Zulmü Görüntüle!

Yeryüzünde en çok zulüm gören canlılardan biridir hayvanlar. Ama yine de pek kimse duymaz hergün öldürülen milyonlarcasının sesini. Nedendir bilinmez hayvan deneyleri güvenlikli binaların içerisinde yapılır. Tavukların onlarcası çok uzakta bir çiftlikteki kafeste sıkış tepiş saklanır. Yüreği kan ağlayan filin çığlığını sirkten yükselen kahkahalar bastırır. Açık denizlerde troller balık sürülerini süpürürken ufkun ardına saklanır. Bugünlerde ise bir kampanya başladı. Duvarların arkasına gizlenen zulmü görüntülemek için bir grup yaptıkları çağrıyla yola çıktı. Zulmü sadece birkaç insanın zalimliği olarak görmüyorlar. Sorumlu, insan-merkezci endüstriyel kapitalist uygarlık ve onun kurumları – üniversiteler, tıp ve veteriner fakülteleri, laboratuvarlar, şirketler, endüstriyel çiftlikler, su parkları, sirkler, kürk çiftlikleri, tavuk çiftlikleri, hayvanat bahçeleri, evcil hayvan dükkanları, barınaklar, denizler, ormanlar, sokaklar ve hayvanların zulme uğradığı her neresi varsa. Meraklandık, sorduk. Anlattılar. Böyle bir kampanya aklınıza nasıl geldi? Neden başlatma gereği duydunuz? Bizler bu coğrafyada uzun zamandır hayvanların kurtuluşu için mücadele eden, bu konuda fikir ve eylemler geliştirmeye çalışan insanlarız. “Zulmü görüntüle!” kampanyasını başlatmadaki amacımız,hayvanseverliğe ve etyemezliğe indirgenmiş olan hayvan hakları veya hayvan kurtuluş hareketinde anti-kapitalist ve anti-kurumsal “doğrudan eylemi” körüklemektir. Bugün hayvanlara uygulanan zulmün münferit veya kişisel olaylar olmadığının izahı, muazzam bir hayvan endüstrisi varlığının teşhiri ve hayvan hakları hareketinin hedeflerini belirlemesine katkıda bulunmaktır. “Doğrudan eylem”den bahsettiniz, bu tam olarak nedir? Doğrudan eylemin, bir mezbahada, bir barınakta veya bir laboratuvarda hayvanlara yapılan işkence ve katliama karşı Taksim tramvay durağından Galatasaray Lisesi önüne kadar yürümek olmadığını garanti edebilirim size. Doğrudan eylem, çözümün adresi olarak Taksim tramvay durağındaki basın açıklamaları yapmaktansa, doğrudan doğruya sömüren ve zulmeden kurum ve şirketlere yönelik şahitlik etme eylemlerini, blokajları ve sabotajları içermektedir. Genel olarak doğrudan sistem karşıtı bir isyan girişimi olduğu gibi, lokal düzeyde belirli şirket ve kurumları rahatsız edici, tehdit edici ve yıkıcı olmalıdır. Dünya çapında Hayvan Kurtuluş Cephesi (ALF) hareketinin doğrudan eylemler yoluyla bir çok şirketi yaptıkları işten milyarlarca dolar zarar vererek vazgeçirmiştir. Yıkıcı doğrudan eylemler, pasifizme ve yasallığa hapsedilmiş kısır, sıkıcı ve her zaman daha fazla geri adım atılan hareketlerden bir çıkış yoludur. Kendinizi Türkiye’deki hayvan hakları mücadelesinin neresinde tanımlıyorsunuz? Ana-akım hayvan hakları hareketi bugün kendi düşmanıyla el ele vermiş gibi görünüyor. Bir çok samimi aktivisti içerisinde barındırıyor olsa da, hareket bugün kendisini kapitalizmin ve devlet

