You are on page 1of 26

ADÂB-I FETHULLAH

Müellifi

Şeyh Fethullah Verkanisî (k.s)

Sadeleştiren
Dr. A. Selâhaddin KINACI

MENZİL YAYINEVİ
Menzil - Kahta – ADIYAMAN

Eylül 1997
İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ....................................................................................................................................... 1
GİRİŞ ......................................................................................................................................... 2
NAKŞİBENDİ TARİKATI’NIN GAYESİ ............................................................................... 2
SEKİZ ŞART ............................................................................................................................. 2
HAYVANİ VE İNSANİ KALBİN GERÇEĞİ VE TEVECCÜH KONUSUNDA BİLGİ ....... 5
RABITANIN ÇEŞİTLERİ, YARARLARI VE NASIL YAPILACAĞININ AÇIKLANMASI6
I - Üstadın Huzurunda Rabıta: ............................................................................................... 6
II - Üstadın Bulunmadığı Yerde Rabıta: ................................................................................ 7
ZİKİR (VİRD) KONUSU .......................................................................................................... 8
1. Lafza-i Celal Zikri:............................................................................................................. 8
Latifelerin Açıklanması ve Zikri ........................................................................................ 9
2. Nefy ve İsbat Zikri ........................................................................................................... 11
Neyf ve İsbat Zikrinin Rükünleri, Şartları ve Edepleri .................................................... 13
NAKŞİBENDİ TARİKATI’NDA EN ÖNEMLİ ŞEY İTİKADI EHL-İ SÜNNET’E GÖRE
DÜZELMEK VE DÖRT HAK MEZHEPTEN BİRİNE UYMAKTIR .................................. 14
MÜRŞİDE TESLİM OLMANIN DERECELERİ ................................................................... 16
MÜRİDİN EDEBLERİ ............................................................................................................ 17
Müridin Mürşidiyle İlgili Dikkat Etmesi Gereken Edepler ................................................. 17
Müridin Diğer Müridler Yanındayken ve Yalnızken Dikkat Etmesi Gereken Edepler ....... 20
Mürid Topluca Şu Edeplere Uymalıdır................................................................................ 23
KAMİL VE MÜKEMMEL MÜRŞİDİN ÖZELLİKLERİ ...................................................... 24
Bu eser Sadat-ı Nakşibendîye’den Üstad-ı Âzam
Şeyh Fethullah Verkânisî Hazretlerinin oğlu Şeyh
Alaaddin’in derlediği birinci mektubun çevirisidir.
Fakat ‘Adâb-ı Fethullah’ veya ‘Şeyh Fethullah’ın
Risalesi’ diye bilinmektedir. Nakşibendî tarikatına
ait kurallar topluca bu kitapta özetlenmiştir.
Dr. A. Selâhaddin KINACI

ÖNSÖZ
Velilerin kalplerini irfan nuru ile aydınlatan göğüslerini hikmetlerle süsleyen ve insanların
onlardan faydalanmasını sağlayan Allah’a (c.c) hamd olsun.
Fakir, zengin herkese gönderilen ve ‘İman Süreyya Yıldızı’na bağlansa bile Faris
oğullarından bir kavim ona ulaşacaktır’ buyuran Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimizin, alinin,
ashabının üzerine sayısız salat, selam ve rahmet olsun. Onlar Allah’ın (c.c) ahlakıyla
edeplendiler, yüce ahlaklarını pekiştirdiler ve doğru yolun isteklilerine hak yolu gösterdiler.
Bundan sonra açıklayacağımız kutsal kelimelerdir; o kelimelerden yansıyan misk kokulu
yararlı edeplerdir. Zira benim babamın temiz sinesinde yayılmıştı. Pederim, Efendim Şeyh
Fethullah Verkanisi (k.s) yüce bir şeyh idi. İrşad kutbuydu. Fitne ve fesadı engeller; ekmel ve
apaçık şeriatı destekler, parlak Nakşibendi Tarikatı’nı ihya ederdi. Gerçek şudur ki, O zahiri
ve Batıni ilmiyle yeryüzünü doldurmuştu. Bağıllarından büyük bir kesimi de her şeye kadir
olan Allah-u Teala’ya (c.c) kavuşturmuştu. O insanlık özelliklerinden sıyrılmış melekleşmişti.
Babam aslen Mardinli Zuvli Tarikatı’nın kurucusu ve Hazreti Ömer (r.a)’in neslinden olan
meşhur Şeyh Musa’nın soyundandır.
Tarikatın güzellikleri ve gerçeklerin kokusu yayılan bu risalenin yayınlamasına aşırı dikkat
ettim. Çünkü birçok meşhur kitapta bile bulunmayan ve öğrenilemeyen konular bu kitapta
toplanmış ve açıklanmıştır. Yardımımız ve sığınağımız Allah Teala’dır (c.c); başarı da ancak
O’ndandır, O’na tevekkül ederiz ve O’na dayanırız.
Babam bu risaleyi, şeyhinin sağlığında ve O’nun emriyle, şeyhinin halifesi olan Erzincan’lı
Şeyh Muhammed Sami’ye yollamıştı. Söylenildiğine göre bu risale Şeyhi Piri Tahi’ye
sunulmuş; o da: ‘Eğer bunu yazsaydım, bir iki kelime hariç aynısı olurdu’ demişti. Son söz
olarak bu risalenin Nakşibendi Tarikatı’nda gerekli tüm kuralları kuşattığını söyleyebiliriz.
Şeyh Alaaddin (ks)

1
GİRİŞ
Cemaliyle melekleri nurdan, Celaliyle iblisi ateşten, insanı topraktan yaratıp ruh üfürüp emir
aleminden latifeleri yerleştiren ve sonra da Cemal ve Celal sıfatıyla ona tecelli eden Allah’ın
(c.c) yüce ismiyle başlarım. O, Rahman ismiyle bütün canlıları yaratıp bu dünyada yaşatan;
ahirette ise Rahim ismiyle sadece müminlere tecelli ederek cennetine koyacak olandır. Tüm
alemleri yoktan var eden; ‘El Berru’ ismiyle mahluklarını yetiştirip yaşatan ve kemalata
erdiren Rabb-u Teala’ya hamd olsun. Bizi doğru yola ileten ve gerçek kemalata erdiren O’dur.
Özellikle bizim hidayete ermemize sebep Efendimiz Hazreti Muhammedin (S.A.V) ehli
beytinin ve ashabının üzerine salat, selam ve rahmet olsun.

NAKŞİBENDİ TARİKATI’NIN GAYESİ


Bu yüce tarikatın amacı, amelde (ibadetlerimizde) ihlas (samimiyeti) kazanmak için Allah
(c.c) sevgisinin elde etmeye çalışmaktır. İhlas; dünya ve ahiret çıkarı gözetmeden bütün
sözlerin, hareketlerin ve ibadetlerin Allah (c.c) rızası (Allah-u Tealanın Zatı) için
yapılmasıdır. Bu gayeye sadece sünnete uymak ve gafleti yok etmekle erişilir. Bunu sağlamak
için bu yolun isteklisinin iki şeye devam etmesi gerekir.
1- Ruhsat ve bid’at’lardan kaçınarak Şeriat-ı Muhammediyeye uymak.
2- Gaflet’i tamamıyla gidermek.
İşte Nakşibendi Tarikatı bu iki esastan ibarettir. Mürid gafleti kovarak ve şeriata uyarak
başarılı olabilir. Bu yolun isteklisi açlık, tokluk, susma ve öfke halindeyken, uykuda ve
uyanıkken, dostları ve yabancılarla görüşürken, yalnızken ve topluk içerisindeyken kalbindeki
düşünceleri bir noktada toplayıp nefsini dizginler; böylece kalbinin uyanık kalmasını sağlar.
Bu kişiyi fitne ve ayrılık rüzgarları etkileyemez.
Aksine felaket bela ve ayrılık halinde daha fazla uyanık olur. Mürid sünnete uyarak bütün
mekruh ve haramları hatta en iyi davranışın (hilaf-ı evla) dışındaki uygulamaları bile yapmaz;
dinin emirlerini yerine getirir. Eskiden yapmış olduğu haram ve mekruhlardan veya
yapmadığı dini emirleri için istiğfar eder. Bunlar uyulması gereken önemli kurallardır.
Mürid gafleti gidermek için çaba sarfederek huzur alışkanlığı kazanmaya çalışır. Buna vukuf-
i kalbi (kalbin Allah’tan (c.c) uyanık olması hali) denir. Bu yalnız zikir veya rabıta ile yahut
her ikisi ile şiddetle kalbe yönelmeyle kazanılır. Hak yolcusu kalbinin üzerinde o kadar durur
ki gaflete girmek istese giremez ve huzur alışkanlığını bırakmak istese bırakamaz. Nakşibendi
Tarikatı’nın büyükleri huzuru elde etmek için bu yola girmeyi isteyenlere uyulması gereken
bazı kurallar koymuşlardır.

SEKİZ ŞART
1. Tevbe niyetiyle abdest almak: Abdest alınırken yıkanan uzuvlarla işlenmiş olan günahlar
hatırlanarak Allah’tan (c.c) af dilenilir.
2. Tevbe niyetiyle boy abdesti almak: ‘Yarabbi ben bedenimin dışını su ile yıkadım
temizlemeye çalıştım; sen de ilahi nur ve irfanınla kalbimi temizle ve beni affet’ diye
yalvarmak gerekir.
3. Tevbe ve istihare niyetiyle iki rek’at namaz kılmak: Birinci rek’atta Fatiha Sûresi’nden
sonra Kâfirun Sûresi, ikinci rek’atta İhlas Sûresi okunmalıdır. Bilinmiyorsa istenilen sûre
okunur.
4. Kalb ve dil ile tevbeyi tekrarlamak: ‘Ya Rabbi ben pişmanım yapmış olduğum bütün
günahlardan keşke yapmasaydım inşaallah bir daha ben yapmayacağım.’ Bu sözleri üç defa

2
canı gönülden söyler. Sonra içi yanarak işlemiş olduğu günahlarını gözönüne getirir,
pişmanlık duyar. Gıybet ettiği, sövdüğü, incittiği, eziyet ve haksızlık yaptığı kişilerle
helalleşir. Namaz ve oruç gibi terkettiği farz ibadetlerini kaza eder.
5. Yirmibeş defa Estağfirullah demek: Hak yolun isteklisi tevbe ettikten sonra şu hadisi
şerifin hükmüne göre Allah’ın (c.c) tevbesini kabul ettiğini ve günahlarını da affettiğini
umudeder ve inanır: ‘Günahtan dönen sanki o günahları işlememiştir.’ Bu hadis-i şerifi
devamlı düşünerek ümidini Cehennem korkusundan üstün tutar. Çünkü günahlarından eser
kalmamıştır. Fakat: ‘Kalbim işlemiş olduğum günahlardan dolayı paslanmıştır. Üzerimden
günah gittiği halde, eseri olan pas ve kiri kalmıştır. Ancak istiğfar, yani affedilmeyle
temizlenebilir.’ diye düşünür ve günahlarının eserinin tamamen giderilmesi ve yeni işleyeceği
günah kirlerinin temizlenmesi için günde yirmibeş ile yetmişbeş arasında istiğfar eder.
İstiğfarı sünnete göre yirmibeşten az, yetmişbeşten fazla yapmamak gerekir. Ayrıca kalb
huzuruyla, içi yana yana acele etmeden yapılmalıdır.
6. Sekiz adet Fatiha okumak: Sadâtların aracılığı ve himmetleri sayesinde istiğfarla
kalbimdeki pas ve kir yok oldu, kalbim ilahi feyz almaya uygun hale geldi diye düşünerek
sekiz Fatiha okunur. Her Fatiha önce Peygamberimiz (s.a.v), âli ve ashabının (r.a) ruhlarına
sonra aşağıdaki isimleri yazılı zatların ruhlarına hediye olunur. Hediye ettikten sonra
himmetlerini hazır bilir. Sanki ruhen hazırdırlar; sesini işitirler, kendisini dinlerler. Sonra
Üstadı’nın kendisine lütufta bulunması için yalvararak onlardan himmet isteyerek ricada
bulunur.
a) Birinci Fatiha’yı Şah-ı Nakşibend ve Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylanî (k.s) Hazretleri’nin
ruhlarına;
b) İkinci Fatiha’yı Şeyh Abdülhâlık Gücdevânî ve İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretleri’nin
ruhlarına.
c) Üçüncü Fatiha’yı Mevlana Hâlid-i Zül-cenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin
ruhlarına;
d) Dördüncü Fatiha’yı Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvâsî (k.s) Hazretleri’nin
ruhlarına;
e) Beşinci Fatiha’yı Şeyh Abdurrahman-ı Tahî ve Şeyh Fethullah-ı Verkânisî (k.s)
Hazretleri’nin ruhlarına;
f) Altıncı Fatiha’yı Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed Haznevi (k.s) Hazretleri’nin
ruhlarına;
g) Yedinci Fatiha’yı Şeyh Seyyid Abdülhâkim el-Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid el-
Hüseyni (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
ı) Sekizinci Fatiha’yı Şeyh Seyyid Abdül-bâkî el-Hüseyni (k.s) Hazretleri’nin ruhaniyetlerine
hediye etmek gerekir.
7- Ölüm Rabıtası (Ölümü düşünmek): Sadarların himmet ve feyzlerinin hazır olduğu ve
kalbin de feyzi alacak duruma geldiği düşünülür. Fakat mal, evlat, dost ve akrabalara bağlılık,
dünyanın lezzeti ve zevki bu feyzi almaya engeldir. Bu nedenle ölüm düşünülür: ‘Yatağımda
can çekişiyorum, ölmek üzereyim. Azrail (a.s) ruhumu almaya geliyor, Şeytan da imanımı
çalmak üzere hazır bekliyor. Akrabalarım ve evladım etrafımda toplandı. Bütün mal ve
servetim gözümün önüne geliyor. Şeytandan imanımı kurtarmak için yardım umarak bunlara
teker teker bakıyorum.
Fakat bana hiçbiri yardım edemez. Anlıyorum ki; malın, servetin, evladın ve akrabanın insana
bir yararı yok, hepsi boşmuş. Şüphe yok ki benim için Allahu Teâlâ’dan (c.c) başka yardımcı

