You are on page 1of 244

ALAN

YAYINCILIK

:

48

Bilim Dizisi

:

10

 
ALAN YAYINCILIK : 48 Bilim Dizisi : 10 SCIENTISTS UNDER HITLER NAZİ DÖNEMİNDE BİLİM

SCIENTISTS

UNDER

HITLER

NAZİ

DÖNEMİNDE

BİLİM

3. Reich'da Üniversite

Alan D. Beyerehen

İnglllzce'den Çeviren

   

Haluk

Tosun

Ekim

1985

Dlzgl -Baskı

:

Özdem

Kardeşler

Kapak Düzeni

Kapak Baskı

:

PANO Grafik PANO Matbaacılık

:

a

alan yayıncıilk tlc:aret limited şirketi

 

S.�ip Sk. Talas Han Na: :iiOi U9kıOIWISTN'lfKIL

Alan

D.

Beyerehen

NAZİ DÖNEMİNDE BİLİM

3.

Reich'da Üniversite

Alan D. Beyerehen NAZİ DÖNEMİNDE BİLİM 3. Reich'da Üniversite İngilizce'den Çeviren : Haluk Tosun

İngilizce'den Çeviren

:

Haluk Tosun

İÇİNDEKİLER

Ö NS Ö Z

1.

ll 16 19 .
ll
16
19
.

ORTAM

Almanya'da Akademik Yapı ve Akademik Tutumlar Weimer Dönemindeki Modern Fizik Merkezleri N asyanal Sosyalistlerin İ ktidara Gelişi . . . .

2.

GOTTINGEN - 1933

3.

4.

5.

6.

Açık Protesto: James Franck 24 Edilgin Protesto : Max Born Sessiz Protesto : Richard Courant Enstitüler
Açık
Protesto:
James
Franck
24
Edilgin Protesto : Max Born
Sessiz Protesto : Richard Courant
Enstitüler
28
30
35
iŞTEN ' ÇlKARMA FOLİTİKASTNTN MALİYETİ
Albert Einstein ve Fritz Haber
Nicelik Yönünden Maliyet
Nitelik Yönünden Maliyet
46
49
53
H Ü K ÜM ET VE F İ Z İ K
PROFES Ö RLER İ
Eğitim
Bakanlığı
56
Fizik
Profesörleri
62
ARİ FİZİK ÇİLER : PHILIPP LENARD
Doğumundan Nobel Ö dülüne, 1862- 1905
Nobel Ö dülünden ı. Dünya Savaşına, 1905 - 18
Görecelik Kuramı ve Bad Nauheim, 1919 - 20
Anti ' - Semitizm ve Nasyonal Sosyalizm, 1921 - 36
82
85
88
93
ARİ FİZİKÇİLER: JOHANNES STARK
Meslekte İ lk Yıllar ve Daha Sonra Modern
Kurarnların
Yadsınması,
1874 - 1929
104
Akademik Politikalar, 1919 - 21
Akademik Dünyadan Dışlanma, 1921 - 33
Ö rgütlü Fiziğe Egemen Olma Çabaları, 1933 � 35
107
lll
115

ÖNSÖZ

İçinde yaşadığımız elektronik ve atom savaşları çağında politi­ ka ile fizik topluluğu arasınd.a bağ kurmak doğal görünebilir. Ama 2. Dünya &ıvaşı'nm gelişkin silahlarının keşfinden önce böyle bir bağ pek kurulamıyordu. Her ne kadar teknolojinin önemi biliniyor­ sa da, politikacıların fiziğe bakışı, onun yaşamın önemli sorunla­ rıyla fazla ilgisi olmayan özel bir konu olduğu yolundaydı. Fizikçi­ ler de politikayı böyle görüyorlıırdı. Yakın zamana kadar tarihçi­ ler hep bu görüşleri taşıyorlar ve politik tarihi yazarken bilimden şöyle bir, gelişigüzel sözediyorlardı. Bilim tarihi konu edilirken de bu tarih toplumsal ve politik içeriğinden sıyırılarak ele alınıyordu. Bu durum özellikle 3. Reich söz konusu olduğunda dikkat çeki· ciydi. Bilim tarihçileri 20. yüzyıl Almanyası'nda bilimsel gelişmey­ le yoğun okırak ilgilenmişler ama 3. Reich'da gerçekleştirilen araş­

tırmaların politik ortamına değinmekten de çoğunlukla kaçınmış­ lardı. Nazi Almanyası'nı yazan tarihçiler memurlar ve ordu men­ supları gibi mesleki gruplarla ilgilenmekle birlikte bilim toplulu­ ğuna nadiren dikkatlerini çevirmişlerdi. Bu çalışma, sözü edilen boşluğu kapatmaya yönelik bir çaba olduğu kadar her iki tarih ala­ nındaki bilgimizi ve duyarlılığımızı artırmayı da amaçlamaktadır. Bu kitabın ana düşüncesi, önde gelen bilim adamlarının, özel­ likle de fizikçilerin 3. Reich'ın politik ortamı karşısındaki tutumla­ rını ortaya koymaktır. Bu adamların çoğunluğu kendi meslek top­ luluklarının önderleriydiler. Birkaçı ise dönekti. Dikkatimi daha çok üniversiteler ve devlet araştırma kurumlarındaki fizikçiler üzerin­ de yoğunlaştırdım. Bunun nedeni önemli ölçüde bu insanların, atom

araştırmaları sonunda

..

temel• bilimin politik önemini ortaya çıka­

ran o yetenekli Alman araştırmacıları grubunun nüvesini oluştur­ malarıydı. Buna ek olarak, örgütlü Alman biliminin önderleri ve

devlet memurları olarak akademik fizikçiler tüm fizik topluluğunu etkileyen sorumlulukları ve yetkileri ellerinde tutuyorlardı. Bunlar politik baskıları savuşturmııkta başarısız kaldılar.

Bu baskılar esas olarak iki kaynaktan geliyordu: devlet ve par­

ti.

Belgelerle

açığa çıkarılmıştır

ki,

devletin

ve

parti

organlarının

politikaları çoğu kez birbiriyle çelişmiş ve partinin içindek'i ideolo­ jik ve politik gruplaşmaların çatışmalarıyla durum daha da karışık hale gelmişti. Nazilerin tek vücut, tek yumruk imajı çözülmüştü:

görüntü şimdi birbirine düşman bürokratik yapıların reknbetleriy­ le oluşan parçalı bir görüntüydü. Birbirine giren bu güçlerin yarattığı karışıklıkta, fizik toplulu­ ğu esas olarak, birbirinden ayrı iki okıyın içine çekilmişti. Ilki, hü­ kümetin Alman akademik yapısını Nasyonal Sosyalizmle aynı çiz­ giye getirme çabasıydı. Bunun en dramatik yönü Yahudilerin dev­

let memurluğundan uzaklaştırılrrıtıları

oldu..

Ikincisi, politik bakım­

dan aktif küçük bir bilim adamları grubunun, fiziğin bir bilimsel disiplin olarak içeriğine ve öğretimine ırkçı düşünceler sokma yö­

nündeki başarısız çabalarıydı.

Bu gelişmeler gözönüne alındığında, bu inceleme sonucunda şu soru çıkmaktadır ortaya: Işten çıkarma politikasının Alman fizik

topluluğuna indirdiği

darbe

neydi?

«Ari

fizik

..

yaratmayı amaçla­

yan çabalar neden başarısızlıkla sonuçlandı ve mesleki değerlerin korunması ne ölçüde N asyanal Sosyalizme karşı çıkış oldu? Bu soruları cevaplamaya çalışırken esas olarak yayınlanmamış belgelere, teyp bandına alınan görüşmelere ve konuyla ilgisi olan­ ların y�zışmalarına dayandım. Birçok kişi özel arşivlerinde mevcut bulunan belgelere ulaşmamı sağladılar. Bununlıı ilgili olarak, Ba­ yan Richard Courant'a, Bayan Wolfgang Finkelnburg'a , Bayan Hermann Lisco'ya ve Bayan Arthur von Hippel'e (James Franck'ın kızları), Profesör W cılther Gerlach'a, Profesör Samuel Goudsmit'e, Werner Heisenberg'e ve Profesör Theodore H. von Laue'ya teşek­ kür borçluyum. Çeşitli tarih araştırmaları kurumları mensuplan -örnegın lnstitut Für Zeitgeschichte ve Münih'deki Deutsches Museum, Koblenz'deki Bundesarchiv, Berlin Document Center ve Stanford'dııki Hoover Savaş, Devrim ve Barış Enstitüsü- bana çok yardımcı oldular. Bunlara ek olarak, verdikleri cesaret ve yardım­ lar için, New York'daki Center for History of Physics of the Ameri­ can Institute of Physics'den Profesör Charles Weiner'e: California Institute of Technology Archives'den Dr. Judith Goodstein'a, Stutt­ gart'daki Lehrstuhl für die Geschichte der Naturwissenschaften und Technik'den Profesör Armin Hermann'a ve Heidelberg Univer­ sitatsarchiv'den Dr. Hermann Weisert'a şükranlarımı dile getirmek isterim., Bir araştırma merkezinden sağlanan malzemenin biraz daha ayrıntıyla açıklanmasını gerekli görüyorum. The Arehive for History of Quantum Physics f Kuvantum Fiziğinin Tarihi Için Arşiv 1 başlan·­ gıçta, Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nin Kütüphanesi'nde,

a

Sources for History of Quantum Physics ( SHQP J 1 Kuvantum Fiziği­ nin Tarihi için Kaynaklar/ projesinin bir parçası o«ırak kuruldu. (Bu projenin kapsamına ilişkin bir inceleme için bakınız: Thomas Kuhn, et. al., Sources for History of Quantum Physics, An Inventory

and Report. 1 Philadelphia, American Philosophical Society,

19671. Adı

geçen Arşiv esas olarak seksen beş mikrofilm makarası ve SHQP projesi çerçevesinde yapılan söyleşiterin binlerce sayfalık yazılı tu­ tanağından oluşmaktadır. Arşiv'de Niels Bohr'un bilimsel yazışma­

larıyla ( Niels Bohr Scientific Correspondence - BSCJ diğer özel ya­ zılar kolleksiyonu da bulunmaktadır. Arşiv'deki bir mektup aranır­ hen mektubun yazarı, kime yazıldığı, tarihi ve SHQP ya da BSC kısaltması ve parantez içinde iki sayı belirtilmelidir. İlk sayı maka­ rayı gösterir, ikincisi de mektubun arşivlendiği makara bölümünü

belli eder. Örneğin Werner Heisenberg'den Niels Bohr'a, 14 Hazi­

ran 1938,

BSC

(20, 2J ..

Arşiv malzemesinin kullanılmasındaki yardımları için Bayan Leslie Clark ve Profesör John Heilbron'a özel teşekkür borçluyum. Bu çalışma politik tarih ile bilim tarihi arasındaki boşluğu gider­ meyi amaçladığı için, politik tarihçiZerin Arşiv'in zenginliğine ilgi gösterecekleri unutulmaktadır. Binlerce belge, tartıştıklan konuları hiçbir biçimde teknik sorunlarla sınırlamayan pekçok ünlü ve tıkıZlı insanın nasıl yaşadıkları konusuna girebilmeyi sağlamaktadır.

Pekçok kişi, görüşmeler ve yazışmalar yoluyla değerli bilgiler aktardılar. Ayırdıkıarı zamanın ne kadar değerli olduğıı açıktı.r. Profesör P.P. Ewald, Baytın Wolfgang Finkelnburg, Profesörler Paul Forman , Walther Gerlach, Werner Heisenberg, Friedrich Hund, Theodore H. von Laue, Bayan Hermann Lisco, Profesör Lothar Nordheim, Bayan Constance Reid ve Profesör Otto Scherzer, müs­ veddelerin ilk halindeki belli bazı bölümleri okumak zahmetine kat­ landılar. Profesör Forman ve Profesör Hund'un sağladıklan yardım ve verdikleri cesaretin özel bir önemi olduğunu söylemeliyim .

Ayrıca, University of California, Santa Barbara'daki fakülte mensuplanna, özellikle de Profesör Lawrence Badash ve Profesör Joachim Remtık'a destekleri ve yararlı eleştirileri nedeniyle teşek­ kür ederim. Bana. Nazi Almanyası'ndaki bilim adamları konusunu ilk kez önerdiği 1967 den bu güne kadar Profesör Badash'ın danış­ manlığı ve dostluğu hiç durmadan bir cesaret kaynnğı oldu benim için. Geçmişte yaşayan bazı kadın ve erkekleri onların kendi değer­ leri bağlamında anlarnuya çalışma arzumu hem Profesör Badash'a ve hem de Profesör Remak'a borçluyum. Gerçeğe bu insanların baktıkları gibi bakmak zorunda değiliz ama eğer onltırla polemik

dışında bir temelde de anlaşmadığımızı gösterebilmek istiyorsak onların standartlarını ve neyi, nasıl anladıklarını knvramalıyız. Yıllar boyu bu konuya kafaını gömüp çalışınama hoşgörüyle ve sabırla yaklaşan pekçok 'arkadaşıma, yakınıma ve meslektaşıma duyduğum minneti ifade edemem. En yalın olarak şunu söyleyeyim:

onların desteği olmaksızın bu kitap yazıl.amazdı. Müsveddenin son kısmının tamamlanmasını verdiği destekle mümkürı kılan B'ay Frank Smith'e özel teşekkür borçluyum. Sıralayamayacağım kadar çok sayıda nedenle, herkesten daha ço1ı karıma, Mtırila'ya şükran borçluyum. Araştırmanın yürütülmesi ve çalışmanın ilk haliyle yazılması sırasında ki parasal yardıml.ar, bir Ulusal Bilim Vakfı Lisansüstü Bursu (National Defense Education Act Title IV Fellowship, a National Science Foundation Graduate FellowshipJ ile ve UniV'. sity of Californi'a, Santa Barbara, Akademik Senatosu'nca sağlan· dı. Burada, UCSB kütüphanesinin lnter - Library Loan Department lKütüphaneler Arası Ödünç Kitap Bölümü] adlı organın yardımla� rından da memnuniyetle söz etmek isterim.

Tersi belirtilmedikçe tüm çeviriler tarafımdan yapılmıştır.

Cape

Cod

Ağustos

1976

lO

ı. ORT AM

3. Reich'in ilk yıllarında saygın bir devlet araştırma kuruluşu olan Kaiser Wilhelm Derneği'nin başkanı ve Alman fizikçilerinin saygı değer kıdemlisi Max Planck, Hitler rejimi altında çalışan bi­ lim adamlannın karşı karşıya kaldıkları sorunları gözler önüne se­ ren bir olayın kahramanı olmuştu. Ü nlü bir fizikçi olan P.P. Ewald bu olayın öyküsünü şöyle dile getiriyor:

...Sanırım,

Stuttgart da, Kaiser Wilhelm Metal Enstitüsü'nün açılışınday.

dı. Planck, Kaiser Wilhelm Gesellschaft'ın başkanı olarak açılışa gelmişti. Bir konuşma yapması gerekiyordu. 1934 yılı içindeydik. Hepimiz Planck'a bakıyor, açılışta ne yapacağını görmek istiyorduk. Çünkü o sıralarda bu tür açılışiara «Heil Hitler» ile başlamak resmi bir tutum haline getiril­ mişti. Planck kürsüde ayakta duruyordu. Elini yarım yukarı kaldırdı ve

sonra indirdi. Bunu Ikinci bir kez daha yaptı. Sonra, nihayet, eli tama­

men kalktı ve «Hen Hitler» dediği

duyuldu...

Geriye baktığımda, bunun,

yapılabUecek tek şey olduğunu görüyorum. Yoksa tüm Kalser Wilhelm

Gesellschaft tehlikeye a tılabillrdi.'

İ lerde yaşanacakların yanında bu, önemsiz, küçük bir olay gi- . bi görünebilir. Ancak, 3. Reich'daki fizikçilerin, özellikle de yetki ya da sorumluluk gerektiren makamlarda bulunanhmn, kendi bi­ limsel disiplinlerini politik sömürü aracı olmaktan uzak tutma ça­ balannda, vermek zorunda kaldıkları yüzlerce karardan yalnızca biriydi bu. Ana tartışma konusu, mümkün olan en geniş mesleki özerkliği sağlamak uğruna, rejimle ne ölçüde uzlaşılması gerektiğiy­ di. Hocaların büyük çoğunluğu gibi Alman fizikçileri de kesinlikle politik kaygılardan uzak durmayı istiyorlar, ancak yine çoğu mes­ lektaşları gibi bunu pek başaramıyorlardı.

ALMANYA'DA AKADEM i K YAPI

VE AKADEM i K TUTUMLAR

Orta Çağ'ın sonlarına doğru ortaya çıkan, Alman Ü niversiteleri -diğer ülkelerdeki benzerleri gibi- baştanberi, geleneksel olarak orta sınıf meslekleri olan hukukun, tıbbın ve ilahiyatın eğitimini veren merkezler olmuşlardı. Ancak, modern devletin Alman kültür ortamı içinde gelişip güçlenmesiyle, özellikle Prusya da, 17. 18. yüz-

ll

yıllarda,

yüksek

öğrenim

kurumları

devlet

memurluğu eğitimini

de

üstlendiler.

 

Başlangıçta, yönetim bürokrasisi, esas olarak kralın kişisel da­ nışmanlığını yapan ve doğuştan aristokrat olanlardan oluşuyordu. Ancak, 18. yüzyılın sonundan itibaren devlet memurluğu, monarşi­ den çok devlete bağlı olan, iyi eğitilmiş bir aristokrat kesimin ege­ menliğine geçti. Genellikle eski soyluluğun üyeleri de olan bu yeni aristokratlar Bildung (eğitim) kavramında özetlenebilen bir görü­ nüm sergiliyorlardı.2

Bildung, ileri düzeyde öğrenimden ve okul eğitiminden çok da­ ha fazla şey ifade ediyordu. Bu kavram, görev duygusunu, ilkelere uymayı ve yaşamın «İÇ dünyaya ait» yada «tinsel (geistig),. değer­ lerine derinden bağlılığı öne çıkaran bir kültür ortamı içinde kişilik oluşumu düşüncesini de kapsıyordu. Yaşamın bu değerleri en ileri düzeydeki ifadesini Kultur (Kültür) kavramındı:t buluyordu. OnsCJ­ kizinci yüzyılda bu sözcük akılla ruhun ilişkisini kurarken, ondoku­ zuncu yüzyılda, insanoğlunun toplum yaşamında ulaştığı tüm başa­ rılan ifade eder olmuştu. Kultur, yaşamın maddi koşullanna ve tek­ nolojik yeniliklere faydacı bir ilgiyle bağlanmak demek olan Zivili­ sation ile karşıt anlamlıydı.

Bildung, aydınlarda, ünvan sahibi soylular karşısında bile ko­ layca içine girdikleri tinsel bir üstünlük havasına yol açıyordu. Ü n­ lü düşünür Fritz Ringer'in Alman «mandarinleri, adını verdiği bu seçkinler grubu devlet bürokratlanndan, doktorlardan, avukatla:­

dan,

bakanlardan, orta öğrenim öğretmenlerinden, üniversite pro­

fesörler i nden ve üniversite eğitimi görmüş başkalarından oluşuyor­ du. Ü niversitenin mali fonlan devletçe sağlanıyor, bunların üzerin­ deki nihı:ti idari denetim devletin elinde bulunuyordu. Ancak her eği­ tim kurumunun salt akademik sorunlarını kendi başına çözme hak­

kı vardı. Profesörler yüksek devlet memurları sayılıyor, eğitimin kollektif zenginliğini kişiliklerinde toplama ve bunlan devletin ge­ lecekteki yöneticilerine iletme işlevleriyle de büyük saygınlık taşı­ yorlardı. Aslında, devletin, eğitim aristokrasisinin güvencesi altın­ daki kültürü gözetmek ve korumak için varolduğu yolundaki ilke mandarin ideolojisinin temeli haline ,gelmişti.

Napolyon'un fetihleriyle başlayan ve Almanya'yı baştan başa saran reform hareketi sırasında felsefe fakültesi üniversitenin kalbi olmuş, tıp, hukuk ve ilahiyat fakültelerinin yerini almıştı. Ancak. be­ şeri bilimler 19. yüzyıl boyunca Almanya'daki teknolojik ilerleme­ nin bir sonucu olarak önem ve etki kazanan fiziksel bilimlerin gi­ derek büyüyen meydan okumasıyla karşı karşıya kalmıştı. Yaşlı öğ­ retim üyelerinin çoğunluğu deneysel bilimleri Kultur'den daha çok Zivilisation'ın görünümü olarak kabul ediyorlar ve bunlann üniver­ sitelerde kabul görmelerine karşı koyuyorlardı. Bununla birlikte, fiziksel bilimler, yüzyılın sonunda, Alman akademik yaşamının di-

namik ve kurumlaşmış öğeleri durumuna gelmişti artık. Deneysel bilimlerle birlikte yaratıcı araştırmaya (örneğin bir araştırma ün­ vanı olan Ph.D'nin doğması) ve araştırma kurumlarına (bu.�l�rın herbiri başlangıçta bir laboratuvar çevresinde örgütlenmişti) veri­ len önem arttı. Böylece, araştırma ve öğretim Alman yüksek öğreni­ minin birbirinden ayrılmaz öğeleri durumuna geldi.'

Buna ek olarak, 19 yy'ın sonları, 20. yy'ın başlannda, araştırma ihtiyacının büyümesiyle hem devlete bağlı olarak ve hem de endüst­ ride kurulan enstitüler yaygınlaşmaya başladı . Bu gelişmenin ba­ şını kimya laboratuvarlarının kuruluşu çekiyordu. i mparatorluk Fi­ zik ve Teknoloji Enstitüsü <Physikalisch-Technische Reichsanstalt, yada PTRJ, 1887 de, Berlin'de, devletin mali desteğiyle ve bir ulusal standartlar bürosu olarak kuruldu. Weimer dönemi Almanyası'nda­ ki bu enstitü devlet desteğindeki en büyük araştırma laboratuvany­ dı." 191 1 de Kaiser Wilhelm Derneği <Kaiser Wilhelm-Gesellschaft, ya da KWGJ kuruldu ve 1920'lerde bu derneğe bağlı, sürekli olarak büyüyen bir araştırma enstitüleri ağı oluştu6• KWG'nin fonlarını� bir kısmı devletten, bir kısmı da özel sektörden geliyordu. Bu dö­ nemde, endüstriyel üretime dönük fizik laboratuvarları da kuruldu. Bunlar fizikle endüstri arasında sıln bağlar oluşmasını sağladılar.

Akademisyenler arasındaki katıksız temel bilim yaniılan bu ge­ lişmeleri nefretle ve endişeyle karşılıyorlardı. Bunlar, hemen her­ şeyi kucaklayan Wissenschaft (bilim) terimi ile çok daha dar olan Naturwissenschaft (doğabilimiJ arasında kesin bir ayının yapmak­ taydılar. Açıkçası bilim, katıksız öğrenimden daha değersiz bir et­ kinlikti onlarca.

Ringer'e, göre 1900'lerde, beşeri bilimciler arasında görülen «or­

todoks

..

tutum endüstri çağıyla birlikte ayncalıklann ve saygınlığın

kaybedileceği korkusuna dayanıyordu. Bu bilimciler, toplumun, uluslarası sosyalizmin amaçları doğrultusunda, özellikle «eşit düzu ye getirilmesinden» çekiniyorlar, parti politikalarının bölücü özelli­

ğine karşı çıkarken «ulusal dava

..

etkin biçimde savunuyorlardı.

Ö te yandan pekçok akademisyen, Yahudilerin Alman toplumunda giderek artan bir öneme sahip olmalarıyla, Weimer dönemine özgü çıkar grubu politikalannın hastalıkları arasında bir bağ olduğunu hissediyorlardı. Bilim adamlannın büyük çoğunluğunun Weimer hü­ kümetine karşı tutumu buz gibi bir kayıtsızlıktı. Bunlar Sosyal De­ mokratlara değil, Alman devletine hizmet etmeyi isterken, parle­ menter politikayı pis ve bozguncu buluyorlar ama cpolitika üstü .. olduğunu savunduklan kendi tutumlarının da tiksinti duydukları, partilerinki kadar bölücü olduğunu anlamıyorlardı. Hitler'in Nasyo­

nal Sosyalist Alman İ şçi Partisi onların çekici bulmayacaklan ka­

dar büyük

bir kütle hareketiydi.

