You are on page 1of 637

İSTANBUL,88

T.C.
BAŞBAKANLIK
V A K I F L A R G E N E L MÜDÜRLÜĞÜ
İLE

TÜRKİYE V A K I F L A R BANKASI
G E N E L MÜDÜRLÜĞÜ'NÜN

BİR KÜLTÜR HİZMETİDİR


ISBN 975-19-0099-9 (TK,No.)
ISBN 975-19-0100-6 (1 CiJt No.)

Eserin her türlü Copyright hakkı


T.C. Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğû'ne
aittir. İzinsiz iktibas edilemez.
Koordinatörler

Prof. Dr. Aptullah KURAN


Prof. Dr. Semavi EYİCE
Prof. Dr. Doğan KUBAN
Prof. Dr. Haluk KARAMAGARALI

Editör
Sadi BAYRAM
B l ESER
T l R K D l NYASI ARAŞTIRMALARI VAKFI
O F S E T H A Z 1 R L \ M A TESİSLERİNDE DİZİLMİŞ,
FİLME ALINMIŞ V E DÜZENLENMİŞTİR.

Sayfa Düzeni: Ömer ONAY

Baskı: Dizergonca Matbaası


ÖNSÖZ
Dünya san 'at tarUiine yüzlerce şaheseriyle ölümsüzlük imzasım atan Mimar Sinan,
yaptığı eserleriyle Türk mimar ve mühendislerinin önderi, herkes
ünlü ve dâhi hir insandır

l^ayseri'nifi Gesi nahiyesine bağlı Ağımas köyünde doğan Sinan, daha çocukken
köyünün bağlarında, bahçelerinde suyolları açmak ve küçük yapılar yapmakla meşgul
olmuştur Çocukluğundan itibaren mimarlık mesleğine ilgi duymuştur. Çalışkor'
yeteneği, sürekli araştırına ve incelemeleri sayesinde mesleğinde •' •' ' P '
devlet ve toplum kendisine her türlü imkânı <:nflnmıs:rrr. Oda kc,
ihtimama lâyık olduğunu, meydana getir ilan ile isbat etmiştir.

X V I yüzy ılda yetişen Koca Sinan. Us>n aşmiman olarak ., . _


eser meydana getirmiştir. Büyük ^e yurdumuzu
süslemiştir Yerli ve yabancı!l yretmekte ve
onlardan yararlanmaktad, mmaik an ır tanıdığını ve
eserlerinin korunmasına föulund imkün cM \*e
günümüze kadar Sinan 'ı irçok kti tırma yayı //il
onun henüz bilinnn v /' hL yönlm vardu. ilim adamlaitUn^mraştır
birçok alanda old i, 1 da ciddi 6 /; . ^.; • ma ve / ıcelenûierii
yürütmektedirler \ bı la yer alan v< /ö rnakaU dau^ixt <
incelemeler, belirtilen çatışmall uUevazı bu" b ıliimüdük JP^^H

bilindiği gibi millî bi se ile nesi ve geniş


varlıklarından bir par ilmesi onk tann iması ve bilif
Bunun içindir ki, dütkâ gen ren
Mimar Sinan 'ın gençh. hem dc
geleceğimiz açmndan bil tm€kted

hususun önemine inanûıtTrS^lVM^ji^lihm^ eWJcif eserlere


katkılarını minnetle anmak ve taii^mı^^SlCS^^^^^^^ltK amacıyla çeşitli
kültürel faaliyetlerde bulunmayı karancqfi^n^ttl^Wj^jj^^^^ieyi planladığı seminerler,
sergiler ve yayınlarla bu büyük in.sanın daha gentş kiiki00tanınmasına ve eseri erinin
korunmasına katkıda bulunmayı amaçlamıştır. Bu arada "Uluslararası Sinan Yüı"
münasebetiyle yayınladığı bu eseri milletimizin hizmetine sunmakla gurur ve mutluluk
duymaktadır

Bü/M/ı vakıflar câmiasınca duyulan bu mutluluğa vesile olan bu eserin hazırlanmasında


emeği geçen değerli ilim adamlarımızla, araştırmacılarımıza teşekkür ediyor, yüce
milletimize sayısız eserler kazandıran merhum Mimar Sinan'ı rahmet, minnet ve şükranla
anıyoruz. Ruhu şad olsun.

Şener MACUN
Vakıflar Genel Müdürü ve
Türkiye Vakıflar Bankası
Yönelim Kurulu Balkanı
SİNAN'I ANARKEN

Cihan tarihi i^iiuu iu,>. f^unui uc... niyetine bakarsak, zengin ve zengbı olduğu
kadarda ilginç maten'alleri görebiliriz. Göktürklerle birlikte M.S. 550yıhnda tarih
sahnesine çıkan Türk Milleti XVasır cihan kültürüne katkıda bulunmuştur. Bunlardan
bir kısmını sıralarsak, Beyrunî, İbn-iRüşt, İbn-iSîna, UluğBey, Yunus Emre, Mevlânâ
Celûleddin-iRumî, HacıBektaş,AhîEvran-ı Velî, HacıBayram-ı Velî, PirîReis, Mimar
Koca Sinan 'ı bir anda saymak mümkündün

M/man sahada dünya tarihine imzasını atan Mimar Koca Sinan, bunlardan biridir
İçinde bulunduğumuz yıl. Mimar Sinan'ın ebediyete intikâlinin 400. yıldönümüdür.

Osmanh İmparatorluğu'nun uzun yıllar başmimarlığını yapan Koca Sinan, 1497'de


Kayseri'nin Ağımas köyünde dünyaya gelmiş, Enderunda yetişmiş, Yeniçeri Ocağında
rlere bizzat katılarak gazi olmuş, bu vesile ile İmparatorluğun üç kıt'adaki topraklarını
rek birçok eser görmüş, bunları kendi potasında eriterek mimâıi üslûbunu ortaya
. muş ve dünya mimarlık tarihine geniş imzasını atmıştır. Estetik, millî ve manevî
dünyası zengin, Allah fikri engin Koca Sinan, üç padişaha başmimarlık yaptıktan ve
yüzlerce eser verdikten sonra 15SS de, yani 400 sene önce, ebedî âleme göç ederek, bütün
mimarların gönlüne tahtım kurmuştur Bugün Sinim in mühendislik hesaplan bilgisayar
çağında olmamıza rağmen, henüz tam olarak çözülmüş değildir^

WLmarbaşı Koca Sinan'ın vaptığı eserlerin ekseriydi vakıf eski eserleriınizdir. Bu eserler
Yurdumuzun lajnı senetleri Iniviyetindeki vakıf ğski eser ve âbideleri olup, gelecek
nesillere intikal ettireceğimiz birer kültür miras^ınmızdır. Bu mirasları en iyi, en güzel ve
en ilmî şekilde tanıtmak, bizim aslî görevlerimizden biridir

liirâ. Vakıf paralan nemâlandırmak için kundan Türkiye Vakıflar Bankası TA.O. Genel
Müdürlüğü, liervd elde ettiği kârını, sermayemizin %70'ine sahip olan T.C. Başbakanlık
Vakıflar Genel Müdürlüğüne vermekle, dolayısıyla da vakıf eski eserlerimizin korunup
gelecek nesillere intikali için capa sarfetmektedir

\şte bu çabalarunızm bir uıunü de elinizde bulundurduğunuz "Mimarbaşı Koca Sinan,
Yaşadığı Çağ ve Eserleri" adlı iki ciltlik eserdir

B/> kidtür hizmeti olarak malî destek verdiğimiz fevkûlade güzel hazırlanmış ilmî e.seri,
ilim adamhmmızm istifadesine sunarken e.serde makaleleri bulunan ilim adamlarımız ile
eyeri nrfdYd çıkaran Vakıflar Genel Müdürlüğünü kutlar saygılar sunarım.

İsmet A L V E R
Türkiye Vakınar Bankası T.A.O.
Genci Müdürü
S U N U Ş

üç cihan padişahına, Kanunî Sultan Süleyman, II. Selim ve IH. Murad'a başarılı hizmet
veren, ünlü dâhi Koca Sinan, hayatında 360'ı aşan âbidevî eser vermiş olup, kö^k ve saraylar
çıktığında 335 Vakıf eser inşa etmiş ve cihan mîmârlık tarihinde "hoş birsedâ " bırakarak
ebedî âleme göç etmiştir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü dünyaca ünlü dâhi Mimar
Sinan'm 400.anmayılı münasebetiyle 1984yılında üniversitelerimizin Sanat Tarihi
Bölümündeki değerli ilim adamlanna bir anma kitabı için davette bulunmuş ve Prof. Dr.
AptuUah KURAN, Prof Dr. Doğan KUBAN, Prof Dr. Semavî EYİCE, Prof Dr. OLUŞ
ARIK ve Prof Dr. HâlûkKARAMAĞARALI'dan meydana gelen bir komisyon kurmuş ve
komisyon üyelerinin her biri, kendi ekiplerini kurarak SİNAN'la ilgili makaleler sipariş etmiş
ve hazırlanan makaleler bazı eksikliklerle bakanlığa iki senede intikal etmiştir

Bir müddet sonra bakanlık eseri hacimli bularak basmaktan sarfınazar etmiştir
Tarafımdan Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri ile yapmış olduğumuz temas neticesinde,
Kültür ve Turizm Bakanlığı taslak eseri Vakıflar Genel Müdürlüğü 'ne devretmiştir

Üniversite özetim üyelerinden meydana gelen yazarlarımız ile İstanbul'da Mart 1988 ve
Haziran 1988 tarihlerindeyapüan toplantılar neticesinde eserin, 1989yıh başlarında
basılmasında mutabakat temin edilerek gerekli çalışmalara başlanılmış ve elinize aldığınız
iki ciltlik eser meydana çıkmıştır. Eserin I cildi, metin ve çizimler olup, II. cildi Sinan
Albümü'dür.

Kendi araştırma griiplarmın koordinatörleri olan Prof Dr. Aptullah KURAN, Prof. Dr
SemavîEYİCE, Prof Dr. Doğan KUBAN ve Prof Dr HâlûkKARAMAĞARALI'nm başardı
ve candan katkdarmı şükranla ananz. Herhalde bu dört öğretim üyesi, fakültelerin başında
oldukları bölümlerde görev alan öğretim üyelerine ısrarlı istekleri, devamh takipleri
olmasaydı bu eserin yayınlanması her halde imkânsız olurdu. Yazarlarımızın sonsuz
gayretleri ise, her türlü takdirin üzerindedir.

İki ciltten meydana gelen eser, Sinan mîmârîsinin bir sentezidir Koca Sinan'ın eserlerinin
monografi alarak tek tek tanıtılması olmayıp, bütün eserlerinin grup sentezidir Bütün olarak
Sinan Mimarlığı 'nın bir neticesi, bir hülâsasıdır.

Eserin I. bölümünde Sinan'ın Arapça vakfiyesi incelenmiştir. Sinan mîmâriiğının daha iyi
araştırılması için Orta Asya Türk Sanatı, Selçuklu ve Beylik Mîmârisi, Bizans mîmârisi,
İstanbul'un fethine kadar Osmanh sanatı, fetihden sonra Sinan'a kadar Osmanh Sanatı,
Sinan'dan önce Osmanlı mîmârisi, tasarım ve yapı tekniğiyani Sinan'ı hazırlayan çevre II.
bölümde incelenerek okuyucularımızın Sinan öncesi mîmârimizi araştırmak için
kaybedilecek zamanı önleyerek, konuyu kolay hazmetmeleri temin edilmiş, Sinan'ın hangi
mîmârigeçmişten ortaya çıktığı gözler önüne serilmiştir

Aynca, Sinan çağı kültürü de IH. bölümde yetkili imzalar tarafından araştırılarak
okuyucularımızın hizmetine sunulmuştur IV. bölümde Sinan'ın Mîmârisi, V. bölümde Sinan
Mîmârisinde Bezeme, VL bölümde Sinan Mîmârîsinin biçim özellikleri ve VII bölümde
değerlendirme yapılmıştır.

42 kısunda 33 yazarın görev aldığı eser, dil ve üslûpyönünden elbette farklılıklar


gösterecektir Zira, 33 yazarın dil ve üslûp yönünden farkh düşünmesi tabiîdir Bunun hoş
karşılanması gerekin
Eserde, I. cilt metin bölümü olup, çeşitli çizimler makale sonlarına konmuş, kitapla
değişik bir dizayn uygulanmıştır Sayfaların yan kenarlarına bazı fotoğraf çizim ve (ithiim
niteliğinde olan II. cilde bazı atıflarda bulunulmuştur
II.j:ilt, tamamen fotoğrafla talisis edilmiş olup, renkli resimlerin % 70'i tarafından
çekilmiş, Prof Dr Halûk Karamağaralı, Prof Dr. Yıldız Demiriz, Prof Dr Şerare Yetkin,
Prof Dr Nermin Sinemoğlu, Prof Dr Yılmaz Önge, Doç. Dr Tanju Cantay, Yrd. Doç. Dr
Hakkı Acun, Zübeyde Cihan Özsayıner, Ali Kılcı'nın slayt arşivinden yararlanılmıştır
Siyah-beyaz fotoğraflarda ise, ekseriyet Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nden tarihî dcği'ri
hâiz eski fotoğraflar alınmış, yazarların fotoğrafları da kullanılmıştır

II cilt halinde sunulan bu eserin, "Türk San 'atı ve Mimar Sinan Döhemi'ni inceleyen
araştırıcılara yardımcı olacağı düşüncesi ile; başta koordinatörler olan Prof Dr Aptullah
Kuran, Prof Dr Semavî Eyice, Prof Dr Halûk Karamağaralı, Prof Dr Doğan Kuhan V/,
makale sahiplerine, emeği geçen bütün ilim adamlarına, Genel Müdürümüz Sayın Şener
.Macun ile Genel Müdür Yardımcımız Sayın Atilla Özer e. Vakıflar Genel Müdürlüğü ve
Türkiye Vakıflar Bankası Genel Müdürlüğü idareci ve personeline, Kültür ve Turizm
Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdür Yardımcısı Nail Tan 'a, eserin bütününün
resimlerini ve resim altyazılarını Türkçe ve İngilizce olarak büyük bir sabır ve titizlikle
düzelten ve sanat tarihi bilgisi ile eserin mükemmelliğine büyük katkısı olan Doç. Dr Tanju
Çantaya; fotoğraf çekim işlerinde yardımcı olan tarih uzmanı Necdet İf^hye eserin dizgi
grafik, füm ve baskı işlerini yapan Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı'mn Ömer Onay
yönetimindeki teknik elemanlarına bu vesile ile candan teşekkür eder saygılarımı sunarım.

Sadi BAYRAM
Edilör
Vakıflar Genel Müdürlü^^ii
Şube Müdürü
İÇİNDEKİLER

I. GİRÎŞ
Vakfiyesinin İhtiva Ettiği Bilgiler Işığında Mimar Sinan
İbrahim A T E Ş

[I- SİNAN'I H A Z I R L A Y A N O R T A M
Orta Asya Türk Sanatı ile Anadolu'da Selçuklu ve Beylikler Mimarîsi
Doç.Dr. Ara A L T U N 33

BizansMimârîsi
Prof. Dr. Semavî EYİCE 45

Osmanlı Devletinin Kuruluşundan İstanbul'un Fethine Kadar Osmanlı Sanatı


Doç. Dr. Tanju C A N T A Y 53

Fetihten Sonra Mimar Sinan'a Kadar Osmanlı Sanatı


Doç. Dr. Tanju C A N T A Y 69

Mimarî Tasarım ve Yapı Tekniğinin Sinan'dan Önce Ulaştığı Ortam


Doç.Dr. Ara A L T U N 91

[[I. SİNAN ÇAĞI K Ü L T Ü R Ü


X V I . Yüzyılda Osmanlı Devleti'nin ve İstanbul'un Görünümü

Prof. Dr. Semavi EYİÇE 99

Sinan Çağının Siyasî Tarihi

Prof. Dr. Mücteba İLGÜREL 109

X V I . Asırda Hukuk
Yard. Doç. Dr. Feridun M. E M E C E N 113
Kanunî Sultan Süleyman Devrinde Aşiretlerin Coğrafî Sahaolarak Yayıldığı Bölgeler
Doç. Dr. İlhan ŞAHİN 121

XVI.Asirda Osmanlı Tersaneleri ve Gemi İnşa Tezgâhları


İdris B O S T A N 125

Mimar Sinan'a Siparişte Bulunanlar


Doç. Dr. Abdülkadir ÖZCAN 131
Mimar Sinan'm Manevî Dünyası
Prof. Dr. S. Hayri B O L A Y 147

IV. SİNAN'IN MİMÂRİSİ


Tezkerelerde Adı Geçen Sinan Eserlerinin Yapı Türlerine Göre Alfabetik Listesi
Prof. Dr. Aptullah K U R A N 155

Mimâr Sinan'ın Külliyeleri


Prof. Dr. Aptullah K U R A N 165

Mimâr Sinan'ın Camileri

Prof. Dr. Aptullah K U R A N 176

Mimâr Sinan'ın Mescidleri

Prof. Dr. Aptullah K U R A N 215

Mimâr Sinan'ın Türbeleri


Prof. Dr. Aptullah K U R A N 223
Mimar Sinan'ın Eğitim Yapıları Medreseler, Darülkurralar, Mektepler
Doç. Dr. Zeynep A H U N B A Y 239

Sinan'ın Mimârîsi Tekkeler


M.BahaTANMAN 311

Sinan'ın Mimârîsi îmâretler

M. Baha T A N M A N 333

Darüşşifalar

Doç. Dr. Gönül C A N T A Y 355

Kervansaraylar

Doç. Dr. Gönül C A N T A Y 369

Sinan'ın Sivil Yapıları


Dr. M. Sinan GENİM 393
Anadolu'da Türk Hamamları Hakkında Genel Bilgiler ve Mimar Koca Sinan'ın İn^a
Ettiği Hamamlar
Prof. Dr. Yılmaz ÖNGE 403

Sinan'ın Yaptığı Köprüler

Prof. Dr. Kâzım ÇEÇEN 429

Sinan'ın Yaptığı Su Tesisleri


Prof. Dr. Kâzım ÇEÇEN 439
V. SİNAN'IN MİMARİSİNDE B E Z E M E
Sinan'ın Mimarisinde Bezeme
Prof. Dr. Yıldız DEMİRİZ 465

Mukarnas Bezeme

Prof. Dr. Ayla Ö D E K A N 473

Mimar Sinan'ın Eserlerinde Çini Süsleme Düzeni


Prof. Dr. Şerare YETKİN 479

VI. SİNAN'IN MİMARİSİNDE BİÇİM ÖZELLİKLERİ


Yapısal Özellikler
Prof. Dr. Müfit Y O R U L M A Z 501

Mekân Sorunu

Prof. Dr. Ayda A R E L 505

Kütle Biçimlenişi ve Cephe Düzenlenmesi

Prof. Dr. Ayla Ö D E K A N 513

Taçkapılar

Prof. Dr. Ayla Ö D E K A N 521

Minareler
Prof. Dr. Ayla Ö D E K A N 525
Mimar Sinan'ın Yapılarında Kullanılan Yapım Teknikleri ve Malzeme
Doç. Dr. Zeynep A H U N B A Y 531

Mimar Sinan Dönemi Duvar Çinilerinde Biçim, Mekân-Satıh, Renk ve Perspektif


Açılarından Bakış
Prof. Dr. Nermin S İ N E M O Ğ L U 539

Mimar Sinan'ın Camilerinde Akustik Verilerin Değerlendirilmesi


Prof. Dr. Mulbul K A Y I L I 545

VII. D E Ğ E R L E N D İ R M E
Sinan'ın Mirası
Prof. Dr. Semra Ö G E L 559

Sinan'ın Dünya Mimarisindeki Yeri


Prof. Dr. Doğan K U B A N 581

Sinan'ın Yapılarında Yakın ve Uzak Çevre İli-^kileri Üzerine Düşünceler


Doç. Dr. Umur E R K M A N 625
Kaynakça
Prof.Dr. Ayla Ö D E K A N
I
giriş

V.
.fi
Vakfiyesinin İhtiva Ettiği
Bilgiler İşığında
Mimar Sinan

İbrahim ATEŞ

lümünün 400. yıldönümünde milletçe rahmet, minnet ve şük­


ranla andığımız merhum Mimar Sinan, kişiliği, becerisi ve eserle­
riyle iftihar edip gurur duyduğumuz dünya çapında önemli bir yer
ve şöhrete sahip olan büyük bir Türk'tür. Medeniyet âlemine ka­
zandırdığı ölümsüz eserlerle Türk'ün dehâsını dile getiren bu büyük insanın,
sadece bir Mimar olduğunu sanmak büyük bir yanılgıya düşmek olur. Eldeki
belgeler, onun dâhî bir Mimar olduğu kadar, sosyal yardımlaşma, dayanışma
ve bütünleşmeye olağanüstü önem veren büyük bir vâkıf olduğunu ortaya koy­
maktadır. Hayatı, sürekli yenilikler peşinde koşan bir reformcu, değişik düzen­
leme ve uygulamalarda bulunan başarılı bir planlamacı ve dünyası kadar ahire-
tini de gözeten basîret sahibi ihlaslı bir Müslüman olduğunu göstermektedir.
Mimarî mehabetini ve meslekî mahâretini meydana getirdiği muhtelif ve mü-
teaddid eserlerle isbat eden bu insan, ruhundaki yüceliği kurduğu vakfın vakfi­
yesinde öngördüğü hayrî, sosyal ve kültürel şartlarla izhâr etmektedir.

Tetkik edildiğinde görüleceği üzere. Mimar Sinan'ın yaptığı eserlerin bü­


yük çoğunluğu vakıf eserlerdir. Padişah, Valide Sultan, Şehzâde, Sadr-ı âzam,
Vezir, Mâzır, Paşa, Kazasker, Ağa, Defterdar, Kethüdâ, Haseki, Şehremini, Kapıa-
ğası, Rûznâmçeci, Mişancı, Hekimbaşı ve benzeri devlet adamlarının yanında,
takyeci, simkeş, turşucu, kuyumcu, kasap arpacıbaşı, kürkçübaşı gibi esnaf ve
meslek mensuplarının kendisine yaptırıp vakfettikleri yüzlerce vakıf eseri gö­
ren Mimarbaşının, çağında hızla gelişen vakıf sahasında birşey yapmamış ol­
ması düşünülemezdi. Kişinin yapıp veya yaptırıp vakfederek insanların hizmeti­
ne terk ve tahsis ettiği eserlerle, onların gönüllerinde yaşayıp ölümsüzleşeceği-
ni müdrik olan böyle basiretli bir insanın, böylesine verimli olan bir yatırımı
ihmal etmesi tasavvur edilemezdi. Yöneten-yönetilen, kadın-erkek, varlıklı-
varlıksız herkesin koşarak yarış edercesine az veya çok demeden birşeyler vak­
fettiği bir ortamda Sinan'ın böyle bir yöne yönelmemiş olması ondan bekle­
nemezdi.

İşte bu düşüncelerle, vakıf belgeler ve diğer kaynaklar üzerinde yaptığı­


mız araştırma ve incelemede Sinan'ın bu alanda da seçkin bir yeri olduğunu
gördük. Kurduğu vakfa ait vakfiyenin tetkiki sonucunda, "Mimar Koca Sinan"
diye bilinen bu büyük insanın aynı zamanda "Vâkıf Hoca Sinan" olduğunu an­
ladık. Mimarîdeki mahâreti ve sanat dünyasındaki şöhreti ile, ileri gelen Türk
büyükleri arasındaki müstesnâ yerini alan bu hayırsever zâtın, varlığını Allah
rızası doğrultusunda, vatan ve milleti yararına vakfeden yüce ruhlu vâkıflardan
biri olduğuna muttali' olduk. Durup dinlenmeden çalışıp, el emeği ve alın teriy­
le elde ettiği helâl mal ve servetini vakfederek, bir çok hayrî, sosyal ve kültürel
gayelerle ilelebed Müslüman-Türk Milleti nin hizmet ve himayesine tevdi' ettiği­
MIMARBAŞı
K O C A SINAN ni gördük. Aile fertlerini, oturduğu mahalle ve çevre sâkinlerini, doğup büyü­
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ düğü yöre halkını ve bilumum insanları kendisinden çok düşünen bu şefkat şa­
V E ESERLERI hikasının sahip olduğu taşınır ve taşınmaz bir çok varlığını vakfettiğini vurgula­
dığı vakfiyesinde, insanlann ötesinde diğer birçok canlıları da düşündüğünü öğ­
rendik. Köyü olan Ağımas'ta yapıp vakfettiği çeşmeye su içmek üzere gelen hay­
vanların dinlenmesi için, çeşmenin etrafında geniş bir alanı vakfettiğini gördük.
Din eğitiminin yanında dil eğitimini, dünya imarının yanında ahiret hazırlığını,
yakınlarının yanında yabancılan ve insanların yanında hayvanları ihmal etme­
yen sarsılmaz inanç tükenmez şefkât sayısız meziyet ve sınırsız hamiyyet sahi­
bi yüce njhlu bir insan olduğunu anladık. Vakfiyesinde yer alan bilgilerin ışı­
ğında, ruhundaki yüceliğin, yaptığı eserlerin yüceliğinden çok daha fazla öldü­
ğü kanaatine vardık. Allah nzasının dışında birşey düşünmeyip ölümünden sonra
rahmet ve hayır dua ile anılmaktan başka birşey gözetmediğini anladık.

Diğer taraftan Sinan'ın vakfiyesini dikkatle incelediğimizde çok ve çeşit­


li mal varlığını vakfettiğini gördük. Gelir getirici bir takım emlâkin yanında, otur­
duğu evini, yetiştirdiği bahçesini, okuduğu kitabını, cebindeki parasını ve def-
nolunacağı türbesini vakfettiğine tanık olduk. Namaz kılan müslümanlar için
mescid, okuyan çocuklar için mektep susayan ve temizlenme ihtiyacını duyan
insanlar için çeşme, dinlenmeye muhtaç olan hayvanlar için arazi. Vakfında gö
rev yapacak bazı görevlilerle, çocukları ve azadlıları için oturacakları evleri ve
çalışan meslek sahipleri için işyeri olacak dükkânları vakfetmesinden, çok yön­
lü vakıf düşüncesine sahip olduğunu anladık. Hayrî, sosyal ve kültürel hizmet
1er sunmak üzere yapıp vakfettiği hayrat yapılarının hayâtiyetini sağlamak, gö
revülerin giderlerini karşılamak ve öngörülen sosyal ve hayrî hizmetlere kay­
nak olmak üzere taşınır ve taşınmaz bir takım varlığını vakfettiğini öğrendik.
Mescid, mektep çeşme, suyolu, su, türbe ve kitap gibi hayrâtın yanında birçok
mal varlığını vakfederek ilelebed müslüman Türk milletinin hizmet ve himaye­
sinde tahsis ve tevdi' ettiğini gördük. Vakfettiği varlığın 18 menzil, 38 dükkân,
9 ev, r arazi, 4 çeşme, 1 büyük bahçe, 1 kayıkhane, 2 su, 1 suyolu, 4 gözlü
bir değirmenin vergisi, 1 mescid, 2 mekteb 1 türbe, 1 kitap ve 300 bin gümüş
akçeden ibaret olduğunu anladık. Ayrıca vakfedilen bu varlıktan elde edilecek
gelirden, vakfiyede 23 kalem halinde belirtilen hayrî, sosyal ve kültürel şartla-
nn gerçekleştirilmesi için 4 5 2 6 5 akçe, 11 kalem halinde belirtilen yerlerin yıl­
lık mukataa gideri olarak da 1322 akçe olmak üzere toplam olarak yılda 46.587
akçe harcanmijsının şart edildiğini gördük. Bu meblağın 7.4.1988 tarihinde yap­
tığımız değerlendirmeyle yaklaşık olarak 84.199.479.- T L sı karşılığı olduğunu
tesbit ettik.

Bunların dışında "Mimar Sinan Vakfı" adlı Eserimizde, Sinan Vakfının


kuruluşu, yönetimi, denetimi, mal varlığı, hizmet şartlan ile vakfiyesi hakkın­
daki görüşler ve ihtiva ettiği düşünceler gibi önemli konuları belgeleriyle bir­
likte detaylı bir şekilde dile getirmeye çalıştık.
Mimar Sinan'ın vakfiyesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü merkez Arşivindeki
576 (7/1) nolu ve Vakfiyye-i Sâbi' Mükerrer Mücedded İstanbul adlı defterin 23-28.
sayfalannda ve 14. sırasında kayıtlıdır. Tarihsiz olmakla beraber ihtiva ettiği ba­
zı bilgilerle, iliadelerden 1566-1583 tarihleri arasında tescil edildiği anlaşılmak­
tadır. Büyük boy ve dikdörtgen biçiminde 6 sayfadan oluşan bu vakfiyenin 1
ve 6. sayfaları 25'er satır, 2 ve 5. sayfaları 33'er satır, 3 ve 4. sayfaları da 35'er
satır olmak üzere toplam olarak 186 satırdan ibarettir.
Daha önce bazı araştırmacılarla yazarlar bu vakfiye üzerinde durup bir
takım bilgiler elde etmişler ise de, bir hayli okuma hatası yaptıklarından dolayı
istenilen bazı inceliklere ulaşamamışlardır. Ömeğin konu üzerinde en fazla dur-
muş olan rahmetli İbrahim Hakkı Konyalı 1948 yılında yayınladığ "Mimar Koca VAKFIYESI'NIN
Sinan" adlı eserinin 71-88. sayfalarında söz konusu vakfiyeyi neşretmiştir. An­ VE ESERLERI
cak, vakfiyenin bir yerinde cümleler arasında karışıklık yapmış, 28 yerinde ke­ B I L G I L E R ıŞıĞıNDA
lime, cümle ve satır atlamış, 123 yerinde yanlış okumuş ve 900 yerinde de trans­ SINAN
kripsiyon hatası yapmıştır. Biz, kaydedilen bu çalışmaları takdir ve saygı ile kar­ İbrahim ATEŞ
şılamakla beraber söz konusu târihî vakfiyeyi bir vakıftı gözüyle inceleyerek ya­
pılan okuma hatalarıyla bazı yanlış değerlendirmeleri, belirtilen eserimizde açık­
ladığımız için burada o hususlara değinmeyip vakfiyenin transkripsiyonu ile sa­
deleştirmesini vermekle yetiniyoruz.
Türkçe, Arapça ve Farsça kelimelerin karışımından oluşan klasik Osmanlı
Türkçesi ile kaleme alınmış olan Mimar Sinan vakfiyesinin çoğu yerinde geçen
dua cümleleri Arapça yazılmıştır Ayrıca baş sayfasında yer alan beş âyet-i keri­
me ile üç hadîs-i şerif de Arapça metni ile verilmiştir. Bu itibarla günümüzde
vakfiyenin anlaşılmasında güçlük çekileceği düşüncesi ile transkripsiyonunun
yanında, günümüz Türkçesi ile sadeleştirilmiş şeklinin verilmesi de faydalı gö­
rülmüştür.
Ayrıca vakfiyeyi sözü geçen kütük defterine istinsah ederek kaydeden
memurun birçok kelimelerini yanlış veya eksik olarak yazdığı tesbit edilmiştir.
Bu nedenle biz vakfiyede geçen bazı kelimeleri, mânâ açısından okunması ge­
reken şekliyle düzelterek okuyup metinde yazılan şeklinin de dipnotlarla be­
lirtme cihetine gittik. Diğer taraftan eksik yazılmış olduğuna inandığımız bazı
kelimelerin tamamlayıcı bölümlerini de parantez içinde vermeyi uygun gördük.
Böylece yapılan yazı hatalarını kısmen gidermiş olduk.

Vakfiyenin Transkripsiyonu:
Atâyâ-yı hamd-i bisyâr ki, sadr- nişînân-ı encümen-i ins edâsında 'acz ü
inkisâr izhâr idüb zâviye-i "lâ ubsîsenâ(en) 'aleylie" de kûşe-i humûl intiyâr itdi-
ler ve hedâ(yâ)-yı şükr-i bî-şümâr ki, temcîd-gûyân-ı cevâmi'-i kuds fezâsında ku­
sur ve iftikâr ikrâ(r) idüb ma'bed-i "ente l<emâ esneyte 'alâ nefsike" de i'tikâfla
iftihâr itdiler. Ol vâcibü'l-vücûd ve sâni'-i pür-cûd dergâhına olsun ki, envâ'-ı mah-
lûkâtı redeh-i 'ademden sahrâ-i vücûda îrâd ve ecnâs-ı mükevvenâtı' hîta-i gayb-
dan beydâ-yı şühûda îcâd idüb mecmû'ın ârâste-i sanâ-yi'-i kudret ve bedâyi'-i
hikmet kılmağla esâfilin e'âlîsine kayd ve eşrafın edânîsine ser-bend itdi. Husû-
sen nev'-i inşânı mazhar-ı kemâlât-ı zât ve âyîne-i tecellî sıfât kılup civâr-ı efrâdı-
na rişte-i kudretinde ahsen-i heyet üzre nizâm verdi. "Ve refe'a ba'daküm fevka
ba'din derecât" fehvâ-yı şerîfiyle bazın ashâb-ı vahy ve ba'zın erbâb-ı taklîd ve
ba'zın zevi'l-himem kıldı. "Fe siibhâne'Hezî bi-yedihî rnelekûtü kilHi şey'in ve ileyhi
turceûn" ve salevât-ı sâfiyât ve teslîmât-ı kâfiyât ol eşref-i mevcûdât ve ekmel-i
mahlûkât imâmu r-rüsül hâdi's-sübül habîb-i İlâh Muhammedin resûli'llâh âsi-
tânına olsun ki, dest-gîr-i üftâdegân-ı vâdi-i^ cehl ü dalâl ve bedrika-i
cûyendegân-ı diyâr u mâl olup gürûh-ı mü'minîne sebeb-i tahsîl-i makâmât-ı
'âliye ve tâ'ife-i muvahhidîne bâ'is-i tekmîl-i derecât-ı sâmiye olan umûr-ı bi-tarîki
küllün'alâ mâ huve'l-hakk beyân idüp mübâhât ve muharremâtı ve müşebbe-
hât ve müşkilâtı üslûb-ı seyrile^ fark itdi. Cezâhu'llâhu Te'âlâ 'anhu mâ huve eh-
luhû "hüve'Uezî ersele resûlehû bi'a'l-hüda ve dini'i-hakki li -yuzhirahu ale'd-dîni
küllihi velev kerihe'l-müşrikûn'*' ve âl-i berere-i kirâm ve ashâb-ı hayyire-i 'izâm

1. Bu kelime metinde "meknûnât" şeklinde yazılmıştır.

2. Bu kelime metinde yanlışlıkla "bSdi" şeklinde yazılmıştır.

3. Burada "seyr" şeklinde yazılmış olan kelimenin, mânâ açısından kolay anlamına gelen "yesir" şeklinde
okunması daha uygundur.

4. B u kelime metinde yanlışlıkla "kSfirûn" şeklinde yazılmıştır.


niiiiliiiw nlwii I t iHr i frtmntnm Ifriplllf t ftCbnlm « • him4y«t ve hudûd-ı «er •
mgiatt m» mmm4
i y p i H i i H İ H l i M i n «t tagyfi1n«d ve tA'He-i tug
ıı İ H İ â ı wnrftrf ırmuMinnr mrtTrdnnHftW H H A ai«yMm ecmalh. DOnyi-yı nA-
mm ılmûjfım ı m U m OÜMİP^elmiyiibnm'berOgOaer-gAholması gün
0â mm^ « e i t t » tadlh^iKtafi ebfendte AtevAa-ı sOrûr s û ı M m a k â m p
fHQM b l ı t f ı % « « t «Miıitcif& m I N anûılri megür-t infisİM bna-glye olup
feMT-t nwnlHb «e I n a ı ^yfH «tenlet ve MüB'-ı meıAtİb ve Izzi neh-i rezalet
okm^duc W l)ifl«Qmie ' G k i S n y İ dfettin ve t t ö b u M MMbun.'Kavl i savabdır
b M fObbetin «ett frtiylfct ttidn tnahail-i tOum kenMUt-ı aeniyye ve men
tetalN m n l m a N dMyye ekmgit nebi4elaem buyunnugdur. SaUa'liahu aley-
Mvtaelem " E c l d a ^ ^ f l s e f n ^ M ^ herkes ana-i dünyaya k i ş t z a r ı
â M n t ^ idâb tdştkİMtohnH hasenat Q hoyrat ve ben^geı'-ı 'Ibadat u sada-
Mtola«ef⻫BbaMi(0ta'Mr4iBvn48aıl^4baidyebezlvek^^
Nlğge4 M e n tel eyley& BeHd mdddet^ ömrOnde saiik4 mesaiilc-i hasenat ol-
dı^ûndan ma'ada bir tarikti makbdl u « e ı l ve semt-i m a l ^ l u m e r i tedarilt
o h n a İd aa yevmrHayam a s a n heyra^ ve inkıta' ve semerat-ı hasenatdan intifa'
"Men
d u n a İd DaveN A s a m oeUe oeiaitıhu ve banime' nevaUhû buyunır. 'ami­
le admto w
sAfihan 0161 Umihyfye'n^u he
Onsa ws /HIWS mO>n&ıân
Uı^^betm ytksnec^yeantlmn eanhum N-ahsenl mâ
buyun» l/b rrmehiVeOne yımHkûoernmtMumIbtIgte meıd
tten mbt eiimam ke4rmeU cemrniln UmbveOn a s i t e M wtbtfu
lehâ d ı % n l fe £nfem yuaOıhâ vâbOm k taUm vtMhu bbni
ba gayri zaiike minel-lyatil-varideti ft hakkil-hasenau ve'l-hayratNitekim aynı
a ' y â M nnOhenditfln, zcyn-İ erfcln-ı mO'essUtn Ostad-ı esatizeti'z-zaman re'îs-i
oehabizetrd^ievıan O k i k i t s i ' I ^ ve'l-evAn mi'mar-ı Sultanî ve mu'allim-i Haka-
ht eknahfOfu bl-sunûR avatifn-Melikil-mennan Sinan Ağa ibni 'Abdurrahman
vOcÛh-ı hayrat Q hasenata can (u) dilden taiib ve dhat-ı teyyibat ve sadakata
kemH mertdıede rAgd) vMı^ da«r>İ evkAtını nrtasaiih-i uhreviyyeye sarf ve
def(û)nundan ta'alMcat-ı ledTeOri) hazf itmekle mu'tad oimu» iken vOcûh-ı
hayıtldaı^ ba'zın ila sa'atil-kıyam ibka murad idinOb emlakinden ve malından
beher mikdanh vakfetmek evla göıdOğü edlden medis-i şer'*l şerif-i şamihü'l-
Imad ve mahfel4 âM mSMSA rAsihO'i-eviadda kaffe>i tasanufAtı sahlha ve amme
tasamıOtı naRze okluğu haUnde hazır olup şöyle ikrar ve i'tiraf eyledi ki,
mahnriyye4 Kmıstantınfyye hum|yet Vmi'l-beliyye mahaliatından k e n d C ^ men-
sûbe olan mahqfiede taleben li-meıdati'Iiahl Te'aia bina İtdOgt mesdd-i şerff ve
ma'bed4 mOnifi ikame-i saiat klen mO'minlhe vakf idOb mesdd-i şerff-i mezbûr
kurbOnde Ibtigaen iWedii'Uahi Te'aia ihdas itdOgi mekteb-i latifi sıbyan-ı mü-
UitBMne vakf Udi ve masaiih-i mesdd-i şeıff-i merkûm ve mûhimmat-ı mdcteb-l
malftm igdn vesair vik:Ûh-ı hayrat idn ki vakü geldikde inşaa'liahu Te'aia zikr
ohniK ItoidQ emltttaıden bnaret-i suHânfyye huriset anil-aftti's^emaviyyeti ve'l-
aradByye kurbOnde WUd'olan menzilin ki Qç muhawata^) mûştemildir. Biri da-
hÜİyye ve biri vusllhfyye ve biri haridyyedir. Amma dahiliyyesi on bab 'ulvî ev­
leri ve Od bab sOflî evlari ve bir furunı ve iki hamamı ve bir matbahı ve bir mah­
zen! ve bes kenffi mOstemildir ye amma vustaniyyesi iki bab ve bir gurfe ulvî
evleri İd mab^nleri suffe ve önleri bağçe ve altı aburdur ve ahurun önünde bir
bab ev kl fevkinde bir mahzen vAki' olmuşdar ve bir su kuyusunu' mûştemil­
dir ve amma harfcrfyyesi birbirine muttasıl dört hfldiratı mûştemildir ve cümle-

& Butaftmmdtacfe yMı^Udi Iraft* i M M e yMri^


7. Bu U t a * mrtMe yHkıUte-tamr
nin taraf-ı kıbltsi merhûnn ve magfûnıhleh Sultftn Süleymân Hftn aleyhiV- VAKFİYESrNİN
Rahmeta ve'r-Rıdvân medrese-i şer{f(e)lerine mOntehî olub ve etritf-ı selâsesi tar1k-i İHTİVA ETTİĞİ
'âmma mOntehîdin Cemf-i tevâbi' ve levâhıkı ve tarâyık-ı merâfıkıyla vaKr ıtdi BİLGİLER IŞIĞINDA
ve dahi menziM mezkûre muttasıl yimii bâb dükkfinlannı vakf itdi ve ihdâs olu­ SİNAN
nan 'ulvî mektebi sıbyân-ı müte'allimîne vakf itcU ve dahi menzil-l mesfûnın taıaf-ı İbrahim ATEŞ
şimâlîsine muttasıl olan muhavvata ki ahcâr-ı mOşebbeke ile ahsen-i vaz' Özre
binâ olunub vâkıf-ı mezbûra medfen'° olmak içün tehyi'e olunmuşdur, valtf it­
di ve dahi mescid-i sâbık kurbünde mekteb-i mesfûra mülâsık vâki' olan biriki­
rine muttasıl üç menzilin binâlann ki, her biri bir yer evin ve birer zulle ve birer
muhavvata ve birer kenîfi müştemildir vakf itdi ve dahi mescid-i merkûma mut­
tasıl bostan kl, eşcâr-ı müsmire ve gayr-i müsmire ve bir sundurma ve üç havuz
ve akar suyu ve bir musluğu ve sed üzerinde vasatında vâki' bir köşkü müşte­
mildir. Bir cânibi Neslihan Hatun mülkü ile ve bir cânibi Ali Paşa merhûmun
vakıf bostânı ile ve bir ciheti vakf-ı mezbûr ile ve bir tarafı Kara Kâsım Vakfı
ile mahdûddur ve cümle yerlerinin mukâta'ası her senede yüz doksan akçedir.
Cümle tevâbi'i ile vakf itdi ve dahi mahrûse-i mesfûre mahallâtından Hâoe Veys
AAahallesinde merhûm Ali Paşa Hamâmı dolabı fazlası izn-i sultâniyle bostâna
câri o\ub, bostân-ı mezbûr (a) bir musluk binâ olunmuşdur. Nısfı bostâna câri
olup nısf (ı) dahi vakıf bostâna câri olup^ anı vakf itdi ve Mevlânâ Ahaveyn AAa-
hailesinde Çukurçeşme dimekle ma'rûf çeşmeye ve kendü mahallesinde mes­
cidi kurbünde binâ olan çeşme(ye) kâriz içinde künkle gelen sunun kârizi için­
de hâsıl olan acısunun ayağı savulduğu mahaldeki" kendü vakıf hânesi
kurbünde'^ emr-i hümâyûnla hâne-i mezbûrun içinden vakıf bostânın'a icrâ ey-
lemişdir, anı vakf itdi ve dahi mescid-i ma'hûd kurbünde vâki' olan yedi menzi­
lin binâlann ki her biri birer yer evi(ni) ve birer zulle(yi) ve birer kenîfı ve birer
muhavvatayı müştemildir. Bir cânibi Ahmed ibni Abdullah mülküne ve iki câ­
nibi vakıf bostân (a) ve bir tarafı tarîk-i 'âmme müntehî olup ve arsanın mukâ­
ta'ası her senede yetmiş akçedir, vakf itdi ve zikrolunan menzilin birin imâm-ı
mescid-i merkûm olan kimesneye mesken ta'yîn itdi ve birin mü'ezzinine ma-
karr itdi. Şöyle ki; ihtiyâr idüb sâkin olalar ve eğer sâkin olmayalar mütevelli
olan kimesne şâir akârât gibi icâr^e virüb ücretin zabt ide, kendülere ta'arruz
ettirmeye ve dahi mescid-i şerîf-i mezbûr mukâbelesinde vâki' olan menzilin
binâlann ki yedi bâb tahtânî evleri ve dört bâb dükkânı ve yedi bâb kenîTı ve
bir su kuyusunı müştemildir. Bir tarafı Ahmed ibni Mustafia mülkü ile ve etrâf-ı
selâsesi tarîk-i 'âmm ile mahdûddur ve arsanın mukâta'ası her senede ondokuz
akçedir vakf itdi ve dahi Mevlânâ Ahaveyn mahallesinde nzâ'en li'llâhi Te'âlâ tarik-i
'âm içün iştirâ olunan evin bir cânibi Hasan ibni Mustafa mülküne tûlen otuz
zirâ' ve iki cânibi tarîk-i 'âmme tûlen otuz sekiz zirâ ve bir tarafı İskender ibni
Abdullah mülküne ve 'arzan on zirâ'dır vakf itdi ve dahi mahalle-i mezbûı<e)
de üç bâb tahtânî evleri ki, bir su kuyusu ve bir kenîfı müştemildir. Bir cânibi
bostân-ı Ali Paşa ve bir cânibi kârîz ve bir tarafı tarik-i 'âmm ve bir ciheti vakf-ı
mezbûr ile mahdûddur vakf itdi ve dahi mahmiyye-i mezkûre mahallâtından
Hâfız Mustafa Çelebi mahallesinde vâki' olan menzilin binâlarını ki bir süflî evi
ve bir sundurma ve bir su kuyusunu ve bir kenîTı muhavvita ve altı bâb 'ulvî
ve süflî evleri ve bir mikdâr arz-ı hâliyeyi müştemildir. Bir tarafı Ali Çelebî mül­
kü ile ve (bir) cânibi Hüseyin Çelebî İbni Ali memlûkiyieve ikicânibi tarîk-i'âmm
ile mahdûddur ve arsasının mukât'ası her senede yetmiş akçedir vakf itdi. Ke-
zâlik mahalle-i mezbûr(e)de vâki' menzilin binâlann iki bâb 'ulvî evleri ve bir
suffe(yi) ve bir hücre(yi) ve bir zull^ri ve bir su kuyusunu ve bir kenîfı ve bir

10. B u kelime metinde yaniı;iılda (deih) olaıalc yazilmqbr.

11. B u kelime metinde yanlqlilda (mahalledeki) «eklinde yaaimiftır.

İ Z B u kelime metinde yanlışlıkla (kuıbdOr) şeklinde yazılmışbr.


muhavvatayı müştemildir. Bir tarafı Süleyman ibni Abdullah müli<ü ile ve bir
MIMARBAŞı
K O C A SINAN, canibi Mustafa İbni Sinan memlûkiyle ve bir canibi İskender İbni Abdullah vak­
YAŞADıĞı ÇAĞ fıyla ve bir tarafı tarîk i'âmmve tarîk-i hâs ile mahdûddur ve arsasının mukâta ası
VE ESERLERI her senede on akçedir vakf itdi. Kezâlik mahalle-i mezkûrede vâki' olan menzi­
8 lin binaların ki. iki bâb tahtânî ve bir bâb fevkânî evleri ve bir ahun ve iki kenîfi
müştemildir ve bir cânibi Pâsbân Velî ibni Abdullatif vakfı ile ve iki canibi vâkıf-1
mezbûrun vakfı ile ve bir tarafı tarîk i 'âm ile mahdûddur ve arsasının mukâ­
taası her senede altı akçedir. Vakf itdi. Ve dahi mahrûse i mesfûre mahallâtın-
dan Sarı Nasûh mahallesinde vâki' olan menzilin ki iki beyt-i süflî ve bir gurfe
ve bir suffe ve bir su kuyusunu ve bir bağçe ve bir muhavvatayı ve bir kenîfi
müştemildir. Bir tarafı Zehra Hâtûn ibneti Abdullah mülkü ile ve taraf ı âheri
Ahmed ibni Abdullah mülkü ile ve tarafeynden tarîk i 'âm ile muhdûddur vakf
itdi. Ve dahi mahmiyye-i ma'hûde iskelelerinde(n) Çöplük İskelesinde Ayaz(ma)
kurbünde vâki' olan birbirine muttasıl üç bâb dükkânların ve ardında vâki' olan
mülâsık ağcı dükkânın ki, bir cânibi deryâ ve iki tarafı tarîk-i 'âmm ve bir câni­
bi vakf ı mezbûr ile mahdûddur. Ve arsasının mukâta'ası her senede yüzelli dört
akçedir, vakf itdi. Ve yine kenâr-ı deryâda mahalle-i mezkûrede vâki' menzilin
binasın ki nısf dükkânı müştemildir. Bir cânibi vakf-ı mezbûr ile ve bir tarafı
Süleyman Bey mülküyle ve bir tarafı tarîk-i'âmm ve bir cânibi deryâ ile mahdû-
dur ve arsasının mukâta"a(sı)her senede yüz yirmi akçedir, vakf itdi. Kezâlik kenâr-j
deryâda Ayazma kurbünde binâ olunan kayıkhânenin binâsı ki, bir cânibi mez
bele ve cânib-i mîrî kârîz ve bir cânibi Ayasofya vakfının arz ı hâliyesi ve bir câ­
nibi deryâ ile mahdûddur. Tûlen on iki zirâ' ve arzan yedi zirâ' yeri müştemildir.
Her senede arzının on beş akçe mukâta'ası var(dır) vakf itdi. Ve dahi deryâ ke-
nânnda cedîd binâ olunan kapu kurbünde ve burç mâbeyninde sekiz bâb dük­
kânları ki iki cânibi tarîk-i 'âmm ve iki cânibi hisâr dibi ki fermân-ı şâhî ile ko­
nulmuş arz-ı hâliye ile mahdûddur. Tûlen otuz zirâ' ve arzan dört buçuk zirâ'
yeri müştemildir. Her senede yedi yüz yirmi akçe mukâta'ası vardır vakf itdi.
Ve dahi Unkapanı kurbünde iki burç arasında bir tarafı Rüstem Paşa vakfı ile
ve bir cânibi tarîk i 'âmm ve iki cânibi dıvâr-ı hisâr ile mahdûd olan ağaçcı dük­
kânının binâsının ki, ardında sundurması vardır ve her senede arzın kırk sekiz
akçe mukâta'ası vardır, vakf itdi ve dahi Gümrükhâne kurbünde fAuhtesib İs­
kender Mahallesinde vâki' olan menzilin ki, beş bâb tahtânî ve bir bâb fevkânî
evleri ve bir su kuyusunu ve dört bâb kenîfi müştemildir. Bir cânibi Salih ibni
Mustafa mülküyle ve bir tarafı Ahmed ibni İskender mülkü ile ve bir cânibi Mus­
tafa ibni Mehmed mülkü ile ve bir cânibi tarîk-i 'âmm ile mahdûddur, vakf itdi.
Kezâlik Edimekapusu kurbünde mahalle-i Sultânda üç 'ulvî evleri ve bir ahuru
ki, iki tarafı tarîk-i 'âmm ve bir cânibi Seyyid Şaban mülkü ve (bir) cânibi Muh-
tesib Karagöz mülkü ile mahdûddur vakf itdi. Ve yine mahalle-i mezbûr(e) kur­
bünde Berberhâne yanında bir bâb dükkânı ki, iki tarafı tarîk-i 'âmm ile vecânibi
Süleyman Subaşı vakfı ile ve cânibi Şerîfe-zâde Mehmed Çelebi vakfı ile mah­
dûddur vakf itdi ve dahi Sarugez Hamamı kurbünde Çıkrıkçı Kemâl Mahalle­
sinde Şeh-nâmeci evi demekle ma'rûf menzilin ki,altı bâb fevkânî evleri ve
dört suffeyi ve üç bâb tahtânî evleri ve bir ahuru ve iki su kuyusunu ve iki bâb
kenîfi müştemildir. Bir cânibi Çıkrıkçı Kemâl Vakfı ile ve bir tarafı Mehmed ve
Hadice binti İskender mülkleri ile ve iki cânibi tarîki amm ile mahdûddur vakf
itdi, ve dahi mahalle-i mezbûrede Câbî Ferhad evi demekle ma'rûf 'ulvî
ve süflî iki bâb evleri k i , bir su kuyusun ve kenîfi müştemildir. İki cânibi
JHadice binti İskender mülkü ve bir cânibi tarîk-i 'âmm ve bir tarafı vakf
-1 mezbûr ile mahdûddur vakf itdi. Ve dahi vâkıf ı merkûmun va kıf mes -
cidine ve bostânına cereyân acı sudan Hümâ Hâtûn binâ itdügi Cum a -

13. Bu kelime metinde yanlışlıkla (dnibi) şeklinde ya2ilmıştır.


aya kifâyet mikdârı Müslimûn âbdest alrpak içün rızâ'en li'llâhi Te'âlâ câri olan
VAKFıYESı'NıN
su yolun vakf itdi. Ve dahi Kayseriye Sancağında Ağırnas nâm karyede rızâ'en IHTIVA ETTIĞI
li'llâhi Te'âlâ binâ eyledügi çeşme(yi) vakf itdi. Ve mezbûr çeşmenin kurbünde B I L G I L E R ıŞıĞıNDA
tûlen ikiyüz altmış zirâ' ve arzan yüz altmış zirâ' arz-ı memlûkesini vakf itdi tâ SINAN
kiçeşme-i mezbûreye gelen hayvânât orada istirâhat ideler. Ve dahi kazâ-yı Kay­ İbrahim ATEŞ
seriye tevâbi'inden Gergeme nâm karyenin alt'"* yanında Alagöz değirmeni aya­
ğında bir cânibi Budak Mezra'ası ve etrâfı tarîk-i 'âmm ile mahdûd olan mevzi'-
de vâki bir ev içinde dâyir olan dört göz değirmenin her bir gözü içün mîrîye
âid olan otuz akçe resmini pâdişâh-ı 'âlem-penâh hazretleri mezbûr vâkıfa tem-
lîk idüb yedine temlîk-nâme-i Şâhî sadaka buyurduğundan sonra mezbûr vâkıf
zikrolunan rüsûmu vakf ve habs eyledi, ve dahi Haslar kazasına tâbi' Soğanlu
nâm karyede tarîk-i 'âmmda fî sebîli'llâh binâ itdügi çeşme(yi) vakf itdi. Kezâlik
Vize Sancağının ürgaz nâm karyede li'llâh binâ eylediği çeşmeyi vakf itdi. Ve
Hulviyyât nâm kitâb-ı latîfi taleben li-merdâti'r-Rabbi'l-â'lâ muhtâc olanlara vakf
itdi, şol şart ile ki, mescid-i merkûmda vaz' olunub muhtâcîn mevzi'-i şerîfde
mütâla'a buyuralar'^. Mescid-i şerîfden aslâ ihrâc olunmaya ve üç yüz bin fıddî
râyicü'l-vakt akçe cümle mâlından ifrâz ve kemâl-i imtiyâz ile şâirlerinden müm-
tâz kıldığından sonra vakf itdi ve şart eyledi ki, menzil-i kebîr-i meşrûhundan
gayrı akârât, vech-i meşrû üzre istiglâl oluna ve meblag-ı mübeyyen dahi onu
her senede on bir olmak üzerine bir emîn-i müstakîm mütevellî rey'ile ve bir
câbî-i sâlih ve mütedeyyin mu'âvenetiyle ve kavâ'id-i kitâbete 'âlim kâtib'^ mü-
bâşeretiyle beraber kimesneler ile mu'âmele-i şer'iyye oluna. Fırka-ı sâdâta ve
ehl-i sefere ve mu'temedun aleyh olmayana verilmeye ve medyûnden kefîl-i melî
ve rehn-i kavî alına veyahud biri ile iktifâ oluna ve zikr olan mu'âmelât, vâkıf-ı
mezbûrun evlâdı mahzarında oluna ki, mâdâm kayd-ı hayâtda olalar, el-ıyâzu
bi'llâh ba'de'l-inkirâz mahalle-i mescid-i şerîf-i merkûm cemâ'atı mahzarında
ola ve şerâ'it-i mezkûre riâyetle hâsıl olan gallâtdan evvelâ cihet-i tevliyet yevmî
on akçe verile ve câbîye yevmî üç akçe verile ve kâtibe yevmî dört akçe verile
ve dahi şart eyledi ki, mescid-i şerîf-i merkuma bir sâlih ve müteverri' erkân-ı
salât ve vâcibâta 'âlim ve sünen ve müstehabbâta vâkıf kimesne imâm nasb
olunub'^ evkât-ı hamsede salevât-ı hamse edâ etmek emrinde kemâl-i ihtimâm
idüb ihmâlden ihtirâz ide ve her sabâh namazdan sonra bir kerre sûre-i Yâsîn-i
şerîf tilâvet idüb sevâbın vâkıfa hibe eyieye mukâbelede yevmî dört akçe vazîfe
verile üçü mihrâba geçmek mukabelesinde ve biri her gün tilâvet-i Sûre-i Yâsîn-i
şerîf idüb sevâbın rûh-ı vâkıfa hibe itmek sıfatı ile muttasıf oldugiyçün sadaka
olmak tarîkiyle verile ve şart itdi ki, mescid-i şerîf-i merkûma her kim imâm
ola mekteb-i mesfûre dahi mu'allim olub hizmet-i ta'lîmi edâ ide ve murâd it­
dügi vaktde diledügi mekânda Kur'an-ı şerîfden yevmî bir cüz'-i şerîf tilâvet idüb
sevâbın vâkıfa hibe e y l ^ e bu mukâbelede dahi yevmî beş akçe vazîfe verile dördü
lügat ta'lîm ve biri cüz'-i şerîf tilâvet itmek sıfatı ile muttasıf oldugiyçün sadaka
ola. Ve dahi şart itdi ki, mescid-i sâbıka bir mü'ezzin-i sâlih dahi nasb olunub
evkât-ı salâtda tahâret üzre ezân-ı şerîf okuyub hizmet-i te'zînde kâim ola. Mü-
sâhale ve ihmâlden ictinâb eyieye ve her yatsu namazından sonra Sûre-i Tebâ-
reke okuyubı sevâbın vâkıfa hibe eyieye. Mukâbelede yevmî üç akçe vazîfe veri­
le. İkisi cihet-i te'zîn ve biri cihet-i tilâvet ola ve şart eyledi ki, mü'ezzin olan ki­
mesne mekteb-i ma'hûdda dahi halîfe olup hizmet-i hilâfeti edâ ide ve murâd
idündüği mekând(a)vevaktde Kur'ân-ı şerîfden yevmî bir cüz'-i şerîf tilâvet idüb^
sevâbın rûh-ı vâkıfa hibe eyieye. Bu mukâbelede dahi yevmî dört akçe vazîfe(ye)

14. Bu kelime metinde yanlışlıkla (altı) olarak yazılmıştır.

15. B u kelime metinde yanlışlıkla (buyunjrlar) şeklinde yazılmıştır.

16. Bu kelime metinde yanlışlıkla (kitâb) şeklinde yazılmıştır.

17. Bu kelime metinde yanlışlıkla (olunur) şeklinde yazılmıştır.


mutasamf ola üçü cihet i hilâfet ve biri cüz' i şerîf tilâvet itmek sıfatı ile mutta
MIMARBAŞı
K O C A SINAN, sıf oldugıyçün sadaka ola. Ve eger mü'ezzin kâdir olmazsa evlâd marifeti ve
YAŞADıĞı ÇAĞ nâzır izniyle ehline verile. Ve dahi mescid i şerîfde vaz' olunan iki çırağ içün her
V E ESERLERI senede dördü bir akçelik seksen akçe yağ mumu ta'yîn itdi ve her senede Berat
10 gecelerinde yüzer akçelik iki 'adet balmumu ta'yîn itdi ve şart itdi ki, mü'ezzin-i
merkum mescid-i şerîfde kayyım dahi olub vakt i hâcetde mescidi açub kapa-
yub çıraglan yaka ve lâzım oldukça mescidi süpüre. Kezâlik mekteb-i münîfde
ferrâş dahi olup, hizmet-i lâzımesin edâ ide. Müsâhele ve ihmâlden ihtirâz ide.
Bu mukâbelede dahi yevmî bir akçe verile ve sâhib-i vakf tavvela'llâhu Te'âlâ
'umrehû kendü mezârı içün mevzu' olan mahalde vâki' mekteb-i şerîfin mu'alli-
mine yevmî altı akçe vazîfe ta'yîn itdi. Beşi cihet-i ta'lîm içün ve bir akçe dahi
kendü huzurunda vâkıfın rûhıyçün yevmî bir cüz'-i şerîf tilâvet ciheti ola ve dört
akçe dahi hilâfet içün ta'yîn itdi üçü cihet-i hilâfet ve biri kendü huzûrunda vâki
fin ruhiyçün yevmî bir cüz*-i şerîf tilâveti ciheti ola ve iki mekteb-i meşrûhda
müte'allimîn olan sıbyânın eytâmına her sene mübârek mâh-ı Ramazân evâhi-
rinde ki, 'lyd-i şerîf karîb ola, hasbeten li'llâhi Te'âlâ kendü hallerine münâsib
bogasi kaftanlar ve kutnî takyeler almağiçün yevmî bir akçe ta'yîn itdi. Mütevel
lî olan kimse cem' idüb vakti *ile sarf eyleye ve müte'allimîn-i mezkûrîn içün
her sene fasl-ı şitâda iki mekteb-i münîfde yakmağa odun bahâ yüz ellişer akçe
ta'yîn itdi ve'mescid-i mezbûr ve mekteb(ey)ne lâzım olan hasır içün her sene­
de yüz altmış akçe ta'yîn itdi. Tekabbela'llâhu Te'âlâ bi-ihsânihî ve fadlihî ve da­
hi eytdi ki, câml'i şprîf-i merhûm Sultân Süleymân Hânîde ve ma'bed-i latîf-i
hâkânîde vaz' olunan kürsîde her gün vakt-i zuhûrda bir sâlih hoş-elhân ve mü-
cewid kimesne Kur'ân-ı şerîfden bir 'aşr-ı latîf kırâ'et'^ idüb sevâbin vâkıfa hi­
be eylemek sıfatı(ile) muttasıf olursa iki akçe cihete mutasarnf ola ve şart itdi
ki, evkâf-ı mezkûre gallâtmdan mütevellî olan kimesne yevmî beş akçe hıfz idüb
üç yılda bu mecmû' meblağ ki, doksan filori olur. Evlâd ittifâkı ve nâzır ma'rife-
tiyle bir sâlih ve mütedeyyin haoc itmiş kimesneye virüb haoc itdirile. İlâ inkirâzi'd-
devrân bu minvâl üzere ola. Ve şart itdi ki, mescid-i şerîf-i mezkûr mahallesinde
'avârız-ı lâzımesiçün mütevellî olan kimesne yevmî birer akçe cem' idüb her se­
nede mescid-i merkuma imâm olan kimesneye teslîm ide. 01 dahi lâzım oldu­
ğu senede 'avânza sarf ide. Lâzım oldukda ehl i mahalle ma'rifeti ile istiglâl olu-
nub mahalle-i mezkûreye müte'allik olan havâyice sarf oluna ve şart itdi ki, üç
nefer sulehâdan vt mOstahlkkfnden kimesnelere yevmî birer akçe vazîfe veri­
le. Şol şart ile ki, diledikleri zamânda ve mekânda Kur'ân-ı Şerîfden yevmî birer
cüz'-i şerîf tilâvet idüb sevâbin vâkıfa hibe eylemek sıfatı ile muttasıf ola ve şart
eyledi ki, evkâf-ı mezkûre gallâtmdan bir 'âlim-ü sâlih ve müstahik kimesneye
yevmî iki akçe verile. Şol şart ile ki, murâd idündüği'^ zamânda ve mekânda
Kur'ân-ı şerîfden yevmî En'âm-ı latîf tilâvet idüb sevâbin vâkıfa hibe eylemek
sıfatı ile muttasıf ola ve şart itdi ki, her sene mübârek mâh-ı Muharremin onun­
cu gününde evkâf-ı mezkûre gallâtmdan üç yüz akçe at'ime-i mütenevvi'aya hare
olunub vâkıf-ı mezbûrun 'imâret-i sultâniyye huriset 'ani'l-âfâti's-semâviyyeti ve'l-
beliyye kurbünde vâki' olub vakf itdüği menzil i kebîrinde ki, mukaddema be­
yân olunmuşdur, tabh olunub fukarâya it'âm oluna ve ba'de'l-it'âm zikr olunan
üç nefer cüz'-i şerîf tilâvet iden kimesneler cem'olub eczâ-yı selâsenin hatm-i
Şerîf du'âsm okuyub sevâbin vâkıfa hibe eyleyeler^ ve altmış akçe dahi ba'de'd-
Du'â du'â-hânlara ve ol meclisde hâzır olan fukaraya tasadduk ideler ve dahi
şart itdi ki, merhûme ve magfûre zevci olan Mihrî binti Mahmûd nâm Hatun
rûhiyçün iki nefer sâlih ve mücevvid kimesnelere yevmî birer akçe vazîfe verile.

l a Bu kelime metinde yanlqlikla (Kur'in) ^ i n d e yazilmqtir.

19. Bu («elime metinde yantı«iıtda (fdindOgine) jekiinde yazılmıştır.

20. Bu l<elime metinde yanlışlıkla (eylerler) şeklinde yazılmışbr.


Şol şart ile ki, diledikleri zamânda ve mekânda Kur'ân-ı şerîfden yevmî birer VAKFİYESİ'NİN
cüz'-i şerîf tilâvet ıdüh, sevâbın merhumenin ruhuna hibe eylemek sıfatı ile mut- İHTÎVA ETTÎĞl
tasıf olalar ve sa'îd ü şehîd el-muhtâcu ilâ rahmeti Rabbihi'l-Mecîd evlâd-ı ki- BİLGİLER IŞIĞINDA
râmlarından şehid olan merhum Mehmed Bey rûhiyçün dahi iki nefer sâlih ve SİNAN
mücevvid kimesnelere yevmî birer akçe vazîfe verile. Şol şart ile ki, diledikleri İbrahim ATEŞ
zamânda ve mekânda Kur'ân-ı şerîfden yevmî birer cüz'-i şerîf tilâvet idüb sevâ­ 11
bın şehîd-i merkumun rûh-ı sa'(î)dine hibe eylemek sıfatı ile muttasıf olalar ve
yevmî dört akçe rûh-ı latîfi içün ihtiyâç olan mevâzi'inde kaldırım binasına sarf
olunmasına ta'yîn itdi ve dahi şart itdi ki, evlâdından Cİmmihan ve Meslihan
nâm kızlarına ve evlâdından şehîd olan merhum Mehmed Beyin Fahrî nâm kızı­
na yevmî on birer akçe vazîfe verile ve şart itdi birisi el-hükmü li'llâh fevt ol-
dukda hisse-i mu'ayyenesi fevt olan sâhib-i hisse evlâdı mâbeyninde ale's-seviyye
taksîm oluna ki, ashâb-ı karn-i sânîdir. Ashâb-ı karn-ı sânînin dahi birisi fevt ol­
duğu takdîrce kezâlik hisse-i mu'ayyenesi sâhib-i hisse evlâdı mâbeyninde ale's-
seviyye taksîm oluna ki, ashâb-ı karn-i sâlisdir. Bâkî kurunda hâl böyle olub el-
akdemü fe'l-akdem, ri'âyet oluna, ve zikr olan sâhib-i hisse ki, evlâd-ı evveldir,
evlâdı olmadığı takdîrce yahûd münkariz oldukda hisse-i mu'ayyenesi kendü
kam-i evveldir. Ashâb-ı kam-i evvelden kimesne hayâtda olmadığı takdîrce ashâb-ı
karn-i sânîden mevcûd olanların mâbeyninde ale's-seviyye tevzî'olunub minvâl-i
sâbık üzre ri'âyet oluna. El-'iyâzü bi'llâhi Te'âlâ cümle inkirâzından sonra mez-
bûr otuz üç akçenin on sekiz akçesi medâris-i sultâniyye huriset 'ani'l-âfâti ve'l-
beliyye tahtında mülâzimîn içün binâ olunan on sekiz bâb hucürât-ı sultâniyye-
de sâkin olan mülâzimlerin her birine yevmî birer akçe ta'yîn oluna şöyle şart
eyle(di) ki her biri Kur'ân-ı Mecîd'den yevmî bir cüz'-i şerîf tilâvet idüb sevâbın
ervâh-ı cemî'i enbiyâya, 'alâ nebîyyinâ ve 'aleyhimü's-salâtü ve's-selâm ve rûh-ı
pür-fütûh-ı vâkıfa hibe eyleye ve on beş akçesin dahi Sultân Süleymân Hân
'aleyhi'r-Rahmetü ve'l-Gufrân câmi'-i şerîfinde tesbîh ve salât-hân olan otuz ne­
fer kimesnenin her birine yevmî nısf akçe verile. Şol şart ile ki, ba'de't-tesbîh
vâkıf-ı merkûm(a) medfen olan muhavvata üzere ki, câmi'-i şerîf-i sultânî kur-
bünde ahcâr-ı müşebbeke ile ahsen-i hey'et üzere binâ olmuşdur. Cem' olub üçer
kerre Sûre-i îhlâs ve bir kerre Sûre-i Fâtiha tilâvet eyleyüb, sevâbın rûh-ı vâkıfa
hibe eyleyeler ve dahi sâbıku'z-zikr kendü evlâdından ümmihan ve Neslihan nâm
kızlarına üçer akçe vazîfe mukarrer itdi. Şol şart ile ki, sabıkan ta'yîn olan vazî-
feleri ile mâh-be-mâh virilüb ba'de'l-memât vakfa zabt oluna ve dahi Kayseriy-
ye'den getirüb Müslümân eylediği karındaşı oğlu kızlarından Râziye ve Kerime
ve Müslümân olub Sekbân olan karındaşı oğlu Süleymân'm kızı Ayşe'ye yevmî
beşer akçe vazîfe ta'yîn idüb şart eyledi ki, mâdâm ki kayd-ı hayâtda olalar, mâh-
be-mâh verile ba'de'l-memât vakfa zabt oluna ve şart eyledi ki evlâddan ve evlâd-ı
evlâddan ve 'utekâdan ve evlâd-ı 'utekâdân tevliyet 'uhdesinden gelür ve kavâ'id-i
kitâbeti bilür sâlih ve mütedeyyin ve müstakim kimesne olduğu takdirce ecne­
biye vermeyeler. Zikr olanlardan hizmete kâdir kimesne olmayıcak na­
zır marifeti ile bir sâlih ve müstakîm kimesneye tevcîh oluna. Kezâlik tilâvete
kâdir kimesne olmayıcak eczâ-yı şerîf dahi hârice virilmeye ve şart itdi ki,re's-i
mi'mârân olan kimesne evkâf-ı meşrûhaya nâzır olub^ her sene mütevellî olan
kims(e)nin evlâd ittifâkı ile muhâsebelerin görmek emrinde nazar-ı 'inâyetlerin
diriğ buyurmayalar. Ve hizmet-i nezâret içün yevmî bir akçe vazîfe ta'yîn itdi.
Ve dahi şart itdi ki,bi-irâdeti'llâhi'l-Meliki'l-Kahhâr evkâf-ı mezbûreye rakabe lâ­
zım geldikde sâ'ir mürtezika rakabe olunduğu gibi mütevellî ve kâtib ve câbî
olan kimesneler dahi rakabe oluna. Lâkin sâ'irlere kıyâs olunmayub sülüs-i sü-
lüsân rakabe oluna. Ve dahi şart itdi ki, sâhib-i vakf tavvela'llâhu Te'âlâ 'umrehû
mâdâm ki, kayd-ı hayâtda ola, menzil-i kebîr-i meşrûhda kendüsi sâkin ola. Ve
ba'de'l-memât evlâd mütemekkin olalar ve evlâddan sâkin olmayan kendü sük-
nâsı hissesi içün menzil-i mezbûrda sâkin olandan nesne taleb itmeye itdügi
7 'V
takdirce olunmaya^' neslen bade neslin ve fer'an bade aslin ilâ inkirâzi l-evlâd
MIMARBAŞı
K O C A SINAN, ebka'llâhu sUsiletehunr^ iiâ intihâi'd-devrân, evlâd münkariz oldukdan sonra nâ
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ zır nM'rifeti ve ecr-i misli ile icâreye virilüb ücret zevâ'ide zamm oluna, ve şart
V E ESERLERI itdi ki. menzil i kebîr i meşrûhun meremme(t)i ve sâ'ir meremmet-i vakf mecmû'-ı
72 zevâ'id(de)n ola ve dahi sâbıkan beyân olunan akârât mukâta'âtın evkâf-ı mez
küre gallâtından her sene edâ olunmasın şart itdi ve sâbıku'z-zikr Şehnâmeci
evi dimekle ma'rûf menzilde olan birbirine muttasıl fevkânî ve tahtânî üç (oda
ve) muhevvata ile müştemil olan evlerin birinde mukaddemâ zikr olan kardaşı
oğlu kızlanndan Râziye ve birinde dahi Kerime ve birinde Müslümân olub S e k
bân iken vefât iden kardaşı oğlu Süleynnân'ın kızı Ayşe sâkin olub vâkıf ı mezbûr-ı
mebrûndu'â-yıhayrdanânen fe-ânen ferâmûş itmeyeler. Bade'l-memât sâhib-i
vakfın kezâ evlâdından hayâtda olanların muhtâciarı sâkin olalar. Mesle(n) ba'-
de neslin (ve) fer'an bade aslin ilâ inkırâzi'l-evlâdi ve'l ahfâd ecr i misli ile icâre­
ye virilüb ücretin zevâ'ide zamm ideler ve şart eyledi ki, menzil-i mezbûrda ce-
dîden binâ olunan on bir bâb odalarda 'utekâdan aslah olanlar hasbeten li'llâhi
Te'âlâ sâkin olalar. Vâkıf ı mezbûru ânen fe-ânen du'â-yı hayrdan ferâmûş itme-
yeler ve içinde sâkin olanlar meremmeti kendü yanlarından ideler. Tebennü-
yi23 mülke muhâlefet ideler. Mütevelli olan kimesne muhâlifi ihrâc idüb bâkî
kalan 'utekânın aslahına vire. Bunlar dahi lâzım olan meremmeti yanlarından
ideler. Zikr olan tarîk ile mu'âmele oluna. 'Utekâ ve evlâd-ı 'utekâ münkariz ol-
dukda icâreye virilüb ücretin şâir mahsûlât-ı vakfa zamm ideler. Ya'nî 'utekâ ve
evlâd ı utekâdan kimesne kalmadıkda. Ve şart eyledi ki, tebdil ve tagyîr-i usûl
ve şerâ'it i evkâf-ı mezbûre ve 'azl ve nasb ve ziyâde ve naks-ı vazâ'if ve şâir
tasarrufât-ı şer'iyye vâkıfın taht ı tasarrufunda ola. Kendüsi tevbe ve tevfîkile ve
kemâl i îmân ile inşâe (Allâh) ü'l-Melikü'r-Rahmân "El-mu'minûne lâ yemûtûne
bel yunkalûne min dSri'l fenâi ilS dSnl beki" fahvâ-yı şerîfıyle irtihâl itdükden
sonra, Allâhümme'rzuknâ ve cemî"a'l-müslimîne bi-humneti habîbike Muhann-
medin rahmeten li'l-'âlemîn sala(vâ)tu'llâhi ve selâmuhu 'aleyhi ve âlihi ecma'-
î a Evkâf-ı mezkûı<eni)n oemf-i ehl-i vazâ'ifin 'azl ve nasb ve tasarrufâtı nâzır ma'-
rifeti ile evlâdın taht-ı tasarrufunda ola ve dahi şart eyledi ki, evkâf;i
mezkûrenin gallâtından hâsıl olub mecmû'an mevâcib u harcdan mâ'a-
dâ bâkî kalan zevâ'id mâlın kendü kabz eyleye mâdâm ki, kayd-ı hayâtda olalar
ve kendülerden sonra zikr olan mâl-ı zevâ'id ki vech-i meşrûhdan bâkî kala(n)
meblag-ı mezbûrdan on bin akçesi der-kîse kılınub memhûr oldukdan sonra
nâzır ma'rifeti ve evlâd-ı 'utekâ ittifâkıyla evlâdın aslah olub emîn ve müstakîm
olanırKİa hıfz oluna. Tâ ki, evkâf-ı mezkûr(e)den akârâta halel geldükde termîm
ve ta'mîrine sarf olunub nukûd-ı mesfûreye kesr geldikde itmâm oluna. Ve zi­
yâde bâkî kalan evlâd mâbeyninde vazîfe üslûbu üzere 'ale's-seviyye taksîm oluna.
İlâ inkırâzi'l-evlâdi ve'l-ahfâd mahrûse-i mezkûr(e)de ihtiyaç olan yeriere bir zirâ'
ve altı pamıak mikdân taş ile piyâde kaldınmı vaz'itmek içün hare ideler. Mikdâr-1
mezbûrdan kasr itmeye ve ecr-i mislin vireler ve şart eyledi ki, mescid-i şerîf-i
ma'hûdât mahallesi ehli ve imâmı ve müezzini olan kimse ve evlâdın hayâtda
olanlan ve 'utekâ ve ehl-i vazâif mecmû'an hasbeten li'llâhi Te'âlâ nâzır olalar.
Ve dahi eytdi takrirden ilâ hazâ'l-ân zikr olan akârât ve derâhim mecmû'an vakf-ı
sahîh ve şer'iyle ve habs-i sarîh^" ve mer iyle habsetdiği hâlde tescîl murâd idi-
nûb cemf-i evkâf bi't-temâm vâkıf kend(i) nasb itdiği mütevelliye ki, mefharü'i-

21. Bu kebne metinde yanlışlıkla (ohınmaana) «eklinde yazilmqtir. Aynca kanatimlzoe cümlenin akışı vt?
anlamm sağlanması bakımından bu kelimeden Ones (is'af) kelimesinin yer alması gerekir.

22. Bu keftne metinde yanlışlıkla (sUsUetehO) «eklinde yazılmıştır.

23. AVtkxJe Tebenm)" şeklinde yanlan w asıl ttiberlyte bina kökeninden gelip tebennT olabileceği tahmin
edilen bu kelimenin "Çocuk etOnm ve üstlenme' anlamında ohjp burada yapılan onanma karşılık mülke sfihip
pkma anlamında kuilanılnuş okluğu kanaati haal olmuştur

2 4 Bu kebne metinde yanlışlıkla (mefflı) şeklinde yazılmıştır


emâsili ve'l-akrân ma'denü'l-lutfı ve'l-ihsân kendü evlâdından Dervîş Çelebî'dir.
Lâ zâle müşâren ileyhi beyne'l-ekâbiri ve'l-a'yân teslim itdi. Ol dahi bilâ noksân
mecmû'-ı mâ zükiri vâkıf-ı mezbûrdan ki, cedd-i azîzidir tesellüm^^ itdi. Müte­
velliler sâ'ir evkâfda^s tasarruf itdikleri gibi tasarruf eyledi deyü mezbûr müte-
vellî mahzarında ikrâr ve i'tirâf itdükde mezbûr mütevelli dahi evkâfda tevliyeti
ve tasarrufu hasm-ı şerl yüzüne vech-i mardî üzere sâbit oldukda ol dahi tesel­
lüm ve kabz ve tasarrufa i'tirâf idüb birbirini ikrâr ve i'tirâflarında vicahen ve
şifâhen tasdîk idicek, vâkıf-ı mezkûr, en'ama'llâhu 'aleyhi takrîr-i kelâm idüb ve
aytdı ki, vakfa fütûr ve gallâtına kusûr gelmek ihtimâl-ı karîb olduğu ecilden
ve imâm-ı a z a m ve hümâm-ı efham Hazret-i Ebî Hanîfe El-Kûfî katında vakıf
akârın lüzûmu olmadığına binâen ve vech-i meşhûr ve ma'hûd üzer<e) beyne'n-
Nâs ceryen alâ sirri'l-kıyâs vakfiyyet-i nukûdun butlânı mukarrer ve muhakkak
ve ana mebnî olan şürûtun dahi fesadı mu'ayyen ve musaddakdır. Ol sebebden
zikrolunan emlâk ve akârât ve usûl ve müsakkafât her ne var ise cümlesinün
vakfiyyet(in)den rücû' eyledim. Mütevellî'-i mezbûr emlâk-i mesfûr(e)den yedini
ref idüb nukûd-ı ma'hûde(yi) bana teslîm eylesün ve meblag-ı mezkûr içün ecr-i
misilden ziyâde aldugı mâl dahi ana halâl olmayub hak olmadığı cihetden anı
dahi taleb iderin deyü da'vâ itdükde, mütevellî-i mezbûr dahi cevâb-ı savâba ve
hitâb-ı müstetâba mütevecx:ih olub didi ki, emlâk-i mestûre ve akârât-ı mesfûre
imâmeyn-i hümâmeyn katlarında ba'de't-teslîm ile'l-mütevellî vakf-ı lâzım kabi­
linden olduğundan hiç şübh(e) yokdur. Ve imâm-ı rehber-i muzaffer, züferden
imâm-ı (E)nsârî rivâyet itdügi üzere vakfiyyet-i nukûdun sıhhati mimmâ lâ yün-
keru ve lâ yüredd kısmından olub şerâ'it-i muharrere ve zavâbıt-ı musavverenin
dahi 'alâ mezhebihi sıhhati mukarrer olub ber-mûceb-i şart-ı sahîh, rey' ve gal-
lâtından ve rıbh-ı müstagallâtdan aldugum mâl hakk-ı sarîhimdir diyicek, mü-
nâza'a ve muhâsama idüU hattâ işbu tevkî'-i refî'i ve imzâ-yı vakî'-i şeref-efzâ-yı
sadr-ı kitâb olan sadrü'l-ulemâ'i'l'izâm bedrü'l-fudalâi'l-fıhâm fahrü'l-enâm zuhrü'l-
hükkâm huzûrlarına mürâfa'a olduklarında hâkim-i mûmâileyh esbaga'Uâhu si-
câle nevâlihi akârât-ı mezbûrenin şerâ'it-i mersûme ve zavâbıt-ı merkûme üzre
vakfiyyetin sıhhatine ve lüzûmuna ve nukûd-ı mesfûrenin dahi sıhhat-i vakfiy-
yetine ve şerâ'itinin şer'iyyetine ve zimmet-i mütevellînin zamân-ı vazîfede^^ be-
râ'etine hükm-i şer'î ve kazâ-yı mer'î itdükde,vâkıf-ı mezbûr bu bâbda matlabma
fevz ü felâh ve merâmına zafer ü necâh bulmayıcak, inân-ı kîl ü kâl(l) semt-i
âhere masrûf ve zimâm-ı bahs ü cidâlı nehc-i âhere ma'tûf kılub, sıhhat-ı vakf-ı
nukûd re'y-i imâm-ı ma'hûd üzre egerçi müsellem ve makbûl nakl-i sahîh ile
mervî ve menkûldür. Lâkin, ol mikdâr ile rücû'a kudret ve mecâl ve fesha mek-
net ü ihtimâl kalmayub habl-i âcâl munsarim ve 'urve telâfî ve tedârik
mün'adim^^ olmaz. Zîrâ sıhhat-i vakf, anun katında îcâb ve devâm-ı te'bîdi is-
tid'â ve istîcâb^^ eylemez. Vâkıfın zimâm-ı ihtiyarı, fesh ve ibkâya iktidârı elin­
dedir. Çünki sıhhat-ı vakfa hükm, anun mezhebi üzre câriye deyüp vakıfdan rü­
cû'a ve mütevellîden istirdâd-ı asl-ı mâla şürû' itdükde, mütevellî-i mezbûr ce-
vâb virüU egerçi sıhhat-i vakf-ı nakd-i mestûr re'y-i imâm-ı mezkûr üzre lüzûm
ve te'bîdden ârîdür ve hükm-i hâkim ol re'y üzerine cârîdür. Lâkin ba'de'l-hükm
sıhhat sâ'ir e'imme reylerine dahi sârîdir. Zîrâ kâffe-i selâtîn ser-â-(s)er^° içti
hâ(d)-ı ittifâk ve icmâ idüb hükm-ı hâkim(e) 'ârif ve mahall-i ictihâda mülâkî
ve müsâdif ola. Ol hükm nâfiz ve mübrem ve cumhûr katında makbûl ve mü-

25. Bu kelime metinde yanlışlıl<ia (tesiîm) şeldinde yazılmıştır.

26. Bu İtelime metinde yanlışlıltla (evl<âfdan) şel<linde yazılmıştır.

27. Bu kelime metinde yanlışlıkla (vazîfedi) şeklinde yazılmıştır.

28. Bu kelime metinde yanlışlıkla (munsam) şeklinde yazılmıştır.

29. Bu kelime metinde yanlışlıkla (ictîcâr) şeklinde yazılmıştır.

30. Bu kelime metinde (serâr) şeklinde yazılmış olup I. Hakkı Konyalı tarafından selâtîn-i e'imme olmasının
muhtemel olduğu belirtilmiştir. Oysa kanatimize göre bu kelimenin ser-â-ser olması gereKmektedir.
sellem olub^ kâbil-i nakz ü tahvîl ve mecâl P' tagyîr ü tebdîl olmayub, cemî' i
MIMARBAŞı
K O C A SINAN, kazaiyye(dep kabûl ve irtizâda olmak lâzim ve cümle vülâta tenfîz ve imzâ
YAŞADıĞı ÇAĞ emr i mütehattim olurdeyü beyân ı sarîh ve tansîs-i sahîh eylemişlerdir. Bu ittifak-1
VE ESERLERI şâyi' umûm-) sıhhata menut ve şümûl-ı şer'îye merbut idügi şevb- i hafâdan
14 mu'arra ve reyb ü mirâdan müberrâdır. Pfes, mahâll-i nizâ'da asl ı sıhhat cumhur-ı
ülemâ'-i ümmet katlarında sâbit ve zahir ve nefs-i meşrû'iyyet mütehakkık ve
bâhir olıcak, imâmeyn-i hümâmeyn ve sadreyn-i kamkâmeyn reylerinde hod
sıhhat-i vakfa lüzûm lâzım ve beyyin ve devâm ve te'bîd emr i müte'ayyindir.
Lâ-cereme anlarun re'y-i reşî(d) ve mezheb-i sedîdleri üzre lüzûma hükm olun
mak taleb iderüm^ didükde, hâkim i nâfizü'l-ahkâm mâhi'n-nakdi ve'l-ibrâm bu
bâbda nazar-ı fâyık-ı enîk ve te'emmül-i lâyık-ı hakîk itdükde temhîd-i kavâ'id-i
hayrâtı evlâ ve teşyîd-i mebânî-i birr ü hasenâtı ahrâ görüb meblag-ı mezbûrun
vakfıyetinin lüzûmuna dahi hükm idüb, hükm i sâbik(ın) ihkâm ve kazâ-yı lâyı-
kın itmâm ve ibrâm idüb cemî'(i)evkâf-ı mezbûre resm-i malûm ve tarz ı mer
sûm üzerine ve tarz-ı vakf-ı sahîh ü lâzım ve habs-i sarîh-i mütehattim olub, min
ba'du nakz ü nakîzine mecâl muhâl ve ibtâl u ihtilâli müm(t)eniü'l-ihtimâl oldu.
"Femen beddelehû ba'de mâ semi'ahu fe innemâ ismuhû ale'llezîne yubeddilû-
nehû inne'llâhe Semrün Alîm." Femen gayyara(hû) ba'de mâ 'alimehû^^ ve aley­
hi la'netu'llâhi ve'l-melâ'iketi ve'n-nâsi ecma'in ve ecrü'l-vâkıf (îne)'l muhsinîne
'ale'l-meliki'l- Hakki'l-mübîn innehu yeczi'l-muhsinîn^ ve'l-hamdü li'llâhi ale't-
tamâmi ve's-salâtu 'alâ resûlihi'l-kirâm ve 'alâ âlihi ve sahbihi et-tayyibîne't-tâhirîn
ve selleme teslîmen kesîren kesîren ilâ yevmi'l-haşri ve'l-karâr.

ŞuhûdûM-Hâl:
Mehmed Subaşı, El-mi'mâr
Dervîş ibni Mustafa, müteferrika-i dergâh ı âlî
Şeyhî Çelebi ibni Mustafa
Mustâfa ibni Dervîş
Ömer ibni Dervîş
Hasan ibni Abdullah, el-Kâ'id-i Sultânî
Yûnus ibni Abdullah, el-Ka id i Sultânî
Mehmed ibni Mehmed, el-Kâ'id-i Sultânî
Ahmed ibni Mustafa, el-Kâ'id-i Sultânî
Ahmed ibni Abdullah, el-cündî
İbrâhim ibni Abdullah, el-cündî
Mehmed ibni Yûsuf, el-cündî
Ahmed ibni Abdullah, el-cündî
Hayd(ar) ibni Abdullah, el-cündî
Rıdvan ibni Abdullah, el-cündî
Süleyman ibni Pervane, bewâb-ı Sultânî
Nasûh ibni Abdullah, el-cündî
Hüseyin ibni Mahmûd, el-cündî
Behram ibni Abdullah
Mahmûd Halife.el-mi'mâr

31. Bu kelime metinde yanlışlıkla (mahmâl) {eklinde yazılmıştır.

32. Bu kelime metinde yanlışlıkla (kaıtiyye) şeklinde yazılmıştır.

33. Bu kelime metinde yanlışlıkla (haftdır) şeklinde yazılmıştır.

34. Bu kelime metinde yanlışlıkla (eden) şeklinde yazılmıştır.

35. Bu kelime metinde yanlışlıkla (amitehu) şeklinde yazılmış olup cümtenin akışı ve mâninin uygunluğu
açısından (bildikten sonra) anlamında olan (ba'de m i alimehu) şeklinde olması kanaatindeyiz.

36. Bu kelime metinde yanlışlıkla (el mOsinnin) şeklinde yazılmıştır.


Husrev Bey ibni Abdullah, el-mütevellî bi-Ahmed Paşa VAKFİYESİ'NİN
Haydar ibni Abdullah, en-nâzır bi-Ahmed Paşa İHTİVA ETTİĞİ
İsmail ibni Abdullah, el-mi'mâr BİLGİLER IŞIĞINDA
Ahmed ibni Abdullah, el-mi'mâr SİNAN
Muhammed ibni Abdullah, el-mi'mâr İbrahim ATEŞ
Süleyman ibni Abdullah, el-mi'mâr
Hızır ibni Abdullah, el-mi'mâr
Ferruh ibni Abdullah, el-mi'mâr
Mustafa ibni Abdullah, el-mi'mâr
İbrahim ibni Abdullah, el-cündî
Hacı Abdülkerim ibni Pîrî, el-kâtib-i vakf-ı mezbûr Şâh Veli ibni Yûsuf,
Receb ibni Ahmed, el-imâm Mescid-i mahalle-i mezbûr(e)
Safer ibni Abdullah, 'utekâ'i'l-mezbûr
İskender ibni Abdullah, 'utekâ'i'l-mezbûr
Ali ibni Haydar, Es-sâkin fi'l-mahalleti'l-mezbûKe)
Hasan Ali, Es-sâkin fi'l-mahaüeti'l-mezbûrte)
Mustafa bin Yahşî Sarrâc, sâkin fi'l-mahalle
Mehmed bin Veys, El-mi'mâr sâkin-i mahalle-i mezbûr(e)
Ahmed ibni Şâh Veli, sâkin-i mahalle-i mezbûr<e)
Ali ibni İdris, Teber-dârân-ı Hâssa es-sâkin mahalle-i mezbûr<e).

Vakfiyenin Sadeleştirilmesi
insan topluluğunun önde gelenlerinin, "seni lâyıkı veçhiyle övemem"^''
zaviyesinde kaybolma köşesini seçerek edâsında acizlik ve güçsüzlüklerini be­
lirttikleri çok hamd lütufları ve kutsallık fezasının câmi'lerinde Allah'ı ululayan-
lann "sen kendini övdüğün gibi"^ mabedinde i'tikâfla^^ iftihar edip ifâsında ku­
sur ve âcizliklerini ikrar ettikleri sayısız şükür armağanları ol Vâcibu'l-Vücûd*'
ve çok cömert olan Yaratıcının dergâhına olsun ki, yaratıkların türlerini yokluk
çukurundan varlık sahrasına getirip ve varlıkların cinslerini gayb âleminden gö­
rülen âleme icâd edip hepsini yüce kudret sanatları ve eşsiz hikfnet güzellikle­
riyle bezeyerek, aşağıdakileri yukardakilere bağlamış ve üst olanları da düşük
olanlara baş bağı yapmıştır. Özellikle insan türünü zatının yüceliklerine maz-
har edip sıfatlarının tecellî ettiği ayna kılarak birbirine mücâvir olan fertlerine
kudret ipinde en güzel şekil üzere nizam vermiştir. ".. ve kiminizi kiminizden
derecelerle üstün kıldıJ"*^ meâl-i şeriflyle kimini vahy sahibi, kimini erbâb-ı tak-
lid ve kimini de himmet sahibi kılmıştır. "Yücedir O ki, her şeyin hükümranlığı
O'nun elindedir ve siz O'na döndürüleceksiniz.'"^^ saf salavat-ı şerifelerle sınır­
sız (kâfi derecede) selâmlar, variıkların en şereflisi, yaratıkların en mükemmeli
olan, peygamberierin imamı, yolların rehberi, Allah'ın sevgilisi ve elçisi Hz. Mu-

37. Bu cümle "Sen kendini Övdüğün gibi ben seni Ovemem" mealindeki hadis-i şerifin bir bölümü olup
diğer bölümü bir sonraki cümlede zikredilmiştir. Concordance, C 1, s. 304.

36. Bir Anoeki dipnotta belirtildiği üzere bu cümle sözü edilen hadis-i şerifln diğer m ü t e m m i m bölümüdür.
Vakfiyede ikiye bölünerek, bölümleri ayn ayn yerlerde zikredilmiştir.

39. I'tikâf; Câmie kapanıp ibadetle vakit geçirme mânâsınadır. özellikle Ramazan ayının son on gününde
cSmiin belirti bir köşesinde ibadetle vakit geçirme.

40. VSdbu'l-VücOd: Allah Tealânm varlığı lüzumlu olan mânâsındaki zâti sıfatıdır.

41. Elu cümle En'am Sûresinin 165. âyetinden bir bölüm olup^ âyetin tamanının meâli şCyledin "Sizi yeryü­
zünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur.
Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve Q bağışlayan, merhamet edendir"

A2. Yâsîn Suresi, âyet 83.


hammed (SAV.)'in eşiğine olsun ki, O, cehalet ve dalalet vâdîsine düşenlerin
MtMARBAŞI ellerinden tutan kurtarıcı, yurt ve mal araştıranlara kılavuz olup müminler top­
K O C A SİNAN,
luluğunun yüce makamlar elde etmelerine sebep ve muvahhidler^ taifesine üs­
Y A Ş A D I Ğ I ÇAĞ
V E ESERLERİ tün dereceleri tamamlama vesilesi olan işleri her şeyi gerçek olduğu şekilde
16 açıklayıp mubah^, haram ve şüpheli şeyleri kolay bir üslûb ile ayırdetmiştir.
Allah Te'âlâ O'nu lâyıkı veçhiyle ödüllendirsin. "O, resulünü hidayet ve hak din­
le gönderdi ki, müşrikler istenmese dahi O'nu bütün dinlerin üstüne çıkarsm.'"^^
İyiliksever yüce aile ve evlâdı ile hayır işleyen büyük sahabelerinin üzerlerine
de (salât ve selâm) olsun ki, İslâm yurdunu eksiksiz bir ihtimam ile himaye edip
Islâmî kurallaria sınırları tam bir yöneliş ile koruyup ileri giden, azgın, serkeş
ve inad zümresi ile taşkın ve bozguncu grubuna var olma fırsatı vermemişler­
dir. Allah'ın nzası onlann hepsinin üzerine olsun. CIygun olmayan kötü işlerle
dolu olan bu dünyanın kalınacak yer ve karargâh olmayıp geçit ve uğrak oldu
ğu gün gibi âşikâr, delîli ve ispatı gerekmeyen en belirgin şeylerden daha açık­
tır. Zâhirî sevinç yerleri, sonsuz usanç ve keder yeri, zarurî mal ve mevkileri,
gayesiz bırakıp gidilecek yerler olup makamlann yükselmesi ve hazzı düşüklü­
ğün aynısı ve derecelerin yücelmesi ve gücü rezilliğin kendisi olmuştur. Ve bil­
cümle "Dünya bir leştir, ve onu isteyenler de köpeklerdir."^ Şeksiz şüphesiz
doğru buyruktur. Ancak yüce olgunluklan elde etme yeri ve dînî arzuları artır­
ma meruili olmakla yüce peygamber -Allah'ın salât ve selâmı üzerin olsun- bu-
yunmuştur "Dünya Shiretin tarlasıdır."*^ Gerekir ki, herkes, dünya arsasını âhi
ret tariası edinip hayır ve hasenat ile ibadet ve sadakalar tohumunu ekip saçan
olsun ve gece gündüz vakitlerini âhiret sarayının bahçesini tamire harcayıp ken
dişini fânî bahçeyi (dünyayı) süslemekten azletsin. Hatta ömrü boyunca iyilik
yollarıru giren olmasından başka makbul ve şer*! bir yol, akla yatkın ve uyulan
bir yön tedarik olunsun ki, kıyamet gününe kadar hayır eserleri kesilmeksizin
devam etsin ve iyilik meyvelerinden faydalanılsın. Zira Yüce Allah-ululuğu yüce
ve bağışı umumî olsun-: "Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş
yaparsa, onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatırız. (Daima huzur içinde bulunur,
halinden memnun olur Âhirette ise) onların ecrini yaptıklarının en güzeliyle
veririz."^ buyurur. Ve yine: "Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki imâ(nı)
kökleştirmek için mallannı harcayanların durumu da tepe üzerinde bulunan bir
bahçeye benzer ki. bol yağmur değince ürününü iki kat verdi. Yağmur değme-
seydi bile çisilti olurdu. Allah yaptıklannızı görmektedir"^^ buyurur. İyilik ve ha
yır işleri hakkında vârid olan benzeri diğer âyetlerdeki gibi. Nitekim, mühen
dişlerin ileri gelenlerinin gözdesi, kuruculann başta gelenlerinin süsü, zamanın
hocalannın hocası, devrin gerçeklerinden haberdar olanlann başkanı, asır ve za­
manın (Euklides) öklid'i. Padişah mimarı ve imparator hocası. Melik (varlığın
sahibi) ve AAennân (ihsanı bol) olan Allah'ın çeşitli lütufları ile kuşatılan Abdur
rahman oğlu Sinan Ağa, hayır ve hasenat yönlerine can u gönülden istekli, iyi­
lik ve sadakalar yönlerine olgunluk derecesinde arzulu olup vakitlerinin çoğu­
nu âhiret işlerine harcamak ve gönlünden kötü düşünceleri atmakla, alışılagel­
mişken hayır yönlerinden bir kısmının kıyamete kadar ayakta durmasını iste­
yip mal ve mülklerinden bir miktannı vakfetmeyi uygun gördüğü için. sütunu

43. M t M M ı k t TevNd e d e a Allah'ın biriiğine inanan kinue mAnfaınadır.

4 4 MuMix )«ptlmaanda S M p ve günah olmayan herhangi bir 1$.

45. Saf sânai. «ye(.9

46L HadSvi «erit

47. HaöSsA jerft Bilmen, Ömer Nasuhl. Hikmet Gonoeleri, "500 Hadis-i Şerif Tercümesi ve İzahı, s. 163,
182. litwbul-1961.

4 a Mahi Sûresi. «yet97.

49. B a k v a Süresi, «yet 265.


yüce şer'-i meclisi^ ve direkleri sağlam, ulu din mahfelinde^o bilumum tutum
VAKFÎYESİ'NİN
ve davranışları doğru ve geçerli olduğu halde hazır olup şöyle ikrar ve itiraf ey­
İHTİVA ETTİĞİ
ledi: Korumalı Konstantıniyye (İstanbul) -belalardan korunsun- mahallelerinden
BİLGİLER IŞIĞINDA
kendisine mensup olan^' mahallede Allah Te'âlâ'nın rızasını isteyerek yaptığı SİNAN
Mescid-i şerifi namaz kılan müminlere vakf edip^ sözü geçen Mescid-i şerif ya­ ibrahim ATEŞ
kınında Allah rızası için ihdas ettiği güzel mektebi, öğrenen çocuklara vakfetti. 17
Zikredilen Mescid i şeriHn işleri, bilinen mektebin lüzumlu ihtiyaçları ve vakti
geldiğinde inşâllah belirtilecek olan diğer yönleri için kendi mallarından Sul­
tan (Sultan Süleyman) imareti - gök ve yer âfetlerinden korunsun yakınında bu­
lunup biri iç, biri orta ve biri de dış olmak üzere üç muhavvatayı^^ müştemil
olan menzilini53 jç i^ı^mı on adet üst ve iki adet alt odalaria bir fırını, iki
hamamı, bir mutfağı, bir mahzeni ve beş tuvaleti; orta kısmı da araları sofa, ön­
leri bahçe ve altı ahır olan iki oda ile bir cumba, ahırın önünde üstünde mah­
zen olan bir ev ve bir su kuyusunu; dış kısmı ise birbirine bitişik dört küçük
odayı müştemildir. Hepsinin kıble tarafı merhum ve mağfurunleh Sultan Süley­
man Han*m Allah'ın rahmet ve rızâsı üzerine olsun medresesine, diğer üç tarafı
da umumî yola ulaşan bu menzili bütün bağlı olan yerleri ve ekleri, yolları, mut­
fak ve kiler gibi tamamlayıcı bölümleriyle biriikte vakfetti. Yine sözü geçen men­
zile bitişik 20 adet dükkânlarını vakfetti. İhdas olunan üst kattaki mektebi de
öğrenen çocuklara vakfetti. Yine zikredilen menzilin kuzey tarafına bitişik olup
taşlarla kafes gibi örülerek en güzel şekil üzere yapılıp sözü geçen vâkıfa med-
fen olmak için hazırlanan duvarla çevrili yeri vakfetti.