yasalarının sınırlarına hapsetmiş durumda. Bizler hayvanlara uygulanan zulme karşı çıkarken bunların dışarıda tutulmasının gerçek bir mücadelenin önündeki en temel engellerden birisi olduğuna inanıyoruz. Hayvan Hakları Federasyonu’nun da dahil olduğu ana-akım hayvan hakları hareketinin yaptıkları işlerin insan ve hatta hayvanları öğütmekten başka bir şeye yaramadığını görmüş durumdayız. Hayvan hakları adı altında yapılan dernekçiliklerin aslında kimi zaman nasıl hayvanlara yapılan zulmü meşrulaştırdığının onlarca örneğini verebiliriz sizlere. Örneğin; Mart ayında Erzurum’daki Kanatlı Kümes Hayvanları Koruma, Yaşatma ve Tanıtma Derneği’nin horoz dövüşlerini organize etmesi, Türkiye Güvercin Federasyonu’nun güvercin pazarındaki rolü ve kimi derneklerin sahiplendirme adı altında evcil hayvan ticaretini örgütlemeleri vs. o kadar çok örnek var ki saymakla bitmez. Peki, bahsettiğiniz zulmün Türkiye’deki boyutları nedir? Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddetin boyutları dünyadakinden pek farklı değil. Et ve tavuk endüstrisini oluşturan endüstriyel hayvancılık, deniz ürünleri ve balıkçılık, avcılık, barınaklar, evcil hayvan dükkanları, hayvanat bahçeleri, hayvan sporları ve dövüşleri, istismar edilenler, sirkler, deneyler, endüstriyel ve kentsel genişleme, otoyollar ve ormansızlaşma, su kaynaklarının ve doğal alanların kirletilmesi ve yok edilmesi, vs. gibi bir çok nedenden dolayı bu coğrafyada yaşayan hayvanlar olumsuz etkilenmektedir. Bu zulüm aynı zamanda sadece hayvanlarla da kısıtlı değil, insanlar ve doğal alanlar da kapitalist endüstriyelizmin açgözlü uygulamalarından etkilenmektedir. Et endüstrisine hükmeden otuza yakın firma her saniye hayvan öğütmeye devam ediyor. Doğumundan ölümüne kadar işkence ve zulümle geçen bu hayvanlar için kesilmek sanki bir kurtuluş. Çiftliklerdeki koşullardan nakil süreçlerine ve kesim aşamalarına kadar büyük/küçük baş hayvanlar ve bilhassa tavuklar muazzam bir zulme maruz kalıyorlar. Tıp ve kozmetik endüstrisi için yapılan deneyler de yaygınlaşmaya başladı. Bunun dışında, sokak hayvanlarına, at yarışlarında ve hayvan dövüşlerinde yaşanan zulmü çoğu zaman televizyonlarda görmekteyiz zaten. Barınaklarda, evcil hayvan dükkanlarında, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde yaşanalar ise 1940′ların Auscwitz’ini aratmıyor. Endüstriyel faaliyetler, aşırı kentleşme ve yeni otoyolların inşa edilmesi, yaban hayvanlarının yaşam alanlarını gitgide daraltarak türlerinin tükenmesine yol açıyor. Su kaynaklarının kirletilmesi ve barajların yapılması nedeniyle tatlı su balıkları ve bir çok hayvan etkilenmektedir. Görünen o ki ortada salt hayvan severlikten çok farklı bir konu var. Aklıma “Zulm ile âbadolanın âkîbeti berbat olur.” sözü geldi. Bahsettiğiniz tüm bu sistemin âkîbeti sizce de berbatolacak mıdır? Evet. Hayvanseverliğin köklerini insan-merkezci ideolojiden aldığını düşünüyoruz. Hayvanlar ve insanlar tür olarak varoluşlarından bu yana belli düzeylerde ilişki kurmuş olsalar da, bu ilişkinin hayvanların evcilleşmesinden ve insan karşısında daha fazla acizleşmesinden yana evrildiğini gördük. Bu acizleşme karşısında modern insanın acıma ve severlik olarak karşımıza çıkan

türcülüğünün başka bir boyutunu hayata geçirdiğini görüyoruz. Bu anlamda hayvan severliği reddediyoruz. Bu sistemin âkîbetinden ziyade gezegenin ve dolayısıyla insanın ve diğer canlı türlerin âkîbeti hiç iyiye gidecekmiş gibi görünmüyor. Ormanları, toprakları, suyu ve besin kaynakları tüketilen, kirletilen ve yok edilen bir gezegen, laboratuvar ortamlarında yeni yaşam formları yaratarak belki de bir süre idare edebilir ancak bu fişe takılı hayatlar sürdürülebilir değil. Bu nedenle her an çöküşe meyilli bir yaşama doğru gidiyoruz. Bu sürdürülemezliği, yaşanan ekolojik felaketlerde, makinenin sekteye uğradığı zamanlarda ve altyapı çöküşlerinde yakından görüyoruz. Marmara depremi gibi depremlerin, Macaristan’da en son yaşanan zehirli atık sızıntısının, Meksika Körfezi’nde yaşanan petrol sızıntısı, Ayazma’da yaşanan taşkın ve dünya çapında yaşanan bir çok felaket endüstriyel altyapının ne kadar sürdürülemez olduğunun göstergesidir. Uygarlık nezdinde insanın doğaya karşı verdiği egemenlik mücadelesi halen kazanılmış değil ve kazanılamayacak da. Tüm uygarlıklar gibi bu sistem de yerle bir olacak ve bu sefer sonuçları hepimiz için ağır olacak. O nedenle kıyameti beklemektense, kıyameti kendi lehimize çevirecek süreçleri örmek gerekmektedir. Günümüzde hayvanlara karşı yapılan zulmün kaynağını evcilleştirme olarak mı görüyorsunuz? Günümüzdeki zulmün aslında doğrudan doğruya evcilleştirmenin sonucu değil, evcilleştirmenin bir aşaması olarak ortaya çıkan endüstriyelizmin bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık tarihinde hayvanlar, bu şekilde şiddetli bir üretimi ve böyle muazzam bir katliamı daha önce hiç yaşamamıştı. Ancak tahakkümün ve sistematik şiddetin asıl köklerini evcilleştirmede aramamız gerektiği konusunda şüphemiz yok. Bu nedenle bugünü anlamak için kendi köklerimizi de çözümlememiz gerekir. Bugün insanoğlunun hem kendisini hem de diğer canlıları evcilleştirerek hiç iyi bir şey yapmadığını bilebiliriz. Belki de hepimizin kökünü kazıyacak olan şey köklerimizdeki o kırılmalarda aranmalıdır. “Zulmü Görüntüle!” çağrısı herkesin bulunduğu yerden bir şeyler yapmasına yönelik bir çağrı. Zulmü Görüntüle merkezde biriken bir hareket olmaktansa, ağsal ve farklı cephelerin (hatta farklı isimlerde ve biçimlerde) oluşmasının önünü açmaya çalışan bir girişim olarak düşünülmelidir. Bizler kimseyi bize katılmaya davet etmiyoruz. İstenirse birlikte çalışabileceğimizi söylüyoruz. Aktivistlerin, üniversitelerde, zulme ortak olan veya icra eden kurum ve firmalarda bağlar kurabilmesine, bilgi akışını alabilmesine, nihayetinde aktivistlerin doğrudan eylemleri gerçekleştirebilmesine olanak sağlayacak iş birliklerini yaratabilmesi önemlidir. İnternet sitesi: http://zulmugoruntule.wordpress.com – E-posta: zulmugoruntule@riseup.net

Serhat Elfun Demirkol / yeniHarman Kasım 2010

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful