You are on page 1of 4

Eleştiri Üzerine Notlar:

Mustafa Durak

1. Eleştirme hakkı:

Bireysel eğitimlerin, giderek buna bağlı toplumsal eğitimlerin, hep bir kör yanı olacağı için, bir tarlanın
her yıl zorunlu bakımı gibi sanat ve edebiyat ortamının durmadan bakıcılara, eğiticilere, dinamik
eğiticilere gereksinimi olacaktır. Burası tam başkaldırı noktasıdır. Zira özgürlük, bağımsızlık sorunu
sınırları içine sokulabilir. Ancak hangi eğitim düzeyinde, hangi yaşta olursak olalım, bilgimiz tartışılmaz
biçimde zirveye ulaşmış sayılamaz. Hep başkasına gereksinim duyarız. Hep görelidir. Eleştirmenin
ayrıcalığı, olsa olsa, ilgilendiği alanla ilgili deneyiminden gelebilir. Ve de eleştirmenin hem bilgi
düzeyiyle, hem de kişilik yapısıyla, hem de biçemiyle vb ilgilidir.

Okura, okurlara, kavramı genişletirsek topluma, toplumlara sunulmuş her üretim, her eylem ve olay,
her tavır, eleştiriye alan yaratır; üretim, eleştiriye açık hale gelir.

Eleştiriye getirilecek yasaklar, karartmalar ancak geçici olabilir ve örtme, kapatma, engelleme işlevine
sahiptir. Doğal kural: her biriken, biriktirilen ya patlar ya sınırlarını aşar, taşar. Başkaca her şey,
açıklığa özgürlüğe koşar. Zaten yapay kural ve yasalar bir zorlama, baskı, basınç yaratır. Bu doğa
yasası, hem toplum bilimde hem ruh bilimde geçerlidir. Patlama ve aşma, taşma yalnızca yeterince
azaltma, boşaltmayla önlenebilir. Bu, gazını alma işlemi politikacılar tarafından, çeşitli araçlarla halkı
oyalamak olarak kullanılmış ve kullanılmaktadır.

Eleştiri, edebiyat, şiir, genel olarak her türlü sanatsal etkinlik iki farklı zemine oturtulabilir, oturtulur:
birincisi insanlık yararı, ikincisi bireylerin, zümrelerin yararı. İkisini de yönlendiren gereksinim
kavramıdır. Ne var ki biri geneldir, diğeri özel. Biri herkes içindir, biz içindir; diğeri, kişiye, kişilere
özeldir. Biri evrenseldir, zamanı ve mekanı aşar. Diğeri geçicidir ve görelidir. Biri vicdan kavramıyla,
etik kavramıyla sınırsızlaşır, diğeri ego kavramıyla daralır.

Demek ki insan, özelleştirirsek, eleştiren insan her şeyden önce seçme kavşağındadır. Ama hem işin
iyi, hem de kötü yanı, bu kavşak, tek değildir, her an yol değiştirme şansı vardır. Her yol değiştirme
kimlik sorunu getirir. Hiç değişmeyen, kolay değişmeyen, değişen, rüzgarın esişine göre değişen. Bu
skala ayni zamanda bir kimlik ölçerdir: kahraman, destansı, efsane kişi ile sıradan insan uç noktalarda
olmak üzere kişiliğimiz belirlenebilir, değerlendirilebilir.

Başa dönersek, eleştirme hakkı, bir ürün, oluşum ortaya çıkar çıkmaz doğar. Ve kimse eleştiriden
kaçınamaz, soyutlanamaz. Bu çok açıktır. Eleştirinin geçerliliği, dayanaklarının tutarlılığıyla
sağlanabilir, diyeceğim ama, burada da evrensellik ve etik sorun kendiliğinden devreye girmektedir.
Zira belirli bir an, gün, dönem için çalışan eleştiri ve değerlendirmeler de; bu süreler için, ve tutarlılık
sağlaması yapamayacak, gerekli bilgi birikimine sahip olmayan, karşılaştırma, eleştirme alışkanlığı
olmayan kişiler için geçerli olacaktır. Burada, tarih ve dolayısıyla tarihi yapanlar sorunu devreye
giriyor. Ve asıl başka sorular: tarih, insanlar arası bir bilgi dolaşımı mıdır, yoksa kayıtlar toplamı mıdır?
Kütüphaneler, arşivler, her türlü kayıtlar yok edildiğinde, bu kayıtların restorasyonu ne kadar
olanaklıdır? Kayada açan çiçeğin görülme şansı mı, etik ve evrensel yaklaşan eleştirmenin şansı?
Durum çok mu kırılgan, umut çok mu zayıf ideali yaşayan bir eleştirmen için? Bir de eleştirmenin
tutumu bir çevre ve yetişme, eğitim, kişilik sorunu mu yalnızca?

