You are on page 1of 369

TARİH YAPMAK

Toplum Kuramında Etkinlik,


Yapı ve Değişim

A l e x Callinicos
D O R U K Y A Y IM C IL IK / T a rih
Tarih Yapmak
Alex C allinicos

Ö cgûn Atlı:
Making History

G enel Y ayın Y ö n etm en i:


Feridun Andaç

Ç eviren:
Mermin Saatçioğlu

S a y ja ve Kaprtl* T asarım ı:
Cafer Çakm ak

© D oruk Y ayım cılık 2 0 0 9

Tam Jujklcm saklıdır. teinsi? tilınn y a p ıla m a z

ISB N : 9 7 3 - 9 7 5 -5 5 3 - 5 0 3 - 6

Brtsfeı: Ekim 2 0 0 9

B askı C ilt:
Ayhan Matbaası
M ahm utbcy Mah. Deve Kaldıran Cad.
G elincik Sok. N o :6. K aı:3. Bağcılar / İstanbul
( 0 2 1 2 ) 4 4 5 3 2 3 8 <Pbx)

0
doruk

Himaye-1 Eıfal Sokak No: 6/2 Cagalogiu/ÎSTANBUL


Tel: ( 0 2 1 2 ) 5 1 4 61 5 7 - ( 0 2 1 2 ) 5 1 4 6 1 5 8
c-p osta: m fo@ dorukyayim cilik.com
w w w .dorukya>ım cllik.com
TARİH YAPMAK
Toplum Kuramında Etkinlik,
Yapı ve Değişim

A l e x C alli ni co s

Çeviren:
Nermin Saafçioğlu

0
doruk
A le x C a l l i n i c o s , 1 9 5 0 yılın d a G ü n e y R o d e z y a ’da (B u g ü n k ü Z im b ab w e)
d o ğ d u . D o k to ra sın ı 1 9 7 9 y ılın d a O x fo rd ’ta ta m a m la d ı. 1 9 7 9 -8 1 y ılla n ara­
sın d a O x fo rd , S t. P eter's C o lleg e’d e , Ç ağd aş T o p lu m D ü şü n c e si b ö lü m ü n ­
d e ara ştırm a g ö rev lisi o la ra k ça lıştı. In te rn a tio n a l S o c ia lis m d e rg isin in yayın
k u ru lu n d a y e r a la n ve A cıu el M a rx 'in B rin ta n y a te m s ilc isi o la n C allin ico s,
2 0 0 0 yılı E y lü l'ü n d e . P rag'd a, IM F / D ü n y a B a n k a sı T o p la n tısı'n a karşı d ü ­
z e n le n e n zirv ey e k a tıld ı. J . B id et ve E. K o u v ela k is’in y ay ım a h azırlad ık lan
D ic lio n n a ir e M a r x C o n te m p o r a in 'e (P re s s U n iv e rsita ire s d e F r a n c e , Paris,
2 0 0 1 ) k a tk ıd a b u lu n d u ve N ew Left R eview 'a ç e şitli m a k a le le r yazd ı. 1 9 8 1
y ılın d a n b u y a n a U n iv ersity o f Y o rk ’ta , S iy a se t B ilim i b ö lü m ü n d e ö ğ retim
g ö rev lisid ir.

E s e r l e r i: So u llıem A fr ic a a ft e r Z im b a b w e ( 1 9 8 1 ) ; Is th e r e a fu t u r e f o r
M arx ism ? ( 1 9 8 2 ) , M arx ism a n d P h ilo so p h y ( 1 9 8 3 ) ; South A fr ic a : the r o a d to
revolution ( 1 9 8 5 ) ; The g rea t strike: th e m in ers' strike o f 198 4 - 5 a n d its lessons
( 1 9 8 5 ) ; T he r ev o lu tio n a r y r o a d to S o c ia lis m ( 1 9 8 6 ) ; S ou th A fric a betw een
r e fo r m a n d rev o lu tion ( 1 9 8 8 ) ; M ak in g H istory : M a r x is m a n d th e E ast E u ro p ean
Revolutions ( 1 9 9 1 ) ; Against p o st-M o d e rn ism : A M arx ist C ritiq u e ( 1 9 9 1 ) ;
M arxism a n d th e N e w Im p e r ia lism ( 1 9 9 4 ) ; T h e o r ie s a n d N a rr a tiv e s: R eflection s
O n T h e P h ilo so p h y O f H istory ( 1 9 9 5 ) ; Socialists in th e tr a d e u n ion s ( 1 9 9 5 ) ;
So cial th e o r y : h isto ric a l in trod u ction ( 1 9 9 9 ) ; Equality ( 2 0 0 0 ) ; Against th e T hird
W ay ( 2 0 0 2 ) ; An A n ti-C a p ita list M a n ife sto (2 0 0 3 ); N e w M a n d a r in s o f
A m e ric a n P o w er: T h e Bush A d m in istration 's P lan s f o r the W o rld ( 2 0 0 3 ) ; T he
r es o u rc e s o f c r itiq u e ( 2 0 0 6 )
İÇİND EKİLER

Ö n s ö z .............................................................................................................9
Giriş ..............................................................................................................11

B ir in c i B ö lü m
Ö Z N E L E R V E F A İL L E R

1.1 Üç E tk in lik K a v ra m ı.................................................................... 23


1.2 O rtod oks Failler A n la y ışı...........................................................2 7
1.3 İnsan D oğası: Felsefi Bir A ntropoloji İhtiyacı .................41
1 .4 İnsan D oğası: Ahlak, Adalet ve Erdem .............................. 52
1.5 Pratik Akıl ve Toplum sal Y a p ıla r ...........................................62

İk in c i B ö lü m
YA PI VE EYLEM

2.1 Toplum sal Yapı Kavramı ........................................................... 69


2 .2 Tarihsel M addeciliğin Tem el Kavramları .......................... 7 2
2 .3 O rto d o ks Tarihsel M addecilik ................................................ 8 8
2 .4 U ssal-Seçm eci M arksizm .........................................................1 0 6
2 .5 Yapısal Kapasiteler ve İnsan E y le m i................................... 125
2 .6 Tarihsel M addecilikten Geriye Ne K a ld ı? ........................1 4 6
8 | T a ıiJı Y apm ak

Ü ç ü n c ü B ö lü m
G E R E K Ç E L E R V E Ç IK A R L A R

3.1 tfadedlik ve Yorum Bilgisi Geleneği ................................. 1 5 3


3 .2 Yorum lam a ve T op lu m Kuramı ...........................................1 5 8
3 .3 C öm ertlik, D oğruluk ve C e m a a t......................................... 1 6 8
3 .4 Faydacı Eylem Kuram ı ........................................................... 179
3 .5 Çıkarlar ve İktidarlar .................................................................192

D ö r d ü n c ü B ö lü m
İD E O L O Jİ V E İK T İD A R

4.1 Kolektif Failler ............................................................................ 2 0 9


4 .2 Yanlışlık ve İdeoloji - I ...........................................................2 1 4
4 .3 Yanlışlık ve id eoloji - 11 ......................................................... 2 2 8
4 .4 Ulus, Devlet ve Askeri G ü ç ...................................................2 4 2
4 .5 Tem el ve Üstyapı Üzerine Bir N ot ..................................... 2 6 6

B e ş in c i B ö lü m
G E L E N E K V E D E V R İM

5.1 Kurtuluş O larak D evrim : Benjam in ve Sartre .............. 2 7 5


5 .2 M arksizm ve Proletarya ...........................................................2 8 3
5 .3 Devrim in Ussallığı ............ 297
5 .4 Devrim ve Yinelem e ..................................................................3 1 4
5.5 Ezilenler G eleneği ......................................................................3 3 2

Sonuç ........................................................................................................3 5 5
Dizin .........................................................................................................3 6 3
Ö N SÖ Z

Bireyler burada, yalnızca iktisadi kategorilerin


kişileştirilmeleri, belirli sınıf ilişkileri veçıkarlannm
taşıyıcıları olarak ele alınmışlardır.
Karl M arks, Kapital

Herkesin kendince iyi nedenleri vardır.


Jean Renoir, Oyunun Kuralı (La Regle du jeu)

Yukarıda alıntılanan iki tü m ce bu kitabın alanını tanım lıyor.


İlki, kend isinin en katı yapısal haliyle insanların kendilerini için ­
de buldukları nesnel ilişkileri, bireylerin bakış açılarından ve
am açlarından kesinlikle soyutlayarak analiz etm ekle ilgilenen
M arks’tır. İkincisi, farklı ve çatışan bir grup insanın am aç ve ç ı­
karlarını, onların duygularını paylaşarak yeniden kurm ayı da b a ­
şaran b ir film den geliyor. R enoir’in değerlendirm esi her ne kadar
yüzyılın en büyük sanaıçılannd an birin in yaklaşım ını özetlese
d e, aynı zam anda toplum kuram ında yapılan açığa çıkarm ayı de­
ğil de, kişileri anlam ayı görev ed in en, M arks’ınkine en güçlü b i­
çim de karşı çıkan bir geleneği (M ax W eb er bu n u n en büyük sa­
vunucusudur) örnekliyor gibi de alınabilir. Bu kitap iki b akış açı­
sının, yapısal açıklam a ile niyetleri anlam anın, ne dereceye kadar
birbirleriyle uyum lu olduğunu ortaya koym aya çalışıyor. Ama-
10 |Tarih Yapmalı

cim gerçek farklılıkları bulanıklaştırarak, bu nların yerine içi b o ­


şaltılm ış b ir birleşim ini getirm ek değildi, ama bana öyle geliyor
ki, kayda değer h içbir toplum kuram ı bu iki bakış açısının da de­
ğişkenlerini kapsam adan yapamaz. Bu özellikle iddiasını insanla­
rın b inlerce yıllık söm ürü ve ezilmeyi silip atabilm e kapasitesi
üzerine kurm uş olan M arksizm için geçerlidir. Uzlaştırm a çab a­
mın ne kadar başarılı olduğunu yargılamayı okura bırakıyorum .
Geriye bir tek bazı m inn et borçlarım ın hakkım verm ek kalı­
yor. Son on yıl İngilizce konuşulan dünyada toplum kuram ı için
verimli yıllar oldu. Cesaretlerini toplayıp büyük kuram lar yarata­
rak, benim gibi diğerlerine, onların ortaya koyduklarını eleştir­
m ekten ibaret daha az yaratıcı ve daha kolay b ir iş bırakm aya gö­
nüllü olm uş Jerry Cohen ve A nthony G iddens gibilerine m innet­
tarım. H arekete geçirdikleri itici güç kitapta açıkça görülecektir.
Daha kişisel başka gönül borçlarım da var. David Held örnek
bir yayıncı old u -sabırlı, anlayışlı ve katı. M ike Rosen ilk üç b ö lü ­
m ün b ir versiyonu üzerine hayli yararlı değerlendirm elerde b u ­
lundu. C hris Harman bütün elyazm asım okudu, ayrıntılı ve ufuk
açıcı notlarının karşılığını en kaba nankörlükle m etnin son hali­
ne kendi görüşlerinin eleştirilerini sokarak ödedim . Taslak h alin ­
deki b ölü m lerin kim i kıssm ian York Ü niversitesi’nde Siyasal K u ­
ram Atölyesi’nde sunulm uştu. Bu toplantılarda bulunanlara de­
ğerlendirm eleri için teşekkür etm ek isterim . Bu kitabı yazdığım
mutlu geçen b ir yıl için York'taki Felsefe Bölüm ü üyelerine de
m innettanm .
Geriye iki m innet borcu kalıyor. Jo an n a Seddon sayesinde, ta­
rihçinin arşivlerdeki eski kayıtları, b ir zam anlar yaşamış insanla­
rın m ücadeleleri ve tutkularına d önüştürm ekteki neredeyse sim -
yasal yeteneğini gözlem ledim . Ama tarihe değer verm eyi ve onun
özgürlükle bağlantısını görm eyi annem ve babam dan öğrendim .
Dolayısıyla Tarifi Yapmah kitabım ı onlara ithaf ediyorum .
G İR İŞ

Bu kitapta, tarihte toplum sal yapılar ve insan etkinliğinin ay­


rı ayrı oynadığı rollerle ilgileneceğim . T arih ve toplum sal kura­
m ın giderek birbirin e yaklaşmasıyla birlikte b u konu da artan bir
önem e sahip oldu.
Son zam anların en önem li ve en ço k okunan toplum bilim sel
in celem elerin in kim ileri - Barrington M oore’un Diktatörlüğün ve
D em okrasinin Toplum sal K ökenleri (1 9 6 6 ); Im m anuel W allerstein’m
M odern D ünya Sistemi ( 1 9 7 4 - 1 9 8 0 ) Theda Sk o cp o l’ü n D evletler
ve Toplum sal D evrim'i (1 9 7 9 ) ve M ichael M ann’in Toplum sal ikti­
darın K a y n a k la n (Birinci C ilt, 1 9 8 6 ) tarihsel değişim in süreçleri­
ni açıklam aya ortak bir ilgi gösterm iştir. Bu kitapların etkisi o ka­
dar belirgin olm uştur ki, Tarihsel so syo lo ji’ denen ayrı b ir söyle­
m in ortaya çıkm asını sağlam ışlardır. D oğallıkla, en son Philip
Abram s Tem eldeki ilgi alanlan bakım ınd an, tarih ve sosyolojinin
hep aynı şey olduğunu ve bu durum un hâlâ devam ettiğini’ sa­
vunacak kadar ileri gitm iştir. ‘O rtak taşanları’, diyordu Abram s,
‘yapılanm a sorunsalı adını vereceğim şeyle uğraşm a yolunda sü­
reklilik ve çeşitlilik gösteren b ir çaba olm u ştu r’, bu kavram la kas­
tettiği ‘yapı ve eylem in gerçek ilişkisi, eylem in yapısal koşullan­
ması ve eylem in yapı üzerindeki etkileri’dir.'

(1) P. Abrams, Historical Sociology (Tarihsel Toplum bilim ) (W est Compton House.
198 2), s. 6 -7 , x.
12 |Tarih Y apm ak

Anthony G iddens gibi başka toplum bilim ciler de, kendi d i­


siplinleri ile tarihin özünde aynı olduğu üzerine dikkat çekici ifa­
delerde bulunm uşlardır: ‘Toplum bilim ler ile tarih a ra sın d a -u y g u n
biçim de anlaşıldıkları ö lç ü d e - m antıksal, hatta yön tem sel ay rım la r
kesinlikle yoktur.'2 Birbirinin yerine geçirilen farklı disiplinler ara­
sındaki engelleri yıkm a çabalarının kimi işaretlerine tarihçilerde
de rastlanm ıştır. Elbette ki yakın zam anların en yenilikçi tarihsel
araştırm aları, geçm iş olayları ve durum ları yeniden kurm ak üze­
re roman yazarı ve psikanalistin becerilerine olduğu kadar antro­
p oloji, ikıisaı ve sosyoloji gibi toplum sal bilim lere de sıklıkla
başvuran yöntem sel açıdan ürkek çalışm alardır. Bu eğilim in en
önem li örnekleri arasında Theodore Zeldin’in F ran sa 1 8 4 8 -1 9 4 5 ’i
Peter Brow n’in G eç D önem A ntik D ü n y a sı; Em m anuel Le Roy La-
durie’nin Montailloıı'su; C arlo Ginzburg'un Peynir ve Kurtlar'ı ve
Keith Th om as’ın Din ve Büyünün Çöküşü sayılabilir.3
Tarihle toplum kuram ını bir araya getirm eye yardım cı olan
üçüncü bir akım da, kim i zam an ‘A nglo-M arksizm ’ adı verilen
şey, yani son yirmi yıl içind e M arksizm ’in İngilizce konuşan e n ­
telektüel kültürün içine kayda değer oranda sızm asının artışı o l­
muştur. A nglo-M arksizm ’in en önde gelen m im arlarından biri
olan Perry Anderson bu n u n ortaya çıkışının M arksist tarih yazı­
m ının, bir bütün olarak sosyalist düşünce çerçevesi içinde uzun
zam andır göz ardı edilm iş önem ine kavuşm ası’na bağlı olduğu­
nu belirtm iştir.1 M arksizm ile tarih arasındaki ayrıcalıklı ilişki, il­
kinin sıklıkla benim sed iği adla da vurgulanır ‘tarihsel m addeci­
lik’. Fakat bu kavram sal bağlantı sırayla klasik ve Batı M ark­

et) A. Giddens, Central Problems m Sociıı/ Theory (Toplum Kuramında Başlıca Sorunlar)
(Londra, 19 7 9 ), s.2 3 0 .
(3 ) Bu çalışmaların gerçek önem i tartışm alıdır bkz. L S lo n e. T he Revival o j Narrative’
(Anlatımın Yeniden Canlanm ası), P&P, 8 5 (1 9 7 9 ); ve E.J.Hobsbawm , The Kevivnl o f
Narrative: Some C om m ents’ (Anlatımın Yeniden Canlanması: Bazı Değerlendirmeler),
P&P, 8 6 ( 1 9 8 0 ) .
(4 ) P Anderson, In the Tracks o j Historical Materialism (Tarihsel Maddeciliğin İzinde)
(Londra, 1983), s.24. Aynı zamanda bkz. bu kitabı değerlendirdiğim Perry Ander­
son and "Western M arxism “ (Perry Anderson ve “Ban Marksizm’i"), IS, 2, 23 (1 9 8 4 ).
Giriş | 13

sizm ’in in ana odağını oluşturan polıtik -ekonom ik analiz ve felse­


fi düşünüşü engellem em iştir.
İngilizce konuşan dünyanın yeniden yükselen M arksizm ’i
içindeki tarihsel yazının profili en iyi üç başlık altında değerlen­
dirilebilir. Ö n celik le, tümü de İkinci Dünya Savaşı'nın ardından
Kom ünist Partinin (KP) T arihçiler G ru b u n d a etkin olan (b u n u n ­
la birlikte bu nların çoğu KP’yi, örneğin 1 9 5 6 M acar D evrim i’nin
yol açtığı kriz sonucunda terk etm iştir) bir grup daha eski tarih­
çin in yapıtları vardır.5 Bu tarihçilerin M arksizm ’in entelektüel
konum una yaptıkları katkıyı gösterm ek için adlarını söylem ek
yeter: C hristop her Hill, Eric H obsbaw m , E.P. T ho m p so n , G eor­
ge Rude, Rodney H ilton, V ictor Kiernan, G .E.M . de Ste Croix,
ikinci olarak, birtak ım daha genç tarihçiler, örneğin Perry A nder­
son, Robert Brenner ve C hris W ickh am , son zam anlarda çarpıcı
katkılarda bulunm uşlardır. Yapıtlarının ortak özelliği tarihsel
m addeciliğin tem el kavram ları üzerine yapılan felsefi analizler­
den etkilenm iş olm alarıdırki bu analizler de çağdaş M arksist ta­
rih yazım ının ü çüncü özelliğini oluşturur."

(5) Örneğin bkz. E. J . Hobsbawm, 'The Historians Group o f llıe Communist Paıiy'
(Komünist Partideki Tarihçiler Grubu), M .Cornforth'un derlediği Rebels anıl ıheır
Causes (Asiler ve G erekçelen) kitabının içinde (Londra. 1 9 7 8 ); ve B.Schwarz, ‘ The
People" in History: the Communist Party Historians Group (Tarihte “Halk'' Komünist
Parti Tarihçiler Grubu), Çağdaş Kültürel Araştırmalar M erkezinde, M aking Histories
(Tarihleri Yapmak) (Londra, 1982).
(6) Bir dereceye kadar bu daha genç ianhçılerin, KP tarihçileri üzerinde çığır açıcı bir
etkisi olmuş, ama örneğini izleme eğilimi göstermedikleri Maurice Dobb'un Studies
in the Development o f Capitalism (Kapitalizmin Gelişimi üzerine Çalışmalar) kitabının
getirdiği bir hisıoriyografya modelini de izlemiş oldukları söylenebilir: bkz. R.
Johnson, Edward Thompson, Eugene Genovese and Soc.ialist-Humamsı History (Edward
Thom pson, Eugene Genovese ve Toplumsal-Hümanisl Tarih), History W orkshop, 6
(1 9 7 8 ). Robert Brenner 'Marksist üretim biçimi düşüncesinin Studies için önemine
dikkat çekm iştir: 'Belki de (Dobb'un).başlıca katkısı, üretim biçim i tasarımını
Avrupa feodal iktisadının uzun vadeli gidişatıyla ilişkili biçim de geliştirerek, onun
içkin gelişme eğilimlerini veya "hareket yasalarfnı açıkça ortaya serebilmesi
olm uştur'; 'Dobb on the Transition from Feudalism to Capitalism' (Feodalizmden
Kapitalizme Geçiş Hakkında Dobb'un Fikirleri), Cambridge Journal of Economics.
2 (1 9 7 8 ), s.121 Üretim biçim lerine ve hareket yasalarına yönelik böyle bir ilgi
Brenner'm ve daha genç diğer Marksist tarihçilerin ortak bir özelliğidir, oysa bu çok
Önemli bir istisna oluşturan G E M de Ste Croix Ûm eği dışında Önceki kuşakla çok
daha enderdir, bu yazarın Class Struggle in the Ancient G reek World (Eski Yunan
Dünyasında Sınıf Mücadelesi) (1 9 8 1 ) kitabı Perry Anderson tarafından bu ülkede
1 4 | Tarih Y apm ak

Anderson’in da belirttiği gibi, Louis Althusser ve Etienne Ba-


libar’in K a p ital’i O ku m ak’ta k i (1 9 6 5 ) d enem eleri ‘tarihsel m adde­
ciliğin yasalarım daha sıkı bir kuramsal incelem ed en geçirm ede
öncülük yapm ıştır’.7 A lıhusser’in yazdıklarının İngilizce konuşan
dünyada ahm lam şı bü yü k tartışm alara yol açm ıştır ve b u n lar
1 9 7 0 ’lerin sonunda Edward T hom pson ’m , her n e kadar p ole­
m ikten kaynaklanan olum suz lavn fazlasıyla vurgulanm ış olsa
da, m uhteşem Teorinin S efaleti v e A nderson’ın ölçülü ve uzlaştı­
rıcı yanıtı Ingiliz M a rk sizm ’inde T arlışm a lar’ı ile doruk noktasına
ulaşm ıştır. A nderson’ın dediğine göre sonuç şöyleydi: teori artık
geçm işte hiç olm adığı b ir ciddilik ve vakarla tarih oldu; tıpkı ta­
rihin de önceden tipik biçim de olm aktan kaçındığı bü tü n zorun­
luluğuyla teori olm ası g ib i.18
Bu görüş önceden gönderm e yaptığım M arksist olm ayan sos­
yologlar ve tarihçiler arasındaki daha geniş eğilim leri özetliyor-
muş gibi görülebilir. Bununla birlikte, Althusser tartışm ası bir
başka yönden de ilgi çekiciyd i. Konunun tam can alıcı noktasını
yapı ile özne arasındaki ilişki oluşturuyordu. Anderson bunun
‘hep tarihsel m addeciliğin başlıca sorunlarından biri olageldiğini’
boşuna iddia etm em iştir. Anderson’a göre “M arks’m kendi yazı­
larında, tarihsel değişim in başlıca m otor gücü olm a özelliği b ir
yandan üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye...
ve bir yandan da sın ıf m ücadelesine atfedilm esine b ir sürekli gi­
dip geliş, ayrık iki potansiyel önerm e” vardır.

Bunlardan ilki aslen yapısal, ya da daha doğrusu yapılar arası bir


gerçekliğe gönderme yapar: günümüz toplumbiliminin sistem bü­
tünlenmesi (Marks için önük çözülüş) adını verdiği düzen. İkincisi
toplumsal biçimler ve tarihsel süreçler üzerinde hâkimiyet elde et­

ürelilmiş en iniz kuramsal tarih yapıtlarından biri' olarak tanım lanm ışa; Class
Stntggle in the Ancient W orld (Eski Dünyada Sınıf Mücadelesi), History W orkshop, 16
(1 9 8 3 ), s.58.
(7 ) P.Anderson, Arguments within English Marxism (İngiliz Marksizmınde Tanışm alar)
(Londra, 1 9 8 0 ), s.65.
(8 ) Anderson, In (he Tracks, s.26.
Giriş |1 5

mek için çarpışıp mücadele eden öznel güçlere gönderme yapar:


Günümüz sosyolojisinin toplumsal bütünlerime (yine Marks’ta çö­
zülüş veya yeniden bütünleşim) dediği alan. Bu iki farklı nedensel­
lik lipi ya da açıklama ilkesi tarihsel maddecilik kuramına nasıl ek-
lemlenecekur?',

Elinizdeki kitap bu soruya b ir yanıt verm eye çalışm aktadır.


A lthusser’in bunu gerçek anlam da başaram am ış olm ası felsefesi­
nin çöküşü nün başlıca nedenlerinden birid ir. Tarihi ‘öznesi ol­
mayan bir sü reç’ olarak tasarlayıp, insanlan nesnel yapıların ‘ta­
şıyıcıları’ veya ‘d estekleyicileri’ olarak, öznelliğin kendisini de
id eolojinin b ir yapılandırm ası olarak görm üştür. Althusserci
M arksizm ’in bazı analiz araçlan sağlayarak şüphe götürm ez b i­
çim de som ut tarihsel çalışm aların önünü açm ış olm asına karşın,
etkinliği yapıya indirgem esi m ücadele ve değişim i kavram sallaş­
tırm a yollarının önünü tıkam ıştır. M ichel Foucault, Ja cq u es Der­
rida ve diğerlerinin A lthusserciliğin yıkıntıları arasından ortaya
çıkardıkları post-yapısalcılığm başlıca çekici yönlerinden biri el­
bette ki tarihin rastlantısallıkları, belirsizlikleri ve oynaklıklarına
açık o lm asıyd ı.10
Yapı ve özne soru nu , İngilizce konuşan dünyada bireysel ey­
lem e başrolü veren ve toplum sal yapıları böyle b ir eylem in so­
nuçlarına indirgeyen b ir M arksizm versiyonunun yakın zam anda
ortaya çıkm asıyla, toplum kuram ının çözüm lem esi gerekenler
listesinde ilk sırayı alm ıştır. Kastettiklerim ‘analitik M arksizm ’
olarak biline gelm iş akım ın uygulayıcılarının çoğu n lu ğu d u r."
Bu felsefi akım ın tem ellendirildiği m etin Jerry C oh en ’in Kari
M arks’ın T arih T eorisi-B ir Savunm a (1 9 7 8 ) adını verdiği ve söyle­
diğine göre ‘iki sınırlam a’ tarafından yönlend irilen yapıttır: "bir

(9) Ibid., s.34.


(10) Bkz. T.Benıon, The Rise and Fall o f Structural Marxism (Yapısal Marksizm'in Yükselişi
ve Düşüşü) (Londra. 1984).
(1 1 ) Temsil edici bir seçki için bkz J . Roemer'ın derlediği Analytical Marxism (Analitik
Marksizm) (Cambridge. 1986).
16 |Tari/ı Y apm ak

yandan M arks'ın yazdıkları, öte yandan da, yirm inci yüzyıl ana­
litik felsefesini ayırt eden o açıklık ve tutarlılık ölçütleri". C o­
hen’inki, ‘tarihin aslen insanın ü retkenlik gücünün artm ası oldu­
ğu ve toplum biçim lerinin bu büyüm eyi m ü m kü n kıldıkları ya
da engelledikleri derecede güçlenip yıkıldığı eski m oda b ir tarih­
sel m ad d eciliktir.12 Böylelikle üretici güçlere başlıca rolü veriyor
ve aynı biçim de ısrar ediyor ki, “M arksizm (em el o la ra k davranış­
la değil, ama onu sınırlayan veya yönlendiren güçler ve ilişkiler­
le ilgilenir.”13 O halde C ohen için, tarihsel değişim in açıklan m a­
sında yapı etm enlikten önce gelir. Buna karşın, pek ço k diğer
analitik M arksist, özellikle Jo n Elster ve Jo h n Roem er, b u n u n ye­
rine toplum sal yapıların bireysel insan eylem inin n iyetlen ilm e­
miş son u çlan olduğunu savunan yöntem bilim sel bireycilik d ok­
trininin yanında yer alm ıştır. U ssal-seçm eci kuram ın (rational-
choice theory), neo klasik ekonom inin tem el postulalarının ge­
nelleştirilm eleri olarak oluşm uş oyun kuram ı (gam e theory) gibi
b ir disiplinler öbeğinin sağladığı araçlan kullanarak M arksizm ’i
yeniden kurm a çabası da bu eğilim e eşlik etm iştir. Süreç içinde
M arks’ın belli başlı görüşlerinin pek çoğu, örneğin, em ek değer
kuramı ve kâr oranının düşm e eğilimi yasası terk edilm iştir. O
halde Elster’in uzun ve ayrıntılı Marks çalışm asını şu açıklam ay­
la bitirm esi pek de şaşırtıcı değildir: “G ünüm üzde, ahlaki veya
entelektüel açıd an, geleneksel anlam da bir M arksist olm ak m üm ­
kün d eğildir.”''*
Bu kitabı yazm am ın b ir nedeni de b u yargıya kesinlikle katıl­
m ıyor oluşum dur. Am acım etkinlik, yapı ve tarihsel değişim so ­
runlarını klasik M arksizm , tarihsel m addeci kuram ın odağını
oluşturan yapıtlar ve M arks ve Engels, Lenin ve T ro çk i, Luxem ­
burg ve G ram sci tarafından geliştirilm iş devrim ci sosyalist politi­

(1 2 ) KMTH, s.\x,x.
(1 3 ) G. A. Cohen, 'Reply la Elster o n "Marxism, Functionalism, and C am e Theory" ' (Elsler'in
"Marksizm, İşlevcilik ve Oyun Kuramı"na Yanıt), Theory and Society, 11,4 (1 9 8 2 ),
s.4 8 9 .
(1 4 ) J . Elster, M aking Sense o j M arx (Marks’ı Anlamlandırmak) (Cambridge, 1 9 8 5 ),s .5 3 1
Giriş 11 7

ka açısından araştırm aktır. Kuramsal ve siyasi bağlılık çerçevem i


böyle çizerken, bir de vurgulamam gerekir ki, bu kitapta 'Marks
gerçekte ne dem iştir’i açıklam ak gibi b ir iddiam yoktur. Başka
yerlerde, özellikle de M arksizm 'in Ç eleceği v ar mı? adlı b ir kitap­
ta da savunduğum gibi, M arksizm , anlam ına pek ço k siyasi akı­
mın karşı geldiği karm aşık ve çelişkili bir kuram lar toplam ıdır.
Bu birbiriyle çelişen öğeler kütlesinden b ir m arksist gelenek
oluşturm ak taraf tutm ayı gerektirir; W alter Ben jam in ’in siyasi
m ücadelelerde geçm işin bile tehdit altında olduğu yolundaki
vargısı, h içbir yerde M arksizm ’in durum unda olduğu kadar doğ­
ru değild ir.15 Bu elbette ki insanın m etinleri canı istediği gibi
okuyabileceği veya böyle yapm ası gerektiği anlam ına gelm iyor,
ama b enim burada M arksizm ’le ilgilenm em ön celikle tefsir için
değildir. Bu kitapta elim den geldiğince, kend im i yönlendirece­
ğim ü ç sınırlam a var yalnızca ‘M arks’ın (ve ardıllarının) yazdık­
ları’ ve analitik felsefeciler ve diğerleri tarafından geliştirilm iş
‘açıklık ve tutarlılık ölçütleri’ tarafından değil, ama aynı zamanda
M arksist ‘orto d o ksi’ ile çelişiyor olsa da, hakikat olarak görünen
şey tarafından da.
Tezim şöyle biçim lenecektir: ilk iki bö lü m soru nu n iki ana te­
rimine -e tk in lik ve y a p ı- ayrılm ıştır, Birinci Bölüm tarihsel et­
kinliğin farklı anlam larını kısaca gözden geçiriyor (1 .1 başlığı),
ardından insan eylem inin en in ce ve akla yakın tarifinin, insan­
ların inanç ve arzulannın ışığında akılcı olarak hareket ettikleri­
ni savlayan, analitik gelenekçe daha inceltilm iş ‘O rtod oks’ failler
anlayışı’nm (1 .2 başlığı) üzerinde duruyor. Bu kuram için veril­
m iş kim i kötü argüm anları atladıktan sonra, iyi olan birine, yani
yapısalcılık sonrası akım ın yetersizliklerinin ihtiyacım ız olduğu­
nu gösterdiği ve M arks’da bulunan insan doğası tarifinden kay­
naklanan teze ( 1 .3 başlığı) işaret ediyorum . Bundan sonra ko­
nuyla ilgisi Ü çü ncü ve Beşinci bölü m lerd e ortaya çık acak şekilde

(15) Bkz. J. Molyneux, VVJıcıt is (he Real Marxist Tradition? (G erçek Marksisı Gelenek
Nedir?) (Londra. 1985).
18 | Tarih Ya pimi h

konu dışına çıkıyor ve M arks’ın söm ürü kuram ının örtük bir ah­
lak kuram ı olduğuna değiniyorum ( 1 .4 başlığı). Son olarak, O r­
todoks failler anlayışının, insan eylem ini açıklam aya yardım cı
olacak yapılar getirm ekle uyum lu olduğunu öne sürüyorum (1 .5
başlığı).
İkinci Bölüm toplum sal yapı kavram ının am acı üzerine son
derece genel bazı değerlendirm elerle başlıyor (2 .1 başlığı), ardın­
dan tarihsel m addeciliğin getirdiği som ut yapı kuram ının gözden
geçirilm esi (2 .2 başlığı), C oh en ’in ‘O rto d o ks’ tarihsel m ad d ecili­
ğinin eleştirel bir tartışması (2 .3 başlığı) ve Elster, Roem er ve d i­
ğerlerinin ‘ussal seçm eci M arksizm ’inin’ tanım lanm asıyla (2 .4
başlığı) devam ediyor. Daha sonra bu sonuncuların yöntem b i­
limsel bireyciliği uzun uzadıya inceleniyor ve yapı ve eylem iki­
liği faillerin üretim ilişkileri içindeki konum larından aldıkları
güçlerin tanım lanm ası lehine reddediliyor (2 .5 başlığı). Bu bizi
m akul oranda dileyebileceğim iz kadar bir tarihsel m addecilikle,
yani klasik M arksizm ’le karşı karşıya bırakıyor (2 .6 başlığı).
Ü çüncü Bölüm yapı ile etkinliğin karşılıklı etkileşim ind en
kaynaklanan kim i kuram sal sorunları inceliyor ve Heidegger ve
Gadam er'den kaynaklanan yorum sam acı geleneğinin tem sil etti­
ği her tür genelleyici toplum sal kuram a karşı o olağanüstü mey­
dan okum anın değerlendirilm esiyle başlıyor (3.1 başlığı). W . G.
Runcim an’ın yakın zam anlarda, bu geleneğin insan eylem inin
yorum unda yoğunlaşm asını nedensel m odellerin tanım lanm asıy­
la uzlaştırma çabasının başarısız olduğu gösteriliyor (3 .2 başlığı).
Bununla birlikte, burada R uncim an’ı çürütm ek için kullanılan
Donald Davidson'ın realist yorum kuram ının yorum sam acı gele­
nekte geçerli olan şeyleri yakaladığım , Jürgen H aberm as’ın ileti-
şim sel eylem kuram ına ü stü n olduğunu ve Birinci ve ik in ci b ö ­
lüm lerde geliştirilm iş genel yapı ve etm enlik kuram ıyla uyum lu
olduğunu savunuyorum (3 .3 başlığı). Daha sonra ussal-seçm eci
kuram ı destekleyen faydacı eylem kuram ının, her şeyden önce
insan davranışını açıklam akta kullandığı sınırlı ve araçsal ussal­
lık tasarımı yüzünden eksik olduğu gösteriliyor ( 3 .4 başlığı), ama
artık yapıyla eylem i birleştiren dayanak noktası olarak görülen
çıkarlar kavramı bu kuram ın d ışın d a tutuluyor (3 .5 başlığı).
D ördüncü ve Beşinci b ö lü m ler, insanların toplum ları idame
ettirm ek, ama aynı zamanda d a d önüştürm ek için nasıl üretim
ilişkileri içindeki konu m larınd an güç aldıklarını daha som ut b i­
çim de gösteriyor. D ördüncü B ö lü m sınıflar ve uluslar gibi k olek ­
tif failler kavram ını sunarak b aşlıy o r (4 .1 başlığı). Bu gibi kolek-
tivitelerin oluşum u k esinlik le faillerin sahip olduğu inançlara
bağlıdır ki bu da ideoloji sorum unu ortaya atar. M arksist ideolo­
ji kuram ının ve egem en sın ıf id eo lo jisin in h alkça kabul edilm esi­
nin toplum sal düzenin çim en to su olduğunu iddia eden ‘egem en
id eoloji tezi’nin ortaya çık ard ığı çeşitli zorluklar gözden geçirili­
yor (4 .2 başlığı). Bunun ardımdan id eolojiler için , çıkarların dile
getirilm esi ve etm enlerin belBi b ir kim liği kabullenm eye davet
edilm eleri şeklinde daha alçakg ö n ü llü , yine de önem li b ir rolü
savunuyorum (4 .3 başlığı), M arksizm ’e getirilen geleneksel eleş­
tiri -u lu sa l kim likleri ve bunum la birlikle ulus-devletler arasında­
ki askeri çelişkileri açıklam ad a yetersiz k a lm a sı- tartışılıyor ve
Brenner’m tarih yazıları aracılııgıyla bertaraf ediliyor ( 4 .4 başlığı),
ardından tem el ve üstyapı so ru n ları üzerine bazı kısa gözlem ler­
de bulunuluyor (4 .5 başlığı).
Beşinci Bölüm kısm en W a lle r B enjam in'in 'Tarih Felsefesi Ü ze­
rine T ezleri’ hakkında ayrıntılı b ir değerlendirm edir. D önem sel
toplum sal dönüşüm ler, b ir ü retim biçim in in yerine b ir diğerinin
gelmesi başlıca konuları olu ştu ru yor. Bölü m , akla kuvvetle Sar-
tre’in diziler ve kaynaşm ış g ru p lar tartışm alarını getiren, Benja-
m in’in devrim i hayatın gündeilik akışı içind e Mesihvari b ir patla­
ma olarak tanım lam ası ile b aşlıy o r (5 .1 başlığı). Sonra M arks’ın,
m ücadelesi günlük yaşamla d ev rim ci olan arasında b ir sü reklilik
sağlayan işçi sınıfı analizi, kvnramsal ve deneysel itirazlara karşı
savunuluyor ( 5 .2 başlığı). D ah a sonra toplum sal devrim in akıl
dişiliğim gösterm e çab asın d ak i iki argüm an gözden geçirilip red­
dediliyor: ilk olarak 1.4 başlığ ı altında dile getirilm iş, işçilerin k a ­
pitalizmi devirm ek için ahllaki ned enleri olduğu yolundaki
2 0 | Tarih Y apm ak

önem li iddia burada açık b ir hal alıyor (5 .3 başlığı). B en jam in ’in


devrim lerin zorunlu olarak geçm işteki durum ları yeniden kurm a
çabası olduğu düşüncesi tartışılıyor, ama ben bu n un sosyalist
devrim lerde geçerli olm adığını savunuyorum ( 5 .4 başlığı), bu so­
nuncusunun farklılığının yapısal nedenleri de son düşü nceleri­
m in konusunu oluşturuyor (5 .5 başlığı). Böylelikle tem elde sa­
vunduğum şey ortaya k on m u ş oluyor: Yapı ve etkin lik öylesine
birbiri içine geçm iştir ki, birini diğerinden ayırıp ona önceliği
verm ek tem elden b ir hatadır.
Bu genel çerçevenin de açıkça gösterm iş olduğu gibi, bu fel­
sefi b ir kitaptır, ya da öyle olm ayı am açlam aktadır. Bir başka de­
yişle, kavram ların yeterliliğini, önerm elerin tutarlılığını ve tezle­
rin geçerliliğini değerlendirm e am acındadır. Bununla b irlik te ta­
rih felsefesi, en azından bu konu nun analitik gelenek içinde, ya­
ni tarihsel h ü kü m lerin doğruluk koşullan ve tarihsel bilginin
nesnelliği gibi konu lard a yoğunlaşarak ele alındığı b içim d e, b u
kitabın konusunu oluşturm am aktadır. Herhangi b ir tartışm aya
girm eden, tarihsel h ükü m lerin genellikle anlam lı olduğunu ve en
azından kim ilerinin doğruluğuna inanm ak için iyi nedenlerim iz
olduğunu varsayacağım. Bu kitap, b ir şeye benzetm ek gerekirse,
C ondorceı ve Hegel’ink iler gibi geleneksel sp ekü latif b ir tarih fel­
sefesine daha yakındır, çü nkü daha ço k insanların toplum larım
dönüştürm eleri ve iyi ya da kötü yönde tarihi ileri doğru itm ele­
riyle ilgilenm ektedir. Bununla birlikte, burada izlendiği türden
b ir kavramsal berraklaştırm a deneysel araştırm anın yerine geçe­
m ez ve en iyi durum da bunun için bir giriş oluşturm alıdır.
Bu, tarih yazım ının aşağıda yer alan tartışm aları sorununu o r­
taya çık an r. Tarih okum aktan aldığım zevk ve eğitim den başka,
son zam anlardaki tartışm alar da beni M arksist kuram ın yalnızca

(1 6 ) Elbette ki. bu tutumda yalnız değilim. Ûmegin Barry Hindess ile Paul Hirst'ün Pre-
Capitalist M odes o f Production (Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri) (Londra, 1975)
kitabındaki kötü bir ünü olan ‘tarih araştırması yalnızca bilimsel olarak değil siyasal
olarak da değersizdir' beyanını (s.3 1 2 ), Hirst'ün Mancism and Historical Writing
(Marksizm ve Tarih Yazımı) (Londra, 1 985) (bûk'ım 1) kitabındaki çok daha olum ­
lu historıyografya değerlendirmesiyle karşılaştınn.
tarihsel araştırm ayla yakın b ir ilişki içinde gelişebileceğine ikna
etti.16 Ç alışan tarihçiler kim i zam an tarihsel toplum bilim cilerin
özgün araştırm a yapm ayıp başkalarının çalışm alarına kendi yo­
rum larını getirm elerinden yakınırlar. Bu eleştirinin geçerli oldu­
ğunu düşünm üyorum , ama her durum da bu kitabın içeriğine
uygun düşm eyecektir. Tarihsel yazılar burada som ut tarihsel sü ­
reçlerin olgusal bir değerlendirilm esini desteklem ek için değil,
savlan örneklem ek veya soran ları ortaya koym ak için alm tılan-
mıştır. Seçilm iş m etinler bir tarihçi değil de b ir am atör olan b e­
nim kendi okum alarım ın kaprislerini yansıtıyor.
Son olarak, kitap, h er ne kadar dolam baçlı, dolaylı yollarla da
olsa, sonuçta siyasi b ir soranla başa çıkm a çabasıdır. 1980T er, en
azından Batı dünyasında, sosyalistler için k orku nç bir on yıl o l­
du. Tiz sesleriyle ben cil, saldırgan ve kendini beğenm iş sağ kanat
politikası yükselen tarafa geçti. Kitlesel yıkım araçları gökyüzüne
erişene kadar üst üste yığıldı durdu. Polonya’daki Dayanış-
m a’dan (S olidarn osc) İngiltere’deki m adenci grevine kadar genel
karanlığı aydınlatan işçi sınıfının kahram anca m ücadelesinin çe ­
şitli olayları ezici b ir yenilgiyle sona erdi. E rkek ve kadınların
dünyayı değiştirm e yetilerine olan inançlarım yitirm elerine şaş­
mam alı. Şim di, çim en lik üzerine b ir kitap yazm anın olaylan de­
ğiştireceğine inanm ıyorum ; Dr. Jo h n so n ’in Berkeley’i b ir taşa
tekm e atarak çü rü lm esinin tersi olan bir tür başarı olurdu bu.
Ama h er k ü çü k parçanın bir yardım ı olacaktır. Eğer insanlara
açık tek gelişm e yolunun bireysel çıkarları izlem ek olduğu fikri­
ni çökertm eye ve insanoğlunun topluluk halinde tarih yapma gü­
cüne sahip olduğunu gösterm eye b ir yardım ım olabilirse, Yeni
Sağ'm id eolojisine b ir darbe indirilm iş olacaktır. O n lan n yazdık­
ları gibi, bu kitap da A lthusser’in ‘kuram da sın ıf m ücadelesi’ adı­
nı verdiği şeye soyunuyor, ama onların savunduğundan daha
başka b ir sınıfın adına.
B ir i n c i B ö lü m

Ö Z N E L E R V E F A İL L E R

1.1 Ü ç E tk in lik K avram ı


“Tarihi insanlar yapar, ama öyle kendi keyiflerine göre yap­
mazlar: bunu kendileri tarafından seçilm iş koşullar içinde değil,
doğrudan içinde bulunduklan, verili ve geçm işten aktanlm ış koşul­
lar içinde yaparlar."1 Louis Boncıparte’ın On Sekizinci Brumaire’i’nin
başlangıcından alm an bu ünlü pasaj, M arks’m yapı ve özne ara­
sındaki ilişki üzerine en önem li ifadesidir. Soru na getirdiği çö ­
züm , göründüğü kadanyla, ‘koşullar’m ön celikle bireysel veya
k olek tif eylem e sınırlar koyarak, l'aillere açık olan seçenek sayısı­
nı sınırlayarak işlev gördüğüdür. F orm ülde tem el b ir eksiklik
vardır, yani yapının rolünü aslen olum suz olarak, yalnızca eylem
üzerinde b ir sınırlam a biçim ind e tasarlar (bkz. 2 .5 başlığı). Bu­
nunla b irlik le, burada üstünde durm ak istediğim b ir başka zor­
lu k daha içerir, o da M arks’ın etkin lik kavram ını algılayışındaki
belirsizliktir.
Perry A nderson insanların 'tarih yapıyor’ olarak değerlendiri­
lebileceği ve h er biri etkinlikleri için farklı türden bir hedefi gün­
dem e getiren ü ç biçim i ayırt edebileceğim izi belirtir. Tarihsel ey­
lemin b irin ci ve en tipik biçim i ‘özel’ hedeflerin izlenm esidir; “bir

(1) CW , X I, S. 10 3 -4 .
2 4 | Tarih Yapmalı

arazinin işlenm esi, bir evlilik seçim i, bir becerinin kullanılm ası,
bir evin idare edilm esi, b ir adın verilm esi”, ikinci türdeki etkin ­
lik de, birincisi gibi, var olan toplum sal ilişkiler çerçevesi içinde
işler ve bildik tarih anlatım ının malzem esini oluşturan “siyasi
m ücadeleler, askeri çatışm alar, diplom atik ilişkiler, ticari keşif­
ler” gibi ‘u m um i’ hedefleri içeren etkinliklerle ilgilidir. Son ola­
rak, kolektif olarak bü tü ncül toplum sal dönüşüm ü am açlayan,
ilk olarak Am erikan ve Fransız Devrim lerinde görülm üş, ama
tam ifadesini ancak işçi hareketinin ve devrim ci M arksizm ’in or­
taya çıkışıyla bulm uş ‘daha önce görülm em iş etkin lik b içim i’ var­
dır: burada, “ilk defa olarak kolektif toplum sal dönüşüm tasarı­
ları, önceden düşünülm üş b ir gelecek üretm eye, geçm işin ve
şim dinin süreçlerini anlam aya yönelik sistem atik çabalarla eşleş­
tirilm işti.”3
Bu ayrım ların önem i, sırasıyla A lthusser ve T h om pson tara­
fından temsil edilen yapı ile etkinlik arasındaki soyut kutuplaş­
m anın üstesinden gelm elerinde yatar. A lthusser için tarih ‘özne­
si ya da erekleri olm ayan bir sü reç’ıir. Değişim, yapısal çelişkile­
rin birikim i sonucund a olur. İnsanların bu süreç için d eki rolü
yalnızca çelişki içind eki yapıların ‘taşıyıcısı’ olarak davranm aları­
dır. İnsanların k end ilerini tarihsel m ücadelelere katılan failler
olarak görm eleri gerçekliğe karşılık gelm ez on ların , ideolojide
tutarlılık ve özerklik yanılsam asıyla oluşturulm uş özneler olarak
kurulm alarından kaynaklanır. T h om p son’ın bu 'kuram sal anti-
hüm anizm ’e yanıtı aslen karşıtım olum lam aktır. T arih , insanların
yaşamlarını sü rekli olarak ürettiği ve yeniden ürettiği süreçtir.
Yapılar -ü re tim ta rz la rı- insan pratiğine konm u ş sınırları, top­
lum sal dünyanın bilin çli kontrolünü elde etm e çabalarında in­
sanlar tarafından üstesinden gelinm esi gereken engelleri tem sil
eder. Tarihçinin görevi, insan failler ile eylem lerinin nesnel k o ­
şulları arasındaki ebed i karşıtlığı ortaya çıkarm aktır.

(2 ) P Anderson, Arguments Wil/im English Marxism (Londra, 1980), s. 19-20.


özneler ve F ailler |2 5

A nderson’m fikrince, bu tartışm anın çözü m ü , özellikle "k a­


m unun hür irad esf’yle ilgili ü çüncü anlam da insan eylem inin
alanının spesifik tarihsel koşullara bağlı olduğunun görülm esin­
de yatm aktadır. Althusser’in yapısalcılığı da, T h o m p so n ’m hü­
m anizm i de, belli bazı durum larda doğru olabilir. Bununla bir­
likte, bu bağım sızlığı koruyabilm ek, farklı eylem türleri arasında
uygun kavram sal aynm ları kurm akla ilintilidir:

‘Öznesi olmayan dogal-insani süreç’ ile ‘denetim dışı bir pratiğin


hep aciz, hep yeniden onaya çıkan failleri’, bu birbirine karşıt for­
müllerin ikisi de aslen itiraz kabul etmez ve spekülatif niteliktedir
gerek kişisel, gerekse de kolektif, değişik türden bilinçli edimlerin
tarihteki gerçek, değişken rollerini bulmamıza hiç de yardımcı ol­
mayan edebi önermeler. Önermelere dayalı yaklaşıma karşıt olarak
sonma tarihsel açıdan bakmak, son iki yüzyılda, önceden bulundu­
ğu düşük seviyelerden -kille katılımı ve hedefin büyüklüğü açısın­
dan- keskin bir yükselişe geçen bu gibi girişimlerin eğrisini çıkar­
maya çalışmak olacaktır.5

Anderson’ın -g ü n d e lik davranış biçim i, kam u inisiyatifi ve


kendi k ad erin i tayin a ra sın d a - çizdiği ayrım lar yararlıdır.
T h om pson’ın kilerden başka yapılara karşı ay nştın lm am ış 'etk in ­
lik' yoru m lannı da düzeltm ek için b ir araç sağlarlar. Dolayısıyla
A nıhony G iddens şöyle yazar:

İnsanlann kendi tarihlerini yapmadığı, ama tarih tarafından sürükle­


nip götürüldüğü Foucault’nun ‘arkeoloji’si, hakim gruplann ikııdan-
na tabi olanlann, kendilerine başkalan tarafından yüklenmiş yaşam
koşullanna direnen, bunlann önüne geçen ve onlan etkin olarak de­
ğiştirmeye çalışan bilinçli failler olduğunu yeterince dikkate almaz.4

(3 ) Ibid., s.21. Bu arada, ‘doğal-insani- sılaıı, Anderson'm Althusscr'in ‘tarih öznesi veya
erekleri olmayan bir süreçtir' formülüne eklemesidir ve bir yanlış anlamayı gösterir
gibidir.
(4 ) A.Giddens. A C ontem porary Critique o f Historical M aterialism (Tarihsel Maddeciliğin
Çağdaş bir Eleştirisi) (Londra. 1 981). s. 172.
2 6 | Tarih Yapm alı

G iddens’ın etkinlik türleri arasında A nderson’m yaptığı gibi


bir ayrıma gidem em iş olm ası, ezilen grupların direnişinin ‘yaşam
k oşu llan’nı ‘etkin biçim de değiştirebileceği' iki ço k farklı yol o l­
duğunu görem em esine neden olur. Değişim , m olekü ler direniş
edim lerinin niyetlenilm em iş sonucu olarak ortaya çıkabilir. Fa­
kat değişim , direnenler tarafından bilinçli olarak başlatılm ayabi-
lir, ya da onların yaranna olm ayabilir: böylelikle m o d em fabrika­
lar, dışan iş verm e sistem i içinde çalıştırılan işçilerin ‘nam ussuz­
luk ve tem belliğini’5 (yani direnişi) ortadan kaldırm ak üzere ser­
maye tarafından ortaya konm uş olabilir. Bununla birlikte, direniş
toplum sal değişimi bilin çli bir hedef olarak izleyebilen kolektif
failler de yaratabilir. Böyle kolektif dönüşüm tasarıları peşinde
harekete geçm ek kuşkusuz öngörülem eyen so n u çlar getirecektir,
ama bu noktada sonucu başlangıçta b ilin çle bağlandığı hedeften
uzaklığı ışığında değerlendirm ek m üm kündür. Rus Devrimi ve
kaderi tartışm aları bu türden b ir değerlendirm enin açık b ir örn e­
ğidir. Bireysel eylem çoğu zaman kendi kendini yenilgiye uğratır,
ama N apolyon vari hayaller dışında, ancak end er olarak bu başa­
rısızlık b ir toplum sal değişim i gerçekleştirm e çabasının b ir çeşit
karaya oturm ası biçim in i alır. Bu gibi çabalar, Ja k o b e n Kuliiple-
ri’nden D a y a n ışm a y a kadar, genellikle b ir dereceye kadar kolek ­
tif örgütlenm eyi içerir.
Anderson’m etkinlik tartışması kayda değer olm asına karşın,
önem li b ir eksikliği de içinde barındırm aktadır. Etm enliği ‘b i­
linçli, bir hedefe yönelik etkinlik’6 olarak tanım lam anın ötesinde,
farklı etkinlik türlerinin ortak yönlerinin ne olduğunu derinle­
m esine incelem ez. G elgelelim , son yüzyıl içinde toplum bilim le­
rinin statüsü ve niteliği üzerine yapılan tartışm aların pek çoğu ­
nun m erkezinde yeralan şey, bu şekilde algılanan etkinliğin do­
ğası ve içerdikleridir. Max W eber’le bağlantıland ınlan ve genel
geçer toplum kuram ındaki belki de en etkili gelenek, tam da in­

(5 ) S. A. Marglin, -\Vha( Do (he Bosses Do?' (Patronlar Ne Yapar?), A. Gorz'un derlediği


The Division o f Labour (İş bölüm ü) (Hassocks, 1 9 7 6 ) içinde.
(6 ) Anderson, Arguments, s. 19
Özneler ve F ailler |2 7

sanlar doğanın geri kalanından ‘bilinçli, hedefe yönelik etkinlik­


lere’7 girişm eleri nedeniyle farklı olduğu için , faillerin yapılardan
(bu son u ncu ların bireysel eylem lerin sadece niyetlenilm em iş so ­
nuçları olarak kavranm ası bakım ınd an) ö n ce geldiğini savun­
muştur. Benzer değerlendirm eler u ssal-seçm eci M arksizm ’in, ya­
ni yöntem bilim sel bireycilikle eşleştirilm iş bu analitik Marksizm
türünün (Jo n Elster, Jo h n Roem er, vs.) ortaya çıkm asını sağla­
yanlar arasında da görülür.
Aşağıda, öncelikle W eberci iddiayı destekleyen insan eylemi
modelini gözden geçireceğim ve insanları bu şekilde, inanç ve ar­
zuların ışığında hareket ediyor gibi d üşü nm enin yalnızca belirli
tarihsel k oşu llar içinde formüle edilebileceğini göstereceğim (1 .2
başlığı). Bununla birlikte, kuram , k anım ca, kısm en kabul etm e­
miz gereken insan doğası hakkm daki açıklam a biçim iyle doğru­
dur (1 .3 başlığı). Bu açıklam anın ahlak kavram ım ız için önem li
sonuçları vardır (1 .4 başlığı); yine de, insanları belli gerekçelerle
ve bu anlam da b ir hedefe yönelik olarak hareket ediyor gibi gör­
m em iz, yön tem bilim sel bireyciliği kabul etm em izi gerektirm ez
(1 .5 başlığı).

1.2 Ortodoks Failler Anlayışı


Yöntem bilim sel bireycilik için verilen argüm anın genel çer­
çevesi W eb er’in zam anından bu yana pek az değişti, bu n a karşın
analitik felsefeciler tarafından old u kça inceltild i. E lster şöyle ya­
zar: ‘niyete dayalı açıklam a (in tentional explanation ) toplum bi­
lim lerini doğal bilim lerden ayıran özelliktir.'8 Bir eylem i niyete
dayalı olarak açıklam ak, etm ene onu öyle davranm aya yönlendi­
ren in an çlar ve arzular atfetm ektir. B öylelikle, p’n in olm asını is­
teyen b ir etm en , x ’i yapm anın p 'yi getireceğine inanıyorsa, x ’i
yapar.

(7 ) Bkz. M. W eber, Economy and Society (İktisat ve Toplum ) (Berkeley, 1 9 7 8 ), Birinci


Kısım, Birinci Bölüm.
(8) J . Elsıer, Explaining Technical Change (Teknik Değişimi Açıklamak) (Cambridge,
1 9 8 3 ), s.6 9 .
2 8 | Tarih Y apm ak

Niyete dayalı açıklam a insani eylem leri doğanın geri kalanın­


dan bazı açılardan ayırt etm e am acım güder: ‘Niyete dayalı dav­
ranış aslen geleceğ e bağlıdır. Bu, var olm ayan, henüz gerçekleşti­
rilm em iş, yalnızca hayal edilm iş veya temsil edilm iş bir hedefin
yönlendirdiği eylem dir. François Ja c o b ’un da belirttiği gibi, in ­
sanlar fiiliyata geçm em iş olanaklılıklar arasında seçim yapabilir,
oysa doğal ayıklanm a yalnızca fiili seçenekler arasında seçim ya­
pabilir.’8 A çıktır ki bu, insan faillerin farklı özelliklerinin bir açık ­
lam asını varsayar. Daniel Dennett ‘kişi olm anın’ altı zorunlu ko­
şulunu belirler:

i) kişiler r a s y o n e l v a r lık la r d ır ;

ii) kişiler kendilerine niyet y ü k l e m l e r i n i n [yani inançlar ve arzular]


atfedildiği varlıklardır;
iii) bir şeyin kişi sayılıp sayılmadıgı bir şekilde ona karşı alman lav­
ra, ona göre benimsenen konuma bağlıdır;
iv) kendisine karşı bu kişisel konumun benimsendiği nesne de bir
biçimde buna karşılık vermeye yetenekli olmalıdır;
v) kişiler sözsel iletişim yetisine sahip olmalıdırlar;
vi) (kişiler) özel bir biçimde bilinçli(dirler) (yani eylemlere giriştik­
lerinin farkındadırlar ve böylece bunlardan sorumlu tutulabi­
lirler].1?

Tam anlam ıyla anlaşılırsa, yalnızca (i), (ii) ve (iii) num aralı
koşullar ‘niyete dayalı bir sistem in’ (intentional system ), yani
‘davranışları sistem e inanç ve arzu (ve um ut, k orku , am aç, önse­
zi...) atfedilm esiyle - e n azından b a z e n - açıklanabilen b ir siste­
m in’ varlığı için zo ru n lu d u r." Hayvanlar ve (D en n ett’in düşünce-
since) en azından bazı bilgisayarlar, bu asgari anlam da, niyete
dayalı sistem lerdir. Ama dile sahip olmaya dayanan, kendi ey­

(9 ) Ibid., s.7 1 . Gönderme F. Jacob'un The Logic o j Living Systems (Canlı Sistemlerin
Mantığı) (Londra, 1 9 7 4 ) kitabmadır
(1 0 ) D. Dennett, Brainstorms (Esinler) (Brighton, 198.1), s .2 6 9 -7 1 , 2 8 1 -5 .
< 1 0 Ibid., s.3.
ö z n e le r ve F ailler |2 9

lem leri için neden gösterm e yeteneğinden ve bu durum da ikinci


dereceden arzular oluşturm a yeteneğinden, yani bilinçli olarak
arzularını ve böylelikle davranış biçim lerini değiştirm e yetene­
ğinden yok su n d u rlar.12

Niyete bağlı sistem kavramı (ve D ennett’in bu ndan yola çıka­


rak geliştirdiği daha geniş kişi tasarım ı) açıklayıcı bir kavramdır.
İnsanların davranışları hakkında tahm inler bundan şu biçim deki
açıklam alar aracılığıyla çıkarsanabilir: 'Eğer biri bir şey istiyorsa
ve en iyi A’yı yaparak onu elde edebileceğini düşünüyorsa bu
davranış bir anlam atfetm ekten ayrılamaz b ir yorum lam a süreci
olduğundandır.’13 Fakat insanların gözlenebilir hareketleri tipik
olarak bird en fazla yorum a açıktır. D iğerlerine hangi inanç ve ar­
zuları atfedeceğim izi nasıl bileceğiz? Yalnızca n o rm atif b ir ussal­
lık ilkesine dayanarak. D ennett’in de dile getirdiği gibi, genelde,
herhangi birin in inan ç ve arzularının belli koşu llar altında “sahip
olm ası g ereken’Ter olduğunu kabul ed erek, in an ç ve arzulann
“kişiye özelliği” sorununu aşarız.11 Faillerin rasyonel olduğu varsa­
yımı ne gibi inanç ve arzulara ‘sahip olmaları gerektiğini’ belirler.

Graham M acdonald ve Philip Pettit b u varsayım ı parçalarına


şöyle ayrıştırırlar. Birincisi, failleri ‘davranışsal olarak rasyonel’,
yani ‘karşı örn ek leri ve tutarsızlıkları ortadan kaldırm ak üzere
inançlannı en azından değiştirm eye hazır’, b ir başka deyişle,
‘(kendi) inan çlarının doğrulugunu.sağlam ak için ham leler yapa­
bilir’ olarak ele alm am ız g ereklidir.15 İkincisi, failler inançlarının
ve arzularının ışığında hareket ettiklerinden, ‘davranışsal olarak
rasyonel’ gibi görülm elidir, öyle ki biri p’n in olm asını istiyorsa,

(12) P. Peltiı. 'A Priori Principles and Action-Explanalion' (A Priori İlkeler ve Eylem Açıkla­
ması), Analysis, 46 ,1 (1 9 8 6 ), s.39.
(13 ) Bkz. D. Davidson, Essays on Actions and Evenıs (Eylem ler ve Olaylar üzerine
Denemeler) (O xford, 1980); ve Inquiries in Tıutlı and Interpretation (Doğruluk vc
Yorumlamayla İlgili Sorunlar) (Oxford, 1984).
(14 ) D cnneit, Brainstorms, s 19.
(15 ) G. Macdonald ve P. Peilit, Semanfics and Social Science (Anlambilim ve Toplum
Bilimi) (Londra, 1 9 8 1 ), s.6 0 , 12.
3 0 | Tarih Yapmak

x ’i yapm anın p’yi getireceğine inanıyorsa ve diğer değişkenler de


sabitse (çatışan istekler yoksa, vs.), x ’i yapmazsa, inanç ve arzu­
lar atfetm esiyle ve ceteris p aribu s şartıyla tezinin ön tü m leci yan­
lış olm alıd ır.16
ikinci rasyonellik kavram ı belki de en iyi birin cisinin ayrıntı­
lı bir tanım lanm ası olarak görülür. Bu aslen W eber'in araçsal u s­
sallık kavram ıdır (zw eckra tion al), burada ussallık verili b ir amaca
ulaştıracak en etkili aracın seçilm esindedir. Böylelikle, E lsıer’dan
alıntılarsak, ‘rasyonel davranışı tanım lam anın alışılm ış yolu bir
opıim izasyon kavram ına başvurm aktır. Yani denir ki, rasyonel
fail, yalnızca am acına götüren bir araç olan eylem i değil, elinde
olduğuna inandığı bü tü n araçlann en iyisini seçer.’17
Bu ikinci rasyonellik kavram ı (asıl ussallık ilkesinden ayırm ak
için buna optim izasyon ilkesi diyeceğiz) yöntem bilim sel b irey ci­
ler için önem li bir kavram dır. Bu sonuncular toplum sal yapıları
bireyler düzlem inde açıkladıkları için , toplum sal yapıların ve
benzerlerinin özelliklerine gönderm e yapan genellem elere baş-
vuram azlar. Böyle yapm ak Popper ve ardıllarının itham ettiği “ta-
rihselcilik” suçunu işlem ek olurdu. O ptim izasyon ilkesinin iyi
yanı, bireyci toplum kuram ı m odellerinin harekete geçirilebildi-
ği açıklayıcı b ir genellem e sağlam asıdır. Bu m odeller kendilerini
bireylerin ve durum larının betim lem eleri içine hapsetm ek zo ­
runda değildir; etm enlerin en yararlı şeyi yaptıklan varsayımıyla ve
söz konusu bireylerin inanç ve arzulannın göz önünde bulundu­
rulmasıyla, yaptıkları şeyleri neden yaptıklarını açıklayabilirler.18
O ptim izasyon ilkesi ile faillerin davranışsal ve tutum sal olarak
ussal oldukları varsayımı arasında önem li bağlantılar olm asına
karşın, bu nlar m antıksal olarak ayrı ön erm elerd ir.19 Bunu kabul
etm ek, kısm en de doğruluklarını incelem ekte olduğum uz niyete

(1 6 ) Bkz. Pettit. 'A Prion Principles', s.39.


(1 7 ) Elster, Explaining, s.7 2 . Ayrıca bkz W eber, Economy, s.24'tert itibaren.
(1 8 ) Bkz. K. R. Popper, The Rationality Principle' (Ussallık İlkesi), D. M illerin derlediği A
Pocket Popper (Cep için Popper) (Londra, 1983) içinde.
(1 9 ) Elsıer'ın da kabul etliği üzere: Explaining, s.74
Özneler ve Failler |31

dayalı açıklam alar türünün ya da yöntem bilim sel bireyciliğin


(bundan böyle YB diye g eçecek) çıkarsam alarını araştırm am ıza
elvereceği için önem lidir. M acdonald ve Pettiı niyete dayalı açık­
lam alarda söz konusu olan ‘O rto d o ks Failler anlayışı’ndan YB'nin
doğruluğunun çık ar sandığını savunurlar. ‘O rtod oks failler anla­
yışını kabul etm ek k u ram ların açıklayıcı Ö zerkliğinin olduğu id­
diasını yadsım ak anlam ına gelir’ d erler ve ‘açıklayıcı özerkliği*
şöyle tanım larlar:

Bir X varlık türü ancak ve ancak şu koşul yerine getiriliyorsa bir di­
ğer Y lürü üzerinde ve ötesinde var olur: X tipinden şeylere gönder­
me yaptığımız terimleri eklemek, Y tipinden maddelere gönderme ya­
pan terimlerin olduğu bir dilde değerlendiremediğimiz (belli bir bi­
çimde betimlenmiş) olaylann açıklamalannı vermemizi sağlamalıdır.20

D em ek ki ‘açıklayıcı (veya yön tem bilim sel) kolekıivist’, ey­


lem lerin yalnızca bireylerin özellikleri; inançları, arzulan vs. ile
açıklanam ayacağını, bu açıklam aların aynı zam anda kuram lara
da (ya da daha genel olarak yapılara; ‘yapıladın daha kesin b ir ta­
nım ını İk in ci Bölüm de vereceğim ) indirgenem ez biçim d e gön­
derm e yapması gerektiğini savunm aktadır. M acdonald ve Pet-
tit’in bu doktrinin yanlışlığını kanıtlam a çabalarında iki ana ö n ­
cül vardır:

1) Eğer açıklayıcı kolekıivist bireylere değil de, kuramlara gönder­


me yaparak açıklanabilecek bazı olaylar olduğunu söylüyorsa, o
halde Ortodoks fail anlayışım yadsıyordun En azından bu olay­
larda söz konusu olan davranışın, faillerin inanç ve arzulanmn
rasyonel sonucu olmadığını söylemektedir...
2) Ortodoks fail anlayışının içerdiği iddia yadsınamaz.21

(2 0 ) Macdonald ve Peuiı, Scmnnıics, s. 125, 122.


(2 1 ) Ibid., 126
3 2 |T an k Y apm ak

Bu önerm elerin ikisi de yanlıştır, (l)’in doğru olm adığını gös­


term ek daha önem li b ir görevdir, çünkü hem O rtod oks failler
anlayışının doğru olduğuna, hem de bundan YB’n in çıkar sanm a­
dığına inanıyorum . Bununla birlikte, (l)’i işlem eye ancak bu b ö ­
lüm ün sonuna doğru başlayacağım ve bu nun yanlışlığı kesin ola­
rak ancak Ü çüncü Bölüm ün sonunda, yapı ile etm enlik arasında­
ki ilişkiyi genel olarak açıklam am sona erdiğinde gösterilebilir.
Şim dilik, yalnızca O rtodoks anlayışın statüsünü ilgilendiren (2 )’yi
incelem ek, neden bunun doğru olduğunu düşünm em iz gerektiği­
ni gösterm eye başlamak istiyorum (buna karşın, bu iş de yine an ­
cak Ü çüncü Bölüm deki yorum tartışmasıyla tam am lanacaktır).
M acdonald ve Pettit ( 2 ) ’yi, O rtod oks failler anlayışının ‘yadsı­
nam az’ olduğu iddiasını, açık argüm anlardan ço k , ‘eylem açıkla­
m aları’ ile doğa bilim lerindeki açıklam alar arasında bir karşıtlık
çıkararak ortaya alıyorlar. Bu sonuncular ‘yasa koyucu'dur (n o ­
m othetic), yani olaylar, ilke olarak her zam an deneysel kanıtların
ışığında gözden geçirilebilecek genellem eler ya da yasalar (Yu­
nanca n om oi) aracılığıyla açıklanır. Oysa eylem açıklam aları,

yalnızca kuşku götürmez açıklayıcı ilkeler postüle eder ve uygula­


mada, bu ilkeleri yeniden gözden geçirmek ve açıklamalara yeniden
biçim vermek olanağı kesinlikle yoktur. Bireysel bir eyleme, bu il­
kelere sahip olmanın verdiği güvenle yaklaşınz: bu ilkeler bir dav­
ranış parçasının, rasyonelleştirici bir zihin durumundan kaynakla­
nan bir eylem sayılması için ne gerektiğini formüle ederler.

Sonuç olarak,

bir davranış parçası veya örünıüsünden anlam çıkarmakla uğraşan


toplumbilimcinin dikkatini Ortodoks failler anlayışının emrine sun­
duğu açıklayıcı ilkelere vermesi gerekmez. Onun görevi bu ilkelere
lûm kalbiyle inanmak ve kendini özel olarak davranışlann en iyi na­
sıl bunlann altına oturtulabileceğini araşunrtaya vermektir “

(2 2 ) Ibid., 9 9 , 103. Peuit’in daha yeni makalesi 'A Prior i Principles', yasa koyucu açıkla­
malarla eylem açıklaması arasındaki ayrımı, bu kez 'düzenleyici' ve 'norm koyucu'
Ö zn eler ve F ailler |3 3

A çıkçası bü tü n bunlar kesinlikle garip. Tam da, en azından


D escarıes’ın zam anından bu yana felsefecilerin özellikle bazı şü p­
heli iddiaları d esteklem ek için kullandıkları b ir terim olan, ‘kuş­
ku götürm ez’ tabirinin kullanım ı insanı şü pheye itiyor. O rtodoks
anlayış hangi anlam da kuşku götürm ezdir? Bu m antıksal b ir doğ­
ru m udur? H erhalde M acdonald ve P ettit’in iddiası bu olamaz?
Belki de insanların O rtod oks anlayışın yanlışlığını hayal edem e­
yecekleri şeklind e psikolojik b ir genellem e yapıyorlardır. Fakaı
bu k anıtlan abilir şekilde yanlıştır.
O rtod oks anlayışın b ir yönü de, niyete bağlı sistem kavram ın­
da içkin olan failin iç tutarlılığı düşüncesidir. Eylem i in an ç ve ar­
zular atfederek açıklarız, çü nkü fail inanç ve arzular oluşturm a
yetisine sahip tir. Bir başka deyişle, inançları ve arzuları olan,
onun b ir yönü veya parçası değil, bizzat /«ildir. Ama faili böyle
b ir anlam da b ir bütün olarak görm ek elbette ki kuşku götürm ez
değildir.
Ö rneğin, Gilles Deleuze ve Felix G uattari’nin Bin Y ayla’sının
açılış cü m lelerin e b ir bakın:

Anti-Ocdipus’u birlikte yazdık. Her birimiz pek çok olduğu için, bu


zaten bayağı bir kalabalık yapıyordu. Burada yakınımızdan olduğu
kadar uzaklan da elimize geçen her şeyi kullandık. Gizleme amacıy­
la, zekice uydurma adlar koyduk. Neden adlarımızı olduğu gibi bı­
raktık? Alışkanlıktan, yalnızca alışkanlıktan Sırasında kendimizi
saklamak için. Kendimizi değil, ama bizi harekete geçiren, duygu­
landıran veya düşündüren şeyleri algılanamaz kılmak için. Hem
çünkü herkes gibi konuşmak ve herkes bunun lafın gelişi söylendi­
ğini bildiği halde, günün doğduğunu söylemek güzel olduğu için.
İnsanın artık Ben demediği noktaya değil, Ben deyip dememenin ar­
tık bir öneminin kalmadığı noktaya ulaşmak. Anık kendimiz deği­
liz. Her birimiz kendinin olanı tanıyacak. Yardım aldık, esin aldık,
çoğaldık.15

açıklam alar arasındaki daha yüksek bir ayrım açısından yeniden ortaya koyar, bu
İkincisi niyete dayalı açıklamanın alt tarafı bir diğer adı gibi görünmektedir.
(2 3 ) G. Deleuze ve F. Cuattari, Mille Platemuı (Bin Yayla) (Paris. 1 9 8 0 ), s.9.
3 4 I Tarih Y apm ak

Deleuze ve G uattari, olağanüstü magnum optıs’ları K apitalizm


ve Şizofreııi'de (bunu n iki cildinden biri A nti-O edipus, diğeri de
Bin Y ayla’dır), kendilerini içinde buldukları toplu düzene (agen -
cem ent) göre doğaları değişen bireyüstıı ve birey altı çoğulluklar­
dan oluşan bir g erçeklik görüşü sunarlar:

Çoğul, yalnızca etkili biçimde bir isim olarak, çoğulluk olarak gö­
rüldüğünde, özne ya da nesne olarak, doğal ya da ruhsal gerçeklik
olarak, imge ve dünya olarak Bir ile bütün ilişkisini kaybeder. Bura­
da, nesnede eksen ya da öznede bölünme temeli gibi görev yapacak
bir birlik yoktur... Çoğulluğun ne öznesi ne de nesnesi vardır, yal­
nızca sayısı doğasını degişıirmeksizin artmayan belirlenimler, kütle­
ler, ölçüler vardır... Toplu düzen, bağlantılarındaki her artışla bir­
likte doğasında da zorunlu bir değişim olan bu çoğunluğun içinde­
ki ölçülerin büyümesidir.3"

Ö zneyi dayanıklı ve tutarlı bir birlik olarak d üşü nm ek, bu gö­


rüşe göre, günlük konuşm a diline sadık olabilir, am a gerçeklikle
ilişkisi Ptolem aos astronom isininki kadardır.
İnsan doğal olarak bunu b ir yapısalcılık sonrası S ch w arm erei
parçası olarak göz ardı etm e eğilim inde olabilir. Yine de, öyle gö­
rünüyor ki, ‘h er birim izi’ ‘pek ço k ’ olarak düşü nm enin günlük
söylem in içine sıkı sıkıya örülm üş olduğu kültürler var olm uştur.
A. W . H. Adkins H om eros Yunanistan’ının böyle b ir kü ltü r oldu­
ğunu savunuyor:

Homeros’taki psuclıe’nin hayana belirli bir zihinsel veya duygusal iş­


levi yoktu: bu yalnızca varlığı bireyin hayatta olmasını sağlayan şey­
dir. Homeros insanının zihinsel ve duygusal etkinliğini gözlemle­
mek için, başka sözcüklere.dönmeliyiz.ki, bunlann çoğu yanlış
yönlendirici olan çevirileri, (Jıumos için ‘ruh’; kraclie, etor, ker için
‘kalp’; plırenes için 'zihin' ya da (fizyolojik olarak) ‘diyafram’ ya da
‘akciğerler’; noos için ‘zihin’dir. Bu sözcüklerin kullanılış biçimleri,

(241 Ibid.. s. 14-15.


Özneler ve Failler |3 5

eger ciddiye alırsak, bizimkinden oldukça farklı bir psikolojik man­


zarayı ortaya çıkarır. Biz ‘karar alan' Ben i ve irade’ veya ‘amaç’ gibi
düşünceleri vurgulamaya alışkınızdır. Homeros’ta, ‘Ben’ ya da ka­
rarlar üzerinde çok daha az vurgu vardır: demin sözü geçen Yunan­
ca sözcükler ön plana çıkarlar ve kayda değer derecede demokratik
özgürlüğün tadını çıkarırlar, insanlar sıklıkla ‘kendi hradie veya thu-
mos’lannın onlara emrettiği gibi hareket ederler’ (sic: Homeros tekil
fiil kullanır): Odysseus (Odysseia IX, 302) Kikloplara saldırıp saldır­
mayacağını düşünürken ‘bir başka ıhumos onu engelledi’; Alhena
Telemakhus’a ona bir dahaki sefere elor’unun dilediği bir hediyeyi
vermesini söyler (Odysseia 1.316); ve ‘acı Aşil’in üstüne çöktü ve
etor’u kıllı göğsünde iki seçenek arasında savaş verdi’ (Ilyada
l,188).Û m ekler çoğaltılabilir: bu HomerosYa ‘konuşma dili’dir.”

Bu ‘k en d i’ kavram ı daha başka dallara budaklara ayrılır:

Aynı şekilde, bir bûlün olarak bedendense, daha çok parçalannın


sözü geçer ve bunlardan da tıpkı thumos ve benzer psikolojik feno­
menlerde olduğu üzere eylemi başlatıyormuş gibi söz edilir. (Ger­
çekten de, psikolojik ve fizyolojik olaylar arasındaki aynm Home­
ros şiirlerine uygun düşmez)... Yine ‘hayaletsi denge’ düşünceden
eyleme geçişin psikolojik modeli olarak çoğu zaman varlığım hisset­
tirir: Homeros Yunancası ‘ben karar verdim...’ değil, ‘bana daha iyi
göründü...’ der. Aynca, tannlar sıklıkla bir güdüyü (veya bir fikri)
‘bir insanın içine koyarak’ insan etkinliğini başlaııyormuş gibi tasvir
edilirler ki bu da yine Homeros insanının psikolojik deney iminde­
ki kendiliğinden öğenin oldukça farkında olduğunu gösterir; ayrıca
çok duygusaldır ve bize yabancı gelen bir biçimde duygusal tepki­
lerini birbirinden ayın eder. Gerçekte, Homeros insanının kendini
bir birlikten çok, sınırlan belirsiz bir çoğulluk olarak algıladığı söy­
lenebilir.16

(2 5 ) A. W. H. Adkins, From llıı: Many lo the One (Çoklan Teke) (Londra, 1970). s. 15-16.
(2 6 ) lbıd.. s.267.
3 6 |T arih Yapmalı

Eğer Adkins haklıysa, H om eros’taki ‘kişi’, faillerin ‘O rtod oks


anlayışı’ tarafından nitelendirilen, birlik içinde niyete bağlı bir
sistem den ço k Deleuze’cü b ir çoğulluk gibiydi. Adkins şöyle der:
‘H om eros’taki kişiliğin parçalanm asından çok , diğer kültürlerde
benm erkezci kişiliğin gelişim ini açıklam ak gereklidir’.27 Başka
değerlendirm eler de ‘O rtod oks anlayış’m M acdonald ve Pettit’in
dediği gibi ‘sıradan bilg i’den ço k ,28 tarihsel olarak b elirli, belki de
benzersiz bir inançlar öbeği olduğu görüşünü destekliyor.
Niyete dayalı açıklam a kavramı iki türden olay arasında bir
ayrıma gidilm esini gerektiriyor, bunlar değerlendirilm eleri için
faillere inanç ve arzular atfetm ek gereken ve bazı betim lem eler
altında eylem ler olarak niıelendirilebilenler ve yalnızca fiziksel
devinim den ibaret olanlardır. W eber şunu yazdığında aklında
böyle b ir ayrım vardı: ‘Bir edim de bulunan birey davranışına öz­
nel bir anlam iliştirdiği sürece “eylem ”den söz ed eceğiz.’28 Fakat
eylemi böyle soyutlam ak insani ve fiziksel dünya arasında, her
dünya önem li biçim de farklı b ir yolla işleyecek şekilde, daha ge­
niş b ir ayrıma gitm eyi öngörür, insan dünyası genel doğa yasala­
rına tabi olabilir, ama aynı zam anda, en azından toplum b ilim le­
ri söz konusu olduğunda, yalnızca bu yasalarla açıklanam ayan
maksatlı davranışların varlığını da getirir.
İnsani olanla fiziksel olan, eylem le devinim arasında bu tür­
den b ir ayrım çizm enin tarihte oldukça ender olduğunu söyle­
m ek için iyi bir ö m ek vardır. Jü rg en H aberm as, 'm iıik düştın-
ce’nin özelliği olan ‘doğa ve kültür arasın d aki tu h a f k a r m a ş a ’y a d ik­
kat çeker:

Bizim en şaşırtıcı bulduğumuz da farklı gerçeklik alanlarının tuhaf


biçimde eşitlenişidir: doğa ve kültür aynı düzleme yansıtılır. Doğa­
nın kültüre ve aynı biçimde kültürün de doğaya karşılıklı özümse-
tilmesinin sonucu, bir yandan, anıropomorfik özelliklerle donan­

(2 7 ) Ibid., s.44
(2 8 ) Macdonald ve Peıtiı, Semamrcs, s. 100.
(2 9 ) W eber, Economy, s.4
Ö zn eler ve F ailler |3 7

mış, toplumsal öznelerin iletişim agı içine çekilmiş, ve bu anlamda


insanlaştırılmış bir doga, öte yandan da, bir dereceye kadar doğal­
laştırılmış ve nesneleştirilmiş ve anonim güçlerin işleyişinin nesnel
ağında soğurulmuş bir kültürdür.*0

H aberm as’in m iıik düşü nce açıklam ası antropologların çalış­


m alarından alın m ıştı. Fakat anlatm ak istedikleri, pek ender ola­
rak, C arlo Levi’n in , 1 9 3 0 ’larda M ussolini zam anında sürgün
edildiği uzak Lucania köyünü n sak in lerini tarifinden daha iyi ifa­
de ed ilm iştir:

Onlar kelimenin tam anlamıyla pagani, paganlar, ya da kent sakin­


lerinden ayrı olaTak, kır insanları. Devletin ve kentin tanrıları bura­
da, kurdun ve yaşlı siyah yabanı domuzun üstün hükümranlıkları­
nı sürdüğü, insanlann dünyasıyla hayvanlann ve ruhların dünyası
arasında, tepedeki agaçlann yapraklarıyla aşağıdaki kökler arasında
duvar bulunmayan bu topraklarda kendilerine tapacak kimse bula­
mıyor. Büıün şeylerin birbiri üzerinde etkiyerek bir arada tutuldu­
ğu ve her birinin başlı başına belirsizce çalışan bir güç olduğu bura­
da, büyünün yıkamayacağı bir engelin var olmadığı burada, birey­
ler olarak kendi kendilerinin farkında bile değiller. Kendi iradele­
rinden bağımsız yuvarlanıp giden bir dünya içine batmış yaşıyorlar,
öyle bir dünya ki bu, orada insan hiçbir şekilde güneşinden, hay­
vanlarından, sıtmasından ayn değil, orada ne kendini sözde topra­
ğa adamış olanlann tasarladığı gibi mutluluk, ne de umut olabilir,
çünkü bu ikisi kişiliğin nitelikleridir ve burada yalnızca hüzünlü bir
Doğanın kasvetli edilgenliği var... Köylüler için her şeyin iki anlamı
var... insanlann, agaçlann. hayvanlann, hatta nesneler ve sözcükle­
rin çifte yaşamı var. Yalnızca aklın, dinin ve tarihin kesin belirli an­
lamlan vardır... Ve köylülerin dünyasında akla, dine ve tarihe yer
yok. Dine yer yok, çünkü onlann gözünde her şey lannsalltkıan pay
alıyor, her şey, yalnızca simgesel olarak değil, gerçekte de tanrısal:

(3 0 ) J . Habermas. The Theory o f Communicative Action llletışım scl Eylem Kuramı), 1


(Londra, 1 9 8 4 ), s.4 7 -8 . '
3 8 |Tarih Y apm ak

Isa ve keçiler; yukarıdaki gökyüzü ve aşağıda çayırlardaki hayvan­


lar; her şey doğal büyüyle sarmalanmış. Kilisedeki törenler bile,
köylülerin bir ruhla donattığı cansız şeylerin ve köyün sayısız top­
rak tanrısının varlığını kutsayarak pagan ayinlerine dönüşüyor31

Bu gibi düşünm e biçim leriyle ‘O rtod oks failler anlayışı’ ara­


sındaki uzaklık ço k açık. Fakat ‘m itik d üşü n ce’ biçim lerinin in­
sanlık tarihinin büyük kısm ında hakim olduğuna ve insani olan­
la fiziksel olan arasında kesin bir aynm yapm anın görece yeni bir
işlem olduğuna inanm ak için haklı neden ler var. Böylesi bir ay­
rım , Bernard W illiam s’m on yedinci yüzyılda m od em fiziğin ku­
rucuları tarafından form üle edilm iş ‘m utlak gerçeklik tasarımı'
diye adlandırdığı şey tarafından da içerliyord u.32 Galileo ve Des­
cartes fiziksel dünyayı, düzenlilikleri doğanın m ekanik yasaların­
ca içerilen etkin nedenlerin yönettiği dünyayla özdeşleştirirler.
İnsanlar bu biçim de tasarlanm ış olan fiziksellikten kesin olarak
ayrı tutulur ve Kartezyen ‘kendi’yle ve on u n özel zihinsel etkin­
likleriyle, nihai nedenlerin bundan böyle sürgün edildiği alanla
özdeşleştirilir. Ortaya çıkan sonuç, görüldüğü üzere, düşünceler
ve am açları doğadan sıyırarak onlan öznenin iç dünyasıyla sınır­
lam aktır.33 Bu kavramsal devrim in içerim leri belki de ancak
Kant’m eleştirel felsefesinde tüm üyle dile getirilm işti, burada teo­
rik ve pratik akıl arasında açık bir sınır vardı, ilki m ekanik ne­
d ensellik yasalarına tabi olan N ew ton’cu doğal dünya hakkında-
ki tek bilgiyi bize sağlar, diğeri ise uygulanım ı fiziksel nedenlerin
ötesinde olan insan özgürlüğü içindeki ahlaki tavnm ızı tem ellen­
dirir. W eb e r’in insanlar dünyası hakkm daki bilgim izin fiziksel

(3 1 ) C. Levi, Christ Slopped a l Eboli (İsa Ebolide Durdu) (Harmondsworih, 1982), s.75,
115.
(3 2 ) 8. A. O W illiam s, D escartes (Harmondsworth. 1 9 7 -8 ), s.6 5 -7 , 2 3 7 -4 9 .
(3 3 ) Bkz. A. J. P. Kenny, ‘Cartesian Privacy’ (Kartezyen Mahremıyel), G Pıtcher'ın
Wittgenstein (Londra, 1 9 7 0 ) derlemesinde. Birincil ve ikincil nitelikler arasındaki
önemli ayrım Galileo tarafından da yapılır, bkz. S. Drake'm Discoveries and Opinions
o j C alılco (Galileo'nun Keşifleri ve Duşûnceien) (Garden City, 1957) derlem esinde.
s.2 7 3 'len itibaren.
Ö zn eler vo: Failler |3 9

olandan ço k farklı olduğunu savunurken, niyete dayalı açıklam a­


yı d eğerlend irişi, bu ayrım ın y en i-K an ıçı felsefeciler ıtarafından
kullanım ına dayanır.
Kendisi fazlasıyla y en i-K an ıçı geleneğin m irasçısı ollan Haber­
mas, ‘m u tlak g erçek lik tasarım ı’ form ülasyonunu n , ni>yete dayalı
açıklam ada söz k o n u su olan insan failler tasarım türüm ün gelişi­
mi için can alıcı ö n em d e b ir önkoşu l olduğunu savunıur:

Yalnızca biçimsel bir dış dünya kavramı geliştiği sürece.... bunun ta­
mamlayıcısı plan iç dünya ya da öznellik, yani bireyin kendisinin
ulaşma ayrıcalığının olduğu ve dış dünya içine oıurıularmayacak her
şeyin atfedildiği bir dünya kavramı onaya çıkabilir.34

O rto d o ks failler anlayışı’nın görece yakın b ir yenillik olduğu


iddiasına iki k ısıtlam a getirilm elidir, ilk in , ö n ce k i an lay ışların ni­
yete dayalı açık lam a kavram ı içind e som u ilaştınlanlard lan m utlak
olarak k o p u k oldu ğu nu öne sü rm ek saçm a o lu rd u. 'Yunan dü­
şüncesinin an alitik zihin felsefesi ü zerindeki, örneğin Aristo'nun
irade zayıflığı ü zerine görüşleri h akk ın d a son zam anllardaki tar­
tışm alarda açık olan etkisi böyle b ir savı çü rü tm eye y e te r. Buna
karşın, A risto’n u n b u gibi konulardaki yazıları, ‘m u ılalk gerçeklik
tasanm ı’m n içerd iklerind en bü yü k oranda farklı b ir kavramlar
bütününü kullanır. Buna göre yalnızca in san lan n deeğil, bütün
varlıkların davranışları tam am ına erdirm eye ça lıştık la rı am açlar
bakım ın d an , erek sel olarak açık lanır ve insanlar kaıdar bütün
canlı organizm alar, b itk ile r ve hayvanlar da bed en d en ı ayn olm a­
yıp o n u n ö rg ü tlen m esin in ilkesi olan b ir ra h a (psuchte) sahiptir­
ler. D em ek ki A risto’n u n insan ruhu tartışm aların ım kuram sal
bağlamı ‘O rto d o k s anlayış'ı kuşatandan d erin lem esin te farklıdır.
Yunan d ü şü n cesin in durum u zaten o ld u k ça özelidir. M ichel
Foucault b u n u ‘k uşkusu z Batı felsefesinin tem elin i oluışturan, ay­
nı anda h em içind e kendi kök en lerim izi gördü ğü m ü z: bir düşün­
ceyle aram ıza m esafe koyan farklılığı, h em de d u rm a k sız ın geniş-

(3 4 ) Habermas, Theory, s.5 1 .


4 0 I Tarih Y apm ak

lettiğimiz bu ayrılığa karşın yine de direnen yakınlığı sorgulama


pratigi’nden söz ederken gayel iyi dile getirm iştir.55
Bu yakınlığın b ir nedeni de ve bu da ‘O rtod oks anlayış’ın ye­
niliği iddiasına getirdiğim ikinci sın ırla m a - Yunan düşüncesinin
ve özellikle Platon’u nkinin ‘m utlak gerçeklik tasanm ı’n ın oluşu­
muna yaptığı katkılardır. Bu en azından iki biçim de görülebilir.
İlkin, özellikle Platon, düşüncenin th eoria olarak, varlığın çıkar
gözetm eden düşünülm esi olarak bir tasarım ını geliştirm iştir. Pla­
ton da, m odern fizik bilim leri de, Charles Taylor’ın belirttiği gi­
bi, ‘kuramsal anlayışın tarafsız bir görüş açısını hed efle[d iğini]'
düşünm ekte birleşir. ‘Şeyleri yalnızca bizi etkiledikleri gibi, ya da
izlediğimiz am açlara uygun düştükleri kadarıyla anlam aya değil,
daha çok hedeflerim iz ve arzularım ız ve etkinliklerim izin pers­
pektifi dışında oldukları gibi algılamaya çalışırız.’1''
İkinci olarak, Platon Aristo’nun daha ereksel anlayışından,
matematiğe doğanın içyapısını keşfetm ekte hayati b ir rol biçm e­
siyle ayrılır ki bu görüş G alileo’nun fiziksel olanı n iceliksel, de­
m ek ki am açsız olanla devrimci bir şekilde özdeşleştirm esine
yardım cı o lm u ştu r.57
Bu değerlendirm elerin gelip dayandığı n okta, ‘O rtod oks fail- *
ler anlayışı’m n , aslen Platon'dan gelm e bir kuram sal anlayış kav­
ramı ile doğaya onu öğrenm ek üzere m üdahale etm enin meşru
olduğu yolundaki daha m odern düşünceyi birleştiren , tarihsel
olarak belirli b ir entelektüel bağlama ait olduğunu öne sürm ek­
tir. Dem ek ki M acdonald ve Pettit’in yaptıkları gibi bu anlayışın
‘kuşku götürm ez’, ‘yadsınam az’ veya ‘sıradan bilgi’ olduğunu id­
dia etm ek analitik felsefenin en kendine özgü körlüklerinden b i­
rini yani herhangi bir tarihsel öz bilinçten yoksun olm asını, ço-

(3 5 ) M Foucault, L'Usage ties plaisırs (Zevklerin Kullanımı) (Paris. 1984), s . 13, not 1.
(3 6 ) C. Taylor, ’Knliomıltly’ (Ussallık), M. Hollis vc S. Lukes'ın Rationality anıl Relativism
(Ussallık ve Görececilik) (Oxford, 1982) derlemelerinde, s.89. Aynca theoria için
bkz l-l-G Gadamer, Truth and Method (Doğruluk ve Yönıem )ı (Londra, 1975), s.
110-11 .
(3 7 ) Özellikle bkz. A. Koyre, Etudes Geılıleenncs (Galıle Çalışmaları) (Paris, 1966)
Ö zneler ve F a ille r ] 4 1

gu zaman kuram sal yazılar ile ortaya çık ak ları özel koşulların bu
yazılar üzerinde bıraktığı izi ayıran Larihsel mesafeyi görm e başa­
rısızlığını sergilem ektir.38
Buna karşın, M acdonald ve Petlit’e açık olan b ir savunma çiz­
gisi vardır. Bu da, dünya faillerinin m itik veya başka türlü, han­
gi görüşe sahip olurlarsa olsunlar, yine de birbirleriyle gündelik
ilişkilerinde ‘O rtod oks failler anlayışı’nı uyguladıklarını iddia et­
m ektir. Bu iddiayı biçim lendirm enin b ir yolu, bir başka kişiyi an­
lamanın zorunlu olarak ona inançlar ve arzular atfetm ekten g eç­
tiğini savunm aktır. Böyle b ir argüm anın, eğer aşkın bir örneği o l­
duğu gösterilebilirse, ‘O rtodoks an lay ışa itiraz kaldırm az b ir sta­
tü kazandırdığı düşünülebilir. Kant'ın S a f A klın Eleştirisi’ndeki
Kategorilerin Aşkın Ç ıkarım ı üzerine m od ellenm iş bu lürden ka­
nıtlar, deneyim im izin kim i tartışılm az özelliklerini ele alır ve ar­
dından eğer bu özellik var olacaksa, durum un ne olm ası gerekti­
ğini gösterm eye k oyulurlar.İV Elim izdeki durum da, anlam ak tar­
tışılmaz özellik ve ‘O rtodoks anlayış’ da anlam anın m üm kün ola­
bilm esi için doğru olm ası gereken şey olacaktır. M acdonald ve
Pettit ‘O rtodoks an lay ışa ‘yadsınam az’ dediklerinde, akıllarında
olan böyle b ir sav olabilir, ama bunu açıkça su nm uyor ya da sa­
vunmuyorlar. Ü çüncü Bölüm de yorum soru nu nu işlediğim izde
bu gibi sorunlara döneceğiz.

1 .3 İn sa n D o ğ ası: F e ls e fi B ir A n tro p o lo ji İh tiy a cı


Ö nceki bölü m d e yapılan değerlendirm elerden çıkarılabilecek
bir son u ç, ‘O rtod oks failler anlayışı’mn yanlış olduğu, ya da, da­
ha görelilikçi kam lara sahip olanlar için, bu n u n, on yedinci yüz­
yıl bilim sel devrim inin biçim lendirdiği bir kültürün üyeleri ola­
rak, halihazırdaki toplum sal-tarihsel bağlam ım ızı aşan n ed enle­
rimiz olm aksızın, rastlantı sonucu doğruluğuna inandığım ız bir

(38) Burada ortaya çıkan sorunların heyecan verici bir tartışması için. bkz. R.Rorly ve
başkaianmn derlediği Philosophy in History (Tarihle Felsefe) (Cambridge, 1984),
(3 9 ) Bkz. C. Taylor, T h e Validity of Transcendental Arguments' (Aşkın Argümanların
Geçerliliği), Proceedings o j the Aristotelian Society, sayı LXX-XIX (1 9 7 8 ).
4 2 |Tcırih Yapınalı

şey olduğudur. Bu sonuncu görüş Richard Rorty ile eşleşıirilebi-


lir, öte yandan yanlışlık üzerine olan daha güçlü iddia yapısalcı­
lık sonrası düşüncede örtü k olarak var gibi görünüyor. Bu so­
nuncunun (ve Adkins’in Yunanlılarda ‘kendi1 anlayışları tarihi­
nin) etkisi, ‘O rtod oks anlayış'ı siyasi kuram ı açıklığa kavuştur­
m ak üzere kullanm a yolundaki sistem atik b ir çabanın yaratıcısı
olan W illiam C onnolly’n in şu yakın tarihli değerlendirm esinde
görülebilir: ‘M odern etkin lik ve sorum luluk önerm elerini savun­
maya kalkan bütün argüm anlar, bunların bütün insan toplum la-
rmda varsayıla gelm iş ve yalnızca m odernlikte gerçekleştirilm ele­
rinin doruğuna ulaşm ış evrensel yönelim ler olduğu iddiasından
geri durm alıdır.'10
Bununla birlikte, O rtod oks anlayışın doğruluğunu savunm ak
için haklı nedenler vardır. Bunları burada yapısalcılık sonrası
akım ın konuyu ele alış biçim in in b ir eleştirisi halinde sunm aya
başlayacağım . Bu olum suz ve olum lu aşam alan kapsayacak ö n ­
celikle, Fou cau lı’nun özneyi silm esi yüzünden karşılaştığı zor­
luklar ve ardından da O rtod oks failler anlayışını içeren bir insan
doğası kavram ını ed inm enin gerekliliği gelecek.
Bizzat Foucault, şim diye kadar hakim olagelm iş ‘özne felsefe-
si’nin ep istem olojik yetersizliğinin, bilgi ve anlamı Kartezyen
‘k e n d in in , ya da onun K am çı gölgesi olan aşkın öznenin üzerine
kurm a çabalarının başarısızlığının savaş sonrası Fransız ‘an ti-h ü -
m anizm i’ni doğurduğunu savunm uştu.11 Kurucu olm asından h a­
reketle, öznenin, özellikle de belirli toplum sal pratiklerin etkisiy­
le, kurulm uş olduğu gösterilebilirdi. A lthusser’in bireylerin ide­
o lo ji içinde özneler şeklinde oluşturuldukları iddiası bu tezi k u r­
m a yolunda b ir çabaydı.12 Foucault doğaldır ki bü tü n tasarısmı

(4 0 ) W . E. Connolly, Tlıc Terms o f Political Discourse (Siyasi Söylemin Terim leri), 2 .baskı
(Oxford, 1 983), s.2 3 9 ; ve genel olarak bkz. 2. baskıya eklenm iş s.2 3 1 -4 3 ,
(4 1 ) M. FoucauU ve R Scnneu, 'Sexualiiy and Soliıude' (Cinsellik ve Yalnızlık), London
Review o j Books' Anthology One (Londra, 1 9 8 1 ) içinde, s. 170-1
(4 2 ) Bkz. L. Althusser, ideology and the Ideological State Apparatuses' (ideoloji s'e Dcvleiin
İdeolojik Aygıtları), L Allhusser'in Lenin and Philosophy and Other Essays (Lenin ve
Felsefe ve Diğer Denemeler) kitabı (Londra, 1971) içinde.
Ö z n ek ı ve F ailler |4 3

‘kültürüm üzde, insanların özne haline getirilm e biçim lerinin b ir


tarihini yaratm a’ çabası olarak tanım lam ıştı.0
H apishanenin Tarihi (1 9 7 5 ) ve Cinselliğin T arih in in birinci cil­
di ( 1 9 7 6 ) Fou cau lt’nun özne tarihinin bir versiyonunu temsil
eder. Buradaki m erkezi kavramı ‘iktidar bilgi’, yani söylem sel ve
söylem dışı pratikleri tarihsel olarak özel b ir aygıtın (dispositif),
yani h etero jen öğelerin bir düzeninin içine eklem leyen egem en­
lik ilişkileridir.*'' Fou cau lt’nun bu aygıtlara verdiği iki örnek, il­
kin, on dokuzuncu yüzyılda geniş b ir kurum lar yelpazesinde
-h a p isler, okullar, akıl hastaneleri, fab rik alar- gelişm iş bulunan
disiplinler, gözetim ve denetim uygulam alan ve ik in ci olarak da,
b iyolojik olarak verili bir töz biçim in d e değil de, insanlar h akk m -
daki gerçeğin cinsiyetlerinde yattığı inancı etrafında oluşturul­
muş tarihsel olarak belirli birtakım toplum sal pratikler olarak
gördüğü cinselliktir.
İm di, b u pratiklerin b ir özelliği özneler oluşturm alandır. F o ­
ucault şöyle yazar: ‘Bazı bed enlerin , bazı jestlerin , bazı söylem le­
rin, bazı arzulann bireyler olarak tanım lanıp oluşturulm ası ik ti­
darın zaten en öncelikli etkilerinden biridir. Yani birey, iktidarla
karşı karşıya değildir; fikrim ce, onun en birincil sonuçlarından
birid ir.’*5 D em ek ki disiplinler bireyleri, onlardan istenen hız ve
biçim de çalışm aya hazır ‘uysal bed en ler’ olarak oluşturm aktadır.
F ou cau lt’nun kafasm dakinin Parsons’ın tasarladığı ve öznele­
rin h akim n o rm ve değerleri içselleştirdigi tü rd en b ir süreç olm a­
dığını burada vurgulam ak önem lid ir; asıl böyle içselleştirebilm e
yeteneğine sahip öz n eler o la r a k var oluşları iktidarın ‘birin cil so-
nucu’dur. Bununla b irlikte, F ou cau lt iktidarı aynı zam anda içkin
biçim de düşm anca b ir ilişki olarak görüyor: ‘iktidar savaştır, baş­

(43) M .Foucault, 'The Subject tıntl Power' (Özne ve İktidar). H. L. Drcylus ve P. Rabi-
now’un Michel Foucault kitabı (Brighton, 1 9 8 2 ) için Sonsoz, $.208.
(44) Bkz M .Foucault, Power / Knowledge (İktidar/Bilgi) (Bnghlon, 1 980), s 194-5. Dıs-
posılif kavramının Deleuze ve Guaıtari’nin agcncemenı (toplu düzen) kavramıyla en
azından bir akrabalığı vardır
(45) lb id .,s .9 8
4 4 |Tarih Y apm ak

ka yollarla sürdürülen bir savaş.’46 Bu onu şu iddiada bulunm aya


götürür: ‘iktidarın olduğu yerde direniş de vardır ve buna karşın,
ya da aynı nedenden dolayı, bu sonuncusu asla iktidara göre dış­
sal b ir konum da değildir.’47
Pek ço k yorum layıcının belirttiği gibi, bu iktidar görüşü şu
soruna yol açar: iktidar “her zaman zaten orada”ysa, insan h içbir
zam an onun “d ışında” değilse, sistem den kopanların sıçrayabile­
ceği “kenarlar” yoksa, direniş nasıl m üm kün olm aktadır?46 Sorun
çoğulcu siyasi bilim lerde ortaya çıkm am aktadır, burada iktidan
şöyle görm e eğilim i vardır: ‘A, B’ye başka türlü yapmayacağı bir
şeyi yaptırabildiği ölçüde B üstünde iktidar sah ib id ir.’4'' İktidar
burada en azından kim ileri bu ilişki dışında oluşm uş kendilerine
ait istekleri olan failler arasındaki b ir ilişkidir. Ama Foucault öz­
nelerin kendilerini ‘iktidarın birincil so n u çlan ’ arasında sayıyor,
o halde direnişi açıklam ak üzere onların inatçı isteklerine başvu-
ramaz.
Cinselliğin T arih in in birinci cildinde Foucault ‘bed en ve zevk-
leri’nden ‘cinsellik aygıtı’na bir “karşı sa ld ın ’nın temeli olarak söz
etm işti.50 Gelgelelim bu, toplum sal ilişkiler tarafından bastırılm ış
doğal bir insanı tespit ediyor izlenim i vererek, direniş sorununa
bir çözü m getirm ekten çok , b ir um utsuzluk nişanesi gibi görü­
nüyordu. İktidar ve direniş çıkm azı, Fou cau lt’nun, Cinselliğin Ta-
rihi’n in 1 9 7 6 ’da çıkm ış birinci cildiyle, 1 9 8 4 H aziranında ölü­
m ünden birk aç gün ön ce yayım lanm ış ikinci ve ü çün cü ciltler
arasında düşüncesindeki önem li dönüşüm ü açıklam aya yardım ­
cı olabilir. Bu değişikliğin büyüklüğü şu değerlendirm eyle göste­

(4 6 ) Ibid.. s.90.
(4 7 ) M. Foucaulı, h ı Volonte d e savoir (Bilgi İradesi) (Paris, 1 9 7 6 ), s. 125-6.
(4 8 ) Foucaulı, Power/Knowledge. s. 141 Direniş sorunu ile ilgili olarak, bkz. N.
Poulanızas, Stale, Power, Socialism (Devtel, Ikudar, Sosyalizm) (Londra, 1978).
s. 1 4 6 -5 3 ; ve P Dews, ‘The N ouvdle Philosophic and Foucault' (Nouvelle Philosophic
ve Foucaulı), Economy and Socieıy, 8, 2 (1 9 7 9 ).
(4 9 ) R A Dahi, 'The Concept o j Power' (İktidar Kavramı), R.Bell ve başkalarının derlediği
Political Power (Sıyası İktidar) (New York, 1 969) içinde, s.80.
(5 0 ) Foucaulı. Volimle, s .208.
Özneler ve F ailler |4 5

rilir: ‘İktidar yalnızca özgür özneler üstünde ve ancak özgür ol­


dukları sû rece uygulanır.’51 ‘Uysal bedenler’ ile ‘özgür özneler’
arasındaki m esafe hayli geniş gibi.
Daha som ut olarak, Foucault, H apishanenin T arih i’nde işledi­
ği ‘tahakküm teknikleri’nden daha başka b ir iktidar-ilişkisi biçi­
mi kavram ını, yani ‘kendi teknolojileri’ adını verdiği şeyi sunar.52

Bundan anlaşılması gereken, insanların yalnızca davranış kurallan-


nı belirlemekle kalmayıp, kendilerini dönüştürmeye, kendilerini te­
kil varlıklarında değiştirmeye ve yaşamlarından bazı estetik değerler
taşıyan ve bazı biçemsel ölçütlere uyan bir yapıı çıkarmaya çalışma­
larını sağlayan düşünülmüş ve istemli pratiklerdir. Böylesi bir ‘var
oluş estetigi’nin Cinselliğin Tctrilıi’nin ikinci ve üçüncü ciltlerinde in­
celenmiş başlıca örneği, klasik antikitede özgür erkek vatandaşların
uyguladığı ‘zevklerin yönetimi’ (ehresis aphrodisiori) ve onlan hem
ev yaşamındaki, hem de kentteki rollerini oymamalarına uygun ha­
le getirecek biçimde davranışlarım düzenleyen tekniklerdir.”

Şim di, bu ‘kendi teknolojileri’ tanım lam alarında çarpıcı olan,


öznelere kendi üretim leri dâhilinde etkin bir rol biçiyora ben ze­
meleridir. ’D üşünülm üş ve istem li pratikler’, ‘insanlar kendileri­
ni d önüştürm eye, kendilerini değiştirm eye çalışırlar’ gibi form ü-
lasyonlarca öne sürülen elbette ki budur. ik tid a r ’, der Foucault,
‘tem elde b ir yönetim sorunudur', ki ‘yönetm ek, diğerlerinin ola­
naklı eylem alanını yapılandırm aktır.’3'' Fakat kendi ‘olanaklı ey­
lem alam ’m ızı yapılandırm akla ilgili olan iktidar ilişkilerinden ne
anlayacağız? Foucault ‘ben tekn olojileri’nin gelişim ine yol açabi­
lecek kişisel güdüler ya da toplum sal m ekanizm aların türü h ak­
kında h içb ir şey söylem iyor; gerçekten de, iktidar bilgi ile ö n ce­
ki ilgilenişi göz önünde bulundurulursa, ehresis aphrodision ile es­

esi) Foucault, 'The Subject ami Power', $.221.


(52) Foucault ve Sennclt, 'Sexuality', s 171-2.
(53) Foucault, Usage, s. 16-17.
(54) Foucault. 'The Subject and Power', s .2 2 1.
4 6 | Tarih Y apm ak

ki poüs'in kam u dünyası arasındaki ilişki hakkında şaşırtacak ka­


dar az şey söylüyor.55
Fou cau lt’yu bu n ca kafa karıştırıcı ve meydan okuyan bir dü­
şünür yapan, -g e rç e k lik , cinsellik, özne tarihleri yazma çab asın ­
da da açıkça görüldüğü g ib i- var oluşum uzun sabit ve temel
yönleri olarak gördüklerim izin, belirli b ir toplum sal pratikler re­
jim i tarafından oluşturulm uş tarihsel yapılar olduğuna yönelik
inancıdır. Bunun ardında, bütün tözlere rastlantısal b irlikler, so ­
nu gelm ez farklılıklar oyununda geçici durak noktaları gibi yak­
laşan, açıkça Deleuze ve G uattari’nin konum una yakın duran
olurm uş b ir adcılık (nom inalizm ) yatm aktadır.36 F ou cau lt’nun
direniş konusunda kendini içinde bulduğu güçlü kler ve sonra­
dan ‘kendi tek n o lojileri’ kavram ını geliştirm esi, bu adcılığın des­
teklenem ez olm asının b ir yönünü gösterir (başka yönler de var,
ama onları burada in celem enin geregi yok).
Basitçe ortaya konursa, öyle görünüyor ki Fou cau lt, kendi
çerçevesi içinde bile, bütün öznelerin paylaştığı özelliklerin bir
d eğerlendirm esini verm eden yapamaz. Böyle b ir değerlendirm e,
b ir kendini yönetim pratiği olan ’var oluş estetiği’ kavram ı için
zorunlu gibi gözükm ektedir. Yani, insan öznelerin, yalnızca top­
lumsal olarak kuru lm am ış ve eylem e geçm ek için hem g ü d ü ler,'
hem de araçlar sağlayan bazı yönleri vardır. Bir başka deyişle, Fo-
ucault’cu soybilim (genealogy) bile sabil bir insan doğası kavra­
m ına gereksinm ektedir.
Böylesi bir kavram ın zorunluluğundan h iç kuşku duym ayan­
lar bu sonucu p ek de çarpıcı bulm ayacaklardır. G erçeklen de lan
H acking’in şu sözlerin in yalnızca b ir saçm alığı kutsuyorm uş gibi
görünm em esi, Paris anti-hüm anizm inin savunucularının hem
belagat hü nerlerine, hem de ortaya koydukları gerçekten de de-

(5 5 ) G. E. R. Uoyd, 'The Mind on S ex ’ (Kafadaki Cinsellik), New York Review or Books,


(1 3 Mart 1 986)
(5 6 ) Bkz. M. Foucault, ‘Queslions o f Method' (Yöntem Sorunları), İdeolog/ and Consciousness,
8 (1 9 8 1 ); ve, değerlendirmeler arasında, P. Veync, 'Foucault revolutionne l'histoire'
(Foucaulı tarihle devrim yapıyor), P. Veyne'in Comment on ecrit I İnstoirc (Nasıl la-
rih yazılır) kitabına (Paris, 1 9 7 9 ) ek, ve Dreyfus ve Rabinow, Foucault.
Özneler ve Failler |4 7

rin kavrayışlara b ir övgü olsa gerek: ‘Foucault o end er rastlanan


adcılardandı... ki şu açık gerçeğin de farkındaydı, eğer içkin in­
san doğası yoksa, kurtuluş da yoktur, n o k ta.’5' içkin insan doğa­
sı yok mu? G erçek len de insanların paylaştığı h içb ir özellik yok
mu? Ya da belki de düşünülen, bu özelliklerin insanlık tarihini
herhangi bir anlam a çabasında yersiz olduğudur. Fakat (Stephen
Jay G ould’un hayranlık verici bir örneğini kullanırsak) insanlar
fotosentez yapıyor olsalardı, bunun tarihlerinde h içbir fark yarat­
mayacağını söylem ek gerçekten de akıl kân m ıdır?58
Burada O rtod oks failler anlayışından çok sabit bir insan do­
ğasından söz ediyorum . Bu ikisi arasında, aşağıda v e 3 .3 başlığı
altında incelen ecek yakın b ir ilişki vardır. Fakat O rtod oks anla­
yışın kendisi, d ogaılu gu ortak bir insan doğasının varlığını ge-
rektirebilse de, fail olm anın ne olduğunu ortaya koyarken insan
ihtiyaçlanna ve yeteneklerine özellikle gönderm e yapm az. Bu
kısm en form ülasyonunun koşullarım yansıtır. Dolayısıyla yuka-
nda 1 .2 başlığı altında verilm iş D ennett’in kişi olm a tanım ı en
azından b ir dereceye kadar yapay zekadaki gelişim lere b ir yanıt­
tır ve b ir bilgisayar, en azından ilke olarak, bu koşu llan karşıla­
sın diye form üle edilm iştir, iyi yanlan ne olursa olsu n, insanlar
hakkm daki m erkezi b ir olgudan, yani o n lan n , niyete bağlı etk in ­
likleri sahip oldukları kapasitelerden doğan ve aynı doğal türün
üyeleri olarak paylaştıktan gereksinim ler ışığında anlaşılabilir
olan, beden lenm iş failler oldukları olgusundan soyutlam aya gider.
Özneyi bedenden ayn b ir kendi olarak tasarlam ak da, elbette,
Descartes’tan Kant’a felsefe geleneğinde m erkezi b ir konum dadır.
O halde O rto d o ks anlayış, en iyi insan doğasını konu alan da­
ha geniş b ir değerlendirm enin parçası olarak görülebilir, bu de­
ğerlendirm e, N orm an G eras’in belirttiği üzere, insanları ‘bü tü n
diğer türler gibi, biyolojik bir oluşum un içinde “kurtulam am aca-

(5 7 ) I. Hacking. Dreyfus ve Rabinow'un Foucault kitabının (2.baskı) eleştirisi, JP ,


LXXX1I. 5 (1 9 8 5 ), s.2 2 7 .
(5 8 ) S. J . Gould. Ever Since Dunvin (D arw inden Bu Yana) (Harmondsworth, 1980),
s.2 5 2 -3 .
4 8 I Tarih Y apm ak

sına" köklenm iş, doğal dünyanın geri kalanıyla m u tlak sü reklilik


içinde, maddi ve doğal varlıklar' olarak ianım lar.58 F aillere, ak ılcı­
lıkları varsayımıyla inanç ve arzular atfeden niyete dayalı açıkla­
maların kullanım ının ifade ettiği süreksizlik, insani ve doğal ola­
nı ayıran aşılam az b ir uçurum a işaret etm ekten ço k , bu ‘verili b i­
yolojik oluşum ’un bir sonucu gibi görülm elidir. Böyle bir görüş
açısı, David W iggins’in bir kişiyi 'türünün fiziksel d onanım ı tü ­
rün tipik üyelerini akıl ve düşünm eyle, düşünen zeki varlıklar
olarak oluşturan ve tipik biçim de kendilerini, farklı zam an ve
yerlerde aynı düşünen şeyler olarak varsaymalarına olanak tanı­
yan her hayvan’ şeklinde tanım lam asında da yansıtılır.'0
Belki de insanların doğanın geri kalanıyla b ir olduğunu en
fazla vurgulam ış kişi olan günüm üz felsefecisi Mary M idgley, ‘bir
türün doğası’nın, ‘m iras alınan ve oldukça sağlam karakteristik
bir kalıp oluşturan b ir dizi güç ve eğilim , b ir dağarcık’ olarak
görm em izi öneriyor. Bunun ardından insan türünün doğası h ak­
kında yaptığı d eğerlendirm e, neden Foucault kadar pek çok
M arksist’in de böyle b ir kavram ı derin b ir şüpheyle karşıladığını
gayet güzel gösterm eye yanyor. Bizim kinde olduğu kadar diğer
türlerde de toplum sal ilişkiler derecelendirm eyi içerir, diyor
Midgley, çünkü bu nlar ana-babayla ço cu k arasındaki ilişk in in ,
b ir genelleştirilm esidir. Böylelikle: ‘Egem enliğe duyduğum uz do­
ğal ilgi baskı için duyulan bir şehvet değildir. Bu d enetim den çı­
kabilecek bir düzen m erakıdır. Ç ocuğun ana-babasıyla olan iliş­
kisi üzerine tem ellendirilm iş olarak, aslen k oruyucud ur.’61
Toplum sal bask ın ın böylesi kurallaştırm alarından sakınm ak
üzere G eras, M arksizm ’in b ir insan doğası kuram ına bağlı oldu­
ğunu kanıtlam a yolundaki önem li çabasında, ‘sabit b ir bütün,
(görece) sürekli insan özelliklerinin tüm ünün oluşturduğu k ü ­
m e’ olarak ‘insan dogası’nı, ‘insanın doğası’ndan, ‘insanların veri­
li b ir bağlam içindeki kabataslak karakteri’nden ayırm am ız ö n e­

(5 9 ) N. Geras, M arx and Human Nature (Marks ve İnsan Doğası) (Londra. 1983), s.97.
(6 0 ) D. Wiggins, Sameness and Substance (Aynılık ve Töz) (Oxford, 1 9 8 0 ), s. 188.
(6 1 ) M Midgeley. Beast and Man (Hayvan ve İnsan) (Londra, 1978), s.5 8 , 331.
Ö zn eler ve F ailler \4 9

risini getirir. ‘İlk kullanım insan cîogası’nı tanım ı itibariyle değiş­


mez b ir şey yaparken... İkincisi insanın dogası’ndaki değişebilirlik
derecesini açık bırak m aklad ır.’62 Böylesi b ir ayrım insan doğası
kavramına getirilen geleneksel bir M arksist itirazı, yani belirli
toplum sal ilişkiler içinde ortaya çıkan davranış biçim lerinin (ör­
neğin, kapitalizm de ben cillik ve rekabetçilik) ‘sürekli insan özel­
likleri’ olarak görülm esini ortadan kaldırır. Geras’ın kullanım ı
bunları daha çok kapitalizm içinde ‘insanın doğası’nın yönleri
olarak kabul etm em izi sağlar.
O halde, insan doğasını oluşturan gerçek ‘sü rekli özellikler’
hakkında ne söylenebilir? Her şeyden ö n ce , bu n lar yalnızca
Midgley’in sözünü ettiği ‘b ir dizi güç ve eğilim ler’i değil, aynı za­
manda bazı belirgin gereksinim leri de içerir. Ö znelliğin, insanla-
n tarihsel bakım ından konum lanm ış failler olarak anlam aya ka­
rarlı olanlar tarafından b ile, çoğu zam an ruhsal, gövdeyle ilişki­
siz olarak algılandığı düşüncesinin ışığında bu noktan ın üzerin­
de durulm ası gerekir. Böylece Agnes Heller haklı olarak H aber-
mas'm ilelişim sel eylem kuram ına itiraz eder, çü nkü ‘insanların
yaratıksa! özellikleri eksiktir... H aberm as’m in sanı(nın )... vücudu
yoktur, duyguları yoktur; “kişilik yapısı" bilişsellikle, dille ve
karşılıklı etkileşim le tanım lanm ıştır.’65 Her ne kadar beden ve in ­
sani gereksinim ler sorunu etkinliği değerlendirm ek için önem liy­
se de, yine de burada bu nların üzerinde durm ayacağım .64
İnsan doğası, elbette ki, gereksinim ler kadar kapasitelerden
de oluşur. Bu kapasitelerin açıklanm ası M arks’m felsefi antrop o­
lojisinde m erkezi önem dedir ve başlıca iktisadi ve Felsefi 1844 Eî-
Yazmakm’nda ve Alman id e o lo jis in d e geliştirilm iştir. Elster bu in ­
san doğası kuram ını şöyle özetler: ‘M arks insanları diğer hayvan­

(6 2 ) Geras, M arx, s.24.


(6 3 ) A. Heller, 'Habermas and M arxism' (Habermas ve Marksizm), J . B Thom pson ve D.
Held'in derledikleri H aberm as: Critical D ebates (Habermas: Eleştirel Tartışmalar) ki­
tabında (Londra. 19 8 2 ), s .2 1 ,2 2
(6 4 ) Fakat örneğin bkz. M .M erlcau-Pomy, Phenomenology o f Perception (Algılamanın
Fcnom enolojisi) (Londra, 1 9 6 2 ), A.Heller, The Theory o f Need in M arx (Marks'da
Gereksinim Kuramı) (Londra, 1 9 7 6 ); B S.Tum er, The Body and Society (Beden ve
Toplum ) (Oxford, 19 8 4 ); ve R.Scruton, Sexual Desire (Cinsel Arzu) (Londra, 1986).
5 0 | Tarih Y apm ak

lardan (i) k endinin bilincind e olm a, (ii) niyetlilik, (iii) dil, (iv)
araç kullanm a, (v) araç yapma ve (vi) işbirliği bakım larından ayı­
rır.’65 Böylece E ly a z m a la n 'nda şu nlan yazar:

Hayvan yaşam etkinliğiyle bütündür. Kendini bundan ayırt etmez.


Hayvan kendi yaşam etkinliğidir, insan bizzat kendi yaşam etkinliği­
ni irade ve bilincinin nesnesi haline getirir. Bilinçli yaşam etkinliği­
ne sahiptir... Bilinçli yaşam etkinliği insanları anında hayvani yaşam
etkinliğinden ayırır.'*

Buna karşıt olarak, M arks A lm an İdeolojisi’nde şöyle der:

İnsanlar hayvanlardan bilinçle, dinle ya da istediğiniz her şeyle ay­


rılabilir. Fiziksel örgütlenmeleri tarafından koşullandırılan bir
adımla, geçim araçlanm üretmeye başlar başlamaz kendilerini, ken­
di kendilerine ayırt etmeye başlarlar.67

Bu pasajlar arasındaki çelişki yalnızca görünüştedir. M arks’ın


insan em eğini değerlendirişinin odağı, o n u n yeniden yön len dirici
niteliği, yani insanların etkinlikleri üzerine bilin çli olarak d üşü­
n ebilm e kapasitelerinin onların var olan üretim tekn iklerin i d e­
ğiştirip geliştirm elerini sağladığı gerçeğidir. İnsanın ü retken et­
kinliği, diğer türlere özgü olan belirli bir davranış dağarcığına
bağlı kalm aktan ço k , esnekliğiyle, insanların bilişsel kapasiteleri
sayesinde gereksinim lerini karşılayabilm e yollarının sonsuz çe ­
şitliliğiyle ayırt edilir.68 M arks’m insan em eğini zorunlu olarak
toplum sal b ir etkin lik biçim in d e tasarlayışı 'd ü şüncenin dolaysız
gerçekleşim i’ olan dil görüşüne sıkı sıkıya bağlıdır: 'Dil b ilin ç ka­
d ar eskidir, dil diğer insanlar için de var olan ve an cak b u yüz­
den benim için de var olan pratik, gerçek b ilin çtir.’69 G erçekten

(6 5 ) J . Elster. Making Sense o f M arx (Cam bridge, 1 9 8 5 ), s.62.


