Hidroelektrik Santrallerin Psikopatolojisi

Anadolu’nun irili ufaklı tüm akarsuları üzerinde yaklaşık 2 bin civarında hidroelektrik santral (HES) inşa edilmesi planlanıyor. HES inşaatlarının bir kısmı devam ederken tepkiler de yükseliyor. Kastamonu’nun Cide ilçesinde yer alan Loç Vadisi de bu projelerden muzdarip olan yerlerden sadece bir tanesi. Santral, 10 yıl önce milli park ilan edilen Küre Dağları Milli Parkı’nın hemen sınırında inşa ediliyor. Vadi ise eşsiz doğasıyla dünyada yalnızca bu bölgede yetişen 29 tür bitkiye ve çok sayıda hayvana ev sahipliği yapıyor. HES’in bölgenin doğasına ve kültürüne olumsuz etkileri olacağını söyleyen yöre halkı ise sarı yazmalarıyla renkli mücadelelerini sürdürüyor. Loç Vadisi sakinleri çok sayıda basın açıklaması ve protesto gerçekleştirdi, vadide çalışmaları engellemek için bir kamp kurdu ve bu röportajı yaparken Cide HES projesinin sahibi ORYA Enerji önünde bir oturma eylemi gerçekleştiriyordu. HES projeleri ekolojik, hukuki ve toplumsal açılardan tartışılsa da mücadele edenleri ve HES projelerini gerçekleştirenleri harekete geçiren duygular ve psikopatolojileri belki de hiç konuşulmamıştı. Loç Vadisi’ne destek olmak amacıyla Kasım ayı içerisinde vadide çalışma yapan bir iş makinesinin üzerine çıkarak inşaatı durduran Klinik Psikolog Sinem Demir ile HES’leri farklı bir şekilde konuştuk. -Hayatınızı tehlikeye atarak bir iş makinesinin önünü kesip üzerine çıktınız ve çalışmaları durdurdunuz. Bunu yapmaya nasıl karar verdiniz? Açıkçası, hayatımı tehlikeye atmadım ama ‘bir kolumu, parmağımı kaybetmeye değer’ diye düşündüm. Aşırı derecede riskli bir durum olmadı. Kepçelerin dere yatağındaki kumları kazıp toprağın üzerine attığı görüntüleri izlediğim günden beri bunu yapmayı hayal ediyorum. Görüntüleri izledikten sonra, “Ben orada olsaydım, o kepçenin binlerce yılda yerine yerleşmiş taş ve toprakları tarumar etmesine izin veremezdim. Sadece izleyemez, sadece bağıramazdım; doğrudan o dereye bedenimi siper ederdim.” dedim. Nitekim, Loç’lu gençler o gün kendilerini siper etmiş ve ardından dereye atlamışlardı. Sizce HES meselesi özünde nedir? Karadeniz dağlarına, yaylalarına yaptığım seyahatlerde köylülerin (pansiyon haline getirdikleri) evlerinde kalıyor ve gündüzleri dere tepe geziyordum. O gezilerde tanımadığım insanlarla bir araya geliyordum. Zihnimde Anadolu‘nun, gücünü doğadan alan ruhuna sahip yöre insanları ile şehirlerden gelen insanları karşılaştırıp durdum. Doğa ile bağları güçlü olan insanların, ister köyde yaşasınlar ister şehirde, daha samimi, ılımlı ve şefkatli olduklarını gözlemledim. İnsani sıcaklık, artık adını anmadığımız ‘iyilik’, doğa ile samimi ilişkiden besleniyordu. Ama yüzeysel değil, içten gelen, kibirsiz bir ilişki ile… Bu, folklorik bir tema olarak algıladığımız Anadolu doğasının ve insanlarının, bu ülkenin ruhunun da temel direği olduğu gerçeğine götürdü beni. “Oh be” diyordum, “Ne olursa olsun, nasılsa Anadolu var. Nasılsa dereler akıyor. Ormanlar var”. Bu ülkede iç savaş bu yüzden yok; Kurtuluş savaşını bu ruhla kazanmışız … Birden, tutunduğumuz son dalın hoyratça kırılmaya başlandığını, Anadolu’nun para için kıyıma kesildiğini öğrendim. Hâlâ inanamıyorum, bu noktaya bu kadar rahat nasıl gelebildiklerine inanamıyorum. Bu nasıl bir ruh erimesi, bu nasıl bir kibir ve umarsızlık.

