You are on page 1of 147

www.çizgiliforum.

com
AYTUNÇ ALTINDAL'IN T Ü M KİTAPLARI
Alfa Yayınları 1 5 2 2
Aytımç Altındal Kitapları 8 Yayınevimizden Çıkanlar
Gül ve Haç Kardeşliği, Eylül 2 0 0 4 (3. Baskı)
Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri, Eylül 2 0 0 4 (6. Baskı)
Üç İsa, Eylül 2 0 0 4 (6. Baskı)

LAİKLİK Bilinmeyen Hitler, Eylül 2 0 0 4 (11. Baskı)


Türkiye ve Ortodokslar, Eylül 2 0 0 4 (4. Baskı)
Enigma'ya Dönüşen Paradigma Haşhaş ve Emperyalizm, Ekim 2 0 0 4 (3. Baskı)
Türkiye'de Kadın, Ekim 2 0 0 4 (8. Baskı)
Aytunç Altındal
D i ğ e r Kitapları
Uyuşturucu Maddeler Sorunu (Toplu Çalışma), Hastürk Yay. (Tükendi)
Partizan (Şiirler), Yücel Yay., 1975 (Yasaklandı)
Dinmeyen (Şiirler), 1. Baskı Paris, 2. Baskı Havass Yay.,1978 (Yasaklandı)
1. Basım : 1986 (Yeni Avrasya) Siyasal Kültür ve Yöntem, H a v a s s Yay.,1982
4. Basım : Kasım 2004 Anılan (Şiirler), H a v a s s Yay., 1 9 8 2 (Yasaklandı)
ISBN : 975-297-538-0
Niçin Eşit İşe Eşit Ücret Değil?, Süreç Yay., 1984
İhanet Şiirleri, Süreç Yay., 1 9 8 4

Yayma ve Genel Yayın Yönetmeni M. Faruk Bayrak Elvedasız, Kendi Sesinden Şiirler, 1992, İsviçre

Yayın Koordinatörü ve Editör Rana Gürtuna Three Faces of Jesus, Sussex, 1 9 9 2


Pazarlama ve Satış Müdürü Vedat Bayrak Elvedasız, Sarmal Yay., 1 9 9 6 (3. Baskı)
Kapak Tasarımı Işıl Tekdal
Çeviriler
© 2004, ALFA Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti. Çinli Papağan, ES. Gardner, Akba Yay., 1 9 7 2 (Tükendi)
Parababaları, Ferdinand Lundberg, E Yay., 1973 (2 Cilt) (Tükendi)
Kitabın tüm yayın hakları Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti.'ne aittir. Kertenkele, Moris West, E Yay., 1 9 7 4 (8. Baskı)
Yayınevinden yazılı izin alınmadan kısmen ya da tamamen alıntı
Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş Süreci Üzerine, P. Sweezy-C. Bettelheim,
yapılamaz, hiçbir şekilde kopya edilemez, çoğaltılamaz ve yayımlanamaz.
M a y Yay., 1974 (Beraat etti)
Ermiş, Halil Cibran, E Yay., 1 9 7 4 (14. Baskı)
Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti. Gece Ana, Kurt Vonnegut Jr., E Yay., 1975 (3. Baskı)
Ticarethane Sokak No: 53 Cağaloğlu 34410 İstanbul, Turkey
Savaş ve İşçiler, Lenin, Yücel Yay., 1 9 7 6 (Yasaklandı)
Tel: (212) 511 53 03 - 513 87 51 - 512 30 46 Faks: (212) 519 33 00
Barbarlık Kıyısı, N o r m a n Mailer, H a v a s s Yay., 1 9 8 0 (3. Baskı)
www.alfakitap.com
Sözler, Halil Cibran, Süreç Yay.,1984 (7. Baskı)
info@alfakitap.com

Baskı ve Cilt
Melisa Matbaacılık
Çiftehavuzlar Yolu Acar Sanayi Sitesi No: 8 Bayrampaşa - İstanbul
Tel: (212) 674 97 23 Faks: (212) 674 97 29
İÇİNDEKİLER

Başlarken ix
Beni yeniden hayata bağlayan ve yaşama Yeni Baskıya Önsöz xxi
sevinci veren evlatlarım, Zeyno, Emine ve
Ahmet Mustafa'ya armağanımdır. BİRİNCİ BÖLÜM

1.1. Giriş 1
1.2. Sekülarizm 5
1.3. Lâiklik 12

İKİNCİ BÖLÜM

2.1. İslamiyet ve Sekülarizm 17


2.2. O s m a n l ı Devleti ve Sekülarizm 27

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

3.1. C u m h u r i y e t ve Laisizm 45
3.2. Devlet Laisizm'i ve Şeriat Devleti 50
3.3. S o n s ö z 64

Açıklamalar, Tanımlar ve Notlar 69

Ek 1: Genel Olarak Çeşitli Dinlerde Hoşgörü ve


İnsan'a Tanınan Haklar 75
Ek 2: M u h a m m e d Peygamber'in Hıristiyanlarla
Yaptığı M u k a v e l e n i n T a m Metni 91

Laiklik Üzerine G ü n c e l Yazılar 97


Cumhurbaşkanı'na Açık M e k t u p 97
Sahte Tarih, S a h t e Kimlik D e m e k t i r 101
T ü r k C a s u s u n u n Gizli Mektupları 105
Şeytan Ayetleri ve Aziz N e s i n 109

www.çizgiliforum.com
viii Lâiklik

BAŞLARKEN
Avrupa M ü s l ü m a n Toplulukları
İşbirliği Toplantısı 113
Arafat M ü s l ü m a n mı? 117
Ortadoğu'da Roller Değişiyor 121
İsrail Laik mi? 125
Edward Said Yazıyor 129
D ü n d e n B u g ü n e Türkiye-İsrail İlişkileri 133
ABD-İsrail İlişkileri Değişiyor 137
Belediye Seçimleri Yaklaşırken 141
Türkiye'de Laikler Ne K a d a r Laikler? 145
Türkiye'de Laikler ve Laiklik 149
Laiklik ve Koalisyon 157
Laiklik Buzdolabında 161
Diyanet mi, Hilafet mi? 165
Yunanistan Laik mi? 169
Ayasofya'ya U N E S C O Gözetimi 173
Altı Soruda Demokrasi 177
"Santa Maria Magdalena xe sora le dona del mondo."
Laiklik Elden Gitmedi 181
"Mecdelli M e r y e m yeryüzündeki tüm evli kadınların koruyu-
Tri-Lateral K o m i s y o n ve İslam 185
cusudur."
İnsan Hakları Tarikatı mı? 189
Laik misiniz? O da Ne? 193 Katolik Kilisesi'nin Azizler Dizini, Venedik, 14. yüzyıl
İsrail'de Dinsel Gericilik 197
Türkler ve Ortodokslar 201 Bu kitabın başlığı 'Laiklik'. Altında bir başlık daha var: Enig-

Türkiye-İsrail İlişkileri 205 ma'ya Dönüşen Paradigma.

Demokrat, Laik ve A N A P ' l ı 209 Bu ikinci başlığı okuyunca herhalde sıkılmışsmızdır. Öyle ya,

Refah'ın Geliri 213 Laiklik de, Enigma da, Paradigma da Türkçe değildir. Ne anlatmak

Laiklik ve İrtica 217 istiyorsan şunu T ü r k ç e sözcüklerle anlatamaz miydin, diye sordu­

Eleştiriler ve Yanıtlar 225 ğ u n u z u duyar gibiyim.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan: ^ Bu soruya olumlu yanıt v e r m e m m ü m k ü n değil.

" O r d u Bize Karşı Darbe Y a p m a z " 229 Anlatamazdım!

'İktidar'a Gelip de 'Muktedir' Olamamak... Ç ü n k ü Türkçe yeterli değildir. Ç ü n k ü Türkiye, son 70 yılda

"Refah'ı Bekleyen En Büyük T e h l i k e " 233 hem Tarihsizleştirilmiş h e m de Dilsizleştirilmiş'tir. Bunun ceremesini

"Ya Kendisinde ya da Çevresindekilerde Bir bugün bizler çekiyorz.

Bozukluk Var": "Çiller'in İlanı Devletin İflası" . .237 Bu kitapta daha birçok Yabana kavram, deyim ve terim çıkacak

İslam ve Avrupa Kültürü (1-6) 241 karşısınıza, hazırlıklı olun!

ix
X Laiklik Aytunç Altındal xi

Bu yabancı sözcüklerin başında da Seküler kavramı gelmektedir. yan, içinden çıkılmaz (muğlak), bazıları için cezbedici, diğerleri için
Bu kitapta Laiklik, Sekülerlik ve Ateistlik anlatılıyor. Aralarındaki de korkutucu ve ürkütücü bir E n i g m a ' y a dönüşmüştür. Bir tür Bul­
farklara işaret ediliyor. Seküler'i ister istemez, Dünyevi/Cismani/Bu maca sorusu gibi havada asılı durmaktadır bu Laiklik anlayışı.
Dünyaya Ait Olmaktık gibi sözcüklerle açıklamak gerekiyor. A m a Bu kitap işte Enigmatize edilmiş olan bir P a r a d i g m a ' n m (Laik­
bu sözcük Çağdaşlaşma anlamında, b u n u n karşılığı olarak kullamla- lik ve Sekülerlik) incelemesi amacını taşımaktadır.
geldi. Bu kitapta Seküler olmanın Çağdaşlaşmacılık (Modernizm) ol­
***
madığı vurgulanıyor; Dünyevi ile Zamansal (Çağ) olanın özdeşliği
anlatılıyor.
Laiklik kavramı T.C. Devleti'nin Anayasası'na 1937 yılında so­
Enigma'ya Dönüşen Paradigma ne d e m e k ?
kuldu. Ve o g ü n d e n bu yana bazen gizli b a z e n açık a m a çoğunluk­
Paradigma, en kestirme açıklamasıyla bir tasarımlar ve görüşler
la yasaklı olarak tartışma k o n u s u yapıldı. Laiklik kavramının ne
sistematiğindeki (bütünlüğündeki) modelleştirilmiş bir veçhe'dir
olup olmadığı son 60-70 yıldır tartışılmaktadır ama Seküleflik he­
(pattern). Örneğin Hıristiyanlık'ta İsa'nın yanındaki kadınlardan
m e n hiç tartışılmamıştır. Bazı araştırmacılar Seküler ile Laik kav­
eski fahişe Mecdelli M e r y e m , modelleştirilerek bir Paradigma ha­
ramlarının bir ve aynı olduklarını sanmakta ve bu anlayışla kullan­
linde insanlara sunulmuştur. Tanzimat'tan bu yana Osmanlı-Müs-
maktadırlar. Bu nedenle de T ü r k i y e ' d e sürmekte olan kavram ve
lüman-Türkiye t o p l u m u n a sunulmuş olan Paradigma, Sekülarizm
anlamsallık tartışması bir türlü açıklık kazanamamaktadır.
ve Laisizm'in eklektik bileşiminden oluşan Devlet-Laisizmi''dir.
Örneğin, "Devlet Laiktir, yurttaş Laik olamaz," diyen bu çevre­
Enigma ise, kasıtlı olarak esrarengiz, anlaşılması zor, m u ğ l a k
ler, Sekülerliği (dünyeviliği) atlayarak, Laiklik tanımını D i n ve Dev-
hale getirilmiş olan sözlü ya da yazılı metinlerdir. E n i g m a , insan­
let'in ayrılması olarak yapmaktadırlar. İşte metodolojik yanılgı ve
lar için de kullanılır. Karizmatik lider denildiği gibi, Enigmatik Dü­
yanlış buradadır. Ç ü n k ü Din ve Devlet ayrımına dayandırılarak
şünür vb. gibi nitelendirmeler de yapılabilir. Ö r n e ğ i n Mustafa K e ­
yapılacak Laiklik tanımlarında daimi bir temel unsur dıştalanmak-
m a l için karizmatik lider denilebilirken, o n a m u h a l i f olanlar ara­
tadır. Bu temel unsur, Dünya'dır. Diğer bir anlatımla Laiklik olgu­
sında Dr. Rıza N u r enigmatik bir şahsiyete d ö n ü ş m ü ş t ü r . H e r h a n ­
su Din ile Devlet'in ayrıştırılması olarak değil, Din-Devlet-Dünya
gi bir fikir, tasarım ya da m o d e l E n i g m a ' y a dönüşünce, o n u orta­
üçlüsünün tek tek ve birbirleriyle bağlantılı olarak ele alınmasıyla
ya atmış olan şahıs(lar)ı aşar ve çoğunlukla gizemli, hatta metafi-
anlaşılırlık kazanır. Laisizm'den ayrı olarak Sekülarizm Din, Devlet
ziksel a m a yine de cazibesi olan bir v e ç h e ve anlamsallık kazanır.
ve D ü n y a ' d a n kurulu üç alanlı bir tezin seslendiricisidir.
İdeolojilerin ve dinlerin bazı veçheleri E n i g m a ' y a dönüşürler. Ör­
Batı'dan Türkiye'ye Laiklik anlayışını getirenlerin bu nedenle
neğin Stalinizm bir E n i g m a olmuş ve o n u ortaya atmış olanları bi­
gözlerinden kaçırdıkları bazı başka hususlar daha vardır. Bunlara
le aşarak içinden çıkamadıkları, korkutucu, ürkütücü bir anlam­
da kısaca d e ğ i n m e k gerekiyor.
sallık ve işlevsellik kazanmıştır. D i n l e r d e ise, b a z ı sözler, d o g m a ­
Türkiye'deki Sofu Laikler, dediğim gibi, Laikliği Din ile Dev­
lar, işaretler ve hikmetli deyişler E n i g m a ' y a dönüşmüşlerdir. Ör­
let'in ayrılması olarak tanımlamaktadırlar. Oysa Batı'da Din ile
neğin Yahudilik'fe (Erkek) Tanrı Y a h v e h ' n i n K a b a l a ' d a (Dişi) Şe-
Devlet'in değil, çok önemlidir ki, Kilise ile Devlet'in ayrılması esa­
kina'ya dönüşmesi; Hıristiyanlık'ta H a ç ' ı n Kurtarıcı'ya d ö n ü ş m e ­
sı vardır. Kilise ile Devlet'in ayrılması başka, D i n ile Devlet'in ay­
si ve fahişeyken tövbekar olan M e r y e m ' i n evli kadınlara ö r n e k ol­
rılması başkadır. Ayrıca D i n ile İdeoloji'nin ayrılması vardır ve bu
m a s ı gibi...
da temel esastır. Yine Batı'da Kilise ile siyasetin ayrılması ilkesi var­
Cumhuriyet d ö n e m i Türkiye'sinde Laiklik, bir Paradigma ola­ dır ki bu da Din ile İdeoloji'nin ayrılmasından farklı bir olgudur.
rak Fransa'dan getirilmiş ve zamanla, ne olduğu t a m anlaşılama- Kısacası T ü r k i y e ' d e anlaşıldığı ve kullanıldığı şekliyle D i n ve Dev-

www.çizgiliforum.com
xii Laiklik Aytunç Altındal xiii

let ayrımı Batı'da yoktur. Dolayısıyla buna binaen yürürlüğe sokul­ onlara azap etmemesi hakkıdır. Seküler bir sözleşme metni olan
m u ş bir Laiklik de yoktur. Anayasa(lar) da ise, Kulluk değil, Devlet'le yurttaşlık bağı kurabil­
Devlet Laik olur mu, sorusu da ç o k önemlidir. Bu sorunun ya­ me H A K K I vardır. Herkesin b ö y l e bir hakkı yoktu geçmişte. Al­
nıtı kesinlikle O L A M A Z şeklindedir. Devlet'in Dini olamayacağı lah'a Kulluk etmek H A K K I ile D E V L E T ' e Y U R T T A Ş o l m a k H A K ­
gibi, Laikliği de olamaz. N e d e n ? Çünkü Seküler olan (Laik değil) yer­ KI, Dinsel ile Dünyevi olanın birlikteliğidir. Allah'a Kulluk e t m e k
yüzündeki KENT'tir, ŞEHİR'dir, Devlet değil de ondan. Geçmişte Kut­ isteyen inanmış bireyler Devlet'in Yurttaşı o l a m a z demek, Sekü-
sal sayılan Kentler, zamanla Sekülarize olmuşlar, Dünyevileşmişler- lerliğe aykırı, despotik bir tavırdır.*
dir. Halen de kutsal kentler vardır. Örneğin R o m a 115 yıl öncesine Şeriat, Allah'ın açıklanmış iradesidir. Allah'ın kendisi değildir.
kadar Kutsal Kent'ti, artık değildir. Geçmişte çeşitli yollar, mekân­ Anayasa da Devlet'in açıklanmış iradesidir, kendisi değildir. Allah-
lar, hatta Ateşler de Kutsal sayılıyorlardı. Bunlara çeşmeler, nehir­ Devlet-Yasalar üçgeni her bireyin hayatını belirleyen üç köşe taşı­
ler, ormanlar da eklenmişti. Bunlar da artık Kutsal değildirler. dır. Tanrı'yı reddeden Ateist de, Devlet'i reddeden anarşist de olsa
Türkiye'deki Sofu Laiklerin görmedikleri başka bir husus da Allah-Devlet ve Yasaları'ndan etkilenirler. Ç ü n k ü içinde yaşadıkla­
Devlet'in değil, gerçekte A N A Y A S A ' n m S E K Ü L E R olduğu husu­ rı toplumda tüm reddiyelerine r a ğ m e n Kulluk v e / v e y a Yurttaşlık
sudur. Gerçekten de tüm A N A Y A S A L A R , Seküler kimliktedirler. H A K K I yine de bu unsurların Y A S A L A R I Y L A belirlenmiştir.
Ç ü n k ü bunlar Tanrı yapımı değil, Kul-İnsan yapımı metinlerdir. Türkiye'deki Laiklik tartışmalarında dikkat edilmemiş olan bir
Anayasaların kaynağı K E N T ' t i r . Anayasalar Seküler olan Kentle­ diğer önemli husus da Seküler öğelerin Tek-Tanrılı dinlerde, özel­
rin, Seküler nitelikteki belgeleridirler. G e ç m i ş t e her K E N T ' i n biri likle de Yahudilik'te, Habitat ve Autochtony ile olan bağlantısıdır. Bu
esas olmak üzere birçok Tanrısı vardı. Bu zamanla yıkıldı. Hıristi­ iki kavram Türkiye'de çok incelenmemiş ve araştırılmamıştır. Bun­
yanlık, Kent Tanrısı'ran yerine bir K e n t ' e bir Patron Aziz tayin etti. lardan Habitat bitkisiyle, hava şartlarıyla, iklimiyle ve canlılarıyla
B u g ü n Bati'da her Hıristiyan şehrinin bir esas, Koruyucu Aziz'i t ü m y e r l e ş i m / d o ğ a l yaşama alanı anlamına gelir. Yahudilik'te Ha­
vardır. Benzer şekilde her iş ve ticaret kolunun da -örneğin balıkçı­ bitat kavramı özellikle buhurdan, adak, y e m e k yasağı vb. gibi alan­
lık, ayakkabıcılık vs - bir Aziz'i vardır. Antik Yunan'da Kent Tan­ larda Helal ve Haram olanı belirler. Örneğin Yahudilik'te Habitat
rıları vardı. Antik Mısır'da ise Devlet Tanrıları vardı. Firavunlar T a k v i m i ' n e göre bazı hayvanlar ve otlar Tanrı'ya Adak olarak sunu­
ölünce Devlet Tanrısı yapılırlardı. labilirler, bazıları sunulamazlar. Autochtony ise, belirli bir Habi­
T a n r ı ' n ı n yasası Şeriat ile K e n t ' i n Yasası A N A Y A S A Tek-Tanrı- tat'ta daimi olarak yaşayan insan kümelerinin o Habitat'ta edindik­
lı dinlerde d a i m a bir arada bulunmuşlardır. Ç ü n k ü ikisinin de öz­ leri kültürel yapılanma anlamına gelir. Özellikle Yahudilik'te ve İs­
nesi, İ N S A N ve o n u n cemaatsel-toplumsal faaliyetleridir. Tanrı lamiyet'te Autochtony çok ö n e m l i bir yer tutar. Yahudilik tarafından
Yasası, Şeriat, Tek-Tanrılı dinlere Yahudilik'le girmiştir. Yahudi­ Sekülarize edilmiş olan bazı Habitat öğeleri Hıristiyanlık tarafından
lik'te Şeriat, Y a h u d i ile -gerçekte İbrahim ve M u s a Peygamberler­ Autochtony nedeniyle y e n i d e n Dinselleştirilmişlerdir.
l e - Tanrısı arasında yapılmış bir S ö z l e ş m e ' d e n (Covenant) kaynak­ Türkiye'deki Sofu Laiklerin, İslamiyet'i, bilgisizce kötülemeleri
lanır. K e n t ' t e k i i n s a n ı n -özellikle de A r i s t o k r a t l a r ı n - yaptığı ve k ü ç ü k düşürücü şekilde lanse etmeleri de Laiklik'ten hiçbir şey
A N A Y A S A ise, Yurttaş ile Devlet arasında varılmış olan bir Ege­ anlamadıklarını gösteren başka bir husustur. Ö r t ü n m e konusu bu
menlimin tasarrufu Sözleşmesi'dir. Dolayısıyla, tarafların öngör­
* Katolik Kilisesi'ne göre de İnsana Değil, Tanrı'ya İtaat Şarttır'. Vatikan za­
dükleri önermeler farklıdır. Örneğin İslamiyet'te, Şeriat'a göre Al­
man zaman Piskoposlar Konferansı düzenleyerek Dogmatik diye bilinen bu
lah'a Kulluk esastır ( M u a z İbni C e b e l / H z . M u h a m m e d ) . Yine aynı hususu Katoliklere hatırlatır. Yakın zamanlarda bu önemli çağrı yeniden ya­
kaynağa göre, Kulların da Allah üzerinde hakkı vardır. Bu, Allah'ın pılmıştır (Bkz: January 25, The Catholic Bishops Conference, Doc. 1986: 'We
Must Obey God, Rather Than Men').
xiv Laiklik Aytunç AlUndal XV

alanda en çok örneklendirilen veçhelerden biridir. Tıpkı Cinsellik daydı; ç ü n k ü Yahudilik'te Öbür Dünya-Ahiret'e inanç yoktur; Yahu­

ve Aile-içi ilişkilerde olduğu gibi. diler, Öbür Dünya'yı değil, Gelecekte Tanrı'nın Kuracağı Dünya'yı

Örneğin İslamiyet'te iki kadın tanık bir erkek tanığa değer bu­ beklerler. İslamiyet'teki Ahiret fikri, Yahudilik'te birebir yoktur. Bu

lunmuştur. Hıristiyanlık'ta ise, Aristoteles'ten alınarak Aziz Aqu- nedenledir ki Yahudiler, İsrail'in Tanrısı'na Şükranlarını bu dünya­

inohThomas tarafından konulan kaziyeyle kadının tanıklığı hiç KA­ da kazandıkları, edindikleri mülkleriyle (Çocuk ve Aile de mülk­

B U L edilmemişti! Aziz T h o m a s ' ı n koyduğu bu kural, gerçekte tür) s u n m a k zorundadırlar, öbür dünyaya inançla değil (adak yo­

İsa'da ve Yeni Ahit'te yoktu. luyla). Buradan çıkan ve Hıristiyanlığa ve İslamiyet'e giren bir hu­

T a m a m e n Hıristiyan Şeriatı'na aykırı, dışsal ve Seküler (Dünye­ sus da yine Dışsal bir olgu olan Zekât'tır. İbranice tz'daaa diye yazı­

vi) bir olguydu. Ç ü n k ü kendisi Tek-Tanrıcı olmayan Aristoteles'in lan Sadaka kavramıyla bağlantılı olan zekât, İÖ 2. yüzyılda yazımı

fikirlerinin Hıristiyanlığa bir Din-Buyruğu gibi sokulmuş olmasıy­ tamamlanan Eski Ahit'e, Çok-Tanrılı olan Mısır'dan edinilen bilgi­

dı. Aziz T h o m a s , gerçekte Seküler bir Kült olan Hıristiyanlığa, böy­ lerden geçilerek girmiştir. Benzer şekilde Tanrı'nın Rahman olması

lesine bir kaziyeyi sokmakta bir beis görmemişti.* keyfiyeti de (ibranicesi haRahman) aslen Aramice'dir ve önce Yahu­
diliğe, sonra da Hıristiyanlık ve İslamiyet'e geçmiştir. Yine Dışsal-
Dışsal-Seküler öğeler Yahudilik'te de, İslamiyet'te de vardırlar.
Seküler olan bir kavram da Egemenlik'tir. Hâkim-i Mutlak olan Fi-
Örneğin H i k m e t (İbranicesi H o k m a h ) Yahudiliğe H e l e n i z m ' d e n
ravun'a karşı, o n u n gazabından kaçan Yahudiler, egemenlik kavra­
geçmiştir. Ö z g ü n Yahudi Şeriatı'nda (f 0 Emir) yoktur. Benzer şekil­
mını, kendilerinin Kralı olmadığı için İsrail'in Tanrısı Y a h v e h ' y e
de İslamiyet'te de Seküler (Dışsal) olgular vardır. Örneğin günü­
yakışhrmışlardır. Buna göre Tanrı, egemenliğini hiç kimseye dev­
m ü z d e İslam dinini T A M yetkiyle temsil ettiklerini ö n e süren bazı
retmez (Shabbat 55 a). Şunu da eklemek gerekiyor ki, Yahudilik'te
çevreler M ü s l ü m a n l a r a ne kadar çok çocuk sahibi olurlarsa o kadar
Tanrı'nın Kabala dışında iki değişik veçhesi vardır. Birincisi Baba sa­
sevaba gireceklerini söylemekte ve b u n u n Şeriat'a uygun olduğunu
yılan Elohim'dir (Allah kelimesi buradan gelir). Elohim, bağışlayıcı,
vaaz etmektedirler. Oysa K u r a n ' d a b u n u n tam tersi yazılıdır:
şefkatli, acıyan, koruyan, seven Tanrı'nın adıdır. Bu özellikler, gö­
Kuran'da Tekasür Suresi'nde (102) şöyle açıklanmıştır Allah'ın ira­
rülebileceği üzere Dişice'dir. Tanrı'nın diğer veçhesi ise Yahveh'dir.
desi: "1-2. Ç o ğ u n l u k olmak iddianız sizi o kadar meşgul etti ki, me­
Yahveh E l o h i m karşısında Analığı temsil eder. A m a tüm Erkekçe
zarları ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz. 3. Hayır;
özellikleri ortaya koyar. Yargılayan, cezalandıran, acımasızca aza­
Ö y l e olmayın; yakında bileceksiniz..." (Diyanet, 1983)
ba uğratan, kıskanç ve öfkeli olan vb. odur. Bu nedenle de Yahudi
M ü m k ü n olduğu kadar çoğalın diyen ve b u n u n İslami Şeriat'a
ailesinde K a d ı n / A n a kendi alanında tam e g e m e n sayılmıştır.
uygun olduğunu söyleyen, vaaz eden ve kendisinin katışıksız Müs­
l ü m a n olduğunu öne süren birisi gerçekte, bilmeden, İslamiyet'e Yahudi Şeriatı'na göre egemenlik işte bu Tanrı anlayışı, Yah-

Seküler-Dışsal bir olguyu sokmaktadır. Ç ü n k ü 'Çoğalırı' emri, ger­ veh'nin özelliğidir; Baba, R a h m a n ve R a h i m olan Elohim'in böyle

çekte Müslümanlara değil Yahudilere verilmişti - İsrail'in Tanrısı bir veçhesi yoktur. Ç ü n k ü Egemenliğe-Hâkimiyet'e ihtiyacı olmaz,

tarafından! Yahudi Şeriatı'na göre Yahudi'nin Tanrısı'na ö z e n m e olamaz. E l o h i m ' i n gücü egemenliğin ç o k üstündedir; çünkü O, ege­

ve ö y k ü n m e (Jmitatio Dei) hakkı vardı. Tanrı'ya atfedilen güzel menlik dahil her şeyin yaratıcısıdır. Egemenlik, bu dünyanın işleri

huylara ö z e n m e k ve bunları yaygınlaştırabilmek için Çoğalmak zo­ için vardır.

runluluğu vardı. Yahudi, çoğalmayı Bu Dünya'da y a p m a k zorun- Burada ilahiyat açısından bir hususu açıklamak gerekiyor. Tan­
rı'nın Varlığı'nı kabul etmek, buna i m a n etmek, kesin inanç besle­
* İsa ve Sekülerliği konusunu ayrıntılarıyla okumak isteyenler benim Üç İsa m e k T a n r ı ' n ı n Ne olduğunun bilindiği anlamına gelmez. Diğer bir
adıyla Türkçe'ye çevrilmiş olan kitabıma başvurmalıdırlar. (Alfa, Eylül anlatımla, T a n r ı ' n ı n Varlığı'nı kabul etmek, aynı z a m a n d a O ' n u n
2004, 6. Basım)

www.çizgiliforum.com
xvi Laiklik Aytunç Altındal xvii

ne olduğunu bilmek d e m e k değildir. İşte bu husustur ki, Ateizm'in sahiptir. Şunu ekleyebilirim: Cinsiyeti İnsan'm Örtüşüdür. Bu neden­
(Tanrıtanımazlığın) ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bir Ateist, Sekü- le Çıplaklık Hıristiyanlık'ta temel bir sorunsal değildir. İsa'nın çivi­
lerliği ve Laisizm'i savunanlardan ayrı olarak, belirli bir Tek-Tann- lendiği H a ç ' t a İsa, sadece genital kısmı örtülü olarak sunulmakta­
lı dinin kendisine vaaz ettiği Tanrı'nın Varlığı'ru Önce kesin kabul dır. Yine Hıristiyanlık'ta Madonna (İsa'nın annesi M e r y e m ) ile Mag-
edip, Sonra kesin reddeden bireydir. Ateist'in tartışması Tanrı'nın dalena (fahişe M e r y e m ) rekabeti vardır. Hıristiyanlık kadınlığı dört
Varlığı-Yokluğu tartışmasıyla sınırlıdır. Bu nedenle de Anlamsız'm kategoride algılamıştır. K a d m önce günahkâr kılınmış (peccatrix);
(Absürd) tartışılmasıdır. İlahiyat açısından Ateist, henüz olgunlaş­ sonra kutsanmış günahkâr (beata peccatrix=bajfn'x) yapılmıştır. Hı­
m a m ı ş -ilkel d e n i l i r - fikirleri, çok önemliymiş gibi tartışmak iste­ ristiyanlık'ta bu iki özelliği çoğunlukla M e r y e m Ana (Bakire Mer­
yen protagonist (kavgacı) olmaktan öte değer taşımamaktadır; cid­ yem) temsil eder. A m a kadının iki özelliği daha vardır. Kadın aynı
diye alınmamaktadır. z a m a n d a ruhen baştan çıkarıcı (Kadının R u h ' u Cinselliği, cazibesi-
İslamiyet'e Dışsal-Seküler olarak girmiş olan bir diğer h ü k ü m dir ilkesi gereği), yani meretrix'dir. Kadın cazibesiyle erkeği baştan
de El-Kesme cezasıdır. G ü n ü m ü z d e Şeriat'm, yani Allah'ın açıklan­ çıkarabildiği için de llluminatrix (Işık-taşıyan, aydınlatan) duru­
mış iradesinin bir tecellisiymiş gibi bazı İslami rejimlerde ender de mundadır. Bu son iki özelliği de fahişeyken nadim olup İsa'nın ha­
olsa uygulanan bu ceza tipi, gerçekte Bizans İmparatoru Jüstinyen varileri arasına katılan ve Havarilere havarilik yapan kadın olarak
tarafından yasalaştmlmıştı. Jüstinyen, kendi yaptırdığı Anayasa'da tanınan Marin Magdalena, yani Mecdelli M e r y e m temsil eder. Hı­
(corpus juris civilis) el k e s m e cezasına resmen yer vermişti. İslami­ ristiyan Batı'nın dinsel, toplumsal, kültürel ve aile-içi yapısında ka­
yet'in d o ğ u ş u n d a n yaklaşık yüz yıl ö n c e k o n u l m u ş olan bu ceza, il­ dınlığın bu dört özelliği yaklaşık iki bin yıldır yer etmiştir. Ortado­
ginçtir ki Bizans'ta hırsızlara değil, fikir suçlularına uygulanmak­ ğu'da böyle bir gelenek 9. yüzyıla kadar vardı. Örneğin Göre-
taydı! (6. yüzyıl) Özellikle 11. yüzyıldan itibaren Yahudilik, bu kez me'deki Tokalı Kilisesi'nde Kutsal Kadın Mecdelli M e r y e m çıplak
Araplardan ve İslamiyet'ten etkilenerek bir d ö n e m Seküler-Dışsal olarak (saçlarıyla örtülü) verilmekteydi.
kabul ettiği bazı İslami değerleri kendi bünyesine almıştır. Örneğin
Bu iki kadın paradigmasının dört özelliğine tekabül eden dört
12. yüzyılın önemli Yahudi düşünürü Bahya İbn-i Vakada, tez olarak
ayrı çıplaklık anlayışı ve bunlara dayandırılarak oluşturulmuş çıp­
Hidayet kavramını ele almıştı ve b u n u Y a h u d i l i k l e bütünleştirmiş-
laklık kültürü, estetiği ve ahlakı vardır. Hıristiyanlık'ta Çıplak ol­
ti. 16. yüzyılda ilkin İstanbul'a, oradan da Sultan'ın iradesiyle Filis­
makla kendi isteğiyle örtünmeyi dıştalamak iki ayrı yorumdur. Çıp­
tin'e yerleşmesine izin verilen en ünlü Yahudi Fıkıhçısı J o s e p h C a r o
lak olmak nuditas naturalisttir, ki insanın dünyaya gelişi ve gidişi
(1488-1575) g ü n ü m ü z d e Yahudi Şeriatı'nm temel kitaplarından bi­
(ölümü) arasındaki d u r u m u n u verir. Bu anlamında Çıplaklık, İlahi
ri olan Shulhan Aruzda bazı verilerin ışığında, Sefarad ve Eşkenaz
Hakikat (gerçek değil) demektir. İkinci çıplaklık nuditas tempora-
Yahudileri için g ü n ü m ü z d e de geçerli olan yeni bir y o r u m u Yahu­
/ı's'tir. Buradaki çıplaklık dünya nimetlerine itibar e t m e m e keyfiye­
di Şeriatı'na - H a l a k a denilir- entegre etmişti.
tidir ve İsa ve Havarileri işte bu anlamında Çıplak1 tırlar, yoksuldur­
Bir de kısaca Örtünme konusuna d e ğ i n m e k gerekiyor. Ö r t ü n m e lar. Ü ç ü n c ü çıplaklık tipi nuditas virtualis'tiı. Burada kastedilen,
ve Çıplaklık, değişik yorumlamalarla g ü n ü m ü z e kadar tartışılarak A d e m ile Havva'nın temsil ettikleri Tanrısal Masumiyet'tir. Bu ne­
gelmiştir. Yahudilik'te ve İslamiyet'te Örtünme çok önemli bir yer denledir ki t ü m A d e m ile Havva tasvirleri Çıplak olarak resmedil­
ve rol oynamaktaydı. Bu iki sistematikte Örtünme bir haktır. Hıris­ mişlerdir. D ö r d ü n c ü s ü nuditas criminalis''tir. Bu çıplaklık Faziletsiz
tiyanlık'ta ise Ö r t ü n m e değil, belki şaşırtıcı olacak a m a Çıplaklık in­ çıplaklıktır. Bu çıplaklığı uygulayan kadın ya da erkek, doğal ol­
sanın Tanrı karşısındaki Masumiyeti'nin bir nişanesidir. G ü n ü m ü z ­ m a k amacıyla değil, (dikkat) Hedonizm ve Lechery (şehvetperest) ol­
de Batı'nm t ü m Hıristiyanca değerlerinde Çıplaklık temel bir işleve m a k amacıyla bedenini kullanmaktadır. İşte bu nedenle Hıristiyan-
xviii Laiklik
Aytunç AHındal xix

lık'ta kabul edilemez davranış olarak değerlendirilmiş olan tek çıp­


T ü r k i y e ' d e uygulamaya sokulmuş olan Laiklik anlayışı temelin­
laklık budur.
de tıpkı Fransa'daki gibi Anti-Klerikalizm'e (Din a d a m ı düşmanlığı)
Bu çıplaklık tipi, inanışa göre N u h Peygamber'le başlamıştır.
dayandırılmıştır. Avrupa'da, Hıristiyanlık gereği din adamları bir
N u h Peygamber, Şeytan'a uyarak o n u n hazırladığı şarabı içmiş ve
Sınıf tırlar. Hıristiyanlık'ta insanla Tanrı arasında işte bu sınıf var­
sarhoş olarak kabilesinin önünde soyunup bedenini kullanmak
dır. Bu sınıf başlıca iki grup din a d a m ı n d a n oluşur. Bunlar papaz­
amacıyla teşhircilik yapmıştır. D u r u m u gören oğullarından Ham
lar (priests) ve keşişlerdir. Papazlar Kiliselerde, keşişler (monks)
ise, bir ip bağlayarak babasının cinsel organını çekip koparmış, o n u
Manastırlarda görevlidirler. Avrupa'da 11. yüzyıldan itibaren Ma­
cinsiyetsizleştirdikten sonra da ona Sodomy uygulamıştır. İşte bu
nastır keşişleri, papazların yönetimindeki Kiliselere, Papazlara ve
dehşet verici sahne, ünlü Tufan olayında rol oynamıştır. Yahudi­
Prenslere karşı halkı (köylüleri) defalarca isyana teşvik etmişlerdir.
lik' te N u h ' u n başına gelenler bu tip çıplaklaşmanın Tanrı'nın mut­
Avrupa'da köylü ve işçi ayaklanmalarından ö n c e keşişlerin ayak­
lak gazabına yol açacağı şeklinde anlaşılmaktadır ve bu nedenle
lanmaları ve isyanları vardır. Avrupa'da Anti-Klerikalizm işte bu
çıplaklıktan korkulmaktadır. İslamiyet için de her tip çıplaklık sa­
nedenle çok güçlüydü. İslamiyet'te ise bu R u h b a n sınıfı yoktur.
kıncalı kabul edilmiştir.
C u m h u r i y e t sonrasında yaşanan Kubilay olayı, din adamlarının
Kısacası kadın çıplaklığı Hıristiyan Batı kültürünün vazgeçil­ kışkırtmasıyla olduğu öne sürülerek toplu cezalandırmayla sonuç­
m e z dinsel öğesidir. Hatta şu bile söylenebilir: Batılı kadın kendini landırılmıştır - tıpkı Fransa'da Laiklerin 1789 İhtilali'nden sonra
nuditas virtualis (Havva gibi) anlamında çıplaklaştırdıkça daha Ma­ keşişlere yaptıkları gibi!
sum olabileceğine inanır. Çıplaklaşması onu H ı r i s t i y a n l ı ğ ı n d a n
Ş i m d i örneğe bakalım. 1989 yılında ( T e m m u z ) Anayasa M a h k e ­
uzaklaştırmaz, tersine özgün şekliyle Hıristiyanlığa yaklaştırır.
mesi, başörtüsü konusunda gerekçeli bir karar yayınladı. Bu kara­
Ç ü n k ü İkinci A d e m sayılan İsa ile o n u n 'eşi, sevgilisi' sayılan Mec-
ra göre aynen Türkiye'de Dini ve mezhep bağının yerini Türk ulusçulu­
delli M e r y e m (pişman olmuş Havva) çıplaktırlar. Çıplaklık Hıristi­
ğu bağı almıştır, denilmekteydi. Bu d u r u m d a Türkiye'de m ü m i n l e r
yanlık geleneğinin Nesnel Gerçeği'nin bir parçasıdır.
Anayasa M a h k e m e s i ' n e göre T ü r k ulusçuluğu bağının gereği olarak
S ö z ü başörtüsüne getirmek istiyorum. Türkiye'de başörtüsü so­ n a m a z kılmakta, oruç tutmakta, Hacca gitmekte, kurban kesmekte,
fu Laikler açısından 'Uygarlığa, Çağdaşlığa' aykırı bulunmaktadır. zekât v e r m e k t e vb. idiler; bağlılık duydukları İslamiyet (din ve
Hatta 'İnsan Hakları' ile Köktenci Feminist literatürün de teması ya­ mezhepsel bağ) gereği olarak değil! Böylesi bir zırva Anayasa M a h -
pılmaktadır. İki bin yıldır Çıplaklığı kendi dinlerinin vazgeçilmez k e m e s i ' n d e n çıktığına göre s o r m a k gerekir: N a m a z kılmayan, oruç
gerçeği sanan Hıristiyanların koydukları standartları, Çağdaş (mo­ tutmayan, c a m i y e ve H a c c a gitmeyen vb. Laikler, Türk ulusçuluğu
dern) olacağız diye, 1400 yıldır Çıplaklığı sadece yukarıda belirtilen bağı ile T.C. Devleti'ne bağlılık d u y m u y o r l a r mı? Öyle ya, namaz- •
dördüncü anlamıyla algılamış ve yaşamış olan insanlara e m p o z e oruç-zekât T ü r k i y e ' d e din ve m e z h e p yerine konulmuş olan T ü r k
etmek, kanımca Uygarlığa aykırıdır. Hıristiyanlar bir Kült olarak ulusçuluğunun gereği olarak yapılıyorsa, bunları yerine getirmek­
(din değil) çıplaklık geleneğine sahiptirler diye, M ü s l ü m a n l a r d a n ten nefret eden sofu Laikler, örneğin Anayasa M a h k e m e s i Başkanı
ve Yahudilerden de aynı geleneğe uymalarını istemek ne insan Yekta G ü n g ö r Özden, T ü r k ulusçuluğu bağını ihlal ediyorlar de­
haklarıyla, ne İnanç'la, ne de Sekülarizm'le bağdaşır. mektir.
A m a Türkiye'de belirli çevreler kendi çarpık Laiklik anlayışları­
K a n ı m c a b u n d a n daha v a h i m olan ise şuydu: Kararda Türk
nı her yola başvurarak e m p o z e etmeyi Laikliğin ön-şartı saymakta­
Ulusçuluğu denilmişti. Ve bu ibareyi bizzat Anayasa M a h k e m e s i
dırlar. Bir örnek olayı aktararak bitireceğim. A m a ö n c e küçük bir
kullanmıştı. 1982 Anayasası'nın dibacesinde Türk Ulusçuluğu diye
hatırlatma.
bir m a d d e ya da ibare yoktur. T ü r k Devleti bile denilmekten özel-

www.çizgiliforum.com
XX Laiklik

YENİ BASKIYA ÖNSÖZ


likle kaçınılmış ve Türkiye Devleti denilmiştir. Anayasa'da olmayan,
olması da sakıncaları dikkate alınarak engellenmiş olan Türk Ulus­
çuluğu ibaresi, bizzat Anayasa M a h k e m e s i tarafından kendi çarpık
Laik anlayışını savunmak, e m p o z e etmek ve manipüle etmek ama­
cıyla bir Anayasa M a h k e m e s i kararma sokuluvermiştir.
Türkiye'de Laiklik paradigmasının nasıl içinden çıkılmaz hale
getirildiğinin, Enigmatize edildiğini, bundan daha iyi örneği yok­
tur, kanısındayım.

***

Kitapta, 1986'da yayınlanmış olan Laiklik kitabımı, bu konuda


yazdığım çeşitli yazılardaki Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslami­
yet'teki Hoşgörü, Sekülarizm ve Laiklik'i okuyacaksınız. Amaç,
T ü r k i y e ' d e nasıl bir Din-Devlet-Dünya ilişkileri dengesi (Equilibri­
um) kurulabilir, b u n u araştırmaktır.
Laiklik: Enigmaya Dönüşen Paradigma adlı bu kitabım en çok tar­

Aytunç Alttndal tışılmış, en çok alıntı yapılmış ve en çok yergiye ve övgüye layık

İstanbul / Ağustos 1994 görülmüş çalışmamdır. Özellikle kendilerine İslamcı, hatta giderek
de Şeriatçı denilmiş olan çevrelerde b ü y ü k ilgi görmüş, onların yer­
leşik, bazen de Bağnaz denilen bakış açılarını değiştirmiş, şekillen­
dirmiş ve yönlendirmiş bir kitaptır. G e ç m i ş t e bu kitapla ilgili köşe
yazıları yazan bazı İslam(cı) İlahiyatçılar, "Eğer Laiklik Altındal'ın
anlattığı gibi ise biz buna dünden razıyız," şeklinde fikirler beyan etmiş­
lerdi. 2000'li yıllara gelindiğinde Türkiye bu kitap aracılığıyla
"Dünyada bir ve tek, değişmez bir Laiklik bulunmadığını, çeşitli Laiklik­
ler olduğunu öğrendi." Bunları tartışmayı ve en önemlisi araştırmayı,
sorgulamayı öğrendi. Bu az bir başarı değildir. Büyük bir seçmen
kitlesine sahip olan İslamcı bir partinin lideri, Başbakan olunca bu
kitabın yazarından "Nasıl Bir Laiklik Olmalıdır?" başlıklı bir rapor is­
tedi ve daha sonra b u n u "Batı Tipi Laiklik, Türkiye için en hayırlı ola­
nıdır," diyerek k a m u o y u n a açıklamalar yaptı. İşte bu kitapta anla­
tılan da bu "Batı Tipi Laiklik, yani Sekülerliktir."

***

Laisizm ve Sekülerlik iki farklı olgudur. Bu kitapta bu farklılığı


ayrıntılarıyla okuyacaksınız. A n c a k g ü n ü m ü z d e çok yaygın olan

xxi
xxii Laiklik Aytunç Altındal xxiii

Kavram Karıştırma oyununun bir tezahürü olarak, Sekülerlik, biraz Seküler Hümanizm terimi A B D ' d e k i Protestan Fundamentalistler

bilgisizlik, biraz da kasıtlı çarpıtmalar (manipülasyon) sonucunda için, örneğin Tim La H a y e ' e göre Anti-Tann, Anti-Ahlaki ve Anti-

Hümanizm ve Modernizm ile özdeşleştirilerek d ü ş m a n ilan edilme­ Amerikan bir Sahte Din''dir. Benzer şekilde son derece bağnaz bir ku­

ye çalışılmaktadır. Kimileri Sekülarizm'i Sorguluyor / Yargılıyor, ki­ rum olan Rutherford Enstitüsü'nün kurucusu ve sözcüsü J o h n Whi­

mileri de aklına ve çıkarlarına nasıl uygun geliyorsa o nedenlerle tehead için de Seküler Hümanizm, İncil esas alınarak kurulmuş olan

Sekülarizm'i yalan yanlış verilerle lanetliyor ve Yok saydırmaya uğ­ ABD'de İncil-Düşmanı bir akımdır. Bu örnekleri onlarca çoğaltmak

raşıyor. Bunları ciddiye a l m a m a k gerekiyor. N e d e n m i ? Ç ü n k ü m ü m k ü n d ü r a m a u z a t m a m a k için kısa kesiyorum.

bunları yapanlar Eyyamcı İkbal Avcıları'dır (Arrivistler). G e ç m i ş t e G e r ç e k şudur ki, bu kitabın yazarını 'Türkiye'yi Protestanlaşhr-

"Sekülerleşme Altındal'ın Türkiye'yi Protestanlaştırmakd) için gündeme m a k için k o m p l o kurmakla' suçlayanlar gerçekte en yobaz Protes­

soktuğu bir Komplo Teorisidir. Biz İslam'ın Şeriatı'na bağlıyız ve ölün­ tan İlahiyatçılardan kendi 'İslamcı/Şeriatçı' (sözde tabii) eleştirile­

ceye kadar da öyle kalacağız," D İ Y E N D Ö N E K L E R , B U G Ü N K U R ­ rine payandalar aramaktaydılar!!! Laisizm olsun, Sekülerleşme ol­

D U K L A R I B İ R P A R T İ Y E N A M L I (!), Ç A Ğ D A Ş K A D I N L A R I V E sun, ikisi de son tahlilde Judeo-Christian Avrupa'sında ortaya çık­

M A S O N L A R I A L A B İ L İ Y O R L A R . . . Herhalde İslam'ın v e Şeriat'ın mış akımlardır. Laisizm, Fransız İhtilali'nden sonra (1789) yaygın­

R E F E R A N S olması da böyle oluyor? Keskin Şeriatçılar'dan kork­ laşırken, Sekülerleşme 30 Yıl Savaşları'ndan sonra (1648) Anglo­

m a k gerekiyor!!! (İlginçtir, bu çevreler inanılmaz bir hız ve dönüş­ s a k s o n H u k u k ' t a yerini almıştır. G ü n ü m ü z d e bu ayrımdan kay­

le 2000'li yıllarda Seküler yaşamı, belki de en uç şekliyle benimse­ naklanan İngiliz, Amerikan, İsrail, Alman, İsveç, Fransız ve İtalyan

diler ve bir süre sonra da, arkalarından itilerek, İktidar'a taşındı­ ile eski komünist ülkelerin şimdilerde uyguladıkları Rus ve Avras­

lar.) ya modeli Laiklikler ve Sekülerlikler de (bunların uygulamadaki


farklılıkları esas alınarak) mevcuttur. Kısacası, 'Seküler H ü m a -
* * *
n i z m ' i n uygulamalarını gösterip, Sekülerliğe küfür ettirmek, Devlet­
çiliği gösterip Devlet'e küfür ettirmekle eşdeğerlidir...
Özellikle A B D ' d e Sekülerlik değil, SEKÜLER HÜMANİZM bazı
Protestan ilahiyatçılar tarafından sorgulanmaktadır. Sekülerlik baş­ ***
ka, Seküler Hümanizm başkadır. Seküler Hümanizm, Protestan mez­
hebinin içinden çıkmış olan Din Düşmanı bir'Siyasi Proje'dir. Sekü­ Sekülerliğin bir boyutu da doğrudan doğruya Din ile Bilim ara­
lerlik ile ' D O Ğ R U D A N AD B E N Z E R L İ Ğ İ D I Ş I N D A H İ Ç B İ R İLGİSİ sında Uzlaşmacı bir ç ö z ü m önermesidir. 1990'lı yıllarda bu anlayış
Y O K T U R ' . Dinlerine bağlı Protestan ilahiyatçılar bu akımı (SH) ne­ özellikle A B D ' d e Beyin araştırmalarını yönlendiren kurumlarla, üst
redeyse Diabolizm/Şeytan'a Tapıcılık olarak görmekte ve yorumla­ düzey Tannbilimciler* arasında sürdürülmektedir. Nöroteoloji diye
maktadırlar. Örneğin geçmişte T i m o t h y Dwight, Amerika'yı bizzat bilinen bu anlayışa göre 'Beyin ve Sinir Sistemleri' konusunda uzman­
Tanrı'nın kurduğunu ve/fakat Seküler Hümanistlerin bu Tanrısal laşmış bazı bilim adamları Beynin kendiliğinden Tanrı kavramını
Devleti y ı k m a k istediklerini vurguluyordu. S o n kırk yıl içinde ise ürettiğini, dolayısıyla hiçbir insanın b u n u n dışında kalamayacağını,
bu tartışma çok alevlendi. 1961'de Yüksek M a h k e m e Torcaso versus Evrimciliğin bir sonucu olarak görmekte ve yorumlamaktadırlar. Ör­
Watkins tartışması diye bilinen davayı karara bağlarken, Seküler neğin Nörofizyolojist Paul D. M a c L e a n ' a göre "Beyindeki Üçlü yapı
H ü m a n i z m ' i yeni bir ' D İ N ' olarak tasvir eden bir dipnot yazmıştı. -sağ, sol ve ön loplar- Tanrı'nın Üçlü Yapısını -Trinity/Teslis- anlama­
Bu da American Hümanist Society adlı bir kuruluşun 1933'te yayın­ mızda yardımcı olmaktadır." T a n n b i l i m c i G o r d o n Kaufman'a göre
ladığı bir 'manifesto'ya binaen yapılmıştı. Bu kuruluş 1973'te de ay­
* Tanrıbilim (Teoloji) ile İlahiyat (Divinity) farkını öğrenmek için bkz: Üç tsa,
nı görüşü manifestolaştırmıştı. Önsöz.

www.çizgiliforum.com
xxiv Laiklik
BİRİNCİ BÖLÜM
de "İnsan beyninin Tanrıyı algılayabilmesi için mutlaka paradigmatik bir
imaja sahip olması gerekir ki, bu paradigmatik imaj da İsa Mesih'tir."
Bu ve benzeri tartışmalarla 2000'li yıllarda Bilim ve Din karşıtlı­
ğı Sekülarize edilmeye (Dünyevileştirilmeye) çalışılmaktadır. Avru­
pa'da özellikle 16. yüzyılın sonunda başlatılmış olan sahte ve ide­
olojik amaçlı D i n / B i l i m Karşıtlığı, özellikle U z a y araştırmaları ve 1.1. GİRİŞ
İnsanın G e n e t i k / N ö r o p s i ş i k yapısının çözümlenmesiyle birlikte or­
T.C. Devleti'nin Anayasası değiştirilemez ve değiştirilmesi
tadan kalkacaktır. Bu sahte sorunsalın çözülmesiyle Din ve Bilim
teklif e d i l e m e z nitelikte ş u d ö r t m a d d e y l e b a ş l a r :
birbirlerinin Zıtları olarak değil, birbirlerinin Bütünleyicileri olarak
" 1 . Kısım
görüleceklerdir.
Genel Esaslar
S o n söz: Laiklik: Enigmaya Dönüşen Paradigma, Seküler bakış açı­
sıyla yazılmış bir kitaptır. Bu tez ilk kez 20 yıl önce yayınlanmıştı. I. D e v l e t i n Ş e k l i
Bazı kasıtlı çevrelerin zihinsel yönlendiriciliğine, karalamalarına ve M a d d e 1. Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
tuzaklarına düşmeksizin okunursa, Türkiye için ne denli yeni bir II. C u m h u r i y e t i n nitelikleri
T E Z olduğu umarım anlaşılır.
M a d d e 2 . T ü r k i y e C u m h u r i y e t i , t o p l u m u n h u z u r u , milli da­
Aytunç Altındal y a n ı ş m a ve a d a l e t anlayışı içinde, insan h a k l a r ı n a saygılı, Ata­
Eylül 2002 türk m i l l i y e t ç i l i ğ i n e bağlı, b a ş l a n g ı ç t a belirtilen t e m e l i l k e l e r e
d a y a n a n , d e m o k r a t i k , laik v e sosyal bir h u k u k devletidir.

I I I . D e v l e t i n b ü t ü n l ü ğ ü , r e s m i dili, b a y r a ğ ı , milli m a r ş ı v e
başkenti
M a d d e 3 . T ü r k i y e D e v l e t i , ü l k e s i v e milletiyle b ö l ü n m e z bir
b ü t ü n d ü r . Dili T ü r k ç e ' d i r .
B a y r a ğ ı , şekli k a n u n d a belirtilen b e y a z ayyıldızlı a l b a y r a k ­
tır.
Milli Marşı İstiklal Marşı'dır.
Başkenti Ankara'dır.

IV. Değiştirilemeyecek hükümler


M a d d e 4. Anayasanın l ' i n c i maddesindeki Devlet'in şeklinin
C u m h u r i y e t o l d u ğ u h a k k ı n d a k i h ü k ü m ile ikinci m a d d e s i n d e k i
C u m h u r i y e t ' i n nitelikleri v e ü ç ü n c ü m a d d e s i h ü k ü m l e r i değiş­
t i r i l e m e z v e d e ğ i ş t i r i l m e s i teklif e d i l e m e z . ' "
B u d u r u m d a h e r T ü r k yurttaşı, T . C . A n a y a s a s ı ' n ı n ö n g ö r d ü ­
ğ ü '... d e m o k r a t i k , laik v e s o s y a l b i r h u k u k d e v l e t i n i n ' ü y e s i d i r .

1
2 Laiklik Aytunç Allindai 3

A ç ı k ç a s ı , h e r T ü r k , T . C . A n a y a s a s ı ' n a g ö r e 'Laik bir Cumhuriyet yan yurttaş, ona sen 'Müslüman'sın diyen ve/fakat kendisi 'La­
Devletinin' yurttaşıdır. ik' o l a n C u m h u r i y e t D e v l e t i t a r a f ı n d a n C u m h u r i y e t ' i n C e z a Y a ­
N e d i r ki, T . C . A n a y a s a s ı ' n a g ö r e h e r T ü r k laik b i r C u m h u r i ­ s a l a r ı n ı i h l a l d e n y a r g ı l a n ı r v e ş a h ı s ısrar ettiği t a k d i r d e d e m a h ­
y e t D e v l e t i ' n i n yurttaşı o l m a s ı n a r a ğ m e n , ilginçtir k i y i n e a y n ı k û m i y e t i c i h e t i n e gidebilir.
D e v l e t t a r a f ı n d a n ' M ü s l ü m a n / İ s l a m ' o l a r a k k a b u l v e tescil edil­ B u y u r t t a ş ı n b a ş ı n a g e l e n l e r e ü z ü l ü p o n u s a v u n m a y a kalkı­
m i ş d u r u m d a d ı r . N a s ı l m ı ? N ü f u s k â ğ ı t l a r ı n a b a k ı l s ı n yeter. ş a c a k o l a n b i r b a ş k a ş a h ı s - v e y a m a a z a l l a h b i r ö r g ü t - ise y i n e
T . C . A n a y a s a s ı ' n a g ö r e laik bir C u m h u r i y e t D e v l e t i ' n i n yurttaşı a y n ı T . C . A n a y a s a s ı ' n ı n B A Ş L A N G I Ç b ö l ü m ü n d e y e r a l a n aşa­
o l a n T ü r k l e r , a y n ı d e v l e t tarafından v e r i l e n n ü f u s k â ğ ı t l a r ı n d a ğ ı d a k i şu i b a r e y l e s a f dışı bırakılır. D i r e n i r s e o da a y n ı a k ı b e t i
- p a s a p o r t l a r d a v e diğer r e s m i e v r a k l a r ı n t ü m ü n d e - ' M ü s l ü ­ paylaşır, o l u r biter:
m a n ' kabul edilmektedirler. Diğer bir anlatımla her Türk aynı " H i ç b i r d ü ş ü n c e ve mülahazanın T ü r k milli menfaatlerini,
a n d a h e m ' L a i k ' h e m d e ' M ü s l ü m a n ' o l m a k z o r u n d a d ı r - azın­ T ü r k varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının,
lıklar h a r i ç . T ü r k i y e ' d e , 1 9 8 6 y ı l ı n d a C u m h u r i y e t D e v l e t i ' L a i k ' , T ü r k l ü ğ ü n t a r i h i v e m a n e v i d e ğ e r l e r i n i n , A t a t ü r k milliyetçiliği,
a y n ı C u m h u r i y e t D e v l e t i ' n i n yurttaşı ' M ü s l ü m a n ' d ı r . V e o n u n ilke v e i n k ı l a p l a r ı v e m e d e n i y e t ç i l i ğ i n i n k a r ş ı s ı n d a k o r u n m a gö­
M ü s l ü m a n o l d u ğ u n a k a r a r v e r e n de, o n u n M ü s l ü m a n l ı ğ ı n ı r e m e y e c e ğ i v e laiklik i l k e s i n i n g e r e ğ i k u t s a l d i n d u y g u l a r ı n ı n
o n a y l a y a n v e o n a y l a t a n d a laik T . C . D e v l e t i ' d i r . D a h a s ı , T . C . D e v l e t işlerine v e p o l i t i k a y a k e s i n l i k l e k a n ş t ı r ı l m a y a c a ğ ı . . . " 2
Anayasası'na söz konusu maddeleri yazarak T.C. Devleti'nin Ç ı k a n s o n u ç ş u d u r ki, T ü r k i y e ' d e i n s a n l a r r e s m i a n l a m d a
niteliğini v e k i m l i ğ i n i ' L a i k ' ilân e d e n l e r d e , y i n e a y n ı d e v l e t i n k e n d i ö z g ü r s e ç i m l e r i y l e y a d a g e l e n e k l e r i g e r e ğ i o l a r a k değil,
v e r d i ğ i nüfus k â ğ ı t l a r ı n a g ö r e ' M ü s l ü m a n ' d ı r l a r . Y a n i T . C . D e v - T . C . A n a y a s a s ı ' n ı n B A Ş L A N G I Ç b ö l ü m ü n d e y e r a l a n '... laiklik
l e t i ' n i ' L a i k ' y a p a n l a r da, ilginçtir k i nüfus k â ğ ı t l a r ı n a g ö r e ilkesinin gereği' o l a r a k k u t s a l d i n d u y g u l a r ı n a s a h i p o l a b i l m e k t e ­
M ü s l ü m a n s a y ı l a n b i r t a k ı m yetkililerdir! dirler. L a i k l i k i l k e s i n i n g e r e ğ i o l m a y a n k u t s a l d i n duygularına
T ü r k i y e ' n i n k e n d i n e ö z g ü b i r ç o k g a r i p l i k l e r i n d e n biri o l a n i s e asla s a h i p o l a m a z l a r ! K ı s a c a s ı T ü r k i y e ' d e i n s a n l a r C u m h u r i ­
b u d u r u m u iki t a s a r ı m s a l ö r n e k l e b i r a z d a h a a ç a l ı m . yet D e v l e t i ' n i n i n d i n d e 'laiklik i l k e s i n i n g e r e ğ i ' k a d a r ' M ü s l ü ­
S ı r a d a n b i r T ü r k yurttaşını a l a l ı m ele. B u y u r t t a ş y u r d u n a , m a n ' d ı r l a r . B u n d a n n e fazla n e d e d a h a a z ' M ü s l ü m a n ' o l a m a z ­
m i l l e t i n e v e o r d u s u n a y ü r e k t e n bağlı, k e n d i s i n e ö ğ r e t i l d i ğ i v e lar! T a b i a t ı y l a '... laiklik i l k e s i n i n g e r e ğ i ' o l a r a k k u t s a l d i n duy­
istenildiği k a d a r a n t i - k o m ü n i s t , t a m d ü z e n i n istediği, ağzı v a r gularına sahip olmadan 'Laik' de olamazlar! Ölçü budur. Budur
dili y o k , ' b ü y ü k l e r i m i z h e r şeyi b i z d e n iyi bilirler'ci b i r yurttaş a m a T.C. Anayasası'nda sözü edilen 'kutsal din duygularının'
olsun. B u ö r n e k yurttaş, g ü n ü n b i r i n d e T . C . D e v l e t i ' n i n d o ğ u ­ n e l e r o l d u ğ u n a ş a h ı s l a r değil, T . C . D e v l e t i k a r a r verir.
m u y l a b i r l i k t e k e n d i s i n e v e r d i ğ i nüfus k â ğ ı d ı n a b a k ı p d a , o r a d a Ş i m d i d e b u n u n tersi d u r u m u g ö r e l i m . B u k e z d e ' ç a ğ d a ş ' ol­
k e n d i s i n i n b i z z a t T . C . D e v l e t i tarafından ' M ü s l ü m a n ' o l a r a k ka­ m a k hevesiyle yanan, İslamiyet'i küçümseyen, bir an ö n c e Batı­
b u l v e tescil e d i l d i ğ i n i g ö r s e v e b u n u c i d d i y e a l a r a k "Mademki lılaşmak isteyen, Amerikalılara gönülden ve göbekten hayran
benim T.C. devletim beni Müslüman olarak görüyor ve kabul ediyor, b i r T ü r k y u r t t a ş ı n ı e l e a l a l ı m . B u ö r n e k y u r t t a ş d a , g ü n ü n birin­
öyleyse ben de T A M B İ R M Ü S L Ü M A N gibi, yani İslamiyet'in koy­ d e n ü f u s k â ğ ı d ı n ı d e ğ i l d e , T . C . A n a y a s a s ı ' n ı n s ö z k o n u s u hü­
duğu yasa ve hükümlere F İ İ L E N uyarak yaşayayım" d e r s e ne o l u r ? kümlerini ciddiye almış olsun. Ve kendisini 'Müslüman' olarak
B a k ı n n e olur: T . C . D e v l e t i ' n i n b i z z a t v e r d i ğ i n ü f u s k â ğ ı d m d a k i d e ğ i l de 'Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Laik Türk Yurttaşı'
s e n ' M ü s l ü m a n ' s ı n i b a r e s i n i c i d d i y e alıp o n a g ö r e - İ s l a m i esas­ o l a r a k tescil e t t i r m e k istesin. Ö r n e k y u r t t a ş b u n d a n b ö y l e nüfus
lara g ö r e - h a y a t ı n ı v e ç e v r e s i n i d ü z e n l e y e r e k y a ş a m a y a başla- k â ğ ı d m d a M ü s l ü m a n o l a r a k d e ğ i l d e ' L a i k ' o l a r a k g ö r ü l m e k is-

www.çizgiliforum.com
4 Laiklik Aytıınç Altındal 5

t e m e k t e d i r , o l a m a z m ı ? O l a m a z . İlginçtir ki, ' L a i k ' T ü r k i y e isizm'e ulaşılacağı varsayımı bir hayalden öteye a n l a m taşıma­
Cumhuriyeti Devleti, yurttaşının nüfus kâğıdına 'Sen Laiksin' maktadır.
diye yazamaz. Yurttaş ısrar ederse, ö n c e bir başvuru formuyla B u k i t a b ı n k o n u s u işte b u ' R e s m i / D e v l e t L a i s i z m i ' n i n eleşti­
m a h a l l i m a k a m l a r a b a ş v u r m a s ı istenir k e n d i s i n d e n v e yurttaşın risi ile T ü r k i y e ' d e nasıl b i r laiklik o l m a l ı d ı r s o r u s u n a y a k l a ş ı m ı
h e v e s i d a h a g i d e c e ğ i ilk k a r a k o l d a k u r s a ğ ı n d a kalır. S ö z k o n u ­ kapsamaktadır.
s u A m e r i k a n h a y r a n ı yurttaş, T . C . D e v l e t i ' n i n k a r a k o l l a r ı n d a n Türkiye'de 'Laiklik' denildiğinde, t ü m resmi açıklamalarda
b i r i n d e , g a y e t bilgili v e t e c r ü b e l i b e k ç i v e p o l i s l e r c e k u l l a n ı l a n ' L a i k l i ğ i n D i n ile D e v l e t işlerinin a y r ı l m a s ı ' o l d u ğ u v u r g u l a n ı r .
' m ü n a s i p d i l l e ' M ü s l ü m a n o l m a s ı n ı n v e b ö y l e k a l m a s ı n ı n ken­ Y i n e a y n ı r e s m i d e m e ç , a ç ı k l a m a ve b e l g e l e r e g ö r e 'Laiklik, din­
disi i ç i n n e k a d a r hayırlı v e u ğ u r l u o l d u ğ u n u v e o l a c a ğ ı n ı ö ğ r e ­ siz olmak değil, Tanrı ve Kul arasına hiçbir kişi, kuruluş ve/veya ara­
niverir. T ü r k p o l i s i n e d u y a c a ğ ı ş ü k r a n v e m i n n e t d u y g u l a r ı y l a cı sokmamaktadır'. Y i n e a y n ı b e l g e l e r e g ö r e 'Laiklik tam bir vicdan
' s a p ı k ideolojilere k a p ı l m a k t a n ' v a z g e ç e r , e v i n e d ö n e r . I s r a r özgürlüğüdür ve her yurttaşın inancının tamamen kendisine ait olma­
e d e r s e n e m i o l u r ? D e n e y e n görür. sı keyfiyetidir'.

K ı s a c a s ı T ü r k i y e ' d e y a ş a y a n i n s a n l a r , d o ğ u m v e ö l ü m safha­ Laiklik, dinsizlik olmadığına göre, her T ü r k yurttaşının bir


l a r ı n d a M ü s l ü m a n , y a ş a m l a r ı s ü r e s i n c e ise 'laik' o l m a k z o r u n ­ dini olacaktır. A M A B U S A D E C E K E N D İ S İ N E A İ T O L A C A K ­
dadırlar. D o ğ u m ve ö l ü m safhalarında dedim, ç ü n k ü şimdiye T I R . T ü r k i y e ' d e y ü r ü r l ü k t e o l a n v e y e r y ü z ü n d e eşi b u l u n m a ­
d e k T . C . D e v l e t i ' n d e n e ' M ü s l ü m a n ' d o ğ u p laik y a ş a m a k z o ­ y a n b u ' D e v l e t - L a i s i z m i ' ile ö z e l l i k l e B a t ı A v r u p a ' d a y ü r ü r l ü k ­
r u n d a k a l a c a k b i r b e b e k için, n e d e M ü s l ü m a n d o ğ m u ş , laik ya­ t e o l a n ' S e k ü l a r i z m ile L a i s i z m ' a r a s ı n d a b ü y ü k farklar vardır.
ş a m ı ş v e ö l ü n c e t e k r a r (!) M ü s l ü m a n o l m u ş b i r y u r t t a ş için na­ B a t ı ' d a k i ' D i n v e D e v l e t ' a y r ı m ı g ö r ü ş ü n ü / z i h n i y e t i n i d a h a ya­
sıl b i r d i n i c e n a z e t ö r e n i y a p ı l a b i l e c e ğ i keşfedilebilmiştir. T . C . k ı n d a n a n l a y a b i l m e k için, L a i s i z m ' d e n ö n c e , T ü r k i y e i ç i n göre­
D e v l e t i , b u karışıklığı ö n l e m e k için o l m a l ı , ö l ü m l e r d e 'laik c e n a ­ celi o l a r a k y e n i s a y ı l a n b i r b a ş k a k a v r a m ı a ç m a k t a y a r a r vardır.
z e t ö r e n i ' değil, ' İ s l a m i c e n a z e t ö r e n l e r i ' y a p t ı r m a k t a d ı r . Bu, Sekülarizm'dir.

N e a c ı d ı r ki, ş a k a gibi g e l e n b u d u r u m l a r T ü r k i y e t o p l u m u ­
n u n g e r ç e k l e r i d i r l e r . Y ü r ü r l ü k t e k i ' L a i k l i k ' a n l a y ı ş ı değiştiril­
m e d i k ç e d e s ü r ü p g i d e c e k t i r b u traji-komik d u r u m . T . C . D e v l e ­ 1.2. SEKÜLARİZM
ti, çeşitli m ü l a h a z a l a r l a , T ü r k i y e ' d e t a m b i r ' M ü s l ü m a n ' gibi ya­
D i ğ e r b i r ç o k k a v r a m , d e y i m v e t e r i m gibi ' S e k ü l a r i z m ' kav­
ş a m a k i s t e y e n ( l e r ) i n d e b a ş ı n a çeşitli s o r u n l a r çıkartabilir, h e r
ramı da Türkiye toplumuna dışarıdan gelmiş/getirilmiştir. Tür­
d i l e d i ğ i y a d a g e r e k l i g ö r d ü ğ ü a n d a . Ç ü n k ü T ü r k i y e ' d e yurt­
k i y e t o p l u m u n d a ö z e l l i k l e T a n z i m a t ' t a n b u y a n a , e g e m e n sınıf
t a ş / b i r e y ' D e v l e t i ç i n ' vardır; y u r t t a ş / b i r e y i ç i n D e v l e t ilkesi
içinde var olan 'Aktarmacılık' ilke ve zihniyetinin kaçınılmaz
y o k t u r . O l m a d ı ğ ı için d e , T ü r k i y e ' d e y u r t t a ş l a r D e v l e t ' i n izin
sonuçlarından biridir bu. N e d i r ki 'Sekülarizm' kavramı örne­
verdiği kadarıyla bireyselleşmektedirler.
ğin bir Laisizm, bir Kapitalizm, bir S o s y a l i z m vb. bazı kavram­
T . C . D e v l e t i h a y â t ı n h e r a l a n ı n d a , h e r smıftan i n s a n ü z e r i n ­
lar gibi o n y d l a r d ı r tartışılan, b i l i n e n a r a ş t ı r ı l m ı ş b i r k a v r a m d e ­
d e etkili b i r r o l o y n a m a k t a , onları y ö n l e n d i r m e k t e v e C I V I C an­
ğildir. Belirli v e ç o k d a r b i r ç e v r e n i n d ı ş ı n d a k a l a n g e n i ş h a l k yı-
lamında bağımsız-birey olarak kararlar alabilmelerini engelle­
ğmlarınca hiç d u y u l m a m ı ş - d u y u l m u ş olması gerekli mi, değil
m e k t e d i r . T ü r k i y e ' d e ' L a i k l i k ' d e v l e t i n d e n e t i m v e k o r u m a s ı al­
mi ayrıdır- bilinmemiştir.
tındadır. K e n d i l i ğ i n d e n g e l i ş m i ş değildir. B u , ' R e s m i / D e v l e t
L a i s i z m i ' ile, T ü r k i y e ' d e ç o k ö z e n i l e n Batılı t o p l u m l a r d a k i ' L a -
6 Laiklik
Aytıınç Altındal 7

Nedir Sekülarizm?
lılar, i n a n ç l a r ı i t i b a r i y l e P a g a n i z m ' e b a ğ l ı y d ı l a r . P a g a n i z m ' ç o k -
Secularism k a v r a m ı L a t i n c e k ö k e n l i d i r . B a t ı d ü n y a s ı n d a k i di­
tanrıcılık'tı ve kesin ve b u y u r g a n 'dini' sistemlerden ayrı olarak,
ğer birçok k a v r a m gibi bu da Latince'den alınmıştır (L. Saecula-
' M e r k e z i ' değil, ' A d e m i m e r k e z i y e t ç i ' ve mutlakiyetçi-olmayan
ris). Ö z e l l i k l e P r o t e s t a n v e A n g l i k a n i n a n ç s i s t e m l e r i n d e v e İ n ­
bir t a p ı n m a / t a p m ı ş sistematiğiydi. Paganların bu inançları, N o ­
gilizce ve Almanca'da kullanılmakta ve/fakat Katolik ve Orto­
m a d ve Barbarlarda yoktu. Nitekim Pagan R o m a İmparatorlu-
d o k s i n a n ç s i s t e m l e r i n e v e F r a n s ı z c a ' y a b a ğ l ı k i t l e l e r c e kullanıl­
ğ u ' n u B a r b a r a k ı n l a r ı yıktı. D o l a y ı s ı y l a d ı r k i P a g a n l a r ı y e r l e ş i k
m a m a k t a d ı r . L a t i n c e a n l a m ı itibariyle ' S e k ü l a r i z m ' ç o k geniş
a n l a m d a k u l l a n ı l a n N o m a d i k v e B a r b a r t o p l u l u k l a r l a karıştır­
k a p s a m l ı d ı r v e e n ö n e m l i s i , o r t a y a çıkışı i t i b a r i y l e tek-tanrılı
m a m a k gerekir.
d i n l e r i n - M u s e v i l i k , H ı r i s t i y a n l ı k v e İ s l a m i y e t - d e ğ i l , çok-tanrı-
P a g a n l a r - k i k e l i m e anlamıyla şehirli (cidydweller) demek­
l ı P a g a n t o p l u m l a r ı n ı n ü r ü n ü d ü r . D i ğ e r b i r a n l a t ı m l a tek-tanrı­
tir- Secular olmak zorundaydılar, çünkü çok-tannlı olabilmenin
lı dinlerden ö n c e ortaya çıkmış, kitlelerce b e n i m s e n m i ş ve gün­
önkoşulu diğer tanrılara saygı göstermekten ve 'vicdan özgür­
d e l i k h a y a t ı b e l i r l e m i ş b i r d ü ş ü n c e ve y a ş a m a t a r z ı , modus viven-
l ü ğ ü ' n d e n g e ç i y o r d u . O g ü n l e r i n R o m a İ m p a r a t o r l u ğ u sınırları
di olarak g ü n ü m ü z e d e k u z a n m ı ş bir kavrayıştır. Dolayısıyladır
içinde birçok tanrı vardı ve her Pagan dilediği kadarına tapıyor
ki, İ n g i l i z c e ' d e v e A l m a n c a ' d a b u g ö r ü ş ü b e n i m s e y e n l e r e ' S e c u ­
ya da adakta bulunabiliyordu. En önemlisi, hiçbir tanrı diğerle­
lar' denilir, 'Laik' denilmez.
r i n i t a m v e m u t l a k e g e m e n l i ğ i a l t ı n a a l m ı ş v e k e n d i s i n d e n baş­
Latince a n l a m ı itibariyle 'Sekülarizm'i, P a g a n c a olan, yeryü­
kasına var o l m a k izni v e r m e m i ş değildi. İlk Hıristiyanlar (Kato­
z ü n e ait o l a n , i ç i n d e y a ş a n ı l a n ç a ğ a ait o l a n , ö m ü r b o y u (life-ti­
likler) R o m a ' d a kendi dinlerini y a y m a y a başladıklarında diğer
m e ) olan, dine ve kiliseye bağlı/bağımlı olmayan, ruhbanlara
t ü m tanrıları yadsıdılar ve k e n d i tanrılarından başka bir tanrıyı
( c l e r g y ) ait o l m a y a n , t o p l u m s a l a h l a k s t a n d a r t l a r ı n ı n d i n e v e
k a b u l e t m e d i k l e r i n i v e e t m e y e c e k l e r i n i a ç ı k ç a belirttiler. A m a
dinlere göre değil, güncel hayata göre d ü z e n l e n m e s i n d e n ve
Paganların 'Sekülarizmi'ne sığınmazlık da etmediler ve bundan
a y a r l a n m a s ı n d a n y a n a o l m a k v e g ü n c e l - d ü n y e v i h a y a t ı ilgilen­
s o n u n a k a d a r y a r a r l a n m a n ı n - h a t t a b i r ç o k h a l d e b u a n l a y ı ş ı is­
d i r e n h e r k o n u d a v e / v e y a h e r ö z e l k o n u d a d i n s e l y a r g ı l a r ı dış-
tismar ve sabote e d e r e k - yollarını da buldular, kullandılar. R o ­
talamak veya kasten dıştalamak şeklinde özetleyebiliriz.3
m a İ m p a r a t o r l a r ı ise b u asi v e t a n r ı t a n ı m a z ' A t e i s t ' 4 a z ı n l ı ğ a di­
S e k ü l a r i z m anlayışı, özellikle R o m a İ m p a r a t o r l u ğ u ' n d a yüz­ ğer inançlarla aynı toplumsal statüler tanımayı bazı siyasal ve
yıllarca e g e m e n olmuştu. Şu resmi tarih kitaplarında okutulan iktisadi nedenlerle kabullendiler. Ki bunların başında R o m a İm­
ünlü ' R o m a o y u n l a r ı , sirkleri, arenaları' vb. tümü 'Seküler p a r a t o r l u ğ u ' n u n b ö l ü n m e s i n i ö n l e m e k v e i k t i s a d i g ü c ü n ü artır­
O y u n l a r ' d ı . H e r t ü r l ü s i y a s a l faaliyet b u o y u n l a r d a t ö r e n l e r ara­ m a k fikri y a t ı y o r d u . ( N O T : R o m a ' d a K a t o l i k l e r a s k e r l i k y a p m a ­
cılığıyla k i t l e l e r e iletilirdi. B u o y u n l a r s ı r a s ı n d a P a g a n t a n r ı v e yı reddetmişlerdi. Bizim dinimizde a d a m öldürmek yasaktır ve
t a n r ı ç a l a n n a a d a k l a r , a r m a ğ a n l a r s u n u l u r v e taraflara a y r ı l a n yoktur diyorlardı. Ayrıca bazı vergileri de vermiyorlar ve tören­
g r u p l a r s i y a s a l e y l e m l e r i n i b u o y u n l a r s ı r a s ı n d a o r t a y a getirir­ lere katılmıyorlardı. B u n a karşılık ö l ü m cezasına bile katlanı­
l e r d i . S e k ü l a r i z m , ' s i y a s a l k ü l t ü r ' ü n v a z g e ç i l m e z b i r t e m e l ta­ yorlardı. Şu ü n l ü H o l l y w o o d filmlerinde aslanların ö n ü n e atılan
şıydı. B u t ö r e n l e r s ı r a s ı n d a o k u n a n i l a h i l e r e , a ğ ı t l a r a v e şarkıla­ ilk H ı r i s t i y a n l a r ı n ç o ğ u , g e r ç e k t e R o m a ' n ı n İ s a ' y a v e H ı r i s t i y a n ­
ra da - k i birçoğunda erotizm işleniyordu- 'Secular H y m n s ' de­ lığa d u y d u ğ u ö f k e d e n değil, v e r g i v e r m e m e k , a s k e r e g i t m e m e k
niliyordu. v e siyasal k i m l i k l i o y u n l a r a k a t ı l m a m a k t a d i r e n m e k t e n d o l a y ı
'Sekülarizm' özellikle R o m a İmparatorluğu'nda h e m doruk ö l d ü r ü l ü y o r l a r d ı . İsa v e H ı r i s t i y a n l ı k ' P o n t i f e x m a x i m u s ' (baş-
n o k t a s ı n ı h e m d e iniş v e y a s a k l a n ı ş d ö n e m l e r i n i y a ş a d ı . R o m a - rahip) pozisyonundaki R o m a imparatorlarının umurunda bile

www.çizgiliforum.com
8 Laiklik Aytunç Altındal 9

5
değildi, hatta belki böyle birinin adını ve dinin özelliklerini d ö n e m d e , 13. yüzyılda ağırlığını d u y u r a n N o m i n a l i z m akımı­
d u y m u ş b i l e d e ğ i l l e r d i . ) B u fikre b i n a e n , ' S e k ü l a r i z m ' i n i l k ya­ nın etkisiyle 'Birey' ağırlık k a z a n m a y a başladı. T a n r ı ' n m değil
zılı m e t i n l e r i v e b e y a n n a m e l e r i ö z b e ö z P a g a n o l a n R o m a İ m p a ­ a m a K a t o l i k K i l i s e s i ' n i n k a r ş ı s ı n d a ' B i r e y ' g ü ç l e n d i . B u n u n so­
r a t o r l a r ı t a r a f ı n d a n k a l e m e aldırıldılar. B u n l a r d a n İ m p a r a t o r n u c u o l a r a k ilkin P r o t e s t a n l a r S e k ü l a r i z m ' i s a v u n m a y a b a ş l a d ı ­
G a l e r , N i k o m e d i ' d e 3 1 1 y ı l ı n ı n N i s a n a y ı n d a y a y ı n l a d ı ğ ı bildi­ lar. A m a ç l a n K a t o l i k K i l i s e s i ' n d e n a y r ı l m a k t ı - ayrıldılar. S o n r a
ride vergi vermeyen, askere gitmeyen, törenlere katılmayan Hı- İ n g i l t e r e - k i R o m a K i l i s e s i , İ n g i l t e r e ' y i fief-tımar k a b u l e d e r e k
r i s t i y a n l a r a artık c e z a v e r i l m e y e c e ğ i n i , b u n a k a r ş ı l ı k o n l a r ı n d a kendi m ü l k ü s a y ı y o r d u - ünlü 8. H e n r y önderliğinde başkaldır­
İmparatorluğun içine sürüklendiği m a d d i ve siyasi bunalımlar­ dı. 6 E ş l e r i n i b o ş a m a k l a ü n l e n d i r i l e n 8 . H e n r y g e r ç e k t e İ n g i l t e r e
d a n k u r t a r ı l m a s ı n a k o ş m a k z o r u n d a o l d u k l a r ı n ı v e d e v l e t i n se­ topraklarını R o m a ' d a k i Kilise'nin elinden kurtarıp Krallığa mal
lameti için kendi tanrılarına yakarmaları gerektiğini bildirdi. e t m e k istiyordu; eşlerini b o ş a m a s ı -Katoliklik'te b o ş a n m a yok­
3 1 3 y ı l ı n ı n Ş u b a t ı ' n d a ise İ m p a r a t o r K o n s t a n t i n ü n l ü M i l a n F e r - t u r - R o m a ' y l a arasını a ç m a k için başvurduğu bir bahaneydi. 8.
m a n ı ' n ı y a y ı n l a d ı . F e r m a n d a P a g a n l a r ı n v e H ı r i s t i y a n l a r ı n dile­ H e n r y ' n i n c e s u r g i r i ş i m i s o n u c u n d a İ n g i l t e r e R o m a ' d a n ayrıldı.
dikleri tanrıya müdahalesiz bağlılık duyabileceklerini vurgulu­ 15. yüzyılın sonlarından itibaren Milli M o n a r ş i ' n i n çıkarlarını
yordu. Bu gelişmelere rağmen içeride Yahudi ve Hıristiyanların s a v u n a n ilk ' M i l l i K i l i s e ' d e ( N a t i o n a l C h u r c h ) b ö y l e l i k l e ilk k e z
çıkarları doğrultusunda yürürlükteki faaliyetler ve dışarıdan İngiltere'de bağımsızca örgütlenebilme ve kendini ulusal dü­
gelen Barbar saldırıları s o n u c u n d a B ü y ü k R o m a İ m p a r a t o r l u ğ u z e y d e onaylatabilme olanağına kavuştu. İşte Sekülarizm olayın­
çöktü (Bizans ayrıldı). D a h a sonra İmparatorluğa sahip ç ı k m a k da dikkat edilmesi gereken en ö n e m l i özelliklerden biri budur.
i ç i n P a g a n S e k ü l a r i z m i ' n e k a r ş ı o l a n iki d i n c e m a a t i , K a t o l i k l e r B u g ü n Batı'da, özellikle de İngiltere'de 'Milli Kilise'siz (Nati­
ve Yahudiler - k i Paganlar Sekülarizm gereği bunlara yedi yılda onal C h u r c h of England) bir Sekülarizm düşünülemez. D a h a
bir Sabbath adına vergi muafiyeti uyguluyorlar, para veya mal sonra Polonya ve R u s y a ' d a da Milli Kiliseler doğdular ve halen
a l m ı y o r l a r d ı - m ü c a d e l e ettiler. Y a h u d i l i k , e t h o s a n t r i k , Atavis- de varlar. Ç ü n k ü o günlerde Sekülarizm denildiğinde, Ro­
t i k e s a s l a r a d a y a l ı i l k v e t e k d i n o l d u ğ u v e k e n d i s o y u n d a n gel­ ma'daki Papa Devleti'nden bağımsızlaşmış, Kral'dan (Devlet)
m e y e n l e r i n Y a h u d i o l a m a y ı ş l a r ı n e d e n i y l e E v r e n s e l l i k iddiasın­ ayrı ve t a m a m e n özerk Kilise sahibi o l m a k anlaşılıyordu. Milli
daki Katoliklik önünde tutunamadı. R o m a ' d a Hıristiyan İmpa­ Kiliseler, bu başarılarını Sekülarizm'e ve Seküler güçlere borç­
r a t o r l a r d ö n e m i a ç ı l d ı v e ç o k i l g i n ç t i r ki, b u g ü n T o l e r a n s / H o ş - luydular. Nitekim bu kiliselerde o günlerden beri dinsel yöneti­
g ö r ü ' y ü İ s a b a ş l a t t ı d i y e n K a t o l i k l e r i n i l k işi P a g a n S e k ü l a r i z - c i l e r i n y a n ı sıra S e k ü l e r y ö n e t i c i l e r d e - K i l i s e h i y e r a r ş i s i i ç i n d e -
mi'ni ortadan kaldırmak oldu. D a h a sonra korkunç Engizisyon r e s m e n görevlidirler, Kilise'nin çalışmalarına 'Seküler' mütevel­
Mahkemeleri'ni kurdu. li heyetlerinin üyeleri olarak tek tek veya topluca katılmaktadır­
lar. D a h a s o n r a b u ' y e n i ' g e l i ş m e V a t i k a n t a r a f ı n d a n d a b e n i m ­
U z u n bir baskı döneminden sonra 'Sekülarizm'in yeniden
senmiştir ve bugün Vatikan'da da 'Ruhban/Clergy' olmayan
o r t a y a çıkışı, İ s l a m ' ı n H ı r i s t i y a n l ı k k a r ş ı s ı n d a z o r l a y ı c ı e t k e n
'Lay' K o n s e y üyeleri görev almaktadırlar. Diğer bir anlatımla
d u r u m u n a gelmesi ve üretim tarzlarında değişikliklere yol aç­
g ü n ü m ü z d e ' R u h b a n ' o l m a y a n b i r ç o k m e s l e k s a h i b i e r k e k , Va­
ması sonucunda gerçekleşti. 13. ve 14. yüzyılda Batı Avrupa'da
t i k a n ' d a ü s t k a d e m e l e r d e g ö r e v l i d i r l e r . ( K a d m l a r d a n ise s a d e c e
Sekülarizm yeniden güçlenmeye başladı. 11. yüzyılda gerçek­
hizmet alanında yararlanılmaktadır.)
leştirilen b ü y ü k B e g u i n v e B e g u a r d s o y k ı r ı m l a r ı n ı n e r t e s i n d e
bu gelişme rastlantı değildi. 15. ve 16. yüzyıllara ulaşıldığında Bu kısa a ç ı k l a m a l a r d a n sonra 'Sekülarizm'in özelliklerini
A v r u p a ' d a S e k ü l a r i z m artık g ü ç l ü b i r a k ı m h a l i n e g e l m i ş t i . B u şöylece sayabiliriz:
10 Laiklik
Aytıtnç Altında! 11

1 3 . y ü z y ı l d a n i t i b a r e n S e k ü l a r i s t l e r k e n d i tezlerini s a v u n u r ­
ristler E n t e r n a s y o n a l i z m e karşı, Burjuva H ü m a n i z m i ' n i n savu­
larken asla inanç düşmanlığı yapmamışlardı ve Tanrıtanımazlık
nucularıydılar, g) Felsefe bağlamında 'Kuşkuculuk'u ve 'Rasyo­
( A t e i z m ) ç i z g i s i n e g e ç m e m i ş l e r d i . T a n r ı ile D i n ' i , D i n ' l e D e v l e t ' i
n a l i z m e savunuyorlardı, h) Sekülaristler için önemli olan 'Bi­
ve Kral'ı ayrı ayrı birimler ve güçler olarak görmüşler ve değer­
r e y ' d i v e o n u n d a v r a n ı ş l a r ı y d ı , ' H a l k ' değildi.
lendirmişlerdi. Bu dördünden, koşullar gereği bazen Devlet'le
Buraya kadar anlatılanları özetlersek, Sekülaristler 'Birey'in
v e b a z e n d e K r a l T a b i r l i k t e o l m u ş l a r d ı . S e k ü l a r i s t l e r için e n
üstünlüğünün ve 'Bireycilik'in ve onun düşünsel ve ahlaksal ve
ö n e m l i iki h u s u s ' B i r e y s e l K a t ı l ı m ' v e ' B i l i m ' d i . H a t t a ' B i l i m ' i e n
davranışsal bağımsızlığının -Dinsel dogmalardan Arka-
yüce güç olarak görmüş oldukları söylenebilir. ( N O T : Tabiatıy­
izm'den, Obskurantizm'den, Klerikalizm'den ve Sacerdota-
la k a s t e d i l e n o ç a ğ l a r ı n k o ş u l l a r ı ç e r ç e v e s i n d e k i B i l i m ve anlayı­
l i z m ' d e n * b a ğ ı m s ı z l ı ğ ı n ı n - s a v u n u c u l a r ı y d ı l a r , diyebiliriz ( 1 3 .
şıdır.) ' K a t ı l ı m ' ( P a r t i c i p a t i o n ) ise S e k ü l a r i s t l e r e g ö r e z o r u n l u
yüzyıldan itibaren).
bir toplumsal gelişmeydi. Din ve Devlet konusunda ise
N e d i r ki, y u k a r ı d a k i ş u kısa t a n ı m , 1 9 7 1 ' d e n b u y a n a T ü r k i ­
' D i n / D i n l e r K a l d ı r ı l s ı n ' gibi b i r t e z v e y a istekleri o l m a m ı ş t ı . B u
ye'de yaygınlaşmış olan 'Sekülarizm eşittir Çağdaşlaşma' görü­
k o n u d a k i t ü m i s t e k l e r i D i n ile D e v l e t ' i n b i r b i r l e r i n i n faaliyet v e
şüyle çelişmektedir. Ç ü n k ü 'Sekülarizm' kavramının yakın dö­
alanlarına m ü d a h a l e etmemesiydi. O yüzyıllara d e k D i n ' i n (Ki­
n e m T ü r k i y e ' s i n d e k i ilk i z d ü ş ü m ü b u yıllara r a s t l a m ı ş t ı v e K e ­
lise v e S i n a g o g ' u n ) d e n e t i m i n d e o l a n evlilik, m i r a s , ö l ü m , k a ­
m a l i s t Y e n i K a d r o ' d a y e r alan b i r b i l i m a d a m ı b u k a v r a m ı ' Ç a ğ ­
d a s t r o , vergi, e ğ i t i m , d o ğ u m gibi k u r u m s a l i ş l e m l e r i n yürütül­
daşlaşma' olarak Türkçeleştirmişti.7 Yazara göre 'Laiklik' ve 'Se­
m e s i n d e d e v l e t i n d e s ö z h a k k ı s a h i b i o l m a s ı n ı istiyorlar, a m a
k ü l a r i z m ' farklı k a v r a m l a r d ı a m a 'ayrı s ö z c ü k k ö k e n l e r i n d e n
a y n ı kayıtları K i l i s e ' n i n t u t m a s ı n a d a k a r ş ı ç ı k m ı y o r l a r d ı . S e k ü -
geldikleri halde birbirlerine uyuyorlardı'.8 O yıllardan bu yana
l a r i z m için m ü c a d e l e D e v l e t ' e e g e m e n o l m a u ğ r a ş ı n d a k i y e n i
Türkiye'de 'Sekülarizm' kavramı h e m e n hiç kullanılmadı, a m a
b i r sınıfın, b u r j u v a z i n i n - t e ş b i h t e h a t a o l m a z , b u n l a r a N e o - P a -
' Ç a ğ d a ş l a ş m a ' k a v r a m ı h e m ç o k k u l l a n ı l d ı h e m d e b a ş tacı edil­
g a n l a r d i y e b i l i r i z - e g e m e n l i ğ i n i k o r u y a b i l i r v e o n u r a k i p burju­
di. A t a t ü r k ' ü n ' ç a ğ d a ş u y g a r l ı k d ü z e y i ' h e d e f i sürekli v u r g u ­
v a l a r k a r ş ı s ı n d a savunabilir. ' S e k ü l a r i z m ' , t a r i h t e burjuva sını­
landı, a m a b u n u n ne olduğu bir türlü tanımlanamadı.
fıyla b a ş l a y a n ' U l u s l a ş m a ' o l g u s u n u n d a b i r ö n k o ş u l u y d u , ç ü n ­
' S e k ü l a r i z m ' g e r ç e k t e n d e ' Ç a ğ d a ş l a ş m a ' k a v r a m ı y l a karşı­
kü Dinsel Özerklik sağlanmadıkça Ulusal bütünlük de sağlana-
l a n a b i l i r m i ? K a n ı m c a hayır, k a r ş ı l a n a m a z . 9 N e d e n karşılana­
mıyordu.
m a z , k ı s a c a g ö r e l i m . Birincisi, B a t ı d i l l e r i n d e v e d ü ş ü n c e s i n d e
T o p a r l a r s a k , a ) S e k ü l a r i z m ' i n g e n e l d e İ n g i l t e r e ' d e 'Cleri-
' Ç a ğ d a ş l a ş m a ' k a v r a m ı n ı n karşılığı ' M o d e r n i s m v e M o d e r n i s a -
c u s / R u h b a n ' d i y e b i r karşıtı o l m a m ı ş t ı , ç ü n k ü S e k ü l a r i s t l e r
tion'dır. Bu da kelimenin tam anlamıyla 'Yeni T a r z ' edinmedir.
D i n ' e karşı d e ğ i l l e r d i , D i n ' i n D e v l e t ' d e n a y r ı v e ' Ö z e r k ' o l a r a k
E ğ e r i ç i n d e y a ş a n ı l a n d ö n e m k a s t e d i l i y o r i s e b u n u n karşılığı d a
var olması gerektiğini vurguluyorlardı, b) Sekülaristler 'Milli
İngilizce'den 'Contemporary'dir, yine 'Secularism' değildir.
K i l i s e l e r i n o r t a y a ç ı k m a s ı n d a etkili o l d u l a r , K i l i s e ' n i n o r t a d a n
' M o d e r n i s a t i o n ' k a v r a m ı A v r u p a ' d a 17. y ü z y ı l ı n b a ş l a r ı n d a ün­
k a l d ı r ı l m a s ı n ı y a d a k a p a t ı l m a s ı n ı i s t e m e d i l e r , c ) Sekülaristler,
l ü 3 0 Y ı l S a v a ş l a r ı s ı r a s m d a o r t a y a çıktı v e o g ü n l e r d e m ü n h a s ı ­
M o n a r ş i l e r l e g e n e l d e anlaştılar, H a n e d a n l a r a k a r ş ı ç ı k m a d ı l a r ,
ran 'Modern Ordu ve Askeriyenin Modernizasyonu' a n l a m ı n d a kul­
d ) S e k ü l a r i z m , t o p l u m d a ' K a t ı l ı m ' ı ö n g ö r d ü ğ ü için D e m o k r a ­
lanılıyordu. Avrupa devletlerinin amacı, 'modern orduya' ve
tikleşme ve Liberalizm eylemleriyle iç içeydi, e) Sekülaristler,
' m o d e r n silahlara' sahip olmaktı, halkı, özellikle de köylüyü
M i l l i y e t ç i l i ğ i n ısrarlı v e k a r a r l ı s a v u n u c u l a r ı y d ı l a r a m a h i ç b i r
z a m a n İ r k ç ı l ı k v e Ş o v e n i z m ' e ağırlık t a n ı m a m ı ş l a r d ı , f ) S e k ü l a -
* Bu kavramlar kitabın 3. Bölümü'nde ele alınmaktadır.

www.çizgiliforum.com
12 Laiklik Aytunç Allindai 13

' m o d e r n i z e ' e t m e k gibi safdil b i r g a y r e t l e r i y o k t u . Ü r e t i m i ' m o ­ N e d i r 'Laiklik' ve özellikleri nasıl sıralanabilir?


dernize' e t m e k değil, teknoloji aracılığıyla R a s y o n a l i z e etmekti 'Laik' kavramı G r e k ç e 'Laos' kelimesinden türetilmiştir (L.
hedefleri. T o p l u m i ç i n ö n e s ü r d ü k l e r i k a v r a m ise ' R e n o v a t i o n ' L a i c u s ) . B u k a v r a m T ü r k ç e ' y e ' H a l k ' o l a r a k ç e v r i l m i ş s e d e , ger­
y a n i ' Y e n i l e ş t i r m e c i l i k ' t i . B ü t ü n b u k a v r a m l a r ilk b a k ı ş t a a y n ı ç e k t e ' A v a m ' y a d a ' A h a l i ' , h a t t a ' R e a y a ' v e y a ' L a l e t t a y i n ' kav­
kapıya çıkıyor gibi gözükseler de öyle değildirler. ramlarına daha yakındır. A n l a m itibariyle dinsel olmayan, dine
İ k i n c i s i , ' S e k ü l a r i z m ' R o m a ' d a k i P a g a n (şehirli) t o p l u m d a ait o l m a y a n , din-dışı u n s u r l a r a ait o l a n d ı r . O s m a n l ı c a ' d a 'La-di-
ortaya çıkmıştı ve benimsenmişti. R o m a bir imparatorluktu, mi­ n f (Dinsiz) kavramıyla d a karşılanmıştır ( N O T : Tanrısız değil).
n i k b i r G r e k site d e v l e t i d e ğ i l ! B u r a d a k i ü r e t i m tarzı v e o n a te­ 'Laik(lik)' özellikle Katolik Hıristiyanlığın etkili ya da ege­
kabül eden kavramlarla, Atina'dan ve Grekçe'den gelen 'Laik' m e n olduğu ülke ve dillerde kullanılmış bir kavramdır. Protes­
kavramını birebir özdeş s a y m a k m ü m k ü n değildir. Atinalılar tan d i n i i ç i n g e ç e r l i l i ğ i y o k d e n e c e k k a d a r a z d ı r , k u l l a n ı m ı s o n
P a g a n değil, 'Politikon'dular (şehirde yaşayan ve siyaset yapa­ d e r e c e sınırlıdır. ' L a i k o s ' u n k a r ş ı t ı ' C l e r i c u s ' , y a n i K a t o l i k dini­
b i l m e , s e ç m e v e s e ç i l m e h a k k ı n a s a h i p t o p r a k v e m ü l k s a h i b i ki­ nin hiyerarşik bir yapı çerçevesinde Papa'ya kadar uzanan ve
ş i ) . 1 0 P a g a n v e P o l i t i k o n a r a s ı n d a p e k ç o k fark v a r d ı r . K ı s a c a t a m anlamıyla dinsel 'emir-komuta' zinciri içinde yer alan 'Ruh­
i k i n c i s i n e d e ğ i n e l i m : A t i n a ' d a A r i s t o t e l e s ' i n a n l a t t ı ğ ı n a g ö r e sa­ b a n d a n d ı r , Kilise babalarıdır.
dece Politikon, tanrılara ' Ş e r e f sunabiliyordu, diğerleri, yani
İngilizce ve Almanca'da 'Laie', 'Lay' ve 'Laity7 kavramları
k a d ı n l a r , yaşlılar, h a s t a l a r , ç o c u k l a r , y a b a n c ı l a r , e s i r l e r v e k ö l e ­
a y n ı G r e k ç e k ö k e n d e n türetilmiştir. ' L a y ' v e ' L a i t y ' İ n g i l i z c e ' n i n
ler t a n r ı l a r ı n y a n m a b i l e y a k l a ş a m a z l a r d ı . P a g a n l a r d a b ö y l e b i r
e n k a r ı ş ı k k a v r a m l a r ı a r a s ı n d a d ı r . T a m ç e v i r i l e r i y l e , m e s l e k sa­
gelenek yoktu. K i m hangi tanrıya tapıyorsa ona 'Şeref'(î) suna­
hibi olmayan, okuma-yazma bilmeyen, dinsel öğrenimi ve po­
bilirdi, h i ç b i r ş e k i l d e i n a n ç , dil, c i n s i y e t , r e n k v d . a y r ı m l a r y o k ­
z i s y o n u o l m a y a n ( c a h i l ) kişi v e kişiler a n l a m ı n a g e l i r ( N O T : K a ­
tu. P a g a n t a n r ı l a r ı h i y e r a r ş i k b i r d ü z e n i ç i n d e d e ğ i l d i l e r A M A
tolik Kilisesi'nin egemenliğinin sürdüğü d ö n e m l e r d e eğitim bu
E Ş İ T D E Ğ İ L D İ L E R . A t i n a ' d a i n a n ç s a h i b i o l a b i l m e k h a k k ı belir­
k u r u m u n tekelinde olduğu için sadece din adamları ve onlarır.
l i b i r elitin e l i n d e v e y ö n l e n d i r i c i l i ğ i n d e y k e n , P a g a n l a r a r a s ı n d a
yetiştirdikleri seçilmiş kişiler o k u m a - y a z m a biliyorlardı, b ü y ü k
şu klasik deyişle, t a m bir 'vicdan özgürlüğü' vardı.
k i t l e , O s m a n l ı c a d e y i ş l e ' Ü m m i ' i d i ) . ' L a i k ' k a v r a m ı ağırlıklı
Bu kısa açıklamalardan sonra 'Sekülarizm', 'Çağdaşlaşma' olarak ilkin 1970'lerden sonra Fransa'da başlamış ve özellikle
ve 'Laiklik' kavramlarının bu kitapta niçin birbirlerinin yerine K a t o l i k v e F r a n s ı z c a k o n u ş u l a n ü l k e l e r d e v e t o p l u l u k l a r d a etki­
kullanılmadıkları, u m a r ı m açıklık kazanmıştır. Ş i m d i de 'Laik- li olmuştur. 'Laik' kavramı M ü s l ü m a n Araplar arasmda da 'Se­
lik'in özelliklerini görelim, kısaca. külarizm' kavramından daha çok kullanılmıştır. Örneğin Libya,
Cezayir, Tunus, Lübnan, Ü r d ü n ve Filistin'de bu kavram daha
yaygın olarak tanınmakta ve kullanılmaktadır (en yoğun olarak
1.3. LAİKLİK Tunus ve Suriye'de).

D i n ve Devlet'in (Kral'ın) ayrı ayrı özerk ve bağımsız ku­


'Laiklik' C u m h u r i y e t d ö n e m i Türkiye'sinde en belirleyici ve
rumlar olmalarını savunan 'Sekülarizm'den ayrı olarak 'Laiklik'
ö n e m l i k a v r a m l a r d a n biridir. S o n altmış yılın ( g ü n ü m ü z d e 70
D i n ' i n D e v l e t ' i n k e s i n d e n e t i m i a l t m d a o l m a s ı g ö r ü ş ü n ü savu­
y ı l ı n ) , h e m e n h e r g ü n ü , b a z e n y a s a l b a z e n gizli ' L a i k l i k ' tartış­
n u r (özellikle 19. yüzyıldan bu yana). K a n ı m ı z c a , bu anlayışın
malarıyla geçmiştir, denebilir.
k a y n a ğ ı ilk k e z B i z a n s ' t a o r t a y a ç ı k m ı ş t ı r . B i z a n s ' t a K i l i s e İ m p a ­
ratorluğun kesin denetimi altındaydı. O y s a Batı R o m a İmpara-
14 Laiklik Aytunç Altmdal 15

torluğu'nda Kilise, Devlet'i denetlemekte ve yönlendirmektey­ kilerde 'Dialog ve Consensus' (uzlaşma) yollarını sonuna kadar
di. B i z a n s ' t a k i b u s i s t e m i n o g ü n k ü - v e ş i m d i k i - a d ı ' C a e s a r o - s a v u n u r k e n , L a i s i z m ' A n t a g o n i s t ' ( d e d i ğ i m d e d i k ç i tavır) g ö r ü ­
p a p i s m ' d i r . L a i k l e r , tarihleri b o y u n c a p a p a l a r l a v e o n l a r ı n d e v ­ ş ü n d e ısrar e d e r . T a r i h i y o r u m l a y ı ş l a r ı i t i b a r i y l e S e k ü l a r i z m , ta­
letleriyle m ü c a d e l e e d e r e k , t o p l u m l a r ı n d a k e n d i l e r i n e b i r y e r rihi b i r e y l e r i n y a r a t t ı ğ ı g ö r ü ş ü n ü s a v u n u r k e n - g e n e l d e - L a ­
a ç m a y ı b a ş a r d ı l a r . K ı s a c a ş u n l a r ı d a b e l i r t m e k g e r e k i r ki, ' L a i k - i s i z m , tarihi, p o z i v i s t ç e y o r u m l a r , d o l a y ı s ı y l a d a tarihi e s a s iti­
ler'in d ü n y a görüşü, özellikle Pozitivizm'in ve D a r w i n i z m ' i n b a r i y l e i n s a n l a r değil, i n s a n l a r ı n d a çeşitli r o l l e r ü s t l e n m i ş ol­
' E v r i m c i l i k ' k u r a m ı n ı n b i r e r felsefi a k ı m o l a r a k o r t a y a ç ı k m a l a ­ dukları 'olaylar' yaratmıştır görüşündedir ( N O T : Laisizm dev­
rıyla b i r l i k t e g ü ç l e n m i ş v e y a y g ı n l a ş m ı ş t ı r . rimleri savunur, ancak Marksist-Leninist terminolojide yerini
L a i k l i ğ i n d i ğ e r ö z e l l i k l e r i n i ş ö y l e c e sıralayabiliriz: a ) L a i k l i k , v e a n l a m ı n ı b u l a n ' D e v r i m ' [ihtilal] o l a y ı y l a , L a i s i z m i n t e r m i n o -
özellikle Cumhuriyetçilik anlayışıyla bağlantılıdır; b) Laiklik, lojisindeki 'Devrim' [inkılap] birbirlerine karıştırılmamalıdır­
J a c o b e n c e Radikal'dir/Devrimciliktir; c) Laiklik, D e m o k r a - l a r ) . S i y a s a l ö r g ü t l e n m e l e r i t i b a r i y l e S e k ü l a r i s t l e r ç o ğ u n l u k l a li­
tizm'in değil, Devletçiliğin ü s t ü n l ü ğ ü ilkesinin savunucusudur; b e r a l v e s o s y a l d e m o k r a t p a r t i l e r d e t o p l a n ı r l a r k e n , l a i k l e r ise
d) Laiklik, Asker-Sivil-Aydm kesimlerin Elitizm'ini savunur, r a d i k a l v e s o s y a l i s t p a r t i l e r d e t o p l a n ı r l a r , b u n l a r ı tercih e d e r l e r .
Devlet'e bunların katılımını destekler; e) Laiklik, ' H a n e d a n ' a İki a k ı m ı n o r t a k y a n l a r ı n d a n biri esasları i t i b a r i y l e ' P r o l e t a r y a
k a r ş ı d ı r ; f) L a i k l i k , 'eşitlikçilik'tir. Primus inter pares (eşitler ara­ D i k t a t ö r l ü ğ ü ' n e karşı o l u ş l a r ı d ı r . Ö t e y a n d a n S e k ü l a r i s t l e r h e r
s ı ilk) i l k e s i n i s a v u n u r ; g ) L a i k l i k , D i n s e l - D o ğ u ş D o g m a s ı n a t ü r l ü d i k t a t ö r l ü ğ e karşı ç ı k a r l a r k e n , L a i k l e r i n b a z ı ö z e l D i k t a ­
karşı (Şeriat ve C a n o n i c L a w ) 'Evrim'i savunur; h) Laiklik, D i n törlük tiplerine -örneğin Da G a u l l e g i b i - o l u m l u yaklaşımlarda
y e r i n e E ğ i t i m ' i , M o n a r ş i y e r i n e d e M e r k e z i D e v l e t ' i e n y ü c e de­ b u l u n d u k l a r ı g ö r ü l m ü ş t ü r . B i r b a ş k a o r t a k h u s u s d a , iki a k ı m ı n
ğerler olarak savunur; Kilise'nin (Vatikan) hiyerarşik-bürokra- d a ' A t e i z m ' e karşı o l u ş l a r ı d ı r . S e k ü l a r i z m ile L a i s i z m a r a s ı n d a ­
tik y a p ı s ı n a k a r ş ı ' P a r l a m e n t a r i z m ' i s a v u n u r , T a n r ı k o n u s u n d a k i b i r b a ş k a b e n z e r l i k d e iki a k ı m ı n d a ' H ü m a n i z m ' i v e ' F i l a n t -
t o p l u m i ç i n d e tarafsız v e A g n o s t i k kalır; b a z ı ' ö z e l ' d u r u m l a r ­ ropizm'i savunmalarıdır.
daysa 'Teizm'i değil, 'Deizm'i savunur (örneğin Laik-Masonlar
Toparlarsak, Türkiye'de sanıldığının tersine 'Sekülarizm',
b u tavrı s e r g i l e r l e r ) .
' L a i s i z m ' d e ğ i l d i r , d i y o r u z . * B u bir. A r a l a r ı n d a k i y ü z e y s e l b e n ­
Görülebileceği üzere 'Sekülarizm'den ayrı olarak 'Laisizm'
zerlikler, aralarındaki esas 'Fark'ı ortadan kaldırmaz, diyoruz.
başlı başına bir akımdır. K a b a gözlemle bakıldığında aralarında
B u iki. Bunlardan 'Sekülarizm'in Osmanlı döneminde, 'La­
benzerlikler olduğu, hatta bir ve aynı oldukları varsayılabilir.
isizm'in de C u m h u r i y e t d ö n e m i n d e etkili olduklarını, söylüyo­
A n c a k ' L a i s i z m ' i n v e ' S e k ü l a r i z m ' i n sınıfsal n i t e l i k l e r i n e b a k ı l ­
ruz. B u ü ç . "
d ı ğ ı n d a b u n l a r ı n a y n ı t o p l u m s a l - s m ı f t a n , y a n i b u r j u v a v e kü­
Bu genel açıklamalardan sonra şimdi zorunlu olarak kısaca
çük burjuvadan kaynaklanmış olmalarına rağmen AYRI YAPI­
Islamiyet-Şeriat ve Sekülarizm ilişkilerine girebiliriz. İslami­
L A N M A L A R I ö n g ö r d ü k l e r i anlaşılır. B u n a b a ğ l ı o l a r a k s a v u n ­
yet'i ele almaksızın O s m a n l ı D e v l e t i ' n e b a k a b i l m e k olası de-
dukları dünya görüşleri de genel hatlarıyla Liberalizm ve Radi-
kalizm'dir. 'Sekülarizm' Liberal akımlar aracılığıyla hedeflerine
* İştar B. Tarhanh, Müslüman Toplum, Laik Devlet adlı kitabında (Afa, 1993) be­
v a r m a y ı öngörürken, 'Laisizm' radikal d ö n ü ş ü m l e r ve reform­ nim, Milliyet gazetesinde Özcan Ercan'ın yaptığı bir görüşmede, artık Sekü­
ları ö n e r i r . S e k ü l a r i z m , t o p l u m s a l y a ş a m d a ' F a i r ' ( a d i l / a d a l e t l i ) larizm ile Laisizm'in arasında fark göremediğimi ve eski görüşümden vaz­
geçtiğimi belirttiğimi yazıyor (s. 152, n. 481). Bunun bir yanlış okumadan
kavramını vurgularken, Laisizm bütün ağırlığıyla Equality kaynaklandığını sanıyorum. İki kavramın birbirlerinden işlevsel olarak
(eşitlik) k a v r a m ı n ı y e r l e ş t i r m e y e çalışır. S e k ü l a r i z m , s i y a s a l iliş- farklı oldukları şeklindeki görüşümden hiç vazgeçmedim.

www.çizgiliforum.com
16 Laiklik

İKİNCİ BÖLÜM
ğildir. Çünkü İslamiyetsiz bir Osmanlı yoktur ve zaten olma­
mıştır - Türkiye'de bu sözlerin tersini düşünen birçok 'Laik' ol­
sa bile!

2.1. İSLAMİYET VE SEKÜLARİZM

"Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara


gökten p e y g a m b e r olarak bir melek gönderirdik."

Kuran

İslam dininin ve kurucusu Muhammed'in ortaya çıkışları İS


7. yüzyılın başlarına rastlar. Bu çağda Arap aşiretleri bir bütün­
lük halinde değil, yerleşik ve/fakat dağınık topluluklar olarak
yaşamaktaydılar. Her birinin kendine özgü yaşama tarzı ve an­
layışı vardı. Aralarında çatışmalar ve savaşlar eksik değildi. An­
cak hiçbir aşiret, diğerleri üzerinde tam bir egemenlik sağlamış
ve 'merkezi otoriteyi' -Devlet'i- kurabilmiş değildi. Merkezi
otorite boşluğu nedeniyle ortada bir 'Yasatanımazlık' hali vardı.
Ama bu tam ve mutlak 'Yasasızlık' anlamına gelmemektedir.
Tam tersine, aynı soydan gelmelerine karşı, her aşiretin kendine
özgü yasaları, töreleri, âdetleri ve gelenekleri vardı. İşte bu 'ba­
şına buyrukluk' nedeniyle -bir anlamda her kafadan bir ses çık­
ması hali- Arap aşiretleri arasında uzlaşma sağlanamıyordu.
Muhammed'in bir peygamber olarak ortaya çıkışı, bu çatışma­
ların doruk noktasında olduğu yıllara rastlamıştır.
İlkin hemen şunu belirtelim ki, Arapların 'Cahiliyye' dedik­
leri bu dönemde gerçekte bir 'üretim' ve 'kavramlar' kargaşası
yaşanıyordu. Muhammed'in, belki de en büyük başarısı bu
'üretim ve kavramlar' kargaşasına son vermesidir. Muhammed,
Araplar arasındaki bu kargaşaya karşı, o günkü koşullar çerçe­
vesinde 'rasyonel' bir çözüm önermiştir. Bu: 'Kitap'tır. O çağa
kadar, Yahudi ve Hıristiyanlar 'kitaplı' dinlerin temsilcileriy­
ken, Arapların onlarınki gibi bağlayıcı bir 'Kitabı' yoktu. Müs­
lüman-Arapların Kitabı, Kuran, bu nedenledir ki, iktisadi ve si-

17
18 Laiklik Aytunç Allindai 19

yasi koşulların ortaya çıkardığı bir toplumsal-tarihsel 'Bağıntı­ Kuran'da bireyin şimdiki zamanı soyut ve tecrit edilmiş ola­
lar/İlişkiler Manzumesi'dir. Kuran'da esas itibariyle dört tip rak değil, geçmiş ve geleceğin bir ÖZDEŞLİĞİ halinde ele alın­
'ilişki' birbirlerinden soyutlanamayacak ve tecrit edilemeyecek mıştır. Buna da Arapça'da -o günlerin- şimdiki zaman ve gele­
tarzda ele alınmışlardır. Bunlar; a) Birey'in üretim faaliyetleriy­ cek zaman kiplerinin olmayışı neden olarak gösterilmiştir. Bun­
le ilgili ilişkiler, b) Birey'in düşünsel-inançsal faaliyetleriyle ilgi­ da gerçeklik payı vardır ama Muhammed'in asıl hedefi de buy­
li ilişkiler, c) Birey-Toplum (cemaat) ilişkileri ve d) Birey-Tarih du denilebilir. Çünkü 'şimdiki zamanda' yaşayan Araplar, "Biz
ilişkileridir. Kuran, işte bireyin bu ilişkilerinin 'düzenleyici- atalarımızdan ne gördüysek BUGÜN de onu yaparız, başka ya­
si'dir, bazılarınca sanıldığı gibi sert bir 'Emirler ve Cezalar Kita­ sa tanımayız," diyorlardı (NOT: Bu anlayış tarzı Yahudi 'Ata­
bı' değildir. Anakronik olmayan bir değerlendirmeyle ele alınır­ vizmi'nden kaynaklanmaktaydı. Yahudiler o çağda 'Atavizm'in
sa, o çağın 'Akılcı' girişimidir.* O çağda Hıristiyan dünyasında, [Atacılık] savunucularıydılar. Araplar aynı soydan gelen ve/fa­
Felsefe Dinin emrindedir (St. Augustine) dogması nedeniyle, Ki- kat 'seçkin' oldukları kendi tanrılarınca onaylanmış olan Yahu­
lise-Realizm'i egemendi ve buna göre de 'Akıl' değil, 'Tanrısal- dilerden etkilenmişlerdi). Muhammed ise BUGÜN'ü değiştir­
İrade' Gerçek'ti. O günlerin Hıristiyanlığına göre 'İnsan' sadece meye uğraşıyordu; yeni bir 'düzen' kurmak istiyordu. Kuran'da
bir 'Suret'ten ibaretti, o kadar. Oysa Kuran'da, dikkat edilirse, aynen şöyle yazılmıştır:
kendilerine hitap edilen hep somut bireylerdir, yani Muham-
"Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helal şeylerden yiyin, şeytana
med'dir ve/veya inanmış -ya da inanmamış- 'İnsanlar/Birey-
ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size
ler'dir. Hıristiyanlık'ta bilindiği üzere Tanrı'nm biricik oğlu -ya
kötülüğü, hayasızlığı, Allah'a karşı da bilmediğiniz şeyi söylemenizi emre­
da bazı yorumlara göre ta kendisi- 'zavallı' insanları 'Doğru
der. Onlara; 'Allah'ın indirdiğine uyun' denilince, 'Hayır, atalarımızı ya­
Yol'a davet etmektedir; sonra da onlar adına acı ve işkence çe­
par bulduğumuz şeye uyarız derler; ya alaları bir şey akledemeyen ve doğ­
kerek ölmektedir. Bu düşsel orientasyona karşı Muhammed, ha­ ru yoldan olmayan kimseler idiyseler."14 "Böylece sizi insanlara şahid ve
yatın bilfiil içindedir. Ticaret yapmaktadır, savaşmaktadır, ev­ örnek olmanız için tam ortada bulunan bir ümmet kıldık. Peygamber de si­
lenmekte, çocuk sahibi olmakta, düşünmekte ve eylemlerde bu­ ze şahid ve örnektir."15
lunmaktadır. Tıpkı tüm insanlar -özel olarak da tüm Araplar-
gibidir. Bu nedenledir ki, M. Watt, İslam dininin çöl Araplarmın Yüzyıllardır 'ata'larını taklitle yetinen, bu nedenle de diğer
değil, gerçekte ayaklan dünyaya basan tüccarların dini olduğu inanç topluluklarıyla hiçbir alanda rekabet edemez duruma
görüşündedir. 12 düşmüş olan Arapları, daima düşmanca karşıladıkları özgün ve
İslam dini, Hıristiyanlığın tersine 'Monastisizm'e karşıdır.
13
yeni fikirlere çağırmak ve onlardan bu 'yeni'ye kesin itaat ve
Bu nedenle de Kilise Babaları tarafından 'Anti-Christ' olarak gö­ iman göstermelerini istemek pek kolay bir girişim değildir, sa­
rülmüş ve gösterilmiştir. Gerçekten de İslam dini Manastır iba­ nırım. Muhammed bunu başarmıştı. Öylesine başarmıştır ki,
detinden değil, 'Zühd'den yanadır. İslam'da birey, son tahlilde çok kısa bir süre içinde aynı İnanç Birliği içinde toplanan Arap­
'Takva'dan yargılanır/değerlendirilir, ibadetinden değil. lar bir yandan etki alanlarını, diğer yandan da egemenlik alan­
larını İspanya'dan Hazar Denizi kıyılarına kadar yayabilmişler-
dir. Muhammed öldüğü sırada (632) sadece Mekke, Medine,
* Sosyalist düşünür Auguste Bebel, 1883'te yayınlanan Hz. Muhammed ve is­
lam Kültürü (Türkçesi: Veysel Atayman, Süreç Yay., 1987) adlı kitabında bu Neşed, Taif, Okaş, Bedr, Ceber bölgelerinde etkili ve egemen
akılcılığı derinlemesine incelemiş ve İslami Kültürün, Hıristiyan Kültü­ olan İslamiyet, Ebu Bekir (634) döneminde İran sınırlarına da­
rü'nden çok daha insanlığın yararına olduğunu belirtmiştir. Özellikle bkz.
s. 99-103.
yanmıştı. 656'da ise Tunus ve Hazar kıyılarına uzanmış, 661-750

www.çizgiliforum.com
20 Laiklik Aytunç Altmdal 21

yıllanndaysa İspanya'dan Fransa'ya geçerek Rhöne (Arles) kıyı­ 'Çağdaş uygarlık düzeyi' denilen etik, estetik, düşünsel vd.
16
sına dayanmıştır. Bu dönemde Arap dünyasının ticaret haya­ standartlar anlaşılıyorsa -ve sadece bunlarla smırlandırılıyor-
tında da büyük bir gelişme olmuş ve Araplar göz kamaştırıcı sa-, kuşkusuz Kuran'da 'Seküler' öğeler yoktur. Ama eğer 'Se-
zenginlikleriyle Hıristiyan Batı dünyasının husumet ve garezini külarizm'i bireyin önemsenişi ve kendisi hakkında özgür ira­
üstlerinde toplamışlardır. Nedir ki, bununla kalınmamıştır. desiyle ÖZEL KARARLAR ALABİLMESİ VE DİNSEL DOG­
Araplar, felsefe, sanat, edebiyat ve bilimde -özellikle astronomi MALARDAN AYRI OLARAK cismani/dünyevi yaşamını ör-
ve matematikte- Hıristiyan dünyasını geçmişler ve yoğun tarz­ gütleyebilmesi ve sürdürebilmesi olarak anlıyorsak, o zaman
17
da etkilemişlerdir. Kuran'da, çok şaşırtıcı gelecek ama tıpkı T.C. Anayasası'nm
Özetlersek, İslamiyet, getirdiği yeni unsurlarla değerlendiril­ BAŞLANGIÇ bölümüne benzer tarzda, ama '... Şeriat'ın gereği
diği takdirde devrimci (inkılapçı anlammda) niteliği olan bir olarak' Sekülarizm vardır. Nasıl mı? Görelim.
inanç olarak ele alınabilir. Şöyle ki, esas itibariyle İslam, Anaya­
sası olan bir inanç sistemidir. İslam'ın Anayasası Şeriat'tır ve bu 1) Kuran'da insan(lar)dan öncelikle kendi kendilerine 'dü­
da bireyin yaşam tarzını düzenler ve yönlendirir. Dolayısıyladır şünmeleri ve akıl etmeleri' istenmektedir (NOT:
ki, Şeriat'ın üstünlüğüne bağlı olan Ortodoks Müslümanlarca Kuran'daki surelerin hemen hepsinde bu tema işlenmiş­
-örneğin Hanefi, Hanbeli- İslamiyet diğer dinler gibi bir 'Tek- tir, onun için örnek vermiyorum). Allah'ın tekliğine ve
tanrılı' din değil, ve/fakat aynı zamanda bir yaşama tarzıdır. İs­ varlığına inanmalarının istenişi bundan sonra gelmekte­
lamiyet'te Şeriat'ın Devlet üstündeki etkisi tartışılmaz. Bu ne­ dir. Diğer bir anlatımla insan(Iar)dan 'Önce İnan, Sonra
denledir ki, İslami Devlet, esas itibariyle Şeriat Devleti'dir. Ve Öğren' değil, 'Önce Düşün/Akıl et, Sonra İnan' isten­
bu Devlet'in Anayasası da bizzat Allah tarafından yazdırılmış- mektedir. Dolayısıyladır ki Kuran'da insan(lar)dan akıl­
tır! Siyasi/ideolojik düzeyde İslam kesinlikle Radikal'dir. Top­ larının ve vicdanlarının -yani bilinçlerinin- yol gösterici­
lumsal olarak ise Gelenekçi'dir. Yeni -ilerici- görüşleri sadece liğine güvenmeleri istenmektedir. İnsanları doğru yola
kendi toplumsal geleneğine uyduğu takdirde benimser, aksi getirmek/çağırmak için onların akıllarına hitap eden sa­
halde 'yeni' ne denli kâr ve kazanç getirici olursa olsun redde­ yısız örnek ve kıyas olanağı verilmiştir. İnsan(lar)dan
dilmeye mahkûmdur; Şeriat'a aykırı olduğu için kabul edile­ bunlara bakarak sonuçlar çıkarmaları istenmektedir.
mez. Çünkü Şeriat Allah'ın açıklanmış iradesidir. Müslüman 2) Kuran'da her insan -Muhammed dahil- inancında sade­
cemaati denetler ama kendisi denetlenmez.' 1 8 Ve klasik gelene­ ce kendisinden sorumludur. Allah'tan başka hiçbir kişi
ğe göre Şeriat, her zaman ve her yerde geçerli olan her devlet ve -Allah kişi değil, tabii- veya kuruma 'kulluk' etmek zo­
toplumla çakışan (örtüşen) ebedi standartlar manzumesidir. 1 9 runluluğu yoktur - Muhammed'e bile. Hatta insan diler­
Dolayısıyladır ki Kuran ve Şeriat, birbirlerinden koparılamaz se, Allah'a dua ve ibadet de etmeyebilir. Çünkü Allah hiç­
bir bütünlük ve uyum içindedirler. bir şeye muhtaç değildir - tabiatıyla bir insanın dua ve
Bu kısa açıklamalardan sonra sorumuzu sorabiliriz: ibadetine de. Allah'a kulluk eden insanın dua ve ibadet
Kuran'da 'Seküler' öğeler var mıdır? etmesi sadece hayırlı bir uğraştır ve 'ecri' vardır, o kadar.
Eğer 'Sekülarizm', 'Çağdaşlaşmak'a indirgenmişse ve çağ- İnsanın asıl ereği çalışmasıdır, o olmalıdır.
daşlaşmacılıktan da son iki yüz yılın Batı Avrupa'sındaki -son 3) İsİam dininde zorlama yoktur. Başta Muhammed olmak
65 yılın SSCB'si ve son 40 yılın sosyalist ülkeleri hariç tutula­ üzere hiç kimse diğer bir kimseyi Müslüman olmaya zor­
rak- Yahudi-Hıristiyan geleneğinin ortaya çıkardığı ve adına layamaz. İslamiyet'i seçiş tamamen bireyin özgür iradesi-
22 Laiklik Aytunç Altındal 23

ne bırakılmıştır - Kuran'da. Muhammed ise sadece bir lam oldunuz mu?' de, şayet İslam oldularsa doğru yola
'tebliğci'dir, o kadar. O da hiç kimseyi zorlayamaz Müs­ girmişlerdir, yüz çevirirlerse sana yalnız tebliğ etmek
lüman olmaya. düşer. Allah Kullarını görür." 24
. 4) Kuran'da insan(lar)dan Doğa'ya ve Evren'e bakarak 6) "Sizden önce neler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin
dersler çıkartmaları istenmektedir. Doğa'yı ve Evren'i de, yalancıların sonunun ne olduğuna bir bakın. Bu
inceleyen insan, Allah'ın yarattığı her varlığın diğerin­ Kuran, inananlara bir açıklama, sakmanlara yol göster­
den 'Farklı' olduğunu, ancak (Akıl edecek) kendisinin me ve bir öğüttür."
25

de 'Farklı' olduğunun (en şerefli mahlûk) bilincine ere­ 7) "Ey Muhammed! Allah yolunda savaş; sen ancak ken­
cektir. Dolayısıyladır ki, Kuran'da istenilen insan tipi, dinden sorumlusun."
26

'kendi varoluş bilincinin farkına varabilmiş' insan tipi­ 8) "Her biriniz için bir yol ve yöntem kıldık; eğer Allah di­
dir. Bu da İnsan'm bir 'Şey' (kendi-içinde-şey) olmaktan kseydi sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu, verdikleriy-
çıkıp bir 'Birey' (kendi-için-şey) haline geçebilmesi key­ le sizi denemesi içindir."
27

fiyetidir (NOT: Yahudilik'te ise tüm Yahudiler 'eşit' ama


9) "İnsanlara doğruluk rehberi geldiği zaman inanmaları­
diğer insanlardan farklı ve üstündürler. Çünkü onlar in­
na engel olan sadece 'Allah peygamber olarak bir insan
sanlar arasında KENDİ Tanrıları tarafından 'seçilmiş' in­
mı gönderdi?' demiş olmalarıdır. De ki, 'yeryüzünde
sanlardır. Kuran bu tür 'seçilmişlik, eşitlik ve üstünlük'
yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten
inanışlarına KESİN karşıdır, tıpkı kavmiyetçiliğe karşı
peygamber olarak bir melek gönderirdik'. De ki, 'Be­
olduğu gibi).
nimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter'." 2 8
10) "İnsan ancak çalıştığına erişir." 29
Şimdi saydığımız bu hususları aşağıya sadece on iki tanesini
11) "Allah hiçbir şeye muhtaç olmadığını ortaya koymuş­
alabildiğimiz örneklerden izleyelim. Tabiatıyla örnekleri en az
tur. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir im­
yirmi misli çoğullaştırmak mümkündür.
tihandır." 3 0
12) "Ey inanmış kullarım! Benim yarattığım yeryüzü geniş­
1) "Bizim yaptıklarımız kendimize, sizin yaptıklarınız da
tir. O halde güven içinde olacağınız yere gidip Bana kul­
kendinize aittir (...) Onlar geçmiş birer ümmettir. Kazan­
luk ediniz." 3 1
dıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. On­
ların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz." 2 0
İslamiyet'in kitabı Kuran'da, bir kez daha vurgulayalım ki,
2) "Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Hayırlı işlerde birbi-
somut insanlar vardır ve onlardan düşünmeleri istenmektedir.
rinizle yarışın." 21
Kuran'm hemen her suretinde birkaç kez bu insanlara hitap edi­
3) "Ey inananlar! Sizi rızıklandırdığımızın temizlerinden lerek, "Düşünmez misin(iz)?" ya da "Akıl etmez misin(iz)?" di­
yiyin; yalnız Allah'a kulluk ediyorsunuz, O'na şükre­
ye sorulur. Düşüncenin sınırları ise 'Şeriat gereği olarak' Al­
din." 2 2
lah'la sınırlı ve tanımlıdır. Ama Allah, her yerde ve her şeyde­
4) "Dinde zorlama yoktur." 2 3
dir. Öyleyse insanoğlu her şeyi düşünebilir; buna Allah'ın var­
5) "Ey Muhammed! Eğer seninle tartışmaya girişilirse, lığı ve yokluğu dahildir - bunun için hiçbir kul ya da kurumdan
'Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a verdim' de. icazet alması ya da emir alması gerekmez. Dahası, Muhammed
Kendilerine Kitap verenlere ve Kitapsızlara: 'Siz de İs-
sadece bir 'tebliğci'dir. İslamiyet'te sadece Allah'a kulluk var-

www.çizgiliforum.com
24 Laiklik Aytunç Altmdal 25

dır, Hıristiyanlık'ta olduğu gibi Kilise'ye ve Ruhbanlara kulluk da olacağını vurguladıktan sonra 'Kişi Hak ve Özgürlüklerine'
yoktur. Zaten bu nedenledir ki İslamiyet'te 'Ruhban/Clergy' gelerek ezcümle şöyle demektedir:
yoktur, olamaz da. "Papaz ve Keşişlerden vergi alınmayacaktır; kendi istekle­
Öte yandan İslami inanca göre, her yerde ve her şeyde olan riyle bir ödeme yapmaları dışında. Vergi zengin tüccardan ve
Allah, 'HAKK'tır. Müslüman da zaten 'Hakk'a kesin teslim ol­ balıkçının incisinden, madencinin değerli taşlarından, altının­
muş şahıs demektir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, dan ve gümüşünden ve diğer varlıklı ve zengin Hıristiyan-
Müslüman'ın herhangi bir kişiye ya da put'a ya da Tanrı'ya de­ lardan alınacaktır ve yıllık 12 şilini geçmeyecektir. (...) şahıslar­
ğil, sadece Allah'a (Hakk) teslimiyeti keyfiyetidir. O'na ulaşmak dan güçleri ve yeteneklerinin üstünde vergi taleb edilmeyecek­
için de her şahısa AYRI bir YOL ve YÖNTEM sunulmuştur; yo­ tir. Müslümanlarla birlikte düşmana karşı savaşa gitmeleri -Hı-
lunu ve yöntemini seçmekte Muhammed dahil her Müslüman ristiyanlardan- istenmeyecektir. Ama Müslümanlar onları ko­
sadece KENDİSİNDEN sorumludur. Her şahıs, malları -bunla­ rumak ve kollamakla yükümlü olacaklardır. Hıristiyanlar ve
rı ediniş tarzı- ve çocukları -onların rızkını temin- aracılığıyla Müslümanlar tasada ve kıvançta ortaktırlar. Hıristiyanlar kızla­
bir imtihana tabidir. Her şahıs ancak çalıştığına erişebilmekte, rını Müslümanlarla evlendirmek zorunda değildirler. Damat
zorla din edinmemektedir. Kendi yaptıkları kendine, başkasının adayı olmaları halinde sırf Hıristiyan oldukları için reddedilme­
yaptıkları da başkasmadır, vs. vs. yecekler ve taraflar kararlarını tamamen özgürce (on their free-
Tabiatıyla bu anlatılanların tümü Kuran'a göre böyledir. vvell and pleasure) vereceklerdir. En önemlisi, eğer bir Hıristi­
Muhammed ve dört halifesi döneminde bu kurallara en yakın yan kadın bir Müslüman'la evlenirse, kocası kendisine, dinine
gelebilecek uygulamalarda bulunulmuştur. Ama daha sonra, dilediği ve bildiği gibi ibadet edebilme serbestiyesini vermekle
özellikle de Emeviler döneminde bu hükümlerin yerlerini yükümlüdür. Müslüman koca bu yüzden Hıristiyan eşini boşa­
'despotik' ve keyfi uygulamalar almıştır. Ancak bunlar Mu- makla tehdit edemez, susturamaz." 3 2 (NOT: Bu mukavelenin ta­
hammed'i ve Kuran'ı bağlamazlar. Nitekim öylesine bağla­ mamı kitabın sonuna eklenmiştir. Dileyenler ayrıntıları izleye­
mazlar ki, Muhammed, Medine'ye Hicret'in dördüncü yılının bilirler.)
dördüncü ayının son gününde Hıristiyanlarla bir 'mukavele' Bunlara karşılık Muhammed'in isteği de Hıristiyanlardan İs­
kaleme almıştır. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin tanıklık­ lam'ın düşmanlarına yardımcı olmamaları, onlara evlerini ve
ları ile Hıristiyanlar ve Müslümanların önünde Muaviye tara­ kucaklarını açmamalarıdır. Muhammed, Müslümanlara tanın­
fından yazılan bu 'mukavele' Karmel Dağı'ndaki Fryars Ma- mış olan hak ve ödevleri, Müslümanların denetimindeki Hıris-
' nastırı'nda imzalanmıştır. Daha sonraki yıllarda Fransa'ya gö­ tiyanlara da tanımaktan çekinmemiştir. Kısacası Muhammed'e
türülerek Kraliyet Arşivi'nde saklanmıştır (NOT: İlginçtir ki, göre onlar da '... Şeriat'ın gereği olarak' Hıristiyan'dırlar (NOT:
Araplar bu 'mukavele'nin varlığını kabul ederlerken, Osman­ Yukarıdaki 8 numaralı ayet anımsansın).
lılar özellikle de 15. yüzyıldan itibaren Muhammed ile Hıristi­
Nedir ki, Muhammed'in kurduğu bu düzen ve getirdiği bu
yanlar arasında böyle bir anlaşma olduğunu kabul etmemiş­
anlayış, çok değil, elli yıl sonra büyük değişikliklere uğramıştır.
lerdir).
Daha sonraları Hıristiyan Batı'dan önce İslam'da bir tür Engi­
Bu mukavelede Muhammed kendi dininin temsilcisi oldu­ zisyon Mahkemesi kurulmuş ve en ünlü din bilginleri, başta İb-
ğunu ama Hıristiyanların da kendi inançlarına 'tam' bir özgür­ ni Hambel, buralarda yargılanmışlar, acı ve işkence çekmişler­
lükle sahip olabileceklerini ve onları ve onlara ait her tür mülk dir. Ama bu düzmece mahkemelerin İslamiyet'te yeri olmadığı
ve emtianın kendisinin ve tüm Müslümanların koruması altm- da kısa zamanda ortaya çıkarılmış ve egemenler tarafmdan yön-
Laiklik Aytunç Altındal 27
26

lendirilen bu mahkemeler yok edilmişler ve sorumluları da ağır ğümüz bazı özel kişi haklarına benzemektedirler." (Şahsi masu­
37
33
cezalara çarptırılmışlardır. (NOT: İslami Engizisyon Mahke­ niyet hakkı dahil)
mesi'ne 'Minha' deniliyordu. Bu, hicri 218-234 yılları arasındaki Prof. Bahri Savcı'nın sözünü ettiği anayasalar ve insan hak­
sorgu dönemidir.) \ N ları beyannameleri çağımızda tam anlamıyla 'Seküler' nitelikte­
İslam'da 'Minha'nm kurulabilmesi, Sedat'tan değil, 'Örfi ki belge ve anlaşmalardır. Günümüzden yaklaşık 1400 yıl önce
Hukuk'tan kaynaklanmıştı. Bu ise Allah'ın Yasası değil, egemen 'bireylere' çağımızın anayasalarmdaki ve insan hakları beyan­
kulların koydukları kurallar ve yasalar toplamıydı. Örfi Hukuk, namelerindeki 'Seküler' hüküm ve kararlara BENZER ÖZEL
İslam'da Batılı gözlemcilerin de belirttikleri gibi 34 'Lay' kadrola­ HAKLAR sağlamış/getirmiş olan inanç sistemi de İslamiyet'tir
rın elindeki ve uygulamasındaki hukuktu, Kuran'ın bizatihi ön­ ve onun kutsal kitabı Kuran'dır. Günümüzden 1400 yıl önce
gördüğü bir kurum değildi. Şeriat'a göre önce kitap (Kuran), Ku ran'da Allah, insanlardan 'Düşünmelerini ve Akıl etmeleri­
ondan sonra Sünnet (Gelenek), sonra İcma (Sehabe), sonra da ni' istemişti; 1986 yılında Türkiye'de 'Düşünce Suçu' gerekçe­
Kıyas geliyordu. Kıyas, tamamen 'Akla' dayanmaktaydı ve yar­ siyle on yıllarca -hatta yüzyıllarca- hapis cezasına çarptırılan­
gıç ya da yöneticinin konu/sorun hakkında akli bir sonuca var­ lar bulunduğu ve bu insanların acı ve işkence çektikleri anımsa-
ması gerekmekteydi. 35 nırsa ve 'Kıyaslanırsa', T.C. Devleti'ndeki bireysel-laik özgür­
lüklerle, İslam'ın KENDİNE ÖZGÜ -yani Şeriat'm gereği olan-
Kısaca, şu son yılların ünlü kavramı 'Cihat' üzerinde de dur­
'Sekülarizm'i arasındaki 'fark' çok daha iyi anlaşılır, kanısında­
mak gerekiyor. Bu kavrama, Batılı Basın'ın ya da Orientalistlerin
yım.*
'Bizlere' öğrettikleri tarzda bakarsak, bu kanlı bir Hıristiyan soy­
kırımı gibi gelir. Canavar, gerici ve ortaçağcı -çağdışı- Müslü­ Şimdi de Osmanlı Devleti'ndeki uygulamalara kısaca deği­
manlar kana susadıkları için, zavallı ve uygar Hıristiyanları kes­ nelim:
mektedirler vb. 'Cihat' kavramını dış ve iç anlamlarıyla ele alır­
sak; a) Dış anlamı itibariyle 'Cihat' İslam'ın savunulması anlamı­
na gelir. İslam, ölüm pahasına da olsa düşmana karşı savunula­ 2.2. OSMANLI DEVLETİ VE SEKÜLARİZM
caktır, b) 'Cihat', iç anlamı -esas anlamı- itibariyle kişinin nefsiy-
Hıristiyanlık öncesi Roma 'Pagan'dı, Grekler ise 'Politi-
le yaptığı ve yapacağı mücadeledir. Her Müslüman kendisiyle
kon'dular. Bu iki 'şehirli' tipe karşılık, İslamiyet-öncesinde
'Cihat' halindedir. Ve Muhammed'e göre 'İslami Cihat'm önemi
Türkler (Türkik kavimler) 'Nomadik', Normanlar, Hunlar, Got-
bundandır. Muhammed'e göre dış anlamıyla 'Cihat' az kutsal
lar, Vandallar, Tötonlar, Saxonlar vd. 'Barbarik' topluluklardı.
bir savaştır; asıl büyük ve kutsal olan iç anlamındaki 'Cihat'tır. 36
Bu dört değişik kategori, aynı zamanda dört değişik yaşama tar­
'Cihat'ı dış anlamıyla mutlaklaştıran ilk devlet Emeviler olmuş­
zını ve anlayışını temsil ederler. Bir 'Pagan' için 'özel mülkiyet'
tur, ondan sonra ise en geniş çapta Osmanlılar yaymışlardır.
ne denli önemliyse, bir 'Politikon'için özel mülkiyetin kendisinden
Çıkan sonuç şudur ki, Kuran'a ve Şeriat'a göre, bireye, o çağ­ çok onun iktidarla olan bağlantısı, yani ideolojik/siyasal yansımaları o
ların Hıristiyanlığında ve Yahudiliği'nde olmayan bir serbesti kadar önemlidir. Roma'da bir Pagan, özel mülkiyetini yitirse bi-
alanı tanınmıştır. Prof. Bahri Savcı'nm da belirttiği gibi, "İslami­
yet, önce hayat tarzını hırsızlıktan, intikamdan alıkoyucu, uzak­ * Şimdi 1994'teyiz. 24 Temmuz'da Lozan'ın 71. ve basından sansürün kaldırı­
laştırıcı; hırsızlığı, intikamı, gasbı reddedici; başkasının hakkı­ lışının 86. yıldönümleri kutlandı! Yapılan açıklamalara göre T.C. cezaevle­
rinde tam 91 gazeteci ve yazar düşünce suçluları olarak günlerini doldur­
na, mülkiyetine riayet ettirici bir hukuk telakkisi getirmiştir ki, maktaydılar. Osmanlı'nın hiçbir döneminde bu kadar çok sayıda düşünce
bunlar bugün anayasalarda ve haklar beyannamelerinde gördü- ve fikir suçlusu hapishaneye düşmemişti.

www.çizgiliforum.com
28 Laiklik Aytunç Altındal 29

le yine Tagan'dı (şehirliydi); Grekler'de ise özel mülkiyetini yi­ Özellikle son kırk yılın en çok sorulan sorularından biri, na­
tiren Politikon, toplumsal statüsünü de -yani iktidarmı- yitiri- sıl olup da bu küçük beyliğin yüzyıllar sürecek bir imparatorlu­
yordu. Paganlar için 'Res-Publica', yani 'kamuya-ait-oluş' ğu kurabilmiş olmasıdır. Gerçekten de son derece önemli bir so­
(Cumhuriyet) fikri önemliyken, siyasal düzeyde Politikon için rudur bu. Ve bu soruya verilmiş çeşitli yanıtlar vardır. Bunların
'demokrasi' (temsili hükümet) fikri önemliydi. Bir 'Barbar' için­ ayrıntılarına girmeden doğrudan doğruya şu söylenebilir: O dö­
se, bunların ikisi de son tahlilde 'bir anlam' ifade etmemektey­ nemde Osmanlılar, çok önemlidir ki, NESNEL AMAÇLARI
diler. Onun için en önemli değer 'şiddet'ti. Barbar 'şiddet'e tapı­ olan belki de TEK BEYLİK durumundaydılar. Diğer beylikler
yordu ve onları bir arada tutan 'şiddet dengesi'ydi. Bir Nomad için, önce EGEMENLİK VE SALTANAT mücadelesi geliyordu.
ise diğerlerinden şu hususlarda ayrılıyordu. 1) Nomad, Şiddet'e 1299'dan itibaren OSMANLI için bu sorunun kalmadığı ve bu­
değil, 'güç'e bağlılık duyuyordu, daima onu elde etmek çaba- nun yerini İslam'ı YAYMA ARACI'nın aldığı bellidir. Bu amaç,
smdaydı. 2) Nomad, esas itibariyle barbar gibi 'yağmacı' (plun­ Nomadik-Panteist yapıya ve geçmişe de uyuyordu. Osmanlılar
der) değil, 'toplayıcı-avcı' idi. 3) Nomad, Politikon gibi 'köle sa­ kendilerinin Selçuklu Devleti'nin bir ve tek vârisi ve temsilcisi
hibi' değil, yerine ve zamanına göre kendisi 'köle' olabilen şa­ olamayacaklarının bilincindeydiler. Dağılan bir devletin güçsüz
hıstı. 4) Nomad, Pagan gibi 'Politeist' değil, 'Panteist'ti (evreni üyeleri olup, yeniden başkalarının buyruğu altına girmektense
üstün bir İradi Güç'ün yarattığı ve yönettiği fikri). 5) Askeri ya­ göreceli olarak uzak, küçük bir beylikte özerk bir yönetim kur­
pısı itibariyle Barbar, .'Para-Militer' bünyedeyken; Nomad, her mak çok daha tutarlı bir davranıştı. Bu nedenledir ki, Osmanlı­
zaman 'Düzenli-Ordu' özlemindeydi. 6) Pagan ve Politikon için lar diğer beylikler gibi EGEMENLİK VE SALTANAT mücade­
'servet ve zenginlik' ne denli önemliyse, Nomad için 'töre ve lesine girmediler - giremediler. Buna karşılık Anadolu'da İsla­
yurt' o denli önemliydi. mi güçlerin birliğini sağlamak için esas hedefin bu olması gerek­
Türkler İslamiyet'e bağlanıncaya kadar -ki bu 11. yüzyılın tiğini açıkladılar. Bu sayede de Anadolu'daki yozlaşmamış tüm
sonlarıyla 12. yüzyılın başlarma rastlar, İslamiyet'in çıkışından GAZİLERİ bünyelerinde toplamayı başardılar çok kısa bir süre­
yaklaşık 500-550 yıl sonra- Nomadik karakterlerini korudular. 38 de. Söz konusu GAZİLER için 'kâfirlerin' tutsak edilmeleri çok
İslamiyet'i benimseyişlerinden sonraki yüz yıl boyunca da büyük 'sevap'tı. Ama Halil İnalcık'm da belirttiği gibi, birçokla­
Araplara, Acemlere ve İslami güçlere paralı askerler ve köleler rı için bu tutsakların satılarak 'para' getirmeleri de çok önemliy­
olarak hizmet verdiler. di. 40 'Fetret' döneminin anarşisinden, diğer bir anlatımla
13. yüzyıla gelindiğinde Anadolu'da tam bir 'Fetret' (belki AMAÇSIZLIĞINDAN kendisini kurtarıp, NESNEL bir AMAÇ
düzensizlik, anarşik denebilir) dönemi yaşanıyordu. Bir yandan uğruna cihat etmek, İslamiyet'in esası ve Allah'ın 'açıklanmış
Moğollarm önlerine katıp sürdükleri Türkmen boyları, diğer iradesi, Şeriat'm önkoşuluydu. Müslüman olduğunu beyan
yandan Bizans'm kendilerini güvence altında tutabilme çabala­ eden her 'Er' önce bu amaca hizmetle yükümlüydü. Yeryüzü ni­
rı, 4. Haçlı Seferi sırasında çöküşü ve 1261'de Paleólogos tarafın­ metleri -bu arada EGEMENLİK ve MÜLK edinmecilik- geçici
dan yeniden zaptı, Selçukluların çözülüşü ile çeşitli din, dil, soy bir hevesti, aslolan, kalıcı olan Allah'tı ve ona Kulluk'tu. Osman
ve renkten insanların özellikle Anadolu'ya ve Anadolu içlerine Gazi'nin ve Osmanlı Beyliği'nin İslami öğretiye sahip çıkmaları
dağılan göçleri bu dönemin en belirgin özellikleridir. Bu büyük onların İslami öğretiyi çok iyi bilmelerinden ileri gelmiyordu.
ve kanlı göç eylemleri
39
sırasında Anadolu'da çeşitli beylikler Hatta şu bile söylenebilir, Osmanlılar İslamiyet'in ne olup olma­
kurulmuştu. Sakarya dolaylarındaki minik Osmanlı Beyliği de dığını diğer köklü beyliklere ve devletlere oranla belki de en az
bunlardan biriydi. bilenlerdi. Ancak diğerlerinden ayrıldıkları husus 'egemen-
30 Laiklik Aytunç Altmdal 31

lik/iktidar' sorunuydu. Diğerleri 'saltanat ve iktidar' mücadele­ kik Devletler bu iki konuda Çin modelini uygulamışlardı. Zapt
si vererek hem kendilerini hem de Anadolu'daki İslamiyet'i za­ edilen topraklarda yaşayan insanları kültürel asimilasyona tabi
yıflatıyorlardı. Osmanlı kendini bunlardan uzak tuttu. Askeri tutmak ve bunları 'merkeziyetçi, mutlakiyetçi' bir anlayışla yö­
eylemlerini, kendini en güçlü hissettiği döneme kadar Batı'ya netmek fikri ve bunun bir devlet ideolojisi olarak kabulü, ilkin
yöneltti. Osmanlı İstanbul'u zapt ettiği sırada bile Anadolu'ya İÖ 3. yüzyılda Çin'de ortaya çıkmıştı. Orta Asya kökenli devlet­
tam ve mutlak anlamda sahip ve egemen olmamıştı. Osmanlı'yı lerin hemen hepsi bu kurala uymuşlardı, denilebilir. Emevi ve
diğerlerinden ayıran bir özellik de, İslami gelenek gereği olarak, Abbasi gibi güçlü İslam devletleri ise bunu İslami Cihat anlayı­
tıpkı Muhammed'in döneminde olduğu gibi Beyliği -bir anlam­ şına uygun bir dış politika olarak yorumlamış ve uygulamışlar­
da Cemaati- ilgilendiren her konuda 'Aşiret'in tüm üyelerinin dı. Osmanlılar ise, başlangıçta 'Kültürel Asimilasyon' tezine de­
alınacak kararlara doğrudan katılmalarını öngörmesiydi. Diğer ğil, ilginçtir, 'Kültürel Katılım/Participation' tezine dayandılar.
beyliklerde ise bu 'çoktan' terk edilmiş bir yöntemdi ve Selçuk­ Ele geçirdikleri topraklarda yaşayan, özellikle Hıristiyan cema­
lu -daha önce de Emevi ve Abbasi örnek alınarak- sultanlarının ati ve onların gelenek ve göreneklerine sahip çıktılar, koruma­
'merkeziyetçi, mutlakiyetçi' yönetim tarzını benimsemişti. Os­ ları altına aldılar ve onları yönetime 'katılmaya' çağırdılar; sa­
manlı küçük olmasına rağmen, Muhammed'in yöntemini izledi. dece dinsel nedenlerle dıştalamadılar. Bu tavır Osmanlılara
Aşiret'in her bireyini kararlara katılmaya çağırdı, gerekli gördü­ kendileri için yeni kültürleri ve anlayışları edinebilme olanağı
ğü alanlarda Hıristiyanlık'la diyalog kurdu, hatta onları düş­ sağladı (NOT: Selçuklular da özellikle evlilik ve ticari ilişkile­
manlarına karşı korudu, somut anlaşmalar yaptı. Bunlardan rinde benzer yolu izlemişlerdi. Osmanlı bunu Selçuklulardan
hiçbiri Acem, Emevi ve Abbasi geleneğine bağlı Müslümanlar- tevarüs etmişti, denilebilir). Yönetim anlayışı itibariyle de Os­
ca onaylanmadı - ama sonunda tümü Osmanlı'ya boyun eğdi. manlılar, Fatih dönemine kadar 'merkeziyetçi, mutlakiyetçi' an­
İslamiyet'i yaymak ve Allah'ın açıklanmış iradesini yeryüzünde layışı değil, bir anlamda 'çoğulculuğu' uyguladılar. Çeşitli ko­
egemen kılmak AMACIYLA savaşan -cihat eden- Müslüman­ nularda Hıristiyanlarla işbirliği yapmaktan ve onlarca öne sü­
lar, Osmanlı sancağıyla başarıya ulaştılar; diğerleri hizip ve ik­ rülen fikirleri benimseyerek birlikte eylemlere girmekten çekin­
tidar kavgalarıyla bölünüp yok olurken, Osmanlı dünya tarihi­ mediler, kaçınmadılar. Kısacası, yabancı kültürlere, deneylere
nin en güçlü ve çokuluslu imparatorluğunu kuruyordu. Mu­ ve fikirlere açık olmaları ile yönetimde çoğulculuğu uygulama­
hammed'in Arapların 'Cahiliye' döneminden evrensel bir din ları Osmanlı'yı başarıya götüren etkenlerin başında gelirler. Öte
çıkartısı gibi, Osmanlılar da Anadolu'daki 'Fetret' döneminden yandan Osmanlı toplumu gelip geçmiş tüm devletleşmiş top­
evrensel bir devlet çıkarttılar. Çünkü çöken, yozlaşan ve çürü­ lumlar gibi sınıflı bir toplumdur. Çünkü Devlet'in olduğu yer­
yen 'üretim ve kavramlar'm yerini, daima bir üst düzeydeki ik­ de sınıf(lar) vardır. Dolayısıyla Osmanlı toplumunun bu bakım­
tisadi, siyasal, toplumsal, tarihsel -dolayısıyla dinsel ve kültü­ dan atipik bir yönü yoktur. Gelmiş geçmiş devletlerin iktisadi-
rel- örgütlenmelerin alması/alışı bir kural gereğidir, rastlantı siyasi örgütlenişlerine ve toplumsal-tarihlerine uygun bir yapı­
değil. dadır Osmanlı. Ancak bir toplumda 'sınıflar'ın varlığı, o toplu­
Kuruluş dönemindeki Osmanlı Devleti'nin diğer beylikler­ mun mutlaka ve kesinlikle diğer toplumlarla aynı gelişmeleri
den ve geçmişteki diğer Türkik Devletlerden ve İslami Devlet­ yaşayacağının belirtisi değildir. Bu da bir kuraldır. Diğer bir an­
lerden ayıran iki önemli husus daha vardır. Bunlardan biri latımla, devletleşmiş toplumların tümünde 'sınıflar' vardır
'Kültürel Asimilasyon' sorunu, diğeri de 'Yönetim Anlayı­ ve/fakat bunların arasmdaki mücadele -ve yapısallık mutlaka
şı/Zihniyeti' sorunudur. 13. yüzyıla kadar kurulmuş olan Tür- birbirinin aynısı veya eşi değildir- 'farklı'dır. Yani sınıflar var-

www.çizgiliforum.com
32 Laiklik Aytunç Altmdal 33

dır, ama bunların ortaya çıkışları, toplumsal bünyeleri farklıdır. de olan bir devlet adamıydı. Kendi gücünü denetleyen, gerçek­
Örneğin Hindistan'da, Türkiye'de ve İngiltere'de sınıflar var­ te 'Şeriat' tı. Genellikle Despotik olarak nitelendirilen Osmanlı
dır. Ancak bunların yapıları son tahlilde farklıdır. Tabiatıyla padişahları, dolayısıyladır ki Amerikalı bir bilim adamı A. H.
söz konusu ülkelerdeki sınıfsal bilinç yerleşmiştir. Türkiye'de Lybyer'in de belirttiği gibi, 'sınırlı despotizm'in uygulayıcıları
ise, Kıvılcımlı'nm da belirttiği gibi, "Sınıflar vardır ama sınıfsal olabiliyorlardı en fazla'. 42 Aynı araştırmacıya göre, bu üstün ya­
bilinç henüz yoktur." 4 1 Hindistan'da ise, sınıflar, özellikle 'din­ sa -Şeriat- gereği olarak Padişah, Hıristiyan kullarını din de­
sel inançlar'm gereği olarak vardırlar. Kısacası, İngiltere'de bi­ ğiştirmeye zorlayamamakta, fazla vergi alamamakta, kendi ba­
reyler, toplumlarındaki iktisadi ve siyasal yerlerinin ve rolleri­ şına kati kararları verememekte ya da savaş çıkartamamaktay-
nin bilincinde olarak belirli sınıfların üyeleri olurlarken, Hin­ dı. 43 Diğer bir deyişle, Padişah istese dahi, kuramsal olarak, Hı-
distan'da, egemen dinsel inançlara ve geleneklere göre sınıfla­ ristiyanları ve diğer dinlerden olanları korumakta olan İslami
rın üyeleri olmuşlardır - üretim faaliyeti içindeki yerlerine ve 'Şeriat'a aykırı davranışlar sergilememekteydi (NOT: Batı'da
rollerine göre değil. ise, örneğin Fransa'da ve İspanya'da, Katolisizm, kendinden
Osmanlıların 'merkezi, mutlakiyetçi devlet' anlayışı düzeyi­ başka dine ve inanca hiçbir şekilde cevaz vermemişti yüzyıllar
ne ulaşmaları, Fatih Sultan Mehmet döneminde olmuştur. Diğer boyunca).
bir deyişle, Osmanlılar ilk kez onun saltanatı döneminde mo- Bu ilginç Despotizm'den çıkan sonuç şudur ki, Padişah
narşik anlamında Devletleşmişlerdir. İlk kez onun döneminde, (despot diyelim) ne yaparsa yapsın, kuruluşunda 'çoğulcu'luk
Allah'ın 'açıklanmış iradesi Şeriat'a koşut olarak 'Egemen Sul- ve 'katılımcı'lık yatan bir imparatorluğu yönetmekle yükümlü
tan'ın açıklanmış iradesi' diye nitelendirebileceğimiz 'Kanunna­ ve sorumluydu. Karışık ve değişik kültürlerden ve kökenler­
me' yayınlanmıştır. Fatih'in Kanunnamesi 'özü', 'görünüşü' den gelen milyonlarca insanı 'birlik' halinde tutmaktı asıl gö­
(manifestation), 'içeriği' ve 'biçimi' itibariyle, daha önceki İsla- revi. Ancak bu görevi yerine getirdiği takdirde 'Şeriat'a, dola­
mi devletlerdeki 'örfi' Hukuk'tan farklı bir yapıdadır. Şöyle ki, yısıyla Allah'a kulluk görevini ifa etmiş sayılıyordu. Her Padi­
Kanunname'de 'öz' itibariyle 'kalıcı' olan hususlar ele alınmış­ şah karışık kültürleri ve onların temsilcilerini -hangi inançtan
tır; bunlar üretim -yani iktisadi altyapı- ilişkileridir. Kanunna­ olurlarsa olsunlar- dinlemek ve korumak zorundaydı. Hatta
me, bu 'öz'ün -üretim ilişkilerinin- siyasal üst yapı tarafından bazen durum aleyhine bile olsa, Osmanlı padişahları Osman
düzenlenişini yansıtır, manifeste eder. Kanunname, 'içerik'i iti­ Gazi'den bu yana bir geleneği sürdürmüşlerdir. Şöyle ki, daha
bariyle yeniden-düzenlenmiş olan üretim ilişkilerinin toplumda önce de belirttiğimiz gibi, Osman Gazi'nin başarıya ulaşma­
nasıl 'uygulanacağı'nı ortaya koyar. Kanunname, 'biçim'i itiba­ sında, sadece Müslümanların değil, Hıristiyanların da payı
riyle, siyasal yapı tarafından yeniden-düzenlenmiş olan üretim vardı. Çeşitli iktisadi ve siyasal mülahazalarla Osman Gazi'yi
ilişkilerinin -alt yapısının- toplumda uygulanışıyla birlikte edi­ destekleyen Bizans tekfurları ve diğer Hıristiyan cemaatleri
nilecek olan 'tarihsel biçimlenişi /formation' çizer. vardı. Osman Gazi, bunlarla istişare etmeden önemli kararlar
Bu özelliklerinden dolayıdır ki, Fatih'in Kanunnamesi İs­ veremezdi. Osmanlı padişahları, esasları itibariyle, değişik
lam'daki benzeri örfi hukuk gibi 'keyfi' ve 'karakuşi' değil, kültürlerin ve inançların koruyucuları olduklarını hiçbir za­
'akılcı'dır. Deneyimselliği ve yönetimi vardır. Uzun ömürlü ve man unutmadılar. Osmanlı toplumunda, her dönemde değişik
bağlayıcı oluşu bundandır. fikirler 'bir arada' bulunabilmişti. Bazı İslami Rafızi hareketler
Nedir ki, 'Kanunname', 'Şeriat' üstünde, ona egemen veya dışındaki fikir ve eylem akımlarına Osmanlı padişahları 'ce-
faik bir güç değildir. Fatih, kendi gücünün sınırlarının bilincin- berrut' davranmadılar. Hatta bunların temsilcilerine korunma
34 Laiklik Aytunç Altmdal 35

ve kolaylıklar da sağladılar. Daha da önemlisi, görüşlerini ya- yönettiği gibi, alacaklarını tahsil edemediği için Padişa-
yabilmeleri için olanaklar bile verdiler. Örneğin, Avrupa'da h'a başvurarak Hıristiyanlara ticari boykot uygulatmıştı.
Katoliklere karşı dinsel özgürlüğü savunan Protestanları des­ Ayrıca 1555'te II. Henry'nin - F r a n s a ' d a - faizleri
teklediler. %12'den %16'ya çıkarması üzerine, tüccarlara özenen
Öte yandan, bilindiği gibi Osmanlı ordusunda ve yönetimin­ birçok Osmanlı paşası da bunlara yatırım yapmışlardı.
de de 'çoğulculuk' ilkesi geçerliydi. Özellikle de 'Devşirme' sis­ Aynı dönemdeki bir başka Yahudi kadın tüccarın, Ester
teminde değişik kültürlerden gelen insanlar yer almaktaydılar. Kyra'nm da, ticaret aracılığıyla edindiği çok büyük bir
Bunlar Osmanlı İmparatörluğu'nun yönetiminde ve saltanatın­ serveti vardı (NOT: 1990'lar Türkiye'sinde değil, Avru­
da da etkili olmuşlardı (Örneğin Sokollu, Mimar Sinan vd.). Kı­ pa'sında bile bu iki Yahudi kadın kadar, kendi başlarına
sacası, Osmanlılar, Lybyer'in de gösterdiği gibi sadece kılıçla kararlar alarak, o denli büyük çapta ticaret yapabilen ka­
başarıya ulaşmış değillerdi, onları başarıya ulaştıran tüm Akde­ dın tüccar yoktur. Osmanlı Devleti bunları sadece koru­
niz'in gelmiş geçmiş tüm kültürüne ve yaşama tarzlarına sahip makla kalmamış, aynı zamanda ticaretlerini artırabilme­
44
çıkmış -buna vâris olmuş- olmalarıydı. leri için her türlü olanağı da sağlamıştı. Osmanlı'da bu
Gerçekten de, Osmanlılar Latin-Grek kültürünün doğrudan anlayış, Fatih döneminde yerleşmiş ve sürdürülmüştür.
temsilcileriydiler - İslamiyet aracılığıyla. İslamiyet, ünlü Latin- Osmanlı, tüccarları ve ticareti EN ÇOK KORUMUŞ, on­
Grek ve Aramanik kültürlerin içinden çıkmış yeni bir sentezdi. lara bir anlamda sınırsız hareket alanı sağlamış olan bir
Onların inkârı durumundaydı. Örneğin 17. yüzyılın Osmanlı devletti ve İnalcık'ın da belirttiği gibi, çıkarlarının bun­
toplumunda yönetici kadrolar, Latin-Grek kültürünü belki bu­ da olduğunu ÇOK İYİ biliyordu). Kısacası Osmanlı'da
günkü (2000'li yıllar) yönetici kadrolardan çok daha derinleme­ tüccarlar, Şeriat'a değil, 'Seküler' nitelikteki 'Lay' kadro­
sine biliyorlardı. Tanzimat'a kadar da bu böyle oldu. Tanzimat larca yönlendirilen yasalara, hükümlere ve kurallara ta-
Dönemi'nde ise tartışma değişik bir boyut kazandı. Buna az biydiler. Bunlar ise, tüccarı korumak amacıyla kaleme
sonra değineceğiz. Şimdi 'Tanzimat'a kadar olan dönemlerdeki alınmış hükümlerdi. Çünkü Şeriat'a göre haram sayılan
uygulamalı 'Sekülarizm'i sezinleyebilmemiz hususunda bize 'faiz' olmadığı takdirde tüccar da olamazdı. Şeriat ise,
ışık tutacaklardır. 'faizcilik' ve 'tefecilik' yapanlara uygulanıyordu. Buna
rağmen Osmanlı toplumunda 'faizcilik' de 'tefecilik' de
1) Osmanlı toplumunda bir Ruhban sınıfı yoktu. Dolayısıy­ vardı. Özellikle düşük ayarlı paralar, ticaret ve siyaset
la Müslüman bireylerin Ruhbanlara kulluk etmek gibi bir hayatında önemli rol oynuyordu (NOT: 12. ve 13. yüz­
yükümlülükleri de yoktu. yılda özellikle İngiltere'de sahte para ve düşük ayarlı pa­
2) Osmanlı toplumunda 'Ticaret Helal' kabul edilmişti. ra basımı yaygındı. Çünkü ülkede 40'tan fazla darphane
'Hisba' gereği 45
hakkaniyete uygun olan değeri İmam ta­ ve yüzlerce 'paracı' (moneyer) vardı. Düşük ayarlı para
yin ediyordu. 'Hisba' tüccara değil, loncalara uygulan­ basmanın cezası İngiltere'de, şaşırtıcı gelecek ama sağ
maktaydı. Tüccar, 'Riba'ya (öldürücü faiz) giremezdi, o elin kesilmesi şeklinde tecelli ediyordu! Tıpkı İslam Şeri­
kadar. Bunun dışında her türlü alışverişte kendi adına, atı'nda olduğu gibi!!! Örneğin I. Henry, düşük ayarlı pa­
dinsel zorlamalardan bağımsızca kararlar alabilmekte, ra basanları VVinchester'da toplayıp 1125 yılının yılba­
ortaklıklar kurabilmekteydi. Örneğin ünlü İspanyol Ya- şında tam on iki gün süren törenlerle sağ ellerini kestir­
hudisi Dona Garcia adlı kadın, tüm ticari işlerini kendi mişti). 4 6

