You are on page 1of 15

Mehmet Ratip

Herkese merhaba. Ben Mehmet Ratip. “Siyasal Alanın Oluşumu: Baker’den Schmitt’e ve
Agamben’e göndermeler” başlıklı bir sunuş yapacağım. Sunuş boyunca temel hareket noktam
Ulus Baker’in 1995 yılında yazdığı, 2005 yılında yayımladığı “Siyasal Alanın Oluşumu
Üzerine Bir Deneme” adlı metni olacak. Pratik kaygılardan ötürü sunuş boyunca ben bu esere
“Deneme” adıyla değineceğim. Şimdiden sabrınız için teşekkürler.

Giriş

Gerek Carl Schmitt’in gerekse Giorgio Agamben’in görüşlerinden, sundukları politik


pozisyonlardan bahsederken elbette temel amacım bunları Ulus Baker’in “Deneme”sindeki
analizle ilişkilendirmek olacak. Fakat bu amaç beraberinde birtakım kısıtlamaları zorunlu
kılıyor. İlk olarak malum olanı dile getireyim: Ne Schmitt ne de Agamben, özellikle
düşüncelerinin tarihsel bağlamları göz önünde bulundurulduğuna, tutarlı ve çelişkisiz politik
kuramcılar değiller; sunuşun böyle bir illüzyon yaratma riski, kapsamın yalnızca bir eserden,
yani “Deneme”den oluşmasından kaynaklanıyor. “Deneme”nin Ulus Baker’in genel
perspektifini ne kadar temsil edebileceği sorusunu bir kenara bırakacak olsam bile, en azından
şunu teslim etmem gerekiyor: Benim çizmeye çalışacağım Agamben ve Schmitt portreleri
yalnızca Baker’in “Deneme”sinin verdiği ilham ve yaptığı göndermeler çerçevesinde
geçerlidir. Kısacası, bu sunuş bir metin analizidir ve Baker’in “Deneme”sine yaklaşımımda
Schmitt ve Agamben’i kullanmam metnin açtığı tartışmaları biraz daha genişletme çabamdır.
Ne de olsa, sunuş özetimde de belirttiğim gibi, Baker’in metninde Schmitt’e ve Agamben’e,
yani “siyasal alanın oluşumu” üzerine çok önemli eserler vermiş bu iki düşünüre, dair
yüzeysel bir sessizlik vardır. Yüzeyin altında ise Baker-Schmitt-Agamben üçgeninde çok-
yönlü ve çok-sesli bir paylaşımın cereyan ettiği aşikardır. Bu üçlü paylaşımı öne çıkan en
bariz hatlarıyla tanıtmaya çalışacağım.

Biraz daha acımasız olmam gerekirse, yapmaya çalıştığımın “son kertede” hayli banal bir
“yorumlama” işi olduğunu söyleyebilirim. Ne de olsa bu salonda konuşurken, dinlerken,
tartışırken aslında dar bir alanda paslaştığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Daha geniş olan alan
(tabir caizse, bizi paslaşmanın ötesinde gole götürecek olan alan) bu gibi salonların dışında.
Modern devrimler tarihinden, kuramsal düzeyde de olsa, biraz olsun nasiplenenler bu bariz
gerçeğin her halükarda farkına varırlar. İşte tam da bu sebepten Baker’in “Deneme”sinin çok
önemli olduğunu düşünüyorum. Dünyadaki birtakım politik eğilimleri ve olanakları bu
coğrafyaya yansıtan bir adam olarak Baker, “siyaset nedir?”, “siyasal alan neresidir,
nerededir?”, “siyasetin olanakları nelerdir?” gibi temel ve pratik dertleri olan soruları en geniş
kesimlere taşımanın önemini kısa “Deneme”siyle bize anlatabilmiştir.

Politikanın sunduğu olanakların genişliğini kavramak Baker’in “Deneme”sinin esas


kaygısıdır. Seçilmemişlere kapalı meclis ya da komite odalarında vuku bulan bir “mesleki
yetkinlik” fikrinin ve haber kanallarına, gazete manşetlerine konu olan gürültülü demeçlerin
ötesinde, politikanın nasıl etkin kılınabileceğini sorgulamak ise Baker’in okuyucuya yaptığı
çağrıdır. Bu çağrıya cevaben, yanımıza Schmitt ve Agamben’i özel davetli olarak alıp,
Baker’in “Deneme”sinin sayfalarını çevirmeye başlayabiliriz:

Uluslararası barış: Ehven-i şer ya da topal eşek

Ulus Baker, ‘Deneme’sine oldukça anlamlı bir tespitle başlar. Aynen aktarıyorum:

Savaş, şiddet, terör ve soykırım bir tarafta, “uluslararası barış”ın güçsüz, paramparça ve
kırık dökük kurumları öte tarafta. Belki siyasi faaliyet alanının bu iki ucu arasında “ehven-i
şer”i [yani, kötü olanların içinde iyiyi] kabullenmek zorunlu buyruğunun baskısı altında
görebiliriz günümüzü. Belki de son yirmi yıl, yalnızca dev siyasal güçlere ve onların
“güvenilir” otoritelerine vurulan darbelerin dönemi olarak değil, siyasal alanın sonsuzca
daraldığı bir dönem olarak anılacaktır. (Deneme; 2)

Yapıtına bu giriş cümlesiyle başlayarak Ulus Baker’in Carl Schmitt’i henüz ilk etapta andığını
söyleyebiliriz. Meselenin bu boyutuna değinmeden önce, Baker’in kullandığı terimlere daha
yakından bir göz atalım: Savaş, şiddet, ve terörün kanlı zafer yürüyüşleri bir tarafta,
“uluslararası barış” umudunun kurumsal tökezlemeleri diğer tarafta... “Belki de “daha az
kötü” olanı, yani henüz hoş ama boş bir ideal olan “uluslararası barış” umuduna gerçeklik
kazandırma amacını seçmeliyiz,” demiyor Baker. Bunun “zorunlu bir buyruğa” dönüştüğünü
belirtiyor. Affınıza sığınarak, daha kaba haliyle ifade edersem, Baker’e göre günümüzde
“uluslararası barış” hedefini merkeze oturtan siyasal alanın eylem çağrısı şu: “Bu topal eşekle
bu kervana katılacaksınız kardeşim... Başka yolu yok!”