3
ve sığınak yoktur, ondan başka her-şey faydasızdır, kalbimden O’ndan başka her-şeyi silmem
ve yalnız O’na yönelmem gereklidir. Onun dışındaki şeylere de ancak onun izniyle
yönelebilirim. Ben ancak Allah (c.c) lütfuyla, Sadatın ve mürşidimin himmeti ile bu dünyadan
imanla ayrılabilirim ve şu anda kelime-i şehadeti getirerek son nefesimi imanla veriyorum.
Ruhum bedenimden ayrıldı. Şimdi elbiselerimi soyuyorlar, ama günahlarım hâlâ üzerimde
görünmez elbise gibi duruyor. Malım, servetim, evladım, akrabalarım ne olur günahlarımı da
soyun! Hayır, yararı yok. Benim Allah-u Teâlâ’ya (c.c) yönelmem lazım, ancak ona
yalvarırsam günahlarım affolunur. Şimdi de cesedimi yıkamaya götürdüler, yıkadılar,
kefenliyorlar. Gerçi bedenimi yıkadılar ve örttüler, fakat günahlarımı temizleyemediler ve
örtemediler. Günahlarım yine benimle beraber kaldı. Malımın, servetimin, evladımın ve
akrabamın yine faydası yok. Ancak Rahim olan Allah-u Teâlâ’nın (c.c) affetmesi ile
günahlarım temizlenebilir ve örtülebilir. Sonra tabutumu aldılar, musalla taşına koydular.
Cenaze namazımı kıldılar. Akrabalarım ve namazımı kılanlar günahlarımın bağışlanması için
dua ettiler. Ancak duayı kabul edecek olan Allah’tır (c.c). Dilerse kabul, dilerse reddeder. Bu
duruma akraba ve evladımın etkisi yoktur. Yine beni insanlar omuzlarına aldılar, cenazemi
taşıyorlar, fakat günahlarımı taşıyamazlar. Sadece Allah (c.c) günahlarımı üzerimden
kaldırabilir. Beni şimdi kabir denen karanlık çukura koydular. Yalnız başıma korkunç ve
karanlık yerde Münker ve Nekir meleklerinin sorularıyla başbaşa kaldım. Hiçbir yardım
edenim yok, ne akraba, ne dost, ne evlat ve ne de mal. Ancak ve ancak Alemlerin Rabbi olan
Allah-u Teâlâ’nın sevgisi, şefkati ve merhameti beni bu durumdan kurtarabilir. O’nun dışında
her türlü sevgi ve bağlılık boştur.’
Talib yukarda anlatıldığı gibi düşünmekle herşeyden ilgisini keser. Sadece Allah-u Teâlâ’nın
(c.c) emrettiği ve izin verdiği en önemli gereksinimlerini elde etmek için görevine döner.
Bu anlatılan ölüm rabıtası tarikat yolunda zikirden önemlidir. Çünkü bu sayede insan masiva
(Allah (c.c) dışındaki herşey) ile ilgisini kesebilir. Yoksa ölümü düşündürmenin amacı müridi
korkutmak değildir. Gerçeği bilenler Nakşibendi Tarikatı’nın yüce gayesinin ve temelinin
muhabbetullah (Allah sevgisi) olduğunu belirtirler. Yeni başlayanların ölüm rabıtasından ve
ölümü düşünmekten korkmaları Allah (c.c) sevgisine engeldir. Cenab-ı Hak’tan başkasına
yönelmek kör nefsin hırsı ve hatası sonucu olur. Halbuki esas amaç Cenab-ı Hakk’a
yönelmektir. Yönelmeye layık tek varlığın Allah-u Teâlâ (c.c) olduğunu anlayan mürid, bu
durumun gereği olarak başka şeylerden yüz çevirerek O’na yönelir. O’nun en fazla sevilmesi
gereken varlık olduğuna inanır, O’nun sıfatlarını bilmek ister ve O’na kavuşmayı aşırı arzu
eder. Sevgi; O’nu görmeyi, O’nun boyasıyla boyanmayı ve O’nunla buluşmayı gerektirir. Bu
da ancak sıfatlarının öğrenilmesi ve O’nu çok sevmekle gerçekleşebilir.
Marifet, Allah-u Teâlâ’yı (c.c) bilmek ve O’nun ahlakıyla ahlâklanarak sıfatlarının tam olarak
hissedilmesidir. Böylece Hakk’ın sıfatları müride yansır, herhangi bir günah tehlikesi anında
O’nun azabının şiddetini şüphe etmeksizin içinde duyar. Bu da nefsini dizginlemesine yol
açar. Büyük günah işleyince ümitsizliğe düşmez. O’nun rahmet ve bağışlayıcılığının
sonsuzluğuna inanır. İyi halleri ve ibadetleriyle böbürlenmez ve kendinde varlık görmez. Bu
hallerin gerçekleşmesi ancak taklidin dışında kâmil (olgun) imanla ve imanın ilmel yakîn’den
aynel yakîn’e; ondan da hakkel yakîn derecesine ermesiyle olur. (Bu taklitten; ilme;
duygularla hissetme ve hak ve hakikat’e erme ve bulma derecesidir). Cenab-ı Hakk’tan (c.c)
başkasına yönelen ve gafletle zikreden kişinin imanı kuru taklitte kalır, muhabbet ve marifet’i
elde edemez. Bundan dolayı insan kâmil, mükemmel, arif ve bilgili bir şeyhe bağlanarak
tarikata girmeli ona uyarak yol almalı, marifet ve muhabbeti elde ederek ilahî hakikatlere
kavuşmaya çalışmalıdır.
8- Mürşid Rabıtası: Bir şeyhe bağlanmak, onu sevmek ve onunla ilgilenmek vacibdir.
Böylece mürid gerçek sevgiye ve marifet’e yükselmeye güç bulur. Bunun için Nakşibendi
büyükleri rabıta usulünü koymuşlardır. Rabıta kalbi tam sevgi ve cezbeyle üstada

4
bağlamaktır. Ruhen ve kalben üstada bağlanan mürid onun hoşnut olduğu şeyleri bilerek veya
sadece yönlendirmesiyle nefsinin arzularını bırakmayı başarır. Rabıta’da mürid kabul edilme
ve reddedilme korkusuyla davranmalıdır. Üstadını yücelterek ve heybetle düşünmelidir. Şeyh
rabıtasıyla ortaya çıkan durumlar ilerde açıklanacaktır.
Mürid üstadını devamlı düşünür; kendisinin kabul edileceğini veya reddedileceğini tam olarak
bilemediğinden sıkıntı ve ızdırab içinde adeta hasta gibi uyur. Yani ne tam emin olur ne de
aşırı korkar.
Yukarda açıklanan sekiz şart müridin dinlenebilmesi için gece yerine getirilir. Gündüz
teveccüh başlayana kadar da birşey yenilip içilmez. Müjde veya sıkıntıyla yorumlanabilecek
bir rüya görme ümidiyle istihareye niyetlenerek uyunur. Rüya görürse teveccühten önce
üstadına anlatır. Gördüğü rüya ve uykusundaki sıkıntılı veya ferah hali müridin mizacını ve
eğitim yeteneğini belirler. Buna göre de uygun ders verilir.
Teveccüh ve kalb durumuyla ilgili edebler müride öğretilir; kendinden önce halkaya
girenlerden ayrı olarak sağ ayağını sol ayağının altına koyup, sağ kalçası üzerine oturması
bildirilir.

HAYVANİ VE İNSANİ KALBİN GERÇEĞİ VE TEVECCÜH KONUSUNDA BİLGİ


İnsanda hayvani ve insani olmak üzere iki kalp vardır:
a) Hayvani Kalp: Yeri, sol memenin altında, üst tarafı büyük ve toplu, alt tarafı küçük bir et
parçasıdır. Benzeri hayvanlarda da olduğundan hayvani kalp denmiştir.
b) İnsani Kalp: Emir aleminden gözle görülmeyen bir cevher (öz) olup ilk yeri Arş’tır ve
devamlı tecelli (bilinmezden gelen ilahi nurun belirmesi), üstünlük kurma ve yetenek yeridir.
Oldukça geniş ve büyüktür. Hayvani kalbe yerleştirilmiştir. Gerçekte bu kalp Arş’tan çok
büyüktür. Kudsi Hadis diye bilinen sözde şöyle buyurulmuştur. ‘Yer ve gök beni kuşatamaz;
ancak mü’min kulumun kalbi Ben’i kuşatır.’ Bu hadis değil tasavvuf ehli Şeyh Abdullah
Tüsteri’nin ilham yoluyla söylediği sözdür. Uyanması istenen kalb bu insani kalbdir. Çünkü
emir aleminde Allah-u Teala’nın (c.c) tecellilerinin yeridir. Kuşatır (yesani) kelimesi Cenabı
Hakk’ın (c.c) Zat’ının değil tecellisinin kuşatır anlamındadır. Kesinlikle O’nun Ulu Zatı bir
yerde bulunmak ve kuşatılmaktan uzak ve yücedir.
İnsani kalbin uyanması ve gelişmesi için içtenlikle çok ibadet etmek; tam ve zorlu çalışma
gerekir. Bundan dolayı mürid insani kalbin yeri olan hayvani kalbe devamlı yönelerek
bakmakla emrolunmuştur. Bunu elde etmek için talip şöyle düşünür:
‘Benim kalbim gerçekte saydam, parlak, sağlam ve nur gibi idi. Çok günah işlemem ve
nefsimin arzuları, şeytandan gelen kuruntularımla insani kalbim karardı ve yaralandı. Bunları
ancak mürşidim tedavi edebilir. Onun nefesi ve eli, ölüleri dirilten ve gözleri açan İsa
Aleyhisselam’ın nefesi ve eli gibi, bakışları ve tedavisi Lokman Hekim’in tabibliği gibidir.’
Bu şekilde inanan mürid teveccühe oturarak üstadının gelerek kendisine yönelmesini ve
kalbini tedaviye başlamasını sabırsızlıkla bekler. Sanki bir gözüyle kalbine, diğer gözüyle
yardım dileyerek arzuyla üstadına bakar.
Teveccüh’te oturan kardeşlerini aracı ederek, yalvararak yardım ister. Ondan yardım
dilenmekten başka çaresi olmadığını itiraf eder. Üstadının senini duyunca Mecnun’un
Leyla’nın sesiyle sevindiğini gibi sevincinden uçar ve haz duyar. Korku ve ümit arasında bir
duyguyla yardım dilemeyi artırır. Korkmasının nedeni şimdiye kadar tüm işlerini Allah-u
Teala’ya (c.c) ısmarlamıştı, O’na dayanmıştı. Şimdi ise O’nun bir kulunun emri altındadır;
uygunsuz bir iş yaparsa durumu çok kötü olur. Çünkü Allah’ın (c.c) affetmesi ayrı, kulunun
affetmesi ayrıdır.

5
Talip ümit yönüyle şu şekilde düşünür: Şimdiye kadar benim ruhum nefsimin elinde köle idi,
şimdi ise Allah’ın (c.c) bir velisinin yardımı ve etkisi altındadır. Kötü ve çirkin nefs nerede,
velinin yardımı nerede? İkisi arasında çok fark vardır.
Müridinin yarar görmesi için Teveccüh süresince Allah-u Teala’nın (c.c) rahmeti, nebilerin ve
velilerin ruhları, melekler, Sahabe-i Kiram’ın yardımını hazırdır diye inanması gerekir 1 . Fakat
bunların hepsi feyizden yararlandırma yetkisini üstada vermiştir. O da bu feyzi ancak kabule
uygun edep sahibine verir. Bu edep bedenin edebi, kalbin gayreti, dikkati ve ruhun sevgisidir.
Şüphe yok ki nefsi gafletle ve bedeni edep dışında olan yarar göremez. Mürid bu konularda
kendini kusurlu görerek şöyle düşünür:
‘Hastalık nedeniyle attar dükkanına (şifalı bitki ve güzel koku satılan yere) gitmiş, parası
olmadığı için derdine derman alamıyor; bari dükkanın yanına bir yere oturayım, belki
alışveriş yapanlar bana bir şeyler bağışlar, ben de onunla iyileşirim.’
İşte bundan dolayı mürid nefsini teveccühte hazır olan herkesten aşağı bilmeli ve yok
etmelidir. Böylece güzel kokuları duyabilir. Üstadı hazır olunca daha fazla uyanmaya,
yalvarmaya başlar. Büyük devletin elinden kaçması için çabalar. Yarar sağlamak için müridin
korku, ümit, haz ve sevgi hallerinin artırması gerekir.
Teveccüh sırası kendisine geldiğinde, Üstadı nefes verdikçe feyz almak için o nefesini içine
çeker. Üstadı nefesini içine çektiğinde kalbindeki pası ve karanlığı yok ettiğine inanır ve
kendi de kalbindeki pası ve karanlığı dışarı atmak için nefesini sağa ve sola doğru boşaltır.
Üstadının nefes alıp vermesiyle kalbindeki yaraların kapandığını, iyileştiğini ve kalbinin
beyazlaştığını düşünür. Üstadından ricada bulunarak bu durumu daha fazlalaştırmasını ister.
Teveccüh bitince, müridin içindeki rahatsızlıklarını derecesi ortaya çıktığından rabıta anlatılır
ve zikir eğitimi yapılır.

RABITANIN ÇEŞİTLERİ, YARARLARI VE NASIL YAPILACAĞININ


AÇIKLANMASI
Rabıta’nın bir çok çeşidi vardır:

I - Üstadın Huzurunda Rabıta:


Mürid kendisini tahta oturmuş bir hükümdarın önündeki dilenci gibi düşünür. Kalbini de
keşkül (dilenci çanağı) gibi düşünerek onu hükümdarın önüne koyup bağışlayacağı şeyi
bekler. Üstad hazır bulunduğundan burada hayal etmek gerekmez ve hayali rabıta yapılmaz.
Mürid’de şuhud (olağan dışı görüntüler), mahviyet (kendini yok bilme), kalp sızlanması gibi
şeyler olur ve korkmazsa bu hallerin artmasını ister.
Fakat korku olursa rabıtayı bırakır. Eğer kendisinde herhangi bir hal belirmezse mürid
üstadından yardım istemeyi en büyük kazanç bilir. Çünkü aciz ve cimri değildir. Fakat her şey
Allah-u Teala’nın (c.c) ezeldeki ilmine göre belirli bir zamanda olur, daha önce açığa bakmaz.
Mürid nefsine: ‘Büyüklere bağışlanan sevgi ve aşktan sana da pay verilir’ diyerek avutur.
Nefsi inanmaz ve kendisine; ‘Sen kötü talihli ve yoksunsun’ diyerek karşı çıkarsa, mürid
derhal Allah’a (c.c) sığınarak: ‘Nefsim kusur sendedir’ suçlamasıyla yalvarmalıdır.
Ayrıca nefsinin iyi işlerinden ve kemaliyetinden (olgunluğundan) Allah’a (c.c) sığınmalıdır.
Allah’ın ezelde kendisi hakkında iyilik ve yardımının olduğunu; yüce hedef ve amaçların
O’nun bağışlanmasıyla gerçekleşebileceğini bilmelidir. Her türlü kemalatı (olgunluğu)
O’ndan istemelidir. Mürid yeteneğine güvenmemeli; yalnızca Allah’ın iyilik ve cömertliğini

1
Nebi ve Veli’nin ruhları hazırdır diye inanmak lazımdır. Ama mutlaka buradadır ve gördüm diye
kesinlikle iddia etmek alimlerce küfr olarak değerlendirilmiştir.

6
kendisi için yeterli görmeli ve üstadının yardımını dileyerek kesinlikle kendisiyle Allah-u
Teala (c.c) arasında aracı olduğuna inanır. Bu düşünce onun nefsini tembellik ve ümitsizlikten
kurtarır. Cenab-ı Hakk’ın (c.c) şu ayeti bunu göstermektedir.
‘Bizim yolumuzda ciddiyetle çalışanları, yolumuza ileteceğiz.’

II - Üstadın Bulunmadığı Yerde Rabıta:


1) Hatme yapılırken rabıta: Hatme başlamadan önce hatmenin hoş geçmesi, gönül
rahatlığıyla yapılması ve mürşidinin orada hazır bulunması dilenir. Böylece onun yardımıyla
kalp huzuru elde edilir. Hatme duası okunurken isimleri geçen tarikat büyüklerinin
ruhaniyetleri hazırdır. Her biri kendine uygun muhabbet (sevgi), ma’rifet (Allah’ı (c.c) bilme),
dünyayı terk etme, sabır, sıkıntılara katlanma gibi kıymetli armağanlarla birlikte gelirler. Bu
armağanların dağıtılması üstad hatme yapılmasına aracı olduğundan onun eliyle olur. Hatme
yapılması müridlerin yararı içindir ve onlar da bu armağanları ancak üstadlarından isterler.
2) Şekli (suri) ve manevi rabıta:
a) Şeklî rabıta: Müridin şeyhini gözünde canlandırarak düşünmesidir. Sanki üstad
karşısından oturmuş, yüzü ayın ondördü gibi nur saçar. Oradan çıkan ışıklar müridin kalbine
gelir, sonra da tüm bedenine yayılır. Şekli rabıtanın diğer bir çeşidi de müridin mürşidini tüm
bedenini saran nurdan bir giysi gibi düşünmesidir. (Telebbüs ‘elbise ‘rabıtası) Bu giysiden
yayılan ışığın kalbine, diğer latifelerine ve sonra tüm bedenine yayıldığını düşünür.
Bu tür rabıta, rabıtadan feyz alan kişilere verilir. Yine bu rabıta vesveselerine saldırısı
arttığında, kalbin sıkıntı ve hayrete düştüğü anlarda ve üstadın müridin gözünde heybetinin
kaybolduğu durumlarda yararlıdır. Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur. Bu
durumda mürid kendisini zarf olduğunu, şeyhinin de içine girdiğini düşünür.
Bu şekilde mürid çoğu zaman hiçlikte olur; kendi yerine mürşidini görür, ondan fani (yok)
olur ve onunla birleşir. Şöyle ki; birleşme ve yok olma ancak muhabbet (sevgi) ve
mahviyet’in (kendini yok bilme) en son derecesinde gerçekleşir.
b) Manevî Rabıta: Bu rabıta şekil ve nurlarla ilgisi olmayan, duyularla belirlenemeyen, yüce
bir anlam olup ancak kalp ile bilinir. Şekli rabıtadan sevgi, manevi rabıtadan ise ihlas
(içtenlik) doğar. Bazen her iki rabıta birleşir, parlak dolunay gibi mananın heybeti ve
görüntüsü birlikte gözlenir. Düşünüş veya görünüşün sonucuna göre sevgi veya ihlastan her
biri diğerini bastırır. Hangisi çoksa diğerini yok eder. Bazen de her ikisi eşit olarak beraberce
bulunurlar.
Bu Rabıtanın Çeşitleri:
- Üstadın sözlü emirlerini o bulunmasa bile yerine getirmek; yasaklarından sakınmak;
hoşlanmadığı şeyleri bırakmaktır.
- Üstadın her şeyi kuşattığını ve her şeyde tasarruf ettiğini (etkileme yetkisi verildiğini)
düşünmek; üstadın kemalatının dışa vurduğunu açıkça görmek.
- Üstadını görmeyi ve onunla buluşmayı kalbi yanarak aşırı istemek. Onunla ilgisi olan şeyleri
(evladını, mallarını, evlerini, bağlılarını ve hizmetçilerini) düşünmek. O’ndan ayrılmaktan
üzülmek.
- Bir günahtan kaçınırken, yolda yemek yerken, üstadını kendi ile birlikte görmek. (bu
durumda edebli olunmalıdır.)
- Mürid uyurken, ayağını uzatırken ve abdest bozarken kıbleden sakındığı gibi üstadının
bulunduğu yönden de sakınmalıdır.

7
- Üstadın bulunduğu yönü nurla kaplanmış, diğer yerleri karanlık görmek ve şeyhinin
bulunduğu yöne yönelmek.
- Mürid bütün ibadetlerini hal ve hareketlerini tümüyle rabıta yapmalıdır. Namazdan,
uykudan, ders alma e vermeden önce rabıta yapmalıdır. Çünkü ki rabıta arasında yapılan işler
tamamen rabıtayla geçirilmiş olur.
- Uyandıktan sonra üstadını başı ucunda düşünmek. Böylece yatarken, kalkarken edebe
uyulur.
- Dost ve arkadaş toplantılarında, yemek davetlerinde mürşidinden öğrendiği sohbetleri
yaparsa maddi iştahtan önce manevi iştah elde edilir.
- Müridin hanımı ile buluşmadan önce mürşidinin sohbetini yapması çok yararlıdır. Buna
özen gösterilmelidir. Bu sohbetten hanımında manevi şehvet doğar, sonra ruhta manevi sevgi
oluşur.
- Müridin diğer alim ve şeyhlerin yanındayken ve özellikle kendi şeyhine karşı iseler rabıtaya
önem verir. Böylece onlar mürşidine olan sevgi ve ihlası azaltıcı etkide bulunamazlar ve
manevi halini ortadan kaldıramazlar.
- Haset (çekememezlik) ve gıpta (imrenme)’yı önleyen rabıta: Güzel binek, değerli yiyecek,
şahane evler, yeşil ve etkileyici yerleri gördüğünde mürid rabıta yaparak şu şekilde düşünür:
‘Keşke mürşidim burada olsaydı şu su başında sohbet etseydi, ne güzel olurdu veya şu güzel
giysileri giyseydi, şu güzel binite binseydi, şu şahane köşkte otursaydı.’ Bu şekilde düşününce
haset ve gıpta yerine sevgi doğar, insan günah işlemekten kurtulur. Ayrıca bu durum nazara
(gözdeğmesi) da engel olur.
- Nimetler (iyilikler) karşısında rabıta: Üstadım bende bu nimetlerin bulunmamasından dolayı
zayıflık ve ümitsizlik gördü; Allah-u Teala’ya (c.c) yalvararak rica etti onun duası nedeniyle
Cenabı Hak (c.c) bana bu nimeti bağışladı. Bundan dolayı nimeti veren Allah-u Teala’ya ve
aracı olan üstadıma teşekkür etmem gerekir.
- Müsibet (bela) anında rabıta: ‘Üstadım bende kibir, kendini beğenme, şımarıklık ve dünyaya
düşkünlük gördü. Nefsimdeki bu kötülüklerin gitmesi için Allah-u Teala’ya (c.c) yalvardı,
rica etti. Cenab-ı Hakk da (c.c) bana bu musibeti verdi. Çünkü; ‘Allah-u Teala’nın (c.c)
rahmeti, kalpleri kırık olanların yanındadır.’ Hadisi şerifine göre bu musibet benim için esasta
en büyük iyiliktir. Bu bela nedeniyle gaflet ve kendimi beğenmekten kurtulur, uyanık olurum.
Bundan dolayı Allah-u Teala (c.c) ve üstadıma teşekkür etmeliyim’ diye düşünür.

ZİKİR (VİRD) KONUSU


Zikir iki çeşittir:
1. Lafza-ı Celal (Allah sözü) zikri,
2. Nefy-u İsbat (Kelime-i Tevhit) zikri.

1. Lafza-i Celal Zikri:


Celal zikri yalnız kalple veya hem kalp hem de latifelerle çekilir. Müride ilk kez beş bin adet
verilir. Herhangi bir nedenle eksik çekerse veya bırakırsa kazası gerekmez. Bunu çekiliş
yöntemi şu şekildedir: Salik abdestli, gözleri kapalı, kıbleye veya üstadının yönüne doğru
duvara yakın olarak bir örtü altına girerek oturur. Sağ ayağını sol ayağının altına koyar, sağ
kalçası üzerine oturur; bunu yapamazsa bağdaş kurarak ve diz çökerek oturur.
Yirmi beş kez diliyle ‘Estağfirullah’ der. Sonra sekiz adet Fatiha’yı okuyarak Sadatlara
bağışlar. Daha sonra mürşidine rabıta yaparak kalp huzuruyla zikr etmek için yardım ister. En

8
sonunda ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırarak Allah, Allah diye virdini çekmeye başlar.
Her yüz adet bitince diliyle bir kez ‘İlahi ente maksudi ve Rıdake Matlubi’ diye söyler.
Allah’tan başka gayesi olduğu için de kendini bu konuda yalancı görür.
Çünkü gerek zikir etmede, gerek başka gayesi olmadığını söylemede samimi değildir. Bu
duruma üzülür ve gayesinin düzgün olması için üstadına yalvarır. Zikri bitinceye kadar bu
şekilde devam eder.
Bitirince de ‘Görevimi gafletle yaptım. Gafletle yaptığım zikir günah işlemek gibidir’ der ve
yaptığı ibadeti Cenab-ı Hakka’a (c.c) yaraşır bulmayarak yeniden yirmi beş kez
‘Estağfirullah’ çeker. Bu istiğfarı oruç, namaz, Kur’an-ı Kerim okumak ve okutmak, farz veya
nafile ibadetler gibi hayır işlerinin başında ve sonunda devamlı yapar.
Celal zikri konusunda Sadat-ı Kiram şunları söylemişlerdir: Alalh (c.c) kelimesinin kalbinde
nurla yazılı olarak düşünmek; sözsüz sadece kalbden anlamını söylemek; sürekli kalbden
anlamını söylemek; sürekli kalbden Allah (c.c) sözünü geçirmek; anlamını düşünmeden
sadece sözü kalben söylemek veya kalben hem anlamı hem de sözü devamlı anmak. Bunların
en güzeli sonuncusudur.
Kitap ezberleyen öğrenci gibi, önce Cenab-ı Hakk’ın (c.c) huzurunda bulunma düşüncesine
kendini alıştırır, sonra da kalbini O yüce zikre bağlar. Bu şekilde zikir yapmak sevap kazanıp,
cezayı gidermek için değil; esas amaç olan murakabeyi (Allah-u Teala’nın (c.c) huzurunda
olma) elde etmek içindir. Gerçekten de zikrin bu türü çok güzeldir ve hızla mukarabenin
kazanılmasına neden olur.
Zikir ederken gaflet ve kuruntu (vesvese) olursa bunları kovmakla uğraşmamak gerekir.
Çünkü bunlardan kurtulmak çok zor ve karışıktır. Zikir yapan sıkılmamalı, kızmamalı, belki
de bunlar yaptığım zikirden dolayı oluyor diye düşünerek kalbinin zikrini izlemelidir.
Bu şekilde zikirden hoşlanır. Allah’u Teala (c.c) bir kulunun kalbinin uyanmasını ve
gönlünün huzura kavuşmasını dilerse ona bir takım belirtiler gösterir. Bu belirtilerden en açık
olanları; nefsin kötü tutkularından ve arzularından kaçınma ile haram ve mekruhlardan
sakınmadır. Bunlar görülünce latifelerle Zikir etmenin zamanının geldiği anlaşılır. Latifelerin
makamlarının (yerlerini) anlatmak uzun uzadıya açıklamayı gerektirdiğinden dikkatlice
okumalı ve anlamaya çalışmalıdır.