www.çizgiliforum.com
Laiklik Aytunç Altındal 37

3) Osmanlı toplumunda, diğer dinlere ve inançlara AVKU- rin'dir.' Bunlar, diyor Rycaut, Saray'da ve Harem'de bile
pa'da -örneğin İngiltere'de, Fransa'da, İspanya'da- ol­ taraftarlar edinmişlerdi. Ve -dikkat, en önemlisi geliyor-
madığı kadar bağımsızlık ve özerklik tanınmıştı. Çeşitli tekil varlıklar, gördüğümüz ve hayranlık duyduğumuz
inançlar, hatta padişahın huzurunda dile getirilebiliyor- semavi düzenin yönlendiricileridir; Gökler (Heavens),
lardı. İlginç bir örnek aktaralım. Mary Fisher, Yorkshirelı Güneş, Ay ve Yıldızlar hep böyledirler ve HAREKET ha­
bir İngiliz kadınıydı. 17. yüzyılın başlarında ortaya çıkan lindedirler, şeklindeki mantıkdışı(î) bir görüşle taraftarlar
yeni bir Hıristiyan mezhebine, Quaker inancasına bağlan­ toplamışlardı, diyor Rycaut. 4 8 "Yeryüzünde böyle resmi
mıştı. Bu yüzden işkence görmüş, hapse atılmıştı ve taş­ bir Ateizm bulunabileceğine hiç inanmazdım (I never co­
lanmıştı (aynen). Daha sonra hapisten çıkınca 1657 yılın­ uld believe that there was a formal Atheism in the world,
da Kudüs'e gitmek için yola koyulmuşken, İzmir'de ge­ concluding that the principle [of the being a God]...) diye
miden ayrılmış ve 'Türklerin Sultanını Quaker inancasına yazmış Rycaut - Müslüman Osmanlı başkenti İstan­
kazanmak isteğiyle' soluğu Padişah IV. Mehmed'in huzu­ bul'dan, 1660'larda.
runda almıştı. Antonia Fraser'in belirttiğine göre Mary 4) Osmanlı toplumundaki 'sınıfsal' ayrım Hıristiyan Batı
Fisher -35 yaşındaydı-, Sultan'a görüşlerini hiçbir baskı dünyasındaki gibi değildi. Soyluluk ve aile sınıf edin­
altında kalmadan açıklamış ve onu dinine davet etmişti! mekte etkili olmuyordu. Şöyle ki, Batı'da bir soylunun ço­
Fraser, asıl şaşırtıcı olanın, Sultan'm bir kadın ve Hıristi­ cuğu mutlaka soylu olurken, Osmanlı'da böyle bir kural
yan olmasma rağmen Mary Fisher'i dinlemesi, ona ko­ yoktu. Toplumda en alt tabakalardan gelen insanlar bile,
runması için emrine adamlar vermesi ve dinini yayabil­ Lybyer'in de belirttiği gibi, "Kişisel başarısını kanıtlaya­
mesi için İstanbul'a göndermesiydi, diyor. İstanbul'da bildiği takdirde toplumun yönetici sınıfı arasında kendi­
ise, İngiltere Büyükelçisi Sir Thomas Bendish, Quakerleri sine bir yer edinebiliyordu." 4 9 Kısacası, Osmanlı toplu­
Tanrının lanetli kulları' olarak değerlendiriyordu. Daha munda 'başarı' geleneksel olarak 'birey'indi. Yine
sonraki Büyükelçi Earl of Winchilsea ise İstanbul'u mer­ Lybyer'in belirttiğine göre, "Osmanlı Devleti'nde İslami­
kez edinen Quakerler için yazdığı bir raporda "Ulusumu­ yet kurumu temelde demokratikti." (The Moslem Institu­
zu Türklerin arasında gülünç ve rezil eden bu tip insan­ tion was fundamentally democratic.) Allah'ın huzurunda
lar derhal uzaklaştırılmalıdırlar," diyordu. 47 Bu soylu İn­ tüm müminler eşittiler, dolayısıyla her birinin yükselme
giliz, İstanbul'a geldikten sonra dört kez evlilik yapmıştı ve şan ve şöhret edinebilme şansları eşit olarak vardı.
ve yirmi dört çocuğu olmuştu! Onun sekreteri Paul Ryca- Lybyer, bunun Muhammed'in doktrinine bağlı bir daya­
ut Esq ise Osmanlı toplumu üzerine en ayrıntılı kitaplar­ nışma ve mükemmel bir uyumdan doğduğunu belirti­
dan birini yazmıştır. 1668'de İngiltere'de yayınlanan bu yor. 50
kitap kısa zamanda tüm Avrupa'da ilgi çekmişti. Rycaut, 5) Osmanlı toplumu, diğer devletleşmiş toplumlar gibi 'ver­
kitabında çok şaşırdığını 'itiraf etmek zorunda kaldığını gilerle ayakta duruyordu. Ama ilginç olan, Osmanlı
belirttiği iki de olay anlatmıştır. Bunlardan biri, Osmanlı Devleti'nde yürürlükte olan vergilerin hemen hiçbiri Os­
toplumunda ne kadar çok birbirine zıt fikrin bir arada bu­ manlılar tarafından (özgün olarak) keşfedilmiş değildi.
lunabildiği, diğeri de 'Ateizm'dir. Rycaut'nun anlattığına Osmanlı Devleti'nde yürürlükte olan vergilerin tamamı­
göre, 1660'larda İstanbul'da en güçlü mezhep, 'Ateizmi na yalanı, daha önce ve başka dinsel inanç sistemleri ta­
ve her Müslüman'm Allah olduğunu vaz eden Musr- rafından konulmuşlardı. Osmanlı bunları AYNEN koru-
Laiklik Aytunç Altmdal 39'

muş, sadece adlarını değiştirmekle yetinmişti. Dolayısıy- maktan, dolayısıyla 'düşünsel gelişmeyi' engellemekten
ladır ki, Osmanlı Devleti'nde vergi sistematiği, gerçekte yana olmamıştı hiçbir zaman. Osmanlı padişahları da en
ve Ortodoks anlamında, İslam Şeriat'ı tarafından konul­ az üç-dört yabancı dil bilirlerdi. Fatih döneminde devle­
muş değildi. Benzer şekilde, ağırlık ölçüleri ve takvim de tin resmi yazışmalarmda Bizansça ve Uygurca da kullanı­
Osmanlıların özgün keşifleri değildiler. Bunlar da başka lıyordu. II. Beyazıd döneminde ise resmi yazışmalarda en
kültürlerden alınmışlar, geliştirilerek kullanılmışlardı. çok Bizansc'a kullanılmıştı. Bir toplumun ÇOK-DİLLİ,
Çoğu İslami Şeriat'a uygun değildi - ama gündelik haya­ dolayısıyla ÇOK-FOLKLORLU, ÇOK SANATLI olmayı
tı belirleyen unsurlardı bunlar. Şimdi, takvimin, dirhe­ kendine esas tesis etmiş olması, o toplumda SEKÜLA-
min, verginin 'SekülarizmTe ilgisi ne, diye soranlar çıka­ RIZM'in bulunduğunun en belirgin göstergesidir. Os­
bilir. Bu hususların tümü de, 'Tektanrüı' dinlerden önce manlı toplumunda şiirde, sanatta ve gündelik yaşamda
Sektiler toplumlarca keşfedilmiş değerlerdirler. Diğer bir çeşitli dillerden türemiş olan kavramlar iç içe yaşamışlar­
deyişle, ilk kez Seküler ortamlarda ortaya çıkmış ve top­ dı. Osmanlı toplumunda insanlar ANADİLLERİ'ni kul­
lumlarca 'uygarlaşmanın' araçları olarak kullanılmış, be­ lanmaktan korkmadan konuşup, düşünebiliyorlardı. Kı­
nimsenmiş standartlardır. sacası, Osmanlı toplumunda bugünün T.C. Devleti'nde
6) Osmanlı toplumunda, özellikle Katolik mezhebinden olmayan bir DİL ÖZGÜRLÜĞÜ, dolayısıyla DÜŞÜNCE
olan Hıristiyan devletlerinden farklı bir SİVİLLEŞME ÖZGÜRLÜĞÜ ve YAZİ ÖZGÜRLÜĞÜ vardı.
vardı. 19. yüzyıldaki Tanzimat'a kadar Osmanlı toprakla­ 8) Osmanlı toplumunda egemen sınıf SAF bir IRKIN temsil­
rı başlıca iki yönetime bölünmüşlerdi, a) Sivil ve yasal cilerinden oluşmuyordu. Değişik toplumlardan gelen yö­
bölgeler, b) Askeri bölgeler. 51 Dolayısıyladır ki, SİVİL­ neticiler bir mozaik oluşturuyorlardı. Bu mozaikten bazı
LEŞME, temelinde TOPRAK'a ve en önemlisi dindışı adlar sayalım: Thomas Katavolinos, Rum (Müslim Yu­
MESLEK'e bağlı bir kurum olarak gelişti. Osmanlı toplu­ nus), II. Mehmed'in .sekreteri; Sigismund Tomasevic,
munda Ahilik ve Loncalar, 14. yüzyılda Anadolu'daki CI- Kral Stjepan Tomasevic'in yeğeni, II. Mehmed'in Bos-
VIC kuruluşlardı. 52 Askeri bölgelerde değil, ama sivil ve na'daki yöneticisi; Amcazade Hüseyin Paşa, İranlı,
yasal bölgelerde gündelik yaşam, çoğunlukla bu kurum­ 1663'te Osmanlı maliyesini yönetiyordu; Abaza 'Kör'
sal geleneğe bağlı unsur larca denetlenebiliyor ve/veya Hüseyin Paşa, 1672'de Kethüda; Yörük Hasan Paşa,
yönlendirilebiliyordu. Bu nedenledir ki, Osmanlı toplu­ 1691'de Rumeli Beylerbeyi; Abdülhamid-i-Lari, İranlı, II.
mu, bazılarınca öne sürüldüğü gibi tam bir ASKER Mehmed'in hekimbaşı -İstanbul Laleli Camii onun adı-
DEVLETİ ile yönetilmiyordu; kılıca dayalı (militarist) bir nadır-; Arnavut Cafer Paşa, 1691'de Beylerbeyi; Sırbis­
toplum değildi. Loncalarda her türlü fikir rahatlıkla ko­ tanlı Gedik Ahmed Paşa, 1461'de Anadolu Beylerbeyi;
nuşulup tartışılabiliyordu. Diğer bir anlatımla bu kurum­ Stjepan Vukcic (Despotoğlu - Hersek Ahmed Paşa), II.
larda 'düşünce ve vicdan özgürlüğü' kendi koşulları çer­ Beyazıd'ın damadı; Gürcü Mehmed Paşa, 1663'te Kıbrıs
çevesinde vardır, ilginçtir ki, 'düşünce suçu' diye karaku­ Sancakbeyi; Boşnak Salih Paşa, 1664'te Şam Beylerbeyi;
şi bir 'yasaklama ve ceza' tehdidi de yoktu. Bosnalı Hadım Yakup Paşa; 1505'te Anadolu ve Rumeli
53
Beylerbeyi. Bu adlara daha birçokları eklenebilir. Bütün
7) Osmanlı toplumu ÇOK-DİLLİ bir toplumdu. İmparator­
bu insanlar Osmanlı toplumunda kişisel gayretleriyle
luğun sınırları içinde on üç dil ve elliden fazla lehçe ko­
yükselmiş, egemen sınıfa katılabilmiş kişilerdi. Hiçbiri
nuşuluyordu. Osmanlı egemen sınıfı 'dilleri' yasakla-

www.çizgiliforum.com
Laiklik
Aytunç Allindai 41

özbeöz Türkmen ve/veya Arap değildi. Daha önemlisi,


çok teşkilat vardı. Örneğin Voynuk teşkilatında Çeribaşı
İslami bir geçmişleri yoktu.
Müslüman, Pirimkür ve Likatör(ler) Hıristiyan zabitler­
9) Osmanlı Devleti, ne Emeviler gibi Ortodoks bir Şeriat
den seçilirlerdi.
devleti, ne de Abbasiler gibi bir Halife devletiydi. Os­
10) Osmanlı toplumunda Sekülarizm, ilk kez Tanzimat'la
manlı'da Şeriat'a uygun hale getirilmiş bir Hanedan Dev­
birlikte 'resmiyet' kazandı. Osmanlı tarihinde kısaca Tan­
leti vardı denilebilir. Türkler, Arap olmadıkları için Orta
zimat adıyla anılan bu reformasyon dönemi, 3 Kasım
Asya ve Çin modellerinden etkilenerek Hanedan'a çok
1839'da İstanbul'da halka açık olarak okunan Sultan'ıh
önem vermişlerdi. Bu ise son tahlilde İslami esaslarla
fermanıyla başlatılmıştı. Alman sosyalist tarihçilerinden
(Arap değil) tam çakışmayan bir gelişmeydi ve Araplar
Ernst Werner ve Walker Markov bu gelişimi şöyle açıkla­
ve Acemler tarafından her zaman eleştiri konusu yapıl­
maktadırlar:
mıştı. Ancak Osmanlılardaki bu gelenek onlara özellikle
Hıristiyanlarla çok yönlü ilişkiler kurmalarında çok ya­
"Bu 'kutsal el yazması' bir iyi niyet açıklamasaydı. Din, halk
rarlı olmuştur. Hıristiyanlığı her bakımdan dıştalayan ve
ve sosyal sınıf ayrımı yapılmaksızın, herkesin şahsiyetinin, ma­
monolitik bir karşı cephe oluşturan, örneğin Emevilerden
lının ve miras hakkının olduğu gibi, 'şan ve onurunun' doku­
farklı olarak Osmanlılar, Kanuni döneminde gerçekte
nulmazlığının da korunacağını garanti ediyordu. Ayrıca ilti-
Müslümanlardan çok gayrimüslimlerin Padişah'ı duru­
zam'm kaldırılacağını, vergilerin yeniden düzenlenecek olan
mundaydılar. Bu nedenledir ki, Padişah'm -Osman Ga-
yasalar çerçevesinde saptanacağını, mahkemelerde bakılan da­
zi'den beri- bayrağı DİRLİK'i simgeleyen beyaz renkli
vaların kamuoyuna açıklanacağını ve neferlerin hizmet süresini
bayraktı. Osmanlı toplumunun mozaiğini belirleyen ve
indirmek suretiyle düzenli bir şekilde silah altına alınacaklarını
simgeleyen üç bayrak daha vardı. Bunlar da alaca, kızıl
vurguluyordu. Bu kararname, çok geniş kapsamlıydı. Bu tamim
ve sarı bayraklardı. Kanuni bunlara yeşil ve siyah bayrak­
'hayırlı talimatlar' (Tanzimat-ı Hayriye, kısaca Tanzimat) devri­
ları da ekleyerek bayrakların sayısını altıya çıkarmıştı.
ni açmıştır ve meydana gelmesinde etkili olan Fransızlarca, ken­
Aynı dönemde İstanbul'da evler ve resmi binalarda sarı,
di Büyük İhtilallerinin İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyanna­
kırmızı ve yeşil olarak ayrılmışlardı. Gayrimüslimlerin
mesi ile kıyaslanmıştır. Bu kıyaslamaları yaparken (Fransızlar)
evleri ise koyu ve açık gri olarak boyanırdı. Osmanlı top­
biraz aşırı duygusal davranmışlardır. Buna karşılık Hatt-ı Şerif
lumundaki ÇOK-UYGARLIK'ın beraberinde getirdiği ol­
gerçekte sivil yurttaşlık haklarının yeniden düzenlenmesi için
gulardan biriydi bu. Osmanlı toplumunda Araplarda ya
gereken unsurları içermekteydi; ilke olarak -ve Müslüman bir
da Katolik Fransa, Portekiz, İspanya ve İtalya'da olduğu
ülkede ilk kez- ruhani ve dünyevi güçlerin birbirlerinden ayrıl­
gibi TEK-DİNLİ, TEK-DİLLİ, TEK-UYGARLIKLI olmak
ması anlayışına, yani devlet ile toplumun Sekülerleştirilmesi an­
gibi ZORLAMA bir yapı yoktu. Öylesine yoktu ki, Os­
layışına dayanmaktaydı. (... auf Auffasungen von der Trennung
man Gazi öldüğü zaman yakınları onu eski bir kiliseye
54 zwischen geistlicher und weltlicher Gewalt der Säkularisierung
gömmekten ürkmemişler, çekinmemişlerdi. Bu kilise
von Stat und Gesellschaft.)" 5 5
daha sonra onun oğlu Orhan tarafından türbeye dönüştü­
rülmüştür. Benzer şekilde Osmanlılar birçok kiliseyi cami İlginçtir ki, bizzat İslam'ın halifesi tarafından başlatılmış ol­
olarak kullanmaktan da çekinmemişlerdi. Ayrıca Müslü­ masına rağmen 'Sekülarizm'in resmileştirilmesi ne emekçi halk
man ve Hıristiyan zabitlerin bir arada görev aldıkları bir- tarafından -Hıristiyanların çoğu da dahil- ne de onlara dinsel
eğitimi veren din adamlarınca tam anlamıyla onaylanmıştır.
42 Laiklik Aytunç Altındal 43

Stanford Shaw'un da gösterdiği gibi Tanzimat, egemen sınıfın luğunun tüm divan üyelerince -Ulema başta olmak üzere- oy­
içindeki çıkar çelişkilerini keskinleştirmiştir. 56 Nedir ki, egemen birliğiyle onaylanmasıdır. Ayrıca II. Mahmud döneminde ilk
sınıf içinde yer alan Ulema'nm önde gelenleri, Tanzimat'ın Ba­ Başvekil atanması da yapılmıştır. Hacı Akif Paşa 30 Mart'ta gö­
tı Avrupa'dan empoze ediliş şekline karşıydılar, bunun Os­ revinden alınmış ve yerine Rauf Paşa vekillerin başı olarak atan­
manlı Devleti'ni ve onun dinsel AMACI'nı ortadan kaldıracağı­ mıştır. Bir ilginç gelişme de, 1839'da Pera'da ilk operanın sahne-
nı düşünüyorlardı. Ama Tanzimatçılık fikrine karşı değildiler. lenmesidir. Gaetano Mele adlı bir İtalyan tarafından gerçekleş­
Osmanlı toplumunda bazı köklü değişiklikler (ıslahat) yapıl­ tirilmiştir. Yine bu dönemde seçilmiş bazı Osmanlı gençleri eği­
masından yanaydılar. Eldeki dinsel yasalarla gelişen dünya ko­ tim amacıyla Avrupa'ya gönderilmişlerdir. 1865'te yayınlanan
şullarına ayak uydurulamadığınm bilincindeydiler. Zamana kitabında Prof. L. Gardey, "Türkiye sosyal, sivil, dinsel ve poli­
uygun yeni düzenlemeler yapılmasından yanaydılar. Diğer bir tik alanlarda son yirmi beş yılda göz kamaştırıcı bir yenileşme­
anlatımla, Şeriat'ta değil, örfi hukukta yapılan değişikliklerin yi gerçekleştirmiştir," diye yazmış. Yine aynı yazara göre, bun­
İslami esaslara ve yönteme -yani nehyi anil münker, emr-i-bil ma­ da Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi ayrımı yapılmaksızın her­
rufa- uymadıkları kanısmdaydılar. Örneğin, 1850'de kabul kesin el ele çalışmış olmasının payı vardır. 61
edilen Ticaret Yasası, Fransız Ticaret Yasası'ydı, bunun çeviri­ Sultan Abdülaziz ise, "Dinde zorlama yoktur," şeklindeki
şiydi. Osmanlı Hanedanı bunu aynen aktarmakta bir beis gör­ Kuran hükmüne dayanarak II. Mahmut'un başlattığı 'Seküla-
memişti, çünkü böyle bir gelenek vardı. Ama bu yasaya FAİZ rizm'i Osmanlı toplumunun hemen her alanında resmileştir­
eklenmişti. Ulema, yasanın aktarılmasına değil, buna Şeriat'a miştir (10 Mayıs 1868). Abdülaziz'in Mısır gezisini yazan Prof.
aykırı olan FAİZ'in eklenmesine karşıydı. Ceza Yasası da L. Gardey onun ne denli 'liberal' ve 'insancıl' bir padişah oldu­
(1858) Fransızca'dan çevrilmişti ve bunda da Hadd (Şeriat'm ğunu anlata anlata bitiremez.
koyduğu hüküm) kaldırılmıştı. Yine, Deniz Ticaret Yasası ve Osmanlı toplumunda 'Seküler' girişimler bazılarına göre Kı­
diğer ticaret yönetmelikleri (1861 ve 1863) Fransızca'dan çevril­ zıl Sultan, bazılarına göre Ulu Hakan sayılan Abdülhamid'in
mişlerdi. En büyük değişiklik ise, Coulson'un deyimiyle Sekti­ döneminde de sürdü. İlk kız okulları onun döneminde açıldı. İlk
57
ler nitelikteki Nizamiye mahkemelerinin kurulmasıydı. Bunlar seçim sistemi, 1876 Kanuni Esasi'si ile başlatılmıştı. Osmanlı
Osmanlı toplumundaki ilk resmi SİVİL ve SEKÜLER yargı ku­ millet meclisine ilk 'sosyalist' milletvekilleri Osmanlı padişahla­
ruluşları oldular. rının döneminde girmişlerdir (NOT: 1980'ler Türkiye'sinde bı­
Özellikle II. MahmudTa birlikte Osmanlı toplumunda 'Sekü- rakın sosyalist milletvekilliğini, sosyalizmden söz etmek bile ya­
larizm' resmen ağırlığım duyurmaya başladı. Ama tabiidir ki, saktı, sakıncalıydı). Toplumsal yaşamı yeniden düzenleyen da­
bazı tepkiler de gelmeye başladı. Örneğin 1837'de darphane ha birçok 'ilk', Osmanlı padişahları döneminde gerçekleşmiştir.
58
emini Ayasofya'da namaz kılarken öldürüldü. Galata'da, Pa- Osmanlı'nın son dönemlerinde ise -savaş sırasında- 'Seküler'
dişah'm yolunu kesen bir derviş ona 'Gâvur Padişah' 5 9 diyerek nitelikte sayılabilecek bir 'Evlilik Yasası' çıkartılmış ve evlilikte
saldırdı. II. Mahmud bu dervişi hapsettirmedi, öldürtmedi. Bu­ Devlet devreye sokulmuştur. İlginçtir ki bu yasa, İstanbul işgal
na karşılık bir hatt-ı şerif yayınlandı. Bunda 'cehaletin İslami­ edilince Katolik ve Yahudi cemaatlerinin baskısıyla İşgal Kuv-
60
yet'te yeri olmadığı' vurgulanıyordu. II. Mahmud'un Seküler vetleri'nce kaldırılmıştır (NOT: Katolik ve Yahudilerde boşan­
girişimlerinden biri de Haydarpaşa'da Karantina Müdürlü- ma yoktur; yeni Osmanlı yasasmdaysa kadmlara boşanma hak­
ğü'nü kurdurmasıdır. Bu olayın (1838) önemi, sadece bu kurum kı kısmen tanınmıştı). 1916'da hazırlanan bir muhtırayla Şeyhü­
için bir Divan kurulması ve İslamiyet açısından bunun uygun- lislamlık müessesesi yerleşik anlam ve önemini yitirdi. Şeyhü-

www.çizgiliforum.com
44 Laiklik

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
uslamlar hükümette yer almaz oldular. Seri Mahkemeler de ar­
tık Şeyhülislamların fetva alanları olmaktan çıkartıldılar. Evka­
fın yönetimi de dindışı 'Seküler' kurumlara aktarıldı. Kısacası,
Cumhuriyet'in ilanına kadar geçen dönem içinde Osmanlı top­
lumunda ÜST YAPIDA SİVİLLEŞME ve SEKÜLARİZM alanla­
rında son derece köklü değişmeler olmuştu. Ve bir Amerikalı 3.1. CUMHURİYET VE LAİSİZM
yazarın belirttiği gibi, "19. yüzyılda Batı'da Sanayi Devrimi'nin
Resmi ideolojinin yönlendirdiği 'Resmi Tarih'e göre, Türkler
getirdiği acımasız yaşam şekline tepki olarak, özellikle Fransız
tam tamma on altı devlet kurmuşlardır ve günümüzdeki T.C.
romantikleri Osmanlı'yı ve Doğu'yu tüm erdemleriyle yücelt-
Devleti de bunlarm sonuncusudur. Konumuz gereği, ilk on beş
mişlerdi. 19. yüzyılda Batı'da bir Osmanlı hayranlığı olmuştu,
devleti bir kenara bırakıp, on altıncı ve sonuncu sayılan devlet
ama Osmanlı yöneticileri ne yazık ki ülkeyi Batılılaştırmaya ka­
62 üzerinde durmakta yarar vardır. Çünkü bu (sonuncu) devleti
rar verdiler."
diğerlerinden ayıran son derece önemli iki husus vardır. Dola-
yısıyladır ki, kanımızca sonuncu denilen T.C. Devleti, gerçekte
esas itibariyle diğerlerinden ayrı olduğu için İLK DEVLET du­
rumundadır. Bunun nedenlerini kısaca görelim.
T.C. Devleti; a) Ortaya çıkışı, oluşumu (nesnelliği) itibariyle
diğerlerinden farklıdır, b) Varlığı, konumu (gerçekliği) itibariy­
le diğerleriyle çelişkilidir. İlkin (a) bendi üzerinde kısaca dura­
lım.

a) T.C. Devleti; Leninist anlamıyla değil, Batılı bilim ve dev­


let adamlarınca anlaşıldığı ve kullanıldığı tarzdaki 'Anti-
Emperyalist', yani 'Yurtseverlik-Patriotist' bilincinde ve
kimliğinde bir 'Milli Mücadele' sonucunda kurulmuş­
tur. 63 Tarihsel olarak, bu tip bir savaş aracılığıyla kurul­
muş İLK ve TEK CUMHURİYET'tir. Bu nedenle de ör­
nektir. Diğer bir anlatımla Türkiye'de CUMHURİYET,
klasik oluşumu itibariyle örneğin Fransa'da ve Rusya'da
olduğu gibi İHTİLALLER ve/veya DARBELER aracılı­
ğıyla değil, MİLLİ -milliyetçi değil- mücadele sonucun­
da kurulmuştur. Dolayısıyladır ki, T.C. Devleti, diğer on
beş devlet gibi 'Hanedan Devleti' değildir. Diğer on beş
Devlet ise, daima belirli 'Beyler'in girişimleriyle kurul­
muşlardı ve onlardan gelen kan bağı, Hanedan tarafm-

45
46 Laiklik
Aytunç Altmdal 47

dan yönetilmişlerdi. Tabiatıyla Hanedan'm çökmesiyle


le de benimsenmişti ve bu nedenle de M. Kemal, Kurtuluş Sava-
birlikte Devlet de dağılmıştı. T.C. Devleti için böyle bir
şı'nı Hilafet'i kurtarmak amacıyla başlattığını söylemek zorun­
durum bahis konusu olamaz, olmaz. Kısacası Türkler, ka­
da kalmıştı.
nımca CumhuriyetTe birlikte 'dinsel ya da monarşik' an­
'Yeni'ye gelince... Gerçekte 'Yeni/Yenileşme' özgün ve do­
lamında değil, 'bilimsel ve sosyolojik' anlamlarda İLK
ğal bir SÜREÇ'tir. Cumhuriyet döneminde doğal bir 'Yenileş­
kez devletleşmişlerdir.
me' yaşanmadı, yaşanamadı. Acıdır ki, 'Yeni' değil, 'Gelenek'
b) Daha önemlisi, T.C. Devleti, kendilerine Türk denilen in­
belirleyici oldu. Neydi bu Gelenek? İki kelimeyle özetlenirse,
sanların tarihlerinde kurdukları, kurabildikleri İLK ve
'Tepeden inmecilik ve taklitçilik'tir. Cumhuriyet döneminde
TEK CUMHURİYET'tir. Bu, Türk için, iktisadi, siyasi, top­
'Avrupa'yı taklit etmek 'yenileşmek' sanıldı. Bu garip tavra, on­
lumsal, tarihsel, dinsel ve kültürel alanlarda bir SIÇRA-
dan daha garip olan bir tez de kendilerine 'Mukaddesatçı' nite­
MA'yı (kantitatif olandan kalitatif olana geçişi) gösterir.
lemesini uygun gören çevrelerden geldi. Bunlar da -ne biçim
Toplumun yeni bir nitelik edişini vurgular. T.C. Devle-
Mukaddesatçılıksa b u - 'Batı'dan ilimi ve tekniği (irfan) alalım,
ti'nde bireyler, toplumsal olarak YENİ BİR İKTİSADİ-Sİ-
gerisini almayalım' demeyi 'Yenileşme'nin koşulu olarak gör­
YASİ KİMLİKTe (identity) YENİ BİR TOPLUMSAL-TA-
düler. Özetlersek, (b) bendinde sözünü ettiğimiz kuramsal YE­
RIHSEL ŞAHSİYET (personality) olmak durumundadır­
Nİ, pratikte özgün ve doğal bir süreç'in 'yeni'si olarak ortaya
lar - ki böylesi bir oluşum Türkler açısından İLK kez de­
çıkmadı. Benzetmeyle söylersek bu 'Second Hand' bir YE-
nenmiş ve denenmektedir. Bu özellikleri itibariyle de şu
Nİ'ydi. Taklitten öte anlam taşımıyordu. Dolayısıyladır ki Tür­
on altmcı ve sonuncu denilen Cumhuriyet Devleti'nin ön­
kiye toplumunda uzun yıllar sürecek YAPAY çelişkilere yol aç­
cekilerle hiçbir bağı, yani 'sürekliliği' olmaması gerekir.
tı. Daima gerçekliğin bozuk bir belirişi (distorted image of the
reality) olarak bulundu, hâlâ da bulunuyor. 'Milli' kavramı ise,
Ek olarak (a) bendindeki 'MİLLİ' ile (b) bendindeki 'YENİ'
özellikle 1960 sonrasında kurulan Kurucu Meclis'te en çok tartı­
konseptleri üzerinde de durmak gerekiyor.
şılan kavram oldu. Sonunda yeni Anayasa'ya 'Milliyetçilik' ke­
Bilindiği üzere M. Kemal için 'Milli' anlamı ve kapsamı itiba­
limesi konuldu, ama Bakanlıkların adları 'Milli' olarak tescil
riyle 'Milli MisakTa tanımlı ve sınırlıydı. Yaklaşık bugünkü Tür­
edildi. 'Milli' kavramı ve 'Millicilik' zamanla unutturuldu, yeri­
kiye topraklarının coğrafi alanını kapsıyordu. Oysa Kurtuluş 64
ne 'milliyetçilik' kavramı yerleştirildi. 'Milli' kavramı, böylece
Savaşı'na katılan İslamcı güçler için ve özellikle de son Osman­
İslami bağlamından kopartılmış, tecrit edilmiş oldu, yerini İsla­
lı Meclisi Mebusanı'nda 'Milli Misak' ilkelerini kabul ederek
miyet'in esastan karşı çıktığı 'Kavmiyetçilik' karşılığı olan 'Mil­
dünyaya ilan eden 'Felah-ı Vatan' grubu için 'milli' konsepti, sa­
liyetçilik' aldı.
dece coğrafi sınırlarla tanımlı değildi. Bu çevreler 'milli' kelime­
sini 'İslami' anlamıyla kullanıyorlardı. Onlara göre Dar-ül İslam Bu kısa açıklamalardan sonra T.C. Devleti'ndeki 'Laiklik' an­
ve Dar-ül Harb ayrımı çerçevesindeki 'Milli' Müslümanların ya­ layışının niteliğini irdelemeye geçebiliriz. Ama önce bazı geliş­
şadıkları tüm topraklar olarak nitelendiriliyordu. Ve bu neden­ meleri, kronolojik sıralarıyla anımsatmakta yarar vardır.
le de Kurtuluş Savaşı'na katılmışlardı. Bu gruptan olanların "25 Şubat 1924'te Meclis'te din ve devlet ayrımı teklifi tartı­
amacı İslamiyet'i ve Hilafet'i kurtarmaktı; hemen hiçbiri Cum- şılmaya başlandı. Önergede Hilafet'in kaldırılması, Şeriyye ve
huriyet'i kurmak düşünde ya da düşüncesinde değildi. Bu yay­ Evkaf bakanlıklarının, medreselerin kaldırılması maddeleri de
gın görüş Kurtuluş Savaşı'na katılan tüm Müslüman emekçiler- vardı. 25 Şubat'tan 3 M a r f a kadar süren tartışmalardan ve Ad­
liye Bakanı Seyit Bey'in Hilafet hakkında bilgi veren söylevin-

www.çizgiliforum.com
Aytunç Allindai 49

48 Laiklik

runma altmda değildir. Bu uygulamayı yapan tek ülke Türki­


den sonra teklifler Meclis'te kabul edildi.
65
Bu, 1922'de Salta- ye'dir.
nat'm ilgasıyla başlayan gelişmelerin bir uzantısıydı. M. Kemal Cumhuriyet dönemine özgü 'Milli' ve T e n i ' Türk tipi insa­
ve arkadaşları için sıra Şeriat Mahkemelerine ve Hilafet'e gel­ nın bu aktarma yasalarla forme edilebileceği varsayımı, son alt­
mişti. Bunlar da 1924'te kaldırıldılar. Ayrıca ünlü Tevhid-i Ted­ mış yıllık dönemin tüm siyasal ve ideolojik çalkantılarına dam­
risat Kanunu (1924) ile eğitim 'Laikleştirildi'. 17 Şubat 1926'da gasını vurmuştur. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak Türkiye
İsviçre Medeni Kanunu kabul edildi. 1926'da Ceza Kanunu'nun toplumunda 'Laisizm'i çeşitli veçheleriyle savunan 'Laikler' ve
163. maddesiyle dini siyaset aracı olarak kullanma eylemi ya­ bunlara karşı olan güçler oluşmuşlardır. Şimdi kısaca bu grup­
saklandı. Aynı kanunun 241. maddesi din görevlilerinin görev­ laşmaları görelim.
lerini yaparken devlet kanunları ve kurallarına karşı söylev ya Cumhuriyet döneminde 'Laikliği' savunan esas itibariyle
da dinsel öğreti konuşmaları yapmaları cezalandırma konusu dört değişik tip ortaya çıkmıştır. Bunları şöylece sıralamak ola­
66
olmuştur. (NOT: Daha sonra (1949), Ceza Kanunu'nda yapılan sıdır:
değişikliklerle din esasları güden eylemler suç kapsamına alın­
dılar.) 1928'de devletin bir dini olduğu maddesi anayasadan çı­ 1) "Laiklik, din ile devletin ayrılmasıdır," diyenler. Bu gru­
kartıldı. Aynı yıl, Kuran dili olan yazı kaldırıldı, yerine, gerçek­ ba girenlerin çoğu SİVİL kadrolara mensupturlar (örne­
te Kilise Yazısı olan Latin Alfabesi alındı. ğin bilim adamları, sanatçılar, üniversite Öğrencileri, ba­
sın mensupları, vd.).
Diyanet İşleri'ne gelince... Bu kavramın (Diyanet) mucidi Zi­
2) "Laiklik, dinsizlik değildir," diyenler. Bu gruba çoğu çı­
ya Gökalp'tir. İlk kez de o böyle bir kurumun kurulması gerek­
karlarını düşünen siyasiler girmektedirler.
tiği fikrini işlemiştir. Onun bu arzusu 1924'te gerçekleşti. Ber-
3) "Laiklik vicdan özgürlüğüdür," diyenler. Bu gruba özel­
kes'in tespitiyle söylersek, "1924'te çıkan bu kanun anayasada­
likle aydınlar girmektedirler (NOT: Solcu aydın vardır,
ki devlet dini maddesinin kaldırılmasından ve Medeni Ka-
sağcı aydın yoktur gibi 'deli saçması' bir ayırım yapıl­
nun'dan eskidir. Bu kanunun birinci maddesi 'Müslümanlık'
maksızın).
kurallarını eylemler (muamelat) ile inançlar ve ibadetler olarak
ikiye ayırır. Birinci alanı tüm olarak BMM'nin yasama yetkisi al­ 4) "Laiklik, çağdaşlaşmacılık ve Atatürkçülüktür," diyenler.

tına ayırmakla şeriatı hukuk olarak kaldırıyor demektir. Buna Bu gruba büyük çoğunluğu, şu ünlü 'Emir Komuta Zinci­

karşılık inanç ve ibadetlerle ilgili işlemlerin yönetimi Diyanet İş­ rinde' yer almış faal ya da emekli subaylar ve bazı eğitim­

leri Başkanlığı'na özgü alan olmuştur." 67 ciler girmektedirler. Tabiatıyla bunlardan birini ya da bir­
kaçını, ya da tamamını savunanlar da vardır.
Türkiye'de Cumhuriyet'in ilanıyla (29 Ekim 1923) başlayan
'Laikleşme' çabaları işte bu beş yıllık dönemde bir 'resmi' kim­
Bunlara karşı ise çok karmaşık isteklerle bir tür cephe kur­
liğini bulmuştur denilebilir. 1937'de Laiklik kavramı, T.C. Ana-
muş olan büyük bir kitle vardır. Bunların arasında kendilerine
yasası'na sokularak 'Resmi/Devlet İdeolojisi' haline getirilmiş­
milliyetçi diyenler, maneviyatçı diyenler, mukaddesatçı diyen­
tir. Günümüzde 'Laiklik' ilkesi Anayasa ve T.C. Ceza Kanu­
ler en ağırlıklı etki alanlarını oluşturmaktadırlar. Nedir ki, bu
nu'nun -ki bu kanun da 1926'da İtalyan Ceza Kanunu'ndan
kimseler Anayasa'daki 'Laiklik' ilkesini savunmazlık etmemek­
alınmıştı ve iki yıl sonra (1928), bu kez de Alman Ceza Yasa-
tedirler. Tam tersine yerine ve zamanına göre buna sahip de çık­
sı'ndan esinlenilerek bazı değişiklikler yapılmıştı- doğrudan
maktadırlar. Onlardan ayrı olarak, kendi başlarına ağırlıklı
doğruya koruması altındadır. Günümüzde Batı Avrupa'daki
kapitalist ülkelerde, 'Sekülarizm ve Laisizm' bu şekilde bir ko-
50 Laiklik
Aytunç Altmdal 51

gruplar oluşturanlar da vardır. Bu gibilere, gündelik basında


kir ve vicdan (ibadet) hürriyeti' vardır. Yine aynı yazara
olayına göre yobaz, gerici, softa, çağdışı, ortaçağcı vs. gibi sıfat­
göre, örneğin Mont Athos (Aynaroz) gibi bir ibadet mer­
lar yakıştırılmaktadır ve tamamı 'gerici' damgasıyla boyanmak­
kezine bunca yüzyıldır tanınmış olan otonomi başlı başı­
tadırlar. Çeşitli görüş ve inançtaki çevrelerce Türkiye toplumu­ 69
na bir 'hoşgörü ve anlayış' nişanesidir.
na bir anlamda umacı gibi tanıtılan ve kendilerinden 'Şeriat
Aynı Abdülhamid döneminde Osmanlı Levanten ve koz­
Devleti Taraftarları' ya da 'Şeriatçı Müslümanlar' diye söz edi­
mopolit çevrelerinin, Müslüman dostlarıyla birlikte kur­
len bu gruptakileri diğerlerinden ayıran bazı asli özellikler var­
dukları özel kulüpler -örneğin mason locaları, İzmir'de
dır. Bu nedenledir ki, kısaca 'Şeriat Devleti ve Düzeni' konusu­
'Sporting Club' gibi- egemen sınıf üyelerine tam bir
na değinmeden geçemeyiz. Bu bölümde sorularımız şunlardır: 7
'Hürriyet ortamı sağlamaktaydılar. Bizzat Padişah'ın da­
Türkiye'de gerçek anlamıyla bir Şeriat Devleti kurulabilir mi?
vetlileri olarak sayısız 'eğlence ve tiyatro' topluluğu Av­
Bu soruya bağlı olarak soracağımız ikinci soru da şudur: Yoksa
rupa'dan İstanbul'a, İzmir'e ve Selanik'e akm etmişlerdi.
'Şeriat Devleti Tasarımı', bizzat egemen sınıf tarafından, kendi
En ünlü tiyatro oyuncuları defalarca İstanbul turnesine
çıkarlarını korumak ve 'Devlet Laisizmini' pekiştirmek amacıy­
çıkmışlardı. Örneğin Sarah Bernhardt - üç kez İstanbul
la kullanılan bir şaşırtmaca aracı mıdır?
turnesi yapmıştı, 1888, 1893 ve 1904 tarihlerinde Rejane,
Janne Harding, Marguerito Moreno, Cecile Sorel, Suzan­
ne Despres, Marthe Brandes, Bartet, Robine, Vera Korene
3.2. DEVLET LAİSİZM'İ VE ŞERİAT DEVLETİ Coquelin, Alexandre, Sylvain, Gemier, Lucien Quitry, de
Reraudy, Le Bargy, Galipaux vd. İstanbul'da gösterilerini
İngilizlerin Türk düşmanı devlet adamı Gladstone'un 'Yüce
sergilemişlerdi. 70 Hıristiyan Batı dünyasının 'Seküler ve
Katil' (le Grand assasin), Albert Vandal'ın 'Kızıl Sultan' ve Ana-
Laik' ortamlarında, bu düşüncelere göre yazılmış ve sah­
tole France'ın da 'Despot' dediği -ve o günlerden bu yana 'ileri­
nelenmiş yüzden fazla tiyatro eseri, opera ve operet -bu
ci' diye tanınan çevrelerce bu sıfatlarla anılan- II. Abdülha-
arada illüzyonist, cambaz, hokkabaz vd - İstanbul'da ser­
mid'in dönemindeki Osmanlı toplumunda sanat, kültür ve fikir
gilenmişlerdi. İlginçtir ki, fotoğraf sanatının Osmanlı'da-
alanlarında 'Hürriyet' (liberty) var mıydı? 'Vicdan özgürlüğü'
ki en ünlü koruyucusu ve geliştiricisi de yine şu 'çağdışı'
var mıydı? 'Devlet ve din ayrışması' ve bunların 'özerkliği' (Se-
denilen II. Abdülhamid olmuştu. 71
külarizm, Laisizm değil) var mıydı? İlkin çok kısaca ve sadece
2) Şu hiç akıldan çıkartılmamalıdır ki, Tanzimat'tan sonra
Batılı kaynaklardan bunları görelim.
Batılı Hıristiyan güçler Osmanlı toplumunda, Türk Müs-
lüman-Osmanlı'nın değil, Hıristiyan-Osmanlı'nm 'uygar­
1) "Avrupa'daki özgür-düşünceciler özgürlük hakkında iyi
laşmasından' yana olmuşlardır. Onlarm bir ve tek hedefi
şeyler söyleyip, pratikte kötüdürler. Bu gibilerin Türkler­
Osmanlı tebası Hıristiyanlan korumak ve kollamaktı;
den ve onlardaki hoşgörüden (tolerance) öğrenecekleri
Müslüman-Osmanlı'nın uygarlaşma yönünde yaptığı ve
çok şey vardır." 6 8
yapacağı girişimler, 'Devlet Politikası' olarak onlar için
Bu satırları, ünlü 'Ermeni Tarihi'nin yazarı P. Baudin
sadece uzak bir tehlikeydi, o kadar. Bu nedenledir ki,
D'Allauch, 1896'da yaymlanan kitabında yazmış! Yazara
özellikle Hıristiyanlar için sayısız okul açılmıştı. Bazı ra­
göre özellikle 19. yüzyılın sonlarına yaklaşırken Osmanlı
kamlar aktaralım. I. Dünya Savaşı'nın başladığı 1914 yılı­
toplumunda neredeyse 'mükemmel' denebilecek bir 'fi-
na kadar Osmanlı topraklarında 600'den fazla Fransız,

www.çizgiliforum.com
Ayhınç Altmdal 53
Laiklik

500 Amerikan ve İngiliz, 200 İtalyan, 60 Rus ve 25 Alman 3) Osmanlı toplumunda 'Devlet ve Din' ayrışması yaşanmış
72
mektebi vardı. Fransızlar ve onların 'Dinsel ve Laik' öğ­ mıydı? Bilindiği üzere Osmanlı toplumunda 'Din'i de
retim kurumları neredeyse tüm Anadolu'yu sarmışlardı. Devlet'i de Yavuz Sultan Selim'den sonra Padişah-Halife
'Alliance française' ve 'Mission Laique' ile 'Office noti- temsil etmiştir. Nedir ki, Osmanlı toplumunda Seküla-
onoale des unversités et des grandes écoles françaises' rizm'e resmiyet kazandıranlar da onlardırlar. Osmanlı
tüm Müslüman topraklarında cirit atıyorlardı. Lüb­ toplumunda İslamiyet, gerçekte, özellikle ordu içinde et­
nan'daki 'Frères de St. Joseph' Üniversitesi'ne bağlı ola­ kiliydi. Katoliklik'te olduğu gibi İslamiyet'te sacerdotalism
rak çalışan sayısız misyoner Anadolu'yu âdeta parselle- (Tanrı ile Kul arasında mutlaka otoriter ve yetkili bir açık­
mişlerdi. İlginçtir ki, o yıllarda Müslümanlarla bunlar lama gücü bulunmalıdır dogması) yoktu. Buna bağlı ola­
arasında değil, örneğin Fransız ile İngiliz, İtalyan ile rak 'Ruhban/Clergy de yoktu. Padişahlar Sekülarist uy­
Amerikalı misyonerler arasında koyu ve korkunç bir re­ gulamalara geçtiklerinde, Ulema'dan hiç kimse, sacerdo-
kabet yaşanıyordu. Fransızlar, bu rekabette başta gidiyor­ talistçe bir gerekçeyle karşı çıkmamıştı, çıkamamıştı. Ule­
lardı. Bir Alman eğitimcisinin sözleriyle söylersek o yıl­ ma -dikkat-, genel eğilimi itibariyle 'Asker'in De-İslami-
larda, "Fransızlar Roma Katolik Kilisesi'nin kadim sloga­ zasyon'a tabi tutulmasına karşı çıkıyordu. Onlara göre
nını, rex christianissimus, tüm Türkiye topraklarına yayma Osmanlı ordusu 'Batıhlaşırsa' (İslamsızlaştırılırsa) impa­
çabasındaydılar. Ve bu ilkenin gereği olarak da, Doğu'da ratorluk çökerdi! Ulema'nın padişahlara ve onlara akıl
'Ateist Cumhuriyetler' kurdurarak bunlarda Katolikliği veren çevrelere karşı çıkışı gerçekte bu nedene dayanı­
yaygınlaştırmayı hedefliyorlardı." 73 Benzer şekilde Fran­ yordu. Bu mücadelede Ulema, dış destekli 'Batıcı' çevre­
sızların desteğindeki 'Alliance Israelite Universelle' de ye yenildi. Ordu da, bu öngörüyü doğru çıkarttı: İttihat
Bağdat'ta, Musul'da, Halep'te merkezler açmıştı. Bu çev­ ve Terakki'yle birlikte çöktü. Daha sonra M. Kemal Pa-
relerce seçilmiş bazı Müslüman ailelerinin çocukları da şa'nm 'Padişah'ı ve Hilafet'i kurtarmak tezi ile ortaya çı­
bu okullarda eğitilmişlerdi. Daha sonra Cumhuriyet dö­ kışı, gerçekte İslamiyet'e içtenlikle bağlı bazı çevrelerce
neminde 'Kemalist/Devletçi Laisizm'in en kararlı savu­ Ordu'nun yeniden 'İslam Ordusu' haline getirildiği inan­
nucuları işte bu çocuklar olmuşlardır. Kısacası, Osman­ cıyla benimsendi ve desteklendi. Bu, III. Selim'den bu ya­
lı'da Devlet'in dini olamayacağı fikri ilk kez bu kurum­ na ilk kez ve yeniden -tıpkı Osman Gazi'nin günlerinde­
larda işlenmişti. Ek olarak, Devlet'in 'Laik' olması gerek­ ki gibi, nitekim M. Kemal'e Gazi unvanının verilişi de te­
tiği fikri de... Eşitçilik de... Kadınların özgürlüğü (Femi­ amül itibariyle bundandır- gündeme getirilmiş oluyor­
nizm) de... Şaşırtıcı olan, Osmanlı egemen sınıfından bir du. Kurtuluş Savaşı'nın 'manevi' cephesinde bu 'inanç'
yotkilir.in çıkıp da, özellikle 'Eşitlikçiliğin Şampiyonu' vardır. Din ile Devlet'in ayrılması ise, tam olarak değilse
Fransızlara, "Bu nasıl iş! 'Herkes Eşit Olmalıdır' diyorsu­ de büyük ölçüde gerçekleşmişti. Özellikle 1860'tan sonra
nuz, ama siz bizden imtiyazlar (kapitülasyon) istiyorsu­ padişahlar, Batılı bir bilim adamının saptayışıyla, "Her
nuz," diye sormamış olmasıdır. Gerçekten de Osmanlı'yı toplumu Sekülarize eden Laik güç, hem de dinsel lider
'Eşitlikçi' olmamakla suçlayan Batı'nın Hıristiyan-kapita- durumundaydılar." 7 4 Nitekim tamamen 'faiz'e dayalı ilk
list ve emperyalist çevreleri, konu 'ticaret ve kâr'a gelince yerli ve yabancı kurumları, örneğin Osmanlı Bankası'nı
çeşitli ve ağır 'imtiyazlar' edinmek için zor kullanmak da­ ve evkafı bunlar kurdurmuşlar ya da yeniden 'Seküler'
hil her yola başvurmuşlardır. görüşlerle organize ettirmişlerdi. İslami esaslara göre yö-
54 Laiklik Aytunç Altındal 55

netilmesi gereken Osmanlı Maliyesi'nin, Hıristiyanlarca ki entelektüeller arasındaki çocukluk hastalıklarından biri de
yönetilmeye başlanışı da yine Osmanlı Padişah-Halifele- budur- beraberinde, İslamiyet'e bağlılık duyan büyük emekçi
rinin dönemine rastlar. Örneğin, adı Osmanlı olan banka­ kitleyi 'Karşı-Devrimci', 'Gerici' vs. diye tanımlamak yanılgısını
nın yönetim kurulu 15 gayrimüslim Avrupalı 'Asil'den getirmiştir. Batı'daki Hıristiyan-Kapitalist çevrenin gerçek arzu­
75
oluşturulmuştu. su da zaten buydu. Türkiye'de özgür bir ortamda geniş emekçi
kitlesinin özgürce politize olmasını ve örgütlenmesini Kapita-
CumhuriyetTe birlikte M. Kemal'in 'Laiklik' anlayışı ile Os­ list-Batı hiçbir zaman istememiştir.
76
manlı padişahlarının 'Sekülarizm' anlayışları arasmda başlıca 'Kemalist-Laisizm' düşünce ve vicdan özgürlüğünü
iki fark ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi, Friedrich-Wilhelm 1928'den itibaren tamamen 'Devlet'in, sonra da onun bütünleş­
Fernau'nun açıklamasıyla "Kemalist Laisizm, Batı-Avrupa'dan, tirilmiş olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin Bürokratik-Otoriter-
özellikle Fransız Pozitivizmi'nden ve 19. yüzyıl Anti-Klerikaliz- yen siyasetinin denetimine soktu. Robert Bianchi'nin saptayışıy-
77
mi'nden kaynaklanmaktaydı." Osmanlı Sekülarizmi'nde ise la, "1908-24 arasında güçsüz de olsa çoğulculuk yaşanmıştı.
'Anti-Klerikalizm' ve 'Anti-Sacerdotalizm' eşyanın tabiatına ay­ Amaç yerli orta sınıfı geliştirmek ve güçlendirmekti. Bilinçli de­
kırı olduğu için yoktular. İkincisi, Kemalist/Devletçi Laisizm, ğilse de bir işçi sınıfı hareketi başlamıştı. Kurumlara yönelik si­
elitisttir. Osmanlı Sekülarizm'nde ise "Anti-Klerikazilm" ve An­ yaset temelinde Pluralistic'ti (çoğulcuydu). 'Modest Liberalizm'
ti-Sacerdotalizm" eşyanın tabiatına aykırı olduğu için yoktular. diye tanımlanabilecek bir ekonomik yapı vardı."
78
Aynı bilim
İkincisi, Kemalist/Devletçi Laisizm, elitisttir. Osmanlı Seküla- adamına göre, 1925-46 arasında siyasal-katılım korkutucu
rizmi ise özellikle katılımı öngörmekteydi. Kemalist/Devletçi (Drastic) bir tarzda daraltılmış, güçlü bir korumacılık ve tarım
Laisizm, Türkiye Cumhuriyeti'nde CIVIC ve Demokratik bir sektöründe de ilkel birikime dayalı Yarı-Merkantilist devlet de­
SÜREÇ'ten gelişmedi, tepeden inmeci Laisizm, Liberal değil, netimi yaratılmıştı... Devletçilik (Etatism) nedeniyle var olan
otoriteryendir. Dikkat edilirse, önce Kemalizm'in, sonra da 'Hür Teşebbüs' kurumları ani ve kesin (Abrupt) bir yıkıma sü­
Cumhuriyet Halk Partisi'nin şu ünlü altı ilkesinin arasmda De­ rüklenmişler, zamanla da parti denetimini şemsiye olarak kulla­
mokrasi ve 'Liberalizm' yoktur. Gerçekte bunların koruyucusu nan grupların ellerine terk edilmişlerdir. 79
ve garantörü olarak 'Laiklik' ilkesi konmuştur. 1908'in ünlü slo­
Bu dönemde Kemalist kadronun Türkiye'de 'Laisizm'i yer­
ganı 'Yaşasın Hürriyet!' altı ilke araşma alınmamıştır. Bu neden­
leştirmek için başvurduğu yollar birçok Batılı bilim ve devlet
ledir ki, Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde 'Laiklik' ilkesi elden
adamı tarafmdan şaşkınlıkla izlenmiştir. Örneğin bu girişimler,
gider korkusuyla önce İslamiyet'e karşı (1926'da), sonra da Sos-
Coulson'a göre 'Aşırı' 80 , Dodd'a göre de 'Kötü şöhretli' (Notori­
yalizm'e karşı (1936'da) çok ağır yasalar konulmuştur. (1926'da
ous) 8 1 niteliktedir. Gerçekten de Kemalist/Devrimci Laisizm'in
163. madde, 1936'da 141 ve 142.)
boyutları ve 'Fikir, Sanat, Kültür ve Vicdan'a yönelik Kontrol
İlginçtir ki, Türkiye'de özellikle de 1961 sonrasında 141. ve Mekanizması o boyutlara ulaşmıştı ki, 1930'larm Türkiye'sinde
142. maddelerin TCK'ndan çıkartılmasını savunan ve kendileri­ Devlet'in radyosunda sadece Batı müziği, özellikle de senfoni
ne 'İlerici/Devrimci' denilen çevreler, gerçekte 'Düşünce Öz- ve konçertoların çalınmasına izin veriliyordu.
gürlüğü'nün/Hürriyeti'nin' Devletçi Laisizm'le smırlandınlmış Ne var ki, Atatürk'ün ölümünden sonra Anadolu'dan gelen
olduğunu sezememişlerdir. Sezemedikleri için de var güçleriy­ baskılar sonucunda yönetici kadrolar bazı değişiklikler yapmak
le 'Kemalist/Devletçi Laisizm'i savunmayı 'İlericilik, Devrimci­ gereğini hissettiler. İsviçreli bir gazetecinin sözleriyle: "Atatürk
lik, Solculuk' sanmışlardır. Bu indirgemeci tavır -ki Türkiye'de- dine karşı açık bir düşmanlık benimsemişti, ama Ankara hükü-

www.çizgiliforum.com
56 Laiklik Aytunç Altında! 57

meti baskılar karşısında bazı geri adımlar atmak zorunda kaldı. rine, raison d'etre, aykırıdır. İslamiyet'te -dikkat- Kuran'm temel
Kemalist-Laisizm'in kapattığı din okulları 1947'den itibaren amaçlarından biri de Kul ile Allah arasındaki ilişkiyi bir nizama
açılmaya başlandı. Bir de İlahiyat Fakültesi kuruldu." 82 bağlamaktır. Kişinin İslamiyet'i seçip seçmeme kararı, hiçbir
Türkiye'de, Osmanlı'nın tersine, Cumhuriyet yönetimi 'Din'i maddi ve manevi baskı altında kalmaksızın tamamen kendine
Devlet'in yönetimine ve baskısına soktu. Osmanlı Devleti'nde aittir. Ama 'İslamiyet'i öğrenebilmesi' ancak ve ancak 'Müslü­
'özerk' olan İslamiyet, Cumhuriyet Devleti'nde bu özelliğini yi­ man cemaatin' (toplumun) arasında bulunmakla mümkündür.
tirdi. Osmanlı Sekülaristler ülkenin iktisadi, siyasi, toplumsal, ta­ Dolayısıyladır ki, 'Kişiye özel dinsel inanç' sözü ve önermesi­
rihsel ve kültürel yapısında İslami normları (Gelenek) göz önün­ nin, Hıristiyan âleminde ve Yahudi-Zionist İsrail'de hiçbir kıy­
de tutarak reformlar yapmışlardı. Cumhuriyetçi Kemalist kadro meti harbiyesi yoktur - bu sadece Türkiye'de vardır.
ise, Batı'dan empoze edilmiş olan 'Laiklik' ilkelerini, Batı'da ol­ Kemalist /Devletçi Laisizm, Türkiye'de 'fikir ve düşünce'
madığı şekilde Türkiye toplumuna dayattı. 'Devletin Din'i ol­ alanında da son derece etkili bir denetim mekanizması kurmuş­
maz' ilkesi -ki bu da bir dogmaya dönüştürülmüştür- gereğince tu. Şu ünlü 141. ve 142. maddelerle, 'düşünce suçu' kavramının
Devlet'in 'Laik' olduğu görüşü yerleştirildi. Kimse çıkıp da Dev­ -ki böylesi bir suç kavramı Osmanlı'da yoktu, bugünün Hıristi-
let gerçek değil, tüzel kişiliktir, 'Dini olmayacağı gibi Laik de ola­ yan-kapitalist Batı Avrupa'sında da yoktur- ortaya çıkışları hep
maz' demedi! Gerçekten de Devlet, asla ve hiçbir zaman Dinli ya 'Laik Devlet' döneminde olmuştur. Bugün Türkiye'de 'Laikliği'
da Dinsiz ya da 'Laik' olamaz. Din Devleti olduğunu ya da Laik savunmak ve propagandasını yapmak serbest, eleştirmek suç­
Devlet olduğunu ne denli iddia ederse etsin, bu gerçeği değişti­ tur - ya da suç kabul edilmektedir (kasta göre). Oysa 'suç' kavra­
remez. Dindar ya da Laik ya da Ateist olmak sadece gerçek İN­ mının kendisi, bizatihi 'düşünce'nin bir ürünüdür. Düşünceyi 'suç'a
SANLARA özgüdür. ÇÜNKÜ HER DİN ANCAK GERÇEK İN­ indirgeyen bu görüş, Ceza Yasaları'nda izdüşümünü bulduğu
SANLARLA VARDIR. İNANANLARI OLMAYAN BİR DİN için, binlerce insan cezaya çarptırılmış, soruşturmalara uğramış
OLAMAZ AMA DEVLETİ OLMAYAN BİR DİN OLUR. ÖR­ ve/veya mimlenmiştir. Düşüncenin 'suç'a indirgenmesi halin­
NEK, YAHUDİLİK 1880 YIL DEVLETSİZ DİN'Dİ. LAİK OL­ de 141. ve 142. maddelerin kapsamına giren 'sosyal bir sınıfın
MAK YA DA OLMAMAK BİREY-TOPLUM-SINIF İLİŞKİSİN­ diğer sosyal smıf(lar) üzerinde egemenlik kurması vs. vs. keyfi­
DE ORTAYA ÇIKAR. BİREY-DEVLET İLİŞKİSİNDE DEĞİL. yeti' ile 163. maddede ifadesini bulan, 'Din'i siyasete alet etme­
ÇÜNKÜ TOPLUMSUZ VE SINIFSIZ BİR DEVLET YOKTUR. yi' DÜŞÜNMEK son tahlilde birbirinden pek farklı değillerdir.
Kemalist/Devletçi Laisizm, Türkiye toplumunda Din'i (İsla­ Çünkü düşünceyi inançtan soyutlayabilmek, tecrit edebilmek
miyet'i) 'Vicdan Özgürlüğü' başlığı altında TAMAMEN KİŞİYE mümkün değildir. Devlet-Laisizm'i, dikkat edilirse, Türkiye'de
ÖZEL bir inanca indirgedi. Oysa Yahudilik, Hıristiyanlık ve İs­ Sosyalizm'in ve İslamiyet'in 'örgütlü' olmasını istememektedir.
lamiyet gerçekte -dikkat çok önemli- 'Cemaat Dinleriydiler'. Çünkü Devlet-Laisizm'i KİŞİYE Ö Z G Ü İNANÇ istemektedir,
Yeryüzünde 'Cemaatsiz', Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman yok­ TOPLUMA özgü değil. Günümüzde T.C. Devleti'nde KİŞİNİN
tur. KİŞİ ANCAK CEMAATİ ARACILIĞIYLA MÜSLÜMAN KENDİ BAŞINA SOSYALİZME YA DA İSLAMİYET'E BAĞLI­
OLUR. BU TAMAMEN KİŞİSELDİR. Yani bireyin İslamiyet'i LIK DUYMASI SUÇ DEĞİL'dir. Buna rağmen kişinin Anayasal
seçip seçmeme keyfiyeti kişiseldir. Yoksa bireyin Cemaatinden haklarını kullanıp bu düşünceler doğrultusunda örgüt kurması
soyutlanması, izole edilmesi ya da tamamen KENDİNE ÖZGÜ ya da kurulmuş örgüte girmesi SUÇTUR.
DİNSEL İNANÇ edinebilmesi söz konusu bu üç din için geçer­ Türkiye'de Devlet-Laisizm'i hayatın her alanında vardır ve
li değildir. Bu görüş, temelde bu üç dinin ortaya çıkış gerekçele- etkilidir. Tapu ve Kadastro'dan vergi sistemine, dirhem ve tar-
58 Laiklik Aytunç Altındal 59

tılardan aile adlarına kadar her alanda STANDART ÖLÇÜ 'La- Türkiye'de 'Kemalist/Devletçi Laisizm'in geleceği yoktur,
iklik'tir. Türkiye'de hiçbir yurttaş bu ÇAĞDAŞ DOGMA'nm dı­ kanısındayım. Bunun nedenleri şöylece sıralanabilir:
şında kalamamaktadır. Şöyle ki, Türkiye'de İslami anlam ve de­
ğeri olan adların çocuklara konulması yasak, ama Hıristiyanca a) Türkiye toplumunda 'Kemalist/Devletçi-Laisizm' ku­
adların konulması -ne hikmetse- serbesttir. Garip ama gerçek rumsal olarak ne denli özgürlükçü olduğunu ileri sürerse
olan bu yasaklan koyduranların çoğunun da kendini yerine gö­ sürsün, uygulamada hiçbir zaman Hıristiyan-Kapitalist
re 'Laik', yerine göre de 'Müslüman' olarak tanımlamasıdır. Batı standartlarına göre 'Liberal' olmamış, olamamıştır.
Özellikle Batı Avrupa'yla ilişkiler Türkiye'nin en yetkili ağızla­ Uygulamada Jakobence Radikal ve dediğim dedikçi çiz­
rı, Türkiye'nin temel direğinin 'Laiklik' olduğunu ve bundan giyi izlemiştir. Türkiye toplumu uzun yıllar Parti-Bürok-
asla vazgeçilemeyeceğini defalarca vurgulamaktadırlar.
83
rasi-Devlet özdeşliğinin, tek kişide (Milli Şef) sembolize
İlginçtir ki, 'Laiklik' T.C. Devleti'nde toplumsal hayatın her edilmesini yaşamıştır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak
alanında etkili olmasına rağmen, Liberal anlamında kendisi top- da 'kişilerin' yüceltilmesi dönemi başlamıştır. Hatta bu
lumsallaşmış değildir. Çünkü LAİKLİK KİŞİYE DEĞİL yüceleştirme öyle boyutlara ulaştırılmıştır ki, bazı kasıtlı
DEVLETE AİT BİR ÖZELLİK OLARAK SUNULMUŞTUR. Oy­ yabancılar, örneğin Donald E. Webster, 'Atatürk'ü Laik
84
sa Laisizm'i toplumsallaştıracak olan BİREY(LER)'dir. Yine ga­ Peygamber' ilan etmekten kaçınmamışlardır. Aynı ya­
rip ama gerçektir ki, bu kitabın başlarmda da gösterdiğimiz gi­ zara göre, Atatürk'ün başkanlığında yapılan CHP'nin
bi, Türkiye'de BİREY'in LAİKLİĞİNİ tescil ettirmeye kalkışma­ 1931 ve 1935 kurultayları eski Hıristiyan Kilise Meclisle-
sı da olası değildir. Yine LAİK olduğuna inanan biri de gerçek­ ri'nde -İznik ve Kadıköy- yapılan görüşmelere benze­
te DEVLET'e ait olan bir özelliği kendisinde topluyor demektir mektedir ve Köy Enstitüleri de gerçekte 'Manastırlar'dı. 8 5
ki - T.C. Devleti buna da izin vermemektedir. Kısacası, Türki­ Türkiye toplumunun 1980'lerde (şimdi 1990'larda) ulaştı­
ye'de 'Devlet Laisizm'i, bazen açıkça ama çoğunlukla gizliden ğı Politizasyon, Anadolu'da artık yeniden bir 'Milli Şef
gizliye 'siyasal teoloji'nin bir varyantı olarak işlev görmektedir Laisizmi'ne ya da 'tepeden inmeci Laisizm'e geçit ver­
ve Türkiye'nin bununla 'çağdaşlaşacağı' varsayılmaktadır. Os­ mez. Anadolu'da Otokratik Laisizm'i baskı zoruyla yü­
manlı'da Devlet İslamiyet'i (Din'i) empoze ediyordu diyenler, rürlükte tutmak mümkün değildir. Bu deneyin tutmadığı
günümüzde de Devlet'in 'Cebren ve Hileyle' Laikliği empoze açıkça belli olmuştur.
etmesini görmemezlikten gelmektedirler. b) 'Kemalist/Devletçi Laisizm' Türkiye toplumunu, De/İs-
Türkiye'de 'Laisizm'den geri dönüş -nereye(?)- olur mu ve lamizasyon'a tabi tutmuş ve bunu gerçekleştirebilmek
Türkiye'de Şeriat Devleti kurulabilir mi? için de toplumu 'tarihsizleştirmiş' ve 'dilsizleştirmiş'tir.
Sonda söylenecekleri başta söyleyelim. Türkiye'de 'Kema­ Nedir ki, bu çabalar da olumlu sonuç vermemiştir. Örne­
list/Devletçi Laisizm'in geleceği YOKTUR. Bunun nedenlerini ğin Kuran, biraz da bozuk bir Türkçe'yle tercüme edil­
az sonra göstereceğiz. Ama bu 'Laisizm'den vazgeçilmesi anla­ miş, ama çok kısa bir süre sonra bu uygulamadan geri
mına gelmez. Türkiye için, gerçekten de 'Laisizm'den başka yol adım atılması gerekmiştir. Çünkü yeryüzünde Tarih-siz
yoktur. Ancak bu nasıl bir 'Laisizm' olmalıdır sorusu ayrıdır. ve Dil-siz toplum olmamıştır, olamamaktadır. Her top­
Şeriat Devleti sorusuna gelince. Bu, kanımızca bir aldatmacadan lum, er geç Tarihi'ni ve Dili'ni aramakta, korumakta ve
ibarettir. Neden mi? Az sonra göreceğiz. Önce birinci soru üze­ tanımaktadır; bu ihtiyacı duymaktadır. Bugünkü aşama­
rinde duralım. da Türkiye toplumunu artık yeniden 'Resmi TarihTe oya-

www.çizgiliforum.com
Laiklik
Aytunç Altındal 61

layabilmek ya da yönetebilmek olası değildir. 'Kema­ 'Milli Şef Laisizmi'ni savunacak hiç kimse kalmayacaktır.
list/Devlet Laisizm'i ise 'Resmi Tarih'in belkemiğidir. Türkiye'nin Cumhuriyet döneminde ulaştığı bugünkü
Nedir ki, NESNEL KOŞULLAR artık bunun yeniden can­ aşamada bu tip bir Laisizm'in NESNEL GERÇEKLİĞİ
landırılmasına müsait değildir. Somut deney, 12 Eylül yoktur.
1980 sonrasındaki yoğun beyin yıkama faaliyetlerinin so­
nuç vermeyişidir. Şimdi de kısaca 'Şeriat Devleti', 'Şeriat Düzeni' görüşü üze­
c) Türkiye'de ordu gerçekte 'Devlet Laisizm'inin daimi ko­ rinde duralım.
ruyucusu ve kollayıcısı olmuştur. Nedir ki, sivil kadrolar Türkiye'de 'Şeriat Devleti' de kurulamaz. Bu savın ya da gö­
'Laisizm'in Atatürkçü yorumundan yoksun oldukları rüşün de T.C. Devleti'nde hiçbir şekilde gerçekliği yoktur. Bu­
için, her müdahale döneminde belirli çevreler 'sağ'a da nun belirli bir işbirlikçi çevrenin çıkarlarının korunması ve ge­
'sol'a da karşıyız teranesiyle ordu'yu 'Laisizm'i kurtar­ niş emekçi kitlenin 'örgütsüz' bırakılabilmesi için kullanılmakta
maya çağırmışlardır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak olan bir manipülasyon/aldatmacadan öte bir anlam ve değeri
da, ister istemez ordu ile İslami güçler arasında bir polime- bulunmamaktadır.
rization oluşmuştur. Bu, tehlikeli bir gelişmedir. Kanımız­ Niçin 'Şeriat Devleti' kurulamaz? Çünkü;
ca tutarsız ve sakıncalıdır. Ordu, bazı çevrelere göre 'siya­
setin' dışında kalması gereken bir kurumdur, Türkiye'de a) T.C. Devleti'nde, diyelim ki başta Cumhurbaşkanı olmak
'Devlet-Laisizm'i son tahlilde siyasal ve ideolojik bir ol­ üzere tüm parlamenterler ve partiler 'Şeriat Devleti'ni
gudur. Ordu, 'Laiklik' tartışmalarının da dışında kalmalı­ kurmak isteseler, bu sadece bir İSTEK olarak kalır, asla
dır. Eğer Laiklik 'Vicdan Özgürlüğü' ise, bu konuda do­ gerçekleşemez. Çünkü T.C. Devleti, A'dan Z'ye 'La­
ğan ve doğacak tartışmalara ordu ve devlet KURUM ola­ isizm'in ilkelerine göre örgütlenmiştir. Örneğin, Türk Si­
rak TARAF olamazlar - Liberal ve Demokrat bir ortam­ lahlı Kuvvetleri'ni yeniden 'İslam'ın Ordusu' haline geti­
da. Tabiidir ki, BİREYSEL olarak bir Devlet memuru ya rebilmek olası değildir - meğer ki yerleşik (established)
da ordu mensubu bu tartışmalara katılabilir. Hatta katıl­ Emir-Komuta zinciri dağıtıla! Kaldı ki, bu 'rasyonel' de
ması gereklidir de. Son beş-altı yıllık deneye bakıldığın­ değildir. Yeryüzünde -İran dahil- İslami esaslara -ya da
da, TSK'nin artık bu konuda çığırtkanlık yapan çevreleri Hıristiyanca esaslara- göre örgütlenmiş tek ordu yoktur.
kullanımına girmeyeceği, giremeyeceği anlaşılmaktadır. Yeryüzünde ordular 17. yüzyıldan bu yana 'moder-
d) 'Kemalist/Devletçi Laisizm', bir zamanların şu ünlü bel­ nizm/çağdaşlaşmacılık' ilkesine göre örgütlenmişlerdir.
gisinde dile getirilen 'İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış kit­ Yaklaşık son iki yüz yıllık Osmanlı-Türk Ordusu da esas­
le'sini yaratamamış, tam tersine imtiyazlı, sınıflı bir kitle­ ta bu ilkeye göre kurulmuştur. Günümüzde Emir-Komu-
nin ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Bu anlamda da ta'ya yön veren 'din' değil, 'çağdaşlık ve teknoloji'dir.
toplayıcı ve birleştirici olamamıştır. Çünkü bunu içtenlik­ b) T.C. Devleti'nde, gündelik hayatı belirleyen STANDART-
le benimsemiş bir kitle tabanı olmamıştır. Bugünün Tür­ LAR'm tümü 'Laik' ilkelere göre hazırlanmışlardır. Tapu
kiye'sinde 'Kemalist/Devletçi Laisizm'in, çok önemlidir Kadastro'dan tutun da memurların maaşına, banka faiz­
ki NE SINIFSAL NE DE KİTLESEL TABANI VARDIR. lerinden işçi ücretlerine kadar gündelik hayatı belirleyen
Bu durumda da çok yakın bir gelecekte, devlet baskısına neler varsa bunların tümü 'laiklik' ölçü alarak hazırlan­
dayalı, elitist, otokratik tepeden inmeci ve otoriteryen bir mışlardır. Hatta şu bile öne sürülebilir: Kendilerini saf ve
Aytunç Altındal 63
Laiklik

koyu Müslüman olarak sunan -ya da buna içtenlikle ina­ layışı, Türk eğitimi vd. diye 'Milli/Ulusal' sayılan ne var­
nan- insanların tamamına yakını gerçekte 'Laik Dindar­ sa gerçekte YABANCILAR'dan, en iyimser deyişle 'teklif
lar'dır. Çünkü 'Faiz haram kâr helal' gibi bir ilkeyle çalış­ ve terkib' yoluyla alınmış ve topluma adapte edilmişler­
salar bile, 'kâr'ın kaçta kaçının 'faiz' parası olduğunu -ya dir. Bu koşullara rağmen heterojen Türkiye toplumunda
da faiz parasından kâr'a dönüştüğünü- hesaplayabilmek SAF ve MUTLAK 'Şeriat Devleti'ni kurabileceğini düşle­
olası değildir. Pöstekide kıl saymaktan zor olan bu hesa­ yenler varsa, onlara önce 'Şeriat nedir ve bundan ne anlı­
bı yapabilecek computer bile yoktur. Kaldı ki bu sorunu yorsunuz?' diye sorulmalıdır. Bu soruya verilecek yanıt­
Osmanlı başta olmak üzere, bugüne değin Müslüman yö­ lar Türkiye'de hayaller peşinde koşturulan saf ve iyi ni­
neticiler tarafından kurulmuş olan devletlerin hiçbiri çö­ yetli birçok insanın akimi başına getirmeye yeterli olur.
zememiştir. 'Faiz'i İslamiyet de, Hıristiyanlık da yasakla­ e) T.C. Devleti'nde kendilerine 'İslamcı' denilen çevreler
mıştır. Ama iki büyük din de bunu ortadan kaldırama­ ARTIK ŞERİATA AYKIRI TARZDA BİR OLUŞUM İÇİN­
mışlardır. İşte bu bağlamda denilebilir ki, Peygamber'in DEDİRLER.* Neden mi? Çünkü gündelik siyasetin içine
döneminde bile TAM, S A F VE MUTLAK ŞERİAT 'partileşmiş' olarak girmişlerdir. Üstelik partileşmek fikri
DEVLETİ yoktu, olmamıştı. Olmayan bir devlet tipini, aralarında uzun yıllar tartışılmış ve sonuçta bunun 'emr-
bazı saf ve imanlı insanların önlerine bir ÜTOPYA olarak i bil maruf olduğuna karar verilmiştir. Hakk'ı temsilen
koyduranlar bir taşla birçok kuş birden vurmaktadırlar, o Batıl'ı zail etmek amacıyla tamamen Batılıca ve 'Laik' ni­
kadar. telikte olan 'Siyasi Parti' deneyine girilmiştir. Kendilerine
bağlılık duyan kitleler 'siyasete' çekilmişlerdir. Ama Tür­
c) T.C. Devleti ekonomi-politiğiyle dışa bağımlı bir ülkedir.
kiye'deki işbirlikçi çevreler önce önlemlerini almışlar,
Sürekli borçlanmakta, sürekli olarak sömürülmektedir.
sonra bu oluşuma -çıkarlarını düşünerek- olurlarını ver­
Türkiye'de yurttaşların giyecekleri fanilanm fiyatından
mişlerdir. 'İslamcı Parti' bu çevrelerin çıkarlarını zedele­
içecekleri suyun fiyatına kadar her ne varsa uluslararası
diği anda engellenmiştir. Türkiye'deki egemen sınıf, 'İs­
sermayenin denetimindedir. Dahası, Türk Silahlı Kuvvet­
lamcı Parti'nin 'Batı tipi ve Laik' olmasını istemektedir.
leri de dışa bağımlıdır. Türkiye'nin tüm gelir kaynakları
Bunun dışında bu partiye yaşam hakkı tanımaz. Bu parti­
kapitalist-emperyalist sisteme ve onların yönlendiriciliği­
den beklenen ise 'Milli/Türk İslamiyet'i' fikrini savun­
ne tabi kılınmıştır. Türkiye'nin gelir kaynaklarının rasyo-
ması ve adına ulusal denilen gerçekte İşbirlikçi-Egemen
nalize edilerek 'bağımsızlaştırılması' gerekirken, insanla­
çevrenin çıkarlarından başkası olmayan, ÇIKARLARI ge-
rı bir ÜTOPYA'nm peşinden koşturmak kimlerin çıkarla­
liştirmesidir. Bu görevi yerine getiremezse 'İslamcı Parti'
rı doğrultusundadır bir düşünülsün.
yine TCK'yi karşısında buluverir.
d) T.C. Devleti'nde sadece vergi sistemi değil, seçim sistemi
de 'Laik'tir. Üstelik Müslüman Türkler tarafından gelişti­ f) T.C. Devleti'nde 'Şeriat Devleti' kurulamaz, çünkü buna
rilmiş değil, Hıristiyan Batı'dan alınmıştır. Ünlü D'Hont Türkiye'deki üretim tarzı ve üretim ilişkileri izin vermez­
sistemini Türkiye'ye getirenler aynı zamanda 'İslami ler. Örneğin, Türkiye'de TOPRAK artık padişah-halife-
Sağ'm da uzun yıllar temsilciliğini yapmış 'Laik Müslü- nin şahsında Allah'a ait değil, KULLARA aittir. TOP-
manlar'dır! Benzer şekilde anayasa, cumhuriyet, parla-
Eski görüşlerinden vazgeçtiklerini gururla açıklayan bir grup Refah Partili,
mentarizm, milliyetçilik gibi oluşumlar da Hıristiyan Ba­ Adalet ve Kalkınma Partisi adıyla yeni bir parti kurdu ve Şeriat'ı "Red" ede­
tı'dan aktarılmışlardır. Dahası, Türk Dili, Türk Tarih an- rek 2002 yılında iktidara geldi.

www.çizgiliforum.com
64 Laiklik
Aytunç Altındal 65

RAK'ı kullardan alıp yeniden Allah'a verebilmek olası


mıdır? Kaldı ki T.C. Devleti'ni yönetenler toprağı (Tapu ye'de gerçek 'gericiler' en kaim çizgilerle, 'Biz adam ol­
ve Kadastro'yu) özellikle ve kasten tam anlamıyla bölüş- mayız' diyenlerle, 'Bir Türk dünyaya bedeldir' diyenler­
türmemektedirler. Bu bağlamda şunu öne sürebiliriz: dir.
Türkler, gerçek mülkiyet anlamında Türkiye topraklarına he­ 3) Osmanlı toplumunda 'Seküler' öğeler vardır. Ancak hiç
nüz yeni yerleşmektedirler. Bu oluşum kendilerine Türk deni­ unutulmamalıdır ki, bunlar tüm topluma değil, belirli bir
len insanların tarihinde ilk kez yaşanmaktadır. Düşünün ki, egemen çevreye aitti. Tüm toplumda geçerli olan
bu aşamaya ulaşmak için bin küsur yıl geçmiştir. Ve bu Kuran/Şeriat'm 'izin verdiği ölçüdeki' hoşgörü ve Sekü-
doğal SÜREÇ'in sonucunda bu TOPLUMSAL BAĞLAM larizm'di. Bu koşullar altında değişik inanç sistemlerin­
(context) doğmuştur. Bundan geri dönüş yoktur ve ola­ den gelmiş insanlar, belirli amaçlar uğruna birlikte ey­
maz. Kaldı ki Müslüman emekçi kitle bu oluşumun doğ­ lemler koyabilmişlerdi. Örneğin Şeyh Bedreddin Rum
rudan doğruya CUMHURİYET'e bağlı olduğunun bilin­ asıllıydı. Onunla kader birliği yapan Torlak Kemal Yahu­
cindedir. di, Börklüce Mustafa Müslüman kökenliydi.
4) Türkiye toplumunda 'Cumhuriyet'in anlam ve önemi ile
Kısacası, 'faiz'i yok edemeyecek, 'Toprakta Özel Mülkiyeti' 'Cumhuriyetçilik' tam anlamıyla anlatılamamıştır. Dola-
kaldıramayacak, Şeriat'a uygun 'kâr'ı sağlayamayacak, haram­ yısıyladır ki 'Laisizm' de Devlet'i ellerinde tutan gençle­
sız cinsel yaşamı ve Islami Ordu'yu kuramayacak vd. olduktan rin elinde bir manipülasyon aracı yapılmıştır. Laisizm'in
sonra 'Hangi Şeriat Devleti' diye sormaz mısınız? Anadolu'nun Hıristiyanlaştırılmasını engellediği, ne hik­
metse hiç vurgulanmamıştır. Eğer Türkiye 1920'lerde bu
inanılmaz atılımı (Cumhuriyet ve Laisizm) yapmamış,
3.3. SONSÖZ yapamamış olsaydı, bugün hiç kuşkusuz Anadolu'da
%99'luk bir Müslüman kitleden söz edilemezdi. Laisizm
Bu küçük kitaptaki eleştiri ve açıklamaları özetleyerek konu­
sayesindedir ki, Anadolu emperyalizmin yoğun dinsel
yu noktalayalım.
saldırısından kendini kurtarabilmiştir. Bu hususlara ne­
dense hiç dikkat çekilmemekte ve/fakat durmaksızın eli­
1) Sekülarizm, Çağdaşlaşmacılık (Modernizm) ve Laisizm
tist bir yaklaşımla genç emekçi Müslüman kitle ve din
birbirleriyle karıştırılmamalıdırlar. Bunlar birbirleriyle
adamları 'gericilikle, yobazlıkla, softalıkla' vd. suçlan­
bağlantılı ve/fakat kendi başlarına bütünlük ifade eden
maktadırlar. Türkiye'de artık 'din adamlarını' suçlamaya
ayrı ve özerk anlayışlardır.
bir son verilmelidir. Çünkü İslamiyet'te Ruhbanlık ve Sa-
2) Türkiye toplumunun NESNEL yapısında İslamiyet'in
cerdotalizm yoktur. Son tahlilde din adamının hiçbir kıy­
tecrit edilmesi olası değildir. Bu durumda İslamiyet'in
meti harbiyesi yoktur. Hıristiyan dünyasında papa gün­
'cebren ve hile' ile Batı'nın kapitalist-emperyalist mihrak­
delik politikanın tam göbeğinde yer alırken, Türkiye'de
ları öyle istiyorlar diye baskı altında tutulmasına karşı
din adamının siyasi fikir belirtmesi suç kabul edilmekte­
çıkmalıdır. Bu inanca bağlı kitleleri 'gerici' olarak nitelen­
dir. Böyle bir uygulama o çok özenilen Batı 'demokrasile­
dirme alafrangalığına da artık bir son verilmelidir. 'Sut­
rinde' yoktur, Laisizm'i, din adamlarına düşmanlığa in­
yen takmayan kadın ilerici, başını örten kadın gerici' ay­
dirgeyen dar kalıpçı, dar Devletçi anlayış terk edilmeli­
rımının ne bilimsel ne de etik bir değeri vardır. Türki-
dir.
Aytunç Altındal 67
66 Laiklik

'fark'ı (Sekülerizm'i) esas alan bir 'özdeşlik' kurmalıdır. İslami­


5) Türkiye'de kanımızca 'Devlet Laisizmi'ne değil, CFvTC
yet dışındaki dünya ile de 'çelişki'yi esas alan bir 'birlik' halin­
ve TOPLUMSAL LAİSİZM'e ihtiyaç vardır. Türkiye top­
de olmalıdır.
lumunda öncelikle LAİSİZM, TOPLUMSALLAŞTIRIL-
Kaldı ki Türkiye'nin 'İslam Birliği' içinde yer alabileceği
MALIDIR. Laisizm Devlet'in elindeki baskı aracı olmak­
1920'lerde bizzat M. Kemal tarafından da işaret edilmişti. Nu­
tan çıkartılmalı ve eğer 'Vicdan ve Fikir Özgürlüğü' ola­
tuk1ta şöyle yazılıdır:
rak yorumlanacaksa, Devlet'in 'Vicdan'ı olamayacağı
"Ortaya atılan kuram şu idi: Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da
dikkate alınarak bu SİVİL BİREYLERİN VİCDANI'NA
ve dünyanın başka yerlerinde yaşayan Müslüman toplulukları,
MAL edilmelidir. Ancak böylelikledir ki Türkiye'de özle­
gelecekte herhangi bir gün, kendi başlarına buyruk bir duruma
nen ve istenen anlamında 'Din ve Devlet' ayrımı gerçek­
gelebilirlerse ve o zaman gerekli ve yararlı görülürse, çağın ko­
leşir. Türkiye'de 'Devlet Laisizmi'nden vazgeçip, bir an
şullarına uygun nitelikte birtakım uzlaşma ve birleşme ilkeleri
önce Laisizm'in yeniden yorumlanarak SİVİLLEŞTİRİL-
bulabilirler. Elbette her devletin, her topluluğun birbirinden
MESİNE (toplumlaştırılmasına) bakılmalıdır. T.C. Devle-
alacağı ve sağlayacağı şeyler bulunacaktır. Karşılıklı çıkarları
ti'nde Laisizm'in sivilleştirilebilmesi için nesnel temel
olacaktır. Tasarlanan bu bağımsız Müslüman devletlerin yetkili
vardır. Bu, Osmanlı Sekülarizmi'dir. Bu temelden çıkıla­
delegeleri bir araya gelip bir kongre yapacaklar, böylece falan
rak yeni bir Laiklik (Seculer mahiyette) tanımına gidilme­
falan falan Müslüman devletler arasında şu ya da bu ilişkiler
lidir.
kurulacaktır. Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerek­
6) Türkiye toplumunda 'Şeriat Devleti' belirli çevrelerin
tirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için, ilgili
elinde kullanılan bir UMACI gibidir. Tıpkı Komünist Par­
Müslüman devletlerin delegelerinden bir meclis kurulacaktır.
tisi UMACISI gibi, Türkiye'de gerçekte 'Şeriat'a bağlı bir
'Bu meclisin başkanı, birleşmiş Müslüman devletleri temsil ede­
Devlet düzeni kurabilmek hayalden de öte bir halüsinas-
cektir' diye bir karar alınırsa, işte o zaman istenirse, o Birleşik
yondur. Din'i Devlet işlerine alet edebilmek ise öncekin­
Müslüman Devletleri'ne 'Halifelik' adı verilir. Yoksa herhangi
den daha zırva bir iddiadır. Siz 1990'lar Türkiye'sinde,
bir Müslüman devletin bir kişiye bütün Müslümanlık dünyası­
bir yetkilinin -örneğin baştan aşağı zemzem suyuyla yı­
nın işlerini yönetip yürütme yetkisini vermesi us ve mantığın
kanmış, namazında niyazında 'Tam' Müslüman bir dev­ 86
hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir şeydir."
let yetkilisi- IMF ile, Dünya Bankasıyla, AET ile, NATO
vd. ile İslami Şeriat'a uygun anlaşmalar imzalayabileceği- Kanımızca uygarlık, sabit bir olgu değildir, sürekli bir top­
ni düşünebiliyor musunuz? Sadece Türkiye'de değil, lumsal gelişmedir. Ama tarihten tecrit edilmiş bir uygarlık dü­
dünyanın hiçbir ülkesinde -İran dahil- taraflardan biri, şünülemez. Türkiye uygarlaşma SÜRECİNİ, Devlet'i, Birey'in
dinsel esaslara göre hazırlanmış bir 'petrol' ya da 'tekno­ (yurttaş) tepesindeki Demokles'in kılıcı olarak kullanmaktan
loji' ya da 'ticaret' anlaşması imzalatmayı isteyemez. Bu vazgeçtiği ve Devlet'i SİVİL yurttaşın EMRİNE verebildiği tak­
koşullar altında 'Şeriat Devleti' bir aldatmaca ve umacı iş­ dirde sürdürebilir. Bunun önkoşulu da Ö Z G Ü R ve UYGAR
levini görmektedir, o kadar. Bu tip bir abesle iştigale artık YURTTAŞLAR (CIVIC) yetiştirmektir. Yoksa Türkiye'de Orta­
bir son verilmelidir. çağ Simyacıları'nın şu ünlü formülü, bir bilinmeyeni daha çok bi­
linmeyenle açıkla, yürürlükte kaldıkça ne olması gerektiği kadar
Öte yandan Laik T.C. Devlçti'nin İslam Birliği içinde yer al­ MÜSLÜMAN ne de LAİK olunabilecektir.
masının hiçbir sakıncası yoktur. Türkiye, 'İslam Birliği' ile

www.çizgiliforum.com
AÇIKLAMALAR, TANIMLAR VE NOTLAR

1) T.C. Anayasası 1982, Barış Dağ, 19.10.1982, ss. 11-12.