Para kazandıkça, “erk” elde ettikçe yüz ifadeleri donuklaşan insanları bilir misiniz? Sanki ruhları erimiştir. Her istediklerini sınırsızca elde etme hakları olduğundan emindirler. Öylesine gaddarlaşabilirler ki bir türlü aklınız almaz. ‘Bu kadarı nasıl olur’ dersiniz. İşte bu insanların, ruhları erimiş insanların, kendi aralarında “sen bana misketlerini ver, ben de Anadolu’yu babamın malı gibi sana satayım” oyunu oynamaları bu HES meselesi. Eğer gerçekten başarırlarsa, Anadoluyu da kendi donuk-ifadesiz ruhlarına benzetecekler. Yani Anadolu’nun derelerini hapseder, satar, ormanları katletmeye devam ederlerse, donuk-yüzlerin sayısı artacak. Keşke sadece donuk olsalar, suyun (yani gerçek suyun veya insani-ılımlı duyguların) akmadığı her yerde olduğu gibi zalimlik de artacak. Bunu garanti ediyorum. -Sizinle beraber olan Müzeyyen Can, “Ben kalp hastasıyım, buraya ölmeye geldim. Bu suya kıyılır mı, bu su besliyor tüm vadiyi. Köyde bu suyun sesini duyarak büyüdük, bu suyun sesi bile şenliğimizdir. Yuvamızı yıktılar!” diyerek göz yaşlarına boğulmuştu. İnsanın bu şekilde ağacı, toprağı, suyu umursaması, acısını ve sevincini hissetmesinin altında sizce ne yatıyor? Yukarıda anlattığım konu işte. Müzeyyen Teyze’yi, çevremizde 20’li 30’lu yaşlardaki gençlerin arasında bulmak zordur. Ağrıyan ayağı ile geldi. Hayatı boyunca ‘ifade vermek’ olgusu ile tanışmamış bir insan. Toprakları için ölmeyi bile göze alıyor. Ama dikkatinizi çekerim; öldürmeyi değil, ölmeyi… Çünkü Müzeyyen Teyze, o suyun sesini sadece duymadı; dinledi. O toprakların ve suyun ne anlama geldiğini kitaplardan okumadı, doğrudan yaşadı. Çocukluğunda elektrik yokken de, elektrik olduktan sonra da, o toprak-su besledi onu. Meselenin zaten elektrik olmadığını, elektrik üretmek için Anadolu’nun satın alınıp, üretilen elektriğin devlete satılarak trilyonlara trilyon eklemek olduğunu Müzeyyen Teyze de biliyor. Bunları bilmese bile, kendi anasını babasını var etmiş toprağın-suyun yerine hiçbir şeyin geçemeyeceğini, bunun hiçbir mantıklı izahı olamayacağını hem biliyor hem de hissediyor. -Peki Cide HES inşaatını yapan Orya Enerji (Ümran Boru) şirketinin yönetici ve çalışanları? Loç Vadisi halkının haklarını umursamadıklarını uzun bir süredir görüyoruz. Köylüleri tehdit ettiklerini, nöbet tutan insanların kurduğu çadırları parçaladıklarını ve insanlara saldırdıklarını biliyoruz. Antisosyallik, başkalarının yaşamını ve duygularını hiçe saymadan fiziksel ve ruhsal olarak ‘zarar vermek’ demektir. Biz antisosyalliği, eli bıçaklı, ceketi omuzundan düşmüş bir insan figürü olarak biliyoruz. Halbuki takım elbiseler içinde, yüksek eğitimli, ‘yüksek’ maddiyata ve mevkiye sahip insanlar da son derece ‘antisosyal’ olabilir. Bu insanlar işadamı da olabilir, politikacı da, akademisyen de. Bu insanların bir ‘şey’i istemeleri, o ‘şey’e sahip olmaları demektir. Sahiplenmek değil ama: sahip olmak! Yani bu ‘şey’lere sahip olurken, o ‘şey’lerin onları isteyip istemediğinin, o ‘şey’lerin gerçek sahiplenicilerinin kimler olduğunun, o ‘şey’lere sahip olma şekillerinin ne gibi tahribatlara yol açtığının bir önemi yoktur. Paraları, fiziksel güçleri veya mevkileri vardır. Kendileri ile eş değer ‘fiziksel güçleri’ olan ve aynı yolun yolcusu olan diğer kişi ve kurumlarla omuz omuza gelirler kısa zamanda. ‘Kötülük’, nereye gittiğini, neye ‘sahip olmak istediğini’ çok iyi bilir. Hedef-odaklıdır. Hakkaniyet, merhamet, vatan topraklarına sadakat hissi, (canlıların yaşamına sevgi duyma) insaniyet, kültürel hassasiyet, kardeşlik hissi gibi ‘kafa ve duygu karışıklığı’ yaratan duygu ve düşünceler araya karışmadığı için bodoslama dalarlar. Onlara acınızı haykırsanız, sinek vızıltısı gibi gelir.

Ben Loç Vadisi’ne, Aksu Vadisi’ne, Alakır Vadisi’ne atılan her iş makinesi darbesi ile İstanbul’daki evimde iç acısı yaşıyorum. Loç’lu Muharrem Amca’nın haykırışları, üzerindeki kırk yıllık kazağını giymiş, ineklerini önüne atmış ve ağlarcasına HES’çilere yakarışları aklımdan çıkmıyor. Habibe Teyze ağlıyor, “Sizin istimlâk ettiğiniz topraklarımda, HES’e karşı çıkmasınlar diye kesip dağıttığınız ağaçların gölgesinde büyüttüm ben bebeklerimi” diyor ve şantiye şefi Bekir Sıtkı Esendir boş boş bakarak “Sana da bırakmadılar mı o odundan?” diyor. Yani Habibe Teyze’nin haykırışı, onun kalbine zerre kadar dokunamıyor. Kaz tüyü su tutmaz ya, akıp gidiyor onun kalbinin üzerinden. Hatta derisinin üzerinden… Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, “HES’lere karşı çıkmak cinnettir.” demişti. Eroğlu’nun HES’lere karşı çıkanlar için ortaya koyduğu bu “histerik psikoz” tanısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir zamanlar manda ve himayecilik de ‘mantıklı ve gerçekçi’ olarak dayatılmıştı. Üstelik tüm hukukiliği ile dayatılmıştı. O dönemin ‘resmi’ otorite figürleri, manda ve himayeciliğe karşı çıkanları ‘vatan haini’ olarak, asılma cezası ile korkutuyorlardı. O yüzden, hangi resmi figür ne derse desin, ülkemin suyu ve toprakları, köylüsü ve bitkileri, ormanları ve çakalları için bilgimi, enerjimi, hatta canımı ortaya koymaya devam edeceğim. Onlar beni korkutamaz. Eğer HES’lere karşı çıkmak “cinnet” ise, Kurtuluş Savaşı’nda tüm Anadolu psikozdaydık! Psikoz, gerçek dünya ile bağların kopması demektir. ‘Gerçeklik’ ile bağlantınız koptuğunda “Su da neymiş, Anadolu da neymiş, ruh da neymiş, hepsi bizim, satarız” diyebilirsiniz mesela. Kişilerin özlerindeki, halk arasındaki tabirle ‘hamurlarındaki’ gücü nasıl test edersiniz biliyor musunuz? O kişiler, fiziksel olarak tanımlanabilecek bir ‘güç’ kazansınlar; mesela, siyasi bir güç, para gücü, kas gücü, vs. gibi. Sonra izleyin o insanı: Gitgide zalimleşiyor mu, ‘Benim her dediğim doğrudur’ mu diyor, ‘Her şeyin sahibi benim; alır satarım’ mı diyor, kendisine karşı çıkan herkesi ‘ajan, hain, korkak, dolandırıcı’ diye suçlayıp hedef mi gösteriyor, ‘ruh, kültür, değerler’ gibi olgular ona ‘fasa fiso’ gibi mi geliyor veya işine geldiği gibi mi kullanıyor bu olguları… Bunu psikolojik bir tanımlama ile değil de artık nedense insanların pek anmadığı bir kavramla açıklamak istiyorum: KÖTÜLÜK. Kötülük, dini kitaplarda, mitolojide, edebiyatta bize net bir şekilde anlatılan ama zamanla karmaşık kavramlarla tanımladıkça onu hissedip anlamaktan uzak hale gelen bir şey. Kafamız karışmasın; insanı ve doğayı ölümüne incitmek… Kötülük budur. HES süreçlerinde, hep benzer süreçler ve yöntemler var: ● Muhtarları “para” ile kendi yanına çekme ● Kaymakam-Vali-Belediye Başkanı gibi figürlerin çoğunlukla sessiz kalması veya halkı HES şirketlerinin işine yarayacak şekilde ikna etme ● Birkaç köylüyü punduna getirerek arsasını satın alma ● O köyde HES’çilerden doğrudan para kazanabilecek ve köyüne-topraklarına değil de kazanacağı paraya sadakat hissedecek köylüleri bulup onlara para akıtma ● HES yanlısı köylüleri HES’e direnen köylüler ile kapıştırma

HES’e karşı çıkan köylülere para önerme, onları kolluk kuvvetleri ile karşı karşıya getirecek düzenekler hazırlama…

Bu ‘antisosyal’ yöntemler, gelecekte o kuruyacak topraklarda yeşerecek temel davranış ve tutumların ‘sadece’ tohumları. Sadece diyorum, çünkü bunlar daha iyi günler… Su hepten bittikçe, bu tohumlar azacak ve sardığı her yeri ‘külhanbeylik, kibir, misafir-sevmezlik, düşmanlık’ tutumları ile kurutacak. Doğa biterse bu olacak. Kitaplarda öğretilen ‘Anadolu özellikleri’nin tam tersi ne varsa, hepsine hazır olun.

Serhat Elfun Demirkol / yeniHarman Ocak 2011

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful