You are on page 1of 281

Prepared by MUAMMER söğüt-ERKAN ÖNLER

ATTEND
( ı’tend)
katılmak

- Many more people than we


expected attended the
wedding.
Tahmin ettiğimizden çok fazla
insan düğüne katıldı.

-We wanted to know whether you


attend the meeting.
Toplantıya katılıp katılmayacağını
öğrenmek istedik.

-Jessica is the first student in our


class to attend church.
ABOLISH
(ı’boliş)
yürürlükten kaldırmak

When I am a President,I will


abolish taxes.

Başkan olduğumda,vergileri
yürürlükten kaldıracağım.

The committee abolished all entry


requirements.

Kurum bütün giriş gerekliliklerini


yüyürlükten kaldırdı.

ACCUSE
(ı’kyu:z)
suçlamak

I accused John of hitting my dog.

John’u köpeğime çarpmakla


suçladım.

The police accused Bill of being at


the sceen of the crime.

Polis Bill’i olay mahalinde


bulunduğu için suçladı.

ACQUIRE
(ı’kwayı)
elde etmek,kabul etmek

Susan acquired an appreciation of


classical music.

Susan bir sanat müziği takdiri elde


etti.

Tom acquired a famous painting


from an art dealer.

Tom sanat bayisinden ünlü bir


tablo aldı.

ACT
(ekt)
hareket etmek
Since I had been Detroit before,I
acted as guide when my family
decided to go there.
Detroit te daha önceden
bulunduğumdan dolayı,ailem
oraya gitmeye karar verdiklerinde
rehber gibi hareket ettim.

Act as if you don’t know the


party.

Partiyi sanki bilmiyorsun gibi


hareket et.

ACHIEVE
(ı’çi:v)
Başarmak
-You can achieve if you study hard
enough.

-Eğer yeterli
derecede çokçalışırsan,başarabilirsin.

A good teacher must encourage


his students constantly to achive.

İyi bir öğretmen öğrencilerinin


başarması için sürekli onları teşvik
etmeli.

ADD eklemek

( ed)
Add some milk as you cook the
eggs.

Yumurtaları pişirirken biraz süt


ekle.

Add the letters ‘ed’ to regular


verbs to form Past tense.

Past tensi şekillendirmek için


fiillere ‘ed’ harflerini ekle.

ADAPT

(ı’dept)
ayak uydurmak
Jane adapted quickly to the new
procedures.

Since Bill couldn’t adapt to college


life,he left school.

Bill kolej hayatına ayak


uyduramadığı için,okulu terk etti.

ADDICT
( ‘edikt)
bağımlı hale gelmek
Smoking tobacco addicts many
people.
Sigara içmek çok insanı bağımlı hale
getitir.

Nowadays many youngs addict


drugs.

Bugünlerde çok gençler uyuşturucu


maddelere bağımlı hale geliyorlar.

ARGUE tartışmak
(‘a:gyu:)

-She never argues with her mother


.She always does what her mother
tells her.
Annesiyle hiç tartışmaz.Annesi ne
derse herzaman yapar.

- They are arguing about what


they should do at this point.

Bu durumda ne yapmaları
gerektiği hakkında tartışıyorlar.

ADMIRE
( ıd’mayı)
hayran olmak

-My father admires the musicians


because he can‘t carry a tune.
Babam müzisyenlere hayran
olur,çünkü bir nota çalamaz.

-I always admire people who have


much patience.

Çok sabırlı olan insanlara her


zaman hayran olurum.

-Everybody admires him for his


brave.

AFFORD
( ı’fo:d)
Satın almaya gücü yetmemek

The new married couple can’t


afford the rent.
Yeni evli çift kirayı
karşılayamıyor.

In Turkey few people can afford a


summer home in coast.
Türkiyede az insan sahilde yazlık evi
karşılayabilir.

My family can’t afford to send me


to school in Europe.

AMAZE
( ı’meyz)
Şaşırtmak

-The magician amazed the children


with interesting tricks.
Sihirbaz ilginç hilelerle çocukları çok
şaşırttı.

-John amazed me by suddenly


quitting his job.

-It amazed us that no one was hurt


in the earthquake.

Depremde hiçkimsenin
yaralanmaması bizi şaşırttı.

AFFECT
( ı’fekt)
etkilemek

-Superstitions affect several aspects


of my life.
Batıl inançlar hayatımın her safhasını
etkiler.

-How does the radiation affect


people?

Radyasyon insanları nasıl etkiler?

-What trends will affect you and your


work?

AGREE
(ı’gri:)
anlaşmak

-I am glad that we are agree.

-Bill and his father used to argue a


lot, but recently they often agree.
Bill ve babası çok tartışırlardı ama
son zamanlarda sıksık anlaşıyorlar.

-Do you agree with me about this


topic?

Bu konuda bana katılıyor musun?

ADMIT
( ıd’mit)
suçu kabul etmek

Bill admitted that he had cheated on


the exam.

Bill sınavda koya çektiğini Kabul


etti.
The thief admitted that he had
stolen the money.

Hırsız parayı çaldığını kbul etti.

ADVISE
( ıd’vayz)
tavsiye etmek

-Jimmy advised Bill to get a new job


before quiting the one he had.

Jimmy sahip olduğu işi bırakmadan


once yeni bir iş bulmasını tavsiye
etti.
-In times of trouble, my father
always advises me what I should do.
Olumsuz durumlarda,babam
herzaman ne yapmam gerektiğini
tavsiye eder.

ADOPT
(ı’dopt)
benimsemek-evlatlık edinmek

Because the Johnsons couldn’t have


children,they adopted.

Johnsonların çocukları
olmadıklarından dolayı,evlatlık
eindiler.
Jane adopted her niece,when her
sister died.

Jane kız kardeşi ölünce,kız yeğenini


benimsedi.

ALTER
( ‘o:ltı)
değiştirmek

Dad altered his old pants because


they didn’t fit any more.

Dad eski pantolanlarınartuk


sığmadıkları için değiştirdi.

The editor altered the manuscript


only slightly.
APOLOGIZE
(ı’policayz)
özür dilemek

He didn’t apologize for anything


exept a few words.

Bir kaç kelime haricindeki hiçbir


şey için özür dilemedi.
Even if she apologizes,I will
never forgive her forever.

Özür dilesebile onu asla sonsuza


kadar afetmeyeceğim.

ANGER
(‘engı)
kızdırmak
The satain on the carpet angered
Mom,and she punished us.

Halıdaki leke annemi kızdırdı ve bizi


cezalandırdı.

Threatening phone calls anered


Bob,so he called the police.
Tehdid edici telefon çağrıları babamı
kızdırdı,bu yüzden polisi cağırdı.

APPRECIATE
(ı’pri:şieyt)

takdir etmek

If a teacher appreciates his


students,the success in the class
increases.

Eğer öğretmen öğrencilerini takdir


ederse,sınıftaki başarı aratar.
Eveyody appreciates her for treating
respectively to elders.

Büyüklerine karşı saygılı


davrandığından dolayı herkes onu
takdir eder.

AVOID
(ı’voyd)
kaçınmak

- Try to avoid getting soap in


your eyes.

- In order to avoid accidents, you


should take some precautions.

Kazalardan kaçınmak için bir kaç


önlem alman gerekir.
- You should avoid spending
much time watching TV.

Televizyon izleyerek fazla zaman


harcamaktan sakınman gerekir.

APPLY
(ı’play)
başvurmak

- We applied for a loan to buy a new


house.

Yeni bir ev almak için kreiye


başvurduk.

- How many jobs did you apply


for today?
Kaçtane işe başvurdun bugün.

- I have applied for the passport.


Pasaport için başvurdum.

ALLOW
(ı’lau)
izin vermek

- Do you allow your children to


cross the street by themselves?
Çocukların kendikendilerine
caddeden geçmelerine izin
verirmisin.

- Allow me to introduce myself.

- Why does God allow innocent


people to suffer?
Allah neden suçsuz insanların acı
çekmesine izin verir.

ARRANGE
(ı’reync )
düzenlemek

- The artist arranged her


paintings for the exhibit.
Artist sergi için resimlerini
düzenledi.

-Angelica arranged a party for


her sister’s birthday.
Angelica kız kardeşinin doğum
günü için bir parti düzenlendi.

- I would like to arrange for a


trip.
ARRIVE
(ı’rayv)

varmak

Our guests arrived late in the


evening.

Misafirlerimiz akşam geç geldiler.

As soon as I arrived at willage,I


visisted my relatives.

Köye varır varmaz akrabalarımı


ziyaret ettim.
APPEAR
(ı’piı)
görünmek

-The sun appeared on the horizon at


five o’clock this morning.
Güneş bu sabah saat 5’te ufukta
göründü.

-On the other side of river the outline


of the city appeared.
Nehrin diğer tarafında şehrin çizgisi
göründü.

-Bill appears to be very upset this


morning.
Bill bu sabah çok üzgün olduğu
görünüyor.

ATTACK
( ı’tek)
saldırmak

The journalist attacked the politician


with questions.

Gazeteci sorularla pilitikacıya


saldırdı.

Our dog attacked the neighbour’s


cat.

Köpeğimiz komşunun kedisine


saldırdı.
ACCOMPANY
(ı’kampıni)
eşlik etmek

- John accompanied his father on a


business trip.
John is gezisinde babasına eşlik etti.

-I need someone to accompany me


while I play the violin.
Keman çalarken bana eşlik edecek
birilerine ihtiyacım var.

-If you go to the dance, I will


accompany you.
ACCEPT
(ık’sept)
kabul etmek

- Marry accepted a lovely gift from


Jane.

Marry Jane’den güzel bir hediye


Kabul etti.

-Ok.I accept your apology.

Tamam özrünü Kabul ediyorum.

- To his surprise,he has not still


found anyone to accept his
offer.
Şaşkınlık o ki,hala teklifini Kabul
edecek birini bulamadı.
APPROVE
( ı’pru:v)
Onaylamak,tasvip etmek

The reason why he doesn’t


approve my offer is his greedy.

Teklifimi onaylamamasının
sebebi onun hırsıdır.

No one approve being told the


secrets to others.

Kimse sırların başkalrına


anlatılmasını tasvip etmez.
BAN
(ben)
yasaklamak

Mom banned television in our house


on weeknights.

Annem haftaiçi geceleri televizyon


seyretmeyi yasakladı.

During the 19th century, the


government banned smoking in the
street.19.yüzyıl boyunca,hükümet
sokaklarda sigara içmeyi yasakladı.
BARGAIN
(‘ba:gin)
pazarlık etmek

The antic collector bargained with


the shopkeeper.
Antika toplayıcı satıcıyla pazarlık
etti.

John bargained with salesman over


the price of the used car.

John satıcıyla kullanılmış arabanın


fiyatı hallında pazarlık etti.
BITE
(bayt)
ısırmak

Dave always bites his fingernails.

Dave herzaman tırnaklarını ısırır.

The large dog bit Tom on the leg.

Büyük köpek Tom’u ayağından


ısırdı.
BEAT
( bi:t)
dövmek-yenmek

Beating someone is not the right way


to find a solution.

Birisini dövmek çözüm bulmak için


doğru bir yol değildir.

Can you beat a man without a gun


who is twice as big as you?

BREATH
(bret )
nefes almak

I could hardly breathe when the


weather became hot and humid.