Yine sözü edilen Mescid yakınındaki söz konusu mektebe bitişik olup
her biri birer yer evini, zulleyi, avluyu ve tuvaleti müştemil olan üç menzilin bi­
nalarını vakfetti.
Yine zikredilen Mescide bitişik olup meyveli ve meyvesiz ağaçları, bir
sundurmayı**, üç havuzu, akar suyu, bir musluğu ve set üzerindç ortada bulu­
nan bir köşkü müştemil olan bir tarafı Neslihan Hatun mülkü ile, bir tarafı Mer­
hum Ali Paşa'nın vakıf bostanı ile, bir tarafı sözü geçen vakıf ile, bir tarafı da
Kara Kâsım vakfı ile sınırii ve bütün yerierinin mukataası^* yılda 190 akçe olan
bostanı bütün ekleriyle birlikte vakfetti. Yine sözü geçen korunan şehrin (İstan­
bul'un) mahallelerinden Hoca Veys Mahallesinde Merhum Ali Paşa Hamamı do­
labı fazlası. Padişah izniyle bostana akmakta olup sözü geçen bostana bir mus­
luk yaptınlarak, suyun yarısı bostana, yarısı da vakıf bostana akmaktadır. Bunu
vakfetti.

Yine Mevlânâ Ahaveyn Mahallesinde Çukurçeşme diye bilinen çeşmeye


ve kendi mahallesinde (Sinan Mahallesinde) mescidi yakınında yapılan çeşme
ye yeraltı kanalı içinde künkle^^ gelen suyun yeraltı kanalı içinde hâsıl olan acı-
suyun akıtıldığı yerdeki kendi vakıf evi yakınında Padişah emri ile bu evin için­
den vakıf bostana akıtmıştır. Bunu vakfetti.
Yine belirtilen Mescid yakınında bulunup her biri birer yer evi, gölgelik.

50. Oturulacak, görüşülecek yer, toplantı yeri anlamında olan mahfe! ve meclis kelimelerinden burada şerT
mahkeme kasdedilmektedir.

51. Kendi adıyla anılan Sinan Mahallesi.

52. MuhawBta, çevrelenen ve etrafına duvar çekilen yerdir.

53. Menzil, konak ve han gibi çok bölümlü ve müştemiiatlı olan evdir.

54. Sundurma; yağmur ya da güneşten korunmak için yapılan ve arkası bir duvara verilen çatı, Türkçe söz­
lük, i 731, T D K , 1981-Ankara

55. Mukataa; Arsası vakıf ve üzerindeki bina v«e ağaçlan mülk olan akarda mutasan-ıf tarafından arsa vakfına
verilmek üzeıe arsa için kat' ve tayin olunmuş olan ser.ev! ücrettir.

56. Künk, su akıtmaya yarayan toprak ya da çimentodan yapılmış kalın booı.


Nf:
tuvalet ve avluyu müştemil olan ve bir tarafı Abdullah oğlu Ahmet mülküne,
M İ M A R BAŞİ
K O C A SİNAN iki tarafı vakıf bostana ve bir tarafı da umumî yola ulaşmakta olup arsasının
Y A Ş A D I Ğ I ÇAĞ mukataası yılda 70 akçe olan yedi adet menzilin binalarını vakfetti. Sözü edilen
V E ESERLERİ menzillerin birini zikredilen mescide imam olan kimseye, birini de mescidin
18 müezzinine mesken tayin etti. Şöyle ki, oturmak isterlerse otursunlar, oturmaz-
larsa mütevelli olan kimse, diğer akarlar gibi bunlan da kiraya verip^ gelirini
zabt etsin. Kendilerine müdahale ettirmesin.

Yine, sözü geçen mescid-i şerifin karşısında bulunup yedi adet alt oda­
yı, dört dükkânı, yedi tuvaleti, bir su kuyusunu müştemil olan bir tarafı Mustafa
oğlu Ahmet Mülkü ile, üç tarafı da umumî yol ile sınırlı ve arsasının mukataası
yılda 19 akçe olan menzilin binalarını vakfetti.
Yine Mevlânâ Ahaveyn mahallesinde Allah rızâsı dileği ile umûmî yol
için satın alınıp, bir tarafı Mustafa oğlu Hasan mülküne ulaşıp 30 arşın^'' bo­
yunda, iki tarafı umûmî yola ulaşıp 38 arşın boyunda ve bir tarafı da Abdullah
oğlu İskender mülküne ulaşıp 10 arşın eninde olan evi vakfetti.
Yine sözü geçen mahallede bir su kuyusu ve bir tuvaleti müştemil olup,
bir tarafı Ali Paşa bostanı, bir tarafı yeraltı kanalı, bir tarafı umûmî yol ve bir
tarafı sözü geçen vakıfla sınırlı olan üç alt odayı vakfetti.
Yine sözü geçen korunmalı şehir (İstanbul) mahallelerinden Hâfız Mus­
tafa Çelebi Mahallesinde bulunup bir alt odayı, bir sundurmayı, bir su kuyusu­
nu, bir tuvaleti, avluyu, allı adet üst ve alt odalarla bir miktar boş yeri müştemil
olan bir tarafı Ali Çelebi mülkü ile, bir tarafı Ali oğlu Hüseyip Çelebi mülküyle,
iki tarafı umûmî yol ile sınırlı ve arsasının mukataası yılda 70 akçe olan menzi­
lin binalannı vakfetti.
Yine sözü geçen mahallede bulunup iki adet üst odayı, bir sofayı, bir
küçük odayı, bir gölgeliği, bir su kuyusunu, bir tuvaleti ve bir avluyu müştemil
olan bir tarafı Abdullah oğlu Süleyman mülkü ile, bir tarafı Sinan oğlu Mustafa
mülkü ile, bir tarafı Abdullah oğlu İskender Vakfıyla, bir tarafı da umûmî ve
husûsî yol ile sınırlı ve arsasının mukataası yılda on akçe olan menzilin binala­
nnı vakfetti.
Yine sözü geçen mahallede bulunup iki adet alt ve bir adet üst oda ile
bir ahırı ve iki tuvaleti müştemil olan bir tarafı Abdullatif oğlu Pasban Veli Vak­
fı ile, iki tarafı sözü geçen vâkıfın vakfı ile, bir tarafı da umûmî yol ile sınırlı
ve arsasının mukataası yılda 6 akçe olan menzilin binalarını vakfetti.
Yine sözü geçen korumalı şehir (İstanbul) mahallelerinden Sarı Nasuh
mahallesinde bulunup iki alt oda, bir cumba, bir sofa, bir su kuyusu, bir bahçe,
bir avlu ve bir tuvaleti müştemil olan bir tarafı Abdullah kızı Zehrâ Hatun mül­
kü ile, diğer tarafı Abdullah oğlu Ahmed mülkü ile iki tarafı da umûmî yol ile
sınırlı olan menzili vakfetti.
Yine belirtilen korumalı şehir (İstanbul) iskelelerinden Çöplük İskelesin­
de ayazma yakınında bulunup bir tarafı deniz, iki tarafı umûmî yol, bir tarafı
da sözü geçen vakıfla sınırlı ve arsasının mukataası yılda 154 akçe olan birbiri­
ne bitişik üç adet dükkânla, bunlann ardında bulunup onlara bitişik olan ağcı
dükkânını vakfetti.
Yine deniz kenannda belirtilen yerde bulunup yarım dükkânı müştemil
olan bir tarafı sözü geçen vakıf ile, bir tarafı Süleyman Bey mülkü ile, bir tarafı
umûmî yol, bir tarafı da deniz ile sınırlı ve arsasının mukataası yılda 120 akçe
olan menzilin binasını vakfetti.

57. Arşia 48 cm. olan uzunluk ölçüsüdür.


Yine deniz kenarında ayazma yakınında yapılıp bir tarafı gübrelik ve ha­
VAKFİYESİ'NİN
zineye ait yeraltı kanalı, bir tarafı Ayasofya Vakfı'nın boş yeri, bir tarafı da deniz
İHTİVA ETTİĞİ
ile sınırlı, uzunluğu 12, eni 7 arşın olan yeri müştemil, yılda yerinin mukataası BİLGİLER IŞIĞINDA
15 akçe olan kayıkhanenin binasını vakfetti. SİNAN
Yine deniz kenannda yeni yapılan kapı yakınında ve burç arasında bu- İbrahim ATEŞ
lunupı iki tarafı umûmî yol, iki tarafı da hisardibinde Padişah fermanı ile bıra­ 19
kılmış olan boş yerle sınırlı, boyu 30 arşın, eni 4,5 arşın yeri müştemil ve yılda
720 akçe mukataası olan sekiz adet dükkanları vakfetti. Yine ünkapanı yakı­
nında iki burç arasında bulunup bir tarafı Rüstem Paşa Vakfı ile, bir tarafı umû­
mî yol ve iki tarafı hisar duvarı ile sınırlı, ardında sundurması bulunan ve yeri­
nin yıllık mukataası 48 akçe olan ağaçcı dükkanının binasını vakfetti.
Yine Gümrükhane yakınındaki Muhtesip İskender Mahallesinde bulunup
5 alt ve bir üst kat odaları ile bir su kuyusunu ve 4 tuvaleti müştemil, bir tarafı
Mustafa oğlu Salih mülkü ile, bir tarafı İskender oğlu Ahmet mülkü ile, bir ta­
rafı Mehmet oğlu Mustafa mülkü ile, bir tarafı da umûmî yol ile sınırlı olan men­
zilini vakfetti.
Yine Edirnekapısı yakınındaki Sultan Mahallesinde bulunup iki tarafı
umûmî yol, bir tarafı Seyyid Şaban mülkü ve bir tarafı da muhtesip Karagöz
mülkü ile sınırlı olan üç adet üst oda ile bir ahırı vakfetti.
Yine sözü geçen mahalle yakınındaki Berberhane yanında bulunup iki
tarafı umûmî yol ile, bir tarafı Süleyman Subaşı Vakfı ile, bir tarafı da Şerife-
zâde Mehmet Çelebi Vakfı ile sınırlı olan bir adet dükkânı vakfetti.
Yine Sarıgüzel Hamamı yakınındaki Çıkrıkçı Kemal Mahallesinde bulu­
nup Şehnameci evi diye bilinen, 6 adet üst odayı, 4 sofayı, 3 adet alt odayı,
bir ahırı, iki su kuyusunu ve iki tuvaleti müştemil; bir tarafı Çıkrıkçı Kemâl Vak­
fı ile, bir tarafı Mehmet ve İskender kızı Hatice mülkleri ile ve iki tarafı da umû­
mî yol ile sınırlı olan menzilini vakfetti.

Yine sözü geçen mahallede bulunup, Câbî Ferhat evi diye bilinen, bir
su kuyusunu ve tuvaleti müştemil; iki tarafı İskender kızı Hatice mülkü, bir ta­
rafı umûmî yol ve bir tarafı da sözü geçen vakıfla sınırlı olan altlı üstlü iki odalı
evi vakfetti.
Yine sözü geçen vâkıfın vakıf mescidine ve bostanına akan acısudanHü-
mâ Hatunun yaptığı Cuma'ya yeteri kadar müslümanlann abdest alması için
Allah rızâsı gayesiyle akan su yolunu vakfetti.
Yine Kayseri Sancağında Ağırnas adlı köye Allah rızası için yaptığı çeş­
meyi vakfetti. Sözü geçen bu çeşmenin yakınında boyu 260 arşın, eni 160 arşın
mülk arazisini de belirtilen çeşmeye gelen hayvanların orada dinlenmeleri için
vakfetti.
Yine Kayseri Kazasına bağlı yerlerden Gergeme adlı köyün alt yanında­
ki Alagöz değirmeni ayağındaki bir tarafı budak çiftliği ve diğer tarafları umû­
mî yol ile sınırlı olan yerde bulunan bir ev içinde dönen dört göz değirmenin
her bir gözü için hazineye ait olan 30 akçe vergisini Padişah hazretleri, sözü
geçen vâkıfa temlik edip, eline temliknâme verdikten sonra vâkıf, belirtilen ver­
giyi vakfetti.

Yine Haslar Kazasına bağlı Soğanlı adlı köyde umûmî yol üzerinde Al
lah rızâsı için yaptığı çeşmeyi vakfetti.
Yine Vize Sancağının Clrgaz adlı köyünde Allah için yaptığı çeşmeyi vak­
fetti. Yine Hulviyyât adlı hoş kitabı, sözü geçen Mescide konulup, muhtaç olan­
ların bu mübarek yerde mütalaa etmeleri ve asla mescid-i şerif dışına çıkanl-
maması şartı ile Allah rızâsı için muhtaç olanlara vakfetti. Yine zamanın râyici
M İ M A R BAŞI ile 300.000 fıddî (gümüş) akçeyi diğer mallarından mükemmel bir şekilde ayır-
K O C A SİNAN dettikten sonra vakfetti. Şart öyledi ki, belirtilen büyük menzilin dışındaki akar­
YAŞADIĞI ÇAĞ ları şer*! şekilde istiglâl^ olunsun. Belirtilen meblağ da her yıl onu onbir ol­
V E ESERLERİ mak üzere bir güvenilir ve doğru mütevelli görüşüyle salih ve dindar bir câbî
20 yardımıyla ve yazı kurallannı bilen bir kâtibin işe başlamasıyla birlikte muamele i
şer'iyye^ olunsun. Sâdât'dan^ olana, yolculara ve güvenilmeyenlere verilme­
sin. Borçlulardan servet sahibi kefil ve değeri borcu ödemeye yeterli rehin alın­
sın veya biri ile yetinilsin. Sözü edilen muameleler adı geçen vâkıfın çocukları
hayatta olduğu müddetçe onların huzurunda yapılsın. Allah korusun, evladının
tükenmesinden sonra, sözü geçen mescid-i şerif mahallesinin cemaatı huzurunda
yapılsın. Belirtilen şartlara uyularak elde edilen gelirlerden önce günde on ak­
çe mütevellilik maaşı verilsin. Câbiye günde on akçe, kâtibe de günde 4 akçe
verilsin. Yine şart eyledi ki, sözü geçen mescid-i şerife salih ve dinî buyruklara
sıkıca bağlı olan, namazın farz ve vaciplerini bilen, sünnet ve müstehablara*^'
vâkıf olan bir kimse imam tayin olunup beş vakitte beş vakit namazı edâ et­
mek hususunda tam bir özen gösterip ihmalinden kaçınsın. Her sabah namaz­
dan sonra Yâsin-i şerif sûresini okuyup sevabını vâkıfa bağışlasın. Karşılığında
günde 4 akçe maaş verilsin, üçü mihraba geçmesine karşılık, biri de Yâsîn-i
şerif sûresini okuyup sevabını vâkıfın ruhuna bağışlama sıfatıyla muttasıf oldu­
ğu için sadaka olmak üzere verilsin.

Yine şart etti ki sözü geçen mescid-i şerife kim imam olursa, zikredilen
mektebe de muallim olup öğretme hizmetini yerine getirsin. Dilediği vakitte
ve yerde Kur an ı Kerîm'den günde bir cüz okuyup, sevâbını vâkıfa bağışlasın.
Buna karşılık da kendisine günde 5 akçe maaş verilsin. Dördü dil öğrettiği, biri
de cüz-i şerif okumak sıfatıyla muttasıf olduğu için sadaka olsun. Yine şart etti
ki sözü geçen mescide salih bir müezzin tayin olunup namaz vakitlerinde te­
mizlik üzere ezân-ı şerifi okuyup müezzinlik görevinde bulunsun, işi hafife al­
ma ve ihmalden kaçınsın. Her yatsı namazından sonra Tebâreke (Mülk) sûresini
okuyup sevabını vâkıfa bağışlasın. Karşılığında kendisine günde 3 akçe maaş
verilsin. İkisi müezzinlik görevi, biri de okuma görevi (için) olsun. Yine şart ey­
ledi ki, müezzin olan kimse belirtilen mektepte kalfa olupt kalfalık hizmetini
yerine getirsin, dilediği yer ve vakitte Kur an-ı Kerim'den günde bir cüz okuyup,
sevabını vâkıfın ruhuna bağışlasın. Buna karşılık da günlük 4 akçe maaş alsın,
üçü kalfelık, biri de cüz okuma sıfatı ile muttasıf olduğu için sadaka olsun. Eğer,
müezzin (Bu hizmete) muktedir olmazsa vakıf evlâdının görüşü ve nâzırın iz­
niyle ehil olan birine verilsin.
Yine mescid-i şerife konulan iki çerağ ^ için yılda dördü bir akçelik sek­
sen akçe yağ mumu tayin etti. Ayrıca her yıl Berat gecelerinde lOO'er akçelik
iki adet balmumu tayin etti. Yine şart etti ki, sözü geçen müezzin aynı zaman­
da mescid i şerifde kayyım olup ihtiyaç zamanında mescidi açıp-kapayıp, kan­
dillerini yaksın ve lâzım oldukça mescidi süpürsün. Ayrıca belirtilen yüce mek­
tepte ferrâş (süpürücü) olup gerekli hizmeti ifâ etsin. İşi hafife almaktan ve ih-

58. Istiglâl'in lügat mânâsı; Emlak ve akarı borcun ödenmesine kadar alacaklıya bırakmak veya gayr i m e n
külün iradını borca karşı terk \ e tahsis eylemek yerinde kullanılır bir tabir olup burada vakıf akarların gelir getire­
cek şekikie kullanılarak değerlendirilmesi kasdedilmiştir.

59. Muamele-i hukûkiyye demektir. Fâiz ilzamı için yapılan muameleye de denir. Meselâ; vakıf bir para mu­
ayyen bir müddetle bir kimseye ödünç verilir. O müddet zarfında ne kadar fâiz tutuyorsa bunu borç haline getir
mek için vakfın malından ödünç para alan kimşeye o kadar para mukabilinde bir mal satılır ve o kimse o malı
vakfa hibe eder. Bu suretle faiz hukukî bir borç halini alar. Buna muamele i şer'iyye denir

60. Sâdât Hz. Hasan neslinden gelmek üzere Hz. Muhammed'in soyundan olanlar.

61. Müstehabh Farz ve vâcibin dışında sevap kazandıran iş.

62. Çerağ; Topraktan veya madendea içine yağ konulup yan tarafındaki deliğe bir fitil takılarak yakmağa
mahsus eski yağ kandillerine verilen addır.
maiden kaçınsın. Bunun karşılığında da kendisine günde bir akçe verilsin.
VAKFİYESİ'NİN
Yine vakıf sahibi -Allah Teâlâ ömrünü uzun etsin -kendi mezarı için ko­ İHTİVA ETTİĞİ
nulan yerde bulunan mektebin muallimine günde altı akçe maaş tayin etti. Be­ BİLGİLER IŞIĞINDA
şi öğretme görevi için, bir akçesi de huzurunda vâkıfın ruhuna günde bir cüz SİNAN
okumak görevi için olsun. Dört akçe de kalfalık için tayin etti ki, üçü kalfalık İbrahim ATEŞ
görevi, biri kendi huzurunda vâkıfın ruhu için bir cüz okuma görevi için olsun. 21
Yine açıklanan iki mektepte öğrenmekte olan çocukların yetimlerine her yıl mü-
bârek Ramazan ayının sonlarında Bayrama yakın olacak şekilde Allah Teâlâ'-
nın rızası için kendi durumlarına uygun bogasî^^ kaftanlar ve kutnî ^ takyeler
alınması için günde bir akçe tayin etti. Mütevelli olan kimse toplayıp vaktinde
harcasın. Yine sözü geçen öğrenciler için her yıl kış mevsiminde iki mektepte
yakacak odun parası olmak üzere 150'şer akçe tayin etti. Sözü geçen mescid
ile mektebine lâzım olan hasır için de yılda 160 akçe tayin etti. Allah Teâlâ ba­
ğış ve lutfuyla kabul buyursun. Yine şart etti ki, merhum Sultan Süleyman Han
Cami-i şerifine konulan kürsüde hergün öğle vaktinde salih, güzel sesli ve tec-
vid kuralları üzere Kur'ân-ı Kerim okuyan bir kimse Kur'ân-ı Kerim'den bir aşr-ı
şerif okuyup sevabını vâkıfa bağışlamak sıfatıyla muttasıf olursa, iki akçe maaş
alsın. Yine şart etti ki, sözü geçen vakıfların gelirlerinden mütevelli olan kimse
günde beş akçe muhafaza edip üç yılda toplam olarak 90 filoriyi bulan bu meb­
lağ, (vâkıfın) çocuklarının ittifakı ve nazırın görüşüyle salih, dindar ve (kendisi
için) haccetmiş bir kimseye verilip üç yılda bir hac ettirilsin. Devrin bitmesine
(kıyamete) kadar bu şekil üzere devam ettirilsin. Yine şart etti ki, sözü geçen
mescid-i şerif mahallesinin gerekli avânzı^^ için mütevvelli olan kimse günde
birer akçe ayırarak toplayıpı her yılda sözü geçen mescide imam olan kimseye
teslim etsin. O da lazım olduğu yılda avarıza harcasın. Gerektiğinde mahalle
halkının görüşüyle gelir getirecek bir şekilde değerlendirilip, sözü geçen mahal­
leyle ilgili olan ihtiyaçlara harcansın. Yine şart etti ki, salih ve hakedenlerden
üç kişiye diledikleri zaman ve yerde Kur'ân-ı Kerim'den günde birer cüz oku­
yup sevabını vâkıfa bağışlamak sıfatıyla muttasıf olmaları şartı ile günde birer
akçe maaş verilsin. Yine şart etti ki, sözü geçen vakıfların gelirlerinden âlim,
sâlih ve hakeden bir kimseye dilediği zaman ve yerde Kur'ân-ı Kerim'den günde-
bir Enâm-ı latîf okuyup Sevabını vâkıfa bağışlamak sıfatıyla muttasıf olması şar­
tıyla günde iki akçe verilsin. Yine şart etti ki, her yıl mübarek muharrem ayının
10. gününde sözü geçen vakıfların gelirlerinden 300 akçe çeşitli yemeklere har­
canıp sözü geçen vâkıfın Sultan (Süleyman) imareti- gök âfetlerinden ve belâ­
lardan korunsun- yakınında bulunup vakfettiği daha önce açıklanan büyük men­
zilinde pişirilip fakirlere yedirilsin ve yemekten sonra sözü geçen üç cüzhan top­
lanıp üç cüzün hatim duasını okuyup sevabını vâkıfa bağışlasınlar. 60 akçe de
duadan sonra duahanlara ve o toplulukta bulunan fakirlere sadaka verilsin. Yi­
ne şart etti ki, rahmetli eşi Mahmud kızı Mihrî Hatun'un ruhu için sâlih ve tec-
vid kurallarına göre Kur'ân okuyan iki kişiye diledikleri zaman ve yerde Kur'ânı
Kerim'den günde birer cüz okuyup sevâbmı merhumenin ruhuna bağışlamak
sıfatı ile muttasıf olmaları şartı ile günde birer akçe maaş verilsin. Değerli ço­
cuklarından yüce Rabbin rahmetine muhtaç olup şehitlik mutluluğuna ererek

63. Bogasî; Amerikan bezine benzeyen ve kaput bezini de andıran bir nevi bezin adı idi.

64. Kutnî; Pamuk ya da ipekle karışık kumaştan dokunmuş, kalın, ensiz kumaş çeşidi.

65. Avânz vakfı; Bazı köy ve mahallelerde hayır sahipleri tarafından varidatı ftikaradan vefet edenlerin dona­
tım ve kefenlenmesine ve hastalanıp iş, güç ve kazançtan âciz kalanlann beslenme, geçimlerine ve tedavilerine ve
köy ve mahallenin kuyu ve çeşmeleri ve su yollan tamire muhtaç oldukta bunlann tamirine sarfolunmak üzere
vakıflar yapılmıştır. B u gibi vakıflara avânz vakıflan denir. B u vakıflar tamamen veya kısmen belediyeler tarafından
yapılması lâzım gelen insanî ve beledî hizmet ve yardımlan istihdaf etmektedir. Avânz vakıflannın varidatı mutlak
surette ahalinin avânzına sarfolunur. Ahali ister müslim ister gayr-ı müslim o l s u a B u vakıflar 1580 nolu Belediye
kanunu ile belediyelere devrolunmuştur.
M İ M A R BAŞI şehid olan merhum Mehmed Bey'in ruhu için de sâlih ve tecvid kurallarına gö­
K O C A SİNAN, re Kuran okuyan iki kişiye diledikleri zaman ve yerde Kur a n ı Kerim'den gün­
YAŞADIĞI ÇAĞ de birer cüz okuyup sevabını sözü geçen şehidin ruhuna bağışlamak sıfatıyla
V E ESERLERİ muttasıf olmaları şartı ile günde birer akçe ücret verilsin. Yine, rûh-ı latîfi için
22 ihtiyaç olan yerlerde kaldırım yapılmasına harcanmak üzre günde 4 akçe ta­
yin etti. Yine, çocuklarından ümmihan ve Neslihan adlı kızlarına ve şehid olan
oğlu merhum Mehmed Bey'in Fahrî adlı kızına günde onbirer akçe maaş veril­
mesini şart etti. Yine şart etti ki, birisi Allah'ın emriyle öldüğünde, belirlenen
hissesi, ölen hisse sahibinin çocukları arasında eşi olarak bölünsün ki, bunlar
ikinci batından hisse sahipleridirler. İkinci batından hisse sahiplerinin de birisi
öldüğü takdirde, yine belirlenen hissesi, hisse sahibi çocuklan arasında eşit olarak
bölünsün ki,bunlar üçüncü batından hisse sahipleridirleı. Diğer batınlarda da
durum böyle olup, öncelik sırasına uyulsun. Zikrolunan ilk nısse sahibi çocuk­
ların çocukları olmadığı veya tükendiği takdirde belirlenen hissesi, birinci ba­
tından hiss^ sahibi kendi kardeşlerine verilsin. Birinci batından hayatta kimse
olmadığı takdirde, ikinci batından mevcut olanların arasında eşit olarak dağıtı­
lıp önceki şekil üzere dağıtım yapılmasına uyulsun. Allah korusun hepsinin tü­
kenmesinden sonra sözü geçen 33 akçenin 18 akçesi Sultaniye (Süleymaniye)
medreseleri -âfat ve belalardan korunsun- altında mülâzimler^^ için yapılan 18
adet odalarda oturan mülazimlerin herbirine beheri Kur'ân-ı Kerim'den günde
birer cüz okuyup, sevabını bütün peygamberlerin ruhlarına -bizim peygamberi­
mizin ve onların üzerine salât u selâm olsun- ve vâkıfın ruhuna bağışlaması şar­
tıyla günde birer akçe tayin olunsun. 15 akçesini de Sultan Süleyman Han -
Allah'ın rahmet ve bağışı üzerine olsun- cami'-i şerifinde teşbih ve salât-hân
olan^^ 30 kişinin her birine, tesbihden sonra zikrolunan cami-i şerifin yakının­
da duvarla çevrili bölümde sözü geçen vâkıfa medfen olarak kafes şeklinde örül­
müş taşlarla en güzel şekilde yapılmış olan yerde toplanıpı üçer defa İhlas sure­
si ve bir defa Fatiha suresini okuyup sevabını vâkıfın ruhuna bağışlamaları şar­
tıyla günde yarımşar akçe verilsin. Yine kendisinin sözü geçen çocuklarından
Cİmmihanve Neslihanadlı kızlarına daha önce tayin edilen maaşlarıyla birlikte
aydan aya verilip ölümlerinden sonra vakfa kalması şartıyla üçer akçe daha maaş
verilmesini şart etti. Yine Kayseri'den getirtip Müslüman eylediği kardeşi oğlu
kızlarından Raziye ve Kerime ile Müslüman olup Sekban ^ olan kardeşi oğlu
Süleyman'ın kızı Ayşe'ye hayatta oldukları müddetçe aydan aya verilmesi ve
ölümlerinden sonra vakfa kalması şartıyla günde beşer akçe maaş tayin etti.
Yine şart eyledi ki, çocuklardan, çocukların çocuklarından, azatlılardan ve azat-
lılann çocuklanndan mütevelli^^ olmaya elverişli, yazı kurallarını bilen sâlih, din­
dar ve doğru bir kimse olduğu müddetçe yabancıya vermesinler sözü geçen­
lerden hizmete muktedir kimse olmayınca, nâzır ^° görüşüyle bu göreve bir sâ-

66. Mülâzim; Stajyer yerinde kullanılır bir tabirdir. Tanzimattan evvel bunun yerine Şâkird denilirdi. O s m a n
Ergin, mülâzimle şâkirdi şöyle izah ediyor "Her ikisi de hiç bir şey bilmeyerek bir kaleme yazılan ve orada okuma,
yazma ve kalem muamelesi öğrenerek sonra aylığa geçen genç memurlara denilir. Mektep talebesine de evvelce
şâkird denilmesine bakılırsa o zamanlarda resmî daireleri tamamen birer memur mektebi sayabiliriz. Tanzimattan
sonra bu iki tabirin kullanılış şekilleri biraz değişerek şâkird okumak için mektebe ve mülazim de aylık almaksızın
sırf iş öğrenmek üzere kaleme devam eden çocuklara alem oldu. "M. Zeki Pakalın, Tarih Deyimleri ve Terimleri
Sözlüğü. C İL s 611.

67. Teşbih ve salât hân: Vakfiyelerde yapılması öngürülen hayrî hizmetlerden biri de, sevabını vakıf kuran
şahsın ruhuru veya yakınlanndan birinin ruhuna bağışlamak üzere Cami' ve mescidlerde teşbih çekilmesi ve na­
maz kılınmasıdır Teşbih çekmekle görevlendirilen şahsa müsebbih denildiği gibi, tesbih-hân da denilmektedir. Na.
maz kılmakla görevlendirilen şahsa musallî denildiği gibi salât-hân da denilmektedir

6a Sekbân: Seymen, Yeniçeri ocağına bağlı bir sınıt asker.

69. Mütevelli, Vakıf işlerini idare we rüyet etmek üzere tayin olunan zattır

70. Nâzır, Vakıf ıstılahında mütevelli nr\ânâsında kullanıldığı gibi mütevellinin tasarrufatına nezaret etmek
üzere vâkıf tarafından veya hâkim tarafından tayin olunan zattır.
lih ve doğru kimse tayin olunsun. Yine okumaya muktedir kimse olmaymcaya-
VAKFİYESİ'NİN
kadar cüzlerde dışandan kimselere verilmesin. Yine şart etti ki, mimarbaşı olan ÎHTİVA ETTİĞİ
kimse açıklanan vakıflara nazır olup, her yıl vakıf evlâdının ittifakı ile mütevelli BİLGİLER İŞİĞİNDA
olan kimsenin muhasebelerini gözden geçirme hususunda inayet bakışlannı esir­ SİNAN
gemesinler. Nâzırlık hizmeti için günde bir akçe maaş verilsin. Yine şart etti ki. İbrahim ATEŞ
Melik ve Kahhâr olan Allah'ın iradesiyle sözü geçen vakıflara rakabe (Vakıf geli­ 23
rinin aslına ilave edilmesi) gerektiğinde diğer mürtezika^' rakabe olunduğu gibi
mütevelli, kâtip ve câbî olan kimseler de rakabe olunsun. Yine şart etti ki, vakıf
sahibi-Allah Te'âlâ ömrünü uzun etsin- hayatta olduğu müddetçe belirtilen bü­
yük menzilde kendisi otursun. Ölümünden sonra çocukları otursunlar. Çocuk­
lardan oturmayan, kendi oturma hissesi için sözü geçen menzilde oturan ço­
cuklardan birşey istemesin. İstediği takdirde isteği yerine getirilmesin. Mesilden
nesile ve asıldan fürû'a^^ çocuklar- Allah soylarını devrin sonuna kadar devam
ettirsin- tükeninceye kadar böyle devam olsun. Çocuklar tükendikten sonra nâ-
zır görüşü ve benzerinin değeri ile kiraya verilip, ücreti vakfın gelir fazlasına ek­
lensin. Yine şart etti ki, belirtilen büyük menzilin onarımı ile vakfa ait diğer (ya­
pılarının) onarımının tamamı gelir fazlasından yapılsın. Yine daha önce açıkla­
nan mukataalı akarların mukataalarının her yıl sözü geçen vakıfların gelirlerin­
den ödenmesini şart etti. Sözü geçen Şehnâmeci evi diye bilenen menzilde bir­
biri ne bitişik altlı üstlü üç oda ile avluyu müştemil olan evlerin birinde daha
önce sözü geçen kardeşi oğlu kızlarından Raziye, birinde Kerime ve birinde de
Müslüman olup Sekban iken vefat eden kardeşi oğlu Süleyman'ın kızı Ayşe otu­
rup, sözü geçen hayır sahibi vâkıfı devamlı hayır duadan unutmasınlar. Ölümle­
rinden sonra vakıf sahibinin kendi çocuklarından hayatta olanların muhtaçları
otursunlar. Mesilden nesile, asıldan fer'a çocuklar ve torunlar tükeninceye kadar
bu şekilde olup (sonra) benzerinin değeri ile kiraya verilerek, ücretini vakfın ge­
lir fazlasına eklesinler. Yine şart eyledi ki, sözü geçen menzilde yeni yapılan II
adet odada azatlılardan en iyi olanlar, Allah rızası için otursunlar. Sözü geçen
vâkıfı devamlı hayır duadan unutmasınlar. Onarımı, içinde oturanların kendile­
rince yaptırılsın. Mülke (kendilerininmiş gibi) sahip çıkmaktan kaçınsınlar. Mü­
tevelli olan kimse, bu duruma aykırı davrananı çıkarıp kalan azatlıların en iyisi­
ne versin. Bunlar da gereken onarımı yaparak masrafını kendileri karşılasınlar.
Belirtilen şekil ile hareket edilip azatlılar ve azatlıların çocuklarının tükenmesi
halinde kiraya verilip ücreti diğer vakıf gelirlerine eklensin. Yine şart eyledi ki,
sözü geçen evkafın usul ve şartlarının değiştirilmesi, görevden alma, göreve ta­
yin etme, maaşların arttırılıp eksiltilmesi ve diğer şer'î tasarruflar^^ vâkıfın yet­
kisinde olsun. Kendisi Melik ve Rahman olan Allah'ın dileğiyle tevbe, muvaffa­
kiyet ve tam imanla "müminler ölmezler, ancak yokluk evinden bekâ evine
taşınırlar" uyarınca (âhirete) göçtükten sonra • Allah'ım, âlemlere rahmet ola­
rak gönderdiğin habibin Hz. Muhammed (O'na ve bütün aile fertlerine salât u
selâm olsun)'in hürmetine bize ve bütün Müslümanlara imanla göçmeyi nasib
et- sözü geçen vakıflarda çalışan bütün görevlilerin, görevden alma, göreve ta­
yin etme ve (benzeri) tasarruflar nâzırın görüşüyle, vâkıfın çocuklarının yetki­
sinde olsun. Yine şart eyledi ki, sözü geçen vakıfların gelirlerinden meydana
gelip bilumum gerekli harcamadan başka arta kalan fazla malı hayatta oldukça
kendisi alsın kendinden sonra açıklanan şekil üzere sözü edilen harcamadan
sonra arta kalan fazla meblağdan 10.000 akçesi bir torbaya konulup mühürlen-

71. Mürtezika: Vakfın menfaatleri kendilerine şart olunan kimseler.

72. Fürû', evlatlar, torunlar ve onlann çocuktan mânâsına gelir bir tabirdir. Arafjça bir kelime olan fer' ağacın
kolu, dalı gibi bir asıldan ayrılan şey demektir. Bu sebeple bir adamın fürûu oğlu, kızı ve bunların oğlu ve onlann
da kızları, ve oğulları ve çDCuklandır.

73. Tasarruf-ı şerl, satmak, bağışlamak, vekâlet, kefâlet, havale teslimi gibi muamelelerdir.
MİMARBAŞI dikten sonra nâzır görüşü ve azatlılann çocuklarının ittifakıyla çocukların en iyi,
K O C A SİNAN. güvenilir ve (k)ğru olanında muhafaza olunsua Tâ ki, sözü geçen vakıflann akar-
Y A Ş A D I Ğ I ÇAĞ lanna halel geldiğinde bunların bakım ve onarımına harcanıp sözü geçen (va-
V E ESERLERİ kıO paralara eksiklik ânz olduğunda tamamlansın. Arta kalan fazla, çocuklar
24 arasında maaş üslûbu üzere çocuklar ve torunlar tükeninceye kadar eşit olarak
bölüştürülsüa Sözü geçen korumalı şehirde (İstanbul'da) ihtiyaç olan yerlere
bir arşın 6 parmak miktarı taşla yaya kaldınmı yapmak için harcasınlar. Sözü
geçen miktardan eksiltmeyip benzerinin değerini versinler. Yine şart eyledi ki,-
sözü geçen mescid-i şerîfın mahallesi halkı, imamı ve müezzini ile vâkıf evla­
dından hayatta olanlar, azatlılar ve vakıfda görevli olanlar toplu halde Allah rı­
zası için hasbî nazır olsunlar. Yine söyledi ki, takrirden şu ana kadar sözü edi­
len akarlar ve dirhemleri toplu olarak vakf-ı sahih-i şer1 ve habs-i sarih-i mer'î
ile vakf ve habs ettiği halde tescilini isteyip vâkıf vakıflarının hepsini tamamıy­
la kendi evladından olup tayin etmiş olduğu benzerleri ile akranının övüncü,
lütuf ve iyilik madeni olan mütevelli Derviş Çelebi -büyükler ve ileri gelenler
arasında kendisine işaret edilmekte dâim olsun- ye teslim etti. O da zikredileni
eksiksiz olarak ve toplu halde sözü geçen ve değerli dedesi olan vâkıftan tes­
lim alıp mütevelllerin diğer vakıflar da tasarruf eyledikleri gibi tasarruf eyledi
diyerek, mütevellinin huzurunda ikrar ve itiraf ettiğinde, sözü geçen mütevelli­
nin de vakıflarda tevliyeti ve tasarrufu şerl hasmın (Vâkıfın) yüzüne hoşnudluk-
la sabit olduğunda o da (vâkıf) teslim alma ve tasarrufu itiraf edip birbirini ik­
rar ve itiraflarında yüzyüze ve sözlü olarak tasdik ettiklerinde, sözü geçen vâkıf-
Allah'm nimeti onun üzerine olsun- takrirde bulunarak dedi ki, vakfa zayıflık
ve gelirlerine eksiklik gelmesi yakın bir ihtimal olduğu için Imam-ı Azam (bü­
yük imam) ve hümâm-ı efham'^ Kûfeli Hz. Ebû Hanife nezdinde vakıf akann
lüzumu olmadığına binaen ve insanlar arasında bilinip meşhur olduğu üzere,
kıyas etme usulüne göre hareket ederek para vakfetmenin bâtıl oluşu mukar­
rer ve muhakkak olup buna bağlı olan şartların da bozukluğu belirli olup onay­
lanmıştır. Bu nedenle sözü edilen mülkler, akarlar, kökler(ağaçlar) ve
müsakkaflar^^ her ne varsa hepsinin vakfiyetinden döndüm. Sözü geçen mü­
tevelli belirtilen mülklerden elini çekip zikredilen parayı bana teslim etsin ve
sözü geçen meblağ için ecr-i misilden başka aldığı mal da ona helal olmayıp
hakkı olmadığından onu da isterim diye dava ettiğinde; sözü geçen mütevelli
de doğru cevaba ve güzel söze yönelip dedi ki; yazılan emlak ve sözü edilen
akarlar imameyn-i hümameyn^^ katlannda mütevelliye teslim edildikden son­
ra vakfın lâzım olduğunda hiç şüphe yokdur. Imam-ı Züfer'den, İmam-ı Ensari'-
nin rivayet ettiği üzere paranın vakf olmasının doğruluğu inkar olunmaz ve ge­
ri çevrilmez hususlar kısmından olup yazılan şartlar ve belirtilen zabıtların da
onun mezhebi üzere doğruluğu mukarrer olup doğru şart gereği gelir ve ka­
zancından aldığım mal açık hakkımdır diye, münazaa ve muhasama edip ta
ki bu kitabın (vakfiyenin) baş kısmında imzası bulunan büyük bilginlerin başta
geleni, ulu fazilet sahiplerinin ayı, insanlann övüncü ve hâkimlerin dayanağı olan
(kadının) huzurlarında duruşma yapıldığında, işaret edilen hâkim-Allah üzerine
iyilik yağmurlannı bolca yağdırsın- sözü geçen akarlann belirtilen şartlar ve zik­
redilen zabıtlar üzere vakfıyetinin doğruluğuna ve lüzumuna, sözü geçen para­
nın da vakfıyetinin doğruluğuna, şartlarının şer1 olduğuna ve görev zamanında
mütevellinin zimmetinin beraatine şer! ve uyulması gerekir şekilde hükmedip

74. Hümmrvı Efham: HOmam, hlmmetll azimli, bir ife sımsıkı sanlıp onu bajaran aniamındodır. E f h a m ise,
daha fEhametli, gok jerefli ve en ulu anlamında ohıp buna gOre, E b u Hanife İçin sflylenilen HOmam-ı E f h a m deyi
mi. sahasuida en eski azim ve himmet sahibi, bajanlı imam demektir.

75. üzeri dam ile öitülO olan yerler. ÇB^ han, dükkân gibi)
76. imameyn kelimesi ile Hanefi mezhebinin ileri gelen bilginleı inden olan E b u Yusuf ile Muhammed Şey-
banl kastedilmektedir.
karar verdiğinde, sözü geçen vâkıf bu fıususta isteğinde muvaffak o\up, arzusu­
VAKFÎYESI'NIN
na ulaşamayınca dedikodu dizginini başka tarafa çevirip araştırma ve tartışma
IHTIVA ETTIĞI
yulannı diğer yöne çekip para vakfının sıhhatinin sözü geçen imamın görüşü B I L G I L E R ıŞıĞıNDA
üzerine müsellem ve makbul olduğu doğru bir şekilde rivayet ve nakledilmek­ SINAN
te ise de, bu miktar ile geri dönüp feshetmeye güç, imkân ve ihtimal kalmayıp ibrahim ATEŞ
ecel ipi kesilmiş, telafi ve tedarik etme kulpu yok olmuş olmaz. Zira, vakfın sıh­ 25
hati onun nezdinde lüzum devam ve tebidi icabetmez. Vâkıfın dileme dizgini
ile bozma ve baki kılma yetkisi elindedir.Çünkü vakfın sıhhatine hükmetmek
onun mezhebine göre geçerlidir, deyip vakıfdan dönmeye ve mütevelliden ma­
lın aslını geri almaya başladığında, sözü geçen mütevelli cevap verip her ne ka­
dar belirtilen para vakfının sıhhati sözü geçen imamın görüşü üzerine lüzum
ve tebidden ârî ve hâkimin hükmü bu görüş üzerine cârî ise de, hükümden sonra
sıhhat diğer imamların görüşlerine de sârîdir. Zira baştan başa bütün sultanlar,
ictihad (sonucu) ittifak ve icmâ^^ edilip hâkimin hükmünün bilinmesi ve icti-
had yerine mülâkî ve müsâdif olunması halinde o hükmün geçerli kesin ve cum­
hur nezdinde makbul ve müsellem olup bozma, bütün yargı işlerinde kabul ve
nza gösterilir olması ve bilumum valilerin uygulayıp geçerli kılmasının gerekli
olduğunu açıkça belirtmiş, doğruluğunu ifade etmişlerdir. B u yaygın ittifakın sıh­
hatin genelliğine ve şer! şümule bağlı olduğu gizli kalma şaibesinden uzak olup
şüphe ve gösterişten arındırılmıştır. İmdi tartışma alanında doğruluğun asıl ol­
duğu İslâm âlimlerinin çoğunluğu nezdinde sabit, açık, meşruiyyetin kendisi
gerçekleşip belirgin olduğunda başta gelen iki büyük imam (İmam Muhammed
ve Ebû YusuO görüşlerinde vakfın sahih olmasına lüzum gerekli, açık, devam,
ebediliği kesin olan bir husustur. Şüphesiz onların olgun görüş ve doğru me^-
hebleri üzerine lüzuma hükmolunmasını isterim dediğinde, hükümleri geçerli
olan, bozmayı kaldırıp (hükmü) kesinleştiren hakim, bu konuda üstün ve güzel
bakış ile uygun ve lâyık olan şekilde düşündüğünde iyilik kuralların, döşeyip
yaymayı daha uygun iyilik ve hasenât yapılarını yapmayı daha münasip görüp,
sözü geçen meblağın vakfiyetinin lüzumuna (gerekliliğine) da hükmedip, önce­
ki hükmünü muhkem kılıp uygun olan kararını tamamlayarak kesinleştirip sözü
geçen bütün vakıflar bilinen şekil ve açıklanan tarz üzerine kesinleşen sahih,
lâzım, açık vakıf ve habs olup bundan sonra bozulmasına ve tersine bir işlem
yapılmasına imkân kalmadı, iptal edilmesi, bozulup düzensiz ve karışık hale ge­
tirilmesi ihtimal dışı oldu. "Kim işittikten sonra onu (vasiyeti) değiştirirse, gü­
nahı, onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir^^. Kim
onu bildikten sonra değiştirirse Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti
onun üzerine olsun. İyilik yapan vâkıfların ecri Melik, Hak ve Mübin olan Al­
lah'ın ûzerinedir.Kuşkusuz o, iyilikyaoanlan mükâfatlandırır. Tamamlamaya mu­
vaffak eden Allah'a hamdolsun. O'nun yüce Peygamberine ve peygamberin ai­
le fcrtleriyle temiz ve seçkin sahabelerine haşr ve karar gününe kadar çok çok
salât u selâm olsun.

Şâhitlen
1- Mimar Mehmed Subaşı
2- Mustafa Oğlu Derviş teferrika-i Dergâh-ı Â l f ^
3- Mustafa Oğlu Şeyhî Çelebi Asker
4- Derviş oğlu Mustafa
5- Derviş oğlu Ömer

77. Icmâ-i Ü m m e t Büyük fakilılerin dinle İlgili bir mevzuda birlik olmalarıdır

78. Bakara Sûresi, âyeLİBl

79. Müteferrika; Hükümdarlarla vezirlerin ve diğer hizmet sahiplerinin maiyyetinde hademe türünde olan
bir kısım hizmet erbabı hakkında kullanılır bir tabirdir.
MİMARBAŞI 6- Aixlullah oğlu Hasan Kâ'id-i Sultanî
K O C A SİNAN, 7- Abdullah oğlu Yunus-Kâ'ld-i Sultanî
Y A Ş A D I Ğ I ÇAĞ 8- Mehmed oğlu Mehmed-Kâ'id-i Sultanî
V E ESERLERİ 9- Mustafe oğlu Ahmed-Kâ'id-i Sultanî
26 10- Abdullah oğlu Ahmed-Asker
11- Abdullah oğlu İbrahim-Asker
12- Yusuf oğlu Mehmed-Asker
13- Abdullah oğlu Ahnned-Asker
14- Abdullah oğlu Haydar-Asker
15- Abdullah oğlu Rıdvan-Asker
16- Pervâne oğlu Süleyman-Bewâb-ı Sultanî
17- Abdullah oğlu Nasûh-Asker
18- Mahmud oğlu Hüseyin-Asker
19- Abdullah oğlu Behram
20- Mimar Mahmud Halife
21- Abdullah oğlu Hüsrev Bey Ahmed Paşa'da mütevelli
22- Abdullah oğlu Haydar Ahmed Paşa'da nâzır
23- Abdullah oğlu İsmail-Mimar
24- Abdullah oğlu Ahmed-Mimar
25- Abdullah oğlu Mehmed-Mimar
26- Abdullah oğlu Süleyman-Mimar
27- Abdullah oğlu Hızır-Mimar
28- Abdullah oğlu Ferruh-Mimar
29- Abdullah oğlu Mustafa-Mimar
30- Abdullah oğlu Îbrahim-Asker
31- Rrî Oğlu Hacı Abdulkerim Sözü geçen vakfın kâtibi
32- Yusuf oğlu Şah Veli
33- Ahmed oğlu Receb Sözü geçen mahalle mescidinin imamı
34- Abdullah oğlu Safer-Sözü geçenin azatlısı
35- Abdullah oğlu İskender-Sözü geçenin azatlısı
36- Haydar oğlu Ali Sözü geçen mahalle sakini
37- Hasan Ali-Sözü geçen mahalle sakini
38- Yahşi Sarrâc oğlu Mustafa-Mahallede sâkin
39- Veys oğlu Mehmed Sözü geçen mahallede sâkin
40- Şah oğlu Ahmed sözü geçen mahalle sakini
41- İdrisoğIu Ali-Teberdârân-ı Hassa^Sözü geçen mahalle sâki™

80. Teberdâr«n-ı HAssa: Saray Bahaalan hakkında kullanılır bir tabirdir.


OnThe Great Turkish
Architect Sinan's
Being Also
A Great Pnilantropist
ibrahim ATEŞ
emembered with gratitude and veneration also this year, the ye­
ar of the four-hundredth anniversary of his death. Architect Sinan
enjoys an everlasting fame and place in architecture and his uni­
que mastery of the art is reflected in hundreds of structures he
had left to his nation. It would be quite erroneous, however, if we remembered
him only as a great genious works reflect ingenuity of a whole nation. Docu­
ments in our possession prove that besides being an unparalelled artist he was
also a truly great philantropist and donor to pious foundations and attached
utmost importance to social problems, community help and solidarity. The list
of his homes, lands and various revenue-producing properties that he bequeat­
hed to several pious foundations of his founding prove that he was a great re­
formist, a magnificient planner and a muslim who sought after also his spiritu­
al comfort in the Hereafter. A s much as he had proven himself to be a revered
and highly impressive architect in his numerous works he equalled this gran­
deur also in the spirit and wording of his deed of trust through which he left
all his possessions, properties and the like to the benefit of the public.

A study of the whole range of his works will indicate that all edifices,
buildings and structures of all types, e.g. viaducts, acqueducts, fountains mos­
ques, medressehs, assylums, inns, caravanserais, bridges, lodges, turbehs soup
kitchens for the poor, public baths, youth hostels, guesthouses, shelters for the
poor, the needy and the abandonned as well as myriads of other public and
social buildings, charity woks etc he was commissioned to construct constitu­
ted a host of pious foundations. Donors included sultans, the mother of a reig­
ning sultan, heirs to the Ottoman throne, prime ministers of the time, minis­
ters, governor generals, military judges, public financiers, a chief of doorkeeprs
guarding the Imperial Palace, a keeper of rough day-book of current financial
transactions in government offices, inscribers of the Sultan's Imperial Monog­
ram over the Imperial Letters-Patent, a chief surgeon of the Palace, medical of­
ficers in the service of the Sultan and similar high ranking civilian administra­
tors. Further, side by side with these notables important personnage of high
office Architect Sinan constructed buildings dedicated for and endowed ad infi­
nitum to charity and commissioned to him by simple but wealthy traders and
artisans such as felt cap maker, silver and gold wire-drawer, maker and seller
of pickles, goldsmith, butcher, barley merchaut, fourriers etc....

It would be quite realistic therefore to assume that the great Architect


himself had beqeathed a good deal of his personal possesions in the form of
properties of various types to charity as pious foundations. A man of such gre­
at insight and virtue surely knew how to live eternally in the hearts and minds
of generations to come.
İn the midst of all charity works and endeavours that went on and in
MIMAR BA§ı
K O C A SINAN the happy medium wherein the rich and the not-so-rich, the administrator and
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ the administered, men and women nearly all competed each other to help pe
VE ESERLERI ople, to endow for charity, it would surely befit the magnanimity of his soul
28 that Sinan establish pious foundations of his own.

With such thoughts in mind in the study of the foundation documents,


ifi. deed of trust, registry, recording and the like we came to the happy conclu­
sion that also in this respect our Architect was peerless. We understood that
this great man, this magnlFicient architect and artist, this person of uiiparalle-
led magnanimity had endowed all of his possesions painstakingly and deser­
vedly earned throughout his long life to various charity works and institutions
by establishing a number of foundations of his own. Further, we learned thai
this truly merciful man had provided not only for his family members but also
for his distant and close relatives and neighbours, his home village, his town­
ship and people he had grown up with as well as for a number of animals. He
bequeathed a large wooded land next to a fountain he had constructed in his
native village of Agirnas for the settlement of birds who descended to quench
their thirst in this fountain. We realized what a superb mind, what a kind and
generous heart this great man had in thinking the welfare of strangers side by
side his own relatives and the comfort of birds side by side man's needs.

In the light of information contained in his deed of trust we conclude


that he had a greater soul, nobler aspirations and more exalted inner life than
his works in stone and cement inspire. He coveted nothing but to gain Allah's
compassion, God's mercy and some occasional prayers after his death.

The deed of trust he had drawn up and established in connection with


his endowment lists, besides revenue-producing properties, a great number of
items such as the houses he lived in, the garden he cultivated, his book, money
in his pocket and the tumb wherein he was to be laid to rest. Mesjids for practi­
cing muslims, schools, public fountains, wooded land for birds in need of rest,
lodgings for those to be employed in the management of his trust and work­
shops for those who will have to work for their living, all indicate to the fact
that he had a very accomplished notion of endowing. In order to generate reve­
nues to pay for salaries of people to be employed in the administration of his
trust he earmarked part of his own income. He dedicated a mesjid, a school,
fountains, acqueducts, water supply, books etc to the use by his people.

He endowed eighteen inns or caravanserais, thirty-eight workshops, ni­


ne homes, a large plot of land, four public fountains, a large garden or fruit
orchard, a large boathouse, two Avatersupplies, one water conduit, dues and ra­
tes of a watermill of four troughs or chutes, one mesjid (small mosque), two
school buildings, one turbeh (his own), one book and three hundred thousands
of silver tfialer. In addition, he stipulated that a total sum of 46587 thalers -45265
thalers to be spent for the realisation of twenty-three social and charity works
enumerated in the deed plus 1322 thalers to be paid as annual mukataa' for
eleven pieces of land mentioned and to be paid annually This annual sum alo­
ne is equivalent to 85 millions of Turkish lira today (1988).

In our work entitled "Architect Sinan's Pious Foundation" we tried to gi­


ve documented details connected with the establishment, administration, su­
pervision, content and stipulations of the deed of trust that governs it, together
with Sinan's own thoughts concerning his own endowment.
Architecet Sinan's deed of trust is registered in Log Mo. 576 (7:1) named
VAKFIYESI'NiN
"Vakfiyye i Sâbi'Mükerrer Müjedded" as fourteenth in line beginning on page IHTIVA ETTIĞI
23 and ending on page 28. Although undated we both strongly and safely sur­ BİLGİLER IŞIĞINDA
mise form its contents and expressions (style etc) that it was registered betwe­ SİNAN
en 1566-1583. Consisting of six large and rectangular sheets the first and the İbrahim ATEŞ
sixth sheets have 25 lines each, the second and the fifth sheets 33 while the 29
third and the fourth sheets have 35 lines each thus totalling 186 lines in all.

In past years researchers on Sinan's deed of trust made several mista­


kes in reading and renderig (transcription etc) of the text and could not there­
fore come out with the true signification. To cite an instance we will mention
the late Ibrahim Hakkı Konyali's work entitled "The Great Architect Sinan" pub­
lished in 1948: the deed of trust was published in pp 71-88 of this book. Howe­
ver, a confusion of lines occured whereby on 28 spots words, sentences and
expressions were omitted. There were 123 misreadings and 900 mistakes were
committed in transcription of the whole text. As much as we feel grateful to
earlier researchers and publishers on the subject, as experts in pious foundati­
ons texts we feel that it would suffice to give a correct transcription and moder­
nization -purifiation of the language to render it uptodate- of the deed of trust.

Written in the old classical Ottoman language that comprised Arabic,


Persian and Turkish words, expressions etc. all at the same time, the prayers
scattered all around the text are in Arabic. Further, five sacred verses (from Qu­
ran) and three hadiths (the teachings of the Prophet) on the frontispiece (the
first sheet) are given in Arabic. For this reason, it is deemed proper to furnish
the reader with a full transcription of the text providing at the same time a mo­
dernized version in today's Turkish.

It was also determined and established the amenuensis who copied the
text into the Log mentioned above made some omissions and errors during
his copying process. We have endeavorued therefore to correct these mistakes
wherever they were to obtain the true and intended meanings and marked the­
se spots in the Text by footnotes. In the brackets you will find words, that we
believe omitted or mistaken, in their corrected spellings Thus, we believe we
have succeeded in making good several misrepresentations in and of the text.
II
SİNAN'I mm
HAZIRLAYAN
ORTAM

W
Orta Asya Türk Sanatı île
Anadolu'da Selçuklu ve
Beylikler Mimârisi

D o ç . Dr. Ara ALTÜN


ısır'da ilk Müslüman Türk Devleti'ni kurarak, kısa süre için
bu bölgede parlak bir gelişme yaratan Tolunoğulları, yerini Ku­
zey Afrikalı sülalelere bırakırken, Asya içlerinde, Karluk Türk­
leri İslâmiyeti kabul ederek X. yy. içinde parlak bir gelişmenin
yolunu açıyordu.
İslâmiyetten önceki Asya Türk mimarîsi hakkında bilgilerimiz kısıt­
lıdır. Daha çok yazılı kaynaklar ve bazı duvarlar resimleri, Budist ve Mani-
heist tapınakların biçimleri yanında, özellikle konut mimarîsi hakkında ipuç­
ları vermektedir. Günümüze taşınır eserleriyle ulaşabilen mezar yapıları ise
çoğunlukla "kurgan" biçiminde görülmekte, bazı kule mezarlar ile Külti-
gin Anıtı değişik biçimleriyle dikkati çekmektedir. Uygurların özellikle Ho-
ço merkezindeki kubbeli mezar yapılarının geçiş bölgelerindeki prizmatik
Türk üçgenleri ise bu türün erken örnekleri arasında değerlendirilmekte­
dir. Kara Hoço Surları dışında Müslüman tüccarlar için İpek Yolu üzerinde
yapıldığı ileri sürülen büyükçe kubbeli tek mekânlı mescit ise aşağıda üze­
rinde ayrıca durulacak önemli bir yapı olarak görülmektedir.
Karluk boylarının Karahanlılar adı altında X. yy. sonlarında Buhara-
yı almalarından sonra mimarî alanındaki gelişme yepyeni bir hızla kendini
belli etmeye başlamıştır. Bu arada güneyden komşuları Gazneliler, Afganis­
tan çevresinden Horasan bölgesini zorluyordu. Maveraünnehir ve Türkme­
nistan çevreleri ile Afganistan ve Horasan çevresinin yakın kültür alışverişi
1040'dan sonra Büyük Selçukluların kuvvetli merkezî idaresi altında İran
ve Horasan'da yepyeni bir mimarî sentez halinde canlı ve parlak bir dönem
yaratmıştır. Bu dönemde geliştirilen prensipler, bütün doğu İslâm dünya­
sında çeşitli boyutlarda kullanılan vazgeçilmez tasarım esaslarını meydana
getirmiştir. Atabekler eliyle Suriye-Irak ve oradan da Eyyûbîler aracılığı ile
Mısır'a geçen bu dönemin mimarî ilkeleri, Suriye bölgesinin erken İslam
mimarîsi denemeleriyle kaynaşarak yeni tasarım ve formları hazırlamıştır.
Azarbeycan Atabekleri döneminde tuğla malzeme yanında taş işçiliği ve yeni
boyutlar kazanan mimârî anıtlar, lOTl'den sonra Türklere açılan Anadolu-
da, hem İran Büyük Selçuklu plan ve formlarını, hem de ZengÜler ve Azer­
baycan Atabekleri'nde geliştirilen biçimleri, taş malzemeyle kuvvetli bir sen­
tez halinde yoğurarak yeni denemelere başlayan başarılı bir döneme yol-
açmıştır.

XII. yy. Anadolu Türk Mimârîsi'nin özünü teşkil eden bu sürekli araş­
tırma ve deneme devresi, Anadolu'daki İlk Türk Devletleri'nin mimârî anıt­
larıyla değerlendirilir. XIII. yy. başlarından itibaren Anadolu Selçuklu Dev-
letinin, Anadolu Türk Birliğini sağlaması, Anadolu'da mimarı alanında ye
MIMAR BAŞI
K O C A SINAN, ni bir rönesans yaratılmasına temel olmuştur. Bütün sanat tarihçilerini adeta
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ hayrete düşüren bu yaratma heyecanı, mimarî mekân yaratma anlayışı ba
V E ESERLERI kımından uzak bölgeleri bile etkilemiş görünüyor. Geleneksel hale gelmiş
34 olan dinî mimarî plan ve formları yanında, mezar anıtları ve özellikle ker
vansaraylar bu mekân araştırmalarının dikkati çeken yapılarıdır.
XIII. yy.ın ikinci yansında Moğol akınları bu gelişmeyi etkileyeme-
miş, hatta İlhanlı idaresi altında bile Anadolu'da Selçuklu Mimârisi'nin ge
lenekleri sürdürülmüştür. XIV. yy.ın başında Anadolu Selçuklu Devleti nin
dağılması sonucu ortaya çıkan Türkmen Beylikleri döneminde, sınırlı mali
imkânlar içinde, küçük ölçüde fakat sağlam mekân denemelerine bir eği­
lim sezilmektedir. Bu yeni denemeler giderek Osmanlı Mimârîsinin anıtsal
üslubunu hazırlamıştır. Özetle Ortaçağ Türk Mimarîsi, sürekli deneme ve
atılımlarla belli bir devamlılık içinde gelişmiş, bu devamlılık plan ve form­
ların basit tekrarları şeklinde değil, geleneksel çizgiyi koruyarak yeni me­
kân araştırmaları biçiminde ortaya çıkmıştır. Bu da Ortaçağ Türk Mimârîsi­
nin özelliklerinden birini teşkil etmiştir.

Sinan dönemi Osmanlı Mimarisine bir giriş olarak ele alınan bu kısa
bölümde,.Ortaçağ Türk Mimarisinin anahatlarını verebilmek, anıt eserler üze­
rinde tek tek durulamayacağına göre genellemelerle mümkün olacaktır. Bu yüz
den İslâmi dönem Türk Mimarisinde kullanılan yapı tiplerini alt bölümler ha
Ünde ele almak gerekecektir.

Camiler, Asya'da yeni Müslüman olan Türk boylarının, yeni bir yaratma
heyecanı ile ele aldıkları anıt eserler olarak X. yy. içinde şaşırtıcı özelliklerle kar
şımıza çıkar. Yukarıda sözü edilen Kara Hoço surları dışındaki tek kubbeli mer
kezi yapının bir benzeri de Dehistan mezarlığında Karahanlı dönemine tarihle
nen Şir-Kebir isimli yapıdır. Ştuk süslemeli iç mekânı, kademeli trompları ile
bu yapı da, bir mezardan çok diğeri gibi bir cami-mescit olabilir Asıl dikkati
çeken iki Karahanlı camisinden ilki, Buhara yakınlarındaki Hazara Camii, XI.
yy. başlanndan kerpiç esaslı bir yapıdır. Kitlesel dış görünüşü yanında, planı kare
bir mekân yaratılmasına imkân tanımaktadır. Ortada dört yuvarlak tuğla paye
ve dört kemer bir kubbeyi taşımakta, köşelerde birer küçük kubbe yer almak­
tadır Aradaki bölümler ise birer tekne tonoz ile örtülüdür. Son yıllarda, İslâmi-
yetten önceki Gök Tapmaklarının kozmik diagramla sembolleşen dört ana yön,
dört ara yön ve merkez düşüncesi ile desteklenen bir geleneğin cami mimarisi­
ne uygulanmış şekli olduğu görüşü kuvvet kazanmış olmakla birlikte, bu kısa
h>ölümde bunun tartışması mümkün değildir. Ancak, çok sonraları, merkezi plan­
lı, dört yarım kubbeli plan şemasında karşımıza çıkacak bu tasarımın böylesi­
ne erken bir uygulamada görülmesi herhalde daima dikkati çekecektir. Merv
yakınlarında diğer bir Karahanlı yapısı XII. yy. başlarına kadar uzanabileecek
Talhatan Baba Camii ise, enine gelişen mekânın ortasında mihrap önü kubbesi
ile diğer yerleşik bir plan şemasının erken tarihten olgun bir örneğidir. İri paye­
lerle, adeta altı dayanaklı camilerin plan şemasına hazırlık sezilmektedir. An­
cak, kubbenin oturma sistemi farklıdır. Önemli bir özellik de, kuzeydeki bölü­
mün geniş bir kemer açıklığı ile dışa açılmasıdır. Burada geniş bir avluya hitap
edebilen bir tasarım söz konusudur Bildiğimiz diğer Karahanlı Camilerinde ori­
jinal durumları ile böyle bir eğilim vardır. Leşker-i Bazar Gazneli kentinin ulu
camisi de kazılarla aydınlatılmış bir erken dönem denemesidir. Burada da iki
sıra paye ile enine gelişen mekânda bir mihrap önü kubbesi yer almaktadır.
Ama, geri tarafı, kemerlerle tamamen avluya açıktır. Zaten bir ordugâh şehri
ülu Camisi olan yapıda yine aynı eğilim sezilmektedir. İlk İslâm camilerinde
görmeye alışık olduğumuz, çok ayaklı ve enine gelişen ana mekân sistemi İran'da
Abbasi dönemi camilerinde de etkin oimştu. Karahanlı ve Gazneli Camilerin­ ASYA
de, bir bakıma, dışarıya kuvvetli bağlantı ile genişleyebilecek cemaate yönelik V E ANADOLU'DA
namazgah esaslı bir kaygı sezilmektedir. Ama mihrap önünde kubbenin kuv­ TÜRK MİMARİSİ
Doç. Dr. Ara ALTUN
vetli bir motif olarak, bu erken dönemden itibaren varlığını hissettirmeye baş­
ladığını da açıklıkla söylemek mümkündür. Hazer Gamii'nin kapalı tasarımı ise 35
tamamen tek örnek olarak kalmaya devam edecektir. Büyük Selçuklu dönemi
camilerinde ilk örnekler, İsfahan ülu Gamiinin Melikşah dönemi (1080) çekir­
deği gibi, kubbeli mekânlar esasına dayan yordu. Sivil mimaride daha önce de­
nenmiş olan Kubbe - Eyvan birleşmesi bu'yapılarda başarı ile gerçekleşiyordu.
Kubbe altında toparlanan ana mekân, eyvan aracılığı ile dışa açılabiliyor, geniş­
leme eğilimi burada da ortaya çıkıyordu. Kubbeli ana mekânın iki yanında, da­
ha alçak ve basit kollarla enine bir gelişme olduğu, kalan orijinal yapılardan
anlaşılmaktadır. Bu yapılara köşk tipi cami adı da verilmekle birlikte, orijinal
örnekler günümüze ulaşamamıştır. Bunun da asıl sebeplerinden birisi; 1135 ta­
rihli Zevvare ülu Gamii'nin yapımından hemen sonra, bu yapılara dört eyvanlı
avlular ve ek mekânlar ilâve edilmesidir. Bu önemli basamak yapıyı ele alma­
dan önce. Isfahan ülu Gamii'nin iki çekirdek kubbeli mekanındaki konstrüktif
özelliklere değinmek gerekir. Gerek 1080 tarihli Melikşah'ın mihrap önü kub­
besinde, gerekse, kuzeydeki Terken Hatun adına yapılan Kümbeti Haki'de, kubbe
tamamen ayaklar sistemi tarafından taşınmaktadır. Özellikle üç yönde üçer ke­
merli açıklık bırakacak şeklide tasarlanan altyapının üstünde yonca tromplu ha­
fifçe sivrilen tuğla kubbe, Selçuklu kubbesinin de karakteristiğini meydana ge­
tirmektedir. Temelden kubbe kilidine kadar, silmelerle hareketlendirilen iç me­
kân, gerçekten de, Gotik'den çok daha önce Gotik prensipleri karşımıza çıka­
ran bir mimari yaratmaya işarettir. Bu kubbe konstrüksiyonu Selçuklu camile­
rinin çoğunda denenecek ve bir koldan Anadolu'ya, bir koldan da Mısır'a kadar
uzayan bir etkinliği olacaktır. 1135 tarihli Zevvare Ulu Camii'nde ise, çok olgun
orantılar kurularak, Kubbe-Eyvan birleşmesinin kuzeyine revaklı ve dörteyvanlı
bir avlu eklenmiş, girişler ise dolaylı olarak yanlardan sağlanmıştır. Fazla bü­
yük olmayan avlunun kıble yönündeki eyvan daha geniş tutulmuş, kubbe ise
dıştan da yapıya hâkim bir görünüş kazanmıştır. Bu tarihten hemen sonra baş­
ta İran'daki Büyük Selçuklu camileri olmak üzere, hemen hemen bütün Doğu
İslâmdünyasmda camilerin vazgeçilmez plan şeması haline gelen bu tasarım, bir
ölçüdegelişmeyi tıkamıştır.Çünkü,ölçülerbüyüdükçeeyvanlarla revaklı avlunun
oranları bozulmuş, dengeyi sağlamak için iki katlı revaklar yapımı gibi çözüm­
ler aranmaya başlanmıştır. İlerki yüzyıllara baktığımızda, bir de sırlı tuğla ve
çini kaplama ile yüklenen bu tasarımın, çıkış noktasındaki dengeli etkisinden
uzaklaştığını görürüz. Merkezî plan şemaları ise, cami mimârîsinde Anadolu-'
daki gelişmelere kadar adeta unutulmuş görünmektedir. Tebriz'de Karakoyun-
lu devrinden Gök Mescit XV. yy da değişik bir deneme olarak bir ölçüde mer­
kezî kubbe problemini tekrar ele alacaktır. Selçuklu Atabeyleri'nden Zengiler-
in Suriye-Irak çevresindeki camileri, VIII. yy. dan Şam Emeviye Gamiinin gele­
neğine yabancı değildir. Geniş avlunun kıble yönünde, enine gelişen çok ayaklı
bu cami şemasına Selçuklu Sultanı Melikşah'ın emriyle bir kubbe eklenmişse de,
bu kubbe bir mihrap önü kubbesi değildir ve maksure geleneğinin bir devamı
şeklinde ele alınır. Yalnız, burada dikkat edilmesi gereken bir nokta yeni bir üs­
lûbun başlamasıdır. Zengi dönemi yapılarının büyük çoğunluğu, medrese şek­
linde düzenlenmiş külliyelere ağırlık vermiştir. Dört eyvanlı avlusu olan medre­
se şeklinde düzenlenen bu yapıların kıble eyvanlarında ise, genellikle yatık dik­
dörtgen planlı ve avluya birden fazla bağlantısı olan cami veya mescidler yer
almaktadır. Çoğunun ortasında bir kubbe, iki yanında da beşik tonozlar dikkati
çeker. Gamiin, medresenin kıble eyvanında teşkilatlandığı bu tasarım, Mısır'da
Memluk dönemi Türk mimârîsinde de devam etmiştir. Bağımsız cami yapısı
olan ender ömeklerden XIII. yy. ortalarından Baybars Camii ise. Isfahan Mescidi
MİMARBAŞI
Cuması'ndaki Melikşah kubbesinde çıkış noktasını gördüğümüz konstürksiyo-
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ na sahip bir mihrap önü kubbesi ile karşımıza çıkar. Camiin genel tasarımında
V E ESERLERİ ise avlulu, ana mekânı çok ayaklı şema hâkimdir.
36 Anadolu'ya baktığımızda, en eski camilerden Diyarbakır (Jlu Camii'nin
Şam Eraeviye Camii geleneğini ve çizgilerini sürdürdüğünü görürüz. Yine Me-
likşah'ın erken tarihli bir kitabesine sahip olan yapı, XIII. yy. başlarında çevre­
sindeki Artuklu eklemeleriyle son şeklini almıştır. 1129 yılına tarihlenen Siirt
(Jlu Camii de Anadolu'da doğrudan Büyük Selçuklu sanatı çevresine bağlanan
yapılardandır. Son yıllardaki onarımında, kurşun kaplamalı, kasnaklı dış görü­
nüş kazandmlan bu yapının kubbeli bölümlerinin incelenmesi ilgi çekici sonuçlar
ortaya çıkarmıştı. Yapının çekirdeğinde kubbeli bir bölüm ile kuzeyde eyvan bi­
çimi bir açıklık sezilmektedir. Ölçüleri farklı yan kubbelerle enine genişletilme­
si ve yapının uzağında bulunan minaresi, avlunun kıble yönünde enine ana me-
kânlı bir tasarımın, Selçuklu geleneğindeki kubbeli-eyvanlı çekirdekle kaynaş-
tınldığı bir senteze işaret eder. Son onarımından sonra bu izleri açıklıkla gör­
mek oldukça zorlaşmıştır. Bitlis'deki 1150 tarihli Ulu Cami içinde aynı şeyleri
söylemek mümkündür. Ama daha açık olan, ağır payelerle ayrılan neflerin mey­
dana getirdiği tonozlu ana mekânda mihrap önü kubbesinin iyice belirmesidir.
üstelik sonradan üzerine külâh yapılarak daha da hakim bir motif haline geti­
rilmiştir.
Artuklu dönemi camileri, 1157 tarihli Silvan Ulu Camii'nden başlamak
üzere, yarım yüzyıllık bir süre içinde gelişmelerini tamamlamış görünmekte­
dir. Enine gelişen ana mekânda mihrap önü kubbesi ve kuzeyde geniş avlu ile
bazen çifte minare bu yapılarda esas olmuştur. 1204'de tamamlanan Kızıltepe
Ulu Camii bunların en olgun örneği olmakla birlikte, Silvan (Jlu Camii'nde Isfa­
han kubbesinin kons^rüksiyonunun aynen uygulanmış olması. Büyük Selçuklu
geleneklerinin Anadolu'daki ilk Türk camilerinin tasanmındaki etkisi daima göz-
önünde bulundurulmalıdır.
Danişmendli camilerinde, ilk defa Kayseri Kölük Cami-Medresesinde kar­
şımıza çıkan bir cami-medrese birleşimi dikkati çeker Ama, cami planlarında
eskimiş bir görüşle dikine gelişme sözkonusu değildir. Aksine, bütün Anadolu
Türk camilerinde, özellikle mihrap önündeki bölümlerde, kubbenin de destek­
lediği enine bir örtü daima varlığını hissettirmektedir. Girişlerin de çoğunlukla
yanlara alınmış olması, mihraba doğru belirgin bir akışı engellemektedir. An­
cak, içlerine girildiğinde kavranan bu mekân etkisi, zemin planları üzerindeki
değerlendirmelerde bazen yanılmalara yol açmaktadır. Danişmendli camileriPh
den Kayseri (Jlu Camiinde de böyledir. Büyük Selçuklu camilerinin Zevvare mo­
delinden kaynaklanan bu tasarımda, avlu iyice küçülerek, eyvanlarından arın­
mış, sadece mihraba doğru beşik tonozlu bir eksen oluşturulmuştur. Niksar ve
Sivas'da önceleri Danişmentlilere maledilen ulu camiler bu modelin dışında kal­
maktadır. Sivas'daki (Jlu Cami, bir bakıma çok ayaklı yapılar geleneğini sürdür­
mektedir. (Jrfa'daki en eski Anadolu camilerinden olan (Jrfa (Jlu Camii gibi, ayak­
lar üzerinde kemer sistemi vardır. Ancak, orada yer alan tonozlar yerine kemer­
ler, burada ağaç hatıllı düz bir tavanı taşımaktadır. Saltuklular'ın Erzurum Cllu
Camii'nde olduğu gibi, orta avlunun sadece aydınlık feneri haline gelerek kü­
çüldüğü örneklerde de mihrap önü kubbesi vazgeçilmez bir motif olarak ken­
dini belli etmektedir. Belli bir ölçüde dikine gelişmenin sezilebildiği ender ör­
nekler arasında Mengücekliler'in Divriği Kale Camii'ni göstermek mümkünse
de onların başeseri olan Divriği (Jlu Camii'nde bu etki zayıflamış, aydınlık fene­
ri ile iç avlu etrafındaki mihrap önü kubbeli tasarım ağırlık kazanmıştır. Yukarı­
da değinildiği gibi, plan üzerinde daha zor anlaşılan bu kaygı, yapının içine gi­
rildiğinde ve dıştan formuna bakıldığında kendini daha iyi hissettirmektedir.
Anadolu Selçuklu camilerinde de durum değişmemektedir. Ancak, (Jlu ASYA
camiler, ağaç direkli camiler, mescitler gibi kolaylıkla guruplandırılabilecek ya­ V E ANADOLU'DA
pılarda bazı mekân denemelerinin ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır. Konya mer­ T Ü R K MİMARİSİ
kezinde belki de saray ıcamiinden gelişen Alaeddin Camii, çekirdek kısmında Doç. Dr. Ara ALTUN
kubbe-eyvan birleşmesini taşımaktadır. Bu çekirdeğin doğu ve batısına ekle­ 37
nen çok ayaklı sisteme bağlı mekânlar yapının tamamına enine gelişen mih­
rap önü kubbeli bir karakter kazandırmıştır. Kuzeydeki avlu ve kitabeler müze­
sini andıran avlu duvarı da bu görünüşünü tamamlamıştır. Konya'daki ilk ülu
Cami olması muhtemel olan yapı hakkında kesin bir görüş birliği yoktur. Ama
Altunapa veya İplikçi Camii, Karamanlı dönemi onarımı sonrasında çok ayaklı,
avlusuz bir karakter almıştır. Anadolu Selçuklu Camilerinden Niğde Alaeddin,
yandan girişi, mihrap önünde üç kubbe ile belirtilen enine mekân kaygısı ve
taş işçiliği ile dikkatleri üzerinde toplarken, Malatya ülu Camii, Anadolulu bir
mimarın, Zevvare modeline uygun, büyük ölçüde tuğla ve sırlı tuğla kaplamalı
bir uygulaması olarak karşımıza çıkar Kubbe tromplarının üçlü yonca biçimi,
kubbe-eyvan birleşmesi, tuğladan sili ndrik minaresi, revaklı iç avlusu ile son
derece dikkat çekici bir yapıdır. Kayseri Huand Hatun Külliyesinin camii'nde,
Danişmentlilerin aynı yerdeki CJlu Camilerindeki tasarımın izleri kuvvetle orta­
ya çıkar. Hacı Kılıç Cami-Medresesi'nde de yine Kölük Cami-Medresesi'nde ol­
duğu gibi iki yapının birleşmesi ortak ve açık bir avlu çevresinde gerçekleşir.
XIII. yy. Anadolu Selçuklu camilerinde cami-medrese birleşmesine değişik bir
örnek de Amasya'daki Gök Medrese Camii'dir. Bursa Yeşil Cami'de olduğu gibi
iç mekâna açılan ters eyvanlar, burada medrese fonksiyonunu yerine getirmek­
te, dışa açık giriş eyvanı ise, davetkâr bir cephe düzeni oluşturmaktadır. Sinop
ülu Camii'nin Artuklu üslûbu ile b&ğlantısı, Konya Alaeddin Camii cephesinde,
Aksaray Sultan Hanı'nda ve diğer yapılarda etkisi üzerinde son yıllarda daha
çok durulan Atabey ve Mütevelli Ayaş'ın, Artuklulardan Selçuklular hizmetine
geçmesiyle açıklanması belki de doğru olacaktır. Küçük ölçüde, cephesi dışın­
da iddiasız bir yapı olan Bünyan ülu Camii ise, ünlü Selçuklu dönemi mimârı
Kaluyan ustanın "Kaluyan bin Karabuda" şeklinde baba adıyla bir kitabesine
sahip olması ile dikkati çekmektedir.
Ağaç direkli Anadolu Selçuklu camileri geleneği, Gazneliler'in kaynak­
lardan bilinen Arus'ül- Felek Camii'ne kadar gerilere götürülebilin XIII. yy.m Ana­
dolu'daki önemli örneklerinden Afyon, Sivrihisar, Konya Sahip Ata, Ankara Ars-
lanhane gibileri değişen sayıda ağaç direkler, işlemeli başlıklar, kalemişli tavan
kaplamaları, mihrap ve minberieriyle ünlüdür. Akşehir, Beyşehir gibi örnekler­
de ise, mihrap önünde tuğladan bir kubbeli bölüm bulunması ulu camiler ge­
leneğinin bir değişik uygulaması olarak görülebilir.
XIII. yy. da özellikle Konya ve yakın çevresinde görülen tek kubbeli Ana­
dolu Selçuklu mescitleri, bir bakıma tek kubbeli merkezî plan denemelerinin
küçük ölçüde uygulamalarıdır. Çoğunun girişinde lâhitler yer almakla birlikte,
birer hazırlık mekânına sahip olmaları daima dikkati çekmiştir. Ancak, bunlar­
dan çok azı bir son cemaat yeri niteliğindedir. Çünkü, çoğunda bu hazıriık bö­
lümleri yanlara alınmıştır.

XIII. yy. sonlarında ele alınmış olan küçük ölçüdeki denemeler, Anado­
lu Selçuklu mimârlığı'nın, XIV. yy. Anadolu Beylikler dönemi atılımlarına kay­
nak oluşturduğunun bir göstergesidir. Nitekim onların mirasçısı olarak görülen
KaramanoğuUan döneminin yapılarında aynı üslûbun devam ettirildiği görülür.
Yeniden ele alınan Aksaray ülu Camii ile, Konya İplikçi Camii'nde bu durum
açıkça göze çarpar. Camilerde önemli gelişmeler bu dönemde özellikle Diyar­
bakır çevresindeki bazı Akkoyunlu yapılarında dikkati çeker. Özellikle sekiz da­
yanaklı Osmanlı camilerine yol açan denemeler önemlidir. Karakoyuniular'm
Van Ulu Camii ise merkezî büyük kubbesiyle, onların Tebriz'den sonra ikinci
MIMARBAŞı
K O C A SINAN, önemli denemesi olarak nitelendirilir Gerçekten de merkezî kubbeli cami ana
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ mekânları için bu dönemde gerek Anadolu'da gerekse Anadolu dışında çok
VE ESERLERI az sayıda örnek günümüze ulaşabilmiştir.
38 Anadolu'da Beylikler dönemi camileri içinde, sonraki gelişmeler bakı­
mından en ilgi çekici olanları Aydınoğulları'nın 1374 tarihli Selçuk İsa Bey Ca
mii.Saruhanlılar'ın Manisa ülu Camii (1376) olacaktır. Başta Germiyanoğullan
olmak üzere, bu dönemde tek kubbeli ve üç bölümlü son cemaat yerine sahip
plan şeması gelişmeye başlamış ve Osmanlı Beyliği'nde ilk denemeleri görül­
müştür. Menteşeliler'in başta 1404 tarihli Balat (Milet) İlyas Bey Külliyesi Cami-
i'ni, 1377 tarihli Kütahya Kurşunlu Camii'ni (Germiyanlı) bu arada sayabiliriz.
Dulkadırlılar'ın 1515 tarihli Elbistan Ulu Camii ile Diyarbakır'da ilk Osmanlı Bey­
lerbeyi Bıyıklı Mehmet Paşa'nın Fatih Paşa Camileri dört yarım kubbeli cami
tasarımının Anadolu'daki ilk örnekleri olmaları bakımından son derecede önem­
li uygulamalardır. Selçuk'da İsa Bey Camii, Şam Emeviye ve Artuklu Camileri­
nin tasarım özelliklerini XIV. yy. sonlarında Batı Anadolu'da yeniden gündeme
getirmiş bir yapı olması yanında, avlusunun iki katlı pencere düzeni ile de O s
manii avlulu camilerine bir öncü niteliği kazanmıştır Ana mekânında peş peşe
tekrarlanan ortada kubbeli yatık dikdörtgen nef düzeni, yandan girişler ve mi­
narelerle bu dönem ve bölge için bir yenilik olmuştur. Saruhanlılar'ın Manisa
Ulu Camii, külliyenin bir parçasıdır. Enine gelişen dört nefli ana mekânın mih­
rap önünde üç nefi kesen kubbe, 1157 tarihli Artuklular'ın Silvan ülu Camii­
ndeki gelişmeyi hatırlatır. Ancak burada, kubbenin oturduğu ayaklar sistemi,
mekânın diğer yanlarını daha az bölen sekizgen bir sisteme dönüştürülmüştür.
Ana mekânla hemen hemen eşit büyüklükteki avlu iki sıra revak ve tonozlarla
örtülüdür.

Medreseler, çıkış noktasını müderrisin evinden alan, bu yüzden de ko­


nut mimârîsiyle sıkı ilişkiler kurulabilen yapılardır. Kaynaklardan bilinen ilk med­
reselerin plan ve formlan hakkında bilgimiz yetersizdir. Büyük Selçuklular' m
dört eyvanlı avlu etrafında düzenlendiği anlaşılan Hargirt ve Rey Medreseleri de
konut mimârîsiyle benzediklerinden dolayı köşk olarak nitelendirilebilmiştir S o n
yıllarda, Semerkant'da Şah Zinde Türbeler mahallesinde kazılarla ortaya çıkarı­
lan bir yapı, olgun ve açık avlulu, simetrik bir medrese plan şemasını andır­
makta ve 1066 tarihli I. İbrahim'in Karahanlı Medresesi olarak değerlendirilmek­
tedir. Bu durum kesinleşirse Karahanlı dönemi mimârîsinin, medreselerde de
şaşırtıcı bir başlangıca sahip olduğu ortaya çıkacaktın Varlığı günümüze ulaşa­
bilen medreseler, yoğun olarak Selçuklu Atabeyleri'nden Zengiler döneminde
karşımıza çıkar. Bunlar, külliyeler halinde düzenlendiğini yukarıda belirttiğimiz
yapılardır. Açık avlu, dört eyvan düzeni hepsinde hâkimdir. Girişler birer kapalı
hol biçiminde düzenlenmiş, bir tarafa petek kubbeli türbe eklenmiştir. Şam Nu­
riye Medresesi ile Nureddin Zengi'nin Maristan'ı bunlar içinde en önemli örnek­
lerdir. Maristan, belki de yanında ek bölümü, arada su tesisiyle tıp medresesi
ve hastenesi tipinin öncülerinden olmalıdır. Zengiler döneminin önemli bir ya­
pısı da Bosra'da 1136 tarihli Gümüştekin Medresesi'dir. Avlusunun üzeri kubbe
ile örtülü, dört eyvanlı ve arada kapalı mekânları bulunan bu yapı, gerçekten
de ilk örnekleri Horasan ve Merv bölgesi köşklerinde bulunan konut mimarîsi
ile yakın benzerlik gösterir. Anadolu dışında avlusunun üzeri kubbe ile örtülü
günümüze ulaşabilen tek medrese örneğidir. Bundan hemen sonra Niksar ve
Tokat'da Danişmendliler'in iki kubbeli medresesi Anadolu'daki ilk örnekler ola­
caktır (1152 ve 1158). Kölük Cami-Medresesi'nde de medrese bölümü avlusu­
nun üzeri örtülü bir esasa dayanmaktadır. XIII. yy. içinde, İsparta Atabey Erto-
kuş Medresesi, Boyalıköy Medresesi gibi, Anadolu Selçuklu örnekleri, Konya-'
da Karatay (1251) ve İnce Minareli (1260-65) gibi iki şaheser örneğe ulaşacaktır.
ASYA
Avlunun kubbe ile örtüldüğü ve yapının nmerkezi haline geldiği bu yapılarda den­ V E ANADOLU'DA
geli bir mekân dağılımı göze çarpar. Karatay'ın içteki çini mozaik süslemeleri T Ü R K MİMARİSİ
ve mermer portali ile İnce Minarelinin yüksek portalindeki taş süslemeler Ana­ Doç. Dr. Ara ALTUN
dolu Selçuklu Sanatının en tanınmış örnekleri arasındadır. Bu gelişme Çay'da 39
Taş Medrese ve Kırşehir'de Caca Bey medresesiyle devam ederek, Kütahya'da
Germiyanlılar'ın Vacidiye Gözlemevi ne ulaşır.
Avlusunun üzeri kapalı medreseler yanında, Anadolu'da da medresele­
rin büyük kısmı açık avlu esasına dayanır. Bazen dört eyvan, bazen de daha
az sayıda eyvan bulunmakla birlikte avlu çevresinde genellikle revak vardır. İki
katlı medreselerin sayısı fazla değildir. E n erken tarihlilerden birisi Artuklular-
ın Mardin'deki Hatuniye Medresesi olarak belirlenmiştir. İki katlı, revaklı avlulu,
iki eyvanlı bir medrese olan yapı XII. yy. üçüncü çeyreğinde olgun ve dengeli
bir plân şeması ile karşımıza çıkar. Bunu, Diyarbakır'da 1198 tarihli Zinciriye
ve buna bağlı olarak XIII. yy. başlarında tamamlanan, ülu Câmi'ye bitişik Mesu­
diye Medreseleri takip eder. Taş işçiliklerinin yoğunluğu, her iki medresede de
iç mekânda dikkati çeker. Oysa, en erken tarihlisi Kayseri'de 1205/6 dan kalma
Çifte Medrese olan Selçuklu Medreselerinde taş işçiliği daha çok cephelerde
ve özellikle portallerde yoğunlaşacaktır. Çifte Medrese tıp medresesi ve şifâha-
nesi olarak birbirine bitişik yapılmış dört eyvanlı iki yapıdan meydana gelmek­
tedir. İzzeddin Keykâvus'un Sivas'daki Şifahanesinden ise bugün tek bir yapı kal­
mış olmakla birlikle, bitişiğinde bir yapı olduğu üzerinde genellikle birleşmek
mümkündür. Burada yer alan Keykâvus'un Türbesinin Anadolu Selçuklu mi­
marîsinde ayrı bir yeri vardır. Selçuklu döneminin açık medreselerinden Tokat'da
Gök Medrese'nin de bitişiğinde ek bir yapı ile bir tıp medresesi olduğu görüşü
son yıllarda kuvvet kazanmıştır. İlhanlı döneminde de Amasya Bîmârhanesi ile
devam eden bu gelişmeden anlaşıldığı kadarı ile Tıp Medreseleri ya doğrudan
kendi içlerinde, ya da bitişiklerindeki bir yapıda aynı zamanda uygulama has-
tahanelerini de içeren bir bütün halinde tasarlanıyordu. Kayseri, Sivas, Konya
başta olmak üzere pek çok Anadolu merkezinde açık avlulu Selçuklu Medre­
sesi yapılmış ve çeşitli alanlarda devrin önemli öğretim kurumları olarak görev
yapmışlardır. Sivas'da 1271 tarihinden Çifte Minareli, Gök, Burûciye Medrese­
leri de açık avlulu, taş işçilikleri ve cepheleriyle dikkati çeken en önemli örnek­
ler arasındadır. Karamanoğulları döneminde aynı gelenek devam ettirilmiş, di­
ğer beyliklerde de benzer örnekler görülmüştür. XIV. yy. içinde ilgi çekici deği­
şik bir örnek, Peçin'de Menteşeliler'den Ahmet Gazi Medresesi'dir. Kubbeli tek
eyvanı ile Osmanlı Medreselerine bir geçiş örneği olarak değerlendirilebilir.

Mezar Anıtlan, Türk mimârîsinin bir özelliği olarak, İslâm mimarîsi içinde
önemli yere sahiptir. Adeta Türk egemenliğinin birer damgası gibi, Türklerin
varlık gösterdiği bütün bölgelerde, sayısız örneğe rastlanabilir. Bunda, İslâmi-
yetten önce de kuvvetli bir mezar geleneğine sahip olunması etkendir. Kurgan­
lar ve Kültigin mezar anıtına yukarıda kısaca dikkati çekmiştik. Çadır mezarla-
nn da göçer boylar arasında XIX. yy. içinde bile Hazer'in doğusundaki bölgeler­
de bir gelenek olarak yaşadığı bilinmektedir. 978 tarihinden Özbekistan sınır­
ları içindeki Tim, Arap Ata Türbesi, yonca tromplu kubbesi, kare mekânı, kal­
kan duvarı gibi yükselen cephesiyle dikkati çekici bir uygulamadır. Gaznelile-
rin Baba HatumTürbesi ile benzerlikler gösteren bu yapı bir Karahanlı dönemi
yapısı olarak değerlendirilmiştir. Zaten bu dönemde, Karahanlı, Gazneli ve son-
radan^üyük Selçuklular arasında sık sık el değiştiren bölgelerde özellikle me­
zar anıtlarının aidiyeti daima tartışmalı olmuştur. Ama, diğer Karahanlı dörie-
mi mezar anıtlarına baktığımızda daima giriş cephesine önem verilen kare plânlı
ve kubbeli yapılarla karşılaşıyoruz. Giriş cephesi, çoğunlukla, sivri kemerli bir
M İ M A R BAŞİ niş biçiminde yükselerek, arkadaki kubbeli mekânı adeta gizlemektedir. Cep­
K O C A SİNAN, hedeki yoğun tuğla dekorasyon ise, mimarî süsleme tarihi açısından üzerinde
YAŞADIĞI ÇAĞ ayrıca durulmağa değer düzeydedir. 1012-1186 arasında yer alan Özkent'deki
V E ESERLERİ türbelerde bu geleneğin değişmeden devam etmiş olması bu formun ve tasarı­
40 mın ne kadar benimsendiğine bir işarettir. Gaznelilerin Sengbest'deki Arslan
Cazip Külliyesinden günümüze ulaşan türbe ise büyük ölçüde bir kubbe yapısı
olarak belirir. Horasan bölgesindeki türbelerde sistemli gelişme dikkati çeker.
Tuğladan kubbe yapıları olarak beliren bu mezar anıtlarında, cepheye verilen
önem Selçuklu döneminde de devam eder. Türkmenistan'ın güneyinde Serahs
ve Mihne'deki XI. yy türbelerinde kübik altyapı üzerinde yüksek kasnak
bölümlü türbeler gittikçe daha yaygın hale gelirler ve gelişme
Merv'deki 1157 tarihli Sultan Sencer Türbesi'nde tamamlanır. Serahsh
Mimar Muhammed bin Atsız'ın eseri olan bu yapı, 27m. lik bir küpün
sınırları içinde tasarlanmış iki kademeli bir türbedir. Altta kare plânlı, olaukça
masif b)ölümün üzerinde, dışa açık bir galeri katı ve çift kubbeli örtü esası mey
dana getirir. Yıkık olan dış kubbenin firuze sırlı tuğla ile kaplı olduğu kaynak­
lardan anlaşılır. 17 m. çapındaki kubbe, İç Asya'da 1360 tarihli Hoca A h m e d
Yesevi Türbesi'nin 18.m. çapındaki kubbesiyle aşılabilmiştir. İlhanlı hükümdarı
Olcayto'nun Sultaniye'deki Türbesinden, XV. ilk yarısında Timur'un Gur Mir'i-
ne. Şah Cihanın 17. yy. daki Tac Mahal' ine kadar uzayan bir etkisi daima söz
konusu olmuştur. Öte yandan, kübik altyapı üzerinde daha dar kasnak ve yük­
sek kubbeleriyle Mısır'a kadar uzayan bir gelişme çizgisini de izlemek müm­
kündür.
Kümbetler, değişik bir mezar anıtı tipi olarak türbelerden ayrı ele alınır­
lar, Farsça konuşulan bölgelerde Kubbe anlamında olan Kümbet, genellikle ölü
gömme odası ile ziyaret yeri üst üste iki kat halinde düzenlenen yapılar şeklin­
de anlaşılır. E n belirleyici özellikleri de kubbe üstündeki külâhlarıdır. Bunların
ilk örneklerini kule mezarlarda görmek mümkündür. Selçuklu döneminin en
erken örneği olarak da genellikle Abarkuh'daki Kümbedi Ali ele alınır. Sekiz­
gen plânlı, moloz taşın da kullanıldığı bu örnekte külâh altında geniş ve kaba­
rık bir mukarnas dizisi dikkati çeker. Bütün kule biçimi kümbetlerde külâh sa­
çağı altında süsleme şeritleri ve kitâbe kuşağı vazgeçilmez halde hep karşımıza
çıkacaktır. Nitekim Damganda Kırkkızlar Kümbeti de bunlar arasındadır. 1966
yılından beri tanınan Harrekân bölgesindeki iki sekizgen kümbet, çift kubbele
ri, yüzeylerindeki değişik tuğla süslemeleriyle dikkati çekmektedir. 1067 ve 1093
tarihli birbirine çok yakın yapılar açık arazide birer çadır görünümünü verir. Zin-
can'lı mimârlarının akraba oldukları kitabelerden anlaşılır. Horasan ve Türkme­
nistan bölgelerinde devam eden kümbet geleneği, Azerbaycan Atabekleri dö­
neminde Meraga ve Nahcivan'da önemli eserler ortaya koyar. Özellikle 1186 ta­
rihli Mümine Hatun Kümbeti on kenarlı yüksek gövdesi, gövdesinin yüzeylerin­
deki süslemeler ve sırlı tuğla kaplamaları ile dikkati çeker. Harzemşahlı sanatı
çevresinden günümüze ulaşan iki kümbet, türbe ile kümbet arası görünüşleriy­
le tanınırlar. Bir bakıma, Timurlu Sanatı çerçevesinde, Şah Zinde Mahallesin­
deki Semerkant Türbelerinde de kübik altyapılar üzerinde yüksek kasnaklar
ve yükseltilmiş kubbelerle bu özellik devam eder.
Mezar anıtlarının gelişmesi bakımından Anadolu zengin bir çeşitleme
gösterir. Çoğunluğu Kümbet biçiminde olan yapılardan başka, özellikle medre­
selere bağlı çok sayıda türbe vardır. Bugüne kadar binden fazla bilinen örnek
tesbit edilmiştir. Artuklu devrinin bir özelliği bağımsız mezar anıtları yerine, med­
reselere bağlı türbelerin yapılmış olmasıdır. Buna karşılık Danişmendlilerde ve
diğer Erken Dönem Anadolu Türk Devletlerinde daha çok sayıda mezar anıtı
ile karşılaşılır. Tabiî Anadolu'da kümbetlerde yapı malzemesi genellikle taşdır.
Buna karşılık tuğla geleneğini sürdüren Niksar Kırkkızlar, Kemah Melik Gazi,
Tokat Ali Tûsî gibi ender örnekler de vardır. Saltuklular'm Erzurumdaki Emir ASYA
Saltuk Kümbeti gibi değişik uygulamalar ve Tercan'da AAama Hatun Kümbeti- VE ANADOLU'DA
ndeki gibi çevre duvarlılar da bulunur. Gerçekten de Mama Hatun Kümbeti, et­ T Ü R K MİMARİSİ
rafındaki nişli çevre duvarı ile XIII. yy. da Mimar Ahlatlı Şaşı Mufaddal'ın önem­ Doç. Dr. Ara ALTUN
li bir uygulamasıdır. XIV. yy. da Anadolu'da Ertenalı eseri olarak karşımıza çı­ _
kan Kayseri dışındaki Köşk Medrese gibi bir değişik örneği daha bulunmakla
birlikte, Aral'ın doğusundaki M.Ö. IV. yy. a tarihlenen Tagisken mezar anıtları
ile şekil olarak bağlantısı için arada çok uzun bir zaman dilimi vardır.
Selçuklu dönemi mezar anıtları içinde Konya Alâeddin Camii avlusun­
daki Kılıç Arslan Kümbeti on kenarlı oluşu ile dikkati çeker. Yine on kenarlı
bir diğer Selçuklu Künıbeti de Sivas'daki şifâhanenin güney eyvanmdaki türbe­
nin üzerinde yükselen İzzeddin Keykâvus'un kümbetidir, üstelik tuğladan olan
bu üst yapı, tuğla süslemelerindeki çeşitlilikle de dikkati çeker.
Anadolu'da kümbetler bakımından Kayseri ve Ahlat özel bir yere sahip­
tir. Kayseri'deki Döner Kümbet'in figürlü süslemeleri yanında, Ahlat'da XIII-
XV.yy.lar arasında tarihlenen kümbetler silindir ve çokgen gövdeleri, taş işçiliği­
nin çeşitliliği, sivri külâhlarıyla dikkati çekerler.
Karamanoğullan döneminde de devam eden benzer gelenek, XIV.-XV. yy.
Anadolusunda genel çizgilerini korumuştur. Hasankeyfde Zeynel Bey Kümbeti,
Akşehir'de Seyyid Mahmud Hayrânî ve Konya'da Mevlânâ türbeleri, Ertenalıla-
rın Kırşehir Aşık Paşa Türbesi,Sivas'da Güdük Minare, Mardin'de Sultan Hamza
Türbesi gibi değişik uygulamalar bu devrin deneme yapılarıdır.
Anadolu'da karşılaşılan bir diğer mezar anıt) türü de, en eskisi Seyitga­
zi'de ümmühan Hatun Türbesi olan Eyvan Türbeler'dir. Özellikle Konya, Kütah­
ya, Afyon çevrelerinde yoğunlaşan bu yapılarda mumyalık katı üzerinde eyvan
biçimi bir yapı dikkati çeker. E n önemli örneklerden bir tanesi XIV. yy. başla­
rından Konya, Gömeç Hatun Türbesidir.