Latifelerin Açıklanması ve Zikri


Bilindiği gibi insan gerçek yapısı on latifeden oluşmuştur. Bunun beşi emirler (melekut)
aleminden, diğer beş tanesi de madde (mülk) alemindendir.
Emir alemi arşın üstündedir; görüntü ve madde olmaksızın Allahu Teala’nın (c.c) emriyle
yaratılmıştır.
Alem-i mülk, alem-i halk denen madde alemi ise arşın altında hava küresine kadar olup beş
duyu ile anlaşılabilir.
Emirler aleminden olan beş latifeden biri insanî kalb’dir. Madde alemindeki yer, insanın sol
memesinin dört parmak altındadır. İkincisi insanî ruh olup sağ memenin dört parmak
altındadır. Üçüncü sır’dır ve sol memenin iki parmak üstündedir. Dördüncüsü hafa ismini
alır, sağ memenin iki parmak üstündedir. Beşincisi boyun çukurunun iki parmak altında
bulunan ahfa’dır. Bu latifeler İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin buyurduğu gibi nurdan
yaratılmıştır. Bunların varlığını keşif sahipleri de söylemektedir. Çünkü bu latifeler esas
yerlerine döndükten sonra yerleri boş olarak görülmektedir.
Gerçekten Allah-u Teala (c.c) bu latifelere kendi Rabbani kemalatından kemaliyet (olgunluk)
ve yetenek vermiştir. Bunlar emir aleminden madde alemine taşındıktan sonra, insan bedenine

9
konulurken, nefis onların nurlarını karartmış, kemalat ve yeteneğini de eksiltmiştir. Allah-u
Teala’nın (c.c) latifelere verdiği kemalat şu şekildedir:
- Kalb için zati tecelli ve huzuru yaratmıştır.
- Ruh için zati sevgi ve cezbeyi yaratmıştır.
- Sır için zati vahdeti (Cenab-ı Hakk’ı (c.c) bir bilmek) yaratmıştır.
- Hafa için istiğrak’ı,
- Ahfa için izmihlal’i yaratmıştır.
İstiğrak: Duygularla ve düşünceyle anlaşabilen tüm varlıkları, dağılmaksızın Allah-u
Teala’nın (c.c) Zati tecellisine batmış olarak; O’nun yüce zatını ise bütün yaratılanı kuşatmış
olarak görmek ve anlamaktır. Suya dalmış kişinin su, suyunda o kişi olmadığı gibi, suya dalan
kişi dalışının derinliğinde görülmez. İstiğrak halinde kul kuldur, Rabb de Rabb’dır. Yani
istiğrak halinde Allah-u Teala (c.c) gerçekten değil de, belirme ve ululuk yönünden tüm
varlıkları kuşatmış olarak algılanır.
İzmihlal (Kaybolma, dağılma): Tüm eşyayı Allah-u Teala’nın (c.c) ilahi varlığında dağılmış
ve yok olmuş olarak görmektir. Bu suyun sütün içinde kaybolduğu gibidir. Fakat bu da gerçek
birleşme değildir. Zira yaratılanla yüce yaratıcısının birleşmesine inanmak açıkça küfürdür.
Allah-u Teala’nın (c.c) varlığı kuvvetlidir, hükümrandır, mutlaktır ve yaratılanların varlığı
esastır.
Yaratılanlar ise O yüce varlığın gölgesidir, zayıf ve sonradan olmadır. Biz özellikle kalbin
O’na ileri derecede bağlı olması nedeniyle bu tanımlamayı kullanıyoruz, yoksa birleşme söz
konusu değildir.
Latifeler insan bedeniyle birleşince, nefs emirler aleminden olan beş latifeyi karartmış
nurlarını söndürmüş ve feyz alma kapısını kapatmıştır.
Bu kötü olay şunlara neden olmuştur:
- Kalbin zatî sevgisi ve huzuru dünya sevgisine, huzuruna ve olaylara bağlı kalmaya dönüştü.
- Ruhun zatî sevgisi dünya sevgisi ve nefsin hırslarına dönüştü.
- Sırrın vahdeti (birlik duygusu) nefsin kendini tek varlık olarak görmesine dönüştü.
- Hafa’nın istiğrakı dünyanın hazlarına dalmaya dönüştü.
- Ahfa’nın izmihlali ise dünya hırsına dalmaya ve dünya uğruna kendini yok etme durumuna
dönüştü.
Bunların sonucunda nefis kendi isteklerinden başka tüm kemalatları unutulmuş ve umursamaz
olmuş; sadece kendini görür hale gelmiştir.
Madde aleminde olan beş latifenin temel özelliği eksiklik; karanlık ve kusurdur. Dört unsur
(elaman) toprak, su, ateş ve hava ile nefsi emmareden oluşan bu beş latifenin özellikleri
şunlardır:
- Toprak elemanlarının eksik yanı ibadetlere ilgisizlik, emirlere uymamak, yasakları
yapmaktır.
- Su elemanının eksik yanı nifak (iki yüzlülük) tır. Bu suyun bulunduğu kabın rengi ve şeklini
alması gibidir. İyi kişiler yanında iyi, kötü kişiler yanında kötü olur.
- Ateş elemanın eksik yanı nefsi sevmek ve onun uğruna kızmaktır. Bundan da çekememezlik,
hırs ve şehvet ateşi doğar.

10
- Hava elemanının eksikliği kibirdir. Bu da tüm yaratıklardan kendini üstün görerek Hakk’a
sırtını dönmektir.
- Nefsi emmarenin eksiği ise -Allah (c.c) korusun- ilahlık iddiasıdır. (Nefsin Tanrı olduğunu
ileri sürmesidir.)
İşte kalbin tüm hastalıklarının nedeni bu eksikliklerdir.
Cenab-ı Hakk (c.c) bir kulunu doğru yola getirmeye dilerse kerem ve iyiliğinden cezbe verir
ya da razı olduğu işler yaptırır; bundan da yine cezbe doğar. Cezbeden başka, kulunu nefsi
kemalata ermiş ve başkalarını kemale erdirebilen bir mürşidi kamille karşılaştırır; bu zatta onu
olgunlaştırarak gerçeğe erdirir. Bu mürşidi kamil latifelerin üzerinde zikri emreder. Zikre
devamla nefsin latifeler üzerindeki kötü etkisi kaybolur. Latifeler asıl makamlarına dönmeyi
isterler ve sonuçta ilk kemallerine kavuşurlar. Bu kavuşma yüce bir yolculukla olur:
Yeryüzünden kalbin makamı olan arş’ın dış yüzüne kadar dokuz bin yıldır. Kalbin
makamından emir alemindeki ruhun makamına kadar dokuz bin yıllık uzaklık vardır. Böylece
her makam arası dokuz bin yıl olduğuna göre yeryüzü ile ahfa latifesinin makamı arası kırk
beş bin yıllık uzaklıktadır. Ahfa latifesini makamı emir (melekut) aleminin sonudur. Daha
sonra latifeler emirler aleminden Allah (c.c) sıfatlarına doğru yükselme başlar. Çünkü sıfatlar
alemi, emirler aleminin aslının aslıdır. Sonra sıfatlar aleminden isimler alemine sonra şuun
(olaylar) alemine, oradan da ilahi zat’a yükselirler. Ancak sıfata kadar makamla, ondan
sonrasına da hal ile yükselme gerçekleşir. Makamla yükselme süreklidir ve kişiliğe mal
olmuştur; sabit ve değişmeyerek devam eder. Hal ise bunun tersinedir, gelip geçici bir
durumdur, kişilik yapısına mal olmuştur.
Latifeler makam ve kemallerine (asıl yerlerine) vardıkları zaman kalbin kemali olan tam
huzur; ruhun kemali olan tam cezbe; sırrın kemali olan tam birlik (vahdet); hafa’nın kemali
olan tam yokluk (benlikten arınma) ve ahfa’nın kemali olan tam izmihlal (ilahi varlıkta
kaybolma) kendiliğinden gerçekleşir. Bazen bu latifeler asıl yerlerine vardıkları halde mürid
bunu bilmez ve yorgunluğunu anlamaz. Fakat bu varışın belirtileri vardır ve bunlar
Nakşibendi kitaplarında etraflıca açıklanmıştır. Bazen latifelerin bir kısmı ilerler, diğer kısmı
ilerlemez. Yalnızca tam cezbe veya cezbe olmaksızın tam huzur olabilir. Buna seyr-i fillah
(Allah’ta (c.c) ilerleme), seyr-i ulvi (yüce ilerleme), seyr-i cezbe (cezbe de ilerleme) ve seyr-
i afaki (ufuklarda ilerleme) denilir. Bu durumda birçok kez mürid sahiv (ayıklık) için mahiv
(yok olma) olur. Hatta kendisine görülenlerin ve hallerinin artışından dolayı kalbini ileri
derecede gayesine bağlayan mürid dünya ve ahiretle ilgili işlerini unutur. Bu durumda nefy ve
isbat zikrinin zamanı gelmiş demektir.

2. Nefy ve İsbat Zikri


Kötü arzuları nefyetmek (kovmak, gidermek) gayesiyle mürid şuhuda (görüntü), zuhurdan
zuhura (türeme, ortaya çıkma) iletilir. Buradaki şuhud ve zuhurun hepsi velayet-i suğra,
(küçük velilik) makamından sayılmaktadır. Bu velilik kulluğu ve nefsin hastalıklarını bilme
makamıdır. Bu makamda nefis sakin ve mutmain (gönül doygunluğu) gibi görülse de,
emirlere uyma ve yasaklardan sakınma hali, hatta nefsin arzularının azalması onun
özelliğinden değil, alışkanlık kazanmış olmasındandır. Alışkanlıktan dolayı da emirlere uyma
ve yasaktan kaçma istenilen amaca uygun değildir.
Cenab-ı Hakk (c.c) bir kulunu merdiye makamına kavuşturmayı, marifetine erdirmeyi, seyr-i
enfusi (mana seyri) ve kulluğuyla şereflendirmeyi dilerse, ona Vahdet makamında azamet
(büyüklük) ve Celalini (ululuğunu) gösterir. Bunun yanında Allahu Teala (c.c) kulunun
nefsine; ‘Topraktan yaratılan kul nerede, Alemlerin Rabbi nerede’ diye bildirir. Kul bir bakar
ve Alemlerin Rabbi’yle çirkin ve kötü nefsi arasına hiçbir ilgi olmadığını anlar. İlahi sevgi,
yakınlık ve dostluk davalarının yalandan ibaret olduğunu görür. Perişan ve pişmanlıkla nefsini

11
hastalıklardan temizlemek için döner. Buna ikilik makamı denir. Burada müridin latifeleri
döner, fakat kalbi oraya bağlı kalır ve oranın sevgisini unutmaz. Huzura kavuşan kul sanki iki
kişi olmuş gibidir.
Birincisi ilahi huzurda yakınlık, dostluk ve sevgi davasında kalır, ikincisi ise nefsini
temizlemek ve kulların işlerini görmek için geri dönmüştür. Mürid geri döndükten sonra
madde alemindeki latifeleri, emirler alemindeki latifelerinin nurlarının yansıması ve etkisiyle
değişime uğrayarak başkalaşır. Her latifenin eksik yanı kendisine uygun özelliğe dönüşerek
nurlanır:
Toprağın eksikliği olan ibadetlere, emirlere karşı ilgisizlik ve tembellik, yumuşak huyluluğa
ve insanlardan gelen sıkıntılara katlanmaya dönülür.
Suyun eksikliği olan nifak (ikiyüzlülük), Sıbğatullah (Allah-u Teala’nın (c.c) boyasıyla
boyanmak) rengine dönüşür. Kul Allah-u Teala’nın (c.c) ahlakıyla ahlaklanır, onun boyasıyla
boyanır onun boyasıyla boyanan kişide Cenab-ı Hakk’ın (c.c) rızasından başka hiçbir şey
bulunmaz. Her gördüğü veya birlikte bulunduğu kimsede Hakk’ın Kemal ve Cemal’ini görür.
Çünkü Allah-u Teala kemal veya cemal bulunmayan hiçbir yaratık yaratmamıştır. Hatta
kafirler ve yılan gibi vahşi hayvanlar bile bu kemaliyet ve cemaliyet gözlenir.
Ateş’in eksikliği olan öfke ve nefse düşkünlük; şer’i şerife uyma ve ilahi aşka dönüşür.
Cenab-ı Hakk’ın (c.c) haram ettikleri yenilip içilince öfkelenerek karşı çıkar.
Hava’nın eksikliği olan kibir ve kullara karşı büyüklenme hali; halkı sevemeye ve alçak
gönüllülüğe dönüşür. Kendinin yaratıklara ihtiyacı olmadığını anlar ve isteklerini Rabb’inden
başka hiç kimseye bildirmez. İslamiyet izin verirse kafir de olsa herkesin isteklerini karşılar
ve hizmet eder.
Özetle, emir alemindeki latifeler asli yerlerine yükselip, madde alemindeki beş unsurun
eksiklik ve arzuları değişince, insana hakim olan nefis terkedilmiş ve hizmetçisiz kalır. Her iki
latife grubu da nefse karşı gelir ve nefis işlerini sürdürecek nurani veya zulmani bir araç
bulamaz. Bu durumda kendi de ister istemez nurani latifelere uyar, onların isteklerine boyun
eğer. İşte bu radiye ve merdiye makamıdır. Artık nefis bu makamda kalır. Latifelerin
hoşlanmadığı tüm şeylerden ve kötü ahlaktan yüz çevirir.
Nefsi arzularını İslamiyet’in sınırları içerisinde yerine getirir. Mesela kendini ve eşini
haramdan korumak ve çoğalmak amacıyla evlenir. Şehvet, haz gayesiyle değil. Allah’u
Teala’nın emrine uymak ve ibadet için yer içer ve uyur. Kısaca tüm hareketlerini İslamiyet’e
uygun ve iyi niyetle yapar. Nefis istek ve arzularını İslamiyet’e göre yaptığı için nurani
latifeler tekrar onun emrine girerek hizmet ederler. Bu makama ri’cat (dönüş) makamı denir.
Radiye ve merdiye makamından dönüş yapanlar iki kısımdır:
1- Birinci kısmı enbiyada olduğu gibi yalnız kendi nefsi için döner.
2- İkinci kısmı ise Resullerde olduğu gibi yalnızca kendi nefsi için değil halkı irşad ve davet
etmek için dönerler. Bunlar da iki kısımdır:
a) Bazılarında cezbe ateşi ve kararsızlık bitmiş olur. İkinci kez yükselmeye istekleri kalmaz.
Bunlar kendi nefislerinde kusur görürler ve onlarla uğraşırlar ve hallerini bulanıklıktan
tamamen temizlerler. Böylelerinin tarikatları sağlam ve irşadları da kuvvetli olur.
b) Diğer bir kısmın cezbe ateşi sönmez; suri ve manevi tecellilere, visal (kavuşma) ve vahdete
yönelirler. Şiddetli bir istek nedeniyle ikinci bir kez seyire (yükselişe) başlarlar. Bu yükselişe
seyri uryani (yalın yükselme) denir. Bunlar kendi nefsilerinde kavuşmaya araç olan hiçbir
ibadeti ve kemaliyeti görmezler. Tersine kavuşmalarını, yalnızca Cenab-ı Hakk’ın (c.c) fazl-u
keremi’nden görürler. Bu makam en yüce, en şerefli ve en güzel makamdır. Ancak bu

12
makamda telvin (boyanma) ve terbiyeyi bıraktığı ve nefsini unuttuğu için bulanıktan
kurtulamaz. Kendini saflaştırsa ancak temkin makamına kavuşur. Bu iki makamı birlikte elde
edenler kibrit-i ahmer’den daha kıymetli ve nadirdir.
Sadat-ı Kiram’dan Hace Alaaddin Atar (k.s) ve bazıları yeni tarikata girenlere gaflet, vesvese
ve kuruntuları önlemek gayesiyle neyf ve ispat zikrini, ism-i celal zikri gibi vermişlerdir.
Bunlar masivatı (Allah-u Teala’nın (c.c) dışındakiler) yok etmek için ‘La maksude illallah’
(Allah’tan (c.c) başka gaye yoktur) anlamını kasdettiler. Gavs-ı Azam Seyyid Sıbğatullah
Arvasi gibiler kalbin saflaşması için başlangıçta nefy ve ispat zikrini; daha sonra kalbin
toparlanması için de ismi celal ve latifeler zikrini vermişlerdir, zira bu ikisi murakabeye
girmek için daha kuvvetli araçtır. Şeyh Abdurrahman-ı Tahi (k.s) ise bazen zikir olmaksızın
nefesin göbek altında tutulmasını emrederdi. Böyle yaparak içerden zulmet (kalp karanlığı)
çıkarıldığını söylerdi.
Özetlemek gerekirse; bazıları kalbi genişletmek amacıyla tam sahivi (tam uyanıklığı) seçerek
nefy ve ispat zikrini; diğer bazıları da cemiyeti (toplanmayı) çabuklaştırmak için celal zikrini
tercih ettiler. Başka sadatlar ise, hem cemiyeti çabuklaştırmak, hem de tam sahivi elde etmek
için her iki zikri birlikte yaptırdılar. Bu açıklamalar tarikata yeni başlayanlar içindir.
Velayet-i Kübra sahipleri ise hayalleri kovmak, şehvetleri de engellemek için belirli
zamanların dışında neyf ve ispat zikrine devam etmeyi arzu ettiler. Belirli zamanlarda yapılan
zikrin onların şanına yakışan anlamını düşünerek dil ile tehlildir (La ilahe illallah) şeriatın
emrettiği zikirlerin hepsi dil ile yapılır.

Neyf ve İsbat Zikrinin Rükünleri, Şartları ve Edepleri


Neyf ve ispat zikrinin dört rüknü vardır:
1- La ilahe illallah.
2- Muhammedün Resulullah.
3- Bu ikisinin anlamlarını düşünme.
4- Nefesi bırakırken kalben ‘İlahi ente maksudu ve rıdake matlubi’ demektir.
Nefy ve ispat zikrinin dört şartı vardır:
1- Göbekten alnın üst tarafına doğru uzanan ve seyf (kılıç) denen kalın ve dik çizgidir.
2- Alnın üst tarafından sağ kulağın arkasından geçerek sağ omuza, oradan da kalbe
gelen mükennis (temizleyici) isimli çizgiyi düşünmektir.
3- Nefesi tutmaktır.
4- Tekliktir. Hem nefesi hem de bir nefesteki zikir sayısını tek yapmaktır.
Nefy ve İsbat’ın edepleri de beş tanedir:
1- Çizginin deri ve et arasında ve
2- Beyaz ve saydam olarak düşünülmesidir.
3- Çizginin göbekten göğse, oradan boğaza, sonra çeneye çıkmasıdır.
4- Vücudun hiçbir organının kıpırdamamasıdır.
5- Kalbe ‘Allah’ kelimesini şiddetle vurarak girdirmek ve vuruş anında kalbin bundan
etkilenmesini sağlamaktır.

13
NAKŞİBENDİ TARİKATI’NDA EN ÖNEMLİ ŞEY İTİKADI EHL-İ SÜNNET’E
GÖRE DÜZELMEK VE DÖRT HAK MEZHEPTEN BİRİNE UYMAKTIR
Şah-ı Nakşibendi Hazretleri’nin (k.s) açıkladığına göre en önemli nokta dinin emirlerini
yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktır. Kemal derecesine varmak için tek başına
bunun yeterli olabileceğini söylediler. Bunu sağlamak için ‘Ruhsat ve bid’atlerden sakınmak,
tüm vacipleri tam olarak yapmak, mekruh ve haramlardan kaçınmak gerekir. Hatta hilâf-ı evlâ
(en iyinin dışında) ve tenzihî (hafif) mekruhlar bile nisbet ve huzuru elde etmeye engeldir’
diye buyurmuşlardır. Zira bu yüce tarikatın temeli ilahi sevgi ve gayrettir. Bu sevginin ve
gayretin aşırı olması sonucu insan kendisi için iyi olanı göremez, dinin dışına çıkar, fitneye
düşer, yersiz sözler, saçmalıklar ve şatahat (kendinde olmadan söylenen söz)leri söyler.
Sekir (kendinden geçme) ve nefsi görmemek hali kişiye dinin temel kurallarını unutturur,
fitneye düşürür. Halbuki şer’i şerifin dışına çıkma sevgi ve gayrete engeldir. Bundan dolayı
emaneti (muhabbet ve gayreti) yüklenmekten yerler, gökler ve dağlar korktular. Hatta
yaratılanların en şereflisi olan Peygamberimiz (s.a.v) muhabbet fitnesinden Allahu Teala’ya
sığınmıştı. Nitekim Efendimiz Hafız Şirazi (k.s) bu inceliği şöyle belirtmişti: ‘Gerçek şudur
ki, başlangıçta sevgi ve aşk kolayca ortaya çıkmamıştı. Tersine, sonradan birçok sıkıntı ve
zorluklara katlanmakla ortaya çıkmıştı.’
Çoğu zaman sevgi uygunsuz, hatta çirkin söz ve hareketlerin ortaya çıkmasına; ehli sünnet
inancına zıt görüşlerin doğmasına neden olur. Cahillerin çoğu hallerine kendi vicdanlarını
şahit gösterir ve şöyle derler: ‘Biz Allah ve Resulüna yakınız, durumumuzda kuvvetli bir
nispet görüyoruz!’ Aksine vicdanları kendilerini Allah (c.c) ve Resulünden uzaklaştırır ve
yakınlık zannettikleri durum uzaklaşma nedeni olur.
Keşke onlar vicdanlarını Peygamberimize bıraksalardı ve cezbelerini şeriat sınırında tutsalar
ve ibadetlerini ona uygun işleselerdi. Çünkü cezbe şeriata zıt ise o cezbe sahibini hata
yapmaya yönelir. Gerçekten şeriata uygun olmayan cezbeye sahip olduğuna inanan kişiyi
doğru yola döndürmek, yüz tane gafil kişiyi doğru yola getirmekten daha güçtür.
Kendisi tarikatta bulunurken ve başkasına yol gösterirken vicdanını işe karıştırmaktan son
derece sakınmak gerekir. Şeriatın açık kuralları bunun dışındadır. Kendi düşüncesine göre
davranarak bir haramı veya mekruhu işlemenin dinimizde yeri yoktur.
Rabbim nefsimizin bize süsleyerek gösterdiği hurafelerden bizi korusun. Gerçekte nefis
kendisine bir pay çıkarmak ümidiyle ancak hoşuna giden şeyleri ister ve yapar. Eğer şeriatın
sınırları belirlenmemiş olsaydı, nefis birçok kötü şeyleri güzel, öldürücü zehiri bal ve şeker
gibi göstererek bizleri aldatacaktı.
Niyeti ciddi ve arzusu gerçek olan Nakşibendi Tarikatı isteklisinin inancını Ehli Sünnet
görüşüne göre düzeltmesi gerekir. Ehli Sünnet itikadının imamları Şeyh Ebu Hasan Eş’ari ve
İmam Ebu Mansur Maturi’dir. Dinin ileri gelenleri çok önemsiz kısımlarda onlardan ayrı
karar vermişlerdir. Bu kısımların dışındaki konularda, kimin düşüncesi bu iki imamın
düşüncelerine zıtsa ona uyulmaz ve bu iki imamın kuralları, yöntemleri ve koydukları esaslar
dışında düşünce ileri süren arif, tasavvufçu, tefsirci, hadisçi gibi fıkıh alimi olmayanların
içtihadıyla hareket edilmez. Bu iki imam itikad konusunda tüm Ümmeti Muhammed
tarafından tam ve yetkili kabul edilmiştir.
Yine bu ümmet, keşifte bulunanların keşiflerini, hata yapılabilecek konuları ve ayet ve
hadisleri tevil eden (kendine göre yorumlayan) tasavvufçuların görüşlerini benimsememiştir.
Çünkü bu tasavvufçuların tüm delilleri hata veya gerçek olabilecek ve dinen uyulması zorunlu
olmayan keşiflerdir. Hatta tasavvufçular keşfe güvenilemeyeceğini belirterek bu konuda hiç
kimseden çekinmeden, utanmadan bizi uyarmaktan kaçınmamışlardır. Zira bu zatların
amaçları Allah-u Teala’nın (c.c) hoşnutluğunu kazanmaktır. Allah-u Teala (c.c) onları

14
insanlara yol gösterici olarak yaratmıştır. Onlar Allah’tan (c.c) korkarlar, sapıklıktan ve
bozgunculuktan sakınırlar. Allah (c.c) onların sırlarını yüce kılsın, iyilikle ödüllendirsin.
Allah-u Teala (c.c) kuralları arasında paylaştırdığından, her ilim onu iyi bilen kişiden
öğrenilmelidir. Fıkıh ilmi fakihten, itikat ilmi akaid alimlerinden, tasavvuf ilmi de
mutasavvıftan elde edilir. Kendi dalının dışında ilim belirtenin ilmi geçerli değildir. Mesela
İbn-i Hacer Heytemi tecvid ilminde İmam Cezeri’yi babası Şeyh Muhammed Cüveyni’den
daha çok benimsemişti. Halbuki kendisi ve babası hakkında; ‘Eğer bu zamanda bir nebi
olsaydı bunlar olurlardı’ denilmişti. Fakat o: ‘İnci ve mücevher satıcılarında boncuk
bulunmaz’ diyerek bu durumu açıklamıştır.
Mürid itikat bilgilerini düzelttikten sonra, ikinci olarak dört mezhepten birisinin fıkıh bilgileri
ile ibadetlerini yapmaya çalışır ki bu tarikatın temel kurallarındandır. Talip uymuş olduğu
mezhebin en seçkin görüşünü benimsemelidir. Zira mezhepte de tam doğru olmayan görüşlere
uymaya bile izin verilmemiştir, nerede kaldı ki zayıf bir görüş kabul edilsin.
İtikat düzeltildikten sonra, mezhebe göre ibadetlerini yapma işi gerçekleştikten sonra mürid
kalp temizliğine başlar. Zikir ve rabıtanın birisi veya her ikisi aracılığıyla ihlas ve ilahi sevgi
kazanılarak bir temizleme işi gerçekleşebilir. Bu sırada kalpte herhangi bir hal veya cezbe
ortaya çıkarsa, onun itikat ve şeriata uyup uymadığına bakar. Eğer bunlara uygunsa devam
eder, aksi durumda bırakır. Ayrıca oluşan halden istiğfar eder. İtikad ve fıkıh ilmine aykırı
olanın nefis ve şeytandan gelen istidrac (kandırma) olduğuna karar verir ve bu halin Allah’tan
(c.c) uzaklaştırıcı olduğunu bilir. Kıysa ve içtihad kapısı kapanmıştır. Bundan dolayı şeriata
zıt inanç, cezbe, hal ve keşfin doğru olduğuna bin melek gelip şahitlik etse bile kıyas yapma
ve keşfi tevil etme yorumlamaya yeltenmemek gerekir.
Şeriata ters haller uzaklaştırıcıdır ve ilahi huzurdan kovulmaya neden olur. Kabul edilecek
görüşler müctehidlerin düşünceleridir. Halbuki biz müctehid değiliz, yorum ve kıyas
yapamayız. Nitekim İbnu Salah ve İmam-ı Nevevi içtihadın Hicri Dördüncü yüzyıldan sonra
bittiğini bildirdiler. Ayrıca şeytan da akli kıyastan dolayı lanetlenmiştir. Başkaları hakkında
ise husni zanda bulunarak iyi yorumda bulunmamız emredilmiştir. Kendi nefsimizi de bütün
yaptığımız işlerden eleştirmemiz gerekir, bilhassa yasaklarda taviz veremeyiz.
Sadat-ı Kiram ruhsatlardan ve hasene (iyi) de olsa bid’atlardan sakınarak vicdanlarına göre
davranmadılar. Şah-ı Nakşibendi, tarikatın sohbet, azimetle ibadet etmek, bid’at ve
ruhsatlardan kaçınmak olduğunu söylemiştir. Ruhsatın anlamı en iyinin karşıtıdır
Necasetlerden affedebilecek miktar hariç; söz birliği olan ruhsatlardan dahi büyükler
çekinmiştir. Çünkü ruhsatlar nefsin rahat etmesi içindir. Necaset konusunda ise aşırı azimete
sarılmak vesveseyi çoğaltır. Onun için sadece bu konuda ruhsata uymaya izin verilmiştir.
Bid’at ise Ashab-ı Kiram zamanında görülmeyen, müctehidlerin kıyasta belirtmedikleri ve
ümmetin söz birliği etmediği şeylerdir.
Ümmetin söz birliği ettiği şeyler medreselerin, minarelerin ve tekkelerin yapılması, eser
yazmak gibi konulardır. Sadatın belirttiği özel edepler, nefy ve ispat, Celal zikri, teveccüh,
hatme ve tarikatın kuralları da bid’at değildir. Sadatlar inkar ve karşı çıkılmaksızın bunları
devam ettirmişlerdir. Devam etmesi doğruluğunu göstermektedir. Ayrıca biz kanıtlarını
bilmesek de onlar için iyi zanda bulunmaya mecburuz.
İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Mektubat’ında bildirdiği gibi örf ve adete bağlı bid’atlerin
bırakılması iyiyse de feraciye, aba, hırka, şalvar gibi giysilerin kullanılması ve kaşıkla yemek
yemek bid’atlerin dışındadır. Çünkü bunlar örf ve adete bağlıdır, sakınmak gerekmez.
Bid’at yapılırken ve yakınlığa neden olacak yerlerde söz konusudur. Mesela namaz
tesbihlerini taş veya tesbihle çekmek bid’attır. İbnu Hacer Heytemi Fethul Mübin adlı eserde

15
bunu açıklamıştır. Yine kitap ve sünnette olmayan zikri ve duaları kişinin kendi belirlediği
zamanlarda okuması; velilerin eşiğini öpmek, dinde olmayan şeylere inanmak, sofilerin raks
ve bazı hareketler yaparak Allah’a (c.c) yakınlık iddia etmeleri, bazı ağaçların, taşların kutsal
olduğuna inanmak ve bunlardan yardım umarak ziyaret etmek, bazı kişilerin ihtiyaç
giderdiğine inanarak onlara gitmek hep bid’attır. İbnu Hacer bunların hepsini açıklamıştır.
Yorumu (tevili) olsa bile bazı cahil sofilerin şeriata aykırı sözleri de bid’attır. Halbuki
Nakşibendi Tarikatı’nın şeriata aykırı hiçbir şeye izin vermediğini İmam-ı Rabbani Hazretleri
açıklamıştır. Cahil sofilerin: ‘Sen bunu bize verdin; sen bizden şunu aldın, şu belayı bize
kaldırdın; sen bizim dünyamızın ve dinimizin sahibisin’ gibi sözleri her ne kadar aracı
olmakla yorumlanabilirse de hepsi hurafe ve bid’attır. Hatta bazısı küfre kadar gider. Örneğin;
‘Şeyhim bana puta secde etmeyi emretse ederim; yalan yere Allah’a (c.c) yemin ederim, ama
şeyhimin adına yalan yemin etmem’ demek gibi sözler. Halbuki bu sözler açıkça küfrü
gerektirir. Küfrü çağrıştıran her ne kadar olmayacak bir işse de küfrü gerektirir: ‘Eğer Zeyd
semaya uçsa kafir olurum’ gibi. Sözler küfrü gerektirmezse o zaman da tahrimen mekruhtur.
Allah-u Teala (c.c) bizleri bunlardan korusun.
Büyük günah işlemek veya ‘tarikattan çıktım’ demek tarikattan çıkmaya neden olur. Böyle
durumda birkaç gün içinde tarikat tazelemek gerekir. Müridin ilerleyememesi bu gibi haller
nedeniyledir. Halbuki büyükler: ‘Üç gün aynı halde kalan kimse için ölüm daha iyidir’
demişlerdir. Hatta bazı büyükler üç gün geçtiği halde müridin durumunu sormaması
karşısında hayret eder ve aciz olurlardı.

MÜRŞİDE TESLİM OLMANIN DERECELERİ


Mürşid hakkında ihlasın en düşük derecesi:
Müridin, dünya kutuplarla dolu olsa dahi feyiz kapısını ancak şeyhinin açabileceğini ve bütün
ibadetlerinin şeyhin bir tek nazarına (bakışına) eşit olamayacağına inanmasıdır.
Teslim Olmanın En Yüksek Derecesi:
Yok olacağını bilse dahi; dünya ve ahiret yararı olmaksızın duraksamadan şeyhinin emrini
yerine getirmesidir. Bununla birlikte beraber olduğu veya daha önce yaşamış olan
kardeşlerinin ve sadıkların ibadetlerine bakmamalıdır. Çünkü bu teslimiyeti engeller. Zira
teslim olmanın anlamı; ‘Her kim silahını efendisinin kapısına asarsa rahat eder’ sözünden
anlaşılmaktadır. Buradaki silahtan gaye, müridin çalışması ve şeyhinin nazar etmesidir.
İşin gerçeği şu ki; bilgili bir şeyh, müridinden fazla müridini tanır ve nefsinin tedavisinin bilir.
Çünkü kamil mürşit,müridini birçok yollarda yürütür ve yetiştirir. Örneğin bazen yalnız rabıta
bazen yalnız sohbet bazen yalnız murakabe, bazen yalnız fikir, bazen yalnız cezbe, bazen de
bunların birkaçı veya hepsiyle yetiştirir. Sözün özü mürid tam teslim olmazsa, şeyhten yol
gösterme ve yetiştirme olamaz. Allah-u Teala (c.c) ve O’nun Resulü gerçeği daha güzel bilir.

16
Şey Fethullah Verkanisî (k.s) Hazretleri’nin birinci
mektubu burada sona erdi. Bundan sonra ki bölüm
Şeyh Abdurrahman-ı Tahi (k.s) Hazretleri’nin Mevlana
Halidi Zülcenaheyn Hazretleri’nin (k.s) halifesi olan
Şeyh Muhammen bin Süleyman-ı Bağdadi’nin El
Hadikayı Nediye kitabından Şeyh Fethullah
Hazretleri’ne yazdırdığı adaplardır.

MÜRİDİN EDEBLERİ
Bir mürid mürşidi kamili mükemmeli bulduğunda onunla beraberken ve ayrıyken edebi
gözeterek ona malı ve canıyla hizmet etmesi gerekir. Eğer mürid edebe uymazsa feyiz kaçar;
nur karanlığa dönüşür ve manevi ayrılık gelir.
Şeyh Taceddin-i Hin-i Nakşibendi’nin (k.s) Naciyetul Kübra isimli eserinde bu konu şöyle
açıklanmıştır: ‘Bazı şeyhlerin hakkın ancak güzel edebe uymakla ödenebilir. Şeyhe saygıyla
davranmak onun hakkını vermek; saygısızlıkta bulunmak ise zarar etmek ve büyük bir
kusurdur. Çünkü mürşide manevi babalık hakkı vardır.’
Ben de diyorum ki: Manevi nispet Allah (c.c) aşıklarının yanında maddi babalıktan daha
şereflidir. Bu yakınlık Bilali Habeşi ve Selmani Farisi (r.a) Hazretlerini Ehli Beyte dahil etti,
amcalık bağı olan Ebu Talip de manevi nispetten uzak kıldı.
Şeyh Şerafettin Ömer İbni Farid (k.s) bu yakınlık için şöyle buyurdu: ‘İlahi aşk yolundaki
manevi nispet anne ve babanın yakınlığından daha fazladır.’
Mürid gayesinden başka her şeyle ilgisini keserek, nefsini tüm yaratıklardan daha aşağı
görmelidir. Kendisi nefsi için hiç kimseden bir hak istememeli, aksine üzerine geçmiş olan
kişilerin haklarını ödemelidir. Hal, makam, keramet, fena ve beka gibi isteklerde
bulunmamalıdır. Böyle amacı olan nefsine uymuş sayılır. Ayrıca makam ve keşiflere ait
kendisinde bir durum oluşursa tek başına karar vermemeli ve buna güvenmemelidir.
Kendisini tembelliğe ve aşağılık duygusuna kaptırmamalıdır.
Tarikatın anası edeptir. İnsan Allah (c.c) ancak edeple erişir. Allah’a kavuşamayan da edebe
uymadığı için kavuşamaz.

Müridin Mürşidiyle İlgili Dikkat Etmesi Gereken Edepler


1- Herhangi bir konuda şeyhini aldatmamalıdır. O’na son derece saygı göstermelidir.
2- O’nun öğrettiği zikir ile kalbini düzeltmeye çalışarak gafletten kurtulmaya çabalamalıdır.
3- Bir konuda haklı bile olsa şeyhin sözünü ve gayesini anlamaya çalışmalı; ona karşı ölü
yıkayıcısının eli altındaki ceset gibi olmalıdır.
4- Şeyhi bir şey sormadan söz söylememelidir.
5- Herhangi bir isteğini şeyhinden başkasına söylememelidir. Eğer mürşidine ulaşamazsa ve
çok gerekliyse salih, eli açık ve takva sahibi kişilerden istekte bulunabilir.
6- Ancak mürşidi aracılığıyla istek ve gayesine ulaşabileceğine inanmalıdır. Sevgisi başka bir
şeyhe yönelirse kendi mürşidinden yarar göremez ve feyz kapısı kapanır.
7- Mürşidinin kendi üzerindeki tasarrufunu kabullenerek emrine uymalı ve her konuda ona
hizmet etmelidir. Çünkü arzu ve sevgi bu yolla oluşur ve ihlasla gönülden bağlılığın ölçüsü bu
yolla anlaşılır.