Hava sıcak ve bunaltıcı olduğunda


zorlukla nefes alıyordum.

The athlete breathed heavily after


the strenuous workout.

Atlet çalışmadan sonar derince


nefes aldı.

Note: hardly have time to


breathe:This was such a busy
day. I hardly had time to
breathe.

BEG
(beg)
dilenmek-yalvarmak

-The women beg for spare change to


feed her family.

-The children begged their parents to


let them to stay up late.
Çocuklar ailelerinden geç vakte kadar
uyumamaları için onlara izin
vermelerini dilediler.

-Ann begged her friend to forgive


her.

Ann arkadaşına onu effetmesi için


yalvardı.

BETRAY
(bit’rey)
ihanet etmek
-John betrayed my trust when he
told my secret.
Sırrımı söylediğinde dostluğuma
ihanet etti.

-Marry betrayed her country by


giving the secrets to the enemies.

Marry ülkesine düşmanlara sırlarını


vererek ihanet etti.

-I am sure Clara will never betray


him,will never leave him,will never
love anyone else but him.
Eminim Clara ona asla ihanet
etmemeyecek,asla terk
etmeyecek,ondan başka kimseyi asla
sevmeyecek.

BORROW
(‘borou )
ödünç almak
-Sue borrowed my dress to wear to
the party.

- I borrowed a cup of sugar from the


neighbor and replaced in the next
day.
Komşumdan bir fincan şeker ödünç
aldım ve ertesi gün geri verdim.

-If you are going to borrow some


money,you have to repay it sooner.
Eğer biraz ödünç para alıcaksan,kısa
zamanda geri vermelisin.

BEHAVE
(bi’heyv)
davranmak
-The unruly student behaved badly
in class.

Kaba çocuk sınıfta kötü bir şekilde


davrandı.

-It implies that different people


behave in different ways.
Farklı insanların farklı davrandıklarını
belirtir.

-I behave kindly to them but they


behave harsly to me.

Onlara kibarca davrandım ama onlar


bana kabaca davrand

BELIEVE
(bi’li:v)
inanmak

-The judge didn’ t believe our story.


Hakim hikayemize inanmadı.
- I strongly believe in God.
Allah’a son derece inanıyorum.
-Believe it or not, Iam over fifty
years old.

İnan yada inanma, 50 yaşın


üzerindeyim.

BLOW
(blou)
esmek

- The wind blew all night and,


kept us awake.
Rüzgar bütün gece esti ve bizi uyanık
bıraktı.
-Fresh air blew through the open
windows.
Açık pencereden taze hava esti.
-A whistle blows at the factory at the
end of the day.

BRING
( bring )
getirmek

-Please bring that pacgake to me.


Lütfen şu paketi bana getir.

-Don’t worry! I will bring it with me.

-Bring a friend of yours when you


come to the picnic.
Pikniğe gelirken arkadaşlarından
birtanesini getir.

BEGIN
( bi’gin )
başlamak

-Let’s begin; it is time for us to learn


English.
Hadi başlayalaım,Bizim için ingilizce
öğrenme zamanıdır.

-If we begin to pray, we will save our


lives.

Eğer ki dua etmeye başlarsak,


hayatımızı kurtarırız.

-Tommy is beginning to like a movie


star.

BREAK
( breyk )
bozmak-kırmak

You broke the alarm clock when


you took it apart.
I wonder how people break the
bricks with their hands.

Elleriyle insanların tuğlalarını


nasıl kırdıklarını merak ediyorum.

BUY
(bay )
satın almak

You can’t beg special discount


any more when you buy
something from markets such as
MMM migros.

Artık MMM Migros gibi


marketlerden bişeyler
alırken,özel indirimler talep
edemezsin.

I don’t have as much money as to


buy cheap things.

Ucuz şeyler alacak kadar fazla


paraya sahip değilim.

BURN bö:n
Yakmak-yanmak

That car burns only Diesel oil.

O araba sadece Diesel yağ yakar.

The sun burned his face.

Güneş yüzünü yakmış.


BURY
( beri )
gömmek-defnetmek

They thiefves buried the stolen


jewellery.

Hırsızlar çalınan mücevherleri


gömdüler.

Eyüp Sultan was buried near the


Constantinople walls.
Eyüp Sultan İstanbul surlarının
yanına gömüldü.

CANCEL
(kensıl)
iptal etmek

-Please cancel your plans and


come with me.
Lütfen planlarını iptal et ve benimle
gel.

-The boss cancelled the meeting.


-If you don’t answer the questions
correctly,it may take longer to cancel
your registration.
Eğer sorulara doğru cevaplar
vermezsen,üyeliğini ptal ettirmek
uzun zaman alabilir.

CALL
( ko:l)
telefonla aramak-adlandırmak

Call Mary and ask if she wants to


join us for dinner.

Maryi ara ve akşamyemeği için bize


katılıp katılmayacağını sor.

We call this ‘masa’ in Turkish.


Türkçede bunu masa diye
adlandırırız.

CAPTURE
( ‘kepçı)
ele geçirmek

The war was ended when we


captured the enemy’s major city.

Düşmanın büyük şehrini ele


geçirdiğimizde savaş sona erdi.

The hunters captured and killed the


gorilla.
Avcılar gorillayı ele geçirdi ve
öldürdüler.
CONSULT
(kın’salt )
danışmak

-I consulted with a lawyer about


what to do.

Ne yapacağım hakkında avukata


danıştım.

-Mary consulted with a doctor on this


problem last month.

Marry bu problem hakkında geçen


ay doktora danıştı.
-They often used to consult him
about public matters and even
private ones.

CATCH
( keç)
yakalamak-yakalanmak

The cat tried to catch the mouse.

Kedi fareyi yakalamaya çalıştı.

I hope I don’t catch the flu this


winter.

Umarım bu kış gribe yakalanmam.

Catch someone’s eye: One of the


book on the top shelt cakught my
eye and I took it down to look at it.
COLLECT
(kı’lekt)
toplamak

-The landlords collect the rents


every month.

Ev sahipleri her ay kiraları


toplarlar.

-I collected the dirty dishes from


around the house and placed them in
the sink.
Kirli tabakları evin etrafından toladım
ve içine yerleştirdim.
-John began to collect insects in a
jar when he was 10.

John 10 yaşında böcekleri kavanoza


toplamaya başladı.

CARE FOR
(keı )
bakmak-sevmek

-Will you care for my cat while I am


on vacation.

Ben tatildeyken kedime bakabilir


misin?

-The orphans were cared for by an


elderly uncle.
Yetimler büyük ancaları tarafından
bakıldı.

-David don’t care for the sun-dried


tometos in spinach salad.
David güneşte kurumuş domatesleri
ıspanak salatasında sevmez.

CHOOSE
(çu:z)
seçmek

-In the end,he chose a pair of shoes


from among the dozen the salesman
had shown her.
Sonunda,satıcının gösterdiği bir
düzine ayakkabıdan bir çift seçti.

-The team captains began to choose


players for their teams.

-I chose not to choose life.

Hayatı seçmemeyi seçtim.


CELEBRATE
(selibreyt )
kutlamak

-Let’s go to the dinner and celebrate


your promotion.

Hadi akşam yemeğine gidelim ve


atanmanı kutlayalım.

-Bill doesn’ t celebrate his birthday


now that he is over sixty.

-Muslims celebrate the Sacrifice and


Ramadan Bayram each year.
Müslümanlar Kurban ve Ramazan
Bayramını her yıl kutlarlar.
CONFUSE
(kınf’yu:z)
karıştırmak

-The problem confuses me.Could you


explain it again?

Problem kafamı karıştırıyor.Onu


tekrar açıklayabilir misiniz?

-I often confuse the twins with each


other because they look alike.

İkizleri sısk sık karıştırıyorum çünkü


birbirlerine çok benziyorlar.

-We confused the way because the


signs in the country are very
complex.
COMPLETE
(kımp’li:t)

tamalamak

-I have to complete the report till


tomorrow because ı have to
distribute it my coworkers.

Raporu yarına kadar tamamlamak


zorundayım,çünkü rakadaşlarıma
dağıtmak zorundayım.

-When I complete this book,I will


start another.

-Please complete the application


form for job.
Lütfen iş için baçvuru formunu
doldurunuz.

CONQUER
(’konkı)

feth etmek

Fatih Sultan Mehmet conquered


Constantinople in 1453.

Fatih Sultan Mehmet İstanbulu 1453


te işgal etti.

Yavuz was the only Sultan


in history who conquered the
Syria by passing
Syna desert.

Yavuz Sina çölünü geçerek Suriye


yi feth eden tarihteki tek
Sultandır.
CONNECT
(kı’nekt)
bağlantı kurmak

A bridge connects the two sides of


the river.

Köprü nehrin iki tarafı arasında


bağlantı kurar.

I finally connected with Mary after


leaving several messages.

Sonunda Mary ile birçok mesaj


bıraktıktan sonar bağlantı kurdum.
CHALLENGE
(‘çelinc )
meydan okumak

- I challenged Jane to a chess


match.

Satranç maçı için Jane e meydan


okudum.

-The gentleman was challenged to a


duel by his enemy.

Kibar adam düşmanı tarafından


duello için meydan okundu.

-Can anyone other than Tyson


challenge him?

Tyson dan başka hiç kimse ona


meydan okumayamaz.
COMPLAIN
(kım’pleyn)
şikayet etmek

-We complained to the manager that


our food was cold.

Yemeklerimizin soğuk olduğunu


müdüre şikayet ettik.

-You can complain to the local


council if there is something wrong
with it.

Eğer bir problem varsa,belediyeye


şikayet edebilirsin.

-Don’t just complain –do something!

Sadece şikayet etme,bişeyler yap!

CARRY
(‘keri)
taşımak

I carried the baby into the hospital.

Bebeği hastaneye taşıdım.

Can you carry a large table on your


back?

Büyük bir masayı sırtında taşıyabilir


misin?

COMMIT
(kı’mit)
işlemek-teslim etmek-mahkum
etmek
The police don’t know who
committed the robberies.

Polis soygunları kimin yaptıgını


bilmiyor.

The judge committed the criminal to


the prison for thirty years.

Hakim suçluyu 30 yıl hapse


mahkum etti.
I commit my soul to God

CRITICIZE
(‘kritisayz)
eleştirmek

- A long newspaper article


criticized the mayor’s action.
-
Uzun bir gazette makalesi
başkanın hareketini eleştirdi.
-Never criticize any person
openly: instead criticize them
individually.
Asla hiç kimseyi açık bir şekilde
eleştirme:bunun yerine onları
bireysel eleştir.

-Don’t criticize your last employer,


it makes you look bad.

Geçenki işcini eleştirme,bu seni


kötü gösterir.

CHANGE
(çeync)
değiştirmek

Bill changed his hair style.

Bill saç şeklini değiştirdi.


The store has a dressing room
where you can change your
clothes.

Mağaza elbiselerini
değiştirebileceğin bir kabine sahip.

CONCEAL
( kın’si:l )
gizlemek

The criminal concealed the knife


in his boot.

Suçlu bıçağı bottunda sakladı.

Marry concealed her husband’s


present in wardrobe.
Marry kocasının hediyesini
dolapta sakladı.

CONCERN
( kın’sö:n)
ilgilendirmek
COLLAPSE
(kı’leps)
çökmek

Jane’s marriage collapsed after


only three years.