Belki de “ehven-i şer”, yani “topal eşek” hususunda bir not daha düşmeliyiz. Şüphesiz,
“uluslararası barış” hedefiyle geliştirilen kurumsal reflekslere çok da burun kıvırmamamız,
fazla sinik yaklaşmamamız gerekir. Politik suçluların uluslararası hukuk çerçevesinde
yargılanıp cezalandırılmalarına, hatta mahkum edilmelerine yol açtığı takdirde, politikanın
“uluslararası barış” adına kriminalize edilmesi, Ulus Baker’in pek de yüz vermek istemediği
ve iflas ettiğini söylediği “Aydınlanma retoriği”nin olgusal olarak belki de tek “yeniden
canlanma” fırsatı olacaktır. Bu “uluslararası politik kriminal” yaklaşım henüz türlü sorunlarla
ve çok-yönlü egemenlik talepleriyle karşılaşan bir eğilimdir. O yüzden, Baker’e göre, “ehven-
i şer”i bir kenara bırakıp, “siyaset alanının sonsuzca daraldığı ve imkansızlaştığı” tespitinden
hareketle, “siyasetin olanağı nedir?” sorusuna yanıt aramaya başlamalıyız.

Daralan herkes aydın

Peki siyasal alan gerçekten bu denli daraldı mı ki yeni olanaklar arıyoruz? Diplomasinin sıcak
koltuklarına yaslanıp savaşın, şiddetin, terörün dehşet dolu ayıplarını belgeleyip kınayanlara
alkış tutmaktan daha “gerçekçi” bir siyasallığımız kalmadı mı? Bu soruya verilecek yanıttan
bağımsız olarak, bu sorunun sürekli karşımıza dikilip durması siyasal alanın daralma eğilimini
gözler önüne sermeye yeterlidir, diye düşünüyorum. Ulus Baker’in bu eğilimi tespit etmesini
takiben, henüz “Deneme”sinin “Önsöz”ünün başlarında yaptığı çağrı bu yüzden çok önemli.
Yine kendi sözlerimle ifade etmeme izin verirseniz, “Evet, siyasal alan daralıyor; evet, işte bu
yüzden daralmalıyız, bunalmalıyız,” diyor Baker. Ve kendi sözleriyle “bir bunalım tasarımı
olarak dünya” fikrini bize sunuyor. Umutsuzluk gölgesinde ya da epey kısıtlanmış umut
ışığında, siyasal alanın yeni oluşum süreçlerini incelemeyi “günümüz aydınının en büyük
sorumluluğu” olarak tanımlıyor ve dolaylı olarak siyasal alan daralırken aydın tanımını nasıl
da geniş tutmamız gerektiğini anımsatıyor bize. Baker’in “aydın” hususunda sessiz mesajı şu
bence: Siyaseten daralan, bunalan herkes, “aydın” olma olanağına ve sorumluluğuna sahiptir.

Siyasal alan: Daralıyor mu genişliyor mu?

Bu başlangıç noktaları çerçevesinde, “Baker’in Schmitt’e ve Agamben’e


yaptığı göndermeleri”, yani bu üçlünün metinsel düzeyde çakışan algılamalarını tartışmaya
başlayabiliriz.

İlk başta, Baker’in “siyasal alanın sonsuzca daralması” tespitinin Schmitt’in 20. yüzyılı
tanımlamak için kullandığı “nötrleştirme ve depolitikleştirme çağı” tanımlamasıyla
örtüştüğünü görmemiz gerekir. Schmitt’e göre yaygın olan kanaat şudur: Teknolojinin
egemenliği ve yeni teknik buluşlar, siyasal karşıtlıklar ve düşmanlıklar tarafından işgal
edilmemiş bir barışcıl mutabakat alanı oluşturacaktır. Schmitt’in bu kanaate karşı getirdiği
eleştiri ise tarihsel bir “taraflılık-tarafsızlık” diyalektiğine dayanmaktadır. Schmitt, bu
diyalektik tarihsel süreci şöyle ifade eder:

Başlangıçta tarafsız olduğu varsayılan yeni alanda derhal şiddetli bir biçimde insanlara ve
çıkarlara ilişkin karşıtlıklar başgösterir; bu karşıtlıklar, yeni alanın ele geçirilme kararlılığı
oranında güçlenir. Avrupa’nın insanları [ki burada “günümüz modern insanı” diye bir
genelleme yapmak bence yerindedir] daima bir kavga alanından tarafsız bir alana geçerler,
yeni kazanılan tarafsız alan daima yeniden bir kavga alanına dönüşür ve bu nedenle de yeni
tarafsız bölgelerin aranması zorunlu hale gelir. (Siyasal; 109)

Bu anlatıya göre, Schmitt günümüz teknik tarafsızlık alanının da siyasallaşacağını, böylece


siyasal alanın belki de hiç görülmemiş bir şekilde bir genişleme yaşayacağını ima etmektedir.
Peki Baker’in “sonsuzca daralan siyasal alan” tespitiyle Schmitt’in “kaçınılmaz olarak
genişleyen, yeni tarafsız alanlara da bulaşan siyasallık” kavramsallaştırması arasında bir zıtlık
mı vardır? Baker’in bu konudaki diğer görüşlerine bakacak olursak, Schmitt ve Baker
arasındaki zıtlığın yerini biraz sorunlu bir benzerliğe bırakacağını göreceğiz.

Siyasal alanın rasyonelliği/akılcılığı

Baker, günümüz siyaset alanının “biçimsel” ve “rasyonel” olduğunu söylüyor. Schmitt’in de


git gide rasyonelleşen, otomatlaşan, ve formelleşen bir siyaset alanına dair söyleyecekleri
“tarafsızlık karşıtı” görüşlerinden az çok çıkarsanabilir. Fakat Schmitt’in görüşlerine daha
yakından göz atacak olursak tartışmanın nasıl da genişlemeye ve belki de daha berraklaşmaya
başladığını görürüz. Önce siyasal alanın rasyonelliğine değinelim: Schmitt, modern siyaset
alanının kurumsal boyutunun (klasik şekliyle yasama, yürütme ve yargı arasındaki) “güçler
ayrılığı” ilkesiyle belirlendiğini söyledikten sonra, milletin çoğunluğunun seçtiği hükümet,
milletin bütününü temsil eden parlamento, ve milletin ruhunu ve onurunu koruyan bağımsız
mahkemeler arasındaki bu rasyonel veya akılcı iktidar bölünmesinin aslında çok da rasyonel
veya akılcı bir bölünme olmadığını göstermeye çalışır. Schmitt’e göre iktidarın birtakım
odaklara dağıtılmasıyla oluşturulan sözde rasyonel denge aslında rasyonel ve irrasyonel
arasındaki bir dengeye işaret eder. Bunun sebebi ise rasyonel ve kamusal tartışma ilkesi
aracılığıyla halkın özgür iradesini yasalarla temsil etmesi beklenen yasama erkinin, yani
parlamentonun karşısında, rasyonel tartışma ilkesiyle çalışmayan, irrasyonel ve kişisel çıkar
dürtülerinin yön verdiği bir yürütme erki, yani hükümet olması gereksinimidir. Schmitt’e
göre, modern siyaset alanı irrasyonaliteye formel bir yapı içerisinde kontrollü bir şekilde
(yürütme erki vasıtasıyla) göz yummadığı ve (parlamento-hükümet benzeşmesi üzerinden)
tamamıyla rasyonel olmayı göze aldığı takdirde en korkunç diktatörlüğün yolunu açacaktır.
Çünkü, Schmitt’in sözleriyle ifade edecek olursak, “her rasyonalist/akılcı yorum, hayatın
doğrudanlığını/akışkanlığını çarpıtır” ve “diktatörlük, rasyonalist/akılcı ruhtan doğmuş
askeri-bürokratik-polis makinasından başka bir şey değildir” (Parlamenter; 71, 72). Schmitt
bu uyarısını Fransız felsefeci George Sorel’den ödünç almakta ve rasyonalist bürokratik
diktatöryel makinaya karşıt olarak “kitlelerin devrimci güç kullanımı” bulunduğunu
belirtmektedir, ki Schmitt’e göre kitlelerin devrimci güç kullanımı “sıkça vahşi ve barbarca
olup da hiçbir zaman sistematik olarak korkunç ve insan-dışı olmayan doğrudan/akışkan
hayatın bir ifadesidir” (Parlamenter; 72). Baker’in “günümüz siyaset alanı rasyoneldir”
derken Schmitt’le “tespit” boyutunda hemfikir olduğu net olsa da, iki düşünür arasında bu
tespitten nereye varılması gerektiği konusunda fikir ayrılığı yaşanacağını birazdan göstermeye
çalışacağım. Bunu yapmadan önce, Baker’in “günümüz siyaset alanı biçimseldir” tespitiyle
Schmitt’in biçimsellik/formellik üzerine söyleyecekleri arasındaki bağıntıyı tartışmamız
gerekir.

Siyasal alanın biçimselliği/formelliği

Schmitt Siyasal İlahiyat adlı eserinde “biçim/form” kavramının eğitim, uzmanlaşma,


bilimsellik, hesaplanabilirlik, ve sorunsuz işlevsellik gibi fikirlere dayandığını gösterir ve
günümüz siyaset alanının çatısını oluşturan modern devlet teorisinin de bu biçim fikrini
öznellikten nesnelliğe taşımak zorunda olduğunu belirtir. Yani Schmitt’e göre, siyasal alanın
biçimsel olabilmesi için öznel niteliklerden arınması ve nesnel bir statüye kavuşması
gerekmektedir. Dolayısıyla, siyasal alanın bu biçimselliğe sahip olabilmesi, ancak kişisel
iradenin, bireysel iktidarın yasadışı bir emir olarak siyasetten dışlanmasıyla ve kişiliksiz
normların, genel kuralların yasallığa hayat veren biçimler olarak siyaseti şekillendirmesiyle
mümkündür. Schmitt biçimsellik-bireysellik arasındaki bu karşıtlığın sorunlu olduğunu iddia
etmektedir. Bu iddiasının temelini de yasaları, genel normları, biçimsel kuralları “kimin
uygulayacağı sorusu” oluşturur. Schmitt’e göre günümüz siyaset alanının biçimselliği ancak
ve ancak bir “yetki aşaması” sayesinde var olabilir. Nesnel statü öznel bir aracı sayesinde,
genel yasallık bireysel ve yasanın üstünde bir karar sahibi sayesinde kurulabilir. Bu açıdan
bakıldığında, formalite/biçimsellik siyaset alanına hem en acımasız diktatörü, hem bir grup
adil seçkini davet edebilir; fakat kesin olarak siyaset alanına davet edilmeyecek olanlar
bellidir: devrimci eylem potansiyeli olan kitleler. Biçimselliğin, biçimsiz kitlelerle işi olmaz.
Bir başka deyişle, kitleler modern siyaset alanının biçimine uygun içerik oluşturamazlar
(İlahiyat; 27-9, 32).

Genişleyen siyasal alan: Daralan siyasal eylem

Peki Schmitt’in sunduğu “biçimsellik ve rasyonellik tarafından dışlanan devrimci kitleler”


fikri Baker’in “Deneme”sinde yer almakta mıdır? Schmitt’in biçimsellik ve rasyonellik
üzerine fikirlerini irdelemek için bize başlangıç noktası oluşturan Baker tespitini, bu kez iki
cümle daha ekleyip genişleterek, bir daha hatırlayalım: “Günümüz siyaset alanı,” diyor
Baker, “biçimsel” ve “rasyonel”dir. [Fakat] siyaset kurumlarının, yani siyasetçinin evinin
Kafkaesk bir “bürokratik makina”ya dönüştüğü modern toplum, siyaseti düşünmeye
başlamanın tek ve özerk başlangıç noktasına sahip değildir [...]. Çünkü siyaset eylemi,
kurumsal çatısından [...] farklı olarak ne rasyonel, ne de kurallıdır” (Deneme; 3)

Bu cümlelerde Baker’in “Deneme”sinin henüz girişinde temel argümanını bir kavramsal


karşıtlık üzerine geliştirdiğini görürüz. Bu kavramsal karşıtlık, siyasal alan ile siyasal eylem
arasındadır. “Siyasal alan” kurallı ve biçimliyken, “siyasal eylem” kuralsız ve biçimsizdir.
“Deneme”de birkaç sayfa ileriye giderek, bu kavramsal karşıtlığın daha da netleştiği anları
keşfedebiliriz: Örneğin, Baker’e göre, “günümüz dünyasının siyasal alanı, genel çizgileriyle
bir “kamuoyu” toplumu”dur ve bu kamuoyu “yöneten” ya da doğrudan “katılan” bir kamuoyu
değildir. Siyasal alanı oluşturan bu kamuoyu toplumu, ‘“görüşler” ve “kanılar” tarafından
yönlendirilen ve “siyasal militanlığa ve radikal “vatandaşlık” ülkülerine yabancı” bir
toplumdur. Dahası, bu kamuoyu toplumu görüşlerin ifadesini protesto, terör gibi “eylem”lere
tercih eden bir toplumdur (Deneme; 5, 6). Baker’in temel kavramsal karşıtlığı bu cümleler
ışığında açığa çıkmaktadır. Siyasal alan görüşler, kanılar, kamuoyu araştırmaları, seçimler,
referandumlar sayesinde sürekli genişlerken; siyasal eylem alanı, yani kolektif temeli
sayesinde meşrulaşmış protesto hatta terör edimleri gittikçe daralmaktadır. Dolayısıyla
Baker’in sonsuzca daraldığını söylediği genel olarak siyasal alan değil, özel olarak siyasal
eylemin mümkün kılınıp gerçekleşebileceği alandır. Siyasal alanın, örneğin “ağzı olan
konuşuyor” ya da “hep laf, sıfır icraat” gibi klişelerin anlattığı üzere, bir kamuoyu toplumu
olarak genişlemesi, yaygınlaşması, yani kural olması söz konusu iken; siyasal eylem, örneğin
Marksizme mal olmuş “hic rhodus, hic salta” (İşte Rodos, haydi atla) deyişiyle, yani
“konuşma da yapıver şunu” çağrısıyla kuralsızlığa işaret etmekte ve kanaatlerin egemen
olduğu siyasal alan tarafından yasadışı ilan edilmektedir. Öyleyse, Baker’in kavramsal
temeline sadık kalmak adına, Baker’in genel olarak “siyasal alanın daralması” dediği şeyi,
“genişlerken siyasal eylem olanağını daraltan siyasal alan” olarak düzeltmemiz
gerekmektedir. Ve madem Baker’in de belirttiği gibi Baker’in “Deneme”si olumsuzlanan ve
dıştalanan siyasal eylem olanaklarını araştırmaya adanmıştır, ve madem siyasal eylem, tanımı
itibarıyla, ne kurallıdır ne de akılcıdır, o halde artık Schmitt’i ve Agamben’i buluşturan
meseleye, yani “olağanüstü hal”e, kuralın işlemediği, aklın çalışmadığı, fakat eylemin doruk
noktasına ulaştığı istisnai duruma değinmenin, kısacası zülfüyâre dokunmanın zamanı
gelmiştir.

Schmitt’ten Agamben’e “olağanüstü hal”: Baker’in “Clinamen”i

“Olağanüstü hal” kavramı, Schmitt’in politik duruşunun temel taşı, Agamben’in ise Schmitt’i
daha radikal noktalara taşımasını sağlayan kuramsal kilit taşıdır. Schmitt’in meşhur
hükmünden başlayalım: “Egemen, olağanüstü hale karar verendir,” der Schmitt. Baker’in
kavramsal çerçevesinde ifade edecek olursak, siyasal alanın kuralcı düzeni, görüşler arasında
gelip giden kararsız hâletiruhiyesi, ancak ve ancak kuralsız bir siyasal eylemin kararlılığıyla
kurulabilir. Bu görüşe göre, dar bir alanda bir anlığına cereyan etse de, siyasal eylem siyasal
alanı doğuran anadır ve her türlü modern kanaat toplumunun tam ortasında tam da bu
sebepten bir açıklık, hatta bir uçurum olarak bulunmaktadır. Akılcı bir kanaat getirmeye
ihtiyaç duymadan, Baker’in deyişiyle “soru sorulmadan cevap vermeye” dayanan siyasal
eylem, akılcı görüşlerin ve cevapları belirlenmiş soruların mekânı olan siyasal alanın varoluş
sebebidir. Schmitt’in “güçler ayrılığı” ilkesi üzerinden rasyonel-irrasyonel diyalektiğine dair
söylediklerini hatırlarsak, olağanüstü hal ilan etme hakkının niye yürütme erkinde saklı
olduğu da basit bir teknik detay olmanın ötesinde bir anlam ifade edebilmektedir. Schmitt
rasyonellik temsiliyetini parlamentoya, irrasyonellik hakkını da yürütmeye devrederken,
aklında elbette sistemin merkezinde yer alan sistem-dışı olgu, yani düzeni sağlamaya yarayan
düzen-dışı durum, yani politik yaşamı olağan haline dönüştürmeye yarayan “olağanüstü hal”
vardı. Türkiye’deki örnekleriyle, sıkıyönetimin ve darbelerin cumhuriyeti kurtarmaya yaradığı
fikri, bu olağanüstü hal teorisiyle örtüşmektedir.

Agamben’in Walter Benjamin’den hareketle iddia ettiği haliyle ise, olağanüstü hal artık
küresel boyutta kural haline gelmekte, genelleşmekte ve kalıcılaşmaktadır. Sistem sürekli
olarak kriz yaratarak kriz yönetebilmekte, yasadışılık ucube bir yasallığa dönüşmektedir.
Baker’in örnek verdiği protesto, terör, savaş gibi hırçın siyasal eylemler, görüş bildirme
özgürlüğünün, hayatta kalmanın kutsallığının ve güvenlik kaygısının hükmettiği bir barış
sağlama görevinin üzerine inşa edilmiş bir siyasal alanı meşru kılmaktadır. Örneğin, 11
Eylül’ün sistem-dışı, istisnai, terör dolu siyasal eylemleri, ABD’nin küresel sistemin polisi
olarak siyasal alanı denetlemesini mümkün kılmaktadır. Eylemler düzenli olarak kanaatler
toplumunun kodladığı uygun tartışma kategorilerine kanalize edilmekte, sokaklardan TV
kanallarına aktarılmaktadır. Herhangi bir şehrin işlek caddelerinin birinde bir canlı bombanın
patlaması akşam haberlerine baştan sona görüş ve kanaat malzemesi sunarken, o şehrin dünya
üzerindeki herhangi bir şehir olabileceği ihtimali küreselleşirken, olağanüstü hal
olağanlaşmakta ve en kansız bir protesto vasıtasıyla bile siyasal eyleme başvurmak kötü
anıları canlandırmakta ve sözel kınamaya tabi tutulmaktadır. Olağanüstü hal “her yerin
yasası” olurken, siyasal eylemci bir hiçlik ülkesine sürgüne gönderilmektedir. Agamben’in
“egemen iktidar” dediği olgu ancak bu şekilde, yani hayatın kutsallığını reddeden, ölümü
göze alan eylemi (sonu olmayan olağanüstü hali) kitleler için yasaklayarak, kendini yalın
hayatın, salt hayatta kalmanın korunması ve öldürmenin tek meşru kullanılabilirliğinin,
kısacası olağanüstü halin muhafaza edilmesi görevleriyle donatmaktadır.

Baker’in “Deneme”sindeki olağanüstü hal fikri kendini “Clinamen” kavramıyla belli


etmektedir. Suçbilimci Gabriel Tarde’dan hareketle, Baker günümüz siyaset alanının
“kazalardan, olaylardan, akışlardan, etkileşimlerden, kamuoyunun dalgalanmalarından,
devrimlerden ve kavgalardan oluşan bir alan” olarak yeniden formüle edilmesini öneriyor. Bu
yeni perspektiften bakıldığında, siyasal alan her türlü durağanlıktan yoksun haliyle, siyasal
eylemi, örneğin Devrim’i her türlü ideallikten uzak, “karmaşık bir siyasi faaliyetler, savaşlar,
istek ve arzular, beceriksizlikler, cinayetler ve terörün oluşturduğu [rastlantısal] yumak”
olarak algılayabilecektir. “Kurumların işlerlikten yoksunluğu” ve “tanımlanamaz bir olaylar
akıntısı” olarak tanımlanabilecek bir siyasal alan, Epikuros felsefesinin işaret ettiği
“clinamen”, yani “atomların savruluşu” düşüncesi ışığında, “sapmaların, savrulmaların kural
haline gelebildiği bir dünya” tasarısı sunar. Baker’e göre “clinamen” fikri vasıtasıyla bu
kuralsızlığın kural, olağanüstü halin olağan olması süreci önemlidir, çünkü sapmaları,
savrulmaları dışlayan “durağanlık öğretilerinin bazı siyasal sonuçları bizi —istemesek de—
“totaliter” düzenlerin mantığına” götürebilmektedir. Böylece, Baker, “siyasal eylem alanının
sonsuzca daraldığı” tespitinin karamsarlığını, “siyasal eylem alanının olanaklarının sonsuzca
arttığı” tespitinin iyimserliğiyle çakıştırır: “gerçekleşebilecek sanal dünyaların ve olasılıkların
sayısı inanılabileceğinden çok daha fazladır” ve “bu sayı toplumlarımızın karmaşıklığı
arttıkça büyür,” demektedir Baker, ve hemen ardından siyasetin yeni olanağına dair bir umut
paylaşır. “Böylece kuralın “sapma”dan [yani düzenin olağanüstü halden] oluşturulabileceği
bir epistemoloji siyasal alanın incelenmesi konusunda önemli katkılar sağlayabilir,” der
Baker. “Devletsi zihniyet yapılarının rasyonel, ölçülüp biçilebilir siyaset anlayışına karşı
“clinamen”in güçlü etkinliği...” dediği anda ise Baker, Agamben’i siyasal eylemin
olanaklarını araştırma yolunda yoldaş olarak yanına çağırır.

Uyumlu ve sorunlu Baker-Schmitt diyaloğu

Agamben-Baker diyaloğuna değinmeden önce, Schmitt-Baker diyaloğuna daha yakından


bakmamız gerekmektedir. Schmitt, Baker’in “clinamen’in güçlü etkinliği” dediği olguyu belki
de en güçlü biçimde formüle eden düşünürdü. Schmitt’te, clinamen kavramının yerini,
“istisna hali” ya da “olağanüstü hal” almaktadır. Schmitt, politikanın irrasyonel çekirdeğinin
her türlü rasyonel ve düzen sağlayıcı kurumsallaşmanın etkin kılınmasını sağladığını
belirtmekte, ve daha önce “rasyonalite” konusunda belirttiğimiz gibi, rasyonalite ve
irrasyonalite, akılcılık ve delilik arasında bir denge kurulmasının modern siyaset alanının
temelini oluşturduğunu söylemektedir. Baker’in bu tespitle hemfikir olduğu aşikar olsa da,
Baker’i Schmitt’ten uzaklaştıran ve Agamben’e yakınlaştıran şudur: Sorunsallaştırılması
gereken bu irrasyonalite, kuralsızlık, sapma ve istisna halinin tekrar bir düzene, durağanlığa,
ve kurallılığa kanalize edilmesi meselesi değil, kuralsızlığın kural olabileceği, olağanüstü
halin süreğenlik kazanabileceği bir eylemsellik momentidir. Nitekim, Nazi iktidarının baş-
hukukçusu olan Schmitt’in yaşadığı tarihsel bağlama kısaca bakarsak, görürürüz ki Schmitt’in
kaçınılmaz olarak genişleyen ve belirleyici bir role sahip olan siyasallık fikri, en durağan ve
en daraltan iktidar formuna, “ebediyen yaşaması hedeflenen” bir faşist rejime eklemlenmiştir.
Schmitt’in bize sunduğu kaçınılmaz sonuç, hırçın “sapkın eylemsellik” nehrinin mutlaka ve
mutlaka durgun bir egemen iktidar gölüne akmak zorunda olduğudur. Schmitt’in az önce
değindiğimiz “hayatın doğrudanlığının/akışkanlığının rasyonel diktatörlüklerce yok edilmesi”
şikayeti, Schmitt’in politik yaşamına baktığımızda, “bir demokratik diktatörlük içerisinde
hayatın doğrudanlığının ve akışkanlığının muhafaza edilmesi ve yaşatılması” gibi imkansız ve
saçma bir umuda dönüştüğünden, Baker Schmitt’te siyasal eylem alanının en radikal biçimde
kuralsızlaşabileceği bir momenti irdeleme cesaretinin olmadığını “Deneme”sinin ilerleyen
sayfalarında ima eder: Schmitt, Baker’e göre, “faşizm ve Nazizmle ilgili mefhumlarımızı
yeterince zenginleştiremeyen” bir düşünürdür. Baker haklıdır. En anti-faşist olması beklenen
devrimci eylemsellik fikri, Schmitt’te faşizmi ayakta tutacak temel nitelik olarak hayat
bulmuştur.
Yine de Baker ve Schmitt arasındaki ilginç bir metinsel çakışmaya dair bir parantez açmamız
gerekiyor. Baker, Schmitt’i yetersiz bir düşünür olarak niteledikten hemen sonra, Schmitt’in
yaşadığı tarihsel bağlama dair bir saptama yapar ve Faşist Almanya’nın ‘ “ideal” bir iletişim
ortamı’ sunmasından bahseder. Agamben’in ifade ettiği şekliyle ulusun biyolojik varoluşu,
yani çıplak hayatı üzerinde tam egemenlik hakkı bulunduran Nazi iktidarı, Baker’in
sözleriyle, “örümceğin ağının her yanına koşan “duyarlı bir merkez”i oluşturması
gibi”, (şüphesiz yasaklama ve cezalandırma maksadıyla olsa da) “topyekûn iletişimin
alfabesini” başlatmıştı. Bu ideal iletişim durumu, rahatsız edici bir şekilde, günümüz
liberalizminin, özellikle Habermas ve Rawls’da hayat bulan, ideal ve demokratik iletişim
amacını hatırlattığından, belki de faşist hukukçu Schmitt’in “liberalizm eleştirisi” hem kendi
faşizminin tutarsızlığına ve farklılığına, hem de günümüz liberalizminin suç ortaklığına işaret
etmektedir. Schmitt’in liberalizm eleştirisini genel hatlarıyla ve Schmitt’in kendi sözleriyle
hatırlayacak olursak, “Liberaller özellikle de, esasen siyasal oldukları için en liberal olmayan
unsurlarla ve hatta demokrasinin bütünsel/total devlete yönelen güçleriyle birleşmişlerdir. [...]
Böylece siyasal nitelik taşıyan kavga kavramı, liberal düşüncenin ekonomi tarafında rekabete,
liberalizmin “manevi” tarafında ise tartışmaya dönüşür [...]. Kavga esnasında doğal
karşılanan [irrasyonel bir] “düşmanı defetme” iradesi, rasyonel olarak kurgulanmış, sosyal
bir ideale ya da programa, bir eğilime ya da ekonomik hesaba dönüşür. Siyaseten
birleşmiş halk ise, bir yanda kültüre meraklı bir kamuoyu, öte yanda ise işletmenin personeli,
kısmen de bir tüketici kitlesi oluverir.” Schmitt’in bu sözleri elbette Baker’in “kamuoyu
toplumu” ya da “kanaat toplumu” dediği içi geçmiş modern liberal toplum eleştirisini
anımsatmaktadır; Schmitt’in “politik kavga” olarak adlandırdığı siyasal eylemsellik fikriyle
Baker’in clinamen’i, yani “politik sapmaları” arasındaki net amaç farkına rağmen “liberalizm
eleştirisi” konusundaki bu örtüşme geçerlidir. Baker’in Schmittçi bir “liberalizm eleştirisi”
kullanması ise, Baker’in ima ettiği Schmitt eleştirisini, yani Schmitt’in politik irrasyonaliteyi
egemen iradeye aktarma ayıbını, geçersiz kılmamaktadır.