17
8- İbadetlerinde adetlerinde ve tüm yaptığı işlerinde mürşidinin isteğini kendi isteğinden üstün
tutmalıdır.
9- Mürşidin iyi ahlakına ve olgunluğuna güvenerek onun hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan
kaçınmalıdır.
10- Kendi durumunu mürşidine açıkladıktan sonra bir şey istemeden verilecek karşılığı
beklemelidir. Birisi şeyhine bir şey sorarsa kendisi cevap verme küstahlığında
bulunmamalıdır.
11- Mürşidinin bulunduğu toplulukta yüksek sesle konuşmamalıdır. Çünkü bu çok kötü
edepsizliktir. Bize anlatıldığına göre bir gün İmamı Züfer abdest alıyordu, hocası İmam-ı
Azam Ebu Hanife (r.a) onun yanından geçti. İmam-ı Züfer ayağa kalkmayarak saygıda kusur
etti. Bundan dolayı en üstün öğrenci olacakken derecesi en düşük kaldı.
12- Mürşidinin hiçbir haline kalben dahi olsa karşı koymamalı ve içinde şüphe belirirse iyiye
yormalı; iyiye yoramazsa kusuru kendinde aramalıdır. Musa (a.s) ile Hızır (a.s) arasına geçen
olayı düşünmelidir. Çünkü mürşide karşılık vermek çok çirkindir ve bundan ortaya çıkacak
perdelenmenin ilacı yoktur. Ayrıca tüm feyiz kapıları kapanır.
13- Mürşidinin çare bulması için iyi veya kötü tüm olayları ona açıklamalıdır. Çünkü mürşit
doktor gibidir; müridin halini öğrendiğinde onun sorununu düzeltmeye ve iyileştirmeye
çalışır. Bu nedenle nasıl olsa şeyhim benim sorunumu biliyor diye sorunu ona iletmemek
doğru değildir. Çünkü bazen mürşit keşfinde yanılabilir. Velilerin keşfinde yanılması
alimlerin içtihatda yanılması gibidir, yanılan da sevap kazanır. Şeriatın kurallarına uymadıkça
keşiflere uyulmaz. Gerçek bile olsa bunlarla karar verilmez.
14- Müridin şeyhine gönülden bağlılığı eziyetli ve sıkıntılı olduğunda bile bozulmamalıdır.
Moral bozacak sözler, dedikodular ümidini kırmamalı; Allah’tan (c.c) istediği feyzi ancak
mürşidinin aracılığıyla elde edebileceğine inanmalıdır. Bunun için şeyhine olan sevgisi be
bağlılığı kendi nefsinden, çoluk çocuğundan ve malında daha fazla olmalıdır.
15- Mürşidinin yaptığı ibadet ve hareketlerin hepsini yapmaya kalkışmamalıdır. Çünkü
mürşidinin bulunduğu hal ve derecesiyle ilgili bazı yaptıkları müride uygun düşmeyebilir.
16- Şeyhinin emirlerini yorumsuz başkasına devretmeden hemen yerine getirmelidir.
Geciktirirse veya yapmasa feyiz kesilir.
17- Mürşidinin verdiği zikir, teveccüh ve murakabe gibi görevleri emrettiği şekilde yerine
getirmelidir.
18- Mürşidi ile birlikte bulunurken hareketlerine, sözlerine, sorduğu soru ve verdiği
cevaplarına dikkat etmeli; ileri- geri konuşmamalıdır. Zira böyle şeyhin büyüklüğünü ve
saygısını müridin kalbinden gider.
19- Mürşidiyle konuşacağı anları iyi ayarlamalı; verdiği cevapları can kulağıyla dinlemeli,
konuşurken edepli ve haddini aşmadan kısa ve öz derdini anlatmalıdır.
20- Mürşidinin kendisine açıklanan sırlarını gizlemelidir.
21- Allah Teala’nın (c.c) mürşidi aracılığıyla kendisine bağışladığı keşif, keramet, hal ve
düşünceleri şeyhinden saklamamalıdır.
22-Uygunsuz kişilerin yanında mürşidinden söz etmemeli ve onun sohbetlerini
anlatmamalıdır. Onlara ancak akılları ve anlayışları derecesinden açıklama yapabilir.
23- Mürşide kapılanmak gerçekleştiğinde size Allah’u Teala’yı (c.c) tanımak ve bilmek için
geldim demelidir. Şeyhi kendisini kabul ettikten sonra bir şey istemez, ancak hizmet eder.

18
Böylece mürşidinin kendisini kabulü tam olur. Bu süre boyunca şeyhi bir şey emrederse
bildiği şey dahi olsa onunla uğraşmalıdır.
24- Herhangi bir kimse şeyhine selam söylemek isterse, o görevi üzerine almamalıdır.
25- Mürşidi ile beraberken başka şeylerle ilgilenmemeli, tam anlamıyla ona yönelmelidir
26- Mürşidinin karşısında abdest bozmamalı, tükürmemeli, sümkürmemeli, nafile namaz
kılmamalı, tesbih çekmemeli ve bir şeyle oynamamalıdır.
27- Mürşidi emretmedikçe baş köşeye geçmemelidir.
28- Mürşidin seccadesi, yatağı, kap ve kacağı gibi özel eşyaları kullanmamalıdır.
29- Karanlık gibi zorunlu haller olmadıkça mürşidinin önünde yürümemelidir.
30- Mürşidinden uzakta iken ilgiyi kesmemek için mektuplaşmalı, bu mektupları korumaya
özen göstermelidir.
31- Abdestsiz olarak şeyhinin yanında oturmamalıdır.
32- Nehir gibi akarsu kıyısında abdest alırken mürşidinden üst tarafta bulunmamalıdır.
33- Uzakta bulunsa dahi şeyhinin bulunduğu yöne ayağını uzatmamalıdır.
34- Mürşidi bir şeyle uğraşırken veya elini tutup yakalayarak, çekerek öpmeye
çalışmamalıdır.
35- İzin almadan günlük tutma bile olsa karşısında bir şey yazmamalıdır.
36- Şeyhinden olağanüstü halde ve keramet beklememeli ve istememelidir.
37- Mürşidinin kendisine verdiği armağanlara özen göstererek ömrü boyunca saklamalı; hiç
kimseye vermemeli ve satmamalıdır.
38- Mürşidinin ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmalıdır.
39- Mürşidinin sevdiklerini sevmeli, hoşlanmadıklarından hoşlanmamalıdır.
40- Mürşidi ayakta dururken kendisi oturmamalıdır. Sırtını şeyhine dönmemeli ve kapıyı
vurarak sertçe örtmemelidir.
41- Bir mürşit müridini tarikattan çıkarırsa tamamıyla ondan ayrılmaz. Çünkü böyle bir
müridin başkasının aracılığıyla kurtulması imkansızdır.
42- Benim mürşidim Peygamberden, sahabelerden, tabiin hazretlerinden daha büyüktür gibi
düşüncelere sapmamalı ve konuşmamalıdır.
43- Mürşidine gözünü dikip bakmamalı; o başka tarafa bakarken rabıta amacıyla göz ucuyla
bakmalıdır.
44- Mürşidiyle birlikte otururken manevi yarar sağlamak için kalbini onun kalbine bağlı
bulundurmak gerekir. Çünkü, nispet ve feyiz şeyhinin sohbetiyle oluşur ve gafil olanlardan
geriye döner, uyanık olanların kalbine girer. Manevi nispet dumanın yayılması veya
yağmurun yapması gibi yayılır ve onu ancak ihlas ve ilahi sevgisi tam olanlar hisseder.
45- Mürşidiyle birlikte otururken gönlü engin ve iç huzuruyla olmalıdır. Bunu sağlamak için
gözleri kapayıp sanki başının üzerinde duran kuşu ürkütmeyecek şekilde kıpırdamadan
durmalıdır.
46- Zamanı öğrenmek için iki de bir saatine bakmamalı; içine sıkıntı gelince şeyhin yanında
çıkıp gitmelidir.

19
47- Mürid, şeyhinin çocukları, akrabalar ve komşuları yanında da edepli, saygılı ve vefalı
olmalıdır.
48- Mürşid kendisini yemeğe çağırdığında, mürid güzel yemekler ve içecekler, rahat yataklar
isteğinde bulunmamalıdır. Hazırlananı yemeli; bulunduğu yerde yatmalı ve bu durumu nispet
alması için büyük bir devlet ve nimet saymalıdır. Bu sırada bir kusur işlerse Cenab-ı Hakk’a
(c.c) istiğfar etmelidir.
49- Hizmet ederken gerek mürşit, gerek diğer müridler, gerekse de misafirler için yaptığı
hizmetin nispet bakımından eşit olduğuna inanmamalıdır.
50- Mürşidiyle herhangi bir konuda görüşmek isteyen onun boş ve uygun zamanı kollamalı;
51- Mürid mürşidinden herhangi bir şey veya hizmet istememelidir. Sadece hastalık, sıkıntı
gibi durumlarda bilgi verilir. Mürşit ister dua eder, isterse etmeyebilir.
52- Mürşidi başkalarıyla konuşurken, yanına sokulmamalıdır. İzin isteyeceği zaman evinden
çıkmasını istememeli; çok acil işi varsa uygun bir şekilde haber göndermelidir.
53- Sabah namazından güneş doğuncaya kadar ve akşam yatsı namazları arasında özel
görevleri olduğundan mürşidiyle konuşmamalıdır.
54- Mürid herhangi bir yerde sohbet etmesi gerekirse mürşidiyle ilgili konuşma yapmalıdır.
55- Mürşidini ziyaret geldiğinde kendi başına ne kadar kalacağına karar vermemelidir. İstek
ve arzusu olduğu sürece orada kalmalı ve gitme kararını mürşidine bırakmalıdır.
56- Mürşidini kabul etmeyen kişilerle bir arada bulunmamalıdır.
57- Mürşit herhangi bir konuda yasaklama getirirse (bir yere gitmeyi, bir şeyi yemeği, bir şey
yapmayı yasaklarsa) üzülmemeli, aksine benim yararım içindi diye sevinmelidir.
58- Gördüğü rüyaları kendi yorumunu önemsemeden mürşidine anlatmalı, onun yorumuna
göre davranmalıdır.

Müridin Diğer Müridler Yanındayken ve Yalnızken Dikkat Etmesi Gereken Edepler


1- Mürid kardeşlerine kusur aramamalı, geçmişte yaptığı hataları araştırmamalı, yüzüne
vurmamalı ve bunlardan dolayı onları aşağılamamalıdır. Büyükler buyurmuşlardır: ‘İnsanların
eksikliklerinden kendisine bildirilen bir hal şeytanın aracılığıyla gelen keşiftir. Allah’u Teala
(c.c) ona kıymet vermez.’ İnsanların kusur ve günahlarını araştıran gönül dünyası (sırrı) zarar
görür. Şeyhinden yararlanması kesilir.
2- Bir acı şalgam bile olsa Allah’u Teala’nın (c.c) kendisine verdiği nimetleri mürid
kardeşleriyle paylaşmalıdır.
3- Mübarek geceleri ve toplatın gecelerini kardeşlerine bildirmeli; onlardan önce uyanırsa
onları uyandırmayı kendine görev bilmelidir.
4- Yaptığı ibadetleri diğer müridlerinkinden fazla görürse, nefsini de onlardan üstün
görmemeli, aksine onların uykusu benim ibadetimden hayırlıdır diye düşünmelidir. Zira
uykuda olana günah yazılmaz.
5- Mürşidini terk etmiş ve kendini dünya hırsına kaptırmış müridlerle arkadaşlık
yapmamalıdır. Aksi halde kendisi de onunla birlikte kaybolur gider.
6- Müridlerden yoksul olanları gözetmede diğerlerine örnek olmalı ve bunu nafile
ibadetlerden üstün tutmalıdır.
7- Hasta ve kimsesiz müridleri arayıp sorarak ihtiyaçlarını yerine getirmelidir

20
8- Mürid kardeşleri için her zaman iyi düşünceli ve kalbine gelen kötü duygulara kulak
asmamalıdır.
9- Son nefesini vermekte olan mürid kardeşin yanında gerekirse sabahlayarak gerekli
görevlerini yerine getirmelidir.
10- Diğer müridlere duada bulunmalıdır.
Bilhassa gece namaza kalktığında ve secdede Allah’u Teala’dan(c.c) onlar için af dilemelidir.
Mürid bu şekilde yaparsa melekler de onun için aynı şeyi yaparlar.
11- Müridler tuvaletlerin temizliğini kendi aralarında sırayla yaparlar. Fakat mürşit kendisine
emrederse sırayla yapmalıdır.
12- Diğer müridlere gerebilecek iğne, iplik, makas, ilaç gibi maddeleri yanında bulundurmalı
ve onların başkasından istememesini sağlamalıdır.
13- Özürsüz hiçbir zaman tek başına yememelidir.
14- Mürid kendisinden eski olan müridlere ibadeti kendisinden az bile olsa saygılı olmalıdır.
15- Hiç kimseye öfkelenmemeli, çabuk kızmamalıdır. Çünkü öfke kalbin nurunu söndürür.
Tartışma ve ağız dalaşı yapmamalıdır; çünkü bu unutkanlık ve ruh bulanıklığına neden olur.
Birisine öfkelendiğinde ondan özür dilemeli, Cenab-ı Hakk’a da (c.c) istiğfar etmelidir. Haklı
dahi olsa kimseye hakaret etmemeli; her gördüğü kişiyi Hızır (a.s) veya veli sanarak dua
istemelidir. Herhangi bir konuda iyice düşünmeden karar vermemelidir. Hiç kimseyi hor
görmemeli, yaratıklara şefkatle bakmalıdır.
16- Her zaman sünnete uymalı, takvaya sarılmalı, büyük zatların kitaplarını izlemeli ve
cemaatla namazda birinci safta, başlangıç tekbirinde bulunmaya devam etmelidir.
17- Fıkıh (ilmihal bilgileri) konularını öğrenmelidir. Cahil sofilerle konuşurken onların
dediklerini fıkıh ölçüsüne vurmalı, hemen kabullenmemelidir.
18- İmam ve müezzin olmaktan kaçınmalı, makam sevdası olmamalıdır. Şöhret afet olduğu
için ondan sakınmalı, adı anılmamalıdır.
19- Tam olarak tanımadığı kişilere kefil olmamalı ve bu konuda duyarlı olmalıdır.
20- Müzikte çok uğraşanın kalbinde münafıklık tohumları yeşerdiğinde bundan sakınmalıdır.
Fakat sevenleri ve uyanları çok olduğu için Mevlevilerin sema yapmasına dil uzatmamalıdır.
21- Çok yemenin, çok konuşmanın ve çok uyumanın edebe aykırı olduğunu bilmeli ve bunları
azaltmaya çalışmalıdır.
22- Yalnızlığı seçmeli, halk içinde bulunduğunda da Abdülhalık Gücdevani (k.s) Hazretleri
buyurduğu Halvet der Encümen (dışı halkla ve içi Hakk’la olma; halktan kaçma yoktur.)
bizim usulümüzdür, yolumuzdur’ sözüne uygun olarak kalbini Allah’tan başkasına
bağlamamaya çaba sarf etmelidir.
23- Siyasetçilerin, zenginlerin ve ehli sünnet dışındakilerle ilgili sohbet yapmamalıdır
24- Elinden gelirse Allah’u Teala’ya (c.c) kavuşuncaya kadar evlenmemelidir.
25- Kalbi öldürdüğü için çok gülmekten sakınmalıdır.
26- Gösteriş ve debdebeye düşkün olmamalıdır. Çünkü bu ruhun yükselmesine engeldir.
27- Kalbinde hüzün, gözünde yaş, davranışlarında ihlas ve duasında yalvarma bulunmalıdır
28- Evi mescit gibi Hakk Teala’ya (c.c) yakın olmalıdır.
29- En ufak bir günah işleyince bile hemen tövbe edip bir daha yapmamaya çalışmalıdır.