Kervansaraylar, Türk mimârîsinin erken döneminde, kervan yolları üze­


rinde ticarî amaçlı yapılar olarak değerlendirilmekle birlikte, çıkış noktaları "ri-
bat"a dayanır. XIII. yy. Anadolu Selçuklu Kervansaraylarının çoğunun kitâbele-
rinde bile bu terim yaşamaktadır.
1019/20 yıllarından Gaznelilerin Ribât-ı Mâhî'si günümüze ulaşabilen ilk
kervansaraylardandır. Dört eyvanlı bir avlu çevresinde sağır revakları ve eyvan-
lann arkasındaki kubbeli mekânları ile sivil mimârîde denenen pek çok mimâ-
rî ögeriin dinî mimârîye hazırlık olduğunu gösteren önemli örneklerdendir. Bu
yapının tasarımının bölgede Karahanlı ve Büyük Selçuklu Kervansaraylarında
da etkili olduğu anlaşılıyor. Mitekim pekçoğunun plân şemaları ve cephe dü­
zenleri bunu andırır. Köşe kuleleri, tek girişler, avlunun köşelerinde bazen ko­
nut mimârîsini andıran özel daireler, alışıldık öğelerdir. KarahanlılarınBaşane Ker­
vansarayı ile Selçukluların Ribât-ı ŞerîFi ise, ikişer bölümlü olmalarıyla Anado­
lu'daki gelişmelere yakınlık göstermektedirler. Buhara-Semerkand yolunda Ka­
rahanlı Nasr bin İbrahim'in 1078/79 tarihli Ribât-ı Melik'i ötedenberi dikkati çe­
ken yivli cephesi, uzun kitâbesi, köşe kuleleriyle âbidevî bir cephe yapısı olarak
bilinmekteyken, son yılarda cephe gerisinde yapılan kazılarla, ilgi çekici bir du­
rum ortaya çıkmaktadır. Daha çok Safevî dönemi İran kervansaraylarında tanı-
dığ'ımı?merkezi kubbeli kapalı hol sisteminin benzeri, bu kervansaray için de
teklif edilmektedir. Henüz bu şekli aldığı dönem kesinlik kazanmadığı için bu­
rada ihtiyatla kaydetmek gerekecektir. Selçuklu döneminin en tanınmış kervan­
sarayı Ribât-ı Şerîf ise 1114/15 yılına tarihlenen iki avlulu bir yapıdır. Her iki av­
lu da dört eyvanlı, revaklı bir şemaya sahiptir. Köşelerde de köşk plânlarını an­
dıran merkezî plânlı daireler yer almal<tadır.
Anadolu'da Selçuklu Dönemi dışında kervansaraylar hakkındaki bilgi­
MIMAR BAŞI miz yok denecek kadar azdır. Fakat, Anadolu Selçuklu kervansarayları XIII. yy.
K O C A SINAN,
da Anadolu Türk Birliğini sağlamış olan Selçuklu Devleti'nin yol şebekesine
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ
ve ticarete verdiği önemi vurgulayan önemli anıtlar olarak günümüze ulaşmış­
V E ESERLERI
42 tır. Her türlü yol bakım ve hizmetinin vakıf olarak karşılandığı anlaşılan bu ya­
pılar. Ortaçağ Anadolu Türk uygarlığının en önemli yapılarıdır. Mekân düzenle­
ri ve tasarımları yanında taş süslemelerindeki çeşitlilik önemlerini bir kat daha
artırır. İlk Sultan Han olan 1192 tarihli kısmen ayakta Alay Han'dan başlamak
üzere sekizi Sultanlar tarafından yaptırılmış, 59'u ayakta, 35'i de son yıllarda
tesbit edilmiş çok sayıda kervansaray içinde Sultan Han denilenler, sadece Sul­
tanlar tarafından öncülük edilerek yaptırıldıkları için değil, plân şemaları ile de
özellik gösterirler. Alay Han, Evdir Han, İncir Han, Kırkgöz Han, Eğridir Han,
Alara Han ve İki Büyük Sultan Han doğrudan dört Anadolu Selçuklu Sultanı
tarafından yaptırılmış, diğerleri hep devlet adamları tarafından inşa ettirilmiş­
lerdir. Konya-Aksaray ve Kayseri-Sivas yollarındaki Sultan Hanlar ile Ağzıkara
Han, klasik şemayı en iyi biçimde gösterirler. Tek girişten ulaşılan hanlar, iki
bölümlüdür. İlki açık avlu, ikincisi kapalı hol bölümü. Her iki bölümün portalle-
rinde yoğunlaşan taş işçiliği, kapalı hol bölümünün neflere ayrılmış iç mekâ­
nında, kuvvetli bir mekân etkisine dönüşür. Genellikle merkezde bulunan ay
dınlık kubbesinden süzülen dolaylı ışık, bu etkiyi daha da arttırır. Hanlar içinde
Alanya çevresindeki Alara Han, açık avlu ve kapalı hol bölümlerinin eş odaklı
olarak içiçe düzenlenmesiyle, Tercan ve Eshab-ıKehf hanları ile ayrı bir grup
oluştururken. Evdir Han, güneyde değişik bir avlu düzeni gösterir. Akşehir-Afyon
yolunda Çay Han'ın bugün ayakta olan kapalı hol bölümü, aynı zamanda Han
lar üzerinde 1278/79 tarihli son Selçuklu kitabesini de taşıması bakımından il
gi çekicidir.

Köprüler, Kervansaraylann güvenilir konaklar olduğu yol şebekesini ta­


mamlayan yapılardı. Anadolu'daki örneklerine bakıldığında, Artukluların Ha-
sankeyf, Batmansuyu (Malabadi), Çemrıik köprülerinde orta açıklığın tek kemerle
geniş ve yüksek olarak geçildiği bazı örneklere rastlamak mümkündür. Bunun
dışındaki köprülerde genellikle çok ayaklı ve çok gözlü köprüler dikkati çek­
mektedir. Orta gözün geniş tutulduğu köprülerin, Osmanlı döneminde daha da
yaygınlaştığı düşünülürse gelişme açısından üzerinde ayrıca durulacak bir özellik
olduğu görülecektir.

Saraylar, Köşkler ve Konutlar, herhalde daha dayanıksız malzemeden


ve anıt fikrinden uzak bir düşünce ile ele alındığından günümüze az sayıda ula­
şan yapılardır. Çadır saray geleneğinin uzun zaman yaşaması da buna katılabi­
lir. Fakat, dikkati çekici bir özellik, Türk saraylannın genellikle su manzarasına
açık yerlerde yapılmasıdır. Eski Türk saraylarının konut mimârîsinden gelişen
özelliklere sahip olduğu hep bilinir. Bağdat Sarayının bile, Ebu Muslim-i Horasân-
î'nin Merv'deki konağından esinlenerek yapılmış bir çekirdek bölümünün (al­
tın kubt)e) bulunduğu kaynak bilgilerinden derlenebilmektedir. Horasan ve Merv
bölgesinin 1X-X11. yy.lardan konut tiplerine bakıldığında ise, genellikle dışa ka­
palı, merkezî plânlı yapılarla karşılaşılır. Ortada kubbeli avlunun yer aldığı plan
şemasında genellikle dört eyvan kolu arasındaki dört köşede mekân veya me­
kân grupları dikkati çeker. Bazen eyvan kollarından birisi kısalır veya ortadan
kalkar. Kuzey Suriye bölgesinin Tarma Tipi adı ile anılan üç eyvanlı konut gele­
neği, Anadolu'da da bazı X1V.-XV. yy. taş yapılarında görülebilen bir uzantıya sa­
hiptir. Kapalı medreseler ve zaviyeler kadar izlerini ve etkisini söz konusu ede­
bileceğimiz böylesine bir konut geleneğinin Sarayı da etkilemesi şüphesiz do­
ğal olacaktı. Asya'da saraylarda eyvanlı taht salonlan geleneği hep vardır. Tir-
miz'de Karahanlıların sarayında da, avluya açılan taht eyvanı, diğerlerinden yük­
ASYA
sek ve genişti. Eyvan içinde duvar parçaları bir çevre koridoru meydana getiri­ VE ANADOLU'DA
yordu ve bazı araştırıcılara göre Maveraünnehir, Horasan, Toharistan'ın Xl-Xll.yy. T Ü R K MİMARİSİ
yapıları için örnek ve sentez bir anıttı. Gaznelilerin Leşker-i Bazar Sarayı için Doç. Dr. Ara ALTUN
de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Özellikle taht eyvanının benzer planlan­ 43
ması ve yoğun alçı süslemeleri ile dikkati çeken bu saray, çeşitli yapıların geniş
bir alanda dağılması ile kendini belli ediyordu. Bu geniş alan içindeki dağınık
yapılardan meydana gelen saraylar, daha sonraki dönemlerde de ortak bir özellik
olarak karşımıza çıkacaktır. Gazne'de Sultan Mesudun sarayı dört eyvanlı avlu
etrafında, düzenli bir yapı olması ve mermer süslemeleriyle bu çizgiden ayrıla­
caktır. Selçuklular'ın Merv ve Rey saraylarının mimarîsi hakkında çok dağınık
bilgilerimiz olmakla birlikte, buralardan Dünya müzelerine dağılmış olan figür­
lü alçı kabartmalar, Anadolu Selçuklularının Konya sarayı ile benzerlik araya­
bilmemiz için ipucu vermektedir. Figürlü süslemelerin eyvanlar içinde yer aldı­
ğı diğer bir Saray da Zengiler'in Musul'daki Sarayı olacaktır.

Anadolu'ya baktığımızda, Diyarbakır Artuklu Sarayı'nın, Hasankeyf ör­


neğinde olduğu gibi nehir manzarasına açık bir tepede kurulduğunu görece­
ğiz. Dört eyvanlı şemaya sahip divanhanesindeki selsebil ve havuz, suya verilen
önemi bir daha ortaya koyacaktır. Bitişiğindeki hamam kalıntısı ise Alâeddin
Keykubat'ın Alara Kasr'ındaki hamamı ile birlikte Anadolu'da hamamlı saray­
lara ikinci bir örnek olacaktır. Anadolu Selçuklularının İznik başta olmak üzere
kaynaklarda bilinen saraylarından çok azı tam olarak aydınlatılabiimiştir. Kon­
ya'da Kılıçarslan Köşkü'nden ve Saraydan bir duvar parçasından ve yayınlanan
restitüsyon denemelerinden başka bir şey kalmamıştır. Ancak ştuk ve çini süs­
lemelerinden bazı fragmanlar Müzelerimizdedir. Konya Sarayı'nın da dağınık
bir yapılaşma esasına dayandığı anlaşılmaktadır. Kayseri'de Keykubadiye Köşk­
leri aynı nitelikleri gösteriyor. Beyşehir Gölü kıyısındaki Kubâdâbad Sarayı ise,
karşıdaki adayı da içine alan geniş bir alana yayılmış köşkler ve tersaneden mey­
dana geliyordu. Köşk plânlarında eyvanlı düzeni açıkça seçmek mümkün ol­
maktadır. Asıl önemle üzerinde durulan ise, çeşitli figürlü çini kaplamalar ol­
muştur. Erkilet, Argıncık, Aksaray köşkleri taş yapıları ve küçük, kapalı mekân
birimleriyle devamlı oturmaktan çok geçici kuUanıldıklannı hissettiren yapılar­
dır. Alanya çevresindeki köşkler de bunlar gibi düşünülmelidir. Mimârî süsle­
me ile ilgili bir detay olmakla birlikte, Alara Kasn'nın hamamındaki figürlü fresk­
lerin şimdilik Anadolu'da tek örnek olduğunu belirtmek gerekir. Anadolu'daki
bu gelişmelere paralel olarak Baku'da Xlll.-XlV.yy.larda oluşan Şirvanşahlar Sa­
ray Külliyesi'nin de köşkleri, divanhanesi, hamamı, cami ve türbesiyle Azerbay­
can bölgesinin önemli bir yapılar topluluğu olduğunu belirtmek gerekecektir.

Genel çizgileriyle, Ortaçağ Türk Mimarîsi diyebileceğimiz, Osmanlı ön­


cesi Türk mimarîsinde, Asya'da, Suriye-Irak, Mısır bölgelerinde ve Anadolu'da
kendi içinde devamlı bir kültür alışverişi sözkonusu olmuştur. lOTl'de başlayan
Anadolu'ya açılmanın ardından, Moğol baskısı önünde gelen ikinci taze dalga
iç Asya'nın geleneklerini bir daha Anadolu'ya tanıtmış, Timur dalgası ile XlVyy.da,
Anadolu'nun İç Asya'daki gelenekleri yeniden hatırlaması mümkün olmuştur.
Bu büyük hareketler, mimârî alanında da etkili olmuş, başlangıçta sözü edilen
Türk mimârîsinin devamlılık çizgisi içindeki sürekli araştırma, deneme ve ge­
liştirme özelliğine yeni hamleler getirmiştir. Bu gelişme, sonunda Osmanlı mi­
marîsine zemin olmuş ve XVI.yy. da klasik anlamı ile Koca Sinan döneminde
evrensel bir düzeye ulaşmıştır. Bütün bu gelişmede, Ortaçağ Türk Mimârîsinin
temel rolünü anlayabilmek için, araştırmaları ihmal etmeden, gereken önemi
vererek, gelişmenin köklerini kavrayabilmek gerekmektedir. Türk Mimârîsinin,
Türk Tarihi ile paralel bir geçmişi bulunduğunu ve bu geçmişten gelen, istik-
rarlı bir araştırma-geliştirme geleneğinin XVI. yy. klasik dönemine ulaştırdığını
MIMARBAŞı
göz ardı etmemelidir.
K O C A SINAN,
Y A Ş A D ı Ğ I ÇAĞ
VE ESERLERI
44 Kaynaklar

Osmanlı öncesi Anadolu ve Anadolu dışı Türk Mimarîsi için çok sayıda araştırma ve yayın vardır Goııol
Bibliyografya yayınlannın sistematik taranmasından bu bakımdan yararlanmak mümkündür. Çoğunlukla ihmal c-dıl
diği sanılan bu alanda çok sayıda Türkçe yayını, kitaplar dışında, konu ile ilgili dergilerdeki makalelerde bulııidk
mümkündür. Burada sınırlı sayıda kaynak eser belirtilirken, özellikle bibliyografyaları bakımından konuyu açabilo
çekler seçilmek zorunda kalınmış ve Türkçe yayınlara ağırlık verilmiştir.

E. A K U R G A L (yay.). Art and Archaeology in Turkey. London 1980; A. ALTÜN, Anadoluda Artuklu Devri
Türk Mimarisinin Gelişmesi. İstanbul 1978; Ortaçağ Türk Mimarîsinin Anahatları İçin Bir Özet, İstanbul 1988; A M O
MİM. islâm San atında Türkler. İstanbul 1976; M.O. ARIK, "Erken Devir Anadolu Türk Mimârrsinde Türbe Biçimleri.
Anadolu (Anatolia), XI, 1967. Ankara 1969, s 57-119; C . E A R S E V E M . Türk Sanatı, istanbul 1970; O. A S L A M A P A lı!
DIE2MM.KOMAN. Karaman Devri Sanatı, istanbul 1950, O. ASLAMAPA-EDIEZ, Türk Sanatı, istanbul 1955; O A S
LANAPA. Turkish Art and Architecture. LxHXion 1971; Türk Sanatı. İstanbul 1984; Osmanlı Devri Mimarîsi. İstanbul
1986; C . E BOSWORTH (çev. EL MERÇİL MjPŞİRÜ). İslam Devletleri Tarihi, istanbul 1980; C. C A H E M (Pre O l t o n w n
Turkeyden çev. Y. MORAN); Osmanlılardan Önce Anadoluda Türkler. İstanbul 1979; T CAtSTAY. "Miksar Kırkkı,-ljr
Kümbeti". San'at Tarihi Yıllığı, IXX. İstanbul 1981. s. 83107; M. C E Z A R . Anadolu Öncesi Türklerde Şehir w M i m i t
İlk. İstanbul 1977; Y D E M İ R İ İ Osmanlı Mimârîsinde Süsleme I. istanbul 1979. K. ERDMANM, Das Anatolische K-j
ravansaray dos 13. Jahrhunderts, I. II. Berlin 1962. (H, ERDMAMN-G. S C H N E I D E R ) III Die Omamentik. Berlin 1976;
E ESİN. "Türklerde Gök Tapınağına Dair", Sanlıt Tirihl Yıllığı, XII. İstanbul 1983. s. 35-61; "RibSt ı Melik". E r d e m ,
2/5. Ankara 1986. s 405-425; S EYİCE, "İlk Osmanlı Devrinin Dini lçtimai bir Müessesesi, ZSviyeler ve Zâviycli
miler". İktisat Fakültesi Mecmuası, 23/1-2. istanbul 1963. s 1-80, A. G A B R I E L Monuments Turcs d'Anatolic I. II.
Paris 1931. 1934; Voyages Arch«ok)gique dans la Turquie Orientate. Paris 1940. B. K A R A M A Ğ A R A U , Ahlat Mtviiı
Taşları. Ankara 1972; H. KARAMAĞARAU, •Kayserideki Huand Camiinin Restitüsyonu ve Huand Mamûmesinin
Kronolojisi Hakkında Bâzı Mülihazalar", İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXI, Ankara 1976; A. KIZILTAM, Anadolu Bt.y
İlklerinde Cami ve Mescidler. İstanbul 1958; D. KUBAN Anadolu Türk Mimârisinin Kaynak ve Somnları. istanbul
1965; A. KÜRAN. İlk Devir Osmanlı Mimirîsinde Cami. Ankara; Anadolu Medreseleri, Ankara 1969, S MÜLAYİM,
Anadolu Türk Mimârîsinde Geometrik Süslemeler. Ankara 1982; B. Ö G E L Islâmiyetten önce Türk Kültür Tarihi.
Ankara 1962; & ÖGEL, Anadolu Selçuklularının Taş Tezyinatı, Ankara 1966; Anadolu Selçuklu Sanatı Üzerine Cıö
rüşler. istanbul 1986; G. Ö N E Y Anadolu Selçuklu Mimârîsinde Süsleme ve E l Sanatları. Ankara 1978; Z S Ö N M L / ,
Başlangıçtan XVI. Yüzyıla Kadar Anadoludaki islâm ve Türk Devri Yapılarında Çalışan Sanatkârlar (1st Üniv Yayın
lanmamış Doktora Tez\\ İstanbul 1981; M. SÖZEN, "Anadolu'da Eyvan Tipi Türbeler, Anadolu San'ab Araştırmala
n, I. istanbul 1969, s 167-210; Anadolu Medreseleri I II, İstanbul 19701972; M. SÖZEN ve DİĞERLERİ, Türk M i m â
risinin Gelişimi ve Mimar Sinan, İstanbul 1975; M. SÖZEN, Anadoluda Akkoyunlu Mimârîsi, İstanbul 1981; h lA
BAK Ahlat Türk Mimârîsi, İstanbul 1972; A. TÜKEL YAVUZ "Anadoluda Efodaklı Selçuklu Hanları" O D T Ü Mimar­
lık Fakültesi DeıgisI, 979, s l 8 7 vd. R-H. Ü N A L "La part des Cheixrheurs Turcs dans İĞlude de Art Turx:" E t u d e s
M U İ ^ a l e s et Rıtrimoine Turc (volume publii â l'occasion du oenti^me anniversaire de la naissanoe de Kemal Ata
turki Paris 1983. s 67 80, S K. YETKİN ve D İ ( 5 E R L E R İ . Türk Mimârîsi, Ankara 1965; &K. YETKİN. Türk Minıâıısi.
Ankara 1970; İslâm Ülkelerinde Sanat, İstanbul 1974; Ş YETKİN, "Türkiyede 50 Yıl İçinde Yapılan Türk Son,-,ı,
İle İlgili Kazılar". Cumhuriyetin 5 0 . Yılına Antıağan, Edebiyat Fakültesi, İstanbul 1973, s 271 290; Anadoluda Turk
Çini Sanatının Gelişmesi (2. tMsıml istanbul 1986.
Bizans Mimârîsi

Prof. Dr. Semavî EYİCE


ski Yunan kültürünün hâkim olduğu Doğu Akdeniz çevresinde,
Roma kültürünün mirası ile Hıristiyan inancının kaynaşması sonun
da, yerli medeniyetlerden de kalıntıları alarak meydana gelen Bi­
zans medeniyeti, bin yılı aşkın bir süre boyunca Ortaçağ dünyasın­
da variiğını göstermiştir. Roma İmparatorluğunun 395'de resmen ikiye ayrılması
ile Doğu Roma İmparatorluğu, İlkçağın bu büyük devletinin hıristiyanlaşmış de-
vamcısı olmuş ve "Romalılığmı", 1453'de yıkılışına kadar muhafaza etmiştir. Bu
devletin halkına Türklerin verdikleri "Rum" adı da "Romai" yani "Romalı" adı­
nın biraz bozulmuş şeklinden ibarettir. Bugün bu medeniyete verilen Bizans adı,
geçen yüzyıl Batılı tarihçilerinin, bu imparatorluğun başkenti olan Byzantion'-
dan ilham alarak yarattıkları bir addır.

Artık Bizans Sanatı olarak bilinen Doğu Roma İmparatorluğu sanatı,


eski Yunan ve Roma sanatlarından köklerini almakla beraber, sahip olduğu top-
raklann eski san'at geleneklerine de ilgisiz kalmamıştır. Bu bakımdan Bizans
sanatı bazı bölgelerde değişik karakterde eserler vermiştir. Fakat bu san'at en
güçlü kaynağını Anadolu'da bulmuş ve Anadolu insanının yaratıcılığı onun ge­
lişmesinde, yeni buluşlarla zenginleşmesinde en büyük âmil olmuştur. Ayrıca
Anadolu'nun Doğu ile Batı arasında köprü durumunda oluşu, gerek yakın, ge­
rek üzak doğunun san'at akımlarının Bizans san'atma sızmasına da imkân ver­
miştir.
Bizans mimârîsi her yerde en uygun gördüğü yapı malzemesini en uy­
gun biçimde işleyerek kullanmıştır. Nitekim İstanbul'da kesme taş ve aralarda
tuğla hatıllı yapı tekniğine karşılık, İç Anadolu'da ve hatta Trakya'da yalnız tuğ-
la'nın kullanıldığı görülür. Batı Anadolu'nun Akdeniz kıyılarının batı kesiminde
eski yapılardan devşirme taşların gelişi güzel kullanılmalarına karşı, Güney-Batı
Anadolu'da eski Lykia'da tabiî moloz taşların işlenmeksizin duvar örgülerine yer­
leştirildiği görülür. Halbuki daha doğuda, eski Kilikia bölgesinde ana duvarlar
küçük ölçüde kaba yontulmuş kesme taşlardan, kemer, tonoz gibi aksam ise
daha muntazam ve daha iri taşlardan yapılmıştır. Kayseri dolaylarında ve Kara­
deniz'in doğu kesiminde ise yapılarda sadece muntazam işlenmiş kesme taşlar
kullanılmıştır. Bu malzeme ve tekniklerin yanısıra Bizans devrinde İç Anado­
lu'nun büyük bir kısmında, arazinin içinin oyularak kat kat evler, manastırlar
ve kiliseler meydana getirildiği bilinir ki bu da başlıbaşına bir "mağara" tekni­
ğinin varlığını ortaya koyar. Ahşabın bol olduğu bölgelerde ve Anadolu'nun en
eski devirlerden beri önemli bir yapı malzemesi olan kerpiçin Bizans devrinde
ne ölçüde kullanıldıklarını ise şimdilik bilemiyoruz. Bizans San'atı bin yıllann-
dan itibaren ise gittikçe artarak taş ve tuğla yardımıyle dış süslümeye önem
vermiştir.
Bizans sanatı dînî mimarînin ana prensiplerini İlkçağ Roma mimarîsin
den almıştır. Erken Hıristiyan çağının ve İlk Bizans devrinin başlıca kilise m i ­
marîsinin şaşmaz yapı tipi olan basilika, menşei hususundaki pek çok hipote?
lere rağmen ilk örneklerine Roma mimarîsinde raslanan profan basilikaların Hı
ristiyan inancına uydurulmuş bir devamcısıdır. Uzunlamasına gelişen m e k â n
iki destek dizisi ile üç sahn (neO'a ayrılmış, ortadakinin doğu ucuna dışarı ta­
şan yarım yuvarlak plânlı ve üstü kâgir yarım kubbe ile örtülü apsis yerleştiril­
miştir. İlk yüzyıllarda dev ölçülerde inşa olunan basilikaların üstleri çifte meyilli
kiremit kaplı ahşap çatılarla örtülü olduğundan, bu tür yapılar yangınlarda ve
zelzelelerde çok büyük ölçülerde zarar görmüşler bu yüzden de, harap olduk
lannda çok defa bir daha ihya olunamamışlardır. Basilikaların batı taraflarında
atrium denilen etrafı revaklı bir avlu ile hazırlık mekânı durumunda narthex
denilen bir ön hol vardır. Basilikalann bazıları pek nadir hallerde beş sahnlı
yine bazı nadir hallerde apsisin önünde transept denilen, iki ucu dışarı taşkın
enine uzanan bir mekân da vardır. Hellenistik tip denilen, bu klâsik basilikalar
Akdeniz çevresinde sayısız denilebilecek kadar çok inşa olunmuştur

Başta başkent İstanbul olmak üzere bilhassa büyük şehirler ile kıyı bölgelerin
de çok yaygın olan ve cemaatin toplu ibadetine mahsus olan bu basilika m i
marisinin iki yerde Suriye ve İç Anadolu'da değişik biçimlerde uygulandıkları
dikkati çeker. Suriye'nin muntazam keme taş teknikli basilikaları, geniş kemer­
li girişleri ve bunun iki yanında yükselen kuleleri, nefleri ayıran seyrek payeleri
ve bunların üzerlerine uzunlamasına atılmış geniş açıklıklı kemerleri, apsisleri
nin dışındaki konsollara oturan süs mimarileri ile çok değişik bir mimariye sa
hiptirler. Halbuki İç Anadolu'da, Karaman dolaylarında Karadağ'daki basilikala
rın itina ile yontulmuş kesme taş mimarileri çok daha değişiktir. Bunlar hiçbir
süs unsuru olmayan, son derece içine kapanık, dışarıya ikiz bir giriş ile bağla
nan, üstleri kâgir tonozlarla örtülü basilikalardır. Metleri bodur payeler ayını.
Erken devir Bizans mimarisi Roma'nm hamam ve mezar binalarından
ilham alarak bir tarafdan da merkezî plânlı dinî yapılar meydana getirmiştir. G e
nellikle aziz veya azizelerin hatırasına sunulan ve onlann kutsal kalıntılarını(re-
nque)muhafaza eden bu yüzdende martyrion (şehidlik) olarek adlandırılan bu
türden yapıların, benzerleri vaftiz binaları(baptisterion)olarakda inşa olunmuş­
tur. Bunların merkezî mekânlannın içinde sütunlardan meydana gelen bir hal­
ka bulunur ve genellikle üstleri bir kubbe ile örtülüdür. Duvar kalınlığı içine
de hem mekânı genişletmek, hem statik bakımdan kubbe sisteminin baskısını
karşılamak hem de masif duvar kitlesini hafifletmek gayesiyle nişler yapılmış­
tır. Merkezi plânlı yapılar, basilikalara nazaran mimarlara daha geniş çeşitlilik
sağladıklarından çok değişik ve zengin uygulamalar meydana getirilmiştir. Er­
ken devir mimarisinin önem verdiği bir özellik de, basilikalann bitişiğinde müş­
temilât olarak genellikle merkezi plânlı bir ek yapının bulunmasıdır.
V. yüzyıla doğru Anadolu'da bu iki ayrı mimârî anlayışı birleştiren bir
yapı tipinin doğduğu görülür. Bu, kubbeli basilika adı verilen kilise biçimidir.
Bunda zemin plânı bakımından bir basilika olarak yapılan mimarî eserin orta
sahnının ortasının kare bir kule gibi yükseltildiği ve bunun bir kubbe ile örtül-
düğü görülür Anadolu'da Antalya'da Kesikminare c. (Panaghia kil.), Mut yakı­
nında Alacahan manastın kilisesinde varlığı tesbit olunan, Silifke'de Thekla zi
yaretgâhındaki ikinci kilisede de uygulandığına dair izler olan bu sistemin, en
büyük ve gösterişli örneği, İstanbul'da İmparator İustinianus'un 532-537 yıllan
arasında şimdiki şekli ile yeniden yaptırtığı Ayasofya'dır. Roma mimarlığının çok
sevdiği aşırı derecede büyük ölçüler ile meydana getirilen bu eser, zemindeki
plânı bakımından bir basilika yani uzun yapı olarak tasarlanmış, fakat örtü sis­
teminde, merkezî tipli binalarda kullanılan kagîr kubbe sistemi ile orta sahnın
örtülmesi düşünülmüştür. Batı Anadolu'lu iki mimann, Tralles (Aydın)'li İsodo
ros ve Miletos (Söke-Balat)'lu Anthemios'un bu binada "rüzgârdan şişmiş bir
yelken biçimindeki" kubbeyi dört büyük kemer üzerine oturtmakla beraber,
31-33 m. çapındaki bu kubbenin baskısına önce batı-doğu ekseni üzerinde iki
büyük yarım kubbe ile yarıya böldükleri, sonra her yarım kubbeyi eksedra ya-
nm kubbeleri ile üçe bölerek karşıladıkları görülür. Böylece zemin plânı olan
basilika örtülmüş oluyordu. Fakat bina esasında basilika preniplerine uygun ol­
duğundan iki yanlarındaki baskılar, kuzey ve güney galerideki bir kemer ve to­
noz sistemi ile karşılanmak istenmiş, bu da statik bakımdan yetersiz olduğun­
dan, yanlara doğru açılma tehlikesinde olan yapının sürekli desteklenmesini ge­
rektirmiştir.
Bu ilk devrin yapılarının, Suriye'dekiler hariç, dış mimarileri sade ve gös­
terişsizdir. Tamamen içe dönük bir mimari hakimdir. İstanbul'da Fatih camii ye­
rinde olduğu bilinen Hagioi Apostoloi (On iki Havvari) kilisesi ile Ephesos (Sel-
çuk)'da Hagios İoannes kiliselerinde ise VI. yüzyılda, basilika ile kubbeli yapı
prensipleri kaynaştırılarak, serbest haç biçimindeki bir plân üzerinde uygulan­
mıştır. Bu esasa göre yapılan bu büyük yapılarda bir mekân bütünlüğü olma­
yıp peşpeşe sıralanan ve yanlardan da tekrarlanan biribirinin benzeri mekânlar
vardır. Bu düzenleme, dört yöne uzanan dört basilikanın bir orta mekân etra­
fında haçvarî toplanması suretiyle meydana gelen, Suriye'deki Symeon Stylites
(Kalat-ı Seman) manastırı ziyaret kilisesini andırır, ve onun gelişmiş bir benzeri­
ni teşkil eder. Yani kısacası VI. yüzyıl mimarisi büyük yapılarda bile Ayasofya
programını tekrarlamayı denememiştir.
Ayasofya tam anlamıyle Bizans sanatının bir temsilcisi sayılamaz. Ge­
rek ölçüleri gerek süslemenin büyük bir kısmı, gerek uygulanan plân prensip­
leri bakımından bir Geç Antik Çağ yapısıdır. Bu bakımdan da Bizans sanatı­
nın içinde bir gelişmesi olmaksızın tek kalmıştır. Bizans sanatı Ayasofyanın öl­
çülerine değil erişen, hatta yaklaşan başka bir dîni yapı meydana getirmediği
gibi onun mimârî sistemini geliştirme yoluna da gitmemiştir. Bizans tarihinde
çok önemli bir safha olan ve 726'dan 842'ye kadar süren İkonoklasma (Resim
düşmanlığı) dönemi, kilisenin zaferi ile kapanması sonunda, dinî yapıların mi­
marilerinde ve duvar süslemelerinde kilisenin öngördüğü esaslarhâkim olmuş­
tur. Böylece kilise binasının hıristiyanlık sembollerinin topluluğu haline gelme­
si istendiğinden bu inancın baş işareti olan haç biçimi, kilise plânının özü ol­
muştur. Orta Bizans denilen ve 842'den 1204'e kadar süren safhayı kaplayan
dönemde Bizans dinî mimârîsinde artık basilika pek nadir hallerde yapıldığın­
da hemen hemen tamamen ortadan kalkmış, bazı basit şapellerde uygulanan
tek sahnlı yapılar dışında yeni girişimlerde bulunulmamıştır. Buna karşılık "ka­
palı yunan haçı" plânlı denilen kiliseler bu dönemin mimârîsinde hâkim olmuş­
tur. Menşei hususunda çeşitli hipotezler ileri sürülen, hatta İran'ın "ateşgede"\e-
ri olan "çartag'\ax\ ile aralarında bir bağlantı kurulması bile düşünülen bu yapı­
lar bir dökdörtgenin içine sınırlanmış, dört kolu hemen hemen eşit haç biçi­
minde kiliselerdir. Üzerleri beşik tonozlarla örtülü bu kolların birleştikleri orta­
daki karenin üstünde, geçişi pandantiflerle sağlanmış, yüksek kasnaklı bir kubbe
yükselir. Kubbeyi taşıyan dört ana kemer, dört paye veya sütun tarafından taşı­
nır. Köşelerde kalan küçük mekânların üstleri ise çapraz veya kubbeli tonozlar­
la örtülmüştür. Bizans İmparatorluğunun her tarafında yüzlerce yapılan bu haç
plânlı yapıların önceki döneme göre dış mimarîleri biraz daha hareketli olmak­
la beraber yine de içe dönük sayılabilir. Haç plânlı binalarda çeşitleme imkân­
ları sınırlıdır. Bazı eyaletlerde tonoz biçimlerinde (Yunanistan) ufak değişiklik­
ler yapılmakla beraber yine de ana esaslara bağlı kalınmıştır. Bizans kilise mi-
mârîsinin bu vazgeçilmez yapı biçimi İstanbul'da pek çok örnekle temsil edil­
miştir. Fakat Bizans'ın bütün imkânlarına rağmen, yunan haçı plânın çok bü­
yük eserler meydana getirilmesine imkân vermediği açıkça görülür. Bu tipip
en zengin gösterişli ve büyük örneği olan İstanbul'da Xll.yüzyıla ait Pantokrator
Manastırı Kilisesi (Zeyrek Kilise Camii)nin esas binasında, kubbenin çapı ancak
7 m. yi bulmaktadır. Bu plânın uygulandığı Anadolu'da en büyük ve iddialı ya­
pı ise, Elmalı-Demre yolu dolaylarındaki Dereağzı Kilisesidir. Çok dengeli ve
bütün akşamı tamam bir kilise olan bu eserde de kubbe çapı 8,50 m.yi geç­
mez. Kısacası gerçek anlamı ile Bizans mimârîsi, Ayasofya'nın ne ölçülerine yak­
laşmış ne de onun mimarîsini geliştirerek yeni çözümler aramıştır. Orta Bizans
yapı sanatı, büyük kiliseler yapmak istediğinde ise, birden fazla kilise binasını
biribirlerine bitişik inşa etmek suretiyle bu isteğini gerçekleştirmiştir. Yunanis­
tan'da Hosios Lukas, İstanbul'da Pantokrator Manastırı Kiliseleri bu davranışın
en tanınmış örnekleridir. Yine Yunanistan'da Peristera Kilisesinde dört sütunlu
haç plânlı bir merkez binasının üç tarafına yine haç plânlı, fakat her cepheleri
yarım yuvarlak çıkıntılı olduğu için yonca biçimini almış şapeller bitiştirilerek
zengin ve çok değişik fakat mekân bütünlüğünden yoksun bir kilise plânı elde
edilmiştir.
Orta Bizans dönemi, ortalama bin yılına doğru, kapalı haç plânının mo
notonluğundan kurtulmak için değişik bir biçim aramış ve örneklerine yalnız
Dugünkü Yunanistan'da raslanan "Sekiz destekli" yapılar denilen yapıları orta­
ya koymuştur. Bu tipde bir yapıya sağlam veya kalıntı halinde'şimdiye kadar
Anadolu'da ve Bizansın başkentinde raslanmamıştır. Bu çeşit kiliselerde, orta
mekân, dört tarafa birer tonozlu kol ile uzanmakla beraber, dış duvarların çizdi­
ği dikdörtgen ile bu kollar arasında dağınık küçük mekânlar doğmuştur. Dış
duvarlara bağlanan sekiz destek ortada bir sekizgen meydana getirirler. Bunun
dördü yarım kubbe biçiminde köşe tromplarını, diğer dördü ise dört yöne uza­
nan kolların üstlerini örten beşik tonozları taşırlar. Orta sekizgenin üstünü ka­
patan ana kubbe ise, haç plânlı kiliselere nazaran daha geniş çaplıdır. Sekiz de­
stekli tip bir yenilik olmakla beraber dört yöne uzanan dört kol, mekânı yine
de Bizans sembolizminin aradığı mistik biçimi sağlamıştır. Kubbeye geçişte kul­
lanılan yarım kubbe şeklindeki köşe trompları, eski İran yapı san'atının unsur­
larıdır. Orta mekânı dört yönde uzatan beşik tonozlu kollar ise, Asya mi-
mârîsinde örnekleri çok görülen bir avluya açılan dört eyvan şemasının ufaltıl­
mış bir benzeridir. Yalnız burada avlunun yerini kubbeli orta mekân almıştır.
Şu halde Orta Bizans döneminin, sekiz destekli yapıları, plân ve örtü sistemi
bakımından İran ve hatta İç Asya Mimârîsi ile yakın benzerlik gösterir. Bu yapı
düzeninin Bizans sanatına hangi yoldan ve nasıl girdiği henüz aydınlanmamış-
tır. Anadolu'da ve İstanbul'da, Doğu'dan gelen bir tesirin belirtilerini gösteren

a örneklerin bulunmayışı bu hususda bir hipotez kurmayı zorlaştırır. Vaktiyle J .


Strzygowski, bu tip yapıları kesinlikle Orta Asya Türk mimârîsinin tesirlerine
bağlamıştı. Fakat bu görüşü destekleyecek inandırıcı dayanaklar ortaya koya­
mamıştır. Ancak şu var ki, bu plân düzeninin esasının Asyalı olduğu da bir ger­
çektir. Fakat bunun hangi yoldan geldiği şimdilik halde karanlıktır. Bu arada
Bizans sanatına Doğu ve hatta İslâm tesirlerinin varlığı hususunda, Yunanistan'­
daki başta bu sekiz destekliler olmak üzere bu dönem kiliselerinin dış cephele­
rinin süslenmesinde kûfî yazı taklidi olarak meydana getilirilen tuğla bezeme­
ye işaret edilebilir. Kısacası bu yüzyıllarda Doğu - İslâm âleminden Bizans'a bir
san'at akımının sızması imkân dışı değildir.
Bu dönemde dört kemere oturan kubbeden ibaret tek mekânlı kiliseler
yapıldığını, Kırşehir yakınındaki üçayak denilen kilise kalıntısı isbat eder. B u
tamamen tuğla yapıda, mimarî bir yeniliğe gidilmemiş, ve bina yanyana aynı
zamanda ikiz olarak inşa olunarak aşırı derecede yükseltilerek heybetli bir gö­
rünüm alması sağlanmıştır. İç Anadolu'nun ve bilhassa Kayseri dolaylarının mun­
tazam kesme taş teknikli kiliselerinde ise genellikle batı kolu uzun serbest haç
şeklinde bir plânın tercih edildiği ve ortada kare bir kulenin yükselerek, bunun
konik taş külâhlı yüksek kasnaklı bir kubbe ile örtüldüğü görülür. Bu tipin en
güzel temsilcisi Aksaray yakınındaki Kızıl Kilisedir. BİZANS MİMARİSİ
Prof. Dr. Semavî EYİCE
Bizans İmparatorluğu'nu X111. yüzyıl ikinci yarısında sarsan iç ve dış me­
49
seleler, ve 1203'de İstanbul'un Dördüncü Haçlı seferi kuvvetleri tarafından işga­
li, 1204'de de başkent İstanbul olmak üzere Bizans toprakların bir i_âtin feodal
idaresinin kurulması, Bizans'ın artık bir Dünya devleti olmaktan çıkmasına yet­
miştir. Dağılan İmparatorluğun eyaletlerinde doğan küçük devletlerin herbiri ken­
di başına bir varlık halinde yaşayıp gelişirken, bunlardan İznik (Nikaia) krallığı,
eski Bizansm resmen mirasçısı dummuna girmiş ve ele geçirdikleri geniş top­
raklara hiçbir vakit gerçekten sahip olamayan Lâtinlerden 1261'de İstanbul'u geri
alarak Bizans İmparatoruğu'nu ihya etmiştir. Yeniden canlanan Bizans artık es­
ki gücüne ve geniş topraklarına sahip olamayacak, günden güne sınırları dara
larak kaçınılmaz sonuna yaklaşacaktır.

Bizans, IZGl'den 1453'e kadar süren bu son döneminin ancak ilk yüz­
yıllık safhasında bir san'at varlığı gösterebilmiştir. Ortalama 1350'den sonra ar­
tık uzun bir can çekişme dönemi başlamış olduğundan bilhassa mimârîde önem­
lice bir eserin meydana getirilmesi bahis konusu olamazdı. 1261'den sonra mi­
mârîde bazı yenilikler arandığı görülürse de, bunlar belirli prensiplerin dışına
KayserViomarza Kİ.
çıkmayan uygulamalardır. Başkentde, bu dönemde "dehUzli tip" denilen bir dî­
nî yapı biçiminin doğduğu görülür. Bunda orta mekân kare bir kule gibi kilise­
nin ana kitlesini aşarak yükselmekte, ve üstünü yüksek kasnaklı bir kubbe ört­
mektedir. Bu orta kısmın üç taraftan etrafını beşik tonozlu dehlizler sarar. Orta
mekân kubbe kasnağı ile, kara kuledeki pencerelerden bol ışık almakta ve yük­
sek bir hacim teşkil etmektedir. Bu tipin İstanbul'da günümüze kadar az veya
0
çok değişerek gelebilmiş örnekleri Pammakaristos (Fethiye c ) . Lips (Fenari İsa

c.) ve Hagios Andreas (Koca Mustafa Paşa c.) manastır kiliseleridir. İstanbul dı­
şında Makedonya'da bu tip daha basit ve küçük yapılarda da görülür. Bizans •
mimârîsi kubbe hâkimiyetine, çok kısıtlı nisbetler içinde, ancak bu surette ula­ o •
o o
şabilmiştir. Selânik'de son Bizans dönemi mimârîsinin güzel bir örneği 1312-15
yıllarına doğru yapıldığı tahmin olunan dört sütunlu yunan haçı plânlı Hagioi
Apostoloi Kilisesinin kubbe kasnağının yüksekliği dikkate değer. Yine Selânik'de
XIV. yüzyılda inşa olunan Hagios Soteros şapeli bu fikri en güzel aksettiren
eserdinApsis çıkıntısı hariç, dıştan uzunluğu ancak 5 m. olan bu küçük yapı­ ' laaibU-FetWe C. (cammakarislos Kî.)
nın, üstünü 3 m. çapında ve içeride zeminden yüksekliği 8 m. olan tek kubbe
örter. Bu kubbenin yalnız kasnağının yüksekliği ise 3 m.dir. Bizans sanatı, bu­
nun dışında dînî mimârîdeki yeniliklerini, eskidenberi bilinen iki ayrı yapı plâ­
nının aynı binada üst üste uygulanması suretiyle elde etmeği de bu dönemde
denemiştir. Bizans'dan koparak ayrı bir devlet halinde bir süre yaşayan Mora
despotluğunun başkenti Mistra'da raslanan, altta basilika üstte ise haç plânlı yapı
tipinde olan karma (mixte) kiliselerin bir benzeriyle de Türk Trakya'sında Vize
Ayasofyası'nda karşılaşılır. Batı Yunanistan'ın Epiros bölgesinde Arta'daki Pare-
goritissa Kilisesi ise karma sistemin daha değişik bir uygulanışı ile inşa olun­ 4^
muştur. Burada zemin katında sekiz destekli sistemde olan yapının yukarı kıs­ IstanbU-Kocamustafa Paşa c.(Andreas Kıl.)

mında yunanhaçı plânına dönüştüğü görülür. Bu dönemin yapılarında başkent


dışındakilerle eski haç plânına bağlı kalınmakla beraber binaların doğu- batı
ekseni üzerinde aşırı derecede uzatıldıkları görülür. Bu şeklin bir örneği Enez
Ayasofyası'dır. Birçok örneği ise Trabzon Prensliği döneminde Trabzon'da yapıl­
mıştır. Böylece Bizans mimârîsinin son dönemde de alışılagelmiş kalıplannı dı­
şına çıkamadığı ve bazı yenilikleri de bunların içinde denediği söylenebilir. Yal­
nız şunun belirtilmesinde fayda vardır ki, o da Bizans mimârîsinin bu son dö­
nemde dışa açık bir cephe estetiğine büyük ölçüde önem verdiği ve pencere­ CP Ö
ler, kademeli kemerler, nişler ile hareketlendirdiği bu cepheleri taş ve tuğla mal­
zemenin bir bezeme meydana getirecek biçimde geometrik motiflere göre kul­
lanılmak suretiyle de renklendirdiğidir. istaıtHjl-Fenaıi İsa C. (Llps Manastın Ki.)
5 Balance, The B y n t k i e Churches at Itebbond, "AnatoUan S t u d i e s " x (1960) s. 141175.

O M . Belenis. Eimeneta tou eksoterihou d a k o s m o u ste B y a n U n i arfchitonlld. Selânik 1964, 2 cilt

O L B e H Churches and monasteries of the Tûr Abdbi and Nelghbouibig districts. Heidelberg 1913

KBelke, Galaüen und Lytaonien, Wien 1984.

HWBeyer, Oer syrische Kirchenbau, Bertin 1925.

H C Butler. Eariy Churches hi Syria, Princeton 1929.

M A Chartes. Hagia Sophia and the Orert Imperial Mosques", The Art Bulletin" XH4 (1930) s, 321-345.

A. Choisy, L' Mt de M t i r d i e z les byxandns, Paris 1883.

RW. Deichmana Stuiflen lur ArchHslctur Konstantkwpels, Baden-Baden 1956.

C K Delvoye. L' art byzantln, Paris 1967.

Ch. Diehl, Manuel d'art b y a n t i n , Z baskı, Paris 1925-26, 2 d l t

C K Diehl. L e s origVies asiatlques de I art b y a n t i n , "Journal des Savants (1904X aynı yazt E t u d e s byzanti-
nes, Paris 1905, s 337-352.

J . Ebersolt - A. Thiers, L e s eğlises de Constantinople, Paris 1913, 2 d l t

J . Eberaoh. Monuments de rirchttedure byantine, Paris 1934.

6 Eykx. K a r e d ^ (BinbiridBse) ve K m m a n çevresinde ariosotojlk hcehaneler. Istanbul 1971.

S Eykx, S o n devlr B i a n s mfenarisl-tstanburda l^laiokigos'lar devri a n i t l a a genişletilmiş 2. baskı Istanbul


1960.
5 Eyree, TOridye'de Bizans sanatı, Q O n e M n a d o l u UygariiMan Anslkk>pedlsi, III, Istanbul 1982, s. 513 564

a EykB, A y u o f y a l-MhUrisl. Istanbul 1984.

A. Grabar, L l c o n o d a a m e b y a n t i n . Dossier archtek>gfc|ue, Paris 1957.


6 Guyer, Die Bedeutung der chrisUkhen BMdcunst des Inneren Kielnaslens fOr die allgefneine K u n s -
tBesc(hidite. " B y a n t i n i s c h e Zeitschrtft" XXXin (1933)-!». 78-104 ve 313-330.)

S Guyer, Qnaidlagen MKtelalterikhen- Abendliendischer Baukunst, Einsiedein- Zürich- K6ln 1950.

J A Hamiltoa B y a n t i n e architecture and decomthm , 2. baskı London 1956.

| F Hild- M. Restle, Kappadokkn , Wien 1981.]

F. HiW K Hellenkemper, Neue Forachungen to Kifflden , Wien 1986.

V. Korac LtrchHecture byzantine au XIII e S K d e , şu kitapta. L i r t b y a n t i n au XII e s I M e , Beograd 1967,


Is 11- 22]

R. Krautheimer. Eariy C h r i s t i m and B y a n t i n e architecture, BaWmore 1965.

J . Lassus, L e s sanctuaires chritiens de Syrie , Paris 1947.

C Manga B y a n t i n i s c h e Architektur , Stutgart 1975.

G. Mathevn Byzantkie aestSietks, , London 1963.

T K F. Mathews, The B y a n t i n e s churches of Istanbul- A photogiaphk survey , Pensylvanio 1976

P A Mkrhelis, A n aesthete approch to B y a n t i n e art , London 1955.

a M i l K L ' E c o l e grecque dans I architecture byantine , Paris 1916.


a Millet L A s i e Mineure, nouveau domaine de I histoire de Mrt, R evue Arch«ok>gk)ue, IV. seri, V ( 1 9 0 5 )
Is. 93- 107).
A van Milingen, Byzantine Churcnes In Constantinople, Their history andt aithltecture , London 1912

G. Moutsopoukis, PInalces Byzantines aridiitektonlkes, Selflnik 1962.

M. Restle, Studien zur friUibyanUnischenArchitektur Kappadokiens , «Vienl979, 2cilt.

K Rott lOehasiatische Denkmaeler , Leipzig 1 9 0 a

M. f^mpler. L a coupole dans I architecture byzantine et musubnane , Strasbourg 1956.

A J ^ . S c h n e i d e r , S o p h l e n k 1 r c h e u n d S u l t a n m o s c h e e , B y z a n t i n i s c h e Zeitschrift (XUV(1951)s.509 516).

P K SdiweinfuitK Die byzantinlsche F s n n , 2. baskı, Mainz 1954.

E f i SmitK TTie Dome, A study in the history of Meas , Princeton 1950.

El Stikas, L'egUse byantine de Chilstianou en IHphyiie et les autres i d l f k x s de m « m e type , F>Bris 1951.

J . Strzygowski, IQeinaslen, Bin Meidand der fünstgeschkrhte , Leipzig 1903.

J . Strzygowski- M. von Berchem- a L Bell, A m k i a , Hekteletg 1950.

E H. Swift, Hagia Sophia , New Yori< 1940.


r t Thierry, L«rt monumental byantin en Asie Mbieure du X l e sMde au X I V e , "Dumbartor Oaks Papers"
XXIX (1975) s. 75 -111.

R. Van N k c Satat Sophia In Istanbul, An archHectuml survey , VIAishington tz (1966).

U M . d e Villard. L e chlese delia M e s o p o t m i a , Itoma 1940.

Q WuHr, Aitchrisdkhe und byantinische K u n s t , Bertin- ft)tsdam 1918- 1924, 2 d l t aynca BlbUogiaphiscvh-
[Kritische Nactiag zu Altchristlkhe imd byzantinische K u n s t Pbtsdam tz. (1938 ?)|.
BÎ2:ANS MİMÂRİSİ
Prof. Dr. Semavî EYİCE
51

HeyteixWIsUnbti-Paiughia Kİ

En«.Ay>sofyaKI.

i \
n
n
1 >
n ^ ^ ^ ^ ^ ^ ^

AynBiu-Kesl

II İl
İl I

-e

IUJ: Trateon-Yericuma C.(Khr<s(itephalos Ki.)

SOT Donem Bizans Mimartsiıde Duvar Tekniji


Osmanlı Devletinin
Kuruluşundan
İstanbul'un Fethine Kadar
Osmanlı Sanatı

Doç. Dr. Tanju CATfTAY


yüzyılın ilk yarısında, Orhan Gazi döneminde k u z ^ -batı
Anadolu'da varlığını ortaya koyan ve giderek genişleyen, güçle­
nen Osmanlı beyliğinin,Xlll. yüzyılın ilk yarısında, 1. Alâeddin Key-
kubad döneminde, Ankara'nın batısında, Karacadağ'a yerleşen
Oğuzların Kayı boyuna bağlı bir topluluk olduğu bilinir. XIII. yüzyılın ikinci ya-
rj^sında Ertuğrul Gazi döneminde, Karahisar ve Sögüt'ün ele geçirilmesi, Do­
maniç yöresinde kurulan egemenlik, XIV. yüzyılda güçlü bir beylik olacak, ge­
lecekte Anadolu'da Türk birliğini kuracak ve toprakları üç kıtaya yayılan bir "ci­
han devleti" haline gelecek olan Osmanlı devletini, askerî ve siyasî bir güç ola­
rak tanıtan ilk gelişmelerdir. Ertuğrul Gazi'nin ölümü (1281), Osman Gazi'nin
beyliğin başına geçmesi ile başlayan dönem, Osmanlı beyliğine, Anadolu Türk
beylikleri içinde ayrı bir önem ve itibar sağlamış, bu üstünlük, Orhan Gazi dö­
neminde 1326 yılında Bursa'nın 1331 yılında İznik'in ve I. Murad döneminde
1361 yılında Edirne'nin fethi ile, genişleyen sınırlar, girişilen imar çalışmaları
ile, İznik dışında daha önce Türk ve İslâm egemenliğini tanımayan şehir ve ka­
sabaları, kısa sürede birer Türk şehri durumuna ğetirmişjBizans'tan alman şe­
hirler yanında, birer Türk yerleşmesi olarak kurulan yeni şehirler de, camiler,
medreseler, sosyal kurumlar ve ticaret yapıları ile imar edilmiştir.

Osmanlı Mimarîsi
Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan İstanbul'un fethine kadar olan dönem,
Osmanlı mimârîsinin kuruluş dönemi eserleri ve gelişme döneminin ilk yapısı
Edime üç Şerefeli Cami (1447) ile önem taşır. Yapılan araştırma ve deneme­
ler, daha kuruluş döneminden, Osmanlı mimârîsinin bazı temel özelliklerini ve
tercihlerini ortaya koymuştur. Cami mimârîsinde uygulanan değişik plan ku­
ruluşları, bu dönemin ana özelliğidir. Camiler, medreseler, hamamlar, ticaret
yapıları ve türbeler olarak, yapı türlerine bağlı bir bölümleme, yüzlerce eserin
inşa edildiği kuruluş dönemi mimârîsini, ana değerleri ve gelişme dinamiği ile
tanıtacaktır.
MIMARBAŞı Camiler
K O C A SINAN,
Camiler, tabhaneli camiler, tek kubbeli camiler ve çok kubbeli cami­
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ
VE ESERLERI ler olarak üç bölümde incelenebilir Gelişme dönemini başlatan Edirne ü ç Ş^-
54 refeli Cami (1447), İstanbul'un felhi öncesinde, gelecekteki gelişmelerin hare­
ket noktası olarak, ayrı bir değer taşır.

Tabhâneli camiler: Tabhaneli camiler, çok sayıda yapı ile temsil edilen,
bir yapılar topluluğunu meydana getirir, araştırmalar ellinin üzerinde yapının
varlığını ortaya koymuştur. Tabhaneli camiler, sanat tarihi araştırmalarında de­
ğişik adlarla tanımlanmışlar, farklı görüşlerle değerlendirilmişlerdir. Tabhaneli
camiler, cami ve tabhane olarak inşa edilen bileşik yapılardır. Tabhaneli cami,
dînî ve sosyal bir yapıdır, plan kuruluşu bu ikili kullanıma bağlı olarak.en u y g u n
ve akılcı tasarım tercihleri ile ortaya konmuştur, yapı ekseni üzerinde, kıble yö­
nünde uzanan, genellikle üzerleri birer kubbe ile örtülü, geniş bir kemerle bir­
birine açılan, arka arkaya iki büyük hacim ve iki yanda, yapı eksenine paralel,
sayıları değişen yan hacimler, tabhane (misafirhâne) mekânları, plan kuruluşu­
nu meydana getirmiştir.
Yapı ekseni üzerinde yer alan iki hacimden, girişin açıldığı birinci ha­
cim, bazı yapılarda görülen şadırvanı ve aydınlık fenerli kubbesi ile kapalı avlu
geleneğini devam ettiren geniş bir sofa olarak düşünülmüş, ikinci hacim, kıble
yönüne uzanımı, mihrabı ve özellikle yükselen döşeme seviyesi ile ibadet me­
kânı, cami olarak tasarlanmıştır. İki yanda, yapı eksenine paralel, sayıları deği­
şen yan hacimler, bazı yapılarda alçı kaplamalı duvarları, ocakları, mangal yer­
leri, maşalıkları, rafları, nefeslik olarak adlandırılan havalandırma bacaları ile
tabhane (misafirhâne) mekânları olarak, oturulmak üzere inşa edilmişlerdir. Yan
hacimlerde mihrap olmaması ve bunların sürekli olarak, birinci kubbeli bölü­
me (sofa) açılmalan, oturulmak üzere inşa edildiklerini açıklamaktadır.

Tabhaneli camilerin plan kuruluşu, varlığı Türk mimarîsinin ilk dönem­


lerine uzanan ve yüzyıllar boyu. çağları ve ufukları aşan bir yaygınlıkla, ev, sa­
ray, ribat, medrese ve camilerde kullanılan "dört eyvanlı avlu" plan kuruluşuna
bağlanır. XIII. yüzyıl Anadolu Selçuklu mimarîsinin kubbeli medrese yapılan,
bu plan kuruluşunun yakın kaynakları olarak önem taşırlar.

Busa Oıtun Cani, güney-doğudan gOrtnış. Tabhaneli camiler, yan hacimlerin birinci kubbeli bölüm (sofa) ile o l a n
ilişkilerine bağlı olarak, 1. Eyvanlı tabhaneli camiler (Bursa Orhan Camii 1340,
Bursa Yeşil Cami 1424, Edirne Muradiye Camii 1436), 2. Yan mekânları orta
bölüme kapalı tabhaneli camiler (Bursa Timurtaş Camii 1390, Milâs Firuz Bey
Camii 1396. Edirne Gazi Mihal Camii 1422) olarak incelenebilir.
Eyvanlı tabhaneli camilerde, plan kuruluşunda ve mimarî ifadede, me­
kân mimarîsini değerlendirmek imkânlarını araştıran bir gayret gözlenir.
Yan mekânları orta bölüme kapalı tabhaneli camiler, bu bölüme kapı­
4» larla açılırlar, bu yapılarda cami tabhane kuruluşu daha belirgindir. Yan hacim­
lerin, bazı yapılarda ayrı giriş mekânları bulunması, önemli bir özellik olarak
ortaya çıkar. Tabhane mekânlarının ayn birer kapı ile, yapının dışına da açıldığı
örnekler de inşa edilmiştir (Edirne Gazi Mihal Camii 1422).
XIV.-XV. yüzyıllarda, tabhaneli camilerde. Bursa Orhan Camii (1340) ve
Bursa Hüdavendigâr Camii (1370 yılı dolaylan)'nden alınan etkilerle, farii iki m i ­
marî anlayış görülür. Bursa Orhan Camii ile ortaya çıkan, orta bölümün iki ya­
nında belirli bir kademelenme ile yer alan yan hacimlerle yaratılan mimarî gö­
rünüş, varlığını yaygın olarak başka yapılarda da sürdürecektir (Bursa Muradiye
"^amii 1426, Edirne Muradiye Camii 1436, İstanbul Murad Paşa Camii 1471).
Btfsa Hûdavendlgar Canv, eyvan ve ınhrap
Bursa Hüdavendigâr Camii'nin üst katında yer alan medrese ile, bileşik
bir yapı olarak kazandığı yüksek kitle görünüşü, sadece iki yapıda kullanılan
bir tasarım tercihi olmuştur. Bursa Yıldırım Camii (1395) ve Bursa Yeşil Cami
(1424)'de bu kitle görünüşü, mimarî değerleri gereksiz zorlayan, iki kat yük­
sekliğinde tabhane mekânlan ve cephede yer alan "süs" şahnişinleri yaratmıştır.
Osmanlı devletinin kuruluş döneminde, yapılan fetihlerle genişleyen sı­
nırlar ve yayılma ile, tabhaneli camilerin, belirli bir hizmeti sağlamak, gerekli
bir ihtiyacı karşılamak üzere yaygın olarak inşa edildiği görülür. Gelişme döne­
minde, XVI. yüzyılda. Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) döneminden sonra,
bu yapıların inşa edilmemeleri, değişen mimarî istekler yanında, külliyelerde
inşa edilen ayrı tabhane yapılan ile daha büyük hizmet ölçeklerine yönelinme-
si ve bu tercihin sağladığı daha geniş imkânlarla ilgilidir. Edirne II. Bayezid Ca­
mii (1488), İstanbul Bayezid Camii (1505) ve İstanbul Sultan Selim Camii
(1522)'nde, cami ile birlikte inşa edilen yan tabhane bölümleri, tabhaneli cami­
leri aşan, ayrı tabhane yapılarına yönelen düşünceyi açıklar.

Tabhaneli camilerin en önemli örneği olan, inşası 1419 yılında, çini süs­
lemeleri 1424 yılında tamamlanan Bursa Yeşil Cami, mimarî ve süsleme özel­
likleri ile, son bulan Fetret devrinin sıkıntılı günlerini unutturan, dievletin yeni­
den kuruluşu ile, Osmanlı devletinin gücünü, devamlılığını ifade eden bir eser­
dir. Yapı, Çelebi Sultan Mehmed tarafından Mimar Hacı İvaza inşa ettirilmiş,
çini süslemeleri 11. Murad döneminde tamamlanmıştır.

Tek kubbeli camiler: Tek kubbeli camiler, kubbe örtülü, kare planlı yapı­
lardır, önlerinde üç bölümlü bir son cemaat yeri bulunur.
Bursa hisarında inşa edilen Alâeddin Camii (1326), yanlara kapalı, üç
bölümlü son cemaat yeri, üçlü yelpazeli köşe geçişleri ve sade mimarîsi ile, tuğla
hatıllı düzensiz taştan bir yapıdır.
İznik Hacı Özbek Camii (1333/34 Hicrî 734), kitabesi günümüze ulaşan,
en erken tarihli Osmanlı eseridir. Yapının plan kuruluşunda, yanda, batıda yer
alan son cemaat yeri, sokağın genişletilmesi ile yıkılmıştır. Yapıda kubbeye üç­
genler kuşağı ile geçilmiştir.
İznik Yeşil Cami (1392), kuruluş döneminin en önemli eserlerinden biri
olarak, mimarî özellikleri, özenli mermer işçiliği ve süslemeleri ile değer taşır.
Cepheleri mermer kaplamalıdır. Çandarlı Halil Hayreddin Paşa'nm inşa ettirdiği
yapının mimarı Hacı bin Musa'nın adı, kitabede yer alır. Batı cephede, son ce­
maat yeri ile yapı kitlesinin birleştiği köşede,yapının üzerinden yükselen yuvar­
lak kesitli minare, sim tuğla ve çini kaplamaları ile yapıya adını vermiştir. Mina­
rede mukarnaslı şerefe geçişleri de çini kaplamalıdır, üç bölümlü son cemaat
yerinde, orta açıklık mukarnas söveli bir kapı olarak düzenlenmiştir. Son ce­
maat yerinin kırılan kafes oymalı mermer şebekeleri yenilenmiştir. Yapının plan
kuruluşunda, giriş yönünde ek bir bölümle mekânın genişletildiği görülür. Kub­
beye üçgenler kuşağı ile geçilmiştir.
Mudurnu Yıldırım Camii (1382 yılı dolayları), sekiz dayanaklı plan kuru­
luşu ve 19.50 m. çaplı köşe tromplu kubbesi ile önemli bir yapıdır. Yıldırım Ba-
yezid'in şehzâdeliği sırasında inşa edilmiştir. Son cemaat yeri yanlara kapalıdır,
orta açıklığı bir kapı olarak düzenlenmiştir. Mekânda derin tromplarla, değişik
bir mimârî etki sağlanmıştır. Yapının minaresinin açıkta, yapının önünde yük­
seldiği bilinir.

Çok kubbeli camiler: Çok kubbeli camiler, mimârî kuruluşları ile geniş
bir ibadet alanı sağlamışlardır, ancak bu yapılarda belirli bir mekân birliği yara-
tılamamıştır. Çok kubbeli camilerde, mekân payelerle eşit bölümlere ayrılmış,
MIMAR BAŞı
her bölüm bir kubbe ile örtülmüştür Yapı ekseni üzerindeki bir bölüm, aydın­
K O C A SINAN,
lık fenerli bir kubbe veya bir şadırvanla, avlu geleneğini yaşatan unsurdur Bur­
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ
VE ESERLERI sa ülu Camii ile Edirne Eski Cami arasındaki gelişme dinamiği, bütünlüğün
56 sağlandığı bir mekâna ulaşmadaki gayretleri açıklar Edirne E s k i C a m i d e , da­
ha büyük kubbeler ve sayıları azalan payelerle, bunun gerçekleşmesine çalışıl­
mıştır.
Bursa'da Orhan külliyesinin hemen yanına inşa edilen ülu C a m i
(1399/1400 Hicrî 802), yirmi kubbeli, oniki ayaklı, enine dikdörtgen planlı bir
yapıdır. Yıldırım Bayezid'in inşa ettirdiği yapıda, iki yollu, bir şerefeli batı mina­
resi, yapı ile birlikte yapılmıştır.
Edirne Eski Cami (1414), Çelebi Sultan Mehmed'in bitirdiği bir yapıdır,
dokuz kubbe, ortada dört ayağa oturan kemerlerle taşınır. Bursa ü l u Camii ne
göre, mekân bütünlüğü daha belirgin değerlerle ortaya konmuştur. Yapı özenli
kesme taş işçiliği ile önem taşır, iki şerefeli batı minaresi, 11. Murad'ın eseridir.
Kuyumcular kapısındaki kitabede, yapının mimarı Çelebi Alâeddin'in adı okunur

Medreseler
Osmanlı mimarîsinin ilk medrese yapıları, genel olarak, dikdörtgen
Bursa Ulu Camı. ıç görünüş plânda, girişin karşısındaki kenara bitişen, kubbeli dershane çıkması ile inşa
edilmişlerdir.
İznik Süleyman Paşa Medresesi (1340 yılı dolayları), üç kanatlı plan ku­
ruluşu, geniş ve yüksek kemerli avlu revakı ve kiremit örtülü kubbeleri ile deği­
şik bir yapıdır, mimarî kuruluşta, avlu, özellikle değerlendirilmiştir
Bursa Yıldırım Medresesi (1395 yılı dolaylan), Yıldınm Camii'nin kuzeyi­
ne, 8 m. aşağıda olan bir düzlüğe inşa edilmiştir. Derinliğine uzun dikdörtgen
planlı yapı, giriş eyvanlı, pencereli kesme taş cephesi ile Yıldırım Türbesi nin
bulunduğu alana açılır Yapı, "dört kanatlı" ilk Osmanlı medresesi olarak ö n e m
taşır. Giriş eyvanı ve dershane, kubbe örtülü, avlu revakları ve odaların üzeri düz
çatılıdır
Merzifon Çelebi Sultan Mehmed Medresesi (1417), kare plânlı, birbirine
dik eksenlerin uçlannın, giriş hacmi ve kubbeli üç dershane ile belirtildiği bir
yapıdır Yapının plânının eksen düzeni ve simetrik kuruluşu, ana özellik olarak
E*ne Eski Cami belirir. Kapı, beyaz mermer ve koyu fes rengi taş sıraları ile inşa edilmiştir. Avlu
revakları, görünüşleri ile "dört eyvanlı avlu" kuruluşu gösterir. Yapının mimarî
Ebubekir bin Mehmed Hamza el- Müşeymiş'in adı kitâbede yer alır.
Bursa Lala Şahin Paşa Medresesi (1345 yılı dolayları) ve Gümüş Hacı
Halil Paşa Medresesi (1415), kubbeli medrese yapılarıdır, avlularının üzeri, açık­
lıktı bir kubbe ile örtülmüştür.

Hamamlar
Bursa Orhan Hamamı (1340 yılı dolayları), çifte hamam olarak inşa
edilmiştir, özellikleri ile hamam mimârîsinin gelecekteki ana değerlerini ve be­
lirli eğilimlerini ortaya koyar. 12 m çaplı tromplu kubbeli câmekânı ile inşa edi­
len erkekler bölümü, "dört eyvanlı, dört köşe mekânlı" plân kuruluşu gösterir.

ııııı
Kadınlar bölümü, câmekânı dışında, küçük bir ılıklık ve iki hacimli bir sıcaklık­
tan meydana gelir.
Edirne Tahtakale Hamamı (1430 yılı dolaylan), bulunduğu yerin, taht el-
Gümüş Haa HaM Paşa MMkesesi, avlu kalâ (kale altı)'nın adı ile anılır, II. Murad'ın eseridir, çifte hamam olarak yapıl­
vemukamaslıttomplar.
mıştır. Yapı mimarî özellikleri ile, Bursa Orhan Hamamı'nın tasarımının yapıl­
dığı yüz yıl önceden, bu yana geçen sürede yaratılan gelişmeyi açıklar. Özellik-
le hamam mimarîsini değerlendiren iç süslemenin, kubbe süslemelerinin ulaş­
ISTANBUL'UN
tığı dorukları ortaya koyar. Erkekler bölümü, câmekânın 16 m çaplı mukarnas- FETHINE KADAR
lı tromplu kubbesi, "dört eyvan/ı, dört köşe mekânlı" plân kuruluşu ile önem OSMANLı SANATı
taşır. Sıcaklık eyvanları, ayrıca birer girinti ile derinleşen hacimler halinde inşa Doç. Dr. Tanju CANTAY
edilmişlerdir. Kadınlar bölümü, biri büyük, çift eyvanlı sıcaklığı ve iki büyük hal­ 57
veti ile dikkati çeker.

Ticaret yapılan
Osmanlı devletinin hızla genişleyen sınırlan, ticaret etkinliği olan Bursa,
Edirne gibi şehirlerin fethi, daha kuruluş döneminde, ülkeye ve önemli şehirle­
re canlı bir ticaret hayatı sağlamıştır. Ticaret yapıları, avlulu şehir hanları ve be­
destenler olarak inşa edilen, çevrelerinde kısa sürede çarşıların oluştuğu yapı­
lardır.
Bursa'da Orhan külliyesine bağlı olarak 1340 yılı dolaylarında inşa edi­
len Emîr Hanı, kare plânlı, avlulu, iki katlı, altlı üstlü 74 odalı bir yapıdır. Alt
kat, mal ve eşyanın depolandığı, önü revaklı, penceresiz mekânlar, üst kat, re-
vak kuruluşunun tekrarlandığı, pencereli ve ocaklı odalar halinde inşa edilmiş­
tir. İki katlı revak, avluya mimârî ifadesini kazandırır, ayaklar kesme taş ve tuğla
sıraları ile örülmüştür. Yapı ekseni üzerinde, giriş kanadının karşısında, yapıya
bitişik, enine dikdörtgen planlı ahır bulunur. Emîr Hanı, daha XIV. yüzyılın ilk
yarısında, Osmanlı şehir hanlarının genel kuruluşunu veren özellikleri ile önem
taşır. XV. yüzyılda. Çelebi Sultan Mehmed döneminde, kuzey-doğusuna inşa edi­
len Geyve Hanı, Emîr Hanı'nın yakın bir benzeridir.
XIV. yüzyıl sonuna tarihlenen Bursa Yıldırım Bedesteni, ondört kubbeli,
altı ayaklı bir yapıdır. Yıldırım Vakfiyesi, dört kapılı yapının, altmışsekiz dük-
kânlı, otuziki mahzenli olduğunu bildirir. Yapı mimârî kuruluşu ile "Dışta dük­
kanlı mahzenli bedestenler" arasına katılır. Yapıda batıdaki iki tuğla ayak ve dört
kubbe, ilk inşadan günümüze ulaşan unsurlardır, diğerleri aslına uygun olarak
yeniden inşa edilmiştir.
Çelebi Sultan Mehmed'in 1415 yılı dolaylarına tarihlenen Edirne Bedes­
teni, daha büyük bir yapı olarak, ondört kubbeli, altı ayaklı kuruluşu ile. Bursa
Yıldınm Bedestenine bağlanır, ancak burada altmış dükkân, ellialtı mahzen
vardır.

Türbeler
Bursa Yeşil Türbe (1424), Yeşil Cami'in güneyine, bir yüksekliğe inşa
edilmiştir, sekizgen plânlı bir yapıdır. Yüksek kasnak, yapıya iki kademeli bir
görünüş verir. Yapının yüzlerini kaplayan çiniler yenilenmiştir, menevişli firuze
renk çinilerin, yapıya ve bağlı olduğu külliyeye adını verdiği anlaşılıyor. Çini kaplı
kapı yarım kubbesi onbir dilimli, içte giriş kemeri. Yeşil Medresesi yan eyvanla­
rının dilimli kemerleri ile eştir. Yapıda kubbeye üçgenler kuşağı ile geçilmiştir.
Yapı, renkli sır tekniğinde yapılan çini mihrabı ve Çelebi Sultan Mehmed'in çini
sandukası ile önem taşır. Kapı kanatları ve pencere kapakları, Türk ağaç sana­
tının önemli eserleri arasında yer alır. Ankara Karaca Bey Türbesi (1428) ve bir
Çandaroğlu eseri olan Kastamonu İsmail Bey Türbesi (1460 yılı dolayları), iki
kademeli kuruluşları ile. Yeşil Türbe'den alınan etkileri açıklarlar.

Kuruluş Dönemi Külliyeleri


Kumluş dönemi külliyeleri, Bursa'da inşa edilea varlıklan ile birer çevre
yaratan, vapı toplulukları olmuşlardır. Orhan külliyesi (1340 yılı dolayları), Yıl-
d ı n m külliyesi (1395 yılı dolaylan), Yeşil külliyesi (1424) ve Muradiye külliyesi
MIMAR BAŞI
(1426X Türk şehirciliğinin önem taşıyan eserleridir, özellikle. Bursa hisarının
K O C A SINAN,
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ doğusundaki düzlüğe inşa edilen Orhan külliyesi. Bursa şehrinin kuruluşunu
VE ESERLERI w g e l ı ş T T i e s i n i b e l i r l e y i c i olmuş. XIV. yüzyıl sonunda i n ş a edilen Glu C a m i in
58 yeri, bu kuruluşa bağlı olarak ortaya çıkmıştır.
Bursa'da Orhan külliyesinin inşa edilmesi ile. Bizans'ın kale içi yerleş­
mesi, kale dışında, dînî. sosyal, eğitim ve ticaret yapılan ile, bir şehir, bir devlet
merkezi olmuş, bu görünüşü kazanmıştır.
Kuruluş dönemi külliyeleri, cami, medrese, mektep imaret, şifâhane. tür­
be, hamam ve han yapılan olarak inşa edilmişlerdir. Yapılar belirii bir eksen
düzeni olmadan, dağınık olarak inşaat alanına kurulmuşlar, inşaatta arazinin
özellikleri, yüksek ve alçakta kalan alanlar değiştirilmeden kullanılmıştır. Ge­
nel kuruluşta, cami. medrese yapıları, yakın konumlarla tasarianırken. h a m a m ,
han yapıları, bunlann uzağına inşa edilmiştir.
İlk Osmanlı külliyeleri, ayn birimler halinde inşa edilen yapıları ile, Ana­
dolu Selçuklu ve Anadolu Beylikleri külliyelerinin, bitişik düzenli kuruluşun­
dan aynlan yapılar olmuşlardır.

Edime Öç Serefeli Cami


Osmanlı mıttıârîsinin gelişme dönemi. Edime Üç Şerefeli C a m i (1447)
Edime Uç Şeıetet Cami
ile başlar. İstanbul'un fethi ve Mimar Sinan çağı öncesinde, belirli düşünce ve
tercihleri ortaya koyan bir değerler bütünü olan yapıda, geleceğin gelişme he­
defleri, çok önceden tespit edilmiş olmaktadır.
Oç Şerefeli Cami'de revaklı avlu-cami bütünlüğü ustalıkla kurulmuş, enine
dikdörtgen planlı mekAnda, orta alan altı dayanaklı 24.10 m çaplı bir kubbe
ile örtülürkea iki yanda yapı eksenine paralel 10.80 m çaplı ikişer kubbe kulla­
nılmıştır. Ortada altıgen kesitli iki ayakla kemerier karşılanmıştır. Yapı, adını al­
dığı üç şerefeli yüksek minaresi ve özenli kesme taş işçiliği ile, gelişme döne­
minin belirii kurallannı açıklar. Avlu köşelerine konan minareler de, yerlerini
bulan unsurlar olarak, bütünü değerlendirirler. Üç şerefeli minare üç yollu, iki
yollu çıkışlan ile, teknik yetkinliği ortaya koyar. E k r e m Hakkı Ayverdi
(19(X)-1984), yapının mimânnı Mimar Muslihiddin olarak tanıtır.

Çini Sanatı
Çini. ilk Osmanlı yapılannda kullanılan, mimârî süslemedeki değeri
ItSme Öç Serefei Cani. bumalı tıinaf e.
kaide ve ^ bölüm. ve Önemi anlaşılan bir unsur olmuştur. Mimârî ifade ve etkiye, renk değerleri
ile katılan ve sürekli mimârîye bağlı kalan, onu aşmayan çini süslemeler, kuru­
luş döneminde, cami ve türbelerde, içte ve dışta kullanılmıştır. Bursa Orhan Camii
(1340)'nin kıble cephesinde günümüze ulaşan yeşil altıgen çiniler, İznik O r h a n
Camii (1335)'nde içte duvarian kaplayan yeşil ve fırûze altıgen çiniler, XVI. yüz­
yılda doruğuna ulaişacak Osmanlı çini sanatının başlangıç yıllarının sade görü­
nüşleridir.
Osmanlı çini san'atı, incelenen dönemde, mozaik, renkli sır ve sır altına
boyama teknikleri ile, üç ayrı teknikte eser veren, süsleme örneklerini ve renk
değerlerini başan ile ortaya koyan bir sanat olmuştur. Yapıda çini süslemenin
kullanılacağı yer ve yüzey alanları da, doğru kararlarla seçilmiştir.
Süsleme örnekleri, genelde, bitkisel süslemenin rûmî-palmet-lotus gru­
bu ve hatâyî üslûbu örnekleri olarak görülür. Bursa Yeşil Türbe mihrabı
Bursa Ycsl CamL twDdaki at maWt, (1424)'nda yer alan natüralist çiçek süslemeleri, Osmanlı çini sanatını değer-
mc^a* ÇİTİ tavan.
lendireoek bir üslûbun ilk örnekleridir. Geometrik süsleme örnekleri, yıldız geç­
meler de kullanılmıştır. Çini süslemede, sülüs ve kûfî yazılar da, yüzeyleri de­
ğerlendirmiştir.
Mozaik çini tekniği. Bursa Yeşil Cami (1424)'de iki yan mahfil tavanında,
Bursa Muradiye Camii (1426) son cemaat yeri pencere alınlık süslemelerinde
başan ile kullanılmıştır.

Renkli sır tekniği. Bursa Yeşil Cami ve Yeşil Türbe mihraplan (1424)'nda,
B u r s a Yeşil T ü r b e , mihrap.
Edime Muradiye Camii mihrabı (1436)'nda ve Yeşil Türbe'de Çelebi Sultan Meh-
med'in çini sandukasında, süsleme örneği, renk ve ifade üstünlüğü ile varlığını
ortaya koymuştur. Renkli sır tekniği ile yapılan çinilerle kaplı. Bursa Yeşil Cami
hünkâr mahfili tavanı, mukamaslı yan yüzey alanları ile, tek örnek bir eser ola­
rak yaratılmıştır.
Sır altına boyama tekniği. Edime Muradiye Camii (1436)'nde mihrap bö­
hi
lümünde yan duvarları kaplayan altıgen çiniler, mihrap kavsarasının mukamas
çinileri ve Edime Üç Şerefeli Cami (1447)'de avluda, girişin iki yanındaki iki pen­
cerenin alınlık süslemesi ile, -ilk defa geniş yüzeyli bir düzenleme olarak, mi­ 4v
marî ifadeyi değerlendirmiştir. Sır altına boyama tekniğinde, beyaz zemin üze­
rine mavi ömekli mavi-beyaz çiniler, çok sayıda, yaygın olarak yapılmışlardır.
?LJt>
Bursa Muradiye'de Şehzâde Ahmed Türbesi (1430 yılı dolayları)'nde du­
varları kaplayan firuze ve lâcivert altıgen çiniler, teknik üstünlükleri ve renk de-
ğerieri ile, yüz yıl sonra, Bursa Orhan Camii ve İznik Orhan Camii'nin tek renk
sırlı çini kaplamalannı aşan örneklerdir.
B u r s a Yeşil T ü r b e , mihrap, a y n n u .

Keramik Sanatı
Osmanlı keramik sanatı, 1331 yılında îznik'in fethi ile başlar. Yanlış ola­
rak "Milet işi" adı ile tanınan ilk Osmanlı keramikleri, kırmızı hamurlu, beyaz
astarii keramiklerdir, renksiz şeffaf sırla sırianmışlardır, firuze şeffaf sır altına süs-
lemeli örnekleri de vardır. İznik kazılan, bu keramiklerin İznik'te yapıldığını or­
taya koymuştur. XIV. yüzyılın ikinci yarısından, XV. yüzyıl ortasına tarihlenen
örneklerdir. Süslemede kullanılan koyu mavi renk, bu keramikler için karakte­
ristiktir, açık mavi, firûze, mor ve yeşil renkler de kullanılmıştır. Süslemeler ser­
best firça ile, büyük bir çeşitlilik ve başarı ile yapılmıştır, bir orta motif etrafin- E d i m e M u r a d i y e C a m i i , m i h r a p , ayrıntı
da atlamalı olarak birbirini izleyen soyut bitki motifleri, zengin bir yaprak de­
koru ile verilen iri çiçekler, kuşlar, radial düzenlemeler, yüzeyin kalın çizgilerle
geometrik bölümlere ayrılması ile yapılan süslemeler, duyarlı bir sanat zevki­
nin variiğını açıklamaktadır. Süsleme boşlukları helezon dolgulu, mavi boyalı
desenlerin üzeri çizikleme dekoriu keramikler de yapılmıştır. îlk Osmanlı kera-
miklerinde, derin kâseler, geniş kenarii tabaklar karakteristik şekillerdir.

Slip süslemeli keramikler, kırmızı hamurlu keramikte, süslemenin akıcı


olmayan koyu beyaz astar ile yapıldığı keramiklerdir. Slip süslemeli keramik­
ler, slip süsleme yapılarak hrınlanmış, daha sonra renksiz şeffaf sırla sırlanarak
tekrar fırına alınmıştır, mavi, yeşil, açık veya koyu kahverengi şeffaf sırlı kera­
mikler de yapılmıştır. Bu keramiklerde süsleme, kırmızı hamurlu zeminde hafif
bir kabarıklıkla, belirgin olarak varlığını ortaya koymuştur. Edirne Uç Şerefeli C a m i ,

a v l u d a girişin b a t ı s ı n d a k i alınlık
XV. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan mavi-beyaz keramikler, beyaz sert
hamuriu keramiklerdir, ilk ömeklerdeki koyu mavi renk, giderek açık mavi olarak
değişikliğe uğramış, bu dönemden sonra firûze renk de süslemeye katılmıştır.
Gelişmeleri XV. yüzyılın ikinci yarısında olmuştur.
MtMARBAŞI Ağaç Sanatı
KOCA SİNAN.
YAŞADIĞI ÇAĞ Ağaç eserler de. mirtber. kapt kanadı, pencere kapağı olarak, mimârî
V E ESERLERİ ifadeyi değerlendiren unsurlara katılmışlardır. Bursa ülu Camii minberi
60 (1399/1400 Hicrî 802X ceviz ağacından çatma olarak kündekârî tekniğinde ya-
pılmıştır.Caminin adına yakışan bir büyüklükte yapılan minberin kapı tacı, ka­
fes oyma olarak ince bir işçilikle kıvrık dal süslemelidir. Yan yüzeylerin geo­
metrik viWiz geçmeli süslemesi, topuzlann görünüşü ile belirgin bir ifade kazanır.
Kapı kanatlan, üç bölümlü (Merzifon Çelebi Sultan Mehmed fAedresesi
1417) veya çerçeveli küçük dikdörtgen yüzeylerle (Ankara Karaca Bey Camii
1428) yapılmıştır. Üç bölümlü kapı kanatlarında, orta alanda geometrik yıldız
geçmeler görülür. Genellikle kapı açıklığının yay kemerine uyan üst bölümde
âyet kitâbeleri, altta, yalın örnekler halinde, geometrik veya bitkisel süslemeleı
bulunur.
Gebze Orhan Camii (XIV. yüzyıO'nin oyma süslemeli pencere kapaklan,
Osmanlı ağaç sanatının ilk eserleri olarak değerlendirilir. Orta tablada geçmeli
rûmîli bir şemse yer alırkea üst tabla sülüs kitâbeli, alt tabla yıldız süslemelidir.
Kapı kanadı ve pencere kapaklarının, kademeli tablalı örnekleri, II. Mu-
rad döneminde ortaya çıkar, Fatih döneminde yaygınlık kazanır.
Osmanlı devletinin kuruluşundan. İstanbul'unfethinekadar gelen dö­
nemde, ayrı bölümler halinde incelenen konulann dışında, halı. kumaş, minya­
tür, maden, cam, hat. tezhip ve cilt san'atlan. ilk eserlerini veren sanat faaliyet­
leri olarak, sayılı eserierle XV. yüzyılın ikinci yarısındaki gelişme basamağına
gelmişlerdir. Günümüze ulaşan eserlerin ortaya koyduğu belirli üslûp özellikle­
ri, geleceğin gelişme hedeflerini açıklayan değerier olmuştur.

BtBLiVOCWAFYA
Mlmarf, ;ini v« keramik

Aslanap*. Oktay

Anadolu'da TOrk cini ve kenmik sanatı, istanbul 1965.

i V n d i - Qaw\ Hakkı

Osmanlı mimtrUnin ilk devri, (L dit), istanbul. 1966.

< V « > d i E k r e m Hakkj

Osmanlı mimiiılsinde Çelebi ve (L Sultan Murad devri. (İL cOt), istanbul I 9 7 Z

Eyfcie. Semavi

ilk OMnanJı devrinin dinf - içOmal bir mOesaeses/ z»riyeks ve ziMyell camiler: İktisat FakOltesl Mecmuası,

23rt Z 1963. i y«l

Kuran. Aptullah

İlk devir Osmanlı mlmfclslnde oami Ankara. 1964.

öney.CiöoOl

TOrk «ini sanatı. İstanbul 1976.

^fetkiix Şcrsre
Anadohjda TOrk çini sanatmın gelijmesi, Oenijletilmiş Iklnd baskı, istanbul 1966 'Itk Osmmb çinileri:
s. 201-210.
ISTANBUL'UN
FETHINE KADAR
OSMANLı SANATı
Doç. Dr. Tanju CANTAY

1'°'

_jaj—I - t i I l i i I I i°ı i

V
U4 I . 1140
«Î2

S' w.

! I

JŞ! îSfi !67 261 -23 , 261

S! !

3 =

ıs
—I
• ; -r
*7S

S 5
-000

i g

M7 . 272

'mm mm

i
s
5 ^
SftS
s: a 3

"9. i"?

"'5.-;-'
."Ti.-
"^îi +32
S O T

w es joj m 130 ( 85 M J ÎM ! 101 Jl»


3513

Bursa Yeşil Cami (Ekrem HakkJ Ayverdi).


MIMAR BAŞı
K O C A SINAN,
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ
V E ESERLERI
62

İ3 .

16S
li

• r ^

'-'T

; r
o ... 1 > / • •

618

h -4-

R
LJ

^ JSL_
10 ?ı - ' ' - I 'İP_ ',,.10

1 W

I
J
v-t-.-.L, I u

> il J
330 77.J,. 90 , Ol
}<i .^L..j4i,

1 2 .3 10 , ağm
1-1

Edime Gazi Mihal Camii (Ekrem Halckı Ayverdi)


İSTANBUL'UN
3^.9 V.7
FETHİNE KADAR
OSMANLI SANATI
Doç. Dr. Tanju CANTAY
63

^.^4^^ - '3T(r - - - tvîog^ A l


•72

1 m

172
\ o 68 ,' _
?82 '"^.-80, 363 80- 288 ^'
r-t^rr777337—1

172 c •.
V—: 160

İti; 10.92
A _ ...t^)23M

3
J36 100 231 j , - 1^ "igş L 333

(M
00 S o
+0.50

^ 302 ^-367-^
'm

E.H A 1. ı^'^ |, 296 j.7o)eo J 225 |eo J.68 j. 302 10


1963 U.08
1 l. 15

iznik Yeşil Cami (Ekrem Hakkı Ayverdi).


MIMARBAŞı
K O C A SINAN,
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ
VE ESERLERI
64

rm
^^l •» KsiİM t'^r^ w III "I »>>|J <•' Jı". «r .m tır , M,'»* »lî •»[
«*---V» t--ı « « - - — - f î' « i l
-i... 1 ._.
Kil
İl I '
,5

o
.1.

1- 1 -

-4
5= > . 3
M:

01 a
-V-

-7?
i!
1 ' I

I I

o o o—

«<«ı -s I 1 1101

1- , I . . l ı.
' I
— * /
"in.

R
---3
5
U-JJ LU

Bursa Ulu Camii (Ekrem Hakkı Ayverdi).


ISTANBUL'UN
FETHINE KADAR
OSMANLı SANATı
Doç. Dr. Tanju CANTAY
65

n n n n n

•-, J « r i » W ' " ' »n»' i 4- _ -.-i-4£44-Ut±'-5İ5L

3
E

563

2 t î •. U6 7S7 1S9 I2_^ 2I2 U9

I
—1

5ÎL w I 165


102 . 9 3 Iff


ıs.

Merzifon Çelebi Mehmed Medresesi (Ekrem Hakkı Ayverdi).


MİMARBAŞI
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ
66

t » I ^

3S
: - J ^ ' !
i '0.

m- î

İSİ
- -t

no :B'J 17? 78

n
J

3U

n
3 -

I—l_J

- f - ^ ^ V 7 - - -' - -

> -

Edime Tahtakale Hamamı (Ekrem Hakkı Ayverdi).


m Toi
âü ;« Töî
ISTANBUL'UN
Xı ' H 1

FETHINE KADAR
OSMANLı SANATı
Doç. Dr. Tanju CANTAY

n-nn
rus— n 67
-5 y nn ma n_a_
55r

I ,--'1 f
TO w s

n i; 11 1

[ \

1 —

ey H—^ 5

-i
V -i

5
3
\'. ]

i -

•1A 1=

[ /s

f2

«ît M. T U

1=

era era

u 9R
Edirne Bedesteni (Eltrem Haldu Ayverdi).
M İ M A R BAŞI
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ
68

Its U±
1 I

T İM . î—m ..t' i-'i,


I—m ıii^—w n ,1 Mİ, a.

t un r-'f

:r
! >-
-!•• KI « _

E;

>;•: Jia
'I.: «•
lOl

" - t

o
8• i {{ O

Q
3

o
- ^ -r.

m
rmı
o

' ^- ^-1 Ittgor.;::. >Ji ıc Lıill : l 11—L—iu—J m L_aı

Edirne Üç Şerefeli Cami (Ekrem Hakkı Ayverdi).


Fetih'ten Sonra,
Mimar Sinan'a Kadar
Osmanlı Sanatı
Doç. Dr. Tanju CANTAY
İstanbul'un fethi, Sırbistan seferleri, Atina'nın alınması, Trabzon

mm Rum devletine son verilmesi ve Anadolu'da Türk birliğinin kurul­


ması ile, önemli gelişmelerin başlangıcı olmuştur. Doğu Roma
İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu'nun eski merkezi, girişi­
len imar çalışmaları ve Anadolu'dan İstanbul'a getirilen halkın şehirde iskânı
ile, kısa sürede, yükselen yapıları, kurulan eğitim kurumları ve canlı ticaret ha­
yatı ile, bir Türk şehri olarak, yeni bir görünüş kazanmıştır. İstanbul, Fatih Sul­
tan Mehmed"(1451-1481) ile başlayan ve XVIII. yüzyıl sonuna kadar gelen, uzun
bir süre, üçyüzelli yıl boyunca, Osmanlı devletinin merkezî idare kuruluşunda,
Avrupa, Yakın Doğu, Mısır, Arabistan ve Kuzey Afrika ile ilgili önemli kararın
alındığı bir "cihan devleti" başkenti olmuş, Yakın Doğu için bu etkinliğini XX.
yüzyıla kadar sürdürmüştür. Askerî üstünlüğü sağlayan güçlü bir ordu ve do­
nanma ile kazanılan topraklar, tutarlı bir idare ile ülke bütünlüğüne katılmış,
üç kıtada kurulan siyasî etkinlik, Osmanlı devlet merkezini, ekonomik geliş­
menin, kültür ve san'at hayatının kaynağı yapmıştır. Sultanlar, yakınları,dev­
let ileri gelenleri, İstanbul'un imarına, kültür ve san'at faaliyetlerine büyük
önem vermişlerdir. Bursa, Edirne, Amasya, Manisa ve Selânik de, girişilen
yoğun imar çalışmaları ile, kısa sürede yeni iyeni görünüşler almışlardır.

İncelenen dönemde, Fatih'in hükümdarlık yıllarında sağlanan geliş­


meler, II. Bayezid (1481-1512) döneminde, Hersek sancağının ilhakı, Boğ-
dan ve Macaristan seferleri, Lehistan akınları ile sürdürülmüş, Yavuz Sultan
Selim (1512-1520)'in seferlerle geçen saltanat yıllan, İran ve Mısır seferle­
rinde kazanılan önemli başarılar, halifeliğin Osmanlı hükümdarlarına geç­
mesi, Hicaz'ın Osmanlı topraklarına katılması ve Cezayir'in devlete bağlan­
ması ile, XVI. yüzyılın muhteşem görünüşünü hazırlamıştır.
Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566)'ın hükümdarlığının ilk onbeş
yılı, Belgrad seferi, Rodos adasının fethi, Mohaç seferi, Budin işgaline son
verilmesi, Viyana'nın kuşatılması, Alaman seferi ile Avrupa içlerinde alınan
kaleler ve Irakeyn seferinde kazanılan başarılarla, devleti güçlendiren ge­
lişmelerin sürdüğü bir dönem olarak, Türk tarihinin ve Osmanlı devletinin
başlayan "altın çağı'nı ortaya koymuştur.
Mimar Sinan'ın, mimarbaşı olarak, imar ve şehircilik çalışmalarını
yetkinlikle yöneten kararları alması, bunları başarı ile uygulaması, mimar
ve mühendis olarak, yapı sanatına, tasarım'tercihlerine getirdiği yenilikler
ve dehâsı ile bu alanda sağladığı gelişmeler, devletin ortaya koyduğu im­
kânlarla, uygun bir çevrede gerçekleştirilen çalışmalar olmuştur. Mimar Si­
nan ile ilgili kaynaklar, büyük m i m â n n , yeniçeri, atlı sekban, yayabaşı, zen-
berekçibaşı ve haseki olarak, Kanunî'nin yedi seferine katıldığını, bu sefer-
lerde, köprüler kurarak bir istihkâm subayının üstleneceği işleri yaptığım
MIMARBAŞı
gemiler inşa ettiğini açıklarlar. Mimar Sinan'ın dehâsını yücelten, ondaki
K O C A SINAN,
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ yaratıcı düşüncenin gelişmesini sağlayan bu yıllar, Osmanlı devletinin as­
VE ESERLERI kerî ve siyasî başarıları ile ilgili önemli olayların bir bütünü olan bir z a m a n
70 kesiti içinde belirmektedir.
Mimar Sinan, Kanunî'nin sekizinci seferi, Karaboğdan seferi dönü­
şünde, 1539 yılında mimarbaşı olmuştur. 1535 yılı dolayları. Mimar Sinan'­
ın mimar ve mühendis olarak yapılar inşa etmeye, eser vermeye başladığı
yıllardır. Sinan, orduda subay olarak görev yaptığı bu yıllarda, ilk eserlerini
de inşa etmiştir. 1539 yılında mimarbaşılığa getirilmesi, bu ilk çalışmaları­
nın varlığını açıklayan bir gelişmedir.
İstanbul'un fethinden. Mimar Sinan'ın ilk eserlerini inşa ettiği yılla­
ra kadar gelen dönem de, 1453-1535 yılları da, mimârînin, sanat alanında
etkinliğini ortaya koyduğu yıllardır. İstanbul Fatih Camii, Bayezid C a m i i ve
Sultan Selim Camii fetihten hemen önce inşa edilen Edirne Üç Şerefeli C a -
mi'nin ortaya koyduğu esasları, sağlam bir mimârî anlayışla değerlendire­
rek geliştiren, Mimar Sinan dönemine ulaştıran yapılar olmuşlardır. Çini
keramik, ağaç, maden, kumaş, halı ve minyatür sanatları, T ü r k süsleme s a ­
natı da, bu dönemde. Kanunî çağındaki büyük gelişmenin, hazırlık çalış­
maları, teknik ve üslûp araştırmaları olarak eser vermişlerdir.

Mimarî
İstanbul'un fethinden. Mimar Sinan'ın ilk eserlerini inşa ettiği yıllara, 1453
yılından, 1535 yılı dolaylarına uzanan dönem, Osmanlı mimarîsinin gelişme
döneminin Mimar Sinan öncesini ifade eder. Cami mimarîsinde, gelişme dö­
nemini başlatan Edime Ğç Şerefeli Cami (1447) ile ortaya konan yeniliklerin
değerlendirildiği bu dönemde, camiler yanında, medreseler, hamamlar, ticaret
yapılan, türbeler, saraylar, kaleler, köprüler, yeni tasarım tercihleri ile inşa edil­
miş, kurulan külliyelerle, şehircilik alanında yeni görüşler ve değerler ortaya
konmuştur.
1453-1535 yıllan ile belirlenen dönemin sonunda. Kanunî Sultan Süley­
man (1520-1566)^ın hükümdarlığının başında, 1539 yılma kadar uzayan bir sü­
rede, 1522-1539 yıllan arasındaki onyedi yılda, İstanbul'da önemli bir yapının
inşa edilmemesi. Mimar Sinan'ın eserleri ile ortaya konacak gelişmenin önce­
sinde, dikkati çeken bir özellik olarak belirmektedir.

Camiler
İncelenen dönemde inşa edilen merkezî kubbeli camiler, Osmanlı mi­
marîsini bir "kubbe mimarîsi" olarak değerlendiren tercihleri, en uygun ve akılcı
görüşlerle ortaya koymak, orta alanı geniş boyutlu, parçasız tek bir hacim ola­
rak kurarken, yan alanlan orta alanı belirgin kılan derinlik unsurları haline ge­
tirmek isteğini açıklarlar.
inşa edilen merkezî kubbeli camilerin yanında, tabhaneli camiler, tab-
haneli cami özelliği gösteren camiler, tek kubbeli camiler, çok kubbeli camiler,
çatı örtülü camiler de inşa edilmiştir.

Merkezî kubbeli camiler: İstanbul'un fethinin onuncu yılında, 1463 yılın­


da, büyük bir külliyenin ana yapısı olarak inşasına başlanan Fatih Camii, 1470
yılında tamamlanmıştır. Kubbe mimarîsinin önem taşıyan bir eseri olan yapı­
nın mimarı Âtik Sinan'dır. Yapı 1766 yılı depreminde yıkılmış, 1767-1771 yılla-
rında, günümüze gelen dört yarım kubbeli şekli ile yeniden inşa edilmiştir. Av­
lu cephesi ve iki yan kanat, tâk kapı, mihrap ve birinci şerefeye kadar minare­
ler, esas yapıdan kalan unsurlardır. Fatih Camii, ortada kubbe, kıble yönünde
bir yarım kubbe ve yanlarda üçer kubbe ile inşa edilmiştir. 26 m çaplı kubbe,
Süleymaniye Camii (1557)'nin 26.40 m çaplı kubbesinin inşasına kadar, dok­
san yıla yaklaşan bir süre, Türk mimarîsinin en büyük kubbe yapısı olmuştur.
M. Lorichs'in XVI. yüzyılın ortasına tarihlenen İstanbul görünüşü ve XVII. yüzyı­
lın Köprülü su yolları haritası, günümüze ulaşmayan yapıyı tanıtırlar. Caminin,
avlu ile birleştiği köşelerde, kare kesitli kaideler üzerinde yükselen minareler,
XVIll. yüzyıldaki yeniden inşada birer şerefeli olarak yapılmış, ancak XIX. yüzyıl
sonunda ikişer şerefeli olarak yeniden inşa edilmiştir. Eski resimler yapının bi­
rer şerefeli iki minaresini gösterir. Ekrem Hakkı Ayverdi (1900-1984)'nin araştır­
maları, avlu yan duvarları ile aynı hizada olan cami yan duvarlarının, XV11I. yüz­
yıldaki inşada, 2 m içeri alındığını ortaya koymuştur.

Fatih Camii'nde, avlu ve ibadet mekânı bir bütün olarak düşünülmüş,


mimarî etkinin başarı ile sağlandığı bir kubbe mimarîsi ortaya konurken, birer
şerefeli, kurşun kaplı ahşap külâhlı iki minare, ikinci derecede unsurlar olarak
genel kuruluşta yerlerini almışlardır. Yapıyı, üç şerefeli minaresi ile beliren Edirne
üç Şerefeli Cami (1447)'den ayıran bu özellik, gelişen bir mimarî anlayışın var­
lığını açıklar.
Çemberlitaş Atîk Ali Paşa Camii (1496/97 Hicrî 902), kıble yönünde yer
alan yarım kubbe ile, Fatih Camii'ne bağlanan bir yapıdır.
İstanbul Bayezid Camii (1501-1505), yapı ekseni üzerinde yer alan yarım
kubbe - kubbe - yarım kubbe kuruluşu ile, kubbe mimarîsinde ve mekân bü­
tünlüğünün sağlanmasında ileri bir uygulamadır. Kare planlı yapıda, yan alan­
lar dörder kubbe ile örtülmüştür. 16.80 m çaplı kubbe ve iki yarım kubbe, orta
alanda, ayaklara ve iki yanda ayakların arasında kullanılan birer sütuna oturan
kemerlerle taşınırlar.-Yapıda ortaya konan gelişme, Mimar Sinan'ın üç yarım kub­
beli, dört yarım kubbeli plan kuruluşlarına yönelen yaratıcı düşüncenin, günün
imkânlarını değerlendiren bir uygulamasıdır. Rıfkı Melûl Meriç (1901-1965)'in
ortaya koyduğu belgeler, Yakubşah bin Sultanşah'ı yapının mimarı olarak tanı­
tır. İstanbul Bayezid Camii, revaklı kare avlusu ve yapı ile birlikte inşa edilen
yan tabhane bölümleri ile ayrıca önem taşır.
Günümüze gelmeyen iki yapı, Eyüb Sultan Camii (1459) ve Şeyh Vefa
Camii (1476), enine dikdörtgen planlı, ortada kubbe, iki yanda birer yarım kub­
beli yapılar olarak inşa edilmişlerdir. Yapıların mihrapları, yarım kubbe örtülü
birer çıkmanın içine alınmıştır.
Enine dikdörtgen plan kuruluşu, Manisa'da inşa edilen camilerde yay­
gın olarak kullanılmıştır (Çeşnigîr Camii 1474, Sultan Camii 1523). Orta alanı
büyük bir kubbenin örttüğü bu yapılarda, yan alanlar ikişer kubbe ile kapatıl­
mıştır.
Atina Fatih Camii ve Diyarbakır Fatih Paşa Camii (1516), belirli boyutla­
rı ve sade mimarîleri ile dikkati çeken dört yarım kubbeli merkezî kubbe yapı­
larıdır.