Her insanın içinde sanatçı, idealci bir yan vardır. Bunun bastırılması ya da parlatılması kişinin
isteklerine, arzularına, raslantılarına, kısaca yaşadığı deneyimlere, bu deneyimlerle ortaya çıkan
kimliğine bağlıdır. Hiç kimse kendini sunmaya çalıştığı kişi değildir. Hiç kimse, bende, bizde belirli bir
imgesi olan kişi de değildir. Hepimizin sığ ya da derin mi derin araştırılacak, eleştirilecek yanı olabilir.
Her görüntünün bir gölgesi, gizlisi, karanlık yanı olabilir.

2.Eleştiri bir üst metindir:

Yazın türleri içinde en çetrefillisi, en sarp, en dikenli, en tekinsiz olanı herhalde eleştiridir. Eleştiri
zorunlu olarak üvey evlat muamelesi görür. Zira kendi içinde tipi; ister tarihi eleştiri, ister incelemeye
dayalı değerlendirme, ister izlenimci deneme, ister yakın okuma, ister yorumlamaya dayalı bir okuma,
ister marksist, ister ruhsal, ister feminist vd okuma tiplerinden biri, ister bir kuram uygulaması… ne
olursa olsun, eleştiri bir üst metindir. Ne var ki üst metin kavramı, terimleme kusuru yüzünden yanlış
anlamaya açıktır. Üst metin (métatexte); üstün metin değildir, en azından üreticisi bakımından en
değerli metin değildir. Herhangi bir türe ait ‘öz metin’ üzerine üretilmiş metindir. Böyle
yaklaşıldığında eleştiri bir yan ürün olarak, giderek üvey evlat olarak görülebilir. Görülmeli midir?

3.Eleştiri bir çeviri işlemi ve eylemidir:

Tüm sanatlar çeviridir. İnsan farkında olmadan çevirip durmaktadır. Hiçbir anlatı, hiçbir yapıt çeviri
olmaktan kurtulamaz, ne denli özgün olursa olsun. Anlatıma dökülmüş her şey, bir çeviridir. Örneğin
şiir. İster bir durumu, ister bir duygulanmayı dile getirsin bir alt metni vardır. Özgün metin olarak
ortaya çıktığında alt yapısını oluşturan her şey (: etkilenme derecesi ne olursa olsun öbür şiirler, öbür
yazısal türler, toplumsal ve bireysel kültürel deneyimler) şairin harmanladığı şeyler bütünü, bir alt
yapı, çevrilmeyi bekleyen bir alt metindir. Her alt metnin temel özelliği de bu değil midir? Okurunu,
çevirmenini, eleştirmenini beklemek. Her zaman geçerli, mutlak doğru olmasa da, “her yazılmış, her
söylenmiş; hak ettiği çevirmeni, hak ettiği eleştirmeni bulur”. Elbette hak etmediğini bulduğu da
olabilir. Bunlar kendilerine övgü bekleyip olumsuz eleştiriye uğrayınca düş kırıklığı yaşayanlar,
eleştiriden gerekli dersi almayanlar için geçerli bir durumdur.

4.Eleştiri yaratıcı bir eylemdir:

Bir anı. Yazı alanında yeni görünmeye başladığım dönemde, İzmir’de eleştiri üzerine yapılan bir
panelde, Enis Batur’un “Ağlayan Kadınlar Lahdi” şiiri üzerine yaptığım değerlendirmeyi, çağdaş
inceleme ve değerlendirme ve eleştiri örneği olarak sunmuştum. Daha sonra Mehmet H. Doğan ile
konuşurken, nesnel eleştiriden yana olduğumu, öznellikten kaçındığımı belirttiğimde, M.H. Doğan,
bana yaptığım konuşmada yaratıcı, imgeci bir anlatımın da olduğunu söylediğinde duralamıştım.
Doğruydu. Edebiyatın sanatın içinden söz alan bir kişi, ne kadar kaçınırsa kaçınsın mutlak nesnel,
bilimsel bir yazı üretemeyebilir. Bu, ‘bal tutan parmak’ örneği, anlatıma eklenivermiş bir etkilenme,
öykünme olabilir. Benzetmelerle kendini gösterir. Ancak konunun bir de üretim olarak yaratıcı boyutu
vardır. Her üretim, farkına varılsın varılmasın, özgün olmasa bile bir eylemdir, en azından kendini
ortaya koyma, gösterme, gerçekleştirme bakımından bir eylemdir. Ve bir ‘yapma’yı içermesi
bakımından da yaratıcıdır. Yaratmayı Tanrıya özgü bir kavram olarak gören, kutsallaştıran ve başka bir
üretim için kullanmaktan titizlikle kaçınmayı, ya da özgün tasarım sonucu üretilmiş olanları yaratım
olarak benimsemeyi de dikkate alarak, yaratma kavramının içinde ‘yeni bir şey var etme’ olduğunu
söyleyeceğim. Genel olarak bakıldığında Doğa da Tanrı da sürgit birbirine benzer şeyler üretmiyor
mu? Özel kavramlaştırmalar, kendi aralarında, birbirine göre değerlendirmeler sonucu bir ayrıma
uğruyor. Bir yapıt üzerine söz alan herkes, söz üretimine soyunurken, ayni zamanda yazarlığa,
yaratıcılığa eleştirmenliğe soyunmaktadır. Bu çerçevede, eleştirmen yaratıcıdır. Ancak onun
yaratıcılığa gereksinimi, yaratılmış olanı kavrayabilme noktasında başlar. Zaten her söz alış;
yaratılmışı, söylenmişi, yazılmışı, yapılmışı kavramış olma savını içkindir.

5. Demokrasi dersi olarak çeviri ve/ya eleştiri:

Sevgili Cemal Aydın’ın, çevirdikten sonra, gözden geçirmem için gönderdiği, Roger Garaudy’nin, resim
sanatıyla ilgili, “Geleceği Haber veren Altmış Yapıt” adlı kitabını ve çevirisini incelerken yaşadığım
ruhsal deneyimden söz etmeliyim. Gördüğüm her eksiklik ayaklarımı yerden kesmiş, havalandırmış,
kendimi gerçekleştirmenin, üretici, yaratıcı gücümün farkına varmanın bilinciyle ve gururuyla
sarmalayıvermişti benliğimi. Ne var ki gerek çevirmen, gerek yazar da kendi varlıklarıyla, becerileriyle,
yaratıcı güçleriyle hep karşımdaydı. Her an onların becerilerine, yaratıcı güçlerine de tanık oluyordum.
Onların farklılıklarını, bana karşın, onlarda bulduğum eleştirilebilir yanlara karşın, güçlü bilgi ve
yaratıcılıklarını kavradıkça, başkaya saygı kaçınılmazlaşıyordu. Eleştirmen ruhsalından, “başka”nın
muhatabı olan, kendi coşkun, romantik ruhsalına çeki düzen vermesi gereken bir kişi ruhsalını
yaşamışımdır.

Bu da, eleştirmen ruhsalının kaçınılmaz olarak ben ve başkasının egoları arasında zorunlu bir gidip
gelme, bir demokrasi dersi olduğunun altını çizer.

Aslında eleştiren de, eleştirilen de; bir dil müzisyeni, dil ressamı, dil dansçısı, dil heykeltraşı, dil mimarı
kısaca dil sanatçısı olma çabasındadır. Platon, Derrida vd filozofların bile, zaman zaman hastalık
kertesine varan takınaklaşabilen, tutkuya, kimliklerinin olmazsa olmazına dönüşen bu çabadan
kendilerini alamadıklarını belirtmeliyim.

