You are on page 1of 3

yazı

Mağaraya elimde kömür parçasıyla telaşla girdim. Her şeyi aklımdan hemen

çıkarmak istiyordum. Ter içinde kalmış kürkümün kokusu beni boğacak gibiydi.

Neyse. ''Edebiyat için daha erken'' diyerek derin bir nefes aldım. ''Süsleme''

dedim kendi kendime ''Olanları bütün açıklığıyla anlat'' Duvara doğru yaklaşıp,

kömürü sürterek iki çizik attığımı hatırlıyorum. Bayılmışım. Ayıldığımda kabilenin

piçlerinden ikisini ''eki ekii'' diye gülüşerek mağaradan çıkarken gördüm. Kömüre

bakındım. Ayağa kalkıp toparlandım. Duvara çizdiğim iki çizgiyi boynuza

benzeterek tamamlamış, öküz çizmiş, ta nerelerden binbir zahmetle getirdiğim

kömür parçasını da çalmış, siktir olup gitmişlerdi. Çok kızdım, ağlayacak gibi

oldum. Bir daha da ortalık yerlerde yazı yazmamaya karar verdim. Ne zaman bir

yere çizik atsam, ya biri üstüne bir çizik daha atıp ağaç, kuş yapıyor ya da hiç

işi bilmeyenler karalayıp geçiyordu. Halbuki, büyük bir avdan dönüyorduk.

Neler olmuştu neler. Dört mızrakla saldırmamıza rağmen hayvan hepimizi yarıp

kaçmış, bir kardeşimiz düşüp yürüyemez hale gelmişti. Yanına gittik hiç

konuşmuyor, ses çıkarmıyordu. Biraz itekledik, dürttük ve anladık ki eski neşesi

yok ve ölmüştü. Konuşmalar oldu. Üzüldüm çok. Bir anda ayı büyüklüğünde

köpekler saldırdı. Herkesi yediler. Gözümün önünde. Zor kaçıp mağaranın girişine

koştum. Ah işte bunları yazacaktım, bayılmasaydım. Bir de bu bayılma çıktı, üçtür

oluyo bu bana. Yediğimiz gıdadan mı bilmiyorum. Bir böyle her şeye bayılma.
Neyse yazımı bok edip kaçan çizgiciler. Çizgicilere uyuz oluyorum. Hiçbir derinlik

yok çizdiklerinde. Varsa yoksa kuş, ağaç hele hele bu birkaç zamandır geyik. Tak

bir mızrak bir geyik. Aman ne de seviyor herkes. Geçen bir mağarada tam yirmi

kişi bakıp bakıp bunlara gülüşüyorlardı. Biri ''Ay ne güzel renkler '' der, beriki

''Vay öküzü nasıl çizmiş, aynı... '' falan. Aman işte bildiğiniz şeyler. Ben yazarak

anlatalım derdindeyim. Yazalım diyorum arkadaş. Yazı zahmetli geliyormuş. Vay

kim okurmuş diyorlar. Bi ara çok yürüdüm, dört dağ geçtim. Geldiğim yerde ateş

yaktılar meyve verdiler. Konuştuk çok. Bilge bir erkek vardı. Müsaade var mı

deyip mağaraya sevgi dolu kabilelerini ve misafirperverliklerini anlatan bir dörtlük

attırayım dedim. Taş sert, elimdeki kömür de nemli. Nasıl kayıyor elimden vıcır

vıcır. Gece bunlar yatınca az bi ateşle ışık yaparak yeminle sabaha kadar devam

edip dört satırı güç bela bitirdim. Uyandılar. Vay bu da ne demek oluyor.

Mağaraya insan bir resim çizer. Sen kime hava yapıyorsunlar falan derken izah

edene kadar zor kaçtım. Bilge erkeğe dedim ki ''Hocam siz bari...'' ''Arkadaş bu

senin yaptığın kıçını yıkarken taşağını boklamak, ne duvarı murdar ettin'' demez

mi. Hassiktir lan diyip çıktım. Dün gece ''Hoş geldin Tanrı misafiri, hemen ateşe

odun atın'' dediğinde ben de bu yavşağı bilge zannettiğimden utandım. Dört dağ

yolu geri yürüdüm. Okumuyorlar. Kafa yormuyorlar zannederdim. Ah meğerse

okuyamıyorlarmış. Bunu dün bir çobandan öğrendim. Çok üzüldüm. Dere

kenarındaydım. Biraz suya girmek, yıkanmak falan. Yaklaşan bir sürünün


arkasında çobanı görünce kürkümü geri giyip edep yerlerimi kapadım. Ne biliyim

bana öyle bir his geliyor, birinin yanında sevmiyorum çıplak gezeyim.

Giyindim. Hava nasıl sıcak, kürk tam bir bela. Selam verdim çobana. Çoban

''Hiç esmiyor'' dedi. Gülüştük. Koyunlar dolanır, bazısı suya meylederken ağacın

altına geçtik oturduk. Biraz meyvem vardı ikram ettim. Çoban koyunlardan

bahsederken devamlı ''keçi'' diye hitap ediyor, komik duruma düşüyordu.

Bozmadım. Şapırdatarak şeftalisinin tadını çıkarırken keyfini bozmayacak şekilde -

hazır neşeli yakalamışken- dedim ''Çoban sana bir şey sorsam?'' ''Ne demek '' dedi.

Yanımdaki kömür parçasını taşa sürterek nükteli bir şekilde ''Bak bakalım bunu

okur musun?'' diyerek ''koyun'' yazdım. Çoban durdu, gülümsedi. ''Koyun mu

abi?'' dedi. Nasıl mutlu oldum yazdığımı okuyabilmişti. Durur muyum yapıştırdım

cevabı. E dedim hem koyunu biliyorsun neden bu gariplere ''keçi'' diye hitap

ediyorsun? Çoban acı konuştu... ''Hocam yazdığın koyundur ama gördüğün

keçidir kusura bakma.'' Utandım... ''Keçi'' daha önce hiç görmemiş, hiç de ''keçi''

yazmamıştım. Ben bunları komple ''koyun'' zannediyor, öyle şifreliyor yazıyordum.

Utandım. Giyinik olduğum halde. Çoban giderken ''Abi yazı bir şifredir,

okuyana kadar'' dedi. Dört dağ uzaktaki bilgeyi bir küfürle anıp kürkümü

çıkardığım gibi derhal suya atladım.