İSLAMIN GERÇEKLERİ

İslam'ın gerçeklerine dair bir el kitabı
Maalesef İslam ülkelerinde Müslümanlar inançlarının son ve mükemmel din
olduğuna inanıyor, Kitaplarını Allah kelamı görüyor ve dinlerinin de
tartışmasız gerçek olduğunu kabul ediyorlar. Bu eleştiriye kapalı ve
tahammülsüz mantıkla da inanmayanlara bu inançlarını dayatıyorlar.
İslami kurallarla yönetilen ülkelerde eğer bir kişi araştırıp öğrendikten
sonra İslama inanmamayı seçerse Müslümanlarda ki bu saplantılı mantık
nedeniyle dinden çıkmanın bedelini canıyla ödüyor, veya ömrünü
hapislerde tamamlıyor. Üstelik Müslümanların tartIşmasız doğru kabul
ettikleri İslami öğretilerin gerçek dışı olduğu çağımızda rahatlıkla
kanıtlanabilir durumda. Müslüman toplumlar maalesef bu açık gerçekle
yüzleşmekten sürekli kaçıyorlar. Oysa İslamın gerçek dışı olduğunu ortaya
koyan kitaplara ve ciltler dolusu bilgiye internette ve piyasa da ulaşmak
mümkün.

Örneğin İslami öğretide geçen; Adem ve Havvanın sadece bir masal
olduğunu Evrim Teorisi, arkeoloji ve genetik bilimi ispatlamış durumda, 6
günde yaradılış hikayesinin gerçek dışı olduğunu Astronomi bilimi
ispatlayalı neredeyse 300 yıl oldu, Savaşlarda ganimet adında yağmanın
helal oluşu çağımız yasalarına göre insanlık suçu, Kadınların sadece anne
ve eş görülerek toplumsal hayattan soyutlanması, kölelik, cariyelik ve
çocuk istismarı gibi çağ dışı uygulamaların kuran’da kendine yer
bulabilmesi hem düşündürücü hemde ilahi kaynaklı bir kitap olmadığının
da kanıtıdır.

Din kitaplarında anlatılan; Mısırdan çıkış, Zulkarneyn, Nuh Tufanı, Süleyman
ve Saba Melikesi gibi hikayelerde ki tarihi kayıtlarla uyumsuzluk, akla ve
bilime aykırılıklar dinlerin sadece masal olduğunu da ortaya koymaktadır.
Ayrıca Kuranda yazan ve günümüzde uygulanamaz durumda olan
hükümlerde Kuran’ın ilahi bir kaynaktan gelmediğinin, kişisel çıkar için
yazıldığını ve ancak o günün şartlarına uygun olduğunun kesin kanıtlarıdır.

Örneğin; Kuran’da ilahi bir hak görülen köle, cariye, savaşta ganimet,
cizye, vb. uygulamalar artık çağ dışı kalmış ve geçerliliğini yitirmiş
hükümlerdir. Bu hükümleri içeren ayetler uluslararası hukuk kurallarına
göre İnsanlığa karşı işlenmiş ağır suçlar kapsamına girer. Bu suçu
işleyenlerin de uluslar arası mahkemelerde yargılanması gerekir.

Kendini Müslüman olarak gören herkes; Kuran’da çağımızda uygulanamaz
ve suç teşkil eden bu hükümler neden var diye sorması gerekmez mi?

Görmek istemeyene elbette gerçekleri gösteremeyiz ama aklını kullanan
ve kanıtları görebilen kimseler için din büyüklere masallardan başka bir şey
değildir ama maalesef kanlı masallardır.
Bu masallar nesilden nesile günümüze kadar geldiler ama artık böyle
devam etmemeli. İçinde yaşadığımız bilgi çağında İnsanlığın bu kanlı
masallardan kurtulması, daha aydınlık bir gelecek için zorunludur. Amacım
İslami inanç sistemini oluşturan belli başlı konuları inceleyerek bu açık
gerçekleri ortaya koymak ve böylece okuyucuların doğru bildikleri
yanlışlarla yüzleşmesini sağlamaktır. Umarım sizlerin gerçeklerle yüzleşip
dini sorgulamanıza yardımcı olabilirim.

İÇİNDEKİLER

İslam ve Ülkemizde Din Anlayışı
Hz. Muhammed’in Hayatı
Hadisler ve Kaynakları
Arap Tanrısı Allah
İslam ve Kuran Evrensel mi?
İslamiyet’te Kadına Bakış ve Kuran
İslam’da Ganimet Hükümleri
Kuran’da Dünya ve Evren
Bilim ve İslamiyet
Kuran’daki Çelişkiler
Sonsöz
Yeni Eklenen Yazılar

01- İSLAM ve ÜLKEMİZDE DİN ANLAYIŞI

1-İslam’ı Ortaya Çıkaran Koşullar
İslam ve Hz.Muhammed nasıl ortaya çıktı? Hz.Muhammed bir mağarada
hayal gördü ve şimdi 1,5 milyardan fazla insan ona inanıyor. Bu mudur?
Elbette hayır. İslam’ı ve Hz.Muhammed’i ortaya çıkaran bazı koşullar ve
olaylar var. O zamanki Arap toplumundaki bu değişiklikler bazı
peygamberler ortaya çıkardı. Bazı şairler çıkıp peygamberlik iddiasında
bulundular. İçlerinden Hz.Muhammed değil de bir başkası da galip
gelebilirdi ama durum çok da farklı olmazdı o halde sorun Hz.Muhammed
değil. Sorun Arap yarımadasında o çağda yeni bir dinin doğup güçlenip
gelişmesine yol açan koşullardır. Bu insanlar nasıl ve neden din etrafında
bir araya gelmiş?

Eski zamanlarda siyasi otorite ve dini otorite toplum yönetiminde söz
sahibiydiler. Bu yalnız Araplarda böyle değil herkeste her millette böyleydi.
O çağlarda insanlar gaddardı. Uyguladıkları vahşet kimi zaman azalır kimi
zaman artardı. Peki madem bu o donemler icin normal olarak kabul
ediliyorsa, neden islam tarihindeki; yağma, tecavüz olaylarını ve
savaşlardaki vahşeti eleştirelim? Asırlar önce ki toplumsal düzende bu
normaldi demeyip de eleştiriler yöneltelim? Bu bir çifte standart olmaz mı?

Hayır, olmaz. Çünkü İslam’ın Allah katından indiği iddia ediliyor. Eğer bu
din her şeye kadir her şeyin üstünde zamandan ve mekandan münezzeh
tek gerçek tanrı tarafından indirildi ise bu dinin insanlara yaptırdıklarının
sadece asırlar önce değil günümüzde de normal karşılanması gerekirdi.
Oysa bu kitap okunduğunda görülecektir ki Kuran’da ve islam tarihinde
öyle olaylar vardır ki açıkca soykırım ve insanlık suçu içermektedir. Bu
yapılanları Tanrının emrettiğini düşünmek ve haklı görmek Tanrı kavramına
hakaret olur.

Arabistan’da İslam’ın doğduğu kuzey taraflarında toprak verimsiz tarımsal
üretimin çok düşük olması kabileler tarzında bir örgütlenmeyi meydana
getirmişti. Elbette bu tarz bir ekonomik yapı adetleri gelenek ve
görenekleri etkiliyordu. Mülkiyet nasıl klanın ortak malıysa suç ve cezada
ortaktı. Şöyle ki bir kabileden biri bir başka kabileden birini öldürürse iki
kabile arasında savaş çıkabiliyordu ya da kan bedeli ödeniyordu ama bu
diyeti ödeyen katilin bizzat kendisi değil kabilenin tümü oluyor mesela
kabilenin ortak malı olan keçilerden elli tane verilmesi gibi. Bu şekilde
suçun telafisine (diyet ödeme) ya da intikam girişimine (savaş, kan davası)
suçu işleyen birey değil klanın tamamı muhattap oluyordu. Kabileler arası
kavgalar kaçınılmaz olarak çok fazlaydı su meselesi vb. en ufak şeyde bir
kişinin şiddete baş vurması sonucu bir cinayet gerçekleşirse iki kabile
hemen vuruşurdu. Arabistan gibi kaynakların yeterince iyi işlenmediği ve
üretimin çok ilkel olduğu bir coğrafya da kaynaklar yüzünden çarpışmalar
çıkmakta, hele bu kurak verimsiz coğrafyada çarpışmalar daha çok ve
daha şiddetli olmaktaydı.

Akrabalık çok önemliydi. Kabilenin içinde katı bir hiyerarşi vardı. Ama
ilginçtir tam bir demokrasi vardı. Kabilenin ortak kararıyla kabile reisi
seçilirdi sonra da bu reislerin biri hepsinin başı olurdu. Kabileler genelde
savaş durumunda bir araya gelirlerdi. Medine nispeten tarıma elverişliydi.
Mekke’de böyle bir durumun söz konusu olmaması onları tarım ve
hayvancılıktan çok ticarete itmişti. Kervanlar vardı ve bu kervanları zaman
zaman yağmalayanlar oluyordu. Kervanların ve ticaretin güvenliğinin
sağlanması Mekkeliler için hayati bir önem taşıyordu. Eğer ticaret yollarının
güvenliği sağlanacaksa bu ancak Arapları bir çatı altında toplamak ve bir
devlet kurmakla mümkündü. Arapları bir araya getirecek tek güçte eski
çağlarda olduğu gibi dindi, Tanrının seçilmiş kulu olmak idi.
Biraz siyasi yapıdan da bahsedelim: Kabileler halinde yaşamda kabile
liderliği babadan oğula geçmezdi. Kabile lideri olacak kişi; dürüst, cesur, iyi
savaşçı olmalıydı ama tabii ki kabile liderliği görevini bir ömür boyu
yürütürdü kabile lideri.

Darü’n Nedve denilen bir yer vardı Mekke’de. Kabe’nin yakınına kurulmuş
ve kapısı Kabe’ye bakan bir binaydı. İşte Mekke’nin ileri gelenleri burda
toplanır aralarında karar alır önemli konuları ticaret, savaş vb. karara
bağlarlardı. Dar’ün Nedve bir bakıma meclis işlevi görmekteydi Şu halde
henüz başlangıç aşamasında da olsa devlet yapılanması vardı. Nüfus artışı
ticaretin ve işbölümünün gelişmesi insanları bir devlet örgütlenmesinde bir
araya gelmeye zorluyordu.

Bu Dar’ün Nedve’ye gelip görüş bildirmek için 40 yaşına gelmiş bir Mekke’li
erkek olmak yeterliydi işte böyle hem kabile tarzı bir ilkel yaşam hem de
çağına göre oldukça ilerici bir örgütlenme tarzı söz konusuydu. Yalnız bir
şey dikkatinizi çekti mi? Mekke ileri gelenlerinin toplandığı Dar’ün
Nedve’ye gelmek için 40 yaş şartı var. İşte bu bize Hz.Muhammed’in
peygamberlik iddiasının neden kırk yaşında olduğu hakkında bir fikir
verebilir. Hz.Muhammed Dar’ün Nedve’ye girip çıkacak ve Mekke’nin
saygın, zengin önemli kişileriyle ittifak yapacaktı. Bu da gösteriyor ki
Hz.Muhammed’in yanında toplananlar tıpkı diğer peygamberler Museylime
ve Tuleyha’nın yanındakiler gibi çıkar ilişkileri içinde bir araya gelmekteydi.
Hatta Ömer ve Ebubekir gibi ileri gelenlerden iki kişi kızlarını
Hz.Muhammed’e vererek bu ilişkiyi daha da perçinlemiş. Hz.Muhammed
ise bir kızını Osman’a vermiş o kızı ölünce diğer bir kızını daha zenginliği
dillere destan Osman’la evlendirmişti. Hatice ile evlenmesi
Hz.Muhammed’e olağanüstü bir prestij ve zenginlik de kazandırmıştı.
Dahası Muhammed’in akrabalarından Talha da zengindi. İşte bu zengin ve
önemli kişiler İslam’ın asıl kurucularıydı. Hz.Muhammed’in yanında ve
diğerlerinin yanında da samimi bir inançla toplanan elbette vardı ama
çoğunluk çıkar amacı güdüyordu. Uhud’da peygamberin kesin emrine
rağmen okçuların yerlerini terkederek yağmaya katılması, Huneyn dönüşü
ganimet paylaşımı yüzünden Hz.Muhammed’i semure ağacının altında
sıkıştırıp nerde ise dayak atmaya kalkmaları dahası ona “yalancı” ve
“cimri” demeleri, yanı sıra Kuran’da önce ganimetlerin tamamının sonra
ise beşte birinin Hz.Muhammed’e ait olması bu çıkar ilişkisinin kanıtıdır.

Gelin bir de İslam’ın en değerli kitabı Kuran’a bakalım:

Bakara -79 “Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir
değer karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere. Artık vay,
elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına.”

Demek ki bu durumdan koşulların uygunluğundan istifade etmek ve çıkar
sağlamak amacıyla peygamberlik iddiasında bulunan sadece Muhammed
değildi. Onlar Muhammed’e göre yalancı peygamberlerdi ama onlara göre
de Muhammed yalancı bir peygamber di. Hakikatte hepsi bir birinden
farksızdı.
İslam’dan önce de Hac ve Kabe vardı. Bu Kabe’ye Arap yarımadasının uzak
yerlerinden gelenler vardı. Amma bir usul vardı ki şu yanında yiyecek
getirmek yasaktı. Yiyecekle gelmek Allah’a güvenmemek oluyordu. Günlük
elbiseyle tavaf edilmezdi dışardan da elbise getirilmezdi. Peki ne yapılırdı
ihram bu işe bakan aileden satın alınırdı. Neden? İslam öncesi de Allah’ın
mekanı olan Kabe’ye tertemiz elbiseyle girmek gerekti. Üzerinizdeki
elbiseler belki de haram işlerken de üstünüzdeydi Allah’ın evini bunlarla
kirletmemeli. Peki yoksul olanlar da var mıydı tavafa gelenler arasında?
Evet vardı. İhram alacak parası olmayanlar Kabe’yi çırılçıplak tavaf ederdi
kadın ya da erkek fark etmez.

“Peygamberin izniyle ihramdan çıkıp Mina’da bulunan kadınlarımıza
yöneldik. Zekerlerimizden meni damlıyordu” (Buhari Hac/81; Müslim
Hac/141)

Bu hadis hem Buhari’de hem Müslim’de var. Yani sahihliği tartışılmaz
demek ki Mekke’nin fethinden sonra örtünme ayetleri inmeden evvel
Müslümanlar da çıplak tavaf etmişler. Ayrıca Mekke Kureyş’in kontrolünde
iken Hudeybiye barışında anlaşma yapılmıştı, Müslümanlara bir yıl sonra
Hac için izin verilmişti. O sırada Kabe Kureyş’in kontrolünde olduğundan
tavaf onların istediği gibi ihramı satın alarak ya da çıplak yapılmıştı. Ve
erkekler bir sürü çırılçıplak kadını görünce de doğal olarak zekerlerinden
meni damlıyordu.

Kabe ziyareti bugün nasıl büyük bir kazanç kaynağı ise o zamanlar da
durum böyle idi. Kabe’de bazı hizmetler vardı ve bu hizmetlerin her birini
yönetici konumunda olan aileler tedarik ederdi: Hicabe: kabe perdeciliği ve
anahtarlarının korunması Sedanet: Hicabe’nin yardımcılığı Kabe kapıcılığı.
Rifade: Hacılara yemek verme Sikaye: Hacılara su verme. Bu görevlerden
Sikaye vazifesini Hz.Muhammed’in dedesi Abdulmuttalib, Abdulmuttalib
ölünce de oğlu Ebu Talib yerine getiriyordu. Yani Hz.Muhammed’in ailesi de
bu Hac işinin kaymağını yiyenlerdendi.

Mekke Medine dolayları inanç olarak nasıldı? Aslında buralar inanç olarak
bayağı renkli ve çeşitli idi. Medine’de önemli sayıda Musevi vardı, Mekke
ekseri putperestti, putları reddeden Hanifler de vardı. Yabana atılmayacak
kadar Hıristiyan Arap da vardı; bunlar Roma etkisiyle Hıristiyanlaşmıştı.
Hıristiyan ve Hanif inancının bir sentezi olan Rukus inancı da vardı.

Peki Arap yarımadasında ki Hz.Muhammed de dahil bütün bu
peygamberlerin amacı neydi? Bunlar Arapları kendi etraflarında bir arada
toplamak ve tüm Arap yarımadasına hakim olmak istiyorlardı. Onların da
aynı Hz.Muhammede inananlar gibi müritleri vardı. Alın bir örnek tamamen
İslami kaynaklardan:

“İlk dinden dönme hareketi Peygamber (s.a.s)’in sagliginda Yemen’de
ortaya çikmisti. Kendisinin peygamber oldugunu iddia eden Esved el-Ansî,
topladigi kuvvetlerle önce Necran bölgesini, pesinden de San’ayi, Vali Sehr
ile yirmi bes gün savasarak ele geçirdi. Hz. Peygamber’in Amil ve muallimi
olarak bölgeye gönderdigi Mu’az b. Cebel, Ma’rib’de bulunan Ebu Musa el-
Esari’ye iltihak etmis daha sonra Ikisi birlikte Hadramevt’e gitmislerdi
(Taberi, III, 229-230).

Ibnül-Esir’in ifadesiyle, “Esved’in çikarmis oldugu fitne bir alev gibi,
Hadramevt’ten Taif, Bahreyn ve Ahsa’dan Aden’e kadar her yeri
kaplamisti” (Ibnül-Esir, II, 338).

Hadramevt’te toplanan müslümanlar endiseli bir sekilde beklerken,
durumu haber alan Rasûlüllah (s.a.s)’in, Yemen bölgesinde bulunan
müslümanlarin tamamina yönelik, Esved’e karsi savasilmasi emri bölgeye
ulasti. Veber b. Yuhannis vasitasiyla gönderilen mektubta; dinin korunmasi,
mürtedlere karsi savasilmasi, Esved el-Ansî’nin açikça savasilarak veya
gizli bir tertiple ortadan kaldirılmasi ve bu emrin Islâm’da sebat eden
bölgedeki bütün müslümanlara ulastirılmasi gibi talimatlar yer almaktaydi”
(Taberi, III, 231; Ibnül-Esîr, II, 338).

“Rasûlüllah (s.a.s)’in emri San’a’daki müslümanlara ulastigi zaman,
planlanan bir suikast ile Esved el-Ansî, Firûz adindaki biri tarafindan
öldürülmüs ve Kenan bölgesi tekrar Islâm’in hâkimiyetine girmisti. Onun
öldürüldügü haberi Medine’ye Rasûlüllah (s.a.s)’in vefat ettigi günün
sabahinda ulasmisti” (Taberi, III, 227 ).

Ama içlerinden galip gelenin adı ve ayetleri yaşayacaktı. Bu kişi
Hz.Muhammed oldu!

2-İslam Arap Putperesliği mi?
A-Putperesliğin Tanımı

“Putperestlik, genel anlamda bir nesne, görüntü veya fikre tapım içeren bir
dini uygulama, anlayış veya inançtır.”
(http://tr.wikipedia.org/wiki/Putperestlik)

Peki İslam öncesi Arap yarımadasında hakim din olan Putperestlik nasıl bir
inanç? Gelin bunu Kuran’a bakarak görelim:

Lokman-25 “Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye
sorsan, mutlaka “Allah” derler. De ki: “Hamd, Allah’a mahsustur.” Fakat
onların çoğu bilmezler.”

Yunus-18 “Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek
şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır”
diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi
haber veriyorsunuz? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”
Zumer-3 “İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka
dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar
diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler
konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör
olanları doğru yola iletmez.”

Zuhruf-19 “Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların
yaratılışına şahit mi oldular? Onların (yalan) şahitlikleri yazılacak ve
sorgulanacaklardır.”

Yani İslamiyet öncesi dönemde putperestler de Allah’a inanıyordu. Ama
putları kendilerini Allah’a yakınlaştırıcı olarak görüyorlardı.

B-Putperest Örf ve İbadetleri

Putperestlik, Farsça kökenli bir sözcük olan put sözcüğünden türemiştir.
Pupereslik inanç sisteminde görülen örf ve ibadetleri ve islamda ki
uygulamaları inceleyelim;

1-Ayinler.

2-Namaz.

3-Oruç.

4-Hac.

5-kurban.

6-Sünnet

7-Takı,tütsü ve büyüler

8-Telbiyeler İlahiler şiirler

9-Sembol ve dövmeler

1-Ayinler

Kutsal ve özel günlerde genellikle mabetlerde toplanan putperestler
geleneklerine göre çeşitli gösterilerde bulunur, ilahiler söyler, toplu
ritüeller yaparlar. Ateş üzerinden atlama ya da ateş üzerinde yürüme,
vücutlarına şiş batırma bu gösteri örneklerindendir. Kutsal bir puta,
geçmişteki kutsal saydıkları kişiden kaldığına inandıkları bir nesneye saygı
gösterisinde bulunur, etrafında döner ya da koklayıp öperler.

Yıllık ayinlerin dışında mevsim başlarında, özellikle ilkbahar ve sonbaharda
yapılan ayinler de vardır. Belirli günlerde güneş ve ay festivalleri
yapılır.Türlerine göre ayinlerde kutsal saydıkları sudan içer, kutsal
saydıkları yiyecekten yerler. Dualar eder, dileklerde bulunurlar.
Putperestlerin bu ayin adetlerinin İbrahimi dinlere de geçtiği görülmektedir.
Noel kutlamaları Mitra paganlarından geçmedir.

Putperest Arapların yevmül Arabu dedikleri cuma toplantıları, kandil
geceleri, aşure günleri, cem ayinleri pagan kökenlidir.

2-Namaz

Putperest ibadetlerinden biri namazdır. Namaz, güneş kültünün
ritüellerinden biridir ve Hint kökenli bir ibadettir. İslam öncesi Araplar da
namaz kılarlardı. Günümüzde Hindular da namaz ritüellerini devam
ettirirler. Sansktitçe ”Surya” Güneş, ”Namaskara” ise Selamlama veya
Bağlantı demektir. Böylece “Surya Namaskara” ”Güneşle Bağlantı”
anlamına gelmektedir. Surya Namaskara, bedende akan güneş enerjisinin
canlandırma tekniğidir. Arap putperestlerinin namaz kıldığı Kur’an’da
yazılıdır.

Enfal-35 “Onların Kabedeki namazları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka
bir şey değildir. Küfrünüzden dolayı azabı tadın.”

Bilindiği üzere Arapça’da “salat” namaz demektir. Genelde meallerde dua
olarak çevrilmektedir. Bu ayette putperestlerin kıldığı namazın şekli
eleştirilmektedir. Putperestler de günde 5 vakit namaz kılarlardı.

Şaharit namazı – Sabah namazı

Musaf namazı – Öğle namazı

Minha namazı – İkindi namazı

Neilat Şerarim namazı – Akşamüstü namazı

Maarib namazı – Akşam namazı

Kaynak; Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Doç.Dr. Ali Osman
Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanifilik, s.117;
Epstein, Judaism.

Kuran’da geçen namaz vakit sayısı 3 olmasına rağmen 5 vakit kılınıyor
olması zamanla putperest döneme dönüldüğü şüphesi taşımaktadır. Aynı
şekilde abdest de putperestlerde vardı. Cünup olunca boy abdesti alırlardı.
(İbn-i habib, Muhabber)

3-Oruç

Güneş kültüne sahip putperestlerin ibadetlerinden biri de oruçtur. Namaz
vakitlerini güneş zamanlı ayarladıkları gibi oruçlarını da güneşin doğuş ve
batışına göre ayarlarlardı. Orucun başlangıcı bile İslamiyet’teki gibi ay’a
göre tespit ediliyordu. Tıpkı, bugünkü Müslümanlar gibi, ay’ı görmek için
gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik)

İslamiyet öncesi arap paganlarının ilginç gelenekleri vardı.: Bunlar
Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke’ye Hacca gidip Kabenin
etrafında 7 kez dönerler, Kara Taşı (Hacerül Esved) kutsal sayar Kara Taşı’ı
öpeler ve günde dört veya 5 vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı.
( Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam,
Beliefs And Observances, Caesar E. Farah)

Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı.
(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.) Sabiilik, yıldız kültüne sahip bilinen en
eski pagan dinidir. İlginçtir ki Sabiiler de 3 vakit namaz kılar ve 1 ay oruç
tutarlardı. Farz orucun dışında nafile oruçlara da sahiptiler. (İbn Nedim, El
Fihrist, s. 442-445)

Kuran’da önceki toplumlarda da orucun olduğu yazılıdır:

Bakara-183. “Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size
de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.”

Eski Çağ dinlerinde, oruç özellikle, rahiplerin Tanrılara yakınlaşmaya hazır
olmalarını sağlamaya yarayan bir yoldu. Helenistik Dönemin inançlarına
göre, Tanrılar bir takım kutsal öğretileri ancak oruç tutan kişilere vahiy
yoluyla gönderirlerdi. Bazı eski kültürlerde ise oruç, öfkelenen Tanrıları
teskin etme gibi amaçlara yönelikti. Sibirya Tungu şamanları ise, ruhlarla
ilişki kurabilmek için oruç tutarlardı.

Bütün dinlerde, belirli zamanlarda oruç tutma geleneği vardır. Budha
rahipleri, gene belirlenmiş günlerde oruç tutarak günahlarını itiraf ederek,
arınacaklarına inanırlar. Hindistan’da Sadhular gene günahlarından
arınmak için oruç tutarlar. Çin’de göksel Yang ilkesinin başlamasından önce
belirli bir süre oruç tutulur.

4-Hac

İslam öncesi Araplar’da Kabe putperestlerin en kutsal mabediydi ve bölge
halklarının hac mekanıydı. Putperestler tıpkı günümüz müslümanları gibi
Kabe etrafında 7 kez tavaf yaparlardı. Kureyş dışından gelen Bedevi
putperestler tavafı çıplak olarak yaparlardı. Putları ziyaret, Hacerül Esved
taşına el sürme ve öpme, Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelme,
şeytan taşlama hac ibadetinin en önemli ritüellerindendi. Putperestlerin
hac sırasında hep bir ağızdan yaptıkları telbiye de aynen şöyleydi:

Lebbeyk allahümme lebbeyk.

La şerike leke illa şerikun huve lek.

Temlikuhu ve ma-melek
Eğer Mekke’ye bir gün yolunuz düşerse insanlar kisve denilen bir örtüye
bürünmüş bir küpün etrafında toplanmış göreceksiniz. Bu taşın odak
noktası da Hacıların “siyah taş” dediği taştır. Bu taş, küpün güneydoğu
ucundadır ve kış güneşinin doğduğu yere bakar. Gene Kabe’de bu taşı
öpen insanlar göreceksiniz. Neden diye soracak olursanız taşı öptüğünüzde
günahlarınızdan arınıp YENİDEN DOĞMUŞ gibi olacağınızı söylenecektir.
Biraz daha etrafta dolaştığınızda insanların bu küpü 7 kere tavaf ettiğini
göreceksiniz. Bunların hepsi putperest Arap geleneklerinin kalıntılarıdır.

Ayrıca Kabe hiçbir zaman yahudiler ve hristiyanlar tarafından kutsal
sayılmamıştır. Tevrat ve İncilde Kabe ile ilgili tek bir ayet dahi olmaması
bunu kanıtlamaktadır.

5-Kurban

Eski çağlarda insan kurban edilmesi, bir nevi temizlenme ve sihir
vasıtasıydı. Ailenin ilk çocuğu Tanrı’ya ait kabul edilir ve kurban edilmesi
gerekirdi. Mısırlılar ise köpek başlı olarak tasvir ettikleri insanlara Ani”
diyorlar ve onları “Ay Tanrısına kurban olarak sunuyorlardı. M. Eliade,
Anadolu’da özellikle ilk çağlarda hasat mevsimi dolayısıyla yapılan insan
kurbanı ve kafa kesme ayinlerine örnek olarak Frigyalılar’ı ele alır.
Frigyalıların yüzyıllar önce hasat zamanında insanları, başlarını kesmek
suretiyle kurban ettiklerini, hatta elde mevcut delillere göre, o zamanlar bu
âdetin Doğu Akdeniz’in her tarafında yaygın olduğunu kaydetmektedir.

İslam öncesi Arapların da eski dönemlerde Sabah Yıldızı’na daha
doğmadan büyük bir acele ile insan ve beyaz deve kurban ettikleri, yine
önemli putlardan Uzza’ya oğlanlarla, kızların ve esirlerin de kurban
edildikleri ileri sürülmektedir. Yakın dönemde ise insandan vazgeçilmiş,
hayvan kurbanına geçilmişti. Putlara özel kurban kestikleri gibi genelde
Safa ve Merve tepelerine dikilmiş kayadan putlara kurban keserlerdi. Bu
kayaların bir İsaf diğeri Naile adlı puttu. İsaf ve Naile iki sevgiliydi ve
Kabe’nin kutsallığını kirlettikleri için öldürülmüş, daha sonra efsaneleşerek
kutsallaştırılmışlardı. Araplar, putlara adak da adarlardı. Dilekleri
gerçekleştiğinde, önemli işlerinde ve uzun seyahatlerinde adak keserlerdi.
Adaklarının çoğu da ilk çocuklarının erkek olması içindi.

6-Sünnet:

Antropologlar sünnetin başlangıcı hakkında görüş birliğine varamamıştır.
6.000 yıl önce antik Mısır’da sünnetin varolduğu eski Mısır piramitlerinde
bulanan bazı mumyaların sünnetli oldukları görülmesi ile kesinleşmiştir.
Tarih boyunca mısırlılar, Yahudiler ve Babillilerin sünnet adetine sahip
oldukları tespit edilmiştir.

Sünnet pagan geleneğinin tek tanrılı dinlere uzantısıdır. İslam öncesi
putperestler de sünnet adetine sahiptiler. Putperest Araplarda hem kadın
hem de erkekler sünnet edilirdi. Hadislerde Muhammedin, halifelerin ve
ashabın sünnetinden bahsedilmemesi, onların zaten putperest adeti
gereğince sünnetli olduklarını gösterir. Kadın sünneti sadece putperest
Araplarda değil, eski Mısırlılarda da mevcuttu. Mısır’da yapılan arkeolojik
kazılarda bulunan bazı kadın mumyalarının sünnetli olduğu belirlenmiş,
kadın sünnetinin nasıl yapıldığı M.Ö 1600’lü yıllardan kalan duvar
resimlerinde detaylı bir şekilde tasvir edilmiştir.

Bu, kadın sünneti geleneğinin kökeninin çok eski çağlara dayandığının
göstergesidir ve sünnet geleneğinin tarihinin tek tanrılı dinlerden daha eski
olduğunu, asıl olarak bir pagan geleneği olduğunu, tek tanrılı dinlere pagan
toplumlardan geçtiğini gösterir. Tıpta erkek sünnetinin az da olsa bir
yararına değinilse dahi kadın sünnetinin hiçbir yararı olmadığı, kadının
cinsel isteğini öldürdüğü, ölüm ve yaralanmalara neden olduğu biliniyor.

7-Takı, Tütsü ve Büyüler

Putperest toplumlarda şans, uğur ve hayır getirmesi için birtakım taş ve
takılar kullanmak adettendi. Kendilerini kötü ruhlardan, cinlerden,
nazardan koruması için çeşitli nesneleri vücutlarına, boyunlarına takar ya
da üzerlerinde taşırlardı. Büyü günümüzde de süregelen ilk çağ pagan
ritüellerinden biridir. Sıradan insanlarda bulunmayan gizli bir gücün sahibi
olmak, düşmanlarını, rakiplerini altetmek, aşk ve cinsellikle ilgili isteklerine
kavuşmak amacıyla çok çeşitli büyü yöntemleri uygulanırdı.

Tütsü ise arınma, temizlenme, kötü ruhları ve cinleri kovma amacıyla
paganların okült seremonilerinde, Antik Yunan’da, Hitit Uygarlığı’nda,
Babil’de, Firavunlar dönemi Mısır’ında, Roma İmparatorluğu’nda, Hindistan,
Tibet ve Japonya’da çok eski zamanlardan beri kullanılmaktadır. Tek tanrılı
dinlerde bunlar yasaklanmış ve günah sayılmışsa da değişik versiyonlarla
sürdürüldüğü bir gerçektir. Örneğin muskalar, ayet yazılı kağıtların evlere,
arabalara asılması, hastalığa ve nazara karşı okuyup üfleme, nazar
boncukları, mum yakma vb.

8-Telbiyeler, İlahiler, Şiirler

Putperest toplumlar ayinlerinde telbiyeler, ilahiler söylenirdi. Cenaze
törenlerinde ağıtlar yakılır, naatlar okunurdu. Örneğin eski Mısır’da ölü
evinden kadınlar sokaklara çıkar dövünerek ölüye ağıtlar söylerlerdi. İslam
öncesi Araplar da telbiyeler, ilahiler, şiirler çok önemliydi. En beğenilenleri
Kabe’ye asarlar, (Muallakat-ı Seba Şiirleri) putları için okurlardı. İslam
öncesine ait ne varsa yakılıp yokedildiği için ne yazık ki bu kültürden elde
çok az bilgi kalmıştır. Bunlardan biri de 7 Askı denilen şiirlerdir.

9-Sembol ve Dövmeler

Pagan inançlarda dilin sembollerle kullanılmasına yoğun olarak rastlanılır.
Hemen hemen her pagan toplumda çeşitli semboller mevcuttur.
Pentagram denilen beş köşeli ters yıldız en ünlüleridir. Dövme de pagan
toplumlarda sıkça kullanılan bir sembol yöntemidir. Hintliler, Japonlar,
Amerika Yerlileri ve Afrika’daki bazı kabileler dövmeyi bir süs olarak
yaparlarsa da pek çok toplumda dövmenin hastalıklara ve kötü ruhlara
karşı koruyucu bir tılsım olarak uygulandığı, bireyin toplumdaki konumunu
(köle, efendi, ergen, işçi, asker) vurgulamak için kullanıldığı bilinmektedir.

Dövme yapma geleneği hayli eskidir. İ.Ö 2000’lerde Eski Mısır toplumunda
dövmenin yapıldığı mumyalardan anlaşılmıştır. Mısırlıların dışında
Britonların, Galyalıların ve Trakların da dövmeleri vardı. Eski Yunanlılar ve
Romalılar, barbarlara özgü bir uğraş saydıkları dövmeyi suçlular ile kölelere
yaparlardı.

Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece kıvrak çizgilerle ve
dekoratif bir anlayışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden olusan
dövmeler görülmektedir. Dinsel-büyüsel kaynaklı bu dövmelerin is olduğu
ihtimali ve deriye şırınga edilmesi ile oluştuğu düşünülmektedir. Hunlara
ait Pazırık kurganında bulunan bir başkana ait cesetten anlaşıldığı üzere
Hunlarda asil ve kahraman kişilerin dövme yaptırabildiği, daha sonraları
Kazak ve Kırgızlarda da devam eden bu geleneğin yine kahramanlık niteliği
taşıyan bireylere uygulandığı bilinmektedir. İlkel topluluklarda dövme
yapılırken törenler düzenlenir. Dövmeyi yapan kişi birtakım dinsel ve
büyüsel kuralları yerine getirmek zorundadır.

Sonuç

Buraya kadar anlattığımız putperest adet ve ibadetleri konusunda sanırım
herkes hemfikirdir. Müslümanlar da putperestlerin bu ibadetlere sahip
olduğunu reddetmez. Bilmeyenler de inceleyip araştırdıklarında
doğruluğunu göreceklerdir.

Bunlar din derslerinde, din kitaplarında pek anlatılmadığı için sanılır ki
Kur’an’da yazılı olanların tümü Hz.Muhammed tarafından getirildi.
Görüyoruz ki İslam’ın ve Kur’an’ın getirdiği yeni birşey yok. Zekat ve
sadakaya varana kadar hepsi putperestlerde mevcut. Putperestlerde
olmayanlar da Yahudilerde var. Peygamberlik, melekler, kıyamet, ahiret,
cennet, cehennem gibi. Bu durumda putperestlikle tek tanrı dinlerindeki
ortak ibadetleri nasıl açıklayacağız?

İslam dininin ibadetleri ile İslam öncesi Arap putperestlerinin hemen
hemen aynı ibadetlere sahip olmasının sebebi nedir?

Dinlere inanmayan biri bu durumu dinlerin evrimine bağlar. İslam’ın yeni
hiçbirşey getirmediği, Kur’an’da yazılı olanların tümünün putperestlerden
ve Yahudilerden derleme, toplama olduğu gerçeği karşısında İslamcı
savunmaya geçer; Dinlerin evriminin doğru olmadığı, İslamın Adem’den
itibaren varolduğu, değişik adlarla da olsa peygamberlerin daima İslam’a
çağrı yaptıkları, namaz, oruç, hac, zekat, kurban, sünnet vb. ibadetlerin
başından beri olduğu ancak toplumların zamanla İslam’dan saparak putlar
ve ilahlar edindikleri, İslam’dan miras aldıkları ibadetleri bu putlara ve
ilahlara yaptıkları şeklindedir.
Örneğin büyük çoğunluğu müslüman olan Türkler zamanla İslam’dan
saptığını, putlar edindiğini ve Allah’a ilaveten ay tanrısı, güneş tanrısı vb.
ilahlara taptığını ama namaz kılmaya, oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekat
vermeye, sünnet olmaya devam ettiğini düşünelim. Türklerde bunlar var
mı? Yok! Bu ibadetlerin Türklerde olmayıp Arap putperestlerince korunması
nasıl izah edilebilir?

Kabul etmesi zor olsada sonuçta tüm müslümanlar Arabistanda inanılan bir
dişi tanrıya inanmaya devam ediyor.

Kuran esas itibariyle Arap putperesliğine ve geleneklerine yer verdiği için
Yahudiler, Hiristiyanlar ve “Hanifler müslüman olmaktan kaçınmışlardir,
Abû Amr olayi bunun tipik örneklerinden biridir.

Medîne’de Evs’lerin liderlerinden biri olan Abû Amr b.Seyfi b. al-Numan,
Muhammed’in bütün israrlarina ragmen Islâmiyeti kabul etmez. O kadar ki
sirf Islâm’a karsi oldugunu anlatmak için kendi toplumunu terkedip
Mekke’ye göç eder. Fakat az zaman sonra Medine’ye döner ve
Muhammed’in yanina giderek sorar: “Nedir senin getirdigin din?”. Bu
soruya Muhammed: “Benim getirdigim din Haniffiya’dir, yani Ibrahim’in
dini’dir” diye cevap verir. Bunun üzerine Abû Amr söyle der:”Eger
getirdigin din Ibrahim’in dini ise, benim de izledigim zaten o’dur”. Fakat
Muhammed ona :”Hayir senin izledigin din, Ibrahim’in dini degildir”
deyince Abû Amr kizar ve söyle karsilik verir: “Evet o’dur, fakat sen, Ey
Muhammed, Haniffiya dinine ait olmiyan seyleri (Ibrahim’in dinine)
ekledin”. Bucevaba karsi Muhammed: “Hayir ben onu en saf sekliyle
getirdim” deyince Abû Amr dayanamaz ve Muhammed’i yalancilikla
suçlayarak söyle der: “Tanri yalanciyi evsiz barksiz ve yapa yalniz biraksin
ve gurbette öldürsün” .

Daha baska bir deyimle Abû Amr sunu anlatmak ister ki Hz.Muhammed,
Kur’ân’i Arap geleneklerine yer veren hükümlerle doldurmaktadir.

C-Fİl Olayı

Birde kuranda Fil Suresi vardır ki bu süreyi ve surede anlatılan olayın islam
tarihindeki iniş nedenini okuyan biri bu işteki garipliği anlayabilir.

İslami Kaynaklarda Fil Olayı:

Habeşistan Krallığına bağlı Hristiyan Ebrehe Yemen valiliğini sürdürdüğü
sırada San’â şehrinde “Kulleys” denilen ve yer yüzünün hiçbir yerinde
benzeri görülmeyen bir kilise yaptırdı. Sonra kral Necâşî’ye bir mektup
yazarak : “Ben senin için eşi ve benzeri görülmemiş bir kilise yaptırdım,
Arap hacıları bu kiliseye çevirinceye kadar bu işin peşini bırakmayacağım.”
dedi.

Araplar arasında bu kiliseden bahsedilince, Fukaymoğullarından birisi
öfkelenerek çıkıp bu kiliseye geldi ve def-i hacetini yapıp burasını
kirlettikten sonra ailesinin yanma geri döndü. Bu durum Ebrehe’ye
bildirildiği gibi ayrıca ona bunu yapan kimsenin Arapların hac maksadıyla
Mekke’de ziyaret ettikleri Ka’ be taraftarı birisi olduğunu ve hacıların
Ka’be’den buraya çevrileceğini duyduğu için öfkelenerek bunu yaptığını,
söylediler. Bunun üzerine Ebrehe Öfkelendi ve Mekke’ye gidip Ka’be’yi
yıkacağına dair yemin etti. Böylece Ebrehe yanında bulunan Mahmûd
adındaki fil ile beraber yola çıktı. Bir rivayete göre, Mahmûd adlı filin
peşinden giden on üç fil daha vardı. (Kur’an’da fil kelimesi tekil geçer)
Mekke yakınlarında kendileriyle çatışan Nüfey’lin ordusunu yenip kendisini
esir aldılar ve onu rehber olarak kullandılar.

Kureyşliler Ebrehe’nin ordusunu haber alınca “Bu orduyla savaşa bizim
gücümüz yetmez” diyerek şehirden kaçıp dağ eteklerine sığınırlar. Ebrehe
Ka’be’yi yıkıp tekrar Yemen’e dönmeğe kararlıydı. Nihayet Mekke’ye
vardıkları bir sırada Nüfeyl gelip filin kulağından tuttu ve ona : “Ey
Mahmûd! Çök, sonra sağ salim geldiğin yere geri dön; çünkü Allah’ın
beldesi Haram’da bulunuyorsun.” dedi ve filin kulağını bıraktı, bunun
üzerine fil kendisini yere bırakıverdi. Nüfeyl ise bütün gücüyle koşup dağın
tepesine çıktı. Habeşli askerler, çöken fili kaldırmak için bir hayli dövdüler,
fakat fil yine de yerinden kalkmadı. Bu defa fili Yemen tarafına doğru
çevirdiler ve fil koşmağa başladı. Aynı şekilde fil Suriye tarafına çevrilince
yine koşmasını sürdürdü. Bu defa filin yönü doğuya çevrildi ve fil yine
koştu. Fakat Mekke tarafına çevrilince tekrar yere çöktü ve yerinden
kıpırdamadı.

Bu sırada Allah, onların üzerine deniz tarafından kırlangıç kuşuna benzeyen
sürüler hâlinde kuşlar gönderdi; bu kuşların her birinin gagasında bir,
ayaklarında ikişer taş bulunuyordu. Mercimek ve nohut tanesi
büyüklüğünde olan bu taşları kuşlar getirip üzerlerine bıraktılar. Bu taşlar
kime isabet ettiyse öldürdü, fakat atılan taşlar hepsine isabet etmemişti.
Bu defa Allah, bir sel gönderip onları denize sürükledi. Bu sırada Ebrehe ile
birlikte kurtulanlar geldikleri yola doğru koşuşmaya ve Yemen’e giden yolu
göstermesi için Nüfeyl’i aramaya başladılar.

Nüfeyl Allah’ın onların üzerine indirdiği bu felâketi görünce şu mealdeki
mısraları söyledi: “Allah, peşini bırakmadıktan sonra nereye kaçıp
kurtulacaksın. Artık Ebrehe galip değil, mağlûp durumdadır.” Ebrehe’nin
cesedi öyle bir hâle geldi ki, “bütün uzuvları tek tek döküldü; öyle ki
San’â’ya getirdiklerinde kuş kadar kalmıştı. Ölmezden önce göğsü yarılıp
kalbi dışarı çıktı ve bundan sonra öldü. Bu olaydan sonra Arapların katında
Kureyşlilerin itibarı arttı. Bu yüzden Araplar Kureyşliler için: «Onlar
ehlullahtır (Allah’ın yakınlarıdır), bu yüzden Allah Habeşlileri helak edip
onların başından uzaklaştırdı.» dediler.

(Kaynak: İbnü’l Esir, El Kâmil Fi’t-Tarih Tercümesi, Bahar Yayınları: 1/428-
432.)

Fil olayında inanç yönünden tutarsızlıklar ve gariplikler vardır. Bunları
görelim:
1-Habeşistan ve Yemen Hristiyan hakimiyetindedir. Habeşistan kralı Necaşi
ve Yemen valisi Ebrehe Hristiyandır. Yani, İslam’a göre kitap ehlidir ve
müşrik değildir. Kureyşliler ise müşriktir.

2-Ebrehe’nin büyük bir kilise inşa ettirdiğini, insanları kiliseye
yönlendirmek istediğini tarihi kaynaklar yazar ve bu mabette tek bir put
yoktur. Ama Kabe putlarla doludur ve bir müşrik Arap, Yemen’deki bu
kiliseyi pisletmiştir. Peki Kuran’a göre kiliselerin bir değeri var mıdır?

HAC-40 “Onlar, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız
yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları
(kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette,
içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve
mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere
muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.”

3-Filin her yöne gidip Mekke’ye gitmemesi ve Kuşların gagalarında ateş
taşları taşıyıp orduya atmaları ve bu taşlarla ordunun telef olması
bilimdışıdır.

4-Böylesi mucizeleri gören ve duyan herkezin putperest olması gerekirdi.
Müşrikler bu olaydan sonra putlara tapmaya devam etmiştir. Allah
müşriklerin putperestliğe devam etmelerine olanak sağlamıştır. Allah’ın
müşriklerden yana olup, kendisine en yakın inananları helak etmesi
mantıklı değildir. Kaldı ki belki Ebrehe’nin ordusunun içinde ”putperest” bir
kavimle savaşmaya gittiğini düşünen, bölgeyi putlardan temizle amacıyla
orduda bulunan Hristiyanlar da olabilir.

5-Eğer Allah Kabe’yi korudu müşrikleri değil dersek, daha sonraki olaylarda
Allahın Kabeyi neden korumadığını açıklayamayız. Kabe İslam tarihi
boyunca birkaç kez saldırıya uğradı, yakıldı-yıkıldı. Hacerülesved
parçalandı, hacılar katledildi. Sel baskınlarına uğradı.

6-Bu olayın doğru olduğuna delil olarak, putperestlerin Fil suresine itiraz
etmedikleri gösterilir. Putperestlerin itirazlarının olup olmadığı bilinemez.
Çünkü Kur’an’dan başka hiçbir kayıt-kanıt bırakılmamış yok edilmiştir.
Ayrıca Fil Vakası bir putperest efsanesi olabilir. Önemli olan putperestlerin
değil, Hristiyanların itirazıdır ki, Kur’an’da böyle bir itirazdan söz
edilmemişdir.

7-İslam kaynakları Ebrehe’nin maddi çıkarları için bu seferi düzenlediğini
yazar. Öyle olsa bile Ebrehe’nin amaçlarının arasında putları temizlemek ve
insanları kiliseye yönlendirmek olduğunu söylemek sanırım çok yanlış
olmayacaktır. İçinde yüzlerce put bulunan Kabe’nin tevhid merkezi olarak
nitelendirilmesi ise tamamen saçmadır.

Fil Olayı ne zaman meydana geldi?
Bu olay Peygamber’in doğduğu yıl olmuş ve orduda bulunan fil/fillerden
dolayı Araplar arasında “Fil Vak’ası”, geçtiği yıl ise “Fil Yılı” olarak meşhur
olmuştur. Ebrehe tarafından yazdırılan, Miladi 543 tarihli bir kitabe vardır
“Himyeri Kitabesi”. Fil Olayı’nın bu tarihten sonra olduğu kesindir.
Muhammed Hamidullah, Fil Olayı’nın peygamberin doğumundan 3 ay önce,
569 yılında meydana geldiğini yazmaktadır. Nitekim Arapça tarihi
kaynaklarda, Peygamber’in “Fil Senesi”nda dünyaya geldiği bilgisi verilir.
(İbn Hişam, Siyer, İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târih)

Sonuç olarak; Fil Suresi ve İslam Tarihinde anlatılan yazılış nedeni bu olayın
bir Putperes efsanesi ve Kuran’ın da Putperes bakış açısı ile yazıldığını net
olarak ortaya koymaktadır.

3-Sözde Cahiliye Devri
Arap yarımadası, İslam öncesi dönemlerde şehir devletleri ve bağımsız
kabilelerden oluşan toplum ve idari yapıya sahipti. İlk defa Hicaz
bölgesinde İslamiyet’le birlikte bir devlet kurulmuştur. Arabistan köklü
geçmişe ve kültüre sahip olan İran ve Bizans devletlerine komşu
olduğundan bu iki kültürden büyük oranda etkilenmiştir Yarımadanın
içindeki göçler sebebiyle hemen hemen her tarafında çeşitli din ve fikir
cereyanlar Arabistan’da tanınmış ve yerleşmiştir. Bu cereyanlar
yarımadada az yada çok taraftara sahip olduğu gibi belirli bölgelerde de
ortaya çıkmıştır. İşte bu canlı kültürel yapı sonuçta islamı doğuran Arap
kültürünü oluşturmuştur. Araplar arasında İslamiyet’ten önce Sabiilik,
Mecusilik, Putperestlik, Haniflik, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi dinler yayılmış
ve Araplar üzerinde birçok tesirler meydana getirmiştir.

İslam’dan önce Araplar, Güneyli-Kuzeyli veya Adnani-Kahtani olmak üzere
iki gruba ayrılmış olarak karşımıza çıkmaktadır. İklim ve coğrafyanın gereği
olarak bedevi bir hayat yaşayan Araplar, din olarak da totemizm, animizm
ve fetişizm gibi aşamalardan sonra gelen putperestliği benimsemiştir.
(Şemseddin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri, Ankara 1997, s. 63)

Arap yarımadası, gerek kuzey-güney ve gerekse doğu-batı arasında ticaret
yolları üzerinde bulunmaları sebebiyle çok eski devirlerden beri birçok
medeniyet ve dinlere beşiklik etmiştir. Ancak çevrelerindeki milletlerden
etkilenerek bünyelerinde birçok değişiklikler meydana gelmiştir. Tarihte bu
devir Araplarından bahsedilirken “Cahiliye çağı” deyimi kullanılmaktadır.

(Neşet Çağatay, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, A.Ü.İ.F. Ankara)

İslam öncesi “Cahiliye Devri” ifadesinden Arapların bütün medeniyetlerden
mahrum oldukları sonucu çıkarılmamalıdır. Hatta bazı kaynaklar, ilmin zıddı
anlamındaki cehaleti İslam öncesi Araplar için kullanmaktan kaçınmış, bu
ifadenin İslam öncesi dönemi belirtme için kullanıldığını kaydetmişlerdir.
Gerçekte İslamiyet Öncesi Arap Yarımadasında canlı siyasi ve kültürel
hayat sözkonusudur. (Kaynak: Risalet Öncesinde Arap Yarımadasında
Dinler ve Bir Peygamber Beklentisi – İ.F.D. 6 (2001) S.87-102)

A-Siyasi ve Sosyal Yapı

Siyasi anlamda kabileler halinde yaşayan Arapların her kabilesi ayrı bir
cemaat hüviyeti taşımakta, bağımsızlıklarını ve özgürlüklerini kendi
ellerinde bulundurmaktaydı. Ancak tehlikeli durumlarda savunma yapmak
amacıyla kabileler birlikte hareket ederlerdi. Sosyal yapı bakımından Arap
toplumunda hür, esir ve mevali (özgürlüğü almış esirler veya Arap
olmayanlar) şeklinde üç çeşit sınıf vardı. Özgür insanlar ortak bir yaşam
sürdürmelerine rağmen bunlar arasında birtakım ayrıcalıkları olanlar
mevcuttu. Sözde Cahiliye devrinde Arap Yarımadası canlı bir kültürel
yapıya ve çok çeşitli dinlere evsahipliği yapmaktaydı.

B-Panayırlar

Arap toplumunda iktisadi ve kültürel hayatın önemli bir parçasını panayırlar
oluşturmaktaydı. Bu panayırlar senede bir ve belirli günlerde tesis edilirdi.
Buraya her taraftan ve her kesimden insanlar gelirdi. Siyasi faaliyetlerin
yanı sıra adli ve kültürel faaliyetlerin de yürütüldüğü ve yıl boyunca

muhtelif yerlerde kurulan bu panayırlar tüccarlar için de önemli bir
müesseseydi. Bu panayırların en meşhurları; ‘Ukâz, Mecenne ve Zül-
mecaz’dır. Bunlardan Ukaz; Taif ile Necd arasında bir yerde Mekke’ye üç
merhale ilerde idi. Mecenne ise Mekke’nin batısında yer alan bir kasabanın
veya

dağın ismidir. Zül-Mecaz ise Arafat yakınındadır.

C-Ticaret

Araplarda ticaret bir hayli gelişmiş, ticaret merkezleri kurulmuş ve ticari
anlaşmalar yapılmıştır. Belli başlı kervan yollarının da bulunduğu bir bölge
olan Arabistan’da sadece erkekler değil, kadınlar da ticaretle meşgul
olmuşlardır. Arapların ticarette ileri gitmelerinin başlıca sebebi, bu bölgenin
orta noktada yer alması ve komşularıyla dil yakınlığının bulunmasıdır. Kara
ticaretinin yanında deniz ticareti de gelişmiş ve böylece Araplar ticarette
bir hayli ilerleme kaydetmişlerdir.

D-Sanat

Arap bölgesi, aynı zamanda edebi bir merkezdir. Az önce kendisinden söz
edilen panayırlar sadece ticaret için değil, bilimsel faaliyetler için de bir
merkez durumundadır. Çeşitli yazı türleri, astroloji, ilkel yöntemlerle
meteoroloji ve bunlara dayalı olarak mitoloji gelişmiştir. Kahinlik de bir
hayli gelişmiş ve güçlü şairlerin yetişmesine sebep olmuştur. Öyle ki
Araplar, “sonrakilere kalır da dilden dile yayılır” diye şairlerin hicivlerinden
korkar hale gelmişlerdir.
E-Din Hürriyeti

İslamiyet öncesi Arap Yarımadasında Putpereslik, Sabilik, Musevilik,
Hıristiyanlık, Mecusilik ve Haniflik, vb… Dinleri barış ve hoşgörü içerisinde
yüzyıllarca birarada yaşamışlardır. Bu hoşgörü ve barış ortamı İslamın
ortaya çıkmasıyla bozulmuş, müslümanlıktaki katı hoşgörüsüzlük neticesi
birdizi savaşlar, sürgünler ve katliamlar sonucu bu dinlerin kökü kazınmış
vede Arap yarımadasında din özgürlüğü sona ermiştir.

F-Cahiliye Devri Yalanları

Cahiliye devrine ait, gerçek olmayan veya çok abartılarak verilen, insanları
islamın ne kadar mükemmel bir din olduğunu anlatmak için uydurulan
yalanlardır.

1-Cahiliye döneminden önce kız çocuklar doğar doğmaz gömülüyordu
denir.

Soruyorum madem kızlar gömülüyordu bu insanlar nasıl ürüyordu?
Hz.Muhammed’in annesi aslında erkek miydi? cahiliye döneminde kızların
diri diri gömüldüğünü iddia edenler; islamdan sonra ne değişti? Artık
kadınlar diri diri beline kadar gömülüp taşlanarak öldürülmüyor mu?

2-Cahiliye devrinde insanlar cahildi. o yüzden adı cahiliye.

Yukarıda kısa ve öz anlatıldığı gibi islam öncesi Arap yarımadasında ki
kültürel yapı günümüzle kıyaslanamayacak kadar çeşitli ve canlıydı. İslam
öncesinde farklı dinler ve uluslar barış içinde aynı şehri ve coğrafyayı
paylaşıyor, günümüzde Arabistanda hayal bile edilemeyecek bir hoş görü
ortamında yaşıyorlardı. Bu sözü söyleyenlere; İslam öncesi Arap
yarımadasındaki canlı ticaret, panayırlar, değişik dinlerin bir arada barış ve
huzur içinde yaşaması, Şairler, şiir yarışmaları nedir peki? Diye sormak
gerekir.

3-İslamdan önce herkes putlara tapardı. kabede putlar vardı. şimdi putlara
tapmıyoruz.

kabenin etrafında 7 defa dönmek, şeytan taşlamak, günde 5 kere kabeye
karşı namaz kılmak ve hacerül esvet taşını öpmek ve şefaat dilemek nedir
söyler misiniz?

G-Cahiliye Devri Gerçekleri

İslam öncesi Cahiliye döneminin önemini küçümsememeliyiz. Unutmayalım
ki Cahiliye devri İslamın doğduğu ve geliştiği bir dönemdir, kısacası İslamı
Cahiliye devri yarattı diyebiliriz. Aslına bakarsanız günümüz İslam
ülkelerinde Cahiliye Dönemi kanlı canlı devam da etmektedir.
Cahiliye döneminin kriteri İslam dini ise ve bu dönem İslam’ı yaratmışsa,
cahiliye dönemi İslam yaşadıkca var olmaya devam edecek demektir.
Çünkü günümüzde İslam inancını oluşturan bütün dini öğretiler cahiliye
devri denen bu dönemde ki Putperes Arap geleneklerinin biraz değiştirilip
Musevilik ile harmanlanması sonucu meydana gelmiştir. İslam kültürünün
ana kaynağı Cahiliye devri Arap kültürüdür.

Gerçekten de günümüzde şeriatle yönetilen bütün Müslüman ülkelerde bu
dönem kanlı canlı yaşanmaktadır. İslamın Cahiliye devrinden ithal ettiği ve
daha da katı hale getirdiği bütün öğretiler bu ülkelerde günümüzde
uygulanmaktadır örneğin İran’da Müslüman’lar Tahran üniversitesinde
zorunlu toplu cuma namazları kılmakta, şeriat ülkede terör estirmekte ve
kadınları acımasız idama götürmektedir. İslami öğretide ki kadını aşalayıcı
hükümler nedeniyle İslam ülkelerinde ve özellikle şeriat hükümlerinin katı
uygulandığı Afganistan ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde kadınların can ve
mal güvenliği yoktur. Bu ülkelerde kadınlar alenen dövülmekte ve yüzleri,
gözleri kezzapla yakılmaktadır. Suudi Arabistanda kadınların araba
kullanmasına bile izin verilmemektedir. Sudan’da ve Nijerya’da, ırzlarına
geçilen yani tecavüze uğrayan kadınlar recm ile cezalandırılmaktadırlar.

Bütün bu gerçeklere rağmen gene aynı islam çoğrafyasında din
propagandası yapanlar tarafından İslam’ın kadınların haklarını verdiği ve
İslamın kadını yücelttiği yalanı etrafa yayılmıştır. bu çoğrafyanın en büyük
talihsizliği İslamın İlahi bir öğretiye çevirdiği için kalıcı hale gelmiş Ortacağ
Arap kültürünü yaşamak zorunda kalmasıdır. Bütün bu uygulamlar aşağıda
değineceğim diğerleri de cahiliye denen dönemden kalmışlardır.

Cahiliye dönemine ve o dönemin ürünü olan İslam’a ait batıl inançlar
Ülkemizde özellikle Anadolu’nun küçük köy ve kasabalarında değişmeden
devam etmektedir. Destursuz işememek, karanlık bir yolda yürürken cinleri
kaçırmak için iple bir teneke kutuyu çekmek, doğum yapan kadınları
şeytanın etkisinden korumak için plasentayı evin uzağında bir yere
gömmek, cin çıkarmak, şeytan taşlamak, kaybolan bir malı bulmak için 40
kere Yasin okumak, eşiği önce sağ ayakla geçmek, göbeğe yazı yazdırmak,
muska taşımak ve daha aklıma gelmeyen yüzlerce batıl inanç günümüz
İslam ülkelerinde sağdır ve sıhhattedir.

Evet. Cahiliye dönemi diye bir dönem varsa, Müslüman’ların o dönemi
henüz aşmadıklarını söyleyebiliriz. Çünkü İslam’ın tanımını yaptığı bir
cahiliye dönemi hiç bir zaman olmamıştır. Yukarda değindiğim cahiliye
dönemi, İslam’ın neden olduğu cahiliye dönemidir.

İslam’dan önceki dönemi, cahiliye dönemi olarak nitelendirmekte israr
edenler için şu kadarını hatırlatmakta yarar var:

İslam, kendisinden önceki dönem için cahiliye dönemi terimini kullanmıştır
ama, o dönemdeki bütün gelenek ve görenekleri, batıl olsun olmasın bütün
inançları, bünyesine almış ve günümüze kadar taşımıştır. İslam’la kaynaşan
o gelenekler yasallaşmış ve daha kabul edilir hale gelmişlerdir. Onları teker
teker saymaya gerek bile yoktur.

İslam öncesi cahiliye dönemi yoktur. 1400 yıldır devam eden bir cahiliye
dönemi vardır.

4-Gerçek Din Nedir?
Ülkemizde hertürlü tartışma ortamında islami öğretide bulunan ve çağa
uymayan ayet, hadis, tarihi bilgi ve belgelerle ilgili Müslümanların
savunma argümanlarını şöyle sıralayabiliriz;

-Ayetlerde çeviri hatası var.

-Hadisler uydurma.

-Tarih kaynakları uydurma.

Peki gerçek nedir?

Gerçek, sizin kendi keyfinize göre yorumladığınız “din” midir? Gerçek Din,
bunca alimin yanlış anladığı, ömrünü Kuran okumaya adamış ve Arapçayı
çok iyi derecede bilen alimlerin yüzlerce yıldır yanlış yorumladığı, ama sizin
doğru anladığınız şey midir?

Apaçık kitabın hali bu mu?

“Son din”in bile “tek çatı”sı yok. Kuran korundu mu yoksa ayetler çıkarıldı
mı? Şii mi olacağız, Sünni mi? Hepiniz birbirinizi kafir ilan ediyorsunuz.

Hadisleri kabul edenler ve kabul etmeyenler, birbirini kafir ilan ediyor.

Hadisleri kabul mu edeceğiz? Yoksa çöpe mi atacağız? Hadi diyelim ki bu
ayetleri sadece sizler (yenilikci müslümanlar) doğru anladı. O zaman diğer
tüm ilahiyatçılar cahil midir? Ya da Kafir midir? Yoksa sizler mi kafirsiniz?

Buhari, Müslim, Tirmizi vs. bir ömür boşuna mı uğraşmıştır?

1400 yıl boyunca kabul edilen tarih kaynakları uydurma mıdır? Yoksa bu
tarih kaynakları, yine sizin işinize geldiği gibi kabul ettiğiniz ya da “çöpe
attığınız” şeyler midir?

-Taş atan çocuklara dua eden Muhammed: Kabul edildi.

-Beni Kureyza katliamı: Reddedildi.
Bu mudur objektif bakış açınız? Ayetlerde neden çeviri hatası vardır? Hatalı
çevrilecek kitabı “Allah” neden yollamıştır? Hatasız çevrilecek kitap
yollayamamış mıdır? Yoksa bu da mı imtihan?

Nisa 34’te kadına dayak var mı? Yoksa “kadına dayak” uydurma mı? Kime
inanacağız? Yazı-tura mı atacağız? Alimler bu işi biliyor mu, bilmiyor mu?

“Miras-feraiz” tartışmasına gelince “Ben anlamam, alimler bilir.” Nebe 33,
Nisa 34, Maide 51 vs. bunlara gelince “Alimler ayetleri çarpıtıyor, doğrusu
başka türlüdür.”

Maide 38’de “el kesme” var mı? Yoksa bu da mı “çeviri hatası”?

Neden bu ayetlerin doğru çevirisini sadece siz anlıyorsunuz?

Neden bu ilahiyatçılar, hemen hemen her konuda birbiriyle çelişiyor? Böyle
bir “hak din” düşünülebilir mi?

Kendinize bunları sormanız gerekmez mi? Allah, bu kadar ortalığı
karıştıracak bir din’i neden göndermiştir? neden 1 ayetin 3-5 çeşit farklı
yorumu vardır? birinin “elma” dediğine öbürü “armut” diyor. bu mudur
insanlara rahmet olan şey? daha Aişe’nin evlilik yaşı hakkında bile bir karar
veremiyorsunuz, 6 mı 18 mi? her kafadan bir ses çıkıyor. 6 olduğunu iddia
edenler sadece “dinsizler” mi? Buhari’nin hadisi ne olacak? Buhari “dinsiz”
midir? Buhari “peygamber’e iftira atan kafir” midir? Araplar neden 6
diyorken, başkaları 18 diyor?

Şimdilerde “Mealden, tefsirden din öğrenilmez” sözü çok moda. Meal
dediği, tefsir dediği Kuran’ın ta kendisi.

Siyer: İşine geleni al gelmeyeni yoksay. İbn-i İsak zaten güvenilmez. nede
olsa siyer ilminin kurucusu yazdıklarının bir kısmı sevgili peygamberlerine
yakışmayan hakaret içeren davranışlar, hiç peygamber yaparmı öyle
şeyler.

Meal ve Tefsir: Kafana göre kelimelerin anlamlarıyla oyna, ayetlere
olmayan anlamlar yükle en çağ dışı ayeti bile bir numaralı bilimsel ayet
haline getir.

Meal çarpıtmalarına güzel bir örnek

Süleymaniye Vakfı sitesinden:

Kehf 18/89-91 “Sonra (Zülkarneyn) bir yola girdi ve sonunda güneşin
batmadığı yere vardı. Baktı ki güneş, bir toplumun üzerinde dolaşıyor ama
onunla toplum arasına bir örtü koymamışız. İşte böyle; o toplumun her
şeyini elbette biliyorduk.”

Diyanet İşleri Meali:
KEHF 18/89. “Sonra yine bir yol tuttu. Sonunda güneşin doğduğu yere
ulaşınca, güneşi, kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir
millet üzerine doğuyor buldu. İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini
baştanbaşa biliyorduk.”

Ayete attıranın taklanın boyutunu görüyormusunuz?

Dünyayı düz tasvir eden bir ayet attırılan taklanın etkisiyle olmuş bir
numaralı bilimsel ayet. Çok değil 5 veya 10 sene sonra diyanetin kuran
mealinde bu ayetler aynen bu şekilde meal edilirse şaşırmayın.

Tüm bu tartışmaların içinden çıkabilecek misiniz? Trafik kurallarını düşünün.
birinin “yeşil” dediğine öbürü “kırmızı” derse, ne olur bunun sonucu işte ne
yazık ki “son din” denilen islam’ın da hali bu. sonuçları da ortada. apaçık
kitabı daha tam doğru anlayabilen, çevirebilen ve yorumlayabilen yok.

Bütün konulara yapılan savunmalar bundan ibaret. çeviri hatası, meal
hatası, uydurma hadis. başka bir savunma argümanı yok.

Şimdi siz düşünün artık, “insan sözü” mü, yoksa “allah kelamı” mı diye.

5-Ülkemizde Din Savunmaları
Ülkemizde dini konularda ki savunmalara ve çarpıtmalara 3 örnek verelim.
1 – Maide 38’de “EL KESMEK” yoktur derler… (bkz. Yaşar Nuri)
2 – Nisa 34’te “KADINA DAYAK” yoktur derler… (bkz. Yaşar Nuri, Edip Yüksel
vs.)
3 – Kuran’da sadece “SAVUNMA SAVAŞI” vardır derler… (bkz. Yaşar Nuri
vs.)

Bunların haricinde, şu tip savunmalar sık görülür:

1- Gerçek İslam bu değil, siz İslam’ı yanlış anlıyorsunuz.
2- İslam’ı kafirlerden (Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, Taberi, Suyuti…
gibi kafirler!) öğreniyorsunuz.
3- Kuran’a önyargılı yaklaşıyorsunuz.
4- Araplar gerçek İslam’ı anlamıyor! (yanlış meal okuyorlar çünkü)
5- O ayet öyle değil, çeviri hatası var.
6- O ayetin meali yanlış çevrilmiş.
7- O ayeti anlaman için TEFSİR okuman lazım.
8- İlk 7 madde işe yaramazsa: “O ayetin hikmetini Allah bilir, biz bilmeyiz.”

Hadisler?

1-Vardır, ama sadece GÜZEL olanlar gerçektir, diğerleri UYDURMA’dır.
2-Hadisler yoktur. (Buhari, Müslim, Tirmizi vs. bir ömür BOŞU BOŞUNA
uğraşmış)
İslam tarihi?

1-Vardır ama sadece GÜZEL olanlar gerçektir, diğerleri UYDURMA’dır.
2-Hepsi uydurmadır.

Muhammed’in eşleri? – Korumak için evlenmiştir. Cinsel bir alakası yoktur.
(Enes bin Malik’in meşhur hadisi yalan oldu.)

Aişe’nin yaşı? – Evlilik yaşı 18’dir… (gitti sahih hadisler ve koskoca islam
tarihi)

Safiyye, Cüveyriyye falan, zorla alınmışlar? – Uydurmadır. (gitti koskoca
İslam tarihi.)

Kuran’daki çelişkiler? – Çelişki beyninizde.

Lütfen bu savunmalarla kendinizi kandırmak yerine gerçeklerle yüzleşin ve
çocuklarınıza gerçekleri miras bırakın. Bu kitabı baştan sona okuduğunuzda
bildiğiniz İslamın gerçek din olmadğını, dini öğretilerin yalanlar üstüne bina
edildiğini, İslamda hoş görü ve barışın dini olmadığını göreceksiniz.
Örneğin; Kuran’da ki iyilik emirleri sadece müslümanlara yöneliktir. Başka
din mensuplarına bunları yapamazsınız. Kurana göre; Onları gördüğün
yerde öldürürsün. Aşağılayarak cizyeye bağlamalısın. Onları dost, yardımcı,
sırdaş, vs edinemezsin. Kuranda bunlar yazar. Böyle bir inanç sisteminde
insani değerlere yer olur mu?

Acı gerçek tatlı bir yalandan daha faydalıdır. Hayat İslamın doğmatik ve
ilkel inanç sistemi ile heba edilmeyecek kadar değerlidir.

6-Ahlak’in Kaynagi Din mi Biyoloji mi?
Pek çokları için ahlaklı yaşam dindarca yaşamın eş anlamlısı olarak görülür.
Matematik öğrencileri için 1=1, kimya öğrencileri için Su=H2O neyse, dini
eğitim alan insanlar için de, Ahlak=Din’dir. Bu denklem basitmiş gibi
görünüyor ama konuyla ilgili üç değişik çıkarım yapılabilir.

Birinci ihtimal, eğer din ahlağın tek kaynağıysa o zaman din eğitimi
almayanlar ahlak yoksunu biçimde günah denizinde başıboş dolanıyorlar
demektir. Dinibütün olanların elinde ise çok özel bir ahlaki pusula vardır.
İkinci ihtimal, aslında herkesin içinde neyin ahlaki açıdan doğru veya yanlış
olduğunu gösteren bir mekanizma vardır, ama dini eğitimi olanlar bu
mekanizmayı daha verimli kullanırlar ve kendilerini korurlar.

Üçüncü ihtimal ise, dinler bazı ahlaki değerlere yer vermiş olabilirler, ama
bu tüm dini öğütlerin doğru olduğu anlamına gelmez. Bazı dinlerde
bulunan merhamet, bağışlama ve empatiyi benimserken, bir yandan da
aynı dinlede bulunan ayrımcılığı, nefreti, öfkeyi, din için başkalarını
öldürmeyi ahlaksızca bulabiliriz.

Bu yorumlarımla dinlere ya da dinlere inanan topluluklara karşı bir tavrım
yok. Ancak “dinler ahlağın tek ve en mükemmel kaynağıdır” tezine karşı
duruyorum. Peki ahlaki değerlerimizin kaynağı din değilse, diğer etmenler
neler olabilir? Bu soruya verilebilecek yanıtlardan biri, zihin üzerine yapılan
çalışmalardan gelebilir. Yapılan son araştırmalarda, tüm insanların, genç ve
yaşlı, kadın ve erkek, tutucu ya da liberal, budist ya da yahudi, ilkokul
mezunu ya da profesör, dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun ahlakla
ilgili aynı biyolojik koda sahip olduğunu gösteriyor.

Bu evrensel kodumuz, bilinçaltında kararlarımızı etkileyen ilkeler ve
prensipler sağlıyor. Tarafsız, rasyonel ve duygulardan bağımsız ilkeler. Kime
yardım edeceğimizi ya da kime zarar vereceğimizi bize doğrudan
söylemiyor. Bunun yerine, karşılaştığımız olayları kavramamızı sağlayan
soyut kurallar vasıtasıyla neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez
olduğunu sezgilerimizle anlamamızı sağlıyor. Üstelik bunu adil biçimde
yapıyor.

Peki bunun bir kanıtı var mı?

Çoğu senaryo ahlaki ikilemler içeriyor. Önyargılı karar vermemeniz için
daha önce karşınıza çıkmayan örnekler veriliyor. ‘Ötenazi’ ya da ‘çocuk
aldırmak’ gibi tartışmalı, kanunların ya da dinlerin bir şekilde yol gösterdiği
veya karara bağladığı sorular sorulmuyor.

Örneğin; bir hastanede ölüm-kalım durumundaki beş farklı hasta, beş farklı
organ nakli için beklerken, o sırada tesadüfen hastanede bulunan sağlıklı
bir kişinin organlarının alınıp, doktorların diğer beş hastayı kurtarmasına
izin verilebilir mi?

Veya bir fabrikada, bir kaçaktan dolayı zehirli gazın sızacağı odadaki
kişilerin ölmemesi için, bir başka kişinin bacadan içeri itilerek gaz
salınımının durdurulması, böylece 7 kişi yerine 1 kişinin ölmesine izin
verilebilir mi? Bunlar gerçekten sezgilerimizi zorlayan ahlaki ikilemlerdir.
Bizi ‘hayat kurtarmak iyidir’ ile ‘öldürmek kötüdür’ arasında senaryo gereği
bir çatışmaya iter.

Araştırmalarda, bunlar gibi yüzün üzerinde ikileme verilen binlerce cevaba
baktığımız zaman insanlar arasında kadın-erkek, inançlı-inançsız, tutucu-
liberal, genç-yaşlı hiçbir fark olmadığını görüyoruz. İlk defa karşınıza çıkan
olaylarda verdiğiniz ahlaki kararlarda, kültürel geçmişiniz hiçbir rol
oynamıyor.

Bu durumlarda sizi bilinçaltından gelen ses, biyolojik kodunuz
yönlendiriyor. Eğilimlerimiz, müdahale etmenin kendi haline bırakmaktan
daha kötü olduğu yönünde. Birine müdahale ettiğimiz zaman eğer onu
mevcut durumundan daha kötü bir duruma getiriyorsak, amacımız çok
daha büyük ve önemli de olsa yaptığımızın yanlış olduğunu düşünürüz. Bu,
engellenebilen zarar ile engellenemeyen zarar arasındaki farktır.
Hastanedeki sağlıklı olan kişiyi öldürmektense, diğer beş kişiyi ölüme
terkederiz… Bu seçim duygusal değildir, taraflı değildir ve genel geçerdir.

Peki bu biyolojik kod evrenselse ve herkesin içinde varsa neden insanlar
arasında buna uymayan pek çok yanlış ve ahlaksız davranış var? Bunun
cevabını anlamak için duyguları, hisleri ve grup psikolojisini düşünmek
gerekiyor.

Sinema sektörünün de favorilerinden olan soğuk kanlı bir psikopatı ele
alalım. Onları; pişmanlık duymayan, suçluluk hissetmeyen, utanmaz,
doğruyla yanlışı ayrırt edemeyen kontrolsüz canavarlar olarak düşünürüz.
Ancak yapılan araştırmalarda aslında onların da neyin doğru ya da yanlış
olduğunun farkında olduğunu ancak umursamadıklarını gösteriyor. Yani
aslında ahlaki algıları bütün, ancak duyguları hasarlı ve davranışları da bu
sebeple anormal.

Burada yetiştirmenin ve eğitimin önemi ve tehlikesi ortaya çıkıyor. Bir
grupta sürekli grup üyelerini över, kendi kendilerini yüceltirseniz, isteyerek
ya da istemeyerek o grubun dışında kalanları ötekileştirir ve nefret
tohumları ekersiniz. Bu da gruba dahil olmayanların değersizleşmesine,
insan sayılmamasına ve hatta parazit olarak görülmesine sebep olur. Bu
nefret ve iğrenme yerleştikten sonra ise grup dışındakiler, gruptakiler
tarafından ‘temizlenmek’ istenecektir.

İnsanlar da dahil tüm hayvanlar grupiçi-grupdışı ayrımını yapabilecek
kapasiteye sahiplerdir. Ama grubun seçimi genlerden ziyade yaşam
deneyimine bağlıdır. Örneğin, çocuklar üzerinde yapılan araştırmalardan
biliyoruz ki bir yaşındaki bebekler kendi ırklarından insanların yüzüne
bakmaya, kendi anadillerinde konuşan insanları dinlemeye, hatta aynı dilin
kendi lehçelerini konuşanlara karşı dikkat kesilmeye eğilimliler.

Bu sosyal kategoriler tecrübeyle ve zamanla kurulur. Ancak önemli olan
bunların soyut olduğudur. Örneğin yukardaki ırksal önyargı, anne ve babası
farklı ırklardan olan çocuklarda ortadan kalkmaktadır. Çevresinde farklı
ırklardan insanlar olanlar, olmayanlara oranla çok daha az önyargılıdır. Bu
nedenle ayrımcılığa ve grupsal önyargılara karşı en etkili yöntem farklı dini,
ırksal, dilsel, sosyal gruplara açık olmaktır. Yanlış anlaşılmamak için
söylediklerimi biraz daha netleştireyim, evrimsel açıdan ahlaki bir yaşam
sürmek için tamamen donanımlı biçimde evrimleştiğimizi iddia etmiyorum.
Bu iki önemli sebepten dolayı pek olası değil.

Birincisi, evrim sürecinin uzunluğu ele alınırsa insanın ahlak değerleri
bugün yaşadığımız zamanla karşılaştırılmayacak aşamalardan geçti.
Eskiden hiçbir kuralın olmadığı küçük kabileler halinde yaşıyorduk.
Şimdiyse kalabalık ve dağınık biçimde, karmaşık kurallar ve kanun
uygulayıcılarla beraber yaşıyoruz. Ayrıca bilimdeki büyük gelişim sebebiyle
evrim geçiren zihnimizin hiç karşılaşmadığı durumlarla karşı karşıyayız.
İkincisi ise, mevcut ahlaki değerlerimizi anlamaya çalışmak ve mümkünse
ilerletmek, ahlaklı bir yaşam sürmenin gereğidir. Bir ahlak eğitimine
gerçekten ihtiyacımız var, çünkü kendi ahlak sistemini dayatanlara karşı
insanlığın evrensel değerlerini savunan, ayrımcılığa karşı duran ve
çoğulculuğu savunan insanlara ihtiyacımız var.

Kaynak: Marc D. Hauser – 12 Nisan 2009

7-Aramızdaki Fark
Stephen Henry Roberts’ın meşhur sözüyle giriş yapmak istiyorum: “Bence
temelde ikimiz de dinsiziz. Sadece ben, senden bir tane fazla dini daha
reddediyorum. Sen diğer tüm olası dinleri neden reddettiğini anladığın
zaman, benim de neden senin dinini reddettiğimi anlarsın.”

Soru: Evet! Aramızdaki fark bu. Neden onca seçilebilir din arasında her
inançlı kişi hemen yanındaki dini seçmiştir diğer tüm dinleri araştırmadan
incelemeden? İnsanların içinde doğdukları toplumun inancına sahip olması
ve kendilerini tek gerçek inanca sahip olmakla şanslı hissetmeleri
konusunda hiç şüpheci olmadın mı?

Cevap: Şüpeci OLMADIN!

Soru: Başka bir ülkede doğsaydın, şu an bağlı olduğun inanca sahip olur
muydun? Araştırıp, okuyup, inceleyip şu an doğru sandığın dine yeniden
inanacağını düşünüyor musun? Peki Hristiyanlığı, Museviliği, Bahailiği,
Hinduizmi, Jainizmi, Budizmi, Taoizmi vs. inceledin mi? İncelemediysen, ki
muhtemelen incelemedin Sahip olduğun dinin sana ilk tanıtılan din
olduğunun farkında mısın? Sana öğretilen tek din olduğunun farkında
mısın?

Cevap: Farkında DEĞİLSİN!

Soru: İnancın konusunda son derece eminsin, diğerlerinin yanlış olduğunu
iddia ediyorsun. Dünya üzerinde binlerce farklı inancın olduğunu biliyor
musun? Peki bu farklı inanca sahip kişilerin en az senin kadar inançları
konusunda emin olduğunu biliyor musun? Senin kadar haklı olduklarını
düşündüklerini biliyor musun? Onların da yanlışlanamaz doğruları
olduğunu, dinlerini senin gibi sıkıca savunan insanlar olduğunu biliyor
musun? İnandığın dinin doğru din olduğuna inanıyorsun, diğer inançların
mensupları senin için sapmıştır, aldatılmıştır, yanlıştır. Peki onların da senin
için aynısını düşündüğünü ve seni, senin onları gördüğün gibi görüyor
olmalarını hiç düşündün mü? Objektif olarak bakınca yanlış inanca sahip
olma ihtimalinin ne kadar yüksek olduğunu hiç düşündün mü?

Cevap: Yanlış olma ihtimalini hiç DÜŞÜNMEDİN!
Soru: Koskoca evreni, trilyonlarca gezegeni yaratmış olduğunu iddia
ettiğiniz tanrı neden kendine tapılmasına bu kadar meraklı hiç düşündün
mü? İslamiyete göre diğer din mensuplarınun ve inançsızların cehenneme
gideceğini biliyorsundur. Peki elektriğin öncüsü Nikola Tesla’nın inançsız
olduğunu biliyor musun? Bu adamın elektriği bulup milyonlarca
müslümana tebliğ şansı sunduğu halde cehennemlik olması senin kafanı
karıştırmıyor mu? Hiçbir şey yapmadan önüne gelene vardır bir hikmet
diyerek yatan adamın cennetlik olması, Tesla gibilerin cehenneme gitmesi
kafanı karıştırmıyor mu?

Cevap: Kafanı KARIŞTIRMIYOR!

Soru: Peki “Yaratılış”ı kabul ederek bilimi reddettiğinin farkında mısın?
Büyük Patlama ve Evrimin çeşitli kanıtlarla desteklendikleri ve bilimsel
oldukları için birer TEORİ, Yaratılışın ise bilimsel olarak test edilebilirliği ve
hiçbir şekilde bilimsel olmadığı için HİPOTEZ bile olmadığını, insanın
yaşamı algılama ve yorumlama biçimi olduğunu görebiliyor musun?

Cevap: Evrimin bilimsel bir gerçek, dininse ise sadece yorum olduğunu
GÖREMİYORSUN

Şu ana kadar yazılanlarıın hepsini unutun. En temel görüş ayrılığı
sebebimizi söylüyorum şimdi. Sizlerin görmek istemediğiniz ama tüm
dinlerin ve islamın kısır döngüsüne dikkatinizi çekmek istiyorum:

Allah var mı? Var.

kim söylemiş? Muhammed.

Muhammed’e allah’ın varlığını kim söylemiş Allah.

Allah’ın varlığını muhammed’e bildirdiğini bize kim söylemiş? Muhammed.

Allah muhammed’e bunları nasıl söylemiş ? Cebrail vasıtasıyla.

Allah’ın bunları muhammed’e cebrail vasıtasıyla söylediğini kim söylemiş?
Muhammed.

Kuran ayetlerinin kesinlikle allah’ın sözleri olduğunu kim söylemiş? Allah.

Kime söylemiş? Muhammed’e.

Ayetlerin sadece allah’ın sözü olduğunu bize bildiren kim? Muhammed.

Muhammed’i kim peygamber seçmiş ? Allah.

Allah’ın muhammed’i peygamber seçtiğini söyleyen kim? Muhammedin
kendisi.
Olay bir kişi etrafında dönüyor gördüğünüz gibi. Ben tanıdığım bir adama
güvenmiyorken, sen 1400 yıl önce yaşamış hiç tanımadığın, görmediğin,
sadece duyduğun ve hepsi aynı bölgeden çıkan kaynaklardan bildiğin
birine şüphesiz güveniyorsun. Aramızdaki fark insanlara güvenimiz. Bizler
bu yalanın bir parçası olmak istemedik, bu yalanın neye hizmet ettiğini
gördük. Korku ve umut temelli bir sömürü düzeninin kölesi olmak
istemedik. Siz prangalarınızın farkında bile değilken, biz prangalarımızdan
kurtulduk. Aramızdaki fark bu!

8-Bizler Neden İnanmıyoruz?
Sizlere bir fikir vermesi için neden İnanmadığımızı listelemek istiyorum, Bu
listeye TANRI dahil değildir. Çünkü diğer Deist, Agnostik ve Ateist
arkadaşların yerine konuşmak istemiyorum, ayrıca Tanrının varlığını
ispatlayamadığımız gibi yokluğunuda ispatlayamayız. Belki vardır belki
yoktur bu bilinemez. Listeyi okurken birde siz mantık yoluyla sorgulamayı
deneyin.

1-Çamurdan yaratıldığına inanılan iki insanın neslinin ensest ilişkisinden
çoğaldığına inanmıyoruz, inananlarada hayret ediyoruz. Üstelik bilimede
aykırıdır.

2-Kuran’da ve diğer kutsal denen kitaplarda yazan akla ve bilime aykırı;
Tufan, Musa’nın denizi yarması, 6 günde dünyanın ve evrenin yaratılması,
Kabe’nin ebabil kuşları tarafından kurtarılması, yıldızların şeytanların atış
taneleri olması, konuşan karıncalar, çöpçatan kuşlar gibi çocukca
masallara İNANAMIYORUZ.

3-Yusuf’un ve Musanın tarihin en köklü uygarlıklarından biri olan mısır’ı ve
onun tanrı olarak kabul edilen Firavunlarını tek başlarına dize getirdiğine
inanmıyoruz. Üstelik bu masalların Tarihi gerçeklere aykırı olduğunu da
biliyoruz.

4-Yahudi halkının o kadar akıl almaz mucizeler gördükten hemen sonra
(denizin yarılması. vb…) kendilerine dana heykeli yapıp ona taptıklarına
(Musa hikayesi) inanmıyoruz.

5-Semavi dinlerin yaratıcısının bu kadar insani duygulara sahip olmasını
(öfke, nefret, kıskançlık, tuzak kurmak, vb…) gerçekci görmüyoruz.
İnsanları sonucu belli bir teste sokan ve kendisine tapınılmayı şart koşan
megoloman bir yaratıcıya inanmıyoruz.

6-Mucize olarak görülen Kuran’ın günümüzde uluslar arası anlaşmalara,
insani ve ahlaki değerlere aykırı canice hükümleri (Ganimet, cariye, köle,
din uğruna insan öldürme, kırbaçlama, el, ayak kesme, vb…) içinde
barındırmasına hayret ediyoruz.
7-Kuranın değiştirilmemiş korunmuş olduğuna inanmıyoruz. (İslami
kaynaklara göre ve bilimsel kanıtlara göre kuranın değiştiği isbatlı
delillidir.)

8-Sözde yaratıcının gözlerimizi perdeleyip, kalplerimizi de mühürleyerek
bizleri inançsız bıraktığına inanmıyoruz, üstüne de inanmadığımız için ağız
dolusu hakaret ederek üsütüne de sonsuza kadar cehennemde yakacağını
söyleyen bir tanrının gerçek olamayacağını biliyoruz.

9-Dünyanın müthiş bir ahenkle döndüğü ve sistemin mükemmel olduğuna
inanmıyoruz.

10-Dünyada barış ve huzur, iyilik ve ahlakın dinler sayesinde geldiğine,
İslamın kültür ve bilim dini olduğuna inanmıyoruz. Olmadığını biliyoruz.
Kanıtı; kuran, hadisler, İslam ülkelerinin durumu ve Tarihi gerçeklerdir.

11-Günümüzde peygamberin örnek insan olamayacağını biliyoruz.
Kendinize sorun peygamberin her davranışını örnek alabilirmisiniz? (50
küsür karısı olması, 9 yaşında kızla evlenmesi, savaşlarda yağma
yaptırması, evlatlığının karısını alması, katliam emirleri vermesi vb..)
Bunları yapabilen birinin gerçek peygamber olduğuna İNANAMIYORUZ.

12-Daha en başından işi garantiye alıp, sorgulamanıza bile izin vermeyen
dine inanmıyoruz. ( islamın şartı , kelimei şehadet ki görmediğim
duymadığım birşeye tanıklık yapmaktan başka Bir şey değildir, imanın
şartları , peygamberlere, kitaplara ve mucizevi meleklere inanmak, bunları
yapmadan müslüman olamıyorsun.) Bunun adı dayatmadır.

13-İslam kardeşlik dini olduğuna inanmıyoruz. (Tarikatlar, şiiler ve sünniler
gibi binlerce parçaya bölünmüş aralarında husumet olan guruplara ayrılmış
bir dine kardeşlik dini denemez.)

14- Gerçek dışı ve eski dinlerde ki tanrılardan kopyalanmış (Horus, vb..)
sahte bir hayata sahip İsa’nın peygamber olduğuna inanmıyoruz. (Mısır
yazısının çözülmesi ve tarihi kayıtlarla kanıtlanmıştır). Hıristiyanlık Roma
imparatorluğunun dağılmaması için yapay olarak ortaya çıkarılan bir dindir.

15-Yıllarca ticaretle uğraşan, yaşadığı kentte soylu bir aileden gelen, bilgili
ve görmüş geçirmiş bir tüccar olan Muhammed in okuma yazma
bilmediğine inanmıyoruz.

16-Biz neden yaratıldık, yaratıcı neden şeytana izin verdi, cennet
cehennem neden var gibi sorulara dinlerin verdiği cevapları doğru ve
inandırcı bulmadığımız için kabul etmiyoruz.

17-Sırf inancı var diye; tecavüzcü, katil, cani, ayyaş, pedofili, hırsız,
yalancı, dolandırıcı, ihmalkar, şiddet yanlısı ve sapık insanlar günahlarının
bedelini ödeyince cennete girebilecek, fakat inancı yok diye kendisi
Dünyanın en iyi insanı olsa bile cehennemde sonsuza kadar yanacak diyen
bir dine inanmayı vicdanımız kabul etmediği için inanmıyoruz.

18-Allahın işi gücü bırakıp peygamberin cinsel hayatına bu kadar kafayı
takmış olabileceğine inanmıyoruz. Azhap-50 gibi ayetlerin Tanrı sözü
olacağına asla inanmıyoruz.

19-Tanrının Peygamber kadınlarını tehdit ederek dedikodu yapmayın
deyeceğine ve yoksa yerinize baska temiz bakirler veririz diyecek kadar
küçüleceğine inanmıyoruz.

20-Tanrının yağma yaptırıp bu yağma malından 5 de bir hisse isteyecek
kadar acımasız, mal, servet ve para düşkünü bir varlık olacağına
inanmıyoruz.

21-Tanrının Kadını bu kadar hor gören, aşalayan, erkekler azmasın diye
poşete sokacak bir varlık olabileceğine de inanmıyoruz.

22-Günümüzde bir insan tanrıyla konuştuğunu idda ederse deli kabul
edilirken binlerce yıl önce yaşayan ve aynı iddalarda bulunan insanların
peygamber olduğuna inanmıyoruz.

23-Dinlerin dünyayı algıladığı gibi algılamanın, akla, bilime ve mantığa
sığmadığı için ve Ortaçağa ait fikirlerin bugün geçerliliği olabileceğine
inanmıyoruz.

24-Tesadüf veya baska nedenlerle basimiza gelen her iyiligin ve kötülügün
tanridan geldigine inanmiyoruz. Çok insan inaniyor diye dogru olmasi
gerektigine inanmiyoruz.

25-Yaratıcının ilk insanı yaratmak için çamura ihtiyaç duymasına anlam
veremiyoruz. İstediği ne varsa ol dedimi oluveren bir tanrının Çamura
ihtiyaç duyması mantıksızdır.

26-İnsanları inançlara ayıran dinlere, dinlerin ahlak getirdiğine,
Peygamberlerin yol gösterdiğine, Kutsal kitapların ışık saçtığına ve son
olarak kutsal kitaplarda anlatılan Tanrıya inanmıyoruz.

Bu liste uzatılabilir ama mümkün olduğunca ana hatlarıyla vermeye
çalıştığım, mesajı umarım almışsınızdır. Sizler inanmak istemedigimizi buna
kendimizi zorladığımızı sanıyorsunuz. Tam tersi, bizler Kuran’ın tercümesini
ilk defa okuduğumuzda hayal kırıklığına uğrayan ve İslamı araştırdığımız
da. inanabilmek için iyi ve mantıklı sebepler arayan ve İslamı
savunabilmek için bin türlü yorumlar düsünenen İnsanlarız. Ama ne
yaparsak yapalım YETMEDİ.

Ençok hayret ettiğim konulardan biride şudur; Bu ayette şu bildirilmiş bu
ayett-i kerimede şöyle buyrulmuş, vs, vs, diye kuranı savunan ve kendince
ne demek istediğini anlatmaya uğraşan kimselerin aslında o ayetlerin ne
kadar zavallı ve savunulmaya muhtaç olduğunu gözler önüne serdiklerinin
farkına varamamalarıydı.

Düşünün lütfen büyük bir tanrı bu aklın alamayacağı evreni yaratan bir güç
kalkıp insanla irtibata geçiyor bizi kendine inanmaya çağırıyor ama bizi
imana davet ettiği kitabında yazılı ayetler daha açıkça ne istediğini
anlatmaktan aciz.

Bu Tanrıyı konuşma özürlü görmek gibi bişey. Eğer kuran, tevrat ve incilde
anlatılan tanrı gerçek olsaydı, eminim insanlığa asla ama asla bu üç kitabı
göndermezdi. Ben bu gücün bukadar aciz olabileceğini asla kabullenemem
bu yüzden kendini dindar kabul eden kimselerden daha çok bizler Tanrı
kavramına saygılıyız. Çünkü bizler dini sorgulamaya tanrının büyüklüğüne
yakıştıramadığımız bu kitapları ve içilerindeki çelişkileri araştırarark
başlıyoruz. Doğru cevapları bulduğumuzda da zaten dinden çıkmış
oluyoruz.

Bir arkadaşım bana sormuştu doğrusu nedir diye bende kendisine eğer
dinle ilgili doğruyu ararsan bulduğunda eminol dinden çıkmış olursun
demiştim.

Sanılır ki bir kimse din konusunda bilgisizliğinden ve cahilliğinden dolayı
inancı terkeder. Oysa dinlere inanmayan insanlar iki günde bu kararı
vermiş insanlar değildir. Uzun bir araştırma ve sorgulama dönemi ardından
dinlere inanmamayı seçen din konusunda oldukca geniş bilgiye sahip
kimsler ancak dinsiz olur. Genel durum budur.

Falanca ateist veya din dışı akımlara inanan biri bunca sorgulama ve
araştırmadan sonra dine tekrar inanmaya başlayıp dinlerde anlatılan bu
masallara inanmaya başlamışsa piskolojik sorunlar yaşıyor demektir.
Kurana göre de bu kimslerein tekrar dine inaması zaten mümkün değildir.
Sonuçta kalplerimiz mühürlenmiş!

9-Semavi Dinlerin Kökeni ve Dinsiz Yaşam
1-Temmuz ayının, Sümer çoban tanrısı Dumuzi’ nin adından geldiğini.

2-Havva adının, Eski bir mezopotamya dilinde ”yaşatan kadın” anlamına
geldiğini ve bununda kökeninin, Sümer mitolojisinde, hastalık geçiren
bilgelik tanrısı Enkiyi tedavi eden 7 tanrıçadan biri olan, tanrının
kaburgalarını iyileştiren tanrıça Ninti olduğunu (Ninti: kaburga kadını, nin
aynı zamanda hayat anlamına geliyor, ninti aynı zamanda Hayatın kadını,
Can veren Kadın anlamına geliyor).

3-Adem kelimesinin, Aramice Adamo, başka bir mezopotamya dilinde Ha-
Adamo olarak geçtiğini ve Sümerce de ”Kırmızı toprak” anlamına geldiğini.
4-Eski Sümer de çok yaygın bir inanış olan ve İbrani dinlerinin de kökeni
olan Ay tanrı kültünün, İngilizcede şu an kullanılan haftanın isimlerine
kaynaklık etkidiğini. (Monday: Aya tapılan gün, Saturday: Saturn
gezegenine tapılan gün, Sunday: Güneşe tapılan gün.).

5-Arap yarımadasında lakabı Allah olan Ay tanrısı Sinin adının ”Bilgelik
Kralı” anlamına geldiğini.

6-İslamda , Kuranın Lehv-i Mahvuz da saklandığı inancının kökeninin Sümer
mitolojisi olduğunu.

7-Kuranda geçen “Adn cenneti” kavramının kökeninin İran Veda inancı
olduğunu.

8- Mahşerde insanların üzerinden geçeceği anlatılan Sırat köprüsünün
kökeninin İran afsaneleri olduğunu.

9-Arkeoloji ve Tarih bilimlerinin elde ettiği günümüze kadar ki verilere göre,
dünya medeniyetinin kökeninin Eski Yunan değil, Eski Yunan’ı da etkileyen
Sümer kültürü olduğunu.

10-Sümerlerdeki, tanrılar hiyerarşisinin zamanla, ilahi olduğu söylenen
İslam ve Musevilikte cinlere ve meleklere dönüştüğünü.

11-Nuh tufanının kökeninin de yine Sümer mitolojisi olduğunu (efsaneye
göre, tanrılar, insanların çoğalmasından o kadar rahatsız olurlar ki, 4 tanrı
karar alıp insanları bir tufan ile öldürmeye karar verirler. Bilgelik tanrısı
Enki, bunu duyunca, Şuruppak şehrinde yaşayan Utnapiştim’e duvar
arkasından tufan olacağını, bir gemi yapıp içine ailesini, akrabalarını,
sanatçıları, çeşitli hayvanları ve otları almasını söylüyor. Utnapiştim, gemiyi
7 günde yapar. Sonra tufan başlatılıyor, tufan o kadar güçlü oluyor ki
tanrılar bile yüksek yerlere çıkıyor, sonunda 6 gün 6 gece süren tufan biter
ve gemi Nisir dağına oturur, Utnapiştim üç kuş gönderir. Güvercin geri
döner, sonra kırlangıç salar, o da geri döner, saldığı kuzgun gelmeyince
inip, tanrılara adaklar adarlar.) (tarihi kayıtlara göre mezopotamya da Fırat,
Dicle ve bunların birleştiği Şattu’l Arap, sayısız kere taşmış ve yerleşim
yerlerini ortadan kaldırmıştır.)

12-Yüksek yüksek Babil kulelerini Babilliler’in, yıldızlardaki tanrılara
ulaşmak için yaptıklarını.

13-Sümer tapınaklarında, tarı namına seks yapan rahibelerin, diğerlerinden
ayırılabilmeleri için başlarını örttüklerini, İ:Ö: 1500 lerde bir Asur kralının,
yaptığı bir kanunun 40. maddesi ile evli kadınların ve dulların da başlarını
örtmelerini zorunlu kıldığını, fakat diğerlerinin örtmesi durumunda ceza
alacağını.

14-Mekke’de ki Kabe’nin ilk olarak Ay tanrısı Sin’e tapınmak amacı ile
yapıldığını ve Kabe’nin, Tanrı Sin’e adanmış en büyük mabet olduğunu.
15-Hilal’in Ay tanrısının simgesi olduğunu ve Hilal’in halen İslam ülkelerinin
birçoğunun bayrağında yer aldığını.

16-Ay tanrısına tapmak için Sümerlilerin, büyük Zigguratlar yaptırdıklarını,
ibadet günlerini belirlemek için gök yüzünü incelerken 1 yılın 365 gün
olduğunu, yılı ayın çevrimine göre aylara böldüklerini, ayın çevrimine göre
aya bağlı yılın her yıl 10 gün beriye geldiğini. Kısaca Tarihin Sümerlerle
başladığını ve monoteizmin kaynağının Sümer efsaneleri olduğunu biliyor
muydunuz

Kaynak; Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümerdeki Kökeni – Muazzez İlmiye ÇIĞ

Müslümanlara göre ise islamdan önce binlerce peygamber geldiği, bu
peygamberlerin getirdiği dinlerin zamanla bozulduğu ve bu benzerliklerin
nedeninin bu olduğuna inanılır. Hata bu benzerlikleri kanıt olarak
gösterirler. Böyle düşünenlere sormak gerekir; Nerede bu peygamberler
nerede bunların kitapları? Tüm peygamberler neden sadece ortadoğuya
gelmiş, insanlık tarihi 200 bin yıldan fazla iken neden sadece son 3 bin yılı
içinde kitaplar inmiş? Bu soruların tek mantıklı cevabı; Sümer medeniyeti
semavi dinlerin temel kaynağıdır.

Dinsiz Yaşam

Dinsiz yaşam aklen özgür yaşamdır. Dinler insanların kalplerini gözlerini,
beyin loplarını körelten, iyi bir insan olsan bile sana öğretileriyle kötülük
yaptırabilen ilkel bir sistemidir. Dinsizlik zihnin özgürlüğüdür, aklın topluma
egemen olmasıdır, çağdaşlıktır, aydınlık bir gelecektir. Dinsizlik din denen
kötülükler yumağından; insanlığın geleceğini kurtarmak demektir.
İnsanların iyi, dürüst, yardımsever, barışcı, ahlaklı ve hertürlü erdeme
sahip olması için dine gerek yoktur aksine bunları gerçek anlamda
yaşamak isteyen kimse aklını din hapsanesinden kurtarması gerekir.

Kendi adıma söylüyorum dinsizliğim hayatımın nekadar özel ve değerli
olduğunu anlamamı sağladı, aynı şekilde diğer insanların hayatlarının da
değerli olduğunu, saygı duyulması değer verilmesi gerektiğini bana
öğretti.Sonuçta bu hayatlarımızdan başka hayatın yani ölümden sonrası
diye birşeyin olamayacağını görebilen herkez sahip olduğu hayatın
değerini anlar. Bunu anlayan kişileride kolay kolay kimse kullanılmaz
mesela canlı bomba olmaz. Benim için dinsizliğin yaşamıma kattığı anlam
budur.

Bir yaratıcı güç olabilir ama bu güç kesinlikle “Semavi” dinlerde anlatılan
“Tanrı” değildir. Size tavsiyem Sümer tarihini inceleyin. Sümerler yaşamış
ilk uygar medeniyettir. Kil tabletlerde yapılan araştırmalarda aslında bugün
Tanrı kelamı diye inandığımız şeylerin çoğu örneğin Din kitaplarında yazan
yaratılış hikayeleri Sümerlerin tabletlerinde aynen var sadece kelimeler
değiştirilmiş. Araştırın ve aklınızı kullanın. Doğru yol Pozitif bilimin yoludur.
Dinleri reddetmiş olan görüşler din kurgusunun doğru olamayacağını
anlamış ve din denen sömürgen kurumu daha fazla semirtmemek için bu
kumarı oynamama kararı almışlardır. Ayrıca milyarlarca inançlı insan
arasından sadece çok çok çok az sayıda kişi kendi dinini özgürce seçmiştir,
yada hiç bir baskı altında kalmadan din değiştirmiştir. Bu kişilerin dışında ki
kişilerde, kendi ailesinin dinini sahiplenir ve yaşamı boyunca sürdürür yada
o dini reddederek dinsiz olur.

Şimdi Hz.Muhammed’in yaşamından başlayarak İslamın oluşumunu ve
içeriğini inceleyelim.

02- HZ.MUHAMMED’İN HAYATI
1-Çocukluk ve Gençlik Dönemi
Yer Arabistan’ın Mekke şehri, Tarih 571. Amine isimli dul bir kadın,
Muhammed ismini verdiği bir çocuğu dünyaya getirmiştir. Hatta bazı
rivayetlere göre Hz.Muhammed’in annesinin o’na ilk verdiği isim Kotan
(doğruluğu tartışılır) ve bu isim 50 yıl sonra Medine’ye göç ettiğinde halk
tarafından “hamd edilen kimse” anlamında Muhammed olarak
değiştirilmiştir. Kuran-i Kerim’de defalarca “hamd, yalnız Allah’a
mahsustur” dendiği halde, Muhammed, hamd edilen kişi anlamındaki
kendi isminden hiç bir zaman rahatsız olmamıştır.

Hz.Muhammed babasını doğumundan kısa bir zaman önce kaybetti. Annesi
Amine ise genç yasta dul kalmıştı ve Arap kültüründe dul bir kadın olarak
yaşamak zordur. Bazı bilimsel araştırmalara göre hamilelik zamanında
depresyon geçirmiş kadınların çocuklarında sinirsel, içine kapanıklık,
saldırganlık, kişilik ve davranış bozuklukları olduklarını saptamaktadır. Bu
tür rahatsızlıkları Hz.Muhammed’in ileriki yaşamında rahatlıkla
görebilmekteyiz.

Hz.Muhammed daha 6 aylıkken annesi Amine o’nu amcası Ebu-Leheb’e
verdi. Ebu-Leheb zamanının en varlıklı kişilerinden biridir. Hz.Muhammed
ileriki yıllarda büyüyünce Ebu Leheb ve karısına kendisini büyüttükleri için
şu sözlerle teşekkür etmiştir;

Tebbet Suresi

1.Ebu Leheb’in elleri kurusun. Zaten kurudu.

2.Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı.

3.O, bir alevli ateşe girecektir,

4, 5.Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında
odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).
Hz.Muhammed muhtemelen psikolojik rahatsızlıkları olan bir çocuktu.
Sütannesi Halime’nin ağzından aktarılan bir olay Hz.Muhammed’de ki
psikolojik rahatsızlığı çok açık ve net ortaya koymaktadır. Ünlü İslam alimi
Ibni İshak’ın aktardığı olaya bakalım;

Halime ve Hz.Muhammed’in amcası anlatıyor; “Bunun üzerine ben ve
kocam evden çıkıp Muhammed’in yanına vardık. Çocuğu yüzü sararmış bir
durumda ve ayakta bulduk. Ben ve kocam onu kucaklayıp? Ey çocuğum!
Sana ne oldu? Deyince o bize? Üzerlerine beyazlar elbiseler giyinmiş iki
adam beni yere yatırdılar. Karnımı yardılar ve karnımdan bir şey çıkardılar.
Sonra onu yine yerine koydular.? dedi. Bunun üzerine çocuğu alıp birlikte
döndük.?

Ibni İshak’ın üstteki yazısını da okuduktan sonra bir konuya daha dikkatini
çekmek isterim. Hz.Muhammed 114 sure ve 6234 ayetten oluşan kitabında
hiç bir zaman kendi annesi Amine’den bahsetmemiştir. İsa’nın annesi
Meryem için boy boy ayetler yazan Hz.Muhammed, kendi öz annesi için
kitabında tek bir söz bile etmemesi ilginçtir.

Bugün bilimsel araştırmalarda kanıtlanmış diğer bir gerçek ise şudur ki;
küçüklüklerinde anne şevketi görmeyen çocuklar büyüdüklerinde tüm
kadınlara karşı kin beslemektedirler. Tüm seri kadın katilleri, anne sevgisi
hiç görmemiş, annelerinden nefret etmiş psikolojik rahatsızlıkları olan
kişilerdir. Hz.Muhammed’in neden kadınlardan bu derece nefret ettiği
(cehennemin kadınlarla dolu olduğu yönünde hadisi vardır), kitabında
onları ikinci sınıf kişilikler olarak gördüğü hep annesinden kaynaklanan
psikolojik rahatsızlıklara dayalı olabilir.. Ayrıca anne sevgisinden yoksun
büyüyen çocuklar büyüdüklerinde de kendilerinden çok olgun, yaşca büyük
kadınlarda cinsel çekicilik bulmaktadırlar. Hz.Muhammed’in 25 yaşında, 40
yaşında ki Hatice ile evlenmesinin nedenlerinden biride bu olabilir. Peki,
Hatice’yle evlenmesini sağlayan ticaret hayatı nasıl başladı?

Hz.Muhammed dokuz yaşındayken amcası, ticaret yapmak için gittiği
Suriye’ye onu da götürdü. Busra kasabasında bir rahibin (Bahira) onun
peygamber olacağını haber verdiği söylenir. Genç Muhammed on yedi
yaşındayken de amcası Zübeyir ile Yemen’e gitti. Bu geziler, bilgi ve
görgüsünü artırmasının yanı sıra ruhsal yapısının değişiminde etkin rol
oynadı. Bu arada da amcaları ile birlikte Kureyş ve Kays kabileleri
arasındaki Ficar Savaşı’na katıldı. Ticaretle olan ilgisi Hatice ile tanışmasına
neden oldu ve onun sermayesi ile ticarete başladı. Suriye’ye yaptığı ilk
seferde çok kazanç elde etti.

2-Hz.Muhammed ve Hatice
Hz.Muhammed 25 yaşına geldiğinde, yanında çalıştığı Hatice dul bir
kadındı ve eski kocasından 3 çocuğu bulunuyordu. Muhammed’in zekası ve
içine kapanıklığına aşık olan Hatice Muhammed’e evlenme teklif etti.
Hz.Muhammed çocukluğundan da gelen hem duygusal ve hem de finansal
bir boşluğun içinde idi. Haticecin teklifini tereddütsüz kabul etti.
Hz.Muhammed Hatice’de hem yıllardır aradığı anne sevgisini buluyor hem
de böylece para ve servete kavuşuyordu. Bundan sonraki hayatında artık
çalışmasına hiç gerek kalmamıştı.

Hz.Muhammed artık çocukluk yıllarında ki sığıntı, istenmeyen çocuk değil,
sevilen, saygı duyulan “zengin” bir kişilikti. Hatice evin reisi olarak ticaret
ile koştururken Hz.Muhammed’in artık para kazanma gibi bir derdi yoktu.
Okuma ve yazmayı bu zaman içinde öğrendi diyebiliriz (bu bir tahmin).
Kendisi sık sık mağarasına çekiliyordu. Ayşe, Hz.Muhammed’in mağarada
çokça geçirdiği zamanları su hadiste bize anlatıyor;

Ravi: Aişe

Hadis: Resulullah (sav)`a vahiy olarak ilk başlayan şey uykuda gördüğü
salih rüyalar idi. Rüyada her ne görürse, sabah aydınlığı gibi aynen vukua
geliyordu. (Bu esnada) ona yalnızlık sevdirilmişti. Hira mağarasına çekilip
orada, ailesine dönmeksizin birkaç gece tek başına kalıp, tahannüsde
bulunuyordu. -Tahannüs ibadette bulunma demektir.- Bu maksatla yanına
azık alıyor, azığı tükenince Hz. Hatice (ra)`ye dönüyor, yine aynı şekilde
azık alıp tekrar gidiyordu.

Hadisten de anlaşıldığı gibi Muhammed’in artık hiç bir derdi hiç bir kaygısı
yoktu. Zaman Muhammed için su gibi akıyordu. Her şey çok güzeldi artık.
40 yasına geldiğinde bir gün mağara’da Muhammed daha önce hiç
yaşamadığı bir olay ile karşı karşıya kaldı.

Bir gün ona melek gelip: “Oku!” dedi. Aleyhissalatu vesselam: “Ben okuma
bilmiyorum!” cevabını verdi. (Aleyhissalatu vesselam hadisenin gerisini
şöyle anlatıyor: “Ben okuma bilmiyorum deyince) melek beni tutup
kucakladı, takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar: “Oku!”
dedi. Ben tekrar: “Okuma bilmiyorum!” dedim. Beni ikinci defa kucaklayıp
takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar bıraktı ve “Oku!” dedi. Ben
yine: “Okuma bilmiyorum!” dedim. Beni tekrar alıp, üçüncü sefer takatim
kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O,
insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin kerimdir, o kalemle öğretti,
insana bilmediğini öğretti” (Alak 1-5) dedi.” Resulullah (sav) bu vahiyleri
öğrenmiş olarak döndü. Kalbinde bir titreme (bir korku) vardı. Hatice`nin
yanına geldi ve: “Beni örtün, beni örtün!” buyurdu. Onu örttüler. Korku
gidinceye kadar öyle kaldı. (Sükunete erince) Hz. Hatice (ra)`ye başından
geçenleri anlattı ve; “Nefsim hususunda korktum!” dedi. Hz. Hatice de:
“Asla korkma! Vallahi Allah seni ebediyen rüsva etmeyecektir. Zira sen,
sıla-i rahimde bulunursun, doğru konuşursun, işini göremeyenlerin yükünü
taşırsın. Fakire kazandırırsın, misafire ikram edersin, Hak yolunda zuhur
eden hadiseler karşısında (halka) yardım edersin!” dedi.

Hz.Muhammed’in mağarada elinde bir kitap olduğu aşikâr. Çünkü hayali
dünyasında gördüğü yaratığın ona durduk yerde oku demesi için önünde
ya da elinde bir kitap olması lazım. Zaten başka türlü bir insan kitap ya da
okunulacak hiç bir şey olmadan ne diye yıllarca mağarada oturur durur.
Hz.Muhammed’e gelen bu ilk vahiy sonrasında, artık Hz.Muhammed
kendisinin bir peygamber olduğunu zannetmesi için yeterli bir nedendi.

Her ne kadar da ona görünen hayali yaratık “sen peygambersin” demese
de, Hz.Muhammed artik kendi gözünde bir peygamberdi.

3-Hz.Muhammed 40 Yaşından Önce
Putperestmiydi?
Evet. Üstelik böyle olduğunun kanıtlarını da kuran’da bulabilmekteyiz.
Kuran’dan alıntılar:

Duha-7 ‘Ey Muhammed! Seni bir sapkın olarak bulup doğruya iletmedik
mi?’

Şura-52 “İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur’an)
vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilimiyordun; ama şimdi onu
dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç
şüphe yok ki sen doğru yolu göstermektesin.”

Demek ki Hz.Muhammed, 40 yaşına gelinceye yani ‘peygamber’ oluncaya
kadar Mekkelilerin dinindendi. O da Kâbe’de ki putlara tapıyordu. Yani o da
bir müşrikti. Ayetler açık peygamberlik öncesi; sapkın, iman nedir, kitap
nedir bilmezdin sözünün başka açıklaması varmıdır?

Sonrası Kuran’da şöyle aktarılıyor:

Rum-30 “Ey Muhammed! Sen şirk koşmadan, kendisinden başka ilah
olmayan Allah’ın dinine yönel.”

Yunus-105, 106 “Ey Muhammed! Tek olan Allah’a inanarak dine yönel;
Allah’a şirk koşarak değil. Doğrudan Allah’a değil de sana ne yarar ve ne
de zarar vermeyenleri Allah’a şirk koşarak yalvarma.”

Mümin-66 “Ey müşrikler! Bana Rabbimden apaçık kanıtlar geldikten sonra,
sizin Allah’a şirk koşarak taptıklarınıza tapmam bana yasaklandı. Bana
kainatın Rabbi olan Alllah’a teslim olmam buyruldu”

Müslümanların, Muhammed’in de hiç hata yapmayıp günah işlemediğine
inanmaları kendilerinin bileceği iş. Ama en azından yanı başında tek tanrılı
Yahudi ve Hıristiyanlar varken, 40 yaşına kadar bunların farkına varmayıp
putlara tapmasını nasıl açıklayacaklar acaba?
Verdiğim Kuran ayetlerinde Muhammed’e talimat verme yanında, “Şimdiye
kadar putlara tapıyordun ama artık yapma!” ifadesi açık, net ve anlaşılır
şekilde Hz.Muhammed’in putpersliğini ortaya koymaktadır.

Hz.Muhammed’in peygamberlik öncesi putperestliğini ortaya koyan tarihi
bir olaya bakalım. İslam Tarihinde Kabe’nin tekrar inşası: “Hz. Muhammed
(sav) 35 yaşında iken Kureyşliler Kabe’nin tekrar inşasına karar verdiler.
Kabe’nin yapılmasında bütün kabileler çalıştı ve yeniden yapıldı. Sıra
Hacerü’l Esved taşının yerine konulmasına geldiğinde yerleştirme şerefine
tüm kabileler nail olmak istemekte idiler. Aralarında anlaşamayarak ihtilafa
düştüler. Bu tartışma bir kaç gün sürdü ve yaşlı bir adam şöyle bir öneri
getirdi: “Mescide ilk giren hakem olsun.” Tam bu sırada Hz. Muhammed
kapıdan içeri girdi. Hepsi Muhammed Emin’dir kararı kabulümüzdür dediler.
Durumu kendisine anlattılar. Hz Muhammed bana bir kumaş getirin, dedi.
Kumaşı yere serdi. Hacerü’l Esved’i kendi elleriyle kumaşın üzerine
yerleştirdi. Her kabilenin reisi bezin ucundan tutsun, dedi. Taş yükselince
de onu yerine kendi elleriyle yerleştirdi. Böylece inşaatın kalan kısmına
devam edildi ve sorun çözüldü.”

Sene 605 henüz ortada peygamberlik iddiası yok. Putlara tapmayacak ama
Kabe’nin onarımında görev alacak? Olmaz öyle şey! Müslümanlar Kabul
etmek istemesede Muhammed Peygamberlik öncesi Putperesdi ve bu dine
aid ne varsa hepsini kendi dinine uyarlayarak dahil etti.

4).Hz.Muhammed ve Peygamberlik Kariyerinin
Başlangıcı
Hz.Muhammed psikolojik rahatsızlığının sonucu görmüş olduğu hayali
yaratık Cebrail ile karşılaştıktan sonra hanımı Hatice’nin onayını da alarak
artık peygamber olduğuna iyice inanmış ve böylece ilahi mesajlarını halka
sunmaya başlamıştır.

Peki, neydi bu mesaj? Mesaj şu ki, Hz.Muhammed artik bir peygamberdir
ve sonuç olarak herkes ona saygı göstermeli, itaat etmeli, örnek kişi olarak
görmeli, sevmeli, karşı gelmemeli ve korkmalıdır. 23 yıl süren
peygamberlik kariyeri süresi içerisinde mesaj hiç değişmemiştir. İslam’ın
temelini oluşturan mesaj kişilerin Tanrı Allah’a manevi, peygamber’e ise
hem manevi ve hem de maddi şekilde itaat etmeleridir. Bunun dışında
başka bir mesaj yoktur. Hz.Muhammed’e itaat etmeyen kişi hem bu
dünyada ve hem de öldükten sonra öteki dünyada cehennem azabı ile
cezalandırılacaktır.

Hz.Muhammed peygamberliğini ilan ettikten sonra yıllarca Mekkeli
putperest halk ve taptıkları putlarla alay etmiştir. Akabinde ise Mekkeli
putperest halk, Mecnun diye kaale almadıkları Hz.Muhammed ve o’na
inanan kişilerle irtibatlarını kesmiş ve sonuç olarak Müslümanlar
dışlandıkları topraklardan “Hz.Muhammed’in talimatı” doğrultusunda
Abisinya’ya göç etmişlerdir. Olayların iyiye gitmediğini farkeden
Hz.Muhammed, hem Abisinya’ya göç etmek zorunda kalan Müslümanları
geri getirebilmek ve hem de sayıca kat kat fazla olan putperest
Mekkelilerin Müslümanlara uyguladıkları boykota son vermek ve gönüllerini
almak için yeni bir plan düzenlemiştir.

Büyük İslam alimi Ibni Sad’in “Tabakat” isimli eserinde kaleme aldığı
hadiseye göre Muhammed, Mekkeli putperest halkın kutsal putları “Lat,
Uzza ve Menat’i” şu sözlerle övmüştür.

Necm 19-20 “Lât ve Uzza Ve bir üçüncüsü olan Menat Onlar ulu turnalardır.
Ve elbette şefaatleri umulur.”

Şeytanın Ayetleri olayı İslam literatürün de ve tefsir ilminde “Garanik olayı”
olarak bilinmektedir. Bu sözler karsısında sinirleri iyice yatışan Mekkeli halk
artık Müslümanlara karşı boykotu kaldırır ve Müslümanlar Abisinya’dan
Mekke’ye geri dönerler.

Olay İslam kaynaklarında şu şekil geçiyor: Resûlullah, kavminin yüz
çevirdiğini görünce bu ona çok ağır geldi. Allah’tan kavmi ile kendisini
birbirlerine yaklaştıracak bir şey inmesini temenni etti. Cenab-ı Allah Necm
suresini indirdi. O da okudu. Bu esnada şeytan gönlünden geçirip de
kavmine getirmek istediği şeyi onun lisanına atıverdi: “Bunlar yüce kuğu
kuşları (tanrıçalar)dır ve elbette onların şefaatleri umulur” Kureyşliler bunu
işitince sevindiler ve onu dinlemek üzere yaklaştılar… O, sureyi bitirince
secde etti. Onun secde ettiğini gören mü’minler de onun getirdiğini tasdik
ederek secde ettiler. Mescitteki müşrikler de secde ettiler… Secde haberi,
Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlar’a da ulaştı. Bir kısmı orada kalıp,
bir kısmı Mekke’ye hareket etti. Sonra, Cenab-ı Allah, Peygamber’e, “Benim
indirmediğim şey söyledin!” dedi. Resûlullah üzüldü, Allah’tan korktu.
Bunun üzerine Allah bu âyeti (Hac, 52) indirerek onu teselli etti, Şeytanın
ilka ettiğini neshetti” (Taberî, 27/187-188)

Kısa bir zaman sonra Tanrı Allah ve insanlar arasında olan kendi elçilik
pozisyonunu riske attığını ve Tanrı Allah’a ortak koştuğunu anlayan
Hz.Muhammed derhal ayetleri iptal eder ve o ayetlerin Tanrı Allah’tan değil
düzenbaz şeytanın bir başka oyunu olduğunu vurgular. Şeytan ayetlerinin
yerini ise şu ayetler alır;

Necm 19-22 “Gördünüz mü Uzza’yı, Lât’ı. Ve ötekini, üçüncüsü olan
Menât’ı. Erkek size, dişi Allah’a mı? İşte bu, insafsız bir bölüştürme.”

Üstteki ayetlerden çıkan anlam şudur; “Kendiniz erkek evlatlarınız ile gurur
duyar iken Allah’a kız evlat ha?” Arap toplumunda dişi ikinci sınıf canlılar
olarak benimsendikleri için Tanrı Allah bu yakıştırmayı kendisine hakaret
saymış ve sert bir dille bu yakıştırmanın adil olmadığını tembih etmiştir.
Muhammed’e inanan birçok kişi bu fiyaskodan sonra İslam’ı terk etmiştir.
Muhammed insanların güvenini yeniden kazanmak için kendisine yeni bir
strateji hazırlamıştır. Yeni strateji ise şöyledir;

Hac-52 “Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni
ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın.
Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, ayetlerini
sağlamlaştırır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Hac-53 “Allah, şeytanın verdiği bu vesveseyi, kalplerinde hastalık
bulunanlar ile kalpleri katı olanlara bir imtihan vesilesi kılmak için böyle
yapar. Hiç şüphesiz ki o zalimler, derin bir ayrılık içindedirler. ”

Muhammed’in ayetlerini kendi çıkarı doğrultusunda uydurduğunu anlayan
birçok kişi İslam’ı terk etmiştir. Üstte ki ayetlerden anlaşılan şudur ki; “Ben
Muhammed, şayet bir gaf yapar ve bazı kimseler bu nedenle şüpheye
düşerse, bunlar kalplerinde bir hastalık olduğu için şüpheye düşerler suçlu
ben değil, kalpleri hastalıklı olan kişilerdir”.

Hz.Muhammed peygamberliğinin ilk 13 senesi boyunca sadece 70-80 kişiyi
kendisine inandırabilmiştir. Müslümanlar nasıl olurda 13 sene gibi uzun bir
zaman içerisinde bu kadar az, çoğu kendisine en yakin kişiler ve bir kaç
esir köle dışında kimsenin ona inanmamasına, hatta Mekkelilerin o’na “deli,
oynak, kafayı yemiş” yakıştırmaları yapmalarına mantıklı bir cevap
verememişlerdir. O devrede Mekkeliler kişilerin dini inançlarına toleranslı
insanlardı. Çok tanrılı dinlere inanan toplumlar doğal olarak kişilerin dini
inançlarına karışmazlar. Hz.Muhammed’in kendi putlarına karşı alaycı
sözlerine her ne kadar gücenseler de, Hz.Muhammed’e hiç bir zaman zarar
vermemişlerdir.

Mekke’de geçen 13 sene sonrası bir yere varamayacağını anlayan
Hz.Muhammed artık kendisine yeni bir strateji geliştirir ve yanına inanan
Müslümanları da alarak Yatrib’e (Medine’ye) göç etmeye karar verir. Kurulu
düzenlerini bırakmak istemeyen Müslümanlar bu karara hiçte sıcak
bakmamıştır. Bu karara en çok sevinen kişiler daha önceden Müslüman
olmuş kölelerdir. Köle sahibi birçok kâfir, Mekkeli zengin kişiler, kaçmaya
çalışan Müslüman kölelerini yakalamış ve dövmüştür.

Her ne kadar günümüz de İslami filmlerde ve kitaplarda bu olayları sanki
İslam’a yapılan bir zorlama olarak göstermeye çalışsalar da, işin aslı ortada
direk İslam dinine yapılan bir zorlama yoktur. Mekkeliler doğal olarak
“sahip oldukları” köleleri bedavaya bırakmak istememiş ve koruma altında
tutmuşlardır. Hz.Muhammed ve Tanrı Allah hiç bir zaman köleliğe karşı
değildi. O yüzdendir ki İslam hiç bir zaman köleliğe son vermemiştir. Aksine
Hz.Muhammed Medine’ye göç ettikten sonra, binlerce insani, çoluk, çocuk
demeden köleliğe zorlamıştır.

Hz. Cerîr (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (Aleyhissalatu vesselâm)
buyurdular ki: “Hangi köle kaçarsa, bilsin ki ondan zimmet (garanti)
kalkmıştır, dönünceye kadar namazı kabul edilmez.” [Müslim, İmân 122-
124, (68, 69, 70); Ebu Dâvud, Hudûd 1, (4360); Nesâî, Tahrimu’d-Dem 12,
(7, 102).]

Müslümanlar kuran, hadisler ve İslam tarih ortada dururken islimin köleliği
kaldırmayı amaçladığı, Putperestlerin Müslümanlara baskı yaptığı gibi
gerçek dışı ve temelsiz iddialarda bulunmaktadırlar. Arap yarımadasında
binlerce yıldır süren dini hoşgörü ortamında baskı iddiası zaten temelsiz
kalmaktadır. Arap yarımadasında pek çok farklı dinden insan bir arada
yaşamaktaydı. Arabistan’da din savaşları ilk olarak İslam ile başlamıştır.

5-Hz.Mumhammed Peygamberlik Ücreti İstedi mi?
A-Ücret İstemiyor

Hz.Muhammedin peygamberlik kariyerine başladığı, güçsüz olduğu,
sıkıştığı ve insanları ancak sözle dine davet edebildiği zamanlarda
yumuşak üslup kullanmıştır. Bu dönemde insancıl ayetlerin ve hoşgörü
sözlerinin yanında, peygamberliğinin amacının insanları Allahın dinine
davet olduğunu, ücret istemediğini bu işi sırf insanları doğru yola
ulaştırmak için yaptığını idda etmiş vede Kuranına bu yönde ayetler
yazmıştır. Bu ayetleri görelim.

Enam-90 “İşte, o peygamberler, Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey
Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: “Bu tebliğe karşı sizden
bir ücret istemiyorum. O (Kur’an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır.”

Yusuf-104 “Halbuki sen buna karşılık onlardan bir ücret de istemiyorsun. O
(Kur’an) âlemler içinde ancak bir öğüttür.”

Sad-86 “(Ey Muhammed!) De ki: “Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden
hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden
değilim.”

Sebe-47 “De ki: “Sizden herhangi bir ücret istemişsem o sizin olsun. Benim
ücretim ancak Allah’a aittir. O her şeye hakkıyla şahittir.”

B-Ücret İstiyor

Peygamber askeri gücü elegeçirdikten sonra değişik bahanelerle kervan
baskınları, insanları kaçırıp fidye isteme ve çevre kasabalara baskınlar
yaparak ganimet elde etmeye başlamış, ilk başta elde edilen bu
ganimetlerin tamamını sahiplenmek istemiş, ama gördüğü tepki üzerine
ganimetleri müritleriyle paylaşmak zorunda kalmıştır.

Sözde ücret istemediğini söyleyen, amacının insanlara dini tepliğ etmek
olduğunu söyleyen Hz.Muhammed’in böylece gerçek amacı da ortaya
çıkmış oluyordu. Buarada asıl niyetini gizlemek ve inandırıcı olmak için
elde ettiği bu ganimetleri kendi geçimini sağlamanın yanında hayır
işlerinde kullanılacağını kurana yazmayı da ihmal etmemiştir.

Enfal-1 “(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki:
“Ganimetler Allah’a ve Resûlüne aittir. O halde, eğer mü’minler iseniz
Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat
edin.”

Enfal-41 “Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri
mutlaka Allah’a, Peygamber’e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve
yolculara aittir. Eğer Allah’a; hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün, (yani)
iki ordunun (Bedir’de) karşılaştığı gün kulumuza indirdiklerimize
inandıysanız (bunu böyle bilin). Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.”

Mücadele-12 “Ey iman edenler! Peygamber ile başbaşa konuşacağınız
zaman, başbaşa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha
hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin
ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. “

Tevbe-103 “Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve
temizleyeceğin bir sadaka (zekat) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan
onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır.) Allah hakkıyla işitendir,
hakkıyla bilendir.”

Tevbe-58 “İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var.
Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan
bir pay verilmezse, hemen kızarlar.”

6-Hz.Muhammed’in Asıl Amacı
Günümüzde Müslümanlar İslam’a karşı yapılan en ufak eleştiriye bile
tahammül edemezler. Dinlerini eleştiren kişiyi öldürmekten zerre kadar
çekinmezler. Bunun örneklerini yakın ve geçmiş tarih sayfalarında gördük
ve maalesef görmeye devam edeceğiz. Bu toleranssız ve tahammülsüz
düşünce tarzı onlara Hz.Muhammed tarafından öğretilmiştir. Oysa
Hz.Muhammed’in tahammülsüz karakter yapısının aksine, Mekkeli
müşrikler kişilerin dini inançlarına saygılı ve toleranslı kişilerdi.

Arap yarımadasında dinsel tahammülsüzlük, İslam dininin ortaya çıkması
ile başlamıştır. Sözde “Cahiliye Devri” diye adlandırılan dönemde Mekkeli
halk, kişilerin dini inançlarını hiç bir şekilde müdahale etmeden Arap
yarımadasında uyumlu bir şekilde Hıristiyan, Musevi, Putperest, Mecusi
ayrımı yapmaksızın yaşamışlardır. İslam öncesi Arap tarihine baktığımızda,
Arap yarımadası sınırları içinde gerçekleşmiş hiç bir dini savaşa
rastlamamaktayız. Bu hoşgörü ortamında Hz.Muhammed yıllarca Mekkeli
putperest halkın inançlarını karalamış, aşağılamış, Onca aşağılama ve
karalamaya rağmen Mekkeli putperest halk hiç bir zaman Hz.Muhammed’e
ve yandaşlarına hiç bir şekilde zarar vermemişlerdir.

Hz.Muhammed’in kışkırtıcı sözlerinden artık bıkıp usanan Mekkeli putperest
halk, çareyi amcası Ebu Talib’e gitmek de bulmuş ve “medenice”
Hz.Muhammed hakkında şikâyette bulunmuşlardır;

“Ey Ebû Talib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini
yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik. Fakat sen istediğimizi
yapmadın. Vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi
kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde
bulunmasına asla tahammül edemeyiz. Sen, ya onu bunları yapıp
durmaktan vazgeçirirsin yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar
onunla da, seninle de çarpışırız.” İbni Hişâm, Sîre, 1/284; Taberî, 2/218; İbni
Kesîr, Sîre, 1/47

Ebu Talib Mekkeli putperest halkın sözlerini dinler ve öz yeğeni olan
Hz.Muhammed’i uyarır:

“Kardeşimin oğlu, kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara
dediklerini bana ârzettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de
altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme. Kavminin hoşuna
gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç” 234. İbni Hişâm, Sîre, 1/284;
Taberî, 2/220

Müslümanlar Hz.Muhammed’in putperest halkın inançlarına sövmelerini
görmemezlikten gelerek Müslümanları ve Hz.Muhammedi mağdur kişiler
olduklarını iddia ederler. Gerçekte Müslümanlara karşı sistemli bir baskı ve
zulüm yokken, Müslümanları hicret etmeye zorlayan etken ne idi? Baskı ve
zulüm yoksa Müslümanlar neden evlerini terk ettiler? Tehlike altında
olmayan Müslümanların durduk yere evlerini terk edip Medine’ye
taşınmalarını nasıl açıklayabilirsiniz?

Bu soruların cevabini Kuran’da bulmak mümkündür.

Enfal-72 “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla
cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp (onlara) yardım edenler var ya,
işte onlar birbirlerinin velileridir. İman edip hicret etmeyenlere gelince,
hicret edinceye kadar, onların velayetleri size ait değildir. Eğer din
konusunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan
bir kavme karşı olmadıkça, yardım etmek üzerinize borçtur. Allah
yaptıklarınızı hakkıyla görendir.”

İsin asli Müslümanlar Mekke’de ki putperest halkın işkencelerinden
kaçmıyor, tam aksine Hz.Muhammed’in emri doğrultusunda evlerini terk
etmeye zorlanıyorlardı. Üstteki ayet, Mekke’den Medine’ye hicret etmek
istemeyen Müslümanlar için yazılan bir ayettir. Sözde işkence ve baskı
gören Müslüman halkın hicret etmek istemeyişi dikkatinizi çekmiş olmalı.
Bugün Müslümanların bahsettikleri türde Mekke’de büyük bir işkence ve
zulüm vardı ise, Müslümanlar neden seve seve Mekke’yi terk etmek
istememişlerdir? Neden Tanrı Allah olaya el koyarak Müslümanlara bu
konuda ayetler indirmek zorunda kalmıştır?

Bir başka ayette Muhammed, Müslümanlara yine şöyle seslenmektedir;

Nisa-89 “Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da
beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar
içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve
bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir
yardımcı.”

Üstteki ayette Hz.Muhammed Müslümanlara evlerini terk etmelerini ve
Medine’ye göç etmelerini emretmekle kalmayıp hicret etmek
istemeyenlerin öldürülmelerini emretmiştir. Müslümanlar Mekke’yi
putperest halkın baskısı sonucu değil, Hz.Muhammed’in tehditlerinden
dolayı terk etmişlerdir.

Nisa-97 “Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı
kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: “Ne durumdaydınız? (Niçin
hicret etmediniz?)” Onlar da, “Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik”
derler. Melekler, “Allah’ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz
ya!” derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış
yeridir.”

Hz.Muhammed neden böyle bir şeyi yapmak istemiş, amacı nedir?”

Tıpkı tarihte ki diğer belli başlı liderler gibi, Hz.Muhammed’in de bir rüyası
vardı. Bu tarz insanlar dava adamlarıdır. Stalin’in davası “halkların eşitliği”,
Hitler’in davası ise “beyaz ırk’ın üstünlüğü”. İslami kaynaklara
baktığımızda Hz.Muhammed’in davası “basta Arap yarımadasına ve daha
sonra tüm Dünyaya hükmeden biri olmaktı.” arzusunu, Ibn’i Hisam’in da
kaleme aldığı şu yazı gözler önüne sermektedir; Mekkeli müşrikler Ebu
Talibin ölümüne yakın tekrar ziyaret ederek, arabulucu olmasını isterler.

“Ebû Talib ölmeden bu işe bir çözüm bulmalıyız, yoksa öldükten sonra
Muhammed’e yapacağımız her iş için bizi ayıplarlar. Ebû Talib sağken bir
şey yapamadılar, o öldü, yeğenine şunları şunları yaptılar, demesinler.”

Bu düşüncelerinden dolayı müşriklerin ileri gelenleri toplanarak Ebû Talibi
ziyarete gittiler. Sağlık temennilerinden sonra Ebû Talib’e dediler ki:

“Ey Ebû Talib! Sen bizim reisimiz, büyüğümüzsün. Şunu görüyoruz ki, sana
ölüm yaklaşmıştır. Biz senin ölümünden korkuyoruz, sen sağken şu
meseleyi halledemedik, öldükten sonra hiç halledemeyiz. Sen şimdi sağken
onu çağır, ondan sağlam bir söz al, biz de bir söz verelim. Bundan sonra ne
o bizimle uğraşsın, ne de biz onunla.”
Ebû Talib, Kureyş heyetini dinledikten sonra yeğenine haber salarak,
yanına gelmesini istedi. Amcasının davet haberini alan Kâinatın Efendisi,
hemen ölüm döşeğindeki Ebû Talib’in yanına vardı. Bir anda kalabalık bir
Kureyş topluluğu ile karşılaşan Efendimiz, bu davetin altında bir şeylerin
yattığını anlamakta gecikmedi. Ebû Talib, Kureyş heyetinin isteklerini
yeğenine anlattı.

“Ey kardeşimin oğlu! Kavminden ne istiyorsun?” dedi.

Kâinatın Efendisi “Kendilerinden bir kelime istiyorum. Eğer söylerlerse,
bütün Araplar o kelime sayesinde kendilerine uyacak, bütün acem o kelime
sayesinde onlara cizye ödeyecek.” dedi.

Ebû Talib atılarak:”Yani tek bir kelime mi?” diye sordu.

Efendimiz:”Evet, amcacığım tek bir kelime. “Lâ ilâhe illallah” diyecekler.”
Sad, 38/1–8. Tirmizî, Tefsir, Sad (3230)

Göründüğü gibi Tanrı Allah’ın peygamberi daha henüz bir düzine müridi
olduğu zamanlarda bile dünyayı fethedebilmenin fantezilerini kendi
kafasında canlandırmakta idi. Tüm insanlığa örnek kişi olsun diye
gönderilen bir peygamberin ülke fethetmek yerine, insanlara rehberlik
eden daha asil düşüncelere sahip olması gerekmiyor mu? İnsanları cizyeye
bağlayıp haraç almak niyetinde olan bir kişi nasıl olurda Allah’ın insanlığa
örnek olsun diye sunduğu bir peygamber olabilir? Muhammed’in,
Hitler’den, farkı nedir? Psikolojik rahatsızlıkları olan insanların ruh hali çok
çabuk değişir. İslam kaynaklarına baktığımızda Hz.Muhammed’in ruh
halinin bazen çok yükseklerde olduğunu, tüm dünyayı ele geçirmek
istediğini görebilmekteyiz. Hz.Muhammed, ruh halinin bozuk olduğu
anlarda ise intiharı bile düşünmüştür;

Yüce bir dağ zirvesine çıkıp oradan kendimi aşağı atar böylece bu
sıkıntıdan kurtulurum, dedim. Böylece yola çıktım, dağın ortasına
varmıştım ki, birden bire gökten “Ya Muhammedi Sen Allah’ın Resulüsün.
Bende Cebraillim” diyen bir ses duydum. Başımı göğe kaldırdım. Birde ne
göreyim! Cebrail bir insan suretinde ayaklarını semanın ufuklarında açmış
vaziyette. Ya Muhammed sen Allah Resulüsün, bende Cebrail’im dedi. (İbni
İshak; İbni Hişâm, Taberî ve Heyhakî)

Muhammed’in ruh halinde ki bu tür değişiklikler, bize aslında
Muhammed’in dengesiz ve psikolojik yardıma muhtaç bir insan olduğunu
göstermektedir. İnsanlar tarafından itaat edilen ve onlara hükmeden kişi
olma arzusu o kadar güçlüydü ki, bu heves onu vicdani hislerden yoksun
bırakmıştır. İnsanlar üzerinde otorite sahibi olmayı arzulayan ve hayallerine
ulaşmak için her şeyi yapabilecek bir insan durumundaydı.
7-Medine’ye Hicret
Hz.Muhammed’in yanı sıra bir sürü çocuğa da bakmakla meşgul olan
Hatice artık ticaret’e fazla zaman ayıramıyor, serveti yavaş yavas yok
oluyordu. Evin direği Hatice öldükten kısa zaman sonra Muhammed’in
destekçiliğini, koruyuculuğunu yapan amcası da vefat etmişti. Bu iki kişinin
ölümü ve Mekkelilerin Hz.Muhammed’i kaale almayışı sonrası artik
Hz.Muhammed başka bir şehre göç etmek, insanları kendisine inandırmak
için yeni bir şehirde, yeniden şansını denemek istiyordu. İlk etapta
kendisine inananların Medine’ye göç etmesini emretti.

Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi kurulu düzenlerini ve ailelerini
bırakmak istemeyen Müslümanlar tereddüde düşmüşlerdi. Bu durum
karşısında Hz.Muhammed çareyi Müslümanları tehdit etmek ve
korkutmakta buluyordu. Hz.Muhammed Medine’ye, daha doğrusu o
zamanki ismi ile Yahudi şehri Yatrib’e gitmek istemeyen Müslümanlara nasıl
sesleniyor;

Nisa-97 “İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış
yeridir.”

Muhammed bir gece düşmanlarının onu öldürmek istediğini iddia ediyor ve
Ebu Bekir’in o’na Medine’ye giden yolda eşlik etmesini istiyordu. Bu olay
aşağıdaki ayette şu şekilde dile getiriliyor;

Enfal-30 “Hani kafirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke’den)
çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak
kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.”

Yukarıdaki ayetten anladığımız kadarı ile Tanrı Allah Muhammed’e tuzak
kurulduğunun habercisi oluyor ve O’nu uyarıyor. Hz.Muhammed ise
arkasında koskoca Tanrı Allah’ı olduğu halde çareyi Ebu Bekir’e sığınmakta
buluyor. Hz.Muhammed’in Medine’ye kaçtığı gece Hicri takvimin başladığı
gündür. Medine’nin zengin kesimi Yahudilerden oluşmaktaydı. Para, Mal,
mülke muhtaç fakir Araplar Hz.Muhammed’in şarap akan nehir, tomurcuk
memeli huriler ve taze taze hurmalar türü masallarına ister istemez
inanmak durumundaydılar.

Muhammed yaşadığı dönemde peygamber olduğunu ilan eden tek Arap
değildi. Aksine Arap yarımadasında Tanrı elciliği gayet yaygın bir meslekti.
Civar şehirlerde de peygamberliğini ilan etmiş ve insanlara Tanrı mesajları
öğütleyen kişiler vardı. Aralarında en meşhur olanı ise “Museyleme” idi.
Museyleme peygamberliğini Muhammed’den bir kaç sene önce ilan etmişti
ve Hz.Muhammed’in aksine kendi şehrinde, kendi tanıdığı insanların
arasında çokta başarılı idi. Arada ki fark ise Hz.Muhammed Arabistan’ın ilk
savaşçı peygamberi olmasıdır.

Medinelilerin Hz.Muhammed’i peygamber olarak kabul etmelerindeki etken
Muhammed’in öğretici öğütleri değil, daha çok verdiği cezp edici vaadiler,
kendisinin de Arap oluşu ve Yahudiler karşısında hissettikleri eziklikten
dolayıdır. Yahudiler kendi inançlarına göre “Seçilmiş, üstün insanlardır”.
Tıpkı bugünde olduğu gibi Arapların gıpta ile baktıkları kişilerdi. Medine’nin
tümü Yahudilere aitti. Kısaca Medine, yani Yatrib bir Yahudi şehri idi. Ebu El
Farah Ali tarafından yazılmış “Kitab el-Afgani” isimli eser, Yahudilerin
Medine de ki ikametlerini Musa zamanına kadar dayatır. Medine’de ki
Yahudi halk esnaf, kuyumculuk, ticaret, çiftçilik ile geçiniyor ve soylu
ailelerden geliyorlar idi. Şehirdeki Arap nüfusu ise Yahudilerin sahip
oldukları iş yerlerinde çalışıyordu. Arapların Medine’ye göç etmelerinin
sebebi ise 450 yıllarında Yemen’de yaşanan bir tufandan dolayı idi.
Hz.Muhammed ile Müslüman olmayı kabul ettiklerinde ise Yahudi
işverenlerini katlederek mallarına konmuşlardır.

Büyük İslam âlimi Ibni İshak, İslam’ın en değerli eserlerinden biri olarak
gösterilen “Siret Resul” adlı kitabında Yahudilerden irfan (bilim) ve kitap
ehli kişiler olarak bahsetmiş ve Müslümanların Yahudilere yaptığı
eşkıyalıklara ve gasp olaylarına anlatabildiği en güzel dille kitabında yer
vermiştir.

Muhammed her zaman kendisini ve ona inananları mağdur ve eziyet çeken
insanlar olarak göstermiştir. Günümüzde bile İslami terörist örgütleri tıpkı
peygamberleri gibi ayni oyunu oynamakta ve onca masum insani
öldürdükleri halde devamlı kendilerini mağdur insanlarmış gibi göstermeye
çalışmakla beraber, tüm dünyayı İslam’a karsı cephe almakla
suçlamaktadır.

Muhammed Mekke’den Medine ye göç etmesine, Mekkelilerin ona ve ona
inananlara eziyet ettiğini sebep olarak göstermeye çalışmıştır. Halbuki
Muhammed her ne kadar kendisini mağdur göstermeye çalışsa da ayetler
isin gerçeğini tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor;

Nahl-41 “Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince,
elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükafatı ise
daha büyüktür. Keşke bilselerdi.”

Muhammed, Mekke’de ki evlerini terk etmelerini ve yanında Medine’ye
gelmelerini emrettiği Müslümanlara üstteki ayeti yazmak zorunda
kalmıştır. Nedeni ise Mekke de kurulu düzenlerini bırakıp Medine’de issiz
güçsüz, evsiz barksız kalan Müslümanların beyinlerini yine cennet vaatleri
ile yıkamaktır. İnananların gözünde artik Muhammed’in kredisi tükeniyordu.
Bazıları artik Medine’den firar etmeye başlamıştı. Bir başka tehdit içeren
ayeti ise su şekilde yazdırmıştır;

Nisa-89 “Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da
beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar
içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve
bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir
yardımcı.”
Sadece yukarıda ki ayet bile aslında eziyet çektirenin Mekkeliler değil tam
aksine Muhammed olduğunu anlamak için yeterlidir. Ailesini, çoluğunu,
çocuğunu, doğduğu toprakları ve kurulu düzenini bırakmak istemeyen bir
insan sizce ölümü ne kadar hak ediyor? Muhammed’in dayatmaya çalıştığı
gibi ortada büyük bir çile zulüm var ise cehennem azabı tehditlere ne
gerek olabilir? Müslümanların o eziyet ve çileden kaçmak için Mekke’yi
seve seve terk etmeleri gerekmiyor mu? İnsanları sürekli hicret etmek için
zorlayan, tehdit eden hatta etmeyenlerin öldürülmelerini emreden bir
insan sizce bunu neden yapıyor olabilir? Bir tek neden var. O da “kontrol”
Muhammed narsisi bir kişiliğe sahip olduğu için insanların üzerinde her
yönüyle kontrol sahibi olmak istemiştir.

8-Hz.Muhammed’in Böl ve Ele Geçir Taktiği
Muhammed, Medine’de işsizlik ve yoksulluk yüzünden firar eden
Müslümanların karınlarını doyurabilmesi için Mekkeli kervanlara baskınlar
düzenlemeye ve ganimetlerine el koymaya başlamıştı. Sürekli Medinelileri
Mekkelilere karşı kışkırtıyor ve Mekkelilerin onları evlerinden zorla
çıkarttıklarını iddia ederek, ganimetlerin bu yüzden onlara helal olduğunu
söylüyordu.

Hac-39 ”Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları
sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe
gücü yeter. “

Hac-40 “Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı
yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir
kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar,
kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki
Allah kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah
çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.”

Müslümanlar efendilerinin yaptığı sinsilik ve hilekârlıklardan övüne övüne
bahsederler. Düzenbazlık ve hilekârlığı peygamberlik gibi ilahi bir mevkiye
layık gören ve bundan pekte hoşnut bir bicimde bahseden sitelere
internette rastlamak mümkün Müslümanlarda Hz.Muhammed’i
yaptıklarından dolayı sorgulayabilme cesareti yoktur. O yüzden Hz.
Muhammed’in her yaptığı işi doğru olarak görürler. O yapmış ise doğrudur.
Bakınız Ibni İshak “Siret Resul” adlı eserinde Hendek savaşında olan bir
hadiseyi nasıl anlatmıştır;

Nuaym b. Mes’ud (ra), gizlice Müslüman olmuştu. Allah Resulü, ona bir
müddet daha Müslümanlığını gizlemesini söylemiş ve onu bu muhasara
esnasında, çok mühim işlerde kullanmıştı.

Nuaym, hem Kureyş’in hem de Yahudilerin itimat ve hürmet ettikleri bir
insandı. Efendimiz, ona harbin bir taktik olduğunu söylemiş ve idare-i
kelâm etmesine de izin vermişti. Nuaym, bu ruhsat üzerine Yahudilere
giderek: Kureyş sizi terk edecek ve Muhammed (sav)le baş başa bırakacak.
Düşünün o zaman haliniz nice olur. Eğer bu durumda kalmak
istemiyorsanız, onların ileri gelenlerinden bir kaçını rehin olarak yanınızda
alıkoyun dedi. Onlar Nuaym’a olan itimatlarından dolayı bu sözlere kesin
olarak inandılar.

Nuaym daha sonra Kureyş’e gitti. Onlara da: Yahudiler Muhammed (sav)le
gizlice anlaştılar. Sizin ileri gelenlerinizden birkaçını rehin edip ona teslim
edecekler. O da onlara ilişmeyecek. Sakın sizden böyle bir talepte
bulunurlarsa onların dediğini yapmayın dedi. Kureyşliler de, Nuaym’a
itimat ettiklerinden, onun bu tekliflerinden zerre kadar şüphelenmediler.

Kureyş ileri gelenleriyle Yahudi liderleri, bir gün bir araya geldiler. Her iki
taraf ta birbirinden şüpheleniyordu. Evvela Yahudiler sözü açtı ve: Siz
başınız sıkışınca çekip gidecek ve bizi bu adamla baş başa bırakacaksınız.
Teminat için bize birkaç rehin vermezseniz biz savaşı bırakacağız dediler.
Kureyş, zaten böyle bir teklif bekliyordu. Nuaym’ın sözünü hatırladılar ve
tabii bu teklifi reddettiler. Onların reddi, Yahudilere de Nuaym’ı tasdik
ettirdi. Böylece ittifak bozulmuş oldu ve Yahudiler harp sahnesinden
çekilmeye başladılar.

Nuaym Müslüman olalı birkaç gün olmuştu. Allah Resulü’nün insanları
tanımadaki isabetine bakın ki, hemen Nuaym? ın becerebileceği bir işi ona
teklif etmiş, o da arızasız bu işi yerine getirivermişti. (Ibni İshak, Siret
Resul.)

Yani Ibni İshak’ın yukarıda bize anlattığı hikaye diyor ki; Hz.Muhammed iki
kabileyi iftira ile birbirine düşürmüştür. Burada bahsedilen kişi sadece bir
asker olsa yukarıda anlatılanlar akıl dışı gelmez ve anlaşılabilir. Oysa
bahsedilen kişi peygamberlik iddiasında olunca bu ve benzeri savaşları
teşvik etmesi, savaş hilelerine başvurması ve ganimet peşinde koşması ne
kadar haklı ve peygamber vasfına uygun olur?

Hz.Muhammed kendisine inananları diğer ayetlerde “Tanrı Allah’ın ağzıyla”
şu şekilde savaşa davet etmiştir;

Enfal-65 “Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı
yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz
kişi bulunursa, inkar edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar
anlamayan bir kavimdir.”

Hz.Muhammed Müslümanları sanki mağdur olan ve eziyet çekenler gibi
göstermeye çalışmış ve beyinlerini yıkamıştır. Asıl kervanlara saldıran,
eşkıyalık ve gasp yapanların kendileri olduğu halde durumun adaletli
görünebilmesi için suçu her zaman için kâfirlere atmıştır. Tıpkı bugün ki
geri kalmış Arap ülkelerin geri kalmışlıklarının nedenini İsrail ve Amerika
olarak gösterdiği gibi. Onlar bugün sadece tıpkı peygamberlerinin 1400
sene önce yaptığını yapmakta ve “mağdur olan” kişileri oynamaktadırlar.
Ortada ki çelişki barizdir. Muhammed önce Mekkelileri evlerinden zorla
çıkartıyor, onları cehennem azabı ile korkutmakla kalmayıp üstüne üstlük
birde öldürülmelerini emrediyordu. Diğer bir tarafta ise “Sizi zorla
evlerinden çıkartanlara karşı”, yani Mekkelileri suçsuz oldukları halde
suçlayarak savası körüklüyordu.

Bu strateji Muhammed’i olağanüstü derecede basarılı yapmıştı.
Muhammed “böl ve ele geçir” taktiğinin ustası idi. Kabileleri kabilelere,
aileleri ailelere ve hatta evlatları babalarına (Tevbe-23) bile düşman
ederek, onları bölerek üzerlerinde kontrol sahibi olmayı başarıyordu. Kısa
bir zaman içerisinde bu taktik ile tüm Arap yarımadasını ele geçirmeyi
başarmıştır.

9-Hz.Muhammed’den Mucize İsterlerse
Bunca ayet ve yaşanan olayın ardından kendini peygamber ilan eden
birinden insanların beklenti içine girip; Peygamberliğini tescilleyecek,
insanların içindeki şüpeleri giderecek ve yeri geldiğinde kendinden medet
umanlara çare olacak mucizeler beklemesi normaldir. Ama ortada böylebir
mucize yoktu, bu nedenle insanlar Hz.Muhammed’e neden mucize
gösteremediğini ısrarla sormuşlardır.

Böyle bir mucize gösterme gücü olmayan Hz.Muhammed çareyi ayet
uydurarak geçiştirmekte bulmuştur. Aşağıda göreceğiniz gibi
Hz.Muhammet kendisinden mucize isteyenlere değişik zamanlarda nasıl
cevaplar vermiş; Derler ya “Yiğidi öldür ama hakkını yeme” İşte politika,
işte deha. Bu arada kendisinden sürekli mucize isteyen insanlardan artık
gına geldiği de belli oluyor.

Taha-133 “İnanmayanlar, “Doğru söylediğine dair bize Rabbinden açık bir
delil (bir mucize) getirse ya!” dediler. Önceki kitaplarda olanların apaçık
delili (olan Kur’an) onlara yetmedi mi?”

İsra-59 “Bizi, mucizeler göstermekten alıkoyan, daha öncekilerin onları
yalanlamış olmasından başka bir şey değildir. Semûd kavmine o dişi deveyi
açık bir mucize olarak verdik de onunla kendilerine zulmettiler. Biz,
mucizeleri yalnız korkutup sindirmek için göndeririz.”

İsra Suresi 89 ve 93. Ayetler Arası“Muhakkak ki biz, bu Kur’an’da insanlara
her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu
inkârcılıktan başkasını kabullenmediler. Onlar: “Sen, dediler, bizim için
yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir
hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül
ırmaklar akıtmalısın. Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar
yağdırmalısın veya Allah’ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin.
Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize,
okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla
inanmayız.” De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.”

Yunus-20 “Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!” diyorlar.
De ki: “Gayb ancak Allah’ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte
bekleyenlerdenim!”

En’am-35 “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp
yerin dibine inerek, yahut bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir
mucize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi elbette
onları hidayet üzere toplardı. O halde sakın cahillerden olma.”

En’am-37 “Dediler ki: “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” De ki:
“Kuşkusuz,”

En’am-109 “Tüm yeminleriyle Allah’a yemin ettiler ki, eğer kendilerine bir
mucize gelirse ona mutlaka inanacaklar. Söyle onlara: “Mucizeler ancak
Allah’ın katındadır.” Mucize geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor
musunuz?”

Enbiya-5,6 “Hayır, dediler, (bu) karmakarışık hayallerdir; hayır onu
uydurmuş; hayır o şairdir. (Eğer gerçekten peygamberse) öncekilerin
(mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin.” “Bundan
önce helak ettiğimiz hiçbir kent(halkı) inanmamıştı, şimdi bunlar mı
inanacaklar?”

Ankebut-50 “Dediler ki: “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” De ki:
“Mucizeler ancak Allah katındadır ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Bakara-118 “Bilmeyenler, “Allah bizimle konuşsa, ya da bize bir mucize
gelse ya!” derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi
demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz âyetleri, kesin
olarak inanacak bir toplum için açıkladık”

Bakara-145 “Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi
getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine
uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer
sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan,
o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.”

Rad-20 “İnkâr edenler, “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!”
diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın. Her kavim için de bir yol gösteren vardır.”

Yukarıda iniş sırasına göre sıralanan ayetlerinde kanıtladığı gibi insanların
ısrarına rağmen Hz.Muhammed açık ve herkezin görüp şüpe duymadan
inanacağı bir mucize gösterememiş bu beklentiyi ancak ayet yazarak
geçiştirmeye çalışmıştır.
Tabi zaman içinde Hz.Muhammedin sağlığında gösteremediği bu mucizeler
ölümünden sonra ağızdan ağıza dolanan hikayelerde gerçekleşmiş sanki
olmuş gibi anlatılıp günümüzde islam dünyasında inanılan mucize
masalları ortaya çıkmıştır.

Hz.Muhammed´in Günümüzde İnanılan Mucizeleri:

1-Gökteki Ay´ı ikiye bölmüş iki parça da Hira Dağı`nın iki yanına düşmüş.

2-Mirac Olayında Esek-katir arası cennetten gelen bir hayvanla bir gece de
Mekke´den Kudüs`e gitmiş, aynı gece bir merdivenle yedi kat göge çıkmış,
ordan kendisine verilen bir uçan döşekle Allah`in yanına gitmiş ve aynı
gece Mekke`ye geri dönmüş.

3-Tükürükle ağrıyan gözleri iyileştirirmis.

4-Muhammed tuvalete dışarıya çıktığında ona siper olsunlar diye ağaçlar
da onunla birlikte yürürmüş.

5-Uzun zamandır camide bulunan bir kütük onu camiden dışarı
cikaracaklarinda, Hz.Muhammed´den ayrilmak istemeyen kütük inleyerek
ağlamaya baslamiş.

6-Hubeydiye`de, susayan müslümanların susuzluğunu gidermek için on
parmağı on çesme olmuş.

7-Duasıyla yiyecekler çoğalırmış.

8-Peygamberin bir düsmani ölünce toprak onu kabul etmemis, üc kere
disariya firlatmis.

9-Gelecekte ne olacağını bilirmiş.

10-Kırk erkeğin cinsel gücü varmiş.

Yukarda yazan mucizelerden; Ayın ikiye bölünmesi ve Miraç olayı Kuran
destekli de olsa o dönemde ayetlerden de anlaşıldığı gibi şüpe uyandırmış
ve inandırıcı olamamıştır.

Kur’an’da Mirac’la ilgili İsra suresi var. Miraç olayı için Hz.Muhammed’in
eşlerinden en tanınmışı Ayşe “Aslında Muhammed bedeniyle/fiziki olarak
göklere çıkmamıştır; o ancak rüya yoluyla bunları anlatıyor.” diyor.
(Fahrettin er-Razi, Taberi ve daha birçoğu, bunu İsra suresi ilk ayetin
açıklama kısmında anlatıyorlar.)

Görüldüğü gibi mucize konusunda eşini bile inandıramamış, üstelik
Hz.Muhammedin herhangi bir mucizesinin olmadığı Kuran’da net olarak
ortaya konmaktadır.
10-Hz.Muhammed’in Cennet Vaatleri ve İnsanları
Şiddete Teşviki
Kuran’ın birçok suresinde Müslümanları “kanunsuz kazanca teşvik eden”
(örneğin ganimet, köle, cariye, ahrette ise huri, şarap akan ırmaklar vs)
ayetleri görmek mümkün. Örnek olarak şu ayeti verebiliriz;

Fetih-20 “Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vaad etmiştir.”

Bu kanunsuz ve adaletsiz kazancı Müslümanların içinde elbette ki içlerine
sindiremeyenler olmuştu. Hz.Muhammed adamlarının yaptıkları
kanunsuzluğu hakli bir dava gibi göstermek ve vicdan azabı çekenlerin
sesini kesmek için kişisel Tanrısı Allah’ı söyle konuşturmuştur.

Enfal-69 “Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve temiz olarak yiyin. Allah’a
karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet
edendi.”

Üstte ki ayetten açıkça görülüyor ki, “Çaldığınız mallar, ırzlarına geçtiğiniz
kadınlar, esir olarak aldığınız çoluk çocuk size temiz ve helal. Sakin ola ki
Allah’a karsı gelmeyin” denmektedir. Farz edelim ki, Müslümanlar
Mekke’den zorla çıkarıldılar. Bu şekilde düşündüğümüz takdirde bile
Müslümanların kâfir kervanlarına saldırıp mallarını gasp etmeleri, erkekleri
oldurup kadınları cariye, çocukları ise birer köle olarak almaları, sizce ilahi
bir yaratıcının emri olabilme ihtimali var mı? Kovulduğumuz bir şehrin, hiç
tanımadığımız bir vatandaşının malına el koyup onu öldürmek ve karısına
göz dikmek, değil ilahi, normal sıradan bir ahlak anlayışına sığıyor mu?

Mekke’den Hz.Muhammed ile hicret etmiş Müslümanların sayisi Medine’de
parmakla sayılacak kadar azdı. İslami kaynaklar nüfuslarını 80 ila 100 arası
olarak bildirmektedir. Hz.Muhammed’in baskın ve yağmalamalarda daha
etkili olabilmesi için “Enseri” adini verdiği, yani Enser kentinden Medine’ye
göç etmiş ve daha henüz çiçeği burnunda Müslüman olmuş, “yardımcı”
kişilere ihtiyacı vardı. Çok geçmeden görüldü ki peygamberin emekleri
boşa gitmemişti. Haksız kazancın hakli olarak gösterilmesi ile galeyana
gelen Araplar, birde üstüne üstlük ölümden sonraki hayatta hurilerin,
köşklerin, hiç boşalmayan şarap kadehlerinin de verdiği garanti ile onca
masum tüccar, kadın ve çocukların rızıklarına el koyuyordu. Savaş
ganimetleri ile gücüne güç peygamber Müslümanların Tanrı Allah yolunda
savaşmalarını sadece bilek güçleri ile değil, ayrıca maddi ve finansal
güçleri ile de yapmalarını emrediyordu.

Bakara-195 “(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye
atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”

Tanrı Allah’a inanmak ve kervan eşkıyalığı yapmak farklı şeylerdir.
Hz.Muhammed’den önce Araplar dini savaş nedir bilmezlerdi. Buğün bile
Müslümanlar arasında sıkça gördüğümüz kişiler Allah’a inandıkları halde
gasp ve eşkıyalığı ne koşullarda olursa olsun doğru bir hareket biçimi
olarak görmez, kişileri dini inançları yüzünden birer pislik ve öldürülmeye
layık kişiler olarak kabul etmek istemezler. Bu türde insanların aklını
çelebilmek için Hz.Muhammed hayali Tanrısı Allah’ın ağzına su sözleri
koymuştur;

Bakara-216 “Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir
şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin
için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

İste tüm bu çarpıtılmış ahlak anlayışı yüzünden insanlar bugün bile kendi
benliklerini, kendi insani yaşam kurallarını hiçe sayarak beyinleri yıkanmış
bir şekilde hiç tanımadıkları, hiç bilmedikleri insanları, sırf dini inançları
birbirleri ile uyuşmuyor diye nefret edebilmekte ve hiç acımadan
öldürebilmektedir. Hz.Muhammed kendi menfaati ve emelleri için tüm bu
vahşiliği “Allah’ı memnun eden davranış biçimi” olarak gösteriyor ve
insanların beynini bu şekilde yıkıyordu. Hz.Muhammed, Müslümanlar
tarafından cihad için yeterli finansal desteği göremediği zamanlarda
küplere biniyor ve Tanrı Allah’ı sürekli konuşturuyordu;

Hadid-10 “Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz?
Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke
fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir.
Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir.
Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı (cenneti) vadetmiştir.
Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

Koca Tanrı Allah Müslümanların eline mi baka kalmış? Sırf bu üstte ki ayet
bile Kuran’ın Allah değil de, para, şan, şöhret ve ranta susamış biri
tarafından yazıldığını göstermek için yeterlidir. Hz.Muhammed birde tüm
bunların üstüne üstlük, Tanrı Allah yolunda harcanan paraların aslında
Müslümanlara cennette mükâfat olarak geri dönecek bir borç olduğunu
söylemekteydi. Allah’ın dini için insanlardan borç para istemesini hangi akil
mantık sahibi insan açıklayabilir?

Hadid-11 “Kim Allah’a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat
kat ödesin. Ona çok değerli bir mükâfat da vardır.”

Hz.Muhammed üstteki ayeti ile artik cihad için servetlerini harcayan
insanlara Allah’ın borçlu kişi olduğunu soyluyordu. Hz.Muhammed’e inanan
masum Araplar artık cihad yolunda paralarını ve servetlerini de harcıyordu.
Allah yolunda servetlerini harcayıp böbürlenen Müslümanlar vardı ki,
Muhammed narsisliği ve “tek itaat edilen kişi” olma isteğinin de verdiği
kıskançlık ile bu kişilere tahammül edemiyor, böbürlenen kişilerin seslerini
kesmek için şu ayeti yazdırıyordu;

Bakara-262 “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının
peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri
katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir
de.”
Kâfirlerin boyunlarına vurdurup emellerine birer birer ulaşmaya başlayan
Hz.Muhammed, artık Müslümanlara Tanrı Allah yolunda yaptıklarından
dolayı adeta teşekkür ediyor ve Tanrı Allah’ın bunu hiç bir zaman
unutmayacağını dile getiriyordu;

Muhammed-4 “İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun.
Nihayet onları çökertip etkisiz hale getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ
kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye
karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah
dileseydi onlardan öc alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle
yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla
boşa çıkarmayacaktır.”

Üstteki ayetten anlaşılan sudur ki; Allah istese kâfirleri siz Müslümanların
yardımı olmamanda öldürebilir. Fakat bunu Müslümanları sınamak için
yapıyor. Tıpkı herhangi bir mafya çetesi ya da terör örgütüne yeni üye
olmuş çaylak kişinin, lidere kendisini kanıtlamak için yaptığı kanundışı
eylem gibi. İslam dininde inanç, kişilerin kana ne derece susamış olduğuna
göre ölçülür.

Enfal-60 “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları
hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan
başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları
korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak
ödenir. Size zulmedilmez.”

Muhammed cihad yolunda cimri davrananlara ve cihada yârdim edenlere
ayrıca şu vaatlerde bulunuyor;

Saf-10, 11 “Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak bir
ticaret göstereyim mi size Allah’a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve
canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok
hayırlıdır.”

Rahman-53, 54, 55 “O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
Onlar astarları kalın ipekten olan döşeklere yaslanırlar. Bu iki cennetin
meyveleri (zahmetsizce alınacak kadar) yakındır. O halde, Rabbinizin hangi
nimetlerini yalanlıyorsunuz?”

Nebe-31, 32, 33 “Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir
kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç
kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.”

Hadid-7 “Allah’a ve Resulüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili
kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah
yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükâfat vardır.”

Üstteki örnek verdiğim ayetler bakarak aklı başında bir insan Din ve Terör
gibi birbirine iki zıt unsurun neden İslam ile birleştiğini kolaylıkla
anlayabilir. Hz.Muhammed kendisine inananlar arasında “isteksizlik” veya
“yorgunluk” hissettiğinde, yine her zaman ki gibi Allah’ı konuşturmuş ve
onları bu şekilde savaş için motive etmeye çalışmıştır;

Muhammed-20 “İnananlar, “Keşke bir sure indirilse!” derler. Fakat hükmü
apaçık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince; kalplerinde hastalık
olanların, ölüm baygınlığına girmiş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını
görürsün. O da onlara pek yakındır.”

İnsanlar Kuran’ın Allah tarafından gönderildiğine inandıkça İslam’ın olduğu
yerde özgürlük hiç bir zaman olmayacaktır. İnsanı insana düşman eden
bütün semavi din kitaplarının bir gün ait oldukları çöpe atılmaları
dilekleriyle.

11-Muhaliflerin Hile ve Tuzakla Öldürülmesi
A-Nadir Bin Haris’in Öldürülmesi

Nadir, Hz.Muhammed’in akrabalarındandı. Kureyşliler içinde zeki ve aydın
bir insandı. Muhammed’in büyük bir iş peşinde olduğunu düşünüyor ve ona
inanmıyordu.

Hicretten önce Nadir, Kuran ve Hz.Muhammed’in peygamberliği ile ilgili
olarak halkı uyarır ve onun sahte bir peygamber olduğunu söylerdi. Onun
bir kahin, sihirbaz veya şair olmadığını ama “aileleri ve insanları birbirine
düşman eden bir büyücü” olduğunu iddia ediyordu. İbn Hişam, cilt.1.
sh.399

Aynı eserin 320-321. sayfasında Nadir b. Haris’in şöyle konuştuğu yazılıdır :

“Bu adama karşı çıkma yolunuz sizi bir yere götürmez. O sizin aranızda
yaşamakta. Şimdiye dek ahlâken en iyi olanınızdı; aranızda yaşayan en
doğru, en dürüst ve emin kişi oldu daima. Siz tutmuş, onun bir kahin,
sihirbaz, şair ve mecnun olduğunu söylüyorsunuz. Kim inanır buna? Ahali,
bir kahin nasıl konuşur bilmiyor mu? Bir şairin, bir mecnunun halini tefrik
edemez mi halk? Bu ithamların hangisini Muhammed’e yamayabilirsiniz ki
halkın dikkatini ondan kaçırabilesiniz. Bakın! Ben size onunla nasıl baş
edeceğinizi söyleyeyim.” İbn Hişam, cilt-1.sh.320-321.

Sonra Irak’a gitti ve oradan” İran kısraları”, “Rüstem ve İsfendiyar’la ilgili
masallar” vb. hikayeleri topladı ve Hz.Muhammed’in getirdiği Kuran’ın
bunlardan farkı olmadığını anlatmaya başladı. “Bunlar da Muhammed’in
söylediği türden şeylerdir. Üstelik ben onun gibi peygamberlik iddiasında
bulunup, Allah’dan vahiy aldığımı da ileri sürmüyorum. Kur’an, bunlar gibi
eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyordu. İslam Tarihi, Asım
Köksal, cilt 1-258
Aşağıdaki ayetin yazılma sebebinin bu olduğu söylenir:

Lokman-6 “İnsanlardan öylesi var ki, herhangi bir ilmi delile dayanmadan
Allah yolundan saptırmak ve sonra da onunla alay etmek için boş lafı satın
alır. İşte onlara rüsvay edici bir azap vardır.”

Bedir savaşında esir düştü. Nadir’ı esir alan Mikdad b. Esved’di.
Hz.Muhammed, Nadir’ın öldürülmesini emredince Mikdat fidye
alamayacağı için, “Ya Resulallah, o benim esirimdir” dedi. Hz.Muhammed,
“O Allah’ın kitabı hakkında ileri geri konuşuyordu” dedi ve öldürülmesini
emretti. Mikdat tekrar, “Ya Resulallah, o benim esirimdir” dedi. O zaman
Hz.Muhammed, “Allah’ım Mikdat’ı lütfunla zengin kıl” diye dua etti. Miktad,
“İstediğim buydu” dedi. Nadir’in başı Ali tarafından kesildi. Onunla birlikte
birçok esir de öldürüldü. Kureyş’in ileri gelenlerinden Ukbe bin Muayt da
fidyesi kabul edilmeyerek öldürülenler arasındaydı.

Ukbe’nin Mekke döneminde birgün Muhammed’i boğmak istediği, bir başka
gün namaz kılarken yüzüne hayvan işkembesi attığı, bu nedenle
affedilmeyip öldürüldüğü rivayet edilir.

İslami kaynaklarda, Nadr b. Hâris’in idamına neden olan suçlar şöyle
sıralanmıştır: Müşrikler, Hz. Peygamber’in tebliğini engellemek için
başvurdukları yollardan birçoğunu Nadr b. Hâris, bizzat kendisi de
uygulamıştır. Bunlar: Daveti engellemek, münazara yapmak ve tartışmak,
alay etmek, eza ve cefa yapmak, tehdit etmek, öldürme teşebbüsünde
bulunmak gibi. Müşrikler, Rasûlullah başta olmak üzere Müslümanlara
uyguladıkları kötülüklerde şu sırayı takip etmişlerdir: “istihza”, “hakaret”,
“işkence”, “her türlü ticari ve medeni münasebetleri kesme devri” ve
“şiddet politikası” gibi. Onlar, bu metotları uygulayarak İslâmiyet’in
yayılmasını engellemeyi amaçlıyorlardı. İbn Hâris, bu safhaların hemen
hepsinde de yer alarak Müslümanlara eziyet etmiştir.

İslami kaynaklarda öldürülme nedeni olarak gösterilen bazı suçlar İnsan
Hakları kapsamındadır. Ama asıl öldürülme nedeni olarak İslamın
yayılmasını önlemek gösterilmektedir. Muhammede göre eleştirmek,
tartışmak, alay etmek veya zorluk çıkarmak bu kişi ve diğer muhaliflerin
öldürülmesi için yeterlidir. Görüldüğü gibi İnsan hak ve hürriyetlerine değer
vermek yoktur. Bu kişi ve diğer muhalifler sözde Allah’a ve İslamiyet’e
karşı geldiklerinden öldürülmüşler, ama gerçekte acımasız ve
tahammülsüz bir zihniyetin kurbanı olmuşlardır.

B-Ebu Afak’in Öldürülmesi (624)

Hz.Muhammed 622 yılında hicret ederek Medine’ye vardıktan sonra kendisi
hakkında eleştirilerde bulunan Yahudi ve diğer putperest Arapların teker
teker seslerini kestirmiştir. Muhammed’den nasibini alan kişilerden biri ise
zavallı yaşlı adam Ebu Afak’dır. Ebu Afak Medine’de kendi halinde yaşayan
120 yaşında bir Yahudidir. Ebu Afak’ın suçu diğer Medinelilere Muhammed
hakkında şiir yazarak sorgulamaya teşvik etmesiydi.
İslam alimi İbn İshak’ın “Siret Resulullah” eserinde bahsettiği olay şu
şekilde geçmiştir;

Ebu Afak, Ubayda kabilesinden biriydi. Allah’ın elçisinin “El-Harit B. Suveyd
B. Samit” adlı kişiyi öldürmesini hazmedemiyor ve eline aldığı kalem ile şiir
yazarak hoşnutsuzluğunu su sözlerle dile getiriyordu;

Uzun yıllar yaşadım

Ama Kayla Oğulları gibi

Bir araya geldiklerinde

Üstlendikleri şeyi yapma ve müttefikleri konusunda

Onlardan daha sadık olan,

Dağları deviren ve hiç bir zaman boyun eğmeyen

Bir topluluk ya da halk grubu görmedim

Onlara gelen bir atlı onları

Her konu hakkında

“Haram” ve “Mübah” diyerek ikiye ayırmıştır

Yücelik ve krallığa inansaydınız

Tubba’yı izlerdiniz

Not: Tubba, eskiden Arap topraklarını işgal etmiş Yemenli bir hükümdar.
Kayla oğulları o’na karşı koymuşlardı.

Bunun üzerine Allah’in sevgi ve hoşgörü abidesi peygamber efendi, “örnek
insan” Muhammed, tıpkı günümüzde ki bir mafya babası tabiri ile “Bu
alçağı benim için kim halledecek!” beyanatında bulunmuş ve Salim B.
Umayr bu “suikast” görevini üstlenerek yaşlı adamı gece karanlığında
katletmiştir.

Gerçekten de Ebu Afak ‘ın öldürtülmesi pek feci bir şekilde olmuştur.
Cinayeti işlemeyi şerefli bir iş gibi üzerine alan Salim b. Umayyr, gece
karanlığında Ebu Afak ‘ın evine giderek sanki onu dostça ziyaret ediyormuş
gibi görünmüş, ve kendisini ağırlamak için kapıyı açan ihtiyarcığı oracıkta
kılıçla yere sermiştir. Umama b. Müzayrıya adında bir şair; Ebu Afak’ in
öldürülmesi olayından hemen sonra şu satırları yazmıştır:

Sen Tanrı dini’ ne ve Muhammet’e ‘-Yalancısın-‘ dedin…
(Bu nedenle) geceleyin bir Hanif sana yaklaştı, senin güvenini kazandı.

‘Yaşına ragmen al bunu Ebu Afak-‘ diyerek (hançeri göğsüne sapladı
ve)seni gebertti…

Gece karanlıklarında seni geberten yaratık insan mı idi? yoksa Cin mi?, hiç
bilemiyorum”

(Kaynak: Ibn Sad, Tabakat, cilt 2)

Hz.Muhammed’in bu yaşlı adamı öldürtmesi elbette kendisine fiziksel bir
tehdit olarak gördüğü için değildi. 100 yaşını aşkın bu zavallı yaşlı adamın
tek suçu Hz.Muhammed’i “eleştirmekti”. Narsisist liderler kişilikleri icabi
kendileri hakkında en ufak eleştiriye bile tahammül edemezler. Ebu Afak
için hiç bir İslami kaynakta Muhammed’i yaralamak ya da öldürmek gibi bir
girişiminin ya da planının olduğu yazmamaktadır.

Allah’ın örnek insan olarak gönderdiği peygamber, Ebu Afak’la hiç bir
zaman yüzleşmemiş, tam aksine bir mafya babası gibi tetikçilerine
öldürülmesini emretmiştir.

C-Ka’b bin Eşref’in Öldürülmesi (624)

Ka’b Yahudi Nadiroğullarına mensup bir şair idi. Bedir Savaşında
öldürülenleri duyunca “Vallahi, eğer Muhammed bu ulu kişileri öldürtmüşse
yerin altı üstünden daha hayırlıdır.” Diyerek Mekke’ye gitti. Bedir’de
öldürülenler için mersiyeler okudu, Mekkelilerle ağlaştı. Daha sonra tekrar
Medine’ye döndü.

Müslümanlar ve kendisi aleyhine okuduğu hicivli şiirlere Hz.Muhammed
daha fazla dayanamadı ve onun öldürülmesi için suikast timi oluşturdu. Bu
timin içinde Ka’b’ın süt kardeşi Ebu Naile Silkan da vardı. Hz.Muhammed’in
olduğu yerde baba evladı, kardeş kardeşi, amca yeğeni tanımazdı ve tabii
ki bir insanın süt kardeşinin de onu tanımaması normaldi.

Suikast timi Evs kabilesindeki şu kişilerden oluşuyordu:

Ebu Nail Silkan (Ka’b’ın süt kardeşi

Muhammed bin Meslem

Abbad bin Bişr

Haris bin Evs

Ebu Abs bin Cebr

Suikast planı bir tuzaktı. Ka’b Nadiroğullarıyla birlikte kalede yaşıyordu.
Önce Ka’b’la görüştüler ve ona Muhammed’den yakınarak kendilerinden
vergi istediğini söylediler. Ondan borç istediler. Silahlarını rehin bırakmak
üzere anlaştılar. Belirlenen zamanda tekrar gelmek üzere ayrıldılar.
Sözleştikleri zamanda tekrar gelip Ka’b’a seslendiler. Eşinin kuşkulanıp
uyarmasına rağmen Ka’b “ Onlar benim kardeşlerim, dostlarım” diyerek
yanlarına iner. Plana göre Mesleme, Ka’b’ın başını koklarken yakalayıp
tuttuğunda diğerleri saldıracaktır.

Süleyman Ateş öldürülüş anını şöyle anlatıyor: “Ka’b’ın üzerinde zırh
olduğu için adama kılıç işlemiyordu. Hz.Muhammed İbn Mesleme, kılıcın
ucunu Ka’b’ın göbeğinin altına koyup üstüne abandı. Adamın anüsüne
kadar sapladı. Ka’b yıkıldı”.(S. Ateş- Kuran’a göre Hz.Muhammed’in hayatı.
S.565)

Medine’de, Hz.Muhammed’e bağlılık ve sadakat bakımından birbirleriyle
rekâbet halinde iki müslüman kabile vardı. Evs’ler ve Hazreci’ler. Bunlardan
biri Hz.Muhammed’e hizmette bulunsa, diğeri kıskanıp benzeri ya da daha
iyi bir hizmette bulunma hevesindedir. Ka’b’ın öldürülmesi Hz.Muhammed’i
çok sevindirmişti. Bu yüzden Evs kabilesini övmüş olması Hazreci kabilesini
kıskandırmıştı.

D-Esma Bint Mervan’ın Öldürülmesi (624)

Yezid b. Zeyd’in eşi ve 5 çocuk annesiydi. Beni Khatma kabilesindendi ve
şairdi. Bu kabilede de Hz.Muhammed’e sadık müminlerin sayısı artmıştı.
Buna karşın inanmayanlar da çoktu. Asma b. Mervan da Hz.Muhammed’e
inanmamakta ve onu yazdığı şiirlerle eleştirmekteydi.
Hz.Muhammed, Asma’nın aleyhindeki şiirlerini ve konuşmalarını haber
almaktaydı. Anlaşılan o ki, Muhammed aleyhine okuduğu şiirleri kendi
kabilesinden Hz.Muhammed’e ileten ajanlar vardı.

Ebu Afak’ın öldürüldüğünü duyunca üzüntüsünü şu dizelerle şiire döker:

B. Malik ve El-Nabit ve Auf ve El-Khazraj’e saygı duymuyorum.

Sizden biri olmayan bir yabancıya

Murad yada Mahrij (yemenli iki kabile) olmayan bir yabancıya itaat
ediyorsunuz.

Ahcının pişirdiği yemeğin olmasını bekleyen aç adamlar gibi bekleyen

Resinizi öldüren bu adamdan (Muhammed’den) size iyilik geleceğinizi mi
bekliyorsunuz?

Aranızda onu gafil avlayarak ona saldıracak

Ve ondan gelmeyecek yardımı bekleyenlerin

Umutlarına son verecek gururlu bir adam yok mü?
(Kaynak Ibn Sad, Siret resul)

Muhammed Asma’nın bu şiirlerine öfkelenir ve öldürülmesine karar verir.
“Kim beni Mervan’ın kızından kurtaracak?” diye sorduğunda; Adiyy b.
Hareşe isminde (gözleri görmeyen) bir müslüman bu göreve talip olur.
Hz.Muhammed’in adamları Bedir’den döndükten sonra Adiyy ile birlikte
Ramazan’ın yirmibeşinci gecesi o kadının evine giderler. Evdekiler
uykudadır. Asma, çocukları ile birlikte yatmakta olup, hatta bir bebeği de
onun üstüne uzanmış durumdadır. Adiyy eliyle yoklayarak bebeği kenara
çeker ve gözleri görmemesine rağmen kılıcını Mervan’ın göğsüne dayayıp
yüklenir ve kılıç Mervan’ın arkasından çıkar.

Sabah olunca gelip Muhammed ile birlikte namaza durur. Muhammed onu
tedirgin görünce “Ya Umeyr Mervan’ın kızını mı öldürdün ?” diye sorar. O
da “Evet ya Rasulullah, acaba hata mı ettim?” diye cevap verir.
Muhammed “Hayır onun için iki keçi bile birbiriyle toslaşmazdı” der.
Başka kaynaklarda Muhammed’in söylediği son söz şöyledir : “Onun kanı
hederdir, sorup karşı çıkacak kimse yoktur”(Mahmud Esad- İslam Tarihi
“Tarih-i Din-i İslam” Sayfa – 550-551)

Ömer “Tebrikler doğrusu, böyle kör bir şahıs böyle mühim bir hizmette
bulunsun” deyince Muhammed cevap olarak, “ Ya Ömer, kör deme, O
gerçeği gören mert bir kişidir. Habersizce Cenab-ı Hakk’a ve Resulü’ne
yardım etmiştir” der. Muhammed böyle başarılı bir işi “kör” olmasına
rağmen yerine getirdiği için Adiyy b. Hareşe’ye Umeyr yani “gözleri gören”
ismini takar. İbn İshak Allah’ın Resulü’nün Sireti (S.675-676), İbn Sad
“Tabakat el-Kebir” (Cilt 2 Sayfa 31)

Bu cinayetten bir gün sonra Khatma kabilesinin tamamı müslüman olur.

Esma, Hz.Muhammed’in öldürttüğü kişiler için iyice içerlemiş olacak ki,
halktan Hz.Muhammed’i (tıpkı Muhammed’in öldürttüğü gibi) gafil
avlayacak birinin çıkmasını ümit ediyor. Bu demektirki Esma’nın kendisi
hem kadın olduğu için ve hem de acizliğinden böyle bir işi kendisi
yapamaz.

O halde Esma denen bu 5 çocuklu kadın Hz.Muhammed için ne gibi bir
tehdit unsuru idi Hz.Muhammed’in “O kadın için iki keçi bile toslaşmaz”
cümlesinden anlıyoruz ki, Esma’nin ölümü halk içinde pekte ses getirecek
bir hadise değildir. Bu demektirki Esma o dönemlerde otoriter, devlet
idaresinde bulunan bir kişi ya da Hz.Muhammed’e karşı diğer kabilelerle iş
birliği yapabilecek mevkide bir kadın değildi.

Esma, kendi çapında şiirler yazan 5 çocuklu şair bir annedir. Esma şiirleri
ile değil diğer güçlü kabileleri Hz.Muhammed’e karşı savaşmak için iş
birliğine çağırabilmek, kendi halkını bile Hz.Muhammed’e karşı
ayaklandıramayacak kadar aciz bir kadındı. Tek suçu Hz.Muhammed’in
kişileri gafil avlamasına ve kallesçe işlenen suikast olaylarına kızarak,
Hz.Muhammed’in bu eylemlerini eleştirmesidir. Akabinde yazdığı dizelerin
bedelini kendi çocukları önünde vahşice katledilerek ödemiştir.

Esma Bint Marvan için iki keçi tokuşur mu bilemem ama, geride bıraktiği 5
yetim çocuğun sabah akşam analarına ağladıkları kesin.

E-İbn Sunayna’nın Öldürülmesi (624)

Süneyye olarak da tanınan İbn Sunayna Yahudi tacirlerindendi. Muhayise b.
Mesud tarafından öldürüldü.

Hz.Muhammed, Yahudi şairi Ka’b Eşref’in öldürülmesinden sonra “Yetkiniz
altındaki her yahudiyi öldürün” emri vermişti ve bu emir üzerine
Muhayissa, yakın ticari ve sosyal ilişki içinde bulunduğu Suneyna’nın
aniden üzerine atlayarak onu öldürdü. Muhayyısa´nın henüz müslüman
olmayan ağabeyi Huvayyısa b. Mes´ud ona vurmaya başladı ve: “Ey Allah
düşmanı! Onu öldürdün ha?! Vallahi, senin kamında onun malından pek
çok içyağı vardır!” dedi. Muhayyısa: “Vallahi, onun öldürülmesini bana öyle
bir zât emretti ki, eğer o seni öldürmemi de bana emretseydi, muhakkak
senin boynunu da vururdum!” dedi. Huvayyısa´nın İslâmiyete girmesine ilk
sebep, bu cevap oldu. Huvayyısa: “Şaşılacak şey! Eğer Muhammed
öldürülmemi sana emretse, gerçekten beni öldürür müsün?” dedi.
Muhayyısa: “Evet! Vallahi, o senin boynunu vurmayı bana emretseydi,
muhakkak, senin de boynunu vururdum!” dedi. Huvayyısa: “Vallahi, seni
bu duruma getiren bir din, hayrete şayandır!” dedi ve o da Müslüman oldu.
[İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.3, s.62, Vâkıdî, Megâzî, c.1, s.191-192, Taberî,
Târih, c.3, s.5, Beyhakî, Delâilü´n-nübüvve, c.3, s.200, İbn Abdilberr, İstiâb,
c.4, s.1464, İbn Esîr, Kâmil, c.2, s.144, İbn Seyyid, Uyûnu´l-eser, c.1, s. 01,
Zehebî, Megâzî, s.1 31, E bu´l-Fidâ, el-Bidâye ve´n-nihâye, c.4, s.5.]

F-Ebu Rafi’nin Öldürülmesi (624)

Ebu Rafi de Hayberli bir Yahudi tacirdir. Evs kabilesinin Şair Ka’b Eşref’i
öldürmesini kıskanan Hazreci’ler, Ka’b kadar değerli birini öldürüp
Hz.Muhammed’in gözüne girmek isterler. Akıllarına Ebu Rafi gelir. Gatafan
kabilesini Hz.Muhammed’e karşı savaşa kışkırttığı ve tacir olduğu için faizle
borç para verdiği vb. bir takım ithamlarla suçlayarak Hz.Muhammed’den
öldürmek için izin isterler. Hz.Muhammed onu öldürtmek için Abdullah bin
Atik’ komutasında bir tim oluşturur.

Tim üyeleri :

Abdullah bin Atik

Mesud bin Sinan

Abdullah bin Üneys

Ebu Katede Haris bin Ribiy
Hüzai bin Esved den oluşlan 5 kişilik bir fedai timiydi.

Ebu Rafi Hayber’de bir kalede yaşıyordu. Abdullah bin Atik’in süt annesi
Hayberli olduğu için bu yöreyi çok iyi biliyordu.Abdullah İbn Atik kalenin
içine sızmayı başarır ve bir ahıra saklanır. Herkes çekildikten sonra Atîk,
Ebu Rafi’nin yatak odasına sızar.

Ebu Râfi, karanlık bir oda içinde, ailesinin arasında uykuya yatmış
bulunuyordu. Abdullah b. Atîk; Ebu Râfi’in odanın neresinde olduğunu
kestiremediğinden, anlamak için: “Ebu Râfi !” diyerek seslendi. Ebu Râfi:
“Kim o?” dedi.

Abdullah b. Atîk, ses gelen tarafa yaklaşıp ona kılıçla ilk darbeyi indirdi.
Fakat, bir iş görememiş olmanın heyecanı ve dehşeti içinde kaldı. Ebu Râfi
çığlık koparınca, Abdullah b. Atîk, hemen dışarı çıktı. Kısa bir müddet
sonra, tekrar içeri girip sesini değiştirerek: “Nedir bu feryad ey Ebu Râfi?”
dedi. Ebu Râfi: “Anan Cehenneme! Sen seslenmeden önce, birisi bana oda
içinde kılıçla vurdu!” dedi. Abdullah b. Atîk, ona kılıçla bir darbe daha
indirip iyice yaraladı. Fakat, yine öldüremedi. Sonra, kılıcın keskin ucunu
kamına basınca, Ebu Râfi arkasına devrildi. Buhârî, Sahîh, c.5,s.26-28,
Taberî, Târîh, c.3,s.6-7, Beyhakî, Sünenü´l-kübrâ, c.9,s.80, Delâilü´n-
nübüvve, c.4,s.37-38, İbn Esîr, Kâmil, c.2, s.147-148, Zehebî, Megâzî,
s.285-286.

Suikast timindeki herkes Ebu Rafi’yi kendisinin öldürdüğünü iddia eder.
Bunun üzerine Hz.Muhammed, herkesin tek tek kılıcını kontrol eder.
Öldürenin Abdullah b. Uneys olduğunu söyler, çünkü kılıcında kemik izleri
görmüştür. Taberi’de olay şöyle anlatılır:

“Biz, yataginda bulunan (kocasına) kılıçlarımızla vurmaya başladık; gecenin
karanlığında onu ancak ince ve beyaz Kipti bezine benziyen beyazindan
dolayi seçebildik… Biz ona kılıçlarımızla vurduktan sonra Abdullah bin
Üneys kılıcını onun karnına sapliyarak öbür tarafina geçirdi. Yahudi bu
sirada: -’Yeter, yeter’- diye bağırıyordu. Bundan sonra biz onun yanindan
çıktık. Abdullah bin Atik’in gözleri iyi görmüyordu, bu yüzden inerken
basamaktan düşerek ayagini siddetli bir surette incitti; onu yükliyerek
çesmeden akan su çukuruna kadar götürdük. Biz o çukurda saklanacaktık.
kalede atesler yakildi, bizi her taraftan arastirmaya koyuldular. Ancak bizi
bulmaktan ümidi kestikten sonra yaralının (Ebû Râfi’in) yanina dönerek onu
her taraftan sardilar. O, onlar arasinda can cekisiyordu. Biz, Tanrı
dusmanının ölüp ölmedigini bilmek istedik. Aramizdan biri: -’Ben gidip
anlar, ve bekliyerek onun haberini getiririm’- dedi; ve Yahudi’ler arasina
karişti. Yahudi’ler arasina karişan adam söyle diyor: -Ben yanlarina
geldigim vakit, yahudilerin ileri gelenleri onun yaninda toplanmişlar(dı);
karısının elinde kandil vardi. O, kandilin ışığında kocasının yüzüne bakıyor,
aynı zamanda toplanmiş olan adamlarla konusarak: -Tanri adina and içerek
teyid eylerim ki, Ibn-i Atik’in sesini isitmis gibi oldum, fakat sonradan kendi
kendimi -Ibn-i Atik Medine’dedir, bu memlekete nasil girebilir?- dedim. Bu
arada ben de yaralinin yuzüne bakmak üzere yanina yanastigim vakit
karisi: – Yahudi ilâhına and içerek ölmüş olduğunu temin derim- dedi.
Haber almaya giden arkadasimiz: -Bu söz benim için her şeyden daha
hostu- diyor. O, bize Ibn-i el-Hukayk’in (Ebû Râfi’i’n) ölüm haberini getirdi.
Bundan sonra biz, arkadasimizi (Ibn-i Atik’i) yükliyerek kaleden ayrıldık.
Tanrı elçisinin katina gelerek Tanrı düşmanını öldürdüğümüzü haber verdik.
Fakat onu hangimizin öldürdüğü hakkinda aramizda ihtilâf başgösterdi. Her
birimiz onu kendisi öldürmüş oldugunu iddiâ ediyordu. Bunun üzerine Tanri
elçisi: -Haydi kiliçlarinizi gösteriniz- dedi. kiliçlarimizi getirdik; o, kiliçlara
bakti ve Abdullah bin Üneys’in kilicini gözden geçirdikten sonra: -Bu kilicin
sahibi onu öldürmüştür, ben bu kiliçta kemik izleri görüyorum- dedi”

(Bkz. Milli Egitim Bakanligi yayinlari: Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi,
Istanbul, 1966, cilt II. sh. 365-6)

G-Useyr Bin Zarim’in Öldürülmesi (627)

Useyr, Hayber Yahudilerindendi. Hicretin 6. yılında Muhammed, 3 kişilik bir
heyeti Abdullah İbn Rehava başkanlığında Hayber’e göndermişti. Rahava,
Hayber’de 3 gün kaldı. Yahudilere başkanlık eden Useyr bin Zarim’le
görüştü. Döndüğünde Useyr’in Gatafan kabilesini Müslümanlara karşı
kışkırttığını Hz.Muhammed’e anlattı. Hz.Muhammed, Useyr için planını
yaptı ve Rahava’yı bu defa 30 kişiyle Hayber’e gönderdi. Hz.Muhammed’in
kendisini Hayber’e vali olarak atadığını, kendisini görmek için Medine’ye
beklediğini iletti. Teklife kanan Useyr’le birlikte yola çıktılar. Yahudiler de 30
kişiydi. Hayber’e 6 mil mesafede bulunan Karkara’ya geldiklerinde Useyr
kuşkulandı, pişman olup gitmekten vazgeçti ve geri dönmek istedi. Bunu
anlayan Abdullah İbn Uneys kılıcına davranıp onun ayağını kesti, Useyr de
elindeki değnek ile Abdullah b. Uneys’in başına vurdu. Useyr’le birlikte 29
Yahudi kılıçtan geçirilerek öldürüldü. Bir kişi kaçtı. Uneys, Hz.Muhammed’e
geldi ve Hz.Muhammed onun yarasını tükürerek iyileştirdi. (Taberi–Tarih
3/155)

H-Halid Bin Süfyan’ın Öldürülmesi (625)

Hüzeli Kabilesi Lıhyanoğulları kolundandı. Hz.Muhammed, Halid b.Süfyan’ın
kendisine karşı çarpışmak için adam topladığı istihbaratını alır ve Abdullah
b.Üneys’e onu öldürmesi için talimat verir.

Abdullah, Muhammed’den Halid’i aldatmak için kendisini kötüleme
konusunda izin ister. Hz.Muhammed de “istediğini söyleyebilirsin” der.
Halid’in eşgalini tarif eder ve ekler:

“O’nu gördüğünde şeytanı hatırlarsın. Onunla senin arandaki alamet; onu
görünce kendinde bir ürperme ve korku hali bulursun.”

Abdullah, aldığı talimat doğrultusunda Halid’in kabilesine doğru yola çıkar
ve Urana vadisine ulaşır. Orada bir kadın çobanı görür ve Halid.b. Süfyan’ı
sorar, o da “İşte buraya doğru gelen o” der. Halid Süfyan ona kim olduğunu
sorar ve o da Muhammed’e karşı savaşmak istediğini ve kendisinin bu
amaçla bir ordu oluşturduğunu duyduğu için onun yanına geldiğini söyler.
Bunun üzerine Halid. Süfyan onu alır, götürür misafir eder. Yedirir, içirir.
Herkes uykuya çekilince Abdullah bir punduna getirip Halid’i öldürür.

Bu işe karşılık Muhammed ona bir asa hediye eder ve “Cennette
kullanırsın” der. Abdullah’ın vasiyeti üzerine bu asa kefenine sarılıp öyle
gömülmüş. Cennette kullanacak ya!

12-Hz.Muhammed Dönemi Baskınlar ve
Yağmalamalar
Müslümanlar Hz.Muhammed’in “sözde” din adına yaptığı savaşlardan
gururla söz ederler. Oysaki Hz.Muhammed’in savaşları; çete savaşı
yapmak, düşmanı gafil avlamak ve düşmanı hiç beklemedikleri bir anda
yakalayıp erkekleri kılıçtan geçirip kalanları esir almak, kadınları, kızları
cariye yapmak ve ganimet toplamktan ve böylece ele geçirilen bölgeleri
yağmalayıp hakimiyet kurmaktan ibaretti. Din, hakimiyet kurmanın amacı
değil aracıydı.

Hz.Muhammed Medine’ye göç ettikten sonra, hayatının son on senesinde
o’na inananlarında çoğalması ile artik sağa sola saldırmak ve civarda terör
estirmek için kendinde yeterli gücü hissetmiştir. Büyük İslam âlimi Ibni Sad,
“Kitab-al Tabakat” adlı eserinde Hz.Muhammed’in bu son on yılı içerisinde
“74 baskın” yaptığını kitabında belirtmiştir. Muhammed kendisi bizzat
baskınların 27 tanesini komuta etmiştir. Arapça yazılmış tüm İslami
eserlerde bu baskınlara “Gazve” denir. Muhammed’in adamlarını
görevlendirdiği ve kendisinin katılmadığı baskınlara ise “Sariyyah”
denmektedir.

Hz.Muhammed gazvelerde hiçbir zaman kendisi kılıç sallamamıştır. Uhud
Savasında peygamberin dişinin kırılması olayına Müslümanlar “dendan-i
saadet” adını vermişlerdir. Hz.Muhammed’in dişi, “Utbe bin Ebu Vakkas”
isimli bir düşmanın eline bir taş alıp, uzaktan Hz.Muhammed’e atması
sonucu peygambere isabet etmiş ve miğferini yamulup dişini kırmıştır.
Utbe’nin Muhammed’e savaş anında taş atmasının nedeni de zaten
Hz.Muhammed’in sürekli süvarileri tarafından korunması ve kimsenin
yanına yaklaşamamasındandır. Basta Cebrail olmak üzere, Müslümanları
koruyan tüm meleklerin neden Muhammed’in dişini koruyamadığı da
ilginçtir.

Hz.Muhammed her zaman için saldırdığı ve yağmaladığı kasaba ve şehirleri
gafil avlamıştır. birkısmı katledilmiş, çiftlik hayvanlarına, mallarına ve
silahlarına el konmuş, esirler para karşılığı takas edilmiş ya da kendilerine
köle ve cariye olarak kullanmışlardır.

Abdullah Ibnu Avn, İslami kaynaklarda bu gazvelerden birini şu şekil
anlatmıştır; “Nafi’ye yazarak savaştan önce müşrikleri İslam’a davet etme
hususunda sordum. Su cevabı verdi: “Bu İslam’ın başında idi. Resulallah
aleyhissalatu vesselam Beni Mustalik’e ani baskın yaptı. Adamları gafildi,
hayvanları su kenarında sulanmakta idi. Savaşabilecekleri öldürdü, kadın
ve çocuklarını da esir etti. O gün Cuveyriye validemizi esir almıştı. Bunu
bana Abdullah Ibnu Ömer rivayet etti. Abdullah bu orduya asker olarak
katılmıştı.” [Buhari, Itk 13, Müslim, Cihad 1, (1730); Ebu Davud, Cihad 100,
(2633).]

Müslüman tarihçiler bu baskında 600 esir, sayısız ganimet, 2000 deve ve
5000 küçükbaş hayvanın ele geçirildiğini rivayet ederler.

Müslümanlar bugün bile tüm dünyanın öfke ve iğrençlikle karşıladığı
terörizm olaylarında hemen savunma moduna geçip İslami teröristlerin
İslam la bir alakası olmadığını ve İslam da masum kadın ve çocukların
öldürülmesinin yasak olduğunu söylerler. Oysa gerçek çok başkadır.

“Ya Resulallah! Evlere yapılan gece baskınlarında, müşriklerin kadınları,
çocukları da öldürülüyor, ne dersin?” “Onlar da öbürlerindendir.(Kadın ve
çocuklar da onlardandır.) (Bkz.Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2638;
Cihad/121, hadis 2672; Ibn Mace, Cihad, hadis 2840; Ahmet Ibn Hanbel,
4/46; Tirmizi, Siyer/19, hadis 1570)

İbn-i Kudame ise bu konu hakkında bize şu bilgileri vermektedir; Kâfirlere
geceleyin baskın yapmak ve haber vermeden öldürmek caizdir. Ahmet,
geceleyin baskın yapmakta bir sakınca olmadığını söyler. Zaten Rumlara
geceleyin baskın yapılmadı mı? Düşmana geceleyin saldırmanın mekruh
olduğunu söyleyen kimse bilmiyoruz. Süfyan, Zuhri, Abdullah bin Abbas ve
Sab bin Cessame senedi zinciri ile Rasulullah’tan (Sallalahu aleyhi ve
sellem) şöyle aktarılır: Müşriklerin evlerine gece baskın düzenliyoruz,
onların kadın ve çocuklarını esir alıyoruz, bunda bir sakınca var mıdır? Diye
soruldu. Bunun üzerine Rasulullah (Sallalahu aleyhi ve sellem): Onlar da
onlardandır diye cevap verdi.”

Günümüzün çoğu Müslüman ilahiyatçıları bu çirkin hadiseleri örtbas
edebilmek ve hakli gösterebilmek için türlü türlü bahaneler
üretmektedirler. Üretilen bütün mazeretler bu savaşlarda hiçbir suçu
olmayan masum insanların neden esir ve köle yapıldığını, kadınların
kızların neden tecavüze uğradığını ve cariye olarak yaşamaya mahkum
bırakıldıklarını açıklayamaz. Aslolan Hz.Muhammed’in ganimet, şehvet ve
servet arzusundan başka hiç bir şey değildi. Ganimetler sadece servet ve
zenginlik getirmemişti. Esir kadınlarla cinsel ilişkiye de giriyorlardı.

Rasulullah (sav)’la birlikte Beni’l-Mustalik Gazvesi’ne çıktık. Arap
esirlerinden çokça esir ele geçirdik. Kadınlara karşı arzu duyduk. Çünkü
üzerimizde bekârlık şiddet kesbetmişti. Hep azil yapmak istiyorduk ve:
“Aramızda Rasulullah (sav) varken, ona sormadan azil (Boşalmadan penisi
çekmek) yapmak olur mu?” dedik ve sorduk. “Hayır!” buyurdular. “Bunu
yapmamanız gerekir. Kıyamete kadar geleceği takdir edilen her canlı
mutlaka yaratılacaktır (siz tedbirinizle önüne geçemezsiniz).”(Kaynak:
Buhari, Nikah 96, Büyu 109, Itk 13, Megazi 32, Kader 4, Tevhid 18; Müslim,
Nikah 125, (1438); Muvatt )

Müslümanlar Hz.Muhammed’in hanımlarının çoğunun çaresiz dul hanımlar
olduğunu söylemektedirler. Akıl sahibi bilir bir kişi, hayırseverliğin tanımını
bilmiyor ise, Hz.Muhammed’in bu dul, çaresiz, özellikle genç ve güzel
hanımları kendilerine acıdığı için sorumluluğu altına aldığını düşünebilir.
Fakat ortada bariz bir şekilde gözden kaçırdıkları nokta şudur ki, bu
hanımların dul kalmasının nedeni de zaten Muhammed ve müritleri
kocalarını öldürdüğü içindir.

Muhammed eşlerinden biri “Reyhâne” ile ne şekilde evlenmiş görelim.

Benî Kureyzâdan alınan savaş ganimetleri ve esirleri Müslümanlar arasında
İslâm dinine uygun bir şekilde taksim edildi. Reyhâne (r.anhâ) da savaş
esirleri arasında bulunuyordu. Ganimetler taksim edilip, sıra esirlere
gelmişti. Reyhâne (r.anhâ) da Peygamber efendimizin hissesine düşmüştü.
(Tabakât-ı İbn-i Sa’d cild-8, sh-129)

Yukarda açıkça köle olarak Hz.Muhammed’in payına düşen bu bahtsız
kadının bakalım akrabalarına ne olmuş:

Kocasının ismi Hakem idi ve Kurayza baskınında öldürülmüştü. Geriye
kalan babası, kardeşleri ve diğer erkek akrabaları ise Kurayza esirleri
arasında boynu Hz.Zübeyr ve Hz.Ali tarafından vurulanlar arasındaydı.

Kadının bu katliam ardından akıbetine bakalım: Reyhane’nin
Hz.Muhammed’in eşi olup olmadığı ve cariyesi olarak kalmış olabileceği de
hep tartışma konusu olmuştur. İbn Sa’d da onun “safiyy” payı olarak daha
ganimetler dağıtılmadan önce Hz.Muhammed’in onu kendisine ayırdığı ve
onu hür zevceleri arasına kattığı yazılıdır. Kurtubi’ye göre de
Hz.Muhammed kendisini azad edip onunla evlenmiştir. İbn İshak da ise
cariye olarak kaldığı yazılıdır.

Özetle bu talihsiz kadın bütün erkek akrabalarını katleden bir adama
kadınlık yapmak zorunda kalmış belki de bundan dolayı 631 yılında genç
yaşta ölmüştür.

İslam tarihçileri Hz.Muhammed’in Hatice (ilk karisi) öldükten sonra sadece
güzel ve genç ve “çocuksuz” hanımlarla evlendiğini kabul etmektedirler.
Büyük İslam âlimi Cerir el-Tabari, eserlerinin birinde Hz.Muhammed, Hint
Bint Ebu Talip (Ebu Talip kızı Hint) isimli öz kuzenini kendisine istiyor, fakat
Hint’in çocuğu olduğunu öğrenince vazgeçtiğini bildiriyordu. Tabari, diğer
bir eserinde ise Muhammed, Zia bint Amir’i (Amir kızı Zia) kendisine
istemiştir. Zia peygamberin teklifini kabul etmiş, fakat Muhammed Zia’nin
çocuğu olduğunu öğrenince evlenmekten vazgeçmiştir.

Sahihliği kabul edilen diğer bir hadiste ise Cerir ibn Abdullah isimli bir kişi
ve Hz.Muhammed arasında söyle bir konuşma geçmiştir;
Câbir: Babam Abdullah, arkasında yedi yahut dokuz kız bırakıp vefat etti.
Bir müddet geçince ben bir kadınla evlendim.

Peygamber :”Evlendin mi ya Câbir?” diye sordu.

Ben: Evet evlendim! Diye cevap verdim.

Peygamber: “Bakire kız ile mi, yoksa dul ile mi evlendin?” dedi.

Ben: Dul bir kadınla evlendim, dedim.

Peygamber:”Kendisiyle oynaşacağın, seninle oynaşacak- – yahut:
Kendisiyle gülüşeceğin, seninle gülüşecek- bir kızla evlenseydin ya!”
buyurdu.

Kadınlar Arabın Allahı için sadece seks kölesidir. Tek görevleri erkelerin
cinsel isteklerini yerine getirmek ve çocuklarına bakicilik yapmaktır.

13-Hz.Muhammed Dönemi Tecavüz, İşkence ve
Şantaj Örnekleri
A-Tecavüz

Hz.Muhammed baskın ve yağmalamalar sırasında ele geçirilen masum
kadınların tecavüz edilmelerine karşı gelmemiştir. Bir önceki konuda da
verilen Sahih hadis Hz.Muhammed’in müritlerinin ellerine geçirdikleri esir
kadınlarla cinsel ilişkiye girdiklerini ortaya koymaktadır. Üstelik kadınlar
çoğu ya evli ya da kocaları Müslüman savaşcılar tarafından katledilmiş
kişilerdi. Bu konu Kuran’daki ayetlerde de kendine yer bulmuş, savaşlarda
ele geçirilen kadınların Cariye olarak kullanılması ilahi bir hak olarak
müminlere sunulmuştur.

Mu’minun 5-6 “Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında
bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı
kınanmazlar.”

Nisa-24 “(Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size)
haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah’ın emri olarak yazılmıştır. Bunların
dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla
(mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. ………………..”

Cariye nasıl ediniliyomuş? Büyük oranda savaş esiri olarak ayet açık.
Ayetler ne diyor? Ellerinin altında bulunan cariyeler ile ilişkilerinden dolayı
kınanamaz. Bu kadınlar evli bile olsa istenirse nikahlanabiliyor bile.

HADİS: Resulullah (sav)’la birlikte Beni’l-Müstalik Gazvesi’ne çıktık. Arap
esirlerinden çokça esir ele geçirdik. Kadınlara karşı arzu duyduk. Çünkü
üzerimizde bekarlık şiddet kesbetmişti. Hep azil yapmak istiyorduk ve:
“Aramızda Resulullah (sav) varken, ona sormadan azil (Bosalmadan penisi
cekmek) yapmak olur mu?” dedik ve sorduk. “Hayır!” buyurdular. “Bunu
yapmamanız gerekir. Kıyametc kadar geleceği takdir edilen her canlı
mutlaka yaratılacaktır (siz tedbirinizle önüne geçemezsiniz).” [ Buhari,
Nikah 96, Büyu 109, Itk 13, Megazi 32, Kader 4, Tevhid 18; Müslim, Nikah
125, (1438); Muvatt ]

Savaşlarda esir alınan kadınlar daha savaş devam ederken müslüman
askerlerin tecavüzüne uğruyor bakın bu Kutubu Sitteden bir hadistir islam
inancına göre doğruluğu tartışmasız kabul edilen bir hadistir. Üstelik
Kuran’ın ilgili ayetleri ile de uyumludur. Yukarıda ki sahih hadisten de
anlaşıldığı gibi Hz.Muhammed’in savaşlarda hiçbir suçu olmayan masum
kadınların kızların esir alınmasını, ırzlarına geçilmesini yani tecavüze
uğramalarını sorun etmediği, tam aksine uygun gördüğü görülmektedir.
Sadece doğacak çocuklarla ilgilenmektedir. Bu hadis ve bu hadisle uyumlu
Kuran ayetleri (Müminun-6, Meariç-30, vb…) Hz.Muhammedin nasıl bir
insan olduğunu ama gerçekte peygamber olmadığını ortaya koymaktadır.
Ortada olan iktidar mücadelesi, acımasız bir savaş, İslam gerçeği ancak
böyle özetlenebilir.

B-İşkence

Şimdi gene İslam Tarihinden örneklerle Hz.Muhammed döneminde yapılan
savaşlarda servet edinmek için yapılanları görelim. Büyük İslam âlimi Ibni
İshak Heyber’in ele geçirilişini ve Muhammed’in karısı Safiye’nin eski
kocası Kinane’ye yapılan işkenceyi şu sözlerle anlatmaktadır;

Muhammed, Safiye’nin babası Huyey b. Ahtab’i, ve kocası Kinane b. Ebi’l
Hukayk’i, ve kocasının kardeşi Rebi’b. Ebi’l-Hukayk’i esir olarak ele geçirir
ve her birini, Benû’n Nadir Kavmi’ne âid hazinenin yerini söylemeye zorlar,
ve fakat onlardan olumlu bir cevap alamaz. Bu sırada Muhammed’in katına
gelen Yahudilerden biri: “Ben Kinâne’nin her sabah işte su harabe etrafında
dolaştığını görüyordum” diye bilgi verir.

Muhammed Kinâne’ye sorar, fakat o bilmediğini söylemekte ısrar eder.
Muhammed harabenin etrafının kazılmasını emreder. Kazı sonucunda
hazinenin bir kısmi bulunur. Muhammed Kinâne’den hazinenin kalan
kısmini sorar fakat Kinâne bilmediği söyler. Bunun üzerine Muhammed,
Kinâne’yi işkence yolu ile söyletmeğe çalışır. Zübeyir b. Avvam adındaki
adamına emir verir ve hazinenin nerede bulunduğunu söyletmek üzere
Kinâne’ye işkence yapılmasını ister. Zübeyir elinde tuttuğu bilek kemiği ile
Kinâne’nin göğsüne vurur ve ölecek dereceye gelinceye kadar onu döver.
Bir rivayete göre ateşte kızdırılmış demiri onun göğsüne tutar.

Fakat her şeye rağmen Kinâne, hazinenin nerede olduğunu bilmediğini
söylemeye devam eder. Muhammed onun artık daha fazla işkenceye
dayanamayıp öleceğini anlayınca yanında duran Muhammed bin
Besleme’ye teslim eder ve basını kesmesini emreder. Bu isi Muhammed b.
Besleme’ye vermesinin sebebi, ona kardeşinin intikamını alma fırsatını
sağlamak içindir. Çünkü Muhammed b. Mehlemenin kardeşi olan Mahmut
b. Mesleme daha önce Yahudiler tarafından öldürülmüştür ve işte simdi
kardeşi, onun intikamını alacaktır. (Bkz. Taberi, age, 1966, Cilt II. sh. 610).

Hz.Muhammed Safiye’nin kocası Kinane’yi öldürttüğü gün Safiye’yi yatağa
atmakta gecikmemiştir; Nihayet yol üzerinde iken Ümmü Süleym,
Safiyye`yi aleyhi`s-salâtü ve`s-selâm için cihazlayıp gece olunca gerdeğe
koydu. Artık Nebiyy-i Ekrem salla`llâhu aleyhi ve sellem güveyi olmuştu.
Sabah olunca: “Kimde bir şey varsa getirsin.” buyurdu. Kimi yağ, (kimi
başka şey) getirdi. (Râvî der ki: Enes) Sevîkı yâni kavudu da saydı
zannederim. Enes der ki: (Hazır olan) cemâat, hays yap(ıp ye)diler ki,
Resûlu`llâh salla`llâhu aleyhi ve sellem`in velîmesi bu olmuş oldu.

C-Şantaj

Mâlik bin Avf’ın müslüman olması İslam Tarihinde şöyle anlatılır;Peygamber
Efendimiz şöyle buyurdu: “Ona haber veriniz ki, eğer Müslüman olur,
yanıma gelirse, kendisine ev halkını ve malını geri verir, Ayrıca da yüz deve
ihsan ederim.” Heyet, haberi kendisine götürünce Mâlik, çıkıp Hz.
Resûlullahın huzuruna gelerek Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem vaad ettiği
şekilde kendisine ev halkını, malını teslim etti, hem de yüz deve ihsanda
bulundu.Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yüz deve ihsanından başka, düne kadar
en şiddetli düşman olan Mâlik bin Avf’ı, kabilesinden Müslüman olanlar
üzerine vâli tayin ederek taltif etti. (Sîre, 4:133; Taberî, 3:135 ,Sîre, 4:134;
Taberî, 3:136.)

Hz.Muhammedin yaptığına sizce ne denir? Günümüzde bu tarz
uygulamaları ancak mafya vari örgütlerde görebiliriz hele bunu yapanın bir
peygamber ve sözde örnek insan görüldüğünü düşünürsek olay daha iyi
anlaşılabilir.

Zavallı Malik’in karısını, çoluğunu çocuğunu rehin olarak ele geçiren
peygamber, Malik’in Müslüman olmayı kabul etmesine karşılık olarak ev
halkını, yanı ailesini o’na geri vermeyi teklif ediyor. Bu adama peygamber
denebilir mi? Bu nedir tebliğ mi şantaj mı? Sıradan bir insan böyle bir
teklifde bulunasa, siz bu teklifi yapan kişiyi ne olarak nitelersiniz?

14-Hz.Muhammed’in Eşleri
Hz.Muhammed’in birden fazla kadınla evlenmesi Medine dönemine ve
yaşlılık günlerine rastlar. Hatice’den sonra, Hicret’e kadar yalnız Zem’a kızı
Sevde ile evli kalmıştır. Hatice ile evlendiği sırada kendisi 25 yaşında, o ise
40 yaşında iki kocadan dul kalmış bir kadındı. 23 yıl evli kaldılar. Hatice,
619 yılında 65 yaşında öldü.
Bu konuda en kapsamlı çalışma Arif TEKİN’in “Muhammed’in ve
Kurmaylarının Hanımları” olup bu aşağıdaki bilgiler bu kaynağa
dayanmamaktadır. Bütün bilgiler kitap veya internet linki bağlamında islam
kaynaklarından alınmıştır.

1-Hatice: (28 ya da 40 yaşında)

Huveylid’ibn Esed’in kızıdır. Daha önce Ebû Hale Zürâre ile evlenmiş ve
ondan Hind adında bir kızı olmuştur. O ölünce de Atik ibn Aiz ile evlenmiş
Abdu Menaf isiminde bir çocuğu olmuştur; sonra ondan boşanıp
Muhammed ile evliliğinde 6 çocuğu olmuştur ama gerek yaşı gerekse
çocuklarının bazılarının Muhammed’den mi yoksa önceki kocalarından mı
olduğu konusu tartışmalıdır. Özellikle Şii’ler Fatıma dışındaki kızlarının
Muhammed’den olmadığını; ikinci kocasından veya kızkardeşinin çocukları
olduğunu söylerler. Yaşı 28 ya da 40 dır.

2-Sevde bint Zem’a: (50- 55 yaşında olduğu söylenir.)

Muhammed’in eşleri arasında en az bilgi sahibi olduğumuz o dur.
Muhammed ile evlenmeden önce es-Sukran ibn Amir ile evli idi. Kocası onu
Habeşistana götürmüş orada Hristiyan olmuş ama Sevde müslümanlığını
korumuştur. Daha sonra kocası ölünce Mekke’ye geri dönmüş ve
Muhammed bakılması ve yetiştirilmesi gereken ufak çocuklarını
yetiştirmesi için onunla evlenmiştir. O da Muhammed’in çocukları ile kendi
çocukları gibi yakından ilgilenmiş ve onları yetiştirip büyütmüştür. Lakin
Muhammed ondan gördüğü bütün bu iyiliklere rağmen Sevde’nin yaşlı
oluşuna daha fazla tahammül edemeyip onu boşamak istemiştir.

Prof. İbrahim Canan’in ( Müslim, Rada 47) ‘den olayı şöyle aktarır :
“Hz.Sevde (r.a.)’yi Efendimiz boşamak isteyince, büyük kadın gelmiş ve
Allah Resulüne adeta yalvarmış. gününü Aişe (r.a.)’ye verdiğini ortaya
koymuş, tek isteğinin peygamber zevcesi olarak vefat etmek olduğunu
ifade etmişdi ki, bunlar Allah Resulü’nin nikahı altında kalabilmek için
yapılan fedakarlıklardı.” (Hadis Ansiklopedisi – Kütüb-i Sitte c.3 syf. 69)

Ölmeden önce kendi oturduğu daireyi Aişe’ye vasiyet etmiş ve o ölünce
Aişe kendi yatak odasını genişletme imkanı bulmuştu. Bu bilgiyi de
Hamidullah İslam Peygamberi s.561 no.1101’de Samhûdi, 2, s. 464’den
yaptığı aktarımda buluyoruz.

3-Aişe: (Yaşı kesin olarak 9 ‘dur)

Ebu Bekr’in kızıdır. Muhammed kendisi ile nikahlandığında henüz 6
yaşındaydı, zifafa girdiğinde ise 9.yaşındadır.

“Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni altı yaşımda iken nikâh etti;
dokuz yaşımda iken de benimle zifafa girdi. Müteakiben Medînefye geldik.
Ben bir ay sıtmaya tutuldum. (Bu sebeble saçlarım döküldü) nihayet
saçlarım (tekrar büyüyerek) omuzlarıma indi. Derken bana Ümmü Rumân
geldi. Ben kız arkadaşlarımla birlikte tahtaravalli oynuyordum. Bana
seslendi. Hemen yanına vardım. Beni ne yapacağını bilmiyordum. Elimden
tutarak beni kapıda durdurdu. Nefesim kesilmiş, Iıeh heh diye soluyordum.
Nihayet hızlı solumam zail oldu. Ümmü Kuman beni bir odaya aldı. Pir de
ne göreyim Ensardan bir takım kadınların huzurundayım. Kadınlar : Hayırlı,
uğurlu ve mübarek olsun, dediler. Ümmü Rumân da beni onlara teslim etti.
Kadınlar başımı yıkadılar. Beni çekip çevirdiler. Bir de Resûlüllah (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) kuşluk zamanı ansızm çıka geldi. Kadınlar beni ona
teslim ettiler.” (Bkz:Buhari, e’s Sahih, Kitabu Menakıbı’l-Ensar/44; Tecrid,
Hadis no:1553; Müslim, e’s-Sahih, Kitabu’n-Nikah/69, Hadis no:1422)

Hz.Muhammed’in Aişe ile 9 yaşında evlendiğiyle ilgili hadisleri destekleyen
başka hadisler de vardır. Şöyle ki; Aişe, evlendikten sonra kız
arkadaşlarıyla oyunlar oynadığı ve oyuncakları olduğunu söylemiştir. Eğer,
iddia edildiği gibi 18 yaşında evlenmiş olsaydı, bu yaşlarda bir kadının
oyuncaklarla oynaması normal ve makul bir davranış olur muydu? Bu
konudaki Hadislerin islami açıdan doğruluğu da kesindir yani sahih olarak
nitelendirilmektedir.

“Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor : Ben arkadaşlarımla beraber bebeklerimle
oynardım. O sırada Peyganber (s.a.v) gelirdi. Onu görünce arkadaşlarım
kaçışırlardı. Fakat Peygamber (s.a.v) onları ben onlarla beraber olmak
istediğim için geri getirirdi. Bazen onlar kaçmaya fırsat bulamadan:
“Olduğunuz yerde kalın” derdi. Çocukları sevdiği ve kızlarıyla oynamaya
alışık olduğu için bazen onlara katılıp oyun oynardı. Oyuncakların ve
bebeklerin bir çok rolleri vardı. Aişe (r.a.) şöyle diyor: Bir gün ben
oyuncaklarımla oynarken Peygamber (s.a.v) içeri girdi ve : “Ey Aişe bu
hangi oyun ?” dedi. Ben “Süleyman’ın atları” dedim. O da bana güldü.
Fakat bazen geldiğinde onları rahatsız etmemek için cübbesine bürünür
beklerdi.”

4-Hafsa: (Yaşı 18 olarak geçer kayıtlarda)

Ömer’in kızıdır. Daha önce Huneys ibn Huzafe ile evliydi ama kocası H. 3.
yılında Uhud’da hayatını kaybetti. Hafsa 18 yaşında dul kalmıştı ve babası
onu önce Ebu Bekr’e vermek istedi ama o kabul etmedi sonnra Osman’a
vermek istemesine rağmen Osman da evlenmek istemedi. (Neden acaba?)
Bu durumu Hz.Muhammed’e söyleyen Ömere, Hz.Muhammed şöyle dedi :
“Ya Ömer! Hafsa, Osman’dan, Osman da Hafsa’dan daha hayirli birisiyle
evlenecektir.” Ömer büsbütün merak içerisinde kalmıştı. Osman’dan daha
hayırlı damat kim olabilirdi ki ? Aradan birkaç gün geçtikten sonra
Hz.Muhammed Hafsa’ya talib oldu. Osman’dan daha hayırlı olan kişi
kendisiydi. Ömer’e dedi ki: “Sen kızın Hafsa’yı bana nikahlarsın. Ben de
kızım Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikahlarım…” İlginçtir ama Sunni
kaynaklarda Ebu Bekr ve Osman’ın Hafza’yı almayı reddetmesinin sebebi
olarak bu iki ismin de “Peygamberlerinin Hafza ile evlenmek istediğini
bilmeleri” diye geçer. Ömer onların teklifini reddetmelerine çok içerlenmiş
ve kızmıştı, normal koşullarda bu iki ismin de saygı ve sevgi duydukları
Ömer’in teklifini reddetme davranışında bulunmaları biraz uzak ihtimal, bu
yüzden bu tahmin daha uygun düşüyor

Ebu Davud’da Ömer’den yapılan bir aktarım ile Muhammed’in onu boşadığı
ama sonra tekrar geri aldığı (talak-ı reci) yazılıdır. (Ebu Davud Talak, c. 2,
2276) Bu durum İbn İshak ve Taberi’de (c.9 dipnot 884 s.131)’de de geçer.
( Talak-ı reci: Koca bir defa “boş ol” “seni boşadım” derse ve sonra pişman
olup eşine dönmek isterse ve kadının iddet müddeti geçmemişse mehir
vermeden ve tekrar nikah kıymadan eşine dönebilir. Sadreddin Yüksel)

Hafza’nın yaşını şöyle hesaplayabiliriz : Hicret yılı 622’dir. Hicretin 45. yılı
ölmüştür (S.Ateş S.332) Yani 667 yılında vefat etti. Öldüğünde 60
yaşındadır (Tabari c.39 syf.174) O halde doğumu 607 dir. Kocası Uhud
savaşında ölünce dul kaldı. Uhud savaşı yılı 625 tir. Bu durumda dul
kaldığında 18 yaşındadır

5-Zeyneb binti Huzeyma: (30 yaşındaydı)

Necidli Huzeyme’nin kızı. İlk kocası müslüman Tufeyl ibni Haris idi ama
ondan boşanıp kardeşi Ubeyde bin Haris ile evlendi o da Bedir’de hayatını
kaybedince dul kaldı. Muhammed onu amcasından istedi ve 400 dirhem
gümüş mehir vererek aldı. Muhammed onunla evlendiğinde 30 yaşındaydı
(Hamidullah, İslam Peygamberi S. 564, n.1104) Muhammed ile evlendikten
üç ya da sekiz ay sonra vefat etti.

6-Zeyneb bint Cahş: (Yaşı 36 dır)

Çahş ibn Riab’ın kızı olup asıl adı Berre’dir. Muhammed onun ismini Zeyneb
olarak değiştirmiştir. İlginçtir ama Muhammed’in Mustalık gazasında esir
aldıktan sonra nikah kıydığı Cüveyriye’nin de ilk ismi Berre’dir.
Muhammed’in bizzat kendisinden “Zeyd’in zevcesi” diye bahsedilerek
Kuran ayetlerinde bahsedilmektedir. (Ahzap 35-37)

Bakalım ayette bu kadınla Hz.Muhammedin evlenmesi nasıl geçer;

Ahzab-37 “(Resulüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik
ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! Diyordun. Allah’ın açığa
vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl
korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu
sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o
kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri
yerine getirilmiştir.”

Bu ayetin iniş nedeni İbn İshak’ın eserinde şöyle aktarılır

İmam İbn İshak’ın eserinde Yunus – Ebu Seleme el-Hemdânî Mevlâ eş-Şa’bî
– eş-Şa’bî isnadıyla gelen bu rivayette eş-Şa’bî şöyle der: “Zeyd b. Harise
hastalandı. Hz. Peygamber onu ziyaret etmeye gitti. Karısı Zeynep bt. Cahş
Zeyd’in yanı başında oturuyordu. Zeynep bazı işler için kalktı ve Hz.
Peygamber ona baktı, sonra başını indirdi de “kalpleri ve gözleri çeviren
Allah’ı tenzih ederim” dedi. Bunun üzerine Zeyd ona : “senin için onu
boşayayım” dedi. Hz. Peygamber “hayır” dedi. Bunun üzerine Ahzab
süresinin 37. Ayeti nazil oldu.

Dikkatli okursanız arzulama, ilgi duyma durumu bariz bir şekilde var.
Üstelik ayette de içte gizlenen bir düşünce var bunla peygamberin ilgi
duyması acıkca vurgulanmış. Uğruna ayet bile yazılmış olan Zeynep
peygamberle evlendiğinde kaç yaşındaydı.

Zeynep’in Yaşı: Hicret yılı 622’dir Evlendiği yıl 625’dir Hicretin 20. yılı vefat
etmiştir. (Hamidullah s. 567) vefat ettiği 642 yılında Vefat ettiğinde 53
yaşındaydı. (Tabari c.39 s.182) O halde doğum tarihi 642 – 53 = 589’dur. O
halde evlendiğinde yaşı 625 – 589 = 36 ‘dır.

7-Ümmü Seleme: (Yaşı 27 ya da 29′ dur)

Ebu Umeyye’nin kızıdır. İlk kocası Ebu Seleme ile birlikte islamı ilk yıllarında
kabul etmişti. Kocası Habeşistan’a hicret eden müslümanlar arasındadır ve
akrabaları onun hicret etmesini engelleyip Mekke’de tutmuşlardır ama
daha sonra Medine’ye tek başına gitmesine izin vermişlerdir. Hicretin 3 yılı
olan 625’de Uhud savaşında kocası hayatını kaybetmesi üzerine 1 yıl yas
tutmuş sonra da Hz.Muhammed ile 626 yılında evlenmiştir. Uhud savaşında
müslümanların ağır yenilgi almasına neden olan ünlü komutan Halid b.
Velid’in de onun yakın akrabası olduğu söylenir.

Genellikle yaşlı olduğu hatta Muhammed’den 1 yaş küçük olduğu söylenir
ama bu koskoca bir yalandır. Vefatının hicretin ya 59. yılı ya da 61. yılı
olduğu hemen hemen her kaynakta geçer ve ayrıca öldüğünde yaşının 84
olduğu da geçer.

Ümmü Seleme’nin yaşı: Hicret yılı 622’dir. 59. hicret yılında öldü (Sahih
Müslim c.2 dipnot: 1218 s.435) Yani 681 de vefat etti. Öldüğünde 84
yaşındaydı. (Sahih Müslim c.2 dipnot: 1218 s.435) Öyleyse doğumu 597
dir. 625 yılında Uhud’da kocası öldü ve dul kaldı. 1 yılı kocasının ölümüne
üzülerek geçmiştir. (Hadislerde onun böyle yas tutması oldukça fazla
geçer) 626 yılında Hz.Muhammed onu almıştır. Bu durumda yaşı 626-597
=29 dur. Ama eğer Hicretin 61. yılında vefat etti ise o zaman yaşı 27 dir.

8-Cüveyriye: (14 yaşında evlendi)

Cüveyriyye, “cariyecik” demek. Asıl adı Berre dir ve yahudi Mustalık
oğullarından Haris ibn Ebi Dırar’ın kızıdır. Kocasının ismi Musaf bin Safvan
dır ama Hz.Muhammed’in adamları baskın sırasında onu öldürmüştür.

Beni-Mustalık baskınında esir düştü ve Sabit ibn Kays ibn Şemmas’ın
payına düşmüştür. Sâbit onunla mukâtebe yapmıştır. (Mukâtebe: Kölenin
bedel karşılığı hürriyetinin verilmesi antlaşması) Cüveyriye’nin hürriyetinin
bedeli 400 dirhemdir (ki karşılaştırma yapabilmeniz için şu örnek yerinde
olacaktır : O dönem Mekke valisin maaşı aylık 30 dirhemdir) ve bu bedeli
ödeyerek onu geri alacak olan ailesi de (öldürülen kocası hariç) esir
durumundadır ve bütün servetleri de ganimet olarak ele geçirilmiştir.

Cüveyriye umutsuz bir durumdadır. İlginçtir ama birileri bu kızın oldukça
güzel bir kız olduğu konusunda Hz.Muhammed’e haber uçurmuş ve böyle
bir güzelliğin ancak ona layık olduğunu söylemişler ve bunun üzerine
peygamber onu yanına çağırmıştır. (Tabii kaynaklarda onun Muhammed ile
görüşmek istediği de yazılıdır), Cüveyriye’nin o an ki halet-i ruhiyesi köle
olmayı kabul edememiş ve kendisini özgürlüğe kavuşturmak için çırpınan
ve fazlasıyla korku içinde olan ufacıcık bir kız izlenimi vermektedir.
Muhammed ile yaptığı konuşma şöyle geçer : “Ey Allahın Elçisi ! Ben
kabilemin başkanı el-Haris’in kızıyım; başıma gelen felaketi ve içine
düştüğüm durumu görüyorsun. Özgürlüğümü tekrar elde edebilmem için
bana yardım et ! Allah da sana yardım edecektir” Buna cevaben
Hz.Muhammed de der ki : “Bundan daha iyisini ister misin?” diye sordu. O
da: “Bundan daha iyisi nedir” diye sordu. O: “Senin fidyeni ben ödeyeyim,
sen de benimle evlen” dedi. (Hamidullah’ın Muhabbar s.89-90’dan).

Hz.Muhammed böyle dünya güzeli körpecik kıza, çözüm olarak kendisi ile
evlenmeyi teklif etmiş o da kabul etmek zorunda kalmıştır; hem de
kocasının ölümünden sorumlu olan birisinin teklifini kabul etmek zorunda
kalıyor. Hz.Muhammed onun hürriyet bedeli olan 400 dirhemi Sâbit’e
ödeyerek onu satın alır.

Daha da ilginç olanı kaynaklar Cüveyriye’nin babası Haris’in kızının fidye
bedelini ödemek için Hz.Muhammed’in yanına develer ile birlikte geldiğini
ve bu develeri fidye bedeli olarak ödemek istediği yazar. Haris
peygamberin yanına gelerek ona şöyle der: “Sen kızımı esir aldın, işte
fidyesi” Hz.Muhammed: “Fakat Akik ovasında gizlediğin iki deve nerede?”
diye sorar. Bunun üzerine Haris o iki deveyi de getirerek onları da
Muhammed”e verir. (Bu bilgi Martin Lings yani Ebubekir Siraceddin’in “Hz.
Muhammed’in Hayatı” s.259’da vardır.)

Tabii bu kızcağız kocasının ölümünden sorumlu kişi ile evlenecek ve daha
kocasının kanı kurumamışken zifafa girmek zorunda kalacaktır.

Cüveyriye’nin yaşını matematiksel olarak hesaplayalım: Hicret yılı 622’dir
Hicret’in 57. yılında vefat etti.(Hamidullah s.568) O halde vefat tarihi 679
dur. Vefat ettiğinde 65 yaşındaydı.(S.Ateş s. 333) Öyleyse doğum tarihi 614
dür Evlendiği yıl 628 dir. (Beni Mustalık gazası hicretin 6. yılıdır) O halde
evlendiğinde yaşı: 628 – 614 = 14 dür.

9-Ümmü Habibe: (Yaşı 32 dir)

Asıl adı Remle’dir. Ebu Süfyan’ın kızı. İslamı’ın ilk yıllarında kocası ile
birlikte müslüman olmuştu. İlk kocası Ubeydullah ile Habeşistana hicret
etmiş orda kocası Hristiyan olmuştu. Hz.Muhammed Habeşistana bir elçi
göndererek onunla nikahını gıyaben kıymış ve elçi ile birlikte onu
getirtmiştir. Bu evlilik Hicri 6. yılda oldu.

Babası Muhammed’in ezeli düşmanıdır. Muhammed onun kızını almış ve
belkide bu düşmalığı gidermek istemiştir. Ama Süfyan kızı Ümmü Habibe
Muhammed ile evlendikten sonra çok değişmiştir. Bir gün Medine’ye
Muhammed ile görüşmeye gider ve bir arada da kızını görmek için
Muhammed’in evine gider ve kızı ile şu konuşma geçer aralarında :

“…..Önce, kızının, yani Resulullah (AS)’in hanımı olan Ümmü Habibe’nin
yanına vardı. Küçücük odasında, yerdeki tek sergi, Resulullah (AS)’ın yatağı
idi. Ümmü Habibe bunu derhal dürüp kaldırdı. Babası: “Niçin böyle yaptın?”
diye sorunca, ona şöyle cevap verdi: “Bu Allah’ın Resulünün yatağıdır. Sen
ise bir putperestsin ve buna oturamayacak kadar necîssin, pissin.” Ebû
Süfyân ise şu cümleleri homurdandı: (Yazık hem de çok yazık. Hamidullah
“homurdandı” ifadesi ile güya Ebu Süfyanı küçümsemeye çalışıyor ama bu
tip ifadeler ancak yazarını küçültür, hele hele söz konusu baba-kız
arasındaki bir dialog ise ) “Kızcağızım! Sen bizi terk ettiginden beri ne
kadar değişip bozulmuşsun. (Hamidullah İslam Peygamberi s. 568-569)

Yaşını şöyle hesaplayabiliriz: Hicret yılı 622’dir Hicri 44. yıl vefat etti (İbn
Sa’d, et-Tabakat c.8, s.100) O halde 666 yılında vefat etti. 70 yaşında iken
vefat etti (İbn Sa’d, et-Tabakat c.8, s.100) O halde doğum tarihi 666-70=
596 dır. Evlendiği tarih 628 dir (Hicri 6.yıl) O halde evlendiğinde yaşı 628 –
596 = 32 dir.

10-Safiyye: (Yaşı 17 dir)

Huyeyy b. Ahtab’ın kızıdır ve asıl adı Zeyneb dir. Hz.Muhammed Hayber’in
fethinden sonra kocası Kinane b. Ebi Hukayk’ı mücevher dolu “Mesk”in
yerini öğrenmek için işkence yaptırdıktan sonra boynunu vurdurarak
öldürmüş ve ayırca babası ile kardeşi de Muhammed tarafından
öldürülmüştü. Safiyye sadece 2 aylık evli bir kadındı. Muhammed onu esir
aldığı kadınlar arasından “safiyy” payı olarak seçmişti.(yani daha ganimet
dağıtılmadan önce, ganimetler arasında istediği malı keyfince seçtiği bir
liderlik hissesi olarak)

Katâde(r.a.) anlatıyor: Resulullah gazveye bizzat iştirak edince onun sehm-i
safiyy denen riyaset hissesi olurdu. Bu hisse, taksimden önce köle, cariye,
at gibi ganimete dahil mallardan dilediğinden alırdı. Safiyye validemiz de
işte bu hissedendi. Gazveye bizzat iştirak etmediği taktirde bu hisse
gıyabında ayrılırdı, ancak bu durumda seçme hakkı yoktu (ne ayrılmışsa
onu kabul ederdi)” (Ebu Davud, Harâc 21, 2993)

Muhammed asıl adı Zeyneb olan bu genç ve güzel kızın ismini “ganimet
payı / ganimet malı” anlamına gelen “Safiyye” olarak değiştirdi. Artık bir
ganimet malı olduğu isminden bile anlaşılmaktadır. İlginçtir ki,
Hz.Muhammed bu evliliğinde bir Kur’ân ayetini de ihlal etmiştir.
Bakara-234 “Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına
(evlenmeden) dört ay on gün beklerler. Bekleme müddetlerini bitirdikleri
vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur.
Allah yapmakta olduklarınızı bilir.”

Kuran’daki “iddet süresi” ile ilgili ayeti ihlal ediyordu. “….Daha sonra
Allah’ın elçisi Hayber dönüşünde, yolda Enes’in annesinin bezediği Safiyye
ile zifaf olmuştur” (Buhari Meğazi 64)

Yaşını şöyle hesaplayabiliriz: Hicret yılı 622 dir Hicri 50 yılında vefat
etmiştir. (Hamidullah, no.1110) Yani 672 yılında Vefat ettiğinde 60
yaşındaydı. (Vefat ettiği yaşı Türkçe kaynaklarda bulamadım ama
internetteki ingilizce Arap sitelerinin hepsinde 60 olarak geçiyor) O halde
doğum tarihi 612 dir. Evlendiği yıl 629 (Hayber’in fethi) O halde
evlendiğinde 629 – 612 =17 yaşındadır.

11-Meymune binti Haris: (36 yaşındadır)

Haris kızıdır. Asıl ismi Berre dir (hatırlarsanız Zeyneb b. Cahş ve
Cüveyriye’nin de adı Berre idi) İslamiyetten önce Mes´ud b. Amr ile evliydi
ve ondan ayrılıp Ebu Rühm b. Abduluzza ile evlendi ve onun ölümü ile dul
kaldı. Kendisini Hz.Muhammed’e hibe etmiş ve bu yüzden mehir
alamamıştır. (İbn Sa´d, Tabakâtü´l-kübrâ, c. 8, s. 132) bu bilgi ayrıca (Sahih
Muslim c.2 no 1919) da bulunuyor.

Ahzap 50. ayetteki mehirsiz olarak kendini Muhammed’e hibe eden kadının
o olduğu söylenir. Aişe diyor ki bu kendini hibe etme konusu ile ilgili:
“Olacak şey mi? Bir kadın utanmaz mı ki, kendini bir erkeğe armağan
etsin?” (Buhari, e’s-Sahih, Kitabu Tefsiri’l-Kur’an/336 , Müslim hadis no:
1464; Tec-rîd, hadis no: 1721.)

Yaşını şöyle hesaplayabiliriz: Hicret yılı 622 dir. Hicri 51. de vefat etti
(Hamidullah s. 570) Vefat yılı 673 dür. Vefat ettiğinde 80 yaşındaydı.(Bütün
kaynaklarda geçer) O halde doğumu 593 dür. Evlilik yılı 629 dur.
(Hudeybiye’den 1 yıl sonra “umre” ziyaretinde ) O halde evlendiğinde 629
– 593 = 36 dır.

12-Fatıma Dahhak bin Süfyan (el-Kilâbiyye)

S.Ateşten aynen aktarıyorum : “Hicretin 8. yılında Peygamberin kendisi ile
evlendiği Fatıma, gerdek esnasında Peygamber’den Allah’a sığınınca
Peygamber onu boşamıştır. Daha sonra “Ben ne bahtsızım !” diyerek
kendisini kınayan Fatıma, 60. Hicret yılında ölmüştür.” (Kuran’a göre Hz
Muhammed’in Hayatı s. 334-335) Eğer öldüğü zamanki yaşı hakkında bilgi
var ise o zaman evlendiği zamanki yaşını çıkartabiliriz

13-Reyhane binti Zeyd: (19 Yaşında)
Yahudi Kureyza kabilesine mensup idi. Güzelliği ile meşhur genç bir yahudi
kadını idi. Kocasının ismi Hakem idi ve Kureyza baskınında öldürülmüştü.
Geriye kalan babası, kardeşleri ve diğer erkek akrabaları ise Kureyza
esirlerleri arasında boynu Zübeyr ve Ali tarafından vurulanlar arasındaydı.
Reyhane’nin Muhamed’in eşi olup olmadığı ve cariyesi olarak kalmış
olabileceği de hep tartışma konusu olmuştur. İbn Sa’d da onun “safiyy”
payı olarak daha ganimetler dağıtılmadan önce Hz.Muhammed’in onu
kendisine ayırdığı ve onu hür zevceleri arasına kattığı yazılıdır. Kurtubi’ye
göre de Muhammed kendisini azad edip onunla evlenmiştir. İbn İshak da
ise cariye olarak kaldığı yazılıdır. Reyhane’nin yaşının her kaynakta 19
olduğu rivayet edilir. Ölüm tarihi ise Hicri 10. yıldır.

14-Sena binti Esma (el-Neset bint Rifa)

Benu Kilab veya Benu Harm kabilesindendir. Muhammed’in onunla
nikahlandığı hemen hemen her kaynakta geçer. Aynı şekilde zifafın
gerçekleşmediği de yazılıdır. (Tabari c.9 s.135-136. ve c. 39 s.166) ‘da
Muhammed ile nikahının kıyılmasının peşinden evlilik tamamlanmadan
önce öldüğü yazılıdır. İslami kaynaklar da onun Muhammed ile evlendiği
için duyduğu sevinçten dolayı öldüğü bile yazılıdır.

15-Esma (Ümeyme) ibn Cevn

Numan ibn Şürâhil el- Cevn el-Kindiyye’nin kızıdır. Bu kadın ile ilgili en
ilginç satırlar S.Ateş’de var: Peygamber gerdekte yanına varıp da “Gel !”
deyince “Sen gel !” demiş Peygamber de onu boşamıştır. Bir rivayete göre
Allah’a sığınan kadın bu kadındır.

Buhari de şöyle diyor: Allah’ın elçisi (s.a.v) Şurahil kızı Umeyme ile evlendi.
Yanına varıp elini uzatınca kadın hoşlanmaz bir tavır takındı. Peygamber
Useyd’e bu kadını donatıp, iki beyaz keten elbise giydirerek geri
göndermesini emretti. Başka bir rivayete göre peygamber Esma’ya.
“Kendini bana hibe et !” dedi. Esma “Kraliçe kendini çobana hibe eder mi?”
deyince Peygamber onu teskin etmek için elini onun üzerin koydu. Esma:
Senden Allah’a sığınırım” dedi. Peygamber “Sığınacak yere sığındın ve tam
sığındın” dedi ve Ebu Useyd’e, o kadına iki râziki elbise giydirip ailesine
ulaştırmasını emretti.” (S.Ateş-Kuran’a göre Hz. Muhammed’in Hayatı
s.335)

Hz. Aise radiyallahu anha anlatiyor: “Ibnetu’l-Cevn Resulullah aleyhissalatu
vesselam’in yanına girince: “Senden Allah’a sığınırım!” dedi. Aleyhissalatu
vesselam da: “Gerçekten büyüğe sığındın. Ailene dön!” buyurdular.”
[Buhari, Talak 3; Nesai, Talak 14, (6, 150).Buhari Talak (Kitab’u Talak)’da
1832, 1833 no’lu hadisler]

Muslumanlar arasinda Hz.Muhammed’in ustun cinsel guce sahip olduguna
dair yaygin bir inanc vardir. Muhammed’in sehveti hakkinda bir cok sahih
hadisler mevcuttur. Ornek olarak su hadise bir göz atalım;
Ebu Râfi (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm),
birgün bütün hanımlarına uğradı. Her birisinin yanında ayrı ayrı yıkandı.
Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü dedim, en sonunda bir kere yıkansanız olmaz
mı?” “(Olmasına olur, ancak) böyle yapmak daha temiz, daha hoş ve daha
paktır!” buyurdular.” Ebu Dâvud, Tahâret 86, (219).

Muhammed bir gecede tum hanimlarini sirayla ziyaret ederek hepsi ile
yatabilecek güce sahiptir. İslam kaynaklarda Hz.Muhammedin en tanınmış
eşlerinden başka; evlenip ayrıldığı, mehirsiz evlendiği ve cariyeleri olmak
üzere 57 kadın ismi geçmektedir.

Not: Aslında islam tarihçileri evlilik konusunda “Nikah mı, zifaf mı, peçe mi
kriter alınmalıdır ?” gibi sorularla kendilerine meşgale yaratırlar. Bu yüzden
genellikle zifafa girmediği kadınları eş listesine koymazlar ve bu şekilde
Muhammed’in eşlerinin sayısını düşürmeye çalışırlar. İlginçtir ama eğer
zifaf kriter ise o zaman neden Marya ve Nefise gibi (hatta Reyhane de)
Muhammed’in cinsel ilişki de bulunduğu cariyelerini eşler listesine dahil
etmezler ? Bazı islam alimleri (!) bunlara “zevce-cariye” demişlerdir ama
eş listelerinde bunlar dahil edilmez ve mümkün olduğu kadar
Hz.Muhammed’in eşlerinin sayısı düşük tutulmaya çalışılır. Tabii aynı
zaman dilimi içinde en fazla 9 kadınla evli olduğunu söyleyerek bu rakamı
tek haneli hale getirme konusunda gösterdikleri hüner de takdire şayandır.

15-Hz.Muhammedin Muhtemel Hastalığı
(Akromegali Hastalığı)
Hz.Muhammet genç yaşlarında yakışıklı biri olarak islam kaynaklarında
anlatılır. İslami kyanklarda Hz.Muhammed’in fiziksel özelliklerini ve
görünüşünü şu şekilde anlatılmaktadır;

El ve Ayakları iri, dolgun ve kalındı:Hz. Ali şunu söylemiştir: “Rasulullah’in
elleri iriydi.” Osman Ibn Abdilmelik şöyle dedi: Hz. Ali’nin arkadaşlarından
olan dayım, bana, Hz. Ali’nin şöyle dediğini anlattı: Rasulullahın el ve
ayakları dolgundu (kalındı).

Avucu geniş ve yumuşaktı: El-Hasen, dayısı Hind’in şöyle dediğini rivayet
etti: “Rasulullahın avuçlarının içi genişti.” Enes şöyle demiştir: “Ben,
Rasulullahın avucunun yumuşaklığını atlasta ve ipekte görmedim.” Mariye
şunu söyledi: “Peygamber’e (s.a.v.) beyat ettiğimde, o güne kadar onun
elinden daha yumuşak bir ele dokunmamış’dım”

Kafasi büyüktü: El-Hasen Ibn Ali, dayısı Hind Ibn Ebi Hale’nin şu sözünü
rivayet etti: ”Rasulullahın başı büyüktü.” Nafi Ibn Cübeyr şöyle dedi: Ali Ibn
Ebu Talib, bize, Peygamberi tarif ederken şöyle dedi: “Onun başı büyüktü.”

İri kemik ve iri eklemliydi: Hind şöyle demiştir: Rasulullahın bilekleri uzun,
mafsalları (eklemleri) kalındı.
Derisinde Et Parçacıkları (Peygamberlik Mührü / Hatem-i Nübüvvet): Ben
Resulullah Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan nübüvvet
mührünü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızımtırak bir
yumru idi (Et-Tirmizi İmam Ebu İ’sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1.cilt, Hilal
Yayınları s. 36)

Geniş göğüs ve omuzlar: El-Bera İbn Azib şunu söyledi: “Rasulullahın
omuzları genişti.” El-Hasen, dayısı Hind’in şöyle dediğini anlattı:
“Rasulullahın göğsü enli, göğsü ve karnı bir seviyedeydi, çıkık değildi.”

Vucud kasları geniş (enli): Et- Teveme’nin mevlası (azatlı kölesi) salih şöyle
dedi: Ebu Hureyre, Rasuhıllahı tarif ederken şöyle dedi: “Rasulullah’m
pazıları enliydi.” Parmaklar kalın ve uzun. Ali şunu anlattı: “Rasulullah’ın
avuç ve ayakları dolgundu, parmakları uzundu.”

Kavisli burun: Hind Ibn Ebi Hale şöyle dedi: “Rasulullahın burun kemiğinin
ortasında bir kavis vardı. Burnunda, ona güzellik veren bir parlaklık vardı.
Dikkat etmeyen kimse onun burun kemiğinin uzun olduğunu zannederdi.”

Geniş ağiz: Cabir Ibn Semura şöyle dedi: “Rasulullah geniş ağızlıydı.”
Gözler iri..”Mübarek gözleri büyük idi.” (Imam-ı Ahmed Kastalani,
(Mevahib-i ledünniyye)

Dişleri seyrek ve aralıklı: Cumey’ şöyle dedi: “Rasulullah geniş ağızlı ve
seyrek dişliydi.” İbn Abbas şöyle dedi: Rasuhıllahın Ön dişleri seyrekti.

Uzun Boyun: Ümmu Ma’bed Rasulullah’ı tarif ederken şöyle demiştir:
“Onun boynunda uzunluk vardı.”

Yüzünde ve cildinde parıltı (yağlanma): El-Hasen, dayısı Hind’in şöyle
dediğini rivayet etti: “Her türlü büyüklük Rasulullah’ta toplanmıştı. Onun
yüzü, ayın ondördü gibi parlardı.”

Kalin saçlar:Hz. Aişe şöyle demiştir: “Peygamber tarakla saçlarını
taradığında sanki kumlan kazırcasma tarardı.”

Sık (gür) Sakal: El-Hasen Ibn Ali, dayısı Hind’in şu sözünü
söyledi:”Rasulullahın sakalı sıktı. (gürdü)” Ali Ibn Ebi Talib şunu söyledi:
“Rasulullahın sakalı sıktı.(gürdü)” Ummu Ma’bed: “Rasulullahın sakalı
(sıkıydı) gürdü” demiştir.

Gür Ses: Mübarek sesi, kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi.
(Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye)

Vucudunda sertlik yada kireçlenme belirtileri: Yana ve geriye bakacağı
zaman bütün bedeni ile dönüp bakardı (Imam-ı Ahmed Kastalani,
(Mevahib-i ledünniyye)
Yürürken öne doğru eğilme: Peygamberimiz önüne bakarak, süratle
yürürdü. (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye) Yürüdüğü
zaman adeta yukarıdan aşşağı iniyormuş gibi kuvvetli adımlarla yürürdü
(Tirmizi, Es-semailul Muhammediye).

Cildinin rengi beyaz ve Kırmızımsı: Hz. Ali şunu söyledi: “Rasulullah’ın
(s.a.v.) rengi, kırmızılığı bulunan beyazdı.”

Korkunç görünüm: Resulullah efendimizi ansızın gören kimseyi korku
kaplardı. (Imam-ı Ahmed Kastalani, (Mevahib-i ledünniyye)

Parfüm düşkünlüğü: Gercekten ben Resulullahı misk sürünürken gördüm.
Yoksa o koku degil miydi?” [Nesai, Hacc,231, (5, 277); Ibnu Mace, Menasik
70, (3041).]

Aise anlatiyor: “Resulullaha, ihrama gireceği zaman (ihrami icin), keza
ihramdan ciktigi zaman da Kabe’yi tavaftan once hill’i icin, icinde misk
bulunan surunme maddesini su iki elimle surdum.” (Buhari, Hacc 18, 143)

Baş ağrısı. Peygamber’in baş ağrısı ve şiddetli ateşi vardı: “Yâ Âişe Senin
değil, asıl benim vay başım. Senin başının ağrısı geçer gider. Baş ağrısı,
benimkidir.”

Kaynak: Fıkhu’s -Sire & Hilye-i Saadet (Resulullahın Görünüşü).