2) a.g.k.,s. 8.
3) Webster, 1976, s. 2053.
4) Roma İmparatorluğu'nda ilk Hıristiyanlara mevcut tannlar
panteonu içindeki hiçbir tanrıya bağlılık duymayışlarından ötü­
rü 'Ateist/Tanrıtanımaz' deniliyordu. İlginçtir ki, bir zamanlar
kendileri için bulunmuş olan bu kavramı, yüzyıllardır egemen­
liğini sürdüren Hıristiyan (Katolik, Protestan vd.) dünyası, bu­
gün sosyalist ve komünistler için kullanmaktadır.
5) Nominalizm için bkz. Süreç, Cilt I, Sayı 4.
6) 8. Henry'nin girişimleri Hıristiyanlık âleminde büyük çalkantı­
lara yol açmıştır. Papa Devleti'nden bağımsızlaşarak Monarşik
Devlet'i kurmak yolunda gösterdiği sert çabalardan ötürü 8.
7
Henry 'Gaddar bir kral olarak tanınır. Thomas More'u önce
şansölye yapıp, daha sonra idam ettiren 8. Henry, bu nedenle de
kötü bir şöhret edinmiştir. Ancak tarafsız gözle değerlendirildi­
ğinde 8. Henry'nin 'Milli Kilise'den yana oluşu ve Roma'ya kar­
şı çıkışı o dönemin en önemli siyasal-diplomatik girişimidir. Ka-
tolisizme yürekten bağlı olan Thomas More ise, İngiltere'de
'Anglikanizm'in gelişmesine karşıydı, Katoliklik'ten ve Pa-

69
70 Laiklik Aytunç Altındal 71

pa'dan b^şka kuruma bağlılık duyulmaması gerektiği inanan­ 34) An Abstract of Muhammedan Law, Vans Kennedy, Journal Royal
daydı. Mvore bu amaçla bazı şahısların işkenceyle öldürülmele­ Asian Survey, II (1835).
rini emredecek kadar sofu Katolik'ti. 35) Ayrıntılı bilgi için bkz. Remarks upon the Authorities of Musulman
7) Türkiye'de* Çağdaşlaşma (Secularism in Turkey), Niyazi Berkes, Law. By J.H. Harington Esq. Asiatic Researches Vol. X. London,
Bilgi, 1973. 1811.
8) a.g.k., s. 1 7. 36) Sufism, William Stoddart, Aquarian Press, 1984, p. 33.
9) Bu konucJa bkz. 'Secularism'den Laicisme'e'. A. Altındal, Süreç, 37) Türkiye'de Kadın, A. Altındal, Alfa Yay., sayfa 35.
Cilt II, Say x 5,1981. 38) La Religion des Turcs et des Mongols, Jean-Paul Roux, Payot, 1984.
10) Bu konucia ayrıntılı bilgi için bkz. Siyasal Kültür ve Yöntem, A. (Bu kitapta Türklerin din ve dil anlayışıyla, bu ikisi arasındaki
Altındal, HAVASS, 1982. koparılmaz bağ işlenmektedir. Özellikle dil konusunda son de­
11) 'Secularism'den Laicisme'e'. A. Altındal, Süreç, Cilt II, Sayı 5. rece ilginç bulgular vardır.)
12) Islamic Surveys, The Influence of Islam on Medieval Europe, by M. 39) Economic History, Halil İnalcık, Variorum Reprints, London,
Watt, Edinburg University Press, 1972, p. 15 1985, p. 1-11.
40) Ayrıntılı bilgi için bkz. a.g.k. I.
13) a.g.k.,s.77
41) Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih ve
14) Kuranı Kerim ve Türkçe Meali, Diyanet, 1983, Bakara, 168-169-
Devrim Yay., 1974.
170.
42) The Goverment of the Ottoman Empire in the Time of Suleiman The
15) a.g.k. Bakara, 143. Ayrıca İbrahim, 9-10. Ayrıca Şuara, 69-78.
Magnificent, A. Howe Iybyer, Ph. D. Harvard University Press,
16) Ayrıntılı bilgi için bkz. Allans Neues Weltreich, Gerhard Konzel-
1913, p. 26-7.
mann, H^rbig, 1986.
43) ibid.
17> Bkz. M. Watt, a.g.k.
44) Lybyer, p. 8.
18) Islamic Surveys, A History of Islamic Law, N.J. Coulson, Edinburg 45) İnalcık, XII-106.
University Press, 1964, p. 1 46) English Society in the Early Middle Ages, D. Mary Stenton, Pelican,
19) a.g.k., s. 6 1962, p. 162.
20) Kuran, Bakara 139-141. 47) The Weaker Vessel, Antonia Fräser, Methuen, 1985, p. 412-417.
21) Bakara, H8. 48) Rycaut, pp. 128-131.
22) Bakara, 1>2. 49) Lybyer, p. 224.
23) Bakara, 256. 50) Lybyer, p. 225.
24) Al-i İmran, 24. 51) A Historical-Geography of the Ottoman Empire, by D.E. Pitcher, Le­
25) Al-i İmrah, 137-138. iden E.J. Brill, 1972, p. 124.
26) Nisa, 84. 52) a.g.k., s. 30.
27) Maide,48. 53) Die Osmanen in Europa, Styria, 1985 (Ayrıntılı bilgi için).
28) Isra, 94-95-96. 54) The Lands of the Eastern Caliphate, Guy Le Strange. Frank CASS,
29) Necm,39. 1905/1966, p. 156.
30) Tegabun ç ve 15. 55) Geschichte der Türken, Ernst Werner/Walter Markv. Akademie
31) Ankebut, 56. Verlag, Berlin, 1978, p. 196.
32) The Present State of Ottoman Empire, by Paul Rycaut Esq. London, 56) Ottoman Empire and Modern Turkey, by Stanford Shaw, Cambrid­
1668, p. 101-102. ge University Press, Vol. 1,1976, pp. 255-6-7. (Aynı konuyla ilgi­
33) Ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmed Ibn Hanbal and The Mihna Walter li bir başka yazımız için bkz. Vorwärts, 8. Juni 1985. 'Hat der Is­
Patton, E.J. Brill, Leide 1897. lam in der Türkei Macht?' Aytunç Altındal)

www.çizgiliforum.com
72 Laiklik Aytunç Altmdal 73

57) Coulson, p. 151. tez çalışması özellikle istatiksel bilgiler için okunmaya değer.
58) Turquie, par M.J.M. Jouannin, Firmin Didot Frères, Paris, 1840, (Türkiye'de Modernleşme, Din ve Parti Politikası MSP Örnek Olayı)
p. 429. 77) Patriarchen am Goldenen horn Gegenwart und Tradition des Ortho-
59) ibid. dexen Orients. Friedrich-Wilhelm Fernau, Leske, 1967, p. 98/99.
60) Bkz. Montieur Ottoman, cit. Jouannin, p. 430. 78) Interest Groups and Political Development in Turkey, by Robert Bi­
61) Voyage du Sultan Abd-ul-Aziz, par L. Gardey, Paris, 1865, p. XIV- anchi, Princeton University, Pres, 1984, p. 139/140.
XV. 79) a.b.k., s. 140.
62) The Image of the Turk in Europe. Metropolitan Museum of Art, 80) Coulson, p. 151.
NY. By Alexandrine N. St. Clair, 1973, p. 22 81) Democracy and Development in Turkey, by C.H. Dodd, The Eothen
63) Kemalist Anti-Emperyalizm konusunda bkz. Süreç, Cilt I, Sayı Press, 1979, p. 5.
4. 82) Peter Schmid, Die Weltwoche, Zürich, 27. Mai 1949.
64) Bu tartışmalarla ilgili olarak başta merhum Abdi İpekçi olmak 83) Örneğin Turgut Özal, Fransızların tutucu çevrelerinin yayın or­
üzere birçok yazarın görüşleri yayınlanmıştır. Örneğin Doğan ganı Figaro'ya verdiği demeçte, "Türkiye'de Devlet Laiktir, laik­
Avcıoğlu, kendisini 'aşırının aşırısı bir Milliyetçi' olarak tanım­ lik, Türkiye'yi taşıyan en güçlü direktir," diyor. Figaro, 24. Avril
lamıştı. 1986. Tabii sadece Özal değil, Cumhuriyet yönetiminin tüm
65) Berkes, a.g.k., s. 456. devlet başkanları ve/veya yöneticileri aynı demeçleri vermiş­
66) Berkes, a.g.k., s. 473. lerdir. Ama sanırım hiçbiri, kendisine Laisizm konusunda soru
67) ibid. soran bir Avrupalı gazeteciye "Sizde de Laiklik Anayasa ve Ce­
68) La Turquie et Les Ottomans, par P. Baudin D'Allauch, Paris, 1986, za Yasalarıyla korunma altında mıdır?" diye sormayı akıl etme­
p. 15. miştir.
69) a.g.k., s. 129. 84) "Atatürk, Laik Peygamber." Donald Webster. Söz konusu
70) Turcs d'hier et d'aujourd'hui, Willy Sperco, 1962, NEL., p. 157. ABD'li uzman bu adı taşıyan tebliğini 12 Eylül sonrasının orta­
71) Bu konuda Sayın Engin Çizgen'e teşekkür ederim. mında Atatürk'ün ölüm yıldönümünde yüzlerce dinleyiciye
72) Die zukunftsarbeit der Deutschen Sanile in der Turkei, W. Blanken- -ve subaya- okumuştur. (Yazılı olarak izlemek isteyenler, İngi­
burg, Hft I., Leipzig, 1915, p. 15. lizce özetiyle birlikte Süreç, Cilt II, Sayı 5'e bakılabilir.)
73) « M . , ss. 15/16. 85) ibid.
74) Les Finances de la Turquie, par Charles Morawitz. Guillaumin, 86) Söylev, Atatürk, 1963, Ankara Üniversitesi Basımevi, s. 490.
Paris, 1902, p. 427.
75) a.b.k. s. 41. Listede şu adlar vardı: Sir William Clay, Baronet,
MM. Pascoe du Pré Grenfell, Lachlan Macinton Rate, William
Drake, Hippolyte Biesta, Ernest Ad. Fould duc de Galliera, Phi­
lippe Hottinguer, Charles Mallet, Jean-Charles Mussard, Isaac
et Eugene Pereire, Casimir Salvador, Baron Seilère, Jacob Stern,
Pillet Will.
76) Genç bir bilim adamı Atatürk için 'Sekülerdi' diyordu. Bunu an­
lamak mümkün değildir. Atatürk daima 'Laiklik' konseptiyle
düşünmüştü ve bunu hayata geçirmeye uğraşmıştı. 'Seküla-
rizm' kavramı Atatürk'e yabancıydı. Bazı hatalarına rağmen,
Ali Yaşar Sarıbay tarafından yazılan ve 1985'te yayınlanan bu
EKİ
GENEL OLARAK ÇEŞİTLİ DİNLERDE HOŞGÖRÜ
VE İNSAN'A TANINAN HAKLAR

Osmanlı'da İnsani (beşeri) Değerler ve İnsan Hakları'na tari­


hi bir yaklaşım konuyla yakından ilgilenmemiş olanlar için ilk
bakışta alışılagelmiş kalıpçı düşünme tarzları yüzünden tuhaf
görünebilir. Ne var ki tarihi planda ele alındığında diğer çağda­
şı toplumlarda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da İnsan Hak­
ları kavramını toplum ve kültürel perspektif çevresinde bir te­
mele bağlayabilmek mümkündür. Tarihin doğduğu her coğrafi
alanda çeşitli toplumsal ve geleneksel değerlerin yanı sıra genel ,
kültür çerçevesinde insana verilen değer ile yine insana tanın­
mış haklardan söz edilebilir ve/fakat kurumsallaşmış tarzıyla
İnsan Hakları'ndan ya da İnsani Değerler sistematiklerinden ve­
ya sosyolojik matrbderden söz edilemez, çünkü en basit anlatı­
mıyla 10. yüzyılda böylesi bir gelişme dünyanın hiçbir yerinde
henüz kurumsallaştırılmış değildi.
Tarihte İnsani Değerler ve İnsan Hakları, ilkin dini bir tema
olarak gündeme gelmiştir. Nedir ki gerçekte İnsani Değerler ya

75

www.çizgiliforum.com
76 Laiklik Aytunç Altındal 77

da İnsan Haklan olarak değil, tolerans=hoşgörü (ya da daha tu­ Roma'nm tanrılarla bireyler arasında oluşturduğu modus vi-
tarlı bir deyişle müsamaha olarak) başlığı altında ele alınabilir. vendi (birlikte var olma tarzı, yaşama ilkesi) bir tek tanrının bü­
Şimdi kısaca Monoteizm ve öncesindeki Pagan toplumların­ tün diğer tanrılar üzerinde, onların varlıklarını ortadan kaldıra­
da hoşgörü anlayışları üzerinde kısaca duralım. rak baskı kurmasını yasakladığı için, son tahlilde bütün dünye­
vi ve uhrevi konularda Pontifex Maximus sıfatını taşıyan impara­
1. Din ve Din-Oncesi tor nihai kararı veriyordu. Diğer bir deyişle insanlar bir tanrı is­
tedi diye diğer bütün tanrıları tanımazlık edemiyorlardı. Ro-
Konuya Mısır'dan ve Firavunlardan girebiliriz. Antik Mı­ ma'mn modus vivendi'si antik dünyada çok geniş bir tartışma,
sır'da sadece bir Firavun Tek-tanrı tapıcı olarak yaşamıştır. Ak- düşünme ve davranıma serbestisi alanı yaratmıştı. İmparatorlu­
heneton (İÖ ). Bu Firavun tarihte Solar Monoteizm diye anılan ğun sınırlarını çoğunlukla savaşmaksızm geniş topraklara yaya-
tektanrıcılığm ilk temsilcisi sayılır. Akheneton, Aton ya da Aten bilmesinin sebebi buydu. Tolerans, Roma'da civic bir kurumdu.
adını verdiği Güneş'i tek-tanrı olarak tanımış ve Mısır'da ege­ Senato bunun koruyucusu, imparator ise uygulayıcısıydı. Tabi­
men olduğu bölgelerdeki diğer bütün tanrıları yok ettirmişti. idir ki bugünkü anlamıyla İnsan Hakları yoktu, ama Roma va­
Güneş'ten başka tanrıya tapılmasmı yasaklayan Akheneton, da­ tandaşı olabilmek hakkı vardı. Roma yurttaşı olmayanların ise
ha sonra kendisini devirerek Firavun olan damadı tarafından kendi cemaatlerini ilgilendiren konularda iç anlaşmaya varıla-
tarihin ilk Ateist'i olarak belgelendirildi. Bu dönemde Mısır'da mazsa dünyevi otoriteyi temsil eden Romalı yöneticilere başvu­
yeniden devletin kabul ettiği bütün tanrılara saygı gösterilmeye rarak buradan nihai kararı elde edebilme hakkı bulunuyordu.
başlandı. Firavunlar döneminde Mısır'da Devlet-Tanrıları ege­ Roma'daki 'günah' kavramıyla din kavramının da üzerinde
mendiler. Ayrıca bazı Firavunların tanrılaştırıldıkları da oluyor­ kısaca durmak gerekiyor. Romalılar ve Gentile için ilk günah di­
du. Halktan bunlara saygı duymaları, adaklarda bulunmaları ye bir kavram yoktu. Dolayısıyla bunu zorlayan bir tek-tanrı da
ve tapınmaları isteniyordu. Böylelikle çok-tanrıcılığın gereği yoktu. Gentile bir Şeriat yasasına değil, vicdanı esas alan bir
olarak halkın birden fazla tanrıya bağlılık duyması, bağlılık Moral Yasa'ya bağlıydı. Bütün insanlık, bu yasa gereği sadece
duymadıklarına da saygı göstermesi sağlanmıştı. Antroposantrik Fortuna=Kader'de ortaktılar, günahta değil. Roma'ya göre Fortu-
anlamında tolerans işte ilkin burada, Mısır'da ortaya çıkmıştı. na dilediğine dilediği gibi davranırdı. Bazen tanrılar bile Fortu-
Daha sonra bütün Akdeniz bölgesine ve ülkelerine yayılmıştı. na'nın isteklerine uyarlardı. Paganlar arasında Fflifh=İman sa­
Mısır'da hiçbir Firavun-Tanrı diğerini dıştalamadığı için, uzun dece Batıl=Supertition karşısındaki bir kavramdı ve okumamış
süren haneden egemenliklerinde Mısır'da dengeli bir çok-tanrı- sınıflara özgü bir değer olarak tanınmaktaydı. Zengin ve eği­
cılık yerleşmişti. timli sınıflar ise 'iman'a değil, religio'ya bağlıydılar. İşte bu reli-
Romalı Paganlar, İonyalılar ve Grekler (Gentile) arasında ise gio kavramı daha sonra Hıristiyanlık'la birlikte bugünkü anla­
çok-tanrıcılığın çeşitli biçimleri yaşanmıştı. Kendini mutlaklaş- mıyla din denilen (religion) olguya dönüştü. Roma'da religio
tırma eğilimi içinde olan Paganlar ve Gentile sadece çok-tanrılı tanrılarla yurttaşlar arasındaki rasyonel bağlar anlamında kul­
değillerdi, aralarında Epiküryenler, (Hedonistler), Kathenoteist- lanılan siyasal bir düzenlemeydi. Hıristiyanlık'la birlikte Bizim
ler (tanrılardan bazılarına bağlananlar), Henoteistler (zaman za­ Dinimiz (Our religion) anlamında kullanılmak üzere önce Religi­
man bir tanrıya bağlananlar) ve ateistlerle bazı marjinal toplu­ on yapıldı, daha sonra da Hıristiyanlığın Devlet-Dini haline ge­
luklarda tam anlamıyla sayılmasa da Platoncu anlamında tek- lişiyle birlikte de Dogma'ya kayıtsız şartsız boyun eğmek ve
tanrıya bağlılık duyanlar da vardı. inanç beslemek zorunluluğuna dönüştürüldü. Hıristiyanlığın
78 Laiklik Aytunç Alhndal 79

bu döneminde anladığı religion 451 yılında İstanbul'un Kadıkö- üçüncü bir yol yoktu, olamazdı. Haram hayatın her alanında
yü'nde toplanan Synod'la kesinleşen Trinite kavramıyla nihai olabilirdi, ama Mabed'in kapısı önünde dururdu.
şekline geldi. Daha önceki Hıristiyanlar Tanrı-Baba, Kutsal Ruh Yahudilerin Tanrısı Yahveh, kendi deyişiyle son derece kıs­
ve Oğul şeklindeki bir dogmayı duymamışlardı. 1. yüzyılda kanç bir tanrıydı ve Kayırıcılığı (Favoritism) kendisinden başka
aralarından birileri çıkıp da bu görüşü öne sürseydi, hiç şüphe­ kimseye tanımamıştı. Yahudileri öfkeli bir yargıç gibi yöneten
siz hâlâ eski Yahudi Şeriatı'na bağlılık duyan ilk Hıristiyanlar bu tanrı Yahudilerle bir antlaşma (covenant) yapmıştı. Bu anlaş­
tarafından bu Şeriat'ın öngördüğü şekilde taşlanarak öldürülür­ ma çerçevesinde Yahudi'nin Tann'ya tapması gerekmiyordu,
dü! onun üstün gücünü tanıması ve bundan korkmak gerektiğini
ANLAMASI gerekiyordu ve bu yetiyordu. Yahudilik bu yüz­
2. Roma ve Yahudilik'te Hoşgörü dendir ki, İslam dini gibi Allah'a tam ve mutlak bağlılığı (sub­
mission) öngörmez, Yahudi Tanrı'sının gücünden ve gazabın­
Roma'nm tolerans anlayışına karşı direnen tek dini cemaat dan kaçış olamayacağını ve bunu bilerek de Tanrı'nm istekleri­
Yahudilerdi. Yahudiler yasal olarak esir ulus değil, imparatorun ni yerine getirmekten başka seçenek olmadığını ve sadece bu se­
dostu olan ulus statüsündeydiler. Buna rağmen Yahudiler ta­ beple sadakat'i öngörür. Dolayısıyla Yahudi, Tanrı'nm kendisin­
mamen kendi dini yasalarına uygun bir kapalı cemaat statüsüy­ den değil, O'nun gücünden ve gazabından korkmakla yüküm­
le yönetiliyorlardı. Kendi dini sorunları için Roma'ya ve Sezar'a lüdür (subjection). Dahası Yahudi, İslamiyet'teki ya da Hıristi­
başvuru hakları vardı ama bu sık kullanılan bir hak değildi. An­ yanlık'taki gibi bir DİN'e de bağlı olmak yükümlülüğü altında
cak Herod sülalesinden gelen Semitik (Ebonit) asıllı Yahudi değildir. Yahudi sadece Tanrı'sıyla birlikte yürüyen bireydir, din'le
kralları, Roma tarafından tayin ediliyorlardı. Yahudiler ise Tan­ değil. Tanrı'sıyla bütünleşmek hakkı ve geleneği yoktur. Yahu­
rıları Yahveh tarafından gönderilmiş (Anointed) olmadıkları ve di, yürüyebildiği sürece Tanrı'sıyla olmak zorundadır. İMAN'a
insan tarafından (İmparator) tayin edilmiş (Appointed) krallar ol­ gerek duymaz, çünkü Tanrısı onu diğer kavimlerden ayırmış ve
dukları için Herod sülalesine Romalılardan daha çok nefret du­ seçerek kutsal yapmıştır. Yahudi bunun nişanını taşır (sünnet).
yuyorlardı. Dolayısıyladır ki Yahudi, İMAN'ın ta kendisidir. Bu yüzden de
Yahudi cemaati urbanic (kentçi) ve civic (sivilleştirici) değil istese de imansızmış gibi davranarak İMAN'a 'sıçrama' yapa­
pastoral (tarıma dayalı, kırsal) kökenliydi. Dolayısıyla da Yahu­ maz. Din ise imanla başlar. Yahudi bu anlamda dindar değil,
di, bir Pagan ya da Gentile gibi 'Kentli' değildi ve onlar gibi Tanrı tarafından seçilmiş rahman olmakta Tann'ya öykünen bi­
kentte yapılmış -kentin normlarına ve ihtiyaçlarına göre düzen­ reydir. Yahudilik anlayışına göre Tanrı sadece Evren'i ve İnsan'ı
lenmiş- yasalarla değil, kendi Tanrısı tarafından doğrudan doğ­ yaratmış ondan, sonra Yaratıcı faaliyetini durdurmuştur. Dola­
ruya konulmuş yasalarla yönetiliyordu. Roma'nm Senatosu'na yısıyla Eski Ahit'in Genesis bölümünde anlatılan altı gün içinde
karşı Yahudilerin Sanhedrin'i (Yaşlı Bilgeler Meclisi) vardı. Ro­ Tanrı insan için bir de DİN yaratmış değildir.
ma'nm lex başlığıyla sıralanan sayısız yasasına karşı tek yasası
Yahudilik bilindiği üzere Kitaplı dinlerin ilkidir. Ne var ki
vardı: Şeriat (Halaka).
Yahudi Kitap okuyarak 'öğrenim' yapan bireydir; Müslüman ya
Yahudi Şeriatı'na göre Yahudi'nin bütün hayatı Tanrı'nm da Hıristiyan gibi dua etmek için Kitap okuyan birey değildir.
denetimi altındaydı. Tanrı, keskin diliyle (sözleri ve buyrukla- Yahudi kitabını sadece evrenin dolayısıyla kendi tarihinin geçir­
rıyla) Yahudi'nin hayatını iki âleme ayırmıştı. Bir yanda helal diği evreleri öğrenmek ve Yahudi Tanrı'sının gücünü ve gaza­
(kutsal), diğer yanda da haram (profane) vardı. Bunun dışında bını tanıyabilmek amacıyla okur. Bir Müslüman ya da Hıristi-

www.çizgiliforum.com
Aytunç Altmial 81
80 Laiklik

Yahudilik kendi içine kapalı bir sistem olarak kendinden ol­


yan gibi Tanrı'ya ve Allah'a yakarmak ya da dua etmek için
mayan her kültürel, civic ve urbanic oluşuma ve kavrama ve
okumaz. Kitabını okur ve Tanrı'smın gücüne sadakat göster­
bunlarla şekillendirilmiş bütün duyuş, davranış ve düşünüş
mekten başka hiçbir seçeneği ve hakkı olmadığını anlar.
tarzlarına karşı ve kapalı bir yapıdadır. Öyle ki, Musevi dilinde
Yahudi'yle Tanrısı arasındaki ilişki alegorik olarak keskin ni­
(Hebrew) bugün kullanılan KÜLTÜR kelimesinin bu dile girişi
şancı avcı ile ondan kurtulmaya çalışan kurnaz tilki arasındaki
19. yüzyılın sonlarına rastlar. Dil açısından elektrik kelimesi ne
ilişki gibidir. Yahudi kaçar, Tanrısı kovalar.
kadar yeniyse Musevilik için kültür kavramı da o kadar yeni bir
Ne var ki Yahveh, Yahudi'ye bir de armağan vermiştir. Bu
kelimedir. Kelimeyle yüklenilen anlam ise Avrupalı Yahudi-
Wfsdom=Zekâ'dır. Yahudi Tanrısı ondan kendisine karşı bütün
ler'in dili olan Yiddish tarafından belirlenmiştir. Bu nedenle İb­
insanlığın avukatı olmasını istemiştir - ya da Yahudi bunu böy­
rani/İsrailoğlu ve Yahudi ayrımı vardır.
le anlamak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla Yahudi kendisini her­
Yahudilik'te 'resim' yapmak da tıpkı İslamiyet'te olduğu gi­
kesten farklı olarak algılamak özelliğini edinmiştir. Diğer dinlere
bi yasaktır. Çünkü resim sanatı kültürel ve Seküler bir olgudur.
ve kültürlere mensup olanlar gibi davranamaz ve düşünemez.
Tann'nm istediklerinin dışında O'nun yarattıklarını birebir res­
Bu yüzden de tolerans konusunda bir Romalı'nın anlayışına sa­
metmek Tanrılaşmaya özenmek demektir. Dahası, bütün diğer
hip değildir, sadece kendi manevi dünyasının ve Tanrı'sının
dinler resimler yapıp (idol ve putlar) onlara tapınışlardır. Oysa
koyduğu sınırlarla tanımlıdır. Yahveh, Yahudi'den adını aşağıla­
Yahudi Tann'sının bırakın resminin yapılmasını, adını doğru
yan herkesi, kadın, çocuk, yaşlı aynım yapmaksızın öldürmesini
dürüst bilecek Yahudi sayısı bile birkaç kişiyi geçmemektedir.
istemiştir. Yahudi böylesi bir emir karşısında istese de hoşgörü
Bir Deus Absconditus (gizli/gizlenmiş/görülemeyen Tanrı) du­
gösteremez. Çünkü Tanrı'nm isteğine karşı çıkarsa kendisinin
rumundaki Yahveh'nin idollere ve putlara 'resim' olarak duy­
yok edileceğini düşünür, ona göre davranır. Yahudi ancak Tan­
duğu öfke Eski Ahit'te defalarca tekrarlanmıştır.
rısı isterse başkalarına hoşgörü gösterebilir, insanlar istiyorlar di­
Yine de Avrupa'da bu kültürlerle yüzyıllardır iç içe yaşayan
ye gösteremez. Bu da onun Tann'yı ikna etmesine bağlıdır. Me­
Yahudi cemaatleri 18. yüzyılın ortalarından başlayarak o günle­
sela Musa Peygamber, kendisini kurtaran ve büyüten ablası Mer­
rin Avrupa'smdaki çok zengin Hıristiyan ailelerin yaptıkları gi­
yem'i, kendisini eleştirdi diye Tanrı'ya şikâyet etmiştir. Tanrı da
bi kendi portrelerini yaptırmaya başlamışlardır. İlk kez bir Eş-
Meryem'i cezalandırmış ve onu vebaya yakalatmıştır. Musa da­
kenazi ailesi bütün bireylerinin portrelerini yaptırmış, ama bu
ha sonra kardeşi Harun'un (Aaron) yakarışı üzerine Tann'dan
Yahudiler arasmda duyulunca şiddetle kınanmıştır. Daha sonra
ablasını vebadan kurtarmasını istemiştir. Tanrı da Musa'nm iste­
bu aile Yahudilik'le bağlarını koparmış ve evlilikler aracılığıyla
ğini kabul etmiş ve Meryem hastalığmdan kurtulmuştur. Tole­
Hıristiyanlaşmıştır. 15. yüzyılda Osmanlı'ya sığman Sefardim-
rans kavramı Yahudilik'te işte ilk kez bu olayda, bir insanın ken­
lerle, daha sonra 17. yüzyılda ortaya çıkan Sabetaycılar (Dön­
di sülalesinden gelen bir başka insana gösterdiği tolerans olarak
meler) Zvi hareketleriyle Yahudiliğin dış kültürlere açılmasında
değerlendirilebilir. Diğer bir örnek de yine Yahudi kavmiyle sı­
etkili roller üstlenmişlerdir. Bu etkileşimlerin eklektik bir bütü­
nırlı olmak kaydıyla Yahudi Kralı David'in (Davut Peygamber)
nü olan Siyonizm gerçekte Ortodoks Yahudi inanış esası itiba­
kendisinden önceki kralı mağarada kıstırmasına rağmen öldür-
riyle ters düşen bir 'kültürel' akımdır. Günümüzde Ortodokslar,
meyip serbest bırakmasıdır. Kayırmacılık ve hoşgörü, Yahudi-
Siyonistleri 'Laik' kabul ederler.
lik'te daima belirli bir karşılıkla, bir şükran bedeli olarak vardır.
Toplumda düşüncelerin serbestçe açıklanabilmesi keyfiyeti ola­ Özetlersek, Tarih boyunca Yahudilik'te İnsan Hakları Tan­
rak ya da İnsan Hakları çerçevesinde mevcut değildir. rı'nın Mutlak Hakkı'run çizdiği sınırlarla tanımlıydılar, diyebili-
82 Laiklik
Aytunç Altındal 83

riz. Her şey Tann'nındı - İnsan'a kalmış tek Hak ise, Tanrı'yı ta­
3. İsa'nın Getirdiği Yenilikler
nımak ve onun gücüne bağlılık duymak hakkından ibaretti. Di­
ğer bir deyişle Yahudi cemaatinde İnsan'a bırakılmış tek hak, İsa insanoğlu olduğu halde, Tanrı'nın biricik oğlu olduğunu
Yahudi Tanrı'sının koyduğu Şeriat'a uymak hakkıydı, bunun öne sürmüştür. Yahudi olmasına rağmen Yahudi Şeriatı'nı de­
dışında hiçbir hakkı yoktu. Tolerans Tann'nındı, ancak O ister­ ğiştirerek yeni yasalar ve kurumlar koymuştur. Tanrı'nın Hakkı
se Yahudi Tolerans sahibi olabilir ve bunu uygulayabilirdi. Tanrı'ya, Sezar'ın Hakkı Sezar'a diyerek o güne kadar duyulma­
Sonuç: Yahudilik sui generis kapalı devre işleyen bir sistem­ dık bir yenilik ortaya koymuş, Tanrı'nın Hakkı'yla Sezar'ın (İn­
dir ve kelimenin Ortodoks anlamıyla bir 'din' de değildir. İnsan san) Hakkı'nı eşit düzeye getirmiştir. Yahudilik'te böylesi bir
Haklan Yahudi Tann'smın koyduğu ve yazdırdığı anayasayla eşitlik kurmayı bırakın, bunu düşünmek bile 'şirk'tir. Son tahlil­
(On Emir) sınırlı ve tanımlıdır. Örneklersek, Yahudi yalan söyle­ de Tanrısız sayılan imparatorun hakları olduğunu kabul etmek
memek, komşusunun malına ve karısına göz koymamak vb. ve bununla da yetinmeyip bu hakkı Tanrı'nın Hakkı'yla aynı se­
haklara sahiptir. Günümüzdeki kullanımıyla İnsan Hakları kav­ viyede kabul etmek Yahudi Tanrı'sına yöneltilmiş en ağır haka­
ramı, tarihi planda, Yahudi Şeriatı'na aykırı dini değil, dışa dö­ rettir. İsa'nın öğretisinde Yahudi Tanrısı ve onun koyduğu Şeri­
nük (civic) ve kültürel bir öğedir. Tolerans ise kendi içinde sınır­ at köktenci bir değişime uğramıştır.
lıdır. Yalnızca günah kavramıyla bağlantılı olarak vardır. Yahu­ Şu kesinlikle söylenebilir ki, İnsan Hakları teması, monolitik
di günahının bedelini ferdi olarak ödemek hakkına sahip olan ve kendine-dönük Yahudi Monoteizmi'ne ilkin İsa 'Mesih' ile
insandır, başkalarının günahlarına müteselsilen kefil olamaz. girmiştir. Ancak hemen belirtmek gerekiyor ki, İnsan'a Bireysel-
Bu husus önemlidir, çünkü ilkin Yahudi cemaati içinde günah leşebilmesi için tanınmış olan bu hak, sadece İnsan'm İsa'ya du­
ya da suç uğruna söz konusu kimseyi ailesi ile birlikte topluca yacağı İman sayesinde Tanrı Baba'nın rahmetine ulaşabileceği
cezalandırma geleneği, en azından kendi cemaati içinde yürür­ anlayışla tanımlı ve sınırlıydı. Bu iman duyulamıyorsa ve birey
lükten kaldırılmıştır. kendisini İsa'nın Çan'ı (sembolik olarak ekmek) ve Kan'ı (sem­
İnsan Haklan kavramına, dini mantic (bağlanış tarzı) bakı­ bolik olarak şarap) ile özdeşleştiremiyorsa, gelmiş geçmiş ve ge­
mından en yabancı olan sistem Yahudilik'tir denilebilir. Çünkü lecek bütün insanlar için kendi canını kurban etmiş olan ve böy­
bireyin seçim hakkı annesinin Yahudi olup olmayışıyla sınırlan­ lelikle de insanları günahlarından arındırmış olan İsa'nın bağış-
dırılmıştır. Dolayısıyladır ki, İnsan Hakları kavramının özünü layıcılığmdan yararlanamayacaktı. Dolayısıyladır ki Hıristiyan­
oluşturan bireyin serbestçe seçim yapabilme hakkı, bireyin doğu­ lık'ta İnsan'a tanınmış olan Hak, günümüzde anlaşıldığı şekliy­
mundan önce belirlenmiş, kadere bağlanmış durumdadır. Bire­ le, bireyin vicdanına ve bilincine emanet edilmiş sosyal bir Hak
yin annesi Yahudi ise, onun yapabileceği hiçbir seçim yoktur - değildir. Tamamen iman sorunuyla bağlantılı bir Hak'tı. Ancak
meğer ki cemaat bir karar alarak bireyi dışlasın. Günümüzde İs­ Yahudilik'te bireye bu kadarlık bir hak dahi tanınmış değildi.
rail'de Şeriat'm ve Medeni Kanun'un iç içeliği, esası itibariyle Bir Hıristiyan yazarın belirttiği gibi, "Gündelik hayatında Yahu­
Seküler (dünyevi) nitelikte olan İnsan Hakları kavramını henüz di, bu sistemin öngördüğü yasaklarla tıpkı örümcek tarafından
özümseyebilmiş değildir. En kestirme deyişle, Yahudi Tanrısı sarılıp sarmalanmış bir sinek gibiydi."
insanlara uymaları için On Emir vermiştir, On Hak değil. İnsan­ İsa'nın bireyin lehine olarak değerlendirilebilecek ve İnsan
ların bu emirlere uyma haklan vardır, bunun ötesine geçen is­ Hakları'na hazırlık sayılabilecek üç asli girişimi vardır.
tekler bu verilmiş haklann ihlaline yol açabilir. Birincisi: İsa, Yahudi Monoteizmi'nde bulunmayan yeni bir
kurumsallaşmayı ortaya çıkarmıştı. Apostolat=Havarilik Kuru-

www.çizgiliforum.com
84 Laiklik Aytunç Altındal 85

mu. Bu kurum Yahudilik'teki Sanhedrin ile Levilik kurumları­ Yahudi), Petrus'a (Peter) İsa'nın Kaya lakabını verişi gerekçe
nın bir üst aşamasıydı. Şöyle ki, önceleri Yeni Nazerenciler, son­ gösterilerek Aziz Peter adına tescil edildi. İsa'nın sadece tasa-
ra da Hıristiyanlar diye bilinen inanmışlar topluluğuna ve baş­ rımsal olarak söz ettiği ve Kaya gibi imanlı bireylerin bir arada
ta Yahudiler ve Aziz Paul aracılığıyla da Gentile'ye İsa'nın öğ­ bulundukları mekân olarak düşündüğü Kilisesi, Aziz Peter ve
retisini iletmekle görevli kılman -İsa tarafından- bu on iki kişi­ onunla kavgalı olan Aziz Paul'un iki ayrı yönde gösterdikleri
lik kurumun, Paul (gerçek adı Saul) hariç bütün üyeleri az eği­ gayretlerle sabit, değişmez bir 'yer' ve 'bina' ile özdeşleştirildi.
timli ya da eğitimsiz, kendi toplumlarında dini konularda söz İsa'ya göre kilise kendisine iman besleyen ve ölümsüzlüğe ula­
söyleme yetkileri olmayan şahıslardı. Bu anlamda tamamen di­ şacaklarına inanan kişilerin -en fazla üç kişinin- bir araya gelip
ni öğreti dışı (Lay, Secular) çerçevelerden toplanmış bireylerdi. kendi adını anmalarıydı. Kilise, sabit, müstebit ve tantanalı ve
Kimisi balıkçı, kimisi vergi memuru, kimisi de mesleksizdi. Üç hiyerarşik bürokrasiye sahip bir Devlet-Dairesi değildi. Dahası,
büyük ve yetkili Yahudi hizbinde (Farisi, Sadıki, Kâtibi) üye de­ başta fahişeler ve Romalı Subaylar -Centurion'la konuşması iyi
ğillerdi (Paul hariç). Yahudilik'te bu örgütlerin yöneticileri Tan- bir örnektir- olmak üzere, her sınıftan -ama önce yoksullann-
rı'ya ve onun peygamberlerine dayandırılarak başa geçiriliyor- her renkten ve inançtan insanların serbestçe bir araya gelebile­
lardı, oysa havariler, doğrudan doğruya kendisi bu cemaat ör­ cekleri buluşma mahalleriydiler. Kilise, İsa'nın önerdiği şekliy­
gütlerine üye yapılmamış olan İsa tarafından atanmışlardı. İsa, le Yahudi Tanrısı Yahveh'nin bulunmaktan hoşnut olacağı bir
açıkça Yahveh'ye özenmiş ve O'nun yaptığı gibi -Yahudilere mekân değildi. Çünkü Tanrı'nm Çadırı'nın ve muştulanmış ye­
Kutsal bir yurt vaadi- ve Yahudilere ölümden sonra hayat vaat rinin yazılı Nizam'ı (Tabarnakl) Yahudilere göre sadece Tanrı ta­
edebilmesi Yahudi Şeriatı'nı temelinden sarsmaya yeterli bir rafından yazılırdı ve seçilirdi. İsa ise insan olmasına rağmen, ye­
günah ve suçtu. İsa, hiç çekinmeden Tanrı'ya ait olan Müeyyide ni bir Tabarnakl icat etmeyi en tabii Hakkı olarak görmüştü.
Gücü'nü (otoriteyi) onu aslen değil, vekâleten tasarruf etmekle Üçüncüsü: İsa hiç tereddüt etmeden Tanrı tarafından konul­
görev kılınmış olan Sanhedrin'in elinden alıp, Şeriat'ı da yok sa­ duğuna inanılan yasakların hemen hemen tamamını ilga etmiş­
yarak kendi kullanmıştı. Böylesi bir tasarrufu insan olmasına ti. Yahudilere kendisinin yasaları ilgaya değil, tamamlamaya
rağmen kendisi için bir HAK olarak görmüştü ve havarilerine geldiğini söyleyen İsa'nın başta Sebat olmak üzere bütün Yahu­
de kendisine ait olduğunu söylediği bu hakkı vekâleten kulla­ di yasaklarını İNSAN'ı esas olarak değiştirmesi, Yahudi Şeri­
nabilme yetkisini vermişti. Böylelikle İsa, sadece Yahudilere de­ atı'nı yıkmak demekti. Şöyle ki: İsa, açıkça İnsanların yasalar için
ğil, insanlara Tanrı katına ulaşabilmede eşit bir Katılım Hakkı değil, yasaların insanlar için olduklarını ve onların emrinde oldukları­
tanımış oluyordu. Papalar da bu vekâleti havarilerden almışlar­ nı vaaz etmişti. Tanrı'nm yaratıcılığını durdurup dinlenmeye çe­
dı. kildiği günü temsil eden Şebat'a -Cumartesi günleri Yahudiler-
İkincisi: İsa yepyeni bir kurum olan Kilise kurmak fikrini or­ karşı çıkışı, Yahudilere İsa'dan yaklaşık 200 yıl önce Roma'nm
taya attı. İlk Kilise, İsa'nın aklındaki şekliyle, içi yeni imanla dol­ Sebat'ı ilgasını hatırlattı ve İsa'yı Sebat-Yıkıcısı ilan ettirdi.
durulmuş eski Yahudi sinagogu idi. Bugünkü Kilise'yle ne yapı, İsa bu davranışıyla önce Şebat'ı değil, İnsan'ı ele aldığını
ne tören, ne de mimari olarak en ufak bir benzerliği vardı. Belki göstermeyi istemişti: İsa'ya göre İnsan Sebat için değil, tam ter­
İslamiyet'te öngörülen Cem olma (cami) kavramına en yakın sine Sebat İnsan içindi. Tanrı yasaları karşısında -ki Şebat'a uy­
gelebilecek tasarımdı. İsa, Kilisesi'ni kendisine İman'ı temsil mak Tann yasaları arasında en üst müeyyidelerden biriydi- İn­
eden Kaya (Rock-Petrus-Petra) üzerine inşa etmeyi tasarlamıştı. san'a tanınan böylesi bir HAK o günlerin toleransa en açık Pa­
Daha sonra bu tasarım (kaya gibi imanlı olduğunu ilk söyleyen gan ve Gentile toplumlarında dahi yoktu.
Aytunç Altındal 87
86 Laiklik

rı'nm Krallığı'nda bir yer edinebileceği mesajı -başkalarınm


Özetlersek, İsa, Yahudi Monoteizmi'ne birey olarak İNSAN'ı
inayeti ile değil, kendilerinin seçimiyle bu mertebeye ulaşabile­
ve onun her zaman için geçerli sayılabilecek Yeni Haklarını so­
cekleri varsayımı- ki bu, toleransın açık kanıtıdır. Ne var ki, da­
kabilmeye çalışmıştı, denilebilir. Yanlış anlaşılmayı önlemek
ha sonra Hıristiyanların kaderini yönlendirmeye başlayan Kili­
için bir kez daha belirtmek gerekiyor ki, söz konusu Haklar in­
se, bu hakkı tam anlamıyla bir Din Bürokrasisi'ne dönüştürmüş
sanoğlunun sadece Tanrı katma ulaşabilmesi nihai hedefi göz
ve özellikle de Aziz Augustin'in (5. yüzyıldan sonra) kaziyeleri­
önünde tutularak ona sunulmuştu. Birey'e Tanrısızlaşma Hak­
ne dayandırarak toleransı askıya almıştır. Katolikliğin en önde
kını vermeyi içermiyordu.
gelen kurucularından sayılan Aziz Augustin, 'bir Kent'te tole­
Dolayısıyladır ki, İnsan Hakları kavramı, esas itibariyle Hı-
rans egemen olursa o Kent'te Şeytan'ın (İblis) egemen olacağını'
ristiyanlara ait bir kavramdır, yapı olarak Yahudi ve İslam Şeri­
öne sürecek kadar dini toleransa karşıydı. Nitekim bu anlayışla
atları'nda benzer algılanış tarzıyla yeri yoktur. İslamiyet'te ina­
yönlendirilen ve şartlandırılan Hıristiyanlar ve özelikle de Kato­
nanların Allah'ın varlığı ve tanımlarını kabul etmeme ya da red­
lik âlemi, çağlar boyunca sayısız katliamlar yapmışlardır.
detme hakkı yoktur. Oysa Hıristiyanlık'ta İsa'nın kim olduğu
Hıristiyanlık öncesi İnsan Hakları'na ve Düşünce ve İnanç
ya da olmadığı, Tanrı mı yoksa O'nun Oğlu mu olduğu, göster­
özgürlüğüne esas olan Tolerans Fermanı'nı ise İmparator Kons­
diği mucizeler ve onunla bağlantılı her söz ve kurum, kendileri­
tantin 313 yılında yazdırmış ve ilan etmişti. Ünlü Milan Ferma­
ni tam inanmış Hıristiyanlar olarak tanıtan çeşitli çevrelerce
nı, Hıristiyan dinine tam bir özgürlük tanımıştı. Her inanca bağ­
eleştirebilmekte, kısmen kabul edilip kısmen reddedilebilmek-
lı müminin dilediği gibi tanrısına tapabileceği öngörülmüştü.
tedir. İslam'da Allah'ın varlığı ve sözleri konusunda insanın
Bu ferman, adından da anlaşılabileceği üzere Tolerans=Hoşgö-
şüphe duyabilmesi mümkün değildir. İslam'ı Yahudilik'ten ve
rü akdiydi ve günümüzdeki İnsan Hakları kavramının ortaya
Hıristiyanlık'tan daha gelişmiş ve DİN kavramına en uygun
çıkışındaki ilk yasal düzenlemeydi. Hıristiyanlar bu belgeye sı­
inanç sistemi yapan da bu özelliğidir. İslam'da insanoğlunun
ğınarak dogmayı devlet dini haline getirdiler ve ondan sonra bu
havsalasının Allah'ın gücünü ve niteliklerini kavrayamayacak
akdi fiilen yürürlükten kaldırdılar. Bunun yerine Tek Kral (im­
ve sorgulayamayacak kadar tabiatla sınırlı olduğu gerçeği var­
parator), Tek Dil ve Tek Tanrı şiarmı yerleştirdiler. Uymayanla­
dır. Dolayısıyladır ki, Yahudilik bir varoluş tarzı, Hıristiyanlık
ra verilecek olan ceza da tabiidir ki tekti: Yakılmak (auto da fe).
bir dogma, ama İslamiyet kelimenin tam anlamıyla bir DİN'dir.
Ortaçağ'da egemen olan Nominalist=Realist tartışmaları
Burada sözünü ettiğimiz din olgusu, sosyolojik kavramlar çer­
(12.-13. yüzyıllar) ile Tolerans ve Seküler Düşünce yeniden Hı­
çevesinde kavramın felsefi ve etimolojik nitelikleriyle ele alın­
ristiyanlığın gündemine girdi ve giderek onu belirler hale geldi.
mış olan şeklidir; hermeneotic anlamı değildir. Diğer bir anlatım­
Din savaşları sonrasında imzalanan Westfalya Antlaşması'na
la, Latince religio''dan türetilerek kurulmuş olan religion karşılığı
(1648) ilk kez Sekülarizm başlığıyla bir madde konuldu. Ulusal
değil, İbranice'de ve Hıristiyanlık'ta doğrudan doğruya D-I-N
kiliselerin Roma'dan ayrılma hakkı tanındı. Bireylere ise hangi
şeklinde yazılarak kullanılan DİN'dir.
Hıristiyan inancına bağlanacaklarsa ona serbestçe bağlanabilme
hakkı verildi. Böylece eskiden olduğu gibi, mesela Katolik bir
4. Hıristiyanlık ve Hoşgörü prensin tebasınm da tamamen Katolik olması gerektiği şeklin­
deki uygulama ortadan kaldırılmış oldu. Avrupa'da ilk defa
Yahudilik'te tolerans İsa'nın kendisine bile gösterilmemişti. karşılıklı hoşgörü içinde yaşama ilkesi doğdu. Bu gelişmelerin
Ama İsa'nın öğretisinde İnsan'a tolerans tanınmıştır. Özellikle belirli bir sabiteye kavuşabilmesi yaklaşık 200 yıl sürdü. Halen
de sadece seçilmişlerin değil, her insanın imanı aracılığıyla Tan-

www.çizgiliforum.com
88 Laiklik
Aytunç Altındal 89

de Avrupa'da tam anlamıyla yerine oturabilmiş değildir. Mese­ mek için zenginler Osmanlılardan giysiler getirtiyorlardı. Ben­
la Yunanistan'da, Yunan Kilisesi'nin bastığı İncil'den başkasmı zer şekilde 15. ve 16. yüzyıllarda İtalya'da, İngiliz, Fransız tüc­
okumak ve okutmak hâlâ yasaktır. İrlanda'da Katolikler Protes­ carları gibi Türk tüccarların da saygın bir loncası vardı. Fondaco
tanları hâlâ kabul edememektedirler ve Belçika'da da din, dil dei Turchi adıyla tanınan bu lonca sadece Osmanlı ve Müslü­
tartışmaları altında sürmektedir. man tüccarlara açıktı.
Osmanlı'nın ünlü İslam alimi Gazali'yi izleyerek toplumda
5. Osmanlı İmparatorluğu ve Batı her tartışmayı önlediği, çünkü Gazali'nin tartışma kapısını (içti­
hat) kapatmış olduğu söylenmiştir. Gazali'nin Allah'ın varlığı
Öncelikle bir hususu vurgulamak gerekiyor. Osmanlı İmpa­
konusunda tartışmayı -dolayısıyla şirk'i ve sorgulamayı- önle­
ratorluğu, çok-uluslu, çok-dilli ve çok-dinli bir toplumdu. Tek
diği doğrudur. Gazali, mantık aracılığıyla, bütün insanlığın
bir Dil'in ve tek bir Din'in insanlara zor kullanılarak öğretilme-
şüphe duymasının ve inanmazlık etmesinin mümkün olmadığı­
diği ve ibadet sistemi olarak da serbestliğin bulunduğu bir halk­
nı göstermiştir. Bu bir mantık yasasıdır, dini bir dogma değildir.
lar ve milletler mozaiğiydi.
Gazali, bilinenin tersine, gerçekte abesle iştigale kapıyı kapat­
Osmanlı'nın bir dünya devleti ve süper güç olarak ortaya çı­
mıştır. Çünkü bütün insanlığın fevkinde olan bir gücün varlığı
kışı sadece silah gücüne bağlı kalmıştır, diye söylenegelmiştir.
ya da yokluğu konusunda TEK TEK insanların kuşku duyabil-
Türklerin evrensel kültüre ve sanata hiçbir katkıları olmadığı
mesi mümkün değildir. Gazali'de tartışması yapılamayacak
şeklindeki propaganda da çok güçlüdür. Nedir ki Osmanlı bay­
olan husus işte budur. Hıristiyanlık'ta ise sürekli olarak tartışı­
rağı altında toplanmış olan Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler
lan husus Hıristiyan Tanrı'sının kim ve ne olduğu keyfiyetidir.
dengeli bir siyasi yapının kurulmasını sağlamışlardı. Buna ila­
Gazali tarafından İslam Dini'nin dışına konulmuş olan budur.
veten o günler için ileri sayılabilecek bazı sanat ve kültürel ge­
Yoksa Gazali, gündelik ve Seküler haklara gözlerini kapatmış
lişmelere de somut katkılarda bulunmuşlardı. Mesela, 1400 yıl­
değildi. Burada ayrıntılara girmeden belirtmek gerekiyor ki Ga­
larının başlarmda birçok Müslüman cilt ve ebru ustası İtal­
zali, İslam'daki Seküler öğeleri en iyi yorumlayabilmiş din bil­
ya'dan (Venedik) kendilerine yapılan davete uyarak buralara
ginlerinden biridir. Gazali yorumda Seküler Haklara başvur­
gitmişlerdi. Avrupa'da özellikle de kitap basımı ve yapımı
mak gerektiğini İslamiyet'te kurumsallaştırabilmiş olan bir bil­
alanlarında söz sahibi olan birçok Türk usta vardı. Avrupa'da
gindir.
cilt işlerinin neredeyse tamamı bu ustaların katkılarıyla yoğun­
Bu kural Osmanlı Müslüman toplumu için de geçerli olmuş­
laşmıştı. Bu sebepledir ki, Osmanlı Devleti'nin hayat tarzını Av­
tur. Özetlersek, Osmanlı toplumunda, belirtmek gerekiyor ki
rupalılara tanıtan ilk resimli kitap da, İtalya'da 1486'da basılmış­
hoşgörü ve İNSAN'a verilen değerler ve haklar açısından Ba-
tı. Bernard von Breydenbach'ın ünlü Sanctae Peregrinatones adlı
tı'da aynı dönemlerde ne nereye kadar var idiyse, daha fazlası
kitabı Erhard Reuwich tarafından resimlendirilmişti. Türk kıya­
vardı, azı değil diyebiliriz.
fetlerinin Avrupalılar arasında ilgi toplayışı da bu kitabm ya­
yınlanmasından sonra olmuştur. Mesela 1510 yılında VIII.
Henry'ye itimadını sunmaya gelen Essex Dükü (Earl), Kral'm
Notlar
Pazar Ayini'ne tam bir Türk gibi giyinmiş olarak katılmıştı.
Fransa Kralı II. Henry döneminde Fransa'yı saran branle de Mal­ 1) M i c h a e l J. Buckley, At the origins of Modern Atheism, Y a l e , 1 9 8 7 .
te dansı Türk giysileriyle yapılmaktaydı ve bu dansı yapabil- 2) A d i n Steinsaltz, The Essential Tabnud, B a n t a m , 1 9 7 7 .
90 Laiklik

3) Rolf Rendtorff, Israels Glaube in der Geschichte, Die Juden, Münc­


hen, 1990. EK 2
4) Ignaz Maybum (Rabbi), Trialogue Between Jew, Christian and MUHAMMED PEYGAMBERİN HIRİSTİYANLARLA
Muslim, London, 1973. YAPTIĞI MUKAVELENİN TAM METNİ
5) The Image of the Turk in Europe, Alexandrine N. St. Clair New
York, 1973.
6) The Present State of Ottoman Empire, by Paul Rycaut Esq. London,
1668.
7) Le Voyage D'Italie et Du Levant, Fermanel-Fauvel, Jean Viret, Paris,
1670.
8) An Account of Divers Choice Remarks etc. E. Veryard, Exon, 1701.
9) Ninian Smart, The World Religions, Cambridge, 1989.
10) Liber Pontificalis (The Book of Pontiffs), Liverpool University
Pres, 1989.
11) John R.W. Scott, Basic Christianity, Inter-Varsity Pres, 1983.
12) David E. Jenkins, Bishop of Durham, God, Politics and Future,
SCM Pres, London, 1988.
13) Holy Bible, Hodder and Stoughton, London, 1988. CHAP. II.
14) Deuterocanonical Books/Apocrypha, Bible Society, Catholic Editi­ T»c Joltrttion that Mahometanifm in tit Infancy frowtftd to
on, 1979. cthtr Ktltgiont; and in what manner that agrtemtnt mat af$tr-
wards ibjcrvtd.
NOT: Bu yazı Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları/Osmanlı İm­
paratorluğu Dönemi (2. Kitap, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, 1992) adlı Hrn Matomtlaaifm was fir ft weak, and therefore put oo a n o -

kitaptaki Aytunç Altındal'm 'Genel Olarak Çeşitli Dinlerde Hoşgörü W deft Countenance and plaudble Afpett to deceire mankind, it
found a great part of the World illuminated with Christianity, endued^
ve Osmanlı Anlayışı' başlıklı yazısından özetlenmiştir. with a&We Graces, Zeal and Devotion, and efrablifhed within it felt*
with purity of Do&rine, Union, and firmprofeflionof the Fatth,though
greatly fnaken by the Heretics of Arrim and titfitrim ; yet it began t o
be guarded not only with its patience, Jong-fu Bering and hope, bnt alio
with the Fortifications, Arms and Protection of Emperors and K i n g s : f»

www.çizgiliforum.com
that M*k»mtt**ifm coining then uo the difad vintage, and having a hard
panic to play, either by the luftre of grace*, and good example* of a " f u l l . By this agreement, whereby 1 have obliged my felf, and which
Itrict life to out-fcioe ChriftiaaUy \ or by a ioofcncfi and indulgence to " t h e Christians have required of me, and in my Name, aod in the tunic
corrupt manner!, to pervert men dedicated to G o d s fervicc* or by " o f all my Difciples, to cater into a Covenant of C o d with them, and
cruelty or menaces to gain tbofe who accounted Martyrdom their " L e a g u e and Teframetst of the Prophets, Apoftles e l e c t , aod faith-
great eft g l o r y , , aod were oow alfo defended by the power of their " f u l Saints, and bletTed of times paft and to come. By this Covenant,
own Princes » judges it beft policy to make proffers of truce aad peace • ' I f a y , andTeftamenr of mine (which I will have maintained with as
between die Cbtiftiaa ami iti own profcflioo ; and therefore in t i l " m u c h R e l i g i o n , a s a Prophet MilTtonary, or as an Angel oext to the
place* where iti arms were prevalent and profperous, proclaimed a free " Divine Majefty, it ftria in hit obedience towards C o d , aod to o b -
toleration to all Religion* > but efpeciilly in outward appearance, s e r v a n c e to his L a w and C o v e n a n t ) 1 promife to defend their
courted and favoured the Chriftian, drawing it* Teneot«and OoAriaec " J u d g e s in my Provinces, with my H o n e and Foot, Auxiliaries, and
in fome conformity to that rule, coofetuog Chrifr to be a Prophet, and " o t h e r my faithful followers) and to preferve them from their enc-
grearer then Mtfti \ that he was bora of a Virgin s that Mt>y concei- o m i a , whether remote or neer, and frcure them both in peace and
ved by the fmeli of a Rofcttbat the bleiTed Virgin wai free from ortgi- «• w a r : and to protect their Churches, Temples, Oratories, Moaafte-
uil tin, and the temptations of the Devil i that Chrift watrhe Word of '«ries, and places of Pilgrimage, whercfoevcr fcituated, whether in
C o d , and is fo fcylcd in the AUk»r**, and cured difeafet, raifed the n Mountain or V a l l e y , Cavern or Houfe, a Plain, or upon the Sand, or
dead, and worked many miracles \ and by hit power, hts Difciplet did • < in what fort of edifice foever : alfo to preferve their Religion and
the l i k e : and 1 have heard iome fpeakof him with much reverence,iod « t h e i r goods to what part foever thev are, whether at Land or Sea,
w i t h h e a t t o deny Chriftt paflion j fayinp.ic were an impiety to believe << Eaft or Wefr, even as I keep my felf'and my Sccptcr,and the faithful
that C o d who loved, and had conferred fu much power, and To many « believers of my own people. Likewife, to receive them into my
graces on Cbrtfr, ihouldfo far dishonour turn, a s t o d e l i v c r him into the *< protection from all harm, vexation, offence and hurt. Moreover, to
hands of the Jews.who were the woritand mod fcorned of men 5 or to •< repel thofc enemies which are orTenfive to tbem and me, and ftoutty
• he death of the Croft, which was taemoft infamous and vile of all <• to oppnfc them both in my ownperfon, by myfervaots, andalt others
punifhmeots. « of my people and Nation. Forllnce I am fet over them, 1 ought to.
« preferve and defend them fiom at! adverfiry, and that on evil touch
In this manner they feemed to make a league with Christianity, to •« them before it fir ft atflifi mine, who labnur in the fame work. 1
oe charitable, modeft, and well withers to its profeffors ; and i/jif promife fartberto free them from thofe burthens which confederates
mtl himfelf fays in his Althntm t h u s : O infidels, 1 d o not adore whsc " luffer, cither by lonesof mony or impolirion. > fo that they (hall be
you adore, and you do not adore what 1 worfbip5 oblerve you your " o b l i g e d *° pay nothing but what they pleafe, and no moleftatiou ui
law, and 1 will oblerve mine : And for a faither aiTurance of his to- " injury fhall be offered them herein. A f&ifhop Uialt not fa: removed
leration of Chriftianity, and evidence to the world, that hi. intention " f r o m his D i o c e f s , or a Chrifrian compelled to renounce bis faith,
was neither to perfecute nor extirpate their Religion s he made this « or a Monk his profefiion, or a Pilgtim dtfturbed in his Pilgrimage,
following Compact, the original of which was found in the Monificry " or a Religious man in hit C e l l : Nor (hall their Churches be deftroy-
o f Fryars on Mount drift, ncer Mount tiitmut ( which it within one " e d , or converted into Mofques : for w h o l o e m r doth fu break t h i s
days journey o f Utcht, and i. the place where the M*himtt*u Pil- « Covenant of G o d , oppofes the M e O n g e r of C o d , and fruftrates t h e
grims make their Ctrl** or Sacrifice before rhey enter that C i t y , at J
> Divine Teftament. No impoiition fnail be b i d upon Frvars or B i -
we (hall hereafter have occalion to fpeak of more at Urge) and, as it ii •« (hops, nor any of them who are not Ivable to Taxc»,unlefsitbe with
fa id, was tra o f ported to the Kings Library in ft*»(t > which becaufe " tbetr own eonfem. And the T a x which fhall be required from rich
it is ancient, and of curiosity, it will sot be impertinent to be inferred 11
M e r c h a n t s , and from Fifbermen of their Pearl, from Miners of t h e i r
here. « Precious Stones, C o l d aod Silver 1 and all other rich aod opulenc
"bUhtmu Seat from C o d to teach mankind, and declare the Divine « Chriftians, (ball not exceed above 11 (hillings yearly j and i: ( h a l l
" Commifiion in truth, wrote thefe things. That the caufe of Chriili- " a l i o be from them whn are conltant inhabitants of the p l a c e , and
" an Religion determined by C o d , might remain in all pans of the " not from T r a v e l l e r s , and Men of an uncertain aboad •> for they fhall
" Eeft, and of the W e f t , as well amongft, the inhabitants, as ftrangert, " not be fubjeft to impofitions or contributions, unlefs they are pof-
" neer and remote, known, and uokoown -. to all thefe people I leave " feflors of inheritance of Land or Eftate* for be which is lawfully
" this prefeot writing, as an inviolable league, as a decifion of all far- " fubjelr to pay mony to the Emperour, fhall pay as much as another,
" ther controvcrfirs, and a law whereby juftice is declared, and ftricr " and not more 5 nor more required from him, above his facuiry and
" obfervance enjoyoed. Therefore,whofoever o f the M*ftlm*u F a i t h * > " ftreogtb. In like manner, he that it taxed for his Land, Honfei or
"fhall neglect to perform thefe things, arid violatetbis league, and after EJJ!"£i fc " Revenue, (hall not be burthened immoderately, nor opprefTed w i t h
" t h e m a n n e r of Infidels break it, and tranfjerefs what I command here-«««j« i?mu " greater T a x e s then any others rbat pay contribution ; Nor (hall t h e
, l w W w k
" i n , he breaks tne C o m pa c~f of C o d , rcfiftt his agreement, and c o n - " confederates be obliged to go to War with the MtJTelmtmi artainft
"tenuis his Tcftamcm, whether hebe a King, or any other of the faith- " their enemies, either to fight or dii'cover their Armies, becaufe it i.
O J ful.
" not
" ."U of duty to « confederate, to be employed in Military attain * " or receive htm in his boufe publickly or privately t, that tbey re-
" but rather this Compact is made wire them, that they m a y be the l e d " ceive none of the enemies of the Mt£tlm*mt as fojouroers into their
t

«' oppreiTed > but rather the M«£tlmtmt (ball w a t c h , a n d ward.and de- " Houfes, Churches or religious C o n v e r t \ nor under-hand funifb the
f e n d t h e m : And therefore, that the}' b e s o t compelled t o g o forth t o *' C a m p of their enemies with Arms, Horfe, Men.or ma in tain any inter-
«* right, or encounter the enemy., or rind Hon'e or Arm*, unlefs they " courfe or correfpeadencc with t h e m , by contracts or writing j but
voluntarily furnifh them t,*»nd he who (hall thui willingly contri- *• betaking themfelves to fome certain place of abode, (ball attend to
»• b u i e , fuall be recompenfed and rewarded. No MtffkHmam (hall infeil " the p r e t e n t i o n of themfelves, and to the defence of their Religion.
" T o any Mitftlmtm and bis Beads, they (ball give three dayseorcr-
the Chtiftiam, nor contend with t h e n in any thing but in kindnefi, ,:
tainment with variety of Meat i and moreover, (ball endeavour to
" bur treat them with all courtcfie, and abftain from all oppreffion or
" defend them from all misfortune and trouble \ fo that if any M*fftl-
" violence towards them. If any Cfariftian commit a crime or fault, it
" araafhall be defirout, or be compelled to conceal bimfclf in anv of
<• mall be the part of the M*§tlmt* to affift him, intercede and give
" their hottfet or habitations, they (hall friendly hide him, and delivet
«' caution for him, and compound fur hi. mifcartiage \ liberty (hall al-
" him from the daogcr he is in, and not betray him to hit enemy : and
«' fu be g i v e n him to redeem hi* lifc,nor (hall he be forfaken, nor b e d e -
'< in this manner the Chriftians performing Faith on their l i d e , w h o -
«• rtiiuie ot help, b e c a u f e o f the Divine Covenant which it with them,
" fnever violates any of thefe conditions, aud doth coutrarily, (hall be
•'"that thev w o u l d enjoy what the Utjjtlmtmi enjoy, and fuller what
" deprived of the benefits contained in the Covenant of C o d and his
•' they fuller : and on the other fide, that the UfJJtlmtmi enjoy what
" Mcfienger > nor (hall be deferveto enjoy thefe priviledges indulged
«« they e n j o y , and fuller what they i'ufter. And according tothii C o -
" to Biflinpi and Chriftian Monks, and to the believers of the content*
« r c n a o t , which is by the Chriftians julr requeft, and according to that
" o f the Mtb*t*n. Wherefore I do conjure my people by C o d and
• * e n d e a v o u r which u fo required for confirmation of its Authority , " h i s Prophet to maintain thefe things faithfully, and fulfil them, in
«' y o u ate obliged to ptotecr them from ail calamity, and perforin alt ** what part foever of the world they are. A n a the Meffengerof C o d
" o f t e n of g o o d will towardt them.fo that the Mtfitlmsmt m a y b e (ba- " (ball recommence them for the fame \ the perpetual obfervation of
" reri w i t h them ro profperity and adverfity. Moreover, all care ought " which he feriouQy recommends to them, until the day of judgement,
" to be had, that no violence be offered t o t h t m , at to matters relating " and diflolution of the w o t l d . Of thefe conditions which Utitmtt
" to marriage, viz. T h a t they compel not the Parent* to match their " the Mcfienger ot C o d hath agreed with the Chriftians, and hath en-
" D a u g b t e r i with MtJJtlmtmi: Nor (hall they be molefred for refufal, " i o y o e d , the witnetTes were
»' cither to g i v e a Bitdcgroomor a Bride* for this is an a£r wholly v o -
" luntarv,depending on their free-well and plcafure. But if it happen Ain-Stttt Ajftdiqu, Omar htm'tltbtrti.
" that a Chriftian W o m a n lhall joyn with a Mtjftlmtu, he i> obliged to " Ubm*u ttm Af*m, Alt htm dH-itltt,
•« g i v e her liberrv of conscience in her Religion, that (he may obey her " with a number of others ; the Secretary war Muni* ttm aki S»f<$m,
4
• Ghoftly Father, and be inftrutSed in the Doctrines of her Faith witb- " a Souldier of the MeiTeoger of C o d , the lift day of the Moon of the
" out impediment >, therefore hefnall not di quiet her, either by threat- " fourth Month, the fourth year of Htgirj in Mtdimt. Mar Cod
•* ning divorce, or by follicitattons to forfake her Faiths but if he " r e m u n e r a t e thofe w h o are wimefTes to this writing. Praife'be to
" w a l l be contrary hereunto, and moleft her herein, he defpifei the " C o d the Lord of all creatures.
•' C o v e n a r r of C o d , rebels agaiofr the Compact of the Mcfienger of T h i s Covenant or Articles with Chriftians (howfoever denyed by
" C o d , and it en t red into the number of Ivan. Moreovet.whenChri- the r<"4' to have been the act and agreement of M*b*mtt) is yet by
" ftiaiis w o u l d tepair their Churciiei or Convents, ot any rhiag elfeap- very good Authors taken for real, and ro have been a: that time con-
•« pertaining unto their Worthip, and have need ot the liberality and firmed when bis Kingdom was weak, and in its infancy, and when he
" afliltaoceof the Mtfftlmamt hereunto, they ought to contribute, and W a r r e d with the Arttttmi: and feaiing likewife theenmity of the C h r i -
" freeiv to beftowaccordingtotbeir ability not with intention to re- ftians (not to be affaulted by t w o enemies at once) fecured himfelf
c e i v e it again, burgr-.it* \ and at a good wilitowards their Faith, and by this religious L e a g u e , made in the Monafrery of frjtrt, in Mount
*« to tnlrll the Covenant of the MelTenger of C o d , confidering the obli- Ctrmtl, from whence that ftrict O r d e r have their denomination. But
•• gatton thev have to perform the Covenant of C o d . a n d the compact of mark now w e l l tdtbtmtt in the fequel obferved this L a w ; As loon as
" the Mefleoger of C o d . Nor (hall they opprefs any of them l i v w g bit Government increafed, and that by Arms and bad Arts he bad fecu-
" amoogft the Mtfttmswi, nor hate them, nor compel them to carry red bis Kingdom, he writes his Chapter of toe S w o t d , called fo perhaps
becaufe the firft words of it are often engraved 00 the T*r{, Cymeterr
* L e t ret i, or (hew the w a y , or anv other manner force them : for be made at Dtmtftm, and on their Bucklers and other forts of A r m s : And
w h i c h exercifes anv maotier of thi» Tvraonvagainft them,itanopptef- another C h a p t e r in the Altktrtm, called the Chapter of Battel (which is
« f o r , and an » d v f a r y to the MeiTeoger of G o d , and refractory to his
er
always read by the Twt*/ before they go to f i g h t ) and therein his mo-
" Precepti. T h e f e are the Covenanti agreed between Mthtmti the defts words ( i f y o u adore not what I adore, let your Keligioo be to
" M c f i e n g e r of C o d , and Chriftians. Eut the conditions on which J y o u , and mine to me) and other promifes of toleration and indulgence
" b i n d thefe C o v e n s on on their Consciences,arethefe: T h a t ooCnr:- to the Chriftian R e l i g i o n , were changed to a harder nptei and hi*
" f t i a o g i v e any entertainment to a Souldier, enemy tothe M*ftlm*w.;
Edicts

www.çizgiliforum.com
LAİKLİK ÜZERİNE G Ü N C E L YAZILAR
Edicts w e r e ılıca for bloud aud ruine, »ad eaOavcmem of Christians:
W h e n y o u inert with Inâdcls, faith he, cut off their heads, kill them,
t a k e them prifooers, bind them, uatil either you think fit to five them
liberty, or pay their ranfom > and forbear not to perfecute thedi, until
they have laid d o w n their Arms aod Submitted. A n d thi< it that fort
ot toleration the Turkj {(ive to the Chriftian Religion i they know they
caonot force mem Willi,nor captivate their Conlciencei,ai well at their
bodies * but what meant may b e u f e d to reader them contemptible, 10
m a k e them poor, their lives uncomfortable, aod the iotereft of their R e ­
ligion w e a k and defpicable, arcpracrifed with divers Arts and T y r a n ­ Cumhurbaşkanına Açık Mektup
n y , that their toleration of Christianity it rather to affliâ and perfecute
it, then any grant of favour or difpenfatian. Sayın Cumhurbaşkanı,
T h e Unlumu** R e l i g i o n tolerates Chriftian Churches and Houfes
of D e v o t i o n , in placet where they have been anciently founded, but Son iki hafta içinde yaptığını açıklamalarla geçmişte olduğu
a'dutits not of holy Buildings on new foundations} they may repair gibi günümüzde de gündemi belirlediniz. Birbirinden önemli
the old C o v e r i n g s and Roofs, but cannot lay a ft one in a new place
Cunl'ccratcd to D i v i n e S e r v i c e ) nor if Fire, or any accident d e (troy the üç konuda üç yorumunuzu ilgiyle izledi Türkiye.
Supc-rfiruâure, may a n e w ftrength be added to the foundation, where­
Neydi bu konular?
with founder prop it for another Building { fo that ac la ft the Chriftian
C h u r c h e s in thofe Dominions muft ncccfİariiy come to ruine, at many İlkin, 'Anayasal Vatandaşlık' üzerinde durdunuz.
alreadv have Submitted to the common fate of rime. And as it hap­
pened in t h e great and notable Fires of G*Ut* firft, and then of Ctmfi*m- ikinci olarak, devlet ve laiklik konusuna değindiniz. Bir TV
timtfU, in the year i$iot that many of the Chriftian Churches and programında 'Devlet laik olur, kişiler laik olamaz' dediniz.
Chappi-U were brought to Afhes i a n d afterwards by the Piery and
Z e a l of Chriftians fcarce re-edified, before by publick order they were Üçüncü olarak da TSK ve iktidar ilişkisi hakkındaki görüşle­
thrown d o w n again into their former heaps, being adjudged contrary
rinizi açıkladınız.
to t h e T u r k i f h L a w , t o permit Churches again to be reftored, of which
no more remained then the meet foundation. Devlet-Din ve Ordu, sadece Türkiye'nin değil tüm ülkelerin
ortak paydasıdır. Bu konularda görüşlerinizi net ve açık olarak
belirtmiş olmanız, Türkiye'nin siyasetine dinamizm katmıştır.
Bir tartışma ortamını başlatmış olmanız Türkiye'nin 'düşünce
ve fikir' üretmeye duyduğu acil ihtiyacının göstergesi olduğu
kanısındayım.
Yanlış veya doğru fikirlerimizi tartışabilir olmamız, hiç tar­
tışmamaktan iyidir. Meseleye bu açıdan bakılırsa bir cumhur­
başkanının asli görevlerinden birinin de ülkesindeki hür 'fikir'
tartışmalarına doğrudan katılım sağlanması olduğu açıkça gö­
rülür. Nitekim cumhurbaşkanının bu özelliği T.C. Devleti'nin
Anayasası'nın 103. maddesinde yer alan Cumhurbaşkanlığı An­
dı' nda vurgulanmıştır (temel hürriyetlerle ilgili ibare).
Bu nedenle yukarıda belirtilmiş olan üç konuda, kanımca ek­
sik ve hatalı bulduğum bazı hususlara dikkatinizi çekmeyi bir
yurttaşlık görevi ve aydın sorumluluğu olarak görüyorum. Bu
eksik ve hataların, sizden çok, çevrenizden size iletilen bilgi ve
enformasyon düzensizliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.

97
Aytunç Altmdal 99
98 Laiklik

b) Egemenliğin kaynağı Millet'tir, kişi, zümre veya sınıf de­


Anayasal Vatandaşlık Olur mu? 1
ğildir. Anayasa'ya önceliği (priorité) olan Milli Egemenlik tir.
Sayın Cumhurbaşkanı, Egemenlik Anayasa'ya değil, tersine Anayasa Egemenliğe tabidir. Oy­
T.C. Devleti Anayasası'nın 1. Kısım/Genel Esaslar I. Devle­ sa birleşik bir devlette başkanlık sistemi uygulanıyorsa bu önce­
tin Şekli/Madde 1 aynen şöyledir: lik 'Anayasa'ya geçer. Tıpkı ABD'de olduğu gibi. Türkiye'de
"Türkiye Devleti bir Cumhuriyet'tir." başkanlık sistemi olmadığına göre, Egemenlik henüz Anaya­
Açıkça görülebileceği üzere Türkiye Devleti, bir 'İslam' Cum­ sa'ya olan önceliğini korumaktadır. Egemenlik bir milletin
huriyeti ya da 'Demokratik' Cumhuriyet olarak değil, sadece bir 'Meşruiyeti' için olmazsa olmaz önkoşul (sine qua non) olduğu
Cumhuriyet olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda da bu tanım­ için Uniter Türkiye Devleti'nde Anayasa'ya tabi kılınmaz.
lamayla Devlet, Cumhuriyet'in anlam, önem ve kapsamıyla 'sı­ Üçüncü ve son husus, vatandaşlıkta dikkatten kaçan bir hu­
nırlandırılmıştır'. Ve yine açıkça görülebileceği üzere Türkiye sustur. Anayasa'nın I. maddesinde 'Türk' Devleti değil, 'Türki­
Devleti bir 'Anayasal' Cumhuriyet olarak da tanımlanmamıştır. ye' Devleti denilmiştir. Dolayısıyla Türkiye Vatandaşlığı kabul
Bu durumda Türkiye'de yaşayan ve T.C. Devleti tarafından edilmiştir, herkesin mutlaka Türk olması zorunluluğu ortadan
'Vatandaş' olarak kabul edilmiş olan herkes sadece Cumhuriyet kaldırılmış ve ırkçı bir zihniyetle değil, uygarcı bir bakış açısıy­
Devleti'nin vatandaşı statüsündedir. Anayasal Vatandaş değil­ la değerlendirilmiştir. Türkiye vatandaşı olan herkes, Türk so­
dir. Anayasal vatandaşlık, eski ve 'eyfl/eflerden kurulu birleşik yundan olmak mecburiyeti altında değildir.
ya da federe sistemlerde vardır; Uniter Devlet sisteminde sayı­
sız sakıncaları beraberinde taşır. Türkiye'de 'bölgecilik' ve 'eyalet'
sistemi olmadığı için Anayasal vatandaşlık da düşünülemez ka­ Devlet mi Laik, Kişi mi?
nısındayım.
İkinci itirazımı izninizle Milli Egemenlik'e dayandırarak Sayın Cumhurbaşkanı,
açıklamak istiyorum. Hayatımın son 21 yılını fiilen Din-Devlet ve Laiklik ilişkileri­
T.C. Anayasası'nın 5. maddesi Devlet'in temel amaç ve gö­ ni dünyanın çeşitli ülkelerinde araştırmakla geçirdim. Bu konu­
revlerini düzenlemektedir. Türk milletinin bağımsızlığı, bütün­ da kitaplar yazdım, sayısız makale yayınladım ve konferans
lüğü ve bölünmezliği bu maddede belirtilmiştir. 6. maddede verdim. Devlet mi Laik, kişi mi Laik tartışmasını da 1986'da ya­
Egemenlik açıklanmıştır. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. yınlanan Laiklik (Süreç Yay.) adlı kitabımda tartışmaya açtım.
Egemenliğin kullanılması hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye Vaktinizi almamak için hemen belirteyim ki, Avrupa'da
veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağmı özellikle de Fransa'da ve Katolik âleminde size aktarılan bilgi­
Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz. nin tersine 'Kişiler Laik Olurlar'. Ve yine size aktarılan bilginin
Bu iki maddede açıkça belirtildiği üzere Türk milleti ege­ tersine Avrupa'da 'Devlet Laik olamaz'. Devlet, tüzel bir 'kişilik­
menliğini 'Anayasa'nın koyduğu esaslara' göre, yetkili organları tir', ne Dini olur ne de Laikliği... Laik ve/veya Seküler olan Ana-
eliyle kullanır. yasa'dır, Devlet değil.
Burada dikkatffhizi çekmesi gereken iki husus vardır. Yine Avrupa'da ve Katolik âleminde örneğin Papa, aynı an­
a) Türk milletinin egemenliğinin T.C. Anayasası aracılığıyla da hem 'Seküler/Laik' hem de 'Ruhani' olmaklığı bir arada taşır.
kullanma 'hakkı nın kayıtsız şartsız kendisinde olması keyfiyeti­ Papa Vatikan Devleti'nin Cumhurbaşkanı olarak 'Seküler'air.
dir. Egemenliği kullanma hakkı ve yetkisi kişilerde değil, Mil- Ve aynı Papa, aynı anda Katolik âleminin de 'Ruhani' önderidir.
lef in kendisindedir.

www.çizgiliforum.com
Laiklik
100
SAHTE TARİH, SAHTE KİMLİK DEMEKTİR
Papa, örneğin Kudüs'e 'Sektiler' devlet başkanı sıfatıyla gider,
Ruhani önder olarak gidemezU).
Bu konu Türkiye için tahminlerden de ötede önem taşır. Tür­
kiye'de 'Laiklik ve Sekülarizm' tartışmaları henüz yenidir. Kanım­
ca sürdürülmesinde yarar vardır. Türkiye'de 'Laisizm' yeniden İstikrar (=Stability) kavramına ülkemizde çok değinilmesine
tanımlanmalı ve 'Seküler' olanla arasındaki farklılıklar açıkça rağmen, ilginçtir ki gereken bilimsel önem verilmemiştir. Oysa
gösterilmelidir. Ayrıca Laisizm, Sekülarizm ve Ateizm'in birbi­ istikrar Batı Avrupa'nın iktisadi ve siyasi literatüründe yer alan
rinden 'esasta' ayrıldıkları hususlar da gösterilmelidir kanısın­ temel kavramlardan biridir. Söz konusu kavram Batılı diploma­
dayım. tik çevrelerde olmazsa olmaz önkoşulu kabul edilen bir başka
kavramla, Dengelilik (=Equilibrium) kavramıyla ele alınır. Den-
gelilik, klasik ve yerleşik eşitlik anlayışından çok farklı bir kav­
Ordu ve İktidar ramdır. Diğer bir anlatımla dengelilik, sadece zihinsel bağlam­
da var olan, ama doğasal gerçeklikte var olmayan soyut eşitlik
Sayın Cumhurbaşkanı,
fikrinden ayrı olarak olayların ve nesnelerin birebir özdeşlikle­
Hiçbir politikacı Ordu'ya dayanarak siyaset yapmamalıdır,
rini öngörmez. Dengelilik, doğada ve evrende değişimin kalıcı
diyorsunuz. Bu görüşünüze katılmayacak 'sivil' çıkmaz herhal­
olduğu gerçeğini göz önünde tutarak geliştirilmiş bir fikirdi.
de. Ama sivil siyasetçiler de ister istemez TSK'ne 'Siyaset' üret­
Buna göre olaylar ve nesneler kendi içlerinde kalıcı olan ilişkile­
mek zorundadırlar. Siz böylesi bir 'Siyaset'm üretilmekte oldu­
rinde de bu değişimselliğin yönlendiriciliğine göre 'etki-teyki'
ğuna kani misiniz? Kanımca siviller, askerler için üst düzeyde
gösterirler. Kısacası olaylar ve nesneler, dengelilik ilkesine göre
siyaset üretememektedirler. Ve Türkiye'nin en önemli sorunla­ hem kendi içlerinde değişimler yaşarlar hem de bu değişimlerin
rından biri de budur. Türkiye'de sivil kadrolar ve partiler, özel­ yönlerine göre yeni ilişkilere girerler. 19. yüzyılın sonunda, 20.
likle günümüzde kendi taraftarlarına artık bir İdeal ve Umut' yüzyılın başlarında Batı Avrupa'da Dengelilik ilkesi üzerine in­
aşılayamaz duruma düşmüşlerdir. 'İdeal ve Umut'tan yoksun bı­ şa edilmiş felsefi ve siyasi akımlar çok revaçta olmuşlardı. O za­
rakılan geniş kitleler bir 'Doğruluk ve Dürüstlük' sembolü olarak manların Rusya'sında ise Ekilibrist denilen sanat ve kültür akımı
TSK'ni 'İdealize' etmeye başlamışlardır. Bu keyfiyet, TSK'nin is­ oldukça etkili bir akımdı.
teğiyle değil, çaresiz bırakılan kitlelerin duydukları 'Güvensiz­
Bu kısa açıklamalardan sonra şu söylenebilir: Değişimin
likleri doğmaktadır. Saygılarımla...
dengesi (dengeli değişim) istikrarın esasıdır. Değişimin denge-
(Yeni Günaydın, 26 Mayıs 1994, Perşembe)
selliğinde meydana gelecek olan kırılmalar istikrarı bozarlar. Bu
kaziye siyasetçiler tarafmdan bilinmesine rağmen ne yazık ki
uygulamada daima sorunlar yaratır. Bu nedenle de ülkedeki
hassas dengeler bazı yetkisiz ve sorumsuz unsurlarca tek yanlı
olarak kullanılırlarsa bundan en çok dış ve düşman güçler ya­
rarlanırlar. Çünkü değişimin dengesini 'kıran' en önemli unsur,
mevcut dengeleri tek yönlü, tek çıkara hizmet etmesi gereken

101
102 Laiklik
Aytunç Altındal 103

tek taraflı bir araç olarak görmektir. Son on yıldır Türkiye'de


olan da budur. Türkiye'de nasıl bir tarih bilinci olmalıdır, sorusundan hareket­
Son on yıldır Türkiye'nin hassas dengeleriyle sorumsuzca le ortaya atılan tezler giderek tez olmaktan çıkmışlar ve tarih bi­
oynanması, bunların tek taraflı olarak kullanılması neredeyse lincini yenileştirmek şöyle dursun, istikrarsızlık ve dekadans
yeni bir kural olmuştur. Bu istismardan çıkarlar uman bazı çev­ için zemin hazırlamaktadırlar. Türkiye'de belirli bir çevre yeni
reler türemişler ve bunlar günümüzdeki bazı köprü başlarına bir tarih bilinci oluşturmaktan çok, mevcut tarih anlayışlarını
yerleşmişlerdir. Kategorik olarak dört alanda etkili olmaya çalı­ yönlendiren dinamikleri saptırarak yanlış bilgilendirmeye (de-
şan bu çevrelerin ilkini ülkenin ekonomik hayatında gözlemle­ zenformasyon) dayalı bir sahte tarih kuramını yerleştirmeye ça­
mek mümkündür. Türkiye'nin bugünkü ekonomik bünyesi bir lışmaktadır. Buna göre ne Anadolu tarihi, ne Osmanlı tarihi ne
değişim sürecindedir. Bu değişim modelinin esasları anlaşıldığı de Cumhuriyet tarihi özgün dinamiklere sahiptir; bunların tü­
kadarıyla ABD'de çizilmiştir. Büyük ölçüde Meksika örneği mü en azından çalıntıdır ya da yalandır. Resmi tarihe yöneltilen
üzerinde temellendirilmiş olan bu model ABDTi Türkiye masa­ eleştirilerin de bu çevrenin gözünde bir anlamı yoktur. Onlara
sı uzmanları tarafmdan Türkiye'nin en üst düzeyde gündemine göre, mealen söylenirse, barbar Türkler ve 'çağdışı' Müslüman­
sokulmuştur. Ancak çok yüksek riskleri göze alarak gerçekleşti­ lık Anadolu'nun tüm özgün uygarlıklarını yok etmişlerdir!
rilebilecek olan Meksika modelinin toplumsal patlamalara çok Bu dört alanda ortaya çıkan istikrarsızlık, giderek Türki­
açık bir örnek oluşturduğu bilinmektedir. Türkiye'nin bunca so­ ye'nin yöneldiği değişim programının hassas dengelerini boz­
runları varken böylesine yüksek riskli bir modelin benimsenme­ maya başlayacaktır. Sahte tarih yaratma çabası içinde olanlarm
si, kanımızca bir kumardır. Bu kumardan yarar umanlar, sonuç­ Türkiye'de sahte tarih anlayışına uygun 'sahte kimlikli' bireyler
ta sadece kumarhane sahiplerinin kazançlı çıktıklarını asla oluşturmak istedikleri bellidir. Bu tip girişimler sonucunda Tür­
unutmamalıdırlar! kiye'deki hassas dengeler sismik sarsıntılara uğrayabilirler.
DEĞİŞİMSELLİĞİN dengesini ve istikrarını bozabilecek Bundan da en büyük zararı da başta Anadolu'da yaşayan insan­
ikinci etken siyasal alanda ortaya çıkan istikrarsızlaşmadır. De­ lar çekerler. Türkiye'yi istikrarsızlaştırmayı umut edenlerin bu
mokrasilerde özgürlüğün sınırlarının olamayacağını savunan olası istikrarsızlaşmanm etki alanının da çok geniş olduğunu
bazı çevreler bu sahte varsayımın ardına sığınarak ülkeyi bir si­ unutmamaları gerekir. Türkiye'deki fay kırılmasının sarsıntıları
yasal kaosa doğru sürüklemektedirler. Tek taraflı olarak kulla­ Adriyatik'ten Çin Şeddi'ne kadar uzanır. Bizden hatırlatması.
nılan siyasal değerler sadece çok dar çevrelere yarar sağlamak­
(Yeni Günaydın, 12 Ekim 1993, Salı)
ta, ama ülke bütünlüğü açısından zararlı olmaktadır.
Üçüncü etmen toplumsal alanda ortaya çıkan istikrarsızlaş-
hrma eylemidir. Son yıllarda Türkiye'de hızlı bir toplumsal de­
ğerler erozyonu yaşanmaktadır. Rüşvet, iltimas ve adam kayır­
macılık vb. gibi her devirde ve her ülkede rastlanabilen olgular,
hazindir ki Türkiye'de artık sınır tanımayan boyutlara ulaşmış­
tır. Bu yozlaşmanın kaçınılmaz sonuçlarından biri de devletin
en çok sorumluluk getiren makamlarına bazı bilgisiz ve yete­
neksiz kimselerin atanmaları olmaktadır.
Dördüncü etmen tarihsellik alanında ortaya çıkmaktadır.

www.çizgiliforum.com
TÜRK CASUSUNUN GİZLİ MEKTUPLARI

1699'da Osmanlı Padişahı Sultan II. Mustafa ile Habsburg-


Avusturya İmparatoru I. Leopold arasında imzalanan Karlofça
Antlaşması'nm Türkler için yüz kızartıcı bir yenilginin ve faci­
anın belgesi olduğu çok yazılmış ve söylenmiştir. Batılı tarihçi­
lerin bu görüşü Türkiye'de de kabul görmüştür. Ancak böyle
düşünmeyen bazı Batılı tarihçiler de vardırlar.
İngiliz tarihçi Alan Palmer de bunlardan biridir. Palmer'e
göre Karlofça, Osmanlı için bir facia değildir; tarihin akış dina­
miklerine uygun bir gelişmedir ve Osmanlı'da yeni bir toprak
ve vergi formları -İdari Reformlar sürecini diyebiliriz- düzenle­
me ihtiyacını ortaya çıkardığı için 'yeniden yapılanmayı' bizzat
devlete sokan antlaşmadır.
Palmer'in yorumuna şunları da ekleyebiliriz:
Karlofça'dan sonra II. Mustafa'nın Şeyhülislam'ı Feyzullah
Efendi ile yenileştirmeci kanadın temsilcisi son Köprülü Amca­
zade Hüseyin Paşa arasında başlayan yeniden yapılanma tartış­
maları etkilerini özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda göstererek Os­
manlı'nın en az iki yüz yıl daha ayakta kalabilmesini sağlamış­
tır. Osmanlı'da kültürel ve idari alanlarda yenileştirmecilik fik­
rinin ortaya çıkması kaçınılmaz olarak Osmanlı'daki din ve
devlet ilişkilerinin yeniden ele alınması zaruretini de beraberin­
de getirmiştir.
Ama Karlofça'nm kanımca en fark edilmemiş etkisi bugüne
kadar üzerinde hemen hiç durulmamış bir alanda kendisini
göstermiştir. Bu alan dil ve rasyonalizm-akılcılık bağlantısında-
dır. Karlofça ile birlikte Osmanlı devlet geleneğine çok ilginçtir
ki ilk kez Batı Hıristiyan çevrelerinde aydınlar arasında tartışı­
lan devlet ve din (kilise) ilişkilerinin yeniden nasıl düzenlenme­
si gerektiği tartışması girmiştir. O yıllarda Avrupa'da henüz ye­
ni kurulan Milli Kiliseler'de o zamana kadar Latince yapılan

105
Laiklik Aytıtnç Altındal 107
106

ayinlerin milli dille yapılıp yapılamayacağı tartışmaları vardı. milyonlarla ifade edilmektedir. Sadece Engizisyon sırasında üç
İlginçtir ki bu tartışma günümüzde Fransa'da hâlâ sürmektedir milyona yakın insanın hayatlarını kaybettikleri bilinmektedir.
(Fransa'da Katolik Kilisesi'nde ayinler Papa'nın isteği hilafına Tanrı'nın adaleti adına yapıldıkları öne sürülen bu kıyımlarda
hâlâ Latince yapılmaktadır, Fransızca değil). kilise daima odak noktası olmuştur. Gerçektir ki, tarihte Müslü­
Karlofça Antlaşması dili itibariyle Osmanlıca ya da Almanca manlar tarafından öldürülmüş Hıristiyanların sayısının nere­
olarak kaleme alınmamıştı; Latince idi. Latin düşünce sistemati­ deyse yirmide biri kadardır. Sadece 1915-1945 yılları arasındaki
ğini yansıtıyordu. Kuran ve şeriatın dil-düşünce birliğini değil, 30 yıllık dönemde Hıristiyanlığın devlet tarafından tanındığı İS
Katolik düşünce sistematiğinin ve Batı Hıristiyan âleminin dev- 325 yılma kadarki 300 yıl içinde öldürülmüş Hıristiyanların sa­
let-din ilişkilerini düzenleyen iç mantığını yansıtıyordu. Os­ yısının iki yüz katı kadardır.
manlı bu nedenledir ki kendi mantığıyla ve İslami şeriata uygun
hazırlanmış bir metne göre değil, kendisiyle ilgili olarak Hıristi­
yanlar tarafından hazırlanmış bir metne taraf olmuş ve imza at­ Türk Casusunun Mektupları
mıştı. Bu yüzden de Karlofça ile Osmanlı kendi topraklarında
1684-1694 yılları arasında Avrupa'da tartışılmış kilise karşıtı
yaşayan Katoliklere ve Avrupa'dakinden çok daha fazla haklar
bildirilerin en ilginçlerinden biri İngiltere'de yayınlanmış olan
vermek zorunda kalmıştı. Bu beklenmedik haklar daha sonraki
Bir Türk Casusunun Mektupları başlığını taşımaktadır. Bu mek­
yüzyıl içinde, başta Avusturya olmak üzere Polonya, Çekoslo­
tupların yazarı -ya da yazarları- muhtemelen Türk ya da Müs­
vakya, Ukrayna ve İsviçre ile Almanya'da dinsel-çoğulculuk
lüman değillerdi. Kilisenin intikamından korkulduğu için bu
akımlarının gelişmesinde önemli etken olmuşlardı.
bildirilere böyle bir başlık konulmuştu ve tüm sorumluluk
Türklerin üzerine atılmıştı. Nedir ki bu gizli bildirilerde aynı
dönemlerde Osmanlı toplumunda var olan dinsel hoşgörü ve
Avrupa'da Laikleşme Çabalan
yapı ile bağlantılı zamanının çok ilerisinde olan fikirlere paralel
Avrupa'nın doğusunda sonu Karlofça ile noktalanacak olan fikirler savunulmaktaydı. Mektuplarda doğaya ve çevreye bağ­
Osmanlı-Habsburg rekabeti sürerken, Orta ve Batı Avrupa'da lılık duyulmasının Allah'a bağlılık duyulması için araç oldukla­
aydınlar ve kilise arasında amansız bir dinsel özgürlük mücade­ rı fikri işlenmişti. Yine çok ilginçtir ki mektuplarda Atomizm
lesi vardı. Başta İngiltere, İtalya ve İspanya ile o zamanki adı İs­ fikri yaygınlaştırılmaya çalışılmıştı.
panyol Hollanda'sı olan Belçika ve Hollanda'da aydınlar 16. Tüm 18. yüzyıl düşünür ve yazarlarının okudukları bu mek­
yüzyılda ortaya çıkmış olan Protestanlığın ve 30 yıl süren (1618- tupların yazarı (yazarları?) kuvvetle muhtemeldir ki İtalyan pa­
1648) Din Savaşları'nın etkisiyle bugün kısaca Vatikan diye bili­ pazlarıydılar. Çünkü mektupların orijinalleri Latince yazılmış­
nen Roma ve Papalığa karşı gizli bir savaş sürdürüyorlardı. Bu lardı. İtalyanlar ise mektupların kaynağının İstanbul'da olduğu­
aydınların aralarında Ateistler (Tanrıtanımazlar) olduğu gibi, nu sandıklarını belirtmişlerdi. İngiltere'de yapılan basımda
hem Ateizm'e hem de Papalığa karşı çıkan bağımsızlıkçı deni­ Türk casusunun mektupları sanki bir İngiliz tarafından yazılmış
len aydmlar da vardı. 17. ve 18. yüzyılın bu aydınlarının savun­ gibi gösterilmişti.
dukları fikirler günümüzde birçok devletin anayasalarına gir­ Kaynağı hiç kuşkusuz Osmanlı'da ve İstanbul'da olan bu
miş bulunmaktadır. mektuplarda öne sürülen fikirler, belki inanmayacaksınız ama
Katolik Kilisesi'ne karşı sürdürülen mücadelelerde sayısız Batı Avrupa'da henüz tartışma konusu değillerdi. Orada aynı
insan ölmüştür. Canlı canlı yakılan kadın ve erkeklerin sayısı

www.çizgiliforum.com
108 Laiklik

ŞEYTAN AYETLERİ VE AZİZ NESİN


tarihsel dönemin İstanbul'unda tüm evrenin hareket halinde ol­
duğunu, hiçbir gök cisminin sabit olmadığını, güneşin bile böy­
le olduğunu savunan Müserrin adlı tarikat üyelerinin fikirleri II.
Mustafa'nın ve ondan sonra tahta çıkan kardeşi III. Ahmed'in
döneminde çok etkiliydiler. 1660'lı yıllarda İstanbul'daki İngiliz
Büyükelçiliği'nde görevli Paul Rycaut adlı diplomat daha sonra Hint asıllı romancı Salman Rüşdi'nin Şeytan Ayetleri adlı ki­
yayınlanan ünlü incelemesinde, "Bu fikirler sadece Saray'da de­ tabı çeşitli ülkelerde olaylar yarattı. Son olarak da yurdumuzda
ğil, hayrettir ki Harem'de kadınların arasında bile tartışılmakta­ Sivas'ta 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir facianın yaratıcısı
dır. Bu da Türklerin ne kadar Ateist olduklarını göstermekte­ oldu. Kitapla ilgili sayısız yazı, makale ve inceleme yayınlandı;
dir," diye yazmıştı. radyo ve TV oturumları yapıldı. Rüşdi'yi savunanlar ve ona
I66OT1 yıllarda İstanbul'da Haremlerde 'kadınlar arasında karşı olanlar kamplaştılar, tartıştılar ve hâlâ da sürüyor bu çe­
bile' Güneş'in yerinin sabit olmadığı tartışma konusu iken, Av­ kişmeler.
rupalı krallar ve papazlar, Güneş'in Dünya'nm etrafında dön­ Kitapla ilgili görüşlerimi ben de daha önce yurtdışında ya­
mekte olduğunu ve Dünya'nm uzaydaki yerinin sabit olduğu­ yınlanan İngilizce bir dergide (Link, Ekim 1989), yani kitabın ya-
nu sanıyorlardı. yınlanışından bir yıl kadar sonra açıklamıştım. Bana göre Şeytan
Ayetleri, bırakın edebi değerinin olmasını, İngiliz dili ve edebi­
(Yeni Günaydın, 29 Ağustos 1993, Pazar)
yatı için yüzkarası bir kitaptı; pornografi ağırlıklıydı ve tama­
men piyasa çıkarları dikkate alınarak yazılmıştı (İngiltere'de bi­
lenler bilirler, bu kitapların yazarlarına 'Small-Time Imposters'
yani küçük fırsatçılıklar yapan sahtekârlar denilir). Ne var ki,
yazarıyla ilgili fetvayı onaylamak da mümkün değildi. Çünkü
hem İran'm tüm İslam âlemi için böyle bir fetva verebilmesi ola­
sı değildi, hem de İslam'da yargılanmadan ve kendi ağzıyla sa­
vunma yapmadan bir kimsenin idama mahkûm edilebiluıesi
mümkün değildi.
Hazindir ki, bu kitap Türkiye'de de bir faciaya yol açtı. İn­
sanlar öldüler, yaralandılar, acı çektiler. Aziz Nesin'in girişi­
miyle kitabın Türkçeleştirilmesine çalışıldı. Aziz Nesin bunu la­
iklik uğruna yaptığmı söyledi.
Laik bir ülkede bu kitabın yayınlanması gerektiğini söyledi.
Kitabın başta Hindistan'da ve İsrail'de yayınlanamıyor olması­
na aldırmadı. Herhalde Hindistan ve İsrail laik değildiler. Peki­
yi ama Aziz Nesin laik miydi? Kendisinin Ateist olduğunu de­
falarca açıklamıştı Nesin, ama konu Şeytan Ayetleri'ne gelince
nedense Ateist değil laik olduğunu anımsayıverdi! Varsın öyle

109
no Laiklik Aytunç Altındal 111

olsun... Tıpkı European gazetesine verdiği demeçte koyu bir Ata­ ırkçı sıfatlarla anılmaktadır? Hayır, Çinliler ve İngilizler de ben­
türkçü olduğunu hatırladığı gibi. Ben Aziz Nesin'in başka ne­ zer yakıştırmalardan nasiplerini almaktadırlar. Açıkça belirtil­
denlerle cezaevine düştüğünü sanıyordum. Meğer öyle değil­ mesi gerekir ki tanıdığımız Aziz Nesin'in bu tip ırkçı ve insanı
miş! Aziz Nesin, European'a verdiği demeçte 'Atatürk ilke ve inkı­ aşağılayıcı hiçbir kitabı ve yazısı yoktur. Hatta tam tersi öne sü­
laplarını sonuna kadar korumak uğruna hapse girmiş'. Öyle yazıyor rülebilir. Öyleyse nasıl olmuştur da kadınları en iğrenç anlatım­
gazetede. Bunca yıl herkes yanılmış demektir bu. Meğer Aziz larla aşağılayan ve Hitlervari ırkçılık yapan bir yazarı, bu tip an­
Nesin, su katılmamış bir Atatürkçü ve laikmiş. Biz onu solcu ve latıma ve edebiyata kesin karşı olmakla tanınan Aziz Nesin sa­
Ateist sanırdık. Geçelim. Anlatmak istediğim bu değil. Atatürk­ vunmuştur? Fikir özgürlüğü ve laiklikle uzak yakın ilgisi olma­
çü ve Laik Aziz Nesin, hazindir ki Şeytan Ayetleri'ni okumadan yan Türkiye'deki bir kesim aydının dramının işte Aziz Nesin'in
bir girişimde bulunmuştu. Şuna inanıyorum ki, kitabı özgün di­ kişiliğinde simgelenen bu dramda gizli olduğu anlaşılır.*
liyle -çeviriden değil- okusaydı, önce kendisinin karşı çıkması
(Yeni Günaydın, 5 Eylül 1993, Pazar)
gerekirdi bu kitaba. Dinsel ve moral açılardan değil. Başka iki
nedeni var...
Birincisi, Salman'ın kadına bakışı, kitabındaki kadın tiple-
mesidir. Aziz Nesin'i beğenmiyor olabilirsiniz, ama hiç kimse
Aziz Nesin'in kitaplarındaki kadınların -Salman'ın kitabında
yaptığı gibi-, cinselliklerinden ötürü aşağılandıklarını söyleye­
mez. Aziz Nesin'in kitaplarındaki kadın tiplemesi, hangi koşul­
larda olursa olsun olumlayıcı ve insani değerlere sahiptir. Ne­
sin'in romanlarında hiçbir kadının başına Salman'ın kitabmda
kadınların başına getirdiği -ve belki de bundan Autoerotik bir
zevk aldığı- türden olaylar gelmemiştir. Nesin'in kadın tiple­
mesi, yosmalar dahil, daima idealize edilmiş genç kız, bakire
saflığındaki tiplerdir. Salman'ın kadın tiplemesinde ise kadın
tek kelimeyle aşağılanmakta ve İngilizcesi dört harften oluşan o
erkek (macho) eylemine en aşağılık koşullarda muhatap olmak­
tadır. Tam kırk yedi kez o kelimeyle yapılan eylem, sadece ka­
dını değil, erkeği de aşağılar mahiyette anlatılmaktadır.
Aziz Nesin kitabı özgün diliyle okuyabilseydi başka bir açı­
dan daha bu kitaba karşı çıkması kendisinden beklenirdi. Sal­
man Rüşdi kitabında açıkça ve alçakça 'ırkçılık' yapmaktaydı.
Salman'ın kitabında Zenci -Muhammed'in ilk Zenci müridi ün­
lü ve saygın Bilal-i Habeşi'dir bu- tıpkı Hitler'in yaptığı gibi ırk­
çı sıfatlara muhatap olmaktadır. Kendisine 'çöplük' ve 'süprüntü' * Salman Rüşdi'nin "Satanic Verses" adlı kitabını 1989'da Avrupa Basım'nda
(ingilizcesi trash) gibi sıfatlarla hitap edilmekte ve daima rengi­ ilk eleştiren ben oldum. İngiltere'de yayınlanan "World Link" adlı derginin
1989/September, Nr. 9 tarihli sayısında benimle yapılmış olan, "Renewing
ne bağlı olarak aşağılanmaktadır. Sadece Zenci Bilal mi bu tip the Tradition of Knowledge" başlıklı röportaja bakılabilir, (y.n).

www.çizgiliforum.com
AVRUPA MÜSLÜMAN TOPLULUKLARI
İŞBİRLİĞİ TOPLANTISI

DAVOS-Avrupa Milli Görüş Teşkilatı (AMGT) tarafından


düzenlenen Avrupa Müslüman Toplulukları işbirliği Toplantı­
sı, isviçre'nin Davos kentinde yapıldı. 28-29 Ağustos tarihlerin­
de düzenlenen toplantıya çağrılı olan 38'i Avrupa'dan, 6'sı dışa­
rıdan 44 ülkenin temsilcileri katıldılar. Irak Kürdistan'mı temsi-
len kimse gelmemişti. Toplantıya katılan 143 çağrılı, iki gün sü­
reyle biri basına ve halka kapalı, diğeri açık oturumlarda bir
araya geldiler. Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan,
kuşkusuz toplantının yıldızı oldu. Özellikle Araplardan büyük
destek buldu.
Aynı günlerde dünyanın başka yerlerinde de ilginç gelişme­
ler oluyordu. Fas Kralı Hasan, tüm İslam âleminin liderliğine
resmen talip olduğunu, 500 milyon dolar harcayarak yaptırdığı
Kazablanka Camii'ni ibadete açarak ilan ediyordu. ABD'de ise
dokuz gün süren uluslararası bir toplantıda, çeşitli dinlere ve
inançlara sahip bin kadar dindar, 'Dünya Dinleri Birleşmiş Millet­
leri' örgütünü kurmak kararını alıyorlardı. Yine aynı gün İsrail,
düne kadar terörist saydığı Filistin Kurtuluş Orgütü'nü resmen
tanıyacağını açıklıyordu.
Davos'ta düzenlenen toplantının gündeminde dört konu
vardı. Bosna'daki katliam; İslam'ın savaş değil barış olduğu,
Azerbaycan'daki Ermeni vahşeti ve en önemlisi, Almanya'nın
Bonn şehrinde inşa edilmesi düşünülen Avrupa İslam Merkezi
fikriydi. Bu son konu, bir anda toplantının esas teması oluverdi.
Tüm konuşmacılar, İran hariç böylesi bir merkeze acilen ihtiyaç
duyulduğunu vurguladılar.
Davos toplantısı İsviçre basınında da geniş yer aldı. Haftalık
Woz dergisi, yayınladığı iki uzun incelemede İslam'ı ve söz ko­
nusu toplantıyı, Müslümanların yeni bir saldırısı olarak göster-

113
114 Laiklik Aytunç Alhndal 115

di. Avusturya basını ise, öteden beri yaptığı gibi İslam'ı yeni bir vutluk'u silahlandırmaya çağırması, soğuk duş etkisi yaptı.
cihat ordusu olarak tanıttı. En ilginç yorum ise, kilisenin resmi Yoksa Türkiye ellerine çakaralmaz silahlar verip kendisinin ön­
yayın organında yer aldı. Kirchenbote adlı dergi, Mekke'de iba­ leyemediği Bosna katliamını Arnavutları savaşa sürükleyerek
det eden Müslümanları gösteren bir fotoğrafı kapak yaptı. Der­ mi önlemek istiyordu? Bu anlaşılamadı.
ginin başlığı ise ürkütücüydü: İşte Hıristiyanlığın baş düşmanı, İs­ (Yeni Günaydın, 31 Ağustos 1993, Salı)
lam... Anlaşıldığı kadarıyla bu binanın yapılması için gerekli
olan finans kaynakları çok yakında toplanacaktır. İki yıl içinde
Bonn'da Avrupa İslam Merkezi açılırsa şaşırmayın.
Bu merkez fikri, ilkin geçtiğimiz yıl ortaya atılmıştı. Eski De­
mokratik Almanya Komünist Partisi'nin bankalardaki hesapla­
rı tasfiye edilirken, parti yöneticileri, ellerindeki servetin 32 mil­
yon marklık bir bölümünü böyle bir merkez kurabilmesi için
Müslüman örgütlere bırakmayı istediklerini belirtmişlerdi. Al­
man hükümeti bu öneriyi henüz bir sonuca vardırmış değil. Bu­
na rağmen Avrupa'daki Müslüman topluluklar, kendi öz kay­
naklarıyla bu merkezi kurmak arzusunu ortaya koydular.

Sonuç

Bu girişim AMGT'yi ve Refah Partisi'ni bir anda İslam âle­


minde sözü geçen örgütlerden biri haline getirecektir. AMGT ve
Refah, Avrupa'daki Müslümanları temsil eden en güçlü üst ku­
ruluşlar olabilirler. AMGT'nin yönlendiriciliğinde gerçekleştiri­
lecek olan bu girişim, yaklaşık 32.5 milyon Müslüman'ı temsil
edecektir. Finlandiya, Danimarka, İsviçre ve Avusturya'nın top­
lam nüfuslarından fazla olan Avrupa'daki Müslümanlar, böyle­
likle tek merkezden yönetilir hale geleceklerdir. Böyle bir şans,
siyasi kuruluşlara inanın elli yılda bir gelir. Refah ve AMGT, bu
zorlu görevi ve önderliği başarıyla üstlenebilir mi? Bunu ileride
ayrıntılı olarak tartışacağız. Ancak, değinmek istediğim son bir
husus var. Toplantı sırasında her konuşmacı İslam'ın barış dini
olduğunu altını çizerek vurguladı. Bir konuşmacı hariç. Toplan­
tıya Türkiye'yi temsilen katılan Başbakan Tansu Çiller'in Bal­
kanlar için danışman seçtiği Mustafa Kahramanyol'un, yaptığı
konuşmada, Türkiye'yi ve tüm İslam âlemini bir an önce Arna-

www.çizgiliforum.com
ARAFAT MÜSLÜMAN MI?

Ortadoğu'da Filistin'i temsilen hareket eden Yaser Arafat ve


Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail Hükümeti'nin temsilcileri ara­
sında bir uzlaşma sağlandı. Bu uzlaşma gereği İsrail, Filistin hal­
kının temsilcisi olarak FKÖ'nü ve onun önderi Yaser Arafat'ı tek
yetkili olarak tanıdığını açıkladı. Batıbasmmm 'Ortadoğu'da Barış'
diye dünyaya lanse ettiği olayın gerçekte taraflar arasında varıl­
mış bir 'uzlaşma' metnini karşılıklı olarak onaylamış olmaktan öte
yaptıkları bir değişiklik yok. Batı dünyası Arafat'ı ve örgütünü
zaten kabul ediyordu. Aynı Batı'nın vazgeçilmez üyesi olan İsra­
il de şimdi bu gerçeği yazılı olarak onayladı. Bütün mesele bu.
Roma İmparatorluğu, bilindiği gibi günümüzde kullanılan
tüm hukuki normları koymuş olan devlettir. Bu devletin her
alanda geçerli olan bir sözü vardı. Latinler imzalanan anlaşma­
lara bakıp, cui bono derlerdi. Türkçesi mealen şöyle: "Kimin
menfaatine? Bu sözleşmeden kim yararlanacak?"
Evet, kim yararlanacak?
Önce kimlerin kaybettiklerine bakalım. İlk sırada George
Habbaş ve örgütü Filistin Cephesi geliyor. HAMAS ve Hizbul-
lah da kaybedenler arasındalar. İsrail cephesinde de kaybeden­
ler var. Bunların başında Fundamentalist Musevi örgütleri geli­
yor. İrili ufaklı altı siyasi kuruluş kaybedenler listesinde yer alı­
yorlar.
Filistin-İsrail sorunu son elli yıl içinde kendi başına bir sana­
yi dalı oluşturmuştu. Bu sorunun sürmesinden yararlanan ve
geçinen on binlerce insan vardı. Hemen her ülkenin bir Filistin
bürosu ya da masası, gözlemcileri, danışmanları vardı. Bu soru­
nun oluşturduğu sanayiden geçinen on binlerce aile vardı. Bu
insanların çoğu artık işsiz kalacaklar. Varılan uzlaşma gereği ar­
tık bu insanlara iş kalmadı. Onları da kaybedenler arasına kata­
biliriz.

117
Aytunç Altındal 119
118 Laiklik

Filistin ve İsrail arasında varılan 'uzlaşma' sayesinde kaybe­ Taik'tir. Tıpkı Türkiye'deki gibi laik-Müslüman pozisyonunda­
denlerin safında bir de Kudüsçüler var. Kutsal Kudüs şehrinin dır. Söz konusu uzlaşmayı ortaya çıkartan en temel ve özlü fak­
Müslümanlara geri verilebilmesi için çaba harcayan bu örgütler tör işte budur. Ortadoğu Barış Planı gerçekte bir din uğruna değil bir
de artık mücadelelerini başka yollardan sürdürmek zorundalar. ideoloji uğruna mücadele etmiş olan Arafat'la, yine bir ideoloji -Siyo­
Pekiyi kazananlar kim? nizm- uğruna mücadele etmiş olan Kabinin, Batılılar aracılığıyla uz-
Tek kelimeyle söyleyelim: Filistinli ve İsrailli laikler kazandılar. laştırümış olmalarından başka bir anlam taşımamaktadır. Sonuçta ne
Şimdi bunu biraz açmak gerekiyor. İsrail toprak kaybetmiştir ne de Filistinliler devlet kazanmışlardır.
İlkin şu gerçekleri aktarayım. İlahiyat ve toplumbilim açısın­ Ama İslam âlemi bir büyük rüyasını kaybetmiştir: KUDÜS.
dan yapılan değerlendirmelere göre hem Siyonizm hem de Ara- (Yeni Günaydın, 11 Eylül 1993, Cumartesi)
bizm (Arap Milliyetçiliği), laik, yani dinsellik dışı ve Seküler,
yani dünyevi ve cismani akımlardır. İngiliz ve Fransızların
Arap-İslam âlemine aşıladıkları ve Osmanlı Devleti'ni yıkmak
amacıyla kurdukları Arap milliyetçiliği ile bunun paraleli olan
Siyonizm İslam'ın ve Judaism'in (Musevi şeriatçılığı) dünyevi-
leştirilmiş tarzlarıdırlar. Ne Arap milliyetçiliği dindir ne de Si­
yonizm. İkisi de gerçekte din dışıdırlar. Nitekim bu nedenledir
ki gerek İslam-Arap âlemi gerekse İsrail bu esaslara göre bölün­
müşlerdir. Siyonist olmayan ve bunu kesin reddeden tanınmış
Yahudiler vardır. Örneğin ünlü romancı Nadine Gordimer, Al­
man öğrenci hareketlerinin önderlerinden Daniel Cohn Bendit,
Avusturyalı milyarder Kahane, Siyonist olmadıklarını ve Siyo­
nizm'in Yahudi Şeriatı'na aykırı -hatta ona yabancı ve düşman-
olduğunu açıklamaktan çekinmemiş olan Yahudilerdir. Kısaca­
sı, Arap milliyetçiliği olsun, Siyonizm olsun, hiç fark etmez, iki­
si de birer 'ideoloji'dirler. İçinden çıktıkları dinleri temsil etmez­
ler. Sadece bu dünyadaki işlerin yapılmasını, yürütülmesini
sağlarlar. Öncelik verdikleri anafikir, kaynağı itibarıyla bu dün­
yadandır. Örneğin 'Devlet'tir, topraktır, insan haklarıdır, de­
mokrasidir vb. Diğer bir deyişle her iki akım da önceliği kul ya­
pısı kurumlara vermişlerdir, dinlerine değil...
İşte Ortadoğu'da kazanan bu anlayıştır. Filistin ve onun kur­
tuluşu için mücadele eden örgütlerden HAMAS kısmen hariç,
gerisi tamamen Seküler ve laik birimlerdir. Yaser Arafat ise ne
İran'ın ne Suudilerin katı 'şeriat'ları temelinde onaylayabilecek­
leri bir politikacıdır. Arafat, kelimenin bu Şeriatçı anlamıyla
Müslüman değil, Batı standartlarına ve normlarına uygun bir

www.çizgiliforum.com
ORTADOĞU'DA ROLLER DEĞİŞİYOR

Amerika Birleşik Devletleri, iç ve dış politikalarında sıkıntılı


bir dönem yaşıyor. Bill Clinton yönetiminin Bosna-HersekTe
başlayan, Somali'yle süren ve Haiti'yle doruk noktasına ulaşan
başarısızlıkları dış politikadaki bunalımın belirgin göstergeleri
oldular. Bunlara Boris Yeltsin'in kanlı darbesi de eklenince Clin­
ton yönetimi gerek ABD için, gerekse Avrupa'da eleştirilere
muhatap oldu. Örneğin Senatör Dole, kendilerine danışılmadan
hiçbir ülkeye asker gönderilemeyeceğini Başkan Clinton'a ve
hükümetine sert bir dille hatırlattı. Son altı ay içinde aldığı her
karardan geri adım atmasıyla ününe ün katan Clinton yönetimi
bu sert uyarıyı da sineye çekmek zorunda kaldı. Les Aspin ve
Warren Christopher gibi usta diplomat ve politologlar bile anla­
şıldığı kadarıyla bu kadar kararsızlığa hazır değillerdi. Sonuç şu
ki, bugünlerde Clinton'm, hükümetinde bazı değişiklikler yap­
ması gerekecek. Adları ünlenmiş, ancak iktidar kendilerine ve­
rildiğinde başarılı olamamış bazı üst kademe bürokratlarına yo­
lun gözüktüğü anlaşılıyor.

***

ABD hükümetindeki bu yol ayrımının Türkiye açısından da


yankıları olacaktır. Clinton, tıpkı bir Bush ve Baker gibi şahin
yöneticileri hükümetine almak istediğini belli eden açıklamalar
yapıyor. Clinton hükümetinde yer alacak yeni bir James Baker,
Ortadoğu ve Türkiye için çok önemli bir muhatap olur. Baker'in
ünlü Müslümanlara açılma siyaseti belki Bush-Baker yönetimi­
ne bir seçim kaybettirdi ama ABD dış politikasına damgasmı
vuran yeni bir perspektif kazandırdı. Şimdilerde işte bu pers­
pektife dönüş yapıyor Clinton. Baker'in ünlü "F...k the Jews. Üç
milyon Yahudi için 800 milyon Müslüman'ı kaybediyoruz," sözü
özellikle New Yorklu Yahudiler tarafından unutulmuş değil.

121
122 Laiklik Aytunç Allindai 123

Yahudiler ABD dış politikasında meydana gelebilecek köklü sınırsız ittifak anlayışını sınırlandırarak İslam âlemi içinde Tür­
değişimlerden ürküyorlar. Nedir ki, artık ABD'li Yahudilerle İs­ kiye'ye yeni bir rol vermeye hazırlanıyor. Türkiye, ABD'nin ge­
rail arasında da bir yabancılaşma başlamış durumda. Tüm ABD leneksel iki müttefiki Mısır ve İsrail'in üstüne çıkarak öncelikli
nüfusu içinde çok küçük bir azınlık durumunda olan Yahudiler, müttefik statüsüne doğru gidiyor.
buna rağmen en etkili cemaat olarak kendilerini kabul ettirmiş­
(Yeni Günaydın, 26 Ekim 1993, Salı)
lerdi. Artık Yahudilerin bu etkisi kırılmış durumda. İsrail'in bir
türlü toparlanamayan ekonomisi ve Yahudi Şeriatı ile SEKLİ­
LER yaşam tarzı arasında sıkışıp kalan ulusal ve uluslararası
politikaları, ABD'de yaşayan ve artık Sekülerleşmiş, yani dünye-
vileşmiş olan Yahudiler için anlaşılmaz gelmeye başlamış du­
rumda. ABD'de Yahudi cemaatlerine yön veren bazı hahamlar
artık bu endişelerini yüksek sesle dile getirmeye başladılar.
ABD'den dünyaya yayılan Seküler yaşam tarzının Yahudiliği
giderek Batı tipi laik bir toplum yapacağmı ve tüm değerlerinin
yitirileceğini düşünen bu Rabbiler öncelikle Sekülerleşmeye
karşı çıkılmasının gerektiğini vurguluyorlar. Geçen hafta içinde
ABD'de yaymlanan bazı Yahudi dergilerinde ilk kez olarak bu
endişeler dile getirildi. Filistin'le imzalanan anlaşmanın 'Sekü-
lerleşme'nin en üst göstergesi olduğu bazı hahamlarca açıklan­
dı. Aynı din adamları işte bu nedenle Filistin-İsrail anlaşmasına
kesinlikle karşı çıkılması gerektiğini belirttiler.
İsrail'deki Likud ve çevresiyle, ABD'deki Yahudi cemaatinin
bazı önderlerini çok korkutan bu Sekülerleşme olgusunu çok
dikkatle izlemesi gereken bir ülke varsa, o da Türkiye'dir. Tür­
kiye yaklaşık 150 yıldır bu yaşam tarzına uyum sağlayabilmesi­
nin sıkıntılarını yaşamıştır. Türkiye eksik ve hatalı olarak 'Laik­
leşme' diye çevrilmiş olan 'Sekülerleşme'nin Türkiye'deki mev­
cut DEVLET LAİSİZMİ' ile esasta bir özdeşliği yok. Sekülerleş­
me Bu-Dünya'ya ait olan işlerin, Bu-Dünya için konulmuş olan
yasalarla yönetilmesini öngörüyor. Tam bir inanç ve ibadet öz­
gürlüğünü savunuyor. Amacı din düşmanlığı yapmak değil...
Bunlar bilinen özelliklerinden bazıları.
İsrail, ABD'nin Seküler olmayan ve olamayan müttefiki duru­
muna geldi. ABD'deki Seküler yaşam tarzına Ortadoğu'da en
yakm gelen bir ülke varsa, o da Türkiye. ABD'de Clinton yöne­
timi, Bush döneminden devraldığı bakış açısıyla, İsrail'le olan

www.çizgiliforum.com
İSRAİL LAİK Mİ?

İsrail devleti, 1948'de dünya devletleri ailesine katıldı. Ama


bu katılım bazı devletlerce onaylanmamıştı. Şöyle ki, İspanya,
Portekiz, Yunanistan gibi ülkeler o yıllarda İsrail'i tanımadılar.
Arap ülkeleri de İsrail'i tanımayan devletler arasmdaydılar. Za­
manla durum değişti. İsrail diplomatik alanda kendisine daha
geniş bir yer açabildi.
İsrail, 1890'lardan itibaren, dindar ve sofu Yahudiler tarafından
değil, Siyonizm'i benimsemiş olan Yahudiler tarafından kurul­
muştu. Siyonistler, Yahudiler için çok tartışmalı olan bir kavramı
kendilerine bayrak edinmişlerdi. Bu kavram 'Devlet'ti. Aynı şe­
kilde gündelik hayatlarında klasik İbranice'den (Hebrew) çok
Avrupa İbranice'si gibi kullanılan (Yiddish) lehçesini yeğlemiş­
lerdi. Bu lehçe büyük ölçüde eski Almanca'd&n etkilenmiş ve
kutsal dil sayılan İbranice'de var olmayan sözcük, terim ve kav­
ramları da içermekteydi. Yahudice düşünme sistematiğine ya­
bancı olan bu tür sözcüklerden biri de 'Kültür'dü. Kültür keli­
mesi işlevselliği itibariyle İbranice'de yoktu. 19. yüzyılın sonla­
rına doğru Avrupa Yahudileri' nin dili sayılan Yiddish aracılığıy­
la İbranice'ye girdi. Rabbi Ignaz Maybaum'un belirttiğine göre,
elektrik kesilmesi İbranice için ne kadar yeniyse, kültür kelime­
si de o kadar yeniydi.
İsrail işte çoğu Yiddish konuşan, devlet kavramını mutlaklaş-
tırmış olan ve kültür kavrammı çok önemseyen 'Laik' Siyonist
kadrolar tarafından kuruldu. Siyonistler tüm gayretlerine rağ­
men kuruluş döneminden bugünlere kadar dindar ve sofu Ya­
hudi cemaatlerinin güvenlerini sağlayamadılar.

125
126 Laiklik Aytunç Alttndal 127

Siyonistlere Karşı Haredim anne tarafından gelirse kabul eden Ortodoks Haredim'e karşı, Si-
yonist-Muhafazakâr çevre, kadm-erkek eşitliğini öne çıkartarak
Dindar ve sofu Yahudiler'm oluşturduğu Ortodoks Yahudilik kendi dinsel törenlerine uygun olarak dinini değiştirerek Yahu­
1950'den sonra Siyonist Yahudilik karşısında önceleri biraz geri­ di olan kadınların çocuklarının da özbeöz Yahudi olacağını öne
ledi. İbranice'de 'Haredim' denilen sofu dindarlık hareketi sürmektedir. Bu çevre de 'Yahudi kimdir?' sorusuna karşı 'Rabbi-
1970'lerden sonra hızlanan bir ivme ile İsrail'de söz sahibi olma­ Din öğretmeni, Haham kimdir?' sorusunu ortaya atmıştır. Orto­
ya başladı. İsrail Devleti kuruluşunda tam bir 'Laik' olmayacağı­ doks Yahudiler, Yahudiliğin diğer kollarından gelen Reformcu ya
nı Ben Curion gibi Siyonist liderlerin girişimleriyle kanıtlamıştı. da Muhafazakâr (conservative) Yahudiler'm hahamlarını ve onla­
İsrail'in kurucularından ve ilk başvekili olan Ben Gurion rın yaptırımlarını kabul etmemektedirler.
1949'da henüz cılız bir siyasi güç olan Ortodoks Yahudiler1 e. bazı
ödünler vermişti.
Örneğin, bizde çok bilinen Tevhid-i Tedrisat gibi bir yasa, İs­ Haredim ve Soykırım
rail'in kuruluşunda uygulanmamıştı. Ortodoks Yahudiler çocuk­
larını kendi açılarından 'Sektiler' (dünyevi) kabul ettikleri Siyonist 2990'lara gelindiğinde İsrail'de zaten olmayan 'Laiklik' bek­
ve Reforma uğramış Yahudiler'm çocuklarıyla aynı okullara gön­ lenmedik suçlamalarla yeniden gündeme girdi. Bir anlamda İs­
dermeyi reddetmişlerdi. İsrail kurulduğunda bu husus dikkate rail ve Yahudilik için düşünülmesi dahi mümkün olmayan bir
alınmış ve Ortodoks ailelerin çocukları, diğerlerinden ayrı okul­ tartışma patlak verdi. Ortalık bir anda saçları sakallarına karış­
lara yerleştirilmişlerdi. Ayrıca yine Ben Gurion tarafından Orto­ mış hahamların birbirine yönelttikleri insafsız suçlamalarla kar­
dokslara tanınan bir hakla her Yahudi'mn İsrail vatandaşlığı 'Ha- ma karışık oldu.
lacha' denilen şeriat yasaları da dikkate alınarak saptanacaktı. Suçlama dehşeti: Ortodoks Yahudiler'm hahamlarına göre,
Yine Siyonist Ben Gurion'un Ortodokslar'a sus payı olarak tanıdı­ Almanya'da gerçekleştirilen Holokast'm (soykırım) ortaya çık­
ğı bir başka hak da, Yahudi şeriatına uygun olsun diye hafta ta­ masına Siyonistler sebep olmuşlardı. Tanrı da, yoldan çıkmış
tilini pazardan cumartesiye çevirmesiydi. Bu durumda İsrail'de sapkınlığa uğrayarak 'Helenleşmiş' olan Siyonistler1'in yüzünden
kimin Yahudi olduğuna, kimin kendisini Yahudi olarak görse bile tüm Yahudiler 'i cezalandırmıştı. Tanrı'nın bu gazabından kurtu­
İsrail'de Yahudi sayılmayacağına Ortodoks Yahudilik karar verir labilenler ise hayatlarını bu ilahi cezayı kabullenerek gözlerini
hale geldi. kırpmadan ölüme giden Ortodoks hahamlara borçluydular(!).
Bu müthiş iddiaya göre Haredim, Siyonistleri üç hususta Ho-
lokast'a sebep olmakla suçluyordu. Birincisi, Siyonistler, Hellen-
Yahudi Kimdir? ce, yani Hıristiyanca değerlere sahip çıkarak Yahudilerin Tan-
n'nm krallığı kavramına bağlanmamak gerektiğini öne sürü­
2990'lara gelindiğinde 'Laik' Siyonistler''in karşısında çok yorlardı. İkincisi, Siyonistler Seküler Devlet kavrayışını mutlak-
güçlü bir blok oluşturan Ortodoks cephesi, Yahudi Dini'nden (Ju­ laştırarak Yahudi dinine zarar veriyorlardı. Üçüncüsü ise Siyo­
daism) Yahudi Kimliği'ne (Jewishness) gidişi belirler duruma gel­ nistler tarafından çokça kullanılan 'Ulusal Onur' ve 'Kişisel Şeref
di. gibi kavramların Yahudilik'te olmayacağı hususuydu. Ulusal
Günümüzde İsrail'de en çok tartışılan konulardan biri 'Yahu­ Onur kavramına sarılan Siyonistler Varşova'da ayaklanma baş­
di kimdir?' sorusundan kaynaklanmaktadır. Yahudiliği sadece lattıkları için, Tanrı'nın gazabını gerçekleştiren Hitler tarafından

www.çizgiliforum.com
128 Laiklik

milyonlarca Yahudi öldürülmüştü. Bu tartışmalar artık laiklik­


EDWARD SAİD YAZIYOR
ten tamamen uzaklaşmış olan İsrail'de olanca hararetiyle sürü­
yor.
Sonları hayırlı olsun...
(Yeni Günaydın, 3 Mayıs 1994, Salı)
Etkili Amerikan gazetesi New York Times'ın entelektüel ekin­
de Edward W. Said'in dört sayfalık önemli bir makalesi yayın­
landı (21 Kasım 1993). Edward Said, sadece Türkiye'de değil,
tüm İslam âleminde tanınan, saygı ve sevgi gören bir bilim ada­
mıdır. İslam âleminde özellikle de Oryantizm'e karşı bayrak aç­
mış olan Said, Müslüman değil, Hıristiyan'dır. Halen Colombia
Üniversitesi'nde görevli olan Edward Said'in kitapları birçok
dile çevrilmiştir. Son kitabı Kültür ve Emperyalizm başlığını taşı­
maktadır.
New York Times'a yazdığı makalede Said, Batı basınında yer
alan ve İslam'la terörizmi özdeşleştiren çarpıtma haberlere kar­
şı çıkıyor. Yazısının başlığı da zaten şöyle: Hayali (uydurma) İs­
lam Tahdidi.
Şimdi bir an için Said'in makalesini bir kenara koyup, bazı
hususlara değinmek istiyorum.
Özellikle de İran İslam Devleti'nden sonra Batı basını ve
medyası İslamiyet'i terörle özdeşleştirme kampanyaları başlattı.
Müslümanlar sanki tek merkezden verilmiş bir komutla tüm
Batı medyasına terörizmin yeryüzündeki temsilcileri olarak
gösterilmeye başlandılar. İran-Irak Savaşı sırasında İran'a karşı
Irak'ı destekleyen ve Irak'taki 'Sekülerleşmeyi=dünyevileşme-
yi' öven Batılılar, Körfez Savaşı çıkar çıkmaz bu kez de Irak'ı
dünyanm bir numaralı terörist devleti olarak yansıtmaya başla­
dılar. Saddam, yeni Hitler olarak gösterildi ve İslam'm Funda-
mantalist kimliği olduğu vurgulanarak 'İslamcı' diye yeni bir
tanım yaygınlaştırıldı. Batı basınına göre 'İslamcı' demek, terö­
rist demekle eşanlamlıydı!
Batı'da İslamiyet'le ilgili bu tip bölücü yayınlar ve tanımlar
çok sık yapılır. Örneğin Almanya'da Türklere 'Muhammedan'
denilir. İlginçtir ki İslam ve/veya Müslüman denilmez. Müslü-

129
130 Laiklik Aytunç Altındal 131

man kelimesi Batı Avrupa basınında daha çok İranlılar için kul­ mış ve İslamiyet'in kültürün değil, siyasetin eseri olduğunu
lanılırken, Araplar için İslam denilir. Hatta resmi yazışmalarda göstermişti.
ve bilimsel araştırmalarda da bu ayrıma dikkat etmeye özen Kültür ve din kavramlarının İsrail tarafından sürekli olarak
gösterilir. Böylece Türkler=Muhammedan (yani Muhammed'e eleştirilmesinin temelinde gerçekte başka bir husus yatmaktay­
bağlı olanlar), İranlılar Müslüman, Araplar da İslam başlığı al­ dı. İbranice'de 1890'a kadar 'kültür' (culture) diye bir kavram
tında işlenirler. yoktu. Yahudilik, en köktenci şekliyle kültüre karşıydı. Kültür
Edward Said yazışma 'İslamic' kavramının nasıl çarpıtıldığı­ kelimesinin ve anlayışının Ortodoks Yahudiliğe aykırı, dışsal ve
na değinerek başlıyor. Bir kelimeyi Amerikan basınının tüm Seküler (dünyevi) bir olgu olduğu 20. yüzyılın başına kadar Ya­
Arap Müslümanlarmı terörizmle eşanlamlı hale getirebilmek hudiler arasında çok tartışılmıştır. Siyonizm, işte bu nedenle
için kullandığını gösteriyor. Ve ekliyor Said: "Ben Arap ve Hı­ tam bir 'kültürel' olgu olarak görülmüş ve birçok Yahudi tara­
ristiyan'ım. Benim hayatımda Kuran' ın çok önemli bir yeri var. fından reddedilmişti. Din kavramı da öyledir. Hiç bilinmez
Çünkü benim anadilim, Kuran'm dili olan Arapça'dır. Ben Hı­ -hatta Yahudilerin büyük kısmı da bilmez- ama İbranice'de 'Re-
ristiyan olmama rağmen Müslümanlar arasında yaşadığım hal­ ligion=din' kelimesine tekabül eden bir kavram ya da kelime de
de bugüne kadar en ufak bir şekilde kendimi marjinal bir azın­ yoktur. Geçmişte de yoktu, bugün de yoktur. Tıpkı Türklerde
lık olarak hissetmedim." kültür kavramının olmayışı gibi. Ziya Gökalp, bu boşluğu dol-
Edward Said'in bu tespiti çok önemlidir. Çünkü kaba ve il­ durabilmek için hars kavramını ortaya atmak ihtiyacını duy­
kel Arap milliyetçiliği bir kenara konulursa, Kuran dili olan muştu.
Arapça'nın birleştiriciliğinin Ortadoğu tarihinde Müslüman ve Tekrar Said'e dönüyorum.
Hıristiyan cemaatler arasında bölücü ve dağıtıcı değil, tam ter­ Said, İslamiyet'in bizatihi terörist olamayacağını söylüyor ve
sine birleştirici bir rol oynadığı anlaşılır. Ortadoğu'da Arapça'yı ilginç bir tespitte bulunuyor: "İslam kültürel bir kimliktir, bom­
ortak payda olarak gören Müslüman ve Hıristiyan cemaatler, ba atmacılıkla synonym (eşanlamlı) değildir. Arap alemindeki
bölgede İsrail'in kurularak İbranice'yi empoze etmeye başlama­ gerçek tehlike insanlar değil, bu insanları yönetmekte olan elit­
sından bu yana giderek düşman kamplara bölünmüşlerdir. lerdir." Ve ekliyor: "Lübnan hariç, tüm Arap ülkelerinde, ana­
Lübnan'da, şimdi unutuldu ama ilk çatışmalar dil-düşünce bir­ yasalarda devletin dininin İslam olduğu yazılıdır... Ancak gün­
liğinin bozulmasıyla birlikte ortaya çıkmıştı. Lübnan'da ortak delik hayatta insanların 'İslamik' ya da 'İslamik olmayan' şek­
dil olan Arapça, İbranice'den basma ve medyaya aktarılan kav­ linde bölünmüşlüğü yoktur... Gündelik hayatta giyimden tele­
ramlarla birdenbire kendi iç mantıksal dengelerini kaybediver- vizyona, yayıncılıktan inşaat sektörüne kadar 'dünyevi' (yani Se­
mişti. Arapça ile İbranice arasmdaki esasta illiyet bulunmasına küler) öğeler hâkimdir."
rağmen semantik (anlambilimsel) farklılıklar sanıldığından çok Said'in de doğru olarak tespit ettiği gibi günümüzde -ve
fazladır. 1960Tı yıllarda Lübnan'da ve Ürdün'de yoğunlaşan Fi­ geçmişte- Arap ülkelerinde İslam'la dünyevi olan birlikte var
listinli mülteciler 'Semantik dezenformasyon' (anlamsallıkla olmaktadır. Özellikle Ürdün, Cezayir ve Mısır'da durum böyle­
yanlış bilgilendirme) bombardımanına uğramışlardı. Tüm yer­ dir. İlginç olan, Suudi Arabistan'ın da artık bu olguyu görme-
leşik değerler on yıl içinde altüst oluvermişlerdi. En çok tahrif mezlikten gelmediği gerçeğidir. Şöyle ki, şeriata en katı tarzda
edilmiş olan kavramlar da, ilginçtir ki 'kültür ve din' kavramları uyduğunu öne süren Suudi Arabistan'da bile artık eğitimde
olmuştu. İsrail, sürekli olarak Arap Müslümanlığını 'kültürsüz­ 'dünyevilik' dikkate alınmaya başlanmıştır. Özellikle kraliyet ai­
lüğe' itmişti. Kültürün İslam dininde yeri olmadığını vurgula- lesinin erkek çocukları tam anlamıyla Hıristiyan Batı'nın sekü-

www.çizgiliforum.com
132 Laiklik

DÜNDEN BUGÜNE TÜRKİYE-İSRAİL


ler kaleleri olan okullarda eğitime gönderilmektedirler. Geçen İLİŞKİLERİ
yıl yayınlanan istatistiklere göre on yıl önce sadece %2 olan 'Se-
küler eğitim' görmüş öğrenci oranı 1992'de %24'e yükselmiş
durumdadır.
Sonuç: İslamiyet'in kötülüğün ve terörizmin temsilcisi oldu­
ğu görüşü, ideolojik bir mücadelenin eseridir. Vatikan 2. Konse­
yi bu gerçeği görerek 1962-1965 yıllarında yapılan toplantısın­ 17 Haziran 1886'da Orient Express'le seyahat etmekte olan
dan sonra yayınladığı sonuç bildirgesinde 'Vatikan'ın İslami­ Theodor Herzl, günlüklerini tutmakta olduğu not defterine şun­
yet'e üstün bir değer biçtiğini' belirtmişti.* İslamiyet'i terörizm­ ları yazmıştı:
le özdeşleştirmeye çalışanlara duyurulur. "Sultan, tahtını kurtarmak ve güvence altında tutabilmek
(Yeni Günaydın, 11 Aralık 1993, Cumartesi) için Jön Türklerle ittifak yapmasının zorunlu olduğunu düşü­
nüyormuş. Jön Türkler, Makedonyalılar, Giritliler, Ermeniler
vb. ile çok sıcak ilişkiler içindeler. Sultan Jön Türklerin aracılı­
ğıyla kendisinden istenilen 'reformları' bu toplulukların deste­
ğiyle hayata geçirebileceğini planlıyor.
Oysa Sultan bize Filistin'i versin, karşılığında biz Yahudiler
Sultan'm evini düzene sokalım. Maliyesini düzeltelim, dünya­
daki fikir akımlarını destekleyerek ve yönlendirerek dünya ka­
muoyunu Sultan'm lehine çevirelim..."
Geçmişte Siyonizm'in kurucusu olan Theodor Herzl'in Os­
manlı'ya bakışı böyleydi. Filistin'e karşılık Sultan'm evinde dü­
zenin sağlanması öneriliyordu. Theodor Herzl'in bu satırları ya­
zışından yaklaşık yüz yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Devle-
ti'yle İsrail arasında ilk görüşmeler yapıldı. Türkiye Cumhuri­
yeti'nin eski vilayeti bugün İsrail Devleti olarak Türkiye'nin Dı­
şişleri Bakanı Hikmet Çetin'i karşıladı. Bu gezinin lehinde ve
aleyhinde çok söz edildi. Gezi bilindiği gibi, iki kez ertelenmiş­
ti. Bu erteleme döneminde Filistin Kurtuluş Teşkilatı ile İsrail İş­
çi Partisi hükümeti arasında bir 'otonomi' anlaşması imzalandı.
Bu anlaşmayla ne İsrail toprak, ne Filistin 'vatan' kazandı. Bir
tür 'ateşkes' ilanı oldu bu anlaşma.

***
* Aynı Vatikan 1996'dan itibaren, İslami çevreler ve ülkelerle, kendi misyo­
nerlik faaliyetlerini hızlandırmak için " Dinler-Arası-Diyalog" adıyla bir kam­ Türkiye açısından bakıldığında, Dışişleri Bakanı Hikmet Çe-
panya başlattı. İlginç olan, Konsil kararıyla İslamiyet'e "Yüksek Değer" biçen
tin'in bu gezisinin Ortadoğu'daki en hareketli dönemde gerçek-
Vatikan'ın, 1997'den itibaren Türkleri ve Türkiye'yi 20. yy'daki ilk "Soykı­
rımcı" Devlet olarak tanıtmaya başlamasıydı. (y.n).
133
134 Laiklik Aytunç Alhndal 135

leştirilmiş olması bir rastlantı değildir. ABD'nin bölgedeki üç atılmıştı. Şimdi daha üst düzeyde organizasyonlara gidiliyor.
müttefikinden biri olan Türkiye, artık Ortadoğu siyasetinde ak­ Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir diğer husus da Ortadoğu'daki
tif taraf olarak yer alabileceğinin sinyallerini verdi. Türkiye Dı­ 'güvenlikle bağlantılıdır. Bu konuda da Türkiye ile İsrail arasın­
şişleri Bakanı'nm İsrail ziyaretini, işte bu bakış açısıyla değer­ da uzunca bir süredir yapılan karşılıklı 'yoklamalar' vardır. Dı­
lendirmekte yarar vardır. Türkiye-Mısır-İsrail ilişkileri bundan şişleri Bakanı'nm gezisiyle en üst seviyeye çıkan bu ilişkiler,
böyle uluslararası siyaset arenasında tek tek değil, topluca -or­ Türkiye'nin bayan Başbakanı Tansu Çiller'in iki ay sonra İsrail'e
tak görüş- yer alacaktır. Bugüne kadar Türkiye'den Ortadoğu yapacağı resmi geziyle bağlayıcılık kazanacaktır. Buna göre, bir
konusunda sadece ekonomik çıkarları doğrultusunda yararlan­ zamanlar Amerikalı uzmanlar tarafından yönlendirilen 'ulusal
mayı planlamış ve savunmuş olan AT ülkeleri, bundan böyle güvenlik'le ilgili istihbaratın bundan böyle İsrailli uzman istihba­
bir büyük İslam pazarı olarak gördükleri ve değerlendirdikleri ratçılar aracılığıyla sağlanmasına şaşmamak gerekecek! Kısaca­
Ortadoğu konusunda Türkiye'nin de görüşlerini ve önerilerini sı yakm bir gelecekte, Türkiye'de Türkiye'nin 'ulusal' güvenliği
almak zorunda kalacaklardır. Bu nedenledir ki AT ülkelerinde için istihbarat yapan İsrailli uzmanlardan söz edilmeye başla­
Türkiye'nin üyeliğinin yeniden gündeme getirilmesi ve bu yön­ nırsa kimse alınmasın!!!
de bazı muhalif ağızların susturulması cihetine gidilecektir. Yazımın girişinde Herzl'in 'Osmanlı Evi'rıi düzenlemek iste­
Türkiye-İsrail-Mısır üçgeninden en çok etkilenecek olan ül­ diğini belirten günlüğünü anmıştım. Bugün yine aynı durumla
kelerin başında Suriye, Yunanistan ve İran gelmektedir. Ortado­ karşı karşıyaymışız gibi gelmesin. İlginçtir ki, bugün Türkiye,
ğu'da, bugüne kadar Müslümanların gözünde 'tek tabanca' mü­ İsrail'in kendi evini düzenleyebilmesi için ön plana çıkartılmış
cadele ettiğini öne süren Suriye ile onun hem rakibi hem mütte­ durumdadır. Yüksek enflasyon, işsizlik, siyasi kısır çekişmeler,
fiki olan İran'ın, Yunanistan'la yakın diyaloga girecekleri belli­ Fundamentalizm ve ekonomik ambargo altında çok sıkıntılı bir
dir. Zaten var olan Suriye-Yunanistan'la yakın diyalogu daha dönem geçirmekte olan İsrail, artık Ortadoğu'da ABD'nin 'istik­
ateşli bağlara dönüştürülebilir. Suriye ile 'su' sorunu olan Tür­ rarlı ve güçlü' müttefiki değil. Yardıma muhtaç müttefik duru­
kiye'nin Yunanistan'la daha büyük sorunları var. Başta Kıbrıs muna geldi İsrail. İşte bu nedenle Türkiye-İsrail yakınlaşması
ve Fır Hattı olmak üzere 12 adanın silahlandırılması ve Yuna­ gündeme alındı. Bu kez 'burun farkıyla' şanslar bizden yana.
nistan'ın PKK'ya sağladığı lojistik destek gibi sorunlar bunlar. Kullanmasını bilirsek tabii...
Türkiye-İsrail-Mısır üçgeni, Yunanistan'ı, AT içinde 'yalnızlığa'
itecektir. Türkiye bu konjonktürden mutlaka yararlanmalıdır. (Yeni Günaydın, 18 Kasım 1993, Perşembe)

***

Türkiye-Mısır-İsrail üçgenini uluslararası siyaset arenasına


çıkartacak olan ilk adım, siyasi birlik değil, tersine ekonomik
birliğin sağlanmasıdır. İleride kurulacak olan siyasi yakınlaş­
manın ve birliğin ön şartı, olmazsa olmaz önkoşulu işte bu eko­
nomik birliktir. Bu amaçla söz konusu üç ülke arasında 'ekono­
mik işbirliğini' öngören girişimler yapılacaktır. Nitekim üç ülke­
deki önde gelen şirketler bir araya gelerek bir 'işbirliğine' gitme­
ye hazırlarunaktalar. Bu yönde ilk adımlar yaklaşık bir yıl önce

www.çizgiliforum.com
ABD-İSRAİL İLİŞKİLERİ DEĞİŞİYOR

NEW YQRK-ABD'de yaklaşık 5.770.000 Yahudi yaşamakta­


dır. Bunların %20Tik bölümüne New York'ta 'Gerçek Yahudi­
ler' ya da 'Esas Yahudiler' anlamına gelen 'CORES' denilir. Ya­
hudi cemaatleri içinde en etkili olan, en zengin ve en üst düzey­
de eğitim görmüş olan Yahudiler işte kısaca CORES denilen bu
Yahudilerin arasındadırlar. ABD'de her türlü basm-yaym ve
TV'de söz sahibi olan Yahudiler bunlardır. Geri kalan %80'lik
Yahudi cemaatleri, bu 'esas' Yahudilerin kendilerinden istedik­
leri yaptırımları uygularlar, o kadar.
Tüm dünyada olduğu gibi ABD'de de Yahudiler başlıca üç
ana kola ayrılmışlardır. Bunlardan ilki Ortodoks Yahudileridir.
İkincisi Liberal ve üçüncüsü de Reform Yahudileri olarak bili­
nirler. Bu üç ana grubun dışında kalan, etkileri ve taraftar sayı­
ları bu ilk üç kadar olmayan Yahudi cemaatleri de vardır. Bun­
ların arasında 'yeniden yapılanmacılığı' savunan 'Reconstructi-
onist' Yahudiler ile Ortodoksları beğenmeyerek yeni bir Orto­
doksluk anlayışını savunan 'Hasidim' Yahudileri en önemlileri­
dir.
Burada kısaca Hasidim Yahudilerine değinmek istiyorum.
Yahudi cemaatleri arasında şu son on yılın moda deyimiyle
'Köktendinci-Fundamentalist' deyimiyle tanımlanan tek cema­
ati budur. Dinlerine ve geleneklerine aşırı bağlılıklarıyla tanı­
nan Hasidimler, Avrupa Yahudiliği'nin Rusya ve Amerikan Ya­
hudiliği karşısındaki alternatifi durumundadırlar. Ama ne Rus­
ya kökenli ne de ABD'li Yahudiler tarafından benimsenmişler­
dir. Şu sıralarda basında -ki daha önce de belirttiğim gibi, ço­
ğunlukla CORES tarafından denetlenen basmda- Hasidimlerle
ilgili çok ağır suçlamalar yayınlanmaya başladı. Hasidimlerin
'Köktendinci' olmaları, bir yandan alay konusu yapılırken, bir
yandan da bazı Hasidimlerin banka dolandırıcılığı yaptıkları,

137
138 Laiklik
Aytunç Altında! 139

suiistimallere katıldıkları yine Yahudiler tarafından anlatılıyor,


belgelerle gösteriliyor. dımı 1 /5 oranında azaltmış oldu. İsrail'den bundan böyle başka
ABD-İsrail ilişkilerinde Yahudiler, kendilerini daima İsra­ ülkelere, başta Afrika ülkeleriyle Türkiye'ye, ticari köprüler
il'in koruyucusu olarak görmüşlerdir. Bu duygular son elli yıl­ kurması istendi.
dır, ABD-İsrail ilişkilerini yönlendirmişti. Ancak son iki yıldır, Ortadoğu'daki Yeni Dünya Düzeni'nde İsrail artık ABD'nin
yavaş yavaş başlayan eleştiriler, artık Yahudi basınına da gir­ gözdesi olmayacak. Bu kesinleşmek üzeredir. Kuşkusuz ABD
meye başladılar. ABD yurttaşı Yahudiler, artık eskisi kadar 'tek yine İsrail'i koruyacaktır, ama dengeler bir kez sarsılmıştır.
yanlı' olmamaları gerektiğini fark ettiler. Buna karşılık ABD yö­ {Yeni Günaydın, 23 Ekim 1993, Cumartesi)
netimine egemen olan Wasp (Beyaz Anglosakson ve Protestan)
da artık İsrailli Yahudileri gözleri kapalı olarak desteklemek is­
temediğini belirten açıklamalar yapmaya başladı. İlkin diplo­
matik çevrelerde alçak sesle yapılan bu eleştiriler, özellikle Baş­
kan Bush döneminde, Dışişleri Bakanı James Baker tarafından
yüksek sesle dile getirilmişti. Baker, 2,5 milyonluk İsrail için 800
milyonluk tüm İslam âlemini karşılarına almanın ABD'nin çı­
karlarına uymayacağını açıkça belirtmekten kaçınmamıştı.
ABD yurttaşı Yahudiler arasında da İsrailli Yahudilere bakış
giderek değişmeye başladı. Şu hususu özellikle belirtmek gere­
kiyor ki, ABD'de doğup büyüyen ve ister istemez bu ülkenin
Hıristiyanca ve Seküler değerleriyle iç içe yaşayan Yahudiler, İs­
rail'i, teşbihte hata olmaz, bir bakıma Yahudiliğin 'İran'ı gibi
görmekteler. İlginçtir ki, son bir yıl içinde İsrail için toplanan
yardım paralarında %35'lik bir düşüş kaydedilmiş. Yahu< iler,
sadece İsrail'e değil, başka toplumlara da yardım etmeye başla­
mışlar. Benzer şekilde İsrail'e giden ABD'li Yahudi sayısı da
azalmış. Hatta İsrail'i en çok savunan CORES arasında %23'ü İs­
rail'e hiç gitmemiş...
ABD-İsrail ilişkilerini etkileyen en önemli gelişme Sovyet ko­
münizminin çökmesiyle, Körfez Savaşı oldu. Özellikle Körfez
Savaşı sırasında ABD'li üst düzey yöneticileri artık Ortado­
ğu'da İsrail'e ihtiyaçlarının kalmadığını gördüler. Sovyet tehdi­
di de olmadığı için ABD'li yöneticiler, her yıl milyarlarca dolar
akıtarak ayakta tuttukları İsrail'in artık kendi başına ayakta
durmasını ister cldular. Bu yıl yapılacak olan dış yardımda
ABD, İsrail'e yaklaşık 500 milyon dolarlık bir kesinti yaptı.
ABD, böylelikle bugüne kadar hep artarak gelmiş olan dış yar-

www.çizgiliforum.com
BELEDİYE SEÇİMLERİ YAKLAŞIRKEN

27 Mart'ta yapılacak olan belediye seçimleri yaklaştıkça, si­


yasi partiler arasındaki hızlı rekabet de kızışıyor. Doğaldır ki
her parti kendi adayının en becerikli, en bilgili, en eliçabuk aday
olduğunu iddia ediyor. Tabii bir de karalamalar, gözdağı ver­
meler, suçlamalar var. Bazı adaylar sanki şehirlerine belediye
başkanı değil de, emniyet genel müdürü olacaklarmış gibi faali­
yetler içindeler! Rakipleri hakkında doğru-yalan ayrımı gözet­
meksizin salvo atışlar yapıyorlar. İftira ve dedikodu üretiminde
sınır tanımayan adaylar yanlışlıkla belediye başkanı seçilirlerse,
seçildikleri kentlerde kuvvetle muhtemelen iş değil, laf ve dedi­
kodu üretecekler ve hiç çekinmeden söylemek gerekir ki, bele­
diye başkanı olmanm rantını en kısa zamanda cebine ve oradan
da İsviçre'deki bankalarına aktaracaklardır. Bunu öne sürmek
için kâhin ya da peygamber olmaya gerek yoktur. Bu değişmez
yoldur. Siz hiç bugüne kadar dedikodu ile 'medyayı' kafakola
alıp belediye başkanı seçilen birinin 'iş ve hizmet' ürettiğini gör­
dünüz mü? Ben görmedim. Bundan sonra da göreceğimi sanmı­
yorum. Devran yine kendi kuralları içinde akıp gidecektir.

Seçimlerde Kim Ne Yapar?

DEDİKODU ve iftiraları bir kenara bırakırsak, 27 Mart se­


çimlerinde parti ve adayların düzeyinde kimler ne yapabilirler?
Seçimlerden en kârlı çıkacak olanlar kimlerdir? 28 Mart'ta par­
tiler düzeyinde neler beklenebilir? 28 Marf ta hangi parti baş­
kanları zorluklara göğüs germek zorunda kalırlar? Kanımca bu
sorularla uğraşmak, dedikodularla uğraşmaktan daha yararlı­
dır. Bu nedenle kendi anlayışım çerçevesinde edindiğim izle­
nimleri okurlarıma iletmek istiyorum.

141
Aytunç Altındal 143
142 Laiklik

MHP'nin, Ecevit'in DSP'sinden çok daha fazla oy alacağı


Seçimler ve sonuçlarıyla ilgili olarak şimdiden söylenebile­
kesindir. Ecevit ise Baykal'dan fazla oy toplayacaktır. Di­
cek kesin sonuçlar var mı?
ğer partilerin adayları ise ne kadarlık bir potansiyele sa­
Kanımca vardır. Seçimlere daha on günlük bir zaman bulun­
hip olduklarını görmek için girdikleri bu seçimden sonra
masına rağmen bugünlerden belli olan bazı sonuçlar vardır.
partilerinin iç yapısıyla ilgili yeni değerlendirmelere gire­
Nedir bunlar? Sayayım...
ceklerdir.
1) 27 Mart seçimlerine katılım, önceki seçimlere katılımdan 5) 27 Mart seçimlerinin sonucunda kesin gözüyle bakılabile­
daha yüksek bir düzeyde gerçekleşecektir. Özellikle üç cek bir sonuç da, parti başkanlarıyla ilgilidir. Daha önce
büyük şehirde, İstanbul, Ankara ve İzmir'de seçimlere de birkaç kez belirttiğim üzere bu seçimlerde ANAP'm
katılma oranı beklenenin de üstünde olacaktır. Bu, Türki­ oyları yüzde 28'in altına düşerse -ki öyle gözüküyor-
ye için sevindirici bir gösterge olacaktır. Mesut Yılmaz'm parti içindeki tartışılmaz kabul edilen
2) 27 Mart seçimlerinde yarışan adaylar gelişimleri ve top­ yeri yoğun tartışmalara sahne olacaktır.
lumsal konumları itibariyle daha önceki seçimlerde olma­ 6) 27 Mart seçimlerinden en kârlı çıkacak olan iki parti var­
dığı kadar yüksek bir 'alt ve orta sınıf portresini vermek­ dır. Bu partiler oylarını yükseltmiş olacakları için seçim­
tedirler. Geçen seçimlerde görülmediği kadar yüksek bir lerin gayri resmi galiplerinin kendileri olduklarını öne
politizasyon yaşanıyor. Belki siyaset ve çözüm üretmek­ süreceklerdir. Bu partilerden birincisi Refah Partisi, tüm
ten çok tezvirat yapmak siyasetçilik sanılıyor, ama bir se­ Türkiye'de en az 350 kadar birimde seçimlerden kazançlı
çim sonra Türkiye'de bu tip siyasetçiler de eleneceklerdir. çıkacaktır. Oylarını yüzde 7.8'den, en az yüzde 20'ye çı­
Bu seçimlerde çapsız siyasetçilerin tasfiye olacaklarını karacaktır. Diğer parti ise Türkeş'in MHP'si olacaktır. Bu
gösteren somut belirtiler de ortaya çıkmaya başladı. Bu partinin oylarında da artış olacaktır.
da Türkiye için sevindirici bir gösterge olacaktır.
Benim görebildiğim kadarıyla şimdilik 27 Mart seçimlerinin
getireceği bazı kesin sonuçlar anahatlarıyla bunlardır.
Bakalım bu tahminler Türkiye'nin siyasi yapısını nereye ka­
Diğer Hususlar
dar yansıtacaktır? 28 Mart'ta göreceğiz.
3) 27 Mart seçimlerinde kesin gözüyle bakılabilecek sonuç­
(Yeni Günaydın, 17 Mart 1994, Perşembe)
lardan biri de, oyların en az yüzde 80'inin dört parti tara­
fından toplanacağıdır. Buna göre DYP, SHP, ANAP ve
RP bu seçimlerde topluca yüzde 80'e ulaşabilecek oy top­
layacaklardır. Bu tahminimiz doğru çıkarsa, 27 Mart se­
çimlerinden sonra bu dört parti arasındaki rekabetin da­
ha da kızışacağı görülecektir.
4) 27 Mart seçimlerinde kesin denilebilecek başka bir sonuç
da, ilk dört parti dışındaki on partinin geriye kalan yüz­
de 20Tik oyu paylaşacaklarıdır. Bu on parti arasında pay­
laşılacak olan yüzde 20'lik oy potansiyelinin dağılımında

www.çizgiliforum.com
TÜRKİYE'DE LAİKLER NE KADAR
LAİKLER?..

Bugünkü yazımın başlığı, benim son on beş yıldır Türki­


ye'deki mevcut laiklik anlayışını inceleyen birçok konferansı­
mın ve makalelerimin başlığıdır. Aynı başlıkla, özellikle yurtdı­
şında, İsviçre'de, Almanya'da, Fransa'da, İsveç'te, Finlandi­
ya'da ve Belçika'da birçok konuşma yaptım. Türkiye'deki laik­
liği inceleyen kitaplar yazdım, sayısını bilmediğim kadar de­
meçler verdim, yazılar yazdım vs.
Bana bıkkınlık geldi, SHP'ye gelmedi. Helal olsun!
Devletin kutsal partisi CHP'nin günümüzdeki beceriksiz iz­
leyicisi SHP ve onun genel başkanı ve üstüne üstlük DYPTi ko­
alisyondaki Başkan Yardımcısı Murat Karayalçın'ın laiklik ko­
nusundaki son açıklamalarını öğrenince 1993'teki SHP'nin he­
nüz 1947'deki CHP'nin bile gerisinde olduğunu hayretle gör­
düm. 1993'te DEP ve PKK konusunda 'sevgicilik' oynayan SHP
lideri, aynı konuda, yani laikliğe bakış hususunda o beğenme­
diği, ama gerçekte kötü bir karbon kopyasından fazla olamadı­
ğı 1977'nin CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in de gerisindey­
di.
Türkiye'de laikliği hiç kimseye kaptırmayacak kadar laik ol­
makla övünen SHP lideri, son günlerde gazetelerde ve görüntü­
lü basında yer alan demeçlerinde gerçekte 'Laiklik'in ne oldu­
ğunu bilmediğini açıkça sergiledi. Bilmemek ayıp değil, ama
öğrenmemek ayıptır. İşte bu nedenle sadece hatırlatmak ama­
cıyla 1947'nin CHP'sinden ve 1977'nin Ecevit'inden iki alıntı ya­
pıyorum. Türkiye'ye laikliği getiren CHP'nin bu otuz yıllık dö­
nemde izlediği çizgiyi, 1993'ün SHP'sine yön veren yöneticileri­
ne yol göstersin diye yazıyorum.
Bunları aktarmakla CHP çizgisinin laik anlayışını onayladı­
ğım çıkarsanmasın. CHP'nin Devletçi-Laisizmi'ni yıllardır eleşti-

145
Aytunç Altındal 147
146 Laiklik

geliştirilip pekiştirilmesinde kutsal bir kaynaktır." (Tutanak,


riyorum. Ama beterin de beteri varmış! Hiç değilse Sezar'ın
1978)
hakkını Sezar'a verelim. Geçmişteki CHP'nin laiklik anlayışı,
Ecevit, kurmayı düşündüğü hükümette Türkiye'de iç barışın
bugünkü SHP'den çok daha akılcıydı. Hatta fazla pozitivist ve
oluşmasında ve kardeşlik duygularının pekiştirilmesinde İslamiyet'i
rasyonalist olduğu için Dr. Adnan Adıvar, 1947'de "Türkiye po­
kaynak olarak, hem de kutsal kaynak olarak öngörmüştü.
zitivist bir türbeye dönmüştür" diye yazmak zorunda kalmıştı. Kı­
SHP lideri Murat Karayalçm, henüz bu fikirsel olgunluğa ge­
sacası CHP, Pozitivizm'e ve Rasyonalizm'e saparak Türkiye'ye
lebilmiş değil, öyle anlaşılıyor. Bu nedenle başka bir alandan ör­
Batılı standartlara uygun bir laiklik getireceğini sanmıştı, SHP
nek vererek bitirivereceğim. Belki şu son örnek daha enformati-
liderinin son günlerde gazetelerde yer alan demeçlerine ise
ve olur. Umut bu ya!
ABD'de olsa 'sweet nothings' (hoş ve boş sözler) denilir.
1980'de Genelkurmay Başkanlığı Laiklik ve Atatürk'ün Laiklik
CHP, 2 Aralık 1947'de toplanan 7. kongresinde programın­
Politikası başlıklı bir rapor hazırlamıştı. Bu raporda Genelkur­
daki laiklik maddesinde bazı değişiklikler yaparak bu bölümü
may Başkanlığı'na bağlı Stratejik Etüt Başkanlığı, Diyanet İşleri
yeni şekliyle aynen şu şekilde zabıtlara geçirtmişti:
Başkanlığı'nm 'özerk' bir birim haline getirilmesi isteklerinin sa­
"Partimiz bütün kanunlar, nizamnameler ve talimatnamele­
kıncalarına dikkati çekerek Diyanet'in Devlet'in tam denetimi
re devlet idaresindeki bütün yönetmeliklerin çağdaş uygarlığa,
altında, bürokratik bir daire başkanlığı olarak bırakılmasını ve
ilim ve tekniği gerektirdiği esaslara göre, dünyevi gerekliklere
asla 'ayrı' düşünülmemesini öngörmekteydi ve bu yönde Genel­
uygun olarak hazırlanmasını ve uygulanmasını ve dini düşün­
kurmay Başkanlığı'nı uyarmaktaydı.
celerin devlet ve dünya işlerinden ayrılmasını milletimizin her
Bilindiği gibi geçtiğimiz ay Ankara'da 1. Din Şûrası toplandı.
türlü ilerleme ve yükselmesi için en önemli başarı unsuru sayar.
Açılışı Kuran-ı Kerim okunarak yapılan Şûra'da ilk konuşmacı
Din anlayışı bir vicdan meselesi olduğu için her türlü hücum ve mü­
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'di. Onu, başı örtülü Başba­
dahaleye karşı korunmalıdır. Hiçbir yurttaş, kanunun yasaklamadığı
kan ve Murat Karayalçm'ın koalisyon ortağı Tansu Çiller'in ko­
ibadet ve ayinler yüzünden rahatsız edilmemelidir."
nuşması izledi. Genelkurmay Başkanlığı 1. Din Şûrası'nı kutla­
1947'de CHP, laiklik konusunda, ilginçtir ki, üç ayrı alandan yarak Diyanet İşleri Başkanlığı'nı bu girişimden ötürü kutladı.
söz etmekteydi. Din-Devlet-Dünya ilişkilerini birbirlerinden ay­
Genelkurmay Başkanlığı'nm, Başbakan'm ve Cumhurbaşka­
rı olarak değerlendiriyordu. Dine yönelik her türlü hücum ve
nı'nm hep birlikte kutladıkları 1. Din Şûrası'ndan çıkan en
mücadeleye karşı, devleti koruyucu olarak görevlendiriyordu!
önemli karar ne miydi?
SHP lideri Murat Karayalçm ise, içinde bir parçası olarak yer
Diyanet'in bağımsız ve 'özerk' hale getirilmesiydi. On üç yıl
aldığı devleti, 1947'nin CHP'sinin tam tersine, dini (İslam) terö-
önce bu fikre şiddetle karşı olan Genelkurmay, bugün bu kara­
rize edebilmek amacıyla kullanmayı düşünüp önerecek kadar
rı 'tebrik' ediyordu!
sağduyudan yoksundur.
Murat Karayalçm, laiklik konusunda verdiği demeçlerde as­
Gelelim monşer SHPTilerin beğenmedikleri Bülent Ecevit'e.
keri kanada karşı sivil görüşü savunur durumdadır. İlericiliği'
Balon 1977'de, hükümet kurmakla görevlendirilen Bülent Ece-
kimselere bırakmak istemeyen eski CHP-SODEP-SHP kafası, ne
vit, programının laiklikle ilgili bölümünde nasıl bir laiklik ön­
yazık ki askeri cenahm da gerisine düşmüş durumdadır.
görmüştü:
"Toplumumuzun ve insanlığın ortak değeri olan İslam dini, (Yeni Günaydın, 27 Kasım 1993, Cumartesi)
milli birliğin sağlanmasında, kalkınma çabalarımızın başarıya
ulaşmasmda, iç barışın oluşmasmda ve kardeşlik duygularının

www.çizgiliforum.com
TÜRKİYE'DE LAİKLER VE LAİKLİK

Önce şu hususu belirtmekte yarar görüyorum.


