You are on page 1of 6

Güz Sancısı’nın başrolünde James Bond olmalıydı

Vizyondaki bir film nedeniyle yakın tarihimizin karanlık ve utanç verici olayını
anımsadık: 6-7 Eylül 1955. Olayın vahametini bilmeyenimiz yok. Nasıl olduğunu da
biliyoruz. Peki, olayların üzerindeki James Bond gölgesini görebiliyor muyuz? Bir
gerçeği kabul edelim; sürekli "sonuç"a bakarak olayları değerlendiriyoruz. "Sonuç"u
ortaya çıkaran "nedenler" üzerinde pek durmuyoruz. Gelin, sonucu belli bu acı olayın
nedenleri üzerinde durmaya çalışalım; yani meseleye bir de başka perspektiften
bakalım.

İNGİLTERE, II. Dünya Savaşı’nın galip ülkelerinden biriydi. Ancak savaştan zayıf çıktı.
Sömürgeleri üzerindeki nüfuzunu koruyabildi fakat bağımsızlık hareketleriyle başı
dertteydi. ABD’nin de zorlamasıyla sömürgelerinden kısmi olarak çekilme kararı aldı.
Bunlardan biri de Kıbrıs’tı.

Kıbrıs, Ortadoğu petrol kaynaklarının ve petrol taşımacılığının kavşağındaydı.

İngiltere, petrolünün 2/3’ünü buradan sağlıyordu. Kendisi için yaşamsal önemdeki


enerji kaynağına ve sömürgelerine bu derece yakın bir bölgeyi terk etmek
istemiyordu. Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yakın bu stratejik adada,
İngiltere’nin önemli kara, deniz ve hava üsleri de vardı.

Komünist isyanı

Kıbrıs’ta da güçlü bir komünist hareket vardı. İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele
veriyorlardı. Örneğin; 1931’deki komünist ayaklanmayı İngilizler güçlükle bastırmıştı.
Ancak artık İngilizler güçsüzdü.

Avrupa ve Balkanlar’da güç kazanan Sovyetler Birliği, Yunanistan ve Kıbrıs’taki


komünistlerin arkasındaydı.

Komünistler, Kıbrıs’ta 1941 yılında legal "Çalışan Halkın Yenileşme Partisi"ni (AKEL)
kurdular. İngiltere, partiyi komünistlerin kurduğunu biliyordu ama savaş yıllarında
ortak düşmanları vardı: Naziler!

Savaş sonrası ittifak dağıldı.

Yunanlı komünistler (ELAS) ve Kıbrıslı komünistler (AKEL), İngiltere’yi adada


istemiyordu. İngiltere, AKEL’in Yunanistan’daki ELAS gibi silahlı mücadele
başlatacağından çekiniyordu.

Üstelik AKEL güçlüydü. Son yerel seçimin tek galibiydi.

İngilizler bu siyasal gücü bölmek istiyordu.

İngiliz oyunu

İngiltere, Kıbrıs’tan kısmi bir çekilmeyi diplomasi kurnazlığıyla yapacaktı: Diğer


sömürgelerinde yaptığı gibi askeri üslerini koruyabilmeli; ada üzerindeki siyasi,
iktisadi hegemonyasını sürdürebilmeli ve Kıbrıs yönetiminin merkezi yine Londra
olmalıydı.

Yunanistan ve Türkiye’nin kabul etmediği bu planı İngilizler nasıl hayata geçirecekti?


Böl ve yönet siyasetiyle!
Kimleri bölecekti?

Öncelikle Rumları; komünist ve milliyetçi olarak bölecekti. Kıbrıs’ta komünistler


güçlüydü, bu nedenle hemen güçsüz sağcılar kuvvetlendirilecekti.

İngilizler, ardından Rumlar ile Türkleri birbirine düşman edecekti.

Amaç belliydi; Kıbrıs’ı o kadar parçalara bölecekti ki, adadaki hiçbir taraf, artık İngiliz
egemenliğini tehdit edecek güçte olamayacaktı.

Şimdi gelelim konunun Türkiye aşamasına...

Yunanlılara düşman oluverdik

Kıbrıs meselesi Türkiye’nin ne zaman gündemine geldi?

Hatay’ı biliyoruz. Musul’u biliyoruz. Peki Kıbrıs’ı?

Hamaseti bırakıp gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor.

İngilizlerin çekilme kararına kadar Türkiye’nin Kıbrıs diye bir meselesi yoktu.

Yunanlılar için de İstanbullu Rumlar sorunu yoktu.

O yıllar Türkiye-Yunanistan ilişkileri çok iyiydi.

Öyle ki: 1934 yılında Venizelos, Nobel Barış Ödülü’ne Atatürk’ü aday gösterdi.

Türk-Yunan dostluğu "İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması"yla pekişti; bu


antlaşma sonucu on binlerce Yunan vatandaşı Türkiye’ye yerleşip ticaret yapmaya
başladı.

Türkiye ve Yunanistan 1951’de NATO’ya el ele tutuşarak girdi. 1952’de Balkan


Paktı’nın oluşturulması, iki ülke arasındaki askeri işbirliğini güçlendirdi.

1952’de Cumhurbaşkanı Celal Bayar Yunanistan’ı; Kral Pavlos ise Türkiye’yi ziyaret
etti. Gümülcine’de Celal Bayar Lisesi açıldı.

Bir ayrıntı daha eklemeliyim:

1953 yılına kadar ne Osmanlı’da, ne de Cumhuriyet döneminde İstanbul’un fethi


törenleri hiç yapılmadı.

Ne olduysa 1953’te oldu. Demokrat Parti Hükümeti’ne baskılar başladı. DP fetih


törenlerini yine de mütevazı törenle geçiştirmek istedi. Bunun üzerine İstanbul’da
olaylar çıktı; mağazasına Türk bayrağı asmayanların vitrinleri kırıldı.

Yani 1953 dönemeçti...

Yunan düşmanlığı ve Kıbrıs meselesi Türkiye’nin gündemine birden giriverdi. Hızla


milliyetçi dernekler kuruldu. Basında kışkırtıcı haberler yer aldı.

Kıbrıs meselesinin neden abartıldığını anlamadığını ifade eden ve "Türkiye ile


Yunanistan arasında Kıbrıs diye bir mesele yoktur" diyen Dışişleri Bakanı Fuat
Köprülü’nün önce yetkileri tırpanlandı; Kıbrıs meselesi dışişlerinden alınıp Devlet
Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’ya verildi. Bir süre sonra da Köprülü bakanlıktan alındı, Zorlu
Dışişleri Bakanı yapıldı.

Kıbrıs’ın Türkiye için öncelikli mesele olarak görülmesinde İngiltere’nin parmağı var
mıydı?

Bilinen İngilizlerin, Türkiye’nin Kıbrıs ile yakından ilgilenmesini istediğiydi.

Peki niye?

Yanıtını bulmak için Yunanistan’ın Kıbrıs politikasını bilmemiz gerekiyor.

Pasif Türkiye

Yunanistan, iç savaşı bitirip istikrarlı siyasal düzene kavuşunca, İngiltere’den Kıbrıs’ı


kendilerine devretmesini istedi. Aksi takdirde meseleyi BM’ye götürecekti.

Yaptı da; kendi kaderini tayin hakkı talebiyle sorunu 1953’te BM’ye taşıdı. Mesele
artık uluslararası boyut kazandı.

Kıbrıs’ın çözümü İngiltere’nin inisiyatifinden çıkıyordu.

İngiltere öncelikle sömürgecilik suçlamalarını zayıflatmak ve sorunu başka bir yöne


çekmek için Türkiye’ye ihtiyaç duydu.

İlk hedef, "Türkiye’yi kendi pasifliğinden uyandırmaktı".

Türkiye’nin gündemine Kıbrıs meselesinin birdenbire girmesinin bu "uyandırma


servisiyle" ilgisi var mıydı?

Sonuçta:

Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’ta çıkan olaylar, İngilizlerin işine yaradı. "Ben olmazsam
bu iki ülke birbirini boğazlar ve komünistler iki ülkeyi de, Kıbrıs’ı da ele geçirir"
korkusunu yaydı. En geçerli yol, adada statükonun devam etmesiydi!

İngilizlerin bu kurnaz ve kanlı politikaları sonucu, Yunanistan BM’deki en güçlü


destekçisi ABD’yi bile kaybetti. 23 Eylül 1955’te ABD, Kıbrıs sorununun BM Genel
Kurulu’na getirilmesine karşı çıktı.

Bu arada yeni kurulan İsrail de kendisine sadece 70 mil uzaklıktaki Kıbrıs’taki


statükonun korunmasından yana çıktı.

Tüm bu süreç sonunda ne oldu biliyor musunuz:

Sömürgeci İngiltere, masaya her iki tarafı barıştırmak isteyen bir hakem rolüyle
oturuverdi!