Schmitt’in kuramsal ve politik günahından yıllar sonra günümüzde “faşizmle ilgili


mefhumlarımızı zenginleştirmeyi” amaçlayan ve devrimci eylemsellik fikrini biraz tuhaf bir
biçimde yeniden savunmaya başlayan Agamben, Baker’in “clinamen” göndermesinin ulaştığı
doğru adrestir. “Ezilenlerin geleneği bize öğretiyor ki içinde yaşadığımız olağanüstü hal artık
istisna değil, kuraldır” diyen Walter Benjamin, Agamben tarafından bayağı ciddiye alınıyor
ve kurallaşan olağanüstü halin günümüzde siyasal eylem alanına ne gibi etkileri olduğu
yaratıcı bir şekilde sorgulanmaya başlıyor. Agamben’in benim “Yaklaşan Birliktelik” olarak
çevirmeyi yeğlediğim “The Coming Community” adlı eserinde belirttiği üzere, “yaklaşmakta
olan siyasetin yeniliği”, egemen iktidarın dışlayarak hedef olarak içlediği tekil, yani, her türlü
kimlikten ve aidiyetten kopmuş “herhangi varlıklar”ın birlikteliği (a community of whatever
beings), yani “özel ve kamusal arasındaki ayrımı iptal edip tamamen siyasallaşan çıplak
hayatlar” ile devlet aygıtı (ya da daha geniş anlamıyla egemen iktidar) arasındaki
mücadeleden oluşacak olmasıdır. (Buradaki temel Agamben kavramı olan “çıplak
hayat”, erosçu ya da romantik bir vurguya sahip olmayıp, yalın biyolojik varoluş, salt canlılık
manasına, yani insanın hayvanlaştığı, politik nitelik kazanmadığı, basitçe hayatta kalmasıyla
nitelendiği bir düzeye denk gelmektedir). Baker, “Deneme”sinin girişinde böyle bir siyaset
mefhumunu, yani çıplak hayat üzerinde egemenliğini ilan eden iktidar ile çıplaklığıyla (yalın
varoluşuyla) siyasallığı (nitelikli varoluşu) birbirinden ayrılamayan “herhangi varlık”
arasındaki çatışmayı öngören siyaset mefhumunu, zaten bizlerle dolaylı yoldan paylaşmış ve
Agamben’i akla getirmiştir. Baker’in sözleriyle “Devletsiz, parlamenter aygıtsız, temsiliyetsiz
bir siyasetin ele alınamaması —modern siyasal düşüncelerin bu “kör nokta”sı— siyaset
alanını tanımlamakta farklı başlangıç noktalarını ziyaret etmeye zorluyor bizi.” Peki devletsiz,
temsiliyetsiz bir siyaseti ele alan Agamben, yani Baker’in modern siyasal düşüncenin kör
noktası diye nitelediği konuya ışık tutan Agamben, Baker’in düşüncesiyle nasıl örtüşüyor?
Şüphesiz, rasyonel, biçimsel, kanaat-merkezli siyaset alanının hem demokrasinin en genel
şeklini hem de totaliter rejimlerin sıçrama tahtasını oluşturduğu konusunda, Baker ve
Agamben hemfikirdir. Zaten iki düşünürün Schmitt’le farklılaşması bu hususta aldıkları
pozisyonlar sayesinde gerçekleşiyor. Siyasal eylemin irrasyonalitesini siyasal alanın
rasyonalitesiyle ilişkilendirme zorunluluğundan arınan Agamben ve Baker, bu
irrasyonalitenin, bu deliliğin, bu kategorize-edilemezliğin öneminin kendi içinde incelenmesi
gerekliliğini savunuyor.