Başlıkta yer alan 'Laik' kavramıyla onunla bağlantılı ve fakat
ondan bağımsız bir kavram olan 'Sekülarizm' birbirleriyle ka­
rıştırılmamalıdır. Sekülarizm (dünyevi, cismani, insana ait olan)
Paganlardan bu yana var, Laisizm ise özellikle 1798'den bu ya­
na, o da sadece dar bir anlamsal çerçevede kullanılmak kaydıy­
la var. İlk laik eğitim Örgütlenmesi (ecole anlamında) 1908'de
ünlü toplumbilimci Durkheim'm kişisel gayretiyle oluşmuştu.
Daha önce tarihçi Renan da benzer görüşler öne sürmüştü. Bun­
lardan önce ise Katolik Kilisesi'nin Ortadoğu'da ve Osmanlı
topraklarında yönlendirdiği 'Mission Laique' vardı - ki bu yü­
rüttüğü misyonerlik faaliyetleriyle özellikle Anadolu'da, Lüb­
nan'da, Ürdün'de ve Suriye'de İslamiyet'i etkisizleştirmeyi
amaçlıyordu.
Sekülarizm ise Hıristiyanlığın kuruluşundan önce de vardı,
sonra da var oldu. Hatta günümüzde Hıristiyanlığın önemli bir
kolunun ruhani olmaktan çok, gerçekte Seküler mantıkla kurul­
muş olduğu gerçeği Batı'da da artık anlaşılmaya başlandı. Söz
konusu bu Hıristiyanlık Judeo-Christian (Yahudiliğin bazı kı­
sımlarına bağlı kalarak Hıristiyanlığı benimsemiş olanlar, İsa'yı
Yahudiliğin beklediği Mesih sayan Yahudi-Hıristiyanlar) akımı­
dır ve günümüzün Avrupa uygarlığının kurucuları arasında en
ön sıradadırlar. Seküler olmak ya da olmamak başta İngiltere'de
olmak üzere 16. yüzyıldan bu yana bizzat Kilise(ler) içinde de
tartışılmıştır. Önce Milli Kiliselerde, sonra da Roman Katolik Ki-
lisesi'nde Seküler/Regüler ayrımı yaşanmıştı, hâlâ da yaşanı­
yor. (NOT: Seküler gruba Papazlar [priests], Réguler gruba Ke­
şişler [monks] girerler, diyebiliriz kabaca.) Seküler din adamla­
rıyla Réguler din adamları kıyasıya tartışmışlardır. Bazen Sekü­
ler din adamları kraldan daha fazla kralcı kesilerek tüm Hıristi-

149
150 Laiklik
Aytunç Altındal 151

yanların Papa'ya bağlı kalmalarını savunmuşlar, bazen de tersi


olmuştur. Örneğin ünlü Thomas More Seküler olmasına rağ­ nin birbirlerinden ayrılmasıdır!" derler. Ardından da eklerler:
men tüm Hıristiyanların Papa'dan başka önder ve Tanrı'nm ve­ "Laiklik dinsizlik değildir. Laiklik tam ve mutlak vicdan özgürlüğü­
kili (vicar) tanımamaları gerektiğini savunuyordu ve karşıt gö­ dür. Tanrıyla kul arasına hiçbir kişi ya da kurumun girmemesidir."
rüşlüleri yaktırmıştı ve derilerini yüzdürmüştü! Sonuçta Roman Bu zevatın açıklamalarına kanarsanız T.C. Devleti'nde tam ve
Katolik Kilisesi kurtuluşu 'Laik Konsey'i bir anlamda yeniden mutlak bir vicdan ve buna bağlı olarak ibadet ve düşünce öz­
kurmakta bulmuştu. Bu konseyde teologlar, din adamları, hatta gürlüğü olduğunu sanırsınız. Bu masala inanmadığınızı söyler­
mümin ve muteber işadamları, politikacılar vd. yer almaktadır­ seniz söz konusu zevat ânında 'Zinde Kuvvetlerden dem vur­
lar (kadın yoktur). Konseyin görevi Papa'nın alacağı kararlara maya başlar (NOT: T.C. Devleti'nde bu tip Atatürkçü demokrat­
sivil kesim adma katılmaktır. Günümüzde Papa bu gruba da­ lığın raconu sıkıntıya gelince 'Zinde Kuvvet'in apoletleri altına
nışmadan karar alamaz (özellikle mali ve siyasi konularda). An­ sığmmaktan, sonra da emniyet ve adalet teşkilatının copunu
cak bu da yeterli olmamıştır. 1. Dünya Savaşı'ndan önce Cizvit kullandırmaktan geçer).
papazlarının önderliğinde İspanya'da Opus Dei adıyla çok güç­ Demokrat ve özgürlükçü geçinen bü pozitivist laiklerin açık­
lü bir 'laik' kurumun temelleri atılmış, daha sonra bu gizli örgüt ladıkları gibi T.C. Devleti'nde din ve devlet işleri gerçekten de
bizzat papaların koruyuculuğu altında geliştirilmiştir. Ne var ayrılmış mıdır? Eldeki verilere bir bakalım. Eğer laiklik din ve
ki, kuruluşu itibariyle resmen ve tescilen 'laik' olan Opus Dei devlet işlerinin ayrılması ise, Batı'da çok şaşıracaksınız ama
(Tanrı'nın eserleri, işleri anlamına gelir) günümüzde Papa II. Je- böyle bir olay yoktur. Batı'da KİLİSE ve DEVLET'in birbirlerin­
an Paul'ü ağır biçimde suçlamakta ve onun -ister inanın ister den ayrılmaları süreci yaşanmıştır ve yaşanmaktadır (NOT: Ör­
inanmayın- Katolik dinini yıkmakla görevli bir ajan olduğunu neğin İsviçre'de mevcut yirmi üç kantondan henüz sadece bi­
öne sürmektedir. Yani söz konusu sofu Katolik 'laikler' Papa'yı rinde Kilise ve Devlet'in ayrılması yasayla öngörülmüştür. Di­
dinlerinin bir numaralı düşmanı olarak görmekte ve lanetle- ğer kantonlarda böyle bir yasal durum yoktur). Kilise ile Dev­
mektedirler!* let'in ayrılması başka bir olaydır, din ile devletin ayrılması baş­
kadır. Batı Avrupa'da, özellikle de 16. yüzyıldan sonra Milli Ki­
Laiklik kavramıyla bağlantılı ve ilk bakışta çelişkili gibi gö­
liseler kendilerini Roman Katolik Kilisesi'nden ve Devleti'nden
rülen bu kısa açıklamayı niçin yaptım? Türkiye'de bazı kavram­
bağımsızlaştırmaya başlamışlardı. Bu da temelde 'TOPRAK'
lar Atatürk'ten kalma bir alışkanlıkla hiç tartışılmadan, tepeden
meselesiyle gündeme gelmiştir. Daha önce Batı Avrupa'da Ro­
inme yöntemlerle halkın başına kakılırlar. Batı Avrupa modeli
man Katolik Kilisesi'nde -ki bu aynı zamanda DEVLET'ti ve çe­
son altmış yıldır bizzat T.C. Devleti aracılığıyla insanlarımızın
şitli devletler,- İngiltere dahil, buna bağlı ve bağımlıydılar- pa­
kafalarına sokuşturulmaya çalışılır. Amaç, bir an önce 'Batılı' ol­
palar 7. yüzyıldan beri kendilerini 'RESMEN' hem dünyevi (Se­
maktır ya da Küçük Amerika. 'Laiklik' de bu kavramlardan bi­
küler) hem de ruhani (divine) liderler olarak kabul ettirmişler­
ridir. Nedir laiklik, diye sorulduğunda T.C. Devleti'nde şeyhin
di. Vatikan ve Avignon arşivleri papalarm niçin en üst -Kralla­
kerameti kendinden menkul misli birtakım zevat -yakın geç­
rın üstünde, Tanrı'nın altında- Seküler/laik (aynen) ve ruhani
mişte Turan Feyzioğlu, şimdilerde Metin Toker ve Coşkun Kır­
lider olduklarını açıklayan belgelerle doludur. Papalar gündelik
ca benzerleri- laikliğin yıkılmaz ve yılmaz 'Bekçileri' oldukları­
hayatta önce Seküler (laik), sonra ruhani lider durumundaydı­
nı belirttikten sonra şöyle bir gerinip: "Laiklik din ile devlet işlerv-
lar. Sekülarizm kavramı ilk kez işte bu devletin elindeki toprak­
* Opus Dei, Papa'ya karşı yürüttüğü Propaganda'ya 1992'de, Papa isteklerini ların ve buna bağlı olarak vergilerin, imtiyazların ve muafiyet­
kabul edince son verdi ve kendisini Vatikan'ın koruyucusu ilan etti. (y.n). lerin el değiştirerek prenslere verilmelerini öngören bir tepki ve

www.çizgiliforum.com
152 Laiklik Aytunç Alhndal 153

siyasal bir akım olarak Vestfalya Antlaşması'yla (1648) doğdu. Şimdi soralım: Türkiye'de böyle bir gelişme yaşandı mı?
Otuz Yıl Savaşları'nm sonunda yapılan bu antlaşmada ilk kez Hayır. Toprak Allah'ındı - Kilise/Cami'nin değil. Toprak Al­
'Sekülarizm' kavramı yer aldı. Kilise bu antlaşmaya ve söz ko­ lah adına padişah tarafından tasarruf ediliyordu. Cumhuriyet
nusu maddelere şiddetle karşı çıktı. Çünkü elindeki topraklar dönemiyle birlikte toprağın mülkiyeti Allah'tan almdı, birta­
ve gelirler kendi silahıyla vurularak prenslere devrediliyordu. kım uyanık kullara verildi. Kısacası İslamiyet'in bu olayda he­
Buna karşılık prensler de tebalarına Calvinist, Lutheran ve/ve­ men hemen hiçbir yeri ve rolü olmadı (NOT: Bazı İslami vakıf­
ya Katolik inançlardan birini serbestçe seçebilme hakkını tanı­ ların mallarının müsaderesi hariçtir ve bu da sanıldığı kadar
yorlardı. Vicdan özgürlüğü işte temelde budur. O güne kadar mühim bir varlık değildir). Niçin diye sorulabilir. Cevabı basit­
prensin dini neyse onu seçmeye zorlanan -bazen yakılarak- in­ tir. Çünkü Cumhuriyet yöneticileri söz konusu topraklan doğ­
sanlar Vestfalya Antlaşması'yla Orta Avrupa'da ilk kez diledik­ rudan doğruya Allah'tan almadılar da ondan. Bir zamanlar Al­
leri inancı serbestçe seçebilmek hakkma kavuştular. Bu hiç kuş­ lah'a ve Müslümanlara ait olan topraklar -Darl el İslam diye­
kusuz dinsizleşme değildir. Tam tersine, belirli bir dinsel inan­ lim- artık Hıristiyanların eline geçmişti. İşgalle birlikte Cum­
ca içtenlikle ve serbest iradeyle bağlanabilme keyfiyetiydi, tabi­ huriyetçiler işte bu topraklan Hıristiyanlardan kurtararak kul­
atıyla 'yeni' bir Kilise aracılığıyla. Ama bu uygulama daha deği­ lara verdiler. Milli Misak hudutları içinde kalan
şik bir anlayışla ilk kez İngiltere'de 8. Henry tarafından (16. yüz­ 'TOPRAKLAR'da gerçekte, burası çok önemlidir ki, Yunan
yıl) da yapılmıştı. 8. Henry Anglikan Kilisesi'ni Katolik Kilise­ Grek-Ortodoks Kilisesi'nden başka hiçbir kilisenin 'KUTSAL­
si' nin karşısına çıkartmış ve Roman Katolik Kilisesi'ne ait top­ LIK' iddiası yoktu; hatta Katolik Kilisesi'nin kurucuları için
rak ve mal varlığım kendisine ve 'yeni' kilisesine mal etmişti. (Ör. St. Paul. Polycarp, Bernabas, Peter vd.) Küçük Asya'da ba­
Sonra 1550'lerde Toton Şövalyeleri Roman Katolik Kilisesi'nden zı kutsal şehirler vardı, ama bir bütün olarak Küçük Asya 'Kut­
bazı haklar elde ettiler ve bazı haklarını da yitirdiler. Kıta Avru­ sal Toprak' değildi. Nitekim bu topraklarda yaşayanlar da za­
pa'sında ilk manastırlar (Abbeys) 1530'larda Sekülarize edilmiş­ ten Rafızi bir Hıristiyanlığın temsilcileriydiler. Özetle, Cumhu­
lerdi. İlginçtir ki,Kilise'ye ait toprakların 'Sekülarize' edilebil­ riyet döneminde caminin mülkiyetinde toprak, vergi ve gelir
mesi için Portekiz'de 1911'e kadar beklenildi. Yunanistan'da ise yoktu ki 'Sekülarize' edilsin. Dolayısıyladır ki Türkiye'de adı­
Devlet'in Kilise'ye ait toprakları 'Sekülarize' etmesi hâlâ bekle­ na 'Laiklik' denilen olgu bu hususlardan yola çıkarak inşa edil­
niyor! medi. Bizzat 'yeni' devlet ve onu iktidar aracılığıyla yönlendi­
Öyleyse 'Sekülarizm' topraktaki mülkiyetin niteliğiyle ve ren kadro tarafından Batı'dan kopya edilerek -bazı hallerde de,
dinsel gelirleriyle imtiyazlara vd. çok sıkı bağlantılı bir kavram­ örneğin kadın hakları konusunda, Batı tarafından empoze edi­
dır, diyebiliriz. Laiklik ise bunlarla değil, özellikle eğitimle bağ­ lerek- başlatıldı. Bu nedenle de kitlesel destekten yoksun kaldı.
lantılıdır; toprak mülkiyeti ve dinsel vergilendirme ve gelirler­ Hatta mümin Müslüman kitlenin nezdinde 'Gâvurlaştırılmak'
le hiçbir ilgisi yoktur. Öylesine yoktur ki, en dil-şoveni Fransız olarak değerlendirildi.
dilcileri ve tarihçileri bile Fransızca'da toprak konusunda ve Yine T.C. Devleti'nde 'din' (Batı'daki Kilise karşılığı) özerk-
vergilendirmede 'Sekülarist' kavramını kullanırlar zorunlu ola­ leştirilmedi. Tam tersine 'din' (İslamiyet) Türk tipi İslamiyet ha­
rak. Dolayısıyla Fransa'da Sekülarist olduğunuzu söylerseniz, line getirilerek devletin denetimi altma sokuldu. Batı'da Kilise
sizin Kilise topraklarını kamulaştırmayı savunduğunuzu sanır­ devletin denetimi altında değil, 'ÖZERK'tir. Ne idüğü belirsiz
lar - Türkiye'deki anlamı ve uygulamasıyla 'Laik' olduğunuzu bir kurum olan Diyanet İşleri Reisliği kuruldu - ki bu da fikir ve
değil. inşa olarak Katolik Kilisesi'nden alınmıştı. Din işleriyle görevli
Aytunç Altındal 155
154 Laiklik

rite olarak bulunmasını kabul etmeyen ne Katolik olabilir ne de laik.


bir DEVLET BAKANLIĞI tesis edildi. Yine Batı'dan kopya çeki­
Evet, laik de olamaz!
lerek İlahiyat Fakülteleri açıldı. Kısacası, sayısız yasa ve yönet­
Son nokta. Aynı zevat T.C. Devleti'nde dinin siyasete karış­
melikle gerçekte din ve devlet İŞLERİ birbirlerinden ayrılmadı­
tırılmasına da şiddetle karşıdır. Bu şiddetle karşı çıkışın da Ba-
lar, tam tersine DİN, DEVLETİN İŞLERİ arasına sokuldu. Örne­
tı'da hiçbir anlam ve önemi yoktur. Tam tersine Batı'da Kili-
ğin günümüzde 80 binden fazla din adamı var. Bunlar maaşla­
se(ler) yüzyıllardır Siyaset'in yapıcıları arasında sapasağlam
rını devletten alıyorlar. Devlet ise bu maaşları laik ve mümin
durmaktadırlar. Hatta bugünlerde kendilerinden bu konuya (si­
yurttaşlarından topladığı vergilerle karşılıyor. T.C. Devleti'nde
yasete) daha aktif katılmaları da 'laik' kadrolarca ısrarla isten­
Atatürkçü laik pozitivistlerin öne sürdükleri gibi din ve devlet
mektedir. Bunun Batı tipi laikliğe aykırı bir tarafı da yoktur, eş­
işleri ayrılmış mıdır, ayrılmamış mıdır? Duruma bakın ve kara­
yanın tabiatına uygundur. Türkiye'de ise laik pozitivist çevre
rı sizler verin.
kendilerini İslamcı olarak tanımlayan insanların siyasetin dışın­
Diğer bir husus, vicdan özgürlüğüdür. Türkiye'de vicdan
da kalmalarını istemektedir. Gerekçe olarak da, "Ama İslamiyet
özgürlüğü var mı? Devlet sadece 153. maddeyle değil, saymak­
Hıristiyanlık gibi değildir" demektedirler. Mademki İslamiyet Hı­
la bitmeyecek yönetmelik ve yasayla vicdan, düşünce ve ibadet
ristiyanlık gibi değildir, öyleyse ne demeye Müslüman Türki­
özgürlüklerini kendi denetimi altında tutmaktadır. Sadece san­
ye'ye 'ÖZBEÖZ' Hıristiyan geleneğinin kendi içinden çıkmış bir
sür kurumu yeterli bir örnek teşkil eder. Bu yasalar Devlet'in
kavramı (laiklik) devlet eliyle ve aracılığıyla empoze ettiriyorsu­
çıkarları gerektiği zaman gevşetilmekte, gerektirmediği zaman
nuz, diye sormaz mısınız? Bu çarpık devlet-Laisizmi'nin ardın­
sıkıştırılmaktadırlar. Gerçek bu olmasına rağmen, söz konusu
daki niyetleri ayrıntılarıyla bilmek isteyenler, kanımca önce
laiklere bakarsanız laiklik sayesinde Türkiye'ye tam ve mutlak
Türkiye'deki laikler ne kadar laikler diye sormalıdırlar.
vicdan, düşünce ve ibadet özgürlükleri gelmiştir. Yerseniz ta­
bu...
Yine söz konusu laik pozitivistlere göre laiklik Tanrı'yla Kul
araşma hiçbir kişi ya da kurumun girmemesidir. Balon hele...
Cehaletin böylesine şapka çıkarılır doğrusu. Sanki İslamiyet'te
Allah ile kul arasına giren veya girmeye cüret edebilecek tek ki­
şi ya da kurum (hilafet dahil) varmış gibi, olabilirmiş gibi. İsla­
miyet'in raison d'etre'i Allah ile kul arasına girilmemesidir. İsla­
miyet bu fikirden doğmuştur. On dört yüzyıldır hiçbir Müslü­
man -Emevi dahil- bu tip bir Sacerdotalizm'i aklından dahi ge-
çirmemiştir; geçirirse Müslüman olamaz. Muhammed bile ken­
disini sadece bir 'tebliğci' olarak tanımlamıştır ve Müslüman
akidesinde sadece 'Resul' olarak anılmaktadır. Çünkü İslami­
yet'te Sacerdotalizm ve Canonization yoktur, olamaz. Türki­
ye'de uyanık laik pozitivistler Katolik Kilisesi'nde var olan Sa­
cerdotalizm'i ve Canonization'ı sanki İslamiyet'te varmış gibi
Türkiye'de Laikler ve Laiklik başlıklı bu yazı, Sorun/Birlikte Sosyalist Dergi,
göstererek parsayı toplamışlardır. Batı'da ise Kilise'yi bir bütün Ocak '90, Sayı 14'te Türkiye'de Laikler Ne Kadar Laikler?' başlığıyla yayınlan­
olarak, yani Tanrı'yla kul arasında 'TEK' ve 'MUTLAK' Tanrısal oto- mıştı (ss. 442-445).

www.çizgiliforum.com
LAİKLİK VE KOALİSYON

Türkiye'de laiklik ve demokrasi kavramları son elli yıldır hiç


gündemden düşmemişlerdir. 1940'larda eski CHP ve onun unu­
tulmaz lideri İsmet İnönü bu kavramı mutlaklaştırmışlardır.
Nedir ki 1946'dan sonra CHP'nin ve İsmet İnönü'nün laiklik ko­
nusundaki tavrında bir değişiklik gözlenmeye başlanmıştır. Ek
olarak ve sadece bir hatırlatma olarak belirtmek istiyorum ki, o
çok korkulan Said-i Nursi de ilk konuşmasını devlet ricalinin
önünde -örneğin Refik Koraltan'm da hazır bulunduğu- yapa­
bilmiştir. Bu da 1949'da olmuştu.
Türkiye'de laiklik ve İslamiyet, Batı dünyası tarafından da
çok dikkatli bir şekilde izlenmiştir ve halen de izlenmektedir. Şu
anda Avrupa'da Türkiye'deki ve Ortadoğu'daki 'Laiklik ve İsla­
miyet'i birinci elden izlemekle görevli on altı kuruluş ve bunla­
ra bağlı beş merkez vardır. Norveç'ten Londra'ya, Paris'ten
Bonn'a kadar Avrupa'nın çeşitli başkentlerinde Türkiye'deki la­
iklik, bilimsel düzeyde -yani fakülte ve üniversiteler bünyesin­
de- araştırılmakta, gelişmeler izlenmekte ve en önemlisi, bu ge­
lişmeler dikkate alınarak Türkiye ve İslam siyasetleri hazırlan­
maktadır.
Şu hususu da vurgulamak gerekiyor: Başta İngiltere'de ol­
mak üzere, Türkiye'nin son yetmiş yılını mikroskobun altına tu­
tarak inceleyen bilim adamlarının çoğunluğu Türkiye'de uygu­
lamaya sokulmuş olan laikliğin Batı Avrupa'daki demokrasi ve
Sekülerlik (dünyevilik) ile hiçbir benzerliği olmadığı inanç ve
kanısmdadırlar. Türkiye'deki laiklik uygulamalarını 'çok sert',
'baskıcı' ve 'anti-demokratik' bulan bilim adamlarmm sayısı pek
çoktur. Örneğin din sosyolojisi ve ilahiyatta önde gelen bilim
adamlarından Prof. A. Christian Jr., İslam'da 'Sektiler' öğeler bu­
lunduğu ve yanlış bir eleştiriye kurban edilmiş olan İmam Ga-
zali'nin bile ünlü İçtihad'mda, yorumu ortadan kaldırmadığını,

157
158 Laiklik
Aytunç Altındal 159

tam tersine 'Sektiler ile Dinsel' olanı yerlerine oturttuğu kanısın­


dadır. Bu görüşe göre İslam, Seküler (Dünyevi) olanla barış için­ dan size bir fikir verir. Böylelikle elinizde, sevdiğiniz deyimle
de yaşayabilecek tek dindir. Bu konuda ünlü Yahudi Hahamba­ 'çağdaş' bir tez olur. Bu tezinizi (SHP'nin tezini) Türkiye'nin
şı ve öğretmeni Ignaz Maybaum da benzer görüşler öne sür­ gündemine sokun. Hiç değilse üzerinde konuşmaya ve tartış­
müştür. Son olarak ünlü El-Ezhefde de bu konuların tartışıldık­ maya değecek bir laiklik üzerinde tartışalım.
larını ve İslam'da Seküler olanın, İslam'la birlikte bulunabilece­ Hırçınlıkla siyaset yapılamayacağı, hele laiklik konusunda
ğine dikkat çeken çalışmalar yapılmış ve deklarasyonlar yayın­ olumlu bir gelişme olamayacağını, siyasetin ilk şartının 'Konsen-
lanmış olduğunu belirteyim. Kısacası, günümüzde bizzat İslam süs=Uzlaşma' olduğunu ve tolerans (hoşgörü) olmadan laiklik
âleminin içinde de 'Seküler' olanla İslami' olanın birlikte var ola­ olamayacağını Karayalçm'm anlaması gerekir. Aksi takdirde İs­
cağı görüşü tartışılmakta ve giderek daha fazla taraftar bulabil­ tikbali mazisinde kalmış lider' olur.
mektedir. Bu tartışmalarda temel kavram ve kilit sözcük 'Tole- {Yeni Günaydın, 3 Aralık 1993, Cuma)
rans=Hoşgörü'dür. Şimdi bu kısa girişten sonra Türkiye'ye baka­
lım.
SHP'nin yeni Genel Başkanı Murat Karayalçm, artık kötü
şöhret edinen Terörle Mücadele Yasa Tasarısı'na, kendi bildiği
anlamda bir 'laiklik' hükmü koydurabilmeye çalışmaktadır.
Geçtiğimiz hafta bu konuda verdiği demeçlerde eğer bu hüküm
konulmazsa 'yakıp yıkmaktan' söz edecek kadar hırçınlaşan Ka­
rayalçm, dünkü Milliyet'te yayınlanan demecinde de 'Koalisyonu
bozarım' tehdidini savunmuştur! İnanın Karayalçın'ı anlamakta
zorluk çekiyorum. Niçin bu denli hırçmlaştığını anlamak da
mümkün değil.
Yıllar yılı Türkiye'de her kesimden insanın başında Demok-
les'in kılıcı gibi asılı duran 141,142 ve 163. maddeler kaldırılır­
ken son derece 'uygar' davranmış olan CHP-SHP çizgisi, herhal­
de bu gelişmeyi içine çıkartan Özal'ı ve ANAP'ı hiç affedeme-
miş ki, Karayalçm ve ekibi şimdi terörle mücadele adı altında
hem 141. maddeyi, hem de 163. maddeyi Türkiye'nin gündemi­
ne sokmaya çalışıyorlar.
Çünkü Karayalçm savunduğu 'laiklik' anlayışının bizzat İnö­
nü döneminde bile değeri kalmamıştı. Bu anlamda, geçen hafta­
ki yazımda da belirttiğim gibi, Karayalçm tarihin gerisine düş­
müş durumdadır. Karayalçın'a öncelikle şunu tavsiye ediyo­
rum: "SHP'nin 1991-92'de hazırlattığı 'Laiklik Raporu'nu okuyun."
Bu raporda Seküler ile laik olmak arasındaki farkları göreceksi­
niz. Türkiye'de nasıl bir laiklik olmalıdır, konusunda en azın-

www.çizgiliforum.com
LAİKLİK BUZDOLABINDA

SHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Murat Karayal-


çm'ın başlattığı laiklik bunalımı yine Karayalçm'ın aldığı bir ka­
rarla donduruldu. Bu tartışmayı başlattığında 'Yakarız, yıkarız'
diyen ve koalisyonu 'bozmakla' tehdit eden Karayalçm, bu hırçın
sözlerinin doğurduğu tepki karşısmda 'uzlaşma' yolunu açmak­
la akıllıca bir girişimde bulunmuş oldu. Bu hırçınlığını tırman-
dırmayışı, Karayalçm'ın başarı hanesine geçmelidir. Çünkü
Türkiye'deki en hassas konu olan laiklik sorununun hırçın de­
meçlerle çözümlenemeyeceği, tersine soğukkanlılıkla ele alınır­
sa bir uzlaşmaya gidilebileceği umarız artık anlaşılmıştır.
Şimdi yararlı olabileceğini düşünerek Mustafa Kemal'in İs­
lam'a bakışını gösteren ve Türkiye'de az bilinen bir söylevinden
bazı bölümleri aktaracağım. Umarım CHP-SHP çizgisi için bazı
ipuçları verir bu söylev. Gündelik siyasetin hayhuyundan baş­
larını alıp bu önemli söylevi okuyabilirlerse SHPTiler laiklik
kavramına nasıl yaklaşmaları gerektiği hususunda yeni bir yak­
laşım yapabilirler.
Mustafa Kemal'in bu söylevi şu başlık altında yayınlanmış­
tır:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Gazi Mustafa Kemal Pa­
şa Hazretlerinin Nutukları/Meclisin 1 Teşrinisani 1338 tarihin­
de mün'akit yüz otuzuncu içtimainin birinci celsesinde irat edil­
miştir 1341/1338.
Bu önemli söylevin günümüzdeki tarihi 1 Kasım 1922'ye te­
kabül etmektedir. Söylevin verilmesine kadar gelişen olayları
da kısaca aktarayım. Bu ön açıklamalar söylevin anlam ve öne­
mini göstereceklerdir.
Milli Kurtuluş Savaşı'mn kazanılmasından sonra Batılı güç­
ler Ankara'ya ve İstanbul'a çağrı yaparak iki ayrı hükümetle ba­
rış görüşmeleri yapmak istediklerini bildirdiler. Başbakan po-

161
162 Laiklik
Aytunç Altındal 163

zisyonunda olan Tevfik Paşa, bu daveti aldıktan sonra Anka­


lüzum görmemiştir; beşeriyetin derecei idraki, tenevvür ve te­
ra'ya iki telgraf çekti. Birincisinde 'Hilafetin Hamisi' olduğunu
kemmülü her kulun doğrudan doğruya ilhamatı ilahiye ile te­
vurgulayan Tevfik Paşa, ikincisinde de İslam'ın Temsilcisi' oldu­
mas kabiliyetine vasıl olduğunu buyurmuştur ve bu sebepledir
ğunu Ankara'ya duyurdu. Bu telgraflar TBMM'de tartışmalara
ki Cenabı Peygamber, hatimülenbiya olmuştur ve kitabı, kita-
yol açtı. Üç ayrı grup belirginleşti. Birinci grupta Lazistan Me­
bülekmeldir."
busu Osman Ziya Hurşit, Beyazid Mebusu Dr. Refik, Ertuğrul
Söylevin bundan sonraki bölümlerinde Saltanat ve Hilafet'in
Mebusu Necip, Antalya Mebusu Rasih Beyler başı çekiyorlardı.
nasıl ortaya çıktıklarına ve İslam âlemi için nasıl görüldüğüne
Bu grup Saltanat'ın kaldırılmasına karşıydı. İkinci grupta İstan­
değinen Mustafa Kemal, Meclis'teki konuşmasını şu sözlerle bi­
bul Mebusu Neşet ve Adana Mebusu Zekâi Beyler vardı ve bu
tirmiştir:
grup Saltanat'm cezalandırılmasını istiyordu. Üçüncü grupta
"Bağdat'ta ve Mısır'da saltanat makamında bir şahıs oturu­
Rıza Nur, Abdülkadir Kemali, Şeyh Fikri, Yunus Nadi, Kâzım
yordu. Türkiye'de o makamda aslolan milletin kendisi oturu­
Karabekir, Dr. Adnan Adıvar, Hamdullah Suphi ve Mustafa Ke­
yor. Makamı hilafette dahi Bağdat ve Mısır'da olduğu gibi bi-
mal yer almışlardı. Bu grup meseleyi radikal yollarla çözümle­
kudret veya mülteci bir şahsı aciz değil, istinatgahı Türkiye dev­
mekten yanaydı. Ancak bu grup Saltanat ve Hilafet'in ayrılıp
leti olan bir şahsı âli oturacaktır.
ayrılamayacağı konusunda bir anlaşmazlık içindeydiler. Bu kri­
tik durumda Mustafa Kemal ilkin 31 Ekim 1922'de gizli Müda­ Bu suretle bir taraftan Türkiye halkı eski bir devletimetu-
faayı Hukuk grubu toplantısmda bir konuşma yaptı. Ertesi gün meddine halinde her gün daha rasin olacak, her gün daha
de daha geliştirilmiş şekliyle yukarıda sözü edilen söylevini mes'ut ve müreffeh olacak, her gün daha çok insanlığını ve ben­
Meclis'te okudu. İşte söylevden bazı önemli bölümler: Söylev liğini anlayacak, eşhasın hiyaneti tehlikesine kendisini maruz
TBMM arşivlerinde ve zabıtlarında olduğu için tüm Milletvekil­ bulundurmayacak ve diğer taraftan makamı ihlafette bütün âle­
leri Meclis Kütüphanesi'nden rahatlıkla elde edip okuyabilirler. mi İslam'ın ruh ve vicdanının ve imanının noktai rabıtası, kulü­
bü İslamiyeti'nin badii inşirahı olabilecek bir izzeti ulviyette te­
"Arkadaşlar! İstanbul'da gayri meşru bir sıfatı şahsına atfe­
celli edecektir... Bundan sonra makamı hilafetin dahi Türkiye
den Tevfik Paşa evvela hususi ve mahrem olarak ordularımızın
devleti için ve bütün âlemi İslam için ne kadar feyizkâr olacağı­
başkumandanına, müteakiben O'nu jurnal eder tarzda açık bir
nı da istikbal bütün vuzuhuyla gösterecektir (inşallah sesleri)."
telgrafname ile meclisi âliye müracaatte bulundu... Bu telgraf-
Ancak bir kısmını aktarabildiğim bu söylevin tamamını oku­
namedeki zihniyeti istiklalimizi imhaya çalışan düşmanlarımıza
yup anlayacak -dili itibariyle- olan SHP'li milletvekillerinin
karşı davayı mukaddesimizi müdafaada fiilen ve hukuken mu­
Mustafa Kemal'in Saltanat'a karşı olan tavrının İslam'a karşı ay­
vaffakiyetlere mazhar olan hükümeti milliyemizi zaaf etmeye
nı 'hırçınlıkta' olmadığını göreceklerdir.
matuftur.
Umarım Mustafa Kemal'in İslam'a ve Hilafet'e yaptığı yak­
Ey Arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür... Allah, kullarının la­
laşımdan SHP'liler ders çıkartırlar. Şimdilik buzdolabında bek­
zım olan nokta-i-tekemmüle vusulüne kadar iştigale lazimei
leyen laiklik de donmaktan kurtulur.
uluhiyetten addeylemiştir. Onlara Hazreti Adem Aleyhisselam-
dan itibaren mazbut ve gayri mazbut ve namütenahi denecek {Yeni Günaydın, 7 Aralık 1993, Salı)
kadar çok nebiler, peygamberler ve resuller göndermiştir. Fakat
peygamberimiz vasausile en son hakayiki diniye ve medenniyei
verdikten sonra artık beşeriyet ile bilvasıta temasta bulunmaya

www.çizgiliforum.com
DİYANET Mİ HİLAFET Mİ?

Türkiye'de PKK terörünün gürültüsü içinde, sessiz sedasız,


fakat çok önemli bir toplantı başarıyla gerçekleşti. 1. Din Şûrası,
1 Kasım 1993'te Ankara'da çalışmalarına başladı ve beş gün sü­
ren görüşmelerden sonra toplantıdan 'Çok cesur kararlar' çıktı.
1. Din Şûrası gökten zembille inmedi.
1969'da İslam Konferansı Teşkilatı kuruldu. Türkiye bu kon­
feransa uzak durdu. Zirve toplantısı düzenlendi. Türkiye ilk
kez CHP-MSP koalisyonu döneminde dışişleri bakanlığı düze­
yinde bu toplantıya resmen katılarak, gelişmelerde taraf oldu­
ğunu belgelendirdi. 1976'da İslam ülkeleri dışişleri bakanları
toplantısı İstanbul'da yapıldı. Dönemin Devlet Bakanı Hasan
Aksay'ın (MSP) girişimiyle, bugünkü din şûrasının ilk adımları
niteliğindeki 'Siret Konferansı' da 1977'de İstanbul'da toplandı.
İlginçtir ki, 1976'da Pakistan'da toplanan Siret Konferansı'na
katıldığı için neredeyse vatan haini ilan edilmek istenen Hasan
Aksay, 1. Din Şûrası'nda Başbakan Tansu Çiller tarafından 'bu
hayırlı girişimi yapmış olduğu için' tebrik edildi! On altı yılda va­
rılan nokta...

1. Din Şûrası, 70 yıllık Diyanet İşleri Başkanlığı'nın belki de


en önemli girişimi olmuştur kanısındayım. Neler konuşuldu ne­
ler yazıldı, bunların ayrıntılarına girmeden alman 'cesur karar­
ların' üzerinde durmak istiyorum.
Sonda söyleyeceğimi başta söylemekte yarar görüyorum. "1.
Din Şûrası Türkiye'nin önderliğinde ve Cumhuriyet'in esasları çerçe­
vesinde İslam âlemi için Hilafet'e giden yolu açacaktır." Çünkü 70
yıllık tarihinde diyanet ilk kez devletçi yöntemle (usul) değil, İs-
lami yönteme ve esaslarına dayalı kararlar aldı.
İşte bunlardan en önemlileri:
1) Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 'ÖZERK' hale getirilmesi is­
tenmiştir.

165
Aytunç Altındal 167
166 Laiklik

İntihap, seçim demektir. İslam'da seçim, dünyevi (Seküler)


Bu istek din ile devlet işlerinde çok önemli bir aşamayı gös­
bir haktır. Halife, mutlaka 'intihap' (seçim) ile başa getirilebilir.
termektedir. İslam tarihinde din, ilk kez Emeviler döneminde
Bu nedenledir ki, İslam'da seçim bulunduğu için İslam'da
devletten ayrı ve ÖZERK statüde ele alınmıştır. Sultan Mervan
'Cumhur' olmak hakkı, yani Cumhuriyetçi olmak özelliği vardır.
ve oğlu Abdülmelik döneminde 'Hilafetsiz Saltanat' ilkesi İs­
İstişare, karşılıklı görüş alışverişine, diyaloga ve yorum zen­
lam'a sokulmuş ve Hilafet, Saltanat'tan (devlet) ayrılmıştır. Bu­
ginliğine esas olduğu için, mezhepler ve tarikatlar arası 'Meşru­
nun tersi olan uygulama da İslam'da vardır. 'Saltanatsız Hilafet' iyeti' (yasallığı) temin amacıyla diyanetin istekleri arasına katıl­
olarak bilinen bu yöntem de Timurlenk tarafından uygulanmış­ mıştır. İstişare (görüşme, fikir alma) bizatihi Hilafet'in varoluş
tı. Yavuz Sultan Selim, 1517'de Mısır'daki Saltanatsız Halife'den nedenidir. Bu da artık devletin gündemine girmiştir.
Hilafet'i devralmıştı. Günümüzdeki Türki Cumhuriyetler, geç­ Müşavere, 'karşılıklı danışmayla ortak karar almak' demek­
mişte Timur modeline bağlı kalmışlardı. Kısacası, 'ÖZERKLİK' tir. İslam'da Demokrasi'nin var olduğunu gösteren bir özellik­
ilkesi İslam'da vardı, ama Diyanet tarafından ilk kez devlete su­ tir. Müşavere yukarıda sayılan diğer üç kategoriyle birlikte Hi­
nulmuştur. lafet'in olmazsa olmaz önkoşuludur.
Ve nihayet Şûra: 1. Din toplantısını kendisine 'Şûra' demesi
2) İslam İlim Adamları Konseyi'nin kurulması istenmiştir.
başlı başına İslami bir çıkıştır. Çünkü 'Şûra' Türkiye'deki yasak­
Benim bildiğim kadarıyla 1958'den beri var olan bir istektir
lı kavramlardan biriydi.
bu. Hatta bu amaçla Adnan Menderes'in bazı yasal düzenleme­
Diyanet İşleri Başkanlığı'nm 'Seçimle' işbaşına gelmesi ilke­
ler yaptırdığı da bilinmektedir (özellikle Laiklik ilkesiyle ilgili
si, 1. Din Şûrası'ndan çıkan en önemli karardır. Bugüne kadar
olarak). Bu kurumun İslami literatüründeki adı 'Şûray-ı Has­
ATAMAYLA yapılan işlem, bundan böyle 'intihap'la yapılacak
sa'dır. Hilafet, 'Şûray-ı Hassa' olmadan olmaz. Diyanet ise 'Şû-
demektir. Bu da Cumhuriyetçiliğe ve Lozan'a uygun olan yol­
ray-ı Saltanat'a karşı kurulmuş olan 'Şûray-ı Amme'dir (Şûray-ı dur. Çünkü Fener Patriği de Osmanlı döneminde atamayla işba­
Saltanat, Damat Ferit tarafından yönlendiriliyordu). Bugünkü şına gelirken, CumhuriyetTe birlikte 'seçim' yoluyla başa geti­
diyanet, görevlerini bundan böyle 'Şûray-ı Hassa'ya damşarak rilmiştir (Lozan'a göre). Diyanetin yeniden 'seçim'e dönmesi,
belirleyecektir ki, bu da Hilafet'in önkoşullarından olan Meşve­ Hilafet'in dibaçesi'ne (kuruluş ilkelerine) uygun olan yoldur.
ret (danışma) kurumundan başka bir oluşum değildir. Bir diğer karar da evlilik kurumuyla ilgilidir. Diyanet, geç­
mişte tabu olan bir anlayışı yıkarak, müftülerin ve yardımcıları­
3) Şûra'da, İrşad, İntihap, İstişare ve Müşavere ilkelerine
nın nikâh kıymalarını kabul etmiştir. Bir başka husus da cuma
uyulması kabul ve ilan edilmiştir.
namazıyla ilgilidir. Bundan böyle cuma namazlarında tatil yapı­
1. Din Şurası'nın aldığı en önemli kararlar arasında bu dört
lacaktır.
esası hayata geçirmek isteği vardır.
Özetlersek; İslam'da Hilafet makarrı'nm yönetimi, irşadla
İrşad, İslami literatüre göre 'Gafletten uyandırma, doğru yo­
başlar, istişareyle ilerler, müşavereyle oluşur ve intihapla so­
lu gösterme ve aydınlatma' demektir. Diyanet, İrşad'ı bugüne
nuçlanır. Halife, Katoliklerin ruhani lideri olan Papa gibi değil­
kadar RESMİ İDEOLOJİ çerçevesinde uygulamaktaydı. Bundan dir. Peygamber 'tebliğ'e, Halife ise 'irşad'a MEMURDUR!
böyle bu resmi söylemden uzaklaşılacağı hissettirilmiştir. Çün­ 1. Din Şûrası'nm kararları önümüzdeki on yılın en çok tartı­
kü diyanet yeni bir Kuran tefsirinin hazırlanmasını öngörmüş­ şılacak olan kararlarıdır. Diyanet'in kurucusu kabul edilen Ziya
tür. İrşad, ancak bir Şûray-ı Hassa'nın ve Halife'nin önderliğin­ Gökalp de 1922'de Abdülmecid Efendi'nin TBMM tarafından
de hayata geçirilebilir.

www.çizgiliforum.com
Laiklik
168

YUNANİSTAN LAİK Mİ?


Halife seçilmesi üzerine şu açıklamayı yapmaktan kendini ala­
mamıştı:
"Mutlaka İslam ümmetinin başında halife namı verilen şah­
si bir timsalin bulunması şarttır. Buna binaen TBMM bizzat, ha­
life hazretlerini intihap ederek kendisini bu muazzez makama
istinatgah yapmıştır." (Pakalın, Cilt 1, s. 828) Laiklik kavramı Türkiye'de çok tartışılmaktadır. T.C. Devle­
Pakistan'ın kurucularından Muhammed İkbal Han da, hali­ ti Anayasası'na göre laiktir.
fenin meclis tarafından seçilmesinin uygun olduğunu ve Türk­ Duymamış olanlar için yazıyorum. Avrupa'da ve AB içinde
lerin yaptıkları gibi 'millet tarafından seçilmiş bir meclisin hali­ Fransa dışında hiçbir ülkede laiklik Türkiye'de olduğu gibi
Anayasa tarafından koruma ve kollama altına alınmamıştır. Bu
feyi seçmesinin' İslam'a en uygun yöntem olduğunu göstermiş­
husus çok önemlidir. Çünkü Türkiye'deki din ve devlet ilişkile­
tir.
rine gösterilen hassasiyetin bir göstergesidir.
Kısacası, 1. Din Şûrası, İslam âleminde Hilafet'e giden ana
Türkiye'deki laiklik, Batı'daki mevcut Secular (dünyevi) sis­
caddenin taşlarını döşemektedir. Anlaşıldığı kadarıyla Türki­
temle bağdaşmakta mıdır? Batı, din ve devlet ilişkilerini nasıl
ye'de devlet, milletin dinini doğrudan denetimden vazgeçmek
düzenlemiştir? Tarihsel-toplumsal gelişim nasıl olmuştur? Bu
ve bu görevini özerk bir kuruma devretmek isteğindedir.
soruları çoğaltmak mümkündür. Ben de yıllardır bu konuları iş­
Sonuç ne mi olur?
Birlikte tartışacağız. ledim. Ama anlaşıldığı kadarıyla daha uzun zaman gündemde
(Yeni Günaydın, 9 Kasım 1993, Sah) kalacak bu tartışmalar. İyi de olacak...

Acaba Yunanistan Ne Durumda?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, eski adıyla Avrupa Topluluğu


(AT), yeni tanımıyla Avrupa Birliği'nin (AB) kurucu üyesi ol­
masına rağmen asil üyesi olamamış bir ülkenin adıdır. Yunanis­
tan ise, kurucu üyesi olmadığı bu topluluğa, Türkiye'nin yardı­
mıyla asil üye yapılmış bir ülkedir. Komşumuz Yunanistan'ı
AB'ye taşıyan Türkiye, kendisini çok istediği halde bu toplulu­
ğun dışında bulmuştur. Bu duruma bakıp üzülenler de, sevi­
nenler de vardır. Konumuz bu değil.
Yunanistan her fırsatta Türkiye'yi üyesi olduğu AB'ye şikâ­
yet etmekte ve Türkiye'nin topluluğa asil üye olmasını 'veto'
hakkını kullanarak engellemektedir. Yunanistan bununla da
kalmamakta, Türkiye'nin demokratik olmadığını ve insan hak­
larına saygılı davranmadığını, din ve vicdan özgürlüklerini sü-

169
170 Laiklik
Aytunç Altında! 171

rekli ihlal ettiğini de sık sık AB'nin ilgili komisyonlarına rapor Yunanistan'da herhangi bir Katolik'in -örneğin İtalyan veya
etmektedir. İrlandalı- bir Yunanlı'ya kendi Katolik İncil'ini vermesi ve bu
Yunanistan'ın bu meyanda yürüttüğü faaliyetlerine son za­ konuda tartışma başlatması yasalarla yasaklanmıştır. Yunanis­
manlarda Türkiye'nin iç işlerine doğrudan müdahale anlamına tan böylesi bir girişimi 'zorla' din değiştirmek olarak değerlen­
gelen bazı yeni girişimler de eklenmiştir. Örneğin Yunanistan dirmekte ve din propagandası sayarak ağır hapis cezasıyla ce­
Fener Rum Patriği'nin Türk vatandaşı olmaklığı zorunluluğu­ zalandırmaktadır.
nun İnsan Hakları anlaşmalarında kabul edilen resmi ve ulus­ Ve Batı Avrupa'nın 'Hassas' yöneticileri Yunanistan'daki bu
lararası metinlere aykırı olduğunu öne sürmüştür. Bu nedenle açık insan hakları ihlali olgusunu bilmelerine rağmen görme-
de Türkiye'yi AB İnsan Hakları Komisyonu'na rapor etmiştir. mezlikten gelmeyi genel siyasetlerinin bir köşe taşı saymakta­
Ayrıca Yunanistan, Türkiye'nin şu anda içinde bulunduğu bu­ dırlar.
nalımlı durumdan yararlanarak, Ayasofya'nm fetih öncesinde
olduğu gibi yenide Patrikhane'ye devri ve teslim edilmesini is-
teyebilmiştir. Hangi Demokrasi?
Türkiye'yi sürekli olarak şikâyet eden, komşuluk ilişkilerine
uymayan ve başta NATO olmak üzere her ittifak içinde Türki­ Yunanistan her fırsatta Türkiye'de demokrasi olmadığını
ye'yi çelmelemeyi dış politikasının temel taşı yapan Yunanistan, öne sürmekte ve Türkiye'yi önüne çıkan her uluslararası kuru­
acaba demokrasi ve insan hakları ile din ve vicdan özgürlüğü ma şikâyet etmektedir.
alanlarında ne durumdadır? Şimdi bu konuda üç örnek aktara­ Alın size Yunanistan'daki 'demokrasi' anlayışıyla ilgili iki ör­
cağım. nek.
Geçtiğimiz yıl Yunan Gizli İstihbarat Servisi bir rapor hazır­
layarak bunu Başbakan Miçotakis'e iletmiştir. Raporda aynen
Hangi İnsan Hakları? şunlar yazılıydı:
"Yunanistan'da yaşayan, Yunan vatandaşı olan, ama dini
Öncelikle şunu belirteyim ki, Yunanistan'da demokrasinin bakımdan Yunanistan Doğu Ortodoks Kilisesi'ne kayıtlı olma­
olmazsa olmaz önkoşulu sayılan laikliğin 'L'si bile yoktur. Yu­ yan her Yunan vatandaşı potansiyel bir yabancıdır. Ve yabancı
nanistan kurulduğu günden bu yana (1821'den sonra) daima ki­ güçlerin amaçlarına hizmet edebilir."
lise tarafından yönlendirilmiştir. Halen de Yunanistan'da Doğu
Buna göre Katolik, Yahudi, Müslüman ve Budist inançlı Yu­
Ortodoks Kilisesi tüm hükümetlere yön veren en önemli 'Baskı
nanlılar bu gizli istihbarat raporuna göre potansiyel casus duru­
grubu'dur. Doğum, ölüm, boşanma ve mülkiyet gibi konularda,
muna getirilmişlerdir. Hangi demokrasiye uyar bu?
iç ve dış siyasette kilise son sözü söyleyebilen en önemli kurum­
Diğer örnek ise geçtiğimiz gün yaşandı. Adı 'Yeni Demokra­
dur. Yunanistan'da 1979'da kabul edilen bir yasayla Yunanis­
si' olan parti, Genel Başkam Miltiades Evert'in imzasıyla yayın­
tan! m bir din devleti olduğu tescil edilmiştir. Bu yasada Yuna­
ladığı genelgede YDPye Doğu Ortodoks Kilisesi'ne kayıtlı ol­
nistan'da, anayasaya göre, ülkenin resmi dini, doğrudan doğru­
mayanları üye kaydetmemelerini istedi.* Yine Katolik ve Muse-
ya Doğu Ortodoks Kilisesi'ne bağlı kılınmıştır. Anayasadaki bu
hüküm genişletilmiş ve tüm ceza yasaları da bu anlayışı içeren
* Günümüzde, 2002 Temmuz ayında bile, AB üyesi Yunanistan, Anayasası­
maddelerle güçlendirilmiştir. Şimdi örneği yazayım.
nın 2. maddesinde yer alan 'Yunanistan'ın dini Doğu Ortodoks Kilisesi'nin
Dinidir' ibaresini değiştirmedi.

www.çizgiliforum.com
172 Laiklik

AYASOFYA'YA UNESCO GÖZETİMİ


vi Yunan vatandaşları dışlandılar. Yine din ve vicdan özgürlü­
ğü ilkeleri ihlal edildi. Yine o 'Hassas' Lordlar, Baronesler gözle­
rini yumdular.
Ve tüm Batı yine sus pus oldu. Yunanistan'ın en sadık müt­
tefiki Almanya ise, Türkiye'ye silah sevkıyatını durdurdu. Geri­
sini siz düşünün. İlkin şu haberi birlikte okuyalım: "UNESCO Ayasofya'nm
(Yeni Günaydın, 30 Nisan 1994, Cumartesi) İbadete Açılmasına Karşı..."
Atina (A.A.)-UNESCO Genel Direktörü Majör, Ayasofya
Müzesi'nin ibadete açılmaması için elinden geleni yapacağını
söyledi.
Atina'yı ziyaret eden Majör, Yunanistan Kültür Bakanı Tha-
nos Mikruçikos ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada,
Ayasofya'nm ibadete açılmaması için UNESCO'nun yanı sıra
kendisinin de bizzat girişimlerde bulunacağını belirtti.
Majör, "Böyle bir kararı belediye başkanı değil, devlet verir. Tür­
kiye UNESCO üyesidir. Türkiye 1972 yılında kültür ve doğal mirasın
korunmasıyla ilgili anlaşmayı imzalamıştır. Biz Türkiye'nin bu anlaş­
maya attığı imzaya saygı göstermesi için çalışacağız," dedi.
Yunan Kültür Bakanı Mikruçikos'un UNESCO genel direk­
törüne, ülkesinin Ayasofya konusundaki 'endişelerini' dile getir­
diği belirtiliyor.

Bir Tartışma Yapmıştık

Belki anımsayanlar vardır. Yaklaşık altı hafta kadar önce Star


TV'de Kadir Çelik tarafından hazırlanan Objektif programında
DYP İsparta Milletvekili Sayın Ertekin Durutürk ile benim
aramda geçen bir canlı yayın tartışması olmuştu. Sayın Duru­
türk, Ayasofya'nm yeniden cami haline getirilerek İslami ibade­
te açılması için bir girişimde bulunmuştu. TBMM'deki ilgili ko­
misyonları atlayarak doğrudan TBMM Genel Kurulu'na indirt­
tiği bir öneriyle genel kurulun oylamayla alacağı kararla Aya-
sofya'yı yeniden cami olarak açtıracağını öne sürmüştü. Bu id-

173
174 Laiklik Aytunç Altındal 175

diaya karşı ben de iki hususta itirazımı dile getirmiştim. İtiraz­ -ki ilk ortaya koyanlar da Musevilerdir- Orta Dönem Musevilik
larım şöyleydi: denilebilecek olan MÖ 800 yılları dolayıdır. Daha önce Mısır'da
da benzer bir kavram vardı. Sofya Kutsal Kitap'ta şöyle geçer:
a) Ayasofya'nm İslami ibadete açılabilmesinin yolu 'usul'
"Yeryüzünün başlamasından önce, ilk olarak BEN yaratıl­
açısından TBMM Genel Kurulu'ndan değil, doğrudan
mıştım. Ve Tanrı yeryüzünün kurumlarını işaretlendirirken ben
doğruya Kabine'den, Kültür Bakanlığı'ndan ve Cumhur­
(Sofya) onun yanı basındaydım, tıpkı bir usta-işçi gibi." (Pro-
başkanı'ndan geçmektedir. Bu nedenle bir usul hatasına
verb, Ch. 8 V. 22-31)
yol açmamak gerekir.
Hıristiyanlık'ta, özel olarak da Ortodoksluk'ta 'Sofya' gibi 4.
b) Ayasofya'nm üzerinde dış gözlemciler vardır. Bunlar ta­
Evangil, Johanna İncil'inde yer alan 'Fiil' kavramı da çok önem­
rafından hazırlanmış ve Türkiye'ye imzalatılmış ulusla­
lidir. Tüm Ortodoksluk işte bu iki kavrama dayanır denilse ye­
rarası anlaşmalar ve sözleşmeler vardır. Türkiye bugün­
ridir (Fiil, Verb, Kelam olarak da okunabilir). Fiil/Kelam Erkek,
kü ekonomik ve siyasal güçsüzlüğüyle bu engelleri aşa­
Sofya Dişi'dir. Ama önce 'Kelam' vardır. Ve Fiil/Kelam Orto­
rak Ayasofya'yı yeniden cami olarak açamaz. Diğer bir
doks inancına göre Tanrı'nm ta kendisidir. Sofya da onun (Ke­
anlatımla, Türkiye ekonomi-politiğiyle IMF, Dünya Ban­
lam'm) kendisini dışavurumudur.
kası vb. uluslararası finans kurumlarına bağımlı olduğu
Şimdi bir de yakın geçmişe bir göz atalım. İstanbul -ki her
için Ayasofya'yı bize cami olarak açtırmazlar, demiştim.
zaman Konstantinopolis olarak geçer- sadece Ayasofya nede­
Ne var ki, canlı yayın bu noktada zaman dolduğu için kesil­ niyle 'Kutsal Şehir' (Roma) statüsündedir. 1919'da ise İstan­
mek zorunda kaldı. Konuyu bütün ayrıntılarıyla aktarma imkâ­ bul'un, 'Uluslararası Devlet' (şehir değil) statüsüne getirilmesi
nım olamadı. başta ABD olmak üzere, İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından
'resmen' hazırlanmıştı. Bu İstihbarat Raporu' gizli olarak hazır­
lanmış ve tüm ilgili devlet başkanları ve olağanüstü büyükelçi­
Ayasofya'nın Önemi lere iletilmişti (Kaynak: Yale Üniversitesi, Mendell House Arc.
Dr. 29,20. Jan. 21,1919 Türkiye'de ABD Mandası, Dr. Mine Erol,
Şimdi Ayasofya olayının başka bir boyutuna değinmek isti­ 1972, ayrıca belirtilmiştir).
yorum. Önce adından başlayalım. Bu istihbarat raporunda İstanbul'un ve tüm Hıristiyan ku­
'Aya' kelimesi Türkçeleştirilmiş bir takıdır. Hıristiyanlık'ta rumlarının 'uluslararası devlet' haline getirilmesi kararlaştırılmış­
'Aziz' anlamına gelen 'Saint' karşılığı olarak kullanılır. Ama tır. Bu uluslararası devlet, çok önemlidir ki, bugün Birleşmiş
önemli olan 'Sofya' (Sophia) kavramıdır. Bu kavramın Hıristiyan Milletler diye bilinen o günkü 'Cemiyet-i Akvam'm gözetimine
ilahiyatmda (Yahudi ve İslamiyet için de olduğu gibi) çok verilecekti, rapora göre. Ek olarak Bursa da bu yeni 'devlet'e
önemli bir yeri vardır. bağlanacaktı. Niçin mi? Çünkü diye yazılmıştı raporda, bu şehir
Sofya, en kestirme deyişle 'bilgi ve hikmet' demektir. Ve Hıris­ Osmanlı'nın eski ve ilk başkentidir. Türklerden alınıp bu yeni
tiyanlık'ta 'bilgi ve hikmet' Tanrı'nm kendisini açıklamak için 'Konstantinopolis Devleti'ne bağlanmazsa, Türkler yeniden geç­
'yanında' bulundurduğu 'dişi güç'tür. Yani, Hıristiyanlık'ta Sof­ mişteki günlerini hatırlayıp, o günlere dönmek isterler...
ya kavramı 'dişilik' ifade eden 'hikmet'tir. Uzun lafm kısası, Ayasofya'yı -ve başka mekânları- yeniden
Kutsal Kitap'ta 'Sofya' bizim tahmin edemeyeceğimiz kadar İslami ibadete açabilmek öyle sanıldığı gibi kolay değildir. Bu
önemli yer tutar, rol oynar. Bu kavramın Yahudiliğe girişi ise konu ucuz kahramanlık kaldırmayacak kadar ciddidir. UNES-

www.çizgiliforum.com
176 Laiklik

CO, Ayasofya meselesinde sadece bir uluslararası kuruluştur. ALTI SORUDA DEMOKRASİ..
Başka 'Tokmakçılar' da vardır, ne yazık ki.
Pekiyi, Ayasofya ibadete açılabilir mi?
Açılabilir. Hatta açılmalıdır da. Ama bunun yollarını iyi bil­
mek gerekir. Böyle bir yol da mevcuttur.
(Yeni Günaydın, 28 Mayıs 1994, Cumartesi) Seçimler geçti ama telaşı, dedikodusu ve en önemlisi paniği
sürüyor. Şimdilik bir fakslar savaşı yaşanıyor. Bugüne kadar
demokrasiyi diskoda dans etmek ve Boğaz'da iki 'Tek' atmak sa­
nan tatlısu entelleri, bir demokrat kesildiler, bir demokrat kesil­
diler, sormayın! Refah seçimlerden başarılı çıktı ya, demokrasi
de birdenbire İstanbul'un rantmı yiyenlerin mönüsüne giriver­
di. Ne menem bir demokrasidir bu, diye sorarsanız iki kelimey­
le özetleyeyim:
Dölce Vita Demokrasisi!
Geçtiğimiz hafta tanınmış bir restoranda dostlarımla yemek
yiyorduk. Bir ara restoranın sahibi yanımıza geldi. Refah Parti-
si'nin seçimi kazanmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.
Buraya kadar bir sorun yok. İstanbulluların, belirli çevreler ta­
rafından yaratılmış olan 'Refah öcüsünden' çekinmeleri doğaldır.
İstanbul'da alışılagelmiş bir yaşam tarzı var. Bunun belirli ka­
lıplara sokulacağından, belirli zorlanmalara hedef olabilecekle­
rinden çekiniyorlar. Bunlar da olağan. Son 70 yıldır alışılmadık
bir siyasi akımın İstanbul'da belediye başkanlığını kazanmış ol­
ması bu insanları apansız yakalamış durumda. Neyse. Bunlar
geçecek, ama şimdilik neler olacağını merak edenler, etmeyen­
lerden çok fazla. İstanbul'un kültürel hayatının tehlikede olma­
dığını anlamak isteyenler, yakında anlayacaklar; anlamak iste­
meyenler zaten hiçbir zaman anlamayacaklar. Restoranın sahibi
tüm demokrasi sevgisine rağmen şu sözleri söylemeden edeme­
di:
"Eğer bizim personelin içinden Refah'a oy veren çıktıysa yarın sa­
bah kapının önüne koyacağım."

177
178 Laiklik Aytunç Altındal 179

Buyurun Demokrasiye Kitsch Diye Bir Kavram Var

Bir diğer tepkiyi de aktarmak istiyorum. Nişantaşı'nda bir Dünya sanat, kültür ve edebiyat dilinde Kitsch diye bir akım
restorandayız. Özel bir gece düzenlenmiş. Müthiş laik ve demok­ ve terim vardır. Türkçesi 'rüküşlük' diye verilebilir. 1960Tı yıllar­
ratlar 'İstanbul Bizans'tır, Bizans Kalacaktır' diye dövünüp du­ da çok 'in'di. Anlaşılan İstanbul'da bazıları bunu yeni duymuş­
ruyorlar. Sahne diye düzenlenmiş olan bir sete önce otuz yıldır lar. Yeni duymuşlar ki, yeni özeniyorlar. Dillerinden hiç düşür­
bar, meyhane dolaşmaktan başka hiçbir iş yapmamış bir tipsiz medikleri demokrasi, laiklik, Atatürkçülük ve insan hakları gibi
fırlıyor. Bu sakallıları kıtır kıtır kesmek gerekir, diye bas bas ba­ kavramları işlerine geldiği gibi kullanma haklarını kendilerinde
ğırıyor. Kendisine sorarsanız 'Blues' söylüyor. Robert Koleji'nin gören bu tipsizler, gerçekte, Türkiye'yi ve insanlarını Mustafa
arka kapısından mezun olan bu tipsiz, en azından Amerikan de­ Kemal'den uzaklaştırdıklarını anlamıyorlar. Sanatçı olmayan,
mokrasisinden nasiplenmiştir, diye düşünüyorum. Ama bunun olmak zorunda da bulunmayan, kendi işinde gücünde, ailesine
zerresi bile yok! Adamcağız çok 'uygar' oluyorum diye düşü­ bağlı, şeref ve onurunu her şeyin üstünde tutan ve Türkiye'nin
nürken, o alay ettiği 'çarıklı erkânıharplerden biri olup çıkıyor. yüzde 98'ini oluşturan yurttaşlar, Atatürk'ü bu tipsizlerin nasıl
"Bu belayı başımızdan asker kurtarır," diyor. Güleyim mi ağlaya­ istismar ettiklerini hayretle izliyorlar. Mustafa Kemal Paşa bu
yım mı, şaşırıyorum. tipsizlerin ellerine, dillerine ve affedersiniz bellerine mi 'Emanet'
Derken tiyatrocu olduğu öne sürülen ufak tefek bir kadın edilmişti? Kemalizm'e içtenlikle bağlı olanlar örneğin, sadece
kendisini setin üstüne atıyor. Özel TV kanallarından birinde Kemalizm konusunda değil, her alanda içtenliğinden kuşku
programlar yapmış. Anlatıldığına göre yaptığı program bir duymayacağım dost Prof. Toktamış Ateş, öncelikle bu hususu
doksan yatmış. Ne kadar şaklabanlık yaptıysa programı kurta- dikkate almalıdırlar. Mustafa Kemal Paşa, soytarıların oyuncağı
ramamış. Suçlu kim? İnanamayacaksınız ama Refah Partisi(î). yapılmayacak kadar ciddi bir fenomendir.
Kadın, kulakları tırmalayan bir sesle yarısı İngilizce kelimelerle
doldurulmuş -kadın İngilizce konuştuğunu sanıyor- ne olduğu
belirsiz bir 'şey' söylüyor. Şarkı desen şarkı değil, türkü desen Sorular ve Kışkırtmalar
türkü değil. Kadın durmaksızın bir kız arkadaşını gösterip onun
Şimdi sorularıma geçiyorum. Bu soruları lütfen kendinize
'rahmi' deyip duruyor. Arkasından o 'Yeşilli' şeyoğlu şeyler. Be­
sorun. Vereceğiniz yanıtlar sizin demokrasiyi nasıl algıladığını­
yoğlu'muzu elimizden aldılar, biz barlarımızı, biz genelevlerimi­
zı gösterecektir. Yalnız sorularımızın karşılıkları gözünüzü kor­
zi vermeyeceğiz, diyor. Tatminsizlikten mustarip olduğu anlaşı­
kutmasın. Bu sorulara hayır diyorsanız demokratlığınız ortadan
lan bu Mecnun'suz Leyla, sözü geneleve getirince daha da açılı­
kalkmaz, tersine pekişir.
yor. İngilizce, o dört harflik kelimeyi tekrarlayıp duruyor. O ke­
limeyi telaffuz ettikçe bir rahatlıyor, bir rahatlıyor ki sormayın. İşte sorularımız:
Seyredenler tiyatro sanatçısı olduğu öne sürülen bu kadıncağı­ 1) Demokrasi herkesin her istediğini yapabilmesi midir?
zın ne menem bir 'ruh hastası' olduğunu görüyorlar. Eski deyiş­ 2) Demokrasi herkesin her istediğini söyleyebilmesi midir?
le 'Adinin bayağısı' bir insan müsveddesi. Tam özel bir TV kana­ 3) Demokrasi herkesin her istediğini yazabilmesi midir?
lı için... 4) Demokrasi herkesin her istediğini yıkabilmesi midir?
5) Demokrasi birilerinin tekelinde midir?
6) Demokrasi yasaksız rejim midir?

www.çizgiliforum.com
180 Laiklik

LAİKLİK ELDEN GİTMEDİ


Sorular benden, yanıtları sizden. Dilediğiniz gibi düşünün
ve yanıtlayın. Sonuçlar her hal ve kârda size yararlı olacaktır.
Son olarak şu konuya değinmek istiyorum:
Seçimlerden sonra ortalıkta bolca bozguncu, eyyamcı ve kış­
kırtıcı dolaşıyor. Yüksek Seçim Kurulu'nun 31 Mart 1994 tarihli
bildirisi açıklandı. Bazı art niyetli kişilerin kamu güvenliğini Ne zaman öğrenecekler, merak ediyorum. Başbakan Tansu
sarsıcı yönde bozgunculuk yapmakta oldukları belirtildi bu bil­ Çiller Diyanet'in 'Şûra' toplantısına katılıyor. Diyeceksiniz ki
diride. Seçimlerin şaibeli olduğu şeklinde propagandaların ya­ zaten katılmak zorundadır. Öyle değil. Başını örtüp, okunan
pılmakta olduğuna işaret edilerek, yurttaşların bu kabil boz­ Kuran-ı Kerim'i dinliyor. Ellerini açıp dua ediyor. Sonra çıkıp
guncu propagandalara kapılmamaları istendi. kürsüden bol bol Allah, Kuran, Din ve İman sözcüklerini yük­
Refah'a çok kızıyor olabilirsiniz. Ama Türkiye çok önemli ve sek sesle söylüyor. Başbakan Çiller Müslümanlığı öne çıkarttığı
kritik günler geçirmektedir. Refah'ın başarısını 'suç' gibi göre­ için ne 'Laiklik' esası üzerine kurulmuş T.C. anayasası ihlal edil­
rek kişisel tatmin aramaktansa, nerelerde hatalar yapıldı ve miş oluyor, ne de Türk Ceza Yasası'nm ilgili maddelerine aykı­
kimler yaptılar diye 'özeleştiri' yapmak gerekir. Kuşkusuz bu rı bir durum ortaya çıkıyor.
sözlerim Dölce Vita (Tatlı Hayat) demokratları ve laikleri için de­ Ve Başbakan bunları yaptı diye laiklik elden gitmiyor.
ğildir.* Sonra Ramazan geliyor. Bir ay boyunca Başbakan seferi olsa
da oruç tuttuğunu basına duyuruyor. Allah kabul etsin, diyenle­
(Yeni Günaydın, 2 Nisan 1994, Cumartesi)
ri kucaklıyor, öpüyor. Ramazan bitiyor. Bayram namazı kılına­
cak. Başbakan büyük camilerden birine gidiyor. Amacı bayram
namazmı cemaatle birlikte eda etmek. Ve ediyor.
Ama nerede?
Camide bayanlar için ayrılan bölümde! Yanında iki erkek ve
bir bayan korumasıyla T.C. Devleti'nin Başbakanı camide cema­
atin önünde -o beğenilmeyen ve aşağılanan kara bıyıklı ve kara
sakallı erkeklerin oluşturduğu cemaat- namaz kılamıyor. Laik
T.C. Devleti'nin laik Başbakanı caminin ve İslamiyet'in gereği
neyse hiç gocunmadan onu yerine getiriyor. Hızlı laikler sus
pus oluyorlar. Bağırlarına taş basıyorlar belki de(!).
Ve Başbakan bunları yaptı diye laiklik elden gitmiyor.

Ders Almasını Bilmeyenler

Derken efendim, Diyanet İşleri Başkanlığı'nm artık gelenek­


İlginçtir, bu yazıda adını vermeden kendisinden söz ettiğim kadın, tiyatro­
yu bıraktı ve (hayret mi) bir süre sonra o beğendiği İslama Belediye Başka- selleşmiş olan ve Hz. Muhammed'in doğum yıldönümleri dola-
m'na "Yalakalık" yapmaya başladı. Sonra da bir Vakıf kurup, İslamcı (!) ol­
du... İyi mi? (y.n).
181
182 Laiklik Aytunç Allindai 183

yısıyla düzenlediği 'Kutlu Doğum' haftası gelip çatıyor. Başba­ Sahi Nedir Şu Laiklik?
kan bu hafta münasebetiyle, düzenlenen törenlere katılıyor.
Kürsüye çıkıyor ve laiklerin yüzlerini kızartacak şu cümleyi Yaklaşık 60 yıldır laiklikle yatıp laiklikle kalkıyoruz. Ama
söylüyor: hiç düşündük mü acaba nedir bu laiklik diye? Eloğlu 'Laik! mi
"Benim sevgili peygamberimle hiçbiri boy ölçüşemez." değil mi, hiç düşündük mü?
Bayan Başbakan'ın bu sözleri ertesi gün gazetelerin birinci Yoksa basmakalıp ve Mustafa Kemal Paşaya endekslenmiş,
sayfalarında ya manşet oluyor ya da ikinci başlık. Laikler sus öğrenmeye değil, ezberlemeye yönelik cümleler yazmakla mı
pus oluyorlar. Bağırlarına basacak taş kalmadığı için bu kez geçirdik şu 60 yılı?
'Ahhh, ahh' diye içlerini geçiriyorlar. Ama ellerinden bir şey gel­ Yoksa kafa çekmeyi, genelev fedailiği yapmayı, TV'de ço­
miyor. cuklarımıza porno dersleri vermeyi, birilerini 'cahil, yobaz, çem­
Ve Başbakan bunları yaptı diye laiklik elden gitmiyor. ber sakallı' diye alaya almayı laiklik sananların ihanetine mi uğ­
Sanki Başbakan'm yaptıkları yetmezmiş gibi Cumhurbaşka­ radı Türkiye?
nı da 'Kutlu Doğum' haftası münasebetiyle gazetecileri toplayıp Yoksa başını örten bir genç kızı okulundan atmayı marifet
bir açıklama yapıyor. Laiklik anlayışının 1930'lardan beri değiş­ sayanları mı laik diye yutturdu birileri Türkiye'ye?
mediğini ve bu anlayışın artık toplumdaki gelişmelere uymadı­ Yoksa Köy Enstitüsü kurmanın laiklik, İmam Hatip Okulu
ğını söylüyor. Keskin laiklerde bir şaşkınlık bir şaşkınlık! Tesel­ açmanm yobazlık olduğunu öne süren 'yeryüzü cahilleri' mi ta­
liyi Demirel'in karakterinde aramayı yeğliyorlar. Nasıl olsa nımladılar şu laikliği?
'Dün dündür bugün de bugün' deyip birkaç gün sonra titreyip Belki de hepsi bir arada yaşandı.
kendine döner diye düşünüp kendilerini avutmayı deniyorlar. Yaşandı ve bugünlere gelindi. Şimdi başta Cumhurbaşkanı
Deniyorlar ama içlerinde de bir kuşku. Süleyman Bey kurt ve Başbakan olmak üzere T.C. Devleti'nin en üst echelon'u mev­
politikacıdır. Ya şu dün dündür'ü artık uygulamazsa? O zaman cut laiklik anlayışından yakınıyorlar.
ne olacak? Belki de bunu düşünmeye zamanları bile kalmadan Bence çok iyi ediyorlar.
Demirel, kökten laiklerin son umudunu da bir kalemde harcamak­ Belki inanmayacaksınız ama en 'gözükara' laik Murat Kara-
tan çekinmiyor. yalçm bile, partisi tarafmdan kendisine verilen seçim hezimetiy-
"Kimse korkmasın, Türkiye Cezayir de olmaz İran da" deyiveri­ le ilgili raporu okuyunca bir daha laiklik konusunda bilir bil­
yor. İşte o anda kökten laikler de 'Şafak' atıyor. mez konuşmalar yapmaması gerektiğini düşünüyor.
Artık Türkiye'yi korkutamayacak olduklarmı en hazin bir Bence Karayalçın da iyi yapıyor.
şekilde anlıyorlar. Ne olup olmadığı bilinmeden son 60 yılın Türkiye'sinin gün­
Ve Cumhurbaşkanı bunları söyledi diye laiklik elden gitmi­ deminin basma oturtulmuş olan laiklik artık sorgulanıyor. Tür­
yor. kiye ilk kez aklını başına toplayıp kendisine dayatılmış olan bir
Ve kökten laikler tüm olup bitenlerden bir türlü ders almı­ sisteme başkalarının gözüyle değil, kendi çıplak gözleriyle bak­
yorlar. Ders almamak hususunda eski CHP'den bile daha ısrar­ mayı denemeye cesaret ediyor. Türkiye laikliği sorguluyor.
lı davranıyorlar. Bu kökten laiklerin zaten son 60 yıldır en 'istik­ Ve bunlar yapılıyor diye laiklik elden gitmiyor.
rarlı' oldukları konu yanlışta ısrar etmekteki istikrarlarıdır. Hadi hayırlısı...
(Yeni Günaydın, 23 Nisan 1994, Cumartesi)

www.çizgiliforum.com
TRİ-LATERAL KOMİSYON VE İSLAM

Son yıllarda Türkiye'nin siyasi literatürüne giren bir kavram


var; think-tank. Türkçesi'yle söylersek, fikir üretim merkezi gibi
bir yakıştırma yapılabilir. Kuşkusuz think-tank'larda sadece fikir
üretilip, bunların jimnastiği yapılmıyor. Doğrudan doğruya
diplomasi üretiliyor ve daha önemlisi, üretilen diplomasiler İc­
ra' amacıyla gündeme sokuluyorlar. Diğer bir deyişle, bizdeki
gibi 'laf olsun' diye değil 'iş yapılsın' diye fikir üretiyorlar bu
think-tanklar.
Türkiye'de diplomasi ve diplomat kavramları iyi bilinir, ama
bunlarla bağlantılı, ancak çok farklı işlevi olan başka bir kav­
ram, diplomasist bilinmez. Bazı şahıslar diplomattırlar ama dip-
lomasist değillerdir. Aralarındaki fark şudur: Diplomat bir dev­
letin dış politikasında kendisine verilen ve kendisinden isteni­
len görev ve işleri harfiyen yerine getirir; diplomasist ise kendi
inisiyatifiyle yeni diplomasi üretmek zorundadır. Devlet, diplo-
masistler tarafından üretilen diplomasileri dikkate alır, bunları
uygulamak ise diplomatlara düşer. Aradaki işlevsel farklılık çok
önemlidir, ama ne yazık ki Türkiye'de pek bilinmez.
Bugünkü yazımda işte böyle bir diplomasisti ve onun kur­
duğu think-tankı tanıtacağım. Söz konusu şahıs Zbigniev Brze-
zinski'dir, onun kurduğu örgüt de Tri-Lateral Komisyonu'dur.

En Üst Örgütlerden Biri

İlkin Tri-Lateral Komisyonu kısaca tanıtayım. Bu örgütü ta­


nımlayabilmek için onun bağlantılı olduğu iki ana örgütü ver­
mek gerekiyor. Tri-Lateral Komisyon, adı Türkiye'de de bilinen
BİLDENBERG GRUBU ile kısaca CFR diye tanınan ABD'li Co-
unsil on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi) tarafından Z.

185
186 Laiklik Aytunç Altındal 187

Brzezinski'ye kurdurulmuştur (1971). ABD'nin yeni İslami siyasetine yön verenlerden biri işte Z. Brze-
Bildenberg, 1954'te Hollanda'daki Osterbeck şehrinde kurul­ zinski'dir. Şimdi bu ünlü güvenlik uzmanmın İslamiyet'e bakı­
muştur. Prens Filip ve bir suikastta öldürülen kraliçenin dayısı şını yansıtan bazı görüşlerini anahatlanyla aktarıyorum.
Lord Mountbotton, bu grubun üyesidirler. Başkanlığını ise gele­ Öncelikle insan hakları ve İslamiyet konusunda Z. Brzezins­
neksel olarak Belçika kralları yürütürler. Bildenberg'in 39 daimi ki şunları söylüyor (National Times, Ocak 1994):
üyesi vardır. Bunlar 13 + 13 + 13'lük komiteler halinde çalış­ Soru: Bireyin özgürlüğü ve insan hakları konusunda coğrafi-kül-
maktadırlar. Bildenberg'in amacı, ABD, Avrupa ve Japonya ara­ türel bir çatışma yok mudur? Bireyin kulluğunu öngören İslamiyet ve
sında 'Dinler birliği' esas alınarak ortak bir dünya yönetimi kur­ 'Tırnakları çivileyin' diyen Konfüçyüs kültürü ve otoriteye bağlılık
maktır. Son Bosna olaylarına Japon gözlemci gönderilmesi CFR fikri -yumuşak otoriteryenlik sistemi- Batı liberalizminin bireyin öz­
+ Bildenberg + Tri-Lateral Komisyon'un aldığı kararla gerçek­ gürlüğü esasına dayalı ahlak anlayışıyla boy ölçüşemez ve uyuşamaz.
leştirilmiştir. Bildenberg'in kendisi açık ve yasaldır, ama tüm fa­ Bu konuda ne diyorsunuz?
aliyetleri gizlidir. Merkezi İtalya'daki Como Gölü'nün yakınla­
Z. B.: İnsan hakları kavramı artık tamamen siyasi terimlerle
rındadır. Como şehri, tarihte Avrupa'daki en gizli fesat örgütü
tanımlanamıyor. Geçmişte dünya büyük ölçüde diktatoryal hü­
Comocine'm bulunduğu şehirdir. 18. yüzyılın bu ünlü gizli örgü­
kümetlerle yönetildiği için insan haklan konusu sadece siyasi
tünün uzantısı sayılan başka gizli örgütleri de 20. yüzyılda yö­
bir platformda ele almıyordu. Artık durum böyle değil. İnsan
netmekte olduğu bilinir. Türkiye'de Bildenberg üyeleri vardır.
haklan konusu kendi içinde bile çok karmaşık bir husustur. İn­
Bildenberg'in Türkiye'deki dostlarının başında Bülent Ecevit
san hakları 'iyi hayat' kavramıyla birlikte ele alınır. Ama 'iyi ha­
gelmektedir, ingiliz araştırmacı Robert Eringer'in belgeleriyle
yat' kavramı sadece siyasi ya da maddi unsurlarla sınırlandırı­
söylersek, Bildenberg, Dr. Joseph Retinger adlı 'çok' şaibeli biri
lamaz.
tarafından kurulmuştur ve doğrudan doğruya CIA'nm babası
sayılan OSS örgütü tarafından yönlendirilmiştir. Tri-Lateral, iş­ Soru: Deng Xiaoping, Amerika ile Çin arasında insan hakları ko­
te bu örgütle birlikte çalışan bir uluslararası diplomasi üretim nusunda soğuk savaş var, derken, Malezya Başbakanı Muhammed
merkezidir. Ve tartışmasız en önemli think-tanktır. Z. Brzezins- Mahathir de Batıyı suçlayarak, Batı'nın 'insan hakları emperyalizmi'
ki tarafmdan kurulan bu think-tank, özellikle ABD Başkanı uyguladığını söylüyor.
Jimmy Carter döneminde çok etkili olmuştu. Daha sonraki baş­ Z. B.: Batı'da biz artık insan haklan kavramını gerçekten de
kanlara da danışmanlık yapan Tri-Lateralciler, özellikle güven­ ne olduğunu çözümleyebilme çabalarına girdik. İnsan hakları
lik ve istihbarat konusunda CFR ve Bildenberg'le birlikte dün­ kavramı, çok kompleks bir kavram, bunun kapsamını belirleye­
yadaki en etkili kurumlardan biridirler. nin ne olduğu belli değil. İnsan hakları kavramının yeni boyut­
ları var ve yenileri de ortaya çıkıyor.
Soru: Batı'nın materyalist ve rölativist dünya görüşü ile İslamiyet
Brzezinski ve İslam arasında doğacak bir uygarlık çatışmasına doğru mu gidiyoruz?
İslamiyet, son yıllarda özellikle ABD'nin gündeminde en üst Z. B.: Bu konuda çok dikkatli olmak zorundayız. İslamiyet'i
sıralara yerleştirilmiş durumdadır. ABD'de hızla yükselen İsla­ otomatikman düşmanımız olarak ilan edemeyiz. İslamiyet'i
miyet ve Ortadoğu'daki Filistin-İsrail çatışması, ABD dış siyase­ otomatikman insan haklarına karşı bir sistem olarak göstereme­
tinde İslamiyet'in yeni bir yer ve rol üstlenmesine yol açmıştır. yiz. Siyasi tanımıyla insan haklan kavramını İslamiyet'le karşı
karşıya getiremeyiz. İslamiyet, insanı sadece siyasal ya da eko-

www.çizgiliforum.com
188 Laiklik

İNSAN HAKLARI TARİKATI MI?


nomik bir özne olarak değil, tüm insanlık içinde 'Beşeri varlık'
olarak ele alır. Bu nedenle kendi siyasal insan hakları tanımımı­
zı zorla İslamiyet'e adapte ettirmeye çalışmamız hatalı olur. Ka­
nımca Batı'daki laiklik, insan haklarının en iyi taşıyıcısı (stan­
dardı) değildir. Bu akım, Hedonizm'i (hazcılık, keyifçilik) kö­
rüklüyor ve özünde de kendini onaylatma vardır. Kanımca Yarın Türkiye'de belediye seçimleri yapılacak. Dileyen dile­
Konfüçyüs olsun, İslam olsun, Hıristiyan uygarlığıyla çatışma­ diği adaya ve partiye oy verecek. Birileri seçilecekler, birileri
ya girecek durumda değillerdir. Unutmayın, Batı'da denetim­ umutlarını yitirerek çekilecekler. Bunlar belli olduğu için, bu­
den çıkmış bir laiklik var. Bu da kendi içinde kültürel kendini gün sizlere 'seçimsiz' bir yazı yazmayı düşündüm. Şöyle ağız ta­
yıkıcılığı taşıyor.
dıyla, konuşmaktan ve yazmaktan sıkıntı duymadığım bir ko­
Tri-Lateral Komisyon'un kurucusu Z. Brzezinski'nin İslami­ nuda kalem oynatayım istedim. Ola ki seçim teranesinden başı­
yet'le ilgili görüşlerini sütunum elverdiğince özetleyerek aktar­
nız şişmiştir!
dım. ABD dış politikasında diplomasiyi bürokratik anlamıyla
Konumuz Din ve Devlet İlişkileri ile İnsan Hakları kavramı
uygulayan değil, bizzat diplomasi üreten bir güvenlik danışma­
olsun. Haydi başlayalım.
nının islamiyet'e bakış açısı umarım Türkiye'de tek taraflı laik­
lik şampiyonluğu taslayanlara ve İslamiyet'i siyasi insan hakla­
rı çerçevesinde değerlendirmekten öteye geçemeyenlere uyarı Tanrısız Dincilik
olur.
Hiç duyduğunuzu sanmıyorum, ama 'Tanrısız Dindarlık/Tan­
Not: Sevgili dost, gençlik arkadaşım Bilge Olgaç'ın vefatını
rısız Dincilik' diye de bir akım vardır. Bu akımda yer alan birçok
üzülerek öğrendim. Her zaman dürüst, her zaman düşünceli
'Tarikat' kendini yeni bir din olarak sunar. Öyleyse bu nasıl din­
Bilge, ne yazık ki bu toplumdaki kadirbilmezlik nedeniyle hak
darlık dediğinizi duyar gibiyim. Ya da tanrısı olmayan din olur
ettiği yerde değildi. Bilge kardeşime bu son yolculuğunda Allah
mu, diye düşünmüş olabilirsiniz.
rahmet eylesin diyorum...
Ama vardır.
{Yeni Günaydın, 5 Mart 1994, Cumartesi) Tanrısız dindarlıkta yer almayan Tanrı, diğer tek-tanrılı din­
lerin işaret ettikleri Tanrı'dır. Örneğin Yahudiliğin, Hıristiyanlı­
ğın ve İslamiyet'in esasını teşkil eden ve tüm güzellikleri ve
özellikleri bu dinler tarafından tekil ya da topluca belirlenmiş
olan Tanrı, bu dinlerde, o tanımlarıyla yer almaz. Kendini yeni
bir din olarak görmüş ve tanımlamış olan söz konusu Tarikat,
Tek-Tanrısı'nı, var olan tüm tek ve çok-tanrılı dinlerden yola çı­
karak ilahileştirrniştir. Dolayısıyla söz konusu tarikatın Tanrısı,
işlevleri ve özellileri itibariyle belki biraz Yahudice, biraz Hıris­
tiyan'ca ya da tam Müslüman'cadır. Hepsinden birer parça ya
da veçhe taşıyan bu tarikat Tannsı'nm, yerleşik ve örgütlü din­
lerin Tek-Tanrısı ile hiçbir özdeşliği bulunmaz. Bulunmadığı

189
190 Laiklik Aytunç Alhndal 191

için de tek-tanrılı dinler tarafından bu tip tarikatlar tanrısız din­ Rölativist din anlayışına göre hükümler ve kurumlar, Peren-
darlık olarak adlandırılır ve sınıflandırılırlar. Tanrısız Dindarlığa nial'deki gibi mutlak süreklilik göstermezler, çağa ve topluma
günümüzde en bağlı olan ve adları duyulmuş olan tarikat din­ göre görecelik taşırlar. Dolayısıyla iman (Grekçesi Pistis) konu­
leri, Yehova Şahitliği ve Bahailik'tir. sunda kararı birey verir. Bu nedenle rölativistler, bireycilik (In­
Kendilerini yeni bir dinin öncüleri ya da temsilcileri olarak dividualism) ve Liberalizmle yakın ilişkiler içindedirler.
değerlendiren bu tip tarikat dinlerinin mensupları, gerçekte Pe- Rölativist düşünce ve inanç sistemi şu çok bilinen Hüma­
rennial Felsefe denilen bir akımın temsilcileri olduklarını algıla­ nizm akımıyla da yakındır ve ortak benzerlikleri gösterir. Ama
yamazlar. Felsefenin bu dalında PlatonTa, Aristoteles'in ve ko­ rölativist düşüncenin 20. yüzyıla yaptığı en önemli katkı insan
yu Katolik ve sofu dindar olan Aquinolı Thomas'ın düşüncele­ hakları kavramıdır.
rinin çeşitli veçheleriyle kendilerine sunulmuş olduğunu anla­ Özellikle 1. Dünya Savaşı'ndan sonra ilkin yavaş, sonra hız­
yamazlar. Okumaya ahştınldıkları ve kutsal sandıkları kitapla­ lanan bir ivmeyle Avrupalı entelektüeller ve bilim adamları ara­
rın gerçekte, geçmiş Pagan filozoflarından ve tek-tanrılı dinlerin sında taraftarlar bulan Rölativist Din Anlayışı, Batı toplumbilim­
kurucularının eserlerinden alınmış ve sentetik tarzda bir araya den ve hukuktan geçerek günümüzde çok tartışılan insan hak­
getirilmiş süreklilik ifade eden deyişler olduklarını bilmezler. ları kavramını dünyanın gündemine sokmuştur.
Süreklilik ifade eden kavram ve kurumlarla ilgili, bunlar kullanı­ Rölativist Din Anlayışı, laiklikten (Türkiye'deki değil, Fran-
larak yapılan bir felsefe dalı olan Perennial Felsefe'de örneğin ai­ sa'daki) ve Sekülarizm'den (İngiltere ve ABD'deki) etkilenmiş bir
le kavramı ve bununla özdeşleştirilmiş olan Kilise (siz tarikat akımdır. Dinsel izdüşümleri Protestanlık'tadır. Örneğin Napol-
diye okuyun) kurumu, insanın asli/özsel süreklilikleri olarak yon'un Almanya'yı Sekülerleştirmek için hazırladığı program,
kabul edilirler. daha sonra bu ülkede Katolik Kilisesi'ne karşı yapılan mücadele­
de bireycilik ve Rölativizm'in esinlendiği kaynak olmuştur. Özel­
likle Katolik Kilisesi'ne karşı, bireyin haklarını savunabilmek ve
Rölativist Dünya Görüşü Protestanlaşabilmek hakkını elde edebilmek uğruna rölativistler,
Kıta Avrupa' sında insan hakları kavramını yarattılar.
Herkesin aynı dinden ve imandan olması gerekmiyor kuş­
2. Dünya Savaşı'ndan sonra birçok tanınmış aydının ve bilim
kusuz. Kimileri de laik, ateist, Seküler, modernist, deist, agnos­
adamının katılmasıyla insan haklan hareketi, çeşitli ülkelerde
tik, konfessiyonlos (itikatsız, Kilise'den ayrılmış kişi) ve rölati­
örgütlenmeye başladı. Ne var ki her ülkede insan haklarını oluş­
vist'tirler.
turan standartlar diğerlerinden farklı oluyordu. Bu zorlukların
Sözü bu sonuncusuna getirmek için kısa kestim. Daha en az üstesinden gelmek ve örneğin Katolik dininin katı kurallarını
bir düzine yol vardır Din-Devlet ve Birey ilişkilerinde. Ama kırabilmek için, insan hakları savunucuları tüm dikkatlerini 'Ba­
hepsini tek tek tanımlayarak başınızı ağrıtmayayım. tılı' olmayan ülkelere çevirdiler. Ve işte bu ülkelerde süregelen
Din konusunda rölativist olmak demek, içine doğulmuş ve siyasal rejimler gerçekte insan haklan savunucularının kendi iç­
değerlerine göre yetiştirilmiş olan dinin kural, hüküm ve uygu­ lerinde bütünleşebilmelerini sağladı. Diğer bir anlatımla her ül­
lamalarının kendi dönemine ait olduğunu düşünerek, aktüel za­ kedeki insan hakları derneği, kendi koyduğu özel standartlara
manda bunların geçerliliğinin kişiye/bireye göre göreceli (röla- uygun oluşturulmuş insan haklarını, ele aldığı ülkede araştır­
tiv) olduğunu öne sürmek ve bu rölativite çerçevesinde tırnak maya başladı. Bu durumda da ortaya Eurocentrizm denilen Av­
içinde 'Hıristiyan' ya da tırnak içinde 'Müslüman' olmaktır. rupa merkeziyetçi insan hakları kavramı çıktı.

www.çizgiliforum.com
192
Laiklik

LAİK MİSİNİZ? O DA NE?..


Günümüzde, örneğin bir Müslüman ülkede, Hıristiyanlıktan
yola çıkarak hazırlanmış ve gerçekte relativist olması gerekir­
ken, mutlak hale getirilmiş insan hakları aranıyor. İşte bu çarpık­
lık nedeniyledir ki, birçok ülkede başta Çin Halk Cumhuriyeti,
Batı'nm insan hakları kavramını kabul edemeyeceklerini öne
sürmeyi nihayet akıl edebildiler. Neredeyse artık din dışı bir ta­ NEW YORK- Burada New York'ta çok soğuk bir kış yaşanı­
rikata dönüşmüş olan Avrupalı insan hakları dernekleri şimdi­ yor. Karlı ve buzlu caddelerde, ancak İstanbul'da görülebilecek
lerde 'Laik' düzenlerin laik tekkeleri ve zaviyeleri olmuş durum­ trafik kargaşalarına tanık oluyor insan. Arabalar birbirlerinin
dalar. İnsan haklarının rölativist karakteri yitirilmiş ve Batılı yolunu kesiyorlar ve taksiler tıpkı İstanbul'daki gibi, kar ve so­
devletlerin ideolojik-ekonomik çıkarları, insan haklarını belirler ğuğu bahane ederek yolcu almadan geçip gidiyorlar. Yollar tak­
olmuştur. si avlamaya çalışan insanlarla dolu. İçimde şöyle derin bir 'Ohh
Batılı olmayan toplumlara bazen bir numara büyük, bazen be, dünya varmış,' diyorum. Taksi şoförlerinin çoğu ya Pakis­
bir numara küçük gelmeye başlayan Batılı insan hakları kavra­ tanlı, ya Arap, ya da Hintli... Kargaşasız olamayan insanlar!
mının artık yeniden tanımlanması gerekmektedir. Geçtiğimiz hafta bazı ilginç görüşmelere katıldım. Ameri­
ka'da kendi alanlarında söz sahibi bazı şahıslarla derinlemesine
(Yeni Günaydın, 26 Mart 1994, Cumartesi)
görüş alışverişlerinde bulundum. Bunlardan ikisini aktarmak
istiyorum.
İlk görüşmemi Luce Vakfı nın en üst yöneticilerinden Henry
Hank Luce ile yaptım. Son derece mütevazı bir New York apart­
manında yaşıyor Luce ailesi. Eşi Leila Hadley LuceTa birlikte
kapıda karşıladı beni Bay Luce. İleri yaşına rağmen son derece
canlı bir kadın Bayan Hadley. Uzun dünya gezileri yapmış. Ki­
taplar ve makaleler yazmış. Halen de en çok ilgilendiği konu
Budizm.
Luce ailesiyle sohbete başlıyoruz. Konu benim, Türkiye'de
Üç İsa adıyla yayınlanmış olan kitabım ve bu kitaptaki İsa tipo-
lojisi. Kitabın geçen yıl İngiltere'de çıkan özgün baskısını oku­
duğunu ve çok ilginç bulduğunu söylüyor Bayan Hadley. Dola­
yısıyla konu gelip ' Sekülerleşme' kavramına dayanıyor.
"İyi ama," diyor Bayan Luce, "Siz Müslümansınız, nasıl oldu da
Hıristiyanlıkla ilgili böyle bir tez geliştirebildiniz? Çok şaşırdım."
Sırf konuyu derinleştirebilmek için, "Ama ben laik bir Müslü­
man'ım," diyorum. Çok şaşırıyor. Karı-koca birbirlerine bakı­
yorlar. Ben de zaten onların şaşırmalarım bekliyorum.
"Laik mi? O da ne?"

193
194 Laiklik Aytunç Altındal 195

Laikliği bırakın, bir insanın kendisini 'Laik'im' diye tanımla­ fen," diyor Dr. Bredemas. Ve ekliyor: "Şubatın ilk haftasında İstan­
masını bile yadırgıyorlar. Bu kez Fransızca olan laik kelimesini bul'a geleceğim. Orada görüşeceğiz."
değiştirip biraz daha anlaşılır olabilmek amacıyla, "Yani Sektiler Dr. Bredemas, şubatın ilk haftasına Fener Patrikhanesi'nin
bir insanım," diyorum. Biraz aydınlatıcı oluyor bu açıklamam. konuğu olarak İstanbul'a gelecek. İstanbul'da çok önemli bir
"Yani Mtislümansınız, ama Sektiler görüşleriniz var. Öyle değil toplantı yapılacak. İngiltere'den Coventry Piskoposu da bu top­
mi?" diye soruyor Bayan Luce. lantıya katılacak. Ev sahipliğini Patrikhane adına Patrik Barthe-
"Onun gibi bir şey!" diyorum. Ve bu noktadan yola çıkarak lomeos yapacak. Umarım Türk basını bu önemli ve tarihi top­
iki buçuk saate yakın bir süre Hıristiyanlık, sekülerleşme ve Or­ lantıyı atlamaz ve gereken ilgiyi gösterir.
tadoğu konusunda güzel bir sohbeti sürdürüyoruz.
Görüşme bittiğinde, "Sizi arayacağım ve birisiyle tanıştıraca­
ğım," diyor. Gerçekten de bir saat kadar sonra arıyor Bayan Lu­ Niçin Yazdım?
ce. "Time dergisinden editör Van Morroıv'u aradım. Sizinle temas ku­
racak," diyor. Bu olgun ve bilgili insanın gösterdiği sıcak ilgiye Bu iki görüşmeyi niçin yazdım? İki nedeni var. Birincisi, Tür­
şaşmamak elde değil! kiye'de ne olduğunu kendimizin bile doğru dürüst bilmediğimiz
Sahi söylemeyi unuttum. Luce ailesi Time dergisinin kurucu­ bir laiklik kavramını tartışıp duruyoruz. Bir bakıma Türkiye'de
su ve sahipleri. Aynı zamanda aile vakfının da yöneticileri. Ba­ iç siyaseti bir kavramın kapsamına hapsetmiş durumdayız. Yurt­
yan Hadley, telefonu kapatmadan önce Türkiye'ye sevgi ve se­ dışında hiç kimse laik sözcüğünü bilmiyor. Fransa ve Belçika'yla,
lamlarımı iletin, diyor. Fransızca düşünmeye alıştırılmış Arap ülkelerinin, örneğin Ce­
zayir, Libya, Tunus dışmda Alman ve Anglosakson âleminde bu
kavram ne konuşuluyor, ne de tartışılıyor. Bu kavramı biz tartı­
Hanvard Club'da şıyoruz, ama biz de hangi anlamda kullanılacağına bir türlü ka­
rar verebilmiş değiliz. Bunu mutlaka çözümlemeliyiz.
Luce ailesiyle yaptığım görüşmenin ertesi günü Hanvard
İkincisi ise, Sekülerleşme olgusuyla ilgili. Din ve devlet iliş­
Üniversitesi mezunlarının üye oldukları kulüpte, John Brede-
kilerinde anahtar kavram laiklik değil, Sekülerleşmedir. İkisi
mas'la buluşuyorum. Birlikte kahvaltı ediyoruz. Tanıyanlar bi­
arasındaki farkı çok iyi anlamak gerekir. Bu iki kavramı bir ve
lirler, Dr. Bredemas, gerek Amerikan Kongresi'nde, gerekse
aynı sanmak büyük hatadır. Ama ne yazık ki Türkiye'de bu
uluslararası diplomaside çok etkili bir Kongre üyesidir. Özellik­
kavram kargaşası yaşanıyor. Bu konuyu da bir çözüme bağla-
le Kıbrıs konusunda Türkiye'yi çok terletmişti. Sabah çayımızı
malıyız. Eğer bunu başarabilirsek, son 60 yıldır tartışılan laikleş­
içerken şaşırtıcı bir şey söylüyor Dr. Bredemas:
menin Türkiye'ye özellikle Ortadoğu'da, Balkanlar'da ve Türki
"Bay Altındal, unutmayın ki Amerikan toplumu çok dindardır. Cumhuriyetler'de ne kadar önemli bir stratejik sıçrama yaptıra­
Hiç göstermezler ama özellikle kırsal alanda din çok önemli bir faktör­ cağını hep birlikte göreceğiz. Bilgili ve cesaretli olabilirsek, se­
dür. Onun için Sekülerleşmeden söz ederken dikkatli olun. Sizi kolay­ külerleşme olgusunu dünyaya tanıtabilmekte öncülük yapabili­
lıkla Ateist zannedebilirler." riz. Bu bir hayal değil, gerçeğin ta kendisidir.
"Zaten sorun da burada," diyorum. "Ateizmle, Sekülerleşmenin
•ve laikliğin arasındaki farklar ne yazık ki bilinmiyor." {Yeni Günaydın, 13 Ocak 1994, Perşembe)
"Haklısınız," diyor. Çok yararlı bir görüş alışverişinde bulu­
nuyoruz. Ayrılırken, "Sayın Bülent Ecevit'e sevgilerimi iletin lüt-

www.çizgiliforum.com
İSRAİL'DE DİNSEL GERİCİLİK

Geçen hafta yayınlanan 'İsrail Laik mi?' başlıklı yazımla ilgili


iki mektup aldım, izmir'den arayan ve Refah Partili olduğunu
söyleyen bir okur da, ilginçtir, Siyonizm'e karşı olan Yahudile­
rin varlığını Müslüman kesime duyurmanın iyi olmadığını söy­
ledi. Bu okuruma göre, anlaşılan anti-Siyonist Yahudiler'den ve
onların düşüncelerinden ve eylemlerinden söz etmek 'caiz' de­
ğildi.
Mektup yollayan okurlar ise daha çok İsrail'in özellikle enf­
lasyonu yenerken gösterdiği başarının altını çizdikten sonra, İs­
rail'de bazı fanatik Yahudilerin bulunduğunu kabul ettiklerini
ama bunun Türkiye'de yaygın olarak duyurulmasından hoşlan­
madıklarını ifade ediyorlardı. Belli ki bir ve aynı çevre tarafın­
dan yönlendirilen bir karşı çıkma eylemi bu mektuplar.
Bugüne kadar yazılarımı, görüşlerimi ve fikirlerimi hiçbir ki­
şi, kurum ya da siyasi partiden 'icazet' alarak yazmadım. Bun­
dan sonra da öyle olacak. Doğru bildiğim ne varsa onu yazaca­
ğım. İsrail'de dinsel gericilik vardır. Bu olgu Türkiye'de pek bi­
linmez. Türkiye'de dinsel gericilik, köktendincilik, radikalizm
hep İslamiyet'e atıflarla işlenmektedir. Hıristiyanlık'taki, Yahu-
dilik'teki dinsel gericilik hiçbir zaman Türkiye'nin çok-satan ba­
sınına girmemekte, bu çok-satan basının denetimindeki TV ka­
nallarında işlenememektedir. Oysa, eğer adı 'yobazlık' olacaksa,
bunun kaynağı mutlaka İslamiyet değildir. Yahudilik'teki 'yo­
bazlık' öyle böyle değildir. Kuşkusuz burada sözünü ettiğim yo­
bazlık Türkiye'de belirli basın kalamşörleri tarafmdan, ne olup
olmadığı tam bilinmeden yüzeysel anlamıyla kullanılan yobaz­
lıktır. Her sakallıyı 'yobaz' sanan zihniyettir. Hatta 'domuz eti' ye­
meyen bir insanı 'yobaz' sanan sahte laiklerin yaygınlaştırmaya
çalıştıkları çarpık anlayıştır.

197
198 Laiklik Aytunç Altındal 199

İşte bu saydığım nedenlerle bugünkü yazımı kasten bir kez Karta, Anti-Devletçidir
daha Yahudilik ve İsrail'deki dinsel gericiliğe ayırmayı uygun
gördüm. Buyurun 'Yobazlık' örnekleri... Karta'nm da aralarında bulunduğu geniş Haredim hareketi­
nin sürekli eleştirilerine hedef olan en üst kurum İsrail'deki
Devlet'tir. Haredim ve Karta yoğun bir anti-devletçilik propa­
Vergi Şeriata Aykırıdır gandasını yönetirler.
Neden?
Günümüzde İsrail'de bulunan ve değişik ülkelerden gelerek Karta ve Haredim hareketinin İsrail'deki Siyonist Devlet'i
buraya yerleşmiş olan Yahudiler çeşitli cemaatler halinde birbir­ 'yıkmak' (bu deyim Haredim'e aittir) arzusunun temelinde, bu
leriyle kesin çizgilerle ayrılmış olarak yaşamaktadırlar. Bunlar­ devletin 'Sektiler/Dünyevi' oluşu yatmaktadır. Diğer bir deyişle
dan biri de Netorei Karta adlı cemaattir. Bu cemaatin üyeleri Ka- İsrail'deki 'Laik devlet' Karta ve Haredim'e göre Yahudiliği bin­
noi adıyla anılan 'Aşırı Dincilerden oluşmaktadır. Cemaatin adı lerce yıllık yolundan saptırmaya,yönelik, Hıristiyanca, Hellence
İbranice değil, Aramice'dir ve Şehrin Muhafızları anlamma gel­ ve Avrupai bir sapmadır. Bu nedenle lanetlenmelidir. Karta bu
mektedir. nedenle gençlerine askerlik görevini de yerine getirtmemektedir.
Netorei Karta, 1920'lerden bu yana İsrail ve Kudüs'te yerleş­ Karta'nm yakın ilişki içinde olduğu bir Arap da Yaser Ara­
miş olan bir cemaattir. Kartacılarm baş düşmanı belki garipse­ fat'tır (Bkz. NOT). Arafat'ı doğal müttefik kabul eden bu sofu ve
yeceksiniz ama Siyonizm ve 'Laik/Sektiler' siyasi partilerdir. Bu yobazd) Yahudiler, bu dostluklarını hemen her fırsatta sergile­
cemaat Siyonizm'i, Yahudi dini için büyük bir tehlike ve bela mişler ve Kudüs'ü 'Laik' girişimleriyle dinsel kirliliğe (hep çev­
olarak görmekte ve İsrail'de çok yoğun anti-Siyonist propagan­ re kirlenmesi olacak değil ya) uğratan Siyonistlere karşı Filistin­
da yapmaktadır. Netorei Karta hareketi ve onun yönlendiricisi lilerle birlikte mücadele etmek istediklerini açıklamışlardır. Ör­
olan hahamlar, kendilerini Filistinli olarak görmekte ve her fır­ neğin 1974'te İsrail'de ilk kadın-erkek karışık yüzme havuzu
satta Müslüman ve Hıristiyan Filistinlilerle birlikte gösteriler açılınca, Karta büyük bir karşı gösteri düzenleyerek havuzu bir
düzenlemektedirler. Bu amaçla yola çıkan Kartacılar, 1990 yılın­ süre kapattırmıştı.
da baş hahamları Moshe Hirsch imzasıyla Birleşmiş Milletler'e
bir mektup yollayarak Irak diktatörü Saddam Hüseyin'i sonuna
kadar desteklediklerini bildirmişlerdi. Bu ilginç mektubu Arap­
Karta ve Suudiler
ça 'İnşallah' sözcüğüyle noktalayan Haham Hirsch, Saddam'ın
İsrail'deki 'Tağuti-Haram' Siyonist sistemi yıkmakta inançlı ve Karta hareketinin bir diğer müttefiki de Suudi Ailesi ve Veh-
sofu Yahudilere yardımcı olacağını öne sürmüştü. habi hanedanının yönetimindeki dinsel kurumlardır. Karta, Si­
Karta, 'Yedi Kişilik Üst Konsey' diye Türkçeleştirilebilecek bir yonist devletin düzenlediği her türlü demokratik adı verilen 'se-
meclis tarafından yönetilmektedir. Siyonizm'e karşı direnen di­ çim'e karşı olduğu için, bunu uygulamayan Suudları öve öve bi-
ğer dinci Yahudi cemaatleri gibi -İbranice, Haredimler- Karta da tirememektedir.
İsrail'in Siyonist İşçi Partisi'ne şiddetle karşıdır. Bu gerekçeyle Karta'nm din açısından sapma olarak gördüğü bazı başka
de İsrail'de Siyonist bürokrasi tarafından konulmuş olan vergi­ hususları da kısaca sıralayalım. Karta arkeolojik araştırmalar
leri protesto ederek ödememektedirler. Buna karşılık devletten yapılmasına ve iskelet çıkartılmasına karşıdır. Aynı gerekçeyle
teşvik, kredi, yardım vb. de almazlar. Ama 'En' büyük düşman otopsi yapılmasına karşıdır. Karta, ABD'de her yıl New York'ta
Siyonist devlettir. (Mayıs ayında) kutlanan 'Selam İsrail' törenlerine karşı, 5. ve 7.

www.çizgiliforum.com
200 Laiklik

TÜRKLER VE ORTODOKSLAR
caddelerde karşı gösteriler düzenleyerek 'Kahrolsun Siyonizm'
diye taşkınlıklar yapmaktadır. Karta, düğün, ölüm vb. törenle­
rin videoya çekilmesine de karşıdır.
Uzun lafın kısası, eğer bir 'yobazlık'tan söz edilecekse önce
bunun ne olduğunu, kaynaklarını ve tarihsel-kültürel gelişimi­
ni çok iyi bilmek gerekir. Her sakallı Müslüman'a ya da başı ör­ Gelen telefonlara ve gösterilen ilgiye bakılırsa, Türkiye'de
tülü kadına, yobaz, gerici vs. diye saldırmak iş değildir. Laiklik Hıristiyan alemiyle bağlantılı haber, yorum ve makalelere yöne­
hiç değildir. lik bir ilgi başlamış durumda. Ben de konuşmacı olarak katıldı­
ğım çeşitli konferanslarda -örneğin geçen hafta Ensar Vakfı'nda
ve Trabzon'da Kültür Evi'nde- bu izlenimi edindim. Rusya'da-
Ve Bir Panel ki son seçimlerde Vladimir Jirinovski'nin kazandığı göreceli ba­
şarı da Ortodoks âlemine yönelik ilgiyi artırdı. Bu nedenle bu
9 Mayıs 1994'te Karadeniz Teknik Üniversitesi Rektörlüğü konu üzerinde durmakta yarar görüyorum.
tarafından düzenlenen bir panele konuk oldum. Birkaç ay önce Bugünkü yazımda Ortodoks alemiyle Türkler arasındaki
gittiğim Trabzon'u baharda bir kez daha ziyaret etmek hoştu. ilişkiler üzerinde duracağım. Ancak çok bilinen veçhelerden de­
'Kültürel ve Dini Farklılıkların Işığında Avrupa ve Türkiye İlişkileri' ğil, az bilinen, fakat Ortodoks âleminde derin izler bırakmış
başlıklı panelde açılış konuşmasmı KTÜ Rektörü Prof. Dr. Ay­ olaylardan söz edeceğim. İlkin bir deyimi okuyuculara tanıt­
dın Dumanoğlu yaptı. Türkiye'nin mevcut ve gelecekteki sıkın­ mak istiyorum. İlahiyatta kullanılan bu deyim, resmi raporlar­
tılarına değinen Jtektör Dumanoğlu, Türkiye'de bu sıkıntıların da geçer, ama gündelik hayatta bilinmez. Bu deyim, Bizantine
üstesinden gelebilecek kadroların bulunduğunu belirtti. Paneli Commonwealth''dir.
Prof. Dr. Hasan Özyurt yönetti. Prof. Dr. Rıdvan Karluk, Prof
Deyimin açıklaması şöyle yapılabilir:
Dr. Yaşar Nuri Öztürk ve ben konuşmacıydık. İlgi çoktu. Panel
Bizantine Commonwealth, tarihçi ve ilahiyatçı Dimitri Obo-
güzeldi. Daha sonra Kuzey TV'de iki saatlik bir canlı yayma ko­
lensky tarafından 1980'li yıllarda ortaya atılmış bir kavramdır.
nuk oldum. Edip Sevinç tarafından sunulan yayında gerçekten
Obolensky, bu deyimi Bizans-Slav kökenli cemaatlerin ya da
de çok ilginç sorular soruldu, elimden geldiğince yanıtladım.
uluslarm 6. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar süren yaklaşık bin yıl­
Umarım beğenilmiştir.
lık dönemlerinde kurdukları 'dinsel' birliği simgelemek ama­
(Yeni Günaydın, 14 Mayıs 1994, Cumartesi) cıyla kullanmış ve bu deyim şimdilerde ilahiyatçılar tarafından
kabul görerek, bilimsel metinlere girmiştir. Günümüzde Rus­
NOT: Nitekim Kartacılar, Özerk Filistin'i ziyaret eden Y. ya'nın Yeltsin'in başkanlığında gerçekleştirdiği Birleşik Devlet­
Arafat'ı bölgeye giderek kutlayan tek Yahudi Cemaati oldular. ler Topluluğu fikri, işte tarihte ilk kez bu Bizantine Commonwe­
Temmuz ayı süresince düzenlenen törenlere konuk olarak katıl­ alth anlayışından kaynaklanmıştır. 19. yüzyılda İngiltere Krallı-
maktan çekinmediler. ğı'nın kurduğu 'Commonwealth' (uluslar topluluğu) fikri de bu
kaynaktan gelmekteydi. Kısacası, Bizans'a bağlı yarı bağımsız
Ortodoks uluslarm bir topluluğu olarak açıklanabilir. Bu ulus­
lar başta Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar, Moldovahlar vd. irili

201
Aytunç Altındal 203
202 Laiklik

yüz yıl sonra doğan Sırbistanlı Aziz Sava (1175-1236) olmuşlar­


ufaklı Ortodoks halklarından oluşmaktaydı. Bunlarm sanatta, dır. Sava, halen de Sırbistan Ortodoks Kilisesi'nin en önemli
kültürde, felsefede ve en önemlisi dinde önder kabul ettikleri şahsiyeti statüsündedir. Bizantine Devletler Topluluğu olayın­
devlet Bizans'tı. Ancak her birim kendisini yönetmekte -özel­ da en merkezi aziz, işte bu Sava'dır. Sava ile birlikte Doğu Av­
likle de Kiev Prensi'nin 989 yılında Ortodoksluğu kabul etme­ rupa'daki Hıristiyanlık 'Mythopoeic' denilen bir boyut kazan­
siyle birlikte- yarı bağımsız din cemaati statüsündeydi. Bunda mıştır. Buna göre halk söylencesinde yer alan bazı deyişler, ef­
da en önemli rolü, İncil'in Latince ya da Yunanca değil, Aziz saneler, sözler şiirsel bir anlatıma kavuşturularak 'Dm'in içine
Kril ve kardeşi Methoduis tarafından geliştirilen ve Slavların sokulmuşlardır. Popüler kültüre ait olan kavram ve deyişler
özel alfabesi haline getirilen Kril Alfabesi'yle ve Slav dillerine halen de 'dinsel ve kutsalmış' gibi Slav kiliselerinde kullanılmak­
uygun olarak çevrilip yaygınlaştırılması rol oynamıştı. Diğer tadırlar.
bir deyişle, Slavlar, başta da Bulgarlar Hıristiyanlığı ve Orto­ Ortodoks Hıristiyanlığı, Jüstinyen'den sonra en güçlü döne­
doksluğu, İncil'i Yunanca veya Latince okuyarak değil, Kril Al­ mini 11. yüzyılda yaşamıştır. Bu yüzyılda, 1018 yılında İmpara­
fabesi'yle yazılmış olarak ve Bulgarca'dan okuyarak öğrenmiş­ tor 2. Basil, Bulgar rakibim yenerek, tüm Yunan, Slav ve Balkan
lerdi. Yarımadası'nı egemenliği altına alarak güçlü bir Ortodoks dev­
Bu yeni öğrenim tarzı, Hıristiyanlık âleminde bazı yeni deyiş letini kurmuştur. Daha sonra İslam ordularının istilasıyla zayıf­
ve kavramların da 'kutsiyet' kazanmasına yol açmıştı. Örneğin layan Ortodoks âlemi kendisini Hıristiyanlığın tek 'doğru' yo­
azizlere ve ikonalara bağlılık Slav toplulukları arasında mutlak- rumlayıcısı olduğunu öne sürerek, Katolik alemiyle de sürekli
laştırılmıştı. Bu nedenle Bizans'ta başlayan tartışmalar zamanla çatışmıştır. Ortodokslara karşı ilk büyük savaşı yapan Türk bo­
silahlı çatışmalara yol açmıştı. İkonalara karşı olanlarla, onlar­ yu Kıpçaklardır. Rusların Polovtsi, Bizanslıların Cuman dedikle­
dan medet umanlar birbirlerini hunharca katletmişlerdi. Sonuç­ ri Kıpçaklar, Ortodoks âlemine ilk Türk yenilgisini tattırmışlar-
ta Ruslar ve Slavlar, azizlerine ve ikonalarına bağlı kalmakta di­ dır. Daha sonra ünlü Altın Ordu Devleti'yle bütünleşen Kapçak­
renmişler ve günümüze kadar böyle gelmişlerdir. Buna karşılık ların Orta Asya steplerinden başlattıkları akınlara paralel olarak
Katolik âlemi, birkaç, çok ünlü aziz dışında hiçbir Rus-Slav azi­ Macarlar da 9. yüzyılda Macaristan'ı (Hungary) işgal ederek, Bi­
zini resmen tescil etmemiş ve Azizler Kitabı'na (Vatikan tarafın­ zans (İstanbul) ile Ortodoks âleminin bağlarını kesmişlerdir.
dan kabul edilmiş Azizler Kitabı) almamıştır. Katolik âlemi ve Kıpçaklar, bugünkü Ukrayna'da egemenlik kurmuşlar ve diğer
Vatikan için resmen tescil edilmiş 10 bin 132 aziz vardır. Ancak Orta Asya boylarından Peçeneklerin ve Gökoğuzlar'm Tuna
bu sayı mutlak değildir. Halen Papa 2. Jean Paul'ün aziz yap­ boylarına yerleşmelerinde rol almışlardır. Kıpçaklar 14. yüzyıl­
mak için sıraya koyduğu iki bin kişi vardır. Bunlar sıraları gel­ da Müslümanlığı kabul ederek Ortodoks âlemi içinde yaşayan
dikçe aziz yapılmaktadırlar! ilk Müslüman topluluk olmuşlardır. 12. yüzyılda ilksin Sırbis­
Yukarıda sözünü ettiğim yeni Slav Hıristiyanlığı'nın baş­ tan (1167), sonra da Bulgaristan (1187) Bizans'tan bağımsız Or­
kenti, daha sonra yüzyıllarca Osmanlı egemenliğinde kalacak todoks devletler haline gelmişlerdir. 1342-1349 yılları arasında
olan Ohri şehri olmuştur. Kril ve Methodius'un öğrencisi olan ise Selanik'te iki rakip Ortodoks cemaati kanlı çatışmalara gir­
ve MS 916 yılında ölen Bulgar Slavı, Aziz Ohrili Clement tara­ mişler ve bundan on bir yıl sonra da Osmanlılar Selanik'i zapt
fından Slav Hıristiyanlığı'nın merkezi yapılan Ohri, aynı za­ etmişlerdir. Ortodoks alemiyle Türklerin ilişkilerinin tarihi ne
manda Yunan Piskoposluğunu da temsil etmiştir. Ohrili Cle- yazık ki ayrıntılı şekilde incelenmiş değildir. Oysa günümüzde
ment'ten sonra Ortodoks âleminde iz bırakmış olan en önemli hayati önemi haiz olan bu ilişkilerin niteliklerinin bilinmesi Tür-
iki aziz, 1089'da piskopos olan Theophylact ile ondan yaklaşık

www.çizgiliforum.com
204 Laiklik

TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİ
kiye için çok yararlı olur, kanısındayım. Unutmayalım ki, Türk­
ler 1453'te İstanbul'u ele geçirince, en az 1200 yıllık tarihi içeren
bir Hıristiyanlık uyarlığının da vârisi olmuşlardır.
(Yeni Günaydın, 23 Aralık 1993, Perşembe)
İsrail, 1948'de kuruldu. İsrail'de devlet, kimliği itibariyle Si­
yonist devlet olarak tanımlandı. Ünlü Basel (İsviçre) Kongre-
si'nde Theodor Herzl'in hazırladığı Siyonist program çerçeve­
sinde kurulan İsrail Devleti'nde hem Yahudi Şeriatı'nın hem de
Seküler (dünyevi) yasalarm yürürlükte olması kararlaştırılmış­
tı. Nitekim günümüzde İsrail'de şeriat yasaları çok etkilidir ve
bunlara uymak zorunluluğu vardır. Şöyle ki: İsrail'de şeriat ge­
reği cumartesi günleri Sebat Günü olarak bilinir ve bu günde
Yahudiler 'ellerini işe süremezler'. Diğer bir deyişle, çalışamaz­
lar. Benzer şekilde, şeriat gereği olarak buzdolaplarmda et ve
süt yan yana konulamaz. Yakın zamanlarda alman bir kararla
İsrail'de rabbiler (hahamlar) gündelik hayatta yer alan bazı
önemli olayların -örneğin nişan, nikâh, sünnet vb - video kame-
ralarıyla kaset haline getirilmesini yasakladılar. Gerekçe olarak
da insanın kendi kendisini yeniden yaratmaya kalkışmasının
(video ile canlandırmasının) Tanrı'ya ait olan yaratıcılığa şirk
koşmak olduğunu öne sürdüler.

***

Türkiye-İsrail ilişkileri ise İsrail Devleti'nin ortaya çıkmasını


sağlamış olan en temel ilişkilerdir. Bilindiği üzere bugünkü İs­
rail topraklan Osmanlı Devleti'nden kopartılarak alınmış olan
topraklardır. (NOT: Bu konuda Türkiye'de yayınlanmış önemli
çalışmalardan biri Prof. Mim Kemal Öke'nin Siyonizm ve Filistin
Sorunu [1880-1914] adlı çalışmasıdır. Üçdal, 1982. İlgilenenlere
duyurulur.)
Nedir ki, İsrail'de Siyonistlerle Ortodoks Yahudiler arasında
artık gizlenemez hale gelmiş bir çatışma vardır. Siyonistler,
özellikle İşçi Partisi'ni ve çevresini desteklemektedirler. Bunun
nedeni, Siyonistlerin Seküler (yani dünyevi, bu dünyacı) olma-

205
206 Laiklik

Aytunç Altındal 207

larıdır. Siyonizm, bir ideolojidir, din değildir. Dolayısıyla Orto­


doks Yahudiler tarafından kabul görmemiştir. 20. yüzyılın ba­ todoks kanadı bu nedenle İşçi Partisi tarafmdan kurulan hükü­
şında ortaya çıkan Siyonizm bir 'Irk' teorisinden çok Atavizm metleri isteksizce destekler, tam destek vermez.
(yani cetçilik, atalara bağlılık) teorisine bağlıdır. İki yönü olan
***
Siyonizm'in bir ekseni atavist (yani soya dayalı olmaklık), diğer
ekseni de otokton (yani doğum yerine, doğduğu toprağa bağlı­ Benzer şekilde ABD'de Hıristiyan tarikatları da İsrail'deki
lık) olmasıdır. Görüldüğü gibi Siyonizm, tek değer olarak To- devletin niteliği konusunda birbirleriyle çelişen görüşleri be­
rah'ı (kutsal kitap Tevrat'ı) esas alan Ortodoks Yahudilik'ten nimsemişlerdir. Örneğin ABD'de üç milyon tescilli taraftarı
ayrı, ancak Yahudiliği reddetmeyen bir akımdır. Yapısı itibariy­ olan Presbiteryen Kilisesi için İsrail, Ortodoks Yahudilerin iddia
le ruhani olmaktan çok, siyasi ve 'bu dünyacı'dır. Yahudilerin ettikleri gibi kutsal krallık olamaz, sadece coğrafi bir toprak bü­
bu dünyada bir devlet sahibi olmalarını öngören bir ideolojidir. tünlüğüdür. Bu nedenle de dünya siyaseti içinde yer alması ge­
Bağnaz Yahudiler ise Yahudilik'te devlet değil, krallık geleneği reken bir birimdir. ABD Başkanı Bili Clinton'ın da üyesi olduğu
bulunduğunu öne sürerek Siyonistlerin Yahudiliğe aykırı istek­ bu kilise, ilk kez 1987'de Missisipi'deki Biloxi kentinde (22 Ha­
ler öne sürdüklerini, bunun da Yahudilik için 'kıyamet haberci­ ziran 1987) toplanan ulusal meclisinde aldığı bir kararla İsrail'i
liği' olduğunu düşünürler. kutsal değil, coğrafi bir devlet olarak tanımlamıştır.
*** Türkiye, işte bu tartışmaları yaşayan ve Seküler kimliği olan
İsrail İşçi Partisi'nin yönlendirdiği bir hükümetle görüşmeler
Siyonistler ise ideolojilerin geçmişte, yani iki bin yıl önce Ya­ yapmış ve bazı çerçeve anlaşmalar imzalamıştır. Türkiye'nin
hudilikte bulunduğunu öne sürerler. Bunların iddiasında ger­ elindeki laiklik işte bu ilişkilerdeki kilit kavramdır. Şu anda
çeklik payı vardır, şöyle ki; iki bin yıl önce Kudüs'te üç büyük ABD'de, İsrail Devleti'ni Seküler kabul eden Presbiteryen Kili­
Yahudi fraksiyonu vardı. Bunlar Fari'siler, Sadıkiler ve Kâtibiler sesi üyesi Seküler bir devlet başkanı vardır. İsrail'de ve Türki­
idi. Farisiler, bugünkü Siyonist ve liberal Yahudiliğin öncüleri ye'de de aynı durum söz konusudur. Türkiye-İsrail ilişkileri bu
olmuşlardır. Kâtibiler ise daha çok reform Yahudiliği ile Hasi- nedenle Seküler temel üzerinde şekillenecektir.
dim Yahudileri arasındaki bir anlayışı oluşturmuştur. Siyonist­
(Yeni Günaydın, 16 Kasım 1993, Salı)
lerin örnek aldıkları Sadıkiler, Ahiret'e ve öbür dünyaya inan­
mayan Yahudilerdi. Bunlara göre Ahiret de, öbür dünya da sa­
dece ve sadece bu dünyadaydı; bundan başka dünya yoktu. Bu­
günkü Ortodoks Yahudilerin örnek aldıkları Farisiler ise bu gö­
rüşün tam tersine, yani Ahiret'in ve 'gelecek bir dünya'nm var ol­
duğuna inanmaktaydılar.
Siyonist Yahudilerle Ortodoks Yahudiler arasındaki farklı­
lıklar sadece ayrıntılarda değildir. Yukarıda belirttiğim gibi İs­
rail'in 'varlığı' hususunda da aralarmda çelişkiler vardır. Orto­
doks Yahudiler, Siyonistler tarafından kurulmuş olan İsrail
Devleti'nin, Tanrı'nın Yahudilere vaat ettiği kutsal krallık olma­
dığı kanısındadırlar. Örneğin ABD'de yaşayan Yahudilerin Or-

www.çizgiliforum.com
DEMOKRAT, LAİK VE ANAP'LI

Türkiye'de kendilerinin 'en çok' demokrat olduklarını öne


süren kimseler var. Bunlar demokrasiye ipotek koymuşlar, ken­
di ahbap çavuş takımının dışında hiç kimse demokrat olamıyor.
Demokrasinin ölçüsü de, terazisi de, rütbeleri de, mevkileri de
bunların tekelinde. Kendi aralarında 'al gülüm ver gülüm' de­
mokrasi havariliği yapıp, birbirlerini payelendiriyorlar.
Demokrasi rütbeleri arasında en yüksek yıldızlısı, 'Düşünür'
olmak. Bu rütbe öyle kolay kazanılmıyor. Önce büyük usta ya
da 'Başyapıt yaratımcısı' falan gibi sıfatlarla tanımlanan kaşarlan­
mış demokrasi ağalarından icazet alınması gerekiyor, icazetin
yolu, meyhanelerde sallabaşlıktan geçiyor.
"Üstat, son şiirinizdeki o minicik virgül yok mu, bayıldım. İşte fel­
sefe, işte yazın, işte humanite!" şeklinde sıkılacak olan palavra ka­
şarlanmış demokrasi ağaları için en makbul olan yağcılık cüm­
lesidir.
Meyhane dışında hiç kimsenin sallamadığı, şeyh misali kera­
metin kendinden menkul bu demokratik 'düşünürler' her yaz­
dıkları satırla zavallı insancıklara 'felsefe' öğretmek gibi ağır bir
zahmetle malul oldukları için demokrasi rütbesinden nasiplen­
mek isteyen fırsatçılar için başvurulması gereken şahıslardır.

Sevsinler Böyle Demokratları

Geçenlerde Alevi dedelerinden önde gelen bir Profesör -İz­


zettin Doğan-, gazeteci Özcan Ercan'la yaptığı görüşmede her­
halde yanılıpO), "Biz Refah'a soğuk bakmıyoruz," demiş.
Vay sen misin diyen!
Prof. Doğan'ın ne Ayetullahhğı kaldı, ne gericiliği, ne de yo­
bazlığı. Türkiye'de demokratlığı hiç kimselere kaptırmak iste-

209
210 Laiklik
Aytunç Altındal 211

meyen çevrelerde aman bir telaş, aman bir öfke, sormayın. İz­
zettin Doğan'a haddini bildirmek için peş peşe salvolara başla­ Görülüyor, Refah Partisi'nin sempati alanında bir yoğunlaş­
dılar. ma yaşanıyor. Gazetelerin manşetleri neredeyse Refah'a en­
"Aleviler solcudur. Ne demek RP'yi desteklemek." dekstendi. 'Refah geliyor', 'Eyvah, rejim sarsıntıda', 'Türkiye
"Aleviler bizim, kimseye vermeyiz." İran olacak', 'Refah gelirse darbe olur' şeklinde manşetlerle ye­
"Aleviler şeriatçı yapılmak isteniyor." vs. vs... ni bir umacı yaratmak çabaları yaşanıyor. Sanki Refah dün ku­
İzzettin Doğan'la başlayan tartışma hâlâ sürüyor. Başka Ale­ rulmuş, Prof. Erbakan da dün Patagonya'dan Türkiye'ye gelmiş
vi cemaatleri de benzer tavırlar sergilemeye başladılar. Eski gibi...
CHP'nin kendilerini durmaksızın kullandığını öne süren bazı Türkiye'deki EN demokratlara sorarsanız, Refah, kumda oy­
Aleviler, belediye seçimlerinde SHP'yi değil, Bedrettin Dalan'ı nasın diye kurulmuş bir partidir. Tıpkı eski CHP'nin 'Bizde de
destekleyeceklerini açıkladılar. var' densin diye kurdurttuğu bir TKP gibi. Öyle iktidara oyna­
Demokrasi ağalan için bu da başka bir 'demokratik günah' mak, gelmek yok. Ne güzel kadayıf, ceviz tatlısı falan deyip, iş­
sayılıverdi. Onlar da azarı işittiler. leri idare ediyorlardı. Ne demek iktidar?
Türkiye'deki bu EN çok demokratların hışmına uğrayan En büyük telaş da 'rafa'ya endekslenmiş vaziyette. En de­
Alevi önderleri kendi serbest iradeleriyle kendilerine uygun mokratlar 'rakı' içip, domuz eti yiyemeyeceklerini düşünüyor­
partiyi desteklemek isteyince demokratlıktan ve solculuktan lar. Vallahi yandılar! Refah bir gelirse ne rakı, ne genelevler, ne
herhalde düşürülüverdiler. domuz eti!.. Refah herhalde namaz sayısını beş vakitten yirmi
Ne yapmaları gerekiyordu? beş vakte çıkartacak bunlar için!..
Biz Ecevit'i destekleyeceğiz, deselerdi, inanın yine EN de­
mokratların hışmına uğrayacaklardı. Aynı durum Baykal için
Ve, ANAP'lı Bir Dost
de geçerlidir. Aleviler, Baykal'ı desteklemek kararını alsalardı,
yine demokrat ve solcu olamayacaklardı. Telefonda çok eski bir arkadaşım var. Berlin'de tamamladı
Aleviler, demokrasi ağlanna uyup, emirleriniz başlarımızın yükseköğrenimini. Orada ortanın solu derneğinin kurucuların-
üzerinedir, deyip SHP'yi ve Murat Karayalçın'ı destekleyecek­ dandı. Sonra ANAP'm kuruluş çalışmalarına katıldı. Adı bili­
lerini açıklasalardı, işte ancak o zaman demokrat ve solcu olabi­ nen, sevilen bir ANAP'lı oldu.
leceklerdi. Çünkü bu tiplere göre SHP'yi desteklemeyen de­ "Yahu, Refah aldı başını gidiyor," diyor.
mokrat, solcu ve laik olamazdı! "Gitsin, ne olacak?" diyorum.
"Doğru," diyor. "Biz ne yapacağız onu bilmiyorum. 1989'da
İstanbul'da yaklaşık yüzde 30 almıştık (29.07). Şimdi yeni ada­
Sevsinler Böyle Laikleri yımız var. Parti muhalefette. Ama anketler yüzde 24 veriyor.
Evet, bazı anketlere göre birinci parti olarak görülüyoruz, ama
Adam kalkıyor, "Laik olmayan insan olamaz," diyor. Demok­ gerçekte geçen seçimden yaklaşık altı puan geriye düşmüş du­
rasi ağalanndan alkış, tezahürat alıyor. rumdayız. Muhalefette olup da böylesine başarısız bir hükümet
Adam kalkıyor, "Refah Partisi, rejim düşmanıdır," diyor. karşısında elimizdeki oy potansiyelinden olmak normal mi, de­
Demokrasi ağalarından sırt sıvamalar, okşamalar gırla. ğil mi?"
"Bunu liderinize sorun, anlatsın," diyorum.

www.çizgiliforum.com
212
Laiklik

REFAHIN GELİRİ
"28 Mart sabahı sadece DYP değil, ANAP da yüzde 30'dan
yüzde 20'ye düşerse, sen o zaman patırtıyı gör. Hele bir de Re­
fah kazanırsa," deyip susuyor.
"Refah kazanırsa ne olur?" diye soruyorum.
"Bizim patronu koydunsa bul," diyor.
Ne dersiniz?
Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın önderliğinde Türkiye siyaset
(Yeni Günaydın, 19 Şubat 1994, Cumartesi) arenasında önemli bir rol üstlenmiş olan Refah Partisi'nin gelir
kaynakları daima tartışma, bazen de dedikodu malzemesi ya­
pılmaktadır.
Özellikle yurtdışında kendileriyle görüştüğümüz yetkili ve
ilgililer, hani neredeyse 'Merhaba' demeden, "Sizce İslamcı parti­
nin gelir kaynakları nelerdir?" diye soruyorlar. Ardından da ken­
di sorularını kendileri yanıtlıyorlar: "Refah Partisinin yıllık geliri
500 milyon Amerikan Doları'ymış, doğru mu?" diye soru içinde fi­
kir belirtiyorlar.
Refah Partisi'nin yıllık gelirinin 500 milyon dolar olduğunu
düşünmek fantezi değilse, bir manipülasyon, yani şaşırtmaca­
dır. Bu tip sözler nereden kaynaklanıyor? Bu bilgileri Batılı uz­
manlar mı yaratıyorlar, yoksa Türkiye'den birileri mi bu tip ha­
berleri üretiyorlar?
Son Amerika ziyaretimde bukonu bir kez daha gündeme
geldi. ABD'nin Rusya uzmanlarından Büyükelçi Hayıvard Isham
ve ABD'nin Suriye eski Büyükelçisi ve halen de Foreign Affairs
Ortadoğu uzmanı ve sorumlusu Richard W. Murphy ile görüşür­
ken de konu Refah ve onun mali kaynaklarıydı.

Yılda 500 Milyon Dolar

Refah Partisi'ni 'Fundamentalist=Köktendinci' olarak tanıtma­


ya özen gösteren bir çevreye karşı Ortadoğu'da köktendincili-
ğin ne anlama geldiğinin tartışılması gerektiğini ve Sekülerleş-
menin İslami kesimde artık 'umacı' gibi görülmediğini vurgula­
dıktan sonra konu Refah'ın parasal kaynaklarına geldi. Ben bu­
nu bilemeyeceğimi belirttim. Amerikalı yetkililer bu rakamın

213
Aytunç Altmdal 215
214 Laiklik

Apsen Enstitüsü'ne bilgi veren Türk tarafının ilginç görüşle­


çok yüksek olduğuna dair ellerinde raporlar olduğunu söyledi­ ri, kuruluşun raporlarında yer alıyor. Ne var ki, şu 500 milyon
ler. Bu 'çok yüksek'm ne olduğunu sorduğumda şaşırtıcı bir ra­ dolar masalı da bu raporda yer alıyor. Enstitü tarafından yayın­
kamdan söz ettiler. lanan raporun 3.-6. sayfaları Refah'a ve İslamiyet'e ayrılmış. Ra­
"Refah Partisinin geliri haftada beş-altı milyon doları, yılda ise porun 5. sayfasında Türk tarafının 'müthiş'd) açıklaması yer alı­
500 milyon doları buluyormuş." yor. Raporda aynen şunlar yazıyor:
İnanın çok şaşırdım! Dünyada bu kadar büyük bir gelire sa­ "Geçmişte Refah Partisi'ni Libya destekleyerek finanse etmekteydi.
hip ikinci bir siyasi parti olup olmadığını doğrusu merak ettim. Şimdi ise Suudi Arabistan ve İran finanse ediyorlar. Ayrıca Refah
Bildiğim kadarıyla böylesine büyük gelire sahip yeryüzünde ya Partisi, Almanya'da da çok iyi örgütlenmiştir. Bu ülkedeki Refah ör­
iki ya da üç parti olabilir. Eğer bu rakam doğruysa, Refah, gelir­ gütlerinden Türkiye'deki merkeze çok yoğun para akışı vardır. Tüm
leri itibariyle dünyanın en zengin ilk üç partisinden biri, belki olarak ele alındığında Refah Partisinin yıllık geliri 500 milyon doları
de birincisi olmuştu! bulmaktadır."
Buna inanmak zordu. Bu haberin kaynağını öğrenmek iste­ Bu bilgi görüldüğü gibi bizzat Amerikalı uzmanlar tarafın­
diğimi belirttim. Çünkü böylesi bir image, Refah'ı hedef haline dan değil, bizim uzman gazeteciler(i) ve/veya bürokratlar tara­
getirir, diye düşündüm. Amerikalı en üst düzey bürokratların bu fından üretilmiş! Amaç belli. Türkiye'de dehşetengiz bir 'şeriat­
tür abartmalı haberler ve raporlarla nasıl önyargılı hale getirile­ çı' korkusu yaratmak.
bileceklerini düşünmek bile istemedim.

Korku ve Ecel
Bir Kuruluş, Bir Rapor
Refah ve Türkiye'deki İslamiyet ve laiklik Avrupa ve Batı ta­
Evet, Amerikalı uzmanlara bu fikri veren bir rapor vardı. rafından en çok izlenen konuların başında gelmektedir. Türki­
Şimdi bu rapordan bazı bölümler aktaracağım. ye'deki İslamiyet'in 'özelleştirilmesi'ni Avrupa ve ABD yıllardır
Amerika'nm güvenlik konusunda uzmanlaşmış ve çok başa­ beklemektedirler. Bu özelleştirme faaliyetinin içeriğinin ve biçi­
rılı çalışmalar yapan Apsen Enstitüsü, geçtiğimiz yılın 29 Ma- minin nasıl olacağı uzun zamandır tartışılmaktadır.
yıs-1 Haziran tarihlerinde İstanbul'da uluslararası bir toplantı Batı'nın gündeminde olan bir başka konu da, Türkiye'de Se-
düzenlemiş. Çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen uzmanlar ile il­ küler hayatın İslamiyet'e uyumlu olup olamayacağı ve Türki­
gili bakanlıkların yöneticileri, 'Soğuk savaş sonrasında Türkiye'nin ye'nin Ortadoğu ile Balkanlar ve Türki Cumhuriyetler'e 'model'
Avrupa periferisindeki (çevresindeki) rolü' başlıklı bu toplantıya ka­ sunup sunamayacağıdır.
tılıyorlar. Türkiye'den de bazı gazeteciler ve bakanlık yetkilileri
Hazindir ki, Türkiye'de sorumsuz bir çevre var.
katılıyorlar toplantıya.
Kendi kişisel çıkarları uğruna ya da 'Kendi kendine ispat' gü­
Söz konusu toplantıda Türkiye'nin Amerika'yla, NATO'yla düsüyle yalancı dünyalar yaratmak ve kendi yarattıkları bu ya­
ve Avrupa Ekonomik Topluluğu'yla ilişkileri inceleniyor ve ba­ lancı dünyada kendilerini kahraman yapmak arzuları var. Bu
zı sonuçlara varılıyor. Bu toplantıda bu konularm yanı sıra, en arzu büyük ölçüde 'aşağılık duygusu'rıdan kaynaklanıyor.
önemli konu Refah ve İslamiyet oluyor. Türkiye'deki laiklik, da­ Türkiye'nin geleceğinin söz konusu olduğu şu dönemlerde
ha doğrusu Sekülerleştirme de en önemli konular arasında yer sahte kahramanların yalancı dünyalarının ürünleri Türkiye'nin
alıyor.

www.çizgiliforum.com
216
Laiklik

LAİKLİK VE İRTİCA
başına yeni dertler açar. Adları uzmana çıkmış bazı şahısların
kendi aşağılık duygularını tatmin edebilmek için Türkiye'nin
asli ve hassas dengelerini sarsmaya hakları yoktur. Bunun adı
demokrasi ve fikir özgürlüğü de değildir.
Refah'm yılda 500 milyon dolar geliri olduğunu öne sürenler
öncelikle bunu kanıtlamalıdırlar.
Türkiye'de laiklik ve irtica kavramları onyıllardır birlikte
(Yeni Günaydın,,25 Ocak 1994, Salı) kullanılmışlardır. Bu iki kavram hakkında yurtiçinde ve dışında
sayısız yazı, haber, demeç vb. yayınlanmıştır. Türkiye'de Laisiz-
m'i ve din ile devletin ayrılması ilkesini savunanlar genelde
kendilerini Kemalist, Atatürkçü ve ilerici olarak tanımlamışlar,
muarızlarını ise genelde gerici olarak nitelendirmişler ve bu ke­
simi dini siyasete karıştırmakla ve irticayı hortlatmakla suçla­
mışlardır. Bu yazının konusu, söz konusu taraflar arasındaki
tartışmalardan yola çıkarak belirli sonuçlara varmak değil, laik­
lik ve irtica konularında yurdumuzda az tartışılmış ya da hiç
tartışılmamış bazı özel hususlan okurların dikkatine sunmaktır.
Şu soruların yanıtlarını arayalım. İşte ilk soru: Türkiye'de
devlet ve din gerçekten de birbirlerinden ayrılmışlar mıdır?
Bakalım! Türkiye'de din, yani İslamiyet devlet içinde bir ba­
kanlık ve ona bağlı bir kurum -Diyanet İşleri- tarafından res­
men temsil edilmektedir. T.C. Devleti, Maliyesi ve TBMM, bu
kurumun bütçesini hazırlamakta, yönlendirmekte ve onayla­
maktadır. Yaklaşık 84 bin din görevlisi devletin memur statü­
sünde yer almakta ve T.C. Devleti bu memurlarına maaş ver­
mektedir. Cami, mescit vb. İslami ibadet mahalleri bizzat T.C.
Devleti'nin bütçesinden yapılan harcamalarla inşa edilmekte ya
da onarılmaktadırlar. Türkiye'de devletin din için ayırdığı büt­
çe ve giderlerde İslamiyet'e bağlı çevrelerin ödedikleri vergile­
rin payı olduğu gibi kendilerini laik kabul edenlerin ödedikleri
vergilerin de payı vardır. Kısacası, Türkiye'de resmi düzeyde
din/İslamiyet için yapılan harcamaların tümü T.C. Devleti tara­
fından karşılanmaktadır. Devlet de bunu laik ya da mümin
yurttaşların ödedikleri vergilerden ve ilginçtir ki, yurtdışmdan
sağlanmış kredilerden, borçlardan ve faizlerden sağlamaktadır.
Bu duruma bakıldığında Türkiye'de Laisizm'i din ile devletin

217
218 Laiklik
Aytunç Altmdal 219

ayrılması şeklinde tanımlamanın mümkün olamayacağı anlaşıl­


maktadır. Daha açığı, Türkiye'de dinin iktisadi bakımdan dev­ değerleri savunamaz. Savunanlar T.C.K.'na göre yargılanırlar
lete tabi kılınmış bulunduğu görülmektedir. Eğer Türkiye'de ve ünlü 163. maddeye ve diğerlerine binaen de cezalandırılırlar.
din ve devlet gerçekten de ayrılacaklarsa, öncelikle din bütçesi­ T.C. Devleti bu alanda da kapitalist Batı'dan ve Siyonist İsra­
nin ayrılması temin edilmelidir. Bu yapıldığı takdirdedir ki Tür­ il'den ayrıdır. Çünkü söz konusu ülkelerde Laisizm ve Seküla­
kiye'de belirli çevrelerce çok özenilen ve/fakat ne olduğu bir rizm böylesi bir korunma altında değildir. Türkiye'deki bu çar­
türlü tanımlanamamış olan Batı tipi Laisizm veya Sekülarizm pıklığın da düzeltilmesi gerekmektedir. Çünkü hiç unutulma­
kurmaya doğru bir adım atılmış olur. Kanımca Türkiye'de bu malıdır ki, tüzel bir kişilik olan devletin dini olamayacağı gibi,
adımı ancak ve ancak kendisini milliyetçi ve muhafazakâr kabul laikliği de olamaz. Devlet, yurttaşlarına dini empoze edemeye­
ve ilan eden bir iktidar atabilir, başkası değil. Mevcut gidişata ceği gibi laikliği de empoze edemez, gerçekten de liberal ve de­
bakıldığında T.C. Devleti'nin ek gelirlere en çok gereksinim mokratik bir toplumda. Ederse, dini siyasete karıştırmış olur.
duyduğu bugünkü ortamda dinin giderlerinin devletin bütçe­ Nitekim Türkiye'de gerçekten onyıllardır dini siyasete karıştır­
sinden çıkartılması ve üstüne üstlük yeni vergiler aracılığıyla mış olan bizzat devlettir, onun seçimle ya da darbeyle işbaşına
yeni gelir kaynakları temin edilmesi cihetine gidileceği anlaşıl­ gelmiş en üst yöneticileridir, unutulmamalıdır ki, salt siyasal çı­
maktadır. karlar gözetilerek ilk Kuran kursları İsmet İnönü döneminde
açılmışlar, yine aynı mülahazayla ilk Hac ziyareti yapan da
Cevdet Sunay olmuştu. Onu Kenan Evren, Turgut Özal ve di­
Siyasal ve İdeolojik Bakımdan da ğerleri izlemişlerdir. Kaldı ki, 1926'da propaganda amacıyla
Türkçeleştirilmiş Kuran'ı kendi eliyle bizzat halka dağıtan da
T.C. Devleti'nde din, sadece iktisadi bakımdan değil, siyasal Mustafa Kemal'di. Onun bu girişimi Türkiye'deki Amerikalı
ve ideolojik bakımdan da devletin resmi ideolojisine bağımlıdır. misyonerler tarafından büyük övgülerle karşılanmış ve bu siya­
T.C. Anayasası'mn 24/4. maddesi din ve ahlak eğitiminin dev­ sal/ideolojik girişimle Türkiye'de 'Muhammedanizm'in son iz­
letin gözetim ve denetimi altında yapılacağını emretmektedir. lerinin de silindiği ABD Dışişleri Bakanlığına gönderilen gizli
Diğer bir anlatımla Türkiye'de dinsel eğitim bizzat devlet tara­ raporlarda belirtilmişti.2 Şu doruk örneklere bakıldığında Türki­
fından yönlendirilmektedir. Oysa yine aynı Anayasa'ya göre ye'de "Laisizm din ile devletin ayrılmasıdır" diyenler ve bu tezi sa­
T.C. Devleti 'laik'tir. Kısacası, laik T.C. Devleti, Türkiye'de dini, vunanlar gerçekte, kurumsal olarak, iç ve dış politikada dinin
yani İslamiyet'i resmen yönetmekte ve yönlendirmektedir. Bu siyasete alet edilişini savunmakta olduklarını nedense görmez­
tip bir Laisizm ve/veya Sekülarizm kapitalist Batı'da ve Siyo­ likten gelmektedirler. Çünkü hangi hükümet iktidara gelirse
nist İsrail'de yoktur.1 Türkiye'de din ile devletin ayrılması şöy­ gelsin, icraatı mucibince Diyanet bütçesini ve dinle ilgili diğer
le dursun, tam tersine laik devlet İslam dinini tüm alanlarda uy­ harcamaları denetler, onaylar ve YAPAR. İster laiklik adına, is­
gun görülen tarzda koşullandırmaktadır. Bu koşullar altında ter açık ya da örtülü Müslümanlık adına hareket etsinler, devle­
hiçbir kişi ya da kuruluş, laik devletin iç ve dış siyaseti ile resmi ti, dinin 'İşleri'ne karıştırmakla yükümlüdürler. Bu, T.C. Devle­
ideolojisine ve resmi tarih anlayışına ters düşecek şekilde İslami ti tarafından hükümetlere verilmiş bir göre, daha doğrusu emir­
dir.
1 israil'de resmen iki hukuk anlayışı geçerlidir. Biri Şeriat, diğeri de
pozitif hukuk. Hiçbir Yahudi Şeriat'a karşı çıkamaz veya Şeriat'a
uygun olmayan bir adı çocuğuna koyamaz. 2) The United States Response To Turkish Nationalizm and Reform by Ro­
ger T. Trask, University of Minnesota, 1971, p. 70. 3

www.çizgiliforum.com
220 Laiklik 221
Aytunç Altındal

Laisizm Olmasaydı olsaydı, hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki, bugün Anadolu'da
Laiklik konusunda bilinmesi gereken bir husus da Türki­ %99'luk bir Müslüman kitleden söz edilemeyecekti.
ye'de laisizmin sadece İslamiyet'le tanımlı ve sınırlı olmadığı­
dır. Günümüzde sağcı politikacılar ve onların hitap ettikleri ke­
İrticaya Gelince...
simler yerli yersiz açıklamalar yaparak Türkiye'de toplam nüfu­
sun %99'unun Müslüman olduğunu vurgulamaktadırlar. İl­ Türkiye'de irtica kavramı, Cumhuriyet'in ilanından günü­
ginçtir ki, bu siyasetçiler nedense 1890-1920 yılları arasında Tür­ müze yepyeni bir anlam kazanarak kullanılagelmiştir. Komü­
kiye'de bugünkü %99'luk Müslüman nüfusunun olmadığını nizm ve irtica her hükümet tarafından göz korkutmak amacıy­
unutmuş görünmektedirler. Günümüzde Anadolu'da %99'luk la, bazen biri bazen diğeri öne çıkartılarak, çiklet gibi çiğnen­
Müslüman nüfustan söz edenler bunu doğrudan doğruya La- mişlerdir. Türkiye'de basın tarafından yaratılan imajına göre ir­
isizm'e borçlu olduklarını da görmezlikten gelmektedirler. Şöy­ tica, kara sakallı, kara giysili, eli ibrikli, ayağı takunyalı, kazma
le ki, 1890'larda Osmanlı Devleti'nde 16 milyon 730 bin Müslü­ dişli, ağzından salyalar akarak kan emen bir vampirdir. Kadın­
man'a karşılık 8 milyon 70 bin gayri müslim yaşamaktaydı.3 Bu ları kara çarşaflara sokup, üfürükçülük yoluyla onları aldatan
Müslüman nüfus, sonraki otuz yıl içinde, en az 3,5 milyon daha güçtür.
azaldı. Aynı yıllarda Emperyalizm'in öncü gücü misyoner çete­ Ne var ki irtica, kelime anlamı itibariyle 'GeriyeIaslına dönüş'
leri Anadolu'yu âdeta parsellemişlerdi. İlk 'Kurtarılmış Bölgeler demektir. Ve İslami bağlamında irtica, Muhammed Peygam­
de, ilginçtir ki, bunlar tarafından kurulmuşlardır. Örneğin ber'le başlayan ve dört halifesiyle süren Devr-i Saadet olarak
1914'te Osmanlı topraklarında misyonerlik faaliyetlerini yürü­ anlaşılmaktadır. Dolayısıyladır ki, günümüzde irtica, İslam'a
ten ve yönlendiren 600'den fazla Fransız, 500 Amerikan ve İngi­ bağlılık duyan çevrelerce geçmişteki o Altın Dönem'e dönüş ha­
liz, 200 İtalyan, 60 Rus ve 25 Alman mektebi vardı.4 Türkler ara­ reketi -gerçekte ütopyası- olarak görülmekte ve anılmaktadır.
sında, özellikle Bursa ve Ege bölgelerinde çeşitli Hıristiyan Özellikle yurtdışında kümelenmiş olan İslamcı çevreler irtica
inançlarma dönenler çoğalmaya başlamıştı. Bu hızlı altüst oluş kavramını bu anlamıyla kullanmakta ve açıklamaktadırlar ki,
döneminde bazı illerde Müslümanlar azınlığa düşmüşlerdi. Öy­ doğrusu da budur. Türkiye'de özellikle de Sosyal Demokratlar,
le ki, İzmir'e halk arasında 'Gâvur İzmir' denilmeye başlanmış­ irtica kavramının bu anlamını bilmedikleri için irticayı 'gericilik­
tı. İşte Laisizm'in bu yönü nedense hiçbir politikacı tarafından le' özdeş sanmaktadırlar. Kestirme tarafından söyleyelim ki, ir­
dile getirilmemişti. Laisizm, Türkiye'de tekke, zaviye, dergâh tica ve gericilik bir ve aynı değillerdir. İrtica, genelde dinsel geçmi­
vb. kapatırken, söz konusu misyoner yuvalarını da elimine et­ şe ipotek koymaya çalışırken, gericilik toplumun geleceğine -her alan­
miş ve bu okulların sayısını bugünkü düzeye indirmiştir. La­ da- egemen olmaya çalışır. Gericilik, gerçekte Şeriat'a karşı bir ha­
isizm, Türkiye'de açık ya da gizli Hıristiyanlık propagandası rekettir. İslam'ın ruhuna ve yapısına ters düşen bir tepki hareke­
yapılmasını da engellemişti. Genç Cumhuriyet Devleti, 1920Ter- tidir. Elektrik, absürd ve irrasyonel bir tepkinin cahilce değer­
de bu inanılmaz atılımı -Kültür Devrimi'ni- gerçekleştirmemiş lendirmelerle tepkiye dönüştürülmesi keyfiyetidir. Gericiliği,
yakın zamanlarda yaşanmış somut bir olaydan yola çıkarak ör-
neklendirebiliriz.
3 Die Zukunftsarbeit der Deutschen Schule in der Türkei, W. Blankenburg, Heft I.
Leipzig, 1915, p. 15. Bilindiği üzere T.C. Devleti'nin Cumhurbaşkanı 8 Ocak 1987
4 Histoire de L'Empire Ottoman par Le Vte. A. De La lonquiere. Librairie Hachet­
te, Paris, 1897, p. 51.
tarihinde Adana'da siyasi bir çıkış yaparak Türkiye'de 'İrti-
At/tunç Altındal 223

222 Laiklik
birlikte basma verilen sinyal üzerine içerde Refah Partisi'ne kar­
ca'nm hortlatıldığıru açıklamış ve halkı bu düşmana karşı uya­ şı, dışarda da ABD'nin isteği doğrultusunda İran-Irak savaşı
nık olmaya çağırmıştı. Cumhurbaşkanı, aynı konuşmasında, ad için, müdahaleleri öngören bir ortam hazırlanması gündeme ge­
belirterek, halen Köln'de yaşayan eski bir müftünün 'İrtica'nm tirilmiştir.
başı olduğunu belgeler vererek göstermişti. Daha sonra söz ko­ Sonuç olarak, bu hızlı gelişmeler karşısında kendilerini sos­
nusu eski müftü ile görüşen gazeteciler bu şahsın, "Evet irticayı yal demokrat ya da demokratik sol kabul edenler bir an önce
savunuyoruz, çünkü hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır," dediği­ din ile Sekülarizm ve laiklik konularında açık tavırlar takmma-
ni yazmışlardır. hdırlar. Yuvarlak laflarla ya da neredeyse kablettarihine dönüş­
Şimdi sorumuz şudur: 'Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır' müş 'Devletçilik' tezleriyle bir yere varılamayacağını görmeleri­
şeklindeki bir formülasyon İslami Şeriat'a uygun mudur? He­ nin zamanı gelmiş ve geçmek üzeredir.
men belirtelim ki, değildir. İslami Şeriat'ın ruhuna ve yapısına {Varlık, Mayıs 1987)
taban tabana zıt, tek kelimeyle gerici/cahilce bir yakıştırmadır.
Neden mi? Çünkü 'Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır' önerme­
si Laik T.C. Devleti'nin Laik Anayasası'ndan ve onun kuruluş
mantığından alınarak EKLEMLEME yoluyla kurulmuş bir öner­
medir. Tüm anayasalar, bilindiği üzere LAİK ve/veya SEKLİ­
LER belgelerdirler ve bunlar bu mantığa uygun olarak Seküler
ve laik, yani din dışı (La Dini) kişiler tarafından hazırlanmış ya­
salardır. İslami Anayasa ise kuramsal olarak, Şeriat'tır. Ve İsla­
mi inanca göre bu da bizzat Allah tarafından yazdırılmıştır. Yi­
ne İslami inanca göre Şeriat ve yasaları insanları denetler, ama
insanlar Şeriat'ı denetleyemezler. İslamiyet'e göre Allah'ın in­
sanların koydukları yasalara değil, tersine, insanlarm Allah'ın
koyduğu değişmez kabul edilen yasalara ihtiyaçları vardır. Di­
ğer bir anlatımla insanlar Allah için ya da O'nun adına yasalar
koyamazlar, Allah'ın yasaları a priori VARDIR ve insanlar bun­
lara uymakla görevli kılınmışlardır. İslami inanca göre hiçbir in­
san kendini Allah'ın yerine koyup O'nun adına yeni yasalar çı-
kartamaz. Söz konusu müftü ise, bizzat LAİK insanlar tarafın­
dan konulmuş ve değiştirilmesi mümkün LAİK bir formülasyonu,
'Hâkimiyet kayıtsız şartsız Millet'indir'i alıp, Millet yerine Allah
kavramım koyarak sadece cahilce bir TEPKİ'yi sergilemiştir, o
kadar. Bu cehalet örneğinin Türkiye'de İslamiyet'i savunan bil­
gili ve yetkili hiçbir kişi ya da kurumca tasvip edilemeyeceği
açık bir gerçekken, Cumhurbaşkanı'nm bunu siyasi polemik ha­
line getirmesinin sadece T.C. Devleti'nin iç ve dış siyasetiyle
bağlantılı bir manipülasyon olduğu kesindir. Nitekim bu olayla

www.çizgiliforum.com
ELEŞTİRİLER VE YANITLAR

Yeni Günaydın'da köşe yazarlığına başlayalı yaklaşık üç ay


oldu. Elimden geldiğince bildiklerimi okurlara aktarmaya çalış­
tım. Benim özellikle üstünde durduğu konuların başında karşı­
laştırmalı dinler, kiliseler ve İslam gelmektedir. Belirli bir parti
siyasetini değil, 'Önce Türkiye'nin toprak bütünlüğünü' düşüne­
rek yapılmış analizler, yorumlar ve/veya öneriler yazdım. Tür­
kiye için yeni olan kiliseler, Hıristiyanlık gibi az bilinen ya da
hiç bilinmeyen bir alanda Türkiye'nin kamuoyunu aydınlatabil­
mek zor oldu. Ama çok şükür oldu. Türkiye'nin basm ve med­
yasında artık kiliseler var. Kiliselerin siyasetlerine, Türkiye'ye
yönelik bakış açılarına ilgi duyulmaya başlandı. Bundan hoşnu-
tum.
Bu üç aylık dönemde 'Dün ve yarın'a yönelik ağır eleştiriler­
le birlikte, övgüler de oldu. Bu köşedeki yazılarımla, radyolar­
da, TV kanallarında ve basında yer alan görüşlerim çoğunlukla
beğenildi, ama 'üslup' açısından yazılarımın zor okunduğu söy­
lendi.
Söyleyenlere hak veriyorum.
Ben 'basit' yazamıyorum! İstesem de yazamıyorum. Kendimi
ne kadar zorlarsam zorlayayım olmuyor. Olayları basit anlatım­
lara indirgeyemiyorum. Kiliselerin ve/veya sinagogların siya­
setlerinin basite nasıl indirgenebileceğim de itiraf edeyim ki bil­
miyorum. Bu olsa olsa, geçmişte yapıldığı gibi, 'Kahrolsun ya da
yaşasın' ikilemiyle yapılabilir, sanıyorum. Bu da bana ve düşün­
celerime aykırı bir tutumdur. Ben geçmişte yaşasın/kahrolsun
labirentlerine sıkışıp kalmamıştım ki şimdi, bu yaşta kalayım.
Öyleyse uzun sözün kısası, basite indirgenmiş yazılar okumak
isteyenlerden özür diliyorum, beni okumasınlar. Okumak isti­
yorlarsa zorlanacaklarını bilmelidirler; hatta sözlük ya da ansik­
lopedilere başvurmak zorunda kalacaklarını da kabul etmelidir-

225
Aytunç Alhndal 227

226 Laiklik
"Ne bileyim! İşte söyleniyor!"
ler. Bu kadarcık bir zahmeti göze atamıyorlarsa, benim elimden ***
bir şey gelmez. Ben yıllarca 'zahmet edip' binlerce kitap, belge,
inceleme, yazı, araştırma vb. okumuşum. Yazılarımda zaman Boş verin bu çapsız palavracıları! Bunlara en iyi bildiklerini
zaman ilettiğim bilgileri böylesine geniş bir çevreden topluyo­ öne sürdükleri konularda sorular yöneltin. Bakın o zaman üç
rum. Artık okurdan da gayret istemek hakkımdır, diye düşünü­ kelimeyi yan yana getirmekten aciz olduklarını görürsünüz. Ör­
yorum. neğin nedir şu savunduğunuz 'Laiklik' diye sorun. Size basma­
Kısacası, beni basit yazı yazmıyor diye suçlayan ve eleştiren kalıp, hiçbir gerçekliği olmayan kulaktan dolma bazı klişe cüm­
okurlara son olarak şunu söylemek istiyorum: Benden yapamaya­ leleri sıralayacaklardır, o kadar. Sorun bu tiplere: "Nedir Batı uy­
cağım bir işi istemeyin, lütfen. garlığı ve bu uygarlıkta yer alan kiliseler?" Bakın nasıl kem küm
edeceklerdir, zırvalayacaklardır, görürsünüz.
***
Siz en iyisi bu çapsız 'casus avcıları'm içkileriyle baş başa bı­
Bir başka husus da, "Efendim, nereden biliyorsunuz?" sorusu rakın. Abuk sabuk ve çoğunluğu belden aşağı fıkralar anlatsın­
etrafında yoğunlaşıyor. Şu tarihli yazınızda şöyle şöyle yazmış­ lar birbirlerine. Kim kimin karısıyla ne yapmış, oları konuşsun­
tınız, bunlar gerçekleştiler: Nereden biliyorsunuz? Yoksa siz lar. Rakı içerek, Allah'a ve İslam'a küfür ederek, 'Kahraman laik­
ajan mısınız? lerden' olacaklarını sansınlar. En yakın arkadaşlarına ihanet ede­
Hani, deveye sormuşlar boynun niçin eğri diye de, deve, ne­ rek 'özgür' olacaklarını düşünsünler. Bırakın aldatmaya devam
rem düzgün ki, demiş! Bu da öyle. Düşünme tembelliği ve ko­ etsinler kendilerini.
laylığına bağlı bir soru bu. Soranı çok rahatlatıyor! Kendisinin Siz dilediğiniz köşe yazarını okumayı sürdürün.
düşünemediğini başkası düşünmüşse, Türkiye'de o düşünen Dedikodulara değil, siz yazılanlara bakm. Bir köşe yazarı
şahsı 'yermek' gerekiyor! Onu şu ya da bu şekilde 'ignore' ettir­ olarak okurlarına saygı duyarak, bildiklerini onlarla paylaşma­
mek ve bu da olmazsa ajan, casus, bozguncu vs. gibi sıfatlarla ya çalışan ve önce yurdunu düşünen bir yazarım. Gerisi beni il­
karalamak gerekiyor. Bunu yapınca kendi değerinin anlaşılaca­ gilendirmiyor!
ğını sanıyor, o şahıs. En azından bu 'mental mastürbasyon' aracı­ (Yeni Günaydın, 25 Kasım 1993, Perşembe)
lığıyla tatmin buluyor.
Oysa bu tip suçlamaları, Refik'in meyhanesinde kulaklara fı­
sıldayarak rahatlayan yeteneksiz 'meyhane düşünürleri 'ne, sorul­
ması gereken ilk soru şudur: Adamın alnında casus olduğu yaz­
mıyor. Sen nereden biliyorsun casus olduğunu? Eğer bu adam
gerçekten de casus, ajan vs. ise, bu çok gizli bir misyondur. Bu
tip gizli misyonları da sadece devletin gizli enformasyon birim­
leri bilirler. Refik'in meyhanesinde devletin gizli istihbarat ör­
gütleri yazılı, sözlü ve görüntülü yayınlar yaparak kendi gizli
elemanlarını deşifre etmediklerine göre, bay büyük düşünüre
casusun gerçek kimliğini kim açıklamış olabilir? Sorun bu soru­
ları. Alacağımz yanıt bellidir: "Yahu öyle söyleniyor!"
Kim söylüyor?

www.çizgiliforum.com
Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan:
"ORDU BİZE KARŞI DARBE YAPMAZ."

Refah Partisi'ni ve onun vazgeçilmez önderi Necmettin Er-


bakan'ı seviyor ya da sevmiyor olabilirsiniz. Görüşlerini beğe­
nip beğenmemek sizin bileceğiniz iştir. Nedir ki kimsenin inkâr
edemeyeceği bir özelliği vardır Erbakan'm: Erbakan son 25 yıl­
lık siyasi yaşantımızın en renkli siyasetçisi olmayı başarmıştır.
Kendisine en çok kızanlar bile Türkiye siyaseti içindeki yerini
ve önemini inkâr edememektedirler.
Necmettin Erbakan'ın Türkiye siyaseti içindeki bir diğer
özelliği de alışılagelmiş parti liderlerinden olmayışıdır. Erbakan
Refah Partisi içinde -geçmişte Milli Selamet Partisi'nde olduğu
gibi- tartışmasız önderdir. Diğer parti önderlerinden hiçbiri için
kullanılmayan bir tanım Erbakan için kullanılmaktadır. Erba­
kan'ın Refah Partisi üyeleri arasındaki adı 'Mücahit'tir. Bu ka­
rizmasıyla Erbakan Refahlılar için bir tür 'kurtarıcı' olarak gö­
rülmektedir. Erbakan'm mücahitliği, Kıbrıs Çıkarması sırasında
gösterdiği kararlı tutumundan kaynaklanmıştır. Bu nedenle de
Erbakan -ve Ecevit- sadece Türkiye için değil, tüm Müslüman
ülkeler için 'uyandırıcı' olmuşlardır. Kıbrıs Çıkarması'na kadar
Hıristiyan âlemi karşısında 'eziklik' duygusu içinde yaşayan
Müslüman toplumlarda, Türkiye'nin 1974'teki kararlı tutumu
ve askeri başarısı bu eziklikten kurtuluşu haber veren ilk karşı
çıkış olmuştu. Dikkat edilirse başta Libya'da ve Afrika'da olmak
üzere sırasıyla Pakistan'da, İran'da ve Afganistan'da Batı'ya
karşı ^'kmak arzulan hep Türkiye'nin Kıbrıs Harekâtı'ndan
sonra ivme kazanmıştır. Hatta yıllardır süren Filistin direnişi bi­
le bu çıkartma harekâtmdan sonra ilk kez uluslararası arenaya
taşmabilmiştir.

229
230 Laiklik
Aytunç Altındal 231

'Çirkin Türk' İmajı


rilmiş ve Refah'm yıpratılmasına çalışılmıştır. Bu medya kam­
Özellikle Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra Türkiye ve İslamiyet
panyalarının istenilen sonuçları vermemesi üzerine Refah Parti-
özdeşleştirilerek Avrupa'da bir 'Çirkin Türk' imajı yaratılmıştır.
si'ni, Cezayir'deki gibi bir akıbetin beklemekte olduğu söylenti­
Bunu başta Yunanistan desteklemiş, Fransız ve Amerikalı Er­
leri kulaktan kulağa yaygınlaştırılmaya başlanmıştır. Bu söylen­
meniler de bu imajm yerleştirilmesinde gayret göstermişlerdir.
tilere ve beklentilere göre Refah Partisi, yerel ya da genel seçim­
1980 sonrasında Türkiye aleyhtarlığı kampanyasma PKKTılar
lerde birinci parti olarak ortaya çıkarsa Batılılar, Türk Silahlı
da katılmışlardır. 1980-1990 yılları arasında İran İslam Devrimi,
Kuvvetleri'nden tıpkı Cezayir'deki gibi önlemler almasını iste­
Sudan'daki İslamcı hareketler, Pakistan'ın 'Şeriat'ı anayasa ka­
yeceklerdir. Kısacası 'Şeriatçılar' Türkiye'de başarılı olurlarsa
bul etmesi gibi olaylar ve Libya'nın Kaddafi'sinin siyasi çıkışla­
Türkiye'de darbe olur, demeye getirmektedirler.
rı Uganda'nın İdi Amin'inin Kraliçe Elizabeth'i alaya alışı, Av­
Böyle bir ihtimal varsa, Refah Partisi Genel Başkanı Prof.
rupa'da İslam'm terörizmle özdeş bir din olduğu şeklinde lanse
Necmettin Erbakan bu konuda ne düşünüyor? Bunu doğrudan
edilmiştir. Basın, radyo ve televizyonlar sürekli olarak İslami­
doğruya Erbakan'a sormakta yarar vardı. İşte Erbakan'm bu
yet'i 'Barbarlık ve terör'ün kaynağı olarak göstermişlerdir.
söylentiler hakkındaki görüşleri:
Avrupa'da bu gelişmeler yaşanırken Cezayir'de İslami esas­ "Bu telaş boşunadır. Türkiye'de tüm sistem tıkanmış du­
lara dayalı yeni bir yönetim kurmak isteyen güçlerin büyük bir rumda. İdari mekanizmalar laçka olmuş vaziyette. Terör azgm
hızla ve 'seçimle' iktidara gelmek üzere oldukları gerçeği Av­ boyutlara ulaştı. Üç mankenli vitrin (DYP, ANAP, SHP) Türki­
rupa'da, özellikle de Fransa'da bomba gibi patlayan bir haber ye'nin iflasını gösteriyor. Refah artık bir alternatif değil tüm
olmuştur. Buna Irak'ın Saddam'ının tüm Batı'ya ve ABD'ye Türkiye için tek çözüm haline geldi. Bunu Türkiye'nin aydınla­
meydan okuyuşu eklenmiştir. Benzer gelişmeler Mısır'da da rı görmeye başladılar. Kuşkusuz Türk Silahlı Kuvvetleri de Tür­
ortaya çıkmıştır. Bu hızlı ve radikal gelişmeler Batı'da alarm kiye'nin dışmda değiller. Meselelerin ne kadar vahim olduğunu
zillerinin çalmasına neden olmuş ve Cezayir'de seçimle işbaşı­ onlar da görüyorlar. Refah seçimlerde iktidara yürüyecek. Siz
na gelmek üzere olan FIS örgütü askeri bir darbeyle susturul­ şimdi Cezayir'deki gibi bir müdahale olur mu, diyorsunuz?.
muş ve Müslüman militanlar tutuklanarak cezaevlerine konul­ Muhterem kardeşim bu ordu, bu milletin ordusudur. Türk Silah­
muşlardır. Nedir ki, taraflar arasındaki mücadele sona ereceği­ lı Kuvvetleri, Refah iktidara geldi diye darbe yapmaz. Çünkü Ceza­
ne daha da şiddetlenmiş ve suikastlar, idamlar, cinayetler bir­ yir'de ordu darbe yaptı. Sonra ne oldu? En ılımlı çevreler bile
birini izlemeye başlamış ve Cezayir 'istikrarsız' ülkeler arasına askeri cuntaya karşı FIS'm yanında yer aldılar. İnsanlar kör de­
katılıvermiştir. ğiller. Gördüler yapılan haksızlığı ye karşı çıktılar. Göreceksiniz
İslami cephe, FIS, Cezayir'de iktidara gelecek.
Yani darbe onların istedikleri sonuçları getirmedi. Tam tersi
Cezayir'in Akıbeti mi? oldu. Müslümanların iktidara gelmesini askeri kullanarak en­
İşte bu gelişmeler Türkiye'de de yankılar yaratmakta geç gellemek isteyenler, Müslümanların iktidara gelmesine alet ol­
kalmamıştır. Türkiye'de son bir yıl içinde Refah Partisi büyük dular. İşte Allah'ın hikmeti budur."
bir atak yaparak ilkin 4. siyasi parti statüsüne ulaşmış, son üç ay Erbakan, seçimle iktidara gelindiği takdirde Refah Partisi'ne
içinde de 2. parti olmayı başarmıştır. Bu nedenle Türkiye'de hiç karşı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir darbe yapamayacağını dü­
gündemden düşmeyen laiklik' tartışmaları yeniden alevlendi- şünüyor.
"Ya Amerika ve İsrail zorlarsa?" diyorum.

www.çizgiliforum.com
232 Laiklik

"Zorlayamazlar, muhterem kardeşim," diyor. "Onlar Ceza­ 'İktidar/a Gelip de 'Muktedir' Olmamak...
yir'den ders aldılar." " R E F A H I BEKLEYEN EN BÜYÜK TEHLİKE
Biraz susuyor. Kısa bir süre bakışıyoruz. Gözüm duvardaki
Atatürk panosuna ilişiyor. Birden Erbakan alçak bir sesle ilginç
bir açıklama yapıyor:
"Ama Refah Partisi'ni bekleyen büyük bir tehlike var," di­
yor.
"Ordu değilse nedir?" diye soruyorum." Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Necmettin Erbakan'la yap­
"Anlatayım, muhterem kardeşim," diyor. Sesi kaygılı. Ama tığımız söyleşiyi sürdürüyoruz.
ümitsiz değil, herhalde birkaç saat önce Türki Cumhuriyetle- Erbakan, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu milletin ordusu ol­
ri'nin önde gelen Ayetullahları'yla yaptığı toplantıdan edindiği duğunu ve seçimle, demokratik kalıplar içinde iktidara gelen
'umut'la bakmak istiyor geleceğe, diye düşünüyorum. bir siyasi partiyi, Refah Partisi'ni anti-demokratik bir askeri dar­
beyle devirmek istemeyeceğini belirtiyor.
(Yeni Günaydın, 22 Aralık 1993, Çarşamba) Erbakan, bu konuda TSK'nın kışkırtmalara kapılmayacağını
vurguluyor.
Ama Erbakan'm Refah Partisi'nin geleceği ile ilgili endişele­
ri var.
"Refah Partisi'ni bekleyen büyük bir tehlike var," diyor Er­
bakan.
Ben de bu tehlikeyi açıklamasını rica ediyorum.