6.Eleştirinin bağımlı bağımsızlığı:

Eleştiri hem bağımlı, hem de bağımsızdır. Konumu bakımından eleştiri, bir üst dil metni olması
nedeniyle bağımlıdır. Ama şu da unutulmamalı, hangi metin saf kendisidir? Hangi metin,
etkilenmeden, esinlenmeden uzak, öz be öz yazarınındır. Ve şu da var: her türün öne çıkarıcıları, onu
üstlenip taşıyanları vardır. Yani her türün bireysel yanı söz konusudur. Buradan yola çıkarak, eleştiri
dünyasının taşıyıcı, sivrilmiş, özgür kişilikli, donanımlı, baş eğmeyen yazıcılarının olduğu, olabileceği
dikkate alınırsa eleştiri tıpkı diğer yazın türleri gibi bağımsız bir tür olarak görülebilir. Ürettiği metin
bakımından bağımlı ama eleştirmenin birey olma kimliği bakımından bağımsız olabilir. Olabilir zira her
eleştirmenin ve/ya eleştirmen geçinenin, gerek öz metin ve yazarı karşısında tutumu, gerek siyasal ve
ruhsal duruşu bakımından bağımsız olması bir olasılıktır. Güne uyum sağlayan da eleştiri yazabilir.
Ama öznel bir önkabulle eleştiriye açık, tutarlı olamayan biri, eleştirmen sayılamaz, diyorum.

7.Eleştiri uyumsuz, muhalif olmak durumundadır:

Eleştirmenin ilk görevi başkalarını eleştirmeden kendini eleştirmeyi öğrenmektir. Ne eleştirinin


tepeden bakmaya hakkı vardır, ne de kendisine tepeden bakılmaya katlanası vardır. Eleştiri önce
kendini eleştirmeyi öğrenmek zorundadır. Eleştiri eğitiminin en dikenli yolu da budur. Sevgili Adnan
Benk’in öncülüğünde, yönetiminde yayınlanmış “Eleştiri” dergisinin “e” harfinin ters “e” olmasının
anlamı da buydu zaten. Eleştirinin, kendi başına buyruk, kimsenin yörüngesine girmeyen kişilik yapısı
gerektirdiğinin seslendirilmesi. Bağımsızlık simgesi, özgürlük bayrağı: eleştirinin ters “e”si.

Eleştirmen iktidarda olamaz, iktidara yakın da duramaz. Zira paranın ve iktidarın bozmayacağı kimse
yoktur. Bu yüzden eleştirmen muhalifliğe yakındır. Ama gerektiğinde her türlü muhalefetin yanında
olabileceği gibi muhalif olanı da eleştirebilir.

8. Eleştirmen, klasikçidir, idealisttir:

Eleştirmen, poetika/estetik konusunda klasisizmden ödün veremez. Ekonomik, medyatik kurallara


boyun eğemez. Klalasikçilikten anladığım her hangi bir dönem (17. Yy Fransız edebiyatının bir akımı)
değil. Yer ve zaman farkı olmadan insanlığın beğenisini kazanmak için, geleceğin ideal insanına
yazılmış ürün anlayışıdır. Asla günün, dönemin insanının gereksinimlerini göz ardı etmeden. Dil
farklılıkları, anlatım farklılıkları giderilebilir ama bir biçimde çevrilmesi, uyarlanması halinde insanın,
insanlığın beğenisini kazanabilecek yapıt, klasiktir.

Bu çerçevede eleştirmen insancıdır, ama çevre koşullarına, cana canlıya saygılı bir insanlıktan yanadır.
Muhaliftir, idealisttir. Uzlaşımsızdır. Politikacıdır. Politik eylemcidir. Burada politik sözcüğü geniş
anlamda kullanılıyor. Tüm politikalar üstünde, duruma göre kendi varlığını, ilgili olduğu alanın varlığını
sürdürmek için gerekli bir politika söz konusudur. Farkındayım söylediklerim her an çelişkili
durumlarla karşı karşıya gelinebilecek sorunsallara açık görünüyor. Ama zaten sorun çözmekten
uzaksak, ve sürgit koyun gibi celebin sopasına boyun eğiyorsak, eleştirmen yokluğundan,
eksikliğindendir. Yaşasın eğitim! Bilinçlenme! Aydınlanma! Seçime odaklı siyasetler, siyasetçiler
yüzünden yıllarca celebin sopası eksik olmadı, olmuyor üzerimizden.

Her şey yaşam için.