Bununla

birlikte,

yalnızca tek bir

politik partinin belirleyici rolünü

yadsıyan

Nazi

retoriği

onlara

çe­

kici geliyordu. Hitler'de kendi hareketinin politika üstü olduğunu

söylüyordu. Nasyonal Sosyalizm toplumun uluslararası düzeydu eşitlikçi kılınmasını değil, ulusal kalkınınayı vaadediyordu. Ringer, akademik dünyanın politik davranışlarını konu edindiği incelemesine gerçi doğa bilimcilerini almamıştı, ama fizikçilerin d-3 çok güçlü bir milliyetçilik temelinde konsensüse vard İ klan bilin­ mekteydi. Paul Forman böylesi bir tutum almanın akademik toplu­ luğun genelinde olduğu gibi, özel olarak fizikte de politik kabul edilmediğini göstermişti! Ona göre , bilimle politikanın doğalan ge­ reği uzlaşamayacı;ı.klarına derinden inandıkları için fizikçiler ken­ di davranışlannın politik karakterini algılayamamışlardır.8

Bilim adamları, her ne kadar, çeşitli milliyetçi davranış biçim­ lerini politika dışı buluyorlarsa da, Weimer Cumhuriyetine açıkça

destek olmaya da hiç yanaşmıyorlardı. Bu nedenle, Albert Einstein'­

in hemen savaş

sonrasını izleyen yıllarda

yurt dışında yaptığı

ve

Weimer Cumhuriyeti'nin

dış

politikasının

aniatılmasına

da.

hizmet

eden gezileri, kabul edilebilir politika dışı etkinliklerin sınırlarını epeyce aşıyordu bunlar için." Einstein'in açıkça savunduğu pasifist görüşleri, enternasyonalciliği ve Sionizme sağladığı destek, onun, 1920'lerde Alman bilim çevrelerinin büyük bölümü tarafından bir yabancı olarak kabul edilmesine yol açmaktaydı.

Ö te yandan Weimer'a açıkça kı;ı.rşı çıkılınası da meslek ilkeleri­ nin ihlal edilmesi olarak gör:ülüyordu. Sağcı davranışlanyla meslek­ taşları arasında tepki çeken en ünlü iki fizikçi Nobel ödülü sahip­ leri Philipp Lenard ve Johannes Stark'dı. Bunların Nasyonal Sosya­ lizmi açıkça desteklemeleri akademisyenler arasında pek alışılmış birşey değildi, fizikçiler arasındaysa gerçekten istisnai bir durumdu. Onların völkisch (Germen milliyetçi-ırkçı düşünce yapısına uygun) kavrarnlara olan gösterişli bağlılıklan yalnızca politikada değil, doğaya ve bizzat fiziğin kendisine ilişkin görüşlerinde de hem Weimer hem de Nazi dönemlerinde meslektaşları arasında dönek­ ler, ve hainler olarak nitelenmeleriyle sonuçlandı.

Lenard ve Stark'ın ortaya koydukları koyu ımti-semitizm, Al­

man akademik çevrelerinde alışılmamış bir şeydi. Oysa bunun daha yumuşak bir biçimi oldukçıt yaygın sayılırdı. Anti-samitizmin bu bi­ çimi esas olarak mesleki atamalarda kendisini göstermekteydi. Ö r­ neğin, 1909-1910 da, Alman üniversitelerindeki öğretim görevlileri­ nin yüzde 19'u Yahudi kökenliydi. Oysa Yahudiler profesörlerin

yalnızca yüzde

7'sini oluşturuyorlardı. Ancak , anti-semitizm bazı

alanlarda diğerlerine göre dah;:ı. zayıftı ve Yahudilerin tıpta ki ve

doğa bilimlerindeki varlığı diğer disiplinlerdekinden daha güçlüy­ dü.'" 1933'e kadar, Yahudilerin bu alanlardaki sayılan artmayıt de­ vam etti, öyle ki Nasyonal Sosyalistlerin anti-semitik politikı:tlan, dünya üzerinde oldukça önemli etkiler yapar duruma gelmişti.

Milliyetçiliğin

politikadan

önce

geldiği

yolundaki

inançlarına

ve mesleki atamalarda sessizce uyguladıkları anti-semitizme ek ola-

rak, Weimer dönemi a.kademisyenlerinin büyük çoğunluğundı;ı. be1li belirsiz kavranmış bir •materyalizm•e karşı bir tutum da görülüyor­ du. A.kademisyenler bu sözcüğü, Alman toplumunun bütün hastalık­ lannın kaynağını gösteren belirsiz bir ibare olarak kullanmı;ı.ktaydı­ lar. Materyalizm, büyük ölçüde, tüccarlık ruhunu, paray;:ı. olan il­ giyi endüstriyi ve teknolojiyi ifade ediyordu. Bu sözcük genel bir ah­ laki ve toplumsal çöküşle ve zihinsel, tinsel değerlere karşı s aygı­ sızlıkla eş anlamlı kabul ediliyordu. Materyalizm, kütlelerin kaba beğenilerini beslemek ve onlan milliyetçi duygulardan yoksun kıl­ maktan sorumlu tutuluyordu (bunun kanıtı olarak Sosyal Demok­ rat ve Komünist Partilere verilen aylar gösterilmekteydil. Bu söz­ cük, Kultur'un erdemlerinin üzerine çıkarılan Zivilisation'un kötü­ lüklerini simgeliyordu, kısacası. Çağdaş endüstriyel toplumun yadsınması üniversitelerde yapı­ lanlarda sınırlı değildi kuşkusuz. Çağdaşlığa ve onunla birlikte ge­ len kötülüklere (kentleşme, materyalizm, liberalizm, sosyalizm, parlamentarizm, rasyonalizm, v.bl yönelik saldırıları yapanlar Fritz Stern'in ·kültürel umutsuzluk· olarak ifade ettiği bir ruh hali için­ deki Alman aydınlarının büyük çoğunluğuydu. Bunlann çağdaş dün­ ya karşısındaki düşmanca tepkileri, ortadan yok olan geleneksel değerler için duyduklan romantik bir özlemle iç içeydi. Bilime yö­ nelik suçlamalann tipik bir örneği, Stern'in kültürel kötümserleri­ nin önde gelenlerinden birinin inançlannda açıkça görülebilir. Bu kişi için bilim şu demekti:

Pozltivizm, rasyonalizm, ampirizm, mekanik materyalizm, teknoloji, kuş­ kuculuk, dogmatizm ve uzmanlaşma, yani çıkarlardan arınmış ve kendini ıı.dayarak yapılan araştırmanın dışındaki herşey. Bu kişl bilimin kendisin­ den de, yol açtığı sonuçlardan da nefret edlyordu. 11

Bütün bu nedenlerle fizikçi ve matematikçiler Almanya'da ken­ dilerini son derece düşmanca bir entellektüel ortamda buldular. Ö zellikle bunlar akademik çevrelerde, birçok profesörün sonuçta, götürüp iğrenç bir materyalizme bağladığı mekanik materyalizm kavramından sorumlu tutuluyorlardı. Forman'a göre Weimer döne­ mi fizikçi ve matematikçilerinin bir kısmı bu eleştirilerden öyle et­ kileniyorlardı ki, kendi çalışmalarında bunlara cevap verme gen::­

ğini duydular ve 1920'lerin

ortalannda tanık

olunan

ve ku vantum

kuramını yeni kavramlar ışığında gözden geçirmeyi amaçlayan çaba­

Iann bir parçası olarak kozalitenin yadsınmasını onaylamaktada. gecikmediler. Böylece kendilerini determinizmin yükünden ve so­ rumluluğundan sıyırmış oluyorlardı. Fornıan, modern fiziğin «es9.s

olarak, Alman fizikçilerinin bilimsel çalışmalannı, entellektüel çev­

relerinin değer yargıianna uydurma çabası olduğunu• tür.ı.a

ileri sürmüş­

WEIMER D Ö NEM İ NDEK i

MODERN

F İ Z İ K

MERKEZLER İ

Almanya'da, 1900-1930 yıllan arasında, modern fiziğe ilişkin yeni kurarnlarm ortaya atıldığı üç entellektüel merkez özellikle dik­ kati çekiyordu. Küçük bir üniversite kasabası olan Göttingen, özel­ likle istatistiksel mekanikte önem kazanan eski ve köklü bir fizik­ matematik geleneğine sahipti. Berlin, mükemmel bir fizikçi kadro· suna sahip üniversitesiyle Almanya'da fiziğin örgütsel merkeziydi. Ve Münih, fiziğe yepyeni görüşler katan birçok genç ve parlak bi­ lim adamının eğitildiği yerdi. Nasyonal Sosyalizmin bu yarıa-tıcı mer­ kezleri nasıl etkilediğini bilmemiz onun, fizik topluluğunun bütünü üzerindeki etkilerini daha iyi anlamamızı sağlayacaktır .

Göttingen'in, Alman üniversiteleri arasında, fizikle matemati­ ğin göreli olarak ileri derecede ilişkisi bakımından ayn bir yeri var­ dı. Matematikçileri arasında en önde geleni David Hilbert di. Hil­ bert, 19. yüzyılın başlarına kadar gerilere uzanan matematik-fizik geleneğinin sürekliliğini özendiriyordu, ancak Weimer döneminin önemli bölümünde hastaydı. Her nekadar o eski öncü rolünü oyna­ yam.ıyorsa da, onun disiplinlerarası ilişkiye önem veren anlayışı, 1920'ler boyunca da hissediliyordu hep." Genç meslektaşı Richard Courant fizikçilerle işbirliğinde çok etkindi. Courant'ın 1924'de ya­ yınlanan kitabı, Methoden der mathematischen Physik <Matema­ tiksel fiziğin yöntemleri) çok etkili bir ders kitabı olmuştu. Göttin­ gen geniş ölçüde Courant'ın çabalanyla, Rockefeller Vakfı'ndan fonlar alıyor, bunlar Bunsenstrasse'deki genişletilmiş fizik ve mate­ matik enstitüleri için kullanılıyordu."

Weimer dönemi Göttingeni'nden Hilbert ve Courant'a ek olarak çok parlak başka matematikçi yetenekler de vardı. Sayılar Kura­ mında Edmund Landau, cebirde Emmy Noether ve görecelik kura­ mıyla temel matematikte Hermann Weyl ünlü isimlerdi. Emmy No­ ether'in cebiri aksiyomatik olarak ele alma yaklaşımı Weyl'i ondan tarihteki en büyük kadın matematikçi diye söz etmeye yöneltmişti."

Göttingen'in fizikçileri yetenek bakımından matematikçilerıo boy ölçüşebilir durumdaydılar. Kuramsal fizikte Max Bom'un Ko­ penhag, Münih ve Berlin ile yakın ilişkisi vardı. Born modern fiziğin gelişiminde dikkat çeken bir isim olmuştu. Weimar döneminde onun­ la birlikte çalışan genç fizikçiler arasında Werner Heisenberg, Wolf­ gang Pauli, Eugene Wigner ve Maria Goeppert-Mayer sayılabilir. Bom'un kendisi gibi bu fizikçilerin hepsi de ilerde Nobel ödülü ala­ caklardır.

Göttingen aynı zamanda iki üstün deneysel fizik profesörüne de sahipti. Robert Pohl genel dersleri verirken ı No'lu Fizik Enstitüsü'­ nü yönetiyor, James Franck da küçük laboratuvıa.r sınıfianna baln­ yar ve 2 No'lu Fizik Enstitüsü'nün sorumluluğunu elinde tutuyordu. Pohl temel fizik eğitiminin niteliğiyle çok yakından ilgileniyor <ders-

WEIMER D Ö NEM İ i İ Z İ K MERKEZLER İ Almanya'da, 1900-1930 yıllan arasında,

leri ünlüydü} ve optik araştırmalan yapıyordu.'" Savaştan önce, uyan potansiyelleri konusundaki çalışmasıyla Frank , 1925 yılı No­ bel ödülünü bir başkasıyla paylaşmıştı. Franck'ın, modern fiziğin te­ mel sorunlannı güçlü bir sezgiyle kavrayabilme yeteneği Bom'un formalizme duyduğu eğilimi tamamlıyordu.17

Göttingen de 1920'lerde görülen ileri derecedeki iletişim ve en­ tellektüel canlılık bu kenti, Nasyonal Sosyalizm'den önceki ·güz�l yıllar,ın simgesi yapmıştı.'" Göttingen her nekadar cumhuriyetçi Berlin'in ve tutucu Münih'in gürültü ve tela.şından çok uzaktays� da, 1930'lann politik kanşıklığından kaçabilecek durumda değildi. Aslına bakılırsa fizikçi ve matematikçilerinin çoğu Yahudi olan Göttingen, Nazilerin 1933 de uygulamaya koyduklan «ari olmayan­ larm" sivil kurumlardan uzaklaştınlması politikasından derin biçim­ de etkilenmişti.

Etkileyici bir başka bilimsel yetenek grubu da, pekçok fizikçinin Alman fiziğinin kalesi olarak gördükleri Berlin de toplanmıştı." Berlin Ü niversitesi'nin kuramsal fizik profesörü olan Max Planck, kuvantum kuramının temellerini atmış ve bu kurarn da modern fi­ ziğin önemli dayanaklarından biri olmuştu. X-ışını kristalograiisi alanında yaptığı çalışmalarla ün kazanan Planck'ın öğrencisi Max von Laue da oradaydı ve kuramsal fizik ekstraordiner (ausserorden­ tlicherl profesörüydü. Çoğunlukla yalnız başına çaJışmasına karşın Einstein'in da Berlin Ü niversitesi ile ilişkisi vardı. 1924'de bu ünlü bilim adamlarına termodinamiğin 3. yasasını bulan Walther Nernst de katıldı. Planck 1927'de emekli olunca, kuvantum fiziğin önemli isimlerinden olan Erwin Schrödinger on un selefi olarak atanmıştı. Ü niversitedeki bilimsel yaşamın can alıcı etkinliği haft;:ı.lık toplantı­ lardı. Endüstri laboratuvarlarından ve i mparatorluk Fizik ve Tek­ noloji Enstitüsü'nden gelen araştırmacılar bu toplantılarda hepsi de Nobel ödülü sahibi olan bu ünlü kiJiilerle birlikte oluyorlardı. ••

leri ünlüydü} ve optik araştırmalan yapıyordu.'" Savaştan önce, uyan potansiyelleri konusundaki çalışmasıyla Frank yılı No­ bel
leri ünlüydü} ve optik araştırmalan yapıyordu.'" Savaştan önce, uyan potansiyelleri konusundaki çalışmasıyla Frank yılı No­ bel

Berlin, özellikle 1920'lerin sonunda, Nobel ödülü sahibi Gustav Hertz deneysel fizik profesörü ve Richard Becker de kuramsal fizik kürsüsünün başı iken, Teknoloji Enstitüsü'nde <Technische Hochsc­ hule yada THJ yürütülen çalışmalarla ün kazanmıştı."' Başkentte fiziğin düzeyi, fiziksel kimya ve radyokimya gibi. ilgili başkıı alan­ lardaki araştırmalarla daha da yükselmişti. Bu bakımdan en dik­ kati çeken kurumlar Nobel ödülü sahibi Fritz Haber'in başında bu­ lunduğu Kaiser Wilhelm Fiziksel Kimya ve Elektrokimya Enstitüsü ile Otto Hahn ve Lise Meitner'in yönetimindeki Kaiser Wilhelm Kimya Enstitüsü'ydü. 1938 yılının sonunda nükleer fizyonu bulduğu için Hahn da Nobel ödülü almıştı.

 

Berlin'in

en

az

bilimsel

ünü

kadar

önemli

bir

başka özelliği,

onun

örgütlü

Alman

biliminin merkezi olarak oynadığı roldü.

Ber­

linli

fizikçiler,

ı.

Dünya Savaşı'ndan

hemen

sonra

ulusal düzeyde

bir örgüt

olacak

kadar büyüyen

Alman

Fizik

Derneği'nin

<Deut-

sche Physikalische Gesellschaft) politikaları üzerinde geniş ölçüde söz sahibiydiler. Haber gibi başka Berlinli bilim adamlarıyla birlik­ le bunlar, Kaiser Wilhelm Derneği'nde, Prusya Bilimler Akademisi'­ nde <Preussische Akademie der Wissenschaften) ve fon dağitan Al­ man Bilimi için Acil Destek Birliği'nde <Notgemeinschaft der daut­ sehen Wissenschaft) önemli roller üstlendiler. Nasyonal Sosyalizmin Berlin'deki fiziğe vurduğu darbe işten çıkarma politikasıyla -bu yeterince ciddi olmakla birlikte-, sınırlı değildi. Nazilerin iktidan ele geçirmelerinin ve onu kullanmaları­ nın, Berlin'in Alman fiziği üzerindeki manevi ve örgütsel liderliğine yönelik sonuçlan da oldu . Berlin'in Weimer dönemi Almanyası'nın politik başkenti olduğu kadar kültürel ve entellektüel merkezi de olması, bu kentin politik liderliğini yadsıyan Almanlan onun kültü­ rel yönlendiriciliğini de yadsımaya itiyordu. Bu olgu, Weimer dö­ nemindeki entellektüel yaşamın fizik de dahil bütün alanlannda görünmekteydi. örneğin Lenard ve Stark, ı. Dünya Savaşı ile bir­ likte , Berlin'in bilimdeki liderliğine karşı sürekli bir hoşnutsuzluk göstermişlerdi. Stark'ın karşıtlığı onu, Alman bilimini, Nazi döne­ minde yeni bir liderlik altında yeniden örgütleme girişimine yönelt­ mişti. Münih, Weimer yıllannda karşı-devrimin ve anti-samitizmin be­ şiğiydi. Bavyera'nın ba.şkentinde modern fiziğin en önde gelen tem­ silcisi, 1906'dan beri üniversitede kuramsal fizik profesörü olan Ar­ nold Sommerfeld'di. Berlin'in liderliğine ve modern fiziğe hemen hemen Lenard ve Stark kadar karşı olan deneysel fizikçi meslektaşı Wilhelm Wien'in tersine, Sommerfeld kuzeydeki araştırınacılarla yakın Üişki içinde çalışıyordu. Onun kuvantum kuramındaki çalış­ malan kuşkusuz önemliydi ama belki de yeni fiziğe en büyük kat­ kısı aralannda en az dört tane Nobel ödülü sahibi bulunan Alman­ ya'nın en iyi kuramsal fizikçilerinden bir kuşaktan fazlasını yeti�­ tirmiş olmasıydı." Akademik atamalarda Sommerfeld'in sözlerinin büyük ağırlığı vardı. 1928 de, Almanca konuşan ülkelerdeki tüm kuramsal fizik profesörlerinin hemen hemen üçte biri Sommer­ feld'in öğrencileriydi"' Gerçi Sommerfeld'in bir takım Yahudi öğrencileri vardı, ancak Yahudiler fazlaca katolik olan üniversite de, akademik konumlara atanmıyorlardı.•• Bu nedenle işten uzaklaştırma politikasının bura­ da az bir etkisi oldu. Nasyonal Sosyalizmin Münih fiziğine vurdu­ ğu darbe, politikaya alet edilen akademik atamalarla çok kuvvetli hissedildi. Politik ölçüt, esas itibariyle Nazi partisine üye olmak ve Lenard ile Stark'ın ırkçı ideolojiyi fiziğe sokma çabalarına destek vermekti . Gerçi bu adamlar, gerçek ulusal ruh adına konuştuklan iddiasıyla, görüşlerine «deutsche physik· <Alman fizik) etiketini takıyorlardı ama, onlar, hareketlerinin tanırnma daha uygun düşen ·Ari fizikıoin izleyicileriydiler ve yeterince dar bir azınlık grubu olarak kalmışlardı.

sche Physikalische Gesellschaft) politikaları üzerinde geniş ölçüde söz sahibiydiler. Haber gibi başka Berlinli bilim adamlarıyla birlik­

NASYONAL

SOSY AL İ STLER İ N

İ KT i DARA

GEL İ Ş İ

Ari fizik yanlıları her nekadar Hitler'in kendilerine arka çıktı­ ğını savunrnuşlarsa da, Führer, fizik toplumunun sorunlarına hiç· bir zaman doğrudan karışrnarnıştı. Bununla birlikte, Nazilerin ikti­ dan ele geçirmesinden önceki yıllarda Hitler, Nazi hareketini yön­ lendirme amacıyla, eğitim ve devlet rnernurluğu konusundaki temel düşüncelerini biçirnlernişti. Führer, Mein Kampf'da, kimya, fizik ve

matematik gibi konulann, teknolojinin iyice

..

maddiyatçı hale ge­

tirilmiş» lvermaterialisierteJ bir döneminde çok gerekli olabilecek­ lerini açıklamış, ama bunların eğitimine artan ölçüde önem verme­ nin tehlikelerine de dikkati çekmişti. Almanya'nın ihtiyaç duyduğu, şey bilimlerce beslenen maddeci bir egoizrne değil de toplum için yapılan bireysel fedakarlıklara dayanan bir eğitimdi lBildungJ ."" Tarih ve başka bazı konular bu işi başarabilmek için yardırncı ola­

bilirdi ama bunlar yeterli değildi. Hitler'e göre eğitimde en büyük öncelik sağlıklı bedeniere sahip olmaya verilrneliydi. Sonra, ikincı olarak, karakterin gelişimi geliyordu. En az önemli olan bilimsel öğrenirndi, çünkü, Führer şunları iddia ediyordu:

A:z e�itllmlş ama kararlılık ve istenç gücüyle dolu, sa�lam karakterli bir Insan, bir bütün olarak , fiziksel yönden güçsüz, zayıf lstençli, korkak ve edilgin bir bireyden daha de�erlldir.

Hitler'in entellektüellere karşı sevgi beslamediği açıktı. Gazete­ ci Joachim Fest'e göreyse: «Nasyonal Sosyalizm esas olarak akla karşı duyulan nefretin politik örgütlülüğünü temsil ediyordu .• "' Hitler'in devlet mernurluğu görevine ka. tutumu da yine aynı de· recede aşağılayıcıydı. 1931 de milliyetçi bir gazetenin yayırncısıyla yaptığı özel bir konuşmada Hitler'e iktidarı aldığı zaman devlet çarkını ele alacak eğitilmiş kafaları nereden bulacağı sorulmuştu. Gerekli beyinleri nereden sağlayacaktı? Hitler bu soruya kendisinin beyin olacağını söyleyerek sert bir cevap verdi. Şöyle diyordu,

Belki de, partırnin çizgisi do�rultusunda başarılı bir devrimin gerçekleş­ mesi durumunda, beyinlerı sürüden çekip alamayaca�ımızı düşünüyorsu­ nuzdur. Alman orta sınıfının, aydın sınıfın bir süsünün, bize hizmet et·

meyl, kafalarını bizim

emrlmlze

vermeyi

reddedeceklerlne

lnanıyorsu­

nuz? Alman orta sınıfı başarıya ulaşanın yanında yerını alacak ve biz

onunla istedi�lmizl yapaca�ız. ••

Peki,

ya

Yahudiler?

İ kinci

bir

konuşmada,

Rishard

Breiting

bunlar arasında iyi

ve

yetenekli

insanlann,

savaş

sırasında nişan­

larla ödüllandirilenlerin

,Einstein

gibi

büyük

kafaların

olduğuna.

dikkat çekmiş, Hitler'in buna cevabı da şu olmuştu :

Bunlar, yarattıkları herşeyi bizden çalmışlardır. Bildikleri herşeyi biz�

karşı

kullanacaklardır.

Çekip

gitsinler

ve

huzursuzluklarıyla

başkalarını

kışkırtsınlar.