Taklitçi Zihniyet

Şöyle konuşuyor Erbakan:


"Bakın şimdi muhterem kardeşim. Türkiye'nin ekonomisi
çıkmazdadır. Türkiye, taklitçi zihniyetle yönetiliyor. Bu adam­
lar kadrolar kuruyorlar. İktidara getiriyorlar kurdukları kadro­
ları. Yıpranmcaya kadar bunları kullanıyorlar. Sonra yıpranan
kadroyu ambara kaldırıyorlar. Ellerindeki yedek kadroyu ikti­
dar yapıyorlar. Ambara kaldırdıkları kadroyu da yeniden cila­
layıp, gerek görülürse iktidara getirmek için hazır bekletiyorlar.
Böylece tahterevalli gibi, biri iniyor, diğeri çıkıyor. İşte bu ne­
denle Demirel, yedi defa gidip sekiz defa geri gelebiliyor. Biz
buna karşıyız. Artık Türkiye'de yeni bir dönem açılsın istiyoruz.
Bu yeni dönemi açacak olan parti de, Refah Partisi'dir. Refah

233
Aytunç Altındal 235
234 Laiklik

"Böyle bir planları varmış gibi geliyor bana. Biz iktidara ge­
Partisi'nin sadece Türkiye'ye değil, tüm dünyaya ileteceği bir
leceğiz. Sonra da bizi iktidara hapsedip, perişan etmek isteye­
mesajı var. Biz bu mesajı iletmek istiyoruz. Bu mesajı iletebil­
cekler. Bize iş yaptırtmayacaklar. Önümüze akıl almaz engeller
mek için iktidar olmak zorundayız. Biz iktidara geliriz. Geliriz
gelmesine de..." diyor ve duraklıyor Erbakan. çıkartacaklar. Atacağımız her adımda bizi batırmayı, sabote et­
meyi düşünecekler. Hangi soruna el atsak, çözümü yokuşa sü­
rüp, çok kısa zamanda bizleri iktidarda beceriksiz davranmış ol­
İktidar, Ama... makla suçlayacaklar. İşte Müslümanlar ne kadar başarısızlar,
görün diyecekler."
Yine kısa bir sessizlik oluyor. Erbakan'ı rahatsız eden, endi­ Necmettin Erbakan'ın endişesi ve Refah Partisi için tehlike
şelendiren bir durum var. Ama ne? Erbakan, neden çekiniyor? diye gördüğü husus işte bu. Refah'm iktidara yürümesine ses çı­
Belki inanmayacaksınız, ama Erbakan'ı endişelendiren ko­ kartmamak arzusunda olan bazı çevrelerin, partinin iktidara
nu, iktidar. Evet, yanlış okumuyorsunuz. Erbakan, Refah Parti- gelmesinden sonra hızla bir yıpratma kampanyasına başlaya­
si'ni bekleyen en büyük tehlikenin 'iktidar' olduğunu düşünü­ caklarından endişeleniyor.
yor. Diğer bir deyişle Erbakan, iktidara gelmekten değil, iktida­ Türkiye, böyle bir engellemeyi daha önce yaşamıştı. Bülent
ra gelip de 'muktedir' olmamaktan korkuyor. Ecevit, iktidara gelmiş, ama bir türlü 'muktedir' olamamıştı. Da­
Erbakan şöyle açıklıyor endişelerini: ha doğrusu, Ecevit, iktidara geldikten hemen sonra hiç beklen­
"Evet, iktidara gelebiliriz. Ama sonra ne olur? İktidarda ka­ medik bir engellemeyle karşılaşmıştı. O yıllarda şiddetli muha­
labilir miyiz? Yani bizi iktidarda hapsederler." lefet yapmayı planlayan Süleyman Demirel'in emriyle bir anda
"Kim hapseder?" diye soruyorum. 'pazarlar' bomboş kalıvermişti. Kuyruklar yaratılmış ve Türki­
"Bakın muhterem kardeşim," diye başlıyor Erbakan. "Biz bir ye'de temel gıda maddelerinden iğneye, ipliğe kadar ne varsa
şey fark ettik. Bugün Türkiye'de bizim iktidara gelmemizi en­ karaborsaya indirilmişti. Devletin her kademesinde hükümet
gellememek isteyen güçler var. Eskiden bize ilgi göstermeyen kararlarına uymama, iş yavaşlatma hareketleri başlatılmış, işçi
çevreler, şimdi bize hoş görünmeye çalışıyorlar. Eskiden yolu­ kesimlerinde grevler yaygınlaştırılmıştı. Kasıtlı elektrik kesinti­
muza engel koyanlar, şimdi engellerini çekmek ister gibi davra­ leri, su kesintileri insanları canlarından bezdirmişti. Ecevit Hü­
nıyorlar. Adeta bizim iktidara gelmemizi istermiş gibi çalışıyor­ kümeti, işte bu nedenle iktidarda olmasına rağmen eli kolu bağ­
lar. En azından bize ilişmemeye özen gösteriyorlar." lanmış ve istifa etmek zorunda bırakılmıştı. Ecevit'in istifasın­
"Ne var bunda çekinilecek?" diye soruyorum. dan sonra Demirel iktidan bir kez daha ele geçirmiş ve şu mu­
"Mesele öyle değil muhterem kardeşim," diyor Erbakan. Ve cizeye balon ki(!) iki gecede tüm Türkiye'de mallar bollaşıver-
ekliyor: miş, ne elektrik kesintisi, ne su sıkıntısı kalmıştı. Demirel, kendi
"Bu adamlar bizim iktidara gelmemizi hoşgörüyle karşılı­ iktidarımn işte böyle bir 'bolluk' iktidarı olduğunu övünerek
yorlarsa, bunda bir bit yeniği vardır. Anladığımız kadarıyla, bu ilan etmişti.
adamlar bizim iktidara gelmemize ses çıkartmamak kararını al­ İşte, Erbakan'ı korkutan buydu. İktidara geldikleri takdirde
dılar. Biz iktidara geldikten sonra da bizi iktidarda perişan et­ Ecevit'in başına gelenlerin kendi başlarına geleceğinden korku­
meyi düşünüyorlar." yordu Erbakan.
"Anlamadım, nasıl yani? Nasıl perişan edebilirler sizi?" diye "Elimizde Amerikalıların yayınladıkları stratejik araştırma
soruyorum. enstitülerinin raporları var. Bunlara göre Türkiye'de askeri ihti-

www.çizgiliforum.com
236 Laiklik

"Ya kendisinde ya da çevresindekilerde


laller çözüm getirmiyor, deniliyor. Ama biz iktidara gelirsek hü­ bir bozukluk var"
kümetimizi çalıştırmazlar. Bu raporlardan bizim çıkardığımız Ç İ L L E R İ N İLANI D E V L E T İ N İFLASI
sonuç budur. Ama biz Allah'a güveniyoruz."
Konuyu değiştirmek için Türkiye'nin kadın Başbakanı Tan­
su Çiller hakkında ne düşündüğünü sonıyorum. Partisine katı­
lan bazı eski mankenler hakkında ne düşündüğünü soruyorum.
"Anlatayım muhterem kardeşim," diye başlıyor Erbakan.
"Biz, bu genç hanım tecrübesizdir, kendisine bir şans verelim Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'la yaptığı­
dedik. Dedik ama..." deyip susuyor, ellerini iki yana açıyor. Bel­ mız söyleşinin bu üçüncü ve son gününde Refah Partisi'nin Ge­
li ki Erbakan, Çiller'den hoşnut değil. Kısa bir suskunluktan nel Başkanı'nm Başbakan Tansu Çiller hakkındaki görüşleriyle,
sonra başlıyor konuşmaya. partisine yeni katılan bazı 'aykırı' kişiler hakkındaki izlenimle­
rini aktaracağım.
(Yeni Günaydın, 23 Aralık 1993, Perşembe)
Ama önce bir anı.
Yıl 1973. Diyarbakır'dayız. Partilerin seçim propagandaları
yapılıyor. Ben de TV çekimleri yapmak üzere Diyarbakır'da­
yım. Tabii o yıllarda Türkiye'de TV yok. Ben de İsviçre Devlet
Televizyonu adına ve İsviçreli dört kişilik bir ekiple birlikte ora­
dayım. Diyarbakır'a gelince, uçaktan iner inmez, apar topar
Emniyet Müdürlüğü'ne götürülüyoruz. Neden? Nedeni basit. O
yıllarda Diyarbakır'da bırakın TV çekimi yapmayı -oysa Dışiş­
leri Bakanlığı'ndan iznimiz var- fotoğraf çekmek bile zor. Hele
1950-1960 arasında üzerinde fotoğraf makinesi bulunan her şa­
hıs casus muamelesi görüyordu!

"Erbakan'ı Çekmek Yok"

Neyse, Emniyet'te bizim izin geçerli sayılmıyor. Aynı gün


gerisin geri Ankara'ya postalıyorlar bizi. Ankara'da, Sıkıyöne­
tim Komutanlığı, çekim yapabileceğimizi Diyarbakır'a bir kez
daha bildiriyor. Ertesi gün yine Diyarbakır'a gidiyoruz. Bu kez
Emniyet'te daha güler yüzlü karşılanıyoruz, ama kesin bir uya­
rı var; sadece CHP ve AP'yi (Adalet Partisi) çekeceksiniz. Nec­
mettin Erbakan'm seçim konuşmalarını çekmeyeceksiniz...
Tüm ekip olarak şaşırıp itiraz ediyoruz.

237
Laiklik
Aytunç Altındal 239

Emniyet Müdürü, "Sizi son kez uyarıyorum," diyor, "Erba-


"Siz de devletin tıkandığını söylüyorsunuz," diyorum.
kan'ı çekmek yok."
"Evet. Zaten Tansu Hanım'm ilanları bizim dediklerimizi
vjerçekten de çekemiyoruz. Bari konuşmasını dinleyelim di-
doğruluyor. Ama devletin iflasını da gösteriyor. Bakın, ben size
yt miting alanına gidiyoruz. Polisler peşimizde. Az sonra yanı­
bir olay anlatayım. Devlet ne hale getirildi, görün," diyor.
ma yaklaşıyor biri. "Arkadaşlarını al, derhal otele geçin. Erba-
Bir an soluklanıyor. Sonra anlatmaya başlıyor:
kan'ı dinlemenizi istemiyoruz," diyor. Gerekçesini soruyorum.
"Bugün Güneydoğu Anadolu'da Ziraat Bankası, köylünün,
Ç/k ilginç bir açıklama yapıyor memur: "Bu adam solculuk ya­
çiftçinin kredi ya da borç istekleri karşısında gösterdiği tapuları
pıyor. Bankaları kötülüyor. Onun için."
kabul etmiyor. Bütün bankalar Güneydoğu Anadolu'da çiftçi­
nin teminat olarak gösterdiği araziyi kabul etmiyor. Adamm
tarlası var. Bunu teminat gösterip, Ziraat Bankası'ndan kredi al­
"Solcu" Damgası
mak istiyor. Bankalar, Güneydoğu Anadolu'daki tapulu tarlayı
Erbakan'ı işte ilk kez o mitingde kısa bir süre dinlemek ve ta­ teminat kabul etmiyor. Sen git, bize İzmir'den ya da Muğla'dan
nımak olanağını bulmuştum. Erbakan, 'faizci' sistemi eleştirdi­ tapulu arazi getir. Krediyi ondan sonra verelim, diyor. Devletin
ği için bazı çevrelere göre 'düzen yıkıcı' ve banka düşmanı ola­ Güneydoğu Anadolu'da ne hale geldiğini bundan daha iyi gös­
rak tanıtılıyordu. Bu da Erbakan için emniyetin 'solcu' damga­ terecek bir örnek yoktur."
sını vurmasına yetiyordu. Biraz gayret etseler, Erbakan, 141. ve Bu şaşırtıcı açıklamayı, Erbakan'la yaptığım görüşmeden he­
142. maddelerden içeri girecekti 1973'te Diyarbakır'da(l). men sonra bir dostun verdiği akşam yemeğinde Mesut Yılmaz'a
Bu anıyı niçin anlattım? Şundan: Erbakan, yıllar sonra Adil soruyorum. Yılmaz, her zamanki içtenliğiyle "Evet," diyor. "Bu
Düzen adlı bir kitap yazdı. Bugünkü Refah Partisi'nin elkitabı doğru. Ben de birkaç ay önce bu konuyu gündeme getirmiştim,
bu. ingilizce, Fransızca, Almanca çevirileri yapıldı. Refahlılar ama Tansu Çiller önemsemedi. Tıpkı Doğu'da kapalı duran 4
arasında çok tartışıldı, benimsendi ve artık Refah'ın parti prog­ bin 200 okulu önemsemediği gibi."
ramı gibi görülüyor. Bankaları bırakıp Refah'a olan katılımları soruyorum Erba-
Erbakan, Adil Düzen incelemesinde bol bol emperyalizm, ka­ kan'a.
pitalizm, sömürü vb. gibi sol literatürde önemli rol oynayan "Muhterem kardeşim, Refah, kitle partisi değildir. Refah ge­
kavramları kullanmıştı. Türkiye'nin ve tüm İslam âleminin lişiyor, cemiyetin her kesimine uzanıyor. Aramıza yeni katılan
'Dünya Emperyalizmi' (bu deyim Almanca çeviride geçiyor, ne insanlar, Refah'm doğru söylediğini anladıkları için katılıyorlar.
anlama geldiğini anlayamadım) tarafından sömürüldüğü anla­ Biz, İslam'ın baktığı gibi bakıyoruz insanlarımıza. Bu çürümüş
tılıyor; kapitalizme ağır eleştiriler yöneltiliyor. Tek çözümün sistem insanlarımızı baştan çıkarıyor. Ama kötülüğü gören bi­
Türkiye ve İslam âlemi için işte bu adil düzen önerisi olduğu zim aramıza dönüş yapıyor. Mesele budur. İnsan sarhoş olabi­
vurgulanıyor. lir, kumarbaz olabilir, ama hatasını anlayıp, kendisine imanlı bir
Şimdi Tansu Çiller hakkındaki görüşlerine gelelim. "Muhte­ yol aramak isterse bize katılabilir. Manken olmuş, kumarbaz ol­
rem kardeşim. Ya Tansu Hanım'ın akli dengesi sarsıldı ya da muş, sarhoş olmuş biz aldırmayız. Düzeldiyse, aramıza katılır."
çevresi bu genç ve tecrübesiz hanımı aldattı. İnsan hiç devletin
iflas ettiğini böyle gazete ilanlarıyla yayar mı? Anladık, gazete­
lere ulufe dağıtmak istiyor, ama bu ilanları kimler hazırlamış­
larsa, devleti küçük düşürmüşler."

www.çizgiliforum.com
240 Laiklik

Avrupa'da Düşmanını Pişirip Yiyen Kabileler..,


Öneriler İSLAM VE AVRUPA KÜLTÜRÜ - 1
"Bu durumda Türkiye'ye ne öneriyorsunuz?" diyorum.
"Adil Düzen kitabımı okusunlar, görecekler," diyor Erbakan.
"Orada anlattım. Türkiye'nin tek çözümü biziz. Bu sömürü sis­
temine ancak biz son verebiliriz. Kapitalizm de, komünizm de
çöktüler. Yükselen İslam'dır. Bunu anlayan herkese kapımız
"Eğer öz babam kilisenin öğrettiği doktrinden sapmışsa ve inancı­
açıktır."
nı değiştirmişse onu yakacak olan odunları bizzat ben toplarım ve ba­
Sonuç olarak şunları eklemek istiyorum: bamı yakmaktan kaçınmam."
Erbakan'la yaptığım söyleşiyi üç günlük bir yazı dizisiyle si­ Bu sözler Papa 4. Paul'e aittir. 1555 yılında söylenmiştir. Ka­
ze aktardım. Buna göre Erbakan, ordunun kendilerine karşı bir tolikliğin dışındaki her inancı ve düşünceyi yok edecek kadar
darbe yapmayacağını düşünüyor. Bu bir. İkincisi, Refah'ın ikti­ hoşgörüsüz olan 4. Paul, ilginçtir ki, Fransız ve İspanyol ordula­
dara geleceğini, ama iktidarda ambargoyla karşılaşabileceğin­ rının hışmına uğrayınca, o güne kadar Hıristiyanlık âleminin
den korkuyor. Bu iki. Tansu Çiller'in ekonomik paketine karşı baş düşmanı olarak gösterdiği Türklerin sultanı Kanuni'ye baş­
kendi Adil Düzen kitabını öneriyor. Bu da üç. vurarak onun koruyuculuğunu ve desteğini istemişti. Ve Kanu­
Adil Düzen, sömürü düzenine karşı Erbakan'm tezi. ni, Papa 4. Paul'ü ve Katolik Kilisesi'ni saldırgan Hıristiyan
Ama Türkiye ekonomisini düzlüğe çıkarmaya yeter mi? prenslerine karşı korumuştu. Kanuni döneminde sekiz papa de­
Bunu ancak Erbakan ve ekibi iktidara gelirlerse görecek Tür­ ğişmişti ve Sultan'ın bunların tümüyle yakın ilişkileri olmuştu.
kiye. Papalarla Osmanlı sultanları arasındaki gizli yazışmalar ilkin
Papa V. Martin ile I. Mehmet arasında 1417'de başlamıştı. 1403-
(Yeni Günaydın, 24 Aralık 1993, Cuma)
1566 yılları arasında altı Osmanlı sultanı ile 19 papa arasında
gizli yazışmalar yapılmıştır. Hatta ilginçtir, her pazar ayininde
Türkleri Hıristiyanlığın bir numaralı düşmanı olarak gösteren
papalar, belgelere göre bazen aynı pazar gününün akşamında
Türklerle nasıl anlaşacaklarını ve hangi silahların satılıp satıla­
mayacağını görüşmüşlerdi!
İslamiyet'in Avrupa'daki yeri ve rolünü, günümüzün getirdi­
ği koşullarda ne durumda olduğunu anlayabilmek için, geçmiş­
teki bu tip belgelere başvurmak bir zorunluluktur.
Avrupa Topluluğu'nu oluşturan 12 devlet ile altı EFTA ülke­
sinde özellikle 1980'den günümüze dek yazılı, sözlü ve görün­
tülü yayın organlarında İslamiyet konusunda pek çok inceleme
ve yorum yapılmıştır. Nedir ki bu yayınların tümünde İslami­
yet'in tarihi, ne olup olmadığı araştırmacıların bağlı oldukları
dünya görüşleri açısından izleyicilere aktarılmıştır. Bu yorum-

241
242 Laiklik 243
Aytımç Altmdal

culann konusu İslamiyet ama bakış açıları Avrupa merkeziyet­ Günümüzde eleştirel ilahiyat bilimi denilen akademik çalış­
çiliğidir. Göz ardı edilmiş olan husus, Avrupa'da yaşayan Müs­ malar açısından yapılan değerlendirmelere göre, tarımsal ola­
lümanların geçmişleri ile, özellikle 1960'tan sonra Avrupa'ya rak, Hıristiyanlık bir din değil, bir Kült'tür. (Kült: Tanrılara ve
gelen Müslümanların buralarda neler yaptıkları, nasıl yaşadık­ Tann'nm özel sevgisine mazhar olmuş varlıklara gösterilen say­
ları ve Avrupa'yı ve Hıristiyanlığı nasıl görmekte olduklarıdır. gı, tapınma.) Kilise kurucuları, örneğin Aziz Thomas (Kıbrıs'ta),
Avrupa'da en az 900 yıldır (İspanya ve Sicilya'da daha eski) Aziz Markus (Mısır'da) ve Aziz Paul (Anadolu'da) ve onunla
var olan İslamiyet ve Müslümanlar konusunda yapılmış bu tip birlikte Aziz Peter (Roma'da) tarafından başlatılmış bir kilise-
araştırmalar henüz çok az bir sayıdadır. Bunların çoğu da son kültüdür. İsa, Hıristiyanlık inancına göre, aynı anda Oğul ola­
on yıl içinde yayınlanmışlardır. Avrupalı devletler, kendi top­ rak (mediator=mütevelli-mesih) olduğu ve Tanrı, kendi yarattı­
raklarında yaşamakta olan Müslümanlarm durumlarıyla ilgili ğı olayın içinde bizzat yer alamayacağı için, kendi adına kurul­
araştırmalar yapılmasının gerektiği fikrine son on yıl içinde muş olan ve din olarak tanınan Hıristiyanlığın kurucusu değil­
ulaştılar ve üniversitelerin bünyelerinde eski oryantalizmden dir. Kaldı ki İsa, İncil'e göre, yeni bir din kurmaya değil, içinden
ayrı akademik birimler kurdurdular. Başta Norveç ve Almanya geldiği Museviliğin peygamberlerinin yarım kalmış görevlerini
olmak üzere çeşitli ülkelerde bu merkezler açıldılar, bazıları da
tamamlamaya geldiğini ve Musevi şeriatını tamamladığını söy­
açılmak üzeredirler. Yakın zamanlara kadar sadece Katolik,
lemişti.
Protestan ve Anglikan kiliseleri tarafından yönlendirilen İslami­
Bu nedenledir ki kilise tarafından temsil edilen Hıristiyanlık
yet'le ilgili çalışmalar artık olaylara tarafsız gözlerle bakabilen
1. yüzyıldan bu yana aynı iddiayı sürdürmüştür. Öyle ki 18.
ve konusu din değil insan olan uzmanlarca hazırlanmaya baş­
yüzyılda bile Avrupa'da eğer bir haham (Musevi öğretmen)
landı. Bu çalışmalar henüz çok yenidirler ve sayıları 20'yi bul­
kendi isteğiyle İsa'nın Tann'nm oğlu olduğuna inanırsa, İsa'nın
mamıştır. Nedir ki, ilk kez bu çalışmalarda yeni bir yöntem uy­
yeryüzüne geri döneceğine inanılmaktaydı. Bu inanç 2. Dünya
gulanmıştır ve Müslümanlar yaşamakta oldukları ülkelerde ik­
Savaşı sırasında da vardı ama ne yazık ki Naziler bir tek haha­
tisadi, siyasi, toplumsal ve kültürel yapılanmalar çerçevesinde
mı bile bu konuda ikna edememişlerdi!!! Kısacası, Hıristiyan ke­
ele alınmışlardır.
limesinin ilk kez İsa'nın ölümünden yaklaşık yarım yüzyıl son­
ra bugünkü T.C. sınırları içindeki Antakya'da kullanılmaya baş­
landığı -ve biraz da alaylı bir anlam taşıdığı- düşünülürse,
Hıristiyanlık Din Değildir İsa'nın sağlığında Hıristiyan kelimesini hiç duymamış olduğu
Bu kısa açıklamalardan sonra konumuza girebiliriz. anlaşılır. Kaldı ki kelime özgün şekliyle Grekçe idi ve İsa da
Kendi alanında ilk olan bu yazı dizisinde ise Avrupa'daki İs­ Grekçe bilmiyordu.
lamiyet'in Avrupa kültürü içindeki yeri ve rolü, Avrupa'yı ve İsa'nın çarmıha gerilerek öldürülmesinden sonra ona inanan
onun temsil ettiği uygarlığı kuran ve ortak dil olarak kabul edi­ küçük toplulukların arasında ilk fikirsel ayrılıklar doğmuştu.
len Yahudilik, Hıristiyanlık ve laiklik gibi değerlerle İslami­ Öyle ki Anadolu'daki Helen ve Romalılara İsa'yı kabul ettirmek
yet'in bunlarla olan bağlantıları karşılaştırılarak verilmiştir. görevini üstlenen Aziz Paul ile diğer havarilerin bile arası açıl­
mıştır. Aziz Paul, başta en büyük rakibi Aziz Peter'le ve onu tu­
Bu nedenle söze Avrupa'yı kuran Yahudilik ve Hıristiyanlı­
ğın öngördüğü din-devlet ilişkilerinden başlayarak girmek ge­ tanlarla bazen ağır sözler kullanarak tartışmıştı. Bu eski tartış­
rekmektedir. ma günümüz Hıristiyanhğı'nın konuşlanışmda önemli rol oy­
namıştır ve hâlâ da sürmektedir.

www.çizgiliforum.com
244 Laiklik Aytunç Altındal 245

Farklı İnciller si oturuyordu! Frankların (Osmanlıcası Frenk) halifesi Kari, sa­


dece adıyla değil, bedensel yapısıyla da dev gibi bir adamdı. Ye­
Bu inançsal ve fikirsel ayrılıkların sonucu olarak henüz 2. ni Kudüs olarak seçtiği yer ise, bugünkü Almanya'nın sınırları
yüzyıldan başlayarak Latince ve Grekçe yazılmış pek çok İncil içindeki Aachen ve çevresiydi. Kari, Aachen'ı yeni Kudüs olarak
bugün kiliselerin arşivlerinde durmaktadırlar. Bir sayı vermek kurdu. O çağda Aachen, Avrupa'nın Roma dışındaki en önemli
gerekirse, 1933 yılında yapılan sayıma göre Grekçe yazılmış tam kültür merkezi oldu. Kari, bugünkü Avrupa Topluluğu'nu orta­
4 bin 230 İncil vardır. 1957'de yeniden yapılan bir sayımda bu ya çıkartan fikirlerin çoğunu ilk kez Aachen'da denedi. Kilisenin
sayı 4 bin 680'e yükselmiştir. Ve bu 4 bin 680 İncil'den bir teki tersine kendi kentinde tolerans-hoşgörü kavramını yüceltti. Da­
dahi diğerlerinin bire bir aynısı değildir... Yine 2. yüzyıldan baş­ ha sonraki yüzyıllarda ünlenen Berlin'de ise o sıralarda egemen
layarak 325 yılma kadar geçen süre içinde, resmen tescil edilmiş olan Toton ve Cermen kabileleri arasında, rakiplerini öldürdük­
tam 122 değişik İncil yorumuna inanan Hıristiyan cemaatleri ten sonra pişirip yemek geleneği vardı. Berlin'deki bu Kaniba-
oluşmuştu. Bunlardan bazılarına göre İsa, mevcut tanrılardan lizm (yamyamlık) 11. yüzyıla kadar sürmüştür. Fransa'da ise 19.
biri iken, bazılarına göre de annesi Meryem hiçbir şekilde baki­ yüzyıla kadar tek tük de olsa Kanibalizm'e rastlanmıştır.
re değildi! Bu kargaşalı dönemden sonra yaklaşık bin yıl sürey­ Kari, aynı zamanda bugünkü AT'ın çıkış noktası olan Avru­
le Hıristiyanlık kendi içinde çalkantılarla yaşamıştır. 16. yüzyıl­ pa Hıristiyanlık âlemi (Christendum) kavramının sınırlarını ilk
da toplanan ve Trent Konseyi denilen toplantıdan sonra bugün tanımlayan şahıstır. Bu sınırların içinde, ilginçtir ki, bugünkü on
kullanılan İncil ile Vulgata denilen Latince çevirisi Katolik dün­ iki ülkeden sekizi ismen dahil değildi. (Örneğin Belçika, Hollan­
yası için kabul edilmiştir. da) Doğum yeri itibariyle Fransız, dili itibariyle Alman olan
Bu nedenledir ki, günümüzde kullanılan İncil tam anlamıy­ Muhteşem Kari, tarihte Karolenj Rönesansı diye bilinen gelişi­
la bir 'derleme'dir. min de başlatıcısıydı. Bu nedenle de Musevilik ve İslamiyet'le de
çok sıcak ve yakın ilişkiler kurmuştu. Ve işte ilkin 9. yüzyılda
daha sonra İslamiyet'te önemli roller oynayacak olan şeriat, irti­
Çifte Standardın Kaynağı ca ve cihat, gibi kavramlar 'sistematik' ilahiyatın konuları arası­
na katıldılar. Bunlardan şeriat ve irtica Musevilik'ten, cihat ise
9. yüzyıla kadar Avrupa'da Hıristiyanlığın gelişimi, İmpara­
Hıristiyanlık'tan İslamiyet'e geçmiş olgular olarak tanındılar.
tor Konstantin'in 4. yüzyılda Hıristiyanlığı devlet dini olarak tes­
Günümüzde sıradan Avrupalı'yı İslami cihat kavramıyla
cil etmesinden sonra, papaların, imparatorların ve halkın Hıristi­
korkutan ve bir Hıristiyan-Müslüman çatışmasını körükleyen
yanlığı (popüler din olarak) başlıca üç başlık altında gelişti. 9.
çevrelerin cihat, yani kutsal savaş kavramının mucitlerini ger­
yüzyılda (800 yılında) Frankların Kralı Muhteşem Kari, Papa 3.
çekte kendileri olduklarını gizlemeleri rastlantı değildir. Avru­
Leo tarafından dünyaya yeniden gelmiş olan Davut Peygamber
pa'da yüzyıllar boyunca kiliseye yönelik her eleştirinin kaynağı
olarak ilan edildi. Papa, imparator yaptığı Karl'dan 'yeni Kudüs'
olarak Türkleri ve Osmanlı'yı gösteren kilise, Ateizm'in de ciha­
şehrini kurmasını istedi. Altısı resmi, dördü metres olarak on ka­
dın da kaynağı olarak Türkleri suçlamıştı.
rısı ve on sekiz çocuğuyla yaşayan Kari, böylelikle Avrupa'nın
ilk 'halifesi' oldu. Kari, aynı anda hem ruhani hem de cismani AT ülkelerinde ve çevresindeki E F T A ülkelerinde yaşayan
(Seküler) önder olarak Avrupa'daki Hıristiyanlığın hem impara­ Müslümanlar ve özellikle de Türkler bu nedenledir ki, her za­
toru hem de Frankistan halifesiydi... O yıllardan kalma belgelere man bu çifte standart oyunlarına kurban edilegelmişlerdir.
göre; Bağdat'ta İslam'ın halifesi, Avrupa'da Frankistan'ın halife- (Milliyet, 13 Şubat 1993, Cumartesi)
Kutsal Savaş'ın Mucidi, Konstantin...
İSLAM VE AVRUPA KÜLTÜRÜ - 2

Frank Kralı Muhteşem Karl'ın Aachen şehrinde başlattığı ilk


Rönesans, onun ölümünden sonra sürdürülemedi. Avrupa'da
yeniden savaşlar başladı. İmparator'un şahsında toplanan ruha­
ni ve cismani önderlik yeniden papaların ellerine geçti. Avru­
pa'da yüzyıllar boyunca sürecek papaların egemenliği kuruldu,
işte bu dönemde ilk büyük Haçlı Seferleri düzenlendi.
Türkçe'ye Haçlı Seferleri diye çevrilmiş olan bu askeri hare­
ketlerin gerçek adı Hıristiyan Haçının Taşındığı Seferler'div. Haçlı
Seferleri diye bilinen askeri hareketler papalar tarafından Hıris­
tiyanlığın kesin ve mutlak doğruluğunu kanıtlamak amacıyla
düzenlenmiş cihat'lardı. Haçlı Seferleri en kısa tanımıyla dinin
siyasete alet edilerek düzenlendiği savaşlardır.
Cihadın, yani dinin askerileştirilerek siyasallaştırılması ya
da kutsal savaş fikrinin mucidi, İstanbul'un kurucusu sayılan I.
Konstantin'dir. Konstantin, Hıristiyanlığa tam ölmek üzereyken
geçmişti. Güneşe tapan Konstantin'm, imparatorluğun tek sahi­
bi olabilmek için kendi gibi Pagan (uydurma tanrılara tapan)
olan diğer İmparator Licinus'u yenmesi gerekiyordu. Bu amaç
uğruna Hıristiyanlardan kendisi için bir ordu kurmalarını iste­
di. Savaşı kazanırsa Hıristiyanlara tam özgürlük vereceğini söy­
ledi. Böylece tarihte ilk kez, çok-tanrıya inanan bir Pagan imparatoru­
nun isteğiyle, tek-tanrılt bir dinin ordusu kurulmuş oldu! Hıristiyan­
lardan kurulu ve ellerinde haçlar taşıyan bu orduyla Konstan­
tin, İtalya seferine çıktı. Rakibi Licinius'un ordusu ise tamamen
Paganlardan kurulmuştu. Savaş başlar başlamaz, daha sonra
Hıristiyanlar tarafından mucize olarak yorumlanan bir olay ya­
şandı. Licinus'un geçmekte olduğu Tiber Köprüsü çöktü, Licini-
us boğuldu. İşte bu olaya dayandırılarak Avrupa'da Hıristiyan­
lık uğruna yapılan savaşlarm daima mucizelerle dolu olacağı

247

www.çizgiliforum.com
248 Laiklik

Alman Aristokratı Olan Türk


inancı yaygınlaştırıldı. Nitekim ileriki yüzyıllarda Avrupalı İSLAM VE AVRUPA KÜLTÜRÜ - 3
krallar birbirlerine karşı kutsal savaşlar ilan ettiler. Örneğin Vi­
yana kahramanı Prens Filip Osmanlı'ya karşı savaş ilan edip ka­
zanınca, ardından Fransa'ya da kutsal savaş ilan etmişti. Nedir
ki Filip bu savaşta yenildi. Filip'in yenilgisi cihada değil, işledi­
ği bir günaha ciro edildi. Buna göre Filip, on karısı, bir o kadar
metresi ve on üç çocuğuyla yetinmemiş bir de masum bakire ra­ 1683'te düzenlenen 2. Viyana Kuşatması bilindiği üzere iki
hibeyi iğfal ederek hamile bırakmıştı. ay sürdü, ama başarısızlıkla sonuçlandı. Kuşatmayı yöneten Ka­
Konstantin'in başlattığı bu ilk cihattan sonra ortaya çıkan ra Mustafa Paşa, orduya verdirdiği zararların bedelini idam edi­
Grekçe Ökemenik (Hıristiyanların yaşadıkları topraklar) kavramı lerek ödedi. Viyana Kuşatması sonrasında Osmanlı ordusu geri
da daha sonra İslamiyet'e Darül-İslam olarak, yani Müslümanla­ çekilirken birçok askerini ve beraberinde getirdiği çeşitli ulusla­
rın yaşadıkları topraklar olarak girmişti. Kutsal dil kavramı da ra mensup esirlerini bu topraklarda bıraktı. Bu insanlar, Viya-
öyledir. Konstantin döneminde Grekçe, Latince ve İbranice kut­ na'da kendilerine uygulanan cezaları çektikten sonra gündelik
sal dillerdi. Müslümanlık da kutsal dil kavramını Kuran'daki hayata katılmaya başladılar; kimileri ticarete atıldı, kimileri as­
Arapça ile özdeşleştirildi. ker oldular ya da tarım emekçisi haline geldiler.

Günümüzde Avrupa'da yaşayan Müslümanlar Avrupa kül­ Almanca konuşulan topluluklarda, özellikle de daha sonra
türünü yaratmış olan Paganlık, Musevilik ve Hıristiyanlığın bir­ Prusya devleti ve disipliniyle tanınacak olan Böhme'de (eski
birleriyle iç içe geçmiş olarak temellendirdikleri, tolerans ve la­ başkent şimdiki Postdam, kuruluşu 993) ve Viyana'da, Türk
iklik çerçevesinde kurulmuş toplumlarda yaşamaktadırlar. Bu imajı ve Türklük ilk kez bu insanlar tarafından gündelik hayat­
nedenledir ki, içlerinde yaşadıkları toplumları yaratmış olan ta temsil edildi. Bu insanların arasından bazıları dinlerini değiş­
inanç sistemlerini iyi tanımak zorundadırlar. Musevilik ise bu tirerek Hıristiyan oldular (günümüzde de Almanya'da dinleri­
ni değiştirerek Hıristiyan olmuş 1200 kadar Türk vardır). Dinle­
kültürleri oluşturmuş olan değerlerin başında gelir.
rini değiştiren bu insanların en az elli kadarı papaz yapılmışlar
(Milliyet, 14 Şubat 1993, Pazar) ve diğer Müslümanları Hıristiyanlaştırmakla görevlendirilmiş­
lerdir. Yine bu 'kılıç artıklarından' bazı Türkler, belgelere göre,
Hıristiyan olduktan sonra evlilik aracılığıyla Alman aristokrat­
larının arasına katılmıştır.

Ayçöreği
Bu gelişmelerin bir uzantısı olara ilk 'Cafe Turc' 1717'de il­
ginçtir ki Viyana'da değil Hamburg'da açılmıştır. Yine gündelik
hayatta yer alan ve günümüzde de çok sevilerek yenilen 'ayçö­
reği' denilen kahvaltılık yiyecek de ilk kez bu yıllarda Viyanalı
ve diğer Almanların sofralarına girmiştir.

249
250 Laiklik
Aytunç Altındal 251

İlginç bir husus da, din aleyhtarlığı ile ilgilidir. 17. ve 18.
ğunun sonucunda diplomatik girişimlerin bir başarısı olarak
yüzyıllarda İngiltere'de, İtalya'da ve kısmen de Hollanda'da bir
1866'da Berlin'de açılmıştır. 19. yüzyılda Avrupa'da açılan ilk
yeraltı faaliyeti olarak yürütülen Ateizm tartışmalarında Türk­
Türk-Müslüman cami budur. Doğrudan doğruya sultanın ve
ler dolaylı olarak bir rol üstlenmişlerdir. Bu dönemlerde birçok
halifenin iradesi altmda olan bu camide Osmanlı halifesi adına
Avrupalı aydın ve kilise karşıtı bilim adamı 'Bir Türk Casusu­
hutbe okunmaktaydı. 1839'dan itibaren başlayan Osmanlı-Al-
nun Gizli Mektupları' adıyla dağıtılan bildirilerde yer alan He­
man ticari ilişkileri, 1870'te Tüm Almanya Birliği kurulunca da­
terodox (Karşı Dine Açık Olmak) görüşlerle İsa'ya, kilise ve pa­
ha da yaygınlaşmıştır. 1. Dünya Savaşı'nm sonuna kadar süren
palara karşı mücadele yürütmüşlerdi. Türk Casusu'nun Gizli
Osmanlı-Alman dostluğu sırasında Berlin'de oldukça önemli
Mektupları dizisi, daha sonraki yüzyıllarda ünlenen 18. yüzyıl
sayıda Türk, Çerkeş ve Kazanlı Müslüman yerleşmiştir. 1914-
aydınlarından birçoğuna esin kaynağı olmuştu. Bunların arasın­
1918 yılları arasında ise bu yerleşik nüfusa ek olarak Hintli, İn­
da d'Holbach, Diderot ve Toland sayılabilir.
giliz, Senagalli ve Cezayirli/Fransız Müslüman da eklenmiştir.
Müslüman Türklerle Katolik ve Protestan Almanların ara­
1918'de Osmanlı ve Almanya savaştan yenik çıkmışlar ama Ber­
sındaki bağlar 18. yüzyılın başlarmda ve Avrupa'da söz sahibi
lin'deki Türklerin önderliğinde toplanan tüm Almanya'da yaşa­
olmak isteyen Prusyalıların yayılmacılık siyasetinin sonucunda
yan Müslümanlar 1920'de Wilmersdorf'ta yeniden bir cami inşa
yoğunlaşmıştır. 1731 'de Kurland Dükü, Kral 1. Frederik Willi-
ettirmişlerdir. Bu cami günümüzde de hizmetlerini sürdürmek­
am'a bağlılığının bir nişanesi olarak yirmi Müslüman Türk'ten
tedir.
kurulu bir hassa birliğini kralın özel muhafızlığına göndermiş­
tir. 1742'de ise Kral Büyük Frederik, Rus ordularından kaçıp Al­
man topraklarına giren Tatar, Kazak ve Kırımlılardan oluşan
mızrak alayını kurmuştur. Rusya'dan kaçarak Almanlara sığı­
Avrupa'da Camiler Çoğalırken
nan bu insanları yeniden Ruslara karşı kullanmak siyaseti, Al­ 2. Dünya Savaşı sırasında ise yerleşik Türklerden Alman uy­
manlar tarafından 2. Dünya Savaşı sırasında da uygulanmıştır. ruğuna geçmiş olanlarla, din değiştirmiş olan Türklerden seçi­
Hazindir ki, savaşta Almanların saflarında dövüşen bu insan­ len elit bir grup öğrenci, Götingen Üniversitesi'nde açılan İsla-
lardan bazıları savaştan sonra aldatılarak gerisin geri Rusya'ya mi Araştırma Merkezi'nde eğitilmişlerdir. Günümüzde etkisi ve
gönderilmişler ve orada kurşuna dizilmişlerdir! ağırlığı çok hissedilen Alman dış politikasının mimarları işte bu
insanlar olmuşlardır. Türkiye'nin kültürel, dinsel ve etnik yapı­
sıyla ilgili ilk haritaları çıkaranlar, tarikat ve mezheplerin moza­
Pazar Namazı iğini hazırlayanlar, yerleşik ahlaki ve töresel özellikleri sistema-
tize ederek 1970'lerdeki Alman dış politikasına yön verenler bu
1740'larda anlaşıldığı kadarıyla bin kadar Müslüman, Prus­
akademik çevreler olmuştur.
ya ordusunda özel bir süvari birliği oluşturmaktaydılar ve ken­
2. Dünya Savaşı sonunda ise Almanya'ya sığınmış olan ka­
dileri için de bir mescit açılmıştı. Nedir ki, bu Müslümanlara ay­
çak Tatarlardan ve Bosnalılardan oluşan Müslüman cemaati da­
rılan ibadet günü cuma değil, pazardı. Bu mescide bağlı bir
ha önce Almanya'da yerleşmiş ve cami açmış Türklerin önder­
Müslüman mezarlığı da vardı.
liğinde 1951'de en büyük üst örgütü kurmuşlardır. Türk Diya­
Almanca konuşulan topraklardaki ilk cami ise, 1860'larda
net İşleri modelinde olan ve Almanya'daki Müslüman Sığınma­
başlayan ve her yıl katlanarak artan Osmanlı-Almanya diyalo-
cıların Ruhani Yönetim Birliği admı taşıyan bu örgütün yedi

www.çizgiliforum.com
252 Laiklik

Müslüman olan İngiliz Lordu


binden fazla kayıtlı üyesi bulunmaktaydı. Söz konusu kuruluş
İSLAM VE AVRUPA KÜLTÜRÜ - 4
günümüzde de faaliyetlerini sürdürmektedir.
Avusturya-Macaristan'da ise Habsburg İmparatorluğu,
1878'de Bosna-Hersek'i işgal edince büyük bir Müslüman nüfu­
su sınırları içine almak zorunda kalmıştır. Osmanlı'dan ayrılıp
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na katılan Bosna-Hersek-
li Müslümanlar için 1879'da Viyana'da ilk müftülük açılmıştır. İslamiyet'in İngiltere'deki serüveni ise çok daha değişik bir
Bosna'nın işgalinden dört yıl önce bu toprakları işgal edebilmek çizgide gelişmiştir. Alman toplumlarında İslamiyet'i daha çok
için uygun yasalar hazırlanması gerektiğini düşünen imparator, Türkler temsil etmişlerdir. Bu nedenle Katolik Kilisesi'nin iste­
1874'te Avusturya-Macaristan yasalarında gerekli düzeltmeleri ğiyle Almanca'da ve daha sonra da İngilizce'de, Arap-Acem ve
yaptırmıştı. Böylece ortamını hazırlayan Viyana, daha sonra iş­ Türk İslamiyeti'ni birbirlerinden ayırabilmek için bazı özel te­
gali gerçekleştirince hemen hemen hiçbir sorunla karşılaşma­ rimler türetilmiştir. İlkin 15. yüzyılda başlayan bu akıma göre,
mıştı. 1909 ve 1912'de yapılan yeni değişikliklerle Avusturya- Türklere, doğrudan doğruya Müslüman değil Muhammedan (ya­
Macaristan topraklarında yaşayan Hanefi mezhebine mensup ni Muhammed'e bağlı olanlar, Araplara ve Acemlere bağlı olma­
Müslümanlara bu mezhebin öngördüğü kurallar çerçevesinde­ yanlar) denilmeye başlanmıştır. Acemlere ise Muselman, Arapla­
ki bir aile yapısını koruyacak haklar tanınmıştır. Viyana'da dev­ ra da İslam denilmesi resmi yazılarla istenmiştir. Dolayısıyladır
letin isteği üzerine Hanefi codexi (yasaları) ilk kez 1883'te Al- ki, günümüzde Avrupa'da özellikle de akademik çevrelerde
manca'ya çevrilerek yayınlanmıştır. Günümüzde Almanya'daki Türklerden, sadece Muhammedan diye söz edilir ve Arap-Acem
Müslümanlara uygulanan yasalar işte bu Bosna-Hersek Hanefi- İslamiyeti ile Türk İslamiyeti (bu ne demekse?) farklıdır şeklinde
liği'nin öngördüğü codexte yapılmış bazı küçük değişikliklerle yorumlar yapılır. İran İslamiyeti'nin, şehitlik ve imamiyet esas­
1979'da kabul edilmiş olan yasalardır. ları üzerinde yükseldiği vurgulanarak, bu nedenle İran'da Batı­
(Milliyet, 17 Şubat 1993, Çarşamba) lılaşma hareketlerinin hep tepkiyle karşılaştığı anlatılır.

İngilizleri Etkileyen Müslümanlar

Batı'nm bu tip bir ayrım yapmasının nedeni, kendi standart­


larını ve Hıristiyanlık dünyasında bulunan üç ayrı Hıristiyanlık
akidesini İslamiyet'te de görmek istemesindendir. Bu Avrupa-
Merkezci modele göre, Türkler sadece Paul (Aziz Paul) tipi Hı­
ristiyanlık gibi bir daldırlar ve Araplar tarafından Müslüman-
laştınlmış oldukları için de kendilerine ait bir din kuramamış­
lardır.
Benzer anlatım tarzı, İngiltere'de de kullanılmaktadır. Bura­
da da Türklerin İslamiyet'i tartışma konusu yapılmıştır. Ancak

253
Aytunç Allindai 255
254 Laiklik

Lord Headley ve VVoking misyonu, 1926'da Londra'da bir


bu ülkedeki tartışmaları başlatan ve yönlendirenler, çoğunlukla
cami açmak istemişlerdir. Bu amaçla para toplamaya başlanmış
Araplar ve Hintli Müslümanlar olmuşlardır. İngiliz akademis­
ve Haydarabad Nizamı'nm desteğinde bir vakıf kurulmuştur.
yenler, bu konuda, Araplardan edindikleri izlenimlere çok faz­
Araya savaşın girmesiyle cami projesi ertelenmiştir. Buna rağ­
la rağbet etmezler. Nedir ki, yaygınlaştırılmış olan ve sokaktaki
men, 1944'te Londra'da ilk İslami Kültür Merkezi açılabilmiştir.
Türk olmayan Müslüman için durum böyledir.
Regent's Park'ta açılan merkezin masrafları, kısmen vakıf, kıs­
Osmanlı'nın İngiltere ile olan diplomatik ilişkileri ve ticari
men de Suudiler tarafından karşılanmıştır. İngiltere Kralı 4. Ge-
yakınlaşmaların tarihi 450 yılı bulmaktadır. Ama İngiltere'de İs­
orge tarafından açılan merkez, daha sonra 1954'te caminin ya­
lamiyet, Hintli, sonra Pakistanlı ve Bangladeşli Müslümanlar ta­
pımına başlamış ve Londra'daki görkemli cami, 1977'de açıl­
rafından yaygınlaştırılmıştır. İlginçtir ki, 19. yüzyılın sonunda
mıştır.
İngiltere'de İslamiyet'i sistematize ederek tanıtan ilk şahıs, bir
Macar orientalisti olmuştur. Dr. Leitner adlı bu şahıs, ilk kez
1889'da Woking'de bir cami inşa ettirmiştir. Şah Cihan adı veri­
len cami, Dr. Leitner'e güvenen Müslümanların ve Bopal Sulta­ Gizli Müslüman Napolyon
nı'nın doktora verdiği sermaye ile kurulmuştur. İlk kez bu ca­
islamiyet'in Avrupa'daki serüvenine Fransa ile devam ede­
mide büyük bir kütüphane açılmış ve İslamiyet, İngiltere'deki
lim. Gerçekte, Avrupa'da Almanya, İngiltere ve Fransa'dan çok
Seküler/laik düşünce yapısına tanıtılabilecek şekilde özüne do­
önce, İspanya'da 1492'ye kadar Müslümanlar yaşamaktaydılar.
kunulmadan, anlatılmıştır. Bu girişim etkisini göstermiş ve kısa
Ama bundan önce Sicilya ve Güney İtalya'da da İslami yönetim
bir süre içinde karşılarında sarıklı hocaları ve alışılagelmiş softa
vardı. Bugünkü Libyalıların, Ürdünlülerin ve Filistinlilerin ata­
tiplerini değil, Hıristiyanlığı çok iyi incelemiş ve İslam'a inanan
ları olan Araplar, özellikle bugünkü Palermo'da var olan İslami
aydınları gören İngilizler arasında Müslümanlığa yöneliş hız­
bir devletin temsilcileriydiler. 11. yüzyıla kadar süren bu yöne­
lanmıştır. Nitekim 1913'te bu tip aydın Müslümanlarla yaptığı
timden geriye, bazı kırık dökük İslami eserler kalmıştır, ama İs­
tartışmalardan çok etkilenen ünlü İngiliz soylusu Lord Headley
lami düşünce tarzına uygun davranış normları varlıklarını hâlâ
ve taraftarları, İslamiyet'e geçmişlerdir. Lord'un yanı sıra, Ang­
sürdürmektedirler.
likan Kilisesi'ne bağlı papazlardan üçü de Müslümanlığa geç­
Almanya'da Türkler, İngiltere'de Hintli Müslümanlar tara­
mişlerdir. Bunlardan biri, daha sonra Mısır'a giderek El-Ez-
fından temsil edilen İslamiyet, Fransa'da, özellikle Batı Afrikalı
her'de görev almıştır.
Araplar tarafından geliştirilmiştir. Başta Mısırlı, Faslı ve Ceza­
Lord'un katılmasıyla bir hayli güçlenen Pakistan kökenli yirli Araplar olmak üzere Fransa topraklarında açılan ilk İslami
Ahmediye tarikatı ve Şah Cihan Camii, daha sonra çıkan iki kuruluşlarda, Türklerin payı göreceli olarak azdır. Fransa,
dünya savaşı sırasında çok önemli roller üstlenmiştir. Avru- Türklerin İslamiyeti'ni, Arap İslamiyeti'nden ve 'uygarlığı'ndan
pa'daki Seküler ve laik yapıyı derinlemesine incelemiş olan Ah­ ayırmıştır. Napolyon'un Mısır Seferi'yle güçlenen Arap-Fransız
mediye'nin girişimleri, diğer Ortodoks İslami cemaatler taraf ın- ilişkileri sırasında, Fransa'da İslamiyet'e ilgi artmıştır. Daha
dan kuşkuyla karşılanmıştır. Nedir ki, dışa açılmamakta ısrar sonra, o zamanki Osmanlı topraklarından Fransa'ya getirilerek
eden bu cemaatlerin çoğu, bir süre sonra silinip gitmişlerdir. eğitilen bazı Araplar, bir süre sonra geldikleri ülkelere geri git­
Ahmediye ise varlığını sürdürmüş ve günümüzde Avrupa'da mişler ve buralarda ilk İslami ve Batıcı kurumlan başlatmışlar­
en çok söz sahibi olan dört İslami kuruluştan biri haline gelmiş­ dır. Napolyon'un ünlü sözü (İsa'nın gerçekten yaşayıp yaşama-
tir.

www.çizgiliforum.com
256 Laiklik Aytunç Alhndal 257

dığını merak ediyorum), Araplar arasında, imparatorun 'gizli' müştü. 1946'da Fransa'da yaşayan yaklaşık 80.000 Müslü­
Müslüman olduğu şeklinde yayılarak, Fransa sevgisi körüklen- man'dan 25.000'i Cezayirliydi. Bu sayı 1954'te 212.000 olmuştur.
mişti. Diğer Avrupa devletlerindeki İslamiyet'in yeri ve rolü, bu üç
büyük ülkedeki gelişimlerin düzeyini ve yoğunluğunda değil­
dir. Diğer ülkelerdeki İslamiyet, sayısal bakımdan değil, ama ni­
Fransız Kültürüne İlgi telik ve etkinlik açısından bu üç ülkeyle kıyaslanmayacak kadar
zayıftır.
Müslüman Türklerden başka herkese inanmak eğiliminde
olan Araplar arasında büyük sempati toplayan Napolyon, (Milliyet, 18 Şubat 1993, Perşembe)
Araplar arasında ilk milliyetçilik duygularını uyandıran devlet
adamıdır. Onun öne sürdüğü görüşler sayesinde Araplar, İsla­
miyet'i değil, kavmiyetçiliği öne çıkarmaya başlamışlar ve pan-
Arabizmi, Fransız ve Hıristiyan Arapların ideolojik katkılarıyla
bir siyaset olarak benimsemişlerdir. 1950'li yılların BAAS parti­
leri baştan sona Hıristiyan Araplar tarafından biçimlendirilmiş­
lerdi ve bu Hıristiyan Arapların neredeyse tamamına yakını da
Fransa'da eğitilmişti. Ünlü Şeyh Muhammed Abdul (1849-1905)
ve öğrencisi Cemalettin Afgani de, Fransa'da sürgün yaşamışlar
ve daha sonra Arap âleminde, Fransa'dan öğrendikleri Batıcı-
kavmiyetçilik tezlerini İslam'a uydurarak yaygınlaştırmışlardır.
Mısır Hidivi Arnavut Mehmet Ali Paşa ise Abduh'tan önce İsla­
miyet'e modernizmi sokarak ilk milliyetçi akım olan 'En nahada'
hareketini örgütlemişti.
Bu gelişmelerin sonucunda, Fransa'ya ve onun 'laiklik' kültü­
rüne yoğun bir ilgi başlamıştı. Araplar arasında kavim ve kabi­
le ilişkilerini öne çıkartmak siyasetini güden Fransa'nın, dış po­
litikası, Araplar tarafından İslamiyet'e hizmet olarak değerlen­
dirilmiştir! Fransa da bu tavrını kanıtlamak için, örneğin
1912'de, bir kalemde bir Cezayir kabilesinin 5 bin üyesini birden
Fransız topraklarında yaşama hakkına sahip yarı-yurttaş statü­
süne sokuvermişti. I. Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 200.000
Cezayirliye, Fransa'da oturma hakkı tanınmıştı. Daha sonra
bunlara Faslı, Tunuslu ve Senegalli kabilelerin üyeleri de eklen­
miştir. Bu cemaatlerin önderliğinde, 1926'da, ilk cami açılmıştır.
II. Dünya Savaşı sırasında, Vişi hükümeti, 16.000 Müslü­
man'dan oluşan bir kabileye, Kuzey Atlantik Duvarı'nı ördürt-
Avrupa'daki 13 Milyon Müslüman
İSLAM VE AVRUPA KÜLTÜRÜ-5

Almanca konuşan ülkelerde İslamiyet'in 1970'lere kadarki


rolü, geçmişten gelen sağlam bir temel üzerinde yükseltilmişti
denilebilir. İslamiyet, 1970'lerden sonra Almanya'da özellikle
artan işçi göçüyle yeni bir boyut kazanmıştır. 1980 sonrası yo­
ğunlaşan ve gerçekte İran'daki radikalleşmiş İslamiyet'in getir­
diği yeni boyut ve bakış açısı, Türkiye'deki askeri rejime duyu­
lan tepkinin örgütlenmesine yol açmıştır. Nedir ki İran'da mol­
laların radikalize ettikleri İslamiyet'ten sadece Avrupa'daki
Müslümanlar değil, başta Katolik Kilisesi olmak üzere tüm Hı­
ristiyanlık âlemi de etkilenmiştir. Örneğin, Vatikan bu etkilen­
meyi kabul etmiş ve Avrupa'da Laik/Seküler düzenin insanla­
rın yararlarına olmadığını vurgulayarak Hıristiyan Avrupalılar­
dan bir an önce eski Katolik değerlerine dönmelerini istemeye
başlamıştır.
Bir tepki hareketi olarak kurulmuş olan bazı İslami örgütle­
rin bildiri ve mesajları ne denli keskin görülürse görülsün, son
tahlilde bunlar dini olmaktan çok siyasi kuruluşlardır ve tüm si­
yasi örgütler gibi değişen koşullarda kalıcı olamayacaklardır.
Bu örgütlerin Türkiye'deki İslamiyet'in ve Almanya, Avusturya
ve İsviçre'deki İslamiyet'in geçmişiyle hiçbir bağları yoktur.
Bunlar, çeşitli siyasal çıkarlar düşünülerek kurulmalarına icazet
verilmiş örgütlerdir. Yaşadıkları ülkelerin devletlerinin Türkiye
ile olan ilişkilerine göre varlıklarını sürdürebileceklerdir.

Maceracı Kuruluşlar
Almanya, Avusturya ve İsviçre'deki eski İslami örgütlerin
ilk dikkati çeken özellikleri, T.C. Diyaneti ile olan bağlandır. Di-

259

www.çizgiliforum.com
260 Laiklik Aytunç Alhndal 261

yanet İşleri ve dinle görevli bakanlığı, tüm Avrupa'da olduğu 3000 İslam Kuruluşu
gibi bu üç ülkede de Alman, Avusturya ve İsviçreli yetkililer
için tek resmi temsilcidir ve muhataptır. Diyanet İşleri Başkan­ Günümüzde Almanya'da vakıf, cami, bir vb. adlarla örgüt­
lığının muhatap almadığı hiçbir dini örgütlenme, Avrupa'daki lenmiş yaklaşık 3000 kuruluş vardır. 1987 sayımına göre Al­
dinle görevli devlet daireleri tarafından ciddiye alınmaz. Örne­ manya'da 1 milyon 650 bin 952 Müslüman yaşamaktadır. Bun­
ğin, 12 Eylül rejiminin yaratıcısı Kenan Evren''in yurt gezileri sı­ ların 73 bini İranlı, 22 bini Lübnanlı (Filistinli), 9 bini Suriyeli ve
rasında yaptığı konuşmalarda, İslamiyet'i alet etmesi ve ger­ Ürdünlüdür. Aynı sayımda, yaklaşık 100 bin Türk kendilerinin
çekte İslamiyet'le uzak yakın ilgisi olmayan bazı sözleri hadis Müslüman olmadıklarını beyan etmişlerdir. Bunlarm arasında
zannederek kullanmasını istismar ederek şöhret olan Cemalettin Süryaniler, Nasturiler, Ermeni grupları çoğunluğu oluşturmak­
Kaplan hareketi bunlardan biridir. tadır. Bilinebildiği kadarıyla, küçük bir Yahudi-Kürt toplumu
da bu sayıya dahildir. Alman uyruğuna geçmiş Müslümanların
Yüzyıllar boyunca Avrupa'daki ciddi kuruluşlar, İslami­
sayısı ise 100 binin üstündedir. Buna karşılık beş bin Alman
yet'te bazı asli değerler bulmuşlardır. Bu değerler siyasi değil,
Müslümanlığa geçmiş, 1200 kadar Türk de Hıristiyan olmuştur.
felsefi, toplumsal ve kültürel değerlerdir. Bu yönüyle, İslami­
Müslüman nüfusun yoğun olduğu Köln, Düsseldorf, Duisburg
yet'in, Hıristiyanlığın gerçek rakibi olduğunu bilen Avrupa,
ve Essen'de 600 bin Türk yaşamaktadır. Hamburg'da 55 bin,
başta Türkiye'deki İslamiyet ve Laiklik olmak üzere tüm Avru­
Karlsruhe ve Stuttgart'ta 250 bin Türk vardır. Berlin'de yaklaşık
pa'daki İslamiyet'i denetim altında tutmakta ve devletten devlete
200 bin Müslüman'dan çoğu Türkiye kökenlidir. Münih ve
prensibiyle konuya yaklaşmaktadır. Haçlı Seferleri sırasında Avru­
Frankfurt'ta ise 170 bin Türk yaşamaktadır.
pa'ya aktarılmış olan İslami değerlerle, günümüzdeki marjinal/radikal
İslamcı hareketlerin hiçbir felsefi, mistik ve kültürel bağı yoktur. Bu 1950'lere kadar daha önce sözünü ettiğimiz Ahmediye mez­
keskin İslamcı örgütlerin yönetim ve kuruluş modellerine bakıldığında hebi tarafından Almanya'da açılan birkaç mescitle yetinen Müs­
18. yüzyılda İran ve Pakistan çevrelerinde etkili olmuş olan Şeyh Ve- lümanlar, 1960'tan sonra Almanya'nın her eyaletinde birçok ca­
lilullah'm (1703-1762) düşlediği gecikmiş (anakronik) bir İslam mi açmışlardır. Örneğin, toplam nüfusun yüzde 8'i Müslüman
devleti modelini henüz aşamamış oldukları görülmektedir. Bu olan Duisburg'da, 1972'de tek cami varken, 1987'de 30 cami
modele, anlaşıldığı kadarıyla, teknik planda da Muhammed ibni açılmıştır.
Abdül Vahab'm Vehhabiye için hazırladığı Yedili (7) yöneticimli- Almanya'daki Diyanet dışında resmen tanınan Türk Müslü­
ki eklenmiştir. Buna göre en tepede imam bulunacak ve bunun man örgütlerinin en ciddi ve dikkate değer olanları 1970'lerde
yedi erdemi olacaktır. Yedi erdemli bu imamın yedi kişiden olu­ etkili olan Avrupa İslam Kültür Merkezleri (Süleymancı), Milli
şan bir de meclisi olacaktır. Bunlar da vezir, gaza amiri, güven­ Görüş Teşkilatı (RP'ye yakın bağımsız) ile özelikle camiden çok
lik amiri, kadı, şeyhülislam, hâkim (eğitim bakanı) ve vekilidir. medrese açan Nurculuk hareketidir. Alevi dernekleri de Bekta­
Bu naif örgütlenme modeliyle peygamberlerin ve 4 halifenin şi, zikir ve Kuran kursları açmaktadır. Süleymancıların 1980'ler-
devri saadetini getireceklerini sanan bu tip örgütlerin, günümü­ de denetimleri altında tuttukları yaklaşık 200 cami bulunmak­
zün gelişmiş teknolojisi ve diplomasisi karşısında hiçbir şansla­ taydı (bu camilerin büyük kısmında şimdi M G T etkilidir). Milli
rı yoktur, meğer ki rasgele!!! Görüş Teşkilatı (MGT) ise özellikle son yıllarda yaptığı ataklar­
la, günümüzde, kuşkusuz sadece Almanya'da değil tüm Avru­
pa'daki en etkili Türkiye kökenli İslami kuruluşların başında
gelmektedir. Refah Partisi'ne yakınlığıyla tanman MGT, yarı-
262 Laiklik
At/tunç Altındal 263

bağımsız statüsüyle ve yeni başlattığı dışa dönük faaliyetleriyle


İsmailiye tek zengin ve örgütlü cami ve vakıftır. Ağa Han tara­
önümüzdeki yıllarda Avrupa'daki en etkili Türk dini kuruluşu
fından yönetilir, kültürel ve sanatsal alanlarda dünya çapında
haline gelmek üzeredir. M G T yöneticileri, Türkiye solu ve laik
bir ağırlığı vardır. Mimari de İsmailiye'nin ilgi alanı içindedir.
çevreleriyle de sağlıklı diyaloglar yürütmektedir. Almanya'da
Kültürel faaliyetler için en yüksek yaptırımları yapan, uluslar
tapulu mal sahipliği açısından en varlıklı dini kuruluş da
arası konferanslar vb. faaliyetler düzenleyen Ağa Han Vakfı, bir
MGTdir. İskandinavyalı araştırmacıların Jörgen Nielsen'va belirt­
anlamda İslam'ın Suudilerden sonra en etkili kuruluşudur. Mil­
tiğine göre, MGT'nin aktif üye sayısı 500 binin üzerindedir.
li Görüş ise Zürih ve Basel'de yaklaşık beş bin kişilik bir kitleye
Nurculuk ise özellikle gneç işçilerden çok, bir önceki kuşak­
hitap etmektedir.
tan orta yaşlı işçiler arasında yayılmıştır. Nurcular, özellikle
Türkleri Hıristiyanlaştırmaya çalışan Yehova Şahitleri vb. sap­
kın Yahudi-Hıristiyan tarikatlarıyla mücadele ederek taraftar
İtalya'daki Cami
toplamışlardır. Son yıllarda diğer İslami akımlardan Saidi Nur-
si'ye yöneltilen eleştiriler nedeniyle bazı taraftarlarını yitirmiş­ İtalya'da ise uzun yıllar İslamiyet'le iç içe yaşamışlığın getir­
lerdir. diği bir alışkanlık vardır. Çoğunluğu Kuzey ve Orta Afrikalı
Diyanet'in merkezi Köln şehrinde olan DİTİB (Diyanet İşleri olan Müslümanlar, İtalya'da yaklaşık 1 milyon kişilik bir alt-
Türk-İslam Birliği) adlı yan kuruluşu da etkili kurumlardan bi­ kültür grubunu oluşturmaktadırlar. Nedir ki, çoğunluğu kâğıt
ridir. Türkiye'deki devlet-laisizminin temsilciliğini yapan bu üzerinde Müslüman gözüken bu insanların, Avrupa çapında et­
kuruluş, esas görevi gereği sadece dini hizmetler sunmakta ve kili bir üst örgütleri yoktur. Somalili, Eritreli, Mısırlı, Cezayirli,
tartışmalarm dışında kalmaya çalışmaktadır. Libyalı, Faslı, Tunuslu ve Malililerden oluşan bu toplulukta,
Avusturya'da da tıpkı Almanya'daki gibi, İslamiyet, Türk­ Türkler azınlıktadırlar. Roma'daki görkemli cami için gereken
lerden sorulmaktadır. İşçi göçüyle birlikte 1981'de 77 bin olan parayı kısmen İran Şahı, kısmen de Suudiler bir vakıfta topla­
Müslüman nüfusu, 1987'de 110 bine yükselmiştir. Bunun 70 bi­ mışlardır. Caminin temeli 1984'te atılmıştır: Sicilya'da, Paler­
ni Türk, 22 bini Bosnalı, kalanı da diğer ülkelerden gelenlerdir. mo'da ise 19780'de bir cami açılmıştır.
Son Bosna savaşı sırasında yaklaşık beş bin kadar Bosnalı da İngiltere ve Fransa'daki İslamiyet ile İskandinav ülkelerinde­
Avusturya'ya sığınmışlardır. Avusturya'da halen 50 kadar İsla­ ki İslamiyet'in durumu, İtalya-Avusturya ve İsviçre'den çok
mi kuruluş vardır. Bunlarm en eskisi 1962'de Bosnalı Müslü­ farklıdır. Günümüzde gerek uluslararası siyasette ve ekonomi­
manlar tarafından kurulmuş olan İslami Hizmetler Birliği'dir. de (örneğin, OPEC'te) gerekse dünya İslamiyeti'nin liderliği gi­
1980'de Süleymancılar tarafından Avusturya İslami Kültür Der­ bi konularda, İngiltere'deki ve Fransa'daki İslamiyet önde yer
nekleri Birliği kurulmuştur. Daha sonra Milli Görüş dernekleri almaktadırlar. Bu iki ülkenin İslamiyet'e lider olarak gördükle­
de açılmıştır. Diyanet az sayıda camide etkilidir. Viyana'nın ri ülke Mısır, Pakistan ve Senegal arasında değişmektedir. Su­
merkezinde İslami eğitim veren iki özel okul vardır. Bunlardan udiler ise İslam âleminin, Mısır gibi siyasi liderliğine değil, ru­
biri Türklerin, diğeri de Suudilerin denetimindedir. Türk işçile­ hani liderliğine taliptirler. İran, son devrimden sonra Batı'nm çı­
ri arasında özellikle Milli Görüş taraftarları çoğunluktadır. karları arasında tehlikeli gördüğü ülkedir. Sudan ve Somali ile
Avusturya'nın komşularından İsviçre ve uzak komşu İtal­ yakın zamanlarda olaylı bir dönem geçirmekte olan Cezayir de
ya'da durum daha değişiktir. Şöyle ki İsviçre'de özellikle Zü- sakıncalı ülkeler arasındadırlar. Libya'nın esamesi okunmaz,
rih'te Ahmediye ve onun camii etkili durumdadır. Cenevre'de, ama Fas Sultanlığı da İslam âleminin ruhani liderliği konusun-

www.çizgiliforum.com
264 Laiklik
İngiltere, Hilafeti Londra'ya Götürmek İstiyordu..
da Suudilere rakip olmak üzeredir. Türkiye'yi, İslam açısından
İSLAM VE AVRUPA KÜLTÜRÜ - 6
değerlendirildiğinde, çıkarlarına uyduğu zaman 'fazla Müslü­
man', uymadığı zaman da 'fazla laik' ilan eden Fransa'da ve İn­
giltere'de günümüzde İslamiyet ne durumdadır. Yarın, bunu
inceleyeceğiz.

(Milliyet, 19 Şubat 1993, Cuma) İslamiyet'in İngiltere'de ve Fransa'daki bugünkü yerini anla­
yabilmek için geçmişte yaşanmış bazı olayları bilmek gerekir.
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u ele geçirişinin askeri stra­
tejiler dışındaki Avrupa'nın kültürel ve dinsel yaşamında orta­
ya çıkardığı büyük ve köklü değişiklikler, hemen hemen hiç in­
celenmemiştir. Avrupa'da ise bu konu, bir bakıma tabudur:
Türkiye'ye kredi tanınmasını istemeyen çevrelerin baskısıyla
ve görmezlikten getirme gayretleri nedeniyle açıkça yazılama-
makta ve tartışılamamaktadır. Avrupa'da modern millet (din
ve dile göre bütünleştirilmiş cemaat) sisteminin tohumlarının
atıcısı olan Fatih, aynı zamanda imparatorluk statüsüne ulaş­
mıştı. 15. yüzyılın birçok aydını, o yıllarda hiç çekinmeden
Türklerin Hıristiyan Avrupa'ya getirmeyi planladıkları yeni­
likleri (evet, yanlış okumuyorsunuz!) yazabiliyorlar ve tartışa­
biliyorlardı. O dönemde bu tip aydınların gayretleriyle papalar
ve sultanlar arasında birçoğu gizli, bir kısmı açık yazışmalar
başlatılmıştı.
15. yüzyılın Avrupa'sında fikir alanında en önemli tezleri
hazırlayanlardan biri, belki de en önemlisi Nicolaus von Ceus ad­
lı aydın bir Katolik din adamıdır. Onun hazırladığı tezler De Pa-
ce Fidei başlığıyla anılagelmiştir. Von Ceus'un tezi 'dinlerarası
barış' fikri üzerine kurulmuştu. Bu yazara göre Fatih'in İstan­
bul'u alışı, artık yeni bir dönemin başlangıcı olabilirdi. Avrupa­
lı altı devlet ile Yunanlılar, Araplar, Türkler, Ermeniler, Tatarlar
ve Acemler tek-tanrıya mutlak bağlılık duyan insanlardı. Dola­
yısıyla adil hükümdarların koruyuculuğu altında bu uluslar
birlikte kendi aralarında bir din barışmı oluşturabilirdi. Nicolaus
von Ceus'un tezleri, başta İtalya olmak üzere eski Roma İmpara-
torluğu'nun tüm illerinde derin yankılar yaptı. Sadece Müslü-

265
266 Laiklik Aytunç Altındal 267

man-Hıristiyan barışı değil, aynı zamanda Hıristiyanlığın kendi bul'dan Londra'ya götürmek istemişti. Bunun Osmanlı tarafın­
içinde barış sağlanabileceği ve toleransın kurulabileceği fikri dan nasıl engellendiği, apayrı ve hiç bilinmeyen bir konudur.
yaygınlaştı. İngiltere'de yaşayan Müslümanların çoğu Hindistan, Pakis­
1450'li yıllarda İngiltere, papalara vergi ödemekle yükümlü tan ve Bangladeş ile eski imparatorluğun topraklarından bura­
adı prenslik olan ve fazla önemsenmeyen bir umar statüsündey- ya göç etmiş olanlardır. Avrupa'nın en güçlü İslami örgütleri,
di. İngiltere'nin sınırlarını belirlemesi ve bir krallık olarak tesci­ İngiltere'dedir. 1981'e göre 690 bin Müslüman'dan sadece beş
li, yaklaşık yüz yıl sonra gerçekleşti. Ünlü 8. Henry, Avrupa'da- bini Türk'tür. 1986 sayımına göre ise 936 bin Müslüman'dan 21
ki ilk resmi devlet kilisesi olan İngiltere Milli Kilisesi'ni kurdu bini Türk, beş bini Kıbrıslı Türk'tür.
ve artık papalara vergi vermeyeceğini ilan etti. 16. yüzyılda 8. İngiltere'de İslamiyet, kiliselere uygulanmış olan yasalar çer­
Henry'nin gerçekleştirdiği reformlar sayesinde İngiltere, papa­ çevesindedir. Nasıl ki kilise kendi yasalarıyla yönetiliyordu, İs­
lığın tapulu malı olmaktan kurtulup bağımsız bir krallık ve kili­ lami cemaatler de aynı şekilde yönetilmektedirler. Özel olarak
se sahibi devlet konumuna geldi. 8. Henry ile birlikte Avru­ konulmuş, tek tip bir yasa yoktur. Avusturya, Belçika, Danimar­
pa'da, Bizans'tan sonra ilk kez resmen kral, kilisenin tek sahibi ka ve Almanya'da İslami cemaatler için konulmuş olan yönet­
oldu. Aynı yüzyıllarda birçok aristokrat da kendi kiliselerinin melikler, yasalar ve kısıtlamalar İngiltere'de yoktur (örneğin,
sahipleri oldular, diledikleri şahısları papaya danışmadan - din kurban kesimi gibi konularda).
adamı olsun olmasın kendi kiliselerinin başına atayabildiler. Di­ İngiltere'de günümüzde camilerin açılması, 1963'ten sonra
ğer bir deyişle soylular, diledikleri kimseleri papaz yapabildiler. hızlanmıştır. 1963 yılında İngiltere'de on üç cami varken, 1985'te
O günlere değin kilisenin tek ve mutlak egemeni olan papaların 338, günümüzde ise 351 cami vardır. Oxford Analitica diye bili­
etkisi, Avrupa'da kırılmaya başladı. Kendini, kilisenin başı ola­ nen ve Avrupa'da İslam'ın gelişimini izleyen bir think-tank (fikir
rak kendi imzasıyla tayin eden ilk kral olan 8. Henry'den sonra, üretim merkezi) grubuna bağlı bilim adamları tarafından confi-
İngiltere'de tüm krallar ve kraliçeler aynı zamanda kilisenin de dental (kişiye özel) yayınlanan bir rapora göre (1990), İslamiyet,
başı ve mutlak egemeni oldular. camiler sayesinde Avrupa'da yaşayan ve birbirlerinin konuştuk­
ları anadilleri anlamayan Müslümanlar arasında 'Kuran dilini'
yeniden -tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi- ortak dil haline
Halifelik Londra'ya getirmiştir. Yeniden kendi ortak dillerine kavuşan Müslümanlar,
kendilerine lider bir ülke bulabilirlerse, geleceğin dünya ve Av­
Günümüzde İngiltere kraliçesi, hem krallığın, hem kilisenin,
rupa siyasetinde önemli görevler oynamaya hazırdırlar. Bizim
hem de parlamentonun başıdır. Dinler arası barış ve Secularizm
de konuşmacı olarak hazır bulunduğumuz uluslararası bir top­
(laik toplum, sivil-toplumla karıştırılmamalıdır!) günümüz İn-*
lantıda Aalborg Üniversitesi'nde yapılan açılış konuşmasında
giltere'sindeki ortak paydadır.
Prof. Johan Galtung, ileride İslam ülkelerinin başına geçmeyi
İngiltere'deki İslamiyet, işte böyle bir toplumsal ortamda planlayan Türkiye'nin, AT'm, hem askeri, hem ticari rakibi ola­
varlığını sürdürmektedir. 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı cağını vurgulamıştı (1992-Danimarka-Ağustos).
Devleti'nden çok Müslüman tebaası olan ve toplam nüfusunun
yaklaşık yüzde 65'i Müslüman olan İngiltere, 1919'da "Dünya­
da İslamiyet'i biz temsil ediyoruz, öyleyse halifelik Londra'da
olmalıdır," diyerek hilafeti ve tüm kutsal emanetleri İstan-

www.çizgiliforum.com
268 Laiklik Aytunç Altındal 269

Tarikatlar Cenneti Cezayirli Alevilerin 1924'te kurdukları Lar'ul Kavi Zaviyesi,


Paris'teki en eski İslami örgütlerden biridir. Refah Partisi ise
ingiltere İslami tarikatlar cennetidir, dense yeridir. İlginçtir 1983'te 'Fransa İslam Birliği' adıyla bir örgüt kurmuştur. Tür-
ki, Nakşibendiliğin en zayıf ve örgütsüz olduğu ülkelerden biri keş'in de milliyetçi-İslamcı bir örgütü vardır.
de İngiltere'dir. Araştırmacı Nielsen'in belirttiğine göre, İngilte­ Cenevre'de olduğu gibi Paris'te de Ağa Han, İslam'ın sembo­
re'deki Müslümanlar, Sihlilerin tersine eski kiliseleri satın ala­ lü gibidir. Özellikle TV yayınları, basın ve radyo aracılığıyla ya­
rak mabet yapmaktansa, eski soyluların binalarını alarak cami pılan iletişimi finanse etmektedir. Her pazar günü Fransız TV-
haline getirmektedirler. 2'de İslamiyet'le ilgili yayını bu gruplar finanse etmektedirler.
İngiltere, Ramazan'ın, Avrupa'nın en coşkulu tarzda kutlan­ En çok ve sık -Avrupa'da ve A B D ' d e - konferans ve seminer dü­
dığı ülkedir. Ayrıca İngiliz ordusunda Müslüman askerler için zenleyen bunlardır. Bu hizmetler için özel bir kuruluşu -Hıris­
özel yemek ve ibadet olanakları vardır. Geçtiğimiz yıllarda İn­ tiyan- görevlendirmişlerdir. Kendi bürolarının dışında bu uz­
giltere'de yaşayan Müslümanlar, alternatif bir parlamento kur­ manlar da İslamiyet'in yaygınlaştırılması için çalışmaktadırlar.
muşlardır. Henüz sembolik gücü de olsa, ileride bir hilafet şûra­ Bazı gözlemcilere göre, İslam bu finans gücü ve bu örgütlenme
sı gibi görev üstlenebileceği izlenimini vermektedir. Bu parla­ modeliyle yaygınlaşmasını sürdürebilirse, yirmi yıl içinde Fran­
mentonun başkanı, Pakistanlı, yardımcılarından biri de sa'da toplam nüfusun en 1/3'ü Müslümanlaştırılabilmiş olacak­
Türk'tür. lardır!
Fransa'da ise İngiltere'nin tersine laiklik, devletin denetim
ve güvencesi altındadır. Dolayısıyla İslam, Fransa'da devlet-la-
isizminin öngördüğü sınırlar çerçevesinde faaliyetlerde buluna­
Sonuç
bilmektedir. Fransa'da özellikle göçmenlik statüsünde yer alan
işçi kesimi ile çeşitli pozisyonlarda hizmet sektöründe çalışan Bugüne kadar T.C. Devleti ve İslam'ı savunan siyasi kuru­
Müslümanların 1987'ye göre sayısı yaklaşık 3 milyondur. Avru­ luşlar, Avrupa'daki İslam'ın dünü, bugünü ve yarını ile ilgili
pa'da en yüksek Müslüman nüfus, Fransa'dadır. Bunların üçte hiçbir inceleme ve araştırma yapmamışlardır. Ne bir üst örgüt
biri Cezayirlidir. Çoğunluğu Kürt olan 200 bin Türkiyeli Müslü­ ne de bir think-tank kuruluşu vardır Türkiye'nin. AT'ye girmek
man vardır. 1957-1982 yılları arasında yaklaşık 50 bin Fransız, için uğraşan Türkiye, Batı dünyasının kendisine uygulamakta
Müslümanlığa geçmiştir. Buna karşılık Hıristiyan olan Kürtle­ olduğu çifte standart komplosundan bir türlü kendisini kurtara-
rin sayısının Almanya'dakinden daha yüksek olduğu tahmin mamaktadır. Dolayısıyla da Batı, çıkarlarına uyduğu zaman Türki­
edilmektedir. Fransa'daki cami sayısı da Avrupa'daki en yük­ ye'nin Müslüman bir ülke olduğunu söylemekte (örneğin AT konu­
sek sayıdadır. Fransa'da halen 1007 cami vardır. 1976'da bu sa­ sunda), çıkarlarına uymadığı zaman da Türkiye'nin laik bir ülke oldu­
yı 131 idi. Türk ve Kürtlerin yoğun oldukları Alsas bölgesinde ğunu söylemektedir (Türkiye'nin İslam ülkeleriyle ilişkilerini yoğun­
resmen tescil edilmiş 14 cami vardır. Fransa'da Alevi Kürtler, laştırması durumunda). Batı'nm isteği ve çıkarları doğrultusunda
oraııtısal olarak Sünni Türklerden daha az sayıdadırlar. T.C. çalışan basın, TV ve radyolar, zaman zaman bu iki standarttan
Hükümetleri tarafından görevlendirilmiş yaklaşık 250 kadar birini öne çıkarmaktadırlar. Katolik Kilisesi, Türkiye'deki ve
din adamı ve öğretmen Kemalist laiklik anlayışının Fransa'daki Avrupa'daki İslamiyet'i incelemek için 1978'de SRİ diye bilinen
temsilcileri gibidirler. T.C. devleti ayrıca 'Türk İşçileri ve Kültür İslam'la İlişkiler Dairesi'ni kurmuştur. Bu kuruluş, başta Türki­
Kurumu' adlı bir üst örgüt de kurmuştur. ye olmak üzere tüm İslam alemindeki gelişmeleri izlemektedir.
270 Laiklik

Devletler ve üniversiteler tarafından kurulmuş benzer tip örgüt­


ler de vardır. Türkiye'nin Batı'yı ve Hıristiyanlık âlemi ile bu ül­
kelerdeki Seküler/laik yapıyı inceleyen tek kuruluşu bile yok­
tur. Bırakın Batı dünyasını, Avrupa'daki tüm İslamiyet'i incele­
yen kuruluşu da yoktur. Bu yazı dizisi, bu konuda hazırlanmış
ve kuşkusuz olayı tüm ayrıntılarıyla yansıtamayan ilk yazı dizi­
sidir. Umarız, Türkiye'yi büyük devlet yapmak isteyenlere bir
uyarı olur. Yoksa atıp tutmakla, vatan-millet-Sakarya nutukları
savurmakla büyük devlet olunmaz. Bosna-Hersek'ten hiç değil­
se bu konuda bir ders alınmalıdır...

(Milliyet, 20 Şubat 1993, Cumartesi)

www.çizgiliforum.com