Tabhaneli cami özelliği gösteren camiler:Cami ile birlikte inşa edilen


yan tabhane bölümlü camiler ve dıştan tabhaneli cami görünüşünü koruyan,
ancak içte ara duvarların kaldırıldığı, cami mekânının bir bütün olarak değer­
lendirildiği camiler olarak ikiye ayrılırlar.
Edirne II. Bayezid Camii (1488), İstanbul Bayezid Camii (1505) ve İstan­
bul Sultan Selim Camii (1522), cami ile birlikte inşa edilen yan tabhane bölüm­
leri ile, tabhaneli cami geleneğine bağlanırlar. Yan tabhane bölümleri, orta alan
çevresinde, dört eyvanii, köşe mekâniı plan kuruiuşlan ile, bağımsız birimler ola­
M İ M A R BAŞİ
rak düşünülmüştün daha çok insanın oturmasına imkân veren bir düzen göste­
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ rirler. Tabhane bölümleri, camiye, son cemaat yerine ve doğrudan yapının dışı­
V E ESERLERİ na açılırlar, oturulmak üzere inşa edilmişlerdir. Edirne II. Bayezid Camii ve İs­
72 tanbul Sultan Selim Camii, revaklı avluları ile inşa edilen, yan tabhane bölüm­
lü, kare planlı, tek kubbeli yapılar olmalarına karşılık, İstanbul Bayezid Camii,
revaklı avlusu ve yan tabhane bölümleri dışında, merkezî kubbeli plan kurulu­
şu ile önem taşır.
Amasya II. Bayezid Camii (1486) ve Çemberlitaş Atîk Ali Paşa Camii
(1496/97 Hicrî 902), dıştan tabhaneli cami görünüşü ile inşa edilen, ancak içte
mekânın bir bütün halinde değerlendirildiği yapılardır. Yan alanlar, mekân mi­
marîsine ustalıkla katılmıştır.

Tabhaneli Camiler: Kuruluş döneminde yaygın olarak inşa edilen tabha­


İstanbU Sulan Setim Carrai
neli camiler, incelenen dönemde, belirli bir gelişme ve yeni mimarî ifadelerle
varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Afyon Gedik Ahmed Paşa Camii (1472 yılı dolayları), mihrap önünde
genişleyen ve kubbeli iki İJÖlümün bir bütün halinde değerlendirildiği mekân
kuruluşu, yan cephelerde eyvanlı girişlerle inşa edilen tabhane mekânları ile,
tabhaneli cami mimarîsinin en önemli yapısı olmuştur. Yan cephelerde yer alan
eyvanlı tabhane girişleri, İstanbul Davud Paşa Camii (1485ynde tekrarlanacaktır.
İnegöl İshak Paşa Camii (1465 yılı dolayları), İstanbul AAurad Paşa Camii
(1471), genelde ilk tabhaneli camilerin mimârî özelliklerini devam ettirirler; ba­
zı yapılar, birer kapı ile doğrudan dışarı açılan tabhane mekânları ile dikkati
çekerler.
istanbul Bayuıd Camı
Selanik İshak Paşa Camii (1484), tabhane mekânlarının, plan kuruluşu­
na katılan dikdörtgen giriş hacimleri ile, dışta kademeli yan cepheler gösterir.
İnecik Hüseyin Bey Camii (1495 yılı dolayları), son cemaat yerine açılan
birer tabhane mekânı ile, Silivri Pirî Mehmed Paşa Camii (1530)'ne örnek olan
bir yapıdır. Yapıda son cemâat yeri yanlara kapalı olarak inşa edilerek, tabhane
mekânlarının özelliği korunmuştur.
İstanbul Mahmud Paşa Camii (1463), cami ile tabhane mekânları ara­
sında yer alan 2.50 m genişliğinde dehlizler ve giriş sofaları ile değişik bir plan
kuruluşu gösterir.

Amiisya 11. Bayezid Cami ve küivesı Tek kubbeli camiler Bursa'da taş-tuğla örgülerle yaygın olarak inşa edi­
len, cepheleri kalkan duvarlı tek kubbeli camiler (Acem Reis Camii XV. yüzyılın
istanbui Finiz Ağa Cami ikinci yarısı)'den sonra, XV. yüzyılın sonunda ve XVI. yüzyılda kesme taş yapılar
olarak inşa edilen, sağlam oranlarla beliren tek kubbeli camiler görülür (İstan­
bul Firuz Ağa Camii 1491). Son cemaat yeri sütun, kemer ve kubbeleri ile, be­
lirli bir cephe mimârîsi, bu yapılarda özenle ortaya konmuş, yapı kitlesi ile uyum
içinde olan minare, mimârî ifadeyi değerlendirmiştir.

Çok kubbeli camiler:Geniş bir alanı kaplayan bir ibadet mekânı sağla­
yan çok kubbeli camiler, incelenen dönemde inşası sürdürülen yapılar olmuş­
lardır. Sofya Mahmud Paşa Camii (1460 yılı dolayları), kare planlı, dokuz kub­
beli, Alaşehir Şeyh Sinan Camii (1480 yılı dolayları), enine dikdörtgen planlı,
altı kubbeli yapılar olarak inşa edilmiştir.

Çatı örtülü camiler: İki sıra pencereli, taş -tuğla veya taş örgü yüksek duvarlar
ve derin son cemaat yerleri ile inşa edilen bu yapılar, XVI. yüzyılda Mimar Si-
nan'ın sakıflı cami ve mescitleri ile gelişmelerini sürdüreceklerdir. Eğrikapı Ya­ FETIHTEN
tağan Mescidi (1460 yılı dolayları) ve Çandarlı İbrahim Paşa Camii (1494/95 Hicrî MIMAR SINAN'A K A D A R
900), çatı örtülü camilerin özelliklerini ortaya koyan yapılardır. M. Lorichs'in İs­ OSMANLı SANATı
tanbul görünüşü, Çandarlı İbrahim Paşa Camii'ni, son cemaat yerini de örten Doç. Dr. Tanju CANTAY
yüksek çatısı ile tanıtır. 73

Medreseler
istanbul'un fethinden, Mimar Sinan dönemine kadar inşa edilen medre­
seler, plan kuruluşları ile daha önceki örnekleri tekrarlayan yapılardır. Yaygın
olarak inşa edilen geniş ü planlı, üç kanatlı medreseler ve avluları ile dikdört­
gen bir plan kuruluşu gösteren medrese yapıları görülür, genel olarak kesme
taş duvarlarla inşa edilmişlerdir.
İnegöl İshak Paşa Medresesi (1482), caminin 20 m kuzeyine inşa edilen
geniş Cl planlı üç kanatlı bir yapıdır, ayırıcı duvar olmaksızın, cami ile aynı ala­
na açılır. İstanbul Davud Paşa Medresesi (1485), Amasya 11. Bayezid Medresesi
(1486) ve Edirne 11. Bayezid Medresesi (1488), geniş ü planlı üç kanatlı yapılar­
dır, giriş yönünü, bir duvar sınırlar.
İstanbul Bayezid Medresesi (1507), dikdörtgen planlı bir yapı olarak in­
şa edilmiş, dershane çevreden aynlarak, avluya çıkmalı bir plan elemanı olarak
bütünde yerini almıştır. Yapıda girişin kubbeli bir eyvan olarak düzenlendiği
görülür.
Bursa Ahmed Paşa Medresesi (1497), üç kanatlı medrese kuruluşu ve
dikdörtgen planlı, girişin karşısında kare planlı dershane çıkmalı medrese ku­
ruluşu gösterir. İki ayrı mimarî kuruluşu birleştiren yapıda, mimarî ifade, avlu
revaklarının geniş kemerleri ile ortaya konmuştur.
İstanbul Fatih Camii (1470)'nin dış avlusunu, doğudan ve batıdan çevre­
leyen sekiz semaniye medresesi, dörder yapı olarak, aynı eksen üzerinde sıra­
lanmışlar, revaklı avluları ile dikdörtgen planlı yapılar olarak inşa edilmişlerdir.
Altı medresede kubbeli dershane, kıble yönündeki dar kenarda yer alır, iki med­
resede birer kubbe çifti ile bütünü değerlendirmek ve mimarî ifade sağlamak
için, dershane kuzey dar kenara alınmıştır. Yapılarda medrese odaları ve avlu
revakları kubbe örtülüdür. Helâlar, yapı ile ilgileri olmayacak şekilde, küçük av­
luların içine alınmıştır. Semaniye medreselerinin dışında yer alan sekiz Tetim-
me medresesi, uzun dikdörtgen planlı, üç kanatlı yapılar olarak inşa edilmişlerdir.
Amasya Kapıağası Medresesi (1489), avlusu, revakları ve medrese oda­
ları ile sekizgen planlı bir yapı olarak inşa edilmiştir, sekizgenin kenar uzunlu­
ğu, dış ölçülerle 18 m ye yaklaşan değerlerle ölçülür. Kapıağası Medresesi, Mi­
mar Sinan'ın kare bir alana, sekizgen planlı bir yapı olarak inşa ettiği İstanbul
Rüstem Paşa Medresesi (1550) ile beraberlik gösterir.

Hamamlar
incelenen dönemde, daha önce inşa edilen hamam yapıları ile ortaya
konan esasların sürdüğü görülür. Sıcaklıklar "dört, eyvanlı köşe mekânlı"ve "al­
tıgen, sekizgen planlı, kenarları eyvanlı" kuruluşlarla inşa edilmişler, yapılarda
kubbe ve geçiş unsurları, süslemelerle mekân mimarîsini değerlendirmişlerdir.
İstanbul'da Fatih'te bulunan, günümüze gelmeyen Çukur Hamam (XV.
yüzyıl üçüncü çeyreği), çifte hamam olarak inşa edilmiştir. Yapıda, erkekler bö­
lümü, kubbeli büyük bir câmekân, enine uzun dikdörtgen planlı bir ılıklık ve
dört ey\«nlı, köşe mekânlı plan kuruluşunu, arka arkaya iki defa tekrarlayan
çift sıcaklığı ile önem taşır. Sıcaklıkta iki bölüm geniş bir kemerle birbirine açıl-
mıştır. Kadınlar bölümünde kubbeli büyük bir câmekân, yan eyvanlı kubbeli
MIMARBAŞı
büyük bir ılıklık ve sekizgen planlı, kenarları eyvanlı bir sıcaklık tespit edilmiştir
K O C A SINAN,
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ İstanbul Mahmud Paşa Hamamı (1466), çifte hamam olarak inşa edilen
V E ESERLERI ancak erkekler bölümü günümüze gelebilen bir yapıdır. Erkekler bölümü, mu-
74 kamas kavsaralı kapısı, 1630 m çaplı bir kubbe ile örtülen câmekânı, üç eyvan
İl ılıklığı ve sekizgen planlı, kenarları eyvanlı sıcaklığı, kubbe, ılıklık yarım kub­
besi ve geçiş unsurlarını kaplayan süslemelerle, yapının mimârî değerini açık­
lamaktadır.
Bursa Nasuh Paşa Hamamı (XV. yüzyıl sonu). Sadrazam Mesih Mehmed
Paşa'nın eseridir, yapı çifte hamam olarak inşa edilmiş, günümüze erkekler bö­
lümü gelebilmiştir. Yapı ekseni üzerinde sıralanan hamam bölümleri ile derin­
liğine uzun dikdörtgen bir plan kuruluşu gösteren yapıda, mukarnaslı tromplu
bir kubbe ile örtülen câmekândan, eyvanlı ılıklığa geçilmekte, buradan altıgen
planlı sıcaklığa ulaşılmaktadır. Sıcaklık bölümünde altıgenin kenarları, girişin
bulunduğu kenar dışında, birer eyvanla belirtilmiş, ana eyvanın iki yanında, bü­
yük birer halvet yer almıştır.
Bursa İncirli Hamam (XV. yüzyıl sonuX "L planlı" kuruluşu ile, "yapı ek­
seni üzerinde sıralanan hamam bölümleri" genel kuruluşu dışında bir yapıdır
Yapıda, ılıklık ve sıcaklık altıgen planlı, kenarlar eyvanlı ve halvetli olarak inşa
edilmiştir.
İstanbul Bayezid Hamamı (1505 yılı dolayları)'nda erkekler ve kadınlar
bölümü, eş plan kuruluşunda ve büyüklükte inşa edilmiştir. Sadece erkekler
bölümü câmekânı kubbesi, kadınlar bölümü câmekânı kubbesine göre 1.75 m
daha büyük (15 m), kubbe ve geçiş unsuru süslemeleri daha çok sayıdadır. Ya­
pıda, her iki bölümde, ılıklıklar üç eyvanlı, sıcaklıklar dört eyvanlı, köşe me-
kânlıdır.

Ticaret yapılan
Şehir hanlan ve bedestenler, XV. yüzyılın ikinci yarısında ve XVI. yüz­
yılda. Mimar Sinan'a kadar gelen dönemde, daha önce ortaya koydukları mi­
mârî özellikleri sürdürürler. İki katlı, kare veya dikdörtgen planlı, revaklı avlulu
şehir hanları ve dışta dükkânlı bedestenler, aynı esaslarla, ancak belirli bir ge­
lişme ile inşa edilmişlerdir.
Bursa'da Fidan Hanı (XV. yüzyılın üçüncü çeyreği), Koza Hanı (1491) ve
Pirinç Hanı (1508), şehir hanlannın sayılan özellikleri ile inşa edilen yapılardır.
Fidan Hanı ve Koza Hanında üst kat revakları kubbelidir, avlu ortasında, ayak­
lar ve kemerler üzerinde yükselen, altında şadırvan bulunan mescit yer alır; Fi­
dan Hanrndaonikigen,Koza Hanı'nda sekizgen planlıdır. Fidan Hanı ve Koza
Ham'nda, ahırlann yer aldığı ikinci bir avlu bulunur. Pirinç Hanı'nda da üst kat
revakları kubbeli olarak inşa edilmiştir. Yapılarda altlı üstlü yüz oda vardır.
istanbul Kürkçü Hanı (XV. yüzyılın üçüncü çeyreği), Mahmud Paşa'nın ese­
ri olarak, şehrin ticaret hayatının en yoğun olduğu bir yere, iki avlulu bir kuru­
luşla inşa edilmiştir. Yapının dikdörtgen planlı birinci avlu bölümü iki katlıdır,
kurucunun Bursa'da inşa ettirdiği Fidan Hanı ile aynı mimârî özellikleri göste­
rir. Avlunun ortasında dikdörtgen planlı, altı dükkanlı fevkanî mescit yer alır.
İstanbul'da Fatih'in inşa ettirdiği Büyük Bedesten (1470 yılı dolayları),
dikdörtgen planlı, onbeş kubbeli ve sekiz ayaklı bir yapıdır, "mahzenli, dışta dük­
kanlı bedesten" kuruluşu gösterir, üç sıralı kubbeler ve iki sıralı ayaklarla inşa
edilen yapıda, ayaklar dikdörtgen kesitlidir. İçte kırkdört mahzenli olan yapıyı,
altmışdört dükkân çevreler.
Sandal Bedesteni (1475 yılı dolaylan) de Fatih'in eseridir, dikdörtgen plan
FETIHTEN
kuruluşu ile, yirmi kubbeli ve oniki ayaklı bir yapı olarak inşa edilmiştir. Dört MIMAR SINAN'A K A D A R
sıralı kubbeler ve üç sıralı ayaklarla inşa edilen yapı, kırk dükkanlı olarak kabul OSMANLı SANATı
edilir. Doç. Dr. Tanju CANTAY

Galata Bedesteni (XV. yüzyılın üçüncü çeyreği), kare planlı, dokuz kub­ 75
beli, dört ayaklı bir yapıdır, dışta yirmibeş dükkânlı olduğu kabul edilir.
Ankara Mahmud Paşa Bedesteni (1460 yılı dolayları), dikdörtgen planlı
bir yapıdır, on kubbeli, dört ayaklı bedesteni, dışta yüziki dükkânlı bir arasta
çevreler. Mahmud Paşa Bedesteni, dışta dükkânlı bedesten kuruluşunu aşan,
yapıyı çevreleyen iki sıralı dükkânlı bir kapalı çarşı ile, en önemli bedesten ya­
pısıdır.

Amasya Kapıağası Bedesteni (1483), altı kubbeli bir yapı olarak inşa edil­
miştir, iki dörtlü ayak, orta alanda, kubbeleri taşıyan kemerleri karşılar. Yapıda
dörtlü ayaklar ve bunların kemer açıklıkları ile geniş bir inşaat alanı sağlanmış­
tır. Dışta dükkanlı olan bedestenin doğusunda arasta yer alır.

Türbeler
istanbul'un fethinden. Mimar Sinan dönemine kadar inşa edilen tür­
beler, değişik tasarım tercihleri gösterirler, ancak sekizgen plan kuruluşu, altta
düz atkılı, üstte hafif sivri kemerli pencereler, bu yapılarda genel mimârî ifadeyi
belirlemiştir. Mahmud Paşa Türbesi, II. Bayezid Türbesi ve Sultan Selim Türbesi,
bu dönemde türbe mimarîsinin özelliklerini ortaya koyan yapılardır. Bursa Mura­
diye'de Şehzade Cem'in adı ile tanınan Şehzade Mustafa Türbesi, altıgen planı
ile, genel kuruluştan ayrılır.
Mahmud Paşa Türbesi (1474), yapının yüzlerini kaplayan taşa kakma çi­
ni süslemelerle, mimarînin çini ile değerlendirildiği bir yapıdır. r 1 f ı
Bursa Muradiye'de Şehzade Mustafa Türbesi (1479), duvarlarını kapla­ ^^4
yan ve hafif sivri kemerli pencere alınlıkları olarak mekânı değerlendiren altın
nakışlı firuze ve lâcivert altıgen çinileri ile, döneminin mimârî süslemedeki zevk
ve tercihlerini açıklar, taş - tuğla duvarlarla inşa edilen altıgen planlı yapıda, B u r s a ;jehzade Mustafa Türoesi ( C e m Türbesi).

XV. yüzyılın en başarılı kalemişi süslemeleri yer alır.


11. Bayezid Türbesi (1512) ve Sultan Selim Türbesi (1522), sekizgen planlı,
önlerinde dört sütunlu, yanları yüksek sekili giriş revakları bulunan yapılardır.
II. Bayezid Türbesi, yüzlerde orta alanda altlı üstlü pencereleri çerçevele­
yen silmeler, bu silmeleri kuşatan Eğriboz taşı ikili çerçeve kuşakları ve hafif
sivri kemerli pembe mermer pencere alınlıkları ile, mimârî ifadenin başarı ile
ortaya konduğu bir yapıdır.
Sultan Selim Türbesi'nde, üst pencerelerin kırmızı taştan çerçeve kuşak­
ları ve giriş revakının çini süslemeleri, gelecekte varolacak mimârî özelliklerin
ilk görünüşleridir.

Külliyeler
İncelenen dönemde inşa edilen külliyeler, genelde belirli eksenler üze­
rine yerleşen yapıları ile düzenli bir kuruluş gösterirler, bu özellikleri ile daha
önceki külliyelerden ayrılırlar. Cami, külliyenin ana yapısı olarak orta ekseni be­
lirlerken, iki yanda, bu eksene paralel uzanan yan eksenler üzerine diğer yapı­
lar inşa edilmiştir. İncelenen dönemde külliyelerde beliren büyük tabhane ya­
pıları, devletin sosyal hizmet anlayışını ortaya koyan yapılardır.
istanbul Fatih i<üiliyesi, Amasya II. Bayezid külliyesi, Edime II. Bayezid
külliyesi ve İstanbul Bayezid külliyesi, bu dönemde şehircilik alanında ortaya
konan görüşleri açıklayan yapı toplulukları olarak değer taşırlar
İstanbul'un fethinin onuncu yılında, Fatih'in bir fetih âbidesi halinde in­
şasına başladığı muazzam külliye, Fatih külliyesi (1470), beş eksenli bir kuru­
luşla, onaltı medrese, mektep, kütüphane, tabhane, imaret, darüşşifa, kervansa­
ray, hamam yapıları, Fatih Türbesi ve Gülbahar Hatun Türbesi ile inşa edilmiş­
tir Tabhane ve darüşşifa, caminin kıble yönünde, dış avlunun önünde yer alır­
lar. Yapılar topluluğunun kuzey batısına inşa edilen hamam günümüze gelme­
miştir.
Amasya II. Bayezid külliyesi (1486), kuzeyde Yeşilırmak ile sınırlanan be­
lirli bir alana kurulmuş olmasına rağmen, yapılarının uygun ve düzenli dağılı­
mı ile önem taşır.
Edirne II. Bayezid külliyesi (1488), yapıların eksenlere dağılımı ve konum-
ten ile, XV. yüzyılın sonunda, tasarımı başan ile gerçekleştirilmiş bir yapılar top­
luluğu olarak belirir
İstanbul Bayezid külliyesi (1505 yılı dolayları), kurulduğu alanın duru­
mu ve arazi özeliklerine göre, düzenli bir yerleşme olmadan, bazıları uzağa in­
şa edilen yapıları ile dağınık bir kuruluş gösterir. Tabhane, imaret ve kervansa­
ray, doğuda, caminin yanına, caminin inşa edildiği eksene paralel bir eksen üze­
rine kurulurken, medrese ve hamamın, batıda, bu topluluğun uzağına, ayrı ola­
rak inşa edildikleri görülür.
İstanbul'un fethinden. Mimar Sinan'a uzanan dönemde, ayrı bölümler ha­
linde incelenen yapıların yanında, tabhaneler, imaretler, darüşşifalar ve kervan­
saraylar, külliyelere bağlı yapılar olarak, belirli plan kuruluşları ile inşa edilmiş­
ler, birçok külliyede, bu yapılara mektepler de katılmıştır. Mahalle mescitleri,
darülhadis, darülkurra yapılan ve tekkeler, bu dönemde inşa edilen yapılardır.
Köprüler ve kaleler, kendi mimarî özellikleri ile inşa edilen yapılar olmuşlardır.
Edirne Sarayı, İstanbul'da Eski Saray ve Topkapı Sarayı, birçok yapı ile kurulan
saray yapılan olarak, belirli bir geleneğe bağlı tercihlerle inşa edilmişlerdir.
Çeşme ve sebiller, şehir hayatına katılan unsurlar olarak, cadde, sokak
ve meydanları değerlendirmişlerdir.

Çini Sanatı
istanbul'un fethinden, Mimar Sinan dönemine uzanan sürede, çini sa^
natı, renkli sır tekniği ve sır altına boyama tekniği ile eser vermiş, mozaik çini
tekniği, Çinili Köşk'te başarı ile uygulanan bir teknik olarak varlığını ortaya koy­
muştur, incelenen dönemin sonunda, renkli sır tekniğinin ulaştığı üstünlük, bu
dönem çini sanatına gerçek ifadesini kazandırmıştır.
incelenen dönemde, tek renk sırlı çinilerle, taş içine çini kakma ve sırlı
tuğla geleneğine bağlanan çini kaplamalar da yapılmıştır.
İstanbul Fatih Camii (1470)'nde avluda günümüze gelen sır altına boya­
ma tekniğinde iki çini alınlık. Besmele ve Kürsî âyetinin sonu ile, son cemaat
_yeri ve avlu pencereleri üzerinde yer alan çini alınlıklarİa, avludaki mimarî ifa­
denin değerlendirildiğini açıklar.
İstanbul Sultan Selim Camii (1522)'nde, renkli sır tekniği, avluda ve ca­
mide, pencerelerin üzerinde yer alan rumî ve hatayî üslûbunda süslemeli alın­
lıklarla, Mimar Sinan döneminde yaratılacak örneklerin teknik ve süsleme üs­
tünlüğünü ortaya koyar. Cami haziriewne inşa edilen Sultan Selim Türbesi (1522)
giriş revakınm çini süslemeleri de, renkli sır tekniğinin başarılı örnekleri olarak
değer taşır. Geometrik yıldız geçmeli enli çerçeve kuşağı, süslemede bütünü
FETıH'TEN
değerlendiren bir görünüş sağlar. MIMAR SINAN'A K A D A
Bozöyük Kasım Paşa Camii (1528)'nde, renkli sır tekniğinde yapılan çi­ OSMANLı SANATı
nilerin, pencere üstlerinde dikdörtgen kaplamalar halinde kullanıldığı, minbe- Doç. Dr. Tanju CANTAY

, rin yan yüzlerinin üçgen yüzeylerini, köşk altını ve kürsülerin korkuluklarını kap­ 77
ladığı görülür. Rumî-palmet-lotus süslemeler ve hatayı üslûbunda süslemeler,
üstün bir teknikle çini sanatını değerlendiren örnekler ortaya koymuştur.
. Çinili Köşk (1472)'te, mozaik çini tekniğinin ve tek renk sırlı çinilerle,
sırlı tuğla geleneğine bağlanan çini kaplamaların başarılı örnekleri görülür. Gi­
riş eyvanının enli yazı kuşağı ve kemer süslemeleri, tarihî mozaik çini sanatını,
XV. yüzyılın ikinci yarısına getirir. Yapının içinde duvarları kaplayan altın nakış­
lı lâcivert çiniler, giriş eyvanında ve kuzey cephede görülen, sır altına boyama
tekniği ile yapılan dörtlü beyaz çiçek süslemeli çiniler, yapıda, çini süslemede
ortaya konan yaratma heyecanını günümüze ulaştırır.
Tek renk sırlı çinilerle taş içine çini kakma süslemeler, geometrik geç­
me örnekleri ile, Mahmud Paşa Türbesi (1474)'nde yapının dışını kaplar.

Keramik Sanatı
XV. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan mavi - beyaz keramikler, incele­
nen dönemde gelişmelerini sürdürmüşler, açık mavi ve firuze renkleri, özenle
yapılan süslemeleri, çok ince renksiz şeffaf sırlan ve yüksek kaliteleri ile varlık­
larını ortaya koymuşlardır. Mavi - beyaz keramiklerde, hatayî üslûbunda süsle­
meler, rumî, lotus, palmet süslemeleri görüldüğü gibi, bu keramiklerde çiçek
süslemeleri, koşan hayvan, tavşan, kuş, balık figürlü süslemeler de yapılmıştır.
Mavi - beyaz keramiklerde, kenarsız derin kâseler, büyük tabaklar, "şişe" adı ve­
rilen sürahiler, asma kandiller görülür. "Haliç işi" adı ile anılan, helezon kıvrımlı
ince dallar, çok küçük çiçek ve yapraklarla süslemeli mavi-beyaz keramikler,
İznik'te yapılan keramiklerdir.

Ağaç Sanatı
istanbul'un fethinden. Mimar Sinan'a uzanan dönemde, ağaç sanatı
gelişmesini sürdürmüş, kündekârî tekniği ile yapılan eserler, oyma süslemeli,
sedef, bağa ve fildişi kakmalı yüzeylerle yeni görünüşler almıştır.
Edirne II. Bayezid Camii (1488)'nin Edirne Müzesi'nde muhafaza edilen
kapı kanatları, kündekârî tekniğinin XV. yüzyıl sonunda ulaştığı mükemmelliği
açıklayan örneklerdir.
İstanbul Küçük Ayasofya Camii (1505)'nin kapı kanatları, kündekârî tek­
niği ile ustalıkla yapılan orta ve alt bölümleri ve üst bölümlerin oyma kitabe
tablaları ile önem taşırlar. Sülüs yazı ve onu değerlendiren rumîli helezon kıv­
rımlı ince dallı zemin, oyma olarak başarı ile verilirken, çerçevelerin geometrik
örnekli süslemesi, dönemin kakma tekniğini, ince bir işçilikle ortaya koymuştur.
Amasya Abdullah Paşa Darülhadisi (1485)'nin, orta bölümleri hatayî üs­
lûbunda, rumîli oyma süslemeli kapı kanatları, gösterdikleri mükemmellik ya­
nında, Türk süsleme sanatını sağlam bir anlayışla değerlendiren süsleme ör­
neği ile değer taşırlar.

Hah Sanatı
Türk halı sanatı, Anadolu'a XII. -XIV. yüzyıllardan gelen bir devamlı-
lıkla, 1390 yılı dolaylarından itibaren Osmanlı ülkesi sınırları içinde eser veren,
MIMAR BAŞı
üretimini belirli gelişme basamakları ile sürdüren bir sanat faaliyeti olmuştur.
K O C A SINAN,
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ Türk halı sanatının geleneklerine ve değerlerine bağlı olarak başlayan,
V E ESERLERI gelişen, kararlı tercihlerle bu özelliğini sürdüren Osmanlı halı sanatı, XVI. yüz­
78 yılda ortaya konan Saray halıları dışında, Türk düğümü ile yapılan, yeni süsle­
me örnekleri ve yüzey kuruluşları ileq2şitlilik gösteren, ancak desen mükem­
melliğini sürekli koruyan ileri bir halı sanatını ifade eder. Çözgü, atkı ve dü­
ğümlerde kullanılan üstün vasıflı yünler, parlak ve canlı renklerle gerçekleştiri­
len boyama, bu halı sanatına haklı bir ün sağlamıştır.
İstanbul'un fethinden önce de varolan Osmanlı halı sanatı, XV. yüzyılm
ikinci yarısında, Holbein halıları adı ile anılan Batı Anadolu halıları ile gerçek
değerini ortaya koymuştur.
Alman ressamı Genç Holbein'ın eserlerinde yer alan bu halılar, dört Up
halinde Türk halılarının önemli bir grubunu meydana getirirler. Genç Holbein'­
ın eserlerinde görülmeyen, halıların ikinci tipi, Lotto halıları adı ile anılır.
Holbein I halıları (XV.-XVI. yüzyıllar), atlamalı eksenler üzerine sıralanan
sekizgen ve baklava şemalı örneklerle yapılmışlardır. Sekizgenler örgülü şerit­
lerle verilmiş, baklava örnekleri soyut bitkisel süslemeler, lotus ve palmetlerle
meydana getirilmiştir. Halılann bordürleri, genel olarak kırmızı zemin üzerine
beyaz süs kûfîsi örneklidir. Genel olarak koyu mavi zemin, bu halılar için ka­
rakteristiktir, kırmızı, sarı renkler yaygın olarak kullanılmıştır.
Venedikli ressam Lorenzo Lotto, Venedik resim okulunun canlı ve sıcak
renklerine uyan bir grup Batı Anadolu halısını eserlerinde severek kullanmış,
Holbein halılarının Holbein II tipi, sanatçının adı ile anıla gelmiştir. Lotto halıla­
rında (XV. yüzyıl sonu - XVII. yüzyıl), Holbein I halılarının kuruluş şeması devam
etmekte, ancak örneklerin bütünü ile soyut bitkisel unsurlarla verildiği görül­
mektedir. Halılarda zemin kınnızı, sonsuza açılan örnek sarı renktir.
Holbein 111 halıları (XV.-XV1. yüzyıllar), halı ekseni üzerinde sıralanan iri
sekizgenler, bu sekizgenlere, kareye yaklaşan dikdörtgen görünüşü veren köşe
dolguları ile değişik bir ifade taşır. İç bordür, çoğu zaman halının yüzey kurulu­
şuna katılarak bölümleri ayırır. Sekizgen örneklerin içi, geometrik geçmeler,
örgüler, soyut bitkisel süslemelerle dolgulanmıştır.
Holbein IV halılarında, eksenin iki yanında, sekizgenleri çevreleyen ör­
nek çifti ile bir toplanma görülür. Bu halılar, Bergama halıları ile XIX. yüzyıla
kadar geleneği sürdürmüşlerdir.
Madalyonlu, yıldızlı ve beyaz zeminli (Jşak halılarının XVI. yüzyılın ba­
şında, araştırma ve denemelerle ilk örnekler halinde üretilmeye başlandığı söy­
lenebilir.
Türk halı sanatına yeni bir ifade ve görünüş getiren, Osmanlı Saray ha­
lıları. Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi ile (1517), Türk halılarına ulaşan etkiler
ve katılan özellikler yanında, kendi öz değerlerini de koruyan halılar olmuşlardır.

Kumaş Sanatı
Osmanlı kumaş sanatı, günümüze gelen padişah kaftanları ve minya­
türlerde görülen elbiselerin süsleme örnekleri ile bilinen bir konu olmakla be­
raber, ilk dönem için kaynakların ve belgelerin verdiği bilgiler geçerlidir.
Topkapı Sarayı'nda bohçalar içinde saklanan "kisve-i şen7e"ler, ilk Os­
manlı hükümdarlan ile başlar, ancak yüzyıllar boyunca, bazı bohçaların birleş­
tirilmesi, ayrılması, üzerlerine dikili pusulaların yenilenmesi, ortaya bazı karı-
şıklıklar çıkarmıştır. Kumaşların dokuma özelliklerine ve süsleme örneklerine
FETIH'TEN
bağlı olarak yapılacak tespitler, ilk örnekler için tutarlı bir usûl olarak görün­
M İ M A R S İ N A N ' A KADAJ
mektedir. OSMANLI SANATI 1
Tarih kaynakları ve belgeler, XIV. yüzyılın ilk yarısında, daha Osmanlı Doç. Dr. Tanju CANTAY
ülkesine katılmadan, Denizli ve Alaşehir'i önemli birer kumaş dokuma merke­ 79
zi olarak tanıtırlar.
XV. yüzyılda Bursa, aranan değerli kumaşları ile, ünlü bir dokuma mer­
kezi olarak bilinir. 1502 yılında düzenlenen bir kanunnâme İle dokunan kumaş
ve kadifelerin boyutları, atkı sayıları, bükümleri, altın ve gümüş tellerin özellik­
leri tespit edilmiştir. İpek üretimi ve boyalar da, devletin ortaya koyduğu esasla­
ra uygun olarak yapılmıştır. Çaldıran seferi (1514)'nin ganâim defteri, Safavî sa­
rayından alınan "Bursa kumaşından doksanbir elbise" kaydı ile, XVI. yüzyıldaki
gelişmenin başlangıcını açıklar.
Bursa'daki tezgâhlarda dokunan kumaşlar, dokuma merkezinin, Bursa'-
nın adı ile anılmıştır. İpekli, altın ve gümüş telli, düz dokuma veya desenli ku­
maşlar ve kadifeler, özelliklerini de belirten adlarla kayıtlara geçmişlerdir.
"üç benekli", "pars beneği - kaplan çizgili", iri örnekli, düz dokumalı, sa­
de görünüşlü kumaş ve kadifelerin, incelenen dönemin eserleri olduğu ifede
edilebilir. Yavuz Sultan Selim'in sade giyinmek özelliği, hatta şehzadesi Süley­
man'ı bu konuda uyardığı bilinir.
Ehl-i hiref defterleri, kumaş dokuma sanatının, saraya bağlı olarak geli­
şen bir sanat faaliyeti olduğunu ortaya koymuştur.

Minyatür Sanatı
Fatih (1451-1481)'in saltanat yılları, düzenli ve sürekli bir gelişme ile
XVI. yüzyılın ikinci yarısında en önemli eserlerini verecek olan minyatür sana­
tını değerlendiren, önemini ortaya koyarak yükselişini sağlayan yıllar olmuştur.
Tarih çağlarını sona erdiren ve başlatan hükümdarın resim sanatına gösterdiği
ilgi, bazı İtalyan ressamlarını İstanbul'a çağırması yanında, özellikle Nakkaş Si­
nan Bey'e resmini yaptırması ve Türk minyatür sanatının Osmanlı dönemine,
günümüze gelen ilk eserlerini kazandırması ile değer taşır.
XVI. yüzyılda Nigârfye, Nakkaş Osman'a ulaşacak gelişme dinamiği, Fa­
tih'in açık ve kararlı tavrı ile, dönemin önemli minyatür okulu, Şiraz okulunun
minyatürlere giren bazı özelliklerine rağmen, Türk minyatür sanatının belirli ku­
rallarını ve özelliklerini, bu dönemde ortaya koymuştur. Edirne Sarayı'nda re­
simlenen Dilsuznâme (1456. Oxford Bodleian Library Quseley 133)'de görülen
çizgi üslûbu, bazı tabiat unsurlarının değişik yorumu ve kadın başlıkları, Türk
minyatür sanatına ait özellikler olarak değerlendirilir. Dr. Filiz Çağman'ın Edir­
ne Sarayı'nda, aynı yıllarda resimlendiğini ifade ettiği Külliyat-ı Kâtibî (Topkapı
Sarayı Müzesi Kütüphanesi R. 989)'de, geride sıralanan serviler ve zemine dağı­
lan yaprak öbekli çiçekler, Osmanlı minyatür üslûbunun beliren ilk görünüş­
leridir.
11. Bayezid dönemi, Yavuz Sultan Selim dönemi ve Kanunî döneminin
başı, Herat okulunun görülen bazı özellikleri dışında, Türk minyatür sanatının
gelişen üslûbunu ortaya koyar (Hamse-i Hüsrev Dehlevî 1498 TSMK H. 799; Man­
tık et-tayr 1515 TSMK E H . 1512; Divan-ı Nevâ'î 1530 yılı dolaylan TSMK R. 804).

Kanunî döneminde, edebî konulan işleyen minyatür geleneğinin yanın­


da, değişik konulara yönelen, özellikle tarihî olayları resimleyen yeni bir min­
yatür anlayışı, Türk Vıinyatür sanatına büyük bir ifade gücü, konu zenginliği
ve gerçek olayları yansıtan bir yapı değişikliği getirmiştir. Selimnâme (1525 yılı
dolaylan T5MK H. 1597-1598X Şiraz ve Herat okullarının etkilerine rağmen ta­
M İ M A R BAŞİ
K O C A SİNAN, rihî konulu minyatürleri ile önem taşır. Ortaya konan bu yeni anlayış, kısa süre
YAŞADIĞI ÇAĞ de, Türk minyatür sanatının kendi orijinal üslûbunu da belirleyici olacaktır Ta­
V E ESERLERİ rihî konulu minyatürler ve şehir, kale, liman görünüşlerinin ortaya konduğu min­
80 yatürler (Mecmû-ı hnenâzil 1537 İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi T. 5964), ori­
jinal bir minyatür sanatının doğuşunu açıklamaktadır.
İstanbul'un fethinden. Mimar Sinan'a kadar gelen dönemde, ayrı bölümler
halinde incelenen konularda ortaya konan gelişmeler, maden ve cam sanatla­
rında, hat sanatında, tezhip ve cilt sanatlarında aynı başarı ile gerçekleşmiş, fi|.
dişi işçiliği, kuyumculuk, deri işleri gibi alanlarda değerli eserler yaratılmıştır

bJbüvofrafya
Mimiri
A k o j a a Feridun

Türk kalliyvlen : Vskınar Dergisi, VIII. 1969, & 303-306.

AywfdI. E k r e m Hakkı

Osmanlı mimarîsind* Fatih devri, (lll-IV ciltler), istanbul, 19731974

Eyiçe, Semavi

tik Osmanlı devrinin dint içtimaî bir müessesesi ziviyeler ve ziviyeiı comihr" iktisat Fakültesi Mc. T.njası
23/1 2, 1963, s. 3-80.
Eyice, Serrwvi

Kapu Ağası Hüseyin Ağanın vahllan '. Aİİ Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi • Albert l .ouis G.thıit-ı Ozel
sayısı 1978, s 149-246.

Goodwin, Godfrey

A history of Ottoman architecture, Londra, 1971.

Kuron Aptullah

X)rt)eşind ve Ona/tına yıbyı/isfrfs inşa edilen Osmanlı külliyelerinin mimSri esastan konusunda lwı göriışlcr"
I Milletlerarası Türkokjji Kongresi • Tebliğler. III. cilt. İstanbul, 1979, s. 795.613.

Ögel. Semra

Die osmanischen Baukomplexe ", Analolica, I, 1967, s. 118123.

S ö j e a Metin vd.

Tıirk mimarisinin gelişimi ve Mimar Sinan. İstanbul. 1975.

Yüksel. L Aydın

Osmanlı mimâfîsinde, II. Bayezid • Yavuz Selim devri, (V. cilt). İstanbul, 1983.
Çini. keramik, halı, kumaş ve minyatür sanatları

Aslanapa. Oktay

Ar«doluda Türk çini ve keramik sanatı, İstanbul, 1965.

Atasoy. Nurhan • Filiz Çağman

Turkish miniature painting, Istanbul, 1974.

Çağman Piliz

•Suftan Mehmet ü dönemine ait bir minyatürlü yazma: Külliyat ı Kâtibr, Sanat Tarihi Yıllığı, VI, 1976, s 333 346.

Çağmaa Filiz • Zeren Tanındı

Topkapı Sarayı Müzesi İslâm minyatürleri, istanbul, 1979.

öney, Gönül

Türk çini sanatı, İstanbul, 1976.

Öz, Tahsin

Türk kumaş ve kadifeleri, I. cilt. İstanbul, 1946.

Yetkia Şerare
Türk halı sanatı. İstanbul. 1974.
FETıH'TEN
MIMAR SINAN'A K A D A R
OSMANLı SANATI
Doç. Dr. Tanju CANTAY

« « M N İ I UIİMMI MlDOIHiIlll
_
nrzz
.xmiix

-f

AİUt Çin KMIUNUI l A f tftj KU«1UNH/

RANAMKtz HIDRMCtERİ

O i W tl 10 »

SUITAN
TUMBESİ

10i
D t ©

22EİQİ-
i» ~] 1 ,

AKOIHII HlfiRflrtfOİ

ATAK çrrt kun5uj<uj


TAiKİNV M i o n ı ı m

-S'

qxi jjjJxnxT m j
Q.
AKMMİİ IITtMHI H C C M I t L I R l

istanbul Fatih Camii (Ekrem Hakkı Ayverdi).


MÎMARBAŞI
KOCAStNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ
82

tu:

s E H

-^•^ — -TO - >

I , . . . . . '.^-'.•.,1

o o
i

.[Tî

i. iA
i

ö r ı — rr
Edime II. Bayezid Camii (İ. Aydın Yüksel).
FETIHTEN
••(-•• MIMAR SINAN'A K A D A R
OSMANLı SANATı

w Doç. Dr. Tanju CANTAY


83

•I- - t-
t - t + " t ' " •

6 i
- m
VJt.

1 Vi- i ,••
İÜ,
ji...^

^ ^ ^ ^ H ^ j ^ ^ ^ ^ ^ v ^ ^ l ^ ^ ^ ^ ^ ^ ^ m
^ ^

"W
t a
İV
ja;:::
; ( A ;i3
::::joiij
" \ : i; i

11^

ı;r::'p:::;::;:::;ff;:;;ı;:::a

istanbul Bayezid Camii (İ. Aydın Yüksel).


4

M İ M A R BAŞI
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ
84

- i
T

\ 1 I
\ı u V I'
• I I
/ I l\

İl *
,1
/| I
;

o O

I- -
o o

«T
I < ü >
J 1

İstanbul Sultan Selim Camii (G. Goodwin).


FETIHTEN
MIMAR SINAN'A K A D A R
OSMANLı SANATı
Doç. Dr. Tanju CANTAY

85

(51
r

. lil- T
6;

I " T--
18 05 Err----tt

t
i ^ Tl 70
i- I
369 - -t , 3es

X=;>S2- ,-JDû.k79 ,-1234:39


^
s* -4

523
539 Â
-A- K-

1178
-,1°9- I 121

i ?

613
651 /-
122 :^ ''''^ İH

/ 531 ;\«

^"1
11 75
r Hö-, . 116 . İM . 115 . 20çr^ • 122
527
^ 4 i - , 122

- ^.•^35

100
1?5 .7 125 . 167. .: 108. ^ ZM . 1Z3 4 165 ^0 16^ ^m. \ ^7_2\J^10» ; ,yf67 \ 12' . j , - ^ jlî
15 76'. 156 '»iv^^/
32 65
I I r6£

000 ,
-AT-
D
100 465 460 iti <55
1233
R28

Afyon Gedik Ahmed Paşa Camii (Ekrem Hakkı Ayverdi).


MtMARBAŞI
K O C A SİNAN.
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ
86

- 1353

3 1
KABİR 130 130

8
so

- - -270 -î>40-

o 4>
5
.ÇEŞME

1ST. FinUZaÛA CAMM. KlOO 1981/

İstanbul Fimz Ağa Camii (1. Aydın Yüksel).


FETIHTEN
MIMAR SINAN'A K A D A R
OSMANLı SANATı
Doç. Dr. Tanju CANTAY
87

3TKTT:
-m-

• I X

30
-OM— /

. .' 1 ! • : , :

>
-t

D
tefi
n
-II»- 1W

/o •

4n

4.
>
\ ;

M» n
i y
V
• İH •
V
-MU -

Amasya Kapıağası Medresesi (İ. Aydın Yüksel).


MIMAR BAŞı
K O C A SINAN
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ
V E ESERLERI
88

- 4 » -

"BE
: I- .' û ;:ıc

-tiOS - «D-

D
L (0 L
s
t a T—

•i 'Mr \ :

331
n. 3
(İt

sn:J
.•."-•3.::t=:
•V-
I :•

•••••/••'•• •• 9

— o« - RO- 205

Tzzr L _ J

İstanbul Bayezid Hamamı (İ. Aydın Yüksel).


w
"Î3C —
. 2i ^1 Sû ^ Hi-

XL FETİHTEN
M İ M A R SİNAN'A K A D A R
OSMANLI SANATI
Doç. Dr. Tanju CANTAY
89
:n..:
J/' F TÜT

1 I

J E

1i ^ ' i ^:'

JVii
D

1 ^

3 E

r3z

p. ..U ii ri. til. U -U...._.....n EL.

ICE ICE
Ankara Mahmud Pasa Bedesteni fEkrem Hakkı AırverdiV
Mimarî Tasarım ve
Yap) Tekniğinin Sinan'dan
Önce Ulaştığı Ortam
D o ç . Dr. Ara ALTÜN
imârî tasarım ve yapı tekniğinin, Sinan'dan önce ulaştığı ortam,
"Orta Asya Türk Sanatı ile Anadolu'da Selçuklu ve Beylikler mi-
mar/s/'t)ölümünden ele alınmağa çalışılan, Orta Asya ve Anado­
lu'daki Türk Mimarisinin gelişimi ile yakından ilgilidir. Buna, Si­
nan öncesi Osmanlı Mimarisinin durumu da katıldığında uzunca bir tipoloji ve
teknoloji sınıflaması yapmak gerekir. Bu kısa bölümde, ancak anahatlan ile bazı
tasarım özellikleri üzerinde durup, yapı öğelerinin geçirdiği değişikliklere işa­
ret etmek mümkün olacaktır. Sadece Ortaçağ için daha önce hazırlamış oldu­
ğumuz bir kronolojik denemede, çok zorlanmış ve tipolojik tasnifi ilerki araş­
tırmalarımıza bırakmıştık.
Islami dönem Türk Mimarisine İslâmiyetten önceki geleneklerden ula­
şan temel öğelerin sivil mimarlık alanından kaynaklandığı iyice açığa çıkmış­
tır. Özellikle, Horasan ve Merv bölgelerinin konut mimarisinde görülen merke­
zi plan şemaları, sivil ve dini mimaride değişik ölçülerde uygulama alanı bula­
bilmiştir. Dört ana yön, dört ara yön ve merkezi ele alan kozmik diagramın bu
tasanmda sembolik bir etkisi bulunduğu daima ileri sürülmüştür. Pratik çözüm­
lerden kaynaklanabileceğini de daima gözönünde bulundurmak gerekir. An­
cak, Ortaçağ'ın gerek doğuda gerek batıda bir semboller dünyası olduğunu da
gözardı etmemelidir.
Sadece, somut verilerle hareket ettiğimiz takdirde; konut mimarisinden
başlayıp^ saray ve köşklere, oradan kervansaraylara geçen bu dört eyvan şema­
sının iki ana kolda uygulandığını görürüz. Birincisi küçük ölçüde, avlusunun
üzeri kubbe ile örtülü kapalı tasarımdır. İkincisi ise, avlunun genişleyip açıldığı,
dört yönde dört eyvanın yer aldığı açık tasarımdır. Açık tasarımda, eyvanların
bir tanesinin genellikle boyutları büyütülerek daha önemle ele alındığı da gö­
rülür. Sivil mimarlık örneklerinden dini mimarlık örneklerine geçildiğinde, bu
esas eyvanın genellikle kıble yönünde yer aldığı görülecektir. Medresenin kay­
nağında, müderris evinin rol oynamış olabileceğine 1. altbölümde değinilmişti.
Kıble QTvaninin önemle ele alınması, burada esas dershane ve mescidin bulun­
ması ile açıklanabilir. Nitekim, Zengi ve Memluk mimarilerinde, bu ana eyva­
nın yerini, kapalı camiler almağa başlamış ve medrese esaslı külliyeler meyda­
na gelmiştir. İlki, Bosra'da Gümüştekin medresesi olmak üzere, Anadolu'da yay­
gınlaşan, avlusunun üzeri örtülü "kubbeli" dediğimiz medreselerde de benzer
bir planlama esastır. Hattâ, en olgun örnekler olan Konya'daki Karatay ve İnce
Minareli medreselerde, diğer eyvanlar erimiş, ana eyvan, yüksek bir seki ile özel
yerini almıştır. Bu gelişme, Anadolu Türk Mimarisinde XIV. yy içindeki bazı Bey­
lik yapılarında küçük ölçüde denemeler geçirmiştir. Caminin, diğer fonksiyon­
ları da içeren bir kurum olarak teşkilatlandığı XlV.-XVyy Anadolusunda, ek me­
kânlar ihtiyacının belirdiği anlaşılıyor. 3azen, yeni yeni belirmeğe başlayan son
cemaat yerlerinin yanlanna eklenen kısımlaria kendini belli etmeğe başlayan
bu yan mekânlar, Erken Osmanlı Mimarisindeki Yan Mekânlı Camilerin ve Za­
MIMAR BAŞı
K O C A SINAN, viyelerin tasarımında, sivil mimarlık alanından dini mimarlık alanına geçiş ya­
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ pan anıtsal ölçülerdeki bir uygulamayı başlatmış olmalıdır. Kubbeli Medrese­
VE ESERLERI lerde başarı ile denenmiş olan tasarım, gerçekten "çok fonksiyonlu" olan bu
92 yapılarda en iyi şekilde kullanılmıştır. Kubbeli bölüm yine merkezdir, üstelik
aydınlık feneri ve bazen havuzu ile avlu fikrini yaşatabilmektedir. Seki ile ayrı­
lan kıble eyvanı esas cami bölümüdür. Bazı örneklerde açık olmakla birlikte,
genellikle cami eyvanına bağlantısı olmayan yan mekânlar, yan eyvanların ye­
rini almıştır. Dördüncü eyvan sadece sembolik anlamda cümle kapısının içine
yerleşmiş olduğu derin nişde temsil edilmektedir.
Bu tasarımın, açık avlulu medreselerde giderek yerini başka tasarımla­
ra bırakması herhalde pratik gerekçelere bağlanmalıdır. Menteşelilerin Peçin Ah­
met Gazi Medresesinden başlamak üzere, özellikle Beylikler dönemi açık avlu­
lu medreselerinde ve Erken Osmanlı döneminde, revaklı avlu etrafında hücre
ve mekân gurupları ile, genellikle Kıble yönünde kapalı ve kubbeli dershane-
mescid şeması yaygınlık kazanacaktır.

Sivil mimarlıktan, saray-köşklere, açık ve kapalı medreselere, zaviye ve


yan mekânlı Osmanlı Camilerine ulaşan bu tasarımı, erken dönemin camilerin­
de sınırlı bir ölçüde, o da sadece avluda ve Büyük Selçuklu döneminde kuvvet­
le hissedebiliyoruz. 1135 tarihli Zevvare Mescidi Cuması ile başlayan bu geliş­
mede. Kubbeli Cami ana mekânına dört eyvanlı avlunun eklenmesi, belki de
başlangıçta pratik bir çözümle, daha geniş cemaate yönelik bir tasarımın sonu­
cu olabilir. Ancak, kuvvetle benimsenmesi, günümüze kadar, bütün doğu İs­
lâm dünyasında vazgeçilmez bir şekilde uygulanmasına yol açmış ve gelişmeyi
tıkamıştır.
Karahanlılar'm Buhara yakınlanndaki Hazer (Dikkaruni) Camii'nin dört
yarım kubbeli merkezi örtü sistemine 1. alt bölümde değinilmişti. Dört eyvan
şemasının dayandırılmak istendiği kozmik diagramla bağlantısı bir yana, böyle
bir örtü sistemi, doğu İslâm dünyasında merkezi planlı camilerin çok seyrek
uygulandığı da gözönüne alınırsa, uzun süre unutulmuşa benziyor. Ancak XVI.
yy. başlannda, Elbistan ve Diyarbakır'daki iki camide yeniden ele alındıktan son­
ra, Sinan'ın anıtsal uygulaması ile yeniden gündeme gelmiş oluyor. Sinan'ın bir
deneme olarak ele alıp pek tekrar etmediği bu örtü sistemi, Sinan sonrasında
ve özellikle günümüz Türkiye camilerinde çok sayıda uygulama alanı bul­
maktadır.
Camilerdeki tasarım özelliklerine ayrı bir açıdan baktığımızda, genellik
le iki akımın ağırlık kazandığı görülmektedir İlk İslâm camilerinde yaygın olan,
kıble yönünün çatı ile örtülmesidir. Bu prensip Vlll.yy. da Şam Emeviye Cami­
inde billurlaşmış ve bu tasarım, Kuzey Afrika ve Abbasi dönemi İran'ı dahil ol­
mak üzere yayılmıştır. Esasını, geniş avlunun kıble yönünde çok ayakla taşınan
örtülü bir ana mekân meydana getirmektedir. X. yy. içinde Islâmiyeti toplu ola­
rak kabûl etmeğe başlayan Karahanlılar'm günümüze ulaşabilmiş olan camile­
rinde şaşırtıcı tasarımlarla karşılaşıldığını 1. alt bölümde belirtmiştik. Hazer Ca­
miindeki örtü sistemi bir yana, burada sınırlan belli, kapalı, merkezi bir şema
sözkonusudur. Fakat, Talhatan Baba ve Gaznelilerin Leşkeri Bazar ülu Camiin­
de, gerideki avlu ile bağlantıları kuvvetli bir tasarım kaygısı seçilmektedir. Asıl
önemli olan ise, kubbenin, ilk defa bu camilerde kuvvetle belirmeğe başlama­
sıdır. Özellikle mihrap önü bölgesinde küçük çapta bile olsa, hakim motif ola­
rak, kubbenin yer alması, bundan sonra vazgeçilmez bir unsur olacaktır.
Kara Hoço surlan dışında, Müslüman tüccarlar için yapıldığı ileri sürü­
len tromplu kubbeli kare planlı yapı ile, Dehistan mezarlığındaki Şir Kebir adı
verilen yapı arasında son derece benzerlik vardır. Her ikisinin de birer mescid
olarak yapılmış erken dönem yapıları olduğunu kabul edersek, bir bakıma mer­
kezi plan örneği olarak ele almak gerekecektir. Ancak devamını bulmak güç­ SINAN ÖNCESI
MIMARÎ TASARıM
tür. Oysa, 1080 tarihli. Isfahan Mescidi Cumasındaki Melikşah Kubbesini ve di­
Doç. Dr. Ara ALTUN
ğer Büyük Selçuklu Camilerini ele aldığımızda, bu dönem camilerinde çekir­
93
değin tek kubbe altında toplanan ana mekân esasına dayandığını görmemiz
mümkündür. Yanlara doğru daha alçak kanatlar ve mihrabın aksi yönde eyvan
bağlantısı ile dışa açılma, esas cami mekânının ana kubbe altında toplanması
kaygısını zedelememektedir. Ancak, bu konu üzerinde yorum yapabilmek, bir
dizi detaylı çalışmayı gerektirecektir. 1135 tarihli Zevvare Mescidi Cumasından
sonra, bu tip Selçuklu yapılarına dört eyvanlı avlular bağlanması bu araştırma­
ları daha da güçleştirmektedir.
Buna karşılık, 1080 ve hemen karşısındaki 1088 tarihli kubbe yapıları­
nın mimârî tasarım ve teknoloji açısından üzerinde önemle durulacak yanları
vardır. Kubbe, İslâm öncesinde de yabancı bir mimârî öge değildir. Ancak, ço­
ğunlukla dört duvar üzerinde ve küçük çapta uygulanmıştır. CIygur yapılarında­
ki prizmatik üçgenli kubbe geçişlerine "Türk üçgeni" adı haklı olarak verilmek­
tedir. Bunlar, Anadolu Selçuklu yapılarında ve Erken Osmanlı döneminde da­
ha karmaşık ve girift, aynı zamanda da dekoratif hale gelecektir. Kubbeye ge­
çişte en yaygın kullanılan öge ise tromp olmuştur. E n basitinden başlayan bu
gelişme, Karahanlılar'ın Arap Ata ve Gaznelilerin Baba Hatum türbelerinde X.
yy. içinde üç dilimli yonca biçiminde görülmüştür. İsfahan'da ise bu yonca tromp
sistemi çok gelişmiş olarak karşımıza çıkar. Fakat, esas olan, kubbenin geçiş
bölümünün duvarlar üzerine oturmak zorunluluğundan kurtarılmasıdır. Ateş-
gede mimarisinde uygulanan küçük ölçüde uygulamalardan çok daha zor olan
bu sistem, demet payeler sistemi ile gerçekleştirilmiştir. Kıble duvarından da
yararlanılan bu çözümde, diğer üç yönde üçer kemere sahip olunmuştur. Köşe­
lerdeki ağır payelerin kaldırılması halinde ise, doğrudan sekiz ayaklı bir temel
oluşturulduğunu söylemek mümkün olacaktır. Ama bu aşamaya ulaşılıp, mer­
kezi kubbenin sadece sekiz veya altı ayak üzerine oturtulması ile mekândaki
birliği sağlamak için, Sinan dönemini beklemek gerecektir. Ancak, mihrap önün­
deki ana mekânı kubbe ile örtüp, ayakların ağırlığını ana mekân içinde asgari­
ye indirmek çabası bakımından bu kubbe, bir basamak noktası teşkil etmekte­
dir. Bu kaygı, kubbeli camilerde her zaman kuvvetle hissedilebilmektedir. Nite­
kim aynı prensipleri ve tasarımı, Mısır'da Baybars Camiinde ve Anadolu'da Sel­
çuklu Çağı yapılarında göreceğiz.

Gerçekten de, Şam Emeviye modelini. Mihrap Önü Kubbeli camilerle


bir sentez halinde başaran Artuklular'ın Silvan Ulu Camiinde de kubbe aynı ta­
sarımla ele alınmıştır. Diğerlerinde de bu kaygı daima ön planda görülmektedir.
Anadolu'da Selçuklu Çağı camilerindeki mekân tasarımının esaslarına
1. alt bölümde değinilmişti. Burada, mihrap önü kubbeli ve enine gelişen ana
mekân ile, Zevvare'de geliştirilmiş olan küçük iç avlu esası hakim olmakla bir­
likte, yapıların içe kapanması, portallerin mimârî süslemenin merkezi durumu­
na gelmesi, tonoz ve ayak sisteminin zemindeki dağılımı, genellikle yanlış yo­
rumlara yol açmış, Selçuklu camilerinde mihraba dik bir gelişmeden sıkça söz
edilmiştir. Planın genel hatları ile bu belki de doğru olmakla birlikte, tasarım­
da, aksine, özellikle mihrap önü ve yakın çevresinde enine bir mekân kaygısı
açıkça seçilebilir. Örtü sisteminin incelenmesi bu kaygının ne kadar kuvvetli ol­
duğunu açıkça gösterir. Mihrap önü kubbesinin eyvanla avluya bağlanması, ka­
palı bir sistem içinde ele alındığından, küçülüp içteki ışıklık haline dönüşen av­
lu ile birlikte mihraba doğru bir eksen oluşturulduğu sanılmaktadır. Bu etki,
girişleri çoğunlukla yanlardan orta açıklığa götüren bu yapılarda, haliyle mih­
raba doğru bir yönlendirme amacı gütmelidir. Yalnız, unutulmaması gereken
bir nokta, Anadolu Türk Mimârîsini gerçekleştiren mimâr ve ustaların, îran'da-
ki Büyük Selçuklu cami mimarisine yabana olmamakla birlikte, Anadolu'da,
MİMARBAŞI bu prensipleri yeni araştırma ve geliştirmelere dayandıran bir sentez halinde
KOCAStNAN,
uygulama başarısı gösterdikleridir. Bunun en güzel örneklerinden birisi olarak
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ Malatya Ülu Camiini verebiliriz. Bir ölçüde, Harput'daki Artuklu ülu Camiinde
94 de uygulandığı gibi, burada tuğla da kullanılarak Zeware modeline çok yakın
bir cami meydana getirilmiştir. Mimar ve CJstalar ise kitabelerden bilindiği gibi
Malatyalıdır.
Beylikler ve İlk Osmanlı dönemlerine baktığımızda, durumun yavaş ya­
vaş değiştiğini görmek mümkündür. Çok ayaklı camilerin, CJlu Cami fonksiyo­
nu için genellikle tercih edildiği görülür. Bu durum, Yıldırım Bayezid'in Bursa
ülu Camiinde, örtünün 20 kubbe ile sağlandığı en görkemli şekline kadar de­
vam eder. Öte yandan yukarıda değindiğimiz ve çeşitli isimler altında tanımı
yapılan yan mekânlı Osmanlı yapılanna ulaştıran bir gelişme XIV. yy. içinde Bey­
likler Mimarîsinde küçük denemeler halinde karşımıza çıkar.

Xlll.yy. Konya bölgesi Selçuklu Mescitlerinde küçük ölçüde denemeler,


tek kubbe altında toplanan ve üç bölümlü revak halinde son cemaat yerine sa­
hip cami tipini ortaya çıkarır. İznik'de XlVyy.in sonunda tamamlanan Yeşil Ca­
mide son cemaat yeri, iç mekânda bir daha tekrarlanarak ana mekânın geniş­
letilmesi yolunda önemli bir adım atılır. Manisa'da Saruhanlılar'ın ülu Camiin ­
de yeniden ele alınan, enine gelişen ana mekânın merkezinde büyük kubbe
denemesi, Sinan öncesinde en önemli denemelerden birisi olan XV. yy. orta­
sındaki Edirne Cİç Şerefeli Camiye dayanır. Altı dayanaklı büyük kubbe ve yan­
larda ikişer küçük kubbe ile bu yapı, Selçuk'daki isa Bey Camiinde görmeye
başladığımız iki katlı pencerelere sahip geniş revaklı avlusu ile ayn bir tasarım
yeniliği getirir, istanbul'un Fîethinden sonra, Fatih Külliyesi'nintasarımı,artık İmpa­
ratorluk Sanatı çerçevesinde büyük bir atılım olarak değerlendirilir. Büyük Kül­
liyelerin merkezi durumundaki cami tasarımının çağı başlamıştır. Bundan son­
raki gelişmeleri ayrı bir bölüm halinde kendi içinde değerlendirerek ele almak
daha doğru olacaktır

İran ve doğusunda genellikle tuğla, Suriye ve Anadolu'da da genellikle


taşın yapı malzemesi olarak kullanılmasına karşılık, mimârî tasanmda yapı mal­
zemesi fazla etkili olmamıştır. Hattâ mimârî süslemede bile bunu görmek m ü m ­
kündür. Ancak, kubbe ve tonozlarda, özellikle kubbe çapı büyüdüğünde, taş mi­
marîde bile zaman zaman tuğla kullanılması yoluna gidildiği görülür Çok deği­
şik tonoz şekillerinin kullanılmasına karşılık, kemerîerde sivri kemerin daima ön
planda olduğunu gözönünde bulundumnalıdır. Kubbe çapları genellikle 10 m. ci-
vannda kalmakta. Sultan Sencer ve Hoca Ahmet Yesevî Türbelerinde olduğu gi­
bi nadiren 20 m ye yaklaşmaktadır. Ancak, çapının küçük olması, kubbeyi, özel­
likle camilerin tasanmında hakim motif olmaktan alıkoyamamıştır. Avlularda Ana­
dolu dışında eyvan önemli bir öge iken, Anadoluda daha dengeli bir revak siste­
mi ön plana çıkmıştır Gerek camilerde, gerekse medreselerde, içe dönük bir mi­
mârî tasanm gözlenmektedir Tac kapılar (piştak, portal) sivil ve ticari yapılar da
dahil olmak üzere belirgin ve süslemenin yoğunlaştığı öğeler halindedir. Duvar­
larda, özellikle alt seviyede çok az açıklık ve pencere bulunmaktadır. Yukarıda
değinildiği gibi, ancak XlV.yy. Anadolu Beylikler dönemi mimârisinde alt seviye­
de pencereler yavaş yavaş ortaya çıkmağa başlamıştır. İçe dönük avlular, aydın­
latmanın da odak noktasıdır. Medreselerde ve camilerde, iç mekânın aydınlan­
ması en çok iç avludan sağlanmaktadır. Konut mimârîsinde de benzer uygula­
ma uzun süre geleneğini sürdürmüş olduğundan bunun yadırganmaması gere­
kir Ken^nsaraylarda savunma amacına yönelik olarak düşünülebilen bu uygu­
lama, özellikle Selçuklu Çağı Anadolu yapılarına bir bakıma mistik bir etki de
kazandımııştır. Yapı içindeki insanın, dış dünya ve doğa ile daha kuvvetli bir iliş-
kî ve bağ içinde olması, ancak XIV.-XVyy.lar Beylikler ve Erken Osmanlı yapıla- S i N A N ÖNCESİ
nnda mümkün olmuştur. Avlu duvarlannda bile iki kat halinde düzenlenen pen- MİMARÎ TASARIM
cere sistemi bunun iyi bir göstergesidir. Doç. Dr. Ara ALTUN

Mimarî tasanmda, süsleme programının önemi hakkında söylenebilecek


çok şey varsa da, tuğla çeşitlemesi, taş kabartma, sırlı tuğla ve sonradan çininin
daima derıgeli biçimde kullanılmış olduğunu söylemek, özetle mümkündür. Hi^ir
zaman, Safevî ve Timurlu yapılannın yoğun süsleme ve kaplamalanna rastlan­
maz. Tac kapılann bordür ve dolguları, mukamaslar, iç mekânda mihrap ve kub­
be geçişleri ile kubbe içleri, revak kemerieri ve alınlıklar, süslemenin, mimârînin
etkisini bozamayacağı biçimde tasarianmıştır. Bu gelenek, bir bakıma Osmanlı
mimârîsinde de devam edecektir.

Bknz: T>ta Asya Ttkk S a n * Ik Anadohda Selçuklu ve Beylikler fMmSrisi" ahbölümü ve Kaynaklaa
t3

Ill
SİNAN ÇAĞI
KÜLTÜRÜ

İ Z

5^

^11
XVI. Yüzyılda
Osmanlı Devleti'nin ve
istanbul'un Görünümü
Prof. Dr. Semavi EYİCE

atı Anadolu'da Söğüt havalisinde XIII. yüzyıl sonlarında yerleşen


ve burada gelişerek küçük bir beylik halini alan Osmanoğulları,
XIV-XV. yüzyıllarda şaşırtıcı bir gelişme ile büyüyüp Anadolu'nun
büyük bir kısmı ile Avrupa'nın Balkanlardaki parçasına hâkim ol­
muşlardır. Küçücük, önemsiz gibi görünen bir beyliğin, çok kısa bir süre içinde
büyük başarılar göstermesi ve mükemmel bir düzene sahip bir Devlet halini
alması, dünya tarihinin sayılı büyük olaylarından biridir. XV. yüzyılda gelişme­
sini tamamlayan Osmanlılar artık XVI. yüzyılda Akdeniz çevresinin büyük bir
kısmına sahip, sınırları Arabistan yanmadasından Orta Avrupa içlerine kadar
uzanan bir Dünya devleti'nin sahibidirler.
Osmanlı Devletinin büyüklüğünün veciz bir ifadesi İstanbul'da Eyüp'de
görülmüş olan bir mezartaşıdır.Bu kitâbe Bosna'da dünyaya gelmiş, Cezayir'de
kadılık yapmış ve İstanbul'da vefat etmiş bir Osmanlı'nın hatırasıdır. Anadolu-'
nun batı köşesinde filizlenen bu küçük beyliğin bu kadar kısa süre içinde bu
derecede ve kalıcı biçimde yayılabilmiş olması çok düşündürücüdür. Tamamen
yabancı topluluklar üzerinde Osmanlı idaresinin bu kadar kolay ve rahat yer­
leşmesinin sebebleri ayrıca araştırılmağa değer. Osmanlı Türklüğü idaresi altı­
na aldığı ülkelere, oralar halkının özlediği, beklediği iyi bir şeyleri, ferahlığı ge­
tirebildiği için bu kadar kolay, bu kadar rahat yayılabilmiş ve oralarda yüzyıllar
boyu kalabilmiştir.
Osmanlı Devleti'nin, idaresi altına aldığı topraklarda olmayan, yeni ge­
tirdiği şeyler nelerdi? Bunun cevabını birkaç cümle ile özetlemek istersek şu
hususları belirtebiliriz:
1. Evvelâ Osmanlı Devleti, Batı'nm Ortaçağ'da sahip olamadığı bir aske­
rî düzeni yepyeni bir anlayışla kurmuş ve yürütmüştü. Batı'nın bugün hâlâ övün­
mek istediği Haçlı orduları, içlerine her sınıftan her cinsten gelişi güzel insanla­
rın toplandığı ve belirli bir sistemi olmayan kalabalık kitlelerdi. Batı Avrupa'dan
çıkıp, Doğu'ya ilerleyen bu insan yığını Doğu Avrupa, veya Anadolu gibi kendi­
lerine çok yabancı toprakları binbir zorlukla aşarken muhakkak ki büyük cesa
ret gösteriyorlardı. Fakat bu disiplinden yoksun kitlenin idaresi, iaşesi, idareci­
lere büyük zorluklar veriyor ve başan ihtimallerini de çok azaltıyordu. Halbuki
genç Osmanlı Devletinin kurduğu ordu kalabalık olmamakla beraber çok sıkı
bir düzene sahipdi. 1432 yılında önce Mısır'a giden, oradan da Anadolu üzerin­
den Osmanlı sınırları içine giren, Bertrandon de La Broquiere Osmanlı ordusu­
nun intizamı, sessizliği ve disiplinli yürüyüşü hakkında çok dikkat çekici görüş­
ler ortaya koyar ve bunu karmakarışık, gürültülü bir yığın halinde hareket eden
Avrupa orduları ile kıyaslar.
2. Osmanlı Devleti'nin yabancı ülkelerdeki başarısının bir tarafı da ge­
tirdikleri yeni ve Hîristiyan memleketlerinden farklı bir iktisadî düzendir. Bizans
toprakları kadar Doğu Avrupa'nın Balkanlar ve Makedonya'nın köylüsü de ken­
M İ M A R BAŞI
K O C A SİNAN, dilerini sıkıntıdan hiçbir vakit kurtarmayan idarelerinden memnun olmamışlardı
YAŞADIĞI ÇAĞ Osmanlı Türkleri nin getirdikleri yeni ve değişik bir iktisadî sistem onlara refah
V E ESERLERİ sağlıyordu. Zaten bu olmasa, çok az bir askerî kuvvetle bu yabancı topraklarda
100 bu derecede sağlam bir şekilde yerleşebilme ve buralara hâkim olabilme düşü­
nülemezdi bile.
3. Bu yeni Türk Devleti sahip olduğu topraklarda tam bir emniyet sağ­
lamağa çalışmış ve bunu bir çok hallerde başarmıştı. Bu da Osmanlı Devleti
sınırları içinde yaşayan insanlara huzur veriyordu. Korsanlık Akdeniz'de bütün
tir ..jüT gücü ile devam ediyordu. Ancak bunun karşısında aynı güce sahip Türk ve Müs­
lüman korsanları da Avrupa kıyılarını vurabiliyorlardı. Karada ise disiplinli bir
kolluk sistemi halkın, köylünün, seyyahların emniyetini sağlamağa çalışıyordu.
Ayrıca gerek Anadolu içlerinden doğuya, gerek Trakya ve Balkanlar üzerinden
batıya uzanan sefer ve kervan yollan ile bunlann üzerlerinde hepsi de vakıf ola­
rak kurulmuş, köprüler ile kervansaraylar, çeşmeler gibi menzil yerleri yolcu­
luk emniyetine yardımcı oluyorlardı.
Beşilaş SUtamdan BoOaz 4. Osmanlı Devletinde hâkim olan hoşgörü, o çağın Avrupasına henüz
çok yabancı bir duygu idi. Yabancı inançlardan olan tebaiarının dinlerini de ser­
best bıraktıkları gibi, ibadet yerlerine de zaruret olmadıkça karışmıyorlardı. Şe­
hirlerde kiliselerin camie çevrilmeleri bile, etraflanndan hîristiyan ahalinin git
mesi, binaların kullanılmadan harap bir duruma girmeleri üzerine, bu harabe
leri "şenlendirme" gayesiyle oluyordu. Bu yüzden İstanbul gibi Devletin başken­
tinde bile eski Bizans kiliselerinin cami veya mescid haline getirilmeleri, fethin
arkasından uzun süre içinde olmuştur. Aynı durum Trabzon, Selânik gibi Bi­
zans kültürünün büyük merkezleri için de söylenebilir. Devletin sınırları içinde
birçok yerlerde büyük manastırlar da, eskisine nazaran daha büyük bir emni­
yet içinde faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Nitekim Trabzon yakınında Sumela, Te-
salya'da Meteora, İstanbul'da Mavromolos gibi büyük manastırlar oldukları gibi
kaldıktan başka bir taraftan daha da zenginleşmeğe devam etmişlerdir. Ayna-
roz manastırları ise en parlak çağlannı Osmanlı sultanlarının verdikleri ferman­
ların koruyuculuğunda, Türk döneminde yaşamışlardır. Avrupa'nın ve bilhassa
İspanya'nın engizisyonundan kaçan Musevîler'in Osmanlı topraklarında emin bir
sığınak buldukları da herkesin bildiği bir gerçektir.
İşte bu esaslar içinde gelişen ve sınırlan içindeki topraklara yerleşen Os­
manlı Devleti tam bir merkezî idareye sahip bulunuyordu. O çağ için mükem­
mel denilebilecek bir idarî sistem, bu merkezî idarenin işleyişini sağlıyordu. Türk
beyliklerinin ve Anadolu Selçukluları zamanında görülen dağıtıcı, parçalayıcı
davranışlardan kaçınılmıştır. Selçuklu Sultanı İzzüddin II. Kılıçarslan'ın yaşlan­
dığında oğulları arasında Tokat, Niksar, Sivas Malatya, Ankara, Elbistan, Amas­
ya, Ereğli ve Konya'yı paylaşması ve arkasından da tam bir kargaşanın başgös-
termesi gibi bir olaya karşılık. Sultan II. Bayezıd'a kardeşi Cem'in, Devleti ikisi
arasında pay etmeği teklif ettiğinde böyle bir şeyin olamayacağı cevabını alma­
sı, Osmanlı Padişahlarının "Devlet" fikrine ne kadar bağlı olduklarını gösterir.
Böylece tek bir hükümdar bütün Anadolu, Balkanlar, bugünkü Arnavutluk, Yu­
goslavya, kısmen Macaristan, Yunanistan, Ege denizi adaları Suriye, Irak, Filis
tin, Arap yarımadasının büyük kısmı Yemene kadar, Mısır, Kuzey Afrika'da bu­
günkü Libya, Cezayir ve Karadeniz'in kuzeyinde Kırım'ın hâkimi durumunda idi
ve buralarda olan herşey, henüz o sıralarda iyi işleylen idarî mekanizma saye­
sinde İstanbul'a Saray'a duyurulabiliyor, oranın da düşüncesi, görüşü gerekli emir­
leri, tersine aynı yolları aşarak yerlerine ulaşıyordu.

Zengin ve güçlü olan bu Devlet gereğinde Hıristiyan ülkelerin de yardı­


mına çağrılıyordu. Pavie'de 1525'de Charles Quint'e esir düşen Fransa Kralı I.
François'nın kurtarılması için "Cihan Sultanı Süleyman'a" başvuruluyordu. Türk
donanmasının gemileri, büyük denizci Barbaros Hayreddin Paşanın kumanda­
sında Mis ve Marsilya limanlarına demirliyordu. Aynı yüzyılın sonlarına doğru
yine Fransa Kralı IV. Henri, ülkesi için Türk dostluğunun elzem olduğunu görü­
yor ve bunun için İstanbul'daki elçisi Savary de Breves'e önemli talimatlar gön­
deriyor ve Vatikan'ın sözcüsü olan Kardinal d'Ossat'nm Türkler'e karşı bir Haçlı
seferi yapması teklifine IV. Henri şiddetle karşı koyuyordu: "Benim bugün Yüce
Türk'ün müttefiki ve dostu olmam bazılarını şaşırtmaktadır. Fakat Hıristiyanlı­
ğın menfaatlerine bu davranışım aykırı ise de, İspanya'nın tehdidi altında olan
Fransa'nın menfaati bunu gerektiriyor" diyen IV. Henri bir taraftan da Cezayir
dayıları ile anlaşma yoluna giriyordu. XVI. yüzyılın siyaset âleminin en başta
gelen unsuru olan Osmanlı Devleti, o çağın dünyasının en başta gelen güçlü
idaresi idi. Tenkit ediliyor, bazılarınca sevilmiyor, fakat ondan çekiniliyor ve me­
rak ediliyordu. Avrupa'nın büyük bir kısmına hâkim olan Cermen İmparatorlu­
ğu devamlı mücadele halinde olduğu Osmanlı Devleti'ne peşpeşe elçiler gön­
deriyordu. Bunlardan Flaman asıllı Ogier Ghislen de Busbecq kalabalık heye­
tiyle 1553'de İstanbul'a geldiğinde "yüce Sultanı" görebilmek için haftalarca süren
uzun bir yolculuk ile o sırada Amasya'da olan Padişahın ayağına kadar gitmek
zahmetine katlanıyordu.

Batılılar, inanç farklılığına rağmen İstanbul'a gitmeği istiyorlardı, ünlü


san'atkâr ve teknik uzman Leonardo da Vinci, Osmanlı Sultanına bir mektup
yollayarak ona bir köprü yapmağı teklif ediyordu. Hatta bıraktığı taslaklar ara­
sında bu köprünün basit bir krokisi de bulunmaktadır. Michel Angelo'nun da
İstanbul'a gitmesi ve Türk hizmetinde çalışması için teşebbüsleri olmuş, bu hu-
susda Edime'de yaşayan Tommaso de Tolfo adında birinin aracılık yaptığına dair
bilgiler vardır. Ancak bunlar ünlü olanlardır. Daha az tanınmış çeşitli meslek­
lerden Batılının yalnız İstanbul'da değil fakat Anadolu'nun içlerindeki şehir ve
kasabalarda yaşadıkları bilinir. Bunlardan bazıları Müslüman oluyor ve Devlet
kademelerinde yükselerek en uç noktalara kadar çıkıyorlardı. Cağaloğlu Sinan
Paşa aslında tanınmış İtalyan ailesi Cicala'lardan idi. 996 (1588) - 999 (1591)
yılları arasında Kaptân-ı Deryalık makamında bulunan üluç Hasan Paşa ise as­
lında Venedikli olup Celesti ailesinden idi. Busbecq ile İstanbul'a gelip onunla
Amasya'ya kadar da gidip dönen Alman Hans Demschwam, XVI. yüzyıldaki Türk
yaşayışı hakkında çok değerli bilgiler veren seyahatnamesinde 1553-1555 yılla­
rı arasında İstanbul - Amasya yolu üstündeki yerleşme merkezlerinde rastladı­
ğı Batılılardan da bahseder. Bunların asıl adlarını, Avrupa'nın neresinden olduk­
larını belirtir.

XVI. yüzyılda Osmanlı toprakları Batı'nın çok büyük ölçüde merakını


çektiğinden, bu ülkeye gelen her yabancı bir seyahatnâme kaleme alarak, gör­
düklerini anlatmağa çalışıyordu. Bunlardan birçoğu basılmış olmakla beraber,
basılmadan kalanlar da hayli çok sayıdadır. Böyle seyahatnâme bırakan yaban­
cılar arasında Almanlar'dan, Hans Demschwam, Rein"höld Lubenau, Salomon
Schweigger ilk akla gelen isimlerdir. Bunlara seyahatnâmesini Latince yazan
O.G. de Busbea^ de eklenebilir. Bir Alman elçilik heyeti ile gelen, hatta Rumeli-
hisarı'na hapsedilen ve hatıralarını Çek dilinde yazan Mitrovica'lı Wenceslav Wra-
tislav'ın çok ilgi çekici seyahatnâmesini de bu arada unutmamak gerekir. Fran
sızlardan Pierre Gylli, Philippe du Fresne-Canaye, Jerome Maurand, Cariler de
Pinon, Pierre Lescalopier ve yolculuğu ile gördüklerini manzum biçimde anla­
tan Bertrand de La Borderie anılabilir. İngilizler'den Elçi olarak gelen Henry Lello
ile John Sanderson ve XVII. yüzyılın ilk yıllarında Osmanlı topraklarında uzun
uzun dolaşan William Lithgow'u burada saymak mümkündür. Adı bilinm^en
bir İspanyol ise karşılıklı bir konuşma şeklinde XVI. yüzyıl Osmanlı hayatını ve
İstanbul'unu tarif etmiştir. Bu kitap^ İstanbul'a gelmediği bilinen Cristobal de
Villalon'a yakıştırılır. Bu yabancıların dışında XVI. yüzyıl İstanbul'unu hatta Ana-
dolusunu anlatan Müslüman seyyahları da vardır. Bunlardan biri Mısırlı Bed-
rüddin ibni Radıyeddün el Gazzî 1530 yılına doğru bütün Anadolu'yu geçerek
İstanbul'a gelmiştir. Diğeri Kutbüddin Mekkî ise yine bütün Anadolu'yu geçe­
rek 1557'de İstanbul'a gelmiş, gördükleri hakkında değerli bilgiler vermiştir.
Üçüncü Müslüman seyyahı Kuzey Afrika'da Fas'dan elçi olarak deniz yolu ile
I589'da İstanbul'a gönderilen Ebu el-Hasan et-Tamgrutî'dir. Bu Arap seyyahı İs­
tanbul camilerinin ihtişamı çarşılarının bolluğu, kitap pazarlarının zenginliği hak­
kında uzun açıklamalardan sonra; Türkler hakkındaki görüşlerini şu cümle ile
belirtir. "Hiçbir yerde Türklerde olduğu derecede nezaket, itaat ve disiplin gör­
medim. Her âmire tam bir itaat vardır Tüfkler eğer Allah'ın inayetine nâil ol­
muşlar ve düşman/arına daima galip gelmişler ise, bu da hiçbir zaman bu pren­
siplerinden ayrılmadıkları içindir".
^ XVI. yüzyılda büyük olan yalnız Devlet ve onun sınırlan değildir. Edebi­

yat, sanat ve kültür hayatı da büyük ve zengindir. Divan edebiyatında şiir dalın­
da Fuzulî, Zâtî, Bâkî, Mev^î, Hayâlı, Bağdatlı Rûhî, Taşlıcalı Yahya, Tâcîzâde Cafer
»% Çelebi, Deli Birader adıyla tanınan Gazalî, güzel bir Bursa şehrengizi yazan Lâ-
miî Çelebi gibi şairlere rastlanır. Kânûnî'nin bizzat kendisi de Muhibbi nnahla-
sıyla Osmanlı Sultanlannın birçoğu gibi oldukça kuvvetli bir şairdi. B u devrin
'5^ şairlerinin hayatları ve eserlerini ise Lâtifi, Aşık Çelebi, Kınalızade Hasan Çele­
bi, düzenledikleri Şuârâ tezkirelerinde deriemişlerdi. Bu yüzyılda sâde türkçe
yazan şairier de vardı. Ne yazık ki eseri günümüze kadar gelemeyen Mahremî
ile Edirneli Mazmî bu konuda akla gelen başlıca adlardır. Lutfî Paşa, Hoca S a -
deddin, Gelibolulu Mustafa Âli Bey, Selânikî Mustafa Efendi, Solakzâde Hem-
demî Mehmed Efendi bu yüzyılın başlıca tarihçileridir. Tasavvuf edebiyatında
Fuzul Celvetiyye tarikatının kurucusu Bursalı Şeyh Üftâde ile ü m m î Sinan'ın adları
anılabilir. Hukuk ve ilim dallarında Ebüssuud Efendi, ayrıca şairliği ve tarihçili­
ği de olan Kemalpaşâzade Ahmed Şemsüddin Efendi, Taşköprülüzâde A h m e d
Efendi sayılabilir. Müsbet ilimler dalında Takıyiddûn, Galata'da bir rasathane kur­
muş fakat ne yazık ki bazı çevrelerin tepkisi ile karşılaşan bu girişim, az sonra
bu müessesenin tahribi ile kapanmıştır. Fakat ilim dalında büyük denizci Pîrî
Reis adıyla tanınan Ahmed Muhiddin başlıbaşına bir yer işgal eder. Günümüze
kadar bir parçası gelen Amerika ve Atlas okyanusu haritası birçok ayrıntıları
bakımından bugün bile coğrafya ilminin önemli anıtlarından sayıldığı gibi, Ak­
deniz limanlannın portulanlarını denizcilere rehber olarak derlediği meşhur
"Kitâbü'l-bahriyye" si, içindeki zengin bilgiler bakımınydan eşsiz bir kaynaktır.

San'at ise mimarî dalında Hassa Mimarı Koca Sinan ile zirvesine ulaş­
mıştır. Muhakkak ki Sinan ne ilk ve ne de son Osmanlı devri Türk mimârıdır.
Türk yapı sanatını Sinan yoktan var etmemiştir. Fakat o, şaşılacak bir hızla ken­
dinden önoe gelişen Türk mimarîsini erişebileceği en son noktaya çıkartmış olan
büyük ustadır.
Sinan'ı Osmanlı devrinin Türk hâkimiyeti yuğurmuş, hazırlamış, o da
bu kökler üzerine kurduğu sanatını eserleri ile ölümsüzlüğe kavuşturmuştur.
Sinan'ın eseri. Devletin sınırlarının uzandığı her yerde dînî yapılarda temsil edil­
mişti. Kınm'da, Macaristan'da Budin'de, Yunanistan'da Trikkala (Tırhala)'da, Bul­
garistan'da Sofya'da, Suriye'de Şam ve Halep'te, Mekke'de Kâbe'de Sinan dam-
C*ra gasını vurmuştu. Fakat bu dînî yapıların dışında onun bir Süleymaniye ve Seli­
miye güzellik ve haşmetinde olan profan yapıları da vardı. Bir Mağlova su ke­
meri veya bir Büyükçekmece köprüsü, o gösterişli dînî eserlerden inşaat ustalı­
ğı kadar estetik bakımdan da hiç geri kalmıyoriardı.
XVI. yüzyıl Türk iç mimârîsinin en başta gelen unsurtarından biri olan
çiniciliğin de en güzel örneklerini verdiği bir dönemdir. Selçuklu çiniciliğinden
çok değişik bir teknik, renk ve desen zevkine sahip olan Osmanlı çiniciliği, İz-
nik'de yaratılan çinileri ile yapıların içlerine bir bahar havası verebilmiştir. Buna
paralel olarak XVI. yüzyılın tahta üzerine nakış süslemesi de aynı ince ve zarif
desen bilgisine ve ustalıklı renk ahengine sahiptir. Bu devrin ahşap üzerine renkli XVı. Y Ü Z Y ı L D A
nakışlarının hârikuiâde güzel bir temsilcisini Edirne'de Selimiye'nin müezzin OSMANLı D E V L E T I
V E ISTANBUL
mahfelinde ve Topkapı'da Ahmed Paşa Camiinde bulmak mümkündür. Bu es­ Prof. Dr. Semavî EYİCE
tetik, o cağın mermer işlerinde de aynı mükemmellikle kendisini gösterir. Edir­
103
ne'de Selimiye'nin, İstanbul'da Ayasofya'nın minberleri bu hususda bir fikir ver­
meğe yeterlidirler.
Bu dönemin diğer sanatları da âbidevî san'atın paralelinde idi. Hat veya
cildcilik de aynı ölçülü güzelliğe ve hassas inceliğe sahipti. Büyük hattatlardan
Amasyalı Şeyh Hamdullah ancak 11. Bayazıd yıllarına kadar eser vermiştir. Aynı
yıllarda yine Amasyalı Celâlzâde kardeşler vardı. Karahisarlı Ahmed Efendi ile
kölesi ve öğrencisi Hasan Çelebi ise Süleymaniye Camiinin yazılarını yazmış­
lardır. Nihayet XVI. yüzyılın minyatür sanatında da Nasuh es-Silâhî'nin içinde
İstanbul'dan Bağdat'a kadar yol üstündeki şehir ve kasabaların tasvir edildiği
Irakeyn Seferi menzilnâmesini, Seyyid Lokman'ın Hünernâme'sini, Zigetvarnâ-
me'yi, İstanbul'un bütün esnaf ve zenaatkârlannın herbir loncasının Sultanah-
med'de Padişahın önünde mallarını veya zenaatlerini göstererek geçişlerini tas­
vir eden, bu bakımdan da XVI. yüzyıl İstanbul hayatının eşsiz bir belgesi olan
Surnâme'yi anmak gerekir. Bu esnafın ve zenaatkârların çok canlı yazılı bir tas­
viri ise. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nin birinci cildi sonunda bulunmaktadır.
Hurrem Sultan ve Kanunî Türbeleri:
XVI. yüzyıl Osmanlı Devleti tarihine, büyük bir kumandan olan Yavuz
I. Selim (1512-1520) ile 46 yıllık saltanatının 10 yıl 3 ayın seferlerde geçirdiğine
göre başarılı büyük bir kumandan olduğu kadar bir şair ve san'atsever olan Kâ-
nûnî I. Sül^mrıan (1520-1566) damgalannı vurmuşlardır. Sultan Selim'in kısa sal
tanatı daha çok fetihlerle geçmiştir. Fakat Kânûnî Süleyman, Batı'daki Röne­
sans çağı Devlet idarecileri gibi bir san'at dostudur.Yaşı yetmişi bulmuşken Ma
car ovalarında Zigetvar kalesini ordusunun başında kuşatırken hayata gözlerini
yuman Sultan Süleyman'ın şahsiyeti bütün XVI. yüzyıl Türk medeniyetine dam­
gasını vurmaktadır. Batı tarihlerinde bazı dönemlerin, o yüzyıldaki büyük hü­
kümdarların adları ile anılması gibi, bu yüzyıla da Kânûnî Sultan Süleyman ça­
ğı denilebilir. Kânûnî'nin adını yaşatacak eserlere ne kadar yakın ilgi gösterdiği
bilinir. Bu hususda çeşitli anekdotlar anlatılır. İstanbul'un su sıkıntısını karşıla­
mak için bizzat gösterdiği gayret ve şehrin her mahallesinde bir çeşme olmas
ta ki: "...pîr ve zaîf ve dul hatunlar, uşaak oğlancıklar testiler ve bardakların dol-
durup^ devâm-ı devletime duâ eyliyeler ..." diyerek suların akmasını sağladığı
da bilinir. Ancak Kânûnî'nin de her insan gibi zayıf taraflarının olması tabii kar­
şılanmalıdır. Oğulları Mustafa ve Bayezid'in feci sonları bu bakımdan onun ihti­
şamlı saltanatını az da olsa gölgeleyen olaylardır.
Onun arkasından gelen II. Selim (1566-1574) tarihe hakkı yenmiş bir hü­
kümdar olarak geçmiştir. Şu bir gerçek ki Selim babası gibi orduların başında
ülkeleri fethe gidecek bir bahadır değildir. Fakat zevk sahibi, san'attan anlayan
bir şahsiyeti vardır. Yapımını büyük bir dikkatle takip ettiği, her şeyi ile yakın­
dan ilgilendiği Selimiye gibi bir şaheserin yaratılmasına imkân verdiği için ta­
rihte iyi bir nam bırakmış sayılmalıdır. Camiin içine çini üzerine yazılacak yazı­
ya kadar tasarlayan bu Padişah muhakkaak ki Koca Sinan'ın en büyük desteği
olmuştur. Ve bu durum günümüze kadar gelen belgelerle belirlidir. Sultan 111. EyüpleSokoluTirtesi
Murad (1574-1595)'ın bir san'at zevki olup olmadığını ise tayin edemiyoruz. Onun
yıllarında yapılan bazı eserlerin ve Sarayın bazı dairelerinin meydana getirilme­
sinde Kânûnî ve babası II. Selim gibi bir hissesi olduğuna dair onlar için rast­
landığı biçimde açık belgeler yoktur.
Fakat XVI. yüzyılın san'at zevki o derecede güçlüdür ki, başta o döne­
min İbrahim Paşa, Ahmed Paşa, Rüstem Paşa, Sinan Paşa, Piyâle Paşa, Zal Mah-
mud Paşa, Semiz Ali Paşa, Kılıç Ali Paşa, Sokollu Mehmed Paşa v& gibi vezirle-
ri. Mihrimah Sultan, Safiye Sultan gibi hanedan mensupları, hatta Ramazan Efen­
di, Takkeci İbrahim Ağa, Ferruh Kethüda vs. gibi esnafdan veya ufak mansıplar­
dan kişiler zarif ve sanat değeri yüksek camiler, mescidler, medreseler yaptır­
mışlardır.

Batı, Osmanlı Devletinin büyüklüğü ve haşmeti karşısında onun bu ya­


yılışından ürkmüş ve zaman zaman durdurmağa çalışmıştır. 1529'da Viyana ku­
şatmasının bir sonuç vermemesi, 157Tde İnebahtı sularında Türk donanması­
nın ilk defa bir yenilgiye uğraması Batıyı sevince boğmuştur. Fakat bir taraftan
da karşılıklı ticaret alış verişi sürüp gidebiliyordu. Sokoliu Mehmed Paşa nın yeni
yaptırtdığı cami için yüzlerce cam kandil Venediğe ısmarlanıyor, 1589'da 4 0 yük
Bursa ipeklisi yine Venediğe ihraç edilebiliyordu.
XVI. yüzyıl bütün Dünyada olduğu gibi Osmanlı Devletinde de büyük
hükümdarların, büyük sanatseverlerin, büyük kumandanların ve büyük san'at-
kârlann çağıdır. Böyle bir dönemde Cihan devleti durumunda olan Osmanlı Dev­
letinin başkenti olan İstanbul da, bu duruma uygun bir gelişme içindedir. Bi-
zans'dan 1453'de yarı yarıya boşalmış, "...içinde boşluklar, yerleşme yerlerinden
daha çok olan...", sarayları, kilise ve büyük manastırları harabe halinde olan İs­
tanbul, çok kısa bir süre içinde yepyeni ve çok değişik bir hüviyet alabilmişti.
Bunda, o sıralarda henüz intizam ve ciddiyetini muhafaza eden vakıf sisteminin
payı çok büyüktür Padişah için şehrin içinde Bayazıd'da Saray-ı Atik (Eski Sa­
ray) ve Sarayburnu'nda Saray ı Cedid (Yeni Saray) kompleksleri yapıldığı gibi,
şehrin içinde Vezirler tarafından da büyük özel saraylar, konaklar inşa edilmiş,
çevrede bilhassa güzel tabiat köşelerinde kasırlar, yalılar, köşkler yükselmiştir.
Şehrin içi, kısa bir süre içinde kalabalık bir görünüm almış, her tarafta evler
yapılmış, böylece doğan mahalleler de camiler, mescidler, medrese, sıbyan mek­
tebi gibi tesisler kurulmuştur. Bunlar şehrin şurasını burasına serpiştirilmiş du­
rumda olan yeşillik kümeleri ile aralanmıştı. Bu yeşillikler, mahalle aralarında
küçük meydanlan, cami ve mescid hazirelerini, konak bahçelerini gölgeliyor­
du. XVI. yüzyıl başlanna kadar Marmara kıyısında Bizans çağından beri hâlâ
kullanılan eski İulianus veya Sophia limanı olan Kadırga limanı artık bu göre­
vini bitirmiş, Gelibolu'dan Haliç'e taşınan Türk tersanesi Kasımpaşa'da kurul­
muştur. Fakat Halic'in yukarı kesimi, tabiî görünümünü bütün güzelliği ile ko­
ruduğundan, güzel yalılarla süslü bir sayfiye bölgesi olarak kalmış ve bu duru­
munu hemen hemen geçen yüzyıl içlerine gelinceye kadar korumuştur. Ticaret
bölgesi ise şehrin ortasında iki bedestenin etrafındaki ve çevresindeki sokak­
larda, bu bölgede vakıf eserlere gelir getirmek üzere yapılan hanlarda gelişme
imkânı bulmuştur. Böylece büyük bir ticaret merkezi olan Kapalıçarşı doğ­
muştur.

İstanbul'un bütün güzellik ve ihtişamını zaman zaman mahv eden bü­


yük zelzelelerden biri 1509'da olmuş, 45 gün süren ve bütün şehri yıkan bu
felâkete "Kıyamet i suğrâ" {İ^üçük Kıyamet) denilmiştir. Daha korkunç felâketi
ise İstanbul'un yangınları yaratmıştır. Bunlar bilhassa kıyı mahallelerde başla­
dığında poyraz veya lodos rüzgârlarıyla çok çabuk yayılmışlar ve bazen günler­
ce sürerek geniş alanları kül etmiştir. Fakat zenginlik, bu felâketlerin yaraları­
nın çok kısa süre içinde kapatılmalarını sağlamıştır.
XVI. yüzyıl İstanbul'unun en eski resminini, en eski kopyası bu yüzyılın
başlarında Venedik'de yaşadığı bilinen Vavassore adlı bir editörün bastığı bir gra­
vürde görmekteyiz, üzerinde büyük külliyelerden yalnız Fatih camii ve manzu­
mesi işaretlendiğine ve 1505'de yapılan Bayezid camii olmadığına göre, bu res­
min şimdiye kadar ele geçmeyen aslı XV. yüzyılın sonlarına ait olmalıdır. Aynı
gravürün çok çeşitli kopyalan, sonraları altına 111. Murad'a kadar Padişah resim­
leri de eklenerek pek çok defa ağaç gravür olarak yayınlandığından, XVI. yüzyıl
İstanbul'unu tasvir ediyormuş gibi aldatıcı bir durum ortaya çıkmıştır.
Osmanlı Devletl'nin en geniş ve en parlak çağı olan XVI. yüzyılda İstan­
bul'u tanıtan gerek Türk gerek yabancı pek çok resim vardır. Bunların yardı-
mıyle şehrin bu devredeki görünüşünü tanımak mümkün olmaktadır. 1533 yı­
lında İstanbul'a gelerek, duvar halısına işletmek üzere bazı resimler yapan Fla­
man ressamı Pieter Coek van Aalst, İstanbul'un ilk defa olarak iki resmini "D'apres
nature" olarak meydana getirmiştir. Bunlarda yarı yıkık Hippodrom'un yarım
yuvarlak ucu üstünde yükselen galeri sütunları, ve ilk Fatih Camii görülür. Ga­
lata sırtlarından yapılan resimde ise Haliç yamaçlarındaki Türk evleri mimarî
karakterleri ile belli olmaktadır. Bunlar küçük, en fazla iki katlı mütevazi evler­
dir. I553'de elçi Ghislen de Busbecq ile İstanbul'a gelen Flensburg'lu ressam
Melchior Lorich'in küçük resimlerinden birinde, Çemberlitaş'da Atik Ali paşa
camii karşısında Elçi hanından Bayezıd'a doğru bir manzara tasvir edilmiştir.
Bu resimde ön plandaki Atik Ali Paşa Medresesi kubbesinin arkasında o dev­
rim küçük İstanbul evlerinden birini görmek mümkündür. Aynı Lorich'in Hol­
landa'da Leiden'de bulunan 11 metre uzunluğundaki İstanbul Panoraması ise, XVI.
yüzyıl İstanbul'unun Haliç tarafından görünüşünü aksettiren eşsiz değerde bir
belgedir. Kıyıdan yukarılara kadar bütün yamaçlar gayet sık olarak evlerle do­
ludur. Bunların aralarında yer yer ağaç topluluklarından meydana gelmiş yeşil­
lik yığınları görülür ki, bu, İstanbul'un 1950 yıllarına kadar koruduğu bir özelli­
ğidir. Bu ev ve yeşillik toplulukları arasından bazı büyük binalar ve camiler ta­
şar. Şehrin siluetine hâkim olan unsurlar ise. Güzel San'atlar Akademisi'nde öğ­
retim üyeliği yapan Prof. B. Taut'un güzel bir buluşu ile "şehir tadan" {= Stadt-
krone) olarak adlandırdığı büyük Sultan camileri ve bunların külliyeleridir. Ara­
larda başka camiler de görülür. Haliç son derecede canlı ve kalabalık bir liman
durumundadır. Suyun üstünde, iki yaka arasında bağlantıyı sağlayan küçük yolcu
kayıklarından, mavnalara, büyük kalyonlara kadar her çeşit gemi görülür. Ayrı­
ca kıyıda, sahile palamarlarla bağlanmış pek çok sayıda yelkenli hatta henüz
donanımı takılmamış,tamirde veya yapılmakta kaba tekneler vardır.Lorich, Ka­
nunî Sultan Süleyman devrinde ve tam Süleymaniye camiinin yapımının bittiği
sırada İstanbul'da idi. Ayrıca çizdiği resimlerde Kanunî'yi ebedîleştirdiği gibi, Sü­
leymaniye camiinin de bütün ek yapıları ile muhteşem bir resmini meydana
getirmiştir. Aynı yüzyıl içinde iki Türk san'atkârının Masuh es-Silâhî ve Seyyid
Lokmanın kitaplarına minyatür tekniğinde yaptıkları İstanbul resimlerinde de,
Osmanlı Devleti'nin başkenti evlerle dolmuş ve tamamen Türkleşmiş biçimi ile
görülür. Bunlardan Masuh'un minyatüründe bir çok detaylar arasında bihassa
dikkati çeken bedesten etrafındaki çarşıların Türk üslûbundaki dükkânlarıdır. Sey­
yid Lokmanın Hünernâme'sinde Veli Çan'ın elinden çıktığı sanılan minyatürde
ise, artık yoğun ve biraz da intizamsız biçimde yerleşilmiş olan İstanbul'un he­
men her sokağında ağaçların varlığına işaret edilmiş olması, ve bir de ortada
Yenibahçe vâdisinin boş olmasıdır. Şehrin az uzağındaki Kağıthâne, Büyükde-
re, Göksu gibi mesire yerlerinden önce, geniş çayırı ile halkın açık hava ihtiya­
cını karşılayan İstanbul'un bu ilk mesire yeri böylece burada işaretlenmiştir. Bu
minyatürde ayrıca Osmanlı Donanmasının baş tersanesi olan Kasımpaşa Tersa­
nesi de bütün genişliği ile belirtilmiştir. O çağın Avrupa şehirlerine benzeme­
yen bu zengin, parlak, kalabalık ve muhteşem anıtlarla bezenmiş şehir yaban­
cıların hayranlığını çekiyordu. XVI. yüzyılda İstanbul'da eski Bizans'ın kalıntıla­
rını arayan Albi'li Pierre Gylli (Gylius), "Her şehir bir gün sönmeğe mahkûm­
dur, faiiat yeryüzünde insan oldukça burası payidar olacaktır" demek suretiyle
İstanbul'un kuruluş yerinin önemini belirtmiş oluyordu. Elçi G. de Busbecq ise
"Tabiat sanki burasını dünyanın başkenti olarak yaratmış gibi, bundan daha güzel
ve daha uygun bir yerde bir şehir düşünülemezdi" diyerek onu destekliyordu.