Onlara

ihtiyacımız

yok.

tin etkinliğine zarar vermeden bürokrasinin temel yapısını değiştir· rnek üzere, içişleri bakanınca (o sırada eski bir Nazi devlet memu­ ru olan Wilhelm Frick bu görevdeydD hazırlanmıştı."" Yasada ön­ görülenler basit ama yıkıcı şeyierdi: devlet memurluğu mesleğinde culusa.llığı» geri getirmek ve yönetim çarkını basitleştirmek için bazı memurlann görevden alınması gerekiyordu. Bu maddeden et­ kilenenler şunlardı : ( 1} 9 Kasım 1918'den beri görevde olup da uy­ gun niteliklere sahip bulunmayanlar (yani, politik nedenlerle ata­ nanlar} ; (2} Ö nceki politik faaliyetleri gözönüne alındığında, yeni devlete çekinmeden hizmet edecekleri konusunda hiç de güvence vermeyenler . (3} «Ari olmayan>> kökenliler. Yönetim çarkını basit­ leştirrnek için daha hizmet verecek durumda olmasına rı;ı.ğmen bir­ çok memur emekli ediliyordu. Ö te yandan, yeni bir mevkie getiri­ len bir memur, bu mevkii rütbece ve maaşca daha aşağı da olsa, onu kabul etmek zorundaydı. Yoksa emekliliğini istemesi gereki- yordu.

·

Yasa hazırlanırken bazı boşluklar olmuştu . Yasa geçici olacak, içerdiği koşullar 30 Eylül 1933 tarihine kadar geçerli sayılacaktı. Bu­ na ek olarak, ari olmayanlara uygulanacak bazı muafiyetler Cum­ hurbaşkanı Paul von Hindenburg'un yetkisine bırakılmıştı.•• Cum­ hurbaşkanı savaş gönüllülerinin özel olarak ele alınmasında ısrar

ediyordu. Ari olmayan bir memur; eğer (1) ı Ağustos 1914'den önce

mesle

k

teyse (2) savaşta cephede savaştıysa; (3} babası yada oğlu

savaşta öldüyse, görevinde kalabilecekti.

11 Nisan'da Ari olmayanın kim olduğu yolundaki anahtar soruyu cevaplayan ilk ek, yasaya konuldu. Annesi ve babası ya da büyük­ anne ve büyükbabası Yahudi olan bir memur ari olmayan katego­ risine konuluyordu. Ataların Yahudiliğine, bunların Museviliği ka­ bul etmiş olup olmamasına bakılarak karar verilmekteydi.

Devlet Memurlan Yasası'na yapılan pekçok ek ile yasanın na­ sıl uygulanacağına açıklık getiriliyordu. 6 Mayıs'da yasaya yapılan ek ile, örneğin Privatdozent'ler gibi devletten para almayanlar da dahil, yüksek öğrenim kurumlarındaki tüm öğretim görevlilerinin

devlet memuru sayılacağı açıkça

belirtildi. ..

Politik olarak güvenil­

mezlik· ölçütünün sınırları genişletildi. Komünist partisiyle yada onun organlanyla her hangi bir biçimde ilişkisi olsun yada olma­ sın, komünist davranışları içinde görülenler işten uzaklaştınlmalıy­

dı. Emekli olan ya da uzaklaştırılanlann yerine yenileri alınırken

ilk gözetilecek olanlar «milliyetçi

eğilimlerinden

..

ötürü

geçmişte

haksızlığa uğrayanlardı. Yasaya daha birçok kez eklemeler yapıldı.

Bürokrasiyi yeniden oluşturmı;ı. süreci de 1937'ye kadar tamamlan­ madı.

Kısmen Yahudi olan kişilerle ilgili olan sorun ise bir türlü çö­ zülemiyordu. Bunlann Yahudi kabul edilmesini isteyen partiyle, onlara Alman muamelesi yapılmasından yana olan devlet (yani

bürokrasi) arasında bir çelişki doğmuştu. 15 Eylül 1985 tarihli Nu­ remberg Yasalan ve 14 Kasım 1935 de bunlara yapılan ek, bir öl­ çüde bürokratlann zaferiydi." En az üç kuşak öncesinden beri Ya­ hudi olan (yani derlesinin dedesinin dedesD yada iki kuşak önce­ sinden beri Yahudi olup, kendisi de Musevi dinini benimsemiş yada böyle biriyle evlenmiş olan melez bir kişi Yahudi kabul ediliyordu. Bu yasalar üniversite öğretim üyeleri de dahil Almanya'daki tüm Yahudileri etkiliyordu. Böylece, çeyrek Yahudi olanlar işten uzak­ laştınlmıyorlardı. Ancak, Nuremberg Yasaları, savaştaki hizmetle­ re dayanan bir muafiyet ölçütüne yer vermiyordu.

1933 tarihli Devlet Memurları Yasası ile ona yapılan ekierin uygulanması tüm akademik topluluk üzerinde çok kısa süre içinde

geniş Çf!.plı sonuçlara yol

açtı. ..

Fizik, Almanya'daki en nitelikli bi­

lim adamları da dahil 1932-1933 dönemindeki kadrosunun en az yüzde yirmibeşini kaybederek en fazla yara alan disiplin oldu. We­ imer'in •güzel yıllan-na sahne olan Göttingen, işten uzaklaştırma politikasının fizik topluluğuna vurduğu darbeyi en açık biçimde gözlerönüne seren bir örnek olmuştur.

  • 2. G Ö TT İ N GE N

-

1

9 3 3

Bilim adamlan nadiren politik etkinlik içine girdiklerinden, Devlet Memurlan Yasası'nın fizikçi ve matematikçiler üzerindeki en büyük etkisi, esas itibariyle, bu yasada yer alan 'ari-olmayan· ibaresi sonucunda oldu. Yeni yasanın darbesi özellikle Göttingen'­ de şiddetli hissedilmişti, çünkü buradaki dört fizik-matematik ensti­ tüsünden üçünün başında Yahudiler bulunuyordu- James Franck, Max Born ve Richard Courant. Bu adamıann izledikleri farklı ey­ lem çizgileri ve karşılaştıkları ortak yazgı, işten uzaklaştırma poli­ tikasının Almanya'nın bütünü üzerinde nasıl uygulandığı konusun­ da ipuçları sağlamaktadır. Bu bilim adamlarının arkadaşlannın ve öğrencilerinin olup bitenler karşısındaki tutumları da yaygın bir tepki örneğini oluşturmuştur. Sonuç, yakın tarihte benzeri görülme­ yen bir bilimsel yetenek göçü oldu. Frank, Born ve Courant kendi konulannda en iyi oldukları gibi, o sırada Almanya'daki bilimin düzeyi de dünyanın en iyileri arasındaydı.

AÇIK PROTESTO : JAMES FRANCK

Alman Ü niversitelerinde dersler Kasım'dan Şubat'a ve Mayıs'­ dan Temmuz'a kadar olan sürelerde yapıldığından, 7 Nisan tarihli Devlet Memurlan Yasası'nın çıkışı Göttingen de ilkbahar sömestir tatiline rastlamıştı. Ö ğrencilerin çoğunluğu ve pekçok öğretim ele­ manı tatile gitmişlerdi. Ancak, 2 No'lu Fizik Enstitüsü'nün yönetici­ si hala kentteydi ve dolayısıyla da yasanın gereklerini derhal dik­ kate almak durumunda kalmıştı.

James Franck'ın bilim adamı olarak yetenekleriyle olduğu ka· dar, kibarlığı, tutarlılığı ve ilkelere derinden bağlılığıyla da adın­ dan çok söz edilirdi. Savaşın başında araştırmalarını bırakmış ve gö­ nüllü olarak cephede savaşmaya talip olmuştu. Bu davranışının gö­ rev duygusuyla hiçbir ilişkisi yoktu, çünkü askerce düşünmek ona. tamamiyle yabancıydı. Bir manga askere komuta ettiği bir sırada onlara «stillgestanden-bitte» (Dinlermisiniz lütfen) emrini verdiği yolunda bir öykü anlatılırdı Franck için.' Emir verme türünden for­ maliteler onun doğasına yabancı olsa da cesaret hiç de öyle değildi.

Madalyalan arasında demir haçlar vardı ve Yahudi olmasına rağ­ men subay rütbesi de almıştı.

Franck'ın ilkelere bağlılık duygusu 1933 ilkbabannda gelişen olaylarla ağır darbeler yedi. Milliyetçi eğilimli Göttinger Tageblatt' in ön sayfasında yer alan bir yazıda, şimdi artık niteliksiz politik atamaların önüne geçilebileceği haberi sevinçle veriliyordu." Ancak Ulusal Boykot gününde olanlar, anti-semitizmin Devlet Memurları Yasası'nın esas öğesi olduğu konusunda kuşku bırakmamıştı. Franck, kuşkusuz, Nazilerce ı Nisan da Berlin de uygulamasına geçilen ya­ sadan haberdardı, çünkü pekçok arkadaşı ve kızı Elizabeth o kent­ te yaşıyorlardı. Ayrıca, ı Nisan t;:ı,rihli gazeteler Einstein'in Prusya. Bilimler Akademisi'nden istifası ve Akademi'nin buna alel acelr� verdiği cevabı sayfalarına almışlardı. En yakın arkadaşlarıyla ve birlikte çalıştığı kişilerle yaptığı konuşmalardan sonra Franck, bir­ şeylerin yapılması gerektiği konusunda iyice ikn;:ı, oldu. Yasadaki muafiyet ölçütleri sayesinde yerini koruyabilirdi. Ama, muafiyet kapsamına alınmayı isternek hükümetin yaptıklarını onaylamak ol­ maz mıydı? Enstitünün yöneticisi olarak kendi kadrosundaki bazı insanlan işten çıkarmak zorunda kalacağı gibi, başka enstitülerdeki meslektaşlarının atılmalarına da seyirci kalacaktı. Kararlılığı, Nazi egemenliğindeki öğrenci liderliğinin eylemleri sonucunda daha d!i kuvvetlenmişti. Öğrenciler, Nasyonal Sosyalist politikanın üniversi­ telerde sesi en çok çıkan güçlerinden biriydiler. 13 Nisan'da Alman Öğrenci Birliği "Almanlık ruhuna aykırı olana karşı,. bir kampanya başlattı. Bu, ıo Mayıs'ta açıkça yapılan kitap yakma eylemiyle doğ­ ruğuna ulaştı. On iki maddelik deklarasyonla dile getirilenler ara­ sında şunlar vardı : Yahudi ancak Yahudice düşünebilir . · Almanca yazdığı zaman yalan söylüyordur; öğrenciler Yahudileri yabancılar olarak gönnelidir. Yahudi eserleri ihranice olmalıdır ya da eğer Al­ manca basılmışlarsa hiç olmazsa bunların çeviri olduğu belirtilmeli­ dir. Öğrenci ve profesörler «Almanlık ruhuna uygun olarak düşüne­ ceğinden emin olunanlardan seçilmelidirler." Prusya eğitim bakanı tarafından aynı gün ilan edilen öğrenci Yönetmeliği Weimer dö­ neminde son verilmiş bir uygulamayı, yani öğrencilerin kendi ken­ dilerini yönetmelerine ilişkin uygulamayı geri getiriyor, öğrenci der­ neklerine yalnızca Ari olanların üye olabilecekleri yönünde bir kı­ sıtlama konuluyordu. Bunu, Alman okullannda Ari olmayanlara. uygulanacak kontejanların belirlenmesi izledi.' ı3 Nisan'da ayrıca, Devlet Memurluğu Yasası uyarınca yarım düzine üniversitede ilk işten çıkannalar yapıldı." Franck'ın evinde akşamlar yoğun tartış­ malarla geçerdi. Arkadaş ve meslektaşlarının çoğu iyi niyetli gerek­ çelerle onu acele hareket etmekten vazgeçirmeye çalıştılar. Ancak, kendisine özgü bir önseziyle Franck, temel bir ilke sorunuyla karşı karşıya olduğunu hissediyordu. Paskalya tatiline rastlayan hafta sonunda protesto amacıyla görevinden istifa etmeye karar verdi.

Bu yalnız başına cesaretle atılmış bir adımdı. Ailesi bugün, nih�i karann ·kendisi için ve kendisi tarafından alındığını,. ve başka hiç kimsenin o kararda rol oynama.dığını açık seçik hatırlamakta.dır. Protestonun arifesinde, çalışma odasının kapalı kapılan ardın­ da küçük bir grup Franck'a istifa mektubunun metnini kaleme al­ masında yardım ediyordu. Franck'ın ailesi o akşam orada bulunan yakın arkadaşlan ve asistanlan arasında şu kişileri hatırlamakta­ dır : Franck'ın enstitüsündaki baş asistan Hertha Sponer; Franck'ın kızı Dagmar'ın kocası olan bir asistan; Devlet Memurluğu Yasası­ nın Ari olmayanlara yönelik hükümlerinden etkilenen Heinrick

Kuhn adlı

bir asistan.

 

Grup

iki

metin üzerinde

çalıştı.

Biri,

Nazilerin

atadığı

Prusya

eğitim bakanına hitaben yazılmıştı ve şöyleydi :

 
 

17 Nisan

Bay Bakan

 

Bu

satırlarla

Bay

Bakan,

Göttingen

Üniversitesi'ndeki

profesörlük

ve

bu

üniversitenin

2

Nolu

Fizik

Enstitüsünde·ki

yöneticilik

görevlerimden

beni

affetmenizi rica ediyorum.

 

Bu

karar,

hükümetin

Alman

Yahudilerine

karşı

takındığı

tutum

nedeniyle

benim için kaçınılmaz

vicdani

bir

zorunluluktur.o

 

Diğer metin rektöre yazılmıştı. Daha akşamdan, Franck kentin 2. büyük gazetesi olan Göttinger Zeitung'a telefon ederek bu mektu­ bun bir bölümünü açıkladı. Geçmişe bakıldığında bu tür açık protesto_

lar oldukça ılımlı görünebilir ama o sırada, bu alışılmışın bir hayli dı­ şında bir eylerndi ve çok büyük bir etki yaratacağı umuluyordu.

Franck'ın

ailesi

..

olayın zamanlamasının dikkatlice yapıldığını, öyle

ki mektuplann ele geçmesiyle gazetede yayınlanmasının ça.kıştığı­ nı,. hatırlamaktadır. Ertesi gün gazetede Franck'ın rektöre yazdığı mektuptan şu

satırlar yer alıyordu :

Üst yöneticilerimden beni görevimden affetmeılerini rica ettim. Bilimsel ça­ lışmalarıma Almanya'da devam etmeye uğraşacağım. Biz Yahudi kökenli Almanlara, yabancı ve Anavatan düşmanı muamelesi yapılıyor. Çocuklarımızı kendilerini Alman olarak kanıtlarnalanna hiçbir zaman izin verilmeyeceği bilinciyle yetiştirmemiz isteniyor. Savaşa katılanıann devlete hizmet etmeye devam edebilecekleri belirtiliyor. Bu ayrıcalıktan yararlanmayı reddediyorum, ama aynı zamanda bugün makamlarında kalmayı görev kabul edenlerin durumunu da anlıyorum.?

Gazete, deneysel araştırmalarını Almanya'da sürdürebUeceği sürece Franck'ın yurt dışında bir iş arama niyetinde olmadığını da belirtiyord·u. Yazı Franck'ın kazandığı onurlan, savaştaki sicilini, Göttingen'e getirdiği saygınlığı, ve kentin onun ünü sayesinde edin­ diği ekonomik yararlan {öğrenci sayısındaki artış ve enstitü bina­ lanna harcanmak üzere Rockefeller vakfından sağlanan paralar) da sayıp dökmekteydi. Yazar şu sonuca vanyordu :

Profesör Frank'ın karan esas olarak ahlaki temellerde, hatta yalnızca bu temellerde değerlendirilmelidir. Umuyor ve istiyoruz ki, yaşamının eserini ve anlamını darmadağın eden Franck'ın bu adımı, yasal yaptırımlarla gö­ revlerinden uzaklaştırılacak olan başka araştırmacılan bilimsel etkinliği­ mizin yaranna koroyabilecek etkiyi yaratsın. Yoksa düzeltilmesi çok uzun

zaman alacak ya da hiçbir zaman ğı z.

telafi edilemeyecek kayıplara u�rayaca­

Ne yazık ki bu uyarıya kulak asılmadı. Göttinger Zeitung'daki hava aynı gün Berlin de yayınlanan

Vossische Zeitung adlı liberal gazetenin akşam baskısında da ay­

nen vardı.

Bu gazetedeki bir makalede de Franck'ın eyleminin son

olayların

gelecekteki

etkilerinin

gözönüne

alınmasını

sağlayacağı

umudu ifade ediliyordu. Yabancı basın derhal dört elle bu öyküye

sarılmıştı" Öte yandan Beriiner Tageblatt, eğer Nazi politikalarını protesto etmek istiyorsa Franck'ın enstitüdeki yerinde kalınakla da­

ha iyi yapacağı görüşünü ortaya

atmıştı. Hatta, Göttingen'deki

başkalan Franck'a işlerin aslında o kadar da kötü olmadığını söy­ lemektediydiler. Robert Pohl'un baş asistanı Rudolf Hilsch, Franck herkese veda etmeye geldiğinde, profesöre bir halk deyişiyle şu uya­ nyı yaptığını hatırlamaktadır : «Es wird nichts so heiss gegessen, wie es gekocht wird, (hiçbir şey pişirildiği andaki kadar sıcak yen­ mez) . Hilsch yanıldığını çok geçmeden anla.yacaktı.

Profesör Frank'ın karan esas olarak ahlaki temellerde, hatta yalnızca bu temellerde değerlendirilmelidir. Umuyor ve istiyoruz ki,

Franck o sırada göç etmeyi düşünüyordu. Berlinli fizikçilerin !i­ derleri olan Max Planck ve Max von Laue bu tutumunda onu des­ tekliyorlardı. Heinrich Rubens 1922'de ölünce Franck'a Berlin'deki fizik kürsüsünün başkanlığı önerildL Ancak o Göttingen'de kalmak için buna yanaşmadı. Onun yerine Walther Nernst atandı. 1931'de, Nernst emekli olmak üzere olduğundan, Franck'ı yeniden onun ye­

rine atama planları yapıldı. Fritz Haber

Franck'a üniversitede

başına

, Nernst'in yerine geçerse Kaiser Wilhelm Fizik Enstitüsü'nün

da gelebileceğini söylüyordu. Daha sonra da Haber 1936'da emekli olunca onun enstitüsünü de yönetebilirdi. 1932 yılının sonunda Franck, Berlin'deki profesörlük için en önde gelen aday durumun­ daydı. 1933 Ocağında Franck, Eğitim Bakanlığı tarafından arandı ve ön görüşmeler için Berlin'e gelmesi istendi, ancak politik karışık­

Profesör Frank'ın karan esas olarak ahlaki temellerde, hatta yalnızca bu temellerde değerlendirilmelidir. Umuyor ve istiyoruz ki,

lık bu gelişmeyi kesintiye uğrattı. Böyle olmakla birlikte, Franck'ın Almanya'daki bilimsel çalışmalarına, devlet memurluğu dışında bir yetkiyle devam edebilmesi imkanı hala oldukça genişti ya da en azından ona öyle geliyordu. Ancak, Franck'ın mektubu yayıntanır yayınlanmaz Göttingen'de söylentiler dolaşmaya başladı. Franck ve onunla birlikte tartışma­ lara katılaniann ulusal devrimi engellemek için gizlice anlaşmaya vardıklan söyleniyordu. Yabancı basının Franck'ın protestosunu Al­ manya karşıtı propagandaya dönüştürmekte gecikmediğini ileri sü­ rerek üniversitedeki kırk iki öğretim üyesi, Franck'ın eylemini kına­ yan bir bildiri kaleme aldılar. Tıp fakültesi ve tarım enstitüsünün

bu grupta özellikle ağırlıkları varken, matematik yada fizikten ge­ len imzacılann sayısı yalnızca birdi. Suçlamı:ı,, Franck'ın istifasının yeni hükümetin hem iç hem de dış politikasına darbe vurduğu yo­ lundaydı. İmzacılar şöyle diyorlardı

I

stifa

dilekçesinin bu

biçimde

verilmesinin

bir

sabotaj

eylemine eşdeğer ol­

duğunu ve bu nedenle hükümetin zorunlu temizlik önlemlerini artarak sür­ düreceğini umduğumuzu belirtme konusunda oybirliğiyle anlaşıyoruz.10

1

İki gün sonra, Göttingen basını, kısa bir haberle, 25 Nisan'da altı üniversite profesörüne Prusyı:ı, Eğitim Bakanlığı'nca izin verildi­ ğini duyurdu. Bunlar, Honig (ceza hukuku) , Bondy ( sosyal psikolo­ ji) , Bernstein (istatistik) , Born, Courant ve Noether di .Haberin alt­ başlığı ürkütücüydü : «Başkaları da sırada» ."

EDİLGİN

PROTESTO :

MAX BORN

Franck'ın tersine Born, Almanya'da kalmı:ı,k istemiyordu. Daha

sonra şunlan yazmıştı :

izinli sayıldıktan sonra

Almanya'yı derhal

terketmeye karar verdik.,'" Mayısın başında Born ve eşi oğullarıyla. birlikte yaz tatillerini geçirmek için kiralamayı düşündükleri yere gitmek üzere Kuzey İtalya'daki dağlık bölgeye doğru yola çıktılar.

Born'un apar tapar gidişinin nedenleri onun kişilik yapısında, sağ­ lık durumunda ve Weimer dönemindeki olaylarda bulunabilir.

Einstein ile Bom arasındaki yazışmalar, Bom'un, kendisini uzak tutmaya çaba göstermesine rağmen, çı:ı,ğının akımıarına karşı du­ yarlı bir insan olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu yazışmalar, Po­ litik görüşlerinde ve insan ilişkileri konusundaki tutumunda arkada­ şı Einstein ile uyuştuğunu da göstermektedir. Ancak fazlaca ortalar­ da görünme ve herkesin gözüönünde tartışmalara girme konusun­ daki iğrenmeye varan isteksizliği Einstein'inkinden çok daha faz­ laydı. Bu, asistanlarından birinin «soylu ve çekingen» diye nitelediği kişiliğin bir sonucuydu. Born ise bu tutumunu «bilimin sessiz tapı­ nağına» hala bağlı oluşuyla açıklıyordu.

Weimer döneminin ilk yıllannda Bom, Einstein'i görecelik ku­ ramının anti-semitik muhalifleri karşısında, özellikle de 1920'de top­ lanan Alman bilim adamları ve doktorlannın Nauheim toplantısı sırasında açıkça savunmaktan yanaydı. Ancak doğası böyle davran­ masına aykırıydı. Nitekim, 1922'de eski oda arkadaşı ve dostu The­ adar von Karman'ın Göttingen'e gelmesi için bir fırsat çıktığında, Born onun adaylığını öne sürmemişti. Önceki yıl Franck'ın atanma­ sını sağlamak kolay olmamıştı. Bom bir, matematik ve doğa bilimi fakültelerindeki yahudi profesörlerinin sayısına (Courant, Edmund. Landau, Felix Bernstein, Franck ve kendisil bakıyor, bir de muhale­ fete göz atıyor (öncelikle tarım enstitüsündeki kişiler) ve kadroya

28

bu grupta özellikle ağırlıkları varken, matematik yada fizikten ge­ len imzacılann sayısı yalnızca birdi. Suçlamı:ı,, Franck'ın

bir Yahudi daha katmak için gerekecek mücadeleyi göğüsleyeme­ yeceğine karar veriyordu·. Aynca Born'un sağlığı da zayıftı. Her za­ man nezleden ve astımdan ciddi şikayetleri oluyordu. Brüksel'deki <Ekim 1927) Solvay konferansına katılanlarm yer aldığı ünlü re­ simde Born, kendisinden oldukça yaşlı kişilerin arasında kalın bir palto ve atkıya sarılmış olarak görünmektedir. 1925-1927 yıllan

arasındaki yoğun çalışma döneminde iyice tükenmiş ve bunun so­ nucunda içine girdiği sinir yıpranmışlığı çalışmalarını 1928-29 da bir yıl aksatmıştl.13 Constance Gölü'nün layısındaki bir sanatoryumda bir süre dinlendi. Önce yatağa hapsolmuştu, ama sonra ay;ığa kal­

kıp çevrede dolaştıkça, hepsi de «iyi orta sınıf» ın

temsilcileri olan

diğer hastaların meraklı bir anti-semitik vıdı vıdı içinde Hitler ve

ona duydukları umut dışında hemen hiçbirşey konuşmadıklannı

gördü.

uBu,

beni

odama

geri

gitmeye

zorluyordu"

diy e yazmıştır

Born.

