You are on page 1of 38

HAZRETİ MUHAMMED

(Sallallahu aleyhi ve sellem)


Adem KILIÇ
Peygamberler Tarihi - 10
HAZRETİ MUHAMMED (Sallallahu aleyhi ve sellem)
Copyright © Muştu Yayınları, 2012
Bu eserin tüm yayın hakları Işık Yayıncılık Tic. A.Ş.’ye aittir.
Eserde yer alan metin ve resimlerin Işık Yayıncılık Tic. A.Ş.’nin önceden
yazılı izni olmaksızın, elektronik, mekanik, fotokopi ya da herhangi bir kayıt
sistemi ile çoğaltılması, yayımlanması ve depolanması yasaktır.
Editör
Erol ERGÜN
Görsel Yönetmen
Engin ÇİFTÇİ
Ali ÖZER
Tezhip
Nurgül KABASAKAL
Kapak
Nurdoğan ÇAKMAKCI
Sayfa Düzeni ve EPUB
Bekir YILDIZ
Dijital ISBN
978-605-4721-55-9
Yayın Numarası
611
Aralık 2012
Muştu Yayınları
Bulgurlu Mahallesi Bağcılar Caddesi No: 1
34696 Üsküdar/İSTANBUL
Tel: (0216) 522 11 44 Faks: (0216) 522 11 78
www.mustu.com
facebook.com/kitapkaynagi
BEKLENEN NEBİ

İ sa Aleyhisselâm’ın doğumunun üzerinden altı yüz yıl geçmiş, Hristiyanlar Onun getirdiği dinin
prensiplerinden uzaklaşmışlardı. Yahudiler de Hazreti Musa’nın öğretilerini unutmuş, ahireti
bırakıp dünyaya dalmışlardı. Yeryüzü âdeta dişlinin dişsizi yediği, güçlünün zayıfı çiğnediği,
kötülüğün iyiliği bastırdığı bir yere dönüşmüştü.
Manevî açıdan yeryüzü, kupkuru çöllerden farksızdı. Dünya sevgiye, merhamete ve adalete
susamıştı. Susuzluktan çatlamış gönüller, onlara hayat suyu sunacak kurtarıcısını bekliyordu.
Dünyanın pek çok yeri gibi Arap Yarımadası da karanlıklar içindeydi. Hazreti İbrahim ve Hazreti
İsmail’in, Allah’a ibadet maksadıyla inşa ettikleri Kâbe’nin etrafı hatta içi putlarla doluydu.
Yaşanan bu karanlık dönemin adı ‘cahiliye’ idi. Şirk imanın yerine geçmiş, gelen yüz yirmi dört bin
peygamberin uyarısını hep kulak ardı eden ve kendilerinden önce helâk olan kavimlere rağmen
insanlık yine puta tapmaya başlamıştı. Bu karanlık çağda kız çocukları diri diri gömülüyordu. Her
türlü ahlâksızlık açıktan yapılır olmuştu.
Artık zaman, ahir zamandı ve insanlık hem Tevrat’ın hem de İncil’in müjdelediği Son Nebi’yi
bekliyordu. Kitap Ehli Yahudi ve Hristiyan âlimlerden, Arapların içinden Muhammed isminde bir
peygamber doğacığını duyan bazıları, doğan erkek çocuklarına ‘Muhammed’ ismini veriyordu.
Böylece son peygamberin kendi nesillerinden, kendi kabilelerinden çıkacağına inanıyorlardı. Fakat
ahir zamanda gelecek son peygamber, Hazreti İbrahim’in oğlu Hazreti İsmail’den devam eden soydan
ve Abdulmuttalib’ten Abdullah’a uzanan silsileden gelecekti.
KUTLU DOĞUM

İ şte böyle bir atmosferde tarihler 20 Nisan 571’i gösteriyordu. Rebiülevvel ayının 12. gecesiydi.
Her iki takvim de pazartesi gününü gösteriyordu. İnsanlığın hakikate susamışlığını giderecek olan
Kâinatın Efendisi Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün tan yeri ağarırken Mekke’de
dünyayı şereflendirdi. Nebiler Sultanı Efendimiz’in iki omzu arasında peygamberlik mührü
bulunuyordu.
Hazreti Âmine validemizin bildirdiğine göre, melekler hamileliği sırasında ona Kâinatın
Efendisi’ne hamile olduğu bildirmişti. Ne hamileliği sırasında ne de Nebiler Sultanı’nı dünyaya
getirirken hiçbir zahmet çekmemişti. Doğarken de doğu ile batı arasını aydınlatan bir nurun
kendisinden çıktığını görmüştü.
Peygamber Efendimiz’in doğduğu gece bütün dünyada çeşitli olaylar meydana gelmişti. O gece,
İran’daki Kisra’nın sarayının on dört şerefesi birden yıkılmış, Semave Vadisi’ni su basmış, Sâve
Gölü de kurumuştu. İranlı Mecusîlerin bin yıldan beri yanan ve tapılan ateşleri o gece sönmüştü.
Şeytan, hayatında koparacağı dört çığlıktan birini Kutlu Doğum’da atmıştı.
Hazreti Aişe validemizden rivayet edildiğine göre, Mekke’de ticaretle uğraşan Yahudi bir tüccar,
kutlu gecenin sabahında, Kureyşlilerin olduğu bir mecliste şöyle demiştir.
— Ey Kureyş topluluğu! İçinizden bu gece çocuğu doğan oldu mu?
Henüz bu kutlu doğumdan Mekkelilerin haberi olmamıştı.
Bundan dolayı,
— Vallahi bilmiyoruz, dediler.
Bunun üzerine Yahudi,
— Ey Kureyş cemaati! Size söylediğim şeyi ezberleyiniz! Bu gece, ahir zaman ümmetinin
peygamberi doğmuştur. Onun iki omuz küreği arasında peygamberlik mührü vardır.
Meclisten bazıları, bu durumu ailelerine anlattılar. O gece Abdulmuttalib’in bir torunu olduğu
haberini öğrenince de Yahudi bilgeye haber verdiler. Sonra adamı Hazreti Âmine’nin evine
götürdüler. Muhammed Aleyhisselâm’ın omuz kürekleri arasındaki mührü görünce Yahudi bayıldı.
Kendine geldiğinde ise şöyle dedi.
— Vallahi İsrailoğulları’ndan peygamberlik gitmiştir. Artık peygamberlik Araplara geçmiştir.
Sevinin ey Kureyş cemaati! Çünkü O, sizinle birlikte öyle bir güce ulaşacak ki O’nun haberi, doğu ile
batı arasını dolduracaktır.
SÜTANNEYE VERİLİŞİ

O devrin geleneklerine göre sütanneler Mekke’ye gelip zengin ve soylu ailelerin bebeklerini alır,
kabilelerine dönerlerdi. Çocuk, beş altı yaşına kadar sütannesinin ailesiyle birlikte kalır, daha
sonra da ailesine tekrar teslim edilirdi. Efendimiz de hem Mekke’nin sıcak ve boğucu ikliminden uzak
kalsın hem de Arapçayı güzelce öğrensin diye sütanneye verildi. Sütanne Halime ve eşi Haris fakir
bir aileydi. Fakat Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nuru ile evlerine bir bereket gelmişti.
Onun yanlarında bulunmasından son derece memnunlardı. Sütkardeşleri Şeyma ve Abdullah da
Efendimiz’le birlikte oyunlar oynuyor, O’nu koyun otlatmaya götürüyorlardı.
Sütkardeşi Abdullah bir gün Nebiler Sultanı ile koyun otlatırken bir olaya şahit oldu. İki zat
Efendimiz’in göğsünü yarıp kalbini çıkararak zemzemle yıkamışlardı. Daha sonra kalbini yerine
koyup göğsünü tekrar kapatmışlardı. Sütkardeşinin bu haline şahit olan Abdullah, koşarak hemen anne
ve babasına durumu haber verdi. Bu olaydan tedirgin olan Halime ve Haris, hemen Abdullah’ın
gösterdiği yere koştular.
Vardıklarında bahsi edilen iki zat oradan ayrılmıştı. Çünkü bu adamlar Cebrail ve bir melekten
başkası değildi. Durumu Efendimiz’e de sordular ve Abdullah’ın şahit olduğu şeyleri bir de Ondan
dinlemiş oldular. Sütoğullarının çok farklı bir çocuk olduğuna iyice kanaat getiren Halime ve Haris,
mübarek yavrunun başına kötü bir şey gelmesinden korktukları için O’nu götürüp annesine teslim
ettiler.
Bu hadiseye en çok sevinenler, Efendimiz’in dedesi ve annesi olmuştu. Oğluna kavuşan Âmine
validemiz çok mutlu idi. Çünkü sütanne Halime, oğlu iki yaşındayken de getirmiş fakat o yıllarda
Mekke’yi saran veba salgını yüzünden bir süre daha sütannesi ile Benî Sa’d yurduna göndermek
zorunda kalmıştı. Nebiler Serveri iki yıl daha sütannesinde kalmış ve dört yaşlarında tekrar annesi ve
dedesinin yanına gelmişti.
HAZRETİ ÂMİNE’NİN VEFATI

S evgili Peygamberimiz’in babası Abdullah, O doğmadan önce vefat etmişti. Bu sebeple kendisini
dedesi Abdulmuttalib himayesine aldı. Mekke’nin reisi olan Abdulmuttalib, oğlu Abdullah’ı
Vehb bin Abdi Menaf’ın kızı Âmine ile evlendirmişti. Âmine o zaman, soy ve mevki itibarıyla
Kureyş kadınlarının en üstün sınıfındandı. Abdullah evlendikten kısa bir zaman sonra Kureyş’in
ticaret kervanı ile Şam’a gitmiş ve dönüş yolunda da hastalanmıştı. Medine’de, dayıları Adiy bin
Neccaroğulları’nın yanında bir ay kadar hasta yattı. Arkadaşlarından Mekke’ye ulaşmış olanları,
Abdulmuttalib’e ve Âmine’ye durumu haber vermişlerdi. Bunun üzerine Abdulmuttalib, oğlu Haris’i
acele Medine’ye göndermişti. Haris Medine’ye ulaştığında Abdullah vefat etmiş ve Nabiga’nın
evinin avlusuna gömülmüştü. Abdullah’ın nasıl hastalandığını ve nasıl vefat ettiğini sorup öğrenmiş
ve aldığı haberle Mekke’ye dönmüştü. Olanları öğrenen Âmine ve Abdulmuttalib’in evi yasa
boğulmuştu.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) altı yaşına gelmişti. Âmine validemiz Medine’yi özlemişti.
Zira Medine’de hem akrabaları hem de vefat eden eşi Abdullah’ın kabri vardı. Peygamber Efendimiz
ve dadısı Ümmü Eymen’i de alarak Medine’ye doğru yola çıktılar. Bu ziyaret sırasında Peygamber
Efendimiz, hem babasının kabrini ziyaret edecek hem de dayılarını tanıyacaktı.
Medine’de yaklaşık bir ay kaldıktan sonra tekrar Mekke’nin yolunu tuttular. Çünkü Hazreti Âmine
hastalanmıştı. Yolda hastalığı daha da artınca mola vermek zorunda kaldılar. Efendiler Efendisi’nin
mübarek annesi yola daha fazla devam edemeyecekti. Âmine validemiz burada hayata gözlerini
yumdu. Artık Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hem yetim hem de öksüzdü. Anne
karnında iken babasını kaybeden Efendiler Efendisi, altı yaşında da annesini kaybetmişti.
Efendimiz’le birlikte Mekke’ye dönen dadısı Ümmü Eymen, O’nu dedesine teslim etti.
Abdulmuttalib, küçük yaşta hem annesini hem babasını kaybeden torununu bundan sonra yanından bir
an bile ayırmadı. Ne var ki onun da yaşı hayli ilerlemişti. Vefat edeceğini anlayınca Efendimiz’i
oğullarından en merhametlisi olarak gördüğü Ebu Talib’e emanet etti. Onun yeğenine layıkıyla
bakacağına kanaat getirmişti. Abdulmuttalib, çok geçmeden vefat etti.
BAHİRA’NIN NASİHATI

D edesinin vefatının ardından Sevgili Peygamberimiz, amcası Ebu Talib’in evine yerleşti ve orada
yaşamaya başladı. Bundan sonra O’nu amcası himaye edecekti. Ebu Talib ticaretle uğraşıyordu.
Bu nedenle kimi zaman ticaret kervanlarıyla Mekke dışına gidiyordu. Efendimiz, amcası Ebu Talib’in
kervan hazırları yaptığını ve Şam’a gideceğini duymuştu. Hemen yanına koştu onunla gitmek istediğini
söyledi. Yeğeni Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) boynunu öyle bir bükmüştü ki amca Ebu
Talib O’nu kıramadı ve kervana katılmasına izin verdi.
Kervan Şam’a doğru yol alırken, bir bulut da onlara eşlik ediyordu. Kudüs’le Şam arası bir yerde
mola verdiler. Yakında bir manastır vardı ve kervan Bahira isimli rahibin dikkatini çekmişti.
Gördükleri kutsal kitaplarda geleceği söylenen Son Nebi’nin işaretleriyle aynıydı. Hemen kervandaki
herkesi akşam yemeğine davet etti. Gelenleri süzüyordu fakat hiçbiri aradığı kişi değildi. Merakla,
kervanda başka kimsenin olup olmadığını sordu. Sadece bir çocuğun kervanda eşyaları beklemek için
kaldığını öğrenince O’nu da çağırdı. Aradığını bulmuştu. Karşısındaki çocuk, asırlardır beklenen Son
Nebi’den başkası değildi.
Bahira, önce Efendimiz’le konuştu. Ona bazı sorular sordu. Sorularına başlarken de Lat ve Uzza
adına yemin verdirmek istedi. Fakat Nebiler Sultanı put isimlerinden rahatsız olmuştu. Bu ilk işaretti.
Ona uykusundan rüyalarına, gündelik yaşayışından isteklerine kadar birçok şey sordu. Aldığı
cevaplar netti ve kitaplarda verilen haberlerle tıpatıp uyuyordu. Son bir işaret kalmıştı: Risalet
mührü. Onu da görmek istedi. Kulağına eğildi ve bu isteğini fısıldadı. Nebiler Serveri bu yaşlı
rahibin isteğini geri çevirmemişti. Artık Bahira’nın kanaati kesindi. Karşısında duran, geleceği
asırlardır müjdelenen Son Nebi’ydi. Fakat kervanın gideceği yer Şam’dı. Eğer oradaki Yahudiler,
fark ederlerse Ona zarar vermek isteyebilirlerdi. Bundan dolayı gidişine mani olmalıydı. Amcası Ebu
Talib’i çağırdı ve nesi olduğunu sordu. Ebu Talib, babasıyım, dediyse de Bahira buna inanmadı. Zira
Onun babası daha doğmadan vefat etmiş olmalıydı. Bahira, Ebu Talib’e bu çocuğun babası
olamayacağını söyledi. Ebu Talib de her şeyi bir bir anlattı. Aldığı cevaplar Bahira’yı bir kez daha
sevindirmişti.
Ebu Talib’e yeğeniyle birlikte geldiği yere dönmesini söyledi. Çünkü Şam’da pek çok Yahudi âlimi
vardı. Eğer kendi gördüklerini onlar da görürlerse bu çocuğa kötülük yapabileceklerini anlattı. Ebu
Talib de bu nasihate kulak vererek mallarını burada satıp Mekke’ye döndü.
GENÇLİK YILLARI

Y ıllar ilerledikçe Efendimiz Aleyhisselâm, gelişip boy atmış ve endamıyla dikkat çeker olmuştu.
Davranışları da yaşadığı toplumun genel alışkanlıklarından çok farklıydı. Kötülüklerden uzak
tertemiz bir hayatı vardı. Mekkeliler gibi yaşamıyor, onlar gibi putlara tapmıyordu. Üstün ahlâkı ve
iffeti ile tanınıyor, herkes ona güveniyordu. İstisnasız bütün Mekke Ona el-Emin der olmuştu.
Yakın çevresinde de kendisi gibi tertemiz insanlar vardı. En yakın dostu Ebu Kuhafe’nin oğlu
Ebubekir’di. Ahlâk ve karakter yönüyle birbirlerine benzedikleri için çok yakın dost olmuşlardı. Ne
var ki az sayıdaki güzel ahlâklı kişinin aksine o yıllarda Mekke’de cehalet giderek büyüyordu.
Cahiliyenin pisliğine bulaşmayan Nebiler Serveri, hayırlı işlerin ise içinde oluyordu. Daha gençlik
yıllarında sosyal problemlerin çözümü için merkez hâline gelen meclislerin müdavimi olmuştu. Bu
maksatla oluşturulan ve adına ‘Hılfu’l-fudûl’ denilen bir toplantı merkezi vardı. Nebiler Sultanı da bu
toplantılara katılıyordu.
HAZRETİ HATİCE İLE EVLİLİĞİ

Y ıllar geçmiş ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yirmi beş yaşına gelmişti. O günlerde
Mekke’den Şam taraflarına gidecek olan bir ticaret kervanının hazırlıkları yapılıyordu.
Kervanın sahibi Mekke’nin en zengin ve en asil kadınlarından biri olan Hazreti Hatice idi.
Efendimiz’in amcası Ebu Talib’in teklifi ile kervanının başına Nebiler Sultanı’nı geçirmişti. Zira bu,
Hazreti Hatice için bulunmaz bir fırsattı. Çünkü o, Mekke’nin cehaleti içinde güzel ahlâkıyla öne
çıkan biriydi. Üstelik Hazreti Hatice’nin, O’nun gelmesi beklenen son peygamber olacağına dair
inancı da vardı. Hazreti Hatice’nin en büyük yardımcısı ve bilgi kaynağı ise ahir zaman
peygamberinin rüyalarıyla yaşayanlardan biri olan amcaoğlu Varaka bin Nevfel idi. Zira o günün
Mekke’sinde anlatılan Son Nebi ile bütün özellikleri tutan tek bir kişi vardı: Abdullah’ın oğlu
Muhammedü’l Emin.
Efendimiz’in son peygamber olabileceğini düşünen Hazreti Hatice, O’nu daha yakından tanımak
için Şam’a giden kervanın reisliğini Efendimiz’e verdi. Kervan yola çıkmış, Efendimiz
Aleyhisselâm’ın Şam’a yapılan ikinci yolculuğu başlamıştı. Uzun bir yolculuktan sonra Şam’a
vardılar. Bütün mallar satıldıktan sonra Mekke’ye dönmek için yola koyuldular. Dönüş yolunda bir
yerde mola vermişlerdi. Nebiler Sultanı da bir ağacın altında dinleniyordu. Bu sırada uzaklardan
koşarak Nastura isimli bir rahip geldi. Ağacın altında dinlenen Efendimiz’i göstererek,
— Şu ağacın altında dinlenen kim, diye sordu.
Hazreti Hatice’nin kölesi Meysere cevap verdi.
— O Muhammed bin Abdullah. Harem ehlindendir.
Rahip:
— Peki, Onun gözlerinde kırmızılık var mı, diye sordu.
— Evet, dedi Meysere.
Rahip aldığı cevaplarla memnun olmuştu.
— Vallahi, bu ağacın altında Nebi’den başka kimse konaklamamıştır. Şüphesiz ki O, beklenen son
peygamberdir.
Meysere, Hazreti Hatice’nin kendisine tembih ettiği gibi Efendimiz’i yol boyunca gözlemiş ve
Mekke’ye dönünce de her şeyi anlatmıştı. Rahip Nastura, Onun gelecek olan son peygamber olduğunu
söylemiş, yolculuk sırasında kervanı bir bulut takip etmiş ve ticaret her zamankinden kârlı geçmişti.
Bu yolculuğun sonunda Hazreti Hatice’nin Muhammedü’l-Emin’in son peygamber olduğu ile ilgili
hiç tereddüdü kalmamıştı. Hatice validemiz, O’na yakın olmanın tek yolu olarak evliliği görüyordu.
En yakın arkadaşını aracı yaparak bu evlilik fikrini Efendimiz’e ulaştırdı. Nebiler Sultanı’nın da
kabulüyle en kutlu yuva kurulmuş oldu. Peygamber Efendimiz Hazreti Hatice validemiz ile
evlendiklerinde yirmi beş yaşındaydı. Hazreti Hatice ise kırk yaşındaydı. Bu evliliklerinden iki
erkek, dört kız, altı çocukları oldu: Kasım, Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah.
KÂBE’NİN TAMİRİ

P eygamberimiz, otuz beş yaşına gelmişti. Mekke’de en çok konuşulan konu ise o yıllarda yıpranan
Kâbe’nin tamir edilmesiydi. Kureyşliler ve diğer kabilelerin ileri gelenleri bir an önce Kâbe’yi
tamir kararı almıştı.
Kâbe’nin tamiri başlamıştı. Her kabile tamir işine yardım ediyordu. Nihayet Kâbe’nin tamiri
tamamlanmış ve sıra Hacerü’l-Esved’in tekrar yerine konulmasına gelmişti. Fakat kabileler arasında
ihtilaf çıktı. Her kabile bu şerefin kendisine ait olmasını istiyordu. Bu kavga öyle bir hâl aldı ki
neredeyse savaş çıkacaktı. Ebu Ümeyye adlı yaşlı şahıs bir teklifte bulundu. Ertesi gün Kâbe’nin bir
kapısından ilk giren kimseyi hakem yapmayı teklif etti. Herkes bu teklifi kabul etti. Ertesi sabah
herkes heyecanla ilk gelecek kişiyi merak ediyordu. Nihayet sabahın ilk ışıklarıyla birlikte
Muhammedü’l-Emin kapıda görüldü.
O’nu gören herkes,
İşte, Emin geliyor! Biz, O’nun vereceği hükme razıyız, demeye başladılar.
Nebiler Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem) önce onları dinledi. Daha sonra bir bez istedi.
Ardından da kendi elleriyle mübarek Hacerü’l-Esved’i kucaklayıp bu bezin üzerine koydu. Sonra da
her kabileden bir kişinin bezin bir tarafından tutmasını istedi. Nihayet taş rükun hizasına gelince yine
kendi mübarek elleriyle Hacerü’l-Esved’i yerine yerleştirdi. Herkes bu hükme razı olmuştu. Böylece
olası bir savaş önlenmiş oluyordu. Üstelik Cenâb-ı Hak, Kâbe’nin bu mübarek taşını O’nun eliyle
yerine koyduruyordu.
Hatice validemiz âdeta kendini Efendimiz’e adamıştı. O’nun kılının bile incinmesinden rahatsızlık
duyuyordu. Aralarında büyük bir muhabbet, samimiyet ve teslimiyet vardı.
Peygamberimiz otuz sekiz yaşına geldiğinde bazı ilâhî işaretler almaya başladı. Yaşadıklarını,
sadece mübarek eşi Hazreti Hatice ile paylaşıyordu. Hatice validemiz de her seferinde O’nu teselli
ediyor, güven verici sözler söylüyordu. Allah’ın O’nu asla utandırmayacağını düşünüyordu. Zira
mübarek eşinin beklenen son peygamber olduğuna dair inancı tamdı.
Peygamberimiz otuz dokuz yaşına girdiğinde sadık rüyalar görmeye başladı. Uykusunda gördüğü
şeylerin aynısını uyanıkken yaşıyordu. Bu hâli de altı ay kadar devam etti. Efendiler Efendisi, artık
yalnız kalmak istiyordu. Çünkü yaşadığı toplumun ahlâk dışı bir hayat sürmesi, O’nu çok rahatsız
ediyordu.
Peygamberimiz kırk yaşına gelmişti. Yalnız kalmak için zaman zaman Mekke’den ayrılıyor ve bütün
kötülüklerden uzak kalmak için Hira Mağarası’na inzivaya çekiliyordu. Bu mağaraya gitmek için
saatlerce yürüyor, Nur Dağı’na ulaşıyor ve dağın Kâbe’yi gören tarafındaki Hira Mağarası’na
oturarak Kâbe’yi seyre dalıyordu. Burada Hazreti İbrahim’den kalma Hanif dinine göre ibadet
ediyordu.
Bu yıllarda gördüğü rüyalar artmaya başlamıştı. Ayrıca karşılaştığı ağaçlar, taşlar ve diğer canlılar
O’na selama duruyordu.
Bir gün bütün peygamberlere vahiy getiren Cebrâil (aleyhisselâm), Allah Resûlü’ne risalet
vazifesini tebliğ etti. Kâinatın Efendisi kırk yaşındaydı. 610 yılının Ramazan ayının on yedinci
günüydü. Hira Mağarası’nın sessizliği içerisinde vakit seher vakti, vahiy meleği Cebrâil
(aleyhisselâm) Nebiler Serveri’ne “Oku” diye seslendi.
Peygamber Efendimiz:
— Ben okuma bilmem, dedi.
Cebrâil ikinci kez,
— Oku, dedi.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yine aynı cevabı verdi.
Cebrâil tekrar,
— Oku, dedi.
Üçüncü kez “Oku” emrini alan Peygamberimiz:
— Ne okuyayım, diye sordu.
Bunun üzerine Cebrâil (aleyhisselâm) ilk vahyi tebliğ etti.
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O ki, insanı yapışkan bir hücreden yarattı. Oku ki, o Rabbin,
sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı ve insana bilmediği şeyleri öğretendir O.” (Alâk suresi,
1-5)
Sonra da Peygamber Efendimiz’in yanından ayrılıp gitti. Vahiy meleğinin Rabbinden getirdiği
âyetler, Peygamber Efendimiz’in kalbine satır satır yazılmıştı. Heyecan içerisinde evine döndü ve
başından geçenleri hemen Hazreti Hatice’ye anlattı. Hatice validemiz, mübarek eşinin
peygamberlikle vazifelendirildiğini anlamış ve her zaman destekçisi olacağını ifade etmişti. Nitekim
öyle de olacaktı.
İLK MÜSLÜMANLAR

A llah Resûlü’ne ilk iman eden eşi Hazreti Hatice olmuştu. Onun ardından peygamber evinde
yaşayan ve henüz çocuk denecek yaşta olan, Efendimiz’in amcası Ebu Talib’in oğlu Hazreti Ali
ve onun azatlı kölesi Zeyd b. Hârise iman etti. Onlardan sonra iman eden kişi Resûlullah’ın sadık
dostu Hazreti Ebubekir idi.
Peygamber Efendimiz’e risalet verilişi ile yaşanmaya başlayan bu gelişmeler, puta tapıcılığın
kökleşmiş olduğu cahiliye Mekke’sinde hiç hoşa gitmemişti. Bir Allah’a inanma fikrine yanaşmayan
Mekke ileri gelenleri, müşrikler olarak inananlar karşısındaki yerlerini almışlardı.
Hazreti Hatice, Ali, Zeyd ve Ebubekir’den sonra Hazreti Osman, Abdurrahman, Sa’d, Zübeyr ve
Talha da İslâm’ı seçtiler ve ilk Müslümanlardan oldular.
Üç yıl sürecek olan gizli davet dönemi başlamıştı. Tebliğ, dar dairede ve şahsi gayretlerle
sürdürülürken Allah’a ve Resûlü’ne inananların sayısı bir bir arttı ve otuza ulaştı.
Puta tapıcılığı terk etmeye yanaşmayan müşrikler, ilk zamanlar bu gelişmeleri izleyip yalanlamayı
ve alaya almayı tercih ettiler. Bu inkâr ve alaylar karşısında Allah Resûlü’nün hüzünlenen yüreği,
evinde vefalı eşi Hazreti Hatice’nin teselli veren sözleriyle sükûnet buluyordu.
Peygamberliğin dördüncü yılında Cenâb-ı Hak artık tebliğin açıktan yapılmasını emretti.
“Önce en yakın akrabalarını uyar! Mü’minlerden sana tabi olanların üzerine şefkat ve
merhametle eğil! Ve de ki; sizin için ben apaçık uyarıcıyım.” (Şuarâ sûresi, 214-216)
Bunun üzerine Efendimiz akrabalarını yemeğe davet ederek Yüce Allah’ın emirlerini onlara anlattı.
Hatta bu esnada onlara bir bereket mucizesi gösterdi. Ne var ki amcası Ebu Leheb, Sevgili
Peygamberimiz’i üzecek sözler sarf ederek ortamı germişti. Bu olaydan kısa bir süre sonra Efendimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem), yakın akrabalarını tekrar topladı ve bir ziyafet daha verdi. Onlara
Allah’ın birliğini, öldükten sonra dirilmeyi, ahireti ve kendisinin gönderilen son peygamber olduğunu
anlattı. Birçok akrabası bu davete yumuşak bir yaklaşım sergilediler. Fakat Ebu Leheb yine olumsuz
ve çirkin şeyler söyleyerek ortamın güzelliğini bozdu. Misafirlerden sadece çocuk yaştaki Hazreti Ali
“Evet” dedi. Halası Safiye ve amcası Ebu Talib de Ebu Leheb’in çirkin sözlerine müdahale ederek
yeğenlerinin arkasında olduklarını söylediler. Böylece topluluk oradan dağıldı.
İslâm’ı anlatma ve gönüllere girme işi, günden güne genişleyerek devam ediyordu. Karanlığı seven
küfrün temsilcileri, İslâm’ın aydınlığını bir türlü hazmedemiyorlardı.
Peygamberimiz Efendimize, “Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir!”
(Hicr sûresi, 94-95) ilâhî emri gelince, Allah Resûlü Safa Tepesi’ne çıkarak açıktan tebliğde
bulundu. Kendisini dinlemek üzere oraya toplanan insanlara şöyle hitap etti:
— Sizi, Allah’ın birliğine inanmaya davet ediyorum. O’ndan başka ilâh olmadığını tasdik etmeye
çağırıyorum. Ben de O’nun kulu ve resulüyüm. Eğer dediklerimi kabul ederseniz, cennete
gideceğinizi garanti edebilirim. Şunu da ifade edeyim ki siz bunları yapmadıkça, size ne dünyada ne
de ahirette yardım edebilirim.
O gün orada Efendimiz’e, amcası Ebu Leheb’den başka karşı çıkan ve hakaret eden olmadı. Allah
Resulü’nü dinledikten sonra kendi aralarında sessizce konuşarak oradan ayrıldılar. Bu olaydan sonra
Mekke’de İslâmiyet’i duymayan kalmadı. Ne var ki Peygamberimiz Efendimiz’in, Safa Tepesi’nde
İslâm’ı açıktan tebliğ etmesi Mekkeli müşrikleri çılgına çevirmişti. Efendimiz Aleyhisselâm’a
gizliden gizliye muhalefet eden bu grup, bu sefer de hem Peygamberimiz’e hem de Müslüman olanlara
açıktan açığa düşmanlık etmeye başladılar.
Müşrikler, yaptıkları baskılara rağmen İslâm’ın yayılmasını engelleme adına istedikleri neticeyi
alamayınca zulümlerini daha da artırdılar. Mekke’de sözü geçen kabilelerden olan Müslümanlara
fazla zarar veremiyorlar, fakat fakir ve kimsesiz olanlara çok eziyet ediyorlardı. Müslüman olduğu
öğrenilen Bilal-i Habeşî de zulme uğrayanlar arasındaydı.
İslâm’ı kabul edenlerin üzerinde baskılar giderek artıyordu. Bu yüzden Efendimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem) namazlarını Mekke’nin tenha yerlerinde ashabıyla kılmaya çalışıyordu. Şefkat
Peygamberi, müşriklerle gereksiz yere karşı karşıya gelmemek için Erkam İbn Ebi’l-Erkam’ın evinde
sahabelerle toplanmaya başladı. Takip edilmediklerinden emin olanlar gizlice buraya geliyordu.
Efendimiz de buraya geliyor ve ashabıyla görüşüyordu.
MÜSLÜMANLARIN HABEŞİSTAN’A HİCRETİ

P eygamberliğin beşinci senesiydi. Müslümanlar çok ağır, işkencelere maruz kalıyorlardı. Nebiler
Sultanı ashabın maruz kaldığı bu sıkıntılara bir çözüm olarak onlara hicret etmelerini tavsiye etti.
Bunu vahyin yönlendirmesiyle yapıyordu. Sahabe Efendilerimiz nereye gitmeleri gerektiğini
sorduklarında Habeşistan’ın bulunduğu yeri işaret etti. Orada bir hükümdarın olduğunu, hiç kimseye
zulmedilmediğini ve orasının doğruluk yurdu olduğunu haber verdi.
Habeşistan, Mekkeliler için yabancı bir yer değildi. Zira ticaret maksadıyla bu ülkeye sık sık gidip
gelirlerdi. Bundan dolayı da, Habeşistan’ı iyi tanıyorlardı. Hemen hazırlıklar yapıldı ve Peygamber
Efendimiz’in tavsiyeleri üzerine dördü kadın on beş kişi yola çıktı. Bu kafilenin içinde Peygamber
Efendimiz’in kızı Hazreti Rukiye ile eşi Hazreti Osman da vardı. Kafilenin rehberliğini Peygamber
damadı Hazreti Osman yapıyordu.
Habeş Necaşisi Ashame, adaletli bir hükümdardı ve Habeş halkı Ehl-i Kitap idi. On beş kişilik
kafile Habeşistan’a gittiklerinde Habeş Necaşisi, onları çok güzel karşılamıştı. İbadetlerini rahatlıkla
yapıyorlar, dinlerinin emirlerini çekinmeden yerine getirebiliyorlardı.
Bir gün Mekke’nin Müslüman olduğu yönünde yanlış bir haber geldi Habeşistan’a. Bunu duyunca
Habeşistan’daki Müslümanlar Mekke’ye gitme karar verdiler. Fakat yola çıkıp da Mekke’ye
yaklaştıklarında haberin yalan olduğu anlaşıldı. Bir kısmı Mekke’ye giderken, bir grup da tekrar
Habeşistan’ın yolunu tuttu.
Mekke’de Müslümanlara yapılan zulümler iyice artınca Efendiler Efendisi ashabına Habeşistan’a
gitmelerini söyledi. İkinci kafile daha kalabalıktı. Bu sefer on sekizi kadın yüz bir kişi Mekke’den
hicret etti.
Müslümanların Habeşistan’a hicreti sayesinde İslâmiyet, Mekke dışında da duyulmaya başlamış
oldu. Fakat bu durumu haber alan müşrikler, Müslümanları orada da rahat bırakmadılar. Habeşistan’a
elçiler gönderip Necaşi’den Müslümanları kendilerine teslim etmesini istediler. Habeş Necaşisi ise
onların bu isteklerini kabul etmeyip, ülkesine sığınan Müslümanları kimseye teslim etmedi.
Kureyşliler bu duruma çok kızdılar ama yapacak bir şey yoktu. Çünkü Mekke’nin en güçlü adamları
Hamza ve Ömer de Müslüman olmuştu.
BOYKOT BAŞLIYOR

İ şlerin artık kontrollerinden çıktığını gören müşrikler, bu meseleye kalıcı bir çözüm bulmaya karar
vermişlerdi. Bir akşam toplanarak bir karar aldılar. Boykot ilan edeceklerdi. Böylece
Müslümanlar ve onlara yardım eden her türlü bağlantıyı kesmeyi düşünüyorlardı. Buna göre,
Peygamber Efendimiz’i kendilerine teslim edene kadar Abdulmuttaliboğulları ile ilişki kurulmayacak,
alışveriş yapılmayacak, kız alıp verilmeyecekti. Hatta onları Mekke’den kovacaklardı.
Müşrikler aldığı bu kararı kendilerinden emin bir şekilde uygulamaya başladılar. Müslümanlar
Mekke’nin dışına çadır kurarak burada yaşamaya başladılar. Ebu Talib ve Hazreti Hatice bütün
imkânlarını Müslümanlar için seferber ediyordu.
Müşrikler, aldıkları kararlarını yazılı belge haline getirip Kâbe’nin duvarına asmışlardı. Böylece
İslâm’ın yedinci yılının başında Peygamber Efendimiz, Müslümanlar ve onlara destek olan
Haşimoğulları, Ebu Talib mahallesi denilen yerde göz hapsinde kalmaya başladılar.
Boykot tam üç yıl sürdü. Bu zorlu dönemde inananlar ve yakınları çok sıkıntı çekti. Çoğu zaman aç,
susuz kaldılar. Bu çileli günlerde Efendimiz’in en büyük desteği yine vefalı eşi Hazreti Hatice oldu.
Her an Allah Resulü’ne moral vermesinin yanında, bütün malını Müslümanlar için harcadı.
AYIN İKİYE BÖLÜNMESİ

E fendiler Efendisi ashabıyla birlikte Mina’da bulunuyordu. Her fırsatta Nebiler Sultanı’nı zor
durumda bırakmaya çalışan Kureyşliler, Ondan peygamberliğinin işareti olarak bir mucize
göstermesini istediler.
Gökteki ayı göstererek,
— Şayet ayı iki parçaya ayırırsan o zaman Sana iman ederiz, dediler.
Nebiler Sultanı, onların bu talebi üzerine mübarek elini semaya kaldırdı ve işaret parmağıyla ayın
bulunduğu tarafı göstererek bir hamle yaptı. Onun işaretiyle birlikte ay iki parçaya ayrılıverdi. Öyle
ki, bir parçası Ebu Kubeys dağının üzerine; diğeri de Kuaykıân denilen diğer dağın üstüne kadar
gelmişti. Zaten asıl niyetleri iman etmek olmadığı için bunun bir sihir olduğunu iddia ettiler.
Bu olay Kur’ân’da şöyle anlatılır.
“Kıyamet saati yaklaştı ve ay ikiye ayrıldı. Ama o müşrikler, her ne zaman bir mucize görseler
sırtlarını döner ve ‘Bu, kuvvetli ve devamlı bir sihirdir.’ derler.” (Kamer sûresi, 1-2)
Boykotun devam ettiği üç yıl içinde “Şakk-ı Kamer” denilen ayın ikiye bölünmesi mucizesinin
dışında pek çok mucize meydana geldi. Bu mucizelere şahit olanlardan bazıları da İslâm’ı seçti.
Boykot metnini yazan adamın ise elleri kurudu. Bu süre içinde gerçekleşen son mucize ise Kâbe’de
asılı duran boykot metnini bir ağaç kurdunun kemirmesi oldu. Ağaç kurdu, kâğıtta Cenâb-ı Hakk’ın
ism-i celili dışındaki her şeyi kemirmişti. Yüce Mevla bu mucizeyi Efendimiz’e bildirince, O da
durumu amcası Ebu Talib’e anlattı. Ebu Talib bunu müşriklere haber verince, hemen Kâbe’ye
koştular. Boykot metnini Efendimiz Aleyhisselâm’ın bildirdiği şekilde görünce de artık söyleyecek
bir şeyleri kalmadı. Boykotu kaldırmak zorunda kaldılar. Böylece büyük bir sıkıntıdan kurtulan
Müslümanlar, Allah’a şükrettiler.
HÜZÜN YILI

B oykot sona ermiş ve Müslümanlar rahat bir nefes almışlardı. Bir süre sonra Peygamberimiz’i
kırk yıl himaye etmiş olan çok sevdiği amcası Ebu Talib hastalanıp yatağa düştü. Allah Resulü,
amcasının iman etmiş olarak vefat etmesini çok arzu ediyordu. Son anlarında Ebu Talib’i imana davet
etmeye devam etti. Ancak Allah Resûlü’nün çok sevdiği amcası, tevhid sözlerini söylemeden vefat
etti.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duruma çok üzülmüştü. Efendimiz’i kendi evlatlarından
çok seven ve müşriklere karşı ne pahasına olursa olsun koruyan Ebu Talib artık yoktu. Efendiler
Efendisi büyük bir himayeden mahrum kalmıştı.
Amcasının vefatından üç gün sonra Nebiler Sultanı bir başka acıyla daha sarsıldı. Sadık ve vefalı
eşi Hazreti Hatice validemiz de vefat etti. Mübarek eşinin namazını Peygamber Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) kıldırdı ve Hacun Kabristanı’ndaki mezarına onu bizzat kendi yerleştirdi. Üç gün
arayla yaşadığı bu iki ölüm, Nebiler Serveri’ni çok hüzünlendirdi. Onun için ayrı bir hüzün de bütün
ısrarına rağmen, amcasının kelime-i tevhidi söylemeden vefat etmesiydi.
TAİF YOLCULUĞU VE CİNLERİN İMAN ETMESİ

B u vefatlara çok sevinen müşrikler, Efendimiz’e ve Müslümanlara olan düşmanlıklarını daha da


artırdılar. Allah Resulü, Mekke’nin sıkıntılı ortamından biraz uzak kalmak ve tebliğe başka
yerlerde devam edebilmek ümidiyle Mekke dışına çıkmaya karar vermişti. Evlatlığı Zeyd b.
Hârise’yi de yanına alarak Taif’e gitti. Orada on gün kadar kalarak, puta tapan halkı Allah’ın
varlığına ve birliğine iman etmeye çağırdı. Fakat bu görüşmeler sırasında Ona yardım etmeye istekli
hiç kimse çıkmadı. Hatta Efendimiz’i alaya alıp taşladılar. Atılan taşlarla yaralanan Peygamber
Efendimiz’in mübarek vücudu kanlar içinde kalmıştı.
Taif, beklenen semereyi vermeyince Nebiler Sultanı ve Hazreti Zeyd Mekke’ye dönmeye karar
vermişti. Dönüş yolunda bir ağacın altında mola vermişlerdi. Efendimiz burada namaz kıldı ve
ellerini açıp Rabbine dua etti. Onun dua edişini uzaktan seyreden İslâm’ın iki hasmı Rebia’nın
oğulları Utbe ve Şeybe, yapılan zulüm karşısında az da olsa insafa gelmişlerdi. Köleleri Addas ile
Peygamberimiz’e üzüm gönderdiler. Addas bir Hristiyandı. Ayağına kadar gelen bu fırsatı
değerlendirip Müslüman oldu.
Efendimiz, dönüş yolunda bir grup cinle de karşılaştı Nusaybin cinlerinden bir grup O’nu namaz
kılarken görmüş ve Kur’ân okuyuşunu dinlemişlerdi. Onlar da gelip Efendimiz’e iman ettiler.
Bu iki olay Allah Resulü’nün sıkıntılarını hafifletmişti. Üstelik cinlerin iman etmesi O’nun sadece
insanlığa değil bütün âlemlere gönderildiğinin de göstergesiydi.
EFENDİMİZ MİRAC’A YÜKSELİYOR

N ebiler Sultanı Mekke’ye dönmüş ve yeniden bu sıkıntılı atmosferde hak ve hakikatleri anlatmaya
devam ediyordu. Sevdiklerinin vefatları, Taif’te yaşadıkları ve Taif dönüşü Mekkelilerin alaycı
tavırları Allah Resulü’nü iyice bunaltmıştı.
İlk vahyin üzerinden on bir yıl geçmişti. Bir gece Kâinatın Sultanı, amcası Ebu Talib’in kızı Ümmü
Hâni’nin evinde bulunuyordu. Yanına Cebrail (aleyhisselâm) geldi. Bu kez yalnız değildi.
Beraberinde daha önceki peygamberlerin de üzerine bindiği ‘Burak’ adlı bir binek getirmişti.
Cebrail (aleyhisselâm) ilk olarak, yıllar önce bir çocukken yaptığı gibi Efendimiz’in göğsünü yarıp
zemzemle yıkadı. Ardından elindeki altın kâsede getirdiği iman ve hikmetle göğsünü doldurarak
kapattı. Sonra da Peygamberimiz’i Burak’a bindirerek yolculuğa çıkardı. Efendimiz ve Hazreti
Cebrâil Mescid-i Aksa’ya doğru yol almaya başladılar. Mescid-i Aksa’ya vardıklarında bütün
peygamberlerin orada toplandıklarını gördüler. Nebiler Sultanı onlara imam oldu ve iki rekât namaz
kıldırdı. Sonra vahiy meleği ile birlikte gökler ötesi âlemlere seyahate başladılar. Gök katları
arasında yükseldiler ve her bir gök kapısında ayrı bir peygamberle karşılaştılar.
Daha da yükselip Sidretü’l-Münteha’ya geldiklerinde Cebrâil (aleyhisselâm),
— Ben buradan ileriye geçecek olursam yanarım, deyince Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)
yolculuğuna yalnız devam etti.
Nebiler Nebisi, yolculuğu sırasında semanın her bir katında peygamberlerle görüştü. Birinci kat
semada Hazreti Âdem, ikinci semada Hazreti Yahya ve Hazreti İsa, üçüncü semada Hazreti Yusuf,
dördüncü semada Hazreti İdrîs, beşinci semada Hazreti Harun, altıncı semada Hazreti Musa ve
yedinci semada Hazreti İbrahim’le karşılaştı.
Daha sonra Cenâb-ı Hakk’tan başka kimsenin görmediği ve bilmediği yerlere doğru ilerledi. Bu
sırlı seyahatte Beyt-i Ma’mur’u, Sidretü’l-Müntehâ’yı, Cennet ve Cehennem’i müşahede etti. Ve
Rü’yet ufkuna ulaşarak Rabbiyle perdesiz görüştü. O gece pek çok iltifatlara mazhar olan Peygamber
Efendimiz, ümmetine şu hediyelerle döndü: Günlük beş vakit namaz, Bakara suresinin son iki ayeti ve
ümmetinden Allah’a eş ve ortak koşmayanların affedileceği müjdesi. Daha önce iki vakit olarak
kılınan namaz artık beş vakit olarak kılınacaktı.
Efendimiz, bir gece ansızın çıktığı yolculuğu yaşadığı bunca hadiseye rağmen çok kısa sürede
tamamlamıştı. Yolculuk sırasında yaşadıklarını önce yakınlarına, sonra da Kâbe’de karşılaştığı
insanlara anlattı.
Duyanlar, anlatılanların bir gecede olmasının imkânsız olduğunu düşünüyordu. Nebiler Sultanı önce
onlara yolda gördüğü iki kervandan bahsetti. Bir süre sonra kervanlar gerçekten geldi ve tarife
uyuyordu.
Kureyşliler bununla yetinmeyip Mescid-i Aksa’nın tarifini istediler. Cenâb-ı Hak, Mescid-i
Aksa’nın görüntüsünü Peygamberimiz’in gözünün önüne getirivermişti. Allah Resulü, Mescid-i
Aksa’yı aynen tarif etti. Ebu Cehil eline geçen fırsatı değerlendirmek için Ka’boğullarına yöneldi.
Düşüncesine göre bu akıl almaz hadiseyi duyanlar Müslümanlık’tan çıkacaktı.
Fakat Hazreti Ebu Bekir topluluğa şöyle seslendi.
— Eğer bütün bunları O söylüyorsa doğrudur.
Böylece Hazreti Ebu Bekir, ‘Sıddîk’ unvanı kazanmış oluyordu.
AKABE BİATLARI

H er yıl olduğu gibi İslâm’ın on birinci yılına girildiği hac mevsiminde de Mekke, uzaktan
yakından gelen Araplarla dolup taşmıştı. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de
her zamanki gibi Mekke’ye gelen ziyaretçileri imana davete çıkmıştı. Bugünlerden birinde Mekke ile
Mina arasında Akabe denilen tepede Medineli altı kişiye rastladı. Kendilerine Kur’ân okudu ve
onları İslâm’a davet etti. Medine’deki Hazrec kabilesinden olan bu altı kişi, Peygamberimiz’i
dinledikten sonra hemen iman ettiler. Böylece Medine’den İslâm kervanına katılan ilk Müslümanlar
oldular. Bir sonraki hac mevsiminde, aynı yerde buluşmak üzere Peygamber Efendimiz’le sözleşip
Medine’ye döndüler. Dönünce de orada İslâm’ı anlatmaya başladılar. Bir yıl sonra, İslâm’ın on
ikinci yılında yine hac mevsiminde Akabe’de buluştular. Bu altı kişi yanlarında altı kişi daha
getirmişti.
On iki Medineliyi, Efendimiz şu şekilde biat etmeye çağırdı.
— Gelin ve Allah’tan başkasını O’na denk tutmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek,
çocuklarınızı öldürmemek, el ve ayaklarınıza hâkim olarak aranızda iftira tohumları ekmemek, iyi ve
güzel olanda Bana itaat etmek konusunda Bana biat edin! Bundan sonra sizlerden kim ahdine sadık
kalıp da vefalı davranırsa bilsin ki onun mükâfatını bizzat Allah verir. Kim de bundan dolayı bir
sıkıntıya maruz kalır da takibe uğrarsa, bu da onun için bir keffarettir; başına geleni setredip de gizli
tutanın durumunu Allah takdir edecektir. Dilerse affeder, dilerse ceza olarak karşılığını verir.
Bu teklife hep bir ağızdan “Evet” dediler ve Peygamber Efendimiz’den onlarla birlikte,
Medinelilere İslâm’ı anlatacak, Kur’ân-ı Kerim’i öğretecek birini göndermelerini istediler. Allah
Resulü, öğretmen olarak Hazreti Mus’ab’ı seçti ve Akabe’de biat edenlerle birlikte Medine’ye
gönderdi. Böylece Medine’ye ilk hicret eden sahabi Mus’ab bin Umeyr oldu. Orada Resulullah’ı o
temsil edecek, İslâm’ı anlatacaktı.
Hazreti Mus’ab, bir yıl sonra İslâm’ın on üçüncü yılı hac mevsiminde Mekke’ye yanında yetmiş iki
kişi ile geldi. Peygamber Efendimiz’e İslâm’ın Medine’deki hızlı yayılışının müjdesini verirken şöyle
demişti.
— Ya Resûlullah! Medine’de İslâm’ın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı.
Peygamberimiz ve sahabileri bu habere çok sevindiler. Medineli Müslümanlar ile Peygamber
Efendimiz’in Akabe’deki bu görüşmelerine Akabe Biatları denildi. Son görüşmede Medine’ye
hicretin şartları görüşüldü ve Medineli Müslümanlar; Allah ve Resulü’ne her durumda itaat
edeceklerine, Peygamberimiz’i düşmanlarından koruyacaklarına, doğru olanın yapılması için hiçbir
şeyden çekinmeyeceklerine, mallarıyla ve canlarıyla bu yolda çalışacaklarına söz verdiler.
Sonra Peygamber Efendimiz Medinelilerin arasından on iki temsilci seçerek kabilelerinin başına
tayin etti. Müslümanlar, toplantı yerine gizli ve ayrı ayrı geldikleri için müşrikler bu olayı ancak her
şey bittikten sonra haber aldılar. Bu sebeple de olanları engelleme adına hiçbir şey yapamadılar.
MEDİNE’YE HİCRET İZNİ

S on Akabe Biatı ile Medine, Müslümanlar için rahat edecekleri, güvenilir bir yer olmuştu. Üstelik
Müslümanlar, müşriklerin işkence ve baskıları yüzünden Mekke’de barınamaz hâle gelmişlerdi.
Bunun üzerine Yüce Allah tarafından, Medine şehrine göç etmelerine izin verildi. Böylece
Peygamberliğin on dördüncü yılında Müslümanlar, küçük gruplar hâlinde Mekke’den ayrılmaya
başladılar. Allah yolunda uğradıkları zulüm ve baskı sebebiyle mallarını, mülklerini, yakınlarını terk
ederek yine Allah rızası için göç ettiler.
Kureyşli müşrikler, düşman oldukları kimselerin aralarından ayrılmalarını istemekle beraber bir
taraftan da onların gidişiyle endişeleniyorlardı. Müşriklerin zararından korunmak için mü’minlerin
çoğu gizlice göç etti. Müslümanların dinleri uğruna yaptıkları bu göçe hicret, kendilerine muhacir,
onlara Medine’de ev sahipliği yapan Müslümanlara da ensar adı verildi.
Allah Resulü, hemen hemen bütün inananları sağ salim Medine’ye göndermişti. Mekkelilerin bütün
baskı ve engellemelerine rağmen hicret devam etti. Üç aylık süre içinde geride köle ve işkence
altında esir bırakılanların dışında sadece Allah Resulü, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali kalmıştı.
Kureyşli müşrikler, Peygamber Efendimiz’in de Medine’ye göç edeceğini tahmin ediyorlardı. Onun
Medine’ye ulaşması, ileride aleyhlerine olabilirdi. Bunu engellemek için O’na bir suikast
düzenlemeye karar verdiler. Görev, şehrin kabileleri arasından seçilmiş bir çeteye havale edildi. Bu
şekilde O’nu kimin öldürdüğü belli olmayacak, Resulullah’ın kabilesi de şehirdeki kabilelerin
hepsine birden karşı çıkamayacaktı.
Müşrikler, suikastın hazırlığı içindeyken Yüce Allah, Resulü’ne hicret emri verdi. Cebrail
(aleyhisselâm) da gelerek Ona müşriklerin plânlarını ve o gece yatağında yatmamasını bildirdi.
Bunun üzerine Peygamberimiz, sadık dostu Hazreti Ebubekir’e artık şehirden ayrılacaklarını söyledi.
Zaten Hazreti Ebubekir de aylardır bu haberi beklemekteydi. Hicret için gerekli yol hazırlıklarını
yapmıştı.
Mekke’de halk, Resulullah’ın getirdiği dine inanmasa bile güvenilir olması sebebiyle
saklayamamaktan korktuğu kıymetli eşyalarını hâlâ O’na bırakıyordu. Emanete her şartta sahip çıkan
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisini öldürmek isteyen kişilerin malları da dâhil bütün
emanetleri hicret etmeden önce sahiplerine ulaştırmak istedi. Peygamber Efendimiz, o gece Hazreti
Ali’yi yatağında yatırdı. Bu sırada cinayeti işleyecek Kureyşliler Allah Resûlü’nün evinin etrafını
sarmış, kapının önünde O’nun dışarı çıkmasını beklemekteydiler. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve
sellem), evinin kapısını açtı ve dışarı çıkarken Yasin suresinin ilk dokuz ayetini okudu. Eline yerden
bir avuç toprak aldı, kapıdaki düşmanların gözlerine serpti.
Efendimiz’in dilinden tam bu esnada şu ayetler dökülmekteydi.
“Onların hem önlerinden hem de arkalarından birer engel koyduk ve gözlerinin önüne de bir
perde çektik; artık onlar, hiçbir şey göremezler.” (Yasin suresi, 9)
Yüce Allah, onları, gözlerine kaçan kumla uğraştırdı ve bu sırada bir mucize olarak
Peygamberimiz’i göremediler. O da onların arasından geçip gitti. Öte yandan Hazreti Ebubekir de
gözaltında olduğu için evinin penceresinden dışarı çıkıp Resulullah’la gizlice buluştu. Zifiri karanlık
içerisinde, Sevr Dağı’nın zirvesine doğru tırmanmaya başladılar.
Resulullah’ın kapısının önünde bekleyen müşrikler O’nun kendileri göremeden evden çıkıp gittiğini
ve yatağında Hazreti Ali’nin yattığını anladıklarında deliye döndüler. Efendimiz’in izini bulmak
üzere hemen peşine düştüler, ardından adamlar gönderdiler, bulup getirecek olana ödüller vaat
ettiler. Ebu Cehil de bunlardan biriydi ve “Muhammed’i, ölü ya da diri getirene benden yüz deve!”
diye ilân ediyordu.
Ancak bütün bu çabalar neticesiz kaldı. Yüce Mevla’nın koruması altında olan Nebiler Sultanı ve
sıddık dostu Hazreti Ebubekir, Sevr Dağı’ndaki mağaraya gizlenmişlerdi. Takip eden müşrikler bir
ara mağaranın ağzına kadar geldiler. Efendimiz, Hazreti Ebu Bekir’le birlikte mağaranın içinde
bulunuyordu. Kapıya kadar gelenlerin ayakuçlarını görüyordu. O’nun kendisi adına bir endişesi yoktu.
Bütün telaşı, Nebiler Serveri’ne bir şey olmaması içindi. Fakat Cenâb-ı Hak, Resulü’nü yalnız
bırakmayacaktı. Bir örümcek mağaranın ağzını ağla kaplamış, bir güvercin de mağaranın önündeki
yuvasında sakin sakin oturuyordu. Bunu gören müşrikler mağarada kimsenin olmadığını düşünerek
gerisin geriye dönüp gittiler. Kâinatın Efendisi’ne yaratılmış her şey hizmet ediyordu. Allah Resulü
ve dostu Hazreti Ebu Bekir mağarada üç gün daha bekledikten sonra yollarına devam edip Medine’ye
ulaştılar.
MEDİNE DEVRİ

M edineliler, Peygamber Efendimiz’in yola çıktığını çoktan öğrenmişler ve heyecan içinde O’nun
yolunu gözlüyorlardı. Efendimiz, önce Kuba’ya uğradı. Bir süre burada misafir oldu. İlk
mescid de burada inşaa edildi. Nihayet O’nun gelmekte olduğunu duyan herkes, Veda Tepesi’ne
doğru koşuşmaya başladı. Efendimiz’in Medine’ye girişi sırasında Müslümanların sevinci doruk
noktadaydı. Kadınlar, erkekler, çocuklar, hizmetçiler, herkes yollara dökülmüştü.
Şu neşideler dökülüyordu dudaklardan,
Ay doğdu üzerimize; Senâ tepelerinden!
Bizi hayra davet eden, aramızda kaldığı sürece şükür vacip oldu bize!
Ey aramıza gönderilen elçi!
Şüphesiz ki Sen, itaat edilecek bir işle bize geldin.
Medineli Müslümanlar, Resulullah’ın gelişine sevindikleri gibi hiçbir şeye sevinmediler. Herkes,
“Bize buyurun ya Resûlullah!” diyerek O’nu evine davet ediyor, devesinin yularını kendi evlerinin
bulunduğu tarafa döndürmeye çalışıyordu.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise,
— Devenin yularını serbest bırakın, çünkü o memurdur. Allah’ın emrettiği yere gidiyor, buyurdu.
Allah Resûlü’nün devesi Kasva, yürümeye başladı ve ilerleyerek Sehl ve Süheyl isminde iki yetim
gence ait arsaya çöktü. Fakat kısa bir süre sonra tekrar ayağa kalkıp ilerlemeye devam etti. Sonra da
Neccaroğulları’ndan Ebu Eyyub Halid b. Zeyd’in evinin yakınına çöktü. Böylece Peygamber
Efendimiz’in kalacağı yer belli olmuştu.
ENSAR - MUHACİR KARDEŞLİĞİ

P eygamber Efendimiz’in Medine’ye gelişinin üzerinden beş ay geçmişti ki Resulullah, Mekke ve


Medine’deki aile başkanlarının katıldığı bir toplantı düzenledi. Bu görüşmede dini için vatanını
terk eden muhacirlerin hayatını kolaylaştırmak adına ensarı yardıma teşvik etti. Buna göre durumu
elverişli olan Medineli her bir ensar ailesi, Mekkeli bir muhacir ailesini yanına alacaktı. Kardeşlik
ortamı içinde birbirlerine destek olacaklardı. Herkes bu konuda anlaştı ve Resulullah, belli sayıda
Mekkeli muhaciri aynı sayıda Medineli ensarın yanına yerleştirdi. Sonra da Mekkeli Müslümanlardan
bazılarını, hem kendi aralarında hem de Medineli Müslümanlarla ikişer ikişer kardeş yaptı. Bu
kardeşlik, hem maddî hem de manevî yardımlaşma esasına dayanıyordu. Allah Resulü, Mekkelileri
Medinelilere ısındırmayı ve böylece İslâm’a güç kazandırmayı hedefliyordu.
Müslümanlar, Medine’ye hicret etmekle rahat bir nefes almışlardı. Allah Resulü’nün etrafında
toplanarak ve İslâm dininin esaslarına uyarak yeni bir hayat kuruyorlardı. Eski sıkıntılı ve korkulu
günler geride kalmıştı. Medine’de hürriyet ve emniyet havası içinde ibadet etmenin huzurunu
yaşamaya başladılar.
Aralarında kardeşlik bağları tesis etmek suretiyle ensar ve muhacirleri kaynaştıran Efendimiz, ilk iş
olarak Medine’de mescid inşa ettirdi. Çünkü Medine’de bir mescit olmadığı için ilk zamanlar,
Peygamber Efendimiz’in bulunduğu her yerde cemaatle namaz kılınıyordu. Bir süre sonra, Allah
Resulü’nün Medine’ye geldikleri gün devesi Kasva’nın ilk çöktüğü arsa, sahiplerinden satın alındı ve
oraya bir mescit yapıldı. Resulullah ve ailesi için de mescide bitişik odalar inşa edildi. Mescidin
inşaatı tamamlandıktan bir süre sonra da yeni minber yapıldı. Artık günde beş vakit namaz, cemaatle
yeni inşa edilen bu mescitte kılınmaya başlamıştı.
Mescid-i Nebevî ve bitişiğindeki odaların inşası tamamlandıktan sonra Peygamber Efendimiz, Ebu
Eyyub’un evinden taşındı ve kızları ile birlikte kendileri için yapılan odalarda oturmaya başladılar.
Kısa bir süre sonra da Allah Resulü ile Hazreti Ebubekir’in kızı Aişe’nin düğünleri yapıldı.
Nişanları hicretten önce Mekke’de iken yapılmış, düğün ise sonraya bırakılmıştı. Düğünden sonra
Hazreti Aişe de Hane-i Saadet’e taşındı ve böylece Efendimiz’in aile hayatında yeni bir dönem
başladı.
SUFFE ASHABI VE MEDİNE ANLAŞMASI

İ slâm dini, artık büyük küçük herkese Resulullah’ın mescidinde öğretilmekte idi. Peygamber
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), burada sahabeye günlük dersler veriyordu. Ayrıca
mescidin avlusunda sürekli ikamet eden yetmiş kadar fakir Müslüman vardı. Evi ve ailesi olmayan bu
müminler, Peygamber Efendimiz’in yanından ayrılmaz, söylediklerini ezberler, İslâm’ı iyice
öğrenirlerdi. Bu kimselerin kaldığı yere Suffe, kendilerine de Suffe Ashabı dendi.
Efendimiz’in öğretmenliğinde dünyanın en güzel insanları ilk İslâmî okul olan Suffe’de yetişti.
Peygamberimiz onları kendinden önce düşünüyor, ashabına da onlara göz kulak olmalarını tavsiye
ediyordu. Suffe’dekiler, Arap Yarımadası’nın dört bir köşesinde görev yapmak üzere yetiştiriliyordu.
Yeni Müslüman olmuş kabilelere gönderilecek Kur’ân ve hadis öğreticileri, onların arasından
seçiliyordu. Efendimiz’den en çok hadis rivayet etmiş olan Ebu Hureyre de Suffe Ashabı’ndandı.
Efendimiz Aleyhisselâm’ın Medine’de kurduğu kardeşlikle Müslümanlar, mallarıyla ve canlarıyla
birbirlerine destek olmaya söz vermişlerdi. Bu uygulama ile Allah Resulü, Medine’de güçlü bir
İslâm toplumunun temelini atmıştı. Daha sonra Medine’de yaşayan bazı kabileler ve Yahudilerle
anlaşmalar yapıldı. Şehre herhangi bir düşman saldırısı olması hâlinde birlik olunması zorunluydu.
Bu sebeple Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir yazılı anlaşma ile Medine’nin
yönetimini üzerine aldı.
KIBLE

P eygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Müslümanlar hicretten sonra Medine’de on


altı ay boyunca Yahudilerin de kıblesi olan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılmıştı.
Zira Medine’de İslâm daha çok yayılınca Müslümanların asıl kıble olan Kâbe’ye yönelmeleri için
şu ayet indi.
“Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de ey Müslümanlar! Nere de olursanız olun,
namazda yüzlerinizi o tarafa çevirin.” (Bakara suresi, 144)
Bunun üzerine Mescid-i Nebevî’nin Mekke’ye bakan güney duvarına bir mihrap yapıldı ve o
günden itibaren Müslümanlar, beş vakit namazda ve diğer namazlarda yüzlerini Kâbe’ye döndüler.
Kıblenin Kâbe olmasından yaklaşık iki ay sonra, kutsal ayların ikincisi Şaban ayında Ramazan orucu
farz kılındı. Aynı yılın Ramazan ayında, teravih namazı kılınmaya başlandı ve fıtır sadakası vermek
vacip oldu. Aynı zamanda hicretin ikinci yılının bu Ramazan ayında zekât vermek farz kılınırken,
Zilhicce ayında da kurban kesmek ve bayram namazı Müslümanlara emredildi.
BEDİR SAVAŞI

İ slâm, gün geçtikçe yayılıyor ve müminler kuvvetleniyordu. Kureyş müşrikleri ise artık Yüce
Allah’a karşı iyice azgınlaşmışlardı, İslâm’ın yayılmasına tahammülleri kalmamıştı. Gelecekte
kendilerine bir tehdit olmamaları için Medineliler ile savaş yapılmalıydı. Kureyş savaş hazırlıklarına
başladı. Bu nedenle muhacirlerin hicret ederken Mekke’de bıraktıkları malları satıp savaş için
hazırlıkta kullanacaklardı. Yaklaşık bin deveden oluşan kervan, Ebu Süfyan’ın liderliğinde Şam’a
gitti. Mallar satılmış ve develer dinarlarla Mekke’ye dönüyordu. Kureyş kervanının Şam’dan hareket
ettiği bilgisi gelince Peygamber Efendimiz ordunun toplanmasını emretti. Hedefte kervan vardı.
Ebu Süfyan, yaklaşık elli bin dinarlık kervanla birlikte Medine’ye yaklaştıkça endişelenmeye
başladı. Durumu Mekkelilere bildirince Mekkelileri, ticaret kervanına el konulacağı endişesi sardı.
Kervanlarını korumak için ordularını toplayarak yola çıktılar.
Sonunda müşrikler ve Müslümanlar savaşmak üzere karşı karşıya geldiler. İki ordu Bedir denen
yerde buluştuğunda Efendimiz’in ashabı üç yüz kişiydi. Müşriklerin sayısı ise binin üzerindeydi.
Mekkeliler kendinden emindi. Müslümanların iki adet süvarisi, otuz-kırk adet de devesi vardı.
Müslümanların bu kadar az imkânlarına ve iki atlarına mukabil, Mekkelilerin tam iki yüz atı
bulunuyordu.
Peygamberimiz, kıbleye dönüp ellerini kaldırarak,
— Allah’ım! Bana yaptığın vaadini yerine getir! Allah’ım! Şu bir avuç İslâm topluluğunu helâk
edersen, artık yeryüzünde Sana ibadet eden kimse kalmayacak, diye dua etti.
Bu savaşta Cenab-ı Hak, Müslümanları melekler ordusuyla takviye etti ve parlak bir zafer
kazanıldı. Din düşmanları darmadağın olmuştu. Ebu Cehil başta olmak üzere birçok Kureyş lideri,
Bedir adını alan bu savaşta öldürüldü. Müşriklerden yetmişi öldürülmüş, yetmişi de esir alınmıştı.
Müslümanlar ise on dört şehit verdiler. Esirlerden parası olanlar fidye karşılığı serbest bırakılırken,
malı olmayanlar da on Müslüman’a okuma yazma öğretmek şartıyla serbest bırakıldı. Bu olay,
Mekke’den ve Medine’den birçok kimsenin Müslüman olmasına vesile oldu.
Aynı yılın Zilhicce ayında Allah Resulü’nün en sevgili kızı Fatıma ile amcasının oğlu Hazreti
Ali’nin düğünleri yapıldı. Bir yıl sonra da oğulları Hazreti Hasan dünyaya geldi. Onun doğumu
Efendiler Efendisi’ni çok sevindirmişti.
UHUD SAVAŞI

H icretin üzerinden henüz üç yıl geçmişti. Bedir Savaşı’nda Mekke’nin ileri gelenlerinden birçoğu
ölmüştü. Müşrikler, hem Bedir’in intikamını almak hem de Müslümanların çoğalmasını
engellemek için yine savaşa karar verdiler. Efendimiz Mekke’de bulunan amcası Hazreti Abbas’tan
bir mektup almıştı. Mektuba göre, Kureyş, Bedir’de aldığı ağır darbenin intikamını almak için
etraftaki kabilelerden de destek alarak üç bin kişilik bir ordu oluşturmuş ve Mekke’den hareket
etmişti.
Bu kez savaş, Medine yakınlarındaki Uhud Dağı’nın eteklerinde yapılacaktı. Kureyş müşrikleri,
Müslümanları tamamen yok etmeye kararlıydılar. Mekke’den hareket eden bu küfür ordusunun haberi
gelince Müslümanlar da savaş hazırlığı yaptı. Üç bin kişilik müşrik ordusunun karşısında, yedi yüz
kişilik orduyla çıkacaklardı.
Savaş başlamadan önce Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir grup okçuyu Uhud Dağı’nın çok
kritik bir noktasına yerleştirdi ve onlara ne olursa olsun yerlerinden ayrılmamalarını söyledi.
Karşılıklı savaşa başlanmadan önce teke tek vuruşmalar yapıldı ve bu vuruşmaların hepsini
Müslümanlar kazandı. Ardından iki ordu birbirine girdi. Kıyasıya bir savaş oluyordu. Aradan çok
zaman geçmeden müşrik ordusu dağıldı ve geri çekilmeye başladı. Birlikleri dağılan müşrikler, kaçıp
canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı.
Bu durumu gören Uhud Dağı’ndaki okçular, savaşı kazandık düşüncesiyle yerlerini terk ettiler.
Onların yerinden ayrıldığını fark eden müşrik ordusunun komutanlarından Halid İbn Velid, bu durumu
lehine çevirmeyi bildi. Ve Müslüman ordusunu hemen arkadan sarıverdiler. Böylece İslâm ordusu,
hiç ummadığı bir zamanda düşmanın ortasında kaldı. Kaçan müşrikler de bu durumu fark edince
toparlanıp geri döndüler ve saldırıya geçtiler. Müslümanlar, hiç ummadıkları bir zamanda çok zor
durumda kalmışlardı. Uhud’ta tam yetmiş şehit verilmişti. Peygamber Efendimiz’in amcası Hazreti
Hamza, Mus’ab bin Umeyr ve Abdullah İbn Cahş da bu şehitler arasındaydı.
Bir süre sonra Müslümanlar tekrar toparlandılar ve Uhud Dağı’na çekildiler. Müşrikler de
Müslümanların toparlanıp tekrar saldırmasından çekindikleri için saldırıyı durdurdular. Böylece
Uhud Savaşı, galibi tam belli olmadan bitmiş oldu. Uhud’un ertesi günü Efendimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem), müşrik ordusunun takip edilmesini istedi. Müslüman ordusunun bir gün önce ağır darbe
aldığını düşündükleri için rahat olan müşrikler, bu takip karşısında paniğe kapıldılar. Müslümanlarla
savaşmayı göze alamayıp korkarak Mekke’ye kaçtılar. Böylece Uhud’un kesin galibi Müslümanlar
olmuş oldu.
HENDEK SAVAŞI

U hud Savaşı’ndan sonra hicretin dördüncü yılında, Müslümanların Medine’deki durumu daha da
kuvvetlendi. Bu arada din düşmanları çok tehlikeli bir hâl almış, her fırsatta saldırmaya
hazırlanıyorlardı. Peygamberimiz, bir taraftan düşmanlara karşı savunma ve korunma tedbirleri
alırken bir taraftan da İslâm’ı anlatmaya ve insanları imana davete devam ediyordu. O yıl Hazreti Ali
ile Hazreti Fatıma’nın bir oğulları daha dünyaya gelmiş ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)
torunu Hazreti Hüseyin’in doğumu ile çok mutlu olmuştu.
Hicretin beşinci yılına gelindiğinde İslâm’ın yayılışını bir türlü kabullenemeyen din düşmanları,
Müslümanlara karşı bir savaş daha düzenlemeye karar verdiler. Çok daha büyük bir ordu
hazırlanacaktı. Bu defa maksat, Müslümanları tamamen ortadan kaldırmaktı. On bin kişilik bir
orduyla Medine’nin üzerine yürüdüler.
Kâinatın Efendisi, bu hazırlığı haber almaz sahabileriyle görüşerek nasıl bir taktik izlemeleri
gerektiğini karara bağladı. Herkes, fikrini beyan etti. Selman-ı Farisi’nin teklifi dikkat çekiciydi.
Medine’nin düşmanın gelebileceği tarafına hendekler kazılmasını söylüyordu. Peygamberimiz ve
ashab-ı kiram bu tekliften hoşnut oldular. Medine’nin etrafına büyük bir hendek kazılacak ve şehir bu
şekilde savunulacaktı. Düşmanlar gelmeden hazırlık yapıldı ve şehrin etrafına derin ve geniş bir
hendek kazıldı. Medine’ye yaklaşıp da önlerinde bu hendeği gören düşman hayrete düşmüştü.
Hendeğin karşı tarafında yerleşip şehri sardılar. Bu kuşatma bir ay kadar sürdü. Bu süre içerisinde
karşılıklı ok atışları ve birkaç teke tek vuruşma haricinde ciddi bir savaş olmadı. Cebrail’in
(aleyhisselâm), düşman ordusunun bir rüzgârla perişan edileceğini müjdelemesinden sonra, kuvvetli
bir fırtına ve şiddetli bir yağmur başladı. Atlar, develer birbirine karışmış, göz gözü görmez olmuştu.
Darmadağın olan müşrik ordusu, perişan bir hâlde Mekke’ye geri dönmek zorunda kaldı.
Bunun üzerine Efendiler Efendisi sahabilerine,
— Müşrikler bizim üzerimize bir daha gelemeyecekler. Bundan sonra biz onların üzerine gideceğiz,
dedi.
Bu müjdeli habere sahabi efendilerimiz çok sevindi.
HUDEYBİYE ANLAŞMASI

H icretin altıncı yılıydı. Bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz de bir rüya görmüştü. Rüyada, sahabe
ile Beytullah’a gitmiş, umre vazifesini yerine getiriyorlardı! Aynı rüyanın devamında da
Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) Kâbe’nin anahtarlarını teslim alıyordu. Bu rüyasını
ashabıyla paylaşınca herkes çok sevindi.
Derhal hazırlıklar yapıldı. Efendimiz, dört yüz kişi ile beraber Mekke’ye doğru yürüyordu. Nebiler
Serveri, ashabıyla birlikte umre yapacak ve yıllardır süren hasret bir nebze de olsa dinmiş olacaktı.
Bu arada Kureyş de Müslümanların gelişini haber almış ve Halid İbn Velid komutasında iki yüz atlıyı
yola çıkarmıştı. Oysaki Müslümanların niyeti savaş değildi.
Kureyş, umre yapmak isteyen Müslümanların Mekke’ye girmesine izin vermiyordu. Mekkeliler,
Süheyl adında bir elçi görevlendirdiler. Yapılan görüşmeler sonunda bir anlaşmaya varıldı.
Yapılan Hudeybiye anlaşmasının şartları şu şekildeydi.
1. Taraflar arasında 10 yıl savaş olmayacak, iki tarafın hiçbiri diğerinin malına ve canına el
uzatmayacaktı.
2. Müslümanlar bu yıl Beytullah’ı ziyaret etmeksizin geri dönecekler. Gelecek yıl üç günden fazla
olmamak üzere Mekke’ye gelip Beytullah’ı ziyaret edecekler. Bu üç gün süresince Mekkeliler şehir
dışına çıkacaklardı.
3. Müslümanlardan Kureyş’e sığınacak kimseler olursa, bunlar iade edilmeyecek fakat Kureyş’ten
Müslümanlara sığınanlar geri verilecekti.
4. Karşılıklı ayıplamalar ortadan kalkacak ne hıyanet ne de hırsızlık gibi olaylara mahal verilecekti.
5. Kureyş’ten başka diğer kabileler isterlerse Müslümanların, isterlerse Kureyş’in himayesi altına
girebilecekti.
Hudeybiye anlaşması ilk bakışta Müslümanların aleyhine gibi görünüyordu. Fakat on yıllık sulh
döneminin başlaması Müslümanların lehine olacaktı. Hicretin altıncı yılında imzalanan bu anlaşmayla
gelen barış yıllarında Sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), dünya üzerindeki bütün
devletlere elçiler gönderdi. Yıllardan beri ahir zamanda gelmesi beklenen son peygamberin kendisi
olduğunu duyurdu. Getirdiği dine ve yüce kitaba iman edilmesini istedi. Bu ülkelerden, Efendimiz’in
çağrısına uyup İslâm dinini kabul eden pek çok kişi oldu.
HAYBER’İN FETHİ

M üslümanlar için Arabistan’da iki büyük tehlike vardı. Biri Mekkeliler, diğeri de Hayber
Yahudileri idi. Nitekim bütün düşmanlıkların arkasından bu ikisi vardı. Nebiler Sultanı,
Hudeybiye Anlaşması’yla Mekke’yi emniyet altına almıştı. Artık bu taraftan kısa süre içinde bir
saldırı gelmesi söz konusu değildi. Bu açıdan diğer tehlikeyi bertaraf etme imkânı doğmuştu. Hayber
tehlikesinin mutlaka bertaraf edilmesi gerekiyordu. Medine’den çıkarılan Benî Kaynuka, Benî
Kurayza ve Benî Nadr da buraya yerleşmişti. Bunlar her fırsatta Mekkelilerle birlikte oluyor,
Müslümanlar aleyhine fitne ateşleri tüttürmeye çalışıyorlardı.
Peygamber Efendimiz Hudeybiye dönüşünden kısa bir süre sonra bin altı yüz kişilik bir orduyla
Hayber’e yöneldi ve orayı kuşattı. Kuşatma günlerce sürmüştü ama düşmanın içinde bulunduğu kale
fethedilememişti.
Peygamber Efendimiz bir gün,
— Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, o Allah’ı, Allah da onu sever, buyurarak ertesi gün
Hayber’in fethedileceğini müjdeledi.
Herkes Efendimiz’in iltifatına mazhar olan sahabiyi merak ediyordu.
Derken Nebiler Sultanı,
— Ali nerede, diye sordu.
— Ya Resulallah! Ali’nin gözleri ağrıyor, dedi sahabîler.
Peygamber Efendimiz:
— Bana onu çağırınız, buyurdu ve bunun üzerine Seleme İbn Ekvâ’ da kalkıp Hazreti Ali’yi çağırdı.
Allah Resulü de mübarek tükürüğünü gözlerine sürünce Hazreti Ali iyileşivermişti.
Hazreti Ali’ye hitaben,
— Al bu sancağı ve ilerle! Allah’ın sana fethi müyesser kılacağı ana kadar da çarpış ve sakın
arkanı dönme, buyurdu.
Nihayet Hayber kaleleri birer birer fethedildi. Yenileceklerini anlayan Hayberliler de teslim olma
kararı aldı. Fitnenin merkezi olan çıbanbaşı Hayber tehlikesi ortadan kalkmış oldu. Böylece
Mekke’nin fethinden önce büyük bir engel ortadan kaldırılmıştı.
MEKKE’NİN FETHİ

H icretin yedinci yılıydı. Hudeybiye’deki anlaşma gereği Müslümanlar bu yıl Mekke’ye gidecek
ve üç günlük süreyle umre yapacaklardı. Efendimiz ashabıyla birlikte yola çıktı. Zilhicce’nin
dördüncü günü Efendiler Efendisi ve ashabı Mekke’ye vardı. Yedil yıl sonra Kâbe’ye kavuşmuşlardı.
Kaza umresini tamamlayan Peygamberimiz ashabıyla birlikte, kısa zaman sonra gelmek üzere
Medine’ye döndü.
Bu sırada kaza umresini Mekke’de izleyen Halid İbn Velid ve Amb İbn As kendi istekleriyle bir
süre sonra Medine’ye gelerek Müslüman oldular.
İslâmiyet, Arap Yarımadası’nda hızla yayılmaya devam etti. Ne yazık ki inkârlarında ısrarcı olan
müşrikler yine rahat durmadılar. On yıl süreyle imzaladıkları Hudeybiye Anlaşması’nı daha iki yıl
geçmeden bozdular. Allah Resulü, müşriklerden anlaşmaya uymalarını tekrar istedikleri hâlde
müşrikler buna yanaşmayınca Mekke’nin fethedilmesine karar verildi.
Hicretin sekizinci yılıydı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) büyük bir ordu hazırladı.
Ramazan ayında on bin kişilik İslâm ordusu Mekke’ye doğru yola çıktı. Mekke’ye gelip Kâbe’nin
göründüğü bir tepede karargâh kurdular. Gece yakılan on bin ateşi Mekke müşrikleri korkuyla
seyretti. Zaten dağılmış olan ordularıyla İslâm ordusunun karşısında duracak hâlleri yoktu. Endişe
ettikleri tek şey vardı. Bunca zamandır yapmadık kötülük bırakmadıkları, hatta öldürmek istedikleri
Muhammedü’l-Emin acaba onlara ne yapacaktı? Ne isterse yapabilirdi. Zira O, Rahmet
Peygamberi’ydi ve insanlığın kurtuluşu için gönderilmişti. Nitekim yıllardır kendisine kötülükten
başka bir şey yapmayan bu insanların hepsini affetti.
Arap Yarımadası’nda puta tapıcılığın merkezi olan Mekke, artık Müslümanların elindeydi.
Müşriklerin gücü tamamen kırılmıştı. Kâbe’deki putlar ortadan kaldırıldı ve kutsal mekân gerçek
kimliğine kavuştu. Fetihten bir süre sonra da Peygamber Efendimiz tekrar Medine’ye döndü. Bundan
sonra Medine’ye büyük bir ziyaretçi akını başlamıştı. İnsanlar gruplar hâlinde Efendimiz
Aleyhisselâm’ı ziyaret ediyor ve İslâm dinine giriyor, imanla şerefleniyordu. Medine’ye hicret edeli
on yıl olmuş ve bu on yıl içinde Allah, İslâm dinini yüceltmişti.
TEBUK SEFERİ

M ekke’nin fethi gerçekleşmiş, İslâm ordusu Medine’ye dönmüştü. Ne var ki bir süre sonra
Bizans tarafından Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlandığı yönünde bilgiler gelmeye
başlamıştı. Mevsim yaz, yol da uzundu. Bundan dolayı diğer seferlerde hedefi gizli tutan Efendimiz,
bu kez hedefin Tebuk olduğunu açıkça beyan buyurmuştu.
Hazırlıklar yapıldı. Günler süren yolculuktan sonra İslâm ordusu Tebuk’e geldi ve günlerce burada
bekledi. Ne var ki, ortada ne bir ordu ne de ordu olmaya aday bir hareket görülebilmişti.
Bizans, Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememişti. Yol meşakkati çekilmiş ve cihad
sevabı kazanılmıştı. Ayrıca Nebiler Sultanı, civardaki kabilelerle de anlaşmalar yapmış ve
Müslümanların hâkimiyet alanını genişletmişti.
VEDA HACCI

H icretin dokuzuncu yılında hac Müslümanlara farz kılınmıştı.


“Ziyarete gücü yeten herkese Beytullah’ı ziyaret etmek, Allah’ın onun üzerindeki
hakkıdır...” (Âl-i İmrân suresi, 97)
Peygamber Efendimiz, önce Hazreti Ebu Bekir’i hac emiri olarak Mekke’ye gönderdi. Hazreti Ebu
Bekir, üç yüz kişilik bir grupla Mekke’ye geldi ve hac ibadetini yerine getirdi.
Hicretin onuncu yılında Peygamber Efendimiz, hac için hazırlanıp kendisiyle birlikte hacca gitmek
isteyenlerin Medine’ye gelmelerini istedi. Bu haber üzerine binlerce Müslüman Medine’de toplandı.
Hazırlıklar tamamlanınca Efendiler Efendisi, bu büyük kalabalıkla birlikte Mekke’ye hacca gitti.
Yemen’den ve başka beldelerden gelenlerin de aralarına katılmasıyla Müslümanların sayısı yüz bini
geçmişti. Hep birlikte yola çıkıldı ve bir hafta sonra Mekke’ye ulaşıldı. Nebiler Sultanı yüz bini
aşkın ashabıyla birlikte hac farizasını yerine getirdi.
Yapılan bu hac, Nebiler Sultanı’nın bu fani dünyada ümmetiyle toplu olarak son buluşmasıydı.
Allah Resulü, arefe günü Arafat’ta Veda Hutbesi’ni okudu:
“Ey insanlar!
Sözlerimi iyi dinleyin! Çünkü Ben, bu yıldan sonra bir daha sizinle burada buluşabileceğime
ihtimal vermiyorum!
Kanlarınız ve mallarınız, bugününüzün, bu ayınızın ve bu beldenizin haram olduğu gibi size
haramdır! Dikkat edin; cahiliye devrine ait ne varsa hepsi ayaklarımın altındadır ve
kaldırılmıştır!
Yarın Rabbinize kavuşacaksınız. Bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız.
Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız. Bu vasiyetimi
burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsinler. Olabilir ki, bildirilen kimse, burada bulunup da
işitenden daha iyi anlayarak hıfzetmiş olur.
Kimin yanında bir emanet varsa, onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın
altındadır. Fakat aldığınız borcun aslını ödemek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Allah’ın emriyle bundan böyle faizcilik yasaktır. Cahiliye devrinden kalma bu çirkin âdetin her
türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalib’in oğlu amcam Abbas’ın faiz
alacağıdır.
Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası,
Rebia İbn Hâris’in kan davasıdır.
Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz
kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Onların namus ve ismetlerini Allah adına söz vererek
helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin
kadınlar üzerindeki haklarınız, aile namusu ve şerefinizi kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer onlar
sizden izinsiz razı olmadığınız kimseleri aile yuvanıza alırlarsa, aşırıya gitmemek kaydıyla
müeyyide uygulayabilirsiniz. Kadınların sizin üzerinizdeki hakları ise güzel bir biçimde yiyecek ve
giyeceklerini temin etmenizdir.
Size iki emanet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Bu
emanetler, Allah’ın kitabı Kur’ân ve O’nun Peygamberinin sünnetidir.”
Hutbesini tamamlayan Efendimiz,
“Yarın size Benden sorulacak; hakkımda nasıl şahitlik yapacaksınız?” diye sordu.
Ashabda büyük bir şaşkınlık vardı; başlarını kaldırmış ve O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem),
“Biz şehâdet ederiz ki Sen, üzerine düşen tebliğ vazifesini hakkıyla yerine getirip hepimize
rehberlik yaptın ve nasihatini de hakkıyla eda ettin.” diye cevaplıyorlardı.
Nebiler Sultanı ashabının bu şahadetini alınca, işaret parmağını semaya kaldırıp,
“Allah’ım! Sen şahit ol!” diyor ve bunu üç kez tekrar ediyordu.
FAHR-İ KÂİNAT EFENDİMİZİN VEFATI

A shabı ile vedalaştığı bu hac, Efendiler Efendisi’nin yaptığı ilk ve son hac oldu. Mekke’de on
gün kadar kalıp veda tavafını yaptıktan sonra Medine’ye geri döndü. Beraberindeki binlerce
Müslüman da geldikleri yerlere dönüp, hak din üzerine yaşamaya ve İslâm’ı yaymaya devam ettiler.
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Veda Hutbesi’ni okuduğu gün şu ayet nazil olmuştu:
“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Üzerinize nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm
dinini seçtim.” (Mâide suresi, 3)
Efendimiz, bu ayeti ashabına okuyunca, Hazreti Ebubekir ağlamaya başlamıştı.
Çevresindekiler neden ağladığını sorunca,
— Bu ayet, Resulullah’ın vefatının yakın olduğunu gösteriyor. Onun için ağlıyorum, demişti.
Kâinatın Sultanı Efendimiz’in Rabbine kavuşmasına artık az kalmıştı. Allah Resulü, ateşler içinde
yatıyor ve hastalığı her geçen gün daha da şiddetleniyordu. Hastalığının ilk günlerinde ve ateşi
düştüğü sıralarda mescide çıkıp ashabına namaz kıldırmaya devam etti.
Günler ilerledikçe Allah Resulü’nün hastalığı şiddetleniyordu.
Bu günlerden birinde Cebrail (aleyhisselâm) yanına gelerek,
— Ya Resulullah! Azrail kapıda beklemektedir. İçeri girmek için izin ister. Şimdiye kadar
kimseden izin istememiştir. Bundan sonra da istemeyecektir, dedi.
Kâinatın Efendisi izin verdi ve Azrail (aleyhisselâm) içeri girdi.
Selâm verdikten sonra,
— Ya Resulullah! Allahu Teala, beni senin huzuruna gönderdi. Senin emrinden dışarı çıkmamamı
buyurdu. Dilersen şerefli ruhunu kabz edip ulvî âleme yükselteyim, yoksa dönüp gideyim, dedi.
Allah Resûlü:
— Ey Azrail vazifeni yap, buyurdu.
Mübarek başları, Hazreti Aişe’nin kucağında göğsüne dayalı idi. İki elini yanındaki su kabına
batırıp ıslak ellerini mübarek yüzüne sürdü. “Lâ ilâhe illallah.” dedikten sonra ellerini yüzünden
kaldırdı ve Rabbine kavuştu. Hicretin on birinci yılında, Rebi’ülevvel ayının on ikisinde, pazartesi
günü öğleden önceydi ve Nebiler Nebisi altmış üç yaşında idi.
FAYDALANILAN KAYNAKLAR

Peygamberler Tarihi - Dr. Hasan Yenibaş - Işık Yayınları - İstanbul - 2012.


Kur’ân-ı Hâkim ve Açıklamalı Meali - Suat Yıldırım- Işık Yayınları - İstanbul - 2002.
Allah Kelâmı Kur’ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meali - Ali Ünal - Define Yayınları - İzmir - 2011.
Peygamberler Tarihi - Ahmet Lütfi Kazancı - Feza Gazetecilik - İstanbul - 1997.
Peygamberler Tarihi - M. Asım Köksal - Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları - Ankara - 2004.
Peygamberimiz’in Hayatı - Salih Suruç- Feza Gazetecilik Yayını - İstanbul - 1998.
Hak Dini Kur’ân Dili - Elmalılı M. Hamdi Yazır - Feza Gazetecilik Yayını - İstanbul - 1994.
İslâm Ansiklopedisi - Heyet - Diyanet Vakfı Yayınları - Ankara - 1990.
El Esas Fis’sünne - Said Havva - Aksa Yayıncılık - İstanbul - 1996.
İslâm Tarihi Hazreti Muhammed ve İslâmiyet - M. Asım Köksal - Şamil Yayınevi - İstanbul - 1981.
Tirmizi - Sünen-i Tirmizi - Ebu İsa Muhammed b. İsa - Çağrı Yayınları - İstanbul - 1981.
Buhari - Muhammed b. İsmail - El-Camiu’s-sahih- Çağrı Yayınları - İstanbul - 1981.
Müsned - Ahmet b. Hanbel - Çağrı Yayınları-İstanbul - 1981.
Müslim - Sahihi Müslim - İbn-i Haccac el Kureyşi en Neysaburi Dar’ül ihyai Turafil arabiyyi. Trs.