(6 6 ) CW. 111, s.2 7 6 .
(6 7 ) Ibid.. V , s.31.
(6 8 ) Örneğin bkz. S. Hook, From Hegel to M arx (Hegel’dcn Marks'») (Londra. 1936),
s.2 7 2 -3 0 7 ; ve A.W .W ood, Karl Marx (Londra, 1 9 8 1 ). s.32.
(6 9 ) C W , V. s.4 4 6 .4 4 .
öznelervc Failleri 51

de, R ousseau ve S m ith ’in 'R o b in so n cu lan 'n a karşı b ir polem ikte,
M arks d ilin top lu m sal niteliğiyle em eğinki arasındaki bağlantıyı
b erraklaştırıy or: “T o p lu m u n dışında soyu tlanm ış b ir bireyin üre­
tim i... e n az b irey lerin b irlik te yaşam ayıp birbirleriyle konuşm a­
dan b ir dil g eliştirm eleri kadar saçm alık tır."70
D em ek k i a ç ık tır k i, M arksTn felsefi an trop olojisi insanlara
D en n ett’in k işi o lm a tanım ın ın (iv ), (v) ve (v i) sayılı koşullarını,
yani k arşılıklı ilişk iy i, sözsel iletişim e g irebilm e yetisini ve kendi
k en d in in b ilin cin d e olm ayı atfediyor. T arih sel m addeciliğin niye­
te b ağ lı b ir sistem i ve özelde de ak ılcılığı ve niyete bağlı tanım la­
yan d ah a tem el ü ç koşulla ne dereceye kadar tutarlı olduğu, 1.5
başlığ ın d a ve İk in ci ve Ü çü n cü b ö lü m lerd e incelenecektir. Fakat
M arksTn e m e k , dil ve işbirliği üzerinde d uruşunun biyoloji, pa­
le o n to lo ji, a rk eo lo ji ve an tro p o lo ji gibi deneysel araştırm a dalla­
rının b u lg u larıyla n e kadar iyi uyuştuğunu belirtm eden geçm e­
yelim .
işte n ö ro b iy o lo g Steven Rose şöyle yazıyor:

Homo sapiens’m bugtın en yakın akrabalarına göre birkaç farklı üs­


tünlüğü vardır; vücut agiTİığına oranla biraz daha geniş bir beyin
büyüklüğü, araçların kullanılması ve idaresini büyük oranda bir
şempanze için olduğundan bile daha kolaylaştıran bir el yapısı,
maymunlannkinden farklı olarak seslerin, açık biçimde çıkarılması­
na elveren ses telleri ve toplumsal gruplarda yaşama yeteneği... Kuş­
kusuz insan ilişkilerinin toplumsal niteliği onlann diğer belki de
yalnızca marjinal evrimsel avantajlarını sömürmelerini sağlamıştır.
Bundan ve araç kullanımından toplum içinde yaşayan insanlann
anahtar özelliği kaynaklanır; doğal dünyayla ilişkilerinin, onu idare
ve denetim altına almaya çahşmalan biçiminde değişime uğraması.
Bundan ve buna bağlı olan gereksinimleri karşılamak amacıyla mal
üretim etkinliğinden, son birkaç yüzyıllık tarihi nitelendiren insan

(7 0 ) K. M arx, Grundrissr (Harm ondsworih, 1 9 7 3 ), s .8 4 Ayrıca bkz. V. N. Voloshinov,


Marxism a n d the Philosophy o f Language (Marksizm ve Dil Felsefesi) (New York,
1 9 7 3 ).
5 2 | Tarih Yapmalı

toplumsal ilişkilerinin düzenli dönüşümü kaynaklanır. Homo sapi-


ens'm toplumsal, üretken yaşam biçimi yalnızca bireysel olarak öğ­
renebilme yetisini değil, grup üyeleri arasında anlamlı biçimde işa­
retleşmeyi, yani iletişim kurmayı da gerektirir. Ve ilkin konuşmada
yüz yüze, ardından da yazarak belli bir uzaklıkta iletişim kurma ye­
teneği, insanlık tarihinin kesin evrimsel doruk noktasını mümkün
kılmıştır. Öğrenilen bilgi artık bireyden bireye ve sözlü, ardından da
yazılı iletişimlerle, kuşaktan kuşağa aktarılabilmekıedir. Her kuşa­
ğın, atalarının zorlukla ve yavaş yavaş biriktirdiği her şeyi yeniden
öğrenmesi gereksiz hale gelmiştir.71

1 .4 İn san D o ğ a sı: A h la k , A d alet ve E rd em


Bu durum da, yukarıda ana hatları çizilen insan doğası kavra­
m ının içerim leri nedir? Daha özelde, bilim sel bir araştırm a yön­
temi olarak tarihsel m addeciliğin kavram ve önerm elerine nasıl
bağlanır? Norm an G eras, insan doğası kavram ının, açıklayıcı bir
rolü olmadığı ve bu rolü n M arks’m tarih kuram ı tarafından yeri­
ne getirildiği görüşüne karşı savunma yaparak, şöyle b ir açıkla­
mada bulunur:

İnsanlığın hem ortak gereksinimlerini, hem de genel ve ayırdedici


kapasitelerini kapsayan bir insan doğası kavramı, üretim ilişkileri
denen o özel insan ilişkilerini ve tarih denen o insana has değişim
süreci tipini açıklamada, burada (yani tarihsel maddecilik içinde)
önemli, oldukça temel bir rol oynamaktadır.
Çünkü ‘söz konusu ilişkilerin, tam da ilişki içinde olan şeylerin doğa-
sı’na, yani insanlann genel yapısına, insan doğasına bağlı olan özel­
likleri vardır.’72

İnsan bu n u h em en k abu l edebilir ve yine de M arks’ın felsefi


antrop olojisi ile tarih kuram ı arasındaki kesin ilişki hakkında da­
ha fazla şey bilm ek isteyebilir. Bu özellikle böyledir, çü nkü G e­

r i l ) S. Rose, Tlıc Conscious Brain (Bilineli Beyin) (Harmondsworth, 1976), s. 173-4.


(721 Geras, Marx, s. 106, 107.
Ö zn eler ve F ailler |5 3

ras’ın da kabul ettiği gibi, ü retici güçler ve üretim ilişkileri gibi


kavramlar MarksTn 1 8 4 0 ’lann ortalarından bu yana tarihsel geli­
şim değerlendirm elerinde ön plandadır, oysa 1844 Ely az m a la rı,
tarihin insanın özsel güçlerinin yitim i (yabancılaşm a) ve yeniden
kazanımı olarak görüldüğü aslen Hegelci b ir şem a etrafında örü l­
m üştür.75 G- A. C oh en ’in yakınlardaki iddiasına göre, MarksTn
Tarih kuram ı antrop olojiyi gerektirm ez veya ondan türetilm e-
miştir’. Ç ünkü:

Felsefi antropolojideki üretim, tarih kuramındaki üretimle özdeş


değildir. Antropolojide insanlar doğalanndan dolayı yaratıcı varlık­
lardır. Yalnızca çok yönlü güçlerinin eğitilmesi ve uygulanmasıyla
gelişebilirler ve özellikle maddi bolluğun onlara bahşettiği özgürlük
koşuliannda üretkendirler ki buna burada, yaratıcıdırlar diyelim
Gelgelelim tarih kuramında insanlar serbestçe değil de, doğa öbür
türlü gereksinimlerini karşılamayacağı için mecbur olduklanndan
üretirler ve tarihte iıısan'm (böyle, bir ıtır olarak) üretim gücünün
gelişimi, bu gelişimin etmenleri ve kurbanları olan insanlann yara­
tıcılıkları pahasına olur.74

Cohen burada M arks’ırt, kom ünizm deki em ek üzerine görü­


nürde çelişen görüşlerine yansıyan düşüncesindeki b ir belirsizli­
ğe parm ak basıyor; em ek bu durum da bir yandan, ‘b ir yaşama
aracı değil, ama yaşam ın başlıca gereksinim i’ haline gelecektir,
bir yandan da ‘b ir zorunluluk alanı’, ’gerçeklikteki maddi üretim
alanının ötesind e’ uzanan ‘özgürlük alanı’d ır.73

(73) Ibid., s.7 8 -9 . M arks'ın düşüncesinin 1840'lardaki dönüşümüyle ilgili olarak bkz. A,
Callinicos, Marxism an d Philosophy (Marksizm ve Felsefe) (O xford, 1983), s,40-7.
(74 ) C. A Cohen, ‘Reconsidering Historical Materialism' (Tarihsel Maddeciliği Yeniden
Gözden Geçirirken), J . R. Pennock ve J W. Chapman’m derledikleri Marxism: No-
mos XXVI (New York, 1 983) içinde, s.2 4 3 , 2 4 2 .
(75) K. Marx ve F. Engcls, Selecied \Vorfcs (Seçm e Yapıtlar) (3 cilı, Moskova, 1973), 111,
s. 19; K. Marx. Capital (Kapital), 111 (Moskova, 1971), s.8 2 0 Buradaki karşıtlık Alan
Ryan’ın işe ve mülkiyete karşı ‘kendine dönük gelişimsel' ve ‘araçsa!’ tulumlar adım
verdikten arasındadır: bkz. aynı yazarın Property and Political Theory (Mülkiyet ve
Sıyası Kuram) (Oxford, 19 8 4 ), s. 1-13.
5 4 |Tarih Y apm ak

C oh en ’in çözüm ü etkili biçim de ilk görüşü M arks’ın antrop o­


lojisine, diğerini de tarih kuram ına yakıştırm aktır. İkisini b irb i­
rinden ayırma çabası kısm en ‘felsefi antropoloji yanlıştır, çünkü
tek yönlüdür’76 şeklinde ifade edilen inancına bağlıya benzer. Bu­
na inanm asının nedenlerini 4 .4 başlığında daha ço k dolaylı ola­
rak göreceğiz. Bu arada, şunu da belirtm ek gerekir ki, C oh en ’in
M arks’ın an trop olojisinin tarihsel m addecilikten ayrı olduğu y o­
lundaki savunusu, aslında G eras’m bu sonuncusunun b ir insan
doğası açıklam asını gerektirdiği iddiasıyla çelişm iyor. C ohen,
üretici güçlerin ön planda olduğu kendi tarihsel m addecilik ver­
siyonunun savunusunda, diyor ki: 'öncüller kıtlık, zeka ve akıl­
cılıktır: insanlığın doğasından dolayı üretken olm am asıyla ilgili
h içbir şey bu öncü ller arasına girm ez.’77 Doğru, ama onun da
yaptığı gibi failerinin zeki ve rasyonel olduğunu varsaym ak,
M arks'ın kendi insan doğası açıklam asını d esteklem ek olmasa
da, örtü k biçim de insanların ‘sürekli özellikleri’ hakkınd a bir şey
öne sürm ek olur. (C o h en ’in varsayımlarını b ir dahaki bölüm de
daha yakından inceleyeceğiz.)
C ohen’in M arks’ın antrop olojisini tartışması bir başka sorun
ortaya atıyor M arks’ın düşüncesinin etik b ir boyutu var m ıdır (ya
da olm alı m ıdır?) sorunu. Ç ünkü insanların ‘yalnızca çok yönlü
güçlerinin eğitilm esi ve uygulanmasıyla geliş(tikleri) ve... Ö zel­
likle maddi bollu k k oşu llan nd a... Ü retken (old u kları)’ iddiasını
hem b ir iyi yaşam taslağı, h em de som ut toplum lan değerlendir­
m ek için bir kerteriz olarak görm em ek güçtür. Elster, M arks’ın
hem Eîyazniüictn’nda, hem de K apital gibi daha olgun yapıtların­
daki tavrını doğru olarak özetler: ‘Bizzat M arks kapitalizm i en
çok insan gelişim ine ve kendini gerçekleştirm eye (self-acıualiza-
tion) ket vurduğu için m ahkûm etm işü. Bunun karşılığında, ko­
m ünizm i insanların tam anlam ıyla insan olabildiği, yani gerçek
anlam da yaratıcılar olarak potansiyellerini tam am en gerçekleşti­

(7 6 ) Cohen, 'Reconsidering', s. 2 3 3 .
(7 7 ) Ibid., 2 4 2 .
özneler ve F ailler 1 5 5

rebildikleri b ir toplum olarak g örm üştü.’78 Fakat böyle görünür­


de elik yargılar M arks’ın ve ardıllarının yazılarındaki ahlak su ç­
lamalarıyla çelişm iyor mu?7’
Bu sorun, M arks’m b ir adalet kuram ının olup olm adığına da­
ir daha özel bir sorunla bağlantılı olarak ço k tartışılm ıştır. Bu tar­
tışmaya hiç girm eksizin, yalnızca öne sürülen bütün savların oy­
lumlu araştırm asını yapm ış ve bu nları sonuca vardırm ış Norm an
Geras’ı tekrar alıntılam ak istiyorum . Vardığı sonuca göre, ‘M arks
kapitalizmin adil olm adığını düşünüyordu, am a böyle düşündü­
ğünü düşünm üyordu.’80 Ya da, aynı iddianın Jo n Elster’ın daha
güçlü versiyonuyla Bay Jou rd ain gibi, ne yapm akta olduğunu en
doğru nasıl tanım layacağını bilm iyordu; ondan farklı olarak, as­
lında doğru tanım lam anın uygun olduğunu yadsıyacak k adar y o­
lundan saptı.*81
Bu yorum a göre, M arks’ın E lsıer’ın 'hiyerarşik' adalet kuram ı
dediği ve G otha P rogram ının Eleştirisi’nde dile getirilm iş b ir kura­
mı vardı. Burada Marks kapitalizm den kom ünizm e geçişle (p ro ­
letarya diktatörlüğü) ve k om ü nizm in kendisinde yürürlükte olan
dağıtım ilkeleri arasında bir ayrım yapar. İlki, bilin e geldiği üze­
re katkı ilkesi (‘H erkesten yeteneğine göre, herkese em eği ka­
dar’), insanları katkıda bulundukları em ek oranına göre öd üllen ­
dirir. Her ne kadar kapitalizm den sonra bir gelişm e olarak görül­
se de, M arks yine de ilkenin kısıtlam alarını vurgular:

Bu eşit hak eşit olmayan emek için eşit olmayan haktır. Sınıf farkı
tanımaz, çünkü herkes tıpkı diğerleri gibi yalnızca bir işçidir; ama
üstü zımmen eşit olmayan bireysel donanımı ve böylece üretkenlik
yeteneğim doğal ayncalıklar olarak tanır. Demek ki, içeriğinde, bütün
haklar gibi, bir eşitsizlik hakkıdır.

(7 8 ) Elster. Making Sense, s-83.


(7 9 ) Bu gibi ithamlara örnek olarak, bkz. S. Lukes, Marxism and M orality (Marksizm ve
Ahlak) (O xford, 1 9 8 5 ), ikinci bölüm .
(80) N. Geras, 'The Controversy about M arx and Justice' (M arks ve Adaletle İlgili Tartışma).
NLR. 150 ( 1985), s .70.
(8 1 ) Elster, Making Sense, s.2 1 6 . Ayrıca bkz. G. A Cohcn'in A. W. W ood’un Karl Marks
kitabını eleştirisi. Mind. XCU (1 9 8 3 ).
5 6 |T arih Yapmalı

Bu eksiklikler yeni düzenin ne dereceye kadar ‘hâlâ rahm in­


den çıktığı eski toplum un doğum izleriyle damgalı' olduğunu
yansıtır. Ancak üretici güçlerin epey ileri bir düzeye erişm esin­
den sonra ‘burjuva haklarının dar ufku bütünüyle aşılabilir ve
toplum bayraklarının üzerine şunu yazabilir: H erkesten yetene­
ğine göre, herkese ihtiyacı kadar!’”2 M arks’a b ir adalet kuram ı ya­
kıştıranlar bu ikinci ölçütün, ihtiyaçlar ilkesinin, kuram ın çekir­
değini oluşturduğunu düşünürler. Kaıkı ilkesi, Elster'ın fikrince,
‘Ç ille yüzlü bir kavramdır. Bir yanından bakıldığında, kapitalist
söm ürüyü adaletsizlikle itham eden bir adalet ölçütü olarak işlev
görür. Tam gelişim ine erişm iş kom ünizm in açısından bakıldığın­
da, ihıiyaçlar ilkesinde ifade edilm iş daha yüksek standart açısın­
dan kendisi yetersizdir.’83
Bu yorum MarksTn ahlakı reddedişiyle kesin biçim de çeliş­
mekte. midir? Buradaki can alıcı nokta ‘ah lak ’tan ne anlaşıldığı eı-
rafında dönm ektedir. M arksizm ve ahlakın b ir araya gelm ez ol­
duğunu savunm uş olanlar bu sonuncuyu Kantçı b ir çerçevede,
yani evrensel uygulanabilirliği olan genel norm lar grubundan
oluşuyorm uş gibi algılama eğilim inde olm uşlardır.84 Bu etik dü­
şünüş biçim i, in sanlann eylem lerinin koşullarına ve son uçlan n a
bakılm aksızın haklara sahip olarak görüldüğü ve Steven Lukes’ın
'Recht ahlak ı’ adını verdiği ahlakı doğurur ki bu M arks’ın kesin­
likle iki durum unu da reddetm iş olduğu b ir yaklaşım dır, çünkü
katkı ilkesini tartışırken öne sürdüğü gibi, genel standartlar üze­
rine oturtulm uş haklar insanların özel ih tiyaçlanna hitap etmeyi
başaram az ve çü nkü kapitalist toplum un karşıtlıklarını yansıtır
ve ortadan kaldırm azlar.”5 Diğer hâkim ahlak anlayışı, eylem lerin

(8 2 ) Marx ve Engels, Selected W alks, 111, s. 18, 19.


(8 3 ) J . Elster, 'Exploitation, Freedom and Justice' (Söm ürü, Özgürlük ve Adalet). Pcnnock
ve Chapman'm derledikleri M arxism içinde s.2 9 6 . Bu makaleye ek olarak bkz
Elsier, Making Sense, s .2 1 6 -3 3 . Geras. 'Marx and Juştice'de, s.7 9 -8 4 , ihtiyaçlar ilkesi­
ni bir adalet ilkesi olarak görmeye karşı kanıtlarla ilgilenir.
(8 4 ) Örneğin bkz. R. W. Miller, 'Marx an d Morality' (Marks ve Ahlak). Pennock ve Chap­
man derlemesi Marxism içinde.
85) Bkz Lukes, Marxism, 3. bölüm , ve Recht ahlaklarının versiyonlarıyla ilgili olarak, H
L. A,Harı. ‘Are Ih ere Any Natural Rights?' (Doğal Haklar Var mıdır?); ve J. L. Mackıe,
Özneler ve Failler |5 7

son u çları b a k ım ın d an ya da daha d oğrusu insan refahına yaptığı


toplam k a ık ı b ak ım ın d an yargılandığı faydacı anlayıştır. 3 .4 baş­
lığı altın d a g öreceğ im iz nedenlerden dolayı M arks bu yaklaşım a
da d ü şm an ca bakıyord u.
B u n u n la b irlik te , M arks’ın kullanabileceği b ir başka ahlak an­
layışı d aha v ard ı, o da A risto’nun kiyd i. tki düşü nür arasındaki
ak rabalık, L u k acs ve M arcuse ile başlayarak, pek çok yorum layı­
cı tarafından vu rgu lanm ış ve Richard W . M iller tarafından şim di­
ki tartışm a k on u m u za uygun b ir b içim d e serim lenm işlir:

Felsefe tarihinde, Marks ve Aristo iki alternatife de (yani ‘Recht’ ah­


lakı ve faydacılık) en vurucu ve çekici karşıtlardır. Haklara dayanan
ahlaka karşı, ikisi de kurumlan ilerlemesini sağladıkları yaşam tür­
leriyle yargılarlar ve öne sürülen haklan da kurumlar içinde kapsa­
yıp, sonuçlan değerlendirerek yargılarlar. Aynı zamanda, geliştir­
meye değer yaşam türleriyle ilgili genel tasanmları oldukça benzer­
dir ve kesinlikle faydacılığa karşıdır. Kısacası, siyaseı felsefecileri
olarak faydacı olmayan sonuççudurlar (consequentialist).86

M arks ve A risto faydacılığa karşıdır, çü n kü Benıham ’m dü­


şündüğü g ib i, özgül zevklerin sözde ö lçü leb ilir yoğunluk ve sü­
reklilikleri o ran ın d a k atk ıd a bulunduğu (bireyleri aşan) b ir insan
refahı to p la m ı olu ştu racak biçim de, zevkleri biriktirerek zevki
artırm ak y erin e, ‘to p lu m u n hedefi üyeleri için iyi yaşamlar geliş­
tirm ektir’, ki b u rad a ‘iyi yaşam en iyi in sani kapasitelerin, b ir k i­
şiyi h ayv ani v ar o lu ştan en fazla uzaklaştıranların uygulanmama
ön celik tan ım alıd ır’ Benzer b içim d e haklar, daha evrensel bir
norm Lem elinden ç o k ‘h ükm ettikleri insanlar için son u çlan de-

'Can T h ere be a Right-Based M oral Theoıy?' (Hak Tem elli b ir Ahİ3k Kuramı Olabilir
m i?); ikisi de J. W aldron'in derlediği T heories o f Rights (H ak Kuramları) (Oxford,
1 9 8 4 ) içinde.
(8 6 ) R. W. M iller. 'M arx aıu i A nstotle: A Kind o f Consequeruutlism' (Marks ve Ansıo: Bir
T ü r S o n u ççu lu k ). K. Nıelsen ve S C . Paııen'm derlediği M arx and M orality içinde,
Canadian Jo u rn a l o f Philosophy, ek cilt V II, (1 9 8 1 ), s.3 2 3 . Aynca bkz. H. Marcuse,
Reaıon a n d Revolution (U s ve Devrim) (Londra, 1 9 6 8 ); ve G. Lukacs. Toward die
O ntology o f S o iia l Bring (Toplum sal O luş O ntolojisine Doğru) (Londra. 1 9 7 8 ,1 9 8 0 ).
5 8 | T an h Y apm ak

ğerlendırilerek seçilm elidir' Bu MarksTa A risto’nun iyilik kav­


ram larının özdeş olduğunu söylem ek anlam ına gelm ez. M iller’a
göre Aristo, ‘insan kapasitelerinin sabit hiyerarşik derecelendir­
m elerini kullanır, burada en iyiden daha düşük düzeyde olan,
m üm kün olduğunca en iyinin etkinliğine katkıda bulunm alıdır.'
Aristo için en iyi theoria ‘ebedi hakikatleri düşünm ek' olduğu ve
yalnızca birkaç kişi bu etkinliği yerine getirm eye kabil olduğu
için, son u ç en aşırı toplum sal eşitsizliğe davetiye çıkarm ak olur.
Tam tersine M arks, ‘özlenen yaşam çok yönlüdür, en telektü el, al­
gısal ve kol em eğine dayalı etkinliklerin çeşitliliğini yansıtır ve
kafa emeği ile kol em eği arasındaki ayrım ın üstesinden gelir’ te­
zine inanıyordu.87
Böylelikle ihtiyaçlar ilkesi, MarksTn tasarladığı kadarıyla ger­
çekleştirilecek iyi yaşam için, dağıtım ın üzerinde örgütleneceği
temeli belirtiyorm uş gibi görülebilir. Gördüğüm üz gibi, Marks bu
ilkeyi uygulam anın tarihsel koşullara ve özellikle de kapitalizm in
yıkılm asının ardından üretici güçlerin, Aristo’nun M arks’dan
farklı olarak insan doğasında içkin olduğuna inandığı zihin ve
kol em eği arasındaki ayrımı ortadan kaldırm aya olanak verecek
biçim de gelişm esine bağlı olduğunu vurgular. Aynı zam anda kat­
kı ilkesi de, insanlann sınıflı toplum da iyi yaşamı izlem ekten alı-
konduğu toplum sal m ekanizm anın, yani a r t ık - e m e ğ in tem ellü­
künü (sahiplenilm esini) haksız olarak belirler.
Bir başka açıdan daha MarksTn Aristocu olduğu söylenebilir.
Aristo’nun ahlak görüşü eylem i, haklar veya faydalılık b ak ım ın ­
dan değil, daha ço k som utlaştırabildikleri erdem ler ışığında de­
ğerlendirir, burada erdem ler belli biçim lerde davranm a ve hisset­
me eğilim leridir. Alasdair M acIntyre bu yakınlarda erdem ler üze­
rine en aydınlatıcı tartışm ayı ortaya koym uş felsefecidir. Bunlar,

(8 7 ) Miller, 'Marx anıl A/islolle', s .3 2 4 -5 , 3 3 3 , 3 4 7 -8 , 349. Bu makalede sunulan yoru­


mun ışığında. Miller'ın Marks'ın en azından örtük bir ahlak kuramının olduğunu
yadsıması tamamen sapkın görünür. Ayrıca bkz. A. Gilbert, 'M arx’s M oral Realism'
(Marks'ın Ahlaki Realizmi), T. Bell ve J. Farr'ın derlediği After M arx (M arksın
Ardından) (Cam bridge, 1 984) içinde
Ö zn eler ve F ailler |5 9

der, ‘tam olarak, sahip olunduğunda bireylerin eu d am on ia'ya


(m utluluk) erişm elerini sağlayan ve eksiklikleri bu telos’a doğru
ilerlemeyi baltalayan nitelik lerd ir.’ E u dam on ia ile erdem ler ara­
sında içsel b ir ilişki olduğunu vurgular: ‘İnsan için iyi olanı oluş­
turan en iyi biçim iyle yaşanm ış tam b ir insan yaşam ıdır ve er­
demlerin uygulanım ı, böyle bir yaşamı güvenceye alm ak üzere
yalnızca hazırlığa yönelik b ir uygulama değil, bu yaşam ın zorun­
lu ve önem li bir parçasıdır.’ Erdem lere sahip olm ak b ir dizi do­
ğal eğilim den oluşm az, daha ço k belirli durum larda nasıl davran­
mak gerektiğini can alıcı biçim de ayırt etm ekten ibaret olan yar­
gıda bulunm a yeteneğinin gelişm esine bağlıdır. D em ek ki doğru
olan, Recht ah lakının varsaydığı gibi bir kurallar öbeğinde kapsa-
namaz. A ynca, ‘erdem ler yerlerini yalnızca bireyin yaşam ında
değil, kentin yaşam ında da b u lu r’; 'birey elbette ki yalnızca bir
zoon politikon olarak anlaşılabilirdir.’8*
M acIntyre, her ne kadar böylesi bir erdem tem elli toplum fik­
rinin çekiciliğine kapılm ış olsa da, bu n un günüm üzde oturtula­
bileceği konusunda kuşkuludur. Bu k uşkuculuk için belki de en
önemli neden şudur:

Bir Aristocu olmak ve yine de kent devleti, erdemleri örnekleyebile­


cek kendi türünün içinde ve aracılığıyla bulunup eğiıilebilecegi ve
kendinin arenasını bulabileceği bir toplumsal ve siyasi biçimler dizi­
si arasında -h er ne kadar çok önemli bir tane de olsa- yalnızca bir ör­
nek olarak bir tarihsel perspektif içinde görmek mümkün müdür?80

MacIntyre m o d em iten in böyle bir biçim olm adığını ve dola­


yısıyla, erdem lerin içinde hayat bulacağı cem aat yaşam a b içim le-
rini uygarlığım ızın kalıntıları arasından yaratm ası için “G odot’yu
değil de, b ir başka -şü p h e siz ço k fa rk lı- Aziz Benedict"i b ek le­
meye m ahkûm olduğunu düşünür.

(8 8 ) A MacIntyre, A/ter Vıruıc (Erdem in Peşinde) (Londra. 1 9 8 1 ). s. 139, 140, 141.


(89) Ibid., s. 15 2 -3 , 2 4 5 .
6 0 I Tarih Yapm alı

Kimi yorum cuların da gözlediği gibi, Marks bazı erdem lerin


kapitalist toplum da bile yerleşebileceğini düşünm üşe benzer.
Bunlar özellikle de serm ayeye karşı sınıf m ücadelesinde işçilerin
sergilediği dayanışm a ve kahram anlıktır: Ö rneğin M arks’m Fran­
sa'da iç Savcış'ta. Kom üncüleri övm esini aklınıza getirin. Frede­
rick G. W helan ‘M arks’m hayran olduğu proleter erdem , siyasi
düşüncede erken dönem cum huriyetçi geleneklerin ayırt edici
bir parçası olan yurttaşlık erdem ini andırır ve onun b ir türevi
olabilir’ der, bu nunla etm enleri, hakların taşıyıcıları ya da fayda­
yı azam ileşlirenler olm aktan ço k , yurttaşlar, siyasi bir cem aatin
üyeleri olarak görm üş olan M achiavelli ve Rousseau’nun klasik
cum huriyetçiliğini kastetm ektedir.90 Alan G ilbert, M arks’a etik
standartları ‘üretim tarzlarının yükselm esi ve solm ası’ ile tam a­
m en d eğişm eyen A ristocu b ir ‘ah lak i rea liz m i’ a tfed erek ,
M arks’ııı benzer bir görüşünü benim ser:

Marks’ın toplumsal eylem aracılığıyla kendini dönüştüren bir işçi sı-


rufı cemaati görüsü, eski ‘polis’i (kenti) yeniden canlandırıp dönüş­
türmüştür. Sosyalizmde kendi içinde bir iyilik olan işbirlikçi siyasal
etkinliğin rolü, en azından komünizmdeki bireysel kendini gerçek­
leştirmeye yönelik nihai amaçla eşit ağırlık taşımaklaydı. Marks bu
siyasal etkinliği yalnızca bir araç olarak değil, nihai iyinin bir parça­
sı gibi görmüştü.91

Böyle örtük b ir ahlak kuram ı (ve bu M arks’ın düşüncesinde


yalnızca örtü k olarak g örülebilir), klasik Marksist geleneğin - g e ­
nellikle Kantçı ahlakın bir versiyonunun etkisi a ltın d a - sosyaliz­

(9 0 ) F. G Whelan, 'Marx anıl Republican Virıue' (Marks ve Cumhunycıçı Erdem), Pennotk


ve Chapman’ın derledikleri Marxism içinde, s.67. Klasik cum huriycıçilik üzerine,
özellikle bkz. Q. Skinner, The Foundations o f Modern Political Thought (M odern Siyasi
Düşüncenin Tem ellen) (2 cilı, Cambridge, 1978); ve 'The Idea o f N egative Liberty'
(Olumsuz Özgürlük Fikri), Rorty ve diğerlerinin derlediği Philosophy in History içinde
(9 1 ) A. Gilbert, 'Historical Theory and (he Slructu/e o f Moral Argmncm in M arx’ (Marks'ia
Tarihsel Kuram ve Ablak Kanılının Yapısı), Political Theory, 9 ,2 (1 9 8 1 ), s .1 9 2 ,1 8 5
Ayrıca bkz. A.Gılbert, Marx's Politics: Communists and Citizens (Marks'rn Siyasası;
Komünisıler ve Vatandaşlar) (Oxford, 1981).
Ö zn eler ve F ailler |6 1

mi e lik o la ra k tem ellen d irm e çab aların a gösterdiği türden b ir iti­


raza a ç ık d eğildir. Bu itiraz, P erry A ndersonTn d a belirttiği gibi,
ah laktan ç o k , a h la k çılığ a k arşıyd ı;

nedensel anlayış yerine ahlaki yargılann boşuna araya girişi tipik bi­
çim de, hem gündelik yaşamda, hem de siyasal değerlendirmelerde,
etik terimlerin kendilerinin, gerçek ahlaki farkmdalıkıan aynlmaz
olan titiz maddi titizlik ve ölçülülükten yoksun bir sahte belagat bi­
çiminde 'şişirilmesine’ yol a ça r”

E rd em -tem elli b ir ah lak aslen b ir eylem in k oşu llan ve so n u ç­


larıyla ilg ili o larak yargı g ü cü n ü n k ullan ılm asın ı getirir, bu süreç
zorunlu olarak b u koşul ve so n u çlara yön elik 'nedensel anlayış’m
gelişm iş o lm asını gerektirir. A hlak b ö y le algılandığında, G eras’m
‘M arks’ın h e r tür etik ilkeye bağlılığı reddedişi’ ardında yatan ‘ya­
rarlı d ü rtü ’ adını verdiği ve 'sad ece ideallerin insanların özgürleş­
mesi iç in yetersiz b ir araç olduğu inancının ve dolayısıyla bunun
(tarihsel olarak kaçınılm az yabancılaşm alar, özgür) üksüzler ve
haksızlıklar da dahil olm ak üzere) maddi önkoşullarını ve bunu
g erçek leştireb ilecek toplum sal etkin likleri kavrama çabasına
kendini ad am anın’ olum lu çekirdeğini oluşturduğu kavram la ta­
m am en uyum içind edir.”
B una karşın, MarksTn argüm anlarının onu m ecbu r ettiği ah­
lak tü rü n ü n b u açıklam ası iki tü r itiraza karşı hassastır. İlki k o­
m ü nizm d eki eu dam on id ’yı oluşturan insan yetilerinin çok yönlü
g erçekleştirilm esinin gerçekte uygulanabilir olup olmadığı soru ­
nuyla ilgilid ir.9,1 Ö rneğin Steven Lukes’ın ortaya attığı ikinci itira­
zın ü stü nd e durduğu nokta, MarksTn Recht ahlakım reddetm esi­
nin ve son u ççu lu ğu n u n , bü tü n araçları am açla, kom ünizm le
haklı çık ararak , Slalinizm ’in felaketlerinde pay sahibi olduğu id­

(9 2 ) A nderson, Arguments, s.86.


(9 3 ) Geras, 'M arx and Justice', s.8 5 .
(9 4 ) ö rn eğ in b k z C ohen, ‘Reconsidering'; ve Elsıcr, M aking Sense, s.82-92.
6 2 ] Tarih Y apm ak

diasıdır.95 Gelgelelim her iki sorunla da ilgilenm ek, bizi bu kita­


bın ana am açlarından çok uzaklaştırır.

1 .5 P ra tik A k ıl ve T o p lu m sa l Y a p ıla r
Ö nceki iki bölü m ün özeti O rtodoks failler anlayışım daha ge­
niş bir insan doğası kuramı içine sığdırm aktır. David W iggins’in
de dediği gibi, ‘insanlık tarihinin ve coğrafyanın rastlantısallıkla-
n ile nedensel ilişkileri içinde görülen oluşum , insanın biyolojik
oluşum unun rastlantısallıklannı izleyen b ir oluşum dur.’96 Burada
geliştirilen görüş, hem insanlarla fiziksel dünya, hem de felsefe
ile bilim ler arasındaki sınırları görece olarak değerlendirm esi ba­
kım ından, natüralisı olarak görülebilir, insan doğasına bu türden
bir yaklaşım ın toplum sal olaylan açıklayışım ıza sınırlam alar ge­
tireceğini ve etik b ir kuram içinde yer alabileceğini de gördük.
(Yine de h em en vurgulam alıyım ki, bu sonuncu kuram , ‘iyi’ gibi
terim lerin gönderm e yaptıkları şeylerin nihai olarak fiziksel özel­
likler olduğunun düşünüldüğü ve G .E .M o o re’u n itham ettiği tür­
den b ir ‘etik natüralizm ' değildir. Bununla birlikte, ahlaki realiz­
m in bir biçim in e, yani ahlaki yargıların, pek çoğunun düşündü­
ğü gibi yalnızca arzu ifadeleri veya em ir kipleri olm ayıp, doğru
ya da yanlış oldukları iddiasına bağlılığı gerektirir gibidir. Her-
halükârda, bu yaklaşım çağdaş ahlak felsefesinin genelinin yanı
Aristocu gidişiyle büyük oranda uyum ludur.)97

(9 5 ) Lukes, M arxism, çeşitli yerlerde Bununla birlikle, dikkat edin, Lukes eylemleri
sonuçlan bakımından değerlendirmeyi lamamen reddetmez. Aslında, kimi durum­
larda işkencenin kullanılmasını haklı göstermeye hazırdır, her ne kadar 1918
yazında Bolşeviklerin böyle bir öneriyi nefretle geri çevirdiklerini kabul eıse de: bkz.
ibid., s.6 7 , 1 0 9 -1 0 , ve R. Medvedev, Let Historyjudge (Bırakın Tarih Yargılasın)
(Nottingham, 1 9 7 6 ), s.2 6 1 -2 . Marks'ın sonuççuluğu ılejo sep h Raz'ın 'On die Nature
of Rights' (Haklann Doğası Üzerine), Mind, XC1I1 (1 9 8 4 ) ve 'Rights-Bascd M oralities’
(Hak Temelli Ahlaklar) (W aldron derlemesi Theories of Rights içinde) makalelerin­
de sunduğu türden hak değerlendirmeleri arasında bir lutarsızlık da görmez.
(9 6 ) Wiggins, Sam eness, s. 185.
(9 7 ) Bkz , Örneğin, Maclniyre'm yazılarına ek olarak. I. Murdoch, The Sovereignly o f Good
(İyinin Egemenliği) (Londra, 1 970); D. Wiggins, Truth, Invention tınd the Meaning o j
Li/e (Doğruluk, Yaratım ve Yaşamın Anlamı) (Oxford, 1976); S. Lovibond. Realism
and Imagination in Ethics (Elikle Realizm ve İmgelem) (Oxford, 1983); ve B. A O. W il­
liams, Ethics and the Limits o f Philosophy (Elik ve Felsefenin Sınırları) (Londra. 1985).
Ö zn eler ve F ailler |6 3

Herhalde yeterince açıktır ki, bu insan doğası anlayışının ve


beraberinde getirdiği etm enlik açıklam asının F ou cau lı, Althusser
ve diğerlerinin anti-hüm anizm i ben im sem elerine yol açan ‘özne
felsefesi’ ile h içb ir ilgisi yoktur. İnsanları b ir dizi niyete bağlı et­
kinliğe girişm e yeteneğine sahip bir cin s hayvan olarak görm ek,
hiçbir şekild e öznenin bilginin tem eli veya anlam ın kaynağı ol­
duğu b ir epistem olojiyi d esteklem ek anlam ına gelm ez. Ama bu
yine de insanları toplum sal ilişkiler içinde yapılanm ış güdü ve ar­
zu yum aklarından ço k , eylemi başlatabilecek m erkezler olarak
algılamaktır. Burada savunulan insan doğası görüşünü, D escar-
tes’tan Kanı aracılığıyla Husserl'e kadar kuşkusu z Batı felsefesin­
de m erkezi olm uş 'özne felsefesi’nden ayırt etm ek için , bu kitap­
la ‘özneler’ yerine, terim in insanların dünyası kadar fiziksel dün­
yada da nedensel güçlerin işlem esini içeren anlam ıyla b irlikte,
‘faıller'den söz etmeyi yeğ tutuyorum . Fakat bu , insan davranışı­
nın açıklam asında O rtod oks failler anlayışında som utlaştırılan o
ayırt edici ilk elen kullanm am ak gerektiği anlam ına gelmiyor.
Bununla birlik te, 1.2 başlığında bırak ılm ış bir sorun henüz
çözülmedi, yani b ir insan doğası açıklam asına böylesine örülm üş
O rtodoks anlayışın yöntem bilim sel bireyciliği (YB), yani toplum ­
sal olayların açıklanm asının yalnızca bireyler, onların durum ve
özellikleri üzerinde tem ellenebileceği iddiasını gerektirip gerek­
tirmediği. G raham M acdonald ve Philip Petlit’in O rtodoks anla­
yışın YB’yi içerdiğini savunduklarını anım sayalım , çünkü top ­
lumsal yapılara ‘açıklayıcı özerklik’ tanım ak, yani onlan bireysel
eylemin niyetlenilm iş ya da niyetlenilm em iş sonuçlarına indirge­
meye yanaşm am ak, en azından bazı toplum sal olayların ‘faillerin
inanç ve arzularının ussal sonu cu ’ olm adığını önerm ek ve böyle­
likle ‘kuşku götürm ez’ O rtodoks anlayışla çelişm ek dem ektir.
O rtodoks anlayışın ‘yadsınam az’ olduğu fikrini çökertm eye çalış­
mama karşın, bu n un hâlâ doğru olduğuna inanıyorum , dem ek ki
ya YB’yi kabu l etm eliyim , ya da M acdonald ve Petlit’in O rtod oks
anlayıştan YB’yi çıkarsam asını çürütm eliyim .
6 4 |Tarih Yapmalı

Eylem açıklam asının biçim ine bakalım . Bu b ir çıkarsam a ha­


line getirilebilir (elbeite ki eylem açıklam alarının yapısı Aris­
to ’nun ‘pratik argüm an’ adını verdiklerinden tü rem iştir):98

(1) A p’yi arzulaT


(2) A q’ya, yani x’i yapmanın p’yi getireceğine inanır
(3) O halde A x'i yapar.
Böyle bir pratik akıl yürütme parçasının iptal edilebilir olduğu pek
çok yol vardır. Sözgelimi, Aristo’nun akrasia, ya da nefsine hakim
olamama dediği durum vardır, burada A p’yi arzular ve q’ya inanır,
ama yine de x yerine iradesinin zayıflığından ötürü y'yi yapar." (1)
ve (2)'den (3)'e çıkarsama yapmayı iptal edebilen bir başka yol da­
ha vardır. A x'i yapamayabilir, çünkü yapması engellenir, ya da bu­
nu yapmak gücünün ötesindedir. Bu durumda A x ’e girişir, ama bu­
nu tamamına erdirmesi engellenir. Demek ki burada (3) yerme şu
vardır:
(3’) A x’i yapmaya çalışır.100

Bu sonuncu durum un özel bir örneğini inceleyelim (Bu örnek


kısm en de eudamonia arayışları Aristo’nun felsefesinde az rol oy­
nam ış b ir etm enler sınıfından biriyle ilgili olduğu için seçildi).
Spartaküs, M .Ö . b irin ci yüzyılda, Capua’da, b ir lanista’n m , yani
bir gladyatör yetiştiricisinin sahip olduğu Trakyalı b ir köledir:
Spartaküs doğal olarak Trakya’ya dönm ek ister ve haklı olarak
bu arzuyu gerçekleştirm ek için öncelikle gladyatörler okulundan
ayrılması gerektiğine inanır. Fakat bu yöndeki çabaları lanista’ya
çalışan (ya da daha doğrusu onun sahibi olduğu) n ö b etçiler tara­
fından baltalanır.
Bu durum da, Spartaküs’ün arzusunu yerine getirm e gücün­
den yoksun olm ası, herhangi ilginç bir anlam da fiziksel b ir yeter­

(9 8 ) Bkz. J . Raz'ın derlediği Practical Reasoning (Praıik Akd Yürütme) (Oxford, 1978).
(9 9 ) Aristo, Nicomsrht'un El/ıics, vıi. 1-10.
(1 0 0 ) G. 11. von Wright, ‘On So C alled Practical Inference' (Sözde Pratik Çıkanın Üzerine).
Raz'ın derlediği Practical Reasoning içinde, s.56.
Ö zn eler ve F ailler 6 5

sizlik değild ir. Bu to plum sal ilişkilerden kaynaklanır. Bunlar yal­


nızca g lad yatörler o k u lu n d ak i iktid ar yapısı d eğil, aynı zam anda
Roma d ev letinin k ö le sah ip lerin in haklarını güçlendirm esiyle il­
gili daha geniş ilişk ilerd ir de. Bu, eğer Spartakûs gladyatör ah­
baplarını lan ista ve n ö b etçile rin e karşı ayaklandırırsa ve ardından
daha genel b ir k ö le isyanını örgütlerse (ki elbette b u n lan yaptı),
yeterince açık ça g örü lecekti. Bu durum da R om a’ntn askeri gücü
asileri ezm ek ü zere ve böylelik le o toplum da artık em eğin sahip-
lenilm esi için hayati ö n em d e olan k öle üretim ilişkilerine yöne­
lik ciddi b ir teh d id i ortad an kald ırm ak üzere harekete geçirilir
(ki b ö y le o lm u ştu r).101
Bu ö rn eğ in ö n em i şu d u r; o lanları, yani ned en (3 ) (Sparıa-
küs’û n g lad yatörler o k u lu n d an gidişi) yerine (3 ’)'ü n (Sparta-
küs’ün b aşarısızlık la so n u çlan an k açışı) olduğunu açıklarken,
toplum sal yapılara başvu rm alıyız, çü nkü Sp arıakü s’ün arzusunu
yerine g etirem em esin i açık lay an bu n lard ır. D em ek k i, önüm üz­
de toplum sal yapıların (R om a toplum un un sın ıf ilişkileri) M ac­
donald ve P ettit’in deyim iyle ’açık lay ıcı özerk liğe’ sah ip olduğu
b ir durum var, ç ü n k ü açık lam am ız Spartaküs’ü n inan ç ve arzu­
ları kadar o n lara da başvu ruyor. Burada yalnızca ‘faillerin inanç
ve arzularının u ssal so n u cu ’ olm ayan b ir toplum sal olay söz ko­
nusu old u ğu n a göre, bu O rto d o k s anlayışla çelişm iy o r mu? Ha­
yır, çü n k ü , g örm ü ş old u ğu m u z g ibi, b ir eylem açıklam asının so­
nucunu n geçerli o larak çık ar sanm ası için , yani ( 3 ) ’ün (1 ) ve
(2 )’den k ayn ak lan m ası için , aynı zam anda şu da gereklidir:
( 4 ) A’n ın x ’i yapm a gücü vardır ve bu n u yapm aktan alıkon-
m am ıştır.
G en ellik le ( 4 ) , sözgelim i A’nın daha güçlü ya da eşil güçte çe­
lişen arzu larının olm ad ığ ı gibi varsayım larla b irlik le, diğer her
şeyin eşit oldu ğu şek lin d ek i genel b ir varsayım ın parçası olarak
görülür, rakat b ö y le y ap m ak, hem A’nın inandığı eylem i yapabil-

(1 0 1 ) Bkz. G.E.M dc Sıe C roix. The Class St niggle in the. Ancient G reek Woı Id (l.ondra.
1981). Spanakü s isyanı için başlıca kaynak, Appıan, Civil Wars (Sivil Savaşlar). I.xiv,
6 6 | Tarih Y apm ak

m eşinin arzularını gerçekleştirip gerçekleştirem eyeceği için, hem


de gerçekteki sonucun ne olacağı için çok önem li olan A’nın top­
lumsal bağlam ının özelliklerini, ç e t e m paribııs cüm leciğe yükle­
m ek olur. Eylem ler güçlerin uygulanm asından ibaren ir ve faille­
rin sahip olduğu güçler toplum sal yapılara bağlıdır ve kısmen
onlar tarafından belirlenir. Bundan sonraki bölüm de ayrıntılı
olarak geliştirilecek YB’ye karşı savımın özü budur.
M acdonald ve Peıtit, Spartaküs’ü okuldan ayrılm aktan alıko­
yan ve ön cü lü k ettiği köle isyanını durduranın altı üstü diğer bi­
reylerin - nöbetçiler, Roma askerleri, vs. eylem leri olduğu şeklin­
de itiraz edebilirler. Fakat bu çürük bir itirazdır. Köle isyanını
yok eden ve olanakltlığı h er köle kışlası içindeki iktidar ilişkile­
rini destekleyen edim ler, konsül M. Licinius Crassus gibi birey­
lerin, Roma devleti içind eki ve daha genelde de egem en toplum ­
sal ilişkiler içindeki konum larını yansıtan güçlerin uygulanm ası­
na dayanan geniş çapta düzenlenm e ve örgütlenm eyi içeriyordu.
Bu ilişkilerin kendilerinin bireysel eylem lerin sonucu olduğu
söylenilm eye kalkılsa da durum değişm eyecektir. Ç ünkü bu ey­
lem lerin kendileri, en azından kısm en m eydana geldikleri zam a­
nın egem en toplum sal ilişkileri tarafından belirlen en güçlerin uy-
gulanım ıyla ilgilidir, insan hikâyeyi ne kadar geriye götürütse
götürsün,, eylem açıklam ası yine de hem bireylerin inanç ve ar­
zularını, hem de güçlerinin kısm en bağlı olduğu yapılan içere­
cektir. Bu güçlü iddiayı 2 .5 başlığı altında daha akla yakın hale
getirm eye çalışacağım .
Bir diğer itiraz da, Spartaküs’ün yaptıklarını (ya da yapm adık­
larını) açıklarken, tarihsel m addeciliğin doğruluğunu varsayıyor
olm am olabilir, çü nkü başvurduğum yapılar açıkça sın ıf söm ürü­
sü ilişkileridir. Bu gerçek bir itiraz olam az, çü n kü bu kitaptaki
am acım , YB’ye indirgenm eyen b ir Marksist etkinlik değerlendir­
mesi getirm ektir. Ama h er halükârda, diğer toplum sal kuram b i­
çim leri de benzer bir açıklam a biçim i getirm eye teşnedir. Eğer,
sözgelim i, köle ürelim biçim inin yerine W eberci b ir m eşru ege­
m enlik biçim i koyarsak, Spartakûs’ûn neden gladyatörler oku-
Ö zneler ve F ailler |6 7

tundan ayrılıp, evine, Trakya'ya gidem ediğini açıklarken, top ­


lumsal ilişkiler yine önem li b ir rol oynayacaktır.
M acdönald ve P eltit’in hatalı olduğu sonucuna varıyorum .
Toplumsal yapıların açıklayıcı özerkliği O rtod oks failler anlayı­
şıyla tutarsız değildir, çü nkü eylem açıklam aları gizli b ir ö n cü lü ,
etm enlere açıklanan eylem i yapm a gücünü atfeden ( 4 ) ’ü içerir.
Bununla birlikte biçim sel b ir tutarlılığı kanıtlam ak yeterli değil­
dir. Elster gibi ‘u ssal-seçm eci’ M arksist’lerin YB savunm ası, tarih­
sel m addeciliğin bireyci olm ayan versiyonlarının sözde yetersiz­
liği etrafında dönm ektedir. O halde M arks’m tarih kuram ının o r­
taya çıkardığı sorunlara bakalım .
İkinci Bölüm

YAPI VE EYLEM

2 .1 T o p lu m sa l Y ap ı K avram ı
Ne diye toplum ları sahip oldukları yapılar açısından düşü n­
meli? Pek ço k değerlendirm e inşam bu tarafa yönlendirebilir. İl­
kin, A nthony G iddens’in “eylem in karşılıklı olarak birbirin e ba­
ğımlı olm a d erecesi” ya da “sisıem lilik ”1 olarak tanım ladığı ve
loplum ların açıkça sergilediği şey vardır, ik inci olarak ve b u n u n ­
la yakından bağlantılı biçim d e, toplum lar zam ana dayanır. O nla­
rı kendilerini yeniden ü reten organizm alar gibi görm eyi reddede­
rek G iddens’ı izleyebilir, am a kuşaklar boyu sürebilm e yeteneği
gösterm em iş insan ilişkileri g ruplann a ‘top lu m ’ terim ini uygula­
mayı reddedebiliriz. Ü çü n cü sü , doğaları ve var oluşlarının içle­
rinde bu lu nan belirli faillerin kim liğine bağlı olm am ası, toplum ­
sal ilişkilerin b ir özelliğidir. Toplum sal ilişkiler boş yer küm ele­
ridir.1 D ördüncü olarak, toplum sal ilişkilerde çoğun lukla, söz
konusu olan failler anlam aksızm , ya da hatta illa ki bunların far­
kında olm aksızın oluşan düzenlilikler vardır. Bu bakım dan top­
lumsal yaşam , Hegel’in dediği gibi, etm enlerin sırtları arkasında

Ü ) A. Giddens. Central Problems m Social Theory (Londra, 19 7 9 ), s.76.


f2) 8u formûlasyonu E. O. W right’a borçluyum: bkz. Class Structure and Income Deter­
mination (Sınıf Yapısı ve Gelir Belirlenimi) (New York, 1 9 7 9 )
7 0 | T arih Vapmalt

süre giden süreçleri içerir. Son olarak, bir toplum un yapısı oklu­
ğunu söylem ek, başka türden b ir toplum örneği haline gelm ek­
sizin degişebilm e boyu tlarının b ir sın ın olduğunu söylem ektir.
Toplum sal yapının b içim ci b ir tanım lam asını verm ektense,
bu kavram altına giren şeylerden söz eden açıklam aların günde­
me getirdiği kim i sorunları gösterm eyi deneyeceğim . Başlamak
için iyi bir nokta David Lockw ood'un ‘toplum sal b ü tü nleşm e’ ile
‘sistem bütü nleşm esi’ arasında yaptığı ayrım dır, tik kavram
Lockw ood’un T alcott Parsons ve izleyicilerinin ‘n orm atif işlevsel-
cilik ’ adını verdiği şeyde m erkezi konum dadır, bu yaklaşım ı ni­
teleyenler ‘ö ncelikle, toplum sal eylem in bütünleşm esinde “ortak
değer ögeleri”ne atfedilen önem li rol; ikinci olarak ela, toplum sal
denge incelem elerinin toplum sal değişim analizinden ö n ce gel­
mesi gerektiği şeklind eki gerekçelendirilm em iş varsayım ’dır
Parsons’ı eleştirenler, örneğin Ralf D ahrendorf ve Jo h n R ex, bu­
nun yerine çelişen çık ar ve değerlerin varlığı üstünde durdular,
kendisi 'çatışm a gruplan arasında iktidar dengesinin değişim inin
so n u cu ’ olarak açıklanan toplum sal değişim sorununu ön plana
çıkaran bir yaklaşım ; ‘İm di Loplumsal değişim in ço k sık olarak
çatışm ayla b ir arada görülm esine karşın tersi zorunlu olarak ge­
çerli değildir. Bir toplum sal sistem de çatışm a, tem elde yapısal bir
değişim e yol açm aksızın, sürekli ve yoğun olabilir. Neden bir ça­
tışma değişimle sonuçlanırken bir diğerinde durum bu olm uyor?’’
D ahrend orf ve Rex gibi çatışm a kuram cılarının bu soruya ve­
recek bir yanıtları yoktur, Parsons’la toplum sal b ü tü nlem e so­
runsalını paylaşm alarını yansıtan bir kısıtlam adır bu. Bu zayıflı­
ğın üstesinden gelm ek sistem bütünlenm esi kavram ını form üle
etm eyi gerektirir: T o p lu m sal bütünlenm e sorunu d ikkatini et­
m en ler arasındaki düzenli veya çalışm alı ilişkiler üzerinde yoğun­
laştırırken, sistem bü tü nlen m esi sorunu bir loplum sal sistem in

(3 ) D. Lockwood, Social Integration and System Integration (Toplum sal Bütünlenme ve


Sistem Bütünlenmesi), G. K. Zollschan ve W .H irsch’un derledikleri Explorations m
Social Change (Toplumsal Değişim Araştırmaları) (Boston, 1964) içinde, s.2 4 5 , 249.
Y ap ı ve Eylem | 7 1

p a r ç a la n arasındaki düzenli veya çalışm alı ilişki üzerinde odak­


lanır’. Bu so n kavram ı örn ek lem ek üzere Lockwood Marks’ı k ul­
lanır: ‘N eredeyse d en ebilir ki, M arksist teoride değişim için belir­
leyici olan “çatışm a”, üretim sistem i içindeki ilişkiler aracılığıyla
ortaya çık an ik tid a r çatışm ası değil de, “m ülkiyet kuru m lan” ile
“üretim g ü çleri" arasındaki “ç e liş k ile rd e n doğan sistem çatışm a­
sıdır.'4
G iddens b ir de toplum sal sistem ve yapı arasında bir aynm a
gitm em iz g erektiğini, bu so n u n cu su n u n ‘yalnızca toplum sal sis­
tem lerin olu şu m anlarınd aki örneklenm elerin de geçici olarak
“var" o lan , nam evcu t bir farklılıklar grubu ’ olarak görüldüğünü
öne sürer.

Toplumsal sistemler tipik biçimde en iyi tekrarlanan toplumsal pra­


tikler olarak analiz edilebilecek, bireyler ya da gruplar arasındaki
düzenlenmiş karşılıklı bağımlılık ilişkilerini içerir. Toplumsal sis­
temler toplumsal karşılıklı etkileşim sistemleridir... Sistemlerin, bu
terminolojide, yapıları vardır, ya da daha doğrusu, yapısal özellikle­
ri vardır. Yapılar zorunlu olarak (mantıksal açıdan) sistemlerin veya
kolektivitelerin özellikleridir ve 'özne yokluğu’ ile nitelendirilirler

Bu ay rım ın altında yatan, öyle görünüyor ki, toplum sal yapı


kavram ının ro lü n ü n 'to p lu m sal sistem lerd e zam an ve uzam ın
birbirine b ağ lan ışı’nı açık lam ak olduğu d ü şü n cesid ir.6 Bunu dile
getirm en in b ir yolu (h er ne kadar G iddens b u açıklam ayı redde­
debilirse d e ), yapı ve sistem in sırasıyla toplum sal kuram ın açık-
layan’ı ve açıklanan'ı o ld u ğu d ur, insan eylem leri nasıl süre giclen
(ve d eğ işen ) top lu m sal etk ileşim kalıplarını getirm ekled ir? Yapı
kavram ının b iz e bu soruyu y anıtlam am ızda yardım cı oluyorm uş
gibi g örü lm esi gerekir. G elgelelim , bu kavram üzerine soyut d ü­
şü n m ek ten daha iyi o lan , to p lu m sal yapıların som ut açıklam ala­

(4 ) Ibid., $ .2 4 5 , 2 4 9 -5 0 .
(5 ) G iddens. C en tral P roblem s, s.6 4 ,- 6 5 -6 .

(6 ) Ibid., s.6 4 .
7 2 |Tarih Y apm ak

rım form üle etm e çabalarım gözden geçirm ektir. Tarihsel mad­
d ecilik böyle bir açıklam a getirir (2 .2 başlığı). Ö n celik le bu gele­
nek içinde yapı ile eylem arasındaki ilişkiyle ilgili görünürde çok
farklı iki önerm eyi, yani G. A. C ohen’in ‘O rtod oks tarihsel mad­
deciliği’ (2 .3 başlığı) ile Jo n Elster ve diğerlerinin ‘u ssal-seçm eci’
M arksizm ’ini ( 2 .4 başlığı) ele alacak, ardından bu ilişkinin daha
yeterli bir açıklam asını vererek (2 .5 başlığı) M arksizm için içe-
rim lerine bakacağım (2 .6 başlığı).

2 .2 T a rih s e l M a d d e ciliğ in T e m el K avram ları


Tarihsel m addecilik toplum sal sistem leri açıklam ada önceliği
olan yapı türleri hakkınd a ayırt edici b ir iddiada bulu nu yor, ya­
ni bunların üretici güçleri ve üretim ilişkileri olduğunu öne sü­
rüyor gibi görülebilir. Ama bu kavramları incelem eye geçm eden,
öncelikle M arksizm 'in aynı zamanda iki tür toplum sal sistem i
ayırt ettiğinin de kabul edildiğini belirtelim . Bunlar üretim tazla-
n ve toplum sal form asyonlardır. Etienne Balibar şöyle yazar: ‘Ka­
pitalist üretim tarzının soyut kuram ını serim leyen K apital, genel­
likle b irk aç farklı üretim tarzını içeren som ut toplum sal oluşum ­
ları analiz etm eye soyunm az, dem ek ki bunların b ir arada var
oluşu ve hiyerarşisi in ceten m elidir.’'
Bu ayrım ikıisadi tem el ve id eolojik-politik üstyapı arasında­
ki ayrımla b ir tutulm am alıdır. N icos Poulantzas’ı alıntılarsak, ‘bir
üretim tarzı, Engels’in şem atik olarak ifade euigi gibi, iktisadi, si­
yasi, id eolojik ve kuram sal olarak farklı düzlem veya örneklerden
oluşur.’8 Üretim tarzı ile loplum sal formasyon arasındaki fark,
daha ço k farklı soyutlam a düzlem leri arasındaki b ir farktır: ilki
bazı tem el üretici güçler ve üretim ilişkileri bileşim leriyle b irlik ­
te bu bileşim lerin h er birinden çıkarsanabilecek diğer yapılara
dayanırken, toplum sal b ir form asyon tipik biçim d e (Len in ’in

(7 ) L. Allhusser vc E. Balibar, Reading Capital (Kapual’i Okum ak) (Londra, 1970).


s.2 0 7 ,n o ı5 .
(8 ) N. Poulanlzas, Political Power and Social Classes (Siyasi İktidar ve Toplumsal Similar)
(Londra. 1 973), s. 13,
Yapı ve Eylem |7 3

R u sya ’da K apitalizm in G elişm esi'nde gösterdiği gibi) ‘belli bir bile­
şimi, birkaç saf üretim tarzının belirli bir örtüşm esıni sergiler’.9
Bu ayrım M arks, Lenin ya da diğer klasik yazarlann herhangi bi­
ri tarafından değil de, A lthusser ve ardıllan tarafından ortaya
konm uştur: bununla birlikte, toplum sal oluşum kavramı tarihsel
yazımında olum lu kullanım a sokulabilecek bir kavram dır.10
Tarihsel m addeciliğin tem el kavram ı, h er halükârda, üretim
tarzıdır. Bir üretim tarzının özelliğini belirlem ek, içerdiği üretici
güçleri ve üretim ilişkilerinin belirli bileşim ini açıklam aktır. Alt­
husser ve C o h en ’in M arks’ın kendi evrilen ve sıklıkla tutarsız
kullanım ından yola çık arak tutarlı bir tarihsel m addecilik kura­
mını yenid en kurm a çabalarının son ucun d a, bu kavram lar son
yıllarda ço k ça tartışm a kon u su olm u ştu r. Aşağıdakiler h em bu
tartışmaya, hem de M arks’m yazdıklarına, özellikle de K a p ita le
dayanm aktadır.
M arks’ın k en d i tu tarsızlıkları ve belirsizlikleri yüzünden, in­
celem ek üzere yazılarının hangi p arçasının seçildiği ço k ö n em li­
dir. Böylelikle C oh en y oru m u n u n sabit noktası olarak Ekonomi
Politiğin E leştirisin e K a tk ı’d a n m eşh u r 1 8 5 9 Ö n sö z’ünü alır. Ben­
se tersine tarihsel m ad d eciliğin aşağıdaki özetini yeğliyorum :

Ödenmemiş aruk-emegin doğrudan üreticilerden çıkartıldığı belirli


iktisadi biçim , doğrudan üretimin kendisinden yayıldıkça ve sıra­
sında belirleyici bir öğe olarak onun üzerinde etkidikçe, yönetenler
ve yönetilenler ilişkisini belirler. Fakat, bunun üzerinde, üretim iliş­

(9 ) Ibid., s. 15,
(İD ) Bkz P. A nderson. Arguments within English M arxism (Londra, 1 9 8 0 ), s.3 9 . Bu, » re­
lim tarzlarının bir 'ek lem lenm esi' olarak toplum sal formasyon kavramının kötüye
kullanılam ayacağını ve kullanılm am ış olduğunu söylem ek değildir Althusser'çiler,
kapitalist üretim tarzının ona özgü bir özelliğini, yani bireysel toplumsal formasyon-
lann parçaları oluşturduğu ve düzensiz ve birleşik gelişim süreçlerine u b ı b ir dünya
Sistemi kurm a eğilim ini göz nrdj etm işlerdir- bkz. özellikle L T roçki, The Third
In tern ation al a jter Ixnin (Lenin'in Ardından Ü çüncü Enternasyonal) (New York.
1 9 7 0 ). Kapitalist tarzın bu boyu tunu yeterince kavrayamamış olm ak, ç o ğ u zaman
bunun b elirli ulusal ek o no m iler içindeki hakim iyetinin halılsenm esine yol açm ıştır.
Bkz. A F o s ıe r -G ır ie r , The Modes a j Production C on troversy (Liretim Biçim len
T an ışm ası), NLR, 1 0 7 (1 9 7 8 ) .
7 4 |Tarih Y apm ak

kilerinin kendisinden kaynaklanan iktisadı topluluğun oluşumu ve


böylelikle aynı anda bunun belirli siyasi biçimi kurulmuştur. Üre­
tim koşullarının sahibi olanların doğrudan üreticilerle dolaysız iliş­
kisi -daima emek yöntemlerinin gelişimindeki belli bir aşamaya,
dolayısıyla toplumsal üretkenliğine doğal olarak tekabül eden bir
ilişki- her zaman en dipteki gizi, bütün toplumsal yapının gizli te­
melini ve bununla beraber egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasi
biçimini, kısacası, buna tekabül eden belirli devlet biçimini ortaya
çıkarır."

Bu pasajda Marks üç şey yapıyor. Birincisi, söm ürünü n - ’öden­


m em iş ariık-em eğin doğrudan üreticilerden çıkartıldığı belirli ik­
tisadi b iç im '- belli b ir siyasi tahakküm biçim ini açıkladığım id­
dia ediyor. Ikincisi, söm ürünün kendisi üretim ilişkilerinde, ‘üre­
tim koşullarının sahibi olanların doğrudan ü reticilerle dolaysız
ilişkisi’nde tem ellendiriliyor. Ü çüncüsü, üretim ilişkileri, üretici
güçlerin, yani 'em ek y öntem lerinin... Dolayısıyla toplum sal ııret-
k en liği(n in )’ ‘gelişim indeki belli b ir aşam aya... Doğal olarak teka­
bül ediyor’ olarak algılanıyor. Bu üç noktayı C oh en ’in b ir üretim
biçim ine yakıştırdığı türden hiyerarşik yapıyı tem sil ediyorm uş
gibi görm ek çekici geliyor: en tepede ideolojik-siyasi üstyapı,
sonra bunun üzerinde kurulu olduğu ‘iktisadi yapı’, üretim iliş­
kileri ve en altta da gelişim dinam iğiyle tarihi oluşturan üretici
gü çler.12
Tem elden başlayarak, üretici güçlere bir bakalım . Cohen
bunları üretim e katkıda bulunan b ir dizi öğe gibi düşünüyor:
‘Üretici b ir güç olarak nitelenm esi için, bir becerin in üretici bir
fail tarafından öyle b ir biçim de kullanılabilir olm ası gerekir ki,

(1 1 ) K Marx, Kapital, III (Moskova, 1 9 7 1 ), s.7 9 1 . Hal Draper şu değerlendirmeyi yapar:


'Eğer Marks'ın yazılarından kuramsal yapıtlarının ana külliyatını Çekirdek halinde
içeren bir lek lüm cc seçilecek olunsaydı, o bu olurdu', Karl Marx's Theory o f Revo­
lution (Karl Marks'ın Devrim Kuramı), I (New York, 1977), s.571 Bunun tersine,
1 8 5 9 Önsözünün başlıca üstünlüğü, Marks'ın kuramının, üreııcı güçleri ûrelim iliş­
kileri iarafından zincirlenmesinden, doğan dinamik yönü üzerinde yoğunlaşmasıdır
Bkz. aşağıda 2 .3 başlığı.
(1 2 ) Bkz., örneğin, KMTH, s 28-9.
Yapı ve Eylem |7 5

üretim (kısm en) bunun kullanım ının bir sonucu olsun ve bece­
rinin üretim e böyle katkıda bulunm ası birinin am acı olsu n .’ Her
ne kadar C oh en ’in üretici güçlerin bileşenleri tartışm ası incelikli
ve aydınlatıcı olsa da, başlıca ilgisinin b u n ların gelişim ine yöne­
lik olduğunu söylem ek haksız olm az. Şöyle der: ‘Ü retici güçlerin
gelişimi, m ü m kü n kıldıkları artık değerin büyüm esiyle özdeşleş­
tirilebilir ve bu da üreticileri geçindirm ek için gereken çalışm a za­
manı çıkarıldıktan sonra kalan gün miktarıyla özd eşleştirilebilir,n
G elgelelim , bu yaklaşım MarksTn kendi kullanım ının önem li
bir özelliğini kapsam ıyor. G oran T h e rb o m ’un işaret ettiğine gö­
re, üretici güçler ( Produktivkrafte ) kavramı MarksTn Sm ith , Ricar­
do ve diğer klasik ik tisatçıların ‘üretim e yönelik güçler’ kavram ı­
na getirdiği çeviri olarak ortaya çıkm ıştır. Bununla birlikte, T h er-
born şunu öne sürer:

Marks’m kuramında, ‘üretici güçler’ yepyeni bir kavrama dönüş­


müştü. Marksist kuramdaki rolünün, klasik ikıisaıtakinden olduk­
ça farklı ve büyük oranda (diğer kavramlarla ilişkisi babında) daha
önemli olmasından başka, bu kavram aynı zamanda tamamen yeni
bir gönderge de kazanır. Marksist kavram emeğin farklı teknik ör­
gütlenme türleri ile farklı iktisadi ve toplumsal sistem lürleri arasın­
daki bağlantıya gönderme yapar... Üretici güçler kavramının kuşku­
suz üretkenlikle bir ilişkisi vardır. Ama Smith ve Ricardo’da olduğu
gibi, yalnızca ya da hatla başlıca olarak üretkenliğe ve bu biçimiyle
üretkenlik yeteneğine gönderme yapmaz. Başlıca göndermesi daha
çok üretkenliğin sağlandığı farklı biçimler’dir. Üretken kapasite artık
yalnızca niceliksel bir fenomen değildir: hakim kaygı artık niceliksel
gelişimine değil, niteliksel olarak farklı teknik biçimlerine yöneliktir.14

Bu yorum , daha önceden alıntılanm ış ve M arks’m üretici g ü ç­


lere ‘em ek yöntemleri ve dolayısıyla toplum sal üretkenliği’ olarak

(13) lbid .s .3 2 , 61.


(14) G. Therborn, Science, Class and Society (Bilim , Sınıf ve Toplum) (Londra, 1976),
s.3 5 5 -6 , 3 6 2 -3 . Therbom 'ın 'tarihse! maddeciliğin toplumsal ve kuramsal oluşumu'
hakkındaki bv'ılûn tartışması, (tbıd., s.3 1 7 -4 1 3 ), çok yararlıdır.
7 6 | T arih Yapmalı

değindiği pasaj tarafından da d esteklenm ektedir (vurgular b e­


nim dir). 'E m ek yöntem leri’ ile neyi kastettiği K a p ita lin birinci
cildinde Yedinci Bölüm de açıklığa kavuşturulur, burada kapita­
list üretim süreci ‘em ek süreci’ ile ‘hükü m etin fiyat saptama sü-
reci’nin b ir bileşim i olarak gösterilir. H üküm etin fiyat saptama
süreci (Venvertungsprozess) artık-değerin elde ed ilm esind en, ka­
pitalizme özgü söm ürü biçim inden oluşur. Bunun tersine,

emek-süreci kullanım-degerlerinin üretimine yönelik amaçlı etkin­


liktir. Doğada var olanın insanın gereksinimleri için mal edilmesi­
dir. İnsanla doğa arasındaki meıabolik karşılıklı etkileşimin evren­
sel koşulu, insan var oluşunun doğa tarafından dayatılmış koşulu­
dur, ya da daha doğrusu insanlann yaşadığı büıün toplum biçimle­
rine ortak olan bir şeydir.

Em ek sü reci ü ç öğeden oluşur: ‘(1 ) am açlı etkin lik, yani işin ken­
disi, (2 ) bu işin üzerinde gerçekleştirildiği nesne, ve (3 ) bu işin
araçları’. (2 ) ve (3 ) -h am m ad d eler ve em ek a ra çla rı- b ir katego­
riye, üretim araçlarına indirgenerek, em ek-gü cü n ü n , insanlarda
som utlaşan iş yeteneğinin karşısında k on u m lan d ırılır.15
C ohen üretici güçleri de aslen üretim araçları ve em ek-gûcün-
den oluşuyorm uş gibi g örür.16 G elgelelim , bunları bu öğeleri de
bileştiren b ir em ek-sü reci olarak görm ek, Balibar’ın üretici güçle­
rin ‘b ir liste’ olarak düşünülm em esi gerekliğini savunurken par­
mak bastığı ço k önem li bir noktayı gündem e getirir. Daha çok,
b u nlar’da, üretim biçim i içinde belli tipte b ir bağlantıdır, bir baş­
ka deyişle, bu nlar da bir üretim ilişkisidir’17 Bunun böyle oluşu­
nun b ir anlam ı yalnızca Marks için em eğin toplum sal b ir etk in ­
lik olduğu gerçeğinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. İşbirliği, fa­
iller arasında toplum sal bir ilişki, ‘insan var oluşunun toplum ta­
rafından dayatılm ış koşulu’ olarak em ek-sü recin in zorunlu bir

(1 5 ) K. Marx, K apital. I (Harmondsworth. 1976), 5.290.


(1 6 ) K M T H .s.32.
(1 7 ) Althusser ve Balibar, Reading, s.235.
Yap i ve Eylem |7 7

özelliğidir. Böylece Marks ‘avlamak işbirliğinin ilk biçim iydi’ gö­


rüşünü d estek ler."1
Cohen elbette ki 'üretimin m addi ve toplum sal ilişkileri’ni birb i­
rinden ayırır, öyle ki ‘ancak ve ancak k işilere... diğer insanlar
karşısında haklar ve güçler atfetmeyi getiriyorsa, bir tanım lam a
toplum saldır.’ Buna karşın, 'üretim in m addi ilişkileri’ni üretici
güçlerden dışlar. Bu, C ohen’in ‘üretici güçleri ile üretim ilişkileri
arasındaki bild ik ayrım , M arks’da, doğa ile toplum arasındaki bir
dizi karşıtlıktan b irid ir'19 tezindeki ısrarım yansıuyora benzer. Bu
MarksTn Alman İdeolojisi’ndeki işbirliği biçim in in kendisi “bir
üretici güçtür” iddiasıyla pek uyuşm az.20
Em ek-gücü ile üretim araçları arasında yapılanm ış bir ilişki
olarak görülen em ek-sü reci, asıl üretim ilişkilerinden nasıl ayırt
edilecektir? M arks şöyle der:

Farkiı iktisadi dönemleri birbirinden ayıran yalnızca ne yapıldığı


değil, aynı zamanda nasıl ve hangi emek araçlarıyla yapıldığıdır.
Emek araçlan insan emeğinin ulaştığı gelişme derecesinin standar­
dını koymakla kalmaz, insanlann içinde çalıştığı toplumsal ilişkile­
ri de gösterir.21

A lthusser b u pasajı şöyle yorum lar:

Emek-sürecini oluşturan üç öğeden biri... demek ki egemen ko­


numdadır: em ek araçlan... ‘Emek araçları’ ele alınan emek-sürecinin
tipik biçimini belirler: iktisadi üretimde dönüşüme manız kalan dış
doğaya ‘saldın biçimimi onaya koymak, üretim biçimini, (ekonomi
ve tarihteki) temel analiz kategorisini belirlerler; aynı zamanda da,
üretici emeğin üretkenlik düzeyini ortaya koyarlar.22

(18) Marx, Kapital. 1, s. 4 5 2 , nol 20.


(19) KM7H. s .92-3 . 9 4 , 1 1 3 -1 4 ,9 8 . Aynca bkz ibid., s. 107.
(20) CW . V. s.43.
(21) Marx, Kapital. 1, s .2 8 6 .
(22) Althusser ve Balibar, Reading, s. 173.
7 8 ] T arih Y apm ak

A lthusser’in açıklam ası iki sınırlandırm ayı gerektirir. İlkin,


em ek aletlerine (veya araçlarına) egem enlik atfetm esi bir derece­
ye kadar anti-hü m anist tercihlerini yansıtır. Belli türde aletler on­
ları işletm ek için belirli becerilere sahip em ek-gücünü gerektirir.
Bunun yanı sıra, böyle aletlerin kuruluşu belirli bilgi türlerini ge­
rektirir. C ohen h aklı olarak bilim in ‘üretim sel açıdan uygun bö-
lüm leri’ni üretici güçlere dahil ed er.” İkincisi, üretim aletlerinin
hangi anlam da 'üretim tarzım belirled iği’ gösterilm elidir. Marks,
bu pasajda söylediğinin tersine, 'farklı iktisadi d önem leri içerdik­
leri em ek aletlerine göre ayırm am aktadır. A dlanndan da anlaşıla­
cağı üzere, k ölelik , feodalizm ve kapitalizm gibi üretim tarzları
üretim ilişkilerine göre farklılaşırlar. Yine de, Althusser’in temel
noktası doğruya benzer. Em ek-süreci, bazı üretim aracı türleri ve
em ek-gücünü b ir araya getiren ve sonuç olarak, b elli b ir ü retken­
lik düzeyine erişen üretim in özel bir teknik örgütlenm esidir.
Üretim ilişkileri em ek-gücünü n ve üretim araçlarının belirli
bir bileşim ini de içerir. E m ek-sürecinin bu iki b ileşen in in serm a­
ye tarafından satın alm ışını in celerken, M arks d er k i, bu işin ar­
kasında ‘d ağılım ... yatar; bildiğim iz tüketim m allarının dağılımı
anlam ında dağılım değil, ama m addi etkenleri b ir yanda, em ek-
gücü, diğer yanda yoğunlaşmış üretimin kendi öğelerinin dağılı­
mı’. Marks K apitalin birinci cildinde, Sekizinci Bölüm deki ünlü ‘il­
kel birikim* tartışmasında elbette ki gösterdiği gibi, em ek-gücünün
üretim araçlarından koparılması tarihsel bir süreçten, köylülerin
istim lakından doğan bir toplum sal koşuldur. Burada da, bu kez
üretim ilişkileri hakkında genel bir iddia olarak aynı şeyi söylüyor:

Üretimin toplumsal biçimi ne olursa olsun, emekçiler ve üretim


araçları hep onun etkenleri olarak kalır. Ama birbirlerinden ayrıl­
maları durumunda bu etkenlerin ikisi de ancak potansiyel olarak
öyle olabilir. Üretimin sürebilmesi için birleşmeleri gerekir. Bu bir-

(2 3 ) KMTH, s.4 5 -7 . K Marx, C rundnsse (Harmondsworlh. 1973), s.699'dan sonrası ile


karşılaştırın
Y'öpı ve Eylem |7 9

ligin elde edildiği belirli biçim toplum yapısının farklı iktisadi dö­
nemlerini birbirinden ayırır.14

Şöyle de denilebilir. E m ek -sü recı, ‘insan var oluşunun doga


tarafından dayatılm ış koşulu’, em ek-gücünü ve üretim araçlarını,
kullanım-degerleri üretm ek üzere, belli bir biçim de bileştirm eyi
içerir. Fakat bu bileşim in gerçekte olup olm adığı, ürerim araçla-
nnın toplum un üyeleri arasında dağılım ını belirleyen tarihsel
olarak belirli toplum sal ilişkilere bağlıdır. M arks, bu dağılım tü­
rünün önem i hakkında old u kça ısrarlıdır:

Dağılımdan önce ürünlerin dağılımı olabilir, bu: (1) üretim aletleri­


nin dağılımı ve (2) aynı ilişkinin daha ileri bir ayrıntılandınlması
olan, toplumun üyelerinin farklı üretim türleri arasında dağılımıdır.
(Bireylerin belli üretim ilişkileri alımda toplanması) Açıkçası ürün­
lerin dağılımı, üretim sürecinin kendisinde içerilen ve ürerim yapı­
sını belirleyen bu dağıtımın yalnızca bir sonucudur.”

Üretim ilişkileri, yalnızca araçların kend ilerini değil, em ek-


. gücünün kendisini de kim in denetlediğini belirleyen ürerim
araçlarının bu dağılım ı tarafından olu ştu rulur (bu kısm en,
Marks’ın ‘bireylerin belli üretim ilişkileri ak ın d a toplanm ası’nı
ürerim araçlarının dağılım ının b ir sonucu olarak görürken kas­
tettiği şeydir). C o h en ’in ‘ü retici güçler’le, em ek-sü recin d eki b ile­
şimlerinden ço k , em ek-gücü ve üretim araçlarını kastettiğini
anımsarsak, sunduğu şu tanım ı kabul edebiliriz: ‘Ürerim ilişkile­
ri YA kişilerin veya üretici güçlere dahil kişilerin sahiplik ilişkile­
ridir, YA DA böyle ilişkileri öngören ilişkilerdir. S ahip]ik’le kaste­
dilen hukuki bir ilişki değil, b ir fiili denetim ilişkisid ir.’26
Bu son nokta, üretim ilişkilerinin fiili denetim anlam ında sa­
hiplik, ya da, Barry H indess ve Paul H irst’ün dediği gibi, ‘fiili sa­

(24) K Marx. Kapital. II (M oskova, 1 9 6 7 ), s.3 3 . 3 6 -7 .


(25) Marx, Grundrisse, s.96.
(26) KMTU, s.34-5.
8 0 |Tarilı Y apm ak

hip lik’ içerdiği, yeterince güçle vurgulanam az.27 M arks’m Proud-


h on ’a yönelttiği başlıca eleştirilerden biri de, üretim ilişkileriyle
huku ki m ülkiyet biçim lerin in ‘m etafizik ya da huku ki kurgu’su­
nu yan yana koym asıydı. Bir başka yerde M achiavelli, Boudin ve
H obbes'un siyasi gerçekçiliğini desteklem işti, onlar gü ce hakkın
(R echt, aynı zam anda ‘h u k u k ’ anlam ına da gelir) tem eli olarak ba­
kıyorlardı... Eger H obbes vs.nin yaptığı gibi, iktidar h akkın te­
meli olarak alınırsa, o halde hak, hu k u k vs. devlet gücünün yas­
landığı diğer ilişkilerin yalnızca em aresi, ifadesidir.’28 M arks’ın
üretim ilişkileri ile h uku ki m ülkiyet biçim leri arasındaki ayrımı­
nı görem em ek özellikle de sosyalist üretim ilişkilerini üretim
araçlarına devletin sahip olm asıyla bir tutma eğilim lerinin b ir so­
nucu olarak, ardıllarının pek çoğunu , aşırı derecede karmaşaya
itm iştir.
Robert Brenner bu bir tutmayı yapmıyor, bu durumda M arks’ın
üretim ilişkileri dediği şeyi im lem ek üzere ‘mülkiyet ilişkileri’ ifa­
desini kullandığını görm ek şaşırtıcı:

Mülkiyet ilişkileriyle kastettiğim, bireysel iktisadi aktörlerin (veya


ailelerin) üretim araçlarına ve iktisadi ürüne düzenli ve sistematik
ulaşımını niteleyen ve belirleyen, doğrudan üreticiler arasındaki,
(eğer varsa) sömürenler sınıfı arasındaki ve sömürenlerle üreticiler
arasındaki ilişkilerdir.”

Brenner bu n ların , ‘herhangi yararlı bir anlam da, p e r se üretim


ilişkileri olarak anlaşılabilir’ olduğunu yadsıyor. Anlaşılan o ki,
b u n u n ned eni, M arks’m Alman İdeolojisinde üretim ilişkilerini
hem ‘üretim birim i içind eki (kabaca em ek-sü reci) sosyo-teknik
ilişkiler’, hem de ‘toplum sal ürünün toplum sal sınıflar arasında

(2 7 ) B, Hindcss ve P Q t tirsi, Pre-Capitalist Mocks o f Production (Londra, 1975), özellikle


5. bölüm.
(2 8 ) CW , XXXV1U, s.9 9 Bkz. S. Lukes, M arxism and M orality (Oxford, 1 9 8 5 ), s.2 8 ’den
itibaren. R u h i üzerine
(2 9 ) R. Brenner, The Social Basis o f Economic Development (İktisadi Gelişmenin Toplumsal
Tem eli), J. Roemer derlemesi Analytical Marxism (Cambridge, 1 986) içinde, s .26,
4 6 , 4 3 , 4 0 -8 .
Yapı ve Eylem |8 1

dagılırm’nı belirleyen m ülkiyet ilişkileri olarak değerlendirm esi­


dir. Son u ç, işbölüm ünün gelişim inin tarihsel değişimin m otoru
olarak görüldüğü b ir tür tekn olojik belirlenim ciliktir.
İmdi, A lm an id e o lo jisin d e, b ir tek orada değil, ama özellikle iş
bölüm ünü incelenm esinde, benim b ir başka yerde ‘tekn ik ve
loplumsal ilişkilerin sürekli birbirin e karıştırılm ası' dediğim bir
şeyin olduğu kesinlikle doğrudur.30 Bununla birlikte, T her-
born’un da işaret ettiği gibi, M arks bu yapıtta üretim ilişkileri
kavramım kullanm am aktadır. Daha ço k , ‘üretici güçlere eşlik
eden kavram V erkehr veya V erkehrsform , aşağ ı yukarı iletişim , ti­
caret veya ilişki anlam ına gelen ço k daha geniş bir terim dir.’ Üre­
tim ilişkileri kavramı (P rodu ktions-verhaltnisse) ancak ‘F elsefenin
S efaleli’n d e , mülkiyet kavram ıyla yakın ilişki içinde, belirli b ir ik­
tisadi ilişkiler bütünlüğünü im lem ek üzere ortaya çık ar’.31 A lm an
Idcolojisi’nin toplum sal ve teknik ilişkileri yan yana değerlendir­
mesini sürdürm ek şöyle dursun, b u kavram M arks’m , örneğin
Kapital'in birinci cildindeki em ek-sü reci ve hüküm etin fiyat sap-
tam a-süreci tartışm alarında, bu ikisini birbirinden kesin olarak
ayın etm esini sağladı. Bu durum da, B renner’ın yapıtını tartışır­
ken, m ülkiyet ilişkileri’ kullanım ı burada gösterilen anlam ında
üretim ilişkilerine gönderm e yapıyorm uş gibi davranacağım.
Böylelikle, üretim ilişkilerini aslen (yine de birazdan da göre­
ceğimiz gibi her şeyi dışta bırakm aksızın) üretim araçları üzerin­
deki fiili denetim le b ir tutm aya, yakınlarda C hris H annan tara­
fından m eydan okunm uştur:

Bu bana ‘toplumsal üretim ilişkileri’ kavramını fazlasıyla kısıılıyor-


muş gibi geliyor. Marks’ın iarih değerlendirmelerinin pek çoğunun
gücü, üretici güçlerdeki küçük değişikliklerin, nasıl toplumdaki da­
ha geniş çaplı ilişkilere meydan okuyana kadar, doğrudan üretim
noktalarında ortaya çıkan loplumsal ilişkilerde küçük birikimsel de­
ğişikliklere yol açtığını göstermelerinde yaıar. Bu küçük degişiklik-

(3 0) A. Callinicos. Marxism and Philosophy (Oxford, 1 983), s.4 8 -9


(3 1) Therborn, Science, s .3 6 8 , 371 ve genel olarak bkz. 3 6 5 -7 5
8 2 |Tarih Y apm ak

ler yeni mülkiyet ilişkileri getirebilir, ama pek çok, pek çok önemli
durumda getirmez.32

Harm an, üretici güçlerin dar biçim d e, üretim in maddi öğele­


ri olarak yorum lam akla C oh en ’e katılıyor gibidir, ama sonra
em ek-sü recini de içerecek kadar geniş bir üretim ilişkileri anlayı­
şını savunur. Bu, şu ikilem e neden olur: ya üretici güçlerdeki de­
ğişim ler (em ek-süreci olarak) üretim ilişkileri içindeki değişim ­
lerden doğm aktadır ki bu görüşü Harman reddederdi, çünkü
üretici güçleri tarihsel süreçteki dinam ik öğe olarak görm e eğili­
m indedir, ya da iş örgütlenm esi üretici güçlerin gelişim ine karşı­
lık olarak değişir, ki bu da tekn olojik belirlenim ciliğin oldukça
aşırı b ir biçim idir. Üretim ilişkilerini bu kadar geniş b ir kavram
haline getirm esinin son ucu, toplum sal çelişkilerin (bkz. 2 .3 b aş­
lığı) yalnızca toplum sal ilişkiler arasında m eydana gelm esidir, iş­
te böylece 'üretici güçlerdeki küçük değişiklikler... toplum daki
daha geniş çaplı ilişkilere m eydan okuyana kad ar,..(ü retim e y ö­
n elik) toplum sal ilişkilerde küçük birikim se] değişikliklere yol
aç(ar).’ Harm an bu çatışm ayı tem elle üstyapı arasm dakiyle bir
tutar. T e m e l ile üstyapı arasındaki ayrım , üretici güçlerdeki de­
ğişim lerle birlikte ani değişim lere tabi olan toplum sal ilişkilerle
görece durağan ve değişim e dayanıklı olanlar arasındaki bir ay-"
rım d ır.’33 O halde, M arks’ın savunduğu gibi, üretim ilişkilerinin
ü retici güçleri ilerletm esi ya da engellem esi şöyle dursun, b u n lar
üretici güçlerdeki değişim lere en duyarlı toplum sal ilişkilerin gö­
rünüşüdür. H arm an’in açıklam asının içerdiği yetersiz üstyapı
kuram ı bir yana (bkz. 4 .5 başlığı), ben im versiyonum un, özellik­
le üretici güçlerle ilişkileri arasındaki çelişkiye başlıca rolü ver­
m esiyle, M arks’m olgun dönem kullanım ını izlem ek gibi bir
avantajı var.
C ohen sahiplik yapıları tem elinde dört ana üretim biçim ini
b irbirin d en ayırt ediyor (bkz. tablo 2 .1 ). Jo n Elsıer bu tabloyu

(3 2 ) C. Harman, Base anıl Superstructure (Temel ve Üstyapı),1S.2,32 (1 9 8 6 ). s.21. Bkz. bu


makale üzenne yorumlarım. İS, 2 .3 4 (1 9 8 7 ).
(3 3 ) Harman. Base and Superstructure, s.22.
Yapı ve Eylem |8 3

eleştirir, çü n kü M arks’m 1 8 5 9 Ö n sözü ’nd e sözünü ettiği ve


G ru n drisse'de tartıştığı ‘Asya tipi ü retim tarzı’nı kapsam az. C o-
hen ’in böyle yapm asının nedeni Perry A nderson ve diğerlerinin
Asyatik tipe yönelttiği yıkıcı tarihsel eleştirilerle ilgilidir.34 Son u ç
olarak, Asya’daki kapitalizm öncesi ü retim ilişkileri, artık-em egin
elinde avu cu nd a b ir şey olm ayan bir köy lü ler takım ından çık a rıl­
dığı b ü tü n durum ları kapsayacak d ereced e geniş olarak tasarla­
nan ‘serdiğin b ir alt-türevi’ k on u m u n a in d irgenm iştir. Elster b u ­
na itiraz ed er, h er n e kadar ‘halihazırd aki ü reticilerin b ak ış a ç ı­
sın d an , b u ikisi (yani, Asya tipi ve feodal ü retim tarzlan ) b irb i­
rinden ayırt ed ilem ez olabilir’ ise de, yine de ‘ü retken olm ayan
m ülk sah ip le rin in doğası, ü retici g ü çlerin ü retim ilişkileri tarafın ­
dan ilerletilm e ya da engellen m esi ü zerin e olan herhan gi b ir ç ö ­
zü m lem ed e, o lasılıkla önem li b ir rol o y n ar.’35

TABLO 2.1 SAHİPLİK YAPILARI

Doğrudan Üretici Emek-gücü Kullandığı üretim araçlan

Köle Hiçbiri Hiçbiri


Serf Bir kısmı Bir kısmı
Proleter Hepsi Hiçbiri
Bağımsız üretici Hepsi Hiçbiri

K ayn ak: G.A.Cbhcn, K ari Marta'ın Tarih K uram ı (C larendon Yayınevi: Oxford, 1978), S. 65.

Elster’m savma destek Chris W ickham ’m yakınlarda yayımla­


nan çok önemli iki makalesinden gelir. Onun iddiasına göre, Do­
ğu ve Batının kendilerine özgü tarihsel yörüngelerini açıklayabil-

(3 4 ) Bkz., ö m eg in . P. A nderson, Lineages o j die Absolutist State (M utlakçı Devletin Soy kû-
lû g û ) (L ond ra, 1 9 7 4 ), s .4 6 2 - 5 4 9 '
(3 5 ) J . E lsıer, M aking Sense o f M arx (C am b rid ge, 1 9 8 5 ), s .2 5 7 - 8 . Elster’ın C oh en 'ın m ü l­
kiyet tab lo su na yön elttiği b aşlıca diğ er eleştiri, lo n ca sistem in i yok saym ış olm ası
( s .2 5 6 - 7 ) , ç o k d a h a az ilgi çck ıc ı görünür.
8 4 |T a n k Y apm ak

m ek için, ‘kiracıların tekelci toprak sahibi bir sınıfa kira verdiği


(ya da onun için em ek hizmeti verdiği)' feodal tarzla, onun ‘ha-
raçsal üretim tarzı’ adını verdiği ‘köylülerden vergi alan b ir dev­
let b ü rokrasisi’ni birbirin d en ayırm alıyız.36
iki tarzda da farklı artık-elde etm e şekilleri, yani kira ve ver­
gi, vardır: ‘ikisi de bireysel ya da kolektif, köylü üretim ine daya­
nan artık-elde etm e tarzlarıdır. Köylülerin bakış açısından var
oluşsal olarak bakıld ıkça, ikisinin de sonuçta çeşitli türlerde ikti­
sat dışı zorlam ayla dayatılm ış zorunsuz harcam alar olm ası b akı­
m ından, aralarında p ek fazla fark olm ayabilir.’ Yine de:

Devletler yalnızca köylülerden vergi almazlar; en azından toprak sa­


hihinin elde ettiği artık değerden bir yüzde talep ederek, karakteris­
tik biçimde toprak sahiplerinden de vergi alırlar. . Verginin böyle
son derece kesin olarak kiraya karşıt olduğu bir alan, devletle (feo­
dal bir devlet olmadığı sürece) topraklı aristokrasi arasındaki yapı­
sal düşmanlıkta yer alır.

W ickham kapitalizm öncesi Asya loplum sal oluşum larının ha-


raçsal ve feodal tarzları, ilkinin egem enliğinde birleştirdiğini öne
sürer. Batı Avrupa’nın farklılığı, Roma Im paratorluğu'nun çö k ü ­
şünün feodalizm in egem en üretim tarzı olarak yavaş yavaş otu r­
m asından kaynaklandığı olgusunda yatar.37
Bu çözü m lem e, E lster’ın üretim ilişkilerinin hem ‘üreticilerin
üretim araçlarına ve kendi em ek-güçlerine olan ilişkisi’ni, hem
de ‘eğer varsa, üretici olmayan m ülk sahiplerinin doğası’nı kap­
sadığı savma arka çık a r.38 Yalnızca böyle b ir tanım , M arks’m ka­

(3 6 ) C. W ickham , The Other Transition (Diğer Geçiş),P&P. 103 (1 9 8 4 ),s 6; C Wickham,


The Uniqueness o f llıc East (Doğunun Benzersizliği). Journal of Peas ant Studies, 12.
2 & 3 ( 1 9 8 5 ) ,s 170.
(3 7 ) W ickham , 'Uniqueness', s. 183, 184 ve başka yerlerde; Batı feodalizminin yükselişi
üzerine bkz. O ther Transition', başka yerlerde. Draper Marks'ın 'Doğu Despotizmi'
analizinin bir harcsal üretim tarzı şeklinde olduğunu savunur: Theory, I, 22.bölûnı
Bana bu kamu hatırladığı ıcm Chris Harman'a minnettarını.
(3 8 ) Elster, Mailing Sense, s.2 58 . Elster üçüncü bir koşul daha ekler, 'mülkiyet edinimi ve
aktarımına hükmeden kurallar’, bu da onun lonca sistemini bir ûreum tarzı, kalma
çıkarmaya yönelik Don Kışotvan arzusunu yansıtır.
Yapı vc Eylem |8 5

pitalizm çözü m lem enin ço k önem li b ir yönü nü, yani ‘serm aye
var olur ve ancak pek ço k serm ayeler olarak var olabilir ve ken ­
di geleceğini saptam ası bu durum da bu nların birbirleriyle karşı­
lıklı etkileşim i olarak görünür’ iddiasını içine alabilir. Bu etkile­
şimin aldığı biçim rekabettir ve rekabet sayesinde serm ayeler ar-
tık-değer elde etm eye ve biriktirm eye itilir. ‘R ekabet, pek çok
serm ayenin içkin belirleyicileri birbirlerine ve kendi kendilerine
üzerine dayatm asından başka b ir şey değildir’, öyle ki ‘bireysel
sermayelerin birbirleri üzerindeki etkileri tam da serm ay e gibi
davranmaları gerektiği sonucunu getirir.’” Bu durum da söm üren
sınıfın rekabet içindeki serm ayelere bölü nm esini kale almayan
bir kapitalist üretim ilişkileri açıklam ası yeterli olm ayacaktır.
Doğrudan üreticilerin üretim araçlarıyla ve kendi em ek-güç-
leriyle olan ilişkisi ve h er üretici olm ayan m ü lk sahibin in doğası­
na ek olarak, üretim ilişkileri ü çüncü bir öğe daha içerir: söm ü ­
rü biçim i. En azından kim i üretim araçlarının ve belki hatta üre­
tici gücün kend isinin fiili sahipliği, em ekçi olm ayanların doğru­
dan üreticileri söm ürm esini sağlar.
Söm ürü artık-em eğin sahiplenilm esidir, yani, doğrudan üre­
ticileri, kend ilerinin ve bakm ak zorunda old uklarının geçim
araçlarını üretm ek için gerekenden daha uzun zam an çalışm aya
zorlam aktır: T o p lu m u n bir bölüm ünün üretim araçlarının teke­
line sahip olduğu h er yerde, işçi, özgür olsun olm asın, kendi ge­
çimi için gerekli iş zam anına, üretim araçlarının sahibi adına faz­
ladan bir geçim aracı m iktarı eklem elid ir.’ Üretim tarzları, her b i­
rinin içerdiği belirli artık-deger sahiplenm e biçim in e göre ayırt
edilebilir: T o p lu m u n lürlü iktisadi olu şum lannı ayırt ed en... bu
artık-emeğin h er durum da halihazırdaki ü reticilerden gasp edil­
me biçim id ir.’40

(39) Marx, Gıundrissc, s.4 1 4 , 6 5 1 , 6 5 7 Bu pasajların önemini vurgulayan değerlendirme­


ler için bkz. R. Rosdolsky, The Making o f Maix's ’Capital' (Marks'ın ‘Kapitai'inin
Oluşması) (Londra, 1977); ve A. Callinicos, The Revolutionary Wear o f Karl M aix (Karl
Marks'ın Devrimci Düşünceleri) (Ijjn d ra, 1983).
WO) Marx. Kapital, I, s .3 4 4 . 32 5.
8 6 |Tarih Y apm ak

Sınıfları üreıim ilişkileri içine sıkı sıkıya dahil etm eyi seçelim
seçm eyelim , kuşkusuz söm ürüyle kavramsal bir bağlantıları var­
dır. G. E. M. de Sıe C roix’nm da dediği gibi, ‘sın ıf... aslen söm ü­
rünün toplum sal bir yapıda yansım a biçim id ir.’’" M arks’m kendi­
sinin sınıf kavram ı tartışm ası hiç sistem atik olm am asıyla kötü bir
ün kazanm ıştır. A lthusser’in sözleriyle: ‘O kuyan, Ü çüncü Cildin
(K ap ital’in) nasıl sona erdiğini bilir. Bir başlık: S ınıflar. Kırk satır,
ardından sessizlik.’42
Bu, MarksTn yazdıklarından tutarlı b ir sınıf açıklam ası çık ar­
m anın olanaksız olduğunu söylem ek anlam ına gelm ez. Ste Cro-
ix’mn bunu yapma çabası bana o kadar başarılı görünüyor ki,
alıntılam akla yetineceğim :

Sınıf ‘(aslen bir ilişkidir), sönıüı û olgusunun kolektif loplumsal ifa­


desi, sömürünün bir loplumsal yapıdaki somutlanma yoludur. Sö­
mürü ile kastettiğim, başkalarının emeğinin ürününün bir kısmının
sahiplenilmesidir... Bir sınıf (belirli bir sınıf), bütün loplumsal üre­
tim sistemindeki konumlarıyla özdeş kılınmış, her şeyden önce üre­
tim koşullarıyla (yani üreıim ve emek araçlan) ve diğer sınıflarla iliş­
kilerine göre (öncelikle mülkiyet ya da denetleme derecesi bakımın­
dan) tanımlanan bir topluluk içindeki kişiler grubudur... Verili bir
sınıfı oluşturan bireyler kendi kimliklerinin ve bir sınıf olarak ortak
çıkarlanmn tamamen ya da kısmen bilincinde olabilirler ya da ol­
mayabilirler ve böyle diğer smıflann üyelerine karşı düşmanlık his­
sedebilir ya da hissetmeyebilirler.41

Söm ürüyle sınıfı böyle bağlantılandırm ak, sın ıf m ücadelesiy­


le ayrı bir bağı daha im a ediyor. Erik O lin W right, MarksTn ke­
sinlikle destekleyeceği, bu bağı kuran öncülleri dile getiriyor, sö-

(4 1 ) G.E.M.de Ste Croix, The Class Snuggle in theAncient G reek W orld (Londra, 1981), s.51
(4 2 ) Althusser ve Batibar, Reading, s. 193.
(4 3 ) Sle Croix, Class Snuggle, s:4 3 -4 . Ayrıca bl<2. KMTH, s.7 3 -7 ; ve W right, C/a*'
Structure, 1 .bölüm. Ste Croix'nm kadınların klasik antik çağda bir sınıf oldukları
iddiasına, Class Snuggle, s.9 8 ve ötesi, Perry Anderson tarafından haklı olarak karşı
çıkılır: bkz. Class Snuggle m ılı e Ancient W orld (Eski Çağ Dünyasında Sınıf
Mücadelesi), History Workshop, 16 (1 9 8 3 ), s.65
Yapı vc Eylem i 8 7

mürû ilişkileri ü zerin e tem ellen m iş sın ıf yapısı ‘içkin b ir düşm an­
lık’ getirir ve ‘sergilenen sın ıf davranışı tem el olarak sınıf yapısı
tarafından b elirlen ir.' Bu ö n cü ller göz ön ünd e bu lu nd u ru ld u ­
ğunda, ‘s ın ıf m ü cad elesin in kendisi sın ıf ilişkilerinin yapısının
rastlantısaldan ço k içk in b ir so n u cu haline g elir.’44
S ıe C ro ix görü nü rd e sın ıf m ücadelesiyle söm ürüyü denkleş­
tirm ekte d aha da ileri gider: ‘S ın ıf m ü cadelesi deyim ini, sınıflar (ve
bunların bireysel ü yeleri) arasındaki, aslen söm ürü ya da ona d i­
renişi içeren tem el ilişkiler için kullanıyorum . Sın ıf m ücadelesi
k olek tif ey lem i zorunlu o larak içerm ez ve siyasi bir düzlem de et­
kinliği k ap sayabilir ya da kap sam az.’ Ste C roix bu yoldpn gidi­
yor, çü n k ü , haklı olarak, eski zam an tarihçilerine ve m o d em sos­
yologlara k arşı, hem sın ıfların , hem de sın ıf m ücadelesinin ‘sın ıf
bilinci ve etkin siyasal çatışm a' içerm ed ikleri noktada bile vaıola-
bileceğind e ısrar etm ek istiy o r.45
Söm ü rüyle sın ıf m ü cad elesin i özdeş kılm anın ileri b ir adım ı,
söm ürenlerin daim a artık -em ek elde eim ek için örgütlenm eleri
gerekliği ve sö m ü rü len lerin de daim a buna direnecekleri savla­
narak d oğru lanabilir. Bu d ü şü n ce y an yarıya doğrudur. Söm ürü
otom atik olarak gerçek leşm ez ve sabotaj ve iş yavaşlatma gibi
m oleküler b içim lerd e olsa da, direnişi kışkırtm aya teşnedir, ama
buradan sö m ü rü n ü n sın ıf m ü cadelesi olduğunu söylem em iz ge­
rektiği so n u cu çık m az. Bazı durum larda güçlerin dengesi söm ü ­
renlerin o k ad ar leh in ed ir k i, ariık -eld e etm ek rulin b ir süreçtir
ve direniş d ü şü k düzeyd edir ya da m evcut değildir. Söm ürünün
s m f m ü cad elesin i açıklad ığım söylem ek daha iyi görünüyor, b u ­
rada sın ıf m ü cad elesi, savaşanlarında sın ıf b ilin ci olm asa da, ger­
çek çatışm alard an oluşur.
A rtık bu bölü m d ek i tartışm aların b ir özetini yapabiliriz. Her
üretim tarzı ü retici gü çler ve üretim ilişkilerinin belirli b ir bileşi­
mini içerir. Ü retici gü çler em ek -sü reci, doğayı d önüştürm ek ve

(4 4 ) VVrıghı, Class Structure, s.22.


(451 Ste C roix, Class Struggle, s.4 4 . 5 7 -6 9 .
8 8 |Tarih Y apm ak

kullanım değerleri üretm ek üzere kullanılan ve böylelikle de be­


lirli b ir üretkenlik düzeyini belirleyen üretim araçları ve em ek-
gücünün belirli teknik bileşim idir. Ü retim ilişkileri doğrudan
üreticilerin üretim araçlarına ve kendi üretici güçlerine olan iliş­
kisi, her tür üretici olmayan m ü lk sahibinin doğası ve bu m ülk
sahiplerinin doğrudan üreticilerin artık-em egini sahiplenm e b içi­
m inden oluşur. Bu artık-içerim i, ya da söm ürü, sırasında sın ıf ya­
pısını belirler, öyle ki sınıflar, hem üretim araçlarıyla ve em ek-
gûcüyle, hem de diğer sınıflarla olan nesnel ilişkileri aracılığıyla
ilişkisel olarak tanım lanır. Söm ürü bu kez de sınıf m ücadelesine
yol açar. Toplum sal oluşum lar, yine de bir tarzını egem enliğin­
de, tipik olarak birden fazla üretim tarzının öğelerini içerir.

2 .3 O rto d o k s T a rih se l M a d d e cilik


insan haliyle, Marksist felsefeci ve tarihçilerin son yıllarda ay­
dınlatm ak üzere bunca çaba harcadığı b u geliştirilm iş kavram lar
aygıtının önem inin ne olduğunu sorabilir. Ste C roix, W eb e r’in
'birbirleriyle herhangi bir organik ilişki’den yoksun ve bu d u­
rum da da ‘dinam ik özellikte olm ayıp neredeyse bir sıradaki ra­
kam lar gibi yalnızca yan yana uzanan' sın ıf ve sıaıü gruplarını
açıklayışına karşı bir polem iğe girerken, yanıtı verm iş olur. Sın ıf­
ların söm ürüdeki k ökenleri sayesinde zorunlu olarak birbiriyle
ilişki içinde görüldüğü M arksist sın ıf kuram ı lam tersine top lu m ­
sal derecelenm eleri tanım lam akla değil, ‘toplum sal değişim’i açık ­
lam akla ilgilenir.46
M arksizm tarihsel dönüşüm lere bir açıklam a getirm eye çalış­
m aktan fazlasını yapar. Andrew Levine ve Elliott S o b er’m d ed ik­
leri gibi, bunu;

tarihsel biçimde, asıl alanı olarak belirlediği tarihsel sistemlerin iç­


sel süreçlerine başvurarak yapar. Bu bakımdan, tür olarak (Darvin-
ci) evrim kuramından ve evrim kuramı gibi, tarihsel değişimi tarih­

(4 6 ) Ibid., s.90-1
Yapı ve Eylem |8 9

sel topluluklar üzerindeki dışsal değişkenlerin sonucu gibi gören ra­


kip tarihsel değişim açıklamalanndan da farklı, köktenci biçimde
tarihsel bir kuramdır.

Bu anlamda, ‘tarihsel m addecilik Hegelci tarih görüşünün radikal


tarihsiciliğini elde tutarken, ayni zam anda, Hegelci öncelinden
farklı olarak, m o d em bilim in açıklayıcı am açlarını da k oru r.*7
Hegel’in düşüncesinin ‘m od em bilim in açıklayıcı am açları’ ile
uyumsuz olduğu iki yön vardır. İlkin, doğal, toplum sal ve zih in ­
sel dünyaya M utlak id e n in kendini gerçekleştirm esi olarak b a­
kar. İkinci olarak, bu kend in i gerçekleştirm e sürecinin ü çlü bir
yapısı vardır, b u , içinde karşıtlıkların önce geliştiği ve sonra da,
hem bu gerçekliğin, h em d e gelişim indeki her belirli aşam anın
amacı ve doruk noktası olan olum suzlam anm olum suzlanm asın-
da değillem esinde uzlaştığı kesin olum suzlam anm yapısıdır. Bu
iki yön kavramsal olarak bağlantılıdır: M uılak, özgül birliğinin,
önce olum suzlam a, sonra da olum suzlam anm olum suzlanm asıy-
la diyalektik sürecinden başka b ir şey değildir. İkisi de tarihsel
maddecilikle uyum suzdur. Hegel’in idealist ‘sistem ’inden çıkar-
sanabılecek diyalektik m addeci ‘yön tem ’ yoktur. Aynı biçim de,
Engels ve diğer M arksist'lerce geliştirilm iş doğa diyalektiği, - d ü n ­
yanın bilim sel anlaşılm ası için en iyi durum da uygunsuz, en k ö ­
tü durumda da k östek olan - Hegelci kategorilerin fiziksel dün­
yaya düşünsel olarak yansıtılm asından başka b ir şey değildir.48
Bununla birlikte, tarihsel m addeciliğe ‘diyalektik’ d enebilecek
sınırlı b ir anlam vardır. M arks’ı toplum sal gerçeklikte çelişkilerin
var olduğuna inam yorm uş gibi görm ek akla yakındır. Ama bu
türdeki çelişkilerin ne Hegelci kesin olum suzlam aya, ne de (p-p )

(47) A. Levine ve E. Sober, What's Historical about Historical M aterialism? (Tarihsel


Maddecilik Hakkında Tarihsel Olan Nedir?), JP , LXXXI1, 6 (1 9 8 5 ), s.322.
W8) Bkz. A. Callinieos, Is There a Future fo r Marxism? (Marksizmın Geleceği Var mt?)
(Londra. 1 9 8 2 ), 5 .bölüm ; vc Marxism and Philosophy, 2. ve 3. bölümler. Michael
Rosen’ın Hegel'in 'yöntemi' ile 'sisıemi' arasındaki içkin ilişki üzerine tartışması
eksiksizdir: The Hegelian Dialectic and its Criticism (Hegelci Diyalektik ve Eleştirisi)
(Cambridge, 1982).
9 0 |Tarih Yapmalı

biçim indeki m antıksal çelişkilerle b ir ilgisi vardır. Bunlar daha


çok bir toplum sal yapıya içkin karşıtlıklardır. A ncak ve ancak:

1) iki veya daha fazla toplumsal varlık arasında bir ilişki varsa;
2) Toplum sal varlıklar ilişkinin öğeleri olm aları sayesinde
oluşm uşlarsa;
3) Varlıklar ilişki sayesinde karşılıklı olarak birbirlerine b a­
ğım lılarsa;
4) Varlıklar ilişki sayesinde gücül olarak çatışm a halin d eler­
se, o zaman böyle b ir yapısal çelişki vardır.

Burada aklım da olan başlıca toplum sal varlık tipleri yapılar,


örneğin üreıim ilişkileri ve üretici güçler ve sim ilar gibi kolektı-
vitelerdir. Yapısal bir çelişkinin paradigm atik durum u, tabi-
i ki üretici güçler ve üretim ilişkileri arasındakidir, b u n u aşağıda
göreceğiz. Kimi yorum cular, sözgelim i T h erborn ve Ste Croix,
daha ço k M arks’m kendi kullanım ına dayanarak, ‘üretici güçler
ve üretim ilişkileri arasında b ir çelişkiden söz etm ek m ü m kü n­
dür, am a sınıflar arasındakinden değil’ şeklinde bir iddia öne sü­
rüyorlar.49 Bu yaklaşım , insanın neden yapısal çelişkileri k on u m ­
landırm ak istediğini inceleyem em esiyle, fazlasıyla sınırlayıcı gö­
rünüyor. Elster’m da dediği gibi, ‘toplum sal çelişki kavramının
istikrarsızlık ve değişim in nedenlerini belirlem ek gibi bir kuram ­
sal işlevi vardır.’50 Böylesi b ir görüş, MarksTn Proudhon'u çelişki­
leri ayn ayrı ‘iyi’ ve ‘k ötü ’ yanlara böldüğü için eleştirm esine ga­
yet uygun düşer. İşte Proudhon şunu görem ez: 'diyalektik devi­
nim iki çelişik tarafın bir arada bulunm ası, çatışm ası ve yeni bir
kategoride kaynaşm asıdır’ ve ‘m ücadeleyi oluşturarak tarihi ya­
pan devinim i üreten asıl kötü taraftır’.51 Tarihin ‘k ötü taralVm,
dolayısıyla m ücadele ve değişimi doğuran yapısal çelişkiler arası­
na söm ürü ve sın ıf ilişkilerini dahil etm em ek için iyi b ir neden

(4 9) Therborn, Science, s .3 9 6 Sıe Croix, Class Struggle, s.5 0 ile karşılaştırın


(5 0 ) Elster, M aking Sense, s.48.
(5 1 ) CW , VI, s. 168, 174.
Yapı ve Eylem 19 1

yok gibidir. K apitalist üretim tarzı örneğinde, ‘p ek ço k serm a-


ye'nin re k a b e tçi k arşılıklı etkileşim i de yapısal çelişki koşullarını
yerine getiri y o ra benzem ekted ir. Son olarak, böyle b ir çelişkinin
gerçek çatışm ayla (bkz. yukarıdaki (4 ) n o ’lu koşu l) d enk tutul­
maması, d ah a ço k böyle bir çatışm aya yönelik b ir eğilim olarak
düşünülm esi gerekliği de belirtilm elid ir.52 T arihsel m addeciliğin
temel zorluğıu, başlıca iki çelişkin in , üretici gü çler ve üretim iliş­
kileri ile sımlflar arasındakilerin, toplum sal dönüşüm leri oluştur­
mak üzere n a sıl birbirleriyle ilişki kurduğudur. Bir yanıt, üretici
güçlerin g elişim in in tarihsel değişim in m otoru olduğu yanıtı,
Marks tarafınd an 1 8 5 9 Ö nsözü ’nde verilm iştir:

Gelişmemin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri


var olan üretim ilişkileriyle çatışmaya girer.... Bu ilişkiler, üretici
güçlerin gıelişim biçimleri olmaktan çıkıp onlara vurulan zincirleri­
ne dönüşür. Ardından bir toplumsal devrim dönemi başlar. İktisa­
di temeldeki değişimler er ya da geç bütün devasa üstyapının dönü­
şümüne yol açar.51

Bu pasaj un tem elleri üzerinde -L e v in e ve S o ber’ın ‘O rtodoks


tarihsel m ad d ecilik ’ d ed iğ i- M arksizm ’in b ir versiyonu geliştiril­
miştir. Bu versiy on şu n lan n açıklanm asıyla ilgilenir:

(a) değişimin zorunlu (maddi) koşullan (ki burada neyin olanaklı


olduğu üretici güçlerin gelişim düzeyine bağlıdır); (b) değişimin yö­
nü (çünkü iktisadi yapılar üretici güçlerin gelişim düzeyini yükselt­
mek üzere değişir ve bundan dolayı bırikimsel ve geriye döndürü­
lemezdir)’; (c) değişimin gerçekleştirildiği araçlar (sınıf mücadelesi);
ve son olarak (d) değişimin yeterli koşullan (çünkü olanaklı olan,
uzun vadede zorunludur).”

(52) Giddens. Central Problems, s. 141 ile karşılaştırın.


(53) K. Marx, A Conıribulion to ıhe Critique o j Political Economy (Ekonom i Polliğin Eleştiri­
sine Bir Kaskı) (Londra. 1 9 7 1 ), s.21.
(54) Levine ve So b er, IVlını’s Historical, s .3 13-14
9 2 |Tarih Y apm ak

O rtodoks tarihsel m add ecilik (bundan böyle O TM ) işçi hare­


keti tarihinde h iç de önem siz olm ayan bir rol oynam ıştır. Ö zel­
likle sınıf m ücadelesinin üretici güçlerin gelişim ince zorunlu kı­
lm an kaçınılm az toplum sal devrim leri etkilem eye yaradığına in a­
nan Kautski, Plehanov, Labriola ve benzerlerinin İkinci E n ter­
nasyonal M arksizm ’iyle ve daha kaba bir biçim ind e, Stalinist Dıa-
mat'la ilişkilendirilir. Bununla birlikte günüm üzde O TM C o-
h en ’in MarksTn tarih kuram ını oldukça incelikli biçim d e ifade
edişi ve savunuşuyla özdeşleştirilir ve doğal olarak b u n u n , yani
O T M ’nin en güçlü form ülasyonunun üzerinde yoğunlaşacağım .
C ohen’in OTM versiyonu iki önerm e etrafında dönm ektedir:

a) Üretici güçler tarih boyunca gelişme eğilimindedir (Gelişim Tezi)


b) Bir toplumun üretim ilişkilerinin doğası üretici güçlerinin geli­
şim düzeyiyle açıklanır (asıl Öncelik Tezi).”

Eğer doğruysa, bu iki sav birlikte tarihsel değişim i açıklar, çü n ­


kü bunlara göre, üretici güçlerini sürekli gelişim i, hakim olan
grup bu güçlerin büyüm esini azam ileştirm eyi kestiği her anda,
üretim ilişkilerinin dönüşü m ünü dayatacaktır.
İlkin Ö ncelik Tezine bakalım . C ohen’in ilginçliği bu n u doğru
kabul etm esinde değil -ç ü n k ü bu O TM ’nin her versiyonu için
yaşam saldır-, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki ilişkinin
yalnızca işlevci açıklamayla aydınlatabileceğini iddia etmesindedir:

Güçlerin niteliğinin işlevsel olarak ilişkilerin niteliğini açıkladığını


savunuyoruz... Onaylanan ilişkiler şu biçimi alır: üretim ilişkileri za­
manında Rtüründe olurlar, çünkü Rtûründen ilişkiler üretici güçlerin ge­
lişimi ve kullanımı için bunların zamanındaki gelişim düzeyleri göz
önünde tutulduğunda uygundur.51'

C ohen işlevsel açıklam aların, ‘sonuç-açıklam alartm n’(con se-


q u -enceexplanaiions) bir alttürü olarak ortaya kond uğu, enine

(5 5 ) KMTH, s. 134.
(5 6 ) Ibıcl., s. 160
Yapı vc Eylem | 9 3

boyuna tartışılm ış b ir değerlendirm esini verir. Bu gibi açıklam a­


larda başvurulan b ir so n u ç yasasının biçim i şudur:

EGER E tipinde bir olayın ı l ’de olduğunda, t2'de F tipinde bir ola­
ya yol açtığı doğruysa O HALDE t3’te E tipinde bir olay olur.

Böylece bir sonuç-açıklam asm d a, *ço k k a b a c a ,... açıklananm n ite­


liği onu açıklayanın üzerindeki etkisi tarafından belirlen ir’. Bu­
nunla birlikte bu , b ir olayın yol açacağı bir gelecek olayla (ilk
olayın hed ef ya da am acı, Aristo’nun nihai ned en i) açıklandığı
ereksel b ir açıklam a değildir. Ç ünkü, ’belirlilen tipte b ir olayın
oluşunu açıklayan, belli tiple b ir olay olduğunda belli b ir etkisinin
olacağı olgusudur.’ Son u ç-açıklam alan gelecekteki b ir durum a de­
ğil, E ve F tipinden olayları so n u ç yasasında ilişkilendiren varsa­
yımsal tüm ce ile verilen biçim de b ir ‘egilim sel olgu’ya dayanır,
‘işlevsel bir açıklam a, (sonu ç yasasındaki E tipinden olan) a çık ­
lanan olayın m eydana gelm esinin... işlevselin anlam ı n e olursa
olsun, öyle ya da böyle b ir şey için işlevsel olduğu bir son u ç-
açıklam asıdır.’57
•Tarihsel m addeciliğin durum unda, ‘işlevsel’ aslen ‘üretici güç­
lerin gelişim ini ilerletm e eğilim inde olan’ anlam ına gelir (buna
karşın C ohen üstyapının üretim ilişkileri için, bunları dengede
tutma eğilimi gösterdiği anlam ında işlevsel olduğuna da inanır).
OTM ’nin bu yeniden yorum lanışı dâhiyanedir. Ö n celik Tezine
yöneltilen standart bir eleştiri hep M arks’ın Kapital'de kapitalist
üretim ilişkilerini, bu biçim e özgü üretici güçlerden, hepsinin üs­
tünde de m akine im alatından önce gelip bunları m üm kün k ılı­
yor olarak yorum lam ası olm uştur. Böylece M arks 'em eğin serm a­
ye altında biçim sel ve gerçek sınıflandırılm ası1 arasında ayrım ya­
par. ilki, feodal tarzdan miras kalm ış el işçiliği yöntem lerinden
oluşan üretici b ir tem elle birlikte kapitalist ilişkilerin gündem e
gelmesiyle ilgilidir. Bu m anifakıür aşam asıdır ve em ek-süreci
■nakinelerin büyük ölçekte piyasaya girm esinin bir sonucu ola­

(57) Ibid., S: 2 5 9 -6 0 , 27 8 , 2 6 1 , 2 6 3
9 4 | Tarih Yapmak

rak dönüşüm e uğradığında m eydana gelen ‘gerçek sınıflandırıl­


m a' bunu izler.58 Nasıl, diye sorar O TM ’nin eleşliricileri, bu ana­
liz, üretici güçlerin gelişim inin üretim ilişkilerinin doğasını a çık ­
ladığı iddiasıyla çelişm ez hale getirilebilir?
C oh en ’in buna yanıtı, etkileyici biçim de, üretici güçler ile
üretim ilişkileri arasındaki ilişkinin, ilkinin gelişim inin diğerinde
değişim lere neden olduğu basil nedensel b ir ilişki gibi d üşü nüle­
m eyeceğidir. Bununla birlikte, b ir kere üretim ilişkilerinin ü reti­
ci gücün gelişim i için işlevsel olarak gördük m ü, sorun ortadan
kalkar. C ohen’in dediği gibi, ’iktisadi yapıların üretici güçleri ge­
liştirdiği şeklindeki çıplak gerçek, onların önceliğine gölge dü­
şürm ez, çü nkü güçler, yapıları gelişim i ilerletm e kapasitelerine
göre seçer.'59 Kapitalist üretim ilişkilerinin em ek-sürecini devrim -
cileştirm e kapasitesi Ö n celik Teziyle çelişm ez, çünkü tam da bu
kapasite, yani o n lan n üretici güçleri geliştirm e eğilim leri onların
var oluşunu açıklar.
C ohen’in Ö n celik Tezini savunuşu çok zariftir. Yine de, işlev­
sel açıklam alara yaslanması itirazlara açıktır. Bu sorun, C oh en ’in
k itab ın ın yayım lanm asının ardından yazarla Elster arasında baş
gösteren tartışmada m erkezi rol oynam ıştır. Elster işlevsel açık la­
m aların biyolojide m eşru olduğunu savunur. Burada organizm a­
ların özellikleri işlevsel biçim d e, söz konusu organizm aların ü re­
m e kapasitelerini arttırm a eğilim leri bakım ından açıklanır. Böyle
açıklam alar ereksel değildir, çü nkü ürem e kapasitesinin arttırıl­
m ası organizm aların bilin çli olarak benim senm iş ya da nesnel bi­
çim de gerektirilen hedefi değildir, ama onlara doğal ayıklanm a
m ekanizm ası tarafından, yapısı yalnızca olasılık yasalarınca içiri-
lebilen ve organizm a nüfuslarıyla çevreleri arasındaki etkileşim le
ilgili olan kör ve am açsız b ir sü reç tarafından dayatılm ıştır.60

(5 8 ) Bkz. Marx, Kapital, [, 4 kısım, ve 'Results o f ıhe Immediate Process of Production


(Doğrudan Ûreum Sürecinin Sonuçları), ibid.in ekinde.
(5 9 ) KM Ttl, s. 162: ayrıca bkz. s 180.
(6 0 ) Bkz. J Elster, Ulysses aıul the Sirens (Odysseus ve Denizkızlan) (Cambridge, 1979).
s.l'den İtibaren, ve Explaining T cchn kdl Change (Cambridge. 1 983), s.4 9 -5 5 . Doğal
Yapı vc Eylem |9 5

Elsier işlevsel açıklam anın bu n a karşın toplum sal kuram da


oynayacağı ço k daha sınırlı bir rolü olduğunu savunur. T o p lu m ­
sal dünyanın ‘end er olarak ö m ek len se d e, geçerli bir işlevsel
açıklanm a b içim i’ni vererek bu n u ortaya koym ayı dener:

Bir X Kurumu ya da davranış örünıüsü, ancak ve ancak şu koşullar


altında Z grubu için Y işleviyle açıklanır:
1) Y X’in bir sonucudur;
2) Y Z için yararlıdır;
3) Y X’i üreten aktörler tarafından niyetlenilmemiştir;
4) Y —ya da en azından X ile Y arasındaki nedensel ilişki - Z’deki
aktörler tarafından bilinmemektedir;
5) Y X’in istikrannı Z'den geçen nedensel bir geri besleme mekaniz­
ması aracılığıyla korumaktadır.61

Can alıcı koşu l (5 )’tir. (1 ) ve ( 2 ) ’yi birlikte C oh en ’e göre so-


nuç-açıklam alannm başvurduğu türden ‘eğilim sel olgu’nun kaba
hatlarıyla dengi olarak kabul edersek, (5 ) bu olguyu açıklayan
m ekanizm ayı belirler. (5 ) biyolojideki doğal ayıklanm ayla karşı­
laştırılabilecek bir m ekanizm a bulm am ız gerektiğini vurgular.
Elster’in iddiasına göre, ‘işlevci toplum bilim ciler diğer ölçütler
yerine getirildiği anda (5 ) num aralı ölçüt de otom aıik olarak ye­
rine geliyonnuşçasına (ki bu geliyor d em ek değildir) davranırlar.’
Sonuç, ‘nesnel b ir ereksellik, öznesi olm ayan, yine de b ir hedefi
bulunan b ir sü reç’tir. M arks ve ardıllarının çoğu zam an b u iki şe­
yi b ir araya getirm e durum undan suçlu olduklarım savunur ve
elbette ki ‘M arksist toplum bilim ciler genel işlevselci m antıksız­
lığı bir diğeriyle, ortada niyete dayalı eylem ya da seçim olm adı­
ğı zaman bile uzun vadeli sonuçların kendi nedenlerini açıklaya­
bildiği varsayımıyla birleştirm e eğilim ind ed irler.’62

ayıklanma üzerine, bkz. özellikle F. Ja co b , T he Logic o f Living Systems (Canlı


Sistemlerin Mantığı) (Londra, 1 9 7 4 ); ve E. Sober. The Nature o f Selection (Ayıklan­
manın Doğası) (Cambridge, MA, 1984).
(61) Elsier, Explaining, s.5 7 (Ayrıca bkz. Hisler, Ulysses, s.2 8 .)
(62) ibid., s.5 9 -6 0 . Ayrıca bkz. Elsier. Malting Sense, başka yerlerde
9 6 |Törifı Y apm ak

Cohen bu hataların ikisinin de tuzağına düşm üyor. Bununla


birlikle, g erçekle, varlığı (5 ) tarafından gerektirilen m ekanizm a­
yı belirlem enin geçerli bir işlevsel açıklam anın zorunlu koşulu
olduğunu yadsıyor. Bunun nedeni şudur, ‘bir sonuç-açıklaıuası.
egilimsel özelliğin açıkladığı şeyin açıklam asında nasıl yer aldığı­
na ilişkin bir kuram ın yokluğunda, (‘ana öncü lü nü ve sonuç
tüm lecini karşılayan ö m ek le r’in var olduğunun bulunm ası anla­
m ında) pekala doğrulanabilir.’ D em ek ki işlevsel bir açıklam a ‘bir
geliştınne yapılm aksızın, yani işlevsel olgunun açıkladığı şeyi
açıklam aya nasıl katkıda bulunduğunun açıklam ası verilm eksi­
zin öne sü rülebilir.,H Elster’in gözlem lediği gibi:

Cohen’in işlevsel açıklamayı savunması epistemolojik değerlendirme­


lere dayanıyor, bağımsız bir toplumbilimsel kurama değil. Bir yandan
bir mekanizmanın bilgisinin başarılı bir açıklama için yeterli bir ko­
şul, bir mekanizmanın varlığının da zorunlu bir koşul olduğunu, öıe
yandan da bilginin zorunlu bir koşul olmadığını öne sürüyor "’

Bu çok zayıf bir işlevsel açıklam a savunm asıdır. Bu durum da,


Elsıer’in da işaret ettiği gibi, C ohen ‘açıklayıcı ve açıklayıcı olm a­
yan değişkenlerin bağlantısıYıı65 ayırt etm ek için b ir ölçül verm i­
yor. Bir başka deyişle, X tipinde olaylar, Z grubunun yararına so­
nuçları olan Y tipinden olaylara, ikisini bağlayan b ir ‘eğilim sel ol­
gu' olm aksızın eşlik edebilir. D urum un öteki türlü olduğunu öne
sürm ek işlevselci m antıksızlığa sap m ask olur. C ohen bunu ka­
bul eder, ama ben zer ‘post hoc ergo p ro p ter hoc m antıksızlık n e­
densel açıklam aları bertaraf etm iyor’ şeklinde bir savunm a ya­
par.66 Etm ez, ama bu m antıksızlık uzun vadeli sonuçların gerçek
nedensel düzenliliklerden sorum lu tem eldeki m ekanizm aları b e­

(6 3 ) KMTH, s.2 6 6 (ayrıca bkz. s.2 7 1 ,2 8 5 -6 ): ve G. A Cohen, Functional Explanation:


Reply lo Elster (Işlevci Açıklama: Elsıer'a Yanıt), Political Studies. XXXV1U, ı(1980).
s. 131.
(6 4 ) Elster, Explaining, s.64.
(6 5 ) Ibid., s.66.
(66 ) KMTH. s.282.
Yapı ve Eylem |9 7

lirleme g erekliliğini gösterir. Elbette ki aynı şeyi var olduğu iddi-


a edilen işlevsel ilişkilerden de beklem eliyiz. C oh en ’in işlevsel
açıklam a savu n m asının güçlükleri büyük oranda, açıklam anın
olay türlerini b irb irin e bağlayan düzenlilikleri soyutlam ak oldu­
ğu deneysel b ir bilim görüşü nden kaynaklanır so n u çta.67
Bu, C o h en ’in Ö n celik Tezine getirdiği işlevci yorum u kurtar­
ma yollarının olm adığı anlam ına gelm ez. N itekim Philippe van
Paris, işlevsel açık lam aların , kim i karm aşık sistem lerin yöneldiği
denge d u ru m larını belirled iğine yönelik ayrıntılı b ir açıklam a or­
taya koyar. Bu te m elle r ü zerinde Ö n celik T ezin in iddiasını şöyle
ortaya koyar, tikel ü retici g ü ç ve üretim ilişkileri g ruplan arasın­
da, ilişkilerin g ü çlerin gelişim düzeyine, güçlerin yayılım ını iler­
letm elerinden d aha çab u k uyum göstereceği şekild e uygunluk
yasaları vard ır.6* G elgelelim böyle yasaların olduğunu öne sü r­
m ek, o n ların n e old u ğu n u söylem ek değildir. V an Paris, Cohen
kadar o n u n da ö n e sü rd üğü, bazı üretim ilişk ilerin in üretici güç­
lerin gelişim in i ilerletm ey e yön eld ikleri için var olduğu olgusunu
açıklayacak b elirli m ekanizm aların ne olduğu k on u sun d a bizi yi­
ne m erak için d e bırak ıy o r.