1931-1932'de Fakültenin dekanı olarak geçireceği yıl onu kor­ kutuyordu. Daha sömestr başlamadan, o, daha sonraki toparlanma dönemine ihtiyaç duyacağını düşünüyordu. Gerçi fizikteki durumun

son beş yılda değiştiğini ve Amerikalılara «gerçekten yeni»

herhan­

gi birşey öneremeyeceğini biliyordu, ama umudu , 1932-1933 kışında

Pasadena'daki California Institute of Technology'e gitmekti.

O yıl, onun en karanlık beklentilerini haklı çıkardı. En ciddi so­ run, bunalımın altında ezilen hükümetin, asistanlann bir kısmını işten çıkararak tasarruf yapmak istemesiydi. Born başarılı bir giri­ şimle, doğa bilimleri fakültesindeki her profesörün gelirinin yüzde onunu genç araştırmacıların geçimini sağlamak üzere gönüllü ola­ rak fakülteye bırakmalarını önermişti. Fakültenin büyük bölümü bunu hemen kabul etti, ancak esas olarak tarım personelinden olu­ şan küçük bir grup, Born'un bir örneğini daha önce hiç görmediği­ ni yazdığı derin bir nefretle buna karşı çıkıyorlardı . Hiç kuşku yok ki bunlar, ücretlerinin bir kısmını, matematik ve fizik enstitülerinde yerleşmiş bir Yahudi kliği için vermekten hoşnut olmayacaklardı.

Anti-semitizm konusundaki güçlü duygulan nedeniyle Born, Na­ zilerden hiç hoşlanmıyordu. 1932'de, kurarncı Friedrick Hund ile Bom trenle Göttingen'in kuzeyine gidiyorlardı. Tren, Brunswick'­ in küçük kasabalannın birinde kısa bir süre durdu. Bu bölge, Nazi­ leri oldukça erken bir tarihte desteklemeye başlamıştı. İstasyondaki bayrak direklerinde gamalı haç bayraklan dalgalanıyordu .Hund, Bom'un bunlara bakıp başını sallarlığını ve bu bayraklar tüm Al­ manya'ya yayıldığında ülkeyi terkedeceğini söylediğini hatırlıyor. Bu genel durumla ve dekan olarak geçirdiği yılın Born'un ruhsal ve fiziksel sağlığı üzerindeki olumsuz etkileriyle, onun artık yerini ko­ rumak için açık bir mücadele içine girerneyeceği belliydi.

Gidişinden önceki haftaların gerginliğini ve heyecanının yol açtığı astım krizlerini bir ölçüde atlattıktan sonra, Born Üniversite-

nin mütevelli heyeti başkanına, Fran-::k ile aynı konumu paylaştığını ve özel hiçbir muamele istemediğini duyurdu. Her nekadar müte� velli heyet başkanı Born'a yazdığı bir mektupta onun eski görevine geri dönebileceğini ima etmişse de, Franck'ın istifa nedenleri bir Almı:m yahudisi ola.rak Bom'un kendisi için de geçerliydi. Bir hafta sonra Einstein'a yazdığı mektupta Born, daha önceden pek farkııı� da olmadığı bir duyguyu, Yahudiliğini, şimdi çok kuvvetle duydu­ ğunu yazmıştı. Baskı ve haksızlık onda öfke ve direncin doğmasına yol açmıştı. Gerçi, Born kısa bir süre yerinde kalmayı düşünmüştü ı:una isti­ fa etmeye karar verdiği anda bu kararı kesindi artık. Nazi Alman­ yası'na dönmeye ve Göttingen'de kalmak için mücadele etmeye hiç­ bir zaman girişmedi. Artık kendisinden hizmet beklemeyen ana va­ tanına o da sırtını dönmüştü. Einstein'a, Franck'ın Göttingen'de ka­ larak Almanya'da birşey bulmak gibi sonuçsuz bir çaba içinde ol­ duğunu yazmıştı. Kendi tutumu için de şöyle diyordu : ·Sinirlerim dayanmıyordu, ayrıca bunda bir anlam da bulmuyordum». Born yurtdışında, bilimsel çalışmalarını sürdürebUeceği bir yer aramaya başlamıştı. Temmuz da, İngiliz fizikçisi F.A. Lindemann (daha sonra Lord Cherwell, Churchill'in bilimsel danışmanı) onu O.xford'a kazanmak için İtalya'ya geldiğinde, Bom Cambridge'deki bir görevi kabul etmişti bile .

nin mütevelli heyeti başkanına, Fran-::k ile aynı konumu paylaştığını ve özel hiçbir muamele istemediğini duyurdu. Her

Ekonomik bunalımın ortasında bile birçok okuldan teklif alacak kadar önde gelen bir bilim adamıydı Bom. Onun kadar ünlü ol­ mayanlar için ise gelecek kara bulutlarla örtülüydü. Duruma bakan Einstein, Born'a şunu yazmıştı : ·Gençleri düşündükçe yüreğim sızlıyor.•

SESSİZ

PROTESTO : RICHARD

COURANT

Franck istifasını alenen vermiş, Born da sessizce göç etmişti. Ama her iki durumda da sonuç esasta aynıydı: her iki adam da bir ölçüde Nazilerin oyununa gelmiş ve kendi kendilerini sahneden çekmişlerdi. Öte yandan Courant çetin bir mücadele venneden işin­ den aynlmamaya kararlıydı. Dostlannın, öğrencilerinin ve meslek­ taşlarının çoğunca destekleniyordu. Kitaplarını yayıniayan Perdi­ nand Springer, Courant'ın sabretme niyetini hemen onaylamıştı. Adı gazetede göründükten iki gün sonra, yııni 28 Nisan 1933 de, Courant eski asistanı Hellmuth Kneser'e bir mektup yazdı. Bu çoJ< :�.nlamlı belge açıkça ortaya koyuyordu ki, Courant nelerin olup bit­ �iğini ve bunlann nedenlerini anlamaya çalışırken hala şaşkın bir iurumdaydı .Franck'ın istifasıyla ilişkili olarak şunları söylüyordu :

Ben

tatilden

dönmeden

önce

Franck

kendiliğinden

istifa

etmesi

gerektiği

sonucuna varmıştı kesinlikle. Neugebauer

[Courant'ın baş aslstanı]

ve ben,

ayrıca

diğer

dostlar,

onu,

tekrar

tekrar

caydınnaya

ve

ye

çalıştık.

Sanırım

Paskalya

Tatili'nin

pazar

günüydü,

lerimize

rağmen

kararını

vermişti.

Biz,

yanı,

Born

v e

istifasını

erteletme­

Franck

bizim

istek­

ben,

kısa

bir

süre,

Franck'ı izlememizin vicdanen gerekip gerekmediğini düşündük. Ancak, onu izlemek yerine, kalmaya ve kurumlanmızı bütün gücümüzle savunma­ ya karar verdik. Bu olayın bütünüyle çarpıtılmış bir öyküsü dedikodutarla ve bir sürü saç­

malıkla birlikte çevreye yayılmıştı. Ö rneğin, Franck'ın Istifasının birlikte

varılan bir sabotaj kararının sonucu olduğu ve Franck'ı taktik nedenlerle

yalnız başına öne sürdüğümüz söyleniyordu. Bu gülünç ,garip öykü Göttin­

genli oldukça küçük bir grubu harekete geçirdi. Bunlar, Franck'ın istifası­ na karşı çıkan ve üniversitenin vakit geçirilmeden temizlenmesini isteyen bir bildiri yayınladılar. Bizim zorla ayrılmamız bu bildirinin yayınlanma­ sının ertesi günü oldu.

Anlattığım

bu

durumun

bakaniıkça

atılan

adımları

çocuklaştırdığını

anla­

yabiliyorum.

Courant'ın enstitüsünün üyeleri topluca istifa gibi bir imkanın

doğduğunu hatırlamaktadırlar

.Otto

Neugebauer'e

göre

toplu

bir

eylem Franck'ın evinde yapılan tartışmalar sırasında Franck,

Born,

Courant

ve

Weyl

tıırafından

düşünülmüştü

<Weyl

Yahudi

değildı,

ama kansı YahudiydD .

Böyle

dramatik bir eylem

ünlü

cGöttingen

Yedilisi,.nin anısını canlandırabilirdi. Bunlar 19. yüzyılda, akad,emik ayrıcalıkları devlete karşı savunan bir grup profesördüler. Tartışma­ lara doğrudan katılmamış olan Herbert Busemann'a göre, toplu isti­ fanın gerçekleşmemesinin bir nedeni , bu hareketin başını çekenle­ rin, protestolannın odak noktasında özgül tek bir eylemin olması konusunda anlaşamamalarıydı . Bu kararsızlık Nazilerin yasal gö­ rünme taktiklerinin vahim sonuçlarından biriydi. Naziler, muhalefeti hem yasa dışı ve hem de ahlaken yanlış bir role girmeye zorluyorlar ve Göttingenli profesörler arasında birliği imkansız hale getiriyor­ lardı .Ve Nazilerin kararlılığı karşısında bir araya gelernemak tam anlamıyla bir felaketti.

Courant'daki tersi izlenime rağmen, Born ve Courant'ın işten uzaklaştırılmasında Franck'ın istifasının doğrudan rolü olduğu savı kuşkulu görünmektedir. Bu istifa, olsa olsa, zaten planlanmış olan hareketleri ateşlemiş olabilirdi. Kurt Daluege'ye <Nazilerin atadığı Prusya polis bakanı> , Martın 12'sinde Yahudi kökenli profesörlerin bir listesi verilmişti bile. Bu, muhtemelen, Göttingen'de 25 Nisan ta­ rihli işten çıkanna duyurusunun da esasını oluşturuyordu. Liste de Born, Courant ve Noether vardı, ama Franck yoktu. Nazilerin onu yerinde tutmaya niyetli olduklan açıkça anlaşılıyordu.

Courıınt, Kneser'e yazdığı 28 Nisan tarihli mektupta henüz du­ rumuna ilişkin yazılı resmi bir bilgi edinmediğini söylüyordu. Ancak savaşa etkin biçimde katılan ve cephede ciddi biçimde yaralanan bir topçu subayı olarak Devlet Memurlan Yasası'ndan olumsuz etki­ leneceğini gösteren bir nedeni olmadığını dıı ekliyordu. Belki ona

zıyı almıştı bile. Bunu bakanlık değil de dekanlık vermişti . Courant kendisi ve asistanı için Amerika'da bir yer bulahilirdi belki de? Bu arada her ikisi de bilimsel çalışmalarını sürdürmeye çabalıyorlardı. Başka ne yapılabilirdi? s Mayıs'da resmi yazılı duyuru geldiğin­ de bile Courant'ın görevden alınmasının resmi nedenleri açıklanmı­ yordu. Yalnızca 7 Nisan yasası uyarınca 2 Mayıs'dan geçerli olmak üzere izinli sayıldığı, bu izinin üniversite ile ilgili her tür etkinliği kapsadığı ve daha ileriki bir duyuruya kadar ücretnin ödeneceği bildiriliyord.u.

Kneser, Prusya Eğitim Bakanlığı'na bağlı bilim bölümünün ba�­ kanı, matematikçi Theoda.r Vahlen ile konuşurken, Vahlen'in Cou­ rant'ın herşeyden önce bir Siyonist olduğuna ilişkin bir izienim ta­ şıdığını görmüş ve korkmuştu. Bu da bir başka söylentiydi. Cou­ rant'ın eski öğrencilerinden bazılan bu tür belaların savuşturulma­ sında yardımcı olmak için, kendi girişimleriyle , bakanlığa mektup yazmaya çalıştılar. Onun enstitüsünde özellikle Yahudileri tercih etmediğini <bu da başka bir suçlamaydı), son derece yurtsever ol­ duğunu, zor zamanlarda Almanya'ya maddi yararlar sağladığını ve daha başka şeyleri özellikle belirtiyorlardı.

Diğer bazıları, özellikle Neugebauer ve o sırada Brunswick Tek­ noloji Enstitüsü'nde bulunan Kurt Friedricks, Courant için bir di:lekçe vermeyi kararlaştırdılar. Dilakçenin metninde, Courant'ın Göttingen ve Almanya için sağladığı maddi yararlar, onun bilim adamı olarak saygınlığı, hoca olarak gösterdiği olağanüstü başarı ve Göttingen'­ deki söylentiler karşısında açıkça meydan okuma tutumu içine gi­ rerek kendisini alçaltınaya reddedişindeki doğruluk vurgulanıyordu. Bu sonuncusu önemliydi, çünkü «Eski Prusya devlet memurluğu ya­ sasına gerçekten bağlı olan bir memur, kendisini, dışardan geleıl söylentilere ve yapılan suçlamalara karşı sözle değil davranışlann­ daki ölçülülükle savunmalıydı."" Dilekçayi imzalayanlar arasınd:3. Berlin'den Planck, von Laue ve Schrödinger; Mürrich'den Sommer­ feld; Leipzig'den Heisenberg ve Hund ile eski asistanlan ve meslek­ taşlan Emil Artin, Erich Bessel-Hagen, Franz Rellich ve Helmut Hasse vardı. Toplam imza sayısı yirmi sekizdi. Dilekçe Haziranın or­ tasında teslim edildi. Belgeyi mütevelli heyet başkanına vermesi is­ tenen kişinin bir temel bilimci yada matematikçi değil de, Göttin­ genli aerodinamik uzmanı Ludwid Prandtl olması önem taşıyordu." Prandtl'ın Uygulamalı Mekanik Enstitüsü, ünlü rüzgar tüneliyle. Bunsen Caddesi'ndeki matematik ve fizik enstitülerinden oldukça farklıydı. Bu temel bilim enstitülerinde Prandtl'ın enstitüsünden hiç hoşlanmayanlar vardı. Oysa herkes Prandtl'ın aerodinamikte ve akışkanlar mekaniğinde yaptığı öncü çalışmaların öneminin far­ kındaydı. Örneğin Courant, Landau'ya ilişkin olarak anlattığı bir öy­ küde, onun çok az da olsa uygulama yönü bulunan herşeye karşı değişmez bir hoşnutsuzluğu olduğunu söyler. Prandtl bir defasında

den kurtulmak amacıyla, yazışma kağıtları üzerinde türlü yollar de­

nedi, öyle ki •izinde

olduğu..

sürede

·Alman çıkarlan için

..

yurt dı­

şında çalışıyor kabul edilecekti. Böylece parasının ve mallannın bir kısmını koruyabilmeyi umuyordu. 20 Ekim de Courant'a Devlet Me­ murluğu Yasası'ndan etkilenmeyeceği duyurulunca durum karıştı. izinli statüsü kaldırıldı. O sırada Courant İngiltere'ye gitmek üzere toparlanıyordu ve bu kez, Kasımın ilk haftası içinde bir gün gemiye binebilmek için alei-acele gönüllü izine başvurması gerekiyordu.

den kurtulmak amacıyla, yazışma kağıtları üzerinde türlü yollar de­ nedi, öyle ki •izinde olduğu.. sürede ·Alman
den kurtulmak amacıyla, yazışma kağıtları üzerinde türlü yollar de­ nedi, öyle ki •izinde olduğu.. sürede ·Alman

•• · """w"'�

.•\ıt�:t....

U. Aif� ·�'i-1.

Bom'un izinli statüsü de tam Cambridge'e gitmek üzere olduğu bir sırada kaldırıldı. Açıkça görülüyordu ki hükümetin politikası, Devlet Memurluğu Yasası'ndan etkilanecek durumda olan herkesi önce izinli saymak, bundan muaf tutulacakları daha sonra ayırmak­ tı. Ancak o sırada Bom gibi birçok kişi gitmişti bile, yada Courant gibi gitmeye hazırlanıyordu. Böyle bir göç baştan beri Nazilerin amaçladığı bir şey olarak görünüyordu. Bu nedenle Courant'ın de­ ğerlendirmesi doğruydu. Ancak, görevde kalabilmek onun düşündü­ ğünden inanılmaz derecede daha zordu. Bürokrasinin sessiz, anlaşıl­ maz işleyişi katlanılmaz bir dert haline gelmişti. Açıkça istifa etmek belki de en etkili eylem biçimiydi. Nazi devriminin yasallığı yaygın kabul gördüğü için, devlet hiz­ metinde bulunanların protestolan kendi kendilerini mahkum eder bir nitelik taşıyordu. İnsanlar yasaların gayrimeşruluğuna karşı çık­ mak gibi çelişkili bir konuma düşüyorlardı. Bu kavram Anglo-Saxon ülkelerinde bir anlam ifade edebilirdi, ama Almanya'da bu mümkün değildi. İşten uzaklaştırma politikasının uygulanmasında anahtar kişiler bizzat devlet memurlannın kendileriydi. Örneğin, Göttingen mütevellisinin başındaki kişi bunlardan biriydi. Onunla Franck, Born ve Courant arasındaki yazışmalar şu izlenimi açıkça vermek­ tedir : mütevelli heyetinin başkanı duygusal olarak atılaniann ya­ nındaydı ve onların iyiliğini de istiyordu. Bununla birlikte mesleki kaygılarını her zaman koruyor ve Nazilerin yanında Nasyonal Sos­ list devrime hizmet ediyordu. ·Alman orta sınıfının bize hizmet et­ meyi ve kafalarını emrimize venneyi reddedeceklerine mi inanıyor­ sunuz?• dememiş miydi Hitler 1931 de, Haklıydı.

ENSTiT ÜLER

Franck'ın Bom'ın ve Courant'ın yokluğu Göttingen için bir fela­ ketti. Ancak bu maliyet çok ağır da olsa, orada bitmiyordu. Enstitü­ lerde çalışan pekçok kişi daha görevlerinden alındılar. Diğer bazı­ lan ise kendi istekleriyle aynlmışlardı. Yöneticinin rolü yaşamsal elduğundan, personelin bir kısmı yerinde kaldığı halde başsız ensti­ tülerde çok az iş çıkanlabiliyordu. Ve tüm işten çıkanna süreci müt­ hiş bir umutsuzluk yaratmıştı. Bom'un asistanı Lothar Nordheim'e,

!'35

göre işten çıkanlanlar Almanya'yı terk etmek zorunda kalacaklardı

ve bunların ana kaygılan

da

bunu

nasıl

yapacaklanydı.

« Ö zgürlü­

ğün sonu ve 1920'ler Almanyası'nda yaşanan

entellektüel

ve

sanat­

sal canlılığın

bitişi ile doğan

umutsuzluk bununla iç

içe yaşanıyor­

du

der Nordheim «Güzel Yıllar

ın sonu gelmişti.

 

Robert Pohl'ün enstitüsünde hiç Yahudi çalışmıyordu. ve bu ne­ denle de bu enstitü işten çıkarma politikasından etkilenmemişti. Pohl, Göttingen fizik' programında geride ne kalmışsa onunla idare etmeye çalışıyordu. Franck istifa ettikten sonra enstitüsüne hiç uğ­ ramamıştı. Asistanları Sponer, von Hippel, Kuhn, Kroebel ve Günther Cario öğrencilerle ve laboratuvar çalışınıısıyla ilgileniyorlardı.

Bu sıralarda yapılan az sayıdaki iyi işlerden biri Franck'ın evin­ de yürüttüğü seminerdi. Nordheim'e göre bu seminerierin amacı ge­ niş ölçüde •kendimizi fizikle teselli etmek ve Almanya dışında iş bulma konusundı:t ne kadar yol aldığımızı tartışmaktı.,."2 Kroebel bu toplantıların katılanlar arasında yakın bağlar oluşturduğunu ve •tek tek herkesin, o sırada, belki ölçüye vurolduğunda az, ama in­ sani bakımındı:tn önemli ne verebiliyorsa verdiğini,. yazar . Bu sonu­ cun yaratılmasında belirleyici olan Franck'ın kişiliğiydi.

Franck'ın kadrosundan ilk olarak ayniması gereken kendi asis­ tanı Eugene Rabinowitch'di. Alman uyruğuna yeni geçmiş bir Rus Yahudisi olan Rabinowitch, çok geçmeden, Alman Bilimi için Acil Destek Birliği'nden almakta olduğu maaş ve vatandaşlık hakkını kaybetti. Franck'ın istifasından kısa süre sonra, bir yıl süreyle çalış­ ması için Bohr tarafından dı;ıvet edildiği Kopenhag'a gitmişti. Sonra l lgiltere'ye geçti ve 1938'de Amerika'ya geldi. Savaş sırasında Man­ hatta Projesi'nde çalıştı ve daha sonra da, bilim - politika ve bilim­ toplum ilişkileriyle ilgilenen Bulletin of the Atomic Scientists adlı dergiyi yürütenierin öncülerinden oldu. Kuhn da Göttingen'i terke zorlanmıştı. Lindemann'dan Oxford'· a gitmesi için aldığı teklifi kabul etti. Pohl da, onun Temmuz sonun­ da, asistanlık görevinden affını isteyen ricasını uygun bulmuştu. Savaş sırasında, İ ngiltere'de atom bombası projesine katkıda bulun­ du. Von Hippel Devlet Memurluğu Yasası'ndan etkilenmemişti ı:ıma Franck'ın damadı olarak o da Göttingen'i terketmek zorundaydı. Yaklaşık yüz kadar Alman teknisyenin, doktorun, ekonomistin ve diğer bazı Alman uzmanların Atatürk'ün yeni kurduğu üniversite­ de yer bulduğu İ stanbul'a gitmek üzere Ekim ortasında gemiye bin­ di. 1935 yılı başında Kopenhag'da çalışmak üzere kuzey Avrupa'ya döndü ve sonunda 1936 da Massachusetts Institute of Technology'e yerleşti. Sponer da yasadan etkilenmemişti, ancak mesleki bağlan şimdi dağılmakta olan Franck'ın çevresiyle kurulmuştu. Ayrıca, bir bayan üniversite öğretim üyesi olarak açıkçası Nazilerin kadın ima­ jını hiç de temsil etmiyor, Almanya'daki akademik geleceği de ka­ ranlık görünüyordu. 1934'de Oslo'daki bir görevi kabul etti ve 1936'-

da Duke Üniversitesi'ne gitti. Yalnızcı:ı. Günther Cario ve Werner Kroebel Göttingen'deki 2 No'lu Fizik Enstitüsü'nde kaldılar.

Bom'un enstitüsü Franck'ınkinden daha da büyük kayıplara uğ­

ramıştı,

çünkü kadrosu

yeni

yasayla

tamamen dağıtılmıştı. Born,

enstitüsünü komünist etkilere açık tuttuğu için suçlanmaktaydı . Bu suçlama doğru değildi. Bununla birlikte Rus fizikçi Georg Rumer enstitüde bir süre çalışmıştı ve asistanlar Walter Heitler ile Nord­

heim yakın zaman önce Sovyetler Birliği'ni ziyaret etmişlerdi. Aslın­ da, Nordheim 1932 sonbaharından 1933 Ocağına kadar orada kalmış­ tı. Bir diktatörlükten gelir gelmez bir diğeriyle karşılaşmak onun için çok acı bir deneyim olmuştu.

İ şten çıkanna süreci sırasında Nordheim'in yaşadığı deneyim­ ler genç fakülte üyeleri için çok tipikti. 28 Nisan 1931'de yeni Bom ile Courant'ın isimleri gazetede göründükten iki gün sonra, Nordhe­ im fakülte dekanından kibar bir yazı aldı <mütevelli heyet başkanı ya da Eğitim Bakanı'ndan gelmişti bu yazı) Bu yazıda, ders verme hakkını, durumu bakaniıkça açıklığa kavuşturuluncaya kadar kul­ lanmamı:un ctavsiye ediliyordu• . Nordheim, Franck ile seminerlere katılmasına ek olarak yaz boyunca araştırmalanna da devam ede­ bilmişti. Onun ve diğer kurarncıların laboratuvar olanaklanna ihti­ yaçlan yoktu. ll Eylül'de bakanlıktan aldığı kısa resmi bir yazıda

ders verme hakkının geri alındığı duyuruluyordu.

Ayın yirmi s inde

mütevelli heyet başkanlığından gelen yazı da 31 Ekimden geçerli olmak üzere asistanlık görevinin son bulacağı haber verilmekteydi. Ekimin başında Göttingen'den ayrılarak bir araştırma işinde çalış­ mak üzere Paris'e gitti. Burada Leon Brillovin ile birlikte çalışacak ve Rockefeller fonları da araştırmalarını destekleyecekti. Sonunda Sponer gibi o da Duke Ü niversitesi'ne gitti. Bugün Kalifomiya'da yaşamaktadır.

Edward Teller'in, Göttingen'de Arnold Eucken'in fiziksel kimya enstitüsünde bir yeri vardı ve Born ile birlikte onun optik konusun­ da yazdığı kitap üzerinde çalışıyordu. Eucken onu işten atmadıysa da kısa sürede ülkeden ayrılmasını tavsiye etti. Rockefeller bur­ suyla Kopenhag'da bir yıl geçirdikten sonra, F.G. Donnan ile birlik­ te çalışmak üzere yine bir yıllığına Londra'daki Ü niversity College'a gitti . Göçmenlere İ ngiltere'de gösterilen ilgiyi hala minnettarlıkla hatırlamaktadır. 1935'de, Nordheim ile birlikte Amerika'ya gitti ve Manhattan projesinde önemli görevler aldı.

Bom'un baş asistanı Heitler de 1933 yılı sonbaharında ülkeden ayrıldı. Bom'un doktora sonrası çalışmalar yapan öğrencilerinden birisi için Bristol'de, Lennard-Jones laboratuvannda, bir yıllık bir burs vardı. 1932-33 yılı boyunca Martin Stobbe Bristol'daydı ve Ya­ hudi olmadığından, gelecek yıl için Heitler ile yerlerini değişmişler­ di. Daha sonra Heitler Erwin Scrödinger ile birlikte Dublin'deki ye­ ni ileri Enstitü'ye gitti ve sonunda Zurich'e yerleşti.

  • f. , .....

da Duke Üniversitesi'ne gitti. Yalnızcı:ı. Günther Cario ve Werner Kroebel Göttingen'deki 2 No'lu Fizik Enstitüsü'nde Bom'un

37

On yıldan fazla bir süre Hilbert'in asistanlığını yapmış olan Pa­ ul Bernays da ari olmadığı için görevden alınmıştı, ancak Hilbert onu bir süre için, harcı.ımalarını kendisi üstlenerek, yanında tut­ muştu. 1934'de Bernays, Zurich de bir yer buldu. Ari olmadığı için işten atılanlardan biri başkası da Paul Hertz idi. Hertz kuramsal fi­ zikte ünvanlı olağanüstü profesördü ve «matematik-fizik semineri" adı verilen, aslında hiçbir zaman yapılmayan, yalnızca birkaç asis­ tanlık kadrosu sağlayan bir sözde etkinlik yoluyla küçük bir maaş alıyordu. Eşi ve dört çocuğuyla birlikte Hertz, doğup büyüdüğü kent olan Hamburg'a geri döndü ve istatistik mekanikte yaptığı çalışma­ lan sürdürdü. 1938'de Amerika'ya göç etmeden önce (orada 1940'da öldü) , işten çıkanlan öğretim üyelerine yardım amacıyla kurulan bir Amerikan komitesi aracılığıyla Cenevre ve Prag'da birkaç kısa süreli ders vermeyi başarmıştır." Daha önce de belirtildiği gibi, Yahudi olmayan Neugebauer'e komünist diyerek saldırılıyordu. Yeni hükümete bağlılık göstermeyi reddettiği için enstitü yöneticiliğinde yalnızcıı bir gün kalabilen Neugebauer , Niels Bohr'un matematikçi kardeşi Harald'ın yardımıy­ la Kopenhag'a gelebildi. Burada dört yıl kaldı ve sonunda Amerika'­ ya göç etti. Neugebauer'in komünistlerle bir ilişkisi yoktu, ancak başka bir asistan olan Rudolf Lüneberg, Leonhard Nalson'un solcu felsefe çevresindendi. Bir arkadaşının yardımıyla Amerikan Optik Şirketi'nde çalışmak üzere Almanya'dan aynldı. Tartışma Konusu üç enstitüden uzaklaştınlan elemanlardan yalnızca Neugebauer, Lüneburg ve Lüneburg'un arkadaşı asistan Heinrick Heesch ari sa­ yılabilirdi. 1933 yılı sonbaharında, hemen herkesin aynimasından sonra, geçici olarak enstitüyü yönetmeye memur edilen Nazi Erhard Tor­ nier tarafından işten atılan Heesch'in neyle suçlandığı açık değil­

di. ..

1934'de hazırlanan bir raporda, onun, Lüneburg ve Prandtl'ın

işinden atılan asistanlan Willy Prager ve Kurt-Heinrich Halıe­ nemser ile olan dostluğundan pek uygun olmayan bir biçimde söz ediliyordu. Almayı umduğu araştırma fonlan kendisine verilmemiş­ ti, çünkü bakanlık, onun, akademik çalışmalarını sürdürmesinin mümkün olmadığını daha önceden bildirmişti. Savaşın ertesine ka­ dar üniversite yaşamına dönmedi Heesch.

 

Emmy

Noether hem Yahudiydi,

hem

de

Weimer Cumhuriyeti­

nin

ilk yıllannda

Sosyal

Demokratlann

yanında

yer alan

inançlı

bir pasifistti. Kısa süre içinde ders verme hakkını ve aldığı küçük maaşı yitirdi. Weyl daha sonra, bu dönemde onda gördüğü kibar ve dimdik karakter yapısı üzerine, şunlan yazmıştır : ·Onun cesa­ reti, içtenliği, kendi yazgısı sözkonusu olduğunda takındığı kaygısız tavn, yatıştıncı kişiliği, çevramiz i kuşatan nefretin, alçakhğın, umut­ suzluğun ve acının ortasında bizler için moral kaynağıydı• . Neuge­

bauer enstitünün yöneticiliğini

reddettikten

sonra

._

ürP

Weyl üstlendi.

Şöyle devam ediyordu Weyl :

bu

işi

kısa

bir

On yıldan fazla bir süre Hilbert'in asistanlığını yapmış olan Pa­ ul Bernays da ari olmadığı için

39

Sanırım, başka hiçbir davada bir örneğini göremeyeceğimiz kadar çok he­ yecan dolu tanıklık, onun adına Bakanlığa yollanmıştı. O sırada. gerçekten savaşıyordu. Hala, en kötünün önlenebileceğine ilişkin bir umut kalmıştı. Ama bu da boşunaydı.

Bryn Mawr'a gitmek üzere Göttingen'den ·ayrıldıktan sonra bile Noether de hiçbir acı ve kin izine rastlanmadı. Hatta, ı934 yazında, bir süre için, bağımsız çalışma yapmak üzere Götting'e geri dön­ müştü. C ı935 de öldü) .

Karısı Yahudi olan Weyl de sonunda Göttingen'den ayrılma yo­ lunu seçti. Yaz sömestri sonunda dinlenmek için İ sviçre'ye gitmişti. Oradayken, İ leri Araştırmalar Enstitüsü'nde Einstein'in yanına git­ mesi için yapılan teklifi kabul etmeye karar verdi. Göttingen'deki görevinden istifası yıl sonundan geçerliydi. Göttingen'de kış sömes­ tr derslerini verecek hemen hiç kimse kalmamıştı. ı Ağustos ı914 olarak belirlenen tarihten önce devlet memuru olduğu için Landau işten uzaklaştırılrnamıştı. Çevresindeki hemen herkesin tersine baş· langıçta, Yahudilerin Nazi rejimi altındaki gelecekleri konusundı:t iyimserdi.'" Uzun süre, Almanıann ve Yahudilerin, göze çarpan iki farklı ırk olarak zenginleştikleri yolunda.ki Siyonist görüşü savun­ muştu. Yaz sömestrinin açılışında her nekadar ortada sınıf kalmamış ise de, sonbaharda ders vermeye başlayabildi. Ancak, Nasyonal Sos­ yalist öğrenciler arasındaki karışıklıklar sürüyordu. Gösteriler ve boykotlar sonundı:t Landau'yu cıa istifaya zorladı. Berlin'e döndü ve ı93B'de orada öldü.

Matematik enstitüsü boşalmış görünüyordu. Göttingen geleneği­ ni sürdürmek üzere yalnızca Gustav Herglotz ve Courant'ın asista­ nı Franz Rellich kalmışlardı. ı920'lerde uzun süren hastalığı sırasın­ da Hilbert'e Courant'dan kı:ın nakli yapılmıştı. Bu nedenle ortalıkta bir fıkra dolaşmaktaydı : tüm Göttingen'de yalnızca tek bir ari ma­ tematikçi vardı ve onun damarlarında da Yahudi kanı dolı;ışıyordu. ı933 yılı sonunda bu şaka artık eğlendirici değildi.

Sanırım, başka hiçbir davada bir örneğini göremeyeceğimiz kadar çok he­ yecan dolu tanıklık, onun adına Bakanlığa

Tablo ı 'de görüldüğü gibi, Weimer döneminde fiziği ve mate­ rnatiğe çok büyük katkıları olan enstitüler Nazi iktidannın ı. yılı sonunda geniş ölçüde yıkıma uğramıştı. Her nekadar ı nolu Fizik Enstitüsü zarar görmediysa de, İ kincisi yöneticisini ve kadrosunun yarısını yitirrnişti. Born'un kurarnsal fizik enstitüsünden geriye hiç­ bir şey kalmamıştı . Dört matematik profesöründen üçü ve fakülte­ nin genç üyelerinin hemen tümü Göttingen'i terk etmişti Göttingen'­ de fizik ve maternatikle ilişkisi olan diğer enstitüler de kayıplara uğ­ radılar. Ö rneğin, Edward Teller'in Eucken'in Fiziksel kimya enstitü­ sünden ayniışı ve Willy Prager ile Kurt-Heinrich Hohenemser'in de Prandtl'ın aerodinamik entitüsünden kopmaları bu kayıplar ara­ sında sayılabilir. Ayrıca, Felix Bernstein istatistik enstitüsünden atılmış, dünyaca ünlü mineral bilimci Viktor M. Goldschmidt de göçe zorlanrnıştı.

İ ŞTEN

Tablo :

ı

UZAKLAŞTIRMALARIN

ETK İ S İ

Matematik

Enstitüsü

Sorumlu Yönetici: Richard Courant ( + l Yöneticiler : David Hilbert

Matematik

Enstitüsü

Sorumlu Yönetici: xx Yöneticiler: David Hilbert

Edmund Landau <+ı

xx

Gustav Herglotz

Gustav

Herglotz

Heımann Weyl

xx

Baş Asistan : Otto Neugebauer

Baş Asistan :

xx

Sürekli Asistan : Hans Lewy < + ı

Sürekli Asistan :

xx

Geçici Asistanlar : Franz Rellich

Geçici

Asistanlar: Franz Rellich

 

Werner Weber

 

Werner

W e bar

Hainrich Heesch

xx

Rudolf Lüneburg

xx

Matematik - Fizik

Seminerleri

 

Matematik - Fizik

Seminerleri

 

Geçici Asistanlar : Paul Bemays < + ı

Geçici

Asistanlar: xx

 

Paul Hertz < + ı

 

xx

Wilhelm Cauer

Wilhelm

Cauer

Werner

Fenchel (+ı

:ıoc

!Herbert Busemann (+ı 1

xx

 

ICebir dersi

veren:

Emmy

Noether <+ll

xx

 

1

Nolu Fizik Enstitüsü

 

1 Nolu

Fizik

Enstitüsü

Yönetici: Robert W. Pohl

Yönetici:

Robert

W.

Pohl

Baş Asistan:

Rudolf Hilsch

Baş Asistan: Rudolf Hilsch

Sürekli Asistan: Gerhard Bauer

Sürekli Asistan: Gerhard Bauer

Geçici

Asistan: Rudolf Fleischma.ruı

Geçici

 

Asistan: Rudolf Fleischmann

2

Nolu

Fizik

Enstitüsü

2

Nolu

Fizik

Enstitüsü

Yönetici: James Franck <+>

Yönetici:

xx

Baş Asistan: Hertha Sponer

Baş Asistan:

xx

 

Sürekli Asistanlar:

Günther

Cario

Sürekli

Asistanlar: Ganther Cario

 

Arthur von Hippel

 

xx

 

Geçici Asistanlar: Hainrich

Kuhn <+ı

Geçici

Asistanlar: xx

 
 

Werner Kroebel

 

Werner

Kroebel

Franck'ın kişisel asistanı: Eugene

Rabinowitch ı+ ı

Franck'ın kişisel asistanı: x·{

Kuramsal

Fizik

Enstitüsü

Kuramsal Fizik Enstitüsü

Yönetici: Max Born <+ı

Sürekli Asistan: W alter Heitler <+ı

Yönetici: xx

Sürekli

Asistan: xx

Geçici Asistan: Lothar N ordheim <+ı Geçici Asistanlar: xx

! İ ngiltere de,

Bristol de,

1932-33

arası:

Martin Stobbe l

i Fiziksel

Kimya

Enstitüsü

Asistanı,

1932-33 de

Born

ile

çalışıyordu :

Edward

Teller (+ı 1

(•)

+

Yahudi

xx

xx

KAYNAK : Kısmen Amtliches Namensverzeichnis und Verzeicbnis der Vorlesungen für das Winter - Semester 1932/33 (Göttingen : Druck Die­

tenrlchsche

Ü niversitats - Buchdruckereı,

1 932),

sayfa : 38-30.

Yıkımın tamamlanması gerçi aylar aJmıştı ama Göttingen'in gelenek yapısının ve geldiği düzeyin önemli ölçüde yerle bir oluşu Nisan ve Mayıs ayları içindeki birkaç haftaya sıkışmıştı. Diğer her­ şey bunu izledi : Olayların ilkbaharın başlarındaki hızı berbat yaz aylarınınkinden çok farklıydı. Motifleri ve eylemleri çeşit çeşit olsa da Göttingenli profesörlerin -ister açıktan, ister edilgin, isterse sessiz protestotarla olsun-, izledikleri yol hep aynı sonuca yol aç­ mıştı : göçmek. Daha genç olan Yahudi bilimcilerinin bir iş bulmayı düşünmekten ve sürgüne giden profesörlerini izlemekten başka bir seçimleri yoktu.

Çok bilinen şöyle bir öykü vardır : Göttingen'deki enstitülerin çökertilmesinden bir süre sonra, verilen bir ziyafette, Hilbert, ken­ disini Nazi eğitim bakanının yanında oturmuş bulur. Bakan, «Yahu­ dilerin etkisinden kurtulan Göttingen'de, şimdi, matematik ne alem­ de?» diye sorar. Hilbert'in cevabı, yarım yüzyıldan eski bir mate­ matik-fizik geleneğinin durumunu açıklar nitelikiedir «Göttin­ gen'de matematik mi? Artık hiç yok desek yeridir."

NOT

Fizik ve matematik fakültelerinde çalışanların dağıtılmasından hemen sonra, boş kadroların nasıl doldurulacağı sorusu doğdu. Yö­ neticilik kadroları özellikle önemliydi, çünkü bir enstitünün başka­ nı yürütülecek olan araştırmanın alanından kütüphane için ısmarla­ nacak dergilerin seçimine kadar herşeyi belirliyordu. Yönetici, ge­ niş ölçüde ünü oranında alacağı araştırma fonları için de son dere­ ce önemli bir rol oynuyordu. Bürokrasinin tutumu, yasal yollarla soruna yaklaşmak ve Göt­ tingen'deki araştırma etkinliğinin kayıplarını kapatmaya çalışmaktı. Ü niversite ve eğitim bakanlığı Franck, Born ve Courant'ın Devlet Memurlan Yasası'ndan etkilenmediklerini ve yerlerinin, onlar ya­ sal olarak terketmedikleri sürece, doldurulamayacağını belirtti. Bu kararın, mesleki bakımdan uygun nitelikte olmayan Nasyonal Sosyalistlerin, enstitülerin sürekli yöneticiliklerine getirilmelerini önlemek gibi yararlı bir etkisi oldu. Bu karar, aynı zamanda, bu kadrolar yeniden dolduruluncaya kadar uzun ve verimsiz bir döne­ min geçeceği anlamına da geliyordu. Courant'ın makamı yeni bir kişiyle ve sürekli olarak dalduru­ lan ilk yer oldu. Bir süre, ma.tematikçi makamından ayrılmak ko­ nusunda tereddüt etti. 1933 yılı Noel'inde Cambridge'den Göttingen'e geri gelmiş, mütevelli heyet başkanıyla, dostlarıyla ve arkadaşlarıy­ la konuşmuştu. Şubat'da, «konuyla ilgili herkesin yararına, olmak üzere, New York'da misafir profesör olarak çalışmak için iznini uzat­ ma talebinde bulunmayı kararlaştırdı.

Bu Courant için zor bir karardı. Almanya'daki bir meslektaşı­ na yazdığı mektupt�. Almanya'dan ve yaşamının büyük bölümünü geçirdiği Göttingen'deki enstitüsünden ayrılma düşüncesine katlan­ masının kolay olmadığını ifade etmişti. Kuşkusuz bu duygu, çoğu göçmen tarafından paylaşılmaktaydı. Örneğin, işten atılan sosyolog Franz Neumann, «Almanya'ya yakın olabilmek ve onunla ilişkiyi yitirmemek için» ilk üç yılı İngiltere'de geçirdiğini söylemiştir." Göç edenler arasında, Nasyonal Sosyalizmin geçici bir olgu olduğu ya da en azından onun en kötü yanlarının zamanla törpüleneceği yönünde güçlü bir umut vardı. Sonra tekrar evlerine dönebilirlerdi. Amerika'ya göç, Courant'a müthiş son olarak görünüyordu. ·İzinli, statüsünü sürdürerek Almanya ile son derece küçük de ol­ sa bir bağı koruyabiliyordu. Göttingen'e kalıcı olarak dönebilmesi için çok az bir şansı olduğunu biliyor, ama ne kadar küçük de olsa bu imkanı aklından çık�rmıyordu. 1934 Mayısında İngiltere'de dönem bitince Courant tekrar Al­ manya'ya döndü. Orada kalmış olanlar onu, bir mücadeleye girme­ den emekliliğe sevkedilmesi için yardımcı olmaya ikna ettiler. Eğer çekilirse, enstitünün yeniden kuruluşunu kol�ylaştırabilirdi, çünkü eski öğrencilerinden bazıları Göttingen'e geri çağrılabilirlerdi. Bu nedenle 23 Haziran'da yöneticilik görevini bırakmaya hazır oldu­ ğunu <ders kataloğunda hala uizinli,. olarak gösterilmekteydil ve emekli statüsüne geçeceğini açıkladı . Courant ı Ekim 1934'den ge­ çerli olmak üzere enstitü yöneticiliğinden aynldı. Yerine, Emmy Noether ile birlikte çalışmış olan Helmut Hasse geldi. Courant, 31

Aralık

1935

tarihli

Nuremberg

Yasalan'na göre resmen emekli

oldu. Bunun tersine, Franck"ın kendine özgü sezgisi onu makamından oldukça erken ayrılmaya yöneltiyordu, ancak bu bir süre yerine ge­ tirilmeden öylece kaldı. Başta istifası kabul edilmedi ve diğerleri gibi o da izinli sayıldı. Ancak, Almanya'da devlet hizmetinin dışın­ da bir iş bulma ümitleri kısa süre de söndü. Endüstriye karşı ilgisi yoktu ve bilindiği kadarıyla da ona hiç­ bir zaman endüstri de bir iş teklif edilmemişti. Kaiser Wilhelm Ens­ titüsü'ndeki bir iş de pek yakında görünmüyordu. Yöneticilik göre­ vinden 30 Nisan 1933'de istifa eden Haber Franck'a yazdığı mektup­ ta Planck ile von Laue'nin, Franck'ın ve kendisinin istifalarına yol açan yasaları değiştirmek için yorulmak bilmeden çalıştıklarını ifade etmişti. Planck, Franck için hala bir enstitü yöneticiliği bul­ ınayı umuyordu, ama Haber iyimser değildi. Kaiser Wilhelm Dern9- ği'nin iç sorunlan çok geçmeden tüm umutları yok etti ve Haziran 1933'de, Franck gelecek kış için Baltimore'da Johns Hopkins Üniver­ sitesi'nden aldığı misafir hocalık teklifini geçici olarak kabul etti. Bu kadronun geçerliliği Temmuz'da teyid edilmişti. Eylül'de Niels Bohr onunla buluşmak ıçın Lübeck'e geldi. Franck'ın Amerika'dan sonra Kopenhag'a gitmesi de ayarlandı. Göt-

tingen profesörleri içinde görevden ilk ayrılan Franck, 27 Kasım ı933'de kenti terkeden son kişi oluyordu. Asistanlanndan birisi olan Weiner Kroebel, garda, peronun , onu uğurlamaya gelenleri alama­ yacak kadar dolduğunu hatırlamaktadır. Bu olay, sessiz protesto­ nun «etkileyici, unutulmaz bir örneğiydi.»

Franck ı934-35'de Bohr ile birlikteydi. Sonra ı935'den ı938'e kadar, -Şikago Ü niversitesi'nde fiziksel kimya profesörü olarak yerleşmeden önce- yine Johns Hopkins'de çalıştı . Şikago'da daha sonra ilk atom bombasının geliştirilmesinde Amerika'nın çabaları­ nın birleştirildiği Manhattan Projesi'nde yer aldı. İ smi, genellikle Franck Raporu olarak bilinen ve ilk atom silahlarının kullanımı kar­ şısında uzak görüşlü komite önerilerini içeren belgeyle birlikte anı­ lır. Ayrılışından kısa bir süre sonra bakanlık, Franck'ı Devlet Ma­ rnurlan Yasası'ndan etkilenrnediği ve istifa etmek istiyorsa aylığın­ dan ve diğer haklanndan vazgeçmesi gerektiği konusunda bilgilen­ dirdi. Franck ı Ocak'ta kendisinden istenenleri yaptı ve istifası 8 Şubat ı934'de ı Ocak'tan geçerli olmak üzere kabul edildi.

Franck'ın durumu açıklığa kavuşunca fakülte yönetimi de onun yerine gelecek olanı aramaya başladı. Ö neri önce Walther Bothe'ye yapıldı. Bothe Heidelberg'deydi ve daha sonra Nobel ödülü alacaktı. Ancak birkaç ay Bothe'nin Göttingen'deki işi kabul edip atıneyeceği açıklığa kavuşmadı. Sonunda kendisine yapılan öneriyi Heidelberg'­ de kalmak için geri çevirdi. Bothe, Kaiser Wilhelm Tıp Araştinna­ lan Enstitüsü'nün fizik bölümü yöneticisi olmuştu. Fakülte bundan sonra Jena'dan Georg Joos'u bu göreve atadı. Joos ı Nisan ı935'den geçerli olmak üzere 2 No'lu Fizik Enstitüsü'nün yöneticisi oldu.

