You are on page 1of 7

Sınıf, Parti ve Önderlik – Lev Troçki

İspanyol Proletaryası Neden Yenildi?

İngilizce’den çeviri (1940)

Bu yazı Lev Troçki’nin Stalinist bir ajan tarafından öldürüldüğü gün (20 Ağustos 1940)
Meksika’daki evinin çalışma masası üzerinde bulunan tamamlanmamış iki makaleden biridir. Bu
makale 1940 yılının Aralık ayında Dördüncü Enternasyonal’de (1. Cilt, Sayı 7, Aralık 1940, s. 191-
195) yayınlandı.

İşçi sınıfı hareketinin ne ölçüde geriye itilmiş olduğu, yalnız kitle örgütlerinin içinde bulundukları
duruma değil ama ideolojik gruplaşmalara ve çok sayıda grubun giriştiği teorik sorgulamalara
bakarak da çıkarsanabilir. Paris’te Que Faire(Ne Yapmalı) adını taşıyan, kendisini her nedense
Marksist sayan, ancak gerçekte sol burjuva aydınlarının ve bu aydınların bütün kusurlarını
özümsemiş olan yalıtılmış işçilerin ampirizminin çerçevesi içinde kalan bir dergi yayınlanıyor.
Bilimsel bir temelden yoksun, herhangi bir programı ve herhangi bir geleneği olmayan bütün gruplar
gibi, bu küçük dergi de, -kitlelere ve zafere giden en kestirme yolu açıyormuş gibi görünen-
POUM’un eteklerine yapışmaya çalıştı. Fakat İspanyol devrimiyle kurulan bu bağların, ilk başta hiç
beklenmedik sonuçlar doğurdu görülüyor: Dergi bir gelişme göstermedi, fakat tersine geriye doğru
gitti. Aslında bu, eşyanın tabiatına bütünüyle uygundur. Küçük burjuva tutuculuğu ile proletarya
devriminin gerekleri arasındaki çelişkiler had safhada gelişmiş durumda. POUM’un politikalarının
savunucularının ve yorumlayıcılarının kendilerini gerek siyasal, gerekse teorik alanda çok gerilere
doğru itilmiş bulmaları kadar doğal bir şey olamaz.

Que Faire dergisi kendi başına herhangi bir önem taşımıyor. Ama semptomatik olarak ilgiyi hak
ediyor. İşte bu nedenle, bu derginin İspanyol devriminin çöküşünün nedenleri konusundaki
değerlendirmesi üzerinde durmakta -bu değerlendirme sahte Marksizm’in sol kanadında şimdilerde
hüküm süren temel özellikleri çok canlı bir biçimde açığa vurduğundan- yarar görüyoruz.

Que Faire açıklıyor

İşe Casanova yoldaşın (*)Spain Betrayed(İhanete Uğrayan İspanya) adlı broşüre yönelttiği
eleştiriden bir bölümü kelimesi kelimesine aktararak başlayalım:
“Devrim neden ezildi? Çünkü, diye cevap veriyor yazar (Casanova), Komünist Parti, ne yazık ki
devrimci kitleler tarafından izlenen yanlış bir politika yürüttü. İyi ama eski önderlerini terk eden
devrimci kitleler, ne diye Komünist Parti’nin bayrağı altında toplandılar, Şeytan aşkına? ‘Çünkü,
ortada gerçekten devrimci bir parti yoktu.’ Burada bizlere katışıksız bir totoloji sunuluyor. Kitlelerin
yanlış bir politikası; olgunlaşmamış bir parti ya toplumsal güçlerin belli bir durumunu (işçi sınıfının
olgunlaşmamışlığını, köylülerin bağımsızlıktan yoksunluğunu) gösterir ve başkalarının yanı sıra
bizzat Casanova tarafından da sunulan olgulardan hareketle açıklanması gerekir ya da kötü niyetli
bireylerin ya da bireylerden oluşan grupların, ‘iyi niyetli bireyler’in yalnız başlarına devrimi
kurtarabilecek olan çabalarına denk olmayan eylemlerinin ürünüdür. Casanova, birinci ve Marksist
yolu şöyle bir yokladıktan sonra, ikinci yolu tutuyor. Burada katıksız demonolojinin [Şeytanın ve
cinlerin varlığını araştıran çalışma dalı -ç.n.] alanına giriyoruz; yenilginin melûn sorumlusu,
anarşistlerin ve bütün öteki küçük şeytanların yardakçılık ettikleri baş şeytan Stalin’dir;
devrimcilerin Tanrısı, İspanya’ya, ne yazık ki, 1917’de Rusya’da yaptığı gibi bir Lenin ya da bir
Trotskiy göndermedi.”

Bunun ardından şu sonuç çıkarılıyor: “Kemikleşmiş bir kilise Ortodoksluğunu ne pahasına olursa
olsun, zorla olguların üzerine çıkartmaya çalışmanın varacağı yer burasıdır.” Bütünüyle tutucu kaba
cahil tipine özgü bu kadar çok basma kalıp sözün, bayağılığın ve hatanın nasıl olup da bu kadar az
satıra sıkıştırılabilmiş olduğunu göz önüne getirmenin zorluğu, bu teorik kibirliliğin ihtişamını bir
kat daha artırıyor.
Yukarıdaki alıntının yazarı, İspanyol devriminin yenilgisine herhangi bir açıklama getirmekten
kaçınıyor; yalnızca “toplumsal güçlerin durumu” gibisinden derin açıklamaların gerekli olduğuna
işaret etmekle yetiniyor. Her türlü açıklamadan kaçınması rastlantısal bir durum değil. Bu
Bolşevizmin eleştiricilerinin hepsi, ayaklarının altında sağlam hiçbir şey olmadığından, teorik
ödleklerdir. Kendi iflaslarını açığa vurmamak için olgularla oynayıp başkalarının görüşlerinin ardına
gizlenirler. Sanki tüm bilgeliklerini ortaya koymaya vakitleri yokmuş gibi, imalar ve yarım yamalak
düşüncelerle yetinirler. Aslında hiçbir bilgelikleri yoktur. Onların kibirliliklerine entelektüel
şarlatanlık eşlik eder.

Gelin, yazarımızın imalarını ve yarım yamalak düşüncelerini adım adım tahlil edelim. Ona göre
kitlelerin yanlış bir politikası, ancak “toplumsal güçlerin belli bir durumunun”, yani işçi sınıfının
olgunlaşmamışlığının ve köylülerin bağımsızlıktan yoksunluğunun göstergesi olduğu oranda
açıklanabilir. Totoloji arayan birisi bundan daha yavanını hiçbir yerde bulamazdı. “Kitlelerin yanlış
politikası” onların “olgunlaşmamışlığıyla” açıklanıyor. Peki ama kitlelerin “olgunlaşmamışlığı” ne
demektir? Besbelli ki yanlış politikalara olan yatkınlıklarıdır. Yanlış politika, tam olarak nelerden
oluşuyordu ve ona önayak olanlar kimlerdi: kitleler mi, yoksa önderler mi -bu yazarımız tarafından
sessizlikle geçiştiriliyor. Yazar bir totolojiye başvurarak sorumluluğu kitlelerin üzerine atıveriyor.
Bütün hainlerin, kaçakların ve onların avukatlarının kullandıkları bu klasik hile, özellikle İspanyol
proletaryası söz konusu olduğunda iyice iğrençleşiyor.

Hainlerin safsatası

1936 yılının Temmuz ayında -daha öncesini bir kenara bırakalım- İspanyol işçileri, Halk
Cephesi’nin koruması altında kendi gizli tertiplerini hazırlamış olan subayların saldırısını geri
püskürttüler. Kitleler, kendiliklerinden milisler ve işçi komiteleri -gelecekteki diktatörlüklerinin
kalelerini- oluşturdular. Diğer yandan proletaryanın öncü örgütleri, bu komiteleri yok etmekte,
işçilerin özel mülkiyete taarruzlarını tasfiye etmekte, işçi milislerini burjuvazinin komutasına tabi
kılmakta burjuvaziye yardımcı oldular ve bunun ötesinde, POUM, hükümete katılarak bu işte
doğrudan sorumluluk üstlendi -bu vakada proletarya neye delâlet ediyor? Besbelli ki yalnızca karşı
devrime. …’nın “olgunlaşmamışlığı” ne …

[orijinal metnin burasında bir ya da iki satır atlanmış]

…kitleler tarafından seçilen doğru siyasi çizgiye karşın, bu sonuncusu, sosyalistlerin, Stalinistlerin,
anarşistlerin ve POUM’un burjuvaziyle olan koalisyonunu parçalayamadılar. Bu safsata örneği, bir
tür mutlak olgunluk kavramını, yani kitlelerin doğru bir önderliğe ihtiyaç duymadıkları mükemmel
bir durumunu, kendisine başlangıç noktası olarak alır. Böyle bir olgunluk yoktur ve olamaz da.

Bizim aklı evveller, “Peki ama bu denli doğru devrimci içgüdü ve bu denli üstün savaşçı nitelikler
gösteren işçiler, hain bir önderliğe neden teslim olsunlar ki?” diye itiraz ediyorlar. Cevabımız şudur:
Ortada katıksız teslimiyetin en küçük bir izi bile yoktu. İşçilerin yürüyüş kolu ile önderliğin çizgisi
arasında her zaman bir açı vardı. En kritik anlarda da bu açı 180 derece oldu. Bu anlarda önderlik,
işçilerin silahlı güçle boyunduruk altına alınmasına doğrudan ya da dolaylı olarak yardımcı oldu.

Katalonyalı işçiler 1937 yılının Mayıs ayında, yalnızca kendi önderlikleri olmadan değil, aynı
zamanda ona karşı ayaklandılar. Anarşist önderler -ucuz yoldan devrimcilik taslayan zavallı ve
aşağılık burjuvalar- CNT’nin Mayıs ayında iktidarı ele geçirip diktatörlüğünü kurmak istemesi
durumunda bunu herhangi bir güçlükle karşılaşmadan kolayca yapabileceğini kendi basınlarında
yüzlerce kez tekrarladılar. Anarşist önderler, bu kez arı gerçeği dile getiriyorlar. POUM önderliği,
fiilen CNT’nin kuyruğuna takıldı, ancak politikalarının üzerini farklı türden bir lafazanlıkla örttü.
Burjuvazinin “olgunlaşmamış” proletaryanın Mayıs ayaklanmasını ezmesi yalnızca ve yalnızca bu
sayede mümkün olabildi. İnsanın İspanyol kitlelerinin önderlerinin peşinden gitmekten başka bir şey
yapmadıklarına ilişkin içi boş açıklamayı tekrarlaması için sınıf ile parti arasındaki, kitleler ile
önderler arasındaki karşılıklı ilişkilerden hiçbir şey anlamıyor olması gerekir. Söylenebilecek olan
tek şey, her seferinde önlerindeki engelleri havaya uçurup doğru yolu bulmaya çalışmış olan
kitlelerin gücünün, savaşın alevlerinin tam ortasında, devrimin gereklerine uygun düşecek yeni bir
önderlik yaratmaya yetmemiş olduğudur. Önümüzde, devrimin çeşitli aşamalarının hızla yer
değiştirdiği, önderliğin ya da onun çeşitli kesimlerinin hızla sınıf düşmanının saflarına geçtiği, son
derece dinamik bir süreç duruyor ve bizim aklı evveller ise salt statik bir tartışmayla uğraşıyorlar:
İşçi sınıfı, neden bir bütün halinde kötü bir önderliğin peşinden gitti?

Diyalektik yaklaşım

Çok eski, evrimci-liberal bir özdeyiş vardır: Her halk hak ettiği türden bir hükümet tarafından
yönetilir. Oysa tarih, bir ve aynı halkın, görece kısa bir dönem boyunca çok farklı hükümetlerce
yönetilebildiğini (Rusya, İtalya, Almanya, İspanya vb.) ve bunun da ötesinde bu hükümetlerin
sıralamasının hiç de bir ve aynı doğrultuda -evrimci liberaller tarafından düşünüldüğü gibi
despotluktan-özgürlüğe doğru- ilerlemediğini gösteriyor. İşin sırrı şuradadır ki, bir halk düşman
sınıflardan, sınıfların kendisi de, farklı önderlikler altında yer alan farklı, kısmen de antagonist
tabakalardan oluşur; dahası her halk, gene sınıflardan oluşan başka halkların etkisi altında kalır.
Hükümetler, bir “halk”ın sistemli bir biçimde gelişme gösteren “olgunluğunu” ifade etmezler; onlar
değişik sınıflar ve bir ve aynı sınıf içerisindeki değişik tabakalar arasındaki mücadelenin ve en
nihayet dış güçlerin -ittifakların, çatışmaların, savaşların ve benzerlerinin- etkisinin birer
ürünüdürler. Buna şunu eklemek gerekir ki, bir hükümet, bir kez kurulduğunda, kendisini üreten
güçler dengesinden çok daha uzun süre ayakta kalabilir. Devrimler, darbeler, karşıdevrimler vb. tam
da bu tarihi çelişkiden doğar.
Bir sınıfın önderliği sorununu ele alırken tam da bu diyalektik yaklaşım gereklidir. Bizim aklı
evvellerimiz liberallere öykünerek, her sınıfın hak ettiği önderliğe kavuştuğu aksiyomunu sessizce
benimsemiş oluyorlar. Gerçekte önderlik hiç de bir sınıfın sırf bir “yansıma”sı ya da onun özgür
yaratıcılığının bir ürünü değildir. Bir önderlik, değişik sınıflar arasındaki çatışmalar ya da belirli bir
sınıf içindeki değişik katmanlar arasındaki sürtüşme süreci içinde biçimlenir. Önderlik, bir kez
doğdu mu, daima kendi sınıfının üzerinde yükselir ve böylelikle öteki sınıfların baskısına ve etkisine
açık hale gelir. Proletarya, tam bir iç yozlaşmaya uğramış, ama bu yozlaşmayı büyük olayların
ortasında açığa vurma fırsatını henüz bulamamış bir önderliğe uzun süre “katlanabilir”. Önderlik ile
sınıf arasındaki çelişkiyi keskin bir biçimde açığa çıkarmak için büyük bir tarihsel şok gereklidir. En
güçlü tarihsel şoklar savaşlar ve devrimlerdir. Savaş ve devrim, tam da bu nedenle işçi sınıfını çoğu
kez gafil avlar. Ama eski önderliğin iç yozlaşmasını açığa vurduğu durumlarda bile sınıf, hele eski
öncü partinin çöküşünden yararlanabilecek yetenekte güçlü devrimci kadroları önceki dönemden
miras olarak almamışsa, yeni bir önderliği kendiliğinden yaratamaz. Bir sınıf ile onun önderliği
arasındaki karşılıklı ilişkilerin Marksist yorumu, yani skolastik değil de diyalektik yorumu,
yazarımızın legalist safsatasında elle tutulur bir yan bırakmaz.

Rus işçileri nasıl olgunlaştı?

Yazar, proletaryanın olgunluğunu salt statik bir şey olarak düşünüyor. Oysa bir sınıfın devrim
sırasındaki bilinci, o devrimin seyrini doğrudan belirleyen en dinamik süreçtir. 1917 yılının Ocak
ayında, hatta Mart ayında, Çarlığın devrilmesinin ardından, Rus proletaryasının sekiz, dokuz ay
sonra iktidarı fethedecek kadar “olgunlaşıp olgunlaşmadığı” sorusunu cevaplandırmak mümkün
müydü? O sırada, işçi sınıfı toplumsal ve siyasal bakımdan son derece heterojendi. İşçi sınıfı, savaş
yıllarında, çoğu kez gerici olan küçük burjuvazinin saflarından, geri kalmış köylülerin pahasına,
kadınların ve gençliğin pahasına, yüzde 30-40 oranında yenilenmişti. 1917 yılının Mart ayında
Bolşevik Parti’yi işçi sınıfının önemsiz bir azınlığı izliyordu ve dahası bizzat partinin içinde
anlaşmazlıklar vardı. İşçilerin ezici çoğunluğu, Menşevikler’i ve “Sosyalist Devrimciler”i, yani
tutucu sosyal yurtseverleri destekliyordu. Durum, ordu ve köylüler bakımından daha da az
elverişliydi. Bunlara, ülkede genel kültür düzeyinin düşüklüğünü, köylüler ile askerler şöyle dursun,
özellikle taşrada, proletaryanın en geniş katmanları arasındaki siyasal deneyim eksikliğini
eklememiz gerekir.

Bolşevizmin “aktif”inde neler vardı? Devrimin başında açık ve enine boyuna düşünülmüş bir devrim
anlayışını savunan yalnızca Lenin’di. Partinin Rusya’daki kadroları dağınık ve bir hayli de şaşkın
durumdaydı. Ama parti, ileri işçilere sözünü dinletiyordu. Lenin’in parti kadroları katında büyük
otoritesi vardı. Lenin’in siyasal anlayışı, devrimin fiili gelişmesine uygun düşüyor ve bu anlayış her
yeni olay tarafından pekiştiriliyordu. “Aktif”te yer alan bu unsurlar, bir devrimci durumda, yani
keskin sınıf mücadelesi koşullarında harikalar yarattı. Parti, politikasını çabucak Lenin’in anlayışına,
yani devrimin fiili gidişine uygun düşecek biçimde mevzilendirdi. Bu sayede ileri işçilerin on
binlercesi arasında sağlam destek buldu. Parti, devrimin gelişmesinden güç alarak, birkaç ay içinde,
işçilerin çoğunluğunu sloganlarının doğruluğuna inandırabildi. Sovyetler halinde örgütlenmiş olan
bu çoğunluk ise, askerlerle köylüleri kendine çekmeyi başardı.

Bu dinamik, diyalektik süreç proletaryanın olgunluğu ya da olgunlaşmamışlığı gibi bir formüle nasıl
sığdırabilir? Rus proletaryasının 1917 yılının Şubat ayında ya da Mart ayındaki olgunluğunda
muazzam bir etken Lenin’di. Lenin, gökten düşmemişti. O, işçi sınıfının devrimci geleneğini
kişileştiriyordu. Lenin’in sloganlarının kitlelere ulaşması için, başlangıçta sayıca az olsa da
kadroların var olması gerekiyordu; kadroların, geçmişin deneyimlerinin tümüne dayalı olarak,
önderliğe güven duyması gerekiyordu. Bu öğeleri hesap dışı bırakmak, yaşayan devrimi yok
saymaktan, onun yerine bir soyutlamayı, “güçler dengesi”ni, geçirmekten başka bir şey değildir;
çünkü devrimin gelişmesi, tam da proletaryanın bilincindeki değişmelerin etkisi altında güçler
dengesinde meydana gelen aralıksız ve hızlı değişmeden, geri katmanların ileri katmanların çekim
alanına girmesinden, sınıfın kendi gücüne güveninin artmasından ibarettir. Bu sürecin yaşamsal
etkeni partidir, tıpkı parti mekanizmasının yaşamsal etkeninin de onun önderliği olması gibi.
Devrimci bir dönemde önderliğin rolü ve sorumluluğu muazzamdır.

“Olgunluğun” göreliliği

Ekim zaferi proletaryanın “olgunluğunun” ciddi bir kanıtıdır. Ama bu olgunluk görelidir. Birkaç yıl
sonra, tam da aynı proletaryanın saflarından çıkan bir bürokrasinin devrimi boğmasına izin vermiştir.
Zafer, hiç de proletaryanın “olgunluğunun” olgunlaşmış meyvesi değildir. Zafer stratejik bir
görevdir. Kitleleri seferber etmek için devrimci bir bunalımın elverişli koşullarından yararlanmak
gerekir; kitlelerin “olgunluğunun” verili düzeyini bir başlangıç noktası olarak alıp onları ileriye
itmek, onlara düşmanın kesinlikle her şeye kadir olmadığını, çelişkilerle parçalanmış olduğunu,
heybetli görüntüsünün ardında paniğin hüküm sürdüğünü öğretmek gerekir. Bolşevik Parti bu işi
başaramasaydı proletarya devriminin zaferinin sözü bile edilmeyecekti. Sovyetler, karşıdevrim
altında ezilecek ve bütün ülkelerin küçük aklı evvelleri de, Rusya’da sayıca o denli az, olgunluktan o
denli uzak olan proletaryanın diktatörlüğünü ancak köksüz hayalperestlerin düşleyebileceklerinden
dem vuran makaleler, kitaplar yazacaklardı.