(67) Bkz. R. Harre ve E. M adden, Gtusol E m e n (Nedensel G üçler) (O xford, 1975), ve R.


Bhasknr, A Realist Theory o f Science (Realist bir Bilim Kuramı) (Hassocks, 1975).
Elsier yakınlarda m eıınd e alıntılanan işlevci açıklam a eleştirilerinden caymıştır.
Şim dilerde C oh en ’in işlevci açıklam alar analizi hakkında şunu söylemekledir; 'güçlü
pragmatik itirazlara açıktır, am a ilke düzleminde kalındığında, hatasını bulmak zor­
dur’. ’Further T hou gh ts on M arxism, Functionalism and Gam e Theory’ (Marksizm,
işlevcilik ve O yun Kuramı Ûzenne Daha Başka D üşünceler), Roem er derlemesi
Analytical M arxism içinde, s.2 0 4 .1 1 u geri çekiliş oldukça gereksiz görünür. Harre ve
M addenin savunduklan gibi, 'yasaya dayalı ve rastlantısal evrensel beyanlan ayırt
etm enin tek em in yolu, birin ci örneklerde düzenliliğin neden zorunlu olduğunu
gördüğüm üz hald e, İkincilerde görm ediğim ize dikkat çekm ektir'. Harre ve Madden,
Causal Pow ers, s . 3 i . Fakat bu koşul ancak bu düzenlilikten sorum lu mekanizmanın
tanım lanm asıyla karşılanabilir bkz. Bhaskar. Realist Tlıeory, başka yerlerde. Eğer
durum buysa, C o h en 'in 'b ir son uç açıklam ası ne olduğunu bilm esek de bir meka­
nizm a var olduğu surece geçerlıdir' şeklinde onaya koyduğu daha zayii koşul,
yalnızca 'pragm aıik' tem eller üzerinde itiraz edilebilir değil, içkin olarak da tatmin
edicilikten uzaktır. Elsıer’ın geri çekilişi hakkında daha fazla bilgi içm , bkz. ‘Further
T houghts', s .2 0 2 - 7 , ve Ailen W o o d ’Ll söyleşisi, Inauiry. 2 9 ; 1 (1 9 8 6 ).
(6 8 ) p van P ans. Evolutionary Explanation uı the Social Sciences (Toplum Bilimlerinde
Evrimsel A çıklam a) (L ond ra, 1 9 8 1 ); ve Morx's Central Puzzle (Marks'ın Ana
Bilm ecesi), T. Ball ve J Farr derlem esi After M arx (C am bridge, 1 9 8 4 ) içinde.
9 8 |T a rih Y a p m a k

Andrew Levine C oh en ’in yeniden yapılandırm asıyla Ö ncelik


Tezi Ö rn eğ in i, işlevsel açıklam alara dayanmayan ‘b irk aç ayrı te­
ze' ayrıştırıyor:

1) Uyumluluk Tezi’. Üretici güçlerin verili bir gelişme düzeyi yalnız­


ca sınırlı bir üretim ilişkileri yelpazesiyle uyumludur.
‘Uyumluluk’ burada belirli bir anlama sahiptir: üretim ilişkileri­
nin üretici güçlerin daha fazla gelişmesine her olanak verişinde
ve üretici güçlerin var olan üretim ilişkilerini güçlendirip yem­
den üretmeye her yardımcı oluşunda, üretim güç ve ilişkileri
uyumludur...

2) Gelişme Tezi: Üretici güçler tarih boyunca gelişme eğilimindedir..

3) Çelişki Tezi: (1) ve (2) koşullan altında... Üretici güçler, daha ön­
ceden bünyesinde gelişmiş olduklan üretim ilişkileriyle artık
uyumlu olmadıklan onlarla çeliştikleri bir noktaya erişeceklerdir...

4) Dötıüşûm Tez i: Üretici güçler ve üretim ilişkilerinin uyumsuz ol­


duğu noktada (kı, sınıflı toplum sürdükçe bu durum kaçınıl­
mazdır), bu durumda, (1) ve (3)’e göre ilişkiler üretici güçler ve
üretim ilişkileri arasındaki uyumluluğu yeniden kuracak biçim­
de değişecektir...

5) Optimalite Tezi: Verili bir üretim ilişkileri grubu üretici güçlerin


daha fazla gelişmesini engeller hale gelip de dönüştürüldüğün­
de, (bu durumda, (2) ve (4)’e göre) bunların yerini ûreıici güç­
lerin ileri düzeyde gelişimi için işlevsel açıdan optimal olan üre­
tim ilişkileri alır...w

6) Kapasite Tezi: İlerlemeye dönük loplumsal değişimde ‘nesnel’ bir


çıkann söz konusu olduğu noktada, bu değişimi gerçekleştir­
mek için gereken kapasite sonuçta vücuda getirilecektir.

(6 9 ) A. Levine, A rguing/or Socialism (Sosyalizmi Savunmak) (Londra, 1984), s. 164-74


KMTH’nin bu eleştirisinin daha önceki bir versiyonu için bkz A.Levıne ve E O.
W righl, Rationality and Class Struggle (Ussallık ve Sınıl Mücadelesi), MLR. 123
(1 9 8 0 )
Yapı ve Eylem |9 9

Anahtar tezler (2 ) ve ( 6 ) ’dır. G elişm e Tezi üretici güçler ile


üretim ilişkileri arasındaki ilişkiye, sonuncusunun ilkini engelle­
diği durum lar yaratan bir asim etri yakıştırıyor. Kapasite Tezi, bu
türden çelişkilerin üretici güçlerle uyum lu üretim ilişkileri geti­
recek loplum sal devrim lerle çözüleceğini öngörüyor. Bunun n e­
deni, engelleyici üretim ilişkilerinin böylesi b ir dönüşüm de hem
çıkarı olan, hem de bunu gerçekleştirebilecek kapasitede bir sı­
nıfı içerm esidir. Levine, Kapasitelik Tezinin Ö n celik Tezi tarafın­
dan içirildiğini söylüyor, ama bunu ElsterTn talep ettiği ve üre­
tim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişim ini ilerlettiği için var oldu­
ğunu ortaya koyan m ekanizm ayı belirliyorm uş gibi görm ek ke­
sinlikle daha iyidir. Bu m ekanizm a sınıf m ücadelesidir. Eğer (2 )
ve (6 ) doğruysa, bu durum da, (l)’e de göre, O TM doğra olur.
Bizzat C ohen (2 ) için şu savunm ayı veriyor:

Gelişme Tezinin kabul ölçüsü üç olgu üzerine düşünerek getirilebilir:


c) İnsanlar, bir dereceye kadar ussaldır.
d). İnsanlann tarihsel durumu kıtlık durumudur.
e) insanlar durumlarını iyileştirmelerini sağlayacak türde ve dere­
cede zekâya sahiptir.

Zorlayıcı gereksinimlerini nasıl karşılayacaklarını bilen ussal varlık­


lar, bu gereksinimlerin karşılanma yollannı kavrayıp kullanmaya
hazır olacaktır... (e) bize insanların yaptıkları üzerine düşünmeye ve
bunu yapmanın daha üstün yollarını farketmeye açık olduklannı
söyler. Bilgi artar ve kimi zaman uzantıları üretken kullanıma açık­
tır ve öyle değerlendirilir. Ussallıkları (c) ve acımasız durumları (d)
göz önünde bulunduruldukta, bilgi üretici gücü yayma fırsatını sağ­
ladığında, bunu kabul etmeye yönelirler, çünkü öyle yapmamak us-
dışı olurdu.™

Cohen bu argüm andan kesinlikle tam am en em in değildir,


ama yine de bunu salık verir, çü nkü üretici güçlerin ‘b ü yü k oran­

(70) KMTH, s. 152-3.


1 0 0 |T arih Y apm ak

da geriye dönüşten yoksun ’ oluşunu açıklam aya yardım cı olur.


Böylesi b ir geriye dönüşüm önem li b ir öm egi ile. Batıda klasik
antikitenin çöküşüyle karşı karşıya kaldığında, şöyle b ir açıklam a
yapar: ‘N orm al bir organizm ayla karşılaştırılabilir norm al b ir top­
lum kavram ı tasarlayacak olsaydık, o zam an tarihsel kuram ile
tarihsel p atolojiyi birbirind en ayırıp G elişm e Tezini ilkine dahil
ed ebilird ik.’71
Bu pasaj beni aşırılığıyla hep çarpm ıştır. M odem Avrupa tarih
yazım ı neredeyse G ibbon s’m Rom a Im paratorluğu’n u n çö zü lü ­
şünü tanım lam a ve açıklam a çabasıyla başlar. Son yıllarda bu so ­
ran aralarında A nderson, Ste C roix ve W ick h am ’m sayılabileceği
en iyi M arksist iarihçilerin kim ilerinin dikkatini çekm iştir. Bizzat
C ohen tarihsel m addeciliği 'd önem ler hakkında b ir kuram ’ ola­
rak tanım lar: O halde nasıl o lu r da dünya tarihindeki en önem li
dönem sel değişim lerden birin i konu dışında bırakabilir?72 Bura­
da ‘tarihsel kuram ’ ile ‘tarihsel p atolo ji’ arasında çizdiği ayrım ,
Elsier, G iddens ve diğerlerinin haklı olarak toplum kuram ından
dışlam ak istedikleri kesinlikle b iyo lo jik türden im alara sahip o l­
makla kalm ayıp, üstüne üstlük P op p er’ın varsayımları am pirik
karşı-örn ekler aracılığıyla çü rü tü lm ekten kurtarm ak üzere kulla­
nıldıkları için m ahkum elliği türden ‘konvansiyönel taktiklerle'
şüphe çek ecek ölçüde benzerlik gösteriyor.
C oh en ’in gerilem eyle ilgili tartışm asının bu n ca tatm in edici
olm ayışının b ir nedeni, G elişim Tezi için em pirik desteğin C o­
h en ’in im a ettiği kadar güçlü olm am asıdır. Sözgelim i, 1 3 0 0 ve
1 8 0 0 yıllan arasında üretici güçlerin ön ce çöküşünü, ardından da
ataletini yaşayan son derece önem li Çin örneği vardır.71 Josh u a
C oh en , C ohen için , bu türden ‘tıkanm ış gelişim ’in ‘m arksist tarih
kuram ına karşı-katııt (old u ğ u nu )’ belirtiyor. O nun önerisi, bu gi­
b i d urum ları daha ço k C oh en ’in argüm anında (c), (d ) ve (e) ön-

(7 1 ) Ibid.. s. 156.
(7 2 ) G. A. Cohen. Reconsidering Historical Materialism, J R. Pennock vc J . W. Chapman
derlemesi Marxism: Homos XXVI (New York, 1 9 8 3 ) içinde, s.2 2 8 .
(7 3 ) Bkz M Elvm, The Pattern oft h e C.hinese Pası (Çin Geçmişinin Modeli) (Londra. 1973).
Yapı ve [ylem | 1 0 1

etillerinden G elişm e Tezine ulaşm adaki önem li b ir eksikliğe, ya­


ni faillerin çelişen sın ıf çıkarlarından soyutlam a yapılmasına işa­
ret ediyor gibi görm em iz gerektiğidir:

Bireylerin maddi durumlarını geliştirmelerinde çıka/lan bulunması


ve bunu yapma biçimlerini tasarlayacak kadar zeki olmalın olgusu,
onlara üretici güçleri geliştirmekte bir çıkar sağlamaz. Yalnızca özgül
yapısal koşullar alanda, maddi avantaj çıkan üretkenlik ırttıncı ya­
tının stratejisine yönelik bir çıkara bağlıdır.74

Brenner yakınlarda yayım lanan old u kça k ışkırtıcı bir m akale­


de bu ‘yapısal koşullar’m hiçbir kapitalizm öncesi tanm toplu-
munda bulunm adığım öne sürer:

Bütün bu toplumlarda, mülkiyet ilişkilerinin iki tanımlayıcı özelliği


vardır:
Birincisi: doğrudan üreticiler geçimlerini sağlayacak bütün araçlara,
yani yaşamlannı sürdürmeleri için gereken alet ve topıağa doğru­
dan doğruya (yani piyasa dışında) sahiptiler...
/kincisi: doğrudan üreticilerin mülk sahibi olmaları sonucunda,
(eğer varsa) sömürenler sınıfı üyeleri doğrudan üreticilerin ürünü­
nün bir kısmını iktisat dışı zor yollarıyla sahiplenerek kendilerini ye­
niden üretmek zorundaydı.75

Sonu ç olarak,

hem sömürenlerin hem de üretenlerin yeniden üretim araçlanna


doğrudan ulaşımını mümkün kılarak, kapitalizm öncesi mülkiyet
biçimleri... hem sömürenleri hem de üretenleri, yeniden üretmeleri
gerekenleri pazarda satın alma zorunluluğundan, böylelikle takas için
üretme zorunluluğundan, böylelikle ürünlerini pazarlannda reka­
bet içinde satma zorunluluğundan ve böylelikle toplumsal olarak
gerekli oranda üretme zorunluluğundan kurtarıyordu... Sonuç ola­

( H ) J . Cohen, KMTH eleştirisi. JP . LXX1X, 5 (1 9 8 2 ), s.2 7 ’1. 2 6 8 .


(7 5 ) Brenner. Social Basis, s.27. Brenner bu bakımdan köleci ve feodal larz arasında dişe
dokunur bir fark olmadığını savunur. ıbıd.. s.3 2 -3 , noı 6
1 0 2 | Tarih Y apm ak

rak, üretenler de, sömürenler de yaşamlannı sürdürebilmek için


maliyetleri kısmak zorunluluğundan ve dolayısıyla üretimi uzman­
laşma veya birikim veya yenileme aracılığıyla sürekli olarak geliştir­
me zorunluluğundan kurtulmuşlardı.

Bu koşullarda, ‘lan m d a iktisadi büyüm e; en fazla, üretim b i­


rim lerinin zaten var olan çizgiler dâhilinde çoğaltım ı b içim in i
alacak', öce yandan ‘gelişim in uzun vadeli gidişatı eğer krize doğ­
ru değilse, atalete doğru o lacaktır.’76
‘M odern iktisadi bü yü m e’, yani tekn olojik yenilikleri ku lla­
nan ve Jo sh u a C ohen'in ‘ü retkenlik arttırıcı yatırım ’ dediğini içe­
ren üretici güçlerin yoğun gelişim i, ancak ‘bütün doğrudan üre­
ticilerin kendi geçim araçlarından kopanldığı ve h içb ir sö m ü re­
n in iktisat dışı zorlam ayla elde edilen arıık sayesinde yaşam ını
sürdürem ediği’ kapitalist m ülkiyet ilişkileri içinde oluşabilir gibi­
dir. Yalnızca burada

büıûn ekonomik aktörlerin çoğalmak için ürünlerinin piyasasına...


en rekabeLçi, yani en düşük fiyatla girmeyi kural edinmekten başka
seçeneği yoktur. Yalnızca böyle bir ekonomide bütün iktisadi aktör­
ler sürekli olarak maliyetleri kısmaya motive edilirler. Yalnızca böy­
le bir ekonomide masraflarını etkili biçimde kısmayan üreticileri
elemek üzere bir doğal ayıklam a mekanizması (yani piyasa rekabeti)
bulunur.77

Brenner’ın savı yorum layıcı bir biçim de savunulabilir. Ö rn e­


ğin M arks’ın Komünist Mani/eslo’daki kapitalizm övgüsüne bakın :
‘Üretim aletlerini durm adan devrim e uğratm aksızın burjuvazi
varolam az... Üretim in sürekli devrim e uğraması, bütün top lu m ­
sal koşulların kesintisiz karışıklığı, hep süren belirsizlik ve ça l­
kantı burjuva dönem ini bü tü n öncekilerden ayırır.’78 B ren n er’ın

(7 6 ) Ibid., s.2 8 -9 , 32.


(7 7 ) Ibid,, s.3 3 ,3 4
(7 8 ) CW, VI, s.4 8 7 Ayrıca bkz. Elsier, Making Sense, s.2 7 3 : ‘Marks kapitalizm öncesi
toplum lann dinamiğini genel kuramın (yani 1859'Û n sö zü ‘ntın) ima elliği üretici
güçlerin yoğun gelişimine karşıt olarak yaygın gelişimlenyle açıklamıştır.'
Yapı ve Eylem | 1 0 3

kapitalizm öncesi toplum sal oluşum larda uzun vadede atalet ve


krizi içeren tarihsel bakış açısı, yalnızca klasik antikitenin çö k ü ­
şü ve Ç in’d eki tıkanm ış gelişim i değil, Guy Bois’nın geç dönem
O rtaçağ Fransa’sında izini sürdüğü açlık, salgın ve savaş soykı­
rımlarının izlediği korku n ç nüfus artışı döngüsünü de açıklaya­
bilecek gibi durm aktadır.”
Bununla b irlikte, dikkat edin, Brenner kapitalist üretim ilişki­
lerinin ortaya çıkm asından ö n ce üretici güçlerde büyüm e olm a­
dığını iddia etm iyor, daha ço k -sa n a y i öncesi Avrupa ve Ç in ’in
iktisadi tarihinde elbette ki büyük önem e sahip süreçler o la n - fe­
tih veya ıslah sonucund a kazanılan yeni toprakların yerleşim i
aracılığıyla bu n u n özellikle yayılm acı b ir biçim aldığını söylüyor.
Fakat öne sürdükleri, C oh en ’in üretici güçlerin gelişm esinin ‘in ­
san doğasının süreğen olgularının’ -in sa n la n n ussallığı ve yenile­
me yeteneğinin kıtlık durum larında böyle b ir gelişm eye yol aç­
m asın ın - bir sonucu olduğu şeklind eki iddiasıyla uyuşm uyor.80
Bu, örneğin, aktörlerin ‘bir dereceye kadar ussal’ olduğunu yad­
sımaktan ço k , neyi yapm anın ussal olduğunun üretim ilişkileri
içindeki belirli konum larına bağlı olduğunu savlam aktır. Üretici
güçlerin gelişim i insan tavrının kim i tarih-ötesi ilkelerinden kay­
naklanmaz. Daha ço k , Balibar’ın da söylediği gibi, ‘gelişim lerinin
ritm ve modeli', ‘üretim ilişkilerinin doğası ve üretim biçim in in
tarzının’ tarafından biçim lend irilir.81
Ö ncelik Tezi v e beraberinde O TM , yalnızca eğer Kapasite Te­
zi doğruysa kabul edilebilir b ir biçim de ku rtanlabilir. C ohen b u ­
na benzer bir şeye inanıyor gibidir. Kendini Ö ncelik Tezinin sı­
nıf m ücadelesine yer bırakm adığı eleştirilerine karşı savunurken,
Şöyle yazar: ‘Sın ıf m ücadelesinin toplum sal dönüşüm için daima

(79) G. Bois, Crise d u feod alism e (Feodalizmin krizi) (Pans, 1976). Aynca bkz. aşağıda 4.4
başlığı.
(80) KMTH, s.151
(81) Althusser ve Ballbar, Reading, s.235. Balibar yalnızca üretici güllerin gelişim ııpı'ne
hükmeden kapitalist ilişkiler hakkında açıkça yazar, ama bu noktanın daha genel
olarak vurgulandığı açıktır.
1 0 4 | Tarih Yapm ah

yaşamsal önem de olduğunu yadsım ak istem iyorum .' Ama (ve bu


esaslı bir am adır)

eğer smıf mücadelesinin neden şu değil de bu değişimi etkilediğini


bilmek istiyorsak, sınıf davramşlanna egemen olan ve onlarla açık­
lanamayan ve sınıf mücadelesinin uzun vadedeki sonucunun ne olacağı­
nı belirleyen üretici güçler ve üretim ilişkilerinin diyalektiğine bak­
malıyız.0 [vurgulama benimdir]

Bu sondaki yan cüm le toplum sal devrim lerin kaçınılm az ol­


duğunu ifade eder. G erçekten de C ohen yakınlarda bu tezi insan
etkinliğinin dönem sel toplum sal değişim leri gerektirdiği olgu­
suyla tutarlı hale getirm eye çalışm ıştır:

Sosyalizmin gelişinin kaçınılmaz olduğu şeklindeki marksisı iddia­


nın temeli, yeterli sayıda işçinin, kendileri için ussal şeyin sosyaliz­
mi getirmeye çabalamak olacağı şekilde konumlanmış olmasıdır.
Kapitalizm çökmekleyken ve sosyalizm mümkün olduğunda, kapi­
talizme karşı mücadeleye katılmak için iyi nedenleri olan o kadar
çok işçi onaya çıkmış olacaktır ki, başarılı bir sosyalist devrim kaçı­
nılmaz olarak bunu izleyecekıir.

C ohen alıntılanan m akalede özellikle devrim e katılm anın ussal


olup olm adığı (bkz. aşağıdaki 5 .3 başlığı) konusuyla ilgilenir,
am a aynı zam anda devrim in ussal olduğu için kaçınılm az old u ­
ğu fikrine de bağlıdır. Sosyalizm in tek alternatifi kabul edilem ez
barbarlıktır ve ‘insanlar sosyalizm i seçebilecekk en barbarlığın o r­
taya çıkm asına izin verem eyecek kadar u ssaldırlar.’83
Bu argüm an, C oh en ’in tarihsel değişim i açıklam ak üzere öne
sürdüğü insanların ‘bir dereceye kadar ussal’ oldukları varsayım ı­

(8 2 ) G. A. Cohen, Forces and Relations o f Production (Ü rcıim Güçleri ve İlişkileri), B


Matthews derlemesi M arx: A Hundred Years On (Marks: Yüz Yıldan Beri) (Londra.
1 9 8 3 ) içinde, s 1 2 3 .1 2 1 .
(8 3 ) G. A. Cohen, Historical Inevitability and Human Agency in M anâsın (Marksizm'de
Tarihsel Kaçınılmazlık ve İnsan Etkinliği), (yayımlanmamış lez), s.5, 22. Aynca bkz
aşağıda 5 .bölüm, b l.n o l.
na yaslanması ü zerinde oldukça dayanılm az b ir baskı yaratır. Sö ­
mürülen sın ıfın toplum sal devrim den çıkarı olduğu varsayıldık­
ça, bundan Kapasite Tezinin iddia ettiği gibi b u çıkar yolunda ha­
rekete geçm e o lan ak lan n a sahip olduğu sonu cu çıkm ıyor. Levi-
ne'ın belirttiği gibi, ‘sınıfların m ücadele kapasiteleri -s ın ıfın fail­
lerinin elin d e bu lu nan örgütsel, id eolojik ve m addi k a y n a k la r-
m ücadelelerin son u çların da yatan sın ıf çıkarları ile ö z d eş değildir.’
Böylelikle efend ilerini devirm ek kuşkusuz k ölelerin çıkarınaydı,
ama genellikle b u n u yapam adılar: tek başarılı köle ayaklanm ası
Fransız D evrim i tarafından olanaklı k ılınm ıştı. D em ek ki, Levi-
ne’ın dediği g ib i, ‘dönem sel toplum değişinim deki nesnel çıkar
ile dönem sel dönüşüm leri yaratm ak için sın ıf kapasitelerinin ge­
lişimi arasınd a zorunlu b ir bağ y o k tu r.’8'1 O hald e Kapasite Tezi
ve beraberind e Ö n celik Tezi reddedilm elidir.
M odem proletarya için d ogm olduğu üzere, söm ürülen sın ı­
fın toplum sal devrim i gerçekleştirm esinin hem çıkarına olduğu,
hem de buna gücünün yetebileceği b ir noktada bile, kapitalizm in
devrilm esinin kaçınılm az olduğu sonucu çıkm ıyor. Bunun tersi­
ni iddia etm ek , 1 9 1 4 A ğustosunda Birinci Dünya Savaşı’nm pat­
lak verm esinden bu yana uluslararası işçi hareketinin deneyim i­
ni yoksaym ak olur. Bir dizi kasvetli yenik devrim ve Batı prole­
taryasının kapitalist düzen içinde eritildiği uzun sü reç, işçi sını­
fının nesnel çık ar ve kapasitelerinin ille de b ilin çli siyasi iktidar
m ücadelesine dönüşm ediğini gösteriyor. Bu tarihsel deneyim
sosyalist devrim in olanaksız olduğuna delalet ediyor, am a C o­
hen’in ‘ü retici güçleri ve üretim ilişkileri diyalektiği... sınıf m üca­
delesinin uzun vadedeki sonucunun ne olacağını belirler' inancı
1914 A ğustosu’nda sonsuza kadar çö k m ü ş olan İkinci Enternas­
yonal türü M arksizm 'e bağlılığındaki sapkınlığın altını çiziyor.
Devrimin kaçınılm azlığı savı neredeyse O TM ’nin b ir reductio’su­

(84) Levine, Arguing, s. 174, 176. Köle isyanları hakkında, bkz. M. I. Finley. Ancient Sla­
very and Modem Ideology (Eski Çağda Kölelik ve Modem İdeoloji) (Hamıoııdsvvorth.
1 9 8 3 ), s .lM 't e n itibaren
1 0 6 f Tarih Y apm ak

dur ve ben C ohen’in M arksizm yorum unun desteklenem ez oldu­


ğu sonucuna varıyorum .

2 .4 U ssa l-S e ç m e ci M a rk siz m


O TM ’nm savunulam az olm ası tarihsel m addecilik için ölüm ­
cül müdür? C oh en öyle düşünüyor: ‘Benim inancım tarihsel
m addeciliğin tem el açıklam alarının doğalarında değiştirilem ez
biçim de işlevsel olduğudur, öyle ki eğer işlevsel açıklam a toplum
kuram ında kabul edilem ez ise, o halde tarihsel m addecilik yeni­
den biçim lend irilem ez ve reddedilm elidir.’85 Burada Elster’in yo­
lu ondan ayrılıyor. Elster m arksisı d üşüncenin işlevsel değil,
ereksel olan geniş bölü m lerinin olduğunu kabul eder. Böylelikle,
‘M arks’ın tarih felsefesinde... insanlık, tam anlam ıyla kendini ger­
çekleştirm eye yönelik içsel itkisi tarihin gidişine b içim veren k o ­
lek tif b ir özne gibi görünür. Kapitalizm kuram ı içinde, serm ay e
benzer bir rol oynar.’ Aynı zam anda, ‘M arks, en azından zam an
zam an, yöntem bilim sel bireyciliğe de bağlıydı. Ö zellikle A lm an
ideolojisi tarihe karşı güçlü b ir bireyci ve ereksel olm ayan yakla­
şım a dayanır.’86 Elster son uçta, O TM ’nin kalıntılarından m arksiz-
min tutarlı biçim de yöntem bilim sel bireyci bir versiyonunu k u r­
tararak bu belirsizliği çözm em izi önerir.
Bir dahaki başlık altında, OTM ile ‘u ssal-seçm eci’ m arksizm
olarak bilinegelm iş görüş arasında bir orta yolu savunacağım .
Ama öncelikle E lster’in önerdiği yorum un şeceresini keşfetm ek,
b ir öncel belirlem ek, insanı bu n a yöneltebilecek türden ned en le­
ri incelem ek ve son u çların ın bazılarının izini sü rm ek istiyorum .
Bunu yapm ak uygun düşer, çü nkü C oh en ’in tarihsel m addecilik
ifadesini iyi yorum veya doğru kuram olarak kabul edelim etm e­
yelim , bu , bizzat M arks’a değilse de, en azından sonraki kuşağa,
Kautski ve Plehanov’u nkin e kadar uzanan oturm uş b ir şecereye

(85) G. A. Cohen, Reply to Eİsler on ‘Mancism, Functionalism and G am e Theory' (Elsıer'a


Marksizm, İşlevcilik ve Oyun Kuramı' hakkında Yanıl), Thcoıy and Society, 1 1 , 4
(1 9 8 2 ), s.4 8 8 .
(8 6 ) Elsıer, Making Sense, s.6 -7
Yapı ve Eylem 1 1 .0 7

sahip b ir m arksizm versiyonudur. Ama bireyci b ir m arksizm y e ­


ni bir şeydir.
Ya da daha doğrusu h em en hem en yeni. U ssal-seçm eci matrk-
sizmin öncüsü Sartre’m k aotik ve tam am lanm am ış başyapıtı Di­
yalektik Usutı Eleştirisi'dır. Burada Sartre, Kruşçev’in 1 9 5 6 ’dlaki
gizli konuşm asının ardından gelen anti-stalinizm sü recin e bir
katkı olarak ve Cezayir D evrim i’nin korku n ç çalkantıları ve tut­
kuları arasında, m arksizm i D iam at’ın ‘dogm atik diyalektik’imin
dayattığı natüralist on tolojid en kurtarm aya çalışm ıştır. B’unu
yapmak bireysel failleri tarihsel m addeciliğin başlangıç ö n cü lü
olarak almayı gerektirm iştir:

Eger diyalektiğin yine kutsal bir yasa, metafizik bir kader haline gel­
mesini istemiyorsak, bir tür bireyler üstü bütünden değil de, önce­
likle bireylerden yola çıkmalıdır diyalektik devinim kendini Talih in
ardında Tanrının iradesi gibi gözler önüne seren kudretli birlik^ bir
güç değildir. Bir kere her şeyden önce bir sonuçtur, tarihsel in&anla-
n tarihlerini korkunç çelişkiler içinde yaşamaya zorlayan diyalektik
değil; şimdi oldukları gibi, kıtlık ve yoksunluğun hükmü altımdaki
ve Tarih ya da iktisadın kaydedebileceği, ama yalnızca diyalektik
usun açıklayabileceği durumlarda birbirieriyle karşı karşıya gelen
insanlardır,87

Bununla birlikte, ‘bütün tarihsel diyalektiğin bireysel p ra k sise


dayandığını)’ sa v u n m a k jn sa n la rın kendi tarihlerini denetim al­
ımda tuttuklarını d üşü nm ek anlam ına gelm ez. T am tersine,
‘madde’ ile, yani gereksinim lerini karşılam ak üzere yaptıkları iş
ile birlikleri, Sartre’m T a rih in edilgen m otoru’ dediği şeydir, bu
‘belli ve rastlantısal b ir biçim alır, çü nkü insan gelişim inin tam a­
mı, en azından şim diye d ek, kıtlık olm u ştu r.’ D iyalektik devini­
min bireysel eylem lerin sonucu olduğu belirli an lam , yalnızca
‘bu m addiliğin çalınm ış bir prafeis’i insana b ir k arşı-son uçsallık
biçim inde iade ederek insan ve Tarihi üzerinde uyguladığı ed il­

(8 7 ) J-P . Sarı re, Critique o f D ialectical Reason (Diyalektik Aklın Eleştirisi (l-ondr-a, 1976),
8 .3 6 -7
1 0 8 | Tarih Y apm ak

gen eylem türünün incelenm esi' aracılığıyla anlaşılabilir. S artre’tn


burada aklında olan düşünce, insan eylem inin genel özelliği ol­
duğuna inandığı şey, yani bireysel hedeflerin izlenm esinin tipik
olarak kendi kendini yenilgiye uğratıcı, arzulanm ayan sonuçlara
yol açıcı olm asıdır. Verdiği ö rn ek, toprağı tem izleyerek orm anla­
rın k ök ü n ü kazıyan ve dolayısıyla sellere neden olan Çinli köy­
lülerdir. Böylelikle, ‘insani am açlar gerçekleştirilirken, etrafların­
da bir karşı-sonuçsallık alanı tanım larlar.’88
Eleştiri, zorlayıcı yazılış tarzına ve yoğun ve sıklıkla yineleyici
argüm anlarına karşın, ussal-seçm eci M arksizm tarafından şim d i­
ye kadar üretilm iş her şeyden ço k daha zengin ve ço k daha ilginç
bir yapınır. Yine de, Sartre’m kuram ı ile Elster ve yandaş düşü­
nürlerinin savunduğu kuram arasında önem li bir kavramsal b en ­
zerlik vardır. Hem sonra, yöniem bilim sel bireycilik toplum sal
yapıları bireysel eylem lerin niyetlenilm em iş sonuçları olarak gör­
meyi getirir. Elster karşı-sonuçsalltğı eylem lerim izin olumsuz ni­
yetlenilm em iş sonuçlarını nıteliyorm uş gibi kabul etm em izi ö n e­
rir. K arşı-sonuçsallıgın, birleştirm e hatasını -y a n i: ‘b ir tek birey
için m üm kün olan aynı anda bü tü n hepsi için de m üm kün olm a­
lıdır’- içerdiğini gösteren açık b ir serim lem esini yapm aya çalışır.
K arşı-sonuçsallıgın,’ b ir gru p taki h er birey, diğerleriyle ilişkileri
h akkın d a, genellendiğinde, öncül doğru olduğu halde, birleştirm e h a ­
tasının sonuç tüm cesinde çelişki veren b ir varsayım la h a rek ete g eçin ­
ce orta y a çıkan niyetlenilm em iş son u çlar'dan oluştuğunu öne sürer.
Böylelikle bir Çinli köylü, yalnız kendisinin öyle yapm ası sellere
neden olmayacağı için diğerleriyle birlikte öyle yapm asının da
sellere neden olm ayacağı inancıyla toprağı tem izlediğinde, b irleş­
tirm e hatası yapm aktadır. Elster böyle anlaşılan karşı-sonuçsalh-
gın toplum sal çelişkinin tek geçerli öm egi olduğunu savunur.88

(8 8 ) Ibid., s.8 0 , 122, 123, 161’den itibaren, 164. Elster ağaçlan sökerek toprak
aşınmasına yol açan garibanlar örneğini kolekt.il akıl dişiliğin bir örneği olarak da
kullanır: Sour C rapes (Murdar Ciğer) (Cam bndge, 1983), s.2 7 -9
(8 9 ) J. Elster. Logic ami Society (Mantık ve Toplum ) (Londra, 1978), s.99, 106. Ayrıca
bkz. Ekler, Making Sense, s .3 7 ’den itibaren.
Yapı ve Eylem 1 1 0 9

Sartre'm a m acı, 1 9 6 0 ’da yayım lanan E leştiri’nın birinci cild in ­


de k arşı-so n u ç sa llık gibi araçlarla insan eylem inin yapısını analiz
etm iş o la ra k , u z u n zam an b ek len en ikinci ciltte, 'bir tek hakikat
ve b ir tek a n la şıla b ilirlik le , b ir tek in san tarihi olduğunu ortaya
koy m ak tı. '0 Perry A n d erson iki cild e de anlayışla yaklaşan b ir de­
ğ erlen d irm ed e, çab an ın başarısızlıkla son u çlan d ığın ı söylüyor.
N eden b ö y le o ld u ğ u , A n d erson ’in iddiasına göre, ikinci cildin
odağını o lu ştu ran Rus D evrim i’n in kaderi üzerine uzatılm ış tar­
tışm ada a ç ık tır, b u rad a ‘Sartre zam anın yıkıcı m ücadelelerinin
nasıl n ih ai o la ra k yapısal b ir birlik y araliığın ı gösterem em iştir' ve
şu ö rtü k varsayım a geri d ö n m ü ştü r: ‘Sovyet toplum u Stalin'in
elind eki d ik taıo ry al güç tarafınd an, için d eki bü tü n praksis’lere
b asım cı b ir b irleştirm ey i dayatan tek m erkezci b ir egem enlik ta­
rafından b ir arad a t u t u lu y o r d u .B ö y l e s i b ir çözü m lem e, Sar-
tre’m y in e d e bireysel ya da k o le k tif b ir özned en yoksun olduğu
halde b irleşi irilm iş ve anlaşılır b ir sü reç ‘b ü tü nley en i olm ayan bir
b ü tü n lem e’ o larak tarih görüşüyle a çık ça çelişir.”
A n d erso n 'm savm a g öre (ve bu görüş Ronald Aronson gibi
başka y o ru m cu la rca da paylaşılm aktadır), S artre’m Efeşliri'nin ta­
m am lan m am ış ik in ci cild in i yarıda bırakm ası bu kuram sal çık ­
mazı y an sıtıy o rd u . A nderson bu başarısızlığın tarihsel m addeci­
liği b irey sel ö zn ey e d ayandırm ayı am açlayan h er türlü girişim e
karşı b ir gözd ağı o ld u ğu nu im a ed er. E lbette öyle olabilir, ama
E/ejüri’nin k u ram sa! yetersizlik lerin in Sartre’ın d üşü ncesinin her
şeyi k ap say ıcı ö zellik leriy le yakın d an ilintili olduğunu vurgula­
m ak g erekir. N itekim k arşı-so n u çsallık , E lster’ın ön e sürdüğü gi­
bi in san lar h atalı b irleştirm e yapm a eğilim ind e oldukları için de­
ğil, p ratik leri k ıtlık koşu lların d a gereksin im lerin i karşılam ak
üzere ‘m adde* ü stü n d e çalışm ayı içerled iği için insan eylem inin
genel b ir ö zelliğ id ir: ‘m adde onu işleyen eylem i kendi içinde ya-

(9 0 ) Sa n re . C ritiqu e, s.8 1 7 .
(9 1 ) A nderson, Arguments, s ,5 3 . Genel olarak bkz., s .5 1 -3 ; ve R Aronson, Jcan-Paul
S a r ın P hilosophy in the W oild (|ean-Paul San re Dünyada Felsefe) (Londra, 1980).
s .2 7 5 -8 6 .
(9 2 ) S a n re , C ritiqu e, s .8 1 7
1 1 0 I Tarih Y apm ak

ban cılaştın r... çü n kü onun ataleti Ö tekilerin em ek-gücünü emip


yeniden her birine karşı döndürm esini sağlar.’ Karşı-sonuçsalhk
‘m adde’ sayesinde m eydana gelir ve insan eylem inin ‘m adde’
özelliklerini benim sem esiyle ilgilidir:

Karşı-sonuçsallıgm var olması için zorunlu ilk şey, maddenin bir tür
eğilimi (bu durumda Çin’in jeolojik ve hidrolojik yapısı) tarafından
öngörülmüş olması gerektiğidir... İkincisi, msan prnhsis’i, üstüne
hem fiziksel nedenselliğin sımrlamalanm, hem de insan emeğinin
inatçı titizliğini alarak, bir kader haline gelmeli ve atalet tarafından
emilmelidir... Son olarak, ki en önemlisi de budur, etkinlik başka
yerlerde de yürütülmelidir: köylüler her yerde çalılan yakmalı veya
kökünden sökmelidir.”

D ikkat ed in, yalnızca ü çü n cü koşul E lster’in karşı-sonuçsalhk


açıklam asını dayandırdığı hatalı birleştirm eye gönderm e yapıyor.
Bunun ü çünü n ‘en ön em lisi’ olduğundan, ardından gelen uzun
çözü m lem eler ışığında kuşku duyulabilir, burad a Sartre loplum ­
sal yapılan, eylem in niyetlenilm em iş sonuçların ı ‘pratik-ataleı’
(p racıico in erı), 'tersine dönm üş p ra ksis’ yani ‘m ad d e’ özelliklerini
üstüne alm ış pratik olarak değerlendirir. Böylelikle, karşı-sonuç-
sallık sayesinde, ‘işlenen m adde... İnsanlar için ve tara fın d an , tari­
h in tem el gücü haline gelir.’ İnsan eylem lerini bûtünleyen şey
‘pratik-atıl, yani pratiklerinin m addileşm iş sonuçlarıd ır, öyle ki.
örneğin ‘sm ıf-v a rlık * ‘bireysel ya da ortak praksis'in pratik-atalet
yasası’, ‘verili b ir bü tü nü n tüm üyelerinin org an ik olm ay an ortak
m addiliği olarak atıl k o le k tif varlık'nr. Ve böylesi b ir bütünleşm e
‘pratik-atalet’e dayanır, çü nkü insanlar, kıtlığın egem enliğindeki
durum larda, birbirleriyle ‘radikal o biçim de Ö teki - yani bizi
ölüm le tehdit eden olarak’ ilişkiye girerler. S ın ıf karşıtlıklarının
olanaklılıgı ‘üretim ilişkilerinin, Ö teki’n in yabancı b ir türün in ­
san karşıtı b ir üyesi olduğuna inanm aya h er zam an hazır birey­
lerce kurulup sürdürülm esi’ olgusundan doğar.”

(9 3 ) Ibid., s. 1 5 1 . 16 2 -3.
(9 4 ) Ibid , s.1 6 5 . 183. 2 5 0 ,2 5 1 , 132. 149.
Yapı ve Eylem |1 1 1

Toplum sal ilişkiler hakkında bu şekilde d ü şü nm enin tem elin ­


de yatan, atıl ve yabancı bir dünyayla karşı karşıya kalm ış soyut­
lanmış b ir kendt tasarım ıdır. Yani Eleştiri, V arlık ve Hiçlik’in. m e­
tafiziğini, aslen Kartezyen b ir özne ile bed enli b ir k end i olduğu
gerçeği sayesinde bağım lı olduğu - am a eğer etrafını çeviren atıl
madde tarafından yuıuluverip gitm eyerek b ir özn e olacaksa
olumsuzlamaya zorunlu olduğu b ir m addi dünya arasındaki ça ­
tışmayı varsayar. Eleştiri'de b en ile dünya arasındaki ilişkinin bu
açıklaması tarih d üzlem ine yansıtılır, öyle k i özn e, pratiğinin
‘pralik-ataleı’e d önüşüm üyle sürekli bir şaşkınlığa uğrar. İşbirli­
ğine dönük toplum sal ilişkilerin ve elbette ki eylem lerim izin nes­
nel çevresini k o lek tif olarak denetlem em ize elveren ilişkilerin
olanaklılıgı a priori olarak gözden çıkarılm ıştır. A ron son ’m deyi­
şiyle, ‘kıtlık çözü m lem ecisind e, bir kez daha “ceh en n em başkala­
rıdır" m felsefecisiyle karşılaşıyoruz’.95 Başka devam lılıklar da
vardır. Sartre’ın m etafizik bireyciliği öylesine derin kök salmıştı
ki, m eslek yaşam ı boyu nca tarihi bü tü nlenm e olarak - S a v a ş Gün-
lüMeri’nde II. W ilh elm ’i, Eleştiri'de Stalin’i tartışm asından, Aile
Budalası’n d a ‘bugünlerde bir insan... örneğin G ustave Flaubert
hakkında ne bilebiliriz’ keşfetm e yolunda devasa b ir çabaya so­
yunmasına k a d a r- ancak bireysel b ir yaşam ın incelenm esi aracı­
lığıyla gerçekten anlayabilm iştir.96
Eleştiri'nin, felsefi sacayaklarım tanım lam anın önem i, yön-
tem -bilim sel bireyciliğin bu türden bir m etafizik bireyciliği ge­
rektirdiği şeklind eki h iç de açık olm ayan olguya bağlıdır. İnsan­
ları işbirlikçi olduğu kadar düşm anca da olan toplum sal ilişkile­
re giren bed ene bü rünm ü ş etm enler olarak görm ek ve yine de bu
ilişkilerde bu lu nan yapıların yalnızca bireysel eylem lerin niyetle­
nilmemiş so n u çlan olduğunu savunm ak gayet tutarlı görünüyor.

(95) Aronson. Sartre, s. 2 5 7 . Gene! olarak bkz. s,2 4 3 -8 6 .


(96) Bkz. ibid.. Aile 'nin Delisi’nin bir tartışması için 3 2 4 -5 2 , ve 11. W ilhelm hakkında, J-
P Sartre, İVm Dianes (Savaş Günceleri) (Londra, 1 9 8 5 ), s.3 0 0 -1 , 3 0 2 -9 , 3 1 1 -1 3 ,
3 1 6 -1 9 Bu sonuncusu ilgi çekici bir belgedir ve '(Sartre'ın) savaş sonrası veriminin
neredeyse belli başlı buliın temalarını önceden haberler’, P. Anderson, İn ılıe Tracks
oj Historical Materialism (Londra, 1983), s 7 0 , not 19.
1 1 2 | Tarih Y apm ak

YB geçerli toplum sal açıklam alar hakkında b ir iddiadır ve (zo­


runlu olarak) insanlan soyutlanm ış ve rekabetçi 'm onad ’lar gibi
algılayan bir kuram değildir. D em ek ki E leştiri'nin başarısızlığı
kendi başına tarihsel m addeciliğin bireyci bir versiyonunu for­
m üle etm e girişim lerine karşı bir gözdağı değildir. U ssal-seçm eci
M arksistler daha iyi bir şeyler çıkarm ayı başarabilirler.
Eğer Eleştiri Sartre’ın, m etafizik bireyciliğine olan inancını k o ­
rurken, ‘bütünleyeni olm ayan bir bü tü nlerim e’ şeklinde b ir tarih
görüşü kurmaya yönelik acılı çabasını tem sil ediyorduysa, ussal-
seçm ecı M arksizm ’in form ülasyonunun nedenleri neydi? Elster,
M arksist’lerin toplum sal olguları yararlı sonuçlarıyla açıklam ak
şeklindeki işlevselci m antık hatasına düşm e eğilim lerini vurgula­
maya yöneliyor.87 Bir diğer elken 1 9 7 0 ’lerde lan Steedm an ve
Piero Sraffa’nm diğer izleyicilerince geliştirilm iş M arksist iktisat
kuram ının ‘yeni-R icardocu ’ eleştirisinin etkısiydi. M arks’m Kupı-
(al’in üçüncü cildindeki k rizler kuram ında merkezi rolü olan kâr
oranının düşm e eğilimi yasasını kabul eden, C ohen de dahil, bir
tek analitik M arksist bilm iyorum ve birinci ciltte ortaya konan
em ek değer kuram ının doğruluğuna hâlâ inanan yalnızca b ir tek
kişiyi, Brenner’ı biliyorum . Bu sonuncu kuram ın yetersizlikleri
Jo h n Roem er’ı arıık-enıeğin tem ellükü şeklindeki M arksist sö ­
mürü kavram ının yerine, ‘em ek değer kuram ının değil de m ü lki­
yet ilişkilerinin ana kavram olduğu söm ürünün oyun-kuram sal
(gam e theoretic) tantm ı’nı koym aya sürüklem iştir.88
Analitik M arksist’lerin em ek değer kuram ını (ED K ) ve kâr
oranının düşm e eğilimi yasasını (K O D E ) reddetm elerinin ön em i­
ni abanm ak zordur. Ç ünkü b u iki kuram -ilk in d e n türetilm iş ar-
tık-deger kuram ı ve İkincisi tarafından varsayılan kapitalist b içi-

(9 7 ) Bkz. J. Elsier, Marxism, Funcıionalism , and Game Theory, Theory aıu! Society, 11.4
(1 9 8 2 ).
(9 8 ) J. Roemer, A General Theory o f Exploitation and Class (Genel bir Söm ürıı ve Sınıl
Kuramı) (Cambridge, MA, 1 9 8 2 ), s. 19 -2 0 . Ayrıca bkz. G. A Cohen. The Labour
Theory o f Value and the Concept o f Exploitation (Emek Değer Kuramı ve Sömürü
Kavramı). M. Cohen ve diğerlerinin derlediği Marx. Justice and H isıoıy (Marks.
Adalet ve Tarih) (l’nnceton. 1 9 8 0 ) içinde.
Yapı ve E ylem ) 1 1 3

nun rekabetçi bir birikim sistem i olarak açıklanm asıyla birlikle—


Marks’ın kapitalist toplum sal oluşum ların devinim yasalannı,
onları ileri ve tekrar tekrar krize götüren dinam ik süreçleri açık ­
lam asının çekirdeğini oluşturur. Bu kavram lar bü tü nü n ü n ta­
nımladığı ilişkiler bağı, bunları insan eylem lerinin n iyetlenilm e­
miş sonuçlan olarak görm enin en kötü durum da akla yakın o l­
madığı, en iyi durum da da yardım cı olm adığı b ir sağlam lığa, b ir
içsel mantığa sahiptir. D em ek ki EDK ve K O D E’yi reddetm ek
yön tem bih msel bireyciliği kabul etm enin önünd eki önem li b ir
engeli ortadan kaldırır.
Bunu W rig h t’m d u rum u n da açık ça g ö reb iliriz. A slında
W righl 1 9 7 8 yılında b ir konferansta sunulm uş değer hakkında
bir makalede, M arks’m Sraffa’cı eleştirm enlerinin işaret ettiği te­
mel b ir noktayı, yani EDK’nm kâr oranını belirlem ede gerekli o l­
madığını kabul etm işti. Buna karşın, artık-değer m iktarının kâr
düzeyindeki olası varyasyonlara kısıtlam a getirdiğini savunm aya
devam ediyordu. Bu açıdan EDK, ‘kârların toplum sal belirlenim i
üzerine b ir kuram , özellikle sınıf yapısı, sın ıf m ücadelesi ve kâr­
lar arasındaki sistem atik bağlar üzerine bir kuram ’ sağlıyordu.
Sonuç olarak, ‘araştırm anın etrafında döneceği ana soru aniden
şu oluveriyor: ortaya konan artık-em ek m iktarını etkileyen top­
lumsal süreçler nelerdir?’ Bu durum da EDK, araştırm acıları
Harry Braverman’ın Em ek ve T ekelci S en n aye'sinin ilham verdiği
türden kapitalist üretim süreci araştırm alarım izlem eye yüreklen ­
direcekti ki W righ i’m k en d i çelişkili sın ıf k on u m lan kuram ı b u ­
nun önem li b ir örneğidir.”
Denemesi, konferanstaki diğer belli başlı k atkılan n bazılarıy­
la birlikte 1 9 8 1 ’de yayım landığında, W right'm kafasında bazı
Şüpheler uyanmıştı. A rtık-değerin kârlara dayattığı kendi ‘sınırlar
analizi’ni, ‘artık değer ve kârlar arasında işleyen ned ensel m eka­
nizmaların h içbir açıklam asını verm eyen bir analiz, artık ‘geniş

(99) E. O. Wrighl, The Value Controversy am i Social Research (Değer Tanışm aları ve
Toplumsal Araştırma), I. Sıeedm an ve diğerlerinin derlediği The Value Controversy
(Değer Tarlışmalan) (Londra. 1 9 8 1 ) içinde, s.5 1 ,6 3 ve başka yerlerde.
1 1 4 | Tarih Y apm ak

oranda b içim sel’ bir analiz olarak tanım lar olm uştu. Bir Sraffa’cı
olan G eoff H odgson'ın yeni-R icardo’cu ek on om in in ‘ûretim -dü-
zeyinde, ilişkisel b ir sın ıf kavram ı’ ile gayet tutarlı olduğu görü­
şünü de kabul ed iyordu .100 Roem er 1 9 8 2 ’de düşüncelerini ilk ya­
yım ladığında, W right böyle bir sın ıf kavram ını Roem er’m söm ü­
rüyü yeniden kavram sallaştırm asına karşı savundu. Ya da daha
doğrusu, R oem er’ın söm ürü açıklam asına itiraz etm ezken, sınıf­
ların var oluşunun yalnızca söm ürüyü değil, ‘üretim in doğrudan
doğruya kendisi toplum sal örgütlenilm esi içind eki hakim iyeti’ de
gerektirdiğini ileri sü rd ü .101 Buna karşın, 1 9 8 5 ’te yayım lanan bir
kitapta, W right bu konum u bıraktı ve elbette ki eskiden sın ıf iliş­
kilerini ‘söm ürüden çok egem enlik ilişkileri’ ile b ir tutm asının ve
bundan kaynaklanan ‘söm ürünün m arjinalleşm esi’n in çelişik sı­
n ıf konum ları kuram ındaki bir dizi kural dişiliğin köken in d e ol­
duğunu savundu. Bu durumda R oem er’ın ‘söm ürünün maddi te­
m elinin genellikle m ülkiyet ilişkileri olarak sözü edilen, üretim
değerlerinin dağılım ındaki eşitsizliklerde yattığı... (şeklindeki)
ana m esaj’ına dayanan bir sınıf kuram ı geliştirm eye çalıştı.
W right üretim değerlerini çok geniş yorum luyordu, öyle ki yal­
nızca em ek-gücünü ve üretim araçlarını değil, becerileri ve ‘ör­
gütlem e varlıkları’ dediklerini de içeriyordu. Son u ç olarak, ‘veri­
li toplum ların gerçek sın ıf yapısı kesişen söm ürü ilişkilerinin kar­
m aşık m odelleri tarafından nitelend irilecektir’, ki burada kim i sı­
nıflar hem söm üren hem de söm ürülen olabilir (bkz. aşağıda 5.2
b aşlığ ı).102
W right, kuram sal evrim i türlü kavram sal kural dışılıklara ve
am pirik sorunlara getirilen bir dizi yanıt gibi görülm esi gereken
çok dikkatli bir akadem isyendir. Fakat eski A lthussercilikten us­
sal-seçm eci M arksistliğe kabuk değiştirm esinin ilk başlangıç

(1 0 0 ) E. O. W righl, Reconsiderations (Yeni Değerlendirmeler), ibid., s. 138, 159.


(1 0 1 ) E. O. W righl, The Status o f the Political in the Conccpi o f (he Class Structure (Siyasal
Olanın Sınıl Yapısı Kavramı İçindeki Konumu), Politics and Society. 11,3 (1982),
s.3 3 8 ve başka yerlerde.
(1 0 2 ) E. O. W righl. Classes (Sim ilar) (Londra, 1 985), s.5 6 -7 . 7 1 -2 . 79, 87
Yap ı ve Eylem 1 1 1 5

noktasıyla b ir ilgisi olduğunu hissetm em ek güçtür. W right’in


EDK’y ı savu nm asının, b ir kuram ın ve bundan türetilebilecek k u ­
ramların kapitalist gelişim in dinam iklerine getirebileceği anlayış­
la pek az ilgisi vardır: En O rtod oks zam anlarında bile W right
KODE hakkında kuşkucu olm uşa b en ze r.103 Daha ço k kuram ın
kapitalist üretim sürecini b ir sınıf tahakküm ü biçim i olarak in ce­
lerken y ü reklend irici olm ası onu ilgilendiriyordu. ED K ’rim değe­
rinden kuşku duym aya başladığı zam an bile, W right sın ıf ilişki­
lerini tahakküm ilişkileriyle b ir tutmaya yüklendi, hatta b ir n ok­
tada söm ürüyü ‘em eğin tahakkü m altın a alınması ve arlık ürünlerin
temellükü aracılığ ıyla artık em eğin m al edildiği toplum sal bir ilişki’
olarak tan ım lad ı.104
Böylece sın ıf veya söm ürüyü tahakkü m le özdeş kılm ak,
Marksizm’le, sınıfın yalnızca daha yaygın ve tem el olan tahak­
küm olgusunun b ir örneği olarak görüldüğü (genellikle Nietzs­
che ve W eb e r’in etkisi altındaki) d iğer toplum kuram ı biçim leri
arasındaki ayrım ı silmeye yatk ın d ır.105 Oysa M arks’ın ana görüş­
lerinden b iri, yani söm ürünün tahakküm ü açıkladığı düşüncesi,
2.2 başlığının başında alıntılanan K apital'in ü çüncü cildindeki
pasajda söylediği gibi, ‘ödenm em iş artık-em eğin doğrudan üreti­
cilerden çıkarıldığı belirli iktisadi biçim yönetenlerle yönetilenler
ilişkisini b elirler’ iddiasıdır. Bu iddia yalnızca siyasal tahakküm e
değil, üretim içind eki tahakküm e de yayılır. Yani, em eğin söm ü ­
renler tarafından tahakküm altına alınm ası artık-em eğin tem ellü­
kü için z o a ın lu b ir koşul olduğunda olur. Kabaca konuşursak,
üretim içinde tahakküm kapitalist tarzda böyle zorunlu bir ko­
şuldur, ama haraca tabi ve feodal tarzlarda değildir. Her halükâr­
da, tahakküm le söm ürünü n özdeş olm asından ço k bazı durum ­
larda böyle bir tahakküm ü gerektiren söm ürüdür. Roem er’ın ya­

(103) Bkz. E. O. W righl, Class, Crisis anıl the Slale (Sınıf Kriz ve Devlet) (Londra, 1978),
s. 134-7.
(104) W righl, Reconsiderations, s. 150.
(105) Bkz., örneğin. F. Parkin, Marxism ami Class Theory (Marksizm ve Sınıf Kuramı)
(Londra, 1979).
1 1 6 | Tarih Y apm ak

pıtının bir iyi yanı söm ürünün tahakküm den m antıksal bağım ­
sızlığı üzerinde ısrar etm iş o lm asıd ır.106 W righi'in bütün söm ürü
ve sınıf kuram ı önceden bu nları tahakküm le b ir tutm aya yönel­
diği için, bu özdeşleştirm eyi yapmayı b ir kez bırak ın ca, sınıf k u ­
ramını Roem er'cı oyun-kuram sal açıdan yeniden düşünm esi için
hiçbir engel kalm am ıştı.
Elbette ki, W righ t’m ED K ’yı aslen MarksTn kapitalist gelişim
çözüm lem esi için bir anahtardan ço k , sın ıl egem enliğini çözü m ­
lem ede b ir araç olarak gördüğünü (ve böylelikle Roem er'm sö­
m ürüyü tahakküm le b ir tutm aya meydan okum ası türümden bir
eleştiriye açık olduğunu) söylem ek ne EDK’nın ne de K O D E ’nin
doğru olduğunu gösterm ek değildir. İki kuram ın savunucuları
yakınlarda köşeye sıkıştırıldılar. U ssal-seçm eci M arksistler ve ye-
ni-R icard o’cular (geniş b ir kesişim i olan iki küm e) onları gerici­
likle suçlam a ve iktisadi kuram da m atem atiksel tekn iklerin k u l­
lanım ına karşı düşm anca davranm akla -su çla y ıcıla rın açıkça
dünyanın düz olduğunu savunm akla aynı düzeyde gördükleri
bir s u ç - itham etm e eğilim indeler.
Bu belagat hem E D K ’nın hem de K O D E ’nin lehine ve onların
yerine sunulan M arksist iktisadi kuram ın yeni-R icardo’cu yeni­
den yapılanm asının aleyhine bir grup ço k güçlü savın varlığını
gölgede b ırak m ıştır.107 Bu savlar, EDK ve K O D E’n in , gereksiz ve
m odası geçm iş olm ak şöyle dursun, yalnızca soyut ya da tarihsel
açıdan değil, şu sırada ço k büyük ve oldukça yıkıcı dönüşüm ler
yaşamakta olan bir dünya sistem i olarak kapitalizm in bilim sel
anlayışı içinde m utlak biçim de zorunlu olduğunu gösteriyor. Bu
kitap Marksist iktisadi kuram hakkında değil ve bu yüzden de­
ğer tartışm asına d erinlem esine girm eyeceğim . Yine de, tartışm a­
da söz konusu olan d eğerlendirm e türlerini gösterm ek gereklidir.

(1 0 6 ) Özellikle bkz. Roemer, Reply’ (Yanıl). Politics and Society, 11,3 (1 9 8 2 ).


(1 0 7 ) Özellikle bkz. B. Fine ve L Harris. Rcrcaıling 'Capital' ÇKapital’i Yeniden Okum ak)
(Londra, 1979); j . W eeks, Capital and Exploitation (Sermaye ve Söm ürü) (Londra,
19 8 1 ); C. Harman, Explaining the Cnsıs (Knzi Açıklamak) (Londra, 1 9 8 4 ); ve E
Mandcl ve A. Freeman derlemesi, Ricardo, Marx, Sraffa (Londra, 1984).
Yapı ve Eylem | 1 1 7

Elster’ın şu değerlendirm esine bakın: ‘M arks (iktisatta) tökez­


ledi, bu n u n nedeni bü yü k oranda, ancak, halihazırdaki pek çok
karşıt eğilim in yarattığı ağ etkisini çözüm lem em izi sağlayan nice­
liksel tekniklerce halled ilebilecek sorunları sözsel olarak tartışa­
bileceğine inanm asıydı.’ (Elster bu pasajda da olduğu gibi,
Marks’a daha ço k geri kalm ış b ir öğrenci gibi davranm aya m e­
raklıdır. Böylece Kapital'in ikinci cildi ‘önem li b ir yazar tarafın­
dan yazılm ış en çarpıcı biçim de sıkıcı yapıtlardan b iri’dir; Marks
‘içsel bir entelektüel disiplin yoksunlugu'ndan m uzdariptir; ve
Paul Sam uelson onu n iktisat yazılarını ‘önem siz b ir post-Ricar-
do’cu’ olarak göz ardı etm ekte haklıdır. Am aç m u htem elen Els-
ter’m kararlılığını vurgulam ak ve belki de O rtod okslan a fa lla t­
m aktır, ama uyandırdığı genel etki, insana Platon veya Spino-
za’nın b ir öğleden sonra sem ineri sırasında basit hatalar yapm ak­
tan dolayı ipe yollanabileceği analitik felsefenin kü ltü r düşm anı
günlerinin doruk noktasını anım satıyor.)10*
Burada Elster’ın özellikle aklında olduğunu sandığım n icelik ­
sel teknik, eşzam anlı d enklem lerdir. Eşzam anlı denklem lerin
kullanımı Kcıpital’in yeni-R icardo’cu eleştirisi için ço k önem lidir.
Marks’m kendi değerler ‘dönüşüm ü’nü düzeltm ek için k ullan ı­
lan, belirli firma ya da sanayilerdeki üretim koşullarını, kâr oran­
larının ekonom i çap ınd a eşitlenm esinden doğan üretim fiyatları­
na yansıtan bu yöntem , üretim fiyatlarının değerlere başvurm ak­
sızın belirlenebilecegi sonucunu üretir. Yine KO D E M arks’ın şu
iddiasına dayanır, kapitalist tazındaki üretici güçlerin dinam ik
büyüyüşü serm ayenin organik bileşim inde, sabit ve değişken ser­
maye, yani sırasıyla üretim araçlarına ve em ek-gücün e yatırılm ış
sermaye arasındaki orantıda bir artışa ve dolayısıyla kâr oran ın ­
da bir düşüşe neden olur. Ama bir kez farklı değişkenlerin ilişki­
si b ir eşzam anlı d enklem ler öbeğine çevrildi m i, organik b ileşim ­

(1 0 8 ) Elsier, M aking Sense, s.5 2 , 142, 3 9 0 . 5 1 3 -1 4 Scotl Meiklc ve Cliff Slaughler'ın bu


kitap üzerine yapılan sempozyumdaki kalkılan (Inguiry, 2 9 ,1 -1 9 8 6 ) gerçekle
Eisıer'in kanıtlarını »İletmez, fakat Elsıer'm Marks'ın Kapııal'ine yönelik keyfi ve
küçümseyici tulumuna karşı (ilkelerine yakınlık duymak kolaydır.
1 1 8 |Tarih Y apm ak

de b ir artışa neden olan em ek üretkenliğindeki aynı artışın sabıı


serm ayenin öğelerini de ucuzlattığını, böylelikle bu artışı telafi
ettiğini ve kâr oranında bir düşüşü engellediğini görürüz. Demek
ki, EDK gereksiz olup çıkm akta ve KODE de bir eğilim falan ol­
m am aktad ır.109
En iyi MarksTn sofistike savunm ası olarak tanım lanabilecek
eğilim in yandaşları y eni-R icardo’cularm kullandığı türden m ate­
m atiksel tekniklerin kısıtlam alarına, yani bunların özellikle dura­
ğan denge koşullarını nitelem ek üzere yaratılıp kullanılm ış oldu­
ğuna parm ak basm ışlardır. Jo h n W eeks’in sözleriyle:

Yaklaşım durağan dengeleri karşılaştırma yaklaşımıdır ve doğasın­


dan ötürü bir dengeden diğerine dinamik geçişi analiz etmek için
uygun tasarlanmamışım Durağan halleri karşılaştınrken, dengelerin
istikran sorununun üzerinde durulmaz, bu daha çok rekabet başlı­
ğı altına alınır. Denge analizinin bu kullanımı zamanı, tamamen bi­
çimsel bir şekil haricinde, modelin dışında bırakma sonucunu geti­
rir. Geçmiş, şimdi ve geleceğin gayet rahat birbiri yerine geçirilebil­
mesi bakımından, zamanın değerlendirilişi biçimseldir. Farklı den­
gelerin 'zaman' dizilimi yalnızca denklemlerin altına yazılı rakamla-
n değiştirerek değiştirilebilir.110

Yeni-Ricardo'cu m odellerin bu özellikleri (ki tesadüfen, şim ­


dilerde giderek term odinam ik gibi alanlardaki gelişm elerin m ey­
dan okuduğu belirlenim ci klasik fizik sistem lerini old u kça andır­
m ak tad ır)111, o n lan MarksTn KapitaV'm ü çüncü cildinde karşı
karşıya kaldığı soru nu , yani üretim araçlarının denetim inin reka-

(1 0 9 ) Bkz., Örneğin, L.von Bortkiewicz, Value and Price in the M arxian System (Marksçı
Sistemde Deger ve Bedel), International Economic Papers, 2 (1 9 5 2 ); S. Himmehveii.
The Continuing Saga of the Rate of Profil (Süregelen Kâr Oranının Efsanesi). CSE
Bulletin, 9 (1 9 7 4 ); ve, bu sonuçlanıl bir genellemesi için, 1 Sıecdm an, M arx a fla
Sraffa (Sraffa’dan Sonra Marks) (Londra, 1977).
(1 1 0 ) J. W eeks, Equilibrium, Uneven Development and the Tendency o f the Rate o f Profit to
Fail (Denge, Eşitsiz Gelişim ve Kâr Oranının Düşme Eğilimi), Capital and Class. 16
(1 9 8 2 ), s.66.
(111) Bkz. 1. Pnroginc ve I. Slenghers. Order out o f Chaos (Karmaşadan Doğan Düzen'
(Londra, 1984).
Yapı ve Eylem 1 1 1 9

bel halindeki serm ayeler, arasında bölündüğü bir iktisadi sistem ­


deki dinam ik değişim süreçlerini analiz etm e sorununu çözm ek
konusunda pek az işe yarar kılar. Alan Freem an’m Sraffa’n ın m e­
ta ekonom isi m odeli hakkında söylediği gibi:

Ekonominin ideal haline ulaşmasının hiçbir yolunun olmadığı bir


sistem yaratılmıştır, iktisadi mekanizmalan yoktur: yalnızca iktisa­
di sonuçlar vardır. Demek ki sanayi kapitalizminin en ona özgü ya­
nı olan iktisadi mekanizmayı, ‘mallann mallar aracılığıyla ûreti-
mi’nin en önemli özelliğini, yani teknik ilerlemenin fırsat tanıdığı
emek üretkenliğindeki ilerlemelerden türeyen farklara dayanan kâ-
nn peşine düşmeyi incelemekten acizdir."2

Bu türden eleştirilerin gelip dayandığı n o kıa, EDK ve KO -


DE’nin y eni-R icardo’cu eleştiricilerince ulaşılm ış m atem atiksel
sonuçları yalancı çıkarm ak değil, daha ço k M arks’m çözü m leri­
nin izinde olduğu açıklayıcı sorunlara daha uygun farklı analiz
teknikleri k ullan m ak ve süreç içinde bu sonuçlara farklt b ir ış ık ­
la bakm ak gerekliliğidir. Böylelikle değerlerden üretim fiyatları­
na dönüşüm ün y eni-R icardo’cu versiyonununkine m atem atiksel
olarak eşit bir sonuç, M arks’m k end i dönüşüm yöntem ini etkili
biçim de genelleştiren yinelem eli bir prosedür kullanılarak elde
edilebilir. Bu yaklaşım ın iki avantajı vardır. Birincisi, kâr oranla­
rının eşitlenm esine neden olan ‘pek ço k serm aye’nin rekabete y ö­
nelik karşılıklı etkileşim ine çok daha fazla yakınlaşır. İkincisi,
dönüşüm ün eşzam anlı denklem versiyonunda ortaya çıkan g ö­
rünürdeki kural dışılıkların, örneğin, artık-degerin bundan böy­
le kârlara eşit olm am ası ve lüks sanayilerinde kâr oranının b u n ­
dan böyle genel kâr oranının oluşum una katılm am ası gibi olgu­
ların açıklanm asını m üm kün k ılar.115

(112) A. Freeman, The Logic o f the Transformation Problem (Dönüşüm Sorununun


Mantığı), Mande) vc Freeman derlemesi Ricardo içinde, s.238.
(113) Bkz. A. Shaikh, Marx's Theory o f Value a nil the "T rans/omuillon Problem" (Marks'm
Değer Kuramı ve “Dönüşüm Sorunu"), J. Schwartz derlemesi The Subtle Anatomy
o f Capitulism (Kapitalizmin İncelikli Anatomisi) (Santa Monica, 19 77); A. Shaikh,
The Transformation from Marx to S ra ffa (Marks'ıan Sraffa'ya Dönüşüm), Mandel ve
Freeman derlemesi Ricardo içinde; ve Harman, Explaining, s.3 8 -43,
1 2 0 |Tarih Y apm ak

Aynı şekild e, K O D E’nin savunulm ası daha yüksek em ek ü ret­


kenliğinin ü reıim araçlarını ucuzlatacağını yadsım ak üzerinde
değil, daha ço k sabit serm ayenin böyle deger kaybetm esinin ger­
çekte m eydana geldiği sü reçler üzerinde odaklanm ıştır. Yeni-Ri-
cardo’cu lann eşzam anlı denklem lere bağlı kalm aları devalüasyo­
nun b ir anda olduğunu düşünm elerine yol açar. Freem an’ın de­
diği gibi:

Bir dizi acayip sonuç onaya çıkar, en gariplerinden biri de, kapita­
listlerin, yeni bir üretim tekniğine kapağı aımak üzere, ne gereken
yeni sabit sermayenin -yani yatırım oranının- edinilmesinin alaca­
ğı zamanı, ne de henüz değerlerini çıkarmamış eski fabrikaları, alet­
leri ve mevcut mallan aniden tasfiye etmenin kârlar üzerindeki et­
kisini gözetmeksizin, neredeyse bile isteye, bütün sabit sermaye
stoklanm neredeyse hemen tasfiye etmeye zorunlu olacaklarıdır.'"

G erçekle, sabit serm ayenin değer kaybettiği ve kâr oranının eğ i­


lim inin de böylece dengelendiği tipik b içim , geniş çapta, iflasla­
rın m odası geçm iş üretim araçlanm n tasfiyesini neden olduğu fe­
laket getirici krizlerdir. Böylelikle M arksist kriz kuram ı, kâr ora­
nının düşm e eğilim i ile buna karşı hareket eden eğilim ler arasın­
daki etkileşim in nasıl refah ve darboğaz döngüsünü doğurduğu­
nu analiz etm eyi sa ğ la r."5
Dikkat ed in, MarksTn sofistike savunusu ne ‘bu rju va’ m ate­
m atiğin ’diyalektik’ dışlanm asına, ne de Kapital'i çürütülm ekten
kurtarm ak üzere tasarlanm ış uzlaşım cı bir yeni yorum a başvuru­
yor. Yorum bakım ından savunulabilir olması bir yana, Marksist
iktisadi kuram ın açıklayıcı görevlerinin, yani serm ayenin reka-

(1 1 4 ) Freeman, 'Logic', s.2 3 9 Mıchel De Vroey deger ilişkisinin 'anlık' doğası ile kapita­
list tarza ûzgıı geri döndürülemez değişim süreçlerinin 'zaman aralıklı' mantığı
arasındaki etkileşimin önem ini vurgular, bkz. 'Value, Production and Change'
(Deger, Üretim ve Değişim). Steedman ve diğerlerinin derlemesi Vnlue Controversy
içinde. Bu ikinci yönü değerlendirmede yetersiz kalması Cuhen'in kanıtını balta­
lar, 'Labour Theory'
( 115) Bkz. Fine ve Harris, Rereading-, W eeks, Capital; W eeks, 'Equilibrium'; ve P. Green,
Once M ore on the Rate o j I’rojrl (Yemden Kâr Oranı Üzerine), 7 5 ,2 ,3 2 (1 9 8 6 ).
Yapı vc Eylem | 1 2 1

beıçi b irikim inin ve bu birikim in so n uçlarının m eydana geldiği


nedensel sü reçlerin analizinin üstünde d u m y or. K a p ila lin bu in ­
celikli anlayışım paylaşan M arksistler çağdaş kapitalizm in aydın­
latıcı analizlerini geliştirebilm işlerdir. M arks’a yönelik yeni Ricar-
do'cu saldırı başlayalı on yıl oldu, biz hâlâ Sıaffa’cı eşdeğerleri
bekliyoru z."4
Kapital’in y eni-R icardo’cu eleştirilerinin kabulünü n analitik
Marksizm için iki önem li sonucu olm uştur. İlkin , H ector Guillen
Romero’nun işaret ettiği gibi, ‘M arks’ın gözünde, söm ürü üretim
sürecinde artık-em eğin elde edilm esidir. Y en i-R icard o’cu lar için ­
se, yalnızca toplum sal ü rünün dağılm a biçim iyle ilgilid ir.11' Sö ­
mürünün böyle dağıtım sal b ir fenom en olarak görülm esinin en
açık örneği R oem er’in yapılındadır. Genel Bir Sömürü ve S ın ıf Ku­
ramı adlı k itab ın ın ilk bölü m ünd e, söm ürünü n eşitsiz takastan
kaynaklanıyorm uş gibi görüldüğü bir dizi m odel kurar. Hatta bu
modellerden biri söm ürünü n, üretim araçlarının farklara daya­
nan m ülkiyelinin ve dolayısıyla sınıfların olm adığı piyasa aracılı­
ğıyla meydana geldiğini gösterir. Böyle so n u çlar olasıdır, çünkü
Roemer söm ürüyü ilişkisel olmayan bir b içim d e tanım lar, öyle ki
bir üretici söm üren b ir diğeri de söm ürülend ir, çü n kü sadece ay­
nı mal paketini satm alm ak için biri daha az, diğeriyse daha çok
çalışm aktadır. R oem er’in m odelleri h er ne kadar biçim sel ilginç­
liğe sahip olsa da, MarksTn da sağduyunun da k işiler ya da grup­
lar arasında b ir ilişki olarak gördüğü söm ürü kavram larıyla pek
ilgisi yoktur. R oem er’m dağıhmsal odağı onu doğallıkla söm ürü
kuramını bir adalet ilkesine indirgemeye sü rükler, çü nkü bu gibi

(116) Bu türden analizin b ir örneği olarak bkz Harman, Explaining; ve N. H am s. OJ


Brcadand Guns (Ekm ek ve Silahlar Üzerine) (Harm ondsworlh. 1983). Farklı b u
kuramsal hava içinde, ‘düzenleme- ekolunun zihin açıcı yapıtları yer alır. Özellikle
bkz.M. Aglıetıa, A Theory of Capitalist Regulation (Bir Kapitalist Düzenleme
Kuramı) (Londra, 1 9 7 9 ); ve M. Davis, Prisoners o f the A m erican D ream (Amerikan
Rüyasının Tutsaklan) (Londra, 1986).
(117) H G. Romero, M arx, Sraffa and the N co-Classıcals in Context (Bağlam İçinde Marks,
Sralfa ve N eo-Klasıklcr), Mandel ve Freeman derlemesi Ricardo içinde, s. 113.
1 2 2 | Tarih Y apm ak

ilkelerin tipik görevleri arasında toplum sal ürünün adil dağılım ı­


nı tanım lam ak da b u lu n u r.118
ikinci olarak, değer kuram ına yaslanm asından dolayı K ap i­
ta lin kapitalist tarzın hareket yasalarına kabul ed ilebilir b ir açık­
lam a getirmeyi başaram adığı in an cı, analitik M arksistlerin çoğu­
nun bu ya da herhangi başka bir tarza hükm eden böyle hareket
yasalannı aramayı bırakm asına neden olm uştur. Böylelikle C o­
h en ’in tarihsel m addecilik değerlendirm esi tam am en iki tarih-
ötesi ilkeye, sırasıyla b ir işlevsel açıklam a değerlendirm esi tara­
fından ve insanlık durum u nun kim i genel niteliklerine -u ssa llık ,
kıtlık, vs - dayanan savlar tarafından doğrulanan Ö n celik ve G e­
lişm e Tezlerine yaslanır. İm di böyle ilkelere ve argüm an biçim le­
rine yaslanm anın b u haliyle haıalı olduğunu iddia etm ek istem i­
yorum . Bununla b irlik te, h er şeyi dışlayarak bunlara yaslanm ak
tarihsel m addeciliği yoksullaştırm ayı getirir, çü nkü hakim ol­
dukları toplum sal oluşum ların gelişim m odellerini (C o h en ’in
O TM ’yi yeniden yorum lam asının dayandığı türden değerlendir­
m elerle birlikle) açıklayan belirli üretim tarzlarını o n la ra h as ni­
teliklerini değerlendirm eyi atlar.
Bir başka deyişle: Levine ve Sober olayları 'asıl alanı olarak b e­
lirlediği tarihsel sistem lerin içsel süreçlere başvurarak’ açıklam a­
sıyla tarihsel m addeciliği ‘radikal biçim de tarihsel bir kuram ’ ola­
rak tanımlarlar. Bununla birlikte bu , olaylan elbette ki bu haliy­
le insan toplum unun içind e bulunan) ama belirli toplum sal sis­
tem lere has olm aktan ço k kendilerini onların içind e sergileyen
süreçlere gönderm e yaparak açıklayan C oh en ’in O TM versiyonu
için doğru değildir. M arksizm ’in her üretim tarzını genel b ir de­
ğişim modelini örnekliyorm u ş gibi değerlendireceği olası görü­

(1 1 8 ) Rocm crin kiıabını b ir başka yerde uzun uzadıya tanışm ıştım : bkz. Exploitation.
Justice and Socialism (Söm ürü, Adalet ve Sosyalizm), University o f York, Moteli
Studies in Toleration. 16 numaralı Tanışm a Makalesi ( 19 8 5 ). Aynca bkz. J Elster.
R ocm cr vs.Rocm er (Roem er Roemer'e karşı), Poltıcs and Society. 1 1 ,3 , (1 9 8 2 ). .1
Roemer, Should M arxists he Interested in Exploitation? (Marksistlcr Sömürüyle. İlgi­
lenmeli mi?), (Roem er derlemesi Analytical Marxism), sömürüyle Marksist’lerin
ilgilendiğini değil, kendisinin neden ilgilenmediğini açıklar.
Yapı ve Eylem 1 1 2 3

nen b ir çıkarsam adır. Fakal b u , örneğin, bu rju va devrim lerin


proleter devrim lerle aynı yapıya sahip olm adığını, çü n kü b u rju ­
vazinin tipik biçim in d e tarih sahnesinde kendi b ilin cin e sahip bir
aktör olm ayıp, bir m oleküler süreçler çeşitliliği aracılığıyla ve ço ­
ğu zaman eski feodal toprak sahibi sınıfa ödün verm ek aracılığıy­
la yavaş yavaş hakim iyete ulaştığım savunmakla ilgilenm iş en iyi
Marksist tarihsel araşttrm alann bazılannın yönelim leriyle çelişir.m
Analitik M arksistler belirli üretim biçim lerinin fa r k lı öz ellikle­
rini k eşfetm ek yerin e, M arks’ın tarihsel değişim in evrensel m eka­
nizmaları h akkınd aki görüşleri olarak nitelend irdikleri şeyler
üzerinde yoğunlaşm aya yöneliyorlar. N itekim Elster pek ço k fır­
satta üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişim ini nasıl engelle­
diği sorununu tartışm ıştır. Ü retici güçlerin g erçek gelişim ini,
böylelikle atalete neden olarak mı engellerler? Ya da daha ço k ,
egemen biçim i devirerek şim dikinden daha hızlı b ir gelişim ora­
nını sağlayacağım ız şekilde üretici güçlerin optim al gelişim inin
mi önüne geçm ektedirler? Yoksa egem en üretim ilişkileri mi var
olan üretici güçlerin m üm kün olan en iyi kullanım ım gerçekleş­
tirmemize engel olur? E lster yorum sal tem eller üzerinde doğru
olarak, ikinci yorum dan yana çıkar, öyle ki 'kapitalizm in son aşa­
masında, teknik ilerlem enin hem b ir artış içinde olm ası, hem d e a y ­
nı teknik dü zeyden b aşlay an sosyalist rejim de olacağın dan d a h a dü­
şük olması gayet o lan aklıd ır.’ Bunun çıkardığı soru n şudur k i, bu
durumda kuram 'eylem için b ir tem el olarak fazlasıyla soyuttur.
Zaman içinde çö k ü şte olan b ir şeye işaret edilebilseydi, bu siste­
mi değiştirmek için teşvik edici olabilirdi’, ama insanlar yalnızca
daha hızlı b ir büyüm e oranına ulaşabilm ek için bir devrim e katıl­
manın içerdiği risk ve rahatsızlıklara göğüs gerecek gibi değildir.130

(119) Bu tanışmaya önem li bir yeni katkı için, bkz. D. Blackboum ve G. Eley, The Pecu­
liarities o f G erm an History (Alman Tarihinin Özellikleri) (Oxford. 1984). Aynca
bkz aşağıda 5.5 başlığı.
(120) Elsier, Explaining, s .2 17, 22 6 . Genel olarak bkz s .2 0 9 -3 6 ; ve Elster, Mafcing Sense,
s.259'dan itibaren. Cohen güçlerin kullanımının engellendiğini 'Forces and Rela-
lıons’da savunur, s. 12 5 -3 1 .
1 2 4 | Tarih Y apm ak

E lster’m bu konuyu tartışm asının gidişatı öyledir ki, sanki


M arks üretici güçlerin üretim ilişkileri tarafından engellenm esi­
nin, kapitalizm durum unda, işçi sınıfı için elbette ki 'b ir eylem
tem eli’ yaratan, ama yine de böyle bir etkinliğin sosyalizm le so­
nuçlanm asını h içbir şekilde kaçınılm az yapmayan ciddi çökü şler
içeren üretim tarzının yapısal krizi halini alacağını düşünm em iş­
tir. Elster’in böyle yapm am asının nedeni, KO D E’nin yanlışlığına
ve ‘(M arks’ın) yazılarında... sağa sola dağılm ış diğer kapitalist
kriz kuram larının da... Ö nem siz ya da d olam baçlı ve yineleyici
ya da anlaşılm az’ olduğuna inan m asıd ır.121
Sonuç farklı üretim tarzlarının onlara has dinam iklerine yö­
nelik ilgiyi tarihsel m addecilikten etkili b içim d e kesip çıkarm ak
olm uştur. MarksTn Kapital’deki kriz kuram ını gözönünde b u lu n ­
durduğum uz oranda bu hareketin doğrulanm am ış olduğunu öne
sürm üştüm . Bu, 1 8 5 9 Ö nsözü üzerine farklı yorum lar sunm a
şeklinde yozlaşan MarksTn tarih kuram ı üzerine tanışm alara yol
açm ıştır. Böylesi soyut akıl yürü tm eler am pirik araştırm aları pek
yüreklendireceğe benzem ez. Elbette ki analitik M arksizm , Alt-
husser’in yapıtlarının kam çıladığı lürden tarih yazım ı biçim ind e
henüz m eyvelerini verm em iştir. Bunun en büyük istisnası Bren-
ner’ın feodalizm den kapitalizm e geçişle ilgili çok önem li analiz­
leridir, ama bu nlar pek tem sil edici sayılmaz. G örm üş olduğu­
m uz gibi, B renner’ın yapıtlarının tem el itkisi kapitalizm öncesi ve
kapitalist tarzlar arasındaki fa r k la r ı v e dolayısıyla üretici güçlerin
gelişim inin herhangi genel b ir biçim den yoksun olduğunu vur­
gulam aktır. Kapitalizm in devinim yasaları üzerine b ir analizin
yokluğunda, analitik M arksizm ’in ‘O rtod oks’ C ohen versiyonu
bile altı üstü burjuva toplum unun adaletsizlik ve us dişiliğinin
ahlaki bir eleştirisini yapabilen, am a sosyalist devrim in koşulları­
nı tanım lafnaktan aciz, ütopyacı sosyalizm in b ir çeşitlem esi ola­
rak kalmaya m ah k û m d u r.123

(1 2 1 ) Elster, M aking Sense, s. 1 5 5 -6 1 , 165.


(1 2 2 ) Bunun iyi bir örneği, Cohen'm 3 Eylül 1 9 8 6 d a Channel Four Televizyonunda
yapmış olduğu bir konuşma olan 'The Trump of Capitalism' (Kapitalizmin Kozu)
Yapı ve Eylem | 1 2 5

2 .5 Y a p ısa l K a p a site le r ve İn s a n Hylemi


Ö nceki bölü m büyük oranda Elster ve yandaşı olan düşünür­
lerin geliştirm eye çalıştığı M arksizm türünü incelem eye adanm ış­
tı. Şim di bu n un felsefi tem ellerine dönelim . Elster’m görüşünce,
Marks’m yarı Hegelci tarih felsefesinin ereksel eğilim lerinden ka­
çınm anın tek yolu, yöntem bilim sel bireyciliği (YB), ‘bütün to p ­
lumsal fenom enlerin (yapılarının ve değişim lerinin) yalnızca b i­
reylerle -o n la r ın özellikleri, hedefleri ve in an çlarıy la - açıklanabi­
lir olduğu ögrelisi’ni benim sem ektir. Bu, kuram larını yalnızca b i­
reyler ve onlara atfedilenlerden söz eden öncüllerden türeterek,
‘Marksist toplum sal kuram ın m ikro-tem ellerine yönelik bir ara­
yışı getirir. Toplum sal olayların açıklam ası, ‘karm a b ir nedensel
-n iyete dayalı a çık la m a - bireysel eylem lerin niyete d ayalı an laşıl­
ması ve etkileşim lerinin nedensel açıklam ası' biçim ini alm alıdır.133
Toplum bilim in bu genel anlayışı tem elinde, Elster özellikle
oyun kuram ını salık verir, onun nitelendirm esine göre bu kuram
‘stratejik’ etkileşim ler, yani ‘h er oyu ncu nun, diğerlerinin niyetle­
rinin kend inin kilerle ilgili beklen tileri üzerinde tem ellendiği o l­
gusunu da dahil ederek, diğer bü tü n oyuncuların niyetlerini h e­
saba katm ak zorunda (old u ğu )’ etkileşim ler içerir.12'1 O yun kura­
mı üzerine yapılan standart çalışm alar, bu nu özellikle çık ar çatış­
malarını risk koşullarında -y a n i belli b ir oyunun (ya da kararlar
küm esinin) son ucunu n kesin olarak öngörülem ediği, ama her
sonucun b ilin en bir olasılığı olduğu k o şu llard a- bireysel karar
alma durum ları olarak analiz etm ekle ilgilenen n eo-klasik ek o n o ­

idı. Benzer biçim de, Marks'ıan geriye ne kaldığım gözden geçirirken, Elster'm
vardığı sonuç su olur: 'sömürü ve yabancılaşmanın eleştirisi merkezi olmayı sür­
dürüyor'; Making Sense, s .5 3 1 . Analitik Marksizm'i dışta bırakan Ûlopyacı sosya­
lizmin günümüzde entelektüel olarak yeniden canlanmasına eleştirel bir bakış için
bkz. E. W ood. The Retreat fr o m Class (Sınıflan Kaçış) (Londra. 1986).
(1 2 3 ) Elster. 'M arxism. Functionalism', s.4 5 3 ,4 5 4 ,4 6 3 . Dikkat edin, bu Popper’ınkinden
daha gıiçlü bir YB versiyonudur. Popper 'eylem lenm iz(in) toplumsal çevremize,
toplumsal kıırumlara ve bunların işleme biçim ine başvurmaksızın açıklayam ad ı­
ğını)’ kabul eder. The open Society and ııs Enemies (Açık Toplum ve Düşmanlan) (2
cilt, Londra. 1 9 6 6 ) 11. s.9 0
(1 2 4 ) Elsier, Ulysses, s 18.
1 2 6 | T arih Y apm ak

m inin b ir genelleştirilm esi olarak görür. O yun kuram ının bazı


başlıca öncülleri neo-klasik ekonom iden kaynaklanır. Böylelikle,
her oyu ncu nun tercihlerinin lineer bir faydalılık fonksiyonu ola­
rak tem sil edilebileceği ve kişinin, daima daha büyük faydalara
sahip alm aşığı seçm ek anlam ında ussal davranacağı varsayılır.
Oyun kuram ının en ünlü sonucu M ahkum un İkilem idir, burada
iki oyuncu için verim li sonuç ikisinin de işbirliği yapm am ak için
haklı nedenleri olduğu durum larda işbirliğine girm elerim gerek­
tirir, öyle ki h er oyu ncu nun verdiği karar o oyuncu için ussal ol­
sa bile, yalnızca çözüm ün iki oyuncu için de optim al altı olduğu
noktada dengeye ulaşılır (bkz. 5 .3 b aşlığ ı).125
Elster’a göre, ‘söm ürü, m ücadele, ittifaklar ve devrim üzerin­
de yoğunlaşan her tür tarihsel süreç analizinde oyun kuram ı de­
ğersizdir.’126 Roem er söm ürüyü, bir grubun -şim d ik i halde sö­
m ü rü len ler- durum unun iyiye ve kalanların da -sö m ü re n le r -
kötüye gideceği varsayımsal olanaklı bir toplum un olduğu yerde
var olacak biçim de yeniden tanım lam ak üzere oyun kuram ından
yararlanır. Ama eşitsiz-takas söm ürü m odellerini kullandığı kita­
bın ın ilk bölü m lerinde bile, Roem er YB’nin ilkelerini gözetir.
Böylelikle, bütün em ek kiralayanların söm üren, bü tü n em ek sa­
tıcılarının da söm ürülen olduğunu ileri süren ve Sın ıf Söm ürüsü
U ygunluk İlkesi adını verdiği şeyin kanıtı hakkında şöyle der: 'bu
m odelde hem söm ürü statüsü, hem de sın ıf konum u, kişinin
üretim varlıkları m ülkiyetince belirlenen b ir kısıtlam a karşısında
bireysel verim lilik değerlendirm esinin bir sonucu olarak içsel b i­
çim de ortaya çık ar.’127 Ö nceki bölü m d e de belirttiğim gibi, Roe-
m er’ın sın ıf ve söm ürüyü yeniden kavram sallaştırm asını hiç ikna
edici bulm uyorum , ama bu YB’nin savunusunu bertaraf etmez.
Elster’m şu ifadesine bakın : ‘U ssal-seçm eci kuranım (yanı
oyun kuram ı ve n eo-klasik ekonom i) lem el öncülleri şunlardır:

(1 2 5 ) Bkz. R. D. Luce vc H. Raıffa, G am es and Decisions (Oyunlar ve Kararlar) (New York,


1957).
(1 2 6 ) Elster, Marxism, Functionalism, 5.464.
(1 2 7 ) Roemer, G eneral Theory, s. 15.
Yapı ve Eylem 1 1 2 7

( 1) yapısal sınırlam alar b ir toplum daki bireylerin üstlendiği ey­


lemleri tam am en belirlem ez ve (2 ) sınırlam alarla uyum lu olanak­
lı eylemler küm esi içinden, bireyler en iyi so n u çlan getireceğine
inandıklarım seçerler.,M (1 ) kuşkusuz doğrudur. ( 2 ) ’yi sonraki
bölümde inceleyeceğim , ama burada tartışm anın am açlarına uy­
gun olsun diye doğru olarak kabul edeceğim . E lbette ki faillerin
ussallığı hakkında bazı varsayımlar gereklidir. Bununla birlikte,
(1) ve (2 ) YB’yle eşdeğer değildir, ya da onu getirm ez. Ama önce
(l)'i kabul etm enin nedenlerinin üzerinde duralım .
En azından böyle ü ç neden vardır. Birincisi, eğer failler arala-
nnda gerçekten bir seçim yapabilecekleri bird en fazla sonuca sa­
hip olm asalardı, O rto d o k s failler anlayışının ve içine oturduğu
insan doğası k uram ının, yanlış çıkm asalar da, içi boşalırdı. Eğer
eylemlerinin gidişatı önceden yapısal olarak belirleniyor olsaydı,
faillere in anç ve arzular atfetm enin pek b ir anlam ı olm azdı.
İkincisi, insan eylem lerini böylesine yapısal olarak belirleni­
yor gibi görm ek M arksizm ’le tutarsızdır. M arks'ın kim i zaman
sosyalist devrim i kaçınılm az olarak gösterdiği doğruysa da, tarih
kuramının getirdikleri, sm ıf m ücadelesinin ’ya toplum un geniş
çapta devrim ci biçim de yeniden oluşturulm ası ile ya da çarpışan
sınıfların birlikte m ahvolm asıyla’ sonuçlanabileceğini açıkladığı
Mani/eslo’daki pasajda daha iyi kapsanm ıştır.1” C oh en ’den farklı
olarak M arks, sosyalizm le barbarlık arasında seçim yapm ak du­
rumunda kaldıklarında, ussal olan insanlar sosyalizm i seçeceği
için sosyalizm in kaçınılm az olduğuna inanıyor görünm em ekte­
dir. Daha genel olarak, devrim ci M arksist gelenekte onu izlem iş
olan önde gelen k işiler -ö z e llik le Lenin ve T r o ç k i-, kapitalizm in
yıkılmasının kaçınılm az olm adığında ve işçiler geçici olarak bu
Çelişkileri hafifletm enin getirdiği bedeli ödem eye hazırlanm adık­
ları sürece, sistem in sırf iktisadi çelişkileri sayesinde çökm eyece­
ğinde ısrarlıydılar.130

(128) Elster, Marxism, Functionalism, s.4 6 4


(129) CW , VI, s.4 8 5 .
(130) Bkz. Cailinico 5. Future, 5 ve 8 . bölümler
1 2 8 |Tarih Y apm ak

(l)'i kabul etm enin ü çüncü nedeni ya da neden türü olum suz­
dur. Bireysel eylem leri, eylem in yapısal bağlam ı yalnızca b ir tek
sonuca izin verecek biçim de, yapısal olarak belirlen m iş gören al­
ternatif toplum kuram ı türleri üzerine düşünm ekten kaynakla­
nır. Tipik olarak bu kuram lar bunu açıkça değil de, daha ço k fa­
illeri ‘kültürel uyuşturulm uşlar’ olarak, Adam Przew orski’n in de­
yişiyle. Toplum , bu içselleştirilm iş toplum u eylem lerinde sergile­
yen bireyler için içsel hale (gelecek)’ biçim de eylem lerini yöneten
toplum sal norm ve değerlerin taşıyıcılan olarak görerek, dolaylı
biçim de ortaya koy ar.131
Bu yaklaşım ın başlıca örneği elbette ki Parsons’ın ‘norm atif iş-
levselciliği’dir, ama M arksist versiyonlar da ender değildir. Sonuç
çoğu zam an, özellikle egem en b ir sınıfın üyeleri ya da tem sil
edenleri tarafından gerçekleştirilm iş her eylem in gizli b ir örünıü -
yü açık etliği ve b ir dereceye kadar kapitalizm in yapısındaki de­
rin köklü değişim lere tekabül eden uzun vadeli b ir tasarının par­
çası olarak açıklanabildiği kaba b ir işlevcilik Lünıdür. (Bunun da
gösterdiği gibi, işlevcilikten kom plocu b ir tarih görüşüne geçiş
fazlasıyla kolaydır) B unun b ir sonucu, ‘hata' ve ‘yanlış hesap’ gi­
bi kavramların toplum sal olayların açıklanm asında işlevsel ol­
maktan çıkm asıdır. Fakat bu ço k saçm adır. Cezayir’in bağım sız­
lığını kazanm ası ve de G aulle’cü Beşinci C um huriyet’in kuru m ­
sal rejim inin kuruluşunun gerçekten de olduğu gibi 1 9 5 0 ve
1 9 6 0 ’larda verilm ekte olan Fransız kapitalizm inin gerekirlerine
uyduğunu söylem ek b ir şeydir. Bu ilişkinin bu olayların n için ol­
duğunu açıkladığım söylem ek bam başka bir şeydir. Ve hata - ö r ­
neğin, A lgerie F n m çaise destekleyicilerinin de G aulle’ün adam la­
rı olduğuna in a n m a la rı- ve rastlantının - d e G aulle’ün kişiliği ve
konum unda bir siyasal figürün hazır b u lu n m a sı-, D ördüncüden
Beşinci C u m h u riy ete kanlı ve rizikolu geçişi açıklam anın ö n em ­
li özellikleri olm adığını iddia etm ek gülünç olurdu. Karmaşacı

(1 3 1 ) A. Przeworski, Capitalism and Social Democracy (Kapitalizm vc Sosyal Demokrasi!


(Cambridge, 1985), s.9 3
Yiapi ve Eylem 1 1 2 9

tarih kuram ının incelikli savunucuları vardır -A .J.P .T a y lo r tarih­


çiler arasında bu nun başlıca örneğidir, kitapları ço ğ u zaman us­
talıkla talihin bü yü k olaylarda oynadığı rolü sergiler. Ama top ­
lumsal olayların yalnızca onları altında toplayan gizli b ir anlam
içerm ekten ibaret olm adığında ısrar etm ek için bu görüşten o l­
mak gerekm ez.
Bu sav, açıklayıcı önceliği genelde bireylerin değil de, birkaç
yönlendirici bireyin eylem lerine atfeden bir tarih görüşüne kapı
açıyor gibi görülebilir. Böyle b ir ‘bü yü k adam lar kuram ı’ açıkça
tarihsel m addeciliğin bü tü n versiyonlarına karşıttır. ‘Bireyin ta­
rihteki rolü’ ü zerine klasik M arksist tartışm a elbette ki Pleha-
nov’unkidir. tk i tem el değerlendirm e yapar. Birincisi, ‘bireyler
genellikle toplum un kaderi üzerinde kayda değer b ir etki yapar­
lar, ama bu etki o toplum un içsel yapısı ve diğer toplum larla olan
ilişkileri tarafından b elirlen ir.’ ik in ci olarak:

Büyük yeteneklerin, gelişmelerine elveren toplumsal koşullar var ol­


duğunda ortaya çıkııklan uzun zamandan beri gözlenen bir şeydir.
Bu demektir ki gerçekte ortaya çıkan her yetenekli adam, bir toplum­
sal güç haline gelen her yetenekli adam toplumsal ilişkilerin bir ürü­
nüdür. Durum bu olduğuna göre, yetenekli insanların da neden...
genel gidişatı değil de, olaylann yalnızca tekil özelliklerini değişti­
rebildikleri açıktır; onlar bizzat bu gidişatın ürünüdürler, eğer bu gi­
dişat için olmasaydı, gizil gücü gerçeklen ayıran eşiği asla geçemez­
lerdi.”2

Fakat doğruluğu su götürm ez iki önerm eden -y a n i bireylerin


olayları etkilem e fırsatlarının toplum sal ilişkilerin yapısına bağlı
olduğu ve bu bireylerin bizzat toplum sal ilişkilerce biçim len d ik ­
lerin d en - neden böyle b ir etkinin olayların ‘genel gidişat’mı etki-
leyemeyecegi son ucunu n çık ar sanm ak zorunda olduğu aslında
hiç de açık değildir. Plehanov’un bütün tartışm asının arkasında,

1132) G. V. Plehanov, Fundamental Problems o f Marxism (Marksizmin Temel Sorunları)


(Londra, 1969), s. 164, 171.
1 3 0 |T arih Y apm ak

Hegel’in büyüklüğü kesinlikle kendi çağında tarihin gereksin im ­


lerini karşılam a biçim ine bağlı olan ‘dünya-tarihsel birey' kavra­
mı var gibidir. Son zam anlarda, C oh en ’in yanı sıra belki de İkin ­
ci Enternasyonal M arksizm ’inin en önem li çağdaş savunucusu
olan Ernest M andel, bir sınıfın uygun bir önderinin bulm asını
sağlayan ‘ayıklam a m ekanizm aları’nı analiz ederek Plehanov’un
açıklam asını geliştirm eye çalışm ıştır:

Burjuva toplumunda, bu kurumlar arasında ataerkil çekirdek aile,


eğilim sistemi (dinsel öğretim ve diğer 'ideolojik aygıtlar' da dahil
olmak üzere), bireyin iktidara ulaşmaya çalıştığı türlü devlet ku­
rumlan ve son olarak, umut veren adaylan seçerek öne süren parti­
zan örgütlenmelerinin tikel matrisi (partiler, anonim şirketler, ikti­
dar şebekeleri, işveren birlikleri, vs.) bulunur. Hiçbir bireyin bu
güçlü kuramların etkisinden kaçamayacağı doğruluğu apaçık bir
önermedir ve bunların, kapasite ve eğilimleri belli bazı yönlerde ka­
lıplandırarak, Loplumsal önderliğin oluşumundaki nihai etkiden so­
rumlu oiduklan da tarihsel maddeciliğin özgül iddiasıdır. Bir başka
deyişle, bunlar toplumsal sınıfların ya da bunların belli başlı bölüm­
lerinin ihtiyaçlarına uyan kişilikler üreten güçlü toplumsal uyum
kaynaklarıdır. O düzenin yapı ve çıkarlarına da karşılık gelen temel
değerlen ‘içselleşıirdiklerine’ göre, verili bir toplumsal düzenin sa­
vunma ve yeniden üretimine soyunan kişilikler doğururlar.135

M andel bu m ekanizm aların önem ini vurgulam akta ço k h aklı­


dır. Burjuvazinin durum u üzerinde yoğunlaşm ış olsa da, benzer
süreçlerin, tarihsel koşullara bağlı olarak, yeraltı çalışm alarından
sendika örgütlenm elerine k ad ar değişen ve önderlik rolünü oy­
nayabilecek bir bireyler katm anı seçen pratiklerin proletarya
içinde de iş başında olduğu görülebilir. M andel’in gösterm ediği
şey, bu bireylerin zorunlu olarak çıkarlarım temsil etm e iddiasın­
da oldukları sınıfın ‘ihtiyaçlarına uydukları’dır. G erçekten de şu­

(1 3 3 ) E. Mandel, The Roîe o j the Individual in Hisiory: die Case o f World War Two (Birey *11
Tarihteki Rolü: İkinci Dünya Savaşı Örneği), NLR, 157 (1 9 8 6 ), s.7 0 ,7 3 .
Yapı vc Eylem | 1 3 1

nu kabul eder, ‘h içbir otom atik yasa b ir toplum sal sınıfın gerek­
sindiği önderi seçtiğini gösterm ez.’154 Bunun b ir n ed eni, h içbir sı­
nılın yalnızca var oluşu sayesinde önderlerini bilinçli olarak se­
çebilecek biçim de eylem lerini düzenleyebilecek bir kolektivite
olm am asıdır (bkz. 4 .1 başlığı). Seçim m ekanizm aları çoğunlukla
düzenlenm em iş eylem lerin niyetlenilm em iş sonuçlarını içeren
m oleküler süreçlerdir. Daha bilinçli bir seçim olsa bile, önderlik
eden bireylerin oluştuğu durum lar ile etkilem e fırsatlarının oldu­
ğu durum lar arasındaki zam an farkı bu nu çökertebilir. 1 9 1 4 ö n ­
cesindeki barışçı, giderek büyüm e yıllarında biçim len m iş Alman
Sosyal D em okrasisi, Kayzer’in düşüşünün ardından gelen fırtına­
larla başa çıkm ak için uygun değildi.
Asıl siyasal kriz zam anlarında bireyler özellikle önem li bir rol
oynayabilirler. M ükem m el eseri Rus D evrim i T arihi’r ıd e T ro çki,
Lenin’in Bolşevik Partiyi g eçici h ükü m etin yerine Sovyet gücü­
nün getirilm esi taktiğine çabucak ikna etm ek için vazgeçilm ez
olduğunu söyler:

Lenin devrim sürecinin tanrısı değildi... Yalnızca bir nesnel tarihsel


güçler zinciri içine girmişti. Ama zincirde büyük bir halkaydı... Par­
tinin onsuz yolunu bulacağını güvenle söylemek... Mümkün mü­
dür? Bunu söylemekle kesinlikle cüretkâr bir iddiada bulunmuş
oluruz. Zaman etkeni burada çok önemlidir ve geriye bakıp da ta­
rihsel olaTak zamanı söylemek zordur. Her durumda diyalektik
maddeciliğin kadercilikle hiçbir ortak noktası yoktur. Lenin olmak­
sızın bunalım olağanüstü derecede keskin ve uzatmalı bir nitelik ka­
zanacaktı. Gelgelelim, savaş ve devrim koşullan partiye misyonunu
yerine getirmek için uzun süre tanımaz. Demek ki yönelimi olma­
yan ve parçalanmış bir partinin devrim fırsatını pek çok yıl boyun­
ca elinden kaçırabilmesi kesinlikle olanak dışı değildir. Kişiliğin ro­
lü burada karşımıza gerçeklen de devasa boyutlarda çıkmaktadır.

9 3 4 ) ibid.. s.7 2 . Aslında, The Meaning o j the Second W orld War (İkinci Dünya Savaşının
Anlamı) (Londra. 1986) kitabında Mandel aktörlerin yapııgı pek çok stratejik ve
taktik hatanın örneklerini verir.
1 3 2 | Tarih Y apm ak

Yalnızca bu rolü doğru anlamak, kişiliği tarihsel zincirde bir halka


olarak kabul etmek zorunludur.135

Lenin iki önem li açıdan 'tarihsel zincirde b ir halka’, ama 'bü­


yük b ir halka’ydı. Birincisi, belirli ayıklam a m ekanizm alarının ve
özellikle de, Narodya V olya'm n terörizm inden, Plehanov ve
Em eğin Kurtuluşu Grubu aracılığıyla, M enşeviklerle kopuşa,
1 9 0 5 D evrim ine ve bunu izleyen gerilem e d önem inde Bolşevik-
leri b ir arada tutm a çabalanna kadar Rus devrim ci hareketinin
bir ürünüydü. İkincisi, 1 9 1 7 N isanında Rusya’ya dönüşünden
sonra, Lenin parti içindeki kavgayı kazanabilm işti, çü nkü Troç-
ki’nin de gösterdiği gibi, Bolşevik safın ve pek ço k orta-sın ıf ak-
tivisıin u m utlannı dile getirm işti. T ro çk i’n in biyografisini yazan
Isaac D euıscher Lenin’in önem li rolünün bu övgüsüne karşı Ple-
hanov’un otoritesine başvurduğunda, Alasdair MacIntyre burada
ana fikrin birind e ‘tarih zam an zam an bize benim eylemlerim i
büyük bir fark yaratabileceği gerçek fırsatlar sunar’, diğerindeyse
‘Ben... Kaçınılm az tarihsel ilerlem enin yalnızca bir parçasıyım'
şeklinde ifade edildiği iki farklı tarih algılam asının söz konusu
olduğunu b elirtm işti.136 M arksizm insanların H egelci A klın Hile­
sinin k ö r k u rban lan olduğu ereksel bir tarih felsefesi olm aya so­
yunm adığı sü rece, bazen b ir bireyin y aptıklan n ın ‘büyük b ir fark
yaratabileceği’n i kabul etmeliyiz.
Bu değerlendirm eler iki sonuca ulaştırır. Birincisi, am açların
doğru düzgün atfedilebileceği tek varlıklar niyete dayalı sistem ­
ler, inanç ve arzu taşıyanlar, yani şim diki am açlarım ız dahilinde,
insan faillerdir. Daha özel olarak, toplum sal sistem lerin amaçları
olm az. Bunlan gereksinim leri varm ış gibi görm ek de, eğer bu iş­

t i 3 5 ) L. Troçki, The History o f the Russian Revolution (Rus Devrimınin Tarihi) (3 cilt,
Londra, 1967), I, s .310.
(1 3 6 ) A. MacIntyre, Against the Self-Images o f the Age (Çağın Kendi İmgelerine Karşı)
(Londra, 1 971), s 5 9 ,1 . Dcutscher'ın The Prophet Outcast (Dışlanmış Peygamber)
(Londra, 1 9 6 7 ), s.2 4 2 -7 üzerine. Ironik bir biçimde, Deutscher'ın kendisi yakın­
larda bir bireyin -y anı Sıalin’in - rolünü abarttığı için eleştirilmiştir; bkz. J. A. Getıy.
Origins o f the Great Purges (Büyük Temizliklerin Kökeni) (Cambridge, 1985)
Yapı ve Eylem | 1 3 3

levselciliğin ö n e sürdüğü gibi, bu ihtiyaçların zorunlu olarak ye­


rine g etirildiği id d iasına yol açıyorsa, uygun değildir. (Bu türden
bir akıl y ü rü tm e n in M arksistler arasında pek revaçta olan bir ver­
siyonu şöyled ir:
1 T o p lu m sa l bir olu şu m y eniden ü retilm esi için bazı koşul­
lar g erektirir.
2 Bu k o şu lla r vardır.
3 Bu k o şu llar vardır çünkü o toplum sal oluşum un yeniden
ü retilm esi için zorunludurlar.
Bu çık a n m ı h ak lı g österen tem el varsayım toplum sal oluşum la-
nn z o ru n lu o larak y enid en üretildiğidir. Bu, M arksistlerin kabul
edem eyeceği garip likte durağan b ir top lu m görüşüdür.) Bura­
dan, (işlevselliğ in en ateşli çağdaş eleştirm enlerin d en biri olan)
Giddens’ın k im i zam an ön e sürdüğü gibi, bu durum da işlevler­
den sö z etm en in h ep ten yanlış olduğu so n u cu çıkm ıyor. Bir grup
için yararlı s o n u ç la n olan veya toplum sal oluşum un yeniden üre­
tilmesine k atkıda bulunan sonuçlan olan b ir toplum sal fenomeni
belirlem ek açık lam a sürecinde genelde önem li bir adım dır, yeter
ki E lster’ın talep ettiği türden b ir geri beslenm e mekanizm ası be-
lirlenm eksizin, olgu b u sonuçlarla açıklanm aya kalkılm asın.137
ik in ci o la ra k , ‘m ik ro -tem eller’ talebinin reddedilm esi m üm ­
kün değild ir. Eğer insan etkinliği toplum sal olayların indirgene­
mez b ir y ö n ü y se, o h ald e faillerin sah ip olduğu niyet ve inançlar
ve b u n la n n ey lem d e nasıl biçim leneceği h akkınd a b ir değerlen­
dirme yapm ayan b ir olay açıklam ası kabul ed ilebilir değildir. Bu
değerlen dirm eler o ld u kça yüksek bir genellik düzlem inde olabi­
lir. C o h en ’in G elişm e T ezin i dayandırdığı türden ön cü ller, yani
in sanlann ‘b ir d ereceye kadar ussal’ ve bilgilerini ilerletm e yeti­
sinde o ld u k ları ö n cü llerin i içerebilirler. İnsanların niyetlerine da­
yalı etk in lik le rin in yapısal olarak belirlenm ed iği kabul edilirse,
incelenen d u ru m d a nasıl davranacaklarını ya da nasıl davranma

(1 3 7 ) Bkz. E. O . W right. 'Guldens' Critique o f M arx' (Gıddens'ın Marks Eleştirisi). N1.R.


1 3 8 (1 9 8 3 ) , s 14 -1 7 .
1 3 4 | Tarih Y apm ak

eğilim inde olduklarım belirleyen öncü ller içerm eyen b ir açıkla­


m a gerçek b ir açıklayan olamaz. ‘M ikro-tem eller’ isteyenler sade­
ce bunu söyledikleri ölçüde, açıkça haklıdırlar. Fakat elbette ki
daha güçlü b ir şeyi, yani toplum sal olayların açıklanm asının
m ikro-tem elleri oluşturm aktan öte bir şey olm adığını söylem ekte-
ler. Bu iddia yanlış olm akla kalm ıyor, Elsıer’a göre ussal-seçm e­
ci kuram ın öncü lleri olan (1 ) ve (2 )’den, yani sırasıyla insan dav­
ranışının yapısal olarak belirlendiğinin yadsınm asından ve ussal­
lık ilkesinden de çık ar sanm ıyor.
ElsterTn YB’nin alternatifini tanım lam asına bakın : Yöm em bi-
lim sel kolektivizm -k e n d i içinde b ir am aç o la ra k -, açıklayıcı sı­
rada bireylerden ö n ce gelen birey-üstü varlıklar olduğunu varsa­
yar. Açıklam a b u daha büyük varlıkların kendi kendini düzenle­
m e ya da gelişim yasalanndan hareketle ilerler, bu arada bireysel
eylem ler bütünsel m odelden çıkar san ır.13* Bu kon u m , diye de­
vam eder Elster, doğallıkla işlevselcilige götürür. D em ek eğer
Elster haklıysa, YB ve işlevcilik arasında b ir seçim yapm aya m ah­
kûm uz gibi görünüyor.
N eden hatalı olduğunu görm ek için, ‘bireysel eylem ler(in)
bütünsel m odelden çıharsandığı’ (vurgu ben im d ir) ‘yöntem bilim -
sel kolektivizm ’ tarifi üzerinde düşünm em iz yeter. Elster YB’nin
yadsınm asının bu öğretiyi beraberinde getirdiğini öne sürüyorsa,
oldukça yanılm aktadır. Ç ünkü ‘yön tem bilim sel kolektivizm ’
YB’n in çelişiği değil, karşıtıdır. YB yapıların bireylerle açıklanm a­
sı gerektiğini söyler. Bunu yadsım ak, yalnızca yapıların bireyler­
le açıklan am ay acağ ın ı söylem ektir, bireylerin yapılarla açıklanm a­
sı gerektiğini söylem ek değildir. Bütün yöntem bilim sel kolekti-
vistler (ElsterTn kastettiği anlam da) YB’yi yadsır, am a YB’yi yad-
sıyanların hepsi ip so fa c t o yöntem bilim sel kolekıivist değildir.
YB karşıtının bü tü n söyleyeceği toplum sal yapıların Graham
M acDonald ve Philip Petıit'in kastettiği anlam da açıklayıcı özerk­
liği olduğudur (bkz. yukandaki 1.2 başlığı). Toplum sal yapıların

(1 3 8 ) Elsıer, Making Sense, 5. 6 .


Yapı ve Eylem 1 1 3 5

açıklayıcı özerkliğinin olduğunu söylem ek, toplum sal olaylann


açıklanmasında göz ardı edilem eyeceklerini söylem ektir. Bireyle­
rin ve onlara atfedilenlerin göz ardı edilebileceğini ya da edilm e-
5İ gerektiğini söylem ek değildir. Ana hatlarını çizm eye 1.5 başlığı
altında başladığım toplum sal açıklam a m odeli, toplum sal olayla­
nn açıklam alarının öncü llerind e hem bireylerin, hem d e yapılann
indirgenemez b içim d e yer aldığı b ir m odeldir. Bireylerin birey­
im i varlıkların ‘taşıyıcıları’ olduğu ‘yöntem bilim sel kolektivizm ’
ilgiyi bu tehlikeli konu d an uzaklaştırm ak için öne sürülm üş bir
konu ve onun hakkınd a söyleyecek başka b ir sözüm olm ayacak.
Elbette k i, YB’yi yadsım anın 'yöntem bilim sel k o lek tiv iz m i ka­
bul etmeyi getirm ediğini gösterm ek kendi başına YB’yi reddet­
mek için b ir neden oluşturm uyor (buna karşın bu adım ı atm anın
önündeki bir engeli ortadan kaldırıyor). N eden, eğer yapabiliyor-
sak, O ckham ’m usturasını kullanıp yapılan bireylere indirgem e­
yelim? Yanıt yapam ayacağım ızdır. 1.5 başlığı altında ‘b ireyci’
açıklamaların tipik olarak etraflarında yapıları gizli biçim de tut­
tuğunu öne sürdüm . Çoğu zaman yapılar ceteris paribus cü m leci­
ğinde ya da birey in ussal olarak verimli kılm aya çalıştığı duru­
mun tanım ında ortaya çıkıverir. Fakat sözde bireyci açıklam anın
öncüllerinde açıkça görünebilirler de.
Bıı son u ncu su n u n b ir örneği, S ın ıf Söm ürüsü U ygunluk İlk e­
sini dinam ik kapitalist b ir ekonom i için kanıtlam aya çalışırken
Roemer tarafından verilir. Şu varsayımda bu lu nu r: ‘bü tü n failler,
donanım larının (serm aye) değerini m üm kün olduğu kadar ça­
buk arttırm a peşinde olan birikim cilerd ir.’”9 Bu aksiyom yalnız­
ca, Marks için kapitalist tarzın başlıca yapısal özelliklerinden b i­
rini, yani kapitalistlerin işçilerden elde edilen artık-değerin tam a­
mını tüketm ektense yeniden daha fazla üretim e yatırma eğili­
minde oldukları olgusunu birey dilinde sunm aktadır. Neden
böyle yaptıkları R oem er tarafından açıklanm adan bırakılıyor.

9 3 9 ) Roemer, G eneral Theory, s.l 13.


1 3 6 | Tarifi Y apm ak

Marks’ın kendisi serm ayenin birikim ini serm ayelerin birbiri üze­
rindeki rekabetçi baskısıyla açık lar (bkz. 2 .2 başlığı). Sm ıf Söm ü­
rüsü Uygunluk İlkesi kanıtının öncülleri arasına sermaye birikim i­
ni öylece koyuvermek Roemer için gayet m eşrudur, ama bu, kam­
un yalnızca görünürde YB’ye uyduğu gerçeğini değiştirmez, çün­
kü kapitalist üretim tarzının yapısal bir özelliğini varsaymaktadır.
Roem er’ın bu özelliği bireylere atfedilen bir şeye döndürm ek­
teki el çabukluğu, bana YB yandaşlarının açıklam alarının yapıla­
ra güvendiğini saklam aya çalışm alarının tipik b ir örneği gibi gö­
rünüyor. Bunun bazı açıklam aların rastlantısal b ir özelliği olm a­
yıp, toplum sal olayların açıklam asının zorunlu olarak h em yapı­
lara hem de bireylere gönderm e yapan öncü ller içerdiğini öne sü­
rüyorum . Bu, 1.5 başlığında yaptığım gibi, yalnızca yapılara baş­
vurm anın O rtodoks failler tasarım ıyla tutarlı olduğunu yalnızca
gösterm ekten ço k daha güçlü bir iddiadır. Bunu ortaya koym ak
iki indirgenem ez bileşen , yapılar ve bireyler arasındaki ilişkinin
değerlendirilm esini gerektirir.
Bu konuların son zam anlardaki en aydınlatıcı tartışm ası Gid-
dens’ın yazdıklarında bulunur. Yapıları ‘insan eylem inin tanın­
m am ış koşulları ve öngörülm em iş sonuçları' olarak görm em izi
önerir. Böylesi bir bakış açısı, onun görüşünce, uzun zam andır
varolan yapı ve eylem ‘ik iliğ in i çözüm leyecektir. Bu G id d ens’m
tabiriyle ‘yapının ikiliği ’n in, yani ‘toplum sal sistem lerin yapısal
özellikleri bu sistem leri oluşturan pratiklerin hem aracı hem de
son ucud u r’ olgusunun üzerinde yoğunlaşm am ıza olanak vere­
cektir. Daha belirli olarak, yapılar yalnızca eylemi sınırlayıcı de­
ğil, aynı zam anda onu m üm kün kılıcı olarak da düşünülm elidir:
‘B öylelikle y ap ı ey lem e ka rşı bir engel şeklin de değil, cmıa aslen ürefi-
mincie rol alan bir öğe o la ra k kav ram sallaştm lm alıd ır.,H0
Yapının ikiliği yalnızca ik tid ar ile eylem arasındaki kavramsal
bağlantı b ir kez kavrandıktan sonra anlaşılabilir. Eylem ‘dönüş-

(1 4 0 ) Giddens. Central Problems, s .6 9 -7 0 . Ayrıca bkz. Giddens, The Nexv Rules ot


Sociological M ethod (Toplum bilim sel Yöntemin Yeni Kuralları) (Londra, 1976)
Yapı ve Eylem | 1 3 7

tûrücû yeteneğin’ uygulanm asıyla, olayların gidişinde b ir değişi­


mi gerçekleştirebilm e yeteneğiyle ilgilidir. Yapılar, inter alia, G id-
dens’ın tahakküm dediği ve faillerin diğerlerini kendi gereksi­
nimlerine boyun eğm eye zorlam alarını getiren daha belirli ikti­
dar biçim in in uygulanmamı m ü m kü n kılan kurallar ve kaynak­
lardan oluşur. Û m eg in günüm üz siyasal iktidar tartışm alarına
özgü etkinlik ve yapı ikiliğinin, örneğin, üstesinden gelinebilir,
ancak b ir şartla:

eğer iktidarın yapının ikiliği bağlamı içinde incelenmesi gerektiği


kabul edilirse: tahakkümün rarlıgınm içerimledigi ve iktidar uygu­
lamasının dayandığı kaynakların toplumsal sistemlerin aynı yapısal
bileşenlerinde olduğu görülürse, iktidar uygulanması bir edim türü
değildir; daha çok iktidar düzenli ve vuıin bir olgu olarak eylemde
örneklenir. Üstüne üstlük pek çok iktidar kuramcısının yapuğı gibi
iktidarın kendisini bir kaynak olarak görmek bir hatadır. Kaynaklar,
iktidarın uygulandığı ve tahakküm yapılannm yeniden üretildiği
araçlardır.’41

Şimdi Giddens bana tem elde doğru yolda gidiyor gibi görü­
nüyor. Bununla birlikte bu, tartışm anın kim i belirli özellikleriyle
gölgeleniyor, ilkin , yapının eylem in ‘aracı’ olduğunu söylem ek
onu eylem in ‘koşu l’u olarak tanım lam aktan farklıdır. Uygulama­
da, G iddens daha zayıf olan ilk versiyona yönelir. Bu ikinci ola­
rak, yapıyı kurallar ve kaynaklardan oluşuyor gibi görm esiyle de
ortaya konur. Kurallar, W ittgenstein’in Felsefi A raştırm alar'da sa­
vunduğu gibi, pratiği oluşturam az, öte yandan kaynaklar, G id-
dens’m da dediği gibi, yalnızca eylem in araçları olarak düşünü­
lebilir. Eylemi yalnızca eylem in zorunlu koşu llan olm a şeklinde­
ki zayıf anlam da koşullarlar, ama G iddens’m genel form ülü ke­
sinlikle yapıların eylem i koşu llam asını daha güçlü , nedensel bir
anlamda kastetm ektedir. Ü çün cüsü , iktidar değerlendirm esi, d ö­

9 4 1 ) Giddens, Central Problem s, s.91. Giddcns'ııı aklında oian tanışmayla ilgili olarak,
bkz. S. Lukes. Power (İktidar) (Londra. 1974).
1 3 8 | Tarih Yapmalı

nüştürücü yetenek ki, ‘nedensel güçlerin eş anlam lısından biraz


daha fazla b ir şey gibi görünüyor ve tahakküm kavramlarının
m antıksal olarak bağlantılı olduğu iddiasıyla um utsuzca bulanı­
yor, Sonuç olarak verilen izlenim , yöntem bilim sel bireyciliğe
G iddens’ın genel yapı açıklam asının ileri süreceğinden çok daha
yakın b ir konum dur. Bunlan ve G iddens’ın yapılandırm a kura­
mının diğer kusurlarım başka bir yerde uzun uzadıya tartışmış­
tım ve bu tartışm ayı burada tekrarlam ayacağım . Bununla birlik­
te, bu kusurlar belki de beni kuram ın iki büyük gücünü daha
önem vererek kabul etm ekten alıkoyd u .142
Bu güçler, ilkin, yapının hem tanınm am ış koşul, hem de ön­
görülm em iş so n u ç olarak tanım lanm asıdır. Bu, YB yandaşlarının
kabul ettiği yapı boyutunu, bireysel eylem lerin niyetlenilm em iş
sonuçlarını için e alıyor, ama aynı zam anda yadsıdıklarını, yani
yapıların eylem leri nedensel olarak da y önettiklerini kabul edi­
yor. G iddens’ın açıklam asının ikinci gücü eylem in yapı tarafın­
dan bu yönetilişini kavram sallaştırm a biçim idir. Yapılar eylemi
yalnızca kısıtlam azlar. Yalnızca faillere açık alternatifleri kısıtla­
yan atıl sınırlar olarak iş görm ezler. Aynı zam anda bireyler ya da
grupların gerçekte sürdürdüğü eylem leri m üm kün kılar ve böy-
lece bu nların içinde bulunurlar. G iddens’m yapılarla iktidar ara­
sında kurduğu bağlam ı nedeniyle böyle bir m anevra m üm kün­
dür. ‘İktidar’, der, ‘eylem de örn ek len ir’, am a faillerin iktidarları
b ir yapı analizi olm aksızın anlaşılam az. İktidarın eylem de örn ek­
lendiği olgusu, yapıların eylem leri yönettiği iddiasını O rtodoks
etkinlik anlayışıyla tutarlı kılm ak için yaşamsal önem dedir. Ç ün­
kü, 1.5 başlığı alım da da gördüğüm üz gibi, eylem açıklam alan
içkin olarak failin arzusunu gerçekleştirm enin bir yolu olduğuna
inandığı eylem i yapacak güce sahip olduğunu b elirtecek b ir ön­
cü l içerir. Asıl önem li sorun tam da iktidar ve yapının nasıl iliş­
kili olduğuyla ilgilidir.