Bom'un yeri oldukça uzun bir süre boş kaldı. Born, Cambridge'­ deki bir işi kabul etmek için ı Temmuz ı933'de resmi izin talebinde bulunmuştu. Daha sonra talebini geri alarak ıo Ağustos'da istifası­ nı verdi. Ekim'de yetkililerce, kendisine Devlet Memurlan Yasası'n­ dan etkilenrnediği ancak istediği gibi ı Temmuz'dan itibaren izinli

sayılabileceği bildirildi. İ stifası dikkate izinli elernanlar listesinde yer almıştı.

alınrnadı. Courant gibi o da

Robert Pohl üç fizik enstitüsünün yönetimini eline aldığı za­ man, önce Astronorn Otto Heckrnan'ı ve sonra da Born'un öğrencisi Martin Stobbe'yi Bom'un derslerini düzenlemekle görevlendirdi. Stobbe, anti-nazi protesto eyleminin gereği olarak istifa ettikten son­ ra, kurarnsal fizik derslerini verrnek üzere Erwin Fues düzenli ola­ rak Hannaver'den geliyordu. Fues, ı934'de Breslau'da bir göreve atanrnıştı. Bundan sonraki iki buçuk yıl için kurarnsal enstitü Ber­ linli genç bir Privatdozent olan Fritz Sauter tarafından yönetildL Born Nurernberg Yasaları uyarınca 3ı Aralık ı935'de resmen istifa etti ve onun yerine gelecek olanın araştırılması ı936 yılı boyunca sürdü. Nihayet, ı937'de Richard Becker yönetici olarak atandı. Bec­ ker'in Berlin TH'daki kürsüsü kaldırıldı.'"

44

tingen profesörleri içinde görevden ilk ayrılan Franck, 27 Kasım ı933'de kenti terkeden son kişi oluyordu. Asistanlanndan

1933'deki göç kadar dramatik olmasa da, Göttingen enstitülerine yeni yöneticiler bulmaktaki uzayan gecikmeler, işten çıkarma poli­ tikasının etkisini büyük ölçüde yoğunlaştınnıştı. Weimer yıllarının entellektüel atılımı, sona enniş olabilirdi ama Hasse, Joos ve Bec­ ker gibi yetenekli ve saygın kişiler , göreve bir kez yerleştiler mi nor­ male dönüşü sağlayabilirlerdi. !şten çıkarmalarla, yeni yöneticilerin gelişi arasındaki dönemde gerçekleştirilen düzenlemeler, ve bu sıra­ daki durgunluk ve belirsizlik yalnızca Göttingendeki araştırmaları değil, aynı zamanda Göttingen topluluğunun ilişkide bulunduğu di­ ğer fizik merkezlerini de etkileyen, olumsuz bir durum yaratmıştı.

3. İŞTEN ÇlKARMA POLİTİKASININ MALİYETİ

1933'de Göttingen'de olanlar, Nasyonal Sosyalistler'in Almanya'­ nın her yanındaki üniversitelerde ve teknoloji enstitülerinde giriş­ tikleri tasfiye hareketinin hayata geçirilen bir örneğiydi. Bunun ya­ nısıra, gelişmelerden, diğer akademik enstitiller de etkilenmekten kurtulamadı. Berlin'de, beyin göçüne katılan bilim adamlan arasın­ da en ünlüleri Prusya Bilimler Akademisi'nden dışlanan Albert ile, Kaiser Wilhelm Araştırma Enstitüsü'nden istifa eden Fritz Ha­ ber'di.

1935'e gelindiğinde her beş bilim adamından biri işinden edil­ mişti. Bu oran fizikçiler arasında daha büyüktü ve her dört kişiden birini buluyordu. Araştırmacıları görevlerinden uzaklaşmaya zorla­ yan devlet baskısı savaşın ilanına kadar sürdü. Bununla, birlikte, ı930'lann ortalarında ve sonlarında yaşanan göç, ı933'deki selin ya­ nında bir damla gibi kalıyordu. Avusturya'nın ilhakı, 1938 de, hem bizzat Avusturya'dan hem de Avusturyalı Yahudilerin çalışmalarını sürdürebildikleri Almanya'dan yeni bir göç dalgası başlatmıştı. En az, Alman akademik yaşamını terke zorlanan bilim adamlarının sa­ yısı kadar önemli olan bir başka nokta bu bilim adamlannın çok yüksek niteliğiydi .

ALBERT EINSTEIN VE FRITZ HABER

Prusya Bilimler Akademisi'nin Einstein'in istifasından üzüntü duymak için bir neden bulamadığım duyuran ı Nisan ı933 tarihli basın açıklamasını takiben, fizikçilerle Akademi'nin temsilcileri ara­ sında sert yazışmalar yapıldı. Bazı üyeler güçlü biçimde Einstein'i desteklediler. Berlin üniversitesinde fizik emeritüs profesörü olan Walther Nernst ı;ılaylı bir ifadeyle; Akademi üyeliği için hem bü­ yük bir matematikçi hem de milliyetçi eğilimler taşıyan bir Alman olmanın gerekliliği için hiçbir neden bulunmadığını söylemişti. Mau­ pertuis, d'Alembert ve Voltaire akademiy e üyeydiler ve üstelik de Fransızdılar.' Max von Laue 6 Nisan'da, ı Nisan tarihli duyuru ko­ nusunda Akademi'nin matematik-fizik bölümünden tek bir kişiye bile danışılmadığını belirterek bir karşı çıkış yaptı. Ancak, Von La-

ue'nun konuşmasını yaptığı oturumda, sekreteryanın girişimi onay­ landı." Sonunda, Mayısın başında, Planck İtalya'dan tatilden döndü. Einstein'in kitaplarının diğerleriyle birlikte ·Almanlık ruhuna kar­ şı» olduklan için açıkça yakıldıkları günden bir gün sonraki, yani ll Mayıs tarihli Akademi oturumunda, Planck, Einstein'in büyüklü­ ğünü Kepler ve Newton'unkiyle karşılaştırmaktan çekinmemişti. Gelecek kuşakların, Akademi'deki arkadaşlarının büyük düşünürün bilimsel önemini kavrayamadığını düşünmemeleri gereğinin önemi­ ne değindi. Ancak 1933 yılının ilkbalıarı boyunca Planck, dikkati çe­ ker biçimde, birbiriyle çatışanların tepkilerini denetim altına alma­ ya ve tarafları uzlaştırmaya çalıştı. Bu nedenle, Einstein'in büyük­ lüğüne ilişkin olarak söylediklerini, Eistein'in politik çıkışlanyla Aka­ demi'nin onu kazanmasını imkansız hale getirdiğini belirterek den­ geliyordu. Bununla birlikte Alman fizikçilerinin önderi, Akademi'nin so­ rumluluklarının ne olduğu konusunda hiç d e yanılgı içinde değildi. Daha İtalya'dan dönmeden önce Planck şunları yazmıştı : ·Einstein sorunu Akademi'nin tarihinde zafer sayfaları arasında yer almaya­ caktır."

Bir devlet kurumu olan Prusya Akademisi'nin

•gönüllü•

istifa­

ları kabul ederek ve yeni Yahudi üyelerin seçilmesini önleyerek an­

ti-semitik yaptınroları yerine getirmesi

gerekiyordu." Einstein istifa

etmeseydi,

hiç kuşku

yok

ki,

Devlet

Memurlan

Yasası'nın

•politik

olarak güvenilmez, nitelemesi esas alınarak atılacaktı. Aslında, Akademi'den 7 Nisan da Einstein'a gönderilen bir notta, kendisi­

nin yalnızca yeni Alman devletinin değil

bir

bütün olarak Alman

ulusunun düşmanlannca kullanılmakta olduğu yazılmıştı . Not şöyle son buluyordu : ·bu, bizim için acı verici bir hayal kırıklığı olmuş­

tur. İstifanızı almamış da olsak, öyle görünüyor ki yollanmız artık ayrılmıştır...

Haber'in durumu oldukça farklıydı . Kimse onu pasifizmle ya da ulusuna olan sadakatsizliğiyle suçlamıyordu, çünkü onun ı. Dünya Savaşı sırasındaki enerjik çabaları, gaz bombalarının yapıroma ve geliştirilmesine yol açmış, bu yüzden de müttefik kuvvetlerce sava.ş suçlulan arasına konulmuştu.' Ayrıca , havadaki azotdan amonyak elde etmek için geliştirdiği yöntem savaş mühimmatı için esas olan nitratların elde edilmesinde kullanıldı. Haber'in Berlin-Dahlem'de­ ki Kaiser Wilhelm Fiziksel Kimya ve Elektrokimyo Enstitüsü, aslın­ da tamamiyle savaş amaçlan yönünde çaba gösteren tek Kaiser Wilhelm enstitüsüydü. Haber yahudiydi ama 7 Nisan tarihli yasıı.nın kapsamına alınmamıştı. Çünkü, hem savaş hizmeti vardı, hem de 1914'den önce akademide yer edinmişti. Kaiser Wilhelm enstitüleri çoğu fonlarını endüstriden ve özel kaynaklardan alıyorlardı. Bununla birlikte enstitülerin kadrolannda

bulunanlar çoğu kez üniversitede ders verme ve doktora öğrencisi yetiş�irme hakkını (ama genellikle görevini değil> da içeren akade­ mik konumları ellerinde tutuluyorlardı. Bu nedenle az sayıda Kai­ ser Wilhelm enstitüsü, Devlet Memurları Yasası'ndan doğrudan et­ kilendi. Ancak Haber'in enstitüsü devletten aldığı fonlarla iş görü­ yor, kadrodaki elemanlar da devlet memurları statüsünde bulunu­ yorlardı. Buna ek olarak kadronun önemli bir bölümü Yahudiydi. O sırada KWG'nin genel müdürü olan Friedrich Glum bu konuda Haber'e gereken uyarıyı yapmıştı bile. KWG'nin yöneticileri enstitü yöneticilerinin yetkilerine karışmadıklanndan Glum yalnızca Ha­ ber'e enstitüsündeki Yahudi elemanların yüzdesini azaltınayı öner­ mişti. Genel müdür, öte yandan, bu yönde çok az şey yapılabilece­ ğini, çünkü önyargılar sonucunda üniversitelerin önde gelen Yahu­ di kimyacıları bile çalıştırınayı reddettiklerine dikkat çekiyordu. Gi­ decek başka yeri olmayan yetenekli Yahudi araştırmacılar bu ne­ denle KWG'ye yöneliyorlardı." İşte bu yüzden Haber'in enstitüsü 1933'deki işten çıkarma politikasından ağır biçimde etkilendi. 30 Nisan'da (1 Ekim'den geçerli olmak üzere) Haber, Prusya eğitim bakanlığına yazdığı bir protesto mektubuyla istifasını verdi. Yetenekli çalışma arkadaşlannın kaybına malolan işten çıkarma po­ litikalarına karşı çıktı ve Devlet Memurlan Yasası önünde ayrıcalık­ lı bir konuma sahip olmayı da reddetti . Mektubunun sonuç bölümü bakanlıkta öfkeyle karşılanmıştı.

bulunanlar çoğu kez üniversitede ders verme ve doktora öğrencisi yetiş�irme hakkını (ama genellikle görevini değil> da

Bilimsel bir yetkiyle söylemek isterim ki, benim görene�lm, birlikte çalı­ şaca�ım kişileri seçerken yalnızca mesleki ve kişisel niteliklerı gözönüne almaını ve onların ırk durumlarıyla ilgilenmememi zorunlu kılmaktadır. Altmış beş yaşındaki birinin, yüksek ö�renimde geçlrdi�i son otuz dokuz yıl boyunca onu yönlendirmiş olan düşünce ve davranış biçimini de�lştlr­ mesini bekleyemezsiniz. Alman anavatanına yaşamı boyunca hizmet et­ mekten duydu�u gururun, şimdi emekli olması için ona bu talebi yaptır­ dı�ını da anlamalısınız.

Bir hafta sonra Berlin'deki bir konuşmada Rust, enstitü yöne­ ticilerinin yetkilerinin dokunulmaz olmadığını kızgın bir üslupla ifade ederken, Alman akademik yapısına esas darbeyi indiıiyordu. Birkaç gün sonra Haber istifasının kabul edildiği haberini aldı. Planck'ın KWG'nin başkanı sıfatıyla Hitler'i ziyaret etmesinden sonra durum daha da ciddileşti. İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden

sonra Planck, Hitler ile yaptığı konuşma sırasında Haber için bir iki şey söylemeye çalıştığını ifade etmiştir. 193l'de Breiting ile yaptı­ ğı söyleşideki cevabını hatırlatireasma Hitler, Planck'a şunları söy­ lemişti : "Yahudilere sırf yahudi olduklan için hiçbir biçimde karşı değilim. Ama Yahudilerin hepsi komünist ve bunlar da benim düş­

manlanm

...

Planck, Yahudiler arasında ayrımlar yapma gerektiği

yolundaki görüşünü

söyleyince Hitler'in

buna karşılığı şu olmuştu :

eBu doğru değil. Yahudi yahudidir. Bütün Yahudiler kene gibi bir-

birlerine yapışırlar. Bir yerde bir Yahudi varsa diğer bütün Yahudi­ ler hemen orada toplanırlar.» Yahudilerin bizzat kendileri, aralann­ da aynınlar yapmış olmalıydılar. Mademki böyle birşey yoktu orta­ da, o halde hepsinin üzerine ayrım gözetUmeden gidilmeliydi. Planck birşeyler daha anlatmaya çalışırken, Hitler aniden konuyu değiştirdi ve sesini git gide yükselterek öfkelendi. Saygın bilim ada­ mı ·Benim için susmak ve çekip gitmekten başka yapacak birşey kalmamıştı» diyecekti. 7 Hitler Yahudiler arasında ayrım gözetmediği için, işten çıkar­ malar konusunda ona ulaşmak imkansız durumdaydı. Karl Schleu­ nes'in belirttiği gibi, N azi hiyerarşisi «Yahudi» ile , N azi propagan­ dasının ona verdiği biçimde uğraşmak eğilimi gösteriyordu.• Görü­ nüş bakımından Einstein ve Haber kadar zıt olan Yahudiler bile ara­ larında ayrım gözetilmaz bir düşmanlar topluluğunun üyeleri ola­ rak aynı kefeye konuluyorlardı.

1930'lann ortalarında Hitler'in,

artık,

Planck ile yaptığı

konu�­

madakine kıyasla daha da

dobra

dobra bir

dil

kullanıyor

olması

hiç kimseye şaşırtıcı gelmiyordu . Örneğin, şunları söylediğine ina­

nılmaktaydı :

Ulusal politikamızda, bilim adamları için bile olsa, bir yeniden düzenleme ya da değişiklik yapılamaz. Eğer Yahudi bilim adamlannın işten atılması çağdaş Alman biliminin yok olması anlamına gelecekse, o halde biz de bir­

kaç

yıl bilimsiz yapacağız demektir!•

Almanya dışına durmak bilmeyen bilim adamı göçü, böyle katı bir ifadeyi tümüyle doğrular boyutdaydı.

NiCELİK

YÖNÜNDEN MALİYET

1930'lann ortalannda işten çıkarma politikasının etkilerini in­ celemek üzere Almanya'ya giden Amerikalı sosyolog Edward Harts­ home akademik konumlanndan uzaklaştırılanlar üzerinde bugün de en aynntılı ve güvenilir kabul edilen istatistikleri çıkarmıştı. Hartshorne, rakamlannı esas olarak akademik personelin iki yılda bir çıkan kataloğunu İngilizlerin göçmenlere yardım ajansının tuta­ naklanyla karşılaştırarak buluyordu. 1932-33 kış sömestrindeki kadroyu 1933-34 ve 1934-35 sömes­

trlerindekiyle k�şılaştınrken Hartshorne, •gönüllü

..

istifalar, •emek­

lilikler• , protesto için yapılan istifalar ve doğrudan doğruya işten çı­

karnıalar arasındaki farklılıklan gözönünde bulundurmamış, ancak 1920'lerin ölüm ve emeklilik rakamlarını kullanarak normal kayıp­ lan dikkate almıştı. Hartshorne'un vardığı sonuca göre bütün alan­ lardan toplam 1145 «Üniversite hocası» <asistanlar hariç) yerlerin­ den uzaklaştınlmıştı. Asistanlar ve diğer bazı çalışanlar (örneğin

birlerine yapışırlar. Bir yerde bir Yahudi varsa diğer bütün Yahudi­ ler hemen orada toplanırlar.» Yahudilerin bizzat

yeni mezun olanlar, Kaiser Wilhelm enstitülerinde çalışanlar, mü� ze müdürleri, v.bJ dahil edildiğinde, «atılan• toplam bilim adamı sayısı 1684'e çıkıyordu. Yahudi kaynakları işten atılan Yahudi «Üni� versite profesörü ve öğretim görevlisi» sayısının 800 olduğunu ileri

sürmüşlerdir. Hartshorne bu sayıyı kendi hesaplarıyla uyuşur

bul�

muştur. Hartshorne'un bulduğu 1145 sayısı, 1932-33'de Alman yük�

sek öğrenim kurumlarında çalışan kadronun yüzde 14'ü kadardır.

Kayıpların yüzdesindeki bir durulmaya bakarak, Nazilerin ikti� dara. gelmesinden önce, hangi enstitülerin Yahudileri, liberalleri ve Marksistleri çalıştırmaya daha eğilimli olduklarını bir ölçüde an� lamak mümkündür. Genelde, üniversiteler teknoloji enstitülerinden daha büyük kayıplara uğramışlardı, yüzde 17'ye karşı yüzde 11 (as� istanlar hariç) . Üniversiteler ar�sında en büyük kayıp yüzde 32 ile Berlin ve Frankfurttaydı. Göttingen 45 kişinin atılmasıyla yüzde 19 gibi daha ılımlı bir orandaydı. Öte yandan çok tutucu olan Münih'� de işten atılmalann oranı 1932-33 �kademik yılındaki kadronun yal� nızca yüzde S'i idi. Böyle .genel istatistikler tek tek her kurumun kaybettiği bilim adamlarının sayısına ilişkin hiçbir bilgi vermemektedir. Bölüm 2 de incelediğimiz Göttingen örneğinde açıkça görüldüğü gibi atılanların büyük bölümü fizik ve matem�tikteydi ve yüzde 19'luk oran bu alan� lardaki kayıplar bakımından tamamiyle yanıltıcıydı. Elimizde ne yazık ki daha ayrıntılı rakamlar bulunmamaktadır. Bununla birlikte Hartshorne fizik, matematik , ve biyoloji dallarında çalışırken AI� manya'dan atılanl�rın sayısının 406 olduğunu <asistanlar dahil) ortaya çıkarmıştı. Bunların 106'sı fizik, 60'ı da matematikteydi. Başka kaynaklardan yararlanarak bu sayıların doğa bilimlerinde zde 18, fizikte yüzde 26 ve matematikte de yüzde 20 olduğu hesap� lanabilir. Karşılaştırma yapılırsa, kimya dalınd� yüzde 13'den biraz az bir oranla işten atılaniann sayısı 86 idi. Tıpta (o sıralarda yoğun Yahudi personelin bulunduğu bir alan olarak kabul ediliyordu) işten çıkarılaniann sayısı 423 idi. Bu yüzde IB'lik bir oranla doğ� bilim­ lerindeki toplam kadardı.••

lşten çıkarmalann ilk dalgasından sonra Alman akademik çev­ relerinde ciddi bir beyin göçü sürüyordu. Bunun nedenleri çeşitliydi ve d�ha çok da kişiseldi, ancak işten çıkarma politikasının ilk dar� beden kaçıp kurtulanlara sessizce uygulanması 1930'ların ortaların­ da ve sonlannda bir kısım bilim adamının yerlerinden olmasına yol açmıştı. Bunun önde gelen bir örneği 1925 Nobel fizik ödülünü Franck ile paylaşan Berlin TH'inden Gustav Hertz idi. Hertz Yahudiydi, ancak ı. Dünya Savaşında hizmet vermiş ve işten çıkarma politika­ sının dışında tutulmuştu. Bir gün ( 1934'un sonları ya da 1935'lerin başlanndaydıl artık sınav verarneyeceği duyuruldu kendisine. Sı� navlan yalnızca Ari profesörler verebilecekti. Bunun üzerine, Hertz

Hollanda'daki Phillips Şirketi'nde çalışmak niyetiyle istifa etti. 1920'­ lerin başlannda bu şirkett e çalışmıştı. Ancak, Berlin'deki Siemens Şirketi, Hertz'e araştırma etkinliklerinin yöneticiliğini teklif etti. O'da Almanya'da kaldı. Bazı öğrencilerinin ça,balanyla 1935'de onur profesörlüğü payesi aldı ve yine bazı sınavlar vermeye devam etti. 1945'e kadar rahatsız edilmedi ve Almanya'da kaldı. Sonra. Ruslar­ la birlikte doğuya gitti.ıı Deneysel fizikçi Hainrich Konan'in örneği, Weimer Cumhuriyeti için politik bakımdan etkin olarak çalışan az sayıdaki bilim adamı­ na karşı nasıl davranıldığını gösterir. Konen, spektroskopi alanın­ da ünlüydü ve Katalik Merkez Partisi'nin etkinliklerine katılıyor­ du.ı• Ö rgütlü bilimin politikalan üzerinde çok yetkin ve etkili bir isimdi. 1933 ilkbahannda, Nazilerin ana hedefleri komünistlerle, sosyalistlerdi. Katalik partiye, muhalefi bölmesi için, kur yapılıyor­ du. Ancak Temmuz 1933'de Nasyonal Sosyalist parti dışındaki bütün partiler yasaklandı ve eski bir Katalik parti politikacısı olarak Ko­ nen hakkında kayıt tutulması durumu doğdu. 1934'ün başlannda eski asistanlanndan birinin çabalarıyla Konan emekliliğe sürüklendi.1" Onun, Weimer dönemindeki politik etkinlik­ leri işten atılması için yeterliydi, ancak düşmanlan onu şüpheli mali ilişkilerle de suçluyorlar ve muhtemelen pek de Ari olmad�ğını öne sürüyorlardı. Bu iki tür tezgah da Nazi Almanyası'nda bir mu­ haliften kurtulmak istendiğinde çokça kullanılırdı." Konen emekli olup Bad Godesberg'deki evine çekildi. Burada Nazi döneminin bi­ tişine kadar rahatsız edilmeden yaşamasına izin verildi." 194B'de öldü. i şten çıkarma politikası, yol açtığı maliyetle birlikte sessizce sürerken, yasalann etkilemediği bazı bilim adamlan Nazi Alman­ yası'nın giderek daralan entellektüel ortamından ayrılma yolunu seçtiler. Ö zel bir durum Sommerfeld'in ilk öğrencilerinden olan ve Stutgart'daki teknoloji enstitüsünde kuramsal fizik bölümü yöneti­ ciliği yapan, P.P. Ewald ile ilgili olandı. Ewald gerçi kısmen Ya,hu­ diydi , ama savaştaki durumu ve Nuremberg yasalarıyla ·kısmen Yahudilik» için yapılan yeni tanım bu ünlü kristal fizikçisinin işten atılmasını önlemişti. Bir dizi tutucu ve sözde Nazi rektör onun, bir­ kaç yıl teknoloji enstitüsünde, göreli olarak rahatsız olmadan çalış­ masını sağlamışlardı. Ancak 1936 da enstitünün başına ateşli bir Nasyonal Sosyalist atandı. Ewald 1936 yazında Amerika'yı ziyaret etmişti. Buraya göç etmeyi düşünüyordu, çünkü Yahudilerin Almanya'daki durumu git­ tikçe kötüleşiyordu. Ewald bir Avrupa savaşından duyduğu korku­ nun, karannı vermesinde daha da etken olduğunu, çünkü böyle bir durumda Hitler'in emrinde, İ ngiltere'deki arkadaşianna karşı çalışmak zorunda kalacağını söylemişti . Stutgart'a döndüğünde yeni raktörün yönetimindeki enstitüde atmosferi çok bunaltıcı bul­ du. Genç Nazi eğitim müfrezesinin liderinin, •nesnel• bilimin değe-