21
30- Rızkını helalden kazanmalı, mekruh ve şüpheli şeylerden sakınmalıdır. Bunlardan
sakınmak için gerektiğinde siyasi davranmalıdır.
31- Ömrünün sermayesi olduğunun bilincine vararak zikirsiz bir an geçirmemelidir.
32- İkindi namazından sonra Hatme akşam ile yatsı arası rabıtaya, sabah namazından önce iki
tulu arası zikre, gece yarısı namazına (teheccüd), her gün bir cüz Kur’an-ı Kerim okumaya
devam etmelidir.
33- İnsanların kusurunu aramayıp kendi ayıplarıyla ilgilenmelidir. Kendisini eleştiren olunca
hatasını kabul etmelidir. Bir işe başlarken niyeti halis olmalıdır. Yatmadan önce işini ve
gidişatını düşünmeli, hesap günü gelmeden kendi nefsini hesaba çekmelidir. Yarım kanal
işlerini tamamlamalı, üzerinde herhangi bir kimsenin hakkı varsa ödemelidir. Bu hesabı
aleyhinde bulursa Allah’u Teala’dan (c.c) af dilemeli, lehine bulursa şükretmelidir.
34- Alçak gönüllü, yumuşak huylu, merhametli ve açık elli olmalı ve insanlara karşı iyi niyet
beslemelidir.
35- Allah’u Teala’ya (c.c) isyan eden günahkarları görünce onların kalbini kırmalı ve
aşağılamamalıdır. İki namaz arasında sanki namazdaymış gibi kulluk görevlerini yerine
getirmeli ve ilahi haklara saygılı davranmalıdır.
36- Her zaman ve tüm işlerinde din istikametinden şaşmamalıdır. İki gününün eşit olmaması
içi çalışmalı, ilerlemek ve olgunlaşmak için çaba göstermelidir.
37- İnsanlar kendini ziyaret ettiğinde büyüklenmemelidir. Zikir ve ibadet toplantıları uzayınca
sıkılmamalıdır. Allah (c.c) yolundaki ve ibadetlerdeki zorluklara ve insanlardan gelen
eziyetlere katlanmalıdır. Nefsin arzu ve isteklerine karşı koymalıdır.
38- Kimseden bir şey istememeli ve zenginlerin kapısına gitmemelidir. Doğru inanç ve yakin
sahibi olmalıdır.
39- Oyun ve boş konuşulan toplantılara gitmemeli; kötü, kaba ve uygunsuz sözler
dinlememelidir. Hiç kimseyle tartışmamalı ve iddiaya girmemeli, asık suratlı olmayıp güler
yüzle davranmalı ve hoşlanılmayan şeyleri görmemek için gözünün önüne bakmalıdır.
40- Terk edilmiş sünnetleri yaşamaya çalışmalı, yararlı işler yapmalı; zarar ve gereksiz sözleri
bırakmalı; uzun emelli olmalıdır. Ömrünü bulunduğu an kabul edip onu Allah (c.c) rızasına
sarf etmelidir.
41- Verdiği sözlerinde durmalı; tutumlu olmalı; uyumadan önce ölümü düşünerek
büyüklerinin çoğunun ölümü tattığı hatırlamalıdır. Tüm işlerinde Cenab-ı Hakk’a (c.c)
dayanmalıdır.
42- Soyuyla övünmemeli, insanların anlayışına göre konuşmalıdır. Gördü rüya ve kerametiyle
gururlanmamalıdır. Allah’ın (c.c) rahmetinden ümidini kesmemeli; onun gazabından ve
sınamasından emin olmamalıdır. Cenab-ı Hakk (c.c) bir Hadisi Kudsi’de: ‘Kim günahını
küçük görürse, biz onu büyük görürüz. Kim günahını büyük görürse biz onu küçük görürüz.’
Buyurduğu için mürid küçük de olsa günah işlemekte ısrarlı olmamalıdır.
43- Allah-u Teala’yı (c.c) Resul’ünü, Ehli Beyt’i, Ashab-ı Kiram’ı, velileri, ilmiyle amil
alimleri, kamil mürşitleri ve Salihleri sevmelidir.
44- Kimseyi aldatmamalı; yasaklardan kaçınmalı; farzları içtenlikle ve önem vererek
yapmalıdır. Nimetlere şükretmeli;; Allah-u Teala’nın kaza ve kaderine karşı gelmemelidir.
45- Allah’u Teala’nın üzerimizdeki nimetlerini devamlı düşünmelidir. Gıybet ve zulüm
yapmamalı fitne çıkarmamalıdır. İşlerini danışarak yapmalıdır. İnsanlara sıkıntı veren şeyleri
gidermeye çalışmalıdır. Günlerin uğursuzluğuna inanmamalı, yolcuğuna çıkmak için gün

22
belirlememelidir. Gençlik, sağlık, zenginlik, boş zaman ve yaşadığı anları iyi
değerlendirmelidir.
46- Allah-u Tealan’nın (c.c) korkusundan emirlerini terk etmemeli ve yasakladıklarını
yapmamalıdır. Günahlarını ve kusurlarını Cenab-ı Hakk’ın (c.c) bildiğinden dolayı utancından
adeta erimelidir.

Mürid Topluca Şu Edeplere Uymalıdır


Mal, çoluk- çocuk, rütbe, makam ve baş olma sevdasından vazgeçmelidir. Yemeğe ve
giymeye düşkün olmamalıdır. Bulduğunu yemeli, eline geçeni giymeli; içini, dışını bir
tutmalıdır. Gerçek dahi olsa hal sahibi olduğunu söylememelidir. Olayların gerçek yaratıcısı
olan Allah’u Teala’ya (c.c) tüm işlerinde güvenmek gerekir. Böylece yaratıkların aracılığıyla
kalbini bağlamamış olur.
Allah için sevmeli ve nefret etmeli; Sünnet-i Muhammediye uymalı kerametinin olması veya
olmaması yanında aynı olmalıdır. Sevinçli halinde kalbi hüzünlü, üzüntülü halinde kalbi rahat
olmalıdır. Bunu sağlamak için Cenab-ı Hakk’ın (c.c) buyurduğu kudsi hadisi düşünmelidir:
‘Ben kalbi kırıklarla beraberim.’
Hangi tarikattan olursa olsun temiz ve takva sahibi müridlerin hepsini sevmelidir.
Meczup’larla tartışmamalı ve onlarla alay etmemeli ve iyilikleri için Allah-u Teala’ya (c.c)
dua etmelidir.
Mürşidine, mürid kardeşlerine ve tüm Müslümanlara özellikle Cuma günü, Ramazan ayında,
arife gününde, seher vakitlerinde, hac sırasında, Allah (c.c) yolunda savaşırken, yağmur
yaparken, ezan ile kamet arasında, secdede, iki hutbe arasında dua etmelidir. Duayı yalvararak
ve huşuyla yapmalı; korku ve ümit duygularını dengelemeli ve kabul edileceğini ummalıdır.
Duanın başında Allah-u Teala’ya (c.c) hamd etmeli, Peygamberimize salat ve selam getirmeli
ve yine duayı aynı şekilde bitirmelidir.
Tüm işlerinde Allah-u Teala’yı (c.c) unutmamak; alış- veriş sırasında Allah’ın (c.c) takdirini
kabullenmeli; öldükten sonra sevap defterini kabartacak iyi işler yapmalıdır. Allah’u
Teala’nın (c.c) kendisine bağışlamış olduğu nimetlerine tüm bedeniyle ve hareketleriyle
şükretmelidir.
Kalbinin hastalıklarını iyileştirmeye uğraşmalı ve aşağılık duygusuna kapılmayarak ruhunu
yüce duygularla süslemelidir. Görevlerini titizlikle yapmalı, onların değerini azaltacak
davranışlardan kaçınarak gerçek bir çabayla Allah-u Teala’ya (c.c) yönelmelidir. Zenginliği
önemsememeli; yanında toprak ile altın eşit olmalıdır. Zevk ve eğlenceye düşkün olmamalı;
olayların kendisini etkilemesine izin vermemeli; aksine olumsuzlukları gidermeye
çalışmalıdır.
Yapacağı işleri en güzel biçimde yapmalı; dünyada olan bitenden ders almalı; her zaman
Allah-u Teala’ya (c.c) ihtiyacımız olduğunu hatırlamalıdır. Allah-u Teala’nın (c.c)
hoşnutluğunu kazanamama korkusundan çocuğunu yitirmiş annenin ağlaması gibi
ağlamalıdır. Üzerine gübre döküldüğünden güzel bitkilerle karşılık veren toprak gibi olmaya
çalışmalıdır.
Yemeği çabuk ve iştahlı değil; hastanın yemesi gibi yavaş ve isteksizce yemelidir.
Mürid bu sayılan edepleri bırakmamalı ve halini devamlı kontrol etmelidir.
İnsan bedenindeki maddi hastalıkları tedavi ettirmezse yok. Aynı şekilde ruhundaki kibir,
riya, haset gibi manevi hastalıkla tedavi ettirmezse ahireti yok eder. Maddi doktorlar olduğu
gibi manevi hekimler de vardır. Bunlar Allah-u Teala’nın onlara manevi hastalıkların tedavi
yöntemlerini ve ilacını bildirdiği Kamil-i Mükemmil Mürşit velilerdir.

23
Sahte ve yalancı şeyhlerin amacı mal toplamak ve dünya çıkarları sağlamaktır. Bundan dolayı
onların sözünü şifa değil, zehirdir; onlarla beraber bulunmak ise felaket ve uğursuzluktur.

KAMİL VE MÜKEMMEL MÜRŞİDİN ÖZELLİKLERİ


Her hareketi şeriata uygun; tarikatın edeplerini, yöntemlerini, zikirlerini bilen ve müridine
seyr-i süluk yaptırabilecek ve makamları geçirebilecek Allah’a (c.c) vardırabilecek yeteneği
olmalıdır.
Bütün kötü huylardan, bid’atlardan ve ruhsatlardan kaçınmalıdır. Fakirleri, garipleri, zayıfları
korur. Nefsini ve kalbini kontrol altına almış; Peygamberimizle manevi bağlantı kurabilen
Allah’a (c.c) vararak fan olmuş ve tarikattan icazet (diploma) mutlaka almış bir şeyhtir.
Kalp hastalıklarının manevi ilacını bilir ve uzak yakın olmasızın müridinden haberdardır.
Feraset (dinde anlayış) sahibi, sadıktır. (doğru ve dürüsttür) Müridin bilmesi gereken itikat ve
fıkıh bilgilerini öğretebilecek; ona gerektiğinde feyiz aktarabilecek ve manevi perdeleri
aralayabilecek yeteneğe sahiptir. Müride fıkıh kurallarına aykırı ve ağırbaşlılıktan uzak
emirler vermez. Müridin zahiri ve Batıni durumunu kontrol edebilir.
Mürid fıkha aykırı hareket eder, nefsine uygun konuşursa onu hoş görmez. Müridleriyle ilgili
şikayet geldiğinde etraflıca incelemeden bir karara varmaz. Müridin kusurunu görünce ona
öğüt verir; fakat kesinlikle ödün vermez.
Müridin gördüğü rüya ve keşifi ona yorumlamak zorunda değildir. Fakat keşiften ileri gelen
zarar ve hicabı (perdelenme ve yoksunluğu) ortadan kaldıran görevler vermelidir.
Müridi devamlı yüce ve şerefli hallere yükseltir.
Kendisinin dışında mürşitlerin yetişmesine ve insanların onlara yönelmesine ve yardımcı
olmasına sevinir. Hakimlerin, idarecilerin, siyasilerin ve bürokratların ileri gelenlerinin
ziyaretinden kaçınır.
Müridleri kendisine ait özel sırları ve ibadetleri bilmemelidir. Müridlerinin olabildiğince
Allah’a yaklaştırıcı ibadetleri yapmasını ve Allah (c.c) ve onu yüce Resulü’nün ahlakı ile
ahlaklanmasını sağlamaya çalışmaktır.
Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c); Salat ve Selam O’nun yüce Resulü olan
Hz.Muhammed (s.a.v), Ali ve Ashabına olsun.

24