Köylülerin yardımcı rolü

Köylülerin “bağımsızlıktan yoksun oluşundan” söz edilmesi de bir o kadar soyut, bilgiççe ve
yanlıştır. Bizim aklı evvel, kapitalist toplumda bağımsız bir devrimci programa ya da bağımsız
devrimci inisiyatif gösterme yeteneğine sahip olan bir köylülüğü ne zaman ve nerede görmüş?
Köylülük, devrimde çok büyük bir rol oynayabilir, ama bu yalnızca yardımcı bir rol olabilir.

İspanyol köylüleri, bir çok kez cüretli bir biçimde davrandılar ve yüreklice savaştılar. Fakat
köylülüğün tümünü ayağa kaldırmak için proletaryanın burjuvaziye karşı kararlı bir ayaklanma ile
örnek olması ve köylülüğe zaferin olanaklı olduğu inancını aşılaması gerekiyordu. Oysa o sırada
proletaryanın kendi devrimci inisiyatifi, her adımda kendi örgütlerince felce uğratılmaktaydı.

Proletaryanın “olgunlaşmamışlığı” ve köylülerin “bağımsızlıktan yoksunluğu” tarihi olaylarda ne


nihai ne de temel birer etkendir. Sınıfların bilincinin temelinde sınıfların kendileri, sayısal güçleri,
ekonomik yaşam içindeki rolleri yatar. Sınıfların temelinde kendisi de üretici güçlerin gelişme
düzeyiyle belirlenen özgül bir üretim sistemi yatar. Hal böyleyken İspanyol proletaryasının
yenilgisinin teknolojinin düşük düzeyi tarafından belirlendiği, neden söylenemesin?

Kişiliğin rolü

Yazarımız, tarihi sürecin diyalektik koşullanışının yerine mekanik determinizmi geçiriyor. İyi ve
kötü bireylerin rolü konusundaki ucuz alaylarının nedeni de bu. Tarih bir sınıf mücadelesi sürecidir.
Ama sınıflar, tüm ağırlıklarını otomatik olarak ve aynı anda ortaya koymazlar. Sınıfların mücadele
süreci içinde yarattıkları çeşitli organlar, önemli ve bağımsız bir rol oynadıkları gibi, bozulmalara da
maruz kalabilirler. Bu, aynı zamanda tarihte kişiliklerin oynadığı rolün de temelini oluşturur.
Hitler’in otokratik yönetiminin elbette büyük nesnel nedenleri vardır; ama Hitler’in oynadığı
muazzam tarihi rolü günümüzde ancak kalın kafalı bilgiçler yadsıyabilir. Lenin’in 3 Nisan 1917
günü Petrograd’a varışı Bolşevik Parti’nin zamanında yön değiştirebilmesini ve partinin devrimi
zafere taşımasını sağlamıştır. Aklı evvellerimiz, Lenin 1917’nin başında yurtdışında ölmüş olsaydı
Ekim Devrimi “gene de” gerçekleşirdi diyebilirler. Bu doğru değildir. Lenin, tarihi sürecin yaşayan
öğelerinden birisini temsil ediyordu. O, proletaryanın en aktif kesiminin deneyimini ve
kavrayışlılığını kişileştirmişti. Onun devrim arenasına zamanında çıkması, öncüyü seferber etmek,
ona işçi sınıfı ile köylü kitlelerini toparlama fırsatını vermek için gerekliydi. Savaşın kritik anlarında
başkomutanlığın rolü ne denli belirleyiciyse, tarihsel dönüm noktalarının kritik anlarında siyasal
önderlik de o denli belirleyici bir etken haline gelebilir. Tarih otomatik bir süreç değildir. Yoksa
önderlere, partilere, programlara, teorik mücadelelere ne gerek kalırdı?

İspanya’da Stalinizm

Yazar, demin gördüğümüz gibi soruyor: “Peki ama eski önderlerini terk eden devrimci kitleler, ne
diye Komünist Parti’nin bayrağı altında toplandılar, Şeytan aşkına?” Burada sorun yanlış bir biçimde
ortaya konulmaktadır. Devrimci kitlelerin eski önderlerinin hepsini terk ettiği doğru değildir. Daha
önce belirli örgütlerle ilişkisi bulunan işçiler, bir yandan bunları gözleyip yoklarken, diğer yandan da
onlara olan bağlılıklarını sürdürdüler. İşçiler, kendi gözlerini bilinçli hayata açmış olan partiden
genellikle kolay kolay kopmazlar. Ayrıca Halk Cephesi içindeki karşılıklı koruma ortamı onları
yatıştırıyordu: Herkes hemfikir olduğuna göre, her şey yolunda gidiyor olmalıydı. Yeni ve taze
kitlelerin biricik muzaffer proletarya devrimini gerçekleştirmiş olan ve İspanya’ya silah
sağlayabileceği umulan bir parti olarak Komintern’e yönelmeleri doğaldı. Ayrıca Komintern, Halk
Cephesi fikrinin en ateşli savunucusuydu; bu, deneyimsiz işçi katmanlarına güven aşılıyordu. Halk
Cephesi içinde Komintern devriminin burjuva karakterinin en ateşli savunucusuydu; bu, küçük,
kısmen de orta burjuvazi için bir güven kaynağı oluşturuyordu. Kitlelerin “Komünist Parti’nin
bayrağı altında toplanmış olmasının” nedeni buydu.

Yazarımız, sorunu sanki proletarya bol çeşidin bulunduğu bir ayakkabıcı dükkanındaymış da,
kendisine yeni bir çift çizme seçiyormuş gibi gösteriyor. Bu basit işlem bile, herkesin bildiği gibi,
her zaman başarılı sonuç vermez. Yeni bir önderlik söz konusu olduğunda seçme olanağı çok
sınırlıdır. Kitlelerin geniş kesimleri, yeni bir önderliğin eskisinden daha sağlam, daha güvenilir ve
daha sadık olduğuna ancak yavaş yavaş, ancak birçok aşamadan geçen kendi deneyimlerine
dayanarak ikna olabilirler. Bir devrim sırasında, yani olayların hızla değiştiği zamanlarda zayıf bir
partinin kısa sürede büyüyüp güçlü bir parti haline gelebileceği doğrudur; yeter ki devrimin seyrini
açıklıkla anlasın, lafazanlıktan başı dönmeyen, zulümden yılmayan sağlam kadrolara sahip olsun.
Ancak, kadroları eğitme süreci uzunca bir süreyi gerektirdiğinden ve devrim bu zamanı
tanımadığından, böyle bir partinin devrimden önce hazır olması gerekir.

POUM’un ihaneti

İspanya’daki bütün öteki partilerin solunda, kuşkusuz, daha öncesinde anarşizme sıkıca bağlı
olmayan devrimci proleter unsurları kucaklayan POUM yer alıyordu. Ancak İspanyol devriminin
gelişiminde ölümcül bir rol oynayan da, bu partinin ta kendisi oldu. POUM’un bir kitle partisi haline
gelemedi, çünkü bunun için önce eski partileri devirmek gerekiyordu ve bunu yapmak uzlaşmaz bir
mücadele vermekle, bu partilerin burjuva karakterini acımasızca teşhir etmekle mümkün olabilirdi.
Gel gelelim POUM, eski partileri eleştirirken bütün temel sorunlarda kendisini onlara tabi kıldı.
“Halkçı” seçim bloğuna katıldı; işçi komitelerini tasfiye eden hükümete girdi; bu hükümet
koalisyonunu yeniden kurmak için bir mücadeleye girişti; anarşist önderliğe defalarca boyun eğdi;
bununla bağlantılı olarak, yanlış bir sendikal politika uyguladı; 1937 yılının Mayıs ayında yaşanan
ayaklanma karşısında yalpalayan ve devrimci olmayan bir tavır aldı. Genel olarak determinizm
açısından bakıldığında POUM’un politikasının rastlantısal olmadığını kabul etmek elbette ki
mümkündür. Bu dünyada her şeyin bir nedeni vardır. Ne var ki POUM’un merkezciliğini doğuran
nedenler dizisi kesinlikle İspanyol ya da Katalan proletaryasının durumunun katıksız bir yansıması
değildir. İki ayrı nedensellik, aralarında bir açıyla birbirine yaklaşmış ve belirli bir anda da
düşmanca bir çatışma içine girmiştir. Eski uluslararası deneyimleri, Moskova’nın nüfuzunu, bir dizi
yenilginin etkisini vb. göz önünde tutarak POUM’un neden merkezci bir parti olarak gelişimini
tamamladığını, siyasal ve psikolojik açıdan açıklamak mümkündür. Ama bu ne onun merkezci
karakterini ne de merkezci bir partinin devrim üzerinde her zaman bir fren etkisi yapacağı, her
seferinde ister istemez kendi kafasını kıracağı ve devrimin çöküşüne yol açabileceği gerçeğini
değiştirir. Bu, Katalan kitlelerinin POUM’dan çok daha devrimci, POUM’un da kendi önderliğinden
daha devrimci olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu koşullarda yanlış politikaların sorumluluğunu
kitlelerin “olgunlaşmamışlığı”na atmak, siyasal müflislerin sık sık başvurdukları bir şarlatanlıktan
başka bir şey değildir.