Jane’in evliliği yalnızca üç yıl


sonra çöktü.

A lot of building collapsed during


the earthquake.
Deprem esnasında çok bina
çöktü.

CONDUCT
( kın’dakt )

iletmek-yönetmek

I tried to conduct myself


appropriately at the funeral.

Cenaze töreninde kendimi uygun


bi şekilde yönettim.

Copper coducts electiricity well.


Bakır elektiriği iyi bir şekilde iletir.

CONSIDER
(kın’sidı)
düşünmek,değerlendirmek

Mary considered each option


before making a decision.

Mary karar vermeden once herbir


seçeneği değerlendirdi.

I considered taking a trip to the


coast.
Sahile seyahate gitmeyi
düşündüm.

CONCLUDE
( kın’klu:d)
Sonucuna varmak-bitirmek

Mary concluded that Bill was


going to be late.

Mary Bill’in geç kalacağı sonucuna


vardı.

The committee concluded the


meeting late.

Heyet toplantıyı geç bitirdi.


CONSTRUCT
( kın’strakt)

inşa etmek

A famous architect constructed a


model of a new mosque.
Ünlü ressam yeni bir cami
modeli inşaa etti.

The workers constructed a


fountain in the center of the
town.
İşçiler kasaba merkezinde bir vakıf
inşa ettiler.
CONSUME
(kın’syu:m)
tüketmek

Americans consume a huge


amount of sugar each year.

Amerikalılar her yıl büyük


miktarda şeker tüketirler.

This old car consumes too much


gas.

Bu eski araba çok fazla gaz


tüketiyor.
CONTAIN
( kın’teyn)
içermek-içine almak

This syrup contains a great deal of


sugar.

Bu şurup çok şeker içeriyor.

The glass jar contains two


thousand jelly beans.

Bu cam kavanoz iki bin jöle


fasulye içine alır.
COMBINE
(kım’bayn)

bir araya getirmek-bir araya


gelmek

The mechanic combined the nuts


and bolts by putting them in one
box.

Tamirci bir kutunun içine


koyarak bir araya getirdi.

Mary’s and Bob’s business


combined to establish a new
company.
Mary ve Bob’un işleri yeni bir
şirket kurmak için bir araya geldi.
COMPARE
(kım’peı)
karşılaştırmak

-It is totally absurd to compare


Mozart to other composers.

Mozartı diğer müzisyenlerle


karşılaştırmak tamamen saçma.

-If you compare this book with that


one, you will find that one is larger.
Eğer bu kitabı şu kitapla
karşılaştırırsan,bu kitabın daha geniş
olacağını anlayacaksın.

-The poet compared the building’s


beauty to a bright summer’s day.
Şair binanın güzellini parlak bir yaz
günüyle karşılaştırmış.

CONVINCE
(kın’vins)
ikna etmek

I understand your argument,but you


will never convince me.
Senin savunmanı anladım,ama beni
asla ikna edemeyeceksin.

I convinced Mary to cut her hair


short.

Saçlarını kısa kestirmesi için Marryi


ikna ettim.
COVER
(‘kavı)
kaplamak

The piece of candy was covered with


chocolate.
Bi parça şekerleme çukulatayla
kaplandı.
Oil that spilled from the wrecked ship
covered some of the birds.
Batık gemiden dökülen yağ kuşların
bazılarını kapladı.
CONFIRM
(kın’fö:m)
doğrulamak-resmen kabue edilmek

Will you confirm that the amounts


on your bill are correct?

Hesaptaki miktarların doğruluğunu


onaylarmısınız.
Three young people were confirmed
last Sunday at my church.

Üç genç insan geçen Pazar kiliseye


resmen Kabul edildiler.
CRUSH
( kraş)
ezmek-küçük parçalrara ayırmak

A powerful machine at the junkyard


crushed the cars.

Hurdalıktaki güçlü bir makina


arabaları ezdi.

A huge machine crushed the rucks


into the small stones.

Büyük makina kayaları küçük taşlara


ayırdı.
DIE
(day)
ölmek

-Every living thing eventually dies.

Yaşayan her canlı eninde sonunda


ölür.

- At the end of the day Jane was


dying for a drink.
-
Günün sonunda Jane içecek için
ölüyordu.

-If Jesus is God, how could he die?

Eğer ki Hz İsa, Nasıl ölebilir?


DARE
(deı)
cesaret etmek

I don’t dare bother David while he is


studying exam..
Sınava çalışırken Davidi rahatsız
etmeye cesaret edemedim.
Do you dare swim in the lake without
a guard?
Koruma olmadan gölde yüzmeye
cesaret edebilir misin?
DECAY
(di’key)
çürütmek

Moisture decayed the wood frame of


the porch.

Nem balkonun tahta çerçevesini


çürüttü.

Too much candy decayed the child’s


teeth.

Çok fazla şekerleme çocuğun dişlerini


çürüttü.

DECLARE
(di’kleı)

ilan etmek-bildirmek

Türkey declared its independence in


1920.

Türkiye 1920 de özgülüğünü ilan etti.

Five politicians declared their


candidacy for mayor.

Beş politikacı başkanlık için


adaylıklarını bildirdiler.

DISCOVER
(dis’kavı)
keşfetmek

-Discover the basic beliefs of Muslims


through a series of posters.

Posterlerin serileriyle Müslümanların


ana inançlarını keşf edebilirsin.

-Physicists believe that they


discovered a new elementary
particle.
Fizikçiler yeni bir element parçası
keşfettiklerine inanıyorlar.

-Who discovered the North Pole?

Kuzey Kutbunu kim keşfett?

DISTURB
( di’stö:b)
rahatsız etmek
-Every morning the birds disturb my
sleep.

Her sabah kuşlar uykumu bölerler..

-He was so faith that because he


didn’t want to disturb his wife, he
didn’t set the alarm clock.
O kadar vefalıydı ki eşini rahatsız
etmek istemediünden dolayı,alarm
saatini kurmadı.

-She does her best not to disturb her


while her daughter is studying.
Kız kardeşi ders çalışırken elinden
gelenin en iyisini yapar.

DAMAGE
( ‘demic)
zarar vermek
-The vandals damaged the building
by breaking all the windows.Tahrib
edici kişiler bütün pencereleri kırarak
binaya zarar verdiler.

-Someone damaged my book by


spilling milk on it.

Birileri kitabımın üzerine süt dökerek


zarar verdileler.

-I damaged the car when I hit the


truck.

Kamyona çarptığımda arabama zarar


verdim.

DESIRE
( di’zayı)
arzu etmek-istemek
Bill desires a good job above
everything else.

Bill herşeyin üstünde iyi bir iş


istiyor.

Most people desire a great success.

Çoğu insan büyük başarı arzular.

DETER
( ditö:)
caydırmak-yıldırmak

The light rain did not deter the


children from playing outside.
Hafif yağmur çocukları dışarıda
oynamaktan yıldırmadı.

Road work will deter drivers from


taking that route.

Yol çalışması şöförlerin bu yoldan


gitmelerini caydırabilir.

DEMAND
(di’ma:nd)
talep etmek
-The angry customer demanded
service.

Kızgın müşteri sevis talep etti.

-There are prayers that demand


something from God.

Allah’tan birşeyler talep eden kullar


var.

-If they demand something for


surviving they should talk to the
government.
Eğer hayatta kalmak için birşeyler
talep ederlerse,hükümetle onuşman
gerekir.

DELIVER
(di’livı)
teslim etmek
-Our newspapers are delivered at
seven o’clock every morning.

Gazetelerimiz her sabah saat 7 de


teslim edilir.

-The guard delivered the criminal to


the police.

Gardiyan polise suçluyu teslim etti.

-The letter will be delivered in two


days.

Mektup iki gün içinde teslim edilecek.

DESTROY
(di’stroy)
tahrip etmek-yok etmek
-The child destroyed the toy in a fit
of anger.

-The war destroyed the nation’s


economy.

Savaş ulusun ekonomisini tahrip etti.

-The town was completely destroyed


by tornado.
Tornado tarafından kasaba tamamen
yok edildi.

DECIDE
(di’sayd)
karar vermek

-I can not decide where to go on


vacation.
Tatile nereye gideceğime karar
vereyemiyorum.

-The young couple couldn’t decide on


which house to buy.
Yeni evil çift hangi evi satın
alacaklarına karar veremediler.

-Bert and I decided to approve her


recommendation.

Bert ve ben onun önerisini


onaylamaya karar verdik.

DECLINE
(di’klayn)
kötüye gitmek-reddetmek

As a person grow older his health


generally declines.
İnsan yaşlandıkça sağlığı genellikle
kötüye gider.

I offered Anne a cigarette,but she


declined.

Anne ye bir sigara teklif ettim ama


reddetti.

DEFEAT
(di’fi:t)
yenmek

Mary defeated her opponent in the


tennis match.
Mary tennis maçında rakibini yendi.

All of our team’s players are so good


that they can easily defeat the rival.

Takımdaki oyuncuların hepsi o kadar


iyiki kolayca rakibi yenebilirier.

DEFEND
(di’fend)
savunmak

Mary defende her actions when she


was accused of cheating.

Mary kopya çekmeyle suçlandığında


hareketlerini savundu.
The lawyer defended well his client
during the rial.

Avukat duruşma boyunca müvekkilini


iyi savundu.

DEFER
( di’fö:)
ertelemek

Mike deferred his judgment until he


heard more explanation.

Mike daha fazla açıklama duyana


kadar mahkeme kararını erteledi.
I must defer the expense of my car
until next year.

Arabamın masrafını yeni yıla kadar


ertelemeliyim.

DESCRIBE
(di’skrayb)
tanımlamak

-The poem describes moonlight on


the lake.

Şiir göldeki ay ışığını tanımlar.


-I think it is difficult for one to
describe himself.
Bence birisi için kendini tanımlamak
zordur.

-I can’t accurately describe how


happy I am to see Andre writing
again.
Andrenin yazısını tekrar görünce
nekadar mutlu olduğumu geröekten
tanımlayamam.

DIVORCE
(di’vo:si:)
Boşanmak

Nobody knows the reason why


the couple divorced after only a
month .
Kimse çiftinsadece bir ay sonra
boşanmalarının sebebini
bilmiyor.

Eventhough I have some


problems with my marriage,I
never think to divorce.

Evliliğimde bazı prolemlerim


olmasına rağmen asla boşanmayı
düşünmedim.

DOUBT
(daut)
şüphelenmek

-No one doubts Marry’s abilities at


the office.

Ofiste Marry’nin kabiliyetlerinden


kimse şüphe etmez.
-Don’t doubt me because I will prove
you wrong.

Benden şüphelenme çünkü yanlışlığı


sana ıspatlayacağım.

-I have no reason to doubt her sanity


because I trust her
.Onun samimiyetinden hiç üphem
yok,çünkü ona güveniyorum.

DREAM
(dri:m)
hayal kurmak

John began to dream while taking a


nap during class.

John ders esnasında uyuklarken


hayal görmeye başladı.
Mary was dreaming when the alarm
clock woke her up.

Mary alam saati onu uyandırdığında


hayal görüyordu.

DELAY
(di’ley)
geciktirmek

-Cold spring weather delays the


blooming of flowers.

Soğuk ilkbahar havası çiöeklerin


açmasını geciktirir.