Osmanlı Devleti kadar bütün Yakın Doğu'nun en büyük ticaret merkez­


lerinden biri olan İstanbul'a 1589'da gelen Fas Sultanın elçisi olan bir Arap '.'..Bu-
MİMARBAŞI rada rastlanan malların çokluğu insanı şaşırtır..." defnektedir, ve sözlerini şöyle
K O C A SİNAN, tamamlar "işçiler, zenaatkârlar. değerli eşyalar, tüccarlar, mallar, dükkânlar, ki­
YAŞADIĞI ÇAĞ taplar, bütün bunlar sayıları verilemez derecede çoktur, ve ancak Allah... bunla­
V E ESERLERİ rın ne kadar olduğunu bilebilir Burada en umulmayan eşya için bile pek çok
706 çarşı ile karşılaşılır".
Osmanlı devrindeki bazı fermanlardan öğrenildiğine göre, şehrin bele­
diye nizamları oldukça sıkı idi. Fakat bunların ne dereceye kadar uygulamada
geçerli oldukları bilinmez. Daha XVI. yüzyıl sonlarına ait belgelerde yaya kaldı­
rımların bozulmaması, sokaklara pis su akıtılmaması ve yaşlılara zahmet verdi­
ği için yokuşlarda merdivenli yol yapılmaması emredilmişti. Ayrıca 1572'de sur­
lara bitişik ev yapımı yasaklanmış, arada 3 metrelik aralık bırakılması istenmiştir.
Fakat bu yasaklar fazla geçerli olmamıştır. Yangınların artması, korkunç birer
âfet halini alması yüzünden de evlerde şahnişin yapımı şartlara bağlanmış, hat­
ta yasaklanmış, saçaklar azaltılmış, yangına karşı her evin merdiven ve su dolu
fıçı bulundurması şart koşulmuştur. Fakat her âfetten sonra şehir bilhassa ya-
bancılan çok şaşırtan bir hızla bir kaç ay gibi kısa bir süre içinde yeniden imar
ediliyor ve harap olan vakıf binalar da, ileri gelenler arasında yapılan bir iş tak­
simi ile masrafları kendi keselerinden karşılanarak derhal ayağa kaldırılıyordu.
Bir ara yangınlar hususunda halkı daha dikkatli olmağa zorlamak için, •evin­
den vangın başlayan ev sahibinin idam edileceği" yolunda bir de ferman çıka­
rıldığı bilinir. Fakat bu fermanın yayınlanmasının hemen arkasından çıkan ilk
yangının bizzat Padişahın "evinden" yani saraydan başlaması, bu korku verici
kararın uygulanmasını daha başından baltalamıştır.
Topken Saracı Otş Kap« Önlen Klâsik devir dediğimiz XVI-XV1I. yüzyılların İstanbul'unun genel görünü­
şünü bugün aslı Viyana'da bulunan renkli bir panorama resimden görmek müm­
kündür. Ayrıca Galata ve Üsküdar'ı da tasvir eden bu resimlerden İstanbul'un
Haliç tarafından görünüşü aksettireninde Sarayburnu'ndan Ayvansaray'a kadar
şehir bütün özellik ve ihtişamı ile 1 metre kadar uzunluktaki birresimdegözler
önüne serilmektedir Büyük camilerin taçlandırdığı şehrin Haliç'e inen vamaçlan
yoğun biçimde evler.küçük camiler,han ve medreseler, konaklar,hamamlar ve
bunları ayıran yer yer ağaç toplulukları ile belirtilmiştir. 1573'de İstanbul'a ge­
len Du Fresne-Canaye, İstanbul'da "...o kadar yeşillik var ki adeta korular içinde
kurulmuş bir şehrî..." andırdığını, sokakların dar ve evlerin hafif inşaatla ahşap­
tan yapıldıklarını haber verir. XVII. yüzyılda yayınlanan Merian'ın, Temini'nin ve
daha başkalarının İstanbul panoramaları bunun kadar gerçekçi değildir. Zaten
bunların hepsi de İstanbul'dan getirilmiş bir resim, az veya çok, şehri hiç gör­
memiş Batılı gravürcünün fantezisinin uydurduğu elemanlarla zenginleştirilmiş
resimlerdir. Şehrin içindeki yeşillik topluluklarının, yakın yıllara gelinceye ka­
dar Türk hayatının gerekli bir unsuru olduğu bilinir. Mahalle aralarında bulu­
nan küçük meydanları gölgeleyen yaşlı ağaçlar eski Türk mahallelerinin vaz
geçilmez bir parçası idi. XV. yüzyıl sonları ve XVI. yüzyılın ilk yarısında yaşayan
şairlerden Zâtî, İstanbul'daki hayatını Tezkire yazarı Aşık Çelebi'ye anlatırken şu
sözleri söylemişti: "Toplandığımız (dostları ile) yer Tahtıkalede Vaka meyhanesi
idi. Ağa yokuşunda bir çeşme ve gölgeli bir ağaç vardı. Oraya ferec bade'ş-şidde
Gaiala'dan SCteymariye ve Yen Cârn
(meşakkatden sonra rahat ve huzur) adını vermiştik. Oraya gelince sanki kevser
havzasına ve Tûbâ ağacı gölgesine ermiş gibi olurduk". Osmanlı devri Türk ede­
biyatının şairleri de çeşitli vesileler ile, bu büyük şehrin güzellik ve özelliklerini
şiirlerinde överek anlatıyorlardı. Bu hususta bir örnek olarak burada XVII. yüz­
yılda yaşayan Şeyhülislâm Yahya Efendi'nin Divan'ındaki bir şiiri hatırlatmak
isteriz;

Salındı iyd irişdi yine hûbânı Sitanbulun


Yine ârâste olsun Karamanı Sitanbulun
Safâlar kesb idüb uşşâk olunsun merhaba yer yer
XVı. Y Ü Z Y ı L D A
Vefâ meydanına gelsün cevânîni Sitanbulun OSMANLı D E V L E T I
Döner hurşîd-i âlem tabına gerdûn-i gerdanın V E ISTANBUL
Prof. Dr. Semavî EYİCE
Binüb dolaba her bir mâh-ı tâbânı Sitanbulun
7Ö7
Semend-i nazla yüğrük cevânlar seyre çıksunlar
Pür olsun hûblarla At meydanı Sitanbulun
Bu şi'rin hakk budur Yahya ki gâyet bî-nazîr oldu
Pesend eylerse lâyık ehl-i irfanı Sitanbulun
İstanbul'un dış görünüşünde yeşil benekleri meydana getiren küçük ağaç
toplulukları, konakların, camilerin bahçe ve avlularındakilerden başka mahalle
aralarındaki küçük mezarlıklardan yani hazirelerden çıkıyordu. Ayrıca, şehrin
içindeki belirli bir düzeni olmaksızın Bizans çağından beri süregelen bir siste­
me göre olan ve kaynaklardan anlaşıldığına göre bir kısmı arnavut kaldırımı
denilen kaba taş döşenmiş sokakların birleştiği yerlerde gayet ufak meydan­
cıklar da birkaç ağaç tarafından gölgelendiriliyordu.Türkler'in ve İstanbul halkı­
nın bu devirlerdeki ağaç sevgisi yabancıların da dikkatini çekecek ve onların
övgülerini üzerinde toplayacak kadar kuvvetli idi. İstanbul'un bir özelliği de, şehrin
dış sınırlarını âdeta yeşil bir kuşak içine almış olan uçsuz bucaksız mezarlıklar­ -S.

dı. Belirli bir düzeni olmaksızın ulu selvi ağaçlarının bir orman gibi gölgelediği
bu sahalar, surların dışında Marmara'dan Eyüb'e kadar şehri kuşattıktan sonra,
Eyub sırtlarını da kaplıyor, ikinci bir kuşak ise Kasımpaşa'dan başlayarak Tepe-
başı'na Şişhane'ye çıkıyor, burada Galata surları dışında Taksim- Ayaspaşa ve
Tophane üstünden tekrar kıyıya kadar iniyordu, üçüncü büyük kuşak ise karşı
yakada, Anadolu tarafında Üsküdar'dan şimdiki Kızıltoprak semtine kadar uza­
nan Karacaahmet mezarlığı idi. Eski resimlerde, hatta geçen yüzyılın sonlarına
kadar çekilmiş fotoğraflarda bugün pekçok yerde izi kalmamış mezarlıklar gö­
rülebilir. Mimar Sinan'ın Türbesi
Sinan Çağının Kültürü
Siyasî Tarihi Kısmı
Prof. Dr. nocteba İLGÖREL

W-
stanbul'un fethiyle büyük Devlet olma yoluna giren Osmanlı Dev­
leti, böylece batıda ve doğuda gelişen bir nüfuza da sahip olmuş­
tu. Ancak özellikle batıda bazı kaygıların da başladığını ifade et­
mek gerekir. Zira zaten fethe kadar Avrupa kıtasına ayak atmış bu­
lunan Türkler, dünyanın önemli bir merkezine sahip olarak Avrupa için büyük
bir tehlike olabilirdi. Halbuki Avrupalılar Hıristiyanlık taassubu ile Anadolu ve
Kudüs'ü kendi yayılma sahaları olarak görüyorlardı. Çok defa papalığın teşvik
ve tahrikleriyle karada ve denizde Osmanlı Devletiyle mücadeleye giriştiler. Do­
ğuda ise durum batıdakinden farksız idi. Devlet daha Anadolu Türk biriiğini
kurarken iki önemli rakip ile karşılaşmıştı. Bunlardan Memluk Devleti, kendi
sağ kanadını emniyete almak için Osmanlı Devleti'nin güneye sarkmasını en­ Fadh
gellemeye çalışıyordu. Doğudaki rakip diğerinden daha tehlikeli idi. Safevîler
Anadolu'yu kendi nüfuz bölgesi kabul etmişler, mezhep kışkırtıcılığı yaparak
isyan ve ihtilaller hazırlığına girişmişlerdi. Devlet denizlerde de emniyette de­
ğildi. Donanması henüz Avrupa donanmaları gibi gelişmiş değildi. Halbuki Av­
rupalılar özellikle Cenevizliler ve Venedikliler denizcilikte ve deniz ticaretinde
ustalaşmışlardı. Ayrıca Anadolu için devamlı tehlike olabilecek Ege adaları bun­
ların ellerinde bulunuyordu. Ege adaları gibi Kıbrıs da Avrupalı korsanların ve
tüccarların elinde idi. Yukarıda izah edildiği gibi Devlet daha Anadolu Türk bir­
liğini tesis edememiş iken etrafı tehlike çemberi ile sarılmış bulunuyordu. Dev­
letin sadece Karadenizden şimdilik bir endişesi bulunmuyordu. II. Bayezid sal­
tanatta hak iddia eden kardeşi Cem ile uğraşarak, onun ölümü 1495 tarihine
kadar hem Anadolu'da hem de batıda pasif bir politika takip etti. I. Selim'e ka­
dar önemli bir askerî harekât gerçekleştirilemedi.

Bundan sonra Osmanlı Devletinde her sahada büyük gelişmeler oldu.


XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti bir gençlik çağı yaşadı. Bu yüzyıl bir atılımlar
•Ma
çağı oldu. Devlet büyük savaşlar yapıyor, büyük Devlet adamları yetiştiriyordu.
Osmanlı Devleti hak ve adaletin hüküm sürdüğü bir hukuk Devleti olmanın ..J
mm
zirvesine ulaşmıştı. Osmanlı vatandaşları çağına göre refah içinde yaşadılar. Hu­
zuru bozan zümrelere Devletin hiç müsamahası yoktu. Deylet teşkilâtı mükem­
mel çalışıyor, yenilikler birbirini takip ediyordu.
Kulesinden
Sultan Selim ile beraber Osmanlı Devleti için yeni ufuklar açıldı. Fatih'­ Bayezid Meydanı

in başlattığı enerjik fetih politikasına dönüldü. Selim de Fatih'in planladığı dünya


imparatorluğu" idealini benimsedi. Merkeziyetçilik prensiplerine sıkı sıkı bağlı
kalan Selim, önce Anadolu Türk biriiğini kurmak üzere sert ve kat'î adımlar
attı. Anadolu Türk biriiğini tehdid eden Şah İsmail'in lideriiğinde Safevî propa­
gandasını tesirsiz hâle getirmek için faaliyete girişti. 1514 yılında Çaldıranda
Şah İsmail prensiplerine şiddetli bir darbe indirildi. Dulkadırii idaresine son ve­
rilirken Harput, Bitlis, ürfa, Mardin, güneyde Rakka ve Musul gibi Türk şehirleri
de kendiliklerinden Osmanlı idaresine girdiler. Ancak Dulkadırlı idaresine son
verilince Memluk Devleti ile karşı karşıya kalındı. Selim zaferi müteakip bir ter­
sane ve bir donanma inşaatına hız verdi. Padişah'm bu tedbirieri, baharat tica-
MIMAR BAŞı reti için Kızıldenizin güney kapısı olan Bâbülmendeb'i kapayan Portekiz donan­
K O C A SıNAN, masına karşı idi. Esasen Memluk Devleti bu konuda acz içinde idi. Diğer taraf,
AŞADıĞıÇAĞ tan mukaddes yerler Portekiz tehdidi altında bulunuyordu.
VE ESERLERI
Sultan Selim süratle Mısır üzerine yürüdü. Peşpeşe kazandığı Meıcidâ-
110
bık ve Ridâniyye zaferleri ile hem Mısır'ı fethetmiş hem de Mekke şerifinin seve
seve Türk idaresine girmesini sağlamıştı. İşte bu tarihten itibaren Osnnanlı su),
tanları "Hâdimül-haremeynuşşenfeynunvanım almışlardır. B u unvan O s m a n l ı
padişahlarına hem İslâm hem de Hıristiyan âleminde büyük bir itibar sağla-
mıştır. Kıbrıs için Memluk Devletine vergi ödeyen Venedik, hemen bir elçilik
heyeti göndererek vergi ve imtiyazlar konusunda Selim'i ziyaret etti.
Suriye, Kudüs ve Mısır'ın Türklerin eline geçmesi, Avrupa'da şaşkınlık
ve öfke ile karşılandı. Papa X. Leon yeni bir haçlı seferi için faaliyete geçti. Papa
gayretlerinde başarılı olamadığı gibi Selim de Avrupa Devletleri ile iyi geçin­
meyi tercih etmiştir. Ancak deniz üstünlüğü hâlâ Avrupalıların elinde idi. Padi-
şah şark ticaretinin önemini kavradığı gibi Suriye, Filistin ve Mısır'ı da ana va­
tana deniz yolu ile bağlamayı düşünüyordu. Bundan başka birer korsan yuvası
olan adaların kontrolünü de plânlıyordu. Bunun için Haliç tersanesinin inşasına
başlandı. Bu haberi alan Papa X.Leon bir haçlı donanması için faaliyete geçti.
f «tr'n Tuğrası
Selim, kısa süren saltanatı esnasında Devlet mekanizmasına bir canlılık
getinniş, merkeziyetçi idareyi güçlendirmişti. Hükümdarlığı sırasında önemli ka­
rarlarda birinci derecede rol oynamış, atılan her adımın bizzat planlayıcısı ol­
muştur. İcraatında cesaret ve sertliğine duyulan hayranlıktan kendisine "Yavuz"
lakabı verilmiştir, işte bu yüzden Devlet mekanizmasında Fatih'ten beri devam
edegelen gelişme süratlenmişti. Bu devirde ticaret inkişaf ediyor, yerli sermaye
artıyordu. Yeni ticaret yolları ve sahaları ortaya çıkıyordu. Devlet Asya Avrupa
ticaretine de el atmış bulunuyordu. Bunun yanında nüfus artıyor, şehitler bü-
yüyordu.
Sultan Süleyman genç yaşta tahta cülûs etti: Bu devir O s m a n l ı Devleti ­
nin her bakımdan en yüksek devridir. Süleyman babasının ö l ü m ü ile b o z u l m a k
istenen iç huzuru derhal sağlamakta başarılı oldu. Genç padişah, insan haysi­
yetine yaraşır idarenin yeni düzenlemelerle daha da mükemmelleşmesini sağ­
ladı. Din ve ırk farkından çıkabilecek ihtilâfları ortadan kaldırmak için yeni ka­
nunlar ihdâs etti. Can ve mal emniyetini sağlayan tedbirler geliştirildi. Kaynak­
lar onu, kanun koyuculuğu vasfından dolayı "Kânunr" diye anarlar. Genç padi­
şah içte güven ve huzuru tam mânâsiyle sağladıktın sonra seferlere çıktı.
Kanunî bundan sonra atalanndan devraldığı mirası geliştirmeye koyul­
du. Zira düşmanlar yeni padişahın bir açık tarafını kolluyorlardı. B u tehlike ba­
tıdan gelebilirdi. İlk olarak Belgrad'ın fethi gerçekleştirildi. Belgrad Avrupa yoi-
lannın başlangıcı idi. Bu suretle Balkanlarda Türk hâkimiyeti güçlendi. Belg­
rad'ın fethi ile Devlet batıda gücünü isbat etmiş olmakla beraber güney uç za­
yıf kalmıştı. Denizde en büyük tehlike Rodos'tan gelmekte idi. Gayet iyi tahkim
edilmiş bulunan Rodos, Akdeniz korsanlarının sığınağı idi. 1522 de Rodos'un
fethi gerçekleştirildiği zaman Devlet güney ucunda da muvazeneyi sağlamış bu­
lunuyordu. Avrupa'da Osmanlı Devleti aleyhinde başlayan cereyan papalığın gay
retleriyle son haddine varmıştı. Nihayet müttefikler Mohac Ovasında mağlûp
ve perişan oldular (1526). Macaristan'da Osmanlı Devletine tabi bir hükümet
kumldu. Bu dunımdan en çok Avusturya hükümdarı Ferdinand rahatsız oldu,
1529 yılındaki Viyana muhasarası Avusturya'ya Osmanlı Devleti'nin g ü c ü n ü gös­
termece iâfî geldi. Ancak Ferdinand Budin'e taarruzdan geri kalmadı Fakat tâ­
rihlerde "Alman sc^r i hümâyûnu" diye geçen büyük seferde Ferdinand, Kanu­
nî ile karşılaşmaktan korkarak barışa yanaştı. Bundan sonra barışı bozan karşı
taraf olda Osmanlı Devleti daima üstünlüğünü konjyup dünya siyasetinde ö n e m
li roller oynamaya başladı. Diğer taraftan XVI. asırda Fransa, İngiltere ve Hol­
landa gibi monarşilerin Habsburglarla mücadeleleri ve mezhep kavgalarının Av­ SİNAN ÇAĞI KÜLTÜRÜ
StYASÎ TARİH KISMI
rupa'yı iki cepheye ayırması Osmanlı Devleti için uygun bir ortam yaratmıştı.
Prof. D r . M ü c t e b a I L G Ü R E L
Nitekim, bu mücadelelerin mağduru Fransa'nın Habsburglara karşı yardım iste­
77?
mesi, Osmanlı Devleti'nin Avrupa Devletler muvazenesinde başlıca bir unsur
olarak ortaya çıkmasını hazırladı. Veya Osmanlı Devleti Avrupa Devletler cami­
asına girmiş oldu.
Kânunî'nin Irakeyn seferi ile Bağdat ve Basra yolunun açılması, Kızılde-
nizde bir muvazene teşkil etmiştir. Bundan başka Osmanlı iktisadiyâtı için önemli
olan ipek ticareti kontrol altına alınmıştır. Ayrıca mukaddes yerlerin emniyeti
bir kat daha artmış bölge bir koruyucu çember içine alınmıştı.
Osmanlı Devleti'nin Akdenize açılmasını âdeta şartlar zorlamıştı. Zira Bal­
kanları ele geçirip Mora'ya kadar inen Devletin Akdenizde hâkim olması gere­
kiyordu. Karada ye denizde kuvvetler dengesini sağlamak Hıristiyan Avrupa'­
nın ordularına ve donanmalarına karşı koymada çok lüzumlu idi. Barbaros'un
Preveze Zaferi, işte bu dengeyi kolayca kurdu ve Osmanlı donanmasına Akde­
Kanuffye Yardım İstemey'e Gelen Açe Elçileri
nizde 40 yıl rakipsiz bir hâkimiyet sağladı. Zira tahıl ürünleri bakımından zen­
gin Mısır ve Suriye Osmanlı topraklarına katılınca Akdeniz'in önemli bir kat daha
artmıştı Bölgeden Avrupa'ya buğday ticareti hayâtı öneme sahipti. Tuz, yün, ipek,
deri ve şap Osmanlı ülkesinden talep edilmekte idi. 1536 yılında Fransa'nın ta­
lebi üzerine bu ülkeye ticarî imtiyazlar da bahşedilmişti. Kânunî bu imtiyazlan
vermekle Fransa'yı Avrupa'ya hâkim bulunan haçlı zihniyetinden uzaklaştırmak
istemiştir.
Türklerin Hind okyanusundaki faaliyetleri XVI. yüzyılın ortalarında ba­
şarılı oldu. Burada okyanus tipi gemiler inşa ederek Portekiz donanmasiyle ça­
rpıştılar. Selman Reis, Rrî Reis ve Seydî Ali Reis gibi büyük denizciler yetişti.
Osmanlı Devleti'nin bölgede büyümesi bu sayede gerçekleşti. Mısır, Yemen, Bas­
ra, Lahsa ve Habeşistan'da beylerbeyilikler teşekkül etti.
Osmanlı Devleti'nin bundan sonra gerek Habsburglarla gerek Safevîler-
le mücadeleleri devam etti. Macaristan Budin eyaleti adıyla Osmanlı eyaletleri­
ne katıldı. Devlet bu iki ülke ile barış yaparak siyasî durumu güçlendirdi. An­
cak bu tarihlerde Osmanlı Devleti aleyhinde büyüyen bir tehlike görülmeğe baş­
ladı. Asrın ilk çeyreğinde Moskova Büyük Knezliğine pek önem verilmemişti.
1547 de Kazan ve Astrahan'ı alan Ruslar, 1559 da ilk defa Azak'a ve Kırım kıyı­
larına ulaştılar. Bunun üzerine Papa haçlı projelerinde çarı da hesaba katmağa
başladı.
Kânunî devrinin zenginlik ve ihtişamını en güzel ifade eden Don-Volga . Murad'n Tuğrası
(Ten-İdil) kanalı teşebbüsüdür. İran ile mücadelede ve Orta Asya Türk Devletleri
ile irtibat kurulmasında kullanılabilecek bu kanal, Karadeniz ile Hazar denizini
birleştirecekti. Diğer taraftan Kazan ve Astrahan hanlıklarının büyüyen Rusya'­
nın eline düşmelerine engel olunması da plânlanmıştı. Kânunî devrinde planla­
nan ve 111. Murad devrinde başlanan bu teşebbüs çeşitli sebeplerden dolayı yü­
rütülememiştir. Bu cümleden olarak Süveyş kanalını açma teşebbüsünü de zik­
retmeliyiz.
Kânunî devrinin ihtişamını ve siyasî üstünlüğünü Açe hükümdarının yar­
dım talebi de açık açık göstermektedir. Padişah Sigetvar seferine gideceği sıra­
da Sumatra adasının kuzeyinde bulunan müslüman Açe hükümdarı padişaha
bir mektup gönderip her taraftan Portekizliler tarafından sarıldığından bahse­
derek yardım talep etmişti. Hatta Açe hükümdarı itaatini de arzetmiş bulunu­
yordu. Selim tahta geçince bu talebe cevap verilmiştir.
Selim devrinde Kıbrıs'ın fethiyle Anadolu'nun ve doğu Akdenizin emni­
yeti sağlandı. İnebahtı deniz savaşında mağlup ve perişan olan Osmanlı donan-
M İ M A R BASI masının süratle yeniden inşası Kıbrıs Fethinin sonuçlarından idi. Bundan So-
KOCA S İ N ^ , kollu Mehmed Pöşa'nın büyük gayretleri görülmüştür. Bu devirde yetişmiş S o -
YAŞADIĞI ÇAĞ kollu Mehmed Osmanlı Devlet adamları arasında mümtaz bir mevki işgal
V E ESERLERİ etmektedir. Sokollu Mehmed Paşa gibi bu devir Osmanlı idaresinde sadaret mev-
112 kiine gelerek Devleti büyük bir vukuf ve kudret ile idare eden sadrıâzamlar bu­
lunmaktadır. Bunlaıdan bazılan Hadım Sinan Paşa, Pîrî Mehmed Piaşa, Lutfî Paşa,
Lala Mustafa Paşa ve özdemir-oğlu Osman Paşa bu devirde Devlete büyük hiz­
metlerde bulunmuştur.

SiJeymaniye CâmiTıin M*ıat)t


XVI. Asırda Hukuk

d. Doç. Dr. Feridun M. EMECEN


îmar Sinan'ın yaşadığı XVI. asır birçok tarihçi tarafından Osmanu
Devletinin "Altın Çağı" olarak tavsif edilmiştir. Gerçekte XVI. asır,
• 4 Şİİ Osmanlı târihinin siyâsî, idârî ve mâlî bakımdan ulaştığı nihâî mer­
halenin en parlak safhasını teşkil eder. Bu parlak safhanın temel­
leri ise, Fatih Sultan Mehmed devrinde atılmıştır. Esâs itibariyle İslâm hukuku­
na dayanan Osmanlı hukuku da bu seyir içinde gelişip tam mânâsiyle yerleş­
miştir. Şüphesiz bu gelişme Ö r f î hukuk sahasında kendini göstermiştir. Bilin­
diği gibi İslâmiyette cemiyet hayatını ve ferdler arasındaki münâsebetleri dü­
zenleyen dînî temele dayalı şeriat kanunları esastı. İslâm devletlerinde de mev-
cud olduğu anlaşılan ve daha ziyâde şer'î hükümlerin boşluklarından doğan örf
hukuku ise, doğrudan doğruya Sultan'ın kendi otoritesine dayanarak koyduğu
kanunlar veya kanun mevkiine çıkardığı, halk arasında geçerli örf ve âdetlere
istinad etmekteydi. Haddizâtında örf hukuku bir bakıma bu şekli ile İslâm hu­
kukunun kaynağı arasında yer almıştı'. Hattâ bâzı örfî hukuk kaidelerinin biz­
zat Hz. Peygamber tarafından uygulandığı ve Hz. Ömer'in de benzeri bir tatbik­
te bulunduğu bilinmektedir^. Dolayısıyla örf hukuku, esas itibariyle şer'î huku­
kun açık hükümlerini değiştirmemek ve bozmamak kaydı ile ona ters düşme­
mekte idi. Fatih

Osmanlı Hukukunun Gelişme Safhası


Kendisinden önceki Türk-İslâm devletlerinin müesseselerinden geniş
ölçüde müteessir bulunan Osmanlı Devletinde, daha ilk kuruluş yıllarından iti-
bâren mahallî örf ve âdetlerin, vergilerin, eski siyâsî ve idârî ananenin hukuk
hayatına girdiği ve pâdişâh fermanları ile bunların tanınıp resmî hâle getirildiği
anlaşılmaktadır^. Eski Türk-İslâm devletlerinden geçen idarecilik geleneği uya­
rınca fethedilen memleketlerde tesâdüf edilen vergi, teşkilât ve usullerin ya ay­
nen ya da kısmen tatbikinde mahzur görülmemiş, böylece siyâsî hukuk yahûd
devlet hukuku şekli ortaya çıkmıştır. Bu da, şer'î hukuk ile birlikte, devletin hu­
susî hukuk ve amme hukuku sahalarında hâkim bir hale gelmiş ve tatbik mev­
kiine konulmuştur.

İJÖ.L Barkanın "(Osmanlı İmparatorluğunun teşkilât ve müesseselerinin Şer'iliği meselesi)", Hukuk Fakül­
tesi Dergisi, X 1 0 4 , 203 vd.) ve F. Köprülü'nün ÇFıkıh", İslam AnsiklopedisK=İA), III, 614) Örfi ve şerT hukuk diye
birbirinden kaynak bakımından farklı iki hukuk sisteminden söz etmeleri, İslâm hukukçularının görüşleri ile bağ­
daşmamaktadır. Zirâ İslâm hukukçulan, nasslara aykın olmayan örf ve âdetin İslâm hukukunun kaynağını teşkil
ettiklerini belirtirler (bkz. RAtar, İslam Adliye Teşkilâtı, Ortaya çıkışı ve işleyişi, Ankara 1979, s24-25). Ayrıca tama­
men örfî hususiyetleri aksettiren bâzı sancak kanunnâmelerindeki, "Beyâna tafeil-ı kavânm-ı şerlyye-l mOte'âmıJe
ve kavâid-i rusüm-1 Orflyye-i müte'ârife" serlevhası bunlann birbirleriyle uyum içinde olduğunu gösterse gerektir.
(Bkz. Ö. L Barkan, X V . ve X V I . asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Ziraî Ekonominin Hukuld ve IMâH esasları,
I. Kanunlarİstanbul 1943, s. 1 ve 28'deki Hüdâvendigar ve Bolu Kanunlan).

2. Hz. Peygamber Medine halkının örf ve âdetinin iyi ve makul olanlannı almak suretiyle, İslam hukukunun
gelişmesine yardımcı olmuştur (bkz. F. Atar, Aynı eser, s.81-85)ı

3. Bkz. H. İnalcık, "Osmanlı hukukuna giriş, Örfi- Sultanî hukuk ve Fatih'in Kanunlan" AjûSiyasal Bilgiler
Fakültesi Dergisi ( » S B F D İ XIII/2 (Ankara 1968), 102-103.
MİMARBAŞI Bilinen ilk örneklerine daha kuruluş yıllarında rastlanan örf hukuku"
KCX:A SİNAN, Osmanlı Devletinin idâre ve teşkilatlanma sahasında ulaştığı yeni merhalenin
YAŞADIĞI ÇAĞ bir gereği olarak gelişme göstermiştir. I. Bayezid, kanun koyma, yeni nizamlar
VE ESERLERİ getirme yolunda, -toprak tasarruf hukuku, kul sisteminin tatbiki, merkezî ve as­
114
keri idâre sistemini yerleştirme, tahrîr sistemi gibi - mühim kararlar almaktan
çekinmemiştir. Bu örf kâidelerinin II. Murad devrinde kesin olarak yerleşmiş bu­
lunduğunu söylemek mümkündür. Zirâ Fatih Sultan Mehmed devrindeki hu­
kukî faaliyet, esas itibariyle II. Murad zamanında hazırlanan zemin üzerinden
yürütülmüştür. Fâtih merkezî otoriteyi kuvvetle temin için devlet teşkilatında
ve kanunlarda yenilik yapmak maksadıyla harekete geçmiş ve bu mutlak oto­
rite sâyesinde örf hukuku ön plana çıkmıştır^. Gerçekten o devirde girişilen fa­
aliyetlerle Osmanlı hukuk telakkisi ve kanunları tam mânâsiyle yerleşerek sü­
reklilik kazanmıştır^. Fâtih'in devlet teşkilâtına, idâre, mâliye ve cezâ sahaları­
na dâir kararları toplayan iki kanunnâmesinin^ kısmen sistemli ve resmî nite­
lik taşıdığı umumiyetle kabul edilmektedir^. Bu kanunnâmeler bâzı değişikiji^,
lerle Kanunî Sultan Süleyman devrinde de geçerli olmuştur ki, özellikle cezâ
kanunu Fâtih devrindeki ile pek az farklılıklar gösterir.

Kanunî Devrinde Osmanlı Hukuku


Babası Yavuz Sultan Selim'den sonra Osmanlı tahtına geçen Sultan
Süleyman, askerî ve siyâsî başanları dolayısıyla batıda "/Muhteşem, Büyük Türk"
lakablarıyla şöhret kazanmışken, Osmanlı tebaası tarafından "Kanunî" sıfatına
lâyık görülmüştür. Bu sıfat, onun hak ve adalet mefhumlarına verdiği öıuüni
gösteren güzel bir işâret olsa gerektir Gerçekten tahta geçer geçmez yaptığı
ilk icrâatler, devrinin hak ve adâlet içinde geçeceğini halka müjdelemiştir. Mite-

M d kim ilk iş olarak babası tarafından Tebriz ve Kahire'den İstanbul'a getirilen 500
kadar sanatçı, ümerâ, ulemâ v.s'in istedikleri yerlere gitmelerine izin verdiği gj.
SiJeymaniye Camü
bi. Iran ile yapılan ipek ticâretini serbest bırakmış, yasak sırasında ticâreti sür­
dürdükleri için mallan müsadere olunmuş tüccarların zararlarını hazineden taz-
mîn ettirmiş, zorbalıklan ile halkı yıldıran bâzı devlet adamlarını ve askerî ida­
recileri cezalandırmıştır^. Böylece reayanın hak ve hukukunu gözetmekte, ka­
nun ve nizamı uygulamakta gösterdiği titizliği halka ispat etmiştir. B u yoldaki

4. AleseM O s m a n Gazi nin pazar bâcı alınması hususundaki tavn için bkz. Aşıkpaşa zâde. Tevârih-i Âl-i Os­
man. Âli Bey nesri. İstanbul 1332, s32. Aynca Fatih devri Osmanlı tarihçilerinden Tursun Bey, örfün mânâsını şu
iMelerle tarif eder ve İlli, yu'ni bu tedbir ol mertebede olmazsa belki mûcerred tavr-ı akl Özre nizâm ı âlem-i
ZiNr Içûn meseU tavr-ı Cengiz H v ı gibi olursa sebeMne Izifet ederler, slyiset-l sultani ve yasağ-ı pSdişahî dirler
U OrfOmHax (unbmızca) m O rf dfrier_" ( n r i M E b u l - F e t h , MTulum neşri, İstanbul 1977, s l 2 ) .

5. H. inakık. Xlsmanli hukukuna giriş", s. 108-110.

6. Nitektnn Fâtih in Teşkilât Kanunnâmesinin başındaki şu ibâre, bu hususta dikkat çekicidir "bu kanunnâ­
me atam-dedem kanunudur ve ben/m dahi kanûnumdur Evlâd ı kirimım neslen ba'de neslin txjnunia âmil olalur"
(AÖzcaa 'Fatihin Teşkilat kanunnamesi ve tiizim-i Hem için kardeş katli, meselesi'lhrih Derglsl„ İstanbul 1982.
XXXIII29X

7. Fâtih'in teşkilât kanunnâmesinin en son neşri AÖzcan tarafından yapılmış olup (Thrih Dergisi, XXXIII,
2 9 - 5 U Heâyi ^ cezâ kanunnâmesi Kraelitz (nitteHungen zur Osmanlschen Cjeschlchte, Viyana 1921. 1.13-48) ve
ondan alınar^ Barkan tarafından (Kanunla; s. 387-395) neşredilmiştir.

8. Anhegger-lnalak. KauMtnime-i SuHmi bermûoeb-l Orf-I OsmanI, Ankara 1956, giriş kısmı, sJ<l-XII; HJnal-
ak. "aynı makale". sllL Fâtih kanunnamelerinin mevsûkiyeti hakkındaki münakaşalar için bkz. T. Akpınar, "Fatih'in
teşkilat kanunnamesinin mevsûkiyetinden şüpheler ve bunlar üzerinde bâzı düşünceler". V. Milletlerarası Türkoloji
Kongresi (İstanbul 23-28 Eylül 1986)ı Tebliğler, 111. Türk Thrihl, 1, İstanbul 1986. s 17-24.

9. Gerçekten muâsır tarihçilerden Mişancı Celal-zâde Mustafa Çelebi onun bu hareketlerini ilk adalet örnek­
leri olarak zikreder ve "jslsine-i cumhünda adi ile mezkûr oklular- zılâl-ı Stıkt u adâletleri etrâf u eknâf ı memâlike
memdûd-bûnyân-ı metin i şer-'i kavim ve kavSid-i nazm u intizâm ile muhkem u müşeyyedJ' olduğunu kaydeder
(lU>ahatû1-Mefnaffi< ve DerecâtüİHTiesâdk, R Kappert in faksimile neşri, Weisbaden 1981,27a-28b> Ayrıca b k z H.G Yur-
daydın. KvtûnTnin Cülusu ve İlk seferleri, Ankara 1961, 5-6\
fadliyetlerini daha da artırarak, Fâtih devrinde şekillenen kanunları sistematik
XVı. ASıRDA HUKUK
hale getirmeye, yeni fethedilen yerlerde tatbik edilecek kanunları yerleştirmeye Yard.Doç. Dr. Feridun E M E C E N
çalışmıştır. Bu şekilde, Fâtih zamanında yerleşen kanunlar, onun devrinde ida­
115
rî, mâlî ve askerî hususlara âit mevzuatın genişlemesi, ihtiyaçların artması se­
bebiyle ıslâh edilip genişletilerek daha mütekâmil bir hâle getirilmiştir^o. Bu­
nu teminde onun en büyük yardımcıları, devrinde yetişen değerli şeyhülislâm­
lar ve nişancılar olmuştur. Bilhassa Şeyhülislamlık, amme hukuku alanında di­
nî hukuk kaidelerinin murâkabesini yapan mühim bir müessese idi". Nişan­
cılar ise, özellikle örfî kanunların toplanması, tasdiki ve kontrolü bakımından
birinci derecede mesul olup, vergi sistemi, timar teşkilâtı ve arazî tasarrufuna
âit kütük defterleri (Tahrîr Defterleri) onların nezâretinde bulunuyordu'^. Hat­
tâ Fâtih, kanunnâmesinin tertib işini Mişancı Leys-zâde Mehmed'e emr
etmişti'3. Sultan Süleyman devrinde tertib edilen bâzı kanunnâme mecmuala­
rında da zaman zaman Kemalpaşa-zâde, Ebussuud Efendi, gibi şeyhülislamla­
rın ve Nişancı Celal-zâde'nin adı geçmektedir.
Kanunî Sultan Süleyman devrinin hukuk tarihi bakımından karekteris-
tik hususiyetini aksettiren kanunlaştırma hareketlerini iki kategoride toplamak
mümkündür: Bunların ilki G e n e l mâhiyetteki kanunnâmedir. Kanunî Sul­
tan Süleyman adına izâfe edilen bu tip kanun derlemeleri, eski ve yeni hüküm­
leri ihtivâ etmektedir. Bunların toplanıp tertib edilmesindeki gaye, kanun ya­
panlara örnek vermek, öteden beri yerleşmiş kanunları tanıtmak, bunları uygu­
layacak olanlara, kullanmak ve emsâl teşkil etmek için kolaylık sağlamaktır'''.
Her ne kadar bugün birçok örneklerine rastladığımız ve Kanunîye izâfe edilen
Şehzadebaşi Camii
kanunnâmelerin tasdikli bir nüshası bulunmamakla ve bunlar gayri resmî der­
lemeler olmakla birlikte pratikte oldukça büyük fayda temin etmekte idiler. Ge­
rek mahkemelerde ve gerek Dîvânda problemlerin halli için hükme esas ola­
cak kanunların bir külliyât hâlinde el altında bulundurulma gereğinin duyul­
ması, bu tip kanunnâme derlemelerinin yapılmasına sebeb olmuştu. Ayrıca, Ka­
nunî Sultan Süleyman kanunnâmesinin teşkilindeki bir başka gaye, XVI. asrın
sonlarına âid bir vesikadan anlaşıldığına nazaran, Osmanlı ülkesindeki bütün
mahkemelerde hükümlerin tek ve mûteber bir kanunnâmeye göre verilmesi en­
dişesinden kaynaklanmış olmalıdır'^.
Birçok nüshası bulunan ve Kanûnî'ye (bir kısmı da onun devrindeki Ebus­
suud Efendi gibi meşhur kanun derleyicilerine) izâfe edilen Kanun mecmuala­
rından M. Arif tarafından neşredilen Mecmuâ'^, esas itibariyle, Fâtih Kanunnâ-

10. H. inalcık, "Suleiman the Lawgiver and Ottoman Law", Archivum Ottomanicum, I (1969), 118 vd.

11 Nitekim şer'î hukuku temsil eden Şeyhülislamların bâzen şer'î hukuka mugayir tatbiklere karşı çıktıklan
da görülüyor. B u hususta Şeyhülislam Ebussuud Efendinin bâzı fetvâlan kayda değer (mesela bkz. Ü.Heyd, Studies
in old Ottoman Criminal l_aw, Oxford 1973, s. 180, 191-92). Ayrıca, âile hukukundaki uygulama için bkz. M A A y -
din, İsiâm-Osmanii Aile Hukuku, İstanbul 1985, s.76-78

12. T. Gökbilgin, "Nişana", İA, 1X299-302.

13. Kanunnâme metninin önsözünde Leys-zâde, Pâdişâhın emriyle o zamana kadar bir mecmua halinde
toplanmamış olan eski kanun hükümlerinin ve yeni sâdır olan hükümlerin bir defter haline konulduğunu, "Dîvân-ı
hümâyûnda ebedü'l-âbâd ma'mûlûn-bih olmak-." üzere bir kanunnâme vücuda getirildiğini belirtir (bkz.Te?k/Jat
Kanunnâmesi", A Ö z c a n neşri, s.29-30).

14. Anhegger-İnalak, Aynı eser, &X\\. Barkanın genel mahiyetteki kanun derlemelerini, devlet idarecilerine
bir fikir vermek için devşirilmiş bazı umumî kanun hükümlerini ihtiva eden taslaklar olarak belirtmesine (Kanunlar,
s X X I X vdl İnalcık haklı olarak karşı çıkmaktadır {"Osmanlı hukukuna giriş", S.111X

15. 100471595 tarihli bu adaletnâmedeki ibâre için bkz. ileride not 35.

16. "Kanunnâme-i Al i Osman", Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası, ilâve, İstanbul 1329. Bu kanunnâme­
nin 1501'den önce II. Bayezid devrinde tertib edildiği belirtilmektedir (bkz. H. İnalcık, "Lavwgiver", Sİ18). Kanûnfnin
saltanatının ilk yıllarında, onun hak ve adalet mefhumlanna verdiği önemin belirtisi olarak yeni bir kopyesinin tan­
zim edildiği de düşünülebilir. Nitekim 1-10 Aralık 1521 tarihli Yenice-Karasu kadısına gönderilen bir hükümdeki
"...serır-i saltanatlında babam ve dedem tabe-serâhuma vaz' eyledüğü kanûn görüldûkde-." (H.lnala, "Adâletnâ-
meler". Belgeler, Ankara 1967, II, 139, vesika XV). ibaresi bu hususta mânidâr görünmektedir.
meşinden pek az değişiklik gösterir, üslub ve ifade bakımından mevcud bâzı
M İ M A R BAŞİ
K O C A SİNAN, değişiklikler yanında, vergi nisbetleri yönünden de birtakım farklılıklar vardır
YAŞADIĞI ÇAĞ Ayrıca daha düzenli ve sistematik olup bâzı yeni ilâveleri de ihtivâ etmektedir.-
V E ESERLERİ kanûnî'ye izafe edilen ve M. Arif tarafından yayınlanan bu nâme üç ana bölüm­
116 den (bâb) oluşmaktadır, ilk bölüm dört fasıl üzerine kurulmuş olup, cezâ ka­
nunlarından müteşekkildir. Zina, döğüş, gasp, katil, içki, hırsızlık gibi suçlara
dâir cezâları ihtivâ eder. Bu kısım Fâtih kanunnâmesi ile hemen hemen aynı­
dır. İkinci bölüm, yedi fasıl üzere tertib edilmiş olup sipahi, beytülmal, çift, ben-
nak, ağnam, âsiyâb, aşâr, bâd-i hevâ gibi vergiler ile piyâde ve müsellemlere
âit mevzuatı içine alır. Son bölüm yine yedi İsıldan ibaret olup müslim ve gayri
müslim reâyâ, yörükler, haymana, eflâklar v.s ile ilgili hükümleri kapsar. Anla­
şıldığına göre kanunnâmede husûsiyle mâlî konular daha açıklık kazanmış ve
askerî, mâlî mükellefiyetler yanında, çeşitli vergiler, bâzı imtiyazlı eyâletlere âit
hususlara geniş yer verilmiştir

İkinci kategoriye giren kanun hükmündeki fermanlar, beratlar ile San­


cak kanunnâmeleri, aynı zamanda genel mâhiyetteki kanun mecmualarının da
kaynaklarını teşkil ederler. Hususî konularda bir şahsa veya bir grupa, herhangi
bir mesele ile ilgili verilen kanun hükmündeki fermanlar da kanunnâme mal­
zemesi olarak önem kazanırlar. Hattâ muayyen bir konuya âit, meselâ mâlî ko­
nular, teşkilât ve timâr mevzuatı ile alakalı Kanunî zamanında yapılmış derle­
meler de mevcuttur'^. Tek tek çıkan bu fermanlar, defterdar veya nişancının bü­
rosunda yazılır, ifâdeleri bir öncekiler nazar-ı itibâra alınarak formüle edilir, for-
mülasyondan nişancılar mes'ul bulunurdu. Daha sonra tuğra çekilerek pâdişâh
tarafından tasdik edilmiş olurdu'^. Bü tip hükümler, genel kanunnâmelerin kay­
nağı oldukları gibi aynı zamanda sancak kanunnâmelerinde de karar h ü k m ü
olarak yer almışlardır.
istjnbU Haseia SJUn M«dresesı<Av1uj
İlk mütekamil örneklerine I. Bayezid devrine ait Tahrir d e f t e r l e r i n i n b a ­
şında rastladığımız S a n c a k k a n u n n â m e l e r i , Kanunî devrinde
fazlalaşmış ve hemen her sancak için ayrı bir kanunnâme, defterlerin başında
yer almıştır. Beşerî ve iktisâdî sayımları ihtivâ eden Tahrir defterlerinin^*^ başı­
na deroedilen bâzıları son derece sistematik olarak düzenlenmiş olan bu ka­
nunnâmeler, büyük ölçüde, ilgili bölgenin ictimâî ve iktisâdî karekteri göz önü­
ne alınmak sûretiyle hazırlanmıştır. Özellikle yeni fethedilen yerlerin eski örf
ve âdetleri, buralara âit kanun hükümleri hazırlanırken ön planda tutulur ve halka
ağır gelen mükellefiyetler ya makul ölçülere indirilir yahud da kaldırılırdı. Me­
selâ yeni fethedilen Macaristan'da tatbik edilen Osmanlı kanunnâmelerinde "...ki-
rallan zamanından berü câri olan âdetleri..."^^, "...re'âyâ tâ'ifesi hîn-i fetihde
memleketde kadimden câri olagelen kıral kanûnu ûzre cümle ahvâllerin icrâ
olunmak recâ eyledûkleri ecilden..."^ gibi kayıtlara sık rastlanmaktadır. Kezâ,
Macaristan'da fetihten önceki mükellefiyetlerin kaldırıldığına veya hafifletildiği-
ne dâir, "...kırallan zamanında bid'at olmağın re'âyâ tahammül edemeyüp tef-

17. B k i Inaknk. "Lawgiver". 5.112-117. Burada bu tip derlemelere dair malumat bulmak mümkündür.

18. inakık, 'Osmanh hukukuna giriş", s.113; TGökbllgin. nişancı". i299-300.

19. Fâtih devrine âit Tahrir defterleri içinde bâzı kanun parıplarına rastlanmakla birlikte (Bkz. H. inalcık, F a ­
tih devri enerinde tetkikler ve vesikalar, Ankara 1954, s 137165), mütekâmil ilk sancak kanunnâmesi örneği, 1478
tarihli Hüdavendigâr kanunnâmesidir (bkz. Barkan, Kanunlar, s.1-6).

2 0 . Tahrir d«5fterieri k^n bkz. Bartan, "Türkiye'de Imparatoriuk devrinin bOyük nüfus ve arâzI tahrirleri.
Hakana mahsus istatistik defterleri", İktisat Fakültesi Mecmuası, II/I (İstanbul 1941), 29-59; kraâ, aynı müellif, "Tâ­
rihi danografı aıaştmnalan ve Osmmb Tkrihi", Türkiyat Mecmuası, X (İstanbul 1953), 1-26.

21. Bkz. Upova Kanunu (Ö.LBarkan. Kanunlar, s 3 2 3 )

22. BA. MDhimme, XVI, s21Vdeki 6 Muharrem 980/19 Mayıs 1572 tarihli Tımışvar Beylerbeyisine gönderi­
len hüküm Barkan tarafından neşredilmiştir (Kanunlar, s. 3 0 4 )
reka vû perâkende olmalarına sebeb olmağın ref..:'^ gibi i^ayıdlar da dikkat
çekicidir. Ayrıca eski Türk-İsiam devletlerinin toprakları Osmanlı idâresine il­
hak edilince, oralarda câri örf ve âdetler muhâfaza edilmiş, ancak daha sonra
muteber kanunlarda bâzı değişiklikler yapılmış ve tedricen Osmanlı kanunları­
nın tatbikine çalışılmıştır ki, Kanûnî devrinde bu konuya âit örnekleri bulmak
mümkündür. Ez-cümle, Suriye ve Adana taraflarında reâyâya ağır gelen muh­
telif âdetler ve Memluklular tarafından konulmuş bâzı mükellefiyetler
kaldırılmıştır^". Kanûnî devrinde Mısır'da yapılan ıslahat ve düzenlemeler de bu
yolda önemli bir yer tutar. Henüz Osmanlı idâresine tam olarak ısınamamış olan
Mısır'da başgösteren huzursuzluk ve karışıklık, bu Osmanlı ülkesinin ahvâlinin
düzeltilmesini gerektirmiş, bu maksadla bizzat Veziriazam İbrahim Paşa Kahi-
re'ye gönderilmiştir. İbrahim Paşa, yanında Rumeli Defterdarı İskender çelebi,
Divân Kâtibi Celâl-zâde Mustafa Çelebi olduğu halde, eyâletin ahvalini teftiş et­
tirmiş, Mısır'ın Memlukla dönemine âit eski defterlerini buldurtup Sultan Ka-
yıtbay, Gavri ve Hayır-bey zamanındaki muâmelâtı incelettimniştir. Bu faaliyet­
ler neticesi, merkezden alınan emirler ve tâlimat uyarınca, bölgenin eski-ka-
nunlah da nazar-ı itibara alınarak yeni bir Mısır kanunnâmesi hazırlanmıştır^^
Bu kanunnâme ile tesbit edilen bir çok teşkilat ve müesseselerin Memluklulara
âit olduğu ve benzerlerine başka hiçbir yerde rastlanmadığı dikkati çekmekte­
dir. Ancak hazırlanan kanunnâmeye câri Osmanlı kanunlarının da girdiği ve Mısır
üzerindeki Osmanlı merkezî idâresinin yavaş yavaş fakat kuvvetle tesisine çalı­
şıldığı anlaşılmaktadır.

Kezâ, Diyarbekir tarafında cârî olan Hasan Padişah (Akkoyunlu Uzun Ha­
san) kanunlarının bâzı hükümleri Kanûnî devrinde ortadan kaldırılmış, yerine
Osmanlı kanunlan vaz edllmiştir^^. Hattâ bu değişiklik bizzat halk tarafından
istenmiştir ki, bu da Kanûnî devrindeki Osmanlı adâlet düzeninin durumunu
göstermesi açısından dikkat çekicidir. Mitekim Erzurum kanununun mukaddi­
mesinde ahâlinin, kendilerine ağır gelen Hasan Padişah kanunu yerine Osman­
lıların tatbik ettiği kanunnâmenin mûteber olmasını istedikleri açıklıkla
belirtilmiştir^^.

Kanûnî devrinin Osmanlı hukuku açısından bir diğer önemli hususiyeti


ise, örfî hukuk kaidelerinin kontrol altına alınması ve bunların giderek şer'î hu­
kuk çerçevesi içinde açıklanmasına çalışılmasıdır. Fatih devrinde geniş olarak
tatbik edilen örf hukuku, Kanûnî devrinde şer'i hukuka yaklaştırılmış ve devrin
meşhur Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi, Abbasi devri fakihlerinin arazi ve vergi
esaslarını ortaya çıkarmış, Osmanlılarda mer'î örfî hukuk uygulamalarını bu çer­
çeve içinde açıklamıştır^^. Ayrıca hukuk sahasında Hanefi fikıhmın uygulanma-

23. Bkz. Kopan ve Şimentoma Kanunu (Barkaa, Kanunlar, s320)ı

24. Bkz. Barkan, Kanunlar, s.126, 128, 2 3 0 5 5 0 .

25. B u çok mühim kanunnâme yine Barkan tarafından neşredilmiştir (Kanunlar, s. 355-387). Ayrıca İbrahim
Paşanın faaliyetleri ile ilgili olarak bkz. Celâl-zâde, Aynı eser, 127a-b.

26. Meselâ bkz. 1540 tarihli Diyarbekir Kanunu (Barkan, Kanunlar, s.l30-136)ı

27. 1540 tarihli kanunnâmedeki ifâde şöyledir. "Alutoddemâ emr-î hümâyûn üzere Ba>*unJ ve B z u / u m
sancaUan Idtâbet olundukda köhne deflerde mukayyed olup Hasan Pâdişâh kanunu deyü krâ olunan kavânm-i
mûte'âmileye kabâil-i re'âyâ ve tevâif-i tüccâr ve ahâlî-i memâlik-l mahrüse mütehammil obnayup Rum kanûnu
olmasın recâ etdükleri^" (Barkan, Kanunlar, &63).

28. H. İnalcık, "Osmanlı Padişahı", S B D F , XIII/4,71; Aynı müellif, "Adâletnâmeler", s.74. Osmanlı hukukunun
giderek şerl veçhe kazanmasında Ebussuud Efendinin büyük rolü olmuş, hattâ XVII. asırda Girid'in alınmasından
sonra burada tatbik edilecek olan örfî rüsumlar (ispence, tapu resmi, kovan, deştbânî, otlak, kışlak, yaylak, çünn
ü cinâyet, bâdiheva, arûsâne) bid'at sayılmıştır (Barkaa Kanunlar, s354). Aslında örfî hukukun şer'ileşmeye başla­
ması, fıkıh ilminin daha ayrıntılı olarak işlenmesi ve hemen hemen her sorunun cevâbının bâzı temel kitaplar ve
fistvâ koleksiyonlanna başvurularak aranması neticesi gen;fikleşmiş olmalıdır.
sında da yine bu devirden itibaren titizlik gösterilmiştiı^. Nitekim devletin res­
M I M A R BAŞI
mî mezhebi olan Hanefi mezhebi içerisinde bir görüşün terkedilip diğerinin za­
K O C A SINAN,
manın ihtiyaçlarına göre tercih edilmesinde, şeyhülislâmın devreye sokulması
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ
VE ESERLERI ve onun arzı üzerine emir ve irâdenin sâdır olması yolu ençok Kanunî devrinde
778 kullanılmıştır^. Bunun yanısıra Hanefi fıkıhının en kapsamlı ve güvenilir hu­
kuk kitabı da bu asırda yazılmıştır. İbrahim Halebî'nin Multeka adlı bu kitabı,
çok tutulmuş ve Osmanlı kadılarının dâimâ başvurdukları bir hukuk kitabı hâ­
line gelmiştir.
Kanunî Sultan Süleyman devrinde, gerek Genel mahiyette ve gerekse
kanun hükmündeki fermanlar ve Sancaklara mahsus kanunnâmelerde, halkın
korunması esas ittihaz edilmiştir. Kanunlara aykırı hareket edenler ister büyük
devlet görevlileri, ister diğerleri olsun derhal cezalandırılmış, hattâ bu hususta
çok geniş muhtevalı umûmî adalet fermanları dahi çıkanimıştır. Gerçekten,
947/1540 tarihini taşıyan bir ferman (-adâletnâme) ile beylerbeyi, sancakbey-
leri, bunların adamları, emînler, âmiller v.s in kanunlara aykırı halka zulmedip
fazla m a l para taleb etmeleri şiddetle yasaklanmış ve bu hüküm bütün Osmanlı
eyâletlerine gönderilmiştir". (İlkenin pekçok yerindeki eski "bid'atler kaldırıl­
mış: verdikleri vergilerin birkaç yere parçalanması dolayısıyla halkın uğradığı
mağduriyet önlenmiş ve vergilerin tek bir merci e verilmesi sağlanmıştır. Bâzı
vergilerde halkı koruyucu mahiyette ıslahat yapılmış; aynî olarak yerine getiri­
len bâzı mükellefiyetler, nakdî şekle dönüştürülerek halka kolaylık
getirilmiştir*^. Toprak tasarrufunda halkın yararına olarak açık hükümler ve
maddeler konulmuş, herhangi bir yolla kendilerine toprak intikal eden kadınla­
rın ve küçük yaştaki çocukların durumları yeniden ele alınmış^^; sipahi tara­
Süevmaniye Cami fından halka yüklenilen angaryalar makul ölçülere indirilmiştir^''.

Kanunî Sultan Süleyman bilhassa yaşlılık döneminde çevresinin de tesi­


ri ve telkinine kapılarak umûmî efkârı sızlatan (Şehzade Bayezid, İbrahim Paşa,
Ahmed Paşa nın katli gibi) birtakım hareketlerde bulundu ise de, onun saltana­
tı zamanı, hak ve adalet mefhûmlarının tam manasiyle ortaya çıktığı, Osmanlı
hukukunun yalnızca tedvininde değil tatbikinde de ulaştığı en parlak safhayı
teşkil eder. Hatta öyle ki, bu pariak devir, Osmanlı Devletinin inhitat yıllarında,
Osmanlı aydını ve devlet adamları tarafından dâimâ idealize edilmiştir.

Daha XVI. asrın sonlarına ait Aralık 1595 târihli bir vesikadaki şu ifâde­
ler, Osmanlı hukukunun bu en pariak safhasını, resmî devlet görüşü olarak bü­
tün açıklığı ile gözler önüne seren "Merhûm Sultan Süleyman Han hazretle­
rinin zamân-ı adâlet-ikÜdâriannda Kanun- nâmeleri yanlup her
şehirde olan kadılar mahkemesinde Kanunnâme-i hümâyûn vaz' olunmağile
ol asnn hikim-i feridü'd-dehri olanlar mazmûn-ı adâlet-İ hümâyûn ile amel ey-
ledOkleri edkSen bir ferde zulm Q te'add! olunmayup cemi umûr u ahvâl ke­
mâliyle görülmeğin n'âyâ vO berâyâ, ki vâdt^i cenâb-ı Kibriyâdır, muntazamû'l-
ahvâi olurlar imiş Öte yandan Osmanlı tarihçilerinden Peçuylu İbrahim,

29. MeseUl Ebussuud Efendrnin M l r i b a f ı n d a , bir meseleden dolayı, Ubu dlyinla Şâflf )mvllyle amel et­
mek memooaur (niU TktebtuUr Mecmuası, UMh342). kaydı dikkat çekkMIr.

30. Bitfıasa «ile hukuku açaındm bu yolun kullanıklığı hakkındaki örnekler İçin bkz. MA Aydın, Aynı eser,

31. K /natak, "Adaletnimeler: s l l O , vesika: V

32. H. Inalak. "Raiyyet rOsûmu~. BeOeten. XXIII/92(1969), 581-90.

33. Bkz. -Osman/ı Kanunnamekti; MDU lUebbuiar Mecmuası, VI 66.

34. AAesela bkz. Eflakler kanunu ( B a r k a a Kanunlar, s32S).

35. B u vesika için bkz. ÇXJIuçay, X V I I . asırda Sanjhanda E ^ y a l ı k ve Halk hareketleri, İstanbul ir41, s .
163. vesika: 1 ; kezâ bkz. R Inakık. 7W«tetname(er", s.105.
XVII. asırda oldukça fakirleşen ve elim bir duruma düşen halkjn aradan geçen XVI ASIRDA HUKUK
bunca seneye rağmen şu sözlerle feryat ettiklerini bizzat işittiğini yazar. "...Hey YaıtJ Doç Dr Feridun EMECEN
Gazî Sultan Süleyman mübarek başım kaldır, senin ma'mûr ettiğin ve himâ-
yet u siyânet ettiğin fukaranın hâlin gör... "^. ''^
Öyle anlaşılıyor ki Osmanlı hukuku tedvini yanında tatbiki ile de XVI.
asırda en üstün ve mükemmel şeklini almış, böylece Osmanlı Medeniyetinin
ulaştığı safhayı gösteren temel unsur olmuştur.

36. Peçuylu. Tarih, İstanbul 1283, I, 18.

Law in the Sixteenth


Century
XVI. century which Architect Sinan Lived was generally conside­
red as "Golden Age" of the Ottoman Empire. Besides the victories
in the political and military fields, an important development was
also provided in the administrative, financial and judical fielda Du­
ring the reign of S uleyman the Magnificent who impressed this century, the
Ottoman Empire had introduced a new concept of law. Especially, the Otto­
man Common Laws has been both developped and systemized.

O n the one hand, a general Kanunname Called Sultan Süleyman's Ka-


nunnme, was codified and on the other hand a great imortance was given to
the Kanunnmesof the provincea In these Kanunnmes, each Ottoman province
being concidered as a unit, certain principles were introduced according to the­
ir pecularities
Moreover, in this century the application of law also was very biilliant.
At that time the justice was well distributed and the upuses were severely pu­
nished. Because of these pecularities, XVI. century was considered as a good
model for the later reformers.
Kanunî Sultan Süleyman
Devrinde Aşiretlerin
Coğrafî Sâha Olarak
Yayıldığı Bölgeler

Doç. Dr. ilhan ŞAHİN

smanlı Devleti'nin en olgun dönemini, Kanunî Sultan Süleyman


devrinde yaşadığı bilinen bir gerçektir. Bu devirde Avrupa, Asya
ve Afrika kıtalarında devletin sının büyük bir genişleme kaydetmiş;
malî ve iktisadî vaziyet umumiyetle bir istikrar içinde olmuş; huku­
kî, idarî, askerî ve şâir mevzuat ıslâh edilerek en mütekâmil şekline kavuşmuş­
tur. Kezâ, eğitim sahasında yeni ihtiyaçlara göre birçok tâdilât yapılmış; ilim ve
kültür sahasında bir hayli eser vücud bulmuştur. Bunun yanı sıra, dünya ölçü­
sünde dâhi bir san'atkâr olan Mimar Sinan bu dönemde yetişmiş ve imparator­
luğun muhtelif yerlerine inşâ ettiği dinî ve sosyal tesislerin pek çoğunu bu
dönemde yapmıştır,
Osmanlı Devleti'nin bu derece genişleme ve yükselmesinde, Kanunî Sul­
tan Süleyman'ın şahsen büyük bir hissesinin olduğunu belirtmek lâzımdır. Gerçi
O, kendinden önce ve kendinden sonra hiç bir şehzâdenin elde edememiş ol­
duğu bir servet ve güçle tahta çıkmış olmakla beraber, O'nun büyük kuman­
danlık vasfına hâiz olması, âmme hukukuna ve mevzuata riayette âzamî hassa­
siyet göstermesi ve bunu tesiste müstesna derecede adalet saygısına sahip bu­
lunması, devletin her sâhadaki inkişâfında şahsî rolünün ne derece müessir ol­
duğunu açıkça ortaya koysa gerektir.
Kanunî devrindeki bu gelişmeye paralel olarak, Osmanlı Devleti döne­
minde toprağın zabt ve tasarrufunu içine alan ve imparatorluğun her tarafına
şâmil olan umumî mâhiyeteki tahrîrlerin büyük bir kısmının bu dönemde ya­
pıldığı görülmektedir. Tahrir Defterleri adıyla bilinen bu defterlere dayanmak
suretiyle, Osmanlı Devleti'ndeki her şehir, kasaba, köy ve mezraanın, idarî, ikti­
sadî, sosyal ve nüfus durumunu meydana çıkarmak mümkün olduğu gibi, Os­
manlı Devleti'nin kuruluşunda mühim bir rol oynayan aşiretlere dâir de malu­
mat vermek mümkün olmaktadır. Burada ise, daha ziyade Kanunî devri Tahrîr
Defterleri'nden istifade ederek, Anadolu'da yaşayan aşiretlerin coğrafî sâha ola­
rak nerelerde bulundukları hakkında malumat verilmeye çalışılacaktır.
Kanunî devrine âit Tahrîr Defterleri tedkîk edildiğinde, Anadolu'nun muh­
telif yerlerinde küçük gruplar halinde yaşayan aşiretlere tesadüf edildiği gibi,
büyük gruplar halinde yaşayan aşiretlere de rastlanmaktadır. Büyük teşekkül­
ler hâlinde yaşayan aşiretler, umumiyetle coğrafî sâha olarak bulundukları
yerlerin adlarına, il veya ulus isimlerine, iktisadî faaliyetleriiıe ve daha önce
siyasî bir hüviyete sahip olan Türkmen Beylikleri'nin adlarına göre birbirinden
ayrılıyorlardı.
Büyük teşekküller hâlinde yaşayan aşiretler arasında, bilhassa Halep
Türkmenleri'ni zikretmek lâzımdır. Anadolu'nun diğer bölgelerindeki büyük asi-
ret gaiplannın teşekkülünde de mühim bir rol oynayan Halep Türkmenleri, coğ-
MIMARBAŞı
ratl sâha olarak Halepl vilâyeti dâhilinde bulunmasından dolayı bu isimle bili­
K O C A SINAN,
Y A Ş A D I Ğ I ÇAĞ niyordu. Kanunî devri tahrîrlerinde, bu teşekküle mensup olan aşiretlerin, Ha­
VE ESERLERI lep vilâyeti dâhilinden başka, Trablus-Şam, Hama, A\ünbiç, Azez, Kilis, Gazian­
122 tep Birecik, Süruc. Besni ve Malatya'ya kadar yayıldığı anlaşılmaktadır'

Dulkadır-oğulları Beyliği'nin bakıyyesi yâni kalıntısı olduğundan, bu bey­


liğin ismini alan Dulkadırlı Yörükleri, Kanunî devri başlarında başta Maraş, E l ­
bistan, Göksün ve Pazarcık olmak üzere, Gaziantep Kilis, Halep Trablus-Şam,
Antakya, Amik Ovası, Kadirli, Kozan, Hamniye, Andırın, Besni, Adıyaman, Di-
yarbekir, Divriği ve Sivas'ın güney kısmına kadarki geniş bir coğrafî sahada
yaşıyordu^. Akkoyunluların bakıyyesi olan Boz-ulus Türkmenleri, 1540'da Di-
yarl>ekir merkez olmak üzere, Mardin'in güneyindeki Deyr-i Zor'a kadar uzanan
çöl bölgesi ile Urfa ve Erzurum'a bağlı yerlerde bulunuyordu^. 1548'de Yeni-il
adıyla kazâî bir organizasyona tâbi tutulan Yeni-il Türkmenleri ise, bugün Si­
vas'a bağlı birer kazâ merkezi olan Divriği'nin batı taraflarını, Şarkışla havalisi­
ni. Gürünün kuzeyini ve Kangal havalisini kendisine yurd tutmuştu".

Bu teşekküllerin yanı sıra, Konya'nın ova bölgesini kendisine yurd tutan


At-Çeken ulusu'nu; Menteşe bölgesinde yarı göçebe bir halde bulunan Oturak-
Barza, Güne-Barza, Küre-Barza, İskender Bey, Kayı, Horzum, Kızılca-Yalmc ve
Karaca-Koyunlu adlı büyük oymak gruplarını; Aydın havalisindeki Karaca-
Koyunlu Yörükleri'ni; Bolu havalisinde yaşayan Bolu Yörükleri'ni; Kütahya ha­
valisindeki Kılcan ve Bozguş Yörükleri'ni; Sivas, Amasya ve Tokat bölgesinden
başka, Ankara ve Kırşehir bölgesine kadar da yayılan ülu Yörük topluluğunu
ve Söğüt civarındaki Söğüt Yörükleri gibi teşekkülleri de zikretmek lâzımdır^.
Kanunî devrinde Batı Anadolu'da yaşayan aşiretlerin Osmanlı Devleti'-
nde en organize olmuş bir toplum hüviyetinde olan cemaatlerden meydana gel­
diği anlaşılmakla beraber, bunların an'anavî içtimaî teşkilâtlarını pek muhafaza
edemedikleri görülüyor. Bu durum. Batı Anadolu arazisinin verimli yâni ziraat
yapmaya elverişli olmasından, diğer bir ifade ile bu bölgelerdeki aşiretlerin çok
erken devirlerde toprağa bağlanmasından ileri geldiği kadar^, kuruluş ve yük­
seliş devirlerinde fütuhatın daha ziyade bu bölgeler üzerine teksif eden Osmanlı
Devleti'nin, buralarda askerî ve siyasî emniyeti sağlamak için, aşiretleri muay­
yen bir metod dâhilinde yerleştirmesinden de ileri gelmiş olmalıdır. Böyle ol­
makla beraber, Orta, Doğu ve Güney doğu Anadolu bölgesindeki aşiretlerin iç­
timaî teşkilâtları bakımından muhtelif boylara ayrıldığı ve boyların ise, cemaat­
lerden meydana geldiği görülüyor. Bu durum, bahis konusu bölgelerdeki aşi­
retlerin içtimaî teşkilâtlarını uzun süre muhafaza ettiklerini göstermektedir. Bu­
nun böyle olması, herhalde arazinin iktisadî bakımdan hayvancılık yapmaya ve
yaylak kışlak hayatını idame ettirmeye müsait olmasının yanında, bu bölgele­
rin Osmanlı idaresine geç gimnesinden de ileri gelmiş olmalıdır.

Kanunî devrinde Anadolu'da yaşayan aşiretlerin, asrı için küçümsenme­


yecek bir nüfus kitlesine sahip olduğu anlaşılıyor. Meselâ, Dulkadırlı Yörükleri'-
nin Kanunî devri başlarındaki nüfusu 105.000; Halep Türmenleri nin 1552'deki

1. hNn Ş M \ -XV/. asnta Hatep TUrkmenJerf-, 1Wh Enstitûsö DeiHbi. Sayı 12. İstanbul 1982, s 6 8 7 712.

Z Bajbaiıanlık Osmanlı AryvKBAX Ikpu-IUırlr Defterl(TD), nr. 402. mulvsaK

3. B M T » nr200.

4. İlhan Şahin, X>smanlı İmparatorluğunda komr-gOçer aşiretlerinin hukuki nizamlan". Türk Kültürü, A n ­
kara 1962. XX/227. 2 8 a

5 L Şahin. Aynı makale. s285^294.

6. Meselâ Bolu Yörükleri'ni te$kil eden cemaatlerin bir k ı s m ı m a 1515-16 yıllarında çeltik ziraatı ile uğraştık-
lan görillüyo<(BA. TtH nr51, s296-317X
nüfusu 50.000; Boz-ulus'un 1540'taki nüfusu 37.000 ve Yeni-il Türkmenleri nin KANUNÎ DEVRİNDE
1548'deki nüfusu 7.000 civarında idi. XVI. asırda Anadolu'daki şehirlerin nüfu­ AŞİRETLERİN
sunun umumiyetle 5.000 ilâ 20.000 civarında olduğu nazarı itibara alınacak olur­ Y A Y I L D I Ğ I BÖLGELER
Doç.Dr. İlhanŞAHİN
sa, bunların o asırda büyük bir nüfus kitlesine sahip olduğu görülmektedir.
723
Aşiretlerin bu kadar büyük nüfus kitlesi ile başı boş bir hayat yaşadıkla­
rını düşünmemek lâzımdır. Zirâ onlar, bulunduklan yerde toprağın ayrıldığı şekle
göre has, zeamet, tîmar veya evkaf toprağında raiyyet olarak hukukî bir nizam
altında bulunduklarından devletin dâimî bir kontrolü altında idiler. Esasen on­
ların böyle bir nüfus kitlesine sahip olması, daha sonraları yaşadıkları yerlerin
iskânında ve yerleşik unsurun millî kültürünü takviye ve yenilemede ehemmi­
yetli bir rol oynadıklarını aşikâr göstermektedir.
XVI. Asırda Osmanlı
Tersâneleri ve Gemi İnşa
Tezgâhlan
İdris BOSTAN
smanlı Devleti'nin kuruluşuyla teşekkül eden ve XVI. asırda dev­
letin genişlemesine paralel olarak esaslı bir teşkilâta kavuşan Os­
manlı donanmasının merkez üssü Tersâne-i Âmire (Haliç Tersâne-
si) idi.

XVI. asra kadar donanmanın ihtiyacı olan gemiler, ekseriyetle Gelibo­


lu'da inşa edildikleri halde, devrin kaynaklarında Gelibolu için tersâne tâbirine
rastlanmadığı gibi^ İstanbul'un fethinden sonra mevcud olan Galata için de bu
tâbir zikredilmemiştir^.
Osmanlılarda tersâne kelimesi, gemilerin inşâ ve techîz edildiği teşki­
lâtlı bir müessese için kullanıldığı gibi, XVI. yüzyılın başlarından XVII. yüzyılın
ortalarına kadar, Pîrî Reisi'in Kitâb-ı Bahriyesinde çizilen plânda^ da görüldü­
ğü üzere gemilerin inşâ edildiği gözler mânâsına da kullanılmıştır*.
Gemilerin inşâ ve techîz edildiği teşkilâtlı bir müessese olarak ilk tersâ­
ne tâbiri^, 933-4 (1527-8) tarihli Galata harc-ı hassa-defterinde Galata tersâne-
si için zikredilmiştir^.
XVI. asırda Osmanlı donanması için gemi inşâ edilen tersâne ve gemi
inşâ tezgâhlarını şu şekilde sıralamak mümkündür.
1. Galata Tersânesi (Tersâne-i Âmire): Fâtih Sultan Mehmed'in İstanbul'u
Pin Reis'In Kitâb-ı Bahriyesi'nde Bir Harita
fethinden sonra, bir müddet Kadırga limanı tersâne olarak kullanılmış^, daha
sonraları Haliç'in Aynalıkavak semtinde birkaç gözden ibâret olan ilk Galata ter­
sânesi inşâ edilmişti^. Bu tersânenin müştemilâtı arasında sadece bir mescid

1. Meselâ, 901-3(1496-8) arasında Gelibolu'da inşa edilen gemilerin masraHannın kaydedildiği Gelibolu Harc-
1 Hassa defterlerinde tersâne tâbiri yoktur (Başbakanlık Arşivi (BA), Ibnüıemin Tasnifi (İE), Mâliye, nr. 24).

2. Câfer Kapudân'ın 921(1515) tarihli arîzasında da Gelibolu ve Galata için "liman" tabiri kullanılmaktadır
(Şebabettin Tekindağ, "Haliç Tersanesinde İnşa Edilen İlk Osmanlı Donanması ve Cafer Kapudân'ın Arizası", Belge-
lerie Türk Tarihi Deıgisi, 11/7, İstanbul 1968, s68).

3. Kitâb-ı Bahriyye, TSMK, Revan Kitablan, nr. 1633, vr. 434a.

4. Geniş bilgi için bk. İdris Bostan, X V I I . Asırda Tersâı.j-i Âmire, (Basılmamış doktora teziX İstanbul 1985,
s 3 , 1315.

5. Tershâne (BA. lE-Bahriye, nr. 140, s l 4 X tersân (BA. Maliyeden Müdevver [Jefterier, (MAft 8 5 2 , s.8)
ve tershâne (Selânikî Mustafa Efendi, Tarih, Süleymaniye Kth E s a d Efendi Kitablan, nr. 2259, vr3b) gibi değişik
şekillerde yazılan kelime için aynca bk. Henry ve Renfie Kahane-Andreas Tietze, The Lingua Franca in the Levant,
TurMsh Nautical Terms of Italian and Greek Origin, Urbana 1958, s 4 2 8 4 3 0 , mad. 645.

6. BA. lE-Bahriye, nr. 140. s 14.

7. 866 (1462)'da Fatih Sultan Mehmed, Kadırga limanını tamir ettinnişti (Oruç h Âdil, Tevârih-i Âl-i O s m a n ,
(neşr. F. BabingerX Hannover 1925, s.74). Kadırga limanının tersâne olarak kullanıldığı ve tersânesinde kadırgalar
bulunduğu konusunda bk. Semavi Eyice, "İstanbul (Tarihî Eserler)", İslâm Anslktopedisi, (lA), V2, İstanbul 1977,
s 1214/48.

8. ismail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı DevletTnin Meriicz ve Bahriye Teşkilatı, Ankara 1948, s396.
ve divanhane bulunuyordu^. Yeni tersanenin faaliyetlerini devam ettirebilmesi
maksadıyla da İstanbul'a İmparatorluğun kıyı bölgelerinden marangoz, gemici
ve sanatkârlar getirtilmişti.

XV. asrın sonlarına âit resimlerde,Galata surlarının yukarısında, Kasım­


paşa koyu önünde demirli kadırgalardan başka, karada yapılmakta olan veya
kalafatlanan kadırgalar yer almakta, Haliç'te kadırga ve kalyonlar görülmektedir?

II. Bayezid devrindeki birkaç ilâve istisnâ edilecek olursa, Yavuz Sultan
Selim in saltanatına kadar tersânede büyük bir değişiklik yapılmamıştı. Kara­
daki galibiyetleri yanında, denizde de güçlü olmayı isteyen I. Selim, veziriâzam'
P\n Mehmed Paşa'nın gayretleriyle tersane ve donanma işlerine ehemmiyet
verdi". 300 göz bulunması tasarlanan'^ ve Galata'dan Kâğıthane deresine ka­
dar olan yerde Câfer Kapudân'ın nezâretinde başlayan tersâne inşâsı 921 (15l5)de
tamamlandı. Bu inşatta her göz için 50.000 akçe tahsis edilerek 150 çekdiri ya­
pılması emredilmiş'^. Böylece Osmanlı imparatorluğunun yıkılışına kadar do­
nanmanın inşâî ve idârî merkez üssü görevini yürütecek olan Galata
(Haliç-İstanbul) tersanesi kurulmuş oldu.
Yavuz Sultan Selim devrinde başlayan bu faaliyet, Kânûnî Sultan Süley­
man'ın saltanatında da sürdü ve Rodos seferi hazırlıkları burada tamamlandı.
XVİ. asra âit bir İstanbul plânında''*. Azap Kapısı'ndan Hasköy'e kadar
uzanan Galata tersânesinin müştemilâtı arasında Haliç'in doğu kıyısında Mey­
yit iskelesi, eski divanhâne, küreklik, divanhâne, mahzen, tersaneler ve Tersâne
bahçesi yer almaktaydı.
Kânûni Sultan Süleyman devrinde ise, Baruthâne Kulesi, 70 Kapudan
Mahzeni kürekhâne, 7 Kurşunlu Mahzen, Yeni Divanhâne, Snbola Zindanı, Ci­
rit meydanı Kasrı. Şahkulu Kapısı ve Meyyit İskelesi Kapısı'nın bulunduğunu Ev­
liya çelebi zikreder'^.
inebahtı mağlûbiyetinden (979/1571) sonra donanmanın güçlendirilmesi
için derhal başlanan teşebbüsler arasında Tersâne-i Âmire ye yapılan ilâveler de
vardır. Bu senede daha fazfa gemi yapabilmek maksadıyla Tersâne-i Âmire ya­
kınındaki Has Bahçe'den bir mikdar yer ayrılarak 8 gemi inşâsına müsâid 8 ke­
merli tersâne inşâ edilmişti'^
1515 senesinden itibaren tersâne faaliyetlerinin Gelibolu'dan İstanbul'a
intikaliyle merkezi üs haline gelen Galata Tersânesi'nin gelişmesini ve bünye­
sindeki gemi inşa faaliyetlerinin inkişâfını tesbit edebilmek, bu teşkilâta âit mev-
cud muhâsebe defterleriyie mümkün olmaktadır Bunlardan 933-937 (1527-1531)
seneleri arasını ihtiva eden beş defter'^ asrın ilk yarısında tersânenin faaliyet­
leri hakkında bir fikir vermektedir. Buna göre, en fazla gemi 936-7 (1530) sene­
sinde inşa edilmiştir. 24 kadırga yeniden yapılmış, 8 kadırga da tamir edilmiş­
tir. 5 sene zarfında inşa edilen kadırga sayısı 44, tamir edilen ise 3 2 tanedir.

9. Evliya Çelebi, Seyahatnâme, İstanbul 1314, 1,416.

10 Semavi Eyice. Târihde Haliç" İstanbul Teknik üniversitesi İstanbul Geoteknlk S u ve Çevre Mühcndlsli-

ği Sofimtan A m j ö r m a Goıbu Sempoıyumlan, r k v l , Hall^ Sempozyumu l O - U Aralık 1 9 7 5 , istanbul 1975, s,273.

11. Tafsilat için bk. Hammer. Devlet-I O s m t a l y e ThrthI, (tere. Mehmed Ati), İstanbul 1330, IV, 151 2.

\Z Lûtfi Paja. Asaftiâme, İstanbul 1326, s21.

13. M.C Şeh4be(k)in Tekindağ. "İstanbul (Türk Devri 14531520 yıllan)" lA, V 2 , İstanbul 1977, s. 1204, ,ıynı
müellif, Câkt K ^ x i d m . s 66-70.

14. KItttH B A r i y y e , vr. 434a.

15. S e ) ^ t n « m e , L 417.

16. I^tib Çelebi. lUtfetOl-kibtr fi esfArlI-Uhar, İstanbul 1141, vr. 44a.

17. Bu defterler fıakkında yapılan bir neşir için bk. idris Bostan, "Galata Tersânesi'nin 15271528 yılı Gelir-
gider r^uhasebesi-. TOıMOk Araçtifmalan Dergisi. II, İstanbul 1986, s.
933-6 (1527-30) arasında ise, her sene sadece birer taş gemisi inşa edilmiş, mev-
XVı. Y Ü Z Y ı L D A
cudlan 10-12 arasında değişen top gemilerinin tamiri de düzenli olarak yapıl­
OSMANLı T E R S A N E L E R I
mıştır. Ancak, baştardalarda yeniden inşa görülmediği gibi, 933-4 (1527-8yde G E M I INŞA T E Z G A H L A R ı
tamir edilenler de 8 tanedir. Takriben 60 sene sonra ise, inşa ve tamir olunan İdris BOSTAN
gemi mikdarlarında farklılıklar görülmektedir. 993 (1585)'de inşa ve tamir olu­ İ27
nan baştarda sayısı 23, kadırga sayısı ise 37'dir. Bu yıl, mûtad veçhile nakliyede
kullanılan mavna, karamürsel, taş ve at gemileri de tamir edilmişlerdir. Bu asır­
da tersanede inşâ ve tamir edilen gemi çeşitleri bilhassa baştarda, kadırga, ağ-
ribar, top gemisi, taş gemisi, at gemisi, barça, kalite, mavna, karamürsel ve ka­
yıktan meydana geliyordu. Tersanede görevli Tersâne halkı ise, kalafatçı, nec-
câr, pârû-tıraş, makaracı, kumbaracı, haddad, üstüpücü ve meremmetçi'den mü­
teşekkil idi.
2. Gelibolu Tersanesi: Düzenli ve büyük ilk Osmanlı tersânesi Gelibolu'­
da inşa edilmiştir. 1390 senesinde başlayan inşaat sırasında Gelibolu'nun ha­
rap olan dış kalesi yıkılarak, bir tepe üzerindeki iç kalesi takviye edilmiş, gemi­
lerin barınması için iç içe iki havuzdan müteşekkil sun'î liman temizlenmiş ve
gerektiğinde zincirle kapatılabilen limanın ağzına, muhafaza maksadıyla iki de
kule yapılmıştı'^. Bu limanla birlikte yapılan gemi inşa tezgâhları, malzeme
muhafaza depoları, gemilerin su. ihtiyacını temin için sahile yakın, çeşmeleri,
peksimet fırınları ve baruthaneleri ile Gelibolu tersânesi tam teşekküllü bir devlet PirfReis
tersânesi halini almıştı.
İstanbul'un fethiyle Galata'da yeni bir tersâne inşa edilmesine rağmen,
Gelibolu Tersânesi I. Selim devrinin sonlarına kadar önemini muhâfaza etmiş,
Gelibolu ise kapudân-ı deryâların ikamet mahalli ve 1533'de Cezâir-i Bahr i Se-
fîd eyâletinin merkez sancağı olmuştur'^.
Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde Gelibolu'nun tersâne ve deniz iş­
lerine tahsisinden sonra, oradaki yerli rumlardan bir kısmı ücretli, bir kısmı ise
haraç, ispenç ve avârız-ı divâniyye mukabilinde gemi inşa ve tamirinde, havu-.
zun bakımında vazifelendirilmişlerdir^°.
XVI. asrın ilk yarısında. Galata Tersânesinin gelişmesiyle Gelibolu tersâ­
nesi ikinci plâna düşmüş, sadece ihtiyaç oldukça gemi inşasına devam
edilmiştir^'. 1526 yılında 30 havuzu bulunan^ Gelibolu tersânesi, daha sonra­
ki devirlerde zaman zaman tamir edilmiştir.

3. Sinop Tersânesi: Sinop, Karadeniz kıyısındaki tek tabii liman olması


ve gemi inşası için lüzumlu kaynaklara sahip bulunması hasebiyle tersâne için
ideal bir yerdi. Başta kereste olmak üzere kendir, zift, üsj;üpü Sinop ve civarın­
dan temin edilebilmekteydi^^. Sinop ormanlarındaki kerestenin tasarrufu
Tersâne-i Amirenın inhisarı altında olup, çoğu Sinop'taki gemi inşaatında kulla­
nılmakta, bir kısmı da İstanbul'a gönderilmekteydi.

Osmanlı imparatorluğu, Sinop'taki Tersâneyi Candaroğulları'ndan tevâ-


rüs etmiş ve XVI. yüzyılda da ihtiyacı olan birçok harb gemisini burada yaptır­
mıştı. Nitekim, Sinop Tersânesinde inşa edilen gemiler arasında 973 (1566)'de

18. Fevzi Kurtoğlu, Gelibolu ve Yöresi Tarihi, İstanbul 1938, & 41; M.C. Şehâbeddin Tel^indağ, "Çanakkale
ÇTarihT, İA, İstanbul 1963, III, 343.
19..,HalilJnalcık, The Ottoman Empire, The Classical Age 1 3 0 0 - 1 6 0 0 , London 1973, s l 0 6 .

20. Halil İnalcık, "G^ibolu. E l ^ , 11, London 1965, s985.

21. Bostan, adı geçen tez, s24-29.


22. C.H. İmber, 'The Navy of Süleyman The Magnificent" Archivum Ottomanicun^, VI, Belgium 1980, s236.

23. İmber, adı geçen makale, s244.


15 kadırga, 3 mamö^\ 979 (1571)da 25 kadırga25 yer almaktaydı. İnşa edilen
MIMAR BAŞI
K O C A SINAN, gemi çeşit ve miktarlarından Sinop Tersanesinin Galata ve Gelibolu'dan sonra
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ üçüncü büyük tersane olduğu anlaşılmaktadır.
VE ESERLERI
4. İznikmid (İzmit) Tersanesi: Osmanlılar tarafından fethinden çok önce­
128 leri de tersanesi bulunan İznikmid ve civannda elverişli ormanların mevcûdiye-
li her dönemde gemi inşâsını teşvik etmiştir^^.
İznikmid tersanesi, gemi tezgâhları ve kereste mahzenleri olan bir Ter­
sane idi2^. İzmit'te Hünkâr Sarayı yakınında bulunan Tersâne, XVI. asırda za­
man zaman tamir geçirmişti. Mesalâ, 961 (1554)'de tamir masrafları için 15.075
V akçe ödenmiş28. 973 (1566)'de yıkılan 4 kapısı ile bazı duvarları ve varil tahta-
sıyla çubukları ve kereste konulan iki mahzenin tamiri için 8.500 akçelik mas­
raf çıkartılmıştır^^.
5. Süveyş Tersanesi: Osmanlılar, Mısır'ın fethinden çok önceleri, Kızılde-
niz'e gelen Portekizlilere karşı, Memlûk Donanmasına yardım maksadıyla, Sü-
veyş'de donanma inşadına başlamışlardı. Daha 1513'de bir Osmanlı denizcisi
olan Selman Reis in nezareti altında inşası tamamlanan 20 g e m i . M e m l û k sul­
tanı Kansu Gavri'nin huzurunda denize indirilmişti^".
1517'de Mısır'ın fethiyle Kızıldeniz ve bilhassa Hicaz'ın muhafazasını Os­
manlılar deruhde edince, 1526'da Yemen, 1538'de Aden zaptedilerek bölgede
kontrol tesis edilmeye çalışıldı ve Süveyş Kapudanlığı ile tersanesi Kızıldeniz
ve Hind Okyanusu için bir donanma üssü haline getirildi^'.
931 (1525)'de Kızıldeniz'de bulunan Osmanlı Donanması'nın m e v c u d u
6 baştarda, 8 kadırga, 3 kalite \dP^. 937 (]530-31)'de Mısır Beylerbeyi Hadım
Süleyman Paşa kumandasında Yemen ve Hind sularında Portekizlilerle savaş­
mak maksadıyla Süveyş tersanesinde 30'u kadırga^^ olmak üzere 80 g e m i in­
şa e d i l m i ş t i ^ . Süveyş tersanesinde Akdeniz tipi gemiler yapılmıştı. Bu tersa­
nedeki faaliyetler, sefer seneleriyle alâkalı olarak bazan artmakda, bazan ise,
sanki bir tersâne mevcudiyetinden şüphe ettirecek derecede azalmakta idi.
6. Birecik Tersanesi: Birecik tersânesinin kuruluş tarihi kesin olarak bi­
linmemekle beraber XVI. asrın ilk yarısında faaliyette o l d u ğ u anlaşılmaktadır.
Nitekim, 959 (1552) senesinde 2 sandal inşa edilen^^ Birecik Tersânesi'nde 979
(1571)'da 250'si asker, 150'si zahire gemisi olmak üzere 400 g e m i inşa
edilmişti^.
7. Basra Tersânesi: Mısır'ın fethiyle (1517), Süveyş Tersânesine sahip olan
ve Kızıldeniz ile Hind Okyanusuna açılan Osmanlılar, 1538'de Basra'yı alarak

24 Sinop Kadısına kereste temini için gönderilen Ramazan 973 (Mart Nisan 1566) tarihli hüküm: BA. M ü -
himme Defteri, (MD). V. 528/1445.

25. Sinop Kadısına gönderilen Receb 979(Kasım 1571) tarihli hüküm: BA.MDiX, 2601/405.

26 Besim Darkot. İzmit". lA, W2, istanbul 1977, s 1252


BeşMaş
S*ttafix)ar 27 Evliya Çelebi. 200 kereste mahzeni olduğundan bahseder (Seyahatn&me, 11,63)
B o ^ 28. BA, M A R 55 s l 9 3 197,

29. 8 Şenal 973 (28 Misan 1566) tarihli İznikmid Kadısına gönderilen hüküm: BA. M A E l 2775, s. 1411.

30. Yakub Mughul. "fbrtekı>/i (er(e Kızıldeniz'de Alücade/e M S H/cazda Osmanlı Hâkimıyednin Ver/eşmesi Hak
kındi Bir Vesika; Belgder, 11/3.4, Ankara 1967, s39.

31. Muharrem 9 8 2 (Nisan Mayıs 1574)de Süveyş Kapudanlığına 2 200.000 akçe ile tayin yapılmıştı B A MD,
X X V 127/1386),

3 i Salih Özbaraa ~Osmanlı İmparatorluğu ve Hindistan Yolu". Thrih Dergisi, f l D ) 31, İstanbul 1978, s.89.

33 Tuhfetül-tdbir. vr 2 6 h

34 Cengiz Orhonlu, Osmanlı Imparatoriuğunun Güney Siyaseti, Habeş Eyaleti, İstanbul 1974, s,15,

35, B A M A f t 55. vr, 443a-444a.

36, Cengiz Orhonlu-Turgut Işıksal, "Osmanlı Devrinde tiehir Nakliyatı Hakkında Araştırmalar Dicle ve Fırat
Nehirlerinde Nakliyat", TD, X1U, 17-18, istanbul 1963. s 7 9 .
yeni bir Uman ve üs elde ettiler .
XVI. asırda Basra Tersanesi ile birlikte bir de kapudanlık ihdas edilmiş
ve deniz faaliyetleri güçlü bir şekilde yürütülmüştür. 1563'de Basra Tersanesini
gezen Portekizli bir seyyah, 5 yeni yapılmış kadırga bulunduğunu, ayrıca kal­
yon tipli gemiler gördüğünü belirtmektedir^^. Yine Basra Tersânesi'nde 979
{1571)'da 5 kalite inşa^^, 981 (1573)'de 15 kadırga tamir^o edilmiştir.
8. Rusçuk Tersânesi: Osmanlı Devletinin Macaristan'ı fethi ile, Tuna'da
bir donanma vücuda getirilmiş'*' ve Rusçuk Tersânesi'nde de Tuna için kulla­
nışlı kalite, firkate, şayka ve üstüaçık gibi gemiler yanında muhafaza maksadıy­
la aktarma, şalope ve kırlangıç gemileri inşa edilmeye başlanmıştı''^.
9. Samsun Tersânesi: Sinop'tan sonra Karadeniz'in en fazla gemi inşa
edilen ve bilhassa kendir teli dokunan tersânesi Samsun'da idi. İnebahtı mağlu­
biyetinden sonra (979/1571), burada 5 kadırga yapılmıştı''^.
10. Kefken Tersânesi: İnşa edilen gemi mikdarından, Kefken Tersânesi'­
nde de büyük bir faaliyet olduğu anlaşılmaktadır. Kefken Tersânesi bir ferman­
la ihdas edilmiş ve gerektiğinde tamiri için avârız-ı divâniyyeden muaf olma mu­
kabili o havaliden 8 kişi kendi istekleriyle meremmetçi tayin edilmişlerdi''''.
11. Diğer Gemi İnşa Tezgâhları: XVI. asırda bilhassa büyük hazırlıkların
yapıldığı harp senelerinde, Tersâne-i Âmire ve diğer tersâneler hâricinde gemi
inşa tezgâhlarında da ihtiyaç olan gemilerin inşasına çalışılmaktaydı. Nitekim
İnebahtı mağlûbiyetinin akabinde birçok sahil iskelesinde gemi inşa edilmesi
için emirler verildiğine ve inşaat faaliyetlerinin devam ettiğine şahid olmakta
yız. Meselâ, Cemâziyelâhır 979 (Ekim-Kasım 1571)'da Vize Beyi'ne, gemi inşası
ile vazifeli olan Said Kethudâ'ya ve Tersâne Kâtibine gemi inşası için gerekli
çivinin temini hususunda yazılan hükümden Rumeli ve Anadolu'da 50'şer aded
olmak üzere 100 geminin yeniden inşa edileceği anlaşılmaktadır''^. Aynı sene­
de Tersâne-i Âmire'de inşa edilen gemi sayısının 134 olduğu"^ düşünülecek
olursa, Tersâne-i Âmire hâricindeki inşa faaliyetlerinin de toplam içinde büyük
payı olduğu görülür. XVI. asırda gemi inşa edilen tezgâhlar arasında Varna, Ah-
yolu, Vize, İneada, Trabzon, Semendire, Niğbolu, Mohaç, Budin, Sakarya, Ke­
mer, Silivri, Biga, Samanlı, İstanköy, İnebahtı, Preveze, Avlonya, Nova, Antalya
ve Alanya bulunmaktadır''^. Bunlara ilâveten Koca Mimar Sinan'ın yeniçeri iken
1535'de Van gölü üzerinde 3 kadırga inşa ettiğini''^ belirterek hâtırasını yâd
edelim.

37. Hindistan Yolu, 5.112-119. Basra Beylerbeyiliğinin kuruluşu ise, 1546dır (İnalcık, adı geçen eser, S.106X

38. Salih Özbaraa "XVI. Yüzyılda Basra Körfezi Sahillerinde Osmanlılar, Basra Beylerbeyliğinin Kunıluşu",
m 25, İstanbul 1971, s.60.

39. Receb 979 (Kasım-Aralık 1571) tarihli Haleb Defterdarına 5 kalite inşası için Birecik'den Basra'ya gönde­
rilen kerestenin eksik olduğu ve tamamlatılması konusunda hüküm: BA. MIX X, 270/421-422.

40. Şa'ban 98l(Kasım-Aralık 1573) tarihli buyruldu; BA. MD XXV, 6/40.

41. Tuna nehri üzerinde gemi inşasına daha Fatih Sultan Mehmed zamanında başlanmıştı (İbn-i Kemal Tevârih-
i Âl-i Osman, Vll. defter, Tenkidli Transkripsiyon, neşr. Şerafettin Turan, Ankara 1957, s. 121.

42. Mertez-Bahriye, s.403-404.

43. Ramazan 9 7 9 (Ckak 1572) tarihli S a m s u n Kadısına gönderilen hüküm: B A MD. X, 107/170.

44. 24 Safer 980(6 Temmuz 1572) tarihli Kandıra Kadısına gönderilen hüküm: BA. Kâmil Kepeci Tasnifi,
67, vr. 97a/3.

45. B A M O X V l , 78/156.

46. M. Cavid Baysun, "Lepanto" lA, VII, Ankara 1972, s 44.

47. Tafsilatlı bilgi için bk. Bostan, adı geçen tez, s. 42-49.

48. Sâî Mustafa Çelebi, Tezkiretül-bünyân, Dersaâdet 1315, s 24.


Mimar Sinan'a
Siparişte Bulunanlar

Doç. Dr. Abdûlkadir ÖZCAN


nce askerî mesleğe giren, burada zenberekçibaşılığa kadar yük­
selen Sinan, gerek Yavuz Selim'in gerekse Kanunî Sultan Süley-
[ man'm hemen bütün seferlerine katılmış, bu seferlerde gösterdiği
I köprü kumna vs. gibi pratik maharetlerle çevresinin dikkatini çek-
miş,Lütfı Paşa'nm şevkiyle Kanunîye tanıtılmış, bu vezirin sadrazamlığı sırasın­
da da 1539'da mimar başılığa getirilmiştir. Bu tarihten itibaren korkunç birsür'-
atle mimarî eserler veren Sinan, çoğu İstanbul'da olmak üzere, İmparatorluğun
başlıca öteki önemli merkezlerinde camiler, mescidler, medreseler, türbeler, su
yolları, kemerler, köprüler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, saraylar inşa et­
miş, böylece adını ebedîleştirmiştir. Taşradaki Eserlerinin tamamına baş mimar
olarak bizzat gidememişse de, nezaret için maiyetindeki bir hassa mimannı gön­
dermiş, bu yapılar hep onun çizdiği plânlara göre yapılmıştır. 1563 yılında So-
kullu Mehmed Paşa'nm teşebbüsüyle Sapanca Gölü'nü İzmit körfezine akıtmak
için mesafe ölçümü de yapan Sinan, en büyük eserlerini yaşlılığında vermiş,
bunların en muhteşemi olan Edirne'deki Selimiye Camii ve külliyesini 80 ya­
şında yapmıştır.
Mimar Sinan'ın bizzat kendi ağzından kaleme alınan Tezkiretû'l-ebniye
(Tezkiretû'l-bünyan) 'da bütün eserlerinin sayısı 350 civarında gösterilmiştir. Bu
eserlerin banilerinin padişah, vezir, hanım sultan gibi önemli olanları belli ise
de, öteki şahsiyetlerin kimlikleri hakkında, hattâ Mimar Sinan'ın, adına eser yap-"
tığı kimseler hakkında şimdiye kadar müstakil bir çalışma yapılmamıştır. İşte
burada kısmen de olsa bu boşluk doldurulmaya çalışılmış, çok kısa da olsa,
Türk tarihinin bu en büyük mimarının, ölümünün dört yüzüncü yıl dönümün­
de kendisine siparişte bulunanlardan kimlikleri tespit edilebilenler teker teker
ele alınmış ve kısaca biyografileri verilmiştir. Yoksa bu kısa yazıda üç yüz elliyi
aşkın eserin mimarı olan Sinan'a siparişte bulunanların tamamının zikr olun­
duğu iddia edilemez, hatta belki bazı iltibaslar da yapılmış olabilir. Bu bakım­
dan ileride bu konuyu daha geniş çapta, hatta bir kitap çerçevesinde ele ala­
caklara bir rehber, bir hareket noktası sayılması dileği müellifin tesellisi ve baş­
lıca amacıdır. Fazla uzun sayılmayacak bir sürede hazırlanan bu yazıda öyle şah­
siyetler vardır ki, haklarında değil kitap^ ciltler yazılabilir. Aşağıda belli bir ha­
cim dahilinde önce Mimar Sinan'a siparişte bulunan padişahlar, hanım sultan­
lar ve veziriazamlar ele alınmış, sonra da sırasıyle vezirler, ilmiye, kalemiye ve
seyfıye mensuplan, ağalar ve diğerleri tanıtılmaya çalışılmıştır. Bu zâtlar da kendi
aralarında mümkün mertebe kronolojik sıraya tâbi tutulmuştur. Burada, biyog­
rafisi müstakil olarak ele alınmayan Mimar Sinan'ın, kendisi için de Fatih Yeni-
bahçe'de küçük bir mescid ile Süleymaniye külliyesinin bir köşesinde mütevâzi
bir türbe yaptığını ilâve etmeliyiz.
A- Padişahlar
1) Kanunî Sultan Süleyman

Avrupalılar tarafından "muhteşem", fakat Osmanlı kaynaklarında "Ka-


nûnfsıfatlariyle anılan 1. Süleyman, Yavuz Sultan Selim'in Hafsa Sultan adlı zev­
cesinden 1495 yılında Trabzon'da doğmuştur. Şehzâdeliği sırasında bazı yerler­
de sancak beyliği, saltanat nâibliği yapmış, 1520 yılında babasının ölümü üze­
rine tahta geçmiştir. Hükümdarlığı boyunca devletin sınırlan çok genişlemiş, ba­
tıya ve doğuya yapılan seferlerin on üçünü bizzat kumanda etmiştir. B u seferler
kronolojik olarak şöylece sıralanabilin 1521'de Belgrad, 1522'de Rodos, 1526'da
Mohaç, 1529da Viyana, 1532ye A l m a a 1534ye Irakeyn, 1537 de Pulya, 1538ye
Kara Boğdan (MoWavyaX 154iye Istabur, 1543ye Estergon, 1548de İran, 1553cie
Nahcıvan ve 1566ya Sigetvar seferi.
Son seferinde fethi göremeden ölen Sultan Süleyman en az askerî de­
hâsı, kanun yapıcılığı kadar, teşkilâtçılığı, sanatçılığı ve san'atseveriiği ile de ta­
nınır. Mimarî sahada sadece Osmanlı devletinin değil, dünya mimarlık tarihi­
nin önde gelen isimlerinden olan Sinan'ı hassa baş mimariiğına getirerek, çok
sayıda cami, medrese, han, hamam, kervansaray, köprü vs. gibi sosyal tesisler
yaptırtmış olması bunun açık delilidir.
Bunlardan, oğlu Şehzâde Mehmed'in genç yaşta ölmesi üzerine, onun
hatırasına Mimar Sinan'a inşâ ettirdiği Şehzâde külliyesi dört yılda tamamlan­
mıştır. Medrese, tabhhâne, imâret gibi bölümlerden oluşan külliyenin en önemli
unsuru camidir. Hazîresinde başta Şehzâde Mehmed olmak üzere, Rüstem, Da­
mat İbrahim, Husrev ve Destart Mustafa gibi paşaların türbeleri de bulunan Şeh­
zâde külliyesi için Sinan "çıraklık eserim" der. Tophane'deki Cihangir camii'ni
de yine Sinan'a öteki şehzâdesi Cihangir, Vatan caddesindeki Sultan Selim med­
resesini ise babası'nın ruhunu taziz için yaptırmıştır.
Süleymaniye külliyesi Mimar Sinan'ın İstanbul'da yaptığı en büyült âbi­
deler manzumesidir. Türbelerle biriikte 18 ayrı binadan oluşur. Bir sıbyan mek­
tebi ile evvel, sâni, sâlis ve râbi medreselerini, darülhadîs, tıp medresesi ve bî-
marhâr» (darüşşifa) tamamlar. Cami hazîresinde Kanunîden başka, zevcesi Hur-
rem Sultanın da türbesi vardır. Aşhâne, imâret, misafırhâne, tabhâne, kervan­
saray, hamam ve darülkurra, külliyenin öteki tamamlayıcı unsurlarıdır. Süley­
maniye camii için mimarı, "kalfalık eserim "der.
Kanunî Sultan Süleyman Mimar Sinan'a imparatorluğun bir çok yerin­
de daha siparişlerde bulunmuştur. Ezcümle Mekke'de medrese, Şam'da cami
ve imâret, Çorlu'da medrese ve imâret, Kefe'de hamam bunların belli başlıları­
dır. İznik'teki cami ise kiliseden çevrilmedir. B u muazzam tesisler için İmpara-
toriuğun muhtelif yerierinde geniş vakıflar tahsis edilmiştir.
2) I l ^ l m
Kanunînin Hurrem Sultandan 1524 yılında doğan oğludur. Manisa san­
cak beyi iken, babasının ölümü üzerine 43 yaşında cülûs etmiştir. Hükümdarlı­
ğı boyunca her türiü dahilî ve haricî işleri tek veziriazamı olan damadı Sokullu
Mehmed Paşa yürütmüştür. Kendisinin, seleflerine göre zayıf, sefahate meyilli
mizacına, ordusunun başında hiçbir sefere çıkmamasına rağmen, bu dirâyetli
vezir sayesinde, devri oldukça başanlı geçen II. Selim zamanında Yemen ve Kıbrıs
1571'de, Tunus 1574'de Osmanlı topraklanna katılmıştır. 1574 yılında İstanbul'­
da ölen 11. Selim'in adını ölümsüzleştiren, şüphesiz, devrinin baş mimarı Sinan'a,
çok sevdiği Edime'de yaptırttığı Selimiye camii ve külliyesidir. Külliyenin en
önemli unsuru olan cami ile padişah, çinilerinin rengine varıncaya kadar bizzat
ilgilenmiş, Sinan ise 80 yaşının ve daha önce yaptığı yüzlerce eserin verdiği tec­
rübe ile bütün hünerini döktünnüş, böylece bu muhteşem âbide ortaya çıkmış-
tır. Mimarlık tarihihin bu en san'atkârâne eserlerinden biri olan yapı için Sinan
"ustalık eserim" der. Cami içinde banisine namaz kılmak nasib olmamış, eser
II. Selim'in ölümünden kısa süre sonra tamamlanmıştır.
Bu Padişah'ın ayrıca Konya'nın Karapınar kazasında yine Sinan'a yaptır­
dığı bir camii ve hamamı daha vardır. Topkapı Sarayı'ndaki mutfak ve kiler mah­
zenlerini de II. Selim yaptırmıştır. Ayasofya hazîresindeki II. Selim türbesini yi­
ne Sinan yapmıştır. II. Selim Edirne'deki Selimiye külliyesi için büyük vakıflar
ayırmıştır.
3) III. Murad
II. Selim'in Murbanu Sultandan 1546'da doğan şehzadesidir. Uzun süre
Manisa sancak beyliği yapan Murad, 1574 yılında babasının ölümü ile boşalan
tahta çıkmıştır. Bu sırada 29 yaşında bulunuyordu. On ikinci Osmanlı padişahı­
dır. Yirmi yılı aşan saltanatı döneminin ilk dört yılı Sokullu Mehmed Paşa'nın
sadrazamlığına rastlar. Bu devrenin en önemli olayı Lehistan krallığının Osmanlı
himâyesine girmesidir. Bu vezirin 1579 yılında bir suikaste kurban gitmesi ile
başladığı kabul edilen Duraklama döneminin ilk başarısızlıkları devlet otorite­
sini gerek merkezde gerekse taşrada çok sarsmıştır, üzün süren İran savaşları­
nın hazineyi kurutması yüzünden piyasaya ayarı bozuk para sürülmesi iç karı­
şıklıklara sebep olmuştur. 1593'te başlayan Avusturya savaşları sonunda Eflâk,
Boğdan ve Erdel beylikleri elden çıkmıştır. Askerî teşkilâttaki bozuklukların da
bu padişah zamanında görülmeye başladığında hemen bütün tarihçiler mütte­
fiktir. Babası gibi eğlence ve sefahate düşkün bir kimse olan III. Murad hiç bir
seferde ordusuna kumanda etmemiştir.

Devrinin ilk 10 yılının baş mimarî olan Koca Sinan'a Manisa'da bir külli­
ye inşâ ettiren 111. Murad'ın başlıca eseri de budur. Daha şehzâdeliği zamanında
burada bir cami yaptıran Sultan Murad Saltanatının üçüncü yılında bu ibadet-
hânenin yetersizliği yüzünden camiini tevsie karar vermiş, hatta yıktırarak yeni­
den inşa ettirmiştir. Muradiye caminin plânını Mimar Sinan çizmiş, fakat ileri
derecede yaşlanmış bulunan büyük usta, yerine Manisa'ya hâssa mimarların­
dan Mahmud Ağa'yı göndermiştir. İnşaatı bu zat başlatmışsa da, ikmâli onun
ölümü ile yerine tayin edilen Mehmed adlı mimar tarafından 1586 yılında ger­
çekleştirilmiştir. Külliyenin medrese vs. gibi öteki imaret, han ve tabhâne gibi
unsurlarının inşâsı ise daha sonra tamamlanmıştır. İnşaat tamamlandıktan sonra,
giderleri için geniş vakıflar ayrılmıştır.
111. Murad, babası zamanında başlatılan Kâbe duvarlarının mermerden
tecdidini de ikmâl ettirmiş, ayrıca buraya sık sık vuku bulan sel baskınlarını ön-
jemek amaciyle su yollarını temizlettirmiştir. Ayrıca Sütlüce civanndaki İsken­
der Çelebi Bahçesi'nin köşklerini de Sinan'a Sultan Murad yeniletmiştir.

B- Hanım Sultanlar
1) Haseki Hurrem Sultan
Kanunî Sultan Süleyman'ın gözdesi ve çok sevdiği zevcesidir. Câriye ola­
rak saraya giren Hurrem Sultan iyi bir İslâmî Türk terbiyesi alarak yetişti. Kısa
sürede padişahın dikkatini çekmeyi becerdi ve onun nikâhlı karısı oldu. Zekâsı
ve cazibesi sayesinde Kanunî üzerinde büyük etkisi olan bu hanım, oğulları Bâ-
yezid ve Selim hesabına teker teker rakiblerini bertaraf etmeye başladı. İlk etapta
padişahın eski zevcesi ve Şehzâde Mustafa'nın annesinin saraydan uzaklaşma­
sını ve Makbul İbrahim Paşa'nm ortadan kaldırılmasını sağladı. Daha sonra bü­
tün gücüyle tahtın tek vârisi gibi görülen Şehzade Mustafa'nın aleyhine çalıştı.
Damadı Rüstem Paşa da onun bu entrikalarında baş yardımcısı idi. tSitekim bu
çabalar çok geçmeden sonuç vermiş, Mustafa 1553'te öldürülmüştür. Böylece
Haseki Sultan muradına ermiş, oğlu Selime tahtın yollarını açmıştır. 1558 yi-
lında ölen Hurrem Sultanın, Sinan'ın eseri olan türbesi, Süleymaniye camii ha-
zîresindedir.
İstanbul'da Avrat-pazan'nda (bugünkü Haseki semti) Mimar Sinan'a yap­
tırttığı ve bânisine izafetle "Haseki külliyesi " olarak bilinen manzume, Sinan'ın
İstanbul'daki ilk eseridir. Haseki külliyesi cami, medrese, imârat, dârüşşifa, mek­
tep ve şadırvandan oluşur. Aynca Kanunî bu sevgili eşi için Mekke ve Medine'de
imârethâneler, Edirne'de kervansaray, cami ve aşhâne yaptırtmıştır.
2) Mihrümah Sultan
Kanünî Sultan Süleyman ve Hurrem Sultanın tek kızlarıdır. 1539'da Rüs-
tem Paşa ile evlenmiştir. Bu üç kişi padişah üzerinde kuvvetli bir nüfûz kur­
muştur. Devrinin en zengin kadınlarından olan Mihrümah Sultan, kardeşi Se-
lim'in tahta geçmesi üzerine ona, ilk günlerin âcil giderleri için 50 000 altın
borç venniş ve gönlünü almıştır. Mihrümah Sultan 1578ye ölmüş ve babasının
türbesine defn edilmiştir. Çok varlıklı olan ve refah içinde yaşayan Mihrümah
Sultan büyük servetinin önemli kısmını hayır işlerine sarf etmiş, böylece adını
bir dereceye kadar ebedîleştirmiştir. O da devrinin öteki ileri gelenleri gibi, ün­
lü mimar Sinan'a İstanbul'un Edirnekapı ve Üsküdar semtlerinde cami, medre­
se, hamam, çeşme ve imâretlerden oluşan iki külliye inşâ ettirmiştir. B u hayır­
sever sultan ayrıca, Ayn-ı Zübeyde suyunu Mekke'ye naki eden su yollarını ta­
mir ettirerek, gerek bu mukaddes belde halkının gerekse hacıların refahını te­
min etmiştir.

Tesisleri için Rumeli'de bir çok köy, mezraa ve gelir getiren ocaklar ba­
bası tarafından kızma temlik edilmiştir. Mihrümah Sultan bunları dilediği gibi
tasarruf edebilecekti.
3) Murbanu Sultan
II. Selim'in eşi ve 111. Murad'ın annesidir. Osmanlı devletinin nüfuzlu vâli-
de sultanlanndandır. 1583'te ölmüş, Ayasofya hazîresindeki zevcinin türbesine
gömülmüştür, öldüğü yıl tamamlanan Üsküdar'daki külliyesinin mimarî Sinan'­
dır. Bu yapılar manzumesi cami, medrese, darülkurra, dârüşşifa han ve imâret-
ten oluşur. Murbanu Sultanın aynca çeşitli yerlerde hamamları da vardır

4 ) Şah Sultan
11. Selim in kızıdır. Zal Mahmud Paşa ile evlenmiş ve kocasiyle aynı ta­
rihte vefat etmiştir. Birçok hayır eseri vardır. Merkez Efendi camiini ve hamamı­
nı Mimar Sinan'a bu hanım yaptırtmıştır. Ayrıca kocasıyla birlikte Eyüp'te inşa
ettirdiği cami için Filibe'de 12 köy vakf etmiştir.

C- Vezirazamlar
1) LOtfl Paşa
Enderun'dan yetişmiştir. Yavuz Selim devrinde bazı saray hizmetlerinde
bulunduktan sonra, kapıcıbaşılık ve mir-i alemlik görevlerinde bulunmuş, bazı
yerlerde sancak beyliği ve 1533'te Karaman beylerbeyiliği yapmıştır. B u vazife­
de iken Kanunî'nin Irakeyn seferine katılan Lütfı Paşa, istikbalin baş mimârî ola­
cak Sinan'ın dehasını keşf etmiş, ona Van Gölü'ndeki harekât için gemiler inşâ
ettirtmiştir. Bir süre Anadolu ve Rumeli beylerbeyiliği yapan paşa, üçüncü ve­
zirliğe getirilmiş ve bu sıfatla 1537'de Babaros Hayreddin Paşa ile Akdeniz ha­
rekâtına katılmıştır. Bu sırada İtalya sahillerindeki Otranto ve Castro kalelerini
vunmuş, Barbaros ile birlikte Korfu'yu muhasara etmiştir. Kanunî'nin Boğdan
seferine ikinci vezir olarak katılan Lütfı Paşa bu sırada Sinan'ın , Prut nehri üze­
MIMAR SINAN'A
rinde kısa sürede kurduğu köprü münasebetiyle padişahla tanışmasına vesile SIPARIŞTE
olmuştur. 1539'da sadrazam olduktan sonra da Sinan'ı hâssa baş mimarlığına BULUNANLAR
getirtmiştir. İki yıl kadar süren sadrazamlığı sırasındaki en önemli dahilî hiz­ D o ç . D r . Abdulkadir ÖZCAN

meti "ulak" sistemini ıslah etmesidir. Haricî hizmetlerinin en önemlisi ise Vene­ 135
diklilerle başarılı bir sulh yapmış olmasıdır. 1541 yılında zevcesi Yavuz'un kızı
ve devrin padişahının hemşiresi Şah Sultan'la arasında çıkan bir anlaşmazlık
yüzünden görevinden ve zevcesinden ayrılan Lütfi Paşa Dimetoka'daki çiftliği­
ne çekilmiş, bir ara hacca gitmiş ve hayatının sonuna kadar telifatla meşgul ol­
muştur. Dinî mâhiyetteki eserlerinden başka Tevârih-i âl î Osman adında bir
Osmanlı tarihi de kaleme alan paşanın en önemli eseri Âsâfnâme adlı küçük
risâlesidir. Müellifin uzun idarî hayatının tecrübelerini aks ettiren bu risale o de­
vir için tarihî bir vesika değerindedir. Lütfi Paşa 1563'te ölmüştür. Yenibahçe'de
olup da Sinan'ın eserleri arasında zikri geçen hamamın bânisi bu zat olmalıdır.
Kezâ, Tire'deki Lütfi Paşa medresesinin de bânisi muhtemelen yine aynı zâttır.
(Atayî, a 16). Lütfi Paşa'nın Dimetoka'nın Müsellem köyündeki mescidi ve mek­
tebi için bazı vakıfları olduğu bilinmektedir.

2) Rüstem Paşa
Kanunînin damadı ve veziriazamı olan bu zat Bosnasarayı civarında doğ­
muştur. Enderun'da yetişmiş, bazı saray görevlerinde bulunmuş, padişahın göz­
üne girerek önce Diyarbekir sonra Anadolu beylerbeyiliğine getirilmiştir. 1539'da
padişahın biricik kızı Mihrümah Sultan ile evlendirilerek önce Kubbe veziri ol­
muş, kısa süre sonra da 1544'te veziriazamlığa atanmıştır. Şehzade Mustafa'ya
İstanbul Rüstem Paşa Camii
karşı, kayınvalidesi ve zevcesinin faaliyetlerine katılan Rüstem Paşa, bu şehzâ-
denin katlinde önemli rol oynamıştır. Daha sonra Selim-Bayezid arasındaki mü­
cadelelere de adı karışan paşa, bir ara görevinden alınmışsa da 1555'de tekrar
sadârete getirilmiş ve 1561' de ölünceye kadar mevkiini muhafaza etmiştir. Tür­
besi Şehzade camii hazîresindedir.
Rüstem Paşa Osmanlı Devleti'nde memuriyetlerin parayla satılması usu­
lünü ihdas etmiş, hesapsız bir servetin sahibi olmuştur. Mimar Sinan'a yaptırttı­
ğı pek çok hayır kurumu ve sosyal tesisler, adını bir nebze olsun ölümsüzleştir-
miştir. Rüstem Paşa devrin baş mimarı Sinan Ağaya İstanbul'un birçok yerin­
de, Edirne, Tekirdağ, Sapanca, Bolvadin, Konya Ereğlisi ve Bosna'da cami, med­
rese, mescid, han, hamam, saray, kervansaray, imaret ve köprü yaptırtmıştır. Ev-
kafi arasında İpsala'da Akpınar köyü ile bazı çiftlik ve çayırlar görülmektedir.
Pek çok tesisi için daha başka yerlerde dahi vakıfları olduğu muhakkaktır. Şeh­
zade camii avlusundaki muhteşem türbesi yine Sinan'ın şâheserlerindendir. Çok
zengin bir kütüphaneye de sahip olduğu bilinen Rüstem Paşa'nın adına izâfe
edilen Tevârih-i Âl-i Osman'ın Matrakçı Nasuh'un eserinin bir bölümü olduğu
artık bilinen bir gerçektir.

3) Kara Ahmed Paşa


Enderun'da yetişmiş, mir-i alemlik ve yeniçeri ağalığı yapmış, daha son­
ra da vezirlikle Rumeli beylerbeyiliğine getirilmiştir. Kanûnî'nin Macaristan se­
ferine katılan Ahmed Paşa bu sırada bazı yerierin fethini gerçekleştirmiştir. Da­
ha sonra şark serdarı olarak doğuda da birçok kaleyi feth eden paşa, 1553'te
Rüstem Paşa'nın yerine sadrazam olmuş, iki yıl sonra da bazı saray entrikaları­
na kurban gitmiştir. Büyük bir savaşçı ve kumandan olduğunu doğuda ve batı­
daki başarılariyle ispatlamış olan Kara Ahmed Paşa, çağdaşları tarafından ada­
let sever, dindar ve hayır sever biri olarak naki edilir. Bugün İstanbul'un Topka-
pı semti dahilindeki külliyesi bunun açık bir delilidir. Vakitsiz ölümü yüzünden,
vefatından sonra kethüdası Husrev Bey tarafindan ikmâl edilen bu küllüye Mi­
mar Sinan'ın eserlerindendir. Cami, medrese, mektep çeşme ve biraz arka ta-
rafta kalan Afımed Paşa nın türbesinden oluşan manzunnenin en önemli unsu­
MIMAR BAŞı
K O C A SINAN, ru camidir. Sinan'ın eserlerinin listesinin bulunduğu Tezkire'de Ahmed Paşa'nın
Y A Ş A D I Ğ I ÇAĞ Taşra Çiftlik te, Eyüp ve At Meydanı'nda üç sarayından, İzmit'te de bir medrese­
VE ESERLERI sinden bahs edilir.
136 4) Semiz Ali Paşa
Hersek'te doğmuş,devşirme yoluyla İstanbul'a getirilerek saraya alınmış
ve burada yetişmiştir, önce mir-i alem ve yeniçeri ağası olan bu zat, sonra Ru­
meli ve Mısır beylerbeyiliklerinde bulunmuş, nihayet ISGl'de Rüstem Paşa nın
yerine veziriazam olmuştur. Sadrazamlığı sırasında Avusturya ile barış içinde
yaşanmış ve Malta seferi yapılmıştır. 1566 yılında ölen Ali Paşa, çağdaşlannca
çok şişman, gayet zeki ve nüktedan, diplomaside başarılı bir devlet adamı ola­
rak naki edilir. Bânisi olduğu İstanbul Karagümrük, Babaeski ve Ereğli'deki ca­
milerinin ve medreselerinin; Bursa'daki ve Bit-pazarı'ndaki kervansaraylarının-
Edirne'deki çarşı ve kervansarayın; Üsküdar ve Eyüp'teki saraylarının mimarı Koca
Sinan'dır. Ali Paşa bu eserler için Babaeski, Filibe ve başka yerlerde vakıflar
bırakmıştır.
5) Sokullu Mehmed Paşa
BıbaesiâSemBMPaşaCira Bosnalıdır. Devşirme olarak Edirne'ye getirilmiş, burada gördüğü eği­
timden sonra İstanbul'da Enderun'a alınmış ve saray hizmetlerinde silâhdarlığa
kadar yükselmiştr. Daha sonra dış hizmete çıkarak kaptanpaşalık ve Rumeli bey-
lerbeyiliği yapmış, şehzade Selim'in kızı İsmihan Sultanla evlendirilmiş ve 1565'te
veziriazamlığa getirilmiştir. Bu sırada bir yandan Malta seferi devam ediyor, öte
yandan Kanunî Sigetvar seferine hazırlanılıyordu. Yaşlı ve hasta padişahın da
katıldığı bu sefer baştan sona fiilen Sokullu tarafından idare edilmiştir. II. Selim
döneminin tek veziriazamı olan Sokullu, dirayetli idaresi sayesinde devleti dim­
dik ayakta tutabilmiş ve Kanunfyi aratmamıştır. Sadareti süresince genellikle
•barışçı birsiyaset güden, fakat İmparatorluğun menfaati söz konusu olduğunda
savaştan çekinmeyen Mehmed Paşa zamanında Kıbrıs feth edilerek bir Osman­
lı vilâyeti haline getirilmiştir. Avrupalılann deniz yoluyla Hindistan'a ulaşarak Os­
manlı iktisadiyatının aleyhine olabilecek menfî tesirleri kırmak amaciyle İslâm
âlemi ile iyi ilişkiler kurmak niyetinde olan paşa, Sumatra'daki Açe sultanlığı­
na asker! yardımlarda bulunmuş, Sinan Paşa'yı Yemen'e göndererek başarılı so­
nuçlar alınmasını sağlamıştır. Ayrıca Don ve Volga nehirlerini birbirine bağla­
mak amaciyle başlattığı kanal açma girişimi kubbe vezirlerinin ve Kırım hanı­
Bıbaesla Seniz M Paşa Ckni (İç Mekin) nın muhalefeti yüzünden akîm kalmıştır. Onun bu ileriye dönük projesi ger­
çekleşmiş olsaydı, hem Osmanlılar için her zaman bir tehlike olan İran kuzey­
den, hem de gittikçe büyümekte olan Rus çarlığı güney-doğudan kuşatılmış ola­
caktı. Aynı şekilde Süveyş kanalını açma tasarısı da yine Divan-ı Hümâyûnda
sert bir şekilde eleştirilmiş olan Sokullu, III. Murad zamanında da barışçı politi­
kasını sürdürmüştür. Fakat bazı rakiplerinin menfî telkinleri yüzünden gittikçe
gözden düşmüş olan bu tecrübeli vezirin birçok yetkisi elinden alınmıştır. Buna
rağmen İspanya müslümanlarmın meseleleriyle de meşgul olmuş, fakat 1579
yılında, bir rivayette saraydaki muhaliflerinin entrikası sonucu bir suikast sonu­
cu şehid olmuştur. Onun ölümünden sonra genellikle Osmanlı İmparatorluğu ­
nun Duraklama dönemine girdiği kabul edilir.

Yillatxa süren devlet adamlığı ve sadâreti boyunca çok zenginleşmiş olan


Sokullu, bu servetiyle devletin bir çok yerinde sosyal tesis yaptırmıştır. Ezcüm­
le başta İstanbul olmak üzere Bosna, Lüleburgaz , Hafsa, Payas ve Büyük Çek-
mece'de cami, mescid ve medrese, imâret, kervansaray, köprü, saray ile Edir­
ne'deki hamam ve dükkânlannın mimârî hep Koca Sinan'dır. Eşi İsmihan Sul-
tan'la biriikte ihyâ ettiği Azapkapı, Kadırga ve Eyüp'teki medreseleri uzun yıllar
eğitime hizmet etmiş müesseselerdir. Sokullu'nun ve çocuklarının türbeleri de
Sinan'ın eseri olup Eyüp'tedir. Yine Buradaki İbrahim Han-oğlu medresesini Si­
MIMAR SINAN'A
nan inşa etmiştir. Sokullu, hayır kummları ve sosyal tesisleri için muazzam va­ SIPARIŞTE
kıflar ayırtmıştır. BULUNANLAR
Doç.Dr. Abdulkadir ÖZCAN
6) Hadım Mesih Paşa
737
111. Murad devri veziriazamlanndandır. Enderun'da yetişmiş, Mısır vâliliği
yapmış ve 1585 yılında Özdemiroğlu Osman Paşa yerine veziriazam olmuştur.
Bir arz tezkiresinin padişah tarafından geri çevrilmesi üzerine istifa etmiş ve
1592'de ölmüştür. Sinan'ın Tezkire'sinde adı geçtiğine göre Fatih Hırka-i Şe-
nTteki büyük camiinin mimarî Sinan olsa gerektir. Cami 1 5 8 6 yılında tamam­
lanmıştır. Mesih Paşa'nın türbesi de cami avlusundadır. i
7) Ferhad Paşa
Enderun'dan yetişmiş, daha sonra seyfiye mesleğine sülük etmiş ve bir
süre yeniçeri ağalığı yapmıştır. Şehzade Mehmed'in kızı Hümaşah Sultanla ev­
lenmiş, 1583 ve 1586 yıllarında iki defa İran seraskeri olmuş, Gence'yi almış
ve Safevîlerle başarılı bir barış andlaşması yapmıştır. 1590 ve 1595 yıllarında
iki defa veziriazamlık yapan Ferhad Paşa, 1595'te Koca Sinan Paşa'nın bazı ent­
rikaları yüzünden kati edilmiş ve Eyüp'teki türbesine gömülmüştür.
Getirildiği her vazifede başarılı olan bu değerli vezirin Bolu, Çatalca ve
İstanbul'un Bayezid civarında camileri olup, isimleri Mimar Sinan'ın Tezkiretü'l-
bûnyan'ında geçmektedir.
Kadırga
6) Siyavuş Paşa Sokollu Camii
ve Medresesi
Kanije'lidir. Enderun'da eğitilmiş, mirâhurluk ve yeniçeri ağalığı yapmış,
Rumeli beylerbeyi olmuştur. II. Selim'in kızı Fatma Sultan'la evlendikten sonra
Kubbe veziri olan Sivayuş Paşa 1582, 1586 ve 1592'de üç defa veziriazamüğa
getirilmiş, 1602'de ölmüştür. Eyüp'teki türbesinde medfundur. İstanbul'daki bir,
Üsküdar'daki iki sarayı, Eyüp'teki kendisinin ve çocuklarının türbeleri Sinan'ın
eserleridir.

D- Vezirler Ve Paşalar
1) Çoban Mustafa Paşa
Aslen Bosnalıdır. Saray'da yetişmiş, kapıcıbaşılıktan beylerbeyi olmuş,
Rumeli beylerbeyiliği yapmış, vevziriazam Pîrî paşa'nın tavsiyesiyle vezir olmuştur.
Bir süre Mısır vâliliği de yapan Mustafa Paşa, tekrar ikinci vezir olmuş 1529'da
ölmüştür. 1523 yılında inşâ edilen Gebze'deki külliyesi cami, medrese ve imâ-
retten oluşur. Mimar Sinan'ın eserlerinin sıralandığı Tezkire* de adı geçtiğinden
külliyenin mimârî Sinan olmalıdır. Mustafa Paşa'nın mezarı da camiinin avlu­
sundadır. Paşa'nın başka yerlerde de sosyal tesisleri vardır. Mustafa Paşa'nın Meriç
Nehri üzerinde yaptırdığı köprü daha sonra bir yerleşim merkezi olmuş ve "Cisr-i
Muştaki Paşa" adiyle yüzyıllarca varlığını korumuştur. Mustafa Paşa gerek bu
külliyesi, gerek Edime'deki hanı vs. için Paşa Livası'nda büyük vakıflar bırakmıştır.

2) Güzelce Kasım Paşa


Endemn'dan yetişmiş, 1512'de rikâb ağası olmuştur. Kanunî devrinde Ha­ Gebze Çoban Mustafa Paşa Câmii
lep Karaman, Anadolu beylerbeyiliğinde bulunmuştur. Rodos'un fethinde ba­
şarılı hizmetler ifa etmiş, bir süre Mısır vâliliği yapmış, daha sonra İstanbul'a
çağrılarak vezir olmuştur. Bilâhare Budin muhafızlığına getirilmiş, kaleyi kahra­
manca savunmuş, bu başarısı üzerine ikinci vezirliğe yükseltilmiştir. Bugün İs­
tanbul'un büyük bir semtini bu paşa kurmuş, böylece daha o dönemde nüfusu
artan bu şehrin kalabalıklığınş çare aranmıştır. 1537'de geniş yetkilerle Mora
sancak beyliğine gönderilen Kasım Paşa Benefşe ve Anabolu'yu feth etmiş,
1543'te ölmüştür.
Kendi adını taşıyan semtteki cami ve medresesi ile Hafsa'daki hamamı­
nın mimârî Sinan'dır. Kasım Paşa nın ayrıca Anabolu'da cami, medrese, tekke
ve sıbyan mektebinden oluşan bir külliyesi vardır. Paşa, sosyal kurumlan için
geniş vakıflar ayırmıştır.
3) Husrev Paşa
Kanunî devri vezirlerinden olup "Deli" sıfatiyle tanınır. Saray'da yetişmiş,
kapıcılar kethudalığından sonra Diyarbekir, Halep Şam ve Rumeli beylerbeyi-
İlklerinde bulunmuş, Mısır valiliğinden vezir olmuş ve ikinci vezirliğe kadar yük­
selmiştir 1544 yılında ölen Husrev Paşa Yenibahçe'de medfundur. E n önemli
eseri olan Husrev Paşa külliyesi Halep'tedir. Mimar Sinan'ın 1536-37 yıllarında
ikmâl ettiği bu külliye, onun mimarbaşı seçilmeden önce inşâ ettiği eserlerden
biridir.
4) Barbaros Hayreddin Paşa
Osmanlı kaptanıderyalannın en büyüklerinden biridir. Asıl adı Hızır olan
bu zat aslen Vardar-Yenicesi'ndendir. Babası Yakup Ağa, sipahi olup, Fatih'in
1462'de Midilli adasının fethinde bulunmuştur. Avrupa devletlerine karşı kazan­
dıkları zaferlerle çok kuvvetlenen Barbaros kardeşlerden Oruç ve İlyas Beyler
1516'da şehid olunca, Hızır Cezayir beyi olmuştur. Yavuz Sultan Seli m zama­
nında Osmanlı Devleti'nin hizmetine giren bu ünlü denizci. Cezayir beylerbeyi-
liğine getirilmiş, bir Osmanlı vâlisi olarak bütün Hristiyanlık dünyasının korku­
lu rüyası olmuştur Hızır Reis 1533'te Kanunî'nin huzuruna çıkmış ve Osmanlı
donanmasının başına getirilmiştir. Tarihe, Preveze zaferi başta olmak üzere pek
çok altın sayfalar ekleyen Hayreddin Paşa 1546'da İstanbul'da vefat etmiştir. Ga-
zâlannı kendi ağzından anlatan eseri, Seyyid Muradı tarafından derlenmiştir. İs­
tanbul'un Tophane, Kemeraltı, Karagümrük ve Zeyrek semtlerindeki hamamla­
rının, sağlığında inşâ ettirdiği Beşiktaş'taki türbesinin m i m â n Sinan'dır.

5) Sofu Mehmcd Paşa


Enderun 'dan yetişmiş, çeşitli eyaletlerde valilik yapmış, ikinci vezirliğe
getirilmiştir. Budin vâlisi iken 1551'de orada ölmüştür. Hersek'te ve Sofya'daki
camilerinin. İstanbul'daki medresesinin ve yine İstanbul Hocapaşa'daki sarayı­
nın mimârî Sinan Ağa'dır.
6) Sinan Paşa
Veziriazam Rüstem Paşa'nın kardeşidir. Enderun'da yetişmiş, Hersek san­
cak beyliğinden sonra, 1548'de kaptanıderya olmuş, 1554'te vefat etmiştir. Üs­
küdar'daki MihrümahSultan Camii hazîresin'de medfundur. Beşiktaş'taki cami
ve medresesi ile Yenibahçe'deki mescidinin. At Meydanı'ndaki sarayının ve yine
Beşiktaş'taki hamamının miman Sinan'dır. Beşiktaş'taki büyük külliyesini, ölü­
münden sonra ye ine geçen Kaptan Piyale paşa tamamlatmıştır.

7) Cenabı Ahmed Paşa


Endemn'dan yetişmiş, bazı saray hizmetlerinde bulunduktan sonra Ana­
dolu beylerbeyiliğine getirilmiştir. Uzun yıllar bu görevde kalan A h m e d Paşa,
şehzade Selim ve şehzade Bayezid arasındaki rekabette Kanunî'nin emirlerin­
den dışarı çıkmamış, 1561'de ölmüştür. Ankara'da yaptırdığı camiinin mimâri
Sinan'dır. Bu eser 1565 yılında tamamlanmıştır.
8) Hadım İbrahim Paşa
Kanunî devri vezirlerindendit Saray'da yetişmiş, önce darüssaade ağası,
daha sonra Anadolu ve Rumeli beylerbeyi olmuştur. Kanunî'nin kız kardeşi Fat­
ma Sultanla evlenen İbrahim Paşa 1562'de vefat etmiştir. Devrinin ünlü mima-
rı Koca Sinan'a Silivrikapı'da canni, inamann; Ese-kapısı'nda medrese ve kilise­
den çevrilme mescid; yine İstanbul'da medrese, kervansaray; At Meydam'nda
Saray yaptırtmıştır. Kendisi Silivrikapı'daki camünin hazîresinde medfûndur. Te­
sisleri için Rumeli'de bazı köyler ve emlâk vakf etmiştir.
9) Haydar Paşa
Ak ağalardandır. Önce kapı ağalığı ile dış hizmete çıkmış, sonra Kubbe-
nişîn veziri olmuştur. 1553 yılında üçüncü vezirlikten tekaüde ayrılan Haydar
Paşa 1563'te ölmüştür. İstanbul'un Kadıköy'deki ünlü semt ve iskele onun adın­
dan gelir. İstanbul Zeyrek'teki hamamını Mimar Sinan inşâ etmiştir.
10) İskender Paşa
Diyarbekir vâlisi Husrev Paşa'nın (ö. 1544) kölelerinden olan bu zat, ka-
pıcıbaşılıktan sonra Halep Anadolu defterdarlıklarında bulunmuş, daha sonra
sırasiyle Van, Erzurum, Diyarbekir, Bağdad ve Mısır valiliği yapmıştır. 1571'de
ölen İskender Paşa'nın İstanbul Kanlıca'daki camii, medresesi ve hamamının mi­
marı Sinan'dır.
11) Pertev Paşa
Enderun'da yetişmiş, kapıcıbaşılıkla dış hizmete çıkmış ve uzun yıllar
yeniçeri ağalığı yapmıştır. 1554'te Rumeli beylerbeyi olan Pertev Mehmed Paşa
ertesi yıl kubbe veziri olmuştur. Şehzadeler vak'asmda aracılık yapmış, İran'a
kaçan Bayezid'in lâdesi için oraya gitmiştir. Daha sonra ikinci vezirliğe yükse­
len paşa, 1566'da Gyula (Göle) kalesini feth etmiş. Lala Mustafa Paşa'nın Kıbrıs
seferi sırasında kaptanıderya Müezzinzade Ali Paşa ile birlikte Venedik müda­
halesine engel olmak için Ege'de bazı sahillere çıkartmalar yapmış ve bazı ka­
leleri feth etmiştir. Donanmanın bakıma muhtaç olup don Juan'la savaşılma-
masını tavsiye etmesine rağmen, İnebahtı bozgununun önüne geçememiştir.
1574 yılanda İstanbul'da ölmüş, Eyüp'teki türbesine defn edilmiştir. Değerli bir
devlet adamı olan Pertev Paşa'nın İzmit'teki camii, ölümünden sonra kethüdası
Sinan Ağa'nın gayretleri ile bitirilmiştir. Gerek bu külliyenin gerekse İstanbul'­
daki biri Vefada diğeri şehir dışında iki sarayının, yine Vefa'daki kervansarayı­
nın ve Eyüp'teki türbesinin ve İzmit'deki hamamının mimân Sinan'dır.

12) Piyale Paşa


Enderun'dan yetişmiş, kapıcıbaşılıktan sonra kaptanıderya olmuş, katıl­
dığı birçok deniz savaşından hep zaferle dönmüş, bu arada Sakız ve Cerbe ada­
larını feth etmiştir, üçüncü vezirliği sırasında 11. Selim'in kızı Gevherhan Sultan­
la evlenen Piyale Paşa daha sonra ikinci vezirliğe yükselmiş ve 1578'de ölmüş­
tür. 1573'te Sinan'a inşa ettirdiği Kasımpaşa'deki ünlü camii önündeki, yine Mi­
mar Sinan'ın eseri olan türbede medfûndur. Piyale Paşa Büyük çorapçı Hanı'-
nın da banisi olup bunun da mimân Sinan'dır.
13) Maktul Mustafa Paşa
SokuUu Mehmed Paşa'nın amcazadesidir. Enderun'da yetişmiş, çeşitli da­
hilî hizmetlerden sonra uzun yıllar Budin beylerbeyliği yapmış, 1578'de kati edil­
miştir. Tezkiretü'l-bûnyan'da zikr edildiğine göre, Budin'deki camünin mimân
Sinan'dır.
14) Zal Mahmud Paşa
Aslen Bosnalı olup Enderun'da yetişmiştir. Halep Anadolu beylerbeyi-
liklerinde bulunmuş, 1564'de vezir olmuştur. II. Selim'in kızı Şah Sultan'la evle­
nen Mahmud Paşa 1580'de ölmüş, Eyüp'teki türbesine gömülmüştür. Eyüp'te­
ki cami, medrese ve türbesinin mimân Sinan'dır.
15) U l a Mustafa Paşa
Sokullu Mehmed Paşa'nın akrabalanndan olup Bosnalıdır. Enderun'da
yetişmiş, sırasiyle Temeşvar, Van, Erzurum, Halep ve Şam valiliklerinde bulun-
MİMARBAŞI muş, vezirlikle Yemea Kıbrıs, ve Şark serdarlığı yapmış, 1580 de ölmüştür. Eyüp
K O C A SİNAN,
camii hazîresinde medfundur. Erzurum'daki camiinin mimarı Sinan'dır.
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ 16) Şemsi Ahmed Paşa
140 Aslen Isfendiyar oğullanndandır. Enderun'dan yetişmiş, bazı dahilî hiz­
metlerden sonra, H. Selim'in musâhibi olmuş, Şam, Anadolu ve Rumeli beyler-
beyiliklerinde bulunmuştur. Daha sonra vezir olan Şemsi Paşa Ul. Murad zama­
nında devşirme usulünün değişmesinde müessir olmuştur. Üsküdar'da deniz ke-
nanndaki cami, medrese ve türbesinin mimarı Koca Sinan'dır. Kapısındaki kitâ-
bede inşaatın 1580'de tamamlandığı belirtilmektedir.

17) Kılıç Ali Paşa

Osmanlı Devleti'nin 11. Selim ve lU. fAurad devri kaptanıderyalarındandır.


Barbaros Hayreddin Paşa nın yanında yetişmiş, onunla birçok deniz savaşına ka­
tılmıştır. Bir süre Cezayir beylerbeyiliği yapmış, 157l'deki deniz faciasından ba­
şarıyla kurtulduktan sonra, o zamana kadar "Uluç" olan sıfatı "Kılıç'a çevrilmiş
ve aynı yıl kaptanıderyalığa getirilmiştir. Zamanında Akdeniz'de Osmanlı haki­
miyeti pekiştirilmiş ve Tunus feth edilmiştir. 1587'de ölünceye kadar Osmanlı
deniz kuvvetlerinin başında kalan Ali Paşa, Mimar Sinan'a Tophane'de güzel bir
cami yaptımııştır. Aynı yerde bulunan türbesi ve hamamı da yine Sinan'ın
MıçAf Paşa
eseridir.
18) Hac» Ahmed Paşa
Isfendiyar oğullarından olup Şemsi Paşa nın akrabasıdır. Enderun'da eği­
tim görnıüş. sırasiyle Konya. Rumeli. Şam beylerbeyiliklerinde bulunmuş, daha
sonra H. Selim ve III. Murad ın nedîmi olmuş. 1588'de ölmüştür. Kayseri deki ca­
miinin ve Üsküdar'daki mescid ve türbesinin, hatta yine Üsküdar'daki sarayının
mimârı Sinan'dır.

E - ilmiye Mensuptan ve Şeyhler


1) riureddin Hamza Efendi
Doğum yeri olan Üçbaş köyüne izâfetle "Üçbaş" sıfatiyle anılır. Bazı yer­
lerde müderrislik ve Amasya müftülüğü yapmıştır. 1533-34 tarihlerinde ölmüş­
tür. İstanbul Karagümrük'te bânisi olduğu Üçbaş medresesinin mimarî Sinan'­
dır. Kitabesine göre cami, medrese ve hücrelerden oluşan bu mani'ume
939/1532-3'te tamamlanmıştır. Aynı zatın Bursa'da bir de mescidi vardır. (Mec-
di. 401-402).
2) Sa'di Çelebi
Osmanlı şeyhülislâmlarından olup aslen Kastamonu'ludur. İlmiyeden ye­
tişmiş, çeşitli medreselerde müderrislik ve bazı yerlerde kadılık yaptıktan sonra
1533'te şeyhülislâm olmuş, beş yıl sonra da ölmüştür. Eyüp'te medfundur. İs-
lanbul'un Fatih semtindeki darülkurrası Mimar Sinan'ın eseridir.
Tophane K*ç Af Paşa CSm
3 ) AbdOiaziz Efendi
Fatih'teki ümmülveled medresesinin bânisidir. İlmiyeden yetişen Abdü-
laziz Efendi çeşitli yerlerde müderrislik ve kadılık yaptıktan sonra 1543'te öl­
müştür. Bazı telifleri ve bazı eserlere hâşiyeleri vardır. Fatih Küçük-Karaman'daki
adı geçen medresesinin mimârı Sinan'dır.

4 ) no\\a Çelebi
Asıl adı Mehmed olup şiirde kullandığı "Vusûir mahlasından dolayı Meh-
med Vusûlî, çoğu zaman da devrinin ünlü hanım şâirlerinden Hubbâ Ayşe Ha-
tunun damadı olduğundan "Hubbâ Mollası" olarak bilinir. İlmiyeden yetişen,
çeşitli medreselerde müderrislik, bazı yerlerde kadılık, ö-^ellikle dört defa İstan­ MIMAR SINAN'A
SIPARIŞTE
bul kadılığı yapan Molla Çelebi 1568'de Anadolu kazaskeri olmuş ve 1590 yı­
BULUNANLAR
lında ölmüştür. Mezarı Eyüp'tedir. İstanbul Fındıklı'daki camii önceleri Molla Çe­ Doç.Dr. Abdülkadir ÖZCAN
lebi camii olarak meşhur olmuşsa da günümüzde Fındıklı camii diye bilinmek­
141
tedir. Mimar Sinan'ın eserlerinin sıralandığı Tezkire'de Molla Çelebi camii adiy­
le zikr edilen bu cami Sinan'ın ustalık eserlerindendir. Bânisi Hubbâ Mollası'nın
aynı yerde yine Sinan yapısı bir de hamamı vardı.

5) Ma'lul Emîr Mehmed Efendi


Abdülkadir Efendi'nin oğludur. İlmiye mesleğine sülük etmiş, bazı yer­
lerde müderrislik ve kadılık yapmış, Anadolu kazaskerliğine yükselmiş ve
965/1557-8'de ölmüştür. İstanbul'daki medresesinin mimârî Sinan'dır.

6) Ebussuud Efendi
Osmanlı devletinin en büyük Şeyhülislâmlarındandır. İyi bir eğitim gör­
dükten sonra, bazı yerlerde müderrislik ve kadılık yapmıştır. 1537'de Rumeli
kazaskerliğine, 1545'te ise şeyhülislâmlığa getirilen Ebussuud Efendi ölünceye :^ı^.je^-r.^ Vi—

kadar, yani 29 yıla yakın aralıksız bu önemli mevkiyi muhafaza etmiştir. 1573'te 'tf-^^v-'-'"'' *•

ölmüş, Eyüp'te defn edilmiştir. Kanunî Sultan Süleyman üzerinde, bilgisi, özel­
likle İslâm hukukundaki derin nüfuzu sayesinde kesin bir nüfûzu vardı. Bazı ör­
fî kanunları şer'î hükümlerle başarıyla telif etmedeki mahâreti sayesinde bu hü­
kümdarın "Kanunî " sıfatını almasında önemli rolü olduğu muhakkaktır.

Ebussuud Efendi İstanbul'da ve İskilip'te birçok hayır kurumu ve sosyal -^-•-'-V-*'"*

tesis bırakmıştır. Bunlardan Macuncu çarşısmdaki hamamı Mimar Sinan'ın Tez-


kire'sinde zikr edildiğine göre, mimarının bu büyük usta olduğu anlaşılmaktadır.
Ebussuud Efendinin Bir Risalesinden Örnek
7) Hâmid Efendi
Osmanlı şeyhülislâmlarındandır. Konya'da dünyaya gelmiş, iyi bir tahsil
gördükden sonra çeşitli yerlerde müderrislik ve kadılık yapmıştır. Bir ara hacca
da giden Hâmid Efendi 1540'ta İstanbul kadılığından Rumeli kazaskeri, 1574'de
şeyhülislâm olmuş, üç yıl sonra da ölmüştür. İstanbul Zeyrek'teki medrese ve
mescidinin mimârı Sinan'dır.
8) Perviz Efendi
İlmiyeden yetişmiş, bazı medreselerde müderrislik, Bağdad, Halep, Şam,
Mısır ve İstanbul'da kadılık yaptıktan sonra Anadolu kazaskerliğine yükselmiş­
tir. Bir süre Mekke kadılığı da yapan Perviz Efendi 1579'da ölmüş, orada gö­
mülmüştür. Bazı dînî eserleri vardır. İstanbul Fatih camii civarındaki medresçgi
Mimar Sinan'ın eserleri arasında zikr edilmektedir.
9) Mahmud Baba
111. Murad devrinde Makşî şeyhidir. Aslen Filibe'li olup "Baba Efendi" ola­
rak bilinir. Rüstem Paşa'ya yakınlığından dolayı, onun veziriazam olmasından
sonra, kendisine 50 akçe yevmiye bağlanmıştır. Güzel hattı olduğundan Ebus­
suud Efendi'nin tefsirini istinsah etmiştir. 1579'da ölmüştür. Süleymaniye'deki
"Baba Efendi" medresesinin bânisi bu zat olup, bu eğitim kurumunun mimârî
Sinan'dır.

10) Çivizade Mehmed Efendi (Ö.1587)


Osmanlı şeyhülislâmlarındandır. Babası Şeyhülislâm Muhyiddin Efendi'-
dir. İyi bir hattat da olan Mehmed Efendi'nin kendi adiyle anılan Topkapı sem­
tindeki mescidi ile kızının Davudpaşa'daki mescidi Mimar Sinan'ın eserlerin­
dendir.
11) Hocazade Mustafa Efendi
MIMAR BAŞı
K O C A SINAN, İlmiyeden yetişmiş, müderrislik ve kadılık yapmış, 1590 yılında öl
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ tür. Mimar Sinan'ın eserlerinden olup 1585'te inşâsı tamamlanan HaceqiTa"?"
VE ESERLERI medrese ve mescidinin bânîsi bu zâttır.
142

F - Kalemiye Mensupları (nişancı ve defterdarlar)


1) Mustafo Efendi

Yavuz Sultan Selim tarafından fethini müteakip Mısır'ın tahririni yapmıştır


İstanbul'un Koca Mustafa F'aşa semtindeki Duhanîzâde mescidinin bânisidiı, Mes-
cid Mimar Sinan'ın eseri olup; Kanunî zamanında inşâ edilmiştir.

2) Dcfteıtlar Mchmed Çelebi


1521 -1525 yıllan arasında defterdarlık yapmış olan bu zat adına bir mes­
cidin varlığı ve mimarının Sinan olduğuna dair Teritiretû'l-ebniye'de kayıt mev­
cuttur.
3) Abdüsselâm Bey
Kanunî devri başdefterdarlarındandır. Bu zât Mısır'ın fethini müteakip İs­
Nidana MemıM Bey Câmi tanbul'a getirilmiş ve 1524 yılında defterdar olmuştur. Bir yıl sonra görevinden
ayrılan Abdüsselâm Bey, Küçük Çekmece'deki çiftliğine çekilmiştir. Mâliyede
kullanılan siyakat hattının kaidesini değiştirmiş ve düzeltmiştir. Küçük Çekme­
cedeki medresesinin mimârı Koca Sinan'dır. Mimar Sinan ayrıca bu zâtın İzmit'­
teki camiini tecdid etmiştir.
4 ) Deftenlar f^ustafa Çelebi
1534 - 37 yılları arasında başdefterdarlık yapan Mustafa Çelebi, bilhassa
mâlî meselelerdeki vukufu dolayisiyle Kanunî'nin gözüne girmiş, hatta ağır hasta
halde iken Divan toplantılarına sedye ile gelmesine müsaade edilerek görevin­
den alınmamıştır. Mimar Sinan tarafından, adına Edirne'de bir cami yapıldığı
naki edilir.
5 ) Mişancı i^ehmed Bey
"Eğri Abdizâde" ünvaniyle bilinir. 1514'te doğmuş. Divan ı Hümâyun kâ­
tipliği ile devlet hizmetine girmiş, Şıkk ı sânî defterdarlığından nişancı olmuş,
1566 yılında vefat etmiştir. İstanbul'un At Meydanı semtindeki medresesinin mi-
man Sinan'dır.
6 ) Celdlzâde Mustafa
Kanunî devrinin, hatta Osmanlı devleti'nin en ünlü ve değerli nişancıla-
rındandır. "Koca Nişana" ünvaniyle bilinir. Aslen Tosyalıdır. Önce Makbul İbra­
him Paşa'nın sır kâtibi, sonra reisülküttap olmuş, 1534 ve 1566 yıllarında iki
defa nişancılığa getirilmiş 1567 yılında ölmüştür. Eyüp'teki camiinin mimarı Si­
nan'dır. Türbesi de oradadır. Başta Tabakatû'l-memâlik olmak üzere bir çok de­
ğerli eserin müellifidir. Eyüp'teki Nişanca mahallesi onun adından gelir.

7 ) Ebûlfazi Mehmed Çelebi


II. Selim Devri başdefterdarlarındandır. Babası, II. Bayezid ve I. Selim dev­
rinin ünlü münşilerinden Heşt Biiıişt müellifi İdris-i Bitlisî'dir. Mehmed Çelebi
İstanbul'da doğmuş, iyi bir öğrenim gördükten sonra, maliye sektöründe çeşitli
görevler ifa etmiş, 1566 ve 1569 yıllarında iki defa başdefterdar olmuştur. Tari­
hî, edebî, tasavvufî ve tıbbî alanlarda eserler telif ve tercüme etmiştir. Tophane'­
de kendi adiyle arulan camiinin mimârı Sinan'dır.
8) Hasan Çelebi
MIMAR SINAN'A
Aslen Sirozludur. Hâcegândan olup önce şehremini, sonra da Halep def­ SIPARIŞTE
terdarı olmuş, 1582 yılında ölmüştür. Mimârî Sinan'ın Tezkire'sinde adı geçen BULUNANLAR
Doç.Dr. Abdulkadir ÖZCAN
Tophane'deki Hasan Çelebi mescidinin banisi bu zât olsa gerektir.
143

G- Saray Görevlileri (ağalar ve seyfiye mensuplan)


1) Tercüman Yunus Bey
İstanbul'un Draman semtindeki, kendi adiyle anılan medresenin bânisi-
dir. 154Vde ölmüştür. Medresenin mimarı Sinan'dır.

2) Yakup Ağa
Kanunî devri kapı ağalarındandır. 1541 yılında ölmüş, İstanbul Otakçı-
lar'da gömülmüştür. Tophane ve Samatya'daki Ağa hamamlarını Mimar Sinan'a
bu zât yaptırmıştır.

3) Mahmud Ağa
Kanûnî devri bâbüssaade ağalarındandır. İstanbul Ahırkapı'daki camii ile
Demirkapı'daki medresesinin mimârî Sinan'dır. Mimar Sinan'ın Tezkire' sinde
adı geçen Yenibahçe'deki Mahmud Ağa sarayının banisi de bu zât olmalıdır.

4) Cafer Ağa (Ö.1557)


I 'A
Yine Kanûnî Sultan Süleyman devri dârüssaade ağalarındandır. Adına III. Murad
izafe edilen ve Soğukkuyu medresesi adıyla anılan yapı Mimar Sinan'ın eseridir.

5) Hurrem Çavuş
Divan-ı Hümâyun çavuşlarındandır. 1554 yılında İnşâ ettirdiği camiinin
mimârı Sinan'dır.

6) Sekbanbaşı Ali Ağa


Kanunî devri sekbanbaşılarındandır. Şehzade Bayezid'le İran'a gitmiş, İs­
tanbul'da ölmüştür. Karagümrük'teki Sekban Ali medresesinin bânisi 6\up, bu
eserin mimârı yine Sinan'dır.
7) Kabasakal Sinan Ağa
Müteferrikabaşı idi. Kadı Çeşmesi'ndeki kendi adiyle anılan camii Mimar
Sinan'ın eserlerindendir.
8) Mehmed Çelebi
111. Mehmed'in nedîmlerindendir. Sinekli medrese de denilen Şahkulu
medresesinin bânisidir. Bu eserin adı yine Sinan'ın Tezkire'sinde zikr edildiğin­
den, onun tarafından yapılmış olmalıdır.

9) Mahmud Ağa
Kanunî devri ricalindendir. İstanbul su yollannın bina eminliğini yapmıştır.
Mimar Sinan'ın yaptığı eserler arasında adı geçen Abdi Subaşı mescidini bu
zât ikmâl etmiştir.

10) Habeşî Mehmed Ağa


III. Murad devri dârüssaade ağalarındandır. Bu makam onun ağalığı za­
manında saray ağalıklarının en yükseğine çıkmıştır. Mezarı Çarşamba'daki ca­
miinin avlusundadır. Divanyolu'ndaki medresesi Mimar Sinan tarafından inşâ
edilmiştir.
MIMAR BAŞI H- Diğerleri
K O C A SINAN
1) Hacı Evhad Efendi
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ
VE ESERLERI Kasap ustasıdır. 1575'te ölmüştür. Yedikule'deki camiinin mimârî Sinan',
144 dır. Bu eserin inşâsı 1575 yılında tamamlanmıştır.
2) Husrev Kethüda
Kanunî devri veziriazamlarından-Kara Ahmed Paşa'nın kethudasıdır. 1577
yılında ölmüştür. Ankara'deki medresesini, İzmit ve İstanbul Ortaköy'deki da
rülkurrâsı ile İpsala'daki kervansarayını Mimar Sinan'a yaptırmıştır.
3) Hacı Hamza
Debbağ ustasıdır. Ağa-çayın'nda 1577 senesinde yaptırdığı mescidin mi­
marı Sinan'dır.
4) Hoca Husrev Efendi
Bedesten kethüdasıdır. İstanbul'da kendi adiyle anılan camii Mimar S j .
nan'ın Tezkîretü'l-bünyan'ında zikr edilmektedir.
5) Yahya Kethüda
Sokullu Mehmed Paşa'nın kethüdasıdır. Kasımpaşa'deki Yahya Kethüda
mescidini Mimar Sinan'a yaptırmıştır.
6) Femıh Ağa
Semiz Ali Paşa'nın kethüdasıdır. Mimar Sinan'ın eseri olup, banisinin adiy­
le anılan Balat'taki Ferruh Kethüda camiini bu zat yaptırmıştır.
7) Süheyl Bey
Babası Tersane kethüdasıdır Kendisi derya beylerinden olan Süheyl Bey­
in, Tophane'deki mescidinin adı Mimar Sinan'ın eserleri arasında zikr edil­
mektedir.
8) MIhrIşah Hatun (ö. 947/1540-1)
Kanlıca'da camii ve medresesi olan İskender Paşa'nın kızıdır. Hacı olma­
sından dolayı kendisine Hacı Kadın da denilen bu hanımın Üsküdar'daki med­
resesi Mimar Sinan'ın eseridir. Mihrişah Hatunun ayrıca Samatya Ali Fakîh ma­
hallesinde bir camii ile bir tekkesi, ünkapanı'nda mescidi ve hamamı daha var­
dır. Kendisi "Samatya'daki camiinin hazîresinde medfundur.

9) Gûlfcm Hatun (ö. 969/1561-2)


I. Süleyman zamanında saray câriyelerindendir. Üsküdar'daki medrese­
si Mimar Sinan'ın eserlerindendir.

SEÇİLMİŞ BİBLİYOGRAPTA

S i l Çelebi. Tezkirettn-bünyân, istanbul 1315.

Meodi Mehmed. HadUku'ş-Şakaik, İstanbul 1269.

r i e v u M e Atiyi. HadAikul-hakaik (Zeyi l Şakaik), istanbul 1268.

O s m a n z i d e T4ib Ahmed, Hadlkatü'l-vüje»*, İstanbul 1271.

Hifız Hüseyin Ayvansarayl. Hadlkattn-cevSml, 1-11, İstanbul 1281.

Ahmed Resmi. HamnetOl-kübert, Süleymaniye Ktb Esadefendi, nr. 3876.

Rifat t)evhaHn-nıe»*ylh ma'a-zeyl, IV, tarihsiz.

Mehmed Süreyya. SkdlU O s m a n l , { tamamdır, istanbul 13081311.

Bursalı Mehmed Tahir. Osmanlı MOellIflert, İ lli, İstanbul 1333-1342.

Ibniye Sakıtaıesi. istanbul 1 3 3 4 .

M. "ftyyib GAkbOgin. X V - X V I . Asırlarda Edime ve Livisı, istanbul 1952.


Tahsin ö t İstanbul Camlteıt. 1 11. Ankara 1962, 1965.
MIMAR SINAN'A
İbrahim Hokkı Konyalı, Mbnar K o c a Sinan'ın Eseriert, İstanbul 1950. SIPARIŞTE
Üsküdar ThrBıl, I II, İstanbul 1976, 1977. BULUNANLAR
Rıfkı Melül Meriç, Mbiwr Sinan, Hayatı, Eseri, 1, Ankara 1965. Doç.Dr. Abdulkadir Ö Z C A N

Cahid Baltacı, XV1XV1. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, istanbul 1976. 145


Mübahat & Kütükoğlu, "mBda hal İstanbul Medreseleri", Ihrih EnstitOsO Deiflisl, İstanbul 1977, saye 7 8,
s. 277-392.

Ceyhan Güraa TOrtc Hanlannın Cellşimt ve İstanbul Hanlan MlmSrisI, ve tarihsiz.

Mehmet Zeki Pakalın, Maliye Teşkilâtı Tarihi, I, Ankara, tarihsiz.

\ s * n Anslktopedlsfnin ilgili nwddelerl.

Statesmen who ordered


architectural works
to Sinan
Dç. Dr. Abdûlkadir Özcan
Sinan who was one of the greatest person of the history of architeture,
in his almost a century long lifetime, built up many different kind social and
cultural buildings on behalf of the various persona Süleyman the Magnificent,
Selim II, and Murad III are the first dignitaries who asked him to build up mo­
numental com.exea He built up mosquea large commertial buildings, public
baths caravanceraia bridges and tombs on behalf of these Sultana

Sultanas of his time also asked him to build them some important arc­
hitectural buildings and he build up building complexes, caravanseraia com­
mertial buildings, public baths and soup kitchens on behalf of Hasseki Hurrem
Sultan, Mihrimah Sultan, the only dauther of Süleyman, Nurbanu Sultan, Se­
lim ll's wife and Murad Ill's mather and Şah Sultan, Selim ll's dauther.

Rustem Paşa, Sokullu Mehmed Paşa, Kara Ahmed Paşa and Piyale Pa­
şa, and various other viziers and paşas of his time also asked him to build up
social and religious buildings.
Similarly, upon the request, he produced very fine architectural works
for scholars, nişancıa defterdars and for some agas of the palace and some or­
dinary persona These monumental buildings made his name etemal of his time.
Mimar Sinan'ın
Manevî Dünyası

Prof. Dr. S. Hayri BOLAY


imar Sinan bir asrı aşan ömründe, yapmış olduğu dörtyüzden
fazla eseri hangi duygularla, hangi düşüncelerle, hangi inançla ve
hangi idealle yapmıştır? Bir değil bir kaç asırda inşası mümkün V
olmayan bu hayretengîz âbideler, hangi psikolojik unsurların, han­
gi üstün azmin ve iradenin eseridir? Mimar Sinan nasıl bir dinamizme sahipti
ki bu müthiş mimarî âbideleri inşa edebildi?
Sinan'ın mimarî cephesi, inşa tekniği, onun geometri veya matematik
bilgisi, bu bilgiyi âbidelerinde uygulaması musikî incelikleri tahakkuk ettirme­
si, uzmanlarınca münakaşa edilmektedir. Bu husustaki araştırmalar ve tartış­ Serasker K^sı ie Bayezld Câmü
malar devam etmektedir ve devam edecektir.
Biz bu mütevazi ve iddiasız denememizde, o tartışmalara paralel olarak,
Mimar Sinan'ın manevî cephesini ortaya koymaya çalışacağız.
MimarSinan'ın manevî dünyasında hangi esaslar, hangi unsurlar hâkimdi,
nangi motifler ve sâikler ona yön vermişti? Bu sorulara cevap aramaya geçme­
den önce, din ve san'at münasebetleri üzerinde kısa da olsa durmayı lüzumlu
görüyoruz.
Aslında şekli ve mahiyeti ne olursa olsun, bütün dinler, ahlâka olduğu
gibi, san'at faaliyetlerine de büyük ölçüde yön vermişler veya sanatı etkilemiş­
lerdir. Bunun Budizm, Hinduizm gibi dinlerde olduğu gibi, Hıristiyanlıkta da pek
çok örneği vardır. Bilhassa Rönesans'tan itibaren Batı'da heykelde, mimârîde
ve resimde dînî tesirler daha bâriz olarak görünür. (Meselâ Musa Heykeli, Adem'in
yaratılışı Tablosu gibi).
İslâm âleminde de sanatın her dalına din tesir etmiştir. Tabiî resim ve
heykele tesirini menfî yönde kabul etmek gerekir.
Sanatta, san'at eserinde'sanâtkârın hissiyatı hem şekil, hem de muhte­
va olarak girer. B u bakımdan san'at eseri şekil ve muhtevadan müteşekkildir.
Burada esas rolü muhteva oynar. Çünkü sanatkârın ruhunda şekli de doğuran
muhteva veya fikirdir. Böylece sanâtkâr kendisine fikrî muhtevayı ifade imkânı
bulmuş olur. Bu bakımdan san'ât eseri insanın (sanatkârın), insan ruhunun ve
sanatkârın içinde yaşadığı, büyüdüğü cemiyetin iştiyaklarının bir ifadesidir. Bu­
nun için san'at eserini tek başına değil, içinde bulunduğu sistemle birlikte göz-
Eyüp Câmü Avlusu
önüne almak ve onu öylece anlamak ve değerlendirmek gerekir.

Her şeyin bir geleneği bulunduğu gibi, sanatın da geleneği vardır. San'­
at geleneği, geçmişin hâli hazırlayan ve hâlihazırdaki eserler ve insanlar üzerin­
de etkisini devam ettiren kuvvetlerin toplamıdır.
Sanatkârın dehâsı, geleneği kalıntıdan ayırmasını bilir, geleneği yeniden
kalıba dökerek orijinalitesini ortaya koyar, yeniliğin sırrına ulaşır. Buna bir de
san'at muhitini ve kamuoyunu ilâve etmelidir. Zira o san'at eserini, seyreden takdir
eden, hayran kalan, okuyan, yazan ve tenkid eden sonunda bir hüküm veren
insanların topluluğu olması lâzımdır ki sanatkâr gelişebilsin.
Sanatkâr, bir takım şekillerin tekrarından kurtulmak için geleceğe ait
MÎM.AJI BAŞI
K O C A SİNAN. değişen projelere yönelirken, geçmişteki hafıza ve hayâl perspektifinden de siy.
Y A Ş A D I Ğ I ÇAĞ rılamaz. Bu sebeple o bir taraftan, ölümlü arzularının yok olmadığı değişmez
V E ESERLERİ bir âlem ararken, bir taraftan da Hâl'e irca edilen hayatının biteviyeliğinden kur
tulmak için değişme ve yenileşme arzusundadır. Aksiyon halindeki sanatkâr
ilkiyle devamlılık ikincisiyle değişme ve yenileşme peşindedir. Sanat ruhun mad
de üzerindeki galibiyetini ve hâkimiyetini göstermelidir; bu da maddeye fikrin
imanın nüfuz etmesi ve onu kendi şekline sokması ile mümkündür.

San'at, aslında sonsuzu tasvir etmektir. Güzellik duygusunda sonlu ile


sonsuz fikri bir birlik teşkil eder. Fakat güzel nedir? Güzel, herhalde, Plotinos"
un dediği gibi Allah'a yaklaşan herşey, çirkin de ondan uzaklaşan her şeydir

Burada sanatı esas meydana getiren "Mukaddes" fikridir. San'at onunla


başlar, onunla biter. Çünkü estetiğin ve mistiğin tek ölçüsü "vecd"d\r. Bütün de
ğerlerde sanatın yöneldiği hedef odur. San'at AAutlak'a doğru çıkışda bir vasıtadır

Batıda felsefenin gelişmesinde olduğu gibi, sanatın da karakteristik vasfı


insanın Allah'a karşı bir çeşit savaş açmış olmasıdır. Çünkü Rönesans'dan itiba­
ren gelişen tabiatcı hümanizmde, insan kendi eserleriyle Tanrıdan geride kal­
mak istemez; daha doğrusu onu tanımak istemez. Hattâ bazı filozoflar ve san'-
atkârlar, insanın üstünde herhangi bir otorite tanımazlar; onlara göre insan en
büyük değerdir. Yunandan gelen bir anlayışla o Tanrı-insandır.
Sulan Süleyman r
Tütbesı İslâm'da ise san'at bu şirkten uzaklaşmıştır. Onun Allah ile herhangi bir
çatışması olamaz. Çünkü İslâm'da san'at bir ibadet gibidir. Müslüman fikir ada­
mı ve sanatkârın, Allah'a eş koşmak, onun yaratmasına ortak olmak, yaratıcı
olmak gibi bir iddiası yoktur. İslâm medeniyetinde ve sanatında insan vücudu­
na pek yer verilmemiştir, verildiği hallerde bile semboliktir. İnsan ruhu daha
çok geometrik tanzimlerle, bâhusus, hat ve tezhib sanatıyla aksettirilir. Çünkü
dil ve geometri tabiatta değil, ruhta ve kafada mevcuttur. Bu bakımdan İslâm
sanatında ve medeniyetinde insan, bedeniyle değil, aklıyla ve ruhuyla algılanır.
Bu da bir soyutlamayı gerektirir.
Yukarıda dinlerin san'at faaliyetlerini yönlendirdiğini İslâm'ın da sanata
it
yön verdiğini belirtmiştik.
Yine yukarıda sanatı form (şekil) ve muhtevanın teşkil ettiğini söylemiş­
tik. İslâm'da her türlü san'at faaliyetinin formunu ve muhtevasını tesbit ve tayin
eden Kur'ân-ı Kerîmdir.

Çünkü Allah güzeldir ve güzel şeyler yapar ve yarattıkları da güzeldir.


Tabiat, yer ve gökler güzeldir, güzelliklerle doludur. Kur'ân'a göre Allah her şeyi
güzel yaratmıştır, insanı da en güzel şekilde yaratmıştır. Bu güzellikler, insanı
istanbul hem hayran kılmalı, hem de bunlar tetkik edilmelidir. Fransız filozofu H. Poin-
Şefuade Mehme<)
Tufbesı care'nin dediği gibi, tabiat güzel olmasa, tetkik etmek için insanda heves uyan
mazdı. Bu bakımdan Paul Claudel ile birlikte "Güzel olan her şey Allah'tan gelir'
demek doğru olur. Dolayısıyla İslâm, güzelliği daima nizamda, âhenkte, kesre­
tin, vahdete, çokluğun birliğe ulaşmasında görmüştür. İslâm imanı, güzellikler­
le dolu bir hayat tarzıdır. Çünkü onun temelinde Allah sevgisi, ondan dolayı
yaratıkların sevgisi, güzelliklere olan hayret ve hayranlık vardır. Bunlar mu mi­
nin hayat dinamiğini teşkil eder.

Şimdi Mimar Sinan'ın durumuna gelelim:


Mimar Sinan hayatında "Risâiet'ül Bünyan Binalara dair Risale" isimli bir
risale yazdırmış, yahut Sâî Çelebi ye yazdırılmıştır. Bu risalede, hangi camileri,
mescitleri, su yollarını, medreseleri, kervansarayları, sarayları ve hamamları yap-
tığı sıralanmış. Tabiî bu muazzam ve akıl almaz âbideleri niçin yaptığı da izah
edilmiştir.
Evvelâ şunu hemen hatırlamalıyız ki onun "Yetiştim Hacı Bektaş
Ocağından" ifadesinden kendisinin bu ocaktan yetişmiş olduğu anlaşılmakta­
dır. Bektaşî ocağından yetişmiştir. Fakat hemen söyleyelim. Koca Sinan tam bir
ehl-i sünnet itikadına sahiptir, râfızî inançlara ve râfızîlere de karşıdır. Çünkü İran
kızılbaşlarına ve onların Peygaberimizin sahabilerine söğmesine şiddetle karşı­
dır; bundan dolayı "Kızılbaş ile itdik nice rezmi (savaşı)" demekte ve

"Sebb-i ashâb iden münafıktır.


Ne cefâ olunursa lâyıktır"
sözleriyle ashaba söğenlerin her türlü ezâ ve cefaya lâyık olduklarını ifade et­
mektedir.
Koca Sinan, Yavuz Sultan Selim'i Öğerken de, aynı duygularla şöyle der:
"Râfızî şâhına sürüp hem at
Akıbet hanesinde eyledi mât"
Bu sözler de gösteriyor ki Koca Sinan Bektâşî ocağından böylesine sağlam bir
itikadla yetiştiğine göre, söz konusu ocağın o dönemlerde itikat açısından sağ­
lam bir yapıya sahip olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Mimar Sinan, İslâm'ın Allah'ına, Peygamberine ve dört halifesine tam ola­
rak bağlıdır.
Mimar Sinan'ın Allah anlayışını kendi ifadelerinden çıkarabiliriz.
Ona göre Allah, yaratıcı, her şeye sahip ve hâkimdir. Herşeyi tam bilir,
zıddı ve benzeri yoktur, bütün zıtlardan beridir; o Hayy (diri, hayat sahibi) dir,
Samed'dir. (Hiç kimseye muhtaç olmayan ulu ve yücedir).
Bir duasında şöyle diyon

"Ya İlâhî. Alîm ve dânâsm,


Cümle ezdâddan mûberrâsın
Beni vâdi-i gamda zâr etme,
Şeh yanında zelil ü hâr etme".
Koca Sinan nazarında Cenâb-ı Hak, "Kâdıyu'l-Hâcât" dır, yani ihtiyaçları karşıla­
yan ve giderendir, "Sânj"dir, yani Sanatkâr, yapıcı, yaratıcıdır. "Perverdigâr"dn,
yani besleyici, terbiye edicidir. "Kâdır u Cebbâr'dn, yani kudret sahibi ve cebr
edicidir.
Koca Sinan kendisi fevkâlâde mütevâzi olduğu için kendisini "Mûr-ı hâk-
ser ve bîdil ve bîkâr" olarak ifade etmektedir. Böyle kendisini yerle bir olan ka­
rınca gibi görmekte ve yüce Allah'a sonsuz bir itimat ve tevekkül içinde bulun­
maktadır. O "Me//kü Mennân"a devamlı hamd ve şükr etmektedir. Çünkü böy­
le hâkîr bir karınca iken ona Allah, Sultan Süleyman'ın hizmetinde bulunmayı
nasib etmiştir, ona itibar kazandırmıştır.
Ne zaman sıkışsa, ne zaman hasımları kendisini Pâdişâha çekiştirseler,
ne zaman işini engelleseler, Allah'a samimiyetle sığınmakta ve "Hikmet-i İlâhiye"
ile müşkülleri halledilmekte, mâniler kalkmakta, gammazlayanlar perişan ol­
maktalar. "Biavnillah'il Melikı'l-Gaffâr" ve "Kudret'ullâh" ile daima "erbâb-ı nifâk"
tesirsiz hale gelmekteler.
Dolayısıyla daima "Hak ve sübhânehu ve Te'âlâ dergâhına Tazarru' ve
niyaz idüb Şâm ü seher (Akşam-Sabah) pürsûz u güzâr ol cenâb-ı Kâdiyu I-
Hâcât'a münâcaat" ve şükr etmektedir.
Allah'a imanı, itimadı ve tevekkülü bu derece içten ve samimî olan, Ko­
ca Sinan, İslâm'ın yüce peygamberi için de aynı samimi duygularla doludur
MİMARBAŞI Cenab ı Hak'dan niyaz ve duada bulunurken daima O'nun adına ve hür
K O C A SİNAN, metine niyazda bulunmakta ve daima onun şefaatini ummaktadır. Hatta Koca
Y A Ş A D I Ğ I ÇAĞ Sinan'ın Padişahlarını ve bilhassa Yavuz'u, Kânûm'yi sevmesi de onların Allah'
V E ESERLERİ
_ dillerinden düşürmemelerine ve Hz. Peygamberi gönüllerinden çıkarmamala­
rına dayanır. Nitekim:

"Nice duâ ile yâd etmem o sultanı


Dilinde vird idi Mennân ü ism i Hannân'ı"

sözü sultana duâ etmesinin sebebini açıklamaktadır. Ayrıca Mimar Sinan "Ehl-
i islâm'ın" ve "Asker i İslâm " m refahı, huzuru, temizliği ve kolaylığı için camı
mescid, kervansaray, han, hamam ve köprüler inşa etmiştir. Çünkü bâyü gedâ'.
Zengin ve fakir" ondan daima istifade edecektir.

Sonra bütün bunları yaparken, İslâm olmanın verdiği şahsiyet bütünlü­


ğünü ve şuurunu taşımaktadır. Dünya durdukça duracak ve herkesçe faydalanı­
lacak orijinal eserler yapmak arzusu daima ona dinamizm kazandırmıştır. B u
arzunun gerisinde de "Hayırla yâd edilmek", "Hayır duâ a l m a k " "Öldükten
sonra amel defterinin kapanmayacağına" dair hadis-i şerîf in verdiği teşvik ile
"Allah'ın rızasını kazanmak" gibi psikolojik ve sosyal motifler yatmaktadır. Çün­
kü ona göre "Bir duâ muhtacıdır bay û geda"

Koca Sinan âleme, bâki olmayan, geçici ölümlü bir hayat olarak bak­
maktadır. Bu fâni alem, akıp giden selin üstünde "Pul Para" dır. Bu pulun üs­
.- tünden karşı yakaya ancak "Ehl i Tevekkül" geçebilir, öyleyse fakir zengin, "a'/a-
II Setm ednâ", " şâh kul", kim olursa olsun onların ideali "Cihanda hayra sa'y e t m e k "
olmalıdır. E n büyük ideal budur. Zira herkesin hayır peşinde koşması, kötülü­
ğün ortadan kalkması veya gerilemesi, dolayısıyla iyiliğin hâkim olması demektir.
İşte Sinan'ın dünyası bu kadar iyimser ve hayat dolu bir dünyadır. Herkes çâlı-
şacak,herkes iyilikteyanşacak(ayetin emrî)ve herkes hem maddî hem lîiânevî
olarak kazanacak, her iki dünyada da mes'ud ve bahtiyar olacaktır.
Çünkü Sinan'a göre bu hayırda yarış "ölmez oğul" dur.
"Cihan ı bîbekâ seyl i fenâ üstünde bir puldur"
Bugün dhdan geçen âzâde-dil, ehl i tevekküldür
"Gerek a'la gerekednâ gerek şâh ü gerek kuldur"

Cihanda havra say etmek gerek kim ölmez oğul" dur.


Yukanda Mimar Sinan'ın Müslüman olmanın üstünlüğü şuurunu taşıdı­
ğını söylemiştik. Bu İslâm'a hizmet şuuru, bütün eserlerinin inşasında kendisini
göstermiştir. Bunu kendisi açıkça söylemektedir

"Hak bilür yaptım nice beytu'llah"


'"Mice bin mihrâbı kıldım secdegâh"
Hamdü lillâh saklayub İSLÂM'IMI"
Adi ile hükm eyleyüb ahkâmımı"

Koca Sinan bu sözlerinin riya ve gösteriş olarak anlaşılmamasını da önemle


ikaz ediyor.

""Hasb i hâlim anlaman kasd-ı riyâ"


Umarım kim ederler hayr duâ"
Mâlı olanlar ider cami binâ
Bir duâ muhtacıdır bây ü gedâ
Ben de umarım onlardan olayım
Rahmetullahı aleyhim ecma'ın"
görülüyor ki Koca Sinan'ın ideali, emeli; şatafatlı, gösterişli, tantanalı bir ideal
M İ M A R SİNAN'IN
değil, İslâm'ın sadeliği ve tevazu içinde sade, gösterişsiz bir idealdin ama bu MANEVİ DÜNYASI
idealin neticesinde ortaya çıkan eser, haşmetlidir, muhteşemdir, göz kamaştırı­ Prof.Dr. S.Hayri B O L A Y

cıdır. Çünkü estetik ve geometrik yönden hayret ve hayranlık uyandırmaktadır. 151


Bunun kendisi de farkındadır.
Nitekim Selimiye'yi inşa etmesinde hem bu estetik şuur ve hem de İs-
lâmî üstünlük şuuru hâkimdir.
"Kefere-i focerenin mimar geçinenleri devlet-i islâmiye'de Ayasofya Kub­
besi gibi binâ olunmamıştır" diye Müslümanlara galebemiz vardır" şeklinde id­
diada bulunurlarmış, Halk da böyle bir şey yapmak"Dâ/re-/ imlândan hâric"yâ-
ni imkânsız, derler imiş, "ol kadar kubbe durdurmak gayet müşküldür dedikle­
ri bu hakîr'in kalbinde kaldığı için. "Bu sözler. Koca Sinan'ın iman duygulannı
kabartıyor, coştunjyor "Kefere-i fecere" ye yani kâfirlere Müslümanın nasıl ol­
ması gerektiğini göstermek istiyor. Sultan II. Selim'in emri ile Edime Selimiye
Camiini inşa ediyor. Bu camiin "Rüzgârda (alemde) misâli yoktur" Bu "Resm-i •m
ali" Edime içinde "Manzûr-i Halk" dn, yani halkın hayranlıkla temaşâ ve seyret­
tiği estetik bir şaheserdir.

Selimiye Camiinin özelliklerini ölümsüz mimarından dinleyelim:

"Dört minaresi kubbenin dört canibinde vâki olmuştur. Hep üçerşerefe-


lidir. üçer yollar ve ikisinin yollan başka başka vâki olmuştur. Ol, mukaddemâ
binâ olunan üç şerefeli kale gibidir. Gayet kalındır Amma bunun minaresi hem
nâzik, hem üçer yollan olmak gayet müşkül olduğu ukalâya malûmdur
mezbur câmi binasında himmet idüb biavnillah-i Teâlâ sâye-i Sultan Selîm Handa
izhar-i kudret idüb bu kubbenin Ayasofya kubbesinden altı zira kaddin ve dört
zirâ' derinliğin ziyâde eyledim"
İşte İslâmî şuur, işte islâmî iman ve ondan doğan muazzam eserler.
San'at eserinin kriteri vecd (extase)dir. Bu vecd hali sanatkârın benim­
sediği inançlardan, fikirlerden kaynağını alır. San'at eserinin değeri de bu kay­
Selimiye Camiinden
nakla ölçülür. B u bakımdan san'at eserinde mantık, ahlâk ve estetik duygunun il<i Görünüm
tam terkibi ve terkipten doğan üstün âhenk hâkim olmalıdır.

San'atta psikoloji bakımından temâşa, zevk-i selîm, yaratma gücü yahut


kabiliyet ve yorum önemlidir. Bunların sentezinden doğan vecd san'atkânn itici
gücüdür. Büyük estetik filozofu Croce "Güzel, fizik varlığa sahip değildir" de­
miştir. Daha önce Plotinos'un güzellik anlayışını naki etmiştik. Allah'tan uzak­
laşan çirkin olduğuna göre, güzelin ve güzelliğin kaynağını bizzat Allah olarak
kabul etmek sağlam ve değişmez bir mesnede bağlanmak olacaktır.

Mimar Sinan Allah'ın yaratıcı kudretini âlemde iyi temâşa etmiştir. Onun
verdiği vecd hâli içinde Islamî dünya görüşü ile müslümanların gökkubbe al­
tında yaratan'a ibadet eden, müşterek duygularla, ortak hareketlerle rûhen kay­
naşan, birliklerini sağlamlaştıran yekvücud bir varlık haline gelmelerini istemiştir.
Onun için gök kubbenin azameti altında aralannda engeller kalkmış olarak (sü­
tunların engeli) omuz omuza Allah'ın huzurunda, Allah'ın birliği etrafında vecd
içinde kulluk vazifelerini ifa etmelerini sağlamıştır. Aslında burada şu fikir esas
rol,ü oynamıştır: İslâm'da Allah ile Kul arasına kimse giremez. Süleymaniye ve
Selimiye'de mekân olarak her yönden bir rahatlama, ferahlık olması bundan­
dır. Kullar ibadethânede gerilimden kurtulur, huzura kavuşur. Sinan bu fikrin
tam olarak gerçekleşmesini sağlamıştır.
Psikolojik temâşaya tekabül eden sosyal kalabalık, sosyal kolektivite, ok j -
yucu, seyirci gibi kalabalıklar san'at kamuoyudur. Bunun da temelinde "sosyal
sempati" vardır. Onun da temelinde Allah aşkı ve Allah sevgisini görmek gere-
kir. Yunus Emre bunun için "Yaradılmışı severiz Yaradandan ötürü" demiştir
Koca Sinan Allah'a ve onun güzelliğine duyduğu hayranlık ve sevgiden
yarattığı güzelliklere ve insanlara karşı da duyduğu sonsuz sevgiyi eserlerine
yansıtmıştır. Daha doğrusu aynı islâmî imana, aynı islâmî ideale sahip olan, "İlâ yı
kelimetullah", "Mizâm-ı Âlem" için koşan Koca Sinan ve Osmanlı toplumu bü­
tünleşmişler, aynîleşmişlerdir. Böylece O, Hak'dan ve halkından aldığı imân ve
destekle bir ibadet şevkiyle bu şaheserleri meydana getirmiştir. Bu güzellik, el­
bette fizik değil, ruh güzelliğidir. Güzellik, bir eserin, karşısındakini etkilemesi
onun estetik zevkini okşaması ve farklı bir ruh hali içine girmesini temin etme­
si ile ilgilidir. Bunun için san'atkânn varlıklar arasında başkalarına tesir edici
ilişkileri görebilmesi, gördüğünü, hissettiğini çok güzel şekilde ifade edebilme­
si gerekir. San'atda insanın çeşitli vaziyet alışlarının başarılı olmasını sağlayan
ruh haline bürünmeyi temin etmelidir Sinan'ın eserlerinde bu derin ruh haline
bürünmemek, seyirci için mümkün değildir.

Bütün sanatkârlar gibi mimar da varolan şeylerin ilişkilerini ifade eder.


Yalnız o bunu, sınırsız olan mekânı ve gökkubbeyi cisimlerle bir çeşit sınırlaya­
rak yapar yani o sayısız mekân ilişkileri arasından, en etkileyici olanını, güzel
denileni seçerek ortaya koyar.
Bir san'at eserinden tesir alan, etkilenen kişi hem ondan zevk alır; hem
de o belli bir ruh haline bürünür işte bu ruh hali onun bakış açısını genişletir,
ufkunu açar, ona şuurlu bir iş yapma imkânı hazırlar. Bütün bunlarda san'atkâ-
nn eşyaya, insanlara, tabiata bakış tarzının yani dünya görüşünün büyük rolü
vardır. Mimar Sinan'ın gönlünü ve kafasını islâmî dünya görüşünün ve hayat
tarzının doldurduğunu biliyoruz. O bu hâlet-i ruhiye ile tylem iradesini ve bi­
çim verme iradesini âhenkle barıştırarak ruhları derinden etkileyen o muhte­
şem eserlerini meydana getirmiştir Eserleri böylece sonsuza kadar kalırken ken­
disi "Bây ü gedânın dûâsı ile" kıyamete kadar yaşayacak ve esas ideali olan
"Allah rızası"na ulaşacaktır.
mm.
54

;3
IV
7 f >

SİNAN'IN
MİMARÎSİ
TEZKERELERDE KAYİTLİ (
SİNAN YAPILARININ \
OSMANLİ İMPARATORLUĞU İÇİNDEKİ
DAĞILIMI /
Tezkerelerde Adı Geçen
Sinan Eserlerinin
Yapı Türlerine Göre
Alfabetik Listesi
Prof.Dr. AptuUah KÜRAN

No Adı İli İlçesi/Semti

1 Abdülkâdir Gîlânî Camii Bağdat


2 Abdürrahman Çelebi Camii İstanbul Çapa
3 Abdüsselâm Çelebi (İmaret) Camii Kocaeli İzmit
4 Adliye (Dukaginzâde Mehmed Paşa) Halep
Camii
5 Ahi Çelebi Camii İstanbul Yemiş İskelesi
6 Bali Paşa Camii İstanbul Yenibahçe
7 Behram Paşa Camii Diyarbakır
(Âmid) '
8 Binaemini Sinan Ağa Camii İstanbul Fatih
9 Bosnalı Mehmed Paşa Camii Sofya
10 Cami-i Atik (Orhan Camii) Bursa İznik
U Cami-i Şerif (Kubbet Üs-Sahra) Kudüs
12 Cenabı Ahmed Paşa Camii Ankara
13 Çavuşbaşı Camii İstanbul Sütlüce
14 Çoban Mustafa Paşa Camii Kocaeli Gebze
15 Damad Ferhad Paşa Camii İstanbul Çatalca
16 Damad Ferhad Paşa Camii Kastamonu
17 Defterdar Mustafa Paşa Camii Edirne
18 Dukaginzâde Mehmed Paşa Camii Konya Ereğli
19 Ebu-1 Fazi Efendi Camii İstanbul Tophane
20 Emîr Buharî Camii İstanbul Otakçılar
21 Ferruh Kethüda (Balat) Camii İstanbul Balat
22 Firdevs Bey Camii İsparta
23 Gâzi İskender Paşa Camii İstanbul Kanlıca
24 Güzelce Kasım Paşa Camii İstanbul Kasımpaşa
25 Hacı Ehvad Camii İstanbul Yedikule
26 Hacı Ahmed Paşa Camii Kurşunlu Kayseri
Camii
27 Hadım Ali Paşa Camii Diyarbakır
(Âmid)
28 Hadım İbrahim Paşa Camii İstanbul Silivrikapı
29 Hamamı Hatun Camii İstanbul Samatya
30 Harem- Şerif Mekke
31 Haseki Hürrem Sultan Camii İstanbul Haseki
MIMARBAŞı No Adı İli İlçesi/Semti
K O C A SINAN,
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ 32 Haseki Sultan Camii Svilengrad
V E ESERLERI (Mustafa
756 Köprüsü)
33 Hürrem Çavuş Camii İstanbul Karagümrük
34 Hüsrev Çelebi (Ramazan Efendi) İstanbul Kocamustafa-
Camii paşa
35 Hüsrev Paşa (Hüsreviye) Camii Halep
36 İmam-ı A'zam (Ebu Hanîfe) Camii Bağdat
37 İskender Paşa Camii Diyarbakır
(Âmid)
38 Kapıağası (Mahmud Ağa) Camii İstanbul Ahırkapı
39 Kara Ahmed Paşa Camii İstanbul Topkapı
40 Karagöz Meiımed Paşa Camii Hersek Mostar
41 Kılıç Ali Paşa Camii İstanbul Tophane
42 Köse Hüsrev Paşa Camii Van
43 Lala Hüseyin Paşa Camii Kütahya
44 Lala Mustafa Paşa Camii Erzurum
45 Lala Mustafa Paşa Camii (Kurşunlu Konya İlgın
Cami)
46 Maktul Ayas Paşa Camii Basra
47 Meiımed Ağa Camii İstanbul Çarşamba
48 Mehmed Bey (Fevziye) Camii Kocaeli İzmit
49 Mehımed Bey Camii Trikkala
(Tırhala)
50 Melek Ahmad Paşa Camii Diyarbakır
(Âmid)
51 Memi Kethüde Camii Sivas Ulaş
52 Merkez Efendi Camii İstanbul Merkezefendi
53 Mesih Mehmed Paşa Camii İstanbul Yenibahçe
54 Mevlâna Efendi Camii istanbul Üsküdar
55 Mihrimah Sultan (Edirnekapı) Camii İstanbul Edirnekapı
56 Mihrimah Sultan (İskele) Camii İstanbul Üsküdar
57 Molla Çelebi (Fındıklı) Camii İstanbul Fındıklı
58 Muhyiddin Çelebi (Çukurcuma) İstanbul Tophane
Camii
59 Murad Paşa Camii Bağdat
60 Nişancı Mehmed Paşa Camii İstanbul Karagümrük
61 Nişancı Mustafa Paşa Camii İstanbul Eyüp
62 Odabaşı Behruz Ağa Camii İstanbul Şehremini
63 Osman Paşa Camii i^yseri
64 Osman Şah Camii (Tırhala) Trikkala
65 Osman Şah Validesi Camii İstanbul Aksaray
66 Pertev Paşa (Yenicuma) Camii Kocaeli İzmit
67 Piyâle Paşa (Tersane) Camii istanbul Kasımpaşa
68 Rüstem Paşa Camii Afyon Bolvadin
69 Rüstem Paşa Camii İstanbul Tahta kale
70 Rüstem Paşa Camii İstanbul Silivri
71 Rüstem Paşa Camii İstanbul Yalova- Samanlı
72 Rüstem Paşa Camii Sakarya Sapanca
73 Rüstem Paşa Camii Tekirdağ
(RodoscuW
No Adı İli İlçesi/Semti T E Z K E R E L E R E GÖRL
M İ M A R SİNAN'IN
74 Semiz Ali Paşa Camii Kırklareli Babaeski ESERLERİ
75 Semiz Ali Paşa Camii Tekirdağ Ereğli Prof- D r - A p t u l l a h K U R A N
76 Sinan Paşa (Beşiktaş) Camii İstanbul Beşiktaş 757
77 Sofu Mehmed Paşa Camii Diyarbakır
(Âmid)
78 Sdkollu Mehmed Paşa (Kasım Paşa) Edirne Havsa
Camii
79 Sokollu Mehmed Paşa Camii Hatay Yakacık
(Payas)
80 Sokollu Mehmed Paşa (Azapkapı) İstanbul Azapkapı
Camii
81 Sokollu Mehmed Paşa Camii İstanbul Kadırga
82 Sokollu Mehmed Paşa Camii Kırklareli, Lüleburgaz
(Burgos)
83 Sokollu Mustafa Paşa Camii Buda (Budin)
84 Sultan Alâeddin Selçukî Camii
(ülucamii) Çorum
85 Sultan Bayezid Camii İstanbul Beyazıt
86 Sultan Beyazıt Kızı Camii İstanbul Yenibahçe
87 Sultan Murad (Muradiye) Camii Manisa
88 Sultan Selim (I) Camii İstanbul Suitanselim
89 Sultan Selim (Selimiye) Camii Edirne
90 Sultan Selim Camii Konya Karapınar
91 Sultan Süleyman (Süleymaniye) Camii İstanbul Süleymaniye
92 Sultan Süleyman (Süleymaniye Şam
/Tekkiye) Camii
93 Sultan Süleyman (Gülanber Kalesi) Şehrizor
Camii (Kerkük)
94 Sultan Süleyman (Van Kalesi) Camii Van
95 Süleyman Çelebi (Üsküplü) Camii İstanbul Cibali
96 Süleyman Subaşı (ünkapanı) Camii İstanbul ünkapanı
97 Şah Sultan Camii İstanbul Eyüp
98 Şehzade Cihangîr Camii İstanbul Cihangir
99 Şehzade Mehmed Camii İstanbul Şehzadebaşı
100 Şemsi Ahmed Paşa Camii İstanbul Üsküdar
101 Taşlık (Mahmud Paşa) Camii Edirne
102 Tatar Han Camii (Gözleve) Yevpatoriya
103 Turşucuzade Hüseyin Çelebi Camii İstanbul Hasköy
104 ülucami Kütahya
105 Valide (Nurbânu) Sultan Camii İstanbul Toptaşı
106 Yunus Bey Camii İstanbul Draman
107 Zâl Mahmud Paşa Camii İstanbul Eyüp
108 Abdi Subaşı Mescidi (Kuburbeii Camii) İstanbul Fener
109 Ahmed Çelebi Mescidi (Meşeli İstanbul Kocamusta-
Mescidi) fapaşa
110 Arpacıbaşı Mescidi İstanbul Eyüp
111 Bayram Çelebi (Yokuşbaşı) Mescidi İstanbul Samatya
112 Bezzazistan Kethüdası Hüseyin
Çelebi Mescidi İstanbul Suitanselim
113 Çavuş Mescidi İstanbul Silivrikapı
114 Çivizade Efendi Mescidi İstanbul Topkapı
MİMARBAŞI No Adı İli İlçesi/Semti
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ 115 Çivizade Kızı Mescidi (Çavuş Camii) İstanbul Davutpaşa
V E ESERLERİ 116 Davud Ağa Mescidi (Sarayağası Camii) İstanbul Eyüp
/58 117 Defterdar AAahmud Çelebi Mescidi İstanbul Defterdar
118 Duinanîzade Mescidi İstanbul Kocamustafa
paşa
119 Düğmecibaşı Mescidi (Düğmeciier İstanbul Eyüp
Camii)
120 Emir Ali Çelebi Mescidi (Derviş Ali İstanbul Karagümrük
Camii)
121 Hacegîzade Mescidi İstanbul Fatih
122 Hacı Hamza Mescidi İstanbul Kocamusta-
fapaşa
123 Hacı Hasan Mescidi İstanbul Zeyrek
124 Hacı llyas Mescidi İstanbul Sarıgüzel
125 Hacı İvaz (Ayvaz Kasap) Mescidi İstanbul Sarıgüzel
126 Hacı Nasuh Mescidi (Aynalı Çeşme İstanbul Sarıgüzel
Camii)
127 Hacı Paşa Mescidi İstanbul Üsküdar
128 Hadım İbrahim Paşa (Manastır) İstanbul İsa kapısı
Mescidi
129 Hâmid Efendi Mescidi İstanbul Zeyrek
130 Hasan Çelebi Mescidi (Emin Bey İstanbul Kasımpaşa
Camii)
131 Hersek Bodrumu Mescidi İstanbul Ayasofya
132 llyaszade Mescidi İstanbul Topkapı Dışı
133 Kadızade Efendi (Çırçır) Mescidi İstanbul Fatih
134 Kaysunîzade Mescidi istanbul Halıcıoğlu
135 Kaysunîzade Mescidi İstanbul ?
136* Kemhâcılar Kârhanesi Mescidi İstanbul Çakmakçılar
137 Kiremitçi Ahmed Çelebi (Kırmızı İstanbul Hasköy
Minare) Mescidi
138 Kuyumcular Kârhanesi Mescidi İstanbul Çakmakçılar
139 KUrkçübaşı (kumkapı) Mescidi İstanbul Kumkapı
140 Memi Kethüda Mescidi İstanbul Galatasaray
141 Mimarbaşı Sinan Ağa (Mimar Sinan) İstanbul Yenibahçe
Mescidi
142 Muhsine Hatun Mescidi İstanbul Kumkapı
143 Mustafa Çelebi Mescidi İstanbul Yenibahçe
144 Rüstem Paşa Mescidi İstanbul Yenibahçe
145 Râznameci Abdi Çelebi Mescidi İstanbul Samatya
146 Saraçhane Mescidi İstanbul Hasköy
147 Sarrafbaşı Mescidi İstanbul Topkapı Dışı
148 Simkeşbaşı İskender Ağa Mescidi İstanbul Yenibahçe
(Simkeş Camii)
149 Sinan Paşa Mescidi İstanbul Yenibahçe
150 Sokollu Mehmed Paşa (Sokollu) İstanbul Büyük
çekmece
Mescidi Çekmece
151 Süheyl Bey (Salıpazarı) Mescidi ' İstanbul Tophane
152 Süleyman Subaşı Mescidi İstanbul Eyüp
(Münzevi Cam\\)
No Adı ili İlçesi/Semti
153 Süleyman Subaşı Mescidi İstanbul Süleymaniye
(Kirazlı Mescid)
154 Şerifezade Efendi Mescidi İstanbul Çarşamba
155 Şeyh Ferhad Mescidi İstanbul Kumkapı
156 Tüfenkhane Mescidi İstanbul Cinkapanı
157 Cİçbaş (Nureddin Hamza) Mescidi İstanbul Karagümrük
158 Yahya Kethüda Mescidi İstanbul Kasımpaşa
(Yahya Kâhya Camii)
159 Yayabaşı Mescidi İstanbul Fener
160 Abdürrahman Çelebi Türbesi İstanbul Çapa
161 Arab A h m e d Paşa Türbesi İstanbul Fındıklı
162 Bali Paşa Türbesi İstanbul Yenibahçe
163 Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi İstanbul Beşiktaş
164 Behram Paşa Türbesi İstanbul Üsküdar
165 Çoban Mustafa Paşa Türbesi Kocaeli Gebze
166 Dukaginzade Mehmed Paşa Türbesi İstanbul Eyüp
167 Duhterzade-i Rüstem Paşa Türbesi İstanbul Şehzadebaşı
168 Ebu-1 FâzI Türbesi İstanbul Tophane
169 Gâzi İskender Paşa Türbesi İstanbul Kanlıca
170 Güzel Ahmed Paşa Türbesi İstanbul Edirnekapı
171 Hacı Paşa Türbesi İstanbul Üsküdar
172 Hadım İbrahim Paşa Türbesi İstanbul Silivrikapı
173 Haseki Hafsa Sultan Türbesi İstanbul Sultanselim
174 Haseki Hürrem Sultan Türbesi İstanbul Süleymaniye
175 Hüsrev Paşa Türbesi İstanbul Yenibahçe
176 Kapıağası Mahmud Ağa Türbesi İstanbul Ahırkapı
177 Kara A h m e d Paşa Türbesi İstanbul Topkapı
178 Kılıç Ali Paşa Türbesi İstanbul Tophane
179 Lala Hüseyin Paşa Türbesi İstanbul Eyüp
180 Maktul Ayas Paşa Türbesi Diyarbakır
(Âmid)
181 Mehmed Ağa Türbesi İstanbul Çarşamba
182 Mesih Paşa Türbesi İstanbul Yenibahçe
183 Nişancı Mehmed Paşa Türbesi İstanbul Karagümrük
184 Özdemiroğlu O s m a n Paşa Türbesi Diyarbakır
(Âmid)
185 Pertev Paşa Türbesi İstanbul Eyüp
186 Rüstem Paşa Türbesi İstanbul Şehzadebaşı^
187 Semiz Ali Paşa Türbesi İstanbul Eyüp
188 Sinan Paşa Türbesi İstanbul Üsküdar
189 Siyâvuş Paşa Türbesi İstanbul Eyüp
190 Siyâvuş Paşa Evlâdı Türbesi İstanbul Eyüp
191 Sokollu Mehmed Paşa Türbesi İstanbul Eyüp
192 Sokollu Mehmed Paşa Evlâdı İstanbul Eyüp
Türbesi
193 Sokollu Mustafa Paşa Türbesi Buda (Budin)
194 Sultan Selim (1) Türbesi İstanbul Sultanselim
195 Sultan Selim (11) Türbesi İstanbul Ayasofya
196 Sultan Süleyman Türbesi İstanbul Süleymaniye
197 Şah Huban Kadın Türbesi İstanbul Yenibahçe
198 Şehzade Mehmed Türbesi İstanbul Şehzadebaşı
M İ M A R BAŞİ No Adı İli İlçesi/Semti
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ 199 Şehzadeler Türbesi İstanbul Ayasofva
V E ESERLERİ 200 Şemsi A h m e d Paşa Türbesi İstanbul Cİsküda,
160 201 Tatar Han Türbesi Yevpatoriya
(Gözleve)
202 Valide Sultan Türbesi İstanbul Ayasofya
203 Yahya Efendi Türbesi İstanbul Beşiktaş
204 Zâl Mahmud Paşa Türbesi İstanbul Eyüp
205 Abdüsselâm Çelebi Medresesi İstanbul Küçük
Çekmece
206 Ağazade Medresesi İstanbul •p
207 Ahmed Ağa Medresesi İstanbul Çapa
208 Ahmed Paşa Medresesi Kocaeli İzmit
209 Baba Çelebi Medresesi İstanbul Fatih
210 Bezzazistan Kethüdası Hüseyin İstanbul Sultanselim
Çelebi Medresesi
211 Cami-i Şerif Medresesi Kudüs
212 Çoban Mustafa Paşa Medresesi Kocaeli Gebze
213 E m i n Sinan Efendi Medresesi İstanbul Küçükpazar
214 Gâzi İskender Paşa Medresesi İstanbul Kanlıca
215 Gülfem Hatun Medresesi İstanbul Üsküdar
216 Güzelce Kasım Paşa Medresesi İstanbul Kasımpaşa
217 Hâcce Hatun Medresesi İstanbul Üsküdar
218 Hâcegîzade Medresesi İstanbul Fatih
219 Hadım Ali Paşa Medresesi Diyarbakır
(Âmid)
220 Hadım İbrahim Paşa Medresesi İstanbul İsakapısı
221 Hâmid Efendi (Fil Yokuşu) İstanbul Zeyrek
Medresesi
2 2 2 - H a s e k i Hürrem Sultan Medresesi İstanbul Haseki
223 Hâkim Çelebi Medresesi İstanbul Küçük
karaman
224 Hüseyin Çelebi Medresesi İstanbul Çarşamba
225 Hüsrev Kethüda Medresesi Ankara
226 Hüsrev Kethüda Medresesi İstanbul
227 Hüsrev Paşa Medresesi Halep
228 İbraim Paşa Medresesi İstanbul
229 Kapıağası Cafer Ağa (Soğukkuyu) İstanbul Alemdar
Medresesi
230 Kapıağası Mahmud Ağa Medresesi İstanbul Ahırkapı
231 Kara Ahmed Paşa Medresesi İstanbul Topkapı
232 Ka'riye Medresesi İstanbul Sultanselim
233 Kirmastî Medresesi İstanbul
234 Köse Hüsrev Paşa Medresesi Van
235 Ma lul E m i r Efendi Medresesi İstanbul Karagümrük
(İncirli Medrese)
236 Mehmed Ağa Medresesi İstanbul Çatalçeşme
237 Mehmed Çelebi Medresesi İstanbul Laleli
238 Mihrimah Sultan Medresesi İstanbul Edirnekapı
239 Mihrimah Sultan Medresesi İstanbul Üsküdar
240 Nişancı Mehmed Bey Medresesi İstanbul Altımermer
241 O s m a n Şah Validesi Medresesi İstanbul Aksaray
No Adı İli İlçesi/Semti T E Z K E R E L E R E GÖRE
M Î M A R SİNAN'IN
242 Perviz Efendi Medresesi İstanbul Fatih ESERLERİ
Prof. D r . Aptullah K U R A N
243 Rüstem Paşa Medresesi İstanbul Cağaloğlu
244 Rüstem Paşa Medresesi Tekirdağ 161
245 Sekban Ali Bey Medresesi İstanbul Karagümrük
246 Semiz Ali Paşa Medresesi Kırklareli Babaeski
247 Semiz Ali Paşa Medresesi İstanbul Zincirlikuyu
248 Sinan Paşa Medresesi İstanbul Beşiktaş
249 Sofu Mehmed Paşa Dârülhadîsi İstanbul Babıâli
250 Sofu Mehmed Paşa Medresesi Van
251 SokoUu Mehmed Paşa Medresesi İstanbul Kadırga
252 Sokollu Mehmed Paşa Medresesi İstanbul Eyüp
253 Sokollu Mehmed Paşa Medresesi Kırklareli Lüleburgaz
254 Sultan Selim (Halıcılar Köşkü) İstanbul Halıcılar
Medresesi
255 Sultan Selim (Selimiye) Medresesi Edirne
256 Sultan Selim (Selimiye) Dârülhadîsi Edirne
257 Sultan Selim (Selimiye) Medresesi Şam
258 Sultan Süleyman (Süleymaniye İstanbul Süleymaniye
Evvel) Medresesi
2 5 9 Sultan Süleyman (Süleymaniye İstanbul Süleymaniye
Sâni) Medresesi
260 Sultan Süleyman (Süleymaniye İstanbul Süleymaniye
Sâlis) Medresesi
261 Sultan Süleyman (Süleymaniye İstanbul Süleymaniye
Râbi) Medresesi
262 Sultan Süleyman (Ebu's S u u d İstanbul Süleymaniye
Efendi) Dârülhadîsi
263 Sultan Süleyman Dârüttıbbı İstanbul Süleymaniye
264 Sultan Süleyman Medresesi Tekirdağ Çorlu
265 Sultan Süleyman Medresesi Mekke
266 Süleyman Subaşı Medresesi İstanbul Süleymaniye
267 Şahkulu Medresesi (Sinekli Medrese) İstanbul
268 Şehzade Mehmed Medresesi İstanbul Şehzadebaşı
269 Şemsi Ahmed Paşa Medresesi İstanbul Üsküdar
(Dârülhadîsi)
270 Şerifezade Efendi Medresesi İstanbul Çarşamba
271 Tûtî Kadı Medresesi İstanbul Fatih
272 üçbaş Medresesi İstanbul Karagümrük
273 Ümm-i Veled Medresesi İstanbul Karagümrük
274 Valide Sultan Medresesi İstanbul Toptaşı
275 Yahya Efendi Medresesi İstanbul Beşiktaş
276 Yûnus Bey Medresesi İstanbul Draman
277 Zâl Mahmud Paşa Medresesi I İstanbul Eyüp
(üst Medrese)
278 Zâl Mahmud Paşa Medresesi II İstanbul Eyüp
(Alt Medrese)
279 Hüsrev Kethüda Dârülkurrası İstanbul Vefa
280 Kadızade Efendi (Çırçır) İstanbul Fatih
Dârülkurrası
281 Sa'di Efendi Dârüllkurrası İstanbul Fatih
282 Sofu Mehmed Paşa Dârülkurfası İstanbul
^ •