Önderliğin sorumluluğu

Tarihin çarpıtılması, işte burada, İspanyol kitlelerinin yenilgisinin sorumluluğunun, kitlelerin


devrimci hareketini felce uğratan ya da düpedüz ezen partilere değil de, emekçi kitlelere atılmasında
yatıyor. POUM’un avukatları, kendi sorumluluklarını üstlenmekten kaçabilmek için önderlerin
sorumluluğunu düpedüz yadsıyorlar. Yenilgileri kozmik gelişmeler zincirinin zorunlu birer halkası
gibi göstermeye çalışan bu iktidarsızlık felsefesi, yenilginin örgütleyicilerinin programlar, partiler ve
kişilikler gibi somut etkenler olduğunu ortaya koymaktan acizdir ve bunu yapmayı reddeder. Bu
kadercilik ve bitkinlik felsefesi, devrimci eylemin teorisi olan Marksizm’e taban tabana zıttır.

İç savaş siyasal görevlerin askeri araçlarla çözümlendiği bir süreçtir. Bu savaşın sonucu “sınıf
güçlerinin durumu”yla belirleniyor olsaydı savaşın kendisine gerek kalmazdı. Savaş, kaderini
doğrudan belirleyen kendi örgütlenmesine, kendi politikalarına, kendi yöntemlerine, kendi
önderliğine sahiptir. “Sınıf güçlerinin durumu” bütün öteki siyasal etkenler için elbette bir temel
oluşturur; ama nasıl bir binanın temeli duvarların, pencerelerin, kapıların, çatıların önemini
azaltmazsa “sınıfların durumu” da, partilerin, bunların stratejilerinin, önderliklerinin önemini ortadan
kaldırmaz. Aslında aklı evvellerimiz, somutu soyutun içinde eriterek yarı yolda durdular. Sorunun en
“derin” çözümü İspanyol proletaryasının yenilgisinin üretici güçlerin yetersiz gelişmesinden ileri
geldiğini ilân etmek olurdu. Her budalanın isterse kullanabileceği bir anahtardır bu.

Bu aklı evveller, partinin ve önderliğin önemini sıfıra indirgemekle, devrimci zaferin olanaklılığını
genel olarak yadsıyorlar. Çünkü koşulların daha elverişli olmasını beklemek için en ufak bir gerekçe
bile yoktur. Kapitalizmin ilerlemesi durmuştur, proletarya sayıca büyümemektedir; tersine,
büyümekte olan, proletaryanın savaşma gücünü artırmayıp eksilten, bilinci üzerinde de olumsuz bir
etkisi olan işsizler ordusudur. Aynı şekilde kapitalist rejimde köylülerin daha yüksek bir devrimci
bilince ulaşabileceklerine inanmak için de herhangi bir neden bulunmamaktadır. Öyleyse
yazarımızın tahlilinden çıkan sonuç tam bir kötümserlik, devrimci perspektiflerden uzaklaşma
oluyor. Şunu da -haklarını yememek için- belirtmek gerekir ki, ne dediklerini kendileri de
anlamıyorlar.

Zaten kitlelerin bilincinden bekledikleri de akla sığar gibi değildir. Gerek İspanyol işçileri gerekse de
İspanyol köylüleri, bu sınıfların bir devrimci durumda verebileceklerinin azamisini verdiler.
Kastettiğimiz tam da milyonların, on milyonların oluşturduğu bir sınıftır.

Que Faire, sınıf mücadelesinin seyri ve gericiliğin saldırısı karşısında korkuya kapılıp küçük
dergilerini ve teorik etütlerini kıyıda köşede, kitlelerin hareketi şöyle dursun, devrimci düşüncenin
bile güncel gelişmelerinin uzağında yayımlanan o küçük okullardan ya da kiliselerden ya da
şapellerden birini temsil ediyor, hepsi o kadar.

İspanyol devriminin bastırılması

İspanyol proletaryası, emperyalistler, İspanyol cumhuriyetçileri, sosyalistler, anarşistler, Stalinistler


ve sol kanatta POUM’dan oluşan bir koalisyona yenik düştü. Bunların hepsi, İspanyol
proletaryasının fiilen gerçekleştirmeye başlamış olduğu sosyalist devrimi felce uğrattı. Sosyalist
devrimi önlemek kolay bir iş değildir. Şimdiye kadar hiç kimse, acımasız baskıdan, öncünün
katledilmesinden, önderlerin idam edilmesinden vb.den farklı yöntemler bulmuş değildir. POUM,
bunu istemiyordu elbette. O, bir yandan cumhuriyetçi hükümet içinde yer almak ve sadık bir
barışsever muhalefet olarak iktidar partilerinin genel bloğuna girmek; öbür yandan da amansız bir iç
savaşın söz konusu olduğu bir sırada barışçı ve yoldaşça ilişkiler kurmak istiyordu. POUM, tam da
bu yüzden kendi politikasındaki çelişkilerin kurbanı oldu. İktidar bloğu içinde en tutarlı politikayı
izleyenler Stalinistlerdi. Onlar burjuva cumhuriyetçi karşıdevrimin savaşçı öncüleriydiler. Proletarya
devrimini “demokrasi” bayrağı altında kendilerinin boğabileceğini, İspanyol ve dünya burjuvazisine
kanıtlayarak Faşizme duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmak istediler. Politikalarının özü buydu.
İspanyol Halk Cephesi’nin müflisleri, bugün suçu GPU’ya yüklemeye çalışıyorlar. Eminim ki
GPU’nun cürümleri karşısında hoşgörülü olduğumuz düşünülemez. Gene de açıkça görüyor ve
işçilere anlatıyoruz ki GPU, bu kez sadece Halk Cephesi’nin hizmetindeki en kararlı müfreze olarak
iş görmüştür. GPU’nun gücü de, Stalin’in oynadığı tarihsel rol de burada yatıyordu. Ancak cahil dar
kafalılar, Baş Şeytan ile ilgili aptalca küçük şakalarla buna kulak asmayabilirler.