-Don’t delay your application form or


else it won’t be considered.
Başvuru formunu geciktirme yoksa
değerlendirilmeyecek.

-The brain damage will delay the


child’s language development.

Beyin tahribi çocoğun dil gelişimini


geciktirir.

DEAL
(di:l)
alakalı olmak-üstesinden gelmek

The poem deals with death.

Şiir ölümden bahsediyor.

You need to learn how to deal with


problems like this.
Bu gibi problemlerin nasıl üstesinden
gelineceğini öğrenmek zorundasın.

DEVELOP
(di’velıp)
geliştirmek

-The committee developed a plan for


a new product.

Kurul yeni ürün için bir plan


geliştirdil.

-With careful planning,the business


continued to develop.

Dikkatli planlamayla,iş gelişmeye


devam etti.
-The perfect climate here develops
the grain.

Burada ki harika iklim ürünü


geliştirir.

DEVOTE
(di’vote)
adamak

Sally devotes her life to the works of


God.

Sally hayatını Allah işlerine adadı.

Parents generally devote themselves


to thier children.

Ebeveynler kendilerini genellikle


çcuklarına adarlar.
DISMISS
(dis’mis)
işten çıkarmak-çıkmalarına izin
vermek

As sales declined,the manager had


to dismiss several workers.

Satışlar azaldığı için, müdür birkaç


işçiyi işten çıkarmak zorunda kaldı.

At the end of the lecture,the


professor dismissed the students.

Toplantının sonunda profesör


öğrencilerin çıkmasına izin verdi.
DIVIDE
( di’vayd)
bölmek

If you divide seven into two,the


answer is fractional.
Eğer yediyi 2 ye bölersen cevap
kesirli olacaktır.

The charity devided the money


between medical clinic and the drug
prevention.

Yardım derneği parayı tıbbi kliniğe


ve uyuçturucunun önlenmesine
böldü.
EXAMINE
(ig’zemine )
incelemek-muayene etmek

-Jane examined every clause in the


contract before she signed it.
Jane Knotratı imzalamdan önce
kontraktaki her cümleyi inceledi.

-The medical students examined the


patients under the supervision of a
doctor.

Doktor kontrolü altında tıp öğrencileri


hastaları muayene ettiler.
EXPRESS
(ik’spres)
ifade etmek

-It is difficult to express my ideas


about the meaning of life.

Hayatın anlamı hakkında fikirlerimi


ifade etmek zordur.

-Marry expressed her complex


thoughts eloquently.

Marry karmaşık düşüncelerini açıkca


ifade etti.
-She expressed her disappoinment.

Hayal kırıklığını ifade etti.

EXPLAIN
(ik’spleyn)
açıklamak

-The coach explained the new rules


to the team.

Koç takıma yeni kuralları açıkladı.

-Please explain your answer so that


we can understand it.

Lütfen cevabını açıkla öyleki onu


anlayabilelim.

-How will you explain your absence


at school this time?

Bu defa okulda olmayışını nasıl


açıklayacaksın?

EARN
(ö:n)
para veya değer kazanmak
The students earned the professor’s
praise.

Öğrenciler profesörün övgüsünü


kazandılar.

How much do you earn a month?

Bir ayda ne kadar kazanıyorsun?

EMBARRAS
(im’berıs)
utandırmak
Please don’t embarras me in public
again!
Lütefen beni toplumda tekrar
utandırma!
Her older brother tried to embarras
her in front of her friends.
Abisi arkadşlarının önünde onu
utandırmya çalıştı.

ENVY
( ‘envi)
kıskanmak
Do you secretly envy people who
have more money,more serenity
than you do?

Senden daha fazla paraya,daha fazla


sükunete sahip olan insanları gizlice
kıskanır mısın?

Donald is a clown he probably envys


you because you are a self made
man.

Donald soytarıdır,belkide sen kendini


yetiştirmiş bir adam olduğunda seni
kıskanır.

EMIGRATE
(‘emigreyt)
göç etmek
The family emigrated during the war
to escape the dictator’s rule.
Aile savaş boyunca diktatörün
yönetiminden kaçmak için göç etti.

Mary emigrated from Germany to


France during World War II.

Mary II.Dünya Savaşı boyunca


Almanya dan Fransa ya göç
etti.

EMPHASIZE
(‘emfısayz)
vurgulamak

I tried to emphasize the importance


of good grades to Tom.
Tom a iyi notların önemini
vurgulamaya çalıştım.

The speaker will emphasize


teamwork and patience in her
speech.
Sözcü konuşmasında takım
çalışmasını ve sabrı vurgulayacak.

EXPECT
( ik’spekt)
ümit etmek

-Jimmy expects to recieve a new


note book for his birthday.
Jimmy doğum gününde yeni bir
defter almayı ümit eder.

- The metorologists are


expecting rain for tomorrow.

Hava tahmincileri yarın için yağmur


ümit ediyorlar.

-I expect you to be home before


midnight.

Gece yarısından önce evde olmanı


ümit ediyorum.

ENCOURAGE
(in’karic)
cesaret vermek-teşvik etmek
I encouraged her before the
talent show.

Dans şovundan önce onu


cesaretlendirdim.

Jane encouraged me to work


hard in school.

Jane beni okulda çok çalışmam


için teşvik etti.

ENCOUNTER
(in’kauntı )
karşılaşmak
I encountered a lot of difficulty
when I tried to take test.

Test olmaya çalışırken çok


zorlukla karşılaştım.

While skipping school,Bill


encountered his principal at the
mall.
Okulda dolaşırken,Bill markette
müdürle karşılaştı.

EMPLOY
(im’ploy)
işe almak
The contractor must employ
more workers to complete the
job by March.
Müteahhit Marta kadar işi
tamamlamak için daha fazla işçi
almalı.

Do you have the authority to


employ these candidates?

Bu adayları işe alma yetkisine


sahip misin?

EVACUATE
(i’vekyueyt)
boşaltmak-tahliye etmek
The police evacuated the citizens
before the hurricune reached the
coast.

Polis vatandaşları fırtına kıyıya


ulaşmadan önce tahliye etti.

Everyone must evacuate the


building immediately!

Herkes binayı hemen boşaltmalı!

EXAGGERATE
(ig’zecıreyt)
abartmak
Pete exaggerated the size of the
fish she caught.

Pete yakaladığı balığın bouyutunu


abarttı.

Bill exaggerates every story he


tells his friends.

Bill arkadaşlarına anlattığı her


hikayeyi abartır.

EXPLORE
(ik’splo:)
araştırmak

The adventurer explored a


dangerous underground cave.
Maceraperest yer altı
mağarasında araştırma yaptı.

The survivers from the shipwreck


explored the deserted island.
Batık gemiden hayatta kalanlar
çölleşmiş adayı araştırdı.

EXTINGUISH
(ik’stingwiş)
söndürmek

John extinguished the campfire


with water.
John kamp ateşini su ile
söndürdü.

The fireman extinguished the fire


in the office building.

İtfaiyeci ofis binasındaki ateşi


söndürdü.

ESCAPE
( i’skeyp)
kaçmak

My birds escaped when I


accidentally left their cage open.
Kuşlarım yanlışlıkla kafeslerini
açık bıraktığımda kaştılar.
The robbers escaped the police
by running very fast.
Hırsızlar çok hızlı koşarak polisten
kaçtılar.

ENDEAVOR
( in’deyvı)
çaba göstermek

Tom endeavored to get better


grades in collage.

Tom kolejde daha iyi notlar almak


için çaba gösterdi.
We endeavor to make our
customers happy.

Müşterilerimizi memnun etmek


için öaba gösteririz.

ENJOY
(in’coy)
hoşlanmak

-What do you enjoy doing in your


spare time?
Boş zamanında ne yapmaktan
hoşlanırsın?

-Some of my students really enjoy


finding synonyms of the words
.Arkadaşlarımdan bazıları
gerçekten kelimelerin eş
anlamlarını bulmaktan hoşlanırlar.
-I enjoy going fishing as I find it
relaxing and enjoyable.
Balık tutmayı rahatlatıcı ve
heyacan verici bulduğum
için,balıktutmaya gitmekten
hoşlanırım.

EXPLORE
(ik’splo:)
araştırmak

-The adventurer explored a


dangerous underground cave.
Seyahatçi tehlikeli bir yer altı
mağarasını araştırdı.

-The survivers of the shipwreck


explored the deserted island.
Batık gemiden hayatta kalanlar çöl
adasını araştırdılar.
-The physician explored current
theories of cancer treatment.
Fizikçi kanser tedavisinin güncel
teorilerini araştırdı.

ENDURE
( in’dyuı)
dayanmak-tahammül etmek

I can’t endure your tasteless humor.

Tatsız mizacına tahammül


edemiyorum.

I don’t know how long this old car


endure.
Bu eski arabanın nekadar
dayanacağını bilmiyorum.

FALL
( fo:l)
düşmek

The book fell from the shelf onto


the floor.

Kitap raftan zeminin üzerine düştü.

The attempt to rescue the hostages


failed miserably.

Rehineleri kurtarmk için yapılan


girşim fena bişekilde başarısız oldu.
FEEL
( fi:l)
hissetmek

I felt a cold wind on my body and


decided to dress my coat.

Vücudumda soğuk bir hava hissttim


ve paltomu giymeye karar verdim.

I feel sadness every year on the


anniverssary of my father’s death.
Her yıl babamın ölüm yıldönümünde
hüzün hissederim.
FILL
(fil)
doldurmak

I filled the container with flour.

Kabı un ile doldurdum

The field filled with water during the


flood.

Sel esnasında tarla su ile doldu.


FLY
( flay)
uçurtmak- uçmak

I flew the kite in the park.

Parkta uçurtma uçurdum.

The bird flew from its nest to the


river.

Kuş yuvasından nehre uçtu.


FOCUS
(’foukıs)
odaklanmak

Please,focus on your studies and not


on your hobbies.

Lütfen çalışmalarınıza yoğunlaşın


hobilerinize değil.

Avoid letting your mind wander,


focus on what you are doing.
Zihninizin dağılmasına izin
vermekten sakının,yaptığınız işe
yoğunlaşın.

FRIGHTEN
(’fraytn)
korkutmak

-The thunder frightened my younger


sister.
Fırtına küçük kız kardeşimi korkuttu.
-Horror movies frighten me.
Korku filmleri beni korkutur.

-I only wanted to frighten him,I


didn’t have any different intention.
Sadece onu korkutmak istedim,Farklı
bir niyetim yoktu.
FOLD
(fould)
katlamak

Anne folded the map neatly and


put it in her purse.

Anne düzgün bişekilde haritayı


katladı ve çantasının içine koydu.

I took the laundry from the dryer and


then folded it.

Kurutucudan çamaşırı aldım ve sonra


onu katladım.
FREEZE
(fri:z )
donmak-dondurmak

The milk froze because I accidentally


put it in the freezer.

Yanlışlıkla dondurucuya
koyduğumdan dolayı,süt dondu.

The accident froze traffic in all


directions.

Kaza trafiği bütün yönleriyle


dondurdu.
FULFILL
(ful’fil)
yerine getirmek

The soldiers fulfilled their sergeant’s


order and attacked the forth.

Askerler çavuşun emrini yerine


getirdiler ve ileriye saldırdılar.

I fulfilled a promise to my dying


mother by finishing collage.

Koleji bitirerek ölmek üzere olan


anneme karşı sözümü yerine
getirdim.
FORGIVE
(fı’giv)
affetmek

-May God forgive us.

Allah bizi affetsin.

-If she doesn’t forgive him,he must


go her a second and third time.
Eğerki o onnu affetmezse,o ikinci ve
üçüncü defa gitmeli.

-When he asked me to forgive her,I


said yes,but now I am not sure.
Onu affetmemi istediğinde,evet
dedim,ama şimdi emin değilim.

FORGET
( fı’get)
unutmak

-Bob forgot his umbrella, and of


course, he got wet.

Bob şemsiyesini unuttu ve tabiki


ıslandı.

-Don’t forget to call the chairman of


the company to the meeting.
Toplantıya şirketin başkanını
çağırmayı unutma.

-A man who frequently gets so drunk


forgets where he lives..etc.
Sıksık o kadar içen adam nerede
yaşadığını……vb unutur.

FAIL
( feyl)
başarısız olmak

I failed history,so I had to take it


again.

Tarihte başarısız oldum,buyüzden


dersi tekrar almak zorunda kaldım.

She studied hard but failed


nevertheless.

Çok fazla ders çalıştı ama buna


rağmen başarısız oldu.

GATHER
(’gedı)
toplamak

-He gathered apples that had fallen


to the ground.

Yere düşen elmaları topladı.

-Ann gathered her thoughts before


answering the question.
Ann soruya cevap vermeden önce
düşüncelerini topladı.

-Most of the students gathered


outside the school.
Öğrencilerin çoğu okuldışında
toplandı.

GROW
(grou)
büyümek
-The problem grew too large for me.

Problem benim için çok fazla büyüdü.

-He grows vegetables in his


backyard.
Avlusunda sebzeler yetiştirir.

-My grandfather grew a beard.


Dedem sakal bıraktı.

GAZE
( geyz)
uzun uzun bakmak
I lay on the grass and gazed at the
stars all night.

Çimlere uzandım bütün gece


yıldızlara uzun uzn baktım.

I gazed at the television for four


hourse without moving.

Televizyona hareket etmeden 4 saat


baktım.

GUESS
( ges)
tahmin etmek
I guessed most of the answers on
the surprize exam.

Sürpriz sınavdaki cevapların çoğunu


tahmin ettim.

Max correctly guessed the number of


pages in the book.

Max kitaptaki sayfaları doğru


bişekilde tahmin etti.

HIRE
( ‘hayı)
işe almak-kiralamak
-David hired some of his relatives to
work at the factory.

David fabrikada akrabalarının


bazılarını işe aldı.

-I want to hire Bill,but he wants too


much money.
Bill’i işe almayı isterim ama çok fazla
para istiyor.

-We hired an apartmet on a quite


street.
Sezsiz bir mahallede bir apartman
kiraladık.

HURT
(hö:t)
incitmek-yaralamak
- While he was picking up this
box,he hurt his back.

Bu kutuyu kaldırırken, belini incitti.

- She hurt me when she didn’t


include me among the guests.
- Misafirlerin içine beni dahil
etmediğinde beni incitti.

- David hurt his hand when he


accidentally slammed the door
on it.

HATE
(heyt)
nefret etmek

I hate to drive in heavy traffic.

Yoğun trafikte araba


kullanmaktan nefret ediyorum.

Why do people hate each others?

İnsanlar neden birbirlerinden


nefret ederler?

HOLD
( hould)
tutmak
Marry held her baby in her
hands.

Mary bebeğini ellerinde tuttu.

The police told the store owner to


hold the injured thief until they
arrived.

Polis mağaza sahibine hırsızı onlar


gelene kadar tutmasını söyledi.

HOPE
( houp)
ümit etmek
We hpoe for good news about
your health.

Sağlığın hakkında iyi haberler


ümit ediyoruz.

I hope that everything will be


better from now on.

Umarım şu andan itibaren herşey


daha güzel olur.

HUNT
( hant)
avlamak

Every year my cousins and I


hunt rabbit.
Her yıl ben ve kuzenlerim tavşan
avlarız.

Cats hunt mice.

Kediler fareleri avlarlar.

HURRY
(‘hari )
acele etmek
Hurry!otherwise we will be late.

Acele et!yoksa bz geç kalacağız.

Don’t hurry when you have an exam


be careful.

Sınav olurken acele etme dikkatli ol.

IMAGINE
( i’mecin )
tasavvur etmek

-While sweating in the fields,the


farmer imagined drinking cold
lemonade.
Tarlada terlerken,çiftçi soğuk
limonata içmeyi hayal etti.
-The student imagined what it would
be like to be a teacher.
Çocuk öğretmen olmanın nasıl
olacağını hayal etti.
-He imagines to live on the moon,but
it is not very likely to happen.Ayda
yaşamayı hayl etti ama bu
gerçekleşeceğe benzemiyor.

INSULT
(in’salt)
aşağılamak

-I walked out of the room when John


insulted me.
John beni aşşağıladığında odadan
dışarı çıktım.

-We were all insulted by the rudeness


of the taxi driver.
Hepimiz taksi soförünün kabalığıyla
aşağılandık.
-The newspaper insulted Muslims by
publishing caricature about Prophet.
Gazete peygamber hakkında
karikatür yayınlayarak müslümanları
aşağıladı.

IGNORE
ig’no:
görmezliktengelmek-
duymazlıktan gelmek

Max threw rocks at me,but I


continued to ignore him.
Max taşları bana attı,ama onu
görmezlikten gelmeye devam ettim.
Mary ignored the loud noises from
the street while she read.

Mary kitap okurken yüksek seeleri


duymazlıktan geldi.

INVEST
in’vest
yatırım yapmak

-Jimmy invested his allowance in a


saving accounts.

-I invested heavily in a software


company.
Bilgisayar şirketine yatırım yaptım.
-Many Europen Companies want to
invest in Turkey.
Çoğu avrupa şirketleri Türkiye’de
yatırım yapmak istiyorlar.

INSTALL
(in’sto:l)
monte etmek-yerleştirmek

-The plumber installed a new


diswasher last week.

Geçen hafta tesisatçı yeni bulaşık


makinasını monte etti.
A constructer install the picks
carefully upper part.

İnşaatçı tuğlalrı dikkatlice üst üste


yerleştirir.

INVITE
(in’vayt)
davet etmek

-My brother is getting married,so he


wants to invite all the people in the
willage to the wedding.
Kardeşim evleniyor.bu yüzden
köydeki bütün insanları düğüne davet
etmek istiyor.
-Tom’s mother invited me to her
house to eat cake.

Tom’un annesi kek yemek için evine


davet etti.

-You invite the trouble when you


forget to lock the doors at night.Gece
kapıları kilitlemeyi unutunca tehlikeyi
davet etdersin.

IMPROVE
im’pru:v
geliştirmek

-Daniel improved his grades by


studying an extra hour each night.
Daniel hergecebir saat fazladan
çalışarak derecesini geliştirdi.

-Jane improved his table tennis by


playing more often.
Jane masa tenisini daha sık
oynayarak geliştirdi.
-After weeks of practice,my english
improved.

Bir haftalık pratikten


sonra,ingilizcem gelişti.

IRRITATE
‘iriteyt
kızdırmak

My little sister irritates me when I try


to study.

Ders çalaışmaya çalışırken küçük kız


kardeşim beni kızdırır.

Despite her warnings,I went on


irritating her.
Uyarılarına rağmen onu kızdırmaya
devam ettim.

INVESTIGATE
in’vestigeyt
araştırmak

-The police will investigate the


violent murder.

Vahşi katili polis araştıracak.

-A reporter investigated the


banking scandal.
Raportajcı banka skandalını
araştırdı.
-After detective investigated the
incident ,he indicated that no crime
had been committed.
Dedektif olayı araştırdıtan sonra,
suçun işlenmediğini belirtti.

INVOLVE
(involv)
İçermek

-The book involves the lives of


animals in Africa.
Kitap Afrikadaki hayvanların
hayatlarını içeriyor.

-English learning involves hard study,


patience, and determinacy.
İngilizce öğrenmek kararlılık,sabır ve
sıkı çalışmayı şöeriyor.

JOKE
(couk )

şaka yapmak

-Sue joked that she could eat three


more cheeseburger.

Sue 3 tane daha fazla cheeseburger


yiyebilirim diye şaka yaptı.

-My teacher jokes with every


students in the class.
Öğretmenim sınıftaki her öğrenciyle
şakalaştı.
-I wasn’t serious,I was just joking.
Ciddi değildim,sadece şaka
yapıyordum.

JUMP
camp
atlamak-zıplamak

The player jumped in the air to catch


the ball.

Oyuncu topu yakkalamak için hayaya


zıpladı.
The cat succeed in jumping over the
river .

Kedi nehrin üzerinden atlamayı


başardı.
JUSTIFY
‘castifay
haklı çıkarmak-ispatlamak

How can you justify what you did


yesterday.

Dün yaptığın şeyi nasıl haklı


çıkaracaksın?

I demanded that you justify your


actions.
Hareketlerini ispat etmeni talep
ediyorum.

KEEP
(ki:p)

devam etmek-beslemek.

I want to keep working as a teacher


until I die.

Ölene kadar öğretmen olarak


çalışmayı devam ettirmek istiyorum.

My grandfather keeps sheep in


willage.

Dedem köyde koyun besler.


KNOW
( nou)
bilmek

Do you know what I bought for you


yesterday?

Dün senin için ne aldım biliyor


musun?

I don’t know ho to get the station.

İstasyona nasıl gideceğimi


bilmiyorum.
KNOCK
( nok )
vurmak ,kusur bulmak

Morally,a person should knock the


door three times,if there is no
answer,he should go back.

Ahlaki açıdan bie kişi kapıya üç defa


vurması gerekir,eğer cevap yoksa
geri gitmesi gerekir.

When I am angry I knock my head


on the wall.

Kızdığımda kafamı duvarlara


vururum.
LIE
( lay )
yalan söylemek

-I lied by saying Bill speaks well


because I didn’t want to hurt his
feelings.Duygularını incitmek
istemediğim için Bill’e iyi
konuştuğunu söyleyerek yalan
söyledim.

-God doesn’t like the person who


always lie.
Allah herzaman yalan söyleyen
insanları sevmez.
-I suggest that you never lie even if
you will be punished when you tell
truthes.
Doğruları söylediğinde
cezelandırılacak olsan bile,asla yalan
söylememeyi tavsiye ediyorum.
LEND
(lend)
ödünç vermek

-Dave lent his car to me for 5 days.


Dave arabasını bana 5 günlüğüne
ödünç verdi.
-Can you lend me some
money,please?
Biraz ödünç para verebilirmisin?
-If you lend me your dictionary for
one week,I will be grateful for you.
Eğer 1 haftalığına sözlüğünü bana
ödünç verirsen,sana minnettar
olurum.
LEAVE
(li:v)
ayrılmak-bırakmak

The mayor left the just after the


meting.

Başkan hemen toplantıdan sonra


odadan ayrıldı.

Marry left her books in the library.

Marry kitaplarını kütüphanede


bıraktı.
LIFT
( lift)
kaldırmak

Plesae lift the box and put it on the


table.

Lütfen kutuyu kaldır ve masanın


üzerine koy.

The court lifted the ban on smooking


in the hall ways.

Mahkeme geçitlerde sigara içme


yasağını kaldırdı.

LIVE
( liv)
yaşamak

Do you know how we should live in


order to obtain heaven?

Cenneti elde etmek için nasıl


yaşamamız gerektiğini biliyor
musun?

He tells so bad that as if he lived in


hell.

O kadar kötü anlatıyor ki sanki


cehennemde yaşıyor.

LOSE
(lu:z)
kaybetmek

-Mr Brown lost everything they


owend in the fire.

Bay Brown sahip olduğu herşeyi


yangında kaybetti.

-Mary lost her child while they were


walking in the fair.
Marry fuarda yürürken çocuğunu
kaybetti.

-If you want to lose wight, you


should start a strict diet.
Eğer kilo vermek istiyorsan,sıkı bir
diyete başlamalısın.

LOVE
( lav )
sevmek
I love evrything for the sake of God.

Herşeyi Allah adına seviyorum.

If you don’t love Prophet Mohommed


much more than yourself,you can’t
obtain the fact faith.

Eğer peygamber Muhammed’i kendi


nefsinden daha çok sevmezsen,hakiki
imanı elde edemzsin.

MANAGE
(menic)
başarmak
-I managed to finish the Project on
time.
Projeyi tam zamanında bitirmeyi
başardım.
-We managed to solve the problem
without your help.
Senin yardımın olmadan problemi
çözmeyi başardık.

-They managed to learn Arabic in a


short time.

Kısa zamanda Arapça öğrenmeyi


başardılar.

MEASURE
(’mejı)
ölçmek

-I measured the lenght and width of


the room.
Odanın genişliğini ve uzunluğunu
ölçtüm.

-The nurse measeured the child’s


body temperature.
Hemşire çocuğun sıcaklığını ölçtü.

-Greenpeace members measured


the amount of pollution in the river.
Greenpeace üyeleri nehirdeki kirlilik
miktarını ölçtüler.

MARRY
(’meri)
evlenmek

The young couple married after


graduating from collage.
Genç çift kolejden mezun olduktan
sonra evlendiler.

I don’t plan to marry until I’m 30.

30 yaşıma kadar evlenmeyi


düşünmüyorum.

MISS
( mis)
kaçırmak-özlemek

-I missed the meeting because


traffic was so bad.
Toplantıyı kaçırdım,çünkü trafik çok
kötüydü.

-I missed my favourite teacher after


he retired.
Emekli olduktan sonra benim favori
öğretmenimi özledim.
-I missed my friends at school when
they were ill.
Onlar hastayken okulda
arkadaşlarımı özledim.

MEET
( mi.t)

buluşmak-karşılaşmak

Tom hoped to meet Mary at the


library.
Tom Mary ile kütüphanede
karşılaşmayı ümit etti.

I met an old friend for lunch


yesterday.
Dün eski bir arkadaşımla öğle yemeği
için buluştum.

MOVE
( mu:v)
hareket etmek-taşınmak

The car was moving when the truck


crashed it.
Kamyon arabaya çarptığında araba
hareketediyordu.

The accounting department moved to


another location.

Muhasebe bölümü başka yere


taşındı.

MEND
mend
onarmak-tamir etmek

I think most driver can not mend his


car when it reaks.

Bence çoğu şöför arabasını


bozulduğunda tamir edemez.
The apprentice mended the car
without help.

Çırak yardım almadan arabayı tamir


etti.

NEED
( ni:d)
ihtiyacı olmak

-I need a new car because my old


one doesn’t work.
Yeni bir arabaya ihtiyacım var çünkü
eski arabam çalışmıyor.

-These walls need painting.


Bu duvarların boyanmaya ihtiyacı
var.

-I need to go to the store and buy


some milk.
Markete gitmem ve biraz süt almam
gerek.

NEGLECT
(ni’glekt)
ihmal etmek

-My flowers died because I


neglected them.
Çiçeklerim öldü,çünkü onları ihmal
ettim.
-The irresponsible parents neglected
their children.
Sorumsuz veliler çocuklarını ihmal
ettiler.

- I neglected to go to bank
today,so I will go tomorrow.
Bu gün bankaya gitmeyi ihmal
ettim,dolayısıyla yarın gideceğim.

NEGOTIATE
( ni’goşieyt)
görüşmek -müzakere etmek

Bob negotiated with his boss for a


higher salary.

Bob patronuyla daha yüksek maaş


için görüştü.
They negotiated the sale of the
house.
Evin satılmasını müzakere ettiler.

NOTICE
( ’noutis)
fark etmek

-The witness noticed many details


about the accident.
Şahit kaza hakkında çok detayı fak
etmiş.

-Bill noticed that it was about to


rain.
Bill yağmurun yağmak üzere
olduğunu fark etti.

ORDER
(‘o:dı)
emretmek-sipariş vermek

-Her mother ordered him to do the


shopping.
Annesi ona alış veriş yapmasını
emretti.

-Jimmy ordered two main courses for


lunch.
Jimmy iki ana yemek sipariş ettti
öğle yemeği için.
OCCUR
( ı’kö:)
meydana gelmek

The accident occured when my car’s


brakes failed.
Arabamın frenleri bozulduğunda kaza
meydana geldi.

Snow occurs when the temperature


is below freezing.
Sıcaklık donma derecesinin altında
olduğunda kar meydana gelir.

OFFER
(’ofı)

önermek-teklif etmek

I offered some candy to the child.

Çocuğa biraz şekerleme önerdim.

I offered the salesman 3000$ for


used car but he didn’t accept.
Satıcıya 3000$ teklif ettim ama kabul
etmedi.
OVERCOME
(ouvı’kam)
yenmek,üstesinden gelmek

The soldiers overcame his enemies


and won the battle.

Askerler düşmanlarını yendiler ve


savaşı kazandılar.

I overcame my fear of flying by


taking several short flights last
month.
Geçen ay birkaç kısa uçuşlar yaparak
uçuş korkumun üstesinden geldim.

OVERTAKE
( ouvı’teyk)
sollamak

The robbers overtook the police on


the highway.

Hırsızlar anayolda polisi solladılar.

Don’t overtake the cars when there


is sign.

İşaret varken arabaları sollamayın.


OBSERVE
( ıb’zö:vı)
gözlemlemek

-The scientist observed how the rat


behaved in the maze.
Bilim adamı kapanda sıçanın nasıl
davrandığını gözlemledi.

-A teacher always observes what


his students do during the
lesson.Bir öğretmen herzaman ders
esnasında öğrencilerin ne yaptıklarını
gözlemler.
-I observed the soccer game from a
distance.

Uzaktan futbol oyununu


gözlemledim.

PREDICT
(pri’dikt)
önceden tahmin etmek

-The psychic claimed to be able to


predict the future.

Fizikçi geleceği tahmin edebileceğini


iddia etti.

-The weather forecaster predicted


rain.

Hava tahmincisi yağmuru önceden


tahmin etti.
-The bank officer predicted the
decreasing in interest rates.
Banka memuru faiz oranlarındaki
düşüşü önceden tahmin etti.

QUARREL
(‘kworıl)
kavga etmek-atışmak

-We quarreled over the question


about who discovered America.
Amerikayı kimin keşfettiği hakkındaki
soru üzerine atıştık.
-Because we are going to live
forever,we don’t quarrel with each
other.Ömür boyu beraber
yaşayacağımız için birbirimzile
tartışmayız.
PREPARE
(pri’peı)
hazırlamak-hazırlanmak

-The student prepared for the exam


by studying all night.

Gece boyunca çalışarak öğrenci


sınava hazırlandı.

-The maid prepared the beds for the


hotel guests.

Hizmetli misafirler için yatakları


hazırladı.

-The English Department Teachers of


KOCATEPE prepared an examination
for preparatory students.
Kocatepe ingilizce bölümü
öğretmenleri hazırlık öğrencileri için
bir sınav hazırladı.

PROMISE
(’promis)
söz vermek

-I promised that I would be home by


midnight.
Gece yarısına yakın evde olacağıma
dair söz verdim.
-You must come my party.You
promised to come!
Partime mutlaka
gelmelisin.Geleceğine dair söz
verdin.

-I promise that I never tell lie


again.
Tekrar asla yalan söylemeyeceğime
dair söz verdim.
PERMIT
( pı’mit)
izin vermek

- Jane permitted her children to


stay up late on weekends.
Jane çocukların hafta sonları geç
vakte kadar kalmalrına izin verdi.
-My teacher permitted me to leave
class early.

Öğretmenim sınıftan erken


ayrılmama izin verdi.
-The security didn’t permit him to
smoke here.
Güvenlik onun burada sigara
içmesine izin vermedi.
PROTECT
(prı’tekt)
korumak

-What did the factory do to protect


the river from pollution?
Fabrika nehri kirlilikten kuorumak
için ne yaptı.
-In order to protect your skin from
the sun while lying on the beach, use
cream.Kumsalda uzanırken cildini
güneşten koruman için krem kullan.

-God protects you from all evils!


Allah seni bütün kötülüklerden
korusun!
PROPOSE
(prı’pose)
önermek-

-Director proposed that we should


make a plan to overwhelm this
problem.
Müdür bu problemin üzerinden
gelmemiz için bir plan yapmamız
gerektiğini önerdi.
-I would like to propose the following
recommendations.
Aşşağıdaki tavsiyeleri önermek
istiyorum.

-Bill proposed to Julia in a very


romantic way.
Bill romantic bir yolla Julia ya
evlenme teklif etti.
PRODUCE
(prı’dyu:s)
üretmek

-Charles Dickens produced many well


known works of fiction.

Charles Dickens çok tanınan çal

-Vestel produces 1000 machines


each day.

Vestel her bir yıl 1000 makine üretir.

-The film studio produced a cartoon


for the holiday season.
Film stüdyosu tatil sezonu için çigi
film üretti.

PROVE
(pru:v)
ispatlamak
-The lawyer proved that his client
was innocent.

Avukat müvekkilinin suçsuz olduğunu


ispatladı.

-The experiment proved my


hypohtesis to be correct.

Deney hipotezimin doğru olduğunu


ispatladı.

-She proved to be a good friend


when she lent me some money.
Bana ödünç para verdiğinde iyi bir
arkadaş olduğunu ispatladı.

PAY
(pey )
ödemek

I have to pay a lot of money for the


thing I want to buy.

Almak istediğim şey için çok para


ödemek zorundayım.

You must pay your debts


immediately.

Borçlarını hemen ödemelisin.

PERSUADE
(pı’sweyd)
ikna etmek
Anne persuaded her nephew to stay
in school.

Anne yeğenini okulda kalması için


ikna etti.

You can’t persuade me to buy this


ugly clothes.

Bu çirkin elbiseyi almam için beni


ikna edemezsin.

PROVIDE
( prı’vayd)
sağlamak
-The hotel clerk provided the guests
with a comfortable room.
Otel görevlisi misafirlere rahat bir
oda sağladı.

-This author’s contract provided that


he was to receive royalties.

-The government should provide


more facilities for the
disabled.Hükümet özürlüler için daha
fazla kolaylık sağlaması gerekir.

PRECEDE
( pri:si:d )

-den önce gelmek


According to our tradition,on the
right side man precedes the
other.

Geleneğimize göre sağ taraftaki


kişi diğerinden önce gelir.

Generally soup precedes the


other meals at the wedding.

Genelde çorba düğünlerde diüer


yemeklerden çnce gelir.