(1 4 2 ) Bkz A. Callinicos. Anthony Giddens: A Contem porary Critique (Anthony Guldens:


Günümüzden Bir Eleştiri); ve A. Giddens, Marx's Correct Views on Everything
(M arks’ın Her Şey Hakkındaki Doğru Görüşleri). Theory and Society, 1 4 .(1985)
Y a p i ve E yle m | 1 3 9

Giddens yukarıda alıntılanan pasajda iktidarın yapıyla, ya da


daha doğrusu yapının kısm en oluştuğu kaynaklarla b ir tutulm a­
ması gerektiğini öne sürüyor. Bu kaynaklar, daha ço k iktidarın
uygulandığı araçlardır. Bu bana yanlış görünüyor. Faillerin kapa­
sitelerinin doğası soru nu nu yanıtsız bırakıyor. İmdi bu n ların bir
kısmı, her norm al, erişkin insan organizm asının bunlara sahip
olacağı anlam ında doğaldır. Ama:

1) bu doğal kapasitelerin bile uygulanırın çoğu zaman faillerin üre­


tim ilişkileri içindeki konumlanna bağlıdır;
2) faillerin üretim ilişkileri içindeki konumlanndan türeyen ek ka­
pasiteleri de vardır.

(I)’in doğruluğunu kanıtlam ak kolaydır. İhtiyaçlarım ı bir


emek b içim i aracılığıyla karşılamaya (az ya da ço k ) m uktedirim .
Bununla birlik te bu n u yapabilip yapam adığım , kapitalist tarzda
tipik olarak, em ek-gücüm ü satıp satam ayacağım a bağlıdır.
Bununla b irlik te konuyla daha ilgili olanlar, (2 )’de belirlenen
kapasiteler, yapısal kapasitelerdir. Bu ifade, R oem er öncesi döne­
minde ‘doğrudan kapitalist toplum un yapısal gelişm elerince doğ­
rulan... Sınıfın yapısal kapasiteleri’ ile o sınıfın üyelerinin b ilin ç­
li örgütlenm esi aracılığıyla oluşan... örg ü tsel k a p a s ite le r i birbirin­
den ayırm ış olan W right’tan gelm edir. W rig h t’a göre, ‘yapısal ka­
pasiteleri örgütsel kapasiteleri biçim lend iriyor ya da bunlara sınır
getiriyor gibi g örebiliriz.’145 Ben ‘yapısal kapasiteyi’ daha genel bir
anlamda, failin üretim ilişkileri içindeki konu m und an gelen her
tür yetiyi im lem ek üzere kullanıyorum . (Bu nunla birlikte bu,
W right’m yaptığı ayrım ın yararlı olm adığı anlam ına gelmiyor,
ama şim diki am açlar doğrultusunda ‘yapısal kapasite' kullanı­
mım onun tanım ladığı biçim leriyle hem yapısal, hem de örgütsel
kapasiteleri içeriyor.)
Yapısal kapasite örnekleri, bir yatırım yapabilm ek ya da greve
gidebilmek olabilir. Bu kapasitelerin kullanım ı doğal kapasitele­

(143) W righl. Class. Crists, s.9 9 .1 0 1 .


1 4 0 | Tarih Y apm ak

rin (konuşm ak, hareket etm ek, vs.) de kullanılm asını getirir, ama
bu insan kapasitelerinin iki türü arasındaki ayrım ı etkilemez.
İkinci örneğin de gösterdiği gibi, yapısal kapasiteler çoğu zaman
bireysel failler tarafından değil, yalnızca k olek tif olarak kullanıla­
bilir. Bu, sonraki bölü m lerd e derinlem esine in celen ecek sorunlar
ortaya çıkarır. Şim dilik sadece şuna dikkat çekm em iz yeter, bazı
yapısal kapasitelerin kullanım ı için k olek tif faillerin oluşumuna
bağım lılık, üretim ilişkilerinin genel bir özelliğinin, yani üretim
araçları ve em ek-gücüyle aynı ilişkiyi paylaşan ço k sayıda birey­
sel fail içerm elerinin b ir sonucudur.
Şim di yapıları bu b içim d e görm eye karşı YB yandaşlarının yö­
neltebileceği b ir itirazı, yani etm enlerin üretim ilişkilerindeki ko­
num larını seçtikleri iddiasını gözden geçirelim . Bu argüm an, bi­
zi 'biraz toprağı olan, b ir m akinistle evli, m üstakbel b ir m uhase­
becinin annesi ve beyaz ve Katolik b ir bayan’ olan Bayan Jo n e s’un
durum unu değerlendirm eye davet eden Przew orski tarafından
ortaya konm uştur. Bayan Jo n e s bir m ağazada tezgâhtar olur.
Ama: ‘Pek ço k işçi en sonun d a kend i işini kurm ayı başarıyor. Ne­
den Bayan Jo n e s da yapam asm ki?... Bayan Jo n e s işçi olur, çü n ­
kü işçi olmayı seç er.144 Przew orski b u iddiayı şöyle savunur:

Açıktır ki, insanlann, elmaslarla ışıldayan ve yalnızca yat güvertele­


riyle sallanan bir yaşama sırılannı dönerek kendi zevklerinden işçi
olmaya karar verdiklerini söylemiyorum. Kastettiğim şudur. Bayan
Jones’un bazı hedefleri vardır; örneğin, bir işçi eşi olarak başına gel­
mesi muhtemel olduğu üzere dul kalacağı zamanlara karşı, kendi
akışının tedavüldeki değerinden, ailesinin de yardımıyla, olabildi­
ğince yararlanmaya çalışmaktadır. Kaynaklan da vardır: kendi
emek-gücü, kocası ve oğlunun kullanılmamış emek-gücü, bazı top­
lumsal ilişkiler... ve biraz kredi... Şimdi ailesi ve dostlarıyla birlikle
bir masa başına oturmuş, aile kaynaklarının kısıılamalan dâhilinde
amacını nasıl gerçekleştireceğini düşünmektedir. Bir verimlilik arı-
urma kursuna yazılır ve mezun olunca yapabileceği en iyi şeyin işçi

(1 4 4 ) Przeworski, C apitalism , s .9 4 -5 .
Yapı ve Eylem 1 141

olmak olduğuna karar verir. Amaçlan ve kaynaklan vardır: işçi ol­


mayı seçer. Amaçlan ve kaynaklan onu işçi olarak sınıflandırmaz;
amaçları ve kaynaklan dâhilinde o işçi olmaya karar verir.'”

Bayan Jo n e s g erçek ten de ücretli em ekçi olm ayı seçer mi? Bu


soru C oh en tarafınd an üstün zarafette b ir m akalede tartışılıp ya­
nıtlanır. O n u n id d iasın a göre, ‘an cak ve an cak bu zorlam a, üre­
tim ilişk ilerini o lu ştu ran iktid arların standart uygulam asının bir
sonucuysa... b ir işçi em ek -g ü cü n ü satm aya m ecbu r o lu r’, burada
m ecbur o lm ak ‘b a şk a h iç b ir seçen ek ' olm adığı anlam ına değil,
‘makul y a d a ka b u l ed ileb ilir bir seç en ek ’ olm adığı anlam ına gelir.
‘M ecbur’u b ö y le an lam ak şu d em ektir, işçilerin em ek-güçlerini
satm ak zoru nd a olm ası idd iasına karşı, alternatifin açlıktan ö l­
mek değil h ü k ü m etten işsizlik yardım ı alm ak old uğu itirazı, eğer
işsizlik yardım ı alm ak k ab u l ed ilem ez b ir seçen ek se (ki öyledir),
g etirilem ez.146
İşçilerin e m e k -g ü çle rin i satm ak zorunda kaldıkları d üşü n ce­
sine y ön eltilen cid d i itiraz, C o h en ’in gözlem lediği gibi, ‘başlan­
gıçta p ek ço ğ u n d an d ah a fazla kaynağa sahip olm adıkları halde,
küçük b u rju v azid e ve başka yerlerde konu m lar ed in erek prole­
taryanın ü stü n e y ü k selen kişilerin varlığıdır. Verdiği belirli örnek
İngiltere’d ek i A syalılar arasınd an çık an k ü çü k ve bazen daha b ü ­
yük k ap italistlerd ir, am a b aşk a ö rn ek ler de vardır. İnsanların
böyle işçi sın ıfın d an k açab ild ik leri gerçeği, işçilerin genellikle
em ek-g ü çlerin i satm aya m e cb u r o lm ad ıkların ı, çü n k ü h er zaman
küçük b u rju v aziy e g irm eyi seçebileceklerin i gösterir. Bu girişim ­
de g erçek te y aln ızca p e k azın ın b aşan lı olabilm esi g erçek bir iti­
raz değild ir:

Proletaryadan dışan çıkış yollarının sayısı, nesnel durumlar değer­


lendirildiğinde, azdır. Ama proleterlerin çoğu kaçmayı denemez ve

0 4 5 ) tbid., s.9 5 .
0 4 6 ) G. A. C oh en . T he Structure o f ProJeıcnan Unfreedom (Prolcieryam n Ûzgürluk-
süzlûgünün Y apısı). R oem er derlem esi Analytical Marxism içinde, s.2 3 9 ,2 3 8 .
Ayrıca bkz. Elsıer, Mailing Sense, s .2 1 1 -1 6 .
1 4 2 | Taıilı Yapm ak

bunun sonucunda, her çıkış yolunun bir proleter tarafından etkinlikle


denenmekte olduğu yanlıştır. Demek ki proleterlerin çoğu için bir ka­
çış yolu vardır. O halde zonınlu olarak proleterlerin çoğu proleter
kalacak ve emek-güçlerini satacak olsalar bile, belki de en fazla kü­
çük bir azınlık dışında, hiçbiri böyle yapmaya mecbur değildir.WI

Bununla birlikte, bir işçinin kaçm a özgürlüğü, gerçekte ken­


di benzer özgürlüklerini kullanm aya çalışm ayan diğer işçilerin
ezici çoğunluğuna bağlıdır. Eğer onlar bu yolu seçm iş olsalardı,
eldeki bütün proletaryadan çıkış yolları çabucak kullanılm ış (el­
bette ki bunları ulaşm ak için m ücadele edenlerce tıkanm ış) olur­
du. Her işçinin özgürlüğü, k end i koşullu özgürlüklerini uygula­
m ayan diğerlerine koşulludur. B öylelikle, ‘her b in bireysel olarak
gitm ekte özgürse de, kalanlarla birlikte k o lek tif özgûrsüzlük diye­
ceğim şeyden m uzdarip olu r’, bu durum da ‘b ir grup, E eylem tü­
rüyle ilgili olarak, ancak ve ancak E’nin bü tü n grup üyeleri tara­
fından gerçekleştirilm esi olanaksızsa, k olek tif özgürsüzlükıen
m uzdariptir.’ O halde, ‘proleterlerin çoğu proletaryadan kaçm ak­
ta özgürse de ve elbette her b iri bu özgürlüğe sahip olsa da, pro­
letarya kolek tif olarak özgür olm ayan, hapsedilm iş b ir sın ıftır.'146
Bayan Jo n e s işçi olm am akta özgürdür, ama ücretli em ekçi olarak
ait olduğu sınıfın tam amı değildir.
C oh en ’in argüm anı işçi sınıfının özel durum unu açıklam ak
üzere tasarlanm ıştır. Ama eğer proletarya kolektif olarak yer al­
dığı sınıfsal konum a m ecbu r edilm işse, - ’iktisadi ilişkilerin sessiz
zorlam ası’ (yani insanın em ek-gücünü satm asına karşı herhangi
b ir kabul edilebilir seçeneğin olm am ası) yerine, M arks’m ‘doğru­
dan iktisat dışı güç’ dediği şeyin artık-em eğin elde edilm esi için
gerekli o ld u ğ u - diğer üretim tarzlarındaki söm ürülenlerin daha
az m ahkum olm ası ço k k ü çü k bir olasılık gib id ir.M9 Kapitalistin
kapitalist olm aya karşı gerçek bir seçeneği, yani em ek-gücünü

(1 4 7 ) Cohen, 'Protelerian Unfreedom', s.2 4 0 , 2 4 3


(1 4 8 ) Ibid., 2 4 4 . 2 4 8 , 245
(1 4 9 ) Marx, Kapital. I, s.899.
Yapı ve Eylem | 1 4 3

satma seçen eğ i old u ğu doğru d ur, am a d o n an ım ların ın en iyi k u l­


lanımının hangi eylem b içim in i gerektireceğ ind en p ek az k uşku
duyulabilir. Bu akıl y ü rü tm e a fo r tio r i d iğer egem en sın ıflan n du­
rumu için de g eçe rli olacaktır. D em ek ki sınıfsal k on u m ların se­
çilm esindeki an lam ço k sın ırlı b ir a n lam d ır ve yukarıda verilm iş
genel yapı açık lam asın ı çö k ertm ez.
Y apıların açık lay ıcı özerk liğe sah ip oldukları yolundaki iddi­
am b ö y lelik le, faillerin g ü çlerin in k ısm en üretim ilişkilerind eki
k onu m lanna bağlı old u ğu ö n erm esin e götürüyor. Faillerin h e­
deflerini g erçek leştireb ilm e lerin in , ister yapılar, ister kurum lar ya
da b aşka b ir şey o larak d ü şü n ü lsü n , toplum sal ilişkiler içindeki
yerleri tarafınd an ö n em li d ereced e belirlend iği kabul edildiği sü­
rece, b u tezin M arksist terim lerle form üle ed ilm esine gerek yok­
tur. D ikkat e d in , arg ü m an bireylerin in an çların ın yapılar h akk ın ­
da olduğu ya d a y ap ılarca biçim len d irild ig in e d air b ir iddiaya da­
yanm ıyor. Bizzat E lster şunu vurgular: ‘yön tem bilim sel bireycilik
yalnızca k ap lam sal (exten sio n al) bağlam larda geçerlidir... İnsan­
ların çoğu zam an birey ler h akkınd a inançlara indirgenem eyecek
birey-üstü v arlık lar h ak k ın d a in an çları vard ır.'150 YB yapıların ne
olduğu h a k k ın d a d ır; in san lan n yapılar h akk ın d a (YB’ye göre)
yanlış, çü n k ü k o lek tiv ist, inançları olm asıyla gayet tutarlıdır. Ay­
nı b içim d e b e n im yapıların dışlanam azlığt savunm am da, insan­
ların yap ılar h a k k ın d a k i in an çların ın üzerinde değil, sahip old u k­
ları (v e tabii sah ip old u kların ı b ilm ek sizin sahip olabildikleri)
güçler ü zerin d e yoğunlaşıyor.
T a h m in ed erim k i, E lster’in yanıtı, yapıların yalnızca b irey le­
rin ö zellik leri o ld u k ları oran d a güç verdiğini savunm ak olurdu.
En azınd an , y ap ın ın ‘belirli ilişki ö ğelerin d en soyutlanm ış b içim ­
de tan ım lan an b ir ilişk iler öbeği’ old u ğu , ‘yapılar... nedensel et­
kililiğe sa h ip tir’ savı h ak k ın d a so n zam anlarda yazdığı oldukça
yoğun bazı açık lam aların bırak tığı izlenim budur: ‘Katılm ıyo­
ru m ... k ap lam sal bağlam larda, n ed ensel etkililiği olan şey, ilişki

Ü 5 0 ) Elsler, Making Sense, s. 6 .


1 4 4 |Tarih Yapmak

öğeleriyle, ya da benim deyim im le, ilişkisel özellikleri olan birey­


lerle b ir ilişkid ir.’151 Elster bir boş yerler küm esi olarak tasarlanan
yapının nedensel etkililiğinin olam ayacağı, öte yandan belirii b i­
reyler arasındaki b ir ilişkinin buna sahip olduğu iddiası için n e­
den gösterm iyor. E lsier ya insanların çoğu zam an kendilerini, b i­
reysel eylem lerinin tem el niteliğine genellikle pek az etki ettiği
m odellere sahip, sûre giden ilişkiler içinde buldukları şeklindeki
apaçık tarihsel doğruyu görm ezden geliyor, ki bu durum da onu
ciddiye alm ak güçtür, ya da yapılara bireylerin özellikleri diye­
rek, tam am en sözel b ir manevraya kalkışıyor, ki bu durum da da
yine bu kılık değiştirm iş yapıların nedensel etkililiğinin olm adı­
ğını gösterecek bir argüm an ortaya koyması gereklidir. E lster’in
anlaşılmazlığı itiraf edilm iş değerlendirm elerinin ardında pusuda
yatan, yapıların, bireysel eylem lerin niyetlenilm em iş sonuçlan
olarak görülm ediklerinde, b ir tür gizemli yarı-organik ya da ruh­
sal varlık olm aları gerektiği inancı olabilir. Fakat bu inanç yanlış­
tır. Gayet kabul ed ilebilir b ir yapı tanım ı, G iddens gibi, yapıyı
‘insan etkinliğinin hem her daim m evcut koşulu (m addi nedeni),
hem de sürekli yeniden üretilen so n u cu ’ olarak gören Roy Bhas-
kar tarafından verilm iştir.152 (D ikkat edin, bu form ûlasyon Gid-
dens’in yöneldiği neden ve araç arasındaki b ir tür belirsizlikten
zarar görm üyor.)
Bhaskar şu tanımı öneriyor: ‘T oplum ... doğal olanlardan fark­
lı olarak, (en azından kısm en) uygulandıkları sürece var olan;
son örnekte insanların niyete dayalı etkinlikleri aracılığıyla uygu­
lanan; ve zorunlu olarak uzam ve zam anda sabit olm ayan eğilim
ve güçlerin ifade edilm iş b ü tü nü d ü r.’ Bu tanım , toplum u yine
güçler ve eğilim ler içeren doğayla süreklilik içinde görmeyi yü­
reklendirm ek üzere tasarlanm ıştır, ama aynı zam anda toplum sal
yapıların özelliğini, yani ‘yalnızca’ belli b ir niyete dayalı sistem sı­

(1 5 1 ) Elslcr. Reply to Comments (Değerlendirmelere Yanıl), Inquiry, 29 , I (1 9 8 6 ), s.67


(1 5 2 ) R. Bhaskar. 7iıe Possibility o f Naturalism (Natûralizmin Olanaklılıgı) (Brighton.
1979), s .43
Yapı ve E yle m | 1 4 5

nıfının, yani insan faillerin ‘etkinliği... sayesinde’ var olduklarını


da vurgular.1”
Bhaskar’ın loplum sal yapıları nitelendirm esine katıldığım hal­
de, ontolojik statülerinin böyle bir değerlendirm esinin verilmesi
talebini sabırsızlıkla itiraf etm eliyim . Q uine bize var olanın yal­
nızca kuram lanm ızm im lediği nesne türleri olacağı şekilde on to­
lojiyi bilim lere görelileştirm eyi öğretm iştir. D em ek ki tek sorun
böyle bir türü b ir diğerine indirgeyip indirgeyem eyecegim iz olu­
yor.1” Eğer toplum sal yapıların, savunduğum gibi, açıklayıcı
özerkliği varsa, o halde bireylere indirgenem ezler ve toplum sal
olayları açıklam ak istiyorsak onlara m ahkûm uzdur. Toplum sal
varhklann ‘gizem li’ doğası hakkında belirsiz ön erilerin, uzaklan
eylemde bulunm a olanağını (ki bu D escartes’ın m etafiziğinde ya­
saklanmıştı) gerektirdiği için evrensel çekim gücü kavram ına yö­
nelik Kartezyen itirazlardan daha fazla b ir değeri yoktur. YB sa­
vunmaları fazlasıyla kolaylıkla felsefecilerin toplum sal kuram
için kanunlar koym aya kalkm aları şeklinde yozlaşıyor. Bunun fi­
zik bilim lerinde olduğundan daha kabul ed ilir olm ası için h içbir
neden yoktur.
Metafizik bireyciliğin yöntem bilim sel bireyciliğe karşıt olarak
araya girmesi, şim diden 1.5 başlığı altında bertaraf edilm iş, her
verili yapının insan eylem inin sonucu olduğu yolundaki itirazın
durumunda son derece açıktır. Elbette ki insan eylem inin sonu­
cudurlar, ama o eylem in kendisi bizzat yapılan içeren koşullarda
meydana gelm iş olacaktır. Nedensel diziyi geriye götürm ek yapı­
ların açıklayıcı özerkliği sorunu için fark etm ez. Bu girişim i ola­

(153) Ibid., s.4 9 . 4 3 . Benim Elsıcr eleştirimle Sco n Lash ve Jo h n Urry’nin ancak bu
kitabı bilildikten sonra okuduğum ilginç bir makalelerindeki kanıllan arasında
açıkça bir benzerlik vardır, 'The New Marxism o f Collective Action: A Critical
Analysis' (Ycni Kolekut Eylem Marksizm'i: Eleştirel Bir Analiz), Sociology, 18. 1
(1 9 8 4 ). Bununla birlikte, ne kadar benzerlik olduğu açık değildir, çünkü 'sınıf
kapasitesi' 'gruplanmaların seferber edebileceği örgütsel ve kültürel kaynakların
gücü' olarak açıklamaları (ibid., s.4 6 ) oldukça yogunlaşıınlm ışur; eğer açımlanırsa
Giddens'ır. yapı tasarımıyla aynı eksikliklerden zarar gördüğü onaya çıkabilir.
(154) W .V.O.Quine, O n W hat There İs (Nelerin var olduğu üzerine). From a Logical
Point o f View (M antıksal Bir Bakış Açısından) (New York. 1 9 6 3 ) içinde
1 4 6 |Tarilı Yapmak

sılıkla haklı çıkaracak şey, eylem leri yapılarca koşullanm aksızın,


bireylerin yapıları var etliği b ir dünya durum unun varlığı olurdu.
Böyle bir ‘başlangıç d urum u’ hiç olm uş mudur? Hiç sanm am , in­
sanların, hep belli yapıları som uılayan toplum sal sistem ler için­
de yaşaya gelm iş o ld u klan daha olası görünüyor. Ama yapının
kökenlerini aram ak oldu kça aydınlatıcıdır. G aston Bachelard bir
keresinde şöyle dem işti: ‘F elsefeciler kökenleri inceleyerek yara­
tımları keşfed ebileceklerine inanırlar.’155 Bu durum daki yaratım
yapıların bireylerce yaratılışıdır. Burada kesinlikle ‘özne felsefe-
si'nin, lam olarak ilk kez D escartes tarafından form üle edilm iş ve
k en d in in ep istem olojik (ve kim i versiyonlarda o n to lo jik ) ö n celi­
ği olduğu tasarım ın b ir örneğiyle karşı karşıya değil miyiz? Kar­
tezyen özne Sartre'ın m etafizik bireyciliğinin tem elinde yatar.
Aynı zamanda yöntem bilim sel bireyciliğin, tarihin y eterince ge­
rilerine gidersek yapışız bir toplum bulacağım ız düşü ncesine da­
yanan savunm alarının ardında da gizlenm ekledir.

2.6 Tarihsel Maddecilikten Geriye Ne Kaldı?


Artık 2 .4 başlığının başında sorulan soruya geri dönebiliriz.
O rtodoks tarihsel m addeciliğin (O TM ) kabul edilem ez olduğu
b ir kez gösterildikten sonra M arksizm ’den geriye ne kalır? O ve
ardından gelen bö lü m artık bertaraf etm iş olduğum uz ussal-seç-
meci M arksizm’in önerdiği alternatifi incelem eye ayrılm ıştı. O
halde tarihsel m addecilikten geriye ne kalır? Yanıt: epey b ir şey.
Levine ve Sober geriye kalanı ‘zayıf tarihsel m ad d ecilik’, yani
'dönem sel tarihsel değişim için zorunlu olanın sonuçta yeterli de
olduğu şeklindeki pek doğru olm ayan ve mazeretsiz iddia hari­
cinde O rtodoks kuram ’ olarak tanım lıyorlar.156 Yani, b u kuram,
kendi OTM tanım larının (a), (b) ve (c )’sinden -sırasıy la değişi­
min zorunlu k oşu llan (üretici güçlerin gelişim düzeyi), değişi­
min yönü (üretici güçlerin gelişim ini arttırm aya doğru) ve deği­

(1 5 5 ) G. Bachelard, Le Rationalism* appliaue (Uygulanan Ussallık) (Paris, 1 9 7 0 ), s. 113


(1 5 6 ) Levine ve Sober, 'W hat's Historical', s.3 2 3
Yapı ve E ylem 1 1 4 7

şim araçları (sınıf m ücadelesi)- oluşur, ama (d) maddesini, etkili


biçimde Öncelik Tezini (üretici güçleri daha ileri yönde gelişimle­
rini arttıracak üretim ilişkilerini seçecektir) dışlar (bkz. 2.3 başlığı).
Levine başka bir yerde şöyle yazar:

Ussal çekirdeğine indirgendiğinde, tarihsel maddecilik bir mümkün


ûrelim ilişkileri kuramı, tarihsel gündeme nelerin sokulabileceği­
nin, üretici güçlerin gelişini düzeyi bakımından bir değerlendirilmesi­
dir... ne kendi başına tarihsel değişimi açıklayacak; nede sınıf mü­
cadelelerinin sonuçlannı öngörecektir. Fakat değişimin olanaklılıgı
için gerekli koşulların ve sınıfların mücadelede ellerinde olan fırsaı-
lann bir değerlendirmesini yapar.15’

Kanımca bu, Marksist tarih kuramının ‘ussal çekirdegi’nin


güçlerini hafifsemektir. Hem Öncelik Tezinin çıkarılmış olduğu
bu kurama zayıf değil de, gerçekte olduğu üzere, klasik tarihsel
maddecilik adını vereceğim. Çünkü, yukancla da savunduğum
gibi, ne Marks ve Engels, ne de diğer büyük Marksist’ler -Lenin
ve Troçki, Luxemburg ve Gramsci toplumsal devrimi üretici güç­
lerin gelişmesinin kaçınılmaz sonucu olarak tutarlılıkla değerlen­
dirmişlerdir (bkz. 2.5 başlığı).
Levine tarihsel m ad d eciliğ i fiilen U yum luluk T ezin e, yani,
‘üretici g ü çlerin verili b ir gelişim düzeyi yalnızca sın ırlı b ir ü re­
tim ilişk ileri y elp azesiyle u yu m lu d u r’ iddiasına indirgiyor (bkz.
2 .3 başlığ ı). Bu d u ru m d a, ü retici gü çler geliştiğine göre, egem en
ûrelim ilişk ileriy le çatışm aya girm e eğilim ind ed irler, öyle ki Ç e­
lişki Tezi de b u n oktaya k ad ar doğru çıkar. Fakat, Kapasite Tezi­
nin y anlış old uğu göz ö n ü n d e bu lu nd u ru lu rsa, sın ıf m ü cad elesi­
nin ü retici g ü çlerin en verim li gelişim ini sağlayan üretim ilişkile­
rini y erleştireceğ in in güvencesi yoktur. Bütün bu nlara katılm am a
rağm en, ü ç şey d ah a ek leyebileceğ im ize inanıyorum .
B irin cisi, san ırım W rightTa birlik te, üretici güçlerin tarih b o ­
yunca gelişm esi için e n azınd an ‘zayıf b ir güdü’ olduğunu söyle­

0 5 7 ) Levine, Arguing, s. 1 9 4 -5 .
1 4 8 | Tarih Y apm ak

y ebiliriz.158 Diğer her koşulun eşit olduğunu kabul ettiğimizde,


doğrudan üreticiler çalışıp didinm enin yüklerini hafifletecek ye­
nilikleri benim seyeceklerdir. Elbette ki, Brenner’in savunduğu
gibi, diğer koşullar genelde eşit değildir ve yalnızca kapitalist tarz
söm ürenlerle söm ürülenleri üretici güçleri geliştirm enin sistem a­
tik baskısı altında bırakır. Yine de unutm am alıyız ki, sınıflı top­
lum un kapitalizm öncesi başlıca üç biçim inin ikisinde, feodal ve
haraçsal üretim tarzlarında, üretici güçler büyük oranda aynıdır,
çü nkü ikisi de üretim araçlarını ve em ek-gücünü kısm en denet­
leyen köylü ailelerine dayanan b ir em ek-sü recini içerir (dikkat
edin, U yum luluk Tezi üretici güçlerin verili b ir gelişim düzeyi­
nin, [zorunlu olarak] yalnızca b ir tek üretim ilişkileri grubuyla
değil, sadece üretim ilişkilerinin sınırlı bir yelpazesiyle uyum lu ol­
duğunu sö y ler).159 Köylü doğrudan üreticiler üretim süreci üze­
rinde kısm i b ir denetim e sahip oldukları ölçüd e, em eğin yükünü
hafifletecek yenilikler getirm e fırsatları ve kim i zam an da bundan
bir çıkarları olacaktır (böyle bir çıkarları olup olm adığı türlü et­
kenlere bağlı olacaktır örneğin, artık-elde etm enin aldığı belirli
b içim : eğer artık sabit b ir m iktarsa/köylüler, üretkenliği arttıra­
rak, em eklerini hafifletebilir veya kendi tüketim lerini arttırabilir­
ler). Aynı biçim d e, söm ürenlerin ken di tü ketim lerini arttıracak
yeniliklerden yararlanm akta çıkarları olabilir - örneğin, genellik­
le feodal derebeylerinin tekelinde olan buğday değirm enleri. Bu
türden etkenler kapitalist tarza özgü üretici güçlerin yoğun dere­
ced e büyüm esine yol açm azdı, am a G elişm e Tezini bu belirli an­
lam da doğru yapmaya yeterlidirler: üretici güçler g erçekten de
tarih boyu nca gelişm e eğilim indedirler, ama bu eğilim in üstüne
çık abilen güçlü karşı-eğilim ler vardır.
İkincisi, üretici güçlerin üretim ilişkilerince baltalanm ası illa
ki daha ilerici üretim ilişkilerinin kurulm asını getirm iyorsa da,
olasılıkla gerçek toplum sal krizi getirir. Bu nokta Lockw ood ta­

li 5 8 ) W righl, Giddens' Critique, s.2 7 -9 Ayrıca bkz Harman, ‘Base and Superstructure',
s. 16-18.
(1 5 9 ) W ickham,'Uniqueness', s. 185, 187.
Yapı vc Eylem 1 1 4 9

rafından (biraz anlaşılmaz toplumbilimsel bir anlatımla da olsa)


dile getirilmiştir:

Sistemin gizil toplumsal ilişkilerinin (ki bunlann arasında üretici


güçlerle şimdilerde hakim olanlardan daha uyumlu üretim ilişkileri
de vardır) gerçekleştirilmesi, çıkarlarım kurumsal düzenin (yani
egemen üretim ilişkilerinin) korunmasına bağlamış gruplann, belir­
li zorlayıcı dura m tarda, işlevsiz sistemle başa çıkabilmelerindeki ba-
şanya bağlıdır.... Eger zorlayıcı durumlar sistemin işlevsel uyum­
suzluğunun yoğunlaşmasını getiriyorsa ve eğer çıkar bağlayan grup­
lann telafi edici önlemleri (niyetlenilmeksizin) sistemin gücül top­
lumsal ilişkilerinin daha fazla gerçekleştirilmesini getiriyorsa, bir
toplumsal çözülme kısır döngüsü ve kuramsal düzenin değişimi
yoldadır. Öte yandan, eğer telafi edici önlemler etkili olursa, ku­
rumsal düzen aynen kalacaktır, ama baskının odak noktası (yani
üretici güçlerin engellenmesi), sistemin işlevsel uyumsuzluğu sür­
düğü sûrece görünür olmaya devam edecektir.’'"’

Lockwood’un burada tanımladığı şey Gıamsci’nin ‘organik


kriz’ kavrammca gayet iyi kapsanmaktadır:

Bir kriz olduğunda bazen on yıllar boyu sürer. Bu istisnai sûre şu


anlama gelir, iyileştirilemez yapısal çelişkiler onaya çıkmıştır (ol­
gunlaşmıştır) ve buna karşın, var olan yapının kendisini korumaya
ve savunmaya çalışan siyasal güçler bunları bazı sınırlar içinde iyi­
leştirmek ve bunlann üstesinden gelmek için her türlü çabayı gös­
termektedir.161

Böylesi bir organik krizin toplumsal devrimle sonuçlanması


gerekmez. Egemen sınıf -Gramsci’nin aklındaki durum olan Rus
Devrimi sonrasında Avrupa örneğinde olduğu gibi- temeldeki
Çelişkiyi en azından geçici olarak ‘iyileştirme‘yi başarabilir. Bana

U 6Ö) Lockwood, 'Social Integration’, s.252.


Û 61) A. Gramsci, Selections from the Prison N otebooks (Hapishane Defterlerinden Seçme­
ler) (Londra. 19 7 1 ). s. 178.
1 5 0 | Tarih Y apm ak

öyle geliyor ki, klasik tarihsel m addecilik şunları öne sürm ek du­
rum undadır:

1) Ü retici güçler gerçekte geliştiğine göre, egem en üretim iliş­


kileriyle çatışm aya gireceklerdir.
2 ) Böyle engellem e durum ları üretim biçim in in doğasına
bağlı olarak belirli bir biçim alacaktır (bkz. 2 .4 ve 5 .5 baş­
lık ta n ).162
3 ) Sonuç Lockw ood ve G ram sci’nin nitelendirdiği gibi, te­
m eldeki çelişkilerin, başarısızlık durum unda ‘toplumsal
çözülm enin ya da hatta devrim in sürekli tehdidiyle karşı
karşıya kalan egem en sınıfı b u n lan ‘iyileştirm ek’ ya da en
azından etkilerini sınırlam ak için m ücadele etm ek zorun­
da bırakarak ‘olgunlaştığı’ b ir organik kriz olacaktır.
4) Böyle b ir organik krizin sonucu, her durum da krizin getir­
diği m addi zorluklarca ktzıştınlm ası olası sın ıf m ücadele­
sine bağlı olacaktır.

im di, O TM ’nin yanlışlığı aslen sınıf m ücadelesine ilerici top­


lum sal değişimi üretm ede güvenilem eyeceği olgusu etrafında dö­
nüyordu. Ama - v e bu da klasik tarihsel m addeciliğin b ir m üm ­
kün üretim tarzları ku ram ı olm anın ötesine geçtiği üçüncü nok­
ta o lu y o r- bu ndan sın ıf m ücadelesinin sonucun u n sadece belir­
siz olduğu anlam ı çıkm az. Tam tersine, tarihsel m addecilik her
şeyden önce faillerin üretim ilişkilerindeki konu m ları, yan: sınıf­
sal k on u m lan sayesinde sahip oldukları yapısal kapasiteleri belir­
ler. İkinci olarak, bu kapasitelerin ve aynı zam anda etm enlerin
paylaştığı sınıfsal çıkarların da gerçekteki davranışlannı açıkla­
makta önceliği olduğunu öne sürer. Bu ik in ci iddia Kapasite Te­
ziyle eşdeğer değildir: yani, bu çıkar ve kapasitelerin ilerlem eci
toplum sal değişim e ulaşm ak için yeterli olduğunu savunmaz.

(1 6 2 ) Köleci ve feodal tarzların organik krizlerinin analizleri sırasıyla su yapıtlarda bulu­


nur, Sıe Croix, Class Struggle, s .2 2 6 -5 9 ; ve Bois, Crise, başka yerlerde Aynca b k ;
aşağıda 5.5 başlığı.
Yapı ve Eylem | 151

Ama böyle b ir d eğişim in olup olm adığının aslen yapısal yetenek­


ler ve sınıfsal çık arlar kadar, sın ıf m ücadelesinin nesnel bağlam ı­
nı oluşturan organik krizin doğasını belirlem ekte kullanılan kav­
ramlarla da açıklanm ası gerektiğini içerimler. Bu güçlü b ir iddiadır.
Bu ü ç öğe - ü r e tic i güçlerin gelişm esi için zayıf b ir eğilim in
varlığı, so n u çta o rganik kriz olasılığı ve toplum sal eylem i açıkla­
mada yapısal k apasite ve sın ıf çıkarlarının ö n ce liğ i- klasik tarih­
sel m addeciliği b ir tarih kuram ı, yani toplum sal sistem leri d ö­
nüştüren d inam ik sü reçleri açıklam a iddiasında b ir kuram yapar.
Aynı zamanda b ir organik kriz dönem inde ortaya çıkan korkunç,
kanlı çarpışm alarda insan etkinliğinin m erkezi b ir rol oynadığı
bir kuramdır. B unu yapış biçim i, tarihsel m addeciliği gerçek bir
tarih kuram ına d önüştürm ek için zorunlu üç öğenin kuşkusuz
en tartışmalı olan ın d an , yani kapasite ve çıkarların önceliği iddi­
asından aynlm azdır. Bu kitabın geri k alanının bü yü k bölü m ü , bu
iddiayı akla y a k ın kılm aya ve ışığında insanların tarih yapma yol­
larından k im ilerin i keşfetm eye vakfedilecektir.
Üçüncü Bölüm

G EREK Ç ELER VE ÇIKARLAR

3.1 îfadecilik ve Yorum Bilgisi Geleneği


Şimdi, b ir anlam da adım larım ızın b ir kez daha üstünden geç­
meliyiz. Ö n cek i bölü m d e ana ilgi alanlarım ızdan biri olan yön-
tem-bilimsel b irey cilik ile işlevcilik yandaşları arasındaki tartış­
ma, toplum sal olayların açıklanm asının doğal olaylarınkinden ne
dereceye kadar ayrıldığı üzerine çok daha tem el b ir tartışm anın
bir türevidir. Bu soru n toplum kuram ının konu m u üzerine geçen
yüzyıl boyunca üretilen düşüncelere hakim olm uştur.
Bu tartışm anın başlangıç noktası insan eylem inin yorum lan­
ması gerektiği gerçeği olm uştur. Bir eylem i sadece fiziksel devi­
nimden ço k eylem o la ra k nitelendirm ek için , onu içeriği etm ene
inanç ve arzular atfedilerek belirlenebilen nedenlerle meydana
getirilmiş olarak düşünm em iz gerekir. Bu indirgenem ez yorum ­
lama öğesine, b u n u n toplum kuram ı ile fizik bilim leri arasında­
ki yaşamsal b ir farkı onaya koyduğunu savunan bir dizi düşü­
nürce sam lın m ış tır. Belki de bu yönde sistem atik b ir savunu
sunmuş ilk kişi W ilh elm D ilıhey’di, H ans-G eorg G adam er onu
tarihsel dünyayı şifresi çözü lecek bir m etin gibi algılam asıyla, in-
rani bilim leri ep istem o lo jik olarak haklı çık aran’ biri olarak ta-
tümlar. Ya da, bizzat Dilthey’in deyişiyle: ‘Yaşam ve tarihin tıpkı
1 5 4 |T atili Y apm ak

bir sözcüğün harfleri gibi anlam ı vardır.’1 T oplum kuram ının yo­
ruma dayanm asının fizik bilim lerinde tüm dengelim sel nom olo-
jik (yasalara dayalı) açıklam a m odeli denilen şeyle tutarsız oldu­
ğuna inanılm ıştır, bu m odelde bir olay ancak ve ancak genel bir
yasa ve bazı başlangıç koşullarının toplam ından çıkarsanabiliyor-
sa açıklanır (bu G raham M acdonald ve Philip Pettit’in ‘bilimsel
yasa koyucu açıklam a’ dedikleridir: bkz. 1.2 başlığı)2. Böylelikle
W eb er lüm d engelim sel-nom olojik m odelin ‘karşılanm ası somut
tarihsel yapıların anında anlaşılabilir bir “yorum u” olasılığını dış­
layan ö lçütler’ içerdiğini ve ‘fenom onolojik olarak “yorum ”(un)
genellem eler altında sınıflandırılabilenler kategorisine (dahil ol­
m ad ığını)’ savu nur.3 İşte böylece insan eylem inin yorum cu anla­
yışı ( V erstehen) ile fizik olayların tüm dengelim sel-nom olojik
açıklam ası arasında b ir karşıtlık doğm uştur.

V erstehen olarak toplum kuram ı görüşünün hem yandaşlan,


hem de karşıtlarının (bund an böyle bunları sırasıyla yönıem bi-
limsel anti-natüralisıler ve natüralistler olarak anacağım ), yoru­
mu yorum cunun yorum lananla öznel bir özdeşleşm e olarak gör­
m e eğilim leri yüzünden, k on u n u n tartışm ası uzun zam an bo­
yunca yokuşa sürülm üştür. Jürgen H aberm as’ın da belirttiği gibi,
D ilthey yorum cunun rolünü, ‘karşılıklı etkileşim içinde öğrenilmiş
iletişim e k a tilm a ’dan çok, ‘karşı tarafın duygularını an lay abilm e, te­
melde yalnız başına yeniden canlandırm a ve yeniden deneyim le-
m e’ olarak görm e eğilim indedir.4 W eber V erstehen'in ilk anlam ı­
nı paylaşıyordu: ‘ “zihinsel anlayış”, “içsel k atılım ”ı ve dem ek ki
“karşı tarafın duygularını anlayabilm eyi” de içerir.”

(1 ) H-G. Gadamer, Hakikat ve Yöntem (Londra, 19 7 5 ), s.2 1 2 . 213.


(2 ) Bkz. C. J . Hempel, Aspects o f Scientific Explanation (Bilimsel Açıklamanın Ö zellikle­
ri) (New York, 1965).
(3 ) M. W eber, R eseller and Knics (New York. 1975), s. 173, 2 4 1 , not 24.
(4 ) Bkz. J . Habermas, Knowledge and Human Interest (Bilgi ve İnsan Çıkarları) (Londra.
1 9 7 2 ), s. 180. Aynca bkz. ibid., s. 1 7 7 -8 6 ; ve Gadamer, Truth, s. 193'ıen itibaren
(5 ) W eber, Roseher, s. 166.
G erek çeler ve Ç ıka rlar |1 5 5

G adam er’in tartışmaya yaptığı tarihsel k atkı, anlayışın bu öz­


nel kavranışını yadsım ak ve bunun yerine, Heidegger'in yolu n ­
dan giderek, anlam ayı özne ile nesne arasındaki ayrım ı, ‘bizzat
insan yaşam ının varlığının tem el niteliği’ni aşan bir deneyim ola­
rak değerlendirm esidir. Ve değil mi ki D asein zorunlu olarak
hem diğerleriyle hem de geçm iş ve g elecekle olan b ir ilişkiyi içer­
m ektedir, ‘anlam a kişinin öznelliğinin b ir eylem inden ço k , kişi­
nin k en d ini geçm iş ve geleceğin sürekli olarak birbiri içinde eri­
diği b ir gelenek sü reci içine yerleştirm e eylem i olarak düşünül­
melidir.’ Anlam anın nesnelliği b u n u n gelenekle b ir ilişki olm a­
sıyla sağlanır, am a bu ilişki yalnızca geçm iş düşüncelerin m eka­
nik aktarım ından oluşm az, bu n lan n kend i am açlarım ızın bağla­
mı içinde etk in , dönüştürücü biçim d e benim senm esid ir, öyle ki
‘anlama h ep ... (geçm iş ve şim dinin) u fu klan m n ... birbirin e kay­
naşmasıdır.’ Bu karşılaşm a yalnızca dilde, ‘ “b e n ” ve dünyanın
buluştuğu, ya da daha doğrusu, başlangıçtaki birliklerin i sergile­
dikleri m erkezi n o kta’da meydana gelebilir.6
Gadam er böylelikle yöntem bilim sel anti-nalüralizm i yorum -
sam a. geleneğinin içine yerleştirir. Ingilizce konu şan dünyanın
düşünürleri arasında bu görüşün belki de en önem li çağdaş sa ­
vunucusu olan C harles Taylor bu nu ‘ü çlü H kuram ı’ olarak ta­
nımlar, çü n kü H erder ve H um boldt’un geliştirdikleri R om antik
dil felsefesinden kaynaklanm ış ve b ir dereceye kadar farklı b ir b i­
çimde Heidegger tarafından sürdürülm üştür. T aylor bu kavrayı­
şın ‘ifad ecilik’ öğretisini içerdiğini savunur. Bu öğretiye göre söy­
lediklerim izle nesnelere gönderm e yapm am ızı sağlayan dilin
'temsili işlevi n in , hem on yedinci yüzyıl b ilim devrim i felsefeci­
lerinin ve Frege’den etkilenm iş analitik felsefecilerin düşündüğü
gibi dilin en tem el boyutu değildir. Daha doğrusu, gönderm e di­
lin 'ifade ed ici boyu tu ’nu gerektirir ki b u n u n da üç yönü vardır,
ilkin, *daha ö n ced en yalnızca gizil anlam ına sahip olduğum uz bir
Şeyi, dil aracılığıyla açık farkında lığa getirebiliriz.’ Ikincisi, 'dil

(6İ Gadamer. Truth, s.2 3 0 , 2 5 8 . 2 7 3 . 43 1 .


1 5 6 |Tarih Y apm ak

şeyleri kamusal alana getirm em izi sağlar.’ Ü çüncüsû, ‘bizi en çok


ilgilendiren şeylerin kim ilerinin, karakteristik olarak insani şey­
lerin bize ulaşabileceği aracı sağlar.’ Bu üçü de açığa vurm anın,
b ir şeyleri açık hale getirm enin farklı yollarıdır.7
Anlamlı biçim d e kullanılan dilin açığa vurduğu şey, konuşm a
bağlam ıdır:

Bu bağlam, hem söz konusu terim tarafından daha ileri düzeyde di­
le gelirden ilgilerin ufkundan, hem de onlarla bağlanalı pratikler­
den oluşur. Pratikler ufkun ayrılmaz bir parçasıdır, bu yalnızca ilgi­
lerin bazı pratiklerle ilişkisi olması gerektiğinden değil.ama aynı za­
manda bazı ilgilerin, tam olarak içerdikleri değerlerin açıkça dile
dökülmesinden yoksun olanlann, en iyi toplumsal pratik ve kurum­
lar içinde ifade bulmasından dolayı böyledir.

O halde dil, tem elinde,

aracılığıyla dünya içinde belli bir var oluş biçimini, yani kendine yö­
nelik (arkında lığı ifade ettiğimiz gerçekleştirdiğimiz bir etkinlik
modeli, ama yalnızca asla tamamen hakim olamadığımız bir arka
planın, yine de onu sürekli yeniden biçimlendirdiğimiz için asla ta­
mamen hakimiyeti akında olmadığımız bir arka planın önünde açı-
labileıı bir modeldir.8

D em ek ki ifadeciliğin nüvesi, dilin içinde ifade edilenden ay­


rılam ayacağıdır. G adam er’in dediği gibi, ‘dilde ifade edilm ek,
ikinci b ir varlık edinildiği anlam ına gelm ez. Bir şeyin kendini
sunduğu biçim , daha ço k , kendi varlığının parçasıdır.’9 Yorum sa-
ması dil görüşünün toplum kuram ı için önem li çıkarsam aları
vardır. Bunlar Hubert Dreyfus tarafından dile getirilm iştir, onun
görüşünce, konuşm alarım ızda içkin olan, ama hiç tam am en dile
dökülm eyen ‘m iras alınm ış pratikler arka planı', ‘b ir kuram için ­

(7 ) C. Taylor, Philosophical Papers (Felsefi Yazılar) (2 cilı. Cambridge, 1985), 1, s.2 5 5 -6 .


2 5 6 -7 , 2 5 9 , 2 6 0 . 269.
( 8) Ibid., s.2 8 0 , 23 2 .
(9 ) Gadamer, Trulh, s.432.
Gerekçiler ve Ç ıka rlar 11 5 7

de dile getirilem ez’, çü nkü ‘ister açık ister gizli olsunlar, a r k a p la ­


nı oluşturan in an çla r değildir, nesneler ve insanlarla gündelik etki­
leşim imizde ortaya koyduğum uz incelikli becerilerle bed ene bü­
rünmüş alışk anlık veya örflerdir.' Eğer toplum kuram ı ken d in e
fizik bilim lerin in m od elini örnek alır ve bu arka planı göz ardı
ederek, bu nun yerine lüm dengelim sel n o m o lo jik şem a uyarınca
g enellem eler kurm aya çalışırsa, g ü n d elik b ilg im iz (V o rh a-
be/know h ow ) içind e ete kem iğe bü rünm ü ş insani kendi ken d i­
ni yorum lam ayı, insan davranışının ona has bu benzersiz özelli-
gi’ni açıklam anın dışında bırakm ış o lu r.10
‘Üçlü H’ dil felsefesi toplum sal kuram olasılığını ortadan m ı
kaldırır? Bir b aşk a deyişle, toplum sal olaylann açıklanm asının,
son b ö lü m d e önerdiğim iz gibi, toplum sal sistem lerin yapısal
özelliklerine başvurabileceği (ya da başvurm ası gerektiği) olgusu­
nu yadsır m ı? A raştırm acının bü tü n yapabileceği, Peter W in ch ’in
Bir Toplum Bilimi F ik ri’nde öne sürdüğü gibi, bu kavrayışı dile ge­
tirmek üzere kullandıkları kavram sal dağarcığa zorunlu olarak
yaslanan faillerin kendi kendilerini kavrayışlarını nitelendirm ek
midir? Y öntem bilim sel natüralizm çerçevesi içinde yorum a b ir
rol uydurm anın başarısız bir çabasını değerlendireceğim ( 3 .2
başlığı). Bunun başarısızlığının nedenleri, hem ifadecilikten hem
de Jü rg en H aberm as’m iletişim sel eylem yorum culuğundan daha
üstün b ir yorum kuram ı sunan D onald Davidson’ın dil felsefesi­
nin değerlendirilm esini gerektirir ( 3 .3 başlığı). D avidson'ın kura­
mı önem li b içim d e etm enlerin ussal olduğu varsayım ına dayanır;
böyle bir varsayım ın içeriği, u ssal-seçm eci kuram cılar tarafından
kabul edilen faydacı eylem anlayışı incelenerek daha derinlem e­
sine k eşfed ilir ( 3 .4 başlığı). Faydacı kuram ın kusurlu olduğu
gösterilm iş olsa da, ussal b ir çekird eği, yani faillerin çıkarlarla
hareket ettiği iddiası vardır, ki bu n u n değerlendirilm esi de bizi
önceki b ölü m d e ortaya konan yapısal kapasiteler kavram ına geri
götürür ( 3 .5 başlığı).

ÜO) H. Dreyfus. Holism anıl Hemeneuiics (Bütünsellilik ve Yorumsamacj). Review o)


Metaphysics. LXXX1V. 1. 33 (1 9 8 0 ). s.7, 8 . 17.
1 5 8 | T a rih Y apm ak

3.2 Yorumlama ve Toplum Kuramı


Yorunısam a ve toplum kuram ının birbiriyle uyum suz oldu­
ğunu yadsıyan çağdaş b ir düşünür Anthony G iddens’dır. İddia­
sına göre anlam a, 'toplum içinde insan yaşamının bu sıfatla asıl on-
tolojik koşu ludu r’. Bununla birlikte, tam am ıyla yorum a dayanan
h er toplum bilim , insan eylem i ile iktidar arasındaki içkin bağlan­
tıyı ve iktidarın, son bölü m de gördüğüm üz gibi, G iddens’ın ya­
pının oluşturucu bileşeni olarak gördüğü kaynaklara bağım lılığı­
nı açıklam akla başan sız olur. Bu durum da G iddens ‘yorumsama-
cı donanım a sahip b ir toplum kuram ı’ ben im ser, b u kuram yapı­
sal analizden kaçınm am akla birlikte, ‘pratik bilin ce’, yani ’seçilen
tavır biçim lerin in kabulünde beceriyle kullanılan, ama etm enin
söylem sel olarak form üle edem ediği zım ni bilgi’ye indirgenem ez
biçim de gönderm e yap ar."
G iddens’ın y apıdan, yorum sam a ile pozitivizm arasındaki,
yani yorum un toplum kuram ına gerekliliğini sırasıyla doğrula­
yan ve yadsıyanlar arasındaki karşıtlığı b ir aşm a çab ası olarak gö­
rülebilir. W . G. Runcim an benzer biçim de. Toplum K uram ı Ü zeri­
ne Bir Çalışm a'nın yakınlarda yayımlanmış ilk cildini, ‘pozitivist
ampirizmin Scylla’sı ile fenom onolojik yorum sam anın Charybdis'i
arasında güvenlik içinde idare edilebilecek bir rota’ izlem e çaba­
sı olarak b etim lem iştir.12 Bu çabasını biraz ayrıntılı biçim d e ince­
lem eye değer, çü n kü ortaya çıkan zorlu klann kim ilerini aydın­
latm aktadır.

R uncim an’ın tezi şudur, ‘insan bilim lerinde özel bir açıklama
sorunu yoktur, yalnızca özel b ir betim lem e sorunu vardır’. T o p ­
lum kuram ının belli başlı dört görevini birbirin d en ayın r - bilgi
verm e, açıklam a, betim lem e ve değerlendirm e, ki bunlar sırasıy­
la ‘ne?’, ‘neden?’, ‘neye benzer?’ ve ’ne kadar iyi ya da kötü?’ so­

f i i ) A. Giddens, The New Rules o f Sociological M ethod (Londra, 1976), s. 19; A. Giddens,
Profiles and Critiques m Social Theory (Toplum Kuramında Profiller ve E le ş tir ile r)
(Londra, 1982), s.5, 31.
(1 2) W. G. Runciman. A Treatise on Social Theory (Toplum Kuramı Üzerine Bir Çalışma',
1 (Cambridge, 19 8 3 ), s. 144.
G erek çeler ve Ç ık arlar | 1 5 9

rulannın yanıtlanm asından oluşur. Bir eylem h akkınd a bilgi ver­


mek, yalnızca onu gerçekleştiren kişiye inanç ve niyetler atfede­
rek bunu belirli b ir eylem olarak nitelendirm ektir. A çıklam ak,
kendisi daha geniş b ir toplum bilim sel g enellem eler küm esi tara­
fından değerlendirilen b ir ilişkinin örneği olan açık la y a n ile bir
başka olay arasında ned ensel b ir bağlantı kurm aktır. Değerlen­
dirmek, eylem e ahlaki yargı yüklem ektir. Bu ü çü de birbirinden
ayrıdır. Bilgi verm e ve açıklam a, ilkesel olarak, fizik bilim lerinde­
ki denklerinin m antıksal yapısını paylaşır. Bununla birlikte, b e­
timleme toplum kuram ına özgüdür. Bir eylem i betim lem ek bu
anlamda ‘bunu yapm anın neye benzer b ir şey olduğunu anla­
mak' tır. O ynadığı ro l, ‘düşünceleri, sözleri veya yaptıkları betim ­
lenen kişilerin k ü ltürü ile m uhtem el oku ru n veya toplum bilim ­
cinin kendisi k ü ltürü arasındaki olası b ir u çurum u n üstünde
köprü kurm ak’ttr. Bir betim lem enin değeri, ‘deneyim leri betim ­
lenmiş olanların tep kileri’ tarafından yargılanm alıdır. Bununla
birlikte, bu ‘zorunlu olarak, “onların” ken d i deneyim leri hakkın­
da söylediklerinin yalnızca bir tekrarından daha fazla şeyi içerir’
ve böylelikle ‘bu biçim d e betim lenen deneyim lerin “onların” gö­
zündeki anlam ını yeniden yorum lam ak’ tan oluşur. Betim lem e­
ler doğru ya da yanlış olm aktan çok ’sah ici’ ya da ‘gerçekliğe uy­
gunsuz’ olur. Bununla b irlikte, betim lem e ilkesel olarak sonsuz
bir süreçtir, burada aynı deneyim in sahici yeniden betim lenm e­
leri karşılıklı olarak b iıbiriy le uyum suz değil de, daha ço k birbi­
rini tam am layıcıdır.15
Runcim an’ın betim lem e açıklam ası kuşkusuz toplum kuram ı­
nın önem li b ir özelliğini kapsam aktadır. A ntropologlann nasıl
yabancı bir kültürü anlam aya ve dünyanın o k ültürün üyelerin­
ce yaşantılandığı biçim i nitelendirm eye çalıştıkları sık sık vurgu­
lanır. Ama h em en h em en aynı şey çoğu zam an tarihçiler için de
geçerlidir. Tarih yazım ının en unutulm az ö rn ek lerin d en kim ileri
öyle aman am an ne öykü anlatır ne de olayları açıklar, ama belli

d 3) Ibid , S.1, 15, 2 0 , 294. 226-7, 236, 295 .


1 6 0 |Tarih Y apm ak

bir toplum un üyesi o lm an ın, belli b ir zamanda yaşam anın, bir


fırsat karşısında hazır bu lu nm anın neye benzer b ir his olduğunu
gösterir. Runcim an der ki, ‘toplum bilim deki betim lem e toplum ­
bilim ciden hayal gücünü çalıştırm asını bekler ki bu ne bilgi ver­
m ede ya da açıklam ada, ne de doğa bilim lerinde vardır.’H Ve ki­
m i tarih yazılarının fark edilir bir yazınsal niteliği vardır. Bu bi-
çem sorunundan çok , yapılm akta olan işin doğasıyla ilgilidir. Sa­
nal bizi dünyayı belirli b ir biçim d e deneyim lem eye davet eder.
‘Neye benzer?’ soru sunu yanıtlam aya soyunduğunda, toplum
kuram ı da öyle.
Aynı zam anda, Runcim an toplum kuram ını belirli aktörlerin
dünyayı nasıl yaşantıladığının hayali bir yeniden kuruluşuna in­
dirgemez. Daha ço k : ‘A çıklayıcı, betim leyici ve değerlendirici
toplum bilim , her ne kadar pratikte yakından ilgili olsalar da, il­
kesel olarak daima ayırdedilebilirdir.'15 Ana fikir fizik bilim lerin-
dekiyle aynı anlam da açıklam aya geniş yer tanıyacak biçim de
toplum kuram ının farklılığını nitelendirm ektir. Bununla birlikte,
Runcim an’ın toplum kuram ının yöntem bilim ini değerlendirir­
ken içine girdiği g üçlü kler, betim lem ed en ço k açıklam a ve bilgi
vermeyle ilgilidir.
tik zorluk toplum sal ve fiziksel olayların açıklanm ası arasın­
daki önem li b ir benzem ezlikten kaynaklanır. Alasdair Macln-
tyre’m iddiasına göre, toplum kuram ı hakkındaki ‘apaçık olgu',
‘herhangi bir yasa benzeri genellem e keşfinin bu lu nm am asıdır.
Var olduğu haliyle böyle genellem eler, ‘kabul edilen karşı-öm ek-
lerle yan yana bu lu nu r... yalnızca evrensel niceleyicilerden değil,
alan niteleyicilerden de yoksun d u r’ ve ‘iyi tanım lanm ış bir olası
dünya koşul eklem leri (counterfactual cond itionals) kümesini
içerm ez’, böylelikle bü tü n bu bakım lardan tûm dengelim sel-no-
m olojik m odele uyarlı bilim sel yasalardan tem el biçim d e farklı­
laşır. MacIntyre ‘insanla ilgili işlerde dört öngörülem ezlik kayna-

(1 4 ) Ibid., s.2 6 7 -8 .
(1 5 ) Ibid., s.55.
G erekçeler ve Ç ık a rla r | 1 6 1

gı‘ saptar. Birincisi, h içbir k eşif öngörülem ez, çü n kü böylesi her


öngörü, açıklanışm da keşfin yer aldığı kavrama sahip olm ayı ge­
tirir. İkincisi, kısm en h en ü z karar verm ediğim kendi davranış bi­
çimime bağlı olan eylem i öngörem em . Ü çüncüsü , Toplum sal ya­
şamın oyun-kuram sal niteliği’, aktörlerin kararlarının b irbirine
bağımlılığından doğan belirsizlikler getirir. D ördüncü o larak, ‘saf
olumsallık’, yani K leopaıra’nın burnunun uzunluğu gibi, olayla­
rın gidişatını bü yü k oranda etkileyen rastlantılar vard ır.16
Şuna dikkat çekilm elid ir ki, d ördüncünün kısm en dışta tutul­
masıyla (çü nkü deprem gibi doğal olaylar ‘saf olum sallık’ örn ek ­
leri olarak görülm ekted ir), b u öngörülem ezlik kaynaklarının ta­
mamı, önceki bölü m d e aydınlattığım ız b ir şeyden, yani toplu­
mun yalnızca insan faillerin niyete dayalı etkinliği sayesinde var
olduğu olgusundan kaynaklanm aktadır. Bu olgu, Roy Bhaskar’ın
loplumsal genellem eler tartışm asında da önem li b ir yer tutar.
Bhaskar’ın iddiasına g öre, nedensel yasalar bazı koşullarda bazı
olay dizilerine (H u m e’cu ların nedensel yasalarla özdeşleştirdikle­
ri sürekli birlikteliklere) yol açan m ekanizm aları tanım lar. Buna
karşm, bu koşullar tipik biçim d e doğada var olm az. Elim izde
olan daha çok , altta yatan m ekanizm aların etkileşim in in deney
•imlediğimiz daha k aotik olaylar akışım ürettiği b ir ‘açık sis-
tem'dir. Bir ‘kapalı sistem ’, yani nedensel yasa tarafından belirle­
nen koşulların karşılandığı b ir sistem yaratm ak için insan m üda­
halesi zorunludur, böylelikle yasanın öngördüğü sürekli birlikte­
liğin gerçekle olup olm adığı deneysel olarak ortaya çıkarılabilir,
fizik bilim lerindeki d eneyler, önerilen nedensel yasaları sınam a­
mızı sağlayacak k oşu llan kurm ak üzere, tipik olarak doğaya m ü­
dahale etmeyi g etirir.17
Buna karşın toplum kuram ında işler başka türlü yürür. T o p ­
lumsal yapılar niyete dayalı etkinliğe bağlı olduğundan, Toplum -
saI sistem ler kendiliğinden kapalı değildir ve deneysel olarak da

A. Maclnıyre. Ajtcr Virtue (Londra, 19 8 1 ), s.8 4 , 8 6 -7 , 8 9 -9 5 .


(17) R. Bhaskar. A Recılisı Theory o f Science (Hassocks, 1 975). başka yerlerde.
1 6 2 |Tarih Y apm ak

kapalı olam az.' Bununla birlikte Bhaskar bu nun toplum sal olay­
ların açıklanm asını olanaksız hale getirdiğine inanm ıyor:

Kapalı sistemlerin yokluğunun gerçek yöntembilimsel önemi son


derece kısıtlıdır: buna göre toplum bilimleri, kuramlannı nihai ola­
rak sınayacak durumlardan yoksun bırakılmıştır. Bu, toplum bilim­
lerindeki kuramların ussal yönde gelişimi ve değiştirilmesi için ge­
rekli ölçütlerin açıklayıcı, fa k a t öngörüye dayanmayan türde olması
gerektiği anlamına gelir.18

Bhaskar’ın analizi aydınlatıcıdır. Toplum sal genellem elerin


özgün yanını kapsar. Bu, araştırm acının bir çürütücû kanıtla kar­
şı karşıya geldiğinde varsayımı terk etm esindense, kanıta bir
açıklam a uydurm asının her zam an meşru olduğu anlam ına gel­
mez. Aynı manevra fizik bilim cilerine de açıktır ve açıklam anın
kendisi bağım sız olarak sınanabilir olduğu sürece tam am en meş-
rudur. G üçlük daha ço k toplum sal genellem elerin kabul edilen
karşı-öm eklerle belirsizce yan yana bu lu nabilir gibi görünm esin-
dedir, bu durum , söz konu su genellem enin savunucularının ti­
pik olarak öne sürdüklerine göre karşı-öm ek ten sorum lu etken ­
lerin m üdahalesini ortadan kaldıracak koşu llan kurm anın ola­
naksızlığım yansıtır.
Bu durum da ortaya çıkan soru n, eğer m üm künse, bu genelle­
m elerin nasıl sulanabileceğidir. R uncim an’ın önerisine göre

toplumbilimsel açıklamaya en uygun akıl yürütme biçimi ne tüm-


dengelimsel-nomolojik ne de tümevanmlı-istaıisıik, ama yan-de-
neyseldir; ve eğer, buna uygun olarak sunulacak bir öneri varsa, bu
da çalışan toplumbilimcilerin normalde düzenlilikler ya da olasılık­
lar yerine, anlamlı karşıtlıklara bakmalan yolanda olmalıdır - an­
lamlı, yani öyle ki incelemek üzere seçilen olaylar, süreçler ya da
durumlar yelpazesi üstünde olabildiğince fazla uygulammı olan bir
kuramı sınayabilsinler ya da geliştirebilsinler.19

(1 8 ) R Bhaskar, The Possibility o f Naturalism (Brighton, 1 979), s.5 7 , 58 .


(1 9 ) Runciman, Treatise, s. 168.
G e re k çele r ve Ç ıka rlar | 1 6 3

Bu ‘anlam l karşıtlıklar’ aram ak şeklind eki yöntem bilim sel


öğüdün tam öıemi ne bu pasajda ne de ardından gelen geniş tar­
tışma sırasındalara açıklığa kavuşlurulam ıyor. Zorluk pek o k a­
dar da ‘anlam l’ sıfatından kaynaklanm az - R uncim an’ın düşün­
düğü şey, toplım sal genellem elerin dem in sözü geçen karşı-ör-
neklerle kesin oiçimde başa çıkm aktan aciz oluşudur. Sorun da­
ha çok şudur: karşıtlıklar arayışı varsayım larım ızın yapılanm ası­
na mı yoksa onaylanmasına mı rehberlik edecektir? Eğer ik in ci
şık söz konustysa, o zaman farklı d urum ların karşılaştm lm ası,
temel olarak g nellem e üzerinde deneysel b ir denetim işlevi gö­
recektir. Bunuı bir örneği olarak, Robert B renner’ın feodalizm ­
den kapitalizne geçiş açıklam ası verilebilir: Brenner’ın savına gö­
re, tarım kapializm inin gelişecek gibi olup olm adığını saptam a
sürecindeki nhai değişken başlıca iki feodal sınıfın, derebeyle-
riyle köylû leriı görece güçlerinde yatar. Bu iddia sonradan İngi­
liz ve Fransız feodalizminin izlediği yolların karşılaştırılm asıyla
sınamaya tabı tutulur. Brenner’m savına göre, derebeylerinin
mutlak toprakm ülkiyetini kurm alarına ve giderek ü cretli em eğe
dayanan kapialist ilişkiler geliştirm elerine izin veren, İngiliz
köylülerinin görece zayıflığıydı, öte yandan Fransız denklerinin
gücü k en d i geçim araçlarına dolaysız ulaşm alarını sağlayarak,
son d önem Oıtaçağ feodalizm inin krizine ço k daha farklı b ir çö ­
zümü, yani derebeylerinin ik tid an nın m utlak krallıkta m erkezi­
leşmesini getitdi.20
G elg eld im eğer bizzat toplum sal genellem elerim iz ‘anlam lı
karşıthklar’t e e kemiğe bü ründ ü recekse, o halde karşılaştırm alı
toplum bilim e yani ‘ya yapıda benzer olm ayan ku ram ların b en ­
zer işlevleri yerine getirm elerine, ya da benzer olm ayan işlevlere
rahip b en z er yapıdaki kuram ların işleyişine bak an ’ b ir toplum
buramı biçim ine peşinen taraftar olacağız gibidir. R uncim an'ın
toplum kuram ının tözü hakkında böyle bir iddiada bulunm aya

(20) Bkz. R. Brenrcr, Agrarian Class Structure and Economic Development in Pre-Industrial
Europe (Sanarii Öncesi Avrupa'da Tanm a Dayalı Sınıf Yapısı ve lkıisadi Gelişme).
P& P. 7 0 (1 9 '6 ) . Ayrıca bkz. aşağıda 4 .4 başlığı
1 6 4 |Tarih Yapmnlt

eğilimli olduğu, Perry A nderson’ın iki kitabı Ilkçağ ’dan F eodaliz­


m e G eçişler ile M utlaki Devletin Soykiitûğü üzerine yaptığı eleştiri­
lerle ima edilm iştir. Heri sürdüğü sava göre, ‘A nd erson’ın top­
lumsal evrim değerlendirm esi anlatısal b ir çerçeve içinde fazla­
sıyla kısıtlı k alır’, öyle ki ‘toplum ların verilm esi b ir iç çelişkiler ve
dış baskılar sü recind en kaynaklanır ve bu nun ortaya çıkış biçimi
artsüremsel olarak, vaka vaka analiz ed ilir.’ Aslında, der Runci­
man, A nderson'ın m od em devlet soy kütüğü, toplum ların değiş­
meyen yapılar ve işlevlerin farklara dayalı bileşim lerini içerdiği
karşılaştırm alı b ir çerçeve içinde daha iyi anlaşılır.21 Ö zünde bu,
toplan tarihsel m addeciliğe karşı bir argüm andır, çü nkü Mark­
sizm genellikle toplum sal oluşum ların gelişim i ve dönüşümünü
’iç çelişkiler ve dış baskılar’ aracılığıyla değerlendirir. Fakat böy­
le tözel b ir sav, daha fazla argüm an olm aksızın, sadece yöntem-
bilim sel değerlendirm elerden çıkar sanam az. Bunun sonucu ta­
rih ve toplum kuram ını birleştirm ektense, tarihi toplum kuramı­
na tabi kılm ak olur. Bunun gerçekten de R uncim an’ın am acı ol­
duğu, ‘toplum bilim en iyi psikoloji artı toplum sal tarih gibi gö­
rülebilir’ ve toplum sal 'açıklam a tipik olarak p siko lojik durumla­
ra gönderm e yapar’ gibi değerlendirm elerde de ifade edilir.22
T oplum kuram ı, bu görüşe göre, değişm ez b ir insan doğasının ve
bu nun doğurduğu toplum sal yapı ve işlevlerin tezahürleriyle il­
gilenm elidir.
Bundan çıkard ığım son u ç Runcim an’m toplum kuramının
anlam lı karşıtlıklar araması gerektiği önerisini reddetm em iz ge­
rektiği değil, am a bunu y u k an d a ayırt ed ilen ilk anlam da, yani
varsayım lann içeriği hakkında b ir görüşten ço k b u n la n onayla­
mak için b ir işlem olarak yorum lam am ız gerektiğidir. Bu elbette

(2 1 ) W. G. Riınciman, C om parative Sociology o r N arrative History (Karşılaştırmalı Top­


lumbilim veya Anlatımcı Tarih). Archives curopeennes d e sociologıc, XXI (1930).
s. 172, 1 6 3 .1 6 3 -7 1 Anderson'ın kendisi ‘aynı anda hem tarihsel hem de karşılaştır­
malı bir toplum bilim olamayacağı şeklindeki kuramsal m antıkdışı(hğı) eleştirmiş vc
gerçek karşılaştırmaları 'vazgeçilmez deneysel denetim öğeleri' olarak savunmuştur:
'Those in Authority' (Otoritede Olanlar), Times Literary Supplement, 12 Aralık 1986
(2 2 ) Runciman, Treatise, s.3 2 , 150.
G erek çeler ve Ç ık a rla r | 1 6 5

l<j Runciman'ın tercihini ters yüz etm ek ve karşılaştırm alı açıkla­


maları yadsım ak değildir. Bununla birlikte, A nderson’m Avrupa
devlet biçim lerinin yapısal tarihinde yaptığı biçim d e, üretim
tarzlarının yani farklı toplum sal sisıem türlerinin yapısal özellik­
lerine gönderm e yapan açıklam aları da kabul etm ektir.
Runcim an’ın önerdiği yöntem bilim in ortaya çıkardığı ikinci
ve daha tem el zorluk bilgi vermeyi değerlendiriş biçim in d e yatar.
Bir eylem hakkında bilgi verm ek aktöre b ir zihinsel durum atfet­
mektir, bu şu cü m led e yeterince açık: ‘b ir eylem i norm al b içim ­
de belirlem ek, hem failin niyeti hem de konuyla ilgili oldukları
ölçüde toplum sal bağlam ın özellikleri ile birlikte eylem i eylem
yapan bedensel devinim leri ortaya koym aktır.’ Bilgi verm e, diye
iddia ediyor R uncim an, failin ussallığıyla ilgili h içb ir önvarsayım
içermez: ‘Birincil anlayış düzeyinde (yani bilgi verm e), davranış
bu haliyle ne akıl ne de akıldışıdır.’ Bilgi verm e m antıksal olarak
açıklamadan, betim lem eden ve değerlendirm eden ayrıktır, özel­
de rakip açıklam alar arasında tarafsız olan toplum sal olayları ni­
telendirmek için b ir araç sağlar.23
Bilgi vermenin bu özelliğini belirlemek önemlidir, yani amaç,
hangisinin hakkında bilgi verilen olayın en iyi açıklaması olduğu
sorusuna peşin hüküm vermeyen ifadeler kurmaktır, yoksa insan
Runciman’ın gözlemsel bildirilerin (ki bilgi veren ifadeler bunun
biraltkümesidir) bülûn kuramlardan bağımsız olduğunu öne sür­
düğünü düşünebilir. Onun iddiası daha zayıf olandır, bilgi veren
ifade içerdiği açıklanam değerlendirmek üzere ortaya konan ku­
ramlardan bağımsızdır. Yine de, bilgi verme kavramı aşağıdaki
zorluğa açık görünüyor.
Rünciman der ki, ‘kendileri tarafından bildirdikleri biçimde
bizzat etmenlerin niyet ve inançları’, verili bir eylem hakkında
nasıl bilgi verilmesi gerektiği üzerine tartışmalarda tipik biçimde
son sözü söyleyebilecek bir yargılama merkezi oluşturur.24 Bu,

0 3 ) Ibid.. s.2 7 , 2 2 . 95.


0 4 ) lbıd.. s.85.
1 6 6 |Tarih Y apm ak

yorum sam acı geleneğin tem el tezini, yani toplum sal eylem i anla­
m anın, etm enin sözlerini yorum lam ayı gerektirdiği tezini ortaya
atar. Bu, Donald D avidson’ın aşağıda gösterdiği nedenden ötürü
basit bir iş değildir:

Sorunun ana kaynaklarından biri, inançlar ve anlamlann söylenen­


leri değerlendirmek üzere elbirliği yapma biçimidir. Bir konuşmacı­
nın, bir durumda bir tümceyi doğru kabul etmesinin nedeni kısmen
o tümceyi söyleyerek kastetıiği ya da kastetmek istediği şey, kısmen
de inandığı şeydir. Eğer bütün peşine düşmemiz gereken dürüstçe
söylenenlerse, içinde anlama sahip olan inancı çıkarsayamayız ve
inanç olmadan da anlamı çıkarsama şansımız yoktur.25

Bu kısır döngüden dışarı çıkm anın yolu, yabancı dilde kon u ­


şan birinin söyled iklerini, söylenenlerin gözlenen bağlam ı ile eş­
leştirm eye çalışm ak gibi görünebilir. Bu çaba Q uine tarafından
S öz ve Nesne’nin m eşhur ilk bölüm ünde ortaya konm u ş çevirinin
belirsizliği sorunu karşısında çuvallar. Birincisi, diyelim ki ya­
bancı dilin, ‘gözlem tü m celeri’nd en , yani dili konuşan herkesin,
aynı fiziksel uyarıya tabi tutulduklarında, hakkında aynı yargıyı
(onaylam a ya da katılm am a) verecekleri tüm celerden oluşan bir
alıküm esini soyutlam aya çalışıyoruz. Bu bize em in bir deneysel
tem el veriyorm uş gibi görünebilir. Ama vermez: çü n kü b ir göz­
lem in bildirilm esinin tek bir yolu yokLur. Bütün tüm celer, gözlem
tüm celeri kadar en incelik li kuram lar, da, onları destekleyen ka­
nıtlar tarafından alttan alta belirlenir. O halde, y abancının göz­
lem tüm cesiyle ilintili fiziksel uyarana göreli olarak, tümceyi
kendi dilimize çevirm enin bird en fazla yolu olacaktır. İkinci ola­
rak, yabancı tüm celeri oluşturan terim lerin im lediği varlıklar so­
runu vardır. Eğer bir yabancı bir tavşanı göstererek ‘Gavagai’ söz­
cüğünü telaffuz ederse, ‘Gavagai’yi rahat rahat ‘tavşan’ olarak çe­
virebileceğim izi düşünebiliriz. Yine hataya düşeriz. Ç ünkü te­
rim lerin varlıkları seçm e biçim i bir dilin belirli gram er aygıtına

(2 5 ) D Davidson, Inquiries into Truth and Interpretation (Oxford, 1 9 8 4 ). s 142.


G erek çeler ve Çıkarlar] 1 6 7

bağlıdır ve yabancı dilin nasıl işlediğini bilmiyoruz. ‘Gavagai’


‘tavşan alanı’, ‘tavşan-parçası’, hatta ‘tavşanlık’ anlamına gelebilir.
Bu öğreti, ‘göndermenin anlaşılmazlığı’ öğretisi, kanıtların ışığı
altında, ‘gavagai’yi içeren tümceleri çevirmenin birden fazla yolu
olduğunu ima eder.'6 Davidson’m dil felsefesine yaptığı katkı bü­
yük oranda çevirinin belirsizliğinden kurtulmanın bir yolunu öner­
mek olmuştur, ama bu görüş Quine’la şu düşünceyi de paylaşır:

sonuç olarak elde etmeye çalışmamız gereken kuram, kanusal temel


olarak tümceler arasındaki tercihleri alan bir kuramdır — bir diğeri
yerine belli bir tümcenin doğru olmasını getiren tercihler. Bu du­
rumda kuram bu türden bireysel tümceleri etmene inanç ve değer­
ler, sözcüklerine de anlamlar atfederek açıklayabilecektir.

Fakat bunu yapm aya nasıl başlayabilir? Sadece şu ‘C öm ertlik 11-


kesi’ni benim seyerek: ‘Bir dili konuşanların b ir tüm ceyi (gözle­
nen koşullar altında) doğru kabul ettikleri olgusunu, tüm cenin o
koşullar altında doğru olduğunun p rim a fa cie k anıtı olarak alm a­
yı öneriyorum .’17
Davidson bu yaklaşım ı şöyle nitelendiriyor:

Bu yöntem, inanç ve anlamın birbirine bağımlılığı sorununu inancı


olabildiğince sabit tutarken anlam üzerinde yoğunlaşarak çözmek
için geliştirilmiştir. Bu, yabancı dildeki tümcelere, elbette ki bizim
kendi neyin haklı olduğu görüşümüze göre makul biçimde olanak­
lı olduğunda, anadilini konuşanları haklı kılan doğruluk koşullan
atfedilerek başanlın Bu işlemi doğrulayan şey, anlaşmazlığın olduğu
kadar anlaşmanın da yalnızca kitlesel bir anlaşmanın oluşturduğu
arka plan önünde anlaşılabilir olmasıdır.™

(26) Bkz. W V. O. Quine, Word and Object (Soz ve Nesne) (Cam bridge, MA, 1970),
1.bölüm ; ve ‘O n the Reasons Tor Indeterminacy o f Translation’ (Çevirinin
Belirsizliğinin Nedenleri Üzerine), JP . LXIII (1 9 7 0 ). Bütün tümcelerin gözlem
tarafından alılan alta belirlenmesiyle ilgili olarak, bkz., öm egm , K. R. Popper, The
Logic a f Scientific Discovery (Bilimsel Keşlilerin Mantığı) (Londra, 1 9 6 8 ), 1.bölüm.
(27) Davidson, Inquiries, s. 148, 152. Davidson'm Q uine'm belirsizlikle ilgili kanlılarına
katıldığına dikkatinizi çekerim: bkz., örneğin, 'The Inscrutability of Reference'
(Göndermenin Anlaşılmazlığı), ibid,
(28) Ibid.. s. 137.
1 6 8 | T arih Y apm ak

Q u in e’m gözlem lediği üzere, ‘Davidson hatayı da içermeye


başlayabileceğim iz yeterlilikte b ir sistem e sahip olana kadar,
inancı anlam dan ayırm ak üzere, konuşanın her zaman haklı ol­
duğunu öne sürm üştür.’2''
Aynı zam anda, Davidson C öm ertlik tikesinin çürütülebilir
deneysel b ir varsayım olm adığını da vurguluyor: ‘Eğer b ir yaratı­
ğın söylediklerini ve diğer davranışlarını kendi ölçütlerim ize gö­
re büyük oranda tutarlı ve doğru b ir inançlar küm esini ortaya çı­
k arıyor gibi yorum lam anın bir yolu nu bulam azsak, o yaratığı us­
sal biçim de, inançlara sahip olarak ya da bir şey söylüyor olarak
görm em iz için b ir neden y oktu r.’30 Eger Davidson haklıysa, o hal­
de bilgi verm e, Runcim an’ın düşündüğü gibi sorun yaratmayan
b ir pratik değildir. Yorum lam a olanaklılığı tözel b ir ussallık kura­
m ını öngörür. Şimdi bu kuram ın neye benzeyebileceğini görelim.

3 .3 C ö m e rtlik , D o ğ ru lu k ve C em a a t
Davidson H oşgörü İlkesini ço k daha geniş bir dil felsefesinin
parçası olarak sunm uştu. Aradaki bağ şu iddia ile kurulur: 'bir
başkasının söylediklerini anlam ak h er zaman kökten yorum u
içerir.’ Yani, çevirinin belirsizliği ve gönderm enin anlaşılmazlığı
sorunları, aynı dilin diğer konuşanlarının söylediklerini yorum ­
lamaya çalıştığım ız zaman bile ortaya çıkar. Bu, Frege’nin izin­
den giderek radikal yorum taktiğini, konuşanların nasıl olup da
belirsiz sayıda bilinm ed ik tüm ceyi anladığını açıklam a çabası
olarak tasarlanm ış daha genel b ir anlam kuram ının b ir yönü ya­
par. Davidsoıı, yine Frege’nin izinden giderek, bir tüm cenin an­
lam ını doğruluk koşullarında yatıyorm uş gibi algıladığım ızı öne
sürer. T arski’nin sem antik doğruluk tasarım ım benim ser, buna
göre y ancak ve ancak p ise doğrudur, ‘p ’ tüm cesi bu doğruluk
tüm cesinde iki kere yer alır: önce söylenir, ardından doğruluk

(2 9 ) W . V. O .Quine, 'Comment on Donald Davidson’ (Donald Davidson Üzerine Değer­


lendirm e), Synthese-, 2 7 (1 9 7 4 ), s .3 2 8 .
(3 0 ) Davidson, Inquiries, s. 137.
G erek çeler ve Çıkarlar 1 1 6 9

koşullarını ortaya koym ak için kullanılır. Bu tanım ın görünür­


deki önem sizliği, T arski’nin doğruluğu daha tem el b ir sem antik
kavram olan ‘g erçeklem e’ ile, yani yüklem lerle haklarında doğru
oldukları n esneler dizisi arasındaki ilişki ile açıkladığım kabul et­
tik mi ortadan kalkar. Doğal b ir dil için T arski usulü b ir doğru­
luk kuram ı g etirm ek, dilin tem el dile getirişlerinin nasıl gücül
olarak sonsuz sayıda tüm cede yer aldığını göstererek onun yapı­
sını ortaya koym aktır. Fakat böyle b ir d oğruluk kuranım ın yap­
madığı şey, tekil tü m celerin anlam ını belirlem ektir. Bizzat T ars­
ki sadece 'p‘ ile p’nin anlam da özdeş olduğunu varsaymış ve bu
eşanlamlıltgı doğruluğu tanım lam akta kullanm ıştır. Gelgelelim
Davidson doğruluğu anlam ı nitelendirm ek için kullanm ak iste­
mektedir. İşte burada k öklen yorum devreye girer. Ç ünkü C ö­
mertlik ilkesi konuşanların bunlardan yola çıkarak onaylam aya
ya da karşı çıkm aya gönüllülüklerini, b iz yorum cuların doğru ka­
bul ettiklerinin ışığında yargılanan dünyanın belirli özellikleriyle
ilişkilendirerek, belli tüm celere anlam verm em iz için b ir araç
sağlar. Böylelikle konuşanın inançlarıyla söylediklerini eşleştir­
memize fırsat veren deneysel b ir sınırlam am ız olur. İlke aynı za­
manda b ir dilin yalnızca bü tü nselci olarak anlaşılabileceğinin de
altını çizer, çü nkü konuşana b ir inançlar sistem i atfetm eyi gerek­
tiren b ir tüm ce yorum lam a işlem ini gerektirir.31
Davidson‘m anlam kuram ına iki anlam da realist denebilir. İl­
kin, anlam ı klasik doğruluk anlayışının bir versiyonuna dayandı­
rır, bu n a göre tüm celerim iz dünyadaki durum sayesinde doğru
ya da yanlıştır. Davidson şöyle yazar:

Tarski’nin geliştirdiği semantik doğruluk anlayışı, gerçekleme kav­


ramının oynadığı rol nedeniyle bir tekabüliyeı kuramı olarak adlan-
dınlmayı hak eder; çünkü yapılan şey, doğru olmak özelliğinin, dil­
le başka bir şey arasındaki bir ilişki aracılığıyla, hem de önemsiz bi­
çimde olmaksızın, açıklanmış olmasıdır.

O D Ibid., s. 125; ve başka yerler. Bkz. A. Tarski, 'The Concepts o f Truıh in Formalized
Languages' (Biçim selleştirilm iş Dillerde D oğruluk Kavramı), A.Tarski, Logic,
Semantics. Mettmımhrrmılics (Oxford, 1 9 6 9 ) içinde
1 7 0 |Törih Y apm ak

İkinci olarak, DavidsonTn k ök len yorum u, C öm ertlik İlkesinin


‘tüm celerin doğruluğuna karşı takınılan tavırdaki değişim lerle
b irlikle değişen dünyanın nesnel özelliklerine gönderm e’yi içer­
diği anlam ında realisttir.” DavidsonTn yapıdan analitik dil felse­
fecileri arasındaki güncel tartışm aların tam ortasında yer alm ak­
tadır, bu felsefecilerin pek çoğu (belki de en çok M ichael D um -
m ett) bir tüm cenin anlam ının doğruluk koşullarıyla özdeşleştiril­
m esine karşı çıkar, çü nkü konuşanlar için bu koşulların karşıla­
nıp karşılanm adığından em in olm ak olanaksız olabilir. Fakat hâ­
lâ sü n nekte olan realistlerle ‘anti-realistler’ arasındaki tartışma
konum uzla şu diğer iki eleştiri kadar ilgili değildir, ilk eleştiri
kökten yorum kavram ının ta kendisine yöneltilm iştir. Taylor, ‘Q -
uıne’ın (D avidson tarafından da paylaşılan) b ir kişinin dilinin bir
başkasınca h er anlaşılm asının bir kuram ın uygulanm ası olduğu
düşüncesi'ne saldırır. Radikal yorum anlam ayı mesafeli b ir göz­
lem ci ile bağım sız bir gerçeklik arasında b ir ilişki olarak tasarla­
mayı gerektirir;

İmdi, bu işlem orta boy nesneler alanında, bizi çevreleyen ve insan


olarak benzerlikleri sayesinde hem gözlemci hem de anadilini ko­
nuşan için apaçık olabilecek sıradan maddi nesnelerde işe yarayabi­
lir. Belki de bunlann betimlemeleri dilimize doğruluk koşullarına
dayanan formüller- sokularak anlaşılabilir.
Ama sıra duygulanmıza, umutlarımıza, hedeflerimize, loplumsal
ilişki ve pratiklerimize gelince, bu yapılamaz. Bunun nedeni bunla­
nn zaten kısmen dil tarafından oluşturulmuş olmalandır ve onları
anlamak için bu dili anlamanız gereklidir.”

Bence, bu k anıtın ardında yatan, dilin, doğru kullanım ın k o ­


nuşanların ortak pratiklerince belirlendiği b ir konuşanlar cem a­
atinin bir parçası olarak öğrenildiği şeklindeki tem elde W ittgens-
tein’cı düşüncedir. D um m ett’in söylediği gibi, ‘dilin toplum sal
niteliğini ciddiye alm ak, b ir konu şm acının dili k ullanırken, yal­

(32) Davidson, Inquiries, s. 4 8 , 1 3 6 , not 16.


(33) Taylor. Papers, II, s.2 8 1 . 275.
G erek çeler ve Ç ık arlar 1 1 7 1

nızca dilsel cem aatin bütün üyelerince kabullenilen d il pratikle­


rinden sorum lu tutulm ası eğilim ini kabul etm ek tir.’ Bundan ç ı­
kan sonuç, ‘tekil b ir konuşana özgü dilsel durum lar, onun için
bile, bü tü n kon u şanlar tarafından kabul edilenlerle aynı konum a
sahip değildir.’ Aynı dili konuşan b ir başkasını anlam anın yolu,
Hoşgörü İlkesinin ışığında söylenenlerin anlam ı üzerine b ir k u ­
ram kurm aktan geçm ez, daha ço k aynı dilsel pratikleri paylaşma­
mıza dayanır. Radikal yorum sorunu yabancı dilde k on u şan b iri­
nin söylediklerini yorum lam aya çalıştığım ızda o n ay a çıkabilir,
ama o zam an b ile, der Taylor, yorum ancak kendim izi yabancı
dili konu şanların cem aatinin bir parçası h alin e getirm em izle b a-
şanya ulaşacak g ibid ir.”
Bir düzeyde argüm an önem li b ir noktaya parm ak basar, insa­
nın kendi anadilini anlam asını yabancı b ir dili yorum lam anın
içinde eritm ek yanlış gibidir ve DavidsonTn etkisi altında olan ki­
mileri bu noktayı kabul etm işlerdir.55 Fakat Q u in e’m ortaya koy­
duğu sorun direnm ektedir: yabancı b ir kon u şm acın ın söyledik­
lerini nasıl anlayabiliriz? Eğer Davidson’cı radikal yorum bu so­
runu toptan anlam anın tanım ı olarak görm ekle hala yapıyorsa,
Taylor ve yorum sam acı gelenek de genellikle tam tersi hataya,
yani karşılıklı dilsel anlayışı anadilini konuşan b irin in dil anlayı­
şına indirgem e hatasına düşüyor, işte böylelikle G adam er yoru­
mu benim senerek hem sürdürülen hem de dönüştürü len gele­
nekle b ir ilişki olarak görür. Gelgelelim , b u ‘ufukların kaynaşm a­
sı’, hem bir kültürün yaşayan üyelerini hem de önceki kuşaklan
birleştiren süregiden paylaşılan bir kültürün varlığım varsayar gi­

(34) M. A. E.D um m eıı, Truth and Other Enigmas (Doğruluk ve Diğer Bilmeceler) (Londra,
1978), 5.403. Ayrıca bkz. H. Pulnam, 'The Meaning o f "M eaning” C'AnlanTın
Anlamı), H. Pum am , Mmd, Language and Reality (Zihin, Dil ve Gerçeklik)
(Cambridge, 1 9 7 5 ) içinde; ve S. Kripke, Wiligenslein on Rules and Private Language
(W iugenstcin'in Kurallar ve Kişiye Özel Dil LJzerinc Fikirleri) (Oxford, 1982)
(35) Bkz. J . McDowell, ‘Amı-Realism and ıhe Episıemology of Understanding' (Anıi-
Realizm ve Anlamanın Epistem olojisi), H. Parreı ve J. B ou v eresse derlemesi Meaning
and Understanding (Anlam ve Anlama) (Berlin. 1 9 8 1 ) içinde, s .2 3 9 -4 0 Ayrıca bkz.
J. Bouveresse. ‘Herm eneunque el linguislique' (Yorumsama ve Dilbilim), ibid., s.
128-33.
1 7 2 |Tarih Y apm ak

bidir. Fakat böyle b ir kültür varolm adığında anlama nasıl gerçek­


leşir? Sorun yalnızca yabancı b ir konuşanı yorum lam a d urum un­
da ortaya çıkm az. K endinm kinden temel bakım lardan farklı bir
toplum u incelem ekte olan b ir tarihçi için de ortaya çıkabilir. Yo-
rum sam acı gelenek bu durum larda bizi, farklı kültürlerin üyele­
rinin karşılıklı b ir anlaşm azlık durum unda yüzleştiği bir cins dil­
sel tekbenciliğe m ahkûm ediyora benzer. Taylor yabancı b ir dili
anlayabileceğim izi yadsım ıyor gibidir, ama bunun nasıl olanaklı
olduğuna bir açıklam a getirm ez.
İşte bu ışık altında C öm ertlik İlkesinin hakkını teslim ed ebi­
liriz, çünkü yabancı bir konuşanın söylediklerini yorum lam ak
için bir işlem sunar. D avidson’a yönelik ikinci eleştiri bu ilkeyle
ilgilidir. Davidson’ın yabancılarla kendim iz arasındaki anlaşm ayı
arttırm aya çalışm ak üzere iki argüm anı vardır, ilki ö b ü r türlü
yapm anın yabancıları irrasyonel olarak görm ek olacağı, İkincisi
de inançlar toplam ının doğru olduğunu varsaym anın bu durum ­
da söylediklerini yorum lam ak için bir temel oluşturm asıdır.
Ama, C olin M cG inn’in belirttiği gibi, ikinci kanıt sistem atik doğ­
ruluk yerine yanlışlığı varsaydığımızda da gerçeklen ecektir, öte
yandan ‘bir eylem in akla yatkınlık derecesi kişinin failin kendini
onun yerine koym asını dayatmasıyla değil, onun kendini failin
yerine koymasıyla d eğ erlend irilir.’36 Bu türden değerlendirm eler
C öm ertlik İlkesinin inceltilm iş hali olan İnsanlık İlkesini getir­
m iştir, ki bu, M acdonald ve Pettit’e göre,

yo ru m cu n u n b ed elleri ne olursa olsu n anlaşm ayı arttırm aktan çok ,


anlaşılm az bu ld u ğ u m u z belli tü rd en b ir anlaşm azlığı azaltm ası ge­
rektiğini söyler. C ö m ertliğ in bizi herhangi b ir anlaşm azlık, ya da g ö ­
receğim iz üzere, hata atfetm ekten m enettiği yerde, in san lık bunu
ancak böyle b ir anlaşm azlık ya da hatan ın nasıl ortaya çık tığ ın ı a ç ık ­
layam adığım ız zam an yap m am ızı b u y u racak tır.37

(3 6 ) C. McGinn, 'Charity, Interpretation and Belief (Cömertlik. Yorumlama ve İnanç).


JP . LXX1V, 9 (1 9 7 7 ), s.5 2 2 -3 .
(3 7) C. Macdonald ve P Pettit, Semantics and Social Science (Londra, 1981), s.2 9 -3 0
Aynca bkz. R Grandy. 'Reference. Meaning and Belief (Gönderm e, Anlam vc
İnanç), JP . LXX. 1 4 (1 9 7 3 ) .
G erekçeler ve Ç ık arlar 1 7 3

Adından da anlaşıldığı gibi, İnsanlık İlkesi orıak b ir insaı do­


ğası kavramını içerir, David W iggins şöyle der:

yalnızca dünyanın öznelerin deneyimine neler sunduğu degil.^la-


nn çıkarları ve dünya üzerine görüş açılan da göz önünde buhndu-
rulmalıdır. Başka türlü dünyanın onlara ne sunduğunu nasıl ıâ»min
edebiliriz ki?... Fakat o halde inanç, duygular ve anlam döngısünü
kırmanın tek yolu, herhangi bir özel radikal yorum sorununda ön­
ce, yalnızca dünya hakkında değil, genelde insanlar hakkmla da
hemen hemen hiçbir şey bilmediğimizi düşünmektir.18

W iggins insan doğası kavram ının nasıl radikal y o r u m u n içine


girdiğini açıklıyor:

İnsan biçimiyle karşı karşıya kaldıkta, o anda her ne kadar <ekim-


ser olsa da bir sürü beklentiyi göz önünde bulundururuz. Bze en
uzak yabancı insanların sözleri ve tavırlarım, onlarla aramızd;ki an­
laşılamaz uyuşmazlığı boyutlama gerekliliğini en aza indirg.yecek
biçimde inançlar, gereksinimler ve ilgiler atfederek yorumlanamız
gerektiği düsturundan hareketle yorumlarız. Zihinsel açıda1 & re
bulunmaz biçimde kibirli ya da sömürgeci olmadığımız sürece, bi­
zim yabancılardan doğru, iyi ve ussal olan hakkında öğrenebilece­
ğimiz bir şeyler olduğu fikrini göz. önünde bulundururuz.. İnsan
doğası denen böyle bir şeye yönelik inancın yokluğunda, düşürebi­
leceğimiz herhangi bir açıklanamaz hata ya da anlaşmazlık fkri ol­
duğunu sanmıyorum.”

Bu düşünce tarzının yorum la ilgili böylesi b ir dizi önertli içe­


rimi vardır. Ö n celikle, yorum cu anlama lasanm ında içkin görü­
nen görecelikten kaçınm am ıza olanak verir. İnsanlık llk esfıe gö­
re, anlamayı m üm kün kılan asla tamamen b ir kuram içinde ifa­
de edilem eyen pratikler arka planı değildir, alt tarafı ortak doğa-
nitzdır. W ittgenstein şöyle der: ‘Ç o k sayıda yargı hakkında fikir

(38) D. W iggins, Sameness and Substance (Aynılık ve Töz) (Oxford. 1 9 8 0 ). s 2 2 2


(39) Ibid., s 222-3.
1 7 4 |Törih Yapmalı

birliği içinde olm am ız, iletişim için zo runlud u r.’40 Fakat bu fikir
birliği in sanlann bazı tem el nitelikleri paylaştığı şeklindeki olum ­
sal olgudan kaynaklanır. W u tg en siein ’m dediği gibi, ‘insanlığın
ortak davranışı, bilinm eyen b ir dili yorum ladığım ız gönderm eler
sistem id ir.’ in sanlann paylaşılan doğasından kaynaklanan böyle
b ir kerteriz noktası olm aksızın, iletişim in olanaklığının hiçbir
güvencesi yoktur. E lbetıe ki, ‘bir aslan konuşabilseydi, onu anla­
yam azdık.’41
İkinci olarak, DavidsonTn yorum tasarım ı, görm üş olduğu­
m uz gibi, nesnel bir dünyadaki in san lan n söylediklerinden ve
yaptıklanndan yola çıkm ası anlam ında realisttir. Bu onu temel
bakım lardan Jü rg en H aberm as’in sunduğu anlam a değerlendir­
m esine yeğ tutulur kılar. H aberm as, iletışim sel eylem kuram ını,
erken dönem Frankfurt oku lu nun kuşkuculuğu ve karam sarlı­
ğından - 1 9 4 0 la r d a aklın kendisini b ir egem enlik aracı olarak
görm eye b aşlam ışlard ır- ve çağdaş ‘p osım od em izm ’ (Lyotarcl.
Fou cau h , Alman yeni m uhafazakârları) tarafından ifade edilen
benzer tavırlardan kaçınm asına olanak tanıyacak daha genel bir
ussallık kuram ı için temel önem de g örür.42
H aberm as’in savma göre ‘anlayışa ulaşm ak insan konuşm ası­
n ın içk in ereğidir.’ Ama b u , söylenenlerin (ya da, H aberm as’m
J.L .A u stin ve Jo h n Searle’ün izinden giderek adlandırdığı üzere,
kon u şm a-ed im lerin in) belirli b ir analizini gerektirir. Daha belirli
b içim d e, ‘yalnızca b ir konuşanın eleştirilebilir b ir geçerlilik savıy­
la ilişkilendirdiği konu şm a-edim leri, duyan birini dışsal güçten
bağım sız olarak b ir öneriyi kabul etm eye yöneltebilir.' O halde,
‘konuşan duyanı konuşm a edim i önerisini kabul etm eye ussallık­
la sevk ed eb ilir, çü n k ü ... gerekli olursa, duyantn geçerlilik savını

(4 0 ) L. W ittgenstein, R em arks on (İte Foundations o f M athematics (Matematiğin Temelleri


Üzerine Değerlendirmeler) (Oxford. 1 9 7 8 ). kısım VI. 39.
(4 1 ) L. W ittgenstein, Philosophical Investigations (Felsefi Araştırmalar) (Oxford. 1968),
kısım 1. 2 0 6 ; kısım II, xi
(4 2 ) Bkz. R. Bem sıcin derlemesi H aberm as an d Modernity (Habermas ve Modernlik)
(Cambridge, 1 9 8 5 ); ve J. Habermas, Autonomy and Solidarity (Özerklik ve Dayanış­
m a) (Londra. 1 986)
G e re k çele r ve Ç ıka rlar | 1 7 5

eleştirmesine karşı duracak ikna edici nedenler göstermek için


hak iddia edebilir.’”
Habermas, konuşanın gizil olarak ‘konuşma-edimiyle ortaya
konan geçerlilik-savmı, gerekli olduğunda, kurtarmayı üstlendi­
ği fikrinin altında yatanları serimler;

Duyan, bir konuşma-edimıni kabul ettiği zaman, en azından iki ey­


leyen ve konuşan özne arasında bir fikir birliği oluşur. Bununla bir­
likte, bu yalnızca bir tek temalik olarak vurgulanmış geçerlilik-savı-
nın özneler arası kabulüne dayanmaz. Daha çok, bu türden bir fikir
birliğine aynı anda üç düzeyde ulaşılır. Eğer ileıişimsel eylemde ko­
nuşanın, yalnızca bir şey hakkımla bir duyan ile anlaşmaya varmak
ve böylelikle kendini anlaşılabilir kılmak üzere anlaşılabilir bir dil­
sel ifade seçtiğini aklımızdan çıkarmazsak, bu düzeyleri sezgisel ola­
rak tanımlayabiliriz. Konuşanın iletişimsel niyetine ait olanlar şun­
lardır: (a) verili normatif bağlam bakımından doğru olan bir konuş-
ma-edimi yerine getirmesi, öyle ki onunla duyan arasında meşru gö­
rülen bir özneler-arası ilişki oluşsun; (b) doğru (veya hatasız) bir var
oluşsal varsayımda bulunması, öyle ki duyan, konuşanın bilgisini
kabul etsin ve paylaşsın; ve (c) inançlannı, niyetlerini, arzularını ve
benzerini gerçeğe sadık biçimde yansıtması, öyle ki duyan söylenen­
lere güvenebilsin.44

İletişim sel eylem in varsayım larının bu analizi, H aberm as’ın


inancına göre, ussal b ir toplum özlem inin konuşm am ızda içkin
olduğu iddiasını doğrular: ‘Bizi doğadan dışarı çıkaran şey, doğa­
sını bildiğim iz tek şeydir: d il. O nun yapısı aracılığıyla, bizim için
özerklik ve sorum luluk önerilir, ilk tüm cem iz su götürm ez bi­
çimde evrensel ve kısıtlam asız fikir birliği niyetini ifade ed er.’
Böyle b ir fikir birliği yalnızca özgürleşm iş b ir toplum da varolabi-
leceğine göre, ‘bildirilerin doğruluğu iyi yaşamı öncelem ek üze­
rinde tem ellenir.’45

(43) J . Habermas, A Theory o j Communicative Arlion (Bir İleıişimsel Eylem Kuramı), 1


(Londra, 1984). s.287, 305, 302.
(44) Ibid., S.302, 3 0 7 -8 .
(45) Habermas, Knowledge, s.3 1 4 . Ayrıca bkz. J . Habermas, Communication and the
Evolution o f Society (İletişim ve Toplumun Evrimi) (l.ondra. 1979).
1 7 6 | T a rih Yapm ak

H aberm as’ın kesinlikle tuhaf b ir anlam a tasarım ı vardır. D u­


yanın konuşanın b ir konuşm a-edim i ‘ö n e risin i ‘kabul etm esi’ ve
böylelikle ikisi arasında b ir fikir birliğinin ortaya çıkm asından
oluşuyor gibidir. Bu fikir birliği nasıl oluşur? Duyan söylenenle­
rin doğnılugum ı mu kabul eder? Fakat bu tam am en akla uzak gö­
rünüyor: bu yanlış tüm celeri (ya da en azından yanlış olarak ge­
ri çevirdiğim iz tü m celeri) anlayam adığım ızı ima eder. H aber-
m as’m aklındakinin bu olm adığı şu gibi form ülasyonlardan açık ­
tır: 'N orm atif geçerlilik-savının kendisi, söylem sel olarak kurtarı-
labildiği -y a n i, argüm an sunm a aracılığıyla katılanlarm fikir bir­
liğinde tem ellen d iğ i- şeklind eki (olası dünyalarla ilgili) varsayı­
mı içerdiği anlam da bilişseld ir.’4*
Tartışm anın yalnızca doğruluk arayışı tarafından başlatıldığı
bir ‘ideal konuşm a d urum u ’nda ortaya çık acak lar anlam ında, an ­
lama k onu şm a-ed im inin (burada ahlaki yargı) ereğidir. Ve doğ­
ruluğun kendisi de ideal bir fikir birliğiyle tanım lanıyor gibidir,
bu Peirce’in şu iddiasının izinden gider:

gerçek lik an layışı... aslen b elirli sın ırlan olm ayan ve belirli b ir bilgi
artışına m u k ted ir b ir CEM A A T kavram ını içerir. V e bö ylelik le b u iki
biliş dizisi -g e r ç e k ve gerçek o lm a y a n -, yeteri kad ar uzun b ir gele­
cek zam an d ilim ind e, cem aatin hep yeniden olum lam ayı sü rd ü recek ­
leri ve aynı koşullar altında, her zam an yadsınacaklardan oluşur.4’

Fakat doğruluğun böyle ideal fikir birliği ile özdeş kılınm ası tu­
tarsızdır. Ç ünkü ‘yeterince uzun b ir gelecek zam an dilim inde’ b i­
le, ‘cem aatin yeniden olum lam ayı sü rd ürece(ği)’ lüm celerin doğ­
ru olup olm adığım so n n ak her zaman m üm kündür. ‘D oğru’,
kendim izi ne kadar uzak bir gelecek b ir zam an içind e hayal eder­
sek edelim , 'güvenceyle öne sürülebilir olan ’ anlam ına gelm ez.
Tam da doğruluğun nesnelliği, yani tüm celerim izle dünya ara­

(4 6 ) J . Habermas, Legitimation Crisis (Meşrulaştırma Krizi) (Londra, 1976), s. 105.


(4 7 ) The Collected Papers o f Charles Sanders Peirce (Charles Sanders Peırce'in Toplu Yazı­
lan) (Cambridge, MA, 1 960). 5, 311
G erek çeler ve Ç ıkarlar | 1 7 7

sında ‘doğru’ y ü klem inin geçerli olduğu tüm celeri belirleyebil-


m em izden bağım sız olarak varolan b ir ilişkiden oluşm ası, onun
bilim için düzenleyici b ir ideal görevi yapm asına, doğru bildiği­
miz tüm celeri kanıtlarla çeliştiklerinde gözden geçirm em izi ge­
rektirm esine olanak tanır.4*
Bu güçlü kler b ir yana, H aberm as’m anlam ayı d eğerlendirm e­
si söylenen b ir şeyi anlam ayı ya da anlam am ayı seçebileceğim izi
ima ediyor gibidir - en azından, duyanın konu şan ın ‘öneri’sini
‘kabul ettiği’ fikri bunu ortaya koyar. Bu görüşün kon u şm a süre­
cinde olanlara tam am en ters düştüğünü açıklığa kavuşturm ak
için b ir dakika d ü şü nm ek yeter. Belli bir dili anlayan h iç kimse
ona y öneltilm em iş olsa bile, bulunduğu ortam da o dilde söyle­
nen b ir şeyi anlam aktan kaçınam az. D ikkatsizlik durum u bir
karşı-örnek olarak verilem ez, çü nkü isteyerek ya da istem eyerek,
söylenenleri d inlem em ek, bunlara arkadan gelen gürültü m u­
amelesi yapm akla ilgilidir. Ama dikkat edersek, anlarız (yine de,
elbette ki, kon u şan ın bilinm eyen b ir jarg o n u kullanm ası konu ş­
m asının kim i b ö lü m lerin i anlaşılm azlaştırabilir).
A nlam anın bu son derece özel değerlendirilişinin altında ya­
tan, M ichael R osen Tn 'uylaşım cı' dil tasarım ı adım verdiği şeydir,
buna göre bu sefer konu şanın duyanlara karşı bazı vaatlerini
kapsayan b ir dizi gizil varsayım herhangi bir şeyin söylenebilm e­
si için zorunlud u r.49 Böylesi bir dil görüşü ‘W ittgenstein’in Felsefi
A raştırm alar’daki anlam ve kurallara bağlı kalm a tartışm asına ters
düşer, bu tartışm a C olin M cG inn tarafından şöyle özetlenm iştir:

Anlamak, insanı ime belli bir biçimde tepki vermekte haklı göste­
ren, bir ime yorum sağlayan bir içsel süreç değildir; daha çok, bir
imi zaman içinde kişinin doğal eğilimleri uyarınca kullanma pratiği
ya da alışkanlığını üstlenen bir kapasitedir.

(4$) Bkz K R. Popper, Realism and the Aim o f Science (Realizm ve Bilimin Hedefi)
(Londra, 1 982).
(49) M. Rosen, 'Critical T h e o ry ıhe Persistence of Philosophy' (Eleştirel Kuram: Felsefe­
nin Devamı), S. Mitchell ve M Rosen derlemesi The N ecdfar Interpretation (Yorum­
lama Gereği) (Londra, 1 9 8 2 ) içinde.
1 7 8 | Tarih Y apm ak

Böylelikle dili ‘bir doğal davranış biçim i’ olarak görmek, M cG inn’in


sözleriyle,

dilin bir anlamda 'uylaşımsa!' olduğunu kabul etmekle uyumsuz de­


ğildir. Sözcüklerin ifade ettikleri anlamı ifade etmelerinin onlarla
dünya arasındaki uylaştmsal ilişkiler sayesinde olduğu (bir anlam­
da) doğrudur; ama bu doğamızın kastettiğimiz şeylere bir katkıda
bulunmadığı anlamına gelmez - elbette ki, uylaşımlarımızın altında
yatanın doğamız olduğuna da inanılabilir.50

Davidson benzer biçim de uylaşım sallık karşıtı b ir dil görüşü­


nü savunarak, H aberm as’ın söylediği gibi tersinden ço k , 'dil(in)
uzlaşmalara sahip olm ak için b ir koşul (old uğunu)’ öne sü rer.sı
Sözde onu m üm kün kılan konuşm anın gizil varsayım larını b elir­
lem eye çalışm aktansa, D avidson’cı yorum kuram ı anlam anın alt
tarafı insanların ortak b ir doğayı paylaşm aları ve aynı dünyada
yaşıyor olm aları olgusuna dayandığım iddia eder. Yabancı b ir k o ­
nuşanın söylediklerini yorum layabiliriz, Alman klasik idealizm i­
nin özgürlüğe ve akla yönelik özlem lerinin bir şekilde gerçekleş­
tiği ideal b ir konuşm a durum u önerdiğim iz için değil, am a, W ig-
gins'in sözleriyle, ‘yalnızca dünya hakkınd a değil genelde insan­
lar hakkında da hem en hem en h içbir şey bilm ediğim iz’ ve ‘biz
kendim iz bu dünyada yaşayan erkek ve kadınlar olduğum uz için ’.
H aberm as’m ve Davidson’ın anlam a tasarım larının birleştiği
bir nokta vardır, ikisi de bir ussallık kuram ı getirir. Davidson’ın
durum unda bu , yorum un etm enlere inançlar atfetm esinden ileri
gelir. M acdonald ve Pettit’in söyledikleri gibi,

İn an çlar, ön erm e nesneleri g ib i, d oğru ya da yanlış olab ilir ve bir


faile, in a n çla n n ın d oğru lu ğu nu sağlayacak m anevralar yapm aya ha­
zır old u ğu n u v arsaym aksızın in a n çla r atfetm ek anlam sız olur. Bunu
varsaym ak etm en in tuıu m sal olarak ussal o ld u ğu n u kabu l etm ektir.

(5 0 ) C. McGinn, Wittgenstein on Meaning (W ittgenstein ve Anlam) (Oxford, 1984), 5.42


(ilk alıntıdan italikler kaldırılmıştır), 42 not 42.
(5 1 ) Davidson. Inquiries, s.280.
Gerekçeler ve Ç ıkarlar | 1 7 9

oysa söylediklerini ve eylemlerini inançlar ve arzulann ussal kayna­


ğı haline getirmek davranışsal ussallığı varsaymaktı.”

işte bu anlam da O rtod oks failler anlayışı yorum un b ir ö n k o ­


şuludur. Faillerin b u asgari anlam da ussal old u klan n ı varsayma­
dığımız sû rece, yaptıkları ve söyledikleri anlaşılm azdır. O halde
O rtodoks anlayışın insanlık İlkesi tarafından varsayıldığı söyle­
nebilir. Bunu 1 .2 başlığının sonunda önerdiğim gibi, O rtodoks
anlayış için aşkm b ir kanıt olarak görebiliriz. Ama önceki tartış­
malar O rtod oks anlayış, İnsanlık İlkesinin im ayla başvurduğu
daha geniş b ir insan doğası anlayışına bağım lı olduğunun altını
çizmişti. Fler halükârda, eldeki en iyi yorum kuram ının O rto­
doks failler anlayışından - k i bu n un 1 ve 2. bölü m lerd e ö n cü lle­
ri yapılardan sözeden toplum sal olay açıklam alarıyla tutarlı oldu­
ğunu zaten g ö rm ü ştü k - kaynaklanm ası, yorum un vazgeçilm ezli­
ğinin toplum kuram ını genelleştirm elerden m enetm esi tehdidini
onadan kaldırır. Şim di faillerin ussal olduğu varsayım ına içerik
kazandırm anın yollarını görelim.

3 .4 F a y d a cı E y lem K u ram ı
Faydacılığı bir ahlak kuram ı olarak değil de insan eylem inin
bir değerlendirilm esi olarak düşünün. Bu haliyle, T alcott Par-
sons’tn ön erisin e g öre, dört ana özelliği vardır: ‘atom culuk, ussal­
lık, deneycilik ve am açların rast geleliği’. F ailler gereksinim lerini
karşılamaya çalışan tekil insan organizm aları gibi görülür. Ussal­
lık, W eb er’in Z w eck rationalitat adını verdiği ve 1.2 başlığında sö ­
zü edilen optim izasyon ilkesince n itelend irilen şey olarak anlaşı­
lır: ‘Eylem , durum un elverdiği koşullar içinde olanaklı am açlan,
failin u laşabilecekleri arasından, anlaşılabilir ve pozitivist deney­
sel bilim tarafından doğrulanabilir gerekçelerden dolayı am aca
içkin olarak en uygun araçlarla izlediği sü rece ussaldır.’ Par-
sons’m dikkat çektiği üzere, 'kuram da am açların birbiriyle ilişki­

(52) Macdonald ve Peuiı, Semantics, s. 12.


1 8 0 | Tarih Y apm ak

sini değerlendiren h içbir yan yoktur, kuram yalnızca araç-am aç


ilişkisinin niteliğiyle ilgilidir.’ Eylem ler, verili b ir am aca en uygun
araçlar olm aları anlam ında araçsal olarak ussaldır. Am açların ve­
rili olm ası, Parsons’a göre, ‘eylem lerin am açlarının, en azından
nihai am açlarının, rastgeleîiği’ni ima ed er.”
Faydacı eylem kuram ının çağdaş toplum kuram ında büyük
etkisi olm uştur. U ssal-seçm eci kuram ın neo-klasik ekonom i,
oyun kuram ı ve kam usal - seçim kuram ı gibi türlü biçim leri as­
len bu n u n varsayım larının biçim lend irilm elerid ir, öyle ki faille­
rin derecelendirilm iş ve luıarlı b ir tercih küm esinin olduğu ve bu
tercihler tarafından tam m landığm ca onlara yönelik faydayı arıtı­
la ca k olan şeyi seçtikleri düşünülür. Jo h n R oem er gibi ussal-seç­
m eci M arksistler için böyle biçim len d irilm iş faydacılık, tarihsel
m addeciliği yasaları kanıtlanm ış kanıt savlar (theorem s) olan
tüm dengelim sel b ir kuram a dönüştürm ek için son derece güçlü
b ir araçtır.5'1 Aynı zam anda ussalığı optim izasyonla verim lilikle
b ir tutm ayı, doğru olduğu takdirde, so n derece sorun yaratıcı
b u lan lar da vardır. Hem W eb er hem de erken dönem Frankfurt
O ku lu m od ern uygarlığı araçsal aklın taçlanm ış zaferi olarak gör­
m üşlerdir, bu durum herhangi b ir tözel ussallığa, yani araçlar-
dansa am açlara yön elik b ir ussallığa erişm eyi olum suz hale getir­
miş ve aklı tahakküm aracına dönüştürm ü ştü r.55
Burada izini sürm ek istediğim soru şu: tarihsel m addecilik
faydacı eylem kuram ını kapsar mı (ya da kapsam alı m ı)? M ark­
sizm ’i ‘faydacı bireyciliğin b ir versiyonu’ olarak tanım layan Par­
sons kapsadığını düşünüyordu.56 Bu sav David Lockw ood’u n ya­
kınlarda yayım lanan son derece ilgi çekici b ir m akalesinde geliş­
tirilm iştir. Lockw ood MarksTn özellikle ‘farklara dayanan sınıf

(5 3 ) T. Parsons, The Stıvcıııre o f Social Action (Toplumsal Eylemin Yapısı) (2 cilı. Ne»'
York, 1968). I. s.6 0 , 5 8 , 59, 60.
(5 4 ) J. Roemer, "Rnıional-Choice" Marxism (“Ussal-Seçmeci” Marksizm). J . Roemer der­
lemesi Analytical Marxism (Cambridge, 1 98 6 içinde).
(5 5 ) Bkz Habermas, Theory, başka yerlerde.
(5 6 ) Parson, Structure, 1, s. 110. Aynca bkz. M. Olson, The Logie o f Collective Action
(Kolektif Eylemin Manlıgı) (Cambridge, MA, 197 1), s. 102-10.
G erek çeler ve Ç ık a rla r |1 8 1

ussallığı’ kavram ını on aya koyarak klasik faydacılığın ötesine git­


tiğini öne sürer. Kapitalistler hâlâ zw cckration al olarak görülür.
Buna karşın işçiler, ‘(araçsal olarak) ussal ey lem in... k en d i ken di­
ni yenilgiye uğratıcı olabildiğini anlam a yeteneği anlam ında
“akıl” ‘a sahiptir. A ynca, 'kapitalist (sic) birikim tarafından yara­
tılan koşullar altında, bunun uygulanm ası aracılığıyla, proletar­
yanın am aç değişim i (yani kapitalizm i yıkm aya ve sınıflı toplum u
yok etm eye karar verm eleri) gerçekleşir.’57
Lockw ood’u n ö n e sürdüğüne göre, M arks’ın ussallık kavra­
mını yeniden form üle edişi ussal eylem den sapm anın iki farklı
biçim ini ayırt etm ekte yetersiz kalır, ilk i, ‘faydacı düşünüşün ta­
mamlayıcı b ir parçası’ olan ‘usdışı eylem ’, ‘ya etm enin durum la
ilgili gerçekleri etkili derecede bilm em esind en, ya da am açlarına
ulaşmak için en verim li, yani bilim sel olarak ussal aracı eksik an­
lamasından kaynaklanır.’ [kincisine Lockw ood, Parsons ve Pare-
to'nun term in olojisin i kullanarak, ‘ussal olm ayan eylem ’ adım ve­
rir. Bu ‘etm enin, nihai b ir am aç ya da değeri cisim leşıirdikleri
için zorunlu gördüğü kurallar ya da norm lara uyum gösterm esi
şeklinde olum lu olarak tanım lanır.’ Lockw ood ’u n görüşünce,
Marksizm ‘akıldışı ile ussal olm ayan eylem arasında açık b ir ay­
rıma gidilm em esinden dolayı, değerlerin kurum sallaştırılm asını
belirleyen koşu lların güçlü bir analizi ve deneysel araştırılm ası
olasılığının ortadan kalkm ası’ndan zarar görm ekledir. Sonuç ola­
rak, M arksist ideoloji kuram ı ‘d ikkatini devrim ci bilin cin karşı­
sındaki bilişsel engeller üzerinde yoğunlaştırır’, öte yandan
Marksist sın ıf analizleri de ‘sınıfsal aktörlerin am açlarının bütün-
lenrnesinin ana odağını oluşturan statü d üzeni’ni göz ardı etme
eğilim indedir.58

(57) D. Lockwood, ‘The W eakest Link in ıhc Chain? Some Com m ents on the Marxist
Theory of Aclion' (Zincirdeki En Zayıf Halkamt? Marksist Eylem Kuramı Üzerine
Bazı Yorumlar), R. L ve I. H. Simpson derlemesi Research in ıhc Sociology o f Work
(Çalışma Sosyolojisinde Araştırmalar), I (1 9 8 1 ) (Greenwich, CT, 1 9 8 1 ) içinde,
s.437.
(58) ibid., s.4 4 1 , 4 4 2 . 4 5 3 , 4 7 6 Ayrıca bkz. Parsons. Structure. I, kısım II.
1 8 2 | Tarih Y apm ak

Lockw ood’un M arksizm 'e yönelttiği belirli eleştirilerin ortaya


koyduğu sorunların kim ilerini 4. ve 5. bölüm lerde tartışacağım .
Burada MarksTn faydacı eylem kuramını reddettiğini ve bunu
yapm akta haklı olduğunu savunm ak isliyorum . İlk iddiayı gös­
term ek kolaydır. M arks A lm an İdeolojisi’nin birkaç sayfasını ‘fay­
dacılık kuram ı’nın eleştirel bir tartışm asına ayırır. Böylelikle Hol-
bach’ı itham eder, çü nkü

bireylerin bütün etkinliklerini karşılıklı ilişkileri içinde, yani konuş­


maları, sevgilerinde, vs., bir yararlılık ve kullanım ilişkisi olarak be­
timler, Böylece burada öngörülen gerçek ilişkiler konuşma, sevgi,
bireylerin belirli niteliklerinin belirli tezahürleridir. Yani bu ilişkile­
rin onlara özgü anlama sahip olduğu değil de, onlara atfedilen
üçüncü bir ilişkinin, yararlılık ve faydalanm a ilişkisinin ifadesi ve te­
zahürü olduğu varsayılmaktadır.

Bununla birlikte, ‘insanların bütün çok yönlü ilişkilerini bir tek ya­
rarlılık ilişkisinin içinde eritmenin görünür saçmalığı, bu açıkça me­
tafizik soyutlama modem burjuva toplumunda bütün ilişkilerin
pratikte bir tek soyul parasal-ıicari ilişkiye göre ikincil tutulmasın­
dan kaynaklanır.’50

Toplum sal ilişkileri araçsal olarak değerlendirm ek, insan ey­


lem inin genel bir özelliği olm ak şöyle dursun, kapiıalisL üretim
biçim ine özgüdür:

Bütün bunlar aslında buıjuvalann durumudur. Onlann gözünde


yalnızca bir tek ilişki kendi başına geçerlidir - sömürü ilişkisi; diğer
bütün ilişkilerin onlar için geçerliliği ancak bunları bu tek ilişkinin
altında kapsayabilecekleri oranda söz konusudur ve doğrudan doğ­
ruya sömürü ilişkisinin alımda sınıflandırmayacakları ilişkilerle
karşılaşsalar bile, bunları en azından hayallerinde all düzeyde smıl-
landınrlar. Bu kullanımın maddi ifadesi bütün şeylerin, insanların
ve loplumsal ilişkilerin değerini temsil eden paradır.60

(5 9 ) CW. VI, s.409.