Bu beyler devrimin toplumsal karakteri sorunuyla ilgilenmiyorlar bile. Moskova’nın uşakları,


İngiltere ve Fransa yararına, İspanyol devriminin burjuva olduğunu ilan ettiler. Halk Cephesi’nin
haince politikaları, bu sahtekârlık üzerinde yükseldi. İspanyol devrimi gerçekten burjuva olsaydı bile
bu politikalar tamamen yanlış olurdu. Kaldı ki devrim, en başından itibaren proleter karakterini
Rusya’daki 1917 devriminden çok daha belirgin bir biçimde ortaya koymuştu. Bugün POUM’un
önderliğinde, Andrés Nin’in politikalarının fazla “solcu” olduğunu, yapılması gerekenin Halk
Cephesi’nin sol kanadı olarak kalmak olduğunu düşünen baylar oturuyor. Gerçek talihsizlik,
Lenin’in ve Ekim devriminin otoritesinin arkasına gizlenen Nin’in Halk Cephesi’nden kopmaya bir
türlü karar veremeyişi olmuştur. Ciddi sorunlar karşısındaki havai tutumuyla kendini zor duruma
düşürmekte acele eden Victor Serge, Nin’in Oslo ya da Coyoacan’dan gelecek emirlere boyun
eğmek istemediğini söylüyor. Ciddi bir insan, bir devrimin sınıfsal içeriği sorununu bayağı
dedikodulara indirgeyebilir mi?Que Faire’in aklı evvellerinin bu soruya verilecek hiçbir cevapları
yoktur. Onlar sorunun kendisini bile anlamış değiller. Öyle ya, POUM’un burjuva cumhuriyetçileri
ve burjuvalıkta onlardan aşağı kalmayan sosyalistler ve Stalinistlerle ittifak içinde, proletarya
devrimine saldırıp onu boğan burjuva anarşistlerinden kopmamak için bütün gücüyle çaba
harcarken, “olgunlaşmamış” proletaryanın kendi iktidar organlarını kurmuş, işletmeleri ele geçirmiş,
üretimi düzenlemeye çalışmış olmasının ne anlamı var ki! Bu tür “önemsiz” şeyler, “kemikleşmiş
Ortodoksluğun” temsilcilerinden başkasını ilgilendirmiyor anlaşılan. Onun yerine,Que Faire’li aklı
evvellerin elinde, proletaryanın olgunluğu ile güçler dengesini devrimci sınıf stratejisiyle ilgili bütün
sorunlardan bağımsız olarak ölçecek özel bir aygıt var…

Notlar:
(*)M. Casanova 1907 yılının Eylül ayında Varşova’da, Polonyalı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak
dünyaya gelmiş ve 16 yaşında gizli bir biçimde Genç Komünistlere katılmış olan Mieczyslaw
Bortenstein’ın (1907-1942) takma adıydı. İlk kez tutuklanmasının ardından önce Belçika’ya, daha
sonra da 1927 yılında Genç Komünistler’e katıldığı Fransa’ya göç etti. 1930 yılının Ağustos ayında
bir kez daha tutuklandı ve yasadışı yayın dağıtmak suçundan üç yıl hapse mahkum olduktan sonra
Belçika’ya sürüldü. 1932 yılında Fransa’ya geri dönünce Komünist Parti’ye katıldı ve 1934 yılında,
Fransız Trotskist örgüt Enternasyonalist Komünist Liga’ya katılınca KP’den ihraç edildi. 1936
yılının Temmuz ayında İspanya’ya gitti. Orada ilk olarak CNT’nin milis gücü içinde yer aldı ve daha
sonra bir yandan İspanyol Bolşevik-Leninistlerinin dergisi La Voz Leninista’nın yayınlanmasına
katkıda bulunurken, diğer yandan savaş malzemeleri üreten bir fabrikanın bürosunda çalıştı. Munis
ve Carlini’nin tutuklanmalarının ardından, iç savaşın sonuna kadar grubun başında yer aldı. 1939
yılının Mart ayında Fransa’ya girmeyi başardı ve burada Marsilya limanından Meksika’ya giden bir
gemiye binmeye çalıştı. Tutuklandı ve bir dizi toplama kampında hapsedildi. 19 Ağustos 1942’de
Auschwitz’e gönderildi ve burada öldü.