PRAY
(prey)
dua etmek
-I prayed a lot in order to get
Heaven.

Cenneti elde etmek için dua ettim.

-Jimmy prays every night before


going to bed.
Jimmy yatağa gitmek için her gece
dua eder.
-Bill prayed for good health and
prosperity.
Bill sağlık ve sıhhat iççin dua etti.

READ
(ri:d)
okumak

I like reading books which tell me


about the facts of life.
Bana hayatın gerçeklerini anlatan
kitaplar okumayı seviyorum.

You must read all kinds of book to


have a wide knowladge.

Geniş bilgiye sahip olmak için bütün


çeşit kitapları okumalısın.

REACH
(ri:ç)
ulaşmak

-The storm is supposed to reach


Atlanta by noon.
Fırtınanın öğlene kadar Atlanta’ya
ulaşacağı sanılıyor.

-I have been unable to reach Tom by


telephone.

Tom’a telefonla ulaşamıyorum.

-I reached for the book on the top


shelf.

En üstte raftaki kitaba ulaştım.

REALIZE
(‘riılayz)
farkına varmak,anlamak

-John realized that his father was


correct.
John babasının haklı olduğunun
farkına vardı.

-Students realized the importance of


the situation.

Öğrenciler durumun ehemmiyetini


anladılar.

-The police realized the thief’s plan


and caught him before.

Polis hırsızın planını çözdü ve onu


daha önceden yakaladı.

RECOGNIZE
(’rekıgnayz)
tanımak

-I recognized the man who was


standing in the corner.

Köşede ayakta duran adamı tanıdım.


-The baby recognized her mother’s
face.

Bebek annesinin yüzünü tanıdı.

-Turkey doesn’t recognize the South


Cyprus Greek State.

Türkiye Güney Kıbrıs Rum Devlerini


tanımaz.

RECONCILE
( ‘rekınsayl )
barıştırmak-uzlaştırmak

No matter what I told them,I


couldn’t reconcile them.
Her ne söylediysemde,onları
barıştıramadım.

Turkey undertook an important


mission to reconcile Philitiin and
ısrail

Türkiye Filistin ve İsraili uzlaştırmak


için önemli bir görev üstlendi.

REMEMBE
R (ri’membı)
hatırlamak

-Suddenly,she remembered a
troubling incident from her
childhood.
Birdenbire, çocukluğundan kötü bir
olayı hatırladı.
-Do you remember the day you
came the first?
İlk geldiğin günü hatırlıyor musun?

-What is that street name? I can’t


remember.

Şu caddenin ismi ne?


Hatırlayamıyorum.

RECEIVE
(ri’si:v)
almak

I receive letters from my friends at


christmas time.
Noel zamanında arkadaşlarımdan
mektup alırım.

He received a message from his


company.

Şirketinden bir mesaj aldı.

REFLECT
(ri’flekt)
yansıtmak

The mirror reflected my image.


Ayna benim görüntümü yansıttı.

The car’s bumper reflected sunlight


into my face.
Araanın tamponu güneş ışığını
yüzüme yansıttı.

REFUSE
(ri’fyuz)
reddetmek

The union refused the contract that


manegement offered.

Sendika yönetim kururlunun sunduğu


sözleşmeyi reddetti.
The kidnapper killed his daughter
because he refused the ransom
demand.

Fidye talebini reddettiğinden dolayı


çocuk kaçıranlar kızını öldürdüler.

REGARD
(ri’ga:d)
bakmak-değerlendirmek

I don’t regard the situation quite


as negatively as you do.

Duruma senin kadar olumsuz bir


şekilde bakmıyorum.
She regards this quite differently
from me.

Benden tamamiyle farklı bir


şekilde bunu değerlendirir.

REGISTER
(‘recistı)

kaydetmek-kaydolmak

Did you register any change when I


pressed the button?

Düğmeye bastığımda herhangi bir


değişme kaydettin mi?

If you don’t register you will lose


your right to vote.
Eğer kaydolmazsn oy hakkını
kaybedeceksin.

RELIEVE
( ri’li:v)
hafifletmek

The aspirin relieved my headache.

Aspirin başağrımı hafifletti.

The explanation made by the doctor


relieved me of my fears.
Doctor tarafından yapılan açıklama
korkularımı hafifletti.

REPLY
(ri’play)
cevaplamak

Anne replied promptly when the


judge asked her a question.

Hakim soru sorduğunda Anne derhal


cevapladı.

I think you must reply all the critics.


Bence bütün eleştirilere cevap
vermelisin.

REPRESENT
(repri’zent)
göstermek -temsil etmek

This painting represents the artist’s


emotions.

Bu resim sanatkarın duygularını


gösteriyor.

The lawyer represented his client


inside the courtroom.

Avukat mahkeme odasında


müvekkilini temsil etti.
RESIGN
(ri’zayn)
istifa etmek

The chairman resigned after the


financial scandal.
Başkan parasal skandaldan sonra
istifa etti.
I resigned from my job in order to
spend more time with my family.

Ailemle daha fazla zaman geçirmek


için işimden istifa ettim.
REST
( rest)
dinlenmek,istirahat etmek

After working long hours he deserved


to rest .

Uzun süre çalıştıktan sonra


dinlenmeyi hak etti.

Herests by studying a different the


subject not lying on the bad.

Yatağa uzanarak değilde farklı bir


konuya çalışarak dinlenir.

May God rest in peace!


RESTRICT
(ri’strikt)
sınırlamak,kısıtlamak

This bad lagislation will restrict


people’s rights.

Bu kötü mevzuat insanların haklarını


kısıtlayacak.

The debaters were restricted to


discussing certain topics.

Münazaracılar belli konuları


tartışmada sınırlandırıldılar.
REVENGE
(ri’venc)
intikam almak

He wants to revenge the murder of


his brother.

Kardeşinin katilinden intikam almak


istiyor.

I will revenge his deat!


Ölümünün intikamını alacağım.
REGRET
(ri’gret)
pişman olmak

-Anne regretted having told me


John’s secret.

Anne bana John’un sırrını anlattığına


pişmanlık duydu.

-David regretted ruining his diet by


eating all of the sweets.

David bütün tatlıları yiyerek dietini


bozmasına pişman oldu.

-I regret to tell you that your father


died.
Babanın öldüğünü söyleyeceğimden
üzüntü duyuyorum.

RECOMMEND
(rekı’mend)
tavsiye etmek

-The doctor recommended that he


give up smoking.

Doktor sigarayı bırakmasını tavsiye


etti.

-I rexommend him to you as an


intelectuallyable and extremely
hardworking person.
Sana entelektüel ve son derece
çalışkan bir kişi olarak onu tavsiye
ederim.
RECOVER

(ri’kavı)

iyileşmek

-If you take this medicine,you will


recover as quickly as possible.Eğerki
bu ilacı alırsan olabildiğince çabuk
iyileşebilirsin.

-After a long illnees,Jimmy finally


recovered.

Uzun bir hastalıktan sonra, Jimmy


sonunda iyileşti.
REQUIRE

(ri’kwayı)

gerektirmek

-This job requires a job degree.

Bu iş tecrübesi gerektirir.

-The icy road requires you to drive


carefully.

Buzlu yol dikkatlice arabayı


kullanmanı gerektiri.
RESPECT

(ri’spekt)

saygı duymak

-The obedient child respects greatly


for his parents.

Söz dinleyen çocuk ailesine


fazlasıyla saygı duyar.

-The students always respect


properly their teacher.

Öğrenciler herzaman öğretmenlerini


gerçekten saygı duyarlar.

All my students respect the rights of


each other.
Bütün öğrencilerim birbirlerinin
haklarına saygı duyarlar.

RETIRE

(ri’tayı)

emekli olamak-emekliye ayırmak

-After working at the factory for 25


years,my father retired.

25 yıl fabrikada çalıştıktan


sonra,babam emekli oldu.

-My neighbour retired his noisy old


car and bought a new one.
Komşum gürültülü eski arabasını
emekliye ayırdı ve yeni bir tane aldı.

REDUCE

(ri’dyu:s)

azaltmak-düşürmek

In ordert to reduce the amount


of the crime the committee must
take some precautions.

Suç oranını azaltmak için meclis


birkaç önlem almalı.

The number of traffic accidents


has been reduced by the project
of double road.
Trafik kazalarının sayısı duble yol
projesiyle azaltıldı.

REVISE

(ri’vayz)

gözden geçirmek

Before starting to submit the


program I revised all the
preparations.

Programı sunmaya başlamadan


önce,bütün hazırlıkları gözden
geçirdim.
Before signing the contract,I revised
it carefully.

Kontratı imzalamadan önce,dikkatlice


inceledim.

SHAKE

(şeyk)

tokalaşmak-sallanmak

The building shook during the


earthquake.

Bina deprem esnasında sallandı.


The arrogant man refused to shake
when I held out my hand.

Kibirli adam elimi uzattığımda


tokalaşmayı reddeti.

STOP

(stop)

durdurmak-durmak

Mary stopped the car by putting on


brake.

Mary frene basarak arabayı


durdurdu.
I hope it stops raining soon.

Umarım yağmur kısa zamanda durur.

SEARCH
(sö:ç)
araştırma yapmak

-The detective searched long


hours,hoping to find a clue.

Dedektif bir ip ucu bulmayı umarak


saatlerce araştırma yaptı.

-David searched throughout the


house for his lost keys.
David kaybolan anahtarı için evin her
tarafını araştırdı.
SHELTER
(’şeltı)
korumak

The tent sheltered the campers from


the rain.
Çadır kampçıları yağmurdan korudu.

The mother bird sheltered her chicks


from the cold.
Ana kuş civcivlerini soğuktan kolrudu.
SHIVER
(‘şivı)
titremek(korkudan,soğuktan,hast
alıktan)

Anne shivered terriblly from the cold.

Anne aşrı derecede soğuktan titredi.

John shivered in cold.

John soğukta titredi.


SHOW
( şou)
göstermek

Jimmy showed me the cut on his


finger.

Jimmy parmağındaki kesiği bana


gösterdi.

We will show them the kind of


treatment they deserve.

Onların hak ettikleri davranış çeşidini


göstereceğiz.
SMILE
(smayl)
gülümsemek

John smiled in response to my funny


joke.

John komik şakama karşılık


gülümsedi.

She smiles only if she is happy.


Sadece mutlu olduğunda gülümser.
SMOKE
(smouk)
sigara içmek

Once you begin to smoke,it is


diffucult to quit.
Bir defa sigara içmeye
başladığında,bırakmak zordur.
You aren’t allowed to smoke here.

Burada sigara içmene izin verilmez.


SMELL
(smel)
koklamak-kokmak

She smelled the roses on the table.

Masanın üstündeki gülleri kokladı.

It smells like a death fish.

Ölü balık gibi kokuyor.


SUPPORT
(sı’po:t)
desteklemek

-Most parents support their children


until they are 18.

Çoğu aileler çocuklarını 18 yaşına


gelene kadar destekeler.

-John supported David’s proposal at


the meeting.
John toplantıda David’n öerisini
destekledi.
SUPPOSE
(sı’pouz)
farz etmek-beklenilmek

-Suppose that you get in an


acciddent.Do you have insurance?
Farz etki kaza yaptın.Sigortan var
mı?