Türkiye’de kimse yaşanan bu kanlı süreçte "James Bond’un rolünü" sorgulamadı


bile...

Ve James Bond İstanbul’da

İNGİLİZ gizli servis ajanı "James Bond" adlı karakteri ortaya çıkaran yazar Ian Fleming
idi.

Popüler edebiyatın tanınmış ismi Ian Fleming, aynı zamanda İngiliz istihbarat örgütü
MI6 ajanıydı. Üst düzey görevlere kadar yükseldi.

Aynı zamanda gazetecilik de yapıyordu!

Ian Fleming, nam-ı diğer James Bond, 6-7 Eylül gecesi neredeydi biliyor musunuz:
Büyük olayların yaşandığı Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde!

Bu gerçek ortaya çıkınca, "İstanbul’a Interpol toplantısına katılmak için geldiğini"


söyledi. Toplantıya İngiltere Denizaşırı İstihbarat Teşkilatı adına katılmıştı. "Denizaşırı"
istihbarat alanının Kıbrıs’ı da kapsadığını yazmama gerek yok sanıyorum.

Devam edelim: Interpol toplantısı için İstanbul’a gelen Fleming toplantıya hiç
katılmadı. Açıklaması şöyleydi: "15 dakika katıldım, sıkıldım; seccade almak için dışarı
çıktığımda olaylar meydana geldi!"

6-7 Eylül olaylarının hemen ertesi günü İngiliz Sunday Times Gazetesi’nde
"İstanbul’da büyük ayaklanma" başlığıyla manşet haber çıktı. Haber tümüyle görgü
tanıklığına dayanıyor ve olaylar neredeyse naklen anlatılıyordu.

Haberde imza yoktu.

Haberin üslubu "Gazeteci" Ian Fleming’e benziyordu!

Ve iddiaya göre Fleming İstanbul’a, Atatürk’ün evinin bombalandığı Selanik üzerinden


gelmişti.

Ian Fleming’in olaylarda ne derece rolü var bilinmiyor.

Bilinen; 6-7 Eylül olaylarının ardından İngiliz Dışişleri Bakanlığı, haber dairesine şu
talimatı verdi: "Basında İstanbul’daki 6 Eylül olaylarında İngiliz mallarının tahrip
edilmesi ve İngilizlerin yaralanmasıyla ilgili haberler özellikle vurgulanmalıdır."

Bu talimat bile gerçek kışkırtıcıların kimler olduğunu göstermiyor mu?

Peki, Türkiye’de 6-7 Eylül olaylarının sorumlusu olarak kimler apar topar cezaevine
tıkıldı: Aziz Nesin gibi "Komünist Fişli" 45 aydın!

Yani dün de bugün de oyun hep aynı:

Alavere dalavere, muhalif aydınlar cezaevine...

İngiliz Gladio’su işbaşında!

TARİH, 16 Aralık 1954.

Atina’daki Apoyevmatini Gazetesi, "Artık Kıbrıslıların silahlı mücadeleyi düşünmeleri


gerekiyor" diye yazdı.

Kıbrıslı komünistler, "Silahlı mücadele emperyalistlerin provokasyonudur" diyerek


karşı çıktı.

Ve tarih, 1 Nisan 1955.


Rumların faşist örgütü EOKA, bir bildiri yayınlayarak silahlı eylemlere başvuracağını
duyurdu.

1955 yılı, Kıbrıs’taki İngilizler için de dönemeç oldu.

İngiliz gizli servisinin Flatcher Flitch gibi ajanları, 1955’ten itibaren Kıbrıs’a gelmeye
başladı.

Keza aynı yıl, Kıbrıs’taki İngiliz Hükümeti Valiliği’ne imparatorluk genelkurmay eski
başkanı Mareşal Sir John Harding atandı. Harding "demir yumruklu asker" olarak
biliniyordu.

İngilizler kanlı bir oyunu sahneye koymak için uzmanlarını adaya getirmeye başladı.

Keza:

1955’te İngiltere Sömürgeler Bakanlığı Özel Temsilcisi Philips Tay, polis istihbarat
birimi "Special Branch"ı kurmak için adaya geldi.

Aynı yıl Sömürge Hükümeti Polis Mekanize Birliği kuruldu. 1955’teki mevcudu 165
kişiydi. Bir yıl sonra sayı 600 kişiye çıkarıldı ve polislerin hepsi Kıbrıs Türkü’ydü.
1958’de sayı 1770’e yükseldi ve bunun 1700’ü Kıbrıs Türkü’ydü!