Tüm bunlar Akromegali hastalığının belirtileridir. Peki Akromegali Nedir?
Hipofiz bezinin aşırı büyüme hormonu salgılaması sonucu gelişen bir
hastalıktır. Akromegali hastalığında iskelet, yumuşak doku ve iç organlar
aşırı ölçüde büyür. Büyüme özellikle el, ayak ve yüz çıkıntılarında
belirgindir ve hastaya tipik bir görünüm verir. Akromegali Hastalığı
Belirtileri Hastalığın ilk görüşte tanınmasını sağlayan özgün belirtisi
vücudun uç noktalarının büyümesidir. El ve ayaklar iridir.

Abartılı bir şekilde genişleyen el parmakları sosis gibidir. Parmak uçları
dikdörtgen bir biçim alır. Burun iri ve şiş, üzeri tüylü ve gözeneklidir.
Elmacık kemikleri, alın yayı, çene ve çene köşelerinin aşın genişlemesi
hastaya akromegaliye has bir yüz görünümü verir. Yüzün boyuna doğru
uzamasıyla normal oranlar kaybolur. Yüzün alt yansı belirgin bir şekilde
uzar. Kafa ense yönünde
büyüme gösterir. Çene öne çıkar (prognatizm). Çenenin genişlemesiyle diş
yuvaları birbirinden uzaklaşır.

Bütün bu değişiklikler çok yavaş ve başlangıçta hiç belirti vermeden gelişir.
Hasta genellikle olayı rastlantı sonucu fark eder: Yüzüğünün parmağına
girmediğini, ayakkabılarının giderek sıktığını, eldiven ve şapka ölçülerinin
arttığını görür. Akromegalinin bu belirtilerine genellikle baş, şakak ve
elmacık kemikleriyle kol ve bacaklarda duyulan ağrılar öncülük eder.
Yorgunluk ve bezginlik
duygusu ön plandadır. Halsizlikle birlikte ruhsal bozuklukların, şaşkın,
cansız, anlamsız bakışların eşlik ettiği bir ruh hali (apati) ve elemli
davranışlar görülür. Yumuşak dokular da büyümeden etkilenir.

Özellikle altdudaklar, dil ve dış eşey organları kalınlaşır. İskelet büyümesi
sonucunda köprücük kemiği, kaburgalar, kürekkemikleri, el ve ayak
kemikleri çıkıntılı, köşeli bir biçim alır ve kalınlaşır.

Eklem yerlerinde aşın esneklik gelişir. İstenirse el parmaklan ön kola
paralel olacak kadar geriye bükülebilir. Bunun nedeni eklem kılıfının
genişleyerek rahatlamasıdır. Gırtlak kıkırdakları ve ses tellerinin
genişlemesi sonucunda ses gürleşir ve kalınlaşır. Kas sistemindeki
büyümeyle birlikte önceleri güç artışı da görülür. Ama sonradan bunun kas
dokusundaki yağlanmaya bağlı yalancı bir büyüme olduğu anlaşılır. İyice
büyüyen dil çiğneme ve konuşma bozukluklarına neden olur. Deri
katmanlarının da büyümesi (hipertrofı) ile deri kalınlaşmış, derialtı
dokularının kütlesi artmıştır.

Genişleyen ter bezleri deriye nemli ve yağlı bir görünüm verir. Saç telleri
kalınlaşır, saçlar nemlidir. Bazen yüzde de görülen yaygın kıllanma başlar.
Bu, kadınlarda, vücut ölçülerinin de kalınlaşmasıyla erkeksi bir görünüme
neden olur.

Diger belirtiler:
1-Terleme ve vücut kokusu (Muhammed’in parfum duskunlugunu anlatan
belirti)

2-Ellerde ve ayaklarda büyüme (Muhammed’in iri elleri ve ayaklari)

3-Ciltte kalınlaşma ve Yağlanma, sivilcelenme (Muhammed’in cildinde ki
parlakligin nedeni)

4-Seste kalınlaşma (Sesi, kimsenin sesinin yetişemediği yere yetişirdi.)

5-Dil, dudaklar, burunda büyüme (Muhammed’in burnunda kanca seklinde
buyuyen kemik)

6-Horlama (Muhammedin horladigina dair bir kac hadis mevcut ama
dogrulugu tartisilir)

7-Baş ağrısı (Muhammed’in son gunlerinde iyice artan bas agrisinin
nedeni)

8-Erkeklerde iktidarsızlık (Muhammed’in ilerleyen yaslarinda iktidarsiz
olma ihtimali)

9-Yumuşak doku (Muhammed’in ellerinin, avuc icinin ve ayak altinin
yumusakligi)
10-Deri dokusunda küçük fazlalıkların oluşması (Muhammed’in
peygamberlik mührü dedigi sirtindaki kucuk et parcasi)

11-Kalınlaşmış kaburgalar sayesinde fıçı göğüs oluşumu (Muhammed’in
geniş göğsünün nedeni)

Hz.Muhammetin peygamberlik mührü denilen sırtında , güvercin yumurtası
büyüklüğünde et parçası, aslında Deri dokusunda küçük fazlalıkların
oluşmasındandır. Yani Akromegali Hastalığı belirtisinden başka şey değildir.
Yalın Gerçek Budur.

Cabir b. Semüre anlatıyor: “Ben Resulullah Efendimizin kürek kemikleri
arasında bulunan nübüvvet mührünü gördüm. O, güvercin yumurtası
büyüklüğünde kırmızımtırak bir yumru idi.” Ebu Nadre anlatıyor: ”Mübarek
sırtlarında gül tomurcuğu gibi bir et parçası, iki küreği arasında
peygamberlik mührü yer alıyordu. Bu mühür sağ omzuna daha yakındı.”

Hz.Muhammed “Yan’a ve geriye bakacağı zaman, bütün bedeni ile dönüp
bakardı” (İmamı Ahmed Kastalani (Mevahibi ledünniyye).

Muhammed bir yöne dönerken, neden tüm vucudu ile döonüyordu? ”El-
Bilek Kanalı” Hastalığı. Bazen bu hastalık başka bir hastalığın parçası
olarak karşımıza çıkabilir. Diabetes Mellitus, Hipotiroidizm, Akromegali,
Romatoid Artrit.

Nasıl teşhis konulur? Tanı, şikayetlerin ayrıntılı öyküsü ve bu duruma yol
açacak diğer nedenlerin araştırılmasıyla konulur. Boyun fıtığı ve
kireçlenmesi tanısı konan hastaların bir kısmında el-bilek kanalı hastalığı
da mevcut olup, bu duruma çift darlık adı verilir. Hem boyunda omurilik ve
sinir kökü sıkışmıştır, hem de el bileği kanalı darlığı mevcuttur.

16-Hz.Muhammed’e Suikast Girişimi
Hz. Muhammed’e karşı İslam tarihinde anlatılan ve Hz.Muhammed’in
mucizevi şekilde kurtulduğu suikast olayları vardır. Ama bu konuda
anlatmak istediğim Kuran’da Tevbe Suresi 74. Ayette anlatılan suikast
girişimidir. Bu konuya geçmeden önce peygamberin mucizevi şekilde
kurtulduğu diğer suikast girişimlerinden birkaçını görelim.

Cabir b. Abdullah’ın anlattığı suikast olayı:

“Bir yere baskın düzenlemiştik; bir ara istirahat için gölgeye çekildik. O
arada Hz.Muhammed kılıcını bir ağaca asıp o ağacın altında uzanırken
adamın biri gelip onun asılı kılıcını alır ve kendisine, “Ey Muhammed;
bugün kim seni elimden kurtaracak, seni öldüreceğim.” der. Hz.
Muhammed de, “Allah beni kurtarır.” yanıtını verir. Bu soru, o adam
tarafından üç sefer tekrarlanır ve Hz.Muhammed’den aldığı yanıt da hep
aynı. Sonuçta Allah tarafından adam etkisiz hale gelir, vücudu sanki
donmuş, felç olmuş gibi olur ve kılıç kullanamaz hale gelir.” (Buhari,
Megazi, Zat’ü Rika kısmında, Müslim, hem Fedail/Hz. Muhammed’in
tevekkülü kısmında, hem korku namazı kısmında. )

Hayber’de meydana gelen zehirli et olayı

Hayber muharebesi sonunda Zeynep bint el-Hâris adında bir kadın,
rasulullah’a zehirli bir koyun ikram etti. Rasulullah ondan bir parça aldı,
ancak tamamını yutmadan koyunun zehirli olduğunu bildirdi. Kadın
çağırıldı, suçunu itiraf etti ve bunu neden yaptığı sorulunca şöyle dedi:
“Gerçekten Peygamber isen, sana bundan haber verilir, eğer hükümdar
isen senden kurtulmuş oluruz.” Ancak Bişr b. Berâ bundan aldığı lokma ile
zehirlenerek öldü. Bunun üzerine kadın Bişr’e kısas olarak öldürüldü.
Rasulullah son hastalığında dahi Hayber’de aldığı bu lokmanın tesirini
hissettiğini beyan buyurmuştur.” (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 222)

Gelelim asıl konumuza Tevbe Suresi 74. Ayet ve bu ayetin yazılış nedeni
olan suikast olayına. Anlatacağımız bu olay ve ayet, kuranın nasıl
oluştuğuna, ayetlerin gerektiğinde anında iniverdiğine, günün ihtiyaçlarına
göre uydurulduğuna güzel bir örnek ve kanıttır. Ayrıca bu ayet ve
devamında yazılan birkaç ayet daha Hz.Muhammedin askeri liderliğine ve
yöneticiliğine karşı o günün şartlarında oluşan tepkileri, çıkar çatışmalarını,
peygamberliğinden o günlerde de kuşku duyduklarını aslında imanlarının
kaynagının saygı ve sevgiden değil korkudan kaynaklandığını, pekçoğunun
inanmış göründüğünü göstermesi yönünden önemlidir.

Tebuk Seferinde düzenlenen suikast girişimi

Hicri 9. yılında Hz.Muhammed Suriye tarafında Bizanslılara karşı Tebük (bir
bölgenin adıdır) seferini düzenler. Hz.Muhammed Tebük seferinden dönüp
Medine yolunu tutunca, sayıları 12-15 kişilik bir grup gece karanlığından
yararlanarak Muhammedi vurmak isterler. Ancak Hz.Muhammed bu planın
duyumlarını alınca yol güzergâhını değiştirir. Yolda Ammar b.Yaser onun
devesini önden çekmekte, Hüzeyfe b.Yeman da arkadan sürmektedir.
Hz.Muhammed’i öldürmeye karar veren grup, onun bu yol değişikliğini
öğrenir ve aynı istikamette onları takibe alır. Bunlar yaklaşıp artık baskın
yapma aşamasındayken, Muhammed’in arkadaşları tarafından fark
edilirler. Bu arada Muhammed, arkadaşlarına, “Çabuk sürün, hızlı olun.”
diye emir verir. Arkadaşları bağırıp çağırır ve “Haberiniz olsun sizi gördük.”
deyince, baskını düzenlemek isteyen Müslüman grup korkar, kaçmak
zorunda kalır ve İslam ordusu arasına dağılıp kaybolur.

Muhammed arkadaşlarına ,”Siz bunları tanıdınız mı? diye sorar.”Yüzleri
maskeliydi, göremedik; ancak atlarını ve bindikleri hayvanları tanıdık”
derler. Muhammed kendisine suikast yapıldığını anlar ve onların kim
olduğunu bildiğini söyler. Ünlü İslam düşünürlerinden İbni Hazm suikastı
gerçekleştirmek isteyenleri şöyle sıralar “Ebubekir, Ömer, Osman, Talha b.
Ubeydullah, Sad b. Ebi Vakkas, Ebu Musa el-Eş’ari ve birkaç sahabe daha”
(İbni Hazm, Muhalla, 11/224. Necah, Nezeriyat’ul Halifeteyn, 2/266. İbni
Ebi’l Hadid, Şerh’u Nehci’l Belağa, 2/390 Darü’l kütüb’il İlmiyye, Mısır.)

Hz.Muhammed , Huzeyfe ve Ammar b.Yaser’in onları Medine’ye
gittiğimizde onları öldürelim demesi üzerine, bu olayı gizli tutmalarını ister.
Nedeni “Muhammed en yakın arkadaşlarını öldürdü” derler ve İslama karşı
olumsuz etki doğabilirdi.

Bu olay üzerine yazılan Ayet: Tevbe-74 “Onlar, kötü bir şey söylemedik,
diyerek Allah’a yemin ederler. Onlar o küfür kelimesini kesinlikle söylediler.
İslâm’a girdikten sonra yine kâfirlik ettiler. Ve o başaramadıkları cinayeti
tasarladılar. Halbuki intikam almaları için Allah’ın, Resulü ile onları
lütfundan zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep yoktu. Eğer tevbe
ederlerse haklarında hayırlı olur. Yok yanaşmazlarsa Allah onları dünyada
da, ahirette de acıklı bir azaba uğratır. Yeryüzünde onları koruyacak veya
onlara yardım edecek bir kimse de bulunmaz.”

Sanki Muhammed bu suikastçılar hakkında hiçbir şey duymamış da;
Allah’ından gelen bilgiyle ilk kez haberdar oluyormuş gibi yapıyor, tabii ki
bir taşla iki kuş misali, bu ayetle birkaç yere mesaj gönderiyor. Çünkü
Tebük’te bir ara onun devesi kaybolunca, Müslümanlardan biri, “Hani
dünyada olup biten her şeyi, geçmişi, geleceği biliyorum diyen bir
Muhammed, nasıl olur da yanı başında devesi kaybolmuş da nerde
olduğunu bilemiyor, bu nasıl peygamber” şeklinde alay ediyor.

Cülas bin Süveyd, “Eğer Muhammed’in anlattıkları doğruysa, eğer
peygamberse ben eşek olayım” diyerek onunla alay ederken, Muhammed
bunlardan haberdar oluyor. İşte Tebük’te hemkendine karşı komplo
kuranlar, onu vurmak isteyenler, hem de onunla alay edenler için, mucize
niyetiyle yukarıdaki ayeti oluşturuyor. (Kadi Beydavi, Tevbe suresi 74. ayet
açıklamasında.)

Ayette her şey açık ve nettir: Onlar yemin ediyorlar ki, biz söylemedik.
Peki, neymiş söylemedikleri şey? İşte azönce özetlediğim gibi,
‘Muhammed’de tanrısal boyut varsa eşek olayım’ diyen kişi. Güya ona
baskı yapılınca ben bunu demedim demiş ve Tanrı için de onun sözü o
kadar önemli olmalı ki bu ayeti onun yalanı için göndermiş. Bir de ‘yanı
başında devesini bulamayan Muhammed, nasıl oluyor da geçmiş ve
gelecek her şeyi bilirim’ diyen kişinin bu cümlesi tanrının hoşuna gitmemiş
olmalı ki, gerek görüp az önceki ayeti yanıt olarak göndermiş, tabii ki
Muhammed’in bunların söyledikleri hakkında istihbaratı vardı. O yüzden
hepsine topluca yanıt olabilecek böyle ayetler oluşturup anlatıyordu.
Ayetin bir yerinde şu cümlecik de var:

“Allah ve Resulü kendi lütfü ile onlan (Müslümanları) zengin kıldığı için,
inkarcılar intikam almaya kalktılar” diyor. Peki, bu parçanın olayla ne
alâkası var? Hz.Muhammed Medine’ye gelip savaşlarda elde ettiği
ganimetleri yandaşlarına dağıtınca bunlar zengin olur. Bu arada başta
Abdullah b. Selul olmak üzere muhalefettekiler onların bu durumunu
kıskanırlar. İşte ayette sözü edilen zenginliğin kaynağı budur. Yani Allah’ın
minnet ettiği zenginlik kaynağı, ganimetler, talan ve çapulculuk. Demek ki
arda çıkar çatışması yaşanmış ki iş Hz.Muhammedi öldürme girişimine
kadar varmış. Anlaşılan Peygamberin etrafına toplanan belli başlı kimseler
dine inanmaktan çok çıkar için etrafında toplanmışlar.

17-Hz.Muhammedin Ölüm Korkusu
Buhari’nin anlatımlarının birkaç yerinde, Müslim’de ve başka da birçok
İslami eserde ortak olarak işlenen şöyle bir olay var: Hz.Muhammed son
hastalığında ölüm döşeğindeyken bir ara ayılınca bakıyor ki ona ağız
yoluyla ilaç içiriyorlar. Bunu görünce çok kızıyor ve “Sizi, sakın ola bana bir
şey içirmeyin diye uyarmadım mı? Neden bana ilaç içirdiniz? Hepiniz bu
ilaçtan içeceksiniz, ben de bakacağım; ancak amcam Abbas hariç. Çünkü o
sizinle beraber değil, planın içinde o yoktur.” diyor.

Hz.Muhammed islami kaynaklara göre ölümü öncesinde veda hutbesini
yapmış yani ölüme ve Allahına kavuşmaya hazırlanan bir peygamber
olarak anlatılır ve gösterilir. Yukardaki anlatımlarda net şekilde
görülmektedir ki Muhammed ölüm döşeğindeyken öyle allahına
kavuşmaya hazırlanan bir peygamber gibi değil aksine ölüm korkusu
çeken, çevresindeki insanlara güveni olmayan, hayata tutunmaya çalışan
bir insan gibi davranmaktadır.

İslami kaynakrada olayı yumuşatmaya çalışsalarda ortada zorlama ve
Hz.Muhammedin tedirgin olduğunu gösteren net ifadeler vardır. Olayı
başka bir kaynaktan inceleyelim; Buhâri ve Müslim başta olmak üzere
birçok muteber Sünni kaynakta “Ledüd Hadisi” diye meşhur olan bir
rivayet nakledilmektedir ki rivayetin değişik nakillerini dikkate alarak, olayı
şöyle özetleyebiliriz:

“Resulullah’ın hayatının son günlerinde, hastalığı iyice ağırlaştığı bir
sırada, Resulullah’ın hanımları veya ashabından bazısının tavsiyesiyle,
sancılanan kimselere verilen acı bir ilacı, Allah Resulü’nün ağzına
döküyorlar. Resulullah uyandığında ağzının acılığını hissedince, yemin
ederek orada bulunan herkesin ağzına aynı ilaçtan dökülmesini emrediyor;
amcası Abbas hariç (çünkü o bu işe müdahale etmemişti). Meclistekiler bu
işte bir art niyetlerinin olmadığını beyan ediyorlarsa da nafile; bir kere
Resulullah bu işin yapılması gerektiğine dair and içmiştir. Böylece
oradakilerin hepsinin ağzına birer birer ilaçtan dökülüyor! Hatta
Resulullah’ın hanımlarından birisi (Meymûne), ısrarla oruç olduğunu
söylüyor; fakat Resulullah and içmiştir diye onun da sözünü dinlemeyerek
ağzına ilaç dökülüyor!” [Sahih-i Buhârî, Tıp Kitabı, Ledüd Bâbı, Sahih-
i Müslim, Selam Kitabı, Ledüd ile Tedavinin Mekruhluğu Bâbı,
Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.118, Sünen-i Tirmizi, c. 3, s.
265]
Düşünün islami kaynaklara göre peygamberin etrafında ona en yakın
isimler var bunlar “ailem” dediği insanlar. Bu insanlar neden art niyetleri
olmadıklarını beyan etme ihtiyacı duyarlar ki? Madem Hz.Muhammed’e
iman etmişler, kaynaklara göre ölesiye ona bağlılar, neden aralarında
böyle bir güvensizlik var? Peygamberin bir hanımı “oruçluyum” dediği
halde bile zorla ilacı içirmeye kadar iş varmış, yetmedi odadaki herkez
(amcası hariç) bu ilaçtan içmek zorunda kalmış. İlk bakışta akla gelen bu
sorulara verilebilecek cevap nedir? Ancak zehirlenme korkusu yaşayan ve
çevresindeki insanlara da güveni olmayan biri bu tip davranış sergileyip
istekte bulunabilir. Bu tepkiler açıkca öldürülme korkusu yaşadığının da
kanıtıdır.

Ölümden korkan bir peygamber size mantıklı geliyor mu?

18-Hz.Muhammed’in Hazin Cenaze Töreni
Hani bir söz vardır “Korkunun ecele vaydası yoktur” derler. Muhammed
ölmemek için vede öldürülmemek için çabalasada sonunda oda her insan
gibi ölümden kurtulamamıştır. Günümüzde İslami kesimde tanınmış ve
lider konumda olan Cemaat liderlerinin, Tarikat şeyhlerinin şaşaalı cenaze
namazları hepimizin dikkatini çekmiştir. Ülkemizde islamcıların lider
Erbakan’nın cenaze törenindeki kalabalığı hatırlıyorsunuzdur, Ülkemizdeki
tarikat şeyhlerinin ve cemaat liderlerinin törenleri de aynı şekilde görkemli
olmaktadır.

Müslümanlar veda hutbesini ballandıra ballandıra anlatırlar ogünlerin
Arabistanın’da yaşadığı tahmin edilen nüfusun enaz yarısının yani 124 bin
insanın veda hutbesini dinlediği anlatılır. Doğal olarak peygamberin
cenazesinin de görkemli olması beklenir. Peki ya siz hiç müslümanların
gözünde kainatın efendisi olan Muhammed’in cenazesinden bahsedildiğini
duydunuz mu? Elbetteki hayır, Tv’lerde gözyaşlarıyla menkıbeler anlatan,
naatlar düzenler peygamberin cenazesinden hiç söz etmezler. Neden
acaba? Yoksa o cenazeyi kainatın efendisine yakıştırmıyorlar mı? O
döneme göre milyonlar diyemesek de yüzbinlerin katıldığı bir tören
olmalıydı değil mi? Doğumuna mucizeler üretilen peygamberin ölümü ve
cenazesi neden konuşulmaz ballandıra ballandıra mahşeri kalabalık
hikayeleri anlatılmaz hiç düşündünüz mü?

İslam Tarihinde Hz.Muhammed’in hicretin 11. yılında Rebiülevvel’in
12’sinde pazartesi günü, miladi takvime göre 8 Haziran 632 tarihinde
akşam üzeri vefat ettiği rivayet edilir. Günlerce süren hastalığının ne
olduğu kesin olarak bilinmez. Kimilerine göre hummadır, kimilerine göre
sırtındaki urdur, kimilerine göre yüksek tansiyondur, kimileri ise yıllar
öncesi ağzına atıp çıkardığı kuvvetli bir zehire sahip koyun etinin etkisidir.
En çok humma üzerinde durulur. Uzun süredir hasta olmasına rağmen bu
beklenen bir ölüm değildir müslümanlar arasında. Nitekim ölüm haberini
duyan Ömer’in buna inanmayıp kılıcını çekerek “Kim Muhammed öldü
derse başını vururum” diye haykırdığı söylenir. Ama haberin doğruluğu
ortaya çıkınca sinirler gevşer, sakinleşilir. Bu sakinleşmede Ebubekir’in
“Her kim Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim
Allah’a tapınıyorsa bilsin ki Allah ölümsüzdür ve ebedidir. Her nefis ölümün
tadını tadacaktır. Muhammed de bir insan olarak ölmüştür. Bunu kabul
edelim ve sakin olalım” anlamında yaptığı konuşmanın etkili olduğu rivayet
edilir.

Muhammed, Ayşe’nin odasında ölmüştür ve defin hazırlıkları da orada
yapılmaya başlar. Üstelik defin hazırlıkları yapılırken Muhammedin 23 yılda
yazdığı kuranın bazı sayfaları keçiye bile kaptırılır. Muhammed’in
cenazesinin kaç gün yerde kaldığı konusunda değişik rivayetler var. Ancak
genel kanı, üç gün yerde kaldığı yönündedir. (İbni Kesir, Büdaye-Nihaye,
Hz. Muhammed’in gömüldüğü yer kısmında. 5/292. Burada İmam
Ahmet’ten alıntı yapıyor, İmam Malik Muvata, no: 545 Cenâiz kısmı, Taberi
Tarih, 11. yılı olayları, 3/216 ve sonrası)

Muhammed onun odasında öldüğü halde Ayşe’nin şu sözü söylemesi çok
ilginç: “Biz cenazenin defnini, çarşamba sabahı yapılan duyurudan
öğrendik: Muhammed’in cenazesi bugün gömüldü şeklinde duyuru
yapıldı.” diyor. (Ahmet b. Hanbel 6/62. Ayşe hadisleri, İbni Abdi’l Ber,
Temhidö Muvatta şerhi, 24/396, İbni Sad, Tabakat: 2/401.)

Peki, burada, “Acaba cenaze gömülürken Ayşe neredeydi” diye sorulmaz
mı? Kendisi bizzat, “Muhammed en çok beni seviyordu, benim odamda
vefat etti.” demesine rağmen, nasıl oluyor da, eşinin cenazesi üç gün
yerde kalıyor, daha sonra gömülüyor ve Ayşe bunun haberini başkalarının
duyurusundan öğreniyor? Ölen kişi hem eşi hemde peygamberi değil mi?
Bu durumu islamcıların ağlaya ağlaya menkıbeler anlattıkları, her seferinde
validemiz diye andıkları, örnek Müslüman ve peygambere gönülden bağlı
örnek eş gösterilen birine uyan bir davranış mı?

Ünlü İslam tarihçisi Taberi olayı; “İslamiyetle daha çok bütünleşmiş
olanlardan bir bölümü (daha saf görünenler, Ali, Abbas, Evs, Usame
gibileri) Peygamberin cenazesi ile meşgulken diğer bir bölümü (Ebu Bekir,
Ömer, Sad b. Ubade, Ebu Ubeyde, Abdurrahman b. Avf, ibni Hişam gibileri)
ise cesedi bırakıp Saide oğullarının çardağında (Sakiyfe) yeni halifenin kim
olacağına ilişkin tartışma ve pazarlık içindeydiler” şeklinde aktarıyor.

Evde cenaze hazırlıkları yapılırken, dışarıda bekleşen müslümanlara bir
haber gelir. Ensar’ın ileri gelenleri Beni Saide gölgeliği denilen çardakta
toplanmışlardır ve diğer müslümanları da oraya çağırmaktadır. Başta
Ebubekir, Ömer ve Osman olmak üzere herkes toplantıya koşar. Sadece Ali,
Abbas, evs ve Usame cenazeyi terketmez. Toplantının konusu, Muhammed
öldüğüne göre yerine
kimin geçeceğidir. Üstüne toz kondurulmayan, övgülerle göklere çıkarılan
Ömer ve Ebubekir’in cenaze töreninin bitmesine dahi sabredemeden taht
hesabına girmeleri ne kadar düşündürücü! Bunların yaptığı şimdi dünya
hesabı mı yoksa ahiret hesabı mı? Peygamberin ölümü ve cenazesi mi
önemli halife olmak mı? Hani nerede yas tutmak, mahşeri kalabalık?
Bundan daha büyük bir
vefasızlık olur mu?

Muhammed’in Toprağa Verilişi ve Cenaze Törenine Katılanlar.

“Resulullah’ın (s.a.a) tertemiz ve mukaddes cenazesini yıkayan Abbas, Ali
b. Ebu Talib, Fazl b. Abbas ve Resulullah’ın (s.a.a) azat ettiği kölesi Salih,
Hz. Peygamber’i toprağa verdiler. Sahabîler, Resulullah’ın (s.a.a) cenazesini
ailesiyle baş başa bıraktılar. Hz. Peygamber’in gusül, kefen ve defin işiyle
bu birkaç kişi uğraştı.” (Tabakat, İbn Sa’d, c.2, k. 2, s.70 ve buna yakın bir
ifadeyle el-Bed’u ve’t-Tarih kitabında geçer; Kenzü’l-Ummal, c.4, s.54 ve
60.)

“Resulullah (s.a.s) toprağa verilirken yanında yakınlarından başka kimse
yoktu. Ganem Oğulları, evlerinde dinlenirken kürek seslerini duydular.”
(Tabakat, İbn Sa’d, c.2, k. 2, s.78.)

“Başka bir rivayete göre, Ali, Abbas Oğulları’ndan Fazl ve Kasım ile
Resulullah’ın (s.a.a) Şekra adında azat ettiği kölesi ve bir rivayete göre de
Usame b. Zeyd’le birlikte cenaze işiyle uğraştı.” (Ikdu’l-Ferid, c.3, s.61;
Zehebî’nin Tarih’inde c.1, s.321, 324 ve 326’da) “Usame’ninde bulunduğu
rivayet edilmiştir. Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe ve Ömer ibni Hattab Peygamber
efendimizin defninde bulunmamışlardı.” (Kenz’ul Ummal c3 s140)

Aişe derki: ”Biz Hz Resulullah’ın defninden Çarşamba gecesi, kürek
seslerini duyarak haberdar olduk.” (İbni Hişam c4 s342, Tabari c2
s452,485, ibni Kesir c5 s270)

Aişe’den gelen diğer bir rivayette “Biz Resulullah’ın nereye
defnedildiğinden haberdar değildik. Ancak kürek seslerini duyunca
defnedilmekte olduğunu anladık” demektedir. (Ahmed b.Hanbel Müsned’de
c6 s242 ve 274)

İslamcıların masal kahramanı gibi anlattıkları ve yere göğe sığdıramadıkları
Muhammed’in cenazesi yukarda anlatıldığı gibi sönük sadece yakın
akrabalarının katıldığı ve iktidar mücadeleleri içinde geçmiş, hatta cesedi
ancak üçüncü gün kokmaya yüz tutarken gömülebilmiştir. Bumudur
alemlerin efendisine hürmet ve bağlılık? İslam tarihinin tanıklığı
göstermektedir ki Muhammed yaşadığı
dönemde öyle hayranlık ve gönülden bağlılık duyulan biri değilmiş,
çevresinin ancak korku ve çıkar uğruna inanmış görünen kişilerle dolu
olduğunu cenazesinden rahatlıkla anlayabiliriz. Bunlar yetmezmiş gibi
birde Ebubekir halife seçildikten sonra biat ve miras çekişmelerinin
başladığı islam tarihinde açık açık anlatılmaktadır.

Çok büyük geliri olan Fedek hurmalığı arazisinden pay isteyen Fatma’nın
talebi reddedilir. Daha sonra biat vermemiş olan Ali üzerinde baskı kurulur.
Ebu Bekir halktan biat aldıktan sonra Ali ibni Ebu Talib ve
yandaşlarındandan biat almak istemiş fakat Ali ibni Ebu Talib biat
etmemiştir. Bu yüzdende Ebu Bekir Ömer’le birlikte bir gurup sahabeyi Ali
ibni Ebu Talib’den biat almaları için evine göndermiştir. Bu grubun içinde
Ömer, Kunfuz, Halid b.Velid, Ebu Ubeyde b.Cerrah vardır. Oraya
vardıklarında Ömer şöyle seslendi: ”Dışarı çıkın! Çıkmadığınız taktirde
evinizi yakacağım.” Sonra da Fatıma-tüz Zehra’nın evinin kapısının önüne
odun yığmaya başlamıştır. (Evi ateşe vermeden önce) Fatıma-tüz Zehra
Ömer’i ve yanındakileri evden uzaklaştırmak için kapının arkasına
geldiğinde , Ömer bir omuz darbesiyle kapıyı açmış ve Fatıma-tüz Zehra’yı
kapıyla duvar arasına sıkıştırmış, tam bu esnada 6 aylık yavrusu ve
Peygamber’imizin ismini koyduğu Muhsin adlı bebeğini düşürmüş ve
kapının arkasındaki çivi gövdesine saplanmıştır. Fatıma-tüz Zehra ise acı
dolu bir sesle haykırmış:

”Ey Allah’ın Peygamber’i! Ey babam! Gör ki senden sonra ibni Hattap ile
ibni Kuhafe başımıza neler getirdiler” demiştir. Bu olayı birçok Ehl-i Sünnet
alimi uzun kısa farklılıklarla anlatmışlardır. (Şerh-i Nehcül Belağa İbni Ebil
Hadid c2,Tarihi Yakubi c2 c1 el ikd’ul Ferid c2 Tarihi Taberi c3,Tarihi Ebu’l
Fida c1,E’lem’un Nisa c3,Kenz’ul Ummal c3 s129,Tarih-i ibni Esir c23 s124.)

Bu olayların Alevi-Sünni bölünmesinin başlangıcı olduğu söylenebilir. Özetle
islamda bölünmeler, iç çekişmeler, suikastler daha islamın ilk çıktığı
anlarda başlamış; Muhammed sağken kendisi iktidarı ele geçirmek ve elde
tutabilmek için suikastler, katliamlar, baskınlar vede yağmalar yapmış,
ölümünden sonrada ardılları aynı yollarla gerçekte çıkar için görünüşte ise
din uğruna aynı uygulamalara devam etmişlerdir. Başta peygamber olmak
üzere tüm halifeler eceliyle ölemediler, ya zehirlendiler, yada suikaste
kurban gittiler. Buna ancak çıkar çatışması denebilir.Bu arada unutmadan
belirtelim. Ebubekir ve Ömer hazretleri peygamberin cenazesine
katılmamıştır ama peygamberle aynı mezarı paylaşmışlardır. Aynı yerde
yattıkları ileri sürülür.

03- HADİSLER ve KAYNAKLARI
1-Hadislerin İslamda ki Yeri
Hadis olarakta bilinen sünnet islam inanç sisteminde ne anlama gelir
içeriği nedir önce islam inancında sünnetin yerini görelim.

A).Kavli(sözlü) sünnet: Muhammed’in çeşitli konular hakkında söylediği
sözlere denir.

B).Fi’li sünnet: Muhammed’in bizzat yaptığı eylemlere denir.

C).Takriri sünnet: Muhammed sahabenin eylemlerine karşı nötr kalarak,bu
yapılan eylemleri bu şekilde tasdik etmesine denir.
Bu genel ayrım dışında,bir de sünnetin dereceleri vardır.

1-Mütevatir sünnetler: Bu hadisin ne demek olduğunu ve ne kadar önemli
olduğunu Diyanet’ten bir alıntı ile aktarayım;

Aklın yalan üzerine ittifak etmelerini kabul etmeyeceği kalabalık bir
topluluğun, aynı şekilde kalabalık bir topluluktan rivâyet ettikleri hadise
denir. Mütevâtir hadisin bu şekilde aktarılmasına da tevâtûr denir.
Mütevâtir hadis lafzî ve manevî olmak üzere iki çeşittir: Lafzî mütevâtir:
Bütün râvîler tarafından aynı lafızlarla rivâyet edilen haberlere denir.
Mânevî mütevâtir: Lafızları değişik olduğu halde aynı hükmü ifade eden
rivâyetlere denir.

Mütevâtir haber, ilm-i zarûrî ifade eder. İlm-i zarûrî, reddi mümkün
olmayan, kabul edilmesi zorunlu olan bilgi demektir. Böyle bir bilginin
doğruluğundan şüphe edilmez. Mütevâtir hadisler, Kur’ân’dan sonra en
güçlü dinî delildir. İnanç esasları dahil olmak üzere dinî bütün konularda
delil teşkil eder. Hz.Peygamber’in mütevâtir olan hadislerini inkar eden
kâfir olur. Hükmünün bağlayıcılığı yönünden Kur’ân âyetleriyle aynı
konumdadır.

2-Meşhur sünnetler: Muhammed’den bir veya iki kişinin rivayet ettiği
mütevatir sünnetteki çoğunluğa ulaşamayan ama yalan üzerine ittifak
edilmesi mümkün olmayan, bu sünneti reddedenlerin fasık olarak sayıldığı
sünnetlerdir. Recm hadisi,bu sünnete örnek olarak gösterilebilir.

3-Ahad sünnetler: Bir kişinin bir cemaatten veya bir cemaatin bir kişiden
rivayet ettiği sünnetlerdir..Mütevatir ve meşhur sünnetler kadar kati
sayılmasa da,bu sünnetle amel edilmesi vaciptir.

İslam’daki ilk hadis kitabı “Came’eh” veya “Sahifah” adlı eserdir. Bu eser
Hz.Muhammet tarafından Ali’ye yazdırılmıştır. Bir de Salman Farsi
tarafından yazılan “Jathaligh Rumi” adlı eser vardır. Diğer kitaplar; Ebu
Rafa’nın “El-Sunna”, “El-Ahkam” ve “El-Gazaya 2” adlı eseri ve Salim İbn
Gays Helali’nin “Antoloji”sidir. Hadis konusunda ayrıca sahabeler tarafından
derlenmiş olan ve yalnızca bazı isimlerle bölümlerin bize ulaştığı eserler
vardır.

Sonuç olarak islami inanç sisteminde Hadisler enaz Kuran kadar önemli yer
tutmaktadır.

2-Hadislerin Kuranda ki Yeri
Hadisler Kuranda sık sık ayetlerde vurgulanan bir olaydır, kurana göre
sadece kuran hükümleri değil Hadis yani sünnet hükümleride uyulması
zorunlu kurallardır. Bunu ayetler ve örnekleriyle görelim.
Nisa-59 “İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan (Kur’andan) ve Resulünden
(Sünnetten) anlayın!”

Nisa-80 “Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”

Haşr-7 “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan
da sakının.”

Burada “Peygamber’e itaat” demek, Kuran ayetlerine itaat değildir. Eğer
sadece “ayetler” olsa, hem Peygamber, hem de “Allah”ın aynı ayette
olması anlamsız olur. Demek ki “Peygamber’e itaat” farklı birşeydir, o da
hadislerdir.

Nisa-113 “Allah sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğini
öğretmiştir.”

Bunun gibi çok ayet var. Kitap ve “hikmet” aynı şey olamaz. Aynı şey olsa,
sadece “kitap” derdi. Kitap (Kuran), Hikmet (Hadisler) anlamına
gelmektedir.

Konuyla ilgili diğer ayetlere de bakalım:

Nahl-64 “İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de
hidayet ve rahmet olsun diye bu Kitabı sana indirdik.”

Nisa-65 “Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü
tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.”

Ahzab-36 “Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve
erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.”

Araf-157 “O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.”

Tevbe-29 Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe
inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram ettiği şeyi haram tanımayan ve
hak dini (İslamiyet’i) din edinmeyen kimselerle; zelil bir halde kendi
elleriyle (boyun eğerek) cizye verinceye kadar savaşın.

Araf-158 “Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!”

Enfal-20 “Allah’a ve Resulüne itaat edin!”

Ahzab-21 “Resulullahta sizin için (uyulması gereken) güzel örnekler vardır.”

Feth-13 “Allah’a ve Resulüne inanmayan (kâfir olur) kâfirler için de çılgın
bir ateş hazırladık.”

Bekara-269 Allah, dilediğine hikmeti verir. Hikmet verilene de, çok hayır
verilmiştir.
Bekara-151 “Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir
Resul gönderdik.”

Bu ayetlerde açıkca müslümanlar için sadece kuranın değil
Hz.Muhammedin de sözlerinin ve davranışlarının inanç yönünden önemli
olduğunu, uyulması gereken kurallar, örnek alınması gereken davranışlar
olduğu ortaya konmaktadır. Hadis anlayışı kuranla uyumlu ve kurana göre
de zorunludur. Demek ki, hadisleri inkâr ederek olmuyor.

Tüm Kuran tefsirleri “hadisler” sayesinde yazılmıştır. Hadisler olmadan
Kuran”tefsir”leri yazılamazdı. Hadisler, İslam tarihinde “kara bir leke”dir,
tıpkı bazı ayetler gibi. Bazı hadisleri vicdanların kaldırmadığı bir gerçek.
Ancak bu hadisleri reddetmek “dürüst” bir davranış değildir. Hadisler
islamın gerçeğidir inkâr edilemez.

3-Hadis Kaynakları
Kütüb-i sitte Altı kitap anlamına gelmektedir. Ehl-i Sünnet tarafından en
sağlam hadis kaynakları olarak kabul edilmektedir. Bu eserler güvenilir
anlamında Sahih denmektedir

Sahih Yazarları: Buhari, Müslim, Nesai, Tirmizi, Ebu Davud, İbn Mace.

En ünlü hadis kitabı olan Buhari’de, mükerrer olanlar dâhil 7275 tane hadis
vardır. Mükerrerlerin olması başka raviler tarafından da rivayet
edilmesinden dolayıdır. İkinci ünlü hadis kitabı Müslim’de de, 7275 hadis
vardır. Büyük kısmı birbirinin aynıdır. Hadis kitaplarında mükerrer hadisler
çok olduğu için hadis sayısı çok sanılmaktadır

En çok hadis rivayet eden kişiler ve aktardıkları hadis sayıları aşağıya
çıkarılmıştır:

Abbas bin Abdülmuttalib: 35

Abdullah bin Mesud: 848

Abdullah bin Ömer: 2630

Adiy bin Hatim-i Tai: 66

Aişe : 2210

Ali bin Ebi Talib: 586

Ammar bin Yaser: 62

Bera bin Azib: 305
Câbir bin Abdullah: 1540

Ebu Bekr-i Sıddık: 42

Ebu Hureyre: 5374

Ebu Katâde: 170

Ebu Musa el-Eşari: 360

Ebu Said-i Hudri: 1170

Ebu Zer-i Gıfari: 281

Ebüdderda: 174

Enes bin Mâlik: 2230

Hafsa : 60

Huzeyfe bin Yemani: 100

Meymune: 46

Osman bin Affan: 146

Ömer bin Hattab: 500

Sa’d bin Ebi Vakkas: 270

Said bin Zeyd: 48

Selman-ı Farisi: 60

Übeyy bin Ka’b: 164

Ümmü Seleme: 378

Toplam :19855

Bunlardan başka da hadis rivayet edenler olmuşsa da, çok az olduğu için
kitaplara geçmemiştir. Bir de, aynı hadis-i şerifi birçok kimse rivayet
etmiştir; çünkü toplulukta konuşulunca herkes duymuştur. Yüz kişi
duymuşsa yüzü de, bir hadis-i şerifi rivayet etmiştir.

Yani hadisler gelişi güzel yok farzedilemez, içeriği nekadar rahatsız edici
olursa olsun bu yollarla bize ulaşan hadislerin doğruluk ihtimali çok
yüksektir. Sadece içerikleri çağa uymadığı için günümüz müslümanları
tarafından inkar yolu seçilmektedir.
4-Kutub-i Sitte’den Hadis Örnekleri
Resulullah (sav)’la birlikte Beni’l-Müstalik Gazvesi’ne çıktık. Arap
esirlerinden çokça esir ele geçirdik. Kadınlara karşı arzu duyduk. Çünkü
üzerimizde bekarlık şiddet kesbetmişti. Hep azil yapmak istiyorduk ve:
“Aramızda Resulullah (sav) varken, ona sormadan azil (Bosalmadan penisi
cekmek) yapmak olur mu?” dedik ve sorduk. “Hayır!” buyurdular. “Bunu
yapmamanız gerekir. Kıyamete kadar geleceği takdir edilen her canlı
mutlaka yaratılacaktır (siz tedbirinizle önüne geçemezsiniz).” (Kaynak:
Buhari, Nikah 96, Büyu 109, Itk 13, Megazi 32, Kader 4, Tevhid 18; Müslim,
Nikah 125, (1438); Muvatt )

“Adamın birisi Rasulullah’a gelir ve der ki: Bizim bir cariyemiz var. Bize
hizmet eder; bizimle hurma sular. Ben bazen onunla buluşurum. Ancak,
çocuk doğurmasını istemiyorum. Rasulullah (s.a.v.) ona şöyle dedi: İstersen
azil yap. O’nun kaderinde ne varsa o olur.” (Ahmed, Ebu Davud ve Müslim,
K. Nikâh, 2606)

Sizden birinizin (yemek) kabına sinek düşecek olursa, onu iyice batırın. Zira
onun bir kanadında hastalık, diğerinde şifa vardır. O, içerisinde hastalık
olan kanadıyla korunur. (Ebû Dâvud, Et’ime 49, Buhârî, Tıbb 58, Bed’ü’l-
Halk 14; İbnu Mâce, Tıb 31, Nesâî, Fera’ 11)

Resulullah (sav)’a bir hırsız getirilmişti. “Öldürün onu!” diye emretti.
Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü, bu adam sadece çaldı” denildi. Bunun
üzerine “Öyleyse (elini) kesin!” dedi ve derhal eli kesildi. Sonra aynı adam
ikinci sefer getirildi. Yine: “Öldürün onu!” diye emretti. Kendisine: “Ey
Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı” dendi. Bunun üzerine “Öyleyse
kesin!” dedi ve derhal (sol ayağı) kesildi. Sonra üçüncü sefer getirildi ve
hırsızlık yaptığı söylendi. Hz. Peygamber: “Öldürün onu!” diye emretti.
Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü, bu adam hırsızlık yaptı” denildi. Bunun
üzerine: “(Sol elini) kesin!” diye emretti. Sonra aynı adamı dördüncü kere
getirdiler. “Öldürün onu!” buyurdu. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü, bu adam
hırsızlık yaptı” dediler. Bunun üzerine “(Sağ ayağını da) kesin!” diye emir
buyurdu. Aynı adam beşinci sefer getiririldi. Hz. Peygamber (sav): “Öldürün
onu” diye emretti. Hz. Cabir (ra) der ki: “Adamı götürüp öldürdük. Sonra
sürüyerek götürüp bir kuyuya attık. Üzerini de taşla doldurduk.”(Kaynak:
Ebu Davud, Hudud 20, (4410); Nesai, Sarik 15, (890,91))

Hz.Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)
buyurdular ki: “Geceleyin köpeklerin havlamasını ve merkeplerin
anırmasını işittiğiniz zaman, şeytandan Allah’a sığının. Çünkü onlar, sizlerin
görmediklerinizi görürler.” (Ebu Davud, Edeb, 105-106, no: 5103)

“(Güneş) Arş’ın altında secde yapmaya gider; bu maksatla izin ister,
kendisine izin verilir. Secde edip kabul edilmeyeceği, izin isteyip izin
verilmeyeceği zamanın (kıyametin) gelmesi yakındır. O vakit kendisine:
”Geldiğin yere dön!” denir. Böylece battığı yerden doğar.” (Buhari, Tefsir
Ya-sin 1, Bed’ul-Halk 4, Tevhid 22,23, Müslim, İman 250, (159), Tirmizi,
Tefsir, Ya-sin, 4225)

“Ureyne ve Ukeyle kabilelerinden bir grup Medine’ye gelerek Müslüman
oldular. Medine’nin havası onlara dokununca Peygamber onlara deve sidiği
içmelerini öğütledi. Adamlar develeri dağıttılar ve çobanı da öldürdüler.
Peygamber onları yakalattı, ellerini ve ayaklarını kesti, gözlerini oydu,
çölde susuz ölüme terk etti. Biz onlara su vermek isteyince, Peygamber
bizi engelledi.”
(Buhari Tıp5/1, Hanbel 3/107,163)

Peygamber’in döneminde, “gece baskınları” düzenlenirdi. Peygamber’in
emriyle, “Öldür, öldür!” nidaları haykırılırdı. Sonra da yağmaya girişilirdi.
(Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2368; Ibn Mace, Cihad/30, hadis 2840)

Filistin’de, “Ubna” (sonraları Yübna denmistir) denen bir yere Peygamber
bir baskın düzenlemişti. Baskını yapacaklara da şu buyrugu veriyordu:
“Sabahleyin, Übna’ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak!” Ve, Übna köyü
yakılıyordu. Içindekilerle birlikte. (Ebu Davud, Cihad/91, hadis 2616, c.3,
s.88, ayrica, s.124’deki 2 no.lu not; Ibn Mace, Cihad/31, hadis no: 2843,
c.2, s.948)

Peygamber’e arkadaşlarından biri şöyle sordu:”Ya Resulallah! Evlere
yapılan gece baskınlarında, müşriklerin kadınları, çocukları da öldürülüyor,
ne dersin?” “Onlar da öbürlerindendir.(Kadın ve çocuklar da onlardandır.)
(Bkz.Ebu Davud, Cihad/102, hadis 2638; Cihad/121, hadis 2672; Ibn Mace,
Cihad, hadis 2840; Ahmet Ibn Hanbel, 4/46; Tirmizi, Siyer/19, hadis 1570)

İki yöneticiye birden onay verildi mi, birini öldürün. [1710-Müslim] [1711-
Müslim]

Hırsızlıkta ısrar edenleri öldürün. [1631-Ebû Dâvud-Nesâî]

Toplum içinde casusvari gizli bir şey söyleyeni öldürün. [1118-Buhârî-
Müslim-Ebu Dâvud-İbnu Mâce]

İçki içmede beşinci kez ısrar edenleri öldürün. [1643-Ebû Dâvud-Tirmizî]

Kur’an okudukları halde traş olanları öldürün. [4816-Buhâri-Müslim-
Muvatta-Nesâî-Ebu Dâvud]

Evliyken zina edenleri taşlayarak (recmederek) öldürün. [1111-Buhârî]
[1606-Buhari-Müslim-Tirmizi-Ebu Davud-Nesai-İbn Mace] Bazı nedenlerden
dolayı vazgeçildi. [1609-Muvatta] [1597-Ebu Davud] [1598-Tirmizî-Ebu
Dâvud-Nesâî-İbnu Mâce]

Namazı terkedenler öldürülebilir. [2117-Ebû Dâvud]
Dinden dönenleri öldürün. [1585-Muvatta] [1558-Ebu Dâvud-Nesâî] [676-
Nesâî] [1586-Ebu Dâvud-Nesâî]

Bintu Muhayyisa, babasından naklediyor: “Allah Teâlâ Hazretleri,
Peygamberine, yahudilerin tasarladıkları suikasdı bildirince, Resulullah
(aleyhissalâtu vesselâm): “Yahudi erkeklerden kimi yakalarsanız onu
hemen öldürün!” ferman buyurdu. Bunun üzerine babam Muhayyısa
(radıyallahu anh), yahudi tüccarlarından biri olan Şebîbe’nin üzerine atılıp
öldürdü. Amcam Huvayyısa o sırada henüz müslüman değildi ve
babamdan daha yaşlıydı. Babama hem vuruyor ve hem de: “Ey Allah’ın
düşmanı! (onu nasıl öldürürsün?) Karnındaki yağ belki de onun malından!”
diyordu. Babam şu cevabı verdi: “Bana onu yapmamı öyle bir zat emretti
ki, eğer seni öldürmemi emretse seni de sağ bırakmazdım.” Amcam o
esnada müslüman oldu.” [4240 Ebu Dâvud, Harac 22, (3002).]

Eşcinsellik yapanları öldürün. [1614-Tirmizî-Ebû Dâvud]

Birliği bozanı, tefrika çıkaranı öldürün. [1711-Müslim] [4775-Müslim-Ebu
Davud-Nesâî]

10 yaşında namazı terkeden çocuklarınızı dövün. [2336-Ebû Dâvud-Tirmizî]

Peygamber hainlerin yakılmalarını emretti, sonra caydı. [1060-Buhârî-Ebu
Dâvud-Tirmizî]

Yılanları ve kertenkeleyi öldürün.(4948-Müslim-Ebu Davud-Tirmizî, 4943-
Ebu Davud-Nesâî)

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Şu resimleri yapanlar var ya, -bir rivayette:
“Şu resimlerin sahipleri var ya! Kıyamet günü azab olunacaklar. Onlara:
“Şu yaptıklarmızı diriltin” denir.” Buhari, Libas 89, Tevhid 56; Müslim, Libas
103, (2018); Nesai, Zinet 114, (8, 215)

Resulullah (sav) bir seferden dönmüştü. (O yokken) ben, yüklüğün önüne,
üzerinde resimler bulunan bir bez çekmiştim. Resulullah perdeyi görünce,
çekip attı, (öfkeden) yüzü de renklenmişti. “Ey Aişe!” buyurdular, “bil ki,
Kıyamet günü insanların en çok azab görecek olanı Allah’ın yarattıklarını
taklid edenlerdir.” Hz. Aişe rivayetine devamla dedi ki: “Biz o bezi kestik bir
veya iki minder yaptık.” Buhari, Libas 91, 95; Müslim, Libas 87, (2105);
Muvatta, İsti’zan 8, (2, 966, 967); Nesai, Zinet 112,113, (8, 213); İbnu
Mace, Libas 45, (3653)

04- ARAP TANRISI ALLAH
1-Allah Kelimesinin Kökeni
Allah kelimesinin kökenine dair, “EL-İLAH” ve “AL-İLAH” adlı “Ay tanrısı”
adları ortaya atılmış ve Allah kelimesinin kökeninin bu olduğu söylenmiştir.
Fakat tarihte hiç bir zaman bu isimlerde herhangi bir tanrıya tapılmamıştır.

İslamcı yazarlar, bu iddialara karşılık olarak “AL” ve “EL” kelimelerinin
Arapça’da, İngilizce’deki “THE” artıkelinin karşılığı olduğunu, “İlah”
kelimesinin ise, Arapça’da tanrı manasına geldiğini ve dolayısıyla Allah
kelimesinin kökeninin bu olmasının normal olduğunu söyleyerek yanlışın
üstüne yalan katmışlardır.

Herşeyden evvel, Arapça’daki “EL” ve “AL” ekleri İngilizcedeki “THE”
sözcüğünün karşılığı değildir. Eğer böyle olsaydı, Kuran denmez, “El Kuran”
veya “Al Kuran” denirdi; tıpkı İngilizcede “the Quran” dendiği gibi. Başka bir
örnekle, Hitap edilen kişi, bahsedilen kişiyi mutlaka tanıyorsa veya
bahsedilen kişi insanların çoğunluğu tarafından tanınıyorsa, isminin
başında the the kullanılır ki o isim bir başkası ile karıştırılmasın. Eğer “AL”
ve “EL” ekleri, the ile aynı anlamda artıkeller olsalardı, Muhammed için de
“El-Muhammed” veya “Al-Muhammed” denmesi gerekirdi.

Oysa işin gerçeği “Al” ve “El” sözcükleri Arapça değildir. Bu kelimeler
Sümer ve Babil dillerinden İbranice ve Arapçaya girmiştir. Onların anlamı
şudur: “TANRI”

Evet, “al” ve “el” kelimelerinin anlamı Tanrı’dır. Örneğin Babil dilinde, “Ba-
al” adlı tanrının adının manası; “Bağ tanrısı”dır”. Babil’in meşhur asma
bahçelerini korumakla görevli bağ tanrısıdır. Asıl adı ise “Bağ-Al” dır.

Bu al ve el kelimeleri Yahudilerin Babiller ve Sümerler ile olan kültürel
ilişkileri sonucu İbraniceye girmiştir. Arapçaya da İbraniceden geçmiştir. Bu
kelimeler sadece tanrı manasına gelmez, aynı zamanda da “yüce, ulu” gibi
anlamlarıda vardır. Hatta bu kelimeler, insan isimlerinin başlarına da takı
olmuştur. Çünkü o dönemler, tanrılaştırılmış kutsal rahipler ve hükümdarlar
çoktur. Aşağıda, Sümer ve Babil’den ithal bazı tanrıların adlarını
görüyorsunuz:

Al-Lat Al-Uzza

Al-Menat Kıb-el-La

Hub-al Ba-al

Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

El ve Al kelimeleri, bu gün halen İbranice’de “TANRI” manasında
kullanılmaktadır. Hatta El veya Al kelimesinin yanına hiç bir şey ilave
edilmediğinde, “tanrıların babası” yani “baba tanrı” anlamına gelmektedir.
Yukarda da anlattığımız gibi bu kelimeler İbraniceye daha eski kültür
dillerinden geçmiştir. Örneğin Sümerce, Akada’ca, Babil dili ve eski Mısır
dillerinin bazılarında, al ve el kelimeleri tanrı manasındadır, hatta baş tanrı
manasındadır.

Francois Lenormant, “Chaldean magic and its origin and development” adlı
kitabında, Al kelimesinin tanrı manasında olduğunu, hiç bir tartışmaya yer
bırakmayacak şekilde detaylarıyla anlatıyor.

“ALLAH” kelimesinde ki “AL” hecesini açıkladık. Şimdi geçelim “LAH”
hecesine. O hece aslında “LAH” değil, “LA” hecesidir. İbranice ve Arapçaya
“LAH” olarak girmiştir. Arapça ve İbranice kelimeleri ithal ederken
kelimelerin sonlarına H harfi eklerler. Çünkü bu dillerde H harfi bir ayraç
gibi kullanılarak, üstüne vurgu yapılarak kullanılır.

Allah kelimesinin esası “AL-LA” dır. “EL-LA” veya “EL-LE” de diyebilirsiniz.
Çünkü sadece lehçe farkı yapmış olursunuz. “LA” hecesi ise DİŞİLİK EKİDİR.
Sümer ve Babil kaynaklı bazı tanrıçaların ve hatta bayanların isimlerin
sonlarına eklenir. Örnekler:

Sinder-el-la Mu-al-la

Raffe-el-la Ley-la

Sühey-la Gabri-el-la

Annabel-la

Şimdi “AL” ve “LA” hecelerini toplayalım. AL+LA = TANRIÇA Nitekim bu
“ELLA” veya “ALLA” sözcüğü, pek fazla kullanılmayan bir sözcük olsa bile
halen İbranice’de manası “TANRIÇA” olarak kalmıştır:

“La ilahe il Allah” diyenler aslında “tanrıçadan başka tanrıça yoktur”
diyorlar. Çünkü Al-Lah zaten üniversal dilde tanrıça demektir. “İlahe” ise
Arapça’da “tanrıça” demektir. Kimileri “tanrıça” kelimesinin Arapça’da
karşılığının “elahim” olduğu yalanını söylese de, elahim, İbranice’deki
“Elohim” kelimesidir ve her iki dilde de “tanrılar” manasına gelmektedir.

“La ilahe il Allah” Yani bir değil iki kere tastikli tanrıça. Yahudiler,
Anadolu’nun ana tanrıçası olan “Kıb-El-Le”yi, “Kab-Al-Lah” olarak telahfus
ederek tanrıları arasına kattılar. Fakat onu fazla önemsemediler. Çünkü
Yahudilerde tanrı ve tanrıçadan bol bir şey yoktu.

Al-la veya Al-lah Yahudiler ve Araplarda farklı manalarda kullanılır. Çünkü
Yahudilerle bir soy olan Araplar, Sümerlilerin ana tanrıçası Kıb-El-La’yı ANA
TANRIÇA edinmişlerdi. Ana tanrıça edindikleri için ise, başındaki “kıb”
hecesine gerek duymamışlardır. Çünkü Al-La veya El-La veya El-Le
kelimesi, zaten TANRIÇA demekti.
Fakat şimdiki Yahudiler olan Israiloğulları bunu yapmadılar çünkü onlar Kıb-
El-La’yı ana tanrıça edinmediler. Zira onların tanrıları ve tanrıçaları çoktu.
Diyebilirsiniz ki, “Arapların da tanrı ve tanrıçaları çoktu”. Evet ama Kıb-El-
La’yı ana tanrıça edindiklerinde, onun eş değerinde başka bir tanrı veya
tanrıçaları yoktu. Diğer tanrı ve tanrıçaları daha geç dönemlerde ithal
edilerek önem kazanmaya başladı. Kabe’de o dönemlerde baş put’un Allah
olmasının sebebi budur. Çünkü o, Arap milleti ortaya çıktığında onların ilk
tanrıçaları idi.

Allah da aslında Ay kökenli bir tanrıçaydı. Çünkü Mezapotamya ve
anadolu’nun ay tanrıçası Kıbele (Kıble)’den devşirmedir. Daha sonraları
ataerkil dinlerin etkisiyle melezleştirilerek cinsiyeti yok edildi. Özellikle
İslamın gelişiyle tamamen erkek hüviyetine büründürüldü ve cinsiyeti de
inkar edilmeye başlandı.

Allah (Kıble,Kıbele) neden Ay kökenlidir? Ay’ın manası nedir?

Bilinç insanoğlu’nun ortaya çıkışından çok sonra başladı. Ancak, bilinç
başlar başlamaz aniden şimdiki seviyesinde ortaya çıkmadı. Dolayısı ile,
insanoğlu yarı bilinçli, hatta az bilinçli dönemlerini de yaşadı. Yani, seviye
bakımından, şimdiki hayvan ve insan arası birşeydi.

Kendinizi o dönemde doğmuş yarı bilinçli, zekası kıt bir insan olarak
düşünün. Kendinizin hakkında hiç birşey bilmediğiniz bir gezegende
buluyorsunuz. Böyle bir ortamda, o kıt zekanızla bile olsa, ilk
gözlemlemeye çalışacağınız şeyler, yeryüzündeki canlılar ve gökyüzündeki
yıldızlar, gezegenler olacaktır. Çünkü ilk dikkat çekecek olanlar bunlardır.

Yıldızlar taşlar gibi ölü değildi, onlar hereketliydi. Bir görünüp bir
kayboluyorlardı. Bunların içinde en hareketli olanları Güneş ve Ay idi. Aynı
zamanda da onların gözünde, gökyüzündekilerin en büyük olanlarıydı. İşte
bu yüzden, yıldızlar canlı olmalıydı.

Hele ki; bazen yarım ay olup, şekilden şekile giren, bazen büyüyüp, bazen
küçülen Ay, mutlaka canlı olmalıydı, Ayrıca Ay, hem ışık veriyor, hem de
doğarak, batarak çok uzun bir mesafede hareket ediyordu. O mutlaka canlı
olmalıydı.

Pekiyi ya Güneş? O en koskoca olanı? Ne kadar ilginç bir şey o değil mi?
Bazen ormanlar yanarken çıkan o sıcak ve sarı şeyden yayıyordu.(Alev) Bu
çok büyük bir etkinlik; koskoca dünyayı ısıtıyor, bitkileri yeşertiyordu. O da
Ay gibi çok fazla hareket ediyordu. Evet evet, o mutlaka canlıdır. Canı ne
zaman isterse o zaman ısıtıyor, bitkileri canı istediği zaman yeşertiyor.
Kızdığı zaman, ormanlara o sarı ve sıcak şeyden gönderip yok ediyor.

O, o sarı şeylerden bizim üzerimize de gönderiyor. Demek ki bizi görüyor
ve biliyor. O sarı ve sıcak şeyleriyle bazen bizi bunaltıyor, ceza veriyor,
bazen ise soğuk kış aylarında bizi bunaltmadan ısıtıyor, üşümekten
kurtarıyor. Evet, evet bütün bunları yapan, bizi tanımıyor olamaz, hele hele
ölü hiç olamaz.

Ay da geceleri o sarı şeylerden gönderiyor ama onunkiler sıcak değil. Fakat
bize yol gösteriyor. O ikisi neden hep buradalar? Neden başka yerlere
gitmiyorlar? Gitseler bile geri geliyorlar? Neden bizlerle ve bizim Dünyamız
ile bu kadar ilgileniyorlar? Yoksa burası onların mı? Güneşin o sarı
şeylerden gönderdiği bitkiler, onun kendi bitkileri mi?

O yüzden mi onları yeşertip yaşatıyor? Kendi bitkileri olduğu için mi? Ama
bize de o sarı şeylerden gönderiyor? Bizimle de ilgileniyor. Yoksa biz de mi
onunuz? Onlar çok güçlü, hiç düşmanları yok. Şimdiye kadar onlardan daha
güçlü bir şeyin onları kovaladığını veya avladığını görmedik.

Pekiyi ya yıldızlar? Onlarda da var o sarı şeylerden. Onlar kim? Olsa olsa o
iki tane büyük şeyin çocukları olabilirler. Acaba bu iki şeyden hangisi dişi?
Olsa olsa o geceleri çıkan dişi olabilir. Çünkü o daha küçük ve daha az
güçlü. O büyük olanı ise çok büyük ve çok güçlü. O sarı şeylerden en çok
onda var. Demek ki o da erkek olanı.

İlk bilinç başladığında, işte buna benzer, ilkel ama çok da mantıksız
olmayan düşünceler ürettiler. Ve bunun neticesinde, Güneş ve Ay’ı
efendileri olarak kabul edip, onlara tapınmaya başladılar. İnsanoğlunun ilk
tapındığı şeyler, Güneş ve Ay’dır. Bütün diğer tanrılar bunlardan türemiştir.
Çünkü doğaya gözle görülür bir biçimde en çok etki edebilen bu ikisi idi.
Doğayı yönetiyorlardı.

Allah kelimesinin manasının tanrıça olduğunu anlattık. Pekiyi ama onun bir
de simgesi olması gerekmiyor mu? Evet gerekiyor. Yukarıda ne demiştik?
“İlk tanrılar Ay ve güneş idi” demiştik değil mi? Allah bir tanrıça olduğuna
göre, onun simgesi ne olabilirdi?

Elbette ki çoğu tanrıça figürlerinde olduğu gibi, onun da simgesi Ay
olacaktı. Çünkü ilkel insanlardan başlamak üzere binlerce yıl güneş ve Ay’ı
canlı sandılar, ve Ay’ın dişi, Güneş’in ise erkek olduğunu, yıldızların ise
onların çocukları olduğunu düşündüler. İşte bu yüzden Allah’ın simgesi
Ay’dır. Neden Allah’ın simgesi Ay’dır?

Çünkü o bir Ay tanrıçasıdır da ondan. Tanrıçaların hepsi Ay kökenlidir.
Tanrıların ise hepsi Güneş kökenlidir. İneğin boynuzları da Ay’ı simgeler.
Çünkü iki boynuzu tek parça olarak düşündüğünüzde hilal şeklindedir. Bazı
dinlerde ineğin kutsal olmasının sebebi de budur. Bazı simgelerde hem
boynuz (Hilal olarak) hem de daire şeklinde dolunay birlikte verilir. Ay ile
ilişkisi olan tanrılar mutlaka tanrıçadır.

Fakat Allah putunun bir başka özelliği daha var. Çünkü o aynı zamanda da
içinde yuvarlak bir kara taş barındırıyor. O kara taş, Allah’ı simgeleyen
diğer putdur. İslam öncesi putperest Araplar, aynen şimdiki müslümanların
yaptıkları gibi, Allah putunun etrafında dönerek hac vazifelerini yerine
getiriyorlardı. Ve aynen şimdiki gibi, orada şeytan taşlıyorlardı.

Ay tanrıçası Kıble’nin kara taşı kayıp yada çalındı. Söylentilere göre, Roma
imparatorluğu zamanında, Roma şehrine götürüldü. Yine bir rivayete göre
şu anda Vatikan’da saklanıyor. Hatta Kıbele’nin kara taşının çalınarak
Kabe’ye götürüldüğü ve o kara taşın oradaki taş olduğu dahi söyleniyor.
Fakat Kıble’nin kara taşı her nerede olursa olsun, onun bir kara taşı vardı.

Kıbele inanırları, o kara taşın etrafında dönerek hac vazifelerini yerine
getirirlerdi. O zamanki inanışa göre, Tanrıça Kıble ve tanrı Attis birbirlerine
aşık oldular fakat kavuşamadılar. Bunun üzüntüsünden, tanrı Attis kendi
cinsel organını keserek erkekliğini bitirdi ve bu sırada kan kaybından öldü.

Kıbele yüzyıllar boyunca üzüntüsünden gözyaşı döktü. Bunun üzerine bazı
dindar kişiler Kıbele ayinleri esnasında hüzünlenerek kendi cinsel
organlarını kesme yoluyla mahtem tuttular. Bunu yapanlar, Kıbele rahipleri,
yani gallos oldular ve saygı duyuldular. Ve sonunda Kıble’nin döktüğü göz
yaşları tanrı Attis’i diriltti ve bu adet kalktı. İşte İslamdaki sunnetin kökeni
de buradandır. Maksat Kıble’nin yas’ına ortak olmaktır.

Not: Gerçek Kıble, gerçekten de sevilesi bir tanrı idi. Ve gelmiş geçmiş tüm
tanrılar arasında hiç bir tanrı onun kadar sevilmemiştir. İnsanlık ona çok
şey borçludur. Çünkü o erkekleştirilmiş sahte Kıble olan Tanrı Allah ve
benzeri tanrılar gibi savaşmayı ve kavgayı değil, sevmeyi aşıladı.

Tanrıça Kıbele’nin dininde çok fazla tapınak yoktur. Çünkü her nerede
olurlarsa olsunlar, Kıble’ye yönelerek selama durmak vardır. Matthew
Bunson’un “A dictionary of the Roman Empire” kitabında, bu rituellerin bir
kısmını bulabilirsiniz.

Dua ederken elleri avuçları yukarı doğru açmanın kökeni de Ay
tanrıçalarının dinlerindendir. Ay’ın ışığına nur denirdi. Avuçlar açık ve
yukarıya bakacak şekilde dua edilirdi ki; avuçların içi Ay’dan gelen nur ile
dolsun. Sonra da avuçlarda toplanan nur, yüze sürülür. Yani nur ile yüz
yıkayıp, günahlardan arınmak.

2-Arap Mitolojisinde Tanrı Allah
Arap mitolojisinin öğeleri belirgin biçimde günümüze ulaşamamıştır, yine
de daha sonra İslam döneminde bazı kaynaklarda çok kısa ve yalınca
tanımlandıkları olmuştur. Ayrıca İslam dininin kutsal kitabı Kur’an’da
dönemin Araplarının inançlarına dair bazı tanımlar içermektedir.

Kur’an’da İslam öncesi Arapların cinlere tapındığı (Sebe-41), meleklere
tapındığı (Zuhruf-19) ve dişi tanrıçalara tapındıkları (Nisa-117)
geçmektedir. Arap mitolojisine dair Kur’an’da geçen en belirgin öğe de
onların Yaratıcı sıfatı bulunan belirli bir baş tanrıya tapındıkları fakat bunun
dışında, bu baş tanrı ile kendileri arasında aracı olmaları için, çeşitli daha
küçük tanrılara tapındıklarıdır (Ankebut-61,63; Zumer-3 vd.)

Ayrıca tapındıkları ve putperestlik geleneğini sürdürdükleri bu tanrıların bir
kısmını Allah’ın Kızları yani baş tanrının çocukları olarak gördüklerine ve
onları Allah’ın onları affetmesine dair şefaatçi bildiklerine dair ifadeler de
vardır. Bu düşünceleri destekleyecek şekilde dönemden bugüne kadar
ulaşan bazı şiir metinlerinde, “Allah” adıyla andıkları yüce bir Tanrı’ya dair
bilgiler bulunmaktadır.

Tefsirciler Zümre-3 ayetini yorumlarken, İslam öncesi dönemde bölgedeki
insanların Allah veya tek yaratıcı Tanrı’ya inandıklarını ama melekleri veya
bir tür ilahları, kendilerini Yaratıcı Tanrı’ya yaklaştırsınlar diye aracı
kıldıklarını bu aracı ilahlara ve putlarına taptıkları şeklinde açıklamıştır.
(Seyyid Kutub, Fî Zilâl-il Kur’an, 8. cilt, Zümer Suresi, 3. ayet, s. 567 –
Dünya Yayıncılık, İstanbul, 1991 ve Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, 5. cilt,
Zümer suresi, 3. ayet, s. 93-95, İnsan Yayınları, İstanbul, 1991.)

Nisa-117 “Onlar, Allah’ı bırakıp ancak dişilere tapıyorlar. Hâlbuki (aslında)
azgın bir şeytana tapmaktadırlar.“

Ankebut-61 “Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve
ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah”
diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar? “

Zumer-3 “İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka
dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar
diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler
konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör
olanları doğru yola iletmez.“

Yine de bunun daha sonraki dönemlerde Müslümanlar tarafından,
politeistik tanrıların isimleri yerine metinlere geçirildiği şeklinde iddialar da
mevcuttur. Genel görüş bu iddaları içinde çeşitli putların ve politeistik
inançta inanılan tanrı isimlerinin yer aldığı şiir parçalarının da bugüne
ulaştığı gerekçesiyle reddeder. Ayrıca İbnu’l-Kelbî’nin kaleme almış olduğu
“Kitabu’l Asnam”da Arapların Allah adıyla andıkları bir tanrının yanı sıra
farklı tanrılara da tapındıklarına dair bilgiler mevcuttur. Ek olarak bazıları
Allah isminin Mekke’de bulunan putlardan veya politeistik tanrılardan
birinin adı olabileceğini veya yüce bir tanrının isminden çok genel anlamda
tanrı sözcüğü yerine kullanıldığını öne sürmüşlerdir.

Arap mitolojisinin tamamen çoktanrıcı bir temel üzerine mi kurulduğu
yoksa daha çok henoteistik (bir tanrıya bağlanırken diğer tanrıların varlığını
da kabuletmek) bir temele mi sahip olduğu bilimsel anlamda belirsizdir.
Sonuç olarak Hz.Muhammed peygamberlik öncesi putperesken tapındığı
tanrısını tek tanrı haline getirip geri kalan tanrıları ortadan kaldırmıştır.
3-Kuran’da Tanrı Allah İnsan Şeklinde Tasvir Edilir.
İmam çevresindekilere vaaz veriyormuş. “Allah gözle görülmez, kulakla
duyulmaz, elle dokunulmaz. Ne yerdedir, ne göktedir…” Bektaşi
dayanamamış demiş ki; “Ya, sen şuna ‘Yok’ diyeceksin, ama dilin
varmıyor!.

Çoğu kişi günümüz modern bilimine dayanarak allah her yerdedir, başka
boyuttadır gibi laflar etse de ayetleri ve hadisleri çarpıtmadan okursak
islamın tanrısının nerde ve neye benzediğini açıkça görebiliriz. Bir de kutsal
denilen kitapları yazanların kafası o kadar karışıktır ki ne olduğuna tam
karar verememişlerdir.

Tanrı Allah erkektir zevcesi olmadığını söyler. Yani bekardır.

Bazı dillerde Arapça’da dahil olmak üzere eril ve dişil artikeller
kullanılıyor.İngilizcede Allaha o derken “he” kullanılıyor ve Arapçada da
huve(o) eril takısı kullanılıyor. Tıpkı,Kul huve’llahu ehad(O Allah birdir) de
olduğu gibi.Arapça’da o(kadın) lar için seslendiğimiz zaman İngilizce’deki
she kullanmamız gerekiyor bu da Arapça’da hiye demek. Allah’a huve-o
deniliyor. Yani Kuran’da Allah’tan erkek olarak bahsediliyor.

İhlas-3 “Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de
doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).”

Enam-101 “…O’nun nasıl oğlu olur ki, eşi olmamıştır.”

Söz konusu kelime “sahibetü” dür. Bunu bir çok meal ve diyanet eski meali
“zevcesi” yani hanımı diye tercüme etmişlerdir. Fakat işe ayıkanlar ve yeni
diyanet meali “eşi” diye tercüme etmişlerdir.

İnsan Suretindedir; yüzü, gözü, kulağı, elleri ve insani duyguları vardır.

Bakara-255 (Ayetel Kürsi) “… Diridir Kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku
tutmaz. …”

3457 – Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki:
“Sizden biri kardeşiyle dövüşünce yüze vurmaktan sakınsın.” Müslim’in
rivayetinde şu ziyade var: “…zira Allah Adem’i kendi suretinde yaratmıştır.”
[Buhari, Itk 20; Müslim, Birr, 112, (2612).]

(…) Bize Nasr b. Ali El-Cehdamî rivayet etti. (Dedi ki): Bana babam rivayet
etti. (Dedi ki): Bize Müsennâ rivayet etti. H. Band Muhammed b. Hatim de
rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdurrahman b. Mehdi, Müsennâ b. Saîd’den, o
da Katâde’den, o da Ebû Eyyûb’dan, o da Ebû Hureyre’den naklen rivayet
etti. Ebû Hureyre, Resûlullah buyurdu demiş. İbnu Hâtim’in hâdisinde ise
Peygamber’den naklen ibaresi vardır: “Biriniz kardeşiyle kavga ederse
yüzden kaçınsın! Çünkü Allah Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır.”
buyurmuşlar. (Sahih-i Müslim / 45- İyilik, Sile ve Âdâb Bahsi / 32- “Yüze
Vurmanın Yasak Edilmesi” Babı-115)

Bize Muhammed b. Râfi’ rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdürrezzak rivayet
etti. (Dedi ki): Bize Ma’mer, Hemmam b. Münebbih’ten naklen haber verdi.
Hemmam: Bize Ebu Hureyre’nin, Resûlullah den rivayet ettikleri şunlardır…
diyerek bir takım hadisler nakletmiştir. Onlardan biri de şudur: Resûlullah :
“Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı. …” buyurdular. [Sahih-i Müslim /
Cennet / 11- “Cennete, Kalpleri Kuş Kalbi Gibi Olan Bir Takım Kavimler
Girecektir” Hadisi Babı-28- (2841)]

Şura-11 “Gökleri ve yeri yaratandır, size kendi nefislerinizden eşler ve
davarlardan da çiftler yaratmıştır. O sizi bu yolla üretip çoğaltıyor. O’nun
benzeri hiçbir şey yoktur ve O, herşeyi işitendir, görendir.”

Diyanet’in resmi çevirisinde bu anlam verilmiş. sözlerini tam karşılığıysa
şöyle: “… O’nun (Tanrı’nın) benzeri gibi bir şey yoktur…” Bu ayet
tefsirlerde şöyle yorumlanır: “O’nun kendisinin benzerinin bulunması şöyle
dursun, benzeri’nin bile benzeri yoktur…”(Bkz. Elmalıh Hamdi Yazır, Hak
Dini Kur’an Dili, 6/4225.)

“Tanrı’nın benzerinin olmadığı” anlatılmak isteniyor. Daha doğ’rusu böyle
demek istendiği savunuluyor yorumlarda. Bununla birlikte “Tanrı’nın
benzeri yoktur” sözü, Kur’an’ın bütü’nünde ve hadislerde tanıtılan “Tanrı’ya
pek uymuyor. Çünkü gerek ayetlerde, gerek hadislerde Tanrı’nın nasıl
tanıtıldığına, O’na uygun görülen niteliklere bakıldığında, bu Tanrı’nın “tıpkı
insana benzediği” görülür. Yani “insan”da bulunan nitelikler bu “Tanrı”da
da var:

Örneğin: insan görür, işitir; bu Tanrı da görür, işitir, insan konu’şur, bu Tanrı
da, öyle., İnsan gelir, bu Tanrı da, insan kızar-öfkelenir, bu Tanrı da., insan
“öç alma” yoluna güder; bu Tanrı da., insan yatışır, düşünür, acır, bağışlar;
bu Tanrı da., insan gibi “efen’didir (Rabb), “kral”dır (Melik), “ev”i (Ka’be…),
“tahtı, sarayı” (ARŞ) vardır. Güçlüdür kimi insan gibi (Azız). “Ezici”dir
(Kahhâr), “zor-ba”dır (Cebbar), “sevecen”dir (Vedûd)… Dost, düşman
edinir.

İnsan biçimindedir: “yüz”ü vardır. Birçok ayette, Tanrı’nın “vech”inden, yani
-“yüz” ünden sözedilir (Bakara-115, Rahman-27).”El”inden,”iki el”inden
sözedilir. Âdem için “iki elimle yarat’tım” diyor. (Sad-75.) Kendisi için “iki eli
açık” denir. (Mâi’de-64.) “iki göz”ünden sözedilir. Kimi zaman “aynî”, yani
“gözüm” der (Bkz. Tâhâ: 39), kimi zaman kendi “gözler”inden”a’yunina”,
yani “gözlerimiz” diye sözeder ( Hûd:-37, Mü’mimûn-27; Tûr-48…)

Allahın baldırından bahsedilir (Kalem-42, 43) “Allah ahirette Peygamberlere
kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” (Müslim İman
302, Buhari 97/24,10/29, Müsned, 3/1)
Göklerin üstünde Arşına (tahtına) kurulmuş oturmaktadır, taşıyıcı Melekleri
vardır ve her mucizeyi gökten indirir. Geceleri en alt kata iner.

Allah yeri , göğü ve ikisi arasındakileri 6 günde yaratmış ve yorulmamıştır,
sonra da arşa kurulmuştur. (Kaf-38, Araf-54, Furkan-59, Yunus-3, Hud-7,
Secde-4, Hadid-4, Mülk 16) Arşı taşıyan ve çevresinde tespih eden 8 tane
melek vardır. (Zümer-75, Mümin-7, Hakka-17)

Mülk-16, 17 “Gökte olanin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi
oldunuz? (O zaman) bir de bakarsınız yeryüzü şiddetle çalkalanıyor. Yahut
göktekinin, üzerinize taş yağdıran rüzgâr göndermeyeceğinden mi emin
oldunuz? O zaman, uyarım nasılmış bileceksiniz!”

Bakara-57 “Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın
indirdik. “Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin” (dedik). Onlar
(verdiğimiz nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler fakat,
kendilerine zulmediyorlardı.”

Ebû Said El-Hudri ve Ebû Hüreyre’nin rivayetlerine göre Resûlullah şöyle
buyurdular: “Allahu Teâlâ iki gecenin üçte birlik vakti geçene kadar mühlet
verip (sonra) dünya semasına iner ve: “Mağfirete ermek isteyen var mı?”;
Tevbe eden yok mu?, Dua eden yok mu?” diye buyurur. Bu durum sabah
olana kadar da devam eder. [Müslim (758) ve Buhârî’ye aittir (1145).]

Tanrı Allah, Musa zamanında Tur dağında (muhtemelen mağarada)
yaşıyormuş.

Kasas-30 “Ateşin yanına gelince o mübarek bölgedeki vadinin sağ kıyısında
bulunan ağaçtan şöyle seslenildi ona: “Ey Musa, haberin olsun Benim, Ben,
Allah, alemlerin Rabbi!” Aynı hikaye Neml:7:9 da da anlatılmaktadır.

Yer ve gök yok iken su üstünde yaşıyormuş.

HÛD-7 “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan
için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede)
yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen,
inkârcılar “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler. “

Hadise göre ise boşluktaki bir su üzerinde. “Allah mahlukatı yaratmadan
önce bir ‘ÂMÂ’da idi. Âmâ’nın altında da hava, üstünde de hava vardı.” (El-
Futuhatu’l-Mekkiye, I/148)

Bu mekandan münezzeh filan süslü lafları, kelamcıların din makyajlama
çabalarıdır. Kuran hiç öyle mekandan münezzeh bir Tanrı portresi çizmez.
Kelamcilere baksan Allah gökte demek küfürdür. Oysa Kuran’da açıkca
gökte olduğundan bahsedilmektedir. Kuranda anlatılan Tanrı Allahın
Zeustan farkı yoktur.

Diğer kutsal kitaplarda Tanrı Allah’ın, İnsanı Kendi Suretinde Yaratması:
Tevrat

Tekvin 1: 26 Tanrı, “İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım”
dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere,
yeryüzünün tümüne egemen olsun.”

27 Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde
yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı. (Ayrıca bkz. Tekvin
5:1)

İncil

1-Korintliler 11: 7. (…) Çünkü erkek Tanrı’nın benzeyişinde olup Tanrı’nın
yüceliğini yansıtır. Kadın ise erkeğin yüceliğini yansıtır.

Kur’an’da ve rivayetlerde anlatılan yüz, göz, iki el, parmak, avuç, ayak,
gölge, suret, sağ el gibi kelimelerin gerçek anlamlarıyla mı yoksa mecaz
anlamlarıyla mı kullanılmış olduğu Müslümanlar tarafından çokça
tartışılmıştır. Bütün bunları, yani Tanrı’nın Kur’an’daki biçimini,
kafalarındaki Tanrı kavramına uygun bulmayan yorumcular, kelamcılar ve
usulu’l-fıkıhçılar (İslam hukukçuları), kendi görüşlerine uydurmak için
sözle’ri, sözcükleri gerçek anlamlarının dışına çıkarıp yorumlar yaparlar.
Oysa birkaç istisna dışında Kuran’da genellikle bu ifadelerin ve kelimelerin
gerçek anlamda kullanıldığı ortadadır.

Kuran’da ki pek çok Ayet’te tasfir edilen Tanrı Allah’ın insana benzediğini
Elbette ki sadece bizler görmedik, asırlarca önce görenler de oldu. Hatta
İslam’a ait bir tarikat bunu bizzat belirtti. Bu tarikatın adı Müccesime’dir
(veya müşebbihe). Bu tarikat da Kuran Ayet’lerini süzerek Allah’ın bir cismi
olduğuna, insan gibi tavırlar sergilediğine hükmetmişler ve buna iman
etmişlerdir. Bu tarikat diğerleri tarafından sapkın ilan edilse de, bir dönem
takipçileri olmuştur. Soruyorum bu şekilde tasvir edilen Allahın Zeusdan
farkı var mı?

4-Tanrı Allah Zamandan ve Mekandan Münezzeh
mi?
Soru; Allah için bir değişiklik, zaman ve mekan söz konusu olmaz mı?

İSLAMİ CEVAP: Allah zaman ve mekân yokken vardı. Onun için zaman ve
mekândan münezzehtir. Mekâna geçmek bir değişikliktir, bu ise sonradan
yaratılanların özelliğidir. Mekâna dayanmak ona ihtiyaçtan ileri gelir. Bu ise
Allah’a yakışmaz. Hem de Allah, -haşa- maddî bir varlık değil ki, hakkında
böyle bir şey düşünülmüş olsun.

Allah’ın Zatı gibi, sıfatları ve isimleri de sonsuzdur.
Verilen bu cevaptan çıkan sonuç: Allah zamandan ve mekandan
münehzehtir, yani Allah’ın mekanı da yoktur, zamana da tabi değildir.

GERÇEK: Yukarıda anlatılan Allahın zamandan ve mekandan münezzehliği
açık seçik kuranın ayetleri ile çelişmektedir. Kendimize sormamız gerekmez
mi peki aşağıda ayetlerde vurgulanan zaman, mekan mefhumları ne
anlama geliyor?

Mearic-4 ”Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde
çıkabilmektedir”

Hac-47. “Bir de senden acele azab istiyorlar. Elbette Allah sözünden
caymaz. Bununla beraber Rabbinin katında birgün, sizin sayacaklarınızdan
bin sene gibidir.”

Taha-5 “Rahman arşa istiva etmiştir.”

“Tanrı’nın istivası (yani sarayında tahtına geçip kurulması) MALUMDUR
(bilinir), nasıl olduğuysa MEÇHULDÜR (bilinemez). (Bkz. Muhammed Ali
Sabunî, Safvctu’t Tefâ- sîr, 1 / 450.)

“Salih seleften hiç kimse şunu inkâr etmez: Tanrı, ARŞ’ın üstüne
kurulmuştur, (istiva) Bu, gerçektir. Selef yalnızca, bu kurulmanın NASIL
olduğunu bilmez. Çünkü bunun nasıl olduğu, gerçek anlamda bilinemez.”
(Bkz. Kurtubî, tefsir, 7 / 219)

“Tanrı’nın Arşı” denince anlatılmak istenen “Tanrı’nın tahtıyla sarayı”dır ve
ayetlerde Tanrı’nın buraya geçip kuruluduğu anlatılmaktadır.

Mü’min-7 “Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler)
………”

Kur’an’a göre “ARŞ “in “melekler”den “taşıyıcılar”ı da var. Allahın Arşı
kıyamette 8 melek tarafından taşınacağıda yazmaktadır. (Hakka-17)

Hadid-4 “O, gökleri ve yeri alti günde yaratan, sonra da arsa istiva
edendir.”

Mülk-16 “Gökteki Allah’ın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz ? ”

Mülk-17 ”Yoksa gökte olanın üzerinize ‘taş yağdıran (fırtınalı) bir rüzgar’
göndermeyeceğinden emin misiniz? Siz o takdirde Benim uyarmam
nasılmış bilip-öğreneceksiniz”

Nahl-50 “Üstlerindeki Rablerinden korkarlar.”

Kuranda anlatılan Allah hiç de müslümanların idda etdiği gibi zamandan
mekandan münehzehmiş gibi durmuyor. Kuranın bu ayetleri eğer körü
körüne imanla değil de sorgulayarak okunursa bu gerçek herkez tarafından
rahat rahat görülebilir.

5-Tanrı Allah’ın Ahirette Bacak Açması
“Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp
baldırını gösterir.” (Müslim İman 302, Buhari 97/24,10/29, Müsned, 3/1)

“Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)’ı dinledim,
“Baldırların açılacağı, kendilerinin secdeye davet edileceği gün…(Kalem
42) mealindeki ayetle ilgili olarak” şöyle diyordu: “Rabbimiz baldırını açar,
her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken
kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde
etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür
(ve secde edemezler.)” (Buhari, Tefsir, Nun vel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8,
Tevhid 24; Müslim, İman 302. (183)

Konuyu tasvir eden ayet 68/42 nolu ayettir. Arapçası ve meali aynen
şöyledir:

“Yevme yukşefu an sâkın ve yud’avne iles sucûdi fe lâ yestetîûn” Arapça

“O gün bacak keşfolunur ve secdeye davet edilirler ama güç yetiremezler.”
Türkçe

Burayet de müslümanların, milletin gözünden kaçırmak için binbir takla
attıkları, mealcilerin gerçek anlamını örtmek için binbir sahtekarlığa
başvurdukları bir ayettir.

Kimi mealci bacak yerine perde demiş, perde açılacak diye anlam
vermiştir. Halbuki “sak” apaçık bacak demektir. Bunu kanıtlamak çok kolay.
75/29 nolu ayette “bacak bacağa dolanır” şeklinde ölüm anını anlatır.
Burda hiç bir uyanık mealci perde perdeye dolanır filan demez. Kelime
aynıdır.

“Velteffetis sâku bis sâk(sâkı).” (75/29) Arapça

“Ve bacak bacağa dolaşır. ” (75/29) Türkçe

İşin içinden bu kadar ucuz çıkılmayacağını bilen daha akıllı mealciler, açılan
bacağın insanların olduğunu iddia ederler. Bu ise anlamı iyice saçma hale
getirir. Çünkü İnsanların bacağının açılmasıyla secdeye davet edilmelerinin
hiç bir alakası olamaz. Böyle olsa deli saçması olurdu. “Bacak açılır,
otomobil ani bir frenle durur” cümlesi bir anlam ifade der. Ama “bacak
açılır, güneş tutulur” diye bir cümle alakasız bir saçmalamadır. O yüzden
açılan bacak allahın bacağıdır, başka türlü yorumlanamaz.
Allahın bacağını görünce millet öyle şok oluyor ki, secdeye de
varamıyorlar! Artık nasıl bir bacaksa! Bir de destekleyen sahih denen
kitapta hadis var.

İlk manevra Elmalılı’dan gelmiştir. Bu acayip ve komik anlamı örtmek için
aynen şöyle meal vermiştir: “Bir sak keşfolunur”!!! Aslında daha komik
olanı da var. O da Tekin meali:”İşlerin güçleşip, herkesin paçalarını sıvayıp
kaçacak yer aradığı (paçalarının tutuştuğu) gün….” Sanırsın adamlar
dereye dalacak! Ne paça sıvaması? “Paçaları sıvayıp sıvışacak delik
aradıkları” deseydin bari! Nasıl bir iştir bu mealcilik?

İslami Bir Siteden Soru ve Sözde Cevabı:

“Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp
baldırını gösterir.” (Müslim – İman 302, Buhari 97/24,10/29, Hanbel 3/1)

Bu hadisin hangi kitaplarda geçtiğine iyice dikkat edin. Hadis kitaplarının
sözde en doğrusu olarak gösterilen, tek hadisini inkar edenin kafir olacağı
söylenen Müslim ve Buhari’de. Hadisçilerin mantığına göre bu hadisi inkar
eden kafir, bu hadise inanan gerçek Müslüman olacaktır. Allah’a hiçbir
şeyin benzemediğini söyleyen ayete karşın, hiçbir mecazi ifadeyi
çağrıştırmadan, Allah’ın baldırı olduğunu ve ahirette baldırını açacağını
söylemenin saçmalığını uzunca anlatmaya gerek var mı?

Hadis sahih ve destekleyen ayet: Kalem -42,43 “Baldırların açılacağı
(işlerin zorlaşacağı) ve kâfirlerin secdeye çağrılıp da gözleri düşmüş ve
kendilerini zillet kaplamış bir halde buna güç yetiremeyecekleri günü
(Kıyamet gününü) düşün. Halbuki onlar sağlıklarında secde etmeye
çağrılıyorlar(ve buna yanaşmıyorlar)dı.”

Bazı ayet ve hadislerde Allahın eli, Allahın İpi, Allahın Baldırı gibi ifadeler
kullanılmaktadır. Bu tür ayetler mütaşabih ayetlerdir. Peygamber
efendimizde bazı hadislerinde mütaşabih kelimeler kullanmıştır. Taki
insanlar bu meseleri daha iyi anlasın. Nitekim başka bir hadisi şerifte
Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır.

“Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)’ı dinledim,
[Baldırların açılacağı, kendilerinin sevdeye davet edileceği gün…(Kalem
42) mealindeki ayetle ilgili olarak Şöyle diyordu: “Rabbimiz baldırını açar,
her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken
kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlarda secde
etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür
(ve secde edemezler.)” [Buhari, Tefisr, Nun vel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8,
Tevhid 24; Müslim, İman 302. (183)]

Kalem suresinin 42. ayetinde “Keşfus – sak” tabiri geçmektedir. Lügat
olarak baldırın açılması manasına gelir. Görüldüğü üzere ayeti kerimeden
asıl maksat lügat maksadı değildir, belki bir mesaj söz konusudur.
Hadis yukarıdaki rivayette baldır kelimesini “sakehu” şeklinde zamir olarak
kaydeder. İbnu Hacer bir başka tarikde zamirsiz olarak “sake” şeklinde
geldiğini ve bu şeklin -ayeti kerimeye uygunluk arzetmesi sebebiyle- daha
doğru oldğunu söyler. Aksi takdirde yukarı ki tercümede aslına muvafık
olarak kaydettiğimiz üzere Cenab-ı Hakka baldır izafe ederek, insana teşbih
etmek gibi te’vili tekellüflü bir durum ortaya çıkacağını belirtir.

Öyle ise, “baldırı açmaktan” murad nedir?

Alimler bunu, “bütün hakikatkerin çırıl çıplak ortaya çıkması (sebebiyle)
hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi” şeklinde
anlamışlardır.

Nitekim hadiste, Resulullah (aleyhisselatu vesselam) Cenab-ı Hakkın bütün
gerçekleri ortaya koyarak hesap verme hadisesinin dehşetini yaşattığı
hengamda, dünyada iken kulluğunu samimiyetle yapanlarla, riyakar
hareket edenleri tefrik edip mü’minleri dehşetten kurtaracağını, riyakarları
da sırtları eğilmez bir hale sokarak cürümlerini yüzlerine vurmak suretiyle,
dehşetlerine dehşet katacağını belirtmektedir.

AÇIKLAMA: Bu sadece yorumdur kuranda hiçbir dayanağı yoktur. En abzurt
kelimede bile hikmet arayan zihniyet elbet buna benzer akıl yürütmeyle
cevaplar bulacaktır. Kuranın bütün açıkları böyle zorlama yorumlarla
kapatılmaktadır.

6-Arşta Tuvalet Yok mu?
Konunun başlığı ilk başta sizlere itici gelebilir ama okuduğunuzda sizde
bana hak vereceksiniz. Sonuçta Kuran tanrısı Allah insan şeklindedir. Eli,
gözü, kulağı, tahtı, sarayı ve insansı bütün özellikleri mevcuttur. Biz her
canlı gibi yer içeriz ve yediklerimizin sindirilemeyen kısımlarını ise boşaltım
sistemimiz yoluyla dışarı atarız. Peki Tanrı Allah?

Bir önceki yazımızda Tanrı Allahın insani bir özelliğini yani Ahirette bacak
açmasını incelemiştik, şimdi de Tanrı Allahın başka bir insani özelliğini
görelim. Önce Tanrı Allahın oturduğu mekanın “Arş” ne olduğunu ortaya
koyalım.

Tâhâ-5 “Errahmanu alel arşistevâ.” Meal: “Rahmân, Arş’a kurulmuştur.”

Ne demek bu? Rahman, arşa istiva etti. Peki istiva ne demek? Şu demek:
Bu kelime “seviye” ile aynı köktendir. İstiva etti dedin mi onunla aynı
seviyeye geldi, yani ona oturdu anlamı çıkar. Oturduğun zaman oturduğun
nesne ile aynı seviyeye gelirsin. Yani istiva etti, oturdu demektir. Demek
rahman arşa kurulmuş.Peki Arş ne?
Yine Kurana bakalım: Neml suresinde Saba melikesi Belkıs’ın tahtını
sarayına getirtir. Süleyman. Belkıs’ın tahtı için Kuran’da hangi sözcük
kullanılır? Arş! İşte:

“Eyyukum ye’tini bi arşiha?” (Kuran 27/38) “Onun tahtını kim getirir?”

Demek Rahman nereye kurulmuş? Tahtına. Yani arş da öyle acayip garayip
filan bir şey değil. Bildiğimiz Belkıs’ın yani bir insan hükümdarın da
oturduğu, bildiğimiz taht. Şimdi arş ne, bunu açıkladıktan, allahın oturduğu
yer olduğunu belirttikten sonra, niye tuvalet yokmuş açıklayalım:

“Allah pisliği akletmeyenler üzerine yapar”! (Kuran 10/100)

Bu verdiğim meale inanmayanlar olacaktır. Bence de inanılmaz! Yüz
numaralı ayette böyle bir cümle olması gerçekten inanılır gibi değil ama,
Kuranı yazanlar bunuda düşünmüşler. Pes artık yani, Kuran’da adamlar
Tanrı Allaha bacağını açtırdılar, yetmedi, bir de pislik yaptırmışlar! Meale
inanmayanlar olacağını bildiğim için arapça orijinalini kelime kelime
çözümlüyorum:

Ve yec’alu : Ve yapar

Ricse : pislik (Aslında ağır pislik. Araplar idrara necis, dışkıya ise rics der.)

Alellezine : üzerlerine

La ya’kilun : akletmeyenler.

Burada “Yec’ale” kesin biçimde “yapar” demektir. Mealciler bu anlamı artık
oha diyerek gizlemiş, atar, meydana getirir, yaftalar, azap verir gibi bir
sürü alakasız kelime ile geçiştirmişler. Halbuki ceale kökü kesinlikle yaptı
demektir. Cealna yaptık demektir. Bu anlam son derece kesindir. Bu
durumda ne oluyor? Arşta tuvalet yok. Allah da pislik yapacağında boşa
gitmesin diye kimin üzerine yapacağını biliyor!

Yûnus-100 “Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kimse iman edemez. Allah, azabı
akıllarını (güzelce) kullanmayanlara verir.”

Görüldüğü gibi diyanet mealinde anlam gizlenmiş. Gerçek anlamı
yazamadıklarından ilgisiz meal ederek anlamı geçiştirmişler. Kuran’daki
bütün gariplikler bu şekilde örtbas edilmektedir.

7-Tanrı Allah’ın Hür İrade Anlayışı
Allah insanların özgür düşüncelerine müdahale eder mi? Başka bir değişle
kişinin hayatını önceden belirler mi? Şayet bu soruların cevabı “hayır” işe,
bugüne kadar duyduğumuz “Allah yazmışsa bozsun”, veya “Kaderine razı
oldu” gibi söylemlerin hemen bugün çöpe atılması gerekmektedir. Çünkü
müslümanların bize anlatmaya çalıştıklarına göre Allah, kimsenin kaderini
ve kısmetini önceden belirlemez. Oysa ki madalyonun diğer yüzü hiçte
öyle değildir. Bu gibi sözlerin ortaya çıkış nedeni ve günlük hayatımızda
çokça duymamızın sebebi zaten İslam dininin kültürümüze etkisi ve sosyal
yaşam tarzımızın Arap örf ve adetlerine göre şekillendirilmesinden
kaynaklanmaktadır. “Kader ve kısmet” kelimeleri Arapça’dir, Türkçe
değildir. Hz.Muhammed’in hayalinde yarattığı Tanrı Allah’a göre insanların
bu dünyada var olmasının tek nedeni Allah’a kölelik yapmak, kendisine
tapmamız ve o’na ibadet etmemizdir. Kendisi bu emrini Kuran’in Zariyat
süresinde apaçık bir şekilde dile getirmiştir;

Zariyat-56 “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye
yarattım.”

Ayrıca kutsi hadislerden bir tanesinde ise Allah insanlardan gizlendiğini ve
bulunmayı istediği söylemiştir;

“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi murad ettim. Beni bilsinler diye
mahlûkatı yarattım.”
(Keşfu`l-Hafa, C.2-5-132, H.No: 2016)

İşte bu saklambaç oyununda Allah’i kalp gözleriyle! gördüğünü iddia
edenler için cennette şarap ırmakları, tomurcuk memeli yaşıt kızlar, Arap
yarımadasında çokça popüler olan ve tadına doyum olmayan hurmalar
vardır. Kişinin cennete veya cehenneme gireceği bu saklambaç oyununda
sarfettiği başarıya bağlıdır. Bu oyunda Allah’i bulamayacak olan şanssız
kişiler için ise Allah peşinen kaynar kazanlar hazırlamış, işkence etsinler
diye zebaniler yaratmış ve iğrenç besinler yedirmek için yine Arap
yarımadasında yetişen zakkumlar hazırlamıştır. Allah, saklandığı halde
kendisini görmediğini söyleyenler için hiç bir şekilde merhamet
göstermeyecektir.

Ortadaki problem ise bu saklambaç oyununda başarılı olmak ve Allah’in
bize sunduğu iman testini geçerek cennet vizesi almak yine bizim elimizde
değildir. Allah imtihan halinde olan insanların arasında kafasının estiğini
hem saptırabilmekte, hem de doğru yola yöneltebilmektedir. Allah Secde
süresinin 13. ayetinde beyan ettiği gibi kendisi istemiş olsaydı tüm
insanları hidayete erdirir, doğru yola yöneltir ve cennete girmelerini
sağlayabilirdi. Fakat ayettende görüldüğü gibi Allah cehennemi insan ve
cinlerle doldurmak için ant içmektedir;

Secde-13 “Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benim,
“Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım”
sözüm gerçekleşecektir.”

Şimdi bu ayetten sonra aklımıza ilk gelen sorular; Neden en merhametli,
sevgi dolu bir Allah çok sevdiği kullarının “hepsine” doğru yolu göstermek
istemez? Neden insanları yaratarak kendi hallerine bırakır ve günü
geldiğinde “kasten”, yani “bilerek ve amaçlı” olarak doğru yola iletmediği
insanları tüm öfkesi ile cehenneme gönderir?

Buna karşılık müslümanlar “Allah’a iman etmekte veya inkar etmekte hür
iradenizi kullanmada özgürsünüz” demektedirler. Fakat üstteki örnek
verdiğim ayetlerden de “çok açık ve net” bir şekilde anlaşıldığı gibi Allah
dilediğini doğru yola iletebilir. Allah sırf cehennem dolsun boş kalmasın
diye kişileri saptıracağını söylemektedir.

Bir diğer ayette ise Allah doğru yola girebilme ihtimali olan insanların
kalplerini mühürlediğini ve hiç bir suretle önün izni olmadan doğruya
yönelemeyeceğini bildirmiştir;

Muhammed-16 “İşte bunlar, Allah’ın, kalplerini mühürlediği ve nefislerinin
arzularına uyan kimselerdir.”

Bir diğer ayette ise Allah bazı insanları lanetlediğini, onların gözlerini kör ve
kulaklarını sağır ettiğini bildirmiştir;

Muhammed-23 “İşte bunlar, Allah’ın lânetleyip, kulaklarını sağır, gözlerini
kör ettiği kimselerdir.”

Elbette ki bu durum tüm kainatın yaratıcısı olduğunu, gelmiş geçmiş
tanrıların en merhametlisi ve en sevgili olduğunu iddia eden bir Tanrıya
yakışır bir hal değildir. Ayette bahsettiği kişiler her ne kadar da kötü insan
olsalarda, onların kalplerini mühürlemek yerine, onları doğru yola sokmak,
kalplerini açmak, Allah’in Kuran’da bahsedilen “en merhametli” sıfatına
çok daha yakışır bir hareket olurdu. Örnek olarak bir hükümdar düşünelim.
Hükümdar birinin bacaklarını kestiriyor ve koşamadığı için onu
cezalandırıyor. Şimdi bu hükümdar psikopat değilde ne olabilir? Kuran’in
merhametli Allah’i neden bir psikopat gibi davranış sergiliyor?

Bu bilmece, bir sonraki ayette mesuliyet’in Allah’tan insanlara geçmesi,
yanı kalplerini kendileri kilitleyen kişilerin ortaya çıkması ile dahada karışık
bir hal almaktadır;

Muhammed-24 “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde
kilitleri mi var?”

Şimdi kalpleri mühürleyen Allah mi? Yoksa kişi kendi kalbini kendi mi
mühürlüyor? Apaçık belli ki, bu iki ayet birbirleri ile kati surette
uyuşmamaktadır. Kuran bazen aynı süre içerisinde kendiyle bile
çelişebilmektedir;

Insan Suresi

29-İşte bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
30-Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla
bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

31-O, dilediği kimseyi rahmetine sokar. Zalimlere ise elem dolu bir azap
hazırlamıştır.

Altını çizerek sunduğum 29 nolu ayette bir an hür irade’nin varlığını
görebiliyoruz. Fakat hemen ardından gelen ayette ise Allah kendi ile
çelişmekte ve ayetten “sız isterseniz dileyin, Allah dilemedikçe o’nun
rahmetine giremezsiniz” gibi bir anlam çıkmaktadır. Yine bu iki ayet
birbirleri ile katı surette uyuşmamaktadır. Üstte anlatılanlardan sadece bir
tanesi doğru olabilir. Ya “dileyen rabbine ulaşabilir”, ya da “O istemez ise
bu iş olmaz”. Çay ile yoğurt nasıl beraber gitmiyor ise, bu iki ayette
birbirleri ile uyuşmamaktadır..

Burada akla gelen diğer bir soru ise şudur. Allah kastı bir şekilde kişilerin
kalbini mühürlüyor ve onları yoldan çıkarıyor işe, O halde yoldan çıkardığı
insanları Allah neden cezalandırmak ister? Eğer doğruya yönelme seçeneği
hür irademize ait ise, bu durumda üstte örneklediğim 32:13, 47:16 ve
47:23 no’lu ayetler gerçeği yansıtmamaktadır. Şayet ayetler doğruysa ve
Allah gerçekten dilediğini yoldan çıkarıp dilediğini yola koyuyor işe, bu
durumda da Allah’in kölelerine davranış biçiminde büyük adaletsizlik var
demektir.. Hayatımız Allah’in rehberliğiyle ve o’nun talimatlarına göre şekil
alıyor ise ortada beliren en ufak bir itaatsızlık ve inkardan biz insanlar suçlu
görülemeyiz. Başımıza gelecek tüm olaylar, tüm kötülükler ve tüm iyilikler
Allah tarafından önceden tayin edildiyse bu durumda sorumluluk bize ait
değildir. Adil ve insaflı olan bir Allah, aynı zamanda mantıksız olamaz.. Bu
sadist düşünce tarzı, aşsağıdaki alıntıladığım ayet ile bariz bir şekilde
çelişkidedir. Dilediği takdirde her insanı hidayete erdirebileceğini iddia
eden, fakat aynı zamanda bunu cehennemi doldurmak için yapmayacağını
dile getiren bir Allah, bakınız aşsağıda kulağa ve göze hiçte samimi
gelmeyen sözlerini nasıl dile getirmektedir;

Al-i İmran-108 “Allah, âlemlere hiç zulüm etmek istemez.”

Bir üstteki paragrafı ve hemen üstte bulunan ayeti düşünerek yine bir
hükümdar örneği vermek istiyorum. Bir hükümdar düşünelim.. Bu
hükümdar ileride insanlara yapılacak işkenceler için kaynar kazanları
hazırlamış, kelle uçurmak için cellat ve zebanileri peşinen önceden
ayarlamış, meydanda toplanan halka sesleniyor ve diyor ki, “Ben sizi bana
itaat etmenizi sağlayacak, sizleri doğru yola yöneltecek güce ve insanı
düşünce yapısına sahibim. Fakat bunu yapmayacağım ve her ne kadar size
zulüm etmek istemeşemde sizi şu arkada gördüğünüz kaynar kazanlarda
cayır cayır yakacağım. Ben iste böyle merhametli bir hükümdarım.”

Karışıklık burda bitti mi? Elbette hayır. Allah bununlada kalmayıp, yoldan
çıkardığı kişilerin işlerini ve hayatlarını kendilerine güzel göstererek onların
kafasını daha da karıştırmak istiyor. Sanki Allah yarattığı köleleri ile oyun
oynamaktan zevk alıyor;
Neml-4 “Şüphesiz, ahiret hayatına inanmayanların işlerini biz kendilerine
güzel göstermişizdir de o yüzden bocalayıp dururlar.”

Rad-33 “Inkâr edenlere hileleri güzel gösterildi ve onlar doğru yoldan
saptırıldılar. Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.”

Dahası da var tabi. Tam üstteki ayetlere bakarak inanmayanların
bocalamalarının Allah tarafından olduğunu sandığımız bir anda, şeytan
yine devreye giriyor ve Allah kendi ağzıyla dediklerini bir anda yutuveriyor.
Oysa inanmayanların içinde bulunduğu güzel durum Allah tarafından güzel
gösterilmemiş, tam aksine şeytan tarafından güzel gösterilip süslenip
püslenmiştir;

Enam-43 “Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe
etselerdi ya… Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da
yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.”

Enfal-48 “Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve, “Bu gün artık
insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size
yardımcıyım.” demişti.”

Nahl-63 “Allah’a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler
gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların
dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır.”

Üstte ki çelişen ayetlere bakarak sağlıklı bir şekilde şu sonuçları
çıkartabiliriz;

1-Hz.Muhammed önceki ayetlerde ne yazdığını unutarak bu hataya
düşüyor.

2-Allah boya badana işlerinde Şeytanla işbirliği yapıyor.

3-Allah fırçayı sallarken desteksiz sallıyor.

Üstteki seçenekler arasından hangisinin akla daha yatkın ve doğru
olduğunu kişinin “Hür İradesine” bırakıyorum. İşte benim hür irade
anlayışım, iste Tanrı Allah’in. Karar sizin.

8-Tanrı Allah Herşeyi Bilebilir mi?
Bilindiği gibi islam inancına göre Tanrı Allah’ın herhangi bir şeyin meydana
gelmesini Ezelde dilemiş olmasına KADER, buşekilde Tanrı Allah tarafından
olmasını dilenen şeyin zamanı geldiğinde meydana gelmesine ise KAZA
denir.
Bu inanca göre Evren, Dünya ve İnsanlar yaratılmadan önce Tanrı
yaşanacak herşeyi belirlemiş, olmasını dilemiş, Levh-i Mahfuz’una
yazdırmış ve o istenen şey zamanı geldiğinde meydana gelmiş ve
gelecektir. İslam inancına göre herhangi bir şeyin meydana gelmesi için
Tanrı Allahın iradesi şarttır dilemediği hiçbirşey meydana gelemez.

KAZA ve KADER Hakkında İslami Görüşler

A-Ehl-i Sünnetin görüşü

Sunnilik yani Ehl-i Sünnete göre insan, belli ölçülere göre hareket eden hür
bir varlıktır. O, işlerini kendi irade ve ihtiyariyle yapar. Zorunlu fiiller dışında
kendi isteğine bağlı olarak yaptığı işlerin emir olanlarından mükâfat, yasak
olanlarından ceza görecektir. Allah’ın teklifleri, sevap ve ikabını
gerektirecek işler bellidir. İnsan bunları seçme ve yapmada serbesttir.

İnsan kendi irade ve ihtiyariyle yaptığı zorunlu olmayan fiillerden, başka bir
deyimle, isteğe bağlı olarak seçimini kendi kendisinin yaptığı işlerden
sorumludur. Bu fiillerin tümü teklif dairesine girer, sevap veya ikabı,
mükâfat veya cezayı gerektirir.

İnsanda yaratma vasfı yoktur. O, fiilini seçme hürriyetine sahiptir. İnsanın
seçimine göre yaratma Allah’a aittir. İnsan ancak kâsibtir, müktesiptir,
fiillerini kesb eder, kazanır.

B-Cebriyenin görüşü

Ehl-i Sünnetin dışında yer alan Cebriye’ye göre insan fiillerinde yaptığı
işlerde mecburdur. İnsanın iradesi, gücü yoktur. O fiillerini zorunlu olarak
yapar. İnsanın fiilleriyle münasebeti, çöpün rüzgârla olan münasebeti
gibidir. Fiiller insana nispet edilir. Kulların hareketleri cansız varlıkların
hareketleri gibidir. Kulun fiillerinde ihtiyar sahibi olması, mucit ve halık
olmasını gerektirir. Halbuki yaratıcılık yalnız Allah’a aittir.

Bu fırka, kaza ve kaderi nazara alarak kulun fiillerini yapmada mecbur
olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Bununla Allah Tealâyı acizden tenzihe
çalışırken diğer taraftan Allah Tealâya zulüm isnat etmişlerdir.

C-Mutezile’nin görüşü

Mutezile, Cebriyenin görüşünün tam tersini savunur. Mutezileye göre insan
irade ve güç sahibidir, kendi fiillerinin yaraticisidir. Onlara göre insan, kendi
fiillerini yaratirsa ancak hür ve sorumlu olur, ceza ve mükâfat ancak böyle
tahakkuk eder.

Mutezilenin bu konudaki görüşünde aşiriliga gittigi görülüyor. Gerçekte
insan cüz’i bir irade sahibidir. Allah’ın bahşettiği bir kudretle fiillerini yapar;
ama asla yaratıcı değildir, kendi fiillerinin halıkı olamaz. İnsan dilediğini
seçme ve yapma hakkına sahiptir. Ama hiç bir zaman mutlak irade ve
mutlak güç sahibi değildir.

Hangisi Doğru?

Görüldüğü gibi, İslami ekoller arasında KADER ve KAZA ile ilgili görüş birliği
yoktur. Ehl-i Sünnetin bu konudaki görüşüne göre insanın bazı konularda
iradesinin olduğu kabul edilmektedir. Oysa Kuranda ki ayetlere bakıldığında
islam inancında insan iradesi sözkonusu değildir. Olan ve olacak bütün
olaylar evren ve insanlık yaratılmadan önce Levh-i Mahfuz’da yazılmış ve
günü geldiğinde de bunlar olacaktır.

Kader ve Kaza inancına göre daha insanlar yaratılmadan önce her insanın
yapacağı iyilikler, kötülükler ve hertürlü davranış Tanrı Allah tarafından
yazılmış yani cennetlik olanlar ve cehennemlik olanlar önceden
belirlenmiştir. Eğer bunlar yani insanların yapacakları önceden yazılmışsa
peygamber göndermenin anlamı nedir? Tanrı, dinlerin iddia ettiği gibi
herşeyi biliyorsa, dünyanın bu halini, dinlerin sebep olduğu acıları,
işlenecek suçları, çekilecek acıları, tecavüzleri, köleleştirmeleri, katliamları
da bilip ve daha bunlar ortada yokken kasten yaratmış demektir. Tanrı
Allah herşeyi biliyorsa sonucu önceden belli olan bu sınavın anlamı nedir?

Tabiki bu mantıksızlığı farkeden islam alimleri çareyi ayetlerdeki kesin
hükümleri gözardı ederek ve kendilerince yorumlayarak insanın
yaptıklarından belli ölçülerde sorumlu olduğunu idda etmekte bulmuşlardır.
Ehl-i Sünnet görüşü bu mantıkla oluşturulmuştur.

Peki insanın yaptıklarından sorumlu olması nasıl mümkün olabilir? Elbette
insanın özgür iradesi ile yaptıklarını Tanrı Allahın bilmemesi ile bu mümkün
olabilir. Aslında kuranda bazı ayetlerde ki ifadeler Tanrı Allahın geleceği
bilmediğini göstermektedir.

İşin garibi Sunni görüşünü de, Cebriye görüşünü de destekleyici ayetleri
Kuranda bulmak mümkündür. Yani İslam inancının ve Kuranın biryığın
çelişkisinden biride budur. Bazı ayetlere göre Tanrı Allah geçmişi, geleceği,
olmuş ve olacak herşeyi bilen ve olan herşey onun iradesine bağlı mutlak
güç sahibi olarak anlatılırken, gene Kuran’da ki bazı ayetlerde Tanrı allahın
gelecekten habersiz olduğu ve geleceği bilemediği vurgulanmaktadır.

Tevbe-16 “Allah sizin cihad ettiğinizi bilinceye kadar terkedileceğinizimi
zannediyorsunuz? Allah, Resulu ve Müminler dışında samimi dost edinip
edinmediğinizi Allah bilinceye kadar serbest bırakılacağınızı mı
düşünüyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Arapçası: “Em hasibtum en tutrekû ve lemmâ ya’lemillâhullezîne câhedû
minkum ve lem yettehızû min dûnillâhi ve lâ resûlihî ve lâl mu’minîne
velîceh(velîceten), vallâhu habîrun bi mâ ta’melûn(ta’melûne).”
“lemmâ” arapcada ki kulanımı “Geçmişte olmadı ama bundan sonra
olabilir” anlamındadır. Yani bu ayette Allah şimdiye kadar bilmedi bundan
sonra bilebilir anlamında kullanılmıştır. Ayette Allah ne yaptığınızdan
haberdardır denmekte dikkat edin ne yapacağınızdan değil ne
yaptığınızdan haberdardır denmektedir. Bu ayete göre Tanrı Allah insanın
yaptığı şeyleri önceden bilememekte ancak bu işler yapıldığı anda
haberdar olmaktadır.

Diyanet Eski Meali: “Allah, içinizden cihat edenleri; Allah’tan,
peygamberinden ve inananlardan başka sırdaş edinmeyenleri ortaya
çıkarmadan sizi kendi halinize bırakacak mı zannediyorsunuz? Allah
işlediklerinizden haberdardır. .”

Tabi bu ayetteki Allahın geleceği bilmediğini gösteren anlam Mealcileri
rahatsız etmiş bu nedenle anlamı çarpıtılarak meal edilmiştir. Yukarıda ki
Diyanet mealinde “Allah bilinceye kadar” cümlesi “ortaya çıkarıncaya
kadar” şeklinde meal edilerek ayetteki gerçek anlam örtbas edilmiştir.
Malesef Kuranda pekçok ayet bu şekilde gerçek anlamlarından farklı meal
edilerek ya kuranda ki çelişkiler örtbas edilmekte yada gene gerçek
anlamından farklı meal edilerek olmayan mucizeler üretilmektedir. Bu ise
gerçekte insanları kandırmaktan ve dini olduğundan farklı göstermekten
başka bir şey değildir.

Diğer örnekleri görelim.

Hadid-25 “Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve
beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine
getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar
bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da
kendisine ve Resûllerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz
Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir. “

Ali İmran-140 “Eğer size (Uhud’da) bir yara dokunduysa bunun bir benzeri
bir yarada (Bedir’de) Mekkelilere dokunmuştu. Biz bu günleri insanların
arasında dönüp dolaştırırız. Bunu allah müminleri bilsin ve sizden (bunu
anlatacak) şahitler alsın diye yaparız. Allah zalimleri sevmez.”

Diyanet Meali“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk
da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü)
günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi
ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri
ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri
sevmez. “

Ali İmran-142 “Allah sizden cihat edenleri öğrenmeden ve yine sabredenleri
öğrenmeden, yoksa cennete gideceğinizi mi zannediyorsunuz?”
Diyanet Meali “Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt
etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi
mi sandınız?”

Yokarda ki örneklerde de görüldüğü gibi Kuranın bu ayetlerinde açıkca Tanrı
Allahın geleceği bilemediği ancak olaylar olduktan sonra öğrendiği
vurgulanmaktadır. Oysa Kuranın pekçok ayetinde vurgulanan ve Kader
olarak isimlendirilen, inanışa göre geçmiş ve gelecek tüm olaylar ve
varlıklar Allah katında bulunan Levh-i Mahfuz’da yazılı bulunmaktadır.
Şimdi bu ayetlere örnekler görelim.

Hadid-22 “Yeryüzünde ve sizin başınıza gelen her hangi bir olay yoktur ki,
biz onu yaratmadan önce o, kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bulunmasın.
Doğrusu bunu bilmek Allah’a kolaydır.”

Zumer-62 “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir.”

Saffat-96 “Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.”

Evet baştaki soruyu tekrar edelim hangisi doğru? Kurana göre Tanrı Allah
herşeyi bilen taktir eden ve önceden belirleyen mutlak güç (Hadid-22,
Zumer-62, benzeri pekçok ayet) ve gene Kurana göre Tanrı Allah geleceği
bilemez (Hadid-25, Ali İmran-140,142, benzeri pekçok ayet) insanları
kendine inanmaya teşvik eder, insan inanırsa cennete, inanmazsa
cehennemine göndermeyi vaat eder.

Malesef Kuran’da kesin olarak açıklanan çok az şey var. Hiç bir şey tam
değil aslında. Bir tek alkol ve domuz gibi bazı konularda bütün
müslümanlar ortak bir payda da buluşuyorlar. Diğer konularda ise, yine
hepsi ya hadislerden yada kuran’dan yararlanıyorlar ama Kuran yada
hadislerden çıkan sonuçlar kesin bilgi içermediği için kendini alim gören
herkes kendi kafasına göre yorumlamış. Allah her şeyi bilir mi sorusu içinde
yine aynı şey geçerlidir.

İslam İnancına göre Kuran Tanrı Allah kelamıdır ve hiç değişmemiştir. Buna
inananlara sorulması gereken sorular ise şunlar;

1-Eğer Kuran Allah kelamı ise bu çelişkileri nasıl açıklarsınız?

2-Geleceği bilip bilmediğinden emin olmayan bir Tanrı sizce gerçek olabilir
mi?

3-Eğer Tanrı Allah geleceği bilemiyorsa bu gücünün sınırlı olduğu anlamına
gelmez mi?

4-Tanrı Allah’ın geleceği bilememesi zamandan ve Mekandan münezzeh
olmadığı anlamına da gelmiyor mu?
Bu soruların cevabını aramaya başladığınız an sorgulamaya da başlamış
olursunuz. Sonuç olarak islam kendi içinde bir çok çelişki içerdiği için
müslümanların bu kadar farklı mezheplere, bu kadar farklı cemaatlere
ayrılması, hatta aynı cemaat içinde bile farklı görüşlerin olması hep
Kuran’da ki butarz çelişkilerden kaynaklanmaktadır.

9-Merhamet Sahibi! Tanrı Allah
Merhamet, sözlüklerde “bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı
kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma duygusu” olarak
tanımlanmaktadır.

Merhamet duygusu tüm canlılara sevgi ile yaklaşma, onları kötülüklerden
koruma ve kurtarma, zor durumlarında yardım etme, bağışta bulunma,
affetme gibi iyi huy ve davranışların başlıca nedenidir. İslam inancına göre
bu duygunun kaynağı Tanrı Allah’tır. İnsanlardaki merhametin Tanrı Allah’ın
rahmet ve merhametinin bir tecellisi ve bir yansıması olduğuna inanılır.

Kuran’da Tanrı Allah’ın en önemli niteliklerinden birisi olarak merhametli
olması vurgulanır. Bu niteliğini ifade eden Rahman ve Rahim kelimeleri
Kuran’da Allah ve Rab adlarından sonra en çok anılan adlar olması, Tanrı
Allah’ın merhamet niteliğinin önemini ve sonsuzluğunu göstergesi kabul
edilmektedir. Tanrı Allahın merhamet sahibi olması nedeniyle insanları
besleyip büyütüğü, ödüllendirdiği, nimetler bağışladığı, suçları affettiği ve
peygamberler yollayarak doğru yolu gösterdiğine inanılır. Kuran’a göre
Tanrı Allah’ın rahmeti herşeyi kuşatmış (Araf-156), merhametlilerin en
merhametlisi (Araf-151) ve merhamet edenlerin en hayırlısı (Mümin-109)
gibi nitelikleri olduğu anlatılır.

Tanrı Allahın marheti hadislerde de anlatılır; Tanrı Allah’ın merhametinin
büyüklüğünü ve insanlardaki merhametin kaynağını olduğu bir hadis’de
şöyle anlatılır: “Allah merhametini yüz parçaya ayırdı, doksan dokuz
parçasını kendi yanında tuttu, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir
parça rahmet sebebiyle yaratıklar birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu
hayvan, bir tarafını incitir endişesiyle ayağını yavrusundan sakınır” (Buhari,
Edeb, 19, Müslim, Tevbe, 17).

Görüldüğü gibi Kuranda ve hadis kaynaklarında Tanrı Allah sonsuz
merhamet sahibi ve çok bağışlayıcı olarak tarif edilir bunla ilgili çok sayıda
Ayet ve Hadis mevcuttur. Peki sonsuz merhamet sahibi ve çok bağışlayıcı
Tanrı Allah’ın sırf cehenneme göndermek ve işkence yapmak için varlıklar
yaratıp sonra da bununla övünmesini nasıl açıklayacağız?

Hud,118-119 ”Rabbin dileseydi, insanları (aynı inanca bağlı) tek bir ümmet
yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam
edeceklerdir. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin, “Andolsun ki
cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracağım”
sözü kesinleşti.”

Bu ayette açıkça insanların bir kısmına merhamet ederken, merhamet
etmediği insanlar da yarattığını ve bunların cehennemlik olduğunu ilan
ediyor, üstelik cehennemi silme suçlu insanlarla dolduracağına dair birde
and içiyor, tanrı nasıl and içer?, neyin adına and içer? bunlar Tanrı Allah’ın
muğlakta kalan ve Kur’anda açıklanmayan yönleridir. Nasıl bir merhamettir
ki kendi yarattığı ve özellikle kaderini belirlediği insanları daha yaratmadan
cehennem azabına mahkum ediyor. Buna merhamet mi denir yoksa
sadislik mi?

Kuran’a göre, Hıristiyanlar, Museviler, Budistler, Hindular, Çok-Tanrılı
Dinlerin mensupları, Şamanistler veya hiç bir dine bağlı olmayan Ateistler,
Agnostikler, Deistler ve Panteistler gibi islam dışı dinler ve felsefi akımların
mensubları ne kadar temiz kalpli olursa olsunlar, insanlara ve hatta
insanlığa ne kadar değerli hizmetlerde bulunmuş olursa olsunlar, isterlerse
ömürleri boyunca hiç kimseye en ufacık bir zarar vermemiş olsunlar. Eğer
İslam dininden haberleri varsa ve İslam’ı öğrenmek imkânına sahipken yine
de müslüman olmadılarsa cehennemde sonsuza kadar hiç bitmeyecek bir
ateşte yanacaklar. Bu insanların suçu sadece ve sadece inanmamak!
İnanmayan kadar kendine inandıramayanın da suçu yokmudur? Bumudur
merhamet sahibi olmak?

Kuran diyor ki,ömrünü insanlığa hizmet ederek geçirmiş bu satırları
okumanı sağlayan buluşlar yapmış ama islamı tanıdığı halde inanmadığı
için cehenneme atılan bu insanlar sonsuza kadar yanacak, böğrü ve sırtı
ateşle dağlanacak, irinli sudan içirilecek, kafasına kaynar sular dökülecek,
derisi yanacak yok olacak, her defasında yeni bir deri örtülecek vücuduna
ve tekrar yakılacak. bunlar sonsuza kadar, hiç bitmeden devam edecek.
Sadece inanmadılar diye! Bumudur Rahman ve Rahimlik!

Herşeyi yoktan var eden, inanan-inanmayan bütün insanları da yaratan,
sonsuz rahmet sahibi Tanrı Allah’nın böyle şeyler yapacağı hiç aklınıza
sığıyor mu? Ama Kuran işte tam da bunları söylüyor,

Bakara-39 “İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte
bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”

Nisa-56 “Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri
yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz.
Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.“

Beyyine-6“Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli ile Allah’a ortak koşanlar, içinde
ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en
kötüsüdürler. “

Hacc,19-20-21-22 “İşte iki hasım taraf ki, Rableri hakkında tartışmaya
girmişlerdir. Bunlardan inkar edenler için ateşten giysiler biçilmiştir.
Başlarının üstünden de kaynar su dökülür. Onunla, karınlarının içindekiler
ve derileri eritilir. Onlar için bir de demirden topuzlar vardır. Her ne zaman
cehennemden, o ızdıraptan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve
onlara, “Tadın yangın azabını” denilir.”