-You are supposed to say ‘excuse


me’ when you put someone’s foot in
the bus.Otobüste birinin ayağına
bastığınızda’ Afedersinzi’ demeniz
belenilir.
SPEND
(spend)
harcamak

-Bill was willing to spend all his


money for watch but his mother
didn’t permit him.
Bill bütün parasını saat için
harcamaya niyetliydi,ama annesi izin
vermedi.
-Mary spends a lot of time helping
others with their work.
Marry
SAVE
seyv)
kurtarmak-biriktirmek

-The crew of another boat saved the


passengers from the sinking boat.

-Marry and his husband saved


enough money for a new house.
Not: save the day:The team was
expected to lose,but Sally made
many points and saved the day.
SCREAM
(skri:m)
bağırmak

John screamed before a truck hit our


car.

John kamyon arabamıza vurmadan


önce bağardı.

When the monster appeared on the


screen the audience screamed.

Canavar ekranda
gözüktüğünde,izleyiciler bağardılar.
SATISFY
(‘setisfay)
tatmin etmek-karşılamak

-The students’ progrees satisfied


the teacher and made him very
happy.
Öğrencilerin gelişimi öğretmeni
tatmin etti ve onu çok mutlu kıldı.

-I satisfied my foreign language


requirement by learning
English.İngilizce öğrenerek yabancı
dil gereksinimimi karşıladım.

SPELL
(spel)
hecelemek

The student spelled each word in his


paper correctly.
Öğrenciler her bir kelimeyi
kağıtlarına doğru bi şekilde
hecelediler.
The teacher spelled the vocabulary
words on the board.
Öğretmen kelime sözcüklerini
tahtada heceledi.

SOLVE
(solv)
çözmek

-In the exam students have to solve


100 questions in 150
minutes.Sınavda öğrenciler 150
dakikada 100 soru çözmek
zorundalar.

-The detective solved the terrible


murder.
Detektif berbad cinayeti çözdü.

SEEM
(si:m)
görünmek

-You seem to be very happy today.


Bu gün çok mutlu görünüyorsun.

-It seems you are very tired this


evenning.
Bu akşam çok yorgun görünüyorsun.

Note: It seems to me that Bana


öyle geliyorki

SUFFER
( ‘safı)
acı çekmek

Bill suffered a lot of pain before


going to doctor.
Doktora gitmeden önce Bill çok ağrı
çekti.
Mary is suffering from a toothache.
Mary diş ağrısı çekiyor.

SUFFOCATE
(‘safıkeyt)
boğmak-boğulmak
The murder suffocated his victim with
a pillow.
Katil kurbanını yastıkla boğdu.

Two people suffocated from the


smoke in the building.
İki adam binadaki dumandan
boğuldular.

SWALLOW
(’swolou)
yutmak
Johh swallowed his food after
chewing it thorougly.
John yiyeceğini iyice çiğnedikten
sonra yuttu.

Anne swallowed two aspirines with a


glass of water.

Anne bir bardak suyla iki aspirin


yuttu.

SWEAR
(sweı)
yemin etmek
The witness swore to tell the truth
in court.

Şahit mahkemede doğru


söyleyeceğine dair yemin etti.

The police officer swore to uphold


the law.
Polis memuru kanunu tasdik
edeceğine dair yemin etti.

TAKE
(teyk)
almak-götürmek

Bill took my coat instead of his


own.
Kendisininki yerine Bill enim
paltomu almış.

This kind of work takes alot of time.

Bu çeşit işler çok zaman alır.

A taxi took me from museum to


bank.

Taxsi beni mizeden bankaya götürdü.

TALK
(to:k)
konuşmak

Would you like to talk about your


problems?
Sorunların hakkında konuşmak ister
misin?

The old friends talked for hours.


Eski arkadaşlar saatlerce konuştular.

TASTE
(teyst)
tatmak

I tasted a small piece of pie before


taking a whole slice.
Bütün dilimi almadan önce küçük bir
parçasını tattım.

John tasted the salt on potato chips.

John patetes cipsindeki tuzu tattı.

TEACH
(ti:ç)
öğretmek
The teacher taught swimming his
students.
Öğretmen öğrencilerine yüzmeyi
öğretti.

It requires alot of patience to teach.


Öğretmek çok sabır gerektirir.

TELL
( tel)
anlatmak –söylemek
The student told astory about his
vacation to the class.
Öğrenci sınıfa tatili hakkında bir
hikaye anlattı.

You can confide in me,I will never tell


your secterts to him.
Bana güvenebilirsin,sırlarını asla ona
söylemem

TEND
(tend)
eğiliminde olmak

Bill tends to his own bussiness,he


doesn’t interfere with others.
Bill kendi işine eğilimlidir,başkalarıyla
ilgilenmez.

I tend to sleep on Sundays.


Pazar günleri uyuma eğilimindeyim.

THINK
(tink)
düşünmek

Mary thinks carefully before taking


decisions.
Mary karalarını almadan önce
dikkatlice düşünür.
What do you think about learning a
language?
Dil öğrenmek hakkında ne
düşünüyorsun?

THREATEN
(’tretn)
tehdit etmek

Bill threatended his neighbor with a


loaded gun.

Bill komşusunu dolu tabancayla


tehdit etti.
He is threatening every bone on my
body.
Vücudumdaki her kemiği kımakla
tehdit ediyor.

TOUCH
( taç)
dokunmak

What he touchs turns well.

Dokunduğu şey iyiğye dönüşüyor.


Little child avoid touching the stove.

Küçük çocuk sobaya dokunmaktan


sakındı.

TRAVEL
(’trevıl)
seyahat etmek
I have plans to travel to Asia next
year.

Gelecek yıl Asya ya seyahat etme


planlarım var.
Do you travel this road often?
Sık sık bu yolda mı seyahat edersin?

TREAT
(tri:t)
davranmak

John terats David very badly.


John David’e çok kötü birkilde
davrandı.

Please stop terating me like achild.


Lütfen ana çocuk gibi davranmayı
bırak.

TRUST
(trast)
inamak,itimad etmek

The people trusted in God.


İnsanlar Allah’a inandılar.
The soldiers trusted in the generals
plan.
Askerler generalin planlarına itimad
ettiler.

I trust you!

TRY
(tray)
denemek-çalışmak

David tried and tried but he


eventually gave up.

David çalıştı çabaladı ama


nihayetinde gazgeçti.
You should try to speak more
quckly.

Daha hızlı konuşmayı denemen


gerekir.

TURN
(tö:n)
dönmek-döndürmek

I turned the bicycle’s wheel to make


sure it was securely attached.
Biskletin tekerleğini sağlam bi şekilde
takıldığından emin olmak için
döndürdüm.
The handsome prince turned into a
frog to escape from the ugly
princess.

Yakışıklı prens çirkin prensesten


kaçmak için kurbağaya döndü.

UNDERSTAND
(andı’stend)
anlamak

After susan explained the situation,I


understood comletely.

Susan durumu açıkladıktan


sonra,tamamen anladım.
MISUNDERSAND
(misandı’stend)
yanlış anlamak

She misunderstood my remarks.

Açıklamalarımı yanlış anladı.

VARY
(‘veıri)
değişmek-değiştirmek

The position of the sun varies


throughout the day.
Güneşin konumu gün boyunca
değişiyor.
John varied his appearance by
shaving his beard every few months.
John her birkaç ayda sakalını traş
ederek görünüşünü değiştirir.

VOTE
(vout)
oy vermek

-A person can vote when he is at he


age of 18.
Bir kişi 18 yaşına gelidiğinde oy
verebilir.

-Only %25 of the eligible population


voted in the election.
Şeçimde yalnızca makul nüfusun
25’i oy kullandı.
VISIT,
(‘vizit)

ziyaret etmek

-We visited our grandmother when


she was in hospital.

-The health inspector visited our


restourant for an inspection.
WANDER
dolaşmak

-Bill wandered around the large


park.
Bill geniş park etrafında dolaştı.

-Bill wandered the


countryside,working odd jobs.
Bill ufak tefek işlerde çalışarak ülke
genelini gezdi.
WAIT
(weyt)
beklemek

Bill isn’t ready but we can’t wait on


him any longer.

Bil hazır değil,but biz daha fazla onu


bekleyemeyiz.

I had to wait on line for an hour to


get the tickets.

Biletleri almak için sırada bir saat


beklemek zorunda kaldık.
WALK
( wo:k)
yürümek

We walked instead of driving.


Araba kullanmak yerine yürüdük.

If you walk 3 miles every day,you


will be heathier.

Eğer her gün 3 mil yürürsen daha


sağlıklı olursun
WANT

(wont)

istemek

Jimmy wants a new toy.

Jimmy yeni oyuncak istiyor.

We want to go to Europe for


vacation.

Tatil için Avrupa’ya gitmeyi


düşünüyorum.
WARN

(wo:n)

uyarmak

The museum guard warned us not to


touch the paintings.

Müze görevlisi resimlere


dokunmamamız için uyardı.
The police officer warned me not to
speed again.

Polis memuru hızlı gitmemem için


beni uyardı.

WATCH

(woç)

izlemek

Susan watched the parade from her


apartment window.

Susan apartman penceresinden


gösteriyi izledi.
The audience watched closely as the
magician performed the trick.

İzleyiciler sihirbaz oyun yaparken


daha yakından izleidler.

WEAR

( weı)

giymek

Anne wore the necklace that I have


given her.

Anne ona verdiğim kolyeyi giymiş.


Students have to wear uniform at
school.

Öğrenciler okula giderken üniforma


giymek zorundalr.

WAVE

(weyv)

el sallamak

He waved his hand hospitably.

Konuksever bişekilde elini


salladı.
She waved to her friends .

Arkadaşlarına el salladı.

WISH
(wiş) keşke
dilemek - istemek

-I wish you were here now.

Keşke şimdi burada olsan.

-Mary wished that she had more


free time.
Marry daha fazla boş zamanının
olmasını istedi.
WITHDRAW
(wid’dro:)
geri çekmek

-John withdrew his suggestion when


no one supported it.
Kimse desteklemediğinde John
önerisini geri çekti.

-The general withdrew the army from


the battle ground.
General savaş alanından orduyu
geri çekti.
WORRY
(‘wari)
endişelenmek-üzülmek

-John worried that he wouldn’t get to work


on time.

John işe zamanında gidemeceğine üzüldü.

-Max and his problems really worried Tom.


Max ve problemleri gerçekten Tomu üzdü.

WONDER
( ‘wandı)
merak etmek

He wondered who had built this


beautiful mosque.

Bu güzel camiyi kimin yaptığını


merak etti.

I wonder whether this was the right


thing to do.
Bunun yapmak için doğru şey olup
olmadığını merak ediyorum.

WORK
(wö:k)
çalışmak

Do you want to work after the age of


60?

Altmış yaşınızdan sonra çalışmak


ister misiniz?

Start from the bottom and work


towards the top.
Tabandan başla ve tavana doğru
çalış.

WRITE (rayt) yazmak

He wrote that he would be


coming soon.

Yakında geleceğini yazmış.

How many books did he write.


Kaç kitap yazdı.

YAWN
( yo:n)
esnemek

When a person start to yawn in


the goup the others follow him.

Grup içinde birisi esnemeye


başladığında diğerleride onu
takip eder.

When I am tired and asleep I


yawn alot.
Yorgun ve uykusuz olduğumda
çok esnerim.