rini yı:ı.dsıyan bir hükümet bildirisini okuduğunda, sözünü sakınmaz Ewald'ın tahammül edeceğinden fazla olmuşu artık, yerinden kalk­ mış ve suskun kalabalığın içinden yürüyüp gitmişti. Sonuç onun tek­ noloji enstitüsündeki görevinden erken emekliliği oldu. Bir yıl son­ ra, İ ngiliz göçmenlere yı=.ı.rdım ajansından aldığı parayla İ ngiltere'­ ye gitti. 1939'da Belfast'ı:ı. ve savaştan sonra da Amerika'ya geçti. Max Delbrück Almanya'dan farklı nedenlerle aynlmıştı. Göt­ tingen'de yetişen bir fizikçi olan Delbrück daha sonra biyolojiye at­ lamış, 1932-37 yıllarında, Otto Hahn'ın Berlin-Dahlem'deki Kaiser Wilhelm Kimya Enstitüsü'nde çalışma arkadaşı olan Lise Meitner'­ in asistanlığını yapmıştı. Kısmen Almanya'daki çalışma koşullan­ nın belirsiz oluşu nedeniyle Ewald ile aynı zamanda, Eylül 1937 de Delbrück ülkeyi terketti. Ancak Ewald'den farklı olarak o henüz göçü düşünmüyordu. California E nstitüte of Technology'e gitmek üzere bir Rockefeller bursu almasının nedeni, gelişmeleri uzaktan izieyebilecek zamanı kazanmak istemesiydi yalnızca. Bursunun sü­ resi bitmeden savaş patlamıştı. O Amerika'da kalmayı seçti. Bura­ da moleküler biyolojide yaptığı öncü çalışmalar nedeniyle 1969 No­ bel tıp ödülünü almıştır. Mart 1938'de Nazi Almanyası Avusturya'yı ilhak etti. Politik ve ırkçı ölçütler hemen Avusturya akademik yapısına da uygulandı. Bunun sonunda doğan göçmen dalgası üç Nobel ödülü sahibini de kapsıyordu : Otto Loewi (tıp, 1936) , Victor Hess (fizik, 1936) ve Er­ win Schrödinger (fizik, 1933) Schrödinger 1933'de açık bir anti-nazi protesto eylemi içine girerek Berlin'deki görevinden istifa etmiş, İ ngiltere'ye gitmiş ve sonra da 1936'da pek akıllıca sayılmayacak bir kararla Graz'daki bir kadroyu kabul etmişti. Loewi ırkçı nedenlerle atılmış, Yahudi olmayı=.ı.n Hess ve Schrödinger politik eylemlerinden ötürü kaçmak zorunda kalmışlardı.'" Almanya içinde, eski Avustur­ ya vatandaşları da Alman yasalarını=.ı. bağımlı olmuşlardı. Delbrück'­ ün bölüm başkanı Lise Meitner'e Yahudi kökenli olması nedeniyle, 1933'den beri üniversitede ders verdirilmiyordu. Ancak Hahn'ın Kai­ ser Wilhelm Enstitüsü'nde kalmasına izin verilmişti." Hallımdalı meslektaşlannın yardımıyla, Eistein'in «bizim Madam Curie'miz., de­ diği Meitner 1938 yazında Hollanda'ya kaçınayı başardı. Altı ay son­ ra O ve yeğeni Otto Frisch (Otto Stern'in Hamburg'daki enstitüsün­ den atılmıştı) Hahn'ın uranyumla ilgili keşfiyle uğraşan ilk fizikçi­ lerdi. Buna •nükleer fizyon» adını verdiler. Bilim adamlannın Almanya'dan durmaksızın çekip gittikleri göz­ önüne alınırsa, Hartshorne'in yerinden olan fizikçi sayısı olarak verdiği 106 rakamını daha büyük bir rakamla değiştirmek gereke­ cektir. Bir araştırmacı yakınlarda, 1933 ile 1941 yıllan arasında, yalnızca Amerika'ya göç eden fizikçilerin sayısının yüzden fazla ol­ duğunu belirtmiştir." Harsthorn kendi istatistiklerini 1938'de göz­

den geçirmiş ve yerinden

atılan

bilimcilerin

oranını, yüzde 14'den

yüzde 20'ye çıkacak biçimde değiştinniştir.'" Daha hassas veriler ol-

rini yı:ı.dsıyan bir hükümet bildirisini okuduğunda, sözünü sakınmaz Ewald'ın tahammül edeceğinden fazla olmuşu artık, yerinden kalk­
rini yı:ı.dsıyan bir hükümet bildirisini okuduğunda, sözünü sakınmaz Ewald'ın tahammül edeceğinden fazla olmuşu artık, yerinden kalk­

marlan yapılabilecek tek şey, biraz tutucu da davranarak 1932-33'­ de Almanya'daki kadroları işgal eden fizikçilerin en az yüzde 25'­ inin Nazi döneminde atıldıklan sonucuna varılabilir.

NiTELiK YÖNÜNDEN MALİYET

Doğaldır ki, işten çıkarma politikasının yol açtığı zarann nice­ liksel ölçüsü işin yalnızca bir yanıdır. Yüzde 25'lik bir sayı ağırlıklı olarak Alman fizikçilerinin üst çeyreğinin mi, yoksa alt çeyreği­ nin mi kastedildiğini göstermez. Hartshorne, Tübingen'de yalnızca üç işten çıkanna olayı olduğunu kaydeder. Bu yüzde 2'den daha az bir oranla, bütün üniversiteler gözönüne alındığında en küçük orandır. Böyle olmakla birlikte, bu üç kişinin arasında önde gelen genç kurarncı Hans Bethe vardır. Bethe daha sonra fizik Nobeli al­ mıştır. Eğer Nobel ödülü bir nitelik ölçüsü olarak alınırsa, Almanya'da yerinden olanların gerçekten çok yüksek çapta kişiler olduklan söy­ lenmelidir. Yerlerinden edilen Nobel ödülü bilim adamlannın sayısı 20 dir ve bunların çoğunluğu bu ödülü ülkelerinden aynlmadan ön­ ce almışlardır:• Gustav Hertz'in dışındakilerin hepsi de göçmüştür. Birinci sınıf bilim adamlannın kaybı özellikle fizikte ortadadır. No­ bel ödüllü 20 kişinin Il'i fizikçiydi eTablo 2l . Üçüncü Reich'da yerlerinden edilen önde gelen araştırmacılar arasında fizikçilerin büyük oranda olmasının nedeni neydi? Bu so­ runun cevabı, geniş ölçüde, yetenekli Yahudi araştırmacılann fizik­ teki başan şanslarının diğer birçok alanlardakinden, örneğin kimya­ dakinden daha büyük olması gerçeğinde yatar. Yahudilerin Alman akademik çevrelerine geniş ölçüde kabulü ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru olmuştu." Kısmen belli bir alan­ da yeni kadroların ortaya çıkmasına ve kısmen de önyargılara bağ­ lı olarak bazı alanlar Yahudilere diğerlerinden daha kolaylıkla açıl­ mıştı. Kimya, oturmuş bir disiplindi ve bir Yahudinin bu alanda aka­ demik yer edirrmesi oldukça zordu. Yetenekli Yahudi araştırmacılar kimyada akademik karlyer sağlamaya özendirilmiyorlar, bu yön­ de ısrarlı olanlar da yalnızca ileriye açık, örneğin fiziksel kimya gi­ bi yeni ve melez bir konunun ele alındığı Fritz Haber enstitüsü gibi alanlar buluyarlardı kendilerine.2' Yahudi araştırmacılar fizikte, özellikle de kuvantum olgulara duyulan ilgiyle karakterize edilen modern fizikte kolayca boş yerler buluyorlardı. Ondokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın ba­ şında fizikte (özellikle kuramsal fizik} kimyaya göre daha çok yeni akademik kadro açılmaktaydı." Bu kadrolar doldurulurken iki kişi­ nin tavsiyesi oldukça önemliydi. Bunlar, ikisi de çok yetenekli oldu­ ğunu gördükleri bir Yahudi adayı işe almakta tereddüt etmeyen Planck ile Arnold Sommerfeld'di. Weimer döneminde Niels Bohr ile Göttingen çevresi de Yahudi araştırmacılara iş sahası açılmasına

marlan yapılabilecek tek şey, biraz tutucu da davranarak 1932-33'­ de Almanya'daki kadroları işgal eden fizikçilerin en

yardımcı olmuşlardı." 192D'li yıllara gelindiğinde Yı:ıhudiler akade­

mik fizikte akademik kimyaya göre daha az

zorlukla

karşılaşarak

başanya ulaşır durumdaydılar. Planck, Sommerfeld, Bohr ve Göt­ tingen okulunun etkileri modern fiziğin bereketli sahasında en bü­ yük olduğundan, birçok yetenekli Yahudi fizikçisi temel önemi olan araştırmalan yapma fırsatını elde etmişlerdi. Bu nedenle göç eden fizikçiler arasında önde gelen araştırmacıların sayısı diğerleriyle

karşılaştınlamayacak kadar büyüktü ...

Tablo :

2

ALMANYA'DA YER İ NDEN ED İ LEN

NOBEL Ö D Ü L Ü

SAH İ PLER İ , 1 933 - 45

 

İsim

Ödül

Ül ke-

Doğduğu

Aynidığı

 

den

tarihi aynlış

ülke

Enstitü

yılı

 

F I Z I K

Albert Einstein

  • 1921 Ak ad emisi

1933

Almanya

Prusya

James Franck

  • 1925 Almanya

1933

Göttingen

Gustav Hertz *

  • 1925 Berlin

1935

Almanya

TH

Erwin Schrödinger 1933

1933

Avusturya

Berlin

1938

Graz

Vlktor

Hess **

1936

1938

Avusturya

Graz

Otto

Stern

1943

1933

Almanya

Hamburg

Felix

Blach

1952

1933

İ sviçre

Leipzig

Max

Bom

1954

1933

Almanya

Göttingen

Eugene

Wigner

1963

1933

Macaristan

TH

Berlin

Ha.ns

Bethe

1967

1933

Almanya

Tübingen

Dennls Gabor

1971

1933

Macaristan Siemens

Şirketi,

Berlin

KlMYA

Fritz Haber

1918

1933

Almanya

KW

Fiziksel

Kimya

 

Enstitüsü,

Berlin

Peter Debye **

1936

1940

Hollanda

KW

Fizik

Enstitüsü,

Berlin

George de Hevesy 1943

1934

Macaristan

Freiburg

Gerhard Herzberg** 1971 TIB

1935

Almanya

TH Darmstadt

Otto

Meyerhof

1922

1938

1938

1933

1933

Almanya

KW Tıp Enstitüsü,

Almanya

Almanya

Almanya

Otto Loewi 1936

Heidelberg Graz

Boris Chain

1945

Charite Hospital, Berlin

Hans A. Krebs

1953

Thannhauser Kliniği, Freiburg

Max Delbrück **

1969

1937

Almanya

KW

Kimya

Enstitüsü,

 

Berlin

KAYNAK : Yazar tarafından, esas olarak, American Men of Sclence'ın Il­ gili maddelerinden, ölüm llanlarından, çeşitli okul müdürlerinin yazara gönderdikleri mektuplardan ve New York'taki Yahudi Göçmenlerı Araştır­ ma Vakfı lle yapılan yazışmalardan derlenmlştlr.

Hertz

göç etmemiş, Berlln'e

Siemens'de çalışmaya gltmlşti.

•• Yahudi

deııı.

Hess'ln

ve

Herzberg'in

eşleri

Yahudlydl.

Yerlerinden edilen bilim adamlarının çoğu yurtdışında. çalış­ malarına devam edebilirlerkan -ki bu işten çıkarma politikasının başka ülkeler karşısında Almanya'ya nitelik yönünden getirdiği ma­ liyeti artırıyordu- bazıları bu ola,na�a sahip değillerdi. Uzayın ku­ vantizasyonunu bulanlardan biri olan ve atom araştırmalarında mo­ lekül hüzmeleri kullanma yöntemini geliştiren Otto Stern, devletin aldığı önlemler, enstitüsünde çalışanlan etkilerneye başlayınca Ham­ burg'dan ayrılmıştı. Daha sonra Nobel ödülü alacak olan Stern, Ya­ hudiydi, ancak sürdürdüğü görevde işten atılmaktan muaf olacak kadar uzun bir süredir çalışmaktaydı. 1933 de istifa ettikten sonra Carnegie Enstitüsü'ne gitti, ama öğrencisi Isidar Rabi'nin yazdığı gi­ bi «Stern'in Pittsburg'daki yaşamı pek huzurlu sayılmazdı ve yara­ '"

tıcı gücünün hala büyük olduğu bir çağda erkenden emekli oldu

.
.

Benzer bir durum, Göttingen'deki protestolu istifası akademik yaşa­

mının sonu olan Martin Stobbe'ninkiydi. Bereket versin yerlerinden

edilen bilim adamıanna yardım etme amacıyla kurulan göçmen

ruluşlan sayesinde Stern ve Stobbe örnekleri birer istisna olarak kaldı.

..

Kamu ve meslek yaşamının bütün düzeylerinde yaşanan işten çıkarma politikası, Nasyonal Sosyalistlerin iktidan ele geçirmeleri­ nin ve güçlerini pekiştirmelerinin temel bir özelliğiydi. Nasyonal Sosyalizmin geniş amacı, devlet bürokrasisini etkin N azi karşıtların­ dan ve Yalıidilerden temizlemekti. Ancak bu politikanın ve onun sonuçlannın bilim üzerindeki etkisi, diğer Nazi önlemlerinden faz­ la olduğundan, bilimin uğradığı zararın yalnızca bir yan etki olma­ sı üzücüydü. Nasyonal Sosyalistler hem Yahudi, hem de yetenek­ li olan bilim adamlarıyla karşılaştıklarında, bilim üzerindeki etkisi­ ne bakmadan anti-semitizmi ön plana alıyorlardı. işten çıkanlacak olan bir araştırmacının bilimsel çalışmasının içeriği yada niteliği hiç bir zaman konu edilmiyor. bu da çok olumsuz sonuçlara <bun­ ların en bilineni bilimsel yetenek göçüydü> yol açıyordu. Nazi yö­ netiminin ülkede kalan bilim adamlarıyla olan ilişkileri incelenirse başka bazı sonuçlar daha görülebilir.

4.

HÜKÜMET VE

FİZİK

PROFESÖRLERİ

Almanya'da kalan bilim adamları, üniversite politik�ına ege­ men olan büyük karışıklık ve çelişkilerin içerisinde yaşamaya zor­ lanmışlardı. Bu durum, 3. Reich da yaşanan kıran kırana güç çe­ kişmesini yansıtıyordu. Nasyonal Sosyalistler iktidan ele geçirdik­ ten sonra personel politikasına ilişkin görüşlerinde farklı çizgiler izlemeye başladılar. Devlet kurumlarındakiler esas olarak akade­ mik ve mesleki ilkelere bağlı kalırken, partinin başında bulunan­ lar genellikle ideolojik bakış açıları ile yaklaştılar sorunlara. Böy­ lece ortaya çıkan rekabete ek olarak, partinin kendisi de birçok konuda iki gruba ayrılıyordu- ideolojik açıdan sert olanlarla, daha esnek davrananlar. Nazi devlet görevlileri genellikle katı ideoloji yanlılanyla ters düşüyor, sorunlara pragmatik olarak yaklaşanlar­ la işbirliğine eğilimli görünüyorlardı.' Bu sırada fizik profesörleri , Nazi devletine karşı mesafeyi ko­ ruyan etkili liderlerce yönlendirilmekteydi. Ancak Nazi rejimi kar­ şısındaki genel uysallığın dışında kalan istisnalarda vardı ve reji­ me duyulan soğukluk büyüyerek, zaman zaman ,geleneksel ve mes­ leki değerlerin korunması adına hem açıkça hem de el altından ya­ pılan protestolara yol açmaktaydı. Aynı zamanda, bilim adamlan yurt dışındaki meslektı;ışlanndan gittikçe uzaklaşmakta, onlara karşı yabancılaşmaktaydılar. Bu yalıtılma yoğun buluşlann ger­ çekleştirildiği 1920'lerin fizikçileri arasında özellikle güçlü hissedi­ liyordu.

E GiTI M BAKANLI G I

1933 yılı boyunca ve 1934'ün başlarında, yerel eğitim örgütleri­ nin eskiden olduğu gibi çalışmasına izin verildi. Bu sırada en önem­ li makamlar doğal olarak parti üyelerince doldurulmuştu. Hans Schemm ve Bernhard Rust bu makamlan işgal edenlerden en önemlileriydi. Bunların, işten çıkarma politikası ve bilimin nesnel­ liği konusundaki görüşlerini incelemenin özel bir yararı vardır, çünkü Schemm katı bir ideolojik çizgiyi benimserken, Rust mesleki kaygılan dikkate alıyordu. Hans Schemm, 1920'de Nasyonı;ıl Sosyalist Ö ğretmenler Birli­ ği'ni CNationalsozialistischer Lehrerbund) kuran çalışkan bir eski

ilkokul öğretmeniydi . 1932'nin sonlarında, doğup bü olan kuzeydoğu Bavyera'da bölge parti şefi olmuştu .

y

üdüğü yer

Oğretmenler

Birliği'nin başında bulunmaya devam ediyor ve o arada da Nasyo­ nal Sosyalist öğretmenierin gazetesinin <Nationalsozialistische Leh· rerzeitungJ yayımcısı olarak, son derece tumturaklı yazılar yazma­ daki doğal yeteneğini geliştiriyordu. 1933 yılı Mart ayında Nas­ yonal Sosyalistlerin eline geçen Bavyera hükümetinde görev alan Nazilerden biriydi Schemm. Ö te yandan eğitim ve kültürden so­

rumlu Bavyerı:ı. devlet bakanlığına da getirilmişti.

Schemm'in

pratik

konulara

yaklaşımı

radikal

ve

ideolojikti.

Yahudilerin Alman eğitimindeki rolüne ilişkin bakışı ve konuşma­ lanndaki köşeli ton şu alıntı da açıkça görülebilir :

...

--

Yabancı ırklardan gelenlerin Alman çocuklarına öğretmenlik yapmasına izin verileceğini düşünmek gülünçtür. Yabancı ırktan gelenlerde, varlığın

nasıl sürdürüleceğine karar verirken gereken içgüdüye dayalı ırksal ke­

sinlik

bulunmaz. ..

sından

çıkablllr.

Alman insanının öğretmenleri yalnızca Almanlar ara­

Schemm'in nesnel bilim üzerindeki düşüneelen daha az aşırı değildi. Sınırta ele �lınan bir sorunun çeşitli açılardan düşünülerek t�rtışılması şeklindeki tüm girişimleri ortadan kaldırmaktan ya­ naydı. Çünkü, Nazilerin ırk, Volk ve topluluk gibi kavrarnlara iliş­ kin ilkelerinin ve partinin dikte ettirdiği görüşlerin bilimsel çalış­ malar için tek ölçüt olduğuna inanıyordu. Bu konuyla ilgili tutu­ munun özünü Münihli profesörlerin önünde yaptığı bir konuşmada dile getirmiş ve şunlan söylemişti :

Bu

andan

itibaren

sizin

için

sorun,

birşeyin

doğru

olup

olmadığını

belir­

lemek

değil,

onun

Nıı.syonal

Sosyalist

devrimin

ruhuna

uyup

uymadığını

göstennektir. a

Böylesi görüşler Nazi partisindeki ideolojik arılık yanlıları ara­ sında oldukça yaygındı. Daha ılımlı olan Bernhard Rust da öğretmendi. Sağcı, Völkisch etkinliklere 1920'lerin başlannda katılmıştı. Völkisch hareketin se­ çilmiş lideri olan Hitler'e duyduğu sarsılmaz bağlılık, ihtiyaç duy­ duğu her zaman Hitler'e, Kuzey Almanya'nın değerli desteğini sağ­ layabilmişti.' Mart 1925'den itibaren Rust partinin Güney Hanno­ ver-Brunswick bölgesi başkanlığını yürütüyordu. Bu bölgede 1933' den önceki seçimlerde Nazilere iyi oy çıkmıştı. Ö dülünü hemen Hit­ ler'in iktidara gelişini izleyen günlerde aldı Rust ve 4 Şubat'da Prusya eğitim bakanlığına atandı. Rust, bilimin nesnelliği ve işten çıkarma politikası üzerine gö­ rüşlerini 6 Mayıs 1933'de Berlin de, üniversitede yaptığı bir konuş­ mada dile getirdi. Tüm entellektüel uğraşların milliyetçi bir çer­ çevede yürütülmesi gerektiğini açıklarken, belirsiz bir uyarıda da bulunarak şunları ekledi : «entellektüel özgürlük ve entellektüel ya-

ilkokul öğretmeniydi 1932'nin sonlarında, doğup bü olan kuzeydoğu Bavyera'da bölge parti şefi olmuştu y üdüğü yer

··

.

..

.

.

kili olmadığını, söylemek Rust'un bu konulardaki davranışlannın tipik bir örneğiydi. Bu dikkati çekici yumuşaklığın nedeni Rust'un, 3. Reich boyunca üst düzeydeki Naziler içinde en az güce sahip bir kişi olarak kalmış olmasıydı. Rust'un davranışıarına egemen olan tutumun başka bir sonucu da, Eğitim Bakanlığı'nın birbirine rakip Nazi gruplannca ürkütücü bir savaş alanına çevrilmesiydi. Onun kaçarnaklı dili şu pasajda dah� da iyi görülebilir :

Kendilerini Alman halkının bir parçası olarak görmeyi ve bu toplurnda ça­ lışmayı içtenlikle isteyen insaniann traie9.isini derinden duyuyorum. Hiç­ birşey bana, herhangi bir fırsatla bunu yapmamı gerektirecek bir durum yaratmayan insaniann işten atılmalan ernrini ımzaladığım zaman duydu­ ğum acıdan daha acı gelmemiştir. Ancak geleceğimiz için ilkelere uyma­ ya mecburuz.

Böylesi bir mazerete 1933 ilkbaharında, yüksek rütbeli Naziler arasında rastlamak gerçekten zordu. 1934'de Reich Eğitim Bakanlığı kuruluncaya kadar, tüm eğitim bakanlan, yapacaklan işlerde işareti genellikle Reich'ın içişleri ba­ kanı Wilhelm Frick'den alıyorlardı. i şten atma politikası ilk önce Frick'in bakanlığında doğmuştu ve Frick devlet memurlany.la ilgili tüm politikayı denetler durumdaydı. Schemm esas olarak ilk ve orta okullarla, Rust da üniversitelerle ilgilenirken, Frick tüll]. eği­ timin amaçlarını ve hedeflerini belirliyordu . 1933 yılı Mayıs ayı ortalarında Frick, Nazi eğitim politikası üzerine bir dizi tebliğ ya­ yınladı. Kaiser Wilhelm Derneği'nin önünde konuşurken, üzerinde tüm Nasyonal Sosyalistlerin anlaşabiieceği bir slogan attı ortaya :

Bilimsel düşüncenin ve araştırmanın insa n ın tüm varlığını kuşatan ve başka herşeyle ilgisini kesen bir yanı vardır . İ şte burada bütünden yalıt­ lanma ve hatta bütüne hizmet etme görevini kavrayamama ya da reddet­ me tehlikesi yatar. Bu nedenle, bilimsel özgürlüğe olan her türlü saygıyı koruyarak bu tehlikeye şu bağlayıcı bilinçle karşı çıkalım :

Bilime

hizmet

Halka

hizmet

olmalıdır.a

Bilimsel incelemenin belirleyici unsuru olan nesnellik yerini politik ve ırkçı bilinçliliğe bırakmalıydı. Bu amaca ulaşmanın bir yolu üniversitelerin Nasyonal Sosya­ lizmle eşgüdüm halinde CGleichschaltungl çalışmalarıydı. Ö rgütlü Alman yaşamının her alanında sistematik olarak Nasyonal Sosya­ lizmin güctümüne girilince, Yahudiler tüm grupların ve kamu et­ kinliklerinin dışında kaldılar ( «Ari paragrafm•• girişil. Her örgütün

kili olmadığını, söylemek Rust'un bu konulardaki davranışlannın tipik bir örneğiydi. Bu dikkati çekici yumuşaklığın nedeni Rust'un,

ya da kurumun üzerindeki mutlak güç de sadece ve sadece daha yüksek düzeydeki bir Nazi yetkiliye karşı sorumlu olan ateşli bir

Nazinin eline

geçmişti ( «liderlik ilkesi» ). Akademik çevrelerdeki

işten çıkarma uygulamalan bu sürecin ilk kısmını oluşturuyordu. Sürecin ikinci kısmı 1933 yılının sonbaharında başladı. Çerçe­ ve Prusya'da yapılanlarla belirlendi. Orada, 28 Ekim'de, Rust bun-

dan böyle rektörleri fakültelerin değil, kendisinin atayacağını açık­ ladı. Fakülteler yalnızca danışma organbın olacak ve yetkileri (fon­ ların dağıtımı da dahilJ rektöre devredilecekti. Rektörler de dekan­ lan saptayacaktı. Profesörlerin bir tek hakları kalmıştı ellerinde; Her boş profesörlük kadrosu için üç kişilik bir aday listesi hazırla­ malanna izin verilmekteydi. Ancak onların eğilimine uygun dav­ ranılacağının hiçbir garantisi de yoktu.'

Bir yıl sonra, Aralık 1934'de, üniversitede öğretim üyeliği ya­ pabilmek için gereken yeterlilik koşullarına CHabilitationl kişilik (yani politik kişilik> ölçütü de eklendi. Öğretmenlerde başka şey­ lerin yanısıra iyi karakterli olmalan da aranır oldu.• 3 Nisan 1935'­ de yüksek öğrenimde yapılan yeni bir düzenlemeyle her rektöre üniversitenin Führer'i ünvanı verildi. Profesör ve Privatdozent'ler hep birlikte bir öğretim üyeleri topluluğu CDozentenschaftl, öğren­ ciler de bir öğrenciler topluluğu CStudentenschaftl oluşturuyorlar­ dı. Her iki grup da doğrudan rektöre karşı sorumluydu. Bakan, rek­ törü atamakla kalmaz, rektör yardımcısının, dekanlann, öğretim üyesi ve öğrenci topluluklannın liderlerinin kimler olacağını da belirlerdi . Bununla birlikte, bir yandan bakanın üniversitelerin gün­ lük yaşamı üzerinde sıkı bir yönetim uygulama çabaları, öte yan­ dan bakanlık ile profesörler arasındaki çelişkiler, •üniversitenin Führer'i rektör• deyişini gerçekten çok, bir propaganda demogojisi haline getiriyordu.

Nasyonal Sosyalizmin güctümüne girme sürecinin bir parçası olarak 1934 yılı ilkbaharında bir Ulusal Eğitim Bakanlığı kuruldu. Yüksek eğitimin hiyerarşik bir yapıya kavuşturulması yönünde atılan bu adımın insiyatifi devlet yetkililerinden çok partiden gel­ di. Bu girişim, itici gücünü 1934 Ocak ayında Münih'deki parti merkezinde yapılan toplantıdan alıyordu. Orada ortaya konulan amaçlar, özellikle Rudolf Hess CHitler'in resmi selefil ve Alfred Rosenberg'in (partinin ideolojik önderi ve parti gazetesinin yayımcısıl görüşlerini yansıtıyordu. Bunların hedefleri Schemm'in düşüncele­ riyle Çok büyük benzerlikler göstermekteydi. Yeni Reich bakanlı­ ğının başına gelmesi düşünülen Schemm'in kafasında •nesnel» bi­ lim biçimine bürünmüş liberalizmle mücadele edilmesi ve bunun yerine Nasyonal Sosyalizmin ideallerinin öğretilmesi vardı. Mesle­ ki kaygılar politik zorunluluklara bağımlı olmalıydı.'"

Böyle olmakla birlikte ı Mayıs 1934'de Reich eğitim bakanlı­ ğına Schemm değil, Rust getirildi (bir yandan da ünvanı Reichs und Preussicher Minister für Wissenchaft, Erziehung und Volksbil­ dung olan Prnsya'daki görevini sürdürüyordul . İlk başta bu ııtama açıklanamaz gibi görünüyordu. Çünkü, parti yöneticileri Rust gibi ılımlı görüşlere sahip, zayıf iradeli bir adamı böylesine yetkili bir makama neden getirsinlerdi? Bunun nedenleri Nazi yüksek eğitim politikasınıı egemen olan kanşıklıklara geniş ölçüde ışık tutuyordu.

Prusya bakanı olarak Rust'un seçilmesi kuşkusuz mantıklıydı, çünkü o sırada zaten Alman okullannın büyük bölümü onun dene­ timi altındaydı. Aynı zamanda, Hitler'in koruyuculuğundan hoşla­ nan eski bir partili ve hareketin sadık bir izleyicisiydi. ıı Ancak daha önemlisi, ideologdan çok bir yönetici olduğu için Rosenberg'e rakip olması sözkonusu değildi." Rust ne kadar içe kapalı, edilgen ve sadeyse, Schemm'de o kadar güçlü, dinamik ve renkliydi. Dola­ yısıyla da Rust'a göre Bavyeralıyı idare etmek çok daha zordu. As­ lında bu sırada Schemm, eğitim sorunlannda Hess'den ve Rosen­ berg'den politik bakımdan daha güçlüydü ve bu ali:Ulda onların en büyük rakibiydi. Ancak bir yıl geçmeden, 5 Mart 1935'de Schemm bir uçak kazasında öldü. Nazi dönemini yazan tarihçi Helmut Heiber, Rust'u •altında çalışanlara nadiren ulaşabilen, meslektaşlarından uzak duran" yal­ nız bir kişi olarak tanımlar. Rust'un Hess ile iyi sayılabilecek iliş­ kileri vardı, ama diğer Nazi liderleriyle pek iyi geçinemiyordu. Himmler ile ilişkileri değişken; Göring ve Frick ile biraz gerimli, Rosenberg ve Goebbels ile de dikkati çekecek kadar zayıftı. Altında çalışanların çoğunlukla Reich Eğitim Bakanlığı <REB> 'nın dışında bağlılıkları da oluyordu, çünkü bunlar zaten diğer Nazi liderleri­ nin Rust'a yaptıklan baskıyla işe alınmışlardı. Göring'in Rosen­ berg'in, SS'in, SD'nin CSicherheitsdienst, SS'in güçlü güvenlik ko­

lu) , ordunun ve benzerlerinin temsilcileri

görünüşte tamamen

Rust'un emrinde olmakla birlikte, çoğu kez birbirine karşı amaç­ lar için çalışmaktaydılar. Heiber, Himmler'in bir belgede REB'de cçalışan ss li yoldaşlarla» işbirliğinden söz ederken ne kadar haklı olduğuna dikkati çekmiştir. Söz konusu REB memurlannın SS'ye ait olması değil, SS'lilerin bakanlıkta çalışıyor olmasıydı. REB'in örgütsel yapısı , bakanlığın açık adında ifade edilen ka­ lıba uyuyordu: Bilim CWissenschaft) , Eğitim <Erziehung> ve Halkın Eğitimi <Volksbildung> Daireleri kabaca yüksek, orta ve ilk eğitime tekabül ediyordu. Bakanlıkta aynı zamanda Rust'un doğrudan kendisine bağlı bir kadrosu, merkez bürosu ve fiziksel eğitim bürosu da vardı. Reich bakanlığı kurulmadan önce, Ö ğrenim Dairesi, Prusya Yüksek Ö ğrenim Bölümü' <Hochschulabteilung> ydü. Ordu ile Rust arasındaki bir anlaşmanın hükümlerine göre, 1934 ile 1937 arasın­ da gerçekte iki ayrı Bilim Dairesi bulunuyordu : Wl <Prusya bölü­ mü) ; Bunun kağıt üzerindeki başkanı, dairenin başkanının kendi­ si, yani matematikçi K. Theodor Vahlen'di. Ancak dairenin işlerini gerçekte yürüten başkan yardımcısı kimyacı Franz Bacher'di, ve WII (ordunun araştırma dairesi> . Bunun görünürdeki başkanı ordu silah dairesinin aı::aştırma bölümü şef i Erich Schumann'dı. Ancak daireyi gerçekte kimyacı Rudolf Mentzel yönetiyordu. Mentzel çe­ şitli zamanlarda hem ordunun hem de SS'nin desteğini almayı ba­ şarmıştı.

1937'ye gelindiğinde, Almanya'da artık gizli tutulmayan yeni­ den silahlanınayla birlikte ordu, REB'deki özel karakolunu terketti. İki Bilim Dairesi Otto Wacker'in başkanlığında birleşti. Wacker, Mayıs 1933'den itibaren Baden eğitim bakanlığı görevini yürütmek­ te olan ateşli bir SS'di. Mentzel de onun yardımcısı oldu . Çok açık­ tı ki Himmler, Waker'i Rust'un selefi olarak bir yana ayırmıştı, ama REB'de hüküm süren ·korkunç karışıklık» karşısında, Wac­ ker 1939'da istifa etti, Baden'e döndü ve 1940'da orada öldü. Menı­ zel Bilim Dairesi'ni devraldı v e savaş boyunca da başkanlığını yü­ rüttü . Personelde ve örgüt yapısındaki sık sık meydana gelen değişik­ likler her nekadar REB'in başına ciddi sorunlar çıkarıyorsa da, Mentzel'in varlığı fiziği etkileyen konularda belirli bir güvence sağ­ lamaktaydı. Reich Eğitim Bakanlığı içindeki çeşitli çıkar çelişkileri Rust'un zayıf kişiliğiyle birleşince, Nazilerin anlayışı doğrultusunda yeni bir yüksek öğrenim düzeni kurulabilmes i için sağlam bir zemin oluşturabilmek çok zorlaşıyordu. Rosenberg gibi Parti ideologları hiçbir zaman devlet dairelerinde çalışma eğilimi göstermiyor, bu­ nun yerine buralara kendi partili ajanlarını yerleştirmeye bakıyor­ lardı. Ordu ve SS'den farklı olarak bunların hedefi yüksek eğitimi denetim altına almak değil, onu bütünüyle yeniden biçimlemekti. Fizik , dönüştürülmesi gereken disiplinlerden birisiydi.

FİZİK PROFESÖRLERİ

Alman fizikçilerinin büyük çoğunluğu ne REB içindeki ne de bakanlıkla ideologlar arasındaki çatışmalarda yer almıyorlardı. Yi­ ne de akademik yaşamdaki karışıklıkların ve gerilimlerin yansıma­ lan bilim adamlarını çok fazla etkiliyordu. Onların başlangıçtaki uysallıkları ve olayları kabullenen tutumlan kısa süre sonra yöne­ timden sessizce soğumaya dönüştü. Dahası, uluslararası bilim orta­ mından artan ölçüde yalıtlandılar. içerde sağuma ve yabancılaşma, uluslararası planda da yalıtlanma biçimindeki bu ikili etki, Alman­ ya'da kalan bilim adamlarını kuşatan sorunlan yoğunlaştınyordu.

iŞTEN ÇlKARMA POLİTİKASINA TEPKi :

MAX PLANCK VE WERNER HEISENBERG

Mayıs 1933'de KWG'nin önünde yaptığı konuşmada Frick, bi­

limsel düşünced e bulunduğunu ve araştırmacının tüm varlığını

oluşturduğunu iddia ettiği «bağımsız birşey

..

den söz etmişti. Ger­

çekten de bir bilim adamının, özellikle de yetenekli ve kendini ça­

lışmalarına ı:ı,damış bir bilim adamının kendi çalışmalarını gerçek­ ten önemli ve kalıcı bulan, öte yandan da bilimsel dünyanın dışın-

da olup bitenlerle çok daha az ilgilenen bir tutum

içinde olduğu

bi­

linir. Weimer döneminde

pekçok

bilim

adamı diğer mesleklerde

ça­

lışanlar gibi yaklaşmakta olan politik karışıklık karşısında hemen hemen umursamazdılar . Werner Heisenberg anılannda 1 930'ların başındaki politik havayı anlamaya çalışmak yönündeki isteksizli­

ğinin (pek çok meslektaşında olduğu gibi> nereden kaynaklandığını araştırınıştı

•Atom fiziğinin altın çağı• şimdi hızla sonuna yaklaşıyordu. Almanya'daki

polltlk huzursuzluk artıyordu.

Sağın

ve

solun

radikal

grupları

caddelerde

gösteriler yapıyor, kentin fakir semtlerinin arka mahallelerinde birbiriyle vuruşuyar ve açık toplantılarda karşılıklı ajitasyon yapıyorlardı. Huzur­ suzluk ve onunla birlikte de endişe, hemen hemen farkedilmez biçimde üniversite yaşamına ve fakülte toplantıianna da yayılıyordu. Bir süre, teh­ likeyi kendimden uzak tutmaya ve caddelerdeki olayları gözardı etmeye

çalıştım.

Ama

gerçek,

sonuçta,

arzularımızdan

daha

güçlüdür ...

Bu hayal dünyasında yaşayan bir başka önemli kişi de kuvan­ tum devrimini başlatan Max Planck'dı. Başka birçok kişiyle birlikte Max Planck da, açıkça, Nazilerin iktidar sorumluluklan altında akıllannı başianna toplayacaklanna ve koalisyon ortakları muhafa­ zakarlarca hizaya getirileceklerine inanıyordu .İlk aylardaki talih­ siz aşınlıklar kısa süre de geçip gidecekti. Planck'ın seçkin meslek­ taşlanndan birinin ona gelip, gelecek için duyduğu korkulardan söz etmesi üzerine, Planck'ın cevabının şu olduğu söylenmiştir,

Ah, aziz meslektaşım, aşırı şeyler düşünüyorsunuz. Eğer şu anda üniver­ site ortamı sizi memnun etmiyorsa, bir yıllık bir izin alın. Yurt dışına şöy­ le güzel bir araştırma gezisi yapın. Döndüğünüzde, şu anda yaşanan tesa­ düfi tatsız olayların yok olduğunu göreceksiniz.

Bu görüş, Nazilerin büyük amaçlannın çoğuna sempati duyan­ lar arasında yaygındı. Bu amaçlar şunlardı : Versailles andıaşması­ mn getirdiği yüke bir son verilmesi, ortak çıkarlar için kişisel istek­ lerden vazgeçilmesi yönündeki özverinin gösterilmesi, milyonlarca işşize iş bulunması v.b. Mandarin inancı taşıyan Alman akademi üyelerinin, bilimi politikanın üstünde ve dolayısıyla onun ulaşama­ yacağı bir yerde görmeleri de oldukça dikkat çekiciydi.

Dahası,

Planck

ilerde

olacaktarla

ilgileniyordu. Einstein soru­

nunda, gelecek kuşakların Prusya Bilimler Akademisi hakkında ve­ recekleri yargı onun için önemli olmuştu. Planck'a göre bir kurum

olarak Akademi'nin yazgısının cı bir önemi vardı.

tek

bir

bireyinkinden

çok

daha kalı­

Bu

soruna

ilişkin

inançları

Akademi

ile

kurduğu

uzun

süreli

beraberlik

boyunca

hep

tutarlı

olmuştu.

Örneğin

1915'de,

Müttefik

kuvvetlerin

akademileriyle

kurulmuş

olan

bağiann

koparılması

gö­

rüşü

savunulduğunda,

o

sırada

geçerli

olan

milliyetçi

havaya

ve

•Kültürlülerin Dünyasına

adını taşıyan son derece milliyetçi 1914

bildirisine verdiği destekle ifadesini bulan duygularına rağmen, Planck bu öneriye karşı çıkmıştı. Gerekçesi kısmen şöyleydi :

Herşeyden

önce,

yabancı

bir

akademiye

karşı

takınılan

tuturulann

tek

tek

kişilere

karşı

olanlardan

çok

aaha

uzun

süreli

etkileri

olur.

Akademileıin

üyeleri

değişir

ama

akademiler

yaşar.ı3

 

9 Kasım 191B'deki Sosyalist devrime karşı bir protesto olarak Akademi'nin etkinliklerinin durdurulması görüşüne karşı çıktığı za­ man da , kendi kişisel görüşlerinden çok Akademi'ye olan bağlılığını kanıtlamıştı. «Devletin en soylu bilim kurumu» olan Akademi'nin bilimsel çalışmalarına devam etmesi gerektiğini savunuyordu.

Yaşamın can alıcı sorunlarını kişisel isteklerin yerine getiril­ mesi olarak değil, örneğin Akademi gibi devlet kurumlarına karşı duyulan görev anlayışı içinde algılamll. tutumu, pejoratif olarak, Prusyalı tavrı diye adlandırılıyordu. Planck'ın kökeni gerçekten de Prusyalı'ydı ( 185B'de Kiel de doğmuştu) , ama o, 1933 olaylarını or­ du içinde ya da bürokraside kendileriyle aynı toplumsal katmandan gelenler gibi yorumlayan ve Prusyalı olmayan çok sayıda fizikçi meslektaşının bir timsaliydi. Bunların bağlılığı devlete, (hükümete değil) ve bir parçası oldukları mesleki kurumlaraydı."

Kurumların esenliği için duyduğu kaygı Planck'ı tarihi perspek­ tif içinde düşünmeye iten tek etmen değildi. 1933'e gelindiğinde Al­ man tarihinin en olaylı yetmiş beş yılını zaten yaşamış durumday­ dı. Dolayısıyla o anın karışıklıklanndan öteye, ileriki yıllara doğru bakabilmiş olması hiç de şaşırtıcı değildi. Planck'ın aceleci eylem­ lerden kaçınma tavrını tartarkan ondaki ileri yaşın getirdiği çok yönlü ve doğal ihtiyatlılığı gözönüne almak gerekir.'"

Ö rgütlü Alman biliminin lideri olarak Planck'ın Alman fizik­ çileri arasındaki saygınlığı öyleydi ki, Alman bilim adamlannın iş­ ten çıkarma ve güdümlüleştirme politikaları karşısındaki tepki­ lerini o temsil ediyor, bu tepkilerin dozunu o ayarlıyordu. Uy­ gubı:nan taktik işten çıkarma kararlarını geciktirmek ve bilim kuruluşlanyla yönetimin karşı karşıya gelmesini önlemekti. Planck ve onunla birlikte olanlar bu çabalannda Prusya Eğitim Ba­ kanlığı'ndan cesaret alıyorlardı, çünkü Rust'un konuşmalan ılım­ lıydı. Ayrıca Rust hem Schemm'in hem de öğrencilerin son derece aşırı t.alepleri karşısında ölçülüydü. Eylemcileri dizginleme yönün­ deki çabalar ve işten atılmalann başlangıçta cizinlilik,. maskesi ar­ dında saklanması umut işaretleri olarak kabul ediliyordu.ı•

Bu atmosferde, başkanı Planck olan Berlin'deki KWG'de dahil bir çok enstitü gönüllü işbirliği politikası (buna Selbstgleichschal­ tung yani kendi kendini güdümlüleştirme deniyordul uygulamak­ taydı. Mayıs'da yayınlanan yıllık raporunda KWG'nin liderleri şu kaygıyı dile getirmekteydiler.

Anavatanın

esenliği

ve

onun

dünya

ulusları

arasındaki

yeri

bakımından

temel

araştırmanın

önemini

tam

olarak

kavrrunış

olan

ulusal

yeniden

do­

ğuş hükümeti, toplumun kendisine ait k u rumları yalnızca korumakla.

kalmayan,

aynı

zamanda

bu

kurumların

durmaksızın

sürüp

giden

billm­

sel

çalışmanın zorunlu

kıldığı

her

biçimde

donatmasını

da.

sa�layan

yol

ve araçları

bulabilir."

Devletin desteğini garantiye almak için KWG'nin genel müdü­ rü Friedrich Glum, derneği görünüşte politika dışı tutma yönün­ de bazı yeniden örgütleme önlemleri aldı. Glum İçişleri Bakanlığı'­ nın yetkililerini, liderlik ilkesinin yerleştirilmesinin ve tüm Yahudi­ lerin senatodan atılmasının yurtdışında şiddetli eleştirilere yol aça­ cağına inandırmayı başardı. Daha. sonra politik bakımdan yük ka­ bul edilen bazı kişilerin senatodan uzaklaştınlmasını ve derneğin endüstriyle yakın bağlan olan yeni üyeler seçmesini sağladı.

Anavatanın esenliği ve onun dünya ulusları arasındaki yeri bakımından temel araştırmanın önemini tam olarak kavrrunış olan

İçişleri Bakanlığı ve Prusya. Eğitim Bakanlığı, derneğin yönetim kuruluna altışar üye daha aday göstennişlerdi. Bunlann bazıları Glum'ın önerdiği yetkisiz Nazilerdi. Glum bu yolla parti militanla­ nnın kendisini yerinden etme çabalarını önlemeye çalıştığını sa­ vunuyordu.ı•

Kendi kendini hizaya getirme politikası geniş ölçüde başarılı olmuştu. Üniversitelerden ve başka birçok kurumdan farklı olarak KWG hiçbir zaman tam olarak hükümetin çizgisinde olmadı. Planck ve Glum derneğin 1936'daki 25. kuruluş yıldönümünün sonuna ka­ dar yerlerinde kaldılar. Sonra Planck emekliliğini istemeye karar verdi. Onun yerine makul birinin seçilmesini garantilernek için bazı şeyler üzerinde anlaşmak gerekecekti : liderlik ilkesi kabul edilme­ li ve Glum da makamından ayrılmalıydı.' Ancak yeni başkan (gö­

revi Mayıs 1937 de almıştı) , Nazi yönetimine ilişkin görüşlerinde eleştirel olduğu bilinen Nobel ödülü kimyacı ve sanayici Carl Bosch oldu. Ne yazık ki Bosch'un sağlığı iyi değildi, derneğe aktif bir başkan olamadı ve 1940'da öldü. Yerine, kuruluşundan beri dernek­ le ilişkisi olan ve o da rejime eleştirel olarak bakan sanayici Albert Vögler geldi. Ancak Vögler'in zamanı büyük ölçüde kendi iş ilişki­ leriyle geçtiğinden, Glum'ın yerini almış olan Ernst Telschow 1937'­ den itibaren derneğin işlerini yürütür oldu. Telschow doktora ça­ lışmasını ı. Dünya Savaşı öncesinde Otto Hahn ile birlikte yapmıştı ama partiye güven duyduğu açıktı ve politik müdahalelerle en az

ölçüde karşıl;:ı.şmıştı.1"

iktidarın elinde kaldığı süre boyunca KWG hiçbir zaman mali sıkıntıya düşmemişti. Aslında kurum etkinliğini artırması için ar­ tan ölçüde destek alıyordu. Bunun bir örneği, Weimer döneminde sadece kağıt üzerinde kalmış olan Kaiser Wilhelm Fizik Enstitüsü'­ nün kurulmasıydı. Berlin-Dahlem'deki bina 1937'de hükümetin ve Rockefeller fonlarının birlikte kullanılması sonucu tamamlanmıştı. Bu yeni enstitü derhal Alm�mya'nın öncü fizik laboratuvarı oldu.

Daha sonra meydana gelen olaylar gözönüne alınırsa, Iabaratuva­ rm yeni yöneticisinin Sommerfeld'in eski öğrencilerinden Hollanda doğumlu kurarncı Peter Debye olduğunu belirtmek ilginçtir. Debye 1940'da Almanya'yı terke zorlandığı zaman, Vögler ve Telschow, Alman Savaş Bakanlığı'nın desteğini alan bir fizikçinin yönetimi tümüyle ele geçirmesini önlerneyi başardılar. Dr. Diebner «enstitü­ deki» yönetici oldu, «enstitünün» müdürlüğü ise savaşın sonuna ka­ dar boş kaldı. • • KWG'nin lider kadrosunun çabalan sonunda derneğe bağlı enstitüler Nazi döneminin başlannda çok fazla rahatsız edilmediler. Lise Meitner gibi Yahudi araştırınacılar üniversitelerle olan resmi bağlarını sık sık koparmak zorunda kals;:ılar da enstitü laboratuvar­ larında çalışmayı sürdürürlerdi. Daha sonra bunların yerlerinde kalmalarını savunmak imkansızlaştı ve başarabilenler Almanya'yı terk etmek zorunda kaldılar. Ancak bu arada bir istisna yaşandı :

1933'de Haber'in Berlin-Dahlem'deki KW Fiziksel Kimya ve Elek­ trakimya Enstitüsü işgal edilmiş ve Nazi araştırmaları için model olacak tarzda yeniden biçimlenmişti. Her nekadar bakanlıktan enstitüye önemli miktarda para akı­ yorsa da ( «yaklaşan» işlerin hazırlığı olarak önemli yeni kuruluş­