(6 0 ) Ibid., s 410.
G e re k çele r ve Ç ık a rla r \1 8 3

‘Söm ürü' burada M arks tarafından terim e, artık-em egin tem ellü­
künü im lediği K a p ital'de atfedilenden daha geniş b ir anlam da
kullanıldığı halde, az ö n ce alıntılanan pasajın son tüm cesi olgun­
laşmış iktisadi yazılarının ana tem alanndan birine, yani rekabe­
tin farklı üretim etkin liklerin in eşitlenm esini getirerek, aynk ni­
teliklerini soyut toplum sal em ek birim leri arasındaki niceliksel
farklılıklara indirgem esine işaret eder.
MarksTn faydacı eylem kuram ını yalnızca özellikle burjuva
bir ussallığı dile getirdiği için değil, insanların doğası hakkında
kökünden yanlış olduğu için de reddettiği, K a p it a ld e ‘kültürsüz­
lerin başı Jerem y Bentham Tn kusurlarını sergilem esinden de b el­
lidir:

Bir köpeğe neyin yararlı olduğunu bilmek için, insan köpeklerin do­
ğasını araştırmalıdır. Bu doğanın kendisi yararlılık ilkesinden çıkar-
sanabilir değildir. Bunu insanlara uygularsak, bütün insan edimleri­
ni, hareketlerini, ilişkilerini, vs. yararlılık ilkesine göre yargılayacak
kişi, önce genelinde insan doğasının, ardından da her dönemde ta­
rihsel olarak değişmiş insan doğasının hesabını vermek zorundadır.
Beritham kendini bu zahmete sokmuyor. Olabilecek en kuru safdil­
likle, modem küçük burjuvanın, özellikle de Ingiliz küçük burjuva­
sının normal insan olduğunu varsayıyor.61

MarksTn faydacı eylem kuram ına getirdiği itiraz, on u n ‘m o ­


dem küçük b u rju v ay ı ‘norm al insan’ olarak görerek, insanların
niteliksel farklılıktaki kapasite ve durum larını ve b u n lan n içerdi­
ği ‘çok yönlü ilişkileri 'bir tek yararlılık ilişkisi’n e indirgeyip tek
tür haline getirm esi ve böylelikle ‘genelinde insan doğası’nın ne
olduğunu çarpıtm asında yatar. Burada söz konusu olan iki fark­
lı insan etkinliği anlayışıdır.
Charles Taylor’ın öne sürdüğüne göre, insan faillerin bir özel­
liği de ‘ikinci düzeyden arzular’ oluşturabilm e kapasiteleri, yani
arzularımızı d eğ erlen d irm e, kim ilerini arzulanabilir kim ilerini de

(61) K. Marx, K apital. 1 (Harm ondsworlh, 1 976). s.7 5 8 . 7 5 8 -9 , not 51.


1 8 4 | Tarih Y apm ak

arzu edilm ez olarak görm e g ü cü ’dür. Ama ’arzulan değerlendir­


m enin iki geniş türü’ vardır.

Böylelikle biri hangisinin daha uygun olduğuna karar verm ek , ya da


farklı istekleri arzuları o lan ak lı k ılm ak... ya da genelde en ü stü n d ü ­
zeyde d oyum u sağlam ak ü zere arzu lan iki eylem i tartıyor olabilir.
Ya da tıpkı b ir pasta tep sisin in karşısınd a ek ler m i yoksa m ilföy mu
alacağına karar v erm ek için d ü şü n m ek gibi, arzulanan iki n esned en
hangisinin onu daha fazla çek tiğ in i anlam ak üzere d ü şü n ü yo r o la­
bilir.

Ama yukarıdaki durum larda eksik olan arzularım ın niteliksel


b ir değerlendirilm esidir; örneğin, bayağı bulduğum ya da değ­
m eyeceğini düşündüğüm için belirli bir uyaran -sö z g elim i nefret
veya h a se t- üzerine harekete geçm ekten kaçındığım da ortaya çı­
kan türden b ir şey. Bu türden durum larda arzulanm ız daha yü­
ce ve daha aşağı, erdem li ve ahlaksız, daha ço k ya da daha az tat­
min edici, daha ço k ya da daha az uygar, derin ve yüzeysel, asil
ve bayağı gibi kategoriler altınd a sınıflanır. Yaşam ın niteliksel
olarak farklı biçim lerin e ait olarak yargılanırlar: parçalanm ış ya
da bü tü nlenm iş, yabancılaşm ış ya da özgür, azizvari ya da yalnız­
ca insani, cesurca ya da öd lekçe vesaire.62
Taylor bu iki tür değerlendirm eyi sırasıyla ‘z a y ıf ve ‘güçlü ’
olarak adlandırıyor. A ralanndaki tem el fark, ‘zayıf değerlendir­
m ede, b ir şeyin iyi olarak yargılanm ası için arzulanm ası yeterli-
dir, oysa güçlü değerlendirm ede sadece arzulanm anın yeterli ol­
m adığı “iyi” ya da b aşk a b ir değerlendirici terim in kullanım ı da
söz konu sud u r.’ ‘G üçlü değerlendirm e b ir değerlendirici farklı­
lıklar dilini ortaya koyar’, ön ceki paragrafta üstelenenler gibi. Ve
bu çok farklı etkin lik anlayışlarına yol açar. Zayıf değerlendirm e­
nin öznesi ‘alternatiflerin basit tartıcısı’dır. Ö zne, ‘atılacak adım ­
ları değerlendirdiği ve kim i zam an anlık arzunun zorlam asıyla bu

(6 2 ) C. Taylor, 'WhıU Is Human Agency?’ (İnsan Etkinliği Nedir?), T Mischel d erlem esi
The Self: Psychological and Philosophical Issues (Ben: Psikolojik ve Felseli Sorunlar.'
(Oxford, 1977), s. 103-4.
G e re k ç ele r ve Ç ık a rla r 11 8 5

değerlendirm eye aykırı biçim de harekete geçebilir olduğu anla­


mında asgari düzeyde düşünseldir. Bununla b irlikte, ‘basit tartı­
cının düşüncesi A’nın B’den daha çekici olduğu şeklind eki dile
getirilem ez deneyim de sona erer.’ Bunun tersine, ‘güçlü değer­
lendirici için düşünce failin farklı varlık biçim lerin i de inceler.
Dürtüler veya arzular yalnızca sağladıkları tatm inin çekiciliği sa­
yesinde değil, b u arzu lann uygun biçim de ait olduğu yaşam tü­
rünün ve özne türünün sayesinde de önem taşır.’65
‘Basit tartıcının faydacı eylem kuram ının gördüğü haliyle in ­
san öznesinden başkası olm adığı açık olsa gerektir. Güçlü değer­
lendirme artık faillerin arzularını, eylem in am açlarını verili, rast
gele olarak görm ez, am a bu nları eleştirel incelem eye tabi tutar.
Taylor’m vurguladığı üzere, bu konum d eğerlendirici realizm i,
yani ‘güçlü değerlendirm elerle ilgili olarak, m eseleyle ilgili b ir
gerçeğin (old uğu)' tezini öngörür.64 Bir başka deyişle, insan fail­
leri güçlü d eğerlendiriciler olarak görm ek, ahlaki yargılarını b ü ­
tün bu türden bildiriler gibi doğru ya da yanlış olabilecek olgu­
sal bildiriler olarak değerlendirm ek ve ahlaki bilişsellik karşıtlığı­
nı, yani m o d em Batı kültüründe onca d erinlere kök salm ış değer
atfetmeyi indirgenem ez b ir öznel seçim m eselesi olarak görm e
tavrını reddetm ek anlam ına gelir.
im di, ben im savım M arks’ın faydacı eylem kuram ını insanla-
nn basit tartıcılardan ço k güçlü değerlend iriciler olduğuna inan­
dığı için reddettiğidir. Bunu söylem ek için, sanırım , iki ned en
vardır, ilki, ‘yararlılık ilkesi’ne karşı getirdiği şey, yani ‘bireylerin
belirli niteliklerinin belirli tezahürleri’ olan ‘insanların bütün ço k
yönlü ilişkileri’dir. Burada ortaya konan şey, Parsons’ın tersine,
insanların farklı ve ayrık özelliklerini ve bu özelliklerin indirge­
nemez oluşunu vurgulayan faydacı karşılı b ir bireyciliktir. Ikin-

t o ) Ibid., s. 1 0 4 . 107, 11 2 . 114


(64) Taylor, ‘Understanding and Explanation in the Gcisieswisscnscluiflcn’ (Gristesıvıssens-
chn/tcn’da Anlama ve Açıklama). S. H. Holtzmann ve C. M t.cich derlemesi
Wtigcrtsiejir To Follow a Rule (W ittgenstein: Bir Kurala Uymak) (Londra. 1981),
s.20 0. Ayrıca bkz. RPeıtıt. ‘Reply: Evaluative "Realism” and Interpretation' (Yanıt:
Değerlendirici “Realizm" ve Yorumlama), ibtd.
1 8 6 | T a rih Yapm ak

c is i, M a r k s ’a in s a n ın iyi b ir y a ş a m s ü r m e s i iç in g e r e k li (d e n e y s e l
o la r a k s o r u ş iu r u la b ilir ) k o ş u lla r ı s a ğ la m a k la ilg ile n e n A r is to ’c u
b i r a h la k k u r a m ı a tfe tm e k iç in y u k a r ıd a 1 .4 b a ş lığ ı a ltın d a g ö s t e ­
rile n g e n e l k a n ıtla r v a rd ır.
Marks faydacı eylem kuram ını reddetm ediyse bile, reddetm e­
si gerekirdi. Amartya Sen’in getirdiği eleştirilerde kuram ın ahlâk
yargılarını beslem ekteki acizliğine dikkat çekm esi ilginçtir. Sen.
bu eylem tasarım ını biçim lendiren açığa vurulan tercih kuram ım
inceler, .buna göre bir failin seçim leri altta yatan tercihlerinin b e­
lirtisi olarak görülür ve bu tercihlerden tek b ek len en tutarlı ol­
m alarıdır, öyle ki eğer A y yerine x ’i seçiyorsa, bir başka sefere,
x ’in de ulaşılabilir olduğu b ir durum da y'yi seçm em elidir. Sen
şöyle der: ‘eğer tutarlıysan, ister başka kim seyi düşünm eyen bir
bencil, ister gözü dönm üş b ir fedakâr, ister sın ıf bilin ci olan bir
m ilitan ol, tanım ların büyülü dünyasında yararlılık oranını arttı­
rıyor olarak görûleceksind ir.’Böyle b ir eylem anlayışının açıkla­
m adan bıraktığı şey, Sen ’in ‘b ir kişinin yine ona açık olan b ir d i­
ğer alternatiften daha düşük b ir kişisel m u tluluk düzeyi getirece­
ğine inandığı b ir edim i seçm esi olarak’ tanım ladığı ‘bağlılık’ du­
rum udur. Bu durum da fail yararlılığı arttırm am aya karar verir.
Bu kavram şu olguyu açıklığa kavuşturm am ıza olanak verir.
M ahkum un ikilem i gibi durum larla karşılaştıklarında, ‘insanlar
çoğu zam an ben cil laktikler izlem ezler - b ir başka deyişle, h er ne
kadar itiraf etm eyi reddederek, eğer öteki m ahkum itiraf ederse,
en az tercih ettikleri çözü m ü n , yani azam i hapis cezasının riski
altına giriyorlarsa da, araçsal olarak ussal olana değil, itiraf etm e­
nin k olek tif bakım ından opıim al-alu seçim ine yönelirler (bkz.
aşağıdaki 5 .3 başlığı). Sen’in savm a göre b u gibi durum larda ‘k i­
şi kuram ın olanak tanıdığından d a h a karm aşıktır’, çü nkü ne
olursa olsun itiraf etm em eye karar vererek, yani ‘bağlılıkla hare­
ket ed erek oluşturulan oyundaki d eğişiklikleri değerlendirm eye
gönüllü olm uştur. Sen’in getirdiği öneriye göre, faile ‘h er amacı
kapsayan b ir tek tercih düzenlem esinin göz alıcılığıyla donanm ış
b ir ussal budala’ olarak davranm ak yerine, ona b ir lek tercihler
G erek çeler ve Ç ıka rlar |1 8 7

kümesi değil, farklı tercih kü m eleri arasındaki tercihlerini ifade


eden, farklı türden eylem leri ahlaki, siyasi ya da hatta sınıfsal te­
meller üzerinde değerlendirm esini ifade eden b ir 'üst-derecelen-
dirm e’ atfetm eliyiz.65
Ö yleyse neden ussal-seçm eci M arksistler faydacı eylem kura­
mını benim siyorlar? Jo n Elster faillerin ussal olduğunu varsay­
mamız gerektiği fikrini desteklem ek üzere D avidson’dan alıntı
yapar: ‘akıldışı davranış yalnızca bir ussallık arkaplam önünde
bir şey ifade ed er.’ Bu şu yöntem bilim sel öğüdü haklı çıkarır:
‘toplum araştırm acısı gözlemlediği eylem için ussal açıklam alar
düşünm ek üzere zam anını ve hayalgücünü harcam aya hazır ol­
malıdır ve yalnızca yinelenen başarısızlık sonucund a eylemi çe­
kimser biçim d e usdışı olarak yakalam alıdır.’66 G elgelelim , David­
sonTn öne sürdüğü türden genel d eğerlendirm eler faydacı eylem
kuramını içerm ez, Davidson bu kuram la ilgili kuşkularını ifade
etm iştir.67 Bunların bizi kabul etm eye zorladığı tek şey İnsanlık
İlkesi ve faillerin davranışsal ve tutum sal olarak ussal oldukları,
yani tutarsızlık ya da deneysel karşı-örnekler durum unda değiş­
tirmeye h azır old u klan inanç ve arzulann ışığında eyledikleri
varsayımıdır. Bu, faillerin opıim izasyon yaptıklarım söylem ekle
eşdeğer değildir. E lster’in faillerin ussal olduğunu varsaydığımız
önerisi (elbette ki, Davidson haklıysa, eğer o n lan anlayacaksak,
bunu yapm anın b ir diğer alternatifi y oktu r), böylelikle ussal-seç-
meci açıklam aları tercih etm eksizin kabul edilebilir.
G erçekten de, ElsterTn felsefi yapıtının bü yü k bölü m ü, faille­
rin onlarla ilgili ussal-seçm eci m odellerde varsayılan davranışla­
rından sapm a biçim leriyle ilgili olm uştur. B öylelikle, ussallığın
yararlılıkla özdeşleştirilm esini zayıflatmaya yönelm iştir, öyle ki

(65) A. K. Sen, 'Raııonal Fools' (Ussal Budalalar), A. K. Sen, Choice, W elfare and
M easurement (Seçim , Mutluluk ve Ûlçm c) (O xford, 1 9 8 2 ) içinde, s.89, 9 2 , 103, 99 ,
1 0 0 -1 0 1 . Aynca bkz. A. K. Sen, 'Behaviour and ıhe Concept o f Preference' (Davranış
ve Tercih Kavramı), ibid.
(66) J, Elster, Ulysses and the Sirens (Cambridge, 19 8 3 ), 1. bölüm
(67) Bke. D. Davidson, ‘Hempel on Explaining Action’ (Hem pcl'in Eylemi Açıklaması),
D. Davidson, Essays on Actions and Events (Oxford, 1 9 8 0 ) içinde.
1 8 8 | Tarih Y apm ak

'ussallık kim i zam an tatm in etm ek olarak, yani kişinin amaçları


için “en iyi” yerine “yeterince iyi” bir alternatif bulm ak olarak an ­
laşılm alıdır.’ Üstüne üstlük, Elster Marks, Taylor ve Sen ’in dikkat
çektiği faydacı eylem kuram ının daha genel yetersizliklerinin de
açıkça farkındadır:

Verili (ve tu tarlı) arzu ve inançlara göreli ussal davranış kavram ı son
derece zay ıf b ir kavram dır. Bu biçim sel ussallığa ek olarak, y arg ıla­
m a ve özerkliğin çifte b içim in d e tözel ussallığa da sahip o lm ak isle­
riz... E ğer in san lar tercih -yap ıların m ve in an ç-d izgelerin in alt tarafı
edilgen d estekleri değil de, tözel anlam d a fa ille r ise, o halde yargıla­
ma ve özerkliğin nasıl m ü m k ü n oldu ğun u anlam am ız gereklid ir
Bu, b en im g ö rü şü m ce, hem felsefede hem de top lu m b ilim lerind e
çözü lm em iş b aşlıca önem li so ru n d u r.6"

İnsan şöyle dem eden duram ıyor, eğer faydacı eylem kuramı
ussallığın sabit nokıası olarak alınacaksa, b u , çözülm esi son de­
rece güç de olan b ir sorundur. E lster’in kuram la ilgili endişeleri
yukarıda sorduğum soruyu daha acil hale getirir: ussai-seçm eci
açıklam alara yönelik altta yatan bu. tercih niye? Yanıt, sanırım ,
güçlü b ir kuram ortaya koyuyora benzem eleridir ki bunların
uzun erim li sonuçları insanların neye benzediğine dair (yanı
Sen ’in deyişiyle 'ussal budalalar’ olduklarıyla ilgili) birkaç son de­
rece zayıf varsayım dan çıkarsanabilir. U ssal-seçm eci M arksistle-
rin yöntem bilim sel bireycilikleri ve M arksist iktisadi kuram ı red­
detm eleri onlara toplum sal genellem eler için alan bırakm ıyor gi­
bidir. Faillerin optim izasyon peşinde oldukları varsayımı onlara
tahm inlerin çıkarsanabileceği kuram lar form üle etm eleri için hır
tem el sağlar. Bu b ir gereksinim i karşılar karşılam asına, ama an­
cak klasik tarihsel m addeciliği önceden terk etm elerinden kay­
naklanan bir gereksinim dir bu.
Bu bağlam içinde son olarak işaret ed ilecek iki n okta var. İlk
olarak, failleri güçlü değerlendiriciler olarak görm ek Parsons ve

(6 8 ) J Elsier, Explaining Technical Change (Cambridge, 1 9 8 3 ), s.7 4 , 8 7 -8 . Ayrıca bkz. I


Elsler, Sour G rapes (Cambridge, 1983), 1. bölüm.
G erek çeler ve Ç ıka rlar | 1 8 9

Lockw ood’un faydacı eylem tasarım ına getirdiği türden itirazlara


açık değildir. Ç ünkü değerlendirici olarak fail norm lar ve değer­
lerle uyum içind e hareket eder: bunların benim senm esi kesinlik­
le güçlü b ir değerlendirm enin sonucudur. Bu etkin lik kavramı ile
ussal olm ayan eylem kavram ında içkin olan arasındaki fark, ilk i­
nin atfedilen değerleri realist biçim de, yani doğru ya da yanlış
olarak yorum lam asıdır; b u n lan n kabul ed ilm esi, ilkesel olarak,
düşünsel düzeyde üstlenilm iş, ussal b ir süreçtir, böylelikle belir­
li bir değerlendirm e hatalı olarak tartışılabilir. Son uçta bu, Philip
Pettit’in belirttiği gibi, deger yargılannın atfedilm esinin kökten
yorum kuram ına dahil edilm esine vanr: ‘Eğer kişi bir değerlen-
dirmeci realistse, değerlendirici inançları atfetm esi o inançlara
değer biçm esind en bağım sız olm ayacaktır; bu böyledir, çünkü
insan, kendi değer biçm esine göre, desteklem ekte b ir neden o l­
mayan inançları atfetm eyi norm alde istem eyecektir.’ Bu elbette ki
‘köktenci sezgi ya da k eşif olanağını ortadan kaldırm az, bu du­
rumda ‘y abancılar, bizim o güne kadar b ir d eğerinin olduğunu
kabul etm ediğim iz ya da belki de olduğunu yadsıdığım ız b ir du­
rumda gerçek b ir deger görürler.’69 Failleri güçlü değerlendirici­
ler olarak tasarlam anın bir iyi yanı da, toplum bilim in ona özgü
kötülüklerinden b irin d en , yani etm enleri ‘kültürel uyuşturul­
muşlar’ olarak, b ir ‘toplum sallaşm a’ süreci aracılığıyla edilgen b i­
çimde h azm ettikleri norm ların taşıyıcıları olarak görm ekten ka­
çınm asıdır. Parsons’ın yazıları bu yaklaşım ın yalnızca en açık ör­
neğidir.
ikinci olarak, failleri güçlü değerlendiriciler olarak görm enin
doğru olduğunu düşünüyorsam da, bu ndan dolayı toplum kura­
mını ahlak felsefesinin bir dalı olarak d üşü nm ek b ir hata olur.
Daha özel o larak, b ir güçlü değerlendirici olm ak , insanı başkala­
rıyla çelişki içine so kan çıkarlara yönelik hareket eden b ir birey
olmakla tutarsız değildir. Durum un neden böyle olduğunu gör­
mek için, M ichael Sand el’in yakınlarda Jo h n Rawls’u n adalet ku ­

(69) Peuiı, -Reply’, $ .2 4 2 , 23 9 .


1 9 0 | Tarih Y apm ak

ram ına getirdiği eleştiriye bir bakın. Büyük oranda Taylor’ın et­
kisi altındaki Sandel, Rawls’un adalet ilkelerini çtkarsadığı baş­
langıç konum uyla ilgili açıklam asında varolan etkinlik kavram ı­
nı yaylım ateşine tutar. Rawls’a göre, der Sandel,

A yn am aç dizgeleri tarafından n itelen d irilm iş farklı kişiler olm am ız,


adalete m u k ted ir o lm ak için zoru nlu b ir önvarsayım dır. Ö zeld e
am açlan m ızm n elerd en olu ştu ğu ve g erçek le b aşk alan m n am açla­
rıyla kesişip kesişm ed ikleri ya da örtü şü p ö rıü şm ed ik leri, ö n ced en
b ilin em ey ecek deneysel bir soru n d u r. B u , ö znelerin çoğ u llu ğ u n u n
b irlik lerin d en ö n ce verili o ldu ğu -p s ik o lo jik o lm aktan ç o k ep iste-
m o lo jik - anlam d ır. Ö n ce lik le ayrı bireyleriz ve son rad an (k o şu llar
elverişli o ldu ğun da) ilişk ile r o lu ştu ru p başkalarıyla işbirliğin e y ö n e ­
lik d üzenlem elere gireriz.70

Sandel’ın savına göre, b u etm enler görüşü, Rawls’un ‘adaletin


k oşu llan n , yani ‘ılım lı k ıtlık ’ ve ‘karşılıklı ilgisizlik’ gibi özellikler
içeren ve çatışm ayı d üzenlem ek üzere adalet ilkelerinin gereklili­
ğini ortaya'çıkaran insan toplum una özgü durum u d eğerlendir­
m esinde içkind ir.71 ‘K arşılıklı ilgisizlik varsayım ı’, der Sandel, ‘in ­
sanları neyin yönlendirdiği üzerine bir varsayım değildir, g en el­
de güdülenm eleri olan öznelerin doğası üzerine bir varsayım dır.’
Bundan çıkan b ir so n u ç şudur, ‘Rawls’un görüşünde, b ir cem aat
duygusu, kim liklerinin b ir bileşeni veya oluşturucusunu değil,
önceden bireyselleştirilm iş ben lerin olanaklı bir hedefini b etim ­
ler.’ Dem ek kı adalet yalnızca önceden bireyselleştirilm iş özneler
arasındaki çelişkileri düzenlem eye yarayacak b ir çerçeve sunar.
Sandel farklı b ir etkinlik anlayışı önerir, buna göre insanlar ‘duy­
guları ve özlem lerinin yalnızca nesnesi olm ayıp öznesi olan kim ­
liklerini, bir dereceye kadar b ir parçası oldukları cem aat aracılı­
ğıyla tanım lanm ış olarak algılarlar.’ Cem aatin bu ‘olu ştu rucu ’ an ­

(7 0 ) M. J, Sandel, Liberalism am i the Limits o f Justice (Liberalizm ve Adaletin Sınırlan?


(Cambridge, 1982), s.53.
(7 1 ) J Rawls, A Theory o f Justice (Bir Adalet Kuramı) (Oxford, 1 9 7 1 ), S.126'dan itibaren
G erekçeler ve Çıkarlar 1 1 9 1

lamından çık ar sanan şudur, ‘siyaset yolunda gittiği zam an, tek
başım ıza görem eyeceğim iz bilem ediğim iz b ir yararı ortak olarak
görebiliriz.’
Sandel Rawls’u nki gibi liberal adalet kuram larına çekici b ir al­
ternatif sunar. Toplum sal olayları yalnızca değerlendirm ekle kal­
mayıp açıklam aya da çalışan toplum kuram ı açısından sorun şu­
dur k i, siyaset çoğu zam an pek yolunda gitm em ekted ir.72 Faille­
rin parçası oldukları cem aat kuşkusu z onlara kim liklerinin b ü ­
yük bölü m ünü kazandırm aktadır. Yapısı da çoğu zam an o n lan
birbirleriyle çelişki içine sokacak biçim ded ir. İnsanların verili bir
loplum sal oluşum içinde paylaştıkları şeyler üzerinde, onları b ir­
leştiren şeyler üzerinde yoğunlaşan h içb ir toplum kuram ının,
toplumda olan şeyleri anlam landırm a konusunda b ir yaran o l­
mayacak gibidir. Bizzat Rawls şöyle yazar:

Başlangıçtaki konumda karşılıklı ilgisizlik önermesi, adalet ilkeleri­


nin güçlü varsayımlara bağımlı olmaması sağlama alınsın diye yapıl­
mıştır. Başlangıç konumundan anlaşılması gerekenin büyük oranda
paylaşılan, fakaL zayıf koşullar olduğunu anımsayın. Öyleyse bir
adalet tasanmı geniş ölçekte doğal duygu baglannı öngörmemelidir.
Kuramın temelinde, olabildiğince az şey varsaymaya çalışılmaktadır.”

Bir adalet kuram ına getirilm esi gereken sınırlam anın doğru
biçim i bu m udur, elbette tartışılır. Ama kesinlikle h içb ir akla ya­
kın toplum kuram ı, b elk i de faillerin güçlü değerlendirm eleri on ­
ları birleştiren cem aatin oluşturucu anlam ını içerecek biçim de
güçlü varsayım lara yaslanm am alıdır. Bu, faillerin basit tartıcılar­
dan ço k güçlü d eğerlendiriciler olduğu fikrini geri çekm ek ol­
maz. Bu daha ço k , bireylerin toplum sal yapılarla olan ilişkileri­
nin (M arksist terim lerle, üretim ilişkilerindeki kon u m lan n ın )
inançları ve arzularıyla bağlanılanım ı biçim ini de göz önünde
bulundurm am ız gerektiğini söylem ek olur. Yani, toplum sal b ir et­

(72) Sandel, Liberalism, s.5 4 . 6 4 . 1 5 0 , 183.


(73) Rawls. Theory, s. 129.
1 9 2 | Tarih Y apm ak

kinlik kuram ı faillerin sahip olduğu çıkarlar sorununu da değer­


lendirm elidir ki şim di buna geliyoruz.

3 .5 Ç ık a rla r ve İk tid a rla r


Ç ıkarlar kavram ının çekirdeği, b ir etm enin isteklerinin b u n ­
ları gerçekleştirm e fırsatlarının bağım lı olduğu nesnel çevreyle
ilişkilendirilm esidir. W illiam C onnolly ‘çıkarlar terimi için şu
analizi öneriyor:

Bir taktiğin veya pratiğin bir birey veya grubu n çık arm a olduğunu
söy lem ek, h em alıcın ın bu n d an b ir şek ild e yarar gö receğin i, h em de
dolayısıyla o taktiği yü rü tm eyi d estek ley ecek b ir nedenin var o ld u ­
ğu nu öne sü rm ek tir. E lbette ki, n ed en başka d eğ erlend irm elerin al­
tında yer alabilir. Fakat toplum lu nuzd a ku llanıld ığı haliyle 'çık a r­
la rın b etim sel ve açıklayıcı bild irileri n o rm atif yargılarla ilişkilend ı-
ren o kavram lardan biri old u ğu n u gö rm ek ö n em lid ir.74

O halde, x ’i yapm anın A'nın çıkarına olacağını söylem ek


A’nın x ’i yapması için b ir gerekçe gösterm ektir. Fakat bu neden
böyledir? C onn olly ’nin belirttiğine göre, ‘h er ne kadar (“çık ar­
lar”)... farklı biçim lerde tanım lanm ışsa da, ciddi biçim d e öne sü­
rülen bü tü n tanım lam alar tanım ın b ir yerinde faillerin istekleri­
ne, lercihlerine ve seçim lerine önem li b ir gönderm ede b u lu ­
n u r.’75 Ya da, A nthony G iddens’ın daha kısa olarak dile getirdiği
gibi, ‘çıkarlar isteklerle m antıksal olarak bağlantılıdır.’7'’ Fakat
bağlantı nedir? Yoksa, x ’i yapm anın A’nın çık an n a olm asının n e­
deninin A’nın p’yi arzulam ası ve x ’i yapm anın p’yi getireceğine
inanm ası olacağı biçim de çık ar ve isteklerin sadece özdeş olması
mıdır? Bu, kim i zaman öznel çıkar anlayışı adı verilen şeydir. Fa­
illerin çıkarlarının burada inanç ve isteklerini yansıtarak seçm iş

(7 4 ) W . E. Connolly, The Terms o f Political Discourse (Siyasal Söylemin Terimleri)


(O xford, 1 9 8 3 ), s.46.
(7 5 ) Ibid., s.46.
(7 6 ) A. Giddens, Crnlral Problems In Social lh c o ıy (Londra. 1979), s 189.
G erekçelet ve Ç ıka rlar | 1 9 3

oldukları am açlarla b ir tutulm ası, faydacı eylem kuram ıyla açık


bir ilişkiyi gösterir. Bu çıkarlar görüşünün, özellikle çık an açığa
vurulan tercihle üstü kapalı biçim de özdeş kılan çoğulcu siyasi
bilim b içim in d e, toplum kuram ı üzerinde önem li b ir etkisi o l­
muştur, bu R obert D ahl’in yalnızca ‘iki ya da daha fazla grup ara­
sında hali hazırdaki lercih uyuşmazlığım içeren' süreçleri siyasal
konular olarak görm e ısrarında gayet açık tır.77
Ç oğulculuğu eleştirenler çıkarların açığa vurulan tercihler bi­
çimde değerlendirilm esine meydan okuyarak, iktidar uygulam a­
sının yalnızca (özn el) çıkarların açıkça çatışm ası durum larında
ortaya çıkm ayıp, ‘düşüncede taraflılığın seferber ed ilm esi’nde de,
yani hem tabi grupların tercihlerini değiştiren, hem de onları
olumlu biçim de etkileyen k on u lan siyasal gündem e ulaşm aktan
alıkoyan değerlendirici inanç dizgelerinin geliştirilm esinde de
var olduğuna dikkat çekm işlerd ir.7" Bu türden b ir değerlendirm e,
bir failin çıkarlarının farkında olm ayabileceğini ve istekleriyle ç ı­
karlarının çelişebileceğim önerir. Bu içerim , her halükârda, gün­
lük kullanım tarafından m eşrulaştırılır. Bu zehirli kahveyi içm ek
isteyebilirim , am a bunu yapm ak çıkarım a değildir. Kahveyi iç­
meni, inter a lia , b u n u n sıradan, yani zehirsiz b ir fincan kahve o l­
duğu yolundaki yanlış inancım ın, fakat aynı zam anda onu içm ek
istediğim olgusunun da b ir sonucu olur. Yine sigara içm enin b e­
nim için k ötü olduğunu bilebilir, ama yine de sigara içm eyi sür­
dürebilirim . Neden? Ç ünkü nikotine duyduğum arzu sigara iç ­
menin çıkarım a olm adığı bilgisinden daha güçlüdür.
İsteklerle çıkarların çelişebilm esi çıkarların ‘g erçek’ ya da ‘nes­
nel’ olduğu iddiasına yol açm ıştır. Ve gerçekten de, faillerin ç ı­
karlarının farkında olm ayabileceklerini öne sü rm ek, bunların
standart b ir anlam da, b ir şeyin özneler onun var olduğunun bi-

(77) R. A. Dahl, ‘A Critique ol ihe Ruling Elite Model’ (Yönetici Seçkinler Modelinin Bir
Eleştirisi), R Bell ve diğerlerinin derledikleri Political Power (Siyasal İktidar) (New
York, 1 9 6 9 ) içinde, s .39
(78) P. Bachrach ve M. S. Baratz, T w o Paces of Power' (İktidarın İki Yüzü), Bell ve
diğerlerinin derlemesi Power içinde; ayrıca bülün iktidar tanışm ası' ıçm, S. Lukes,
Power (Londra, 1974).
1 9 4 | T a rih Y apm ak

linçinde olm asalar bile var olduğunda nesnel olduğu anlam ında
nesnel olduğunu im a eder. Ç oğulcular nesnel çıkarlar fikrine
Lüm güçleriyle itiraz ederler, gösterdikleri n ed en ler Nelson
Polsby tarafından dile getirilm iştir: 'çoğulcuların gözünde, “yan­
lış sın ıf b ilin ci” var olm az, çü nkü bu analistin değerlerinin cem a­
at içindeki gruplara dayatılm asını ima ed er.’79 Bu görüşe göre, fa­
illerin çıkarlarının farkında olm ayabildiklenni ya da bu konuda
yanılabildikleıini (ve bu anlam da ‘yanlış b ilin ce’ sahip old u kları­
nı) söylem ek toplum kuram cısının neyin doğru olduğu hakkm -
daki kendi görüşlerini keyfi olarak faillere dayatm asına fırsat ve­
rir. Bu itirazın vardığı nokta, nesnel çıkarlar kavram ının istekler­
le çıkarlar arasındaki bağlantıyı kopardığını söylem ek olur. Bir
failin çıkarlarının artık istekleriyle h içbir ilişkisi yoktur.
Nesnel çıkarların isteklere hâlâ önem li b ir ilişki ile bağlı oldu­
ğu şeklinde b ir değerlendirm e yapılarak, bu itirazla başa çıkm ak
üzere pek çok çaba gösterilm iştir. Bu tipik olarak, çıkarları olası­
lıklara dayalı biçim de, kusursuz bilgi sahibi olm am ız d urum u n­
da sahip olacağım ız istekler şeklinde tanım layarak yapılır. Sözge­
limi C onnolly şunu önerir: ‘Eğer A, x ve y ’yi deneyecek olsaydı,
kendisi için tercih edeceği son u ç itibariyle x ’i seçecek idiyse, o
halde x taktiği y taktiğinden daha ço k A’m n asıl çıkarm a olan
şeydir.’ C onnolly’n in dediğine göre bu , ’alternatif deneyim ler
arasında, bu deneyim lerin içine giren ve h er birini olduğu şey ya­
pan etkenler hakkında tam am en bilgi sahibi olarak yapılm ış bir se-
çim ’i içerir.80 Aynı türden b ir yaklaşım ın belki de daha açık bir
versiyonu Elster tarafından önerilir, Elster sm ıf çıkarlarını sınıf
'üyeleri(nin) hali hazırdaki tercih ve hedefleri’ olarak değil de,
‘eğer d urum lannın ned enlerinin ve m üm kün çarelerinin tam a­
m en farkında olsalardı sahip olacakları hedefler gibi, üyelere bir
şekilde yüklenm iş h edefler’ olarak ta n ım la r81

(7 9 ) N Polsby, 'How 10 Study Community Power' (Cemaat İktidarını Nasıl İncelemeli).


Bell ve diğerlerinin derlemesi Power içinde, s.33.
(8 0 ) Connolly, Terms, s.6 4 , 68.
(8 1 ) J. Elster, Making Sense o f Marx (Cambridge, 1985), s.3 4 9 . Ayrıca bkz A. E. Levıne.
Arguing fo r Socialism (Londra, 19 8 4 ), s. 1 İ 0
G erek çeler v e Ç ık a rla r 1 1 9 5

Fiili isteklerle olgulara ters düşen olası istekler arasındaki kar­


şıtlığın önem li olm asının n edeni, h alk kitlelerini durum ları hak­
kında tam anlam ıyla bilgi sahibi olm aktan alıkoyan egem en ide­
olojilerin varlığıdır. Böylelikle Erik O lin W right şöyle der: ‘kapi­
talist toplum daki sın ıf çıkarları, kapitalist ilişkilerin perdelem ele­
ri ve çarp ıtm alannm yokluğunda m ücadelenin gerçek hedefleri
haline gelen potansiyel hedeflerdir.’*2 Bu tanım lam a, çıkarlarla is­
tekler arasındaki bağlantıyı koparm aksızın çoğu zam an kendi ç ı­
karlarıyla ilgili hataya d üşürülen (ve bu anlam da ‘yanlış b ilin ce’
sahip) işçilerle ilgili M arksist fikri kapsamaya çalışır.
Bu m anevranın ortaya çıkardığı iki zorlu k vardır. İlki, olası is­
teklerin rahatlıkla nedensel b ir rol oynam am asıdır. Ç ıkarlarım ,
eğer b u ıju va id eolojisin in etkisinden arınm ış olsaydım yönelece­
ğim çıkarlarsa, eylem lerim i pek etkileyecek gibi değildir. Ç ıkar­
ları olası istekler olarak görm ek, ilkesel olarak, faillerin hali h a­
zırda istedikleri ile d urum ları hakkınd a tam b ir bilgiye sahip ol­
salardı isteyecekleri arasındaki mesafeyi ölçm em ize olan ak verir
vermesine, ama sanırım , faillerin tam bilgi sahibi olm a durum u­
na yaklaştıkları ölçüd e, çık arlan uyannea hareket ed eceklerini
söylemek haricinde, faillerin ne yapacaklannı öngörm em ize ola­
nak tanım az. Burada, ‘çıkarlar’m eylem i takdir etm ek ve onu
açıklam ak üzere iki kullanım ı arasında bir gerilim var gibidir.
Olası isteklerle ilgili ik in ci güçlük, H aberm as’m fikir birliğine
(konsensüs) dayalı doğruluk anlayışına karşı y önelttiğim itiraza
benzerdir. D iyelim k i lam b ir bilgiye sahibim ve C onnolly’nin
bizden beklediği gibi alternatifleri d ikkatlice in celed im , hangisi­
ni seçm em gerek? Bildiklerim istem em gerekeni açıklığa kavuş­
turacak m ıdır? Fakat o zam an çıkarlarla istekler arasındaki bağ­
lantıyı koparm a tehlikesiyle karşı karşıya gibiyizdir, çü n kü iste­
diğim şey, bu k oşu llar altında, b ir şekilde nesnel d urum u n dışın­
da okunabilir. Ya da belki gerçek b ir seçim im vardır, am a hangi
tavrı izlersem izleyeyim , bu n un zarar verici sonuçları olm ayacak-

(82) E O . W righl, Class, Crisis and the Slate (Sınıl. Kriz, D evlcl) (Londra, 1 9 7 8 ), s.89.
1 9 6 |T arih Y apm ak

lir; farklılık değişik sonuçlardan yarar görm e oranım da yatm ak­


tadır. Fakat bu son derece akla uzak görünüyor.
Tıpkı ideal fikir birliğiyle özdeş kılınm ış doğruluk d urum u n­
da en iyi kurulm uş inançlarım ıza ‘doğrular m ı?’ diye sorm anın
daima meşru olm ası gibi, olası istekler olarak tanım lanan çık ar­
ların durum unda da, bilgim iz ne kadar tam olursa olsun, ‘peki
şim di ne istem eliyim ?' diye sorabiliriz daima. Eğer çıkarları böy ­
le g öreceksek, varsayımsal tam bilgi koşulunda nasıl seçeceğim i­
zin daha belirli b ir açıklam ası gerekli görünm ektedir. Belki de bu
türden bir değerlendirm e W righ t’i yakınlarda şu yaklaşım ı öner­
m eye yöneltm iştir:

'lçle n n d e d erin lerd e b ir yerde' gen eld e insanların ö zgü rlük arzusu
vardır. B ireylerin fiili karar alm a ve bu n lara göre hareket eım e ka­
pasitesi -g e r ç e k ö z g ü rlü k le ri- sın ıf yap ışın ca sistem atik olarak bı-
ç im len d in ld ig i sü rece, özgü rlüğe y ö n elik bu gerçek çık ara dayanan
nesnel sın ıf çıkartan o lu r.83

Bu elbette ki çıkarlarım ıza nasıl b ir içerik kazandırm ak gerektiği


sorununu çözer, ama onları b ir n o rm atif felsefi antropolojinin
içine dahil etm e pahasına. Bu gerçekten de eylem kuram ım ızı
‘güçlü varsayım lar’ üzerinde tem ellendirm ek olur. Üstüne üstlük,
b ir kez daha isteklerle çıkarlar arasındaki bağı koparm a teh like­
sine giriyoruz gibi görünm ekted ir, £ ü n k ü ‘içlerinde derinlerde
b ir yerde’ tabirinin yüklediği olasılıkla faillerin W right’m onlara
yüklediği özgürlük arzusuna sahip old u klannm açık biçim d e far­
kında olm ayabilecekleridir.
Ana İratlarıyla verdiğim türden güçlükler kim i yazarlan çıkar­
lar kavram ından tam am en kurtulm a çabasına yöneltm iştir. Ö r­
neğin Goran T h erb o m bunu ‘M arksizm ’deki, açıkça ve kesinlik­
le toptan reddedilm esi gereken faydacı b ir artık' olarak tanımlar.
Şöyle açım lar:

(8 3 ) E. O. W nghi, Classes (Sınıflar) (Londra, 19 8 5 ), s.249.


G erek çeler ve Ç ıka rlar | 1 9 7

•Çıkarlar' tek başına hiçbir şey açıklamaz. 'Çıkar' önceden tanımlan­


mış bir oyunda, yani kazanç ve kaybın çoktan tanımlanmış olduğu
bir durumda alınacak en ussal tavn gösteren normatif bir kavramdır
Buna karşın açıklanması gereken soran, farklı sınıf üyelerinin nasıl
olup da dünyayı ve kendi durumlarım ve olanaklarını belirli bir bi­
çimde tanımladıklarıdır.*''

T h e rb o m ’u n çıkarlara yönelttiği itiraz, o halde, açıklayıcı b ir


rol oynam adıkları, kaillerin nasıl b ilin çli olarak toplum sal eylem ­
leri üstlendiklerini açıklam a görevinde b ir yardımları olm adığı­
dır. Yalnızca çıkarlar kavram ına değil, bunları faillerin gerçek is­
teklerinden ayırt etm e çabasında olan bü tü n b ir toplum görüşü­
ne de karşı daha kökten b ir meydan okum a, yakınlarda Gareth
Sıedm an Jo n e s tarafından ortaya konm uştur. Stedm an Jo n e s İn­
giliz işçi sınıfı hareketinin M arksist ve M arksist olm ayan tarihçi­
lerince paylaşılan 'özcü sın ıf tasarım ı'na saldırır:

Gizli varsayım, karşıt çıkarları siyaset sahnesinde ussal ifadeye ka­


vuşacak çelişen sınıfların alanı olarak sivil Loplumla ilgilidir. Böyle-
si çıkarlar, varsayıma göre, ifade edilmelerinden önce var olurlar. Si­
yaset dilleri, sayesinde özsel çıkarlann şifrelerinin çözülebildiği uçu­
cu biçimler, yeterli, yetersiz ya da anakronik bir türden alı tarafı
perdelemelerdir.85

Bu yaklaşım dilin yönetim sel olmayan (nonreferential) niteli­


ğini işe katarak hesap yapar. Stedm an Jo n e s Saussııre’ün ve etki­
sinde olanların (yapısalcılık ve yapısalcılık sonrasının çeşitli tür­
leri), 'dilin kendisinin m addeselliği(ni), bu n u sadece asli ön celi­
ği olan b ir gerçekliğe, “toplum sal varlığa” dayandırm anın olanak­
s ız lığ ın ı), deneyim i onun dile getirilişini yapılandıran dilden so ­
yutlam anın olanaksızlığını)’ zaten kanıtladıklarını kabul eder.
Bu, faillerin b ilin çli deneyim i ile toplum sal yapılar arasındaki
ilişkileri kavram sallaştırm ayı gerektirir:

(84) G. Therborn, The Ideology o f Power and the Pow er o f Ideology (Ikıidar ideolojisi ve
İdeolojinin İktidarı) (Londra, 19 8 0 ), s.5, 10.
(85) G. Sıedm an Jones. Languages o f Class (Sınıf Dilleri) (Cam bridge, 1 9 8 3 ), s .2 l.
1 9 8 | T arih Yapm ak

Dil, b ilin cin toplum sal varlık tarafından belirlen m esin i gerektiren
her b a sil kavram ı bozgu na uğratır, çü n k ü kendisi toplum sal varlı­
ğın parçasıdır. D em ek ki asli ve m addi b ir ç ık a r ifadesine ulaşm ak
üzere siyasal dili deşifre edem eyiz, çü n k ü ç ık a n ö n ce lik le tasarlayıp
tanım layan siyasal d ilin söy lem sel yapısıdır. O halde yapm am ız ge­
reken çık ar ü retim in i, k im likleri saptam ayı, üzü ntü ve özlem i b iz ­
zat siyasal d illerin için d e in celem ek tir.86

Stedm an Jo n e s ’un söylem sel b ir çık ar anlayışı getirdiği söyle­


n ebilir, buna göre çıkarlar siyasal dilim iz ne olduğunu söylüyor­
sa odur. Bu görüş öznel anlayışından farklıdır, çü n kü çıkarlar
açığa vurulm uş tercihle değil, bir etm enin toplum un nasıl idare
edilm esi gerektiği üzerine duygu ve inanışlarını dile getirdiği b e­
lirli söylem le özdeşleştirilir. Fakat bu n u n altında m arksist sınıf
kuram larına karşı daha genel b ir m eydan okum a yatar. Stedm an
Jo n e s’un önerisi sınıfı 'o n tolo jik yerine söylem sel b ir gerçeklik
olarak’ görm em izdir.87 Sınıf, dem ek ki, faillerin üretim ilişkileri
içindeki konu m ların ca tanım lanm ış nesnel bir ilişki değildir; da­
ha çok , onlara sunulan siyasal diller içinde kurulm uştur.
Stedm an Jo n e s ’u n bu sonuca yönelik k anıtı şuna benzer:

1) Failler (to p lu m sal) gerçekliği dolaysız ve aracısız b ir b içim d e ya-


şanttlam azlar;
2 ) Faillerin d en eyim lerini dile g e tin n e biçim i ku llan d ık ları belirli
söy lem biçim lerin e bağlıdır;
3 ) Dil yön etim sel (refen tial) değildir;
4 ) T o p lu m sal gerçekliğe yalnızca faillerin on u n la ilgili d en eyind en
aracılığıyla ulaşabiliriz.

Bu b ir tür toplum sal Kantçılığa benziyor. Stedm an Jo n e s toplum ­


sal dizgelerin varlığını yadsım ıyor gibidir, yalnızca faillerin yap­
tıklarını açıklarken bunlara başvurabileceğim izi yadsıyor. Her ne

(8 6 ) lbıd., s.2 0 , 2 1 -2 .
(8 7 ) Ibid., s.8.
G erek çeler ve Çı h arkı ı\ 1 9 9

olursa olsun, argüm an sağlam değildir. (4 ) öne sü rülm ek için


çok güçlü b ir iddia, tabii ‘deneyim ’ onu anlam sız hale getirecek
kadar geniş tutularak -re s m i gazeteleri, gazete haberlerini, resmi
istatistikleri, kişisel hatıratı, halk şarkılarını, siyasi broşürleri
kapsayacak b iç im d e - tanım lanm adığı sü rece, çü nkü bu durum ­
da her araştırm acının bu farklı kaynaklan eleştirel biçim d e ince­
lemesi ve kendi içlerind eki ve birbirleri arasındaki sayısız tutar­
sızlıkları çözm e yollan n ı aramaya çalışm ası gerekir. (1 ) ve (2 ) ye­
terince doğru, ama (3 ) yanlıştır. DavidsonTn yazdıklarının gös­
terdiği gibi (bkz. yukarıdaki 3 .3 başlığı), yönletim sel b ir dil ku­
ramı atom cu olm ak ve sözcükleri gerçeklikteki belirli m addeler­
le belli ilişkiler içinde görm ek zorunda değildir. D avidsonTnki
bütünselci (holist) b ir dil kuram ıdır, ama bu kuram da sözcü kle­
rin belirsiz sayıda tüm ce içinde yer alabilm esi yönletim sel ger­
çekleme kavramı aracılığıyla açıklanır. Ayrıca, radikal yorum ör­
neğinin gösterdiği üzere, bir failin söylediklerine anlam verm ek
bunların nesnel bağlam ını göz önünde bulundurm adığım ız süre­
ce olanaksızdır.88
T h erb o rn ’un yaklaşım ının Sıedm an Jo n e s ’unkiyle b ir benzer­
liği vardır. T h erb o rn , sınıfları söylem sel kuruluşlar olarak görm e­
yip bu ilişkiler içinde kıstırılm ış faillerin nasıl olup da bilinçli ak­
törler haline geldiğiyle ilgilenm esiyle, oldukça O rtod oks bir
Marksist’tir. Buna karşın , bunun çıkarlar kavram ı kullanılm adan
yapılmasının m ü m kü n olduğuna inanır, öyle ki insan lan n iste­
dikleri yalnızca halihazırdaki tercihlerinin d eneyim lerini dile ge­
tirmek üzere kulland ıklan söylem lere eklenm esiyle verilir. Bu
yaklaşımın içerdiği tehlike, norm atif işlevciliğin b ir versiyonuna
yöneltebilecek olm asıdır. İşte T herborn şöyle yazar:

İnsanların h er id eo lo ji iarafm dan b içim le n d irilişi... aynı anda bir


hüküm altına alm a ve vasıflandırm a sü reci içerir. İn san yav ru lannm

(88) Bkz. A. Callinicos. 'Post-Modernism, Post-Sırucıuralism, Post-Marxism?' (Moder-


nizm Sonrası, Yapısalcılık Sonrası, Marksizm Sonrası?), Theory, Culture &, Society,
2,3 (1 9 8 5 ). Languages o f Class’m eleştirel bir tanışması için, bkz. E. M Wood, The
Retreat fr o m Class (Londra, 1986), 7.bolüm
2 0 0 | T a rih Yapm ak

am o rf lib id olan ve ço k yön lü p otansiyelleri, bazı güdü ve y e te n e k ­


lere izin veren, d igerlerin iyse yasaklayan ve onaylam ayan belirli bir
d üzenin hü km ü altına alınır. Aynı zam anda, aynı süreç aracılığıyla,
yeni üyeler içine d ogd uklan loplum da verili olan -to p lu m sa l değişi­
mi getirebilecek faillerin rolü de dahil olm ak ü z e r e - roller dağarcığı­
nı (belirli b ir parçasını) üstlenip yerine getirm ek üzere vasıflandırılır.™

B u n u P a r s o n s ’ın t o p lu m s a l b ü tü n le n m e n in ik i a n a m e k a n iz ­
m a s ın d a n b i r in i, y a n i y e n i d o ğ a n b e b e k le r a k ın ın m “b a r b a r iş g a ­
li” ile b a ş a ç ık m a k z o r u n d a o la n ve ‘o r ta k d e ğ e r le r e g o n u n k iş ili­
ğ in d e iç s e lle ş t ir ile c e k v e u y g u n d a v r a n ış la rı ta m a m la y ıc ı b i r ro l-
b e k le n t i- o n a y la m a d iz g e s i o lu ş tu r u la c a k b iç im d e egonun al-
cer’in k in e ta m a m la y ıc ı b i r r o lle b ü tü n le n m e s i’n i a m a ç la y a n t o p ­
lu m s a lla ş tır m a y ı ta r tış m a s ıy la k a r ş ıla ş tır ın .80 B e n z e r lik le r s ö z c ü k
d a ğ a r c ığ ın ın d a ö t e s in e g e ç iy o r ( T h e r b o m , s ö z g e lim i, P a r s o n s ’ın
‘e g o ’ ile ‘a lt e r ’ a y r ım ın ı k u lla n ır ). İk isi d e faille ri o n la r a a y rı b i r ro l
u y g u n g ö r e n tü r lü to p lu m s a l m e k a n iz m a la r la tu ta r lı ö z n e le r b i ­
ç im in e s o k u lm u ş g ü d ü y u m a k la n o la r a k g ö r ü r . T h e r b o m e lb e t ­
te k i, ‘to p lu m s a l d a v r a n ış ’ı ‘n o r m a t if o la r a k ta n ım la n m ış ’ b i ç i m ­
d e g ö r d ü ğ ü , d u r a ğ a n o ld u ğ u v e to p lu m s a l ç e liş k ile r in d e ğ e rim
h a fifs e d iğ i g e r e k ç e s iy le ro l k u r a m ın a k a r ş ı ç ık a r . B ü tü n b u n o k ­
ta la r iyi d ile g e tir ilm iş g e t ir ilm e s in e , a m a ş u g e r ç e k o r ta d a n k a l k ­
m ıy o r , T h e r b o m iç in to p lu m s a l a k tö r le r k e n d i h e d e f le n n i iz le ­
m e y e m u k t e d ir f a i l l e r d e ğ ild ir , d a h a ç o k to p lu m s a l k u r u lu ş la r d ır ,
d o g m , h ü k ü m a ltın a a lm a v e v a s ıfla n d ırm a s ü r e ç le r i a ra s ın d a
g e r ç e k te n d e ç e liş k ile r iç e r e b ile n , a m a a k tö r le r in a n c a k s o n u ç la ­
rı o ld u ğ u to p lu m s a l iliş k ile r in e d ilg e n t a ş ıy ıc ıla r ıd ır .91
O r ta d a k i g ü ç lü k g e r ç e k le b ü tü n b u k ita b ın ü s tü n e k u r u ld u ­
ğ u b ir g ü ç lü k tü r . Y a p ıla r la fa ille r a ra s ın d a k i iliş k iy i, ilk in i S te d ­
m a n J o n e s ’u n y a p tığ ı g ib i ö z n e lliğ e e r itm e d e n , ya d a İ k in c is in i
T h e r b o r n ’u n y a p tığ ı b i ç i m d e ö z n e s i o lm a y a n b ir s ü r e c in ‘d e s t e k ­

(8 9 ) Therborn. Ideology, s. 17.


(90) T. Parsons, The Social System (Toplumsal Sistem ) (Londra, 1 9 5 1 ), s.2 0 5 -6 , 2 0 8 , 211
(9 1 ) Bkz. Therbom , Ideology, s.2 0 -2 .
G erek çeler ve Çıkarlar |2 0 1

leri’ne indirgem eksizin nasıl düşünm eli? Ö n cek i b ö lü m d e çözü ­


mün b ir kısm ının eylem in nasıl yapısal kapasitelerin uygulanm a­
sını içerdiğini anlam aktan geçtiğini gördük. Geriye yapıların fail­
lerin bilinçli deneyim ine nasıl bağlı olduğu sorunu kalıyor. Ç ı­
karlar kavram ının bü yü k b ir erdem i, doğru anlaşıldığında, birini
diğerine indirgem eksizin ikisini bağlam am ıza olanak verm esi­
dir. 'S ın ıf çık arları... sın ıf yapısı... ile sın ıf m ücadelesi arasında­
ki b ag (d ır)’ dediğinde, aynı düşü nce W right tarafından da ifade
edilir.92
Bana öyle geliyor ki, dem in öne sürdüğüm türden b ir talebi
karşılamaya en ço k yaklaşan çıkar tanım ı Anthony G iddens tara­
fından verilir:

B elli b ir tav n n , olayın veya d u ru m u n A n ın çık arın a o ld u ğu n u sö y ­


lem ek, tav n n , v s.n in A’n ın isteklerine ulaşm ası olanağın ı kolaylaş­
tırdığım söy lem ektir. D em ek ki, çıkarların ın farkınd a o lm ak b ir is­
teğin ya da isteklerin farkınd a olm an ın ötesid ir; b u n ları gerçek leş­
tirm eye çalışırk en yap m ak gerekenleri b ilm ek tir.95

Ö ncelikle bunun çıkarların nesnel b ir anlayışı olduğuna d ik­


kat edin: 'Ç ıkarlar istekleri varsayar, ama çık ar kavramı bu haliy­
le isteklerle değil, bu n ların verili durum küm elerinde gerçekleş­
tirilm esinin olanaklı biçim leriyle ilgilidir ve bu n lar toplum sal
analizdeki h er şey gibi “nesnel olarak" belirlenebilir.' İkincisi, bu
gerçekleştirm e biçim leri önem li biçim de faillerin yapısal kapasi­
telerine, yani üretim ilişkileri içindeki konum larından çıkam a­
dıkları güçlere bağlı olacaktır (bkz. 2 .5 başlığı). Bir işçinin ve bir
kapitalistin kendi isteklerini gerçekleştirm ek üzere önlerinde çok
farklı yolları olacaktır. Böylece bu tanım da, bir kişinin çıkarları­
nı belirlem ek alt tarafı teknik bir uygulama değildir: evde yem ek
olm adığında yem ek yem e arzumu farklı ‘gerçekleştirm e b içim le­
ri' olarak düşündüğüm balık ve kızarm ış patates, hazır Hint ye-

(92) W righl. Class, Crisis, s.98.


(93) Giddens, Central Problem s, s 189.
2 0 2 |Ta/ilı Y apm ak

m egi ya da Fransız restoranı arasında ölçü n m ek gibi değildir. Bu,


kişinin isteklerini gerçekleştirm ek için sahip olduğu iktidara us­
sal biçim de değer biçilm esine bağlıdır ve bu iktidar büyük oran ­
da onun sın ıf yapısındaki konum uyla ilgili olacaktır. Bu doğru­
dan üçüncü b ir noktaya yöneltir. G iddens'm öne sürdüğü sava
göre, grupların çıkarları olm adığı halde, çü nkü yalnızca kişilerin
istekleri olabilir, ‘yine de faillerin belirli g ru plara, cem aatlere, sınıf­
lara, vs. üye olmaları sadesinde çıkarları vardır.’94 N eden böyle o l­
duğu b ir kez yapısal kapasite kavram ına sahip olduk mu yeterin­
ce açıklığa kavuşur: Faillerin farklı istekleri olabilir, ama bunları
gerçekleştirm e kapasiteleri üretim ilişkilerindeki paylaşılan k o ­
num larına bağlı olacaktır. Sadece kişilerin çıkarları vardır, ama
bunları aynı sınıf konum und aki diğerleriyle paylaşacaklardır.
Son olarak ve bu son noktadan yola çıkarak, faillerin çıkarları
olasılıkla çelişecektir, çü nkü üretim ilişkilerindeki farklı kon u m ­
la n , isteklerini yalnızca onları çatışm aya sürükleyen davranışlar
izleyerek gerçekleştirebilecekleri anlam ına gelir. Bir kapitalist,
kapitalist olarak kaldığı sürece, isteklerini yalnızca işçileri sö m ü ­
rerek gerçekleştirebilir, öte yandan işçilerin kendi isteklerinin
gerçekleşm esi olasılıkla kapitalist karşı k olek tif örgütlenm eye
bağlıdır.
Şim di çıkarların bu değerlendirilişine yöneltilebilecek iki iti­
raza bakalım . İlki, istekleri verili olarak görm esiyle ve yalnızca bu
isteklerin nasıl gerçekleştirileceğiyle ilgilenm esiyle faydacı eylem
kuram ının b ir versiyonu olduğudur. Çıkarların burada açığa vu­
rulm uş tercihle özdeşleştirilm edigini gösterm enin bu itiraza veri­
leb ilecek bir yanıt olm adığına dikkatinizi çekerim . Çünkü fayda­
cılıkla olan akrabalık başka b ir yerde, yani Parsons’m tabiriyle
eylem in am açlarının ‘raslgeleliği’nde yatm aktadır, itirazda b u lu ­
nan iddia edebilir ki, bu şekilde düşünülen çıkarların d eğerlen­
dirilm esi araçsal ussallığın b ir örneğinden başka b ir şey değildir,
çü nkü us yalnızca belirli b ir am aca en uygun ‘gerçekleştirm e bi-
çim i’ne karar verdiği ölçüde kullanılm aktadır.

(9 4 ) Ibid., s. 189.
G erek çeler ve Ç ıka rlar |2 0 3

Fikrim ce b u itiraza verilebilecek iki yanıt vardır. İlk i, Gid-


dens’m çık arlar tanım ının, bir failin isteklerinin u ssal-seçm eci
kuram ın gerektirdiği gibi tercih küm esi tarafından verili olduğu­
na dair, ya da hatta tek b ir tercih küm esinin verilebileceğine da­
ir bir varsayım da bulunm am asıdır. Eğer sadece b ir failin istek le­
rinin arzu lannd an oluştuğunu söylersek, o zam an bu istekler,
3 .4 başlığında ulaşılan sonuçlar göz önünd e bulund uruld ukta,
birinci ve ikinci düzeyden arzularını kapsayacaktır. Yani, hem
belirli b ir grup içind e yetişm iş olm asının b ir sonucu olarak (Par­
sons ve T h erb o rn ’un hatası toplum sallaştırm adan söz etm eleri
değil, bu nu bireysel kişiliği oluşturan öğe halin e getirm eleriydi),
hem de Taylor’m ‘güçlü değerlendirm e’ adını verdiği daha dü­
şünmeye dayalı sürecin sonucund a, failin içine girdiği baglılıkla-
n kapsayacaktır. Böylece b u çıkarlar açıklam ası eylem in am açla-
n nı p e r se verili olarak değil, yalnızca çıkarların belirlen m esi söz
konusu olduğu sü rece verili görm ekledir.
ik in ci olarak, istekleri bu biçim de parantez için e alm ak, eğer
toplum kuram ı açıklam alarında etkinliğine b ir yer verilecekse
kaçınılm azdır. Eğer toplum sal eylem in bilinçli seçim leri içerd iği­
ni, b u seçim lerin failler inanç ve arzularından kaynaklandığını ve
bu arzu lan n toplum sal yapı dışmda okunam ayacağını veya bir
etik k uram ınd an çık ar sanam ayacağını söyleyeceksek - v e sanı-
n m bü tü n bu n ları sö ylem eliyiz- old u kça farklı isteklere sah ip et­
m enlerin yine de bazı ortak davranış b içim lerin d en yarar görm e
yollarını d eğerlendirm enin başka alternatifi yok gibidir. Andrew
Levine der k i, ‘gerçek isteklerim iz (yani çıkarlarım ız)... ihtiyatlı
olduğum uz sü rece var olan isteklerim izdir.’95 Levine çıkarları ola­
sı istekler o larak, dolayısıyla isteklere ind irgenebilir olarak görür.
Bu, görm üş olduğum uz üzere, hatalıdır. Yine de, bu bağlam da
ihtiyatlılığın devreye sokulm ası uygun görünüyor: çıkarlarını,
yani isteklerinin gerçekleştirilm esinin üretim ilişkilerinde diger-

(95) Levine. Arguing, s.l 10.


2 0 4 |Tcırih Y apm ak

leriyle paylaştığı güçlere bağlı olduğu biçim leri gözeten etm enler
elbette ki ihtiyatlı davranm aktadır. Usun eylem e hükm etm esinin
tek yolu bu değildir; eylem in am açlarının seçim inde de devreye
girer. Eğer bu faydacı eylem kuram ıyla örtüşm ekse, bana çok
korku nç bir suç gibi görünm üyor.
İkinci itiraz isteklerin verili olm asına başka bir yönden saldı­
rır. G iddens’m çıkarlar tanım ı, istekleri verili olarak görebileceği­
m izi ve ardından öne sürm üş olduğum gibi özellikle faillerim ya­
pısal kapasitelerine bağlı olan b u n la n n gerçekleştirilm e b içim le­
rine bakabileceğim izi varsayar. Am a, der itirazcı, ya isceklerim iz
kısm en güçlerim ize bağlıysa? Elster tarafından tartışılm ış 'akıldı­
şı tercih oluşum u’ m ekanizm alarından birine b ir bakın:

Uyum gösteren tercih oluşumu isteklerin olanaklara u y arlanm asıd ır -


kişilik p lan lay ıcılan n ın gözd esi olan kasti uyarlam a değil, b ilin çli o l­
m adan m eydana gelen ned en sel b ir sü reçtir. Bu u yarlam an ın a rk a ­
sınd a yatan, kişin in olasılıkla doyuram ayacagı istekleri o lm asının
hisseuird igi gerilim ya da d oyum su zlu gu azalim a gü d ü sü d ü r.9"

Elster bunu b ir ‘m urdar ciğer’ vakası olarak tanım lar - insan


sahip olamadığı şeyi istem ez. Şim diki am açlarım ız doğrultusun­
da, uyarlayıcı tercihlerin b ilin çli ya da bilinçsiz, ussal ya da ak ıl­
dışı olarak oluşm ası fark etm ez. O luşm uş olm aları, b ir başka de­
yişle, insanlann isteklerini güçlerine uyacak biçim de kesip b içi­
yor olmaları yeter. Son u ç, diye devam ed ebilir itiraz, isteklerle ç ı­
karlar arasındaki gerilim i ortadan kaldırm aktır. Failler isteklerini
onlara açık olduğunu gördükleri sınırlı olanaklara uyarlarlar. Sı­
nırlı isteklerini gerçekleştirm eye çalıştıklarına göre, çıkarların
göz önünde tutulm ası yine m anzaraya dahil olacaktır, ama istek­
lerle çıkarlar arasında çok ciddi b ir çatışkı ortaya çıkacak gibi gö­
rünm em ektedir.
V erilecek bir yanıt isteklerin aşağıya doğru ağırlık kazandığı­
nı söylem ektir. Tanım larına MarksTn Tarihsel ya da ahlaki bir

(9 6 ) Elster, Suit/ Grapes, s.25.


G e re k çele r ve Ç ık a rla r |2 0 5

öğe' dediği bir şeyin girebileceği, am a yadsınm aları ya da kısıt­


lanmalarına faillerin m uhtem elen d iren ç göstereceği bazı tem el
gereksinim leri içerirler.97 Bir başka deyişle, tercihlerin ne d erece­
ye kadar uyarlayıcı olduğunun b ir sınırı vardır. Ikincisi, istekler
tam olarak neye uyarlanır? Hepten olanaklara m ı, yoksa daha ço k
etm enlerin o la n a k la r o la r a k gördüğüne mi? K esinlikle bu son u n cu ­
su akla daha yakındır. İmdi insanın neyin olanaklı olduğu görü­
şü olasılıkla kaba deneyim e bağlıdır - kapitalizm in toplum sal de­
vingenlik vaatlerini ciddiye alan, yükselm e çabalarında başarısız­
lığa uğrayan ve ardından başkalarının başarısıyla acı acı alay eden
insanları b ir düşünün. Yine de, özellikle toplum sal eylem le ilgili
olarak, id eolojilerin nelerin olanaklı olduğunu söylem esinin de
etkisi var gibid ir ve burada çoğu zam an olanaklı olan ile etm en ­
lerin olanaklı olduğunu düşündükleri büyük oranda birbirind en
ayrık olacaktır.
Bu değerlendirm eler ön em lidir, çü n kü hem faillerin olanaklı
olan hakkınd aki arzu ve inançlarının değişiyor oluşu, h em de
dolayısıyla karşılıklı olarak birbirlerin i güçlendiriyor ya da balta­
lıyor oluşlarıyla, isteklerle inançlar arasındaki etkileşim sıklıkla
dinam ik olacaktır. Am erikalı em ek tarihçisi David M ontgom ery,
şunları söylerken (değiştirilm iş) uyarlayıcı tercih kavram ını kul-
lamyora benzer: ‘İşçilerin istediği, gerçekçi b ir şekilde elde ede­
bileceklerini düşündükleri şeylerin b ir türevidir.’98 Akim da olan,
sanırım , işçilerin pazarlık yapm a güçlerine duydukları güvenin
onları taleplerini arttırm aya yüreklendirdiği ve bundan kaynak­
lanan zaferlerin h em güvenlerini h em de taleplerini daha da y ü k ­
selttiği türden b ir spiraldi. 1 9 6 0 ’lan n sonlarında b atı kapitaliz­
m indeki işçi m ücadelelerinin genel artışı b u sürecin b ir örneğiy­
di. E lbette ki tersi de olabilir, d üşük güvenin daha sın ırlı ve gi­
derek savunm aya yönelik talepleri getirm esi ve bunlar b ile elde
edilem ediğinde, m oralin daha da fazla çökm esi: 19 8 0 ’lerde Am e­
rikan işçi sınıfın ın kaderi aşağı yukarı bu olm uştur.

(97) Marx. Kapital. I. s.2 7 5 .


(9 8 ) J . Breeher'ın Strike! (Grev!) (Boston, 1 9 7 7 ) kitabında alınlılanm ıştır, s.xiv.
2 0 6 | T a rih Yapm ak

Sınıf m ücadelesi, b ir anlam da, faillerin güçlerinin boyutlarını


araştırarak çıkarlarını keşfettikleri süreçtir. Çıkarlar kavram ı b i­
linçli deneyim le nesnel yapıları birbirine bağlayan bir m enteşe
görevi yapar, çü nkü faillerin çıkarlarının gerçekleşm esinin yapı­
sal kapasitelerine bağlı olm a biçim ine gönderm e yapar. Yukarıda
sözünü etliğim türden dinam ik etkenler faillerin çıkarlarının za­
m an içinde ço k değişm e eğilim inde olduğu anlam ına gelm iyor
mu? Amerikan işçilerinin, acısını çektikleri yenilgilerden dolayı,
artık 1 9 6 0 ’larda olduğundan daha mı farklı çıkarları var? Burada
W right’m yapısal ve örgütsel kapasiteler arasındaki ayrım ını ak­
la getirm eliyiz (bkz. yukarıdaki 2 .5 başlığı). Eğer yapısal kapasi­
teler faillerin üretim ilişkileri içindeki k on u m lan sayesinde sahip
oldukları güçlerden oluşuyorsa, örgütsel kapasiteler de ‘o sınıfın
üyelerinin b ilin çli örgütlenm esiyle oluşan’la rd ır." isteklerinin
gerçekleşm esi tem elde örgütsel kapasitelerine değil, yapısal ka­
pasitelerine bağlıdır. O halde Amerikan işçilerinin üretim ilişki­
lerindeki k on u m lan sayesinde sahip old u klan güçler (h er şeyden
çok üretim i felce uğratma ve bunu k olek tif denetim lerine alma
gücü) değişm em iştir. Asıl su götürm ez biçim de inişe geçm iş
olan, otom obil, çelik ve kauçuk gibi büyük oranda sendikalaşm ış
kille sanayilerinin çöküşü göz önünde bulundurulduğunda,
Am erika Birleşik D evletleri proletaryasının örgütsel kapasiteleri­
dir. D em ek kı (çıkarlarla y a p ısa l kapasiteler arasındaki bağlantı
göz önünde bulundurulduğunda), Am erikan işçilerinin çıkarları
değişm em iştir.
O halde çıkarlarla yapısal kapasiteleri bağlan ulandırm ak son
derece savunulabilir b ir m anevradır. Ö n celik le, çıkarlardan söz
eım ek, bu n lar görece olarak zam ana dayanıklı olm adığı sürece
pek yararlı görünm em ektedir. Ü stelik, b ir sınıfın örgütsel kapa­
sitelerinin yapısal kapasitelerine bağlı olduğunu ve bunlarca kı­
sıtlandığını düşünm ek akla yakın görünm ektedir. Yapısal kapa­
sitelerin alanı genellikle digerininkinden daha geniş olacaktır, yi-

(9 9 ) W righl, Cluss. Crisis, s.9 9


Gerekçeler ve Ç ık a rla r 12 0 7

ne de sınırda kesişeceklerdir. Örgütsel kapasitelerin yapısal olan­


lara bağım lılığı göz önünde bulundurulduğunda, çıkarları daha
temel olan kapasiteyle ilişkilendirm ek uygun görünüyor. Fakat
ne diye faillerin isteklerinin gerçekleşm esini sın ıf kapasitelerine
dayandırmak? V erilecek tek yanıt bu nların faillerin isteklerini
gerçekleştirm e kapasitelerini belirledikleri şeklind eki deneysel
sav olabilir. Bu, bu n u yapm anın başka yollan olm adığını söyle­
mek değildir. Bunlardan biri toplum sal devingenliktir, ama yük­
selme fırsatları herhald e sınırlıd ır ve her ne olursa olsun, bu m a­
nevra, başanya ulaşabilirlerse, sadece b ir sın ıf kapasiteleri küm e­
sini b ir diğeriyle değiştirm ekle ilgilidir. Ama toplum sal iktidann
başka tem elleri de vardır, sözgelim i, devlet aygıtında bir yer ya
da etnik çizgide örgütlenm e gibi. Bunlar farklı çıkarlar mı doğu­
rur? M arksist iddia toplum sal iktid an n bu diğer biçim lerinin üre­
tici güçler ve üretim ilişkilerine dayandığı olm alıdır, öyle ki ya­
pısal kapasiteler isteklerin gerçekleşm esi için daha tem eldir. Bu
konuyu, örgütsel kapasiteler kavram ının ortaya çıkard ığı k o lek tif
faillerin nasıl biçim lend iği sorunuyla birlikte b ir dahaki bölü m ­
de göreceğiz. Bu soru ian değerlendirm ek, son iki bölüm d e, fail­
lerin toplum sal dünyayı nasıl yaşantılayıp değiştirdiğine doğru
yönelen daha genel b ir konu d eğişikliğ in ia parçasıdır.
D ördüncü Bölüm

İD EO LO Jİ VE İKTİDA R

4.1 K olektif Failler


Şim diye kadar yalnızca bireysel faillerden söz ettim . ‘Fail’ teri­
minin kapsam ı bireysel insan organizm alarıyla sınırlı tutuldu. Bu
kullanım yukarıda 1. ve 3. bölüm lerde verilen etk in lik açıklam a­
sından ileri geliyor. Şim diye kadar fail olm ak k end isine insanlık
llkesi uyarm ca inançlar ve arzular atfedilebilen b ir insan organiz­
ması olm ak oldu. Etkinliği böyle kavram ak elbette ki tem eldir.
Bunda ısrar eim ek, hem öznenin yapısalcılık sonrasındaki orta­
dan kaldınlışına karşı, hem de işlevcilerin toplum un kendisini
kendi gereksinim leri olan b ir organizm a olarak görm e eğilim ine
karşı düzeltici olm ası bakım ınd an can alıcı önem dedir. Bununla
birlikte, şim di k o lek tif etm enleri de incelem eliyiz. Ö n cek i b ö lü m ­
lerin ana konusu, etm enlerin güçlerini kısm en o n la n çelişen çı­
kartan olan sınıflara b ö len yapılardan (üretici gü çler ve üretim
ilişkileri) aldıkları olm uştu. 3 .5 başlığı altında derinlem esine in ­
celenen, faillerin üretim ilişkilerindeki konu m larınd an çıkarsa-
dıklan yapısal kapasiteleri sayesinde ortak çık arlan olduğu ger­
çeği, bu çık arlan n peşine düşm eye çalıştıkları k olek tif örgütlen­
me biçim lerini in celem ek için vazgeçilmezdir.
Bireysel failler (ya da bu ndan sonra onlan adlandırm akta ter­
cih edeceğim gibi kişiler) esastır. Am açlarını izlem ek üzere kolek -
2 1 0 [ T a n lı Y apm ak

tiviteleri oluşturanlar onlardır. Bunu söylem ekle bireyciliğe ger­


çek bir ödün vermiş olm uyoruz, çünkü k olek tif eylem in tem elle­
ri yalnızca failleri değil, am açlarını gerçekleştirm e gücünü çıkar-
sadıkları yapılan da kapsar. K o lek tif eylem , b ir hedefe ya da h e­
deflere ulaşm ak üzere kişilerin eylem lerini eş güdüm lendirm e
yolundaki her türlü çabası olarak basitçe tanım lanabilir. Bu çok
asgari bir k olek tif etkinlik anlayışıdır, ilginin büyük kısm ı k o lek ­
tif eylem in kalıplaşm ış ve süre giden biçim leri üzerinde odakla­
nır. Bunlardan en gelişkin ve biçim selleştirilm iş olanları örgütler­
d ir. Torn Buras örgütü ‘belirlenm iş am açlara ulaşm ak için kulla­
nılacak araçlar olarak, ussal ilkeler u yannca donanım lı ve yöne­
tilen insan kaynaklan birliği’ olarak tanım lar.' Bu tanım akla
anında W eber’i getirir ve gerçekten de yirm inci yüzyıl toplum bi­
lim inin büyük bölüm ü örgütlerin doğası ve dinamiği üzerinde
odaklanarak onun izinden gitm iştir. Buna karşın, bu haliyle k o ­
lektif eylem inkiyle örgütlerinki arasında ara yol izleyen b ir ana­
liz düzlem i de vardır. Bu k o lek d v iteler adını vereceğim şeyle ilgi­
lenir. Kişilerin ortak bir kim likleri olduğuna inandıkları için ey­
lem lerini eş güdüm lendirdiği yerde bir kolektivite var dem ektir.
Kolektiviıe ile yalnızca k olek tif eylem arasındaki fark faillerin
kendileriyle ilgili sahip oldukları bilin ç üzerinde yoğunlaşır. Ey­
lem lerini eş güdıım lendiren kişilerin ortak pek ço k noktaları
-b e lk i de aynı sın ıf konum unda yer alıyorlardır ve dolayısıyla
paylaşılan çıkarları v a rd ır- olm ası ve ortak paydalarının onları
eylem lerini eş güdüm lendirm eye itm esi m üm kündür. Fakat k en ­
dileri ortak noktalara sahip olduklarına inanm adıkları ve bunu
k olek tif eylem lerinin temeli olarak alm adıkları sü rece, b ir kolek-
tivite değildirler.
Bu ayrım , A nthony G iddens’ın aynı sın ıf üyelerinin sahip ola­
bileceği türden tulum larla ilgili tartışm asında ortaya konur. G id­
dens sın ıf farkındalığım sın ıf bilincind en ayırt eder. İlkiyle ilgili

(1 ) T. Bums, 'On the Rationale o l ıhe Corporate System' (Birlik Sisteminin Mantığı Üze­
rine), R Marris derlemesi The C orporate Society (Birlik Toplumu) (Londra, 1974)
içinde, s. 152.
ideoloji ve iktid ar 12 1 1

olarak şöyle yazar: ‘sın ıf yapılanm ış b ir fenom en olduğu ölçüde,


sınıfın üyeleri arasında, ortak bir yaşam b içem in e bağlı ortak b ir
farkm dalık ve ben zer tutum ve inançların kabulü eğilim i vardır.’
Fakat bu sın ıf farkındalıgı buna sahip olanların aynı sınıfa aiı ol­
duklarını ve diğer sınıfların üyelerinden farklı olduklarını kabul
etm elerini getirm ez. Sın ıf farkındalıgı paylaşılan b ir sın ıf konu­
mundan kaynaklanır, ama bu n un varlığını kabul etm ez. Buna
karşın sın ıf-bilin ci eder. G iddens sın ıf-b ilin cin in üç düzeyini
ayırt eder - paylaşılan sın ıf üyeliğinin asgari kabulünü içeren sı­
nıf kim liği, farklı sınıflar arasındaki çık ar karşıtlıklarının da ka­
b u l edildiği çelişki b ilin ci ve devrim ci sın ıf b ilin c i, yani ‘iktidann
kurum sal arabuluculuğunda toptan b ir y en id en örgütlenm e olanağı­
nın kabulü... ve böylesi bir yeniden örgütlen m en in sın ıf eylem i a r a cı­
lığıyla m eydan a getirilebileceğine y ön elik b ir inanç'.2
O halde bu üç biçim den birind e sm ıf b ilin ci var olmadığı sü ­
rece, b ir sın ıf kolektivite değildir. Bu, sm ıf bilin cin i hem en sın ı­
fın var oluşu için b ir koşul haline getirm ek olm az. Marksist sın ıf
kuram ı, 2 .2 başlığı altında da gördüğüm üz g ib i, bu n u nesnel b ir
loplum sal ilişki olarak görür: Sm ıf b ilin ci illa k i açıkta olm aksı­
zın sınıflar var olabilir ve sın ıf m ücadelesi sü rebilir. Sm ıf m üca­
delesinin olabilm esi için b ir dereceye kadar k o lek tif eylem zo­
runludur: aynı sınıfın üyeleri söm ürü oranını arttın n ak ya da
azaltm ak üzere çab alan n ı eş güdûm lendirm elidirler. Fakat bu
paylaşılan sm ıf kim liğini kabul etm eyi g erektirm ek zorunda de­
ğildir.
Bununla b irlikte, süregiden sın ıf m ü cad elesinin b ir dereceye
kadar sın ıf bilincinin gelişim ine y ol açm am ası da pek rr.ümkün
görünm em ektedir. Söm ürüye dayanan toplum larm tarihinin b ü ­
yük kısm ı boyu nca ilişkiler her tür o lasılık altında M ichael
M ann’in asim etrik olarak tanım ladığı tü rd en olm uştur -y a n i,
egem en sın ıf egem en olunandan ç o k daha büyük oranda bilin ç

(2 ) A. Giddens. The Class Structure o j ıhe A dvanced Societies (Gelişkin Toplumlarm Sınıf
Yapısı) (Londra. 19 8 1 ), s 1 1 1 -1 3
2 1 2 | Tarih Y apm ak

ve ö r g ü tle n m e y e s a h ip o lm u ş tu r . B ö y le lik le M a n n 'in id d ia s ın a


g ö r e , k la s ik Y u n a n ’d a k ö le s a h ip le r i ‘o r ta k k o n u m la r ın ın ve b u ­
n u n siy a sa l k o ş u lla r ım s a v u n m a y a y ö n e lik g e r e k s in im le r in in ta-
m a m e n b i li n c in d e o la ıı’ b ir k o le k t iv iıe y k e n , o r ıa k b ir d ile v e y a
k ü ltü r e s a h ip o lm a y a n v e t ip ik b iç im d e k ü ç ü k ik tis a d i b ir im le r
a r a s ın d a d a ğ ılm ış b u lu n a n k ö le le r ‘g e n iş ç a p lı ö r g ü tle n m e d e n
y o k s u n d u '.3 K ö le le r in ç ık a r la r ın ı s a v u n m a y e tis in e s a h ip b i r k o -
le k tiv ite o lu ş tu r m a k i ç i n g e r e k e n y a p ısa l k a p a s it e le r i y o k tu .
D e m e k k i s ın ıfla r k o le k tiv it e le r o la b ilir , a m a b u z o r u n lu d e ­
ğ ild ir. B u n a k a r ş ın , b u d u r u m d a n b ir g e n e lle m e y e g id ilip k o le k -
tiv ite le r in z o r u n lu o la r a k ö n c e d e n v a r o la n to p lu m s a l iliş k ile r i
g ö r m e k t e n d o ğ d u ğ u s ö y le n m e m e ü d ir . B ir k o le k ıiv it e n in o lu ş u ­
m u to p lu m s a l b i r iliş k i y a r a t a b ilir . B u n u n e n ö n e m li ö r n e ğ i u lu s ­
la rd ır. B e n e d ic t A n d e r s o n u lu s u ‘h a y a li b i r s iy a s a l c e m a a t ’ o la r a k
ta n ım la r : ‘E n u fa k u lu s u n b ile ü y e le ri k a r d e ş - ü y e le r in in ç o ğ u n u
ta n ım a y a c a k , o n la r la k a r ş ıla ş m a y a c a k , y a d a h a t la a d la r ın ı b ile
d u y m a y a c a k tır , y in e d e h e r b ir in in k a fa s ın d a to p lu lu k la r ın ın im ­
g e si y a ş a r’.4 B ir u lu s u n v a r o lm a s ı iç in , ü y e le r in in o n u n v ar o ld u ­
ğ u n a in a n m a s ı z o r u n lu b i r k o ş u ld u r . K e n d i iç in d e u lu s la r y o k tu r ,
y a ln ız c a k e n d ile r i iç in u lu s la r v a rd ır (b k z . ile r id e 4 . 4 b a ş lığ ı).
E n ö n e m li k o le k t iv ite ö r n e k le r i e lb e t t e k i s ın ıf la r v e u lu s la r ­
d ır. Ö r g ü tle r d e v le t a y g ıtla r ın ı, siy a si p a r tile r i, s e n d ik a la r ı k a p ­
s a r. Ö r g ü tle r le k o le k t iv it e le r a ra s ın d a k i fa rk , b ir i n c i l e r in b i r y a ­
p ıs ın ın o lm a s ı, İ k in c ile r in s e o lm a m a s ıd ır . Ö z e ld e , h e r ö r g ü tü n
b ü tü n ü y e le r in i b a ğ la y a n k a r a r la r a v a r ılm a s ın ı s a ğ la y a n b ir p r o ­
s e d ü r ü o lu r . E lb eL te k i, r e s m i o la r a k o r ta y a k o n a n p r o s e d ü r le r
k a r a r a lm a n ın a sıl y e r in i ta n ım la m a y a b ilir v e h e r h a lü k â r d a k a ­
ra rla r ç o ğ u z a m a n u y g u la n m a s ü r e c in d e s a b o te e d i l ir y a d a e n
a z ın d a n d e ğ iş tir ilir le r ; b u g ib i k o n u la r t o p lu m b ilim s e l ö r g ü t a n a ­
liz in in o d a k n o k t a s ın ı o lu ş tu r u r . B u n u n la b i r l ik le , ü y e le r in in n a ­
s ıl o ö rg ü L ü n ü y e le r i g ib i d a v r a n m a s ı g e r e k tiğ in i b e li r l e m e k ü z e ­

(3 ) M. Mann, The Sources q j Social Power (Toplumsal Gücün Kaynaklan), I (Cambridge,


1986), S.219,
(4 ) B. Anderson, Imagined Commumlies (Hayali Cemaatler) (Londra, 1 9 8 3 ), s. 15.
İdeoloji ve İktidar |2 1 3

re bir m ekanizm a olm aksızın h içbir örgüt var olam az. Bunun ter­
sine b ir kolek tif kim lik hissi böylesi b ir prosedürün varlığını ge­
tirmez. Bir işçi, b ir bütün olarak proletarya tarafından grevi des­
tekleme yolunda k olek tif bir karar alınm ış olm aksızın, sınıf da­
yanışm asına inandığı için grev sözcülerinin oluşturduğu hattı
geçmeyi reddedebilir.
Yine de örgütlerle kolektiviteler arasında yakın b ir ilişki var­
dır. Paylaşılan kim liğe yönelik b ir inanç belli b ir örgüte yol aça­
bilir, tıpkı söm ürgelerdeki bağım sızlık hareketlerinin Avrupa im ­
paratorlukları nin tebası arasında giderek büyüyen b ir ulusal bi­
linç duygusundan doğm uş olması gibi. Yine bir örgütün oluşu­
mu paylaşılan kim liği güçlendirebilir, tıpkı sendikaların yayılma­
sının sın ıf b ilin cin i (en azından sınıf kim liği ve çelişki b ilin ci b i­
çim lerinde) geliştirm esi gibi. Ortaya çıkan etkiye pek de niyet
edilmem iş olabilir: İngiliz devletinin yayılm asının İngiliz u lu sçu ­
luğunun on aya çık ışm a katkıda bulunm uş olm ası, II. Henry ve­
ya 1. Edward gibi bü yü k devlet kurucuları tarafından h içb ir an­
lamda öngörülm em işti. Bununla birlikte, sınırd a, örgütle kolek-
tivite arasındaki etkileşim birincisinin İkincisini tem sil etm e,
içerm e ya da hatta o olm a iddiasnu da getirebilir, tıpkı Stalinist
partilerin kend ilerini işçi sınıfıyla ya da ulusu bazı bağım sızlık
hareketlerinin ken dini ulusla özdeşleştirm esi g ib i.5
Bu tartışm a pek ço k sorunu ortaya atar, ilk i lam da kolektif
eylemin ussallığıyla ilgilidir. Bu en çok bedavacılık soru nu b içi­
mini alır, yani, b ir bireyin, eylem in hedefini arzuluyor olsa bile
kolektif eylem e girm esinin ussal olup olm adığı soru nu , ikinci
■olarak, k olektiviteler ancak ve ancak üyeleri eylem lerini kendile­
rinin paylaştığına inandıkları kim liğin ışığında eş güdüm lüyorsa
var olur. Bu faillerin toplum hakkındaki inançları soru nu n u , bir
başka deyişle, id eoloji sorununu ortaya çık an r. Ü çü n cü olarak,
farklı türden kolektiviteler arasında herhangi b ir ön em önceliği
var mıdır? Ya da, daha genel konuşulursa, tarihsel m addecilik

(5) Bkz., örneğin, Roberı Michels'm klasik Political Parties (Siyasi Partiler) kitabı (New
York, 1962).
2 1 4 | Tarilı Yapmak

toplum un sınıflara bölü nm esine toplum sal çelişkinin en temel


türü olarak görm ekte haklı mıdır?
Bu bölüm ün geri kalanı ikinci ve üçüncü sorunların, kaçın ıl­
maz olarak parçalı ve eksik b ir tartışm asına ayrılm ıştır, llkm i 5 .3
başlığına kadar erteleyeceğim . Bedavacılık sorununu aslen M ark­
sizm de ortaya konduğu bağlam içinde, yani sosyalist devrim e
katılm anın ussal olup olm adığı bağlam ında ve daha genel olarak
5. bölüm ün odağını oluşturan toplum sal dönüşüm sorunuyla
ilişkili olarak incelem eyi yeğliyorum . Bu arada ön celikle klasik
Marksist ideoloji kuram ını ve, kim i zaman anlaşıldığı gibi, sınıf
toplum lartnın sabitliğinin kitlelerin var olan düzenin m eşruluğu ­
na olan inancına bağlı olup olm adığını inceleyeceğim (4 .2 b aşlı­
ğı). Bu ‘egem en ideoloji tezi’nin yanlışlığını gösterdikten sonra,
ideolojinin ille de yanlış b ilin ç olduğu savını terk eden ve bunun
yerine onu, G ram sci’n in izinden giderek, çıkarların dile getirilişi
olarak gören daha zayıf bir versiyonun desteklenebileceğim savu­
nuyorum (4 .3 başlığı). İd eolojilerin faillere tipik biçim d e farklı
kim liklerin taşıyıcıları olarak seslendiği (“çağırdığı") olgusu, ulu­
sal kim likler ve çelişkilerin dokunulabilir gerçekliğinin M ark­
sizm tarafından sın ıf çatışm alarına tanınan önceliği çö k ertip çö ­
kertm ediğinin geniş bir tarihsel tartışm asına yol açar (4 .4 b a şlı­
ğı). Ç ökerım ediği son u cu , yılların eskitem ediği tem el ve üstyapı
sorununa ışık tutar ( 4 .5 başlığı).

4 .2 Y a n lışlık ve İd e o lo ji - 1
İdeolojinin aşağıdaki tanım ına b ir bakalım . Bir id eoloji:

1) yaygın biçim d e k ab u l gören in an çlar kü m esid ir;


2 ) bu in a n çla n n kab u lü n ü n n ed en i Loplumsaldır;
3 ) bu inan çlar yan lıştır;
4 ) bu in a n çla n n kabu lü h ak im sın ıfın çıkarm adır.

Aslında ben bunun tatm in edici bir tanım olduğuna in an m ı­


yorum : özellikle (3 ) ve (4 ) benim doğruluklarına inanm am dan
çok (zira inanm ıyorum ), insanlann nasıl kolektif eylem e girdiği­
ni tartışırken bir odak oluşturm aları için konm uştur.
ideoloji ve ik tid a r |2 1 5

(1 ) zararsız görünebilir, ama aslında etkisi büyük olan bir


Marksist sın ıf bilinci anlayışıyla tutarsızdır. E n k O lin W right şöy­
le yazar:

Sınıf-bilinci' ifadesinin Marksist gelenek içinde iki oldukça farklı


kullanımı vardır. Kimi kuramcılar için kolektif varlıklar olarak sınıf-
lann yalnızca olası ya da yüklenmiş bir niteliği olarak görülür, öte
yandan diğerleri için sınıfların üyeieri olarak insan bireylerin somut
bir sıfau olarak anlaşılır."

İdeoloji burada hem en hem en ikinci anlam da anlaşılıyor. İl­


kinin başlıca örneği, elbette ki, Lukacs’m yüklenm iş sın ıf-b ilin ci
anlayışıdır.
Lukacs T arih ve S ın ıf Bilinci’n d e, proletaryayı aslen tıpkı birey­
sel öznelerin inanç ve arzularının olm ası gibi b ir b ilin çle donatıl­
mış k o lek tif b ir özne olarak görm e eğilim indedir. Bu gayet a çık ­
ça yanlıştır: Sınıflar birey-ü sıü kişiler değil, üretim ilişkileri için­
de paylaşılan b ir k on u m lan olan fail gruplarıdır, bu n lar kendile­
rini kolektivitelere dönü ştü rebilirler, yine de bunun h içb ir kaçınıl­
mazlığı yoktur ve aslında eski köleler gibi bazı sınıflar da buna
karşı konan engelleri fazla ağır bulabilir. Sınıf bilincin i sırf faille­
rin üretim araçlarıyla olan nesnel ilişkileri sayesinde onlara yük­
lenebilecek bir şey olarak görm ek, boyun eğen sınıfların gerçek­
le kolektiviteler haline gelm esinin içerdiği güçlükleri büyük
oranda küçüm ser. Ü stelik sınıf-bilincinin süreçte oynadığı rolü
yanlış yansıtır: Sın ıf bilinci, sınıfın ‘n esnel’ özelliği değildir, daha
çok sın ıfın kendini b ir kolektiviteye dönüştürdüğü b ir araçtır.7
Ö halde, id eoloji, insan bireylerin som ul b ir sıfatı’dır. ‘Bu şe­
kilde anlaşıldıkta’, der W righ t,’ “b ilin ç”i incelem ek bireylerin zi­
hinsel yaşantısının belli b ir y ön ü n ü , yani bir k işinin öznelliğinin
bireyin kendi fa rkın d a lığ tn a söylem sel o la ra k açık olan öğelerini in-

(6 ) E. O. W right. Classes (Londra, 1 9 8 5 ). s.2 4 2 .


(7) Bkz. G. Stedm an Jon es, ‘The Marxsim o f ıhe Early Lukacs’ (İlk Zamanlannda
Lukacs'ın Marksızmi), MLR, 7 0 (1 9 7 1 ).
2 1 6 | T a rih Yapm ak

ç e k m e k tir.’1* Kişilerin id eolojik inançları olur, sınıfların değil. Bu­


nunla birlikte, toplum sal m ekanizm alar yüzünden böyle olur.
(2 )n in ortaya koyduğu sav budur. Jo n Elster'ın dediği gibi, ‘ide­
olojinin incelenm esi, neden pek ço k benzer biçim de k on u m lan ­
mış bireyin aynı görüşleri kabul ettiği ya da bunları eşzam anlı
olarak ürettiğini açıklam aya uğraşır.’9 Bir bireyin neden ideolojik
inançlara sahip olduğunu açıklam ak toplum sal süreçleri analiz
etm e m eselesidir, entelektüel hatayı ya da bireysel patolojiyi teş­
his etm e değil, tdeoloji toplum sal bilinçtir.
(3)e göre, aynca yanlış bilin çtir. İd eoloji kavram ının kök en le­
ri elbette ki Bacon'ın pullar kuram ına dayanm aktadır, bu kuram
Helveıius ve H olbach gibi filo z o fla r tarafından, insanları çıkarla­
rını görm ekten alakoyan ve her şeyden önce dini içeren prejuges
eleştirisinde ele alınm ıştır. Yanlış inançların kitlelere aşılanm a­
sındaki başlıca etken ruhban sınıfıydı. Marks bu analizi alıp ge­
nel sın ıf m ücadelesi kuram ına dahil ederek kökten bir değişiklik­
ten geçirdi. Jorg e Larrain’in dediğine göre, ‘M arks’ın gözünde
id eoloji, çarpıtılm ış bilinç olarak belirli olum suz bir anlam a sa­
h ip tir ki bunun iki özel ve bağlantılı özelliği, ilkin, toplum sal çe­
lişkileri saklam ası ve ikinci olarak da, bunu egem en sınıfın çıkar­
larına göre yapm asıdır.’ Böylelikle (3 ) ile (4 ) arasında yakın bir
ilişki vardır. Yeniden Larram ’i alıntılayacak olursak, ideoloji ‘sı­
nıfın ideologlan tarafından üretilm iş olduğu için değil - k i bu ola­
bilir de olm ayabilir d e -a m a çelişkilerin saklanm ası nesnel olarak
egem en sınıfın çıkarları lehine olduğu için ’ egem en sınıfın çık ar­
larına hizm et ed er.10 İdeolojik in an çlan n kabulü egem en sınıfın
çıkarınad ır, çüni?ü söm ürü ve b ask ın ın gerçekliğini örttükleri için
yanlıştırlar.

(8) Wright, classes, s.244.


(9) J. Elster, Making Sense o j M arx (Cam bridge, 1 9 8 5 ), s.4 6 4 . (2)de ortaya konduğu
gibi, ideolojilerin kabulünün toplumsal nedenleri olduğunu öne sürmek, inançlann
oluşumu sorunundan kaçar ve böylelikle Marksist ideoloji kuramına yöneltilen
ortak itirazdan, kendi kendim çürüttüğü iddiasından sakınır Bkz. ibid , s.4 7 3 -6
(1 0 ) J larraın . The Concept o f Ideology (İdeoloji Kavramı) (Londra, 1979), s.5 8 , 61. Ayrıca
bkz. H Barth, Trııllı and Ideology (Doğruluk ve İdeoloji) (Berkeley and Los Angeles.
1976).
ideoloji ve Ik a d a t |2 1 7

Bununla birlikte, (4 ), yani ideolojik inançların egem en sınıfın


pkarma olduğu savı, (l)i, yani yaygın kabul görm elerini açıkla-
tıak üzere kullanılam az. Böyle yapm ak işlevsel açıklam anın ha-
asına düşm ek, b ir toplum sal olguyu sağladığı yararlar b ak ım ın ­
dan açıklam ak o lu rd u ." Hakim id eolojinin nasıl egem en sınıfı
yararlandıran ideoloji olduğunu açıklayacak b ir m ekanizm aya
htiyacım ız vardır. M arks farklı yazılarında iki tane böyle m eka-
lizm a sunar.
ilki A lm an ideolojisindeki b u m eşhur pasajda verilir:

Egem en sın ıfın fikirleri her d ö n em d e egem en fikirlerdir: yani, to p ­


lum un egemen maddi gü cü olan sm ıf aynı zam anda o n u n egem en en ­
telektüel gü cü d ü r d e. M addi ü retim araçlan m elind e bu lu n d u ran sı­
n ıf son u çta zihinsel üretim araçlarım da d en etler, öyle ki zihinsel
üretim araçlan n d an yoksun olanlan n fikirleri tam am en ona ta b id ir."

Bu analiz açık biçim de dini, rahipler ve iktidardakilerin kitle­


leri karanlıkta tutm ak üzere fesatça işbirliği olarak gören Aydın­
lanm an din eleştirisinin geliştirilm esidir. Ö ncelikle kitle yanılsa­
malarının doğuşunu daha geniş sın ıf ilişkilerinde köklen d irm ek-
le farklılaşır. Fakat filo z o fla r a yöneltilen türden bir itiraza, yani
yönetilen sın ıflan onlara yukarıdan aşılanan fikirlerin edilgen alı­
kları olarak gördükleri itirazına açıktır. Son u ç, bizzat MarksTn
F eu erbach Ü zerin e Üçüncü T ez’de belirttiği gibi, ister rahipler ol­
sun, ister aslında kitleleri yanılsam alarından özgürleştirm eye ça ­
lışanlar olsun, Toplum u biri diğerinden üstün iki parçaya b ö l­
m ektir.1’
İkinci m ekanizm a aynı itiraza açık değildir. Bu, Kapital’deki
meta fetişizm i kuram ından gelir. Bu kuram a göre, kapitalizmde
üreticiler arasındaki toplum sal ilişkilerin mal degiş-tokuşu aracı­
lığıyla kurulduğu olgusu şu anlam a gelir: 'insanların kendileri

(11) Genel olarak bkz. J Elsıer, Souı C nıpcs (Cambridge, 1985), IV bolüm,
(12) CIV, V. s.5 9
(13) Ibid., s.4. Ayrıca bkz Larraın, Concept, s.26.
2 1 8 |Tank Y apm ak

arasındaki belirli toplum sal ilişki... burada onlar için, şeyler ara­
sındaki bir ilişkinin hayali biçim in i alır.’l+ Bunun son ucun d a ta­
rihsel özgüllüğe sahip kapitalizm olgusu evrenselleştirilir, mad-
deleştirilir. Böylelikle burjuva ideolojisi için m addi bir tem el var­
dır: bizzat pazar ekonom isinin işleyişi kapitalist üretim in failleri­
ne ideolojik inançlar getirir. O halde ideolojik inançların kabulü,
bizzat egem en sınıfın bir suç birliğine dayanm ak şöyle dursun,
kapitalist üretim ilişkilerinin kendileri tarafından kendiliğinden
ortaya çıkarılır. Bu kuram ın sorunu tam da gücünde yatar: Meta
fetişizmi göz önünde bulunduruldukta, işçiler nasıl olur da öz­
gürleşebilir? Kuram , en azından burada ortaya konan versiyo­
nunda, bir hata içerir. Bizzat kapitalist ilişkilerin id eolojik in an ç­
ların kabulünü getirebilm esi için, tezahürlerinin yalnızca b ir tek
yorum u, yani bu nların toplum sal ilişkilerden ço k şeyler arasın­
daki ilişkiler olduğu yorum unu kabul etm esi gereklidir. Fakat bu
böyle değildir: bütün kuram lar onlar için gösterilen kanıtlar tara­
fından eksik belirlenir. Kapitalist ilişkiler M arks’ın b ir dereceye
kadar haklılıkla iddia ettiği gibi m addileştirilm iş, fetişleşıirilm iş
biçim de kendilerini ortaya koyuyor-olsalar bile, bu aynı tezahür­
leri yorum lam anın sayısız farklı yolu vardır.15
Bununla birlikte, tartışm akta olduğum uz id eoloji tanım ıyla il­
gili daha köklü b ir zorluk vardır. Yukarıda A lm an Ideolojisi’n d en
alıntılanm ış pasaj egem en ideoloji tezi olarak biline gelm iş kav­
ram ın locus classicus'udur, bu kavram N icholas A bercrom bie.
Stephen Hill ve Bryan T u rner tarafından şöyle özetlenir:

İd eo lojik ü retim i d en etlem esi aracılığıyla, egem en s ın ıf b ir tutarlı


in an çlar k ü m esin in olu ştu ru lm a sü recin e n ezaret ed e b ilir... Egem en
id eoloji işçi sın ıfın ın b ilin cin e sızar ve bulaşır, çü n k ü işçi sın ıfı ger­
çek liğ i egem en sın ıfın kavram sal kategorileri aracılığıyla görü r ve
yaşantılar olu r. Egem en id eo lo ji işçi sin d im , gerçek te em eğ in m ad ­
di çık a rla n n a karşı işlem ekte olan b ir sistem için e dahil etm ek ü ze­

( H ) K. M arx, Kapital, i (H arm o n d sw orth , 1 9 7 6 ), 165.


(1 5 ) Bkz. A. Callinıcos. Marxism and Philosophy (Oxford. 1 9 8 3 ), s. 129-34.
ideoloji ve ik tid a r |2 1 9

re işlev görür. Bu dahil ediş de sonuçta kapitalist toplumun tutarlı­


lığı ve büıünlenmesmi açıklar.1*

Egemen id eoloji tezinin versiyonlan ço k yaygın b içim d e savu­


nulm aktadır. G erçekten de, kapitalist toplum sal oluşum ların ye­
niden üretildiği başlıca araç olarak id eolojik egem enlik m ekaniz­
maları üzerinde yoğunlaşm ası, Batı M arksizm ’inin ona has bir
özelliğidir. Ama tezin etkisi ço k daha ötelere uzanır. Ö rneğin Els-
ter’ın öne sürdüğüne göre, öznelerin değerleri ve in an çlan n ın
egem en grupların hakim iyetini desteklem e eğilim inde olm ası ta­
rihin kitlesel b ir olg u su d u r:17

G erçekten de öyle m idir? Im m anuel W allerstein öyle düşün­


müyor:

İnsanlık tanhınde pek çok hükümetin sömürdükleri, baskı altına al­


dıkları ve kötü davrandıklan çoğunluk tarafından ‘meşru’ olarak gö­
rülmüş olup olmadığı şüphelendirir. Kitleler kaderlerine boyun eğ­
miş, ya da somurtkan bir inada, ya da geçici olarak iyi giden talih­
lerine şaşırmış, ya da etkin biçimde başkaldmcı olabilirler. Ama hü­
kümetlere ancak tahammül edilmiş, gerçekle ne takdir, ne hayran­
lık, ne sevgi, hatta ne de destek görümüşlerdir.18

A bercrom bie, H ill ve T u rn er egem en ideoloji tezine yalnızca


M arksist biçim ine değil, T alco tt Parsons’m sunduğu versiyonuna
da, yani toplum sal sabitliği açıklayanın aktörlerin toplum a n or­
m atif bütünlenm esi olduğu fikrine de karşı çıkarlar. Egemen ide­
olojinin yönetilen sınıflara sızm a oranının genellikle az olduğu­
nu savunurlar. T oplum sal denetim in başlıca m ekanizm aları si­
lahlı zor ya da M arks’ın ‘iktisadi ilişkilerin sessiz zorlam ası’ adını
verdiği şey olm uştur. Egem en ideolojinin başlıca rolü kitleleri var

(16) N, Abercrombie ve diğerleri, Tlıe Dominant Ideology Thesis (Egem en İdeoloji Tezi)
(Londra, 1580), s. 1-2.
(17) Elsier, Souı G rapes, s. 164.
(1 8 ) Wallerstein, The M odem W orld System (Modem Dünya Sistem i), I (New York.
1974),s. 143-4.
2 2 0 | T a rih Yapmalı

olan toplum sal düzene dahil etm ek değil, y ön eten sınıfın bağlılı­
ğını ve yeniden üretim ini güvence altına alm ak olm uştur.
Daha ço k egem en sın ıf üyelerinin düşünüp söylediklerinin
kayıtlarına sahip olduğum uz göz önünde bulundurulursa, g eç­
m iş üzerine iddialar olarak A bercrom bile, Hill ve T u rn er’ın argü­
m anlarının takdir edilm esi son derece güçtür. Bununla birlikte,
tarihçiler son yıllarda erken dönem m odern Avrupa’n ın halk k ül­
türünü incelem eye başlam ışlardır, belki de ilk dönem leri için
böyle çalışm alar m üm kün olacaktır. Sonuçlar etkileyicidir ve k e­
feyi egem en ideoloji tezinin eleştirileri yönünde bastırır gibidir.
işte Keith Thom as on altıncı ve on yedinci yüzyıl Ingiltere’sin ­
de halk inanışları üzerine devasa çalışm asında, diğerlerinden
başka D urkheim iarafından da inanılan, dinsizliğin yayılm asının
Sanayi Devrim i’n in bir sonucu olduğu görüşüne karşı çıkar: ‘sa­
nayiciliğin ortaya çıkışınd an ço k önce var olan kayıtsızlık, kabul
edilm iş öğretilere m uhalefet ve bilinem ezcilik oranına hakları ye­
terince teslim edilm em iştir’. Th o m as’ın gösterdiğine göre;

O rto d ok s d in in Ingiliz halkı üzerin d eki etkisi asla tam olm am ıştır.
A slında o zam an larda n ü fu su n b ir k ısm ın ın herhangi b ir d in in in
o lup olm adığı da tartışm a k o n u su d u r. H er ne kadar lam istatistik ­
ler asla elde ed ilem eyecekse d e , rah atlık la söy len ebilir k i, T u d o r ve­
ya Sıu art d ö n em i Ingiliz h alk ın ın hepsi kilise türünd e b ir yere git­
m iyordu , gid enlerin pek ço ğ u kayda d eğer b ir tered dü tle gidiyordu
ve belli b ir kısm ı da yaşam lan boyu nca H ıristiyan d ogm asının ö ğ re­
tilerind en tam am en b ih a b e rd i.19

T hom as’m Din ve Büyünün Çöküşü kitabı ço k geniş bir kay­


naklar yelpazesine dayanan büyük çaplı bir çalışm adır. Halk ara­
sındaki dinsizliğin benzer bir portresi bir dizi küçük çaplı çalış­
mada da, özellikle Fruili’deki M ontereale'den bir değirm enci
olan M enocchio lakaplı D om enico Scandella’nın engizisyon yar-

(1 9 ) K. Thom as, Religion and ıhe Decline o j Magic (Din ve Büyünün Ç öküşü)
(Hamionclsworth, 197 3 ), s.2 0 6 , 189, ve dini kayıtsızlık, cehalet ve kuşkuculuk
hakkında genci olarak bkz. s. 1 8 9 -2 0 6 .
İdeoloji ve İktid ar |2 2 1

gılam alanna dayanan C arlo G inzburg’un P eynir ve K u rtlar kitabı


tarafından çizilm iştir. M enocchio on altıncı yüzyılın son un d a k a­
zıkta yakılm ıştı. Su çu , Hıristiyan tanrıbilim inin aşkın T a n rı’sına
doğacı b ir tü m tanncılığı yeğ tutarak, sapkın dini inanışlar dile
getirm ekti. M en occh io’n u n önem i, G inzburg’a göre, ‘h alk gele­
neğinden alınm a öğeleri yazıya dökm ü ş (olm asıydı). D ogm a ve
ritüele taham m ülsüz, doğanın çevrim ine bağlı ve aslen H ıristi­
yanlık öncesi olan bir köylü dininin direngen süre gidişini açık ­
layan, Avrupa taşrasında derinlere kök salm ış bu gelen ek tir’.20
D em ek k i, H ıristiyanlığın sanayi öncesi Avrupa’nın köy kitle­
lerine kısıtlı derecede sızm ış olduğuna yönelik giderek güçlen en
bir kam ı bulunur. A bercrom bie, Hill ve T u rn er gerçekten de id ­
dia ederler ki

K atoliklik O rtaçag’da A vrupa’n ın azın lık d in iy d i... k en ttek i s e ç k in ­


ler tabakası d in in gerek irlerini yerine getiren , O rto d o k s K ato lik b ir
top lu m grubu yd u, am a kırsal ço ğ u n lu k H ıristiyan lık ö n cesi in an ış,
festival ve pratikleri koru m aktayd ı. K en tteki egem en sın ıfın ra h ip le ­
ri vard ı; L angu ed oc, Bretagm e, L ancashire, Y o rk sh ire ve N o rfo lk ’un
kırsal y o k su llan m n ise b ü y ü cü leri, cad ıları, pagan ayinleri ve folk
kü ltü rü v ard ı.21

Bu olgu nasıl yorum lanacaktır? Th o m as astroloji ve bü yü gibi


H ıristiyanlık öncesi inanış ve pratiklerin tartışm asını yaparken ,
an trop olojik ve toplum bilim sel kuram a başvurarak, onları işlev­
sel bakım d an açıklar, tehlikeli ve belirsiz doğal ve toplum sal bir
çevreye yönelik sergiledikleri ve denetim oranına dikkat çeker.
G erilem eleri yine aynı ilişkiler içind e, iletişim deki gelişm elerden
sigortanın ortaya çık ışın a kadar b ir dizi değişim in büyü ve b e n ­
zerlerine bağım lılığı gereksiz haline getiriş biçim iyle açıklanır.
Din ve Büyü‘nün ü zerine yazdığı zekice b ir eleştiride Edward

(2 0 ) C. Ginzburg, The Cheese and the W orms (Peynir ve Kurtlar) (Londra, 1 9 8 0 ), s.112.
(2 1 ) Abercrombie ve diğerlen, Dominant Ideology, s.7 5 -6 . Genel olarak bkz. P. Burke,
Popular Culture in Early Modern Europe (Erken Dönem M odem Avrupa'da Halk
Kültürü) (Londra, 1 978)
2 2 2 | T a rih Y apm ak

Thom pson, Th om as’in işlevciliğine karşı çıkarak, Hıristiyanlık


ö ncesi inanış ve pratiklerin yaygınlığının erken dönem m odern
Avrupa’da köylüler ve zanaatkarların egem en sınıfa ve id eolojile­
rine karşı direnişinin kanıtı olarak anlaşılm ası gerektiğini öne sü­
rer. Böylelikle:

Sırad an in san lan n K ilisen in onlara ‘el a tm ak la’ oldu ğun u h issetm e­
leri ö lçü sü n d e, o d ereceye kad ar b ir k arşı-k ü ltü rü n öğeleri o lu ştu ­
ru larak, bu ö ğretiler k ılık tan çık arılacak , yad sınacak, H ıristiyan rı-
tüeli yaşam akta olan pagan inanışlarla birlik te ö rü lecek, öğreti k e n ­
di yaşam d en eyim lerin e daha uygun bir sim geciliğe çev rilecek tir.22

T h om p son ’ın argüm anı, Peter Burke’ün ‘Büyük Perhizin Zafe­


ri’ adını verdiği ve on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda ‘eğitim li­
lerin kim ileri tarafından nüfusun geri kalanının tavır ve değerle­
rini değiştirm ek üzere girişilen sistem atik b ir çaba’, hem Protes­
tan Reform una hem de Katolik Karşı-Reform una ortak b ir çaba
olan süreçte, popüler ve ‘yüksek’ kültürler arasındaki farklann sı­
n ıf m ücadelesinin locus’u haline gelm e oranı üzerinde yoğunla­
şır.23 G inzburg’a göre bu çaba aslen 1 5 2 0 'le r ve 1 5 3 0 ’larda M üns-
ter’de Alman Köylülerin Savaş ve Vaftiz K arşıtlan hüküm etine bir
yanıttı ve ‘yukandan gelen her türlü denetim biçim ind en çö zü l­
me tehlikesi gösteren yığınları id eolojik olduğu kadar fiziksel
olarak da yeniden fethetm e zorunluluğu’nu ortaya koym uştu:

H egem on ya ku rm aya y ö n elik bu y en ilen en çab a A vn ıpa’n ın farklı


y erlerind e türlü b içim lere b ü rü n d ü , am a taşranın C izviıler tarafın­
d an İncil d en etim i altına alın m asın ın ve P rotestan kiliseleri tarafın­
dan erişilm iş aile tem elli d aha k ü çü k dinsel örgü tlen m en in k ö k e n ­
leri tek b ir akım a d ayan d ın lab ilir. B astırm a bakım ın d an , cad ılık
m ah k em elerin in yog u n laştm lm ası ve serseriler ve çin g en eler gibi
m a ıjin a l g ru p lar üzerin d e sıkı d en etim k u n ılm a srb u n a tekabül ed ı-

(22) E. P. Thom pson, 'Anthropology and ıhe Discipline or Historical Context’ (Antropo­
loji ve Tarihsel Baglatn Disiplini), Midland Hislory (1 9 7 2 ), s.51-2.
(2 3 ) Burke, Popular Culture, s.2 0 7 , ve genel olarak bkz. ibid., 8 .bölüm.
İdeoloji vc İktidar |2 2 3

yordu. Menocchio’nun durumu bu bastırma ve halk kültürünün si­


linmesinin oluşturduğu ardalan önünde değerlendirilmelidir.24

‘Halk kültürünü n silinm esi’nden söz etm ek biraz fazla iddialı gö­
rünmekte: B urke ve T hom pson gibi diğer tarihçiler Hıristiyanlık
öncesi inanış ve pratiklerin ta yirm inci yüzyıla kadar ayakta kal­
dığına işaret ederler. Yine de, G inzburg’u n k itabın ın (ve daha ön ­
ceki kitabı G ece Ç arpışm aları'n m ) kaynaklan, h alk inanışları hak-
kındaki bilgilerim iz için , am açlan tam da b u inançları düzenle­
mek ve değiştirm ek olan engizisyon gibi kurum lara ve cadı m ah­
kem elerine ne dereceye kadar bağlı olduğum uzu gösterir. M ichel
Foucault dikkatini on sekizinci yüzyılın sonunda disiplinler adı­
nı verdiği yeni iktid ar biçim lerinin ortaya çıkışı üzerinde yoğun­
laştırm ıştır. B unlan 'sürekli bir denetim in yokluğunda... “üstü n-
iklidar’’ olarak gerçekliğinin törensel sergilenim iyle pekişen’ b ir
iktidar biçim i olan m utlakıyete has gösteriye yönelik ve barbarca
infazlarla karşılaştırır. Hapishane, fabrika ve hastane gibi m o­
dernliğin tipik kurum larınca temsil edilen disiplinler, bunun ye­
rine bireysel davranışın düzenlenm iş ve sistem atik denetlenm esi­
ni getirerek, böylelikle ‘toplum sal bütünün en ince dokusuna ka­
dar’ sızar.25 E rken dönem m odem Avrupa’da dinsel inanış ve top­
lumsal davranışın ‘reform e edilm esi’ çab alan n ı toplum sal iktida­
rın bu daha m üdahale edici ve yaygın uygulanım m ın ilk örn ek ­
leri olarak görm ek akla yakın görünüyor.
A nthony G iddens ' “bilgi”nin - b ir fail ya da kolektivite tara­
fından depolanabilen simgesel m alzem e- birikim i ve gözaltında
tutma’ ve ‘alı düzeyde yer alanların etkinliklerinin b ir kolektivite
içindeki üstleri tarafından denetlenm esi’ diye yazdığında aklında
olan disiplinlerdir. G iddens’a göre, ‘toplum sal bütünlenm enin
tam am layıcı ve kaplayıcı b ir öğesi olarak her anlam ında gözaltın­
da tutm a yalnızca kapitalizm in gelişiyle birlikte başat önem e sa-

(24) Ginzburg, Cheese, s. 126


(25) M. Foucault, Discipline and Punish (Hapishanenin Tarihi) (Londra, 1977), s .57, 8 0 - 1.
2 2 4 | T a n h Yapm ak

hip olu r.’ Kapitalizm öncesi sın ıf toplum larm da, arıık-em egin el­
de edilm esi ’iktisat dışı zorlam aya, devletin ya da yerel derebey­
lerinin silahlı gücüne dayanıyordu. ‘H âkim iyetlerine tabi halktan
zorla vergi ya da diğer haraç veya hizm et biçim lerin i elde etm ek
zorunda olanların iktidarı, başka kaynaklardan beslen en günde­
lik yaşamın pek çok y önü ne sızm ıyordu.’ David L ockw ood’un ıe-
rim lerine d ökersek, sistem -bütünlenm esi hakim sınıfın askeri
gücüne dayanıyordu. Paylaşılan inanç ve gelenekleri içeren top­
lumsal bü tü nlenm e bundan kesinlikle ayrıydı, belli başlı yerel
köylü cem aatlerinde işlem ekte ve egem en sın ıf tarafından büyük
oranda göz ardı edilm ekteydi. Buna karşın, kapitalist söm ürü as­
len işçiler üzerindeki em ek güçlerini satmaya yönelik iktisadi
baskılara dayanır ve oranı genellikle em ek üretkenliği düzeyiyle
doğrudan bağlantılıdır. Bu durum da egem enlik altındaki sınıfın
üretim sürecinin hem içinde hem de dışında sistem atik denetim i
söm ürenler için daha büyük bir önem e sahip o lu r.’ “D evlet”, ida­
resine içsel olarak tabi olanlar sözkonusu olduğu sü rece, kapita­
list loplum larda sınıflara ayrılm ış (yani kapitalizm ö n cesi sim ilar)
toplum lardakinden ço k daha m üdahaleci ve kapsayıcı b ir ku­
rum lar k üm esid ir.’26
G iddens’in analizi aydınlatıcıdır. M ichael M aıın'in 'altyapısal
ik tid ar’ adını verdiği şeyin, yani ‘toplum a gerçek anlam da sızma
ve siyasi kararlan lojistik olarak uygulama yetisi’nin sınırlam ala­
rını tartışm ası da bu nu d estekler, bunun örneği görünürde kapi­
talizm öncesi devletlerin en m ükem m eli olan im paratorluktur:

İm p aratorlu k... lebaası üzerin d e yoğun d en etim d en y o k su n henüz


görece kırılg an b ir etk ileşim ağıyd ı... Y ığınlardan d üzenli o larak b e l­
li oranda ve em ek leriyle ö d em e yapm aları dışında pek az şey b e k ­
lenm ekteydi. Ü zerlerin d eki d en elim , vahşi de olsa, d üzensizd i. D a­
ğılm ış y ö n eten ler gru bu n d an daha fazla şey b e k le n m e k te y d i, am a
bu o n lan n gözü nd e lalsız değildi. İm paratorlu k aıazi tem elli degtl-

(2 6 ) A. Giddens, A C ontem porary Critique of Hisloiiral M aterialism (Tarihsel Maddeciliğin


Çağdaş Bir Eleştirisi) (Londra, 1 9 8 1 ), s. 169. 170, 103, 165.
İdeoloji ve İktid ar |2 2 5

di, bütü n d e d eğild i. Eyaletler, sın ır boyları ve hatta 'y aban cı' yöne­
tici ve seç k in le r aracılığıy la b ir kral veya im p aratoru n egem en liğin­
de b ir fe d e r a l egem enlik sistem iyd i. Bu, lem eld e lo jis tik n ed enlerd en
kay nak lan ıyord u : H esap lan m a göre, ne kadar olağanü stü olursa ol­
sun h iç b ir fatih in b irlik le ri ve idari m em u rlan n ı sek se n doksan k i­
lom etreden daha ö te sın ırlar içind e ru ıin b ir tem ele o tu rtarak örgüt­
leyip, d en etleyip g e rek sin im lerin i karşılayam az. Kral veya im parator
egem en liğini sağlam ak, yıld ırm ak için yed ekteki ken d i profesyonel
ord usun u k u llan ıy o rd u . Ama herkes biliyordu ki b u n u kullanm ak
olağanüstü lo jistik b ir uygulam ayı gerektirecekti. Yerel seçkin ler ver­
gi veya haraç verdikleri sürece yerel d en etim lerine k a rışılm ıy o rd u "

Bu kanıtların ışığında, M ann’in 'yoğun iktid ar... sıkı sıkıya ör­


gütlenme ve katılanlardan yüksek derecede seferberlik veya bağ­
lılık talep ed eb ilm e’ dediği şeyin neden aslen kapitalist lopium -
ların bir özelliği olduğunu görebiliriz.28 Ancak m odernliğin geli­
şiyle birlikte egem en sın ıf yığınların gündelik yaşam ına sızmakta
hem çıkar h em de giderek (m atbaadan dem iryollarına, oradan da
modern kitle araçlarına kadar yayılan bir dizi yenilikler sayesin­
de) araç sahibi olm uştur. Bunun pek ço k biçim de olduğunu gö­
rebiliriz. Ö rneğin, Edward Thom pson sonu ç olarak doğanın
döngülerine dayanan düzensiz iş kalıplarından ayrılam az ‘göreve
yönelik’ zam an anlayışının yerine, çizgisel ve h o m o jen olarak dü­
şünülen zam anın, ‘em ek söm ürüsünün bir aracı olarak zaman öl-
çüm ü’nün ya da daha çiğ biçim de, para olarak zam anın getiril­
mesine dikkat çe k e r.29 Fakat egem enliğe tabi sınıfların gözaltında
tutulm asındaki bu artış, hakim ideoloji tezinin kapitalizm ön ce­
si Loplumlara uygulandığında yanlışken kapitalist üretim tarzı
için doğru olduğu sonu cu na götürebilir.

(27) Mann, Sources, s. 170, 174-5. imparatorluk gücünün lojistiği feıri bkz. ibid., s. 137-46.
(281 Ibid., s.7.
(29) E. p Thom pson, Tim e.W ork-D iscipline and Industrial Capitalism' (Zaman, İş
Disiplini ve Sanayi Kapitalizmi), P&rP. 3 8 (1 9 6 7 ). Daha genel olarak bkz. Burke.
Popular Culture, 9.bölüm
2 2 6 | T a rih Y apm ak

Böylesi b ir sonuç hatalı olur. Son oıuz yıl içinde işçi sınıfı b i­
linci üzerine yapılm ış bir dizi çalışm a her tarafa yayılmış b ir ha­
kim ideolojiye inanm ak için pek az destek sağlam ıştır. Mantı
1 9 5 0 ’ler ve 1 9 6 0 ’lann savaş sonrası refahının doruk noktasında
yapılm ış bir dizi İngiliz ve Am erikan araştırm asının bulgularını
şöyle özetler:

1 D eğerler kon usund a fikir birliği ö n em li b ir oranda b u lu n m a ­


m aktadır;
2 O rıa sın ıf arasında işçi sınıfı arasında oldu ğun dan daha bü yük
oranda fikir birliği vardır;
3 işçi sınıfı aykm d eğerleri, eğer bu değerler soyut siyasi b ir felse­
feden ç o k som u t g ü n d elik yaşam a veya belirsiz p opü list kav ram ­
lara bağlıysa d esteklem e eğilim i gösterm ekted ir;
4 İşçi sınıfı bireyleri aynı zam an da değerlerinde orta sın ıf ü y elerin ­
den daha az içsel tutarlılık gösterm ek ted ir.