Fatır-36“İnkar edenlere cehennem ateşi vardır. Ölümlerine hükmedilmez ki
ölsünler kendilerinden cehennemin azabı da hafifletilmez. Her inkarcıyı
böylece cezalandırırız.”

Fetih-13“Kim Allah’a ve Peygambere inanmazsa bilsin ki, şüphesiz biz,
inkârcılar için alevli bir ateş hazırladık.”

Görüldüğü gibi eğer bu insan iman sahibi değilse iyi ve yararlı işller yapsa
da sonsuza kadar cehennemliktir Kuran’da pekçok ayette açık seçik
söylenen insanların cennetlik olmasının ön şartı Allah ve peygamberine
inanmak yani müslüman olmaktır. Üstelik Kurana göre Müslüman
olmayanların yaptıkları iyi işler de boşadır!

Tevbe-17 “Kâfirlerin cami yapmaları ve diğer bütün (iyi) işleri, boşa
gidecek, Cehennemde sonsuz kalacaklar.”

İbrahim-18 “Rablerini inkar edenlerin işleri, fırtınalı bir günde, rüzgarın
şiddetle savurduğu küle benzer; yaptıklarından hiçbir şey elde edemezler.
İşte bu uzak sapıklıktır”.

Furkan-23 “Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler
haline getiririz (değersiz kılarız).”

Kehf-103, 104 “De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi?
Onların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel işler
yaptıklarını sanıyorlardı.”

Hud-16 “İşte onlar, kendileri için âhirette ateşten başka bir şey olmayan
kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün
yapmakta oldukları da boş şeylerdir.“

Bakara-217 “……İçinizden dininden dönüp kafir olarak ölen olursa, bunların
işleri dünya ve ahirette boşa gitmiş olur. İşte cehennemlikler onlardır, onlar
orada temellidirler.”

İnsanlığa hizmet etmiş ve yardımseverliği ile tanınan; sanatcı, bilim adamı,
siyasetci, futbolcu, vb… tanınmış fakat müslüman olmayan pekçok insan
vardır. İşte Tanrı Allah Kuran’da bize diyor ki, bunların hepsi ebedî
cehennemde yanacak! Buna merhamet denebilir mi?

ARAF-64 “Onu yalanladılar; biz de onu ve gemide beraberinde olanları
kurtardık, ayetlerimizi yalan sayanları suda boğduk, çünkü onlar kör bir
milletti.”
Bu ayete göre gemiye binenler hariç tüm bir millet suda boğuluyor. Millet
demek yani doğmuşudan tutun aklı başında olmayan çok yaşlı kimselere
kadar herkezi kapsar. Bu ve benzeri ayetleri Tanrı Allah kelamı kabul
edenlere soruyorum. Katliam yapan Tanrı Allah merhamet sahibi olarak
nitelenebilir mi?

Bebekler, cocuklar, özürlüler ve yaşlı kimseler yani suç ve günah sahibi
olamayacak akli yetrliliği olmayanların suçu nedir? Bebekler alttaki hadise
göre müslüman doğmakta olduklarına göre öldürülme nedenleri nedir?
Katliam yaptığını söyleyen bir Tanrı gerçek olabilir mi?

“Her dogan çocuk muhakkak Islâm fitrati üzerinedogar; sonra anasiyle
babasi onu yehûdî yâhud nâsranî, yâhud mecûsî yaparlar… Allah’in
yarattigi bu Islâm ve tevhid seciyyesini sirk ile tebdil etmek muvâfik
degildir. Bu Islâm ve tevhid dîni, en dogru bir dindir…” (Buharî’nin Ebû
Hüreyre’den rivâyeti için bkz: Diyânet Isleri Baskanligi Yayinlari Sahih-i
Buharî Muhtasari Tecrid-i Sarih Tecemesi, Cilt IV, sh. 529, Hadîs no. 664)

10-Tanrı Allah’ın İnsan Psikolojisinden Haberi var
mı?
Allah ya kendi yarattığı insanın psikolojisinden habersiz!,yada insanı defolu
yarattı!farketmedi yada farketti ama iş işten geçmişti!

Kur’anda ayetlere bakarsanız hep düz bir mantık vardır yada çoğu bir sürü
sorulara neden olacak şekildedir, herkez aynı sonuca varamaz. köle ve
cariyelerle ilgili ayetlerde onların düşüncelerinin bir önemi olmadığı ima
edilir yada açıkça belirtilir, onlar özgürlükleri ellerinden alınırken sanki tüm
duygu ve düşüncelerindende sıyrılmış gibi ele alınır ”köle ve cariye olan,
artık insan değilde başka bir şeye anında dönüşmüş ,değişim geçirmiş”
gibidir.

Tabiki savaş esiri olarak insanlar başlarına neler gelebileceğini, heleki o
dönemde az çok tahmin edebilirler!ancak en son, en mükemmel ve
evrensel bir din ve onun Allahı insanların psikolojisini bilerek ,daha en
başından bu kölelik ve cariyeliği ayetlerle kaldırdığını bildirebilecekken
bunu yapmamış köle ve cariye satışından savaşların finansmanına bile
destek almış!

Kadınlarla ilgili ayetlerdede, benzer şekilde insan psikolojisi gözardı
edilmiştir!
eşlerini birçok kadınla paylaşmak zorunda kalan,miras ve şahitlikte hiçe
sayılan kadınında duygu ve düşüncelerine önem vermenin gerekli olmadığı
şeklinde!

Genel olarak bakıldığında ise, baştan suçlayıcı ifadelerin olduğu ayetler
insan psikolojisine bence tamamen terstir!
Hac-66 “Sizi dirilten,sonra öldüren,sonra yine diriltecek olan O’dur. İnsan
kesinlikle çok nankördür.”

Dikkat edilirse bir genelleme yapılmıştır, oysa tüm insanları yarattıysan
nankörlüğü onlara sen verdiysen ve zaten daha baştan nankörsünüz
dersen psikolojik olarak insan ”nankörmüşüm bunu beni yaratan söylüyor o
zaman bunu engellemem elimde değil”diye düşünür, üstüne gidip engel
olmaya çalıştıkça yani dikkatini ona verdikçede, bu nankörlük edeceği
olaylarla daha çok karşılaşır!bu tip şeyleri çeker! sonrada kendini
suçlamaya devam eder, çünkü bu ısrarla kafasına sokulmuştur!

Bunun gibi pek çok ayet daha baştan insanı suçlayıcı bir tavır içindedir!
Kısaca Allah insan psikolojisinden bihaberdir yada ne yaptığının çokta
farkında değildir!

Nisa-74 “Allah yolunda dünyayı ahirete tercih edenlerle savaş. Kim Allah
yolunda savaşırda, öldürülür ya da galip gelirse bilsin ki, biz ona büyük bir
mükafat vereceğiz.”

Dünyayı ahirete tercih edenlerle bile savaş öğütlenmiş; iyide bu yer bir
sınav yeri değil miydi? dünyayı ahirete tercih edenlerede ”huzuruna
geldiklerinde, neden? diye sorarsın bu öfke bu şiddet niye? ”Dünyayı tercih
edebilirler ama bu genel kanı niye? ve böyle bir tercih, neden savaş sebebi
oluyor? insan psikolojik olarak ,yaşadığı yeri severse daha iyi adapte olur,
dünyayı sevmesi de adaptasyon için gerekli, ama Allah bu dünya sevgisini
gerek görmüyor anlaşılan!

Bakara-260 “İbrahim de bir vakit:”Ey Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana
göster”demişti. Rabbi de ona ”ölüleri dirilteceğime inanmadın mı?”diye
sormuş, İbrahim de: ”Evet inandım, ama kalbimin iyice emin olması için
istiyorum” demişti. Bunun üzerine Allah buyurdu ki:”Dört kuş al. Onları
kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça koy. Sonra onları
çağır. Koşarak sana gelecekler. Bil ki, Allah’ın herşeye gücü yeter ve her
işinde hikmet vardır”.

Bu ayette aslında insan psikolojisine çok güzel bir örnektir; İbrahim güya
seçilmiş bir peygamberdir, bu görevi kabul etmiştir ,ama görünen o ki
görsel teşvik unsuruna ihtiyaç duymaktadır, görsel olarak öğrenme ve
hafızaya alma gibi unsurlara oda sahiptir ve psikolojik olarak bunada
ihtiyaç duymaktadır ve Allahın gücüne kanıt olarak bunu istemektedir,
oysa konuştuğu herhangi biri değil ”Allahtır!”ama heyhat insan psikolojisi
devrededir!

Bu ayette dikkat çeken diğer bir nokta Allahın, İbrahim peygamberin bu
isteği karşısında biraz şaşırmış görünerek; ”ölüleri dirilteceğime inanmadın
mı?” diye sorabilmesidir ve bu soruda onun kendi yarattığı insanın
psikolojisinden bihaber olduğunun bir göstergesidir ki kendi seçtiği
peygamberi bile ondan kanıt isteyerek kalbindeki şüpheleri gidermek
isterken, tüm insanlardan (hatta gelecek nesillerden bile!) birebir kanıt
istemeden şüphelerinden kurtulmalarını beklemektedir!

Bakara-155 “Biz sizi korku, açlık, mal, can ve ürünlerden eksiltmek
suretiyle kesinlikle sınarız. Sabredenleri müjdele.”

Bu ve benzeri ayetlerse insanda strese neden olan ayetler, bu stres hali ise
insan psikolojisi için çokta yararı olan birşey değil, devamlı bir beklenti ve
yanında stres hali insanı gergin ve öfkeli yapar. Allahın böyle bir sınama
yolu seçerken karşılığında sabır beklemesi ve sabredenlere olan müjdenin
belirsizliği sözkonusu iken, sabrın nereye kadar olacağının belirsizliğide
stresi körükleyen bir unsurdur, ama Allah için önemli olan insan psikolojisi
olmadığı için yine onun tarafından gözardı edilen şey olmuş
görünmektedir!

Yusuf-33 “Yusuf ”Ya Rabbi, hapis benim için bunların beni yapmaya
çağırdıklarından daha iyidir. Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan
onların arzularına uyar ve cahillerden olurum” diye dua etti.”

Yusuf Allahın seçkin kullarındandır! ve ayete göre istediği şey kendisine
kurulan tuzakların uzaklaştırılması ve ayet şartlı bir ifade ile devam ediyor
”Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onların arzularına uyar ve
cahillerden olurum” insan psikolojisi yine devrede!, Allahın seçkin kulu
Yusuf, şartlı istek belirtmekte ve nedense seçkin kullar yada peygamberler
için sonsuz tolerans var! ama kullara gelince öğütlenen sabırdır! oysa
seçkin kul yada peygamber yada herhangi bir insan herne olursa olsun
insan psikolojisi hep devrededir ve çalışır durur.

Yusuf-34 “Rabbi de onun duasını kabul edip, kadınların tuzaklarını ondan
uzaklaştırdı. Kuşkusuz O, herşeyi işiten ve bilendir.”

Demekki Allah, seçkin kulu Yusuf peygamberinin duasına anında karşılık
verdi ve bu tuzakları ondan uzaklaştırdı! Allah insan psikolojisinden bihaber
ki, ona öyle buna böyle rastgele davranış sergileyebiliyor!

Konuyu özetlersek Tanrı Allah yarattığı insanlara karşı sözde rahman ve
rahimdir yani sonsuz bir merhamet sahibi olduğunu ifade edilir ama
ayetlerden de görüldüğü gibi daha insan psikolojisinden haberdar değildir.

Tanrı Allah Hz.Muhammedin zihninde yarattığı hayali bir varlıktır. Bu açık
gerçeği kabul ederek konuyu değerlendirdiğimiz de Tanrı Allahı yazdığı
ayetlerde konuşturan Muhammed’in İnsan psikolojisinden anlamadığı
sonucuna rahatlıkla varabiliriz.

05- İSLAM VE KURAN EVRENSEL Mİ?
1-İnsan Hakları, Eşitlik ve Kuran
Eşitlik İlkesi İnsan Hakları beyannamesinde şu şekilde yer alır;

” Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal
veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım
gözetmeksizin […] bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.

Aynı şekilde, 1982 Anayasasının 10’uncu maddesinde de;

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep,
ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir
kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve
idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun
olarak hareket etmek zorundadırlar.”

Şimdi gelelim Kurana,

Kuranda ise yaradılıştaki farklılıklar birer ayrıcalık olarak ifade ediliyor ve
eşitsizlik normal bir durum olarak görülüyor.

Enam-165 “Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve
kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O’dur.”

Yani, kiminin zeki, kimin aptal, kiminin güzel , kiminin çirkin olması
tamamen Allah’ın iradesi sonucu ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde Kuranda pek
çok surede de Allah dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini azalttığını
(Rum-37), dilediğini doğru yola ilettiğini (Bakara-213) söylemektedir ve
gelir dağılımındaki adaletsizlik Tanrısal yazgı (Zuhruf-32, vb…) olduğu
dilegetirilmektedir.

Ayrıca, köleler Kurana göre aşağı bir sınıfı oluşturan tabakayı temsil
etmektedir.

Nahl-75 “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle
ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarfeden (hür)
kimseyi misal gösterir: Hiç bunlar eşit olur mu? Övülmeğe layık olan
Allah’tır, fakat çoğu bilmezler.”

Rum-28 “Allah size kendinizden bir misal vermektedir: size verdiğimiz
rızıklardan, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi
olmalarina razı olur musunuz, ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı
sayar mısınız ki […] bize ortak koşulmasina razı olasınız?”

Kölelik günümüzde tarihe karışmış bir uygulamadır, fakat çağlara hitap
ettiği söylenen Kuran kölelik uygulamasını kaldırmamış, insanı mal
konumundan insan konumuna getirmemiştir.
İslam dini köle azat etmey teşvik eder ancak kölelik uygulamasını
kaldırmayarak eşitlik bakımından önemli boşluklar, ihlaller yaratmıştır.
İndiği dönemde kölelik önemli bir iş gücü olsa da geleceğin dünyasına da
bir mesaj aktaracağı söylenen Kuranda bu konuda taviz verilmesi normal
mi?

Örneğin Kuranda bazı ayetlerde kölelere iyi davranılması gerektiğine dair
hükümler de vardır, fakat bunlar köleler lehine değil, köle sahiplerinin
yararına olmak üzere koymuştur; sırf köleler, efendilerine karşı
başkaldırma gereğini duymasınlar ve iyi hizmet versinler diye! Böylece
kölelere, eşitsizlikten doğma durumlara tahammül olasılığını sağlamıştır.
Fakat, insan haysiyetiyle ve kişinin sağlık durumuyla bağdaşmayan kölelik
kuruluşunu kökten yok etmemiştir.

Bu konuda islamcı savunması Tanrı Allah’ın bu durumu yavaş yavaş
kaldırmak istediği ve kaldırdığı söylenir, buna kuran’da ki köle azat etme
gibi hükümler koymus olmasını kanıt olarak sunarlar. Ancak bu savunmayı
yapanlar, Tanrı Allah’ın köle edinmeyi yasaklamadığı için, köle azatetmenin
köleliği bitirmeyeceğini hatta köle azat edenlerin yerlerine yeni köleler
edinmek isteyeceklerinden köle ticaretini canlandıracağını gözardı
etmektedirler. Kuran’da köle azat eden bir kimsenin yeniden köle almasına
engelleyen hiçbir hüküm yoktur. Düşünün bir ayetle 1,5 milyar Müslümanı
domuz yemekten men eden, aşamalı birkaç ayetle içki yasaklayan Tanrı
Allah, kölelik gibi insan onurunu ayaklar altına alan bir uygulamayı
yasaklamamış, yoksa Tanrı Allah insanlığı kölelik ayıbından bir anda
kurtacak güçte değil mi?

Benzer soruları cariyelik uygulaması için sorabiliriz, Kuranda cariye
kelimesini karşılamak amacıyla ellerinizin altındakiler, halayıklarınız gibi
tuhaf ve aşağılayıcı ifadeler yer alıyor.

Nisa-24 “Savaşta tutsak olarak ellerinize geçen cariyeler dışında, evli
kadınlarla evlenmeniz haramdır…..” (Ayrıca bkn : Mearic 29-30)

Cariyelerin arapların cinsel ihtiyaclarını karşılamak üzere bir hak olarak
tasvir edildiği açıkca görülmekte, bu konular daha sonraki konularda
detaylı inceleneceği için şuan daha fazla ayrıntıya girmeye gerek
görmüyorum.

Gelelim eşitlik ilkesinine en önemli vurgusuna, kadın erkek eşitliği. Kuranda
cağdaş anlayışla uyuşmayan kadın-erkek ayrımına ,erkeklerin üstünlüğü
vurgulayan hükümlere sıkça raslanmaktadır. Kuran’da insanlığa seslenişler
sürekli erkek üzerinden yapılmakta, kadınları aşalayan, küçük düşüren bol
miktarda hükümler ve tanımlar bulunmaktadır. Kurana göre şahitlikte 2
erkek veya 1 erkek 2 kadın olması gerekir. Miras dağıtımlarında ise
kardeşlerde erkeğe 2 pay düşerken kadına 1 pay düşmektedir.
Bakara-282 “……..Şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek
olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak
olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir…..”

Nisa-34 “Erkekler, kadınlardan üstündür, çünkü Allah onları bir çok
şeylerde kadınlardan üstün etmiştir………”

İslamcılar tarafından sürekli aşağılanan, cahiliye diye tanımlanan devirde
kadınlar daha yüksek haklara sahipti, kadınlar erkekler gibi eşini boşama
hakkına sahipti, sadece erkeğin kadına yaptırımların bahsedilmiyordu.
İslam ise kadını boşama hakkından yoksun kılıp bu hakkı erkeğin tekeline
bırakmakla, erkeklerin kadınlar üzerindeki saltanatını kolaylaştırmıştır.

Bakara-230 “Eğer erkek kadını üçüncü defa boşarsa, ondan sonra kadın bir
başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helal olmaz.”

Kuranda belirtilen bu uygulamaya talak-ı selase denilmektedir, bu
uygulama ile erkeğin hanımına üç kez boş ol demesi onunla boşanması için
yeterlidir. Boşanan erkeğin hanımını tekrar alabilmesi için, kadının yabancı
bir erkekle evlenmesi, onunla cinsi münasebette bulunması ve sonra o
adamının kendisini boşamasını beklemesi gerekir. Bu sistemin akla ve
vicdana aykırıdır.

İslam ve İnsan Haklarını Karşılaştıralım

Önce İnsan Hakları Beyannamesinden ilgili maddeleri yazıp sonra islamcı
anlayışla karşılaştıralım ve olayı iyice netleştirelim;

MADDE 1: Tüm insanlar özgür, değer ve hak bakımından eşit olarak
doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler. Birbirlerine karşı kardeşlik
düşünceleriyle davranmalıdırlar.

İslam inanç sistemi bu made ile taban tabana zıttır. Ayetlerle inceleyelim

Köle ve Cariye: Kölelik meşru kabul edilmiş ve yasaklanmamıştır. Sadece
köle “azad” etmek teşvik edilmiştir, ancak “azad” etmek için herhangi bir
zorunluluk yoktur. (Nahl-75, Bakara-178), Müslümanlara, savaşta ele
geçirilen cariyeler (köle kadınlar) nikahsız olarak “helal” kılınmıştır.
(Muminun-6, Miearic-30, Nisa-24, Ahzab-50, vb…)

Kadının Aşalanması: Kadın; sürülecek bir tarla (Bakara-223), “geçici arzu
uyandıran” bir varlık (Al-i İmran-14), aldatmasa bile “şüphe” uyandırması
durumunda dövülebilen bir insan (Nisa-34), miras’ta yarım pay alacak
kadar küçük (Nisa-11), şahitlikte “yarım erkek” sayılacak kadar yarım akıllı
ve aşağı seviyede görülmüştür. (Bakara-282),

İnsanlar Arasında Ayrımcılık ve Savaşı Teşvik: Müslüman olmayan herkesin
“küçülerek” cizye vermesini şart koşmuş (Tevbe-29); din, Allah’ın oluncaya
kadar “savaşılmasını” emretmiştir. (Bakara-193, Enfal-39) , Müslüman
olmayanlarla dostluk bile kurulmaması yönünde dini hükümler (Nisa-144,
Al-i İmran-28)

Yine islamda insanlar özgür olarak değil, allahın kulu olarak değerlendir.
Yine Kuran’da tüm insanların kardeşliği düşüncesi değil, sadece müminlerin
kardeşliği düşüncesi vardır. Görüldüğü gibi islam ve Kuran İnsan Hakları
Bildirgesinin ilk maddesiyle açık çelişki halindedir.

MADDE 2: Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka
inançlarına bakılmaksızın eşit haklara sahiptir. İnsanlar ulusal ve toplumsal
kökenleri, zenginlikleri, doğuş farklılıkları ya da herhangi başka bir ayrım
gozetılmeksizin bu bildirgede belirtilen tüm haklardan ve özgürlüklerden
yararlanabilirler.

Görüldüğü gibi bu maddede de insanların cinsiyet ve inançlarına
bakılmaksızın eşit hakları olması gerektiğine değinilmektedir. Oysaki
islamın kadınlara ve gayrı-müslimlere tanıdığı haklar eşitlikten çok uzaktır.
İslam bu eşitliğin arasına kara bir çarşaf ve kanlı bir kılıç çekmiştir.
Dolayısıyla islam, İnsan Hakları Bildirisinin ikinci maddesiyle de
uyuşmamaktadır.

MADDE 3: Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

İslamda ne yaşama, ne özgürlük ne de kişi güvenliği hakkına saygı
gösterilmektedir. Kadınlar saçlarını rüzgarda özgürce savurma hakkından
bile alı konmakta, ”allaha küfretti” gerekçesiyle insanlar öldürülebilmekte,
”gerekli görülen durumlarda” ölüm cezasına onay verilmektedir. İslam,
İnsan Haklarının üçüncü maddesiyle de uyumsuzdur.

Kuran’da öldürün hükümleri (Maide-33, Bakara-191, Nisa-89, Nisa-91,
Tevbe-5) ve hadis kaynaklı öldürme hükümleri islam ülkelerinde kişisel
hürriye yer bırakmamaktadır. Din hürriyeti, insanlarası eşitlik, kadına ve
kadın haklarına saygı gibi çağdaş dğerlere islam dininde yer yoktur.

MADDE 4: Hiç kimse kölelik ya da kulluk altında bulundurulamaz; kölelik ve
köle ticareti her türlü biçimiyle yasaktır.

İşte islamın en uyumsuz olduğu madde! İslam tüm insanları allah adlı
hayali bir varlığın kulu olmaya zorlamakta ve kuran’da kölelik kurumundan
bahsedilmektedir. (Nahl-75, Muminun-6, Miearic-30, Nisa-24, Ahzab-50,
vb…) Hatta, ”kölelerinize iyi davranın” türü öğütlerle köle sahipleri sevimlil
gösterilerek köleliğin devamı sağlanmaya çalışılmaktadır. Hadisler’de
“kaçan köle dönene kadar namazı kabul edilmez” şeklinde köleliği ilahi bir
hak ve yazgı gösteren insanlık dışı hükümler de bulunmaktadır.

MADDE 5: Hiç kimseye işkence yapılamaz; kıyıcı, insanlık dışı, onur kırıcı
ceza ve davranışlar uygulanamaz.
Bir yandan bu maddeyi okuyup diğer yandan şeriatla yönetilen ülkelerdeki
ceza uygulamlarını düşününce insanın yüzünde acı bir gülümseme beliriyor
değil mi? El kesme, kafa kesme, herkesin içinde kırbaçlama gibi insanlık
onurunu kırıcı işkenceler, Üstelik bu uygulamalar hadisler ve Kuran
kaynaklıdır. İslam’da canilik içeren hükümler vardır: Recm (Hadis), Dinden
çıkanı öldürmek (Hadis), Namaz kılmayanı Öldürmek (Hadis), el-ayak
kesmek (maide-33), parmakları parçalamak (enfal-12), kırbaçlamak-
değneklemek (Nur-2) ve son olarak öldürmek (Maide-33, Bakara-191, Nisa-
89, Nisa-91, Tevbe-5) bunlar islamın çarpık ve ilkel uygulamalarının
kaynağını vede ilkel adalet anlayışının özünü oluşturmakta. İslamın bu
maddeyle de uyumsuz olduğu çok açıktır.

MADDE 7: Herkes yasalar karsısında eşittir ve ayrımsız olarak yasaların
koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin, bu
bildirgeyle belirtilen haklarına ters düşen ayırt edici davranışlar için
yapılacak kıstırtmalara karşı eşit korunma hakkı vardır.

Çok açıktır ki, kadınların şahitliğini bile erkeklerin yarı değerinde gören
islam, kadınları ve erkekleri yasalar önünde eşit görmemekte ve İnsan
Hakları Bildirisinin bu maddesiyle de çelişmektedir.

MADDE 8: Herkesin, kendisine anayasa ya da yasalalarla tanınan temel
haklarının yok edilmesi ya da zedelenmesi girişimine karsı ulusal
mahkemelere başvuru hakkı vardır.

Şeriat ülkelerinde yaşayan insanların böyle bir hakkı var mıdır? Hiç
sanmıyorum. Ulema ne derse o! O halde bu madde de islamın anlayışıyla
çelişmektedir.

MADDE 10: Herkes, haklarının, görevlerinin ya da kendisine cezai
sorumluluk yükleyecek herhangi bir suçlamanın belirlenmesinde tam bir
eşitlikle, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adilane ve
acık olarak gorulmesi hakkına sahiptir.

İslamda kadınların erkeklerle ”hak” ve ”görev” açısından ”tam bir eşitlik”
talep etmeye hakları var mıdır? Elbette yoktur. İslam, erkeği kadın üzerinde
”yönetici ve hakim” kılmıştır. İslama göre bu iki cins eşit olamaz. İslamın,
bu maddeyle de çelişki halinde olduğu açıktır.

Üstelik kişisel tercihlerin örneğin din değiştirmenin bile suç görüldüğü ilkel
bir sistemde hak aramanın nekadar mantıksız olduğunu anlamak zor
değildir. Kuran ve sünnet kaynaklı ceza sisteminde suçlunun ıslah edilmesi,
topluma kazandırılması değil, kişisel hakları gasbederek bireyin baskı altına
alınması, toplumdan ağır cezalarla soyutlanması ve onurlarının ayaklar
altına alınması ceza sisteminin esasını oluşturmaktadır.

MADDE 12: Hiç kimsenin özel yaşamına, ailesıne, konut dokunulmazlığına
ya da yazışma özgürlüğüne keyfi olarak karışılamaz; kimsenin onur ve
ününe karşı kötü davranışlarda bulunulamaz. Herkesin bu karışma ve kötü
davranışlara karşı yasalarla korunma hakkı vardır.

İşte islamın çuvalladığı bir madde daha! İslam ve kuran herkesin aile
ilişkilerine de ev yaşamına da dokunur, hatta cinsel hayatın nasıl
yaşanacağına kadar karışır ve sözünün dinlenmediğini tespit ettiğinde de
cezalandırır.

İslam, müslüman olmayan herkesin ”onur ve ününe karşı kötü
davranışlarda” bulunur. ”Kafir” der, ”beyinsiz” der, ”dilini sarkıtmış deve”
der(tümü kuranda geçmektedir). İslam insanların yazışma özgürlüğüne de
dokunur, kendisini eleştiren yazıların yazımına tahammül edemez.
Arabistan’da ”allah yoktur” yazarsanız, ”allaha küfretmek” suçundan
kafanızı keserler.

MADDE 13: a) Herkesin, herhangi bir devletin toprakları uzerınde serbestçe
yolculuk yapma ve yasama hakkı vardır.

İslam anlayışında kadınlar sokakta serbestçe dolaşamaz, istedikleri
gibi(mesela dekolte giyinerek) yaşayamaz, erkeğinin izni olmadan seyahat
edemez. Yani islam bu maddeden de sınıfta kalmaktadır.

MADDE 16: a) Evlilik cağına varan her erkek ve kadın, ırk, vatandaşlık ya
da din bakımlarından hiçbir sınırlamaya bağlı olmaksızın evlenmek ve aile
kurmak hakkına sahiptir. Evlilik bakımından, kadın ve erkek evliliğin
sürdürülmesinde, bozulmasında eşit haklara sahiptir.

İslamın bu maddeyle de tezat içinde olduğu çok açıktır. İslamda, kadın ve
erkeği, evliliğin sürdürülmesi ve bozulmasında eşit gören bir anlayışın a’sı
bile yoktur. İslamda koca karısı üzerinde mutlak bir efendidir ve kadının
boşanma hakkı bile yoktur. Hatta kadının tek eş olmak ve kocasını başka
kadınlarla paylaşmamak hakkı bile yoktur.

MADDE 18: Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir.
Buna göre, herkes din ya da inanç değiştirmekte özgürdür. Ayrıca dinini ya
da inancını tek başına ya da toplulukla birlikte açık olarak ya da özel olarak
öğretim, uygulama, ibadet ve ayinlerle açıklama özgürlüğüne sahiptir.

Bu madde de islamla zıtlık içerisindedir, çünkü islamda -özellikle de savaş
durumunda- din değiştirenler öldürülüyor. (Maide-33) Dolayısıyla islamın
din değiştirenlere yönelik özgürlükçü bir tutumu tam olarak yoktur. Din
değiştiren herkesi ”karşı tarafa geçmiş” sayarak cezalandıran, yani dinden
çıkan insanları ”düşmanla işbirliği yapmak” türü bir davranıştan ötürü değil
de sadece düşüncesinden ötürü cezalandıran bir zihniyet vardır. İslam,
insanları sırf düşünce ve inançlarından ötürü aşallar, yaftalar ve yargılar.
(Tevbe-29)

MADDE 19: Herkesin düsünme ve anlatma özgürlüğü vardır. Buna göre, hiç
kimse düşüncelerinden dolayı rahatsız edilemez. Ayrıca ülke sınırları söz
konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her türlü araçla aramak, sağlamak
ve yaymak hakkına sahiptir.

İslam karşıtı düşünceler, -sadece düşünce düzeyinde olsalar ve eyleme
dökülmeseler bile- müslümanlar tarafından küfür olarak algılanır ve
şiddetle cezalandırılır. İslamı eleştiren her ses, ”islama küfür etti”
bahanesiyle kısılır. İslam, İnsan Hakları Bildirisinin bu maddesiyle de
uyuşmamaktadır.

MADDE 20: a) Herkes barışçıl yollarla toplantı yapmak, dernek kurmak ve
derneğe katılmak hakkına ve özgürlüğüne sahiptir.

Şeriatla yönetilen islam cumhuriyetlerinde komünist, Ateist ve dindışı
akılmarı savunan dernekler kurulamamakta ve bu tür dernekler şiddet
uygulanarak kapatılmaktadır. Bu tür derneklerin üyeleri de
cezalandırılmaktadır. Dolayısıyla islam, bu maddeyle de uyuşmamaktadır.

MADDE 21: (………..) c) Hükümet yetkisinin temeli halkın iradesidir; halk bu
iradesini gizli ya da açık bir şekilde özgürce oy vermelerinin sağlandığı
devreli ve dürüst seçimlerle belirtir.

İslam devletlerinde hükümetlerin yetkisi halkın iradesine değil, allaha
dayandırılmaktadır. Yani islam, egemenliği halktan alarak dine havale
etmiştir. İslam ülkelerinde Laik sistemi savunan bir parti kurmak ve bu
istekle seçime katılmak mümkün değildir bu uygulama Kuran’da Maide-33
ayeti kapsamındadır ve işkence ile öldürme veya sürgün etme cezaları
uygulanması hükmedilmiştir. Dolayısıyla İslam ve Kuran bu maddeyle de
uyuşmamaktadır.

MADDE 25: (………..) B-) Analık ve çocukluk, özel koruma ve yardım görme
hakkına sahiptir. Bütün çocuklar, evlilik içinde ya da dışında doğsunlar aynı
sosyal korunmadan yararlanırlar.

İslama göre, evlilik dışı doğan çocuklar çok kötü bir kelimeyle yaftalanır ve
gerek annesine gerekse çocuğa kötü gözle bakılır. Ayrıca evlilik dışı çocuk
doğuran bir kadın recmedilerek öldürülür. Dolayısıyla islam, bu maddeyle
de karşıttır.

MADDE 26: (……) B-) Eğitimin amacı, insan kişiliğinin tam ve özgürce
gelişmesi, insan hak ve özgürlüklerine saygının güçlenmesi olmalıdır.
Bütün milletler, ırk ve din grupları arasındaki anlayış, hoşgörü ve dostluğu
özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki
çalışmalarını geliştirmelidir.

İslamda eğitimin amacı, insan kişiliğinin özgür gelişimi değil, insanın
kişiliğini ve çeşitli doğal arzularını ”allah yolunda” baskılamak, yasaklamak
ve törpülemektir. İslam, kul olarak gördüğü insanların kişiliklerinin özgür
gelişimini şeytan işi olarak değerlendirir ve bundan ürker. Dolayısıyla
islam, İnsan Hakları Bildirisinin bu maddesiyle de uyumsuzdur.
MADDE 29: (……….) B-) Herkes, haklarını kullanmak ve ozgurluklerinden
yararlanmak konusunda; ancak yasalarla sırf başkalarının hak ve
özgürlüklerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak
amacıyla ve toplumun ahlak, düzen ve genel gönencinin gereklerini
karşılamak için belirlenmiş kurallara bağlıdır.

İslamda başkalarının(özellikle de inançsızların) hak ve özgürlüklerine saygı
söz konusu değildir. Müslümanlar, tüm insanların allahın kanunlarınca
yönetilmesi ve islama boyun eğmesi gerektiğine inanmaktadırlar.
Dolayısıyla islam, bu maddeyle de çelişmektedir.

Görüldüğü gibi Kuran ve islam dini, İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesinde yer alan pek çok maddeyle tezat halindedir. Bu yüzden
islam, insan haklarına aykırı bir dindir. Hiç kimse, insan haklarına aykırı bir
dine hoşgörü göstermek veya tahammul etmek zorunda değildir. Böyle bir
dini eleştirmek hakaret etmek değil gerçekleri ortaya koyamaktır. İslma’ın
insan haklarına ve ahlaki değerlere aykırı ve tam anlamıyla çağdışı bir din,
Kuran’ın da içinde hertürlü ilkelliği ve insanlık dışı uygulamayı barındıran
bir kitap olduğu gerçeğini halka anlatma ve insanlarımızı aydınlatmaya
çalışmak her insanın insanlığa karşı sorumluluğudur.

2-İslam Hoşgörü ve Barış Dini midir?
İslamla ilgili toplumda yanlış inanışlar vardır. İslam hoşgörü dinidir denir,
diğer dinleri tanıdığı, bunlara saygili olacak kadar “hosgörülü olduğu
sanilir. Basta Yahudi’lik ve Hiristiyan’lik olmak üzere diger dinlere inanlara
dinsel özgürlük ve ibâdet güvencesi sagladigi ve onlari kendi inançlarinda
serbest biraktigi açiklanir. Hattâ Kuranda: “Din’de zorlama olmaz” seklinde
âyet’ler olduğu, ya da Muhammedin “Dinimizde müsamaha ve cömerdlik
oldugunu Yahudi ve Hiristiyanlarin bilmelerini isterdim!” diye konustugu
öne sürülür.

Gerçek islamdan habersiz halkımız Kur’ân’in “Din’de zorlama yoktur”
(Bakara-256), ya da “Sizin dininiz size, benim dinim bana’dir” (Kâfirûn-6),
ya da “(Müslümanlar), yahudi olanlar, hiristiyanlar ve sâbiî’lerden Allah’a…
inanip yararli is yapanlarin ecirleri Rablerinin katindadir” (Bakara-62)
seklindeki âyet’lerin, yada bunlara benzer hoşgörülü görünen hükümlerin,
daha sonraki şiddet içeren ayetlerdeki hükümlerce geçersiz “nesh”
oldugunu bilmez. Bilindigi gibi bir hüküm, kendisinden daha önce gelen bir
hükmü geçersiz kılabilir.

Islâmın öz’ünden habersiz bulunan müslümanlarin büyük bir çogunlugu,
hoşgörü içeren ayetleri öne çıkarıp şiddet içeren ayetleri gözardı eden
uyanıkların söyledikleri bu yalanlara inanirlar. Oysa gerçek çok başkadır.

Gerçekte ise Kur’ân ve hadîs hükümleri; Islâm’dan gayri bir dine
yönelenlerin “sapik” olduklarindan tutunuz da, “müsriklerin öldürülmeleri
gerektigine”, “kâfir’lerin Cehennem âtesinde pisirileceklerine”,
“Yahudi’lerle ve Hiristiyan’larla dost olmanin yasaklandigina”, “Yeryüzünde
yalniz Islâm kalana kadar kâfirlerle savasin (Bakara-193, Maide-33, Enfal-
39, Tevbe-29) diyerek farkli inançtakilere karsi cihad açmak gerektigine”,
“yakin akraba, ya da hattâ ana ve baba için, eger farkli din ve inançta
iseler, magfiret dilenmemesine”, “namazı terkedeni öldürülmesine”
varincaya kadar, “hosgörüsüz’lük” yaratan ne varsa içinde
barındırmaktadır.

Kuran ve hadis hükümlerine göre hosgörü sözcügünün, hiç bir açidan Islâm
dininde yeri yoktur. Daha baska bir deyimle Islâm’in temelini
hosgörüsüzlük ve bağnazlik oluşturmaktadır.

“Din’de zorlama olmaz” bu hükmün dinsel özgürlükle “kisilere, Islâm’dan
çikip diledikleri dine girmek, ya da herkes istediği dini seçebilmesi” ile ilgisi
yoktur. İlgili ayet ve yorumları.

Bakara-256 “Dinde zorlama yoktur, Artık hak bâtıldan seçilip belli olmuştur.
Kim Tağutu reddedip Allaha iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan
sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir.”

Taberi tefsiri: Sahih (güvenilir doğruluğu şüpe götürmez) olan görüşe göre
Bu âyet (Bakara 256), İslam devletine Cizye vererek boyun eğen ehl-i
kitabın durumunu hükme bağlamaktadır. Bunlardan, cizye verenleri İslama
girmeye zorlama yoktur. Fakat putlara tapanlar ve İslam dininden donenler
bu hüküm dışmdadırlar. Onlar, İslamı kabul etmeye zorlanırlar.

Bu ayetin başka bir yorumu ise:

Dinde zorlama yoktur” şeklindeki ayet insanlar din seçiminde özgürdürler
anlamını değil, “dinsel zorluklarda insanlara kolaylık sağlanır.” anlamını
taşımaktadır. Örneğin sıcakların arttığı yaz mevsiminde ve seyahat halinde
namaz kılınmadığı takdirde , kaza namazı kolaylığı tanınmıştır.” şeklinde
dini görevlerin yerine getirilmesindeki kolaylık tanınması anlamındadır.

Bu vesile ile sunu hatirlatmadan geçemeyecegiz ki, Muhammed, pek küçük
bir azinlik hariç, insanlari barışcıl iknâ yoluyla müslüman yapamamış,
Sadece korkutma usül’leriyle (baskı, tehtit, şantaj), genellikle savaslar, ya
da savaslardan elde edilen ganimet’lerin dagitimi yolu ile Islâm’a
sokmustur. En yakinlarini, örnegin kendisini bir baba gibi yetistiren
amucasi Ebû Talib’i bile sözle müslüman olmaga iknâ edememistir.

İslama göre “kâfir”ler, “Ehl-i Sirk”ve “Ehl-i Kitab” olmak üzere iki ayri
gurup olarak tanimlanir.

“Ehl-i Sirk” (müsrik’ler), çesitli putlara (“Ilâh’lara”) tapanlar, yâni Tanri’ya
es kosanlardir. Putperestlere karsi savas, kayitsiz ve sartsizdir: onlar
nerede görülürlerse derhal öldürülmelidirler (Tevbe-5), meger ki Islâm’i
kabûl etmis olsunlar (Bakara-193). Daha baska bir deyimle “müsrikler” için
“yâ Islâm”, “ya da ölüm” gibi iki durum söz konusudur; bunun ikisinin
ortasi, ya da disi, baskaca bir sey yoktur.

“Ehl-i Kitab” ise, Tanri’nin kendilerine “Kitap” verdigi kimseler olup
Yahudi’leri, Hiristiyan’lari ve Sabiî’leri kapsar. Bunlar için, ya Islâm’i kabul
etmek, ya da etmeyip “cizye” (yani kafa parasi) vermek, ve bu suretle
ölümden kurtulmak gibi bir durum vardir. Islâmî esaslara ve emirlere aykiri
hareket etmedikleri ve “cizye” verdikleri süre boyunca güvenlikleri
saglanmistir; onlara eziyet edilmez. Bununla beraber müslümanlara
nazaran ikinci sinif insan görülürler, ve o sekilde muamele görürler. Fakat
eger Islâm’i kabul etmeyecek ve “cizye” (kafa parasi) da vermeyecek
olurlarsa, bu taktirde öldürülmeleri gerekir (Tevbe-29).

Kurana göre sadece üç toplulugu (Yahudi’leri, Hiristiyan’lari, Sâbiî’leri) “Ehl-
i Kitâb” diye tanimlamis, geri kalanlari ise “Ehl-i sirk” saymistir. Bu
durumda Budizm, Brahmanism vs… gibi dinlere inanlar dahi “Kâfir”, ya da
“müsrik” olarak kabul edilmeleri gerekir.

Müslümanlıktaki hoşgörüsüzlüğü daha iyi anlayabilmek için Muhammed’in
peygamberlik öyküsünün üç farkli safhasini bilmek gerekir.

1-Ilk baslarda kendisini sadece Arap’lara gönderilmis peygamber olarak
ilân eder. Ederken de diger ümmed’lere kendi içlerinden peygamberler,
kendi dillerinden Kutsal Kitaplar (Tevrat, Incil gibi) verildigini söyler. Henüz
güçsüz oldugu için gerek müsriklere (Puta tapan Arap’lara) ve gerek
(Yahudilere ve Hiristiyanlara) karsi, nispeten yumusak bir siyaset izler;

2-Ikinci safha’da kendisini sadece Arap’larin degil diger Ümmet’lerin de
peygamberi olarak göstermege çalisir. Islâm’dan baska gerçek bir din
olmadigini (Enbiyâ-92), bütün insanlara bu dinin verildigini ve fakat buna
ragmen insanlarin bölüklere ayrildiklarini (Enbiyâ-93), Kur’ân’in, Tevrat ve
Incil’i “tasdik” eden son kitab oldugunu ve Yahudilerin, Hiristiyan’larin
Kur’ân’a uymalari ve müslüman olmalari gerektigini anlatir. Bu arada
Tanri’ya es kosanlara (yâni putperestlere ki “müsrik” diye
tanimlanmislardir) karsi yok etme siyâsetine girisir; onlari “Müslümanlik”
ile “ölüm” siklarindan birini seçme zorunlugu karsisinda birakir.

3-Ve nihâyet üçüncü safhada, Islâm’dan gayri dine ve inanca yönelik
olanlari “sapik” sayip onlara karsi ölüm ve dehset siyasetine yönelir.

İslam’da zorlama vardır ve savaş da zorunludur. bu zorlama resmen şiddet
yoluyla yapılır. “Bu bir gelenek değil, İslam’ın kitabının koyduğu resmi bir
kuraldır.” Hem Hz.Muhammed döneminde hemde Hz.Muhammed’den
sonra ki dönemlerde İslamiyet, kan ve şiddet yoluyla yayılmıştır.

İslama gönül vermiş müminlere ayrıntılarıyla Kuran tarafından şiddet
ayrıntıları ile tavsiye edilmektedir (Tevbe-5, Maide-33, Enfal-39, Nisa-89,
Muhammed-4, Enfal-12, Bakara-191, Tevbe-111, Tevbe-123, ve benzeri
sayisiz Ayet) İşin ilginç tarafı, İsalam’ın kitabında bu emirlerle
hükmetmeyenler kafir, yani bu vahşetin uygulanacağı kişiler olarak ilan
edilirler.

Gerçekte dinin yayılması işin hikaye yönüdür. Asıl olan ganimet, haraç,
cariye, köle ve mal kazanımıdır. Zaten Kuran, dönemi itibariyle bu esasları
belirleyen bir kurallar kitabıdır. Amaç, Cihad adı altında yapılacak olan
savaşlar ve bu savaşlar sonrası edinilecek ganimetlerdir. Yani İslam talan
ve çapul düzeninin yasallastırılması için bir kılıftır.

Kuran’da “Ganimet” yani yağma malı helal kılınarak savaş çekici hale
getirilir.

Enfal-69 “Artık elde ettiğiniz ganimetlerden helal ve temiz olarak yiyin;
Allah’tan korkun. Allah çok affedici, çok merhametlidir.”

Kuran’da kafirlerle savaş teşvik edilir.

Tevbe-14 “Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırsın;
onlari rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini
ferahlatsın.”

Tevbe-5 “Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz
yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup
onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse,
kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet
edicidir.”

Gene Kuran’da ne zamana kadar savaşılacağı da hükme bağlanmıştır.

Enfal-39 “Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya
kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah
onların yaptıklarını hakkıyla görendir.”

Peki Kuran’da geçerli din hangisidir?

Maide-3 “Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına
boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş,
darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve
yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde
boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram
kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah’a itaatten kopmak)tır. Bugün kafirler
dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan
korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size
nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Kim şiddetli
açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden)
yerse şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Al-i İmran-85 “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan
kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”
Kuran’da savaşı teşvik eden Ayet’lerinin yanında barış ve güzellikler sunan
Ayet’ler de bulunmaktadır. Bunlar Cihad Ayet’leri ile tezat oluşturmaktadır,
bir kısmına bakalım;

Kafirun-6 “Sizin dininiz size, benim dinim bana.”

Nahl-125 “(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır
ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi
yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi
bilendir.”

Bakara-272 “Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah,
dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir.
Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her
ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir.”

Ali Imran-20 “Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: “Ben, bana uyanlarla
birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.” Kendilerine kitap verilenlere ve
ümmîlere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse
hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen şey ancak
tebliğ etmektir. Allah kullarını hakkıyla görendir.”

Ra’d-40 “Biz onlara vadettiğimizin bir kısmını sana göstersek de veya seni
öldürsek de sana ancak tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir.”

El-Gasiye-21-22-23-24-25-26 “Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt
vericisin. Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin. Ancak, kim yüz çevirir,
inkâr ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır. Şüphesiz onların dönüşü
ancak bizedir. Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.”

Görüldüğü gibi yukarıda bir kaç örneğini verdiğim barış Ayet’leri ile, şiddet
ve kan içerikli diğer Ayet’ler arasında çok ciddi çelişkiler bulunmaktadır.
Kuran da çelişki yoktur iddiasında olanlara bu Ayet’ler sunulduğunda, ya
yanlış tercüme yapıldığını söyleyerek, ya da zorlama yorumlar getirerek
durumu kurtarmaya çalışmaktadırlar.

Gerçek Kuran bilgileri öğrenildiğinde ise, sonradan gelen Ayet’lerin önceki
Ayet’leri ‘NESH’ ettiği, yani hükmünü iptal ettiği bilinmektedir. İslam’ın
zayıf olduğu Mekke döneminde, çevreye şirin görünebilmek için ‘BARIŞ’
Ayet’leri inmiştir (söylenmiştir). Güçlü Medine döneminde ise ‘ŞİDDET’
Ayet’leri ‘BARIŞ’ Ayet’leri ile yer değiştirmiştir. Yani Medine’li olan Ayet’ler
Mekke’li Ayet’leri NESH etmiştir. Diğer değişle geçerli olan barış değil,
şiddet Ayet’leridir.

Bir çok İslam düşünürü, Müslümanların kendilerini savunmak için
savaştıklarını anlatarak yalan söylemişlerdir. İslamcı kesime göre, zulüm
görenler ve saldırıya uğrayanlar hep Müslümanlardır. Ve Müslümanlar bu
saldırılara karşı doğal savunma haklarını kullanmışlardır.
Bakara-216 “Hoşunuza gitmemekle birlikte, savaş üzerinize farzdır. Bir şey
sizin için hayırlı olduğu halde siz ondan tiksinebilirsiniz. Ve bir şey sizin için
şer olduğu halde siz onu sevebilirsiniz. Allah bilir siz bilmezsiniz.”

Bakara-217 “Sana haram ayında savaşmayı soruyorlar. De ki: ‘O ayda
savaş büyük günahtır. Ama Allah yolundan alıkoymak, O’na ve mescit’i
Haram’a nankörlük etmek, ora halkını oradan sürüp çıkarmak, Allah
katında daha büyük günahtır.”

Bu Ayet ile anlatılmak istenen nedir? Acaba haram aylarla size saldırsalar
bile siz savaşmayın uzak durun, kaçın mı? Yoksa boş verin haram ayları,
saldırın sağa sola ve ganimetin tadına bakin mı?

Yukarıda soylediğim gibi bu saldırıların amacı ganimet, haraç, cariye, köle,
mal kazanımı ve bölgeye hakim olmaktır. Bunun dışındaki tüm anlatımlar
hikaye, masal ve kandırmacadir.

3-Araplar İcin Yazılan Kuran
İslam ortaya çıktığı tarihlerde Kuran kitaplaşmış değildi. Sayfalar halinde
dağınık durumda ve hafızlar tarafından ezberlenerek muhafaza
edilmekteydi. Zaten kuranın yazıldığı yıllarda ki işlevi günümüzün Kanun
Hükmünde Karanamelerinden farklı da değildi. Çoğunlukla ortaya çıkan bir
soruna çözüm bulmak için yazılmış sayfalardan (ayetler) oluşmaktaydı.
Kuran sureler ve ayetler halinde Halife Osman zamanında bir araya
toplanarak kitaplaştırılmıştır. Hz.Muhammed kendi döneminde Kuranı kitap
haline getirme ihtiyacı duymaması ilginç ve bir okadar da düşündürücüdür.
Bir postacı düşünün kendisine emanet edilen postayı yerine ulaştırmadan
ve kaybolma ihtimalini umursamadan ölsün gitsin. İşte Hz.Muhammedin
yaptığıda tam olarak budur. Zaten Kuran sadece o günlerle ilgili olduğunu
ortaya koyan ayettlerle doludur. Üstelik Kuran’da yazanlar sadece o
günlerle ilgili olmakla kalmaz, Araplar için yazılmış bir kitap olduğunuda
açıkca dile getirir. Hernekadar Meal çarpıtmaları ile bu gerçek gizlenmeye
çalışsa da gerçek gün gibi ortadadır.

Yasin-5 “Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir
kavmi uyarman için gönderilen.”

İbrahim-4 “Her kavme sadece o kavmin kendi diliyle seslenir. O kavimden
olan birini peygamber yollarız.”

Fusilet-3.”Bir kavim için indirdiğimiz Ayetleri detaylıca açıklanmış Arapça
bir Kurandır.”

Ayettlerde açıkça her kavme sadece kendi dilini konuşan kendi içinden olan
bir peygamberi elçi atarım yazıyor. Bir başka şeklide hiç bir kavme o
kavmin kendi dilinde olmayan bir Kitap göndermem ve o kavmin ırkından
olmayan bir peygamber de atamam demektir. Bu durumda Kurana göre
Türklere de Türkçe konuşan Türk bir peygamber atanması zorunludur,
Kurana göre Türklere Bir Arap peygamber gönderilemeyeceği gibi Türklerin
Kutsal kitabı Arapçada olamaz.Türklere Arap kavminin diliyle inen kitapla o
kavimden bir peygamber geçerli değildir. Fusilet-3 ayetinde bir kavim için
olduğu açıktır ve bunlar Türkler değildir. Kuranın bakış açısına göre olması
gereken budur.

Yusuf-2 “Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”

Kuran kendini Arapça ve Arap kavmiyle sınırlıyor. Bu ayeti Türklere
uygularsak, eğer Arapların akıl erdirebilmesi için Arapça kuran gerekli ise
Türklere de Türkçe bir kitap indirilmesi gereklidir. Türkçe indirilmemiş bir
kitabı Türklerin anlaması yani akıl erdirmesi beklenemez.

Bütün insan dillerine çevrilemeyen, hatta Arap olmayanların doğru şekilde
okuması imkansız olan bir kitabı bütün insanlara yollamış olabilir mi? Kuran
bunumu iddia ediyor? Hayır asla. Kuran tam tersini söylüyor. Kuran sadece
Arapça konuşan Arap kavmi için geldiğini söyler. Bütün kavimlere ve bütün
dillere geldiği iddasında değildir.

Kuran her kavme sadece o kavmin kendi dilinde inen mesajla seslenmek
gerektiriğini dile getiriyor. Yabancı bir peygamberle ve yabancı dilde inen
kitapla değil. Yabancı dilde mesaj olmamalıdır. Kuran yabancı dilde inen
kitaba itiraz etmeyi meşru görüyor.

Fussilet-44 “Eğer biz onu başka dilde bir Kur’an yapsaydık onlar mutlaka,
“Onun âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve
Arap bir peygamber öyle mi?” derlerdi. De ki: “O, inananlar için bir hidayet
ve şifâdır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara
kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da
anlamıyorlar).”

Bu ayete göre Türkler’in neden dilimizde değil sorusunu sorma hakkı
doğmaktadır. Bu mantığa göre Türk olana Türkçe olmayan bir kitap
yollanamaz. Madem Araplar neden dilimizde inmedi demesinler isteniyor,
Araplar sorabiliyor ise biz Türkler “Türklere hiç Arapça bir Kuran gönderilir
mi “diye neden sormayalım? Yoksa Tanrı Allahın katında biz Türklerin kayda
değecek bir Millet olmadığımızı mı kabul edeceğiz? Elbette Türk Milletini bu
gözle kimse göremez. Bu ayete göre de Kuran’dan biz Türkler sorumlu
olamayız.

Zuhruf-44 “Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir,
ondan hesaba çekileceksiniz.”

Nahl-64 “Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman
için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak
indirdik.”
Bu ayetlerde “bütün kavimler ondan sorumludur” denmiyor. Ayetler açıkca
Hz.Muhammed’in ve Arapların Kuran’dan sorumlu olduklarını bahsederek,
Üstelik Kuran’nın yazılma nedeninin Arap kavminin sorunlarını çözmek
olduğunu dile getiriliyor. İslamcılar, Kuran ın bir Kavim e değil bütün
kavimlere gönderildiğini anlatmak için bir ayeti kanıt gösterirler.

Enbiya-107 “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”

İslamcılar Yukarda saydığımız o kadar ayet ve kanıt karşısında, bir tek bu
ayete sarılarak her şeyi kurtarma çabasına girerler. Bu ayetteki Alem
Arapça dır. Ayeti gördüğünüz gibi ayetin her yeri çevrilirken, sadece Alem
kelimesi Arapça olarak bırakılmıştır.

Alem kelimesi Kuranda bir çok yerde “bilen kişi“ anlamında çevrilirken
burada öylece bırakılır. Diyelim ki, Doğru ve bir şekilde Alem lafı herkes
anlamındadır. Bu yeterli olmuyor. Türkçe de ancak Dünya alem kelimesi
herkesi ifade eder. Alem olarak Mekke alemini kastetmeniz de mümkündür.
Kuranın geldi dendiği dönemde Araplar için Alem Mekke ve Medine ve
yakın çevresinden ibarettir.

Hz.Muhammed söyle bir emir gönderse,”cümle alem gelin” en fazla Mekke
nin hepsi gelsin yada söylediği kişinin ailecek hepsinin gelmesini istemiştir.
Buradan tüm Dünya anlamı çıkmaz. Kuranı anlayarak okumak İslam’ın ilk
koşuludur. Kuranı okuyan Türk, İranlı, Afganlı Müslüman olamaz. Bu
Milletler kendilerine ait olmayan bir dinle kandırılmışlardır. Türk milletini
kandırmanın en kolay yolu dindir. Bu doğru. Ama birde işin öteki yüzü var.
Arap ne anlatırsa anlatsın Türkler İslama girdikleri ilk yıllarda kendi islam
öncesi inançları ile harmanladıkları İslam inancını oluşturdular. Yarı
Şamanist yarı Müslüman bir toplum oluverdiler. Daha doğrusu Arap
Müslümanlığına değil, Türk tipi Müslümanlığa inandılar.

Şimdi Kurana bakarsak Türklerin kafasındaki Kuran ile gerçek Kuran’ın
birbirine hiç uymadığını görürüz. Verilen ayetlerde görüldüğü gibi Kuran
kendini sadece Arap Kavmi için düzenlenmiş gösteriyor. Oysa Türklerin
kafalarındaki hayali Kuran,bütün kavimler için düzenlenmiş zannedilen bir
Kuran. Gelin diğer ayetlere de bakalım;

Şura-7 “Şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun çevresinde bulunanları
uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için,
sana böyle Arapça bir Kur’an vahyettik.“

Enam-92 “İşte bu (Kur’an) da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilâhî
kitapları) tasdik eden ve şehirler anasını (Mekke’yi) ve bütün çevresini
(tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır.”

Mealciler; şehirler anasını (Mekke’yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı)
uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır der. Mekke çevresini yazan yeri “tüm
insanlık“ diye çevirirler. Bir şehrin çevresi anlamındaki kelime tüm insanlık
anlamına getirilir. Üstelik Kuranda her kavmin ayrı bir memleketi ve ayrı bir
ana kenti olduğunu söyler. Yani her kavmin ana kentine ve çevresine ayrı
bir peygamber gereklidir. Yani ana kent yok ana kentler var.

Kasas-59 “Rabbin kendilerine ayetlerimizi okuyan peygambeleri
memleketlerin ana merkezlerine göndermedikçe, o memleketleri helak
edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helak
etmişizdir.”

Her memleketin bir ana şehri bir de çevre şehirleri vardır. Kurana göre her
memeleket için o memleketin ana şehrine elçi gönderilirdi. Hz.Muhammed
Arapların ana kentini ve Arapların çevre kentlerini uyarmak için Arap
memleketinin ana kenti Mekke ye yollandı. Kuran a göre aynı şekilde diğer
memleketlerin ana kentlerini ve çevre kentlerini uyarmak için
peygamberler yollanmalıdır.

Kasas-59 “Rabbin kendilerine ayetlerimizi okuyan peygambeleri
memleketlerin ana merkezlerine göndermedikçe, o memleketleri helak
edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helak
etmişizdir”

Şuara-208 “Biz, hiçbir kenti helak etmedik ki onun uyarıcıları olmasın
(helak etmeden önce mutlaka uyarıcı gönderdik)”

Talak-8 “Rabbinin ve O’nun elçilerinin emrinden uzaklaşıp azmış nice
memleketler vardır ki, biz onları (ahalisini) çetin bir hesaba çekmiş ve
onları görülmemiş azaba çarptırmışızdır.”

Yani diğer memleketlerinde ana kentleri ve kendilerine ait ayrı birer
peygamberleri vardır, Kurana göre var olmak zorundadır. Hz.Muhammed
sadece bir memleketin ana kentine ve çevre kentlerine yollanıyor. bütün
memleketlerin ana kentlerine değil. Mesela Ad kavminin uyarmak için o
kavmin ana kenti olan İrem şehrine Hud peygamber yollanmış.

Fecr Suresi-6-8 “Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? ‘Yüksek
sütunlar’ sahibi İrem’e. Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış
değildi.”

Furkan-51 “Eğer İsteseydik bütün beldelere ayrı ayrı Peygamber yollardık.”

Burada anlatılan tek şey bir kavme vahiy yollarken hangi tarzda
yolladığının açıklanışından ibarettir. Bir kavmin her kentine değil sadece
ana kentine peygamber yollarız diyor. Zaten diğer ayetler Ana kent Mekke
ve çevre kentlerin arap beldeleriyle sınırlı olduğunu açıkça söylüyor. Üstelik
Kurana göre Hac ziyareti ile yükümlü olan kişiler; Arabistan memleketi, Ana
kenti Mekke ve çevresindeki çölde yaşayan Araplardan başkası değildir.

HACC-25 “Mescidi Haramın(kabenin) olduğu kente oturan yerliler ve
çevresindeki çölden buraya gelenler (Mekke de oturmayan araplar) için
ziyaret yeri yaptık.”
Sonuç olarak Kuran’da bir kavmin yaşadığı memlekette her şehre ayrı ayrı
peygamber yollamayız. Sadece o kavmin ana kentine, O kavmi ve
yaşadıkları çevre kentlerini de uyarsın diye, o kavmin dilinde peygamber
yollarız denmektedir. Kuran’nın bu hükümlerini İslama uyarlarsak
Hz.Muhammed Arabistanın ana kendi Mekkeye gönderilmiş ve sadece
Arapları uyarmakla görevli bir peygamberdir. Bu mantığa göre İslam’da
Arap dinidir, Türkler veya başka bir millet İslam’dan sorumlu tutulamaz.

4-Kuran Korundu mu? Veya Değişmedi mi?
Müslümanlara Kuran’ın Tanrı Allah sözü olduğunu göstermek için Kuran’ın
hiç değişmediğini ve Tanrı Allahın Kuranı koruyacağını (ayetle sabit) iddia
ederler. Oysa pekçok güvenilir veya sahih denen islami kaynakta Kuran’ın
değiştiğine dair açık ve net kanıtlar vardır.

Bakalım Kuran ayetleri korundu mu?

1-“Ömer şöyle dedi: “Eğer insanlar Ömer, Kur’an’a bir şey ekledi diyecek
olmasalardı, ben bizzat kendi elimle recm ayetini yazardım.”(Buhârî,
Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu’l-Ensar 46, Megâzî 21, İ’tisâm 16;
Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (, 823, 824); Tirmizî,
Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418).)

2-Ehli Sünnetin 4 hak mezhebinden birinin imamı sayılan ve Ehli Sünnetin
ilk rivayet kitabı Malik b. Enes’in “Muvatta’sında” (Parlayan yayınları
Konya, 2008 yılı basımı Umut matbaacılık, rivayet 1516, sayfa 671) Said b.
Museyyib’den şöyle nakledilir: Ömer b. Hattab şöyle dedi: “Kalkıp da
Allah’ın kitabında recm hükmünü bulamıyoruz diye recm ayetini inkar
ederek helak olmaktan sakının çünkü Resulullah recm yaptı, biz de recm
yaptık. Canım elinde olana andolsun! Eğer insanlar; Ömer Allah’ın
kitabında fazlalık yaptı demeseydi “Evli erkekle evli kadın zina ederlerse,
onlar muhakak recmedin” ayetini yazardım! Çünkü biz bunu okuyorduk.”
Aynı rivayet (Mustedrek-i Hakim, 4:359, Müsend-i Ahmet: 1:23-29-36-40-
50, Tabakat-ı İbn-i Saad: 3:334, Sünen-i Darami: 12, el-İtkan: 3:206)
kitaplarında da nakledilmiştir.

3-Ehli-i Sünnet’in önemli kaynaklarından olan Mu’cem-i Tabaranî’de sahih
senetle yer alan bir hadise göre Ömer b. Hattab şöyle dedi: “Kur’an bir
milyon yirmi altı bin harftir.” (Ed-Dürr-ül Mensûr (Suyutî), C.6, s.422,
Mecme-üz Zevâid (Heytemî), C.7, s.163, Kenz-ül Ummâl (MuttakîHindî),
c.1, s.517, c.1, s.541)

Oysa bu gün elimizde bulunan Kuran’ın harfleri bu rakamın üçte birini bile
bulmuyor! Çünkü günümüzde Kuran’ın 300 bin küsur harf’den
oluşmaktadır. Yani Kuran’ın üçte ikisi yok olmuş.
4-Kuran’ın Allah’ı indirdiği kitabın ait bir ayeti keçiye yediriyor maalesef,
evet yanlış duymadınız, keçi korunacağı korunduğu söylenen ayetleri yiyor!
Aişe nakleder: “Recm ve büyüklerin on defa süt emzirmesi (nin süt
kardeşliği oluşturacağı) hususundaki ayetler benim yatağımın altında
bulunan bir sayfa üzerinde yazılı idi. Peygamber vefat edince Peygamber’in
vefatıyla meşgul olduk da keçi gelip onları yedi.” (İbn-i Mâce, c.1,
s.625,1944,Ahmed bin Hanbel 5/131, 132, 183 ve 6/269)

Buna benzer bir hadis de Müslim’de yer alır ve orada Aişe kaydeder ki bu
ayetler Peygamber vefat edinceye kadar okunurdu. (bk. Muslim c. 4. s.
167, Tirmizî, c.2, s.309)

Kuran’nın Değiştiğinin Bilimsel Kanıtı; Sana’a Kuranı

1972’de Yemen’in başkenti Sana’a’daki Ulu Cami’de bulunan Kurandır.
‘Sana’a Kuranı’ üzerinde Alman şarkiyatçı Dr. Gert Puin tarafından yapılan
incelemeler aradan geçen 36 yılda tamamlanabilmiş değil. Bunun nedeni
bu Kuran ile ilgili ilk değerlendirmeler olmalı. Puin’e göre, bu Kuran’ın
yazıldığı parşömen Peygamber’in doğumundan önceye tarihleniyor ama
üzerindeki yazı daha sonraya ait. Daha ilginci üstteki metnin altında
silinmiş bir eski metin var. (Bu tür metinlere literatürde ‘palimpsestus’
deniyor.) Bu metin de Kuran metni. Puin’in Batılı şarkiyatçılarca pek
beğenilen ancak İslam çevrelerinde infiale neden olan iddiası ise şu:
Kuran’ın yazılışı Peygamber’den çok önce başlamıştı. Çünkü Kuran,
kendisinden önceki kutsal kitapların bir çeşit özeti olmaktan öteye
gitmiyordu. Suudi Arabistan Hicaz’da arkeolojik araştırmalara izin
verinceye, İslam bilim adamları İslam ülkelerinin kütüphanelerinde saklı
olan yüzlerce eser üzerinde ‘bilimsel kriterlere’ uygun araştırmalar yapıp,
sonuçlarını bizlerle paylaşıncaya kadar bu tür ‘şarkiyatçı’ yorumlar
gündemde kalacak gibi görünüyor.

Yukarıda sıralanan ve islam dünyasında sahih yani güvenilir kabul edilen
islami kaynakların ve bilimsel kanıtların açıkca ortaya konduğu gibi
Kuran’ın kimi ayetleri kaybolmuş ve keçi tarafından afiyetle yenilmiştir ve
bazı ayetleri islam öncesi zamanlardan kobya edilmiş olduğu ortadadır.

Müslümanlara Sorular

Bildiğiniz gibi “Kuran”, Muhammed öldükten sonra kitaplaştırılmıştır. Halife
Osman tarafından derlenen bir Kuran var, esas Kuran bu ve günümüzde
kaybolmuştur. Şimdi sorularım şöyle:

1-Halife Osman’ın kitaplaştırdığı Kuran’a tüm ayetlerin eksiksiz-
kaybolmadan geçtiğini nereden biliyorsunuz? Bazı ayetler
kaybolmuş/yazılmamış olamaz mı? Ya da bazı ayetler sonradan eklenmiş
olamaz mı? (üstelik islam tarihinde açık kayıtlar varken!)

2-Muhammed niçin hayattayken Kuran’ın kitaplaştırılması için bir
emir/vasiyet vermemiştir? “Hayatta olduğu için vahiy devam ediyordu.”
diyorsunuz ama, öleceğini bildirmedi mi “Allah”? En azından son günlerinde
böyle bir emir/vasiyet vermesi şart idi..

3-Ümmetini bu kadar düşünen bir “peygamber”in, kutsal bir öğretiyi/vahyi
kitaplaştırmayı düşünmemesi ne kadar mantıklıdır?

4-Kuran’da “Bu kitabı biz koruyacağız.” demesine rağmen, görünen o ki,
kitabı koruyan halife Ebu Bekir ve Osman olmuştur, “Allah” falan değil.
Mesela Ebu Bekir ve Osman, eğer Kuran’ı kitaplaştırmasaydı, muhtemelen
o vahiyler günümüze kadar gelmeyecekti. Bunun mantığı nedir?

5-Halife Osman, Müslüman mezarlığına gömülmemiş ve cenazesi de
kılınmamış biridir. Tarihi kaynaklardan araştırabilirsiniz. Sebebi, halife
olduğu dönemde Müslümanlara eziyet etmesidir. Böyle bir kişinin
“kitaplaştırdığı” Kuran’a ne derece güveniyorsunuz?

6-Kuran, kitaplaştırılmadan önce, Kuran’ı “ezbere” bilen sahabilerden çoğu
savaşlarda ölmüştür… Bu savaşlar da Muhammed’in ölümünden sonraki
savaşlardır… Bu ölen sahabiler ile birlikte “tarihe karışan” ayetler olamaz
mı? Bunun garantisi nedir? Sonuçta, “Kuran’ın tümünü” ezbere bilen çok az
kişi vardı ve Muhammed’e sorup “Acaba unutulan ayetler var mı?” diye
sorma imkanları da yoktu… Ve bu sahabilerin bile unutmuş olabileceği, ya
da bilerek Kuran’a almayacağı, ya da Kuran’a ekleyeceği ayetler olabilir…
Ve halife Osman, bu şekilde “değiştirilmiş” bir Kuran’ı kitaplaştırmış
olabilir… Bunun olmadığının garantisi nedir?

7-Günümüzde niçin bazı Müslüman ekoller, Kuran ayetlerinin aslında 7000
civarı olduğunu, ancak sonradan bazı ayetlerin çıkarıldığını iddia
etmektedir? Üstelik bu iddialar, İslamiyet’in ilk yıllarından beri vardır.
Bunun hikmeti nedir?

Yukardaki sorulara imanla değilde mantığınızla cevap verdiğinizde kuranın
korunmadığını ve günümüzde okuduğunuz kitabın Hz.Muhammedin yazdığı
ayetlerin ancak üçte birini içinde barındırdığı görebilirsiniz. Gerçeklerle
yüzleşmeyi deneyin.

5-Kuran Allah Kelamı mı?
Bildiğiniz gibi İslam’a göre Kur’an, İncil, Tevrat ve Zebur Allah tarafından
gönderilmiştir. Bunlardan Kur’an dışındaki kitapların yazımı, geçmiş zaman
anlatımı şeklindedir. Kur’an ise Allah’ın hitabı biçiminde yazılmıştır. Allah’ın
sözlerinin, emir ve öğütlerinin Cebrail adlı melek vasıtasıyla ve vahiy
yoluyla peygambere iletildiğine inanılır. O yüzden “Kur’an Allah kelamıdır”
denir. Allah’a ait olmayan sözler ise “kul” veya “kâle” yani “de ki” veya
“dedi ki” sözcükleriyle belirtilmiştir.
Bundan dolayı birçok ayet “de ki” anlamına gelen “kul” kelimesiyle başlar.
Örneğin: “De ki; ‘Ben içinizden hiçbir erkeğin babası değilim” cümlesinden
anlarız ki “de ki” diyen Allah, “Ben içinizden hiçbir erkeğin babası değilim”
dedirtilen peygamberdir. Ne var ki bunun gibi bazı ayetlerin Allah’a ait
olmadığı açıkça belli iken “de ki” sözcüğünün kullanılmadığını görürüz. Bu
tür ayetlerin bazı meallerinde “de ki”sözcüğü parantez içinde verilmiştir.
Bazı mealciler ise sanki Arapçasında gerçekten yazılıymış gibi paranteze
dahi gerek duymadan “de ki” sözcüğünü eklemişlerdir. Bu müdahaleler,
ayetlerdeki eksikliği kamufle etme amaçlıdır.

Şimdi bu hataları görelim: Fatiha suresi Allah’a yapılan bir duadır.
Dolayısıyla “deyin ki” kelimesiyle başlamalıydı. Kur’an’ın son iki suresi olan
Nas ve Felak sureleri de duadır ve “de ki” ile başlar. Fatiha suresinin
başında olmasa bile 5. ayetinde “kûlû” yani “Deyin ki” sözcüğü muhakkak
kullanılmalıydı.

Fatiha, 5-7 “(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım
dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba
uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.”

Görüldüğü gibi ayette Allah’a sesleniş, Allah’a yakarış vardır. Dolayısıyla
ayette seslenen Allah değil, insandır. Ama “Deyin ki” sözcüğü
olmadığından Allah kendisine dua etmiş gibidir. Hadi diyelim ki Fatiha
Kur’an’ın açılış suresidir, bir önsöz gibidir, o nedenle “deyin ki” denmesine
gerek duyulmamıştır. Peki ya diğer ayetlerdeki eksikler?

Şimdi de aşağıdaki ayetlerde hitap edenin kim olduğunu görelim:

Hud-2 “Allah’dan başkasına kulluk etmeyin. Ben size O’nun tarafından
müjde vermek ve uyarmak için gönderilmiş gerçek bir peygamberim.”

Zariyat-50 “O hâlde Allah’a koşun. Şüphesiz ben, size O’nun katından
gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.”

Zariyat-51 “Allah ile beraber başka bir tanrı edinmeyin. Zira ben size O’nun
tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.”

Bu ayetlerde açık olarak anlaşılmaktadır ki konuşan Hz.Muhammed ve
kendisinin peygamber olduğunu iddia etmektedir.

Şura-10 “Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a
aittir. (De ki) İşte bu, Rabbim Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak
O’na yöneliyorum.”

En’am-104 “Rabbinizden size muhakkak ki deliller gelmiştir. Artık kim
gözünü açar görürse kendi lehine, kim de hakkı görmeyip batılı seçerse
kendi aleyhinedir. (De ki) “Ben sizin üzerinizde bekçi değilim.”
Bu iki ayette de konuşan Muhammeddir. Görüldüğü gibi “de ki” sözcükleri
kullanılmadığından mealciler parantez içerisinde göstermek zorunda
kalmışlardır.

Tevbe-30 “Yahudiler, “Uzeyir Allah’ın oğlu” dediler, Hıristiyanlar da “Mesih
Allah’ın oğlu”, dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir.
Daha önce inkara sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları
kahretsin, nasıl da saptırıyorlar!”

Bu ayette geçen “kâtelehumullâh” ın asıl anlamı “Allah onları öldürsün,
katletsin” dir. Bunu Allah’tan isteyenin Allah olamayacağı açıktır.

Bu örneklerden şu sonuçlar çıkarılabilir:

1- Kur’an, Tanrı sözü değildir. Hz. Muhammed kurgulayıp yazmış, fakat
birkaç ayette gaf yapmış ‘de ki’ ekini kullanmayı unutmuştur.

2- Kur’an, derlenip toplanırken hata yapılmış, bazı ayetler eksik yazılmıştır.

3- Kur’an’a Hz. Muhammed’den sonra Halife Osman ve Emeviler
döneminde müdahale edilmiş, ayetler tahrif edilmiştir.

Tabi bunlara “Allah, anlaşılacağını düşünerek ‘de ki’ demeye gerek
duymamış olabilir” veya “Allah bu tür eksiklerle insanları sınamış olabilir”
türünden yanıtlar da verilebilir. Bu tür yanıtlar, eksikliği, hatayı tanrıya
havale etmek olur ki buna katılmak mümkün değildir. 2 ve 3 şıkları ise Hicr-
9 ayetinde belirtilen “Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı biz indirdik, elbette onu
yine biz koruyacağız.” ayetine ters düşer. Bu durumda 1 şıkkının doğru
olduğu, Kur’an’ın Allah sözü değil, Hz. Muhammed’in kurgusu olduğu
ortaya çıkar.

Şimdi de Kur’an’ın Allah hitabı olmadığına dair farklı bir örnek verelim:
Bu örnekle göreceğiz ki Muhammed hazretleri, kimi zaman Allah’ı, kimi
zaman melekler adına Cebrail’i, kimi zaman da peygamberleri konuşturan
bir kurguyla Kur’an’ı yazmıştır. Onları konuştururken Kur’an’da 300’e yakın
“de ki” öneki kullanmıştır ki kendisinin yazdığı anlaşılmasın, Allah sözü
olduğuna inanılsın. Ama bazı ayetlerin kurgusunda hata yapmış, “de ki”
kullanmayı unutmuş ya da hatalı kullanmıştır veya kullanmayı
becerememiştir.

En’am-114 “Allah’tan başka bir hakem mi arayayım ki size, her muhtaç
olduğunuz şeyi bildirip açıklayan kitabı, o indirmiştir? Kendilerine kitap
verilenler de bilirler ki o, senin Rabbin tarafından gerçek olarak indirilmiş
bir kitaptır; artık şüphe edenlerden olma.”

Meryem-64 “Biz, ancak Rabbının emri ile ineriz. Önümüzde, arkamızda ve
bu ikisi arasındaki her şey, O’nundur. Ve Rabbın unutkan değildir.”
Enam-114 ve Meryem-64. ayetten önceki ve sonraki ayetlere bakıldığında
bu cümlelerin kime ait olduğuna dair bir belirteç yoktur.

Enam-114’te ”Size Allah’tan başka bir hakem mi arayayım” sözünden
sonra “Senin Rabbin tarafından indirilmiş” sözü ile konuşturulanın melek
Cebrail olduğu ve Hz.Muhammed’e hitap ettiği açıkça bellidir. Meryem-
64’te ise “Biz ancak rabbinin emriyle ineriz” sözü melekler ya da melekler
adına konuşan Cebrail’e söyletiliyormuş gibi yazılmıştır. Ama Allah’ın
kelamı dediği kitapta Muhammed bunu belirtmeyi becerememiş ya da hata
dikkatinden kaçmıştır.

Zümer-10 “De ki: ‘Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının. Bu dünyada
iyilik edenler için bir iyilik vardır. Allah’ın arz’ı geniştir. Ancak sabredenlere
ecirleri hesapsızca ödenir.” (de ki fazla)

Bakara-97 De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile
Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi
ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.” (de ki fazla)

Zümer-10 ve Bakara-97 ayetlerinde dikkat edilirse “de ki” sözcüğüne gerek
yoktur ama kullanılmıştır. Zümer-10’da “de ki” sözcüğü olduğunda
Muhammed hazretlerinin Müslümanlara “kullarım” diye seslendiği
anlaşılmaktadır. Halbuki “de ki” olmasaydı hitap eden Allah olacak ve bir
anormallik görünmeyecekti.

Bu gaflara karşı, verilen yanıtlardan biri “Kur’an’da kimi ayetlerin Cebrail’in
sözü olduğu” hatta “Kur’an’ın Allah’ın, Cebrail’in ve peygamberin ortak
ürünü” olduğudur. Bakara-97 ayeti bu iddiaları çürütür. Ayetten Cebrail’in,
Kur’an’ı peygamberin kalbine indirdiğini, dolayısıyla 23 sene boyunca zırt
pırt 50.000 yıllık yolu katetmediğini, olaylara-durumlara göre sırası
geldiğinde peygamberin ayetleri kalbinden (beyninden) ortaya döktüğünü
anlıyoruz.

Bakara-97 ayetinde “de ki” öneki kullanıldığında ayet şöyle olmalıydı:

De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı;
önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde
verici olarak benim kalbime indirmiştir.

Ama Kur’an’da “senin kalbine indirmiştir” yazılarak hata yapılmıştır.

Muhammed, Tevrat ve İncil’in 3. şahıs ağzıyla yazılmasına nispeten çok
daha inandırıcı bir kurgu ile Kur’an’ı yazmış ama yaptığı bu gaflarla açık
vermiştir.

Örneğin Zuhruf-11’te; “O, suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla
ölü memleketi diriltiriz” ayetini ele alalım: Burada “O” Allah ise, “Biz”
kimdir?
”Biz”, melekler adına konuşan Cebrail’den başkası olamaz. Ama görüldüğü
gibi meleğin konuştuğuna dair bir belirteç yoktur.

Muhammed, Kur’an’ı “Allah kelamıdır” diye yazmıştır. Allah’ı konuşturma
sanatı ile düzenlemeye çalışmıştır. Fakat özellikle “Biz” diyen ayetlerde ya
“Allah ve ekibi” olarak konuşulmaktadır ya da melekler olarak. Süleyman
Ateş’in bu konuda görüşü “Kur’an Allah vahyi, melek sözüdür” şeklindedir.
Ama görüyoruz ki Allah da konuşuyor, Cebrail de, Muhammed de.

Kur’an’da sıkça kullanılan “kale” sözcüğü “dedi ki” anlamındadır. Şimdi
“dedi ki” sözcüğünün kullanıldığı bir ayetteki hatayı görelim.

Enbiya-112 Dedi ki; “Rabbim hak ile hükmet. Sizin nitelendirmelerinize
karşı sığınılacak olan rabbimiz rahmandır.

Cümle kurumunun yanlış olduğu açıkça görülmektedir. Edip Yüksel, bu
ayetin yanlış yazıldığını, “kale” değil, “kul” olması gerektiğini söyler ve o
şekilde çevirir. Muhammed Esed ise hem “kale” değil “kul” muş gibi çevirir,
hem de 2. cümlede tekrar parantez içinde “de ki” kullanır. Sebebi, ayette
Hz. Muhammed’in hem Allah’a hem de inanmayanlara seslenmiş olmasıdır.
Böyle bir cümle yapısında “kale” yerine “kul” da kullanılsa cümle bozuk
kalır. Bu ayette de cümle kurumunun çok zor olması nedeniyle
becerilemediğini görüyoruz.

Sonuç:

Birisi çıkıp “Allah’tan bana mektup geldi” demiş olsa önce ona deli gözüyle
bakmak ve kesinlikle inanmamak en doğru davranıştır. Fakat ısrarlı
davranıyorsa ve insanların bir kısmı ona inanıyorsa “Acaba” diyerek doğru
söyleyip söylemediği incelenebilir. Bilhassa tanrıya inanan insanlarda böyle
bir eğilim doğaldır. Doğal olmayan, içinde yazılanların bir kısmı doğru diye
inanılmasıdır. Ya da mektubu irdeleyip sorgulamadan mektup sahibinin
kişiliğine güvenerek veya çevresinde duyduklarından etkilenerek
inanmaktır. Mektup incelendiğinde içeriğindeki tek bir ‘insana mahsus’
hata dahi, mektubun tanrıdan gelmediğinin kanıtıdır. Çünkü madem ki
inanılan tanrı mükemmel ve her şeyi bilen bir varlıktır, öyleyse tanrı hata
yapmaz. Hele çok sayıda cümle hatası, gramer hatası varsa mektubun
tanrıdan olduğunu iddia etmek normal karşılanamaz. Bu tavır zayıflıktır.
Zaaflarına, çevresine, çıkarlarına mahkum kalmaktır. Kutsal olduğu,
tanrıdan geldiği iddia edilen kitaplar için de bu geçerlidir. Farklı dinlerin,
farklı kitapların, farklı kutsalların dünya halklarına olumsuz etkisi ortadadır.
Kutsal savaşlar, dünya barışını engellemekte, insanlığı yaralamaktadır. Bu
büyük, aşılmaz engelin temelinde ise mektup örneğindeki o küçük zaaf
vardır. Barışın tesisi ise tüm bireylerde bu küçük zaafların tedavisiyle
mümkündür. Kadim dinlerin haricinde zamanımızda da çeşitli ülkelerde
ortaya çıkan meczuplar, bu tür zaafları olan kişileri aldatabilmekte,
peşlerinden sürükleyebilmektedir. Sonuç ise ya toplu intihar ya da
soyulmak, sömürülmek olmaktadır.
6-Kuran’ı Hz.Muhammed mi Yazdı?
Bu sorunun cevabı evettir. Kanıtı islam tarihinde ve kuran’da bol miktarda
vardır. Bir önceki konuda kuran’da ki hatalı ayetlerin kanıtladığı bu
gerçeğin şimdi diğer kanıtlarını görelim;

Kuran’ı Muhammed peygamber yazdı, çünkü vahiy olduğu iddia edilen
metinleri yazan vahiy katiplerinden ikisi vahiylerin ilahi olmadığını farketti
ve kaçıp dinden çıktılar. Elbette bu durum Kuran’ın ilahi olmaması
bakımından çok düşündürücüdür, özellikle Osman’ın sütkardeşinin
“Kuran’ın ilahi olmaması” iddiası kesin kanıt denebilir. Bununla birlikte
yinede bu kişiler yalancı olabilirler. Bu iletinin konusu ise, Muhammed
peygamberin bu kişilere karşı duyduğu insanca tepkileri Kuran’a
yazmasıdır. Her iki mürted için de “Kabe’nin örtüsü altında bile olsa
öldürülmesi” fetvası varken ilkinde kimi kimsesi olmayan (arkası, dayısı
olmayan) İbni Hatal sorgusuz sualsiz katledilecek, ikincisinde, Osman’ın
(konu dayısı) sütkardeşi olan Abdullah b.Sad b.Serh istemeye istemeye
affedilecektir.

1-İbni Hatal: 42 vahiy katibi içinde dinden çıkan iki vahiy katibinden ilki
olan İbni Hatal yeniden Hıristiyan oluyor, “Muhammed bir şey bilmez.
Yalnız benim kendisine yazdığım şeyleri bilir” demeye başlıyor ve “mürted
olduğu” gerekçesiyle hakkında katledilmesi fetvası çıkıyor. Çok geçmeden
İbni Hatal yakalanarak katlediliyor, Hıristiyanlarca gömülüyor, ancak ertesi
gün mezarının dışında bulunuyor, yine gömülüyor, yine dışarıda bulunuyor,
bu şekilde başa çıkılamayınca ceset dışarıda bırakılıyor. Aşağıda konu ile
ilgili bir hadis bulunmaktadır.

Ravi (r.a.): Enes b. Mâlik

Hadis: Rivâyete göre, şöyle demiştir: (Neccar oğullarından) Hiristiyan bir
kişi vardı. Sonra müslüman olmuştu. Bakare ve Âl-i İmrân (Sûrelerini)
okumuştu. Nebî salla’llahu aleyhi ve sellem’e de vahiy kâtipliği yapmıştı.
Bu adam sonra geri, Hiristiyanlığa döndü. (Ve kaçarak Hiristiyan câmiasına
ihtihâk etti. Hiristiyanlar onu yüksek makamlara çıkardılar) Bu mürted:
Muhammed bir şey bilmez. Yalnız benim kendisine yazdığım şeyleri bilir,
demeğe başladı. Ve (aradan çok bir zaman geçmeden) Allah onu (kavmi
içinde boynunu vurdurup) öldürdü. Hiristiyanlar defnettiler. Fakat sabah
olunca gömüldüğü yer onu dışına atmıştı. Bunun üzerine Hiristiyanlar: bu
Muhammed ile Ashâb’ın işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için bu din
kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu (meydanda) bıraktılar,
diye iftirâ ettiler. Ve derin bir çukur kazarak onun içine bıraktılar. Fakat
sabah olunca gömüldüğü yerin onu (yine) dışına attığı görüldü.
Hiristiyanlar yine: Bu, Muhammed ve Ashâb’ının işidir. Onların arasından
çıkıp kaçtığı için bu din kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu
kabrin dışında bıraktılar, dediler. Ve bir yerde yine bir çukur kazdılar,
güçleri yettiği derecede derinleştirdiler. Fakat sabah olunca o yerin onu
dışına attığı görüldü. Bunun üzerine Hiristiyanlar bu işin kullar tarafından
yapılmadığını anladılar. Ve onu açıkta bıraktılar. (Sahih-i Buhari Hadis No.:
1477)

2-Ebi Sarh: Muhammed peygamberin vahiy almadığını ileri süren ikinci
vahiy katibi ise Abdullah b. Sad b. Ebi Serh’tir. Kimi kimsesi olmayan İbni
Hatal’dan farklı olarak, bu kişi Osman’ın süt kardeşidir. Bu kuvvetli torpil
Abdullah b. Sad b. Serh’in hayatını kurtaracaktır. Hatta, Osman’ın
halifeliğinde valilik bile yapacaktır.

Ebi Sarh, Muhammed’in vahiylerini kaleme almış, Ku’ran katipliği yapmış
ve daha sonrasında (esrarengiz bir şekilde) İslam’i terketmiştir. Ebi Sarh
ayrıca Hz. Osman’in süt kardeşi ve halasının oğludur. Ebi Sarh İslam’i
terkettikten sonra tıpkı diğerleri gibi öldürülmemek için kaçar ve halasının
oğlu, süt kardeşi Hz. Osman’a sığınır. Peki Ebi Sarh’in bir anda kaçmasına
neden olan olay neydi? Koskoca Allah’in sözlerini kaleme alma mevkisine
sahip bir adam, peygamberin sözlerini Kuran’a aktarma şerefine ermiş bir
insan deli mı bir anda tüm bunları reddedip neden kaçsın?

Nedeni ise şudur; Ebi Sarh Kuran katipliği yaptığı için muhtemelen zamanın
eğitimli kişilerinden biri idi. Ebi Sarh, Muhammed’ın en uzun süreli ve en
tecrübeli katiplerinden biri olduğu için vahiy anlarında Muhammed’e
indirilen ayetlerin yazılış şekli hakkında Muhammed’e tavsiyelerde
bulunuyordu. Muhammed’de çoğu zaman Ebi sarh’in tavsiyelerini onaylıyor
ve akabinde Kuran Muhammed’in değil, Ebi sarh’in dile getirdiği şekilde
yazılıyordu. İşte kanıt;

“İbn-u Ebi Sarh diyor ki: “Eğer Muhammed’e vahyolunuyorsa bana da
vahyolunuyor. Eğer Allah indiriyorsa ben de onun indirdiğinin mislini
indiririm. (İbn Kesir, Tefsir, Sabuni muhtasarı, I/600)

Ebi Sarh, iste bu yüzden Muhammed’in uydurukçu olduğunu anlamış ve
derhal İslam’i terkederek Osman’in yanına sığınmıştır. Olayı duyan
Muhammed ateş püskürüyordu. Ardından hemen bu olay hakkında ayetler
inmeye başlamıştı;

En’am-93 “Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da kendisine karşı bir şey
vahy edilmemişken “bana da vahyolundu” diyenden ve “ben de Allah’ın
indirdiği gibi indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir?”

Muhammed bu olaydan sonra yine her zaman olduğu gibi insanları
cehennem azabı ile korkutmaya çalışmıştır.

Nahl-106 “Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan
sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap
iner ve onlar için büyük bir azap vardır. “

Yani üstteki ayette Muhammed’in anlatmaya çalıştığı şudur; Sakın ola ki
Ebi sarh hakkında çıkan dedikodulara inanmayın. İnananlar için “Allah
katından bir gazap vardır, büyük azab da onlar içindir.” Bu olay hakkında
dedikodular hızla yayılıyor ve Muhammed’in güvenirliliğini sarsılıyordu.
Muhammed olayı örtbas edebilmek ve kendisi hakkında çıkan dedikodulara
ve kişilerin kafalarındaki soru işaretlerine son verebilmek için şu ayeti
indirmiştir;

Nahl-110 “Sonra şüphesiz ki Rabbin, eziyete uğratıldıktan sonra hicret
eden, sonra Allah yolunda cihad edip sabreden kimselerin yanındadır.
Şüphesiz Rabbin bundan sonra da çok bağışlayandır, çok merhamet
edendir. “

Muhammed böylelikle peygamberliği hakkında şüpheye düşen
müslümanlarının gönüllerine su serpiyordu. Tabi “şeytan ayetleri” olayında
da olduğu gibi Muhammed’in her zaman imdadına yetişen şeytan, suçu
üstleniyor ve Ebi Sarh’i yoldan çıkarttığını itiraf ediyordu;

Ibnu Abbas (radiyallahu anhuma) anlatiyor: ” Sa’d Ibni Ebi s-Sarh Hz.
Peygamber (aleyhissalatu vesselam)’e katiplik yapiyordu. Seytan ayagini
kaydirdi; adam irtidad ederek kafirlere sigindi. Resulullah (aleyhissalatu
vesselam) Fetih gunu, onun oldurulmesini emretti. Ancak, Hz. Osman
(radiyallahu anh) onu himayesi altina aldi. Resulullah da bu himayeyi
tanidi.”

Ebi Sarh Mekke’de Muhammed hakkında beyanatlarda bulunuyor kişilere
Kuran ayetlerinin Allah tarafından değil, Muhammed tarafından
uydurulduğunu söylüyordu. Artık Ebi Sarh ölmeden Muhammed’e rahat
uyku yoktu. Daha sonra Ebi Sarh, Muhammed’in eline düşmüştür.
Muhammed Mekkelilere teslim oldukları halde kimseyi öldürmeyeceğine
dair söz vermişti. Buna rağmen Ebi Sarh’in kellesi için buyrukta
bulunmuştur.

Bunu duyan Ebi Sarh’in süt kardeşi Hz.Osman; Ortalık durulunca Nebi’nin
huzuruna getirdi, affedilmesini istedi, Biat’ının kabulü için yalvardı. Bu rica
üç kez tekrarlandıktan sonra ancak Rasulullah(sav) İbn Ebi’s-Sarh’ın biatını
kabul etti.Onlar gittikten sonra Ashabına dönerek: “Biat etmeden evvel
içinizden bu adamı katledecek doğru biri çıkmadı mı? Diye sordu. Onlar da:
“Biz işaretinizi bekliyorduk” cevabını verdiler. Bunun üzerine
Rasulullah(sav): “Bir Peygamber ima ile adam öldürtmez, açık konuşur.”
( İbn-i Sa’d, E.Davut, Nesei, Hakim, İbn-i Hişam, İbn-i Hacer)

Muhammed yukarıdaki hadiste “Bir Peygamber ima ile adam öldürtmez,
açık konuşur.” diyerek kendisinin ne derece tehlikeli narsisist mafya babası
olduğunu gözler önüne sermektedir. Muhammed madem açık konuşmayı
sever, o halde neden Osman’in önünde Ebi sarh’in öldürülmesini
emretmedi? Neden Osman yanından çıkıp gittikten sonra çapulcularına
konuştu?

Osman, süt kardeşi Sarh’in affedilmesi için Muhammed’e yalvarmıştır.
Muhammed iki arada bir derede kalmıştır. İstemeyerekte olsa Osman’in
sefaatını kabul etmek zorunda kalmıştır. Fakat her ne kadarda zoraki kabul
etse de, yüzündeki rahatsızlığını tetikçilerine fark ettirmeye çalışmış ve
yanında bulunan müslümanların Ebi sarh’i oracıkta katletmelerini
istemiştir. Bunuda başaramayan Muhammed daha sonra müridlerine şu
şekilde sert çıkışmıştır;

“Benim o şahsı bağışlamaktan imtina ettiğimi gördüğünüz zaman neden
onu öldürmediniz?” (el-İsabe, c. 2, s. 38.)

Aynı olay, biraz farklı bir şekilde şu kaynakta da mevcut; “Icinizde, elimi
bey’at icin vermekten imtina ettigimi gorunce kalkip oldurecek akli basinda
bir adam yok muydu?” [Ebu Davud, Cihad 127, (2683); Nesai, Tahrimu’d-
Dem 14, (7,105,106).]

Görüldüğü gibi Muhammed peygamber’in davranışları, düşünceleri,
yargıları tamamen etki, tepki kurallarına uygun biçimde oluşuyordu ve
doğal olarak Kuran’a bu şekliyle yansıyordu. Özellikle Abdullah b.Sad
b.Serh’in olayında asla affetmek istememesine rağmen Osman’ın hatırını
kıramayışı, bu kişiyi affedebilmek için Kuran’a ayet ekleyişi açıkça bellidir.

A-Kuranı Muhammed ve Ekibinin Yazdığının Kanıtları

1-Peygamberin kiminle evlenip kimi boşayacağı gibi gereksiz konulardan
bahsetmesi.

2-Kuranın bir yerinde “ak” denilen bir konuya daha sonra “kara” denmesi
ve konularda çok sayıda gereksiz tekrar olması.

3-Evlat edinmenin yasaklanması (niye?)

4-nahl 101 (biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman
-ki allah neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar peygamber’e, “sen ancak
uyduruyorsun” derler. hayır, onların çoğu bilmezler.)

5-Tebbet suresinde ebu leheb’e lanet edilmesi.

6-Kitabın edebi bir değerinin olmaması. konudan konuya atlaması. başının
sonunun belli olmaması. bu kitap bir yayıncıya basılması için gönerilmiş
olsa edebi yetersizlikten dolayı hemen reddedilirdi.

7-İlk ayetin “oku” olmasına rağmen muhammed bin abdullahın okuma
öğrenmemesi veya okuma bilmediğinin iddia edilmesi.

8-İbrahimin çocuklarının sayısının ve isimlerinin bir türlü doğru düzgün
verilememesi ve ibrahimin çocuğunu kesmeye çalışmasının takdir
edilmesi.

9-Çok fazla sayıda ve olmayacak şeyler üzerine yemin edilmesi.
10-Her şey için bir, bilemedin iki şahit yeterli olurken, zina için penisin
vajinaya girdiğini, aradan ip geçmediğini gören 4 şahit gerekmesi. bu
şahadetin olabilmesi pratikte mümkün mü?

11-Tanrının varlığı için hiç bir müsbet delil gösterilmemesi. bu yüzden
kafası iyi çalışan, gerçeklere her zaman şüpheyle bakan, bilimsel akla
sahip olan insanlar tanrının varlığını görememesi. sanki tanrı “müsbet bir
delil göstermeyeyim, herşeyi müphem bırakayım, kafası çalışan şüpheciler
inanmasın, ben de onları cehenneme atayım. her lafa inanan tipler de
cennete gidiversin.” der gibi

12-Dinin önce bir kasabaya gönderilmiş olması, daha sonra işler
büyüyünce evrensel olduğunun iddia edilmesi. Buda öngörüsüz şansa
mücadeleye girildiğinin kanıtıdır.

13-Kitaptaki ifadelerin farklı yorumlanmaya çok müsait olması.

14-Geldiği zamana göre devrimsel değişiklik getirecek ahlaki ve sosyolojik
değişiklikler içermemesi. (demokrasi, insan hakları,kadın erkek eşitliği,
köleliğin kaldırılması vb…)

15-Cennetteki ödüllerin çok kısıtlı olması (yiyecek-içecek, seks. Başka?)

16-İnsanların yaptıkları sonlu sayıda hata yüzünden cehennemde sonsuz
işkenceye maruz kalması.

17-İnanmayanların ve İslam dışı kişilerden erkek olanlarının öldürülmesinin,
mallarının gasp edilmesinin, karısına tecavüz edilmesinin, karısının ve
çocuklarının köle yapılmasının normal karşılanması.

B-Bir Anlık Öfkeyle Yazılmış Olan Sure: “Müddessir”

Sizce bir Tanrı kendi yarattığı ve bu şekilde düşünmelerine imkan verdiği
canlılar için bu kadar sinirlenir mi? Hiç sanmıyorum. Sadece bu sure bile
tüm Kuran’ı çürütmeye yeter. Mantıklı ve dengeli bir yaratıcı bunları
söyleyemez.

Ebu Cehil Kimdir?

Ebu Cehil, “Cehaletin babası” demektir. Ama farkındasınız kimse çocuğuna
böyle bir isim vermez. Ebu Cehil’in bu ismi almasının sebebi elbette ne
halk ne alimler ne de çevrede ki tarafsız insanlardır. Ona bu şekilde hitap
edilmesi islam peygamberinin emriyle müslümanlar arasında başlamıştır.

Asıl adı Hisam Ebu’l-Hakem olan bu kişi aslında Mekke’nin ileri
gelenlerinden. Hakem ünvanı almasının sebebi ise tarafsız, dürüst öyle
çıkarına göre değil gerçekten düşünüp tartan birisi olmasından kaynaklı.
İslam henüz tam yayılmamış sadece bir grup kişiden oluştuğu sıralarda
Muhammed bu kişiye gider. Kendi saflarına çektiği anda büyük bir hakem
tarafından onay alacak ve bu sayede epey yandaş toplayacaktır. Gittikten
sonrasını gelin ayetlerden takip edelim.

“Müddessir Suresi

18.Derin derin düşündü o; ölçtü-biçti.

19.Kahrolası, nasıl bir ölçü kullandı!

20.Bir kez daha kahrolası, nasıl bir ölçü kullandı?!

21.Sonra baktı.

22.Sonra yüzünü buruşturdu, kaşlarını çattı.

23.Sonra arkasını döndü ve böbürlendi.

24.Şöyle dedi: “Bu, rivayet edilerek gelen bir büyüden başka şey değil.”

25.”İnsan sözünden başka bir şey değil bu.”

26.Onu sekara (cehennem) fırlatacağım.

27.Bilir misin nedir sekar?

28.Ortada bir şey bırakmaz, hiçbir şeyi görmezlik etmez o.

29.İnsan için tablolar/levhalar/ekranlar sunandır o/deriyi yakıp kavurandır
o.”

Evet bu kişiye çok kızdığını 25. ayetten sonra görebiliyoruz. Tehditler,
korkutmalar, lanet okumalar, ama sizin dikkatinizi çekmek istediğim yer 18
ve 25 arası.

Ölçüp, biçip, düşünelim hadi.

Her şeyden önce bu adam iddia edildiği gibi vahşi, gözü dönmüş, gaspçı
vesaire olsaydı, peygamber onun islama geçmesine önem verir miydi?
Gidip ona islamiyeti anlatır mıydı? Onu islam dinine çekmeye çalışır mıydı?
Hatta bu önem (yani islamı seçip seçmemesi) Kuran’a konu olur muydu?

Bu kişi üstün bir hakem, çağına göre aydın bir insan. Düşünüyor, ölçüyor,
biçiyor, değişik ölçüler kullanıyor. Ama bunları yaptığı ve söylenenlerin
öncekilerin masalı ve insan sözü olduğunu belirttiği için lanetleniyor,
hakaret ediliyor, ebu cehil lakabı takılıyor kendisine. Oysa Hisam Ebu’l-
Hakem dogmaya karşı düşünceyi, ölçmeyi, biçmeyi, ölçüler kullanmayı
temsil ediyor. Dogmaya karşı bilimi temsil ediyor. Hatta bazı islam
kaynaklarında Ebu Cehil’in Ebu Mugire ile deve sırtında giderken
düşünceyle satranç oynadığını yazmaktadır böylesine zeki bir insandır
Hisam Ebul Hakem. Tek suçu Hz.Muhammedin peygamberliğini
onaylamamış olmasıdır.

Olay tefsirlerde şöyle anlatılır:

“Velid b. Muğire Peygamber (s.a.v)’in yanına gelmiş, Kur’ân dinlemiş ve
etkilenmişti. Kalkıp Mahzum Oğulları’na varmış; “Vallahi, Muhammed’den
az önce bir söz dinledim; ne insan sözü, ne de cin sözü. Onun bir tatlılığı,
bir hoşluğu var. Yukarısı meyveli, aşağısı bolluk, zemini bol sulu. O
kesinlikle üste çıkar, onun üstüne çıkılmaz.” demiş; buna karşı Kureyş:
“Velid saptı. Vallahi, bütün Kureyş sapacaktır.” demişler, bunu işiten Ebu
Cehil, “ben size onun hakkından gelirim.” deyip kederli kederli yanına
varmış; “Ey amca demiş, kavmin sana vermek için bir mal topluyor. Çünkü
sen Muhammed’den bir şey elde etmek için onun yanına gidiyormuşsun.”
Velid: “Kureyş bilir ki, ben onların malca en zenginleriyim.” diye cevap
vermiş. Ebu Cehil demiş ki: “O halde onun hakkında bir söz söyle de
kavmin işitsin, senin onu sevmediğini, inkâr ettiğini anlasınlar.” Velid: “Ne
diyeyim, içinizde şiiri, mısraları kafiyeli kısa vezinli nazmı, kasideyi ve cin
şiirlerini benden iyi bileniniz yoktur. Onun söylediği bunların hiçbirine
benzemiyor ki.” demiş. Ebu Cehil, “yok mutlaka bir şey söylemelisin.”
deyince kalkıp kavminin toplandıkları yere varmış, “siz, demiş,
“Muhammed mecnun” diyorsunuz. Hiç kimseyi boğarken gördünüz mü?
Kâhin diyorsunuz. Hiç kâhinlik yaparken gördünüz mü? Şair diyorsunuz. Hiç
şiir ile uğraşırken, şiir söylerken gördünüz mü? Yalancı diyorsunuz. Hiç
yalanını yakaladınız mı? Bunlara cevap olarak, “hayır, ama peki o nedir?”
demişler; “durun düşüneyim” demiş düşünmüş, düşünmüş “Bu,
öğretilegelen bir sihirdir; bu sadece bir insan sözüdür.” demiş, onun bu
sözleri Kureyşlilerin hoşuna gitmiş, salonlarında bir alkıştır kopmuş ve onun
sözlerini alkışlayarak dağılmışlar.” (Elmalılı Hamdi YAZIR – Kuran’ı Kerim
Tefsiri)

Velid bin Mugıre Kimdir?

Ünlü İslâm komutanı Halid bin Velid’in babasıdır. Mekke’nin en ileri gelen
ailelerinden birine mensup ve Mekke’nin önde gelen aileleriyle yaptıkları
evliliklerle de bu özelliğini pekiştirmişdir. Büyük bir servet sahibi olan Velid
bin Mugıre, halka karşı çok iyi davranır ve yardımda bulunurdu. Her yıl
değiştirilen Kâbe örtüsü için gereken masrafları tek başına kendisi
karşılardı. Halk tarafından sevilen ve yardımseverliği ile ünlü bu insanın tek
kusuru Muhammede inanmamak olmuş, hakkında kalem suresinde 10, 11,
12, 13, 14. ayetler yazılmıştır.

Kalem-10, 11, 12, 13, 14 “Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp
kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha
dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye
mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.”
1400 sene evvel insan sözü diyenler doğru demişlerdi, zaten insan sözü
olduğu ortada. Şaşırtıcı olansa günümüzde bu kitaba halen tanrı sözü
denmesidir. Kuran’da yazan Hz.Muhammedin duruma göre inandırmak,
duruma göre sinirlenince halkı korkutmak için uydurduğu o ahiret
hikayelerine bu kadar güvenmeyin. Bu masalların boş olduğunu günü
gelince göreceksiniz. Görmek istemeyene gösteremeyiz ama aklını
kullanan ve kanıtları görebilen kimseler için kuran’nın içeriği büyüklere
masallardan başka bişey değildir, malesef kanlı masallardır.

7-Kuran neden Hz.Muhammedin sağlığında
kitaplaşmadı?
Neden Kuran Muhammedin sağlığında Kitap haline getirilmedi? Ve neden
kutsal kitap peygamber öldükten sonra kitaplaştırıldı? Birileri bazı ayetleri
kaybetsin diye mi?

Bu sorunun cevabı muhammed’te çünkü isteseydi çok rahat kuranı
kitaplaştırabilirdi. İlginçtir kuranda ki ayetlerde durmadan bu kitab şudur
bu kitab budur vs der ama ortada Muhammed ölene kadar kitab yoktur.

Benim tahminim Muhammedin amacı bir din kurmak değildi. Asıl amacı
hükmetmekti o zekasını kullanarak ortaya din kisvesi altında bir devlet
çıkardı ve de hertürlü nimetlerinden faydalandı. Kuran muhammedin
günlük ihtiyaclarına göre yazılmış ayetlerle doludur. Günümüzün kanun
hükmünde kararnameleri gibi iş gördü açıktır, yani Muhammedin amacı bir
din kitabı yazmak değil bu ayetler yoluyla kurduğu devleti yönetmekti.

Dikkatedilirse kuranda peygamberin arzularına uygun biryığın ayet vardır.
Kuran tamamen günlük olaylar içermektedir ve günümüz ihtiyaçlarına
değil o günlerin güncel ihtiyaçlarına çözüm getirecek ayetlerle doludur.
Amacın evrensel bir mesaj vermek olmadığı sonderece açıktır. Kurandaki
dini motifler tamamen tevrattan arklanmış ve bu şekilde dini metin havası
verilmiştir. Muhammed arapların inandığı Tanrı Allah ile Musevilerin tanrısı
Yahova’yı hayal dünyasında harmanlamış ve kendi kişisel tanrısını
yaratmıştır. Bu kişisel tanrısını da ihtiyacına uygun bol bol konuşturup
iktidarını ölene kadar sağlamlaştırmıştır.

Kendi adıma söylüyorum; Muhammed’in putperes olarak ölmüş
olabileceğini bile düşünüyorum. Düşünsenize siz uydurduğunuz bir Tanrıya
ve dine inanılmasını isteyebilirsiniz ama siz o tanrının ve dinin uydurma
olduğunu bilir herkezi kandırsanız bile kendinizi kandıramazsınız. Bu bir
tahmindir gerçek olmayabilir. Muhammed’in bu konuda zaman zaman
şüpeye düştüğü de anlaşılıyor.

Yunus-94 ”Sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce indirdiğimiz
Kitap’ları okuyanlara sor. And olsun ki, sana Rabbinden gerçek gelmiştir,
sakın şüphelenenlerden olma.”
Muhammed kendini gerçek peygamber ve hayalinde yarattığı Tanrıyı da
gerçek Tanrı görse bile zaman zaman şüpeye düştüğü gerçek ve hayal
arasında gidip geldiği de anlaşılıyor.

Peki peygamber sağlığında Kuranı kitaplaştırmak için bir emir vermiş mi?
Ya da kitap haline getirmeyi düşünmüş mü? Bu sorunun cevabını islam
tarihinde bulabiliyoruz.

Kuran’nın İlk Derlemesi (İslami bir kaynaktan alıntıdır.)

Peygamber Efendimiz devrinde vahiy devam ettiği için Kur’ân-ı Kerîm
toplanıp bir kitâb haline getirilmemişti. İnen âyetleri, bazı sahâbîler,
ezberliyorlar, kürek kemiklerine, hurma kabuklarına, ince beyaz taşlara ve
zamanın yazı malzemesine yazıyorlar ve yazdıklarını saklıyorlardı. Fakat
henüz vahiy devam ettiği için vahiy parçalarını içeren malzeme bir araya
getirilip bir kitap halinde bağlanmamıştı.

Taberi’den özetle: Hazreti Ebubekir zamanında vukubulan Yemâme
Savaşında 700 sahâbî şehîd düşünce, Kur’ân-ı Kerîm’in sonucundan endişe
duymaya başlayan Ömer ibn Hattâb, Halîfe Ebubekir’i, Kur’ân’ı yazdırmaya
ikna etti. Bu işle Zeyd ibn Sabit, görevlendirildi.

Rivayet şöyledir: Zeyd’in şöyle dediği anlatılır.

“Yemâme Savaşı üzerine Ebubekir beni yanma çağırttı. Hattâb oğlu Ömer
de orada idi. Dedi ki:

-Ömer bana geldi:

-Yemâme gününde Kur’ân okuyanlar ağır zayi’at verdiler. Kur’ân
okuyanların, savaş alanlarında şehîd düşmesiyle Kur’ân’ın çoğunun zayi
olacağından korkuyorum. Kur’ân’ı toplamayı emretmeni istiyorum, dedi.

Ben de Ömer’e: Allah’ın Elçisi(s.a.v.)in yapmadığını biz nasıl yapalım?
dedim.

Ömer: Vallahi bu hayırlı bir iştir, dedi.

Ömer bana böyle söyleye söyleye nihayet Allah, aklımı bu işe yatırdı. Ben
de Ömer’in görüşünün doğruluğuna kanâ’at getirdim. Sen akıllı bir gençsin,
hakkında kötü bir zannımız yoktur. Sen Allah Elçisi(s.a.v.)in vahiy kâtibi
idin. Kur’ân ‘ı araştır ve bir araya topla.

Vallahi bana, herhangi bir dağı yerinden kaldırıp başka bir yere götürmeyi
Önerselerdi, Kur’ân’ı toplamayı emretmeleri kadar bana ağır gelmezdi.

Dedim ki: Allah’ın Elçisi(s.a.v.)in yapmadığı şeyi siz nasıl yaparsınız?

Ebubekir: Vallahi bu hayırlı bir iştir, dedi.
Ve söyleye söyleye nihayet Allah, Ebubekir ve Ömer’in akıllarına yatırdığı
şeyi benim de aklıma yatırdı. Kur’ân’ı araştırmağa, hurma dallarından,
yassı taşlardan ve insanların belleklerinden derlemeğe başladım.

Tevbe Sûresinin sonu olan: ” Andolsun, içinizden size öyle bir Elçi geldi ki
sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü ‘minlere şefkatli,
merhametlidir. Eğer yüz çevirirlerse de ki: ‘Allah bana yeter! O’ndan başka
tanrı yoktur. O’na dayandım, O büyük Arş’in sahibidir!'” âyetini yalnız Ebû
Huzeyme el-Ensârî’nin yanında buldum.” (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân:3,4 ncü
bâblar; İbn Hanbel, Müsned: 1/13; İbn Ebî Dâvûd, Kitâbu’l-Mesâhif, s.6-7)

Ebubekir’in sözüne bakalım: “Allah’ın Elçisi’nin yapmadığını biz nasıl
yapalım?” Demek ki Muhammed’in böyle bir emri veya vasiyeti yok. Olsa,
Ebubekir neden böyle konuşsun? Ya da Ömer’in böyle bir iş için kimseyi
teşvik etmesine gerek kalmazdı. İslam tarihi açısından her iki açıdan da
durum kurtarılamaz,

Muhammed başlangıçta yaşadığı kente egemen olmayı düşündü sonra tüm
Arabistanı hedefledi bütün bunları başarınca da gözünü Bizans ve Sasani
ülkelerine dikti belki daha en başından hedefi hepsini zamanla
gerçekleştirmekte olabilir ama bu hedeflerine ulaşmaya ömrü yetmedi.
Muhammed başarılı bir devlet adamı ve komutan bu inkar edilemez ama
gerçek bir peygamber değil. Gerçekler acıdır.

8-Kurana Göre Tevrat ve İncil Değişmiş mi?
Kur’an, birçok ayetinde, kendisini, “Tevrat”ı, “icin “MUSADDIK” olduğunu
yani “ONAYLADIĞI” açıklanır. Şahsi inancım dünya yüzünde ilahi bir
yaratıcıdan gelen bir kitap yoktur. Tevrat musanın yaşadığı idda edilen
dönemden çok sonra kaleme alınmış bir kitaptır. Gerçekte ortada Allah ın
yolladıgı ama bozulmaktan koruyamadıgı bir tevrat söz konusu olmasada
kuran mevcut tevradın musaya indirildiğini ve korunduğunu söyler.

Bu konuda Kuran pekçok ayet içermektedir. Bu ayetlerdeki çarpıklığı dindar
kardeşlerimiz örtbas etmeye çalışıyorlar ama kuranın bariz ayetlerini
gözardı etmek kolay değildir. Lütfen alttaki ayetleri dikkatli okuyun

Bakara-40, 41 “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın ve ahdimi
yerine getirin ki Ben de yerine getireyim; yoksa benden korkun. Yanınızdaki
Tevrat’ı tasdik ederek indirdiğim Kuran’a, inanın; onu ilk inkar edenler siz
olmayın, ayetlerimi hiçbir değere karşılık değiştirmeyin ve bile bile hakkı
gizlemeyin.”

Kuran Muhammedin hayatta olduğu dönemde (571-632) yaşayan
yahudilerin ellerinde olan Tevratı tastik ediliyor. Tevratın en eski nüsaları ile
günümüz nüshaları arasında fark yoktur.
Enam-34 “Allah ın SÖZLERİNİ HİÇ KİMSE DEĞİŞTİREMEZ. Öncekilerin
mesajları sana da ulaştı”

Muhammede ulaşan mesaj nedir? Tabiki geçmiş kitaplardaki ayetler

Âli İmran-3 “Sana, onların ellerindeki (kitapları) tasdik eden Kitab’ı (Kur’ânı)
hak ile, kısım kısım (âyet âyet) indirdi. Ve Tevrat ve İncil’i de indirdi.”

Neyi tastik ediyor? Muhammedin yaşadığı devirde musevilerin elinde olan
tevratı tastik ediyor yani sizlerin idda ettiği gibi geçmişte bozulan vs tevratı
değil o an yani 623 de yahudilerin elinde olan tevratı tastik ediyor.

Araf-159 “Musa nın Kavmi içindeki bir gurup DOGRU YOLDADIR”

Demek ki bu tevratta geçerli hükümler var.

Enam-91 “Musa ya Tevrat ı indirdik. İnsanlar için bir nur ve hidayet var
Tevrat ta”

Tevratta bir zamanlar nur ve hidayet vardı demiyor.Halen daha var diyor.
Burada bahsedilen zamanın ayetin yazıldığı gün olduğu açıktır.

Maide-43 ”İçinde Allah ın hükmü bulunan tevrat ellerinde varken, gelip
senden hüküm vermeni istemesinler”

Kime diyor Muhammede, kimin için diyor? Muhammed’in yaşadığı
dönemde hayatta olan yahudiler kasdedilerek onların ellerinde ki tevratı
işaret ediyor. Yani tevrat bozulmamış.

Yunus 94 ”Sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce indirdiğimiz
Kitap’ları okuyanlara sor. And olsun ki, sana Rabbinden gerçek gelmiştir,
sakın şüphelenenlerden olma.”

Peki en eski tevrat kaç yıllık? Günümüzde en eski tevrat tamı tamına 2.000
yıllık ve günümüzdeki tevratla aynı.

Maide 68 “Ey Kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni
gereğince uygulamadıkça bir temeliniz olmaz” de. And olsun ki Rabbinden
sana indirilen, Kuran, onlardan çoğunun azgınlık ve küfrünü artırır. Öyleyse
kafirler için tasalanma.”

Tevrat ve İncil bozulmuşsa neyini uygulayabilecekler ki? Üstelik burda
tevrat ve incili indirilen kurandan ayrı tutulmuyor Yani Ayet bozulmuş ve
Sahte Tevratı uygulayın mı demek istiyor? İslamcıların iddasını doğru kabul
edersek böyle garip bir anlam çıkmaktadır. Çünkü idda ortada tevrat
bozulmuş! Kuranın yazıldığı dönemdeki Tevrat nüshalari ile günümüzdeki
nüshalar arasında bir fark yoktur. Hem de ayette hakkıyla uygulayın
deniyor.
Kasas-49 “De ki “Eğer doğru sözlü iseniz, Allah katından, bu ikisinden
(Kuran ve tevrat) daha doğru bir Kitap getirin de ona uyayım.”

Yani Tevratta en az Kuran kadar doğru kabul ediliyor. Bu ayetde de tevrat
kuranla bir tutuluyor.

Âli İmran-93 “Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in kendisine haram
ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi. De ki: “Doğru
sözlü iseniz Tevrat’ı getirip okuyun”.

Yani Tevrat ı dogru bir söz kabul ediyor. Hatta dogru sözleri onaylayıcı
olarak Tevrat ı getirin okuyun diyor.

CUM’A-5 “Kendilerine Tevrat öğretildiği halde, onun gereğini yapmayanların
durumu, sırtına kitap yüklenmiş merkebin durumu gibidir. Allah’ın
ayetlerini yalanlayan kimselerin durumu ne kötüdür! Allah zalimleri doğru
yola eriştirmez.”

Bura da seslenilen insanlar geçmişte yaşamış yahudiler değil ayetin
yazıldığı ve Muhammedin hayatta olduğu günlerde, Tevrat’ın hükümlerini
bilen ama uygulamayan yahudilerdir.

Buraya kadar okuduğumuz bütün ayetlerin tanıklığı göstermektedir ki
Muhammed’in yaşadığı dönemde okunan Tevrat bozulmamaış kabul
edilmektedir. Üstelik o dönemden kalan Tevratlar ile günümüzdeki nüshalar
arasında bir fark yoktur. İslamcıların Tevrat bozulmuş iddası hem
dayanaksız, hemde Kurana aykrırdır.

Hadi diyelim ki Tevrat kısmen değişti ki yukardaki ayetlere göre böyle
denemez ama islamcı kesimin dediğini doğru olduğunu düşünelim.
Müslümanlar Kuran’ın Tevratı tastik ettiğini yani referansın Kuran olduğunu
eğer Tevrat bir konuda Kuranla uymuyorsa Tevratın o bölümünün
değiştirilmiş kabul edilmesi gerektiğini dile getirmekteler. Bu mantığa
dayanak olarak gösterilen ayetlere bakalım.

Bakara-75 “Şimdi, onların tebliğ ettiğimiz şeye inanacaklarını bekliyor
musunuz? Aksine, bir çoğu Allah’ın kelamını dinler ama onu anladıktan
sonra bile bile çarpıtırlar. “

Burada tevratın bozulması değil içindeki kelimelerin çarpıtılması vardır.
Bugunlerde islamcılar bilerek veya bilmeden kuranın bazı ayetlerini keyfi
yorumlamaları gibi bir olay söz konusudur. Eğer bu ayeti Tevratın
bozulduğuna kanıt kabul edersek aynı mantıkla Kuran’da günümüzde
bozulduğu düşünüleblir.

Bakara-79 “Vay, Kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak
için, “Bu Allah katındandır” diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay
kazandıklarına!”
Burda kasdedilenin Tevrat’ın bozulması değildir o dönemde Yahudilerin
başka bir sınıfına işaret edilmektedir. Bunlar, haksız yere insanların
mallarını yemek için Allah’a karşı yalan uyduran ve kendi elleriyle
yazdıklarını Allah tarafından gönderilmiş gibi göstererek bilgisiz insanları
sapıklığa sürükleyen Yahudi din adamlarıdır.

Bakara-211 “İsrailoğullarına sor; onlara apaçık nice ayetler verdik, Allah’ın
nimetini, kendisine geldikten sonra kim değiştirirse, bilsin ki, Allah’ın cezası
şüphesiz şiddetlidir.”

Burda ayetlerin değiştirildiği değil eğer değiştirilmek istenirse allah
tarafından ceza göreceklerine dair uyarı vardır. burdan tevratın
değiştirildiği sonucu çıkarılamaz. Üstelik yahudilere indirilen ayetleri
sorması salık veriyor, boşverin değiştirmeyi bu ayetde Muhammed’in
yaşadığı dönemde hayatta olan yahudiler bozulmamaış Tevrat ayetlerini
biliyor denmelidir. Tevratın değiştirilmediğine kanıt gösterilecek bir ayetdir.

Âli İmran-71 “Ey Kitap ehli! Niçin hakkı batıla karıştırıyor ve bile bile hakkı
gizliyorsunuz?”

Bakın bunlar ellerindeki kitaba inanmama açıklamama sözkonusu bu
ayetden tevrat değiştirildi mantığına varılamaz. Ortada bilinen birgerçek
var ve gizleniyor o gerçek nedir? Tevratda yazanlar olmasın?

Âli İmran-78 ”Onlardan bir takımı, Kitapta olmadığı halde Kitaptan
zannedesiniz diye dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde:
“Allah katındandır” derler, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.”

Burda kitaptaki ayetlerin kasden yanlış okunması sözkonusu yani ayetlerin
çarpıtılarak okunması dikkatedin ayetleri değiştirme değil kasden yanlış
okuma.

Maide-12 “Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan
on iki temsilci -başkan- seçmiştik. Allah, şöyle demişti: “Sizinle beraberim.
Andolsun eğer namazı kılar, zekâtı verir ve elçilerime inanır, onları
desteklerseniz, (fakirlere gönülden yardımda bulunarak) Allah’a güzel bir
borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi,
içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim
inkâr ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır.”

Maide-13 “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları
lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak
(tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden
önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç,
onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış
etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever. “

Bu ayetler Araf suresi 159 ayeti ile beraber okunduğunda yahudilerin bir
kısmı sapkınlaşdığı söylense de, doğru yolda olan ve ellerinde Allahın
sözlerini içeren Tevrat bulunan bir gurup yahudi’nin de olduğu görülebilir.
Elinde tahrif edilmiş Tevrat olanlar nasıl doğru yolda olabilir?

Görüleceği gibi Kuran’da Tevratın bozulduğu hükmüne varılamaz aksine
Tevrat Kuran’ın bakış açısıyla Tanrı Allah’ın kelamıdır ve enaz kuran kadar
da kutsal bir kitaptır.

9-Musa Gerçekte Mısırda Yaşadı mı?
Mısır’da İsrail Oğulları Hz.Musa’ya serzenişte bulunurlar: “Sen gelmeden
önce de hep işkenceye maruzduk, şimdi de maruzuz.” Hz.Musa, şu çok
önemli cevabı verir: “Bakarsınız, Rabb’iniz düşmanınızı helâk eder de,
onların yerine size hakimiyet verir ve o zaman nasıl davranacaksınız, bir de
ona bakar.” (A’râf Sûresi/7: 129)

Gerçekten yukardaki ayetlerde anlatılan olay yaşanmış olabilir mi?

Mısır tarihi rozetta taşının bulunarak mısır yazısının çözüldüğü 1820 lerden
bugüne kadar geçen süre içinde elde edilen muazzam yazılı bilgi ve belge
sayesinde oldukça ayrıntılı araştırılmış ve araştırılmaya devam
edilmektedir. Mısır tarihinin birtek kaynağı yoktur. örnek verecek olursak;

II.Ramsesten kalma Torino papirüsü

Akhenaten’den kalma ünlü Amara Mektupları

Çoksayıda duvar ve dikili taşlardaki yazıtlar.

Mısır tarihi ile ilgili araştırmalar buna benzer pekçok bilgi ve belgeyle
desteklenen köklü bir bilim dalı haline gelmiştir ve halen araştırmalar
devam etmektedir. Örneğin kadın fravun olan Kraliçe Hatshepsut’un
mumyası ve mezarı 2007 yılında bulunmuş buna benzer yeni bulgu ve
belgelerin elbetde zaman içinde bulunması muhtemeldir. Ama sonuçta
daha önce de dediğim gibi bugun Mısır tarihi oldukça ayrıntılı olarak bilinen
bir dönemdir.

Sıralamayı şöyle yapabiliriz Tevrat, İncil ve Kuran. Kutsal kitaplar bu konuda
hemen hemen aynı şeyleri söyler. Mısırdan çıkış hikayesi ilk olarak Tevratta
anlatılmıştır. Anlatılan bu hikayeler ile elde bulunan tarihi kayıtlar
uyumsuzdur. Üstelik bu hikayeye kaynaklık eden Tevrat’da pekçok yer ismi
bölge ismi verilir ve tarih konusunda genel bir tahmin yapılmasına imkan
verir. Bu nedenle pekçok uzman Mısırdan Çıkış’ın en iyi İÖ 13. yüzyılda
II.Ramses’in uzun hükümdarlığı dönemine (İÖ 1290-1224) uyduğuna
inanırlar.

Tevrat’in ilgili ayetine bir göz atalım; “Ve (İsrailoğulları) Firavun için Pitom
ve Ramses ambar şehirlerini yaptılar” (Çıkış 1:11)
Bilindiği gibi Kuran özellikle Tevratı tastik eder yani aralarında farklılık
olmadığı sürece Tevratta yazan hükümler ve aktarımlar kurana göre
doğrudur. Kuranda yukarda anlatımı yalanlayan bir bilgi içermediğine göre
bu Tevrat ayetini doğru kabul etmemiz gerekmektedir.

Üstelik Sadece Kurana göre değil Tarih bilimine göre de Tevrat günümüze
bozulmadan gelebilmiş bir kitaptır. Şuan elde bulunan en eski Tevrat
metinleri 1947 yılında bulunan Ölüdeniz Elyazmalarıdır. Bilim adamlarına
göre bulunan bu metinler tarih boyunca edebiyatın en zengin arkeolojik
buluşu sayılmaktadır. Bulunan 40.000 Elyazması arasında Tevrat nüshaları
da bulunmaktadır. Bu metinler M.Ö.2.yüzyıl ile M.S.70 yılları arasında
tarihlenmiş, aradan geçen 2 bin yıla rağmen bu Eski Ahit metinleriyle
günümüz Tevrat metinleri arasında, manayı değiştirecek hiçbir fark
olmadığı da görülmüştür.