Tiananmen’in Clinamen’i: Agamben’in temsiliyetsiz, çıplak siyaseti

Bu incelemeyi başlatmak adına da hem Agamben’in hem Baker’in aynı tarihsel politik örneğe
değinmeleri bizim analizimiz için eşşiz bir fırsat sunuyor. İki düşünür, Tiananmen
Meydanı’nda buluşuyorlar. 1989 yılında Tiananmen Meydanı’nı dolduran Çinli öğrenciler,
aydınlar ve işçiler, genel anlamıyla “otorite”ye başkaldırırken ne tür bir “siyasal eylemsellik
alanı” oluşturmuşlardı? Bu soruya, önce Baker’in, sonra Agamben’in verdikleri yanıtları
görelim.
Baker’e göre Çin, “dolaylı eylem”in ülkesidir. “Doğrudan temas olmaksızın yönetim, Çin
Devleti’nin ideal mantığını oluşturur”. Çin Devleti’nin dünya üzerindeki diğer yönetim
biçimlerinden bu içkin farklılığı, Baker’e göre, “gelişmeye bırakmak, büyümeye ve refaha
engel olmamak” üzerine kurulu bir “bahçecilik” düzeneğine işaret etmektedir. Elbette bahçeci
otorite zararlı otları dolaylı yoldan değil, doğrudan temizleyecektir, fakat esas olan bu
temizleme eyleminin dolaylı sonucu, yani doğal gelişim sürecinin önünün açılması, doğal
alanın varlığının korunmasıdır. Kötü otları temizlemek kendi içinde bir amaç teşkil etmez;
otları temizleme işi, bizi esas eyleme, bahçenin muhafaza edilmesine, yönelten dolaylı yoldur.
Çin’deki bu siyasal eylem mantığını tanımladıktan sonra, Baker Tiananmen Meydanı
protestolarına, çok da açık olmayan bir şekilde, değinir. Şöyle der Baker: “Belki Tiananmen
olayının ortaya çıkışını ve Batılı zihniyet tarafından asla nedenleri kavranamayacak
başarısızlığını bu tür bir [dolaylı] eylemin mantığında aramalıyız.” Metnin muğlaklığından
ötürü tam da emin olmamakla birlikte bu cümleden şu çıkarsamayı yapmak durumundayım:
Baker, bahçenin, yani siyaset alanının doğal hiyerarşisinin katı bir şekilde korunması işlevini
hayata geçiren Çin Devleti’nin Tiananmen olayının ortaya çıkışını “zararlı, kötü otların
bahçede belirişi” olarak yorumladığını ve bu yorumlama sonucunda da bahçeci yönetim
mantığıyla “zararlı otları temizlediğini”, böylece Tiananmen protestolarını tarihsel bir
başarısızlığa sevk ettiğini ima eder gibidir.

Fakat Tiananmen gerçekten de Batılı zihniyet tarafından asla nedenleri kavranamayacak bir
başarısızlık timsali midir? Agamben’in bu konudaki görüşlerine bakarsak, hem öyledir, hem
değildir. Öncelikle, Agamben’in politik eserlerindeki amacının bir Batılı zihniyet eleştirisi
olduğunu kesinkes söyleyebiliriz. Bu yüzden, Agamben’e göre de, Batılı zihniyet
Tiananmen’i tam olarak kavrayamamıştır, çünkü protestoları “demokrasi ve devlet
komünizmi arasındaki bir mücadele” olarak yorumlamaya kalkışmıştır. Dolayısıyla,
Tiananmen anlaşılamadığı ölçüde bir başarısızlık timsalidir. Yeni kategoriler ışığında
incelendiği takdirde ise, Tiananmen protestolarının başarısızlığı, yani eylemcilerin sert bir
yenilgiye uğraması, kendi içinde bir politik başarı potansiyeli barındırmaktadır. Agamben bu
durumu, yani Tiananmen’in potansiyelini şöyle açıklıyor: Meydanı dolduran protestocuların
tam anlamıyla net ve somut taleplerinin olmaması, meydanda ne istediğini bilen, kimliği ve
hedefi belli bir cemaatin bulunmaması, Tiananmen’in açığa çıkardığı esas olumlu niteliktir.
Bu olayları anlamak için “özgürlük ve demokrasi mücadelesi” nitelemesi yapılmışsa da, bu
tanım o muazzam kalabalığın ortak yönünü anlatamayacak kadar geniş ve muğlak bir
kavramsallaştırmadır, der Agamben. Tiananmen’in yeniliği, yaklaşmakta olan yeni bir siyaset
anlayışının yeniliğidir. Tiananmen meydanında, devlet aygıtında en berrak temsiliyeti bulan
bürokratik ve otoriter egemen iktidar makinasının karşısına herhangi bir kimliğe
indirgenemeyecek, herhangi bir somut iktidar projesine sahip olamayacak kadar tekilleşmiş
“herhangi varlıklar” birlikteliği çıkagelmiştir. Agamben’in kullandığı temel kavram
“herhangi”, yani “whatever”dir. Agamben’in “herhangi varlık” dediği şey, “şekilsiz,
niteliksiz, dolayısıyla sömürülemeyecek ve baskı altında tutulamayacak olan” anlamına
gelmekte ve her türlü biçimsel, rasyonel ve diktatörlüğe yatkın siyaset alanını biçimsizliği ve
içkin irrasyonalitesiyle aşabilecek yeni siyasal eylemci öznedir. Nesneleştirilmesi,
adlandırılması ve bir biçime sokulması, dolayısıyla hatta özneleşmesi git gide zorlaşan bir
özne olarak “herhangi varlık”… Baker’in iddiasının tersine, Agamben Çin devlet mantığının
protestoları bastırmaktaki görünür başarısının ardında acizlikten kaynaklanan bir vahşet ve
panik bulunduğunu söyler. Ve paradoksal olarak, Baker’in görüşünün tersine, Agamben
Tiananmen’in “toplumsal dönüşüm sağlama” bakımından görünürdeki başarısızlığının,
Tiananmen’in esas başarısı olduğunu ima eder. Agamben’in iddası şudur: Kategorize
edilemeyen “herhangi varlıklar” her türlü cemaatten ve kimlikten sıyrılıp meydanlarda
kendilerini barışçıl ve şiddetsiz bir şekilde ifade etmeye çalışdıkları anda, tanklarla
karşılacaklardır. Çünkü devlet ya da bürokratik makina ya da egemen iktidar, kategorize
edemediği, kimlik veremediği tekilliklerin birlikteliğinden korkar. Bu yüzden telaş içinde
“herhangi olanı”, net olmayanı hemen bastırmaya yönelir. Tiananmen’in o en bilindik anını
hatırlayalım: Protestoları tamamen bastırmak üzere tanklar geniş yolda ilerlerken, aniden
karşılarına “meçhul isyancı” ya da “tank adam” olarak bilinen figür dikilir. Bir adam tek
başına tankların karşısında öylece durmaktadır ve karşısındaki tank etrafından dolaşmaya
çalıştığında bile hemen tankın önüne geçmektedir. Diğer protestocular tarafından yolun
ortasından çekilene dek, bu adam tankları durdurmayı başarır. Agamben’e göre “herhangi
varlığın” başarısı işte bu görünürde hiçbir kudreti olmayan “herhangi”, “meçhul” ve “tekil”
isyancıda gizlidir. Tank adam, belki de tankların ilerlemesini sonsuza dek durduramamıştır,
ama egemen iktidarın vahşetinde beliren iktidarsızlığı afişe etmeyi başarmıştır. Tank adam,
“beni ezerseniz, haklılığım ortaya çıkacak” demiştir adeta. Egemen iktidara duyabileceği en
büyük tehditi savurmuştur.

Sonuç olarak, Agamben’in ve Baker’in “Tiananmen’in başarısı” yorumlarındaki fark çok da


keskin değildir. Ne de olsa Baker yeni siyasal eylem olanağını net bir karşıtlık üzerine
kurmuştur: “Devletsi zihniyet yapılarının rasyonel, ölçülüp biçilebilir siyaset anlayışına karşı
“clinamen”in güçlü etkinliği…” demiştir. Agamben’in sunduğu “Tiananmen’in herhangi
isyancısı”, Baker’in “Clinamen’in etkinliği” dediği olayı perçinleyen bir örnektir.

Sonuç yerine: Halkın masumiyetini yitirmesi ve suça yatkınlığı

Peki siyasal eyleme irrasyonalitenin, deliliğin, kimliksizliğin, “herhangiliğin” kollarında


başvuran ya da başvuracak olan kitlelerin haklılığı tartışılmaz mıdır? Sonuç yerine, Baker’in
bu soruya ilişkin söylediklerini hatırlatmak istiyorum. Baker, “halkın masumiyeti”
mefhumunu tartışmaya yine modern dünyaya dair bir gözlem yaparak başlar: “Siyasetin bir
“hizmet”, nüfusun yardımına koşma pratiği olarak anlaşılmaya başlandığı modern dünya, ...
nüfusun ve halkın masumiyetinin varsayıldığı bir dünyadır.” Baker’e göre “halkın
masumiyetinin” tarihsel kökleri “halkın güvenlikte olma hakkı”na dayanmaktadır. Güvenliği
sağlanması gereken bir topluluğun politik suçların kurbanı olma tehdidi altında yaşadığı
varsayılmakta, böylece suçun kurbanı olarak halkın temel masumiyeti tescillenmektedir. Bu
düşüncenin ardından Baker can alıcı sorularını sıralar: “[Halkın] güvenlik hakkı (evrensel,
doğal bir hak olarak) kötü yönetimler ve baskı karşısında olma hakkını, direnme ve itaatsizlik,
giderek belki de “devrim” hakkını varsayıyor değil midir? Devrim yapan bir halkın
masumiyeti nasıl temellendirilecektir?” “Halk” kavramının kendi içinde sorunlu olmasını bir
kenara bırakmak zorundayız ve Baker’in belirttiği gibi bu “halkın masumiyetini ne zaman
yitireceği” sorusunun on yedinci yüzyıla ait olduğunu unutmamalıyız. Buna rağmen, bir içkin
çoğulluğa sahip olduğunu düşünebileceğimiz halkın, kendi güvenliğini sağlamak adına, yani
masumiyetini korumak adına, masumiyetinden vazgeçip, politik suça bulaşmasının
kaçınılmaz olduğunu görürüz. Belki de siyasetin en uzun soluklu trajedisi bu paradoksta,
“masumiyeti kollarken masumiyetten olma” çelişkisinde gizlidir, diyebiliriz. Dolayısıyla,
halkın egemen iktidarın suçları karşısında masum kalabilmesi siyasal alanın etkinliği
bakımından tercih edilir bir durum değildir. Egemenin suçlarına karşı sessiz kalan halk,
ölgünleşmeye, siyasal eylemin açıklığından ve olanaklarından mahrum kalmaya mahkumdur.
Halkın masumiyetini yitirmesi, halkın egemen iktidarın baskısına ve şiddetine karşı
koyabilmesinin ön koşuludur. Agamben’in deyişiyle “çıplak hayatlarımızı”, “biyolojik
sağlığımızı” koruduğunu iddia eden egemen iktidar, hem hayatı sonlandırma hem de hayatı
kurtarma tekeline sahip olduğu ölçüde ikiyüzlülüğünü sergileyecek ve halkın tepkisini eninde
sonunda çekecektir. İnsaniyetçi ve yardımsever görünüp, “masum halklara güvenlik
sağlayacağım” deyip halkı suçla tanıştıran egemen iktidarın ikiyüzlülüğünü Agamben net bir
örnekle belirtmiştir: “Para toplamak için fotoğrafı sergilenen; ama “artık canlı olarak
görülmesi mucizelere kalmış olan” Ruandalı çocuğun “yalvaran bakışları”, herhalde, tıpkı
devlet iktidarı gibi insani(yetçi) örgütlerin de ihtiyaç duyduğu çıplak hayatı günümüzde en
fazla ele veren şifredir.” Agamben’in bu örneğine göre, insan hayatının kutsallığını garanti
etmekle yükümlü her türlü otorite, aynı zamanda insan hayatını salt biyolojik bir etmene
indirgeyerek kolayca yok-edilebilir, insanlıktan-çıkarılabilir, ve siyasallıktan-soyutlanabilir
hayvani bir ünite olarak görme riskini taşıyor. Böylece niteliksiz, çıplak, yani salt biyolojik
insan hayatının kutsallığı fikri, hayatın basit varoluşuyla siyasallaşma fırsatının egemen
otorite tarafından lanetlenmesine yol açıyor. İnsaniyetçi, hayatçı siyasetin (yani biyosiyasetin)
dostu da düşmanı da “yalvaran bakışları” olan, “artık canlı olarak görülmesi mucizelere
kalmış olan” üniteler oluyor. Yardım edilmesi, güvenlik altına alınması, kollanması gereken
çıplak hayatı, zaten egemen iktidar yaratıyor ve ardından “masum” olarak kodluyor.
Dolayısıyla, Baker’in “devrim yapan, itaatsizlik eden, direnen halk, masum mudur?” sorusuna
Agamben’den ilham alarak şu yanıtı verebilmek günümüz siyasal eyleminin rahat bir nefes
almasına yol açabilir, diye düşünmekteyim. Yanıtım şudur: İnsan kırılgan varoluşunun
sahipsiz olduğunu, kırılganlığına kendisinin bile sahip olamayacağını haykırarak
siyasallaşmalı, sürekli “masum” rolü oynamaya zorlanmasını kabullenmemeli, ve egemen
iktidarın yardım elinin ardında meydanlarda gövde gösterisi yapmaya hazır tankların
bulunduğunu farketmelidir. Egemen iktidara karşı suç işleme yatkınlığı ve cesareti, siyasal
eylemin, daralan siyasal alana rağmen, en güçlü olanağıdır.

Söyleyeceklerim bu kadar... Teşekkürler.