M ann Batı işçi sınıfının görece sessizliğinin ‘toplum a herhangi bir


olum lu norm atif bağlılıktan ço k belirli rollerin pragm atik kabu ­
lü ile daha ikna edici biçim de açıklanabil(ecegini)' öne sürer.
M ann’in bir başka yerde iddia ettiğine göre, ‘iktisadi ödüller
karşılığında kendi üretici güçlerine yabancılaşm aya zorlanm ış iş­
çi, denetim ve paranın, iş ve iş olm ayanın birbirinden aynldıgı
ikilikçi b ir b ilin ç geliştirir.’ Bunun so n u çlan , ‘çelişkinin saldırgan
ekonom izm ve savunmaya yönelik denetim şeklinde daraltılm a­
sından ne daha fazla ne de daha az’dır. Sınıf-bilinci asla G id d ens’ı
izleyerek çelişki bilin ci adım verdiğim iz şeyden daha ileri düzey­
de gelişm ez (bkz. yukanda 4.1 başlığı). Kapitalizme alternatif
olabilecek herhangi bir toplum anlayışından yoksun olan işçiler
maaşlarla ilgili daraltılm ış iktisadi m ücadelede odaklanırlar. ‘5ı-
n ıf-b ilin cin in ortaya her çıkışı sürekli olarak ekonom izm tarafın­
dan törpülenm ekıe ve kapitalizm hayatta kalm aktadır.’31

(3 0 ) M Mann, ‘The Social Cohesion of Liberal Democracy' (Liberal Demokrasinin


Toplumsal Bağlılığı), Amencnn Sociological Review. 3 5 ,3 (1 9 7 0 ), s.4 3 2 ,4 3 5 .
(3 1 ) M. Mann, Consciousness and Action am ong the W estern Working Class (Batı İşçi Sınıf»
Arasında Bilinç ve Eylem) (Londra, 19 7 3 ), 5.33, 2 1 , 68.
İdeoloji ve iktid ar |2 2 7

Bu genel tez destek bulm uş ve bir dizi aynntılı analiz tarafın­


dan zenginleştirilm iştir. Huw Beynon'ın 1960'ların sonunda
Ford H alew ood’daki dükkan işçi tem silcileri üzerine yaptığı m eş­
hur araştırm a, İngiliz işçi sınıfında bulunan çelişki b ilin cin in en
önem li biçim iy le, ‘fabrika sın ıf bilin ci’ ile ilgilidir:

Bu, s ın ıf ilişkilerin i fabrika için d ek i p atron larla işçiler arasınd aki ç e ­


lişkid e d oğru dan tezahü rleri b ak ım ın d an algılar. K ök saldığı yer,
m ü cad elelerin işin d en etim i ve id arecilerle işçilerin ‘h a k la n ’ üzerine
verildiği iş yeridir. Söm ü rü ve iktidarla ilgili old u ğun a göre, belirli
siyasi öğeler içerir. Ama bu b ir fabrika siy asetid ir.... En az gelişm iş
b içim in d e , m ü n ferit gad d arlık ve ‘hasta rolü yaparak işi kırm a’ b i­
çim d e ortaya çık ar - çoğu id arecin in tanışık olduğu ve n ah o ş b u l­
duğu ‘agızlan n a sıçarız’ tavn. Bu görü şü n altınd a yatan yapı, H ale­
w o o d ’d aki işçi tem silcilerin in b ilin cin d e tem ellen m iş olandan pek
k ö k te n b içim d e farklı d e ğ ild ir."

Halewood m ilitan b ir otom obil fabrikası olarak iyi bilinir ve


Beynon işçi tem silcilerinin idarenin inisiyatiflerine yanıt olarak
nasıl o ld u k ça incelikli taktikler izleyebildiklerini gösterir. Zayıf
n oktalan, bu n u n üretim süreci içinde o andaki çelişki üzerinde
yoğunlaşan ve devlette toplanan toplum sal iktidarın daha geniş
yapılarını büyük oranda göz ardı eden bir fabrika sın ıf bilinci o l­
m asında yatar. Beynon’ın dediği gibi, fabrika içindeki çelişkiyi al­
gılayışları ‘gelişkin bir siyasal bilinç biçim in e uzanm am ıştı, daha
çok işçilerin otom obil fabrikası içind eki deneyim lerinin ço k doğ­
rudan, sağduyuya dayanan b ir değerlendirilm esini tem sil ediyor­
du.’53 Böylelikle devrim ci sın ıf bilin cin in asıl bileşenin d en, kolek­
tif eylem in toplum u nasıl dönüştürebileceği görüşünden yoksun­
lardı.
Bu bakım dan Halew ood işçi tem silcileri ‘C hem C o ’da çalışan
ve T h eo N ichols ve Peter Arm strong tarafından incelenen daha az

(3 2) H. Beynon, Working fo r Ford (Ford İçin Çalışmak) (Harmondsvvorıh. 1973), s.98-9.


(33) Ibid.. s. 121.
2 2 8 |Tarih Yapmak

m ilitan işçilerle aynı konum daydılar: ‘C hem co iş gücü, en azın­


dan çoğu zam an, ne içinde yaşadıklan dünyayı denetim altına
alan, ne de onu denelim altına alm anın herhangi bir yolunu gör­
meyen insanlann kaderciliğiyle nitelenir. Ama bu kadercilik ka­
pitalizm e n orm atif bü ıü nlen m ed en kaynaklanm az. ‘Bu işçiler ek­
siklikleri, m antıksızlıkları, yaşam standartlarındaki farkları göre­
bilir, hatta kim i zaman daha iyi loplum lan düşünebilirler. O nlar­
da eksik olan, bu daha iyi toplum lann olanaklı olduğuna dair
inanç veya k esinlik tir.’ Sonuç olarak, ‘kapitalist hegem onyanın
asıl zaferi büyük oranda, bu işçilerin onun değerlerini olumlama-
maları veya yadsım am aları olgusunda görülür. O nların gözünde,
kapitalizm (illa ki doğru ya da adil olm ayan) değiştirilem ez bir
düzenin alt tarafı bir parçasıdır.’34 Böylece, T h e rb o m ’un deyişiy­
le, ‘pek ço k ya da çoğun burjuva-dem okratik ülkelerde teslimiyet,
boyun eğme ve düzene uyum gösterm e, tem sil edilm e duygusun­
dan daha, m uhtem elen fikir birliğinin önem li bileşenleridir.’34

4 .3 Y a n lış lık ve id e o lo ji - II
D em ek ki hakim ideoloji lezi yanlış addedilm elidir (bununla
b irlikte göreceğim iz üzere daha zayıf bir versiyonu savunulabi­
lir). Hakim ideoloji tezi ölüm ünde id eoloji kuram ını da berabe­
rinde mi götürür? A bercrom bie, Hill ve T u rn er kim i zaman bu
kadarını da im a eder gibidirler.36 Bu put kırıcılık Batı M ark­
sizm ’inin ideoloji saplantısına getirilen tazeleyici bir düzeltm edir,
ama hataya yol açan so n u çlan olabilir. Bu kitabın başlıca savla­
rından biri insanların özneler, inanç ve arzularla harekete geçen
bilinçli oyuncular olarak görülm esi gerektiğinde ısrar etm ek ol­

(3 4 ) T Nichols vc P. Armstong, W orkers Divided (Bölünen İşçiler) (Londra, 1976), s .47,


5 8 . 59.
(3 5 ) G. Therborn, Tlıt' Ideology o j Power aııd the Power o f Ideology (Londra, 1980), s. 108-
9. Genel olarak 'ideolojik egem enlik biçim leri' tartışmasını görmek için bkz ibid..
5. bölüm
(3 6 ) Özellikle bkz Abercrombie ve diğerlen, 6 bölüm ve ck; ve kitaplarının eleştirel tar­
tışması için G .Therbom , 'New Questions of Subjectivity' (Yeni Öznellik Sorunları).
NLR. 1 4 3 (1 9 8 4 ) ,
İdeoloji ve İktidar |2 2 9

muştur. Ayrıca, 4 .1 başlığında kolektivitelerin oluşum unun kri­


tik biçim de etm enlerin toplum sal kim likleri hakkınd a sahip ol­
dukları inançlara bağlı olduğunu öne sürdük.
İdeolojinin analizi toplum kuram ı için önem lid ir, yeter ki
id e o lo ji’ M arks’ın sözleriyle, ‘huku ki, siyasi, dini, sanatsal ya da
felsefi -k ısa ca sı insanların bu çelişkinin (yani üretim güçleriyle
ilişkileri arasınd akinin) bilincine vardıkları ve bunun için m üca­
dele verdikleri id eolojik biçim ler’57 olarak anlaşılsın. İdeolojinin
böyle anlaşılm ası 4 .2 başlığında verilen tanım ın (3 ) ve (4 ) koşul­
larını reddetm eyi getirir. İdeolojik inançlar yanlış olm ak zorun­
da değildir, bu kabulün illa ki egem en sınıfın yararına olm ası da
zorunlu değildir. Bunun yerine T h erbo rn ’u izleyerek 'id eoloji’yi
yalnızca ‘insanların yaşam larını onlara farklı biçim lerde anlam
ifade eden bir dünyada bilinçli oyuncular olarak yaşadıkları in ­
sanlık durum unun bu yönünü im leyecek’ şekilde kullanm alıyız.511
ideolojiyi yanlış bilinç olarak tasarlam ak, hakim ideoloji tezi­
nin içerdiği, sın ıf toplum larınm egem enliğe tabi sınıfın söm ürü­
lerinin h aklı olduğu yolundaki yanlış inancı kabul etm eleri saye­
sinde -ayakta kaldığı iddiası tarafından içer im lenir. Bir kez iddia­
nın kend isinin yanlışlığını gördük m ü, ideolojiyi yanılsamayla
bir tutm am ıza gerek kalm az. İdeolojik in ançlar da, bütün inanç­
lar gibi, ya doğru ya da yanlıştır, ama b ir in ancın doğruluk değe­
ri id eolojik ve id eolojik olm ayan arasında b ir ayrım yapm ak üze­
re kullanılacak ölçü tler arasına girm ez. K ökeninde dini preju-
ges'nin A yd ın lan m an eleştirisinden gelen yanlış b ilin ç olarak
epistem olojik id eoloji kavram ı sonuçta reddedilm elidir.59
Böylesi b ir m anevranın id eolojinin incelenm esini genelde
pratik bilincink iy le bağlantılandırarak genişletm em ize olanak ve­
ren olum lu b ir etkisi vardır. A nthony G iddens insan etm enlerin
’bilgi-yetisi’ adını verdiği şeye, yani b ir toplum un üyelerinin için­

(37) K Marx. A Contribution to the Critique o f Political Economy (Londra, 1971), s.21.
(38) Therborn, Ideology, s. 1-2.
(39) Bkz. Callinicos. Marxism. ö.bûlüm.
2 3 0 | T a rih Yapm ak

de yaşadıkları dünyanın doğası hakkında çoğu toplum araştırm a­


cısın ın onlara yaraştırdığından daha fazla şey bildiği olgusuna
parm ak basm ıştır.40 Aslında bunun derin felsefi nedenleri vardır,
G raham M acdonald ve Philip Petıit Donald DavidsonTn C öm ert­
lik İlkesini tartışırlarken b u n lan ortaya koyarlar:

A çık lam ak üzere in an çlara (yani p ratik etkinliği yön lend irenlere)
b aşv u n ılan eylem ler, in sa n la n n gü n d elik, birbirleriy le ve çev releriy­
le az ya da ç o k b a şa n lı ilişk ilerid ir: b u n lar yiyecek b u lm ak , anlaşm a
yapm ak, k u lü b eler k u rm ak gibi eylem lerd ir. Bu ilişk ilerin b aşansı
genellikle rastlantı ve talihe m al edilem ez. Fakat b aşan y ı rastlan tı­
n ın güçlerine başvu rm ak sızın anlaşılır hale getirm ek istiy o rsak , ey­
lem lerin altında yatan in an çların doğru oldu ğun u varsaym alıyız:
yanlış olsalardı, b aşan rastlantının ürünü olurdu. Böylece pratik etkin­
liği yönlendiren inançlarda, y oru m cu n u n gönül rahatlığıyla bir doğru­
luk çoğunluğunu varsayabileceği bir inançlar küm esi bulu yoru z.41

M acdonald ve Pettit’in pratik etkin lik örnekleri paylaşılan he­


deflerin işbirliği içind e izlenm esi olarak fikir birliğine yön elik bir
toplum sal pratik görüşünü içerim ler. Ya bu görüntüyü b ir b ıra ­
kıp da bunun yerine etm enlerin üretim in söm ürüye yönelik iliş­
kileri içindeki farklı konum larından kaynaklanan çık ar çalışm a­
larının loplum sal yaşam daki dikkat çekici yanı üstünde odakla­
nırsak ne olur? O zam an yanlış bilinç dünyasına girm eyiz. Sınıf
bölünm esinin iki tarafındaki etm enlerin kendilerini içinde bu l­
dukları çelişkisel ilişkiyle ilgili olasılıkla pek çok doğru inancı
olacaktır. Sözgelim i, pek ço k İngiliz işçisinin onlarla idare arasın­
daki çatışm alarla ilgili canlı b ir hisse sahip oldukları kanıtını gör­
m üştük. Fakat egem en sın ıfın olasılıkla egem enliğe tabi sınıflar­
dan daha farkında olduğu bir şey varsa, o da toplum sal çelişkile­
rin varlığıdır.

(4 0 ) Örneğin bkz. A. Giddens, The Constitution o f Society (Toplumun Oluşum u) (Londra.


19 8 1 ), s.27.
(4 1 ) G. Macdonaid ve P. Peuıl, Semantics and Social Science (Londra, 1 9 8 1 ), s.27.
İdeoloji ve İktid ar 12 3 1

Foucault 'çoğu zam an çizildikleri sınırlı düzeyde tam am en


açık olan taktikler - iktidarın yerel sinizm i’, ‘ “yaratıcılan ”...çogu
zaman ikiyüzlülükten uzak olan geveze taktikler olarak ‘iktid ann
ussallığı’ hakkında yazm ıştır.” T arihçiler laktik üretenlerin ön le­
rindeki alternatif stratejileri şaşırtıcı b ir açıklıkla tartıştıkları bel­
geleri ortaya çıkarabilm işlerdir. Çağdaş Güney A frika’n ın pek
çok kurum unun oturtulduğu Boer Savaşının sonu ile Birinci
Dünya Savaşının başı arasındaki önem li d önem den b ir tek örne­
ği ele alacağım. Liberal yorum cular ve W eberci toplum b ilim ci­
ler bu ülkedeki ırkçı tahakküm sistem ini etnik bölü n m elerin , ya­
ni siyahlarla beyazlar, G üney Afrika’da doğan Avrupalılar ve İn ­
gilizce konuşan beyazlarla Zulu, X hosa ve diğer Afrika ‘kabile’
gruplanmaları arasındaki ayrım ların b ir sonucu olarak görm e
eğilim indedirler. Fakat 1901 ile 1 9 1 4 arasındaki d önem de önde
gelen egem en sınıf figürleri, özellikle İngiliz Yüksek V ekili Lord
M ilner’in çevresind ekiler ve büyük m aden işletm elerindekiler,
sonraları ‘ayrı gelişim ’ olarak bilinegelen eye büyük oranda b en ­
zeyen b ir dizi kurum sal düzenlem enin durum unu, göze çarpa­
cak derecede faydacı bakım d an tartışm aya hazırdı.
Böylelikle ileri gelen b ir beyaz ‘liberal’, Howard Pim , A frikalı­
ları kent içindeki m ahallelerdense (‘yerleşim ler’) kabilelere aynl-
mış Ö zel Arazilerde (günüm üz ‘Yurtlar’ım n ilk örnekleri) tutm ak
üzere, yakın zam anlardaki M arksist analizleri fena halde anıştı­
ran b ir şekilde b ir m antık öne sürdü:

B ir Ö zel A razide y erliler an lad ık lan ve kendileri için y aratıık lan d o ­


ğal koşu llar için d e yaşarlar. B irkaç yıl ileriyi d ü şü n ü n . Şim d ilik m a­
hallelerd e güçlü kuvvetli in sanlar bu lu n u y or, am a yaşlanıyorlar,
hastalan ıyorlar, gü çten d ü şü y orlar - k i m o nların b ak ım ım ü sd en e-
cek? Su ç işliy o rla r- k im onları d en etim altına alacak? Ö zel Arazi d ü­
zeleb ilecek leri b ir san ato ryu m d u r; gü çten d üşm ü şlerse orada k a lır­
lar. Kendi kabile sisıem leri o n la n disiplin altınd a tu tar ve eğer suç

(42) M.Fuucaulı. b ı Vulonlf ile savoir (Paris, 1976), s. 125.


2 3 2 |T arih Y apm ak

işlerlerse onları adalete teslim e tm ek te en ufak b ir gü çlü k çıkm az


B ü ııın bu n lar beyaz cem aate k esin lik le h içb ir m asrafa mal olm aya­
c a k tır... Zam an geçtik çe bu m ahalle yü kleri a n a c a k ve m ahallede
g erçek len çalışab ile cek g ü çle insan oranı daha da azalacaktır. H âli­
hazırdaki işçilerin sayısı, en sağlıksız m ahalle koşullan da göz ö n ü n ­
de b u lu nd u ru ld u ğ u n d a, b u d u ru m d a b ir Ö zel A razideki eşit sayıda
nü fu stakin d en kesinlikle daha az o lacak tır ve işçi sayısınd aki bu
fark ken di içind e de Ö zel Arazi yerlilerin in daha az ulaşılabilirliğini
telafi eım e k üzere biraz d aha a rta c a k tır... m ahalle nü fusunu n (m a ­
hallen in ailelerd en olu ştu ğu nu varsayıyorum ) e n fazla beşte birinin
çalışabilir d u ru m d a olduğu m ak u l b ir varsayım dır. Bu, işverenlerin
ödediği m aaşın çalışan kişi d ışın d a diğer dört kişiye daha bakm aya
yeterli olm ası gerektiği anlam ın a gelir. B unu n yerlilerin m aaşında
b ir ind irim e yol açacağı d ü şü n ü leb ilir m i?”

Burada yanlış bilinçle ilgili pek az kamı var. Fakat bu gibi de­
ğerlendirm eler su ç birliğine yönelik bir tarih kuram ına götürm ez
mi? Hayır. Ö n celikle, hiçbir kişi ya da kolekıivitenin sınırsız ik­
tidarı yoktur. Failler elbette ki kom p lo teorisine girebilirler, ama
ortak hedeflerine ulaşam ayabilirler. Ikiııcisi, başarsalar b ile, ey­
lem lerinin başarılarını baltalayan niyetlenilm em iş sonuçları ola­
bilir. K om plolar vardır: hata bu nların her zaman (ya da hatta ç o ­
ğu zam an) başarılı olduğuna inanm aktan ileri gelir. Bu, bilinçli
eylem lerin zorunlu olarak kendi kendini yenilgiye uğratıcı old u ­
ğuna, etkileşim leri aracılığıyla bireysel etm enlerin peşinde o l­
duklarından oldu'kça farklı, am a yine de kendine has b ir ussallı­
ğı ve mantığı olan bir kalıp ördüğüne inanıyora benzeyen Fouca-
ult'nun benim sediği gizil işlevciliğe düşm ek gerekliği anlam ına
g elm ez.44 Suç birlikleri bazen başanya ulaşır: devlet ve serm aye

(4 3 ) H. Pim, Som e Aspects of the South African Naiive Problem’ (Güney Afrika Yerli
Sorununun Kimi Yönleri). South African Journal o f Science, 4 (1 9 0 5 ), alınıılandıgı
kaynak M Legassıck ve D. lnnes, 'Capital Restructuring and Aparıheıd' (Sermayenin
Yeniden Yapılandırılması ve Apartheid), African Affairs, lö (1 9 1 1 )
(4 4 ) Foucaulı, Volonıe. s. 125. Bkz. C. Taylor, 'Foucaulı on Freedom and Truıh
(Foucault'm m Özgürlük ve Doğruluk Gûruşû), D. C. Hoy derlemesi Foucaulı
(O xford, 1 9 8 6 ) içinde.
İdeoloji ve İktid ar |2 3 3

bu yüzyılın ilk yıllarında G üney Afrika toplum unu gerçeklen de


genel olarak Pim tarafından tasarlanm ış çizgiler çerçevesinde ye­
niden kalıplandırdı. Aynı zam anda, niyetlenilm em iş son u çlan n
hakim iktidar ilişkilerini zorunlu olarak sürdürm eye yaramasını
güvence altına alan m ekanizm alar yoktur. Bizzat Ö zel Arazilerin
yaratılışının Afrika nüfusunun hızla proleterleşm esine ve dolayı­
sıyla bugün G üney Afrika’da hem “apartheid’’ın hem de kapita­
lizmin varlığını tehdit eden kentli siyah işçi sınıfının ortaya çık ­
masına yol açtığına dair pek ço k kanıt vardır.45
Etm enlerin genellikle toplum sal çelişkiler hakkınd a pek ço k
doğru inancı olduğu iddiası 4 .2 başlığının başında verilm iş ide­
oloji tanım ının (2 ) num aralı koşu lu nu, yani id eo lo jik in an çlan n
nedeninin toplum sal olduğunu baltalam az mı? N eden öyle olm a­
dığını görm ek üzere, Elster’ın ideoloji tartışm asına bakalım . Els­
ter oldukça geleneksel bir ideoloji açıklam asını savunur: 4 .2 baş­
lığında gördüğüm üz gibi egem en ideoloji tezini kabul etm ekle
kalmaz, ideolojiyi yanlış bilin çle de b ir tutar. Argümanı şu şekil­
dedir. ‘Bir inancın nedeni ussaldır eğer ki (i) inancın nedenleri
buna .inanmak için gösterilen nedenlerse ve (ii) ned enler in an ç­
lara rastlantısal bir biçim de değil de ned enler olarak neden olu­
yorsa.’ İnançların toplum sal nedenleri genellikle onlara bu şekil­
de neden olm az, o halde ‘nedeni toplum sal olan b ir inan(cın) us­
sal olarak tem ellenm iş (olm ayacağı)’ varsayılm alıdır. A ynca,
‘doğru in an çlan n ussal olarak tem ellendiğine dair b ir varsayım
vardır’, ki bu da önceki adım larla birlikte, ‘nedeni toplum sal olan
inançların yanlışlığını destekleyen b ir durum yaratır’.46
Elster in an çlan n iki ayrı toplum sal neden türünü ayırt eder,
çıkar-açıklam ası ve konu m -açıklam ası, yani, sırasıyla:

in an an ın (ya da b aşka b ir etm en in ) çıfearlanııa gönderm e yapan


açıklam alar ve o n u n iktisadi ya da toplum sal ko n u m u n a gönderm e

(45) Bkz. M. W illiam s, An Analysis ol South African Capitalism' (Ctıney Afrika Kapım.
Uzminin Bir Analizi), CSE Bulletin, IV, 1 (1 9 7 5 ).
(46) Elster, Making Sense, s.4 7 4
2 3 4 | Tarih Yapmak

yapanlar... Büıün konum açıklamalan nedenseldir, ama çıkar-açık-


lamalan nedensel olduğu kadar işlevsel de olabilir. Yani, bir inanç
çıkarlar tarafından biçimlendirilmiş olması kadar kimi çıkarlara hiz­
met etmesiyle de açıklanabilir.47

İşlevsel çıkar-açıklam alarını, yani id eolojik inançları hizmeı


enikleri çıkarlar bakım ından değerlendirenleri göz ardı edelim.
Elster'm toplum sal nedenli inançların ussal olarak tem ellenm edi­
ği varsayımı, ‘m ikro-tem eller’ arayışıyla birlikte, onu bilişsel psi­
koloji çalışm alanna başvurm aya iter ve bu gibi inançları ya inanç
oluşturm a süreci içinde psişik güdülerin araya girm esinin ya da
bu sürecin kendisinin içindeki çarpıtm aların sonucu olarak açık­
lam asına yol açar.48 Elster’a psikolojizm e bu düşüşü içinde katıl­
m ak için bir neden yoktur.
Ö ncelikle, konum ve çık ar açıklam alan arasındaki karşıtlık
abartılm ışa benzer. Eğer çıkarlar etm enlerin üretim ilişkileri için ­
deki konum larına bağlıysa (ve 3 .5 başlığında verilen açıklam a
yanlış olsa bile, herhangi bir M arksist çıkar kuram ı bu kadannı
öne sürm elidir), o halde konum la çıkarlar arasında herhangi bir
keskin ayrıma gidilm esi pek olası görünm üyor. Ö ne sürm üş ol­
duğum gibi, çık ar kavramı etm enin inanç ve arzuları ile onların
nesnel toplum sal konu m lan arasındaki etkileşim le ilgilidir. Oysa
ideoloji tartışm asında Elster, çık arlan etm enlerin öznel istekleri
ya da aslında b u isteklerin altında yatan güdülerle bir tutar.
İkincisi, ‘doğra inançların ussal olarak tem ellendiği varsayım ı’
oldukça desteksizdir. W illiam Shaw ’un belirttiği gibi, ‘b ir inancın
k ökeninin, onun doğru ya da yanlış olarak değerlendirilişinde et­
kisiz olduğu m antıksal analizin en basit doğrusudur.’49 Ü çüncıı-
sü, daha olum lu olarak, neden insan toplum sal nedenli inançla­
rın ussal olarak tem ellenm ediğini varsaysın ki? Ç ıkarlarının peşi­

(47) Ibid.. s.465.


(4 8 ) Özellikle bkz. Elster, Sour G rapes, I. ve IV bölümler.
(49) W. H. Shaw, 'Marxism and Moral Objectivity' (Marksizm ve Ahlakı Nesnellik), K-
Neilsen ve S. C. Patıen derlemesi M arx and M orality (Marks ve Ahlak) içinde.
Canadian Journal o f Philosophy, ek cilt Vll (1 9 8 1 ), 5.28
İdeoloji ve İktid ar |2 3 5

ne düşen etm en ler toplum un doğasıyla ve k endilerinin bunun


içindeki konu m larıyla ilgili pek çok inanç oluşturabilir. Bunu üs­
tünde bayağı d ü şü nerek yapabilirler, am a ortaya çıkan inançlann
nedeni, form ülasyonlarınm söz konusu etm enlerin konu m u, ge­
reksinimleri ve am açlarını yansıttığı anlam ında toplum saldır.
Elster bu gibi inançları nedenleri toplum sal olarak betim lem enin
nedensellik kavram ını herhangi bir anlam dan yoksun bırakm ak
olacağını söyleyerek itiraz edebilir. Fakat burada yanılır: söz k o­
nusu in an çlan n nedeni şu anlam da toplum saldır, eğer bunlara
inananlar ü retim ilişkileri içinde belli b ir konum da olm asalardı,
olasılıkla o n la n kabul etm eyeceklerdi. Bununla b irlikte, bu
inançların k abu lü nü n zorunlu olarak ussal d üşü nm e süreçlerin­
de b ir m üdahaleyi getirdiğini varsaym ak için b ir neden yoktur.
Ö bür türlü b ir varsayım da bu lu nm ak, kesinlikle yanlış biçim de,
bilginin asla görüş açısına yönelik, belirli çıkarlar ve am açlar
doğrultusunda biçim lend irilm iş bir çerçeve içind e form üle edil­
miş olam ayacağını ima ed er.50
id eolojilerin ned enlerinin toplum sal olm asının b irin cil nede­
ni bunların çıkarların dile getirilişi olm asıdır. Bunlar üretim iliş­
kileri içinde belirli k on u m lan olan etm enlerin gereksinim lerine
bilinçli b ir ifade kazandırm a çabalarıdır. Çıkarlar farklılaştığına
ve çeliştiğine göre, id eolojiler de öyle olacaktır. Bu, yanlış bilinç
tezinin tersine çevrilm iş haliyle bütün id eolojilerin doğru olduğu
anlamına mı gelir? Hayır en azından ü ç nedenden dolayı. İlkin,
belli bir id eoloji verili bir sınıfın çıkarlarını dile getirm e çabasın­
da başarısız olabilir. Tam da sın ıf ilişkilerinin nesnel yapışma
bağlı oldukları için , çıkarların doğruluğunu soruşturm ak hiç de
kolay değildir. Sm ıf m ücadelesi, 3 .5 başlığında ön e sürdüğüm
üzere, b aşka şeyler arasında, etm enlerin çıkarlarının n eler oldu­
ğunu oturtm aya çalıştıkları süreçtir de. İd eolojilerin formülasyo-
nunun kendisi bu sü recin parçasıdır.

(5 0 ) Bkz. B. A. O W illiam s. Ethics ami Ilie Limits o f Philosophy (Etik ve Felsefenin


Sınırlan) (Londra. 1 9 8 5 ), S.bölüm ; ve Jo h n McDowcll'in bu kitabı eleştirisi. Mi tul.
XVC (1 9 8 6 ).
2 3 6 | Tarih Y apm ak

İkincisi toplum u belirli b ir sm ıf konum undan görm ek clünya


üzerine belli bir görüş açısına sahip olm ayı getirir ki bu da kişi­
n in gördükleri ya da görm ediklerine sınırlar koyabilir. Bu bilişsel
inanç oluşturm a sü reçlerin in herhangi b ir m üdahalesini gerektir­
m ek zorunda değildir. A slında, en ilginç Marksist konu m -açıkla-
m aları, bizzat MarksTn K apital v e A rtık-D eğer T co ıileri’n d e siyasi
iktisat hakkında olanlar ve Lukacs’m T arih ve Sim/ Bilinci ride
‘burjuva düşüncesinin karşıtlıkları’ ile ilgili olanlar, kapitalist sı­
n ıf çıkarlarının kuram sal olarak en incelikli dile getirilişlerinin,
tam da incelikli oluşlarından ötü rü, nasıl onlara özgü bir körlük
içerm e eğilim inde olduğu üzerinde yoğunlaşır. Bunlar kapitalist
ussallığının hatalı olarak nihai ussallık biçim i olarak görülm esin­
de odaklanır ki G idd ens’ın 'birincil ideolojik b içim ler’ olarak b e­
lirlediği şeyler, kısm i çık arların evren sel olan lar o la ra k tem sil ed il­
m esi.,. çelişkilerin yadsınm ası y a d a değiştirilm esi... (v e)... şimdinin
m addeleştirilm esi bu nlarla yakından ilişkilidir.51 Bu gibi b içim le­
rin, egem enliği zorunlulukla tarihsel olarak sınırlı ve geçici olan
b ir sınıfın çıkarlarının d ile getirilişlerinde bulunm ası olasıdır.
Ü çüncüsü, T h erb o rn ’u n deyişiyle ‘id eolojiler gerçekte b ir dü­
zen sizlik durum u içinde işler'.52 Bunun tem el nedeni etm enlerin
sın ıf m ücadelesi aracılığıyla çıkarlarını dile getirebilm eleridir. Bu
sorunların en önem li tartışm ası hâlâ G ram sci’n inkid ir. Gram s-
c i’nin pragm atik ep istem olojisi onu yanlış bilin ç sorunsalım red­
detm eye itm iştir. Söylem genellikle G ram sci için çıkarların dile
getirilm esidir: ‘Şeyler hakk ın d aki bilgim iz kendim iz, gereksin im ­
lerim iz ve çıkarlarım ızdan daha fazlası değildir.’ Pratik bilin ce
yönelik bu ilgi, genelde egem enliğe tabi sınıfların b ilin cin d e ve
özelde de proletaryanınkinde ‘biri sözcüklerle doğrulanan, diğe­
ri de etkin eylem le açığa vurulan iki dünya tasarım ının b ir arada
b u lu nu şu ’nun var olduğunu savunm asına yol açm ıştır ki G ram s­
ci bu nu nla özellikle sın ıf m ücadelesini kastediyordu.

(5 1 ) A Giddens, C entral P ıoblem s in Social Theory (Londra. 1979), s. 196.


(5 2 ) Therborn, Ideology, s. 11
ideoloji ve iktid ar 12 3 7

Bu durum söz konusu toplum sal grubun yalnızca çekirdek


olarak bile olsa elbette kendi dünya tasarım ının olabileceğini
gösterir; kendini eylem de, ama ara sıra ve kesikli olarak -y a n i,
grup organik bir bü tü n olarak hareket ettiğ in d e- dışa vuran bir
tasarım .51 Fakat bu aynı grup boyun eğm e ve entelektüel bağım ­
lılık nedenleriyle kendisine ait olm ayan, ama başka b ir gruptan
ödünç alınm ış b ir tasanm ı da benim sem iştir ve bu tasanm ı sözel
olarak doğrular ve kendisinin onu izlediğine inanır, çü nkü bu
‘normal zamanlarda -y a n i davranışı bağımsız ve özerk değil de b o ­
yun eğen ve boyunduruk altında old u ğu nda- izlediği tasanınd ır.54
Son u ç olarak yıg ın-içind eki-eıken-k işin in (yani işçin in ) pra­
tik b ir etkinliği vardır, am a yine de dünyayı onu dönüştürdüğü
sürece anlamayı içeren pratik etkinliğinin kuram sal b ilin cin e sa­
hip değildir. Neredeyse iki kuramsal bilinci (veya tek b ir çelişk i­
li bilin ci) olduğu söylenebilir:

etk in liğ in d e içk in olan ve gerçek le onu gerçek d ü ny anın p ratik d ö ­


nü ştü rü lm esi sü recin d e b ü tü n işçi kardeşleriyle b irleştiren b iri; ve
g eçm işten on a m iras kalan ve eleştirm eksizin ö zü m sem iş olduğu
yüzeysel olarak a ç ık veya sözel diğeri. Fakat b u sözel tasan m ın h iç ­
b ir son u cu y o k değildir. Belli b ir toplum sal grubu b ir arada tutar,
değişen etk ililik le, am a çoğ u zam an b ilin cin çelişk ili d u ru m u n u n
herhangi bir eylem e, karara veya seçim e o lan ak tanım adığı ve ah la­
ki ve siyasi b ir e d ilg en lik koşu lu yaralan bir d uru m u ü retm eye y e ­
te ce k kadar gü çlü b içim d e ahlaki tavrı ve irad enin y ö n le n d irilm e si­
ni e tk iler.55

Bir dünya tasarım ının verili b ir sınıfın pratiğinde nasıl içkin


olduğunun söylenebileceği açık değildir. Ben bu durum da, işçi­
lerin söm ürülen b ir sın ıf olarak çıkarlannı dile getirm eye çalışan
inançlar oluşturduklarını söylemeyi yeğliyorum . Böyle düzeltil­

(5 3 ) A. Gramsci, Selections from the Prison N otebooks (Londra. 1 9 7 1 ), s.3 6 8 , 328.


(5 4 ) Ibid. s.3 2 7 .
(5 5 ) Ibid, s.3 3 3 .
2 3 8 | T a rih Yapm ak

diğinde, G ram sci’nin çelişkili bilin ç kavramı temel önem dedir,


çü n kü 4 .2 başlığında tartışılm ış ikili bilin ç fenom eni için kuram ­
sal b ir yorum sağlar. M ichael M ann’in kaydettiği işçi sınıfı tutum ­
larındaki tutarsızlıklar sınıf m ücadelesinin b ir yansım asıdır. ‘Zi­
hinsel üretim araçları’ -e ğ itim sistem i, kille araçlan v s .- işçilerde
sistem atik olarak bir yanlış b ilin ç oluşturm aktan çok , özellikle
tutarsızlıkları ortadan kaldırm ak ve var olan toplum un tutarlı bir
analizine ulaşm ak için zorunlu olan kuram sal düşünm e türünün
önünü tıkayarak, tutarlı bir devrim ci sınıf-bilin cin in oluşum unu
engeller.
O halde hakim id eoloji tezinin daha zayıf bir versiyonu des­
teklenebilir. Egem en id eoloji, yöneten sınıfın tabi sınıflan onun
yönetm e hakkına sistem atik olarak m eydan okuyacak b ir id eolo­
ji geliştirm ekten ala koym anın yollarını arayacağı anlam ında ege­
m endir. Chris Harman bunu gayet güzel dile getirir:

E lb ette k i, tab i sınıfların d oğru d an d en eyim lerin i ifade eden h er tü r­


d en tabi id eo loji vardır. A m a h er yö n etici sın ıfı, bu n lar h eg em o n ya­
sına m eydan oku yan altern atif b ir dünya görüşü şeklind e gen elleş­
m eye başladığı anda h arekete geçer. Sözgelim i, O rtaçağ K ato lik Ki­
lisesinin ‘sap k ın ’ hareketlere karşı tavrına b ir bakın - içlerin d en k i­
mi öğeleri özü m sem ey e çalışırk en (F ran sisk e n le r vs.) diğerlerini
baskı altına alır.5*

Bizzat G ram sci işçiler arasındaki ‘çelişkili b ilin ç durum u’nun


kendisinin ‘ahlaki ve siyasi b ir edilgenlik k oşu lu ’ yaratacağını öne
sürer. Bu böyle olabilse de, çelişkilerin görünürde ortadan kaldı­
rılabileceği türlü teknikler göz ardı edilm em elidir. Bunlardan en
önem li olanı ulus kavram ıdır. Farklı sınıfların aynı ulusun üyele­
ri olarak paylaştıkları ortak b ir çık ar olduğu fikrinin belirli yara­
rı, sınırlı derecede toplum sal çelişkiyle tutarlı olm asıdır. Ulusçu
ideoloji sın ıf d üşm anlıklarının varlığını yadsım ak zorunda değil­
dir. Yalnızca bu nların, sın ıf konum ları ne olursa olsun bütün va­

(5 6 ) C. Harman, Kişisel İletişim.


ideoloji vc İktidar |2 3 9

tandaşların paylaşılan kimliği ile karşılaştırıldıkta ikincil oldu­


ğunda ısrar eder. Böylelikle ulusçuluk bir dereceye kadar toplum ­
sal eleştiriyi kabul eder: aslında, Ingiliz köktenciliğinin en eski te­
malarından biri de, yöneten sınıfın yabancı b ir lohum olduğudur,
bu fikir Thatcherizim ’in Amerikan serm ayesinin veya City’nin ale­
ti olduğu kavram ında da hâlâ varlığını sürdürm ektedir.57
U lusçuluk hakkındaki bu değerlendirm eler, bu halleriyle, o l­
dukça işlevcid ir, çü n kü bu nun so n u çlan , yani sm ıf karşıtlıkları­
nın içer ilm esi üstünde yoğunlaşırlar. Bu biçim de b ir açıklam a­
nın ötesine geçm ek kuram sal odakta b ir değişikliği gerektirir.
Şimdiye kadar id eolojileri tam am en bilişsel b ir görüş açısından,
yani kabul veya reddedilm elerini etm enlerin doğruluk ya da yan­
lışlıkları tem elinde haklı gösterdikleri bildirim sel tü m ce b ü tü nle­
ri olarak değerlendirdim . Ama çağırm a kavram ı, b u n lan bireyi
ona seslendiği biçim e bağlı olarak belli b ir k im lik b içim i altında
sınıflandıran farklı türden bir konuşm a edim i olarak görm em izi
gerektiriyor.
A lthusser ideoloji üzerine m eşhur d enem esinde çağırm a kav­
ramını ortaya atar:

İdeoloji öyle bir biçimde ‘hareket eder' ya da ‘işlev görür’ ki, çağır­
ma veya seslenme adını verdiğim ve en bildik gündelik polis (ya da
başkası) seslenmesi çerçevesi içinde -H ey, sen oradaki!’- hayal edi­
lebilecek çok kesin bir işlem aracılığıyla bireyler arasından özneleri
‘toplar’ (hepsini birden toplar) ya da bireyleri öznelere ‘dönüştürür’
(hepsini birden dönüştürür).

Hayal ettiğim kuramsal sahnenin sokakta geçtiğini varsayarsak, ses­


lenilen birey arkasını dönecektir. Yalmzca bu yüz seksen derecelik
fiziksel dönüş sayesinde, bir özne haline gelir. Neden? Çünkü ses­
lenmenin ‘gerçekten de’ ona yöneltildiğini ve ‘seslenilenin gerçekten
de kendisi olduğunu’ (ve bir başkası olmadığını) anlamıştır.’8

(57) Bkz. C. Hill, The Norman Yoke' (Norman Boyunduruğu), C. Hill, Puritanism and
Revolution (Pûrilanizm ve Devrim) (Londra, 1 9 6 8 ) içinde
(58) L Althusser, Lenin an d Philosophy and Olher Essays (Londra, 1 9 7 1 ), s. 162-3.
2 4 0 | T a rih Y apm ak

Althusser’in çağırm asının bireyleri öznelere dönüştürdüğü te­


zi, öznellik biçim inin kendisinin id eolojinin işlevini görm esi için
önem li olduğu iddiasıyla yakından bağlantılıdır, burada ideoloji
bireylerin gerçek var oluş koşullarıyla hayali ilişkisi olarak tasar­
lanır. Bunu kabul etm ek bu kitapta anlaşıldığı biçim iyle eım enli-
ği ideolojik bir yanılsam aya indirgem ek olur. T h erb o m ‘b ir m et­
ni veya söylenen şeyi id eoloji olarak tasarlam ak bunun insan öz­
nelliğinin oluşum u ve dönüşüm ünde işleyiş biçim i üzerinde
odaklanm aktır’59 diye yazdığında olduğu gibi, benzer b ir yaklaşı­
mı güder gibidir. Bu gibi form ülasyonlar, 3 .5 başlığında gördü­
ğümüz gibi, T h e rb o m ’un Parsons ve elbette A lthusser’le paylaş­
tığı ve bireylerin etm enler olarak değil de, id eolojinin üretim iliş­
kilerindeki öngörülm üş rollerine boyun eğm eye hazır öznelere
dönüştürdüğü ham m adde olduğu fazlasıyla toplum sallaştırılm ış
insan doğası tasarım ını anıştırır. Böyle bir görüşün A lthusser’in
aşırı derecede işlevci çağırm a değerlendirm esinde hakim olduğu,
şunun gibi pasajlarda açıktır: ‘birey öznenin bu y ru kların a özgürce
boyun eğsin diye, y a n i tabiiyetini (özgürce) kabu l etsin diye, (özgür)
b ir özn e o la ra k g en so m y a tabi tutulur.’60
G ensorunun daha farklı ve çok daha yararlı b ir versiyonu k i­
mi zaman T h erb o m tarafından önerilir:

İd eolojik g en so ru lar d urm aksızın kim o ldu ğum uzu o lu ş ıu n ır ve ye­


niden o lu ştu ru r. T e k b ir insan neredeyse sınırsız sayıda özne olarak
hareket e d eb ilir ve te k bir insan yaşam ı sü resin ce aslında geniş sa­
yıda ö zn ellik ler eylem e geçirilm iştir. H erhan gi b ir d uru m d a, ö zel­
likle karm aşık b ir m o d e m to p lu m d a, verili b ir in san ın h er ne kadar
kural olarak h er seferin d e b ir tane olsa da, çoğ u zam an b irk aç tane
öznelliği vardır, id e o lo jile r yalnızca dünya h ak k ın d a söyled ikleri
hak kın d a d eğil, bize kim oldu ğum uzu söy lem e b içim leriy le, g e n so ­
ruya tabi tu ııu k la n özne türüyle de farklılaşır, rek abet ed er ve ç a tı­

(5 9) Therbom . Ideology, s.2.


(6 0 ) Althusser, Lenin, s. 169. Böyle fazlasıyla toplumsallaştırılmış bir insanlar görüşünü
reddettiği için W righl’m. Therborn'a karşı, ‘ideoloji insan öznelliğinin tamamının
değil, insan bilincinin oluşum süreciyle ilgilidir' tezinde ısrar etliğim söylemeye cüret
edeceğim. Classes, s.2 45 .
İdeoloji ve İktidar |2 4 1

şır... Sö zgelim i, b ir grev çağrısı yapıldığında, b ir işçiye işçi sın ıfın ın


bir üyesi o larak , b ir sen d ika üyesi olarak, işçi k ard eşlerin in b ir dos­
tu o larak, iyi b ir işv eren in uzu n zam andır sad ık çalışan ı o larak , bir
baba ya da ann e o larak , dürüst b ir işçi olarak, iyi b ir v atand aş ola­
rak, b ir kom ü n ist ya da ko m ü nist karşıtı olarak, b ir K atolik olarak,
vb. seslen ileb ilir. K abul edilen çagn türünü n -'E v e t, işte b en b ö y le -
yim , b en b u y u m !’- kişin in grev çağrısına yanıt olarak nasıl harek et
ettiği h ak k ın d a ö n em li içerin d en olu r."1

İdeolojiler burada bizi özneler ya da haıta Parsonscu toplum ­


sal rollerin taşıyıcıları olarak gensoruya tabi tutm az. Daha çok,
belli b ir id eoloji bizi belli bir toplum sal k im lik türünü kabul et­
meye davet eder. Ayrıca, m ademki 'id eolojiler farklılaşır, rekabet
eder ve çatışır’, bireyin hangi kimliği - iş ç i, vatandaş, K atolik, v s -
kabul edeceğine dair b ir seçim hakkı vardır. A rtık A lthu sser’in
gensoru değerlendirm esinde olduğu gibi, çıplak birey b ir ıistü n -
Ûzneyle (örneğin loplum sal düzenin tem silcisi olarak polisle)
karşı karşıya değildir. Çağrının kabulü zorunlu olarak özneleşttr-
ıneyi de içerm ez. Aslında bir özgürleşm e olabilir: sözgelim i,
1 9 6 0 ’ların ABD’sindeki ’Siyah’ ve ‘Zenci’ gensoruları arasındaki
farka b ir bakın. İlk çağrı biçim ini kabul edenler içkin olarak de­
ğerlerin bir ters yüz edilişine (‘Siyah G üzeldir’) katıldılar ve Ame­
rikan toplum unun ırkçı iktidar yapısına karşı siyasi b ir m ü cad e­
lenin gerekliliğini desteklediler.
O halde G ram sci’n in tartıştığı çelişkili bilince yol açan türden
ideolojik m ü cad ele, yalnızca farklı dünya görüşlerinin karşı kar­
şıya gelm esini değil, insanlann farklı toplum sal kim liklere davet
edildiği gensorulann çelişkisini de içerir. Batı işçi sınıfı içindeki
ikili b ilin ç iki kim liğin kabul edilişiyle nitelen ir - işçi olarak ve
vatandaş olarak, b ir sınıfın üyesi olarak ve b ir ulus-devletin üye­
si olarak. Bu kim likler farklı türde loplum sal çelişkiler için e gir­
meyi getirir, serm aye ile em ek arasında sınıf m ücadelesi ve ulus-
devletlerarasm da güç m ücadelesi. Artık bu iki çelişki b içim i ara­
sındaki ilişkiyi görm eliyiz.

(61) Therborn, İdeology, s.78


2 4 2 | T a rih Yapm ak

4 .4 U lus, D ev let ve A sk e ri G ü ç
M odernliğin en büyük sürprizlerinden biri de -v e yalnızca
M arksisller İçin d e ğ il- yaygın ulusal, ırksal ve kabile ayrım larının
derinliği ve varlıklarını sü rd ürm ekte direnm eleri olm uştur.
1 8 4 8 ’den bu yana kapitalizm in tarihi Marks ve Engels’in K om ü ­
nist Manı/esfo’daki ‘halklar arasındaki ulusal farklar ve düşm an­
lıklar, burjuvazinin gelişm esi, ticaret özgürlüğü, dünya pazarı,
üretim biçim indeki ve buna tekabül eden yaşam koşullarındaki
b ir örneklik sayesinde her geçen gün biraz daha yokolm aktad ır'62
şeklindeki güvenli iddialarını gerçekleştirm em iştir. Son u ç olarak
tarihsel m addeciliğin ulusal çelişkiyi açıklamayı ihm al ettiğini ya
da en azından bu ndan aciz olduğunu söylem ek artık sıkıntı ve­
recek derecede sıradan hale gelm iştir.
Bu eleştirinin ilginç bir versiyonu, 4 .3 başlığındaki gensoru
tartışm am ıza iliştirilm iş toplum sal kim lik sorunu ile bağlantılı
b ir biçim de G. A. C oh en tarafından ortaya atılm ıştır. Cohen
M arks’m felsefi antrop olojisine itiraz eder, çü nkü bu insanları as­
len kendilerini yeteneklerinin tam kullanım ıyla gerçekleştiren
ü reticiler olarak görm ektedir:

Maddenin kökten nesnelliğinin bu Hegel karşıtı, Feuerbach yanda­


şı olumlanmasıyla, Marks öznenin asla özne olmayan bir nesneyle
olan ilişkisi üzerinde yoğunlaştı ve aradan zaman geçtikçe, öznenin
kendi kendisiyle olan ilişkisini ve kendi kendiyle olan ilişkinin ara­
cılı (yani dolaylı) biçimi olan öznenin diğerleriyle ilişkisi yönünü ih­
mal eder oldu. Haklı olarak Hegel’in bütün gerçekliği nihai biçim­
de kendi’nin bir ifadesi olarak abartılı temsil edişine tepki gösterdi,
ama gösterdiği tepki aşırıydı ve kendi’nin kendi kendisinin tanımı­
na yönelik indirgenemez ilgisine ve bu ilginin toplumsal tezahürle­
rine hakkını teslim etmekte yetersiz kaldı.43

(6 2 ) CW , VI. s.5 0 3 .
(6 3 ) G. A. Cohen. 'Reconsidering Historical Materialism'. J . R. Pennock ve J . W.
Chapman derlemesi Marxism: Nomas XXVI (New York, 1 9 8 3) içinde, s.2 3 3 .
İdeoloji ve İktid ar j 2 4 3

Bu haliyle, C ohen’in MarksTn insan doğası tasarım ına getirdi­


ği eleştiri, yorum cu geleneğin vurguladığı boyutun, in san lan n ti­
pik biçim de sûre giden gelenek tarafından oluşturulm uş b ir ce ­
maatin üyeliğini içeren b ir kim lik için duydukları gereksinim in
kabul edilm esi gibi duruyor. Fakat Cohen bu gereksinim i ulusal
ve ırksal kim liklere bağlayarak devam eder:

O halde, Marksist gözlemin genelde kör olduğu ve kişinin yetenek­


lerini yetiştirme gereksiniminden farklı ve en az onun kadar derin
bir insani gereksinimi olduğunu öne sürüyorum. Bu, ne yapabilece­
ğimi değil de kim olduğumu söyleyebilme gereksinimidir, bunun
sağladığı doyum iarihsel olarak, diğerleriyle ulusallık, ırk ya da bun­
dan bir parça veya bileşim üzerinde temellenen paylaşılan bir kül­
tür içinde özdeşleşmede görülür.64

C ohen böyle b ir gereksinim in var olduğunu iddia etm ekte


olasılıkla haklıdır, insan var oluşunun direngen özellikleriyle,
doğum un, acı çek m en in , yoksunluğun ve ölüm ün kaçınılm az
olum sallıklarıyla bağlanm ış b ir gereksinim olan bu gereksinim i
tatmin etm enin bir yolunun ulusçuluk olduğunu ileri sürm ekte
de haklı olabilir.65 Bununla birlikle, eğer kim lik gereksinim inin
ulusal ayrımları açıkladığı gibi bir şeyi öne sürüyorsa, o zam an ol­
dukça hatalıdır. Böylesi b ir görüş (C ohen'in buna inanıp inanm a­
dığı açık değildir) u lu slan n önceden verili doğal varlıklar olduğu
in a n a n a varır.
M arksizm ’le arası h iç iyi olm ayan Ernest G ellner bu m iti h a k ­
lı olarak yadsıyarak, Tıluslar(ın) şeylerin doğasına yazılm am ış’ o l­
duğunu, ne de ulus-devletlerin ‘etnik veya kültürel grupların
açıktaki nihai kaderi’ olm ayıp, daha ço k ‘ham m addeleri olarak
ulusallık öncesi dünyadan kalm a kültürel, tarihi ve diğer mirası
kullandıkları kabul edilse de, şu anda hakim olan koşullara uy­
gun yeni birim lerin kristalleşm esi’ olduğunu savunur. Bir ulusun

(64) Ibid., ş.235.


(6 5 ) Anderson, Imagined Communılies. l.bölüm.
2 4 4 | Tarih Y apm ak

oluşum u ‘önceleri çoğunluğun yaşam ına düşük kültürlerin ha­


kim olduğu toplum a yüksek k ültürün genel olarak dayatılma-
sı’ndan oluşur. Bu, 'akla yakın biçim de kesin bürokratik ve tek­
nik iletişim in gerekirleri için kodlanm ış, okulla yönlendirilen,
akadem inin denetim inde bir dil’ ile birbirine bağlanm ış ‘karşılık­
lı olarak birbirleri yerine geçirilebilir, atom ize bireylerden oluşan
‘anonim , kişilik dışı bir toplum un kuruluşu’nu getirir.64
G ellner böylelikle ulusal kim liklerin tem el niteliğinden çok
tarihsel yeniliğini, aslında m odernliğini vurgular. Bunların oluşu­
m u, G ellner’a göre, ‘dış toplum sallaşm anın buyruğu’nun b ir so ­
nucudur, bununla kastettiği m o d em öncesi toplum ların çek ird e­
ğini oluşturan ‘yerel sam im i birim in dışında insanların üretim ve
yeniden üretim i'dir. Ve bizzat ‘d ış-toplum sallaşm a’ ziraat top-
lum larının sabit hiyerarşileri ve belirlenm iş kim likleriyle karşı-
laşunldıgm da h o m o jen , toplum sal olarak devingen ve eğilim li
b ir nüfus için sanayi toplum unun duyduğu gereksinim lerden
kaynaklanır.6'
G ellner’ın analizinin iki açık zorluğu vardır. İlki ‘sanayi to p ­
lu m u ’ kavram ında yatar. Burada G ellner, m odernliği içind e h a ­
kim olan toplum sal ilişkilerden ço k kullanılan tekn o loji türüyle
nitelendirerek Sain t-Sim on tarafından tem eli atılm ış b ir toplum ­
bilim sel geleneği izler. Bu G ellner’ı bü tü n toplum lara hükm eden
değişm ez b ir sanayileşm e m antığı keşfetm eye götürür, öyle kı
‘uzun vadede... hepim iz refaha ulaşacağız.'48 İkincisi, ulusçuluğu
'dış-toplum sallaşm anın buyruğu’ ile açıklam ak işlevci m antık dı-
şılığa düşm ektir. Bu G ellner’ın ulu sçu lu k tartışm asının iyi yanla­
rını yadsım aktan uzaktır. A slında, G iddens’ın artık elde edilm e­
sinin yığınların gündelik yaşam ına sızmayı gerektirm ediği 'sınıf
ayrım lı toplum lar’ ile bu n u n gerektirildiği kapitalizm arasında

(6 6 ) E. Gellner, Nations a n d Nationalism (Uluslar ve Ulusçuluk) (Oxford. 1983). s .4 9 ;5 7


(6 7 ) Ibid., s. 38; ve genel olarak bkz. 3.bûlüm.
(6 8 ) E. Gellner, Thought and Change (DOşûııcc ve Değişim) (Londra. 1 9 6 4 ), s. 118. Sanayi
toplumu sorunsalının yararlı bir tartışmasını görmek için bkz. K. Kumar, Prophecy
and Progress (Kehanet ve İlerleme) (Harmondsworth. 1978),
İdeoloji ve İktidar | 245

çizdiği ayrım (bkz. yukarıda 4 .2 başlığı) geliştirilerek eksiklikle­


ri kısm en giderilebilir. Fakaı bu değişiklik işlevciliğin değişim ini
karşılamaz. Ulusalcılığın tatm in ed ici b ir açıklam ası ulusal kim ­
liklerin eski yerel birliklerin yerine geçtiği tarihsel süreçlerin
açıklam asını içerm elidir.
işte burada M arksizm için ek b ir sorunla karşılaşıyoruz. U lu­
sallığın oluşum u tipik olarak var olan siyasi ve kültürel birim le­
rin m erkezileşm iş ve bü rokratik b ir devletin alanına dahil edil­
mesini ve bunların genellikle o devlete egem en sınıfın kültürü
içinde zorla eritilm esini getirir. Bir başka deyişle, ulusçuluk ulus-
devletlerin oluşum uyla ilgilidir. Şim di böyle devletlerin dünyasın­
da yaşıyoruz. D evletlerarasındaki ilişkilerin ve özelde de askeri
rekabetlerinin sın ıf ayrım larına indirgenem eyeceği ve dolayısıyla
Marksizm tarafından açıklanam ayacağı çağdaş tarihsel toplum bi­
limin temel bir tem asıdır.69
Ö rneğin Theda Skocpol şöyle yazar: ‘devlet... sm ıf ayrımına
dayanan toplum sal-iktisadi yapıların ve uluslararası b ir devletler
sistem inin içinde içkin olarak ikili biçim de kök salm ış olmasıyla,
tem elinde iki başlıd ır.’ Böylelikle ‘uluslar aşırı bir askeri rekabet
yapısı olarak uluslararası devlet sistem i k ökenind e kapitalizm ta­
rafından yaratılm am ıştır. Çağdaş dünya tarihi boyu n ca, analitik
olarak özerk b ir uluslar aşırı gerçeklik düzeyini tem sil eder - ya­
pısı ve dinam iklerind e dünya kapitalizm iyle karşılıklı bağım lılık
içinde, am a ona indirgenem ezdir.’70
G iddens benzer b ir değerlendirm e yapar ve bu n dan şu sonu ­
cu çıkaracak biçim de genellem eye gider: ‘M arksizm ’in, isler b as­
kının tam am layıcı ve k ronik b ir özelliği olarak olsun, isterse de
günüm üz güç bloklarının ve ulus-devleılerinin sistem inin “dün­
ya şidd eti” olarak olsun, şiddeti kuram sallaştırm a geleneği yok ­
tur.’ Bu eleştiri, artık-em ek elde edilm esinin söm ürünün tek, h a l­
ta başlıca biçim i olm adığı iddiasıyla açıkça bağlantılıdır:

(69) Aynen bkz. E. F Thom pson, 'Notes on Exierm inism , ıhe Last Stage of Civilization'
(Uygarlığın Son Aşaması Imhacılık Üzerine Notlar), NLR, 121 (1980),
(70) T. Skocpol, Stales and Social Revolutions (Devletler ve Toplumsal Devrimler)
(Cam bridge. 1 9 7 9 ), s.3 2 , 22.
246 |Tarifi Yapmak

S ö m ü rü n ü n kim i tem el b içim leri kap italizm le, ya da hatta daha ge­
nel olarak s ın ıf ayrım larıyla başlam az... B enim fikrim ce, bu türden
söm ü rü n ü n b aşlıca ü ç eksen i vardır. B unlar özellikle şid det araçla­
rın ın d en etim i b ak ım ın d an d evletler arasınd aki söm ü rü cü ilişkiler;
e m ik gruplar arasınd aki söm ü rü cü ilişk iler; ve c in sle r arasınd aki sö­
m ürücü ilişk ile rd ir.7'

Bu türden bir kanılı öne sürm enin en oylum lu çabası olasılık­


la M ichael M ann'in ü ç ciltlik önem li çalışm ası T oplum sal İktid an n
K ayn aklan 'dır. 1 9 8 6 ’da yayım lanm ış ilk ciltte M ann, insani h e­
deflere ulaşm ak için örgütlenm e araçları olarak tasarlanm ış top­
lumsal iktid ann dört kaynağını belirler. Bunlar id eolojik, iktisa­
di, siyasal ve askeri ilişkilerdir. M ann’in başlıca savlanndan biri,
toplum sal kuram ın bu kaynaklardan birini esas alarak, diğerleri­
ni onun aracılığıyla açıklam akla ilgilenm ek yerine, toplum sal iliş­
kinin dört türünün belli ikıidar-örgüıleri içinde etkileşim içinde
olduğu som ut yolları analiz etm ekle ilgilenm esi gerektiğidir.72
M ann'in ilk cildinin belki de en ayırt ed ici yönü askeri iktida­
n n önem i üzerinde durm asıdır: M odem öncesi devletlerin lo jis­
tik açıdan sınırlı ulaşım alanıyla ilgili böyle b ir analizi zaten 4 .2
başlığında önceden a lın tıla m ışım . Mann M arks’ı eleştirir, çünkü
'genel kuram ı askeriyeyi üretim den yoksun bir asalak olarak gör­
m ekte ısrar etm iştir.’ M ann durum un bu olm adığını gösteren bir
dizi örnek verir: O rtadoğu’nun eski dönem krallıklarında, klasik
Yunan poleis’inde ve Roma İm paratorluğum da askeri iktidar ikti­
sadi büyümeyi canlandırıyordu: ‘Ama eğer askeriye ve devletler
üretken olabilirse, bizzat ortaya çıkan biçim leri daha ileri düzey­
de b ir iktisadi gelişim i nedensel olarak belirleyeb ilir ve böylece
iktisadi biçim lerin de askeri ve siyasi önkoşulları olacaktır’.75
Bu tem aların -a s k e ri iktidarın ve ulus-devletlerarasındaki re­
kabetin özelliği, iktidar-ilişkilerinin çoğulluğu ve sın ıf karşıtlıkla­

r ı ) Giddens, C ontem porary CıUicjüe, s .2 5 0 , 25.


(7 2 ) Mann, Sources, 1 bölüm.
(7 3 ) Ibıd , s 2 2 2 -3 . Aynca bkz. 5.. 7. ve 9. bölümler
İdeoloji v e ik tid a r |2 4 7

rina in d irgen em eyişi- ayrı bir entelektüel şeceresi vardır ve W e-


ber’in yazılarından kaynaklanırlar. 'B u ıju va M arks’m M achtslaat'ı
vurgulaması kim i zam an ulus-devleıler arasındaki askeri rekabe­
te ön celik tanıyarak kendi yöntem bilim sel kanu n lan n a karşı ge­
liyorm uş gibi görünür, tıpkı W eber'in 1 8 9 5 Freibu rg bildirisi gi­
bi: ik tisa d i gelişim süreçleri sonuçta aynı zam anda ik tid ar m üca­
d eleleridir de, ve iktisadi planın kendini hizm etine verm esi gere­
ken nihai ve son sözü söyleyen çıkarlar ulusal iktid ar çıkarlarıdır.’74
Bu gibi iddialann altında yatan sonuçta loplumsal ilişkilerin temel­
de iktidar ilişkileri olduğu biçim indeki Nietzsche’ci savdır: ‘Hakimi­
yetin yapısı ve açılım ı toplumsal eylemin biçim ini ve b ir hedefe
doğru yönelm esini belirlem ekle önem lidir.’75 Tarihsel maddeciliği
bu tartışmakta olduğum uz yönlerden eleştirenlerin kim ileri W e-
ber’e kuramsal bağlılıklanm açık biçim de ortaya koyarlar.76
Bir düzeyde, M arksizm ’in ulus-devletlerin askeri rekabetini
göz ardı ettiği iddiası alı tarafı uygunsuz görünm ekted ir. W e-
ber’in toplum sal kuram ını geliştirdiği dönem de, kabaca 1 8 9 0 ile
1 9 2 0 arasında, lam da son derece yetenekli b ir M arksist kuşağı
dikkatlerini bu fenom en üzerinde yoğunlaştırm ıştı. İki örnek
versek yeter. T ro çk i hem kapitalist dünya iktisadının hem de Av­
rupa devlet sistem inin içindeki düzensiz ve birleşik gelişm e sü­
reçlerini analiz ed erek Rus toplum sal oluşum unun tarihsel özel­
liklerini anlam aya çalışm ıştır.77 Buharin H ilferding’in fmans kapi­
tali, Lenin’inse kapitalizm adım verdiği d önem in, içsel olarak,
devlet kapitalizm ine yönelik bir eğilim le ve dışsal olarak da, ser­
mayeler arasındaki iktisadi rekabetin devletlerarasm daki askeri
rekabel biçim ini alm a eğilimiyle nitelendiğini öne sürm üştür.78

(74) M.Weber, 'The N ation-State and Economic Policy' (Ulus-Dcvlet ve İktisadı Siyasa).
Economy and Society. 9 ,4 (1 9 8 0 ), s.438.
(75) M. Weber, Economy an d Society (İktisat ve Toplum ) (Berkeley, 1978), s.941.
(76) Bkz., örneğin, F. Parkin, Marxism and Class T heoıy (Marksizm ve Sınıf Kuramı)
(Londra, 1979).
(77) Özellikle bkz. L. T roçki, 1905 (Harmondsworth, 1 9 7 3 ), kısım I, bölüm 1.
(78) Bkz. N.Buharin, 'Towards a Theory o j (lie Imperialist State' (Bir Emperyalisı Devlet Ku­
ramına Doğru), N.Bııharin, Selected Writings on the Stale and the Transition to Socialism
(Devlet ve Sosyalizme Geçiş Üzerine Seçme Yazılar) (Nottingham, 1982) içinde.
248 I Tarih Yapmak

Bu kuramsal gelenek Tony C liffin öncülüğünü yaptığı ve Doğu


ile Batı arasındaki askeri yarışın 'sosyalist' ülkelerde serm aye bi­
rikim inin dinam iğini güçlendirdiğini savunan devlet kapitalizmi
kuramı ile ve yüksek düzeyde askeri harcam aların 1 9 5 0 ’ler ve
1 9 6 0 ’larda batı kapitalizm inin uzun süreli refahını m üm kün kıl­
dığı m ekanizm aları analiz eden ve özellikle M ichael Kidron ve
C hris Harman taralından geliştirilen sürekli savunm a ekonom isi
kuram ı ile daha da geliştirilm iştir.79 Ö zellikle b ir M arksist ‘tek’
devleı kuram ının olam ayacağı, yalnızca serm ayeler arasındaki ik­
tisadi ve askeri rekabetle nitelenen bir dünya sistem i içind e etk i­
leşim halinde olan b ir devletler çoğulluğunun söz kon u su o lab i­
leceği savunularak, örneğin C olin Barker ve benim tarafım dan,
bu sonuçlardan bir genellem eye varılması yolunda bazı çabalar
olm uştur.80
Bunca M arksist yazı külliyatını askeri iktidarı göz ardı ediyor
ya da onu yalnızca ‘ûrelken olm ayan bir asalak’ olarak değerlen-
diriyorm uş gibi görm ek kesinlikle güç görünüyor. Yeni VVeberci
toplum kuram cıları, bu gibi yapıtların k a p ita lizm içindeki asken
rekabet üzerinde yoğunlaştığını, oysa Skocpol ve G iddens’ın sap­
tadığı gibi, uluslararası devlet sistem inin kapitalizm in ortaya ç ı­
kışından öncesine tarihlendiğini söyleyerek yine itiraz ed ebilir­
ler. Herhalde bu olgu rekabetin, sın ıf karşıtlıklarına indirgene-
m eyecek direngen bir toplum sal iktidar biçim in i tem sil ettiğini
gösteriyordur? A çıkçası bu itiraza yeterli bir yanıt verem em , h e­
le özellikle bunun M ann tarafından en güçlü biçim de ortaya k o ­
nuşu, avcı-toplayıcı lop lu m lan nd an 1 7 6 0 civarında m o d em ka­
pitalist ulus-devleıin ortaya çıkışına kadar toplum sal iktidarın

(7 9 ) T. Cliff, State Capitalism in Russia (Rusya’da Devlet Kapitalizmi) (Londra, 1975); T


Clifl, Neither Washington nor Moscow (Nc W ashington Ne Moskova) (Londra, 1982),
M. Kidron. Western Capitalism Since the W ar (Savaştan Bit Yana Batı Kapitalizmi?
(Harmondswonh, 19 7 0 ); M. Kidron, Capitalism and Theory (Kapitalizm ve Kuram '
(Londra, 1974), ve C. Harman. Explaining the Crisis (Krizi Açıklam ak) (Londra,
1984).
(8 0 ) C. Barker, ‘The State as Capital' (Sermaye Olarak Devlet), IS, 2,1 (1 9 7 8 ); ve A
Callinicos. Is There a Future jo r Marxism? (Londra, 1982), 8 .bölüm.
İdeoloji ve İktid ar |2 4 9

zengin ve oylum lu b ir tarihinden oluşuyorken. Bir kuram sal


noktaya parm ak basıp b ir tek örn ek verm ekle yetineceğim .
Ö ncelikle belirtm eliyim k i, M ann’in askeri ve siyasi iktidar
ayrımım ikna edici bulm uyorum . M ann’in, ‘toplum daki fiziksel
gücün deposu' şeklind eki klasik m arksist ve W eberci devlet gö­
rüşünü reddetm ek için başlıca nedeni şudur:

Tarihsel devletlerin pek çoğu bir örgütlü askeri güç tekeline sahip
olmamış ve çoğu bu iddiada bile bulunmamıştır. Orıaçag’da kimi
Avrupa ülkelerindeki feodal devlet merkezi olmayan derebeylerinin
denetimin deki feodal toplama askeri güce dayanıyordu. İslam dev­
letleri genellikle tekelci iktidarlardan yoksundu - sözgelimi, kendi­
lerinde kabile düşmanlıklarına müdahale edecek iktidarı görmüyor­
lardı. Siyasi iktidarları askeri olanlardan hem devletlerde hem de di­
ğer gruplarda ayırt edebiliriz. Siyasi iktidarlar merkezileştirilmiş, ku­
rumsallaşmış, alansal düzenlemeye aittirler; askeri iktidarlar de her ne­
rede örgütlenirlerse örgütlensinler örgütlenmiş fiziksel gücün alanı içeri­
sindedirler.1'

Bu, türden ço k derecede bir farklılık gibi duruyor. M erkezi­


leşm iş arazi denetim i devlet kararlarım güçle desteklem e yetisi
olm aksızın pek bir yere varacak gibi değildir; aynı b içim d e, yerel
seçkinler arasındaki savaş durum u arazinin b ir şekilde sın ırlan ­
dırılması tanınm adan bulaşıcı olma eğilimi gösterir. Arazi düzen­
lemesi ve askeri güç el ele gider, h er ne kadar birliktelikleri dev­
letin ‘verili b ir alan içind e (başarıyla) fiz ik sel gücün m eşru ku llan ı­
mının tekeli’ni iddia eden b ir insan topluluğu’82 şek lin d ek i klasik
W eberci tanım ını beraberinde getirm ese de.
Hem ortaya koym ak istediğim kuramsal kanıt h em de bunun
tarihsel örneği büyük oranda Robert B renner’ın çalışm alarından

(81) Mann, Sources, s. 11.


(82) H. H. Gcrth vc C. W . Mills, F rom M ax W eber (Max W ehcr'den) (Londra, 1970),
s.7 8 . Arazi düzenlemesi ve askeri gücü özgürlükçü haktan yola çıkarak savunan bir
kam ı için. bkz. R. Nozick, Anarchy, Slate and Utopia (Anarşi, Devlet ve Ütopya)
(Oxford, 1974), s. 1 6-17. Aynca bkz. J. Hall, Powers aııd Liberties (G üçler ve Özgür­
lükler) (Harmondsworih, 1 9 8 5 ). s. 19. not 13.
2 5 0 | Tank Yapmak

alınm ıştır. Brenner 2 .3 başlığında görm üş olduğum uz gibi, kapi­


talizm öncesi üretim ilişkilerinin - v e özelde doğrudan ü reticile­
rin üretim araçlarına ulaşım ının ve bunun sonucunda söm üren
sınıfın iktisat dışı zorlam aya bağlı o lm a sın ın - ‘m odern iktisadi
bü yü m e’yi, yani em ekten tasarruf eden yatınm lara dayalı üretici
güçlerin gelişim ini, son derece zor hale getirdiğini savunur. Bren­
ner bu durum un ço k önem li bir sonucu olduğunu öne sürer;

K apitalizm öncesi m ü lkiyet ilişkilerin in varlığında, üretim araçları­


na yatırım d an (ü retici etk in lik te k i artışlar aracılığıyla) gelen karşı­
lıkları y ü kseltm en in gü çlü ğü karşısınd a, d erebeyleri anlad ılar ki,
eğer gelirlerini a rtn n n a k istiyorlarsa, zenginliği ve geliri k öy lü lerin ­
den veya söm ü rü len sın ıfın d iğer ü y elerind en uzağa yeniden dağıt­
maktan başka p ek b ir çareleri y o k tu . Bu şu anlam a geliyord u, kay­
naklarını ken di zorlam a araçlarım inşa etm eye yö n elik olarak - a s ­
kerlere ve d onanım a y a tın m y a p a ra k - gen işletm ek zorund ayd ılar.
K abaca k on u şu rsak , siy asi-ask eri aygıtlarına yatırım yapm aya m e c ­
burdu lar. B unu aynı şeyi yap m akta olan d iğer derebeyleriyle yete­
rin ce etkin biçim d e rek ab et ed ecek d ereced e yap m ak zoru n d a o l­
dukları sü rece, askeri yatıran ların ı ve bu yaıırım larin etkililiğ in i art­
tırm ak zoru n d a olacaklard ı. A slında, sürekli ve sistem atik olarak,
savaş yön tem lerin i g e liştirm ek zoru n d a kalacaklard ı. A slınd a, siya­
sal birikim e, devlet ku rm aya y ö n elik d ü rtü n ü n , serm aye birikim in e
yö n elik kap italist d ü n ü n ü n kap italizm ö n cesi benzeri olduğunu
söy ley eb iliriz.55

Bu, son derece geniş içerim leri olan b ir argüm andır. Kapita­
lizm öncesi toplum sal oluşum ların askeri çelişkilerini bunların
içinde hakim olan üretim ilişkileriyle açıklar ve dolayısıyla M aık-
sizm in bu gibi çelişkilere b ir açıklam a getirem ediği iddiasını çü­
rütm ek için destek sağlar. B renner'ın argüm anın öncülleri üç

(8 3 ) R. Brenner, ‘The Social Basis ol Econom ic Development', J. Roemer derlemesi


Analytical M arxism (Cambridge, 1 986) içinde, s .3 1 -2 . Perry Anderson bu kanıtın
feodalizm bakımından daha inandırıcı bir versiyonunu sunar: bkz. Lineages o f the
Absolutist State (Londra, 1 974), s.3 1 -2 .
ideoloji ve iktid ar |2 5 1

önemli öğe içerir. İlkin, bütün kapitalizm öncesi sınıf toplum ları-
nm ortak b ir özelliği olan, üretici güçlerin gelişim ine getirilen sı­
nırla (doğrudan üreticilerin üretim araçlarına ulaşabilirligi, sö ­
m ürenlerin iktisat dışı zorlam aya bağlılığı) ilgili analizi vardır,
ikinci olarak, söm ürenlerin (ve elbette ki söm ürülenlerin) diğer
koşullar eşit olduğunda, maddi rahatlıklarını geliştirm eye hazır
oldukları varsayımı vardır. Bu zayıf ve akla yakın bir varsayım ­
dır. N ietzsche-W eber geleneği için d eki kuram cılar, bunun tersi­
ne, iktidar iradesi değilse eğer, en azından egem enlik m ücadele­
sinin insan varoluşunun içkin b ir özelliği olduğu şeklindeki o l­
dukça güçlü ve bayağı tartışılır iddiayı ortaya koym a eğilim inde
olm uşlardır. Aslında, iktidar biçim leri ile sözde sın ıf karşıtlıkları­
na indirgenem eyen çelişkinin, W eb er’in 1 8 9 6 ’da yaptığı gibisin­
den b ir açıklam a haricinde nasıl açıklanabileceğini görm ek güç­
tür: ‘Dünyaya uygun bir taktik izlem ek isteyen h erkes yanılsam a­
lardan arınm ış olm alı ve insanlann birbirleriyle ebed i m ücadele
içinde oldukları şeklind eki tem el olgudan haberdar olm alıdır.’*4
Ü çüncü olarak, Brenner söm üren sınıfın kendisinin de parça­
lanmış olduğunu varsayıyor. Böylesi b ir durum ‘siyasal birik im ’in
içerdiği askeri rekabetin önkoşuludur, feodal toprak ağalan hak-
kındaki şu değerlendirm e de bunu açık ça ortaya koyuyor: ‘Tam
da h er bireysel derebeyinin köylülere karşı (b ir derebeyi olarak)
yeniden üretim ini sağlama alm ası için gereken yetkiler (güç/hu­
kuk) diğer derebeyleri için b ir tehdit oluşturuyor ve derebeyleri
arasında “siyasal birikim "i zorunlu h a le getiren rekabet ve çelişki
için genelleşm iş b ir eğilim e yol açıyord u.’85
2 .2 başlığında söm üren sınıfın doğasının üretim ilişkilerinin
bir öğesi olduğunu öne sürdüm . Böylelikle, serm ayeler arasm da-

(84) Marianne W eber, M a t W eber (New York, 1975), s.2 2 2 . W ebcr'den kendini
uzaklaştırmaya çalışan bir kuramcının bile yapıtlarında bu varsayımın lemel
olmasının bir tanışm ası için. bkz. A. Callinicos, ‘Anthony Giddens; A Contemporary
Critique', Theory and Society, 14 (1 9 8 5 ).
(85) R. Brenner, 'The Agrarian Roots of European Capitalism' (Avrupa Kapitalizminin
Tanm Kökenleri), P&P. 97 (1 9 8 2 ), s.38.
2 5 2 I Tarih Y apm ak

ki rekabet kapitalist üretim ilişkilerinin zorunlu b ir koşuludur.


Brenner’ın argüm anı üretim ilişkilerini böyle tasarlam anın öne­
minin alım ı çiziyor, çü nkü kapitalizm öncesi toplum sal oluşum ­
ların dinam iğinin büyük kısm ının söm ürenler arasındaki askeri
çelişkilerden doğduğunu öne sürüyor.
Bu çelişkiler, bireysel söm ürenleri mi, b ir im paratorluk ve ya­
rı barbar sınır u çlannı m ı, yoksa özerk devletleri mi içerdikleri­
ne bağlı olarak pek ço k farklı biçim alabilir. M ark Elvin’e göre,
‘eşitler arasında rekabet, ister Güney Sung ve M oğollar olsun, is­
ler Jap on iç savaşlarındaki m uhalefetçiler o lsu n , isterse de erken
dönem m od em Avrupa’nın devletleri olsu n, askeri teknolojide
ilerlem enin vazgeçilm ez önkoşu lu d u r.’86
Aslında M ann’in bu argüm anı genelleştirerek, ‘çoğul-iktidar-
etm en i u ygarlıkları’ adını verdiği şeyin dinam izm ini vurguladığı
söylenebilir, buna göre ‘m erkezi olm ayan oyuncular kapsayıcı biı
norm atif düzenlem e çerçevesi içinde birbirleriyle rekabet ediyor­
lardı.’ Bu gibi uygarlıklara verdiği başlıca örnek ler eski Fenike ve
Yunan ile O rtaçağ ve erken dönem m o d em A vrupa'dır. Ö zellik­
le 1 1 3 0 ile 1 8 1 5 arasında Ingiliz devlet finansı ü zerine yapılmış
b ir çalışm aya dayanarak, M ann şunu savunur:

(E rk e n d o n em m o d em A vrupa’da) d ev letler ve çoğ u l devlet uygarlı­


ğı aslen je o p o litik ve askeri alanlardan yayılan baskılara y an ıt olarak
gelişm iştir. D em ek ki devlete ana işlev o larak içsel ‘sivil top-
lum 'unu n d ü zen len m esin i - b u ister işlevci b ak ım d an ister M arksist
sın ıf m ü cad elesi bakım ın d an g ö rü lsü n - yaraştıran ku ram lar fazla ba­
sitleştirici kalır. B ü tü n devletlerin bu gibi işlevleri vardır, am a bunlar
o belirli coğrafi ve tarihsel alan ü zen n d e, finansal m aliyetler açısın ­
dan bü y ü k oranda je o p o litik rollerinden türetilm iş olarak görünü r *'

Mann ayrıca Avrupa'nın ‘çogul-iktid ar-etm eni uygarlığı’nın


m erkezi olm ayan niteliğinin Sanayi D evrim inde doruk noktasına
ulaşan iktisadi büyüm e sürecinin altını çizdiğini savunur. ‘Avru­

(8 6 ) M. Elvin, The Pattern o f the Chinese Post (Londra, 19 7 3 ), s.97.


(8 7 ) Mann, Sources, s.5 3 4 , 5 1 1 ; ayrıca bkz., ibid., 3, 4 vc 7 .bölümler, 12-15.
İdeoloji ve Ik ıid a r |2 5 3

pa dinam iği’n in b u açıklam ası, yalnızca piyasanın ve iktisadi


oyunculann rekabete yönelik m ücadelesinin b ir kutsanm ası şek­
linde yozlaşma riskini taşır. Mann ile aynı d üşünen Jo h n Hall’un
ellerinde, bu kim i zam an sadece bir totoloji halini alır: ‘pazar il­
kelerinin nihai b aşan sm ı sağlayan pazarın Avrupa toplum una
sızm asının derinliğid ir.’”8 Avrupa’nın büyüm esinin böyle açıkla­
maları pek ender değildir: yarı M arksist versiyonlar dünya ticare­
tinin yayılm asını kapitalizm in gelişm esinin başlıca nedeni olarak
gören Paul Sw eezy ve Im m anuel W allerstein ’in yapıtlarında b u ­
lunur. B renner bu gibi açıklam aları ‘Sm ithvari’ olarak betim ler,
çünkü sadece pazar ilişkilerinin varlığının iktisadi oyuncuları
üretkenliği arttırıcı yatırım larda bulunm aya iteceğine inanm ala-
nyla Adam Sm ith ’in izinden giderler. Böylelikle, ‘kapitalizm in
m odem iktisadi bü yü m enin başlam asını açıkladığı varsayılırken,
kapitalizm öncesi m ülkiyet ilişkileri b ir biçim d e büyüyle yok
oluverir.’89
Mann ve Hail Avrupa uygarlığının niteliğinde Karanlık Çağ­
lardan bu yana içkin olan iktisadi ve askeri rekabet süreçlerinin,
aşağı y ukan MS. 1 0 0 0 ’de başlayıp günüm üze kadar süregelen
teknolojik yeniliklere dayalı ‘süre giden iktisadi büyüm e’den so ­
rumlu olduğunu öne sürerler.90 Hall’un (Hugh Trevor-R oper’ı iz-

w -------------------------
(88i Hall. Powers, s. 1 3 6 ; genel olarak bkz. 5.bölüm.
(89) Brenner, 'Social Basis', s. 36. Ayrıca bkz. R, Brenner, 'The Origins o f Capitalist Deve­
lopment: A Critique of Neo-Smithtan Manrism’ (Kapitalist Gelişimin Kökenleri: Ye­
ni Sm iıh’çi Marksizmin Bir Eleştirisi), NLR, 104 (1 9 7 7 ).
(90) Mann, Sources, s .3 9 3 ; özellikle bkz. ibid., 12.bölüm Mann ve Hail Ortaçağ
Avrupa’sında Katolik kilisesi tarafından sağlanan "normatif düzenlem eyi büyük
oranda vurgularlar. Böylelikle: 'normatif denetim altına alma, üretilenin bûylesine
çok sayıda küçük, çoğunlukla oldukça yağmacı devlet ve yönetici alanlan arasında
genellikle olabileceğinden daha uzun meşaleler üzerinde ticari değiş tokuşunu
sağladı", ibid., s.3 8 3 . Trevor-Roper’ın utanmazca 'Avrupa-merkezlı' The Rise o f
Christian Europe (Hıristiyan Avrupa'nın Yükselişi) (Londra, 1 9 6 5 ) için duyduktan
hayranlığın nedeni budur, bu kitap Afnka'nıtı söm ürgecilik öncesi tarihini "barbar
kabilelerinin yerkürenin hoş, fakat uygunsuz yerlerindeki fazla b ir şey getirmeyen
dûngülen' olarak gözden çıkanr; s .11, 9. Hıristiyanlığı Ortaçağdaki ticaret yayılı­
mının sine qua non koşulu olarak görmek, Yahudilerin ticaret ve bankacılıkta oyna-
dıklan merkezi rolü açıklamaz, bununla ilgili olarak bkz. Abram Leon'un klasik ça­
lışması, The Jew ish Question; A Marxist Interpretation (Yahudi Sorunu: Bir Marksist
Yonım ) (New York, 1 9 7 0 ), özellikle II. ve 111. bölümler.
2 5 4 [ Tarih Y apm ak

leyerek) ‘Hıristiyan Avrupa’nın yükselişi’ adını verdi şeyin bu iyi­


cil portresi kıtayı O rta ça ğ ın son dönem lerinde yaralayan kor­
kunç krizi açıklam anın dışında bırakır. Son dönem O rtaçağ Nor-
m andiya’sıyla ilgili önem li çalışm asında Guy Bois, on üçüncü
yüzyılın ikinci yansında başlayan ve nüfusun ve verim in büyü-
m esinin-ekolojik çök ü ş ve kitlesel kıtlıkla sonuçlanacağı ceh en ­
nem vari çevrim i titizce ayrıntılarla betim ler. Bois doğu N orm an-
diya nüfusunun tah m in en yarısının Kara Ö lüm kuşağında
( 1 3 4 8 ’den 1 3 8 0 ’e kadar) öldüğünü yazar; toparlanm anın ard ın­
dan iki kriz daha gelm iştir. 1 4 1 5 ’le 1 4 2 2 arasında, ‘askeri olayla­
rın (Ingiliz istilası), k o rk u n ç b ir yiyecek krizinin ve vebanın üst
üste gelm esi’ nüfusun yarısının can verdiği b ir başka felakete n e­
den olm uştur. Huzursuz b ir b an ş ve hızlı bir nüfus artışı d ön e­
mi Bois’nın Norm andiya’daki H iroşim a ( 1 4 3 6 ’dan 1 4 5 0 ’ye ka­
d ar)’ adını verdiği dönem için yalnızca b ir giriş olm uş, bu d ö­
nem de köylü isyanı, savaş ve açlık 1 4 3 6 ’dan sonraki beş yıl için ­
de nüfusun ü çte birini daha silip süpürm üştür.51
Son dönem O rtaçağı’nm Normandiya’sı özellikle şiddetli b i­
çim de acı çekm iştir, ama feodalizmin krizi on dördüncü yüzyıl
Avrupa’sının genelleşm iş b ir fenomeniydi. Böylelikle M. M. Postan
Ingiltere nüfusunun belki de yüzde 5 0 kadarının Kara Ö lüm de
can verdiğini öne sürer. Bois gibi o da bu felaketi vebanın yoğun­
laştırdığı ama neden olm adığı uzun vadeli iktisadi gidişaıın bir
sonucu olarak görür. Û zel olarak, Postan ‘son dönem O rtaçağ d a
ziraat alanı ve verim inde b ir düşüş’ gözlem ler. Ayrıca, feodal In­
giltere’de teknolojik dinam izm yoklu ğu n a yönelik kayda değer
kanıtlar gösterir. Böylelikle:

O rtaçağ ziraat te k n o lo jisin in ataleti su götürm ezdir. Biraz ilerlem e


vardı, ama bu d ö n em in başı ve son u n d ak i bazı devrelerd e tab iri ca ­
izse ‘to p lanm ıştı’. B ir b ü tü n olarak O rtaçağ b oyu n ca yavaş ve d ü ­
zensizdi ve tan m d a k u llan ılan araçlardan veya asıl ek m e, g ü b rele­

d i ) G. Bois. Crise dufeodalism c (Paris. 19 7 6 ), s.5 4 . 6 2 -3 . 2 9 9 -3 0 8 .


İdeoloji ve İktid ar |2 5 5

m e. ayıklam a ve b içm e sü reçlerin d en ç o k tarlalardaki idare ve d ü­


zenlem e üzerin d e yo ğ u n laşm ıştı.92

Postan ve Bois gibi O rtaçağ iktisat tarihçilerinin çalışm aları on


dördüncü yüzyıl k rizinin Hail tarafından yapıldığı gibi, sadece
bir ‘uzun vadeli gelişm e’ sü recin e karşı ‘geçici bir ters ak ın tı’ ola­
rak gözden çıkarılam ayacağını ortaya k oyar.” Avrupa nüfusunun
bu derecede bü yü k b ir oranının can verdiği b ir felaketi böylesi-
ne bir kenara atan b ir tarihsel toplum bilim e fazla saygı duym ak
güçtür. Ü stelik so n d önem O rtaçağ deneyim i Sanayi D evrim in-
den önce kıtayı olum suz olarak etkilem iş son genel kriz de değil­
dir. Tarihçilerin ‘on yedinci yüzyıl genel krizi’ adını verdikleri
dönem aşağı y u k an 1 6 2 0 ’de başlam ış ve en şiddetli aşam asına
1 6 4 0 ’la 1 6 7 0 arasında ulaşm ıştır. N üfus durağanlaşm ış ya da
düşmüştür. Kimi ü lkeler, özellikle İtalya, sanayileşm eden kop­
mayı yaşam ıştır. U luslararası ticaretin başlıca iki alanı, Akdeniz
ve Baltık, önem ini yitirm iştir. İspanyol ve Portekiz im paratorluk­
ları küçülm üştür. H ollanda’nın denizaşırı yayılması bile yavaşla-
rıuştır. O luz Yıl Savaşı orıa Avrupa’yı yakıp yıkm ıştır. Bütün kıta
devasa b ir toplum sal başkaldırı dalgasıyla sarsılm ıştır ki bu n un da
doruk noktası 1 6 4 0 ’la 1 6 6 0 arasında Ingiliz Devrimi olm uştur.94
Postan son dönem O rtaçağ krizi için M althusçu b ir açıklam a
önerir. Ziraattaki azalan kârlar toprağın büyüyen nüfusu besleye-
medigi anlam ına geliyordu: on dörd üncü yüzyıl felaketi nüfusla
toprak arasında b ir nevi dengenin kurulduğu vahşi b ir süreçti.
Ortaçağ Avrupa’sının görece tek n o lojik dinam izm den yoksunlu­
ğu bu açıklam ada önem li b ir rol oynar:

(92) M. M. Postan, The M ediaeval Economy (Ortaçağ İktisadı) (Harmondsworth, 1975),,


s .3 9 - 4 4 .7 3 .4 9 . Genel olarak bkz. 4,bölüm , ve geç dönem Ortaçağ ve erken dönem
m odem Normandıya'da teknolojik durgunlukla ilgili olarak, Bois, Crise, s. 185-90.
(93) Hall. Powers, s. 122-3.
(9 4 ) Bkz. T. Ashton derlemesi Crisis in Europe 1560-1660 (1 5 6 0 -1 6 6 0 Avrupa'sında
Kriz) (Londra, 1 9 6 5 ) içindeki denemeler, özellikle E. J . Hobsbawm, 'The Crisis
ofıhe Seventeenth Century' (O n Yedinci Yüzyıl Krizi); ve G.Parker, Europe in Crisis
1 5 9 8 -İ6 4 8 (Avrupa Krizde 1 5 9 8 -1 6 4 8 ) (Londra. 1979), bununla birlikte bu sonun­
cusu krizi iklimsel değişimlere bağlar.
2 5 6 | Tarih Y apm ak

Eger R icardo’n u n azalan kârların geri d önd ü rü lem ez gid işatın ın yal­
n ızca yatırtın ve yen ilem e tarafından kon trol edilm ediği sü rece ve
ö lçü d e işlediğini kabul ed ersek, yen ilem en in yokluğu ve yatırım la­
rın fakirliği son dönem O rtaçag’ın toparlanm asının neden b u kadar
yavaş ve gecikm eli olduğunu açıklam ak için fazla yetersiz k a la c a k tır11

Fakat neden bu yenilik yokluğu? Brenner, Postan ve Em m a­


nuel Le Roy Ladurie gibi ‘yeni-M althusçu iktisadi tarihçilere yö­
nelttiği büyük tartışm alara yol açm ış eleştirisinde, bunun yalnız­
ca feodal üretim ilişkileri bağlam ı içind e anlaşılabilir olduğunu
öne sürer:

S e rf tem elli iktisad ın aşın pazar b a s k ıla n n m alım d a b ile zirâatta bir
y en ilik yapam am ası birbiriyle ilintili şu olgular göz önü nd e b u lu n ­
d uru larak an laşılabilir: ilk in , d erebey in in köylü den ağır orand a ar­
tık elde etm esi ve İkincisi, ken d ileri özgür olm ayan, a rıık -çık arım ı
ilişkisinin parçası ve b ö lü m ü olan in sanlar ve toprağın d evingen liği­
ne ko n an en g elle r... Bu m ü lk iy et veya a rıık çıla n n ı ilişkileri göz
ö n ü n d e bulu n d u ru ld u k ta, ü retim krizinin dem ografik b ir krize yol
açm ası az ya da ç o k er geç b ek le n e ce k b ir ş e y d i *

D em ek ki son dönem O rtaçağ Avrupa’sının krizi feodal ü re­


tim biçim in in bir kriziydi ve doğrudan üreticilerin üretim araçla­
rına ulaşabilirliği ve d erebeylerinin iktisat dışı zorlam aya bağlılı­
ğının iki sınıfı da üretici güçleri em ekten tasarruf eden yatırım
aracılığıyla yaygın olarak geliştirm e güdüsünden yoksun b ırak ­
m asından doğm uştu. A ncak bu ardalan önünde organik devlet­
lerin ortaya çıkışı bir anlam ifade eder. Brenner şunu öne sürer:

Feodal d ö n em b o yu n ca h ak im o lm u ş (aşağı yu kan 1 0 0 0 - 1 1 0 0 ara­


sı), ‘siyasal b irik im e y ö n elik -y a n i, daha geniş, daha etkili askeri ör-

(9 5 ) M. M. Postan ve J. Hatcher, 'Population and Class Relations in Feudal Europe’


(Feodal Avrupa'da Nülus ve Sınıf İlişkileri), Pf-P , 78 (1 9 7 8 ), s.28. Ayrıca bkz. ibid .
s .2 8 -3 0 , ve Postan, M ediaeval Economy, başka yerler
(9 6 ) R. Brenner, ‘Agrarian Class Slrucıure and Economic Development in Pre-Industrial
Europe', P&P, 70 (1 9 7 6 ), s.4 8 . 50.
ideoloji ve iktid ar |2 5 7

güılenmenin kuruluşu veya daha güçlü aruk elde etme düzenekle­


rinin yapılanması- uzun vadeli eğilim, sistemin uzun vadeli iktisadi
büyüme için sınırlı potansiyeli olmasıyla koşullanmış olarak ve bir
dereceye kadar, lanmı yaygınlaştırmak ve geliştirmeye karşı bir al­
ternatif olarak görülebilir.'*7

Brenner ayrıca derebeyi ve köylünün farklara dayanan güçle­


rinin erken dönem de m od em Avrupa’da devletlerin büründüğü
değişik b içim leri açıklam akta da yardım cı olduğunu iddia eder.
Bois O rtaçağ N orm andiya’sm da on ü çü n cü yüzyıldan b u yana
haraç oranının (yani arlık çıkarım ı oranının) uzun vadede düşm e
eğilimi gösterdiğini saptar.98 B renner bu gidişatın giderek çalış-
ukları toprak üzerinde tam m ülkiyet haklarını oturtm ayı başaran
Fransız köylü cem aatlerinin görece gücünü yansıttığını öne sü­
rer. Bu zorlayıcı ik tid ann krallıkta büyüyerek m erkezileşm esine,
bir başka deyişle, Fransa’da m utlakçı devletin ortaya çıkm asına
yol açtı:

Tam olarak (F ran sız) köylü lerin b u k o n u m u d erebeylerin i gelir


am acıyla yü zlerini devlete d ö n d ü n n e k zorunda bırakm ıştır. B u n lan n
çoğ u n u n yalnızca az b ir m ülkü vardı. Ve yerel ve bireysel olarak,
haraçları norm al ayrıcalıklar ü zerin e b aşan yla yü ksellem ezlerd i.
N orm al köylü lerden bir artık elde ed ebilm ek için , derebeyleri devlet
aygıtının yo ğ u nlaştınlm tş gü cü ne d ö n m ek zorundaydı (vergi/görev).

Artık çıkarım ı giderek kraliyet vergilendirm esi biçim ini aldı,


derebeyleri bundan m ülkiyet haklarının devlet görevi üzerine
kurulm ası aracılığıyla yararlanıyorlardı: Kısacası, m utlakçı dev­
let artık m erkezi olm ayan feodal tepkiye dayalı eski m ülkiyet b i­
çim lerinin güvence altına alıcısı değildi. Daha ço k , eski sistem in
dönüştürülmüş b ir versiyonunu ifade eder old u .’99

(97) Brenner, ‘Agrarian Roots', s.3 7-8.


(98) Bois, C ıise, s .2 0 3 ’ıen iııbaren,
(99) Brenner, Agrarian Roots’, s 78 , 81. Ayrıca bkz. Bois hakkmdakı eleştirel tanışması,
Ibid., s.4 1 ’den itibaren, Boıs’ntn kendisi kraliyet düzenlemeleri ve köylüler üzerin­
de uyguladığı baskının artan önemini vurgular: bkz. Crise, s.2 5 4 -5 , 272-4.
2 5 8 | Tarih Y apm ak

Bunun (ersine, İngiliz derebeylerinin köylüleri üzerindeki da­


ha büyük iktidarı on birin ci ve on ikinci yüzyıllarda ‘Avrupa’da
en ileri derecede gelişm iş feodal devlette hiyerarşik olarak örgüt­
lenm iş alışılm adık biçim de güçlü bir aristokrasiyi yansıtan alışıl­
m adık güçte b ir krallı(ğ ın )’ ortaya çıkışında görülebilir. Derebey­
lerinin iktidarı gerçekte son dönem on ikinci ve on üçüncü yüz­
yıllarda an lı ve haraç oranı İngiltere’de ancak on dördüncü yüz­
yıla doğru baskı altına girdi. Köylüler, Kara Ö lüm ün ardından
gelen em ek kıtlığı sayesinde, yeniden serlleştirilm elerini önleye­
bildiler, ama Fransız d enklerinin kazanm ış olduğu toprağa emin
biçim de sahip olacak kadar güçlü değillerdi: ‘Köylülerin toprak
üzerinde aslen serbest denetim sahibi olm akta başarısız olm asıy­
la, derebeyleri g ü çlenebild iler, dayanışabildiler ve içlerine kapa­
nabildiler ve büyük ölçek li çiftlikler yaratarak bunları kapitalist
yatırım ların üstesinden gelebilecek durum da olan kapitalist kira­
cılara kiralayabildiler.’ So n u ç, nüfusun yüzde 4 0 ’ını on yedinci
yüzyılın sonunda sanayiye dönük am açların peşine düşürmeye
yetecek düzeyde ziraat ü retkenliğinde hızlı bir büyüm e oldu:

İngiltere, er ya da geç k ıtan ın pek ço k kısm ın ı vuran ‘o n yedinci


yüzyılın gen el iktisad i k rizi’n d e n bü yük oranda m u af kald ı. Bu kn z,
önceki ‘on d ö rd ü n cü yü zyılın gen el iktisadi krizi’ne p ek b en zer b i­
çim d e, son u çta b ir ta n m ü retk enliğ i kriziydi, ö n cü lü gibi o da ü ret­
ken likte herhangi b ir ilerlem en in ö nü nü tıkayan m ü lk iy et veya ar­
tık elde etm e ilişk ilerin in koru n m asın d an k ay n ak lan ıy o rd u .100

Brenner’ın analizi böylelikle erken dönem m odern Avru­


pa'nın ‘organik devletleri’n in ortaya çıkışının sın ıf ilişkilerinden
özerk b ir dinamiği yansıttığını savunan Sk o cp o l, G iddens ve
Mann gibilerine güçlü bir karşı-argüm am getirir. B unu, devlet
kurm aya yönelik eğilim in, feodal üretim ilişkilerinin ve özel ola­
rak da derebeylerinin üretkenliği arttırıcı yatırım larla söm ürü

(1 0 0 ) Brenner, 'Agrarian Roots', s.5 4 , 4 5 -5 1 , 6 5 ; Brenner 'Agrarian Class Structure', s.63.


65 -6 .
ideoloji ve İktid ar |2 5 9

oranını aruirm aktan aciz kalışlarının bir sonucu olduğunu göste­


rerek yapar. Böylelikle B renner’m açıklam ası, Perry A nderson’ın
Mutlakıyetin ‘köylü kitlelerini yeniden geleneksel toplum sal k o ­
numlarına döndürm ek üzere tasarlanm ış, fe o d a l egem enliğin y en i­
den açılm ış ve yen iden yü klen m iş b ir aygıtı’ olduğu ve ‘siyasi-huku-
ki zorlam anın m erkezileştirilm iş, askerileştirilm iş b ir doruğa
doğru yerinin değişlirilm esi'ni içerdiği iddiasını destekler, ilk mo­
dem krallıklar -A n d erso n onlara 'sarsıcı biçim de savaş alanı için
kurulmuş m akineler’ d e r - arasındaki yoğun askeri rekabet Bren-
ner’ın izlerini MS. ilk bin yılın sonuna kadar sürdüğü derebeyle­
ri ile hizm etlileri arasındaki m ücadelenin yoğunlaştırılm ış ve
m erkezileştirilm iş b ir biçim iy d i.101
Bu arada, uluslararası devlet sistem i ve bu nlard a içkin olan
askeri ve diplom atik rekabet Charles Tilly’n in deyişiyle şuna yol
açtı: 'çoğu yarışm acının kaybettiği amansız b ir yarış. 1 5 0 0 ’ün A v­
ru pa’sı az ço k bağım sız b eş yüz siyasi birim içeriyordu, 1 9 0 0 ’ün
Avrupa’sı ise yaklaşık yirm i beş tane.’ Bu D arw inci dünyadaki
başlıca doğal ayıklanm a m ekanizm ası askeri rekabetti. ‘Savaş ha­
zırlıkları’, der Tilly, ‘büyük devlet kurma etkinliği olm uştur. Sü ­
reç az ya da çok sürekli b içim d e en azından beş yüz yıldan beri­
dir devam etm ek ted ir.’102
Yine de, içsel sın ıf ilişkileri hangi devletlerin bu süreçte m u­
zaffer ve kaybeden olduğunu açıklam akta önem lidir. O n sekizin­
ci yüzyıla dam gasını vuran şey, Britanya ile Fransa’n ın Avru­
pa’n ın ve giderek dünyanın üstün gücü haline gelm ek için birbir-
leriyle m ücade etm eleri olm uştur, bu yarışın sonucu nihayet W a-
terlooda m ühürlenm iştir. Fakat zaferi kazanan devlet kıta üzerin­
deki denklerinden önem li biçim de farklıydı. C hristop h er Hill’in
gözlemlediği gibi, on yedinci yüzyıl İngiliz Devrim leri

(1 01) Anderson, Uncages, s. 1 8 -1 9 , 32. Genel olarak bkz. ibid., 1,bölüm .


(1 0 2 ) C. Tilly, 'R elleclions on ıhe History of European Sıate Making' (Avrupa’da Devlel
Kurma Tarihi Üzerine Düşünceler), C Tilly derlemesi The Form ation o f Nation-
States m Western Europe (Ban Avrupa’da Uİus-Devletlerin Oluşum u) (Princeton,
1975) içinde, s. 15, 74.
2 6 0 | Tarih Y apm ak

kap italist gelişim i en fazla engelleyen Star O d ası, Y ü k sek Vekalet,


Vesayet M ahkem esi ve feodal ayrıcalıklar gibi idari o rg anların orta­
dan kaldırıldığı; yetk ilin in m ü lk sahibi insanlara boyu n eğdiği, hu­
k u k ü zerin de d en elim sahibi olm aktan yok su n b ırak ıld ığ ı, am a dış
ilişkilerd e güçlü b ir d o n an m a ve D enizcilik K anunu ile gü çlü kılın ­
dığı; yerel idarenin gü venle ve u cu zca doğal yö n eticilerin ellerine
bırakıld ığı ve d ü şü k tabakalaT ü zerin e güvenle P arlam entoya boyun
eğdirilm iş bir K ilise tarafın d an d isip linin aşılandığı b ir devlet ortaya
çık a rm ıştı.105

Bu devlet dünya sahnesi üzerinde cılız değildi. A nderson Ha­


nover devlerini hızla b eş kıta üzerinde uluslararası hegem onyaya
doğru yükselen, b ir y ü kselen söm ürgeci güç104 olarak betim ler. Bu
hegem onya askeri harcam alarda yükselen bir düzeyle destekle­
nir; Britanya devletinin gerçek harcam alan 1 7 0 0 ile 1 8 1 5 arasın­
da on beş katına çıktığı halde, sivil m asraflar toptan giderlerin
yüzde 2 3 ’ünün üstüne asla çık m am ıştır.105 Britanya devletinin as­
keri etkinliklerinin bu yayılm asını parasal olarak destekleyebil­
m esi, kapitalist üretim ilişkilerinin önce tanm da, ardından sana­
yide ortaya çıkışıyla serbest kalm ış üretim güçlerinin patlayan
büyüm esini yansıtıyordu.
Gabriel Ardanı on sekizinci yüzyıl A vaıpa’sı hakkınd a şu sap­
lam alarda bulunur;

Avusturya ve Fransız k rallık lan n d an ç o k daha az araziye ve ç o k da­


h a az nüfusa sah ip o lm asın a karşın , İngiltere su götü rm ez biçim d e
egem en g ü çtü ... İn giltere’n in g ü cü n ü b ü y ü k orand a finansal kay­
nak larınd an sağladığı p e k sorg u lan ab ilir değil gibidir. B üyük Britatı-

(1 0 3 ) C. Hill, ‘A Bourgeois Revolution?' (Bir Burjuva Devrimi mi?), J. G. A. Pocock der­


lemesi Three British Revolutions: 1641, 1688. 1776 (Clç İngiliz Devnmi: 1641, 1688.
1 776) (Pnncelon, 1 980) içinde, s. 1 34-5. 'Restorasyon sonrası devlet, özellikle de
1688 sonrası devlet, dış ilişkilerde güçlü, içeride zayıftı', ibid., s. 120. Ayrıca bkz
C. Hill, 'Braudel and the State' (Braudel ve Devlet), The Collected Essays o}
Christopher Hill III (Christopher Hill'in Toplu Denemeleri 111) (Brighton. 1986)
içinde.
(1 0 4 ) P. Anderson, Arguments within English Marxism (Londra, 1980), s.9l.
(1 0 5 ) Mann, Sources, s.4 8 3 -5
ideoloji ve İktidar |2 6 1

ya'mn iktisadi yapısı onun en önemli rolü ticari etkinliklerin vergi­


lendirilmesine vermesine olanak tanınmış ve mali yeterliliği için te­
mel oluşturmuştur.

Kıta üzerindeki krallıklar, bu nun tersine, askeri etkinlikleri


için para desteği sağlam akta yerel güçlüklerle karşılaşıyorlardı.
Derebeyleriyle m utlakçı devletin iç içe girm iş olm ası soyluların
vergilendirm eden m uaf tutulduğu anlam ına geliyordu. Son u çla
asıl yük, hâlâ ziraatı atalete veya yavaş büyüm eye m ah kûm eden
feodal üretim ilişkilerinin içinde bulunan köylülerin om uzların-
daydı. iktisadi ilişkilerin görece parasallaşm am ış doğası devleti
vergili çiftçilere güvenm eye itiyordu. Bu, b ir diğer kraliyet gelir
kaynağı olan görevlerin satışı ile b ir araya g elince, yozlaşm a ve
devletin vergiden m u af tutulan soylulara bağım lılığı sık g ön ılü r
oldu. Zaman zam an kırsal iktisadın iliğini kurutan vergi yükü
köylüleri ayaklanm aya kışkırtıyord u; vergiler erken dön em m o­
dem Avrupa’da başkaldırının başlıca nedeniydi- Sırasıyla 1 6 4 0
ve 1 7 8 9 Devrimlerinde öncü olan şeyin Stuart ve Bourbon krallık-
lannın mali krizlerinin olm asında şaşılacak pek bir şey yoktur.106
tik'm od ern devletlerin savaşma kapasiteleri giderek kapitalist
üretim ilişkilerince m ü m kü n kılınm ış üretim güçlerinin yoğun
gelişim ine dayanıp dayanam adıklanna bağlı olur hale geldi. Em ­
peryalizm in özü, Lenin ve Buharin’in Birinci Dünya Savaşı sıra­

(1 0 6 ) G. Ardam, 'Financial Policy and Econom ic İnfrasınıcıure of Modern States and


Nations' (M odem Devlet ve Ulusların Para Siyasası ve iktisadi Altyapısı), Tilly der­
lemesi Formation içinde, s.2 0 2 ve başka yerlerde Ayrıca mutlakıyetin iktisadı
gelişimi nasıl baltaladığını görmek için bkz. Brenner, ‘Agrarian Roots', s.89. Bunun
tersine, Ingiltere'nin kapitalist toprak aristokrasisi denizaşırı askeri yayılmayı para­
sal olarak desteklemeye hazırlanmıştı. 'On sekizinci yüzyılın başlarında, üyeleri
Ingiltere'nin gücünün loptan ticari refahında yattığından tam am en em in
olmuşlardı ve dünya pazarlarını İngiliz girişimciliğine açmak için para desteği
sağlayarak yenilmez bir donanma kurmaya hazır ve gönüllülerdi', L Stone ve J , F.
C. Stone, An Open Elite? England 1540-1880 (Açık Bir Seçkinler Tabakası mı? 1540-
1 8 8 0 Arası Ingiltere) (Oxford, 1 9 8 4 ), s .4 2 0 . 'Her ne kadar on sekizinci yüzyılda en
ağır vergi yükünü istihsal vergisi aracılığıyla yoksullara aktarmışlarsa da, eşit dere­
cede ağır bir toprak vergisini de kendilerine dayatma karan aldılar, bu savaş
zamanlarında pound başına dört şiline veya sözde brüt gelinn yiızdc 20'sm c kadar
vanyordu. Bu kendi kendine dayatılmış vergi devletin toplam neı gelirinin en az
yüzde 25'inı oluşturuyordu.' (Ibid., s.4 1 3 ; aynca bkz. s.2 8 2 -6 , 4 2 0 -1 ).
2 6 2 ] Tarih Y apm ak

sında analiz ellikleri gibi, Britanya’n ın egem en güç olarak ortaya


çıkm asına olanak veren m odelin genelleşm esinde yatar. O n do­
kuzuncu yüzyıl sırasında iki rekabetçi m antık -b ü y ü k güçler ara­
sındaki askeri m ücadele ve biriken serm ayelerin iktisadi etkileşi­
m i- birbiri içinde eridi. A. J . P. Taylor’nı Avrupa’nın efendiliği
için m ücadele adını verdiği şeyde ayakta kalm ak için zorunlu as­
keri teknolojilere ulaşabilirlik artık içsel olarak sanayi kapitaliz­
m inin hakim iyetine dayanıyordu. Alm anya’nın yükselişi kapita­
lizm ve m ilitarizm in iç içe geçm esinin başarabileceği güçteki ku-
antum sıçrayışını gösterm iştir. Avrupa sahnesindeki Çarlık Rus­
ya’sı gibi çok daha zayıf ve daha geri kalm ış etm enler bile gerek­
li sanayi tem elini ed inebilm ek üzere yabancı serm aye ile ittifaka
girm ek zorunda kalm ıştı. Sahne Buharin’in analiz ettiği mili tari­
ze devlet kapitalizm lerinin ortaya çıkışı için hazırdı. Aynı zam an­
da hem askeri hem de iktisadi rekabete yönelik m ücadeleleri,
1 9 1 4 ağustosunda düşm anlıkların patlak verm esiyle, ilk Kom ü­
nist Enternasyonalin deyişiyle b ir ‘savaşlar ve devrim ler çağı'nı,
g eçici son ucun a yalnızca 1 9 4 5 A ğustosu’nda Hiroşim a ve Naga-
zak i’ye nükleer bom ba atılm asıyla ulaşan bir çağı başlattı. Fakai
bu son u ç Avrupa'nın, çatışm aları yüzünden barış zam anı silah
harcam alarının önceden görülm em iş yüksek düzeylere ulaşm ası­
n ın hızlandığı iki üslün güç arasında bölünm esiyle ve Avrupa
devlet sistem inin ve onunla birlikte bulunan iktisadi ve askeri re­
kabetin söm ürgeciliğin ortadan kalkışıyla birlikte dünyanın geri
kalanına yayılmasıyla, yalnızca aynı rekabet türünü küresel bir
ölçeğe aktarıyordu. Son u ç, yeni ‘ulusal’ kültürler içinde zorla eri­
tilm eden ve kanlı arazi kavgalarından ibaret eski hikayenin, iler­
lem iş askeri tekn olojinin yararları sayesinde çoğu zaman son d e­
rece vahşi biçim d e, gezegenin h er köşesinde tekrar edilm esi o l­
m u ştu r.107

(1 0 7 ) Burada söz konusu iklısadı akışların cn iyi tartışması, Harman, Explaining. Bunla-
nn toplumsal ve siyasal etkilerinin parlak bir değerlendirmesi için. bkz. N. Stone.
Europe Transformed 1879-1919 (Dönüşen Avrupa 1879-19191 (Londra, 1983).
ideoloji ve İktidar |2 6 3

Dem ek ki so n 1 5 0 yılın tarihi, feodal üretim ilişkileri içinde


ortaya çık m ış ‘siyasal birik im ’ -sav aşçılık ve devlet k u rm a - süre­
cinin serm ayenin rekabetçi birikim ine boyun eğm esinin tarihi­
dir, bu d önüşüm devlet ile serm ayenin giderek daha iç içe girm e­
sini ve insanlığın tüm ünün b u d üzenlem elere dahil edilm esini
getirmiştir. A ncak bu bağlam da m odernliğin b ir diğer fenom eni­
ni -in sa n ırkının neredeyse h er üyesinin ulusal bir kim liğin taşı­
yıcısı olarak gensoruya tabi tu tu lm ası- anlayabiliriz. G etlner’ın
dediği gibi, ‘b ir ulusunun olm ası insanlığın içkin b ir sıfatı değil­
dir, ama artık öyle görünür hale gelm iştir.’108
Bunun bu hale geldiği sü recin, Benedict A nderson’ın kitabı
H ayali C em a a ıler'd e özenle incelem iş olduğu Avrupa kapitalizm i­
nin gelişim i ve söm ürgeci yayılmasıyla yakından ilgili b ir dizi
farktı aşaması vardır. Bununla b irlikte, ulusçuluğun gelişim inde
belki de en önem li aşam anın on dokuzuncu yüzyılın ikinci y an ­
sında olduğu, çü nkü asıl o zaman çoğu Avrupa devletinin teba­
asının hem siyasal hakların hem de paylaşılan ulusallıkla tanım ­
lanan b ir cem aatin üyeliğinin tadım çıkararak vatandaşlar olarak
görülür hale geldikleri tartışılabilir. Bunun m eydana geliş biçim i
yakınlarda çık m ış parlak b ir tarihi denem eler derlem esinin ‘gele­
neğin icadı’ adını verdiği şeyin önem li b ir örneğidir. Eric Hobs-
bawm ‘icat edilm iş geleneği’, ‘norm alde açık ça veya zım nen ka­
bul edilen kurallarca yönetilen, ve ritüel ya da sim gesel yapıda,
otom atik olarak geçm işle sürekliliği ima edecek biçim de kim i
davranış değerleri ya da norm larım tekrarlam ayla aşılam aya çalı­
şan b ir pratikler küm esi’ olarak tanım lar. H obsbaıvm ’ın gözlem ­
lediğine göre, ‘m o d em uluslar genellikle yeninin karşıtı oldukla-
n , yani en uzak antikitede köklend ikleri ve yapılandırılm ışın kar­
şıtı oldukları, yani kendi kendilerini öne sü rm ekten öte b ir tanı­
mı gerektirm eyecek biçim de “doğal" insan cem aatleri olarak k ö k ­
lendikleri iddiasındadırlar.’ Bununla b irlik le, ulusal bilinç ‘tasar­
lanm ış veya “icat edilm iş” bir bileşen (içerir)... (ve)... uygun ve

(1 0 8 ) Gellner, Nations, s.6


2 6 4 | Tarih Yapmalı

genelde oldukça yakın tarihli sim geler ya da uygun biçim de bi­


çilm iş söylem (“ulusal tarih" gibi) ile ilişkilidirler’ ve böylelikle
‘geleneğin ıcad ı’nm önem li bir örn eğidirler.109
Hobsbawm 1 8 7 0 ile 1 9 1 4 arasının geleneklerin bütün Avru­
pa’da kitle üretim inin yapıldığı b ir dönem olduğunu ileri sürer.
Bu, ‘devletin insan yaşam larım uyruklar ve vatandaşlar olarak b e­
lirleyen önem li etkinliklerin üzerinde oynandığı en geniş sahne­
yi giderek tanım ladığı’ b ir durum u yansıtıyordu. Hızla sanayile­
şen ve kentleşen toplum lara nezaret eden ve giderek Büyük Sa­
vaşın gelişini hızlandıran silah yarışına girm iş Avrupa’nın yöne­
ticileri, ‘(devletin) nasıl... tebaası veya üyelerinin bağlılığı, sada­
kati ve işbirliğini ya da onların gözündeki kendi meşruluğunu ko­
ruyabileceği ya da hatta sağlayabileceğiyle ilgili önceden görülm e­
miş sorunlarla’ karşılaşm ışlardı.'10 Kapitalizm öncesi Avrupa’sının
onayı, yerel bağlılıkları ve sabit hiyerarşileri güvence altına alm ak­
ta kullandığı geleneksel m ekanizm alar, iktisadi ve toplum sal d e­
ğişim tarafından ve oy kullanma hakkı ile bununla ilintili siyasal
eşitlik öğretilerinin yayılması tarafından babalanm aktaydı.
Bu sorunların çözüm ü kısm en, bütün sınıfların üyelerinin
kendilerini aynı kim liği paylaşıyor olarak görebilecekleri kapsa­
yıcı ulusal cem aatler kurm aktan geçiyordu. Bu, Avrupa’n ın k ö k ­
lü ulusal bilin ce sahip başlıca devletinde bile, Lozere’deki Fran­
sız köylü okul çocu kların ın 1 8 6 4 ’te hangi devlete ait olduklarını
söylem ekten aciz oldukları b ir d urum ü düzeltm ek üzere bir dür­
tü gerektiriyord u .1" Ü çüncü C um huriyet zam anında b ir ulusal
kim lik hissini yapılandırm ak üzere bir dizi farklı teknik kullanıl­
dı -ev ren sel ilkokul eğitim i veren halk için devlet okulları, halka

(1 0 9 ) H. J. Hobsbawm. 'Inıroducıion: Inventing Traditions' (Giriş: Gelenekleri Ical Et­


mek), Hobsbawm ve T. Ranger derlemesi The Invention o f Tradition (Geleneğin İca­
dı) (Cambridege. 1 983) içinde, s .1, 1-1.
(1 1 0 ) E. J, Hobsbawm, 'Mass-Producing Traditions: Europe, 1 8 7 0 -1 9 1 4 ' (Geleneklerin
Kitle Üretimi: Avrupa, 1 8 7 0 -1 9 1 4 ), ibid., s.26 4 -5 .
(1 1 1 ) Bkz. T. Zeldın. France 1S48-1945 (Fransa 1 8 4 8 -1 9 4 5 ) (2 d ll, Oxford, 1975; 1977),
II, s.3. Zelditı şöyle der. 'Franstz ulusu yaratılmak zorundaydı’, ıbıd., s.3. Ayrıca
bkz. E. W eber, Peasants into Frenchmen (Köylülerden Fransızlara) (Londra, 1977)
ideoloji ve İktidar |2 6 5

açık törenlerin yaratılm ası (Bastille Günü 1 8 8 0 ’den beri kutlanır)


ve bütün b ir cum huriyetçi ikonografinin yaratılışını getiren halk
anıtlarının kitlesel in şa s ı."2 Yine on dokuzuncu yüzyılın son u n ­
da bu aynı dönem de, şim di Britanya krallığının zam anın onur­
landırdığı özellikleri olarak görülen geliştirilm iş halk ritüellerinin
büyük bölü m ü, Alm anya ve Birleşik Devletler gibi yeni sanayi
aûçlerinın giderek meydan okumasıyla karşı karşıya kalm ış Bir­
leşik Krallık yöneticileri tarafından, devleti bü tü n tebaası için an­
lamlı b ir kurum olarak yansıtm a yolundaki çabanın b ir parçası
olarak y aratılm ıştı."3 Bu gibi örnekler, ulusal kim liklerin oluşu­
munun tarihsel sü reçler bağlamında anlaşılm ası gerektiğini gös­
terir ki bunlar için M arksizm -se ssiz kalm ak şöyle d u rs u n - anla­
şılır hale getirilebilm eleri için vazgeçilmezdir.
Ulusal bölü n m elerin ve askeri çelişkilerin varlığının pek çok
çağdaş toplum kuram cısının inandığı gibi M arksizm ’i kesin b i­
çimde kuram sal olarak çürüten kanıtı oluşturm adığı sonucuna
varıyorum. Bu, onu devrim ci sosyalizm için bü yü k bir siyasal s o ­
run olm aktan çıkarm az. Elster 'sınıf dışı k olek tif oyuncular za­
manla giderek m arjinalleşm e eğilimi gösterirler’ görüşünü Marks’a
atfeder ve ulusal, etnik ve ırksal çelişkilerin devam etm esinin bu
iddiaya bir k arşı-örnek olduğunu öne sü rer.1H Eğer, bu bölüm de
savunduğum gibi, bu çelişkilerin açıklanm ası tarihsel m addecili­
ğin kavram larına başvurm ayı gerektiriyorsa, o halde M arksizm ’in
bilim sel geçerliliği ulusal bölünm eler fenom eni tarafından balta­
lanmaz. Bununla birlikte, böyle çelişkilerin işçi sınıfın ın 4 .1 baş­
lığında verildiği anlam da devrimci b ilin ç edinm esini ve dolayı­
sıyla özerk b ir k olek tif etm en haline gelm esini engellediği doğru
olabilir. Bu soruna 5. bölüm de döneceğiz.

(i 12) Hobsbawm, 'Mass-Producing', s.26 9 -7 3


(11 3) D Cannadme, 'The Context, Performance and Meaning of Ritual: the British
Monarchy and the “Invention o f Tradition', c, 1 8 2 0 -1 9 7 7 ' (Ayinin Bağlamı, Yentıe
Getirilmesi ve Anlamı: Britanya Kraliyeti ve 1 8 2 0 -1 9 7 7 arasında “Geleneğin
İcadı"), Hobsbawm ve Ranger derlemesi Invention içinde.
(1 1 4 ) Elster, M aking Sense, s.391'detı itibaren.
2 6 6 | T aıih Y apm ak

4 .5 T e m e l ve Ü sty ap ı Ü ze rin e B ir Not


Ö nceki başlıkta tartışılan ulus-devletlerarasm daki askeri çe­
lişkiler durum u, tarihsel m addeciliğin yönıem bilim inin sıklıkla
görülen bir yanlış anlaşılm asının öğretici bir örneğini oluşturur.
Avrupa tarihinin h içb ir ciddi öğrencisi son bin yıl içinde savaşçı­
lığın ve devlet kurm anın apaçık olgusunu yadsıyamaz. Skocpol,
G iddens ve Mann gibi toplum kuram cıları devletler ve ordular
gibi doğrudan iktisadi güç yapılan olm ayan örgütlerin önem inin,
M arksizm 'in üretim güç ve ilişkilerine tanıdığı açıklayıcı öncelik
iddiasını çökerttiği son u cu na varırlar. Daha genel olarak söyle­
nirse, düşünce şudur, toplum sal b ir oluşum un dile getirilm e bi­
çim inin, toplum sal hiyerarşilere ve kurum lara göre görünen ör­
gütlenm esinin, etm enlerin üretim ilişkileri içindeki konum larıy­
la tanım lanan sın ıf ilişkileri yapısına doğrudan tekabül etmediği
yerde, bu öncelik geçm ez. Bu çoğu zam an böyle bir tekabüliye-
tin var gibi göründüğü kapitalizm ile bunun bulunm adığı kapi­
talizm öncesi toplum lar arasında b ir ayrım çizm eye yol açar. Gıd-
dens şöyle yazar: ‘M arks m addeci tarih kuram ında ayırıcı kay­
naklara öncelik verdiği halde, ben kapitalist olm ayan toplum lar-
da yetkili kaynakların (kabaca, siyasi-ideolojik egem enliği kolay-
laşttranların) eşgüdüm ünün toplum sal bü tü nlenm e ve değişimin
belirleyici ek senini oluşturduğunu savunuyorum .’ Böylelikle,
‘kapitalist olmayan toplum lar, her ne kadar bü tü n toplum lar gi­
bi açık biçim de üretim biçim leri içerseler de, üretim biçim leri d e­
ğildirler.'"'
Benzer türden değerlendirm eler, M. I. Finley’in klasik an tiki­
tedeki toplum sal katm anlaşm ayı nitelendirm ek üzere ‘ “statü"
içinde önem li oranda psiko lojik öğe barındıran hayran olunacak
derecede bulanık bir sö zcü (g ü )’ seçm esinde de b u lu nu r gibidir.
Üretim araçlarına olan ilişkileri tarafından birbirind en ayrılan sı­
nıfları belirlem eye çabalam ak, Fin ley’ye göre, eski b ir topluma
günüm üz pazar sistem lerine özgü b ir iktisadi ussallık biçim ini

(1 1 5 ) Gkidens, Contem porary Critique, s.4 , 104.