Mısır kayıtları Firavun II.Ramses’in doğu Nil deltasında, akdeniz
yakınlarında Pi-Ramesse (Ramses’i Evi) adlı yeni bir başkent kurduğunu
anlatır. Bu durumda Musa’nın II. Ramses dönemin ve takip eden bir zaman
aralığında yaşadığını iddia edebiliriz. Demek ki bahsedilen Firavun II.
Ramses olmalıdır.

II.Ramses (MÖ 1302-MÖ 1212) sudandan hatay ilimize kadar uzanan
çoğrafyada hakim olan ve döneminin büyük gücü hititlerle çatışmaya
girerek ünlü kadeş barış anlaşmasını imzalayan ünlü firavundur. 90
yaşlarında yatağında ölmüştür.

Çelişki şu ki bu ünlü firavun denizde boğulmamış, kimsenin peşisıra
koşmamış, tam 66 yıl ülkesini yönetmiş ve Mısır tarihinin gördüğü engüçlü
hükümdarlarından biri olmuş, Tarihin ilk yazılı antlaşmayı yapmış,
Döneminden kalan kayıtlarda herhangi bir isyan yada böylesine toplu bir
göç olmamışdır. Dahada önemlisi sözde Musa ve kavminin göç etdiği filistin
ve sina bölgesi bu firavun döneminde mısırın bir eyaletidir. Yani mısır tarihi
kayıtlarına göre din kitaplarında anlatılan olaylar gerçek dışı hayal mahsülü
birer efsaneden ibaretdir. Gelelim diğer tarih dışı bir iddaya.

Sözde Mısır felaketleri ve Ipuwer Papyrus ile ilgili gerçekler.

Bilindiği gibi kutsal kitaplarda Mısır felaketlerinden bahsedilir ve bu
felaketlerin gerçekliğine de tarihi kanıt olarak bu papyrus gösterilir.
Unutulmamalıdır ki her efsanede azda olsa gerçeklik payı vardır. Kutsal
kitaplar da yazan olaylardan bir kısmı her efsanede olduğu gibi tarihi bir
olayıdan alınıp onun gerçekdışı hikayelerle süslenip anlatılmasıdır.
Bahsekonu papyrus de anlatılan felaketler kutsal kitaplarda eksik ve
birkısmı farklı anlatılmıştır.

Yahudiler Mısırda olan felaketleri alıp duydukları kadarı ile Mısırlılara laneti
olarak sunmuşlardır. Tevrattaki bu anlatımlarda Kuran’daki anlatımlara
kaynaklık etmiğini unutmayalım oysa Papirusta yazanlar bir muamma yada
Tanrı sözü değildir. Hele kehanet, uyarı, öğüt, nasihat hiç değildir.
PAPYRUS

2:8 Gerçekten yer çömlekçi çarkı gibi ters döndü.

2:11 Şehirler yıkıldı, yukarı mısır harap oldu…

3:13 Hepsi bir harabe

7:4 Evler anında alt üst oldu.

4:2 Yılların sesi, sesin sonu yok..

6:1 oh yeryüzü sesini keser umarım!, bir daha gürültü yapmaz, kükremez.
(demek ki deprem olmuş)

Evet orjinal kayıtta deprem olduğundan bahsediyor. Oysa kuran ne diyor
kuraklık ve tufan depremden bahsetmiyor. İşte kulaktan duyma bilgiler
değiştirilip süslenerek önce Tevrada ordan da İncil ve Kurana girmiş
yaşanan olayın özü budur. Devam edelim.

PAPYRUS

2:5-6 Bela her yeri sardı. Her yerde kan var…

2:10 Nehir pis, nahoş (orjinal loathsome)

2:10 İnsanlar içmeye çekiniyor, insanlar suyun başında susuz.

3:10-13 Bu bizim suyumuz, bu bizim mutluluğumuz, bundan dolayı ona
saygıda ne yapacağız, hepsi harabe.

Bakın tevratda anlatılanlar içinde birkısım gerçeklik payıda var .Sümer
tabletlerini sahiplenmeyen dindarlar bu papirusları çarpıtarakta olsa neden
sahipleniyor? Tarihte Musa diye biri muhtemelen hiç yaşmamıştır. Böyle
birinin yaşadığına dair hiçbir tarihi kanıt yoktur. Kutsal kitaplarda anlatılan
olaylar da tarihi gerçeklerle asla uyuşmamaktadır. Yaşamamış kişilerin
yaşanmamış hikayeleri Tevrat, İncil ve Kuran’da gerçekmiş gibi
anlatılmaktadır.

10-Zülkarneyn (Çift boynuzlu) Hikayesi
Zülkarneyn’nin adı Kur’ân’daki Kehf suresinde geçmektedir. Tanrı Allah
ayetlerde ondan övgü ile bahsetmiş ama Peygamber mi, yoksa veli mi
olduğu konusu net olmadığı için islam alimleri arasında ihtilâf konusu
olmuştur. Kehf suresinin yazılma nedenini anlatan hadislerde kitap ehlince
peygambere sorulmuş olan ve doğru cevap vermesi durumunda
peygamberliğinin kabul edilmesi gerektiği söylenen üç sorudan birisi
“yeryüzünün ötesine, doğusuna ve batısına ulaşan uzak yolların
yolcusunun kim olduğuyla” yani Zülkanrneyn ile ilgilidir.

Zülkarneyn kelimesi Arapçadır. “Zü” ve “karneyn” kelimelerinin
birleşmesinden meydana gelmiştir. “Zü”, sahip ve malik demektir. “Karn”
ise, boynuz, perçem, tepe, zaman, güneş anlamlarına gelir. Karneyn,
karn’ın tesniyesi yani iki tanesi demektir. Buna göre Zülkarneyn kelimesi
“iki boynuz sahibi” şeklinde tercüme edilir (el-Firuzabadî, el-Kamusu’l-
Muhît, Kahire 1332, IV, 257 vd).

Zülkarneyn’in kim oluğu ve neden kendisine bu lakabın takıldığı konusu,
eskiden beri tartışmalı bir husus olarak devam etmiştir. Kendisine
Zülkarneyn denilmesi, alimler tarafından, başının iki yanında iki boynuza
benzer çıkıntıların bulunması, dünyanın şark ve garbını dolaşması, başının
iki yanının bakırdan olması, örülmüş iki deste saçı olması, Allah’ın
kendisine nur ve zulmeti musahhar kılması (emrine vermesi), yürürken
nurun önünden, zulmetin ise arkasından gelmesi, şecaatı dolayısıyle bu
lakabı almış bulunması, rüyasında gökyüzüne çıktığını ve güneşin iki
tarafına asıldığını görmesi anlamlarında yorumlanmıştır.

Zülkarneyn’in kim olduğu hususu da, çok farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Bilindiği gibi Zülkarneyn kelimesi onun esas adı değil, lakabıdır. Onun esas
adı hakkında değişik görüşler ileri sürülmüştür. Birçok kişi, onun Büyük
İskender (M.Ö 356-323) olduğunu iddia etmiştir.

Bu kişiler bunu düşünmüş olmakta hiç de haksız sayılmazlardı. Büyük
İskender’in ünü, fetihlerle sonuçlanan hayalleri, tüm dünyaya yayılmış;
yaşamı, savaşları ve öncelikle de kişiliği efsane ve mitlere konu olmuştur.
“Büyük İskender Efsanesi”, yalnızca fethettiği ülkelerdeki toplumlar
arasında değil; hikâyesinin ulaştığı bütün ülkelerde farklı dil ve lehçelerde
konuşulup anlatılmıştı. Bugün biraz araştırıldığında; Rumca, Latince,
Arapça, yerel Suriye dilleri, İbranice, Ermenice, Etiyopya dilleri, Farsça,
İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve hatta İskandinav dillerinde; yani
Avrupa. Asya ve Afrika kıtalarının çeşitli dillerinde, Makedonyalı Büyük
İskender’in efsanevi hayatı romanlarda, şiirlerde kutsal bir peygamber gibi
anlatılmıştır.

İskender’in fethettiği ülkelerdeki çeşitli kavimler, onun hayatı ve fetihleriyle
ilgili o kadar akıl almaz, fantastik hikâyeler yarattılar ki, İskender’den
yüzyıllar sonra ona adeta bir tanrı gözüyle bakılır oldu… Bu nitelemenin en
güzel örnekleri, özellikle antik Hint literatüründe görülüyor. Doğu
medeniyetlerinde Büyük İskender üzerine oluşturulmuş efsaneler, batı
medeniyetlerinde oluşturulan benzerlerinden çok farklı. Örneğin, doğudaki
İskender efsanelerinde; “Güneş her zaman onun üstünde parlar ve onun
olduğu yerde yer ve gök daha güzeldir”.

Gittiği yerlerde efsaneleşen büyük iskender adına basılan paralarda
başında boynuzlarıyla resmedilmiştir. Bu boynuzların sebebi ise Mısır
tanrısı Amun’a (Ammon) kadar gitmektedir. Amun daha sonra Ra ile
birleşerek dini törenlerde adı anılan ve kendisine yücelikler atfedilen Mısırın
en güçlü tanrısı olmuştur. Büyük İskender zamanla simgesi koç olan ve iki
çıkıntılı başlıkla resmedilen bu tanrının oğlu olarak tanınmaya başlamış ve
bu yüzden de boynuzlu olarak resmedilmiştir. Büyük İskender, çeşitli
vesilelerle halkın önüne aslında babası ilah Ammon’a ait olan bu boynuzları
takarak çıkmış ve hakkında çeşitli efsanelerin doğmasına kaynaklık
etmiştir.

Kuranda bahsi geçen kişinin -tıpkı geçmiş zamanlarda düşünüldüğü gibi-
büyük iskender olması yüksekle muhtemeldir. Fakat zamanla büyük
iskender hakkında daha gerçek bilgilere ulaşılması sonucu bu düşünceden
vaz geçilmeye başlanmıştır. Kurân’da söz konusu olan Zülkarneyn ile
Büyük İskender’in vasıflarının örtüşemeyceği anlaşılmıştır. Zülkarneyn,
Allah’a inanan bir insanken Büyük İskender tek tanrı inancından uzak
birisidir.

Acaba, bu ayetler yazıldığı dönemde araplar arasında büyük iskender’e
hangi gözle bakılmaktaydı, yoksa o halk arasında yunanca adından çok
lakabıyla anılan bu kadar efsaneleşmiş olduğu için sahiplenilmesi gereken
bir kahraman mıydı?

Kehf suresindeki anlatımlarda “çiftboynuzlu”nun kudret ve iktidar sahibi
kılındığı söylenmektedir. Ayrıca bu kişinin ilkin güneşin battığı yere gidip,
orda karşılaştığı bir kavimde hakısızlık edenleri cezalandırdığı söylenir.
Bunun devamında ise güneşin doğduğu yere, doğuya yöneldiği, orda ise
bir set inşa ettiği bahsedilir.

Çiftboynuzlu büyük iskender ilk seferini Teb şehri üzerine yapmış, şehri
yakıp yıkarak 30 bin insanı esir almış adeta ordaki insanları
cezalandırmıştır. Bu büyük yıkımın ardından ise doğru seferine çıkmıştır.
Büyük İskender Ege denizinin kıyılarından Hindistan’nın kuzeyine kadar
büyük bir imparatoluk kurmuş, güç ve iktidar sahibi olmuştur. Çin’nin
sınırlarına kadar dayanmış olan bu imparatorluk muhakkak ki Çin
Seddi’nden de haberdar olmuştu. Çin seddinin zamanla “İskender Seddi”
olarak anılacak olması ise dikkt çeken bir başka noktaydı.

Tarihte böylesine bir insan varken, kuran’nın da “Çifboynuzlu” olarak
adlandırılan ve seferlere çıkan, setler inşa eden, iktidar ve kudret sahibi bir
insandan bahsetmesi ancak bu adamla ilgili net bilgiler vermemesi
gerçekten de çok ilginçtir.

Ayetlerde bu insan neden gerçek adıyla anılmak yerine putperest
yöneticlerin sembolü olabilecek bir “lakapla” anılmıştır?

Kehf-86 “Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde
batar buldu.Orada bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya cezalandırırsın ya
da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.”
Kehf-90 “Güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman onu (güneşi), ondan
(güneşten) korunacak bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken
buldu.”

Zulkarneyn ayetlerde anlatıldığı gibi Güneşin doğduğu ve battığı yerlere
gerçekte gidebilir mi? Dünya yüzeyinde böyle yerler varmıdır? Nasıl oluyor
da Güneşin doğduğu ve battığı yerlere ulaşmaya çalışan bir İnsanın dönüp
dolaşıp yola çıktığı noktaya geleceğini Tanrı Allah bilmiyor?

Kefh-83 “(Resûlüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size
ondan bir hatıra okuyacağım.”

Bu ayette peygamber “okuyacağım” demekle neyi kastetmiştir?

Peygamber neden kendisine sorulan 3 sorudan bir diğeri olan “mağarada
uyuyanlar (yedi uyurlar)” konusunda olduğu gibi bu konuda da net bir bilgi
verememiştir; bu kişinin adını, yaşadığı zamanı, peygamber mi veli mi kral
mı ne olduğunu neden söylememiştir?Kitap ehlinin peygamberliğini
sınamak için sormuş olduğu bu sorular karşısında, her bilginin sahibi Tanrı
Allahın peygamberi aracılığı ile deyim yerindeyse döktürmesi gerekirken
neden anlaşılmaz, gerçek dışı ve bilime aykırı bilgiler vermiştir?

11-Adem ve Havva Gerçek mi?
A-Bilimsel kanıtlara göre Adem ve Havva İsimlerinin Kökeni

Havva adının, Eski bir mezopotamya dilinde ”yaşatan kadın” anlamına
geldiğini ve bununda kökeninin, Sümer mitolojisinde, hastalık geçiren
bilgelik tanrısı Enkiyi tedavi eden 7 tanrıçadan biri olan , tanrının
kaburgalarını iyileştiren tanrıça Ninti olduğunu(ninti:kaburga kadını, nin
aynı zamanda hayat anlamına geliyor, ninti aynı zamanda Hayatın kadını,
Can veren Kadın anlamına geliyor) biliyoruz

Adem kelimesinin, Aramice Adamo, başka bir mezopotamya dilinde Ha-
Adamo olarak geçtiğini ve Sümerce de ”Kırmızı toprak” anlamına geldiğini
biliyoruz.

B-Kuranda ilk insanın Adem olduğunu söyleyen ayetler.

HİCR-28 “Hani Rabbin meleklere demişti: “Ben kuru bir çamurdan
şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım.”

A’RÂF-189 “O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması
için ondan eşini var etti. Onu (eşini) örtüp-bürüyünce, o da bir yük yüklendi
de bununla (bir süre) gezindi. Nitekim ağırlaşınca, ikisi Rableri olan Allah’a
dua ettiler: “Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, andolsun şükredenlerden
olacağız.”
ÂLİ İMRÂN-33,34 “Gerçek şu ki, Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve
İmran ailesini alemler üzerine seçti; Onlar birbirlerinden (türeme tek) bir
zürriyettir. Allah işitendir, bilendir.”

Ayetleri Yorumlayalım:

Bu ayet ilk insanın adem olduğunu (HİCR-28)

Ademden Havvanın yaratıldığını (A’RÂF-189)

Bütün insanların ademden türediğini anlatmaktadır (ÂLİ İMRÂN-33,34)

Kuran tıpkı Tevrat’ta geçtiği gibi, önce tek bir erkek yaratığını ondan da
kadını yarattığını anlatmaktadır. Bu tevrat anlatımıyla uyumludur. Ayetler
açıktır. Şimdide tevratta ki anlatımlara bakalım.

C-Tevrata göre, Adem ve Havva’nın hangi yıllarda yaşadığı bellidir.

Yahudi takvimine göre, Eski Ahit’ten elde ettikleri sonuçlara dayanarak
yaptıkları kabulu göre; ilk insan “M.Ö.1 Tishri (Eylül) 3761” yılında
yaratılmış. Kozmik saat vurgusuyla, Dünya’da ilk insanın yaşama merhaba
dediği yıl, 2013 yılı itibarıyla, bugünden 5774 yıl öncesine dayanıyor.

Kuran ise tevratı tasdik ettiğinden dolayı, aynı tarihin İslam dini içinde
geçerli olduğu sonucuna varabiliriz.

Müslümanlara göre Kuran, tevratı tasdikleyen ve yanlışlarını düzelten bir
kitap olarak inmiştir. Adem ve Havva’nın hangi yıllarda yaşadığı ile ilgili her
hangi bir düzeltme de yapmadığından dolayı, bu tarihi doğru olarak
sayabiliriz.

Tasdik ettiği ayet ise aşağıdadır;

Bakara-41 “Yanınızdaki Tevrat’ı tasdik ederek indirdiğim Kuran’a, inanın;
onu ilk inkar edenler siz olmayın, ayetlerimi hiçbir değere karşılık
değiştirmeyin ve bile bile hakkı gizlemeyin.”

D-Bilim insanlık tarihi için ne diyor?

7 milyon yıl ile 2 milyon yıl öncesi arasında farklı çevre koşullarına adapte
olmuş çok sayıda iki ayaklı “insansı maymun” türü gelişti. Bunlardan
birisinde 3-2 milyon yıl önce beyin önemli ölçüde gelişmeye başladı ve
“hominid”lerin bu türü HOMO (insan) cinsinin kökeni oldu.

Taştan aletler yapabildiği anlaşılan bu türe Homo Habılıs (yetenekli insan)
denildi. Bulunan fosillerden Homo Habılıs’in kendi içinden, 2-1,7 milyon yıl
önce, daha da gelişmiş bir beyin ve insana daha yakın biyolojik özelliklere
sahip olan Homo Erectus (dik duran insan) a yol açtığı sanılıyor. Aslında
insan zaten ilk “hominid”lerle beraber dik durmakta idi. İnsanın Afrika’dan
dünyanın diğer yanlarına ilk yayılması Homo Erectus ile başlıyor.
milyonlarca yıl çeşitli insan türleri oluşturdular (Pekin Adamı, Cava Adamı,
Neandertal İnsanı, vb.).

Artık yaygın görüş bugünün insanının yaklaşık 500 bin yıl öncelerden
itibaren Afrika’da, belki de Sahra yakınlarında geliştiği ve yaklaşık 200 bin
yıl önce Afrika’dan tüm dünyaya yayıldığı ve geldikleri yerlerde eğer varsa
daha önceki insanların yerini aldıkları doğrultusundadır.

1967′de bulunan modern insana (Homo sapiens’e) ait şimdiye kadar tüm
Dünyada bulunmuş olan en eski fosil üzerinde 17 Şubat 2005 tarihinde
modern yöntemlerle (potasyum-argon yöntemi ile) tekrar biir çalışma
yapıldı. Bu yeni yapılan araştırmaya göreyse aslında Kibish’de bulunan bu
ilk fosillerin 130.000 değil, bundan daha eski yani 190.000 (+/- 5000 yıl)
yaşında olduğu ortaya çıktı. Böylece anatomik olarak modern insanın yaşı
daha da eskiye, gelinen 2005 yılında 190.000 yılına kadar gitmiş oldu. Bu
çalışma Avustralya’daki Canberra Australian National Üniversitesinden Ian
McDougall ile New York Eyaleti Stony Brook Üniversitesinden antropolog
John Fleagle tarafından Şubat 2005 yılında Nature dergisinde de
yayınlandı.

Dini çevrelerde Evrimin boş bir idda olmadığı aksine bilimsel bir gerçek
olduğu ve Teori’nin bilimsel anlamda idda olmayıp deneylerle gözlemlenip
kanıtlanmış gerçekleri ifade ettiği ortaya kondukca Kuran’nın evrimi red
etmediği idda edilir hale gelmiştir.

Oysa Kurana göre adem aynı bir heykel gibi çamurdan yaratılmış, Tanrı
Allah ruhundan üfleyip can vermiş ve ondan eşini yaratmıştır. Kuran’da
Ademin yaratılmasını anlatan ayetlere bakalım;

Tîn-4 “Muhakkak ki Biz insanı (varlığın mükemmel modeli olarak) en güzel
şekil ve en mükemmel kıvamda yarattık”

Âl-i İmrân-59 “Allah yanında Îsâ’nın durumu, aynen Âdem’in durumu
gibidir. Allah Âdem’i topraktan yaratıp “ol” dedi, o da derhal oluverdi.”

Bu ayetlere göre Evrim insan için mümkün mü? Tabiki cevab hayır
olacaktır. Kurana göre insan başlangıçtan itibaren mükemmel yaratılmış,
bu bilime taban tabana zıt ve sadece mitoloji kökenli bir anlatımdır. Özetle
bilimsel olarak Adem ve Havva gerçekdışıdır.

12-İslâm’da ve Kuran’da Kölelik
Bilindiği gibi Hz.Muhammed’in yaşadığı dönemde bölgede köleci toplum
düzeni vardı. Özellikle savaşlarda ele geçirilen esirler köle ve cariye
yapılıyor, ya da köle pazarlarında satılıyordu. Bu köle ve cariyeler
hizmetkar olarak ev işlerinde ya da tarlalarda çalıştırılıyordu.
İslam egemen olduğunda da kölecilik devam etti. Gerek Muhammed’in
zamanında, gerekse İslamiyet geldiği çoğrafyada toplum düzenini,
gelenekleri ve sosyal yapıyı değiştirmeden sadece kendine göre yeniden
düzenlemiştir. Kölelikte aynı kural ve kaidelerle ve toplumsal ve ekonomik
düzene göre sürdürülmüştür. Bu yönüyle müslümanlığın kölelik ve cariyelik
konusunda toplum düzenine getirdiği hiçbir yenilik yoktur. Muhammed
zamanında olduğu gibi onun ölümünden sonra da yapılan savaşlarda esir
alınanlar geçmiş dönemlerde olduğu gibi ya bir fidye karşılığında geri
verildi ya da köle yapıldı.

Kur’an’da adam öldürenin ya da yemininden dönenlerin bir köle azat
etmesi söylenir. Kölelere iyi davranılması ve yardım edilmesinden söz edilir.
Kadınlara, hayvanlara da iyi davranılmasından bahsedilir ama köleliği
kaldırma emaresi olan tek bir ayet dahi yoktur.

Tersine kölelik gayet doğal karşılanır. Bu nedenle İslam tarihinde hiç bir
dönemde köleliğe karşı çıkılmamış, kaldırılması istenmemiş,
düşünülmemiştir. Çünkü köleliğin şeriattan olduğuna inanılmıştır. Üstelik
dünya yüzeyinde köleliğin enson kaldıranlar müslüman ülkelerdir.

Ahzap-52 “Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, elinin altında
bulunan cariyeler hariç, güzellikleri hoşuna gitse bile, bunların yerine
başka hanımlar alman sana helâl değildir. Allah her şeyi gözetler.”

Bakara-178 “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı.
Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür).”

Nîsa-92 “Ayet yazdı:Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini
öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin
bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi
gereklidir. Meğer ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola. (Bu takdirde diyet
vermez). Eğer öldürülen mümin olduğu halde, size düşman olan bir
toplumdan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle
aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine teslim edilecek bir
diyet ve bir mümin köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin,
Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır.
Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.”

Bakara-221 “Ayet yazdı:İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan
kadınlarla evlenmeyin. Allah’a ortak koşan kadın hoşunuza gitse de,
mü’min bir cariye Allah’a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. İman
etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle, kadınlarınızı
evlendirmeyin. Allah’a ortak koşan hür erkek hoşunuza gitse de; iman eden
bir köle, Allah’a ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe
çağırırlar, Allah ise izniyle, cennete ve bağışlanmaya çağırır. O, insanlara
âyetlerini açıklar ki, öğüt alıp düşünsünler.”

Bu da Kur’an’ın bir başka incisi. İman eden köle bile olsa hür olan
müşrikten daha hayırlıdır derken bile kölelere karşı açık bir aşağılama
olduğu ortada. Evet bazı sureler köle azat etmeyle ilgili ama bunlar
tutulamayacak bir yemin karşılığında veya bir günahın kefareti vb.
karşısında dır. Köleliği kaldırma amacı güdülmemiştir.

Müminun-1-6 “Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki,
namazlarında huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz
çevirirler. Onlar ki, zekâtı verirler ve onlar ki, iffetlerini korurlar. Ancak
eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç; (Bunlarla ilişkilerden
dolayı) kınanmış değillerdir.”

Görüldüğü üzere ayetlerde köleliğin kaldırıldığına veya kaldırılmak
istendiğine dair bir sözcük bile yok. Bu demektir ki Kurana göre bir
Müslüman, köle alıp satmaya devam edebilir. Allah’ın rızasını kazanmak
için arada bir köle azat etmesi İslam’a gayet uygundur. Hatta bu köleci
Müslüman, arada bir köle azat etmekle sevap bile kazanır. Müslümanlar
buna itiraz edeceklerdir. Peki, bakalım itiraz edebilecekler mi? Buyrunuz
Wiki kaynaklarında İslam ülkelerinin köleciliği bırakma tarihleri :

Köleliğin Kaldırıldığı Ülkeler ve Zaman Çizelgesi

(1800–1849)

1847: Under British pressure the Ottoman Empire abolishes slave trade
from Africa.[39]

(1850–1899)

1882: Ottoman firman abolishes all forms of slavery, white or black.[50]

(1900–present)

1922: Morocco abolishes slavery.[57]

1923: Afghanistan abolishes slavery.[58]

1924: Iraq abolishes slavery.

1928: Iran abolishes slavery.[59]

1952: Qatar abolishes slavery.

1960: Niger abolishes slavery (though it was not made illegal until 2003).
[64]

1962: Saudi Arabia abolishes slavery.

1962: Yemen abolishes slavery.

1963: United Arab Emirates abolishes slavery.
1970: Oman abolishes slavery.

Peki Osmanlı ne yapmış? 1847 yılında İngiltere’nin baskısıyla Afrika’da köle
ticaretini bırakmış. 1882’de ise kölecilikle ilgili ne varsa kaldırmış. Tabi dini
çevrelerin baskısı ile Osmanlıya bağlı Arabistan topraklarında kölelik
kaldırılamamış ve yukarda verilen tarihlere kadar kölelik o topraklarda
devam etmiş. Halende gizli kapaklı devam etmektedir.

Şimdi soruyorum İslam’da kölecilik haram mı? Bu soruya hemen “Haram
tabi, köle azat etmek sevaptır diye ayet var, sonra peygamberin hadisleri
var.” denecektir.

Diğer soruyu soralım; İslam’da domuz eti haram mı? Bu soruya da hemen
tabi Haram denecektir. İslam çoğrafyasında bir iki ayetle kesin olarak
yasaklanan domuz eti 1400 senedir yenmiyor

Peki ozaman soruyu tekrar soralım İslam’da kaç senedir kölecilik
yapılmıyor?

Evet, apaçık kitap yazmak böyle bir şey işte. Domuz etinin yasak olduğu
apaçık yazıldığı için 1400 senedir yenmiyor, köleciliğin yasaklanması
apaçık yazılmadığı için 1300 sene daha devam etmiş. Köleciliği bırakan
islam ülkeleri ya diğer ülkelerin baskıları sonucunda bırakmışlar, ya içinde
bulundukları çağdan utandıkları için.

Demekki neymiş, İslamda kölecilik varmış.

Bir de hadislere bakalım. Hadislere baktığımızda ise köleliği kaldırmak
şöyle dursun İslam’ın bu köleci düzeni daha da bir sağlamlaştırmaya
hizmet ettiğini görürüz. Mesela Muhammed ve Allah kölelerin kaçmasını
istemezler. Sahibi en ağır işlerde çalıştırsa da sövse de dövse de köle
kaçmamalıdır. Sahibine itaat etmelidir tıpkı musibetler karşısında Allah’a
isyan etmeyen hatta haline şükreden kul gibi olmalıdır. Hatta sahibinden
kaçan kölenin namazı kabul olmuyor.

Ravi : Cerir

Hadis : Resulullah buyurdular ki: “Hangi köle kaçarsa, bilsin ki ondan
zimmet (garanti) kalkmıştır, dönünceye kadar namazı kabul edilmez.”
(Hadis No: 4163)

Ravi : Ebu Ümame

Hadis : Resulullah buyurdular ki: “Üç kişi vardır ki, onların namazları
kulaklardan öte geçmez:

1-Dönünceye kadar, kaçan köle.

2-Geceyi, kocası kendisine dargın olarak geçiren kadın.
3-Kavminin nefret ettiği imam.” (Hadis No: 2801)

Hatta köle efendisine itaat etmeli ki Cennet’e girsin. Efendisini hoşnut
etmeyen köle Cennet’e de giremiyor.

Ravi : Ebu Hureyre

Hadis : Resulullah buyurdular ki: “Bana cennete giren ilk üç kişi arzedildi.
Bunlardan biri şehid, biri iffetli olan (ve azla yetinerek) iffetini koruyan, biri
de Allah’a ibadetini güzel yapan ve efendilerine hayırhah olan bir köle idi.”
(Hadis No: 5140)

Köleliğin İslam tarafından kaldırıldığını iddia eden Müslümanlar, eğer tutarlı
hareket etmek istiyorlarsa yukarıda yazılan ve benzer ayetleri hemen
Kur‟an‟dan çıkarıp atmak zorundadırlar. Fakat böyle cesurca bir işe
kalkışamayacakları kesin. Çünkü Müslüman mantığına göre Kur‟an,
doğaüstü bir gücün eseri. Dolayısıyla o kitapta yanlış ya da gereksiz
bilgilerin var olamaz ve Kur‟an kararlarının tümü “kıyamet gününe” kadar
geçerlidir.

Emeğin ilkel şekildeki sömürüsüne bu kadar toleranslı yaklaşan İslam
dininin, özel mülkiyete yönelik suçlarda ise son derece acımasız
davrandığını (Maide 38’de dile getirilen “Hırsızlık edenlerin ellerinin
kesilmesi” hükmü) hatırlamakta da yarar var.

Kur’an’ın Tanrı’sı özetle “Siz kölelerle kendinizi eşit kabul ediyor musunuz
ki, bana ortak koşulmasına razı olasınız” (Nahl-75) diyecek kadar açık
konuşuyor. Köle azadı ise; sadece bazı istisnai haller, hür insanların
işledikleri günahlar ve toplum içinde ayıp görülen kimi davranışları için
-üstelik sınırlı sayıda- öngörülüyor. Velhasıl, köleye “iyi” davranma-
azatlama (hatta kimi hadislerde dile getirildiği üzere onlara “kızım-oğlum”
gibi güzel sözlerle hitap etme) buyruklarının köleliği toptan kaldırmakla
ilgisi yoktur. Çünkü tarihsel sürece baktığımızda İslam‟ın bu ve benzer
bildirimlerdeki gayesinin, kölelerin emeğinden maksimum düzeyde
yararlanmak (bilhassa savaşlarda), yeni taraftarlar kazanmak için onları bir
koz olarak kullanmak ve topluca isyan etmelerinin de önüne geçmek
olduğunu görüyoruz.

Muhammed‟in kendi Veda Hutbesindeki “efendisinden başkasına
bağlanmaya kalkan köleye” yönelik bedduası da köleliğin İslam tarafından
kurumsal olarak teyit edildiğinin bir diğer kanıtıdır.
06- İSLAMİYET’TE KADINA BAKIŞ VE KURAN
1-İslamiyet Öncesi Arap Kadını
İslam öncesi dönemi ‘cahiliyye’ olarak tanımlayanlar, bu dönemde Arap
kadınının köle durumunda tutulduğunu, mal gibi alınıp satıldığını ve bu
durumun Muhammed ile düzeltildiğini fakat daha sonra, yani İslami
esasların ihmali nedeniyle kadın haklarının yok kılındığını iddia ederler. Bu
iddianın tarihi gerçeklere oturmadığını kısaca belirtmekte yarar vardır.

Sözde Cahiliye Devrinde Arap Kadını Özgürdü.

Tarihi gerçek o’dur ki İslam öncesi dönemde Arap kadını, toplumun şerefle
sayar olduğu, siyasal ve sosyal haklarla donattığı bir varlıktı; mal değil
aksine hak süjesi durumundaydı. Erkeğini kendi seçer ve dilediği takdirde
boş edebilirdi. Giyim ve kuşamında olduğu gibi dilediği işleri görmede
(örneğin ticaret) serbestti. Bunun böyle olduğunu Arap kaynaklardan
öğrenmek mümkündür. Sebe melikesi özelliği, ‘cahilliyye’ olarak
küçümsenmek istenilen dönemlerde kadının devlet başkanlığına
gelebildiğinin kanıtı olmak üzere ortadadır. [İzzettin, age, (1953) 29.]

Kur’an’da Sebe Melikesi diye adı geçen Belkıs, ilk Arap kadın hükümdarı
sayılır. Güya şeytana kanmış ve Allah’ı bırakmıştır. Hüdhüd kuşu bunu
Süleyman peygambere bildirmiş ve o da Sebe melikesine mektup yazarak
muhteşem köşküne davet etmiş ve bunun üzerine Sebe Melikesi: ‘Rabbim,
şüphesiz ben kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber alemlerin Rabbi
olan Allah’a teslim oldum’ (Neml 20-45) diyerek inananlardan olmuştur.

‘Kitab al-Muhabbar’ yazarı Muhammed İbn Habib (el-Bağdadi) , İslam’dan
önce Arap kadınının sosyal ve ekonomik haklara sahip olduğunu,
evleneceği erkeği seçmekte ya da dilediği işleri görmekte özgür
bulunduğunu kanıtlayan nice örnekler verir. (Eyyumu’l-Arab’da bu hususlar
açıklanmıştır.) Bunlara eklenebilecek en ilginç örnek, hiç kuşkusuz,
Muhammed’in ilk karısı Hatice’dir.

Bazı yazarlar, Cahilliyye’de Arap kadınının şahsiyet sahibi olmadığını, mal-
mülk edinemediğini kanıtlamak gayretkeşliğiyle Hatice’nin işlerinin babası
tarafından yürütüldüğünü ve fakat babasının bir savaş esnasında ölümü
üzerine güç durumda kalıp ne yapacağını bilmediğini ve sırf işlerini
yürütebilmek maksadıyla Muhammed’i işe aldığını ve Muhammed
sayesinde kurtulduğunu iddia ederler.

Oysa ki gerçek bu değildir; zira Hatice, babasının ölümü üzerine ticarete
başlamamıştır; çok daha önceden beri ticaretle meşgul olmuştur. İbn İshak
ve İbn Hişam ya da Taberi gibi en sağlam kaynakların bildirdiğine göre
Hatice Kureyş kadınları arasında neseb bakımından üstün, şeref ve servet
bakımından yüksek, akıl ve idrakle iş gören, zeki bir kadındı. Ticaretle
uğraşırdı; başkalarına mal ve para vererek ticaret eder, onlara kardan belli
bir pay ayırarak karları paylaşırdı. Kureyş kavminden her erkeğin onda
gözü vardı. Dul kaldığı andan itibaren her erkek onunla evlenmek için can
atar, maksadına erişmek için paralar harcardı. Fakat o gönlüne yakın birini
bulamadığı için hiç kimseye kulak asmazdı.

Fakat Muhammed’in ‘güvenilir’ bir kimse olduğunu işitince ona adamlarını
göndererek Şam’a gidip alış verişte bulunmak üzere para ve mal
vereceğini ve kölesi Meysere’yi de kendisine yardımcı katacağını bildirdi.
Muhammed onun bu teklifini kabul etti. Hatice’den mal alarak ve yanında
Meysere de olduğu halde Şam’a gitti. Malları satıp, paraları topladıktan
sonra Mekke’ye döndü. Getirdiği malları Hatice’ye teslim etti. Hatice bu
malları bir kat fazla fiyata sattı ve karı paylaştı. Hatice Meysere’den bilgi
istediğinde Meysere kendisine, Şam’da bir Rahib’in Muhammed hakkında
‘Bu zat bir peygamberdir’ dediğini ve yolda gelirken iki meleğin
Muhammed’i gölgelediğini söyledi. Bunun üzerine Hatice, adam
göndererek kendisiyle evlenmek istediğini Muhammed’e bildirdi.
Muhammed bunu amcalarına açıkladı. Ve amcası Hamza bin
Abdülmüttalib, Hatice’nin babasının katına giderek ondan Muhammed için
Hatice’ye talib oldu. Böylece Muhammed Hatice ile evlendi. (Taberi,
Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, M.E.B.Yayınları, İstanbul 1966; 2.cild; 68-
71)

Vakidi’nin anlatışına göre Hatice’nin Muhammed’le evlenmesi şöyle
olmuştur. Hatice Muhammed’e aracı göndererek ona evlenme teklifinde
bulunur. Bu arada kendi babasına bolca şarap içirterek onu sarhoş kılar ve
sonra Muhammed’e, amcasıyla birlikte gelmesini ister. İstediği gibi olur;
Muhammed amcasıyla birlikte Hatice’nin babası Huvayilid’ten, kızına talib
olduğunu ve onu Muhammed’le evlendirmesini söyler. O da denileni yapar
ve kızını Muhammed’e verir. (İbid. 70)

İslam öncesi dönemde Arap kadınının kendi başına ticaretle uğraşabilecek,
ya da erkeğe evlenme teklif edebilecek kadar açık fikirli olduğunu
kanıtlayan bu örneğe benzer daha nicelerini burada sıralamak mümkündür.
Kitabu’l-Agani’de adı geçen Selma bint Amr, ki sadece şiirleriyle değil fakat
güzelliğiyle de ün salmış bir kadındı, pek çok talipleri bulunmasına rağmen
kendi kafasına ve gönlüne uygun birini bulana kadarevlenmeme kararında
olduğundan sayısız taliplerini reddetmekle tanınmıştı. Evlenirken de, evlilik
boyunca özgürlüğüne sahip kalacağına ve dilediği an kocasını
boşayacağına dair şart koşmuştu.(Agani, XIII ve XVI. 124. İbn Hişam, age,
83)

Yine aynı şekilde, kadın şairlerden Bint Amru’l-Harise bin el-Şarid, ki üç
kocaya varmış ve kocalarının hepsini de kendi seçmiş ve boşama şartı ile
evlenmişti, zikredilebilecek bir başka örnektir.

İslamiyette kadının kocasını boşama hakkını nikah esnasında alabileceğine
dair İlmihallerde yazılanlar aslında İslam’la değil, Cahiliyye dönemiyle
alakalı Arap Örfleridir. Kur’an’ın kadına bir tek yerde boşanabilme hakkı
verdiğini görüyoruz. O da eşine tazminat ödemesi şartıyla. Evlilik birliğinin
sona ermesinde eşin kusurlu davranışları, şiddet uygulaması Kur’an için
mühim görülmemiş, böyle eşlerden kadınların boşanabilmesi ancak o fena
eşlere mehir olarak aldığını bırakmak, yani tazminat ödemek şartına
bağlanmıştır. Oysa ki erkeklerin kadınları ne denli kolay boşayabildikleri
Kur’an’daki düzinelerce ayette zikredilmiştir.

Muhammed’in dayısı Abdül-Muttalib b. Haşim’in annesi Selma binti Amr,
bu konuda verilecek nice örneklerden bir diğeridir ki, Cahilliyye döneminde
Arap kadının özgürlüğünü temsil eder. En sağlam Arap kaynaklarından
öğrenmekteyiz ki Selma, öylesine şahsiyetine ve özgürlüğüne sahip bir
kadındı ki, evleneceği zaman kendi işlerinin kontrolünü kendi elinde
tutacağına ve dilediği zaman kocasını boşayacağına dair şartı, evlilik
akdinin şartı kılardı. (Sahih-i… I. sh. 49; VIII, sh. 410; İbn-i İshak, age,
sh.59)

Hemen hatırlatalım ki İslamdan sonra Arap kadını, kocasını seçme hakkını
yitirmiştir. Aynı şekilde Cahiliyye’de kocasını boşama hakkına sahip iken,
İslamdan sonra bu hakkından da yoksun kalmıştır. Zira Muhammed,
muhtemelen kendi başına gelenlerden ders almış olarak, boşanma hakkını
sadece kocanın hakkı olarak yerleştirmiştir. Örneğin Hazrec’in kızı Leyla
‘aramızdaki akdi boz’ diyerek onunla ilişkisini bozanlardan biridir.

Öte yandan ‘Müt’a evlilik’ sistemi, İslam’dan önce Arap kadınının
özgürlüğünün bir başka örneğidir. Arap lügat’lerine göre ‘Zevk evlenmesi’
anlamına gelen bir tür evliliktir, ki, belli bir süre boyunca birlikte yaşamak
isteyen kadın ve erkek, hiç bir özel merasime gerek görmeden, aralarında
yapılacak bir anlaşma ile evlenebilirlerdi. Evlilik akdi sırasında ne kadının
babası ya da velisi ve ne de başkaca bir tanık hazır bulunurdu. Böylece iki
tarafın serbest iradesiyle geçici bir evlilik kurulmuş olurdu. Her ne kadar bu
evliliğin, kadına verilen bir ücret karşılığında yapıldığı ve belli bir süre
(örneğin üç gün) için geçerli olmak üzere akdolunduğu belirtilirse de, gerek
akdin serbest iradeye dayalı bulunması ve gerek sürenin taraflarca
istendiği gibi uzatılabilmesi nedeniyle ortada kadın bakımından kısıtlayıcı
bir durum söz konusu değildi.

Kadınların müt’a suretiyle nikah edilmesi usulüne Muhammed yıllar boyu
ses çıkarmamıştır; aksine izin verdiğini bazı hadis’leriyle açıklamıştır. (Ali
İbn-i Ebu Talib’den Buhari’nin rivayeti için bkz. Sahih-i… X, 272, hadis no
1613) Hatta söylendiğine göre kendisi bile bundan yararlanmıştır. Ancak ne
var ki usulün devamına izin vermesinin nedeni, yine İslam kaynaklarının
bildirmesine göre; Kadın ihtiyacının şiddeti ve onların azlığı ve harb ve
gaza gibi müstesna zamanlara ait bulunmasıdır, yoksa kıdının özgürlüğüne
önem vermesinden değil. Bazı kaynaklar, Hayber günü bu usulü
yasakladığını, ve Mekke’nin fethi seferinde yeniden serbest bıraktığını
fakat Veda Haccı’nda kesin olarak ortadan kaldırdığını bildirirler. Bununla
beraber müt’a uygulamasını yasaklamadığını kabul edenler, ve hatta
Kur’an’a koyduğu bir ayet ile ‘ücret karşılığı kadın alma’ olasılığını
sağladığını söyleyenler de vardır. Nisa Suresinin 24. ayetinde: (Evli
kadınlardan ve cariyeler’den) başkasını… mallarınızla istemeniz size helal
kılındı ‘ diye yazılıdır. Bundan dolayıdır ki şii’ler arasında hala müt’a ile
nikah usulü geçerlidir. O kadar ki İran Devletinin bu usulü destekler
nitelikte kararnameler yayımladığını biliyoruz.

Şunu da eklemek gerekir ki cahilliye döneminde Arap kadını, sözünü
geçiren ve erkeğini etkileyebilen, haysiyetine düşkün bir varlıktı. Kocasını
saydığı kadar kocası da karısını sayardı; çocuklar baba otoritesine olduğu
kadar ana otoritesine de bağlıydı. (Lichtestadter, age 65-83, 1935)

Bu yazı İlhan Arsel’in Şeriat ve Kadın kitabından faydalanarak
hazırlanmıştır. Ülkemzin nadiren yetiştirebildiği bilim insanlarından biridir.
Yobazların baski ve tehtitleri nedeniyle ömrünün son yıllarını yurtdışında
geçirmek zorunda kalmış ama yılmayıp insanlarımızı aydınlatmak için
çabalamıştır. Kendisini saygıyla anıyorum.

2-Kuran’da Kadına Bakış
İslamcıların, dinde kadın ile erkeğin eşit/denk olduğu; islamiyetin kadını
yücelttiği ve çok değer verdiği iddiası vardır. İnsan hakları evrensel
bildirgesini benimsemiş, çağdaş insanların dinden çıkmasını önlemek için
böyle gerçek dışı iddialarda bulunmak zorundalar. İşin aslını açıkca ortaya
koysalar insanların dinden soğuyacağı ve dinden çıkmaların artacağı
kesindir.

Kendinizi “islamiyetin Kadını yücelttiğine” inandırmak isteyebilirsiniz, ama
Kuran’da durum ortada, bu nedenle hadislerden bazılarına, peygamberin
hayatından örnek “rivayet”lere, menkıbelere, hacıların hocaların çarpıtılmış
ve gerçek dışı yorumlarına sarılmak zorundasınız. Gerçek şu ki Kuran’da
kadın’ın değeri yoktur, hatta erkeğe eşit bile değildir. Bu gerçeği bilen
islamcılar hadislere sarılırlar. Binlerce hadis bulunduğu için kadını yücelten
seçmece hadisleri önpilana çıkarırlar ki bunlarda “kadın”dan ziyade, çoğu
“anneliği” veya “kadının itaatini” öven sözler görebilmekteyiz. Bununla
birlikte kadını cehennemlik gösteren ve aşağılayan birçok hadis de
bulunmaktadır.

Kuran’da kadının durumunu anlayabilmek için özellikle altta sıralanan
ayetleri anlayarak ve sorgulayarak okumak gereklidir. Anlayarak
okunduğunda Kuran’da kadına hangi gözle bakıldığı açık ve net olarak
görülecektir.

1-Erkeklerin kadınlardan üstün olduğunu, kadınların kocalarına boyun
eğmesi gerektiğini, erkeğin karısını dövebileceğini anlatan ayet:

Nisa-34 “Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah,
insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından
harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta) dırlar. İyi kadınlar,
itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı
korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını
gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar
fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları dövün. Eğer itaat ederlerse,
artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir,
çok büyüktür.”

2-Kurana göre erkekler kadınlardan bir derece üstündür:

Bakara-228 “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hâli (hayız veya
temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa,
Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz.
Kocaları bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok
hak sahibidirler. Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır.
Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç
sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

3-Şahitlik konusunda iki kadının bir erkeğe denk düşmesi: Sormak gerekir
neden 1 erkek yerine 1 kadın değil? Bunun açıklaması 2 kadının ancak 1
erkeğe denk görülmesi ve kadının yarım akıllı olarak nitelenmesidir.

Bakara-282 “Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandığınız
zaman bunu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın. Yazıcı, Allah’ın
kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi olduğu gibi
dosdoğru) yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan
Allah’tan korkup sakınsın da borçtan hiçbir şeyi eksik etmesin (hepsini tam
yazdırsın). Eğer borçlu, aklı ermeyen, veya zayıf bir kimse ise, ya da
yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın. (Bu işleme) şahitliklerine
güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit
tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir.
Şahitler çağırıldıkları zaman (gelmekten) kaçınmasınlar. Az olsun, çok
olsun, borcu süresine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında
adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için
daha elverişlidir. Yalnız, aranızda hemen alıp verdiğiniz peşin ticaret olursa,
onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız
zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de bir zarar verilmesin. Eğer
aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur. Allah’a karşı
gelmekten sakının. Allah, size öğretiyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”

4-“Peygamber”e tanınan kadın haklarına bakalım: Savaş esiri kadınlar
“ganimet” sayılıp helal kılınmıştır, ücretini hibe eden kadınlar helal
kılınmıştır ve daha birçok kadın helal kılınmıştır

Ahzab-50 “Ey Peygamber! Biz sana mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın
sana ganimet olarak verdiklerinden elinin altında bulunan kadınları; seninle
beraber hicret eden, amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını
ve teyzelerinin kızlarını sana helâl kıldık. Ayrıca, diğer mü’minlere değil de,
sana has olmak üzere, mehirsiz olarak kendini Peygamber’e bağışlayan,
Peygamber’in de kendisini nikâhlamak istediği herhangi bir mü’min kadını
da (sana helâl kıldık.) Mü’minlere eşleri ve sahip oldukları cariyeleri
hakkında farz kıldığımız şeyleri elbette bilmekteyiz. Bütün bunlar, sana
herhangi bir zorluk olmaması içindir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok
merhamet edicidir.”

5-Kadınların erkeklerin tarlası olması ve erkeklerin istedikleri gibi
varabilmeleri: Heralde kadın ancak bukadar aşalanabilir.

Bakara-223 “Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz
gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın. Allah’tan korkun ve bilin ki
siz mutlaka O’nun huzuruna varacaksınız. Ey Muhammed, müminleri
müjdele!”

6-Kadından, ikişer üçer dörder tane alınabileceğini söyleyen ayet: Çok
eşlilik kadının aşalnması, ikinci sınıf görülmesi ve bir kadının erkeğini başka
bir kadınla paylaşmak zorunda kalması yani onursuz bir hayata mahkum
edilmesinden başka Bir şey değildir. İslamın çağdışı yönlerinin içinde en
belirgin olanı da budur. Nekadar sevimli gösterilmeye çalışılırsa çalışılısın
çağımızda açık seçik ahlak dışı bir uygulamadır. Üstelik kadın köleleri
nikahsız cinsel yönden kullanmaya izin veren utanç verici bi hükümüde
içinde barındırmaktadır.

Nisa-3 “Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında
adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka)
kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar
arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir
tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten
ayrılmamanız için daha uygundur.”

Çok eşliliği onaylayan ve sözde adaletli olmayı öğütleyen bir ayet daha:

Nisa-129 “Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, kadınlar arasında adaleti yerine
getiremezsiniz. Öyle ise (birine) büsbütün gönül verip ötekini (kocası hem
var, hem yok) askıda kalmış kadın gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve
Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok
merhamet edicidir.”

7-Miras konusunda, kadının yarım pay sahibi olması; Kuran üç farklı ayette
miras hükümlerini içermektedir. Üstelik miras ayetleri hem cinsiyet ayrımı
yaparak haksızlık yapmakta, hemde içinde matamatik hatası
barındırmaktadır.

Nisa-11 “Allah, size, çocuklarınız(ın alacağı miras) hakkında, erkeğe iki
dişinin payı kadarını emreder. (Çocuklar sadece) ikiden fazla kız iseler,
(ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kız bir ise (mirasın)
yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana
babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız)
ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri
varsa, anasının hissesi altıda birdir. (Bu paylaştırma, ölenin) yapacağı
vasiyetten ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan,
hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar, Allah
tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve
hikmet sahibidir.”

Nisa-12 “Eğer çocukları yoksa, karılarınızın geriye bıraktıklarının yarısı
sizindir. Eğer çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. (Bu
paylaştırma, ölen karılarınızın) yaptıkları vasiyetlerin yerine getirilmesi,
yahut borçlarının ödenmesinden sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa,
bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa, bıraktığınızın
sekizde biri onlarındır. (Yine bu paylaştırma) yaptığınız vasiyetin yerine
getirilmesinden, yahut borçlarınızın ödenmesinden sonradır. Eğer kendisine
varis olunan bir erkek veya bir kadının evladı ve babası olmaz ve bir erkek
veya bir kız kardeşi bulunursa, ona altıda bir düşer. Eğer (kardeşler) birden
fazla olurlarsa, üçte birde ortaktırlar. (Bu paylaştırma varislere) zarar
vermeksizin yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden, yahut borcun
ödenmesinden sonra yapılır. (Bütün bunlar) Allah’ın emridir. Allah, hakkıyla
bilendir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir.)”

Nisa-176 “Senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah, size “kelâle” (babasız ve
çocuksuz kimse)nin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan
bir kişi ölür de kız kardeşi bulunursa, bıraktığı malın yarısı onundur. Eğer
kız kardeşi ölür ve çocuğu da bulunmazsa, erkek kardeş ona varis olur.
Eğer kız kardeşler iki iseler, (erkek kardeşin) bıraktığının üçte ikisi
onlarındır. Eğer kardeşler erkekli kızlı iseler, o zaman (bir) erkeğe, iki kızın
hissesi kadar (pay) vardır. Sapmayasınız diye Allah size (hükmünü)
açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”

Bu konuda islamı savunanların genel görüşü şudur; “Erkeklerin kadınlardan
üstün yanı ve kadınların da erkeklerden üstün yanı vardır. Bu yüzden bazı
konularda erkek üstün tutulmuştur.” Elbette ki kadın ile erkeğin fiziksel
farklılıkları vardır. Ancak bu durum, fiziki güç gerektirmeyen; mirasta,
şahitlikte ve evlilik gibi konularda kadını ikinci sınıf ve yarım erkek yerine
koymayı haklı gösteremez, bunu akılcı ve çağdaş yaşama sahib günümüz
insanlarının kabul etmesi mümkün değildir.

Geçmişte işler daha çok fiziksel güce dayandığı için böyle bir uygulamaya
gidilmiş olabilir. Ancak artık işlerin pek fiziksel güç gerektirmemesinden
dolayı kadınlar mevcut işlerin birçoğunda çalışabilmektedir. Üretime erkek
ile eşit katkı sağlamaktadır. Kaldı ki kadın çalışmayıp ‘ev hanımlığı’ yapsa
da, bu da bir iştir, bir nevi meslektir ve bu sebeple mirasta erkekle eşit pay
almalıdır. Şahitlik konusuna gelince, kadınların erkeklere göre akli açıdan
bir eksiği bulunmamaktadır. Şahitlik yapmalarını engelleyecek, yarım erkek
yerine konacak herhangi bir nörolojik bulgu yoktur.

8-Kuran’da Cariye olayı yani kadın kölelerin cinsen istismarı olağan
görülmüş, bu bahtsız kadınların kendini esir edenler tarafından
kullanılmasına açıkca izin verilmiştir. Üstelik bu Kadınları cinsel yönden
kullanmak için evli olmakta gerekmemetedir. Satın almak veya savaşta
ganimet olarak esir etmek bu kadınlarla birlikte olmak için yeterlidir. Daha
sonra bu konu detaylı olarak işlenecektir.
Müminûn-5, 6 “Onlar/Müminler, mahrem yerlerini günahlardan korurlar.
Yalnız eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri ile ilişki kurarlar.”

Mearic-29, 30 “Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir. Ancak eşleri,
yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile
olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.”

9-Sizler domuz eti yer misiniz? Hayatta yemezsiniz. Müslümanlar asla
domuz eti yemez. Malezya’dan İngiltere’ye, Türkiye’den Dağıstan’a,
Sudan’dan Afganistan’a bu böyledir. Neden? Enam ve Nahl surelerinde
açıkça yasaklanmıştır da ondan.

Peki müslümanlar kitablarında;”Ey inananlar, kadınlarınıza asla şiddet
uygulamayın, kadınları döven ve ezenler, onları taşlayanlar ile bu zulme
seyirci kalanlar bizden değildir, onları cehennemde tarifsiz azaplar bekler”
Şeklinde kadını yücelten, değer veren tek bir ayet gösterebilirmisiniz?
Malesef hayır Gösteremezsiniz.

Kuran’da kadınları yücelten ve koruyan böyle bir hüküm yok, tam aksine
Kuranda kadınlar ve oğullar mal ve nimet mertebesinde gösterilmişdir.

Ali İmran-14 (Elmalılı sadeleştirilmiş) “İnsanlara, kadınlar, oğullar, yüklerle
altın ve gümüş yığınları, cins atlar, davarlar, ekinler gibi zevklerin sevgisi,
çekici hale getirildi. Fakat bunlar, dünya hayatının geçici nimetleridir. Oysa
Allah, akibet güzelliği, O’nun yanındadır.”

3-Kuran’da Çok Eşlilik ve Müslüman
Savunmalarına Cevaplar
Önce bu konuyla ilgili müslüman savunmasına bakalım;

“Nisa Suresi 3. Ayette” izin verilen çok eşliliğe Müslüman savunması;
Savaşlar olmuyor mu? Evet savaşlar oluyor, Erkekler savaşlarda ölüp
gidiyor erkek sayısı azalırken, Toplumda kadın sayısı fazla hale geliyor, yani
mecburiyetten çok kadınla evlilik yapmak gerekli olabiliyor. Bu zorla olan
birşey değil kabul eden kadın olursa Allah izin veriyor, yoksa kocasız kalan
kadınlar kötü yola düşebilir. Bu evlilikler yapılmazsa zina da artabilir. Allah
bu günahın önüne geçmek için çok kadınla evlenmeyi helal kılmıştır.

Şimdi bu savunmaları tek tek inceleyelim:

(1) Savaşlar olmuyor mu? Evet savaşlar oluyor, Erkekler savaşlarda ölüp
gidiyor erkek sayısı azalırken, toplumda kadın sayısı fazla hale geliyor, yani
mecburiyetten çok kadınla evlilik yapmak gerekli olabiliyor.
CEVAP: Cumhuriyet kurulduktan sonra ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapıldı.
Bu sayımda erkeklerin oranının kadınlara göre çok daha düşük olmasını
bekleriz değil mi? Çünkü ülkemiz 1911-1922 arasında 11 yıl boyunca
kesintisiz savaş dönemi yaşanmıştır.

GERÇEK: 1927 Nüfus sayımı sonuçlarına göre erkeklerin nüfustaki oranı
%48,1 dir. Biz yıllarca o savaş senin bu savaş benim dört bir cephede
savaşmadık mı? Sadece Çanakkale’de yüzbinlerce Erkek can vermedi mi?
Demek ki savaşta erkeklerin nüfus olarak büyük oranda azaldığı iddası
gerçek dışı, onca yıl süren savaş nüfus dengesinde sadece %2 lik bir
değişime neden olmuş, heralde bu erkeklerin harem kurması için mantıklı
bir gerekçe olamaz, kaldı ki geçmiş dönem savaşları daha da az nüfus
kayıplarına yol açıyordu.

Ayrıca bu mantığın Kuran’da daynağını da yoktur. Kuranda çok kadınla
evlenmenin tek şartı haksızlık etmemek, kadınların arasında adil
davranmaktır. Başkaca şartı yoktur. Bir erkek maddi gücü ve züriyeti
yerindeyse Kuran’ın hükümlerine göre istediği kadar kadını alır. Cariyeleri
de hesaba katarsak isterse kendine harem bile kurabilir.

(2) Çok kadınla evlilik zorla olan birşey değil, kabul eden kadın olursa Allah
izin veriyor.

CEVAP: Erkeğin birden fazla Kadınla evlenmek için eşlerinin rızasını alması
gerekmemektedir. Eğer kadın erkeğini başka kadınlarla paylaşmak
istemezse, kocasına ittaat etmemiş yani baş kaldırmış olur. Erkeklere
hertürlü hakkı tanıyan yani kadını erkeğe itaate zorlayan, itaat etmezse de
dayağı yasallaştıran bir dinde kadının haklarından bahsedilemez. Baba
kızına, koca eşine baskı yapar, bu baskıyla kadın istemediği adamla
evlendirilir, üstüne kuma gelmesini de razı olur.

(3) Bu evlilikler yapılmazsa zina da artabilir. Allah bu günahın önüne
geçmek için çok kadınla evlenmeyi helal kılmıştır.

CEVAP: Kocasız kalan kadınlar erkek diye sokağa mı dökülüyor? Bu
düşünce kadına yapılmış en ağır hakarettir. Asıl çok eşlilik zinadır,
Kadın’nın 4 erkekle evlenmesini doğru olur mu? Hayır Bunu nasıl insanın
miden kaldırmazsa çok kadını almayıda midesi kaldırmamalı, bu
ahlaksızlıktır.

4-Kuran’da Kadına Getirilen Sınırlamalar
İslam ülkelerinde özellikle şeriatle yönetilen ülkelerde; kadınlar erkeklerin
bulunduğu ortamda çalışamaz. Erkeklerle beraber okula gidemez.
Erkeklerin bulunduğu sinema ve tiyatroya gidemez. Düğünlerde, törenlerde
eğlencelerde bulunamaz. Erkeklerin bulundukları ortamlarda olmaları
yasaktır. Kuran’da evlenmeleri haram sayılanlar dışında kadınların
akrabalarla dahi aynı ortamda olması yasaktır.

“Nisa-23” ayetinde erkeğe nikah düşmeyen kişiler sayılmıştır. Bu nikah
düşmeyen kişiler dışında ki kadınlarla aynı ortamda olmaları ancak
evlenmeleriyle mümkündür. Anneniz,halalarınız ,teyzeleriniz, Kız
kardeşleriniz kardeşlerinizin çocukları ve gelininiz dışındaki kadınların
sizinle aynı ortamda bulunması yasaktır. Kardeşlerinizin eşleri, Amcanızın
eşleri ve kızları, dayınızın eşleri ve kızları, halalarınızın ve teyzelerinizin
kızları bile sizinle aynı ortamda bulunamaz.

NİSA-23 “Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız
kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş
kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın
anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde
bulunan üvey kızlarınız, ANNELERİ ile ZİFAFA girmemişseniz ONLARLA
evlenmenizde size bir günah yoktur, öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi
(nikah altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler başka. Şüphesiz Allah
çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

“Nur-31” de ise kadınların kimlere kendilerini göstermeyecekleri sayılmıştır.
Babaları, oğulları ve kardeşleri dışında herkesten kendilerini sakınmaları
gerekmektedir. Amca dayı bile bir kadın için sakıncalı görülür.

NUR-31 “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar,
ırzlarını korusunlar. görünen kısımlar müstesna, zînetlerini göstermesinler.
Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini,
kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut
oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut
erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından,
yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut
erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem
yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler.
Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler,
hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”

Akraba erkekleri için bile sakıncalı sayılan kadının ev dışında yaşam
olanağı kısıtlıdır. İslam kadının evinin içinde yaşamasını mecburi hale
getirir. İslamda kadın sokağa çıkamaz. Sokağa çıkamaması tamamen İslam
ve kuranın kadını zorunlu bırakması nedeniyledir. Şeriatle yönetilen İslam
ülkelerinde Tecavüz olayları zina sayılması ile kadınlar tecavücülerini
kendilerinin öldürüleceği, (recm) bile bile şikayet edememektedirler.
Zinanın suç sayılması bu ülkelerde tecavüzü yaygınlaştırmıştır. Şeriat
ülkelerinde kadın için tecavüzden kurtulmanın tek çaresi eve kapanmak
olmaktadır. Ölmeyi göze alarak hiçbir kadın tecavüzcüsünü şikayet
edemez.

İslamda öncelikle Muhammedin yaptığını yapmak “sünnet” sayıldığı için,
Muhammedin yaşadığı gibi yaşamak zorunluluğu vardır. Müslümanlar onun
giyindiği gibi giyinmeye, onun gibi sakal bırakmaya, onun gibi tuvalet
yapmaya çabalarlar. Kuranda onun yaptığını yapmak zorunlu olduğundan,
Müslümana onu örnek alması öğütlenmiştir.

Muhammedin yaptıklarını örnek almak zorunluluğunu Kuranda azhab-37
ayetinde net olarak görmekteyiz.

Bu ayette Muhammedin geliniyle evlenmesinin nedeni olarak, ilerde
babalar evlatlıklarının karısıyla evlenmek istediklerinde Muhammedi örnek
alsınlar ve sıkıntı yaşamasınlar diye yazar.

Kadınlar konusunda Kuranın uygulamalarından bir tanesi kadınların evlerini
karargah yapmasıdır. Bu uygulama ile kadınların evlerinden çıkmaması
istenmektedir. Bir kadın ben müslümanım diyor ise, evinden çıkmamak
zorundadır. Bir erkekte Müslümanım dediğinde karısının evden çıkmasına
izin vermeyecektir. Erkek izin verirse, kadında evden çıkarsa ortada
Müslümanlık kalmayacaktır. Müslüman kadınlar evde başka erkekler
olduğunda ortada görülmeyecek perde arkasında olacak ve kendisini
göstermeyecektir.

Günümüzde kadınlar evden çıktıkları gibi, ayrıca çalışan kadınlar da vardır.
Tesettür kıyafeti giymekle Müslümanlığının devam ettiğini düşünen
kadınlar vardır. Karısı tesettür giydiğinde Müslümanlığının devam ettiğini
zanneden erkekler de vardır. Tesettürü yapan kendini örttüğünü düşünen
müslümanım deyip çalışıyor, gezmeye eğlenmeye gidiyor. Oysa böyle
davranmakla kuran’nın hükümlerine aykırı hareket etmiş olduğunun
farkında bile değiller. Ben müslümanım diye söyleyenlerin peygamberi
örnek alması zorunludur ve Muhammed’in eşleri nasıl yaşamışsa o örneğe
uygun olarak eşlerini yaşamaya zorlamak müslüman erkekler için
zorunludur kuranın hükmü budur. Müslüman kadının bu nedenle evinde
oturma zorunluluğun var.

AZHAB-33”Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp
saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve
Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah
kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.“

AZHAB-53”Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin
pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin,
çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için
beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o
sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez.
Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından
isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri
için daha temizdir. Allah’ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden
sonra hanımlarını nikâhlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu,
Allah katında büyük bir günahtır.”
AZHAB-37 “Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek
suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama)
ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi
gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah
daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca),
onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde
(onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda
mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.”

AHZÂB-36 “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir
mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih
kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki
o apaçık bir şekilde sapmıştır.”

Yukarıdaki ayetler kadınların sokağa çıkmayıp evde oturmaları gerektiğini,
erkeklerle ancak perde arkasından görüşebileceklerini kendilerini
göstermemeleri gerektiğini, her konuda Muhammedi örnek alarak onun
yaptığını yapmaları gerektiğini anlatmaktadırlar.

Sonuç olarak kadınların İslam inancına göre eve kapanmaları zorunludur.

5-İslama Göre Kadının Çalışması Caiz Midir?
İslami kaynaklarda dinen Kadının çalışmasını engelleyen her hangi bir
yasak olmadığı, Ancak kadının çalışırken uyması gereken bazı kurallar
olduğu, bu kurallara uymazsa haram işlemiş alacağı vurgulanmaktadır.

Kocası izin vermeyen kadın zaten çalışma hakkına da sahip olamaz.
Kocasının kazancıyla idare etmesi şart olur, Bir kadının yabancı bir erkeğin
evinde veya iş yerinde çalışması İslâm’ın emrettiği şekilde olursa, yani
birkaç kadın ile birlikte veya açık bir yerde çalışırsa beis yoktur. Ama,
kapalı bir yerde yalnız olarak yabancı bir kimse ile birlikte kalacak olursa
halvet olduğundan haramdır (el-Fıkıh ‘ala’l-Mezahip el-Arbaa, c.3 s.125).

Bu açıklama ışığında İslami bakış açısına göre Kadın hem çalışabilir, hem
de çalışamaz diyebiliriz. Şartları bulunursa çalışabilir, bulunmazsa
çalışamaz. Oysa bu açıklama Kuran’nın hükümleri ile çokta uyumlu değildir.
Birönceki konumuzda da gördüğnüz gibi kadının toplumsal hayata
katılımını kısıtlayan çok sayıda Kuran hükmü vardır.

İslâm’da kadının konumu ve hakları konusundaki tartışmaların önemli bir
kısmı, kadının sosyal hayata katılması, çalışması ve kamu görevi
üstlenmesi noktalarında odaklanmaktadır. Bu konu Türkiye’nin ciddi bir
sorunudur. İslama gönülden bağlı sıkı müslüman kadınlar kamusal alanda
türbana özgürlük istemişlerdir. Bunun nedeni de çalışmak ve ekonomik
olarak maddi gelir sağlamakdır. Ama işin diğer tarafı İslami sistemlerde ve
Kuran da kadınları sınırlayıcı hükümler vardır şimdi bunları görelim:
Nisa-34 “Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah,
insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından
harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar. İyi kadınlar,
itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı
korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını
gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar
fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları dövün. Eğer itaat ederlerse,
artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir,
çok büyüktür.“

Bu ayette de açıkca görüldüğü gibi kadın kocasına itaat etmek
mecburiyetindedir. Kocası izin vermeyen kadın zaten çalışma hakkına da
sahip olamaz, nedeni kuran’nın hükmüdür. Bu hükme göre kadının çalışma
özgürlüğü enbaşta kocasının dünya görüşü ile sınırlıdır. İslam anlayışında
kadının ikinci sınıf görülmesinin en temel nedeni aile kurumunu eşit iki
bireyden olaşan birliktelik görülmemesidir. İslam da aile anlayışı erkek
egemenliğine boyun eğen kadınlardan oluşan ve kadınların kocalarına
koşulsuz itaat etmesini zorunlu tutan yapıyı esas almışdır.

Ahzab-32 “Ey peygamberin hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi
değilsiniz. Eğer takva ile korunacaksanız, konuşurken kırıtmayın da
kalbinde bir hastalık bulunan kimse tamaha düşmesin. Güzel ve dosdoğru
söz söyleyin.”

Ahzab-33 ”Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp
saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah’a ve
Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah, sizden ancak günah
kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.“

Ahzab-34 “Oturun da evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti anın.
Şüphe yok ki Allah lütuf sahibidir ve her şeyden haberdar”

Ahzab-59 “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin
kadınlarına hep söyle de cilbablarından (dış elbiselerinden) üzerlerini
sımsıkı örtsünler. Bu onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet
edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah çok
bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Hz. Âişe (ra)’nin rivayetine göre, kız kardeşi Hz. Esma birgün
Peygamberimiz (asv)’in huzuruna gitti. Üzerinde altını gösterecek şekilde
ince bir elbise bulunuyordu. Resulullah (asv) onu görünce yüzünü çevirdi
ve şöyle buyurdu: “Ya Esma, bir kadın büluğ çağına erince -yüzünü ve
ellerini göstererek- bunlardan başka bir tarafının görünmesi sahih olmaz.”
(Ebû Dâvud, Libas 31)

Kadınların evlerinde oturması ve kapanması hükmünü içeren Ahzab suresi
33. ayetinde peygamber eşlerinden bahsedilse de hadisden de anlaşıldığı
gibi kapanma hükmü tüm müslüman kadınları kapsamaktadır. Aynı şekilde
kadının evinde oturması ve zorunlu olmadıkca dışarı çıkmaması da sünnet
yani peygamber’in uyulması gerken örnek davranışı olduğu için tüm
müslüman kadınları kapsamaktadır.

Bu iki kısıtlamayı yani kocasının izin vermemesi durumunda kadının
çalışamamasını ve peygamber sünneti olarak kadının evinde oturması ve
zorunlu olmadıkca dışarı çıkmaması gerektiği hükmlerini birleştirdiğimiz
de; Kadının sosyal hayata katılması, özgür bir birey olarak karar alması ve
çalışmak istediği bir işe girip çalışması da mümkün değildir.

Nur-31“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını
korusunlar. görünen kısımlar müstesna, zînetlerini göstermesinler.
Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini,
kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut
oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut
erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından,
yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut
erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem
yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler.
Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler,
hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”

Diğer taraftan kadınlar gerekli örtüyü sağlamak zorunda oldukları gibi,
erkeklerin dikkatini çekecek bakışlardan, konuşmalardan ve yürüyüş
tarzından da sakınmaları gerekir. Bu şekilde attığı adım, söylediği söz,
oturup kalkması ve sosyal hayatta ki hertürlü faaliyeti Kuran ve sünnet
kaynaklı sınırlanan kadınlar nasıl çalışacak? Elbette çalışabilecekleri işler
çok sınırlanmış olacaktır.

“Kadının, Kur’ân şeklinde de olsa, coşkulu ve nağmeli olarak okumakta iken
seslerini işitmek haramdır. Çünkü bunda fitneye sebep olma korkusu
vardır.” (İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/467)

İslamda kadın sesine bile tahammül yoktur. Sözde kadının sesi haram
görülmese de Ahzab suresi 32. ayette kadınların konuşmaları bile
kısıtlanmıştır. Kuran kadınların gönlünce konuşmasını kabullenemeyen bir
zihnin ürünüdür. Kuran’da ki bu hükümler islam ülkelerindeki kadınların
açıklı halinin de nedenidir. Bu çağdışı mantık tüm müslümanlara
Muhammed’den miras kalmıştır.

Peki kendini çarşafa sarıp, gezen kadınlar ne yapmalı? Tanrı Allah’ın
ayetlerinde ve peygamber sünnetinde kadınlarla ilgili hükümler açıkken bu
çalışma arzusu dine aykırıdır. Müslüman kadın bu çağdışı anlayışa boyun
eğmeli, evine kapanmalı ve kocasına karşı görevlerini yapmalıdır.

Kadınlarımız bu çağdışı yaşama mahkum olmak istemiyorsa Modern
Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk Önderliğinde Kadınlarımıza Tanıdığı haklara
sahip çıkmak mecburiyetindedir.
6-Kuran’da Muta Nikahı
Muta Nikahı Nedir?

İslam’ın ilk yıllarında, özellikle harp zamanlarında, uzun zaman kadınlardan
uzak kalan askerler için muta nikahına izin verilmiş, Hayber savaşına kadar
mübah olan bu muvakkat nikah Peygamberimizin sünnetiyle yasaklanıp
haram kılınmıştır.

Muta nikahı ücret karşılığında belli bir vakit için kadınla evlenmektir.
Muta’nın en az müddeti bir cinsel ilişki geçecek zaman parçasıdır. En çok
ise 99 senedir.

Erkek kadına hitaben “Beni beş aylık bir zaman için mutalandır.” veya “Şu
kadar para karşılığında seninle mutalandım.” deyip kadın da kabul ederse
muta olur. Halk dilinde ‘acem nikahı’ denen bu iş fuhuştan başka bir şey
değildir. Böyle bir akit ne kadını helal kılar, ne boşama, hükmüne kapı açar,
ne zihar, ne de mirasdan yararlanma hakkını verir.

Muta nikahı ile evlenen kadın erkeğe, erkekte kadına varis olamaz Muta
nikahının müddetinin az veya çok olması arasında hiçbir fark yoktur.
Ancak,”kıyamet kopuncaya kadar, Deccal çıkıncaya kadar seni
nikahlıyorum” şeklinde bir ifade kullanılırsa muvakkatlık şartı da hükümsüz
kalır, nikahın diğer şartlarını da yerine getirirse nikah sahih olur. Çünkü o
zamana kadar yaşamaları imkansızdır.

Dört mezhebe göre böyle bir akit yapmak batıldır. Şiiler ve rafiziler hariç
bütün İslam alimleri bu nikahın haram olduğunu kabul etmişlerdir. Hatta
Şia’nın önemli kollarından biri olan Zeydiye bile muta nikahının batıl
olduğuna inanır ve bu konuda Hanefi alimleri ile hareket eder.

(KAYNAK: Kaynaklarıyla Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN, Sayfa 277-
278, Gonca Yayınevi, İstanbul 1993)

Kuran’da Muta Nikahına İzin Veren Ayet ve Kanıtları

Nisa-24 “Vel muhsanâtu minen nisâi illâ mâ meleket eymânukum,
kitâballâhi aleykum, ve uhille lekum mâ varâe zâlikum en tebtegû bi
emvâlikum muhsinîne gayra musâfihîn(musâfihîne). Fe mâstemta’tum bihî
minhunne fe âtûhunne ucûrehunne farîdah(farîdaten). Ve lâ cunâha
aleykum fîmâ terâdaytum bihî min ba’dil farîdah(farîdati). İnnallâhe kâne
alîmen hakîmâ(hakîmen).”

fe mâstemta’tum: artık faydalanmak istediniz şey

ucûre-hunne: onların (kadınların) ücretleri
Nisa-24 “(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli
kadınlar da size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. Bunlardan
başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (ücretlerini
vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık
kararlaştırılmış olan ücretlerini verin. Ücret kesiminden sonra (bir miktar
indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim
ve hikmet sahibidir. ”

Bu ayette yer alan kelimeler, geçici evlilikle ilgili olduğunun apaçık bir
kanıtıdır.

1-Ayette “istimta'” (faydalanmak) lafzı kullanılmıştır. Bu kelimeden ilk akla
gelen, geçici nikâhtır. Eğer daimî nikâh kastedilmiş olsaydı, bir karine ile
birlikte kullanılması gerekirdi.

2-Ayette “ucurehûnne ” (ücretlerini) ifadesi kullanılmıştır. Bu da, ayette
Mut’a nikâhından söz edildiğini göstermektedir. Çünkü daimî nikâhta
“mihr” ve “sadak” kelimeleri kullanılır.

3-Şiî ve Sünnî alimler, söz konusu ayetin mut’a nikâhı hakkında olduğunu
beyan etmişlerdir. Bu konuda Sihahlerde bu yazımıza sığmayacak kadar
çok hadis vardır. Buna gore, Hz.Muhammed zamanında mut’a nikâhının
meşru oluşu, İslâm âlimlerinin kabul ettiği bir gerçektir. [Bknz: Sahih-i
Buharî, Bab-ı Temettu’. Müsned-i Ahmed, c.4, s.436 ve c.3, s.356. Malik, el-
Muvatta,î c.2, s.30. Sünen-i Beyhakî, c.7, s.306. Tefsir-i Taberî, c.5, s.9. İbn-i
Esir, en-Nihaye c.2, s.249. Tefsir-i Râzî, c.3, s.201. ( Tarih-i İbn-i Hallikan, c.l,
s.359. Cessas, Ah-kâm’ul-Kur’ân, c.2,]

Hadislerde Muta’ya İzin Veriyor:

İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Biz Resûlullah aleyhissalatu
vesselam ile birlikte gazveye çıkmıştık. Beraberimizde kadın yoktu.
“Husyelerimizi aldırmayalım mı?” diye sorduk. Bizi bundan yasakladı, sonra
da muvakkat istifade hususunda bize ruhsat tanıdı. Herhangi birimiz, bir
elbise mukabilinde kadınla, bir müddet için nikah yapıyorduk.” [Buhari,
Tefsir, Maide 9, Nikah 6, 8; Müslim, Nikah 38, (1404)]

Hadislere göre Muta Nikahı: Mumin’ün 6. Ayetle Yasaklanmış:

İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor; “İslam’ın evvelinde mut’a vardı.
Kişi, hakkında bilgisi olmayan (tanımadığı) bir beldeye gelince, oradan yerli
bir kadınla, orada kalacağını tahmin ettiği müddet miktarınca nikah
yapardı. Kadın, böylece onun eşyasını muhafaza eder, gerekli işlerini
görürdü. Bu hal: “Onlar namuslarını korurlar. Ancak “hanımlarına” ve
“cariyelerine” karşı müstesna, bunlarla olan yakınlıklarından dolayı
kınanmazlar” (Mü’minûn 6) mealindeki ayet nazil oluncaya kadar devam
etti. (Bu ayet gelince mut’a haram ilan edildi.)
İbnu Abbas radıyallahu anhüma der ki: “Bu ikisi dışındaki bütün fercler
(cinsi tatmin yolları) haramdır.” [Tirmizi, Nikah 28, (1122).]

Kur’ân da; (Mü’minûn,5-6) “Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem
yerlerini herkesten korurlar.” diye yazıyor, Unutmayın ki Nisa-24’de evlilik
olarak ve bir hak olarak tanımlanan mut’a nikâhıyla evlenilen kadın, kişinin
eşidir. Dolayısıyla “eşleri” ifadesi onu da kapsamaktadır.

Evtas Yılından Sonra Yasaklamış

Seleme İbnu’l-Ekva radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu
vesselam Evtas gazvesi yılında mut’aya ruhsat verdi, sonra da onu
yasakladı.” [Buhari, Nikah 31 (ta’lik olarak); Müslim, Nikah 18, (1405).]

Buradada Hayber Gazvesi Günü Yasaklamış

Muhammed İbnu’l-Hanefiyye anlatıyor: “Hz. Ali, İbnu Abbas radıyallahu
anhüm’e dedi ki: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam Hayber gazvesi günü,
kadınlarla mut’ayı, ehli eşek etlerinin yenmesini haram kıldı.” [Buhari,
Megazi 38, Nikah 31, Zebaih 28, Hiyel 3; Müslim, Nikah 29, (1407);
Muvatta, Nikah 41, (2, 542); Tirmizi, Nikah 28, (1121); Nesai, Nikah 71, (6,
125, 126).]

Muta: Erkek, rızası olan bir kadınla belirli bir ücret karşılığında anlaşarak,
belirli bir süreliğine evlenir. Muta nikahı, Sünnilikte ve Anadolu Aleviliğinde
uygulanmaz.

Sünnilikte Mut’a Nikahına Bakış

Sünni inanışına göre peygamber bu nikahı kesin olarak yasaklamıştır ve
Ashab’dan, tabiinden ve müçtehitlerden, bu tür nikahı kabul eden kimse
yoktur. Bir rivayete göre Ali bin Ebu Talib, İbn-i Abbas’a şöyle demiştir:
“Rasullullah muta nikahından ve ehil eşeklerin etlerini yemekten Hayber’in
fetih günü bizleri men etti.”

Sünni inanışına göre Muhammed, Evtas yılında (Mekke’nin fethi) muta
nikahına üç defa ruhsat vermiş, sonra yasaklamıştı.Rivayete göre İslam
peygamberi şöyle demiştir: “Ey insanlar, ben muta nikahı ile kadınlardan
faydalanmanız için izin vermiştim. Şüphe yok ki Allah, kıyamete kadar
bunu muhakkak haram kılmıştır. Kimin yanında bunlardan bir kadın varsa
hemen onu serbest bıraksın, onlara verdiği şeylerden hiçbir şeyi geri
almasın.”

Peygamber döneminde “faydalanmak” sözcüğünün evlenmek anlamında
kullanıldığı belirtilir.Şîa’ya göre, Kuran’ın Nisâ sûresinin 24. âyetinde geçen
ve Türkçe’ye “faydalanmak” olarak çevrilmiş

Şiilikde Mut’a Nikahına Bakış
Şiiler ve Rafiziler muta nikahını uygularlar. Anadolu Aleviliğinde ve Şia’nın
önemli kollarından biri olan Zeydiyye mezhebinde muta nikahının batıl
olduğuna inanılır. Şiiler muta nikahı konusunda Nisa suresinin 24. ayetini
delil olarak sunarlar.

Şia’nın görüşü doğru olandır. Sunnilerin referansında Mut’a’yı yasaklayıcı
bir hüküm yoktur.

Mutanın Yasaklanması Tarihleri Arasındaki Çelişkiler vardır. Yukarıdaki
hadislerde de görebileceğimiz üzere Mut’a nikahının tarihleri çelişkilidir.3
farklı tarih verilmiştir:

1.Mümin’ün 6. ayet geldiği zaman,

2.Evtas yılından sonra,

3.Hayber gazvesi günü.

Elimizde 3 ayrı tarih var.Şmdi Müslümanlar bunların hepsi aynı tarih
diyebilirler ama kesinlikle farklı tarihlerdir.

Müminün suresi Mekked’de inmesine rağmen, Hayber Gazvesi(savaşı)
hicretin 7. yılında, Evtas olayı ise hicretin 8. yılında olmuştur. Mekke’nin
Fethi’nden sonra.

Mekke 630 yılında fethedilmiştir,hicret ise 622 yılında gerçekleşmiştir. İki
zaman arasında dağlar kadar fark var. Şimdi bu tarihlere aklı başında
kimse aynı diyemez, buna göre Mut’a ne zaman yasaklanmıştır?

Bu anlatımlar çelişkili,aralarında dağlar kadar fark var dolayısıyla kesin bir
şey söylemek mümkün değildir.O halde Şia’nın görüşü doğrudur.

İslam da.sözde zina yasak ama görüldüğü gibi beş dakikada
nikahlanabilirsin, cinsel ihtiyacını giderdikten sonra da üç kez ‘’boşol’’
dersen boşanmış olursun. İşte Muta nikahı budur. Para karşılığı zinadan
hiçbir farkı yoktur. Nikahlan 2 gece ihtiyaç gör sonra boşa.Yasak filan
olmadığınıda gösterdik. O halde haydin Müslümanlar
Mut’a’ya.Muhammed’in sünnetini yaptığınız için de çok büyük sevaba
gireceksiniz demektir!

İslamda Bütün Nikahlar Mutadır.

İslamdaki bütün nikahlar muta nikahıdır. İlk anda çok abartılı gelmiş
olabilir. Haksızlık ettiğimi düşünebilirsiniz. Ama anlatacağım. O zaman hak
vereceksiniz.

İslam ne şart koşuyor nikah için? Mehir, iki şahit ve tarafların rızası. Nikah
gerçekleşiyor. Sonra boşama yetkisini kime veriyor? Erkeğe. Adamın
kafasında kadını nikahında ne kadar tutmaya niyetli olduğuna dair bir
bilginiz olabilir mi? Olamaz. Niyet okuyamazsınız. Adam bir ay sonra bunu
boşayayım, başka alayım diye kurmuşsa bunu nerden bileceksiniz? Üç kere
boşadı mı artık başka biriyle nikahlanmadıkça o adamla yeniden evlenmesi
haram oluyor. Al mehirini, git dese ne yapabiliyor kadın? Haram olmuş
artık, başkasıyla evlenmesi gerekiyor Kurana göre!

Yeni bir adam alacak. O da bir ay tutar boşarım bunu dese kim nerden
bilebilir? O da üç talakla boşadı mı, yine başkasıyla nikahlanmak zorunda!
Durduk yerde boşamak olmaz diye bir kavram yok islamda, yetki adamda,
üç talakla boşsun dedi mi Kurandaki apaçık ayete göre haram oluyor o
adama! Başka bir adamla evlenmedikçe! Bu apaçık Kuran hükmünü
bozmak da hiç bir kimseye düşmez! Boşadıysa boşamıştır! Yani nerden
biliyorsunuz adamın “mehirini ödedim ya, veririm mehirini, boşarım bir ay
sonra!” demeyeceğini?

Bir de üç aylık iddet var. Ama bu iddeti kadın bekler, adamın nasılsa birden
fazla nikahlanma hakkı var. Boşadığı kadın iddet bekleye dursun, o yeni bir
kadını nikahlar bile. Sadece boşadığı kadını iddet müddetince evden
uzaklaştıramaz! Bu da boşadığı kadına işkenceden başka bir şey değil!

Bitmedi, kadının da süreli olarak evlenmediğini nerden bileceksiniz? Kadın
bu işi meslek haline de getirebilir. Hadi diyelim üç talakı arka arkaya
vermeyi yasakladınız. Bu Kurana aykırı değil. İhtilaflı olsa da, bazı islam
imamları üç talakı birden vermeyi yasaklamayı bidat sayıyor ama olsun.
Hadi içtihat yaptın, üç talak aynı anda verilemez, ilk talakın iddeti
beklenecek, bitince ikinci talak verilebilir, onun da iddet bitince son talak
verilir, üç ay da bunu bekledi, etti dokuz ay. Kadın dokuz ayda bir eş
değiştirebiliyor. Mehir parası da yüklüyse, güzel bir kadın evlenip
boşanmayı meslek haline getirip gül gibi geçinebilir. Zengin adamları
seçer, nikah yapılınca boşa, üç ayın var. Bir daha boşa, üç ayın daha var,
bir daha boşa ve üç ay sonra başka adama giderim” diyebilir. Zaten ondan
sonra adama haram oluyor! Zaten gitmek zorunda başka adama!

Yani ne adamın, ne kadının niyetini okumak imkansız olduğuna göre bu iş
böyle yürüyebilir ve kimse de bir şey diyemez Kuranın apaçık hükmüne
göre! Baştan anlaşma yapılmasa da bu işin böyle yürümesine hiç bir engel
yok! Hiç bir anlaşma yapmadılar, ama adam nikah yapılır yapılmaz
boşadım seni dedi. Kadın da iyi, “aldım nasılsa mehrimi, iki daha boşa,
bana eyvallah” dedi!

Boşanmak isteyen çiftler hakim huzuruna, mahkemeye çıkıp eşit koşullarda
boşanma nedenlerini anlatıp hakim boşanmaya karar vermedikçe, şeriata
uyuldukça, tüm nikahların muta nikahı olabilmesinin önünde hiç bir engel
yoktur. Olamaz yani, niyet mi okuyacaksın, nasıl engel olacaksın?

Çağdaş hukuku kötüleyen ve yüksek islam ahlakı diyenler bu gerçekleri de
görmeleri ve düşünmeleri gerekir. Üzgünüm ama gerçekler acıdır. İşte
böyle açıkları olduğundan hem aileyi, hemde kadının haklarını koruma
adına şeriat çöpe atılıp çağdaş medeni yasa yürürlüğe konmuştur. Çıkacak
ikisi de eşit olarak mahkemeye, dertlerini anlatacaklar, hakim boşayacak.
Aklın yolu budur. Dilerim dinle ilgili topluma dayatılan ve amacı göz
boyamak olan yalanlardan kafanızı kaldırıp gerçekleri görebilirsiniz.

7-CARİYELİK
A-İslam da ve Kuran’da Cariye (Köle Kadın)

İslamiyet de Cariye “Kadın Köle” demektir. Cariye’ye “mülk-i yemin” de
denir ki, sağ elin mülkü demektir. Sağ elin mülkü demek, meşru hak sahibi
demektir. Yani köle sahiplerinin istediği gibi kullanmaya yetkisi var
anlamına gelen bu anlayışa göre köle sahibi; Kölesini isterse cinsel
ihtiyaçları için kullanabilir, satabilir, hediye edebilir veya isterse hürriyetini
de verebilir.

Bu kadınların İslam’da ki statüsünün ne olduğunu anlamamız için kuranda
Cariyelerle ilgili ayetlere bakmamız gerekir. Kuran’da Cariyelikle ilgili
ayetler de müminlerin özel hayatlarında mahrem yerlerini eşleri ve
cariyeleri dışında herkesten korumaları istenir, kadın köle yani Cariye
kişinin özel hayatının parçasıdır, buna rağmen bu kadınlar statü olarak
eşlerden ayrı görülmekte, eş olarak kabul edilmemektedir. Eşlerden ayrı
görülselerde kuran’da Cariyelerle evlenmeden ilişkiye girilebileceği
malesef açıkça dile getirilmiş, ilahi bir hakka dönüştürülmüştür. Bu hükmü
içeren ayetlere bakalım;

Nisa-3 “…………….Eğer (birden çok evlilikte kadınlar arasında) adaleti
gerçekleştirmekten endişe ederseniz, bir kadınla veya eliniz altında olan
cariyelerle yetinin”

Müminûn-5,6 “Onlar/Müminler, mahrem yerlerini günahlardan korurlar.
Yalnız eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri ile ilişki kurarlar.”

Mearic-29,30 “Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir. Ancak eşleri,
yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile
olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.”

Şimdi müslümanlar çıkıp “orada tecavüz edebilecekleri yazmıyor
evlenmeden ilişkiye girebilecekleri yazıyor” diyebilirler. Tabi ki böyle bir
savunmanın oldukça zorlama olduğu ortadadır. Unutulmamalıdır ki Cariye
bir maldır yani sahibinin kişisel mülküdür, Bunun böyle olduğunu Kuran
ayetlerinden de görebilmekteyiz. Daha başlangıçta da söylediğimiz gibi
mal sahibi kişisel mülkünü dilediği gibi kullanabilir. Bakalım cariye kurana
göre neymiş?

Ahzâb-50 “Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana
ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın,
halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helal
kıldık. …………………………. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”

Nisâ-24 “(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli
kadınlar da size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. ……………………
Allah ilim ve hikmet sahibidir.”

Bu ayetlerde görüldüğü gibi “savaşlada esir edilmiş kadınlara ganimet
denmektedir”, Bir dini hükümde kadın ancak bu kadar aşağılanabilir.
Kur’an’a göre Cariyeler kişisel maldır. İlişki için rızası aranmaz, önemli olan
sahibinin ne istediğidir. İki ayette de savaş esiri olan cariyelerin helal
olduğu açıkca belirtilmiş, İlişkiye girmek isteyen köle sahipleri gene kuran
ayetlerine göre bu isteklerinden dolayı kınanamazlar, bu onların endoğal
haklarıdır, dini hükümler ortada.

Bu hükümlerde ki iğrençliği örtbas etmek isteyen islam hukukçuları köle
satın alma belgesinin evlilik akti olduğunu idda etmişlerdir. Oysa cariye
satın alma belgesinin evlilik akti olmasının kuranda dayanağı yoktur. Çünkü
ayetlerde eş ve cariye ayırımı yapılmıştır, istenirse cariyeler ile ilişkiye
girilebileceği, gene istenirse bu kadınlarla ayrıca nikah akti (evlilik)
yapılabileceği kuran’da hükme bağlanmıştır.

Gene islami çevrelerce kuranın köleliği kaldırmayı hedeflediği idda
edilmektedir. Oysa kuranda köleliği kaldırmayı emreden tekbir ayet bile
yoktur. Köleliği kaldırmak ima bile edilmemiştir. Aksine, belli başlı kurallara
bağlanmış ve kurumsal hale getirilmiştir. Bu ayetleri görelim;

B-Kuran’da Cariyelik Kaldırılmak İstenmiş mi?

(Ahzap-50) peygamberin Cariye alması helal. Yani cariyelik var
uygulamada da sürdürülüyor kaldırma yok aksine teşvik edilmesi var.

(Nisa-24) (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli
kadınlar da size haram kılındı.

Bu ayetin yazılış nedenini açıklamak İslamın ilk yıllarında yaşananları,
cariye edinmenin teşvikini ve Muhammedin gerçekte nasıl biri olduğunu
anlamanızı sağlayacaktır. Esir olarak ele geçirilen evli kadınlar bile helal
kılınmıştır.

1-Muhammed b. Abdirrahman b. Bünanî, Muhammed b. Ahmed b.
Hamdan’dan, o Ebû Ya’la’dan, o Amr en-Nakıd’dan, o Ebû Ahmed
Zübeyri’den, o Süfyan’dan, o Osman el-Bettî’den, o Ebu’l-Halil’den, o da
Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini bize rivayet etti: “Evtas Gazvesi’nin
olduğu gün kocaları olan esir kadınları ele geçirmiştik. Onlara mücamaatta
bulunmayı çirkin bulmuştuk. Peygamber (s.a.v.)’e bunu sorduk da bu âyet
nazil oldu. Biz de o kadınları böylece helal bulduk.” [Müslim; er-Rada’: 35,
35 mükerrer/1456 s. 1080, Tirmizi; Nikah: 11/32; İmam Ebu’l-Hasen Ali bin
Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 120; Muhammed Ali Es-
Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 2/509.]

2-Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. el-Haris, Abdullah b. Muhammed b.
Cafer’den, o Ebû Yahya’dan, o Sehl b. Osman’dan, o Abdurrahim’den, o
Eş’as b. Sevvar’dan, o Osman b. Bettî’den, o Ebu’l-Halil’den, o da Ebû Said
el-Hudrî’den bize şöyle dediğini haber verdi: “Rasulullah (s.a.v.) Evtas
ahalisini esir alınca dedik ki: “Ey Allah’ın Rasulü, soylarını, kocalarını
tanıdığımız esir kadınlarla nasıl mucamaatta bulunabiliriz?” Bunun üzerine
bu âyet nazil oldu.” [Müslim;er-Rada’:35, 35mükerrer/1456 s.1080,
Tirmizi;Nikah:11/32.]

3-Ebû Bekr Muhammed b. İbrahim el-Farisî, Muhammed b. İsa b.
Amraveyh’ten, o İbrahim b. Muhammed b. Süfyan’dan, o Müslim b.
Haccac’dan, o Ubeydullah b. Ömer el-Kavarirî’den, o Yezid b. Zuray’dan, o
Said b. Ebî Arube’den, o Katade’den, o Ebû Salih Ebû Halil’den, o Ebû
Alkame el-Haşimî’den, o da Ebû Said el-Hudrî’den bize şu rivayette
bulundu:“Rasulullah (s.a.v.) Huneyn Günü, Evtas Kabilesi’ne bir grup ordu
gönderdi. Bu grup bir düşman birliğine rastlayıp onlarla savaştılar da
onlara galip gelerek, kadın esirler elde ettiler. Rasulullah (s.a.v.)’ın
Ashabı’ndan bir grup, müşrik kocalarından dolayı o esir kadınlarla
münasebette bulunmaktan sakındılar. Allah Teala da bu âyeti indirdi,”
[Müslim; Rada’: 33, 34/1456 s. 1079, Ebu Davud; Nikâh: 1132.]

4-Ebu Saîd Hudrî’den Nesâî, Tirmizî, Ebu Davut ve Buharî rivayet etti. Ebu
Saîd:Bize, Evtâs esirlerinden esirler isabet etti. Kadınların kocaları vardı. Biz
onlarla birleşmeyi çirkin gördük, Nebî Aleyhisselâm’a sorduk., Nisa: 4/24
âyeti indirildi. Ancak Allah’ın sizin üzerinize Efa ettiği şeydir, biz onların
ferclerini helal kıldık, buyurdu. [İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul
Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/183.]

5-İbnu Abbas’tan (r.a.) Taberânî anlattı. İbnu Abbas (r.a.): Huneyn gününde
indi. Allahü Teâlâ, Huneyn günü Müslümanlara fetih müyesser kılınca, ehli
kitabın kadınlarından müslümanlara kadınlar isabet etti. Onların kocaları
vardı. Bir erkek, kadınlardan biri ile olmak istediğinde, Kadın: Benim kocam
var, derdi. Bundan Rasûlullah’a soruldu. Allahü Teâlâ, Nisa: 4/24 âyetini
indirdi, dedi. [İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-
Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/183.]

Anlatılan olaylara ancak Helal Tecavüz denebilir. Müslümanlar’ın o çok
aşağıladığı Cahiliye Dönemi Arap adetlerinde bile en azından evli olduğunu
beyan eden esir kadının ırzına geçmek yokmuş, adam resmen anlatmış işte
(Mücamaat, cinsel ilişkide bulunma demektir) esir aldığımız kadınlara
tecavüz etmekten utandık ama ayet gelince yaptık diyede eklemiş. Buna
cariyeliği kadırmayı istemek mi denir? Yoksa cariye edinmeyi teşvik mi
denir? Kimse kusura bakmasın ama bu yapılan savaşlarda Tecavüzü helal
ilan etmektir.
Ben burada huzurlarınız da gerek Buhari gerek Tırmızi ve gerekse de tüm
hadis ve islam alimlerini yürekten kutluyorum, neyi bulmuşlarsa hiç
çekinmeden kitaplarına koymuşlar, günümüz müslümanları ve alimleri gibi
kıvırmak ve bu çirkinlikleri örtbas etmek için uğraşmamışlar.

Gelelim (Nisa 25) ayetine aslında Cariyeye islami bakışı çok güzel özetliyor;
Mümin hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyenlere tavsiye mümin
cariyeleri sahiplerinden ücretlerini (ücret yazar, mehir falan yazmaz)
vererek alın der. Kadına verilen mehir veya üçret yoktur. Üstelik Bunlarada
şart koşar, mümin , fuhuş yapmayan ve gizli dost tutmayan cariyelerden
olacak. Evlendin cariyeyle ve zina yaptı ise cezası hür kadınların cezasının
yarısı. Yani köleliği tescilli. Sahibi istemedikçe azad olamaz. Çünkü Tanrı
Allah köleliği kökten kaldırmayı aklının ucundan dahi geçirmiyor. Tanrı
insan olunca düşünme tarzıda, vicdani anlayışıda bu kadar oluyor.

Ayette Cariyelere şart koşulan koşulları düşününce insan ister istemez
cariyeler acaba bu tarz ilişkiler mi yaşıyordu yada bu tarz ilişkilere mi
zorlanıyordu ki bunları yapmazsan evlen denmiş! diye düşünmeden
edemiyor. Bu sorunun cevabını gene Kuran’da bulabiliyoruz:

Nur-33 “Evlenme imkânını bulamayanlar ise; Allah, lütfu ile kendilerini
varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında
bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle,
eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve güvenilirlik). görüyorsanız, hemen
mükâtebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin.
Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu
kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında
bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok
bağışlayıcı ve merhametlidir.”

Ayetin Yazılış Nedenleri:

Müslim`in Cabir bin Abdullah (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre Abdullah bin
Ubeyy cariyesini gidip fuhuş yaparak kendisine para getirmesi için
zorluyordu. Bunun üzerine bu ayeti kerime indirildi. Yine aynı senedle
rivayet edildiğine göre Abdullah bin Ubey`in Mesike ve Umeyme adını
taşıyan iki cariyesi vardı; onları zina yapmaya zorlardı. Onlar bundan dolayı
Resulullah (a.s.)`a şikâyetçi oldular. Yüce Allah bu hükmünü indirdi.
[Müslim; K. Tefsir: (26, 27, 29, 30) 2320, İbn Çerin 18/103, Suyuti; ed-Diirr:
5/46.]

Taberani`nin Abdullah bin Abbas (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre Abdullah
bin Ubeyy`in cahiliye döneminde zina yapan bir cariyesi vardı. Zinayı
haram kılan ayeti kerime indirilince: “Vallahi artık asla zina etmem” dedi.
Bundan sonra bu ayeti kerime indirildi.[Taberî, age. XVIII, 103. Bedreddin
Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/651.]
Bu rivayetleri destekleyen daha bir çok rivayet aktarılmıştır ve bir çoğunda
Abdullah bin Ubeyy`in cariyelerini para kazanmaları için zinaya zorlaması
nedeniyle bu ayeti yazıldığınja dikkat çekilmektedir.

Ayeti önumuze koyup sorularimizi soralim

1-Mukatebe nedir? (kölenin ve Cariyenin özgürlüğünü satın alması, parayı
nerden bulacak?)

2-Bu ayette bahsi gecen gecici menfaatler ne olabilir?

3-Bu gecici menfaatlerden kimler yararlanabilir?

4-Namuslu kalmak İSTEMEYEN cariyeyi fuhusa zorlayabilirmiyiz?

5-Bu zorlamayi yapacak ve gecici menfaat temin edecek adamin meslegi
ne olabilir?

6-Bu kadinlari fuhusa kim zorluyor?

7-Bu zorlanmadan dolayi Allah kimi af ediyor, kime ceza veriyor veya
verilen bir ceza var mı?

8-Bu ayette Cariyelik kaldırılmak istanmiş mi? Yoksa Köle sahiplerine istekli
olan varsa Köle ve Cariyelerinizi çalıştırın diyerek yeni bir kazanç kapısı mı
açılmış?

Bu soruların ceavını samimi, dürüst ve mantıklı olarak vermek islamın
gerçeğini görmek için yeterlidir. Bu ayette fuhuşu yasakmala varmıdır?
Görüldüğü gibi kölesini zorla fuhuşa sürükleyen kişiye Kuran’da yasak veya
yaptırım yoktur. Sadece “zorlamayın” diye tavsiyede bulunulmaktadır.

Boşverin cezayı, yasaklamayı, aksine fuhuşa dolaylı olarak izin vermek
vardır. Ayetin sonunda diyor ki ‘Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir
ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve
merhametlidir.’ Burada affedilenin kadin oldugu bir gercektir ama nerede
bu kadini zorlayan pezevenge verilecek ceza?

Bu tip ayetleri gördükçe, Müslümanların “din olmasa ahlak diye bişey
olmaz, bakın cahiliye dönemine, neler oluyomuş vs, vs…” tarzı boş
sözlerine sadece Aziz NESİN gibi acı acı gülüyorum.

Nur-58 “Ey müminler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve cariyeleriniz) ve
içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce,
öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza
gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler.”. Burda da cariyelik var
kaldırma niyeti yok.
Bakar-221 “İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz
bile, putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir.”

Dikatedin imanlı cariye ile evlenin değil imanlı cariye ile yetinmek söz
konusu. Gene cariyelik yasal görülüyor ve kaldırma niyeti yok

Görüldüğü gibi Kuran’nın hiçbir ayetinde Cariyelik yasaklanmamamış
aksine Cariye sahibleninin bu kadınları cinsel yönden istismar etmesi doğal
bir hak olarak görülmüş, yasallaştırılmış ve teşvik edilmiştir. Günümüzde
bu ahlaksızlık görüldüğü için islamın bu iğrenç hükümlerini gözden uzak
tutmak ve halkı kandırmak için islam köleliği kaldırmayı hedeflemiş yalanı
uydurulmuştur.

C-Cariyeliğe İslami Bakış ve Açıklaması

“Cariyeler ile cinsel ilişki günah mıdır? Mumsema Nikah akdi, ikisi de hür
olan (bu sebeple vücutlarına da malik bulunan) bir erkekle bir kadının,
karşılıklı olarak bir aile kurma ve cinsî yönden birbirinden yararlanma
konulu -şartlarına uyarak yaptıkları- bir sözleşmeden ibarettir. Cariyeye
sahip olmayı sağlayan akit ve tasarruf da (satın alma, miras, ganimet veya
bağış yoluyla elde etme…) bir hukuki işlemdir ve bu hukuki işlem, sahibi ile
cariye arasında karı-koca gibi yaşama hakkını da vermekte, nikah akdinden
daha güçlü ve kapsamlı olarak onun yerine de geçmektedir (Prof Dr
Hayrettin Karaman)

Bu yazı islami içerikli bir siteden alıntıdır. Rahatlıkta internette buna benzer
yazılar bulunabilir. İslami kaynaklardaki bu anlatımlar gerçekte cariyelik
denen insanlık ayıbına kılıf bulmaktan başka birşey değildir. Tekrar edelim
yukarıda yazan Satın alma belgesinin evlilik akti yerine geçmesinin
kuran’da dayanağı yoktur. Çünkü kuran’da eşler ve cariyeler ayrımı yapılır.
Cariye eş kabul edilmez. Bu cariye olayının açık zina olduğu gerçeğini
örtmek için uydurlmuş bir yalandır.

Kurandaki hükümlere göre köle kadınlarla Cariye adı altında ilişkiye
girilebileceği anlatılırken; Cariyelerin (Köle kadınların) ailelerinden zorla
koparılmış, savaşlar yoluyla esir edilmiş, alınmış, satılmış zavallı kadınlar
ve kızlar olduğu gerçeği gözardı edilmektedir. Bu islami bakış ve anlatım
İnsanlık dışı bu uygulamanın islam hukukunda şirin gösterilirek ilahi bir hak
görülüp 19. yy kadar kaldırma niyeti olmadan 1.300 yıl boyunca
uygulandığının da kanıtıdır.

Köle ve Cariye Edinme Kaynakları:

1-Meşru veya gayri meşru savaş

2-Baskınlar yani savaş dışı dönemde sınır ötesi saldırılar.. (sınır eyaletleri
ve kırım hanlığı sınırlarında osmanlı döneminde en çok köle elde edilme
yöntemi budur)
3-Borcunu ödeyemeyenlerin köleleştirilmesi..

4-İnsanların çocuklarını satması ( çerkezlerden, abazalardan ve diğer
kafkas halklarından köle elde etmenin temel yolu bu olmuştur)

Üstelik cariye edinmek savaşla sınırlı bir olguda değildir, bu zavallı kadınlar
barış zamanında da ticari bir meta olarak alınıp, satılılabiliyordu. Kim
nekadar kıvırmaya çalışırsa çalışsın islam tarihi, hadisler ve en önemlisi
kuran ortadadır.

Müslümanlar kendilerine şu soruyu sormalı; Neden Müslüman toplumlar
islamın köleliği kaldırmayı hedeflediğini 1400 sene boyunca
anlayamamışlar? Cevabını basit; islamın böyle bir hedefi hiçbirzaman
olmadı bu günümüzde islamın ayıbını örtmek için üretilen büyük bir
yalandır. Kuran’da ki Cariye edinmeye izin veren ayetler neden bugün
geçerli değil?

Oysa kuranda yazan zinaya 100 sopa, içki yasağı ve domuzun haram
olması halen uygulanmaktadır. İslam ülkelerinde tüm bu yasaklara ve
cezalara uyulurken köleliğin ve kadınların cariye olarak istismarı na izin
veren ayetler neden uygulanamıyor? Nedenini anlamak görmek isteyen
için basittir; bu çirkinlikler çağdışı ve uluslararası anlaşmalara görede suç
olduğundan uygulanamaz haldedir.

8-Kuran’da Yetim Kızlar ve Kaynakları
Köle ve Cariyeler savaş ganimetidir. Sahibi isterse Cariyesi ile cinsel ilişkiye
girebilir üstelik nikah zorunluluğu yoktur. Cariyeleri sahipleri aralarında
değişilebilir veya hediye edilebilirler. Cariyeler İtiraz etmezlerse Dünya
malı elde etmek amacıyla Fuhuş da yaptırılabilir. Doğum kontrolünün doğru
düzgün olmadığı devirlerde bu kadınların hamile kalması vede babası belli
olmayan çocuklar doğurması normaldir. Bu kadınların çocuk doğurması
sahiplerinin işine gelir mi? Bu sorunun cevabı hem evet, hemde hayırdır.
Eğer yetim çocuklar kendinden değilse köle sahibleri Cariyelerinin yetim
çocuklarını köle olarak satıp bol para kazanabilirler. Eğer yetim çocuk
kendinden olursa hem bu çocuğu kendine varis yapmak zorunda kalır,
hemde cariyeyi başkasına satamaz Sonuçta cariye bir maldır ve ticari
olarak değerini kaybeden bir malda sahibinin elinde kalır. Malesef islamda
uygulanan ve bizlere sanki insani birşeymiş gibi pazarlanan pekçok
uygulamanın arkasında böylesi iğrençlikler yatmaktadır.

Sahih bir rivayete göre, Peygamber bir kıl çadır kapısı yanında oturan
doğumu yakın bir kadına uğrar ve :”Herhalde efendisi onunla cinsî ilişkiye
girmek istiyor.” der. Yanındakiler “Evet.” diye cevap verler, bunun üzerine
Peygamber : “Vallahi, içimden, bir lanet edeyim de o lanetle kabrine girsin,
diye kurdum. Kendisine helâl olmadığı halde onu nasıl istihdam edebilir?
Kendisine helâl olmadığı halde onu nasıl mirasçı yapabilir.” sözleriyle
hamile kadınla köle sahibinin ilişkiye girmesini yasaklamıştır (Müslim
1441).

Başka bir islami kaynakta bu hadisle ilgili yorum şöyledir; Ebu Muhammed
îbn Hazm: “(Başkasından) hamile olan kadınla cinsel ilişkide bulunmanın
haramlığı konusunda bu haberden başka sahih haber yoktur.” demiştir.
Sünen sahipleri, Ebu Saîd’den Peygamber’in, Evtâs esirleri hakkında: “…
Hamile olan kadın doğurmadıkça, hamile olmayan kadın bir hayız
görmedikçe kendisi ile ilişkide bulunulmaz.” buyurduğunu rivayet ederler
(Ebu Davud, 2157; Hâkim, 2/195. Ebu Saîd el-Hudrî’den)

Yine Tirmizî’de Irbâz b. Sâriye’den: “Peygamber’in karınlarındakileri
doğurmadıkça, esir edilen kadınlarla cimada bulunmayı haram kıldığı”
nakledilmiştir. (Ahmed, 4/127; Tirmizî, 1564.)

Peki bu hadislerde anlatılmak istenen nedir?

İlk hadiste geçen, “Acaba bu adam, çocuğu mirasçı yapmak kendisine helâl
olmadığı halde onu nasıl mirasçı yapar. Onu köle gibi kullanmak kendisine
helâl olmadığı halde, onu nasıl hizmetçi olarak kullanır.” sözü hakkında İbn
Teymiyye şöyle derdi: “Onu nasıl kendisinden miras kalan bir köle yapar
da, kendi oğlu olduğu halde onu köle istihdam eder gibi kullanır? Yine
İmam, başkasından hamile olan bir cariye satın alıp da onunla doğurmadan
önce ilişkide bulunan birisi hakkında; “Çocuk, satın alana ilhak edilmez,
ona tâbi de olmaz. Aksine onu âzad etmesi gerekir. Çünkü çocuğa kendisi
de ortak olmuştur. Zira su (meni), çocuğun gelişmesine katkıda bulunur.”
demiştir. Ebum-Derdâ, Peygamber’den yukanda aktarılan hadisi rivayet
eder. Hadisin anlamı şudur: Başkasından hamile olan kadınla cima eden
kimse, eğer o çocuğu kendi nesebine katar ve mirasına ortak ederse, bu
helâl olmaz. Çünkü kendi çocuğu değildir. Eğer onu, (köleden doğma
olduğu için) köle olarak alır ve istihdam ederse, bu da helâl olmaz. Çünkü
su (meni) çocuğun gelişiminde etkili olduğu için onun oluşumuna ortak
olmuştur.

Hadisimizde, hamile bir kadının nikâhlanmasımn haramlığma açık bir
delâlet vardır. Gebeliği ister kocadan ister efendisinden olsun, ister şüphe
yolu ile veya zina mahsûlü olsun farketmez. Bu konuda ihtilâf yoktur. (İbn
Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, İklim Yayınları: 5/256-257.)

O devirdeki inanışa göre anne karnında çocuk varken cinsel ilişkiye
girilirse, erkeğin menisinin, anne karnındaki cocuğa bir şeyler katar ve
böylece çocuk köle sahibinden bir parça alır yani kendi evladı olur. Buda
köle sahibinin çocuğu kabuletmesi ve mirascı yapmasını gerektirir.
Doğacak bu cocuğu köle yapamaz, satamaz ve çocuk kız ise ileride cinsel
ilişkiye de giremez.

Görüldüğü gibi burada vurgulanan ve endişe edilen konu savaşlarda ele
geçen kadınların istismara uğraması, tecavüz edilmeleri veya aşalanmaları
değil bu insanlık dışı muameleler sonucunda hamile kalmaları ve bu
hamilelikten doğacak çocukların ne şekilde doğduğudur. Eğer usulune
uygun davranlımazsa bu çocuklar köle yapılamaz, alınıp satılamaz ve 8-9
yaşlarına geldiğinde ise cinsel ilişkiye girilemez olduğu vurgulanmaktadır.

“Araplar arasında her gün vukû bulan çarpışmalar, emniyetsizlik, şekâvet,
yağmacılık, adam öldürmek, Arabistan’da yetimlerin çoğalmasının başlıca
sebebiydi. Lâyıkı vechiyle bunları düşünenler de yoktu. Ne arayan vardı, ne
soran. Birçoğu babalarının mirasından mahrum kalırdı.” (Seyyid Süleyman
en-Nedvî, İslam Ahlak Nizamı, s. 191.)

İslam’ın ilk çıktığı devirlerde, Din savaşları, bu savaşlarda kadınların ve
kızların esir alınıp köleleştirilmesi ve bu bahtsız kadınların esir alındığı
andan itibaren tecavüze uğraması pek çoğunun hamile kalması sonucunu
doğurmuştur. İşte bu tecavüzler neticesi köle yani cariye kadınlardan
babası belli olmayan çok sayıda yetim çocuk doğmaktaydı. Sonuc olarak
din savaşları ve islami inanç sistemi elele verip kendi yetimlerinini
yaratıyordu. Bu insanlık dışı uygulama Malesef din kisfesi ve peygamberlik
görüntüsü altında yapılmış ve ilahi bir hak görülmüştür.

Yetim kızların istismarı Maalesef Kuran’da da kendine yer bulabilmiş.
Şunuda iyi bilmek gerekir; Kuran’da ki Nisa suresi yetim suresi değildir.
Kadın suresidir. Buradaki yetimler de kadınlardır. Yetim kızlar konusunda
İslamcılar insanları yanıltmak için ”İslam dini yetimleri çok düşünmektedir
ve İslam yetimleri korumaktadır” diye propaganda yaparlar, masum ve iyi
niyetli insanlarımız da bu yalana inanırlar.

NİSA-3, 4, 5, 6 “Eğer, yetim kızlar hakkında adaletsizlik etmekten
korkarsanız, size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere
nikâhlayın. Eğer adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir
tane alın veya sahip olduğunuz ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için
daha uygundur. Kadınlara mehirlerini gönül hoşluğuyla verin. Eğer kendi
istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin.
Allah’ın, sizin için geçim kaynağı yaptığı mallarınızı aklı ermezlere
vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.
Yetimleri deneyin. buluğ çağına erdiklerinde, eğer reşid olduklarını
görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler diye israf ederek ve
aceleye getirerek mallarını yemeyin. kim zengin ise tenezzül etmesin. Kim
de fakir ise, aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde yesin. Mallarını
kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap
görücü olarak Allah yeter.”

Hepimizin bildiği gibi Türk toplumunda bir kimsenin himâyesi altına aldığı
bir yetim kızı kendine nikahlaması hoş görülmez, ayıplanır ve toplumdan
da büyük tepki görür, Hele bu durmdaki bir kızla bluğ çağına girdiğinde (9
veya 10 yaşlarında) nikah kıyılıp, cinsel ilişkiye girilmesi sübyancılıkdır ve
ahlaksızlık olarak görülür. Sadece Türk toplumu değil çağdaş yaşamı
benimsemiş, ahlak sahibi ve insan haklarına değer veren her toplumda bu
böyledir. Velisi olunan yetim kızların cinsel istismarı Arap örf ve adetidir,
islam öncesi dönemde arap toplumunda uygulanan bu gelenek İslamın
yayıldığı ilk yıllarda da aynı şekilde devam etmiş, buda yetmemiş Kuran’da
kendine yer bularak ilahi bir hakka dönüştürülmüştür.

İsterseniz yetim ve öksüz ne demektir ona bakalım; Öksüz, annesi ölmüş
olana denir.Yetim ise babası ölmüş çocuktur Öksüz kelimesi, annesi hem
babası ölmüş çocuk anlamında da kullanılır. İslamcıların dediği türden bir
yetimlik olsa kullanılan deyimin yetim yerine öksüz olması gerektiğini
sanırım anlamış olmalısınızdır. Açıktır ki burada yetim annesi belli (Cariye)
babası belli olmayan kız çocucuğudur. Tabi ki normal babası ölmüş çocuklar
içinde bu ayet hükümleri uygulanacaktır. Fakat onlarda veli olarak dede,
dayı, amca vb aileden kimseler mutlaka vardır.

Peki gelelim Kuran da sure’lere girecek kadar önemli olan bu kızlar neden
yetim dir?

1-Savaş ganimeti Cariyeler ilk esir alındıkları anda tecavüze uğramları
sonucu hamile kalması veya sonrasında ganimet hissesi olarak payına
düştüğü sahibi olan kimselerle cinsel ilişkiye girmesi sonucu hamile
kalması.

2-Savaş ganimeti Cariyelerin sahipleri tarafından misafirlere peşkeş
çeilmesi sonucu hamile kalması

3-Savaş ganimeti köle Cariyelerin Sahibinin ( cariyelerinizin gönlü
olmuyorsa fuhuş yaptırmayın dediği ayeti hatırlıyorsanız) yaptırdığı bu
fuhuş işlemi sırasında hamile kalması

4-Savaş ganimeti köle Cariyelerin Alım satımlar sırasında hamile kalması

5-Savaş ganimeti Cariyelerinden sıkılan kişinin değişmeden önce hamile
kalması

6-Cariye alındığı savaştan dönerken uğradığı tecavüzler sonrası hamile
kalması

Küçük yetimler bu ilişkiler sırasında cariyenin hamile kalması sonrasında
doğarlar. Doğan kızların babasının kim olduğunun belli olması mümkün
değildir. Böyle karmakarışık bir sonuç nedeniyle küçük kızlar yetimdirler.
Baba ölü değildir. Babanın kim olduğu belli değildir.Yani babası öldüğü için
yetim kalmamıştır. Babası belli olmadığı için yetim kalmışlardır. Bu kadar
çok sayıda olup ayetlere girme nedenleri budur. Müslümanların en
korktuğu şey ilişkiye gireceği cariyenin yetim kızının kendi öz kızı olma
olasılığıdır. Bu nedenle ayette eğer yetim kızlarla birlikte olmaktan endişe
duyarsanız istediğiniz kadar başkalarıyla olabilirsiniz diye yazar. Eğer yetim
kızlar konusunda korkarsanız.Yetimin kendisinden korkacak değildir.
Korkma konusu adaletsizlik mal mülk konusunda olamaz Yetim kız
cariyesiyle kendi yaptığı ilişkiden olmuş kendi kızı da olabilir. Cariyesini
ikram ettiği misafirlerden birinin kızı da olabilir. Çok eşle evlenme izninin
verildiği ayetin başında yetim kız yazmasının nedeni budur.
Eğer yetim kızın kendinizden olduğundan şüpheniz varsa çekiniyorsanız
onu düşünmeyin maddi gücünüz yettiğince istediğin kadar kadınlardan
sahip olabilirsiniz. İnsan kıza hangi konuda adaletsizlik yapabilir? Burada ki
yetimler de küçük kadınlardır. Bı kızlarla evlilik yaşı 6 ilişkiye girme yaşıysa
9 dur. (Ayşe’nin evlilik ve ilişkiye girme yaşları islam Fıkıhında esas
alınmıştır)

Görüldüğü üzere nisa suresinde görülen yetimler bildiğimiz yetimler
değildir. Bir erkeğin hem annesiyle hemde yetim kızıyla olduğu ve erkeğin
velisi bulunduğu durumu anlatmaktadır. Ayrıca bu yetim kız cariyesiyle
kendi yaptığı ilişkiden olmuş kendi kızı da olabilir.İkram ettiği misafirlerin
kızı da olabilir.Başkalarının da olabilir.

Yetim kızlar konusu o kadar net ve açıktır ki neden doğrular söylenmez siz
karar verin. İslamın kendi ortaya çıkardığı bir yetim kızlar ordusudur.
Müslüman dünyasında kölelik dış baskılarla kalkana kadar cariye ve yetim
kızlar tarih boyunca hep vardır. Dilerim gerçeği görebilirsiniz.

9-Pedofilinin (sübyancılığın) Kuran’daki Yeri
İslam’da gerekli evlilik yaşı konusunda belirlenen bir sınır yoktur. Fıkıh
açısından teorik olarak bebek de, yüzellilik ihtiyar da evlenebilir. Evlenen
kızın nikah için büluğ çağına ermesi şart değildir, ancak cinsel ilişki için kız
çocuğunun büluğ çağına girmiş olması gerekli olduğu görüşü hakimdir.
Öncelikle İslam Fıkıhında bluğ çağı nedir onu görelim;

İslâm’da müminlerin yapması veya yapmaması gereken bir takım emir ve
yasaklar vardır. Bunlara farz, vacip, sünnet, helâl, mübah, mekruh ve
haram denmektedir. Müslümanlar bunlardan bir kısmını yapmakla, bir
kısmını da yapmamakla yükümlüdürler. Bu yükümlülük islami anlayışa göre
büluğ çağı dediğimiz yaşa gelince başlar. Bu nedenle İslâm’ın bülûğ çağı ile
çok yakından ilgisi vardır. Bülûğ çağının başlangıcı, kızlarda dokuz (9),
erkek çocuklarda oniki (12) yaşın bitimidir. Son sınırı ise soğuk iklimlerde
veya anormal hallerde erkeklerde onsekiz; kızlarda da onyedi yaştır. Artık
erkek onsekiz, kız da onyedi yaşına gelince bülûğa ermiş sayılırlar. Ancak
kız veya erkek, bülûğa erme sınırının son yaşlarına gelmeden, uykuda veya
uyanıkken ihtilam olurlar, menileri gelir veya kadın ve erkek evlenmeleri
halinde biri hamile kalmaya, diğeri de hamile bırakmaya müsait duruma
gelirlerse, artık bülûğa ermiş sayılırlar. (Mecelle, mad. 985)

Yukarda yazılan hükümlere kaynaklık edense; Ayşe’nin Muhammed’le
yaptığı evlilik yaşı ve bu evlilikte zifafa (cinsel ilişkiye) girdiği yaşıdır.
İslam’ın küçük, çok küçük yaştaki kızların evliliğini meşrulaştırması çok
tartışılan bir konu olmuştur. Fakat bu tartışmalar genellikle, peygamber
sünneti (Ayşe’nin yaşı meselesi) ve hadisleri etrafında yürütülür.
Oysa, İslam’a göre çok küçük yaştaki (büluğa bile girmemiş) kız
çocuklarıyla evlenmenin ve bu kızlarla cinsel ilişkinin meşru olduğu, bizzat
Kuran’da açık seçik bir şekilde yazmaktadır.

Talak-4 “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet
görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç
aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer.
Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.”

ARAPÇA:“Vellâî yeisne minel mahîdı min nisâikum inirtebtum fe
iddetuhunne selâsetu eşhurin vellâî lem yahıdn(yahıdne), ve ulâtul ahmâli
eceluhunne en yada’ne hamlehunn(hamlehunne), ve men yettekıllâhe
yec’al lehu min emrihî yusrâ(yusren). “

Bu ayette geçen “Lem yahidne” henüz adet görmemiş demektir. Lem eki,
geçmiş ile bugünü kapsar. Yani burada geçmişte hiç adet olmamış ve
bugün de adet olmamış anlamındadır.

Bakara-228 ve İddet (Boşanmada bekleme süresi)

Boşanma anlamına gelen ”Talak” kelimesinden anlaşıldığı üzere 12 ayetlik
bu sure boşanma konusunu işler. Nüzul sırasına göre daha önce gelmiş
olan Bakara suresinin de bir ayeti bu konuda net bir hüküm getirmiştir.

Bakara-228 “Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ay hâli (hayız veya
temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa,
Allah’ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz.
Kocaları bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almağa daha çok
hak sahibidirler. Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır.
Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç
sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Görüldüğü üzere, Bakara suresinin 228. ayeti, boşanmanın kesinleşmesi
için ”üç ay hali” müddetince bir süre belirlemiştir.

Bu ”bekleme süresi’‘ne İslam ıstılahında ”iddet’‘ denilir. İddet boyunca,
kadın -boşanma henüz kesinleşmemiş olduğundan- bir başkası ile
evlenemez. Erkek, bu mühlet içerisinde geri dönerse (barışırsa) evlilik
devam eder, yani boşanma vuku bulmaz. İddet süresi, çift birleşmeden
biterse boşanma kesinleşmiş olur. İddet süresi, yukardaki ayette kadının üç
ay hali (adet hali = hayz hali) olarak belirlenmiştir.

İslam alimlerince ”iddet”in gayeleri şu şekilde açıklanır:

1-Fevri boşanma kararları ile nikahın bitmesi önlenmiş olup, hukuken
evliliği kesin olarak bitirmeden tekrar düşünme ve barışma imkanı
verilmiştir. Böylece geçici öfke ve benzer durumlardan dolayı yuvanın
yıkılması engellenmiş, evlilik müessesesinin önemi vurgulanmıştır.
2-İddet olmasa idi, kadının boşanmasından kısa bir süre sonra hamile
kalması durumunda, nesebin karışması ve dedikodu çıkması tehlikesi söz
konusu olurdu. İddet sayesinde (ki kadınlar bu süre boyunca evlerinde
tutulur) bu tehlike de önlenmiştir. Bu süre içerisinde kadının hamile olduğu
ortaya çıkarsa, boşayan kocanın çocuğun babası olduğu anlaşılır.

Ahzab-49 ve iddet (Boşanmada bekleme süresi)

Ahzab Suresi’nin 49. ayetinde ise, evli çift henüz cinsel temasda
bulunmamışsa, boşanma durumunda, iddeti beklemeye gerek olmadığı
açıklanır:

Ahzab-49 “Ey inananlar! Mümin kadınlarla nikahlanıp, onları, temasta
bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet saymaya lüzum
yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest bırakın.”

Talak Suresi (1, 2, 3 ve 4. Ayetler)

Şimdi gelelim asıl konumuz olan Talak Suresine ve bu surenin 4. ayetine.

Talak-1 “Ey peygamber! Kadınları boşamak istediğinizde, onları iddetlerini
dikkate alarak (temizlik hâlinde) boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz olan
Allah’a karşı gelmekten sakının. Apaçık bir hayâsızlık yapmaları dışında
onları (bekleme süresince) evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar.
Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine
zulmetmiş olur. Bilemezsin, olur ki Allah, sonra yeni bir durum ortaya
çıkarır.”

Talak-2 “Boşanan kadınlar iddetlerinin sonuna varınca, onları güzelce
tutun, yahut onlardan güzelce ayrılın. İçinizden iki âdil kimseyi şahit tutun.
Şahitliği Allah için dosdoğru yapın. İşte bununla Allah’a ve ahiret gününe
inanan kimselere öğüt verilmektedir. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa,
Allah ona bir çıkış yolu açar.”

Talak-3 “Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse,
O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye
bir ölçü koymuştur.”

Talak-4 “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet
görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç
aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer.
Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.”

Hepsini Toparlayalım:

1-Bakara-228′de boşanmanın kesinleşmesi için bir bekleme süresi (iddet)
şart koşuluyor ve bu süre kadının üç ”ay hali” (adet hali = hayz hali) olarak
belirleniyor.
2-Ahzab-49′da eğer evli çift cinsel ilişkide bulunmamışsa, boşanma
durumunda bu süreyi beklemeye lüzum olmadığı söyleniyor.

3-Talak-1, 2, 3′de tekrar (Bakara-228′deki) boşanma süresine atıfta
bulunarak, bu süre ile ilgili bir takım düzenleme ve tavsiyeler getiriliyor.

4-Talak-4′de ise, bekleme süresinin (iddet’in), hayız görmeyen kadınlarda
ne kadar olacağı bildiriliyor ve Hayız görmeyen kadınlar üç gruba ayrılıyor:

(a)Adetten kesilenler = üç ay

(b)Küçük olduğundan henüz adet görmeyenler = üç ay

(c)Hamileler = doğuma kadar.

Ayetin bu açık lafzı, yaşı küçük olduğundan dolayı henüz adet görmeyen
kızları da kapsamakta Aslında bu, ”meal kaynaklı” bir sorun değil çünkü
aşağıda örnekleyeceğim üzere, Arapça bilen (hatta Arap olan) müfessirler
de, bu ayeti bu şekilde tefsir etmişlerdir. Ama yine de bunu teyid eden
muhtelif meal örnekleri de verelim:

Diyanet İşleri Eski: ”Kadınlarınızdan ay hali görmekten kesilenler ile henüz
ay hali görmemiş olanların iddetleri hususunda”

Diyanet İşleri Yeni: ”Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet
görmeyenler hususunda”

Ömer Nasuhi Bilmen: ”Ve o kadınlar ki, hayızdan kesilmişlerdir veya hayız
görmeye başlamamışlardır”

Süleyman Ateş: ”(Yaşlılıklarından ötürü) Adetten kesilen kadınlarınızın
(bekleme süresinden) şüphe ederseniz, (bilin ki) onların bekleme süresi üç
aydır. Henüz adet görmeyenler de böyledir. ”

Ali Bulaç: ”Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş olanlarla henüz adet
görmemiş bulunanların iddet (bekleme süre)leri”

Suat Yıldırım: ”Kadınlarınızdan âdetten kesilenlerin iddetinde tereddüt
ederseniz, onların iddet süreleri üç aydır. Henüz âdet görmeyenlerin de
süreleri böyledir.”

Şaban Piriş: ”Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar eğer tereddüt
ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Henüz âdet görmemiş olanlar
da böyledir.”

Ümit Şimşek: ”Hayızdan kesilmiş hanımlarınızın iddetinde şüpheye
düşerseniz, onların da, henüz hayız görmemiş olanların da iddeti üç aydır.”

Bütün bunlardan zorunlu olarak çıkartmamız gereken sonuç:
Talak-4′te, yaşı küçük olduğundan dolayı henüz adet görmeyen, yani büluğ
çağına girmemiş olan kızların boşanma durumunda bekleme süresinin 3 ay
olduğu yazmaktadır.

Dolayısı ile, Kuran’a göre, bulüğ çağına girmemiş, henüz adet görmeyen
küçük kızlarla evlenmek caizdir.

Ahzab-49′da cinsel temas olmadan boşanılırsa, bekleme süresi olmadığı
söylenir.

Dolayısı ile, Kuran’a göre, büluğ çağına girmemiş küçük kızlarla sadece
evlenmek değil, cinsel ilişkide bulunmak da (kocası için) caizdir.

Yukardaki ayetlerden çıkan zorunlu sonuç budur. Şimdi bir de, İslam
alimlerinin konu ile görüşlerini alalım. Bu konuda Mevdudi, oldukça açık
sözlü bir şekilde ayetlerden zorunlu olarak çıkan sonucun adını koyuyor:

Mevdudi, Tefhimu’l Kuran, Talak-4′ün tefsiri

Büluğa ermediği için hayız görmeyen veya bazı nedenler dolayısıyla geç
hayız gören ya da çok büyük bir istisna olup da hiç hayız görmeyen
kadınlar, hayızdan kesilmiş kadınlar gibi talaktan sonra 3 ay iddet beklerler.

Kur’an’ın bu açıklamasına göre, burada “Mudhale” (kocasıyla gerdeğe
girmiş) bir kadının sözkonusu olduğuna dikkat edilmelidir. Çünkü
mübaşeret olmasaydı eğer, iddet sözkonusu olmazdı. (Bkz. Ahzab: 49) Bu
yüzden, henüz hayız görmeye başlamamış kızların, iddetinin beyan
edilmesinden anlaşıldığına göre, bu yaştaki kızlarla evlenmek ve
kocalarının kendileriyle cinsel ilişkide bulunması caizdir. Dolayısıyla
Kur’an’ın caiz gördüğü bir davranışı hiçbir Müslümanın yasaklamaya hakkı
yoktur.

Diğer müfessierler, zorunlu sonucun adını koymaktan kaçınsalar da, en
azından Talak-4′te, yaşı küçük olduğundan dolayı henüz adet görmeyen
kızların da kastedildiğini açıkça söylemekteler:

İbn-i Kesir,

Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri (Çağrı Yayınları), çevirenler: Prof. Dr. Bekir
Karlığa / Prof. Dr. Bedriddin Çetiner, Talak-4′ün tefsiri:

Allah Teâlâ, yaşlılık nedeniyle âdetten kesilmiş olan kadınların iddet
müddetinin âdet gören kadınlarla ilgili olarak Bakara sûresinde (228. âyet)
belirtildiği gibi üç temizlik üzerine üç ay olduğunu belirti*yor. Henüz âdet
yaşına erişmemiş olan küçük kızların da âdetten kesil*miş hanımlar gibi üç
ay iddet bekleyeceklerini bildiriyor.

Ömer Nasuhi Bilmen, Kuran Tefsiri, Talak-4′ün tefsiri
Ve o kadınlar ki, altmış veya elli beş yaşında oldukları için hayzdan
kesilmişler veya pek genç oldukları için henüz hayz görmeğe
başlamamışlardır, eğer bunların boşandıkları vakit iddetleri hususunda
şüpheye düşmüş iseniz biliniz ki: onların iddetleri üç aydır. Bu kadar
müddet bekleyince kendilerini boşamış olan kocaları ile bağları tamam
kesilmiş olur, artık başkaları ile evlenebilirler.

Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini – Kuran Dili, Talak-4′ün tefsiri

Bunlar gerek on yedi yaşından küçük olup henüz büluğa ermemiş
olduklarından dolayı hayız görmemiş olanları ve gerek büluğ yaşının en üst
sınırı olan on yedi yaşını geçmiş, binaenaleyh yaş itibariyle büluğa ermiş
oldukları halde âdet görmeyenleri kapsamaktadır.

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kuran Tefsiri (Anadolu Yayınları), Talak-
4′ün tefsiri

İniş Sebebi: Ubey b. Kâb (R.A.), Peygamber Efendimize: «Ya Resûlellah!
Kadınların iddetiyle ilgili âyet inince Medineli bazı kişiler, ayhalinden ümidi
kesilenle henüz ayhali olmayan kadınların ve bir de hâmile kadınların iddeti
hakkında Kur’ân’da bir açıklama ve hüküm yoktur, diyorlar. Bu hususta ne
buyurursunuz?» diye sorunca, ilgili âyetler indi. (…) Yaşı küçük olduğundan
henüz ayhali görmüyorsa, o da boşandıktan sonra üç ay bekler; bu süre
dolmadan başka biriyle evlenemez.

Ali Küçük, Besairu’l Kuran (Adım Yayınevi), Talak-4′ün tefsiri

Yaşlılıklarından dolayı hayızdan kesilmiş, hayızdan ümidi kesilmiş, hayız
görme dönemi bitmiş ve henüz hayız görmemiş, hayız görecek yaşa
gelmemiş kadınların iddetleri hususunda bir şüpheye düşerseniz, bilesiniz
ki onların iddetleri üç aydır. Gebe olan kadınların iddetleri ise doğumları ile
tamamlanmış olur.

Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kuran Tefsiri (Üçdal Neşriyat), Talak-4′ün
tefsiri

Vacip Tealâ kadınların hayız görenlerinin iddetini beyan buyurunca huzur-u
risalette bulunan ashaptan (Müaz b. Cebel) ”Ya Resulallah! Hayız erbabının
iddetini bildik. Erbab-ı hayızdan olmayanların iddeti nedir?” ve diğer bir
kimsenin dahi ”sabiyye olanların iddeti nedir?” ve bir başkasının da
”karnında çocuk olanların iddeti nedir?” demeleri üzerine şu suâl olunan
hatunların iddetlerini beyan etmek üzere buyuruyor: ”Talâk verdiğiniz
nisvandan sol hatunlar ki onlar hayızdan kesilmekle çocuk getirmekten
me’yııs oldular. Eğer onların iddetlerinde şüphe ederseniz onların ve hiç
hayız görmeyen sabiyye hatunların müddet-i iddetleri üç aydır ve üzerleri
çocuklu olan hatunların gerek mutalleka olsun ve gerek kocaları vefat
etmiş olsun iddetleri üzerlerinde olan doğuruncaya kadardır.
Yani elli-ellibeş yaşını tecavüz etmekle hayızdan ve çocuktan ümidi
kesilmiş me’yus ve yaşlı olan kadınlara ve henüz sinn-i rüşde baliğ
olmamış sabiyye olanlara talâk verip de iddetinde şekkederseniz onların
iddetleri eğer talâk ayın bidâyesine tesadüf ederse o ayın ibtidası ve ayın
ortasına tesadüf ederse gün hesabiyle üç aydır.

10-Eski Türklerde Kadına Verilen Değer ve
Müslümanlık
1-Türklerin en eski destanlarından biri olan Yaratılış Destanı’nın da
Yaratan’a ilham veren ”Ak Ana ” adında ki kadındır.

2-Oğuz Kağan Atamızın kutlu eşlerinden biri mavi bir ışıktan,diğeri kutsal
bir ağaçtan doğmuş olağanüstü kadınlardır.

3-Bilge Kağan kitabesinde Kağan ”Sizler Anam Katun, Büyük Annelerim,
Hala ve Teyzelerim, Prenseslerim.” sözleri ile hitabına başlar.

4-Eski Türk inancına göre ”Han ile Katun” gök ve yerin evlatlarıdır. Kadının
yeri yedinci kat göktür.

5-Eski Türk destanlarında kadın erkeğinin her daim yanındadır. Kadın
erkeğinin güç ve ilham kaynağı kabul edilirdi.

6-Türk kültüründe destan kahramanları iyi ata binen, iyi savaşan, iyi kılıç
kullanan kadınlarla evlenmek istemektedirler. Örnek olarak Korkut Ata’nın
Bamsı Beyrek hikayesindeki Banu Çiçek Katun’u verebiliriz.

7-Eski bir Türk atasözü; ”Birinci zenginlik sağlık,ikinci zenginlik iyi bir
kadın.”

8-Savaşta kadınların düşman eline geçmesi büyük bir utanç sayılırdı.

9-Oğuz Kağan destanından öğrendiğimize göre ırza tecavüzün cezası ölüm
veya gözlere mil çekilmesiydi. Arap gezgini Ahmed bin Fadlan,Türklerin
tecavüz suçlusunun bacaklarından çapraz bağlanmış iki ağaca bağladığını
ve ipin kesilmesi sureti ile bacakların ayrıldığını hatıralarında belirtir.

Not: “Kadınlar ve erkekler hep beraber çırılçıplak yıkanırlar. Birbirlerinden
kaçmazlar. Bununla beraber herhangi bir şekilde zina etmezler. Zina onlara
göre büyük suçlardandır” diye aktarıyor Fadlan. Ahlak anlayışımızın ne
kadar geliştiğinin bir göstergesi değil midir kadın erkeğin
kardeşçe birlikte yıkanması fakat kim kötü gözle bakarsa da ona ölüm
cezası verilmesi.
10-Yine Arap gezgini olan İbn’i Batuta şöyle der ” “Burada tuhaf bir hale
(Araplar için tuhaf tabi) şahit oldum ki o da Türkler’in kadınlarına gösterdiği
hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha
üstündür.”

11-Kağanın buyrukları yalnız “Kağan buyuruyor ki” ifadesiyle başlamışsa
geçerli kabul edilmezdi.

12-Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber
olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari
konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela büyük
Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Tanrıkut Mete Han’ın
Katunu imzalamıştır.

13-Ebul Gazi Bahadır Han, Secere-i Terakime’de, Oğuz ilinde, yedi kızın
uzun yıllar beylik yaptığını anlatmaktadır.

14-Kadının yüceliği Altay Dağları’nın en yüksek tepesine “Kadınbaşı” ismi
verilerek yaşatılmıştır. (Muhteşem bir örnek)

15-Eski Türklerde kadın miras hakkına sahipti. Kadının kendine ait mülkü
mevcuttu. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardı. (Bir de İslam
hukukundaki miras hakkına bakın kıyaslayın!)

16-Eski Türklerde koca karısını boşayabildiği gibi, kadın da kocasını
boşayabilirdi. (İslam’da sadece erkek “boş ol” diyebilir)

17-Samanlara gore kadinlarin mistik kuvvetleri daha fazlaydi onun icin
samanlar sac uzatir ve ayinlerde kadin kiyafeti giyerdi.

Türk gelenek ve adetleriyle Müslümanlığın getirdiği kuralları karşılaştırırsak
ne demek istendiğini daha iyi anlayabilirsiniz.İşte Türklerin Müslüman Arap
olamamalarının nedenleri:

TÜRKLERDE KADIN

Türklerde kadınlar Ülke yönetimde ve evde söz sahibidir. Anaerkil bir aile
yapısı vardır. Kadın ve erkek eşit yükümlülükler üstlenirler. Ailede
erkeklerden çok kadının sözü geçer.Kadın çalıştığı için erkeğin bakımına
ihtiyacı yoktur. Türk kadınları saygı ve sevgi görür yüceltilir. Türklerde
kadınlar ve erkekler birlikte çalışırlar. Ailenin yürütülmesini beraber
sağlarlar. Göç kurar hayvan otlatırlar. Kılıç kuşanır,silah ve ok kullanır kadın
erkek beraber savaşır. Türkler kadınlar ve erkekler birlikte yemek yerler.
Toplum içinde bir arada oturur sohbet ederler, Bir arada eğlenir, oyun
oynarlar. Türkler de kadınlara cinsel meta olarak bakılmaz. Erkek kadın
ayrımı Türklerde yoktur ve tarih boyunca hiç olmamıştır. Kadınları ve kızları
için can verirler savaşırlar.

MÜSLÜMAN ARAPLARDA KADIN
Müslümanlarda ise Ataerkil bir yapı vardır. Ailenin tek hakimi erkektir.
Erkek ne derse o olur.
Kadınlar ülke yönetimine ve evdeki yönetime katılma hakkına sahip
değillerdir. Müslüman Araplarda haremlik selamlık vardır. Eşler dışında
erkekler ve kadınlar aynı yerde bulunamaz. Müslümanlarda Kadın
tamamen örtünür ve erkeğin arkasından takip eder,yanında yürüyemez.
Müslüman kadınları diğer erkeklerin görmesi yasaktır. Kadının evden
çıkması dinen yasaktır. Kadın sadece cinsel öğe olarak düşünüldüğü için
erkeğin nefsini uyandırır diye örtünmesi istenir. İslam da erkek maddi
gücün yettiğince sayısız kadınla evlenebilir. Sayısız köleyi cariye edinebilir.
Kadınlar Savaşta veya başka bir şekilde kocası öldüğünde bir yeteneği ve
çalışma izni olmadığından başkaları tarafından nikahlarına alınırlar.Erkek
kadını dövme hakkına sahiptir. Erkekler kadını boşama hakkına
sahiptir.Kadının boşanma hakkı yoktur. Kuran da mirasta kadın erkeğin
yarısı kadar pay alırlar. Kadınlar kurana göre akıllı görülmediklerinden
kadının şahitliği kabul edilmez. Müslümanlarda evlilikte kızlarda alt yaşı
sınırı yoktur.Küçücük kızlarla evlenmek serbestir. Erkek kadını yedirip
giydirmek yükümlülüğünü yerine getirip üzerinde her hakka sahiptir.

Sonuç: Atalarımızın kadına verilen değeri tüm açıklığıyla gördük. Eğer Türk
Milleti İslamiyete kapılmasaydı bugün dünyanın en medeni, en uygar ve en
eşitlikçi toplumu Türklerdi. Türk Kadını için kötü günler müslümanlıkla
beraber başlamıştır. Genede Türklüğün verdiği kültürel farklılıkla Türk
kadınları Arap kadınları kadar aşalanmamış genede eskisi kadar olmasa da
değer görmüştür. Günümüzde Türk kadınına verilen değerin kaynağı
Müslümanlık değil binlerce yıllık Türk kültürüdür. Bunun aksini kimse iddia
etmemeli.

07- İSLAM’DA GANİMET HÜKÜMLERİ
1-İslam Hukukun’da Ganimet:
Ganimet hükümlerinin öncelikle İslam Hukukunda ki yerini görelim

İslam, hukukunda, savaşta müslüman askerlerin kuvvet kullanarak
düşmandan zorla aldığı eşya, hayvan, savaş esirleri ve arazi Mecazi olarak
bir tesadüf sonucu ele geçen beklenmedik mal ve eşyaya da Ganimet
denir. Ganimet, islam ülkesine getirilince bölüştürülür. Taksim edilmeden
önce kimsenin mülkü olmaz ve askerin bu hakkını, mülkü olmadan satması
islam hukükunda geçerli değildir

Savaşta düşmandan elde edilen şeyler

1-Esir alınan erkekler

2-Sabiler, esir alınan kadın ve çocuklar
3-Savaşta ele geçirilen at, silah, eşya gibi her türlü menkul taşınabilir
mallar

4-Gayri menküller araziler, binalar, vs.. Yerden çıkarılan altın, gümüş,
demir, bakır gibi madenler ve defineler de Ganimet, kabul edilir ve
ganimet hükümlerine tabidirler.

ganimetlerin taksimi Ganimet mallarının bölüştürülmesinde, husüsi
hükümler vardır. Umümi olarak, ganimetin beşte biri beytülmale devlet
hazinesine konulur. Kuranda ganimetle ilgili belli başlı ayetler;

Enfal-1 “Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve
Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah’tan korkun,
aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin.”

Haşr-6 “Allah’ın, onlardan (mallarından) Peygamberine verdiği ganimetler
için siz at ve deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini
dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah her şeye kadirdir.”

Eğer ortada savaş yapılmadan, at koşturmadan elde edilen bir ganimet
varsa, bu ganimet doğrudan Allah’ın Resulüne aittir, çünkü Allah bu
ganimeti Resulüne vermiştir ve burada diğerlerinin bir hak iddia etmesi söz
konusu değildir

Haşr-8 “Allah’ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve mallarından
edilmiş olan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve
peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte doğru olanlar
bunlardır.”

Fetih-20-21 “Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimet vâdetmiştir. (Bu
ganimetlerden) işte şunları hemen vermiş ve insanların ellerini sizden
çekmiştir ki bu, müminlere bir işaret olsun ve sizi dosdoğru yola iletsin.
Henüz elde edemediğiniz başka ganimetler de vardır ki, onlar Allah’ın bilgi
ve kudreti dahilindedir. Allah, her şeye kadirdir. “

ENFAL 41 “Eğer Allah’a ve hak ile bâtılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile
karşılaştığı gün (Bedir savaşında) kulumuza indirdiğimize inanmışsanız,
bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a,
Resulüne, onun akrabalarına yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah
her şeye hakkıyla kadirdir.,”

ENFAL 69. “Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yiyin; Allah’tan
sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder. “

Ganimetlerin beşte biri devlet hazinesine alınır, beşte dördü ise savaşa
katılmış olan askerler arasında bölüştürülür. Süvarilere iki hisse, piyadelere
bir hisse verilir.

Ganimet malları İslam Hukukuna göre başlıca şu kısımlara ayrılır
1-Müslümanlarla savaşırken, onların eline geçen düşman erkeklerine esir
denir. Devlet başkanı veya savaşa gönderdiği komutanlar, esirleri, öldürme
veya köle yapmak hükümlerinden birini uygulamada serbesttirler.
Müslüman olurlarsa öldürmezler.

2-Esir alınan din adamlarının, ihtiyarların, aciz erkek ve kadınların
öldürülmesi meselesine gelince bunlar, fikirleri ile ve diğer imkanlarıyla
milletlerini, kavimlerini savaşa teşvikte bulunmuşlarsa veya
bulunuyorlarsa, yakalandığı zaman öldürülürler.

3-Köle yapılan esirler, ganimetin, genel hükümlerine göre paylaştırılır.
Beşte biri devlet hazinesinin. Geri kalanı askerlere dağıtılır.

4-Esir alınan kadın ve çocuklar, Hıristiyan ve Yahüdi iseler öldürülmezler.
Köle muamelesi görürler. ganimetlerle birlikte, devlet hazinesinin beşte bir
hissesi ayrılıp, geri kalanı savaşa katılanlara dağıtılır. Köle olan çocuklar
annelerinden ayrılmazlar.

5-Düşmandan savaş esnasında alınan mallar, savaş sonuna kadar taksim
edilmez. Bu bir tedbirdir. Düşman ülkesinde, savaş meydanında bölüşme
yapılmaz. islam ülkesine dönünce yapılır. Dağıtmada usül önce düşman
ölülerinin elbise ve techizatını dağıtmakla işe başlanır.

6-Savaşa giderken şart koşulmuşsa, herkese öldürdüğünün techizatı verilir.
Techizat, düşmanın korunmak için giydiği elbiseleri, kullandığı silahı ve
bindiği atıdır. Hadis yoluyla Kim bir şahıs öldürürse techizatı elbisesi, silahı,
bineği, beraberinde bulunan malı, eşyası onundur. Hükme bağlanmıştır. Bir
memleketin arazileri, düşmandan savaş ile alınırsa, toprağın beşte biri
hazinenin

Geri kalan üç türlü olabilir.

a-Askere veya başka Müslümanlara bölüştürülür. Böyle topraktan her sene
öşür alınır

b-Toprak düşmanın elinde bırakılır. Böyle topraktan haraç alınır

c-Devlet başkanı, toprağı kimseye vermeyip, devlet hazinesinin alır. Böyle
toprağa miri toprak günümüzün Türkçesi ile devlet arazisi denir.

Yukarda özetlenen şerri hükümler çerçevesinde bütün islam tarihi boyunca
ele geçirilen ülkelerin, Erkekleri, kadınları, çocukları, evleri, hertürlü
eşyaları, hertürlü hayvanları ve bütün arazileri ganimet adı altında islami
kurallar çerçevesinde yağmalanmıştır.

Bizler kabul etmek istemesek de hem Osmanlı devleti hemde diğer
Müslüman devletler güçlü olduğu dönemlerde sömürgecilik yapmışlardır.
Tabi bu sömürgecilik yakın çağlarda teknoloji sayesinde Avrupalıların
yaptığı boyutlarda olamamıştır.
2-Ganimet Hükümleri ve Cenevre Sözleşmesi
Bir önceki anlatımda da görüldüğü gibi Yağma, talan, hırsızlık, ırza geçme
ve insan ticareti demek olan GANİMET olayı günümüzde uluslar arası
anlaşmalara göre insanlık suçu teşkil etmektedir. Böyle bir insanlık suçu
işlenerek elde edilen hertürlü kazancı helal kılan afiyetle buradan elde
ettiğiniz malları temiz! Ve helal olarak yiyin, diyen bir Tanrıya inanmayı
insanlığıma yakıştıramam. İnsani değerlere bağlı olan herkezin de
yedirememesi gerekir.

ENFAL 69. “Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yiyin; Allah’tan
sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder. “

Günümüzde müslümanlar Ganimet olayını savaş tazminatı olarak lanse
ederek işin içinden çıkmaya çalışmaktadırlar. Oysa savaş tazminatı iki ülke
arasında Uluslar arası hukuk çerçevesinde yapılan anlaşmalarla alınıp
verilebilen bir olaydır, Cağdaş hukuktan haberi olmayanlar, bu çağdışı
hükümleri savunmak için böyle garip bir mantık yürütürler.

Buna engüzel örnek 2.Dünya savaşında sonrası verilebilir. Savaşta galip
gelen devletler Almanya ve müttefiklerinden tazminat talep etmemişlerdir.
Bunun yerini savaşın yarasını sarmak için savaştan zarar gören bütün
devletlere yardımlar yapılmış yıkılan altyapı onarılmıştır.

İslama gönül veren herkez lütfen düşünün Savaşta; erkekleri esir edip köle
olarak kullanmak, kadın ve çocukları esir olarak toplayıp köle olarak
satmak ve cariye adı altında ırzına geçmek, Hertürlü gayri menkule el
koyup satmak veya paylaşmak, Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını
yağmalamak bütün. Bunlar tazminat istemek mi yoksa hırsızlık mı?

Kuran’da ki Ganimet hükümlerinin tarihi sonuclarına küçük bir örnek
verelim: “Kırım için bir diğer önemli gelir kaynağı da kölelikti. Tatar
askerlerinin “bozkır hasatı” adıyla Rusya bozkırlarından ve Kafkaslardan
topladığı insanlar gerek köylerde çalıştırılmakta, gerekse satılmaktaydı. Bu
kölelerin gelirinden han yüzde 10 ila 20 arasında değişsen “savğa” adlı bir
miktar pay alıyordu. Bazı araştırmalara göre Kırım Hanlığı’nın yaşadığı süre
içerisinde Ukraynalı, Kafkas, Çerkes, Rus, Leh gibi bir çok milletten toplam
3 milyon insan köle pazarında kullanılmıştı. Bu kölelerden en ünlülerinden
biri de Hürrem Sultan’dı.” diğer savaşlarda yaşananları varın siz düşünün.
Tabi o devirde sadece islam dünyası değil bütün dünyada savaşlarda;
yağma, katliam, tecavüz ve hertürlü insanlık dışı uygulamalar sürüp
gitmekteydi.

Sözde evrensel olan İslam’ın kutsal kitabı Kuran’da ganimet hükümleri ve
sünnet yoluyla da peygamberin hayatı boyunca yaptığı savaşlarda
uyguladığı kurallar esas alınarak İslam Savaş Hukuku şekillenmiştir. 19.yy
kadar Müslüman Orduları; İslami kurallar çerçevesinde galip geldikleri
bütün savaşlarda mal, para, değerli eşyalar yağmalamış, kadınlar, kızlar,
erkek çocukları ve eli silah tutan erkekler esir edilip köle/cariye olarak
kullanmış, esir edilen bu insanlar alınıp satılmıştır. Üstelik bu hükümler
Kuran’da yazdığı için ilahi bir hak görülmüş, ahlaksızlık ve insanlık suçu
olduğu müslüman toplumlarda dini nedenlerle görülememiştir.

Müslüman ülkelerde çağdışı ve insanlık onurunu ayaklar altına alan bu
anlayış sürüp giderken, batılı ülkelerde başlayan aydınlanma çağı neticesi
18.yy sonlarında insanlık dışı uygulamalar olan; kölelik, cariyelik, savaş
esirlerine kötü muameleler, ganimet amaçlı masum sivillerin para, mal,
servet ve canlarının yağmalanması gibi olayların engellenmesi gerektiği
bilinci oluşmaya başlamıştır. Bunun neticesinde 1789 Fransız ihtilâli
sonucunda Fıransız Meclisinde, harp esirleri ve yaralıları hakkında bazı
insanî kaideler kabul edilmiştir.

4 Mayıs 1792 de Fransız Millî Meclisi şu esasları kararlaştırmıştır:

1-Harp esirleri, Fransız milletinin himayesi altındadır.

2-Harp esirlerine yapılacak kötü muameleler, hareketler, bir Fransız
vatandaşına yapılmış gibi cezalandırılacaktır.

3-Harp esirleri, cephe gerisine nakil edilecek kendilerine derecelerine göre,
Fransız ordusu mensuplarının sulh zamanındaki aynı dereceler maaşlarına
muadil para ödenecektir. Ayrıca,, Fransızların haiz bulundukları medeni
haklardan da faydalanacaklardır.”

Bu tarihten sonra daha iki kararname ile harp esirleri, yaralı ve hastaların
Fransız askerleri gibi hastanelerde tedavisi sağlanıyor, esir mübadelesinde
de ilkönce adama mukabil adam, dereceye mukabil derece prensibi kabul
olunuyordu.

Hernekadar yukarda yazılan kurallara zaman zaman Fıransız hükümetleri
ve ordusu uymamış da olsa Fransız ihtilâlinin bu esasları savaşın
insanileştirilmesi bakmamdan daha sonraki zamanlarda yapılan
teşebbüsler için, bir başlangıç, bir hareket noktası teşkil etmişir.

Bu insanlık adına büyük bir adımdır. Daha sonraları değişik tarihlerde
Cenevre de çağdaş savaş kuku’nu oluşturan sözleşmeler imzalanmıştır.
Bunlardan enson imzalanını 1948 yılında yürülüğe girmiş ve halende
uygulamada olan sözleşmedir. Savaşında ahlakı ve kuralları vardır, bunun
adıda 1948 Cenevre sözleşmeleridir. Bu sözleşmenin 50’nci maddesine
göre ağır suçlar şunlardır:

50’nci Made: “Kasten adam öldürme, işkence, veya gayn insanî
muameleler (bunlara biyolojik tecrübeler dahildir) Kasten büyük iztiraplara
sebebiyet veren fiiller, sıhat ve vücut bütünlüğüne ağır tecavüzler, askeri
zaruretlerin icabı olmaksızın, geniş bir ölçüde yapılan keyfi mal tahripleri,
ve zaptları. “
Görüldüğü gibi Kuranın savaşta ganimet adı altında helal kıldığı yağmacılık
günümüz modern hukukunda insanlığa karşı işlenmiş ağır suçlar
kapsamına girmektedir. Yani şimdi Tanrı Allah 1789 yılında savaş esirlerini
ve mallarını garanti altına alan fıransız yasalarından, 1948’de Cenevre
sözleşmesini imzalayarak kuranda helal olan bu hükümleri insanlık suçu
ilan eden kafirlerden daha mı az vicdana ve insani değerlere sahip?

Kafirlerin yaptığı yasa daha insani, daha vicdanlı. Ben müslümanım diyen
birinin bu gerçeği düşünmesi gerekir, bunu aklınız alıyor mu? Bu
çirkinlikleri yaratıcıya nasıl yakıştırırsınız?

Gönül isterdi ki Savaşlarda insanların canlarını, mallarını, insan haysiyet ve
onurunu koruyan gözeten bu evrensel hükümler islamın esasları içinde
olsun.

Bizde bakın gördünüzmü kuran 1.400 yıl önce Ganimet adı altında
yağmayı, Cariye adı altında kadınlara tecavüzü, köle adı altında insanların
özgürlüklerinin onurlarının ayaklar altına alınmasını yasaklamış
diyebilseydik. Kuranda yazansa malesef tam tersi Kuran insanlık dışı bu
uygulamaları helal kılan ve ilahi bir hak haline getiren hükümlerle dolu.

Alttaki bir islami siteden alınan yazıyı okuduğunuzda göreceksiniz ki bu
çağdışı ve insanlık dışı uygulamayı hala bu çağda normal görüp buna
“yüksek islam ahlakı!” diyebilen sözde insanlar olması bile insanlık için
utançtır.

3-Ganimet Hükümlerine İslami Bakış
‘Ganimet’ kelimesi, sözlükte ‘bir şeyi zorluk çekmeden elde etmek’
demektir. İslâm hukukunda, ‘Müslümanların savaş yoluyla gayri
Müslimlerden ele geçirdikleri esirler ve her türlü mal’ şeklinde
tanımlanmakla birlikte ganimeti savaşta düşman askerlerinden elde edilen
menkul mallara hasreden veya kısmen farklı şekilde tarif eden fakihler de
vardır.

Ganimet kelimesi ve türevleri Kur’an-ı Kerim’de aşağıdaki ayetlerde
geçmektedir.

Fetih-20, 21.“Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaat etmiştir.
İnananlar için bir belge olması, sizi doğru yola eriştirmesi için bunları size
hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini çekmiştir. Bundan başka,
sizin gücünüzün yetmediği fakat Allah’ın sizin için sakladığı ganimetler de
vardır. Allah her şeye kadir olandır.”

Enfal-41“Eğer Allah’a, Furkan günü olan iki ordunun birbirleriyle
karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, bilin ki ganimet
olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlarına,
yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Allah her şeye gücü yetendir.”
Enfal-69“Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yiyin. Allah’tan
sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.”

Enfal-70“Ey Peygamber! Elinizde bulunan esirlere ‘Allah kalplerinizde bir
iyilik bulursa, size sizden alınanın daha hayırlısını verir, sizi bağışlar, Allah
bağışlayandır, merhamet edendir, de.”

Enfal-71“Esirler sana hıyanet etmek isterlerse bilsinler ki esasen daha önce
de Allah’a hıyanet etmişlerdi. Allah bundan ötürü onları yenmen için sana
imkân verdi. Allah Bilen’dir, Hakîm’dir.”

Fetih-15 “Savaştan geri kalmış olanlar siz ganimetleri almaya giderken,
‘Bırakın biz de sizinle gelelim’ diyeceklerdir. Onlar Allah’ın sözünü
değiştirmek isterler. De ki: Bize uymayacaksınız. Allah sizin için önceden
böyle buyurmuştur.’ Size, ‘Hayır, bizi çekemiyorsunuz’ diyecekler. Aksine,
kendileri ancak pek söz anlayan kimselerdir.”

Haşr-8 “Allah’ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve mallarından
edilmiş olan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve
peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte doğru olanlar
bunlardır.”

Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ‘ganimet’ anlamında ‘nefel’in çoğulu olan ‘enfal’
kelimesi de kullanılmış olup özellikle ganimetle ilgili hükümleri açıklayan
sekizinci sûreye bu ad verilmiştir. Nefel kelimesinde ‘fazlalık’ anlamı
bulunduğundan, savaş sırasında ele geçirilen mal veya esirler savaşın
amaçlarını gerçekleştirdikten sonra ilâve olarak elde edildiği için bu şekilde
adlandırılmıştır. Nefel’in ganimet anlamındaki bu genel kullanımı yanında
bazı âlimler, ganimetlerden Allah ve Peygamber hakkı olarak ayrılan beşte
birlik paya, bazıları müşriklerden elde edilen her türlü gelir ve vergiye, bir
kısmı ise devlet başkanı veya kumandanın savaşta üstün başarı
gösterenlere vaat ettiği mallara da bu adı vermişlerdir. Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi.

İslâm’dan önce Arap yarımadasında var olan geleneklere göre ordu
komutanı elde edilen ganimetin dörtte birini kendisine ayırır, ayrıca umumî
yağmadan önce ele geçirilen şeyler ve bölünmesi mümkün olmayan mallar
da ona ait olurdu. Medine’ye hicretinden sonra Cahilliye devrinin bu
uygulamalarını ortadan kaldıran Peygamber, Enfal sûresinin 69. âyetinde
belirtildiği üzere ganimetin kendisine ve ümmetine helâl kılındığını
bildirmiş (Buhârî, Humus, 8; Müslim, Mesâcid, 3, 5; Tirmizî, Siyer, 5.) ve
ganimetin mahiyeti, elde ediliş şekli, taşınması ve taksimi gibi konularda
yeni kurallar koymuştur ki bunlar hadis kitaplarının siyer, cihad, megazî,
zekât, humus, fey, ticaret ve imaret gibi bölümlerinde geniş yer tutar.

[AÇIKLAMA: Görüldüğü gibi Kuran’da ki Ganimet hükümleri tamamen eski
Arap geleneklerinin devamından başka birşey değildir. Muhammed bu Arap
geleneğinde kendi çıkarları, çevresine toplanan insanların beklentileri ve
günlük siyasi ihtiyaçları doğrultusunda değişiklikler yaparak kitabına
almıştır. Böylece bu ilkel geleneği ilahi bir hakka dönüştürmüştür.]

Ganimet ve fey’i ‘müşriklerden alınan veya kaynağı (sebebi) müşrikler olan
mallar’ diye tarif eden İmam Mâverdî ve Ebu Ya’lâ el-Ferrâ bu malların
birbirinden ve zekâttan farklarını belirlemeye çalışırlar. Buna göre fey ve
ganimetin ikisi de gayr-i Müslimlerden alınması ve beşte bir olarak ayrılan
devlet payının harcama yerlerinin de aynı olması itibariyle benzerlik
göstermekle birlikte fey gayr-i Müslimlerden barış anlaşması sonucunda,
ganimet ise savaşla alınır. Ayrıca fey ile ganimetin beşte dördünün
harcama yerleri de ayrı kalemlerdir. Zekât ile ganimetin farkına gelince
zekât Müslümanlardan mallarını arıtmak için alınır, ganimet ise gayr-i
Müslimlerden savaşla elde edilir. Zekâtın harcama kalemleri Tevbe
sûresinin 60. âyetinde belirtilmişken ganimetten devletin payına düşen
kısmın harcama şekil ve şartları devlet başkanı ve hukukçuların içtihadına
bırakılmıştır. Zekât mükellefleri tarafından da ferdî olarak dağıtılabilirken
ganimeti ancak devlet başkanı veya onun yetki verdiği kişi dağıtır.

Ganimetle ilgili bu tarif ve tasniflerin Enfâl sûresinin 41. âyetiyle Benî Nadîr
Yahudilerinin toprakları hakkında nazil olan Haşr sûresinin 6-10. Ayetlerinin
yorumları sonucu oluştuğu anlaşılmaktadır. Bu âyetlerden hareketle Şafiî
ve İmam Maverdî, toprak dâhil gayr-i Müslimlerden elde edilen her şeyi
ganimet kavramı içinde mütalaa etmişlerdir.

[AÇIKLAMA: Muhammed Medîne’ye hicret ettikten sonra Kervan soygunları
ile edinilen servet ve bu servetten pay almak isteyenlerin çevresine
toplanması sonucu askeri gücünü arttırmış, Medine civarinda yasayan Benî
Kaynuka, Benî Nadir ve Benî Kureyza gibi en ünlü ve varlikli Yahudi
kabilelerini birer bahaneyle yok etmis, mal ve arazilerine el koymuştur.
Haşr-6-10. Ayetlerinde Yahudi mallarının nasıl yağmalandığını görebilirsiniz.
Ayrıca Ganimet eski İslam devletlerinin en büyük gelir kaynaklarından biri
olmuştur.]

İslâm hukukçuları ganimetleri, savaş esirleri, arazi (el-ganâimü gayrü’l
me’lûfe) ve menkul mallar (el-ganâimü’l-me’lûfe) şeklinde üç ana başlık
altında incelemişlerdir. Müslümanların gayr-i Müslimlerle yaptıkları savaş
sırasında ele geçirdikleri esirler, gayr-i Müslim ergin erkekler, kadın ve
çocuklar olmak üzere iki grupta mütalaa edilir. Hz. Peygamber’in
uygulamasından hareketle İslâm hukukçularının çoğunluğu, devlet
başkanının savaş esiri ergin erkekleri öldürme, köle haline getirme, fidye
alarak yahut mübadele suretiyle serbest bırakma veya karşılıksız salıverme
şekillerinden hangisi Müslümanlar için daha faydalı ise onu uygulama
yetkisine sahip olduğu görüşündedir.

Ancak Ebu Hanîfe ve Ebu Yûsuf, Müslümanlara karşı tekrar
savaşabilecekleri ve düşmanın güçleneceği ihtimalini göz önüne alarak
esirlerin darü’l-harbe dönmek üzere serbest bırakılmasını uygun
bulmamışlardır. Esir kadın ve çocuklara ise ister Ehl-i kitap ister müşrik
olsun ölüm cezası verilmez.
[AÇIKLAMA: Kadınlar ve kızlar cariye olarak kullanılabilir, bundan başka
Kadın ve çocuklar ticari bir mal gibi alınıp satılabilir olmasıdır, asıl
öldürmeme nedeni budur.]

4-Ganimet Savaşları İle İslamın Yayılması
Mekke’den Medine’ye hicret edildikten sonra, Mekke-Kudüs güzargahı
içinde ganimet uğruna Müslüman’lar tarafından sayısız soygun yapılmıştır.
Bu kanlı soygunların bir coğu Muhammed’in komutasında veya bigisi
dahilinde yapılmış, Medine’deki Müslümanlar büyük bir servet ve güç
edinmişlerdi. Bu güce güvenerek daha da saldırganlaşan Müslümanlar,
öncelikle Medine de kendilerine kucak acan Yahudi’lere karşı bir kıyım ve
geniş TEHCİR (yerlerinden sürme) uyguladılar. Yahudi’lerin geriye kalan
mallarına ise el konuldu. Bir çok İslam düşünürü, bu yapılana kılıf olarak
Müslümanların kendilerini savunmak için savaştıklarını idda ederek yalan
söylemişlerdir. Ünlü Bedir savaşı Müslüman’ların saldırısı ile gerçekleşmiş
ve cok kanlı geçmiştir.

Daha önce Medine’den sürülen Beni Nadir ve Beni Mustalik Yahudi’lerinin
Medine yakınlarında oluşturduğu yerleşim birimleri, Müslümanlar
tarafından talan edilip, cariyeler ve köle yapılacak çocuklar dışında bütün
halk kılıctan geçirilmiştir. Kurayza Yahudilerinin bulunduğu kale,
Müslümanlar tarafından 25 gün muhasara altına alınmış ve Müslümanlar
tarafından kazanılan savaşta önce esir edilen ve Medine’ye getirilen 1.500
esirden erkekler ki içlerinde 9-10 yaşlarında erkek çocuklarının da olduğu
700 kişi katledilmiştir. Hayber Yahudilerine ait kale 10 gün muhasara altına
alınmış ve Müslümanlar tarafından kazanılan savaşın sonunda sayısız
yahudi öldürülmüş ve cok sayıda cariye alınmıştır. (Reci, Bir’i Mauna,
Fezare, Zatur Rika, Enmar, Hudeybiye ,Muta, Huneyn, Evtas, Taif, Zül
Halasa vs… Gibi yerleşim merkezleri de, Muhammed’in eşliğinde talan
edilmiş, cariyeler ve köle olarak alınacak çocuklar dışındakiler
katledilmiştir.)

Gassaniler’e sığınmış Yahudilerin üzerine yürüyen Müslümanlar, bu sefer
baltayı taşa vurmuş güçlü bizans ordusu karşısında büyük bir bozguna
uğramışlardır. 628 yılında Mekke ile yapılan barış anlaşması, hile yolu ile
Müslümanlar tarafından bozulmuş ve böylece Müslümanlar Mekke’ye
saldırmıştır. (630). Bu saldırı sonunda Mekke düşmüş böylece tüm
Arabistan yarım adasında Müslümanların karşısında ciddi hiç bir güç
kalmamış oluyordu.

Buraya kadar özetlenerek anlatılan saldırı ve savaşlar, Muhammed
dönemini savaşlarıdır. Bunlar Muhammed’in emri ile atadığı bir komutanın
idaresinde gerçekleştirilen veya şahsen katıldığı baskın tarzı saldırılardır.

Oysa günümüzde islami kaynaklar da gerçekler çarpıtılarak veya açık
yalanlar uydurularak bu baskınlar iki onurlu ordunun karşı karşıya gelerek
yaptığı savaşlar gibi yansıtılmaktadır. O dönemde ki bu savaşlarda
müslümanları mağdur, saldırıya uğramış ve kendini savunmak zorunda
kalmış insanlar gibi göstermekteler. Gerçekte bu baskın ve yağmalar
Muhammed’in dinini yayama arzusu ile önce Mekke, güçlendikce tüm
Arabistan ve bunları başardıktan sonra da Rum ve İran ülkelerine birer
bahane uydururarak saldırması sonucu çıkardığı savaşlarıdır.

Muhammed döneminde yapılan savaşların saldırı savaşı olduğunu daha net
ortaya koyabilmek için birkaç örnek verelim. Bilindiği gibi Mekke
elegeçirildikten sonra islamı yayama savaşlarına devam edilmiştir. Yeni
hedef ise Arabistan yarımadasında henüz müslüman olmamış hükümdarlık
ve topluluklardır.

Muhammed’in Arabistan devlet ve kabilelerini nasıl islam’a davet ettiğini
İslami kaynakların tanıklığında anlatmak istiyorum.

Örneklerimizi Görelim:

Umman Hükümdarının Ve Kardeşinin İslâm’a Davet Edilişi

Muhammed Mekke’nin fethinden sonra gözünü hurma bahçeleri ve
ekinleriyle meşhur olan Umman’a dikiyor ve yazdığı mektubu Umman
hükümdarı Ceyfer ve kardeşi Abd’e iletmesi için Amr B. As isimli kişiyi
görevlendiriyor. Amr B. As Umman’a varıyor ve elinde Muhammed
tarafından bizzat yazılmış veya yazdırılmış mektubu Umman Hükümdarına
iletiyor. Mektupta aynen şöyle yazmaktadır;

“Bismillahirrahmânirrahîm!

“Allah’ın Resulü Muhammed b. Abdullah’tan Cülenda’nın oğulları Ceyfer ve
Abd’e!..

“Hidâyete uyanlara, doğru yolu tutmuş olanlara selâm olsun!

“Bundan sonra derim ki:

“Ben her ikinizi İslâm’a davet ediyorum! Müslüman olun ki selâmete
eresiniz!

“Ben, sağ olanları âhiret azabıyla korkutmak, kâfirler hakkında da Allah’ın
hükümlerini tatbik etmek için Allah’ın bütün insanlara gönderdiği
Resulüyüm!

“Eğer İslâm’ı kabul ederseniz, hükümdarlığınız size bakî kalacaktır; eğer
Müslüman olmaktan uzak durursanız, şüphesiz, hükümdarlığınız elinizden
çıkacak, süvariler meydanınızı çiğneyecek ve peygamberliğim sizin mülk
ve saltanatınızı mağlûb edecektir.
Mektuptanda anlaşıldığı gibi ya İslamı kabul edersin, yada ülkeni işkal
ederim denmektedir. İslami kaynaklara göre Umman hükümdarı ve kardeşi
gönderilen bu mektuptan sonra seve seve Müslümanlığı kabul ediyor.
Umman’in idarı işlerinin başına ise mektubu Umman hükümdarına bizzat
ileten elçi Amr B. As geçiriliyor.

Umman hükümdarının tahtını bu tehdit içeren mektup karşısında islam
kaynaklarına göre “seve seve” bırakmasını hangi akıl mantık sahibi kimse
kabullenebilir? Elbette ki hiçbir hükümdar gönül rızası ile böyle birşeye
yanaşmaz. Ortada baskı, tehtit ve bunların gerçekleşebileceğini gösteren
kuvvetli kanıtlar olmadıkca aklı başında hiçbir idareci bunu kabul
etmeyecektir. Umman hükümdarları Mekke, Medine, Yemame, Yemen gibi
Arabistan bölgelerinde yaşanan katliam, baskın, yağma, insanların
köleleştirilmesi ve alınıp, satılmalarını bildiği ve başlarına aynı şeylerin
gelmesinden çekindikleri için çaresiz boyun eğmişlerdir.

Bahreyn Hükümdarının Müslüman Oluşu

Umman’i mektuptan da görüldüğü gibi tehdit yolu ile alan Muhammed, bu
sefer gözünü Bahreyn’e dikimiştir, Bahreyn hükümdarına da bir mektup
gönderir. O mektupda ise yazılanlar söyle;

“Bismillahirrahmânirrahîm! “Hidâyete uyanlara selâm olsun!

“Ben, seni İslâm’a davet ederim! Müslüman ol, selâmete er! Allah, iki elinin
altında bulunan (hükümdarlığını) yine sende bırakır.

“Şunu da bilmiş ol ki, benim dinim, develerin ve atların gidebilecekleri
yerlere kadar uzanacak, hâkim olacaktır.”

Develerim ve atlarımın gidebilecekleri yere kadar da ne demek oluyor?
Develerin ve atların gidebilecekleri yer Muhammed’in dini mi, yoksa
saltanatı mi?

Bahreyn Krali kendisine Muhammed tarafından gönderilen mektup
karşısında tırsıyor, cevaben yazdığı mektubunda hemen İslam’i kabul
ettiğini ve ülkesindeki Yahudi ve kafirlere nasıl davranması gerektiğini
soruyor. Ardından Muhammed Bahreyn kralina cevap yazıyor;

“Bismillahirrahmânirrahîm!

“Muhammed Resûlullah’tan, Münzir b. Sava’ya!..

“Allah’ın selâmı üzerine olsun!

“Ben, sana olan hidâyet nimetinden dolayı O’ndan başka ilâh bulunmayan
Allah’a hamdederim!
“Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in de Allah’ın kulu ve
Resulü olduğuna şehâdet ederim!

“Mektubunu aldım; okutup içindekileri dinledim.

“Sana, Yüce Allah’ı, O’nun emir ve yasaklarına göre hareket etmeni
hatırlatırım! Muhakkak ki, nasihat eden kimse, onunla kendisi de nasihat
almış, sevabından istifade etmiş olur.

“Elçilerime itaat eden ve onların emirlerine riâyet eden kimse, bana itaat
etmiş sayılır; onları öğütleyen, dinleyen, beni dinlemiş olur.

“Elçilerim, seni bana övdüler ve hayırla andılar! Senin, kavmin hakkındaki
şefaat ve iltimasını kabul ettim! Onlardan Müslüman olanları, Müslüman
oldukları şeylere göre bırak.
Günahkâr olanların, geçmişteki suçlarını geç; onları geçmişte işlediklerinen
mes’ul tutma!

“Şunu bilmiş ol ki, sen iyi davrandıkça, işinden seni uzaklaştırmayınız,
vekilimiz olarak orada kalırsın!

“Yahudilik ve Mecusîliklerinde devam etmek isteyenlere gelince. Onları
cizyeye bağlarsın.
“Selâm ve Allah’ın rahmeti üzerine olsun!”

Şimdi her zamanki sorularımı soruyorum;

1-Bir insan nasıl olurda hiç bilmediği bir dini seve seve kabul edebilir.
Muhammed’in hükümdarlara gönderdiği mektuplarda İslam dinini öğreten
bir tek bilgi bile yok iken, bu koskoca hükümdarların islami seve seve
seçtiklerini nasıl izah edebiliriz?

2-İnsanlara İslam’in hoşgörü ve barış dini olduğunu anlatan Muhammed’in
bu gibi tehditlere başvurması ne derece barışsever ve hoşgörülü olabilir?

3-Muhammed insanlara İslam dinini anlatmadan nasıl olurda insanların
müslümanlığı kabul etmelerini bekleyebilir?

Bu soruların cevabını iman gözüyle değilde mantık süzgecinden geçirerek
verdiğiniz de gerçeği de görmüş olursunuz. Olay din görüntüsü altında
devlet ve saltanat kurmaktan başka birşey değildir.

Saldırıların dozu Emeviler’de had safhaya çikmıştır. Emeviler Kuran’daki
Cihad Ayet’lerinin eşliğinde, tarihte eşi görülmemiş bir yıkım ve kıyım
yapmışlardır. Sonrasında gelen Abbasi’ler de Emevi’lerden aşağı
kalmamışlar, ecdatlarından kalan mirası güçleri yettiğince sürdürmüşlerdir.
Referans’ları ise Kuran’ın öngördüğü CIHAD’dır.
Bakara-216 ‘Hoşunuza gitmemekle birlikte, savaş üzerinize farzdır. Bir şey
sizin için hayırlı olduğu halde siz ondan tiksinebilirsiniz. Ve bir şey sizin için
şer olduğu halde siz onu sevebilirsiniz. Allah bilir siz bilmezsiniz.’

Görüldüğü gibi savaş teşvik edilmekte Ganimet olayı ile de çekici hale
getirilmektedir. Yukarıda soylediğim gibi bu saldırıların amacı ganimet,
haraç, cariye, köle, mal kazanımı ve bölgeye hakim olmaktır. Bunun
dışındaki tüm anlatımlar hikaye, masal ve kandırmacadir. Sürekli saldırı
altında kalan, kendini savunma dışında savaşmayan bir din, yaklaşık 20
yılda koskoca Arap yarimadasına, hatta daha da çoğuna nasıl egemen
olmuş? Müslümanların yaptığı kuranda yazan birkaç güzel sözü cımbızlayıp
içindeki iğrençlikleri görmemezlikten gelmekten ibarettir.

5-Ganimetler Hakkında Örnek Hadisler
Ravi: Mücemm’i İbnu Cariye el-Ensari

Tanım: Resulullah ile birlikte Hudeybiye sulhünde hazır bulunduk. (Sulh
yapılıp) oradan döndüğümüz zaman, halk, develerini hızlandırarak (bir yere
birikmeye) başladılar. Biz hayretle: “Bu insanlara ne oluyor, (niçin
hayvanlarını hızlandırıp bir yere üşüşüyorlar?)” diye sorduk. “Resulullah’a
vahiy gelmiş” dediler. Biz de, halkla birlikte harekete geçip develeri
hızlandırdık, ilerleyince Resulullah’ı Kura’u’l-Gamim denen (Mekke ile
Medine arasında Usfan’ın önünde bulanan) yerde bulduk. Devesinin
üzerinde duruyordu. Halk toplanınca bize Fetih süresini tilavet buyurdular.
Askerlerden biri: “Yani bu sulh bir fetih midir?” dedi. Resulullah: “Evet!”
deyip ilaveten: “Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Zat’a yemin
ederim bu bir fetihtir” buyurdu. Süre-i celileyi okumaya devam eden
Resulullah: “Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaadetmiştir.
İman edenler için bir delil olması ve sizi doğru yola ulaştırması için bunları
size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini önlemiştir” mealindeki
ayete kadar (Fetih 20) okudu. (Ayet’i kerimede işaret edilen acil ganimetle)
Hayber kastediliyordu. Buradan ayrılınca Hayber’e gazveye çıktık. (Elde
edilen ganimet) Hudeybiye’ye katılanlara taksim edildi. Bunlar bin beş yüz
kişi idi. Bunlardan üç yüzü süvari idi. Ganimet on sekiz hisseye ayrıldı.
Süvari olana iki, yaya olana bir hisse verildi.” [Ebu Davud, Cihad 155,
(2736), Harac 24, (3015)]

Ravi: İbnu Ömer

Tanım: Resulullah (sa) buyurdular ki: “İyne usulüyle alış-verişte bulunur,
sığırların peşine düşer, ziraate razı olur ve cihadı da terkederseniz, Allah
size öyle bir zillet verir ki, dininize tekrar rücu etmedikçe o zilleti
kaldırmaz.” [Ebu Davud, Büyu 56, (3462)]

İyne: Bir malı vadeli satıp, daha sonra peşin para ile, vadeli fiyatından daha
ucuz bir fiyatla geri almaya “iyne satışı” denir.
Bu konu üzerinde nedense pek durulmuyor. Bence üzerinde durulması
gereken bir konu. Yer ve gökteki mülk Tanrı Allahın değilmidir? Eğer
öyleyse neden Tanrı Allah zaten kendine ait olan bu mülk için kullarını
birbirine düşürüyor?

Yerde ve göklerde mülkün sahibi Tanrı allah bu mülkü bir ayetinde
Müslümanlara henüz elde edeceğiniz bol bol ganimetler var diyerek vaat
ediyor, böylece Müslümanları savaşa teşvik ediyor. Sonrasında gaza gelen
Müslümanlar diğer insanlara saldırıp mal, mülk, para, kadın, kız taşınır ve
taşınmaz hertürlü serveti ele geçirince Tanrı Allah hemen başka bir ayeti
indiriveriyor ve diyor ki bu ganimetler bana ve peygamberime aittir. Maden
bu mülk senin, Peygamberden başka kimseyle de paylaşma niyetin yok bu
savaşın, öldürün ve yağmalayın hükmlerinin anlamı nedir?

Tamam dinini yaymak için savaş yapıyorsun. Kabul. Bu nasıl vicdandır bu
nasıl adalettir ki insanların alın teriyle kazandıklarını zorla ellerinden
alıyorsun. Hiç olayın bu boyutunu düşünen oldu mu acaba. Hem insanları
öldür hemde sahip olduğu herşeye el koy. Bu hareketleri yapanlara
günümüzde eşkiya denilmez mi? Ganimet hükümleri Müslümanların idda
ettiği gibi ogünün şartları öyle gerektirdiği, Arabistanda savaşlarda
ganimet ve köle toplamanın normal karşılandığı ve Tanrı Allahın da şartlar
öyle gerektirdiği için buna izin verdiğini düşünelim. Eğer devir değiştikten
sonra bu hükümlerin uygulanmasına gerek kalmadıysa, Ganimet, köle ve
cariye edinmek neden Kuran’a ayet olarak sokulup ilahi ve evrensel birer
hüküm haline getirilmiş? Bu barbarlığın bu vahşeti normal gören ve
günümüz insani değerlerinden habersiz bir Tanrı gerçek olabilir mi? Tanrı
Allah Muhammedin kişisel tanrısıdır ve o günlerin şartlarına uygun
konuşturulmuş Hayali bir varlıktır. Çöl şartlarına uygun vicdansız bir
tanrıdır. Muhammedin ölümüylede ölüp gitmiştir.

Ebu Hüreyre anlatıyor; Resulullah (sav) buyurdular ki: “Hangi bir köye varır
da orada ikamet ederseniz, hisseniz oradadır. Hangi bir belde de Allah ve
Resulü’ne isyan ederse o beldenin beşte biri Allah ve Resulüne aittir ve o
(geri) kalan da sizindir.” [Müslim, Cihad 47, (1756); Ebu Davud, Haraç 29,
(3036)]

Şurası açık bir gerçektir ki peygamber sözde dini yaymak gerçekte
ganimet elde etmek uğruna insanlara ticareti, tarımı ve hayvancılığı uygun
görmemiş. Müslümanların savaşcı olmasını istemiştir. Hadiste bu zaten
açık bir şekilde belirtilmiş. Çünkü insanlar bu alanlara yönelirlerse kendine
inanan insanları savaşa götürmesi zorlaşacaktır. Hadiste “ele geçirdiğiniz
beldenin beşte biri bana ve Tanrı Allaha kalan kısmı da sizindir” sözünü Akıl
ve vicdan sahibi insanların birazcık düşünmelerini istiyorum.

Bu nasıl bir anlayıştır ki hangi bir köye varırsanız hisseniz oradadır. Orada
yaşayan insanlar müşrik de olsa onlar da insan değil mi? Bu hadiste o
yerleşimde yaşayan insanlar eğer islama saldırırsa kendinizi savunun ve
yenilgiye uğratın var mı? Eğer sizlerle barış içinde yaşarlarsa o insanların
şehrini işkal etmeyin, yağmalamayın var mı? Ne deniyor bir yerleşim yerini
işkal ederseniz ve oranın insanları sizlere boyun eğmezse o yerleşimi
yağmalayın. Sonuçta işkalci olan Peygamberin savaşcıları. Hadiste
bahsedilen köylüler vatan savunması yapmış olmuyor mu? Bu insanların
yıllarca emek verip, göz nuru döküp kazandığı malları, mülkleri
savunmaları yanlış mı? Yapılan saldırganlık, yağma ve talan değil midir?

Bu savaşların temelinde ganimet olayı olmasaydı o insanları savaşa
götürmek mümkün müydü? Demek ki islam barış, sevgi ve hoşgörü dini
değildir. Gittiği her yerde kan ve göz yaşı bırakmıştır. Erkekler öldürülmüş,
kadınlar ve çocuklar esir alınmış ve bunlar cariye ve köle olarak kullanılmış,
alınmı ve satılmıştır. Bunlar ortaçağda yaşanmış ve o çağın koşullarında
normal görülmüş şeyler. Ama normal olmayan bu ilkel ve çağ dışı dini
göklere çıkarıp bize pazarlamak istemeleri. Onlar istedikleri kadar
pazarlamaya çalışsınlar. İnsanlar okudukça, araştırdıkça ve sorguladıkça bu
gerçekleri göreceklerdir. Ve insanlar bu gerçekleri gördükçe bu dini elbette
bizim yaptığımız gibi sorgulayacaklardır. Bir insan dini sorgular ve gerçeği
aramaya başlarsa; gerçeği bulduğunda zaten dinin yalanlar yumağı
olduğunu da anlamış olur. Geçmişin dinleri bugünlerin mitolojisidir,
günümüzün dinleri de geleceğin mitolojileri olacaktır.

Müslümanların neredeyse tamamı Bedir, Uhud, Hendek gibi birkaç savaşı
bilir. Bu savaşları da Mekke’li Müşriklerin müslümanlara saldırısı sanırlar.
Halbuki gerçek bu değildir. Peygamberliğini ilan eden Muhammed
Mekke’de 13 yıl boyunca dinini sadece sözle yaymaya çalışmış, ne kadar
uğraştıysa da başarılı olamamış, etrafına az sayıda (100 civarında) mürit
toplayabilmiştir. Tebliğ yoluyla sonuç alamayacağını anlayınca taktik
değiştirmiştir. Mekke’den Medineye Hicretinden sonra cihatla, kılıç zoruyla,
savaşla dinini yayma ve hakimiyet alanını büyütme yolunu seçmiştir. Kılıç
zoru ve ganimet vaatleri işe yaramış, yağmaya katılmak ve zengin olmak
umuduyla insanlar peygamberin etrafında toplanmaya başlamış, böylece
hicretinden sadece iki yıl sonra Müslüman sayısı 1.500 kişiyi bulmuştur.

Hicretin ikinci yılı. Bakın Buvat Gazası ne için yapılmış.

“Hicretin 2. senesi, Rebiülevvel ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimiz,
beraberinde 200 Muhacirle Medine’den yola çıktı. Maksadı, içlerinde azılı
müşrik Ümeyye bin Halef in de bulunduğu 100 kişilik bir muhafız grubun
kontrolu altında hareket eden 2500 develik büyük Kureyş kervanının
üzerine yürüyerek onlara göz dağı vermekti.Buvat Dağına kadar giden
Resûl-i Ekrem kimseyle karşılaşmadı ve Medine’ye geri döndü.” (İbni Sa’d,
Tabakât, 2:8-9)

Yine aynı yıldayız. Uşeyre Gazasına bakıyoruz şimdi de. Amaç yine aynı.
Kervan soymak.

“Hicretin 2. senesi, Rebiülevvel ayı.Resûl-i Ekrem Efendimiz, Safevan
Gazâsından üç ay sonra, Muhacir Müslümanlardan 150-200 kişiden
müteşekkil bir askerî birlik ile Medine’den yola çıktı. Beraberinde 30 deve
bulunuyordu ve mücahidler bu develere nöbetleşe biniyorlardı. Maksat,
yine Kureyş’in Şâm’a göndermiş olduğu ticaret kervanını takib etmekti.
Ancak, Medine’den dokuz konak mesafede bulunan Müdliçoğullarına ait
Uşeyre Ovasına gelindiğinde, Kureyş kervanının buradan iki-üç gün önce
geçtiği öğrenildi.Medine etrafını her bakımdan emniyet altına almak
hususu üzerinde dikkatle duran Peygamberimiz burada daha önce anlaşma
yaptığı Damreoğullarının müttefiki olan Benî Müdliç’le aynı mahiyette bir
dostluk ve ittifak anlaşması imzaladı. Sonra da Medine’ye geri döndü.”
(İbni Hişâm, Sîre, 2:251; İbni Sa’d, Tabakât 2:9)

Yine Hicret’in ikinci yılındayız. Gündem Bedir savaşı. Hakkında adeta
destanlar yazılan bu Bedir Muharebesinin nedeni neymiş acaba. Bakalım

Hicretin 2. senesi, 17 Ramazan, Cuma (Mîlâdî: 13 Mart 624).

Hicretin ikinci senesinde Kureyş müşrikleri bir ticâret kervânı
hazırlamışlardı. Şam pazarına gönderilen kervâna Mekke’den kadın erkek
hemen hemen herkes hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana
gelen ve sermayesi 50.000 dinar olan bu büyük ticâret kervanının satılan
malları karşılığında harbe hazırlık için silâh alınacaktı. Kervânın yola
çıkarılmasındaki asıl maksat buydu. Kureyşliler Ayrıca kervânla birlikte Ebû
Süfyan başkanlığında 30-40 kişi kadar muhafız da göndermişlerdi. (İbni
Hişam, Sîre, c. 2, s. 257; Ibni Sa’d, Tabakat, c. 11, s. 11)

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan
başkanlığındaki bu büyük ticâret kervanının Mekke’ye dönmesine mâni
olmaya karar verdi. Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) Sahabî ile yola
çıkmaya hazırlandı.

Sahabîler Bedir seferine katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hattâ bu
hususta kur’a çekenler bile vardı. Ensardan Sa’d, babası Hayseme’ye,
“Eğer bu seferin mükâfatı Cennetten başka birşey olmasaydı, senden geri
kalırdım. Ben bu seferde bana şehidlik nasip olmasını umuyorum” diyerek
sefere katılma arzusunu izhar etmişti. Babası ise ona, “Sen rahatsız olan
hanımının yanında kal da ben gideyim” diye cevap vermişti.

Ama Sa’d bunu kabul etmemiş ve aralarında Kur’a çekilmesine karar
vermişlerdi. Çekilen kur’a Sa’d’a çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedir’de
şehid düşerek bu yüksek arzusuna da nail olmuştu.(İbni Sa’d, Tabakat, c. 3,
s. 482.)

Olaydaki çarpıtma çabası dikkatinizi çekmiştir sanırım. Kervanı soyacaz
demiyorlar, kervandan kazanılacak parayla bize saldırmak için silah
alacaklardı deniyor. Kısacası minareyi çalan kılıfını da hazırlıyor. Bütün
sahabe şiddetle savaşa katılmak istiyor. Eee, ganimet büyük tabii.

Düşünün Tanrı bir peygamber gönderiyor ve ona yaşadığı şehrin, çevre
şehirlerin, bölge kabilelerin ve daha sonraki zamanlarda da tüm
Arabistan’da yaşayan insanların canına, malına, toprağına saldırma emri
ve izni veriyor. Ne suçu vardı babaları öldürülen, anneleri, ablaları cariye,
abileri köle yapılan çocukların? El konulan kervanlardaki mallar helal miydi?
Bu malları yağmalayan, erkekleri köle yapan, kadınlara, kızlara tecavüz
eden ve çocukları köle olarak alıp satan Peygamber ve savaşcıları bunları
yaparken “Elhamdülillah” demeyi unutmamışlardır herhalde.

08- KURAN’DA DÜNYA VE EVREN
1-Arşın Su Üstünde Olması:
Kuran, Tevrat’tan devralmış olduğu evrenin altı günde yaratılışı hikayesine
Araf-54‘ün yanı sıra diğer birçok ayetinde de yer verir. (Yunus-3, Furkan-59,
Kaf-38, Hadid-4, Hud-7, Secde-4.) Bu ayetler içinde Hud-7 ayetinde
yaratılış öncesinde “ARŞ’ın” su üstünde olduğu anlatılır, sonrasında bu altı
günlük süreçin farklı aşamaları da Fussilet, 9-12 ve Naziat, 27-33 ayetlerin
de anlatılır.

HÛD-7 “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan
için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede)
yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen,
inkârcılar “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler. “

ARŞ’ın Anlamı Nedir:

Arapça bir kelime olan “arş” ın kelime anlamı, taht, çardak tavan ve kubbe
demektir, islamî olarak farklı anlamlar verme çabası olsa da Arş da öyle
acayip garayip filan bir şey değil. Bu ayette kullanıldığı anlam bildiğimiz
insan hükümdarın oturduğu taht şeklindedir.

Araf-54 “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra
Arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp
örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan
Allah’tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin
Rabbi Allah ne yücedir!”

Yukarıda ki ayette de görüldüğü gibi evren ve dünya yaratılmadan önce
“ARŞ’ın” olduğu, bunun su yüzeyinde durduğu ve dünya ve evren
yaratıldıktan sonra Allahın arş’ına kurulduğu anlatılmaktadır. Bu
anlatımdan anlaşıldığı gibi bu ayete göre Dünya ve Evren yaratılmadan
önce suyun varolduğu ve ARŞ’ın bu suyun üzerinde durduğu
anlaşılmaktadır.

Su; 2 Hidrojen, 1 Oksijen Atomundan oluşur,

HİDROJEN: Evrende ilk oluşan elementtir bilimsel verilere göre büyük
patlamadan sonra soğuyan evrende ilk oluşan atom Hidrojen atomlarıdır,
sonrasında az miktarda Helyum da oluşmuştur. Büyük patlama sonrası ilk
başlarda evren tamamen Hidrojenle doluydu denebilir ve ilk yıldızların ve
gezegenlerin tamamına yakını bu elementten oluşmaktaydı.

OKSİJEN: Evrenin oluşumu ardından soğuması ve Hidrojenin oluşması ile
tahmini 500 milyon yıl sonra ilk yıldızlar Hidrojen gazından oluşmuş.
Oluşan bu büyük yıldızların içinde nüklüer tepkimeler sonucu; Helyum,
Karbon, Oksijen ve Atom numarası Demire kadar olan elementler enerji
üreterek oluşmaya başlamış, Demir ve ötesi ağır elementlerse sadece
Süpernova’lar yoluyla oluşup evrene yayılmışlardır.

Su kuranda anlatılanın tersine evrenin oluşumundan yüzmilyonlarca yıl
sonrasında birincil yıldızların patlaması sonucu oluşmaya başladı. Halende
evrende su üretimi devam etmektedir. Günümüz bilimsel gerçeklerine göre
evren oluşmadan önce Suyun veya başka herhangi bir maddenin olması
mümkün değildir. Kuran’da anlatılan Arşın su üstünde olması hikayesinin
bilimsel gerçeklerle yakından uzaktan alakası yoktur, Sümer dininden
Museviliğe oradan da islama geçmiş bir mitolojidir.

2-Kuran’da Dünya ve Evrenin Yaratılış Aşamaları
Bu konudaki bir başka bilimsel hata, Fussilet, 9,10,11,12. ve Naziat,
27,28,29,30,31,32,33. ayetlerinde ortaya çıkmaktadır. Bu ayetlerde
anlatılan yaratılış Dünya merkezli Evren modelidir Çünkü 7.yüzyıl
insanlarına göre, evrenin merkezi Dünya’dır. Evren (ya da âlemler)
dediğimiz şey, ‘Dünya+Gökler’ şeklindedir. Yani Dünya bir merkezdir ve
gökler de bu merkezin etrafından uzayıp gitmektedir (7 kat olarak). Şimdi
ilgili ayetlerden aşama aşama Dünya ve Evrenin yaratılışını inceleyelim.

Fussilet-9 “De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O’na
ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.”

Kuranda anlatılan Dünya merkezli evren modeline göre yaratma eylemine
öncelikle yerden yani dünyadan başlandığını, şu anda üzerine ayak
bastığımız toprağı düzenlemeden iki günde yaratıldığını iddia etmektedir.

Fussilet-10 “O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı
ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir
etti.”

Hemen yerin oluşum aşamasından sonra sabit dağlar yerleştiriliyor ki,
aslında dağların oluşumları kısa zaman aralığında gözlemlenemese de,
uzun zaman aralığında dağların plaka hareketleri sonucu oluştuğu
bilinmektedir. Tabi bunu o dönemin insanlarının bilebilmesi imkansız,
insanlık tarihi dağların evrimini gözlemleyemezdi. Bu nedenle bu ayette
dağlar şuanki halleriyle oluşturulmuş ve sabitlenmiş olarak anlatılmaktadır.
İki günde yeri tam anlamı ile yarattığını söyleyen Tanrı allah, bir de dört
günde her türlü gıda ile o dünyayı donattığını yani yeryüzündeki hertürlü
canlı ve cansız varlıkla donattığı vurgulanmaktadır.

Fussilet-11,12 “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye:
İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler.
Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini
vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da
koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir.”

Evet işte buradaki aktarım gerçekten, diğerinden tamamen farklı, yerlere
geliyor. Bu aşamada, iki günde yaratılan 7 gök kavramı en yakın gökleri
bozulmayan yıldızlar ile donatan tanrıya adanıyor.

Mülk-5 “Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık.
Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını
hazırladık. “

Bu ayette ve önceki ayetlerde Tanrı Allahın önce yerde ne varsa hepsini
yarattığını ve sonra yedi göğü düzenlediğini, enyakın gökü de kandil
(yıldız) lerle donattığını anlatılmaktadır. Bu anlatımdan bize en yakın gökün
tüm evren olduğu anlaşılmaktadır.

Bize en yakın kandil (yıldız) 4,5 ışık yılı

En uzak kandil (yıldız) ise 13,7 milyar ışık yılı uzaklıktadır.

Üstelik bu yıldızların şeytanların atış taneleri olduğuda vurgulanmaktadır..
Bu gök taşları ile yıldızların karıştırıldığının da kanıtıdır. Günümüzde bile
göktaşı düştüğünde yıldız kaydı denmektedir.

Tabi Tanrı Allahın yıldızların ölümünden ve evrendeki sürekli değişimden
haberi yok, evrenin yukarıda duran kat kat kubbeler olmadığı konusunda
da bilgisi yok. Onları şeytana atılmalık parçacıklar, ve geceleri aydınlatan
kandiller olmaktan ötede görebilecek bir düşünce de yok.

Bu ayetlerde anlatılan Evren Modelini böyle resmedebiliriz.
Konuyu özetleyecek olursak Fussilet-9 ayetinde önce dünya yani yer
yaratılıyor, Fussilet-10 ayetinde bu yerin üstündeki dağlar, kıtalar,
okyanuslar ve hertürlü canlı yaratılıyor, ensonunda Fussilet-11,12
ayetlerine göre de 7 kat Gök Yüzü yaratılarılıyor. Dünyaya enyakın Gök ise
Mülk-5 ayetine göre kandillerle (yıldızlarla) donatıyor. Resimle beraber
okunursa gerçek görülebilir.

Yukarda ki çizim Aristotoles’in Evren Modelini yansıtmaktadır, İşin daha
ilginç olan yönü Kuran’da anlatılan Evren modeli bu çizimde gösterilen
Aristotoles’in Evren modelinden çok daha ilkeldir. Çünkü Kuran’da anlatılan
düz Dünya modelidir, Kuran’da Gaşiye-20 ayetinde yeryüzünün yayılıp
düzleştirilmiş olduğu, bu düz yeryüzünün altının ve üstünün de Talak-12
ayetine göre Yerler ve Gökler şeklinde 7’şer kattan oluştuğu
anlatılmaktadır.

Talak-12 “Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Allah’ın emri
bunlar arasından inip durmaktadır ki, Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve
Allah’ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.”

Fussilet Suresinde ortaya konan başka bir hata da gün sayısında ki
tutarsızlıktır. Anlatılan günleri toplayınca yaratılış sürecinin sekiz gün
olduğu ortaya çıkmakta, bu da diğer ayetlerle çelişmektedir. Ancak İslam
alimleri bu meseleyi de şöyle çözme yoluna giderler; ”Zikredilen dört
günün içerisinde ilk iki gün de vardır. Yani iki günde yer, iki günde
yeryüzündeki dağlar, bolluk ve bereket (yani yer ile gök arasındakiler), son
iki günde de gökler yaratılmıştır.” Biz burada ”8 gün mü, 6 gün mü?”
tartışmasına girmeden İslam alimlerinin bu yorumunu esas alalım.
Bir diğer detaylı anlatım Naziat suresidir. Bu surede yerin yaratılış
aşamalarından şöyle bahsedilmektedir:

Naziat-27,28 “Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki
onu Allah bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. “

Fussilet suresinde Tanrı Allah duman halindeki gökleri son 2 günde
yöneldiğini anlatmakta, bunu Naziat-27, 28 ayetlerinde ki ifadelerle
birleştirdiğimizde önce dünyanın yartıldığı, ardından göklerin kubbe misali
yükseltildiği anlaşılmaktadır. Gördüğümüz herhangi bir direk olmadan bu
şekilde yükseltilen gökler son 2 günde şekillendiriliyor ve düzenleniyor.

Naziat-29,30 “Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır.
Ardından yeri düzenlemiştir.”

Yükseltme yani düzenlenme aşamasından sonra, gece ve gündüzün
yaratıldığı anlatılmaktadır, buradan Güneşin ve ayın dünyadan daha sonra
yaratıldığı rahatlıkla anlaşılabilir. Bütün bu ayetlerde Dünya merkezli Evren
modelinin anlatıldığı açıktır. Bu ayete göre insanlık için kurulan Evren,
sabitlenen yerden sonra göğün yükseltilip şekillendirilmesi ile hayata
geçiriliyor.

Bu ayetlerde Fussilet Suresinin ayetlerindeki anlatımlarla çelişkili şekilde
göklerin ve yerin aynı anda yaratıldığı sonra, göğün yükseltilip bina edilip
düzenlendiği, ardından düzensiz olan yere tekrar dönülüp yerin yayılıp
düzenlendiği anlatılıyor. Bu ayetlerde; Arapların çadır kurma stili dik
direkleri çek bezi sonra gir içine dilediğin gibi döşe mantığını açıkca
görmekteyiz.

Naziat-31,32,33 “Suyunu ondan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir.
Dağları yerleştirmiştir. Bunları sizin ve hayvanlarınızın geçinmesi için
yapmıştır.”

Bu aşamada Tanrı allah doğrudan suyu çıkartıp dağları yerleştirdiğini,
otlaklar meydana getirdiğini anlatıyor. Kısacası canlı, cansız dünya
yüzeyindeki herşeyin evrimsel süreçleri ve oluşum aşamaları esgeçilerek
doğrudan dağları ve hertürlü canlıyı dilediği gibi bir parmak tıklatması ile
oluşturan tanrı modeline anlatılıyor.

Birdiğer anlatımda Bakara-29. Ayetinde yapılmaktadır.

Bakara-29 “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra (kendine has
bir şekilde) semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp düzenledi (tanzim
etti). O, her şeyi hakkıyla bilendir.”

Bu ayette Dünyayı insanlar için yarattığını anlatırken Evren ve yıldızların
oluşum basamaklarını, insansız milyarlarca yıl yaşıyan canlıları, ve oluşum
süreçlerini gözardı edmektedir. Bu ayettende anlaşılacağı gibi önce dünya
yaratılmakta sonra gökler düzenlenmektedir.
Buraya kadar anlatılanlardan allahın evreni yaratma sırası şöyledir:

-Bütün dünya 2 gün (devir)

-Yeryüzü ve dağlar 2 gün (devir) (ayet 4 gün der ama biz kıvırmayı doğru
kabul edelim)

-7 Kat gök 2 gün (devir) yani bütün evren ve içindeki galaksiler yıldızlar vs.

Evrende 250 milyardan fazla galaksi var. Bunlar 2 gün, dağlar 4 gün
umarım saçmalığın boyutunu anlamışsınızdır. Yukardaki anlatılanları daha
iyi anlamak için bilimsel gerçeklere de bakmalıyız.

Evrenin oluşumunu sağlayan Büyük Patlama (Big Bang) günümüzden
yaklaşık 13.7 milyar yıl önce meydana gelmiştir. Evrendeki herşey ve
zamanın kendiside bu andan itibaren varolmuştur. İlk patlama anında ve
sonrasında Evrende oluşan ilk maddeler büyük oranda Hirojen ve az
miktarda da Helyum gazlarıdır. Zamanla soğuyan ve genişleyen Evren’nin
içinde patlamadan yaklaşık 500 milyon yıl sonra Hidrojen ve Helyumdan
oluşan gazlar kütle çekim enerjisi ve dönmelerinden kaynaklanan manyetik
etkinin de yardımı ile yoğunlaşarak ilk Yılzdızları, Galaksileri ve değişik gök
cisimlerini oluşturturmuşlardır.

Oluşumunu tamamlayan birincil yıldızların içinde üretilen ve süpernova
patlamalarıyla uzaya saçılan ağır metal yönünden zengin gaz ve toz
bulutlarından ikincil yıldızlar oluşmuştur. Bizim Güneşimiz de ikincil
yıldızlardan biri olarak zamanımızdan 4,5 milyar yıl önce oluşmuştur.
Güneşimizi oluşturan gaz ve toz bulutu kütlesinin yaklaşık %99,8 lik kısmı
güneşte toplanırken artakalan maddeden diğer güneş sistemi cisimleri ve
dünyamız oluşmuştur.

Kuran’da anlatılan 6 günde yaratılış mitolojisi ve bilimsel verilerin
karşılaştırması göstermektedir ki kuranda anlatılan bu masal günümüz
Astronomi Bilminin ortaya koyduğu evrenin oluşum modeliyle taban
tabana zıttır.

Evrenin altı günde yaratılışı hikayesi Kuran’a daha eski mitolojilerden
girmiş bir efsanedir Burada anlatılan 6 günde yaratılış dünya merkezli
evren modelidir. Üstelik çağının bile bilimsel seviyesinin gerisindedir.

Evrenin oluşum aşamalarını Karşılaştıralım:

Bilimsel Gerçek

Önce evren (Büyük patlama)

Sonra güneş sistemi

Sonra dünya ve üstündeki herşey
Kuran’da

Önce dünya

Sonra yerkabuğu ve üstündeki dağlar

Sonra 7 kat gökyüzü yani tüm evren

Böyle bir mantıksızlık elbette kabul edilemez. Tabi Muhammed, evren
hakkında detaylı bilgi sahibi olsaydı ve Dünya’nın evrendeki konumunu
bilseydi, bu ayetleri bu şekilde yazmazdı. Ama o dönemde bunu bilmemesi
ve böyle bir hata yapması son derece normal. Gördüğünüz gibi, Kuran,
7.yüzyıl bilgileriyle yazılan bir kitaptır.

7.yüzyıl insanlarına göre; Tanrının, dünyayı ve gökleri ‘birkaç günde’
yaratmıştır. Bu durumdu. Gökleri 2 günde yaratıp, Dünya’yı 4 günde
yaratmasına da inanılabiliriz. Ancak günümüzde evrenin varoluşu bilimsel
kanıtlarla net olarak ortaya konmuş durumda, ne yapılırsa yapılsın, bu
ayetlerdeki bilimsel hataları örtmek mümkün değildir.

Dinin her tarafı tutarsız ama ne söylersek söyleyelim, inançlı insanlar
kıvırmayı akıldan saydığı sürece gerçeklerden kaçmayı sürdüreceklerdir.

Modern bilimin bulguları netleştikçe, dindar zümreler, kıvırma sanatında
hep üst basamağa geçip, kitapsal yazıtlarını mümkün olduğunca eğip
bükeceklerdir. Mecazcı tanrı, çocukça oyunlar oynuyan tanrı, hikmetçi
tanrı, kuantumcu tanrı, fizikçi tanrı, nice tanrı modelleri üretilecek ama
tanrı bir hikaye olmaktan öteye gidemeyecektir. Kuran’ın en büyük şansı
anlayarak okunmamasıdır. Çoğu dindar bir kere bile anlayarak okummıştır.

3-Kuran’daki “6 gün” kavramı
Kuran’a göre yer ve gökler 6 günde yaratılmıştır. Yukarıda detaylı olarak
anlatılan 6 gün’de yaratılış olayında ki GÜN kavramı ne ifade ediyor şimdi
onu görelim.

Araf-54 “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra
Arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp
örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan
Allah’tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin
Rabbi Allah ne yücedir!”

Secde-4 “Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde)
yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah’tır. O’ndan başka ne bir dost ne de bir
şefaatçiniz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?”
Tabi ki böyle bir bilgi, bilimsel verilere aykırıdır. Dünyanın 6 günde
yaratılması/oluşması gibi bir durum söz konusu değildir. Hâl böyle olunca,
Müslümanların savunma taktikleri devreye giriyor.

1-‘Bu ayetlerdeki “gün” kelimesi “evre/dönem” anlamına gelir.’ savunması

Yukarıda gördüğümüz ayetlerin tümünde ‘eyyâmin’ kelimesi kullanılmıştır
ve ‘gün’ anlamına gelir. Şimdi durum buyken, ‘eyyamin’ kelimesinin ‘çok
anlamlı’ olduğunu düşünebiliriz. Yani belki sadece ‘gün’ anlamına
gelmiyordur, aynı zamanda ‘evre/dönem’ anlamına da geliyordur. Bu
konuda emin olmak için, karşılaştırma yapmak gerekiyor.

a).Kuran’da ‘eyyamin’ kelimesinin geçtiği başka ayetler

Fussilet-9, 10 “De ki: Gerçekten siz, yeri İKİ GÜNDE yaratanı inkâr edip
O’na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit
dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam DÖRT GÜNDE
isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.”

Fussilet-12 “Böylece onları, İKİ GÜNDE yedi gök olarak yarattı ve her göğe
görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan
da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah’ın takdiridir.”

En güzel örnek ‘6 gün’de yaratılışın detaylandırıldığı bu 3 ayette de ki ‘gün’
kelimesinin kulanımıdır. Bu ayetlerde gün kelimesi ‘eyyâmin’ ve ‘yevmeyni’
olarak geçiyor. İki kelimenin de aynı kökten geldiği ve farklı bir anlam ifade
etmediği zaten görülüyor. Başka örneklere bakalım:

Bakara-203 “Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek)
Allah’ı anın. Kim İKİ GÜN içinde acele edip (Mina’dan Mekke’ye) dönmek
isterse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa ona da günah yoktur. Bunlar
günahtan sakınanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki hepiniz O’nun
huzurunda toplanacaksınız.”

Bakara suresinin 203. ayetinde de ‘yevmeyni’ kelimesi kullanılmış. Bu
ayetteki ‘gün’ ifadesini ‘dönem/jeolojik evre/aşama’ gibi anlamlarda alabilir
miyiz? Elbette alamayız.

Al-i İmran-41 “Zekeriyya: Rabbim! (Oğlum olacağına dair) bana bir alâmet
göster, dedi. Allah buyurdu ki: Senin için alâmet, insanlara, ÜÇ GÜN,
işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam
tesbih et.”

Maide-89 “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı
sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi
sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta
hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle
azat etmektir. Bunları bulamayan ÜÇ GÜN oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz
takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara
riayet edin). Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz!”

Hud-65 “Fakat Semûd kavmi o deveyi, ayaklarını keserek öldürdüler. Sâlih
dedi ki: «Yurdunuzda ÜÇ GÜN daha yaşayın (sonra helâk olacaksınız)!» Bu
söz, yalanlanamayan bir tehdit idi.”

Hakka-7 “Allah onu, ardarda yedi gece, SEKİZ GÜN onların üzerine musallat
etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi
oracıkta yere serilmiş halde görürdün.”

Bakara-196 “…..Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine
döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam ON GÜNDÜR.
……….”

Gördüğünüz gibi, bu ayetlerin tümünde ‘eyyamin’ kelimesi, bildiğimiz
anlamda ‘gün’ olarak kullanılıyor. Zaten başka bir seçenek de yok. Demek
ki Kuran’daki ‘eyyamin’ kelimesi sadece ‘gün’ anlamına geliyor. Peki, ‘6
günde yaratılış’ ayetlerinde hangi akla hizmet bunun manası değiştiriliyor?
Bu düpedüz sahtekârlık değil midir?

b).Kuran’da ‘evre/dönem’ anlamında kullanılan kelimeler

Kuran’da evre/dönem/aşama/safha/periyot vb. anlamda kullanılan bir
kelime yok. Ancak bu durum, ‘eyyamin’ kelimesinin ‘evre’ olarak da
yorumlanabileceği anlamına gelmez. Tam tersine, bu durum; Kuran’ın
‘jeolojik evre’ gibi bir olgudan haberdar olmadığı anlamına gelir. Yukarıdaki
tüm ayetlerde ‘gün’ kelimesi gerçek anlamda kullanılıyorken, sadece 7
ayette ‘özel olarak’ farklı bir anlamda kullanılması (yani yorumlanması),
sahtekârlıktan başka bir şey değildir. Mademki Arapça bu kadar zengin bir
dildir, o halde ‘evre/dönem’ anlamına gelen farklı bir sözcük kullanılabilirdi.
Mesela sözlüğe baktığımızda, şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz;

evre / safha / aşama -> ‫مرحلة‬

devir -> ‫نقل‬

dönem -> ‫فترة‬

gün -> ‫يوم‬

Var mı bir benzerlik? Yok. Demek ki Arapçada ‘gün’ ile ‘evre’, aynı şey
değil. Buradan anlıyoruz ki, Kuran’daki ‘6 gün’ ifadesi, bildiğimiz anlamda
‘6 gün’dür. Yani ‘144 saat’ olan 6 gündür. Aksini her kim iddia ederse etsin,
yaptığı şey sadece yorum hilesidir.

2-‘Allah katında 1 gün, dünyada 50000 yıldır. Bu yüzden 300000 yıl
buluruz.’ savunması
Tabi durum böyle olunca, geriye tek bir savunma kalıyor. O da ‘Allah
katı’ndaki gün ile dünyadaki ‘gün’ün aynı olmadığını öne sürmektir. Buna
da şu ayeti kanıt olarak gösteriyorlar:

Mearic-4 “Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) elli
bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.”

Güya bu ayete göre, Allah katında 1 gün, dünya katında 50.000 yıldır. Bu
durumda da yer ve gökler, 300.000 yılda yaratılmıştır. Öncelikle, neden bu
ayetin kabul edildiği belli değil. Sonuçta, Kuran’da bu konuyla ilgili farklı
ayetler de var:

Hac-47 “(Resûlüm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah
vâdinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin
saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.”

Secde-5 “Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün
bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine
çıkar.”

Yani neden 1.000 yıl olan ayetler baz alınmıyor da, 50.000 yıl olan ayet baz
alınıyor? Acaba işlerine öyle geldiği için mi? Burada da tamamen keyfi
davranıldığı ortada. Farz edelim ki 300 bin yıl olsun. Bu açıklama yine
bilimsel olamaz. Çünkü Dünyanın yaşı 4.5 milyar yıl civarı, Evrenin yaşı ise
13.7 milyar yıl olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bu demektir ki,
dünyanın yaratılması için yaklaşık 9 milyar yıl zaman geçmiş. Yani 300.000
yıl iddası çok komik kalmakta, ama yine de, ‘6 günde yaratılış’
ayetlerindeki ‘gün’ kelimesinin ‘1000 yıl’ ya da ‘50000 yıl’ anlamına
gelmesi imkânsızdır. Çünkü ‘eyyamin’ kelimesinin kullanıldığı diğer ayetlere
bunu uygulayamazsınız. Acaba ‘3.000 yıl’ oruç tutabilecek bir insan var
mı? Demek ki bu savunma geçersizdir.

Maide-89 “……………yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat
etmektir. Bunları bulamayan ÜÇ BİN YIL oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz
takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur………..”

3-Konuyla ilgili hadis:‘Ebu Hureyre anlatıyor: “Peygamber elimden tuttu ve
şöyle dedi: Tanrı, Toprağı (yeryüzünü, CUMARTESİ yarattı. Toprağın
üzerinde dağları da PAZAR günü yaptı. Ağaçları da PAZARTESİ var etti.
Mekruhu (kötü olanı) da SALI GÜNÜ yaratmıştır. Nuru (ışığı) da ÇARŞAMBA
günü… Hayvanları da, PERŞEMBE günü yaratıp yaydı. Adem’i yaratması da
CUMA GÜNÜ İKİNDİDEN SONRA, ikindiyle gece arasında, cuma günü
saatlerinden en son saatte oldu. Sonuncu yaratık olarak.”’ (Bkz. Müslim,
e’s-Sahih, Kitabu Sıfaü’l-Munâfıkîn/27, hadis no: 2789; Ahmed İbn Hanbel,
Müsned, 2/227.)

Aclûnî, bu hadisi “Müslim’in, Neseî’nin ve Ahmed İbn Hanbel’in, Ebu
Hureyre’den aktarıp yer verdiğini” belirttikten sonra, aynı konudaki
açıklamayı içeren hadisin İbn Abbas’tan da aktarıldığını yazıyor. (Bkz.
Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/454-455, ha. 1241.)

Gördüğünüz gibi, Muhammed de gerekli açıklamayı yapmış zaten. Ama illa
ki bu hadisi kabul etmek zorunda da değilsiniz. Sonuçta ‘sadece Kuran’ı
incelediğimizde de aynı sonuca ulaşıyoruz. Yani bu hadisin reddedilmesinin
bir mantığı yok.

4-Bilginin kaynağı Tevrat: Pek çok konuda olduğu gibi, burada da kaynak
Tevrat’tır. Yaratılış kitabında şunları okuyoruz:

Yar 1: 31 Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü.
Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.

Yar 2: 1-2 Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı.

Yar 2: 2 Tanrı yapmakta olduğu işi yedinci gün bitirdi. O gün işi bırakıp
dinlendi.

Gördüğünüz gibi; Tanrı, dünyayı 6 günde yaratmış ve 7. gün işini bitirmiş.
Sonra da dinlenmiş. Buradaki ‘gün’ kelimesinin de bildiğimiz anlamda ‘gün’
olduğu ortada. Muhammed ise bunu Tevrat’tan almış ve Kuran’a olduğu
gibi geçirmiştir.

4-Kuran’ın Düz Dünyası
Günümüzde Müslümanların çoğunluğu Kuranda Dünyanın yuvarlak olduğu
yazar der, fakat bu doğru değildir. Gerçekte ise İslami uygulamalar düz
Dünya modeline göre düzenlenmişdir. İslamda ki ibadetlerin doğru düzgün
uygulanması için Dünyanın düz olması gereklidir.

Hûd-114 “Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın kısmında
namazı ikame et. Muhakkak ki haseneler (kazanılan dereceler), seyyiati
(kaybedilen dereceleri) giderir. İşte bu, zikredenler için bir öğüttür.”

İsrâ-78 “Güneşin dönmesinden, gecenin kararmasına kadar namaz kıl.
Fecrin Kur’ân’ını (fecr vakti okunan Kur’ân’ı) ikame et (yerine getir)! Çünkü
fecrin Kur’ân’ı şahitlidir.”

İsrâ-79 “Gecenin bir kısmında uyan ve sana özel nafile (ilâve) olarak
O’nunla (Kur’ân’la) teheccüd namazı kıl! Rabbinin seni Makam-ı Mahmut’a
beas etmesi (ulaştırması) yakındır.”

Ayetlerde görüldüğü gibi Kuran’da Namaz ibadeti Güneş ışığı baz alınarak
düzenlenmiş bu nedenlede Kutuplara yakın bölgelerde yaşayan bir
Müslüman’ın Kuran’nın hükümlerine uygun günde 5 vakit namaz kılması
mümkün değildir. Kutuplarda Altı ay içinde bir kere akşam bir kere de
sabah olacaktır.Yani Altı ayda birer kez sabah ve akşam namazı kılınabilir.
Özetle Kuran’da yazan namaz hükümleri Küre şeklindeki Dünya yüzeyinin
tamamında uygulanamaz. Bu hüküm ancak düz Dünya modelinde doğru
olarak uygulanabilir.

Bakara-149 “Nereden yola çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid-i Haram
tarafına çevir. Bu talimat elbette sana Rabbinden gelen gerçek bir emirdir.
(Biliniz ki,) Allah yaptıklarınızdan habersiz

değildir.”

Gene ayette görüldüğü gibi Namaz kılanların Kabeye dönerek namazlarını
kılması istenir. Oysa Dünya küre şeklinde olduğundan kabeye dönülemez.
Mekkeye çok yakın yerler harici Nereye dönerseniz dönünün sonuçta
önünüzde uzay boşluğu olacak, Gerçekte ne Kabe, neden önceki kıble
Kudüs karşında olmayacktır. Kabe’ye yada ilk kıble Kudüs e dönerek ibadet
etmeye çalışmak o devirlerde Dünyanın düz olarak bilindiğinin ve
Kuran’nın da bu mantıkla yazıldığının kanıtıdır.

BAKARA-187 “……… Fecr vaktinde beyaz iplik, siyah iplikten tebeyyün
edinceye (size belli oluncaya, gündüzün aydınlığı, gecenin karanlığından
sıyrılıncaya) kadar yeyin ve için. Sonra orucu geceye kadar tamamlayın.
……….”

Dünyanın düz olduğu düşünülerek düzenlenen bir İslam emri de oruçtur.
Mekke çevresinde olduğu gibi her yerde gece gündüz eşit düşünülerek
nasıl oruç tutulacağı belirlenmiştir. Kutuplarda altı ay gece altı ay gündüz
olduğu için Kurandaki ilgili ayete göre orucun başlaması ve bitmesi
mümkün değildir. Dünyanın yuvarlak olduğu bilinseydi kutup bölgelerine
yakın yaşayan insanların açlıktan öleceği bilinirdi. Tabi ki Kuran’nın bütün
namaz, oruç ve Kible olarak Mekkeye dönülmesi gerektiği hükümlerini
gözardı ederek; Bir Müslüman Oralarda (kutup bölgeleri) ve Dünyanın
genelinde Namaz kılabilir, Kabeye dönülebilir ve oruçda tutulabilir ama
tam olarak kurana uyulamadığı için yapılan bütün bu ibadetlerin gerçekte
dinsel bir anlamı kalmayacaktır.

Bütün bunlara ilave Kuran’da da Dünya düz olarak tarif edilmektedir.
Kuran’da Dünyanın yayılıp döşendiği yazmakta, yayılıp döşenen bu Kuran
Dünyasının doğu ve batı sınırlarının olduğu, iyice uzaklaşılırsa bu sınırlara
varılabileceği ve Bu kenarlardan aşağıya düşmeden geçebilmek için büyük
güç lazım geldiği ayette anlatılmaktadır.

Rahman-33. “Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından
bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç
olmadıkça geçip gidemezsiniz.”

Kurana göre Güneş belli bir yol üzerinde gider. Güneş doğudan doğar ve
Uzunca bir yol izleyerek batıdan batardı. Buyüzden Arapların dünyası iki
yönlüydü. Sadece iki yönü olan bir Dünya yuvarlak olmaz. Sadece bu iki
yönün ve kenarların kuranda yazılı olması Dünyanın döşek gibi düz
düşünüldüğünün kutupların bilinmediğinin kanıtıdır. Bu anlayışı yansıtan
başka ayetlerde vardır.

Şuara-28 “Musa devamla şöyle söyledi: «Şayet aklınızı kullansanız
(anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların
Rabbidir.”

Yine bu ayete göre, biri doğuda, diğeri batıda iki sınır bölgesi vardır. Tanrı
Allah da bu sınırlar arasında kalan herşeyin ilahıdır. Bu da, “dünyanın en
doğusu” ve “dünyanın en batısı” olduğuna inanıldığını ortaya koymaktadır.

Kehf-86 “Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde
batar buldu.Orada bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya cezalandırırsın ya
da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.”

Kehf-90 “Güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman onu (güneşi), ondan
(güneşten) korunacak bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğarken
buldu.”

Bu iki ayete göre de gün içinde Güneşimiz, Dünya’nın bir ucunda doğuyor,
gök kubbe boyunca yükseliyor ve diğer ucunda da batıyor. Yani Kurana
göre Dünyamızda “Güneşin doğduğu ve battı uçlar mevcut. Dünyanın bu
uclarına kadar giden olursa (Zülkarneyn gibi) Güneş’in doğduğu ve battığı
noktaları görebiliyor, hatta Güneş’i “kara bir balçıkta” batarken
izleyebiliyor. Bu ifadeden Kuran ve islamın Dünya yı tepsi veya döşek gibi
düz sandığı net olarak anlaşılmaktadır.

Şems-6 “Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun”

Kuranda hiçbir yerde “Dünya yuvarlaktır” “Dünya Güneşin etrafında
dönmektedir “diye de bir cümle bulamazsınız. Yayıp döşedik cümlesi yazar.
Dünya yuvarlaktır cümlesini yazmaz. Nedense!

Kasas-2 “Bunlar apaçık kitabın ayetleridir”

Enam-3 “Kitapta biz, hiçbir şeyi eksik bırakmadık…”

Kuran’da herkes anlasın diye hiçbir şeyi eksik bırakılmadı ve apaçık kitabın
ayetleridir diye yazar. Oysa mealciler pekçok ayeti içindeki akıl dışı ve bilim
dışı şeyleri görmeyelim diye gerçek anlamından farklı meal ederler. Diğer
yandan Müslüman insan dürüst ve ahlaklı olur şeklinde hikayeler anlatıp,
iyi ahlakın Müslümanlıktan kazanılan bir özellikmiş gibi bahsederler.

Oysa enbaşta kendileri doğruluk ve dürüstlük gibi erdemleri kuranı meal
ederken gözardı etmektedirler. Bir çok mealde kelimelere olduğundan farklı
anlamlar vererek, kuranın çağdışı, akıl dışı ve bilim dışı yönlerini
gizlemekteler. Bu meal hilelerine dayanarak da dindarlar; Evrenle,
gezegenlerle ve Dünyanın yuvarlaklığıyla ilgili içinde birşeyler
bulabilirmiyiz diye meal hilelerinin de yardımıyla çabalamaktadırlar

Nekadar meal numarası yapılırsa yapılsın Kuran’da ki düz Dünya ve dünya
merkezli evren anlayışı gizlenemez haldedir. Bu konuya ve “Meal
numaraları ile Kuranda ki açıklar kapatılıyor” iddamıza birkaç örnekle
açıklık getirelim;

Gâşiye-20 “Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!” diyanet çevirisi
böyledir.

Gelin şimdi de Gâşiye suresi 20. ayetinin Arapcasına bakalım; “Ve ilel ardı
keyfe sutıhat.” burada geçen “sutıhat” kelimesi “yayıp-döşedi” şeklinde
çevrilmiş. Halbuki, kelimenin Türkçe tam karşılığı ise “satıh yapılmış,
düzleştirilmiş” şeklinde olmalıydı. Ayette bulunan kelimelerin Türkçe
karşılıkları;

1.ve ilâ el ardı: ve arza, yeryüzüne

2.keyfe: nasıl

3.sutıhat: satıh yapılmış, düzleştirilmiş

Ayetin gerçek meali ise “Ve yeryüzüne, nasıl düzleştirilmiş (bakmıyorlar
mı)?” olmalıydı. Neden yirmi küsûr mealde ilgili kelime “yayıp-döşedi” diye
meal edilir? Bakınız Nâziat 30 şöyle der.

Nâziat-30 “Bundan sonra da yeryüzünü döşedi.” Arapçası: “Vel arda ba’de
zâlike dehâhâ.”

1.ve el arda: ve arz, yeryüzü

2.ba’de: sonra

3.zâlike: bu

4.dehâ-hâ: onu yayıp döşedi

Görüleceği üzere “Dehâ-ha” kelimesi “yayıp-döşemek” olarak çevriliyor.
Yâni ilgili kelimenin ilk/esas anlamı bu. Oysa Gaşiye suresi 20 ayette
kullanılan “Sutıhat” kelimesi ise “Düzleştirmek” anlamına gelmektedir ve
ayet meal edilirken düzleştirilmiş olarak kullanılması gerekirdi.

Ey mealciler ve tefsirciler; madem samimi olarak inanıyorsunuz neden
inandığınız ve tapındığınız Tanrı Allah’ın “düzleştirdi” dediği yeri “yayıp
döşedi” diye çeviri cambazlığı ile farklı anlam veriyorsunuz? Bu inandığınız
Tanrının açık inkarı değilmidir? Tefsir farklılıklarına bakalım;

Nâziât Suresi 30. Ayet Eski Tefsirleri:
Taberi, İbn Abbas radıyallahu anhuma’dan rivayet ediyor: “Kabe, dünya
yaratılmadan iki bin sene önce su üzerinde dört direk üzerine kuruldu.
Sonra yeryüzü kabenin altından yayıldı” [Hasen. Taberi (3/61, 24/208)]

Katade dedi ki: “Bundan sonra da yeryüzünü yaydı” dehâhâ; yayıp sermek
demektir. [Hasen. Taberi (24/210)]

Nâziât Suresi 30. Ayet Yeni Tefsiri:

Prof. Dr. Süleyman Ateş şöyle diyor: “Hasılı dahv döşemek, düzeltmek
demek ise de sadece basit bir döşemek ve düzeltmek değil, yuvarlak
olarak düzeltmek, döşemek anlamını verir ki bu ayetten Yeryüzünün
yuvarlak yaratıldığı anlamı çıkar.” (Yüce Kuran’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman
Ateş, cilt 10, sy 308)

Bazı ilahiyatcılar tefsiler arasında ki bu farklılığı, “İslam ulemâsı, ortaçağın
hâkim kültürü nedeniyle, Dünya’nın düz olduğuna dâir, Kur’andan delil
getirme çabası içindeydiler” şeklinde açıklama çabasına girmektedir oysa
ayetlerin gerçek anlamlarından farklı meal edilmesi geçmiş tefsirlerin
Kurana göre doğru olduğunu ortaya koymaktadır.

Arapçada bir kelimenin dört beş farklı anlamından faydalanarak, teknolojik
gelişmelere göre âyetlerin anlamları ile oynamak ve “Bak gördünüz mü,
Kur’an bunu 1400 sene evvel bildirilmiş” şeklindeki ‘Mûcize’ üretmenin
amacı nedir? Bu kendini ve çevreyi kandırmak değilmidir?

Mâlûm Kur’an’ın yazıldığı dönem ortaçağdır ve o dönemde insanlar
dünyayı düz olarak biliyorlardı. Eğer bu telâşınız bir ‘açık kapama’
ameliyesi ise, Kur’andaki hatâları kapatmaya çabalarken; mantık olarak
inandığın tanrıdan da şüpe ettiğini ortaya koymuş olmuyormusun? Eğer
Tanrı Allaha samimi olarak inanmış olsaydın onun sözlerini değiştirme
ihtiyacıda duymazdın.

Kuran’da Dünyanın düz tasvir edildiği diğer ayetlere bakalım

Zariyat-47 “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye)
gücümüz yeter.”

Zariyat-48 “Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.”

Kaf-7 “Yeryüzünü de yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Orada her
türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik.”

Rad-3 “O, yeri yayıp döşeyen, orada dağlar, nehirler meydana getiren,
orada her türlü meyveden (erkekli-dişili) iki eş yaratandır. O, geceyi
gündüze bürüyor. Şüphesiz bunlarda, düşünen bir kavim için (Allah’ın
varlığını gösteren) deliller vardır.”
Bu ayetlerde “yerin” döşendiği, yani bir döşek gibi serildiği, yayıldığı
anlatılmaktadır. Ayetlere önyargısız bakanlar bu cümlelerden “Kuran’da
Dünya’nın düz tarif edilmiş” sonucuna ulaşacaktır. Aynı anlayış diğer bazı
ayetlerde de ifade edilmiştir.

İlkel çağların Evren ve Dünya anlayışından başka Bir şey olmayan
Kuran’daki anlatımlarda Dünya uçsuz bucaksız uzayda herhangi bir gök
cismi değil, aksine evrenin merkezidir. Üstelik Dünya’nın üst tarafı “7 kat
Göklerden” alttarafı da benzeri şekilde “7 kat Yerlerden” oluşan döşek gibi
yayılıp, uzatılmış ve üstü döşenmiş düz bir yüzey olduğu sanılıyordu.
Arabistan’da yaşayan 7.yy insanı için dünya “düz” görünür. Girintileri ve
çıkıntıları olabilir, fakat uzatılmış ve yayılmış düz bir yüzey olduğu
düşünülürdü..

Kuranda yaydık döşedik yazarak çünkü İslam ve kurana göre dünya
yuvarlak olmadığı gibi tam düz de değildir. Bunun neden böyle
düşünüldüğünü Taha 106-107 ayetleriyle açıklamak kolaydır.

Taha-106 “Onların yerlerini dümdüz, boş bir alan hâlinde bırakacaktır.”

Taha-107 “Orada hiçbir çukur, hiçbir tümsek göremeyeceksin.”

Yukarıdaki ayetler kıyamet gününde yeryüzünün nasıl olacağını anlatır. Bu
ayetlerde görüleceği üzere Dağlar, Tümsekler ve çukurlar yok olacak ve
Dünya dümdüz olacaktır. Görüldüğü gibi Kuranda Dünya düz yazmasını
engelleyen çukurlar ve tümseklerin olmasıdır. “Dünyayı döşek gibi yaydık”
sözü Dünyanın şeklini ”düz” den daha iyi anlatabildiği için tercih edilmiştir.
Çünkü döşek tam dümdüz değil biraz pürüzlü yüzeye sahiptir. İnişleri,
çıkışları vardır. Örneğin Dağlar yeri çadır gibi sabitlemek için çakılmış kazık
görevi yapmaktadır.

NEBE-6,7 “Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?”

Hicr-19 “Yeri uzatıp yaydık, orada sabit dağlar yerleştirdik ,yine orada
miktarı ve ölçüsü belirli şeyler bitirdik.”

Söylenmek istenen yatak gibi düz olan Dünyanın sabitlenmesi işlemidir.
Kurana göre dağların görevi yayılıp düzleştirilen döşeğin (yer yüzünün)
dürülmesini önlemektir.

Lokman-10 “O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi
sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı.
Biz gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebattan çift çift bitirdik.”

Araplar, gezgin tüccar hayatı yaşadığından, halı, döşek gibi düz şeylerin
sert hava koşullarında hareket edebileceğine dikkat etmişlerdir. Dolayısıyla
bu cisimler, bir yere sabitlenmeli, saplanmalı ki sarsılmasın ve dürülüp
bozulmasın.
Bilimsel gerçeklerse Kuran’ın söylediğinin tam tersidir. Biliyoruz ki, Dünya;
zaten yayılmış haldeki maddenin kütle çekimi etkisi ile biraraya
gelmesinden oluşmuştur. Yani aslında dünya “yayılmamış” tam aksine bir
araya toplanmıştır. Dünyadan yani yeryüzünden bakıldığında heryer
dümdüz bir tepsi gibi görünecektir elbet. Dikkat ederseniz zaten bütün
kutsal kitaplar yeryüzünden bakışla anlatılmış, dolayısıyla dünyada düzdür
demişlerdir.

Tekvir-1, 2 “Güneş, dürüldüğü zaman, Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman,”

Dünyanın düz olarak düşünülmesini bir kenara bırakırsak Kuranda ve
İslamda güneşin küre şeklinde olabileceği de düşünülememiştir. Defterini
dürmek diye bir deyim vardır. Güneş küre olarak bilinse nasıl güneşin
dürülmesinden söz edilebilir. Ancak düz yüzeyi olan nesneler dürülebilir.
Dürüm yapılabilir. Siz hiç Top’unu dürdüm dendiğini duydunuz mu? Yufka
dürülür. Halı dürülür. Döşek dürülür. Top dürülemez. Gök kubbe dürülemez.
Ancak düz yer dürülüp yayılıp döşenebilir. Güneşin bile düz olduğunu
düşünen İslam ve Kuranın Dünyayı yuvarlak olarak görebilir mi?

Suudi Arabistan’ın baş müftülerinden Şeyh Abdül Aziz Bin Baz’ın fetvası
şöyle: “Kim dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ederse küfür ve delalete
düşmüş olur. Çünkü bu iddia hem Allah’ın, hem Kuran’ın, hem
Peygamber’in reddidir. Bunu iddia eden kişi tövbeye davet edilir. Ederse ne
ala! Aksi takdirde kafir ve dinden dönmüş bir kişi olarak öldürülür. Eğer ileri
sürdükleri gibi Dünya dönüyor olsaydı ülkeler, dağlar, ağaçlar, nehirler,
denizler bir kararda kalmazdı. İnsanlar batıdaki ülkelerin doğuya, doğudaki
ülkelerin batıya kaydığını görürlerdi. Kıble’nin yeri değişir, insanlar kıbleyi
tayin edemezlerdi” (Kaynak: “Dünya’nın Sakin Güneş’in Hareketli
Olduğuna ve Gezegenlere Çıkmanın İmkansızlığına Dair Akli ve Hissi
Deliller”adlı kitabı.1975)

Müslüman halk ve İslamcılarda bundan farklı düşünmüyorlardı. Bunu
yadırgamıyoruz yerçekimi denen kanunu bilmeyen her insan aynı şekilde
düşünür. Yerçekimini bilmeyen insanlar. Dünya yuvarlak olursa Dünyanın
alt tarafında olanlarının düşmeleri gerekir diye düşüneceklerdir. Böyle
düşünülmesi gayet doğaldır. Bilimle uğraşmayan insanların düşüncesi bu
şekildedir.

Kuran’da yazan tüm bu ayetlerden çıkarılacak sonuç;

Dünyanın düz bir şekilde yayıldığını, Gökyüzünün düz bir sayfa kağıdı gibi
dürülebileceğini, Göklerin (veya evrenin) yükseltildiğini, Güneşin doğduğu
ve battığı “belirli iki nokta” olduğunu ve En doğu vede en batı arasında
kalan yerin “en büyük uzaklık” olduğunu anlatmaktadır. Bütün bu
anlatımlar küre şeklinde bir Dünyada ve günümüz astronomi bilminin
ortaya koyduğu Evren gerçekleri ile açıklamak mümkün değildir. Bu
ayetlerin mantıklı açıklaması ise Kuran’da Dünya merkezli Evren ve düz
Dünya modelinin anlatıldığıdır.
09- BİLİM VE İSLAMİYET
1-Bilimsel Kanıtlara Göre Evren, Dünya ve Canlılar
Bilim deneylerle doğruluğu ispatlanmış gözle görülür elle tutlur yada deney
araçları ile doğrudan yada dolaylı olarak varlığı fiziksel olarak kanıtlanmış
gerçeklere dayanır ve böyle ilerler. Bugune kadar ve muhtemelen
sonsuzluğa kadar ne Tanrı nede melek cin gibi hayali varlıklar ispatlanmadı
ve ispatlanamaz. Bunlar bilimin anlayışına tersdir. Bugüne kadar bilim din
sayesinde değil dine rağmen gelişmesine devam etmiştir ve edecektir.
Evrenın buyuklüğüne bakan biri dinlerin saçmalık olduğunu rahatlıkla
anlayabilir.

Evrenin yaşı : 13.7 milyar yıl

Evrenin çapı (bilinen) : 94 milyar ışık yılı

Dünyanın yaşı : 4.5 milyar yıl

İlk canlılar : 3.8 milyar yıl

İlk gelişmiş canlılar : 600 milyon yıl

İlk ilkel insan : 3.2 milyon yıl

İlk modern insan : 200 bin yıl

İlk semiavi din : 3.250 yıl

Gördüğünüz gibi İnsanlık tarihinin ancak 0,001 süresince dinler mevcut. Bu
süreden öncesi dönemlerde ise insanlar tam anlamıyla doğanın bir parçası.
Dinler ancak insan bilincinin gelişimi sonucunda oluşmaya başlamış ve
yazının icadından sonrada günümüzde inanılan dinler şekillenmeye
başlamıştır. Dinlerin gerçek dışı olduğunu sanırım bundan daha net
hiçbirşey anlatamaz.

Tanrı varsa bile neden insanlarla iletişime geçsin? Üstelik tanrının ne varlığı
neden yokluğu ispatlanamaz. Tanrı kavramı ile ilgili bir arkadaşımız bir
paradoks yazmıştı; Tanrı varsa ve herşeye gücü yetiyorsa kendinden daha
güçlü bir tanrı yaratamaz mı? Tanrı varsa ve sonsuz gücü varsa sonsuz
başka varlıklar da yaratabilir.

Böyle iç çelişkiler taşıyan bir kavram olamaz bunun çıkışı belkide evren
tanrıdır. Çünkü evren içinden yeni evrenler oluşabilir ki bilim çoklu evrenler
kavramını ortaya atmaktadır. O zaman yaratıcı evrense bilinçsiz olmuş olur
ve insanlarla iletişime geçemez. Bilinçsiz bir güce zaten Tanrı denemez.
Yada tanrı diye bişey yok ki diyerek kestirip atmak gerekir bence mantıklı
olanda bu. Olmayan bişey iletişime geçebilir mi?
Ölüm Nedir?

Bilincin yok olması (bizi biz yapan herşey düşüncelerimiz karakterimiz
anılarımız bunlar beynimizde biyolojik yöntemlerle depolanan bilgidir) ki
insanların ruh diye tanımladığıda bu olsa gerek.

Bedeninde biyolojik ve kimyasal dönüşüme uğraması (örneğin bedenin
yakılması kimyasal dönüşüm ve bedenin çürümesi biyolojik dönüşüm)

Ölümden sonra hayat veya ölümsüzlük diye bişey yoktur. Ölümsüzlük eğer
yaşlanmayı durduracak bilimsel gelişmeler olursa belki mümkün olabilir,
ama ölümden sonra hayat yoktur.

2-Müslüman Mantığı ve Bilimsel Düşünce
Dindardaki zihniyet öyle terstir ki, bir cümleden ne anlaşılacağı ve
cümlenin doğru olup olmadığı, cümleyi söyleyen kişiye bağlıdır. Yoksa
mantığa, akla, bilime, sağduyuya değil. Neyin doğru olduğuna baştan karar
verilmiştir. Cümle bu karara göre test edilir. Karar cümlenin test
edilmesinden sonra, bu testin sonucuna göre verilmez. Yoksa olur ya,
maazallah, dogmalarıyla çelişen bir şeyleri kabul etmek zorunda
kalabilirler. Öyle bir riske girilir mi hiç?

Doğrunun ne olduğuna testten önce karar verirler. Ondan sonra da kalkıp
dinin ne bilgilerinin, ne de yönteminin bilimle çelişmediğini söylerler.
Kuran’a göre evren 6 günde yaratılmıştır dersin. Oradaki gün bizim
bildiğimiz gün değil derler. Allah yeryüzünü yaygı gibi yayıp uzatmış,
dağları da destek olsun diye direk gibi dikmiş kurana göre dersin. Bunlar
mecazi anlatımlar, öyle değil o iş derler.

Yakın göğü insanlar gece yön bulabilsinler diye yıldızlarla kandil gibi
süslemiş ve bu gök boşluğunda kuşlar uçar kurana göre dersin. Yıldızlar
için, yeryüzünden bakan insanin bakış acısından bir anlatım bu derler.
Mantıksız bir yön bulmazlar, kuşların uçtuğu gökten ise uzayın değil, yakın
atmosferin kastedildiği yorumunu yapıp, yine kendilerini rahatlatırlar.

Âdem – Havva hikâyesine bakıp, Evrimsel gerçekleri eğer bilmiyorlarsa
veya dini önderleri “Evrim yanlıştır” demişse, bu hikâyeyi olduğu gibi alır,
yorumlamadan, ilk anlamıyla, olduğu gibi inanırlar ve bilimi reddederler.
Yok, eğer, o kadar kati bir tutumları yoksa veya bu konudaki bilimsel
bilgilerden biraz haberdarlarsa, o zaman ortaya evrim’in kuran’da da
olduğunu söyleyen evrimci İslamcılar çıkar. Âdem ve Havva hikâyesini bu
sefer sembolik, simgesel ve düz anlamıyla alınmaması gereken bir şey
olarak yorumlarlar.

Neyi düz anlamıyla alıp, neyi yorumlayacaklarına itiraz edilecek gerçeğin
ne derece açık olduğuna göre karar verirler. Bilim bir şeyi artik şüpheye yer
bırakmayacak kadar açık bir biçimde göstermişse, o konuda bilimle çelişen
dini anlatımları yorumlayıp mecazlandırırlar. Eğer henüz bilimsel olarak o
konuda kesinlik yoksa bağlayıcı bilgi yoksa o zaman dini anlatımı doğrudan
alır, ilk anlamında diretirler. Bu zihniyet, öyle bir zihniyettir ki, “Ay beyaz
peynirden yapılmıştır” diye bir cümle söylerseniz kendisine, bu cümleden
ne anlayacağına cümlenin nereden alındığına göre karar verecektir:

Eğer bu cümlenin bir çocuk masalından alındığını söylerseniz, doğaldır,
saçma zaten, masaldır deyip geçecek. Eğer cümlenin bir insanin iddiası
olduğunu söylerseniz, bu kişinin bilgisizliğinden ve anti bilimselliğinden
dem vuracak. Eğer cümlenin İncil’de geçtiğini söylerseniz, doğaldır, zaten
tahrif edilmiş kitap diyecek. Eğer cümlenin Kuran’da geçtiğini söylerseniz,
bu sefer “Acaba bu cümlede ne demiş olabilir?”, “Bu cümleyi nasıl
anlamalıyım ki bilimle çelişmesin” diyecek. Ona göre de yorumlar yapacak.
“Efendim, burada Ay’ın rengi ile ilgili sembolik bir anlatım yapılmakta, vs”
tarzında yorumlama yoluna gidecektir.

İste Müslüman mantığı böyle ters bir mantıktır. Bu kadar şartlanmış ve bu
kadar anti bilimseldir. Bu yüzden Müslüman ülkelerden hiçbir bilimsel buluş
çıkmaz. Hıristiyanların radikal kesiminden de aynı nedenle bilim insanı
kolay kolay çıkamaz.

Bilim adamları arasında yapılan anketlere baktığınızda, uzman bilim
adamlarının ezici çoğunluğunun ya Ateist, ya Agnostik, ya da Panteist veya
Deist olduğunu görürsünüz. Bu durumun sebebini anlamak zor değil.
Çünkü Teist mantalitenin anti bilimselliği çok açık.

3-Belli Başlı Bilim Dışı Ayetler
Kur’an’daki en önemli çelişki ve yanlışlar, bilimdışı ayetlerdir. 14 yüzyıl
önce yazılmış bir kitapta bu tür hataların olması gayet doğaldır. Ancak bir
kitabın Allah tarafından gönderildiği iddia edildiğinde, içindeki bilimsel
çelişkiler normal karşılanamaz. Böyle bir iddiaya karşın bilimsel konularda
tüm yazılanların doğru olması gerekir. Aşağıda örneklerini sunacağımız
ayetler, o dönemin toplumlarında yeterince bilinmediği için tepki
görmeyen, ancak günümüz bilim dünyasında kabul edilemeyecek derecede
akıldışı, bilimdışı iddialar içermektedir. Belli başlı bilim dışı ayetleri görelim.

A-Canlıların özelliklerinin bilinmemesinden doğan bilimsel yanlışlar:

1-Spermin testislerde üretildiğinin bilinmemesi:

Tıp biliminde dişi üreme hücresi olan “oocyte” nin yumurtalıkta, erkek
üreme hücresi olan “sperm”in ise testiste üretildiği bilinmektedir. Ancak
Tarık suresinde şöyle yazar:

Tarık 5-8″İnsan neyden yaratıldığına bir baksın. Bel kemiği ile kaburgalar
arasından gelip atılan bir sudan yaratıldı. Şüphesiz (Allah), onu yeniden
döndürmeye kudretlidir.”
Bilime ters olan bu ayetin ikna edici bir izahı yoktur. Buna rağmen kimi
İslamcılar, bel kemiği ile kaburgalar arasından çıkanın sperm değil, insan
olduğunu iddia eder. Kimi İslamcılar, bu ayeti testislerin başlangıçta
yukarıda olmasıyla izah etmeye çalışır. Ama hiçbiri ayetin bilime
uygunluğunu ortaya koyamamıştır.

2- Kalbin beyin fonksiyonlarına sahip bilinmesi:

Kur’an’da insan beyninden hiç söz edilmemiştir, çünkü bilinmez. Halbuki
beyin, insanı insan yapan organdır. Beyin bilinmediği için duygular,
düşünceler kalbin fonksiyonları olarak belirtilmiştir.
Örneğin Bakara suresi 97. ayetinde; Cebrail’in Kur’an’ı peygamberin
kalbine indirdiği yazılmıştır. Bilim ise, bilgilerin ve hafızanın beyinde
saklandığı kanıtlamıştır. Yine Bakara suresi 260. ayetinde İbrahim’in
kalbinin tatmin olması için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini
istediği yazılıdır. Halbuki tatmin olan, ikna olan kalp değil, beyindir. Birçok
ayette de kalbin mühürlenmesinden söz edilir.

Şura-24 “Yoksa onlar, senin hakkında: “Allah’a karşı yalan uydurdu” mu
diyorlar? Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler. (…)”

Tegabun-11 “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim
Allah’a inanırsa, Allah onun kalbine hidayet verir. Allah, her şeyi hakkıyla
bilendir.”

Hidayet verilecek olsa, verileceği organ kalp değil, beyin olmalıdır.
İslamcılar bunu, bugün de sevginin, merhametin kalple ifade edilmesiyle
açıklar. Tersine bu ifade şekli, dini inançlardan kaynaklanarak oluşmuştur.

Bazı İslamcılar ise kalbin de beyinsel fonksiyonlara sahip olduğunu iddia
eder. Bu iddianın hiçbir bilimsel yanı yoktur. Kalp, sadece kan pompalayan
bir organdır ve beyin işlevlerinin hiçbirine sahip değildir. Bu yanlış,
müteşabihlikle de izah edilemez. Kalple ilgili birkaç ayetin müteşabihliği
olsa da, Kur’an’ın tamamında ve onlarca ayette bu şekilde geçmesi, böyle
bilindiğinin göstergesidir.

3-Her canlının çift yaratıldığının sanılması:

Zariyat-49 “Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş
yarattık.”

Her canlı çift değildir. Bakteriler, tüm canlılardan kat kat fazla sayıda ve
etkinliğe sahip varlıklardır. Eşleri olmayıp bölünerek çoğalırlar. Ama
görülüyor ki Kur’an’ın yazarı, ya bakterileri, virüsleri bilmiyor ya da onları
canlıdan saymıyor.

4-İnsanlar için sadece 8 çift hayvan yaratıldığının idda edilmesi:
Zümer-6 “Sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini var etmiştir;
sizin için hayvanlardan sekiz çift meydana getirmiştir. (…)”

Enam-143 “Sekiz çift yarattı: Bir çift koyun, bir çift keçi. (…)”

Enam-144″Deveden bir çift sığırdan da. (…)”

İnsanların faydalandığı hayvan sayısı sekizden çok daha fazladır. Bazı
İslamcılar, ayetin çiftlik hayvanlarını kastettiğini öne sürerse de 8 çift
hayvan yine çok azdır. İnsanlar bu sayılan hayvanların dışında at, eşek,
tavuk, ördek, hindi, tavşan, balık, lama, kanguru, geyik, fil ve daha birçok
hayvandan yararlanırken sadece 4 çeşit hayvan sayılması ve 8 çift olarak
ifade edilmesi ilginçtir.