Bu tablo gösteriyor ki; İngilizler Rumların ENOSİS mücadelesine karşı, Kıbrıslı Türkleri
destekleyecekti.

Dolayısıyla EOKA’nın hedefinde kim vardı dersiniz: Kıbrıslı Türk polisler!

Zaten, Türk polisler Abdullah Ali Rıza ve Nihat Paşa’nın katledilmeleri, Kıbrıslı Rumlar
ile Kıbrıslı Türkleri birbirinden kopardı.

Peki, İngilizler EOKA’nın terör eylemlerinden habersiz miydi?

Olur mu öyle şey? EOKA’nın lideri Albay Georgios Grivas’ın şoförü Pashalis
Papadopulos bile İngiliz ajanıydı!

Kıbrıs’ta terör İngiliz siyasetinin aracıydı.

Halkları birbirine düşürmüşlerdi. Ama bu yeterli değildi. Dünya kamuoyunun ilgisini


çekecek büyük provokasyonlar lazımdı.

Dönemin İngiltere Başbakanı Anthony Eden anılarında, dünya kamuoyunun, Türk ve


Yunanlıların uzlaşmaz iki taraf olduğunun bilinmesini çok istediklerini yazdı.

İngiliz diplomatlarının, "Ankara’da birkaç ayaklanma çıksa bizim işimize gelir"


dediklerini Kıbrıs konusunda araştırmalar yapan yazar Robert Holland açığa çıkardı.

Bitmedi.

Üzerindeki gizlilik kararı kalkan 19 Ağustos 1954 tarihli İngiliz belgesinde, Atina
İngiltere Büyükelçisi, Londra’ya bakın nasıl bir rapor gönderdi:

"Yunan-Türk dostluğunun kırılgan olduğu çok açık, çok küçük bir şok bile yetebilir.
Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önemsiz
bir olay bile bir kargaşanın çıkmasına yeter."

6-7 Eylül olaylarının, Selanik’te Atatürk’ün evine "sözde" bomba atılmasıyla


başladığını biliyorsunuz değil mi?

Yani plan hazırdı.

Zamanı bekleniyordu.

İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı Londra’da üçlü konferansa davet etti. Konferansın


konusu, "Özgür dünyanın komünizm tehlikesini önleme çabaları açısından Kıbrıs
sorunun çözümü"ydü.

Toplantı 29 Temmuz 1955’te gerçekleşecekti ancak nedense bir ay sonraya ertelendi.

Bu sırada Türkiye’deki bazı gazetelerde, Rumların Türklere karşı katliam hazırlığında


olduğuna dair haberler çıkmaya başladı. Benzer haberler Yunanistan’da da çıktı.
Tesadüf müydü?

Bu arada İngilizler, Türklerle Yunanlıların bir uzlaşmaya varabileceğinden endişelendi.


Çünkü Yunan Dışişleri Bakanı Stefanopulos, Londra’daki Türk Büyükelçisi Suat Hayri
Ürgüplü’ye, o güne kadar hep karşı oldukları Kıbrıs’taki Türk azınlığın hakları
konusunda uzlaşmaya hazır olduklarını söyledi. Bu Türkiye’nin de isteğiydi. İngiltere
kendisinin dahil edilmediği çözümden rahatsız oldu. İngiltere Dışişleri Bakanı
MacMillan hemen Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yla buluştu ve "Türkler görüşlerini
konferansın başında ne kadar sert koyarsa, kendileri için de, bizim için de o kadar iyi
olur" mesajını verdi.

Ve Zorlu, Türkiye’nin görüşünü alışık olunmayan bir sertlikle ortaya koydu. Yunan
delegasyonu şoke oldu. Zorlu aynı kararlılığı Türkiye’nin de göstermesini istediği
şifreli telgrafı Ankara’ya çekti.

Ve sonrası malum...

Bugün 6-7 Eylül olaylarına sadece "tek pencereden" bakmayı sürdürüyoruz.

Oysa 10 Eylül 1955 günü Atina radyosu şöyle yorum yaptı:

"Yunan-Türk dostluğunu zedeleyen İstanbul ve İzmir’deki olaylar, düşündüğümüz gibi,


İngiliz diplomasi planlarının ani biçimde patlak vermesinin ürünü değildir; bizzat
İngiliz diplomasisinin planladığı ve başarmaya çalıştığı bir provokasyondur."

Yunan basını Atina’daki bombalama eylemini İngiliz ajanlarının yaptığını yazdı hep.

Sahi o günlerde James Bond’un İstanbul’da işi neydi?