İdeoloji ve İktid ar |2 6 7

yansıtmak olur. Toplum un böyle iktisat ve siyasa gibi ayn ve ta­


nımlanabilir örneklerle farklılaşm ası m odernliğin bir özelliğidir,
oysa Lukacs F inley'nin onaylayarak alıntıladığı bir pasajda şöyle
yazar: ‘(kapitalizm öncesi) toplum un kastlar ve m ülklerle yapı­
lanması iktisadi öğelerin içinden çık ıla m a z b ir biçim de siyasal ve
dini etkenlere eklendiği anlam ına gelir.’" 6
M arksizm’e yöneltilen ilirazlann çoğu gibi, bu kanıt özellikle
yeni değildir. Bizzat M arks 1 8 5 9 Ö nsözü ’ndeki tarihsel m addeci­
lik özetinde benzer b ir eleştiriyi şöyle yanıtlam ıştır:

b ü tü n bu n lar m ad d i çık a rla n n baskın oidugu gü nü m ü z için pek


doğrudur, am a K atolikliğin egem enliği alım d aki O rtaçağ için ne de
politikanın egem en liği alım d aki A tina ve Rom a için doğru d eğil­
d ir... Bir şey açıktır: n e O rtaçağ K atoliklikle ne de antik dünya siya­
setle yaşayam azdı. T am tersin e, n ed en b ir d u ru m d a siy asetin , diğe­
rind e de K ato likliğin başro lü oyn adığım açıklayan, yaşam ların ı k a ­
zanm a b iç im le rid ir." 7

4 .4 başlığında tartışılan ‘siyasal birik im ’ (savaşçılık ve devlet


kurma) örneğini ele alırsak, üretim güçleri ve ilişkilerinin açıkla­
yıcı önceliğiyle görünürde çelişm eleri b ir yana, tarihsel m addeci­
liğin bütün önem i b u gibi fenom enleri açıklam aktır. Bu noktayı
kavramak için , b ir toplum sal oluşum un dile gelm e b içim in i, ku ­
rumsal örgütlenm esini nitelendirm ek için k ullanılan sö zcü k da­
ğarcığı ile tarihsel m addeciliğin kuram sal kavram larını açık b ir
biçim de birbirind en ayırt etm ek gereklidir. Çoğu zam an M ark-
sistler bile bunu yapam ıyor. Böylelikle A lthusser M arks’m yuka­
rıda alıntılanan o b iler diclum 'unu genel b ir kuram olarak geliştir­
meye çalışarak, her toplum sal oluşum un başlıcalan iktisadi, siya­
si ve id eolojik olan b ir ö rn ek ler çoğulluğu olduğu fikrinden yola
çıkm ıştır. Ü retim biçim leri, A lthusser’in iddiasına g öre, hangi ö r­

(1 1 6 ) M. 1. Finley. The Ancicm Economy (Londra, 19 7 3 ), s.5 1 , 5 0 ; genel olarak bkz. ibid.,
1 ve 2 .bölümler.
(117) Marx, K apital, I, s. 1 75-6, noı 35.
2 6 8 |T arih Y apm ak

neğin baskın olduğuna göre farklılaşır: böylelikle feodalizm siya­


si olanın oynadığı baskın rolle ay ın edilir. İktisadi olan, b elli bir
örneği baskın olarak seçerek, yalnızca dolaylı bir şekilde belirle­
yici b ir rol oynar. A hhusser’in kurm uş olduğu gelişkin örnekler
düzeneği ve son örneğin belirlenm esi kavram ının içerdiği kayda
değer kavramsı ve siyasal soru nlar b ir yana, ortaya koyduğu şe­
ma bü tü n toplum sal oluşum lara kapitalist üretim biçim ine özgü
dile getirm e biçim ini yansıtm ak şeklinde tem el bir hatanın acısı­
nı çekiyordu, oysa böyle b ir farklılaşm a, özellikle iktisat ve siya­
sa arasında, elbette ki bu lu nm aktad ır.118
Dile getirm e biçim i tarihsel m addeciliğin temel kavramları ta­
rafından tem sil edilenden daha farklı (ve daha düşıık) b ir soyut­
lam a düzeyini tem sil eder. Bu kavram lardan ikisine, tem el ve ü st­
yapıya bakalım . C ohen bu sonu ncu su nu “niteliği iktisadi yapının
doğası tarafından açıklanan iktisadi olm ayan kurum lar”11'' olarak
tanım lar. Bu tanım tem elde doğru olduğu halde, üç noktaya
açıklık getirilm elidir. İlkin, E lster’ın da doğru olarak işaret ettiği
gibi, C ohen’i ideolojileri bu şekilde tanım lanm ış üstyapının dı­
şınd a bırakm asında izlem ek için b ir neden yoktur: b u n u n yerine
şöyle dem eliyiz: ‘iktisadi yapı aracılığıyla açıklanabilen her iktisa­
di olm ayan fenom en üstyapının p arçasıdır.’ İkinci olarak ve yine
Elster’ı izleyerek, buradaki ‘açık lam ak ’ ona C ohen tarafından ve­
rilen sınırlayıcı işlevci anlam ı taşım am alıdır, zira Cohen üstyapı­
yı ‘üretim ilişkileri ü zerindeki sabitleştirici etkileri ile açıklanabilen
iktisadi olm ayan fenom enler’ ile sınırlı tu tar.120
Chris Harman C oh en ’inkine benzer b ir üstyapı görüşünü sa­
vunarak, sın ıf topium undaki’ “iktisadi olm ayan” kurum ların ‘var
olan söm ürü ilişkilerini sa b itlem ekle ve dolayısıyla bu üretici güç­
lerin daha fazla gelişm esinin önüne geçm eyi gerektirse bile, ü re­
tim ilişkilerindeki değişikliklere b ir sınır koym akla, tem eli d en e-

(1 1 8 ) Bkz Callmicos, Future, s. 163-7


(1 1 9 ) KM Tti, s.216.
(1 2 0 ) Elster, Making Sense, s.33-4. İl,ilikler eklenmiştir.
İdeoloji ve İktidar |2 6 9

(im altın da tu tm akla ilgili’121 olduğunu öne sürer. Üstyapının böy ­


le zorunlulukla m uhafazakâr bir öğe olarak değerlendirilm esi,
kısmen, H arm an in üretim ilişkilerini üretim güçlerinin gelişm e­
sine yanıt olarak sürekli değişir biçim de görm esinin bir sonucu ­
dur; üstyapı bu durum da yöneten sıntfm var olan toplum sal ya­
pıyı m uhafaza etm ekteki çıkarından ortaya çıkar (bkz. yukarıda­
ki 2 .2 başlığı). Fakat bu görüşü paylaşmadığımız sürece, üstyapı­
yı ne diye sabitleştirici bir rolle sınırlı tutmalı, hele de ortaya çıkan
sonuç iktisadi olmayan yıkıcı fenom enleri -ö rn eğ in devrimci ide­
olojiler ve h arek etleri- bir kural dişilik konum una indirgemekse?
Ü çüncü olarak, burada ‘iktisadi'nin M arksist kuram dan çıkar-
sanmış teknik b ir anlam ı vardır. C ohen ik tisa d i yapı’yı (yine
bence son derece dar b ir biçim de) yalnızca üretim ilişkileriyle öz­
deşleştirir; ben tem eli hem üretim güçlerini hem de ilişkilerini
kapsayacak biçim de görmeyi yeğliyorum , hem bu kullanım , ör­
neğin, M arks’ın ’bilinç maddi yaşam ın çelişkileriyle, toplum sal
üretim güçleri ve üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyle açıklan-
m alıdır’ şeklind eki buyruğuna d enk dü şer.122
O hald e tem el ve üstyapı arasındaki ayrım analitiktir, çünkü
üstyapının aracılığıyla açıklandığı tem el b u kuram sal İkiliden,
üretim güçleri ve ilişkilerinden oluşur. İmdi içeriklerinin aslen
gözlem bulgularını özetlem ek am acındaki betim leyici kavranıla-
nnkiyle örtüşm em esi, bu gibi açıklayıcı kavram ların tipik bir
özelliğidir. Kuramsal kavram lar ö bür türlü rollerini yerine getire­
mez, çü n kü açıklam a tipik olarak doğrudan doğruya gözlem e
açık olm ayan altta yatan ilişkileri tanım layarak ilerler. M arks’ın
dediği gibi, ‘eğer dış görünüş ile şeylerin özü örtüşseydi, bütün
bilim fazlalık olu rd u .’122 Sıe C roix’m n Finley’yi çürütm esi bu

(1 2 1 ) C. Harman, ‘Base and Superstructure', /S, 2 , 3 2 (1 9 8 6 ), s.1 4 . Bkz. bu makale üze­


rine değerlendirmelerim, İS, 2. 3 4 (1 9 8 7 ).
(1 2 2 ) Marx, Contribution. s.2 1 , Cohen'in 'iktisadı yapının sınırlı bir kullanımı için gös­
terdiği kanıtla ilgili olarak bkz. KMTH, s.28-31
(1 2 3 ) K. Marks, Kapital. 111 (Moskova, 1 9 7 1 ). s.8 1 7 Kimi zaman gözlemin kuramla
yüklü olması adı verilen olgu göz önünde bulunduruldukta, açıklayıcı ve beıim le-
yici kavramlar arasındaki aynm görecedir Bkz. D Papineau, Theory uııd Meaning
(Kuram ve Anlam) (O xlord. 1979).
2 7 0 | Törih Y apm ak

n oktanın güçlü b ir geliştirilm esi olarak görülebilir: söm ürücü


ilişkiler ender olarak sınıf-bilincind e veya açık siyasi çelişkide
ifade bulm uş olsa da, sınıf klasik antikitenin analizi için vazgeçil­
mez bir kuram sal kavram dır.124
Aynı nokta tem el ve üstyapı ayrım ına da uygulanabilir. Üre­
tim güçleri ve ilişkileri ile açıkladıkları toplum sal fenom enler
arasındaki analitik ayrım ın zorunlulukla iktisadi olan ve olmayan
ayrı kurum küm eleri arasındaki bir ayrıma denk düştüğünü var­
saym ak için b ir neden yoktur. H arm an’ın deyişiyle:

Tem el ve üstyapı arasındaki ayrım iktisadi k u a tm la r bir yanda ve si­


yasi, h u k u k i, id e o lo jik , vs. ku ru m lar beri yanda o lacak biçim d e bir
ku ru m lar öbeği ile b ir diğeri arasınd a olan b ir a y n m değildir. Doğ­
ru dan doğruya ü retim le b ağlantılı ilişkiler ile bağlan tılı olm ayanlar
arasında olan b ir ayrım d ır. P ek ç o k belirli k u ru m ikisini de iç e rir.12’

G erçeklen de, iktisadi olan ve olm ayan k u ru m lar arasında


böyle bir ayrım yapm ak tarihsel olarak end er görülen b ir şeydir.
Böylelikle B ren ner’ın iddiasına göre,' “iktisadi olan ” ile “siyasi
olan” arasında (bu lanık b ir deyişle) b ir “k arışım ” yapm ak, fe o d a l
sın ıf y ap ısı ve ürelim sistem inin ayırt edici ve oluşturucu b ir özelli­
ğiydi.’126 Bu karışım , M arks’a göre, kapitalizm öncesi üretim b i­
çim lerinin genel b ir özelliğidir:

D oğrudan e m e k çin in üretim araçlan m n ve ken di geçim araçlarının


üretim i için gerek li em ek k oşu lların ın ‘sa h ib i’ olarak kaldığı bütün
b içim lerd e, m ü lk iy et ilişkisi aynı zam anda d oğru dan b ir d erebeylik
ve hizm eı ilişkisi olarak g ö rü n m elid ir, öyle kı d oğru dan üretici ö z­
gür d eğild ir; bu , zorlam a em ek le s e n lik te n yalnızca haraca dayalı
b ir ilişkiye in d irg en eb ilecek bir ö zgü rlü k y o k su n lu ğ u d u r. D oğru­
dan ü re tic i... burada kendi ü retim ara çla n m n , em eğ in in g erçek leş­
m esi için gerek li zo ru n lu m ad d i em e k ko şu lların ın ve geçim araçla-

(1 2 4 ) G. E. M.de Sle Croix, The Class Slnıgglc in the Ancient G reek W orld (Londra, 1981),
s.5 7 -9 6 .
(1 2 5 ) Harman. 'Base and Superstructure’, s 21.
(1 2 6 ) Brenner. 'Agrarian Roots', s. 128,
İdeoloji vc İktidar |2 7 1

n n m ü retim in in sah ib i olarak görülür. K endi ziraat e tk in lik lerin i ve


bu n u n la bağım sız olarak bağlantılı kırsal ev san ayilerin i yön etir...
Bu koşu llard a toprağın sözde sahibi için a rtık -em e k an cak iktisadi
olandan b aşk a araçlarla elde e d ile b ilir.'17

Demek ki kapitalizm öncesi üretim biçim lerind e iktisat ile si­


yasanın karışım ı, artığın elde edilm esinin belirli biçim in in , sö ­
müren sınıfın iktisat dışı zorlam aya bağım lı olm asının b ir son u ­
cudur. O halde h içb ir şekilde üretim güç ve ilişkilerinin açıklayı­
cı önceliğiyle çelişm ez. Buradan kapitalizm öncesi biçim lerin di­
namiğinin biçim sel olarak kapitalizm inkinden farklı olm ası ge­
rekliği son ucu çıkar. Bois Brenner’ın ‘siyasi M arksizm ’ini eleştire­
rek, bu nun ‘feodal sistem de derebeylerinin haraç oranının, k ü ­
çük ölçekli üretim ile geniş ölçekli m ülkiyet arasındaki yapısal
çelişkiden kaynaklanan b ir düşüş eğilim i göster(d iği),ıw olgusu­
nu göz ardı ettiğini öne sürer. Bu eğilim açıkça M arks’ın kâr ora­
nının düşm e eğilim i yasası ile b ir benzerlik üzerine kurulm uştur
ve kapitalist biçim in özerk iktisadi dinam ik özelliğinin caiz ol­
mayan b ir genelleştirm esini getirir gibidir. B renner şöyle der:

Feodal sın ıf ilişkileri sistem i 'siyasal olarak’ olu ştu ğu i ç i n , ... özellik­
le d ereb ey lerin in h em köylü lere karşı egem en b ir kon u m u k o n tm a-
ya y ö n elik , hem d e ken dilerin i birbirlerin e karşı korum aya yönelik
g erek sin im lerin d en kaynaklan an siyasal o la ra k yönlendirilm iş tüketim
için büyüyen gerek sin im lerin in b ir türevi olarak, feodal iktisadi evri­
m in gidişatına 'iktisat dışı' b ir d in am ik dayatm a eğilim in d ey d i.'”

‘Siyasal birik im ’ eğilim i ve haraç oranında pek de az buz ol­


mayan b ir düşüş böylelikle düşen kâr oranının feodal dengiydi.
Özerk ve kendi kendini düzenleyen bir iktisat kavram ı yalnızca

(1 2 7 ) Marx, Kapital, 111, s.7 9 0 -1 . Fakat bkz. B. Hındcss vc P. Hirst, Prc-Capitalist Modes
o f Production (Kapitalizm Öncesi Üretim Biçimleri) (Londra, 1975), S.bûlüm.
(1 2 8 ) G. Bois, Agaınsı the Neo-Malıhusian O nhodoxy' (Ycni-M alıhus'çu Ortodoksluğa
Karşı), P&P. 7 9 (1 9 7 8 ). s.6 7 , 63.
(1 2 9 ) Brenner, ‘Agrarian Roots', s.32.
2 7 2 |Tarih Y apm ak

kapiıalist üretim ilişkilerinin bü yü k oranda yayılm asının ardın­


dan Ulusların Zenginliği’nde form üle edilebilirdi. M aurice Dobb
şöyle der:

O n sekizinci yüzyıldan ö n ce k i iktisat yazarlarını bu n d an son ra ge­


lenlerden ayıran b aşlıca ö zellik , iktisadi d ü zenlem enin ticaretten ge­
lecek herh angi b ir kârın ortaya çıkm ası için vazgeçilm ez koşul old u ­
ğuna in an m alan y d ı... artık -d eg er onu ü retecek b ilin çli d ü zen lem e­
ye bağlı olarak tasarlandığı sürece, klasik siyası iktisadın özü olan ilı-
tisadi nesnellik kavram ı -in sa n la rın bilinçli iradesinden bağım sız ola­
rak, kendi yasaları uyarınca işleyen b ir ik tisa t-z o rlu k la gelişebilird i,1*"

Dem ek ki iktisat ile siyasa ayrım ı, artık-em ek elde etm enin as­
len doğrudan üreticilerin üretim araçlarına ulaşam am asından
kaynaklanan iktisadi baskılara bağlı olduğu kapitalist üretim iliş­
kilerinin bir özelliğidir. Bu dile gelm e biçim in i kapitalizm ö n ce­
si toplum sal oluşum lara yayarak yüceltm ek b ir yana, tarihsel
m addecilik temel ve üstyapı arasındaki analitik ayrım ın neden
bu Loplumlardaki ayrı iktisadi ve iktisadi olm ayan kuru m lar k ü ­
m elerine tekabül eım em esi gerektiğine genel b ir açıklam a getirir.
Ayrımın yararlı olup olm am ası açıklayıcı gücüne dayanır. U m a­
rım 4 .4 başlığı altında m arksizm in görünürde sın ıf ilişkilerine in­
dirgenem ez olan bir dizi fenom ene açıklam a getirebildiği yolla­
rın bir kısm ına en azından dikkat çekebilm işim dir. Elbetıe ki,
bunun gibi daha başka pek ço k fenom en vardır ki en önem lileri
ırk ve cinsiyettir. Bu bölüm de eklenen değerlendirm eler bunların
ortaya koyduğu sorunlara da uygundur. Fem inistler ve siyah
ulusçular çoğu zam an M arksist sın ıf kuram ının kavram larının
‘cinsiyet körü' ve ‘ırk k örü ’ olm asından yakınırlar. Bu gerçekten
de doğrudur. Etm enlerin sınıfsal konum u cinsiyetlerinden veya
sözde ırklarından değil, üretim ilişkilerindeki yerlerinden kay­
naklanır. Fakat kendi başına bu M arksizm ’i reddetm ek için bir

(1 3 0 ) M. Dobb, Sfudies in (he Development o f Capitalism (Kapitalizmin Gelişmesi Üzerine


Çalışmalar) (Londra, 19 4 6 ), s. 19 9 -2 0 0 .
İdeoloji ve İktidar |2 7 3

temel sağlam az, çü nkü M arksizm ’in başlıca kuram sal savı tam
olarak ‘ulus’, ‘cin siy et’ ve ‘ırk’ gibi terim lerin im lediği iktidar iliş­
kileri ve çelişki biçim lerin i üretim güçleri ve ilişkileri aracılığıyla
açıklam aktır. Ulusal, cinsiyete ve ırka yönelik baskın ın yalnızca
varlığı tarihsel m addeciliği çürütm ez, daha ço k on un açıklana-
mnı oluşturur. İlgi çekici olan tek soru M arksizm ’in b u fenom en­
leri gerçekten de açıklayıp açıklayam adığıdır.131

(131) Cinsiyet ayrımı konusunda yakın zamanlı kımı önemli Marksist katkılar şunlardır:
L German, Theories of Patriarchy' (Ataerkillik Kuramları), İS, 2, 12 (1 9 8 1 ); T.
Cliff, The Class Struggle and Women's Liberation (SınıfMûcadelesi vc Kadın Özgür­
lüğü) (Londra, 1 9 8 4 ); C. Harman, 'Women’s Liberation and Revolutionaty Socialism-
(Kadın Özgürlüğü ve Devrimci Sosyalizm), IS, 2 ,2 3 (1 9 8 4 ); ve J Brenncr ve
M.Ramas, ‘Rethinking W om en’s Oppression’ IKadmların Ezilmesini Yemden
Düşünmek), NLR, 145 (1 9 8 4 ) Metinde ‘sözde ırk' tabirim kullanıyorum, çünkü
‘her tür ırksal sınıflandırma kullanımı doğrulamalarını biyolojiden başka bir kay­
naktan almak zorundadır İnsan evrimi ve tarihinin göze çarpan özelliği, bireyler
arasındaki gençlik varyasyonla karşılaştırıldığında coğrafi nüfuslar arasındaki
ayrılığın son derece düşük bir düzeyde kalmış olmasıdır', S. Rose ve diğerleri, Not
In Our Genes (Genlerimizde Değil) (Harmondswonh, 19 8 4 ), s. 127; aynca bkz.
ibid., s .l 19-27. İrk farklılıkları biyolojik olarak verili değildir, baskı içindeki
toplumsal ilişkiler içinde tarihsel olarak yapılandınlmışlardır.
Beşinci Bölüm

GELEN EK VE DEVRİM

5 .1 K u rtu lu ş O la ra k D ev rim : B e n ja m in ve S a rtr e


M arksizm ’in tarihindeki en aydınlatıcı entelektüel karşılaşm a­
lardan biri de 1 9 3 0 ’larda T h eod or A dom o ile W alter Benjam in
arasında ‘A d om o-B enjam in tartışm ası’ olarak bilinegelen m ek­
tuplaşmaydı. ‘Kitle’ kültürüne biçtikleri farklı değerler -B e n ja -
m in’in film gibi yeni ü retim ve yeniden üretim yöntem lerinde iç­
kin devrim ci olanakları vurgulam ası, A dom o'nun yıkıcı potansi­
yeli b ir tek en ezoterik yüksek sanat dışında hiçbirin d e görm e­
m e s i- günüm üz po stm od em izm tarlışm alan da dahil olm ak üze­
re, M arksist kültürel kuram için param etre olu ştu nnaya devam
ediyor. Tartışm aları aynı zam anda Hegelci ve Hegel karşıtı m ark-
sizm arasındaki gerilim lere de dikkat çekm iştir, A d o m o Lukacs’ı
en azından bu bak ım d an , her olguyu toplum sal bütünlüğe dahil
eden arabulucu öğeleri araştırm asıyla izlerken, Benjam in bunun
yerine kültürel ü rünler ile m addi bağlam ları arasında oturtmaya
çalıştığı doğrudan tekabüliyetlerin etkisi altınd adır.1
Bununla birlikte, b en i burada ilgilendiren tartışm anın siyasal
içerim leridir. A d o m o ’nun Benjam in’e yazdığı m ektuplarda Mini­

c i) Bkz. E. Bloch ve diğerleri, Aesthetics and Politics (Estetik ve Siyaset) (Londra, 1977),
s 1 0 0 -1 4 1 , Perry Andcrson'm Sunumu ile.
2 7 6 | Tarih Yapma):

m a M oralia, N eg atif D iyalektik ve Estetik Kuram gibi savaş sonrası


yapıtlarda tam anlam ıyla geliştirilecek meta fetişizm inin içine iş­
lediği b ir toplum dünyasından dem vuran karam sar görüşünün
zaten ima edildiğini görm ek için, 1 9 6 0 la rd a Alman aşırı so lcu la­
rının A d om o’ya yönelttikleri itham ı, yani B enjam iriin yazılarını
gözden geçirm ekle onun O rto d o ks M arksizm ’e olan bağlılığını
saklam ış olduğu ithamım onaylam ak gerekli değildir. Böylelikle
Adorno Benjam in’i burjuvalara karşı, devrim deki çıkarları dışın­
da kesinlikle h içbir avantajları olm ayan, ama öbür türlü tipik
burjuva kişiliğinin bütün bozu klu k işaretlerini taşıyan fiili işçile­
rin fiili bilincin e doğru herhangi b ir yönelm e(ye karşı uyarır):

... Eğer tam bilgiye sahip olarak ve zihinsel yasaklam alar o lm a k sı­
zın . ken d i zoru nlu lu ğ u m u zu p roletaryan ın b ir erdem i haline g e tir­
m ek yerine proletaryayla d ayanışm am ızı sürd ürüyorsak, b u b u r ju ­
va idealizm i değildir - devrim i yap m ak için bizim proletaryaya ge­
reksind iğim iz kad ar, kendisi de aynı zoru nluluğu hissed en p ro letar­
ya da bilgi için bize g erek sin ir.1

Böylelikle daha 1 9 3 6 ’da A d om o sırasıyla Marksist en telek tü ­


eller ile işçi sınıfı tarafından tem sil edilen kuram ile pratik arasın­
da yapısal b ir ayrılık olması gerektiğine inanıyordu. Bu analiz
H o rk h eim er ve A d o rn o ’n u n Aydınlanmanın D iyalekligi’nde
( 1 9 4 4 ) köktenleştirilm iştir, burada sınıfın sistem atik biçim de ka­
pitalizm e dahil edildiği, m eta fetişizm i Aracılığıyla edilgen, soyut­
lanm ış tüketicilere dönüştürüldüğü düşüncesi bulunur. Benja-
m in’in daha devrim ci b ir görüş açısına bağlı olduğu, 1 9 3 9 ’daki
H itler-Stalin anlaşm asının ardından Sıalinizm den tam am en ü m i­
di kesm esi ile Fransa’yı istila eden Nazi ordularından kaçam aya­
cağına inandığında 1 9 4 0 H aziranında intihar etm esi arasında ya­
zılm ış entelektüel vasiyeti olağanüstü ‘Tarih Felsefesi Ü zerine T ez-
ler’de açıktır.

(2 ) Ibid., s. 125. Tanışm anın ard.ılanıyla ilgili olarak, bkz. M. Jay, The D ialectical
Imagination (Diyalektik imgelem) (Londra, 1973), s. 197-212.
Gelenek ve Devrim I 2 7 7

Dem ek ki ‘T ezler’, önce Ekim Devrimi ile ardından da


1930’ların m ücadeleleriyle yaratılan um utların sonunda öld ü rül­
düğü, bü tü n k olek tif özgürleşm e tasarılarının faşizmin ve Stali-
nizmin kayalanna çarparak karaya oturduğu o ana, ‘yüzyılın ge­
ce yansı’ tarihlenir. Bu ardalan d üşünülerek okunduğunda, 'Tez­
ler' Benjam in’in 1 9 3 0 ’larda benim sem iş olduğu ‘Bolşevizm ’i terk
edişi olarak yorum lanm ıştır.3 Bunlar, benim kanım ca, işçi sın ıfı­
nın devrim ci potansiyelinin uzlaşm az ve, yazıldıkları bağlam göz
önünde bu lu nd u ru lu nca, duygulandırın bir olum lanışı olarak
daha iyi anlaşılır. G erçekten de M ichael Löwy ‘T ezler’i ‘M arks’m
“F euerbach Ü zerin e T ezler"inden bu yana devrim ci düşü ncenin en
köktenci, yol gösterici ve yeni ufuklar açan belgelerinden b iri’
olarak betim ler.4
T e b e r in önem i, Benjam in’in faşizm in zaferinin ve hem stali-
nizmin hem de sosyal dem okrasinin bu zaferde işbirliği yapm a­
sının, Richard W o lin ’in sözleriyle, 'tarihsel m addeciliğin Aydın-
lanm acı tarihsel ilerleyiş m itine bağlı kalarak aşm ak istediği aynı
mantığın m ahkûm u olarak kaldığı olgusunun kabul edilm esi ‘ni
gerektirdiği iddiasında yatar.5 B enjam in şöyle yazar: ‘H içbir şey
Alman işçi sınıfını akıntıya kendini kaptırdığı düşüncesinden da­
ha fazla yozlaştırm am ıştır. T ek n o lo jik gelişm eleri beraberinde
ilerlediğini düşündüğü ırm ağın çağlayanı olarak görm üşıür.’Ben-
jam in , m eşhur bir im gede, geçm işle, durm aksızın ‘yıkım üstüne
yıkım yığan tek bir felaket’ ile yüz yüze olan, ama ‘ilerlem e adım
verdiğim iz’, ‘C ennetten esen b ir fırtına’ tarafından geleceğe doğ­
ru sü rüklen en tarihin m eleğini devreye sokar. Kaba M arksizm la-

(3) Örneğin bkz. J. Roberts, Waller Benjamin (Londra, 1982). Roberts’m 'devrimci
Leninizm' olarak tanımladığı 'Bolşevizm', bu dönemdeki herhangi bir Marksislin
siyasal bağlılıklarını analız elnıek için fazlasıyla kaba bir sımllandırmadır, çünkü
Bolşevik olma iddiasındaki lüriû akımları -yalnızca Staiinizm ve Troçkizm değil,
aynı zamanda, sözgelimi, Gramsci, Buharın, Brandler- birbirinden ayırdetmcz.
(4) M. Löwy, 'Revolution against "Progress": W alter Benjamin's Romantic Anarchism'
( “llerleme"ye Karşı Devnm: W alter Benjamin'in Romantik Anarşizmi), NLR, 152
(1 9 8 5 ). s.59.
(5) R, W olin, Waller Benjamin: An Aesiliettc o f Redemption (W alter Benjamin: Bir Kurtu­
luş Estetiği) (New York. 19 8 2 ), s .2 6 0 -1 .
2 7 8 | Tarih Y apm ak

rihin beraberinde h içbir güvence getirm ediğini görm ek yerine,


onu üretici güçlerdeki gelişm enin m otorlugunu yaptığı kaçınıl­
maz b ir ilerlem e olarak görm üştü. G elecekteki felaketlerden ka­
çınm ak, Benjam in ’e göre, yalnızca 'insanlığın tarihsel ilerleyi-
şi’nin değil, ‘h o m o jen , boş bir zaman içinde ilerlem esi kavra-
m ı'nın da bir eleştirisini g erektiriyo rd u 6
Benjam in’in M arksist kategorilerin bırakılm asından çok yeni­
den düşünülm esini savunduğu, ‘T ezler’ için hazırlık m alzem ele­
rinden alınm a şu pasajda kesinlikle açığa kavuşur. ‘M addeci tarih
görüşünün tem elleri arasına üç şey sokulm alıdır: tarihsel zama­
nın süreksizliği; işçi sınıfının yıkıcı gücü; ezilenlerin geleneği.’7
Devrim toplum sal evrim sürecinden kaçınılm az biçim de büyü­
mez. G ündelik olaylar zincirine bir baskın, geçm işe doğru bir
kaplan sıçray ışıd ır. Devrim in geleceğe değil, geçm işe yönelik te­
mel b ir ilişkisi vardır, çü nkü ezilenlerin söm ürü ve m ücadele
anılarından gücünü alır ve bunu harekete geçirir: işçilerin ‘nefret
ve... fedakârlık ruhu... köle edilm iş ataların im gesinden beslenir.’1*
Bu şekilde anlaşılan devrim belli b ir tarihsel zaman görüşünü
içerir. Benjam in ‘tarihteki çeşitli anlar arasında nedensel b ir bağ­
lantı kuran’ sağduyuya dayalı tarihçi kavram ına tepki duyar. Bu­
na karşı olarak ‘şim di-zam an’ (Jetztzeit) kavram ını, ‘b ir geçiş ol­
m ayan, am a zam anın donduğu ve durduğu b ir şim di’yi getirir.
‘O luşun M esihvari kesilişi’ne açık olm ak M arksist için yaşam sal­
dır. Bu yol ‘güçlerinin d enetim ine sahip olarak, tarihin sü reklili­
ğini yarıp açab ilecek kadar insan olarak kahr.’ D evrim ci sosya­
lizm ‘zam anın h er saniyesi(nin) M esih’in arasından geçebileceği
dar kapı’ olarak giren Yahudilerle aynı biçim d e davranm alıdır

(6 ) W. Benjamm, Illuminations (Aydınlanmalar) (Londra, 1 9 7 0 ), s.2 5 9 -6 0 .2 6 3 . Ayrıca


bkz. W . Benjam in, 'Edward Fuchs, Collector and Historian' (Edward Fuchs, Kolek­
siyoncu ve Tarihçi), W. Benjam in, One-W ay Street and O ther Writings (Tek Yönlü So­
kak ve Dıgt-r Yazılarl (Londra, 1 9 7 9 ) içinde.
(7 ) Alınıılandıgı yer W olin. Benjamin, s.2 6 1 .
(8 ) Benjamin, Illuminations, s.2 6 2 -3 .
Gelenek ve Devrim |2 7 9

Benjam in’in devrim in tarihsel ilerlem enin kaçınılm az sonucu


olmak yerine ‘tarihin sürekliliğini yarıp aç(acagı)’nı ortaya koy­
duğu dini dil yalnızca m etafora dayalı değildir. Bizzat Benja­
min’in ‘çifte yüzlü’ olarak tanımladığı düşüncesi üzerindeki, en
Marksist olduğu zamanlarda bile, Yahudi M esihçiliğinin kim i kla­
sik izleklerinin süregelen etkisini yansıtır.’’ T ez’in XIV. başında Kari
Kraus’un ‘k ök en hedeftir’ vecizesini alıntılar. W olin şunu saptar:

Kabalacı kurtuluş düşüncesi için, köken hedeftir, yani, (düşüş önce­


si) Hayat Ağacı ile temsil edilen, genellikle cennete dönüş veya Da-
vud usulü krallığın yeniden oturtulmasıyla tasarlanan evrensel
uyum koşuluna dönüştür. Her ne kadar düşünce kimi zaman dura­
ğan, tamamen eskiyi yeniden getirme yanlısı bir kurtuluş anlayışı
biçimine bürünse de, çoğu zaman köktenci ve ütopyacı öğelerle iç
içedir.10

Benjam in’in M esihçiliği ik in ci türden, k ök ten ci ve ütopyacı-


dır. Bununla birlikte ‘kurtuluş alanı (ile)... tarihsel dünya (arasın­
da), bu sonuncusu nd a kurtuluşa götüren yolların yalnızca en kı­
sa öm ürlü ve u çu cu izlerini bulabileceğim iz b içim d e... karşıtlığa
dayanan b ir ilişki’ içerir. Bunlar izler ‘şim di-zam anlar’, 'tarihin
sürekliliğine o n u r veren birkaç benzersiz aşkın lık görüsü’dür.
’Şim di-zam an’ ile olayların norm al akışı arasındaki ilişki bir sal­
tık süreksizlik ilişkisidir: ‘M esih çağı tarihin doru k n oktası olm ak­
tan ço k , onun bilim i, tarihin ötesindeki alana niteliksel b ir sıçra­
madır. Bu durum da, b ir aşamadan diğerine d oğrudan organik b ir
hareket olanaksızdır.’"
B en jam in ’in M esihçiliği ile M arksizm ’i arasındaki ilişki kar­
maşıktır. Lowy’ye göre b u ‘her iki öğenin de eıkin iç içeliği ve bi-
leşim i’ni içerir.

(9 ) Ibid., $ .2 6 2 -3 . 26 4 .
(10) W olin, Benjamin, s .3 8 . Benjam in in hem devrimci Marksizme hem de Yahudi gizem­
ciliğine karşı ‘çille yüzlü' yönelimi Gershom Stholem 'ın anılarında irdelenir: 'Ilıe
Slory of <ı Friendship (Bir Dostluğun Hikayesi) (Londra, 1 9 8 2 ), s. 1 57-234.
(1 1 ) W olin, Benjamin, s.4 8 . 5 7 -8 .
2 8 0 |T aıilı Y apm ak

Put kırıcı d ev rim ci ü to p y an ın ve kutsal M esih alan ın ın h e r terimi


arasında, ku rtu lu ş tarihi ile s ın ıf m ücadelesi tarihi arasınd a yak ın bir
bağ, Baudelaire’in kullandığı anlam d a bir uygunluk bu lu n u r: Yitik
C en nete e şitlik çi ve b ask ısız, doğayla cen n etsi b ir uyum için d e ya­
şayan tarih ö n ce si sın ıfsız ko m ü n ist toplum d en k d üşer; İrem Bah­
çesind en kovulm aya veya insanları C en netten C eh en n em e doğru
üfüren Fırtınaya ‘ilerlem e’, sanayi uygarlığı, kap italist m eta toplu­
m u , m o d e m felaket ve o n u n yık ım lar yığını d en k d üşer; M esih'in
G elişine tarihin p ro leter-d ev rim ci m üdahalesi d en k d üşer; ve Mesih
Çağm a, C en n etin İrem si A dem ’e özgü dille yen id en ku ru lu şu n a da
yeni özgü rlükçü k o m ü n ist sınıfsız toplum ve o n u n evrensel dili
d en k g elir.12

Lowy’nin B en jam in ’in ‘rom antik anarşizm i' dediği şeyin güç­
lüğü, devrimi düşünülem ez olacak derecede olayların norm al di­
zisiyle süreksiz hale getirm esidir. Devrim, Je lz t z e it’a, insanların
yaşadığı, çalıştığı ve m ücadele verdiği tarihsel dünyadan nitelik­
sel olarak ayrı kurtuluş zam anına aittir. ‘Tarihin sü rekliliği’ ile
B enjam in’in tam am lanm am ış bü yü k Baudelaire çalışm asında or­
taya koymaya çalıştığı m eta fetişizm inin C ehennem iyle o kadar
açıkça karşıttır ki, birinin diğerinden ortaya çıkm ası düşünüle­
mezm iş gibi gelir. Devrimi tarihe M esihvari bir baskın olarak ta­
sarlam ak kaba M arksizm 'in evrim ciliğinden kesin bir kopuştur.
Ama işçi sınıfının olasılıkla ‘tarihin tozunu attıracağı’ olduğu sü­
reçlerin herhangi bir analizinin yokluğunda, Ben jam in ’in tarihsel
ilerlem e kavramım eleştirm esinin açıkça varacağı son durak
A d om o’nun karam sarlığıdır.13Aslında Adorno ‘dünyayı yerinden
oynaııp yabancılaştırm a(ya), günün birinde M esih’in ışığında gö­
rü neceği gibi y ank ve oyuklarıyla yoksul ve çarpıtılm ış olarak o r­
taya serm e(ye)’ çalışarak, ‘h er şeyi kurtuluşun ardından görüne-

(1 2 ) Lövvy, 'Revolution’, s.58. Benjam in'in ilk zamanlardaki yan Kabalacı epistemolojisi
ve dil felsefesi için hkz. W otin, Benjamm, 2 ve3 bölümler
(1 3) Benjamin, Illuminations, s.2 5 9 . Metinde orıaya konanlara benzer eleştiriler için bkz.
T. Eaglcıon, Waller Benjamin or Towards a Revolutionary Criticism (W alter Benjamin
veya Devrimci bir Eleştiriye Doğru) (Londra, 1981).
Gelenek ve D evrim |2 8 1

çekleri gibi gözlem lem e çab ası’nı benim sediği Benjam in ’in izin­
den gitm iştir. Fakat bu görüş açısı A d om o’nun son dönem kapi­
talizm dünyasıyla arasında eleştirel bir mesafeyi korum asına ola­
nak verm işti; m eta fetişizm inin getirdiği evrensel deneyim parça­
lanmasının üstesinden gelebilecek ve o dünyayı dönüştürebile­
cek herhangi b ir toplum sal gücü saptam asını sağlam am ıştı.
Benjam in'in 'T ezler ine hakim olan kapitalizm in bizi m ahkum
ettiği edilgen ve soyutlanm ış var oluş ile bu norm allikle kesinlik­
le süreksiz olan devrim arasındaki aynı karşıtlık, yine k end i ayn
ilgi alanlarını M arksist b ir çerçeve içinde izlem eye çalışm ış ol­
dukça kendine özgü b ir başka düşünürün yapıtlarında da bulu­
nur - Sartre’m . Bu karşıtlığın en önem li örneği, D iyalektik Aklın
Eleştirisi'nin birinci cild indeki diziler ve kaynaşm ış grup tartış-
masmdadır. Diziler, der Sartre, en sıradan, gündelik b ir araya ge­
lişlerdir, Bir otobü s kuyruğunu ö m ek gösterir. Bu toplum sal b ir
ilişkidir, ama otobüse ortak bağım lılıkları aracılığıyla bireylerin
birbirleriyle bağlantılı oldukları bir ilişkidir. 'D iziler b ir nesnenin
edilgen eylemi m aruz kalan insanlar arasında b ir bağ olarak baş­
kalığın kullanılışını tem sil ed er.’ Radyo yayını böyle b ir diğer iliş­
kidir: dinleyiciler denetleyem edikleri b ir konuşm acıyla olan or­
tak ilişkileri aracılığıyla b ir araya gelirler: ‘b ir dizinin üyeleri ara­
sında gerçek bir bağ olarak iktidarsızlık.’ Her şeyden önem lisi:

Burjuva d em o k rasilerin d e, seçim ler edilgen, dizisel sü reçlerd ir. H er


seçilen , elbette, Ö te k i o larak ve Ö tek iler aracılığıyla oy v e n n e k aran
alır; am a Ö tek ilerle o rtaklaşa ve birleşm iş b ir praksis olarak karar
v erm ek yerine, fikirlerle atıl ve d izisellik içind e b elirlen m esin e izin
verir. Böylece seçilen b ir m eclis b ir araya gelm ediği sü rece , üyeleri
atıl bir b aşk alığ ın atıl ürü nü olduğu sü rece ve p arçalar arasındaki
sayısal b ir ilişki olarak çiğ çoğ u llu k , bu gü çler atalet gü çleri olduğu
ö lçü d e, to p lu lu k lar ve iktid ar ilişkileri arasınd aki ilişkileri ifade e t­
liği sü rece b ir araya gelişi tem sil e d e r.ıs

(14) T. W. Adomo, Minima Moralin (Londra, 1 974), s.247,


(15) J-P. Sartre, Critique o f D ialectical Reason (Londra. 1976), s.2 6 9 . 2 6 6 , 277, 351-2.
2 8 2 |Tarih Yapmalı

Fakat insanlar çaresizce dizisellige m ahkum değildir. Tarih,


‘(Andre) M alraux’nun Umul G û n leri’n d e m ahşer adını verdiği
şey(in) -y a n i, dizilerin kaynaşm ış gruba çö zü lü şü n ü n örnekle­
riyle doludur. Sartre’ın verdiği başlıca örnek Bastille’in yağm alan­
m asıdır. Kaynaşm ış grubun üyeleri bilinçli olarak birlikte hare­
ket eder. ‘Herkese ait olan birp rak sis’in ortak birliği'ni gerektiren
acil b ir tehdide yanıt olarak böyle yaparlar. Böylesi b ir tehdidin
varlığı m ahşerin zorunlu koşuludur:

K aynaşm ış gru bu n başat özelliği özgü rlüğün anid en yen id en d irili­


şid ir... T o p lu lu ğ u n akışkan laşm ası olarak başkald ırının p atlak ver­
m esin in doğrudan kaynaklarının ne özgü rlük tarafından ortaya çık a­
rılan yaban cılaşm ad a, n e de ik tid arsızlık olarak acısı çek ilen özgür­
lükte b u lu nm ası şart d eğild ir; tarihsel koşulların b ir b irlik teliğ i, du­
rum da kesin bir d eğ işiklik, ö lü m , şid det tehlikesi olm alıd ır.1'’

T ehlikenin kapıya dayanm ış olm ası, kaynaşm ış grubun kırıl­


ganlığının kaynağıdır. Bu ‘yalnızca ortak güvenliğe yönelik bir
araç’tır.

A m a eğer insanların yü reğind e o rtak praksis'e yol açab ilecek b ir acı-


liyet veya d ü şm anca şid d etin hu zursuzlu ğu olm adığı hald e, durum
gru bu n (b ir savu nm a, vs. organı olarak) devam lılığım gerektirirse;
eğer grubun praksis’i, ö rg ü tlen m e ve farklılaşm a b içim in d e ken d i üs­
tüne kap anarak, b ü tü n d ön ü şü m lerin in ön ced en var olan lenreli
olan üyelerinin birliğini talep ed erse, o zam an bu b irlik yalnızca öz­
gürlüğün ken d isin in için d e atıl b ir bireşim olarak var o la b ilir.17

D em ek ki kaynaşm ış grubun ortaya çıkışı, özgür p ra ksis'in anıi-


diyalektik karşıtı olan pratik-atılın kendini, sözgelim i bürokratik
kurum lar biçim in d e, yeniden ortaya koyduğu bir sürecin başla­
m asıdır. Bu analizin Rus D evrim inin kaderine uygunluğu açık ol­
sa gerektir.

(1 6 ) Ibid., s.3 5 7 , 3 8 6 ,4 0 1
(1 7 ) Ibid., s.4 1 2 . 4 1 8 .
G elen ek ve D evrim |2 8 3

Kaynaşmış grup, ‘özgürlüğün aniden dirilişi’, çok geçm eden


pratik-atılın gücüne boyun eğen aslında geçici bir olgudur. Sar-
ıre’ın düşüncesinde bulunan am açlı bireysel eylem ile nesnel
bağlarm arasındaki lem eî karşıtlık (bkz. yukarıda 2 .4 başlığı) di­
zisellik ve kaynaşm ış grup tanışm asını da biçim lendirir. H aliha­
zırdaki ölüm tehdidine karşı doğrudan kolektif b ir yanıtı aşan
her toplum sal ilişki pratik-atılın zaferini gösterir. Sartre, Benja-
min’den farklı olarak, kaynaşm ış gruplan üreten tarihsel durum
türünü tanım lam aya çalışır. Fakat ‘dizilerin kaynaşm ış gruba çö -
zülm esi’ni im lem ek üzere kullandığı terim in kendisi kesinlikle
dikkat çekicid ir. M ahşer T an nnın kendini yarattıklarına göster­
mesidir. Bir anlam da, Benjam in’in Je lz tz e it’ın m , ‘oluşun M esihva-
ri kesilişi’nin Hıristiyan din bilim ind eki dengidir. Böylelikle hem
Benjam in hem de Sartre devrimi olaylann norm al gidişiyle tam a­
men süreksiz olarak tasarlayarak b ir esrara büründürm ektedir-
ler. ‘T arih Felsefesi Ü zerine T ezler'i b ir kılavuz m otif olarak kulla­
narak, bu bölü m ün geri kalanında M arks’m proletarya analizinin
desteklenebilir h er sosyalist devrim kuram ı için vazgeçilmez o l­
duğunu savunacağım . İşçi sınıfının ortadan kalkm a süreci içinde
olduğu ya da çaresiz biçim de parçalanm ış olduğu iddialan gibi
(5 .2 başlığı), proleterler için b ir devrim e katılm anın akıldışı ol­
duğu savı da değerlendirilip bertaraf edilecek (5 .3 başlığı). Ar­
dından başkalarının yanı sıra Benjam in tarafından da ileri sü rül­
müş, devrim lerin zorunlu biçim d e kend ilerini geçm işteki bir d u­
rum un yeniden kurulm ası olarak gördüğü düşüncesini irdeliyo­
rum ( 5 .4 başlığı). Bu kuram sosyalist devrim lerin onlara özgü n i­
teliğini göz ardı eder, ama, en sonunda savunduğum üzere, b ir
tek gelenek, yani M arksizm ’in kendisi, bu gibi devrim lerin başa-
nya ulaşm asının zorunlu koşuludur (5 .5 başlığı).

5 .2 M a rk siz m ve P ro letary a
Sartre örneğinde rutin parçalanm a ile kurtarıcı baskın arasın­
daki karşıtlığın kökeni m etafizik bireyciliğinde, ‘tek pratik diya­
lektik gerçeklik, h er şeyin ana gücü, bireysel ey lem dir’ önerm esin­
2 8 4 | Tarih T apm ak

deki ısrarında b u lu n ab ilir.18 Böyle bir görüşte yapılar yalnızca


olum suz biçim d e, bireysel praksis üstünde b ir sınır ve kısıtlama
görevi yapan geçm iş edim lerin pratik-atıl posası olarak düşünü­
lebilir. Kaynaşm ış grupta söz konusu olan k olek tif eylem türü ya­
pının aşılm asından, pratik-atılın geçici olarak akışkanlaştırılm a-
sından ibarettir. Ama, birinci ve ikinci bölüm lerde (Giddens'ın
izinden giderek) savunduğum gibi, yapıların kısıtladıkları kadar
ola n a k verdiklerini de gördük m ü, bireysel eylem i h er şeyin ana
gücü’ olarak algılayanlayız. Yapısal kapasiteler, faillerin üretim
ilişkileri içindeki k onu m lan sayesinde sahip oldukları güçler, ti­
pik olarak tekil kişiler tarafından uygulanam az. Uygulanmaları
faillerin eylem lerini kabul edilen b ir ortak kim lik tem elinin üze­
rinde eş güdüm lendirdiği kolektivitelevin oluşturulm asını gerek­
tirir. Yapıların böyle bir kolekıivite ile olan ilişkisi, Sartre’a göre
kaynaşm ış grubu doğuran ortak eylem için doğrudan bir uyaran,
‘ölüm , şiddet tehlikesi’, oluşturm aktan daha fazla bir şeydir. Üre­
tim ilişkileri içindeki konum ları sın ıf aktörlerine am açlarını ger­
çekleştirm e araçlann ı ve dolayısıyla k olek tif olarak hareket et­
m ekte b ir çık ar sağlar (bkz. 3 .5 başlığı). Böylece yapılar bu gibi
kolektif eylem lerde, bu eylem ler tarafından çözülm ek yerine sü­
rekli olarak var olur.
Yapı ile eylem arasındaki ilişkiyle ilgili aynı genel görüş klasik
Marksist işçi sınıfı kuram ında da bulunur. Bu kuram yakınlarda
Andre Gorz tarafından karikatürleştirilm iştir, ona göre Marks
proletaryayı H egel’in Sakık Ruhunun dünyevi bir dengi olarak,
doruk noktası devrim olan eskatolojik b ir tarih felsefesinin baş­
rol oyuncusu olarak tasarlam ıştır. Gorz bunu bu haliyle Marks'ın
‘g erçeğ e sadık b ir okunuşu’ olarak adlandırır, ama okum anın sa­
dakati tam am ına erdirecek M arks’m kendi düşüncesinin tarihsel
seyrini on aya çıkarm ak gibi bir çab a’ içerm ediğini de ihtiyatla
kabu llen ir.19 M arks’ın proletaryayı felsefi b ir kategori olarak yo­

(1 8 ) lbıd.. s.322.
(1 9 ) A. Gorz, Haresvell to the Working Class (İşçi Sınıfına Elveda) (Londra, 1982), s 20.
genel olarak bkz. ibid.. 1.bolum.
G elen ek ve D evrim |2 8 5

rumlamaya en ço k yaklaştığı yer HegeVin H ukuk F elsefesinin E leş­


tirisine K atkısının 1 8 4 3 Ö nsözü olm uştur, burada işçileri felsefe­
nin harekete g eçirici kıvılcım ını bek lem ek le olan edilgen m adde­
ler olarak görür, bu nunla birlikte Lukacs T arih ve S ın ıf Bilinci'nde
proletaryayı elbette ki H egelci saltık ö zn e-nesne olarak görür,
bu B en jam in’in bayıld ığı b ir kitaptı ve devrim i g ünd elik dünya­
ya M esihvari b ir m üdahale olarak görm esinde b u n u n da etkisi
olabilir.20
M arks'ın işçi sınıfını felsefenin edilgen karşıtı olarak gördüğü
erken dönem görüşünü reddetm esi 1 8 4 0 ’ların ortaları ve sonla-
nnda iktisadi ve F elsefi E lyazm aları, A lm an ideolojisi v e Felsefenin
Sefaleti gibi yapıtlarda tarihsel m addeciliğin oluşm asında eleştirel
bir öğeydi. Bu yazılarda, proletarya giderek kapitalist üretim iliş­
kileri içinde olu şm uş, bu ilişkileri sınıfsız k om ü nist b ir toplum la
değiştirebilecek güçteki sın ıf olarak d üşünülür olur, işçi sınıfının
bu yeniden kavram sallaştırılm ası acı çekm e ve baskıd an söm ürü
ve iktidara geçişi getirir. Proletarya, diye yazar M arks 1 8 4 3 Û n -
sozü’nde, ‘insanın tam an lam ıyla ka y b ıd ır v e dolayısıyla kendini
ancak insanın lam o la ra k y em d en kazan ılm ası ile kazanabilir.'21 iş­
çileri başkaldırıya yönlendirecek olan sefaletlerinin derinliğidir.
Bunun tersine, Kom ünist M anifesto'da, M arks’ın odağı belli olur:
‘gönülsüz destekleyicisi burjuvazi olan sanayinin ilerlem esi, re­
kabetin neden olduğu em ekçilerin soyutlanm asının yerine, arka­
daşlığın neden olduğu devrim ci birliklerini getirir.’22 işçilerin ka­
pitalist üretim ilişkileri içindeki konum ları onlara bu ilişkilere
kolektif olarak m eydan okum a gücünü verir.
M arks’ın proletaryayı, Hal Draper’ın deyişiyle, ‘özel sın ıf ola­
rak görm esinin ned en leri, yakınlarda F rancis M ü lh em tarafından
kısaca ortaya konm uştur:

(2 0 ) Marx'm işçi sınıfıyla ilgili görüşlerinin gelişiminin en iyi değerlendirmesi M


Löwy'nın kitabıdır. La Thioric de İn revolution dıez Ic jcun e M arx (G enç Marks'ta
Devrim Kuramı) (Paris, 1970). Histoıy and Class Consciousness (Tarih ve Sınıf Bilinci)
rıin. Benjamin üzerindeki etkisi için bkz. Wolin, Benjamin, s. 1 12-14; ve kitabın kendi­
siyle ilgili olarak bkz A. Callinicos, Marxism and Philosophy (Oxford, 1983), s.70-80,
(21) CW, 111, s. 186.
(2 2 ) lbıd.. Vı, s.4 9 6
2 8 6 |Tarih Y apm ak

İşçi sınıfı, M ark sistlerin savu nd uğuna göre, kap iıalisı ü retim biçim i
içind e söm ü rü len k o le k tif ü reticiler olarak tarihsel b içim d e oluşm uş
doğası yüzünden d ev rim cid ir. Söın anilen s ın ıf o larak, gen ellikle ve
sü reklilikle g erek sin im lerin i karşılayam ayan serm ayeyle sistem atik
bir çarpışm aya m aruz kalm ıştır. Başlıca üreten sın ıf olarak, hedefle­
rinin peşine d ü şü p , kap italizm in iktisadi aygıtını d u rd u rm a - v e ba­
zı sınırlar içind e yen id en y ö n le n d irm e - gü cü ne sah ip tir. Ve kolektif
üretici olarak, yen i, söm ü riiye dayanm ayan b ir ü retim b içim i bu l­
m ak için n esn el kapasitesi vardır. Ç ıkarların, gü cü n ve yaratıcı ka­
p asitesinin b u b ileşim i işçi sın ıfım kap iıalisı top lu m d ak i diğer b ü ­
tü n top lu m sal veya siyasi gü çlerd en aym r ve o n u sosyalizm in vaz­
geçilm ez etm enligiyle vasıfland ırır.2'

M ülhem tarafından ayırt edilen işçilerin durum unun farklı


yönleri yakından ilintilidir. Kapitalizm , M arksa göre, ‘emeğin
sermaye altında gerçek sınıflandırılm asına doğru gider, bu aşa­
mada söm ürü, başlangıçta el im alatının yerine m akine im alatının
gelm esi biçim ind e, üretim sürecindeki dönüşüm ün m üm kün
kıldığı em ek üretkenliğindeki artışlar sayesinde görece artık-de-
ğerin elde edilm esi biçim ini alır. Bu süreç ‘k olek tif işçi’ nin yara­
tılm asını, tekil ücretli em ekçilerin eşgüdüm lü ve toplum sallaşm ış
bir üretim sürecine dahil edilm elerini getirir.24 Böylelikle işçiler
k olektif olarak dolayısıyla söm ürülürler; söm ürülerine karşı h er­
hangi b ir direnişi kırm a ve sabotaj gibi görece gelişm em iş b içim ­
lerin ötesine geçecekse, k olek tif olm ak zorundadır. Ü retim in bir-
biriyle bağlantılı özelliği stratejik konum lardaki işçi gruplarına
sıklıkla geniş b ir iktisadi sü reçler yelpazesini felç etm e gücünü
verir. İşçilerin söm ürülerine karşı k olek tif olarak örgütlenebilm e
yönündeki yapısal kapasiteleri bu söm ürünün aldığı biçim den
kaynaklanır.

(2 3 ) F. Mülhem, 'Towards 20 0 0 , o r News from You-Know-Whcre' (2 0 0 0 'e Doğru veya O


Bildiğiniz Yerden Haberler), NLR, 148 (1 9 8 4 ), s.22 Aynen bkz. H. Draper, Knıl
Marx's Theory o j Revolution. II (New York. 1978), 2.boktm .
(2 4 ) Özellikle bkz. K. Marks. ‘Results of the Immediate Process o f Production’, K. Marks
Kapital. 1 için ek (Harm ondsworlh, 1976).
Gelenek ve Devrim |2 8 7

Bir güç uygulanm aksızın var olabilir. Sarire’m dizisellik ana­


lizi epey keskinlikle kapitalist toplum sal oluşum ların m erkezi bir
özelliğini, yani içinde yaşayanların başkalarının inisiyatifine bağ­
lı edilgen ve soyutlanm ış tüketiciler olarak davranm a eğilim inde
olduklarını sergiler.25 D evrim kesinlikle böylesi b ir durum dan ni­
teliksel b ir sıçram adır. M eıa fetişizmi kuram ı, M arks’ın insanla-
nn kapitalizm deneyim inin parçalanm ış n iteliğinin farkında ol­
duğunu gösterir. D raper onu bugünkü işçi sınıfıyla yüzleşmiş
olarak hayal eder:

Benimsedikleri hakim düşüncelerle zihinsel olarak sakatlanmış...


gelenek ve alışkanlıkla kabullenme kalıplarının içinde tıkılıp kal­
mış. Bu sefillerin bir devrim yapmasını mı bekliyorsunuz?

Marks’ın yanıtı: hayır. Bu insanlar bu halleriyle bir devrim yapamaz


veya yeni bir dünya kuramazlar, lktidan elde etmeye veya kullan­
maya uygun hale gelmeden önce değişip dönüşmek zorundadırlar.
Fakat vaazlar, kitaplar, önderler veya buyruklarla değişmeyecekler­
dir. Ancak kendi mücadeleleri - dayanılmaz koşullara karşı, koşulla-
n değiştirmek ve dolayısıyla kendilerini değiştirmek üzere bir müca­
deleler dizisi aracılığıyla egemen olmaya uygun hale geleceklerdir.26

M arks’ın gözünde, ‘tarihin sürekliliği’ ile devrim in Jetztzeit’ı


arasındaki köprüyü kuracak olan, kapitalizm deki sın ıf m ücade­
lesidir. Bu rolü yerine getirebilecek durum dadır, çü n kü her grev
eşzam anlı olarak kapitalizm in içinde ve ona karşı b ir m ücadele­
dir. G revlere ve sanayi çelişkisinin diğer biçim lerine giren işçiler
tipik biçim de daha yüksek ücretler veya daha iyi koşullar gibi
konularla ilgilenirler, yani kapitalist üretim ilişkileri içindeki k o ­
şullarının d üzelm esinin peşindedirler, Aynı zam anda da bu h e­

(25) Bununla birlikte Sartre şunu öne sürer: 'bu (yani dizisel) yapılan ve ifade biçm ılen-
ni kapitalist topluma indirgemek ve onlan sermayenin bir tarihsel ürünü olarak gör­
mek tamamen hatalı olur: içerikle farklı ama özünde benzer diğerleri sosyalist
toplumiarda da bulunabilir’; Critique, s.3 0 5 , noı 88. Bu olgu bu gibi toplundan sos­
yalist olarak görmeyi reddetmek için bir temel olarak alınabilir.
(26) Draper, Theory, s.73.
2 8 8 | Tarih Yapm ak

defe ulaşm ak üzere işverenlerine karşı kolektif olarak örgütlen­


m ek zorundadırlar. Bir başka deyişle, kullandıkları yöntem ler,
em ek ve serm ayenin çelişen çıkarları içinde kök salm ış sınıT mü­
cadelesinin yöntem leridir. Sendika m ücadelesinin ikiliği 4 .2 baş­
lığında tartışılm ış işçi sınıfı bilincinin ikiliğini açıklam aya yar­
dım cı olur. Dem ek k i, D aniel de Leon’un ‘özür kabilinden şeyler’
olarak küçüm sem eyle bertaraf ettikleri, M arks’ın ‘kapitalist sınıf­
la işçi sınıfı arasındaki uzatılm ış ve az ya da ço k saklanm ış iç sa­
vaş’ olarak tanım ladığı şeyin parçasıdır. İşte bu bakım d an, kapi­
talizm in büyüm esiyle birlikte, M arks’a göre, ‘kapitalist üretim sü­
recinin m ekanizm ası aracılığıyla sürekli olarak sayısı an an ve eği­
tilen, birleşen ve örgütlenen b ir sın ıf olarak işçi sınıfının başkal­
dırısı da bü yü r.’27 M arks, sendika m ücadelesinin işçi sınıfını ser­
mayeyi devirip kom ünizm i inşa ed ebilecek siyasal b ir güce d ö­
nüştürm ek için vazgeçilm ez bir araç olduğu konusundaki ısra­
rıyla farklılaşm ıştır. Proletaryanın yalnızca onu söm ürenlerle
uzatılm ış bir m oleküler iktisadi m ücadeleler süreci sonucunda
kendini değiştirm esiyle toplum u değiştirebileceği konusundaki
ısrarı, 1 8 5 0 dem ecinde açıkça ortaya çıkar: ‘İşçilere diyoruz ki:
D urum u değiştirm ek ve kend inizi iktidarı kullanm ak üzere eğ il­
m ek için yaşamanız gereken 15, 2 0 , 5 0 yıllık iç savaş var.’2*
Eğer M arks’ın d üşüncesinin günüm üzde fikirlerine genelde
yakınlık duyanlar tarafından bile en fazla kuşkuculukla yaklaşı­
lan tarafına ad koym ak gerekseydi, bu herhalde kapitalizm deki
işçi sınıfın m ücadelesinin sosyalizm i kurabilecek k olek tif b ir fail
doğuracağına yönelik bu in an ç olurdu. Kaba haliyle bu k u şk u cu ­
luk, en güçlü G orz’un işçi Sınıfına Elveda kitabında dile getirilm iş,
proletaryanın tekn o lojik değişim yüzünden yok olm a süreci için ­
de olduğu iddiası biçim in i alır. Deneysel olarak bu iddia daya­

(2 7 ) Marks, Kapital, 1, s.4 1 2 -1 3 , 9 2 9 .


(2 8 ) CW . X, s.626. Burada 'iç sava?’, Kapifal'deki soz konusu alınlıda olduğu gidi,
(zorunlulukla) silahlı çalışmadan ço k sınıf mücadelesi olarak anlaşılmalıdır Genel
olarak bkz. Draper, Theory, 5. bölüm ; ve A. Callinicos, The Revolutionary Ideas of
Karl M arx (Londra, 19 8 3 ), 7. bolüm.
G elen ek vc D evrim |2 8 9

nıklı değildir. En önem li ekon om in in. Birleşik D evletlerin örne­


ğini ele alırsak, 1 9 8 2 ’de, son büyük iktisadi durgunluğun doruk
noktasında, el imalatında çalışanların sayısının (1 8 .8 5 3 .0 0 0 ) dört
yıl önceki doruğundan (2 0 .5 0 5 .0 0 0 ) düşük olduğu halde, hâlâ
1 9 6 0 ’daki sayıdan (1 6 .7 9 6 .0 0 0 ) yüksek olduğunu görürüz. Düşen
şey, 1 9 6 0 ’da yüzde 3 1 ’den, 1 9 7 8 ’de yüzde 2 3 ,7 ’ye ve 1 9 8 2 ’de yüz­
de 2 1 ’e iş gücündeki el imalatı çalışanlarının oranıydı.” Hataya yol
açacak biçim de ‘sanayileşm enin çözü lü şü ’ olarak adlandırılan
şey, m utlak bir düşüşten ço k , tipik biçim de el im alatının üstlen­
diği verim ve istihdam payında bir düşüş biçim in i alıyor. (B u ­
nunla birlikte 1 9 7 0 ’lerin sonlarından beri gerçek sanayileşm e çö ­
zülüşü sancılan çeken Britanya’da bile, 1 9 8 5 Eylül’ünde el im a­
latında çalışanların sayısı hâlâ 5 .3 9 9 .6 0 0 ’dü: bütün çalışanların
dörtte birinden fazla.)30
M arks aslında şunu dem işti: ‘Em ek gücünün diğer bütün üre­
tim alanlarında hem daha yaygın hem de daha yoğun söm ürüsü­
nün eşliğinde geniş ölçekli sanayinin üretkenliğindeki olağanüs­
tü artış, işçi sınıfının giderek daha büyük b ir bölüm ünün üret­
ken olm ayan b ir biçim d e çalıştırılm asına olanak verir.’ Böylelik­
le 1 8 6 1 ’de 6 4 2 .6 0 7 tekstil işçisi, 5 6 5 .8 3 5 madenci ve 3 9 6 .9 9 8
metal işçisi ile karşılaştırıldığında 1 .2 0 2 .6 4 8 sayıyla en geniş te­
kil çalışan grubu ev hizm etkârlarıydı.31
K ap ital'den alınm a bu pasaj öğreticidir, çü nkü M arks’ın işçi
sınıfını belli bir iş öbeğiyle, sözgelim i el im alatı sanayindekilerle
tanım lam adığım ortaya koyar: Her ne kadar arttk-değer yaratma­
dıkları anlam ında üretken olm ayan b ir bölüm olsalar da, ev h iz­
m etkârları ‘işçi sınıfının parçasfd ır. M arks’ın genel ilişkisel sınıf
anlayışıyla uyumlu olarak, proletaryanın en iyi tanım ı;
1) üretim araçlarına ulaşabilirlikten yoksun olm ak nedeniyle
em ek-güçlerini satm ak zorunda kalm ış; ve

(29) Statistical Abstarct o f the United States, 1984 (Birleşik Devletlerin İstatistikse] Ûzeıı,
1 9 8 4 (W ashington, 1983), tablo 705.
(30) Departm ent o f Employment G azette, (O cak 1986).
(31 ) Marx, Kapital, 1, s.5 7 4 -5 .
29U |Tarih Y apm ak

2) em ek-güçlerinin üretim süreci içinde kullanım ı sermaye­


n in ve etm enlerinin nezareti ve d enetim ine tabi olan bütün
ücretli em ekçilerdir.
Bu ölçütlerle, işçi sınıfı, çalışanlan yukarıdaki tanım uyarınca
herhangi b ir m adenci veya araba tam ircisi kadar proleter olan m-
tin m em uriyet kon u m lan n m büyük yayılımı ile içinde bulundu­
ğumuz yüzyılda kayda değer biçim de büyümüşLür. Gorz ve ben­
zerlerini işçi sınıfının yok olmaya yüz tuttuğundan ve bunun en
göze çarpan belirtisi olarak Batı ekonom ilerinde el im alatının ve­
rim ve istihdam payının daralm asından dem vurmaya iten son
yıllardaki değişim ler, en iyi sanayi kapitalizm inin tarihi içinde
meydana gelen b ir sü recin, yani proletaryanın değişen sermaye
birikim i yapısına yanıt olarak yeniden oluşm asının b ir ömegi
olarak görülür. Bir başka böyle belirti, el imalatı sanayisinin ileri
ekonom iler dışındaki yem serm aye birik im m erkezlerinde, özel­
likle Latin Am erika ve Doğu Asya’da yoğunlaşan yeni yeni sana­
yileşen olan ülkelerde büyüm esi, işçi sınıfının, küresel ölçekte,
tözel olarak yayılm ış olduğunu gösterir.32
Elbette ki, G orz’un ço k daha incelikli M arks eleştirileri vardır.
Böylece, Erik O lin W rig h i’m yakınlarda yayım lanan kitabı Sınıf­
lar sın ıf yapısının M arks'm öne sürdüğünden ço k daha parçalan­
m ış olduğunu gösterm e yolunda bir çabayı tem sil eder. W right
önceden iyi bilinen çelişkili sın ıf konum lan kuram ını geliştirm iş­
ti. Bu, kim i zam an ‘hizm et sınıfı' adı verilen m esleki uzm anlık, iş­
letm e ve idare çalışanlarım m arksisı sınıf kuram ının içine sıgdır-

(32) Bkz. H. Braverman, Labour and M onopoly Capital (Emek ve Tekelci Sermaye) (New
York, 19 7 4 ); E. O. Wright, Class, Crisis and the Stale (Londra, 1978); E. O. Wrighi,
Class Structure and Income Deıerminalion (Sınıf Yapısı ve Gelir Belirlenimi) (New
York. 1 979); N. Harris, The End o f the Third W orld (Üçüncü Dünyanın Sonu)
(Londra, 1 9 8 6 ); A. Callinicos, ‘The "New Middle Class" and Socialist Politics' (“Yeni
O n a S ın ıf' ve Sosyalist Siyasei), IS, 2 ,2 0 (1 9 8 3 ); ve C. Harman, 'The W orking Class
after the Recession' (Gerilemenin Ardından İşçi Sınıfı), IS ,2 ,33 (1 9 8 6 ). Lümpen pro-
Ieleryanın devrimci rolüyle ilgili olarak 1960'ların sonundaki kent gerilla savaşının
Brezilyalı bir kuramcısını onaylayarak alıntılayıp, 1970'ler sırasında, bu on yılın
sonunda güçlü ve giderek politize olmuş bir işçi harekelinin onaya çıkışıyla
doruğuna ulaşan Brezilya'da sanayi işçi sınıfının son derece kayda değer büyümesi­
ni görmezden gelmek, Gorz'un yöntemine özgüdür: bkz. Farewell, s.6 8 -9 , noı 1.
G elen ek ve Devrim 2 9 1

inak üzere görece O rtod oks bir çabaydı. W righ t’in öne sürdüğü­
ne göre, m o d em kapitalizm de çok sayıda çelişkili sın ıf konu m la­
rı, yani hem em eğin hem de serm ayenin kim i özelliklerini payla­
şan m eslekler vardır: Böylelikle idareciler ve denetleyiciler yaşa­
mak için em ek güçlerini satmak zorundadır, am a serm ayenin tür­
lü işlevlerini yerine getirirler, sözgelimi, diğer ücretli em ekçilerin
işini ortak işverenleri lehine yönetirler.32
Bununla birlikte kuram daki türlü kural dışılıklar W right’i bu
görüşü terk etm eye ve Jo h n Roem er’m söm ürü üzerine çalışm a­
sının geliştirilm esi olan yeni bir sın ıf değerlendirm esi sunm aya
itti. W right’in başlıca yeniliği eşitsiz dağılım ları söm ürüyü doğu­
ran dört üretim değerini ayırt etm ektir; em ek-g ü cü , üretim araç­
ları, örgüt ve beceriler. Bu değerlerden her birin e b ir üretim tar­
zı denk düşer: feodalizm em ek-gücünü n, kapitalizm üretim araç­
larının, ‘devletçilik’ örgütün ve sosyalizm becerilerin eşitsiz dağı­
lımına dayanır.34
W right şöyle der:

So m u t to p lu m lar, eğer m ü m k ü n se, en d er olarak tek b ir ü retim tar­


zıyla tanım lan dığı için , verili to p lu m lan n g erçek s ın ıf yapısı kesişen
söm ü rü ilişk ilerin in karm aşık kalıplarıyla b e lirle n e cek tir. D olayısıy­
la söm ü rü ilişk ile rin in b ir boyu tund a sö m ü ren , b ir d iğer b oyu tu n ­
da söm ü rü len özellikleri taşıyan bazı k o n u m lar o lab ilecek tir. Kapi­
talizm deki y ü k sek beceriy e sahip ücretli çalışan lar (yan i uzm anlar)
iyi b ir ö rn ek tir: kap italistçe söm ü rü lü rler, çü n k ü serm aye varlığına
sahip d eğild irler, am a yine de becerileri söm ü rü rler. B u gibi k o ­
n u m lar tip ik b içim d e verili b ir sın ıf sistem in in 'yeni orta sınıfına
karşılık gelirler.

Kapitalizmin yeni orta sınıfı aslen ‘örgütsel değerler’ üzerindeki


denetim leri sayesinde söm üren idareci ve bü rokratlardan oluşur,

(33) Bkz. yukarıdaki en son adı verilmiş VVrighı'ın metinleri.


(34) E. O. W right. Classes (Londra, 1985). Cohen bu kiıabı üsta işi' olarak betimler,
'Peter Mew on Justice and Capitalism' (Peter Mew'un Adalet ve Kapitalizm
Cörtışleri), Inquiry, 2 9 , 3 (1 9 8 6 ), s.3 2 3 , not 16.
2 9 2 |Tarih Y apm ak

Bunlar kendilerini ‘d evletçi’ bir sın ıf sistem inde başlıca sömüren


sın ıf olarak öne sü rebileceğini göre, ‘artık proletaryanın kapitalist
toplum da sın ıf iktidarı için kapitalist sınıfın tek, hatta belki de
evrensel olarak başlıca rakibi olduğu da doğruluğu apaçık b ir şey
olm aktan çıkar... Kapitalizm de kapitalizm e b ir alternatif getirebi­
lecek başka sın ıf güçleri de vardır.’35
W righ i’m ‘becerilerin söm ürüsü’ ile ilgili değerlendirmesi
Roem er’in yapıtlarından alınm ıştır ve elbette ki bu n u tam geliş­
miş sın ıf yapısının tem eli olarak görm ekte (bilgece) tereddütte­
dir: aynca, W righ t’m sınıfı yeniden kavram sallaştırm ası için de­
neysel destek sağlam a çabası, sözde beceriler ve ehliyete sahip ol­
dukları için söm üren olan işçilerin d unım u n da son derece başa­
rısızdır.36 Bununla birlikte W right, ‘örgüt-değeri söm ürüsü’ kav­
ram ına daha sıkı sıkıya bağlıdır. Fakat bu kavram b ir dizi güçlük
çıkarm aktadır. Ö n celik le, Roem er ve W righ t’in yapm aya çalıştık­
ları gibi türlü ü retim değerleri arasında kesin b ir aynm a gitm ek
akla yakın görünm ez. Sözgelim i feodal söm ürü sadece em ek-gû-
cü üzerinde denetim den oluşam az: Barry H indess ve Paul
H irst’ün ikna edici b içim d e öne sürdükleri gibi, feodal toprak
m ülkiyeti ve türlü kira biçim leri aracılığıyla güvenceye alınm ış
üretim araçlan üzerinde b ir dereceye kadar d enetim , bu üretim
tarzında a n ık -em e k elde edilm esi için yaşam saldır (ayrıca 2 .2
başlığında alıntılanm ış C oh en ’in yapılar tablosunun derebeylerı-
ne em ek-gücü k ad ar üretim araçlan üzerinde de biraz denetim
atfettiğini u n u tm ayın ).37 Bu nokta kesinlikle genelleştirilebilir:
üretim hem em ek-g ü cü nü n hem de üretim araçlan m n belirli bi­
leşim lerini içerdiğine göre, b ir söm üren sın ıf ancak h er ikisi üze­
rinde de en azından biraz denetim i varsa rahatlıkla artık-em ek el­
de edebilir. Ü retim tarzları arasındaki farklar bu denetim in gü­
venceye alınabildiği türlü yollara bağlıdır. Böylelikle kapitalizm

(3 5 ) Wright, Classes, s.8 7 ,8 9 .


(36) Ibid.. 5.85-6, 184-5.
(37) B. Hindess ve P. Q. Hirsı, Pre-Capitalisı Modes o f Production (Londra, 1975), 5.bö!üm
G elen ek ve D evrim |2 9 3

örneğinde üretim araçlarının yöneten sınıfça tekel altın a alınm a­


sı söm ürenlerin em ek-gücün ü de d enetleyebilm elerini sağlar.
‘Örgüt’ü, en azından W righ t’in em eğin karm aşık b ir b ö lü n ü ­
şü içinde üreticiler arasında eşgüdüm lü işbirliğinin koşulları ola­
rak gördüğü anlam da ayrı tutm ak da eşit d erecede z o r görünü­
yor.38 Bu gibi değerler üzerinde denetim , değişen derecelerde,
em ek-gücünü ve üretim araçlarını d enetlem ekle ilgilenen b ir sö ­
müren sınıf için akadem ik uygunluktan daha fazla b ir şey ifade
edecektir. W right’in örgütsel değerlerin doğası h akk ın d a söyle­
yecek fazla b ir lafı yoktur. İdare gücü üzerine kim i çalışm alar
‘tahsis ed ici’ veya ‘stratejik ’ denetim ile ‘işlem e yön elik ’ denetim i
birbirinden ayınr. ilki ‘kişinin kendi çık ar ve tercihleri uyarınca
kaynaklan kullanm a veya geri çekm e gücü’n d en , İkincisi ise ‘za­
ten tahsis edilm iş kaynaklann günden güne kullanım ı üzerinde
denetim ’den ibarettir. Sözgelim i yatınm la ilgili alm an kararlara
katılarak, stratejik denetim uygulamasında yer alan uzm an yöne­
ticileri, her ne kadar sözkonusu şirkette önem li b ir hisseleri ol­
masa da, kapitalist sınıfın parçası olarak görm ek akla yakın geli­
yor.3- Yalnızca işlem e yönelik denetim i içeren konum larda olan­
ları, oldukça z a y ıf‘örgütsel değerler’ üzerindeki d en etim leri saye­
sinde söm ürüye bu laşm ış olarak görm ek için ne neden vardır ki?
W right bunun için iki ana neden gösterir. İlk in , ön ceki çeliş­
kili sınıf konum ları kuram ının ‘neredeyse dışlayıcı b içim d e ta­
hakküm ilişkilerine dayan(dıgm ı)’ öne sü rer.40 G erçekten de, 2 .4
başlığında da görm üş olduğum uz gibi, W right’in sınıfı egem en­
likle tanım lam ası, em ek değer kuram ını R oem ercı b ir söm ürü
değerlendirm esi uğruna terketm esinde önem li b ir öğeydi. Yine

(3 8 ) W righl, Classes, s.7 9 .


(3 9 ) R. E. Pahl ve J. T. W inkler, ‘The Economic Elite: Theory and Practice’ (İktisadi
Kaymak Tabaka: Kuram ve Pratik), P. Sıamvorıh ve A. Cıddens derlemesi Elites and
Power in British Society (Ingiliz Toplumunda Seçkinler ve İktidar) (Cambridge,
1974), s .l 1 4 -1 5 Aynca bkz. J . Scott, Corporations, Classes and Capitalism (Şirketler.
Similar ve Kapitalizm) (Londra. 1979).
(4 0 ) Wright. Classes, s. 5 6 .
2 9 4 |T arih Y apm ak

de, W right işlem e yönelik denetim konum larındaki idarecilerin


analizini M arks’ın kendi söm ürü kuram ına dayandırm ıştır:

G ü ç ku llanm a y etk isin in id arecilere verilm esi serm aye için kim i so­
runları, özellikle d e, bu gü cü n sorum lu ve yaratıcı b içim d e ku llanıl­
m asını sağlam ak soru n u n u ortaya ç ık a n r... G elir, d erecelendirilm iş
b ir rüşvet yapısı o larak , böyle b ir davranış için cesaretlen d irici itk i­
leri yaratm akta ö nem li b ir öğed ir. V e bu n d an çıkan so n u ca göre...
id arecilerin geliri, e m e k -g ü cü n ü n değerini yenid en ü retm e m aliye­
tinin (yani onlara b e ce rile rin in ü retim i ve yeniden ü retim in in m ali­
y etlerini ö d em en in ) üstü n d e ve ö tesin d e b ir öğe, s ın ıf ilişkileri iç in ­
deki çelişkili b ir yerleşim olarak ko n u m ların ı yansıtan b ir öğe içere­
cek tir.'"

Buradaki ana fikir, işlerine nezaret etlikleri ve denetledikleri


işçilerden elde edilen artık-degerin b ir kısm ının, bu rolü güveni­
lir ve etkili b ir biçim d e yerine getirm elerini sağlam ak üzere ida­
recilere ödendiğidir. Bu öne sürülecek akla yakın b ir iddia ol­
m akla kalm az, W righ t’in kendi araştırm ası da 'idareciler(in)
em ek-gııçlerinin değerinin sistem atik olarak üstünde bir gelir
al(d ıgını)’ kanıtlarla d esteklem işti.42 Buna karşın W right, şimdi
idareci konum lan ‘stratejik m eslekler’in, yani ‘izlem esi zor. ama
çalışkanlık oranındaki farklılıklara hayli duyarlı m eslekler’ in bir
örneği olarak değerlendirm ek yönündeki ilk önerisini reddedi­
yor, çü nkü ‘bu haliyle stratejik m esleklerin analizinden herhangi
bir açık sın ıf ilişkisini çıkarsayam ayız.’43 Fakat ne diye idareci k o ­
num larının ‘açık sın ıf ilişkileri’ni içerm esini bekleyelim ki? Buna

(4 1 ) E. O. Wright, 'The Value-Controversy and Social Research- (Değer Tartışması ve


Toplumsal Araştırma), 1. Sıeedman ve diğerlerinin derlemesi The Value Controversy
(Londra. 1981) içinde, s.71.
(4 2 ) W right, Class Structure, s. 138.
(4 3 ) Wright, Gosses, s.9 3 -4 . ‘Siratejik m esleklerin aydınlalıcı bir analizi için bkz. J
Goldthorpe, 'On the Service Class, its Formation and Future' (Hizmet Sındı.
Oluşumu ve Geleceği Üzerine), A. Giddens vc G. Mackenzie derlemesi Social Class
and the Division o f Dıhour (Toplumsal Sm ıf ve Emeğin Bölünmesi) (Cambridge.
1982) içinde.
G elen ek ve Devrim |2 9 5

verilecek tek yanıt, W right’in ‘örgütsel d eğerleri ayrı b ir üretici


kaynak olarak görm eye çalışm ak için başka b ir nedeni olm ası
olabilir.
Ve g erçeklen de öyledir:

D eneysel s ın ıf an alizlerin in b ü y ü k kısm ın d a [çelişkili s ın ıf k o n u m ­


la n ku ram ın ın tem elin d e W righ t tarafından] ku llanılan uygulam aya
yön elik b içim se l ö lçü tler, hem kap italist hem de ‘halihazırd a var
olan sosyalist to p lu m lar' için n ered ey se h iç d eğişiklik yap ılm aksızın
u y gu lan abilird i. S ın ıf ilişkileri analizi için d e kap italizm sonrası lo p -
lu m lan n s ın ıf y ap ılan n ın herh angi b ir gerçek ö zelliğini v ereb ilecek
veya kap italizm d ek i kapitalizm so n rası sınıfların analizini y ö n len d i­
reb ilecek h iç b ir öge bu lu nm u yo rd u .'14

W righ t’in ‘örgütsel d eğ erleri söm ürünü n ayrı bir tem eli b içi­
minde analizi, sosyalizm ve kom ü nizm dışında b ir diğer kapita­
lizm sonrası üretim tarzının daha, yani ana söm üren sınıfın b ü ­
rokrat ve idarecilerden oluştuğu ‘devletçiliğin’ var olduğuna yö­
nelik inancından ayrı tutulam az. ‘H alihazırda var olan sosyalist
toplum lar’ aslında ‘devletçi’ ve sosyalist üretim tarzlarını b irleşti­
ren ‘devlet bürokrasisine dayalı sosyalist' toplum lardır.45
W rig h tln buradaki uslam lam a biçim i çağdaş toplum kuram ­
cılarının ço k yaygın bir tepkisinin tipik durum udur. SSC B ve
onun gibi toplum ların alçakgönüllüce dürüst ve zeki hiçbir göz­
lem cisi, bu n ların kapitalizm i liksinç kılan özellikleri sergilediği­
ni yadsıyam az - toplum sal eşitsizlik, cinsel, ulusal ve ırksal ezil­
m e, siyasi baskı, yaygın yoksulluk ve (Polonya, Yugoslavya ve
Çin gibi örneklerde) işsizlik. Marks bu gibi özelliklerin sınıflı
toplum ları özgü olduğunu ve kapitalizm in ortadan kaldm lm ası-
nın ardından giderek yok olacaklarını savunduğu için, toplum
kuram cıları b u nlan n sosyalizm de devam etm esinin M arks’ı h ak ­
sız çıkardığı sonucuna varıyor. Tarihsel m addecilik, üretici güç-

(4-1) W righl, Classes, s 5 5-6.


(4 5 ) Wrighl, ‘Capitalism's Futures’ (Kapitalizmin Geleceklen), Socialist Review, 68 (1983).
296 | Tarih Yapmak

lerirt gelişim i ve sın ıf m ücadelesi üzerinde yoğunlaşm asıyla, bü­


tün toplum sal baskı ve egem enlik biçim lerini açıklayam az. Çağ­
daş toplum kuram ının büyük bölü m ünü n ana niteliği olan Ni-
etzscheci ve yeni-W eber’ci ilgi bu kaynaktan doğar: Erkeklerin
kadınlar üzerinde kurduğu gibi tahakküm biçim leri sın ıf söm ü­
rüsünün ortadan kaldırılm asıyla yok olm adığına göre, bu biçim ­
leri özerk toplum sal iktidar od aklan olarak değerlendirm eliyiz.
Roem er ve VVrighı’ın söm ürü ve sınıfı yeniden kavram sallaştır-
ması bu tür tepkilerin b ir d eğişkenidir ve böylece onlar da kapi­
talizm in ortadan kalkm asının ardından devam eden yeni söm ü ­
rü türleri - ’beceri-söm ü rü sü ’ ve ‘örgül-değeri söm ürüsü ’- keşfe­
derek M arksizm ’in çerçevesi içinde kalmaya çalışırlar.
‘Hâlihazırda var olan sosyaliznı'in hesabını verm enin, daha
tutum lu bir başka yolu vardır. Bu da şunu söylem ektir, eğer
M arks’ın kapitalizm le ilişkilendirdiği türden eşitsizlik ve baskı
kendilerine sosyalist adını veren toplum sal oluşum larda b u lu nu ­
yorsa, bu onları böyle b ir adı kullanm aktan m enetm ek ve aslın ­
da onun yerine olanları kapitalist olarak tanım lam ak için prim a
fa c ie kanıııır. SSC B ve benzerlerini ‘kapitalizm son rası’ olarak d e­
ğerlendirm enin başlıca nedeni devletin üretim araçlarına sahip
olm asıdır, ama M arks için önem li olan sahiplik türü hukuki m ü l­
kiyet ilişkileri değil, üretim araçlarının fiili sahipliğiydi (bkz. 2 .2
başlığı). Aslında Tony Cliff ve başk alan , 'sosyalist toplum lar’ı bü ­
rokratik devlet kapitalizm inin örnekleri olarak, üretim araçları­
nın birikim dinam iğinin diğer devletlerin hem askeri hem de ik­
tisadi rekabete yönelik baskısı aracılığıyla dayatıldığı merkezi bir
siyasi bürokrasi tarafından k olek tif olarak denetlendiği kapitalist
biçim in bir değişkeni şeklinde kuram sal b ir değerlendirm esini
geliştirmişlerdir.'"'

(4 6 ) Bkz. T. Clılf, Siate Capitalism m Russia (Rusya'da Dcvlel Kapitalizmi) (Londra.


19 7 5 ); T. Cliff, Neither Washington nor Moscow (Londra, 1 982); ve C. Harman, Class
Struggles in Eastern Europe 1945-81 (Dogu Avrupa'da Sınıf Mücadeleleri 1945-81)
(Londra, 1984).
Gelenek ve Devrim |2 9 7

Eger bu analizi kabul edersek -v e bunu destekleyen kanıtlar


agır b asar g ib id ir- W righ t’in ‘örgüısel-değer söm ürüsü ’ kavram ı­
nı savunm ası çöker. G örm üş olduğum uz üzere, idareciler gibi
grupların, R oem ercı değil de klasik M arksist terim lerle değerlen­
dirildiği hald e sö m ü rü kavram ına g erek en ağırlığı veren
W right’in önceki çelişkili sınıf konum ları kuram ına dayanan al-
Lernalif b ir açıklam ası vardır. Bu açıklam anın devlet kapitalisti
toplum sal oluşum lara uygulanabiliyor olm ası b ir zayıflık değil,
güçtür. W righ t’in bu kuram ı reddetm e nedenlerinin arasında
topluma yönelik “çoğul baskılar” denebilecek b ir yaklaşım a kay­
ma eğilim inde (olan) tahakküm -m erkezli sın ıf kavram larına kapı
açtığını gösterm esi ironikıir.47 Zira öne sürdüğü alternatif ‘çoğul
söm ürü' yaklaşım ı olarak adlandırılabilir, buna göre toplum bir
farklı kaynaklar çeşitliliğine -b e c e rile r, örgütsel değerler, üretim
araçları, e m e k -g ü c ü - ulaşabilirligin doğurduğu kesişen ve b irb i­
ri içine geçen söm ü rü -çıkar bütünlüklerinden oluşur. Bu üretici
değerler listesini tahakküm kuram cılarının üzerinde yoğunlaştığı
toplum sal iktidar kaynaklarını da -sö z g elim i, M ichael M ann’in
onca vurguladığı askeri ik tid a rı- kapsayacak kadar genişletm ek­
ten alıkoyanın ne olduğu açık değildir. Eger durum buysa,
W righ t’in söm ürü anlayışı ile N ietzscheci ve y en i-W eb er’ci ik ti­
dar kavram ları arasındaki fark yalnızca sözde kalır.

5 .3 D ev rim in U ssallığ ı
Şim diye kadar gördüğüm üz klasik M arksist işçi sınıfı kuram ı­
na yönelik itirazlar, sözgelim i, çağdaş kapitalizm in sın ıf yapısının
M arks’m düşündüğünden çok daha parçalanm ış olduğu iddi­
asıyla ilgili oldukları anlam ında deneysel olm uştur. Fakat kolek­
tif eylem in kendi olanaklılıgını sorgulayan aslen kavramsal bir
başka türden eleştiri de vardır. Bu bedavacılık sorunu olarak b i­
line gelm iştir. U ssal-seçm eci kuram ın en önem li bulgularından

(4 7 ) E, O. W right, 'Wli.it is Middle about the Middle Class' (Orta Sınıfta O na Olan Şey),
J . Roemer derlemesi Analytical M anasın (Cambridge, 1 9 8 6 ) içinde, s. 117.
2 9 8 | Tcınlı Yapmak

biridir ve kamu yararının doğasından kaynaklanır. M ancur Olson,


sorunu klasik formüle edişinde, kamu yarannı şöyle tanımlar:

‘b ir X , ...X , ..., X n gru b u n d a X. kişisinin yararlanm ası durum unda,


o gruptaki d iğ erlerin in uygun b içim d e d ışın d a bırak ılm ayacağı her
yarar.'

Tem elde, grubun b ü tü n üyelerinin yaran oluşturm aya katkı­


da bulunm ası gerekm ediği halde, yarar herkese açık tır ve katkı­
da bulunm ayanları dışlam ak ya olanaksızdır ya da uygun düşm e­
yecek kadar pahalıya mal olur. Kamu yararlarının bu son iki
özelliği, arzın birleşikliği ve dışlanam azlık göz önünd e bulundu­
ruldukta, neden grubun herhangi b ir bireysel üyesi bu n lan üret­
meye katkıda bulunsun? G rup yeterince geniş olduğu sürece, bu ­
lunacağı katkı kam u yararının üretim inde kayda değer b ir fark
yaratam ayacak kadar küçük olacaktır. Yararlanm aktan alıkona-
mayacağına göre, katkıd a bu lu nm a zahm etine katlanm aktansa
bedavadan yararlanm ak onu n için ussaldır. O hald e, ‘büyük ör­
gütler, bireyleri örgütü sürdürm e yüküne yardım cı olm aya ite­
ce k , kam u yararının kendisinden ayrı bir yaptırım veya çekicilik
saglam aksızın kend ilerin i d estekleyem ezler.’48
Kamu yararının bedavacıya b ir yarar sağladığını görm ek
önem lidir. Ü retilen o n u n çıkarınadır. Asıl soru n, k işin in çıkarla­
rın ın , yaptığı k atk ın ın so n u çta kayda değer bir farklılığa yol aç­
mayacağı ölçüd e geniş b ir grup tarafından paylaşıldığı ve kişinin
ne yaparsa yapsın sonuçtan yarar göreceği koşullarda, çık an n a
olan şeyi yapm asının ussal olu p olm adığıdır. Kam u yaran klasik
biçim d e devletin ürettiği hizm etler -sözg elim i bu aralar O n vell’cı
terim ‘savunm a’ ile bilinen e tk in lik le r- olarak düşünüle gelm iş­
tir. Fakat O lson ve onun izinden giderek Ailen Buchanan daya­
nışmayı da bir kam u yararı olarak değerlendirm enin içer im leri­
ni araştırıyorlar. Böylelikle O lson ’a göre ‘zorunlu üyelik ve grev­
ler... sendikacılığın özündedir’, çünkü sunduğu yararlar ‘ussal iş­

(4 8 ) M. Olson, The Logic o f Collective Aetion (Cambridge, MA, 19 71), s. 14,15-16.


G elen ek ve D evrim 12 9 9

çiyi katılm ak için y üreklend irici değildir; bireysel çabalarının so ­


nuç üzerinde fark ed ilebilir b ir etkisi olm ayacaktır, ve sendikayı
desteklesin d esteklem esin, yine de başarılarından yararlanacak­
tır’. K anıt, O lso n ’a göre, M arksizm ’i yüreğinden vurm aktadır.
Marks sın ıf eylem ini doğurm ak üzere çıkarlarım izleyen bireysel
işçilere güvenm iştir. Am a: ‘sm f-y ö n elim li eylem b ir sınıfı oluşturan
bireyler ussal o la r a k h a r ek et etm ezse olm az.' Bu grevler kadar sos­
yalist devrim için de doğrudur:

Bir ‘proleter’ hükümetinden yararlanacağını düşünen bir işçi burju­


va hükümetine karşı bir devrimi başlatmak için kaynaklarını ve ya­
şamını tehlikeye atmayı ussal bulmaz. Bu, ülkedeki işçilerin tümü­
nün emeklerinin ücretini emeğin ödülleriyle ilişkili olarak yükselt­
mek üzere gönüllü olarak iş saatlerini kısacaklanm varsaymak ka­
dar mantıksız olurdu. Çünkü her iki durumda da birey, katılsın ka­
tılmasın sınıf eyleminin yararlanndan payını alacağını düşünür.49

W illiam Shaw şu açıklam ayı yapar:

Olson ve Buchanan’m betimlediği kadarıyla proletaryanın durumu,


A. K. Sen’in... ‘soyutlanma paradoksu’ adını verdiği durumun bir
örneğidir ve iki özellikle nitelenir. Birincisi, diğer kişilerin ne yapa­
ğına bakılmaksızın, herkes B yerine A'yı yapsa daha iyidir. İkincisi,
herkes herkesin A’yı yapmasmdansa herkesin B’yi yapmasını yeğler.
Bu durumun sonucunda herkesin A’yı yapmasıyla bireysel strateji
hakim olur ve Pareto’ya göre düşük bir sonuç oluşur. Sen’in para­
doksu ak tarafı adı kötüye çıkmış Mahkum İkileminin n sayıda kişi
için genelleştirilmesidir”

M ahkum un İkilem i şu biçim dedir: Birbirinden ayrı tutulan


iki m ahkum aşağıdaki seçim ler küm esiyle karşı karşıya b ırak ılır
(tablo 5 .1 ):

(49) Ibid., s.7 1 , 7 6 , 105, 106. Aynca bkz A. Buchanan. 'Revolutionary Motivation and
Rationality' (Devrimci Dürtü ve Ussallık). M. Cohen ve diğerlerinin derlefnesi Marx,
Justice and History (Princeton. 1 980) içinde.
(5 0 ) W. H. Shaw, 'Marxism, Revolution and Rationality' (M arksizm, Devrim vie Ussallık).
T. Ball ve J. Farr, AJicr M arx (Cambridge, 1 9 8 4 ) içinde, s .2 1 ,
3 0 0 | Tarih Y apm ak

T A B L O 5 .1 M A H K U M U N İK İL E M İ

Birinci Mahkum lııraf Etmez İkinci Mahkum İtiraf Eder


itiraf Etmez Her birine 1 yıl Birinci M ahkuma 10 yıl
İkinci Mahkuma 3 ay

İtiraf Eder Birinci M ahkuma 10 yıl Hiçbiri


İkinci M ahkum a 3 ay Her birine 1 yıl

O ptim al çözüm ikisi için de itiraf eLmemekıir, çü nkü o zaman


h er biri hapiste birer yıl ceza alacaktır. Buna karşın, biri itiraf
eder de diğeri etm ezse, susan m ahkum un kaderi on yıllık ceza
olurken, m uhbir bu işten paçasını fazla ucuza sıyıracaktır. De­
m ek ki her biri için de ussal strateji, her ne kadar son u ç ikisinin
de sekiz yıl alm asıyla optim al altı durum olsa da, itiraf etm ektir.
Yine de, optim al sonuca ulaşm ak için gereken alternatif işbirliği
stratejisi, yani ikisinin de susm ası, oyunun sabiı çözüm ü değil­
dir, çünkü her birinin de diğerini yüz üstü bırakm aya yön elik bir
dürtüsü vardır.
M ahkum un İkilem i ve bedavacı sorununun da b iri olduğu
uzantıları pek ço k toplum kuram cısı için özel bir çekicilik b arın ­
dırır. Bunlar, k olek tif eylem in içkin olarak sorunlu b ir tasarı o l­
duğunu, Sartre’m dizisellik kavramı altında analiz ettiği bireyle­
rin atom ize durum unun aslında işçi sınıfını iktidarsızlığa m ah ­
kum etliğini öne sürerler. Buchanan, O lson’ın izinden giderek,
tek seçeneğin işçileri özgür olm aya zorlam ak olduğunu savunur:
‘eğer... Proletarya için b ir kam u yararı sorunu varsa, bü tü n pro­
letaryanın kendi çıkarlarının sistem in devrilm esini buyurduğuna
ikna olduğu durum da bile, proleterlerin kendini adam ış b ir se ç­
kinler topluluğu tarafından zorlanm ası gerekebilir.’51 Bedavacılık
sorununa getirilen böylesi bir çözüm M arks’a itici gelirdi, onun

(5 1 ) Buchanan, 'Revolutionary Motivation', s.2 8 6


Gelenek ve D evrim |3 0 1

gözünde ‘proleter hareketi büyük çoğunluğun, büyük çoğun lu ­


ğun çıkarları için öz bilince sahip, bağım sız hareketid ir.’53
Bedavacılık sorununu, devrim ci bir seçkinler grubunun hedi­
yesinden ço k işçi sınıfının kendi özgürleşm esi olarak klasik
Marksist sosyalizm anlayışıyla tutarlı biçim de yanıtlam anın iki
yolu vardır. İlki ussal-seçm eci kuram ın çerçevesi içinde kalır.
M ahkum un ikilem i durum unda, oyun belirsiz sayıda tekrar edil­
diğinde, iki m ahkum un da itiraf etm esinin egem en strateji ol­
m aktan çıktığı uzun zam andır kabul edilm ekledir. R. D uncan
Luce ve Howard Raiffa’nın klasikleşm iş oyun kuram ı çalışm ala­
rında savunduklarına göre, M ahkum un İkilem i yinelendiğinde,

çoğ u d uru m d a oyu n cu lar arasınd a dile getirilm eyen b ir d an ışıklı


dövüş o lu şacak tır, tıpkı olgun laşm ış b ir iktisad i pazarın çoğ u zam an
kaıılan lar arasınd a h iç b ir iletişim o lm ak sızın belli b ir dereceye ka­
d ar d an ışık lı d övüşü içerm esi gibi. Bu, d u ru m u n tekrarlan acağının
ve m isillem elerin olan aklı old u ğu n u n b ilm ek ten k a y n ak lan ır.”

O halde eğer oyun n defa tekrarlanırsa, o zaman n sayısından


daha ö n cek i her oyunda iki m ahkum un da işbirliği yapm ak için
bir dürtüsü olacaktır, çü nkü biri döneklik yaparsa, b ir dahaki
oyunda diğer m ahkum tarafından cezalandırabileceğini bilir, (n
sayılı oyunun kendisi basit haliyle M ahkum un ikilem ine geri d ö­
n ecektir, çü n kü m isillem e olanağı artık kalm am ıştır, am a bu k ı­
sıtlam a burada yersizdir.) Shaw bu bulguyu proletaryanın duru­
m una uygular:

O lso n ve B uchanan işçilerin k o le k tif eylem in in akıldışı olduğunu


gösterm iş o lm a id d iasın dad ırlar, fakat arg ü m anlarının m antığı, y an ­
lış b içim d e , basit M ahk u m u n ik ilem in in işçi sın ıfın ın koşu llan ve
tercih lerin i tam olarak kap sad ığını varsayar. Bununla b irlik te, bu
ön k oşu l d ü zeltild iğ ind e, p roletaryan ın ç ık arlan n ı savu nan ussal k o ­
le k tif e ylem in in olanaklılıgı b e rtaraf ed ilem ez... başlan gıçtaki ikilem

(5 2 ) CW. VI. s.4 9 5 .


(5 3 ) R. D. Luce ve H. Railla, Games and Decisions (New York, 1 9 5 7 ), s. 101.
3 0 2 |Tarih Y apm ak

proletaryanın d u ru m u n u daha doğru biçim d e yan sıtacak şekilde


d eğiştirild iğind e, tam am en k en d in i d üşünen pro leterler bile ortak
çıkarların ı gerçek leştirm en in bir yolun u bu labilirler. A ydınlanm ış
b e n cille r d u ru m u n y in elen eceğ in i ve m isillem elerin olan aklı old u ­
ğu nu b ilm eleri sayesind e d an ışık lı dövüşe razı gelebilirler; anlaşm a­
larını d estekleyecek ken d i çık arların a yönelik n ed en leri olabilir.

Shaw ayrıca M ahkum un ik ilem in in bireyler için kendi çıkarını


düşünm enin fazlasıyla aşın bir biçim in i varsaydığım savunur:
‘Koşullu olarak başkalarını düşünm e, işçileri b ir yandan ne k e n ­
dini feda eden veya ahlakçı, öte yandan ne de bencil olm adan or­
taya koyan akla yakın b ir güdüsel varsayımdır: Kişi, ancak ve an­
cak diğerleri de katılırsa işbirliğine girmeye gönüllü (ve razıd ır).’54
M ahkum un İkilem inin yinelenm esiyle m isillem e olanağının
işbirlikçi b ir taktiği dayatm asının bedavacılık sorununa tatmin
edici bir çözüm olup olm adığı açık değildir, çü nkü O lson da
Buchanan da işçiler arasında dayanışmaya ulaşm ak için zorlam a­
nın önem ini vurgular. Shaw ’un soyutlam a paradoksunun dürtü­
leri dar b ir biçim de kendi çıkarlarına yönelik olarak gösterm ek­
te hatalı olduğunu savunm ası daha ufuk açıcı görünüyor. H er ne
kadar hâlâ biraz ikircikli b ir biçim de de olsa, bu m invalde b ir ya­
nıt yakınlarda G. A. C oh en tarafından geliştirilm iştir:

H er işçi ken dini belirli b ir n esn el durum için d e, belirli b ir ç ık a r ve


değer kü m esiyle ve d olayısıyla, optim al olarak ussal b ir tikel d avra­
nış b içim i içind e b u lu r... için d e k o n u m lan d ık tan d u ru m lar k an şım ı
ve p sik o lo jik çeşitlem elerin ö n g örü leb ilir b ir d ağılım ı sayesind e, u s­
sal insanlar olarak d ü rtü leri, devrim ci b ir şek ild e h arek et etm eleri
so n u cu n u d oğu racak y eterin ce p ro leter ortaya ç ık m ış o la ca k tır.5’

C ohen bu iddiayı şu argüm anının parçası olarak öne sürer:


‘kapitalizm çökm ekteyken ve sosyalizm m üm kün olduğunda,

(5 4 ) Shaw, 'Marxism', s.27-8.


(5 5 ) G. A Cohen, 'Historical Inevitability and Human Agency in Marxism', s.8 -9 . Jerry
Cohen'e bu yayımlanmamış tezi bana ulaştırdığı için minnettarım Benden, kolckııl
eylem sorunu tartışmasının 'nihai yayımlanmasından önce... daha gözden geçirile­
cek olan bir taslak' olduğunu açıkça belirtmemi rica elli.
G ck n ch vc Devnm 303

kapitalizm e karşı m ücadeleye katılm ak için iyi nedenleri olan o


kadar ço k işçi ortaya çık m ış olacaktır ki, başarılı bir sosyalist
devrim kaçınılm az bu nu olarak izleyecektir’ (bkz. yukarıda 2 .3
başlığı). Bununla birlikte, bizi burada ilgilendiren b u iyi ned en ­
lerin doğasıdır. C ohen devrim ci bir işçiyi harekete geçirebilecek
bir dizi farklı değerlendirm e tasarlar:

B unlard an b iri, ö b ü r türlü geri k a la n la r a her b irin in veya bun ların


h er b ir alık ü m esin in om u zlarına daha ağır olarak y ü k len ecek sosya­
lizm i getirm e yü kü n ü paylaşm a arzusu olacak tır. Bir diğeri d aha saf
b ir b içim d e K anıçt ad alet d ü şü n cesin e bağlılığı olacak tır. B ir ü çü n -
c û sü k atılm an ın ona vereceği c o şk u olacaktır. Ve b ir d örd ü n cü sü
de, bu kadar önem li b ir şey söz ko n u su y ken ve d iğerleri, b elk i de
o n d an daha coşk u lu olarak, ç o k fazla şeyi göze alıyork en katılm a­
m ak tan duyacağı u ta n ç olacak tır. K endi eylem sizliği g ö rm ek ten ç o k
fazla u tanm asa da, işçi kard eşlerin in g elecek le b u n u nasıl g ö rece k ­
leri onu harek ete g eçireb ilir.”

Bu türden devrim ci dürtülerin (ve C ohen daha başkalarının


da olabileceğini öne sürer) ortak yönü, h içbirinin sosyalizm in ka­
çınılm azlığım devrim ci harekete katılm ak için b ir neden olarak
gösterm em esidir. D em ek ki hiçbiri bedavacılık sorununa açık
değildir; aslında, tüm ü de bedavacılık yapm am ak için n ed en ler­
dir. İlk ikisi açıkça etm enin az ço k dile getirilm iş ahlak ilkeleri­
ne başvurm asını getirir. Buchanan kam u yararı sorununa M arks-
vari b ir yanıt verm ek üzere ahlak ilkelerine başvurm aya oldukça
bariz b ir itirazda bu lu nu r, yani ‘bu , proleterin d ürtüsünün k en ­
di çıkarları veya sınıfının çıkarları olduğu şeklindeki M arks’ın te­
m el iddiasının loptan b ir reddedilişini gerektirir.’’7 C oh en ’in ka­
nıtı bu itiraza açık olm ayabilir. C ohen, b ir failin dürtüsünü, op-
tim izasyon ilkesi u yannca (bkz. 1.2 başlığı), ‘optim al olarak us­
sal b ir likel davranış b içim i’ni beraberinde getiren b elli b ir tercih­

(5 6 ) Ibid.. s .5. 8.
(5 7 ) Buchanan, 'Revolutionary Motivation', s.279.
3 0 4 | Tarih Y apm ak

ler (‘çıkar ve değerler’) kümesi olarak görür gibidir. Sözgelimi


adaleie bağlılık, diyelim ki, geliri arttırm a arzusundan analitik
olarak ayırt edilem eyecek, diğerlerinin arasında alt tarafı b ir baş­
ka tercih olacaktır. Böylelikle b ir failin ahlaki bağlılıkları yalnız­
ca kendi maddi rahatı ile daha doğrudan ilgili diğer tercihlerle
b irlikte çıkarlarını oluşturm aya yarayacaktır. C oh en ’in bütün id­
diası kapitalizm in onları devrime katılm aya yöneltecek tercih kü­
meleri olan işçiler doğuracağıdır. Bu tercih küm eleri adalet gibi
ahlak ilkelerinin kabulünü içerebilir, ya da m ücadeleye katılarak
coşan işçi örneğinde olduğu gibi, içerm eyebilir; bunların önem
başka b ir yerdedir tüm ününde işçilere, katılım larının asıl sonuç
için hiç fark etm eyeceği olgusuna bakm aksızın katılm ak için ge­
rekçeler gösterm esindedir.
Bunu b ir başka şekilde söylersek, C ohen, Shaw gibi, bedava­
cılık sorununa ussal-seçm eci kuram ın ve özellikle de faydacı ey­
lem kuram ının çerçevesi içinde bir çözüm getirm eye çalışır. Bu
kuram , bir kez daha hatırlayalım , eylem in am açlarını rast gele
olarak değerlendirir ve optim izasyon yapan etm enlerin tercih le­
rini gerçekleştirm enin en etkili araçlarını arayacağı yollar üzerin­
de yoğunlaşır. Bedavacılık sorununa getirilen ik in ci yanıt türü,
gayet basitçe, faydacı eylem kuram ıyla bağları koparm aktan ge­
çer. Daha 3 .4 başlığında etm enleri, C harles Taylor’m getirdiği
term inolojiyle, ana sorunun tercihlerin e tutarlı b ir derecelendir­
m e getirm ek olduğu u ssal-seçm eci kuram ın basit tartıcıları ola­
rak değil, arzularını biçim lend irip değiştirebilen güçlü değerlen­
d iriciler olarak görm em iz gerektiğini savunm uştum .
G örüş açısında bir kez b u değişim i yaptık m ı, M ahkum un İki­
lemi ve uzantıları daha az baskı yapar olur. Amartya Sen şöyle
der: ‘Bu sorunun m erkezinde olan , kendisine b ir soru soru ld u ­
ğunda, bireyin kişisel kazancını arttıracak yanıtı vereceği varsayı­
m ıdır. Bu varsayım ne kadar iyidir? Ç ok iyiyse şaşarım .’ Sen ’in bu
tavrı benim sem esinin nedeni aslen, 3 .4 başlığında sözü edilm iş,
'seçilen b ir alternatifin seçen kişi için diğerlerinden daha iyi (ya
da en azından onlar kadar iyi) olm ası gerektiği şeklindeki m erke­
G elen ek ve D evrim |3 0 5

zi varsayımı yıkarak, ço k gerçek b ir anlam da, karşı-tercihe yöne­


lik seçim i getiren ’ bağlılık kavramıyla ilgilidir.38
Sorgulam a altındaki bir siyasi tutukluyu düşünün. Eğer itiraf
ederse, yoldaşlarının çoğu yakalanacak, işkence görecek ve olası­
lıkla öldürülecektir. Fakat kendi gördüğü işkencen in acısı daya­
nılmazdır. İtiraf etm eyi yeğleyecektir. Böyle yaparak kendi m ut­
luluğunu arttıracaktır. İtiraf etliğinde yoldaşlarının çekeceği acı­
yı d üşünm enin getirdiği acı gördüğü işkenceye b ir son verilm e­
sinin getireceği iç rahatlığından ağır basm az. Yine de tutuklu iti­
raf etm ez, çü nkü parçası olduğu harekete bağlılığı kendi tercih­
lerine baskın gelir. Seçim i akıldışı olarak tanım lanabilir, ama bu
zarar verici derecede kısıtlı b ir ussallık anlayışına benzer, çünkü
tutuklunun karşı-tercih e yönelik bağlılığı hem düşünerek inanı­
lan hem de d erind en hissedilen bir siyasi bağlılıktan kaynaklana­
bilir. Yirm inci yüzyılın pıtrak gibi çoğalan işkence odalarının sa­
yılı rahatlatıcı özelliklerinden biri de, bu tasarlanan gibi pek çok
örneğin olm uş olm asıdır. M ahkûm un İkilem ini, analitik kurnaz­
lıklarına ve kuşku duyulmaz önem ine karşın, sonuçta bunca
onulm az biçim de budalaca yapan şey, söz kon u su davranışın
akıldışı olduğu varsayım ıdır.
Buchanan bağlılığın, kabul edilm esi arzularım ızı aklın evren­
sel buyrukları uyarınca haşince çiğnem em izi gerektiren Kam çı
b ir ahlaki zorunluluk kavram ından öte b ir şey olm adığını söyle­
yerek itiraz edebilir. Fakat Sen davranışları ben cillik ve evrensel
ahlak sistem leri arasındaki geleneksel ikilik bakım ından değer­
lendirm eyi özellikle yadsır... 'Ben’in kendisi ile sın ıf ve cem aat gi­
bi diğerleri arasında gruplar bağlılığı içeren pek ço k eylemin
odak noktasını oluşturur.’59 Bağlılık değerlendirm eyi gerektirir,
ama tercihlerini çiğnem eyi seçen etm en d eo n ıo lo jik etiğin soyul
ahlaki kendi kavram ı yerine çok ço k daha som ut toplum sal k im ­
liklerin taşıyıcısıdır. Taylor’ın güçlü değerlendirm e hakkında

(58) A K. Sen, Choice. Welfare and Measurement (Oxford, 1 9 8 2 ). s.9 6 . 93.


(59) Ibid., s. 106. Ayrıca bkz B. A. O, Williams, Ethics am i the ümils of Philosophy (Londra,
1985).
3 0 6 | Tarih Y apm ak

söylediği bir şeyi hatırladığım ızda bu nokta daha keskin biçim de


açıklığa kavuşturulabilir: ‘D ürtüler veya arzular yalnızca sağla­
dıkları çekiciliği sayesinde değil, bu arzuların uygun biçim de ait
olduğu yaşam ve özne türünün sayesinde de önem taşır.’60
İmdi işçilerin sın ıf eylem ine girip girm em ekle ilgili aldıktan
önem li kararlar çoğu zaman olm ayı arzu ettikleri ‘özne türü' h ak ­
kında düşünm eyi getirir. 1 9 8 4 -5 arasında Britanya’daki büyük
m adenciler grevi uygun b ir örnektir. Greve katılıp katılm am a
üzerine acı tartışm alar tipik biçim de iki kim lik türü arasında bir
seçim i içeriyordu. G revciler cem aatleri, birlikleri, sanayileri, sı­
nıfları adına hareket ettiklerini görerek yürekleniyorlardı. Grev
kırıcılar ise, özellikle N ottingham shire'dakiler, kendilerini yük­
sek ücretli, yüksek ü retkenlikte, grevsiz sanayiye bağlı ve b u rju ­
va dem okrasisinin dizisel yapılarını yansılayan postayla oylama
gibi işlem lerle karar alan farklı türden sendikacılar olarak görm e­
ye davet edilm işlerdi. Bir grevci olm anın içerdiği tanım lam alar
karm aşık ve evirilm e içindeydi. Grevin başlarında m adenciler
kendilerini bü yü k oranda geleneksel türden işçiler olarak görm e­
ye yüreklendiriliyorlardı - örneğin, Arthur Scargill’in ‘erkekler
gibi ayağa kalkıp savaşın’ çağrılarında. Grev sü rd ükçe, çoğu grev­
cinin sınıf kim liği kavram ı genişledi: m adenci cem aatlerindeki
kadınların oynadığı etkin rolün sonucunda, sınıflarını geleneksel
erkek klişelerinden daha geniş, erkek ve kadınlardan oluşan bir
bütün olarak görm eye başladılar; yaşadıkları baskı ve dayanışm a­
n ın sonucunda, m adenciler kendi durum larıyla, sözgelim i, si­
yahların ve eşcinsellerin ezilm esi arasında bağlar kurm aya başla­
dılar. Çoğu grevcinin grevin can çekişm e günlerinde işlerine
döndüğünde yaşadığı utanç, ahlaki değerlendirm elerin dürtüle­
rine ne dereceye kadar girdiğini gösterir. Dışarıda kalanlar gibi
onlar da, son giderek b ir yenilgiye dönüşse de, sonuna kadar pe­
şini bırakm am anın daha iyi olduğunu gördüler.

(6 0 ) C. Taylor, 'W hal is Human Agency?’ (İnsan liımenligi Nedir?), T. Mischcl derlemesi
The Self: Psychological anıl Philosophical Issues (Oxford. 1 9 7 7 ) feinde, s. 114.
G elen ek ve D evrim \3 0 7

Bağlılık olgusuna dikkat çekm ek, sadece bedavacılık soru nu ­


nu hem en bertaraf etm ek için gündem e getirilm em iştir. Shaw
haklı olarak şu saptam ada bulunur: ‘M ahkum un İkilem i ve ilgili
bilm eceler toplum sal dünyadaki gerçek engellere dikkat çeker...
Sosyalizme ulaşm ak için gerekli kolek tif eylem ve grup dayanış­
ması eşgüdüm lü olm ayan m onadlarm bireyci davranışından,
m evcut sistem lerin atom culuğundan meydana getirilm ek zorun-
dadır.’1’1 U ssal-seçm eci kuram toplum sal dünyam ızın tem el özel­
liklerini kapsar. A ynca, grev ve devrim lerin inceleyen herkes, iş­
çilerin k olek tif eylem e girm eden önce çoğu zam an bedel ve ya­
rarların dikkatli b ir hesabını yaptıklannı bilir. Bedavacılık h er za­
man gerçek b ir seçenektir. Ama çoğu zam an reddedilir. Bunun
nedeni açıklam ak için faydacı eylem k uram ının lam anlam ıyla
kapsayıcı ya da yeterli b ir etkin lik açıklam ası getirm ediğini gör­
meliyiz.
Ü stelik k işinin çıkarları u yannca hareket etm esi ve ahlaki de­
ğerlendirm elerin ışığında hareket etm esinin birbirin d en oldukça
farklı iki ayn seçim düzlem ini getirdiği düşüncesi yanlıştır. Kişi­
lerin bağlılıklarının ışığında hareket ettiği varlıklar tipik biçim de
toplum sal kolektivitelerdir - aile, ulus, sınıf. Bir kişi bedavacılık
yapm aktan ço k , sıklıkla sınıfının çıkarı olarak algıladığı şeyler
uyarınca bir bağlılık hissiyle hareket eder. Sen ‘in dediği gibi:

‘Ben yapmazsam, diğerlerinin yapmasını ahlaki olarak nasıl isteye­


bilirim?' sorusunu getiren ahlaki değerlendirmeler insanlann davra-
nışlannt etkiler. Söz konusu olan ‘diğerleri’ dar olarak tanımlanmış
grup veya sınıflann üyeleri ya da geniş olarak tanımlanmış toplum­
lar olabilir, ama bu gibi değerlendirmeler seçimi etkilemekle bir ro­
lü oynar."

Bu türden ahlaki değerlendirm elerin sın ıf eylem ini yönlendir­


diği düşüncesini küçüm sem eyle karşılayacak pek ço k Marksist

(6 1 ) Shaw, ’Marxism’, s.3 0 -1.


(6 2 ) Sen, Choice, s ,70. Cohcn'e göre, 'M.irx’in düşiıncesincc... sınıf çıkarları bunların nor­
matif bir temsilinin yokluğunda harekele geçirici olmaz’, Peıer Mew", s.319
3 0 8 |Tarih Y apm ak

vardır. Fakaı itirazları, eger kuram sal olarak dile getirilirse, olası­
lıkla bir evrensel kurallar küm esi şeklindeki Kantçı b ir ahlak an­
layışından kaynaklanır. Fakat 1.4 başlığında öne sürdüğüm gibi,
M arks’ın değerlendirici bağlılıklarından anlam landırm anın en iyi
yolunun ona insan m utluluğunun (eu daim on ia) deneysel olarak
tanımlanabilir, tarihsel bakım dan belirli koşullarıyla ilgili Aristocu
erdem temelli b ir ahlak atfetm ek olduğunu kabul ettik mi, bu iti­
raz daha zayıf görünür. Aristo için erdemlerin hem eudaim onia'ya
ulaşm akta yardım cı olan hem de kısm en onu oluşturan davranış
eğilim leri olduğunu bir kez daha hatırlayalım. M arks’ın sın ıf m ü ­
cadelesinin nasıl geliştiğini ve işçileri kapitalizm i devirip k om ü ­
nizm i kuracak derecede nasıl dönüştürdüğünü açıklam ası Aris­
to’nun erdem ler kuram ından yankılar taşım ıyor mu?
Bedavacılık sorununun şim diye kadarki tartışm ası sosyalist
devrim in proletaryanın çıkarın a olduğu varsayımı üzerinden iler­
ledi. Adam Przew orski yakınlarda bu varsayım ın tartışılır old u ­
ğunu öne sürm üştür, çü nkü sosyalizm kapitalizm den sonra bir
gelişm e olsa bile, bir üretim tarzından diğerine geçişin bedelleri
bu işe kalkışm aya değm eyecek kadar ağırdır. Przew orski şöyle
yazar: ‘İşçilerin maddi çıkarlarından dolayı sosyalizm i seçm eleri
için bü tü n gereken iki koşuldur: Sosyalizm in m addi gereksin im ­
leri karşılam ada kapitalizm den daha etkili olm ası ve sosyalizm e
doğru yönelm enin işçilerin m addi koşullarını anında ve sürekli
olarak iyileştirm esi.’”
Sorun ikinci koşulla ortaya çıkar:

Varsayalım ki... sosyalizm kapitalizmden üstün olsun. Sorunun can


alıcı noktası bu üstünlüğün işçilerin sosyalizmi seçmesi için yeterli
olup olmadığıdır. Eger sosyalist yönde bir hareketin kapitalizmin
yolunda ilerlemekten düşük değerde olduğu koşullann var olduğu
gösterilebilirse, o zaman artık işçilerin sosyalist yönlenişi maddi çı­
karlarından çıkarsanamaz olur.

(6 3 ) A Przeworski, (ûıpitalism and Social D em ocracy (Cambridge. 1985), s. 174


G elen ek ve D ev im |309

Przeworski en son alıntılanan tüm cenin öncü lü nün doğra oldu­


ğuna inanır. Kapitalistler m ülkiyet haklarının lağvedilişine yöne­
lik tehdide yatırım da bulunm am akla ve hatta silahlı direnişle ce­
vap vereceklerdir. Bu tepki sosyalizm e geçişin bedelini o kadar
yükseltir ki, bunun yerine sınıfsal ödünler vererek, hedefi Key-
nesçi fikirler uyarınca yatırım ın kısm i toplum sallaştırtm ası te­
m elleri üzerinde hem ücretleri hem de karlan arttırm ak olan bir
iktisadi taktik izlem ek işçiler için ussal olu r.64
'Sosyalizm e doğru yönelm enin işçilerin maddi koşul lannı
an ın d a v e sü rekli o la ra k iyileştirm esi’ aşırı derecede güçlü bir ko­
şuldur, bununla birlikte Przew orski sosyal dem okratlanır sıklık­
la bu n u desteklem eye hevesli olduğunu gösterir.65 Devrimci sos­
yalistler ço k daha az ateşli olm uşlardır. Buharin 1 9 1 7 Ekimi ka­
dar Büyük Fransız Devrimi ve Am erikan İç Savaşı deneyimlerin­
den de genellem eye giderek 1 9 2 0 ’de şöyle yazmıştır:

ÜreLici güçlerin gelişimi bakımından güçlü, olumlu bir etkisi olmuş


büııın devrim deneyimleri, bu gelişmenin bu güçlerin korkunç de­
recede yağmalanması ve yıkıma uğratılması pahasına elde edildiğini
gösterir. Devrimden söz ettiğimiz sürece, bir başka yol mümkün de­
ğildir. Çünkü devrimde, üretim ilişkilerinin kabuğu, yani emeğin
özel aygıtı çatlatılır ve bu yeniden üretim sürecinde bir tıkanma ola­
cağı ve dolayısıyla üretici güçlerin de yok edilmesi anlamına gelir ve
bu anlama gelmelidir. Eğer durum buysa -ve kesinlikle budur- o
halde proleter devrimin kaçınılmaz biçimde üretici güçlerin şiddet­
li bir düşüşüne eşlik edeceği a priori olarak açıktır, çünkü hiçbir
devrim eski ilişkilerden böyle büyük ve derin bir kopuş u ve bunla­
rın farklı bir biçimde yeniden kurulmasını yaşamaz. Bununla birlik­
le, proleter devrim üretici güçlerin gelişimi bakımından nesne) bir
zorunluluk oluşturur. Bu nesnel zorunluluk iktisadi kabuğun üreti­
ci güçlerin gelişimi ile tutarsız hale gelmesiyle sağlanır. Diinya üreti­
ci güçleri devlet-ulusal toplum yapısıyla uyumlu değildir ve çelişki savaş­

(6 4 ) Ibid., s. 176 ve 5. bölümde başka yerlerde.


(6 5 ) Ibid., 1. bölüm.
3 1 0 |Tarih Y apm ak

la 'çözülür'. Savaşın kendisi tem el üretici gücün -işçi sınıfının- var olu­
şuyla uyumsuz hale gelir ve çelişki yaln ızca devrim le -g e rç ek anlam da -
çözülebilir

D em ek ki devrim cilerin gözünde sosyalizm e geçiş iyi sıçra­


m ak üzere b ir gerilem e durum udur: üretici güçlerin kapitalizm in
yıkılm asında söz konusu olan geçici gerilem esi, sosyalizm de da­
ha fazla ilerlem enin zorunlu koşuludur. Ama işçiler gelecekteki
birtakım gelişm elerin hatırına neden şim di maddi fedakârlıkların
cerem esini çeksin? Buharin’in verdiği yanıt, kapitalizm deki işçi­
lerin maddi durum unun bu üretim tarzının kriz ve savaş eğilim ­
leri nedeniyle bozulm aya elverişli olduğudur. Przeworski bu ar­
güm anı gözden geçirir, ama oldukça karışık ve bertaraf edici bir
biçim de:

Uzlaşmanın olanaksız olduğu, işçilerin iktisadi taleplerde bulundu­


ğu, siyasi bir krizi kışkırtııklan ve bu kriz içinde lek seçimin sosya­
lizmle otoriter kapitalizm arasında yapılabileceği (bir durum),
Marksist’lerin sosyalizme götüren tipik yol olarak tasarlayıp sun­
dukları şeydir. Bu, politique de pire'e yol açan bir senaryodur: bu gö­
rüşte, kapitalizmde iktisadi durum ne kadar kötü olursa, sosyalizm
de o kadar olanaklı hale gelir. Bu kriz tellallığı laktiğinin uygunsuz
ve sorumsuz olduğuna inanıyorum .‘T

Son lü m cenin tum turaklılığı b ir yana, bu b ir argüm an oluş­


turm az bile. Przew orski’nin vardığı nokta, devrim cileri etkin bir
b içim de iktisadi krizler çıkarm a peşinde koşm akla suçlam ak olur
çıkar. Fakat üçüncü dönem stalinisller bile 1 9 3 0 ’ların Büyük Bu­
nalım ına neden olduklarını veya neden olm aları gerektiğini dü­
şü n ecek kadar aptal değillerdi. Başlıca savunucuları o ld u klan po-

(6 6 ) N 1. Buharin. The Economics o j (he Transformation Period (Dönüşüm Döneminde


İktisal) (New York, 1971), s. 1 05-6. Lcnin'in bu pasaj hakkımlaki değerlendirici
notu 'Doğru!’ idi, ibid., 5.216. Engels Kaulski’ye 12 Eylül 1882’de şöyle yazar:
'yıkımın her lûrü... büuın dcvnm lerin ayrılmaz bir parçasıdır’; K. Marx ve F. Engels,
Selected Coırespondence (Seçilm iş Yazışmalar) (Moskova, 1965), s.351.
( 6 7 ) P r z e w o r s k i. C a p ita lism , s. 1 9 8 .
Gelenek ve Devrim |3 1 1

lidtjue d e p ire daha çok , Nazilerin iktid an ele geçirm esinin prole­
ter devrim sad ece b ir açılış oluşturacak biçim de Alman toplum u-
nun çelişkilerini arttıracağı inancıyla hareket etm ekten ibaretti.
Stalinleşm iş K om in tem ’in aptallıklarım bir yana bırakıp klasik
Marksist geleneğe bakarsak, krizler kuram ının m erkezi ilkesi
krizlerin kapitalist üretim tarzının yapısal özelliklerinden kay­
naklandığıdır. Kâr oranının düşm e eğilim i ne burjuvazinin ne de
proletaryanın k olek tif edim leri veya ihm allerinin değil, bireysel
serm ayelerin rekabetçi etkinliklerinin b ir sonucudur. Przeworski
bunun tersine yeni Ricardo’cu bir kriz kuram ını kabul ediyora
benzer, buna göre krizlerin nedeni em ek ve serm ayenin ulusal
gelirdeki ücret ve kârların görece payın dağılım ı için kavgaya tu­
tuşm asıdır.68 A nalitik M arksizm ’in M arksist iktisat kuram ını red­
detm esinin siyasi içerim leri (bkz. 2 .4 başlığı) burada açık bir hal
alır.
F arklılığın nüvesi şudur. Klasik M arksizm için , kapitalizm de
iktisadi durum , işçiler ya da kapitalistlerin bilin çli olarak aradık­
ları gelişm elerden bağım sız biçim de bozulm aya eğilim lidir. Bu
doğruysa eğer, o zam an Przew orski’nin sınıfsal uzlaşm anın baş
koşulu olarak tanım ladığı şey, yani ‘işçiler gelecekteki ücretlerin
şimdiki kârların b ir türevi olarak artacağından m antıklı biçim de
em indirler’ k oşu lu karşılanam az.69 Tam tersine, kriz zam anların­
da kapitalistler ileride yaşam standartlarında yükselm e olacağına
dair hiç b ir güvence olm aksızın var olan ücretlerde indirim e git­
m e yollarım arayacaklardır. Bununla birlikte Przew orski, iktisadi
krizlerin k açm ılabilir olduğuna, uygun biçim d e örgütlenm iş dev­
let m üdahalesinin bunların önüne g eçebileceğine inanır gibidir:
böylelikle, ‘yatırım ve gelir dağılım ı üzerinde kapsayıcı, tutarlı bir
kam u denetim i sistem i’ni hem uygulanabilir hem de arzulanır
bu lu r.70 Bu görüşlerden hangisinin doğru olduğu burada incelen­

(6 8 ) Bkz., örneğin, J. Harrison, Marxist Economics for Socialists (Sosyalistler için Marksist
İktisat) (Londra, 1978).
(69) Przeworski, Capitalism , s. 180.
(7 0 ) Ibid., s.2 1 7
3 1 2 | Tarih Y apm ak

m ek şöyle dursun, ortaya b ile konam ayacak b ir kuram sal ve de­


neysel sorunlar yelpazesine bağlıdır. Yine de iki noklaya değin­
meye değer.
Ö ncelikle, klasik M arksist’in yoksullaşm a öğretisini, yani ger­
çek ücretlerin içten içe düşm e eğilim inde olduğu görüşünü ka­
bul etm esi g e r e k m e z ■ M arks, elbette ki, R icardo’cu iktisattan da­
ha genel kopuşunun b ir parçası olarak bu kuram ı reddetm iştir.71
Klasik M arksist daha farklı iki iddiaya bağlıdır; ilkin, kapitalizm
düzenli iktisadi krizlere eğilim gösterir, ki bazı telafi edici m eka­
nizm alar yürürlükte olm adığı sü rece, bunlar yaygın iktisadi dur­
gunluk, siyasi çatışm a, askeri rekabet ve dünyanın kim i bölüm ­
lerinde, açlık dönem lerine yol açar, ve İkincisi, ulus-devletlerin
etkinliği bu gibi krizlerin önüne geçm ekte yetersizdir. 1 9 5 0 ’ier
ile 1960’ların şimdi ara fasıl gibi göründüğü yirm inci yüzyılın tan-
hi bu iddiaların bayağı sağlam bir olum lanm ası gibi d u rm ak lad ır,l
ikinci olarak, Przew orski’nin tabiriyle 'uzlaşm anın olanaksız
olduğu’ durum da sosyalistler ne yapar? Przew orski açık ça işçiler
için ‘iktisadi taleplerde bulunm anın yanlış olacağına inanır, çü n ­
kü bu seçim in ‘sosyalizm le otoriter kapitalizm arasında’ yapılaca­
ğı’ siyasi b ir krizi k ış k ırta b ilir)’. Fakat b ir de öteki seçeneğe ba­
kalım. İşçiler, serm ayeyi tepkinin kucağına itm e korkusuyla ik ti­
sadi çıkarlarını savunm azlarsa, olasılıkla daha beter ü cretleri ve
koşulları kabul etm ek zorunda kalırlar - bu n lar 1 9 7 0 ’lerin so n ­
larından bu yana Birleşik D evletlerdeki em ek ilişkilerinin böyle-
si b ir özelliği haline gelm iş uzlaşma türleridir. Bu yaptıklarını
haklı gösteren şey, m uhtem elen kapitalizm in b ir kez kârlılığa ye­
niden kavuşm asından sonra, hem burjuvazinin hem de proletar­
yanın yararlanabileceği b ir uzlaşmaya varılabileceğidir. İkilem
uzun yıllar ö n ce Alm an sendika lideri Fritz Tarnow tarafından
1931 'de Alman Sosyal D em okrat Partisinin (SP D ) kongresinde
yaptığı konuşm ada dile getirilm işti:

(7 1 ) Bkz. R. Rosdolsky. t h e M aking o f Marx's 'Capilal' (Londra. 1 9 7 7 ), s.2 8 2 -3 1 3


(7 2 ) Bkz. C. Harman, Explaining Ihe Crisis (Londra, 1984).
G elen ek ve D cvn m [ 3 1 3

Yalnızca hastayı iyileştirmek isteyen hekimler olarak değil, aynı za­


manda sonun gelmesi için sabırsızlanan veya bunu iş bitirici zehir­
le çabuklaştırmayı dileyen geleceğin varisleri olarak da kapitalizmin
hasta yatağının başında beklemiyor muyuz? Sanınm, ciddi olarak
bir tedaviyi amaçlayan hekimler olmaya mahkumuz ama yine de ka­
pitalist sistemin bütün mirasını yarından çok bugün almak isteyen
varisler olduğumuz duygusunu da konımalıyız. Bu çifte rol, hekim
ve varis, müthiş zor bir görevdir.”

Alman SPD ’nin kapitalizm in ‘sorum lu’ hekim leri olarak dav­
randığı için aldığı öd ül, tabii ki H itler oldu. S o n u ç genel olarak o
kadar da kötü olm adı. G elgeld im , benzer b ir rolü üstlenen işçi
liderleri, sözgelim i, 1 9 7 0 ’lerde İşçi hüküm etiyle b ir Toplum sal
Sözleşm e im zalayan Britanya Sendika Kongresi ve 1 9 8 0 ’lerin
başlarında işverenlerle gönüllü olarak ayrıcalıklar hakkınd a anla­
şan Am erikan işçi liderleri, genellikle karşılığında örgütlerinin
zayıflaması ve adam larının m oralinin düşm esinden başka pek bir
şey kazanm am ışlardır. Polonya’da D ayan ışm a örneğin de liderle­
rin üyelerinden ‘soru m lu ’ davranış bekleyen “kendilerinin devri­
me sınır koym ası" bir arayışına girm eleri, devletin askeri gücü­
nün karşısında şim diye kadar görülm üş en güçlü işçi hareketle­
rinden birinin silahlarını elinden alm aya yaram ıştır.7'1 Przeworski
gibi sosyal dem okrasi savunucuları işçiler kriz geçiren kapitaliz­
min hekim leri gibi davranmadığı sü rece korku n ç şeylerin olaca­
ğını savunm a eğilim indedirler. Çoğu zaman k ork u n ç şeyler zaten
olm akladır, çü nkü krizin ciddiliği kapitalistlerin işçilerden ancak
zorlamayla verm eye hazır olduklarından daha fazlasını talep et­
likleri anlam ına gelir. Bu ‘kriz tellallığı’ değildir, tarihsel deneyi­
min buna işaret etm ek üzere sağduyulu b ir düşünülüşüdür. Bi­
rinci Dünya Savaşı sırasında Lenin dökülen kanlara son verecek
devrimi savunurken Schiller’den alıntı yapm ıştır: ‘Sonu gelrne-

(7 3 ) AlınLılandıgı yer T. Cliff, V ie Crisis. Social Contract or Socialism (Kriz Toplumsal


Sözleşme veya Sosyalizm) (Londra, 1975), s. 126.
(7 4 ) Bkz. C. Barker, Festival o j the Oppressed (Ezilenlerin Şenliği) (Londra. 1986)
3 1 4 | Tarih Yapmah

yen b ir dehşettense dehşetli b ir son daha iyidir'. Belki de bunu


günüm üzde şöyle düzeltm eliyiz: insanlığı yok eden yerine onu
kurtaran bir d ehşetli son daha iyidir.

5 .4 D evrim ve Y in e le m e
Devrimin ussallığı ü zerine bu düşünceler id eolojilerin kolek­
tif failleri biçim lend irm ed eki vazgeçilm ez rolünün altını çizmiş
olm alıdır. Böylece bağlılık olgusu aslen bir kişinin ken d in i par­
çası olarak gördüğü kolektiviteleri tanım lam asıyla ilgilidir. Çoğu
zam an, m adencilerin grevi örneğinde olduğu gibi, k o lek tif eyle­
m e girm ek toplum sal kim liklerin seçim i etrafında döner. Ayın
zam anda, her kim lik içerdiği toplum sal dünyadaki yer hakkında,
içine örülm üş olduğu ilişkiler hakkında, içinden doğduğu tarih­
sel süreçler hakkında inançlardan oluşur.
Bu bağlam da, Ben jam in ’in 'Tarih Felsefesi Ü zerine T ezler'deki
en karanlık laflarından birin i, yani devrim in ‘geçm işe doğru bir
kaplan sıçrayışı' olduğu deyişini inceleyelim . Bu, devrim i gelenek
üzerinde tem ellenm iş, gelecekten ço k geçm işe yönelm iş olarak
gösteren bir dizi form ülasyonun belki de en aşırı olanıdır. Böyle-
si bir görüş aşın derecede tu h af görünür, çünkü devrim Mark-
sist’lerce toplum sal ve siyasal bir dönüşüm , geçm işle b ir kopuş
olarak düşünülür ve çü n kü gelenek kavramı B urke’den bu yana
karşı-devrim tarafıarlan nca küresel değişim peşinde olanların
bozm a ve yok etm e tehd id in d e bulunduğu organik toplum sal sü­
reklilikleri im lem ek üzere kullanılm ıştır.
Tarihsel gelenek ile siyasal tepki arasındaki bağ T o ry felsefe­
cisi Roger Scruton tarafından şu sözlerde gayet iyi on aya k o n ­
m uştur: ‘Bir insan gelenekten yola çıkarak hareket ettiğinde, şim ­
di yaptığı şeyi şim diki çık arın ın odağını aşan, on u ön ceden yapıl­
m ış olana ve başarıyla yapılm ış olana bağlayan b ir kalıba ait ola­
rak görür.’ G eleneğin kap sad ık lan ‘bireyin “toplum içind eki var­
lığ ın ım tanım lam aya yarayan b ü tü n pratiklerdir. G elen ek bire­
yin kendi im gesini daha bü yü k toplum sal organizm anın b ir par­
çası olarak ve aynı zam anda bu bireysel parçada içkin bulunan o
Gelenek ve D evrim |3 1 5

organizmanın tüm ü olarak o lu ştu rur.’ Scruton aileyi bö ylesi bir


pratiğin örneği olarak verir. Bu ku ru m u n doğrulanm ası sadece
var olm asıdır ve var olur çü n kü geçm işte de var olm uştur. G ele­
nek kavram ının siyasal içeriği işte burada yatar, kurulu to p lu m ­
sal pratiklerin düşünceye dayalı incelenm esini bertaraf ed er, as­
lında bununla uyum suzdur. ‘G elenek bireyi m evcut edim e iade
eder oturtur: E dim in içindeki nedeni gösterir ve haklı çıkarm a
amacına yönelik arzuyu d ondu ru r.’75
O halde b ir toplum sal pratik, eger en azından kısm en b ir ki­
şinin toplum sal kim liğini oluşturuyorsa ve eğer kişinin bu prati­
ğe soyunm a nedeni işlerin geçm işte b u şekild e yapılm ış olm asıy­
sa, gelenekseldir. ‘Geleneğin Icadı'm inceleyen tarihçilerin, 4 .4
başlığında değindiğim iz yakın zam anlardaki çalışm aları, çoğu za­
man bu gibi pratiklerin karşılaştırm alı olarak yakın zam an yapın­
tıları olduğunu gösterm iştir. İçi boşaltılm ış geleneklerin geçm iş-
Len doğallıkla verili olm ayıp, çoğu zam an acılı toplum sal ve siya­
sal m ücadeleler bağlam ında oluşturulm uş oldukları ortaya çıkar,
ikisi de güney Afrika’dan olm ak üzere iki örnek vereceğim . Bu
örnekler, sıklıkla bölged eki açık siyasal eylem in tem elleri olan et­
nik kim liklerin görece yeni tarihsel oluşum lar olduğunu gösterir.
İlki Afrikaner ulusçuluğudur. G enellikle G üney Afrika üzeri­
ne yorum ların pek çoğu, b ü tü n Afrikaans dili konu şan beyazlan
her şeyden önce beyaz iktidarını korum aktaki ortak çıkarları d i­
ğer çelişkilere galebe çalan ve siyasal ve toplum sal tav n 1 8 3 0 ’la-
n n Büyük G öçü ’nden ve bunun doğurduğu Boer cu m hu riyetle­
rinden bu yana pek az değişm iş bir ulusun üyeleri olarak gören
bir klişeler geçidinden başka bir şey değildir. Ö nem li bir çalışm a­
da D an O 'M eara pek ço k acılı ‘apartheid’ karşıtı tarafından in an ı­
lan b u görüşün yalnızca ulusçu ideolojiyi yansıttığını gösterir. Bu
id eolojinin kendisi 1 9 2 0 ’ler ve 1 9 3 0 ’larda, özellikle Afrikaner
Kardeşliği çevresinde ki görece küçük b ir entelektü eller grubu

(7 5 ) R, Scruton. The Meaning o f Conservatism (Muhafazakârlığın Anlamı) (Harmond-


sworlh, 1 9 8 0 ), s.42-3.
3 1 6 |Tarih Y apm ak

tarafından, hem Güney Afrika'nın Britanya im paratorluğundaki


ah konum una, hem de o zam ana kadar kırsal kalm ış Afrikaans
dili konuşan nüfusun büyük oranda kentleşm esi ve proleterleş­
m esine karşı bir tepki olarak form üle edilm işti. İdeolojinin m er­
kezinde bulunan m ükem m el yaratılm ış, organik bütünlüğe sa­
hip, izleri son üç yüzyıla yayılan büyük oranda söylencese! tari­
h i boyunca sürülebilen ve birliği sın ıf çelişkilerini aşan bir Afri­
kaner volk’u kavramıydı. U lusçu enıelijansiya, beyaz sendikala­
rına örgütlü m üdahaleden Büyük G ö ç’ü n yüzüncü yıldönüm ü
19 3 8 ’de ayinsel yeniden canlandırmışına kadar bir dizi inisiyatif
aracılığıyla, O ’M eara’ya göre, Afrikaans dili konuşan beyazlara bu
volfc’un üyeleri olarak çağırm aya çalışm ıştı. Bu yolla, devleti d e­
netim ini ele geçirm ek ve ardından iktidarı hem Britanya'dan si­
yasal bağım sızlık elde etm ek, hem de o zamana kadar İngilizce
konuşan denklerinden çok daha yetersiz olan Afrikaner serm aye­
sinde artış sağlam ak üzere kullanm ayı siyasal b ir tasan için kitle
desteği kazanm ayı um uyorlardı. K ısm en kendi çabalan sayesin­
de, kısm en de savaş zam anının iktisadi refah ortam ında güçlü bir
kentli siyah işçi sınıfının ortaya çık ışın ın Güney Afrika toplum u-
na yolladığı şok dalgalan sayesinde bunu başardılar. Ulusal Par­
ti 1 9 4 8 ’de görev başı yaptı ve konu m unu sağlam laştırm ak ve
düşm anlarını ortadan kaldırm ak için devlet iktidarının kaynak­
larını acım asızca seferber etti.76
Afrikaner ulusçuluğu önceden var olan kültürel ve siyasal ay­
rım ları ulusal bir kim lik kurm ak için oldukça bilinçli biçim de
kullanm anın bir örneğidir. G üney Afrika’da kabile kim liklerinin
oluşum u daha geniş tarihsel sü reçlerin niyetlenilm em iş b ir so n u ­
cu gibi durm aktadır. T eren ce Ranger bu yakınlarda d ikkatleri
‘kabile kültürünün icadı’ üzerinde yoğunlaştırdı. Asıl ilgilendiği
Zim babve’dir, ama geliştirdiği tez daha genel uygulamalara açık-

(7 6 ) Bkz. D. O’Meara, Volkskapitcılismc (Johannesburg. 1983); ve ayrıca T. D. Moodie,


TJıe Rise o j AJrihanerdom (Afrikalı Beyazlar A kı mı nın Yükselişi) (Berkeley, 1980); ve
I I. Adam ve H. Gilliomee, Ethnic Pow er M obilized (Seferber Edilen Emik Güç) (New
Haven, 1979).
G elen ek vc Devrim |3 1 7

ıır. Zim babve’nin Afrikalı nüfusu hem dış gözlem cilerce hem de
kendi üyelerince Sona çoğunluğu ve N debele azınlığına b ö lü n ­
müş olarak düşünülür; ayrıca türlü Sona alt gruplan da vardır -
‘M anyika’, ‘Zezuru’, ‘Karanga’, ‘Kalanga’ vs. Bununla birlikte Ran­
ger, Zim babve platosunun söm ürge öncesi halklarının kendileri­
ni etnik olarak değil de, belli b ir şefin veya N debele devletinin te­
baası biçim in d e siyasal olarak tanım ladıklarını öne sürer. Kabile
kim likleri, ‘kökleri derinlerde, hatırlanam ayacak kadar eski, d o­
ğal’ olm ak şöyle dursun, söm ürge d ön em inin b ir ürünüdür. Ran­
ger bu kim lik lerin oluştuğu süreç için d e yürürlükte olan b ir dizi
etkeni tanım lar: kabileler bulm ayı u m an , N debele'yi Zulu gibi bir
‘savaşçı ırk ’ zanneden ve onlara pek ço k sözde Zulu ‘kabile yasa-
sı’nı dayatan söm ürgeci idarecilerin ırkçı varsayım ları; halk taba­
kası üzerindeki otoritesi böylelikle güçlendirilen şefler sınıfına
ayn b ir N debele kim liğinin sağlayacağı çıkarlar; b elli b ir kabile
arka planından geldiği varsayılan kişileri belli iş sınıflandırm ala­
rı ile ilişkilendiren -N d eb e le dilini konuşanları gözetm enlikle,
‘m anyika’yı ev hizm etiyle, v s .- kent m eslek hiyerarşilerinin orta­
ya çık ışı; belli konuşm a dillerini yazılı dillere çeviren türlü m is­
yonların bölgesel Sona lehçesini etkili biçim d e icat etm eleri ve
•ardından Afrika okul eğitim indeki denetim leri aracılığıyla kendi
Sona versiyonlarını özgün lehçen in kaynaklandığı yerel düzlem ­
den ço k daha geniş alanlardaki siyah seçkinlere aktarm alan. Ran-
ger’m vurguladığına göre, ‘sü reç... kesinlikle alt tarafı bir söm ür­
geci m anipülasyonundan ibaret değildi. Afrika’ya ait h er türden
inisiyatifi ve yaratıcılığı da içeriyord u .’ Yine de, ‘kim lik b ir dil,
kültür ve etn ik lik m eselesi olarak düşünülür oldu ve sözde d il­
sel, kültürel ve etnik ayrım ların tüm ü düzm ece olsa da, böyle
k im likler k ökleri derinlerde ve “doğal” b ir şey olarak görülm ek­
ted ir.’77
A frikaner veya Ndebele gibi ulusal ve etn ik kim liklerin olum ­
sal ve kurgusal niteliğini belirlem ek foyalannı ortaya çıkarm aya

(7 7 ) T Ranger, The Invention o f Tribalism in Zim babw e (Zim babve'tie Kabilecılıgin İcadı)
(Gweru, 19 8 5 ). s.3, 17, 6 ve başka yerler
3 1 8 |Tarih Y apm ak

çalışm ak değildir. İnsanların bu gibi kim liklerin ışığında hareket


etm eleri hem G üney Afrika'nın hem de Zim babve’nin siyasası
için büyük öııem taşır. Ranger kim i zam an sanki Zim babve kab i­
le kültürünün icat edilm iş niteliği, onları sözgelim i, Ndebele dili
konuşan köylülerin M ugabe hüküm etince zorlanm asında yersiz
hale getiren, daha derin süreçlerin yalnızca ik incil bir fenom eni
yaparmış gibi yazar.78 G ünüm üz Güney Afrika siyasetinin göz­
lem lenm esi bu tavrın neden hatalı olduğunun altını çizer: Güney
A frika’da siyah halk arasındaki kinle beslenen ‘kabile’ ayrım ları,
Zim babve’dekiler gibi, büyük oranda yeni b ir icattır, ama beyaz­
ların hâkim iyetinin hâlâ sürm esini açıklayan b ir etkend ir ve bu
ülkenin geleceğinde son derece kanlı b ir rol oynayabilir.7’
O ’M eara’nm ve Ranger’m kiler gibi çalışm aların önem i b ir şekilde
farklıdır. İlkin, ulusal, em ik , kabilesel ve ırksal k im liklerin varlı­
ğını kendi kendisini açıklayıcı olarak gören ve bu gibi k im likler­
den doğan çelişkilerin insanlık durum unda içkin olduğu şek lin ­
deki N ietzsche’ci ve W eb e r’ci tezle yakından ilişkili olan toplum
kuram ında bu nca sık rastlanan özcülüge m eydan okurlar. İkin ­
cisi, Scru to n ’a g öre, geleneklerin var olm aya devam etm esi için
neden olan geçm işle ilişkiyi çök ertirler. G eleneklerin gönderm e
yaptığı tarihsel sü rek lilikler, p ek ço k kez, alı tarafı kurgu olup
çıkar.
Tartışm akta olduğum uz çalışm aların yapm adığı şey, Scru-
to n ’m , Burke’ten O aksh o tt’a dek m uhafazakâr düşünce ile uyum ­
lu biçim de kurm aya çalıştığı gelenek ile tepki arasındaki ilişki-
lendirm eye karşı durm aktır. Fakat devrim ci gelenek icadı da ola­
b ilir, ya da M arks öyle düşünm üştü. Louis B on ap a rte’in On S ek i­
zinci B m m a ire’i’nin başında bu lu nan gelenek ile devrim ilişkisi
üzerine d üşü nceleri, insan etkinliği hakkınd aki en m eşhur sözle­
rinin bağlam ını oluşturur:

(7 8 ) T. Ranger. Peasant Consciousness and G uerilla W ar in Z im babw e (Zimbabve'de Köylü


Bilinci ve Gerilla Savaşı) (Londra, 19 8 5 ), ek 1
(79) Bkz. N. Alexander, Sow the Wind (Rüzgarı Tohumlam ak) (Johannesburg, 1985); ve
'An Approach io the National Question in South Africa' (Güney Afrika'daki Ulusal
Soruna Bir Yaklaşım), Aîüniu W orh ei, 2 ,2 (1 9 8 5 )
G elen ek v e Devrim |3 1 9

İnsanlar tarihlerini kendileri yapar, ama öyle keyiflerine göre yap­


mazlar; bunu kendileri tarafından seçilmiş koşullar değil, doğrudan,
verili ve geçmişten aktarılmış koşullar içinde yaparlar. Bütün ölü
kuşakların geleneği yaşayanlann beyninde bir kabus gibi ağırlığım
hissettirir. Ve lam da o devrimci kriz dönemlerinde kendilerini ve
şeyleri devrime uğratmaya, daha önceden hiç var olmamış yeni bir
şeyler yaratmaya soyunur gibi olduklarında, endişe içinde geçmişin
ruhlannt yardıma çagınr ve dünya tarihinin yeni sahnesini bu yılla­
rın onurunu taşıyan kılık değişimiyle ve bu ödünç dille sunmak
üzere ondan isimler, savaş çığlıkları ve kostümler ödünç alırlar. İş­
te böylece Luther Havari Paul'ün maskesini giydi, 1789-1814 dev­
rimi kendini sırasıyla Roma Cumhuriyeti’nin ve Roma lmparatorlu-
ğu’nun kisvesine bürüdü, ve 1848 devrimi bir 1789’un, bir 1793-
1795 arası devrimci geleneğin parodisini yapmaktan öte çıkar yol
bulamadı.80

Bu devrim ler kendilerini dönüşüm ler olarak değil, yinelen­


m eler olarak, sü reksizlik değil, süreklilik tem silcisi olarak gör­
müştü. M arks’ın verdiği örnekler çoğaltılabilir. Böylelikle on ye­
dinci yüzyıl İngiliz Devrim i yalnızca kendini yorum lam ak üzere
sürekli Incil’den bölü m lere başvurm akla kalm adı, sarayı ve m üt­
tefiklerini yabancı gaspçılar, toprağı gayrim eşru biçim d e ele ge­
çiren N orm an yağm acılan olarak da tanım ladı.81 Bu gibi örnekler
Gilles D eleuze’ü şu iddiada bulunm aya cesaretlendirdi:

Tarihte yineleme örnekleri yoktur, daha çok yineleme yeni bir şeyin
gerçekte oluşturulduğu tarihsel koşuldur. Luther’le Paul, 1789 dev-
rimiyle Roma Cumhuriyeti vs. arasındaki bir benzerlik tarihçinin
düşüncelerine kendini sunmaz, asıl öncelikle devrimciler ‘dirilmiş
Romalılar’ gibi davranmaya karar verirler, ancak bundan sonra uy­
gun bir geçmişin biçemini yineleyerek, böylelikle zorunlulukla ta­
rihsel geçmişten bir figürle özdeşleştikleri koşullar içinde başladık­

CSO) CW. XI. s. 1 03-4.


(8 1 ) Bkz. C Hill. 'The Norman Yoke', C. Hill, Punlrınlsm and Revolution (Londra. 1968)
içinde.
3 2 0 | Tarih Y apm ak

ları eylemi yapabilir hale gelirler. Yineleme bir düşünme havramı ol­
madan önce eylemin bir koşuludur."2

Buna karşın M arks, yinelem enin kendi-im gesinin bütün top­


lumsal dönüşüm lerin evrensel bir özelliği olm aktan çok , burjuva
devrim lerine özgü olduğuna inanıyordu. Belirttiğine göre, Fran­
sız kapitalizm i 1 8 1 5 ’ten sonra ‘dirilen R om alılık’ donatısını göz­
den çıkarm ıştı:

Tamamen refah üretimine ve bunun banşçı rekabetçi mücadelesine


dalmış olarak, artık Roma zamanından kalma hayaletlerin beşiğinin
başında beklemesine gerek duymuyordu. Fakaı burjuva toplumu
olarak kahramanlıktan uzak olduğu için, toplumda bulunsun diye
kahramanlık, fedakârlık, dehşet, iç savaşlar ve halkların çarpışmala­
rını ödünç almaktan geri kalmamıştı. Düzenin gladyatörleri de mü­
cadelelerinin içeriğinin burjuva kısıtlamalarını kendilerinden sakla­
mak ve tutkularını büyük tarihsel trajedinin yüksek düzeyinde tut­
mak üzere gereksindikleri idealleri ve sanal biçimlerini, kendi ken­
dilerini kandırma yollarını Roma cumhuriyetlerinin klasik haşinliğe
sahip geleneklerinde bulmuştu. Benzer biçimde, gelişimin bir başka
aşamasında, bir yüzyıl önce. Cromwell ve İngiliz halkı burjuva dev-
rimleri için Eski Ahiı’ten laflar, tutkular ve yanılsamalar ödünç al­
mıştı. Gerçek amaca ulaşılıp da, toplumun burjuva dönüşümü ta­
mamlandığında, liocke Habakuk’un ayağını kaydınp yerine geçti.”

Dernek ki ana fikir bu rju va devri m lerinin, insanlığın değil k a ­


pitalizm in özgürleşm esi peşinde olduklarına göre, zorunlulukla
gizem e bü rünm ü ş bir biçim alm aları gerektiği ve bu devrim lerde
rol oynayanların eylem lerinin örnekleri ve gerekçelerini m itleşti-
rilm iş b ir geçm işten bulacaklardır. Proletaryanın kapitalist söm ü ­
rüyü devirirken b ir yandan da M arks’ın ‘insani özgürleşm e’ d ed i­
ği şeyin önkoşullarını oluşturduğu sosyalist devrim lerin asıl n ite ­
liklerini böyle gizlem esine gerek yoktur:

(8 2 ) G. Deleuze, Difference el ripecicion (Farklılık ve Yineleme) (Paris. 1 9 6 9 ). s.1 2 1 .


(8 3 ) CIV, XI. s. 104-5.
G elen ek vc D evrim |3 2 1

On dokuzuncu yüzyılın toplumsal devrimi şiirini geçmişten değil,


ancak gelecekten alabilir. Geçmişle ilgili bütün önyargılardan so­
yunmadan işe koyulamaz. Önceki devrimler kendilerini kendi içe­
riklerine karşı körletmek üzere geçmiş dünya Larihinin anıştırtma­
sını gerektiriyordu. On dokuzuncu yüzyıl devrimi, kendi içeriğine
ulaşmak için, bırakmalıdır ki, ölüler kendi ölülerini gömsün. Orada
sözcükler içeriğin ötesine geçiyordu; burada ise içerik sözcüklerin
ötesine geçer.84

O halde proleter Devrim lerdeki aktörlerin yaptıkları şeyi,


burjuva devrim lerini yapanlar gibi, söylencesel bir geçm işin yi­
nelem eleri olarak sunm a gereksinim leri yoktur. Bu, M arks’ın
burjuva ve sosyalist devrim leri arasındaki yapısal farkı çizerken
gösterdiği b ir dizi karşıtlıktan birid ir. Bu fark, İkincisinin, ilkinin
tersine ‘büyük çoğunluğun, büyük çoğ u n lu k için , öz bilince sa­
hip, bağım sız h areketi’n i içerm esinden kaynaklanır. 1 8 4 8 ’den bu
yana p ek ço k devrim olm uştur. Bunlar M arks’ın belirlediği kalı­
ba ne dereceye kadar uyum gösterir?
G oran T h e rb o m ’u ’yeniden can lan d ırm ay la seferb erlik ’ adını
verdiği yinelem eler şeklindeki devrim lerin daha pek ço k örneği
olm uştur.85 En etkileyici örneklerinden biri Zim babve’de 1 9 7 2 ile
1 9 7 9 arasındaki gerilla savaşı tarafından sunulur. Bu gibi pek
çok m ücadelede olduğu gibi, nüfusun bü yü k oranını oluşturan
köylülerin desteğini sağlama alm ak üzere gerillaların kırsal alana
yayılm asını gerektirm iştir. G erillalar çoğunlukla siyasal bağlılığı
‘M arksizm -Leninizm -M ao Zedung d üşü ncesi’ne yönelik olan
Zim babve A frika Ulusal Birliği (ZANU) üyesiydi. Povo'yu (halkı)
‘b ilin çlen d irirken ’, iktisadi ve siyasi konu lar üzerinde, h er şeyden
önce de toprağın yarısının altı bind en az beyaz çiftçin in deneti­
m inde olm ası üzerinde yoğunlaştılar. Bununla birlikte, Sona di­
linin konuşulduğu alanlarda, ZANU gerillaları ile eski şeflerinin
ruhları olan ınhondoro'nun büyücüleri gibi oldukça geleneksel li-

(8 4 ) Ibid., s. 106.
(8 5 ) G. T herbom , The Ideology o f Power and die Power o f Ideology (Londra, 1980), s. 121 -2.
3 2 2 I T arih Y apm ak

gürler arasında ortakyaşam alı (sym biotic) bir ilişki gelişti. Bu iliş­
kinin birkaç yönü vardı. M ıdzim u (atalar) yönelim li köylü dini­
n in toprak m ülkiyetini m h o n d o ro ,ya verm esinin, 1 8 9 0 ’larda sö­
m ürge devletinin kuruluşuyla beyaz yerleşim ciler tarafından ele
geçirilen topraklarda Afrikalıların hak iddia etm esi için tem eller
oluşturm ası bu ilişkiyi m üm kün kılıyordu. G erillaların kendi
m ücadeleleri ile Ambuya N ehanda’daki gibi büyücülerin bir rol
oynadığı Sona şeflerinin beyaz egem enliğine karşı büyük başkal­
dırısı olan 1 8 9 6 - 1 8 9 7 ’nin chim u ren ga'sı arasında bir süreklilik
kurm alarına olanak tanıyordu. Siyah ulusçular (ve davalarına ya­
kınlık duyan Ranger gibi tarihçiler) chim urenga'nm Nehan-
da’nınki gibi büyücülerin m erkezi bir rol oynadığının düşünül­
düğü, bir şekilde idealleştirilm iş bir versiyonunu sunm uşlardır.
Halihazırdaki Nehanda büyücüsü ikinci chim urenga için bir tıl­
sım yapm ak üzere 1 9 7 0 ’lerde gerilla savaşının ilk aşamalarında
rol oynam ıştı. Ruh çağıran bü yü cü ler pek ço k bölgede gerillaları
köylü toplum una dahil etm ek için yaşamsal önem deydi. Üstelik
yalnızca şim diyle geçm iş arasında köprü kurm ak gibi olarak ed il­
gen b ir işlevle yetinm eyip, dünyevi otoritenin ilkin şeflerden ge­
rillalara ve ardından da, 1 9 8 0 ’de bağım sızlıkla birlikte, egem en
parti Z A N U -P F nin köy kom itelerine aktarıldığı siyasal iktidar­
daki değişim e de etkin biçim de katıldılar.86
‘Yeniden canlandırm ayla seferberliğin’ bu örneği, M arks’m
geçm işin yinelenm eleri olarak sunulm ası gerekenlerin sadece
bu rju va devrim leri olduğu savını illa ki çürütm ez. Zira Zim bab-
ve’deki köylü savaşının so n u cu , önderlerinin ileri sürdüğü ide­
o lojinin tersine, sosyalizm in başlam asından ço k sın ıf ayrıcalığı­
nın siyah seçkinlere yayılması olm uştur. G erillalar ile ruh çağıran
büyücülerin arasında bağlaşıklık kuran ‘gelenek ica d ın ı değer­
lendirm enin en iyi yolu, en iyi yeni bir ulusal kim liğin, geçm işte

(8 6 ) Bkz. D. Martin ve P Johnson, The Struggle fo r Zimbabwe (Zimbabve için Mücadele1


(Londra, 19 8 1 ), s.7 4 -8 ; Ranger, Peasant Consciousness, ö.bûlüm; ve D Lan, Guns utul
Rain: Guerillas arul Spiril Mediums m Zimbabwe (Silahlar ve Yağmur: Ztmbabve'de
Gerillalar ve Ruh Çağıran Büyücüler) (Londra, 1985).
G elen d i ve D evrim |3 2 3

siyasal bağlılık gösterilen yerel şefliklerden 1890'lard a beyaz yer­


leşim ciler tarafından yaratılan ve şim di ‘Zim babve’ adı verilen
bütün devlet alanını kapsayacak şekilde genişletilen bir ‘hayali
cem aat’in kurulm asıdır. David Lan’in saptadığı gibi,

bütün ulusçuluklar vatan, yuva ve toprak, arazi ve sınır, anıtlar ve


mezarlar, ulusun ataları olan geçmişe ait kahramanlar metaforlarını
kullanır. Mhondom simgeciliği Zimbabve’nin mücadelesi için bir ifa­
de olarak olağanüstü etkililiğini, mücadelenin iktisadi ve siyasal
yönlerini bir tek unutulmaz imgede birleştirebilmesinden alır: ba­
ğımsız ve zengin, iyicil ve tebaasına karşı eli açık, cömert verimli
topraklannın yegâne sahibi ve eski şefler. Bu, devlet bakanlarına ve
ZANU-PF’ın yaşlı üyelerine çekici gelen bir imgedir.*7

Şona töreleriyle Zim babve ulusal kim liğinin bu k anşım ı, Zim ­


babve devletinin M atabeleland’ın iki batı taşra bölgesinde Nde­
bele d ilini kon u şan köylülere uyguladığı baskıyı da anlaşılır k ıl­
maya yardım cı olur. Lan’e göre, ‘yalnızca Şo n a’n m dini ve siyasi
ku ru m lan yeni devletin sim geciliğine katkıda bu lu nm u ştu r.’88
Dolayısıyla N debele dilini konuşanlar bu hayali cem aatten dış­
lanm ış ve azınlık ulusçu partisi Zim babve Afrika Halkı Birliği’ne
(ZAPU) bağlı kalm ışlardır. Sonuçta cerem esini çektikleri baskı,
k ısm en , ulusal kim liklerin oluşum unun özelliği olan ‘sapkın’
kültürlerin zorla eritilm e sürecinin parçası olarak görülebilir.
Benzer sü reçler Avrupa ulus-devletlerinin yaratılışında da önem ­
li olm u ştu r, fakat o kadar geçm işte kalm ışlardır k i, ulusun ö n ce­
den b elirlenm iş yolu üzerinde ilerleyişiyle gölgede bırakılıp,
unutulabilirler. Ulus-devlet biçim inin 1 9 4 5 ’ten bu yana dünya­
nın geri kalanına yayılm asının en azından bu yararı vardır, ulus­
lara biçim veren kanlı m ücadelelere derm an olur. Her biri k en ­
dini çoğu zam an an cak bağım sız bir devlet m ücadelesi aracılığıy­
la herhangi bir k im lik edinen bir halkın kahram anca geçm işiyle

(8 7 ) Lan, Gum and Ram. s.2 1 8 -1 9


(8 8 ) Ibid., s.2 2 2 .
3 2 4 |Tarih Y apm ak

doğrudan sü reklilik içindeym iş gibi hayal eden ulusçulukların


pıtrak gibi çoğalm ası, burjuva devrim lerinin tarihinin 18 4 8 ’le so­
na erm ediğinin ve aslında son kuşakta yepyeni önem li b ir sayfa
açm ış olduğunun b ir işaretidir.85
Buıjuva devrim leri yirm inci yüzyılda belirli b ir biçim alır ol­
m uştur -g e n ellik le söm ürge devletine hizm et etm ek üzere yara­
tılm ış, ama bu devletin denetim ini eline geçirm enin yollarını ara­
yan ve bunu yerel olarak yönlendirilm iş serm aye birikim inin ara­
cı olarak kullanan b ir entelijansiyanın yön verdiği ağırlıklı olarak
bir köylü hareketi.50 1 9 1 6 ’daki İrlanda’dan 1 9 7 9 ’daki Zim bab-
ve’ye kadar aynı kalıp tekrar edilm iştir. Fakat devrim ci gelenek
icatları yalnızca bu bağlam içinde oluşm am ıştır. G eçtiğim iz on
yılın en önem li iki siyasi ay aklan m ası- 1 9 7 8 - 1 9 7 9 arasında İran
Devrimi ve 1 9 8 0 -1 9 8 1 arasında Polonya’da Solidarnosc’un yükse­
liş ve düşüşü gayet m akul biçim de ‘yeniden canlandırm ayla se­
ferberlik’ örnekleri olarak betim lenebilir. Fakat başka türlü bu
kalıba uym azlar. Fred Halliday şu saptam ayı yapar:

Iran D evrim i’n in yeniliği m erkezi b ir çelişk ili p arad oksta yalar: bir
yan dan , ö n d erleri ve id eo lo jisi kararlı b ir b içim d e g erici, m od em
devrim tarihind e su gö tü rm ez b içim d e d in ci ve ilerlem e d ü şü n cesi­
n e b u d ereced e d ü şm an o lan ilk ö rn e k le rk e n ; ö te yan d an , İran D ev­
rim i’n in m eydan a geldiği top lu m sal bağlam ve b aşan lı o lu ş b içim i,
d iğer k arşılaştın lab ilir ayaklan m aların h e p sin d e n de ç o k d aha ‘m o-
d e m ’d i. E n ö n em lisi de, b u d ev rim b u n u yap an ilk Ü çü n cü D ünya
devrim i o larak , d ışlayıcı b ir b içim d e k en tlerd e g erçek leşü . M ü cad e­
le a ra ç la n , k itle gösterileri ve siyasi genel grev, norm ald e gelişm iş
kapitalist ü lk elerd e çelişk iy le ilişk ilen d irilen lerd i. D ev rim in olduğu
ü lk e, yüzde 5 0 o ran ın d a ken tleşm eyle ve kişi başına 2 0 0 0 sterlin ­
d en fazla gelirle, lo p lu m sal-ik ıisad i b akım d an 1 9 1 7 ’d ek i R u sya’dan
veya 1 9 4 9 'd a k i Ç in 'd en ç o k d aha fazla ‘g elişk in ’d i. işte Iran D ev ri­

(8 9 ) Bkz. B. Anderson, Imagined Communities (Londra, 1 9 8 3 ), özellikle 7.bölûm


(9 0 ) Bkz. T. Cliff. D eflected Permanent Revolution (Yolundan Sapmış Sürekli Devrim), yem
baskı (Londra, 1986).
G elen ek ve Devrim |3 2 5

mi’nin özgünlüğü bu iki özelliğin, ‘gerici’ ve ‘modem'in bileşiminde


yatmaktaydı.’11

Her ne kadar daha az aşırı b ir b içim d e de olsa, h akim ideolo­


jin in geleneksel Polonya ulusçuluğu olduğu ve gündelik pratik­
leri K atolik K ilisesinin ritüeli ve ikonoloj isiyle d olup taşan, en iyi
zam anlarında Polonya iş-gücünün yüzde 8 0 ’ine yakınını örgütle­
yen old u kça d em okratik bir kitlesel işçi hareketi olan S olid am osc
da aynı paradoksu sergilem işti. Bir işçi sınıfı m ücadelesiyle gele­
neksel in an çlan n paradoksal bileşim inin b u örneğine b ir baka­
lım. Pek ço k yorum layıcı için, halta Polonya Devrim i kitabında
Tim G arton Ash gibi duyarlı ve dikkatli olanlar için bile, S olidar-
nose ulusal özelliğin biricikliğini sergileyen özüyle b ir Polonya
harekeli olduğuna göre, açıklam a basittir; paradoks yalnızca Po­
lonya toplum un un inatçı gerçekliğine sın ıf gibi çiğ kategoriler
dayatmaya uğraşan Batılı gözlem cinini gözünde var olm aktadır.
Ulusal kim liği b ir şekilde kendi kendini açıklayıcı olarak gören
b ir özcülüğü içeren böylesi b ir analiz, tarihsel araştırmaya türü­
nün diğer örneklerind en daha fazla dayanam ayacaktır.
Son bin yıl için özünde Katolik bir u lus olarak Polonya dü­
şüncesini kabul ed enlerin, 1770'd e Polonya topraklarında otu­
ranların yalnızca yüzde 4 3 ’ünün Rom a Katoliği olduğu gerçeği­
nin hesabım verm esi gerekir. Norman Davies m odern Polonya
üzerine önem li çalışm asında on dokuzuncu yüzyıldan önce Po­
lonya ulusal kim liğind en söz etm enin tarihsel b ir zaman hatası
yapm ak olduğunu savunur:

1795 (nihai bölünme) öncesinde eski Cumhuriyet’te, Polonya ulus­


çuluğu aslında devlete bağlılık bakımından tanımlanabilir. ‘Polonya
ulusu’ genellikle bütün sivil ve siyasi haklardan yararlanan sakinler
için, dolayısıyla yalnızca soylular için bir isim olmakla sınırlıydı. Bir
insanın anadiline, dinine veya etnik kökenine gönderme yapmıyor-

(9 1 ) F. Halliday, The M aking o f the Second Cold War (İkinci Soğuk Savaşın Oluşumu)
(Londra, 19 8 3 ), s.9 4 -5 . 19 7 0 ’lerdeki Üçüncü Dünya devrimlerinin 'üçüncü dalgası'
ile ilgili olarak, genel olarak bkz. ibid.. 4.bölüm .
3 2 6 | T aıih Y apm ak

du. Böylelikle, bu bağlamda, şimdi öyle tanımlanamayacak pek çok


‘Leh' vardı; ve köylüler veya burjuvazi arasında, kendilerini Leh ola­
rak görmeyen Lehçe konuşan sürüyle sakın vardı.

Davies’in vardığı sonuç, bu başlıktaki ve 4 .4 başlığındaki ulu­


sallık tartışm alarının ardından şaşırtıcı görünm em iş olsa gerek.
‘G erçek şudur ki: m odern Polonya ulusu m od em Polonya ulus­
çuluğunun yan ü rünüdür’ ve on dokuzuncu yüzyılda yabancı
egem enliğine karşı m ücadele sırasında biçim lenm iştir. Üstün
gelm esine biçilen tarih, 1 8 6 4 ayaklanm ası, 1 9 1 8 ya da hatta
1 9 4 5 şeklind e türlüdür, çü nkü Lehçe konuşanlar savaş öncesi
cum huriyet nüfusunun yalnızca ü çte ikisini oluşturuyordu.’'2
Polonya işçi sınıfı K atoliklik arasındaki yoğun bağlar, daha bi­
le yakınlara, ruhban sınıfının Nazi işgaline karşı direnişe girm e­
sine ve savaş sonrası Polonya’nın tarihine, özellikle de kilisenin
ulusal kim liğin başlıca ete kem iğe bürünüşü ve ‘K om ünist’ ege­
m enliği altındaki örgütlü m uhalefetin çerçevesi haline gelişine ta-
rihlenm elidir. C olin Barker şöyle yazar: ‘ 1 9 4 5 ’ten bu yana kilise­
yi ayırt eden şey, parti rejim iyle ulaştığı m u halefet ve uyum g öster­
menin karm aşık bileşim i ve kilise ve rejim in birbirlerinden elde
ettikleri karşılıklı yararlardır.’ Kilise hiyerarşisi, 1 9 5 6 ,1 9 7 0 ve
1 9 8 0 -1 9 8 1 arası gibi siyasi kriz anlarında tutarlı olarak sabret­
m eyi vaaz etm e karşılığında, Polonya toplum u içindeki kurum ­
sal kon u m u nu n sürekli olarak güçlendirilm esi konusunda an laş­
malara girebiliyordu. Barker şunu saptar:

Eger modem Polonya’da kilisenin rolü için bir benzer varsa, bu da


Britanya İşçi Partisi gibi bir kurumda bulunur: acılar ve özlemlerin
bir tür simgesel meşrulaştırılışını sunarken, aynı zamanda da işçi ta­
leplerinin destekleyicisi olarak kendiliğinden militan etkinlikleri he­
vesini kırar. Zaman zaman, işçilerin isyanıyla karşı karşıya kaldığın­
da, kilise hiyerarşisinin yanıtı sükunet ve hareketsizlik çağrısında
bulunmak olmuştur.93

(9 2 ) N. Davies, God's Playground (Tanrı’nın Oyun Bahçesi) (2 cilt, Oxford, 1 9 8 1 ). 1.


s. 162, ll.s.U , 13.
(9 3 ) Barker, Festival, s.6 0 , 64. Genel olarak bkz. ibid., 4.bö!üm .
G elen ek ve D evrim |3 2 7

Barker’a göre, Polonya işçilerinin K atoliklikle ilişkisi h er halü­


kârda karm aşıktır. Ö n celikle, ‘b ir “bilinçaltı P ro te sta n lık la rı var­
dır. Gayet pragm atik b ir biçim de, K atolik öğretinin onlara uym a­
yan yönlerini reddederken, dini inancı terk etm ek için de b ir ne­
den görm ezler. ‘Bu cinsel ahlak konusunda özellikle böyleydi.
İkinci olarak, Polonya işçileri çoğu zam an kilise hiyerarşisine
meydan okuyarak, eylem lerini haklı gösterm ek üzere Hıristiyan
teolojinin belirsizliklerini kullanıyordu. (Böylesi b ir davranışla
Latin A m erika’n ın özgürleşm e teolojisi arasındaki benzerlikler
açık olsa g erektir.) Barker 1 9 8 0 ağustosunda Solidamosc’u doğu­
ran Polonya kıyı kentlerindeki grevlerin G dynia’daki b ir lim an
işçisi tarafından tutulm uş ilgi çekici günlüğünden alıntı yapar:

Bir yıl önce Papa Kutsal Ruhun yeryüzüne inmesi için Zafer Mey-
danı’nda dua etti, ama Söz Bedene büründüğünde, Isa’nın Vekili kı­
yı bölgesi halkının işçi tulumları içindeki Mesih’i, kendini otuz beş
milyon için feda eden Mesih’i tanıyamadı. Çağdaş Ferisiler ve Sadu-
kiler, Mikelanj’ın resmettiği ve yaldızlı Barok yontular biçiminde su­
nulmuş O’nun üstüne terli, kirli, ve çoğu zaman leş gibi alkol ko­
kan kaba bir işçi tulumu geçirmeye tenezzül etmesini kavramakta
zorlandılar ,'w

İşte bu, B enjam in’in yanıt verebileceği sahici b ir proleter Me-


sihçiliğinin sesidir. Bununla birlikte, Polonya işçileri arasında ha­
kim olan id eo lo jin in tam etkisi, k end ilerini dil, din ve ulusal bas­
kının anılarından oluşan bir cem aatin üyeleri gibi hayal etm ele­
riydi. Bu cem aat, b ir dereceye kadar savaş öncesi C um hu riyetin
askeri geleneklerinin varisi olarak görülen Generat Jaruzelski ko­
m utasındaki orduyu da kapsıyordu. 1 9 8 1 Aralığında, askeri dar­
beden yalnızca günler önce yapılan b ir kam uoyu yoklam ası, ya­
nıtlayanların yüzde 9 5 ’ınin Soîiclamosc’ın , yüzde 9 3 ’ünıın kilise­
ye, yüzde 6 8 ’inin orduya ve yalnızca yüzde 7 ’sinin partiye ‘biraz
güven’ duyduğunu ortaya çıkarıyordu. A skerlere bu inanç ölüm ­

(9 4 ) lbıd., s.6 5 -6 .
3 2 8 |Tarih Yapmak

cü l oldu: bu ordunun Lehler’e ateş açm ayacağı konusunda güve­


nilir olduğu in ancın ı güçlendirm işti, bu yanılsam a ço k geçm eden
13 Aralıkta askerler S olidarn osc'a karşı harekete geçtiğinde tuzla
buz oldu. Bu tutum , Polonya’n ın doğrulanm asının b ir parçasını
‘Leh Leh’le k onu şabilir’ düşüncesinin oluşturduğu b ir ‘kendi sı­
nırlarını devrim ’ yaşayabileceği, paylaşılan ulusal çıkarların olu­
şacak b ir toplum sal uzlaşm aya, devletle işçi hareketi arasında
ulaşılacak bir m odus vivendi’ye izin vereceği şeklindeki daha ge­
niş inançla yakından bağlantılıydı. General Jaru zelsk i’n in düşün­
celeri daha netti, Solidarn osc ile yöneten bürokrasi arasındaki ç ı­
kar çatışm asının, birin in diğerini yok etm esinden başka çözüm
yolu olm adığını anlam ıştı. T rajed i, böyle b ir netliğin işçilerin ta­
rafında var olm am asındaydı.”
Solidtırııosc örneği, M arks’ın proletaryanın eylem lerini geçm iş­
le varsayılan sü rekliliklere başvurarak doğrulamaya çalışam aya­
cağı iddiasında haklı olduğunu gösterir. Bunun nedeni, gelene­
ğin icadı ile ulusçuluğa özgü hayali cem aatlerin kuruluşu arasın­
da var gibi görünen organik bağlantıda yatar. Yirm inci yüzyılın
karakteristik burjuva devrim leri örneğinde, işçilerin, köylülerin,
aydınların ve yerel kapitalistlerin ( 1 9 2 0 ’leıin Ç in’inden günüm üz
G üney Afrika’sına kadar devrim ci ulusçuluğun gözdesi ‘dört sı­
nıflık b lo k ’) söm ürgecilerin egem enliğine son verm ekteki gerçek
ortak çıkarlarını içeren ulusal bağım sızlık hareketlerinin toplum ­
sal niteliği ile h er ne kadar bu cem aatin kim liği ve tarihi gerçek ­
te kurgusal olsa da, bu türlü sınıfları kapsayan ulusal cem aat d ü­
şüncesi arasında gerçek b ir uyum luluk var olm uştu. Bu gibi du­
rum larda, m ücadelenin tutkuları ve yanılsamalarım mevcut bas­
kıdan olduğu kadar hayal edilen bir geçm işten de alm ak, sözge­
lim i, ulusçu gerillalarla m hon doro ruh çağıran büyücülerin Zim-
babve’deki köylü savaşma yaşam sal b ir katkıda bulunm uş o lm a­
sı gibi, bağım sız b ir devlete doğru hareketi güçlendirebilir ve b u ­
na tutarlılık ve bağlılık kazandırabilir.

(9 5 ) Ibid., s. 134-5.
Gelenek ve Devrim |3 2 9

İşçi sınıfı farklıdır. Kendini tam anlam ıyla b ir kolektivite ola­


rak oluşturm ası, yani devrim ci sın ıf bilincin e ulaşm ası, kapitalist
toplum içindeki konum unu ve bu konu m un ona kom ünizm i
kurm ak için verdiği güç ve çıkarları berrak bir biçim de anlam a­
sını gerektirir. Proletaryanın her şeyden önce şimdiyi, kapitalist
dünya sistem inin iç bağlantılarım ve içinde yer alan m ücadelele­
ri anlam ası gerektiğini söylem ek b ir abartıdır, ama yine de an ­
lamlı b ir abartıdır. Kendini b ir ulusun parçası olarak görm ek sa-
katlayıcıdır ve kim i zam an ölü m cü l olur. Benedict Anderson ulu­
su ‘hayal edilen - v e içkin biçim d e h em sın ırlı hem de egem en
olarak hayal e d ile n - siyasal cem aat’ olarak tanım lar. Bu tanım ın
iki so n u cu buraya özellikle uygun düşer. İlkin, ‘ulus sınırlı olarak
hayal edilir, çü nkü en genişinin b ile... Ö tesinde diğer ulusların
uzandığı, değişebilir olsa da bitim li sın ırlan vardır. H içbir ulus
kendini insanlıkla eş sınırlı olarak tasarlam az.’ Dolayısıyla ulusal
tanım larını kabul eden işçiler bu cem aatin dışındaki işçileri ya­
bancı olarak görürler; giderek küresel biçim de bütünlenen bir
kapitalist sistem le karşı karşıya kalm ış uluslararası bir sın ıf olarak
proletaryanın ortak çıkan ifade bulam az. İk in cisi, ulus ‘b ir cema­
at olarak hayal edilir, çü nkü , h er birinin bünyesinde hakim ola­
bilen gerçek eşitsizlik ve söm ürüye bakılm aksızın , ulus her za­
m an derin, yatay bir yoldaşlık olarak tasarlanır.’96 Bu yoldaşlığı
kabul etm ek, işçiler için, kendilerini söm ürenlerine bağlam ak
olur. Bu tutum ille de sınıf çelişkisin in varlığım yadsım ak b içim i­
ni alm az; 4. bölüm de tartışılm ış olan ikili b ilin ç türünü getirm e­
si daha olasıdır; em ek ve serm aye arasındaki karşıtlık yadsınm az,
am a ulus-devletler arasm dakine göre ikincil görülür. Çağdaş bir
örn ek , sendikacıların daha yüksek orandaki işsizliğe ithalat d e­
netim leri ve diğer korum acılık biçim leri talep ederek tepki ver­
m e eğilim leridir: günüm üzde dünyadaki başlıca hatalı sınırlann
sınıflardan çok uluslar arasındakiler olduğu düşünülm ektedir.

(9 6 ) Anderson, Imagined Communities. s. 15-16.


3 3 0 | T arih Y apm ak

Bu noktalar, klasik M arksizm ’in görüş açısına göre, birincil


önem dedir. Bunların vurgulanm asının gerekliliği, günümüzde
solun sosyalizm ile ulusçuluğun birbiriyle tutarlı olduğu inancı­
nın vardığı boyutların b ir yansım asıdır. Bu yaygın tutum , Eric
Hobsbaw m tarafından Falkland Savaşı’m n ardından şunları yaz­
dığında dile getirilm işti: 'Vatanseverliği dışlayıcı biçim de sağa bı­
rakm ak teh likelid ir.’97 Ernesto Laclau bu görüşün en incelikli sa­
vunusunu vererek, şunu öne sürm üştür: ‘soyutlama içinde ele alı­
nan ideolojik “öğelerdin zorunlu bir an lam ı yoktu r... bu an la m y aln ız­
ca bu öğelerin som ut b ir ideolojik söylem içinde d ile getirilm elerinin
sonucudur.’ Ulus kavram ı sın ıf çıkarlarına göre soyut n ö tr halin­
de böyle b ir ‘öge’dir. Proleter hegem onyası, Laclau’ya göre, yal­
nızca ‘bütün ulusal gelenekleri özüm seyerek ve kapitalizm karşı­
tı mücadeleyi dem okratik m ücadelelerin d oruk noktası ve sosya­
lizmi de egem en bloğa karşı toptan b ir saldırıda ortak payda şek ­
linde sunarak’ oluşabilir. Alman işçi partilerinin bu nu anlamakta
yetersiz kalm ası, Laclau’ya göre, Nazi zaferinin başlıca nedeniydi:

işçi sınıfı kendini Alman halkının tarihi mücadelelerini sonucuna ve


bunların doruk noktası halindeki sosyalizme ulaştıracak güç olarak
sunmuş olmalıydı; belirsizliklerinin ve eski egemen sınıfa verdiği
ödünlerin ulusal felakete yol açtığı Prusyacıhğm sınırlarına işaret et­
miş olmalıydı; ve ortak ideolojik simgelerde (Ulusçuluk, Sosyalizm
ve Demokrasi) yoğunlaştmlabilecek bir ulusal yeniden doğuş için
savaşmak üzere bütün halk katmanlarına çağrı yapmış olmalıydı.5®

Aslına bakılırsa, Alman Kom ünist Partisi (K P D ), 1 9 2 0 ’lerin


sonları ve 1 9 3 0 ’ların başlannd a, bu türden bir ‘Ulusal Bolşe-
vizm'i benim sem işti. Son ucun sosyalizm in değil, faşizmin zaferi

(9 7 ) E. J. Hobsbawm, 'Falklands Fallout’ (Falklands Serpintisi). S. Hail ve M. Jacques


derlemesi The Politics o f Thatchcnsm (Thaıcherizm Siyaseti) (Londra. 1 983) içinde.
s.2 6 8 .
(9 8 ) E. Laclau, Politics an d Ideology in Marxist Theory (Marksisı Kuramda Siyaset ve İdeo­
loji) (Londra. 1 9 7 7 ), s.9 9 . 117, 128-9.
Gelenek ve Devrim |3 3 1

olması, KPD’n in böylelikle Nazilere siyasi tartışm a terim lerine


hakim olm a olanağım tanımasıyla yakından ilgilidir. Stuart Hall,
Laclau’nun ‘belirli düşünce ve kavram lar dışlayıcı biçim d e belir­
li b ir sınıfa “ait” (olm az)’ savım şöyle doğrular:

Fikirler ve kavramlar, dilde veya düşüncede, içerikleri ve gönder­


meleri yerinden oynamaz biçimde sabitlenmiş o tek, soyutlanmış
biçimde oluşmaz. Dil en geniş anlamında, kimi anlam ve gönderme­
lerin tarihsel olarak güvence altına alınma yollan sayesinde, pratik
uslamlama, hesaplama ve bilinç aracıdır. Fakat inandırıcılığı, bir
önermeyi diğerine toplumsal çağrışımlar ve tarihsel anlamların yo­
ğunlaşmış olduğu ve birbirlerini yansıttığı bağlantılı bir anlamlar
zinciri içinde ilişkilendiren ‘mantığa’ dayanır. Üstelik bu zincirler ne
içsel anlam sistemlerinde ne de ait oldukları toplumsal sınıflar ve
gruplar bakımından, asla sürekli olarak güvence alıma alınm az*

İmdi b ir tü m cenin nasıl anlaşıldığının bü yü k oranda söylen­


m iş olduğu koşullara ve bağlantılı olduğu başka tüm celere bağlı
olduğu doğrudur. İdeolojik söylem in daha soyut terim lerinin ço ­
ğunun farklı anlam lan barındırabilecek kadar genel ya da hatta
bulanık olduğu da doğrudur: yukarıda verilen, Isa’yı Polonya iş­
çi sınıfı ile özdeşleştiren Gdynia grevcisinin durum u iyi b ir ör­
nektir. Bu önerm elerin hiçbirinden de bu terim lerin hiçbir b elir­
li anlam ı olm adığı sonucu çıkm az. G elgelelim id eo lo jik öğelerin
sınıflan bağım sız olduğu tezini savunan biri bu so n iddiaya bağ­
lıdır. D olayısıyla Laclau’nun bu tezi öne sü rd ükten sonra, terim ­
lerin anlam larının gerçekten de onları oluşturan oynak farklılık
ilişkileri sayesinde durm aksızın değiştiği b ir yapısalcılık sonrası
dil felsefesi uğruna, ‘svnıfçıhğı’ tam am en terk etm iş olm ası şaşır­
tıcı d eğild ir.100 Hail gerçekten de farklı uygulam aları kabul eden

(9 9 ) S. Hali, ‘The Problem of Ideology' (İdeoloji Sorunu), B. Matthews derlemesi Marx:


A Hundred Years On (Londra. 1 983) içinde, 5.77-8.
(1 0 0 ) Bkz. E. Laclau ve C. Mouffc, Hegemony and Socialist Strategy (Hegemonya ve
Sosyalist Strateji) (Londra, 1985). Böyle bir dil felsefesinin eleştirisi için bkz. A.
Callinicos, 'Post-Modernism, Post-Strucluralısm, Post-Marxism?'. Theory. Culture
6- Society, 2. 3 ( 1 9 8 5 ) .
3 3 2 |Tarih Y apm ak

‘dem okrasi’ terim ini örnek veriyor. Fakat ‘dem okrasi’nın çekir­
dek anlam ı, yani halk tarafından yönelim göz önünde bulundu­
ruldukta, bu uygulam aların yayılmasının kesinlikle b ir sınırı var­
dır. Ayrıca, 'd em o k rasin in Batı kapitalist siyasasının liberal savu­
nucuları ve M arksist eleştiricileri tarafından anlaşıldığı farklı bi­
çim ler -sırasıy la, edilgenlik ve seçm enlerin parçalanm ışlığı üze­
rinde tem ellendirilm iş dizisel yapılar ve coğrafi seçim bölgelerin­
den çok iş yerlerinin etrafında örgüLİenmiş yığınların etkin katı­
lım ını getiren karar alm a biçim leri o la ra k - terim in ayrı ve karşı­
lıklı olarak uyum suz kavram ları ifade ettiğini gösterir.
Benzer biçim de ulus kavram ı bakım ından da, ulusçuluğun
sol değişkenleri vardır: sözgelim i yukarıda, Ingilizlerin köktenci
Norm an Boyunduruğu m itine değindik. Bununla b irlikte, ‘ulus’
terim i bütün kullanım larında b ir çekirdek anlam ı korur ve ken ­
di devletine bağlı veya bu n u n özlem ini çeken ve sın ıf karşıtlıkla­
rım aşan bir cem aate gönderm e yapar. Sosyalistler için ‘bütün
ulusal gelenekleri benim sem eye çalışm ak kısa yoldan felaket
olur. H obsbaw m ’m daha bilge b ir havayla, Lenin’den alıntılaya­
rak belirttiği gibi, ‘ulusçuluğu kızıla boyam ayın.’101 Davalarını
ulusçuluğun hayali cem aatlerinin görüş açısından savunan sos­
yalistler, yalnızca ‘b ü tü n ölü kuşaklann geleneğinin) yaşayanla­
rın beyninde b ir kâbus gibi ağırlığını hissettirdiği’ b ir durum u
sürdürm eye yardım cı olur.

5.5 Ezilenler Geleneği


Benjam in sosyalizm ve ulusçuluğun evlendirilebilecegi şek ­
lindeki tehlikeli fanteziyi benim sem em işıi. O nun gelenek ile dev­
rim ilişkisiyle ilgili düşü ncelerinin odağı başka yerdedir. D evri­
m in geçm işle özel b ir ilişkisinin olduğuna inandığı yön ler iki kat­
m anlıdır. ilki P assagen arbeit'ia, Benjam in’in tam am lanm am ış b ü ­
yük B au delaire ve İkinci im p a ra to rlu k Paris’i çalışm asının taslakla­
rında ortaya çıkar:

(1 0 1 ) E. J . Hobsbawm. 'Som e Reflections on “The Break up of Bruitin'* ‘ (“Bnianya'nm


Kopuşu" Üzerine Bazı Düşünceler), NLR, 105 (1 9 7 7 ), s.23.
G elen ek ve Devrim |3 3 3

Başlangıçta hâlâ eskisinin egemenliğinde olan üreıim araçlarının bi­


çimine (M arks), yeni ve eskinin birbiri içine girdiği kolektif bilinç­
teki imgeler denk düşer. Bu imgeler idealdir ve topluluk bu imge­
lerde toplumsal ürünün olmanuşlıgım ve toplumsal üretim düzeni­
nin ‘kusurlarını yalnızca değiştirmeye değil, aşmaya da çalışır. Bu
ideallerde, miyadı dolmuş olandan buna karşın bu, en yakın geçmiş
anlamına gelir kopmak için güçlü bir özlem doğar. Bu eğilimler baş­
langıçtaki uyaranım yeniden elde eden fanteziyi esas geçmişe geri
döndürür. Her dönemin ardından gelecek dönemi imgelerde gör­
düğü rüyada, bu gelecek dönem tarih öncesinin -yani sınıfsız bir
toplumun- öğeleriyle bir arada görülür. Kolektif bilinçdışında de­
polanan bu toplumun deneyimleri, yeniyle etkileşime girerek, izle­
rini sürekli yapılardan gelip geçici modalara kadar bin türlü olası bi­
çimde bırakan ütopyaları doğurur.

Benjam in b ir başka yerde ilkel kom ünizm in k olek tif belleği


kavram ım Baudelaire’in correspon âan ces kavram ına bağlar, ki
bunlar, söylediğine göre, ‘ayinsel öğeler taşıyan b ir deneyim kav­
ram ını kaydeder... C orrespon âan ces anım sayış verileridir - tarih­
sel veriler değil, ama tarih öncesi verilerdir. Şenlikli günleri b ü ­
yük ve önem li kılan önceki b ir yaşamla karşılaşm adır.103 Löwy
B enjam in ’in bu görüş açısından anlaşılm ası gerektiğini öne sürer:
‘devrim , “ilerlem e” yerine, yitik cennetin, insanlık ve doğa kadar
insanlar arasında da bulunan İrem uyum unun arkaik altın çağı­
nın arayışında, “geçm işe doğru bir kaplan sıçray ışad ır.' Benja­
m in ’in sınıfsız geçm iş anlayışı, Lowy’nm öne sürdüğüne göre,
yalnızca Yahudi M esihçiliğince değil, B achofen’in ‘jin o k ra tik ’ ve
eşitlikçi ilkel k om ü n ist toplum larla ilgili çalışm alarınca da b içim ­
len m iştir.104 So n u ç olarak, W o lin ’in dediği gibi, ‘m odernlerin ta­
rih öncesi öğelerden medet umma eğilimi artık (Benjam in tarafın­
dan) alt tarafı b ir gerilem e olarak algılanm am akta, daha çok “tarih

(1 0 2 ) W Benjam in, Charles Baudelaire (Londra. 1 9 7 3 ), s. 159.


(103) Ibid., s. 139, 141.
(1 0 4 ) Löwy, 'Revolution', s.5 5 -6 .
3 3 4 |Ttirilı Y apm ak

öncesi b ir sınıfsız toplum ”un anısının kolektif bilinçdışm da uya­


nışı olarak ütopyanın önceden canlandırılm ası biçim inde görülüyor­
du.’105
‘En eski ile en yeni arasındaki ilişki’ haklı olarak A dom o’nun
P assagen arbeit hakkındaki kim i en ikna edici eleştinlerini kışkırt­
m ıştır. A dom o ‘sınıfsızlık im gesi(nin) m itolojiye sonradan k o n ­
m uş (old uğunu )’ ve Ju n g ’dan gelm e 'k o lektif bilinçd ışı’ kavram ı­
nın M arksizm tarafından verim li biçim de kullanılam ayacağını sa­
vunm uştur: ‘düş gören bir kolektivitede sınıflar arasında h içbir
farkın kalm adığı açık ve yeterli b ir uyarı olm alıdır.’106 G erçekten
de, sm ıf-bilin cini tarih öncesinin anım sanm asında köklend irerek
B enjam in proletaryanın böyle bir bilince ulaşm a olanağını gölge­
ler. Bu iki şekilde görülebilir. İlkin, M ikhail Bakhtin, M arksist
k ültür kuram ının bu diğer bü yü k özgün adam ı, Benjam in'in
anım sam a üzerine tartışm asıyla p ek çok benzerlik taşıyan b ir
‘folklorik kültür’ analizi geliştirir. Pek ço k tezahürü olan, ama en
belirginleri erken dönem m odern Avrupa’n ın karnavalları ve Ra-
b elais’yle başlayan rom an söylem i olan folklorik kültür b elirli b ir
b ilin ç biçim ini içerir ve ‘insan toplum unun gelişim inde sın ıf-ön -
cesi tarım a yönelik b ir aşam aya kadar geriye götürülebilir’. Bu
k ök en ler özelliklerinin pek çoğunu , özellikle de iş ve doğanın
k olek tif deneyim i üzerindeki vurguyu açıklar. T an m a yönelik
em eğin ritim leri ‘folklorik zam an’m ‘olum suz b ir özelligi’ni de
açıklar: ‘D öngüselligin ve dolayısıyla döngüsel yineleyiciligin
damgası bu zam an tipinde olan bü tü n olayların üzerine b asılm ış­
tır. Zam anın ileri doğru itkisi döngüyle sınırlanm ıştır. Bu n ed en ­
le büyüm e bile sahici bir oluşa ulaşam az.’107 Köylülerin zam anı
döngüsel algılam a eğilim i başka yazarlarca da kaydedilm iştir.10"

Kapitalizm in üretici güçlerin dinam ik gelişim inden oluşm uş

( 1 0 5 ) 105 W olin, Benjamin, s. 175.


(1 0 6 ) Block ve diğerleri, Acs/liclia, s. 11 2-1 13 .
(1 0 7 ) M M. Bakinin, The Dialogic Imagination (Diyalojık imgelem) (Auslm, 1981), s.206-10.
(1 0 8 ) Bkz. J. Berger, Pig Earth (Domuz Toprak) (Londra. 1979), ek.
Gelenek ve Devrim | 3 3 5

işçi sınıfının nasıl olup da sanayi öncesi em eğin mevsim sel ritim ­
lerini yansıtan b ir b ilin ç biçim ind en güç alabildiği açık değildir.
Benjam in’in bunu bir güç kaynağı olarak gördüğü, 'Tarih F elsefe­
si Ü zerine Oııbeşinci Tez’de açıktır, burada 1 8 3 0 devrim cilerinin
Paris’in saat kulelerine ateş açarak, ‘Avrupa’da son yüz yıl içinde
en ufak b ir izi bile açığa çıkm am ış b ir tarihsel b ilin c(in )’ döngü-
sel zam anı uğruna bu rju va toplum unun çizgisel, ho m o jen zam a­
nını reddetm elerini onaylayarak b etim ler;109 Benjam in’in k açın ıl­
m az sosyalist devrim in m otoru olan üretici güçlerin büyüm esine
yönelik kaba M arksist inanca karşı düşm anlığı, burada onu
M arks'ın Komünist Mani/esto’da o n ca vurgulam ış olduğu kapita­
lizm in b ir yönü nü, toplum u proletaryanın gücünü ve iktidara
gelm e arzusunu alabileceği bir akışa fırlatan dinam ik, huzursuz,
devrim yapıcı niteliğini göz ardı etm eye iter.110 ‘Anıtları’, ‘hatırla­
m a günleri olan tatiller’, sınıfsız b ir geçm işin sanayi öncesi kar­
naval canlandırım larının parçalı anım sayışlandtr.
Benjam in ’in (bir başka yerde sinem a gibi yeni kültürel üretim
araçlarının devrim ci potansiyeline fazlasıyla değer biçm esiyle ta­
ban tabana ters b ir biçim d e)1" kapitalizm e herhangi bir ilerletici
yönü yaraştırm am a eğilimi ik inci b ir güçlükle daha ilişkilidir.
Burjuva toplum unun ilkel kom ü nizm e dair ‘esas geçm iş’i h atırla­
yışım ızı sistem atik biçim de ortadan kaldırışına sık sık yazıkla­
n ır ." 2 W o lin ’in gözlem lediği gibi, Benjam in,

modem dünyayı geçmiş larihi yaşamdan ayıran uçummun genişle­


mesinden rahatsızlık duyar, geleneğe bağlı bütün bir anlamlar dü­

(1 0 9 ) Benjamin, Illuminations, s.2 6 3 -4 .


(1 1 0 ) Bu konuyla ilgili ufuk açıcı düşünceler için bkz. M. Berman, AII that is Solid Melts
into Air (Kan Olan Her Şey Havaya Karışır) (Londra, 1983); P Anderson,
'Modernity and Revolution' (M odernlik ve Devrim), NLR, 144 (1 9 8 4 ); ve M.
Berman, 'The Signs in the Sıreel' (Sokaktaki İşaretler), NLR, 144 (1984).
(1 1 1 ) Bkz W. Benjam in, ‘The W ork of Art in the Age of Mechanical Reproduction
(Tekniğin Olanaklanyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanal Yapıtı). Benjamin, Illu­
minations içinde; fakat Benjamin One-Way Sireet, s .3 5 7 -8 ile karşılaştırın.
(1 1 2 ) Ûrneğm bkz. W . Benjamin, Some Molds in Baudelaire’ (Baudelaire'de Kimi Motif­
ler), Benjam in, Baudelaire ve Illuminations içinde.
3 3 6 | T arih Y apm ak

zeni şimdiki zamanda yaşayan bize açıkça yararsız hale gelmediyse


eğer, tamamen tanımsızlaşmışur. Yalnızca geçmiş deneyimin kaybe­
dilmesinden değil, genelde deneyimi günümüzde özümseme yete­
neğinin ciddi biçimde yara almasından da korkar.113

Eğer Benjam in haklıysa, o zam an sanki kapitalizm in gelişim i


ilerlediği ölçüd e sınıfsız geçm işle ilgili anılarım ızı da bizden esir-
giyorm uş gibi görünür. Ama eğer böyleyse, bu anılar nasıl olur
da devrim ci eylem i harekete geçirebilir? Devrim i esas uyumun
geri getirilm esi olarak d üşünm ek, m eta fetişizm inin, yani Sartre-
cı diziselligin esrara bü rün m ü ş günd elik dünyası ile devrim in
J e tz tz eil'ı arasındaki 5 .1 başlığında sözünü ettiğim iz karşıtlığı yal­
nızca tekrar eder.
Burjuva toplum unun geçm işe değgin anılarım ıza yönelttiği
tehdit gerçekten de B en jam in’in 'T ezler'inin başlıca tem alarından
biridir:

Şimdi tarafından kendi ilgi alanlanndan biri olarak tanınmayan geç­


mişin her imgesi bir daha geri getirilemez biçimde yok olma tehli­
kesiyle karşı karşıyadır... 11er çağda geleneği, onu hâkimiyeti altına
almak üzere olan konformizmın pençelerinden söküp almak için
yeniden çaba gösterilmelidir... Ölülerin bite, eğ er kazanırsa düşmana
karşı güvende olmayacağına dair tam bir inanca sahip tek kişi tarih­
çi geçmişteki umut kıvılcımını harlandırma yeteneğine sahip ola­
caktır. Ve bu düşman muzaffer olmaktan geri kalmamıştır.114

Benzer b ir düşünce, ço k daha soyut ve aslında tarih dışlılaştı-


n lm ış b ir biçim d e de olsa, yakınlarda Çek rom ancı Milan Kun-
dera tarafından m oda haline getirilm iştir: ‘in sanın iktidara karşı
m ücadelesi belleğin unutuşa karşı m ücad elesid ir.’115 Bununla b ir­
likte, Benjam in’in ilgilendiği şey, devrim in geçm işle olan ilişkisi
üzerine düşü ncelerinin ikinci ana yönünü oluşturan 'ezilenler ge-
leneği’dir.

(1 1 3 ) W olin, Benjamin, s.2 1 7 .


(1 1 4 ) Benjamin, Illuminations, s.257.
(1 1 5 ) M. Kundera, The Booh o j Laughter and Forgetting (Gülüşün ve Unuıuşun Kitabı)
(Harmondsworth, 1983), s.3.
G elen ek ve D evrim |3 3 7

Marks’ın etkisi altındaki bir tarihçinin gözünde hep var olan sınıf
mücadelesi, onlar olmadan incelmiş ve tinsel şeylerin var olamaya­
cağı çiğ ve maddi şeyler için bir savaşımdır. Yine de, bu manevi öğe­
ler smıf mücadelesinde varlıklarını galibin payına düşen ganimetler
biçiminde hissettirmez. Kendilerini bu mücadelede cesaret, mizah,
kurnazlık ve metanet olarak ortaya koyarlar. Geriye yönelik güçleri
vardır ve egemenlerin, geçmiş ve şimdiki, her zaferini sürekli olarak
sorgu masasına oturtacaklardır. Çiçeklerin güneşe doğru dönmesi
gibi, gizli bir günedoğrulumun kuvvetiyle, geçmiş de larih göğünde
doğmakta olan güneşe doğru yönelir. Bir tarihsel maddeci bu en gö­
ze çarpmayan belli belirsiz dönüşümün farkında olmalıdır.1’6

Proletaryayı serm ayeyle olan savaşım larında destekleyen, geç­


miş söm ürü ve m ücadelelerin anısıdır:

Tarihsel bilginin yuvası insan veya insanlar değil, mücadele eden


ezilen sınıfın kendisidir. Marks’da bu köle edilen son sınıf olarak,
bağımsızlık görevini çiğnenen nesillerin adına tamamlayan intikam­
cı görünür... Sosyal demokrasi işçi sınıfına gelecek kuşakların kur­
tarıcısı rolünü uygun görerek, bu yolla onu en büyük kudretinden
koparmıştır. Bu eğitim işçi sınıfına hem nefretini hem de fedakârlık
ruhunu unutturmuştur, çünkü ikisi de bağımsızlaşmış torunlann-
kinden çok köleleştirilmiş ataların imgesinden beslenir.117

Tarihsel m addecilik, tarih meleği gibi, geriye bakarak, ‘ezilen­


ler geleneği’ni yeniden kurmaya ve canlı tutm aya, Edward
T h om p son ’ın deyişiyle, geçm iş m ücadeleleri ‘gelecek nesillerin
yaygın lenezzü lü 'nd en kurtarm aya çalışır.118 Bu tutum un en güç­
lü doğrulam alarından biri, kapağında Van G ogh’un Patates Yi­
yenler ‘resm i bu lu nan G. E. M. de Ste C roix’m n Eski Yunan Dün­
yasında S m ıf M ü cadelesi kitabında bulunur. Ste C roix’ya göre re­

(1 1 6 ) Benjam in, Illuminations, s.256-7.


(1 1 7 ) Ibid., s.2 6 2 .
(1 1 8 ) E. P. Thom pson, The M aking a f the English Working Class (Ingiliz İşçi Sınıfının
Oluşum u) (Harm ondswonh, 1980). s. 12.
3 3 8 | Tarih Y apm ak

sim ‘ “köylü” sanatındaki en derin ve etkileyici tem sil(dir)... Bu


insanlar, onları küçüm seyen ve onları unutm ak için elinden ge­
leni ardına koym ayan büyük bir uygarlığın kurulduğu, Yunan ve
Roma dünyasının nüfusunun -u n u tm ay alım k i - büyük çoğunlu­
ğunu oluşturan, sessizce d id inen lerd i'.ıw
Bununla birlikte, geçm iş m ücadelelerin bellekte korunm ası
kendi içinde bir am aç değildi. T arih sel m addecilik’, diye yazar
Benjam in, 'tarihsel anlayışı, nabzı hâlâ şimdide hissedilebilen an ­
laşılan şeyin ikinci yaşam ı olarak görür.’120 'E zilenler geleneği’
devrim ci eylem için itkiyi sağlar. Burada Benjam in elbette ki ne
söm ürenle söm ürüleni birbirine bağlayan hayali b ir geçm işin
anısı ne de söylencese! ilkel b ir kom ünizm in anım sanm ası, daha
çok sınıf m ücadelesinin tortulanm ış deneyim i olan b ir gelenek
kavramı getirir. Fakat ezilenler geleneği’ kavramı bu diğer gele­
n ek kavram larına karşı yöneltilen itirazlara açık değilse de, im le­
diği b ilinç sürekli aşınm a tehlikesine maruzdur. G eçm iş m ücade­
lenin anıları B enjam in’in ‘günüm üzde deneyim i özüm sem e yete­
neğinin ciddi biçim d e yara alm ası’ olarak saptadığı eğilim e karşı
hassastır. Bu tehdidin yalnızca Benjam in’in im gelem inde var o l­
madığı, bu yüzyılın ilk yarısında hem sosyal dem okrat hem de
kom ünist Avrupa işçi partileri etrafında büyüm üş tüm kapsayıcı
kültürel, siyasal ve toplum sal kurum lar ağının son kuşakta top­
tan dağılıp gitm esiyle gösterilebilir.
Yine de yalnızca k olek tif deneyim in böyle parçalanm ası üze­
rinde yoğunlaşm ak hataya düşürücü olur. Benjam in şöyle yazar:

Uzun vadede, kendine güven olmaksızın, hiçbir sınıf siyasal eyleme


başanyla giremez. Fakat bu iyimserliğin sınıfın etkin gücü için mi,
yoksa içinde bulunduğu koşullar için mi hissedildiği bir fark yara­
tır. Sosyal demokrasi ikinci, daha tartışılır iyimserlik türüne eğilim
göstermiştir.121

(1 1 9 ) G. E. M. dc Sıe Croix, The Class S in im le in (he Ancienl Greek World (Londra, 1981),
s.20 9 -1 0 .
(1 2 0 ) Benjamin, One-W ay Street, s.3 5 1 -2 .
(1 2 1 ) Ibid ,5 .3 7 0 .
C e k n e k ve D evrim |3 3 9

Benjam in devrim i getirm ek için yalnızca tarihsel sü recin kendi­


sine güvenilem eyeceğini söylem ekte haklıdır, am a bu n un karşı­
sına, onun yaptığı gibi, proletaryanın nesnel ‘koşullan' ve ‘eikin
gücü’nü koym ak da eşil oranda hatalıdır. Bu, M arks’ın ‘devrim ci
etkinlikte kendi kend ini değiştirm ek koşullan değiştirm ekle ke­
sişir’ iddiasında ısrarıyla taban tabana zıt d üşer122. Kapitalizm in
çelişkili gelişim i, hem işçilerin ‘etkin gücü’nü arttıran hem de
‘ezilenler geleneği’ni yeniden canlandıran sm ıf savaşım larım h a ­
rekete geçirir.
D em ek ki B en jam in’in devrim kuram ının başlıca zayıflığı,
M arks’ın bu rju va üretim ilişkileri içinde olu şm uş, am a ‘kapitalist
üretim süreci m ekanizm ası aracılığıyla eğitilen, birleştirilen ve
örgütlenen’ ‘özel sın ıf proletaryaya getirdiği analizden yoksun ol­
m asıdır (bkz. yukarıda 5 .2 başlığı). Asıl işçilerin söm ürüyü ko­
le k tif deney im lem eleri onları bu na karşı örgütlenm eye ve em ek ­
le serm aye arasındaki karşıtlığın bilin cine ve kendi ‘etkin g ü ç le ­
rinin farkında lığına iter. Bunu G ram sci’nin ‘çelişkili b ilin ç’ kav­
ram ıyla dile getirirsek (bkz. yukanda 4 .3 başlığı), sın ıf m ücade­
lesine katılım bu b ilin çte var olan iki ‘dünya anlayışı’ arasındaki
dengeyi değiştirerek, işçileri statükoya bağlayan inançlara karşı
devrim ci sın ıf bilin ci öğelerinin ağırlığını arttırır. Farklı özdeşleş­
m eler arasındaki savaşımı yoğunlaştırarak, işçileri kendilerini
ırk, ulus, kabilenin dar kardeşliklerininkinden ço k uluslararası
sın ıf cem aatinin parçası olarak hayal etm ekte yüreklendirir.
Sın ıf m ücadelesi deneyim i işçilerin bilincind e var olan çelişki­
leri keskinleştirdiği halde, yine de, sonucun devrim ci sm ıf b ilin ­
cinin gelişim i olacağının h içb ir güvencesi yoktur. M arks, prole­
taryanın zihinsel ufuklarının sermayeyi kam ulaştırm ak için ge­
rekli güven, b ilin ç ve örgütlenm eye sahip olana kadar sürekli ge­
nişleyeceğini düşünm üşe benzer. D eneyim in asla kendi kendini
yorum layıcı olm adığı olgusunu açıklam aksızın bırakm ıştır. İşçi­
ler m ücadele deneyim lerini var olan in an çlarının ışığında yorum ­

(1 2 2 ) O V , V .s .2 1 4
3 4 0 | Tarih Yapmalı

layacaklardır. S olid a m o sc iyi b ir örnektir. 1 9 8 0 grevlerinin ardın­


dan Polonya işçi sınıfının devasa örgütlü gücü, sırasında ‘kendi
sınırlarını koyan devrim ’ taktiğini onaylayan geleneksel ulusçu
id eolojin in belirli b ir benim senişi aracılığıyla ifade bulm uştu. Di­
ğer büyük proleter hareketleri ben zer bir model sergilem işlerdir:
1 9 1 8 Kasım ında Alman D evrim i’nin yansıyan ilk etkisi, devrim ­
ci solu Rosa L uxem burg ve Karl Liebknecht etrafında büyük
oranda güçlendirm ektense, geleneksel sosyal dem okrasinin siya­
si güçlerini sağlam lam ak olm u ştu r.123
D em ek ki işçiler büyük ölçekli m ücadeleye girdiklerinde sa­
dece ‘bü tü n ölü kuşaklar’ın kabuğunu dökm em ektedirler. Bu­
nun nedeni deneyim in daim a birden fazla yorum kaldırm asıyla
ilgilidir. Etraflarında bü yü yebilen örgütler ve belirli çıkarlar işçi­
lerin hakim inançlarını sü rd ürm elerine yardım cı olur. Solidarn osc
ile Polonya rejim inin her nasılsa barış içinde yan yana var olab i­
leceği düşüncesi işçilerin hareketi üzerinde etkisi bü yü k iki gü ­
cü n desteğini sağladı - devletten öd ünler koparabilm ek için siya­
sal m uhalefeti sınırlam a yeteneğini uzun zam andır kullanan k ili­
senin ve Solidarnosc’u n 1981 Eylül’ündeki ulusal kon gresi sıra­
sında 4 0 .0 0 0 ’lik gücüyle send ikanın kendi bü rokratik aygıtı­
n ın .12'1 Daha genel olarak, işçi sın ıfının gelişkin kapitalist ü lk eler­
de sistem e dahil edilişinin önem li b ir koşulu sendika b ü ro k ra si­
sinin, yani, işçilerin k olek tif örgütlenm esine dayanan, ama em ek ­
le serm aye arasında bir aracı görevi yapan b ir tam -zam anlı çalı­
şan m em urlar katm anının ortaya çık ışı olm uştur. Bunların varlı­
ğı Batı kapitalizm ine özgü iktisat ve siyasetin kurum sallaştırılm ış
ayrılışını olanaklı kılm ıştır, çü n kü işçileri, burjuva devletine kar­
şı cepheden bir saldırıyı başlatm akıansa, m ücadelelerini ü cretler­
d eki, koşullardaki ve benzeri öğelerdeki güvence altına alıcı d ü ­
zeltm elerle sınırlı tutm aya yüreklendirm e eğilim indedirler. Bu
tavrın örnekleri, 1 9 2 6 M ayıs’ında Britanya G enel Grevi sırasında

(1 2 3 ) Bkz. C. H arm m , T he Lost Revolution (Yiıık Devrim) (Londra, 1982).


(1 2 4 ) Barker, Festival, s 184.
G elen ek ve D evrim |3 4 1

Sendikalar K ongresi’nin genel konseyinin davranışından, k en d i­


leri bizzat Kom ünist Parti üyesi olan belli başlı Fransız sendika
federasyonu önderlerinin 1 9 6 8 Mayısı ile Haziranı arasındaki
b aşkald ırın grevleri ve fabrika işgallerini hızlı bir müzakere son u ­
cuna bağlamaya çalışm alarına kadar geniş bir yelpazeye yayılır.125
Hem b ir sın ıf karşıtlığı hissini hem de kapitalist toplum un
pragm atik kabulünü birleştiren Batı işçi sınıfına özgü ‘ikili b i­
lin ç’, dem ek ki sadece işçilerin durum unun bir yansım ası değil­
dir. Çıkarları em eğin serm aye tarafından söm ürülm e biçim leri
üzerinde anlaşm a sağlayıcı rollerinden kaynaklanan b ir toplum ­
sal katm anın, işçilerin hareketine etkin m üdahalesi tarafından da
d esteklenm ekledir. Sendika bürokrasisi siyasal ifadesini türlü
sosyal dem okrat partilerde bu lu r (ki K om ünist Partiler son k u ­
şakta k endilerini giderek bunların içinde eritm iştir). Burjuva de­
m okrasisinin yapılan içinde reform peşinde koşm ak işçilerin
m addi koşu llarının sendikalar tarafından m üzakereyle düzeltil­
m esin in aynadaki yansım asıdır; ikisi de iktisat ile siyasanın ayrı­
lışının farklı y önlerid ir.126
İşçilerin bilincind en artık söm ürülm eyecekleri b ir toplum a
ulaşm aya yönelik herhangi b ir gerçekçi bakış açısını silm eye ya­
rayan m addi çıkarları belirlem ek, bu bilinci içinden kaçm alarının
b ir yolunun bulunm adığı zihinsel bir hapishane olarak görm ek
değildir. Ç ünkü büyük sm ıf m ücadeleleri, her n e kadar bunları
çözm ek için otom atik olarak araçlar getirm iyorsa da, var olan
inançlarda tutarsızlıklara dikkat çekiyor. En azından deneyim in
açıklığa kavuşm ası fırsatım sunan süreçleri öğrenm ektedirler.
Barker bunu gayet güzel dile getirir;

işçilerin hareketleri, tarihi yaptıklan bir kolektif soran çözme etkin­


liğinden oluşur. Burada, çeşitli önderler ve üyeler örgütlenme bi­
çimlerini, kendi yeteneklerini, önlerine koyduklan görevleri biçim­

(1 2 5 ) Sendika bürokrasisine yönelik Marksist yaklaşımların bir değerlendirmesi için bkz.


T. Cliff vc D. Glucksıein, Marxism and Trade Union Snuggle (Marksizm ve Sendika
Mücadelesi) (Londra, 1986), kısım I.
(1 2 6 ) Bkz. I. Birchall, Bailing Oul (heSysfcm (Sistemin Kefaletini Ödemek) (Londra, 1986).
3 4 2 |T arih Y apm ak

lendirir ve yeniden biçimlendirirler. Bütün bu süre boyunca bir


yandan da kendi hareketlerinin doğası ve olanaklarını ve düşman-
lannın niteliği, çıkarları ve yapabileceklerini ele alan türlü kuramla­
rı pratik olarak sınamakladırlar.127

M odem işçi sınıfının bütün büyük devrimci deneyimleri - 1 9 0 5


ve 1 9 1 7 Rusya'sı, 1 9 1 8 ’den 1 9 2 3 ’e kadar Alm anya, 1 9 3 6 ’dan
1 9 3 7 ’ye kadar Ispanya, 1956 M acaristan’ı, 1968 Fransa’sı,
1974'ten 1 9 7 5 ’e kadar Portekiz, 1 9 8 0 ’den 1 9 8 1 ’e kadar P olo n y a-
bu kalıbı sergilem iştir. Devrim ler, iki tarafın da birbirlerin in ve
kendilerinin gücünü sınadığı gerilem eler ve ilerlem elerden, hafif
çarpışm alar ve yüzleşm elerden oluşan, nihai, kaçınılm az b ir son
hesaplaşm ayı askıda bırakan görece uzam ış sü reçler olm uşlardır.
Çoğu zam an h er büyük m ücadele içind e bir işçiler azınlığı k en ­
di hareketleri içinde hakim olan ideolojiye kafa tutmaya ve alter­
n atif bir kuram a ve bunun göstereceği farklı taktiğe doğru yönel­
meye başlam ışlardır. B öylelikle, en yakın örneği b ir kez daha ele
alırsak, darbeden allı ay önceki sü re içind e Solidarnosc'un bü nye­
sinde giderek ‘kendi sınırlarını k oym a’ taktiğini eleştirir hale ge­
len bir ‘k ök ten ciler’ azınlığı ortaya çık m ıştır.'28
1 9 1 7 Rus Ekim Devrim i, proletaryanın (am a yalnızca sonra­
dan devrim in soyutlanm ışlıgı ve kuşatılm ışlığına boyun eğm ek
üzere) iktidara geldiği tek ö rn ek ,12'1 diğer örneklerdeki eksik bile­
şenin azınlığın serm ayeyi yenilgiye uğratacak b ir taktik geliştir­
m ek üzere b ir çerçeve sunan alternatif b ir geleneğe ulaşamaması
olduğunu gösterir. Bu gelenek yalnızca klasik M arksizm tarafın­
dan sağlanabilir. G ram sci devrim ci kuram dan işçi sınıfına dışarı­
dan dayatılan b ir şey gibi değil de, ‘pratiğin belirleyici öğeleriyle
kesişip özdeşleşerek, sü n n ekte olan tarihsel süreci hızlandırabi-
len, pratiği daha h o m o jen , daha tutarlı, b ü tü n öğelerinde daha

(1 2 7 ) Barker, Festival, s.86.


(1 2 8 ) Örneğin bkz. ibid., s.9 2 -3 .
(1 2 9 ) Bkz. P. Bınns, T Clilf. C. Harman, Russia: From W orkers' State to State Capitalism
(Rusya- İşçi Devletinden Devlet Kapitalizmine) (Londra, 1987).
Gelene); ve Devrim |3 4 3

etkili hale getiren ve böylelikle, bir başka deyişle, potansiyelini


azami düzeyde geliştiren b ir kuram ' olarak söz ed er.130 D em ek ki
M arksist kuram ın rolü işçilerin b ilin cin d e var olan çelişkiyi çöz­
m ek, bu nun içind en devrim ci bilinci tem sil eden öğeleri çekir­
dek halind e çık artm ak ve bunlara tutarlı, dile getirilm iş bir ifade
kazandırm aktır.
G ram sci’nin formülasyonu işçi sınıfı m ücadelesi ile devrimci
sosyalist kuram arasındaki sürekliliği -k u şk u su z kuram ları pra­
tik gereksinim lerin bilinçli ifadesine realist karşıtı bir biçim de in­
dirgem esi y ü z ü n d e n - aynı zam anda ikisi arasında var olan k o ­
pukluğu hafifsem e pahasına tanım lar. Bu nokta Benjam in’in ‘ezi­
lenler geleneği’ kavram ına geri dönülerek açıklığa kavuşturulabi-
lir. İmdi tarihsel m addeciliğin bu gelenek olduğunda, Chartistler
ve Lyons d okum acıları ile başlayıp, yirm inci yüzyılın büyük dev­
rim ci hareketleriyle sürerek, Britanya m adencilerinin grevi ve
G üney Afrika ve Brezilya gibi ülkelerde güçlü sanayi proleterleri­
nin yükselişi gibi olgularla günüm üze kadar gelen 150 yıllık işçi
sınıfı m ücadelesinin yoğunlaştırılm ış deneyim ini yansıttığında
gerçekten b ir doğruluk payı vardır. Böyle b ir M arksizm görüşü
T ro çk i’nin devrim ci partiyi ‘sınıfın hafızası’ olarak tanım lam asın­
da ifade edilir. Bununla birlikte, tarihsel m addecilik sadece geç­
miş m ücadeleleri edilgen bir biçim de kaydetm ekle kalmaz. Bu
m ücadele deneyim lerini eleştirel ve düşünsel b ir biçim de özüm ­
sem eye çalışır. G eçm işin yalnızca böyle b ir benim senişi ‘nabzı’,
B enjam in’in sözleriyle, 'hâlâ şim dide hissed ilebilen ’ tarihsel bilgi­
yi üretebilir. Ç ünkü geçm iş zaferleri ve yenilgileri hatırlam anın
önem i onlardan b ir şeyler öğrenm ek ve çıkarılan dersleri gele­
cekte yürürlüğe koym akur. Devrim ci M arksizm ’in Scruıon ’ın an ­
ladığı anlam da b ir gelenek olm am asının nedeni budur (bkz. 5 .4
başlığı), işçilerin geçm işte m ücadele verm iş olm alan ve bunu
yapma biçim leri onların izledikleri yolu şim di izlem enin nedeni­
ni oluşturm az. G eçm iş m ücadelelerin anısı Scru ıo n ’ın deyişiyle

(1 3 0 ) A Gram sci. Selecliuns jrom ıhc Prison Notebooks (Londra, 1971), s 365.
3 4 4 |Tarih Yapmalı

‘haklı çıkarm a am acına yönelik arzu yu dondurm az. Bunları akla


getirm ek şimdi için siyasal eylem i esinlendirebilir, am a bu tarih­
sel m addeciliğin görüş açısınd an, aklın uykusu için değil, eleşti­
rel düşünce için bir fırsattır. Klasik M arksizm uluslararası işçi sı­
nıfı hareketinin kuram sal olarak açıklığa kavuşturulm uş deneyi­
midir. Bu rolü oynam asına olanak tanıyan şey, sın ıf m ücadelesi­
nin b ir fenom enolojiden fazlası olm ası, toplum sal değişini m eka­
nizm alarını b irbiri ardından gelen üretim biçim lerin in yapısal
özelliklerinde köklend iren b ir deneysel kuram , tarihsel m addeci­
lik olm asıdır. Bu yapısal boyut olm aksızın M arksizm değişim in
b elirli koşullarda h em olanaklılıklanm hem de sın ırların ı, birey­
sel ve k olek tif aktörlerin başvurabileceği güçleri tanım lam a araç­
larından yoksun kalırdı.
Klasik M arksizm daha ço k sözcüğün etim o lo jik anlam ında bir
gelenekıir. Devrim ci sosyalist kuşaklar boyunca elden ele geçiril­
miş ve geliştirilm iş b ir kuram ve tarihsel bilgi külliyatıdır: M arks
ve Engels, Plehanov ve Kautski, Lenin ve Bolşevikler, ilk yılların­
daki Kom ünist Enternasyonal, T roçki ve Sol M uhalefet. Yaşayan
bir gelenek o lm ak h em kuramsal düşünm eyi hem . de deneysel
çalışm ayı içeren sürekli bir yenilenm eyi gerektirir. Aynı zam an­
da örgütsel düzenlem eyi de gerektirir. Klasik M arksizm için dev­
rim ci parti tarihsel m addecilikle sın ıf m ücadelesi arasındaki vaz­
geçilm ez aracıdır. Bunun iki nedeni vardır. İlkin, M arksist top ­
lum kuram ı yalnızca uygulamaya yönelik çabalarla sınanabilir.
Yalnızca her b irin in diğeri tarafından eleştirel b ir titizliğe tabi tu­
tulduğu sosyalist kuram ve pratik arasındaki b ir etkileşim aracı­
lığıyla, M arksizm yaşayan b ir gelenek olm ayı sürd ürebilir. İkin ­
cisi, onları büyük toplum sal çatışm a dönem lerinde bile geride
tutan statükoyu tereddütle de olsa, kabul etm eye yönelten b ask ı­
lara karşı denge olu ştu rm ak, başlangıçta ne kadar k ü çü k olurlar­
sa olsunlar, devrim ci sosyalistler azınlığının proletarya çoğ u n lu ­
ğunu etkilem ek ü zere bağım sızca örgütlenm esini gerektirir. Bu
ilişkinin klasik ö m eg i 1 9 ) 7 ’de Bolşevikler ile Rus işçi sınıfı ara­
sında olandır. Yığınlara iradesini dayatan ve kendini onların ye­
G elen ek ve Devrim |3 4 5

rine geçiren Sıalinisi yekpare parti m iline uyum gösterm ek şöyle


dursun, Bolşevikler Rus proletaryasıyla yukarıda G ram sci tarafın­
dan betim lenene ço k benzer b ir biçim de ilişki içinde olarak, iş­
çilerin m ücadelelerinin m antığını ortaya çıkarm aya, onları tam a­
m en bilinçli kılm aya ve devlet iktidarının ele geçirilm esine doğ­
ru yöneltm eye yardım cı olm aktaydılar. T ro çki devrim ci parti ile
işçi sınıfı ilişkisini iyi tanım lam ıştır: ‘Kılavuzluk eden örgüt ol­
m aksızın yığınların enerjisi bir piston kutusuna kapatılm am ış
b uhar gibi dağılacaktır. Ama yine de, şeyleri hareket ettiren pis­
ton veya kutu değil, bu h ard ır.’151
Bu pasajın altnlılandıgı T ro çk i’nin Rus Devrim itıin T arihi pro­
leter devrim lerin m erkezi b ir özelliğini gündem e getirir, bunlar
‘yığınların kendi kaderleri üzerinde egem enlik sah ib i olacakları
alana zorla girm iş o lm asıd ır.’152 Perry Anderson Rus Devrim i’ni
‘benzeri görülm em iş b ir etkinlik biçim i üzerinde kurulan yeni bir
tarih türünün ete kem iğe bü rünm esınin başlan gıcı’ olarak tanım ­
lar, bu yeni elm en lik biçim i 'kam unun hür iradesi’dir (bkz. 1.1
başlığı), yani 'bü tü n toplum sal yapıları yaratmayı veya yeniden
kalıplandırm ayı hedefleyen bilinçli b ir program içinde, harekeli
başlatm aları b ir bütün olarak kolektif var oluş biçim lerin in yara­
tıcısı kılm ayı am açlam ış k olek tif tasarılardır.135 B ilinçli siyasal ön ­
derliğin kuram sal açıklığı ve m erkeziliğinin sosyalist devrim ler
için önem i kam u h ü r iradesinin b u ayaklanm alarda oynadığı ro­
lün sonuçlarıdır. Kapitalizm in yıkılm ası daha ö n cek i h içb ir top­
lum sal devrim in sahip olm adığı b ir anlam da, öz bilin ce sahip bir
tasarıdır.

(1 3 1 ) L. Troçki, The History o f the Russian Revolution (3 cilt, Londra, 1967), I. s. 19.
Bolşeviklerin kuram vc pratiğiyle ilgili olarak bkz C. Harman, Party and Class
(Parti ve Sınıl), yeni baskı, (Chicago, 1986); T. Cliff, Lenin (4 cilt, Londra. İ9 7 5 -9 );
J. Molyneux, M arxism an d the Parly (Marksizm ve Parti) (Londra, 1978); A.
Rabtnowich. The Bolsheviks C om e to Power (Bolşevikler İktidara Geliyor) (Londra.
1 9 7 9 ); S. Sm ith, Red Pelrograd (Kızıl Petrograd) (Cam bridge. 1 9 8 3 ); ve A.
Callinicos. 'Party and Class before 1917’ (1917'd en O nce Parti ve SiniO. IS. 2 . 24
(1 9 8 4 )
(1 3 2 ) T roçki, History, 1, s. 15.
(1 3 3 ) P. Anderson. Arguments within English Marxism (Londra, 1 9 8 0 ), s.20.
3 4 6 |Tarih Y apm ak

Ö nceki üretim tarzlarının organik krizlerinin değerlendiril­


m esi bu savı doğrular. Ste C ro ix ’nin klasik antikitenin çöküşü n ü
analiz etm esi b ir dizi yapısal değişim de odaklanır: R om a yayıl­
m acılığının Principate d ön em in de sonunu n gelm esinin ardından
k öleleri fetihlerde tedarik etm ek ten onları yetiştirm eye doğru bir
değişim ; dolayısıyla k öle gücünün söm ürü oranında düşüş, çü n ­
kü yetiştirm e ço k daha pahalıya mal oluyordu; m ülk sahib i sın ıf­
ların o zam ana kadar özgür olan köylü çoğunluğun söm ürü ora­
n ın ı bunları giderek koloni statüsüne, toprağa bağlı sertlere indir­
geyerek arttırm a şeklindeki tepkisi; bunun da son uçta ordu ola­
rak serbest konum daki köylülerin toplanm asına güvenen Roma
İm paratorlugu’nun askeri gücünü çökertm esi ve onu böylelik le
barbar istilalarına karşı hassas hale g etirm esi.1” A nderson’ın sap­
tam asına göre, sınıf m ücadeleleri bu açıklam ada ‘neredeyse a çık ­
layıcı ağırlığa sahip değildir’:

Ste Croix tarafından gösterilen gerçek mekanizmalar, daha çok ta­


rihsel maddeciliğin bu diğer temel temasının bir örneğini oluşturur:
yani, üretim tarzlarının üretici güçler ve üretim ilişkileri birbiriyle ke­
sin bir çelişki içine girdiğinde değişmesi. Böylesi bir çelişkinin ol­
gunlaşmasının iki tarafta da, sömürenlerde ve sömürülenlerde, bi­
linçli bir smıf etkinliğini yani iktisat ve toplumun geleceği için baş­
latılan bir savaşımı gerektirmez; bununla birlikte bunun sonraki
açılımının, öte yandan, bu karşıt güçler arasında dinmeyen toplum­
sal mücadeleleri zincirinden boşaltması olası değildir.1”

Anderson’ın parm ak bastığı nokta genel b ir tarihsel tez olarak


sunulur ve bu haliyle doğrudur: organik krizler bu gibi krizleri
üretm eye bilin çli olarak y önelen eylem lerden değil, güçlerin ü re­
tim ilişkilerince zincire vurulm asından doğar (bkz. yukarıda 5 .3
başlığı). Fakat daha belirli b ir nokta da eklenm elidir, yani yığın­
ların bilinçli etkinliği klasik antikite krizini çözm ede görece k ü ­

(1 3 4 ) Sıe Croix, Class Straggle, s. 2 2 6 -5 9


( 1 3 5 ) P. Anderson. ‘Class Struggle in the Ancient World'. History Workshop, 16 (1 9 8 3 ), s.68.
Gelenek ve Devrim |3 4 7

çü k bir rol oynam ıştır. Başlıca rol, beşinci yüzyılda ordularım


beslem ek için onlardan sürekli daha fazla vergi alan bürokratik
im paratorluk devleti ile daha olgunlaşm am ış barbar ardıl devlet-
lerarasında bir seçim le karşı karşıya kaldıklarında sonuncusunu
yeğleyen Batı İm paratorluğunun Rom alı toprak sahipleri tarafın­
dan oynanm ışa benzer. Nüfusun ço k büyük çoğunluğunu oluş­
turan K oloni ve köleler, h er ne kadar olasılıkla Roma devletinin
yerine geçen daha az etkili artık elde etm e m ekanizm alarının ya­
rarını görm üşlerse de, toplum sal dünyalannı kendileri bilinçli
olarak yeniden biçim len d irm em işlerd ir.136
O rganik krizleri çözüm lem ede yapısal çelişkiler ile bilin çli in ­
san etkinliğinin oynadığı rol arasındaki denge son 1 5 0 0 yıl b o ­
yunca ilkind en İkincisine doğru b ir değişim gösterm iştir. Bu b a­
kım dan feodalizm den kapitalizm e geçiş Roma İm paratorlu-
gu'nun çökü şü ile Rus Devrimi arasında bir ara konum u oluştu­
rur. M arksist tarihçiler son yıllarda bu rju va devrim lerinin zorun­
lulukla (ya da halta sıklıkla) burjuvazinin kendi işi olduğu dü­
şü n cesine karşı çıkm ışlardır. Böylelikle G areth Stedm an Jo n es
(yapısalcılık sonrasına dönüşünden ön ce) şöyle yazmıştır:

Burjuvazinin zaferi, ayn ve tuıarh bir dünya görüşüne sahip bir sı­
nıf tebaasının bilinçli zaferi olmaktan çok, belli bir mülkiyet ilişki­
leri biçiminin ve üretim araçlan üzerinde belli bir denetim biçimi­
nin küresel zaferi olarak görülmelidir... Eğer bir burjuva devriminin
tanımı kapitalist mülkiyet ilişkilerinin serbest gelişiminin sağlandı­
ğı hukuki ve siyasi bir çerçevenin başanlı biçimde oturtulmasıyla sı­
nırlı tutulursa, o zaman ‘burjuva devrimi’nin doğrudan burjuvazi­
nin işi olması gerekliliğinin hiçbir zorunlu nedeni yoktur.137

(1 3 6 ) C. W ickham , 'The O lher Transition: From the Ancient W orld to Feudalism' (Diger
G eçi}: Eski Dünyadan Feodalizme), P& P. 103 (1 9 8 4 ).
(1 3 7 ) G. Stedman Jones, 'Society and Politics at the Beginning of the World Economy'
(Dünya İktisadının Başlangıcında Toplum ve Siyaset), Cambridge Journal of
Econom ics, 1 (1 9 7 7 ), s.86. Ayrıca bkz. G. Lukacs, History and Class Consciousness
(Londra. 19 7 1 ), s.28 2 ; ve C.Htll, ‘Conclusion’ (Sonuç), C.Hill, Change and
Continuity in Seventeenth-Century England (O n Yedinci Yüzyıl İngiltere’sinde
Değişim vc Süreklilik) (Londra, 1 974) içinde.
3 4 8 |T arih Y apm ak

Burjuva devrim lerinin böyle değerlendirilm esini gerektiren


bir d ürıü, sanayi kapitalizm inin hakim iyeti için gerekli koşu llan
yaratan bir dizi siyasi dönüşüm ün Prusya krallığının ve yarı feo­
dal Ju n k er destekleyicilerinin devrilmesi yerine, bizzat himayesi
altında yaşandığı on dokuzuncu yüzyıl Alm anya’sının gibi örn ek ­
lerin hesabım verm e gereksin im idir.138 Fakat burjuva devrim leri­
nin burjuvazinin bilinçli eylem inden doğmadığı tezi, C hristop ­
her Hill’in 1 6 4 0 - 1 6 6 0 İngiliz D evrim i’ne yapm ış olduğu gibi b a ş­
ka örneklere de uygulanabilir:

İngiliz Devrimi, büıün devrimler gibi, eski toplumun çökmesi nede­


niyle ortaya çıkmıştı; ne buıjuvazinin istekleri ne de Long Parla­
mentosunun önderleri tarafından dogrulmuştu. Fakat sonucu, kapi­
talizmin gelişmesi için 1640'tan önce var olanlardan çok daha elve­
rişli koşulların kurulması oldu. Varsayım bu sonucun ve Devrimin
kendisinin, İngiltere'de zaıen önceden kapitalist ilişkilerde önemli
gelişmeler kaydedilmesi ile mümkün olduğu şeklindedir, fakat dev­
rimin patlak vermesini yönlendiren ve bundan doğan devleti biçim­
lendiren, önderlerin isteklerinden çok, toplumun yapılan, kırılma­
ları ve baskılan olmuştu.135

Bununla birlikte, asıl klasik bu rju va devrim leri dönem inde,


yani 1 6 4 0 , 1 7 7 6 ve 1 7 8 9 devrim lerinde, kam u h ü r iradesi kav­
ram ı, halkm k olek tif olarak kendi kaderini biçim lendirm esi, sö z­
gelim i 1 6 4 7 ekim inde Parlam ento ordusu içind eki m eşhur Put-

(1 3 8 ) Özellikle bkz. D Blackboum ve G. Eley, The Peculiarities o f G erman History (O x ­


ford, 1984)
(1 3 9 ) C. Hill, A Bourgeois Revolution7', J. G A Pockock derlemesi Three British
Revolutions: 1 64), 1688, 1776 (Princeton, 1 9 8 0 ) içinde, s.lll. Lawrence Stone bu
değerlendirmeye büyük oranda katılır, ama yine de devrimin sonucunu ‘kabul edi­
lir biçim de girişimci bir toprak sahibi seçkinler tabakasının süren hakimiyeti
yüzünden, bir burjuva toplumu' olarak değerlendirmekte duraksar; ‘The Bourgeois
Revolution of Sevcnıeenıh-Century England Revisited' (O n Yedinci Yüzyıl İngilte­
re’si Burjuva Devrimi Üzerine Yeni Düşünceler), P&P, 109, (1 9 8 4 ), s.54.
Gelgeldim İngiliz toprak sahibi sınıf üzerine yaptığı çalışma, L. Stone ve J. p. C.
Stone, An Open Elite? England J 540 -1 8 8 0 (Oxford, 19 8 4 ), Robert Brenner’tn Ingiliz
gelişiminin ayırt edici özelliğinin bir tarım devrim ine nezaret eden bir kapitalist
aristokrasinin yükselişi'nde yattığı iddiasını tamamen doğrular.
G elen ek ve D evrim |3 4 9

ney tartışm aları sırasında, ilk olarak form üle edilm eye başlanm ış­
tır. Kuşkusuz türlü etkenler söz konu sudu r, ama ikisinin bu bağ­
lamda sözü edilm eye değer. Birinci olarak, kapitalizm in gelişim i,
söm ürenle söm ürülen in, altta yatan iktisadi ilişkiler yapısal eşit­
sizlikleri içerm eyi sûrdürse de, ilk kez olarak h uku ki eşitler ol­
duğu üretim ilişkilerinin oriaya çıkışını getiriyordu. Biçim sel si­
yasal eşitlik ve sın ıf söm ürüsü, en azından ilkesel olarak, karşı­
lıklı uyumlu hale geldi, buna karşın İngiliz Devrim ini evrensel
erişkin oy hakk ın ın genel kabulünden ayıran üç yüzyıl içinde,
burjuva dem okrasisinin uzatmalı ortaya çık ışı, gerçekte yalnızca
belirli tarihsel koşullarda yan yana bu lu nabildiklerini gösterir.140
İkinci olarak, siyasal iktidar sorunu burjuva devrim lerinin
durum unda belli bir önem e sahip olur. İngiliz Devrim inin bu
ikinci kategoriye dahil olduğunu savunurken Hill, bunun getir­
diği devlet dönüşüm ü üzerinde yoğunlaşır (bkz. yukanda 4 .4
başlığı). Bu analiz genelleştirilebilir. Kapitalist üretim ilişkileri,
m alların artan dolaşım ıyla ilişkili (ama buna indirgenem ez) oldu­
ğuna göre, m erkezi olm ayan ve m olekü ler b ir biçim de gelişir.
Bununla birlik te, kapitalizm in daha fazla yayılm asının devletin
yeniden yapılandırılm asına bağlı olduğu bir noktaya ulaşılır. O
halde b u ıju v a devrim i, Stedm an Jo n e s ’un sözleriyle, ‘kapitalist
m ülkiyet ilişkilerinin serbest gelişim inin sağlandığı hukuki ve si­
yasi b ir çerçevenin oiurtulm ası'nı gerektirir. Fakat bu değişiklik
var olan devletin zorla devrilm esini getirm ek zorunda değildir.
Lenin’in dediği gibi:

Sertliğin kalmtılan ya derebeyleri ekonomisinin dönüşümünün bir


sonucu olarak ya da derebeylerinin büyük arazilerinin ortadan kal-
dınlmasınm bir sonucu olarak, yani ya reformla ya da devrimle or­
tadan kaldırılabilir. Burjuva gelişimi, başlangıçta giderek daha bur-
juvalaşacak büyük derebeyi ekonomilerini kullanarak ve zamanla
feodal sömürü yöntemlerinin yerine burjuva yöntemlerini geçirerek

(1 4 0 ) Bkz. G. Therborn, 'The Rule ol Capital and the Rise o f Democracy' (Sermayenin
Hakimiyeti ve Demokrasinin Yükselişi), NLR, 103 (1 9 7 7 ).
3 5 0 | Tarih Y apm ak

ilerleyebilir. Ya da feodal büyük araziler ‘fazlalığını’ devrimci bir bi­


çimde toplumsal organizmadan dışarı atacak küçük köylü ekono­
milerini başlangıç alıp, ardından onlar olmaksızın kapitalist ekono­
mi yolunda serbestçe gelişerek ilerleyebilir.1'’1

Bism arck Alm anyası tepeden gelen burjuva devrim inin klasik
örneğidir (aslında Lenin bu kapitalizm yolunu 'Prusya yolu’ ola­
rak adlandırır), Ja co b e n diktatoryası altındaki Fransa ise taban­
dan gelm e bu rju va devrim inin başlıca örneğidir. 1 8 4 8 sonrası
dönem G ram sci’nin ‘edilgen devrim ler’ adım verdiği, yalnızca Al­
m anya’da değil, Risorgim en to İtalya’sında ve M eiji hanedanının
yeniden tahta oturduğu Jap o n y a’da da sanayi burjuvazisi ile top­
raklı aristokrasinin ortak yaşaması olarak görülebilir. G eoff Eley
şu saptam ada bu lu nu r:

Bir anlam ifade edebilmek için, ‘tepeden devrim’ hem uzamsal hem
de zamansal boyutlannda, bütün Avrupa bağlamını gerektirir. Bir
başka deyişle, klasik Marksist ‘eşitsiz ve bileşik gelişme’ kavramı gi­
bi bir şeye ihtiyacımız vardır. Ote yandan, Almanya’da ve İtalya’da
birliğin kurulması, Hollanda, Britanya, Amerikan ve Fransız Dev-
rimlerinin önceki sırasıyla karşılaşıınldıgtnda, ayrı bir zamansallık
içeriyordu. Önceki devrimler kapitalist ilişkilerin, dünya bir yana,
Avrupa ölçeğindeki küresel zaferinden önce olmuşken, İkinciler et­
kin bir biçimde kapitalizmin zaferini öngörüyordu; ilk devrimler
büyük ve küçük mülk sahiplerinin büyük oranda güç birliğiyle yü­
rütüldüğü halde, sonuncular halk desteğini, asıl burjuvayı yoksui-
laştmlmış küçük üreticiler ve çocuk işçi sınıfı kitlesine karşı ko­
numlandıran... müdahale edici bir toplumsal farklılaşma sürecinde
yitirmişti.'”

( H I ) V. 1. Lenin, C ollected W orks (Toplu Yapıtlar) (Moskova, 1 964), XIII, s.239.


(1 4 2 ) G. Eley, 'The British Model and the German Road’ (İngiliz Modeli ve Alman Yolu),
Blackboum ve Eley, Peculiarities içinde, s,8 5 . Aynca bkz. Stedman Jon es, ‘Society
and Politics'; vc, düzensiz vc birleşik gelişmeyle ilgili olarak. Troçkı, History, 1 b ö­
lüm; ve The Third International a fter Lenin (Lenin'den Sonra Üçüncü Enternasyo­
nal) (New York, 197 0 ), s. 18-24!
G elen ek ve D evrim |3 5 1

5 .4 başlığında tartıştığım ız devrim ci gelenek icatları, yirm inci


yüzyılın başlıca bu rju va devrim i türü olan Ü çü n cü Dünya’daki
ulusal bağım sızlık m ücadelelerinde söz konu su sınıf bağlaşıklık­
larında yaptıkları gibi, ‘büyük ve küçük m ülk sahiplerinin ortak
güç birliği’ni birbirin e tutturacak tutkal görevi yapmamasıyla,
klasik b u ıju v a devrim lerinin koşullanna uygundu. Fakat böylesi
güç birlikleri yalnızca işçi sınıfının bağım sız b ir güç olarak orta­
ya çıkm adığı durum larda olanaklıdır. 1 8 4 8 D evrim leri ve özel­
likle Paris işçileri ile bu ıju va Ulusal C ephe arasındaki kanlı Ha­
ziran çatışm aları, Fransız M utlakıyetini silip süpüren aşağı taba­
kanın kitlesel seferberliklerinin ölüm çanını çalarak, bütün Avru­
pa’da kapitalistlerle toprak sahiplerini rahaısız, olsa da, Bism arck
ve Cavour gibi bu lanık figürlerin’ önderliğinde kıtayı dönüştüren
b ir ortaklığa sü rü k led i.173
D eğişkenleri ne olursa olsun, sosyalist devrim bütün bu ıju va
devrim lerinden tem elde ayrılır. Bununla birlikte Anderson, kimi
zaman sosyalist devrim in yapısını burjuva olanınkine dahil eı-
m işıir: ‘Kapitalizm otom aıik olarak veya her yerde onu başlata­
cak muzaffer b ir sanayi burjuvazisini, sosyalizm in onu dayatacak
m uzaffer bir sanayi proletaryası gerektirm esinden daha fazla ge­
rektirm ez.’177 Burada öne sürülen benzerlik savunulam az. B urju ­
vazi, siyasi ik tid an elde etm esinden ö n ce, ticaretin gelişm esi,
d oğald an üreticilerin topraktan k op anlm ası ve refahın kapitalist
ellerde toplanm ası aracılığıyla üretim araçları üzerindeki deneti­
m ini geliştirir. Kapitalizm tipik olarak iktisatla siyasanın ayrılm a­
sını içerdiğine göre, burjuvazinin devleı aygıtında yer alm asına
gerek yoktur, yeter ki devlet kapitalist üretim ilişkilerini koruya­
cak biçim de işlesin. Burjuva devrim leri devletin böyle işlev gör­
m esini sağlar. Bunun tersine işçi sınıfı, üretim araçlanndan yapı­

(1 4 3 ) Amerikan İç Savaşı tartışılır biçim de tepeden burjuva devrıminin bir diğer


örneğidir; bkz. G. Novack derlemesi America’s Revolutionary Heritage (Amerika'nın
Devrimci Mirası) (New York, 1976).
(1 4 4 ) P. Anderson, 'Socialism and Pseudo-Empiricism' (Sosyalizm ve Sahıe Görgücü­
lük), NLR, 3 5 (1 9 6 6 ). s.9,
3 5 2 | Tarih Y apm ak

sal ayrılışıyla tanım lanır. Bu ayrılışın üstesinden ancak iktisat


üzerinde kolektif denetim kurarak gelebilir: her küçük fetih, söz­
gelim i işçilerin kooperatifi, serm aye birikim inin rekabetçi m antı­
ğı tarafından baltalanacaknr. Fakat toptan iktisadi denetim i elde
etm ek için proletaryanın ön celikle siyasal iktidara ulaşm ası gere­
kir. Devlet iktidarının elde edilm esi proletaryanın iktisadi olarak
egem en sm ıf haline gelm esinin ö n koşu lu du r.145
Burjuva ve sosyalist devrim lerini yapıda özdeş olarak görm ek
sonuncusunun kökLenci biçim d e dem okratik niteliğini de gölge­
de bırakır. Paris K om ünü’nd en bu yana belli başlı h er proleter
ayaklanm ası, 1905 ve 1 9 1 7 Rus Dcvrim leri sırasındaki S ovyetler
gibi, yığınların etkin katılım ı ve denetim ine ve temsil ed enlerin
doğrudan seçim i ve başvurusuna dayanan işçi sınıf gücü organ­
larının ortaya çıkm asını getirm iştir. D em okratik ve katılım a da­
yalı yapılan ve 'Kendi Kendini Yöneten b ir C um huriyet’e yönelik
programlı özlem leriyle146, Solidarn osc yalnızca en so n örn ektir. Bu
gibi siyasal biçim ler sosyalizm m ücadelesinin olum sal özellikleri
değildir. Anderson’ın yaptığı gibi, proletaryadan başka b ir gücün
(örn eğin, Ü çüncü Dünya’daki stalinist hareketlerin) o n u n lehine
iktidarı ele geçirip üretim araçlan n ı ulusallaştırarak kapitalizm i
ortadan kaldırabileceğini varsaym ak, işçilerin iktidarının hukuki
biçim ini gerçekliğiyle karıştırm ak o lu r.147 D oğrudan üreticilerin
üretim araçları üzerinde k o lek tif denetim inin kurulm ası olarak
sosyalist devrim , ancak işçi yığınlarının var olan devlet aygıtını
ortadan kaldırıp yerine d em okratik kendi kendini yönetim or­
ganlarını koym alarıyla biçim bulabilir.
Klasik M arksizm böyle der. Fakat Rus Devrim inin yozlaşması
ve daha yeni başka düş k ırıklıkları pek ço k sosyalisti bu b ö lü m ­
de benim senen ve savunulan proleter devrim anlayışına karşı

(1 4 5 ) Bkz. Lukacs, History, s.2 8 0 -4 .


(1 4 6 ) Bkz. Barker, Festival. 9 .bölüm; ve T . G. Ash, The Polish Revolution (Polonya Devri­
mi) (Londra, 1 9 8 5 ), s.2 2 2 -3 1 .
(L 47) P. Anderson, ‘Trotsky's Interpretation o f Stali