5-Tatlı suda inci ve mercan yetiştiği:

Rahman suresi 19-22 ayetleri ile Furkan suresi 53.ayetinde geçen iki
denizin birbirine salındığı-karıştırıldığı ama aralarında bir engel olduğunu
yazan ayetlerde denizlerden birinin suyunun içilebilen tatlı su olduğu,
diğerinin acı ve tuzlu su olduğu yazılıdır. Rahman-22′de her ikisinde de inci
ve mercan yetiştirildiğini yazar. Halbuki tatlı suda inci ve mercan yetişmez.
Suni olarak inci yetiştirilse bile mercan hiç yetişmez. Ayrıca mucize
uydurmacıları, ayetteki iki denizin karışmamasını mucize diye sunmaya
çabalarlar. Ki denizlerin karışmamasıda gerçek dışıdır.

6- Ortadoğu dışında yaşayan canlılardan hiç bahsedilmemesi:

Kur’an’da adı geçen bütün bitki, hayvan ve diğer doğa varlıkları
Ortadoğu’ya özgüdür. Diğer bölgelere ait olan canlı-cansız varlıklardan söz
edilmez. Örneğin çölden bahsedilir ama gölden, ormandan bahsedilmez.
Kar, buz, dolu, sis gibi bölgede görülmeyen doğa olayları Kur’an’da
geçmez. Portakal, mandalina, karpuz, kavun, ceviz, fındık, patates gibi
bölge dışı bitkisel ürünlerden, kanguru, lama, pelikan, fok gibi bölge dışı
hayvanlardan bahsedilmez.

B-Dünyanın ve Evrenin bilinmemesinden doğan çelişkiler:

1- Güneşin kara bir balçığa batması:

Eski toplumlar, dünyanın da güneş, ay ve yıldızlar gibi bir gök cismi
olduğunu bilmezlerdi.
Yere göre güneşin hareket ettiğini sanır, doğuda bir yerden doğup batıda
bir yerde battığını düşünürlerdi. Bazı filozoflar, asıl dönenin güneş değil
dünya olduğunu keşfetmiş olsalar da, insanların çoğu bu bilgiden
habersizdi. Kur’an’da anlatılan Zülkarneyn hikayesine bakalım

Kehf-86″Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, kara bir
balçıkta batıyor buldu.(…)”
Dünyayı göğün altında uçsuz bucaksız bir yer olarak gören ve göz
yanılmasından dolayı güneşin dünyanın batısında bir çamur gözesine
battığını sanan bir yanlış bilgiye sahip olunduğu anlaşılmaktadır. Bu ayet,
İslamcılar tarafından güneşin sanki okyanusta batıyormuş gibi görünmesi
olarak açıklanmaya çalışılır. Öyle olsa, ayette “sanki” sözcüğü olurdu ama
yoktur ve bazı mealciler bu kelimeyi parantez içinde ayete ekler.

2- Dünyanın tüm evrenden daha uzun zamanda ve daha önce yaratılması

Evrende milyarlarca galaksi olduğu ve her galaksinin milyarlarca güneş
sistemine sahip olduğu ve dolayısıyla dünyamız gibi sayısız gezegenin
olduğu artık biliniyor. Bu bilgilerden yoksun olan eski toplumların yaratılış
mitlerinde ise sadece yer-gök geçiyor. Altta uçsuz bucaksız bir yer ve üstte
gök kubbe. Füssilet suresinde de yer ve göğün yaratılışı bu bakış açısıyla
anlatılıyor. Bu konu daha önce ayrıntılı anlatıldığı için burada tekrar
etmiyorum.

Özetle Ayetlerde dünyanın dört günde ama 7 göğün yani evrenin iki günde
yaratıldığı öne sürülüyor. Evrenle kıyaslandığında; okyanusta bir çakıl
tanesi gibi olan dünyanın yaratılışının hem evrenden önce, hem de evrenin
iki misli zamanda yaratıldığı iddiası bilimsel olabilir mi?

3- Yıldızların göktaşları ile karıştırılması

Mülk-5 “Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık.
Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını
hazırladık.”

Kandille kastedilen yıldız. Ama yıldızın ne olduğu bilinmiyor. Boyutları çok
küçük sanılıyor. Günümüzde bile göktaşları düşerken yıldız kaydı denir. Bu
ayetten anlaşıldığı gibi düşen gök taşları ile yıldızlar karıştırılmış. Güneş ile
yıldızlar farklı düşünülüyor.

4- Göğün yere düşmemesi için tutulduğu:

Hacc-65 “Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri sizin hizmetinize sundu.
Ve emriyle denizde seyredip giden gemileri de. Göğü de izni olmaksızın
yere düşmekten o tutuyor. Gerçekten Allah insanlara çok şefkatli, çok
merhametlidir.”

Göğün tutulmadığı takdirde dünya üzerine düşeceğini hangi bilim adamı
söyleyebilir?
Milyarlarca galaksi, katrilyonlarca yıldız ve gezegenlerin dünyaya
düşebileceği düşünülebilir mi? Ama dünya gökte bir cisim değil de, gök
dünyanın üstünde sanılırsa; göktekilerin yere düşeceği zannına
kapılınılabilir ki Kur’an’ın yazarı da bu yanılgıya düşmüştür.

5- Cennetin genişliği göklerle yer kadar mı?
Al-i İmran-133 “Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan
cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.”

Yer’den kastedilen dünya gezegeni olduğuna göre; dünya da, uzayda diğer
gök cisimlerinden biri olduğuna göre; “gök ile yer kadar” demek saçma bir
ifadedir. Bu da, önceki örneklerde olduğu gibi göğün dünya üzerinde bir
kubbe olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.

6- Ayın bir nur, bir ışık kaynağı olduğu:

Yunus-5 “O’dur ki Güneş’i bir ışık yaptı. Ay’ı da bir nûr kılıp, ona birtakım
konaklar tayin etti ki yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz.”

Ay’ın bir nur olmadığı sadece geceleri güneşten aldığı ışığı yansıttığı
biliniyor. Kuran yazarlarının ayın ışık kaynağı olmadığını bilmediği için
gündüz ay’ı göremeyen ve gece aydınlık verdiğini görenler onun verdiği
ışığı nur sanıkları anlaşılıyor.

C-Matematiğin bilinmemesinden doğan hata:

Kurandaki usullere göre miras dağıtımları üç farklı sonuç vermektedir,
Mirascıların miras haklarına göre değişen bu sonuçlara göre sırayla

1 Miras Artar

2 Miras Eşit dağıtılır

3 Miras eksik gelir

Kurandaki Matematik hatası budur. Sözde allah kelamı olan bir kitapta her
durumda mirasın eşit ve hakkaniyetli dağıtılmasını sağlayıcı hükümler
beklenir. En basitinden kuran ayetinde namazın nasıl kılınacağını tarif
etmeyip namazı kılın diyerek ayrıntıyı ümmetine bıraktıysa tekbir kelimeyle
mirası eşit dağıtın diyerek daha adil hükümler içerebilirdi. Oran hatalarını
giderebilmek için avliye ve reddiye yöntemine başvurulur. İlköğretim
seviyesindeki bir oran hesabında hata yapılmış olması, Kuran’ın insan
ürünü olduğunun en önemli kanıtıdır.

D- Doğaüstü inançlardan doğan çelişkiler

İlk insanın çamurdan yaratılması, Ayın yarılması, Bedir savaşında melek
ordusunun Müslümanlara destek olması, Kayalıktan deve çıkarılarak Salih
peygambere mucize verilmesi, Firavuna karşı Musa’ya verilen mucizeler,
suların kan olması, tüm ilk doğan erkek çocukların ölümü, kurbağa, çekirge
istilası ve Kızıldeniz’in yarılması, Meryem’in cinsel ilişkiye girmeden İsa’yı
doğurması, İsa’nın bebekken konuşması, ölüleri diriltmesi, Fil vakasında
kuşların attıkları taşlarla orduyu helak etmesi, Süleyman’ın kuşlara, cinlere
hükmetmesi, ayakta öldüğünde asasını kurt yiyip de düşene kadar
öldüğünün anlaşılmaması, Nuh tufanında tüm hayvanlardan birer çiftin
gemiye toplanması gibi Kur’an’da bilimsel yasalara ters, doğaüstü,
insanüstü mucize iddialarına bolca rastlanır.

Sonuç

Evrensel olduğu öne sürülen bir kitapta yer alan tek bir bilimsel hata dahi,
o kitabın evrensel olamayacağının kanıtıdır. Kaldı ki Kur’an’da onlarca
bilimdışı ayet mevcuttur. 1400 yıl öncesine ait bir kitapta yazılmış
olanların, her çağda ve her yerde geçerli olduğuna inanmak yanlış olduğu
kadar tehlikelidir de aynı zamanda. Böyle bir inanç, o kitabın çağdışı
hükümlerini egemen kılmak ister. Böyle bir inanç, bu kitabı tüm kitaplardan
üstün görür ve bilimi, bilimsel teorileri geri plana atar. Çağdaş yönetimler,
uygar yasalar yerine 14 yüzyıl öncesine ait ilkel kanunları uygulatmak ister.

Nitekim Islâm’ın ortaya çıktığı tarihten günümüze gelinceye kadar, hiçbir
ülkede ve hiçbir dönemde demokratik doğrultuda bir gelişme
görülmemiştir. Kur’ân’a dayalı olarak ne laik ve demokratik bir sosyal
düzen kurma, ne de toplumsal kalkınma mümkündür. Çünkü Kur’ân,
teokratik sistemler dışına çıkılmasına ve akılcılığa olanak tanımadığı gibi,
ekonomik olarak da gelişmeye yönelik girişimlere fırsat vermez. Günümüz
dünyasında İslam ülkelerinin durumu bunun kanıtıdır. Gelişmiş, kalkınmış
ülkeler içinde tek bir İslam ülkesi yoktur. Üstelik tümü, demokratik
yönetimlerden yoksundur. Hala kadına oy hakkı verilmeyen, kadının
çalışmasına, araba kullanmasına izin verilmeyen ülkeler mevcuttur.
Dünyada köleliğin bile en son Suudi Arabistan’da kaldırılmış olması da bir
tesadüf değildir.

4-Deniz Sulari Karismaz mı?
Kuran’daki Rahman ve Furkan surelerinde iki denizin birbirine “kavuştuğu”
ama “karışmadığı”na dair bir olay, Tanrı’nın gücünün delili olarak gösterilir
Söz konusu ayetleri bir kaç değişik meal ile aktaralım:

Rahman-19 (Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine
kavuşuyorlar 20 (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip
karışmıyorlar.

Rahman-21 O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Rahman-22 O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.

Rahman-23 O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Furkan-53 “O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki
denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici
bir engel koyandır”

Yani elimizdeki bilgiler nedir?
1-Birinin suyu tatlı, diğeri tuzlu iki adet su gövdesi var Tatlı olan içilebilir bir
su (susuzluğu giderici ve ferahlatıcı tanımı yapılıyor)

2-Bu iki su birbiriyle karşılaşıyor ama aralarındaki bir perde yüzünden
karışmıyorlar

3-Bu iki suda da mercan ve inciler bulunmaktadır

Bu bilgilere ek olarak, bazı mucizeci sitelerde “yüzey gerilimi yüzünden iki
su kütlesinin karışmadıkları” veya bunu fark eden Jacques Cousteau’nun
İslam’ı kabul ettiği gibi detaylar verilir Hatta bunu Cebelitarık boğazındaki
Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’in sularının karışmadığını farkettikten sonra
yaptığı söylenir.

Deniz suları gerçekten karışmaz mı?

Deniz suları ve genel olarak farklı yoğunlukta sular kesinlikle Karışır
Karışmaması gibi bir şey söz konusu değildir. Okullarda anlatılan fen
derslerinde farklı sıcaklık ve yoğunluklara sahip (aynı türden) sıvıların
karışmasının geciktiğinden bahsedilir Denizlerde de aynı durum söz
konusudur Genel olarak daha tuzlu ve soğuk su derinlere çökerken daha
sıcak ve tuzsuz su yüzeye yaklaşır Dikkat edilmesi gereken nokta, bu su
gövdelerinin birbiriyle etkileşimidir Bu su kütlelerinin arasında “perde”
benzeri bir sınırlandırma yoktur Bunun yerine iki su kütlesi arasında
gradyan yani aşama aşama bir geçiş vardır.

Eğer iki su kütlesi yeterince uzun süre aynı ortamda kalırsa tamamen
homojenleşene kadar karışmaya devam Eğer okyanusta olduğu gibi
akıntılar ayrı sıcaklıktaki ve tuzluluktaki su kütlelerini hareket ettirirse
aradaki gradyan (suların karışmaya başladığı) bölge kalacak ve temas
noktasına uzak olan sular karışamadan akmaya devam edeceklerdir Fakat
bu iki su kütlesi arasında aşılamayacak olan bir perde olmasından değil,
farklı sıcaklık ve yoğunluktaki suların karışmasının homojen kütlelere göre
daha geç olmasındandır.

Rahman suresindeki iki deniz (tuzlu su gövdeleri) in görünmeyen bir
perdeyle karışmaması, ancak yeni karşılaşmış su gövdeleri için geçerlidir
Bu gövdelerin de arasında bir perde yoktur, Aksine bir biriyle etkileşime
giren ve homojenleşmeye başlamış bir ara kütle vardır. Bu kütle bir perde
değil, karşılaşan iki suyun karışımı olan bir “ara form”dur.

Eğer denizlerin birbirine karışmadığını iddia ediyorsanız denizler arası
akıntıları da inkar ediyorsunuz demektir. Ama denizler arası akıntılar
bilinen bir gerçektir. Denizler arasındaki akıntıların (yani karışmalarının)
başlıca nedenleri aşağıdadır.

1-Gelgitler,
2-Denizler arasındaki yükseklik farkı (yağışlar, buharlaşma ve akarsular
nedeniyle),

3-Denizler arasındaki sıcaklık farkı,

4-Denizler arasındaki tuzluluk farkı,

5-Rüzgar,

Denizlerdeki tuz sürekli difüzyon halinde olmasına ve sürekli dalga ve
akıntılarla karışmasına rağmen neden tuzluluk oranlarında ufak da olsa
fark vardır? Çünkü denizlere sürekli bir su girdisi ve çıktısı vardır. Örneğin
Karadeniz.. Akarsuların bolluğu, yağışın fazla ve buharlaşmanın az olması
nedeniyle tuzluluk düşüktür. Ancak Kızıldeniz’e baktığımızda akarsuların
azlığı, yağışların çok düşük olması ve buharlaşmanın çok fazla olması
nedeniyle tuzluluk diğer denizlere göre yüksektir. Eğer denizler
karışmasaydı Kızıldeniz’in kuruyup bitmesi gerekirdi. Tuzluluğu etkileyen
etmenler şunlardır:

1-Akarsular,

2-Buharlaşma,

3-Yağışlar,

4-Eriyen Buzullar,

5-Denizler arası akıntılar,

İşte denizlerin tuzluluğu bu yukarıda sayılan etmenler ve tuzun difüzyonu
etkisiyle belli bir tuzluluk oranında dengelenir. Bu, o denizin ortalama
tuzluluk oranıdır.

Furkan suresinde ki ayette bahsi geçen biri tatlı ve tuzlu su kütlelerine
gelecek olursak, burada da bir karışmama söz konusu değildir ve bunun
kanıtı da nehirlerin denize döküldüğü yerlerdir Denizlere dökülen tatlı su,
deniz suyuyla karışır ve homojenleşir Denizlerde tuzlu suyla karışmamış
serseri mayın gibi dolaşan tatlı su gövdeleri yoktur Bu sular, homojenleşir
ve karışırlar Aralarında bir perde yoktur.

Denizlerin birbirine karışmadığını iddia etmek fizik, kimya, coğrafya
bilimlerine tecavüz anlamına gelir. Birbirine karışmayan komşu denizler
yoktur. Ancak yukardaki sebeplerden bu karışım bazı bölgelerde daha
yavaş ve daha düşük oranda gerçekleşmektedir. Fakat karışmama,
”görünmez duvarla birbirinden ayrı durma” gibi olgular kesinlikle söz
konusu değildir.

Cebelitarık karışmıyor mu yani?
Mucize iddiacılarının ”denizlerin karışmaması” konusunda verdikleri
meşhur örneklerden biri de Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nu birleştiren 60 km
uzunluğundaki Cebelitarık Boğazıdır. Oysa Cebelitarık boğazı’nda da aynı
durum sözkonusudur.

“Boğazda önemli bir su değişimi gerçekleşir. Doğu rüzgarlarınca
engellenmez ise boğazın merkezinden doğuya doğru iki kol halinde bir
yüzey akıntısı akar. Bu yüzey akıntısı su yüzeyinden yaklaşık 100 m.
aşağıda batıya doğru akan daha yoğun, soğuk ve tuzlu bir akıntının
üstünde yer alır. Böylelikle boğaz Akdeniz’ in giderek küçülen bir tuz
gölüne dönüşmesini önler.”

(Ana Britannica Ansiklopedisi’ Cilt 3, sayfa 426)

Anlaşıldığı üzere yüzeyde bir akıntı olduğu gibi derin kısımlarda da ters
yönde bir akıntı vardır. Ayrıca Akdeniz eğer Atlas Okyanusu’ nun bu suları
ile beslenmeseydi sıcaktan buharlaşacak ve bir tuz gölüne dönüşecekti.

Kaptan Coustea’nun Müslüman olduğu yalanı

Konuyla ilgili olarak uydurulan bir diğer iddia da Kaptan Cousteau’nun
Cebelitarık’ta gördüğü bu bulgu üzerine Müslüman olduğudur. Fakat bu
iddiayı destekleyecek hiçbir kanıt ya da herhangi bir işaret olmadığı gibi
aksine 1991′de Cousteau vakfı tarafından kesin olarak yalanlanmıştır.

Sayın Charles TUCKER

11A Chemin de Pennachy 69230 ST GENIS LAVAL FC/DC Paris, Kasım 2,
1991

Sayın ilgili, Mektubunuzu aldık ve etkinliklerimizle ilgilendiğiniz için
teşekkür ederiz. Saygıdeğer Cousteau, Müslüman olmamıştır ve bu
söylentinin aslı yoktur. Yüksek Saygılarımla..

Didier CERCEAU

chargé de mission (Kurum Sorumlusu/Yetkilisi)

Peki Ayetler’de neden böyle bir yorum yapılmış olabilir?

Hem de iki kere? Aslında su kütlelerinin ayrıymış gibi görünmesi hadisesi
gözlemlenebilir bir olaydır Nehirlerin denize döküldüğü yerlerde nehir
suyunun denizin içine doğru uzandığı gözlemlenebilir. Eğer surelerin
devamlarına bakarsak, sureler gözlemlenebilir olayları göstererek onların
hepsinin Allah’ın işi olduğunu söylemektedir. Suların karışmaması hadisesi
de bu yüzden anormal ya da dönemin insanlarına anlamsız gelmiş bir bilgi
değildir, deniz görmüş her 7yy Arabının bildiği bir şey bile olabilir.
Yoğunlukla ilgili bilgilerin MÖ 2.yy’da yaşamış olan Arşimed’e kadar
uzandığını hatırlatmakta fayda var.
Eee yüzey gerilimi diyorduk?

Su kütlelerinin farklı yoğunluktaki bir başka gövdeyle (gaz, katı, başka bir
sıvı) temas ettikleri yerde oluşan bir tür rezistanstır Suda yürüyen sinekler
suyun yüzeyinde oluşan gerilimden Suyun içine atılan zeytinyağı da benzer
bir gerilimden faydalanır ve karışmaz Ancak burada dikkat edilmesi
gereken şey, karşılaşan iki kütle arasındaki moleküler farklardır Yağ ve
suyu karıştırmak çok zordur, ancak buradaki belirleyici etki yüzey gerilimi
değil, moleküler farklardır Yoğunluk ve sıcaklıkları farklı iki su arasında bu
türden bir moleküler fark olmadığı için yüzey gerilimi burada önemli bir
belirleyici değildir

Sonuç olarak

1-Muhammed zamanından çok önce, tuzlu ve tatlı suların karışmakta
geciktikleri biliniyordu Bu suların hiç karışmadıklarını söylediği için
Kuran’da mucize değil hata bulunmaktadır.

2-Deniz suları ve tatlı sularının karışmasını tamamen ve kesin olarak
engelleyen bir perde yoktur Yüzey gerilimi burada belirleyici değildir.

3-Eğer Rahman ve Furkan surelerinde bahsedilen olay aynı olay ise Kuran
tatlı sularda mercan yaşadığını iddia ederek bilimsel bir hata daha
yapmaktadır

5-Sözde İslam Alimlerine Bir Örnek
Bilindiği gibi günümüzde islam dünyası islamın bilime geçmişte büyük
katkısından bahsederek övünürler. Oysa bilimin ve bilim insanlarının ırkı,
dini ve dili olmaz, bilim insanları tüm insanlığa mal olmuşlardır. Nasıl ki
Hıristiyan bilim adamı veya Musevi bilim adamı denmiyorsa, Müslüman
bilim adamı veya İslam Alimi de denemez. Tabi bu geçmişte yaşamış bilim
insanları ile övünmek sebepsiz değildir. İslam Dünyasında ki geri kalmışlık
ve batının başta bilim olmak üzere hemen hemen her konuda ki muazzam
üstünlüğü Müslümanların genelinde eziklik yaratmıştır. Bunun sonucu
Müslümanlar geçmişte İslam ülkelerinde yaşamış ve bilim tarihine adını
altın harflerle yazdırmış bilim insanları ve bunların başarıları ile övünerek
bu eziklikten kurtulmaya çalışırlar. Bu başarılardan İslama pay çıkarmak ve
böylece biraz olsun bu eziklikten kurtulmak çabası her Müslümanda vardır.
Peki gerçekten bu insanların başarılarında İslamın bir payı var mıdır?

Geçmişte İslam Dünyasında büyük bilimsel başarılara imza atılmıştır. Bu
rededilemez bir gerçektir. Özellikle tıp ve matematik konularında İslam
dünyasında yetişmiş bilim insanlarının modern bilime büyük katkıları
olmuştur. Bu başarıların başlıca nedeni geçmiş çağlarda Sümer, Mısır,
Yunan ve Roma medeniyetlerinde ki bilimsel gelişmelerin sahiplenilmesidir.
İslam Dünyasında yaşamış bilim insanlarının başarısında asıl pay sahibi
İslami öğreti değil, eski Yunan felsefesi, bilimi ve bunları benimseyen
yöneticiler ve bilim insanlardır. Buna eniyi örnek İbni Sina ve onun felsefi
görüşleridir. Bu büyük Bilim adamının İslam Alimi olmasını boşverin kendi
yazdığı eserlerinde ortaya koyduğu düşüncelerini baz alacak olursak
Müslüman olarak öldüğü bile şüpelidir.

İbni Sina (980-1037)

Otobiyografisinde “Ölümden sonraki yaşam” hakkında görüşlerini şu
şekilde dile getirmiştir; “Ölümden sonraki yaşam, dinlerden öğrenilen bir
kavramdır. Ölümden sonraki yaşamın gerçekliliğini kanıtlamak için dini
dogmalara inanmak ve peygamber sözlerini kabul etmek mümkün
değildir.” (Ibn-i Sina ve Teoloji” by Arthur J Arberry)

Ebu Ali el-Hüseyin İbn Abdullah İbni Sina. Aristo felsefesini benimseyen İbni
Sina, İslâmi değerlere farklı yorumlamasına rağmen, şartların zorlaması
nedeniyle müslüman görünmeye özen göstermiştir. İslâmi değerlere farklı
yorumlamasına örneği verecek olursak: Dünyanın ezeli olduğunu, yoktan
yaratmanın imkansız suretiyle meydana geldiğini dile getirmiştir. Bu
görüşe göre İbni Sina bir “Vahdet-i Vücut’çudur”. Ayrıca eserlerinde Allah’ın
cüzleri bilemiyeceğini, cehennem azabının devamlı olmadığını, cismani
dirilişin olmadığını, alemin amaçsız olduğunu ve Peygamber sözlerinin
gerçek değil sembolik olduğunu söylemiştir. (Farabi 1/54, Prof. Dr. Cavit
Sunar, Islam`da Felsefe ve Farabi, 2 cilt, AÜIF Yy.1972)

Ibn Sina yazdığı “Risalet-ül Adhaviye“ ismli kitapta cismani dirilişi açıkca
reddeder. Ona göre bedenin dirilmesi peygamberin zihninde doğan hayali
bir mit’ten başka birşey değildir. O peygamberin bu mit`le kitleleri kontrol
altında tutmaya çalıştığını söylemiştir. [Islam Felsefesi, 105, İslam 149,
Prof.Dr.Fazlur Rahman , İslam, Çev: Doç. Dr. Mehmet Dağ-Doç.Dr. Mehmet
Aydın, Selcuk Yy. 1981, Teymiye 2/19, Şeyhülislam ibni Teymiye, Ibn
Teymiye Külliyatı, 5 cilt, Çev: Kurul, Tevhid Yy.]

Ona göre akla uyğun yaşamak cennet, hayal alemi ise cehennemdir. Hisler
ise kabir alemidir. (Cerrahoğlu 2/43, ,Prof. Dr. Ismail Cerrahoglu, Tefsir
Tarihi,DIB Yy. 2.cilt Ank. 1988) Dolayısıyla bu yaşanan hayattan başka bir
hayatın olmayacağını iddia eder.[Cerrahoğlu 2/42, Farabi 1/54]

İbni Sina ise Farabi’ye oranla Felsefesinde biraz daha fazla İslâmi
kavramlar ve unsur kullanır. Bazıları onun bu özelliğinin, İslâmi çevrelere
sevimli görülme arzusundan kaynaklandığını iddia ederlerse de yanlış bir
düşüncedir. Çünkü araştırıldığında onun Müslüman otoritelere şirin
görünmek gibi bir kaygı taşımadığı görülür. O, İslâmi kavramları ve asıl
anlamlarının çok dışında anlamlar içerecek şekilde kullanarak, kendine
özgü bir felsefe-inanç oluşturmuştur.

Onun felsefesinde İslâm’ı ilgilendiren önemli noktalar şunlardır: O,
Peygamberlikle ilgili olarak, Peygamberin Cebrail gibi bir varlıkla
görüşmesinin imkânsız olduğunu, çünkü peygamberliğin bir tür
parapsikolojik ve metapsişik olay olduğunu belirtir. Kendi düşünce ve
fikirlerinin de “Vahiy olarak nitelenen bilgiden” farksız olduğunu belirtir.
Fakat, İbn Sina’nın inandığı ve düşündüğü yüce varlığın sıfat ve özellikleri
Allah’ınkinden oldukça farklıdır. O en genel anlamıyla Aristo’nun inandığı
tanrı kavramına inanır:

Aristo’ya göre tanrı vardır ve varlığı zorunludur. Ancak onun, yoktan var
etme gibi, bir sıfatı yoktur. Aristo’nun inancındaki tanrı, malzemesini hazır
bulan ve kendi iradesi olmadan bu malzemeye şekil veren bir tanrıdır. Yani
bir anlamıyla mimar tanrı’dır. Üstelikte evrene şekli kendi isteğiyle
vermemiştir. O, evren dışında ve hareketsizdir. Hareketsizdir çünkü hareket
edecek olsa başka hareket ettiriciye muhtaç olur. Onun kainata şekil
vermesi, limonu doğrudan hiçbir etkisi olmadığı halde kişinin ağzını
sulandırması gibidir. Yani madde, tanrı gibi olmak, ona yakın olmak için
biçim kazanır ve tanrıya yaklaştıkça biçimi (formu) artar. Aristo bu
düşüncelerini madde-forum kuramıyla açıklayarak, tanrının maddesiz form
(şekil) olduğunu, saf maddenin ise formsuz olduğunu belirtir. Böylelikle ona
göre tanrı ile formsuz madde (heyûlâ) arasında diğer bütün varlıklar yer
alır.

“Aristo’yu en mükemmel insan, insanlığın “birinci öğretmeni” olarak
düşünen onun düşüncesini tam anlayabilmek için kitaplarını tekrar tekrar
okuyan Farabi ve İbn Sina, tanrı görüşünde de ufak farklılıklarla Aristo’yu
takip ederler. Onlara göre tanrıdan ilk akıl, ondan da ikinci, ikinciden de
üçüncü… Akıllar meydana etmiştir. Tanrının evreni yaratmasının bu akıllar
aracılığıyla gerçekleştiği görüşündedirler. Onlara göre ilk akıldan
başlayarak safha safha diğer akıllara bağlı olarak yaratma gerçekleşir. Bu
şekliyle Tanrı vardır ve yaratıcıdır. Ancak bu yaratmanın yoktan var etme
biçiminde olmaması gerekir. Çünkü onlar yoktan var etmenin imkânsız
olduğunu ve bu imkansızlığın tanrıyı da kapsadığını belirtirler.” [Vahiyden
Kültüre,Yazan, Celaleddin Vatandaş Pınar Yayınları 1991 Baskısı Sayfa 128-
129]

İbn Sina gerçek sistemini Hikmetu’l – Mesrikıyye’de açıkladığını
söylemektedir. Onun sisteminde, yukarıda belirttiğimiz gibi, felsefi bilgilerle
İslâmi bilgiler aynı zamanda birleşir, uyuşmaya çalışılır.

Dünyanın öncesiz (kadim) olduğu düşüncesini ona veren veya onun bu
düşüncedeki hareket noktası. Kur’an olmayıp, Aristo ve Eflatuna ait
kozmogoni metafiziğin ortaya koyduğu sonuçlardır. Bu açıdan ki İbn
Sina’nın sistemi, ortaçağ felsefesinin bütün karakterini taşır.

İbn Sina bir yönden âlemin ezeli olduğunu söylerken, diğer yönden onun
mümkün olduğunu kabul eder. Onun anlayışına göre, âlem Allah’la birlikte
daima vardı. Bir yönden Allah’ın âlemden önce olmayacağı, diğer yönden
de O’nun âlemden önce olduğu kanaatındadır. Böylece ilk bakışta İbn
Sina’nın düşüncelerinde bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Eğer âlem Allah’la
birlikte varsa öncesiz, Allah ona oranla bir önceliğe sahipse mümkün veya
yaratılmış (muhdes)tır. Ancak İbn Sina, bu çelişkiyi şöylece ortadan
kaldırmak ister: ona göre, Allah âlemde zaman itibariyle değil, fakat tıpkı
sebebin sonucundan önce olduğu gibi, öz (zat) ve sıra önceliği itibariyle
öncedir.” [İbni Sina metafiziği, Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ. Sayfa 24 -82 T.C
Kültür Bakanlığı Yayınları 1997 – Ankara]

Görüldüğü gibi, çağının çok ötesinde ki zekasıyla peygamberliğin hayal
ürünü, parapsikolojik bir olay olduğunu ortaya koyan İbn Sina’nın İslâm’da
ki peygamberlik anlayışını benimsemediği ortadadır. Tanrı Allah’ın, alemi
yoktan var ettiği fikrini de kabul etmemektedir. Bu büyük bilim insanına
göre alem, Tanrı Allah’la birlikte ezeli yani başlangıçsızdır. Alem, Tanrı
Allah’ın içinde, bir çocuğun anne karnında olması; bir eşyanın bir bir sandık
içinde olması gibi, Tanrı Allah’la birlikte hep vardı, meydana gelmesi bir
doğum olayı şeklinde açığa çıkmasıdır. Yani İbn Sina’ya göre, Allah alemi
yoktan var etmemiş, kelimenin tam anlamıyla doğum yapmıştır. Ve bu
doğum bir dişinin ister, istemez doğurması gibi, Tanrı Allah’ın iradesi
dışında meydana gelmiştir. Şurası bir gerçektir ki bu düşünce felsefesi,
İslam dinine göre küfür ve şirk olan iddialardır. Bu nedenle İbni Sinaya
İslam filozofu yada müslüman bilgin denmesi doğru değildir.

İbn Sina’nın diğer bir düşüncesi de: İbn Sina’ya göre, Allah kainatı bir bütün
olarak bilmekte olup, tek tek varlıklardan ve olaylardan habersizdir ve
onları bilmemektedir. Örneğin : “Uzay varlıklarının kitle olarak var
olduklarını bilir, fakat Güneş’in, Ay’ın v.s. var olduğunu bilmez; İnsanların
kitle olarak var olduğunu bilir, fakat, insanları ve diğer canlıları tek tek
olarak bilmez, ne yaptıklarından habersizdir,”

İbn Sina’nın bu konulardaki düşüncesi şu şekildedir:“İbn Sina, Tanrı alemde
külli ve umumi bilgiye sahiptir, ama bilgisi tikel ve cüz’i değildir, der.” [Ali
Bulaç, İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe, Vahiy-Akıl İlişkisi, Sayfa 133, Beyan
Yayınları 1994.]

“İbn Sina’ya göre, eğer Allah sonsuz ve değişmez ise cüz’i şeyleri
düşünemez. Allah’ın cûz’i şeyleri düşündüğünü söylemek O’nun tabiatında
değişikliği kabul etmektir; dolayısıyla da özünde bir eksiklik kabul edilmiş
olur. O’nun olgun olması için, hareketsiz olması lazımdır, hareketsiz olması
için de dünyayı bilmemesi gerekir.

“İbn Sina düşüncesinde, Allah hem bilgin (âlim) hem de hayat sahibi
(Hayy)dir. Böylece onun sistemi Allahda ilim ve hayatı birleştirmiştir. O,
bilen ve yaşayandır. Bu yönden Allah’a nisbet edilebilecek tek bilgi, külli bir
bilgidir. O, Allah olarak değişikliği kabul etmez; cüzileri cûz’i ve değişen
olarak bilmez, fakat onları külli olarak bilir. Allah’ın özünde, bilgisi ile
bilgisinin nesnesi arasında arasında ayrılık söz konusu değildir.” [İbni Sina
metafiziği, Prof. Dr. Hayrani ALTINTAŞ. Sayfa 68 -70 T.C Kültür Bakanlığı
Yayınları 1997]

Aslında İbn Sina İslâmi hiçbir hususa inanmamaktadır. Zira İbn Sina,
Kainatın, Tanrı Allah’ın müdahalesi ve gayesi olmaksızın geldiğine
inanmaktadır. Bu felsefesini eserlerinde açıkça ortaya koymuş büyük bir
bilim insanıdır.
İslam çoğrafyasında yaşamış ve şimdilerde İslam Alimi denerek
başarılarından İslama pay çıkarılan pekçok bilim insanının boşverin
başarılarında İslamın pay sahibi olmasını Müslüman bile denemiyeceği
açıktır. İsanlığa büyük hizmetleri olmuş bu değerli insanlar her ne kadar
şimdilerde Müslüman zannediliyorlarsada pekçoğu yaşadıkları dönemde
dinden çıktılar suçlamasıyla kafir ilan edilmişler, bilime hizmet için
yaptıkları değerli hizmetler İstanbul Rasathanesi’nin yıkılmasında olduğu
gibi yaşadıkları dönemde yok edilmeye çalışılmıştır.

Küçük bir örnekle konuyu kapatalım Ebu Bekr Muhammed İbn Zekeriyye Er
Râzi’nin filozoflarla ilgili görüşlerine bakalım sizce bu sözleri söyleyen biri
Müslüman olabilir mi? ”Bütün insanlar yaradılıştan eşittir. Peygamberlerin
hiçbir akli ve ruhi üstünlükleri yoktur. Mucizeler birer vakıa değil,efsanedir,
tek olan ezeli hakikate aykırıdır. Filozofların eserleri insanlık için mukaddes
kitaplardan çok daha faydalıdır”. (İslam Düşüncesinin Yapısı, Süleyman
Uludağ, sy. 240.)

6-Ruh Bilimsel Yönden Gerçek Dışdır
İlk olarak şunu net ve kesin bir biçimde, altını çizerek ve kalın harflerle
belirtelim: “Ruh” diye bir olgunun bilimsel HİÇBİR geçerliliği yoktur. Ruh,
tamamen sahte-bilime ve dine ait bir tabirdir. Hiçbir canlıda, “beden” ve
“ruh” diye bir ayrım yoktur. Ruh, insanların beyin fonksiyonlarına yani sinir
sisteminin uyarı ve hastalıklarına anlam verememesinden doğan bir “bilim-
dışı boşluk doldurucu” tanımlamadır., tıpkı bazı anlam veremediğimiz diğer
olgular için aklımızda yarattığımız başka kavramlar gibi. Dolayısıyla “Ruh”
sadece insan bilincini tanımlayan bir kelimedir.

Tek hücreli canlıları ele alalım. Neticede bunlar da canlı, yani ”ruh”u var.
Zaten eğer onların ruhu olmadığı iddia edilirse, o zaman canlılık için ruh
gerekmediği sonucu çıkar. Bu canlılar bölünerek çoğalıyorlar. Mesela, bir
amip ikiye bölünüp iki amip haline geliyor. Şimdi bu durumda bu canlının
ruhu da mı ikiye bölünüyor? Ruh böyle bölünebilen birşey mi? Biz diyoruz
ki insanın bilincine ”ruh” denir ve insanın beyin fonksiyonlarının ürünüdür.
Beyin ölünce de ruh yani bilinç sonsuza dek yok olur. Tanrıya inananlar ise
buna hayır beyin ölse bile ruh yaşar çünkü beyinden bağımsızdır,
maddeden etkilenmez diyorlar.

Böyle düşünen müminlere şu soruları soralım; Bir insanda beyin ölümü
durumunu ele alalım. Beyin öldüğünde vücut hala canlı, yani kişinin kalbi
atıyor ve hayatta, ama bilinci kapalı! Şimdi bu durumdaki birinin ruhu ne
oluyor? Kalbi de durana kadar karanlıklar içinde mi kalıyor? Kişi hala canlı
olduğuna göre ruhu bedende demektir. Ama kişinin bilinci kapalı! Yani
beyni öldüğü için bu kişinin ruhu da karanlıklara gömülüyor. O halde ruhun
beyinden bağımsız olduğu iddia edilemez bir hale gelmiyor mu? Yok eğer
beyin öldüğü gibi ruh bedeni terk ediyorsa, o zaman da canlılık için ruh
gerekmiyor demektir. Çünkü ilgili kişi hala nefes alıyor, kalbi atıyor, yani
canlı! Ya da hafıza kaybı durumunu ele alalım. Eğer ruh bedenden
bağımsızsa, hafızasını yitiren kişinin ruhu ne oluyor? Tanrı Allah ruha
bilgisayar gibi reset mi çekiyor? Ve kişi iyileşip de hafızası tekrar
geldiğinde, Tanrı Allah ruhun bilgi donanımını tekrar mı yüklemiş oluyor?

Beyin ameliyatlarında doktorun beynin müdahale edilmemesi gereken bir
kısmına müdahalesi sonucu hastanın kişiliği değişiyor! Bunun örnekleri
tıpta yaşanmıştır. Eğer ruh bedenden-beyinden bağımsızsa bu durum nasıl
açıklanacak? Kişilik de beynin bir ürünü ise, o zaman ruha ne kalıyor?
Kişilik de beyinle birlikte yok olacaksa, o halde ruh ne üzerinden
yargılanacak ahirette? Kaldı ki insan hayatında bildiğimiz herşey fiziksel
özelliklerimize atıfla açıklanır. Bize şu hayatta zevk veren ve bizi biz yapan
herşey yine bedenimizin varlığını gerektirir. Örneğin; şarkı söylemek için
ses tellerine, sevişmek için ilgili organlara, yemek için ağıza ve mideye,
dinlemek için kulaklara, tatmak için dile v.b. her tür faaliyet için, yani
kısacası hayatı yaşamak için ilgili bedensel organlara sahip olmamız
gerekiyor. Zaten bu tecrübelerin toplamı bizde bir hafıza ve bilinç
oluşturuyor ve bize benliğimizi veriyor. Ama eğer ruh bedenden bağımsız
olabiliyorsa ve ölünce de yaşamaya devam edecekse, ruhun ”yaşayacağı”
bu yeni durum gerçekten de ”yaşamak” lafını hakediyor mu? Çünkü
yaşamaya dair herşeyi bedenimizle yapıyoruz.

Öte yandan bizler yaşamdaki faaliyetlerimiz, bedensel isteklerimiz,
yaşamın maddi koşullarının çeşitliliği karşısında edindiğimiz bilgilerimiz,
başka insanlar ve doğayla karşılıklı etkileşimimiz sonucu varoluyoruz;
Benlik duygumuz ve karakterimizi böyle kazanıyoruz, bilgi ve düşünce
dağarcığımız bunların sonucu genişliyor. Tüm bu maddi etkenlerden benliği
(ruhu) koparmak zaten mümkün değil. Ruhu bedenden ayrı düşünmek tüm
maddi tecrübeleri yadsımayı gerektirdiği için, aslında kişinin karakterini,
benliğini, tecrübelerini, düşünce ve isteklerini yok etmek oluyor. Kısaca
değindiğimiz bu noktalar bile bedenden ayrı bir ruhun var olmadığını
anlayabilmek için yeterli değil midir?

10- KURAN’DAKİ ÇELİŞKİLER
1-Kuran’da ki Çelişkilerin Kaynağı

Kur’an’ın hemen her suresinde bir çelişki bulmak mümkündür. Uzun
surelerde ise onlarca çelişkiye rastlanabilir. Çelişkiler; bir ayette söylenenin
başka bir ayette değiştirildiği, farklı ya da tersinin söylendiği
tutarsızlıklardan, ayetlerdeki akıldışı, mantıkdışı, bilimdışı yanlışlardan,
Tevrat ve İncil’e uymayan hatalı hükümlerden ve bilgilerden oluşur. Bu
çelişkilerin tümünü listelemek çok zor. O kadar çok çelişki ve çelişki iddiası
var ki, sayfa sayfa listelere sığmaz. O yüzden çok önemli olanlarını
listelemeye çalışalım:

Nisa-82 “Hala Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o,
Allah’tan başkası tarafından olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki
bulurlardı.”
Bazı islamcılar, 1-2 çelişkinin olabileceğini öne sürüyorlar. Çünkü Nisa-
82′de “birçok çelişki” yazıyormuş. “Bir çelişki” ya da “birkaç çelişki”
demiyormuş! Eğer Kuran ilahi kaynaklı yani “Allah kelamı” ise bir kitapta
tek bir çelişki dahi olmaması gerekir. Ama Kuran’ı okuduğumuza bir ya da
birkaç değil, yüzlerce çelişki bulmak mümkündür.

Apaçık olduğu yazılan Kuran’da aynı konuya değinen birçok ayette
insanları çelişkiye düşürecek, birbirinden farklı mesajlar vardır. Hangisinin
doğru olduğuna İslam alimleri dahi karar verememiş, kendi aralarında
ihtilafa düşmüştür. O nedenle, İslamcı yazarların, ilahiyatçıların, meal ve
tefsircilerin farklı yorum ve iddialarla çekiştiklerine tanık oluruz.

Bu günümüze özel bir durum da değildir, ta başından itibaren ayetlerin
yorumlanmasında ayrılıklara düşüldüğü görülür. Bu ayrılıklar birçok İslam
aliminin kafir olarak nitelenmesine ve öldürülmesine kadar varmıştır ki
bunun en iyi örneği Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı azam Ebu
Hanife’dir.

Allah’tan geldiği öne sürülen diğer kitaplarla arasında varolan muazzam
çelişkiler, diğer kitapların tahrif edildiği iddiasıyla bertaraf edilmeye
çalışılır. Fakat kendi içindeki çelişki ve tutarsızlıklara böyle bir iddiada
bulunulamayacağından; ya çelişkiler kabul edilmez ya da çelişki gibi
görülen ifadelerin böyle görülmesinin çeşitli sebepleri olduğu iddia edilir.
Öne sürülen sebeplerin başında ayetleri herkesin anlayamayacağı,
inanmayanlara ayetlerin farklı görüleceği, ayetleri anlamada dil yetersizliği
olduğu ve eski Kureyş dilinin bilinmesi gerektiği gelir. Diğer taraftan da
ayetlerin evrensel olduğu ve her çağda geçerli olduğuna inanılır. Bir
yandan Allah’ın gönderdiği öne sürülen kitabın anlaşılmasındaki
yetersizliklerden, zorluklardan söz edilirken, diğer yandan hükümlerinin
evrensel olduğunu iddia etmek de bir çelişki değil midir?

Gönderilme amacı insanları doğru yola çağırmak ve öğüt vermek olarak
yazılan kitapta, insanların bir kısmının bu kitabı anlamaması için kalplerinin
mühürlendiğini yazması ne derece tanrısaldır?

İsra-46. Kur’an’ı anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler, kulaklarına da
ağırlık koyarız. (…)

Bu ve benzeri ayetlerde görülmektedir ki daha islamın ilk yıllarından
itibaren Tanrı Allah, herkesin Kuran’ı okuduğunda anlamasını
istememektedir. Neden? Örneğin, müslüman olmayanlar arasında birçok
değerli, saygın, iyi insan vardır. Ama Hz.Muhammed’in peygamberliğini
kabul etmemişler. Yani, saflar karışıktır. Bir tarafta iyiler, diğer tarafta
kötüler şeklinde net değildir. Ebu Talib gibi tüm toplumdan hürmet gören
saygın bir insan karşı taraftadır ve üstelik bu insan kendisini büyüten,
koruyan en sevdiği amcası, Hz.Ali’nin babasıdır.

Bir peygamber, nasıl olur da haklılığını kanıtlayamaz, en yakınındaki insanı
ikna edemez? Bu nasıl izah edilebilir? Bunun izahı ancak Allah’ın dilediğine
hidayet verdiği iddiasıyla yapılabilmiştir. İnanmasını istemediğinin kalbini
mühürlediği şeklinde açıklanmıştır.

Ele aldığımız çelişkilerin çoğu, Hz.Muhammed’in peygamberlik iddiası
sırasında kendisine inanmalarını söylediği kitleler tarafından da görülüyor,
biliniyordu. Hz.Muhammed daha egemen değilken, Kur’an’ı yazmaya
devam ederken, düşünce ve inançlarını ifade etme özgürlüğünü henüz
kaybetmemiş olanlar, ayetlerdeki hata ve çelişkileri gördükçe
Hz.Muhammed’e itiraz edip, bunların Allah’tan olamayacağını, ayetleri
kendisinin uydurduğunu söylüyorlardı. Çelişki ve hataların mantıklı bir izahı
yerine Muhammed’den gelen yanıt şöyleydi: “Uydurdumsa ben uydurdum,
bu suçsa eğer benim suçum. Size ne? Siz kendi suçlarınıza bakın.” Bu
yanıtının da Allah’tan geldiğini söylüyordu:

Hud-35 “Onu (Kur’an’ı) uydurduğunu mu söylüyorlar? De ki: Onu
uydurduysam eğer benim suçum, ben sizin suçlarınızdan uzağım.”

Hz.Muhammed bu konuda haklı mı acaba? “O, uydurduysa da
Putperestlerin, Yahudilerin, Hristiyanların önceki uydurduklarının üzerine
ilave etti. Aslolan sadece budur. Gelelim Kuran’daki çelişkilerin nasıl
açıklanmaya çalışıldığını da görelim; Müminler genelde şu şekilde açıklama
yoluna gitmektedirler;

1-Ayetler müteşabih-mecazi anlamlıdır denerek çelişki göz ardı edilir.

Allah’ın insanlara açıklamak istemediği, gizli bir konuda müteşabihlikten
bahsedilebilir. Örneğin, ruh konusunu detaylı açıklamayabilir. Ya da
“dabbet-ül arz” ile ilgili fazla bilgi vermeyebilir. İnsanların aklının
ermeyeceği, bilgilerinin çok yetersiz kalacağı bir konuda bilimsel detaylara
inmeyerek mecazi örnekler verilebilir. Hatta Mekke döneminde gelen
ayetlerde, putperest baskısı nedeniyle açık açık putperest inancına aykırı
söylemlerde bulunulamayacak olması da müteşabihliği gerektirebilir. Ama
çelişkilerin birçoğuna “müteşabih” demek nerdeyse, çelişkilerden
sıyrılmanın bir yöntemi olmuştur.

2-Çelişkiler Arapça’nın iyi bilinmemesine ve meallerin yanlışlığına bağlanır.

Madem ki bu kitap tüm insanlık için gelmiştir, öyleyse çevirilerinin kolayca
yapılabileceği ve dünyanın her toplumundan insanların kolayca
anlayabileceği bir şekilde yazılmış olması gerekmez miydi? İzah
edilemeyen yanlarını Arapça’nın zorluğuna ve Kureyş Arapçasının bugün
yeterince iyi bilinmemesine, içindeki Aramca ve Süryanice sözcüklerin
başka anlamlar taşıyabileceğine bağlamak bile bir çelişki değil midir?

3-Çelişkileri ortaya koyanlar Kuran’a önyargı ile yaklaşılmakla suçlanır.

Bu çelişkilerin birçoğu, inançlı müslümanların Kuran’ı okumasıyla
bulunmuştur. Ki bunların çoğu zamanında din adamıydı ve “Kral çıplak!”
diyebildiler. Gayrimüslimlerin de rastladığı çelişkiler vardır elbette. Ki
bunun tarihi Hz.Muhammed dönemine, ayetlerin ilk okunduğu döneme
kadar gider. Hatta Kuran’a bile yansımıştır bu çelişki itirazları. Ama büyük
çoğunluğunu ortaya çıkaranlar müslümanlardır. Bu çelişkiler nedeniyle bazı
Müslümanlar vahyin, dinin, peygamberliğin bir uydurma olduğunu
görmüştür. Yani sonuçta, bir ön yargıyla yaklaşımdan söz edilemez. Bu
çelişkiler, 1-2 mealciye değil, adı İslamcılar tarafından öne çıkartılmış 15-
20 mealcinin mealleri ve Arapçası dikkate alınarak ortaya konmuştur.

2-Hangisi Doğru?

Kuranda ki çelişkilerden ilk göze batan bir birini yalanlayan anlatımlardır.
Oysa başta Kuran’da Şuara-195′te Hz.Muhammed, “uyarıcılardan olabilsin
diye” Kuran’ın “apaçık bir dille” indirildiği; Zuhruf/2-3 ‘te daha açık olarak,
”Apaçık Kitaba yemin olsun ki şüphesiz biz O’nun düşünüp anlayasınız
diye” indirildiği, Fussilet-44′te Kur’an ayetlerinin uzun açıklamalı
olmadığı, Duhan-58 ‘de, herkese öğüt alsınlar diye kolaylaştırıldığı
söylenir.

Bu tarz ayetlere rağmen, gerçekte Kuran anlaşılmaz bir yığın ayetle ve
kavramla doludur. Kuran’nın tam olarak anlaşılabilmesi için eski Kureyş
Arapçasının, hadislerin, peygamberin ayrıntılı hayatının, dönem tarihinin iyi
bilinmesi gerekir. Bunlar bilinse bile Kuran genelinde; Orucun kaç gün
olduğu, namazın kaç vakit olduğu bile açıkça belirtilmemiştir.

Kuran’ın genelinde konu karmaşası ve uyumsuzluk vardır. Bir konudan bir
başka konuya atlanır. Örneğin Bakara suresinde boşanma konusu işlenirken
aniden namaz kılma ve usülleri anlatılmaya başlanır. Ardından tekrar hukuk
konularına dönülür. (Bakara/ 237-238-239)

Bütün bunların yanında Kuran’da ki temel sorun bir birini yalanlayan
biryığın ayetlerle dolu olmasıdır. Bir yerde ak dediğine başka bir yerde kara
denebilmektedir. Bir ayette verilen hüküm başka bir ayette açıkca
yalanlanabilmekte, hangisinin doğru olduğu konusunda okuyan şüpeye
düşebilmektedir. Ayrıca işlenen konular içinde de çelişkiler görülür. Örneğin
aynı hikaye 3 farklı surede 3 farklı şekilde anlatılır; Araf Suresi 105-120.
ayetler arası, Yunus suresi 79-88. ayetler arası ve Taha suresi 56-73.
ayetler arasında aynı konu işlenir ama anlatımlar arasında çelişkiler vardır.
Birçok surede aynı anlatımlar tekrarlanır. Bu durum Kur’an ayetlerinin
karışık ve düzensiz toplandığını, bazı bölümlerinin değiştiğini gösterir ki
sözde allah’ın koruması altında olan bir kitabın böyle düzensiz olması bir
çelişkidir.

1-Cehennem yiyeceği hangisidir

Gaşiye-6 “Darı dikeninden başka yiyecekleri yoktur.”

Bu ayet cehennemdeki tek yiyeceğin darı dikeni olduğunu söyler ama
durum hiçde öyle değildir:
Duhan 43-46 “Doğrusu günahkarların yiyeceği zakkum ağacıdır;
karınlarda suyun kaynaması gibi kaynayan, erimiş maden gibidir.”

Bu ayetler Gaşiye 6. ayeti yalanlar. Darı dikeninden başka yiyecekleri
yoksa zakkum nasıl yerler. İşte güzel bir çelişki. Ben bunlara bir yiyecek
daha ekliycem.

Hakka-36 “Bir irinden başka yiyecek de yok.”

Bu ayet ise cehennemdeki tek yiyecek kanlı irindir der ve diğer ayetleri
yalanlar. Şimdi sorumuzu soralım: Cehennemdekiler ZAKKUM mu,
DARI DİKENİ mi (bu ikisi kesinlikle farklı bitkiler) yoksa İRİN mi
yiyecekler? Hz.Muhammed yine burada bir hata yapmış ve Kur’an’ın Tanrı
sözü olmadığını bizlere bildirmiştir.

Meal tahrifatçılarının elinde olsa zakkumun darıyla aynı olduğunu
söyleyeceklerdir. Bunu yapabilmek için çok araştıran da olmuştur
muhakkak. Ama zakkum, darıdan farklı bir bitkidir. Eee İrin ne olacak? Peki,
cehennem yiyeceği olarak hangisi doğrudur?

2-Deve Eti Tevrat’ta haram, Kur’an’da helal:

Tevrat’ta deve eti yemek yasaklanmıştır.

Levililer/ 11-4. Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan
etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve geviş getirir, ama çatal
tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır.

Ama Kur’an, bu yasağı müslümanlara kaldırır ve tırnaklı hayvanların
sadece Yahudilere haram kılındığını yazar.

Enam-146“Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve
koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da
kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını onlara haram kıldık. İşte böyle,
azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.”

Yahudiler İbrahim’in ve Yakup’un deve eti yemediğini, haram kılındığını,
kutsal kitaplarında böyle yazdığını söyleyerek Hz.Muhammed’e itiraz
etmişler ve “Sen İbrahim’in tevhid dinini getirdiğini söylüyorsun ama o
senin gibi deve eti yemezdi, çünkü haramdı.” demişler, bu itiraza Kuran’da
aşağıdaki ayetle yanıt verilmiştir:

Ali İmran-93. “Tevrat indirilmeden önce, İsrail’in (Yakub’un) kendisine
haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrailoğullarına helal idi. De ki:
“Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat’ı getirip okuyun.”

Anlaşılan odur ki Hz.Muhammed Kureyşliler’in deve etinden
vazgeçmeyeceklerini bildiğinden Kura’nı yazarken deve etini helal ilan
etmiş, gelen bu itiraza karşı da böyle bir gerekçe ileri sürmüştür. Oysa
Tevrat getirilip okunduğunda sadece Levililer’de değil, Yasa’nın Tekrarı’nda
da deve eti yasağı geçtiği görülür:

14-7. Ancak geviş getiren, çatal ve yarık tırnaklı hayvanlardan etini
yememeniz gerekenler şunlardır: Deve, tavşan, kaya tavşanı. Bunlar geviş
getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılırlar.

Bu durumda hangisi doğrudur? Tevrat’mı yoksa Kur’an mı?

3-Yahudi mi, Musevi mi?

Enam-146.“Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık.”
ayetinde bir başka önemli nokta da bir kavim adının, bir din mensubu adı
olarak kullanılmasıdır. Halbuki o dönemde bile hem Yahudi hem de
Hristiyan olanlar çok. Madem ki “Hristiyan” yani “İsacı” diyor, “Musevi”
yani “Musacı” da denebilirdi. Bu genelleme yanlıştır. Etnik köken ile,
mensup olunan din ismi aynı tutulmuştur. Müslümanlara nasıl Araplar
denemezse Musevilere’de Yahudiler denilmemesi gerekir.

Günümüzde de Yahudi olanlar içinde ateist, dinsiz, Hristiyan, Müslüman,
Budist vardır. Tevrat’ta yazılanlar bu Yahudileri bağlamaz. Deve eti de
yerler, domuz eti de. Hele Marks ve Einstein gibi Yahudilerin dini
önemsemediklerini bilmeyen yoktur. Ayrıca Musevilik Yahudilere has bir din
olsa da, tarihte Yahudilerin dışında da Museviliği seçenlerin örnekleri vardır
ki bunlardan en önemlisi Hazar Türkleridir. Etnik kökenleri Türktür ama
dinleri Museviliktir. Dolayısıyla bunlara Kuran’daki gibi Yahudi denmesi
yanlış olur.

4-İslam’da Günah Çıkartma var mı, yok mu?

Tevbe-102. ( Münafık Araplardan) Diğer bir kısmı ise, günahlarını itiraf
ettiler. Bunlar salih amelle kötü ameli birbirine karıştırmışlardır. Umulur ki
Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet
edendir.

Tevbe-103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları
(günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için
dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır).
Allah işitendir, bilendir.

Tevbe-104. Bilmezler mi ki, Allah’tır kullarından o tövbeyi kabul eden, o
sadakaları alan. Ve Allâh, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.

Günahlarını itiraf edip tevbe edenlerden, günahlarından arınması için
sadaka alınmasının, Hristiyanlıktaki günah çıkartmaktan ne farkı var?
Hacca gitmekle dahi günahların affedildiğinin söylendiği İslam’ı göz önüne
aldığımızda;
Sadece Hristiyanlıkta günah çıkartma olduğu mu? Yoksa; Hristiyanlıkta da,
İslam’da da günah çıkartma olduğu mu? Bu durumda hangisi doğru?

5-İblis (Şeytan) Melek mi, Cin mi?

Bakara-34. Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs, ebâ
vestekbere ve kâne minel kâfirîn.

MEAL: “Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis
hariç bütün meleklerhemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış,
büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.”

Ayeti ilk kez duyan birisinin, İblis’in meleklerden biri olduğunu düşünmesi
gayet doğaldır.
Ama aşağıdaki ayette İblis’in cinlerden olduğu yazılıdır.

Kehf-50. Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs, kâne
minel cinni fe feseka an emri rabbih, e fe tettehızûnehu ve zurriyyetehû
evliyâe min dûnî ve hum lekum aduvv, bi’se liz zâlimîne bedelâ.

MEAL:“Hani biz meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de
İblis’ten başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi.İblis ise cinlerdendide
Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve neslini,
kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer
düşmandırlar. Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir!“

Bakara-34′e göre Melek,

Kehf-50′ye göre ise Cindir.

Kuran’da “Kane” sözcüğü “.idi, oldu” anlamında kullanılır. Bakara-34’de
“kane minel kafin” ifadesi “kafirlerden oldu” diye çevrilirken, Kehf-
50’de “kane minel cinni” ifadesi “cinlerdendi” diye çevrilir. Halbuki
“cinlerden oldu” şeklinde çevrilmiş olsaydı; İblis’in daha önce melek olduğu
ama Allah’ın emrine karşı gelince meleklikten düşürülüp cinlere katıldığı
anlamı çıkacaktı. Nitekim Hristiyanlıkta şeytanların düşmüş melekler
olduğuna ve İblis’in de bunların en büyüğü olduğuna inanılır. Bu durumda
hangisi doğrudur? Kur’an’a göre, İblis melek miydi, cin miydi?

6-Yaratan mı Yaratanlar mı?

İhlas-1. De ki; O Allah bir tektir.

Saffat-125. Yaratanların en iyisini bırakıp da Ba’l’e mi taparsınız?

Müminun-14. Sonra bu az suyu “alaka” hâline getirdik. Alakayı da
“mudga” yaptık. Bu “mudga”yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere
de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık.
Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!
İlk ayette Tanrı Allahın tek yaratıcı olduğu açıkca dile getirilmesine rağmen
diğer iki ayette Yaratıcı vasvında olanlar çoğul olarak anlatılmaktadır. Bu
durumda sormak gerekir Yaratanların en iyisi Allah’sa diğer yaratanlar
kimlerdir?

Yarattık = çoğul (gizli özne=biz) saygınlık,büyüklük katma çabası vs. Bu
ayetler’de Böyle kullanılmamış

Yaratanların en güzeli = burda da bir çoğulluk var fakat bu sefer tek
varlık değil birden fazla varlıktan bahsediliyor ve aralarında bir mukayese
yapılıyor.

7-Allah yardıma muhtaç mı?

İhlas-2. Allah eksiksiz, sameddir. (Bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O,
hiç bir şeye muhtaç değildir.)

Ayette geçen “samed” sözcüğünün çevirisi doğruysa eğer, “Melekler bir
ihtiyaç sebebiyle yaratılmış değiller midir? Allah’a yardımcı olmazlar mı?”
sorusu da yerinde olur. Ama aşağıdaki ayet bu soruya da gerek
bırakmamaktadır:

Muhammed-7. Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz O
da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.

Sadece melekler değil, insanlar da Allah’a yardım edebilirmiş. Öyleyse
hangisi doğru? Yardıma ihtiyacı olduğu mu, olmadığı mı?

8-Peygamberler arasında üstünlük farkı var mı, yok mu?

Bakara-253. İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına
üstün kıldık. İçlerinden, Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da
derecelerini yükseltmiştir.

Ayet çok açık. Peygamberlerin bir kısmı diğerlerine üstün kılınmış. Bir de şu
ayete bakalım:

Bakara-285. Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti,
müminler de (iman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine iman ettiler. “Peygamberlerinden hiçbiri arasında
ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş
sanadır” dediler.

İlk ayette ayrım var ama sonrakinde “ayrım yapmayız” deniyor. Hangisi
doğru? Yoksa Allah “Ben ayrım yaptım ama siz yapmayın.” mı demek
istemiş?

9-Allah’ın velisi var mı, yok mu?
İsra-111. Ve de ki: “Hamd, allah’adır. O çocuk edinmemiştir, yönetimde
ortağı yoktur ve zilletten ötürü bir velisi de yoktur.” O’nu tekbir ile
yücelt.

Ayette açık olarak Allah’ın bir velisi yani dostu, yardımcısı olmadığı
belirtiliyor. Peki gerçekten öyle mi? Bir de aşağıdaki ayete bakalım:

Yunus-62. İyi bilin ki; Allah velilerine ne korku vardır, ne de onlar
mahzun olurlar!

Bu durumda hangisi doğrudur dersiniz? Allah’ın velisi var mı, yok mu?

10-Kur’an, Mekke ve çevresi için mi, tüm Dünya için mi?

Aşağıdaki ayet, Kur’an’ın Mekke ve çevresindekiler için indirildiğini yazar.

Enam- 92. İşte bu (Kur’an), Ümmü’l-kurâ (Mekke) ve çevresindekileri
uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı
mübarek bir kitaptır. Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar
namazlarını hakkıyla kılmaya devam ederler.

Halbuki İslam’da Kuran’ın tüm insanlığa gönderildiğine inanılır. Şu ayet de
kanıt gösterilir;

Kalem-52. “Halbuki o (Kur’an), alemler için zikirden (öğütten) başka bir
şey değildir.”

11-Dinde zorlama var mı, yok mu?

Mekke döneminde, putperestlerin egemenliği altında iken elde güç
olmadığından Kuran ayetlerinde “Din’de zorlama yoktur” (Bakara-
256), başka bir ayette “Sizin dininiz size, benim dinim bana’dir”
(Kâfirûn-6), ya da “(Müslümanlar), yahudi olanlar, hiristiyanlar ve
sâbiî’lerden Allah’a…inanip yararli is yapanlarin ecirleri Rablerinin
katindadir” (Bakara-62) seklindeki âyet’lerinde hoşgörü içeren
hükümlerini esas alarak, İslam’da din özgürlüğü, inanç hoşgörüsü vardır
denir. Oysa bunun nedeni hoşgörü değil şartların zorlamasıdır.

Ama Medine döneminde, putperest egemenliğinden kurtulunca emirler de
değişir:

Bakara-193. (Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın
oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm
yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.

Nisa-84. Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun!
Mü’minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü
kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.
Tevbe-29. Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman
etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak
din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi
elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.

Son ayette görüldüğü gibi kendisine inanmayanlarla boyun eğene ve cizye
verecek kadar alçalana kadar savaşılması emrediliyor. Bu durumda hangisi
doğru? Dinde zorlama olmadığı mı, yoksa yeryüzünde İslam egemen olana
kadar zorlanması, savaşılması gerektiği mi?

12-Allah gönderdiği kanunları, hükümleri değiştirir mi,
değişmez mi?

Değişebilir Diyen Ayetler

Bakara-106. “Herhangi bir Ayet’in hukmunu yururlukten kaldirir veya
unutturursak, onun yerine daha hayirlisini veya benzerini getiririz. Allah’in
herseye gucunun yettigini bilmezmisin? “

Nahl-101. “Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz
zaman -ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e, “Sen
ancak uyduruyorsun” derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.”

Rad-39. “Allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır. Ana kitap
(Levh-i Mahfuz) O’nun yanındadır.”

Bu ayetler aynı zamanda kuranın değiştirildiğine bir kanıttır. Yukardaki açık
ayetlere rağman bazı ayetlere göre de Kuran’nın hükümleri hem değişmez
olarak tanımlanır hemde değiştirilemeyeceği açıkca idda edilir.

Değişmez Diyen Ayetler

Fatır-43. “Hayır! sen Allah’ın kanununda değişiklik bulamazsın. Sen
Allah’ın kanununda asla
bir döneklik bulamazsın. (deminki ayette döneklik yaptığını itiraf
ediyordu.)”

Feth-23..”… Allah kanununda hiç bir değişiklik bulamazsınız. “

Yunus-64.”…..Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük
başarıdır.”

Enam-115“Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından
tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir,
hakkıyla bilendir.”
Ahzab-62 “Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu
böyledir. [u]Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın.”

Şimdi sorumuzu soralım Hangisi doğru? Kuran’da hükümler değişir mi?
Değişmez mi?

13-Allah’ın katına olan mesafe-zaman çelişkisi

Secde-5 “Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün
bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine
çıkar.”

Mearic-4 “Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile)
ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.”

Bu çelişkiye bir de Allah katındaki zaman çelişkisini ekleyelim:

Hac-47 “Senden çabucak azabı getirmeni istiyorlar. Allah, asla vaadinden
caymaz. Doğrusu Rabbının katında bir gün; saydıklarınızdan bin yıl gibidir.”

14-Konuşan Melek mi yoksa Allah mı?

Meryem-64 Biz, ancak Rabbının emri ile ineriz. Önümüzde,
arkamızda ve bu ikisi arasındaki her şey, O’nundur. Ve Rabbın unutkan
değildir.

Zuhruf-11 “O suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü
memleketi diriltiriz”

İlk ayette açıktır ki konuşan melektir, Diğer ayette suyu indiren Tanrı
Allahsa, ölü memleketi dirilten kim? Kur’an’ı Allah gönderdiyse bu “biz”
diyen kimler? Görüldüğü gibi burada da birden fazla yaratıcı vurgusu
vardır. Tanrı Allah baş tanrı diğerleri ise onun yardımcısı. Bu anlatımın
putperes öğretiden bir farkı varmıdır?

15-Ganimetlerin tamamı mı yoksa 1/5′i mi?

Kuran’da Enfal-1.’de “ganimetler Allah’ın ve peygamberindir”
denirken, Enfal-41′de “ganimetlerin beşte biri Allah’ın ve
peygamberindir” denir.

Enfal-1. “(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar.
De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer
mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin,
Allah ve Rasûlüne itaat edin.”
Enfal-41. “Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi
bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. (…)”

Tabi bu ayetlerde ki çelişki ayetlerin yazılmasından değil, savaşlarda
kazanılan hertürlü malın paylaşılmasında yaşanan anlaşmazlıktan
kaynaklanmaktadır. İlk başta savaş kazancının tamamına sahip çıkmak
isteyen Hz.Muhammed karşılaştığı muhalefet ve gördüğü tepkiler üzerine
kazancı müritleriyle paylaşmak zorunda kalmıştır.

16-Saptıran kim Şeytan mı Tanrı Allah mı?

NİSA-119 “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara
boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını
yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de
Allah’ın yarattığını değiştirecekler” (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı
dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.

NİSA-120 “Şeytan onlara vadediyor, onları kuruntulara düşürüyor, ancak
aldatmak için vaadde bulunuyor.”

Bu ayetlerde Şeytanın insanları saptırabildiği ve hataya düşürdüğü
anlatılırken birdiğer ayette insanın ancak Tanrı Allahın dilemesi sayesinde
yoldan çıktığı vurgulanmaktadır

NAHL-93 “Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat O, dilediğini
saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu
tutulacaksınız.”

Bu ayetlerdeki açık çelişki ortada. Eğer insan Tanrı Allah dilemediği sürece
hata yapamaz ise insanı yoldan çıkaran ve hata yaptıran sadece Tanrı Allah
olabilir. Buna göre insanı yoldan çıkaran kimdir? Aslında bu ayetlerde
ortaya konan birdiğer çelişkiden de bahsetmeliyiz; Eğer insanlar Tanrı
Allahın dilemesi ile ancak hata yapabiliyorsa Cennet ve Cehennemin
anlamı nedir?

3-Hükümsüz Ayetler

Bir iktidar düşünelim; Bir dediği diğerini tutmayan, dün söylediğini bugün
değiştiren, yarın ne diyeceği belirsiz olan, uygulamaya aldığı birçok projeyi
yarıda bırakıp farklı uygulamalara geçen. Böyle bir iktidara güven
duyulabilir mi? Tutarlı, istikrarlı olduğu söylenebilir mi? Aldığı
kararların, çıkardığı kanunların her çağda geçerli olabileceği düşünülebilir
mi? Savaş ve ekonomik kriz gibi olağanüstü durumlar haricinde elbette bu
tutarsızlıkları normal karşılanamaz. Peki ya Tanrı Allah’ın gönderdiği öne
sürülen ayetlerdeki hüküm değişiklikleri nasıl açıklayacağız?

İktidarlar, neticede insanlardan oluşuyor ve hata yapabilirler ama tanrıya
hata yakıştırmak mümkün müdür? Önceki kitaplarda yazılanlarla çelişen
ayetlere itiraz edilmesi üzerine, şu ayetle itirazcılara yanıt verilir:
Bakara-106 “Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya
unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz.
Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?” Kur’an, ayetlerin
değiştirilebileceğini söylüyor. Peki değiştirilmiş midir? Hem de bol
miktarda. Aşağıdaki ayet bunu doğruluyor zaten;

Nahl-101 “Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet
getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini pek iyi bilmiş iken kâfirler
Peygambere: “Sen, ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır öyle
değil; onların çoğu bilmezler.”

Ayetler değiştirilmiş ki Hz.Muhammed’e “Bunları sen uyduruyorsun”
diye itiraz etmişler. Neden? Bu itirazın nedeni Kuran’nın Hz.Muhammed’in
peygamberliğini ilan etmesinden ölümüne kadar geçen 23 yıl boyunca
gelişen olaylara göre yazılmış ve duruma göre kimi ayetleri daha
sonra değiştirilmiş bir kitap olmasıdır. Bu gerçeği gören kişiler
Hz.Muhammedin peygamberliğine inanmamışlar, Kuran’nın insan
sözünden başka bir şey olmadığını dile getirmişlerdir.

Kuranda bu gerçeği de açıkca görebilmekteyiz. Hz.Muhammed döneminde
yaşamış ve biraz gün görmüş, tevrattan ve incilden haberdar olanlar ve
şairler de bu gerçeği görmüşler, Hz.Muhammedin Kuranı uydurduğunu
söyleyerek Muhammedin sözlerine itibar etmemişlerdir. Malesef gerçeği
görebilen aydın insanların birkısmı da bunun bedelini canıyla ödemişler.

Nekadar anlatırsak anlatalım aklını dine teslim etmiş olanlar bu gerçeklerle
yüzleşmek istemiyorlar

Kalem-15 “Âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman, “Öncekilerin
masalları!” der.”

Nahl-24 “Onlara “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, “Öncekilerin
masalları” dediler.”

Furkân-5 “(Bu Kur’an, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait
efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır” dediler”

Mutaffifin-13 “Böyle birine âyetlerimiz okununca “Eskilerin
masalları” derdi.”

Müddessir 24-25 “Bu (Kur’an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip)
nakledilen bir sihirdir.” Bu, insan sözünden başka bir şey değil.”

Şimdi hükümleri kaldırılan ayetlere birkaç örnek verelim:

1-Bir Müslüman kaç kafire bedeldir?

Enfal-65. “Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Sizden yirmi
sabırlı kişi olsa, iki yüz kişiye üstün gelir. Sizden yüz kişi de
kâfirlerden bin kişiye üstün gelir; çünkü onlar anlayıştan yoksun bir
güruhtur.”

Ayeti okuduğunuzda Tanrı Allah’ın bu hükmünün geçerli olduğunu
düşünmeyin. Çünkü değişmiştir. Bu ayeti hükümsüz kılan ayet alttadır:

Enfal-66 “Şimdi ise Allah sizde bir zaaf bulunduğunu bildiği için,
yükünüzü hafifletti. Bu durumda, sizden sabreden yüz kişi olursa, iki
yüz kişiye üstün gelir. Sizden bin kişi de Allah’ın izniyle iki bin
kişiyi mağlûp eder. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”

2-Soru sormanın bedeli sadaka takdimi olursa.

Mücadele-12 “Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey
konuşacağınız zaman özel görüşme sadakası takdim ediniz. Bu sizin
için daha hayırlı ve temizdir. Şayet bir şey bulamazsanız, artık Allah
bağışlayan ve merhamet edendir.”

Ayetteki sadaka şartından dolayı kimse soru sormaya gitmeyince,
aşağıdaki ayetle bu şart kaldırılmıştır: Dinin çıkar amaçlı uydurulduğunu ve
Kuran’nın insan sözü olduğunu ortaya koyan bu ayetin devamına bakalım.

Mücadele-13 “Özel konuşmadan önce sadaka vermekten
korktunuz da mı bunu yapmadınız? Yine de Allah sizi bağışladı. Siz
de namazı dosdoğru kılmaya bakın, zekâtı verin, Allah’a ve Resulüne itaat
edin. Zira Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

3-İslam’ın amentüsü doğru mu?

Nisa-78 “Kendilerine bir iyilik dokunsa “Bu Allah’tan” derler; başlarına bir
kötülük gelince de “Bu senden” derler. “Hepsi Allah’tandır” de. Bu
adamlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar!”

Ayette iyiliğin de kötülüğün de Allah’tan olduğu söyleniyorsa da
yanılmayın, Hemen ardından gelen ayetle değiştirilmiştir:

Nisa-79 “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana ne kötülük dokunursa
kendindendir.”

4-Peki Müslüman olmayıp, tek tanrıya ve ölümden sonra yaşama
inananların durumu ne olacak dersiniz?

Bakara-62 “Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve
Sabîler, bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder
ve salih amel işlerse elbette Rableri katında bunların ecirleri vardır,
bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.”

Bu ayete bakarak başka dinden olsa bile iyi insanların cennete gideceğini
düşündüyseniz yanılıyorsunuz:
Ali İmran-85 “Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki; (o din)
ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.”

5-Kur’an’a göre miras paylaşımında vasiyetin geçerli olduğunu
söyleyebilir miyiz?

Bakara-180 “Sizden birisine ölüm yaklaştığında, eğer ardında mal
bırakacaksa, vasiyet etmek farz kılındı. Bu vasiyetin anne ve baba ile
akrabaya uygun şekilde yapılması gerekir. Bu, takvâ sahipleri üzerine bir
borçtur.”

Bu ayete göre vasiyetin farz olduğunu ve bir Müslüman öldüğünde bıraktığı
vasiyetin geçerli olduğunu düşünüyorsanız aldanırsınız. Ne vasiyet
ederseniz edin hükmü yoktur. Miras paylaşımı aşağıdaki ayetlere göre
yapılır:

Nisa-11-12 “Allah size evlatlarınızın miras taksimini şöyle
emrediyor: Çocuklarınızda, erkeğe iki kadın payı kadar, eğer hepsi kadın
olmak üzere ikiden de fazla iseler, bunlara mirasın üçte ikisi ve eğer bir tek
kadın ise o zaman ona malın yarısı vardır…. (diye devam ediyor)”

Bazı hadislere göre ise mirasın 1/3’ü vasiyet kapsamına alınabilir. Yani,
hadisler de ayetleri neshetmektedir.

6-Sizce ilk Müslüman kimdir?

Enam-163. “O’nun hiçbir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben
müslümanların ilkiyim.”

Yukarıdaki ayet, Hz.Muhammed’in ilk müslüman olduğunu belirtir ama
hükümsüzdür. Alttaki ayetle bu hüküm değiştirilmiş, Tanrı Allah ilk
Müslümanın Musa olduğunu hatırlamış!

Araf-143 “Sen sübhansın”, “tevbe ettim, sana döndüm ve ben
müminlerin ilkiyim,” dedi.

Yukarıdaki ayet de Musa‘nın ilk müslüman olduğunu belirten ayettir ve o
da hükümsüzdür.

Her iki ayeti de hükümsüz kılan ayet:

Ali İmran-67 “İbrahim, ne Yahudi, ne de Hristiyandı. Fakat o, Allah’ı bir
tanıyan dosdoğru bir müslümandı, müşriklerden de değildi.”

İbrahim, Muhammed’den de, Musa’dan da önce yaşadığına göre
müslümanlığı onlardan öncedir. Adem, İdris, Nuh gibi İbrahim’den önce
yaşamış olan peygamberlerin Müslümanlık sırasının ise hesaba
katılmadığını görüyoruz.
7-Ganimetler kimin?

Enfal-1. Sana, ganimetlere dair soru sorarlar, de ki: Ganimetler Allah’ın
ve Peygamberindir. İnanıyorsanız Allah’tan sakının, aranızdaki
münasebetleri düzeltin, Allah’a ve Peygamberine itaat edin.

Ama Araplar savaş ganimetinin tadını almışlardır bir kere. Özellikle
Bedeviler ganimet olmadan savaşmaya yanaşmazlar. İslam peygamberini
bu konuda sıkıştırırlar ve sonuca da ulaşırlar:

Enfal-41. Eğer Allah’a ve hakkı batıldan ayıran o günde, iki topluluğun
karşılaştığı günde kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki, ele
geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ın, Peygamber’in ve
yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye
Kadir’dir.

8-Cennetin genişliği ne kadar?

Ali İmran-133 “Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası
kadar olan, Allah’tan gereği gibi korkanlar için hazırlanmış bulunan
cennete koşun!”

Tanrı Allah bu ifadesinin yanlış olduğunu anlamış ve düzeltme yapmış,
Cennetin genişliğini “göklerle yer kadar” şeklinde ifade eden bu ve benzeri
ayetleri düzelten ayet:

Hadid-21 “Rabbinizden bir mağfirete; Allah’a ve peygamberine inananlar
için hazırlanmış olup, genişliği gökle yer kadar olan cennete
koşuşun.”

Demek ki cennetin genişliği göklerden yere kadar değil, gökten yere
kadarmış. “Gökle yer arası”nın ne demek olduğu ise ayrı bir makale
konusu.

9- Allah’tan başka şefaatçi olacak mı?

Kuran’ın birçok ayetinde “Allah’tan başka şefaatçi olmadığı” ifadesine
rastlayabilirsiniz. Örneğin; Enam-51. Kendileri için Allah’tan başka ne bir
dost, ne de bir şefaatçi bulunmaksızın, Rab’lerinin huzurunda
toplanmaktan korkanları, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye, onunla
(Kur’an ile) uyar. Ama bu ayetler sizi yanıltmasın. Allah’tan başka şefaatçi
vardır. Doğrusu aşağıdaki ayettir:

Meryem-87 “Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan
başkası şefaat edemez.”

SONUÇ:
Kuran, incelendiğinde görülecektir ki bu verdiğimiz örneklere benzer
nitelikte çok sayıda ayet vardır. Bilhassa Mekke dönemi ayetleri ile Medine
dönemi ayetlerinde bu fark bariz olarak görülür. Bu çelişki ve
tutarsızlıkların nedenini Tanrı Allah’a bağlamak mümkün değildir.
Kuran’daki çelişkilerin nedenlerini Kuran’ı hazırlayanlarda,
Hz.Muhammed’in düşünce ve davranışlarında, mantığında ve değişen
yaşam koşullarında aramak gerekir.

Ayetleri yazılma sebepleri ve yaşanan olaylar ile birlikte incelenirse
görülecektir ki; bir kısım çelişkiler onun günlük siyasetinin gereksinimlerini
kendi içinde bulunduğu koşullara uydurmaya çalışmasından, bir kısım
çelişkiler güçsüz durumdan güçlü duruma geçmiş olmasından, bir
kısım çelişkiler unutkanlığından, bir kısım çelişkiler uğradığı
başarısızlıkların sorumluluğundan kurtulma
çabasından, bir kısım çelişkiler bilgi eksikliği veya yanlışlığından, bir kısım
çelişkiler de başka kaynaklardan duyup öğrendiklerini birbirine
karıştırmasından ya da kendince değiştirerek aktarmış olmasından
doğmuştur. Kuran’daki ayetlerin nasıl yazıldığına güzel bir örnek vererek
konuyu kapatalım Nisa-95 ayetinin “mazereti olanlar müstesna” kısmı bir
âmâ sebebiyle ayete ilave olunmuştur.

Bakın nasıl: Peygamber evinde birkaç kişi ile otururken vahiy gelir. Ayet
Nisa-95’dir yazılan ayet savaşa gitmeyen, savaştan kaçanlar hakkındadır.
Hz.Muhammed “Mü’minlerden,oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve
canlarıyla cihad edenler eşit değildir.” diye başlayan ayeti vahiy
katibine yazdırır. O sırada âmâ Abdullah Ümmü Mektüm gelir ve ayeti
duyunca; ” Benim de gözlerim görseydi ben de savaşa katılırdım ya
resulallah, benim gibi mazereti olanların durumu ne olacak?” diye sorar.
Bunun üzerine Muhammed hazretleri vahiy katibine “Ayete bunu da ilave
et” der: “Mazereti olanlar müstesna” (Buhârî, Cihâd: 27; Müslim,
İmara: 17) Sanırım anlatılan bu olay ayetlerin nasıl yazıldığına çok güzel
bir örnektir.

SONSÖZ

Kitabımda elimden geldiğince İslam tarihinden ve Kuran’dan örnek olaylar
anlatarak, İslam inancında ki çağ dışı, akıl dışı ve bilime aykırı yönleri
ortaya koymaya çalıştım. Tabi daha ele alınabilecek pekçok konu var ama
ben elimden geldiğince okuyucuya genel bir fikir vermesi için belli başlı
konuları işledim. Elbette şunuda biliyorum; 1000 yıldır Türk Milletinin
geleceğine ve hayat tarzına yön veren bir din ve bu dinin kazandırdığı
alışkanlıkları bir anda red edmek kolay değildir. Bu dinden zihnin kurtuluşu
ancak zorlu ve yorucu bir sorgulama süreci gerektirir. İnsanımızın zihninde
kemikleşmiş olan bu inancın yanlış yönlerini hem göstermek hemde
görmek cidden zordur. Herşeyi geçin enazından şu soruyu kendinize bir
sorun; İslam Dünyası neden geri? Kültürleri çok farklı, tek ortak noktaları
İslam olan bu milletlerin neden geri kaldığı sorusuna cevap arayacak
olursanız belki gerçeği görebilirsiniz. Gelin cevabı beraber verelim.

İslam dünyası neden geri kalmıştır?

İslam felsefesinin en temel niteliklerinden birisi bireyin dünyevi olaylara
odaklanmasını engellemek ve bunun yerine Allah’a odaklanmasını teşvik
etmektir. Bu İslam’ı diğer dinlerden tamamen ayrı bir kategoriye sokar zira
onlarda dünya kısıtlanmış/yasak alan değildir. Kitabına uygun yaşayan bir
Müslüman dikkatini dünyaya odaklayamaz, afyonla uyuşmuş gibi yaşar, 2
km yol gitmek için “gideceğim” diyemez “Allah izin verirse gideceğim” der.
Dünyevi tüm olaylarda başarısızdır İslam ülkeleri. Bu yüzden dünyevi
hayatın her alanında (sağlık, eğitim, insan hakları, sanat, bilim, dünya ile
etkileşim, keşifler, spor vs.) İslam dünyası Hıristiyan ve Musevi toplumların
çok gerisinde kalmıştır. Eğer arzu ederseniz kanıtını da veririm sizlere.
Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler, Dünya Yolsuzluk Raporları,
Dünyada Basın Düşmanı Ülkeler listeleri herşey ortada ve internettedir.

İslam ülkelerinden son bin yıllık dönem içinde Osmanlı padişahlarından
başka işe yarar pek bir kimse çıkmamıştır. Günümüzde İslam dünyası
kendini korumaktan dahi acizdir, İslam barış dinidir ve Sevgi dinidir söylemi
İslamın özüne aykırı olmasına rağmen sık sık dillendirilir bunun nedeni
İslam dünyasının bu acizliğidir. Osmanlı’yı İngilizle birleşip arkadan vuran
Suud’lar günümüzde ABD tarafından kollanmaktadır. Arap devletlerinin
çoğunu kuran Araplar değil İngilizlerdir. İngiliz almış haritayı cetvelli eline
çizmiş, “Alın size ülke” demiş. Dünyanın en sefil ülkeleri ya İslam ya da
Afrika ülkeleridir. Sudan, Somali, Eritre, Afganistan, Bangladeş, Zimbabwe,
Rwanda. Son ikisi hariç hepsi İslam ülkesi. Şimdi Pakistan aşağı iniyor
İslami şiddetin sarmalında. Yakında bu listeye girecektir.

Dünyanın ilk bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz numaralı terörist
üreticileri hep İslam ülkeleridir. Suudi Arabistan, İran, Libya, Irak, Sudan,
Somali, Afganistan, Lübnan ve Filistin. Hadi Filistin Hamas’ı seçmesine
rağmen listeye sokmayalım, buraya Pakistan’ı alırız al sana yine 9.
Türkiye’den de az da olsa terörist çıkıyor Papa Jean Paul’u kim vurdu,
Hristiyan mı Müslüman mı?

İslam ülkelerinde sokaklar genelde pistir. Ağaçları kimse umursamaz,
kadınlara 2. veya 3. sınıf muamele yapılır. Hayvan sevgisi yoktur, kedi pis
mundar, köpek lanetli hayvandır. Hoşgörü denilir sonra 18 yaşında din
değiştirenler öldürülür. Müzik bile serbest değildir. Türkiye laik olduğu için
dilediğimiz müziği dinliyoruz, İslamın özünde sadece ve sadece teksesli
(monofonik) müziğe müsaade vardır. Yani sadece tek bir enstrüman
çalabilir ve vokal yasaktır. Güzel sanatlar Allah’a şirk koşmaktır zira insanın
dikkatini alır. Yani resim, müzik, heykel, dans hepsi yasaktır. Olaki birşeyler
yapıldıysa bu sadece İslam’ı çok yumuşak yorumlayan hükümdarlar veya
laik ülkelerde yapılmıştır. Suud ressam bilen var mı? Kız çocukların
okullarının yakıldığı Afganistan’dan bay veya bayan heykeltraş mı çıktı?
Suud’larda son dönemde 8 yaşında kız çocuğuyla evlenen adama İslam
Mahkemesi izin vermiştir. İslami propagande genelde “Avrupalı
kokuşmuştur, uyuşturucu bağımlısıdır, intihar eder, ahlaksızdır, vs… der”
ama buna benzer pekçok ahlaksızlık örnekleri sergilenir. Şeriat ülklerinde
tecavüze uğrayan kadınlar recm le cezalandırılır. Hak hukuk, adalet, insan
hakları gibi erdemlere malesef İslam coğrafyasında yer yoktur. İslam
ülkelerindeki sefil yaşam batının yaşam sıtandardı ile mukayese bile
edilemez. Avrupa’nın fakiri en gelişmiş İslam ülkesi olan Türkiye’nin
zenginine denk hayat sürer, üstelik daha az stres, işsizlik ve trafik ile
karşılaşır, daha uzun ve sağlıklı yaşar. Hiç düşündünüz mü Almancılar
neden Almanyadan dönmezler?

Tekrar ediyorum, yazdıklarım hakaret, aşağılama değildir çünkü somuttur
gerçeklerdir. Dilerim bunlara mazeret üretmek yerine gerçeklerle
yüzleşebilirsiniz. Unutmayın Asyanın Müslüman olmayan toplumları
şahlanmış durumdalar ve hızla sanayileşmekteler. Çok yakında onlar da
Avrupalı ve batılı toplumlar gibi İslam ülkelerini geçip gidecek. Peki buna
ne diyeceksiniz? Hadi Batıya sömürgeci damgasını vurup bu mazeretin
arkasına saklandınız diyelim, Doğu ülkelerinin bu hızlı sanayileşmesine ve
gelişmesine ne mazeret bulacaksınız?

İslam çoğrafyasında akıl egemen olmadıkca, din Camiye tıkılıp sosyal
hayattan uzaklaştırılmadıkca aydınlanma ve gelişme mümkün değildir.
Yasalar ve hertürlü hukuki uygulama akla dayanmadıkca geri kalmaya
vede sömrülmeye İslam Dünyası mahkum olacaktır. Gerçekler ortada.

12- YENİ EKLENEN YAZILAR
İslamın Savaş Anlayışı
TV lerde savaş sahneleri seyrediyomusun? Bu sahnelerde
insan olarak için burkulmuyor mu? Ölenler için
üzülüyormusun?

Eğer cevabın evet se, Bütün dünya müslüman olana kadar
savaş emri veren ve savaşı sevmesen bile bu emri
uygulamanı isteyen bir dindir islam.

“Bakara 216: Savaş, hoşunuza gitmediği halde size farz
kılındı. İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir ve
ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz
bilmezsiniz, Allah bilir.”
İyi, faydalı bir insan olmak için dinlere gerek yok ama
özünde iyibir insan olsan bile birine kötülük yapabilmen
içinde dini inanışa ihtiyacın mutlaka var…

İslamda barışın gelmesi için bütün dünyanın
müslümanlaşması lazım bunu ben söylemiyorum kuran
söylüyor. İslama barış dini demek barış kelimesiyle alay
etmektir.

“Enfal 39: Fitne (kâfirlik) kalmayıp , yalnız allahın dini
(islamiyet) ortada kalana kadar onlarla (kâfirlerle) savaşın.
Eğer vazgeçerlerse (kâfirlikten vazgeçip islam olurlarsa)
sataşmayın”

Kuranın en temel isteği savaştır. Yayılmak için savaş.

“İslam barışın dini değil, allahın dinidir. barış islamın
sebebi değil sonucudur.”

İslam dünyaya hakim olunca barış gelecek… Eeee bu barış
gelene kadar yaşanacak savaşlar? Akacak kanlar? Ölecek
insanlar (cocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek)…

“Ahzab 26: Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik ordularına)
yardım edenleri kalelerinden indirdi ve kalplerine korku
düşürdü; bir kısmını öldürüyor, bir kısmını da esir
alıyordunuz.”

“Ahzab 27: Allah, onların yerlerine, yurtlarına, mallarına
ve ayak basmadığınız topraklara sizi mirasçı yaptı. Allah’ın
her şeye gücü yeter.”

kalelerinden indirme: Burda kale kuşatmasından
bahsediliyor ki savunma savaşı değil saldırı savaşıdır.
Saldıran tarafın müslümanlar olduğu ortada karşı taraf
savunmada.. Demek ki islam savunma savaşları değil
yayılmak için saldırı savaşlarını emrediyor..

Ayrıca islam insanları gerekirse din uğruna kendini feda
etmeyi emrediyor. Buna karşılıkta cennet vadediyor. İşte
canlı bomba böyle yetişiyor.

“Tevbe 111: Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını
kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır.
Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve
öldürülürler. Bu, Tevrat, İncil ve Kur’an’da sabit Allah’ın bir
va’didir. Allah’tan başka verdiği sözde duran ve yerine
getiren kim vardır? Öyleyse O’nunla yapmış olduğunuz bu
alışverişe sevinin. Gerçekten bu büyük başarıdır.“

Savaşın amacı sadece dini yaymakta değil. İşin içinde
GANİMET’de var.. Peki Ganimet nedir?

GANİMET: İslam, hukukunda, savaşta müslüman askerlerin
kuvvet kullanarak düşmandan zorla aldığı eşya, hayvan,
savaş esirleri ve arazi Mecazi olarak bir tesadüf sonucu ele
geçen beklenmedik mal ve eşyaya da Ganimet denir.

Özetle savaşta yağma, talan ve hırsızlık yapılmasının
islamda ki adı ganimetdir.

Peygamber şöyle emretmişti: “Müşriklerin yaşlılarını
öldürün de, çocuklarını bırakın!”( Ebû Dâvûd, Cihad/121,
hadis 2670; Tirmizî, Siyer/29, hadis 1583).

Bu emir, Kurayza Yahudilerinin öldürülmesi sırasında
verilmişti. Çocukların bırakılması isteniyordu. Çünkü onlar
ele geçirilmiş değerli ganimetlerdi, köle yapılacaklardı. Bu
katliamda, Peygambere dil uzattığı için bir kadın da
öldürüldü…

Savaşında ahlakı ve kuralları var bunun adıda 1949 cenevre
sözleşmeleridir…

50 nci maddeye göre ağır suçlar şunlardır:

Kasten adam öldürme, işkence, veya gayn insanî muameleler (bunlara
biyolojik tecrübeler dahildir) Kasten büyük iztiraplara sebebiyet veren
fiiller, sıhat ve vücut bütünlüğüne ağır tecavüzler, askeri zaruretlerin icabı
olmaksızın, geniş bir ölçüde yapılan keyfi mal tahripleri, ve zaptları.

Kuranın savaşta ganimet adı altında helal kıldığı yağmacılık günümüz
modern hukukunda insanlığa karşı işlenmiş ağır suçlar kapsamına
girmektedir…

ATATÜRK’ÜN SAVAŞ ANLAYIŞI:

İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insani
olmayan ve son derece üzücü olan bir sistemdir

İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbilerine yaklaştırarak, onlara
birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya
yarayan hareket ve enerjidir Dünyanın barışı içinde insanlığın gerçek
mutluluğu, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve başarılı
olmasıyla mümkün olacaktır. ( 1931 )

Savaş, zorunlu ve hayati olmalıdır. Ulusun hayatı, tehlikeyle
karşılaşmadıkça, savaş cinayettir

Yurtta Barış, Dünyada Barış

Rum Suresi
Aslında gerçekleşmiş olan sadece Bizans’ın İran karşısında askeri bir başarı
kazanacağı iddiasıdır. Evvelâ mevzûyu doğru algılama adına, biraz
iredeleyelim. Bakalım âyet ve meali ne demekte ?

1- Elif, Lâm, Mîm.
2- Rum (orduları) yenilgiye uğradı.
3- Yakın bir yerde. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir.
4- Birkaç yıl içinde…

Âyette ne kadar zamanda Bizans’ın gâlip geleceğine dâir net bir kehanet
yok. “Birkaç yıl içinde” diye verilmiş. Mâdem, mülkün sâhibi Allah’tır.
Neden kesin zaman vermez de, insanların tahmin yapması gibi, olacakları
geniş bir zamâna yayarak muğlâk konuşur?

Bakınız Mevdudi’nin Tehfimu’l Kur’an adlı eserinde konu ile alâkalı şu bilgi
var.

“Bu ayetler nazil olduğunda, Mekkeli müşrikler bunlarla çok alay ettiler ve
Ubeyy bin Halef, Hz. Ebu Bekir’le (r.a) Romalılar üç sene içinde zafer
kazanması şartıyla on deve üzerinde bahse tutuştu.
Hz. Peygamber (s.a) bu bahsi duyunca şöyle dedi: “Kur’an, Bid’i Sinin-
ifadesini kullanıyor. Arapça “Bid” kelimesi, ona kadar olan sayıları kapsar. O
halde bahsi on seneye, develerin miktarını da yüze çıkarın.” Bunun üzerine
Hz. Ebu Bekir (r.a) , Ubeyy’le tekrar konuştu ve bahis on yıl ve yüz deve
üzerinden yapıldı.”

Bakalım Türkçeye ‘birkaç yıl’ olarak çevrilen kelime hangisi ve anlamı ne ?

Fî bıd’ı sinîn(sinîne), lillâhil emru min kablu ve min ba’d(ba’du), ve yevme
izin yefrahul mu’minûn(mu’minûne).
1. fî : içinde
2. bıd’ı : birkaç (3 ila 9 arası)
3. sinîne : seneler, yıllar
4. lillâhi (li allâhi) : Allah’a aittir
5. emru : emir
6. min kablu : önce
7. ve min ba’du : ve sonra
8. ve yevme izin : ve izin günü
9. yefrahu : ferahlayacak, sevinecek
10. el mu’minûne : mü’minler

Görüleceği üzere bıd’ı kelimesi, birkaç demek iken, parantez açıp (3 ilâ 9
arası) deniyor.
Parantezlerden ya da arapça bir kelimenin birden fazla anlamlar
taşımasından faydalanıp, vaziyete göre anlam icâd ederek ‘mûcize’
üretiliyor.

Evvelâ Ebubekir’in iddiaya girmesini ele alalım.

Ebûbekir ile iddiaya giren müşrik Ubeyy bin Halef Arap değil mi ?
Arapça’yı bilmez mi ?
Ebubekir Arap değil midir ?
Arapçada yer alan bıd’ı kelimesinin ne kadar zamanı kasdettiğini bilmez mi
?
Kelimenin anlamından şüphede olsa, iddiaya girmeden evvel İslâm
peygamberine danışmaz mıydı ?
Muhammed bakmış ki iş ciddi, duruma müdâhele edip “On’a kadar” demiş.

Hadiste “On’a kadar sayılar” diye yine muğlâk bir ifâde var.
On’a kadar denince on rakamı bu sürenin içine girmez.
Ama Mevdudi mucize üretmek için ‘on yıl içinde’ diyor.

“Mûcize” edebiyatına dikiz.

Hâdise nasıl gelişmiş; Mevdûdi’nin bu hususdaki açıklamalarını
özetleyelim.

Pers kralı Hüsrev Bizans’a 603 yılında saldırmış ve Bizans ilk yenilgisini bu
yıl almış. Persleri durdurmak için Kastantinapolis’e gelen ve hükümdar olan
Herakliyus da muvaffak olamamış. 613 teb Şam düşmüş. 614’te Parsler
Kudüs’e girmişler. 617’de, bu günki Istanbul sınırları içerisnde olan
Kadıköy’ü ele geçirip, 619 da Mısır’ı fethetmişler. Pers saldırı ve fetihleri
603 den 619′ kadar geniş bir zaman dilimine yayılmış. Bizans imparatoru
Herakliyus ise, karşı saldırıya 623’te başlamış. 624’te Azerbaycan’a
girmiş.627 tarihinde Perslerin başkentine kadar yaklaşmış.

İki ülke arasındaki savaşlar 627-603= 24 yıl sürmüş
Hâdiseyi ‘3 ilâ 9 arası’na sıkıştırmak için hangi tarihi ölçü almaktasınız ?
Eğer âyetin indiği zaman kasdedilmekte ise, bu zamanla alâkalı olarak
bakın Mevdûdi ne diyor ?

“Adı: Sure, Rum adını, içinde “ğulibet’ir-Rum” ifadesi geçen ikinci ayetten
alır.
Nüzul Zamanı: Bu surenin nüzul zamanı, surenin başlangıcında değinilen
tarihsel olaylar gözönünde bulundurularak tespit edilebilir. Surede “Rumlar
en yakın bir yerde yenildiler” denilmektedir. O günlerde Arabistan’a yakın
Bizans yönetimindeki ülkeler Ürdün, Suriye ve Filistin’di ve bu ülkelerde
MS. 615’de Bizanslılar İranlılar’a yenilmişlerdi. ”

Dikkat edilirse ilgili âyet’in nüzûl zamanı bile bilinmiyor. İşâret ettiği
hadiseler esas alınarak bir tahmin yürütülüyor. Âyetin nüzûl zamanı bir
tahmine dayandırılarak, bu tahminden ‘Mûcize’ üretilmekte. “Yakın yerde
yenilme” denince, 613’te Antakyanın düşmesinden tutun, 619’daki Mısır’ın
Persler tarafından ele geçirilmesine kadar altı yıllık bir zaman dilimi var. Bu
süre içierisnde 615 târihinin ölçü alınmasının dayanağı nedir ?

Eğer bu tip zorlama yorumlardan ‘mucize’ üretirseniz; spor toto kuponu
doldurup 13+1 tutturanların, altılı’yı tutturanların bu yaptığını
betimleyecek kelime bulamazsınız.

Persler, 613 ‘te Bizanstan Antakya ve Şam’ı alıyorlar. Heraklius karşı
saldırıya 623’te başlıyor; 624’te Azerbaycan’a giriyor. Yâni Herakliyus’un
net bir başarısı 624’te. Süreyi on’a tamamlayıp ‘mûcize’ üretmek için,
Perslerin Antakya ve Şam şehrlerini ele geçirmesi ölçü alınırken;
Herakliyus’un 623’te karşı saldırıya başlaması dikkate alınmakta. Halbuki
Herakliyus esaslı bir fütuhat’ı 624’te Azerbaycan’ı alarak gerçekleştirmiş.
Yâni arada tam 11 yıl var.

Kaldı ki İmparator’un Persler üzerine hareket tarihi olan 623’ü eas alsak
bile, 623-613= on yıl çıkıyor.

Ben burada bir mucize göremiyorum da, ‘sinekten yağ çıkarma’ hesabı,
‘mûcize’ üretme gayeretlerini takdir’le karşılıyorum
Yeri gelmişken bir Nasreddin Hoca fıkrasıyla işi tatlıya bağlayalım.

Anadolu’yu işgâl eden Timur, Nasreddin Hoca’nın medhini duyup yanına
çağırtmış.
Hoca huzûra çıkınca, biraz da lâtife kabilinden;
– “Hoca, sen eşeklere bile okuma yazma öğretirmişsin öyle mi ?” demiş

Nasreddin Hoca hiç istifini bozmayıp;
– “Söylenenler doğrudur hünkârım lâkin; bu biraz müşkil iştir. Bana on yıl
mühlet verin. Bu süre zarfında sarayınızın mutfağında ne pişer ise, aynısı
bizim eve de gelmeli”

Timur iddiayı kabul etmiş.
Nasreddin hoca ise pek keyifli vaziyettte ağzı kulaklarında eve gelmiş.
Haberi duyan hanımı;
– “Allah canını alsın herif!… Sen aptal mısın; hiç eşek okuma yazma öğrenir
mi ? On sene sonunda kellenin gideceğini hiç düşünmedin mi ?

Hoca hanımının bu telâşını görmezden gelerek cevaplamış.
– “Amaaan hanım; korktuğun şeye bak. On sene içinde ya Timur ölür, ya
ben ölürüm, ya da eşek ölür”

Konu mucize görülemez %50 tutma ihtimali olan bir iddadır eminolun bu
ayet tutmasaydı muhammed bir mazeret ayeti döşer allah rumları şu, şu
nedenle cezalandırdı der konuyu kapatırdı.

Kuran mucizeyse edebi yönden daha tutarlı, gerçekci ve öğretici olan Cin
Ali serisi nobel edebiyat ödülüne layık eşsiz bir eser demektir…

Kuran kitap bile değildir karma karışık keyfi uydurulmuş sayfaları düzensiz
toplanmış, konu, anlam ve mana bütünlüğü olmayan çıkar için yazılmış
sayfalar bütünüdür… Kitap süsü verilmiş müsvetteler bütünü demek daha
doğru olur..

“Kuranı takip etmeyin çünkü o muhammed ve ekibinin çıkar sofrasıdır”

Helal Tecavüzler ve Katliamlar
İslamda katliam tamamen sıradan ve doğal bir olaydır. Bunun örneklerini
saymakla bitmez. Üstelik bu katliamlar hem tarihte yapılmış hemde
günümüzde yapılmaktadır.

İslamcılara sorarsanız; bunların hiçbiri katliam değildir ve savunma amaçlı
savaşlardır fakat gelgelelim, Hitler ve Stalin gibi canilere sorarsanız, onlara
göre; onların yaptığı şey de katliam değil, savunma amaçlı ve haklı bir
savaştır. İslamda müslüman olmayanları katletmenin legal olduğu
kurandaki ayetlerle de sabittir.:

Ahzâb-27 “ Allah sizi onların TOPRAKLARIna, YURTLARIna, MALLARIna ve
HENÜZ AYAK BASMADIĞINIZ topraklara varis kıldı. Allah her şeye hakkıyla
gücü yetendir.”

Yukarıdaki büyük harflerle yazılmış kelimeler islamdaki katliamların
savunma ile ilgisi olmadığını, tam tersine saldırı, yağma ve talan ile ilgili
olduğunun açık bir göstergesidir. Ayrıca savunma amaçlı savaşan insanlar
barış için savaşırlar. Oysaki kuran; eğer ezebilecek güçteysen, barışa
karşıdır. Yani “güçlüysen katletmekten asla geri kalma” emri verir. Bakınız:

Muhammed-35 “Sakın za’f göstermeyin. ÜSTÜN OLDUĞUNUZ HALDE
BARIŞA ÇAĞIRMAYIN. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla
eksiltmeyecektir.”

Bu ayetler islamdaki katliamların delilidir. Hadislerde anlatılan katliamlarda
bu ayetlerin delilidir, günümüzde yapılan Hizbullah, El kaide, İŞİD vs gibi
örgütlerin müslümanlara dahi yaptığı katliamlarda bu ayetlerin ve birçok
hadislerin delilidir.

Kimse gerçekleri saptıramaz:

1-Bu dinin Peygamberi adam kesmişmi? Kesmiş.

2-Ondan sonraki halifeleri adam kesmişmi? Onlar da kesmiş.

3-Hadislerde adam kesme varmı? Var.

4-Kuranda bunları destekleyen ayetler varmı? Orda da var.

5-Peki günümüzde katliam varmı? Günümüzde de var.

6-Sadece müslüman olmayanlarımı katlediyorlar? Hayır, mezhep çatışması
yüzünden birbirlerini de katlediyorlar.

Daha hala islamda katliam yokmuş, islam barış diniymiş, yok bilmem ne.
Kim inanır buna? Ancak müslüman inanır, başkada kimse inanmaz. Zaten
bu din yüzünden bütün dünyaya rezil olduk ama kimsenin bundan haberi
yok. İslam dediğin zaman; İngilizi, Yahudisi, Japonu, Hindu’su; dünyada kim
varsa nefret ediyor. Tüm Dünyada Müslümanlar hariç hemen hemen bütün
insanlar tarafından nefret edilen bir dindir. Bunu yabancı kaynaklı internet
sitelerinde ve forumlarda görmek çok kolay.

Gelelim tecavüz olayına Kuran islamda köleliği legalleştirdiği gibi onlara
tecavüzü de legalleştirmiştir. Bu konuya girmeden önce islamda ganimet
ve cariye ne demektir ona bir göz atalım.

İslamda ganimet: Güya savaşlarda ama aslında ganimet ele geçirmek
için yapılan baskınlarda; (özellikle gece baskınlarında) ele geçirilen; altın,
gümüş, para, ziynet eşyası, gayrımenkul, hayvan ve köleleştirmek amaçlı
insan.

İslamda cariye: Gece baskınlarında ele geçirilip köleleştirilen kadınlardır.
Bu kadınların tıpkı bir mal gibi alınıp satılması legal olduğu gibi; aynı
zamanda bu kadınların bir seks kölesi olarak kullanılması da helaldir. Bu
kadınlarla evlilik dışı seks yapmak serbesttir, zina kapsamına girmez.
Üstelik bu kadınların evli olup olmaması da önemli değildir. Dahada çarpıcı
olanı ise; bu kadınların sex’e hayır deme şansları da yoktur. Yani yasal
tecavüz. Helal tecavüz.

Kuranda “Cariyelerinizle evlilik dışı seks yapmayın” diyen tek bir ayet
yoktur. “Başka biriyle evli cariyelerinizle seks yapmayın” diyen tek bir ayet
de yoktur. “Cariyelerinizin rızasını almadan onlarla seks yapmayın” diyen
de tek bir ayet yoktur. Bakınız tam tersine nasıl ayetler var:

Mü’minûn-6. “Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun
dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.”

Nisâ-3 “Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında
adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka)
kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın.2 Eğer (o kadınlar
arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız o taktirde bir tane
alın veya SAHİP OLDUĞUNUZ (CARİYELER) İLE YETİNİN. Bu, adaletten
ayrılmamanız için daha uygundur.”

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi; bu bir yasal tecavüzdür. Çünkü
cariyenin rızasına gerek görülmemiştir. Rızası alınmadan bir kadınla
cinsel münasebette bulunmanın adı tecavüzdür. Ayrıca kendisini tıpkı
bir mal gibi alıp satan, babasını, kardeşini katleden, biriyle hiçbir kadın
seks yapmak istemez. Zaten bu bilindiği için onların rızasına gerek
görülmemiştir. Size şimdi rezaletin son perdesi bir örnek vereyim Bu
örnekte verdiğim olayların hepsi islamda legaldir. Diyelimki bir bahane
buldunuz ve bir topluma bir gece baskını düzenlediniz.

Bu gece baskınında evli ve 3 çocuklu bir aileyi ele geçirdiniz. Çocuklardan
biri 7 yaşında bir erkek çocuğu, bir tanesi evin 24 yaşındaki oğlu, diğeri ise
10 yaşında bir kız çocuğu olsun.

Bakınız şimdi bu aileye neler yapabilirsiniz?:
1-Onlarına evine malına ve her türlü maddi imkanlarına konabilirsiniz.

2-Ailenin 24 yaşındaki oğlunun boğazını kesebilirsiniz.

3-Ailenin 7 yaşındaki erkek çocuğunu; tıpkı muhammedin yaptığı gibi; şam
esir pazarına götürüp köle olarak satabilirsiniz.

4-Aile reisi babayı ise onun kendisinden ele geçirdiğiniz bağ ve bahçelerde
ömür boyu köle olarak çalıştırabilirsiniz.

5-Ailenin 10 yaşındaki kız çocuğunu ve anasını hem köle olarak çalıştırıp
hemde cariye olarak yatağınıza atabilirsiniz.

Zavallı aile reisi ise; mallarının elinden çalınışına, oğullarının birinin
katledilmesine, kendisinin köleleştirilmesine, 7 yaşındaki erkek çocuğunun
satılıp yok olmasına, karısının ve 10 yaşındaki kız çocuğunun
köleleştirilmesine katlanır vede eşinin, kızının başkalarının yatağına
atılmalarınaına yanar durur. Ama aynı evin içinde olmasına rağmen
bunların hiçbirine itiraz edemez.

Yukarda yazdıklarımın tamamı islama ve kurana tamamen uygundur ve
hiçbirinin günahı yoktur. Üstelik uygulamaları da hem muhammed
tarafından ve hemde muhammed tarafından cennetlik olarak ilan edilen
halifeler tarafından da yapılmıştır. Türklerin birbirinden kopuk beylikler
şeklinde yaşamasını fırsat bilip, zorla müslümanlaştırıldığı sıralarda, bu tür
uygulamalar Türk’lere de yapılmıştır.

Tanrı’ya inanmak güzeldir, hoştur. İnsana zor zamanlarında bir güç verir,
onunla sevincini ve kederini paylaşırsın. Ama eğer varsa bir tanrı; onu
böylesine bir din ile rezil etmek günahların en büyüğüdür. Bırakın şu
arap’ın allahını, o ancak araba yakışır. Aklı başında Türk insanına
değil. Çünkü bu dinin satanizmden pek fazla farkı yok.

Islam kitabinda kadina tecavuze ruhsat veren, kadinin baskalarina peskes
cekilmesine ruhsat veren onlarca ayet var.

Ornek görmek istiyorsanız Nur-33. ve Nisa-24. ayetlerine bakmak
yeterlidir.

Nur-33 “Evlenme imkânını bulamayanlar ise; Allah, lütfu ile
kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin
altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak
isteyenlerle, eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve güvenilirlik).
görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu
malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini
elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa
zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki
zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve
merhametlidir.”

Ayetin İniş Nedenleri:

Müslim`in Cabir bin Abdullah (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre
Abdullah bin Ubeyy cariyesini gidip fuhuş yaparak kendisine para
getirmesi için zorluyordu. Bunun üzerine bu ayeti kerime indirildi.
Yine aynı senedle rivayet edildiğine göre Abdullah bin Ubey`in
Mesike ve Umeyme adını taşıyan iki cariyesi vardı; onları zina
yapmaya zorlardı. Onlar bundan dolayı Resulullah (a.s.)`a şikâyetçi
oldular. Yüce Allah bu hükmünü indirdi. [Müslim; K. Tefsir: (26,
27, 29, 30) 2320, İbn Çerin 18/103, Suyuti; ed-Diirr: 5/46.]

Taberani`nin Abdullah bin Abbas (r.a.)`tan rivayet ettiğine göre
Abdullah bin Ubeyy`in cahiliye döneminde zina yapan bir cariyesi
vardı. Zinayı haram kılan ayeti kerime indirilince: “Vallahi artık asla
zina etmem” dedi. Bundan sonra bu ayeti kerime indirildi.[Taberî,
age. XVIII, 103. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı
Yayınları: 2/651.]

Bu rivayetleri destekleyen daha bir çok rivayet aktarılmıştır ve bir
çoğunda Abdullah bin Ubeyy`in cariyelerini para kazanmaları için
zinaya zorlaması nedeniyle bu ayeti yazıldığınja dikkat
çekilmektedir.

Ayeti önumuze koyup sorularimizi soralim

1-Mukatebe nedir? (kölenin ve Cariyenin özgürlüğünü satın alması,
parayı nerden bulacak?)

2-Bu ayette bahsi gecen gecici menfaatler ne olabilir?

3-Bu gecici menfaatlerden kimler yararlanabilir?

4-Namuslu kalmak İSTEMEYEN cariyeyi fuhusa zorlayabilirmiyiz?

5-Bu zorlamayi yapacak ve gecici menfaat temin edecek adamin
meslegi ne olabilir?

6-Bu kadinlari fuhusa kim zorluyor?

7-Bu zorlanmadan dolayi Allah kimi af ediyor, kime ceza veriyor
veya verilen bir ceza var mı?
Bu soruların ceavını samimi, dürüst ve mantıklı olarak vermek
islamın gerçeğini görmek için yeterlidir. Bu ayette fuhuşu
yasakmala varmıdır? Görüldüğü gibi kölesini zorla fuhuşa
sürükleyen kişiye Kuran’da yasak veya yaptırım yoktur. Sadece
“zorlamayın” diye tavsiyede bulunulmaktadır. Boşverin cezayı,
yasaklamayı, aksine fuhuşa dolaylı olarak izin vermek vardır.
Ayetin sonunda diyor ki ‘Kim onları zor altında bırakırsa,
bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok
bağışlayıcı ve merhametlidir.’ Burada affedilenin kadin oldugu bir
gercektir ama nerede bu kadini zorlayan pezevenge verilecek
ceza?

Bu tip ayetleri gördükçe, Müslümanların “din olmasa ahlak diye
bişey olmaz, bakın cahiliye dönemine, neler oluyomuş vs, vs…”
tarzı boş sözlerine sadece Aziz NESİN gibi acı acı gülüyorum

(Nisa-24) (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli
kadınlar da size haram kılındı.

Bu ayetin iniş nedenini açıklamak İslamın ilk yıllarında yaşananları, cariye
edinmenin teşvikini ve Muhammedin gerçekte nasıl biri olduğunu
anlamanızı sağlayacaktır. Esir olarak ele geçirilen evli kadınlar bile helal
kılınmıştır. Bunun adı Helal Tecavüzdür.

1-Muhammed b. Abdirrahman b. Bünanî, Muhammed b. Ahmed b.
Hamdan’dan, o Ebû Ya’la’dan, o Amr en-Nakıd’dan, o Ebû Ahmed
Zübeyri’den, o Süfyan’dan, o Osman el-Bettî’den, o Ebu’l-Halil’den,
o da Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini bize rivayet etti

“Evtas Gazvesi’nin olduğu gün kocaları olan esir kadınları ele
geçirmiştik. Onlara mücamaatta bulunmayı çirkin bulmuştuk.
Peygamber (s.a.v.)’e bunu sorduk da bu âyet nazil oldu. Biz de o
kadınları böylece helal bulduk.” [Müslim; er-Rada’: 35, 35
mükerrer/1456 s. 1080, Tirmizi; Nikah: 11/32; İmam Ebu’l-Hasen
Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 120;
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 2/509.]

2-Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. el-Haris, Abdullah b.
Muhammed b. Cafer’den, o Ebû Yahya’dan, o Sehl b. Osman’dan, o
Abdurrahim’den, o Eş’as b. Sevvar’dan, o Osman b. Bettî’den, o
Ebu’l-Halil’den, o da Ebû Said el-Hudrî’den bize şöyle dediğini
haber verdi:

“Rasulullah (s.a.v.) Evtas ahalisini esir alınca dedik ki: “Ey Allah’ın
Rasulü, soylarını, kocalarını tanıdığımız esir kadınlarla nasıl
mucamaatta bulunabiliriz?” Bunun üzerine bu âyet nazil
oldu.”[Müslim;er-Rada’:35, 35mükerrer/1456 s.1080,
Tirmizi;Nikah:11/32.]

3-Ebû Bekr Muhammed b. İbrahim el-Farisî, Muhammed b. İsa b.
Amraveyh’ten, o İbrahim b. Muhammed b. Süfyan’dan, o Müslim b.
Haccac’dan, o Ubeydullah b. Ömer el-Kavarirî’den, o Yezid b.
Zuray’dan, o Said b. Ebî Arube’den, o Katade’den, o Ebû Salih Ebû
Halil’den, o Ebû Alkame el-Haşimî’den, o da Ebû Said el-Hudrî’den
bize şu rivayette bulundu:

“Rasulullah (s.a.v.) Huneyn Günü, Evtas Kabilesi’ne bir grup ordu
gönderdi. Bu grup bir düşman birliğine rastlayıp onlarla savaştılar
da onlara galip gelerek, kadın esirler elde ettiler. Rasulullah
(s.a.v.)’ın Ashabı’ndan bir grup, müşrik kocalarından dolayı o esir
kadınlarla münasebette bulunmaktan sakındılar. Allah Teala da bu
âyeti indirdi,” [Müslim; Rada’: 33, 34/1456 s. 1079, Ebu
Davud; Nikâh: 1132.]

4-Ebu Saîd Hudrî’den Nesâî, Tirmizî, Ebu Davut ve Buharî rivayet
etti. Ebu Saîd:

-Bize, Evtâs esirlerinden esirler isabet etti. Kadınların kocaları
vardı. Biz onlarla birleşmeyi çirkin gördük, Nebî Aleyhisselâm’a
sorduk., Nisa: 4/24 âyeti indirildi. Ancak Allah’ın sizin üzerinize Efa
ettiği şeydir, biz onların ferclerini helal kıldık, buyurdu. [İmam
Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul,
Fatih Yayınevi: 1/183.]

5-İbnu Abbas’tan (r.a.) Taberânî anlattı. İbnu Abbas (r.a.):

-Huneyn gününde indi. Allahü Teâlâ, Huneyn günü Müslümanlara
fetih müyesser kılınca, ehli kitabın kadınlarından müslümanlara
kadınlar isabet etti. Onların kocaları vardı. Bir erkek, kadınlardan
biri ile olmak istediğinde, Kadın:

-Benim kocam var, derdi. Bundan Rasûlullah’a soruldu. Allahü
Teâlâ, Nisa: 4/24 âyetini indirdi, dedi. [İmam Celaleddin es-
Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi:
1/183.]

Anlatılan olaylara ancak Helal Tecavüz denebilir.

Müslümanlar’ın o çok aşağıladığı Cahiliye Dönemi Arap adetlerinde
bile en azından evli olduğunu beyan eden esir kadının ırzına
geçmek yokmuş, adam resmen anlatmış işte (Mücamaat, cinsel
ilişkide bulunma demektir) esir aldığımız kadınlara tecavüz
etmekten utandık ama ayet gelince yaptık diyede eklemiş. Buna
cariyeliği kadırmayı istemek mi denir? Yoksa cariye edinmeyi
teşvik mi denir? Kimse kusura bakmasın ama bu yapılan
savaşlarda Tecavüzü helal ilan etmektir.

Ben burada huzurlarınız da gerek Buhari gerek Tırmızi ve gerekse
de tüm hadis ve islam alimlerini yürekten kutluyorum, neyi
bulmuşlarsa hiç çekinmeden kitaplarına koymuşlar, günümüz
müslümanları ve alimleri gibi kıvırmak ve bu çirkinlikleri örtbas
etmek için uğraşmamışlar.

Tanrı allah adil midir?
Tevrat’ın Yahova’sını, incil’in İsa’sını ya da diğer dinlerin tanrılarını bir
kenara bırakırsak;
Kur’an’ın Allah’ı adil midir? İnsanlara adaletli davranmayı, terazide hile
yapmamayı emreder. Peki kendisi adaletli midir? Kendi terazisi hassas
mıdır? Bir hardal tanesi kadar, zerre kadar iyi ya da kötü amelin bile
tartılacağı söylenir. Öyle midir gerçekten?

Kur’an’ın tanrısı Allah’ın adaletine bir örnek verelim:

Herkes mi yoksa sadece müslümanlar mı hesaba çekilecek?Enbiya/ 47. Biz
kıyamet günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa
uğratılmaz. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir
(tartıya koyarız.). Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz.Bu ayetten bütün
insanların dünyadaki tüm amellerinin değerlendirileceğini, zerre kadar bir
işi, faydası-zararı, günahı-sevabı olsa dahi tartıya alınacağını anlıyoruz.

Aşağıdaki ayette de herkesin, her insanın amellerinin karşılığını göreceği
ifade ediliyor.

Zelzele/ 6-8. O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek
üzere bölük bölük çıkacaklardır. Her kim zerre kadar hayır işlemişse
onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.

Bu yönde başka ayetler de var ve tüm bu ayetler de bir anormallik yok.
Gayet normal.

Ama ruh halinin öfkeli zamanına rastgelmiş olacak ki; aşağıdaki ayette
durum değişiyor:

Kehf/ 103-106. De ki: “Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana
uğrayacak olanları size haber vereyim mi?” “Onların, dünya hayatındaki
bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta
sanıyorlar.” İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar
edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet
gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. İşte, inkar ettikleri,
ayetlerimi ve resullerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.

Hem de ebedi cehennem. Peki ama hani bir hardal tanesi kadar amel dahi
tartılacaktı?
Bu durumda dünyanın en iyi insanlarından da olsa, insanlığa büyük
hizmetleri dokunmuş bir kişi de olsa, hiçbir kötü ameli olmasa dahi
hesapsız-tartısız cehenneme. İnsanın dünyadaki yaptıklarına değil de,
sadece Allah’a-Muhammed’e inanıp inanılmadığına bakılan bir hesap
gününe ne gerek var öyleyse?

Hitler’in Yahudileri gaz odasına göndertmesi gibi. “Yahudiyse gaz
odalarına” İyi-kötü ayrımı olmadan. Şimdi yüce Yaratıcının, rahman ve
rahim olan Allah’ın adaletini buna mı benzeteceğiz?

Müslümanlar şöyle mi bakar bu konuya: “Müslüman olmayan iyi olamaz. O
zaten kötüdür. İyi olsaydı müslüman olurdu. O nedenle hesabına
bakılmasına gerek yok.”

Bu durumda demek ki Kur’an’ın tanrısı iki çeşit insan yaratmış. Müslüman
olanlar ve olmayanlar. Dilediğine hidayet vermiş ve müslüman yapmış
sözde. Dilediğini de yoldan saptırmış. İstese bile müslüman
yapmamış. Böyle bir tanrının adaletinden bahsedilebilir mi?

Acaba müslümanın Allah’ı müslümana adil mi?

İslam’da cehennemlik olanların cezalarını çektikten sonra cennete
gönderileceklerine söylenir. Müslümanların çoğu bunu böyle bilir.
Günahlarının cezasını çekeceğine ama ondan sonra ebedi cennete
kavuşacağını sanır.

Halbuki Kur’an’da böyle bir bilgi yoktur, müslümanlar boşuna
sevinmesinler.

Örneğin; Günahları sevaplarından fazla olan bir müslüman ebedi
cehennemliktir.
Bunun adaletli olduğu söylenebilir mi?

Bir kısım müslümanlar paralarını İslami bankalara yatırıp “faiz değil, kâr
payı aldık” diye aldatmak isterler Allah’ı. Allah yer mi bunları? Faiz yemiş
olan her müslüman ebedi cehennemliktir. Bu adalet midir?

Kasten birini öldürdü, katil oldu. Öldürdüğü kişi müslümansa ebedi
cehennemliktir. Adalet mi? Müslüman olmayanı insandan saymıyor Allah.
Onları öldürmenin cezasını yazmamış.
Yine diyelim ki bir müslüman şeytana uydu, kötülüğe bulaştı, günahı onu
kuşattı. Affı yok, ebedi cehennemlik. Hem şeytanı musallat et, hem de
sonsuza kadar işkence yap. Neresi adalet?

Diyelim ki bir müslüman olmanıza rağmen insanlık tarafınız biraz ağır
bastı. Kalktınız komşunuz olan Rum vatandaşla dostluğu ilerlettiniz. Ya da
işyerindeki arkadaşlarınız arasında dost olduğunuz bir ateist var. Arasıra
beraber maça gidiyor, kahvede okeye takılıyorsunuz. Yandınız, hem de
sonsuza kadar. Bunun adalet olduğunu söyleyebilir misiniz?

Bu ayetlerdeki ağır cezalar karşısında müslümanlar, Allah’ın günahları
bağışlayıcı olduğunu söyler ve Nisa-48 gibi ayetleri örnek gösterirler.

Bakalım Nisa-48’e ne deniyor:

Nisa-48. Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla
bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler
için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek
iftira etmiş olur.

Demek ki, Allah şirk dışındaki günahları diledikleri için bağışlarmış. Bunda
bile adalet yok. Dilediği kişiler için, dilemedikleri yine yandı.

Bir de şu ayetlere bakalım:

Faiz yiyenler:

Bakara-275. Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi
kalkarlar. Bu, onların, “Alış veriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır.
Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime
Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun
olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. Kim tekrar (faize) dönerse, işte onlar
cehennemliklerdir. Orada ebedi kalacaklardır.

Bir müslümanı öldüren:

Nisa-93. Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı
cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir
azap hazırlamıştır.

Kötülük yapanlar:

Bakara-81. Kim kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, artık onlar
ateşin halkıdırlar, orada ebedi kalırlar.

Kafirleri dost edinenler:
Maide-80. Onlardan birçoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün.
Nefislerinin kendilerine sunduğu şey ne kadar kötüdür! Allah onlara
gazabetmiştir. Onlar ebedî olarak azap içinde kalacaklardır.

Günahları sevaplarından çok olanlar:

Müminun-103. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini
ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedi kalacaklardır.

Görüldüğü gibi tümü için “ebedi cehennem” diyor. Mesele, dilediğini
affetme gücüne sahip olması değildir. Bu ebedi cehennemlik olarak
nitelendirdiği suçların adaletli olup olmamasıdır. Faiz yediği için bir insan
nasıl sonsuza kadar yakılabilir? Şeytana uyup bir kötülük yapanın ebedi
cehennemle cezalandırılması hak mıdır? Hepsinden öte ateşte yakmak, bir
tanrıya ait değil, sadist bir insana ait cezalandırma şekli olabilir. Allah’a
maledilen bu sadistlik gerçek bir tanrıya yakıştırılamaz. Yüce Tanrı, bu tür
nitelendirmelerden münezzehtir.

Şimdi bir örnek verelim:Varsayalım ki ben bir okulun müdürüyüm ve
öğrencilerin bir kısmını öğretmenlere karşı kışkırtıyorum ve her türlü
kötülüğü yapacak, iftira edecek şekilde yönlendiriyorum. Öğretmenleri ve
okulun diğer öğrencilerini zor durumda bırakıyor, okulda huzur, düzen
bırakmıyorlar.Şimdi, öğretmenler ve mağdur öğrenciler şikayet etse,
soruşturma açılsa, benim kışkırttığım iddia edilse; Notlarım arasında kanıt
bulsalar: “Öğrencileri öğretmenlere karşı kışkırtıp birbirine düşman yaptım.
İstesem onları engellerdim ama yapmadım.” şeklinde. Bu durumda sadece
öğrenciler mi suçludur?

Bakalım Kur’an’ın Tanrısına ne dedirtmiş Muhammed Hazretleri:

Enam-112. İşte böylece biz her peygambere insan ve cin
şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı
laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları
iftiralarıyla baş başa bırak.

Meryem-83. Görmedin mi, biz gerçekten şeytanları, kafirlerin
üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar.

Muhammed’e göre; insanları, şeytanları ve cinleri kışkırtıp tahrik eden
Allah’tır. Allah’ın dediği olur. O bir şeyi istediği vakit derhal gerçekleşir.
Kimse bunun önünde duramaz. Dolayısıyla kimleri tahrik edip kışkırttıysa
onlar, Allah’ın dediğini yapmışlardır.
Allah dileseydi, onlar tahrik olmaz, kimseye bulaşmazlardı.

Meryem-68. Rabbine andolsun, onları şeytanlarla beraber mutlaka
haşredeceğiz. Sonra onları kesinlikle cehennemin çevresinde diz üstü hazır
edeceğiz.
Hem kışkırt, hem de ateşle işkence et. Bununla da kalmıyor. Güya
inanmayanların Kur’an’ı dinleyip anlamamaları için araya gizli bir perde
koyuyor:

İsra 45. Sen Kur’ân’ı okuduğun zaman biz, seninle ahirete inanmayanların
arasına görünmez bir perde çekeriz.

İsra 46. Ve kalblerinin üzerine, Kur’ân’ı anlamalarına engel perdeler
geçiririz ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Rabbini Kur’ân’da bir tek olarak
andığın zaman da ürkerek arkalarına döner kaçarlar. Kur’an’da böyle
sunulmuş bir tanrının adil olduğu söylenebilir mi?

Ya da adil olmayan bir tanrı olabilir mi?

Serdar Kaangil

KURAN’IN ASLI YAKILDI MI VE ORİJİNALİ TAHRİF EDİLDİ
Mİ?

Hicr-9: “Şüphesiz o zikri (Kuran’ı) biz indirdik biz! Onun
koruyucusu da elbette biziz…”

Bu ayet İslamcılar için Kur’an’ın değiştirilemeyeceğine dair bir dayanaktır.
Kur’an’da korunacağını yazmış olması, İslamcılar için yeterlidir ama konu
İncil ve Tevrat olunca böyle düşünülmez. Tevrat’ın ve İncil’in tahrif
edildiğini iddia edenler, içlerindeki Hicr-9 benzeri ayetleri görmezden gelir:

Yeşaya / 40-8: “Ot kurur, çiçek solar ama Tanrımızın sözü sonsuza
dek durur.”

Matta / 5-18: “Size doğrusunu söyleyeyim: Yer ve gök ortadan
kalkmadan, her şey gerçekleşmeden Kutsal Yasa`dan ufacık bir
harf ya da bir nokta bile yok olmayacak!”

Markos / 13-31: “Yer ve gök ortadan kalkacak ama benim sözlerim
asla ortadan kalkmayacaktır.”

Demek ki “değiştirilemez” diye yazmasının bir önemi yokmuş. Onu da
insanlar yazabilirmiş.

Bugün piyasadaki ve internetteki Kur’an acaba başlangıçta yazılan orijinal
Kur’an’la aynı mıdır? İslamcılara göre Kur’an’ın tek harfi bile değişmemiştir.
Bunu iddia edebilmek için ilk orijinalin bilinmesi gerekir ki bir karşılaştırma
yapılabilsin.

Ama ilk yazılan orijinali ortada olmadığı gibi, 2. ve 3. derleme ile yazılanlar
da yoktur. Orijinali olmadığına göre bir karşılaştırma yapılamaz. Öyleyse
“Bir harfi bile değiştirilmemiştir” diyenlerin bir dayanağı yok. Bunun İslami
propaganda olarak söylendiği anlaşılıyor.
Peki orijinal Kur’an’a ve sonra derlenen nüshalarına ne oldu?

Çocuklar ve hatta bilinçsiz Müslümanlar Kur’an’ın bir kitap olarak gökten
indiğini sanırlar. Hepimiz çocukken öyle sanırdık. Cebrail adlı meleğin kitabı
peygambere getirdiğini zannederdik. Büyüklerimiz de ayrıntıları bilmediği
için bir izahta bulunmazdı. Daha sonra öğrendik ki ayet ayet olayların
akışına göre yazılan Kur’an 23 yılda tamamlanmış. Yani, Muhammed
hazretlerinin peygamberliğini ilan ettiği tarihten ölümüne yakın zamana
kadar yazılmış bir kitap. Günlük tutan insanlar gibi Muhammed hazretleri
de olaylarla, gelişmelerle ilgili şiirimsi ayetler yazdırmış. Bu ayetlerin de
vahiy olduğunu öne sürmüş. Eşleriyle yaşadığı sorunlarla ilgili olarak bile
sure ve ayetler yazmış. Sözde okuma yazması olmadığından bunları vahiy
katiplerine yazdırmış. O dönemde henüz kağıt icat edilmediğinden ve
Kureyşte deri parşömen olmadığından ayetler taşlara, kemiklere,
yapraklara, kumaş parçalarına yani ilkel malzemelere yazılmış. Bir rivayete
göre Kur’an sayfalarının tümünün peygamberin evinde bir arada
bulunduğu ve dağınıkken bir araya getirilip, içinden eksilen olmasın diye
ortasından iple bağlanmış olduğu söylenir. Ayrıca surelerin kurra denilen
hafızlarca ezberlenerek korunduğu belirtilir.

Kur’an’ı kaç hafız ezbere biliyordu?

Amr Îbnu’l-Ass anlatıyor: Peygamberin “Kur’an’ı dört kişiden alın;
Abdullah İbn Mes’ud’dan, Salim’den, Muaz’dan ve Übeyy İbn
Kab’den” dediğini işittim. (Buhari, Fadailu’l-Kur’an 8.)

“Muhammed öldüğü zaman Kur’an’ı bütünüyle ezberlemiş olan
dört kişi vardı. Ebu’d-Derdâ, Mu-âz İbn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve
Ebû Zeyd.” (Buharı, e’s-Sahih, Kitabu Menakıbi’l Ensâr /17, s.229

Malik oğlu Enes’e; “Peygamber döneminde Kur’an’ı tümüyle
ezberleyenler kimlerdir?” diye sordum. Şu karşılığı verdi:

‘Dört kişi. Tümü de Medineli. Übeyy İbn Ka’b, Muâz ibn Cebel,
Zeyd ibn Sabit ve Ebu Zeyd (Buhari a.g.e, Müslim 2465. hadis.)

Bu 3 hadisten 7 isim ortaya çıkıyor. Abdullah, Ebu’d Derda, Übeyy, Muaz,
Zeyd ibn Sabit, Salim ve Ebu Zeyd

1. Derleme

Muhammed’in ölümünden sonra dinden dönme hareketleri ve isyanlar
başlar. Dinden dönenlerle ve İslam devletine isyan edenlerle savaşlar
başlar. Bu savaşlar sırasında Ömer, halife Ebubekir’e gelip; “Kurra`nın da
katılmış bulunduğu Yemame savaşları şiddetlendi. Ben her yerde kurraları
tüketeceğinden, onlarla birlikte Kur`an`nın da çokça zayi olacağından
korkuyorum. Bu sebeple Kur`an`ın cemedilmesini emretmeni uygun
görüyorum!” der. Ebubekir de ona: “Resulullah`ın yapmadığı bir şeyi nasıl
yaparım?” diye cevap verir. Ancak Ömer ‘in ısrarlarıyla ikna olur ve Zeyd
İbn Sabit’e Kur’an’ı toplatma görevini verir.

Zeyd, kumaş parçaları, hurma yaprakları, düz taş parçaları ve ezberlemiş
olanların hafızalarından Kur’an’ı toplamaya başlar. Bir ayetin geçerli
olabilmesi için 2 tanık olması şartı ile hareket eder. Ama Tevbe süresinin
son kısmını sadece Huzeyme`de bulduğunu ve tek tanıkla kabul ettiğini
söyler. Bunu da Neticede 1yıl içinde toplanan kitap Ebubekir `e, o ölünce
Ömer`e, o da ölünce Hafsa’ya emanet kalır. (Kütübü Sitte, hadis no: 944)

1.derlemenin Muhammed döneminde okunan Kur’an’a göre eksik olduğu
itirazları yapılmıştır. Örneğin recm ayetinin olmaması itiraz edilen
konulardan biridir.

Aişe(r.a.) der ki : Peygamber vefat edinceye kadar recm ayeti
okunurdu.
Muslim c. 4. s. 167, Tirmizî, c.2, s.309

Aişe (r.ah) nakleder: “Recm ve büyüklerin on defa süt emzirmesi (nin
süt kardeşliği oluşturacağı) hususundaki ayetler benim yatağımın
altında bulunan bir sayfa üzerinde yazılı idi. Peygamber vefat
edince Peygamber’in vefatıyla meşgul olduk da keçi gelip onları
yedi.”
Dar-e Kutni, c.4, s.105, İbn-i Mâce, c.1, s.625

Übeyy b. Kab bana şöyle dedi: “Ey Zerr, Ahzap suresini kaç (ayet)
olarak okuyorsun?” Ben de “Yetmiş üç” dedim. O zaman şöyle
dedi: “Oysa Bakara suresine benziyordu; Ya da ondan da uzundu.
Biz onda recm ayetini de okuyorduk.” Bir nakilde ise şöyle geçer:
“O (Ahzap suresinin) sonunda şöyle diyordu: “Evli erkek ve evli
kadın zina ettiklerinde, onları elbette recm edin! Allah’tan bir ceza
olarak; ve Allah Aziz ve Hekim’dir!! Bu hesaba göre Ahzap
suresinden 200’ü aşkın ayet eksilmiştir.
Kenz-ül Ummâl, c.2, s.567, Ed-Dürr-ül Mensûr (Suyûtî), c. 5, s180.

Ali’nin elinde nuzül sırasına göre düzenlenmiş Mushaf olduğu rivayet
edilirken, bu eksikliklere müdahale etmemesi üzerinde düşünülmesi
gereken husustur.

2. Derleme ve 1. Derleme Kur’an’ın Yakılışı:

Halife Osman döneminde eldeki Kur’an’ların farklı ve yanlış okunmasından
şikayetler başlar. Birgün Huzeyfe, Osman’a gelip bu meseleye bir çare
bulmasını ister. Bunun üzerine Osman Hafsa’daki Kur’an suhuflarını tekrar
iade etmek üzere ister. Hafsa da gönderir. Ve bu sayfalardan yeni nüsha
Kur’an mushaflarının yazımını başlatır.
Yazıcıların başında yine Zeyd bin Sabit vardır. Osman, herhangi bir hususta
ihtilafa düşüldüğü takdirde Kureyş lisanının dikkate alınmasını ve ona göre
yazılmasını söyler. Kütübü Sitte, Hadis No : 945

Bu hadisdeki Zeyd bin Sabit’in şu sözleri önceki derlemede hata ve
eksiklerin olduğunun bir örneğidir:

“Resulullah`dan işitmiş olduğum, Ahzab süresine ait bir ayet
eksikti. Onu araştırdım. Sonunda Huzeyme İbnu Sabit el-Ensari`de
çıktı. Resulullah onun şahitliğini iki kişinin şahitliğine denk
tutmuştu. Bu ayet şu idi: “Mü`minlerden Allah`a verdiği ahdi
yerine getiren kimseler vardır. Kimi, bu uğurda canını vermiş, kimi
de beklemektedir. Ahdlerini hiç değiştirmemişlerdir” (Ahzab 23)”

Hatırlarsak, İlk derlemede de komisyonun başında olan Zeyd bin Sabit’ten
yine benzer bir iddia geçiyordu aktardığı hadisde. Tevbe suresinin son
kısmını sadece Huzeyme’de bulduğunu söylüyordu.

İki derlemede de iki benzer olay ve iki aynı kişi, Huzeyme. İlginç, belki de
olaylar karıştırılmış olabilir.

Osman’ın yazdırdığı Kur’an’ların sayısı 4 olarak kabul edilir. Birinin
kendinde kaldığı, diğerlerinin Şam’a, Basra’ya ve Küfe’ye gönderildiği
söylenir. Kimileri bu sayıyı 5-7 adet olarak öne sürer ve Mekke, Yemen ve
Bahreyn’e de gönderildiğini söyler. Ayrıca Osman’ın bu Kur’an’ların
aynısının kopyalanabileceğine izin verdiği de söylenir.

Ayrıca Osman bu Mushaflar haricinde elde bulunan tüm suhuf ve kitapların
yakılmasını emreder ve kendisi de çevresindekileri yakar. (Suyutî, İtkan,
I/134; Subhi Salih, el-Mebahis, s. 78-85.)

Hz. Osman, okuma farklarını ortadan kaldırıp müslümanları bir tek
kıraatte birleştirmek amacıyla başka bütün mushafların ve Kur’ân
parçalarının yakılmasını emretmiştir. (Beyhekî, es-Sunen, Kitabu’s-
Salât, 2/42)

Osman’ın Mushafları yaktırması büyük tepki çekmiş, “Mushaflar
yakıcısı” diye seslenilmiştir. Öldürülmesindeki sebeplerden biri de budur.

Rivayetlere göre ellerindeki farklı Mushafları yaktırmayanlar da vardır.
Örneğin “Ali’nin Mushafı”, “Ayşe’nin Mushafı” Abdullah İbn Mesud’un,
Abbas’ın Mushafı gibi. Bu Mushafların birbirinden farklı olduğu söylenir. Âlî
Mushafının nuzül sırasına göre düzenlenmiş olduğu rivayet edilir. Bu özel
mushaflar da kayıptır. Sadece bunların içerik listeleri yazılmıştır. Eldeki
resmi nüshadan içerik yönünden farklı oldukları bu listelere bakınca hemen
anlaşılıyor. Örneğin, İbn Mesud’un mushafında Fatiha suresi gibi çok temel
bir sure yok. Felak ve Nas sureleri de yokmuş. Bu çok ilginç.
Suyuti kitabında bakara suresinin Ahzab suresi ile aynı uzunlukta
olduğunu aktarıyor. (Suyuti, El İtkan, 2/32.) Mevcut Kur’an’da ise Bakara
286 ayet iken, Ahzab yalnızca 73 ayettir.

Ebûbekir ibn Dâvûd, özel sahâbî mushaflarındaki farkları Kitâbu’l-
Mesâhif’inde toplamıştır. Buhârî’nin rivayetine göre Hz. Âişe,
mushafını görmek üzere gelen bir Iraklıya, özel mushafını
göstermiştir. (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân, 5)

O dönemde Arap harflerinde nokta ve hareke yoktu. Muaviye devri Irak
valisi Ziyad bin Ebih, Arapçayı bilmeyen Müslümanların, Kur’ân’ı yanlış
okumasını önlemek için devrin âlimlerinden Ebu’l Esved Dueli’yi
görevlendirmiş. O da kelimelerin sonuna harekeyi belirlemek için nokta
koymuştu. Daha sonra Haccac, kâtiplerinden Nasr bin Asım ve Yahya bin
Ya’mer’e harflere nokta koymalarını emreder. Harflere ve noktalara
bugünkü şeklini veren, Halil bin Ahmet (M.718) olmuştur. Şimdi bütün bu
tahrifler, eksiltmeler yanında bir de noktalama işaretleri konulurken olası
yapılan yanlışları düşünün.

Bugün Osman’ın yazdırdığı Mushaflardan hiçbiri ortada yoktur.
Topkapı’daki, Taşkent’teki ve Kahire’deki eski Kur’an’ın Osman’ın Kuran’ı
olduğu iddia edilirdi. Öyle olmadığı ortaya çıktı.

Konunun araştırmacılarından Prof. Dr. Suphi es-Salih kitabında, “Peki,
Osman döneminde hazırlanmış resmi nüsha şimdi nerededir?” sorusunu
ortaya atar ve doyurucu cevap bulamadığını açıklar. Kahire
Kütüphanesi’nde olduğu söylenen nüshanın, Osman döneminden kalmış
olamayacağını belirtir. Çünkü bu kitapta bir takım işaret ve noktalar vardır,
böyle işaret ve noktaların İslamiyet’in ilk yıllarında bulunmadığı
bilinmektedir.

Neden Yakıldılar

Hz. Hafsa’ya iade edilmiş olan ana Mushaf da ölünceye dek onun
yanında kalmış, Medine valisi olan Mervân ibn el-Hakem, yakmak
üzere o nüshayı istemişse de Hz. Hafsa vermemiş, fakat bu
mü’minler anasının vefatı üzerine Mervân o Mushafı alıp yakmıştır.
(el-Fethu’r-Rabbânî, 18/34)

İlk derlenen Kur’an’ı ölümüne değin sandığında saklayan ve alınıp
yakılmasını önleyen Hafsa idi. Hafsa ölünce, Mervan İbn Hakem, sandıktan
aldırtıp yaktırmıştı. Mervan Kur’an’ı yaktırmasındaki gerekçesini şöyle
açıklıyor:

“Bunu yaptım, çünkü onda yazılı olanlar, resmi mushaf’a yazılıp
geçirilmiş ve korunmuştur. Korktum ki aradan uzun zaman
geçtiğinde kuşkucu kimseler bu resmi mushaf hakkında kuşkuya
düşerler.” (Dr. Subhi e’s_Salih, Mebahis fi ulumi’l-kuran, s.83. dayandığı
kaynak: ıbn ebi davud, kitabu’l-mesahif, s.24.)
Halbuki tersine asıl kuşku, ilk derlemenin yakılmasından doğmuştur.

Hiç kaynak, kanıt yok edilir mi? Elindekinin doğruluğunu ne ile
kanıtlayacaksın?

“Demek ki ilk derleme ile olan farkların görülmesi istenmiyordu. İlk
derlemede görülmesi istenmeyen bilgiler mevcuttu ki görülmesi
engellendi, yakıldı.” diye düşünülmesi gayet doğaldır. Deliller yok
edilmiştir. Oysa, ilk derleme korunmuş olsaydı; arada küçük farklar olması
önemsenmeyecekti. Ama bu durumda “belki de arada çok önemli farklar
vardı” diye düşünülüyor.

Nitekim Muhammed dönemindeki Kur’an ile sonradan yazılanlar arasında
fark olup olmadığı sorusuna verilen yanıtlar “çok büyük farklar olduğu”
şeklindedir.
İbn Ömer diyor ki:
“Hiçbiriniz Kur’an’ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum)
demesin. Bilemez ki, Kur’an’ın çoğu yok olup gitmiştir. ’Ne kadar
ortada varsa o kadarını elimde tutuyorum’ desin yalnızca.” (Suyuti,
El İtkan, 2/32.)

İbn Ömer’in bu sözü söylediği zaman çok önemlidir. Bu söz, Halife Osman
dönemindeki derlemeden sonra söylenmiştir. Ki şu an o nüshalar bile
ortada olmadığına göre varolanların farkını düşünün.

Serdar Kaangil

MİRAÇ YALANI
“Arapça’da merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek anlamlarını dile getirir.
Islam’da Hz. Peygamber (s.a.s)’ in göğe yükselerek Allah’in huzuruna
kabul edilmesi olayı. Miraç olayı hicretten bir yıl ya da onyedi ay önce
Receb ayının yirmi yedinci gecesi gerçekleşir. Olayın iki aşaması vardır.
Birinci aşamada Hz. Peygamber (s.a.s) Mescidül-Haram’dan Beytü’l-
Makdis’e (Kudüs) götürülür. Kur’an’in andığı bu aşama, gece yürüyüşü
anlamında isra adını alır. Ikinci aşamayı ise Hz. Peygamber (s.a.s)’in
Beytü’l-Makdis’ten Allah’a yükselişi oluşturur. Miraç olarak anılan bu
yükselme olayı Kur’an’da anlatımaz, ama çok sayıdaki hadis ayrıntılı
biçimde anlatır.

Hadislerde verilen bilgiye göre Hz. Peygamber (s.a.s), Kâbe’de Hatim’de ya
da amcasının kızı Ümmühani binti Ebi Talib’in evinde yatarken Cebrail gelip
göğsünü yardı, kalbini Zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet
doldurdu. Burak adlı bineğe bindirilerek Beytü’l-Makdis’e getirildi. Burada
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer bazı peygamberler tarafından
karşılandı. Hz. Peygamber (s.a.s) imam olarak diğer peygamberlere namaz
kıldırdı.
Hz. Peygamber (s.a.s), Beytü’l-Makdis’te kurulan bir Miraç’la ve yanında
Cebrail olduğu halde göğe yükselmeye başladı. Göğün birinci katında Hz.
Adem, ikinci katında Hz. Isa ve Yahya, üçüncü katında Hz. Yusuf, dördüncü
katında Hz. Idris, beşinci katında Hz. Harun, altıncı katında Hz. Musa ve
yedinci katında Hz. Ibrahim ile görüştü. Cebrail ile birlikte yükseliş
Sidretü’l-Münteha’ya kadar sürdü. Cebrail, “Buradan bir parmak ucu ileri
geçecek olursam yanarım” diyerek Sidretü’l Münteha’da kaldı. Hz.
Peygamber (s.a.s) buradan itibaren Refref adlı başka bir binekle yükselişini
sürdürdü. Bu yükseliş sırasında Cennet ve nimetlerini, Cehennem ve
azabını müşahede etti. Sonunda Allah’ın huzuruna kabul edildi. Kendisine
ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların Cennet’e gireceği müjdelendi,
Bakara suresinin son ayetleri verildi ve beş vakit namaz farz kılındı.
Yeniden Refref ile Sidretü’l-Münteha’ya, oradan Burak’la Kudüs’e, oradan
da Mekke’ye döndürüldü.”

Güya ertesi gün olay anlatıldığında müşrikler Kudüs’ten Mekke’ye gelen bir
kervan hakkında sorular sormuşlar da Muhammed hepsini bilmiş. Yalanın
kanıtı da yalan..

Miraç yalanına dayanak gösterilen İsra suresi 1. ayetini görelim:

1. Âyetlerimizi göstermek için, kulunu geceleyin Mescid-i
Haram’dan, etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüten
Allah, Sübhan’dır (bütün noksanlıklardan münezzehtir). Muhakkak
ki O, en iyi işiten, en iyi görendir.

Ayette Muhammed’den bahsediliyor mu? Hayır. “kulunu” diyor. Kul, sadece
Muhammed değil, diğer peygamberler de kul olduğuna göre; öncelikle
ayette kimden bahsedildiği bir soru işaretidir. Bunu anlayabilmek için 2.
ayete bakalım:

2. Ve Musa’ya Kitap verdik ve onu İsrail oğullarına bir hidayet
rehberi kıldık; Benden başka bir vekil tutmayın diye.

Meallere bakıldığında bu ayetin tahrif edildiği net olarak görülecektir.
Ayetin başındaki “ve” yi kaldırırlar. Ve “Musa’ya da” şeklinde yazarlar ki 1.
ayette bahsedilen Muhammed’miş gibi görülsün, Musa olarak anlaşılmasın
diye. Halbuki 1. ayetten sonra Musa’dan bahsediyorsa en kuvvetli ihtimal
Musa’dır. Üstelik 1. ayetle 2. ayeti ve bağlacıyla ilişkilendirmektedir.

Eğer bir olağanüstü yolculuktan sözedilmiş olsaydı; 1. ayetin devamında
bundan bahsedilirdi. İsra suresinde Miraç’la ilişkilendirilecek başka bir ayet
bulamadıkları için Necm suresinin ilk 17 ayetine sığınırlar. Necm suresi
nuzül sırasına göre İsra suresinden daha önce geldiği gibi Miraç için
gösterilen zamandan da çok öncedir. Bunun yanında ayetlerin Miraç’la
uzaktan yakından ilgisi yoktur ve Cebrail’i inişi sırasında gördüğünü söyler.

Necm 13. Ve andolsun ki, onu başka bir inişinde de gördü.
Diğer ayetlerde Sidretül Münteha ve Meva cenneti olması da bir kanıt
olamaz.

14. Sidretül Münteha’nın yanında.

15. Cennetü’l-Me’vâ da onun yanındadır.

Sidretül Münteha’nın yanında Cebrail’i görmesi, Muhammed’in de oraya
gittiğini göstermez. Ayetlere inanan için durugörü denilen alternatif durum
var. Allah’ın Muhammed’i göğe çıkarttığına inanabilen birisi; Muhammed’e
Cebrail’i çok uzaklardayken görebilme gücü verebileceğine de inanabilir.

Bunca aykırı ayete rağmen hadislere inananların hadis dinine sahip
olduklarını söyleyenler hiç de haksız değillerdir. O Miraç hadisleri ki
içlerinde büyük zırvalar, anormal saçmalıklar barındırmaktadır.
Muhammed’in Allah’la tokalaşmasından ve Allah’ın elinin soğukluğunu
hissetmesinden tutun da, namaz rekat pazarlığına kadar aklın almayacağı
tuhaf uydurmalar vardır. Bazılarını görelim:

“Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu; öyle ki
parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.” (Hanbel,
5/243)

Peygamberimiz (asm) Cenab-ı Hakk’a hitaben:

“Bütün tahiyyeler, bütün mübarek şeyler, bütün salâvat ve duâlar
ve bütün kelimat-ı tayyibe Allah’a mahsustur.” şeklinde hitab
vermiştir. Bunun anlamı“Bütün varklıkların halleriyle ve dilleriyle
yapmış oldukları ibadetleri ve tesbihlerini, bütün çekirdekler ve
nutfeler gibi mübarek şeylerin fitri mübarekliklerini ve
tesbihlerini, bütün insanlar gibi şuurlu varlıkların ibadetlerini ve
bütün peygamberler ve kamil insanlar olan evliyaların, asfiyaların
ibadetlerini ve tesbihlerini onların namına sana hediye ediyorum;
sana mahsustur.” demektir.

Bu selamın üzerine Cenab-ı Hak da Resulüne (asm): “Selâm olsun sana
ey Peygamber!”şeklinde mukabele de bulunmuştur. Bunun üzerine Allah
Resulü (asm) de: “Bize ve Allah’ın salih kullarına selâm
olsun.” şeklinde cevap vermiştir. Bu konuşmaya sidretü’l-müntehada
tanık olan Cebrail (as) da Allah’ın şahitlik etmesini emretmesi
üzerine “Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehadet ederim. Ve
Muhammed’in (asv), Allah’ın elçisi olduğuna da şehadet
ederim.” diyerek şehadet etmiştir. (Bediüzzaman Said Nursi, Şualar,
Altıncı Şua, s.92; On Beşinci Şua, s.642-646.)

– (İsra gecesi her gökte, Muhammedün Resulullah ve arkasından Ebu Bekri
Sıddık yazılı olduğunu gördüm.) [Ebu Nuaym]
– (Mirac gecesi, uğradığım her melek topluluğu, ümmetime hacamatı
tavsiye etti.) [Hakim]

– Resulullah devamla dedi ki: “Sonra bana, her günde elli vakit olmak
üzere namaz farz kılındı. Oradan geri döndüm. Hz. Musa aleyhisselam`a
uğradım. Bana: “Ne ile emrolundun?” dedi. “Gece ve gündüzde elli vakit
namazla!” dedim. “Ümmetin, her gün elli vakit namaza muktedir olamaz.
Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Beni İsrail`e
muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (muvaffak olamadım). Sen çabuk
Rabbine dön, bunda ümmetine hafifletme talep et!” dedi. Ben de hemen
döndüm (hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi. Musa
aleyhisselam`a tekrar uğradım. Yine: “Ne ile emrolundum ?” dedi.
“Benden on vakit namazı kaldırdı!” dedim. “Rabbine dön! Ümmetin için
daha da azaltmasını iste!” dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit
daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa aleyhisselam`a uğradım. Aynı şeyi
söyledi. Ben, beş vakitle emrolunmama kadar bu şekilde Hz. Musa ile
Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Hz.
Musa`ya uğradım. Yine: “Ne ile emredildin ?” dedi. “Her gün beş vakit
namazla!” dedim. “Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da takat
getiremez. Rabbine dön, hafifletme talep et!” dedi. “Rabbimden çok
istedim. Artık utanıyorum, daha da hafifletmesini isteyemem! Ben beş
vakte razıyım. Allah`ın emrine teslim oluyorum!” dedim. (Kütübü sitte)

İsra ayetinin Miraç uydurmasıyla çelişen başka bir yanı; Mescid-i Haramdan
yürütüldüğü ifadesidir. Hadislere göre Muhammed geri döndüğünde yatağı
hala sıcaktır. Demek ki hadislere göre yatağından yola çıkmış, mescidden
değil. Ayrıca ayette yürümekten sözediliyor, uçmaktan değil. Adı gece
yürüyüşü de olsa uçmakla ilgisi yok.

Yoksa Tahrifat mı var, İsra 1 Kur’an’a sonradan mı ilave edildi?

İslamcıların İsra ayetini Miraçla ilişkilendirmeleri mucizeyi değil tahrifatı
ortaya koymaktadır. Ayette bahsedilen Mescid-i Aksa’nın Kudüs’teki
Süleyman tapınağı olduğu söylenmektedir ki; Muhammed zamanında
ortada bir tapınak mevcut değildi. Süleyman Tapınağı Muhammed’den 650
sene önce yıkılmıştı. Yeri boştu. Halife Ömer zamanında Kudüs’te Süleyman
Tapınağının bitişiğinde bir mescid yapıldı. Bu mescide Mescid-i Aksa
denildi. Mervan zamanında bu mescid genişletildi ve ayrıca Kubbetüs
Sahra yapıldı.

Mescid-i Aksa Muhammed’in ölümünden sonra yapıldığına göre İsra 1
ayetinde Mescid-i Aksa isminin geçmesi akla 2 şıkkı getiriyor. Ya ayetteki
isim yapılan mescide verildi. ya da ayet Kur’an’a sonradan ilave edildi.
Ayetteki ismin verilmiş olması olanaksız çünkü ayetteki isim Süleyman
tapınağını kastediyorsa eğer, başka bir mescide bu ismin verilmesi doğru
olmazdı. Bunu Halife Ömer ya da Mervan düşünememiş olamaz.

Tahrifat iddiasını geçersiz kılmak isteyen islamcılarsa mescid-i Aksa’nın
Süleyman Tapınağını kastetmediğini, başka bir mescitten söz ettiğini
söylerler. Örneğin Süleyman Ateş bu mescitin Arafat’taki mescit olduğunu
öne sürer.

CENNET
Cennet sözcüğü Arapça’dır ve ağaçlı bahçe-bostan karşılığındadır ki kökeni
Tevrat’taki Aden Bahçesidir. Yahudilere bu hayali bahçe fikrinin Sümer
Mitolojisindeki tasvirlerden geçtiği düşünülür.

Kramer’in çevirilerinde Sümerlerde ölümlülerin giremediği, tanrıların
yaşadığı yere dilmun denirdi. Dilmun hastalık ve ölümün olmadığı saf,
temiz, güzel bir ülkeydi. Yeşilliklerle, çim ve ağaçlarla doluydu. Orada
vahşilik yoktu. Aslanlar, kaplanlar parçalamıyor, hayvanlar birbirini avlayıp
yemiyordu. Hastalık, ihtiyarlık ve ölümün olmadığı, mutluluğun, huzurun
olduğu mükemmel bir mekandı. Bu mekan İran’ın kuzeyinde bir yer olarak
belirtilmekteydi. Dolayısıyla Sümer toplumları Dilmun’da yaşamayı hayal
ettiler. Orada sadece bir ölümlüye vaad edilen yaşamı kendileri için
istediler.

Sümerlerdeki bir ölümlünün sahip olabileceği cennet, Sami kökenli dinlere
inanan ve iyi işler yapan insanlara vaad edilecek şekilde değişti. Tevrat’ta
cennetten bahçe olarak bahsedilmesine karşın bu vaadin yer almaması,
yazıldıktan sonraki zamanlarda bu hayalin ortaya çıktığını gösteriyor.
Tevrat’ta cennet-bahçe şöyle geçiyor:

“Ve tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe yaptı; ve yarattığı Adem’i oraya
koydu. Ve RAB Tanrı, görünüşü güzel ve yenilmesi iyi olan her ağacı, ve
bahçenin ortasında hayat ağacını, ve iyilik ve kötülüğü bilme ağacını
yerden bitirdi. (Tevrat, Yaratılış, 2:8)

Tevrat’taki bu bahçe zamanla Musevi inanırların hayalinde ölümden sonra
yaşanacak cennete evrimleşti. Ve sözlü inançlarda ya da Yahudi din
adamlarının Talmut vb. kitaplarında yer buldu. Daha sonra da İncil’e ve
Kur’an’a ölümden sonra ebedi yaşamın olduğu cennet ve cehennem olarak
geçti. Hristiyan batı ülkelerinin dilindeki paradise sözcüğü Grekçeden
gelmedir ve o da bahçe anlamındadır.

İsa ona, “Sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte cennette
olacaksın” dedi. (Luka 23:43)

Belli ki insanlar dünyada özlemini çektikleri yaşamı, huzuru ölümden
sonrasında hayal etmişlerdir. Temel görüş, cennet fikrinin gerek ölümü ve
yokoluşu kabullenemeyiş, gerek sahip olamadıkları güzel yaşama duyulan
arzu, gerekse dünya yaşamında toplumların düzenini sağlamak ve
kitlelerin beklentilerini inandıkları ve itaat edip kanunlara-kurallara
uydukları takdirde ahirette mükafatlandırma düşüncesiyle doğduğu
şeklindedir.

Eski Mısırlılarda Cennet
Eski Mısırlıların MÖ. 2500 senelerindeki 5. Hanedana kadar dayanan
ölümden sonra hayat inançlarına sahip oldukları belirtilir. Bu inanca göre
öldükten sonra kişi tanrı Oziris’in başkanlık ettiği bir mahkemede yargılanır.
Eğer suçlu bulunmazsa Aru ile yani cennetle mükafatlandırılır. Piramit
yazıtlarına göre iyi olduğuna hükmedilen insanlar tanrı Ra’nın gemisine alıp
göğe yükseltilirler ve orada mutlu bir hayat sürer ya da yıldız olurlar.
(Kaynaklar: Turner ve Kutub)

Eski İranlılarda- Zerdüşt İnancında Cennet

Zerdüşt inancına göre ölen kişinin ruhu 4. Gün ahrete gider. Ahura Mazda
tarafından hesaba çekilir. Sorgusu tamamlandıktan sonra Sinvat
köprüsünden geçmesi istenir. İslam’daki Sırat köprüsü buradan
gelmektedir. Sinvat köprüsünden geçebilenler övgü evi, şarkı evi olarak
adlandırılan cennete kavuşur. Ahura Mazda’ya inanmayan kafirler için köpri
kıldan ince ve kılıçtan keskindir. Köprüyü geçemeyip altında bulunan yalan
evi olarak adlandırılan cehenneme düşerler.

Hinduizmde Cennet

Hinduizmde reenkarnasyonun ötesinde Rig vedalarda vurgulanan cennet
ve cehennemle benzeşen mükafat ve ceza yerleri de vardır. Ölen
insanlardan iyilerin ruhlarından bir kısmı Brahma’ya kavuşur ve orada
ebedi kalır. İyilerin diğer kısmı ise geçici olarak kalacakları Nandana’ya
gönderilir ve burada yaptıkları güzel işler oranında mükafatlandırılırlar.
Kötüler ise geçici cehennem olan dünyanın altındaki Naraloka’da
cezalandırılırlar. Burada kızgın kumlar üzerinde yaşar, kötü ve kaynar
gıdalar yer, karga, baykuş gibi hayvanlar tarafından gagalanırlar.

Eski Yunan Mitolojisinde Cennet

Ölenlerin ruhları Hermes tarafından Hades denilen yerde toplanır. Hades’in
kapısında 3 başlı köpek olan Kerberos bekçilik yapar. İçeri giren bir daha
ebediyen dışarı çıkamaz. Ruhlar burada sorguya alınır ve suçsuz bulunanlar
Elysium bahçesine alınırlar. Rengarenk çiçeklerle ve çimlerle kaplı bu
cennetin dünyanın kıyılarındaki adalarda yer aldığı ifade edilir. Cennetlikler
burada safa sürer, spor karşılaşmaları yapar, dama, satranç gibi oyunlar
oynar, ata biner, müzik dinlerler. Suçlular ise Tartaros denilen yeraltındaki
cehenneme atılırlar.

Benzer cennet anlatımları Roma mitolojisinde, Germen mitolojisinde, Eski
Amerika mitolojilerinde de geçer.

KUR’AN’DA VE HADİSLERDE CENNET TASVİRİ

Kur’an’da cennet çeşitli isimlerde farklı mekanlar olarak sınıflandırılır.
Amellerine göre Müslümanlar bu cennetlere yerleştirilirler. Örneğin Firdevs
cenneti, Naim cenneti, Meva cenneti, Adn cenneti gibi..
NE DİLERSEN ANINDA:

“Eğer Allah seni cennete koyarsa, orada canının her çektiği, gözünün her
hoşlandığı şey bulunacaktır.” (Tirmizi), Kütüb-i Sitte-14, s. 431-14Orada
nefislerinizin arzuladığı herşey sizindir ve istediğiniz herşey de sizindir.
(Fussilet Suresi, 31)… Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet) içinde
ebedi kalıcıdırlar. (Enbiya Suresi, 102)

İSTEYEN UÇABİLECEK:

Eğer nasip olur da cennete girersen, “Kızıl yakuttan bir beygire bineyim”
dersen binersin. “Uçayım dersen uçarsın.” Ramuz el-Ehadis-1, s. 149/5

YENİLENLER CANLANACAK:

Cennette senin canın kuş isteyecek. Hemen kızartılmış olarak önüne
getirilip konacaktır. Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 414/10123

kuşun etinden yemek o kimsenin hatırına gelir ve bunun üzerine hemen
çeşitli et yemekleri halinde onun önüne varır. Cennet ehli ondan istediği
kadar yer. Doyduğu zaman, kuşun kemikleri toplanır. Sonra uçar, dilediği
gibi cennette otlamaya başlar. Tezkire-i Kurtubi-1, s. 58

İSTEYENE İŞ:

Bir adam (cennette) ziraat yapmak için Rabbinden izin isteyecek. Rabbi
ona diyecek ki: “Sen arzuladığın hal üzerine değil misin? O da şöyle
diyecek: “Evet. Fakat ben ziraati seviyorum.” diyecek. Ona izin verilecek,
hemen tohum ekecek bir anda ekin verecek, büyüyecek, harmanı yapılıp,
dağlar gibi mahsul yığılacak… Buhari, Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 413-
10119

İSTEDİĞİN GİBİ YÜZ-BEDEN

Cennette bir çarşı vardır. Ancak orada ne alış, ne de satış vardır. Sadece
erkek ve kadın suretleri vardır. Erkek bunlardan bir suret arzu ederse o
surete girer. Tirmizi, Kütüb-i Sitte-14, s. 434/17

ÇOCUK YOK:

5097 – Ebu Rezin el-Ukayli radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah
aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Cennet ehlinin çocuğu olmaz, (orada doğum yoktur).” (Tirmizi, Cennet
23, 2566).

ANINDA ÇOCUK:
Mümin cennette çocuk arzu ettiği zaman; onun hamli, doğması, yaşı bir
anda olur. Tezkire-i Kurtubi-1, s. 55

GECE YOK-UYKU YOK:

Cennette gece yoktur. O, ışık ve nurdan ibarettir…
Ramuz el-Ehadis-2, s. 366/4

“Uyku, ölümün kardeşidir. Cennet ehli uyumazlar.”
Büyük Hadis Külliyatı-5, s.414/10125

KİN-HUSUMET YOK:

Kalpleri, tek bir kimsenin kalbi gibidir. Aralarında ihtilaf, husumet yoktur…
Kütüb-i Sitte-14, s. 449/3

DERT YOK:

Orada hiçbir dert ve tehlike yoktur… Ramuz el-Ehadis-1, s. 170/1

CENNETLİKLER ALLAH’I GÖRECEK:

“Ey Allah’ın Resulü! Rabbimiz’i görecek miyiz?”

“Bulutsuz berrak bir mehtap gecesinde Ay’ı görmek için itişip kakışır
mısınız?” “Hayır.”
“Bulutsuz bir günde Güneş’i görmek için birbirinizi itip kakarak birbirinize
zahmet verir misiniz?” “Hayır.”

“İşte Rabbinizi de öyle zahmetsiz ve sıkıntısız, apaçık göreceksiniz.”…
(Buhari, Müslim, Tirmizi), Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 416-10133

KADINLAR – HURİLER – GILMANLAR:

“Orada utangaç bakışlı öyle kadınlar vardır ki, bundan önce kendilerine ne
bir insan ne de bir cin dokunmamıştır” (er-Rahmân, 55-56).

“Ve sedeflerinde saklı inciler gibi iri siyah gözlü eşler” (el-Vâkıa, 65/ 22-23).
“Cennet ehlinden her birinin iki kadını vardır ki, vücutlarının şeffaflığından
baldır kemiklerinin ilikleri etinin üstünden görünür.”
(Buhârî, Bed’ül-Halk, 59, Sıfâtü’l-Cenne).

“Müttakilere kurtuluş, başarıya ulaşma, bahçeler, bağlar, göğüsleri
tomurcuklanmış yaşıt (kız)lar ve dolu dolu kadehler vardır” (en-Nebe’,
78/31-34)

Şimdi Sıkı Durun:
Peygamberimiz (SAV), ”Cennet ehlinden bir erkek, beş yüz hûri, dört yüz
bin kız ve sekiz bin tane de dul ile evlenir.
Onların her biriyle eğlenmesi ve geçirdiği zaman, dünyada geçirdiği hayatı
kadardır” demişti. (İbn-i Kesir, C: 4, S. 251)

BAL-SÜT-ŞARAP IRMAKLARI:

“Muhammet Suresi”/ 15 “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen
Cennet şöyledir: Orada, temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları,
içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları vardır.”

AMELLERE GÖRE DERECE DERECE CENNETLER:

Cennet yüz derecedir. Doksan dokuzu akıl ehline mahsustur. Geriye kalan
biri ise diğer ahaliye. Ramuz el-Ehadis-1, s. 200/11

Cennet ehlinin en aşağı derecesinde bulunan kişinin seksen bin hizmetçisi,
yetmiş iki eşi olacaktır. Ayrıca onun için inci, zeberced (zümrüt cinsinden
parlak, yeşil, kıymetli bir taş) ve yakuttan yapılmış bir çadır dikilecek ve
bunun uzunluğu Cabiye (Şam topraklarında bir şehir adı) ile San’a
(Yemen’de bir şehir adı) arası kadar olacaktır. (Tirmizi), Büyük Hadis Hadis
Külliyatı-5, s. 412-10114
Siz bir de en üst derecede olanı düşünün artık!

Cennet konusunda akılalmaz tanımlamalar var.Bunların hangisi gerçek
İslamın düşüncesi? Hangisi uydurma? İçinden çıkmak mümkün değil..
Çünkü hadisler de Kur’an’a pek ters değil.

Bir önceki yazıdaki hadiste isteyene cennette çocuk verileceği vardı.
Tersini söyleyen hadis de var:

CİNSEL GÜÇ:

5098 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm: “Mü’mine cennette şu şu kadar (kadınla) cima gücü verilir!”
buyurmuşlardı. Kendisine:

“Ey Allah’ın Resûlü! Buna tâkat getirilebilir mi?” diye soruldu.

“Yüz (kişinin) gücü verilir! (Böyle olunca takat getirir!)” buyurdular.”

HERKES 30 YAŞINDA:

5095 – Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah
aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Bir kimse cennetlik olarak ölünce, büyük veya küçük, yaşı ne olursa olsun,
otuz yaşında bir kimse olarak cennete girer ve artık bu yaş ebediyyen
değişmez. Cehennemlikler için de durum böyledir.” (Tirmizi, Cennet 23,
(2565).
TUVALET YOK:

5094 – Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm : “Cennet ehli cennette yerler ve içerler. ancak tükürmezler,
küçük ve büyük abdest bozmazlar, sümkürmezler de!” buyurmuştu. Ashab:

“Peki yedikleri ne olur?” diye sordular. Aleyhissalatu vesselam:

“Geğirmek ve misk sızıntısı gibi ter! Onlara tıpkı nefes ilham olunduğu gibi
tesbih ve tahmid ilham olunur.” (Müslim, Cennet 18, (3835); Ebu Davud,
Sünnet 23, (4741)

KILSIZ – SAKALSIZ:

5096 – Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm buyurdular ki:

“Cennet ehlinin vücudu kılsız, yüzü sakalsız, gözleri sürmelidir, gençlikleri
zail olmaz, elbiseleri eskimez.” Tirmizi, Cennet 8, (2542).

CENNETLİKLER:

Kur’an-ı Kerîm namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara
ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah’ın gazabından
korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emânete sadık kalanların,
doğru şahitlikte bulunanların Cennete gireceklerini bildirmektedir. (el-
Meâric, 70/23, 24, 25, 26, 27, 29, 33).

Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın rızasını dileyerek sabredenlere (er-Ra’d, 13/20-23);
Şükredenlere (el-Ahkâf, 35/ 15-16)
Yürekten tövbe edenlere (et-Tahrim, 66-8
Allah yolunda canını feda eden şehitler (el-Bakara, 2-154)
Ve “Allah’ın ölçüsünde Allah’a yönelenlere” (Kaf, 50/ 31-34) Cennet
müjdelenmiştir.

CENNETLER:

Hak Taala, arş ve kürsün altında, yedi göğün üstünde, arşın nuru ile sudan
sekiz cennet yaratmıştır. Bunlar, biribirinden yüksektir. En yükseği adn
cennetidir ki, Mevla’nın görülme yeridir. Birinci cennetin ismi, darülcelaldir
ki, beyaz incidendir. İkinci cennetin ismi, darüsselamdır ki, kırmızı
yakuttandır. Üçüncü cennetin ismi, cennetülme’vadır ki, yeşil
zebercettendir. Dördüncü cennetin ismi cennetülhulddur ki, sarı
mercandandır. Beşinci cennetin ismi, cennetünnaimdir ki, beyaz
gümüştendir. Altıncı cennetin ismi, cennetülfirdevsdir ki, kırmızı altındandır.
Yedinci cennetin ismi, cennetülkarardır ki, misktendir. Sekizinci cennetin
ismi, cennetüladndir ki, terleyen incidendir. (Marifetname-Erzurumlu
İbrahim Hakkı)
MEAL TAHRİFATLARI
Bir ayeti birkaç çeşit mealden kontrol ettiğinizde farklılıklara
rastlayabilirsiniz. Bu duruma özellikle tartışmalı ayetlerde yoğun rastlanır.
Bu farklılıkların nedeni mealcinin Arapça düzeyi ile ilişkilendirilse de,
tahrifat düzeyindeki farklılıkların nedeni çok çeşitlidir.

Bunlar;
1- Bağlı olduğu mezhep ve tarikat doğrultusunda meal yapmak,
2- Ayetleri günümüze ve bilime uygun hale getirmeye çalışmak,
3- Ayetlerden mucize çıkarmaya çalışmak,
4- Çelişkili, akıl ve bilimdışı görülen ayetleri farklı yansıtmaya çalışmak,
5- Reformist düşünceler nedeniyle ayetleri farklı yansıtmak,
6- Ayetleri şiddet dışı ve hoşgörülü göstermeye çalışmak,
7- Ayetleri şiddete yönelik ve hoşgörüsüz göstermeye çalışmak,

Gelenekçilerden Mehmet şevki eygi yazısında müslümanlara bakın ne
tavsiye ediyor:

Müslümanlar Müslümanlar Müslümanlar!… Kur’ân ve meâl ve tefsiri alırken
şu hususlara dikkat ediniz:

(1) İcazetli bir din alimi tarafından yazılmış olsun,

(2) Bu âlim, müfessirlik ehliyetine sahip bulunsun,

(3) Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolunda ve çizgisinde bulunsun,

(4) Mezhepsiz ve reformcu olmasın,

(5) Diyalogcu ve hoşgörücü olmasın.

(6) Mason Afganîci olmasın.

(7) Tefsire ve meâle kendi kafasından, heva ve re’y mahsulü fikir ve
görüşler koymasın.

Yaşar Nuri öztürk’den tahrifat örnekleri:

Diyanet Vakfı ve Diyanet İşleri dahil olmak üzere birçok mealde, Nebe
Suresi 32 ve 33. ayetler şu şekilde geçer ;

31. Şüphesiz takvâ sahipleri için de başarı ödülü vardır.
32. Bahçeler,bağlar,
33. Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar,

Elmalılı Hamdi Yazır gibi, bir çok eski meal yazarı da aynı ayetleri şu şekilde
çevirmiştir ;
32. Bahçeler var, bağlar var.
33. Memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar var.

“Memeleri henüz tomurcuklanmış kızlar” ifadelerinden anlaşılan,
günümüzün 12-13 yaşlarında kızlarıdır. O dönem Arabistan’da, kızların
erken geliştiği iddiası göz önünde bulundurulursa, bu yaş sınırı daha da
aşağılarda düşünülebilir. 9-10 gibi.
Haliyle burada bir çok kişinin aklına gelecek soru, Allah’ın bu kadar ufak
kızları cennetinde erkeklere vermesi ile yüceliğinin çelişmesi olacaktır. Bu
çelişki ise, İslam inancını yaralayıcı bir olgudur, çünkü kişi sorgulamaya
başlarsa, bu sorgulama zincirleme devam edebilir ve çelişkiler artabilir.
Yaşar Nuri Öztürk, bunun farkındadır ve mealinde 33. ayetin gerçek
ifadesinden dışarı çıkarak ayeti şu şekilde verip geçiştirir;

31. Takva sahipleri için bir kurtuluş ve bir zafer vardır.
32. Sulak bahçeler, bağlar, üzümler,
33. Göğüsleri turunç gibi yaşıtlar,
34. Dopdolu kadehler vardır.

Ne demektir “göğüsleri turunç gibi yaşıtlar”? Bu yaşıtlar erkek midirler, ne
yaparlar ?
Neden göğüsleri turunç gibidir, cennet bahçelerinde çok mu spor
yapmışlardır?
Turunç gibi olmasının önemi nedir ki, ayet bunu özellikle belirtmiştir?

Daha önceki meallerde, memeleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar, ifadesi açık
bir şekilde, takva sahibi için sexsüel bir sunuş sunmaktayken, Yaşar Nuri
Öztürk, bu anlamın anlaşılamaması için, ifadeyi bulandırmaktadır. Çünkü
bu ayet tek başına, Kuran’ın Allah kelamı olup olmadığının sorgulanması
için yeterli bir etkendir.

Yaşar Nuri Öztürk’ün ayet saptırmalarının bir başka örneği arz’ı “yerküre”
diye çevirmesidir.
Arz sözcüğü Arapça’da yer anlamına gelirken, dünyanın yuvarlak olduğunu
Kur’an’a sokabilme gayretkeşliği ile yer yerine “yerküre” sözcüğü
kullanmaktadır.

Rad-41. Görmüyorlar mı ki biz o yerküreye geliyor, onu uçlarından
eksiltiyoruz. Allah hükmeder; O’nun hükmünü denetleyecek de yoktur.
Hesabı çok çabuk görür O.

Bu ayette yer’i yerküre yaptığı gibi, ayetten mucize çıkarmayı da ihmal
etmiyor. “Yerin etrafından eksiltmekteyiz” ifadesini, “uçlarından eksiltme”
diyerek kutupları ima ediyor ve küresel ısınmanın, kutuplardaki buz
erimelerinin işaret edildiğini iddia ediyor.

Köktendinci şiddet yanlısı örgüt ve toplulukların, Kur’an’daki şiddet içeren
ayetleri evrensel görüp bugün de bu ayetler doğrultusunda hareket
etmeleri karşısında elbette ılımlı, barışçı, insancıl yorumlar tercih ve teşvik
edilebilir.
Fakat bu tahrifatlar sadece bu amaçla yapılmıyor. Propaganda amaçlı,
mucize amaçlı tahrifatlar var.
Edip Yüksel tahrifatları:

Özellikle Edip Yüksel bu yönde en çok çaba içinde olanlardan. Ilımlılığı,
modern bakışı, barışçı ve reformist oluşu gerici-yobaz zihniyetler karşısında
takdir edilebilir. Ancak bu takdirle kalmıyor, bir bedeli var. Yaşar Nuri takdiri
görünce mehdilik iması ile çıplak uyarıcı iddiası ile ortaya çıkıyor.
Gazeteciler uyanık olup biraz sabretseler devamı gelecek iddialarının ama
üzerine gidilince geri adım atıyor ve susuyor.
Edip Yüksel de Reşat Halife’nin peygamber olduğunu savunuyordu ve
O’nun Yahya’sı olma yolunda 19 mucizeciliğine soyunmuştu.
Tahrifatlarla mucize kanıtlama gayretini inatla sürdürüyor.Edip Yüksel’den
bir örnek:
Adiyat suresi atlardan bahseder. Normal meali şöyledir:
1. Andolsun soluk soluğa koşanlara
2. Kıvılcım saçanlara
3. Sabah vakti baskın yapanlara
4. Tozu dumana katanlara

Edip Yüksel ise bu ayetlerin jet uçaklarından bahsettiğini iddia eder ve
mealine de bu parantezi düşer:

1. Andolsun soluyarak aşanlara. (Geçmiş kuşaklar bu ayetlerden atları
anlamışlardır. Oysa ayetteki ifadeler havadaki oksijeni yutarak ve
arkasından ateş fışkırtarak giden jet uçaklarının tarifi olarak da anlaşılabilir.
Bu ayetleri yüzlerce yıl önce yaşamış insanlar gibi anlamak zorunda değiliz
kuşkusuz.)

Edip Yüksel’e göre ayetler, Muhammed dönemindeki anlamlarında
kalmamalı, döneme göre anlam kazanmalı. Ne kadar etik değil mi?

Edip yüksel’den bir örnek daha:

Yoğun şekilde eleştirildiğini gördüğü ve kendisinin de kabullenemediği
Tebbet suresini bakın nasıl çevirmiş:

1. Ateş kürükleyenin elleri kahrolsun, zaten kendisi kahroldu.
2. Ne parası, ne de bir kazancı ona yaramadı.
3. O, alev sahibi bir ateşe girecektir.
4. Odun taşıyan (zulmun ateşine yakıt hazırlayan) karısı da.

1. ayette Ebu Leheb’i “ateşi körükleyen” e çevirmiş ama son ayette “karısı”
na bir çare bulamamış.

Edip Yüksel, meşhur Zülkarneyn ayetlerinde güneşin kara balçık bir gözeye
batmasını ise şöyle tahrif etmiş:
Kehf/ 86. Uzak batıya varınca güneşi büyük bir okyanusta batar buldu ve
orada bir topluluk ile karşılaştı. “Ey İki Nesil Sahibi, dilersen onları
cezalandır, dilersen onlara iyi davran,” dedik.

Halbuki ayette okyanus geçmiyor. Ayetin doğrusu şöyle:

Kehf-86. Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, kara bir
balçıkta batıyor buldu. (…)

Bu tahrifatları yaparken bu kadar rahat olan biri 19 mucizesini kanıtlamaya
çalışırken rahat olmaz mı?
Üstelik de sırf 19’u tutturabilmek için Tevbe suresinin son 2 ayetinin
Kur’an’a sonradan eklendiğini öne sürebilecek kadar rahattır. Ama diğer
yandan ısrarla “Kur’an tahrif edilmemiştir” diyecek kadar da perhizcidir.

Tüm eleştirilerimize rağmen onu gerici-yobazlardan ayrı tutup “İslam’da
reform” yazısından bir alıntı verelim:

Gunumuz “Muslumanlarinin” bildigi ve uygulamaya calistigi Islam, yuzyillar
boyu, din adamlarinin uydurduklari kurallarla oylesine bozulmustur ki
Muhammed’in bildirdigi islam diniyle ilgisi kalmamistir. “Ulema” gecinen
din adamlari, o kadar cok seriatlar, haramlar, carsaflar, peceler, gidasal
yasaklar, sakallar, sariklar, istincalar, istibralar, misvaklar, sag ayaklar, sol
ayaklar, hadisler, sunnetler, sefaatler, hazretler, efendiler, kerametler,
melanetler, evliyalar, serifler, seyyitler, hirka-i serifler, kil-i serifler,
takiyyeler, takkeler, tespihler, tekkeler, mezhepler, tarikatlar, satahatlar,
muskalar, istihareler, hulleler, hileler, turbeler, nafileler, mekruhlar,
menduplar, sevaplar, mustehaplar, fetvalar ve palavralar uydurmuslardir ki
Islam dinini Allah’in dogadaki ayetleriyle celisen, karmasik ve yasanmaz bir
dine cevirmislerdir. Musluman halklarin dunyanin bu kadar gerisinde
kalmalarinin en onemli sorumlulari bu musrik dinadamlari ve onlari
kullanan politikacilardir. Tanri bu durumu duzeltmek ve mesajini hurafe ve
bidatlerden arindirmak icin “buyuklerden biri” diye niteledigi mesaji
gonderdi bize (74:30-35).

Muhammed Esed tahrifatları:

Kur’an’ı çarpıtıp, kelimelerle oynayarak tahrif edenlerin başında Esed
gelir.Tek bir örnek yeter tahrifatçılığını göstermeye;

Aşağıdaki ayet Elmalılı’nın çevirisi: Maide/33-34. Allah ve Resulüne karşı
savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak
öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi,
ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar
için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır. Ancak
kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok
bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Bakalım Esed nasıl çevirmiş:

Allah’a ve Elçisine karşı savaş açanların ve yeryüzünde fesadı yaymaya
çalışanların büyük kısmının öldürülmeleri veya asılmaları veya döneklikleri
yüzünden büyük kısmının ellerinin ve ayaklarının kesilmesi yahut
yeryüzünden [tamamıyla] sürülmeleri, yalnızca bir karşılıktan ibarettir. İşte
bu, onların bu dünyada uğradıkları zillettir. Öteki dünyada ise [daha]
korkunç bir azap bekler onları, ancak [ey müminler] siz onlardan daha
güçlü hale gelmeden önce tövbe edenler hariç: çünkü bilmelisiniz ki Allah
çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.

Bu ayetin esbab-ı nuzulü ise şöyle anlatılır.

Peygamberin yaptırdığı işkence:

Olayın özeti:

Ukl ve Ureyne kabilelerinden birkaç kişi(kimilerinin yazdığına göre 7-8 kişi)
Peygambere gelirler. Müslüman olduklarını bildirirler. Renkleri sararmıştır,
hasta oldukları anlaşılmaktadır. Peygamber deve sütü ve deve sidiği
içirerek bunları tedavi etme yoluna gider. Bir süre sonra iyileşmişlerdir.
Medine’nin havasınuın kendilerine iyi gelmediğini ve havası uygun bir
kesime çıkmak istediklerini Peygambere söylerler. Peygamber de
gereksinimlerini karşılasın diye bir deve sürüsünü, başlarındaki çobanıyla
birlikte bunların buyruğuna verir. Ve develerin bulundukları yere giderler.
Bir süre, develerin sütüyle beslendikten sonra çobanı öldürürler, develeri
de alıp götürürler. Olay öğrenilir. Medine’ye peygamber’e iletilir.
Peygamber öfkelenmiştir. Adamların yakalanması için buyruğunu verir.
Tümünü yakalattırır. Suçlular, Peygamberin huzuruna getirilirler. Ve
peygamberin kararı:

“Elleri ayakları çapraz olarak kesilsin, gözleri oyulup çıkarılsın!..”

Peygamberin buyruğu uygulanır. Peygamberin buyruğu ile, suçluların elleri
ayakları çapraz olarak kesilir, gözleri oyulur, Medine dışında güneşin
altında ateş gibi yandığı için harre adı verilen yere götürülüp konurlar.
Suçlular su ister, su verilmez. Zavallılar, taşları kemirirler, ağızlarıyla,
dişleriyle torağı kazarlar. Ölünceye dek orada bırakılırlar.

Buhari, bu hadisi, yedi yerde ve dokuz yolla; Müslim bir yerde ve yedi yolla,
Ebu Davud bir yerde beş yolla, Nesei bir yerde dört yolla aktarıp yazmıştır.
Bunu göz önünde tutan Ahmed Naim, hadisin sağlamlığı konusunda şöyle
diyor:

“Altı kitaptan sağlamlık derecelerine göre en sağlamları sayılan dördünde
böyle yirmibeş yolla belirlenen, ayrıca Ebu Âvâne, İnb Sa’d, Taheri,
Taberanî, Abdurrezzak, Ibnü’t-Talla, Ibn Ishak ve Vâkidî gibi birçokları
tarafından başka birçok yoldan aktarıla gelen bu hadis hakkında (gerçek
midir, değil midir diyerek) kuşkuya kapılmak hiçbir müslüman için
düşünülemez”. (Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih tercemesi, c.1,
hadis no:172, not:2).

Hadisi kaynaklarının bir kısmında görmek için bkz. Buhari, Zekât/68,
Cihad/152, Tecrîd/Vudû hadis no:172; Müslim, Kesâme/9-14, hadis no:
1671; Ebû Davûd, Hudûd/3, hadis no:72-73; Neseî, Tahrimü’d-Dem/7; İbn
Mace, Hudûd/20, hadis no: 2578-2579.

Serdar Kaangil

KUR’AN’DAKİ DİNİ VE TARİHİ
YANLIŞLAR
MUHAMMED MERYEMLERİ KARIŞTIRIYOR

Tevrat’ta İsa ve Meryem’den bahis yoktur. Çünkü Tevrat’ın M.Ö. 600
yıllarında yani İsa’dan 600 yıl önce tamamlandığı bilinir. Tevrat’ta bilinen
Meryem sadece Musa ve Harun’un kızkardeşi olan peygamber Miryam’dır.
Yani, Musa, Harun ve Miryam kardeştirler. Babaları da İmran’dır. Tevrat’ta
Amram olarak geçer.

Kur’an’ın 3. suresi Ali İmran yani İmran Ailesi suresidir ve bu surede
Meryem ile İsa ele alınır. Meryem’in babasının kim olduğu hakkında hiçbir
İncil’de bir bilgi yoktur. Meryem’in babasının İmran olduğu sadece
Kur’an’da yazılıdır.

Tahrim 12. Irzını korumuş olan, İmrân kızı Meryem‘i de Allah örnek
gösterdi. Biz, ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve
kitaplarını tasdik etti. O, gönülden itaat edenlerdendi.

İncillerde geçmeyen bir bilginin Kur’an’da geçmesini normal saysak ve
Musa-Harun’un babası İmran ile Meryem’in babasının İmran olmasını bir
tesadüf olarak görsek bile, bunun bir tesadüf değil, büyük bir yanlış, bir
bilgi karıştırması olduğu Meryem suresi 27-28 ayetlerinden anlaşılır:

Meryem 27. Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle
dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!”

Meryem 28. “Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse
değildi. Annen de iffetsiz değildi.”

28. ayet dananın kuyruğunun koptuğu yerdir. Meryem’in Harun’un
kızkardeşi olduğu ifade edilmektedir ki; bu ifadeden Meryem’in babasına
İmran denmesinin sebebi de anlaşılmıştır. Muhammed Tevrat’taki
Meryem’le İncil’deki Meryem’i karıştırmıştır. Başka bir deyişle Musa’yı
İsa’nın dayısı zannetmektedir. Büyük bir tarihi yanlışlık ve dini bilgi
yanlışlığı söz konusudur. Musa ile İsa arasında 1000 yıldan fazla bir tarih
farkı vardır.
Peki Muhammed bu yanlışlığa nasıl düşmüştür? Bunun sebebi Tevrat’ta
benzer ayetin geçmesidir.

Harun`un kızkardeşi Peygamber Miryam tefini eline aldı, bütün
kadınlar teflerle, oynayarak onu izlediler. (Tevrat, Mısır’dan Çıkış,
15: 20)

İslamcılara göre hem Musa’nın ailesinin hem de Meryem’in ailesinin aynı
isimli olması bir tesadüftür. “Ey Harun’un kızkardeşi” hitabı ise mecazidir.
Bu savunma ikna edici değildir.

FİRAVUNUN VEZİRİ HAMAN YANLIŞI

Kasas 38. Firavun, “Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir
ilâhınız olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Benim için bir ateş yakıp
tuğla pişir de bana bir kule yap! Belki Mûsâ’nın ilâhına çıkar
bakarım(!) Şüphesiz ben onun mutlaka yalancılardan olduğunu
sanıyorum” dedi.

Kur’an’ın yazarına göre Musa ile Firavun arasındaki çekişme döneminde
Firavun’un yardımcılığını Haman yapmaktadır. Haman ismin
araştırdığımızda Tevrat’ta buluyoruz ve görüyoruz ki Musa’dan çok sonra
yaşamış ve firavunla hiç ilgisi olmayan biri.

Bu olaylardan sonra Kral Ahaşveroş, Agaklı Hammedata`nın oğlu
Haman`ı yüksek bir göreve atayıp onurlandırdı. Onu bütün
önderlerden daha yetkili kıldı. (Ester, 3: 1)

Muhammed’in tarihi ve dini bilgi yanlışları bununla da kalmaz.

İBRAHİM’İN BABASI AZER DEĞİL TERAH

Enam Suresi 74’üncü ayette, Hz. İbrahim’in babası Azer adıyla anılmıştır.
Oysa Tevrat’ta İbrahim’in babası Tareh olarak geçer.

Terah soyunun öyküsü: Terah Avram, Nahor ve Haran`ın babasıydı.
(Yaratılış, 11: 27)

Enam 74. Hani İbrahim, babası Âzer’e, “Sen putları ilâh mı
ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık
içinde görüyorum” demişti.

İslamcıların bu konudaki savunmaları ise; İbrahim’in asıl adının Azer,
lakabının Terah olabileceğidir. Kimileri İbrahim’in amcasının Azer olduğunu
ve babası yerine geçtiğini ileri sürer. Kimileri ise Arapça’ya geçerken ismin
değişmesinden. Bunların hiçbiri kabul edilebilir izahlar değildir. Hele ki
diğer yanlışlarla birlikte düşünüldüğünde..

KARUN MUSA HALKINDAN DEĞİL
Kasas 76. Şüphesiz Kârûn, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı
azgınlık etti. Biz ona, anahtarlarını (bile taşımak) güçlü bir
topluluğa ağır gelecek hazineler verdik. Hani, kavmi kendisine
şöyle demişti: “Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları
sevmez.”

Halbuki tarihte bilinen Karun (Croesus) zenginliğiyle ünlü son Lidya kralıdır.
Antik çağın bilinen en zengin kralı olan Krezüs mitolojiye göre her
tuttuğunun altın olması için ilâhlara yalvarır; bu dileği kabul edilince
mutluluğa erişeceğini sanır. Ancak çok zengin olduğu halde mutluluğu bir
türlü bulamayan kral acı içinde kıvranarak ölür. Kur’an’daki servet sahibi
Karun’un hikayesi de Krezüs’ün bir kombinasyonudur. Tevrat’ta Karun’la
ilgili bir bilgi yoktur. Karun Anadolu’dadır ve Musa ile arasında asırlarca fark
vardır.

YAHYA’NIN ADI

Meryem 7-Allah: “Ey Zekeriyya, haberin olsun, Biz sana Yahya
adında ve bundan önce kendisine hiçbir adaş yapmadığımız bir
oğul müjdeliyoruz dedi.

Bu ayetten anladığımıza göre Yahya ismi ilk kez bir çocuğa veriliyor ve
ondan önce hiç kimsenin adı Yahya olmamış.

İncil’de Zekeriya’nın oğluna verilen isim Yahya’nın karşılığı olarak
Yohanan’dır. Yohanan Arapça’ya Yahya olarak çevrilmiştir.

Luka 1: 13. Melek, “Korkma, Zekeriya” dedi, “Duan kabul edildi. Karın
Elizabet sana bir oğul doğuracak, adını Yahya koyacaksın. (Orijinalinde
Yohanan)

Halbuki Yahya-Yohanan adı Tevrat’ta çok sayıda geçmektedir. Yani, ilk kez
kullanılan bir isim değildir. Birkaç örnek verelim:

Elyoenay`ın oğulları: Hodavya, Elyaşiv, Pelaya, Akkuv, Yohanan, Delaya,
Anani. Toplam yedi kişiydi. (1. Tarihler, 3: 24)

Azgatoğulları`ndan Hakkatan oğlu Yohanan ve onunla birlikte 110 erkek.
(Ezra, 8: 12)

İsmail`in yanındaki adamlar, Kareah oğlu Yohanan ve yanındaki ordu
komutanlarını görünce sevindiler. (Yeremya, 41: 13)

Peki Muhammed’i yanıltan ne olmuştur da ilk addan bahsetmiştir? Görelim:

Ama annesi, “Hayır, adı Yahya olacak” dedi. Ona, “Akrabaların arasında bu
adı taşıyan kimse yok ki” dediler. (Luka 1: 60-61)

ATEŞE ATILAN İBRAHİM DEĞİL
Enbiya / 68-70. Onlar: «Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza
yardım edin» dediler.
Biz: «Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol» dedik.

Kur’an’daki bu ayetlere dayanarak zalim hükümdar Nemrut’un İbrahim
peygamberi ateşe attığına, ateşin İbrahim’i yakmadığına inanılır. Ama
Tevrat İbrahim’in ateşe atılmasından bahsetmez. Ateşe atılma olayı üç
Yahudi ile ilgili bir hikayedir. Üstelik Tevrat’a göre İbrahim’le Nemrut aynı
tarihlerde yaşamamış ve birbirlerini görmemişlerdir. Aralarında 300 yıl fark
vardır. İbrahim’in ateşe atılma hikayesi Tevrat’ın yanlış yorumlandığı
Musevi kitaplarından olan Midraş metinlerinde geçer. Tevrat’taki bir ayetin
Midraş’taki yanlış çevirisinden kaynaklanan hatanın aynen Kur’an’da da
yer alması ilginçtir. Bu, Kur’an’daki bilgilerin sadece Tevrat’tan değil,
Yahudilerin diğer din kitaplarından ve sözlü anlatımlarından da edinildiğini
göstermektedir.

KRALLARI, AZİZLERİ PEYGAMBER SANMASI

Tevrat’ta Davud ve Süleyman Yahudilerin en büyük kralları olarak geçer.
Örneğin Davud kraldır ve zamanının peygamberi Natan’dır. Ama
Muhammed, sırf kendilerine melek gönderiliyor ya da cinlerle ilişkileri
olmasından dolayı onları peygamber yapmıştır. Yine örneğin, soylarını
devam ettirme amacıyla sarhoşken kızlarıyla yatıp onlardan çocuklarını-
torunlarını doğurtan Lut, Kur’an’a göre peygamber, Tevrat’a göre azizdir.

Kur’an’da tarihi ve dini hatalara daha birçok örnek verilebilir. örneğin
Samiriyeliler’i Musa zamanının halkından sanması gibi. Halbuki Tevrat’ta
Samiriyeliler Musa’dan asırlar sonra ortaya çıkmış bir topluluktur. İşte
bütün bu büyük yanlışlar ve gaflar nedeniyle Muhammed, dönemindeki
Hristiyan ve Yahudileri ikna edememiştir. Muhammed’in bu hatalarını gören
gayrimüslimler onun bir yalancı peygamber olduğunu ileri sürerek İslam’ı
reddetmişlerdir.

Muhammed ve Peygamberlikde
Dikiş Tutturamayanlar!
Arabistanda 7.yy da bir çok insan ortaya atılarak Peygamberlik iddiasında
bulundu. Bazılarıda çevreleri tarafından iteklendi. Bunların çevresinde
hemen bir kitle oluşuyor,en azından kendi kabilesince
destekleniyordu.’Peygamber’ gelen kabile hemen diğer kabileler üzerinde
maddi,manevi menfaat tesis etme çabalarına girişiyordu. Bu sözde
Peygamberlerin içinde bazıları gerçekten uzun süre tutundular.

Başta gelen sahte Peygamberler şunlardı;

Esved ül-Ansi
Tuleyha Bin Huveylid

Secah

Muhammed bin Abdullah

Müseylimet ül-Kezzab

Fakat sonuçta bir tanesi hariç hepsinin foyaları ortaya çıktı ve hiçbiri
peygamberlikte dikiş tutturamadı. Muhammed ise elinde kılıç uydurduğu
dini tüm arabistana yaydı ve başarıya ulaştı. Şimdi Muhammed’in ve
İslam’ın ortaya çıkmasının hemen öncesinde nasıl bir ortam vardı, bunu
irdeliyelim.

Bu sahte peygamberlerin türediği dönemde Araplarda hakim olan inanç
putperestlik dini idi. Diğer dinler komşular vasıtası ile belli bölgelerde
etkilerini gösterseler de, Mekke ve Hicaz da bu dinlerin hiç biri hakim
olamamıştı. Kabe o zaman da İbrahim’in tapınağı olarak biliniyordu ve
kutsaldı.Savaşa gidenler, başlarını kazıtarak Kabe’yi ziyaret ederdi.
Yarımada’nın çeşitli yerlerinde Kabe’ye benzer yüz kadar daha tapınak
vardı, onların da etrafı tavaf edilir ve kurbanlar kesilirdi. Kureyşlilerin
Mekke dışında Kabe ye ek olarak Batn-ı NAHLE’de, Uzza tapınağı vardı ve
bakımı Süleym kabilesine aitti.

Putperestliğin tabii sonucu olarak Arabistan’ında bir put veya tapınak
edinmek oldukça önemliydi. Hemen her evde tapınılacak bir putun yer
aldığı Arabistan’ında, ayrıca Kâbe veya tapınak önlerine de taş dikilirdi.
İbadetlerin toplu olarak yapıldığı yerler, çok sayıda putun yer aldığı
tapınaklar olup, ibadetler tavaf eder gibi taşın çevresini dolaşmak suretiyle
gerçekleştirilirdi. Göçebelerin tapınak ihtiyacını karşılamak için de
konaklanılan yerlerde kurulan çadırlardan biri tahsis edilirdi. Araplar
nezdinde büyük saygınlığı olan bu tapınaklar çoğunlukla “beyt” adıyla
anılsa da, küp şeklinde olanlarına “kâbe” denmekteydi. Yemen’in San’a
bölgesindeki Riyam tapınağı, Cahiliye döneminin en tanınmış tapınakları
arasında yer almaktaydı.

Araplar o dönemde cinlerin varlığına da inanır ve onları Allah’ın kızları
sayarlardı. Lat Uzza ve Menat ta birer cin bulunur ve bunların konuştuğuna
inanılırdı. Diğer monoteist dinler kulaktan kulağa yayıldıkça Araplar da artık
bu put olaylarına eskisi kadar rağbet etmiyorlardı ve geniş kudretli bir Tanrı
fikrini daha mantıklı buluyorlardı. Tanrılara,yani putlara olan bağların
zayıflaması Arap toplumunun zayıfladığını akla getirmemeli, çünkü Araplar
da bağlar ve birlik din değil kan yolu ile kurulmuştu, yani akrabalık
şeklinde. Artık yazılan şiir ve kitabelerden anladığımız kadarı ile Araplar
Tanrılar’ın üzerinde olan bir Allah fikrini benimsemeye başladılar ve hatta
Allah üzerine yemin etmeye ve Allah içeren isimler almaya başladılar. Bu
bağlamda Kuran daki ‘Biz putlara ancak bizi Tanrı’ya yaklaştırsınlar diye
tapıyoruz’ ayeti de bu durumu teyit etmektedir.

Araplar da daha önce Tanrı’nın özel bir adı yoktu,her kabile kendi Tanrısını
kastederek Rabbimiz yani efendimiz veya İlahımız derdi. Farklar putlardan
geliyordu, mesela Sakiflerin Rabbinin müennesi el-lat tı, başka kabileninki
farklı olduğu için Rab’den kasıt da farklıydı. Allah kelimesine geçilmesi ile
bir anlam bütünlüğü, işaretlenmiş ve özel bir Tanrı, Tek Tanrı kavramı
ortaya çıktı ve gelişti. İslamiyetten hemen önce Araplar kainatı kuran ve
düzenleyen tek bir Tanrı’ya hükmetmişlerdi fakat bu yetmiyordu, onunla bir
bağ kuramamışlardı ve bir din oluşturamamışlardı. İsa ve Musa dinleri vardı
ama Araplar onlara pek yanaşmıyordu, çünkü Musa dini milli bir dindi,
yahudi dini idi ve İsa dini ise zulum altında olan fakir Araplara diğer
yanaklarını çevirme veya sabır ve tahammül tavsiye ettiğinden, milli
akidelere ters düşüyordu.

Aynı zamanda Araplar diğer dinlere karşı oldukça lakayt idiler, aynı kabile
içinde farklı dini inançlar huzursuzluğa yol açmadığı gibi, Kabe’nin bile
direkleri üzerinde Meryem ve oğlu İsa’nın resimleri bulunmasına kimse ses
çıkarmıyordu. İşte bu sebeble mekkeliler Muhammed’e de ilk zamanlarda
ses çıkarmadılar ancak Muhammed putlara hucum başlayınca, Mekke’nin
artık iktisadi merkez olmayacağını düşünen Mekkeliler İslamiyete cephe
aldılar.

Arabistan’a sızmış olan dinler arasında Mandeenler ve Harran Sabiileri
olarak ikiye ayrılmış olan Sabiiler vardı. Mecusilik yani Zerdüşt dini İran dan
sızmıştır, daha çok Oman Bahreyn ve Yemen de etkisi vardı. Musevilik
münferit yerlerde egemenlik kurmuştu bunlar Hayber, Teyma,Yesrip ve
Fedek vahalarıdır. Hristiyanlık ise hristiyan esirler ve Habeşistan, Suriye’ye
gidip gelen şarap tüccarları sayesinde sızmıştır. Yarımadada hristiyanlık en
büyük zaferini Necran da kaydetti.

Muhammed den önce Mekke Taif ve Medine’de putperestlikle tatmin
olmayan bir takım insanlar belli araştırmalara girmişti, Tevrat ve İncil’i de
inceleyen bu kişiler kendilerine Hanif demekteydi. Bunlar özellikle ataları
ve Kabe’nin kurucusu gördükleri İbarahim’in dinini araştırıyorlardı. En
meşhur Hanifler, Varaka bin nevfel (Hz Hatice’nin amcasının oğlu) Osman
Bin Huveyris (Bu da aynen) Ubeydullah Bin Cahş (Muhammedin hala oğlu,
Zeynep’in ağabeyi ve yine Muhammed’in karısı olan Ümmü Habibe’nin ilk
kocası) Zeyd bin amr bin nevfel. Bu dörtlü çete oldukça fazla faaliyet
yapmıştır.Varaka Muhammed’e görünen meleğin Cebrail olduğunu
söyleyerek onun peygamberliğini müjdeleyen ve yayan şahıstır. Bu dörtlü
İbrahim dinini araştırmak üzere ayrı ayrı ayrı yönlere seyahat kararı alırlar.
Ubeydullah gittiği yerde Hristiyan olur ve kalır.

Şimdi gelelim Muhammed zamanında ortaya çıkan ama başarısız olan
diğer peygamber adaylarına bakalım. Sonuçta birçok insan ortaya atılarak
Peygamberlik iddiasında bulundu. Bazılarıda çevreleri tarafından iteklendi.
Bunların çevresinde hemen bir kitle oluşuyor,en azından kendi kabilesince
destekleniyordu. ‘Peygamber’ gelen kabile hemen diğer kabileler üzerinde
maddi,manevi menfaat tesis etme çabalarına girişiyordu.

Bu sözde Peygamberlerin içinde bazıları gerçekten uzun süre tutundular.
Fakat sonuçta hepsinin foyaları ortaya çıktı ve hiçbiri dikiş tutturamadı. Bir
tanesi hariç! Bu konu hakkında, İslam Tarihi Doçenti olan ve haince bir
suıkast ile katledilen Bahriye ÜÇOK’un çalışmalarından bir kesit sunmaya
çalışacağım.

Esved ül – Ansi

Yemen Bölgesinde oturan Ans kabilesine mensuptu. Samiler’de kahinler ve
peygamberlerin Peçeli dolaşma geleneğine uygun olarak Peçe ile dolaşırdı.
Kahinlik eder,güzel konuşurdu.Halkı etkiler,özellikle marifetli eşşeği ile
sergilediği çeşitli hokkabazlıklar çok beğenilirdi. Bir Rivayete göre, Bir
gösterisinde 100 kadar hayvanı bir çizgi üzerine dizer ve sırayla mızraklar,
Hiç bir hayvan çizgi dışına kımıldamaz. Ve Halk çok etkilenir.

Hicret’in 10.Yılında Peygamber’in Veda Haccından dönerken hastalandığı
haberi toplumda yayılmıştı. Sessiz çalışan Esved bu haberi alınca
Peygamberliğini ilan etti. Kendine ‘Rahman ül Yemen’ adını vererek,
kahinlerin kıyafetine büründü ve Rahman adına konuşmalar yapmaya
başladı. Ans, Zebid, Üded ve Mezhiç kabileleri onun Peygamberliğini kabul
etti. Hatta Necran bile birtakım kolaylıklar göstermeyi kabul etti.

Esved büyük bir isyan başlatmış ve bu isyan tüm Güney Arabistan’a
yayılmıştı. Buna karşı Muhammed hasta yatağından bu bölgeye, Emir ve
tavsiye mektupları göndererek isyanı bastırmaya çalışıyordu. Muhammed
Yemen deki Ebna’lara bir elçi göndererek Esved’e savaş açmalarını istedi.
Bu arada Benül Harisler ve Kinde halkı islamiyetten dönerek Esved’e
katıldı. Böylece güçlenen Esved Necran’ı zaptetti. San’a ya ilerledi orayı da
alarak, Şehr Bin Bazan’ı öldürdü ve adet olduğu üzere karısı Merzubane
Azad ile evlendi. Ve Esved, Hadramvi bölgesi sınırından Taif vilayetine ve
Bahreyn bölgesinden Aden’e kadar olan bütün toprakları eline geçirdi.
Daha sonra Aser, Şerce, Galafika, El Cend ve Aden’i hükmü altına aldı.

Esved ül-Ansi’nin sonu

Esved geniş topraklara hükmediyordu ve Zafer sarhoşluğu içinde
idi.Ebnaların idaresini Komutanlarından Firuz ve Dazaveyh’e vermişti. Ne
var ki bu komutanları ve Kays’ı küçümsemeye, horlamaya başladı. Bu
sırada Muhammed’in memurlarıbdan olan Muaz Bin Cebel, Sekun
kabilesinden Müslüman bir kadınla evlenmişti ve kabile içinde güçlenmişti.

Muhammed, Muaz’a bir mektup göndererek, Esved’in öldürülmesini istedi.
Muaz harekete geçti ve Esvaed’in kendini öldürteceğinden korkan Kays’ı
yanına çekmeyi başardı. İşbirliği genişlemişti aralarına Esved’in karısı
Azad’ın amcaoğlu Firuz’u da aldılar. Esved’i savaş ile yenemeyeceklerinden
tuzağa düşürerek öldürmeyi planlıyorlardı. Firuz Azad ile ilişki kurdu ve
Azad kocasını öldürmüş bulunan Esved’e karşı onlarla işbirliği yapmayı
kabul etti. Firuz saraya girdi ve Esved durumdan şüphelenmeye başladı.

Bir meydanda, getirttiği inek ve develeri mızraklayarak bir gösteri
yaptıktan sonra Vahiy duymak için kulağını yere yapıştırıp bir süre bekledi,
Sonra topluluğa dönerek

‘Yanımda bulunan melek,’Kays asidir,onun başını kes’ diyor’ dedi,yine
başını yere koyup dinledi ve bu sefer de, ‘Ey Esved, Firuz asi ve
azgınlardandır, onun sağ elini ve sağ ayağını kes’ dediğini haber verdi.

Artık vakit kalmamıştı. O gece, Esved’in karısı Azad, Firuz’u saraya alarak
yatak odasına sakladı. Firuz da Kays ve diğerlerini içeri sokarak, Azad’ın
yanında uyumakta olan, Esved’in kafasını kestiler. Esved öyle şiddetli bir
böğürtü çıkarmıştı ki, Şüphelenerek gelen muhafızlara, Azad ‘Peygambere
vahiy geliyor’ diye seslendi. Daha sonra şehrin en yüksek kalasına çıkarak
Veber’e ezan okuttular ve toplanan kalabalığın önüne Esved’in kafasını
fırlattılar.

Böylece Esved tarftarları kaçarak dağıldı. Fakat bu arada muhtelif
rivayetlerde,bu olaydan 1 veya 5 gün sonra Muhammed’in de öldüğü
bildirilmektedir. Yani Esved tam zamanında öldürülmüştü. Eğer önce
Muhammed ölseydi, Esved belki de doğacak kargaşa ortamında çok daha
güçlenecek ve belkide, Dinler dahil tüm Tarih değişecekti.
Müseylimet ül Kezzab

Yemame, Necid’in güneydoğusunda, Bahreyn’in batısında idi, ziraatçilikle
rahatça geçinebiliyor ve Hanife kabilesinin kontrolunde bulunuyordu.
Hicretin 8.yılında Hevze ölünce, Müseylime, Beni Hanife’nin hükümdarı
olmuştu. Müseylime, zengin topraklara ve nüfus çokluğuna sahip bulunan
Yemame de Muhammed gibi yeni bir Dinin, müjdecisi olduğunu ilan etti ve
Kuran’a nazireler söylemeye başladı.

Hicret’in 10.yılında şöyle bir mektup kaleme aldı;

‘Tanrı elçisi Müseylime’den Tanrı elçisi Muhammed’e mektuptur. Sana
esenlikler dilerim. Ben Peygamberlikte sana ortak edildim. Yeryüzünün
yarısı bize yarısı Kureyşlilere aittir fakat Kureyşliler adaletle hareket
etmezler’

Muhammed mektubu okumuş ve gelen elçilere, “Siz ne diyorsunuz?” diye
sormuştur.

Onlar da aynı cevabı verince:

“Eğer elçiler öldürülmez kaidesi olmasaydı, sizin boynunuzu vururdum…”
demiştir.

Daha sonra da, Müseylime’ye bir mektup yazmıştır. Bu mektubun metni
bazı tarihlerde yer almakta, fakat orijinali elde bulunmamaktaydı. Bu tarihî
vesika Topkapı Sarayı Müzesi’nin Mukaddes Emanetler Dairesi’nde ortaya
çıktı. Hicretin 10. yılının sonuna doğru Muhammed tarafından Übeyy b.
Kaab’a yazdırılıp Müseylime’ye gönderilen bu mektubun Türkçesi ise
şöyledir (son cümle tam olarak okunamamıştır.):

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;

Allah’ın Resulü Muhammed’den yalancı peygamber Müseylimet-ül
Kezzab’a; Selâm hidayete tâbi kimseler üzerine olsun. Bundan sonra,
bilesin ki; Yeryüzü Allah’ındır. O’nu kullarından dilediğine ihsan eder. Hüsn-
ü akıbet ise muttakilerindir. (Allah’tan korkan mü’min kullara aittir). Sen ve
beraberindekiler eğer tevbe ederseniz, Allah da seni ve seninle beraber
tevbe edenleri affeder.’ Allah Resul Muhammed.
Hicret’in 10. yılında Muhammed hastalanınca Müseylime etrafına kalabalık
bir ordu topladı, Muhammed’in elçilerine rağmen Müslüman ahalide
Müseylime saflarına geçmeye başladı. Muhammed ölünce Müseylime iyice
cesaretlenmişti ama sonuçta talih Muhammed taraftarlarının yüzüne güldü
ve Müseylime Ridde savaşları döneminde Halife Ebubekir zamanında
öldürüldü.

Müseylime’nin ‘Vahiy’ lerinden örnekler

Tohum ekerek, Ekin yetiştirenler,

Ekinleri biçenler, Buğdayları savuranlar,

Sonra öğütenler, Onlardan ekmek yapanlar,

Bu ekmekleri ufak,ufak doğrayarak, Et suyunda ıslatanlar,

Ve bunların üzerine, Sade yağ dökerek yiyenler, Şerefine and içerek,temin
ederim ki, Siz hayvan beslyerek,cadırda yaşayanlardan, Daha
meziyetlisiniz.

Binalarda yaşayanlar da size üstün gelmedi.

Karanlıkları basan gece, Siyah Kurt, Ve yaşına basan, Çatal tırnaklı hayvan
adına andiçerek, Üsseyid’lerin, Harem’in hürmetini çiğnememiş, Olduklarını
teyit ederim.

Muhammed dönemi sonrası ortaya çıkan diğer peygamber adayları:

Ibnu’l Mukaffa kendine ait bir Kuran yazmaya calistigi icin, zindiklarin basi
ilan edildi.

Ebu’t-Tayyib kendine Kuran geldigini ve Peygamber oldugunu iddia etmistir.
980 yilinda oldurulmustur.
Ebu’l- Ala’l-Muarri’nin de Kuran’a nazire olarak, kendi Kuran’ini yazmasi ve
peygamberlik iddiasi nedeniyle 1074 de oldurulmustur.

Horosanli Ebu Muslim’in katibi ve muridi Hasim (778) 2 yil hukum surdu
guclendi ve kendi sarayinda sulalesiyle birlikte yakildi.

IV Mehmet zamaninda Izmirli bir Yahudi olan Sabatay Sevi (1666) Mesih
oldugu iddiasi ile ortaya cikti, 10 yil boyunca pek cok Museviyi Hiristiyan
yapti. SIKISINca Islam’i kabul etti ve hayatini kurtardi.

Zagreb’li bir Hırvat olan Ibrahim Muhammed’in cismi ile gonderildigini ve
son peygamber oldugunu iddia etti. Guclendi sayisiz muridi oldu ve 1746
da idam edildi.

Said-i Kurdi (veya Said- Nursi) de kendini bir peygamber olarak nitelemis,
kitaplarini Kuran’a es deger gostermistir. Hala muridi olan bu sahtekarin,
murid sayisi ve modern Turkiye’ye verdigi zarar bilinmemektedir.

Bunlarin yani sira Abu’l-Huseyn Ahmed ibn Yahya al-Ravendi icin de
Peygamberlik iddiasinda bulunuldugu iddia edilse de, al-Ravedi’nin onemli
bir dusunur oldugu anlasilmaktadir. Muhammed’e sert sekilde elestirler
getirirken sunlari soyluyor;

‘Muslumanlar, Peygamberlerinin peygamberligine delil olarak, O’nun
getirdigi kitaba kimsenin nazire yapamayacagini soylemis oldugunu
gosteriyorlar. Peki onlara denilse ki; Oklides de kendi kitabi gibi bir kitabi
hic kimsenin yazamayacagini soylemistir. Peki Oklides boyle demekle
peygamber mi oluyor?’ Al-Ravendi’nin bir cok kitabi oldugu soylenmekte
ve at-Tac adli kitabinda Kuran’a nazire yaptigi aktarilmaktadir. (Bu kitap
bugun elde yoktur)

KUR’ANDAN ÇIKARILANLAR –
KUR’AN’A EKLENENLER –
UNUTTURULANLAR
Bu konuda verilen bilgiler tamamen güvenilir islami kaynaklardan
alınmıştır. Kuranın zaman içinde değiştirilmiş ekleme ve çıkarmalar
yapılmış olduğu islam tarihinde kayıtlıdır. Buna rağmen müslümanlar
kuranın değişmediğini idda ederler. Şimdi tek tek islam tarihinde kuranla
ilgili kayıtları inceleyelim.
-Bakara ve Âl-i İmrân, Felak ve Nâs sûreleri uzunluğunda sûrelerin
unutturulduğu,

-Ahzab Sûresi’nin önceleri Nur Sûresi kadar olduğu ve içinde recm âyetinin
bulunduğu ,

-Kur’an kitaplaştırılırken Tevbe Sûresi’nden son iki âyetin yalnız Huzeyme
b.Sabit’in yanında bulunduğu ve kitap/mushaf haline getirilirken
Kur’an’dan bildiklerini bildirenlerden en az iki şahit istendiği halde (es-
Sicistani, Age, 12.), Huzeyme’nin şahitliğini Rasulullah bir tarihte iki kişinin
şahitliği yerine saydığı (Zerkeşi, Age. 1/234; el-Hûî, Age, 244, 246) veya
Osman/Ömer kendisine şahitlik yaptığı (es-Sicistani, Age; el-Hûî, Age, 244)
için bu iki âyetin sadece onun haberiyle Kur’an’a alındığı ve Tevbe
Sûresi’nin sonuna yerleştirildiği (es-Sicistani, Age.17),

-Kur’an’dan iki sûre olup Übey b.Ka’b’ın da Mushaf’ında yazılı olduğu halde
Kunut dualarının Kur’an’dan çıkarıldığı (Zerkeşi, age, 2/37),

-Bi’ri Maûne’de öldürülenlerle ilgili indiği iddia edilen “Halkımıza bildirin ki
biz Rabbimize kavuştuk, O bizden razı oldu, biz de ondan” anlamındaki
âyetin uzun süre okunduktan sonra neshedildiği (Buhari, cihad, 9, meğazi,
28; Müslim, mesacid, 54, hadis no, 297),

-“Tevbe Sûresi uzunluğunda bir sûrenin uzun zaman okunduktan sonra
unutturulduğu ve ondan ‘Âdemoğlunun iki vadi dolusu altını olsa
üçüncüsünü ister’ anlamındaki kısmın akılda kaldığı” (Zerkeşi, el-Burhan fi
Ulumi’l-Kur’an, 1/234; el-Hûî, Age, 244, 246),

-“Müsebbihat sûrelerinden birine benzeyen bir sûre bir müddet okunduktan
sonra unutturulduğu ve ondan “Ey iman edenler, yapmadığınız şeyi niçin
söylersiniz? Böyle demeniz, boynunuzda şahitlik olarak yazılır ve kıyamet
günü ondan sorumlu olursunuz” anlamındaki kısmın hatırlandığı”(Zerkeşi,
Age, 2/37, Suyuti, Age. 2/67),

-Übey b.Ka’b’ın Zirr’e “Ahzab Sûresi’nin Bakara Sûresi veya ondan daha
uzun olduğunu söylediği (el-Hûî, Age. 204, (Muntehabu Kenzi’l-Ummal, İbni
Hanbel,Müsned’i hamişinde, 2/43’den naklen),

-İbni Şihab’ın “Çok miktarda Kur’an indiğini öğrenmiştik, onu ezberleyenler
Yemame savaşında şehit oldular, onlardan sonra o Kur’an ne yazıldı, ne
bilindi” dediği (Muntehabu Kenzi’l-Ummal, Aynı yer. 2/50),

-Ömer’in, Abdurrahman b.Avf’a “Bize indirilenin içinde “İlk başta cihad
ettiığiniz gibi cihad ediniz” ifadesini görmedin mi? diye sorduğu, onun da
“Kur’andan çıkarılanlar arasında o da çıkarıldı” dediği (Suyuti, Age. 2/67),

-İbni Ömer’in “Biriniz Kur’an’ın tümünü öğrendim, diyecektir, Oysa
tümünün ne olduğunu biliyor mu? Kur’an’dan çok şey kaybolmuştur, onun
yerine ‘Kur’an’dan zahir/mevcut olanı aldım, desin’ diye söylediği (Suyuti,
Age. 2/65)

-Mesleme b.Mahled el-Ensari’nin bir gün, Ebu’l-Künud Sa’d b.Malik
yanlarında iken, kişilere “Kur’an’dan olup Mushaf’a yazılmayan iki âyeti
bana söyler misiniz? dediği, bilemeyince, onlara “İman edenler, hicret
edenler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, size müjdeler
olsun kurtulanlar sizlersiniz. Onları barındıranlar ve yardım edenler, onlar
için Allah’ın kendilerine gazap ettiği kavimle mücadele edenler,
yaptıklarının karşılığı olarak onları sevindirecek nelerin hazırlandığını hiçbir
kimse bilmez” âyetleri olduğunu söylediği” (Suyuti, Age. 2/67),

-“Sahabeden iki kişi Rasulullahtan bir sûre ezberlemişlerdi. Aradan zaman
geçtikten sonra bir gece namaz kılarken bu sûreyi okumak istediler, fakat
sûreyi tam olarak okuyamadılar. Sabahleyin Rasule uğrayıp durumu
anlatınca Rasulullah “bu sûre neshedilen sûrelerdendir. Üzerinde
durmayınız” dediği (Suyuti, Age. 2/67, Taberani, es-Sunenu’l-Kebir’den
naklen)

-“Hz.Aişe’nin “Ahzab sûresi Rasulullah zamanında ikiyüz âyet olarak
okunduğu, ama Osman Mushafları yazdırdığı zaman şu an mevcut olandan
başkasını bulamadığı”nı söylediği (Suyuti, Age. 2/65), veya Übey b.Ka’b’ın
Ahzab’ın Bakara Sûresi uzunluğunda 200 âyet olduğunu söylediği (Suyuti,
Age. 2/66),

-“Önceleri on kez süt emme ile sütkardeşliği/evlenme yasağı
gerçekleşirken, bunun neshedildiği ve beş kez emme ile evlenme
yasağının/haram hükmünün getirildiği ve bunun Rasulullah öldükten sonra
da Kur’an’da okunduğu halde kaybolduğu” ,

-Peygamber’in cenazesi ile uğraşıldığı sırada on emme ile sütkardeşliğinin
sabit olduğu âyetin bulunduğu sayfayı keçinin yediği veya “yaşlı kadın ve
erkek zina ederlerse onları recmedin” anlamındaki âyetin ve on emmenin
bulunduğu yaprağı bu ortamda tavukların yediği ,

-Evli kadın ve erkeğin (şeyh-şeyha) zina etmesi durumunda
recmedileceğini belirten âyeti Kur’an tedvin edilirken getiren Ömer’in
şahidi bulunmadığı için Kur’an’a yazılmadığı (el-Hûî, Age, 244, 246) veya
uzun zaman insanlar tarafından okunduğu halde bu âyetin sonradan terk
edildiği (Suyuti, Age. 2/66,)

-Ömer’in halife iken “halktan korkmasaydım, bu âyeti Kur’an’a yazardım”
dediği ve “Allah, Muhammed’i elçi olarak gönderdi ve ona Kitabı indirdi,
Allah’ın indirdikleri arasında recm âyeti de vardı, onu okuduk, anladık ve
ezberledik, onun için Rasulullah recmetti, biz de ondan sonra recmettik,
insanların üzerinden uzun zaman geçince, birilerinin “vallahi recm âyetini
Kur’an’da bulamıyoruz, deyip Allah’ın indirdiği bir farzı terk ederek
sapmalarından korkarım, zina eden evli kadın ve erkeklerin zina ettiklerinin
delille sabit olması veya kadının gebe kalması yahut itiraf etmeleri
durumunda recmedilmeleri Allah’ın kitabında bir hak/gerçektir” dediği” ve
“Babalarınızdan yüz çevirmeyin, çünkü bu bir küfürdür/nankörlüktür”
anlamındaki âyetlerin sonradan çıkarıldığı, türünden bir sürü âyetin
Kur’an’dan neshedildiği, çıkarıldığı, kaybolduğu veya unutulduğu.

-“Kur’an’ın üçte biri Ehli Beyt ve İmamlarla ilgilidir” (el-Kâfi, 2/631’den
naklen, Age, 117).

-“Ali bana bir mushaf verdi. Beyyine Sûresi’nde yetmiş kişinin ve bunların
babalarının adlarını buldum” (el-Kâfi, 2/631’den naklen, Age, 117).

-“Ebu Abdullah’tan rivayetle: ”Cebrail’in Muhammed’e indirdiği Kur’an on
yedi bin âyettir.”( el-Kâfi, 2/634’den naklen, Age, 117). el-Kâfi gibi hadis
kaynaklarında Kur’an’ın korunmuşluğuna aykırı yüzlerce iddia
bulunmaktadır.

-Mesela, “Ra’d Sûresi, 13/25’den Ali ifadesinin çıkarıldığı, Saffat, 37/130.
âyette geçen “İlyas’a selam olsun” âyetinin aslında “Ehli Beyt’e selam
olsun” şeklinde olduğu, fakat Osman’ın kurduğu komisyonun onu
değiştirdiği, Yasin Sûresi’ndeki Yasin’in Ali ve torunlarına işaret ettiği..

“En-Nuri et-Tabresi/Tabersi’nin tahrif iddialarını eleştirmek üzere yazmış
olduğu Faslu’l-Hitab fi Tahrifi Kitabi Rabbi’l-Erbab” adlı kitapta, Kur’an’dan
çıkarıldığı iddia edilen Nurayn Sûresinin metni yer almaktadır. Osman,
Mushafları yaktırdığında Ali ve Ehli Beyt’in fazileti hakkındaki bu sûreyi yok
etmiştir. Velaye Sûresi, Nureyn Sûresi ve Ehli Beytle ilgili anlatımlar
oldukça yaygındır.

Bu iddialar ateistlere, dinsizlere ait değil, İslamcılara ait. Ama bir kısım
İslamcı ise “Kur’an’ın bir harfi bile değişmemiştir” diye müslümana
müslüman propagandası yapmakta. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
Bu konuda ise duman değil, alevler gözüküyor.

“Hicr 9” mu dediniz?

Ama diğer yandan Tevrat’ın ve İncil’in tahrif edildiğini iddia etmektesiniz
değil mi? Hicr 9 benzeri ayet onlarda da var. Onların da
değiştirilemeyeceğini yazan Allah, onları korumaktan aciz mi?

“Ot kurur, çiçek solar: fakat Allah’ımızın sözü ebediyen durur” Yeşaya 40:9

“Gök ve yer ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan
(Tevrat’tan) en küçük bir harf ya da bir nokta bile eksilmeyecektir” (İncil,
Matta 5:18).

“Gök ve yer ortadan kalacak, benim sözlerim ise asla ortadan
kalkmayacaktır.” İncil, Markos 13:31)
Bu ayetlerin Allah sözü olmadığı ve sonradan ilave edilmiş olduğu
söylenirse, aynı şey Hicr 9 için de söylenir.

Kur’an’ın gönderilen son ayeti Maide 3’müş.

Maide 3. Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına
boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş,
darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve
yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde
boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram
kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah’a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler
dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan
korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale
erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı
seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin
(haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet
edicidir.

Bu ayet Kur’an’ın tahrif edildiğinin kanıtlarından biridir. Bir tanrı böylesine
saçma bir ayet yazmaz; koyu renkteki ifadeleri ayrı bir ayet olarak
verirdi.

Süleyman ve Sebe’ Kraliçesi
Önce ilgili ayetleri görelim

Neml-16 “Ant olsun ki, Süleyman, Davud’un mirasçısı oldu. Süleyman; ‘Ey
insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden bolca verildi. Kuşkusuz
bu apaçık bir üstün iyiliktir’ dedi.”

devamında ki Neml 17-19 ayetlerinde ise Süleyman’ın, “cin”ler, insanlar
ve “kuş”lardan oluşan ordusunu toplayıp yola çıktığı, yolda karınca
deresine vardığında karıncalarla karşılaştığı, bir karınca liderinin;
“Karıncalar! Haydi yuvalarınıza girin de; Süleyman ve ordusu, farkında
olmadan sizi ezmesin!” diyerek öteki karıncaları uyarmasına tanık olduğu,
bu uyarı sözlerine güldüğü, bu sözleri anlamasını sağlayan Tanrı’nın
iyiliğine “şükür”le karşılık verdiği anlatılıyor.

Neml 20-23 “Süleyman, kuşları gözden geçirdi ve: ‘Hüdhüdü
(çavuşkuşunu) niçin göremiyorum? Yoksa, yitiklerden mi oldu? Kesinlikle
ağır bir cezayla cezalandıracağım onu. Ya da keseceğim. Meğer ki, açık bir
kanıta dayalı bir gerekçeyle bana gelmiş ola!’ diye konuştu. Çok geçmeden
hüdhüd gelip şunları söyledi: ‘Süleyman! Senin bilmediğin bilgiler elde
ettim. Sebe’ (ülkesi)den, sana kesin bilgi (haber) getirdim. Kadın buldum!
Hükümdarlık eden bir kadın. Her şeyden kendisine bolca verilmiş. Bir de
büyük tahtı var…”‘
Anlaşılan, “Süleyman’a kadın bulmasaydı”, “hüdhüd” denen kuşun hali
haraptı!

Bu konunun anlatıldığı Neml Suresinin 24-40. ayetleri arasında ise
“hüdhüd”ün, Sebe’ (Yemen’de bulunan Saba) kentindeki toplumun dinsel
inançları konusunda da, Süleyman’a bilgi (!) verdiği açıklanıyor.”
Sonrasında Süleyman, “hüdhüd”e seslenerek: Yazdığı mektubu kıraliçenin
sarayına götürmesi isteniyor, Süleyman’ın mektubunu alan Sebe’ (Saba)
Kraliçesi’nin, danışmanlarını topladığı, mektubun içeriğini görüştüğü, eğer
Süleyman’a birtakım armağanlar göndermezse, onun gelip ülkesini altüst
edebileceğini, bunun hükümdarlarca uygulanagelen bir gelenek olduğunu
söylediği, sonra, Süleyman’a armağanlar gönderdiği, ama, Süleyman’ın,
kendisinde çok daha bol mal-mülk bulunduğunu söyleyerek bu armağanları
kabul etmediği, Kraliçe’nin armağanlarını getiren elçisine; “Geri götür
armağanları. Ve onlara, benim ant içerek: ‘Ordumla, karşı koyamayacakları
bir orduyla gelir; onları, ezilmiş ve alçalmış duruma düşürerek ülkelerinden
çıkarırım!’ dediğimi söyle!” biçiminde seslendiği anlatılıyor.

Sonrasında ise Süleyman’ın (Sebe’ Kraliçesi’ne kavuşması için, Tanrı’nın
sağladığı) şaşılası “mucize”si anlatılıyor. Süleyman, danışmanlarına ve ileri
gelenlere “Onlar bana teslim olmadan önce, Kraliçe’nin tahtını-sarayını,
bana, buraya kim getirilebilir?” diye sormuş; ‘’cinlerden ifrit” hemen atılıp
şu karşılığı vermiş: “Sana onu ben getiririm! Hem de, sen daha yerinden
kalkmadan.” Bir başkası atılıp kendisini daha güçlü göstermiş ve “Ben, onu
sana daha çabuk, sen daha gözünü açıp yummadan getirebilirim!” diye
konuşmuş. Ve de “getirmiş” şeklinde anlatılmaktadır.

Ancak “Neml” (karınca) Suresi’nin buraya değin sunulan ayetlerindeki bir
sürü akıl ve bilim dışılık yanında, Süleyman-Sebe’ (Saba) Kraliçesi masalına
ilişkin yenilir yutulur türden olmayan tarihi bir hata vardır.

Tarih yönünden olamazlık:

İsrail Kralı Süleyman’la (saltanatı: İÖ 973-933) çağdaş gösterdiği
Sebe’ Melikesi hikâyesi, tarihi olaylara pek uygun düşmemektedir.

Yemen’de Belkıs adlı kraliçeyi, Himyerliler döneminde Belkıs Bint
Hedhad adı altında ve Miladi 330-345 yılları arasında hüküm
sürmüş olarak görüyoruz ki, Hıristiyanlığa yeni girmiş olan Habeşlilerin
bunun zamanında Yemen’e saldırıları olmuştur. Bu kadınla, ondan 13-14
asır önce yaşamış olan İsrail Kralı Süleyman arasında bir bağlantı
olamaz. Yemen’deki Sebe’ Devleti, en erken İÖ VIII. yüzyılda
kurulduğuna göre, aşk öyküleri dillere destan olan Belkis’in, Sebe’ Melikesi
olması bile gerçekten uzaktır.

Kur’an’da Musa ve Sihirbazlar Hikayesi
Gerçek mi?
Kuran’da Musa’nın firavun ve sihirbazlarıyla olan mücadelesi birçok yerde
geçer ancak 3 yerde hikaye ayrıntılı biçimde anlatılır. Bu hikayelerin
birbiriyle uyumsuz yönleri dikkat çekicidir. Önce üç surede geçen bu
hikayeyiyi bu surelerdeki şekilleriyle Diyanet İşleri Başkanlığı sitesindeki
Kuranı Kerim mealinden okuyalım. Parantez içindeki söcük, sözcük öbeği
ve cümleler, Arapça özgün Kuran metninde yoktur. daha anlaşılır olsun
diye eklemiş.

1.ARAF SURESİ:

105.Bana, Allah’a karşı sadece gerçeği söylemem yaraşır. Ben size
Rabbinizden açık bir delil (mucize) getirdim. Artık İsrailoğullarını benimle
gönder.

106.Firavun, “Eğer açık bir delil getirdiysen haydi göster onu bakalım,
şayet doğru söyleyenlerden isen” dedi.

107.”Bunun üzerine Mûsâ asasını yere attı. Bir de ne görsünler, apaçık bir
ejderha.”

108.”Elini (koynundan) çıkardı. Bir de ne görsünler o, bakanlar için,
bembeyaz olmuş.”

109.”Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: “Şüphesiz bu adam
usta bir sihirbazdır.”

110.“Sizi yerinizden çıkarmak istiyor.” Firavun ileri gelenlere, “Öyle ise siz
ne düşünüyorsunuz?” dedi.
111.Onlar şöyle dediler: “Mûsâ’yı ve kardeşini (bir süre) beklet (haklarında
bir işlem yapma) ve şehirlere toplayıcılar yolla.”

112.“Bütün usta sihirbazları (toplayıp) sana getirsinler.”

113.Sihirbazlar Firavun’a geldiler. “Galip gelenler biz olursak mutlaka bize
bir mükafat vardır, değil mi?” dediler.

114.Firavun, “Evet. Üstelik siz (ücretle de kalmayacaksınız) mutlaka benim
en yakınlarımdan olacaksınız” dedi.

115.(Sihirbazlar), “Ey Mûsâ!” Ya önce sen at, ya da önce atanlar biz olalım”
dediler.

116.(Mûsâ), “Siz atın” dedi. Bunun üzerine onlar (ellerindekini) atınca
insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Büyük bir sihir
yaptılar.

117.Biz de Mûsâ’ya, “Elindeki değneğini at” diye vahyettik. Bir de ne
görsünler o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.
118.Böylece hak yerini buldu ve onların yapmış oldukları şeylerin hepsi
boşa çıktı.

119.Artık orada yenilmişler ve küçük düşmüşlerdi.

120.Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.

2.:YUNUS Sure

79.Firavun, “Bütün usta sihirbazları bana getirin” dedi.

80.Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara, “Atacağınızı atın (hünerinizi ortaya
koyun)” dedi.

81.Sihirbazlar atacaklarını atınca Mûsâ dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir.
Allah onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların işini
düzeltmez.

82.Suçluların hoşuna gitmese de, Allah hakkı sözleriyle
gerçekleştirecektir.”

83.Firavun ve ileri gelenlerinin kötülük yapmaları korkusu ile kavminin
küçük bir bölümünden başkası Mûsâ’ya iman etmedi. Çünkü Firavun o
yerde zorba bir kişi idi. O gerçekten aşırı gidenlerdendi.

84.Mûsâ, “Ey kavmim! Eğer siz gerçekten Allah’a iman etmişseniz, eğer
O’na teslim olmuş kimseler iseniz, artık sadece O’na tevekkül edin” dedi.

85.Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz,
bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!”

86.Bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar.

87.Mûsâ’ya ve kardeşine, “Kavminiz için Mısır’da (sığınak olarak) evler
hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru
kılın. Mü’minleri müjdele” diye vahyettik.

88.Mûsâ şöyle dedi: “Ey Rabbimiz! Gerçekten sen Firavun’a ve onun ileri
gelenlerine dünya hayatında nice zinet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz,
yolundan saptırsınlar diye mi? Ey Rabbimiz, sen onların mallarını silip süpür
ve kalplerine darlık ver, çünkü onlar elem dolu azabı görünceye kadar iman
etmezler.

3.TAHA Suresi:

56.Andolsun, biz ona (Firavun’a) bütün mucizelerimizi gösterdik de o
bunları yalanladı ve reddetti.
57.Şöyle dedi: “Ey Mûsâ! Sihrin ile bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi
geldin?”

58.“Biz de mutlaka sana karşı onun gibi bir sihir yapacağız. Bunun için
seninle bizim aramızda; uygun bir yerde, senin de, bizim de
caymayacağımız bir buluşma vakti belirle.”

59.Mûsâ, “Buluşma vaktimiz, bayram günü, insanların toplandığı kuşluk
vaktidir” dedi.

60.Bunun üzerine Firavun ayrılıp, hilesini kuracak sihirbazlarını topladı,
sonra geldi.

61.Mûsâ onlara şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Allaha karşı yalan
uydurmayın, yoksa sizi azap ile yok eder. Allah’a karşı yalan uyduran
mutlaka hüsrana uğramıştır.”

62.Sihirbazlar, işlerini kendi aralarında tartıştılar ve gizli gizli konuştular.

63.Şöyle dediler: “Şüphesiz bu ikisi, sihirleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak
ve en üstün olan dininizi ortadan kaldırmak isteyen birer sihirbazdırlar.”

64.“Öyleyse, hilelerinizi toplayın (birbirinize destek olun) sonra sıra halinde
gelin. Bu gün üstün gelen muhakkak başarıyla ödüllendirilir.

65.Sihirbazlar: “Ey Mûsâ! Ya önce atmayı tercih edersin, ya da ilk atan biz
oluruz” dediler.

66.Mûsâ: “Yok, (önce) siz atın” dedi. Bir de ne görsün, onların ipleri ve
değnekleri yaptıkları sihirden dolayı kendisine hızla sürünür gibi görünüyor.

67.Bunun üzerine Mûsâ içinde bir korku hissetti.

68.Şöyle dedik: “Korkma (ey Mûsâ!). Çünkü, sensin en üstün olan.”

69.“Sağ elindekini (değneğini) at ki, onların yaptıklarını yutsun. Şüphesiz
yaptıkları bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nereye varsa kurtuluşa eremez.”

70.(Mûsâ’nın değneği, sihirbazların ipleriyle değneklerini yutunca)
sihirbazlar hemen secdeye kapandılar ve, “Hârûn ve Mûsâ’nın Rabbine
inandık” dediler.

71.Firavun, “Demek, ben size izin vermeden önce ona (Mûsâ’ya) inandınız
ha! Şüphe yok, o size sihiri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi andolsun sizin
ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma
dallarına asacağım. Hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış,
mutlaka göreceksiniz.”
72.Sihirbazlar şöyle dediler: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana
seni asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu
dünya hayatında hüküm verirsin.”

73.“Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi
için, Rabbimize inandık. Allah’ın vereceği mükafat daha hayırlı ve daha
kalıcıdır

Önce şu soru yanıtlanmalı: Niye aynı hikaye bu kadar çok yerde geçer?
(bu üç surenin dışında daha kısa ve değinme biçiminde başka yerlerde de
geçiyor)

Bu soruya şöyle cevaplar verilebilir: Bu Allahın bir hikmetidir.
Sorgulanması doğru değildir. (müslüman cevabı). Çoğu müfessirin söylediği
gibi bu ve benzeri tekrarlar Kuran’ın bir üslup özelliğidir. Muhammed
Ahmed Halefullah buna biraz daha farklı bir yaklaşımla hikayelerin
tekrarınını amaçlara göre farklılıklar taşıdığını, bunun Kuranı’n edebi
üstünlüğü olduğunu söyler. (çelişkiye kılıf). Mantıklı cevap ise Peygamberin
ölümünden sonraki derleme sürecinde ortay çıkan hatalardandır.

Peki aynı olay surelerde neden farklı farklı anlatılır?

Araf suresi ve Taha suresinde ki anlatımlarda cümleler birbirine yakın.
Sihirbazlar Musaya meydan okuyorlar. Yunus suresinde ise öykü bayağı
farklı Musa meydan okuyor. Özgüveni olağan üstü. Oysa Yunus suresinde
Musanın korktuğundan bahsedilmişti.

Şimdi başka bir karşılaştırma yapalım. Bu olaydan birde Şuara Suresinde
bahsedilir orada başka bir yanlışlık yapılmış şimdi onu görelim.

Şuara Suresi:

31.Firavun: “Haydi getir onu bakayım, doğrulardan isen” dedi.

32.Bunun üzerine Musa asâsını bırakıverdi; apaçık bir ejderha oluverdi.

33.Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nur
saçan bir şey) oluverdi.

34-35.Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: “Bu dedi, herhalde
çok bilgili bir sihirbaz!” “Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi
ne buyurursunuz?”

Araf Suresi

106.Firavun, “Eğer açık bir delil getirdiysen haydi göster onu bakalım,
şayet doğru söyleyenlerden isen” dedi.
107.”Bunun üzerine Mûsâ asasını yere attı. Bir de ne görsünler, apaçık bir
ejderha.”

108.”Elini (koynundan) çıkardı. Bir de ne görsünler o, bakanlar için,
bembeyaz olmuş.”

109.”Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: “Şüphesiz bu
adam usta bir sihirbazdır.”

110.“Sizi yerinizden çıkarmak istiyor.” Firavun ileri gelenlere, “Öyle ise siz
ne düşünüyorsunuz?” dedi.

Aynı hikaye tekrarlanıyor. Ancak Musa’nın çok iyi bir sihirbaz olduğunu
Şuara Suresinde Firavun söylüyor, Araf Suresinde ise aynı sözü Firavun
kavminden ileri gelenler söylüyor.

Peki hangisi doğru?

1-Musa mı meydan okuyor, sihirbazlar mı?

2-Musa korkuyor mu yoksa korkmuyor mu?

3-Sözü Firavun mu söyledi yoksa ileri gelenler mi?

Ve bu farklılılklar niye var?

Doğru Cevap: Muhammedin 23 yıllık peygamberlik ve vahiy süreci
içiresinde yaptığı anlatım hataları, kendisine tevratı tercüme eden vahiy
katiplerinin ve yardımcılarının yanlış aktarımları.

Şunu da belirtelim ki başka öykülerde de bu tekrarlar ve farklılıklar var.
Örneğin İblis ve Adem hikayesinde.

MUSA GERÇEKTE MISIRDA YAŞADI MI?

Sıralamayı şöyle yapabiliriz Tevrat-incil-kuran hemen hemen bu konuda
aynı şeyleri söyler ama tarih bilimi ve elde edilen tarihi kanıtlar başka
şeyler söyler.

Bilindiği gibi Kuran özellikle Tevratı tastik eder yani aralarında farklılık
olmadığı sürece tevratta yazan hükümler ve aktarımlar kurana göre
doğrudur.

Tevrat’in ilgili ayetine bir göz atalım; “Ve (İsrailoğulları) Firavun için
Pitom ve Ramses ambar şehirlerini yaptılar” (Çıkış 1:11)

Kuranda yukarda anlatımı yalanlayan bir bilgi içermediğine göre bu tevrat
ayetini doğru kabul etmemiz gerekmektedir.
Bütün tarihi kayıtlar kutsal kitaplarda anlatılan firavunun ismin ancak
II.Ramses olabileceğini söyler. Günümüzde Pitom ve Piramses
şehirlerinin inşaatlarının II.Ramses döneminde yapıldığı bilinmektedir. Mısır
kayıtları Firavun II.Ramses’in doğu Nil deltasında, akdeniz yakınlarında Pi-
Ramesse (Ramses’i Evi) adlı yeni bir başkent kurduğunu anlatır. Bu
durumda Musa’nın II.Ramses dönemin ve takip eden bir zaman aralığında
yaşadığını iddia edebiliriz. Demek ki bahsedilen Firavun II.Ramses
olmalıdır.

Sorun sa şu; din kitaplarında anlatılan olaylar ile bu firavun döneminden
kalan tarihi kayıtlar da yazanlar uyumsuzdur. II.Ramses Mısır tarihinde
yaşamış engüçlü hükümdarlarından biri, tarihin ilk yazılı
antlaşmasını yapmış, tam 66 yıl ülkesini yönetmiş, mısıra ilaveten
suriye, ürdün, filistin, israil ve lüpnanıda yöneten büyük bir
hükümdar Yukarıdaki hikayede anlatıldığı gibi bir çulsuzun karşısına geçip
ahkam kesebileceği biri değildir. Yaşadığı dönemde tanrı kabul edilen belli
başlı kurallarla çerçevesinde yanına girilip çıkılabilen büyük bir
hükümdardır.

Yaşanmış Bir Dinden Çıkış Hikayesi
Ülkemizin beyni dinle yoğrularak büyütülmüş kısacası dinle beyni yıkanmış
insanlarının gerçekle tanışması ve adım adım aydınlanmasına kısa bir
örnek.. Şuan sorgulama aşamasında olan gençlerimize faydalı olacağını
düşünüyorum

NASIL ATEIST OLDUM ?

Merhabalar ben Jahn (can )

Uzun yıllar Kuran kursunda kaldım . Kuranı siyeri hadisleri okudum .bir çok
şey Kafama yatmıyordu. Ama dinle doldurulmuş bir beyin Kolay Kolay
sorgulayamıyor. Kuran kursunda bir arkadaş vardi çoğu şeyi eleştiriyordu
ben ilk basta karşı çıktım sonra bunun ile özel uzun uzun konuştuk cevap
veremeyeceğim değilde o açıdan bakmadığım şeyler söyledi o gün sadece
dinledim. Aksam eve varınca sabaha kadar araştırdım Sok olmuştum olmaz
diyordum ve yine Müslümanların yaptığı gibi üstünü örtüyordum.

Bunların üstünü örtüyordum ama artık eskisi kadar Huzurlu değildim.
Çünkü sorunu cözememiş sadece ötelemiştim. Önce internette bu tarz
sayfalar aradım. Ateistlere ilkin aptal gözü ile baktım sonra ölümlerini
düşündüm nasıl hesap vereceklerdi göz önüne azaplarını sorgularını
getirdim ve tartışma konularına girdim. Tartıştıkça ateistlerin çok sağlam
bilgilerinin olduğunu ve Kuran kursunda öğretilenlerden çok farklı
sorgulayıcı bir bakış açısı ile baktıklarını gördüm.

Daha sonra yurt dışında yaşayan bir bayan ile tartıştık. Benimle dalga geçti
çok zeki bir kadındı. Esasında haklıydı da çünkü ben olaylara subjektif
bakıyordum. Ama kendime güvenemiyordum. Çünkü hep korkutulmuştum.
Yedi yasından beri namaz kılıp orucumu tutuyordum. Her gün 10 sayfa
Kuran okuyup rabita yapıp hadis okuyordum. Bunları bir Anda
yıkıp bitirmek ve hep tekrarlanıp Bilinc Altıma yerlestirilen ” En büyük Sirk :
allaha ortak kosma” Beni 3 ay alikoydu hic rahat degildim.

Bir gün tüm cesaretimi topladim artik ne olacaksa olsun dedim
subjektiflikten objektiflige gecmeye karar verdim ve ateistlerin tüm
iddialarini sonunda kadar arastirmaya Karar verdim. Kararimin Ikinci günü
dünyanin düz olmasi ayetini görünce ateist oldum . Sonrasinda ateistlerin
tüm iddialarini arastirdim. Megersemki onlar degil ben acinacak
haldeymisim. Daha sonra ögrenme acligi basladi Cünkü aptallastirmislar
Beni yillarca evrene felsefeye Evrime ilgi duydum. Okudukca ögrendikce
daha mutlu oluyordum. Eskiden hep Yanliz kalmaktan korkmustum. Yani
Yanliz yasamadan artik öyle korkularim kalmadi o kadar okuyacak sey
vardiki. Cevremde bulunan arkadaslarimdan uzaklastim. Cünkü Onlarin
tüm dertleri güzel bir kadini yataga atmak ev araba gibi seylerdi.

Benim yeni bir dünyam ve burada cok degerli arkadaslarim olmustu.
Stephen Hawkins Richard dawkins Hegel … Daha mutluydun. Ev araba o
Onu Almis bu bunu Almis hic enterese etmiyordu. Arti eskiden sinavda
basarisiz olsam hemen sucu allaha atardim. Simdi hemen mantik
süzgecinden geciriyor ve hatami ariyor ve cözüm buluyorum. Ayiraca
sanata yönlendim müzik ile ugrasiyorum. Ve inanin bana o kadar
mutluyumki. Aksam Evime geldigimde mum isiginda saatlerce okuyorium
ve ögreniyorum. Ailemden sakliyorum tabi annem duyma Kalp Krizi gecirir
ama söylemem lazim iki yüzlü olamam onun icin biraz zamana ihtiyacim
var:)

Kuran’da İnsanlara Bakış
Bu iki ayet aslında herşeye bedeldir.

TEVBE 5 Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları
yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup
bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık
yollarını serbest bırakın. Allah yarlığayan, esirgeyendir.

TEVBE 29 Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe
inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak
dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye
kadar savaşın.

Ayetlerde acıkça insanlar arasına din düşmanlığı körüklenmekte, insanlar
arasına ayrılık sokulmakta, din için savaş teşvik edilmekte ve diğer dinlere
düşmanca bakış ortaya konmaktadır. Bu ayetlerde İslam hariç diğer
inançlara ne şekilde davranılacağı hükme bağlanmıştır. Kuranın bu
ayetlerinden yola çıkan islam fıkıhına (İslam hukuku) göre Eğer kitap ehli
değilse yani budist, hindu, Meccusi, vb. ise hüküm ölüm, yok eğer kitap
ehliyse müslüman boyunduruğunda ve müslümanın üstünlüğünü kabul
ederek yaşanacak rezil bir yaşam. Biri İslam sevgi, barış ve kardeşlik
dini mi demişti?

NAHL 75 Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle
ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak
harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Doğrusu
hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

“Bunlar hiç eşit olurlar mı?” Bu soruyu soran müslümanlara göre tanrı
allahdır. Misal verirken kullandığı köle kavramına dikkat lütfen. Yani islamın
tanrısına göre insanlar eşit değildir. Kölelik ilahi bir haktır ve köle
durumuna düşenlerin kaderidir ve bu hayata mahkum olanlar özgür
bireylerle eşit olamazlar. Şimdi insan Hakları Evrensel Bildirisi ilk
maddesini düşünün. Hangisi daha yüce?

NİSA 24 (Harp esiri olarak) sahip olduğunuz cariyeler müstesna, evli
kadınlar da size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. Bunlardan
başkasını, namuslu olmak ve zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini
vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşılık
kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar
indirim için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim
ve hikmet sahibidir

Düşünün islamın kutsal kitabına göre bir mümin evli bir kadına mal olarak
sahip olabilir ve isterse bu evli kadının kocası ola bile bu evli kadının ırzına
namusuna göz koyabiliyor yani (parantez hadis külliyatından gelse
de,varsın savaştan gelsinler) köle kadın evli bile o