M İ M A R BAŞI No Adı İli İlçesi/Semti


K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ 283 Sokollu Mehmed Paşa Dârülkurrası İstanbul Eyüp
V E ESERLERİ 284 Sultan Selim (Selimiye) Edirne
762 Dârülkurrası
285 Sultan Süleyman (Süleymaniye) İstanbul Süleymaniye
Dârülkurrası
286 Valide Sultan Dârülkurrası İstanbul Toptaşı
287 Haseki Hürrem Sultan Mektebi İstanbul Haseki
288 Sultan S e l i m (1) Mektebi İstanbul Sultanselim
289 Sultan S e l i m (11) Mektebi Edirne
290 Sultan Süleyman Mektebi İstanbul Süleymaniye
291 Şehzade Mehmed Mektebi İstanbul Şehzadebaşı
292 Valide Sultan Mektebi İstanbul Toptaşı
293 " Abdülkâdir Ceylânı Tekkesi Bağdat
294 İmam-ı A'zam ( E b u Hanife) Tekkesi Bağdat
295 Sokollu Mehmed Paşa Tekkesi İstanbul Kadırga
296 Şah Sultan Tekkesi stanbul Eyüp
297 Şemsi Ahmed Paşa Tekkesi İstanbul Üsküdar
298 Valide Sultan Tekkesi İstanbul Toptaşı
299 Haseki Hürrem Sultar. Dârüşşifası İstanbul Haseki
300 Sultan Süleyman Dârüşşifası İstanbul Süleymaniye
301 Valide Sultan Dârüşşifası İstanbul Toptaşı
302 Cami-i Şerif İmareti Kudüs
303 Çoban Mustafa Paşa İmareti Kocaeli Gebze
304 Haseki Sultan İmareti Medine
305 Haseki Sultan İmareti Mekke
306 Haseki Sultan İmareti Svilengrad
(Mustafa Paşa Köprüsü)
307 Mevlâna İmareti Konya
308 /^ihrimah Sultan İmareti İstanbul (İsküdar
309 Rüstem Paşa İmareti Sakarya Sapanca
310 Rüstem Paşa İmareti Tekirdağ
(Rodoscuk)
311 Sokollu Mehmed Paşa (Kasım Paşa) Edirne Havsa
İmareti
312 Sokollu Mehmed Paşa İmareti Hatay Yakacık
(Payas)
313 Sokollu Mehmed Paşa İmareti Kırklareli Lüleburgaz
314 Sokollu Mehmed Paşaimareti Sarajevo
(Saray-Bosna)
315 Sultan Murad (Muradiye) İmareti Manisa
316 Sultan Selim (1) İmareti İstanbul Sultanselim
317 Sultan Selim (II) İmareti Konya Karapınar
318 Sultan Süleyman (Süleymaniye) İstanbul Süleymaniye
imareti (Dârüzziyafe)
319 Sultan Süleyman İmareti Şam
320 Sultan Süleyman İmareti Tekirdağ Çorlu
321 Şehzade Mehmed İmareti İstanbul Şehzedebaşı
(Dârüzziyafe)
322 Şemsi Ahmed Paşa İmareti Bolu
323 Valide Sultan İmareti İstanbul Toptaşı
324 Çoban Mustafa Paşa Kervansarayı Eskişehir ?
T E Z K E R E L E R E G(
No Adı İli İlçesi/Semti
MIMAR SINAN'ıN
325 Dukakinzade Mehmed Paşa Kervan- Halep ESERLERI
Prof. D r . Aptullah K U R A N
sarayı
326 Hüsrev Kethüda Kervansarayı Edirne İpsala Î63
327 İbrahim Paşa Kervansarayı İstanbul Mercan
328 Lala Mustafa Paşa Kervansarayı Konya İlgın
329 Pertev Paşa Kervansarayı İstanbul üzunçarşı
330 Rüstem Paşa Kervansarayı Bursa Yenişehir-
Akbıyık
331 Rüstem Paşa Kervansarayı Edirne
332 Rüstem Paşa Kervansarayı İstanbul Bitpazarı
(Cebeci Hanı)
333 Rüstem Paşa Kervansarayı İstanbul Galata
(Kurşunlu Han)
334 Rüstem Paşa Kervansarayı İstanbul Yalova-
Samanlı
335 Rüstem Paşa Kervansarayı Kırklareli Karışdıran
336 Rüstem Paşa Kervansarayı Konya Ereğli
337 Rüsem Paşa Kervansarayı Sakarya Sapanca
338 Rüstem Paşa Kervansarayı Tekirdağ (Rodoscuk)
339 S e m i z Ali Paşa Kervansarayı (Tahıl Bursa
Hanı)
340 Semiz Ali Paşa Kervansarayı (Çarşısı) Edirne
341 Semiz Ali Paşa Kervansarayı Hanı İstanbul Bitpazarı
342 Sokollu Mehmed Paşa (Kasım Paşa) Edirne Havsa
Kervansarayı
343 Sokollu Mehmed Paşa Kervansarayı Hatay Yakacık
(Payas)
344 Sokollu Mehmed Paşa Kervansarayı Kırklareli Lüleburgaz
345 Sokollu Mehmed Paşa Kervansarayı Sarajevo
(Saray-Bosna)
346 Sultan Selim (1) Kervansarayı İstanbul Sultanselim
347 Sultan Selim (11) Kervansarayı Konya Karapınar
348 Sultan Süleyman Kervansarayı Hac Yolunda ?
349 Sultan Süleyman Kervansarayı Hatay Belen
350 Sultan Süleyman Kervansarayı İstanbul Büyük
Çekmece
351 Sultan Süleyman (Süleymaniye) İstanbul Süleymaniye
352 Sultan Süleyman Kervansarayı Mekke
353 Şehzade Mehmed Kervansarayı İstanbul Şehzadebaşı
354 Valide Sultan Kervansarayı İstanbul Toptaşı
355 At Meydanı Sarayı İstanbul At Meydanı
356 Damad Ferhad Paşa Sarayı İstanbul Beyazıt
357 Fenerbahçe Sarayı İstanbul Fenerbahçe
358 Galata Sarayı İstanbul Galatasaray
359 Güzel Ahmed Paşa Sarayı İstanbul At Meydanı
360 Güzel Ahmed Paşa Sarayı İstanbul Şehir Dışında
361 Halkalıpınar Sarayı İstanbul Halkalı
362 İskender Çelebi Bahçesi Sarayı İstanbul Şehir Dışında
İs*^3nbul Kandilli
363 Kandilli Sarayı
İstanbul Üsküdar
364 Koca Mehmed Paşa Sarayı
İstanbul •3
365 Koca Sinan Paşa Sarayı
MIMARBAŞı No Adı İli İlçesi/Semti
K O C A SINAN,
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ 366 Mahmud Ağa Sarayı İstanbul Yenibahçe
V E ESERLERI 367 Makbul İbrahim Paşa Sarayı İstanbul At Meydanı
164 368 Pertev Paşa Sarayı İstanbul Vefa
369 Pertev Paşa Sarayı İstanbul Şehir Dışında
370 Rüstem Paşa Sarayı İstanbul Kadırga
371 Rüstem Paşa Sarayı İstanbul Üsküdar
3-72 Rüstem Paşa sarayı İstanbul Şehir Dışında
373 Saray-ı Atîk İstanbul Beyazıt
374 Saray ı Cedîd İstanbul Topkapı
Sarayı
375 Semiz Ali Paşa Sarayı İstanbul At Meydanı
376 Semiz Ali Paşa Sarayı İstanbul Eyüp
377 Semiz Ali Paşa Sarayı İstanbul Eyüp
378 Sinan Paşa Sarayı İstanbul At Meydanı
379 Siyâvuş Paşa Sarayı İstanbul Süleymaniye
380 Siyâvuş Paşa Sarayı İstanbul Üsküdar ?
381 Siyâvuş Paşa Sarayı İstanbul Üsküdar
382 Sofu Mehmed Paşa Sarayı İstanbul Hocapaşa
383 Sofu (?) Mehmed Paşa Sarayı İstanbul ?
384 Sokoliu Mehmed Paşa Sarayı İstanbul Ayasofya
385 SokoUu Mehmed Paşa Sarayı İstanbul Kadırga
386 Sokoliu Mehmed Paşa Sarayı İstanbul Halkalı
387 Sokoliu Mehmed Paşa Sarayı İstanbul Şehir Dışında
388 Sokoliu Mehmed Paşa Sarayı Sarajevo
(Saray-Bosna)
389 Şah Huban Hatun Sarayı İstanbul Kasımpaşa
Çeşmeci ?
390 Üsküdar Sarayı (Ayazma Sarayı) İstanbul Üsküdar
391 Yenikapı Sarayı İstanbul Silivrikapı
392 Zâl Mahmud Paşa Sarayı İstanbul Şehir Dışında
393 İskender Çelebi Bahçesi Köşkü İstanbul Şehir Dışında
394 Sultan Beyazıd Köşkü İstanbul Topkapı
Sarayı
395 Sultan Murad Köşkü İstanbul Topkapı
Sarayı
396 Sultan Murad Köşkü İstanbul Üsküdar
Sarayı
397 Sultan Selim Köşkü İstanbul Üsküdar
Sarayı
398 Buğday Anbarı İstanbul Galata
399 Cebehane Anbarı İstanbul Topkapı
Sarayı
400 Hasbahçe Yalısı Mahzeni İstanbul Hasköy
401 Hatab Anbarı İstanbul Topkapı
Sarayı
402 Mutfaklar İstanbul Topkapı
Sarayı
403 Tersane Zift Mahzeni İstanbul Kasımpaşa
404 Tophane Mahzeni (Kurşunlu Mahzen) İstanbul Tophane
405 ü n Anbarı İstanbul ünkapanı
406 Barbaros Hayreddin Paşa Hamamı İstanbul Karagümrük
407 Barbaros Hayreddin Paşa Hamamı İstanbul Zeyrek
(Çinili Hamam)
No Adi TEZKERELERE GÖRE
İli İlçesi/Semti
MIMAR SINAN'ıN
408 Dere (Akarçeşme/Çömlekciler) İstanbul Eyüp ESERLERI
Hamamı Prof. D r . Aptullah K U R A N
409 Ebu-s Suud Efendi (macuncu) İstanbul Çapa
165
Hamamı
410 E m i r Buharî Hamamı İstanbul Otakçılar
411 Enderun Hamamı İstanbul Topkapı
Sarayı
412 Gâzi İskender Paşa Hamamı İstanbul Kanlıca
413 Hadım İbrahim Paşa Hamamı İstanbul Silivrikapı
414 Haseki Hürrem Sultan (AyaSofya) İstanbul Ayasofya
Hamamı
415 Haseki Hürrem Sultan (Yahudiler) İstanbul Bahçekapı
Hamamı
416 Haseki Bostan Hamamı İstanbul Haseki
417 Haydar Paşa Hamamı İstanbul Zeyrek
418 Hayreddin Paşa Hamamı İstanbul Kemeraltı
419 Hayreddin Paşa Hamamı İstanbul Tophane
420 Hünkâr Hamamı İstanbul Topkapı
Sarayı
421 Hüseyin Bey (Paşa) Hamamı Kayseri
422 Hüseyin Paşa Hamamı İstanbul Üsküdar
423 Hüsrev Kethüda (Belediye) Hamamı İstanbul Çatalca

424 Hüsrev Kethüda (Ortaköy) Hamamı İstanbul Ortaköy


425 Hüsrev Kethüda (Yenicuma) Hamamı Kocaeli İzmit
426 Kapıağası (Ağa) Hamamı İstanbul Samatya
427 Kapudan Ali Paşa (Fener iskelesi) İstanbul Fener
Hamamı
428 Kethüda Kadın Hamamı İstanbul Beykoz-
Akbaba
429 Kılıç Ali Paşa (Tophane) Hamamı İstanbul Tophane
430 Koca Mustafa Paşa (Eski Ali Paşa) İstanbul Yenibahçe
Hamamı
431 Lütfi Paşa Hamamı İstanbul Yenibahçe
432 Merkez Efendi Hamamı İstanbul Merkezefendi
433 Mihrimah Sultan (Edirnekapı) İstanbul Edirnekapı
Hamamı
434 Molla Çelebi (Fındıklı) Hamamı İstanbul Fındıklı
435 Nişançı Mustafa Paşa Hamamı İstanbul Eyüp
436 Odabaşı Behruz ağa (Beykoz)Hamamı İstanbul Beykoz
437 Odabaşı Behruz Ağa Hamamı İstanbul Şehremini
438 Rüstem Paşa Hamamı İstanbul Cibali
439 Rüstem Paşa Hamamı Sakarya Sapanca
440 Salihpaşazade Hamamı İstanbul Yen i köy
441 Sarı Gürz (Sarıgüzel) Hamamı İstanbul Sarıgüzel
442 Sinan Paşa (Beşiktaş) Hamamı İstanbul Beşiktaş
443 Sokollu Mehmed Paşa Hamamı Edirne
444 Sokollu Mehmed Paşa (Kasım Paşa) Edirne Havsa
Hamamı
445 Sokollu Mehmed Paşa (Yeşildirek) İstanbul Azapkapı
Hamamı
M İ M A R BAŞI No Adı İli İlçesi/Semti
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ 446 Sokollu Mehmed Paşa Hamamı Medine
V E ESERLERİ 447 Sokollu Mehmed Paşa Hamamı Mekke
766
448 Sultan S e l i m (I) Hamamı İstanbul Sultanselim
449 Sultan Selim (II) Hamamı Konya Karapınar
450 Sultan Süleyman Hamamı Feodosiya
(Kefe)
451 Sultan Süleyman (Dökmeciler) İstanbul Sülemaniye
Hamamı
452 Sultan Süleyman Hamamı Mekke
453 Türbe Hamamı (Eski Yeni Hamam) İstanbul Eyüp
454 Üsküdar Sarayı Hamamı I İstanbul Üsküdar
455 Üsküdar Sarayı Hamamı 11 İstanbul Üsküdar
456 Üsküdar Sarayı Hamamı III İstanbul Üsküdar
457 Valide Sultan (Ayakapı) Hamamı İstanbul Ayakapı
458 Valide Sultan Hamamı İstanbul Topkapı
Sarayı
459 Valide Sultanı Hamamı İstanbul Toptaşı
460 Valide Sultan Hamamı İstanbul Üsküdar
461 Yakub Ağa Hamamı İstanbul Tophane
462 Çoban Mustafa Paşa Köprüsü Svilengrad
463 Kapıağası (Harami Deresi) Köprüsü İstanbul Haramidere
464 Odabaşı Köprüsü İstanbul Halkalı
465 Sokollu Mehmed Paşa (Sinanlı) Kırklareli Alpullu
Köprüsü
466 Sokollu Mehmed Paşa (Çorlu) Tekirdağ Marmaracık
Köprüsü
467 Sokollu Mehmed Paşa Köprüsü Vişegrad
468 Sultan Süleyman Köprüsü İstanbul Büyük
Çekmece
469 Sultan Süleyman (Silivri) Köprüsü İstanbul Silivri
470 Sultan Süleyman (Dil İskelesi) Kocaeli Gebze
Köprüsü
471 Eğri Kemer ? İstanbul Kemerburgaz
472 Evvel Bend (Paşa Dere) Kemeri İstanbul Kâğıthane
473 Güzelce (Gözlüce) Kemeri İstanbul Cebeci köy
474 Haz-ı Kebîr (Büyük Havuz) İstanbul Kağıthane
475 Mağlova (Moğolağa) Kemeri İstanbul Kemerburgaz
476 Müderris Köyü Kemeri (Kovuk Kemer) İstanbul Kemerburgaz
477 üzün Kemer İstanbul Kemerburgaz
Mimar Sinan'ın Külliyeleri
Prof.Dr. Aptullah KÜRAN
imar Sinan'ın ilk selâtin külliyeleri olan Haseki ve Üsküdar Mih-
rimah Sultan dağınık yapı topluluklarıydı. Haseki Külliyesinde ne
İstanbul Fâtih (1461-1470) ve Gebze Çoban Mustafa Paşa (1521-1524)
Külliyelerinin merkezi planlaması, ne Amasya ve Edirne 11. Baye-
zid Külliyelerinin (1484-1488) ortadaki camiin bir yanında imaret öteki yanında
medrese ile üç-eksenli gruplamaya dayanan dik açılı yerleşim sistemi, ne de
Afyon Gedik Ahmed Paşa (1472) ya da İnegöl İshak Paşa (1482) Külliyelerinde
bulduğumuz uyumlu bir geometrik düzen görülür. Haseki Külliyesini oluştu­
ran beş yapıdan cami 1539 yılında, medrese ile mekteb bir yıl sonra, darüşşifa
ve imaret 1550'lı yılların başında olmak üzere üç aşamada gerçekleştirilmiş,
bir bütün halinde tasarlanmayan külliyenin konumunu - b u nedenle olsa
gerektir- mevcut sokak dokusu etkilemiştir.

Bir başka görüş ise Haseki Külliyesinin yerleşme düzeninde, Sinan'ın,


Fâtih Külliyesi'nin katı geometrisinden çok Bursa'daki selâtin külliyelerinin to-
poğrafya ile uyuşan organik planlamayı yeğlemiş olmasıdır. Gerçi 1550'li yıl­
larda tutumu değişecek, Şam ve İstanbul Süleymaniye, Karapınar ve Edirne Se­
limiye, Lüleburgaz ve Payas Sokullu Külliyelerinde uzunlamasına eksenin vur­
gulandığı simetrik ve dengeli tasarımlara yönelecektin ama 1530'lu yılların son­
larında Haseki Külliyesi'nin, 1540'lı yıllarda Üsküdar Mihrimah Sultan ve Şeh­
zade Mehmed Külliyelerinin asimetrik yerleşim sistemleri, son ikisinin camiin­
de bulduğumuz simetrik planlamaya karşılık, erken dönemine tarihlenen külli­
yelerinde Sinan'ın rahat bir tutum içinde olduğuna işaret eder.

Üsküdar İskele Meydanı'ndaki Mihrimah Sultan Külliyesi de simetrik ve


dik açılı bir yerleşim düzenine göre kurulmamıştır. Şimdi, cami, medrese ve
mektebi içine alan külliyede eskiden bir imaret de vardı. Evliya Çelebi'nin da-
rüzziyâfe ve mihman hanlarından oluştuğunu söylediği^ sonra ortadan kalkmış,
öteki üç yapı ise iyi durumda günümüze ulaşmıştır. Yan yana duran cami ile
medrese paralel eksenler üzerinde yer almazlar. Medrese camie göre kuzeye
dönüktür. Camiin güneyinde bulunan mekteb de^ camiin kıble ekseninden kaç­
mıştır.
Haseki ve Üsküdar Mihrimah Sultan Külliyelerinin yerleşme düzeninde
bulduğumuz geometrik düzensizlikler her ne kadar Şehzade Mehmed Külliye­
sinde (1543-1548) görülmezse de burada da bir başka çeşit dengesizlikle karşı­
laşırız. Şöyle ki, 11. Bayezid zamanının üç-eksen üzerine kurulu külliye planla­
masının yerini Şehzade Mehmed'de iki eksenli bir gruplama alır. Eksenlerden
biri medrese, kervansaray ve darüzziyâfe'yi ikincisi cami ile türbeyi kapsar. Ca­
miin bulunduğu taraf kitlesinin boyutlarıyla daha ağır bastığı için de ortaya asi­
metrik bir yerieşme düzeni çıkar.

1. Bkz. Seyahatnâme (İstanbul, 1312), s. 475-6.

2. Biri açıp! öteki l^apaiı, l<ubt)enin il<i birimden meydana gelen Üsküdar Mihrimaiı Sultan Mektebinin adı
tezkerelerde geçmiyor. Ancak mekteblere Tezkiret ül-Bünyan ve Tezkiret ül-Ebniye'de yer verilmediği, Tuhfet ül-
Mi'marin'de de yalnız altısının adı yer aldığı için bu husus önemli değildir ve mektebin Sinan tarafından tasarlan­
madığını göstermez.
Sinan'ın yapıları birbiriyle dik açı yapan, dengeli ve tam simetrik bir yer­
MIMAR BAŞı
K O C A SINAN, leşme düzenine sahip ilk selâtin külliyesi, 1540'lı yılların sonlarında başlanılıp
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ 1554'de tamamlanan Şam Süleymaniye Külliyesi'dir'.'Bu külliye hac kafilele
VE ESERLERI rine hizmet edecek bir menzil külliyesi olarak düşünülmüş, dikdörtgen biçimli
168 bir avlunun güneyine cami, kuzeyine darüzziyâfe, doğu ve batısına, ikişerden
yedi sıra halinde on dört kubbeli birer kervansaray ile bir sıra üzerine altı kub
beli ve önü revaklı birer tabhane konulmuştur. Bu düzenlemede imaretin yeri
dikkati çeker. Çünkü II. Bayezid zamanı formülünden farklı biçimde imaret ca­
miin bir yanında değil, uzunlamasına eksen üzerinde kuzeyindedir. Ayrıca, av­
lunun merkezi boştur ve kıble eksenini paylaşan cami ile darüzziyâfeden biri­
nin ötekine üstünlüğü öngörülmemiştir.

Yerleşme açısından olsun, yapıların mimârî kuruluşu bakımından olsun,


Şam Süleymaniye Külliyesi iddialı tasarıma kaçmayan yalın bir planlamanın ürü­
nüdür. Cami-imaret ilişkisi üzerine kurulu yerleşme düzeni iki-boyutlu bir plan­
lama sistemine dayanır. Öte yandan, Sinan'ın aynı 1550'li yıllarda İstanbul'da
yaptığı Süleymaniye Külliyesi'nde eğitimin ön plana geçtiği ve eğilimli bir ar­
sanın büyük bir ustalıkla kullanıldığı üç boyutlu bir planlama sistemiyle karşı­

-S3 laşırız.
1550-1558 yıllan arasında inşa edilen İstanbul Süleymaniye Külliyesi, orta
yerinde cami ile iki türbe, uzun kenarlarında medreseler bulunan büyük aviu-
suyla İstanbul Fâtih Külliyesi'ni akla getirir. Büyük avluyu üç yandan kuşatan
yapılanyla da Gebze Çoban Mustafa Paşa Külliyesi'ni andırır. Fakat bu iki külü
yeden farklı olarak, büyük avluyu saran yapılar değişik nivolara oturtulmak ve
Süley maniye
bunlarla avlu arasına yollar konulmak suretiyle bir yandan büyük avlunun için­
de yer alan cami ve türbeler ile dışında kalan hayır yapıları arasındaki öncelik
sırası belirlenmiş, bir yanda da topoğrafyanın iyi değerlendirildiği kademeli bir
yerleşme düzeni elde edilmiştir.

Külliyenin uzunlamasına orta ekseni camiin avlu kapısı, cümle kapısı,


ve mihrabının ardından Kanunî Türbesi'nin merkezinden geçerek darülkurra ile
sona erer. Böylece Süleymaniye Camii ve Türbesini kesen kıble ekseni kuzey­
de taç kapı, güneyde darülkurra ile noktalanmış olur.

Büyük avlunun batısında, sokağın bir ucundan ötekine uzanan otuz altı
gözlü Tiryak Çarşısının üstünde güneyden kuzeye doğru Sıbyan Mektebi, Bi­
rinci ve İkinci Medreseler, ve Darüttıb yer alır. 1558-9 (H. 966) yılında tamamla­
nan ikiz Medreseler* ile mekteb zamanımıza özgün biçimlerini koruyarak gel­
mişler, fakat arka avlusuna bir Doğum Evi yapılan Darüttıbın mimârî niteliği
bozulmuştur.
Büyük avlunun doğusunda, avlu seviyesinden bir kat aşağıda yer alan
Bakırcılar Arastası'nın da bazı dükkânları ortadan kalktığı için bütünlüğü zede­
lenmiştir. Arasta kuzeyden güneye uzanan yolun sonunda Süleymaniye Hama-
mı'na ulaşır, sonra batıya dönüp tek yanlı olarak Dökmeciler Caddesi'ni izler.
Dökmeciler Caddesi'nin Batı yakasında bulunan dükkânların üstündeki Ebu's-
Suud Efendi Darülhadîsi külliyenin ana eksenine 45 derece döndürülerek dik
açılı geometri yumuşatılmıştır. Bakırcılar Arastası'nın gerisinde, Haliç'e doğru
kademe kademe alçalarak arsanın eğimine uydurulan üçüncü ve Dördüncü

3. Şam Süleymaniye Külliyesi Kanunî zamanına tarihlenen cami ve imaret ile II. Selim zamanında bu yapı
gaibuna eltlenen medrese w arasta olmak üzeri iki aşamada şimdiki şeklini almıştır. Burada sözü edilen külliyenin
tamamı değil, cami imaret ikilisidir.

4. Cahid Baltacı, XV. X V I . Yüzyıllarda Osmanlı Medreseleri (İstanbul, 1976), s. 518.


Medreseler^ Birinci ve İkinci Medreselerden farklı bir minnârî düzene sahiptir­ M İ M A R SİNAN'IN
ler. Büyük avlunun kuzeyinde sıralanan darüşşifa, darüzziyâfe ve tabhane de asi­ KÜLLİYELERİ
metrik bir yerleşme düzeni sergilemek suretiyle yeknesaklığı kırar. Prof. D r . AptuUah K U R A N

Görüldüğü gibi, İstanbul Süleymaniye Külliyesi'nde Sinan, konaklama


ve beslenme faaliyetlerini bir grup halinde tasarlamıştır. Bu husus, onun tasar­
ladığı menzil külliyelerinde daha da belirgin bir biçimde ortaya çıkar. Örneğin
Karapınar (Sultaniye) Sultan Selim Külliyesin'de tabhane ve kervansarayı kıble
ekseni üzerinde camiin kuzeyine yerleştirmiş, Lüleburgaz Sokollu Külliyesi'nde,
enlemesine uzanan arastanın güneyine cami ile medreseyi, kuzeyine imaret ve
kervansarayı koymuştur. Onaltıncı yüzyılda Konya-Adana arasında bir menzil
olan Karapınar'daki Sultan Selim Külliyesi bir konaklama tesisidir. Bir pazar ka­
sabası olan Lüleburgaz'daki Sokollu Külliyesi ise konoklama bölümüne ek ola­
rak ticaret ve eğitim faaliyetlerini de kapsayan çok-işlevli bir menzil külliyesidir.
Bu model, Sinan'ın yedi adet öğretim yapısını bünyesinde toplayan bir yüksek
öğretim sitesi şeklinde tasarladığı İstanbul Süleymaniye Külliyesi'nde, imaret-
kervansaray ikilisi arka plana itilip eğitim işlevi öne çekilerek, daha da önemli
bir boyut kazanır.
Sultan II. Selim'in şehzadelik döneminde başlanılan Karapınar Sultan Se­
lim Külliyesi^ cami, tabhane, kervansaray, çeşme ve hamamdan oluşur. Tabha­
ne ile kervansaray, güney ucunda cami, kuzey ucunda çeşme ile noktalanan bir
yolun üzerinde sağlı sollu iki kanat halinde tasarlanmış, hamam, bu toplulu­
ğun doğusunda, bağımsız bir yapı olarak yer almıştır.

Camiin önünde bulunan tabhane orta yolun iki yanındaki kubbeli oda
ve eyvanlardan; tabhanenin kuzeyindeki kervansaray ise dikdörtgen planlı bir
taşlık ile ona iki yanda saplanan kanatlardan meydana gelir. Orta bölümünün
üst yapısı çökmüş ve zamanımıza bir harabe halinde ulaşmış olan kervansara­
yın, aslında Ereğli Rüstem Paşa Kervansarayı gibi tonozlu mu, yoksa Büyük Çek­
mece Sultan Süleyman Kervansarayı gibi sakıflı mı olduğunu, arsasında kazı
yapmadan söylemek güçtür. Şimdi bir bölümünün üstünde ana cadde, bir bö­
lümünün üstünde otopark bulunan 1569-70 (H.977) tarihli Lüleburgaz Sokullu
Kervansarayının biçimi ve üst yapısı konusunda da elde kesin bilgi yoktur^. Ev­
liya Çelebi'nin, üç binden fazla hayvan aldığını, yüz elli ocaklı, hamamlı, mut­
faklı olduğunu açıkladığı^ Lüleburgaz Sokollu Kervansarayından yalnız dış ka-
pısıyla kapıya bitişik bir kaç oda kalmıştır.

Öte yandan, Lüleburgaz'daki külliye ile benzer bir yapı programına sa­
hip olan ve bütün parçaları sağlam ve ayakta olarak günümüze ulaşan 1574-5
(H.982) tarihli Payas (şimdi Yakacık) Sokollu Külliyesi'nin bu konuda bazı ipuç­
ları sağlayabileceğini düşünmek gerekir. Şöyle ki, Adana-Halep yolu üzerinde
Akdeniz kıyısında yer alan eski bir kalenin yanıbaşmda kurulu Payas Sokollu
Külliyesi de. Lüleburgaz'daki gibi, bir arasta ile iki bölüme ayrılmış, arastanın
bir yanına cami, medrese, mekteb ve hamam, öbür yanına kervansaray, mih-

5. 1552-3 (H.960) tarihli Üçüncü ve Dördüncü Medreseler gerek basamaklı revakları, gerek fevkani dersha­
neleri, gerekse her ikisinin alünda bir sıra halinde yer alan Mülâzım odaianyla Osmanlı Klasik çağının ilginç ve
benzeri bulunmayan örnekleridir.

6. Camiin kapısı üzerindeki üç beyitlik Arapça kitabe Ebced hesabıyla 971 (1563-4) tarihini gösterir. Çeşme
ise 1569-70 (H.977) tarihlidir. Külliyelerde çeşmenin en son yapıldığını göz önüne alarak Karapınar Sultan Selim
Külliyesinin 1563-1570 yıllan arasında yapıldığı sonucunu çıkanyonjz.

7. Q d e Lüleburgaz Külliyesine ait Ali S a i m Ülgen'in çizdiği bir dumm planı varsa da gerçek verilere dayan­
dığı kesin olmayan bu planın sağlık derecesinin yerinde kazı yapılmadan söylenebileceği kanısında değiliz.

8. Bkz. C 111. s. 300-1.


manhane ve darüzziyâfe konulmuştur. Lüleburgaz'daki gibi Payas'ta da arasta­
nın ortasında bir dua kubbesi vardır ve kervansaraya dua kubbesinin altında
bulunan taç kapıdan girilir. Taç kapının ardındaki tonozlu geçit kervansarayın
avlusuna açılır. Avlunun üç yanında revaklar, revaklann gerisinde develikler vardır.
Avlunun dördüncü yanını oluşturan konuk odaları ise üç bölüm halinde kendi
küçük avlularına bakarlar. Kervansarayın güney duvarına bitişik, ve yine kendi
iç avlusu çevresinde kurulu, darüzziyâfe ve dar bir geçitli kervansarayın büyük
avlusuna bağlanır. Bu düzenleme Evliya Çelebinin LüleburgazSokoliu Külliye­
si Kervansarayı tanımına ana çizgilerle uymakta, arkeolojik veriler yokluğunda
bu külliyenin kuruluşuna ışık tutan bir model olmaktadır.

1570'li yıllara tarihlediğimiz bir başka önemli menzil külliyesi de III. Mu-
rad'ın annesi Nurbânu Valide Sultanın Üsküdar'da yaptırdığı Atîk Valide adıyla
tanınan yapı topluluğudur. Toptaşı'nda Boğaziçi'ne hakim bir yamaç üzerinde
bulunan külliye cami, medrese, mekteb, hânkah, darülkurra, darülhadîs, darüş-
şifa, tabhane, kervansaray ve çifte hamamdan oluşur. Bu yapılar dört kademeli
bir düzene göre araziye yeileştirilmişlerdir. E n üstte cami; onun bir kat altında
hânkah, medrese, mekteb darülhadîs ve darülkurra; daha aşağıda darüzziyâfe,
tabhane ve darüşşifa; en altta da kervansaray yer alırlar. Hamam, diğer külliye­
lerde de görüldüğü gibi, bu yapı topluluğunun dışındadır.

Atîk Valide KüUiyesi'nin en dikkat çeken yanı kervansaray, darüzziyâfe,


tabhane, darüşşifanın, bağımsız yapılar olmak yerine, 86.60 metre boyunda,
76.40 metre eninde muazzam bir imaret kütlesi içine yerleştirilmiş olmasıdır.
İmaretin Toptaşı Caddesi'ne bakan cephesinin merkezindeki kapısı kubbeli bir
taşlığa açılır. Taşlığın iki yanında kervansarayın sağ ve sol kanatları, ana kapı­
nın karşısında ise bir merdiven vardır. Bu merdivenden çıkılarak imaretin orta
avlusuna geçilir.
Çepeçevre revaklı orta avlunun doğusunda, üst kademedeki bölümlerle
bağlantıyı sağlayan merdivenli bir geçit, geçitin iki yanında tonuzlu odalar bu­
lunur. Avlunun güneyinde darüzziyâfe, kuzeyinde tabhane yer alır. Her iki yapı
da T biçimli iç avlular çevresinde düzenlenen kubbeli odalardan meydana ge­
lir. İmaretin kuzey duvanna bitişik darüşşifâ da, darüzziyâfe ve tabhane gibi, kendi
avlusu çevresinde düzenlemiş ve hasta oda ve koğuşlarından başka mutfak, ha­
mam, mescid gibi özel hacimlere yer verilmiştir.

Sinan'ın en başarılı külliyelerinden biri olan Atîk Valide Külliyesinin öz­


gün mimârîsi, ne yazık ki korunamamıştır. III. Selim zamanında Nizâm ı Cedîd
Ocağı kurulduğu vakit süvari askerine kışla olarak verilen imaret, daha sonra
Alemdar Mustafa Paşa'nın Sekbân-ı Cihâdiye, bir süre sonra da Asâkir-i Mizâ-
miye Süvarisine tahsis edilmiş, kervansaray, darüşşifa ve darülhadîs bölümleri­
nin üstüne 1834-5 {H.1250) de kat çıkılarak^ külliyenin gabarisi ve görünümü
bozulmuştur.
Gene 1570'li yıllarda kademeli bir yerleşme düzenine göre kurulan Zâl
Mahmud Paşa Külliyesi'" cami, çifte medrese ve türbeden oluşur. Cami ile
önündeki şadırvan avlusunu saran medrese üst düzeyde, türbe ile önündeki av­
luyu iki yönde kuşatan ikinci medrese alt düzeyde yer alır. Enli bir merdivenle

9. İbrahim Hakkı Konyalı, Üsküdar Tarihi, C. II (İslanbul, 1977X s 386.

10. Yapım tarihi konusunda çeşitli görüşler bulunan külliyeye Zâl Mahmud Paşa II. Selim in kızı Şah Sultan ­
la evlendikten w 1574ye 5. Vezirliğe atandıktan sonra başlanarak cami ile türbenin 15801 (H.988) yılında tamam­
landığını kabul etmek gerekir. Bu konudaki düşüncelerimiz daha önce yayınlanmıştır. Bkz. Aptullah Kuran, "Zâl
Mahmud Paşa Külliyesi", Boğjo*;! üniversitesi Dergisi: Beşeri Bilimler (İstanbul, 1973) C . I, s. 65-81.
birbirine bağlanan avlulardan üsttekinin kapısı Zâl Paşa Caddesi'ne, alttakinin MIMAR SINAN'ıN
kapısı Defterdar Caddesi'ne açılır. KÜLLIYELERI

Zâl AAahmud l'aşa Camiin son cemaat yeri önüne CJ biçimli bir kütle mey­
_
Prof. D r . Aptullah K U R A N

dana getiren üst medrese kubbeli bir dershane ile sekizi kubbe beşi ayna to­
noz örtülü on üç odadan oluşur. Avlunun doğu ve kuzeyini saran cepheler re-
vaklı, batıdaki kol revaksızdır. Aslında, Zâl Mahmud Paşa'da karşımıza çıkan bu
düzenleme Beşiktaş Sinan Paşa, Topkapı Kara Ahmed Paşa, Kadırga Sokollu
Külliyelerinde bulduğumuz cami-medrese ikilisinin bir başka örneğidir. Yalnız,
burada talebe odalarının biçimi ve dağılımında simetri gözetilmediği gibi ders­
hane de camiin kıble kapısının karşısına konulmayıp eksenden doğuya kaydı­
rılmıştır.

Cami ile üst medresenin paylaştıklan şadırvan avlusundan yaklaşık 4 met­


re aşağıda bulunan alt avlunun güneyinde türbe, kuzey ve doğusunda iki kollu
medrese yer alır. Alt medresenin kuzey kanadında kubbeli altı oda, bunların
batısında, üçü üst medresenin altına rastlayan dört odalı bir bölüm, doğu kana­
dında ise iki oda, bir dershane ve iki hücre bulunur. Sekizgen gövdeli, haçvari # ' ^. r.
planlı, iç içe çift kubbeli türbe ise, külliyenin asimetrik düzenini noktalayan bir 1
eleman olarak, alt avlunun güneyinde tek başına durur.

Her ikisi de 1580'li yılların başında tamamlanan Tophane Kılıç Ali Paşa
ve Üsküdar Şemsi Ahmed Paşa Külliyeleri Sinan'a bağlanan yapı toplulukları I
arasında yer alırlar. Cami, türbe ve hamamdan oluşan^'Kılıç Ali Paşa Külliyesi,
durum planı bakımından bir özellik göstermez. Buna karşılık, cami, türbe ve
medreseden meydana gelen minik Şemsi Ahmed Paşa külliyesi yerleşim dü­
zeni açısından şon derece önemlidir. Çünkü, İstanbul Boğazına dik ve paralel
olan L biçiminde iki kollu medrese ile arsaya kıble doğrultusundan oturan ca­
mi arasında bir dirsek yaparak denize doğru açılan yelplazemsi avluyla bu kül­
Üsküdar, Şemsi Paşa Külliyesi
liye Sinan'ın akıcı mekân uygulamasının olgun ve ilginç bir örneğini sergiler.

Değerlendirme
Çok genel çizgilerle belirtmek gerekirse. Mimar Sinan'ın külliye plan­
laması üç aşamalı bir gelişme göstermiştir.
1530'lu ve 1540'lı yıllara tarihlediğimiz birinci aşamada, külliyeyi oluş­
turan yapıların yerleşimi dağınık, aralarındaki geometrik bağlantı zayıftır.
1550'li ve 1560'lı yıllan kapsayan ikinci aşamada, yapılar arasında dik
açılı bir ilişki, simetrik ve dengeli bir yerleşimin geliştiği görülür.
1570'li yıllarda yer alan üçüncü ve son aşamada ise bilinçli bir asimetri­
ye dayalı hareketli bir planlamanın belirtileri ortaya çıkar.
Kısacası, mimaride olduğu gibi külliye planlamasında da. Mimar Sinan
kendisinden önceki iki yüz yıllık Osmanlı tecrübesinin bir sentezini yapmayı
başardıktan sonra, sistemleştirdiği kuralları yumuşatıp Osmanlı Klasik mimar­
lık anlayışının katı çemberini kırarak yeni anlatımlara yönelmiştir.

11. Sinan yapısı olmayan Kılıç Ali Paşa Medresesi, 17. yüzyıl başlannda bir başka mimar tarafından külliyeye
eklenmiştir.
MIMAR BAŞı
K O C A S ı N AN,
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ
VE ESERLERI
172


U
ffT:::B::--Ti::"i>:::-::n""rav:::İ3

. i
I

i-

E3

x i n fr M

mm
n
• : i

Süleylaniye Külliyesi, Şam (Durum planı birinci bölüm)


/ SİNAN

173

S3
1
-i^-N^v«;.•^3».,..;^,_:r«(^^t|^::•.;

urum Pianıj
Mimar Sinan'ın Camileri
Prof.Dr. Aptullah KÜRAN
imar Sinan'ın yapılarına ilişkin en eski kaynaklar olan Tezki-
ret ûl-Bünyan'da 81, Tezkiret ül-Ebniye'de 84,Tuhfet ül-
Mi'marinde 103 Camiye yer verildiğini, üç tezkerede adı ge­
çen camilerin toplam sayısının 107 olduğunu ve bunlardan
79'unun üç, üçünün iki, 25'inin de tek tezkerede yer aldığını görürüz. Bu sayı­
sal derlemenin ortaya çıkardığı gerçek şudur. Tezkiret ûl-Bünyan ve Tezkiret 01-
Ebniye arasında uyum vardır ve iki kaynak arasındaki üç sayılık küçük fark iki
camiin birinci tezkere kaleme alındığında henüz tasarlanmamış, birinin de hata
sonucu listeye alınmış olmasıyla açıklanabilir. Diğer yandan, öbür iki tezkereye
kıyasla yüzde 25 oranında bir artış gösteren Tuhfet ül-Mi'marin'i ince eleyip sık
dokumak gerekir. Adlarına sadece bu kaynakta rastladığımız camilerin bazıla­
rı, örneğin İstanbul Sultan Selim Camii, Sinan için çok erken, Diyarbakır Melek
Ahmed Paşa Camii gibi bir örnek ise çok geçtir. Zaman bakımından olduğu
gibi yer bakımından da Sinan'ın fazlaca katkısı bulunabileceğini sanmadığımız
camiler de genellikle Tuhfet ûl-Mi'marin'de yer alırlar. Süleymaniye Külliyesi'-
nin yapımı süresince Sinan'ın İstanbul ve çevresinde başka yapılar inşa ettiğini
düşünmek akla yakındır. Onun aynı yıllarda İmparatorluğun uzak bir köşesin­
de ikinci derecede bir vezirin hayratı ile uğraştığını ve şayet uğraşmışsa işi İs­
tanbul'da planlamadan öte bir katkısı bulunduğunu öne sürmek hatalı olur.

Sinan'ın ana kaynaklarda sözü edilen camilerini incelerken bunları za­


man ve yer bakımlarından ele alıp değerlendirmek gereklidir. Ancak, önemli
bir başka ölçüt daha vardır ki o da eserin mimarî niteliğidir. Sinan'ın kendisine
özgü üslubu, yapılarının plan kuruluşu, kitle düzeni, ölçek ve orantılarında ken­
dini gösterir. Ne var ki, bazı yapıların günümüze ulaşmamış olması, bazılarının
da ayakta olsalar bile zaman içerisinde değişimlere uğrayarak 16. yüzyıl mima­
rî görünümlerini büyük ölçüde ya da tümüyle kaybetmiş olmaları yüzünden
bu konuda bir takım boşluklar bulunduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Gerçi
Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, Hadikat ûl-Cevâmı gibi temel kitaplarda soruna
ışık tutan önemli bilgiler vardır ama bunlar da her zaman yeterli değildir ve
Sinan tarafından yapılan, onarılan, ya da yapıldığı iddia edilen camilerin değer­
lendirilmesinde yer yer spekülatif görüşlere yer vermek kaçınılmaz olacaktır.

üç ana kaynakta kayıtlı 107 Sinan camiinin 5'i bilinmeyen ya da bizim


tespit edemediğimiz, 16'sı Sinan'ın tasarlamayıp sadece onardığı, 13'ü zamanı­
mıza ulaşmayan, 15'i de özgün klasik biçimini tümüyle ya da büyük ölçüde
kaybetmiş camilerdir. Bunları düştükten sonra geriye kalan 58 cami Kârgir Kub­
beli ve Sakıflı olmak üzere iki ana grupta toplanabilir. Mimârî özelliklerini bir
bölümüyle de olsa koruyan Sakıflı Sinan Camilerinin sayısı 8'dir. Kârgir Kubbe­
li Camiler ise 23'ü Tek Kubbeli, 27'si Çok Kubbeli olarak iki alt gruba ayrılır
ve Çok Kubbeli Camiler kendi alt grubu içinde farklı plan ve kitle kuruluşuna
sahip daha ufak alt gruplar oluşturarak Sinan'ın mimârî dehasını sergilerler.

Tezkerelerin Sinan'a bağladığı 107 camii yukarıda sözü edilen kategori­


lere dağıtarak değerlendirelim.
MİMARBAŞI I. Bilinmeyen, Tesbit Edemediğimiz Camiler
K O C A SİNAN,
Dördü Tühfet ûl Mi'marin, biri Tezkiret ül-Ebniye'de kayıtlı beş cami
Y A Ş A D I Ğ I ÇAĞ
V E ESERLERİ Sinan ile ilişkisini kuramadığımız yapılardır. Evliye Çelebiye
inanırsak, Diyarbakır Sofu Mehmed Paşa ile Silivri Rüstem Paşa
176
Camileri 17. yüzyıl ortalarında ayakta değillerdi. Evliya Çelebinin sözünü et­
mediği, hiçbir kaynakta adına rastlamadığımız bu iki camiin yanlışlıkla Tuhfet
ûl-Mi'marin'e alındıkları bellidir. Tamamlandıktan kısa bir süre sonra yıkıldıkla­
rı ve onarılmayarak ortadan kalktıkları akla gelirse de bu camilerin Sinan tara­
fından yapıldıklarını savunmak da kolay olmayacaktır. Sinan'ın ölümünden üç
yıl sonra Âmid (Diyarbakır) Beylerbeyliğine atanan Sofu Mehmed Paşa Diyar­
bakır'da bir cami yaptırmış olsa bile bu camiin mimârî her halde Sinan ola­
mazdı. Diğer taraftan, Sadrazan Rüstem Paşa adına pek çok bina yapmış ve
hepsine Tezkiret ül-BQnyan ve Tezkiret ül-Ebniye'de yer verilmiş olan Sinan m
Rüstem Paşa için Silivri'deki yaptığı bir camiden üç tezkerede de söz edilme­
mesini basit bir unutkanlık şeklinde değerlendirmek mümkün değildir. Rüstem
Paşa 1561 yılında öldüğüne ve Tezkereler 1580'li yıllarda ve daha sonra kale­
me alındığına göre' Silivri Rüstem Paşa Camiinin Sinan'ın son eserleri arasın­
da olduğu için Tezkiret-ül Bünyan ve Tezkiret ül-Ebniye'ye alınmadığı görüşü
de tutarlı olamaz.
Tezkiret ûl-Ebnlye'de adı geçtiği halde bu tezkerenin bir ön çalışması
niteliğindeki Tezkiret ûl-Bûnyan'da sözü edilmeyen üç cami vardır: İstanbul Ha­
cı Evhad ve Mesih Mehmed Paşa Camileri ile Tırhala (Trikkala) Mehmed Bey
Camii. İlk ikisinin sırasıyla 1585 (H. 993) ve 1585-6 (H. 994) yılın­
da tamamlandığını biliyor ve bu iki camiin yapımına Tezkiret ül-Bünyan kale­
me alındığında henüz başlanmamış olduğu için adlarının geçmediği fakat da­
ha sonra yazılan Tezkiret ül-Ebniye'de bunlara yer verildiği sonucuna varıyoruz.
Mesih Mehmed Paşa Camii'nin Tezkiret ül-Ebniye'nin Camiler Bölümünde en
son eser olarak 84. sırada kayıtlı olması bu görüşümüzü destekler niteliktedir.
Tırhala Mehmed Bey Camii için de aynı durum söz konusu olabilir. Ne var ki,
Evliya Çelebi'nin görmediği^, 17. yüzyıldan önce var olup olmadığını söyleye­
meyeceğimiz ve adı Tezkiret ül-Ebniye'nin bazı nüshalarında dahi geçmeyen-^
bu camii yine yanlışlıkla Sinan eserleri arasında gösterilen bir başka yapı ola­
rak kabul etmek gerekir, kanısındayız.

Şayet yapılmışsa 1580'li yılların ortalarına tarihlenmesi gereken Tırhala


Mehmed Bey Camii'nin tersine Şehrizor (Kerkük) Sultan Süleyman Camii, Si­
nan için çok erken ve bu yüzden Sinan tarafından tasarlanıp yapılmasını m ü m ­
kün görmediğimiz bir yapıdır. 1534 Irâkeyn Seferi sırasında Safeviler'den alı­
nan Şehrizor doğudan gelecek saldırılara karşı güçlü bir savunma üssüne dö­
nüştürülmüş, bu arada kalenin içine Kanunî'nin adını taşıyan bir cami yaptırıl­
mıştı. Ne var ki, bu camiin yapımı için yeniçeri Sinan'ın görevlendirilmiş olma­
sı akla yakın gelmediği gibi camiin Tuhfet ül-Mi'marin'e alındıktan sonra liste-

1. Her ikisi de Şair Nakkaş S a l Mustafa Çelebi nin eseri olan Tezkiret ül-Bünyan ve Tezkiret ül-hbniyeden
Tezkiret ül-BOnyan daha önce kaleme alınmış, bu tezkerenin eksikleri Tezkiret ûl-Ebnlye'de giderilmiştir. Tezkiret
ül-Ebniye'nin yazıklığı tarih bilinmiyorsa da tezkereye ekli listelerde kayıtlı en geç yapının 1586 yılında tamamlan­
dığını göz önünde tutarak bu yazmayı 1586 ile 1588 yılları arasına tarihliyoruz. Diğer yandan, Şair Âsârî tarafından
yazıklığı sanılan ve Sinan'ın ölümünden sonra tamamlanan ya da başka mimarlann eseri oldukları bilinen bazı ya
pılara yer verilen Tuhfet Ol-MPmarin'in 1588 den sonra kaleme alındığı açıktır.

2. Evliya Çelebi Tırhala'yı anlatırken bu kasabada sekiz adet cami bulunduğunu söyler ve beşinin adını verir.
Bunlar Osman Şah, Mustafa Paşa, Lala Paşa, Akçe ve Ömer Bey Camileri'dir (C. VIII. s205-6). Mer ne kadar Meh­
med Bey Camii'nin öteki üç camiden biri olduğu akla gelirse de Evliya Çelebi'nin Sinan tarafındafr-yapılmış bir
camiin farkına vanmayıp ondan söz etmemesi uzak bir ihtimaldir.

3. Rıfkı Melûl Meriç, Mimar Sinan: Hayaü, Eseri (Ankara, 1965), s. 85, not 300.
den üstü çizilerek çıkartılması da" Sinan ile ilişkili olmadığın ortaya koy­
MIMAR SINAN'ıN
maktadır.
CAMILERI
Prof. D r . AptuUah K U R A N
Yine sadece Tuhfet ül-Mimarin'de sözü edilen Basra Ayas Paşa Camii
de Sinan'a bağlanması zor olan bir eserdir. Zamanımıza ulaşmayan, hakkında
bilgi edinemediğimiz bu cami, şayet yapılmışsa, 1546-1548 yılları arasına
tarihlenebilir^ ki bu yıllar Sinan'ın istanbul'da Şehzade Mehmed ve Üsküdar
Mihrimah Sultan gibi iki önemli camiin yapımı ile uğraştığı döneme rastlar. Bu
dönemde Sinan'ın Bağdat Beylerbeyi için Basra'da bir cami yaptığını düşün­
mek zordur. Camiin çizilenlerini İstanbul'da, hazırlayarak Hassa mimarlarından
birini Basra'ya gönderdiği akla gelirse de, bu camiden metin dışına yazılı bir
not biçiminde söz edilmesi^ bu ihtimali zayıflatmakta, Basra Ayas Paşa Camii-
nin Sinan'a bağlanamayacağını daha da güçlü b ı . biçimde vurgulamaktadır.

II. Mimar Sinan'ın Onardığı Camiler


Mimar Sinan tarafından onarılan, onarıldığı öne sürülen, ya da tezkere­
lerde özgün yapısıymış gibi gösterildiği halde Sinan'ın tasarlayıp inşa etmesi
kronoloji bakımından imkânsız olduğu için sonradan onarıldığı sonucuna var­
dığımız 16 cami tezkerelerde yer alır. Bunlardan bazılarını Sinan'a bağlamak
çok kolaysa da bazıları için aynı şey söylenemez. Örneğin, Kanunî'nin emriyle
onarıldığı bilinen Bağdat Şeyh Abdülkadir Gîlânî Camii^ ile Van Kalesi
Camii'nin^1534-1536 yıllannda onanidığı düşünülürse de bu işlerin mimârî so­
rumluluğunun o yıllarda henüz Hassa mimarlığına atanmamış olan Sinan'a ve­
rilmesinin zayıf bir ihtimal olduğu akla gelir. Irâkeyn Seferi'ne katıldığı bilinen
Sinan'ın bu iki camiin onarımında bir süre çalışmış olması mümkündür. Ne var
ki, her iki camiden yalnız Tuhfet ûl-Mimann'de söz edilmesi. Şeyh Abdülkadir
Gîlânî ve Van Kalesi Camileri'nin onarımında Sinan'ın, varsa bile, katkısının faz­
la olmadığına işaret eder. Kaldı ki, birincisinin listeye alındıktan sonra üstü çizi­
lerek iptal edilmiş olması^ belirgin bir hatanın düzeltilmesi şeklinde yorumla­
nabilir.

Yine Tuhfet ûl-Mimarin'de, hem de Camiler Bölümünün ilk sırasında yer


alan 1522-3 (H. 929) tarihli İstanbul Sultan Selim Camii'nin Sinan tarafından
tasarlanıp inşası imkânı bulunmayan bir başka eser olduğu bellidir. Kanunî'nin
Belgrad ve Rodos Seferleri'ne katıldığı bilinen Sinan'ın Sultan Selim Camii'nin
inşa edildiği 1521-1523 yıllarında ancak iki sefer arasında bir süre İstanbul'da
bulunduğu göz önünde tutulursa bu camiin yapımı ile doğrudan ilişkili olama­
yacağı ortaya çıkar. Bu durum da da Sinan'ın Mimarbaşılığa atandığı 1538 yı­
lından sonra Sultan Selim Camii'ni onarmış olması ihtimali üzerinde durma ge-

4. Bkz. ojQJt^ s. 29, not 219.

5. Basra 1538 yılında Osmanlı topraklanna katıldı. B u tarihte bölgenin hükümdan Emîr Râşid'in. Kanunî
Sultan Süleyman'a itaatini arz etmesi üzerine Basra Eyâletine merkezden bir beylerbeyi atanmayarak Emîr'in ilk
Basra Beylertseyi olarak görevlendirilmesi uygun görülda Ancak, Emîr Râşid'in 1546 yılında ölmesi üzerine Basra
Eyâleti Bağdat Beylerbeyliğine bağlandı. Böylece, 1548 yılına kadar Bağdat Beyleıbeyi olan Ayas Paşa 1546-1548
arasında iki yıl Basra Beylerbeyi ünvanını da taşımış, yeni eyâletin ilk Osmanlı beylerbeyi o olmuştur.

6. Bkz. Meriç, ojğjt^ s. 28, not 188.

7. Şeyh AbdCIkâdir Gîlânî Camii Bağdat'ın güney-doğusunda Bâb üş-Şeyh yakınında bulunur. Büyük tek
kubbeli, çifte minareli, avlusu iki kat üzerine düzenlenmiş, önü revaklı hücrelerle çevrili bir yapıdır. IV. Murad zama­
nında yenilenmiş, daha sonra da bir kaç kez onanimış olduğundan 16. yüzyılda yapılan onanmın izleri tümü ile
kaybolmuştur.

8. Evliya Çelebi, Van Kalesindeki eski camiin 1533-4 (H.940) yılında onanldıktan sonra Süleyman Han Camii
adını aldığını ve depremden yıkılan minaresinin daha sonra Ömer Ağa tarafindan yeniden yaptınldığını söylüyor
(C. IV, s 180). Günümüze kubbesi çökmüş, minaresinin külahı ve şerefe korkuluklan yıkılmış olarak ulaşan Van
Kale Camii'nin mimân biçimi Evliya Çelebi'yi doğmlamaktadır.

9. Meriç, a.gje,*s 29, not 220.


reği önem kazanır. İstanbul Bayezid Camiini 1573-4 (H. 981) yılında onaran
MIMARBAŞı
K O C A SINAN, Sinan'ın'^ 50 yıl süren Mimarbaşiiığı döneminde Sultan Selim Camii'ni de
Y A Ş A D ı Ğ I ÇAĞ onarmış olduğunu kabul etmemek için bir neden yoktur.
VE ESERLERI
Birincisi 15. yüzyılın ikinci yarısına, ikincisi 16. yüzyıl başlarına tarihle-
J78
nen İstanbul Defterdar Süleyman Çelebi ve İzmit Defterdar Abdü'^selâm Efendi
Camilerinin Sinan tarafından onanldığı tezkerelerde yazılıdır. Ne var ki, her iki­
si de 19. yüzyılda asıllanyla ilişkisi kalmayacak şekilde yenilenen bu camilere
Sinan'ın ne katkıda bulunduğunu tespit etme imkânı artık yoktur'^ Zamanı­
mıza ulaşmayan Svilengrad Haseki Sultan Camii konusunda da bir değerlen­
dirme yapmak çok güçtür. Yalnız Evliya Çelebi'nin kaleme aldığı tarih
mısramdan'^ 1510-1 (H. 916) yılına tarihlediğimiz camii'^ Sinan'ın özgün yapı­
ları arasında sayamayacağımızdan onardığı eserler arasına katıyoruz.

Zamanımıza ulaşmayan'" ve tezkelerde Sinan'ın özgün yapısıymış gibi


sözü edilen bir eser de Edirne Taşlık Camii'dir. Yapıyı 1929 yılında inceleyen
Ekrem Hakkı Ayverdi camiin Sadrazam Mahmud Paşa tarafından 1473'de yap­
tırıldığını belgeleriyle kanıtlamıştır'^ Gerçekten, 15. yüzyıl Osmanlı mimarîsi­
nin özelliklerini taşıdığı eski fotoğraflarında bile açıkça görülen Edirne Taşlık
Camii'nin, tezkerelerde yazıldığı şekilde, "Mahmud Paşanın ruhu için" yeniden
yapılmış değil fakat onarılmış bir eski cami olduğu bellidir.

s • •• I
1504-5 (H. 910) yılına tarihlenen ve II. Bayezid zamanına özgü çeşitli mi­
marî öğeleri bünyesinde toplayan İstanbul Bali Paşa Camii'nin'^ yıkılıp Sinan

1 i> • • i
tarafından yeniden inşa edildiği yolundaki görüşe katılmak da mümkün değil­
dir. Bali Paşa Camii minaresinin Sinan'a ait olduğunu kabul etsek bile'^ ana
kitlenin mimarî niteliği yapının Sinan öncesi dönemde yapıldığını gösterir. Ya­
Bah Paşa Camii
pım tarihi bakımından olduğu kadar üslup açısından da Sinan'ın özgün yapıla­
rı arasında sayamayacağımız Bali Paşa Camii'ni, bu yüzden, Konyalı'dan farklı
olarak'^, Sinan'ın onardığı camiler arasına katıyoruz.

10. 1506 yılında tamannlanan İstanbul Bayezid Camii "Küçük Kıyamet" adı verilen 1509 Depreminden has<j[
görmüş, fakat hasar kısa sürede giderilmiştir. Tuhfct ûl-Mİ'marin'e geçen Istanbulda merhum Sultan Bayezid'in cânii i
şerifi bir ken-ier i oedîdle istihkâm bulmuştur, fi sene 981, şeklindeki kayıttan camiin 1573-4 yılında bir kez daha
elden geçirilerek takviye edildiğini anlıyomz.

11. Cibalide Ösküplü Camii adı ile tanınan yapı Fâtih Sultan Mehmed zamanında Çakır Ağa Mescidi adını
taşıyordu. Defterdar Süleyman Çelebi mescidi camiye çevirtti. Ne var ki, düzensiz bir mimari kuruluşa sahip olan
şimdiki cami ile Evliya Çelebi'nin "çarpuşta kurşun kubbeli" terimiyle tanımladığı (C.l, s. 312) arasında bir bağlantı
kurmak imkânı yoktur. Çünkü, şimdiki cami 1874 yılında temelden başlayarak yeniden yapılmış, 15. yüzyılda i n ^
edilip 16. yüzyıla onarılan c a m i d e n eser kalmamıştır.

Aynı şekikle. bugün İmaret Camii adı ile tanınan İzmit Abdüsselâm Camii de 16. yüzyılın birinci çeyreğinde
Başdefterdar Abdüsselâm Efendi (Öİ.1526-7/H.933) tarafından yaptırılmış, Sinan zamanında onarılmış, fakat 19. yüz­
yıl sonlarında yenilendiğinden klasik mimari niteliğini tümü ile kaybetmiştir.

İ Z C III, s 422.

13. Balkan Savaşı sırasında yıktırılarak ortadan kalkan Haseki Sultan Camii'nin, eski resimlerine göre. üç
yanında mermer sütunlu revaklar bulunan, tek minareli, üstü kurşun kaplı ahşap çatıyla örtülü bir cami olduğu
anlaşılmaktadır

'ı4. Edime Taşlık Camii 1930'lu yıllarda harap bir durumda iken kadro dışı bırakılmış ve 1942ae yıktırılmış
tır. Bkz. Rıfkı Melül Meriç, "&/ıme'nı'n Târihî ve Mimarı Eser/eri Hakkında'l Türk San'at Tarihi Araştırma ve İncele­
meleri 1 (İstanbul, 1963),- s. 473.

15. Bkz. E k r e m Hakkı Ayverdi, Osmanlı Ml'mârislnde Fâtih Devri (İstanbul, 1973) s 223.

16. Tarih mısraı Ebced hesabı ile 910 yılını gösteren kapı kitabesinden Bali Paşa Camiinin 1504-5 yılında
Vezir İskender Paşa'nın kızı Hümâ Hatun tarafindan yaptırıldığını öğreniyoruz. Camiin yapımına Bali Paşa'nın sağlı
ğında başlanmış, onun 1494-5 (H.900) yılında ölümü üzerine camii Hümâ Hatun tamamlatmıştır.

17. Bkz. Semavi Eyioe, "/sJaniiu/Aiinare/eri " Türk San'atı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri I (İstanbul, 1963),
s 56.

18. Bkz. ibrahim Hakkı Konyalı, Mimar Koca Sinan'ın Eserleri (İstanbul, 1950), s, 48.
Onaltıncı yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenen'^ ve bir yangın geçirdikten
M İ M A R SİNAN'IN
sonra Sinan tarafından onarıldığı anlaşılan İstanbul AhîÇelebi Camiinde de mi­ CAMİLERİ
marî kuruluş ve üslup açısından Sinan'a bağlanabilecek bir eser bulamıyoruz. Prof. D r . Aptullah K U R A N

Gerçi Ahî Çelebi Camii'nin 16. yüzyıldan sonra da yangın ve depremden hasar İ79
görmüş, şimdiki biçim ve görünümünü sonradan almış ve bu yüzden de Si­
nan'ın yenilediği camiin ortadan kalkmış olduğu öne sürülebilir2°, ama zama­
nımıza ulaşan yapının Sinan öncesi dönemin mimârî özelliklerini yansıtması
açısından böyle bir görüşü kabul etmek imkânı yoktur. Kaldı ki, Tuhfet ül-
Mi'marin'deki, "Cami-i Ahî Çelebi derûn-i Sebzehâne ihrak olub tekrar tamir
olunmuşdur" şeklindeki ifadeden camiin bir yangın geçirdikten sonra Sinan ta­
rafından onarıldığı anlaşılıyor. 1539 yılında yanan camii Sinan 1540'lı yıllarda
onarmış olsa gerektir.

Çoban takma adı ile tanınan Mısır Beylerbeyi Damad Mustafa Paşanın
Gebze'deki camiinin de gerek kapı kitabesiyle kesin olan yapım tarihi gerekse
süsleme Memluk tarzındaki bezemesi yönünden Sinan'ın özgün yapılarından
birisi olmadığı bellidir. Sonradan yenilenen minaresi dışında bu camiin kitabe­
sinde açıklandığı şekilde 1523-4 (H.930) yılına tarihlenemeyeceğini gösteren bir
husus yoktur. Bu yüzden, Gf^bze Çoban Mustafa Paşa Camiini de 16. yüzyılın
ilk çeyreğinde, büyük ihtimalle Mimarbaşı Acem Alisi tarafından yapılan ve da­
ha sonra Sinan'ın onardığı bir başka cami olarak değerlendirmek doğru olur.

Onaltıncı yüzyıl Osmanlı mimarlarının ve yazarlarının yeni yapı ile ona­


rım arasında fark gözetmeksizin yapılan her işi listelere almış olmaları m ü m ­
kündür. Ne var ki, tezkerelerde 16. yüzyıl öncesine giden camilerin "tecdîd" edil­
diği açıkça belirtildiği halde 16. yüzyıl başlarına tarihlenen bazı camileri için
böyle bir açıklamaya gerek duyulmaması ilginçtir. Bali Paşa Camii gibi Gebze
Çoban Mustafa Paşa Camii'ni de Sinan beğenmiş, benimsemiş ve kendisine mal
L I
Gebze Çoban Mustafa Paşa Camii
etmekte sakınca görmemiş olabilin çünkü Haseki Hürrem Sultan için 1538-9
(H.945) yılında inşa edeceği ilk önemli eserinde Gebze Çoban Mustafa Paşa Ca­
mii'ni örnek alarak onun bir benzerini İstanbul'a diktiği bir gerçektir.

Tezkerelerde, yandıktan sonra tekrar bina olduğu açıklanan İzniKteki


Cami-i Atîk 1331 yılında İznik'in alınmasından sonra Orhan Gâzi zamanında
camiye dönüştürülen Ayasofya Kilisesi'dir. Yapının üç nefli kitle kuruluşu ko­
runmuş, fakat mihrab, minber ve minare eklenmesiyle kilise cami haline geti­
rilmiştir. Daha sonra yanan ve Kanunî'nin emriyle Sinan tarafından onarılan ca­
m i zamanımıza üst yapısı çökmüş, minaresi yıkılmış bir harabe halinde ulaştı­
ğı için Sinan'ın İznik Ayasofya Camii'ni onarırken yapıyı ne şekilde yenilediğini
söylemek kolay değildir. Bununla birlikte, kilisenin orta sahnı ile yan neflerini
ayıran sütun dizilerinin kaldırılıp bunların yerine büyük kemerler atılarak iç me­
kânın bütünleşmesi yolundaki uygulamanın Sinan'a ait olduğu söylenebilir.

Kâbe-i Şerifin büyük avlu revaklarının Sinan tarafından onanldığı ve Ka­


nunî zamanında başlayan onarımın 1567-8 (H.975) yılında tamamlandığı

19. Tebrizli tabip Kemâleddin Efendinin oğlu, 1506 yılında Hekinnbaşı olan Ahî Mehmed Çelebi 15234 (H.930)
da Mısırda ölmüştür. Bu nedenle, camiini 16. yüzyılın ilk çeyreğine tarihliyomz.

20. Ahî Çelebi Camii 1653 yangınında harap olmuş, 1894 depreminde toprağa gömülerek içini su başmış-
tır. Yirmi yıl kadar bu şekilde suya batık kaldıktan sonra içi doldurulmuş, kubbesi çemberlenmiş, ayaklan büyütül­
müş ve ek kemerler vuaılarak ibadete açılmıştır (Bkz. Konyalı, a.g£., a7). Cami son olarak 1960'lı yıllarda bir der­
nek tarafından onarılmıştır.
bilinmektedir^'. Kalın ayaklarla dört kemerli bölümlere ayrılan ve derinleme­
sine dokuz, enlemesine altı bölümden oluşan revakların kubbeleri sonradan Os­
manlı klasik üslubuna uymayan bir biçimde yenilenmiş ise de ayak, sütun ve
kemerleri 16. yüzyıl Osmanlı mimarî ölçü, oran ve karakterini korumakta, Si­
nan'ın katkısı açıkça görülmektedir.

691-2 (H.72) yılında Halife Abdülmelik'in yaptırdığı Kudümdeki Kubbet


üs-Sahra'nın dokuzuncu yüzyılda ve daha sonra pek çok kez elden geçtiği üze­
rinde bulunan onarım kitabelerinden anlaşılır. Bunlardan ikisi Kanunî zamanı­
na aittir. 1528-9 (H.935) tarihli kitabede dış mermer kaplamanın onarıldığı be­
lirtilir. 1561-2 (H.969) tarihini taşıyan ikinci kitabe ise dış cephelerin çini beze-
mesiyle ilgilidir.

1520'li yılların sonu Sinan için erken olduğundan bu onarımda Sinan'ın


görev alması düşünülemez. 1561-2 onarımını Sinan'ın gerçekleştirmiş olması
ise tarih açısından mümkün ve Evliya Çelebi'ye göre bir gerçektir^^. Ancak İs­
lâm dünyasının en kutsal yapılarından biri olan Kubbet-üs Sahra'dan Tezkiret
ül-Bûnyan ve Tezkiret ül-Ebniye'de söz edilmemesini anlamak güçtür. Unutul­
muş olmasından çok bir süsleme işi olduğu düşünülerek Sa'î tarafından kale­
me alınan tezkerelerde yer verilmesi uygun görülmemiş olsa gerektir.

Günümüze özgün mimarîsi oldukça değişmiş biçimde ulaşan çorum CJlu-


Camii'ni I. Alâeddin Keykubad'ın azadlı kölelerinden Hayreddin Hızır'ın yaptır­
dığı sanılır^ 1509 ve 1514 yıllarında iki kez depremden hasar gören ülu Mi
mar Sinan III. Murad zamanında onarmış, fakat Ulucami 1793 depreminden tek­
rar çökmüştür. Bu sefer Cebbarzâde Süleyman Bey ve oğlu Abdülfettah Bey
tarafından ele alman (Jlucamiin onarımı 1810 (H.1225) yılında tamamlanmış,
doğu minaresi ile son cemaat yeri kubbelerini ise 1911 (H.1329) yılında Muta­
sarrıf Celâl Bey yaptırmıştır.
Beden duvarlan sarıya çalan düzgün kesme taş, dört yüzeyli ahşap çatı­
sı ile son cemaat yeri kurşun kaplı olan Çorum ülucamiinin düz ahşap tavanlı
iç mekânının orta yerinde 1220 metre çapında bir ahşap kubbe yer alır. Çatı
içine gizlenen basık kubbe on iki sütuna biner. Bu sütunlar ile ahşap kubbenin
1810 onarımına ait olduğu bellidir. CJlucami'in kare planlı kuruluşu Sinan'ın ya­
pıyı dokuz kârgir kubbeyle örttüğü tezine yol açmışsa da bunu destekleyen bir
iz ya da belge yoktur. İlk yapının içeride ahşap direklere oturan düz toprak damlı
olduğu, Sinan'ın bu sistemi koruyarak CJlucamii onardıktan sonra üstünü şim­
dikine benzeyen dört yüzeyli, kurşun kaplı ahşap çatıyla örttüğü kanısındayız.

Tezkerelerde Mimar Sinan tarafından yenilendiği açıklanan Kütahya CJlu­


camii de 16. yüzyılda, şimdiki gibi, kârgir kubbeli bir üst yapıya sahip değil^^,
Evliya Çelebi'nin anlattığı gibi, iki yanında boydan boya mahfiller ve tavanının
ortasında ahşaptan bir kubbe bulunan ahşap çatılı bir cami idi^^. Yıldırım Ba-

21. lUhfet Ol-Ml'mariıı'de, 1 Vfe sene 958de Mısır VSlisi Ali Paşaya hükm i Şerif vardır. Mısırda mimarbaşı
olan Kara Mustafo Ka'be-i Muazzama'ya vanıb (derûn-i) Mezar ı Rahmet'in kusurvn tecdîd itmişJ' denilerek Kâbe-i
Şerifin 1551 yılında Kanunînin emri üzerine onanidığı belirtilmektedir. 1551 onarımı ve yine Kanunî tarafından
yenilenen B4b ü s ^ l â m minaresi ile Sinan'ın ilişkisi olup olmadığı belli değildir. Diğer yandan, büyük avluyu dört
taraftan kuşatan k ı i A e l i revaklanrr Sinan tarafından onarıldığını Tezldtet Ol-Bünyan ve Tezkiret ûl-Ebniye'deki "Harem i
Şerifin kubbeleri tamir olundu" ibaresinden anlıyomz. Tuhfet ûl-MI'marln'de, "Ka'be-i Muazzama'nın kıbâbı Sultan
Murad Han ahdında temâm olmuştur", denilir ise de Kanunî zamanında başlanan bu onarımın 1567-8 (H.975) yılın
da tamamlandığı yapının üzerindeki onanm kitabesine yazılıdır.

22. C IX. s. 469.

23. Çorum Cllucamii'nin kesin tarihi bilinmiyorsa da 1306 (H.706) tarihli oyma mavun minberi yapının 13.
yüzyıla tarihlenebileoeğini göstemnektedir.

24. Ulucami şimdiki biçimini 1888-9 (H.1306) tarihli onanmda almıştır.

25. C 1 X . s. 21.
yezid zamanına tarihlenen ülucamii Sinan 1553-4 (H. 961) yılında^^ özgün l«- MIMAR SINAN'ıN
rakterini bozmadan yeniledikten başka yapıya beş gözlü bir son cemaat yeri CAMILERI
Prof. D r . Aptullah K U R A N
ile bir minare eklemiştir. Minarenin gövdesi yıkılmış ve yenilenmiş, ana kitle­
nin ahşap çatılı üst örtüsü 19. yüzyıl sonlarında kârgir kubbeli bir üst örtü ile 181 ~
değiştirilmiş olmasına rağmen, Sinan onarımına bağladığımız minare kaidesi
ile son cemaat revakının asıl biçimi fazlaca bozulmadan zamanımıza ulaştığını
görüyoruz.

III. Yok Olan Camiler


Mimar Sinan'ın kendisi ya da yardımcılarından birince tasarlanıp ger-
çekletirildiği bilinen, ya da Sinan'la ilişkisi olmadığını rahatça savunamayacağı-
mız, 13 cami vardır. Bunlardan Ereğli Dukaginzâde, Kayseri Osman Paşa, Ulaş
Memi Kethüda ve Samanlı Rüstem Paşa, İstanbul Bayezid Kızı ve Osman Şah
Validesi Camileri hakkında bilgimiz yok denecek kadar az, fakat ötekiler ko
nusunda biraz daha fazladır.

1551 (H.958) tarihli Ali Efendi Mescidi dışında 16. yüzyıla tarihlenen bir
başka dinî yapı bulamadığımız Konya Ereğiisi'ndeki Dukaginzâde Camii'nin ya­
pılış tarihini ve ne zaman yıkılıp ortadan kalktığını tespit edemedik. Ancak
1554-1556 arasında iki yıl Mısır Beylerbeyliği yapan Dukaginzâde Gâzi Meh­
med Paşa tarafından yaptırılan camiin 17. yüzyılda ayakta olduğunu Evliya Çe-
lebi'den öğreniyor^^ ve bu durumda camiin daha sonra yıkılarak ortadan kalk­
tığı sonucuna varıyoruz.
Yine Evliya Çelebi'nin görüp», "Sinan Ustanın binâsıdır" sözleriyle
tanımladığı^» Osman Paşa Camii'nin izine Kayseri'nin eski yapılannı 1927-1928
yıllarında inceleyen Albert Gabriel rastlamadığını yazar^^. Son araştırmalar, üç
tezkerede de kayıtlı camiin Vilayet Konağının güneyinde, Postahane Binasının
yerinde bulunduğunu göstermiştir^". Me var ki, Osman Paşa Camiinin hangi ta­
rihte yıkıldığı ve yapı türü henüz açıklığa kavuşmuş değildir.

Evliya Çelebi Darende'den Sivas'a giderken uğradığı ülaş'ı şöyle anlatır:


"Beş yüz hâne İslâm ve Ermeni l<asabasıdır. Memi Kethüda Camii'ni Sultan Sü­
leyman fermânı ile Mi'mar Sinan binâ itmişdir. Bir hanı ve birkaç dükkânı var.
Şâir imâratı yoktuf'-^K Evliya Çelebi'nin bu sözlerinden Eski Saray Pazarbaşısı
Memi Kethüda Camii'nin 17. yüzyıl ortalarında ayakta olduğunu öğreniyoruz.
Daha sonra yıkılıp ortadan kalkmış olmalıdır, çünkü şimdi ülaş'ta Memi Ket-
hüda'nın adını taşıyan bir cami bulunmadığı gibi 16. yüzyıla tarihleyebileceği-
miz bir başka cami de yoktur.
Yalova'dan beş kilometre kadar içeride, Çınarcık-Termal karayolları kav­
şağında yer alan Samanlı köyündeki Rüstem Paşa Camii de yanındaki kervan­
saray ile birlikte, muhtemelen eski bir tarihte, yıkılmış, kervansaraydan yer yer
ayakta kalan duvar kalıntıları 1950'li yıllarda sökülerek yok edildiğinden bu ya-

26. Minare kapısı üzerindel^i 961 tarihli kitabenin Sinan döneminde yer alan onanmın tarihi olduğu kanı­
sındayız.
27. Evliya Çelt .ı\ bu camii şöyle tanıtıyor (Koca Mehmed Paşa Camii)Süleyman Hanın vezirinin câmii olub
tAi'mar Sinan binâsıdır'. C . Ill, s 29.

28. C. 111, s 178.

29. Bkz. Monuments Turcs d'Anatolle, C. I (Paris, 1931), s 57.

30. Bkz. Mehmet Çayırdağ, "Kayseri'de Kitabelerinden XV. ve XVI. yüzyıllarda Yapıldığı Anlaşılan İlk Osman­
lı Yapılan", VakıHar Dergisi, C. X111 (1981), s. 561.

31. C 111, s. 196-197.


pılann yerini kazı yapmadan tespit etme imkânı dahi kalmamıştır.
M I M A R BAŞı
K O C A SINAN,
Tezkerelerin Yeıiibahçe'de bulunduğunu belirttiği Sultan Bayezid Kızı Ca­
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ
VE ESERLERI mii, Konya'lınm açıkladığı gibi, "Karagümrük'ten Edirnekapı'ya giderken Çukur-
182 bostan'ın bittiği noktanın tam karşısında" bulunan Hatice Sultan Camii idi^^
19. Asırda İstanbul Haritası'nda gösterilen, kaynakların fevkanî olduğunu açık­
ladığı Hatice Sultan Camii 1930'lu yıllarda yıkıldıktan sonra arsası Vakıflar İda­
resince satılmış ve yerine apartmanlar yapılmıştır.

Kız kardeşi Hanım Sultan adına Kanunî'nin yaptırdığı 1543-4 (H.950)


tarihli^^ Aksaray Osman Şah Validesi Camii de 19. Asırda İstanbul Haritası'­
nda gösterildiğinden 1882 yılında yerinde duruyordu. Aksaray'ı Yenikapı'ya bağ­
layan Mustafa Kemal Caddesi'nin üzerinde, Teceddüt Sokağı'nın başında bulu­
nan cami dafıa sonra yıkılmış, arsası 1958'de açılan Atatürk Bulvarı na
katılmıştır".
Görüldüğü gibi, yukarıda adı geçen altı camiin varlığı yolunda şüphe ol­
mamakla birlikte bunların mimarî özellikleri ve yapı türleri konusunda kesin
bilgi sahibi değiliz. Diğer yandan, bu gruba giren öteki yedi eser hakkında bi­
raz daha fazla bilgi sahibi bulunuyor, en azından ikisinin (Buda Mustafa Paşa
ve (Jnkapanı Süleyman Subaşı) kârgir kubbeli; üçünün (Hamamî Hatun, Sinan
Ağa, Emîr Buharî) büyük ihtimalle, ikisinin (Abdürrahman Çelebi ve E b u FâzI)
ise kesinlikle sakıflı camiler olduğunu söyleyebiliyoruz.

19. Asırda İstanbul Haritası'nda yer aldığından 1882 yılında sağlam ve


ibadete açık olduğunu bildiğimiz bir başka cami de (Jnkapanı Süleyman Suba­
şı Camii'dir. 1571 yılma tarihlenen^^ bu fevkanî, tek kubbeli, ince ve güzel mi­
nareli cami^^, büyük ihtimalle 1894 depreminde yıkıldıktan sonra uzun süre
harabe halinde kalmış, ve 1950'li yıllarda onarımı için çaba sarfedilirken (Jnka­
panı Meydanı'nm açılması sırasında yıktırılmıştır^^.

Hamamî Hatun Camii Samatya'da, Hatuniye Sokağı'ndaydı ve Hatun Ca­


mii adıyla tanınırdı. Harap durumda olduğundan kadro dışı bırakılarak 1933
yılında Vakıflar İdaresince satılmış^^ ve sahibi yıkarak yerine bir apartman yap­
tırmıştır.

1566'dan 1578'de idamına kadar 12 yıl Budin Beylerbeyi olan Sokollu


Mustafa Paşa Buda Kalesi'nin Aşağı Varoşundaki Camiini de içine alan pek çok
mimarî eser yapmıştır. F^liya Çelebi'nin bu konuda verdiği etraflı bilgiye göre
Mustafa Paşa Camii kurşun kaplı kârgir kubbeli, Usta elinden çıkmış süslü bir
yapıydı^^. Sinan tarafından tasarlanarak Buda'ya gönderilen bir mimarca ger­
çekleştirildiğini sandığımız cami 1686 yılında şehrin düşmesi üzerine Macarlar
tarafından yıktırılmış, kaybolup gitmiştir.

Mimar Sinan'ın Süleymaniye inşaatı Bina Emîni Sinan Ağa için yaptığı

32. Konyalı, ajğjt^ s. 50.

33. Kitabesi için bkz. ajgjt^ s 194.

34. Tahsin Öz, İstanbul Camileri, C. 1 (Ankara 1962), s 124, noL 301.

35. C VI, s. 242.

36. Ayvansarayî, Hadikat ül-Cevâmi (İstanbul, 1281X C l , s. 228.

37. Evliya Çelebi Seyahatnamesi, C . I, s311.

38. Behçet (İnsal, "İstanbul'un iman ve Eski Eser Kaybı" Türk San'atı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri II
(İstanbul, 1969X s. 27.

39. Konyalı, a^Jt„ s 108.


cami Fatih'te Karadeniz (Yeni Hamam) Caddesi üzerindeydi. Yanında bir de mei<- M İ M A R SİNAN'IN
tebi vardı''°. 1633-4 (H.1043) Cibali yangınında hasar görmüş fakat onarılmıştı'". CAMİLERİ
19. Asırda İstanbul Haritasında gösterildiği için 1882 yılında ayakta olduğu­ Prof. D r . Aptullah K U R A N

nu biliyoruz. Daha sonra tespit edemediğimiz bir tarihte yok olmuş, arsasına İ83
yeni yapılar inşa edilmiştir.

1531-2 (H.938) yılında ölen Şeyh .^^yyid A h m e d Buharî'nin anısına Ka­


nunî Otakçılarda bir cami yaptırmif-.lı. Mimar Sinan'ın eseri olan cami 19. yüz­
yılda esaslı bir onarım geçirmiş'*^ ve 20. yüzyıla sağlam ve bakımlı bir biçim­
de girmişti. Ne var ki. Birinci Dünya Savaşı sırasında barutu fazla sıkılan Rama­
zan topu ile çatısı çöken Emîr Ejharî Camii'*^ onarılmayarak kendi haline ter­
kedilmiş, 1941 yılında da yıktırılıp ortadan kaldırılmıştır.

Kazasker Amasyalı Kızıl Abdürrahman Çelebi'nin Çapa'daki camii Se­


lim Sabit Sokağı'nda bulunuyordu. Enlemesine konulmuş dikdörtgen kitleli, du­
varları tuğla hatıUı kesme taştan sakıflı bir cami idi ve eskiden dik ahşap çatısı­
nın içinde yine ahşaptan yapılmış bir kubbe yer alıyordu"*^. 1908 Çırçır yangı­
nında yandıktan sonra''^ çatısı çökmüş, minaresi kübüne kadar yıkılmıştı. 1950
yılında onarılmaya başlanmış fakat onarımı sürerken Millet Caddesi güzergâ­
hında kaldığı için yıktırılarak arsası yola katılmıştır.

Kanunî zamanının ünlü bilim adamlarından Defterdar Ebu FâzI Efendi'-


nin Tophane'deki 1553-4 (H.961) tarihli camii ise 1916 Cihangir yangınında ha­
rap olduktan sonra terkedilmiş ve zamanla eriyip gitmiştir. İtalyan Hastahane-
si'nin karşısına düşen arsasında bugün hiç bir ize rastlanmaz. Ancak camiin es­
ki fotoğrafları eldedir^^ ve bunlar Ebu FâzI Camii'nin, önünde ahşap direklere
binen bir revak bulunan, enine dikdörtgen planlı, taş ve tuğla gövdeli, sakıflı
bir yapı olduğunu ortaya koyar.

IV. Biçimi Değişen Camiler


Mimar Sinan'ın eserleri arasında adı geçen fakat daha sonra yenilendiği
için günümüze 16. yüzyıl mimârîsini yitirmiş olarak ulaşan 15 cami vardır. Mi-
mârîsi kısmen bozulduğu halde kitle kuruluşunu koruyan ve ana kitlesi, son
cemaat yeri ya da minaresi aslı ile bağdaşmasa da 16. yüzyıl klasik mimarîsi
tarzında yenilenen camilerin yer almadığı bu grupta, yandıktan ya da yıkıldık­
tan sonra yeniden yapıldığı dönemin mimârî nitelik ve özelliklerini taşıyan ca­
miler bulunur. Mimarîsi değişmiş olmakla birlikte bunların bazılarında yenile­
nen cami ile 16. yüzyıl yapısı arasında bir bağlantı kurabiliyor; bazılarında ise
ilk camiin arasında bulunmak ve onun adını yaşatmaktan öteye eski ile yeni
arasında bir ilişki kalmadığını görüyoruz.

Osmanlı klasik üslubu göz önünde tutulmadan yenilenen 15 camiden


13 ü üç tezkerede de kayıtlıdır ve bunlar Sinan'ın özgün yapıları arasında rahat­
lıkla sayılabilir. Adları yalnız Tuhfet ül-Mi'marin'de geçen iki camiin Sinan'la iliş-

40. a.g£., s. 96.

41. a.g.y.

42. Bkz. ajğjt. -s. 75-76.

43. a.g£., s.74.

44. Bkz. Evliya Çelebi Seyahatnamesi, C.I, a 311.


45. Mustafe Cezar, "Osmanlı Devrinde İstanbul Yapılarında Tahribat Yapan Yangınlar ve Tabi Âfetler" Türk
San'atı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri (İstanbul, 1963). s. 376.

46. Bu fotoğraflardan birini Konyalı yayımlamıştır Bkz. a^g.e., s. 64.


i

M İ M A R BAŞI kişini kurmak kolay değildir. E n azından birinin yapılış tarihi Sinan için çok
K O C A SİNAN, erken olduğundan bu camiin Sinan'ın tasarımı olduğunu savunmak zordur
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ 1534 yılında Bağdat'ı alan Kanunî şehrin kuzeyinde, Dicle'nin sol kıyı­
184 sında bulunan İmam-ı A'zam Ebu Hanîfe'nin Türbesi'ni onarmış ve türbenin ya­
nına bir cami ile imaret yaptırmıştır. Kanunî'nin yaptırdığı cami daha sonra IV.
Murad tarafından onarılmış''^, 1668-9 (H.1079) yılında Bağdat Başdefterdan
Mehmed Bey ise camii büyütüp kubbe ve revakını yükseltmiştir^. 1874
(H.1291) yılında Sultan Abdülaziz'in annesi Pertevniyal Valide Sultan tarafından
bir kere daha ele alınan cami zamanımıza 19. yüzyıl sonlarına ait yeni bir yapı
olarak ulaşmış bulunmaktadır.

Üsküdar'a adını verdiği mahallede yer alan Mevlâna Ahmed Çelebi Ca­
mii şimdiki görünümünü 20. yüzyıl başlarında almıştır. Ne var ki, camiin hazî
resindeki açık türbede bulunan 975 tarihli mezar taşı ile taşın yanında duran
1181 tarihli bir kitabeden Anadolu Kazaskeri Mevlâna Ahmed Çelebi'nin 1567-8
(H.975) yılında öldüğünü, camiin 1560'lı yıllarda kendisi ya da vasiyeti üzerine
ölümünden hemen sonra vakfının mütevellisince yaptırıldığını, camiin 1767-8
(H.1181) yılında esaslı bir onanm geçirdiğini, fakat daha sonra yıkılıp yerini şim­
diki sakıflı, bodur ahşap minareli camiye bıraktığını anlıyor ve bu camiin Sinan
yapısı cami ile adı dışında hiç bir ilişkisinin kalmadığını belirtmekle yetiniyoruz.

Aynı şekilde, sonradan yeniden inşa edilen ve şimdiki yapısında 16. yüz
yıla tarihlenebilecek her hangi bir iz bulamadığımız Eyüp Nişancı, Halıcıoğkı
Turşucuzâde ve Sapanca Rüstem Paşa Camileri konusunda da bilgimiz bulun
madiği için, bunlann ilk yapılarının mimarîsi hakkında bir görüş öne süre
miyoruz.
Sadrazam Fin Mehmed Paşanın tezkerecisi olan ve Kanunî'nin Baqdat
Seferin de Nişancılığa yükseltilen Celâlzâdt Mustafa Paşa tarafından (öl.
156/-Ö / H.9y51j Eyupte yaptınlan Nişancı Camii yangınlardan çok zarar g o ı
müş bir yapıdır. 1729-30 (H.1142) Balat yangını Nişanca Mahaliesi'ne kadar
ilerlemişti''^. 1780 (H.1194) yılında aynı mahallede yangın çıkmış, 1782 (H.1196)
yangını da yine Nişancı Camii yönüne uzanmıştı^. Sinan'ın yaptığı cami b u
yangınlardan birinden, muhtemelen 1780 yangınından sonra yeniden yapılır-
casına onanimıştır. Çünkü bugün ayakta olan camii Evliya Çelebi'nin, "Mi'mai
Sinan binası olduğundan selâtin cevâmi kadar mükellef ve mükemmel bir ca­
midir", sözleriyle tanımladığı^' cami ile bağdaştırma imkânı yoktur.

Yine Evliya Çelebi'nin "zîbâ ve musanna" dediği^^ Halıcıoğlu Turşucu


zâde Camii ile şimdiki, altı moloz taş duvadarla beslenmiş, fevkanî, ahşap du
varlı, sakıflı camiin de hiç bir ilişkisi bulunmadığı bellidir.

Yine aynı şekilde, 20. yüzyıl başlarında harabe halindeyken 1932'de Bos-
tancıbaşı Yusuf adlı bir hayırseverce aslıyla ilgisi olmayan bir biçimde yeniden
yaptırılan Sapanca Rüstem Paşa Camiinden günümüze yalnız Sinan yapısının
minare kaidesi kalmıştır.
Yukanda kısaca sözü edilen üç camiin özgün yapı tüderi bilinmiyor. Di­
ğer yandan, kiliseye çevrilmiş Sofya Mehmed Paşa Camii, işlevi değişmiş olsa

47. Clement Huart. Histolre de Bagdad (Paris, 1901), s. 73.

48. a^jt., s. 123.

49. Cezar. a^£., S. 353.

50. ajgji., s. 363.

51. CJ, s 310.

52. CJ, s. 412


da tek kârgir kubbeli mimârî kuruluşunu korumakta, Kastamonu Ferhad Paşa,
M İ M A R SİNAN'IN
İstanbul Kapıağası ve Muhittin Çelebi Camilerinin kare planlı kitleleri ise, şim­
CAMİLERİ
di sakıflı olan bu yapıların aslında tek kârgir kubbeli olabileceğini akla getir­ Prof. D r . AptuUah K U R A N

mektedir. m
Rumeli Beylerbeyi Bosnalı Mehmed Paşanın 1547 (H.954) yılında Sof­
ya'da yaptırdığı53 tek kubbeli cami 1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra iba­
dete kapatılmış ve bir süre cephane deposu olarak kullanılmıştır. Daha sonra
minaresi ve revakı yıktırılan camiin ana kitlesi 1903 yılında kiliseye çevrilerek^^
dış görünüşü şimdiki şeklini almıştır.

Şehzade Mehmed'in kızı Hümâ Hatun'la evli olan Vezir Damad Ferhad
Paşa'nın Kastamonu'da yaptırdığı cami, kapı kitabesine göre, 1559-60 (H.967)
yılına tarihlenir. 1752-3 (H.1166) da Seyfî Dede, 1780-1 (H.1195) de Ferhad Paşa
ailesinden bir hayırseverce iki kez onarıldığını biliyoruz. 1952 tarihli Eski Eser
Tescil Fişinde ise camiin 1943 depreminde hasar gördüğü yazılıdır. Bu depremde
camiin ahşap tavanı çökmüş, son cemaat yeri yıkılmış ve enkazı daha sonra
kaldırılmıştı. Şimdiki son cemaat direkliği Vakıflar Genel Müdürlüğünce
1954-1959 yıllan arasında yapılan onarımın ürünüdür. Aslında kârgir kubbeli
olduğunu sandığımız camiin sakıflı örtüsü ise 18. yüzyılda yapılmış olmalıdır.
Minarenin de aynı yüzyılda yenilendiği bellidir.

Hadım Mahmud Ağanın 1553-4 (H.961) yılında Ahırkapı'da yaptırdığın


fevkanî cami de 1865 Hocapaşa yangınından sonra^^ yenilenmiş bir yapıdır. Gü­
nümüze ulaşan camiin bodrum duvarları düzgün kesme taşla örülü, beden du­
varları sıvalıdır. İç duvarlarında ve tavanında süsleme bulunmayan camiin mi­
naresi yuvarlak gövdeli, sivri kurşun külâhlı, üstü kiremit döşeli ahşap çatılıdır.
Me var ki, şimdi sakıflı olmasına rağmen yapının kalın taş duvarları ve kareye
yakın planı camiin eskiden kârgir kubbeyle örtülü olduğu izlenimini verir.

Tophane'de Çukurcuma Camii adıyla tanınan Muhiddin Çelebi Camii kâr­


gir ana kitle ile onun önündeki ahşap meşrutadan oluşur. Şeyhülislâm Fenarî-
zâde Muhiddin Mehmed Efendi tarafından 1541-1547 yıllan arasında yaptırıldı­
ğını sandığımız cami, muhtemelen 1823 Firuz Ağa yangınında harap olmuş,
şimdiki biçimini bu yangından sonra almıştır. Camiin sıvalı kârgir duvarları ile
minare kaidesi klasik döneme, kapalı son cemaat yeri ile ahşap meşruta 19.
yüzyıla aittir.
Şimdiki biçimini 19. yüzyılda alan bir başka cami de Cihangir Camii'dir.
Yirmi iki yaşındayken Halep'te ölen Şehzâde Cihangir adına babası Kanunî Sul­
tan Süleyman tarafından 1559-60 (H.967) yılında yaptırılan bu cami en az beş
kez yanmış^^ ve her seferinde onarılmış ya da yenilenmiştir. Dış kapısı üzerin­
de bulunan 1889-90 (H.1307) tarihli kitabeden anlaşılacağı gibi, zamanımıza ula­
şan büyük kârgir kubbeli camii Sultan 11. Abdülhamid yaptırmıştır.

Ondokuzuncu yüzyılda tamamı ile yenilenen iki Sinan camii de Kasım


Paşa ve İzmit Mehmed Bey Camileri'dir.

Evliya Çelebi'nin, "Düz bir yerde vâki olub çarkûşe bir dîvar üzre çaruş-
ta tahta kubbeli tahtan? eski bir camidir. İçinde amud yokdur. Taşra haremi çı­
nar ve dut ağaçlarıyla müzeyyendir... Mevzûn bir tabakalı bir minaresi ve bir de

53. Osman Keskioğlu, "Bulgaristanda Bazı Türk Âbideleri ve Vakıf Eserleri", Vyaflar Dergisi, C VIII (1969),

s 315.

54. i g / î . . s 314.

56. Bkz. "Ağa Camii" maddesi, istanbul Ansiklopedisi, C J , s. 234.

56. Bunlardan 1719-20 (H.1132/ ve 1822-3 (H 1238) yangınlan l<esin ise de öteldlerin tarihleri bilinmemektedir.
kıble kapusu vardır. Haremin sağda ve solda iki kapusu vardır. Cami şehrin iz-
MIMAR BAŞı
dihamlı mahallinde vâki olduğundan cemaatı çokdur", sözleriyle tanımladığı Ka­
K O C A SINAN,
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ sım Paşa Camii'ni^^ Vezir Güzelce Kasım Paşa 1533-4 (H.940) yılında yaptırmış­
VE ESERLERI tır. 1721-2 (H.1134) de yanan sakıflı camii Hekimoğlu Ali Paşanın kardeşi Fey-
186 zullah Bey aynı yıl onarmış ve bu arada büyütmüştür^. Ondokuzuncu yüzyıl­
da bir daha yanan camiin yerine bu sefer 1861-2 (H.1278) de Sultan Abdüiaziz
kârgir kubbeli, çift minareli bir selâtin camii yaptırmış ve üç kapısının üzerine
konulan kitabelere göre, camii 1891-2 (H.1309) yılında II. Abdülhamid onarmıstır.

Sadrazam Rüstem Paşanın kethüdası Mehmed Bey tarafından İzmit'te


yaptırılan ve II. NVahmud zamanında Fevzi Ahmed Paşanın yenileyerek Fevziye
adını verdiği cami de yine aynı yıllarda (1892-3/H.1310 da) esaslı bir onarımdan
geçmiştir. Ne var ki, gerek II. Mahmud gerekse II. Abdülhamid zamanlarında
yapılan yenilemeler, Fevziye Camii ilk yapının üstüne fevkanî çıkıldığı için, Meh­
med Bey Camii'ni tamamı ile ortadan kaldırmamış, Sinan'ın eseri hiç olmazsa
kesme taş duvarlarının bir bölümüyle günümüze ulaşmıştır.

• İzmit Mehmed Bey Camii'nin aslında sakıflı olduğunu sanmakla birlikte


bu konuda kesin bir görüş bildiremiyoruz. Diğer yandan, İstanbul Merkez Efen­
di ve Odabaşı Camileri ile Ereğli Ali Paşa Camii'nin, yenilenmiş ve biçimleri
değişmiş olsa da, özgün sakıflı mimârî kuruluşlarını korudukları açıktır.

Yavuz Sultan Selim'in kızı Şah Sultan tarafından Merkez Efendi takma
adıyla tanınan Şeyh Musa Musluhiddin Efendi adına Yenikapı dışında Mimar
Sinan'a yaptırılan cami, avlu kapısı üzerine konulan kitabeden öğrendiğimize
göre. Sultan II. Mahmud tarafından 1837-8 (H.1253) yılında onarılmıştır. B u ona­
Merkez Etendi Cannı İST
rımda camiin son cemaat revakı yenilenmiş, içi ve dışı Ampir üslubunda süsle­
meyle bezenmiş ise da asıl yapısına dokunulmamıştır.

Hasodabaşı Behruz Ağanın 1562-3 (H.970) yılında Şehremini'nde yap­


tırdığı cami de 16. yüzyıldan bu yana klasik görünümü bozulmuş ve şimdiki
biçimini kaybetmemiş bir başka sakıflı camidir.

Aynı şekilde, Sadrıazam Semiz Ali Paşa'nın Marmara Ereğlisi'ndeki sa­


kıflı camii Sultan Abdüiaziz zamanında^' yapılan onarımda çağın mimârî üs­
lubuna uygun bir biçim almışsa da yalnız plan ve kitle düzenini değil fakat ki­
remit döşeli dik çatısının biçimini ve son cemaat direkliğini koruyarak zamanı­
mıza erişmiştir Semiz Ali Paşa Camii'nin ahşap direkli son cemaat yeri Sinan'­
ın sakıflı cami mimarîsine ışık tutan özgün bir örnek, birinci derecede önemli
bir kaynak olmaktadır.

V. Sakıflı Camiler
Ekrem Hakkı Ayverdi'nin haklı olarak işaret ettiği gibi, Fâtih zamanın­
da İstanbul'da yaklaşık 250 mahallenin ihtiyacı olan camiler çoğunlukla sakıflı
yapılardı^'. Kârgir kubbeli camilere kıyasla daha ucuza mal olan, daha çabuk
inşa edilen ahşap çatılı ve önünde ahşap direklere dayalı yalın bir son cemaat

57. a . s. 418.
58. Cezar, a ^ * . , s. 350.

59. Odabaşı Camii'nin minaresi 1766 depreminde yıkılmış, cami de 1782 Cibali yangınında yanmıştır. Rkz.
Eyioe, "İstanbul Minareleri", s. 71; Konyalı, ajğjt., s. 192.

60. Camiin kapısı üzerindeki 1865-6 (H.1282) tarihli levha bu onarımın tarihini gösterir.

61. Bkz. Osmanlı Mrmârislnde FâUh Devri, & 519.


yeri bulunan sakıflı camilerin bu dönemde özellikle yeğlendiği, fakat yangına
karşı dayanıklı olmadıklarından bunlardan pek azının 20. yüzyıla özgün biçim­
lerini koruyarak geldikleri görülür. Nitekim, Sinan yapısı sakıflı camilerden klasik
mimarî karakteri fazla bozulmadan günümüze ulaşanların sayısı sekizi geçmez.
Aslında bunların da ana kitleleri genellikle iyi durumda olmakla birlikte bazıla­
rının minareleri yenilenirken özgün görünümünü kaybetmiş, çoğunun son ce­
maat direkliği ise ya kapalı bir giriş holüne dönüştürülmüş ya da biçim değiş­
tirmiştir.

Sakıflı Sinan Camilerinin en eskisi Kanunînin kapıağalanndan Mahmud


Ağa'nm Sütlüce'deki Çavuşbaşı Camii'dir. İlk kitabesi kaybolmuş ise de kapısı
üzerinde bulunan 1889-90 (H.1307) tarihli onarım kitabesine göre 1538-9 (H.
945) yılında yapılmıştır. Enlemesine dikdörtgen planlı, beden duvariarı iki sıra
tuğla hatıllı kesme küfeki taşından, ahşap çatısı kiremit döşeli camidir. Minare­
sinin kürsü ve papuç bölümleri eskidir, fakat klasik görünümünü kaybeden göv­
desi 19. yüzyılın son çeyreğine tarihlenir. 1950'li yıllarda bir dernekçe inşa etti­
rilen kapalı son cemaat yerinin de özgün son cemaat direkliğiyle her hangi bir
ilişkisi kalmamıştır.
Yine enlemesine ana kitlesi ve kiremit örtülü çatısı ile Yunus Bey Camii
de Çavuşbaşı Camiini andırır. Yalnız Yunus Bey Camii'nin beden duvarları ta­
m a m ı ile kesme taştan örülüdür ve taş minaresi 16. yüzyıl karakterini korur.
Avlu ve kıble kapıları üzerine konulan kitabelerden camiin Dragoman (Tercü­
man) Yunus Bey tarafından 1541-2 (H.948) yılında yaptırıldığını; avlu kapısının
iç yüzündeki 1729-30 (H.1142) tarihli onarım kitabesinden de camiin 1729 Ba-
lat yangınında yanması üzerine Sultan III. A h m e d tarafından aynı yıl onanldığı-
nı öğreniriz. Kaynaklar, camii daha sonra, 1746 (H.1159) da 111. Osman'ın^^yg
1873 (H.1290) da Abdülaziz'in onardığını yazariar^^ Yunus Bey Camii'nin 1914
de yıktırılıp yeniden yaptırılan camiin kendisi değil sadece son cemaat yeridir.

Yavuz Sultan Selim'ın kızı Şah Sultanın 1555-6 (H.963) yılında^^ gy^p-.
te yaptırdığı cami, büyük ihtimalle 1766 depreminde yıkıldıktan sonra 111. Mus­
tafa zamanında onarılmış, harap bir durumda iken 1953 yılında bir dernek ta­
rafından aslına uymayan bir biçimde yenilenmişti. Ancak bu durum 1971 de
camii yeniden ele alan Vakıflar İdaresince düzeltilerek Şah Sultan Camii 16. yüzyıl
mimarî karakterine yeniden kavuşturulmuştur.

Şah Sultan Camiinin beden duvarları iki sıra tuğla ve bir sıra taştandır.
Minaresinin kürsüsünde de 16. yüzyıla giden aynı taş-tuğla örgü görülür. Fakat
minarenin tuğla gövdesi 18. yüzyılın, yedi ahşap direğin taşıdığı saçaklı son ce­
maat revakı ise 1971 onanmının ürünüdüder. Camiin klasik üsluptaki minberi,
mihrabı, pencereleri ve mahfil korkuluklan da yine son onarımda yenilenmiştir.

Kanunî zamanında Mısır Valiliği ve Anadolu Beylerbeyliği yapan Mago-


sa Fâtihi Gâzi İskender Paşa (öl. 1570-1/H.978) tarafından yaptırılan Kanlıca İs­
kender Paşa Camii kitabesine göre 1559-60 (H.967) yılında tamamlanmıştır. Ev­
liya Çelebi bu camii anlatırken şöyle diyor "İskele başındadır. Çarkûşe dîvar üze­
rinde çarkûşe tavanlı, kubbeli, kurşunlu, bir minareli bir camidir."^ Evliya Çe-
lebi'nin verdiği bu bilgiden camiin kurşun kaplı ahşap çatısının içinde aslında
tahtadan bir kubbe bulunduğunu anlarız. Bu kubbe bugün mevcut deği'dir. Ça-

62. Konyalı, a.gje., s. 73.

63. a ^ ^ . , s. 71-72.

64. Bkz. "Drağman Camii" maddesi, İstanbul Ansiklopedisi, C. VIII, s ^ 5 4 ?

65. Bkz. Öz, ijgje^ C.l, & 137.

66. C 1, s 466.
MIMARBAŞı tı baştan aşağı yenilenmiş, kurşun kaplamanın yerini AAarsilya kiremiti almıştır.
K O C A SINAN, Son cemaat revakı ise 19. yüzyılda kapatılmıştır Ne var ki, kapalı son cemaat
Y A Ş A D ı Ğ ı ÇAĞ yerinin pencere düzeni revakın özgün direkliğinin sökülmeyerek tahta kapla­
VE ESERLERI manın bu direklere çakıldığı izlenimini vermektedir.
188
Karagümrükte, Keçeciler Caddesi üzerinde Dulunan Hürrem Çavuş Ca-
miinin son cemaat direkliği 20. yüzyıl başlarında kapatılmış fakat 1974 yılında
muhdes ön bölüm yıktırılarak direklik yeniden yaptınimıştır'"'. Bir sıra taş, iki
sıra tuğladan beden duvarlarının genel karakteri, minare kaidesinin bir bölü­
müyle duvara gömülü oluşu, pencerelerin biçimi, yuvarlak mihrab nişi Hürrem
Çavuş Camii'nin klasik devir kapandıktan sonra esaslı bir onarımdan geçtiğine
işaret eder. Camiin kitabesi yoktur. Buna karşılık, 1974 onarımından önce dış
kapı kemeri üzerinde siyah hatla yazılı bir hadîs ve onun altında 968, 1260 ve
1319 tarihleri okunuyor, 968 (M. 1560-1) camiin yapılış yılını^, 1260 (M. 1844)
ve 1319 (M. 1901-2) önemli onanmlann tarihlerini gösteriyordu. Son onarımda
bu yazıların temizlenerek ortadan kaldırılması hatalı olmuştur.

Balat Ferruh Kethüda Camii enlemesine dikdörtgen kitleli ve kıble yö


nünde yine dikdörtgen planlı bir mihrab çıkıntısı bulunan bir yapıdır. Bugün
camekânla kapatılmış düz tavanlı son cemaat revakı sekiz direğe biner. Revakın
uçları tamamile açık değildir. Beden duvarları iki yanda uzatılmış ve her ikisine
de altlı üstlü pencereler açılan siperlikler revak uçlarının yansını örtmüştür. Ev
liya Çelebi'nin, "Taşra sofasının kıble duvarından Kudüs'den Mısır'a ve Mısır'dan
Mekke ve Medine'ye kadar olan menzillerdeki dere ve tepelerin korkunç ve mu­
hataralı akabe menzillerinin şekil ve heykelleri gayet üstâd bir nakkaş tarafın­
dan öyle tasvîr olunmuşdur ki Erjenk ve Mânî gelse hatasını bulamaz", diyerek
anlattığı nakışlardan eser kalmamıştır^^. Konyalı'nın "oymacılık Sanatının mü­
tekâmil örnekleri", dediği^° ahşap mahfil sütunları da ortada yoktur. Aslında
devrinin nefis çinileriyle bezeli mihrabın çinileri sonradan Tekfur Sarayı tipi çi­
nilerle değiştirilmiştir. Camiin içindeki kalem işi nakışlar ve üst pencerelerin renk­
li camlı içlikleri de son onanmda yenilenmiştir.

Sadrazam Semiz Ali Paşa'nın kethüdası Ferruh Ağa tarafından yaptın


lan cami, Arapça kitabesine göre, 1562-3 (H.970) yılında tamamlanmıştır. Kâr-
gir yapısı sağlam fakat bakımsız durumda 20. yüzyıla ulaşmış, 1938 de ahşap
çatısı çöktükten sonra önce kendi haline bırakılmış, sonra Vakıflarca onarılarak
kurtanimıştır.
Adı yalnız Tezkiret ül-Ebniye'de geçen Hacı Evhad Camii Yedikule'de adını
verdiği cadde üzerinde yer alır. İki sıra tuğla hatıllı kesme küfeki taşından inşa
edilmiştir. Yine düzgün küfeki taşından yapılan minaresinin, köşelerinde göm­
me sütunceler bulunan kürsüsü yüksek, gövdesi çubuklu, şerefe altı stalaktitli,
şerefe korkuluklan ajurludur. Minare Osmanlı klasik döneminin tüm özellikle­
rini taşır. Diğer yandan, dörderden iki sıra üzerine düzenlenmiş ahşap direklere
binen üç tarafı camekânlı son cemaat yerinin 16. yüzyılla hiç bir ilişkisi yoktur.

Kapı kitabesinde camiin 1585 (H.993) yılında kasap ustası Hacı Evhad
tarafından yaptırıldığı, avlu kapısı üzerindeki kitabede de 1850-1 (H.1267) de Sul-

67. Camii 1974 den önce incelediğimizde son cemaat yerinin taş sel<ileri ile meşe direkleri tahta kaplama
nın altında yer yer gözüküyor ve direkliğin cephede yedi, yanlarda iki açıklıklı olduğu görülüyordu. Ne yazık ki,
cephesi baş açıklıklı olarak yenilenen direklik aslına tıpatıp uygun değildir.

68. Hürrem Çavuşun camiin haziresinde bulunan mezar taşında da aynı tarih görüldüğünden camiin onun
ölümünden ya hemen önce ya da vasiyeti üzerine aynı yıl içerisinde yapıldığı anlaşılmaktadır.

69. C. I, s. 308.

70. Mimar Koca Sinem'ın Eserleri, s. 87.


tan Abdülmecid'in camiin yanındaki tekkeyi onardığı ve bu arada avludaki şa­
M İ M A R SİNAN'IN
dırvanı yaptırdığı yazılıdır. Kapının sağına soluna konulan 1945 tarihli kitabeye CAMİLERİ
göre ise 1920'li yılların başında yanan camii^' Nafia Gezer Hanım onararak kur­ Prof. D r . A p t u l l a h K U R A N

tarmıştır. İ89
Altımermer Caddesinde bulunan Hüsrev Çelebi/Ramazan Efendi
Camii''2 kitabesine göre 1585-6 (H.994) yılında tamamlanmıştır. Geniş bir avlu
içinde yer alan cami, önünde ahşap direkli bir son cemaat yeri bulunan dik­
dörtgen kitleli, tek minareli bir yapıdır. Minarenin kaidesi taş ve tuğla, gövdesi
taş,.ana kitlenin duvarları üç sıra tuğla hatıllı taştır. Yan duvarlarda üçer, ön ve
arka duvarlar dörder iki katlı pencere vardır. Sonradan direklerinin arası örülüp
kapalı bir son cemaat yeri haline getirilmiş ise de asıl direkliğin ölçüleri bozul­
mamıştır. Son cemaat direkliğini de içine alır biçimde tüm yapıyı örten kurşun
kaplı dik ahşap çatı da aslına uygun görünümünü korumaktadır. Camiin hepsi
mermerden yapılmış kapısının mihrabı ve minberinin klasik biçimleri de bo­
zulmamıştır. Camiin içindeki çiniler de önemlidir, çünkü bunlar devrinin en ne­
fis İznik çinileri arasında sayılırlar.

Mimar Sinan'ın günümüze ulaşmış sakıflı camilerini toplu halde değer­


lendirdiğimizde, sekizden altısının beden duvarlarının tuğla hatıllı kesme küfe-
kiden yapıldığı, biri dışında ahşap çatılarının kiremit döşeli ve hepsinin düz tahta
tavanlı yapılar olduğu görülür. Diğer yandan, aslında hepsinin Ramazan Efendi
gibi kurşun kaplı olduğu, ve en azından Çavuşbaşı ve İskender Paşa Camileri ­
nin çatı boşlukları içinde eskiden, Takkeci İbrahim Ağa Camii'nkine benzer bi­
rer ahşap kubbe bulunduğu unutulmamalıdır.

Sinan yapısı sakıflı camileri üst örtüleri gibi ahşap direklerinin de ço­
ğunlukla bozulduğunu görüyoruz. Ferruh Kethüda Camii'nin son cemaat direk­
liği, direklerin betonarmeden yenilenmiş ve araları camekânla örtülmüş olma­
sına rağmen asıl düzen ve ölçülerini kaybetmemiştir. İskender Paşa Camiine
ait eski direkler şimdi kapalı son cemaat yerinin tahta kaplaması altındadır. Ra­
mazan Efendi'de benzer bir durum vardır. Hürrem Çavuş, Şah Sultan ve Hacı
Evhad Camileri'nin ahşap direklikleri ise aslına tam uymayan bir biçimde yeni­
lenmiştir. Buna karşılık, en az dört sakıflı Sinan camiinin (Yunus Bey, İskender
Paşa, Hacı Evhad ve Ramazan Efendi) taş minareleri 16. yüzyıl klasik üslubu­
nun bütün özelliklerini taşırlar. Elde kalan kapı ve mihrablar için de aynı du­
rum geçerlidir. Fakat iç süsleme bakımından bir değerlendirme yapamıyoruz;
çünkü Ramazan Efendi'nin çini süslemesi bir yana bırakılırsa, sakıflı Sinan ca­
milerinin kalem işi nakışları son onarımlarının ürünüdürler.

Sonuç olarak, sakıflı Sinan camilerinin eni derinliğinden fazla olan bir
ana kitle onun önündeki ahşap direklikten oluştuğunu, beden duvarlarının ge­
nellikle tuğla hatıllı taş sıralardan örülü, ahşap direkliğin yanlarda iki cephede
beş ya da yedi açıklıklı olduğunu; ana kitle ile direkliğin dört yüzeyli, kurşun
kaplı bir çatı ile örtüldüğünü, mihrab çıkıntılı Ferruh Kethüda dışında bu mi­
marî düzenin bütün sakıflı Sinan camileri için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

VI. Tek-Kubbeli Camiler


Tezkerelerin Sinan'a bağladıkları tek kubbeli camilerden günümüze ula-

71. ö z , ajg£^ C I, s. 64.


72. Ramazan Efendi camiin avlusunda yer alan ahşap tekkenin ilk şeyhidir. Karahisarlı'dır, Otuz iki yıl bu
dergâhda şeyhlik yapmış, 1616 (H.1025) de öldükten sonra cami onun adını almıştır.
şanların sayısı 24'dür ve bunlar 15. yüzyıl sonlarında billurlaşan kare planlı, kub­
MİMARBAŞI
K O C A SİNAN, beli, revaklı şemayı genel çizgilerle sürdürürler. Tek-Kubbeli Sinan camilerinin
Y A Ş A D I Ğ İ ÇAĞ ana kitleleri tuğla hatıllı ya da hatılsız düzgün kesme taştandır. Kubbe tromp
V E ESERLERİ ya da pandantiflerle duvarlara oturur. Duvarlara açılan pencereler iki ya da üç
190 katlıdır. Taş minarelerin gövdeleri çok köşeli, şerefe altları stalaktltli, sivri kü
lâhları kurşun kaplı, mermer ya da taş sütunlara binen son cemat revakı kubbe
tonozlarla örtülüdür.

Sinan Tek-Kubbeli Cami türüne uç önemli yenilik getirmiştir. İç mekâ­


nın kemerli maksureler yoluyla yayılması, son cemaat revakının enlemesine uza­
tılması, çift revak sisteminin yaygınlaştırılması ona özgü uygulamalardır, ve bu
bölümde bu üç konu üzerinde etraflıca durulacaktır.

Sinan'a bağlanan Tek-Kubbeli 24 cami son cemaat revakları açısından


ki alt grupta toplanır. Alt grupların birincisinde revakı üç gözlü dokuz cami
ikincisinde beş gözlü on beş cami bulunur. Bu ayrım kubbeli-tonozlu asıl reva-
ka göre yapılmış ve her iki alt grupta da görülen çift revaklı örneklerin ayrı bir
grup oluşturması düşünülmemiştir.

A. Üç Göz Revaklı Camiler


Kapalı son cemaat yeri ve tuğla minaresi aslına uymayan bir biçimde
yenilen Bolvadin Rüstem Paşa Camii (16. yüzyıl ortaları) mihrabı, minberi, ka-
• •' pısı kaba olmakla birlikte klasik karakterini koruyan bir eserdir. Minaresinin kür-
M"^^ *Â , ^. süsü, yer yer tuğla sıralarıyla hatıllanmış kaba yonu duvarları ve yayvan tromp
il'-.^^^l • ' kemerlerine oturan kubbesi de 16. yüzyıla tarihlenir. Fakat kubbe eteğini saran
T sin* • ağaçI' ^riz ve ondört ahşap direğin taşıdığı ahşap kemerli son cemaat yeri Ab-
; •••İl *• * > dülmecid zamanında yapıldığı bilinen onanmın", tuğla minare ise 20. yü/.yı-
•••aait''"^— lın ürünüdürler.
Cenabı Ahmet Paşa Camii İmparatorluğun bir başka küçük kentinde, Bosna-Hersek eyaletine bağ­
lı Mostar'da Karagözbey takma adıyla tanınan Hacı Mehmed Paşanın 1557-8
(H.965) yılında yaptırdığı minik cami ise düzgün kesme taş duvarları, sekiz kö­
şeli bir kasnakla kuşaklanan yüksek kubbesi, klasik çizgilerini koruyan mina­
resi, ve stalaktltli başlıklar taşıyan dört mermer sütunlu, üç kubbeli son cemaat
revakı ile Bolvadin Rüstem Paşa'dan farklı biçimde klasik mimarîsi bozulma­
dan zamanımıza ulaşan bir eser niteliğiyle karşımıza çıkar.

Ankara'da (Jlucanlar Caddesi üzerinde bulunan 1565-6 (H.973) tarihli^''


Cenabî Ahmed Paşa Camii de, cephe duvarına konulan kitabelerde belirtildiği
gibi, 1802-3 (H.1217), 1887-8 (H.1305) ve 1940 yıllarında esaslı onarım geçirmiş
olmasına rağmen özgün niteliklerini kaybetmemiş bir yapıdır. Sarıya çalar, düz­
gün kesme taştan yapılmış camiin revakını üç kubbe örter. Yanındakilerden yük­
sek olan orta kubbe baklavalı bir kuşak üstüne oturtulmuş, öbür iki kubbe pan­
dantiflere bindirilmiştir. Revak gözlerinin belirli bir nedene dayanmadan farklı
açıklıklarda ve minare kürsüsünün gereğinden çok büyük olması hemen göze
batar.

Duvarları taş ve tuğladan örülü olan Defterdar Mustafa Paşa Camii Si­
nan'ın Selimiye'yi Edirne'ye kazandırdığı yıllarda gerçekleştirdiğini sandığımız

73. Bkz. Türkiye'de \fiikif Abideler ve E s k i Eserier I (Ankara, 1972) s. 167,

74. Cami. yaklaşık yirmi yıl Anadolu Beylerbeyliği yaptıktan sonra 1561 de ölen ve Ankara'da toprağa veri­
len Cenabî Aiımed Pajanın vasiyeti üzerine türbesinin güneyinde inşa edilmiştir.
yapılardan biridir^^ Kubbesinin 1752 (H.1165) depreminde yıkıldığını, yüz yir­
M İ M A R SİNAN'IN
mi yıl kadar harabe halinde kaldıktan sonra Hacı Ruşen Efendi isimli bir hayır­
CAMİLERİ
severin üstünü ahşap çatıyla örttüğünü biliyoruz''^. Daha sonra yeniden harap Prof. D r . Aptullah K U R A N
olan cami bu kez 1953-1962 arasında Vakıflarca onarılmış, bu onarımda üstü
İ91
aslına uygun biçimde kârgir kubbeyle örtüldüğü gibi, üç gözlü son cemaat re-
vakı, kapısı ve pencereleri de yenilenmiştir.

Öç göz revaklı İlgın Lala Mustafa Paşa ve Havsa Sokollu (Kasım Bey) Ca­
mileri de yine aynı yıllara tarihlenirler.

Kapı kitabesine göre 1576-7 (H.984) yılında tamamlanan ve Kurşunlu


adıyla tanınan İlgın Lala Mustafa Paşa Camii''^ üç yönde kemerli girintilerle ge­
nişletilmiş iç mekânı, ana kitleden taşmayarak duvar kalınlığı içerisine yerleşti­
rilen ve öteki köşede mahfil merdiveniyle dengelenen minare kürsüsü ile dik­
kati çeker.
Kendisinden önce ölen oğlu Kasım Bey (Paşa) adına Sokollu Mehmed
Paşa tarafından Havsa'da yaptırılan cami de aynı yıl, 1576-7 (H.984) de
tamamlanmıştır^^. Beden duvarları dışta ve içte düzgün kesme^taştan yapılmış
kurşunlu bir camidir. Revakı çökmüştür. Ne var ki, cephe duvarında görülen ke­
mer üzengiler ile sütun kaideleri revakın üç gözlü olduğunu gösterir. Revakı ve
minaresi Balkan savaşında yıkılan cami daha sonra onarılmış, minaresi yeni­
lenmiş ise de son cemaat revakına el sürülmemiştir.

Kanunî Sultan Süleyman tarafından 1554-5 (H.962) de Şam'da yaptırı­


lan külliyenin camii Suriye'ye özgü bölgesel bezemeleri, beyaz ve siyah taştan
cephesiyle bir bakıma Osmanlı klasik ilkelerine ters düşen bir görünüm sergi­
lerse de dört pandantif üstünde yükselen, her köşede ikiz payanda kemerlerle
desteklenen yuvarlak kasnaklı kubbesi, sivri külâhlı çifte minaresi ve çift revak­
lı kuruluşu ile bir Sinan eseri olduğunu kanıtlar. Çünkü, stalaktit başlıklı dört
sütuna basan iki kubbe ve bir aynalı tonozla örtülü iç revakı onu baklavalı sü­
tunlarla üç yanda kuşatan sakıflı dış revakı ve çifte minarelerin şerefe altlarının Havsa. Sokullu Külliyesi, ve Dua Kubljesi

stalaktitli çıkmaları klasik normlara uygundur.

İç revakının üç gözünün de kubbeli ve dış revak taşıyıcılarının, merkez­


deki iki mermer sütun gözönünde alınmazsa, kare kesitli taş direkler şeklinde
olması dışında Şam Süleymaniye modeli Çatalca Ferhad Paşa Camii'nde de kar­
şımıza çıkar. Kapısı üstünde duvara çakılı 1597-8 (H.1006) tarihli kitabe yüzün­
den yanlışlıkla Sadrazam Ferhad Paşa'ya bağlanan bu camii Şehzade Mehmed'in
kızı Hüma Sultanla evli olan Damad Ferhad Paşanın yaptırdığını biliyoruz^^.
Onsekizinci yüzyılda esaslı bir onarım gören, 1968-70 arasında yeniden elden
geçirilen Ferhad Paşa Camii, iç duvarlarının 18. yüzyıl üslubundaki kalem işi
süslemesi ve dış revak kemerlerinin camekânla perdelenmesi dışında klasik gö-

75. Kitabesi bulunmayan camiin yapılış tarihi bilinmiyor. Güvenilir bir belgenin yokluğunda Kanunî ve 11.
Selim zamanlarında uzun süre defterdarlık yapan Mustafa (Çelebi) Paşa nın camiini Sinan'ın Selimiye'yi inşa eder­
ken sık sık Edirne'de bulunduğu 15691575 yıllan arasına tarihliyoruz.

76. Osman Muri Peremeci, Edime Tarihi (İstanbul, 1939) s 74.

77. Bu camiin yeri tezkerelerde Bolu olarak gösterilir Bolu'da bugün Mustafe Paşa adını taşıyan bir cami
yoktur Eskiden de yoktu. Bu nedenle, Mustafa Paşa Camii'nin üç tezkerede de kayıtlı Ilgın Lala Mustafa Paşa Ker­
vansarayı ile birlikte yapılan cami olduğu, yerinin bir hata sonucu iki tezkerede Bolu şehrinde gösterildiği sonucuna
varıyoruz.
78. Kapı kitabesinin tarih mısrası okunamayacak derecede aşınmış olduğundan camii, şimdi yerinde bulun­
mayan fakat Evlfya Çelebi'nin avlu kapısı üzerinde görüp kaleme aldığı 984 tarihli kitabeye dayanarak tarihlendiri-
yoruz. Bkz. C. Ill, s. 478-9.

79. Bu konudaKi gerekçeli görüşlerimiz için bkz. Aptullah Kuran "Çatalca'daki Ferhad Paşa Camii ". Boğaziçi
Üniversitesi Dergisi: Beşeri Bilimler, C. 3. s. 73-90.
MİMARBAŞI rünümü bozulmamış bir eserdir.
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ
Son cemaat revakı tam anlamıyla üç gözlü olmayan, fakat onun bir var­
V E ESERLERİ
yantı olarak kabul edebileceğimiz Üsküdar Semsi Ahmed Pa;;^ Camii
192
(1580/H.988) bu alt grubun son yapısıdır. Baklava başlıklı narin mermer sütun
iara dayalı basık sivri kemerlerin omuzladığı eğik çatık revak burada 'L şeklini
alarak camiin hem güney hem de batı cephesini maskeler^". Revakın bu şekil
de iki kollu yapılmasının nedeni camiin doğu duvarına bitiştirilen türbenin ba­
tıda bir başka unsurla dengelenmek istenilmesi olsa gerektir.

Ötekilerden farklı bir kuruluşa sahip olan Şemsi Ahmed Paşa'yı şimdi­
lik bir yana bırakırsak, Sinan yapısı sekiz Tek-Kubbeli camiin üç gözlü son ce­
maat revakları önemli farklılık göstermez. Bolvadin Rüstem Paşa Camii'nin öz­
gün son cemaat revakı konusunda kesin bir görüş bildiremiyeceğimizi daha önce
belirtmiştik. Fakat Ankara Cenabî Ahmed Paşa, Edirne Defterdar Mustafa Paşa
ve Mostar Karagöz Mehmed Paşa'nın revakları erken Osmanlı hatta Selçuklu
dönemlerine giden geleneksel düzenlemeyi sürdürürler. Şöyle ki üçünde de te
vakın uçları ana kitlenin yan duvarlanyla aynı çizgidedir ve minare kürsüsü sağda
ya da solda bir çıkıntı oluşturur. Diğer yandan, öteki dört camide prototipten
ufak sapmalar olduğunu görürüz. Örneğin, Ilgın Lala Mustafa Paşa Camii nde
ana kitleyle bütünleşen minare kürsüsü beden duvarlarından dışarı doğru taş
maz. Buna karşılık. Havsa Sokollu (Kasım Bey) Camii'nde son cemaat revakı
Uskudaı. Şemsi Paşa Cam» ve KiilWesii
yan duvarların sınırlarını aşarak bir yanda minare kürsüsünün, öbür yanda mi­
nare kürsüsünü dengeleyen minik bir hücrenin dış köşelerine kadar uzanır. Re
vakın enlemesine uzatılması revak gözlerinin büyümesi sonucunu doğurmuş
tur. Bugün ayakta olmasfı da kalan izler Sokollu Camii revakının bir kenarı 5.60
metre olan üç kare gözden oluştuğunu gösterir. Ilgın Lala Mustafa Camii'nin
revakı ise bir kenarı 4.80 metre olan kare gözlerden oluşmaktadır. Oysa her
iki camiin ana kitleleri hemen hemen eşit ölçülerde olup birincisi 12.40, ikinci­
si 12.00 metre çapında kubbelerle örtülüdürler.

Bu alt grupta bulunan çifte revaklı iki camide de bazı farklılıklar görü­
lür. Çatalca Ferhad Paşa Camii'nin iç revakı geleneksel dar revak düzenlemesi­
ne göre tasarlanmışken Şam Süleymaniye Camii'nin iç revakı her iki yandaki
minare kürsülerinin önüne taşar şekilde genişletilmiştir. Yine, Ferhad Paşa nın
dış revakı minarenin tek olması yüzünden asimetrik bir görünüm yaratırken
Süleymaniye'nin dış revakı her iki uçta demir parmaklıklı büyük pencerelerle
simetrik bir şekilde son bulur.

Şemsi Ahmed Paşa Camii'ne gelince, burada bulduğumuz iki kollu re­
vakın öbürlerine benzemediği, ortadadır. Revaklar her iki cephede de köşeyi kap­
sayan dördüncü bir açıklığı içerdiği gibi üstleri kubbe ya da tonoz yerine dış
revak örtüsünü akla getiren eğik çatıyla örtülüdür. Bu revak Sinan camileri içinde
tek örnektir. Diğer yandan, bu şekilde iki-kollu bir başka cami revakı bilinmez­
se de iki-kollu revakın üç-kollu revakın bir çeşidi olduğu ve Sinan'ın 1580 önce­
sine tarihlenen bu tür örneklerden esinlenmiş olabileceğini düşünmek gerekir.
Her ikisinin de ana kitleyi üç yandan saran revakların kubbelerle örtüldüğü ve
minarelerin revak sınırları dışında, ana kitledelrbş^ımsız yapıldığı bir yana bı-

80. Şemsi Ahmed Paşa Camii'nin minaresi ve revakı zamanımıza harab bir durumda gelmiş, VakıHarca 1950'li
yıllarda onanlarak özgün görünümüne kavuşturulmuştur.
rakılırsa Edime Lâri Çelebimi ve Kahire Sinan Paşa^ Camileri bu konuda ilk ak­
MtMARSİN.AN'IN
la gelen örnekler olmaktadır.
CAMİLERİ
Prof. D r . Aplullah K U R ^
Yukarıda tanıtılan dokuz camiin kubbeleri 8.00 ile 13.90 metre arasında
değişir, kubbeler üç camide (Ferhad Paşa, Lala Mustafa Paşa ve Süleymaniye)
pandantiflere, öbür altısında tromplara basar. Ayrıca dokuz camiin beşinde kubbe
sekizgen kasnaklıdır. Sekizgenin yüzleri Ferhad Paşa'da sağır bırakılmış. Def­
terdar Mustafa Paşa ve Şemsi Ahmed Paşa'da dört yüze, Rüstem Paşa ve Kara­
göz Mehmed Paşa'da tüm yüzlerce birer pencere konulmuştur. Geriye kalan dört
camiden Havsa Sokollu'nun sağır kubbesi kare-küp kitle üstüne kasnaksız ola­
rak doğrudan oturur. Ötekilerin kubbe tabanları ise yuvarlak kasnaklarla ku­
şaklanmış, Lala Mustafa Paşa'nın kasnağına on iki, Cenabî Ahmed Paşa'nmki-
ne on altı, Şam Süleynfianiye'ninkine yirmr dört pencere açılmış, her üçünde
de kasnak köşelere yerleştirilen ikiz payanda kemerlerle desteklenmiştir.

Seyrek tuğla hatıllı kaba yonu taştan yapılan Bolvadin Rüstem Paşa ile
taş ve tuğla karışımı Defterdar Mustafa Paşa Camileri'ni saymazsak bu alt grup­
taki tek-kubbeli Sinan camilerinin hepsi düzgün kesme taş yapılardır. Yine, Bol­
vadin Rüstem Paşa dışında, hepsinin duvarlarında ikili, üçlü, ya da dörtlü dizi­
ler halinde iki katlı pencereler görülür. Yedisinde, kıble kapısının sağında ve so­
lunda birer alt pencere ve mihrabın iki yanında bunların tam karşısına düşen
altlı üstlü pencereler yer alır. Defterdar Mustafa Paşa ve Cenabî Ahmed Paşa'da
trompların arasındaki kemerler içine ayrıca birer de ikiz pencere açılmıştır.

Sinan, kubbeli kare-kübün başlıca özelliğinin dikeylik olduğunu iyi an­


lamıştı. Kubbeli küp mekân açısından statiktir, fakat biçim olarak yayılması de­
ğil yükselmesi söz konusudur. Bu nedenle Sinan, kubbeli camilerinde yüksek­
liği arttırdı. Dahası kare-kübün köşelerini traş ederek kubbeden duvarlara geçi­
şin akıcılığını sağladı. Bu yenilik gerçekte iç mimarînin dışa yansıtılması ama­
cına dönüktü, ama dikeyliği vurgulama açısından da yararlı oldu.

Önem taşıyan bir başka konu da Sinan'ın Tek-Kubbeli camilerinin iç ku­


ruluşlarını zenginleştirme çabalarıdır. İlk alt gruba giren dokuz camiden sadece
biri (İlgın Lala Mustafa Paşa) iç mekân bakımından özellik gösterir. Ne var ki,
bundan sonra ele alacağımız beş göz revaklı camiler arasında genişletilmiş iç
mekânlı bir kaç cami daha bulunduğu için bu konunun değerlendirmesini şim­
dilik erteliyor, beş-göz revaklı camilerin tanıtımına geçiyoruz.

R Beş Göz Revaklı Camiler


Hadım Ali Paşa tarafından Diyarbakır'da beylerbeyi olarak bulunduğu
1534-1537 yılları arasına tarihlenen cami kubbesi kiremit döşeli bir ahşap çatı
içerisine alınmış, beş küçük kubbeli son cemaat revakı ana kitlenin yan sınırla-
nnı aşmayan bir yapıdır. Aslında bağımsız bir kule biçiminde olan minaresi 18.
yüzyıl sonlarında inşa edilen Şafii Camii'ne bitiştirilmiştir. Bu özellikleri ve ya­
pım tarihinin çok erken oluşu ile Osmanlı klasik üslubuna yabancı kalan cami­
in Sinan'la ilişkisini şüpheyle karşılamak gerekir.

81. Fâtih Sultan Mehmed ve II, Bayezid'in hekimbaşısı Abdüihamid Lâri Çelebi nin 1514 (H.920) yılında yap­
tırdığı cami 1752 depreminde çökmüş ve harabe halinde zamanımıza ulaşmıştır. 1973-1973 yıllarında Vakıflarca
onanlan cami şimdi iyi durumdadır.

82. Bu cami konusunda tanıtıcı bilgi için bkz. The Mosques of Egypt (Kahire, 1949), C. II, & 107; Goodwin
a f l * , s. 312.
Bölgesel öğeleri yüzünden klasik mimarîyle tam anlamıyla uyuşmayan
M İ M A R BAŞI
K O C A SİNAN, 1567-8 (H.975) Van Köse Hüsrev Paşa Camii'ni de Sinan'a bağlamak güçtür*^-
YAŞADIĞI ÇAĞ Eski Van'da bulunan cami 1960'lı yıllarda beş gözlü revakı çökmüş, minaresi­
V E ESERLERİ nin şerefe üstü yıkılmış, kubbesinin kurşun kaplaması soyulmuş, duvarları bir
194 buçuk metre kadar toprağa gömülü durumdaydı. 1968'de onarılarak kurtarıl­
mıştır.

Bölgesel nitelikleri ağır basan bir başka Sinan eseri de Halep Hüsrev Paşa
(Hüsreviye) Camii'dir. Beş kubbeli son cemaat revakı iki yandaki tabhane oda­
larının önlerini maskeler biçimde genişletilmiş camiinin Deli Hüsrev Paşa'nın
Şam Beylerbeyi olduğu 1534-1538 yılları arasında inşa edildiği kabul
edilegelmiştir^. Oysa, camiin Hüsrev Paşa 2. Vezir olduktan sonra 1541-1544
arasında Sinan'ın Halebe, gönderdiği bir mimarın gözetiminde yapıldığını sa­
vunmak daha akılcı olur. Camiyle birlikte kullanılan külliyedeki tek kitabenin
953 (1546-7) tarihini taşıması konuya ışık tutmakta, bu görüşü güçlendir­
mektedir.
İki yanında tabhane odaları bulunan bir başka örnek de 1551 (H.958)
tarihli^^ Diyarbakır İskender Paşa Camii'dir^. Büyük orta kubbesi alçak tromp­
lara basan bu camiin beş gözlü son cemaat revakı eski bir tarihte çökmüş, 1953
yılında yapılan tamirde revakın üstü düz bir betonarme plakla örtülmüştür. Öte
yandan, dış duvarlarının bir sıra beyaz bir sıra siyah taş örgüsü, taş mihrabı
ahşap minberi ve iç bezemesi özgün biçim ve niteliğini korumakta, klasik üs­
lup ile bölgesel geleneğinin karışımından oluşan camiler arasında yer almaktadır.

Yukarıda sözü edilen dört camı merkezden uzaktaki doğu eyaletlerinde


bulunan ve Osmanlı Klasik mimârîsinin bölgesel aksanlarını taşıyan örnekler
arasında yer alırlar. Bundan sonra sözünü edeceğimiz on bir tek-kubbeli cami
ise tipik Sinan eserleridir. Hepsinde beş gözlü revakın uçları minare kürsüsü,
küçük bir hücre, ya da kısa bir duvarla genişletilerek revaka bir arka fon sağ­
lanmış, ve bu sistem tek ve çift revaklı tüm örneklerde istisnasız uygulanmıştır.

Beş-göz tek revaklı Sinan camileri arasında ilK sırayı Hürrem Sultan adı­
na yapılan İstanbul Haseki Camii alır. Kitabesine göre 1538-9 (H.945) yılında
tamamlanan bu cami yuvarlak kasnaklı kubbesi, almaşık taş-tuğla duvarları, di
limli tromplanyla Gebze Çoban Mustafa Paşa Camii'ni akla getirir. Tek kubbeli
özgün yapısını 17. yüzyıl başlarına kadar koaıyan Haseki Camii şimdiki yan yana
çift kubbeli biçimini 1612-3 (H.1021) yılında almıştır.

Kubbe vezirlerinden Hadım İbrahim Paşa'nın İstanbul Silivrikapı'da yap­


tırdığı 1551 (H.958) tarihli camii, iç sahnm üç yanındaki maksureler ve bunları
ayıran payanda duvarların tromp kemerleriyle yapısal ve estetik bağlantısı açı­
sından olduğu kadar mermer, ahşap ve çini süslemesi bakımından da birinci
derecede bir eserdir.

Keza, 1563-4 (H.971) tarihli Karapınar Sultan Selim Camii de mükem-

83. Camiden de daha çok. ona bitişik tüıt>e on iki köşeli külâhı, dilimli kemerleri ve oyma taş süslemesiyle
Osmanlı klasik üslubuna tümüyle yabancı kalır.

84. Bkz. Oktay Aslanapa, Turkish Art and Architecture ( L o n d o a 1971) s. 217; Goodwin, ajQjt., a 202.

85. Kapı kitabesi bulunmayan Camii Albert Gabriel 1551 (H.958) yılına tarihlemiş ve bu tarih bugüne kadar
tüm yazarlarca kabul edilmiştir. Bkz. Voyages Archtok>(jiques dans la Hirquea Orientate (Paris, 1940), & 200.

86. Semavi Eyice, Halep Hüsrev Paşa Camii'nin bilinen son tabhaneli Osmanlı Camii olduğunu söyler. Bkz.
"Hüsreviye Camii" maddesi, Türk Ansiktopedisi C. 19, s. 398. 1551 tarihini kabul ettiğimiz takdirde son tabharteli
cami DiyartMkır İskender Paşa olmaktadır.
mel oranlara sahip, simetrik mimarî kuruluşu ile dikkati çeker. Köşelerde bir
M İ M A R SİNAN'IN
çift kemerli payandanın desteklediği yuvarlak kasnaklı kubbesi köşeleri pahlı CAMİLERİ
bir dikdörtgen tabana, dörtgen taban da yüksek beden duvarlarına oturur. Beş Prof. D r . AptuUah K U R A N

eş kubbeli son cemaat revakını başlıkları stalaktitli altı mermer sütun taşır; ikiz 795
minareleri Klasik dönemin en alımlı örnekleri arasında sayılırlar.

Bu alt gruba giren öbür iki cami-- İsparta Firdevs Bey (1561 ?) ve Kütah­
ya Lala Hüseyin Paşa (1566-1570) arası^^ - belirli özelliği olmayan, her ikisi de
sarıya çalan kurşun rengi taş yapılı, üst örtüleri kurşun kaplı, yalın eserlerdir.

Tuğla hatıllı taş duvarları, kurşun kaplı kubbesi ile İbrahim Paşayı andı­
ran ve onun gibi iç mimârî kuruluş bakımından özellik gösteren beş göz revak-
lı bir başka eser de Çarşambada bulunan Habeşî Mehmed Ağa Camiidir. Tuh-
fet ül-Mi'marin'de adı geçmekle birlikte kapı kitabesinde mimarının Davud Ağa
olduğu belirtilen 1585 (H.993) tarihli camiin köşelerde tromplarla beslenen tek
kubesi dört gömme ayak ve yarım sütunun meydana getirdiği bir baldakene
oturur. Bu yüzden de araştırmacılar Mehmed Ağaya daima sekizgen ayaklı ca­
miler grubunda yer vermişlerdir. Ne var ki, Sinan camileri iç mekân kuruluşla­
rına göre sınıflandırıldığında bu camiin tek kubbeli ana kitlesi ön plana geç­
mekte ve Tek-Kubbeli Camiler arasında incelenmesi gerekmektedir.

Beş göz çift revaklı Sinan camilerine gelince, iç revakı stalaktitli, dış re-
vakı düz başlıklı sütunlara basan erken bir örneği 1552-3 (H.960) tarihli Tekir­
dağ Rüstem Paşa Camiinde buluruz. 13.60 metre çapındaki kubbesi köşe tromp-
larıyla duvarlara geçen bu camiin iç revakı, ortada bir aynalı tonoz onun iki ya­
nında önce sekizgen kuşağa sonra pandantiflere basan birer kubbeden oluşur.
Dış revak ise cephede on üç, yanlarda üçer, arka uçlarda ikişer olmak üzere
toplam yirmi üç kemeriidir.

Mısır Beylerbeyi Dukaginzade Gazi Mehmed Paşanın Halep'te yaptırdı­


ğı 1565-6 (H.973) tarihli^ Adliye Camii'nde ise cephede on bir, yanlarda üçer,
arka uçlarda birer kemer açıklığı vardır. Süsleme bakımından bölgesel öğelere
yer verilmekle biriikte plan ve kitle kuruluşu açısından Osmanlı Klasik üslubu­
nun Suriye'de bulunan olgun bir örneği olarak kabul edilir.

Bölgesel bezemenin ve siyah-beyaz taş sıralardan oluşan duvar örgüsü­


nün yer aldığı çift revaklı bir başka Sinan camii de Diyarbakır'da karşımıza çı­
kar. Bu 1572-3 (H.980) tarihli Behram Paşa Camii'dir. Adliye gibi Behram Paşa
da süslemesiyle bölgesel yapı sanatının havasını verirse de mimârî kuruluşu ba­
kımından İstanbul'un Klasik üslubunu yansıtır.

Kanunî ile kardeş çocuğu olan Kara Osman Paşa'nın Yunanistan'ın Trik-
kale (Tırhala) şehrinde tespit edemediğimiz bir tarihte yaptırdığı Osman Şah Ca­
mii 18 metre çapında kubbesi ve üç katlı pencereleriyle alımlı bir yapı idi. Me
var ki, günümüze üst örtüsünün kurşunları sökülmüş, minaresinin külahı yıkıl­
mış, son cemaat yeri çökmüş durumda ulaşmıştır. Kalan izler son cemaat yeri­
nin çift revaklı olduğunu göstermekte, dış revak sütunlarından bazılarının par­
çaları yerinde durmaktadır®^.

87. Kitabesi bulunmayan camii, l-ala Hüseyin Paşa nın Anadolu Beylerbeyi olarak Kütahya'ya geldiği 1566
ile vakfiyesinin tescil edildiği 1570 (H.977) yılı arasına tarihlemek gerekiyor.

88. Pfek çok eserde 1517 yılına tarihfenen Adliye Camii 1565-6 (H.973) yılında tamamlanmıştır. Bkz. Viktoria
Meinecke-Berg, İznik-Flisen in Aleppo" Fifth International Congress of Turkish Art (ed. Qeza Feher) (Budapest,
1978), s. 597.

89. B u cami hakkında etraflı bilgi için bkz. Friedrich Babinger, "Moschee und Grabmal des Osman Schah
zu Trikkala" Praktika tes Akademias Athenon, C. 4, (1929X & 319-325.
İkinci Vezir Pertev Mehmed Paşanın vasiyeti üzerine kethüdası Sinan
M İ M A R BAŞI
Ağanın İzmit'te yaptırdığı 1579-80 (H.987) tarihli Yenicuma Camii ile Hacı Ah­
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ med Paşanın Kayserideki 1585-6 (H.994) tarihli Kurşunlu Camii, tek kubbeli
V E ESERLERİ Sinan camileri arasında çift revaklı alt grubun diğer iki örneâi olmaktadırlar.
196 Birincisinin beş gözlü iç revakını saran saçak cephede on bir, yanlarda üçer ke­
merlidir ikincisinin de cephede onüç, yanlarda dörder kemerliıur. Pertev Paşa ­
nın, yüksek sekizgen kubbe kasnağı ve kasnağın köşegenlerinde dışa yansıyan
tromp yuvarlakları; Hacı Ahmed Paşanın iç mekânını dört yönde zenginleşti­
ren maksure ve nişler özellikle ilgi çeker.
Yukarıda kısaca sözünü ettiğimiz beş-göz revaklı on iki Sinan camiini
toplu olarak ele alırsak, bunların çift revaklı olanlarında dış revakın her yerde
benzer bir yapı sistemi ve biçime sahip olduğunu görürüz. Buna karşılık, iç re
vaklar farklı kuruluşlarla karşımıza çıkarlar. Söz konusu on bir camiden altısın­
da iç revakın beş gözü de kubbelidir, üçünde (Rüstem Paşa, Firdevs Bey ve Beh­
ram Paşa) dört kubbe ve bir aynalı tonoz; birinde (Lala Hüseyin Paşa) dört ay­
nalı tonoz ve bir kubbe; birinde (Pertev Paşa) üç kubbe ve iki aynalı tonoz yer alır.

Kimi değişik renkte yatay sıralardan oluşsa da beş-göz revaklı Sinan ca­
milerinin sekizinin dış duvarları düzgün kesme taştan. Haseki Sultan, Hadım
İbrahim Paşa ve Osman Şah ise almaşık taş ve tuğladan yapılmıştır. Taş ve tuğ
la iki ayrı yapı malzemesidir. Ne var ki, estetik açısından Behram Paşanın siyah-
beyaz taş duvar örgüsü ile Hadım İbrahim Paşa'nın taş ve tuğla karışımı örgüsü
arasında fark yoktur. Çünkü her ikisinde de dönüşümlü yatay sıralar duvarlara
hareket kazandırırlar.
Behram Paşanın iki renkli duvar örgüsü gibi bezemesi de Osmanlı Kla­
sik mimarî üslubuna yabancıdır. Ama plan ve kitle kuruluşu açısından İstan­
bul'la ilişkisi derhal göze çarpar. Bu camide Sinan'ın ilk denemesini Hadım İb­
rahim Paşa'da yaptığı tromplu kubbe sisteminin olgunlaşmış sonucunu bulu­
ruz. Sinan Hadım İbrahim Paşa'da tromp kemerlerinin bastığı duvar kesimini
içten payandalarla destekleyerek yapıya arkitektonik bir nitelik kazandırmıştı.
Behram Paşa'da aynı fikir, tromp kullanıldığında yük almayan köşelere minik
hücreler konulmak suretiyle arkitektonik etki daha da vurgulanırken taşıyıcı du­
varlarla tromplara oturan kubbenin ilişkisi en akılcı bir biçimde sergilenmiştir.
Mehmed Ağa'da ise kubbe yükünün temellere aktarılması süreci beden duvar­
larının önüne yapıştırılan gömme ayak ve yarım sütunlarla son derece açık bir
anlatımla gözler önüne serilmiştir.
Diyarbakır Hadım Ali Paşa Camii'ni bir yana bırakırsak, tek kubbeli, beş-
göz revaklı Sinan camilerinin örtü sistemleri arasında önemli bir farklılık görül­
mez. Hepsinin kubbeleri tuğladan örülmüş üstleri kurşun kaplanmış, etekleri
kalın bir kasnakla kuşaklanarak köşelerde payanda kemerlerle pekiştirilen kas­
naklara değişik sayıda pencere açılmıştır. Şöyle ki, Karapınar Sultan Selim Ca­
miinde dört. Haseki Sultanda sekiz, Hadım İbrahim Paşa'da on altı, Pertev Pa­
şa'da yirmi dört kasnak penceresi vardır.

Pertev Paşanın yüksek sekizgen kasnaklı üst örtü sistemi özellikle ilgi­
mizi çeker. Çünkü Pertev Paşa'da Osmanlı camiinin dikey plandaki üç ana
bölümü - kare- küp gövde, sekizgen geçiş kuşağı, ve küresel örtü- kesin çizgi­
lerle sergilendiği gibi bir iç mimârî unsuru olan tromp yuvarlakları dıştan gös­
terilmiştir. Bu konu Osmanlı mimarîsinin başlıca ilkesi olan iç ve dış mimârî
arasındaki yakın ilişkiyi vurgulaması bakımından önem taşır.

Son olarak ele alacağımız Lüleburgaz Sokollu Mehmed Paşa Camii


(1569-70/H.977) ise on iki köşeli sağır bir kasnakla kuşaklanan kubbesi ve dört
köşesindeki iri ağırlık kuleleriyle dikkat çeker. Onaltıgen gövdeli iri ağırlık ku­ MIMAR SINAN'ıN
leleri iç mekânı zenginleştiren üç enli kemerin uçlarını pekiştirirler. Kemerlerin CAMILERI
Prof. D r . Apluilah K U R A N
içlerine iki yanda mahfiller, arkada maksureler konulmuş. Kayseri Hacı Ahmed
Paşa'da gördüğümüz pandantifi! sistem burada da kullanılmıştır. Lüleburgaz So- 797
kollu Camii'nin bir özelliğine daha değinmek gerekir. Bu özellik iç revakının
dokuz kubbeli oluşu ve iç revakın önünde, üst örtüsü çökmüş ve yenilenmemiş
olan, yine dokuz açıklıkh bir dış revakın bulunuşudur.

Osmanlı camiinde iç mimârînin dıştan algılama olgusu Erken Dönem­


de başlamış olmakla birlikte doruk noktasına Klasik Dönemde erişir. Dışa yan­
sıma Sinan'ın Tek-Kubbeli Camilerinde yer yer görülürse de bu estetik gelişim
sürecinde karmaşık yapı sistemlerine göre inşa edilmiş büyük yapıların daha
önemli rol oynadıkları bellidir. Mimârî düşüncelerini Sinan en iyi şekilde çok
kubbeli vezir ve selâtin camilerinde sergilemiştir.

V. Çok-Kubbeli Camiler
Mimar Sinan'ın çok-kubbeli camileri, eş büyüklükte altı kubbeli Piyâle
Paşa dışında, orta kubbesi yarım ve A^eya küçük kubbelerle beslenen üst örtü­
ye sahip merkezi planlı yapılardır. Tek kubbeli cami grubunun aksine Çok-
Kubbeli Camilerde plan ve kitle kuruluşu açısından kayda değer farklılıklar gö­
rürüz. Orta kubbe kare, altıgen ya da sekizgen tabana oturur. Merkezi sahne
iki, üç, ya da dört yönde kubbe, yarım kubbe ya da tonozlarla genişletilen c-a-
miin içi maksure ve mahfillerle donatılır. Bu yüzden de son cemaat revakı gibi
bir mimârî öğe Çok-Kubbeli Cami grubunda değerini yitirir. Onun yerini iç me­
kân kuruluşu ve iç mimârîyi dışa yansıtan üst örtü alır.

Sinan'a bağlanan Çok-Kubbeli Camiler arasında, adı yalnız Tuhfet ül-


Mi'marin'de geçtiği için gönül rahatlığıyla Sinan eseri olduğunu söyleyemedi­
ğimiz Piyâle Paşa Camii (1573-4/H.981 ?) ilginç bir eserdir. Dikdörtgen kitlesi
üç yönde revaklarla sanlı camiin müezzin mahfili ile minaresi merkezde, iki ka­
pısı bunların sağında ve solunda yer alır. üçerden iki sıra halinde altı kubbeli
iç kuruluşu Erken Dönem Osmanlı ulucami geleneğindedir. Ne var ki, muaz­
zam taş ayaklara basan Erken Dönem ulucamilerinin aksine ortada iki ince uzun
granit sütunla desteklenen yüksek kubbeler Piyâle Paşa'dan ayrı mekân birim­
leri yaratmak yerine bütünleşmiş tek bir mekân oluştururiar.

Erken Döneme tarihlenen çok eş kubbeli ulucami türünün başarılı bir


yeni yorumu olarak değerlendirdiğimiz Piyâle Paşa Camii'ni merkezi kubbesi
öbürlerinden büyük olan Klasik Dönem türü Çok-Kubbeli Camiler grubunun
dışında bırakırsak geriye 22 cami kalır. Bunların Gabriel'den^^ bu yana tekrar­
landığı gibi orta kubbesi dörtgen, altıgen ve sekizgen tabana oturan camiler
şeklinde sınıflandırmak yeterii değildir. Bu yüzden camiin bütün iç mekânını
esas alan bir gruplandırmaya gidilerek Çok-Kubbeli Camiler Kare Kitleli, Uzun­
lamasına Dikdörtgen Kitleli, ve Enlemesine Dikdörtgen Kitleli başlıklarıyla ta­
nımlanan alt gruplarda ele alınacak, bu gruba giren camiler orta kubbelerinin
yapı sistemlerine de değinilerek incelenecektir.

90. "Les Mosqüâes de Constantinople", Syria, N a 7 (1926X s 359.419.


MİMARBAŞI A. Kare Kitleli Camiler
K O C A SİNAN,
Çok-Kubbeli Sinan Camileri içerisinde Kare Kitieli alt gruba giren üç eser
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ vardır Bunlar, İstanbul Şehzade Mehmed, Erzurum Lala Mustafa Paşa ve İstan­
798 bul Süleymaniye Camileri'dir ki plan ve üst örtü kuruluşu açısından ilk ikisinde
de dört yönlü, üçüncüsünde ise iki yönlü bir düzenleme görülür.

Kanunî Sultan Süleyman'ın 1543 yılında genç yaşta ölen oğlu Mehmed'in
anısına İstanbul'da yaptırdığı 1548 (H.955) tarihli Şehzade Mehmed Camii iki
minare ile birbirine perçinlenen biri açık öbürü kapalı iki kare bölümden mey
dana gelir. On altı kubbeli, her yanda üç eşit açıklıkla şadırvan avlusu simetrik
ve dengeli bir mimârînin ürünüdür. Aynı simetri ve denge ortada dört filayağı-
na oturan ana kubbe dört yönde yarım kubbelerle beslenmek ve yarım kubbe­
lerin aralarında kalan köşeler küçük kubbelerle doldurulmak suretiyle kapalı
bölümde de uygulanmıştır.

Şehzade Mehmed Camii'nde bulduğumuz simetrik düzenlemenin bir eşi


de Erzurum Lala Mustafa Paşa Camii'nde (1562-3/H.970)^' bulunur. Me var ki,
ana kitlesi yatay ölçülerine göre fazla basık olması dışında Klasik üslubla her
bakımdan bağdaşan Erzurum Lala Mustafa Paşa Cami'in minaresi bölgesel mi­
marîyi temsil eder. Kırmızı ve siyah taş halkalar halinde yapılan minarenin Os­
manlı Klasik mimarî ilkelerine ters düşmesi bir yana beş gözlü son cemaat re-
vakının içinden, revak kubbelerinden birini delerek yükselmesi acayiptir.
Şehzade Mehmed ve Erzurum Lala Mustafa Paşanın aksine Kare Kitieli
Sinan camilerinin üçüncüsü olan İstanbul Süleymaniye Camii'nde (1557/H.964)
asimetrik bir plan ve kitle kuruluşuyla karşılaşırız. Çünkü, Süleymaniye'de gü­
neyde ve kuzeyde yarım kubbelerle desteklenen ana kubbenin örttüğü sahnın
t iki yanında beşer küçük kubbeli birimler yer alır. Bu düzenleme birer sütun
dizisi ile yan nefleri orta sahnından aynlan Ayasofya'da farklı olarak iç mekânı
bölmez. Ama orta sahnın yarım kubbelerle uzunlamasına eksen üzerinde ya­
Şehzade Cami
yılması sonucu ana kitle kuzey-güney doğrultusunda yönlendirilmiş olur Buna
karşılık camiin enlemesine dikdörtgen biçimli şadırvan avlusunda doğu-batı ek­
seni vurgulanır Başka türlü söylersek, Sinan Süleymaniye'de kare kitleli ana
yapının uzunlamasına vurgusunu, Şehzade Mehmed'de uyguladığı formülden
ayrılıp şadırvan avlusunu enlemesine yerleştirerek büyük bir ustalıkla dengele­
miştir

B. üzunlamasma Dikdörtgen Kitleli Camiler


Sinan'a bağlanan camiler arasında uzunlamasına Dikdörten Kitleli yal­
nız bir cami vardın 1580-1 (H.988) tarihli Kılıç Ali Paşa Camii. Selçuklu Döne­
minde Anadolu'da sık rastladığımız Divriği (Jlucamii (1228-9/H.626) ya da Amas­
ya Burmalı Minare Camii (1237-1246 arası) gibi bazilika türü camilerin Erken
Osmanlı Döneminde sık olmasa da Küre Akşemseddin Camii (1455-6/H.860)
gibi örneklerine rastlanır. Klasik Dönemde ise bazilika türü cami mimârlann
listesinde silinir. Bu yüzden Kılıç Ali Paşa'da ana kitlesinin uzunluğu enini ge­
çen bir cami ile karşılaşmamız ilginçtir.
Daha da ilginç olan husus Kılıç Ali Paşa ile Ayasofya arasındaki benzer­
liktir. Bu benzerlik Süleymaniye'deki gibi yalnız iki yarım kubbeyle beslenen
orta kubbeli örtüyü değil, buna ek olarak orta kubbenin bastığı büyük kemer-

91. Erzurum Lala Mustafa Paşa Camii'nin yapım tarihini belirten kitabesi kıble kapısı üzerinde değil mihra­
bın yüzünde yer alır.
leri iki yanda omuzlayan payandaları ve çok sütunlu uzunlamasına düzenlen­
miş iç mekân kuruluşunu da kapsar. Kılıç Ali Paşa Camii'nin güneyde ve ku­ MIMAR SINAN'ıN
CAMILERI
zeyde yarım kubbelerle beslenen merkezi kubbeli orta sahnı iki yanda ve arka­ Prof. D r . AptuUah K U R A N
da derin mahfillerle sanlıdır. Zemin düzeyinde merkezi kubbeli orta sahnın sa­ 199
ğında ve solunda ikişer sütuna oturan mahfillerin iç yüzleri filayakları arasında­
ki dokuz sütuna basan birer kemer dizisiyle perdelenmiştir. Osmanlı Klasik mi­
marîsinde mahfil gibi ikinci derecede öğelerin narin sütun dizileriyle destek­
lenmesi olağan ise de ana yapı sisteminin parçası olarak üst örtüyü taşıyan sü­
tun sıralarına pek rastlanmaz. Bu bakımdan Kılıç A l i Paşa Camii'nin içinde yer
alan vişne çürüğü somaki ve ak mermer sütunları en az camiin uzunlamasına
dikdörtgen kitlesi kadar yadırgamamak m ü m k ü n değildir.

C. Enlemesine Dikdörtgen Kitleli Camiler


Sinan'a bağlanan Çok-Kubbeli Camiler içinde en büyük grubu, geleneksel
cami biçimi olarak en yaygın uygulama alanı bulan. Enlemesine Dikdörtgen
Kitleli Camiler meydana getirir. Bunların sayısı 17'dir. Ancak söz konusu 17 ca­
mii tek bir çerçeve içinde değerlendirmek imkânı yoktur, çünkü kendi araların­
da farklılık gösterirler. Şöyle ki bunlardan dördünde merkezi kubbe iki yana
doğru yarım kubbelerle beslenerek enlemesine bir kitle oluştururken, beşinde
enlemesine kitle merkezi kubbenin iki yanına eklenen küçük kubbeli birimler­
I
le elde edilir. Geriye kalan sekiz camiin altısında iki kanatlı alt grubun, orta kub­
besi öne ve arkaya doğru ek birim ya da birimlerle büyütülmüş varyantları iki­
sinde ise haçvari iç düzenlemeler yer alırlar.
Enlemesine Tek Mekânlı, İki Kanatlı, Üç Kollu ve Haçvari Planlı Camiler
olarak tanımladığımız bu dört alt grubu tanıtalım.

1. Enlemesine Tek-Mekânlı-Camiler
Enlemesine Tek Mekânlı Camiler Dikdörtgen kitleleri bir orta ve dört
yarım kubbe ile örtülü yapılardır. Bunların orta kubbeleri sağda ve solda kıble
Molla Çelebi (Fındıklı) Camii
eksenine 60 derecelik açı yapar şekilde konulan ikişer yarım kubbeyle destek­
lenir. Gerçi söz konusu örtü sistemi beş ayrı birimden meydana gelir ama ya­
rım kubbelerin işlevi ayrı mekân birimleri oluşturmak yerine orta kubbeyi bes­
lemek olduğundan bunu, tek birimli bir ibadet mekânını örten tek birimli bir
üst yapı biçiminde görmek gerekir.
Kare kitleli, tek kubbeli camilerin bir başka türü olarak tanımladığımız
Enlemesine Tek Mekânlı Camiler grubuna giren dört Sinan eseri vardır. Topka-
pı Kara A h m e d Paşa, Kadırga Sokollu Mehmed Paşa, Fındıklı Molla Çelebi ve
Babaeski Semiz Ali Paşa Camileri. İlk ikisi yukarda açıklanan üst yapı kurulu­
şuna sahiptir. Beşinci yarım kubbeyle örtülü mihrap çıkıntıları ile öbür ikisi pro­
totipin bir varyantıdırlar.
1560'lı yılların başlarına tarihlediğimiz Topkapı Kara Ahmed Paşa
Camii^^ ferah şadırvan avlusunun kuzeyinde avlu revakını üç yandan saran CI
biçimindeki medresesi kadar camiin kıble kapısının sağında ve solunda bulu­
nan büyük per cereleri ve ak mermerden kapı, mihrab, minber, ve mahfilleriyle
de dikkati çeker. Daha önemlisi, iki yanda birer çift yarım kubbe ile beslenen
orta kubbesinin somakiden altı sütun üstünde yükselmesidir.

92. Vakfiyesi 1555 de tescil edilen camiin yapımına ilişkin faaliyet Veziriazam Kara A h m e d Paşanın 1555
da idam edilmesi üzerine durmuş. Paşanın kâhyası Hüsrev Kethüda nın çabalarıyla inşaata 1558 de başlanabilmiştir
Bitiş tarihi kesin olmayan cami 1560'lı yılların başında tamamlanmış olsa gerektir.
MİMARBAŞI 1571-2 (H.979) tarihli Kadııga Sokollu Camiinde ise örtü sistemi güney­
K O C A SINAN, de ve kuzeyde doğrudan beden duvarlarına, doğuda ve batıda yan duvarlara
AŞADIĞI ÇAĞ yaslanan - ve dışarua aynca payandalanan- ayaklara oturur. Camiin içinde rnah-
V E ESERLERİ
filleıin bindiği narin sütuncuklardan başka taşıyıcı yoktur. Başka deyişle bağımsız
200
surun ya da ayaklara Sokollu Camii nde yer verilmemiş, üst örtünün y ü k ü tü
m u ile beden duvarlarına aktarılmıştır.

Sokollu Camii'nin altı pandantifinin yüzleri, kıble duvarının orta bölü­


mü, ait pencere alınlıkları ve minberin külahı zamanının en alımlı İznik çirıile-
rıyıe bezelidir. Kara Ahmed Paşa'da olduğu gibi burada da şadırvanın avlusunu
medrese odaları çevreler.

Fındıklı Molla Çelebi Camii de Sokollu Camii ne benzer şekilde yan


duvarları yalnız yarım kubbelerin bastığı orta kesimde ayaklarla pekiştirilmiş
bir kuruluşa sahiptir. Ancak burada enlemesine gelişmiş ibadet mekânının kıb­
le duvaıında yarım kubbeyle örtülü bir mihrab çıkıntısı yer alır.
1560'lı yılların sonuna tarihlediğimiz Babaeski Semiz Ali Paşa Cami­
inde de aynı durumla karşılaşırız. Revaksız şadırvan avlusu ve çift revaklı son
cemaat yeri dışında, ve II. Mahmud zamanında yapılan onarımın ürünü olan
yağlı boya duvar süslemesi kaale alınmazsa, mihrab çıkıntılı kuruluşu ile Se­
miz Ali Paşa Camii Molla Çelebi Camii'nin bir benzeridir.

2 . İki Kanatlı Camiler


İki kanatlı olarak tanımladığımız bu alt grup ana kubbesi kıble duvarı
ile arka duvara basan fakat orta alanı sağda ve solda kubbeli birimlerden olu­
şan yan sahınlarla enlemesine genişletilmiş beş camii kapsar. Söz konusu beş
camiden ikisinin ana kubbesi altıgen, ikisinin sekizgen, birinin de dörtgen la
oana oturur.
Ana kubbesi altıgen tabana oturan camiler Beşiktaş Sinan Paşa ve Ibp-
taşı Murbânu Valide Sultan Camileri'dir. Birincisinde Edirne'deki (İç Şerefeli Ca­
mi modeline Sinan'ın 1550'li yıllarda getirdiği yeni bir yorum, ikincisinde şim­
dilik yan kanatlı kitle düzenine tamamlandıktan sonra on yıl kadar sonra ulaş­
mış bir yapı ile karşılaşırız.
Kapudanıderyâ Sinan Paşa nın 1550'li yılların başında Sinan'a ısmarla­
dığı Beşiktaş'taki camiin yapımına Sinan Paşa'nın 1552 yılında ölmesi üzerine
Dir süre ara verilmiş, kardeşi Veziria zam Rüstem Paşa'nın çabalarıyla cami 1555-6
(H.963) yılında tamamlanmıştır. Cİç Şerefeli'de olduğu gibi Sinan Paşa'da da or­
ta alanın iki yanında sırt sırta ikişer kubbeli yan kanatlar bulunur. Kare ta'Danlı
yan birimlerle altıgen tabanlı orta kubbe arasında kalan ince uzun üçgenlerin
ortasında da birer kubbecik yer alır. Altıgen kesitli narin yan destekleri ve yük­
sek tutulmuş beden duvarları Üç Şerefeli'ye kıyasla Sinan Paşa'nın iç mekânı­
'ii-
na daha ferah bir görüntü, daha bir bütünlük kazandırır. Buna ek olarak beden
duvarlarının almaşık taş ve tuğla örgüsü ve camiin önünde şadırvan avlusunu
onunla paylaşan medresesi ile Sinan Paşa Üç Şerefeli'den ayrılır.
Beşiktaş. Sinan Paşa Camii
Altıgen tabana oturan ana kubbesi iki yanda ikişer yarım kubbeyle des­
teklenen, ancak bu orta birimin sağında ve solunda ayrıca sırt sırta ikişer kub­
beli yan kanatlara sahip olan Toptaşı Valide Sultan - ya da Atîk Valide - Camii ­
ne gelince: mihrab çıkıntılı, yarım kubbeli orta birimiyle Fındıklı Molla Çelebi,
ikişer kubbeli yan kanatlarıyla da Beşiktaş Sinan Paşa yı akla getiren Atîk Vali­
de Camii'nin bugünkü kitle düzenini iki aşamada aldığını Hadîkat ül-Cevârnî
yazıyor . 1570-1 {H.978) yılında temeli atılan camiin orta bölümü 1579 dan ön­
ce tamamlanmış, ikişer kubbeli yan kanatları ise 1583 (H.991) yılında
eklenmiştir
Sinan Paşa ve AUk Valide Camilerinin bir varyantı olan İstanbul Rüs- MIMAR SINAN'ıN
tem Paşa Camii ise yoğun bir ticaret merkezinin ortasında, mahzen ve dükkân­ CAMILERI
Prof. D r . Aptullah K U R A N
ların üstünde yükseltilip çevreden gözükmesi sağlanan fevkanî bir yapıdır. Son
cemaat duvarının ve içini kaplayan enfes İznik çinileri Klasik dönemin en güzel 2Ö1
örnekleri arasında sayılırlar. Kapı kitabesi bulunmayan camiin Rüstem Paşa'nın
ikinci sadâret yılları (1555-1561) sırasında tasarlanıp ölümünden sonra 1562 yı­
lında tamamlandığı kabul edilegelmiştir. Camiin 15.20 metre çapındaki ana kub­
besi dördü önde ve arkada beden duvarlarına yapışık, dördü bağımsız, sekiz­
gen kesitli sekiz filayağına oturur, üçer birimli, iki katlı yan kanatlarının üstleri
ise aynalı tonozlarla örtülüdür.
Sinan'ın aynı yjilarda, Rüstem Paşanın zevcesi -ve Kanunînin kızı- için
inşa ettiği Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii'nde de benzer bir plan ve kitle
kuruluşu ile karşılaşırız. Şu farkla ki, Mihrimah Sultanın 20.25 metre çapındaki
orta kubbesi dört köşede ağırlık kuleleriyle pekiştirilen dört büyük kemerin oluş­
turduğu bir baldekenin üstünde yükselir ve iki katlı, üçer birimli yan kanatlar
bu camide aynalı tonoz yerine kubbe ile örtülmüştür.
İstanbul Rüstem Paşa Camii gibi Edirnekapı Mihrimah Sultan Camiinin
de yapım tarihi kesin değildir. Gerçi kaynaklar bu camii 1562-1565 yılları arası­
na tarihlerler , ama Kanunînin sağlığında onun emri üzerine başlanmasına
rağmen onun ölümünden sonra Mihrimah Sultan tarafından 1560'lı yılların son­
larına doğru tamamlandığını gösteren ipuçları vardır .
İki Kanatlı Camiler alt grubuna giren son eser 1585-6 (H.994), tarihli Me­
sih Ahmed Paşa Camiidir ki Rüstem Paşa'daki gibi sekizgen tabana oturan 12.80
metre çapında bir orta kubbe ile Edirnekapı Mihrimah Sultandaki gibi iki katlı
üçer kubbeli yan kanatlardan oluşur. Ancak burada üst katta yer alan mahfille­
rin camiin içine açılmasına karşılık mahfillerin altlan dışa bakan galeriler biçi­
minde düşünülmüş, bu suretle orta alanın yanlara doğru yayılması zemin dü­
zeyinde engellenip daha yukarıda serbest bırakılarak ilginç bir iç mekân dü­
zenlemesi elde edilmiştir.
Mesih Mehmed Paşa Camii üç yanında medrese odaları bulunmayan şa­
dırvan avlusu ile de dikkati çeker. Çünkü bu avlu selâtin camileri dışında bir
vezir camiinde uygulanan ilk revaklı şadırvan avlusudur. Abdest musluklarının
kuzey revakının gerisinde bir sıra halinde duvara dizilerek avlunun ortasına şa­
dırvan yerine Mesih Mehmed Paşaya ait açık türbenin konulması da Sinan için
çok geç olduğu gerekçesiyle Mimâr Davud Ağa'ya bağlanan bu yenilik dolu
camiin bir başka özelliğini oluşturur.

3. Cİç Kollu Camiler


Enlemesine Dikdörtgen Kitleli Camiler grubunun en ilginç alt grubu­
nu oluşturan Cİç Kollu Camilerde ana kubbenin örttüğü orta alanın doğusuna
ve batısına ek olarak güneyinde ve kuzeyinde kubbe, yarım kubbe ve tonozlu
şahıslara yer verilir, orta alanı üç yönde ikinci derecede birimler kuşatır. Başka
deyişle, bu alt gruba giren camilerin ana kubbesi yalnız önde ya da arkada ol­
mak üzere bir yönde dış duvarlarla bağlantılıdır.
ü ç Kollu Camiler alt grubunda altı cami bulunur. Bunlar: Üsküdar Mih­
rimah Sultan, Gözleve Tatar Han, Eyüp Zâl Mahmud Paşa. Manisa Muradiye,
Azapkapı Sokoilu, ve Edirne Selimiye Camileri'dir.
Yapımı 1547-8 (H.954) yılında tamamlanan Üsküdar Mihrimah Sultan
(İskele) Camii, orta kubbesinin yanlarında ve kıble yönünde yarım kubbeli, ve Lyüb, Zal Mahmud Paşa Camii ve
yarım kubbeler arasında küçük kubbeli birimler bulunan, iki minareli, çift re- Külliyesi
vakil bir selâtin camiidir. Şadırvanı son cemaat yerinin önünde, kıble ekseni üze­
rinde yer alır. Dış revakının geniş saçaklı çatısı kuzeye doğru çıkıntı yaparak
şadırvanın da üstünü örter.
Üsküdar Mihrimah Sultan Camii'nin daha az gelişmiş bir örneği ile Göz-
leve'deki Tatar Han Camiinde karşılaşırız. Kırım Hanı I. Devlet Giray Han
(1551-1577) tarafından Gözleve (şimdi Yevpatoriya) kentinde yaptırılan cami 1552
yılına tarihlenir . Yani Üsküdar Mihrimah Sultan Camiinden sonra tasarlanıp
inşa edilmiştir. Me var ki, orta kubbesinin kıble yönünde bir yarım kubbe ile
beslenmesi ve yarım kubbenin iki yanında birer küçük kubbeli birim bulunma­
sı Üsküdar Mihrimah Sultan Camii'ne benzerse de yan kanatlarının yarım kub­
be yerine ortada birer sütuna basan ikişer kubbeyle örtülü oluşu Tatar Han Ca-
mii'ni 15. yüzyıla tarihlenen bir modele -ilk Fâtih Camiine- bağlar.
1580'li yılların başına tarihlediğimiz Eyüp Zâl Mahmud Paşa Camii nde
de yine Üsküdar Mihrimah Sultan Camii'nin bir varyantını buluruz, bura­
da da ikinci derecede sahmlar orta alanı üç yandan sarar ve bunların oluştur­
duğu ü nun köşelerinde yer alan küçük kubbeli birimler camiin dikdörtgen kit­
lesini tamamlar. Buna karşılık, ikinri derecede sahmlar üç yönde de iki katlı,
yarım kubbe verine ince uzun aynalı tonozlarla örtülü ve ü nun kolları doğu
ve batıda tabanı kuzeydedir. Yani Zâl Mahmud Paşa'nm ana kubbesi beden du­
varları üstüne arkada değil önde, kıble yönünde oturur. Başka türlü söylersek,
Zâl Mahmud Paşa'nm plan ve kitle kuruluşu Üsküdar Mihrimah Sultanın ters
yüz edilerek uygulanmış biçimidir.
ö t e yandan, Üsküdar Mihrimah Sultanın bir başka varyantı 1586-7
(H.995) tarihli Manisa Muradiye Camii'nde karşımıza çıkar. İstanbul'da Sinan ta­
rafından planlanıp merkezden gönderilen Hassa mimârları Mahmud ve Meh-
med Ağalar eliyle gerçekleştirildiği bilinen Manisa Muradiye Camii'nde^"* kub­
beli orta alanı üç yandan saran kubbemsi tonozlarla örtülü birimler, Mihrimah
Sultandaki gibi, sağda, solda ve kıble yönünde bulunur. A m a Mihrimah Sul­
tanda yarım kubbeli sahmların arasındaki küçük kubbeli birimlere Muradiye'­
de yer verilmez. Bu yüzden de iki ucu minarelerle noktalanan beş gözlü son
cemaat revakının gerisinde yer alan enlemesine dikdörtgenin bütünlüğü bozulur.
üç Kollu Camiler alt grubunda yer alan son iki cami diğerlerinden farklı
bir kitle kuruluşuna sahiptirler. Çünkü her ikisine de sekiz ayağa oturan ana
kubbe üst örtüye egemen olduğu için bu camilerin üç yana mahfillerle sanlı
orta alanlarını, hiç olmazsa, dışarıdan algılamak güçtür. Azapkapı Sokollu Ca­
mii'nde ana kitlenin ilk bakışta simetrik hissi veren örtü sistemi ve Edirne Seli­
miye Camii'nin alçak tutulan saçak düzeyi ile kitle kuruluşu arasında gerilimli
bir karşıtlık yaratır.

1577-8 (H.985) tarihli Azapkapı Sokollu Camii, eni boyundan biraz fazla
olan dikdörtgen kitleli, son cemaat yeri kapalı, minaresi ana kitleden
b a ğ ı m s ı z * , fevkani bir yapıdır. Güneydeki ikisi kıble duvarı içinde kalan se-

9 3 . Kitabesi bulunmayan Zâl Mahmud Paşa Camii'nin yapım tarihi konusunda 1551 ile 1580 arasında de­
ğişen çeşitli öneriler vardır. "I580'li yıllann başı" bizim makalemizde öne sürdüğümüz tarihtir. Bkz. Aptullah Kuran,
•Zil fAahmud Paşa Külliyesi", Boğaziçi Üniversitesi Dergisi: Hûmaniter Bilimler, C. I (1973), s. 65-81,

9 4 . Ill- Mura<i ın Manisa Kadısı ve camiin Bina Eminine 1583 yılında yazdığı fermanda i-lassa mimarların­
dan Mahmud Ağanın Manisa'ya gönderilerek Mimarbaşı Sinan Ağanın hazıriadığı keşif dosyasına göre Muradiye
Camiinin yapımını yüTiteoeği bildirilmekte, 1586 yılında kaleme alınan bir başka fermanda ise Manisa'da ölen Mah.
mud Ağa'nın yerine Mimar Mehmed Ağanın atandığı açıklanmaktadır. Bu konuda etraflı bilgi için bkz. Kâmil S u ,
Mimar Sinan'ın Eserlerinden Muradiye Camii, (İstanbul, 1940), s 24-29.

9 5 . Camiin doğusunda kemerli bir köprüyle ana yapıya bağlanan bağımsız minarenin gövdesi İ 9 . yüzyıl
başlannda yıkıldıktan sonra barok üslubunda yenilenmiştir. Camiin klasik karakterini bozduğu gerekçesiyle söz ko
nusu barok minare 1958 yılında yıktınlarak yerine şimdiki klasik-görünümlü mir.nre yapılmıştır.
kiz dayanaklı orta kubbesi, eksendekiler köşegendekilerden daha derin yapıl­
M İ M A R SİNAN'IN
mış sekiz yarım kubbe ile çevrilidir. Bu düzenleme simetrik bir üst yapı çekir­
CAMİLERİ
deği oluşturur. Ne var ki, güneydeki yarım kubbenin mihrab çıkıntısını örtme­ Prof. D r . Aptullah K U R A N
sini sağlamak amacı ile çekirdeğin merkezden kıble yönüne kaydırılması den­ 2Ö3
geyi bozan beden duvarlarının tamamlandığı ana yapı ile haçvarî örtü arasında
uyuşmazlığın ortaya çıkmasına sebep olur. E n azından, dışarıdan bakıldığında
edinilen izlenim budur. Oysa planı incelendiği zaman görülen, sekizgen balda-
kenin kıble duvarına yapıştırılıp orta mekânın sağda, solda ve arkada ikinci de­
recede sahınlarla kuşatılarak üç Kollu Cami türünde özgün bir deneme yapıl­
dığı, başka deyişle, Azapkapı Camii'nin Zâl Mahmud Paşa'nın bir varyantı ol­
duğudur.
Benzer bir plan kuruluşu da Edirne Selimiye Camiinde denenmiştir. Ya­
pımına 1568-9 (H.976) yılında başlanıp 1574-5 (H.982) de tamamlanan bu selâ­
tin camii biri açık diğeri kapalı, eni 60 boyu 44 metre uzunluğunda iki bölüm­
den oluşur. Şadırvan avlusu olan ön bölüm yanlarda üçer, arkada beş, önde üç
geniş iki dar kemerli ve on sekiz kubbelidir. Kapalı bölümün orta alanı ise 3128
metre çapında bir kubbe örter. B u kubbe, Azapkapı Camiindeki gibi, sekiz ayağa
oturur. Ayaklardan güneyde bulunan ikisi mihrab çıkıntısının iki yanında kıble
duvarına kenetlenmiş, öbür altısına orta alanı doğuda, batıda ve kuzeyde kuşa­
tan galerilerin önünde bağımsız taşıyıcılar olarak yer verilerek gövdeleri camiin
beden duvarlarına kemerlerle bağlanmış, iki katlı yan galeriler, iki payanda ku­
le ile üçer bölüme ayrılıp altları camiin dışına açılan revaklar, üstleri içe bakan
mahfiller şeklinde düzenlenmiştir.
İlginçtir ki Selimiye'de, merkezde döşemeden 4 3 3 0 metre yükselen or­
ta kubbe, kubbe kasnağını dıştan destekleyen ikiz payanda kemerleri dayandı­
ğı sekiz ağırlık kulesinin sivri kubbeleri, ve ana kitlenin dört köşesinde yer alan
70.89 metre boyundaki üçer şerefeli dört minare'dikey boyuta dikkatleri
çekerek büyük kubbenin yarattığı merkezi plan hissini pekiştirirken, yanlara
doğru genişleyen ana kitle de camiin yataylığmı vurgular. Büyük kubbenin
gücünü merkezi plan ilkesinden alan heybetli görünümü, onun örttüğü orta
alanı üç yönde kuşatan yayvan mekân kuruluşuyla dengelenir.

4 . Haçvarî Planlı Camiler


Enlemesine Dikdörtgen Kitleli Camiler grubunun son alt grubunda bu­
lunan iki cami -Payas (şimdiki Yakacık) SokoUu Mehmed Paşa ve İstanbul
I
Nişancı- orta alanları dört yönde tonozlu eyvanlarla genişletilmiş iç mekanla­
rıyla olduğu l<adar ana kitlelerinin kuzey köşelerinde yer alan odalarla da ilgi
mizi çeker. Osmanlı Klasik mimârî döneminde üst yapının biçimi ne olursa ol
sun, ibadet mekânını belirleyen duvarlar kare ya da dikdörtgen bir kitle oluştu
ruyor, beden duvarlarının dörtgen biçimi içeriye de yansıtılıyordu. Gelişme yıl­
larında titizlikle korunan bu ilke Haçvarî Planlı Camilerde yeni bir yoruma tabi
tutulmuştur. B u iki camide kubbeli orta alanın güney köşeleri, daha önce Ma­
nisa Muradiye'de gördüğümüz gibi boş bırakılırken kuzey köşeleri iç mekâna
katılma yerine bağımsız odalara dönüştürülerek haçvarî orta alanın dört kollu Muradiye Camri, Manisa güneyden
görtinüş
yapısı belirlenmiştir.
1574-5 (H.982) yılına tarihleyebileceğimiz Payas Sokollu Mehmed
Paşa Camii sarı taştan yapılmış, üstü kurşun kaplı bir yapıdır. Son cemaat reva-
kı sekiz gözlü, güdük minaresi silindir gövdelidir Mihrabı siyah, beyaz, pembe;

96 . Kitabe yeri boş olan camiin yapım yılı bilinmiyorsa da parçası olduğu külliyenin kervansaray kapısı
üzerindeki 982 tarihli kitabe camii tarihlememize yardımcı olmaktadır.
MİMARBAŞI staiaktitli kıble kapısı siyah ve beyaz mermerden yapılmıştır.
K O C A SİNAN, Payas Sokollu Camii'nin haçvarî orta alanı dört yönde çapraz tonozlarla
YAŞADİĞI ÇAĞ
örtülü eyvanımsı nişlerle zenginleştirilmiştir. Mihrabı ve minberi güney eyvanın
V E ESERLERİ
içinde bulunun kapısı kuzey eyvanına açılır. İkincisinin sağında ve solunda yer
204
alan çapraz tonozlu odaların kapılan da iki yanda kuzey eyvanına açılırlar. B u
odaların üstlerindeki kubbeli odalann iç yüzleri yan eyvanlara, giriş eyvanının
içine sonradan eklenen muhdes ahşap mahfil ise kubbeli orta alana bakar.
Nişancı Camii'nde de orta alanın güney köşeleri boşaltılmak, kuzey kö­
şeleri orta alanla bağlantılı olmayan odalarla doldurulmak suretiyle Osmanlı
Klasik cami ilkeleriyle uyuşmayan bir uygulama görülür. Büyük ihtimalle Mi­
mar Davud Ağa nın eseri olan Karagümrük'teki bu ilginç şadırvan avlulu ve^ir
camiini "Ced/d"ve "Boya/ı" takma adlarıyla tanınan Nişancı Mehmed Paşa yap­
tırmıştır. Arapça kitabesine göre temeli 1584 (H.982) yılında atılmış, cami 1588-9
(H.977) tarihinde tamamlanmıştır.

Nişancı Camiinin 14.20 metre çapındaki ana kubbesi dört tromp üstün­
de yükselir. Tromp kemerleri, orta alanın dört yanındaki yarım kubbeli nişlerin
köşelerini belirleyen yuvarlak kesitli sekiz gömme ayağa basar. Gömme ayak­
ların tepelerine konan ağırlık kuleleriyle perçinlenen sistem sekiz yatım kub­
beli simetrik bir örtü oluşturur. Ana eksen üzerindekiler köşegenlerdekilerden
daha büyük ve derin olan sekiz kollu bu üst yapı Azapkapı Sokollu Camii'nde
gördüğümüzün eşidir. Şu farkla ki, sekiz kollu üst yapı Azapkapı'da dikdörtgen
bir ibadet mekânı örtüsünün çekirdeğini oluşturur. Oysa Nişancı'da haçvar'ı ana
mekânla bağdaşın onun biçimini üst yapıya yansıtır.

Değerlendirme
Sonuç olarak, Sinan'ın camilerinde bulduğumuz başjıca özellik simetri
ve denge ilkelerine dayalı merkezi planlama kavramıdır. Sinan'ın camilerinde
kitle dikeyleşir, iç mekân bütünlüğe kavuşur, binanın iç mekânı ile dış biçıırıi
arasında arkitektonik bir bağlantı kurulur. Geleneksel içe dönük cami yapısı
Sinan'la birlikte dışarıdan algılanan bir mimari düzene ve alımlı cephelere ka­
vuşun Osmanlı sanatına yeni bir estetik anlayış hakim olur.
Erken Osmanlı mimarisine girip iki yüzyıl varlığını sürdüren Selçuklu
motiflerinin son kalıntıları da Sinan döneminde ayıklanarak akılcı ve modüler
Klasik cami onun önderliğinde üslup bütünlüğüne erişir.
M İ M A R BAŞI
K O C A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ
206

3 fa

t E 3

M H

„ g _
o ö ö

l«—q

o I 2 î 4 5 « m . •
rr3 ak

Ferruh KethudaCamii, Balat


M İ M A R SİNAN'IN
CAMİLERİ
Prof. D r . Aptullah K U R A N

2Ö7

za

o 1 2 3 4 5 10"^-

Şah Sultan Camii. Eyüp


MİMAR BAŞI
KCX:A SİNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ
VE ESERLERİ
208

\\ti\m \mm\

" ;, ' '""^ h n rü "


jııııııııııııııııınınıııiîliıılılııniJilılıılıııı i/iijininiimnmiii MM

i
'^0

t • t I 4 »

Kılıç Ali Paşa Camii, Tophane


M İ M A R SİNAN'IN
CAMİLERİ
Prof. D r . AptuUah K U R A N

209

»•*r==«

3
M
ö ç
M

İS İSİ

Jl D P gy P U g a yy^

o I 2 3 4 5

Pertev Mehmet Paşa Camii, İzmit (Plan)


M İ M A R BAŞI
KOCASiNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ Ov
210

(—
> ^

E3 1 -^v

0 1 2 3 4 9 I5m
A.K

Şemsi AhmetPaşa Camii, Üsküdar

•s——^

o o

0 1 2 5 4 9
Sokullu Camii, Payas
M İ M A R SİNAN'IN
CAMİLERİ
Prof. D r . AptuUah K U R A N

277

EC

i İM
pjf^V--- / s [• /f"'^; \\ i

ta

îte* a:

1 o

Mihrimah Sultan Camii, IJsküdar (Plan)


MİMARBAŞI
K O C A SİNAN,
Y A Ş A D I Ğ I ÇAĞ
V E ESERLERİ
212
Ol

İ8İ

D o öt o o

Kiî"".]ö!;':::::::;;;;;:i<s:: öı::;::::::":::::s)f

o . î J < 5
AK

Sokullu Camii, Lüleburgaz

4
I Z 3 8
-î»-" AA

Lala Mustafa Paşa Camii, Erzurum (Kesit)


MIMAR SINAN'ıN
CAMILERI
Prof. D r . AptuUah K U R A N

2Î3

> I

I 1 - . . J

I r

3
v,_ı
I |l
1 K If!
lill

M / I I

— j
Ir-H

:8£

Lala Mustafa Paşa Camii, Erzurum (Plan)

o I 10 19 20m.
A.K.
M İ M A R bAŞI
KOCASÎNAN,
YAŞADIĞI ÇAĞ
V E ESERLERİ
214

n—fi \

i - -

Sultan Selim Camii, Karapınar (Plan)


Mimar Sinan'ın Mescidleri
Prof.Dr. AptuHah KURAN
ezkiret ül-Bünyan, Tezkiret ül-Ebniye, ve Tuhfet ûl-Mi'marin'de top­
lam 52 mescld kayıtlıdır ve bunlardan 45'inin adı üç, 6'sının adı
iki, birinin adı da tek tezkerede geçer. Sinan'a bağlanan mescidler-
den 45'inin-- yani % 86'smın- üç tezkerede yer almasında bu yapı
türüne giren eserlerin genellikle İstanbul ve çevresinde bulunmasının büyük payı
vardır, üçü ana kaynakta kayıtlı 52 mescid, biri tespit edemediğimiz, 29'u za­
manımıza ulaşmayan, 12'si klasik görünümünü yitirmiş, 2'si harabe, ve 8'i öz­
gün biçimi tamamı ile ya da kısmen koruyarak ayakta olan eserlerden oluşur.
Mescidlerde yok olma ve klasik biçimini yitirme oranlarının yüksekliği­
ni, önce bunların mütevazı boyutlarına, sonra istisnasız sakıflı yapılar olmaları­
na bağlıyoruz. Kolayca yanmış ve yıkılmış, bazan yenilenmiş fakat çoğu kez
önemsenmeyerek ortadan kalkmalarına göz yumulmuştur. Yenilenen Sinan mes-
cidlerinin de 16. yüzyıldan çok, onarımın yapıldığı dönemin mimarî üslubunu
yansıtması nedeniyle Sinan'la ilişkisi zayıflamıştır. Bu yüzden, Sinan'a bağlanan
mescidleri değerlendirirken elde kalan çok az özgün örnekten söz edilebilece­
ğine peşinen işaret etmek gerekir.

I. Tespit Edemediğimiz Mescid


Tezkiret ül-Ebniye'nin İkinci Bölümünde, 37. sırada kayıtlı olan Kaysunî-
zâde Mescidi'nin İstanbul'da olduğu belirtilmiş fakat semti açıklanmamıştır. Re­
is ül-etibba Kaysunîzâde Mehmed Efendi'nin Halıcıoğlu'nda yaptırdığı mesci­
din üç tezkerede yer almasına karşılık adı tek tezkerede geçen ve nerede bu­
lunduğu bilinmeyen bu mescidin inşa edilmediği, Tezkiret ûl-Ebniye'ye yanlış­
lıkla alındığı kanısındayız.

II. Yok Olan Mescidler


Tezkerelerde yeri belirtilen, kaynaklarda sözü edilen, çoğu hakkında bilgi
sahibi olduğumuz fakat şimdi ayakta olmayan Sinan mescidleri şunlardır

Fener'de Kuburbeli Camii adıyla tanınan Abdi Subaşı Mescidi. (Fâtih dö­
nemine tarihlenen bu mescidi Kırkçeşme Su Yolları Binaemîni Mahmud Ağa
Sinan'a yeniletmişti.)
Samatya'da, Yokuşbaşı Sokağı'nda Bezirgânzâde Bayram Çelebi Mescidi.

Sultanselim'de, Çarşamba Caddesi üzerindeki Bezzazistan Kethüdası Hü­


seyin Çelebi Mescidi.

Sili'Tİkapı'da Alay İmamı Sokağında Sipahi Ocağından İbrahim Çavuş­


un yaptırdığı Çavuş Mescidi.

Topkapı'da, adını verdiği sokakta bulunan. Şeyhülislâm Çivizâde Meh-


M İ M A R BAŞI med Efendi Mescidi'.
K O C A SİNAN, Fatih'te, Otlukçu Yokuşu'nda Hocazâde Mustafa Efendi adına yaptırılan
YAŞADIĞI ÇAĞ Hacegîrâde Mescidi.
V E ESERLERİ
Zeyrek'te, Evliya Çelebi'nin, "mükellef bir mesciddir" sözleriyle
216
tanımladığı^ Tok Hacı Hasan Mescidi.

Sarıgüzel'de, Mesih Mehmed Paşa Camii yakınında bulunan Hacı İlyas


Mescidi.
Sarıgüzel'de, Dibek Caddesi ile Aynacılar Camii Sokağı kavşağında yer
alan Hacı İvaz Ağa (Ayvaz Kasap) Mescidi.

Yine Sarıgüzel'de Şair Cem Sokağı'nda Aynalı Çeşme Camii adıyla tanı­
nan Hacı S a n Nasuh Mescidi.

Üsküdar'da, Doğancılar semtinde bulunduğu sanılan Kızıl Ahmedli Ha­


cı Ahmed Paşa'nın yaptırdığı Hacı Paşa Mescidi.

Zeyrek'te, Fil Yokuşu'ndaki Şeyhülislâm Hâmid Efendi Mescidi^.

Tezkerelerde Ayasofya yakınında olduğu açıklanan. Evliya Çelebi'nin Alay


Köşkünün karşısında olduğunu belirttiği^. Hersek Bodrumu Mescidi.

Topkapı dışında yer alan Defteremîni İlyaszâde Şücaeddin Efendi Mescidi.

Fatih'te Şeyhülislâm Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi'nin yaptırdığı


Kadızâde (Çırçır) Mescidi.

Çakmakçılar Yokuşu'nda bulunan Kemhâcılar Kârhanesi Mescidi.

Yine Çakmakçılar Yokuşu'ndaki Kuyumcular Kârhanesi Mescidi.

Kumkapı'da Kürkçübaşı Süleyman Ağa'nın yaptırdığı Kürkçübaşı (Kum-


Kapı) Mescidi.

Yeni Bahçe'de Yeniçeriler Kâtibi Hafız Mustafa Çelebi'nin adını taşıyan


Mustafa Çelebi Mescidi

Yine Yenibahçe'de Veziriazam Rüstem Paşa'nın yaptırdığı Mescid. B u mes­


cid Attar Halil Camii adı ile yirminci yüzyıla ulaşmış, 1957 yılında Vatan Cad­
desi açılırken yıktırılarak ortadan kalkmıştır^.

Hasköy'de Sinan'ın yenilediği Saraçhane Mescidi.

Surlar dışında, Mevlânakapı'dan Merkezefendiye giden cadde üzerinde

1. Bu mescid 1947 yılına kadar ayaktaydı. O yıl yıktırılarak ortadan kalkmıştır. Bkz. İstanbul Ansiklopedisi,
C 8. s 4041.

2. C I, s 312.

3. Evliya Çelebi Hâmid Efendi Mescidini 1577-8 (H.985) yılına tarihler. Bkz. C. I, s. 312.

4. C I. s 313.

5. Attar Halil Mescidi eski bir Bizans Kilisesi olup Hacı Halil Ağa adında bir hayırsever tarafından Fetihten
hemen sonra mescide dönüştürülmüştür. Mescid Tahtakale'de, şimdi Rüstem Paşa Camii nin bulunduğu yerdeydi.
Rüstem Paşa Camii nin burada yapılabilmesi için bir fetva çıkartılmış, mescid fetvaya da