You are on page 1of 319

Sayfa 1 / 1

http://www.hiperkitap.com/images/covers/BOOK2009062119142879798616_f.jpg 26.03.2010
D I N VE LAIKLIK
Ord. Prof. Dr. ALİ FUAD BAŞGİL
Kurucusu: İSMAİL DAYI

DİN ve LÂİKLİK
O r d . Prof. Dr. Alİ F u a d BAŞGİL

' B u eserin y a y ı n haklan Y a ğ m u r Y a y ı n e v i ' n e aittir.

8. B a s k ı : Haziran 2 0 0 7

Y a y ı n Sıra N o . : 8

I S B N : 978-975-7747-15-7

Sertifika N o : 1 2 0 6 - 3 4 - 0 0 4 0 6 2

Yayın Yönelmeni : Nazif GÜNER


Yaym Sorumlusu : Süleyman ÖZDEMİR

B a s ı m Y e r i / C İ l t : Kitap Matbaacılık
Tel.: ( 0 2 1 2 ) 5 6 7 4 8 8 4

Y A Ğ M U R YAYINEVİ
Cağaloğlu Yokuju, Narlıbahçe Sokak No. 1
Özhekim Işham Kat 2/23 Eminönü / İSTANBUL
Tel.: (O 212) 513 51 26 Faks: (O 212) 519 74 53
e-posla: yagmur@yagmuryayİnevi,com.tr
www.yagmuryayinevi.com.tr
Ord. Prof. Dr.
ALİ FUAD BAŞGÎL

D I N VE LAIKLIK
- H U K U K Î VE İÇTİMAÎ ETÜD -

* DİN NEDİR?
* DÎN HÜRRİYETİ ve LÂİKLİK NE DEMEKTİR?

8 . BASKI

İSTANBUL — 2 0 0 7
Dinen günahkâr olmak,
dini sevmeye ve dindarm tükenmez saadetine
imrenmeye mani değildir.

Ehl-i din ve takva babam Mehmed Şükrü Efendi,


Senin ebediyellerdeki ruhunun §âd olması için...

Azız e ş i m N ü v i d e m !
S e n i n gayret v e r i c i teşvil<lerin
v e sıcak h a r i m i n o l m a s a y d ı
bu esercik g ü n g ö r m e z d i .
M i n n e t sana...
Azız okuyucu,.

Muhterem hocamız Ord. Prof. Dr. Ali Fuad


BAŞGİL'in sağlığında bazı eserlerini birlikte ya­
yınlamak bahtiyarlığına erişmiştik. Vefatların­
dan sonra da vârislerinden bize intikal eden hu­
kuk ve kıymetli eşinin gösterdikleri teveccühle
yeniden devam ediyoruz.

Sizlere yeni bir hizmeti bildirmek arzusu ile


(hocamın, ruhundan af dileyerek) bu çok değer­
li eserin önüne birkaç satır yazmaya cesaret edi­
yorum.

Bugüne kadar ayrı ayrı yayınlanan eserleri,


gazete ve dergilerde çıkan yazıları tasnif edip
külliyat halinde sunmak istiyoruz.. Din ve Lâik­
lik kitabı bu dizinin İlk eseri olacaktır. Çalışma­
larımızda bize yardımcı olanlara ve hizmeti ge­
çenlere şimdiden teşekkür eder; yüce Allahtan
hocamıza rahmet dileriz.

Tevfik Allahtandır.

İsmail DAYI
Yağmur Yayınevi Kurucusu
O r d . Prof. Dr.

Ali Fuad BAŞGJL


(1893 - 1967)

* Fransa'nın Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun


* Paris Hukuk Fakültesinden Doktor.
* Paris Edebiyat Fakültesi Felsefe Kolundan mezun.
* Paris Siyasî İlimler Okulundan mezun.
* İdare İlimleri Milletlerarası Enstitüsü İlmî Komite üyesi.
* Lahey Devletler Hukuku Akademisi mensubu.
Ord. Prof. Dr.
ALİ F U A D BAŞGİL

Ali Fuad Başgil 1893 yılında Samsun'un Çarşamba kazasın­


da doğmuştur. Babası Mehmet Şükrü Efendi, annesi Patıma H a -
nım'dır. Dedesi Bölükbaşioğullarmdan Hafız İbrahim Efendi'dir.
Tanınmış bir ailenin çocuğu olup, İlk Öğrenimini Çarşamba'da,
orta öğreniminin bİr kısmını İstanbul'da, son kısmını ise Paris'te
görmüştür.

Vatanî hizmetini yedeksubay olarak i. Dünya Savaşı'nda Kaf­


kas Cephesinde ve 4,5 yıl cepheden cepheye koşarak tamamla­
mıştır. Öğrenimine askerlik hizmetini bitirdikten sonra da devam
etmiştir.

Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuş,


Paris Hukuk Fakültesinde doktora yapmış ve Paris Edebiyat Fa­
kültesi Felsefe Kolu ile Paris Siyasi İlimler Mektebİ'nden diploma
almıştır. Lahey Devletler Hukuku Akademisi'nin kurlannı da ta­
mamlayıp mezun olmuştur. 1929 yılında üç fakülte, bir yüksek
okuİ diploması v e hukuk doktoru unvanı ile memleketine dön­
müştür.
İlk resmi görevi Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğrenim G e ­
nel Müdür Yardımcılığıdır. 1930 yılında Ankara Hukuk Fakülte­
sinde açılan doçentlik imtihanını pekiyi derece ile kazanarak ay­
nı fakülteye doçent olmuştur. Bir sene sonra bu fakültenin profe­
sörlüğüne terfi ettirilerek tayin edilmiştir. 1933 yılı sonlanna ka­
dar fakültede " R o m a Hukuku", Gazi Eğitim Enstitüsünde " M e d e ­
niyet Tarihi" derslerini okutmuştur. Daha sonra İstanbul Üniver­
sitesi Hukuk Fakültesi Esas Teşkilat Hukuku profesörlüğüne tayin
edilmiştir. Bu görevinin yanı sıra Siyasal Bilgiler Yüksek O k u l u
öğretim üyeliğr görevinde de bulunmuştur. 1936 yılında İstanbul
Yüksek Ticaret v e İktisat Okulu Müdürlüğüne atanmıştır. Bu
okulda ve İstanbul Hukuk Fakültesinde ilk defa "İş Hukuku"
kürsüsünü kurup okutmuştur.

1937 - 1942 yılları arası İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakül­


tesi Dekanlığından sonra Ankara Hukuk Fakültesi ve oraya taşı­
nan Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu {Mülkiye Mektebi) Esas Teşki­
lat Hukuku Profesörlüğü ile Mülkiye Mektebi Müdürlüğüne tayin
edilmiştir. 1943 yılında Mülkiye Mektebi Müdürlüğünden İstifa
edip, İstanbul Üniversitesi Esas Teşkilat Hukuku Kürsüsü'nün O r ­
dinaryüs Profesör'ü olarak binlerce öğrenci yetiştirmiştir.
1960'da buradan emekli olmuştur.

1961 yılında Samsun Senatörü seçilmiş, kısa bir zaman son­


ra bu görevinden istifa ettirilerek bir süre İsviçre'de çalışmış ve
orada Fransızca olarak yayınlanan, sonradan Türkçeye çevirilen
27 Mayıs İhtilali ile ilgİlİ eseriyle meşgul olmuş, 1965 seçimle­
rinde İstanbul Milletvekili olarak tekrar Büyük Millet Meclisi ça­
tısı altına girmiş, vefatlarına kadar bu görevde kalmıştır.

17 Nisan 1967 yılında eşi Fatma Nüvide Hanımefendi ile


bidikte oturduğu Kadıköy Feneryolu Eflatun Sokaktaki evinde
hayata gözlerini yummuştur. Bugün bu sokak "Alİ Fuad Başgil
Sokağı" İsmini taşımaktadır. Kabri, Üsküdar Karacaahmet Mezar­
lığı Çiçekçi Durağı karşısındadır.

Merhum Ali Fuad Başgil, bir taraftan ilim v e irfan kürsülerin­


de hizmet edip öğrenci yetiştirirken, pekçok uluslararası kongre­
lerde memleketimizi temsil etmiştir. Türkçe ve fransızca muhte­
lif eserler yayınlamıştır. 1930 yılından 1967 yılına kadar çeşitli
gazetelerde yayınlanan birçok yazısı İle Türk halkının aydınlatıl­
masına da çalışmıştır. O n u rahmetle anmayı bİr borç biliriz.

Yağmur Yayınevi
ONSOZ

B i z d e , din bahsinde, münkiriik bir z a m a n d a n beri moda


o l d u . Fakat ç o k l a n n a "din nedir" d i y e sorarsanız size sadece,
bazı politika bezirgânlanndan alıp hap gibi yuttuklan sözleri
tekrar ederler. Bunlara göre, din, küflü bir mazinin nesilden
nesile devroiup gelen bir mirasıdır v e mazidir, gericiliktir. İle­
ricilik de yiyip, içip eğlenmektir.

D i n hürriyetine gelince, bu da Tanzimat'tan yani yüz k ü ­


sur yıldan beri devlet umdelerimizden biri olduğu halde, ş i m ­
d i y e kadar üzerinde hemen hemen hiç durulmamış bir fikir­
dir.'" B u mevzuda bugün elde ne bir kitap vardır, ne de ciddi
bir etüd.'^' B u yokluk sebebiyledir ki, bizde din hürriyeti d e ­
y i n c e , bundan herkes aklına estiği gibi bir mâna çıkarmakta­
dır.

(V Herkesin inanıp kabul ettiği din ve mezhebin âyin ve ibadetlerine serbest­


çe kabul edilebilmesi ve bu hususla hiç bir müdalıaieye, hakaret ve İşkenceye
uğramamas) mânâsına olarak din hürriyeti bizde ilk defa I839'da "Cülhane Hat-
tı-ı Hümayunu" ile tesis ve 1856 tarihli meşhur Islahat Fermanı ile teyid ve tav­
zih olunmuştur. (Bakınız, Düstur Birinci Tertip, Cilt I).

(2) Çerçi mevzu üzerinde bazı gazete ve mecmualarda zaman zaman tanın­
mış İmzalı yazılar çıkmıştır; fakat bunlar ciddî ve itmîolmaktan utanılacak kadar
uzaktır.
Bazılarına göre, herhangi bir memlekette c a m i l e r M ü s l ü ­
manlara, kiliseler Hıristiyaniara, havralar M u s e v i l e r e açık
b u l u n u y o r v e kimse, bir din tutmaya v e y a t u t m a m a y a , m e n ­
sup olduğu m a b e d e gidip gitmemeye zorlanmıyorsa, o
memlekette din hürriyeti vardır.

Ç ü n k i j din hürriyeti d e n i l e n serbestlik b u n d a n ibarettir.


Fakat, bu gibi mes'eleleri mesleki bir vazife olarak dikkatle
takip e d e n hakikatsever insanlara sorarsanız, ö y l e bir m e m ­
lekette,din hürriyeti sırf sözde vardır v e s a d e c e y a b a n c ı m ü ­
şahitleri aldatmak için bazı kanunlan süslemektedir.

Ş u n u bilmelidir ki, din hürriyeti sadece m a b e d e girip çık­


ma serbestliği değildir. İsteyen m ü z e y e , bileti o l a n sinemaya
da girip çıkıyor. B u g ü n d ü n y a memleketleri arasında d i y a n e ­
tin, rivayete göre, e n çok baskı altında tutulduğu M o s k o ­
v a ' d a bile kiliseler ziyaretçilere daima açık kalmıştır.

D i n hürriyeti, dindar vatandaşların, din bahsinde, haiz


oldukları haklardan herbirini serbestçe, korkusuz v e endişe­
sizce kullanmalarını v e herbirinden serbestçe f a y d a l a n m a l a ­
rını gerektirir. D i n müessesesinin dayandığı hakların, bugün
e h e m m i y e t itibariyle başta geleni, hiç şüphe e d i l e m e z ki,
"öğretmek v e okutmak - y a z m a k , telkin e t m e k " hakkıdır. B u ­
gün herhangi bir memlekette din hürriyeti olup olmadığını
a n l a m a k i ç i n , g ö z ö n ü n d e tutulacak ö l ç ü budur. Yani eğer
"öğretip okutmak-neşir y a n i y a y m a k v e telkin e t m e k " hakkı
serbestçe v e d i n i n temel a h k â m ı n a uygun bir surette kullanı­
lıyorsa, o memlekette din hürriyeti vardır. K u l l a n ı l m ı y o r da
bu hak, resmi v e y a gayri resmi, kanuni v e y a idari bir baskı
v e tehdit altında kalıyorsa, din hürriyeti yoktur.'" B u g ü n k ü
şartlar altında din hürriyetinin gerek varlığı v e gerekse yok­
luğunun işaret v e ö l ç ü s ü bu hak olduğu içindir k i ; dikkat
edilirse, bugün d i y a n e t e düşman olan memleketlerde, her
şeyden e v v e l dini öğretim v e y a y ı m hakkı v e b u n u n icap et­
tirdiği serbestlik, dehşet v e r i c i bir şekilde tatbik edilen yıldır­
mak v e sindirmek politikasıyla fiilen yok edilmiş v e bu suret­
le din fikri, terbiyesi v e ahlâkıyatı kökünden kurutulmak is-
— Ö N S Ö Z —

(3) Bizde din hürriyetinin ne ağır bir baskı y e tahakküm altında bırakıldığını
göstermek için resmi bir vesikayı aynen aşağıya alıyoruz:

Tarihi Vesika:

j Q Hülâsa: "Hazret-i Muhammed'e dair"

Dahiliye Vekâleti Ankara, 17 Mayıs 1943


Matbuat U . M .

Sayı: 653

Muhterem efendim.
Mektubunuzu aldım. Biz her ne şekil ve suretle olursa olsun
memleket dahilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer ya­
ratılmasına ve gençlik için dini bİr zihniyet fideliği vücuda geti­
rilmesine taraftar değiliz.
Zat-ı âlilerinin herkesçe de müsellem olan ilim ve faziletini­
ze hürmetkarız. Ancak günün bu kabil neşriyata tahammülü ol­
madığını siz de takdir edersiniz.
Matbuat U m u m Müdürü
Vedat Nedim (Tör)

(Hazret-i Muhammed'e dair Sebilürreşad tarafından neşrolu­


nan bir eserin Dahiliye Vekâleti tarafından toplattırıldıktan son­
ra, vaki olan müracaatımız üzerine zamanın Matbuat Umum
Müdürü Vedat Nedim tarafından verilen resmi cevaptır.)

Sebilürreşad, Cilt XIII - S a y ı : 284

Yukarıdaki cevabi tezkereyi gönderen makamın dİni neşriyata taraftar


olmadığı meydandadır. Netice şu oluyor: Türkiye'de din aleyhinde istenildiği
gibi yazılabilir ve din adamlarına istenildiği kadar hararet edilebilir. Fakat din
lehinde? Hayır.
lenmiştir.'*" Tekrar e d e l i m ki, bir memlekette din hürriyeti, y a l ­
nız mâbed kapılarının ardına kadar açık kalmasından, hattâ
ibadet v e ayinlerin serbestçe icra edilebilmesinden ibaret d e ­
ğildir. B u serbestlik, din hürriyetinin ilk basamağı v e e n basit
şeklidir. D i n hürriyeti, bugün bilhassa, dinin yüksek ilimlerini
ilahiyat v e kelâmiyatını şerbetçe okutup, öğretmek v e dini
neşriyatta bulunmak hakkının şerbetçe kullanılmasıdır.

Lâikliğe gelince, bu prensip bizde 1928'den beri'^^ A n a y a -


sa'mızın hâkim u m d e l e r i , arasına girmiş olmakla beraber v a ­
tandaşlar için ç ö z ü l m e z bir m u a m m a şeklinde kalmıştır. H a l ­
buki, G a r p hukukuyla a z çok teması olanlar bilirler ki, bu fik­
ri bize veren G a r b ı n m e d e n i memleketlerinde lâiklik her şey­
den e v v e l , devletin, memlekette mevcut maruf v e müesses
dinlere karşı tarafsızlığı v e herhangi bir din v e y a mezhebin iç
nizamına v e ibadet a h k â m v e erkânına hiçbir suretle müda­
hale etmemesidir.

(4) Bu satırları karaladığım sırada lie Monde) isimli meşhur bir Paris
gazetesinde Henry Shapiro tarafından "Stalİn'den Sonra Rusya" başlığı altında
neşredilmekte olan ÇOK enteresan bir röportaj serisinin 21.1.1954 sayısındaki
yazıyı ibret ve dehşet duyarak okuduk. Bu yazıdan açıkça anlaşılıyor ki, bazı
memleketlerde otuz beş seneden beri güdülen din düşmanlığı politikası, Bolşevik
Rusya'da takip olunan politikanın pek az bir farkı İle aynıdır.

(5) 1926 senesine kadar. Osmanlı devri kanunu esasileri gibi, 1924 tarihli
Anayasamız da dini esasa dayanmakta; yani İslâmiyet resmen devlet dini kabul
edilmekte ve şeriat ahkamının yerine getirilmesi, devlet vazifeleri arasında yer
almaktaydı.

1928'de İsmet İnönü ve arkadaşlarından mürekkep yüzyirmi mebus imza-


sİyİe bir tadil teklifi yapılmış ve Meclisçe teklif kabul edilered, Anayasa'nın bazı
maddeleri lâiklik esası dairesinde değiştirilmiştir. Bu cümleden olarak-
Anayasa'nın (1924) 2'nci maddesinden "Devletin resmi dini, Din-i İslâmdır" ve
26'ncı maddesinden meclis vazifeleri arasında sayılan "ahkâm-ı şer'İyenİn ten-
fizi" İbareleri kaldırılmış; seçimleri müteakip mebusların Meclis'e ilk gelişlerinde
yapılması mutad olan yeminin dini şekli terkedilerek "Vallahi" yerine "Namusum
üzerine söz veriyorum" lâfı konulmuştur. Bu tadilat İle Türkiye'de devlet
diyanete karşı güya bitaraf bir vaziyet almış, yani hukuken "lâiklik" çerçevesine
girmiştir.

Daha sonra, 1937'de Anayasa'da yapılan başka bir tadil neticesinde, 2'nci
maddeye konulan (Cumhuriyet Halk Partisi'nin altı umdesi arasında "lâiklik"
sözünün de bulunduğu malûmdur.) Fakat bu tâdil, yukarıda bahsettiğimiz 1928
tâdiliyie varılan "lâiklik" neticesine yeni bir şey ilâve etmiş değildir, sadece bunu
teyid etmiştir.
Bugün R u s y a ' d a n başka daha bazı memleketler v a r ki, b u ­
ralarda politika adamları, kendilerini din âlimleri y e r i n e koya­
rak, dinin ibadet diline bile el uzatmakta beis göstermemişler
v e bu uğurda aksaçh dindarlan sürgüne göndermekten, hattâ
darağacma çekmekten utanmamrşiardır. Y i n e b u memleket­
lerde aynı din düşmanı politikacılar, devletin lâikliğini ilân et­
tikleri halde, dini, bütün teşkilatı v e personeli ile, kendi poli-
tikalanna bağlamışlardır. H ü l â s a , lâiklik bahsinde bugün h a ­
kikaten ciddî v e ilmî bir izah yokluğu karşısındayız/"'

B u yokluğu görerek, z a m a n z a m a n i ç i m d e b u m e v z u l a r
üzerinde bir şeyler y a z m a k arzusu v e aklımm erdiği kadar ef­
kârı aydınlatmak gayreti doğdu. A n c a k 1945 yazı başlarında,
yani İkinci D ü n y a H a r b i ' n i n G a r p demokrasileri tarafından
kazanılmasına kadar geçen devri yaşamış olanlarımız hatır­
larlar ki, o devirde Türkiye'de hükümet adamlarının icraatmı
tenkit etmek, hususiyle din hürriyeti v e lâiklik gibi tekkeieş-
miş mevzulan ele almak, âdeta intihar etmek demekti. Bunda
mübalâğa yoktur. Ş ü p h e edenler, o devrin gazete kolleksiyon-
lannı karıştırabilirler. V e kanaati uğruna darağacma çekilen
ak sakallı adamların resimlerini görebilirler.

Z a m a n geçti. N i h a y e t bir vesile d o ğ d u : M e r h u m Fevzi


Ç a k m a k ' ı n 1950 Nisanında yapılan c e n a z e alayında ortaya
bazı hâdiseler çıktı. B u arada, kargaşalık v e irtica koparma
suçları isnat edilerek, yetmiş-seksen kadar üniversiteli genç
d e tevkif edildi. Hâdise, üniversite muhitinde bir kaynaşma
yarattı. Tam bu sırada Üniversite Talebe Birliği İdare H e y e -
ti'nin müracaatı karşısmda kaldım.

G e n ç l e r benden din hürriyeti v e lâiklik mevzuları etrafın­


da bir konuşma y a p m a m ı v e bu mes'eleler üzerinde kendile­
rini aydınlatmamı istediler. G e n ç l i k muhitinin derinden deri-

(6) Bu eserin ikinci baskısına başladığımız gönlerde Ankara'da çıkan "Türk


Yurdu" mecmuasında Prof. Osman Turan tarafından, din ve lâiklik mevzuunda
yazılmış üç makale okudum. Her biri derin bir vukuf ve araştırma mahsulü olan
bu makaleleri okuyucularıma bilhassa tavsiye ederim.

(Türk Yurdu) sayı 7-8-9; Ekim, Kasım ve Aralık 1959.


ne çalkalandığı bir sırada bu gibi mevzularda konuşmanm v e
bu mes'eleleri ele a l m a n m mevsimsiz o l a c a ğ ı n ı , binaenaleyh,
fırtınanın geçmesini v e ortalığın yatışmasını beklemek lâzım
geldiğini düşünerek muvafakat etmedim.

A r a d a n birkaç gün geçti. Tekrar gelip ısrar ettiler. " B i z ,


yüzlerce talebe arkadaşlarımızın arzularını yerine getirmeye
söz vererek, size geldik. Ş i m d i y e kadar bİze öğretilmeyen bu
mevzular üzerinde bilgi edinmek istiyoruz. Siz hocasınız, biz
talebeyiz. H o c a l ı k vazifenizi y a p m a y a sİzİ davet e d i y o r u z "
dediler.

B u n a karşı yapılacak şey, teklifi hemen kabul etmekti. Ö y ­


le y a p t ı m . V e çarçabuk hazırlanarak, 1950 yılının 28 Nisan
v e 5 M a y ı s günlerinde bir hafta ara ile Bayezid'deki talebe lo-
kali'nde İki uzun konuşma y a p t ı m . B ü y ü k bir gençlik kitlesi
beni dikkat v e alâka ile dinledi. B u konuşmalan kaleme ala­
rak, aynı senenin, 17 M a y ı s ı n d a n İtibaren oniki makale halin­
de " Y e n i S a b a h " gazetesinde neşrettim.

Yazıların gerek intişarı sırasında v e gerek intişarından son­


ra memleketin muhtelif yerlerinden tasvip, takdir v e tenkid
yollu mektuplar a l d ı m . M e k t u p sahiplerinden birçoğu, bu y a ­
zıları broşürler halinde topluca neşretmemi istiyorlardı. B u n u
ben de arzu ettim. V e bir emek mahsulü olan yazıların gaze­
te sütunlarında perakende v e perişan kalıp, kaybolmamasını
istedim. Fakat, b u n u n İçin m e v z u u daha esaslı bir surette iş­
leyip genişletmek lâzım geldi. Vakit buldukça bir çok nokta­
ları yeniden tedkik ederek, eseri genişlettim. Hatalarımı d ü ­
zeltmeye çalıştım. D e r k e n , o k u y u c u m , elinizdeki şu eser
m e y d a n a geliverdi.

Bir noktaya o k u y u c u n u n dikkatini çekmek isterim. D i y a ­


net bahsinde, amel b a k ı m ı n d a n , çok günahkârım. Fakat, gü­
nahkâr olmak, dini s e v m e y e v e dindarın tükenmez saadetine
imrenmeye mani midir? D i n hakkında yazılar yazışım v e d i n -
ONSOZ

darlığı müdafaa edişim, şahsen din a h k â m î y i e amel ettiğim­


den v e dinin emirlerini yerine getirdiğimden değildir; bilâkis
getiremediğim İçin üzüldüğümden v e dindarlığın insana ver­
diği iç huzuruna imrendiğimdendir. N a z a r ı m d a d i n , y a l n ı z
ferd için bir fazilet v e feragat kaynağı değil, aynı zamanda v e
böyle olduğu için içtimaî hayat temizliğinin de en kuvvetli bir
teminatıdır. Y i n e nazarımda dini sevmek v e Müslümanlığı
müdafaa etmek, hakikatte insanlığı sevmek v e insanlık hakkı­
nı müdafaa etmektir. Çünki Müslümanlık din kisvesine bürün­
müş insanlıktır. Saf Müslümanlıkla saf humanizma arasındaki
mesafe uzun değildir. Başka bir deyişle, Müslümanlık, insan­
lık dediğimiz bütünün bir parçasıdır. Parçayı sevmek, netice
itibariyle bütünü sevmektir.

B u esercik, dört kısım ile bîr ek kısımdan mürekkep ola­


caktır. Birinci kısmı, dinin tarifine v e hayattaki yeri mes'elesî-
ne tahsis ediyoruz. İkinci kısımda, din hürriyeti v e bundan
doğan vatandaş haklarını, üçüncü kısımda, lâiklik prensibini
inceleyecek, dördüncü kısımda zamanımızdaki ilim v e din
mücadelesini ele alacak, nihayet ek kısımda da bazı dokü­
manlar vereceğiz.

Eser, daha 1953 senesinin yazı başında bitmiş v e basılma­


ğa hazır bir hale gelmişti. 29.7.1953 tarih v e 6187 sayılı " V i c ­
dan v e Toplanma Hürriyetinin Korunması" hakkındaki, kanu­
nun çıkması üzerine talihsiz eserimin basılması geri kalmıştır.
Aşağıya ilk maddesini not ettiğim bu kanun'^' karşısında eseri
yeni baştan gözden geçirmeye v e birçok yerlerini degiştirme-

(7) Kanun no: 6)87 Kabul Tarihi: 24.7.1953


Neşir Tarihi: 29.7.1953

Madde: /• Siyasi ve şahsi nüfuz veya menfaat temin etmek maksadiyle dini
veya dini hisleri, yahut dince mukaddes tanılan şeyleri veya dini kitapları âlet
ederek, her ne suretle olursa olsun, propaganda yapan veya telkinde bulunan
kimse, bir seneden beş seneye kadar ağır hapis cezası İle cezalandırılır.
Fiil, neşren işlenirse hükmolunacak ceza yan nisbetinde arttırılır.

Din v e Lâiklik / F. 2 17
y e , ilmi v e tarihi hakikatlere ait satırlar v e sahifeleri çıkarma­
ya, hülâsa, kanunun çizdiği yasak çerçevesi dairesinde eseri
âdeta yeniden y a z m a y a mecbur olduk. B u yüzden, eserin
hem intişarı gecikti v e bütünlüğü bozuldu; hem de fikir v e ka­
naatlerimizden y a p m a k zorunda kaldığımız hesapsız fedekâr-
lıklar sebebiyle orijinal çehresi buruştu. Buna esef eder v e
meşhur Lâtin Mütefekkiri Puplîus Syrus'un""bundan ikibin se­
ne evvel İfade ettiği acı bir hakikati, yirminci asrın ortasında
memleketim hesabına üzülerek tekrar eder v e sözü bitiririm.

"Miserius est arbitrio alterius vivere."""


Feneryolu: M a y ı s 1954

Ali Fuad BAŞGİL

(8) P. Syrus Milâddan evvel 1. asırda yaşamış ve yazmış, Romalı bir şair ve
mütefekkirdir.

(9) En sefil hayat, başkalarının arzusuna bağlı olarak yaşamaktadır.


ikinci Baskı İçin;

ÖNSÖZ

B u eserin ilk baskısı, 1954 yazı başlarmda çıkmış v e o k u ­


yucular nezdinde çok iyi kabul görmüştü. B u n d a n cesaret
alarak bugün ikinci baskıyı veriyoruz.

İlk iki baskı arasında geçen z a m a n içinde, o k u y u c u İ a n m ı n


da bildiği gibi, din v e maneviyat sahasında, leyhte v e a l e y h ­
te, büyük gelişmeler oldu. Hususiyle son bir-iki sene içinde
dine karşı y a p ı l a n hücumlar v e tecavüzler havsalaya sığmaz
bir genişlik aldı. Türkiye'nin, bütün gayretlere rağmen, bir
türlü kaikınamamasının başhca sebebi v e mes'ulü din v e ma­
neviyattır sanıldı. D i n mevzuuna î a m a m i y l e y a b a n c ı oldukla-
n, ileri-geri konuşmalarından anlaşılan bazı yüksek mertebe-
İi şahsiyetler, sanki yapılacak başka bir iş kalmamış gibi, dini
ele aldılar. B u mevzuda bilir-bilmez konuştular. Yuvarlak lâf­
lar edip, dinden v e K u r ' a n ' d a n bahsettiler. N i ç i n camilerde
dualar, okumalar türkçe yapılmıyor; namazlarda K u r ' a n ne­
den türkçe okunmuyormuş? Türk vatandaşlarının Kur'an-ı
ana dilleriyle o k u y u p anlamaları hakları değil miymiş? Kur'an
madem ki bütün milletlere v e ırklara hitap e d e n bir mukad­
des kitaptır, her millet v e ırkm onu kendi diliyle o k u y u p anla­
ması lâzım gelmez mi imiş? M i ş , miş, mîş... B u eser bu miş
mislere v e bu gibi yersiz sorulara c e v a p vermekte v e maksa­
dın hakikat aramak değil, din v e maneviyatı kökünden sars­
mak v e iman nurunu söndürmek olduğunu göstermeye çalış­
maktadır.
Eğer bu bahiste hakikat aranırsa, o şudur: H e r dinin kendi
bünyesine mahsus bir ibadet v e dua dili vardır. İslâmın bu d i ­
li Kur'an dilidir. K u r ' a n ' ı başka bir dile çevirir d e ibadeti bu
dil ile y a p m a y a kalkışırsanız, onun kudsiyeti gider v e d o l a y ı -
siyle din kalmaz. Ş u halde Kur'an dilİnİ ibadet v e dua dili ola­
rak muhafaza etmek, netice itibariyle, Islâmı muhafaza et­
mektir.

Nedendir, bilmeyiz; bu memlekette aydın geçinenlerden


bir ç o ğ u kendilerini din m e v z u u n d a katolık misyonerleri ka­
dar mütehassıs sanıyor v e dinden, Müslümanlıktan bahsedi­
yor, birer ihtisas a d a m ı edasiyle konuşuyor v e yazıyorlar. B u
kadarla da kalmıyor, dindar vatandaşlara hakaret savuruyor­
lar, tecavüzde bulunuyorlar.

Bunlardan, biraz düzgünce konuşanlara göre, devrimiz


müsbet ilim v e teknik devridir. Bugün yalnız ilim konusunda
din denilen efsane v e esatir yığını tarihe gömülmelidir.

Kabul ederim kİ, bugün ilmin sözü, sözlerin şüphe götür­


meyenidir. O k s i j e n m i , yoksa hidrojen mi daha aktiftir d i y e
düşünür, tereddüt edersem, bunu müsbet ilme sorarım. Fizik,
kimya, biyoloji, astronomi'den öğrenmek istediklerim için,
hep ilme başvururum. A l a c a ğ ı m cevabı da hakikat kabul ede­
rim. Fakat A l l a h , âhiret v e ruh hakkında öğrenmek istedikle­
rimi aslâ müsbet ilme sormam. Bunları Kur'an v e Hadis'ten
v e bu k a y n a k l a n izah edip anlatan "müfessir" v e " m ü ç t e -
hid'den öğrenirim.

Ç ü n k ü bilirim ki, A l l a h , âhiret v e ruh hakikatlan müsbet il­


min sahası dışındadır. İlmin bilgi sahası tartıya v e ö l ç ü y e gi­
ren maddi v e mahsûs şeyler sahasıdır. A l l a h v e ruh hakikatla-
rı ise m a d d e d e n m ü n e z z e h v e mahsûsun üstünde hakikatlar-
dır. B u n a rağmen, biri çıkar da bana müsbet llim adına A l l a h ,
âhiret v e ruh hakkında konuşur v e bunlar müsbet ilim usulle­
riyle isbat edilip ortaya konulmamıştır, binaenaleyh hakikat
değildir, derse b e n bu söze, " h e z e y a n d ı r " derim. Eğer bir
müsbet ilimci'" çıkıp da, " b e n bir adamı ö l m e z d e n ö n c e v e

(V "ilimci" tabirinden, alim taslağı (scientiste) kasdediyoruz.


öldükten sonra dikkatle tarttım. Ağırlığından hiç bir şeyin ek­
silmiş olmadığını gördüm. Ş u halde ruh yoktur. Olsaydı iki
tartı arasında bİr fark olurdu" derse, ben bu y a v e y e sadece
gülerim. Ç ü n k ü ruh tartıya giren bir ş e y değildir. O bir (Subs­
tance vitale =) hayat cevheri yahut bir (energie vitale - ) hayat
kudretidir. B u türlü iâ-maddî şeyler tartıya girmez; bizim
iz'anımızı, varlıklarını kabule cebreder. Nitekim bİr elektrik
lâmbasını da sönük v e yanar halinde tartarsanız, arada hiç­
bir ağırlık farkı bulamazsınız. B u n u n l a beraber maddeden ç ı ­
kan esrarengiz bir kudret olarak elektrik vardır.

Bir müsbet ilimci bana ba'sübadelmevte v e âhiret akidesi­


ne hiç aklım ermiyor, derse, o n a ; " S e n y o k iken nasıl var o l ­
duğuna v e y a n n ö l ü m l e yeniden yok olacağına aklın eriyor
mu? Seni yok iken var eden mutlak kudretin sahibi, yarın da
yok olduktan sonra yeniden var edebileceğini kabul etmek
mantıkan m ü m k ü n , hattâ zaruridir. İki mümasil hâdiseden b i ­
rini mümkün v e diğerini muhal görmek sadece temerrüttür"
derim.

Yine bir müsbet İlimci bana, "dinin bildirdikleri müsbet il­


me aykırıdır v e ne ki ilme aykırıdır, hakikat değildir" der v e ,
misal olarak mukaddes kitapların (Hilkat-i  l e m ) hakkındaki
ayetlerini gösterirse, onun inatçı bir cahil olduğuna hükme­
derim. Filhakika Kur'an-ı Kerim'de v e daha evvel Tevrat'ta
beyari olunduğu üzere, mutlak kudretin sahibi olan A l l a h kâ­
inatı (altı günde) yaratmıştır. H a l b u k i , ilmin bildirdiğine göre,
kâinat altı günün, altmış milyon yılın değil, yüz milyonlarca
senelik, uzun bir tekâmülün mahsulüdür.

Buna c e v a p olarak derim ki, bu sırf bir tefsir v e anlayış m e ­


selesidir. Kur'an-ı Kerim'deki (gün)den maksat, yirmi dört sa­
atlik bir d e v r e değildir; bir (etape =) merhaledir. Allah-u Tealâ
kâinatı altı merhalede yaratmış v e altıncı merhalede, (ahsen-
i mahlûkât) olarak insan varolmuştur. H e r merhale arasındaki
z a m a n ı ise ilmin bilip tayin etmesine imkân yoktur. O n u a n ­
cak yaratan bilir. D i n i n ilme v e felsefeye dair bildirdiklerini,
ilmin bildirdiklerine göre tefsir v e tevil etmek mümkündür.
D i n i n yalnız itikada v e bazı amel meselelerine dair bildirdik­
leridir k i , b i z i m ilmimizin hudutları dışında kalır. B ö y l e o l d u ­
ğu için de ilim bu meseleler hakkında bir h ü k ü m v e r m e z v e
bir iddiada b u l u n m a z .

Kur'ân-ı Kerim'in buna benzer daha bir çok âyetleri var v e


bu âyetleri az-çok anlayanlar da var. Eğer ben a n l a m ı y o r s a m ,
anlayacak s e v i y e d e değilim demektir. A n l a y a c a k s e v i y e d e o l ­
madığımı da a n l a m ı y o r s a m , ben kör-kütük bir a h m a k insanım
demektir. Filozof Spinosa, Kant, Bergson v e B l o n d e l gibi yük­
sek tefekkür sahiplerinin üstün zekâ v e kültüre hitap eden gö­
rüşlerini herkes a n l a m a z . Fakat biri çıkar da anlamadığı için
bu filozofları red v e inkâra kalkışırsa bu kimseye ahmak d e ­
nir. Kur'ân-ı K e r i m ' d e , her devrin ilmine v e aklının seviyesi­
ne göre mânalandırılması lâzım gelen bir çok esrar var. İs­
lâm'da "usûl-i tefsir v e içtihad" adı verilen ilimler bu lüzuma
c e v a p verir.

B u eserde biz, yukarıda birkaçını sıraladığımız mes'elele­


ri hallediyoruz değil, sadece kurcahyor v e öğrenmek isteyen
okuyucuları uyanık v e dikkatli o l m a y a davet ediyoruz. İnatçı
münkirleri inandırmaya v e onlara hakikatleri kabul ettirmeye
imkân olmadığını biliyoruz. İnatçı münkirler bugün dinin y a l ­
nız m u a y y e n noktalan İle kalmamakta, diyaneti kökünden
sökmeye çalışmakta, anlamadıkları ilim namına, y i n e anla­
madıkları dini hakikatlan inkâra gitmektedirler. B u eserin baş­
lıca hedefi bu bozgunculara c e v a p vermektir.

Son seneler içinde, biz bu memlekette ne hezeyanlar gö­


rüp işitmedik. Tufeylî "reformcular", sahte Lüther'ler mi tanı­
madık; n e deli saçması risale v e kitaplar m ı okumadık. İslâ­
mın " Â m e n t ü " sünü bile b i l m e y e n nice namertler M ü s l ü m a n ­
lıkta "reform" dâvasına mı kalkışmadı? Velhasıl, bugün Türki­
y e ' m i z din bahsinde, bir hercü-merç içindedir. B u g ü n bu
mevzuda konuşan v e bağırtılariyle etrafındakileri susturan a y ­
dın kılıklı v e sefih ruhlu bir cehalet var. B i z bu eserde o n l a n n
maskesini indirmeye çalışıyoruz. G e r ç i bu satırların sahibi
kendini ehliyetli b i r d i n â l i m i görür olmaktan ç o k uzaktır. F a -
kat o hiç olmazsa bilmediğini bildiğine v e günahları ile ka­
rarttığı içini çetin bir nefis mücadelesiyle her gün biraz daha
temizlediğine kanidir.

İnsanlar her devirde din v e maneviyat kuvvetine muhtaç


olmuşlardır. Fakat bu ihtiyaç zamanımızda bir zaruret halini
almıştır. Eskiden atalanmız gayet basit bir din bilgisi v e göre­
nek halinde, sırıf "taklİdî" bir iman İle rahatça yaşıyorlardı.
Çünkü onlara bütün içtimaî muhit, m a n e v i y a t telkih ediyor­
d u . A i l e hayatı din havası içinde yüzüyor, bütün cemiyet din
havası teneffüs ediyordu. Bugün durum t a m a m i y l e değişmiş­
tir. Bugün din duygusu zayıflamış, eski dinî hürmet terbiye­
sinin yerini küstahça bİr saygısızlık almıştır. B u g ü n aile daral­
mış v e bağları gevşemiştir. A i l e y ü k ü sırf k a n - k o c a n m o m u z ­
larına çökmüş, ana-babalar İktisadi ihtiyaçlar karşısında, ç o ­
cuklarının dinî terbiyesine yetişemez olmuşlardır. Ö b ü r taraf­
tan mektep v e üniversiteler âdeta din aleyhtarı propaganda
ocakları halini almıştır. İnatçı münkirlerin tezyif v e temerrüt-
leriyle bir kat daha bulanıklaşan b ö y l e bîr hava içinde, bugün
artık basit din bilgisi kâfi gelmez olmuştur. D i n nedir? İlim ile
münasebeti nicedir? İlim karşısında din bugün ne yapmalı v e
nasıl bir vaziyet almalıdır? gibi sorular şimdi her zamandan
çok zihinleri tırmalamaktadır. Hususiyle aydın gençlerin bu
soruların cevaplarını bilmeye ihtiyaçları vardır. B u eserde biz
bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyoruz.

. Eserin b u ikinci baskısını bir hayli genişlettik. Birinci bas­


kıya fasıl v e ekler ilâve ettik. Hususiyle ilmin günümüzdeki
inkişafı ö n ü n d e dinin alması lâzım gelen vaziyet üzerinde
uzun boylu durduk. . '

İtiraf edelim ki, m e v z u bir deryadır. B i z i m b u küçük eseri­


miz bu deryadan yalnız bir katredir. B i z e ümit v e teselli v e ­
ren, bu ikinci baskının son baskı olmayacağıdır. Kısmet olur­
sa, ü ç ü n c ü baskıda yeniden hatalarımızı düzeltir v e ilaveler
y a p a n z . Eserlerini her baskıda adeta yeniden yazar gibi d ü -
zeltip zenginleştiren Fransız edip v e filozofu "Voltaire"e sor­
muşlar: "Eserlerinizin son baskısını ne z a m a n vereceksiniz?"
" Ö l d ü ğ ü m g ü n " c e v a b ı n ı vermiş. N e güzel c e v a p ! Beşikten
mezara kadar ö ğ r e n m e y e muhtaç olan insanın son eseri, ha­
kikaten, öldüğü gün m e v c u t olanıdır.

Türkiye'mizin son senelerinde din aleyhindeki çekişmeler


karşısında, lehinde de çok hayırlı gelişmeler olduğunu göre­
rek seviniyorum. B u g ü n memleket sathına y a y ı l a n " İ m a m -
Hatİp Mektepleri"nin sayısı ondokuzu bulmuştur. Bunların
üstünde, 1959 senesi ilk baharında kabul edilen bir kanun İle
İstanbul'da b i r d e " Y ü k s e k İslâm İlahiyat Enstitüsü" kurulmuş­
tur.

B u eserin ilk baskısında ileriye sürdüğüm "Yüksek İslâm


İlahiyat Enstitüsü" fikrinin, birkaç sene sonra, tahakkuk saha­
sına girmiş olmasını görmek benim için ayrıca bir bahtiyarlık­
tır. B u sene ü ç ü n c ü sınıfı teşekkül eden bu enstitüden çok
ümitliyim. İyİ bir program v e imanlı hocalarla çalışmak şartiy-
le, her sene biraz d a h a kemâle ereceğinden emin olduğum
bu müessese, yüksek ehliyetli din âlimleri yetiştirecek v e Tür­
kiye'miz bugünkü keşmekeşten kurtulacaktır. B a n a belki o
günü görmek kısmet o l m a y a c a k , fakat, ümitliyim ki Türki­
y e ' m i z bugünden daha mesut günler görecektir.

Sözü bitirmeden birkaç satır daha karalamama müsaade


edilmesini o k u y u c u m d a n rica e d e c e ğ i m .

Senelerden beri bu eserdeki hakikatlan yazdığım v e yay­


dığım için tahammül kırıcı hakaretlere uğradım. H a p s e d i l ­
d i m , İşkenceye sokuldum v e kitle düşmanlığı k a z a n d ı m . B a ­
bıâli'de Türk düşmanı v e cahil kırması bazı yazarlar beni
memlekete, hattâ hudut dışı memleketlere'-' " G e r i c i v e mürte-

(21 1961 yılının Şubat ayında. Balmumcu hapishanesinde mevkuf bulundu­


ğum sırada, Paris'le lâikliğe hizmet yolunda çalışan bir cemiyetten (Ligue Franga-
ise de l'Enseignemeni • Cofederation Cenerale, des Oeuvres Laiques - Rue Re--*j
c i " tanıttı. H a k k ı m d a yalan v e İftira yağmuru yağdırdı. Fakat
ben bundan h\ç y e r i n m e d i m . Ç ü n k ü İnanıyorum ki, bu m e m ­
lekette b e n i m gibi daha beş-on gerİcİ v e mürteci olsaydı; Tür­
kiye'miz b u g ü n k ü perişan hale düşmez, mektep çocukları
hocalarını d ö v m e z , hocalar talebesine göz k o y m a z , bazı par­
ti adamları v e gazete sahipleri seçimler v e gazeteleri İçin, fab­
rikadan aidıklan kâğıtları karaborsaya sürmez v e daha neler,
neler o l m a z d ı .

B a n a karşı yaratılan düşmanlıklar b u kadarla kalmadı, her­


kesi imrendiren büyük bir şereften d e beni m a h r u m bıraktı.
B u n a da g a m y e m e d i m . Ç ü n k ü b e n :

O ganiyem ki, bu bâzâr-ı cihanda Feleğe

Metelik vermek İçin bende bozukluk yoktur.

Ali Fuad BAŞGİL

İstanbul, 1962

camier - Paris VIII eme) başlığını taşıyan bir mektup aldım. Bu mektupla, hülâsa
olarak "le Monde"gazetesinin Türkiye muhabirinin bildirdiğine göre, son aylar­
da Türkiye'de ortaya çıkan anOlâik hareketlerin başında siz bulunuyormuşsunuz.
Biz buna ihtimal veremedik. Fakat hakikati de bir türlü Öğrenemedik. Bizi bu hu­
susta aydınlatmanızı rica ediyoruz" deniliyordu. Bu mektuba şu cevabı verdim:
"Laiklik aleyhtarı olduğum, benim eserlerimi ve yazılarımı okumayan muar-
rızlarımın, bana sırf bîr isnat ve iftİrasıdır. Ben lâiklik aleyhtarı değilim. Allahsız­
lık aleyhtarıyım. Bu iki tabirin mânalan arasındaki farkı siz Fransız dostlarım çok
iyi bilirsiniz. Çünkü Fransa, tarihle ve bugün her ikisini de yaşamış ve yaşamak­
ladır. Ben medeni bir memleket İçin lâiklik ne kadar lâzım ise, Allahsızlığın da o
kadar zararlı ve tehlikeli bir gidiş olduğuna kaniyim.
Ben tahsilimi Fransa'da yaptım. Allahsız bir cemiyetin huzur ve rahat yüzü
görmeyeceğini sizin Alain, Blondel ve Chevalier gibi büyük filozof ve Edgar Qu-
İnet gibi devlet adamlarmızdan öğrendim. Memleketimin karşılaştığı bu büyük
tehlike İle mücadelem eğer bir suç ise, asıl suçlu ben değilim; bunu bana öğreten
Fransa'dır." •
Bu mektubuma verilen cevapta, aydınlatıldığından dolayı, adı geçen
cemiyet bana teşekkür etti.
BİRİNCİ KISIM

D İ N VE H A Y A T T A K İ Y E R Î

_ I _
İNKARCI GÖRÜŞLER VE
YANILDIKLARI NOKTALAR

- Eğer Tanrı var ise. Onu yok etmelidir.


Michel BAKOUNINE

~ Eğer Tanrı yok ise. Onu var etmelidir.


VOLTAIRE

Son devrin inkarcılık modası


ve çeşitli inkarcı kollar:
Din m e v z u u n d a ilmin n e d e d i ğ i n i ve objektif hakilca-
tin n e d e n i b a r e t o l d u ğ u n u a n l a t m a y a g i r i ş m e z d e n ev­
vel, i n k â r c ı l a n n n e dediklerini v e n e r e d e yanıldıklarını
görelim. Ve ş u n u bilelim ki, Ş a r k ' d a ve G a r b ' d a , h e m e n
h e r d e v i r d e ve h e r m e m l e k e t t e Allah'ı inkâr ve dini tez­
yif e d e n l e r g ö r ü l m ü ş t ü r . F a k a t b u n l a r bir b u ç u k - iki
asır evveline gelinceye k a d a r ; h e m b u l u n d u k l a r ı cemi­
yetler içinde tek tük kalmış, h e m de inkârlarını teVile
ve maksatlarını gizlemeye çalışmışlardır. Dine c e p h e ­
d e n h ü c u m ve Allah'ı açıktan i n k â r m o d a s ı , G a r b ' d a ,
27
onsekizinci a s r ı n o r t a l a r ı n d a n başlar. Bizde ise b u m o ­
da, elli, altmış s e n e evvelinden ö t e y e g e ç m e z .
Biz, b u r a d a G a r b ' d a k i h ü c u m v e i n k â r l a r ü z e r i n d e
d u r a c a ğ ı z . Bizdekiler belli t a ş l ı b i r tetkik v e tefekkür
m a h s u l ü o l m a k t a n çok ş u u r s u z c a b i r G a r p taklitçiliğin­
d e n ibarettir. Bizde, M e ş r u t i y e t s e n e l e r i n d e "İçtihat"
m e c m u a s ı e t r a f ı n d a t o p l a n a n inkarcı kalemler, onseki­
zinci asır s o n l a r ı n d a k i F r a n s ı z inkarcılarının s a d e c e
t e r c ü m a n ı olmuşlardır.
G a r b ' d a k i inkarcılara dikkat e d e r s e k , b u n l a r h e p ay­
nı y o l d a v e kuvvette değildirler. B u n l a r d a n kimi ilim
n a m ı n a k o n u ş t u ğ u n u ileri s ü r m e k t e ; kimi, dine v e m a ­
n e v i y a t a h ü c u m etmeyi, d ü n y a y ı ihtilâle v e r m e k için b i r
vasıta g ö r m e k t e ; kimi d e inkarcılığa d e v r i n b i r m o d a s ı
o l a r a k s a p m a k t a d ı r . Biz, b u küçük e t ü d ü m ü z d e inkarcı­
lığın t a m v e etraflı b i r tarihini y a p a c a k v e b ü t ü n kolları
ü z e r i n d e d u r a c a k değiliz, s a d e c e belli başlı iki inkarcı
kolu ele alacağız. Bunlar, Ansiklopediciler v e M a d d e c i -
ler'dir. Birincilerden başlıyalım.

Ansiklopediciler ne diyorlardı?
Din n e d i r ? Sualine o n sekizinci a s r ı n Voltaire ve Di­
derot gibi akliyeci'" fılîzofları v e ansiklopedicileri'^^^ şöy­
le c e v a p veriyorlardı:

(1) Felsefede akliyecilik veya akliye mezhebi, insan aklınm sonsuz kudretine
ve hakikati bulduran yanılmaz bir rehber olduğuna inananlann mesleğidir. Buna
göre, akıl realiteleri aydınlatan yegâne ışık venakikatleri bize gösteren aynadır.
Akla uygun olan ve akıl ile bilinen her şey hakikattir ve her hakikat akla uygun­
dur ve akıl ile idrâk olunabilir. Akla uygun gelmeyen hİç bir şey de hakikat de­
ğildir.

(2) Ansiklopediciler diye onsekizinci asırda Fransa'da Ansiklopedi (= Encye-


lopedie) adında çıkarılan büyük bir ilim, fen, felsefe ve sanat kamusunun mües-
sis ve muharrirlerine denir. O asnn devlet, hükümet ve cemiyet telâkki ve mües­
seselerini baştan aşağı tenkide koyulan bu fikir ve felsefe adamlarının başında
Diderot (1713-1784) ve D'Alembert = Dalamber (1717- 1783) gelmekledir. Her
biri fikir ve felsefe sahasında değerli eserler veren bu adamlar, kiliseye ve bu vası­
ta ile diyanete şiddetle hücum etmişlerdir. Bunlardan, meselâ, Diderot, "Interp- •*j
"Din, r u h a n i l e r sınıfının hsdkı i s t i s m a r için icat ettiği
bir efsanedir. H e r d e v i r d e r a h i p ve k â h i n diye b i r t a k ı m
t e m b e l v e işsiz kimseler türemiştir. Bir nevi e s r a r e n g i z ­
liğe b ü r e n e r e k , din âyin v e ibadetlerini icat edip k u r ­
n a z c a t e r t i p l e y e n b u n l a r d ı r . M â b e d ve m a n a s t ı r l a r d a
ç a l ı ş m a d a n yiyip, y a ş a y a n v e b i r p a r a z i t sınıf teşkil
e d e n b u kimselerdir ki, Allah v e dîn efsanesini u y d u r ­
muş; insanların cehlinden ve toyluğundan faydalana­
rak, b u n u kendileri için b i r e k m e k t e k n e s i v e b i r m e n ­
faat kazanı yapmışlardır. Fakat, d u r m a d a n ilerliyen il­
m i n meş'alesi, insanları aydınlatıp, b u s a y e d e t a b i a t m
sırları v e tılsımları ç ö z ü l d ü k ç e , o r t a d a Tanrı diye b i r va­
h i m e v e din diye karanlık b i r efsane kalmayacaktır."'^'

retulion de la Nature = Tabiatın Tefsiri" adlı eserini şu satırlarla bitiriyordu:


"Ey Tanrı! Var mısın bilmiyorum; fakat ben, sanki içimi görüyormuşsun gibi
düşünecek, senin önünde imişim gibi hareket edeceğim... Bu dünyada senden
hiçbir şey istemem... Eğer âhiret diye bir şey varsa, orada senden merhamet di­
lerim. Lâkin bu dünyada ne yaparsam, onu kendim için yaparım. Eğer iyilik ar­
kasında isem, bunun için zahmet çekmem. Eğer kötülüğü terkedersem bunu, hiç
seni düşünmeden yaparım. İşte ben olduğum gibiyim, ezeli ve zaruri bir madde­
nin zarun bir parçası; yahut, belki dr. senin malvûk'un."

(3) On sekizinci asnn din düşmanları arasında, hattâ başında meşhur edip ve
filozof Voltaire (1694-1778) gelir. Bu acı sözlü, hırçın adam, diyanete hücumda,
muasırlarının hepsini geride bırakmıştır. Dini, sahtekârlık ve din adamlarını ya­
lancı ve sahtekâr diye vasaflandırmağa kadar giden Voltaire'in din düşmanlığı
pek genç yaşında iken başlamıştır. Daha 1718'de yazdığı bir şiir mecmuasında
din adamları ve âlimleri hakkında, "Bunlar, aptal halkın düşündüğü gibi adam­
lar değildir, bunların ilmi sermayesi, bizim loyluğumuzdur" diyordu. Voltaire'e
göre din, tıpkı kalp para gibidir; onu, ancak bilmeyenler kabul eder. Hazret-i Mu­
hammed'e kadar dil uzatmaya cür'et eden Voltaire, bütün ömrü boyunca en cid­
di eserlerinde bile, rahipleri sahtekârlıkla itham etmiş ve dinleri, milletlerin ha­
yatında acı bir tesadüf eseri göstermiştir. J742'de neşrettiği "Essai sur les moeurs"
adlı eserinde kendi kendine "Diyaneti ilk icat eden kimdir?" diye soran Voltaire,
buna: "Cünün birinde bir ahmağa rastlayan bir hilekârdır" cevabını veriyordu.
(Cilt: 1, sah. 133, Kbl.). Voltaire'e göre dinler, insaniyette çiftçilik, hayvancılık ve
sanayi hayatı gibi maddi medeniyet şart ve imkânlan doğduktan sonra, sırf bir lüks
ve İstismar vasıtası olarak zuhur etmiştir. Yukarıda zikrettiğimiz eserinin bir başka
yerinde Voltaire: "Asırlar geçtikten ve cemiyetler kurulduktan sonra dır ki,bazı
dinler zühür etmiş ve bazı kaba âyinler icat edilmiştir" diyordu. (Cilt 1, s. 14).
Hemen ilâve edelim kî, bütün bu noktalarda bugün tarih ve sosyoloji, Volta-
ire'i kal'i surette yakalamakta ve bu iddiaları gülünç bulmaktadır. Bugün az çok,
felsefe ve tarih kültürüne sahip olanlarca Voltaire'in bu iddia ve isnatları, kindar
bir mütefekkirin sırf masa başı kuruntuları olmaktan başka bir kıymet taşımamak­
tadır.
~ DIN ve LAİKLİK —

H i ç b i r İlmî v e t a r i h î e s a s a d a y a n m a y a n v e sırf o n s e ­
kizinci a s n n politika m ü c a d e l e l e r i n d e h e m mutlakiyet
rejimini, h e m d e kiliseyi d e v i r m e k için, iki ağızlı b i r b a l ­
t a gibi kullanılmış olan b u telâkki v e isnadlar, maalesef,
z a m a n ı m ı z ı n bazı câhil v e inatçı insanları m u h i t i n e k a ­
d a r s ü r ü p gelmiştir. B u g ü n bile bazı yarı bilgin v e y a p ­
m a c a mütefekkirler t a r a f ı n d a n b u fikirlerin ciddiye alı­
n ı p , m ü d a f a a edildiği g ö r ü l m e k t e d i r .

Ansiklopediciler nerede yanılıyorlardı?


Din, asla r a h i p v e r u h a n i sınıfının u y d u r u p , o r t a y a
çıkardığı b i r şey değildir. Bilakis, o smifi i n s a n d a k i din
v i c d a n ı v e Allah d u y g u s u d o ğ u r u p o r t a y a çıkarmıştır.
O n d o k u z v e yirminci asırların t a r i h v e sosyoloji a r a ş t ı r ­
m a l a r ı ile anlaşılmıştır ki, din, d e r i n b i r d u y g u v e m a ­
nevi b i r m e s n e d olarak i n s a n o ğ l u ile b e r a b e r v a r o l m u ş
v e ilk m e d e n i y e t eserleri, m e d e n i d u y g u l a r v e d ü ş ü n c e ­
ler, h e p dinî i n a n ç l a r ı n d a n d o ğ m u ş t u r . Hukuk, ahlâk v e
siyaset, h a t t â teknik v e s a n a t bile z u h u r ve inkişafını di­
nî d u y g u v e d ü ş ü n c e l e r e b o r ç l u d u r . B ü t ü n b u m ü e s s e ­
seler, b i d a y e t t e t o p l u m h a l i n d e d i n ile v ü c u t b u l m u ş v e
d i n ile o m u z o m u z a ilerlemiş; ancak, yakın z a m a n l a r d a ­
d ı r ki, b u n l a r d i n d e n ayrılıp ayrı b i r e r m ü e s s e s e halini
almıştır.™

Voltaire'în açtığı yoldan yürüyenler arasında Alman mütefekkir Feuerbach


(1804-1872) başla gelir. Bu mütefekkire göre, din; insan icadı ve hayalidir. Allah,
insanı değil; insan, Allah'ı yaratmıştır. Dinin ahkâm ve evamiri, İnsanın İdealle-
şen kendi fikirleridir. İlmin İlerlemesi sayesinde insan uyanacak ve dinin değil, il­
min sesine kulak verecektir.

4) Türkiye'de bu ayrılışı adım adım takib etmek mümkündür. Bizde Tanzima-


tın başlangıcı sayılan 1839 "Cülhane Hatt-ı Hümayunu" na kadar din, hukuk ve
ahlâk hep aynı bir "şeriat" kaynağından çıkmakta ve dini bir terbiye esasında bir­
leşmekte idi. Tanzimat devrinde Ceza, Usulü Muhakeme ve Ticaret Kanunları
gibi bazı kanunların Avrupa'dan iktibas edilmesi ve devletin İdare usullennde
(yenilikler yapılması gibi hareketlerle bu birlik çözülmeye başlamıştır. Fakat din
ile hukukun büyük bir kısmı 1926'ya kadar kaynak birliğini muhafaza etmiştir.
Filhakika bizim "Mecelle" yani Medeni Kanunumuzun büyük bir parçası ta- A.
B u g ü n ü n t a r i h ilmi i s b a t e d i y o r ki, ilk d e v i r l e r d e n
itibaren, binlerce asır b o y u n c a insanlığın y e g â n e yol
göstericisi, felsefe ve s a n a t h o c a s ı , din olmuştur/^^ İlim­
lerin inkişafını b i r çok b a k ı m l a r d a n d i n e b o r ç l u y u z . İlk
ç a ğ l a r d a din, b ü t ü n fîkri faaliyetlere h â k i m o l m u ş v e
h e r şey dini b i r f o r m a giymiştir. B u vakıayı delil alarak,
h e r şey d i n ' d e n çıkmıştır, denilebilir.'^'

Ansiklopedicileri yanıltan sebepler:


Onsekizinci asır filozofları, din b a h s i n d e r u h a n i l e r
sınıfının r o l ü n ü , b ü t ü n ölçüleri aşacak şekilde, m ü b a l a ­
ğ a ediyor v e b u suretle, t a r i h ilmi b a k ı m ı n d a n , g ü l ü n ç
h a t a l a r a d ü ş ü y o r l a r d ı . " ' Din m e s ' e l e s i n d e onları yanıl­
t a n ilk s e b e p , içinde yaşadıkları d e v r i n mutlakiyet ida­
r e l e r i n e karşı giriştikleri m ü c a d e l e d e , d i n e h ü c u m u , b i r
silah olarak kullanmak istemeleriydi. Ansiklopediciler,
c e p h e d e n h ü c u m a c e s a r e t edemedikleri istibdadı, d a ­
y a n d ı ğ ı kilise v e din a d a m l a r ı vasıtasiyle v u r m a k iste­
mişlerdir. Buna, o d e v r i n F r a n s a ' s ı n d a , din a d a m l a r ı
a r a s ı n d a k a r d i n a l m e r t e b e s i n e k a d a r yükselmiş bazı
k ü s t a h mürailer, g ü n d ü z külahlı, g e c e silâhlı, e ğ l e n c e
v e m e n f a a t d ü ş k ü n ü soysuz r a h i p l e r m e y d a n v e r m e k t e
idiler.'^' B u n d a n b a ş k a , onaltıncı a s ı r d a İtalya'da h ü ­
k ü m r a n olup, Hristiyan m a b e d i n i b i r zulüm v e cinayet

mamiyle İslâm Hukukuna dayanmakla İdi. 1926'da İsviçre Medeni Kanununun


alınması ile Türkiye'de Hukuk dinden tamamiyle ayrılmış ve lâikleşmişlir.

(5) Bakınız: Louis Weber, Le rythme du progres (Etude sociologique) Paris,


Lib. f. Alcan, p. 152 - Fustel de Coulange.

(6) R. Worms, Conclusions des sciences soctâles Paris, 1920, Lib. Giard, p.
16a.
(7) Salomon Reİnaclı: Orpheus (Histoire Generale des Religions) Paris, Lib.
d'Educalion Nalionale, 1930, p. 13-14.

(8) Aynı eser ve aynî sahifeler.


yuvası h a l i n e l<oymuş olan Borgia'^' ailesine m e n s u p
p a p a l a r ve kardinallerin h â t ı r a l a r d a bıraktığı nefret iz­
leri h e n ü z silinmemişti. İşte d i n e h ü c u m d a emsalini g e ­
r i d e b ı r a k a n Voltaire v e fikir a r k a d a ş l a r ı , ilmî b i r t e z
m ü d a f a a e t m e k t e n çok, din n a m ı n a irtikâb edilen cina­
yetlerden ve birtakım densiz din adamlarından duy­
d u k l a r ı nefreti ifade e d i y o r l a r d ı .
Fakat, insaf ile d ü ş ü n ü r s e k , bazı u ğ u r s u z din a d a m ­
l a r ı n a kızıp da, d i n e h ü c u m etmek, b u g ü n bazı âlim kis­
v e s i n e b ü r ü n m ü ş ilim b e z i r g a n l a r ı n a kızıp, ilmi i n k â r
e t m e k k a d a r m â n â s ı z v e g ü l ü n ç t ü r . H e r sınıf i n s a n l a r
i ç i n d e o l d u ğ u gibi, din a d a m l a r ı z ü m r e s i içinde d e m ü -
rai v e m e n f a a t d ü ş k ü n ü s a h t e k â r l a r bulunabilir. Nite­
kim, b ü t ü n t a r i h b o y u n c a h e r d e v i r d e v e m e m l e k e t t e
b u l u n m u ş t u r . G ü n d ü z ü n m e ş i h a t p o s t u n d a o t u r u p da,
g e c e l e r i n i f a r m a s o n l o c a s ı n d a g e ç i r e n şeyhülislâmlar,
d i n v e i m â n ı n ı mevki v e m e n f a a t l e d e ğ i ş e n avukat,
ş e r ' i y e vekilleri v e k a n a a t l e r i n i , g ö z diktikleri Adliye
Vekilliğine d e ğ i ş e n , s a h t e softa din âlimleri g ö r ü l m ü ş ­
tür. B u n a mukabil, e n k a a h i r v e zalim iktidar a d a m l a r ı
k a r ş ı s ı n d a bile b ü k ü l m e y e n , imanı u ğ r u n a varını v e ca­
nını f e d a y a razı olan sayısız k a h r a m a n din a d a m l a r ı d a
görülmüştür.""'
Onsekizinci asrın fikir a d a m l a r ı n ı din b a h s i n d e feci
b i r şekilde y a n ı l t a n d i ğ e r b i r s e b e p de, o asırda ilmin
h e n ü z çocukluk ç a ğ ı n d a b u l u n m a s ı ; t a r i h i n ise, h e n ü z
i ş l e n m e m i ş y o z b i r t a r l a m a n z a r a s ı arzetmesiydi.'"'İIim
ve t a r i h s a h a s ı n d a h e n ü z fındık k a b u ğ u d o l d u r m a y a n
b i r bilgi h a m u l e s i n e g ü v e n e r e k , din mes'elesi gibi e s r a r

(9) On allına asır başlarında İtalya'da hükümet süren geniş bir ailenin adı­
dır. Bu ailenin meşhur İsimleri 6'ncı Alexandre (Papa) Sezar Borgia ve iükres
Borgia'dır.
W) II. Bayezid, Yavuz Selim ve Kanunî devirlerinde şeyhülislâmlık makamı­
na şeref vermiş olan meşhur Zenbillİ Ali Efendi bu sayısız din adamlarından bi­
ridir.
(n) Bakınız: Prof Daurice Halbwadis, Les origines du sentimetn religieux,
Paris, Lib. Stock (La Culture Moderne) p. 7.
İle dolu b i r b a h s i ele almak, yarı bilginlere m a h s u s b i r
pervasızlıktı. O n d o k u z u n c u v e yirminci a s ı r l a r d a ilim­
lerde, hususiyle dinler t a r i h i n d e v ü c u d a gelen g e l i ş m e ­
ler v e ilerlemeler dinin nasıl b i r d e r i n i n s a n v e cemiyet
ihtiyacına c e v a p v e r d i ğ i n i v e Allah d u y g u s u n u n nasıl
b i r ince ve saf sezişe d a y a n d ı ğ ı n ı g ö s t e r m i ş v e aynı za­
m a n d a , ansiklopedicilerin d ü ş t ü ğ ü h a t a n ı n kabalığını
da ortaya koymuştur.
Din, i n s a n v e cerniyetle b e r a b e r d o ğ m u ş , sayısız
asırlar v e milletler içinde b i n b i r çeşit inkilâp v e istiha­
lelerin m u ş t a s ı altında b u g ü n e k a d a r yaşamıştır. B u - '
g ü n , dünyayı sevk v e i d a r e e d e n kuvvetlerin d e b a ş ı n ­
d a gelmektedir. Böyle b i r m ü e s s e s e , yalan, hile v e m e n ­
faat ü z e r i n e k u r u l m u ş v e b ü t ü n b i r insanlık d ü n y a s ı , b u
b a h i s t e asırlarca yanılmış olamaz. B u n u iddia e t m e k
için m ü ş t e r e k v e m â ' ş e r i k a n a a t l e r i n e h e m m i y e t i n i v e
içtimaî m ü e s s e s e l e r i n m â n a s ı n ı a n l a m a m ı ş o l m a k lâ­
zımdır. Din m ü e s s e s e s i n i n kökleri, i n s a n ı n yaradılışın-
dadır. Ve b ü t ü n d i n l e r d e b u yaradılışa c e v a p v e r m e k
üzere, Allah ve âhiret akideleri gibi, bazı m ü ş t e r e k h a ­
kikatler vardır. Bu h a k i k a t l e r d i r ki, dinlere y a ş a m a k v e
tarihi fırtınalara karşı d a y a n m a k kuvvet v e i m k â n ı n ı
sağlamıştır."^'

Din, iflâs etmedi ve etmeyecektir:


Hülâsa, ilerleyen ilmin m e ş ' a l e s i ö n ü n d e dinlerin if­
lâs edip t a r i h e k a r ı ş a c a ğ ı n ı z a n n e d e n onsekizinci asır
a d a m l a r ı , b u bahisteki g ö r ü ş l e r i n d e , tıpkı k e n d i hayal­
lerini hakikat s a n a n ç o c u k l a r gibi, yanılmışlardır.- İlim
a n a h t a r i y l e h e r m e ç h u l ü n kilidini a ç a c a ğ ı n a i n a n a n za­
vallı münkir, g ö r m ü y o r ki, ilmin ç ö z d ü ğ ü h e r m u a m ­
m a n ı n altından b i n b i r m u a m m a d a h a çıkmakta v e b i -

(12) Aynı esere bakınız, sah. 8.

Din v e Lâiklik / F. 3 33
ç a r e ilmimiz, s o n s u z b i r m e ç h u l l e r deryası i ç i n d e bir
s a m a n ç ö p ü gibi kalmaktadır. Hayır! Din iflâs e t m e d i ,
ilim b u g ü n aczini anladı.
G ö r m e y e n gözlü m ü n k i r ! D ü ş ü n ki, ü s t ü n d e y a ş a d ı ­
ğın şu y e r yuvarlağı, sayısız e c r a m ve s o n s u z b i r k â i n a t
içinde e n küçük bir varlık ve â d e t a b i r noktadır. S e n ise,
b u n o k t a n ı n içinde ve s a t h ı n d a k i z e r r e l e r d e n b i r z e r r e ­
sin. Varlığın fâni, ö m r ü n m a h d u t , akim âcizdir. Sen, b u
hiçliğini u n u t u y o r s u n d a , h u d u t s u z v e s o n s u z b i r kâi­
natı i d r a k ve i h a t a y a kalkışıyor ve kendi hayâlini haki­
kat s a n a r a k , i n k â r a s a p ı y o r s u n . G ö r m ü y o r s u n ki, çok
g ü v e n d i ğ i n ve d ü n y a l a r ı n ışığı s a n d ı ğ ı n aklın s a n a kâ­
i n a t m u a m m a s ı k a r ş ı s ı n d a hiç değilse, insaf e d i p s u s ­
mayı olsun ö ğ r e t e m e m i ş t i r .
Hayır, okuyucum! E m i n olunuz ki, b u g ü n Voltaire ve
emsalinin izinden y ü r ü y e n tek bir yüksek ilim a d a m ı ve
filozof yoktur. Olamaz, çünki ilmin h a r e k e t noktası
şekk'tir. Felsefeninki t e m a ş a ve hayrettir. İnkâr ise, m ü -
c e r r e d bir cehalettir. A n c a k cahillerdir ki, inkâra cesaret
bulur.

Maddeciler ne düşünüyor ve ne diyorlar?


A n s i k l o p e d i c i l e r d e n s o n r a , g e ç e n asırda, din d ü ş ­
m a n l ı ğ ı b i r nevi ilmiliğe b ü r ü n e r e k , yeni bir hız ile y e ­
n i d e n o r t a y a çıkmıştır. Yukarıda dediğimiz gibi, Volta­
ire ve fikir a r k a d a ş l a r ı , d i n e h ü c u m u , giriştikleri politi­
k a m ü c a d e l e s i n d e b i r silâh olarak kullanmışlar ve (kı­
zım s a n a s ö y l ü y o r u m , gelinim s e n işit) kabilinden din
a d a m l a r ı n ı n ş a h s ı n d a , m ü s t e b i t kuralları h ı r p a l a m a k
istemişlerdir. Maddecilik (= Materlalisme) a d m ı alan
yeni münkiriik ise, diyaneti t e m e l l e r i n d e n ç ö k e r t m e ğ e
y ü r ü m ü ş ve b u h u s u s t a , h e r g ü n yeni keşifleri ve ilerle-
yişleriyle gözleri k a m a ş t ı r a n "ilim"in g ö l g e s i n e sığın­
mıştır.
Dinlere m e y d a n o k u y a n d ü ş m a n l a r ı n , ö t e d e n b e r i
en çetini v e kuvvetlisi sayılan maddecilik şeklindeki
münkirlik ü z e r i n d e b i r a z fazlaca d u r a l ı m .

Eski zaman maddecileri ne diyorlardı?


M a d d e y i , b ü t ü n varlıkların m e n ş e i , m e b d e i v e y a r a ­
tıcısı g ö r e n , yani Allah y e r i n e m a d d e y e t a p a n m a d d e ­
cilik, flkir t a r i h i n d e yeni b i r şey değildir. Bilâkis, b u n u n
çok gerilere u z a n a n eski b i r mazisi vardır. B u k a n a a t i n
piri v e ilk k a h r a m a n ı , M i l â d d a n 520 y a h u t d i ğ e r b i r r i ­
v a y e t e g ö r e , 4 6 0 s e n e evvel y a ş a m ı ş o l a n Democrite
(=Demokrit) a d ı n d a Yunanlı b i r filozoftur. H a t t â m a d ­
deciliğin tarihi b u filozofu bile aşar.'"' A n c a k m a d d e c i
k a n a a t e orijinal ç e h r e s i n i v e r e n v e o n u felsefi b i r d o k t ­
rin haline k o y a n odur. D e m o c r i t e ' t e n t a k r i b e n b i r asır
k a d a r s o n r a gelen Epicure (=Epikür) a d ı n d a d i ğ e r b i r
Atinalı filozof, maddeciliği çok ileri g ö t ü r m ü ş v e '"Epi-
curisme" denilen m e ş h u r b i r felsefe m e k t e b i n i n temeli
yapmıştır. Yunanlılardan s o n r a , y i n e - e s k i d e v i r l e r d e
maddeciliği Romalı şair-filozof Lucrece (=Lükres, M i ­
l â d d a n evvel 95-51) m ü d a f a a etmiş v e yaşatmıştır.

Bu eski v e ilk m a d d e c i l e r e g ö r e , g ö k k u b b e altında


"hiç b i r şey y o k t a n v a r olmaz; v a r olan b i r ş e y d e asla
yok olmaz." S a d e c e renk, şekil v e vaziyet değiştirir:
Y a ğ m u r yağar, t o p r a k t a n ot, a ğ a ç biter; g ü n e ş i n ziyası
ve h a r a r e t i altında büyür, yaşar, s o n r a kurur, d ö k ü l ü r
ve y e n i d e n t o p r a k olur. B u n u n gibi h e r şey, b i r a n için
v a r olur v e b i r z a m a n varlıkta d e v a m eder, s o n r a kurur.

(13) Rivayete göre, nıaddeciliğin ilk hocası Leucippe = Lösip adında Trakya­
lı bir filozoftur. Fakat, bunun ne bir esen ele geçmiş, ne de hayatına dair doğru
bir bilgi edinmek mümkün olmuştur.
ç ü r ü r v e n e t i c e d e asli v e iptidaî m a d d e l e r i n e r ü c ü eder.
Bu b i r devr-i daim (=Devenir eternel)dir. Bu ezeli devir
ve t a h a v v ü l içinde d e ğ i ş m e y e n , d a i m ve e b e d i k a l a n b i r
şey v a r s a , o d a m a d d e d i r . Şeyler v e cisimler, m a d d e n i n
sonsuz bir surette şekillenmesinden me y d a n a gelmek­
tedir. B i n â e n a l e y h , k â i n a t m a d d e d e n ibarettir. H e r ş e ­
yin asli v e ezeli cevheri m a d d e d i r .
M a d d e , " a t o m " d e n i l e n ve p a r ç a l a n m a s ı m ü m k ü n
o l m a y a n z e r r e c i k l e r d e n t e r e k k ü b eder.""" Şu h a l d e , b ü ­
t ü n varlıklar, b i r e r a t o m m ü r e k k e b i o l m a k t a n b a ş k a b i r
şey değildir. Gökler, b i r a t o m fezası; yeryüzü, ay, g ü n e ş
ve d i ğ e r b ü t ü n s e y y a r e l e r b i r e r a t o m kümesi; h a r a r e t
ve ziya d a , b i r e r a t o m h ü z m e s i d i r . R u h bile a t o m m ü ­
r e k k e b i b i r m a d d e d i r . Yalnız r u h u v ü c u d a g e t i r e n
a t o m l a r b a ş k a cinstendir. Bunlar, g a y e t şeffaf v e sey­
yaldir. Fakat, m a d d e d e n ayrı v e m a d d î varlık d ı ş ı n d a
r u h diye g a y r i m a d d î b i r varlık yoktur.
H e r h a n g i b i r cismi v ü c u d a g e t i r e n atomlar, b i r za­
m a n s o n r a birbirini bırakır; t e r k i p çözülüp d a ğ ü a r a k
ezeli t a b i a t ı n k u c a ğ ı n a düşer. Fakat, b u a t o m l a r y o k ol­
m a z ; d a h a b a ş k a a t o m l a r ile b i r l e ş e r e k yeni b i r k o m b i ­
n e z o n teşkil eder, b i r b a ş k a f f o r m a d a yeni b i r varlık vü­
c u d a getirir. Hilkatin sırrı d e n i l e n hakikat b u n d a n iba­
rettir. B ü t ü n c a n t a ş ı y a n m e v c u t l a r ı n ölmesi d e m e k , r u ­
h u t e r k i b e d e n a t o m l a r ı n b i r b i r i n i b ı r a k m a s ı ve s o n n e ­
fesle çıkıp, cismi t e r k e t m e s i demektir. Fakat, m u a y y e n
b i r cismi t e r k e d i p , d a ğ ı l a n b u a t o m l a r yeni b i r t e r k i p ile
y e n i d e n birleşir v e yeni b i r m e v c u t h a l i n d e y e n i d e n h a ­
yata d ö n e r . D o ğ m a k , ölmek b u d u r .

D ü n y a v e h a y a t m m e n ş e i v e yaratıcısı (ilâhlar) o l m a ­
dığı gibi, âlemin n i z a m ı n d a ve gidişinde d e o n l a r ı n hiç
b i r r o l ü v e tesiri yoktur. Mabet, ibâdet, âhiret... b ü t ü n

(14) Dikkat olunsun ki, eski maddecilerin (Cüz'ü lâ yetecezza) yani parça­
lanmaz en son parça kabul ettikleri "atom" bugün parçalanmış ve bundan hari­
kulade bir kuvvet elde edilmiştir.
b u n l a r b o ş şeylerdir. Ö b ü r d ü n y a diye, ö l d ü k t e n s o n r a
y a ş a n a c a k b a ş k a b i r d ü n y a t a s a v v u r etmek, h a y a t m
k a y n a ğ m a zehir akıtmaktır. Aklı b a ş ı n d a o l a n l a r için
h a y a t v e s a a d e t a n c a k b u d ü n y a d a d ı r . B u d ü n y a ise,
h a y a t v e kâinatın aslı v e m e n ş e i olan m a d d e d e n i b a r e t ­
tir."^'

Maddecilik karşısında Eflâtun mâneviyatçılıği:


Eskilerin maddeciliği, Aristo felsefesi ile kuvvetle­
n e n . Eflâtun,, maneviyatçılığı gibi m ü t h i ş b i r r a k i p ile
karşılamış v e b u s e b e p l e b u h a r e k e t yol b u l u p ilerleye-
m e d e n sinmiştir.
Filhakika Eflâtun, fikir t a r i h i n i n b u b ü y ü k d e h â s ı ,
• m a d d e c i l i ğ e şiddetle h ü c u m etmiş v e b u n a k a r ş ı r u h ç u -
luğu {=spritualisme} v e fikirciliği (=idealisme) m ü d a f a a
ederek, biraz m ü p h e m c e d e olsa, v a h d a n i y e t (-monot-
heisme) v e b i r Vacib-ül V ü c û d (=Etre necessaire) görü­
ş ü n e yükselmiştir.
Eflâtunca g ö r e , kâinat, hususiyle, i n s a n v e h a y a t s a ­
de m a d d e d e n i b a r e t v e sırf m a d d e y e ircaı kabil varlık­
lar değildir. M a d d e , m e v c u d u n (=etre) b i r nev'idir, a ş a ­
ğı v e en küçük b i r h a d d i d i r . M a d d e n i n k e n d i n e h â s v e
kendiyle kaim b i r varliğı bile yoktur. M a d d e n i n v a r h ğ ı
t a m a m i y l e izafidir v e bizim o n u h a s s e l e r i m i z vasıtasiy-
le d u y u ş u m u z a , aklımızla o n a verdiğimiz m â n a y a v e
izafe ettiğimiz evsafa tâbidir. Kâniatta m a d d e d e n b a ş k a
lâ m a d d i (immatcriel) b i r c e v h e r v a r ki, asıl v e e b e d i
varlık b u d u r v e b u varlık, "ruh"tur. R u h t a n n e ş ' e t edip,
m a d d e y e râci olan bilgilerimiz, t a m a m i y l e izafî o l d u ğ u
için, b u n l a r h e r an d e ğ i ş m e y e m a h k û m d u r . Hakiki v e

(15) Demokrit - Epikür maddeciliği üzennde daha geniş bilgi edinmek iste­
yen okuyucularıma İslâmın Nuru" Mecmuasında "Din Felsefesi Bahisleri" baş­
lığı altında çıkan iki yazımı tavsiye ederim. (Nisan 1951, sayı 1 ve Haziran 1951,
sayı 2).
DIN ve LAİKLİK —

m u t l a k ilim, r u h a taallûk e d e n v e m â n a l a r âlemini (Le


monde des idees) m e v z u alan ilimdir.
H a y a t v e kâinatı m a d d e y e irca etmek v e istihale y o -
luyle, m a d d e d e n v a r oldu d e m e k , netice itibariyle, k ö r
t e s a d ü f ü Halik t a n ı m a k demektir. Eflâtun'a g ö r e , t a b i ­
a t a dikkatle b a k a n gözler için, b u n u n manasızlığı aşi­
kârdır. Kâinatta h a z v e h a y r e t l e t e m a ş a ettiğimiz e n
m â n a h v e d ü ş ü n d ü r ü c ü h a k i k a t âhenktir, i n s i c a m v e ni­
z a m d ı r . Tabiatın güzelliği, iyiliğin zevki, i n s a n zekâsının
h â r i k a l a r ı , hilkat k a n u n l a r ı n ı n şaşmazlığı, o r g a n i z m a ­
daki o r g a n l a r ı n h e r birinin g a y e s i n e u y g u n b i r s u r e t t e
m u n t a z a m a n işlemesi ilh... B ü t ü n bunlar, k ö r t e s a d ü f ü n
eseri, cansız ve ş u u r s u z b i r m a d d e n i n d e v a m ı o l a m a z .
H e r z e r r e s i n d e n h a y r e t verici b i r m â n a v e s a n a t , ü s t ü n
b i r zekâ v e i r a d e fışkıran t a b i a t ı n bizzat kendisi, b ö y l e
b i r t e s a d ü f telâkkisini y a l a n l a m a k t a d ı r .
H e r n e ki, s a n a t v e zekâ eseridir, bilinmelidir ki o b i r
s â n i i n v e b i r illeti m ü d r i k e n i n (-cause intelligente)
m a h s û l ü d ü r . Bir s u d e ğ i r m e n i , b i r kağnı arabası... b u n ­
ları ö n c e d e n h e s a p l ı y a r a k , b i r p l â n a g ö r e y a p ı p m e y d a ­
n a g e t i r e n b i r u s t a n ı n v a r l ı ğ ı n a delildir. Bu hakikati g ö ­
r ü p d u r u r k e n , e n y ü k s e k b i r zekâ v e e n i n c e b i r s a n a t
e s e r i o l a n h a y a t v e kâinatın m a d d e d e n istihale edip,
k e n d i l i ğ i n d e n v a r o l d u ğ u n a İ n a n m a k için, i n s a n ı n sırf
münkiriik i n a d ı n a kapılmış olması lâzımdır. Hülâsa,
varlıkların h a r i k u l a d e yüksek, ince v e ezeli b i r s a n a t k â ­
r ı n i r a d e s i v e s u n ' u e s e r i o l d u ğ u n u bizzat o varlıkların
bağlı oldukları k a n u n l a r ilân etmektedir. İşte b u s a n a t ­
k â r v e b u h a r i k u l a d e m i m a r ALLAH'tır. M a d d e y i v e
o n u terkip eden, atomları yaratan ve koyduğu hareket
k a n u n i y l e atomları v e molekülleri b i r b i r i n e lehimleyip,
ö n c e d e n k u r u l m u ş b i r p l a n a v e b i r iUet-i g a i y e (=Cause
finale) g ö r e bitmek t ü k e n m e k bilmez varlıklar h a l i n e
k o y a n O'dur.^'"'

(16) Eflâtun'un ilahiyat bahsindeki müdafaalarına dair yukarıda tarih ve nu­


maralarını bildirdiğimiz mecmuada bir hülâsa verdik. Merak eden okuyucuları­
ma tavsiye ederim.
Efîâtun'dan s o n r a a r k a a r k a y a gelen b ü y ü k s e m a v i
dinlerin m u ş t a s ı altında, hususiyle İslâmiyetin y ü k s e k
ilim ve marifet ş a ' ş a a s ı i ç i n d e eski z a m a n m a d d e c i l e r i ­
n i n sesleri d u y u l m a z olmuştur. M a d d e c i l i ğ i n b u sinişi,
G a r p ' t e tâ R ö n e s a n s ' a k a d a r d e v a m etmiştir.

Rönesans ve
modern ilim hareketlerinin başlangıcı:
Hatırlatalım ki, R ö n e s a n s , yani G a r p ' t a ilim, felsefe,
e d e b i y a t ve s a n a t s a h a l a r ı n d a o r t a y a çıkan .ilk kımılda­
malar, Avrupalıların eski Yunan d ü n y a s i y l e t a m a s a gel­
meleri, hususiyle Eflâtun ve Aristo gibi ü s t a d l a r ı oku­
y u p ö ğ r e n m e l e r i ile başlar. R o m a İ m p a r a t o r l u ğ u ' n u n
yıkılmasından s o n r a , b ü t ü n O r t a z a m a n l a r d a A v r u p a ,
k a i m bir cehalet p e r d e s i y l e örtülü kalmış ve eski Yu-
n a n ' ı n ilim, felsefe ve s a n a t eserleri h e m e n h e m e n kay­
b o l m u ş t u . Tasavvur o l u n s u n ki, ilim t a r i h i n i n en b ü y ü k
siması ve bilgide istikrar (^induction) u s û l ü n ü n banisi
sayılan Aristo bile, A v r u p a ' d a asırlarca m e ç h u l kalmış­
tı. Bu filozofun m u a z z a m e s e r l e r i n d e n Avrupalılarca
bilineni, vaktiyle Bizans'tan Şarieman'a h e d i y e g ö n d e ­
rilen (Organonydan ibaretti. O k u y u p , anlayanı o l m a d ı ­
ğı için, b u n u d a k ü t ü p h a n e raflarında ö r ü m c e k l e r b ü ­
r ü m ü ş t ü . B u n u n başlıca sebebi, Hıristiyan A v r u p a ' n ı n
o z a m a n k i cahilane t a a s s u b u idi. A v r u p a ' d a kilise Aris­
to felsefesine ve e s e r l e r i n e karşı d e r i n b i r düşmanlık
b e s l e m e k t e ve b u felsefeyi dinsizliğe g ö t ü r e n bir şeytan
yuvası g ö r m e k t e y d i ; B u n u n içindir ki, kilise Aristo ye
eserlerini muhtelif t a r i h l e r d e , ezcümle 1209 ve 1295'te
şiddetle m a h k û m etmiş ve b u eserlerin Hıristiyanlar t a ­
r a f ı n d a n o k u n m a s ı n ı yasaklamıştı. Bu şiddetin d e s e b e ­
bi, kilisenin eski Y u n a n filozoflarını ve eserlerini bilme-
m e s i , yalnız u z a k t a n u z a ğ a b u n l a r a d a i r riavayetler işit­
m i ş olmasıydı/"''
O n b e ş i n c i a s r ı n s o n l a r ı n d a n itibaren, b u vaziyet d e ­
ğ i ş m e y e b a ş l a m ı ş v e A v r u p a ' d a ilim v e felsefe y e p y e n i
b i r m e c r a y a d ö k ü l m ü ş t ü r . Artık yavaş y a v a ş eski a m p i ­
rizm"*' v e d o g m a t i z m i n yerini t e c r ü b e ve m ü ş a h e d e y e
m ü s t e n i d ilim zihniyeti v e b u zihniyetin d o ğ u r d u ğ u
m ü s b e t a r a ş t ı r m a g a y r e t l e r i almıştır. B u n u n neticesi
o l a r a k d a m a d d e v e t a b i a t ilimleri p e y d e r p e y g e l i ş m e ­
ye y ü z t u t m u ş ve ilmi keşifler birbirini takip etmiştir/"'
Gittikçe hızlanan b u h a r e k e t ve gayret, onsekizinci asır­
d a orijinal b i r m a n z a r a almış v e b u asrın G a r p cemiyet­
lerini t e m e l l e r i n d e n s a r s a n b i r tenkid t u f a n ı m y a r a t -

(17) Eski Yunan ilim ve felsefesini Avrupa'ya tanılan ve Rönesans'ın müjde­


cisi rolü oynayan İslâm âlim ve filozoflan olmuştur. Avrupa Aristo'yu, İbn-i Rüşd
ve İbn-i Sina'dan öğrenmiştir. Milâdın sekizinci asrından ondördüncü asnn son­
lanna kadar altıyüz sene süren yüksek bir İsâm medeniyeti, ilim ve san'atı vardır
ki çoklanmızca maalesef bilinmeyen bu parlak medeniyet, onuncu asırdan itiba­
ren Fransa'ya ve Sicilya yolu İle İtalya'ya akmış, Rönesans ve reform hareketle­
rinde başrolü oynamıştır. Tıpta farmakolojide, matematikte, kozmoğrafya ve ast­
rolojide, hülâsa müsbet denilen ilimlerin hemen bütün kollarında garp dünyası­
nın hocası İslâm âlimleri olmuş; eski Yunanın ilim ve felsefe esedehni Avrupa'ya,
Elkindi, Fârabi, Fahri Razi, Elbiruni ve İbn Rüşd gibi büyük İslâm âlim ve filozof­
ları tanıtmıştır. Bu âlimlerin yüzlerce cilt tutan eserlen Lâtinceye ve daha sonra
muhtelif garp lisanlarına tercüme edilerek Üniversitelerde okutulmuştur. Ibn-i Si­
na'nın meşhur (Kitabüşşifa)sı Fransız Tıb Fakültelerinde ondokuzuncu asır başla-
rma kadar aynen okutulmuştur.
Bu hususta geniş bilgi edinmek isteyen okuyucularıma şu nefis eseri tavsiye
ederim: "Visage de "İslâm" par Haydar Bammate Payot, Lausanne - 1958.

(18) Emprisme, ilimsiz, sistemsiz kaba tecrübeye ve göreneklere istinat et­


mek mesleki - Dogmatisme, bir fikri delil getirip, isbat etmeksizin kabul ettirmek,
yahut bilgide ve hüküm vermekde nassa ve başkasının otoritesine istinat etmek
mesleği.

(19) Birbirini takip eden ilmî keşiflerden, İlmin ve teknolojinin bugün erişti­
ği fevkalâde gelişmeden dolayı insanlık, Rönesans adamlarına, şüphe yok kİ
minnettardır. Ancak bugünkü hayat muvazenesizliğinden ve maneviyat buhra­
nından ve bunun doğurduğu sefaletten de, geniş bir ölçüde, yine Rönesans
adanılan mes'uldür. Rönesans'ta atılan yanlış bir adım, insanlığı bugünkü mad-
deperestliğe ve bundan iteri gelen barbarlığa sürüklemiştir. Filhakika, Rönesans,
keyfiyeti bir tarafa bırakıp kemmiyele kıymet vermiş; (qualite)yi atarak, (quanti-
te)yi almıştır. Sokrat'ın "kendini bil" hikmetini unutarak insanı bırakıp, eşya ve
kâinatı bilmeye Özenmiştir. Bunun neticesi olarak l)ugün madde ve tabiat ilimleri
yanında, İnsan ve ruh ilimleri geri ve cılız kalmıştır. Bunun da neticesi olarak,
muvazeneli bir hayat ve bir keyfiyet medeniyeti yenne bugünkü madde medeni­
yeti, yani zekâ ve vefanın sefaleti, kütük enseli küstahlığın sefaheti doğmuştur.
mıştır. O suretle ki, bir tarafta iktisatçı ve siyasiyatçılar
o d e v r i n sınıf imtiyazlarına ve halk köleliğine d a y a n a n
devlet rejimlerini ve iktisadi nizamı t e n k i d eder, ansik­
lopediciler de kiliseyi s i p e r alan aynı rejimlere d ü ş m a n ­
lık gösterirken; d i ğ e r tarafta bir kısım fikir a d a m l a r ı d a
sırf m ü s b e t ilim, y a n i t e c r ü b e ve m ü ş a h e d e y e m ü s t e n i d
bilgi n a m ı n a d o ğ r u d a n d o ğ r u y a dine ve dini i n a n ç l a r a
h ü c u m a kalkmışlardı. Artık, onsekizinci asır s o n u Av­
r u p a ' s ı n d a dini v e Allah'ı k ö k ü n d e n i n k â r e t m e k b i r
m o d a haline gelmiş ve b u m o d a y a u y a n l a r c a dindarlık,
b i r nevi gerilik telâkki o l u n m a y a b a ş l a n m ı ş t ı r .

Modern maddeciliğin doğuşu:


Bu modaya çıkaranların b a ş ı n d a , ilim s a h a s ı n d a ol­
d u ğ u k a d a r münkirlikte de m e ş h u r olan, F r a n s ı z ilim
a d a m ı Laplas (=Pierre Laplace, 1749-1827) gelir. Bu zat,
1796'da neşrettiği "Kâinat Sisteminin İzahı" adlı e s e r i n ­
d e m o d e r n a s t r o n o m i n i n temellerini a t m ı ş , fakat aynı
z a m a n d a d a açıkça Allah'ı inkâr etmiştir. A^apoieon'un
Dahiliye Nazırlığından A y a n Reisliğine k a d a r yükselen
Laplas'a bir g ü n Napoleon; "İyi a m m a , sizin k â i n a t sis­
t e m i n i z d e Allah'ın yeri n e r e d e ? " diye- s o r u n c a , b u n a
Laplas, h a y a t ve kâinatı izah için: " H a ş m e t m e a b , .hiçbir
suretle ispat edilememiş bir Allah faraziyesine ihtiya­
cım y o k t u r " cevabını vermiştir.
Artık Demokriîfin eski ve ampirik maddeciliği t a m a ­
miyle dirilmiş ve g e ç e n a s ı r d a ilmi ve tarihi maddecilik
diye b a ş h c a iki hüviyet alıp, iki istikamet t a k i p etmiştir.

İlmî maddecilik:
İlmî denilen m a d d e c i l i ğ i n yahut, d i ğ e r b i r t a b i r ile,
ilimciliğin (=scîentisme) yolunu m e ş h u r Fransız tabi-
iyatçı Lamark açmıştır. Bu zat, dinlerin temelini teşkil
e d e n "hilkaf'i i n k â r e d e r e k , h a y a t ı n m a d d e d e n v e i n s a ­
n ı n h a y v a n d a n istihale v e t e k â m ü l yolu ile v a r o l d u ğ u ­
n u açıkça iddia e d e n ilk âlimdir. 1809'da n e ş r e t t i ğ i
" H a y v a n a t Felsefesi" a d h e s e r i n d e Lamark, b u iddiası­
nı u z u n uzadıya i s p a t a çalışmıştır.
Lamark^m açtığı y o l d a n y ü r ü y e n l e r a r a s ı n d a İngiliz
t a b i a t ç ı Darwin ile A l m a n tabip-fılozof B ü c h n e r (=Bülı-
ner) p e k m e ş h u r olan iki m a d d e c i d i r . Buhner, 1855'te
"Kuvvet v e M a d d e " y i , Darwin d e 1859'da " H a y v a n N e -
vilerinin M e n ş e i " adlı kitabı neşretmiştir.*^'
M o d e r n m a d d e c i l e r , y a h u t ilimciler a r a s ı n d a v e ilim
n a m ı n a din d ü ş m a n l ı ğ ı s a ç a n l a r ı n b a ş ı n d a J e n a Üni­
versitesi p r o f e s ö r l e r i n d e n Ernest Haeckel'e m ü h i m b i r
y e r v e r m e k icabeder. B u zat, s o n y a r ı m asırlık d e v r i n
e n m ü n k i r ve m ü t e m e r r i d m a d d e c i l e r i n d e n d i r . 1906'da
n e ş r e t t i ğ i "Din v e T e k â m ü l " adlı b i r seri k o n f e r a n s t a n
müteşekkil, e s e r i n d e m o d e r n t e k â m ü l c ü l ü ğ ü n b i r t a ­
rihçesini yaptıktan, (halikı) v e (hilkati) t o p t a n i n k â r et­
tikten s o n r a ; h a y a t v e k â i n a t ı n sırf m a d d e n i n t e k â m ü ­
l ü n d e n v e milyonlarca senelik b i r mazi içinde, g a y r i u z -
vinin uzviye istihale e t m e s i n d e n ibaret o l d u ğ u n u isba-
t a çalışmıştır.'^"

(20) Bühner'in "Kuvvet ve Madde" eseri. Meşrutiyet senelerinde Ahmet Ne-


bil - Baha Tevfik Beyler tarafmdan tercüme edilerek, neşrolunmuştur. Bu eser
üzerine din adamlarımız tarafından tenkitler yazılmış ve Bühner'in iddiaları red­
dedilmiştir Bu yoldaki tenkit eserleri arasından bİzİm elimizde bulunan Harput-
izade Hacı Mustafa Efendi merhumun "Red ve İspat" adlı kitabıyla İsmail Fenni
Bey'in "Maddiyun Mezhebinin İzmihlali" adlı kitabı anılmağa değer kıymettedir.

(21) Bugün gençlerimizin bir çoğunda bu nazariye ve telâkkinin, söz götür­


mez mütearıfeler kabilinden bir hakikat olduğu hakkında sarsılmaz bir kanaat
hâkimdir. Bundan kimler mes'uldür, bunu bilemem, fakat bu bir vakıadır.
Bu hususla okuyucularıma bir fikir vermek İçin, vaktiyle İstanbul Toplu Ba­
sın Mahkemesine sunduğum bir raporu aşağıya aynen alıyorum:
İstanbul Toplu Basın Mahkemesi Muhterem Başkanlığına:
24.3.1953 günü bilirkişi sıfatiyle çağrıldığım mahkemenizde bana " "
acflı bir gazetenin 1.11.1952 tarihli sayısında ". " tarafından neşredilen
"Üniversite Açılırken" başlıkh yazıda dini tahkir ve tezyif mânası ve kasdi bulu­
nup bulunmadığı sorulmuştur.
Bu hususla tetkik için bana tevdi edilen dava dosyasında, müddeiumumili­
ğin iddianamesile maznunun müdafaanamesi ve bahis mevzuu gazete nüshasın-
daki makaleyi okudum. Edindiğim kanaati aşağıda arzediyorum: ^
Filhakika makale sahibi yazısmda: "Bir taraftan biyoloji derslerinde çocukla­
rımıza Darwin'in tekâmül nazariyesini öğretirken, diğer taraftan ilkokullarda
okutulmaya başlanan din derslerinde körpe dimağlara" (Allah'ım, beni yaratan
sensin, anamı babamı yaratan sensin, canlı cansız her şeyi yaratan, besleyen, bü­
yüten... sensin...) gibi gayn İlmî bilgiyi yerleştiriyoruz" demektedir.
Bu ifadede sertlik ve huşunet aşikâr ise dedirilen tezyif mânası ve hususiyle
İstâmiyeti tahkir kasdi görmüyorum.
Önce şunu belirtmek isterim ki, bu gibi meselelerde müddeiumumiliğin gös­
terdiği hassasiyeti, millî ve içtimaî selâmetimiz bakımından, pek çok takdir ve
tebrike şayan bulurum. Ancak, İfadedeki huşuneti, dini tahkir ve tezyif kasdine
değil, makale sahibinin ilim ve din mevzuundaki bilgisinin sığlığına bağlamak
daha doğru otur kanaatindeyim.
Dini "gayri ilmî" olmakla tavsif etmek, onu tahkir değil, sadece ilim ile dinin
birbirine münasebetini ve birbirine nazaran olan durumunu bilmemezliktir. Esa­
sen, din "gayrî îlmî"dir demek, yanlış bir söz söylemektir. Çünkü ilim, dînî nef­
yetmez ve bu İki disiplin birbirini nakzetmez ki, din gayrî ilmîdir denilebilsin.
Bunlar iki ııakîz değil, İki mülemmim'dir. Binaenaleyh din İle ilîm beraber bulu­
nabilir ve omuz omuza yürümesi de insanlığın hayrınadır.

Çocuklarımızın körpe dimağlarına "halik"fikri yerleştirmeyi gayri ilmi bulan


ve bu sebeple, mekteplerde din derslerinin yer almamasını İstîyen makale sahi­
bi, bu düşüncesiyle dîni olduğu kadar, ilim meOwmunu da hakkiyle kavramadı­
ğını ve din ile ilimden her birinin karşıladığı beşeri ihtiyacı lâyıkiyle göremediği­
ni ortaya koymuştur. Binaenaleyh bence kendisi cezai takibata uğramamalı, fa­
kat okutulup öğretilmelidir. Çünkü mücrim değil, sadece bilgisizdir, mazurdur.
Maka/e sahibi bilseydi ki, ilim ve din, dediğimiz gibi, birbirini nefyetmez bi­
lâkis tamamlar; çünkü bunlardan biri aklın, diğeri de gönlün ışığıdır. Ve çünkü
İnsan ne yalnız akıldan, ne de yalnız gönülden ibarettir, fakat hem akıl ve hem
gönül sahibi bir mahlûktur. Dinsiz ilim, belki aklı tatmin eder, fakat muhakkak
ki, gönlü karartır. Nitekim İlimsiz din de ruhu ve gönlü ısıtır, fakat aklı karanlık­
ta bırakır. Binaenaleyh insanlığın hayn ve faydası ne bugün olduğu gibî, yalnız
ilme bağlanmaktadır, ne de orta zamanlarda olduğu gibi, yalnız dîne sarılmaktır,
fakat her ikisine birden sahip olmaktadır.
Yine makale sahibi bilseydi ki, bugün yirminci asrın ortasındaki ilim, Darwin
ve Buhner gibi materyalist tekâmülcülerin ilminden bir asır, Laplas ve Lamark gi­
bi maddeyi mabutlaştıran münkirlerin ilminden bir buçuk asır ileridedir. Bugün­
kü ilim, Lamarkizm ve Darvinizm'i çok geride bırakmış ve bu görüşleri birer ka­
baca tahmin addederek faraziyeler rafına yerleştirmiştir. Bugün hiç bir hakikî
âlim ve yüksek filozof gösterilemez ki, ilîm namına Allah'ı red ve İnkâr etsin.
Edemez, çünkü bugün İlim, eskisinden daha çok haddini bilir olmuş ve çok mâ­
kul bir tevazuya bürünmüştür. Çünkü bugün ilim, eskiye nisbetle, daha çok
ilerlemiş ve ilîm ilerledikçe, âlim de bilmediğini daha iyi bilir olmuştur. Gayet
tabii, ilmin idrak ve ihata vasıtası akıldır. Akıl ise, insan gibi, hattâ kâinat gibi,
mahdut ve mütenahidir, yani bir kelime ile âcizdir. Böyle cılız bir âlet ve âciz bir
vasıta île, Allah anlamı gibi, ezelîlik, ebedilik ve namütenahilik hakkında inkâr
hükmü vermek gayri ilmidir ve hattâ çocukçadır. Bunun içindir ki, bugünün en
mütemerrid ilim adamları bile Allah'ın varlığı, bayat ve kâinatın menşei hakkın­
da sadece "bilmiyorum" demekle İktifa etmektedir.
Makale sahibi bilseydi ki, Darwin, ve Lamark hayat ve kâinatın menşei hak­
kında ortaya ilmi bir hakikat değil, sadece bir nazariye yani ilmî bir faraziye koy­
muştur. Tekâmül nazariyesi yanî hayat ve kâinatın sırf form değiştiren madde den
İstihale suretiyle var olduğu fikrî, sadece bir farz ve tahminden İbarettir. Ve bu
fikrin hakiki İlîm nazarındaki kıymeti, dinlerin Allah akidesinden daha üstün de­
ğildir, bilâkis, birçok bakımlardan, daha aşağı ve daha zayıftır. Esasında sırf bîr
Pozitivistler ve pozitivizm:
Bu saydıklarımıza d a h a b i r ç o k isim, e s e r v e d o k t r i n
ilave olunabilir. Ve b u a r a d a pozitivist'lerden d e b a h s e ­
dilebilir. Pozitivistlerle m a d d e c i l e r a r a s ı n d a d a v a , g a y e
ve münkirlik b a k ı m l a r ı n d a n b i r fark yoktur. H e r iki
m ü n k i r kol da, t e c r ü b e v e m ü ş a h e d e ile sabit o l m a y a n
v e b u y o l d a n b i l i n m e y e n şeyleri yok a d d e t m e k t e d i r .
Yalnız Pozitivizm'in'^^' k u r u c u s u sayılan F r a n s ı z filo­
zofu Augusîe-Comte (=Ogüst-Kont 1798-1857) dinle­
rin ezeli, e b e d i v e kadiri mutlak halikı v e m e k â n d a n
m ü n e z z e h Allah'ı y e r i n e "insanlık" diye t a s a v v u r ettiği
b i r m e v c u t k o y m u ş v e "İnsanlık m â b e d i " n e b a ğ h "in-
s a n h k dini" diye d e , h u s u s î âyin ve ibadeti eriyle, b i r
din icat e d e r e k b i r nevi p e y g a m b e r l i k i d d i a s ı n a kalkış­
m ı ş v e n e t i c e d e â l e m e g ü l ü n ç olmuştur.
Sözü uzatıp, aynı fikir v e iddiaları b a ş k a b a ş k a ağız­
lar v e ifadelerle t e k r a r e t m e k t e b i r fayda yoktur. M o ­
d e r n m a d d e c i l i ğ i n aldığı d i ğ e r istikamete, yani tarihi
m a d d e c i l i ğ e geçelim.

tahminden ibaret olan tekâmül nazariyesi, bugün ilmi bir faraziye olarak bile, İl­
mi bir surette, müdafaa edilemez. Çünkü İlmi bir faraziye aklın idrak hududu içi­
ne girmesi ve iimin tetkik vasıtalan olan müşahede, mukayese ve tecrübe imkân­
larını aşan ve aklı tamamiyle âciz bırakan metafizik mes'elelerdir.
İş böyle olduğu halde, mekteplerde bu ve emsali nazariyelerin sanki birer
mütearife kabilinden ve objektif hakikatler nevinden birer hakikat imiş gibi oku­
tulması, işte "gayri ilmi" olan budur ve orta zamanlar zihniyetine mahsus bir ta­
raf tutarlık ve bir fuzuli taassuptur. Modern mektep bu türlü taassuplardan ken­
dini kurtarıp yükseldiği gün, hakkıyle vazifesini yapacak ve insanlığa hizmet
edecektir
Hülâsa, makale sahibi bütün bunları bilseydi, incir çekirdeği doldurmaz bir
bilgi çıkını ile ortaya atılıp en muğlak mes'eleler hakkında indi hükümler verme­
ğe kalkışmazdı. Esasen, ifadesinde dini tahkir ve tazyif kasdİ olmadığına kani bu­
lunduğum için, tekrar ederim kİ, kendisini sadece mazur görürüm.

(22) "Pozitivizm İsbatiyle Mezliebİ" diye gerek ilimde ve gerek felsefe ve


ahlâkta sırf vakıalara kıymet veren kat'i ve sabit bilginin sırf vakıaların tecrübe ve
müşahedesinden elde edilebileceğini; tecrübe ve müşahededen başka bir yoldan
hâsıl olacak bilginin hakikatten uzak, lâfzi ve hatalı olduğunu İddia eden dokt­
rindir. Bu kanaatte olanlara Pozitivist yahut Isbatiyeci denir. Fransız filozofu Au-
guste-Comle bu doktrinin kurucusu sayılır.
Tarihi maddecilik:
Onsekizinci a s r ı n s o n l a r ı n d a n b e r i L a m a r k i z m , D a r -
vinizm. Pozitivizm, Evolüsyonizm gibi a d l a r altında v e
b i r b i r i n d e n az çok farklı t e m a y ü l l e r h a l i n d e h ü k ü m
s ü r m e k t e o l a n ilmi maddeciliğin y a n ı b a ş ı n d a g e ç e n
a s r ı n o r t a l a r ı n a d o ğ r u , tarihi maddecilik (=MateriaUs~
me historique) diye, farkh b i r c e r a y a n d a h a t ü r e m i ş ­
tir/^^' ilmi m a d d e c i l e r , taşıdıkları n a m v e g ö s t e r d i k l e r i
t e m a y ü l n e o l u r s a olsun, sırf n a z a r i s a h a d a kaldıkları
ve m ü s b e t ilim n a m ı n a konuştukları h a l d e ; yeni c e r e y a ­
n ı n mümessilleri, maddeciliği, n a z a r i s a h a d a n ç ı k a r a ­
rak, dinlere, d i n m a n e v i y a t v e i n a n ç l a r ı n a k a r ş ı m ü t h i ş
bir h ü c u m silâhı olarak kullanmış v e b u n o k t a d a ilmîci-
l e r ' d e n ziyade ansiklopedicilerle birleşmişlerdir.

Tarihi maddecilik tâbiri, o n d o k u z u n c u a s r ı n m e ş h u r


sosyalist s i m a l a r ı n d a n Frederik Engels t a r a f ı n d a n ü s ­
tadı Karî Markam d o k t r i n i n e verilmiş b i r isimdir. Fil­
hakika Marks, koyu b i r maddecidir. Ve m a d d e c i l i ğ i t a ­
rih felsefesine, sosyolojiye v e iktisadi siyaset m e s ' e l e l e -
r i n e tatbik e t m i ş v e o n u b u mes'elelerin, h a t t â u m u m i ­
yetle h a y a t v e cemiyet dâvalarının, izahı v e halli için y e ­
g â n e a n a h t a r olarak kullanmıştır. Bu k a d a r l a k a l m a y a ­
rak, maddeciliği, yalnız dinlere v e m a n e v i y a t a karşı d e ­
ğil, m e v c u t v e m ü e s s e s içtimaî, iktisadi n i z a m a v e siya­
si rejimlere karşı d a c e h e n n e m i b i r silâh h a l i n e koy­
muştur.

(23) Beşer tarihini ve insanlığın tekâmülünü, yani gerilikten sıyrılıp, ileriye


doğru gidişini, sırf maddenin ve maddi teknik imkânların değişmesiyle izah etti­
ğinden dolayı bu cereyana "larihi maddecilik" denildiği gibi; beşer tarihini dol­
duran terakki ve tekâmülü tamamiyle iktisadi hayat şartlarına ve yeme, yaşama
tarzlanna irca etmesi İtibariyle "tarihin iktisadi görüşle izahı" nazariyesi de de­
nilmektedir. Bu zeminde bakınız: Seligman, interpretation aconomique de l'His-
toire, Paris. Alcan ve Antonio Labidİola, Essais sur la coneption materialiste de
l'Hisloire, Pans, Marcel Cliard. Tanhi maddeciliğin tenkidi üzerine de bakınız:
Esasiye IHukuku Derslerimiz, cilt 2. Sosyalizm bahsi.
Tarihi maddeciler ne diyor
ve nerede yanılıyorlar?
B u g ü n k ü R u s sosyalizminin, d ü n y a y ı ihtilâle v e r m e k
için giriştiği m ü c a d e l e d e , fikrî d a y a n a ğ ı n ı teşkil e d e n
b u g ö r ü ş e n a z a r a n : Tarihi, içtimaî, siyasi ve dini b ü t ü n
h a r e k e t ve h â d i s e l e r i n ; terakki, t e k â m ü l , inkılâp ve ihti­
lâllerin azimet n o k t a s ı ve hakiki illeti m a d d î yani iktisa­
didir. M a d d i ihtiyaçlar v e b u n l a r ı n yine m a d d i şekilde
t a t m i n i v a s ı t a l a r ı d ı r ki, cemiyetlerin ve cemiyetler için­
deki i n s a n l a r ı n oluşlarım v e m ü n a s e b e t l e r i n i m u a y y e n -
leştirir, sevk ve i d a r e eder. İ n s a n ve cemiyet b a h s i n d e
m a d d i h a y a t şartları, iktisadi ve teknik imkânlar, tıpkı
b i r b i n a n ı n t o p r a k altı temelleri m e s a b e s i n d e d i r . Yalnız
hukuk, ahlâk ve s i y a s e t değil; h a t t â yalnız "ilim" s a n a t
v e h e r şekliyle m e d e n i y e t değil, din bile m a d d i t e m e l l e r
ü z e r i n e o t u r a n b i r m ü e s s e s e d i r . Ve halk kitlelerinin va­
h i m e kabilinden b i r s a a d e t e u l a ş m a k için ümit besledi­
ği b i r teselli kapısıdır. Bu ümit, k a y n a ğ ı n ı t a r i h i tekâ­
m ü l ü n m u a y y e n b i r m e r h a l e s i n d e k i içtimaî oluşta ve
iktisadi h a y a t ş a r t l a r ı n d a b u l m u ş t u . Fakat, halk kitlele­
ri hakiki s a a d e t i n ve b u n u n t a h a k k u k u i m k a n l a r ı n ı n n e ­
r e d e ve n e d i r o l d u ğ u n u gözleriyle g ö r ü p anlayınca; bir
g ü n gelecek artık d i n ve Allah faraziyesine l ü z u m kal-
mıyacaktır.
Lapların, k â i n a t s i s t e m i m izah için, Allah faraziyesi­
n e ihtiyacı o l m a d ı ğ ı gibi, sosyalizmin de yoktur. E s a s e n
sosyalizm kendisi b i r din, b i r h a m l e , b i r h e y e c a n kay­
n a ğ ı d ı r ve istikbale ait b i r i m a n bağldır.'^^'

Yolumuzun b u n o k t a s ı n d a birazcık d u r a r a k , h e m e n
deyiverelim ki, insanlık tarihini sırf m a d d î şartlar, ikti-

(24) Grand Dictionnaire Sociatiste, par Compere - Morel, Paris.


s a d î ve teknik i m k â n ve istihalelerle izah e t m e k isteyen;
dinî m ü e s s e s e v e k a n a a t l e r i bile b u ş a r t ve istihalelerin
b i r e r neticesi g ö r e n tarihi m a d d e c i l e r b u g ö r ü ş l e r i n d e
yanılıyorlar. T a r i h e v e c e m i y e t e sırf m a d d i c e p h e d e n
b a k m a k , i n s a n denilen m u a m m a n ı n b i n b i r çeşit e s r a ­
r ı n d a n yalnız birini g ö r ü p d i ğ e r l e r i n e g ö z y u m m a k t ı r .
İnsan, a d a l e ve iskeletten ibaret b î r r o b o t değildir. H a t ­
t â insan, yalnız m a d d i ihtiyaç d u y a n v e sırf o n u n t a t m i ­
ni için h a r e k e t eden; yiyip içtikten s o n r a , h a y v a n l a r gi­
bi yatıp u y u y a n bir m a h l û k d a değildir.
İnsan, akla ve ş u u r a s a h i p ve m u k a d d e r a t ı ü z e r i n d e
d ü ş ü n e b i l e n b i r variıktır. İnsan, n e r e d e n gelip, n e r e y e
gittiğini ve h a y a t y o l u n u n nasıl bir m ü n t e h a y a ilettiğini
vicdanıyla b a ş b a ş a kaldığı z a m a n , k e n d i k e n d i n e s o r u p
c e v a p a r a m a k t a d ı r . Ve b u b a h i s t e k e n d i n i t a t m i n etmek
ve içinde, g e l e c e ğ e ait olarak b e l i r e n e n d i ş e l e r d e n k u r ­
tulmak, s e k l n e t e v e iç h u z u r u n a e r m e k ihtiyacın d a dır.
Bu h u z u r u i n s a n a n c a k b i r şeyde, fevkalbeşer (=Supra
humainjblr hakikate inanıp b a ğ l a n m a k d a bulabilir. Bu
hakikati ise i n s a n a a n c a k din verir v e öğretir. B i n â e n a ­
leyh din, m u a y y e n m a d d i h a y a t ş a r t l a r ı n ı n b i r mu'tâsı
değil; bilâkis, i n s a n yaradılışının, m a d d i y a t a ircaı kabil
olmayan, ü s t ü n bir ihtiyacının ifadesidir.
Şüphesiz ki din, t a r i h i t e k â m ü l ü n m u a y y e n b i r m e r ­
h a l e s i n d e - d o ğ m u ş t u r d e ğ i l - kemâl b u l m u ş t u r . Gerçi
İptidai i n s a n i y e t t e bile şöyle b ö y l e b i r d î n sezişi m e v ­
cuttu; fakat h e n ü z k e m â l b u l m u ş bir din sistemi yoktu.
Ç ü n k ü , iptidai insaniyet h e m e n h e m e n hayvaniyetle
eşitti. H e r yüksek d u y g u gibi, din d u y g u s u da inkişaf e-
dip, kemâl b u l m a k için, inkişaf etmiş b i r zekâ ve olgun­
laşmış bir içtimaî m u h i t ister. Bu zekâyı ve b u muhiti,
t a r i h e n ilk defa b ü y ü k semavî dinlerin n ü z u l ü s ı r a s ı n d a
ve Akdeniz'in Şark kıyılarındaki Filistin ve Hicaz gibi
ülkelerde bulabilmiştir. Bu s e b e p l e d i r ki klâsik dinler ve
p e y g a m b e r l e r , b u ülkelerde d o ğ u p yetişmiştin
DİN ve LÂİKLİK —

Din d u y g u s u v e dini m ü e s s e s e l e r i n s a n z e k â s m m
d a h a z e n g i n l e ş m e s i v e incelmesiyle, k a y b o l m a k v e ze­
val b u l m a k şöyle d u r s u n ; bilâkis, d a h a k ö k l e ş m e k t e v e
r u h î bir ihtiyaç o l a r a k kendilerini d a h a d a şiddetle his­
settirmektedirler. B u g ü n , İkinci D ü n y a H a r b i f e r d a s m -
da, yüksek d u y g u l u i n s a n l a r m d i n v e m a n e v i y a t a karşı
hissettikleri ihtiyaç k a d a r , yakın d e v i r l e r d e ihtiyaç his­
sedilmemiştir, denilebilir.
Hülâsa, t a r i h î m a d d e c i l i k b i r h ü c u m silâhı olarak işe
y a r a r . Nitekim fiiliyatta y a r a m ı ş v e b i r a s ı r d a n b e r i mil­
letler içinde p a n i k l e r v e kargaşalıklar koparmıştır.'^^'Fa-
k a t b u g ö r ü ş , ilmi b i r izah sistemi olarak, b ü y ü k b i r kıy­
m e t t a ş ı m a z . H a t t â dikkat edilir v e i n s a f ile d ü ş ü n ü l ü r ­
se, ilmî b i r izah v e m ü d a f a a sistemi olarak, "ilmî m a d ­
decilik" bile b ü y ü k b i r kıymet t a ş ı m a z .

İlmî maddeciler ne diyorlar:


İlmî denilen m a d d e c i l i k bile, d i y o r u m ; h a y a t v e k â ­
inatın ciddi v e ilmî b i r izah sistemi olarak, b ü y ü k b i r
kıymet t a ş ı m a z . O k u y u c u m d a b u n o k t a ü z e r i n d e k a n a ­
at hasıl e d e b i l m e k için, dinlerin ve ilmi m a d d e c i l e r i n
a k i d e v e g ö r ü ş l e r i n i ayrı ayrı kısaca g ö z d e n geçirelim.

Dinlere göre hayat ve kâinat:


Dinlere v e m u k a d d e s k i t a p l a r d a n çıkan m â n a y a g ö ­
re, kâinatı y o k t a n v a r edip, d e ğ i ş m e z k a n u n l a r l a sevk
v e i d a r e e d e n ezelî-ebedî, m a d d e d e n , z a m a n v e m e k â n -

(25) Tarihi maddecilik lıakkında dalıa etraftı malûmat için bakınız: Esas Teş­
kilat Hukuku Dersleri, İkinci Kısım, Demokrasiye Karşı Direnen Doktnnter Faslı
- Ati Fuad Başgil.
d a n m ü n e z z e h , vâcib-ül v ü c u t (=Etre'necessaire) ve kâ-
diı--i mutlak (=Toutpuissant) bir Allah vardır.
Allah, ezelidir. Yani o n u n başlangıcı yoktur; k i m s e ­
d e n d o ğ m a m ı ş ve b a ş k a b i r varlıktan istihale e t m e m i ş ­
tir. Allah, ebedidir. Yani s o n u yoktur; ölmez ve asla yok
olmaz; k u d r e t ve i r a d e s i n d e n h i ç b i r şey eksilmez. Al­
lah, m a d d e d e n m ü n e z z e h t i r ve lâ m a d d i d i r . Yani bizim
fâni hislerimizin ü s t ü n d e d i r ; gözle g ö r ü l m e z , elle tutul­
m a z , h ü l â s a hiç b i r veçhile hislerimiz altına g i r m e z . Al­
lah, z a m a n ve m e k â n d a n d a m ü n e z z e h t i r . Yani h i ç b i r
y e r d e ve hiçbir z a m a n içinde değildir; fakat h e r y e r d e ­
dir ve h e r z a m a n d a vardır. Allah'tan b a ş k a olan şey
m ü m k ü n - ü l v ü c u t t u r (~Etre possible). F a k a t Allah
vacib-ül v ü c û d t u r (Etre necessaire). Yani o n u n varlığı
zaruridir. Ve y o k l u ğ u n u n m a n t ı k a n t a s a v v u r u bile
m ü m k ü n değildir.

Allah, Kâdir-i mutlaktır ve h e r şey O ' n u n mutlak, ya­


ni hiçbir m a n i a ile m a h d u t olmıyan iradesi v e k u d r e t i
altındadır. Hiçbir şey, O ' n u n mutlak, y a n i hiçbir ş a r t a
ve k a y d a tâbi o l m a y a n i r a d e s i n d e n ve k u d r e t i n d e n h a ­
riç değildir. Allah; ilim, adalet, iyilik ve m e r h a m e t gibi,
h e r t ü r l ü t a s a v v u r u n yetişemeyeceği yükseklikte, kemâl
sıfatlariyle muttasıftır. Hülâsa, Allahü Teâlâ, t a b i a t dışı
ve t a b i a t üstü, v ü c u d u z a r u r î ve m u t l a k b i r varlıktır.
Bu varlıktır ki, evvelâ gökleri, yerleri ve melekleri,
s o n r a da, y e r y ü z ü n d e k i n e b a t l a r ı ve h a y v a n l a r ı ve ni-
.hayet insanları yaratmıştır.
Allah, insanı, k e n d i kemâl sıfatlarının çok naçiz bir
ö r n e ğ i h a l i n d e y a r a t m ı ş ve o n a bir " r u h " i h s a n etmiş­
tir. Ruh, ilâhî b i r sırdır ve o n u n mahiyetini a n c a k y a r a ­
t a n bilin Yalnız şu v a r ki; r u h , ilâhî v a r h ğ m çok âciz ve
nâçiz bir m o d e l i m e s a b e s i n d e o l d u ğ u için o d a lâ m a d ­
didir ve cisme nisbetle, ebedidir. Yani Allah'ın bildiği
ve t a k d i r ettiği bir z a m a n a k a d a r ölmez.
Din ve'Lâiklik/ F. 4 49
İnsan, r u h i y l e y a ş a r v e r u h b e d e n d e n ayrılınca ölür.
Nitekim h a y v a n l a r d a öyledir. Fakat i n s a n r u h u , h a y -
v a n d a k i n d e n ç o k farklıdır. İ n s a n r u h u , ş u u r y a h u t vic­
d a n denilen y ü k s e k t e h a s s ü s l e r i n , h a y v a n r u h u ise s a ­
d e c e şevki tabiilerin merkezidir. İnsan, r u h u s a y e s i n d e
fizik, fikri v e m o r a l varlığını v e benliğini sevk ve i d a r e
e d e r v e b u benliğin haiz o l d u ğ u kuvvet v e kabiliyetleri
inkişaf ettirir. Hususiyle i n s a n , r u h u s a y e s i n d e , iyiliği
ve k ö t ü l ü ğ ü t a n ı r v e ayırd eder. İyiliği v e k ö t ü l ü ğ ü t a n ı ­
m a ğ a v e ayırd e t m e y e y a r a y a n b i r p r e n s i p olması itiba­
riyle, r u h " ş u u r " y a h u t " v i c d a n " adı alır ki b u d a "his",
"akıl" v e " i r a d e " melekeleri şeklinde tecelli eder.
Yeryüzünde herkesin muayyen bir yaşamak haddi
v a r d ı r ki, b u n a ecel denir. Ecel, n e b i r s a a t geri, n e d e
bir s a a t ileri gider. H e r k e s vakti gelince m u h a k k a k ölür.
Ölüm, r u h u n b e d e n i t e r k e d e r e k , lâ m a d d i l e r â l e m i n e
g e ç m e s i , fâni b i r h a y a t t a n baki b i r h a y a t a intikal e t m e ­
sidir. İnsan, r u h u n u n ölmezliği s a y e s i n d e , b u fâni d ü n ­
y a d a n s o n r a , b e k a d i y a r m d a , Allah'ın t a k d i r ettiği ş e ­
kilde yaşar. A h i r e t h a y a t ı e b e d î o l d u ğ u n a g ö r e , fâni
d ü n y a d a yaptığı iyiliklerin m ü k â f a t ı n a nail olur; işledi­
ği kötülüklerin d e cezasını bulur.

Allah, b ü t ü n b u hakikatleri i n s a n l a r a ö ğ r e t m e k için


m u k a d d e s kitaplar v e p e y g a m b e r l e r göndermiştir'^'^'
Yarınki ceza g ü n ü n d e felah o kimselere ki, ilâhî kitapla­
rın v e ulu p e y g a m b e r l e r i n g ö s t e r d i ğ i yolda y ü r ü r !

Maddeciliğe göre hayat ve kâinat:


İşte, b ü y ü k s e m a v î dinlerin ve b i l h a s s a İslâmiyetin
m ü ş t e r e k a n a akideleri b u n l a r d ı r . İlmî m a d d e c i l e r i n

(26) Bilhassa İslâmiyetin esas akideleri hakkında bakınız: Şeyh Abdülâziz


Çavuş (Anglikan Kilisesine Cevap), Mütercimi: Mehmet Akif; İstanbul, Evkaf-ı İs-
lâmiye Matbaası 1341. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti, Umur-u Şer'iye
ve Evkaf Vekâleti Neşriyatı 9, sahife 128.
h ü c u m ettikleri v e h e r n o k t a s m d a ç ü r ü t m e y e çalıştıkla­
rı esaslar d a b u n l a r d ı r . Filhakika, ilmî denilen m a d d e c i ­
lik dînlerin ilim v e i r a d e ile muttasıf, Kâdir-i Mutlak Al­
lah inancı y e r i n e " M a d d e = m a t i e r e " diye t a s a v v u r edi­
len b i r c e v h e r ikame'^^' e t m e k t e v e ilâhî k a n u n l a r y e r i n e
de, s a d e c e illiyet (CausaUte) ifade e d e n t e s a d ü f i (=Con-
tingents) k a n u n l a r koymaktadır. Dinlere, h u s u s i y l e İ s ­
l â m dinine g ö r e , hayatı v e kâinatı i d a r e e d e n v e tabiî
denilen kanunlar, h a k i k a t t e ilâhidir. B u k a n u n l a r Allah
t a r a f ı n d a n v e O ' n u n ezeli iradesiyle t e r t i b o l u n u p k o ­
nulmuştur.
Dinlerce, kâinatı sevk v e i d a r e e d e n k a n u n l a r ilâhi­
dir. Yani b u n l a r Allah t a r a f ı n d a n m u a y y e n b i r p l â n v e
g a y e iîe v a z ' v e t e r t i p o l u n m u ş t u r .
M a d d e c i l e r e g ö r e ise, b u k a n u n l a r k i m s e t a r a f t n d a n
k o n u l m u ş v e icat edilmiş değildir. Bunlar, tabii v e t e s a ­
düfidir v e kendiliğinden t e e s s ü s etmiştir.
M a d d e c i l e r e g ö r e , k â i n a t ı n v e b ü t ü n varlıkların
m ü ş t e r e k ash v e cevheri " m a d d e y d i n M a d d e , ezeli v e
ebedidir. Yani, d a i m a v a r o l m u ş t u r v e varlıkta d e v a m
edecektir. M a d d e , b i r halikın eseri değildir. O n u n var­
lığının başlangıcı v e s o n u yoktur. M a d d e , adimül-ifiıâ
(^indestructible) dir. Yani yok edilmesi m ü m k ü n olma­
y a n b i r şeydir. O, yalnız daimi b i r istihale içindedir; ş e ­
kilden sekile girer: Yerden a ğ a ç biter, b ü y ü r , n i h a y e t
ö m r ü n ü d o l d u r u r kurur, ç ü r ü r v e t o z t o p r a k olur. Bu
toz topraktan tekrar bir ağaç, bir n e b a t biter ve bu,
böylece d e v a m v e t e k e r r ü r e d e r gider. F a k a t b u istiha­
le vetiresi içinde m a d d e n e c e v h e r i n d e n v e n e d e z e r r e ­
l e r i n d e n (molecules) h i ç b i r şey k a y b e t m e z v e asla yok
olmaz. M a d d e y i v ü c u d a g e t i r e n zerreler, a t o m v e elekt-

(27) Cevher tâbirini, "araz" mulcabili kullantyor ve bundan değişen eşyada


daimi kalan şeyi kasdediyorum. Meselâ: Balmumu ısınır, yumuşar, erir, soğur,
sertleşir. Bütün bunlar balmumunun değişen sıfatlarıdır. Değişen sıfatlar arasında
daimi kalıp, değişmeyen bir şey var ki,^ İşte bu şey balmumunun cevheri, madde­
si (=Substance) dir. (Lügatçe-i Felsefe İsmail Fennî merhum).
r o n l a r h e r h a n g i b i r fızil<i veya kimyevî tesir a l t m d a ci­
sim değiştirir, b i r c i s i m d e n b a ş k a b i r cisme intikal eder.
Meselâ, canlı b i r uzviyet ölünce, cisim dağılır, çürür,
t o p r a k olur. F a k a t m a d d e h i ç b i r veçhile eksilmez v e y o k
olmaz; yalnız r e n k , şekil, vaziyet v e m e k â n değiştirir.
M a d d e n i n b i r t a k ı m h a s s a l a r ı v e vasıflan v a r d ı r ki,
b u n l a r m a d d e d e n asla ayrılmaz v e b u n l a r s ı z m a d d e t a ­
s a v v u r o l u n a m a z . B u h a s s a v e vasıfların heyeti u m u m i -
y e s i n e "kuvvet" denir. Kuvvetsiz m a d d e , m a d d e s i z kuv­
vet olmaz. H a r e k e t t a s a v v u r e t m e k için m ü t e h a r r i k b i r
cisim t a s a v v u r e t m e y e v e h a r a r e t t a s a v v u r e t m e k için,
y a n a n b i r cisim g ö z ö n ü n e g e t i r m e y e m e c b u r u z . B u n u n
gibi, fakat b u n u n aksine olarak, h a r e k e t e d e n b i r cisim
t a s a v v u r e t m e k için d e h a r e k e t t a s a v v u r e t m e ğ e m e c ­
b u r u z . B u g ü n ilmen sabittir ki; m a d d e , v a r l ı ğ ı n d a n hiç­
b i r şey k a y b e t m e k s i z i n m ü t e m a d i s u r e t t e istihale geçir­
diği, şekil, vaziyet v e m e k â n değiştirdiği gibi; kuvvet d e
böylece d e ğ i ş i r v e hiç eksilmez v e k a y b o l m a z . H a r a r e t ,
h a r e k e t , h a r e k e t d e h a r a r e t hâsıl eder.
M a d d e v e kâinat, h e r h a n g i b i r yaratıcının eseri ol­
m a d ı ğ ı gibi, i n s a n v e h a y a t d a b i r yaratıcının eseri d e ­
ğildir. Tıpkı m a d d e gibi, y e r y ü z ü n d e ilk h a y a t d a t e s a ­
düfen v e k e n d i l i ğ i n d e n v a r olmuştur. Bu ilk d e r e c e h a ­
y a t t a n s o n r a y a ş a y a n uzviyetin t e k â m ü l ü b a h s i n e g e ­
lince, b u d a t a m a m i y l e istihale k a n u n u n u n h ü k m ü al­
t ı n d a v u k u a gelmiştir, istihale (transformation) ve t e k â ­
m ü l (evolution) m a d d e v e kuvvet gibi, h a y a t ı n v e h a y a ­
ti uzviyelerin e n b ü y ü k k a n u n u dur.'^^*'
Hülâsa, m a d d e c i l e r , h a n g i r e n k v e z ü m r e d e n o l u r s a
olsunlar, i n s a n zekâsının s o n s u z k u d r e t i n e i n a n m a k t a
v e h e r g ü n b i r a z d a h a ilerleyen, ilerledikçe de, nuriyle
b i r e r b i r e r m e ç h u l l e r i m i z i a y d ı n l a t a n ilme g ü v e n e r e k .

(28) Bakınız: Sprİtualİsme et Materİalisme, par Felix Ismard, Paris Reinwald


et Cie, 1879 - Riligion et evolution, par Ernest i-iaeckel, Paris Reinv^ald, 1906 -
Le Monisme (Profession de fol d'un naturaliste) par E. Idaeckel, Paris, Schleicher
Freres.
dini hakikatleri b a ş ı n d a n s o n u n a k a d a r i n k â r e t m e k t e ­
dirler. B u n l a r a g ö r e , d i n v e d i n e d a y a n a n bilgi v e
inançlar, eski devirlerin bilgisizliği i ç i n d e b i r kıymet
ifade e d e r v e b i r ihtiyaca c e v a p v e r i r d i . Fakat, y ü r ü y e n
ilmin m e ş ' a l e s i ö n ü n d e t a b i a t kuvvet v e h â d i s e l e r i n i n
b ü r ü n d ü ğ ü e s r a r p e r d e l e r i birer, ikişer kalktıkça; b u
bilgi ve inançlar, eski kıymetlerini k a y b e t m i ş l e r v e yir­
minci a s r ı n o r t a s ı n d a , t a r i h e k a r ı ş a n eski ç a ğ l a r ı n m u ­
a m m a l ı h â t ı r a l a r ı h a l i n d e kalmışlardır. "Dinler; k o y u
m a d d e c i cemiyetlerin m e n ş e l e r i n d e v e bilgisizlik devir­
l e r i n d e faydalı olmuşlardır; fakat, h i ç b i r m ü s b e t v e n a -
turel e s a s a d a y a n m a d ı k l a r ı için, milletler ilmin ışığıyla
d a h a çok aydınlanınca, dinler az ç o k yakın b i r z a m a n ­
d a yıkılacaklardır."*^^' diyor.

İlmî maddeciliğin tenkidi:


M a d d e c i l e r i n b u g ö r ü ş ü , z a m a n ı m ı z d a birçokları
için çekici v e sürükleyicidir.""' Çünki b u g ö r ü ş m ü s b e t
ilmin h e r g ü n g ö z ö n ü n e k o y d u ğ u açık v e i n k â r g ö t ü r ­
m e z hakikatlere d a y a n ı r gibi g ö r ü n m e k t e d i r . B u g ü n
ilim, gönülleri fethetmiş b u l u n u y o r . B u g ü n i n s a n , u t a n -
m a s a d a ilim n a m ı n a k o n u ş t u ğ u n u ileri s ü r e r e k y ü z d e
yüz yalan söylese yine b i r ç o k safdilleri aldatabilir. Nite­
kim fiiliyatta d a aldatmaktadır. Eski devirlerin d ü n y a y ı
öküz b o y n u z l a r ı o r t a s ı n d a o t u r t a n s a h t e k â r d i n bezir­
ganları yerini b u g ü n , m o d e r n ilmin elifbasından bile
h a b e r i o l m a y a n , b i r takım ilim b e z i r g a n l a r ı almıştır. E s ­
ki d i n b e z i r g a n l a r ı , Allah ve d i n aşkına k o n u ş t u k l a r ı n a
i n a n d ı r m a k isterlerdi. B u g ü n ü n ilim b e z i r g a n l a r ı ise.

(29) Dr. Felix Ismard, Sprİtualisme et Materialisme, Paris, Relnwald, sahife


154..

(30) Bu fikirlerin çekiciliği, bilhassa bizde, İslâmiyetin ne olduğunu ve ne de­


diğini bilmeyenler için bir kat daha artmaktadır. Fakat kusur, bilmeyenlerde ol­
maktan çok bildirmeyenlerde, daha doğrusu İslâmiyeti öğretecek yüksek ehliyet­
lerden m'âhrum bırakanlardadır.
ileriiik ve insanlık gibi bazı b ü y ü k kelimelerin a r k a s ı n a
sığınıp d a k o n u ş u y o r l a r . E m i n olalım ki, b u iki z ü m r e ­
n i n a r a s ı n d a h i ç b i r fark yoktur: İkisi d e s a h t e k â r ve
şarlatandır.
Yalnız şu n o k t a l a r ü z e r i n d e e h e m m i y e t l e d u r u p dü­
şünelim: M o d e r n ilim n a m ı n a Allah ve d i n i n k â r edile­
bilir m i ? İlim, dini n e i y e d e r m i ? ilimle din a r a s ı n d a gi­
derilmesi kabil o l m a y a n b i r tezat ve t e a r u z v a r m ı d ı r ?
Bu n o k t a l a r a v e r e c e ğ i m i z c e v a p t a a n l a ş a b i l m e m i z
için, evvel e m i r d e o k u y u c u m l a , üim m e f h u m u n u n s o n
devirde geçirdiği derin bir değişme üzerinde görüşme­
miz lâzımdır. İlim n a m ı n a dinî hakikatleri i n k â r a s a p a n ­
lar ve din ile ilim a r a s ı n d a tezat g ö r e n l e r , ekseriya b u
d e ğ i ş m e n i n f a r k ı n d a olmayanlardır.

İlim mefhumunda vukua gelen değişiklikler:


E s k i d e n "ilim" d e y i n c e , b u n d a n t a b i a t ve kâinatın
sabit, kat'i ve m u t l a k bilgisi anlaşılırdı. B ü t ü n o n d o k u ­
z u n c u a s ı r d a ve asrımızın yakın s e n e l e r i n e k a d a r hâlâ
bazı m u h i t l e r d e d e v a m edip gelen b u yanlış telâkkiye
g ö r e ; "ilim" d e m e k , i n s a n zekâsının erişip d o ğ r u l u ğ u n u
i s p a t ettiği kat'i, y a n î h i ç b i r veçhile d e ğ i ş m e z neticele­
r e d a y a n a n bilgi demektir. Bu m â n a d a k i ilim ister iste­
mez, din ile ç a r p ı ş ı y o r v e dinin m e v z u u olan bilgi ve
inançları k ö k ü n d e n r e d d e ve i n k â r a gidiyordu. Ç ü n k ü ,
dinin m e v z u u olan inançlar, m e s e l â Allah ve âhiret
inancı, b u eski ilim telâkkisine g ö r e , hiçbir veçhile sabit
o l m a m ı ş ; aklın ve m a n t ı ğ ı n ışığı a l t m d a i s p a t edilip or­
t a y a k o n u l a m a m ı ş v e h i m ve hayal kabilinden şeylerdi.
Saniyen, yine b u eski ilim telâkkisine g ö r e , ilim yalnız
s a b i t ve kat'i bilgi d e m e k değil; h e m d e mutlak, yani sa­
h a ve mevzu itibariyle h u d u t t a n ı m a y a n bir zihni faali­
yet demekti. B u n a g ö r e , h e r ş e y ilme m e v z u olabilir ve
— DIN ve H A Y A T T A K İ Y E R İ —

ilmin s a h a s m a girebilirdi. H e r h a n g i b i r hakikat, haki­


kat sayılabilmek için, ilmin ç e r ç e v e s i n e girmeliydi. Bu
ç e r ç e v e y e g i r m e y e n ve b u n u n d ı ş m d a kalan hakikat,
hakikatler d i y a r m d a n kovulurdu.
İşte b u anlayış b u g ü n değişmiştir. B u g ü n artık ilim,
sabit ve kat'i bilgi değildir. M a t e m a t i k ilimleri b i r t a r a ­
fa b ı r a k ı r da, t a b i a t ilimlerini n a z a r a a h r s a k , b u g ü n il­
m i n e n y ü k s e k v e en şümullü k a n u n u (Relatıvite) yani
izafiliktir. H a t t â m a t e m a t i k ilimleri bile, b u k a n u n d a n
istisna e t m e ğ e b i l m e m ki kat'i bir z a r u r e t v a r m ı d ı r ? Bu
ilimlerin m e v z u u , m e s e l â k e m m i y e t gibi, bizim e ş y a d a n
z i h n e n tecrit e d i p t a s a v v u r ettiğimiz fizikî b i r h a s s a d e ­
ğil m i d i r ? Bir şeyin e n yüksek k a n u n u izafilik o l u n c a
aynı k a n u n , o şeyin h a s s a s ı n ı n d a k a n u n u o l m u ş olmaz
m ı ? Bu n o k t a n ı n c e v a b ı m salahiyetlilere b ı r a k a r a k biz
m e v z u u m u z a gelelim.

Hele b u g ü n ilim, t e c e s s ü s ve keşiflerine h u d u t t a n ı ­


m a y a n b i r zekâ ş e r a r e s i ve bir zihnî faaliyet d e m e k hiç
değildir. Bilâkis, m o d e r n ilmin m e v z u u , m e t o d u ve
a r a ş t ı r m a s a h a s ı g a y e t belli ve çizilidir. İlim, artık sırf
t e c r ü b e ve m ü ş a h e d e y e d a y a n m a k t a ve sırf b u m e t o d -
larla hakikati b u l m a y a ç a h ş m a k t a d ı r . İlimde eski zekâ
ve mantık o y u n l a r ı n ı n yerini b u g ü n t e c r ü b e , m ü ş a h e d e
ve m u k a y e s e almış v e artık, ilim, t e c r ü b e v e m ü ş a h e d e
usûliyle elde edilen bilgi d e m e k olmuştur. M o d e r n ilim,
b u neticeye, t â eski Yunan d ü n y a s ı n d a k i zekâ h a r e k e t ­
lerinden itibareriT-çok uzun ve g ü ç a r a ş t ı r m a ve çalış­
m a l a r d a n s o n r a erişebilmiştir. Fakat, b u m e t o d s a y e ­
s i n d e ilim, asla ş ü p h e g ö t ü r m e y e n hakikatler elde et­
m e y e muvaffak olmuştur. Eski ilim, a r a ş t ı r m a l a r ı n ı n
n e t i c e s i n d e n e m i n o l a m ı y o r d u . Çünki, gittiği yoldan ve
t u t t u ğ u u s u l d e n e m i n değildi. B u g ü n ise, t e c r ü b î m e t o d
sayesinde,,âlim n e yaptığını, ilim de n e r e y e gittiğini ta­
mamiyle bilmektedir. Bu s a y e d e ve b u n d a n dolayıdır
ki, m o d e r n ilmin elde ettiği neticeler h e r k e s n a z a r m d a
- e ğ e r t a b i r caizse- reel hakikatler s ı r a s m a g e ç m i ş ve
kendilerini, e n b a s i t i n d e n , e n y ü k s e ğ i n e kadar, h e r ze­
k â y a ister istemez kabul ettirmiştir. H ü l â s a , m o d e r n
ilim, t e c r ü b e ve m ü ş a h e d e usulü s a y e s i n d e , elde ettiği
n e t i c e l e r d e , izafi de olsa, b i r kat'ilik kazanmıştır.
Fakat, o k u y u c u m u n dikkat etmesini rica e d e r i m ki,
m o d e r n ilmin, t e c r ü b î m e t o d s a y e s i n d e n e t i c e ve
m u ' t a l a r m d a k a z a n d ı ğ ı b u kat'iliğe m u k a b i l , b ü y ü k ka­
yıplara u ğ r a d ı ğ ı n ı d a u n u t m a m a k lâzımdır. Filhakika,
b u g ü n ilmin s a h a s ı , g e r e k genişlik ve g e r e k derinlik iti­
bariyle, h u d u t l a n m ı ş t ı r . İlmin, sırf bir zekâ ve b i r m a n ­
tık o y u n u o l d u ğ u d e v i r l e r d e , âlim g e ç i n e n l e r i n iddiala­
r ı n a â d e t a h u d u t yoktu. O devirlerin âlimleri, İkinci
D ü n y a H a r b i ' n i n zenginleri gibi, etraflarına kibirli b i r
n a z a r l a b a k m a k t a ve çelimsiz bilgileri ile gök k u b b e al­
tında çözemeyecekleri d ü ğ ü m kalmayacak sanmakta
idiler. B u n a mukabil, b u g ü n ü n ilmi gibi, âlimi de g a y e t
iddiasız v e mütevazidir. Ç ü n k ü b u g ü n ü n ilmi, imkânla­
rının h u d u d u n u g ö r m ü ş , b u g ü n ü n âlimi aczini anla­
mıştır.
Dikkat e d e r s e k , m o d e r n ilmin b u t e v a z u u tatbik etti­
ği ve t u t t u ğ u a r a ş t ı r m a u s u l ü n d e n ileri gelmektedir. Bu
usûl, y e r i n e ve i c a b ı n a g ö r e , k â h t e c r ü b e d i r (=expen-
mentation), k â h istikradır (=mductionl kâh müşahede­
dir (=observation], kâh mukayesedir (=comparaison).
B u g ü n ü n ilmî m e t o d denilen çalışma ve a r a ş t ı r m a yolu
ve usulü b u n l a r d ı r . Bu u s û l d e n ayrılan bir kimseye
b u g ü n alim d e n e m e z . Bu yolda s a d a k a t l a y ü r ü m e k iste­
y e n b i r k i m s e de; t e c r ü b e , m ü ş a h e d e , m u h a k e m e ve
m u k a y e s e ile tetkik etmediği ve e d e m e y e c e ğ i m e s ' e l e
ve m e v z u l a r h a k k ı n d a uluorta r e d ve i n k â r h ü k m ü ve­
r e m e z . Verirse ilmin h u d u d u dışına çıkmış ve salâhiyet-
siz k o n u ş m u ş olur.
İlmin sahası dışmda kalan hakikatler:
H ü l â s a m e t o t d e ğ i ş m e s i , d a h a d o ğ r u b i r tabirle, il­
m i n k e n d i n e y a r a ş a n m e t o d u b u l m a s ı , ilmî a r a ş t ı r m a
v e h ü k ü m v e r m e sahasını, eskiye nisbetle, bir hayli d a -
raltmıştır. Bu s a h a , b u g ü n yüksek m a t e m a t i k bir tarafa,
sırf m a d d i v e m a h s û s â l e m e i n h i s a r etmiş ve b u g ü n
alelade ilim sırf m a d d i ve m a h s û s â l e m i n sistemli bilgi­
si d e m e k olmuştur. Gayet tabii: İlmin tetkik âleti ölçü ve
tartıdır. Bu ise a n c a k m a d d e y e ve m a h s ü s e tatbik olu­
nabilir M a d d e y i havi cisimler yani uzunluk, genişlik,
derinlik ve ağırlık gibi vasıflar t a ş ı y a n şeyler ölçülüp,
tartılabilir. Ç ü n k ü ilmin tetkik ve a r a ş t ı r m a m e t o d u t e c ­
r ü b e , m ü ş a h e d e ve m u k a y e s e d i r ki, b u n l a r a n c a k m a d ­
di ve m a h s ü s t e c e r e y e n edebilir.
B i n â e n a l e y h , m a d d i ve m a h s û s u n dışında kalanla
m a d d i v e l â m a h s ü s âlem (=Le monde immateriel et non
sensible), t a m a m i y l e ilmin h u d u d u ve salâhiyeti d ı ş ı n d a
kalır. İlim, ölçüye ve teraziye g i r m e y e n , ç ü n k ü e b ' a d ı
havi o l m a y a n b u âlemin, n e varlığı, n e yokluğu, n e cev­
h e r i ve n e evsafı h a k k ı n d a hiç bir şey söyleyemez; n e is­
p a t h ü k m ü verebilir, n e de inkâr. İlmin lâ m a d d i âlem
h a k k ı n d a diyebileceği b i r şey v a r d ı r o d a tetkike i m k â n
b u l a m a d ı m , b i n â e n a l e y h "'Jbiimiyorum'''dan ibarettir.

İmdi, dinî m e v z u l a r m e s e l â Allah v e âhiret akideleri


ve b u n a b a ğ l ı d i ğ e r dini mes'eleler, t a m a m i y l e lâ m a d ­
di ve lâ m a h s û s b i r âleme ait hakikatlerdir. İlim n a m ı n a
b u n l a r h a k k ı n d a h ü k ü m v e r m e y e kalkışmak ve b u haki­
katleri i n k â r a yeltenmek, ilme iftira e t m e k ve ilmi bazı
m a k s a t l a r a alet olarak kullanmaktır. Ç ü n k ü t e k r a r e d e ­
lim ki, dini mevzular, ilmin tetkik s a h a s ı dışındadır.
İlim, dinî akide ve k a n a a t l e r h a k k ı n d a n e m ü s b e t ve
n e d e menfî bir h ü k ü m v e r e m e z . Ç ü n k ü b u n l a r t e c r ü b e ,
m ü ş a h e d e , m u k a y e s e altına girmez. Akide ve k a n a a t l e r
a r a b a y a yükletilip l a b o r a t u a r a nakledilemez. Bunların
d e ğ e r i n i l a b o r a t u a r değil, a n c a k y a ş a n ı l a n hayatın t e c -
r ü b e l e r i gösterir. İ n s a n , h a y a t y o l u n d a y ü r ü y ü p ilerle­
dikçe, a n l a r ki, g ö n l ü n akide b o ş l u ğ u n u n e servet, n e
mevki ve nüfuz, h ü l â s a d ü n y a d e ğ e r l e r i n d e n hiçbir d e ­
ğer dolduramaz.
H a t t â dikkat e d e r s e k , ilmin tetkik s a h a s ı d ı ş ı n d a ka­
lan m e v z u l a r yalnız dini o l a n l a r d a değildir. M a d d e n i n
ve kuvvetin m a h i y e t i , h a r e k e t i n , ş u u r ve t e h a s s ü s l e r i -
mizin m e n ş e i akıl v e i r a d e m i z i n m a h i y e t i ve m u h t a r i y e ­
ti gibi lâ m a d d i , iyilik ve kötülük, a d a l e t ve zulüm, fazi­
let ve r e d a e t gibi ahlâki d a h a b i r ç o k m e v z u v a r ki, b u n ­
lar d a ilmin s a h a s ı dışındadır. Ve ilmin s a h a s ı d ı ş ı n d a
olanlar, i ç i n d e o l a n l a r a nisbetle u ç s u z bucaksız bir d e r ­
yadır. B u g ü n , b e ş e r i n bildiği, bilmediklerinin y a n ı n d a ,
d e r y a l a r d a n b i r damladır. H ü l â s a y u k a r ı d a g ö r d ü k ki,
m a d d e c i l e r e g ö r e , i n s a n ve hayat, z a m i r i n d e istihale
e d e n v e t e k â m ü l k a n u n u n a tâbi olan m a d d e n i n b i r d e ­
v a m ı n d a n ibarettir. F a k a t b u g ö r ü ş ilmî b i r hakikatin
ifadesi değil, sırf farz ve t a h m i n ü z e r i n e müstenittir.
Ç ü n k ü hiç b i r t e c r ü b e ve m ü ş a h e d e y e d a y a n m a m a k t a ­
dır. B i n â e n a l e y h Allah a k i d e s i n d e n d a h a s a ğ l a m ve
kuvvetli değildir. Kaldı ki, ileride g ö r e c e ğ i m i z gibi, Al­
lah akidesi i n s a n v e cemiyet hayatını n e d e r e c e yüksel­
t e n b i r faktör ise, m a d d e c i l e r i n istihale nazariyesi de o
kadar alçaltmakta ve ç a m u r a saplamaktadır.

İlim ve ameli hayat:


İlim, yalnız n a z a r i b a k ı m d a n h u d u t l u değildir; p r a t i k
n o k t a d a n yani h a y a t için emin ve r a h a t bir yol g ö s t e r ­
m e k ve h a r e k e t hattı çizmek b a k ı m ı n d a n da m a h d u t ve
âcizdir. İ n s a n ı n ameli hayatı, bir takım h a r e k e t kaide ve
k a n u n l a r ı n a m u h t a ç t ı r ki, b u n l a r ı bize ilim v e r m e z .
İlim, bize t a m bir h a r e k e t hattı tayin etmez. İlim, bize
iyiyi/ güzeli, faydalıyı, şayanı arzuyu, m e c b u r i y i g ö s t e r ­
mez. H a t t â b u n l a r h a k k ı n d a bize t a m ve kat'i bir fikir
bile v e r m e z . İyinin, güzelin, f a y d a l m m ve m e c b u r i n i n
h a y a t için çok m ü h i m ve z a r u r i b i r m â n a s ı v e işareti
v a r d ı r ki, ilim b u m â n a y ı asla bilmez ve b u işareti g ö r e ­
m e z . Çünki ilmin n a z a r ı n d a iyilik, güzellik, hak, adalet,
m e r h a m e t diye bir d e ğ e r ; v a t a n , millet v e insanlık diye
bir İdeal; kötülük, çirkinlik, zulüm diye d e bir r e d a e t
yoktur, ilim, n e t i c e l e r i n d e d a i m a kör, h ü k ü m l e r i n d e y ü ­
reksiz ve lâahlâkî (=anıoraI)dir. İlmin, k a d ı n , erkek m ü ­
n a s e b e t l e r i n deki k a n u n u istismardır. C e m i y e t hayatı
için k a n u n u ise, kavinin zayıfı ezmesidir.

F e r d için o l d u ğ u gibi, cemiyet hayatı için d e ilim h i ç ­


bir d e ğ e r h ü k m ü v e r m e z . Bu h a y a t ı n şöyle v e y a böyle
olması; i n s a n l a r ı n sulh ve e m n i y e t i ç i n d e m e s ' u t y a ş a ­
ması; y a h u t , aç kurtlar gibi saldırıp, birbiriyle b o ğ a z ­
l a ş m a s ı , ilmin n a z a r ı n d a t a m a m i y l e müsavidir. Ve b u ­
n u n delili çoktur. Birinci ve İkinci D ü n y a H a r b l e r i n i n
y e r g ö t ü r m e z fecaatleri ilmin ve o n u n d o ğ u r d u ğ u tek­
nolojinin, g e n i ş ölçüde, s u ç ortakhğıyla irtikâp edilmiş­
tir. G ö k l e r d e n ateş y a ğ d ı r a n b o m b a uçakları y e r y ü z ü n ­
de, yalnız m ü c r i m l e r i değil; emzikli anaları ve k u n d a k ­
taki m a s u m yavruları d a yakmıştır. Bu b i r m u a m m a d ı r
ki, bir c a n k u r t a r m a k için c a n v e r e n âlim, b i r h a m l e d e
binlerce c a n y o k e t m e k için d e icad ettiği çeşitli silâhlar
ve zehirli gazlar y o l u n d a c a n v e r m e k t e d i r . İlim, ameli
müstelzim değildir. Yani bir şeyin z a r a r h veya faydalı
o l d u ğ u n u bilmek, mutlaka o ş e y d e n k a ç ı n d ı r m a z veya
o şeye k a v u ş t u r m a z . Yalnız bilmek, h a y a t için bir d ü s ­
t u r v e r m e z . H a y a t y o l u n d a ilim, iyilik için gerilen bir
i r a d e ile bîrleşmedikçe, bir kıymet ifade etmez; çokları­
mız alkolün ve d i ğ e r u y u ş t u r u c u m a d d e l e r i n sıhhatimiz
için n e b ü y ü k felâketler sakladığını biliriz de, b u n l a r ı
yine kullanırız. Yine çoklarımız c e m i y e t t e y a r d ı m l a ş m a ­
n ı n ve h a y a t y o l u n d a el ele t u t u ş m a n ı n gözlere b a t a n
faydalarını biliriz de tepişip b o ğ a z l a ş m a k t a n v a z g e ç ­
meyiz. Hülâsa, insanların g e r e k ferdî ve g e r e k içtimaî
hayatı için yalnız ilim ve ilmin n e t i c e ve m u ' t a l a n kâfi
gelmemektedir.
İlim, iyilik ve güzellik için h a r e k e t e gelen b i r i r a d e ile
b i r l e ş m e d i k ç e , d i y o r u m , i n s a n elinde hayırlı bir r e h b e r
ve m ü r ş i t o l m a m a k t a d ı r . Terakki ve inkişafların i n s a n
ve c e m i y e t h a k k ı n d a hayırh n e t i c e l e r v e r m e s i için, il­
m i n ahlâki i r a d e ile birleşmesi; m a d d e ve cismin r u h ve
m â n a ile birlikte v e m u v a z e n e l i b i r şekilde gelişmesi
şarttır. B u n u n için ise, ferdin a n c a k m a d d i ve m a h s û s
âlemin ü s t t a b a k a l a r ı n d a bulabileceği y ü k s e k bir i n a n ç
ve ideale b a ğ l a n m a s ı lâzımdır.
C e m i y e t h a y a t ı n ı n bir s a a d e t yuvası halini alması
için, f e r d i n b u h a y a t a s a d a k a t l e b a ğ l a n m a s ı , g ö n l ü n d e
vazife ve m e s ' u l i y e t d u y g u s u ve u m u m î m e n f a a t sevgi­
si t a ş ı m a s ı , b e ş e r i k a n u n l a r ı n h a k k a n i y e t ve adaletine
içinin samimiyetiyle i n a n m a s ı , m a z i y e karşı h ü r m e t
b e s l e m e s i , i s t i k b a l d e n ümitli olması ve gelecek nesille­
rin k e n d i s i n d e n d a h a m e s ' u t ve b a h t i y a r y a ş a m a s ı n ı
arzu e t m e s i lâzımdır. Yüksek b i r cemiyet hayatı, ferde
f e r a g a t ve fedakârlık e m r e d e r ve f e r d d e n i c a b ı n d a ca­
nını ister.
İmdi, ilim ferde bir h a r e k e t t a r z ı tâyin etmez; "yap ve
y a p m a " gibi b i r e m i r v e r m e z ; f e r a g a t ve fedakârlık tel­
k i n i n d e b u l u n m a z . O, nasıl b i r sihirli ilim o l m a h d ı r ki,
kendisini c e m i y e t e feda etmeye, k e n d i s i n e ait o l m a y a n
iyilik ve m e n f a a t için kendi h a y a t ve m e n f a a t i n e kıyma­
ya ferdi ikna edebilsin. İlim, b u d e r e c e y e hiç bir z a m a n
ve s u r e t l e ç ı k a m a m ı ş ; insanları f e r a g a t ve fedakârlığa
s e v k e t m e k için, aslâ kâfi b i r kuvvet k a y n a ğ ı o l a m a m ı ş ­
tır. O l a m a z , ferdin yaratılışmdaki egoistliği y u m u ş a t ­
m a k , f e r d d e g ö n ü l b a ğ l a r ı ve m e r h a m e t duyguları y a ­
r a t m a k için, ilmin s o ğ u k ç e h r e s i değil, lâ m a d d i l e r âle­
m i n i n e n g i n l e r i n d e bulacağımız b i r idealin yükseltici,
teskin edici h a v a s ı lâzımdır.
Hülâsa, b u g ü n ilim sırf t e c r ü b e y e , m ü ş a h e d e ve m u ­
k a y e s e y e d a y a n m a k t a ve sırf b u m e t o d l a elde edilen
netice v e m u ' t a l a r a kıymet v e r m e k t e d i r . Bu s a y e d e m o ­
d e r n ilim, h a r i k u l a d e terakki ve inkişafı ve ilerleyişi ile
m u v a z i olarak, b u g ü n i n s a n l a r s e r v e t e , k o n f o r a v e h e r -
g ü n b i r a z d a h a bollaşan kolayhklara g ö m ü l m ü ş t ü r .
F a k a t b u n a mukabil, ilmin tetkik ve a r a ş t ı r m a s a h a ­
sı d a o n i s b e t t e h u d u t l a n ı p d a r a l m ı ş ; ilim sırf m a d d i y e
ve m a h s ü s e i n h i s a r etmiştir. M a d d i ve m a h s û s u n ö t e ­
s i n d e b a ş k a bir âlem ve n â m ü t e n â h i l i k v a r ki; ilim b u
âlemin e ş i ğ i n d e n içeriye g i r m e m i ş t i r ve giremez. Ç ü n - ,
ki lâ m a d d î ve lâ m a h s û s u n aklın i h a t a e d e m e y e c e ğ i
yerlerini keşif için t e c r ü b e y e , m ü ş a h e d e ve m u k a y e s e ­
ye i m k â n yoktur. İlmin keşif vasıtası v e âleti, ise yalnız
bunlardır. Şu h a l d e , m a d d i v e m a h s û s âlemin dışındaki
â l e m e ait akide ve inançları i n k â r e t m e y e ilmen i m k â n
yoktur. B u g ü n fevkalâde ilerlemiş o l m a s ı n a r a ğ m e n ,
ilim bize, gelecek h a y a t h a k k ı n d a b u hayatı i n k â r için
kat'i b i r k a n a a t v e r m e m e k t e d i r . Yine şu h a l d e , ö l ç ü p
t a r t a m a d ı ğ ı m ı z için lâ m a d d i ve lâ m a h s û s u ilim n a m ı ­
n a i n k â r a kalkışanların yaptığı şey ş a r l a t a n h k t a n i b a ­
rettir.

İlmin kendi sahasmdaki kıymeti:


Kendi sahası dışındaki lâ m a d d î m e v z u l a r d a t a m a ­
miyle k u d r e t s i z olan ilim; a c a b a , k e n d i s a h a s ı n d a , yani
m a d d î ve m a h s û s m e v z u l a r d a , t a m b i r salâhiyet ve
k u d r e t iddia edebilir mi ve i n s a n zekâsının m e ş h u t âle­
m e ait a n l a m a k ihtiyacını t a m a m i y l e giderebilir m i ? Yi­
n e k e n d i s a h a s ı n d a ilim, k e n d i s i n e h â s olan m e t o t l a r l a
tetkik edip, m e y d a n a k o y d u ğ u b ü t ü n neticelerin kıymet
v e s ı h h a t i n d e n kat'i s u r e t t e e m i n m i d i r ? Ü z e r i n d e d u ­
r u l u p , u z u n uzun d ü ş ü n ü l m e y e d e ğ e r mes'eleler. İtiraf
edelim ki, biz b u mes'eleleri Iıâi için lâzım gelen ilmî e h ­
liyeti haiz değiliz. Bunlar, bizim nâçiz bilgi d a ğ a r c ı ğ ı m ı ­
za s ı ğ m a z b ü y ü k l ü k t e mes'elelerdir.
A n c a k b i r fikir d e n e m e s i olarak şu k a d a r diyeceğiz
ki, k e n d i s a h a s ı n d a ve k e n d i s i n e h â s m e t o d l a r l a tedkik
ettiği m e v z u l a r d a bile ilmin k ı y m e t i n d e n ş ü p h e edilebi­
lir. G e r ç i y a k ı n z a m a n a kadar, k e n d i s a h a s ı n d a ve k e ş ­
fedip, o r t a y a k o y d u ğ u n e t i c e l e r d e ilmin kıymet ve haki­
katinin m u t l a k v e kat'i o l d u ğ u k a n a a t i h â k i m d i . D a h a
d ü n e k a d a r "ATevton" fiziğinin d e ğ i ş m e z , tek ve ş ü p h e
g ö t ü r m e z , temelleri ü z e r i n d e o t u r d u ğ u n a inanılan ilim,
n e t i c e ve m u ' t a l a r ı n d a , mutlak b i r h a k i k a t kıymeti ve
b i r nevi t e k k e kudsiyeti t a ş ı m a k t a y d ı . B u g ü n ise, b u n e ­
tice v e m u ' t a l a r m t a m a m i y l e izafî b i r kıymet taşıdıkları
k a b u l edilmektedir. D ü n "cazibe k a n u n u " ile formülleş-
tirilen t a b i a t t a k i çekicilik, b i r kuvvettir z a n n e d i l i y o r d u .
B u g ü n b u n u n s a d e c e b i r hayyiz y a h u t m e k â n h a s s a s ı
(=propriete de Vespace) o l d u ğ u anlaşıldı. G e ç e n a s ı r d a
ilim, g e n ç l i ğ i n i n t a ş a n kuvvetine m a ğ r u r t o y b i r deli­
kanlı gibi, s o n s u z b i r ü m i t d e r y a s ı içinde yüzmekteydi.
D ü n ü n g e n ç ve çılgın ilmi, i m k â n l a r ı n a h u d u t t a n ı m a ­
m a k t a v e tabiatı b ü r ü y e n n â m ü t e n a h î e s r a r perdelerini
b i r e r b i r e r yırtıp, meçhulleri a y d ı n l a t a c a ğ ı n a i n a n m a k ­
t a y d ı . B u g ü n , h e y h a t ! İlmin k e n d i n e olan b u güveni
sarsılmış v e b u telâkki değişmiştir. Tabiatın b ü y ü k l ü ğ ü
ve e s r a r ı n ı n s o n s u z l u ğ u y a n ı n d a b u g ü n ilim, kendisini
m a n d a b o y n u z u n a k o n m u ş aciz bir sinek gibi g ö r m e k ­
tedir. B u g ü n anlaşılmıştır ki, elimizde b u l u n a n k r o n o ­
m e t r e l e r v e ölçü vahidleri h e p m ü t e h a v v i l şeylerdir ve
b u n l a r ı n kıymeti y e r k ü r e m i z i n içinde b u l u n d u ğ u h u s u ­
sî ş a r t l a r a tâbidir. Z a m a n , m e k â n ve h a r e k e t h a k k ı n d a ­
ki fikirlerimizi biz, y e r k ü r e m i z içindeki vaziyetimize g ö ­
re, k e n d i m i z imal etmekteyiz. Biz insanlar, sanki a y n a ­
d a n m a m u l b i r d ü n y a içindeyiz. G ö r d ü ğ ü m ü z ve haki­
kat diye t a n ı d ı ğ ı m ı z şeyler, bize d ü n y a a y n a s ı n d a n ak-
s e d e n kendi hayallerimîzdîr."" Bir z a m a n l a r tanrılaştı-
rılan m a d d e n i n mahiyeti, a t o m v e m o l e k ü l ü n h a r e k e t ­
leri, b u g ü n o r t a y a o k a d a r m ü c e r r e t b i r k a n u n tipi çı­
k a r m ı ş t ı r ki, b u n u artık kelimelerle değil, a n c a k r e m i z ­
lerle ifade edebiliyoruz. D ü n ü n fizikçisi, yarıbilginlere
m a h s u s kat'iyetle k o n u ş u y o r v e h ü k ü m l e r i n i n b e d a h e ­
tine kani o l u y o r d u . B u g ü n ise o d a tıpkı h u k u k ç u n u n ,
iktisatçı v e filozofun sekleri v e ş a r t l a n içindedir. Ç ü n k ü
b u g ü n ü n fiziği d e , tıpkı içtimaî ilimler gibi, faraziyeler,
sekler v e ihtimaller d e r y a s ı n d a b i r teknedir. İçtimaî
ilimler gibi b u g ü n k ü fizik d e i n s a n aklının icat ettiği h a ­
yaller v e sun'ilikler i ç i n d e d o l a ş m a k t a v e b a ş d ö n d ü r ü ­
cü b i r k â i n a t labirentinin d o l a m b a ç l a r ı n d a n k u r t u l u p ,
nefes almak için b i r çıkış a r a m a k t a d ı r . Bu vaziyette
olan yalnız fizik gibi m ü s b e t (=pasitive) denilen ilimler
değildir. M a t e m a t i k gibi kat'i (exacte) denilen ilimler b i ­
le az çok b u vaziyettedir.'^^'
Hülâsa, t e k r a r edelim ki, b u g ü n ilim olgunlaşmış,
âlim d e d a h a mütevazi b i r vaziyet almıştır. Gayet tabii:
İlim bize n e m e n ş e (=orîgine), n e d e m a h i y e t (=essence)
bilgisi verir. İlim bize "noumene"\, y a n i şeylerin hakikat
ve mahiyetini değil, s a d e c e ''phenomene'\ yani evsaf,
a r a z v e eşkâle ait t e z a h ü r l e r i n i bildirir.'^' M a d d e v e

(31) Imam-ı Nesefi'nin meşhur "Akaid" kitabı: "Hakaİk-ı eşya sabit tir ve ona
ilim mütehakkıklır" diye başlar. Bu fikn Şeyhülislâm Mûsa Kâzım Efendi merhum,
neşrettiği bir makalede ispata çalışmıştır. Fakat, merhumun, bu nokta üzerindeki
izah ve müdafaalan, bizi tatmin etmemiştir. Bakınız: Külliyat-ı Musa Kâzım - Dİ-
ni içtimaî makaleler, Evkaf-ı İslâmiye Matbaası, 1336, sahife: 132 ve devamı.

(32) Bu ^kirler etrafında Prof James'İn şu güzel eserini tavsiye ederiz. La Fone-
tion sociale de la religion, par E.O. James, Prof. d'Histoİre et de P. Fiosöphie des re­
ligions a 'Üniversite de Londra Payot, Paris, 1940 - Umumiyetle İlim ve din bahsin­
de bakınız: Emile Boutroux: Science et religion. E. Flammarion, Paris. Şu nefis ese­
re de bakınız: Les Fondemenets de la religions, par.). V. Linden, Payot, Paris. 1957.

(33) Bu bakımdan yukarıdaki notta adı geçen İmam Nesefi'nin Akaid kitabı
başındaki sözü bize yerinde görünüyor. Evet "şeylerin hakikatlan sabittir." Fakat
bu hakikatlara bizim İlmimiz mütebakkik midir? Bizim ilmimiz şeylerin hakikat-
larına değil, araz ve evsafına attir. Şeylerin künhünü ve hakikatlarını yalnız onları
yaratan bilir.
kuvvet ü z e r i n d e çalışan âlim, b u n l a r m h a k i k a t ve m a h i ­
y e t i n d e n h a b e r d a r değildir. N e r e d e n g e ü p , n e o l d u ğ u ­
n u bilmez. G ü n l ü k h a y a t ı m ı z d a b i n b i r çeşit işde kul­
landığımız elektrik n e d i r ? N e r e d e n çıkıp, nasıl v a r ol­
m a k t a d ı r ? İlim bize b u n u söylemez.'^""
İlmin b u n u söylemesi v e a r a ş t ı r m a s ı lâzım d a değil­
dir. İlme lâzım olan, m a d d e n i n v e kuvvetin n e r e d e n çı­
kıp, n e o l d u ğ u n u bilmek değil; b u n l a r d a n h a y a t için
faydalar elde etmektir. B u n u elde ettiği z a m a n v e tak­
d i r d e ilim, g a y e s i n e v a r m ı ş v e r o l ü n ü o y n a m ı ş olur. Ni­
t e k i m b u g ü n iş böyledir. M e n ş e v e m a h i y e t b a h s i n d e
sekler v e i b h a m l a r içinde b o ğ u l a n m o d e r n ilim, p r a t i k
h a y a t s a h a s ı n d a h a r i k u l a d e ilerlemeler k a y d e t m e k t e v e
h a y a t gittikçe m a k i n e l e ş m e k t e d i r . Yalnız, ş u v a r ki,
m e n ş e v e m a h i y e t i n i bilmediğimiz m a d d e n i n evsaf ve
a r a z ı n d a y a n ı l m a m ı z d a i m a m ü m k ü n d ü r . İşte m o d e r n
ilmin t e v a z u u d a b u n d a n ileri gelmektedir. B u g ü n ilim,
elde ettiği n e t i c e l e r d e yanılabileceğini, b u n u n m ü m k ü n
o l d u ğ u n u kabul e t m e k t e v e eski t a a s s u p v e t o y l u ğ u n ­
dan kurtulmuş bulunmaktadır.
İmdi, m a d e m k i ilmin s a h a s ı genişlik v e derinlik iti­
bariyle v e m e t o d u n u n imkânları b a k ı m ı n d a n h u d u t l u ­
dur; o h a l d e ilmin h u d u d u n u n ö t e s i n d e b i r akideler ale­
m i n i n v a r olabileceğini k a b u l e t m e k m a n t ı k e n z a r u r i ­
dir. M a d d e c i l e r i n zannettiği gibi, ilim b u z a r u r e t i inkâr
e d e m e z v e dini akide v e inançları i n s a n h a y a t ı n d a n
k o v m a k lâzımdır, diyemez. G ö z ü m ü z ö n ü n d e n süratle
g e ç e n b i r o t o m o b i l i n h a r e k e t ve m u v a s a l a t noktalarını
g ö r m e y i ş î m î z , b u n o k t a l a n i n k â r için b i r s e b e p teşkil
etmez. Bilâkis, kat'i s u r e t t e bilir v e teyit ederiz ki, b u

(34) Psikoloji, şuur yahut "vicdan" hallerini (=etats de conscience) tetkik


eden ve bildiren bir ilimdir. Fakat "vicdan" nedir? Psikoloji bunu bilmez ve bil­
mek te istemez. Zira "vicdan" nedir sualine verilecek cevap ne olursa olsun, psi­
koloji ilmini alâkalandırmaz. Psikolojiyi alâkadar eden, mesele his, teessür ve
zekâ gibi vicdan halleri ve fenomenleridir.
Otomobil m u t l a k a b i r n o k t a d a n h a r e k e t etmiştir v e b i r
n o k t a y a m u v a s a l a t edecektir.
E s a s e n , dikkat edilirse, ilim de neticelerinde, d i n gi­
bi, b i r i n a n ç sistemidir. Şu farkla ki, ilmi i n a n ç t e c r ü b e ,
m ü ş a h e d e ve m u h a k e m e d e n n e ş ' e t ettiği h a l d e , dini
i n a n ç s e z i ş l e r d e n hislerimizin a k ı ş m d a n ve içimizin yal-
v a r ı ş m d a n teşekkül etmekte; ilim, z e k â d a n din ve i m a n ,
his ve i r a d e d e n d o ğ m a k t a d ı r . B i n â e n a l e y h ilim d i n e ,
m a d d e c ü e r i n t a h m i n ettiği gibi> y a b a n c ı değildir. H a t t â
ilim ve i m a n aynı bir i n s a n ı n h a y a t ı n d a y a n y a n a y a ş a ­
yabilir. Nitekim, fiiliyatta b i r ç o k b ü y ü k âlim ve filozof­
l a r d a y a ş a m a k t a d ı r . İlim ile i m a n a r a s m d a t e z a t t a s a v ­
v u r edenler, hususiyle dini, ilmin t e r a k k i s i n e e n g e l g ö ­
r e n l e r âlimler değildir, âlim taslaklarıdır.
Hep zulmet-i cehildir ki illet
Dâim kalıyor bu hab-ı gaflet

Din v e Lâiklik / F. 5 65
— n—
DİN NEDİR?

Allah v e din:
Evvelâ Allah n e d i r ? Nasıl t a h a y y ü l e d e r s e n i z o d e -
ğildir/^^'Fakat O vardır. O ' n u t a n ı m a m a k m ü m k ü n d ü r .
Nitekim İnsan kıhğmdaki bazı h a y v a n l a r l a , h a y d u t l a r
t a n ı m a z . O ' n u n varlığına delil istemek, o n u inkâr için
vesile aramaktır. O ' n u n :
Varlığın bilme ne hacet kürre-i âlem ile
Yeter isbatına halkettiği bir zerre bile.
O ' n u i n k â r e t m e k bâtıla t a p m a k t ı r . O ' n u i s p a t a ç a h ş -
m a k , b e y h u d e yorulmaktır. O vardır, ç ü n k ü i n s a n v e
kâinat vardır. Fakat:
Hurşîd'i ezelden nasıl ister ki haberdar
Olsun daha bir zerreyi derketmeyen efkâr.
O ' n u n v a r h ğ m a delil; O ' n u d u y a n v i c d a n ı m , O ' n u i s ­
t e y e n v e a r a y a n g ö n l ü m d ü r . D ü ş ü n e n i n s a n için O ' n u
i n k â r a m e c a l yoktur:
Allah'ı ne yolda etsem inkâr
İkrar çıkar netice-i kâr.

(35) Bu eserin ilk baskısında, bü ifade yerinde şöyle.bir ifade kullanmıştık.


"Allah, nasd tahayyül ederseniz O'dur." Sahife altı notunda, Muhyiddin
Arabi'nin bu hususta "Allah, nasıl tasavvur ederseniz, ondan başkadır." dediğini
kaydetmiş ve bu iki ifade arasındaki fark üzennde okuyucuyu düşünmeye davet
etmiştik. İki baskı arasında geçen zaman içinde biz kendimiz düşündük ve
yanıldığımızı anladık.
D I N ve L A I K L I K —

Din nedir?
Din, b u ilâhî n u r n e d i r ? O, h e r ş e y d e n evvel, r u h u ­
m u z l a sezdiğimiz v e akl-ı selim ile d ü ş ü n ü p , kabul etti­
ğimiz ilâhî b i r k a n u n d u r . İ n s a n b u k a n u n u , yüksek
s a n ' a t , ahlâk v e insanlık d u y g u s u gibi, fakat d a h a ince
ve d a h a y ü c e b i r d u y g u olarak sezer; aklı ile m u h a k e m e
edip, kabul v e t a s d i k eder. Din, i n s a n r u h u n u n b u e n t e -

Çünkü bizim ifademiz Kur'an-ı Kerim'in İlılâs Süresindeki ilâhi İşarete aykırı
düşmekte ve bir nevi (şirk)e götürmektedir ve (lâ nazire leh) hakikatiyle tenaku­
za düşmektedir.
Filhakika îhlâs Süresinde Allah'ın (küfvü) yani eşi, misli ve nazın olmadığı
ifade buyurulmaktadır.
Halbuki bizim tarifimiz, hayalen de olsa, Allah'ın bir nevi eşi ve haziri mev­
cut olabileceğine ihtimal veriyordu. Hazret-İ Mubyiddin'in İfadesi ise bundan
kaçınmakta ve İhlâs Süresindeki beyana uygun gitmekte idi.
Bu defaki baskıda biz, Hazretin aynen kendi ifadelerini almak suretiyle, azız
ruhlarından af dileyerek, hatamızdan döndük.
Bizim ilk baskıdaki ifademiz ne kadar basit ve (şirk)e götürmekte İdiyse, Haz­
ret-i Mubyiddin'in ifadeleri de o kadar derin ve şirkten kaçınmaktadır. Bununla
beraber her iki İfade arasıda maksat bakımından fark olup olmadığı üzerinde dü­
şünülebilir.
Hazret-i Muhyiddin "Allah, nasıl tasavvur ederseniz, ondan başkadır" sözüy­
le şunu demek istiyor:
İnsan, Allah'ı tasavvur ve tahaylül bile edemez. O'na hayalinde de olsa bir
suret veremez ve bir eş bulamaz . Çünkü o varlık, insan İdrâkine ve hayâline sığ­
maz.
Bir şeyi tasavvur ve tahayyül etmek, zihinde, İç gözüyle, o şeyin hariçteki
vadığının suret ve hayalini görmek demektir. Yeryüzünde görülen ve duyulan
şeyler arasında Allah'ın bir benzen ve nazin yoktur ki, insan, zihninde. O'nun
suret ve hayalini görebilsin.
Bunun içindir ki, Allah'ın bütün (sıfât-ı zâtiyesi) ile varlığı akıl ile doğrudan
doğruya idrak ve ispat edilemez. Eğer edilebilseydi, onu inkâr mümkün olmaz­
dı. Zira aklın sabit ve mütehakkık gördüğü şeyi aklen inkâr mümkün olmaz. Bu­
nun aksi, farz edilirse aklın kendisiyle tenakuza düştüğü kabul edilmiş olur. Ak­
lın tenakuzu ise, aklı nefyeder, binaenaleyh mümkün değildir.
Allah'ın varlığı en çok kendi yarattığı eserlen ile yani insan ve kâinatla bil­
vasıta idrâk ve mantıki muhakeme ve istidlal yolu ile ispat edilebilir. Ooğnıdan
ispat, akıl ile değil, "nakil" ile mümkündür. Fakat herkes nakli kabul etmediği ay­
nı mantıki İstidlali de yürütmediği, binaenaleyh aynı neticelere varmadığı içindir
ki, Allah'ı İnkâr mümkün olmakta ve fiiliyatta birçok da İnkâr edenlere rastlan­
maktadır.
Yine bunun İçindir ki, büyük İslâm mütefekkirlen Allah'ın varlığından çok,
birliği üzerinde durmuş ve bunu ispata çalışmışlardır. Gayet tabii: Allah'ın varlı­
ğını kabul etmeyen kara kalbli, sağır kulaklı ve kör gözlülere onu kabul ettirme­
ye imkân yoktur. Çünkü akıl ve mantık kudretİ,^ insanın görüp duyduğu şeylere
yetişebilir. Bunun dışında kalan ve sırf "nakil" ile sabit olan Allah hakikati üze­
rinde akıl ve mantık âciz kalır, yürümez.
İşte Hazret-i Muhyiddin, "Allah, nasıl tasavvur ederseniz, ondan başkadır"
demekle bu hakikate İşaret ve filozofların üç beş sabifelik yazı ile anlatmak iste­
diklerini iki çift sözle ifade etmiştir.
miz m e k t e b i , h a y v a n l ı k t a n sıyrıhp, y ü k s e l e n i n s a n zekâ­
sının hiç d u r m a d a n a r a d ı ğ ı ''evveli illet"\n = (premiere
cause) e n t a t m i n edici izahıdır. " N e r e d e n geliyor, n e r e ­
ye gidiyoruz" sualinin ş a ş m a z cevabıdır; yok olmaktan,
hiçliğin karanlıklarına g ö m ü l ü p , g i t m e k t e n ü r p e r e n in­
s a n içinin ışığı; ü m i t ve i m k â n l a r ı n t ü k e n i p , s ö n d ü ğ ü
y e r d e n b a ş l ı y a n ü m i t ve i m k â n yolu; ilâçların d i n d i r e -
m e d i ğ i acıların ilâcı; h a r a p g ö n ü l l e r i n şenliği; iyilik,
adalet, feragat, s a d a k a t , fazilet, s a m i m i y e t kaynağı; in­
s a n v i c d a n ı n d a y a ş ı y a n i n a n m a ihtiyacının en p a r l a k v e
b e r r a k tecellisidir.

î n s a n ; d u y a n , d ü ş ü n e n , dileyen v e i n a n a n m a h l û k ­
tur. İ n s a n ı n t a m tarifi b u d u r . Dikkat e d e r s e k , d u y m a ,
h a t t â b i r d e r e c e y e kadar, d ü ş ü n ü p dileme, h a y v a n d a
d a m e v c u t olan hasselerdir. F a k a t i n a n m a melekesi, sırf
i n s a n o ğ l u n a m a h s u s t u r . B u n u n içindir ki, insanı "din­
d a r m a h l û k t u r " diye de tarif ederler. Filhakika, i n s a n
olan i n s a n , i n a n m a k ihtiyacmdadır. Bu, i n s a n r u h u n u n
e n temiz v e en d e r i n b i r t e m a y ü l ü d ü r . İ n a n m a y a n ve
içinde i m a m t a ş ı m ı y a n i n s a n , suya k a n m a y a n bir h a s t a
gibidir; servete, k o n f o r ve s e f a h a t e k a n m a z . Fert için
o l d u ğ u kadar, c e m i y e t için de felâketlerin k a y n a ğ ı , b u
kanmamazlıktır. Din, i h s a n ihtiraslarını fi'enleyen en
kuvvetli m a n e v i dizgindir.
B u n u bildikleri içindir ki, dini b i r iktidar rakibi g ö r e ­
rek, o n u n l a m ü c a d e l e y e girişen s o n d e v r i n diktatörleri,
kovdukları din m a b u d u n u n y e r i n e , devlet diye b a ş k a
b i r m a b u t yerleştirmeyi i h m a l etmemişlerdir. Bu a d a m ­
lar seziyorlar ki, b i r millet, millet olarak y a ş a y a b i l m e k
için b i r i n a n c a ve-yüksek b i r ideale m u h t a ç t ı r . Kitle için
m â b u t s u z d a i n a n ç olmaz. Fakat, k o v u l a n m a b u d u n y e ­
r i n e o t u r a n Jüpiter'in oğlu Baküs, n e azgın b i r m a b u t
imiş ki, müzminlerini b a r l a r d a ve m e y h a n e l e r d e b i r b i ­
riyle b o ğ a z l a ş t ı r ı p s e y r e t m e k t e n b a ş k a b i r şeyle a v u n a ­
mıyor.
Din ve kendiliğinden var olma fikri:
Din, şekk i ç i n d e b u n a l a n i n s a n r u h u n u n ışığıdır.
H e m d e yalnız i n a n m a değil, aynı z a m a n d a bilme ihti­
yacının ifadesidir. D ü ş ü n e n i n s a n , v a r h k l a r v e h â d i s e ­
ler zincirinin ilk halkasını g ö r m e , h a y a t v e kâinatın ilk
illeti (Premiere cause) h a k k ı n d a kendisini t a t m i n e t m e
i h t i y a c m d a d ı r . î n s a n , vicdaniyle b a ş b a ş a k a h p d ü ş ü n ­
d ü ğ ü z a m a n , n e r e d e n ve niçin geldik, n e r e y e gidiyo­
ruz? sualine cevap aramaktadır.
Biliyorum ki b e n , a n n e m ile b a b a m ı n s e v i ş m e s i n d e n
d o ğ u p v a r o l d u m . O n l a r da, b ü y ü k a n n e v e b ü y ü k b a b a ­
mın; o n l a r da, d a h a b ü y ü k a n n e v e b ü y ü k b a b a m ı n se­
v i ş m e s i n d e n d ü n y a y a geldiler. F a k a t ilk a n n e ve b a b a
nasıl v a r o l d u ? Tutalım ki insanlar, m a d d e c i l e r i n dediği
gibi, yüz m i l y o n l a r c a senelik b i r istihale ve istifa m a h ­
sulüdür, fakat istihale e d e n v e istifaya u ğ r a y a n h a y v a n
nevilerinin ilki n e r e d e n geldi ve nasıl v a r oldu? Tutalım
ki m a d d e , m a d d e n i n bir nevi istihalesidir, fakat m a d d e ­
d e n c a n n a s ı l çıktı? Ş u u r s u z m a d d e d e zekâ ve i r a d e gi­
bi ş u u r halleri ve yüksek r u h î m e l e k e l e r nasıl p e y d a ol­
d u ? M a d d e n i n m a d d e y e istihalesi m ü m k ü n d ü r , b u n u
kabul e d e r i m . Ç ü n k ü gözlerimle g ö r ü y o r u m ki, a ğ a ç
biter, b ü y ü r , kurur, dökülür, t o p r a k olur ve t e k r a r biter.
Bu d a i m i b i r t e k e r r ü r ve istihaledir. F a k a t siz b a n a ,
cansız m a d d e n i n c a n ve ş u u r a istihalesini izah ediniz.
C a n v e ş u u r u n ölümle hiçliğe istihalesi h a k k ı n d a n e
dersiniz? Nasıl b i r sırdır ki, cansız m a d d e d e evvelâ
d u y m a , s o n r a d ü ş ü n m e , dileme ve n i h a y e t i n s a n d a ol­
d u ğ u gibi, i n a n m a h a s s a ve melekeleri d o ğ d u ?

M ü ş a h e d e ile anlıyor ve g ö r ü y o r u m ki, y e r y ü z ü n d e


h a r a r e t i n m e n ş e i g ü n e ş t i r ; fakat g ü n e ş i n kendisi h a r a ­
retini n e r e d e n aldı ve nasıl v a r oldu? Kâinatın e n u m u ­
mi k a n u n l a r ı n d a n biri, "İlliyet Kan\xnu"=(Ioi de causali-
te) dir. Bu k a n u n a g ö r e , h i ç b i r şey, h i ç t e n v a r olmaz.
A d e m ' d e n v ü c u t çıkmaz. H e r varlığın m u t l a k a bir " m ü ­
essir illeti" (^cause efüciente); m ü e s s i r illetler serisinin-
de bir m e b d e i , b i r evveli illeti o l m a k lâzımdır. Aksi hal-
d e fasit b i r d a i r e y e girilmiş olur. H e m b u m e b d e ü s t ü n
akıl, m u t l a k i r a d e v e zeka İle muttasıf olmalıdır. Ç ü n k ü
bir eser ve neticeden ibaret olan kâniatm h e r zerresin­
d e ü s t ü n b i r akıl, külli b i r i r a d e v e zekâ k o k u s u s e z m e k ­
teyiz. Hülâsa, m e b d e ' l e r v e illetler serisi, g a y r i m ü t e e s ­
sir b i r m ü e s s i r e v e g a y r i m a h l û k b i r halika m ü n t e h i
olup dayanmalıdır. İşte b u s o n m e b d e , b u "iîiet-i evve­
liye" v e b u "gayr-i m a h û k halik" dinin bize bildirdiği
Allah tealâdır.
İlliyet k a n u n u k a d a r u m u m i d i ğ e r b i r k a n u n d a " h a ­
r e k e t " (= mouvement) k a n u n u d u r . K â i n a t t a canlı, c a n ­
sız h e r ş e y h a r e k e t k a n u n u n a tâbidir. H i ç k ı m ı l d a m a z
gibi g ö r ü n e n yalçın kayalar bile h a r e k e t k a n u n u n u n
h ü k m ü altındadır. F a k a t h a r e k e t v a r o l m a k için, en b a ­
sit b i r m ü ş a h e d e ile anlıyoruz ki, evvelâ b î r m u h a r r i k
yani h a r e k e t ettiren, s o n r a d a b i r m ü t e h a r r i k yanî h a ­
r e k e t e d e n v a r olmak lâzımdır. A ğ a c ı n y a p r a k l a n kımıl­
d a n m a k için, b i r m u h a r r i k i n , m e s e l â r ü z g â r ı n esmesi,
b u n u n için d e sıcak v e s o ğ u k iki m ı n t ı k a a r a s ı n d a b i r
h a v a c e r e y a n ı b u l u n m a s ı , b u n u n için d e g ü n e ş i n varlı­
ğı lâzımdır. F a k a t g ü n e ş i n kendisi h a r e k e t k a n u n u n a
tâbi, b i n â e n a l e y h müteharriktir. O n u n d a b î r m u h a r r i ­
ki o l m a k lâzımdır. F a k a t m u h a r r i k l e r serisi n a m ü t e n a h i
d e v a m edip g i d e m e z . Aksi h a l d e fasit b i r d â i r e y e giril­
miş olur. Ş u h a l d e m u h a r r i k l e r serisinin g a y r i m ü t e h a r ­
rik b i r m u h a r r i k e m ü n t e h i o l u p d a y a n m a s ı lâzımdır.
Ç ü n k ü s o n olarak kabul ettiğimiz m u h a r r i k d e m ü t e ­
h a r r i k olsa, s o n olmaz. O n u n d a b i r m u h a r r i k i olmak
lâzım gelir. İşte m u h a r r i k l e r serisinin s o n u olan gayr-i
m ü t e h a r r i k m u h a r r i k , d î n i n i n s a n l ı ğ a tâlim ettiği,
mümkinat ve muhdesata m a h s u s olan hareketten m ü ­
n e z z e h v e "vâcib-ül v ü c û d " (=Etre necessaire) Allah'dır.
F a k a t vâcib-ül v ü c û d , z a r u r i olarak, birdir. Birden
çok olamaz. Olsaydı, e s e r d e ihtilâf v e ihtilâl olurdu.
M ü ş a h e d e l e r l e sabittir kî. K â i n a t nizamının esasını t e ş ­
kil e d e n illiyet v e h a r e k e t k a n u n l a r ı d â i m a ittirat v e in­
s i c a m ü z e r e h ü k ü m l e r i n i icra etmektedirler.
Bizim ş u bir-iki satırlık izahımız, d e r y a d a n b i r k a t r e -
dir. İslâm K e l â m i y a t ı n d a 'Vacib-ül v ü c u d " h a k k ı n d a , b u
eserin k ü ç ü c ü k h a c m i n e s ı ğ m a y a n d a h a nice izah v e
delil m e v c t t u r . F a k a t biz b u izahları "vacib-ül v ü c u d " u
ispat m a k a m ı n d a zikretmedik. Ç ü n k ü m ü n k i r i h i ç b i r
delil ile ikna v e ilzam e t m e n i n i m k â n s ı z o l d u ğ u n u bili­
y o r u z . M ü ' m i n i n ise delile ihtiyacı yoktur. O n u n en b ü ­
yük delili v e i s p a t vasıtası "akl-ı selim"idir.
Biz b u izahları b u r a d a , dinin yalnız h i s ' e h i t a p e d e n
b i r k a n u n olmadığını; aynı z a m a n d a akla v e ilme d e h i ­
t a p ettiğini g ö s t e r m e k için zikretmiş b u l u n u y o r u z . Za­
m a n ı m ı z d a m ü n k i r l i ğ i n t u t t u ğ u y o l l a r d a n biri de, dinin
yalnız halk kitlelerinin hissiyatını f e t h e d e n b i r izah ol­
d u ğ u y o l u n d a k i iddiadır. Bu iddiayı ileri s ü r e n l e r c e , din
ilmî zekâyı t a t m i n e t m e y e n v e ilmî b i r tahlil v e t e n k i d e
t a h a m m ü l ü o l m a y a n b i r izahtır. Ve, sırf hisleri t a h r i k
e d e r e k taraftar, k a z a n a n , kuvvetinin sırrını hakikatleri
p e r d e l e m e k t e b u l a n b i r halk ilmi'dir. B u g ü n , diyorlar
seçkinlerin dini, ilimdir. Din ise, hislerinin hâkimiyeti
altında y a ş a y a n halk t a b a k a l a r ı n ı n ilmidir.
F a k a t insaf ile d ü ş ü n ü l ü r s e , "Hilkat-i â l e m " p e r d e s i
altındaki e s r a r ı keşfetmekte ilim, d i n d e n d a h a ileride
değildir. Ve ilmî denilen izah, dinin i z a h ı n d a n d a h a tat­
m i n edici o l m a k t a n uzaktır. Ç ü n k ü b u esrar, ilmin k e n ­
dine h a s o l a n m e t o t l a r l a , tetkik s a h a s ı n a g i r m e m e k t e ­
dir. E ğ e r b u h u s u s t a dinin izahları b i r faraziyeye d a ­
y a n m a k t a ise, k a b u l etmek lâzımdır ki, ilmin izahları
d a h a b ü y ü k i b h a m l a r l a dolu b a ş k a b i r faraziyeye da­
yanmaktadır.'^'''
Bir a n için farzedelim ki, kâinat, ilimcilerin iddia et­
tikleri gibi, m a d d e d e n ibarettir, h e r ş e y m a d d e d e n çık-

(36) İsbat-ı Vâcİb hakkında Batı dünyasının Hnstiyan alimlen de çok çalış­
mışlardır. Bu hususta okuyucuma, Fransa'da 1950 yılında on birinci baskısı ya­
yınlanan "Allah, Varlığı ve Mahiyeti" başlığını taşıyan şu nefis eseri tavsiye ede­
riz. Prof P. Fr. R. Garrigu - Lagrange : "Dieu - Son Erİstence et Sa Nature" 1950.
11. baskı. Paris. (Büyük boy 894 sahife) - "Allah, İnsan ve Kâinat "başlıklı şu mü­
him esed de tavsiye ederiz. "Essaisur Dieu, l'homme et l'univers". Bu eser beş-
yüz sahifelik müşterek yazılmış bir eserdir. Casterman, Journal - Paris, 1951.
m ı ş v e s o n u n d a , m a d d e y e r ü c u v e istihale edecektir.
Hilkat h a k k m d a k i b u i z a h m t a t m i n edici olması için ş u
suale c e v a p verilmesi lâzımdır: M a d d e n i n kendisi n e r e ­
d e n çıkmış ve nasıl v a r o l m u ş t u r ? E s r a r ile dolu o l a n b u
sualime "kendiliğfinden v a r o l d u " (=Generation sponta-
nee) ile c e v a p vermeyiniz, rica e d e r i m . Hilkat h a k k ı n ­
daki b u cevabınız, n a m ı n a k o n u ş t u ğ u n u z , ilmin m e t o d -
larına aykırıdır. Ç ü n k ü ilmin i s p a t usûlü, t e c r ü b e v e
raüşahadedir. Milyar s e n e evvelki hilkat b a h s i n d e ,
" k e n d i ğ i n d e n v a r olma" k a n â a t i n i h a n g i t e c r ü b e v e
m ü ş a h e d e d e n elde ettiniz. T e c r ü b e ve m ü ş a h a d e l e r , b i ­
lâkis, b u k a n a a t i n zıddmı i s p a t e d e r g ö r ü n ü y o r . Zira
h i ç b i r şey h i ç t e n çıkıp v a r o l m u y o r . Ş u r a s ı m u h a k k a k t ı r
ki, m a d d e c i l e r i n hilkat h a k k ı n d a k i (kendiliğinden v a r
olma) fîkri, dindeki  d e m v e H a v v a a k i d e s i n d e n d a h a .
kuvvetli değildir. Bu akide, b a s i t b i r t a h a y y ü l ise, o fikir
de ilmen ispatı ve izahı gayr-i kabil b i r faraziyedir.
Yoksa m u h t e r e m m ü n k i r , sizin t a n r ı l a ş t ı r d ı ğ m ı z
m a d d e , dinin "vacib-ül v ü c u d Allah"ımn aynı o l m a s ı n ?
Ş u farkla ki, sizin m a d d e n i z , kötülükler t a n r ı s ı ve h e r
t ü r l ü sefahet kaynağıdır. Dinin "vacib-ül v ü c u d Allah"ı
ise y e r y ü z ü n d e iyilik, fazilet ve adaletin timsalidir. F a ­
kat b e ğ e n d i ğ i n i z m a d d e y e t a p m a k l a , b i r vacib-ül v ü -
c u d ' a i n a n m a k a r a s ı n d a k i farkın, ferd için, cemiyet ve
insaniyet için, g ö t ü r d ü ğ ü yola dikkat ediniz.
Ş u n a dikkat ediniz ki, mazi o l m u ş ve b u g ü n k ü h a y a t ­
ta yeri ve r o l ü kalmamış s a n d ı ğ ı n ı z b u mes'eleler, h e ­
nüz halledilme yoluna bile girmemiştir. Bu h u s u s t a ile­
riye s ü r ü l e n ezeli ve e b e d i m a d d e (=matiere eternelle)
fîkri, istihale (-transformationl t e k â m ü l (=evolution)wQ
tabii istifa (=selection natureüe] gibi izahlar ve k a n u n ­
lar h â l â b i r e r faraziye ve b i r e r m u a m m a o l m a k t a n k u r ­
tulamamıştır. İlmin b i r hayli ilerlemiş o l m a s ı n a r a ğ ­
m e n , hilkat ve h a y a t ı n sırrı h e n ü z m u a z z a m bir m e ç h u l
olmakta d e v a m ediyor. D a h a d ü n e k a d a r m a d d e n i n a s ­
li ve n i h a i bir u n s u r u sayılan ve p a r ç a l a n m a z k a b u l edi-
len a t o m b u g ü n p a r ç a l a n m ı ş v e b u n d a n h â r i k a l a r d o ğ ­
m u ş t u r . Ş u h a l d e , eski Yunan filozofu ihtiyar Demok-
r/t'ten b e r i ilmin s a r s ı l m a z b i r k a n a a t l e b a ğ l a n d ı ğ ı eski.
"cüz'ü lâ y e t e c e z z â " y a h u t " p a r ç a l a n m a z a t o m " k a n a a t i
suya d ü ş m ü ş t ü r . Yarın d a h a n e l e r i n s u y a d ü ş e c e ğ i n i
bilmiyoruz. Yalnız ş u n u biliyoruz ki, ilim ilerledikçe v e
n u r u d a h a g e n i ş kitleleri aydınlattıkça, dinin gerileye­
ceğini v e dini g ö r ü ş l e r i n iflâs e d e c e ğ i n i s a n a n l a r yanıl­
mışlardır. Bilâkis, ilmin ileriye d o ğ r u attığı h e r a d ı m v e
h e r yeni b u l u ş , d ü ş ü n e n i n s a n h ğ ı dini akidelere biraz
d a h a y a k l a ş t ı r m a k t a v e Allah'ın b ü y ü k l ü ğ ü n ü biraz d a ­
h a y a k ı n d a n g ö s t e r m e k t e d i r . İ n k â r kolaydır. G ü ç olan
ve mertlik i s t e y e n ispattır. D ü ş ü n e m e y e n , tefekkür ve'
t e m a ş a h a y a t ı n d a n a s i b i o l m a y a n l a r d ı r ki, kolayca ink­
âr ederler. Vaktiyle, g ü n e ş i n değil, d ü n y a n ı n d ö n d ü ğ ü ­
n ü iddia v e i s p a t e d e n Galiîe'nin b u n u n l a , bilmeyerek,
d i y a n e t e n e b ü y ü k h i z m e t ettiğini " E n g i z i s y o n " d ü ş ü -
nebilseydi, o n u m a h k û m etmek değil, a l n ı n d a n ö p e r d i .
H e m h â d i s e v e v u k u a t h e p Allah'ın izniyle v e O ' n u n
iradesi v e ö n c e d e n tertibiyle c e r e y a n ettikten s o n r a , is­
t e r d ü n y a d ö n s ü n , ister g ü n e ş , a iz'ansız Engizisyon,
b u n d a n n e çıkar? Bereket ki, Galileyi v e d a h a nice
âlimleri m a h k û m e d e n din değil, cehalettir. İlerleyen il­
min m e ş ' a l e s i ö n ü n d e , cehaletin p e r d e l e r i b i r e r b i r e r
kalktıkça Allah'ın a z a m e t i d a h a iyi belirmektedir. İlmin
b u l d u ğ u h e r yeni hakikat, a r a y a n insanlığı, hakikatlerin
h a k i k a t i n e b i r a z d a h a yaklaştırmaktadır.
Zavalh g e n ç filozof Guyau"^' 1886'da, h e n ü z otuz iki
y a ş ı n d a iken yazdığı "İstikbalin Dinsizliği" a d ı n d a k i
e s e r i n d e g e l e c e k t e dinin yerini t a m a m i y l e ilmin alaca­
ğını s ö y l ü y o r d u . B u g ü n , altmış k ü s u r s e n e s o n r a , ilmin
k e n d i n d e n ş ü p h e y e d ü ş t ü ğ ü n e ş a h i t oluyoruz. Kabul
e d e r i m ki, y ü k s e k bilginlerin dini, ilimdir. Ç ü n k ü , b e n -

(37) Fransız filozofudur. 1854-1888. L'irrelİgion de l'avenir ve La Morale


sans obligation ni sanetion, Paris, Alcan eserleriyle meşhur olmuştur.
ce, hakiki d i n ile y ü k s e k bilgi, yalnız m e t o t l a r ı n d a ayrı­
lır, n e t i c e l e r i n d e b i r d i r v e h e r ikisi d e d e r i n b i r i n a n c a
dayanır. Hayatı v e kâinatı halkedİp, m u a y y e n v e s a b i t
k a n u n l a r l a sevk v e i d a r e e d e n b i r "Kaadir-i Mutlaksın
varlığına, içinin samimiyetiyle İ n a n a n b i r d i n d a r ile
"Kudret-i tabiiye"ye (-Energetismejyahnt filozof Berg-
son,'^' diliyle "ysi'stıcı t e k â m ü l " e (=evolution creatrice)
kâni olan hakiki v e ciddi b i r âlim v e y a filozof b e n c e ,
b i r b i r i n d e n m â n a v e m a k s a t t a n ziyade, kelime v e lâfiz^
d a ayrılmaktadır. Fakat, h e r k e s i n y ü k s e k bilgin n ı e r t e -
b e s i n e çıkması m ü m k ü n o l m a d ı ğ ı n a v e i n s a n l a r ı n b ü ­
yük b i r ekseriyetinin kitle s e v i y e s i n d e n y u k a r ı y a çıka­
m a y a c a ğ ı n a g ö r e , din yaşayacaktır. Bilgi kaynağı, a h ­
lâk v e t e r b i y e h o c a s ı olarak dinîn yerini h i ç b i r kıymet
d o l d u r a m a y a c a k t ı r . M a d d e m a b u d u n u n yarattığı b o ­
ğ u c u b u h r a n l a r içinde b u n a l a n insanlık, b i r g ü n kay­
bettiği i m a n ı h a s r e t l e a n ı p arayacaktır.
Nitekim a r a m a k t a d ı r . 1949 y a z ı n d a , m e r k e z l e r i n d e n
biri İsviçre'de b u l u n a n " M a n e v î Kalkınma Teşekkü-
lü"ne m e n s u p b i r İngiliz p r o p a g a n d a hey'etî gelmişti.
Bu h e y ' e t adamlariyle g ö r ü ş t ü k . Ç o k dikkate d e ğ e r şey-
•ler söylediler. Mîlletlerin s u l h a ve s a a d e t e e r m e l e r i için,
d ü n y a d a iyilik, adalet, m e r h a m e t , af v e m ü s a m a h a a h ­
lâkına s a r ı l m a k t a n b a ş k a çıkar yol yoktur, dediler. F a ­
kat, insaf île d ü ş ü n ü n ü z o k u y u c u m : İslâmiyet b u n d a n
b a ş k a b i r ş e y m i söylüyor?

Din, insan vicdanının ilk ve doğrudan


bir mu'tasıdır:
Ş ü p h e s i z ki, din, yapısı v e dış teşkilâtı itibariyle, içti­
m a î b î r m ü e s s e s e d i r v e cemiyet r e a l i t e s i n d e n ayrılma-

(38) H.Bergson, Meşhur Fransız filozofu (1859-1941) Eserlerinden (Madde


ve Hafıza), (Vicdanın Doğrudan Mu'taları Üzerine Deneme) meşhur eserlerin­
dendir.
y a n b i r vakıadır. E n iptidaî k a v i m l e r d e n , b u g ü n ü n e n
y ü k s e k medeniyetli milletlerine kadar, i n s a n l a r h e r d e ­
virde, u n s u r v e esasları değişik i n a n ç l a r a bağlanmıştır.
H e r m e d e n i y e t ç a ğ ı n d a insanlar, t a b i a t v e b e ş e r i y e t ü s ­
t ü h a r i k u l a d e b i r zekâ, i r a d e v e k u d r e t k a y n a ğ ı h a l i n d e
ezeli v e z a r u r i b i r m e v c u d u n varlığını sezmiş v e b u var­
hğı k â h m ü t e a d d i t v e k â h t e k t a s a v v u r etmiştir. G ö r g ü
ve bilgide ilerleyen c e m i y e t l e r d e b u seziş gittikçe kuv­
vetlenmiş v e n i h a y e t , zatı v e sıfatları s e m a v î dinlerce
tarif edilen ilâhî v a r h ğ a yükselmiştir.

F a k a t din s a d e b u değildir, o, b i r içtimaî vakıa ol­


m a k t a n d a h a b a ş k a b i r şeydir. Filozof Bergson diliyle
k o n u ş m a k lâzım gelirse, din aynı z a m a n d a i n s a n vicda­
nının ilk v e d o ğ r u d a n b i r m u ' t a s ı v e i n s a n ı n m a n e v î ,
yani d ü ş ü n e n v e i n a n a n b i r v a r h k o l u ş u n u n b i r tecelli­
sidir. Dini, sırf b i r c e m i y e t t a s a v v u r u n a irca edip, o n u n
sübjektif y a n i enfüsî m a h i y e t i n e g ö z y u m m a k d u m a n ı
g ö r ü p d e ateşi i n k â r etmektir.
Esef edelim ki, b u yola sapılmıştır. Temelleri o n d o ­
k u z u n c u a s r ı n s o n l a r ı n d a atıhp. Birinci D ü n y a H a r b i n e
t e k a d d ü m e d e n s e n e l e r l e iki D ü n y a H a r b i a r a s ı devirde
çok inkişaf e d e n yeni "sosyoloji m e k t e b i " b u yola d ö ­
külmüştür. B u m e k t e b i n mümessilleri'^"' b a ş t a Emile
Durkheim v e Levy-Bruhi olmak üzere, varış n o k t a l a r ı n ­
da, m a d d e c i l e r k a d a r menfi v e din aleyhtarı yeni b i r
g ö r ü ş o r t a y a atmışlardır. Bu g ö r ü ş t e din t a m a m i y l e r e ­
alist, h a t t â m a t e r y a l i s t b i r izaha b ü r ü n m e k t e ; Allah, b i r
nevi içtimaî t a s a v v u r (^representation sociale), din d e
b u t a s a v v u r u n h a r i c i e l e m a n l a r ı m teşkil edip o n u m ü -
e s s e s e l e ş t i r m e k t e d i r . B u n a g ö r e , âdetler, oyunlar, m u ­
siki v e s a n a t gibi içtimaî vakıalar n e ise, din d e farksız
olarak öyle b i r ş e y d i r v e t a m a m i y l e içtimaî o l u ş u n b i r
t e z a h ü r ü v e m ü ş t e r e k h a y a t ı n b i r eseridir. Yine b u g ö -

(39) Başlıcalan, Sorbon'da bilfiil felsefe hocalarımızdan olan Prof Bougie ve


G. Fauconnet'dir.
r ü ş t e , dinin e n iptidaî şekli " t o t e m i z m " y a n i h a y v a n l a r a
t a p m m a v e mistik esası d a " a n i m i z m " yani r u h akidesi-
dir. B u g ü n k ü s e m a v i d i n l e r d e b u iptidaî şekil d e ğ i ş m i ş
olmakla b e r a b e r , din fikrinin ö z ü n ü t e ş k ü e d e n r u h aki­
desi v e r u h u n ölmezliği inancı d a i m a mevcuttur/*'-'
Ş a h s e n D u r k h e i m sosyolojisine ç o k bağlıyım. P a r i s
Ü n i v e r s i t e s i ' n d e felsefe h o c a l a r ı m d a n b i r ç o ğ u b u m e k ­
t e b i n bellibaşlı mümessilleri idi. B u h o c a l a r ı m ı n d e r s l e ­
r i n d e n , e s e r v e e t ü d l e r i n d e n ç o k şeyler ö ğ r e n d i m v e i s ­
tifade ettim. B u n u n l a b e r a b e r , D u r k h e i m sosyolojisinin
b i r ç o k eksiklikleri v e y a n h ş g ö r ü ş l e r i b u l u n d u ğ u n a d a
kaniyim. Din h a k k m d a k i izahları b e n c e , b u sosyolojinin
eksik t a r a f l a r ı n d a n biridir. D u r k h e i m , maskeli b i r m a ­
teryalisttir v e k u r d u ğ u sosyoloji t a m a m i y l e isimsiz b i r
materyalizmdir.'^" Bu m e k t e b i n n a z a r ı n d a cemiyet, b i r
nevi Tanrı r o l ü almakta, ilmi m a d d e c i l e r i n m a d d e v e
kuvveti, t a r i h i m a d d e c ü e r i n iktisadi h a y a t şartlarının
y e r i n e b u r a d a cemiyet geçip o t u r m a k t a d ı r . B ü t ü n h a ­
yatı, sırf c e m i y e t vâkıasiyle izaha çalışan b u görüşte,
ferd v e ferdî kıymet silinip k a y b o l m a k t a d ı r .

Fakat, u n u t m a m a l ı d ı r ki, cemiyet f e r d l e r d e n teşek­


kül eder. F e r d l e r ise, c a n ve v i c d a n t a ş ı y a n , m u k a d d e ­
r a t ı n a ş u u r u olan v e mes'uliyet d u y a n mahlûklardır.
F e r d î v a r h ğ ı v e kıymeti ikinci p l a n a d ü ş ü r e n b u m e k t e ­
b i n içtimai h a y a t v e m ü e s s e s e l e r e d a i r o l a n g ö r ü ş l e r i
z a r u r î olarak n o k s a n d ı r .

40) Bu görüşler etrafında geniş bilgi edinmek isteyenlere tavsiye ederiz. Les
Formes elementaires de la vie religieuse, Durkheim. Alcan. 1925 - Qu'est-ce que
la sociologle, Bougie, Paris. Alcan - La Responsabilİtâ, Fauconnet. Paris, Alcan.

(41) Dukheİm sosyolojisinin din ve ahlâk bahislerindeki hataları üzerinde


mükemmel bir tenkİd eseri okumak isteyenlere tavsiye ederiz. Conflit de la mo­
rale et de la religion, par5imon Deploİge, Paris. Lib. Nationale.
Din, derin bir temayülün
ve hayati bir ihtiyacm ifadesidir:
Yukarıda d a kaydettiğimiz gibi, din s a d e c e içtimâi
b i r vakıa değildir; köklerini ferdîn i n s a n o l u ş u n d a n , y a ­
nan, ağlayan ve saadet u m a n bir yürek taşımasından
alan d e r i n b i r t e m a y ü l ve ihtiyacın İfadesidir. Bu ihti­
yaç, b i r t a r a f t a n ş u u r v e zekâsı s a y e s i n d e n â m ü t e n â h i -
liği sezen; b i r t a r a f t a n d a b u seziş ö n ü n d e kendi aciz­
liğini, k u v v e t v e melekelerinin yetersizliğini a n l a y a n in­
s a n d a k i acz v e çaresizlik sıkıntısından d o ğ m a k t a d ı r .
Fakat, i n s a n o ğ l u n u n , içi b ö y l e b i r sıkıntı ile d a i m a üzü­
lecek t e r a k k i v e t e k â m ü l ü n h e r m e r h a l e s i n d e , i n s a n
m a h d u t l u ğ u n u d a i m a d u y a c a k ve din, i n s a n ı n içini dol­
d u r a n d e r i n b i r t e m a y ü l ve ihtiyacın ifadesi olarak ya­
şayacaktır.

Ç ü n k ü , e n â l i m i n d e n e n cahiline k a d a r i n s a n , n e r e ­
d e n gelip n e r e y e gittiğini kendi k e n d i n e s o r a c a k ; fev­
k a l b e ş e r â l e m l e r d e n y ü k s e k bir ideal m e s n e d i ve bir
h a r e k e t v e faaliyet p r e n s i b i arayacaktır. F a k a t b u a r a ­
dıklarına v e s o r d u k l a r ı n a n e ilimde v e n e d e felsefede
t a t m i n edici v e iç ferahlatıcı b i r c e v a p b u l a m a y a c a k t ı r .
Neticede, y a d i n d a r olup, dinî hakikatlere g ö n ü l b a ğ l a ­
y a c a k v e i n s a n h a y a t ı yaşayacaktır; y a h u t d a h a y v a n l a -
şıp; fizik hisleri v e b a y a ğ ı zevkleriyle y a ş a m a y o l u n u tu­
tacaktır. Bu yol, insanlığı u ç u r u m a götürecektir. A ç m a ­
lım ki, m o d e r n i n s a n b u yolu t u t m u ş a benziyor. Terak­
ki b a h s i n d e çok ilerlediğini s a n a n b u g ü n k ü , i n s a n , h a ­
kikatte, h a y a t realitesinin muhtelif v e ç h e l e r i n d e n yalnız
birini, m a d d e y i g ö r e b i l m i ş ; ilim a ğ a c ı n ı n çeşitli m e y v a -
l a r ı n d a n yalnız m e m n u olanını k o p a r ı p yemiştir. B u n u
d a h a z m e d e m emiştir, ç ü n k ü m e y v a h e n ü z h a m d ı . Rö-
n e s a n s t a n b e r i zekâlarını yalnız m a d d e y e y ö n e l t e n l e r
d ü ş ü n m e d i l e r ki, h a y a t ilimleri, m a d d e ilimlerine nis­
betle d a h a m ü h i m d i r ; fakat çok geridedir. H a y a t ilimle­
rinin b u g e r i l i ğ i n e mukabil, m a d d e ve t a b i a t ilimlerinin
fevkalâde inkişafı, m o d e r n insanı şaşırtmıştır. Tapın­
m a k için m a d d e y i t a n n l a ş t ı r a n b u i n s a n , insanlığı k ü ­
tük e n s e y e v e k u b b e g ö b e ğ e feda etmiştir. Refahı s a ­
a d e t e , k o n f o r u h u z u r v e m e s e r r e t e t e r c i h eylemiştir. F i ­
zik âlemin eşkâl v e evsafını ö ğ r e n m i ş , k a n u n l a r ı n ı b u l ­
m u ş , fakat kendini u n u t m u ş t u r . N e t i c e d e , b ü y ü k m ü t e ­
fekkir Alexis Carrerm d e d i ğ i gibi, k e n d i hakiki ihtiyaç-
l a n n a c e v a p v e r m e k t e n âciz v e i ç i n d e d a i m a y a b a n c ı
kalmaya mahkıım olduğu bir makineler dünyası yarat­
mıştır.*'*^'

İlim ve hayat muamması:


H a y a t m u a m m a s ı ö n ü n d e ilim d a i m a h a y r e t t e kal­
m ı ş v e kalacaktır. İnsan, bilgide n e k a d a r ilerlerse iler­
lesin, b i r a n s o n r a n e olacağını g ö r ü p k e s t i r e m e y e c e k -
tir. O h a l d e , i n s a n için mâkul olan, i n k â r v e t e m e r r ü d
değil, teslimiyettir. Bu d a İslâmiyetin g ö s t e r d i ğ i yoldur.
İhtiraslarımın esiri v e h a y a l l e r i m i n o y u n c a ğ ı olma­
m a k için d ü ş e n m e l i y i m ki, d ü n y o k idim, b u g ü n v a r ol­
d u m . U y k u d a n u y a n ı r gibi u y a n d ı m . B ü y ü d ü m . Ağla­
dım, g ü l d ü m . Sevdim, sevindim. O k u d u m , ö ğ r e n d i m . . .
H a y a t denilen b u h â r i k a m u a m m a y ı , Allah hakikati­
ni b ı r a k ı p da, k ö r b i r t a b i a t ı n eseri v e cansız, ş u u r s u z
m a d d e n i n b i r d e v a m ı g ö r m e k , ü s t ü n ü a ş a ğ ı ile, canlıyı
camit yani cansızla, kıymeti sıfır ile izaha kalkışmak ol­
m a z m ı ? Böyle b î r izah ise, z a r u r î olarak, gayr-i ilmî d e ­
ğil m i d i r ?
D a h a s ı var. Yarın yok o l a c a ğ ı m . Sevdiklerimi a r k a d a
b ı r a k ı p g i d e c e ğ i m . Toprak olup, e r g e ç u n u t u l a c a ğ ı m .
Ah, b u n u düşünerek korkuyorum. A d e m uçurumun­
d a n ü r k ü y o r u m . Önceleri b u u ç u r u m u g ö r m ü y o r , d u y -

(42) Reflexions sur la conduite de la we. Lib. Plan, Paris, sah. 47.
m u y o r d u m . Ve k e n d i m i e b e d i s a n ı y o r d u m . Heyhat! Ya­
v a ş y a v a ş inkişaf e d e n fizik, fikrî v e r u h î melekelerim,
z a m a n t ö r p ü s ü a l t m d a , yine y a v a ş y a v a ş silindikçe,
A d e m k o k u s u d u y m a y a ve bir u ç u r u m a d o ğ r u gittiğimi
h i s s e t m e y e b a ş l a d ı m . G ö r ü n m e z v e m u k a v e m e t kabil
olmaz b i r kuvvet b e n i b u u ç u r u m a d o ğ r u itiyor. Direni­
y o r u m , h a y a t y o l u n u y ü r ü y ü p b i t i r m e k v e yok olmak
i s t e m i y o r u m . Hayır! diyor, hafiften gelen ve y ü r e ğ i m i
eriten b i r s e s . H a y a t y o l u n d a d u r u p , dikilemezsin. G e ­
r i d e n gelenlerin y o l u n u k e s e m e z s i n . Yürüyecek ve yok
olacaksın. Bu b i r k a n u n d u r ki, y a ş a y a n h e r fâni ölecek­
tir. N e r e d e , c a n ı n gibi sevdiğin a n n e c i ğ i n ? Ö n ü n d e
h ü r m e t l e eğilip elini ö p t ü ğ ü n b a b a c ı ğ ı n n e r e d e ? O sev­
diklerin ve saydıkların... O n l a r n e r e d e ? H e p , h a y a t y o ­
l u n u y ü r ü y ü p bitirdiler. Ağladılar, güldüler, sevdiler,
sevindiler, nihayet... Öldüler. Yok m u oldular? Biliyo­
r u m ki, cismi v a r h k toz t o p r a k oldu. Ya r u h i varlıkları
n e r e d e ve n e o l d u ? Bir z e r r e n i n bile k a y b o l u p yok ol­
m a d ı ğ ı ş u g ö k k u b b e altında r u h i varlıkları d a mı yok
oldu d e r s i n i z ?
H a y a t t a n gidiş, h a y a t a gelişten d a h a b ü y ü k bir h â r i ­
ka, d a h a d ü ş ü n d ü r ü c ü ve ü r k ü t ü c ü b i r istiftiam n o k t a ­
sı değil m i ? F a k a t b u n o k t a n ı n sırrı d e v a m ettikçe ve
h a y a t t a n ötesi k o r k u n ç b i r m u a m m a o l u p kaldıkça, b e ­
şeriyet, din v e m a n e v i y a t ihtiyacı d u y m a k t a d e v a m
edecektir. Bu m u a m m a ise, ç ö z ü l e m e y e c e k ve o l d u ğ u
gibi kalacaktır. İ n s a n aklının ve ilminin h a y a t m u a m ­
m a s ı n a , h a y a t a geliş ve h a y a t t a n gidiş s ı r r ı n a verdiği
tarif ve izahlar d a i m a cıhz ve sathi olacaktır.

Din ve hayat muamması:


Din, h a y a t m u a m m a s ı n ı tarif ve izah île halletmiyor;
i n s a n g ö n l ü n ü i m a n n u r u y l a ısıtarak, ferahlatıyor ve
o n u h a y a t t a n ötesi için ümitle d o l d u r u y o r . Lâzım olan
d a b u değil m i d i r ? İlmin gayesi, bilgi ışığı ile içimizi ay­
dınlatmaktır. İçimizde b u aydınlık hâsıl o l d u k t a n s o n r a ,
b u ister ilim ile, ister i m a n ile olsun, m ü s a v i değil m i ­
dir?
İyi d ü ş ü n ü r s e k , insanı ü r k ü t e n ö l ü m değildir, a d e m
"neanf'dir. Ö l ü m d e n değil, yok o l m a k t a n v e silinip git­
m e k t e n k o r k u y o r u z . Ş u h a l d e b ü t ü n m e s ' e l e , içimizde­
ki yok olma k o r k u s u ve silinip g i t m e endişesi y e r i n e b u
hayatın ötesinde yarın başka bir hayat yaşama ümidi
k o y m a k t a ve k e n d i m i z d e b u y a r ı n k i h a y a t a lâyık o l m a
a r z u s u v e gayreti u y a n d ı r m a k t a d ı r . İşte din, bize b u n u
t e m i n etmektedir. Bu ümit v e a r z u iledir ki, d i n d a r ı n
n a z a r ı n d a h a y a t h e m e b e d i l e ş m e k t e , h e m b ü t ü n elem
ve ıstıraplarına r a ğ m e n t a h a m m ü l edilebilir hale gel­
m e k t e , h e m d e yarınki e b e d i s a a d e t e u l a ş t ı r a n iyilik, t e ­
mizlik ve insanlık yolu halini almaktadır.
Dikkat o l u n s u n ki, b u ümit v e b u arzu, yalnız ferd
için s ı h h a t ve kuvvet k a y n a ğ ı değil; h e m de cemiyet için
devamlı ve istikrarlı b i r sulh v e s ü k û n şartıdır. A s ı r l a r
içindeki t e c r ü b e l e r g ö s t e r m i ş t i r ki, ferdlerinin g ö n ü l l e ­
r i n d e yarınki s e r m e d i h a y a t a lâyık o l m a a r z u s u y a n a r
cemiyetlerde, m ü n a s e b e t l e r d o ğ r u l u k ve temizlik e s a s ­
ları ü z e r i n d e n gitmekte; ç ü n k ü b u arzu ferdi s a ğ l a m b i r
insanlık t e r b i y e s i n e ve ahlâkına k a v u ş t u r m a k t a ; c e m i ­
y e t için sulh ve s ü k û n d a b u n d a n d o ğ m a k t a d ı r .
Fakat, rica ederim, b a n a g e ç m i ş devirlerde, h a t t a
b u g ü n bile, din adına işlenen cinayetlerden; d ö k ü l e n
k a n l a r d a n ve çevrilen m e n f a a t e n t r i k a l a r ı n d a n b a h s e t ­
meyiniz. Ben d e biliyorum ki, vaktiyle din m i h r a b ı n ı n
ö n ü n d e n i c e m a s u m b o ğ a z l a n m ı ş ve insanlık t a r i h i al
k a n l a r a bulanmıştır. Ben d e b i l i y o r u m ki, b i r takım din
s a h t e k â r l a r ı , c e n n e t b e z i r g a n l a r ı , cehalet s i m s a r l a r ı ve
hayâsızlık k a h r a m a n l a r ı , t a a s s u p nikahı takınarak, nice
m a s u m insanları aldatmış, ihtilâller çıkarıp, entrikalar
çevirmiştir.
Din v e Lâiklik / F. 6 RI
— DİN ve LÂİKLİK

A n c a k b u t ü r l ü y o l s u z l u k l a r d a n dini mes'ul g ö r m e k ,
i n s a n l a r m h o d g â m tıynetini v e hayvanlık m a h i y e t i n i
u n u t m a k t ı r . D i n d e n b u gibi yolsuzluklara m e y d a n v e r ­
m e m e s i n i beklemek, ölecek h a s t a b a ş ı n d a h e k i m d e n şi­
fa u m m a k t ı r . M e s ' u l olan d i n değil; i n s a n o ğ l u n u n için­
deki h o d g â m l ı k ve k e n d i n i d ü ş ü n ü r l ü k , şeytanıdır. Kö­
tülüklerin m e s ' u l ü b u d u r . Dinin b e ş e r i ve içtimaî g a y e ­
si d e i n s a n içinden b u ş e y t a n ı kovmaktır. Dinin gayesi,
d i y o r u m ; i n s a n o ğ l u n u n içini " m u k a d d e s " d u y g u s u ile
temizleyerek, ferdi ulvi v e ilâhi sıfatlarla b e z e t m e k ve
b u s a y e d e , o n u b ü y ü k i n s a n h k idealine d o ğ r u , y ü k s e l t -
mektir. Evet, dinin b e ş e r i m â n a s ı ve en üstün gayesi in­
sanlıktır. Ç ü n k ü , dinin n a z a r ı n d a , b ü t ü n i n s a n l a r "Zât-ı
Ecel"in kullarıdır ve imanlı i n s a n l a r kardeştirler.

M ü n k i r s e n , m u a y y e n v e h u d u t l u bir hayatın d e m i r ­
d e n ç e m b e r i içinde, k u y r u ğ u n u ç a r k a kaptırmış b i r fi­
n o gibi, d ö n e dur. M ü ' m i n , vakarlı bir tevekkülün göl­
gesi altında, i n a n d ı ğ ı yarınki e b e d i hayatı sakin b i r iç
ferahlığı ile beklemektedir.

Bırakınız,
herkes gönlünün ışığını kendisi yaksın:
M a d e m k i " n e r e d e n gelip, n e r e y e gidiyoruz?" sualini
k e n d i k e n d i m i z e s o r u y o r ve e n çok n e r e y e gittiğimizi
d ü ş ü n ü y o r u z ve m a d e m k i b u suale, d i n d e n b a ş k a , n e il­
m i n dilinde, n e d e akim m a n t ı ğ ı n d a ümit verecek ve iç
f e r a h l a t a c a k b i r cevap b u l a m ı y o r u z ; o h a l d e bırakınız-
da h e r k e s içini aydınlatacak ışığı kendisi arasın v e d i n ­
darlığı ü m i t verici ve ihtirasları yatıştırıcı h a r i m i n d e
m e s ' u d o l s u n . M a d e m k i h e r k e s e u m d u ğ u k a d a r ve h e r ­
kesle eşit s u r e t t e varlık t e m i n edemiyor, herkesi özledi­
ği s e r v e t e , i m k â n ve refaha k a v u ş t u r a m ı y o r u z ve asla
k a v u ş t u r a m a y a c a ğ ı z ; ç ü n k ü i n s a n o ğ l u n u n arzu v e ihti­
raslarının hudutsuzluğuna mukabil, kâinat içinde bir
n o k t a d a n i b a r e t olan k ü r e m i z i n cirmi gibi, n i m e t l e r i d e
m a h d u t t u r ; m a d e m k i b u fâni h a y a t t a kimimiz ballı b ö ­
rek y e r k e n , kimimiz s o ğ a n e k m e k dilenmekte, kimimiz
s e r v e t y ü k ü altında ezilirken, kimimiz h a s t a m ı z a ilaç
b u l a m a m a k t a y ı z , bırakınız o h a l d e isteyen d e r d i n i n ila­
cını tevekkülde, g ö n l ü n ü n a r a d ı ğ ı m k a n a a t t e b u l s u n ,
isteyen varlık v e s a a d e t ü m i d i n e i n a m p , özlediği'yarın­
ki h a y a t a b a ğ l a n s ı n . Bu s a y e d e içleri alt-üst e d e n h ı r s
fırtınası dinsin, t ü k e n m e k b i l m e y e n a r z u l a r s ü k û n e t
b u l s u n , yoksulluk tesellisini kıskançlıkta, sefaletin d e ­
vasını i n t i k a m d a v e k a n d a a r a m a s ı n . Aksi h a l d e i n s a n ­
lığı b e k l e y e n akıbet çok fecidir. D ü ş ü n ü l s ü n ki, i n a n m a ­
y a n i n s a n , h a y a t t a ümitsizliğin d o ğ u r d u ğ u v a h ş i b i r
h ı r s ile sarılmakta ve ö m r ü n ü n ş a r a b ı n ı s o n k a t r e s i n e
k a d a r içip s a r h o ş o l m a k için sefahet sofrası a r a m a k t a ­
dır. İ n a n m a y a n i n s a n , kolayca m a d d e ve ş e h v e t t a n r ı s ı ­
n ı n i r a d e ve idaresi altına d ü ş m e k t e d i r . C e m i y e t t e h e r
çeşit kötülüğü, zulmü, sefalet ve rezaleti d o ğ u r a n b u
m e l ' u n t a n r ı n ı n adı " ş e y t a n " dır. İnsanı b u ş e r i r i n elin­
d e n k o r u y u p k u r t a r a n b i r k u v v e t vardır, o d a Allah
d u y g u s u ve sevglsidir.

M a d d e v e ş e h v e t t a n r ı s ı n a t a p a n i n s a n d a , insanlık
seciyeleri silinmekte, fazilet, f e r a g a t ve fedakârlık y e r i ­
n e feci b i r " b o ş v e r " zihniyeti h â k i m olmaktadır. Bu zih­
niyet ise, b i r cemiyet için felâkettir.

Din ahlâkiyatmın kuvveti


ve içtimaî hayat için ehemmiyeti:
M a d d e c i l e r c e , m a d e m k i Allah bir v a h i m e , din d e b i r
takım parazitlerin b i r icadıdır; o h a l d e b u n l a r ı n h a y a t
v e c e m i y e t için b i r faydası ve m ü s b e t b i r rolü yoktur.
Bu v â h i m e y i ve b u icadı içimizden s ö k ü p a t m a k ve din­
siz y a ş a m a k m ü m k ü n d ü r . Nitekim b u g ü n i n s a n l a r ı n
b i r ç o ğ u dinsiz oldukları h a l d e , p e k â l â y a ş a m a k t a ve
b u n d a n dolayı bir eksikUk d u y m a m a k t a d ı r l a r .
K a b u l e d e r i m ki, i n s a n ilimsiz ve ahlâksız yaşayabil­
diği gibi, dinsiz de yaşayabilir. Nitekim h a y v a n l a r b ö y ­
le y a ş a m a k t a d ı r . F a k a t b u n d a n "ilmin ve ahlâkın h a y a t
v e c e m i y e t için b i r faydası y o k t u r " neticesi çıkarılama­
y a c a ğ ı gibi, d i n h a k k ı n d a d a b ö y l e b i r netice çıkarıla­
m a z . H e m b u â l e m d e çeşitli y a ş a m a şekilleri var. İnsan,
a y a ğ ı çıplak; b a ş ı k a b a k d a yaşıyor. H a y a ü n ölçüsü n e
y a ş a n ı l a n senelerdir, n e d e tüketilen s e r v e t ve m a d d î
i m k â n l a r d ı r ; fakat h a y a t ı n , d i y o r u m , insanî ölçüsü, key­
fiyetidir. Bir d i n d a r ı n iç h u z u r u n a , m a n e v î m e t a n e t i n e ,
gönül saadetine inanç merdiveninden başka hiçbir va­
sıta ile erişilemez. Nitekim erişilememiştir. Din m a n e v i ­
y a t ı n ı n v e r d i ğ i h u z u r u i n s a n , b a ş k a hiç b i r i m k â n d a b u ­
l a m a m ı ş t ı r . ' T o z i t i v i s f ' l e r d e n y a n i g ö r ü p işittiklerinden
b a ş k a b i r varlığa i n a n m a y a n b i l g i n l e r d e n k a l a b a h k ç a
b i r kafile, cemiyetler için dini i n a n ç l a r d ı ş ı n d a bir h a y a t
t a r z ı v e b i r ahlâk nizamı aramışlar, yüz elli s e n e d e n b e ­
ri h â l â a r a m a k t a d ı r l a r .

A r a n ı l a n b u n i z a m ı n m i h v e r i , m ü k â f a t ve m ü c a z a t
fikrine d a y a n m a y a n b i r iyilik v e kötülük olacaktır.
İ n s a n iyiliği sırf iyüik o l d u ğ u için sevecek; kötülük­
t e n d e sırf kötülük o l d u ğ u için kaçınacaktır. Bu bilgin­
lere g ö r e , din ahlâkiyatı (Edoniste) faydacıdır ve c e n n e t
s a a d e t i n i satın almak için m i s k i n c e bir p a z a r h k t a n iba­
rettir.
D i n d a r , iyiliği ve adaleti sırf b u faziletleri sevdiği ve
fazilet bildiği için değil, i n a n d ı ğ ı yarınki ahiret h a y a t ı n ­
d a m ü k â f a t ı m almak için y a p m a k t a ve aksi h a r e k e t l e r ­
d e n d e m ü c â z a t t a n k u r t u l m a k için kaçınmaktadır. Din­
d e iyilik v e adalet, bizzat b i r kıymet ve fazilet değil, sırf
m ü k â f a t s a t m almaya y a r a y a n çil akçedir. Hıristiyanlık­
taki " G ü n a h ç ı k a r m a " v e Müslümanlıktaki "Şefaat" di­
l e n m e l e r i n ve u m u m i y e t l e i b a d e t l e r i n gayesi, diyorlar,
h e p mükâfat ümidi ve mücâzât korkusudur.
Din h a k k ı n d a y ü r ü t ü l e n b u m ü t a l â a yalan değil, fa­
kat âdice bir pazarlık şeklinde ileri s ü r ü l m e s i yanlış,
h a t t â iftiradır.
D i n d e mükâfat ve m ü c â z â t fîkri vardır. C e n n e t ve
C e h e n n e m hakikati b u fikrin m ü ş a h h a s şekilde ifadesi­
dir. Zira din, i n s a n l a r içindir. M ü k â f a t v e m ü c â z â t ise,
i n s a n ı n h a m u r u n d a v a r o l a n b i r e r histir. İ n s a n g ö n l ü n ­
d e n b u hisleri kazıyıp a t m a k m ü m k ü n değildir. K u d r e t
eli, i n s a n ı "Haz"zı s e v e r ve " E l e m " d e n k a ç a r t ı y n e t t e
yaratmıştır. Mükâfat, i n s a n d a k i "Haz"zı a r a m a meyli­
nin, m ü c â z â t d a "Elem" d e n k a ç m a yaradılışının ceva­
bıdır.
Kaldı ki, d i n d a r l a r ı n y ü k s e k t a b a k a l a r ı , dini vazifele­
ri y e r i n e g e t i r i r k e n aslâ m ü k â f a t ve m ü c â z â t kaygısı
içinde değillerdir. Yüksek seviyeli b i r d i n d a r için iyilik
v e adalet Allah'ın emridir. B u n u y e r i n e g e t i r m e k ise,
sırf kulun Halikına kulluk vazifesidir. Z u l ü m ve kötülük
d e Allah'ın y a s a k ettiği hareketlerdir. B u n l a r d a n k a ç ı n ­
m a k d a yine kulluk vazifesidir. Yüksek seviyeli d i n d a r
"zâhid" ve "muttaki" dir, ibadetierini sırf "livechillâh"
y a p a r . Kıldığı n a m a z ı n , t u t t u ğ u o r u c u n , verdiği s a d a k a ­
n ı n mükâfatını b e k l e m e z v e b u n u aklına bile g e t i r m e z .

F a k a t b u " z ü h d " ve "takva" d e r e c e s i h e r k e s t e n b e k ­


l e n e m e z . D i n d a r l a r ı n kalabalık kitlesini teşkil e d e n halk
t a b a k a l a r ı için mükâfat ve m ü c â z â t fikri zaruridir. Ç ü n ­
kü b u fikir, yaradılışta mevcut, d e r i n b i r his h a l i n d e , in­
s a n ı n h a m u r u n d a vardır. İnsan, tıynet ve tabiati itiba­
riyle, m ü k â f a t a m e y l e d e r v e m ü c â z â t t a n kaçar. Dindeki
C e n n e t ve C e h e n n e m akidesi i n s a n o ğ l u n u n b u tıyneti­
n e c e v a p verir.
D I N ve L A I K L I K

M ü k â f a t v e m ü c â z â t fikri i n s a n fiillerini sevk v e ida­


r e e d e n r u h î kuvvetlerin b a ş ı n d a gelir. Nitekim, Bent-
ham ve Stuart Milî gibi m e ş h u r İngiliz filozoflarının
k u r d u k l a r ı (Utilitarîsme) y a n i faydacıhk felsefesinde b u
fikirler t e m e l i teşkil e t m e k t e d i r . Bu filozofların k a l e m i n ­
de "fayda" v e " z a r a r " t a b i r l e r i y l e k a r ş ı l a n a n m ü k â f a t v e
m ü c â z â t , i n s a n fiillerinin enerji kaynağıdır. İ n s a n fiille­
r i n i n h e p s i fayda fikrinden h a r e k e t e d e r v e i n s a n d a i m a
fayda a r a r , z a r a r d a n kaçınır. E n h a s b î gibi g ö r ü n e n ev­
lât m u h a b b e t i bile, n e t i c e itibariyle, a n a - b a b a n ı n , insi­
yaki d e olsa, b i r nevi fayda m ü l â h a z a s ı n a dayanır.
M e n f a a t h i s s i n d e n u z a k o l a n b u sevgi bile, n e t i c e d e ,
a n a - b a b a n ı n evlât s a y e s i n d e y a ş a m a ü m i d i n e b a ğ l a n ı r .
Adı g e ç e n filozofların faydacıhğı, sırf d ü n y a h a y a t ı ­
n a aittir v e asıl süfli b i r pazarlık olan b u nevi faydacıhk-
tır. D i n d a r ı n f a y d a c ı l ı ğ ı i s e , ö l ü m d e n sonraya
b a ğ l a n m ı ş b i r ü m i t olarak, c i d d e n ulvî v e hasbîdir.
Hakiki d i n d a r iyi fiillerinin mükâfatını d ü n y a d a b e k l e ­
mez. Dindara feragat v e fedakârhk kazandıran da bu­
dur.
Yalnız ş u n u soralım: Pozitivistler, aradıklarını bul­
m u ş l a r , m ü k â f a t v e m ü c â z â t fikrinden sıyrılmış b i r a h ­
lâk o r t a y a koyabilmişler, lâik ahlâk icad edebilmişler
m i d i r ? İcad edildiği s ö y l e n e n lâik ahlâk, k a b a b i r ''sen-
suaiisme'' d e n yani ş e h v a n i l i k t e n b a ş k a b i r ş e y m i d i r ?
Din ahlâkıyatı, i n s a n g ö n l ü n e yerleştirdiği yarınki h a ­
y a t a âit m ü k â f a t ümidi v e m ü c â z â t k o r k u s u ile, h e r ç e ­
şit ş e r r i n ve k ö t ü l ü ğ ü n b a ş ı olan ş e h v e t v e ihtiras şey­
t a n ı n ı zincire v u r m u ş t u r .
Y u k a r ı d a b a h s i g e ç e n filozof Guyau, geleceğin yal­
nız dinsiz değil, h e m d e m ü e y y i d e s i z v e m e c b u r i y e t s i z
b i r ahlâk devri'^^' olacağını t a s a v v u r e d i y o r v e o z a m a n ,
i n s a n l a r ı n m ü k â f a t v e m ü c â z â t beklemeksizin sırf iyilik

(43) Guyau'nun meşhur bir eseri, bu adı taşımaktadır: Esquise d'une Morale
sans obligation ni sanetion. Paris, Alcan, 20. baskı.
ve şırf adalet için h a r e k e t e d e c e k l e r i m u m u y o r d u . G e n ç
filozof, böyle t a s a v v u r ettiği v e melekleşeceklerini u m ­
d u ğ u insanların et yiyen v e k a n y a l a y a n erkekli, dişili
m a h l û k l a r o l d u ğ u n u u n u t u y o r d u . Zavallı Guyau, g e n ç
y a ş ı n d a yattığı m e z a r ı n d a n kalkıp d a Birinci v e İkinci
D ü n y a H a r p l e r i n i n fecaatlerini seyredebilseydi; gele­
cekte melekleşeceklerine i n a n d ı ğ ı i n s a n l a r m gittikçe v e
bilgileri arttıkça s ı r t l a n l a r d a n d a h a k o r k u n ç b i r hal al­
dıklarını g ö r ü r v e h a t â s ı n ı anlar, ü z ü l ü r d ü .
Biraz farklı y o l d a n g i t m e k ü z e r e , Gustave Belo'^' d a
a ş a ğ ı yukarı aynı h a t a y a d ü ş m ü ş t ü r . Ç ü n k ü b u m ü t e ­
fekkir d e iyiliği, güzelliği v e adaleti sırf cemiyet vakı­
a s ı n d a a r a m ı ş ; D u r k h e i m sosyolojisi gibi, ahlâkı sırf c e ­
m i y e t e irca etmekle, o d a çölün s e r a b ı m h a v u z z a n n e t ­
miştir.
Hakikat ş u d u r ki, b u g ü n yirminci a s r ı n o r t a s ı n d a b i ­
le, ciddi yüksek seviyeli b i r d i n d a r ı n r u h m e t a n e t i n e v e
seciye yüksekliğine iletecek, d i n d e n b a ş k a , hiçbir felse­
fî e s a s m e v c u t değildir. E ğ e r y a r ı n m e v c u t olur v e din
k u d r e t v e a y a r ı n d a , b i r ahlâk esası b u l u n a b i l i r s e , b u
e s a s ı n s a d e c e f o r m a d e ğ i ş t i r m i ş b i r din o l a c a ğ ı n d a n
ş ü p h e etmemelidir.
Bahsi h ü l â s a edip neticelendirelim: Din ferd için e n
kuvvetli b i r m â n e v i d e s t e k v e b i r iyilik v e fazilet k a y n a -
ğıd-n D i n d a r insan, h e r veçhile m e s ' u t t u r , B u i n s a n ı n
h a y a t t a gözü tok, g ö n l ü zengindir. H a y a t t a n ö t e s i n e gi­
d e r k e n d e gözü a r k a d a değildir. Ç ü n k ü b u i n s a n için
hakiki saadet, h a y a t t a n ötesindedir. O n u n n a z a r ı n d a
ölmek, s a d e c e varlık s a h a s ı n ı değiştirmek; " F e n a âle-
m i " n d e n "Bekâ âlemi"ne geçmektir. B u n u n içindir ki,
i n a n m a ve i n a n ç m e v z u u n a samimiyetle b a ğ l a n m a ,
ferd için başlı, b a ş ı n a v e t ü k e n m e z b i r s a a d e t v e b i r fe­
rahlık kaynağıdır. Allah sevgisi ve k o r k u s u i n ş a n d a

(44) Bakınız: Etudes de Morale possitive, Paris, Alcan (C. Belo'nun bu iki
ciltten İbaret eserinin hususiyle son kısımlan enteresandır.)'
kuvvetli b i r i r a d e v e çok s a ğ l a m b i r seciye y a r a t m a k t a ­
dır. G ö n l ü n d e Allah d u y g u s u t a ş ı y a n insan; iyi, h a s b i ,
d o ğ r u v e f e d a k â r i n s a n d ı r . D i n ahlâkıyatmı b a y a ğ ı b i r
p a z a r h k t a n i b a r e t g ö r e n l e r yanılıyorlar. Dindeki i b a d e t ,
y a r ı n m ü k â f a t a e r m e k v e C e n n e t e gitmek için değildir;
sırf Allah'ın rızasını tahsil e t m e k ve o n a karşı kulluk
b o r c u olan " ş ü k r " ü e d a etmektir. Mükâfat, vazife y a p ­
m ı ş v e " ş ü k r " ü e d â etmiş o l m a n ı n b i r neticesi v e b i r
ilâhi i h s a n d ı r . Kabul edelim ki, a v a m n a z a r ı n d a iyilik
y a p m a k gibi, k ö t ü l ü k t e n k a ç ı n m a k d a sırf m ü k â f a t ü m i ­
di v e m ü c â z â t k o r k u s u n a b a ğ l a n ı r . F a k a t z â h i d - m ü ' m i -
n i n i b a d e t l e r i n d e , fiil v e h a r e k e t l e r i n d e mükâfat v e m ü ­
câzât fiilinin s e b e p v e sâiki değil, s a d e c e neticesidir.
O n u n n a z a r ı n d a Allah'a kulluk e t m e k v e b u s a y e d e o n a
y a k l a ş m a k b i r vazifedir. Ciddi m ü ' m i n , iyiliği Allah'ını
sevdiği için yaptığı gibi, k ö t ü l ü k t e n d e b u sevgiyi kay­
b e t m e k t e n k o r k t u ğ u için kaçınır. İşte, din ahlâkıyatanın
kuvvetli v e içtimâi h a y a t için y e r i d o l d u r u l m a z faydası
d a b u r a d a d ı r . B u ahlâkıyatta i n s a n vicdanı s e v g i n i n ol­
d u ğ u gibi, k o r k u n u n d a ilhamını aynı b i r k a y n a k t a n al­
m a k t a ; i n s a n , b ü t ü n fiil v e h a r e k e t l e r i n d e , d a i m a b i r ilâ­
hî k u d r e t i n m u r a k a b e s i altında b u l u n d u ğ u n u d u y m a k ­
tadır.

Dini t e r b i y e n i n temeli b u d u y g u d u r . AHah s e v g i s i n e ,


d a y a n a n t e r b i y e n i n nasıl b i r s a ğ l a m seciye y a r a t t ı ğ ı n ı
bildikleri içindir ki, i s t i b d a t a d a m l a r ı ve politikacıların
sahtekârları, d i n d a r l a r d a n hiç hoşlanmazlar. Din
a d a m l a r ı y a n ı n d a â d e t a r a h a t s ı z olurlar. Ç ü n k ü d i n d a r ,
b ü k ü l m e z ve h e r i ş a r e t e b a ş sallamaz. Halbuki, Emil
Faguef in dediği gibi, m ü s t e b i t l e r v e sahtekârlar, etraf­
l a r ı n d a b ü k ü l m e y e n i n s a n istemez. O n l a r a , t o k a t yedik­
çe k ö p e k gibi y a l t a k l a n a n uysal, kaypak, ş a k l a b a n , e m i r
kulu, dalkavuk i n s a n l a r lâzımdır.'*^' M ü s t e b i t l e r v e poli­
tika b e z i r g a n l a r ı şayet, ş a h s î menfaatleri p e ş i n d e poli-

(45) Emil Faguet Lİberalisme, Paris Alcan, sah. 120.


likalarını y ü r ü t m e k için d i n d a r l a r ı n h i z m e t i n e m u h t a ç
olurlarsa, n e r e d e d i n d a r kisvesi altında yalancı v e m ü -
rai v a r s a , onları a r a r v e bulurlar.
O k u y u c u m ! B u küçük e s e r i n birinci kısmı b u r a d a
s o n a e r m i ş b u l u n u y o r . B u r a y a k a d a r biz, din b a h s i n i n
s a d e c e i n k â r v e ispatı mes'eleleri ü z e r i n d e d u r d u k v e
dini h e r ş e y d e n evvel, b i r akideler sistemi o l a r a k m ü t a ­
lâa ettik. A ş a ğ ı d a k i kısımlarda i n k â r v e i s p a t m ü n a k a ­
şalarını k a p a y a c a k v e dini "kişinin d â r e y n d e s a a d e t i n i
kâfîl e m i r v e nehiyleri cami b i r vaz-ı üâhî"'*^' y a n i ferd
için tutulacak yolu, y a s a l a r v e yasaklar ihtiva e d e n b i r
h a y a t yolu v e b i r ilâhî k a n u n olarak ele alacağız.

(46) Bu tarif, din üzerine İslâm İlâhiyatçılarının verdiği tariftir. Yani din, ferdi
dünya ve âhiret saadetine ulaştıran ilâhî yoldur.
İKİNCİ KISIM

D İ N HÜRRİYETİ N E D E M E K T İ R ?

Ne efsunkâr imişsin ey didar-ı hürriyet


Esir-i aşkın oiduk gerçi kurtulduk esaretten.
Namık KEMAL

BUGÜNKÜ CEMİYETLERDE DİN VE


DEVLET MÜNASEBETLERİ
Din sırf bir i n a n ç t a n i b a r e t değildir. B u n u n e k a d a r
t e k r a r etsek azdır. Din, aynı z a m a n d a , ameli bir h a y a t
yoIu; emirler ve y a s a k l a r ihtiva e d e n ilâhî b i r k a n u n d u r .
D i n d a r olan bir k i m s e n i n b u yolda y ü r ü m e s i ve b u ka­
n u n u n emirlerini y e r i n e g e t i r m e s i , y a s a k ettiği fiil v e
h a r e k e t l e r d e n k a ç ı n m a s ı , bir v i c d a n b o r c u olarak, lâ­
zımdır. Dinin k a n u n u n a itaat e t m e y e n v e emirlerini y e ­
r i n e g e t i r m e y e n kimse, d i n n a z a r ı n d a , m ü c r i m d i r .
F a k a t dikkat edelim ki, b u kimse, b u l u n d u ğ u cemiyet
içinde, yalnız d i n d a r değildir, h e m d e v a t a n d a ş t ı r ve b u
sıfatla, m u a y y e n b i r devlete tâbidir. F e r d i n t e b a a s ı n d a n
b u l u n d u ğ u devletin g ö s t e r d i ğ i y o l d a y ü r ü m e s i ve koy­
d u ğ u k a n u n l a r a b a ğ l a n m a s ı da, vatandaşlık vazifesi
olarak, lâzımdır.
Şu h a l d e d i n d a r olan b i r k i m s e iki türlü vazife ve
m e c b u r i y e t k a r ş ı s ı n d a kalmış o l u y o n Vazifelerinden bi­
ri dinidir ve b u n d a n d o ğ a n m e c b u r i y e t m â n e v i d i r . Di-
91
geri d e "sivil" yani m e d e n i d i r . B u n d a n d o ğ a n m e c b u r i ­
yet ise hukukî yani maddidir.'*''
Dikkat o l u n u r s a , b u iki nevi vazife v e m e c b u r i y e t t e n
h e r biri diğerini b a z e n l ü z u m l u küar, b a z e n d e nefye­
der. D i n ile devlet birleşik oldukları z a m a n , b u n l a r bir­
b i r i n i n lâzımı olur. Ayrı oldukları z a m a n da, b u iki t ü r ­
lü vazife ve m e c b u r i y e t , birbiriyle m u a r a z a y a g i r e r v e
b i r b i r i n i kovar. Filhakika, devletin k a n u n u , y a s a v e y a ­
sakları din k a n u n u n u n v e dini e m i r v e nehiylerin aynı
o l d u ğ u v e devlet r e s m e n b i r d i n e s a h i p b u l u n d u ğ u tak­
d i r d e v e b u şartla, dini v e sivil, iki vazife ve m e c b u r i y e t ,
b i r b i r i n i nefyetme v e b i r b i r i n e m u a r ı z o l m a şöyle d u r ­
s u n b i r b i r i n i n ayrılmaz lâzımı haline gelir. O s u r e t l e ki,
d i n e i t a a t e d e n aynı z a m a n d a v e sırf b u s e b e p l e devle­
t e itaat e t m i ş olur; devlete itaat e d e n d e d i n e itaat etmiş
sayıhr. Şu h a l d e v e b u t a k d i r d e , dini v e sivil, m a d d i v e
m a n e v i vazife v e m e c b u r i y e t l e r şeklen ikilik a r z e t m e k t e
iseler d e , hakikatte b u n l a r tektir v e "Allah, R e s u l ü n e ve
u l û l ' e m r ' e " yani b u g ü n k ü dilimizle, devlete i t a a t t a n iba­
rettir.

Yine dikkat o l u n u r s a , eskiden, g e r e k A v r u p a ' d a v e


g e r e k b i z d e , din v e devlet m ü n a s e b e t l e r i b u şekilde c e ­
r e y a n e t m e k t e , m â b e d ile devlet elele v e r i p birlikte y ü ­
r ü m e k t e idi. Eski d e v i r l e r d e devletin yasa v e yasakları
kuvvetini d i n m a n e v i y a t ı n d a n almakta, devlet dinin
bekçiliğini y a p m a k t a v e b u sebeple, biri m a n e v i , diğeri
m a d d i v e cismanî b u iki kuvvet m e r k e z i birbiriyle b a r ı ­
şık y a ş a m a k t a idi. Bu ş a r t ve b u vaziyet A v r u p a ' d a R ö ­
n e s a n s ' t a n yânî o n altıncı asırdan,, bizde d e Tanzi­
m a t ' t a n yani o n d o k u z u n c u a s r ı n birinci y a n s ı sonla-

(47) Manevi mecburiyet, müeyyidesini ferdin vicdanından alan mecburiyet­


tir. Dinî ve ahlâkî mecburiyetlerin hepsi manevidir. Hukuki mecburiyet ise, mü­
eyyidesi ve cebir kuvveti maddi yanî ferdin vicdanından hariç olan mecburiyet­
tir. Devletin kanunlarına İtaat etmeyen kimse, polis ve jandarma gibi Silahlı Kuv­
vetler marifetiyle itaate mecbur edilir. .
r ı n d a n itibaren d e ğ i ş m e y e başlamıştır; z a m a n ı m ı z d a
ise din ile devlet b i r b i r i n d e n t a m a m i y l e ayrılmıştır.
F a k a t din ile devlet b i r b i r i n d e n ayrılınca ve b u n l a r ­
d a n h e r biri k e n d i n e m a h s u s sistemi, k a n u n l a r ı , e m i r
v e nehiyleriyle d i ğ e r i n i n k a r ş ı s ı n a dikilince, o r t a y a b i r
çok m e s ' e l e v e müşkil çıkmakta, din ve devlet a r a s ı n d a
ister istemez, çetin b i r m ü c a d e l e k o p m a k t a d ı r . Ç ü n k ü ,
evvela m ü m k ü n d ü r ki, din ile devletten h e r b i r i n i n k a ­
n u n l a r ı , e m i r ve nehiyleri, t a m a m e n v e y a k ı s m e n , d i ğ e -
rininkilere aykırı olsun. Biri h e r h a n g i b i r h a r e k e t e , m e ­
selâ faiz alıp v e r m e y e m ü s a a d e e d e r k e n , d i ğ e r i b u n u n
m e m n u o l d u ğ u n u ilân etsin. Saniyen, y i n e m ü m k ü n d ü r ,
ki din ile devletten h e r b i r i , diğerini k e n d i n e r a k i p g ö r e ­
rek, elindeki kuvvet ve vasıtaları, açık v e y a kapalı b i r
s u r e t t e , diğeri aleyhine t a h r i k edip kullansın v e ferdi
b ü t ü n l ü ğ ü ile k e n d i s i n e m a l etmek istesin. Ş u s a y d ı ğ ı ­
mız i m k â n l a r sırf n a z a r î m ü t a l â a l a r değildir; d i n ve
devlet m ü n a s e b e t l e r i t a r i h i b a ş t a n a ş a ğ ı b u t ü r l ü ayrı­
lıklar, r e k a b e t ve m ü c a d e l e l e r l e doludur.
B u g ü n b u ayrıhk ve m ü c a d e l e , b i l h a s s a Türkiyemiz-
de, itiraf etmelidir ki, s o n h a d d i n e varmıştır. F a k a t içti­
m a î sulhu t e m i n edip g ö n ü l l e r d e h u z u r ve e m n i y e t ya­
r a t m a k için b u vaziyeti b i r a n evvel düzeltmek lâzımdır.
İşte, b u hedefe v a r m a k ve din ile devleti aynı b i r ülkede
y a n y a n a ve barışık bir h a l d e y a ş a t m a k ü z e r e , m o d e r n
devlet h u k u k u o r t a y a bir k a ç esaslı p r e n s i p k o y m u ş t u r
ki, b u n l a r d a n b a ş t a gelenleri, b u küçük e t ü d e m e v z u al­
dığım, din hürriyeti ve lâiklik prensipleridir.
Açık olalım, b i z d e b u m e v z u a lâyık o l d u ğ u e h e m m i ­
yet verilmemiş, n e d i n hürriyeti, n e de lâiklik fikrî, şim­
diye kadar, ciddî b i r s u r e t t e ele alınıp incelenmemiştir.
M ü p h e m o l d u ğ u k a d a r çok z a r a r h bir d ü ş m a n l ı k hissi­
n i n ifadesi halindeki bazı p o l e m i k yazılar b i r tarafa, b u ­
g ü n T ü r k i y e ' d e din h ü r r i y e t i m e v z u u n d a n e b i r eser, n e
d e ciddî b i r e t ü d m e v c u t t u r . B u n u n l a b e r a b e r , b u p r e n -
sibin b i z d e e n az y ü z k ü s u r senelik b i r hayatı vardır.
Filhakika d i n v e v i c d a n hürriyeti, T ü r k i y e m i z d e "Gül-
h a n e hatt-ı h ü m â y û n u " n d a n yani 1 8 3 9 ' d a n b e r i devlet
u m d e l e r i m i z i n b a ş ı n d a gelmiş v e 1924 a n a y a s a s ı n ı n
75'nci m a d d e s i n d e e n açık ifadesini bulmuştur.'^'
Biz, âcizane, b u m ü t e v a z i e d ü t ü m ü z l e b u b o ş l u ğ u
d o l d u r m a k istiyoruz. Okuyucularımıza faydalı olabilir­
sek, n e m u t l u bize."'"
Din h ü r r i y e t i n i lâyıkiyle izah e d e b i l m e k için, evvelâ,
din m e f h u m u n u tahlil edelim v e b u n u n ihtiva ettiği u n ­
s u r l a r ı görelim.

(48) 1924 Anayasasının 75'İna maddesi: "Hiç biriiimse mensup olduğu fel­
sefi içtihad, din ve mezhepten dolayı muaheze edilemez. Asayiş ve umumî mu­
aşeret âdabına ve kanunlar hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü dini
âyinler yapılması serbesttir."

(49) Bu eserin ikinci kısmını çok sevdiğim ve saydığım arkadaşım ve temiz


yürekli meslekdaşım. Ordinaryüs Profesör Ahmet Samim Cönensay'a, kürsü ha­
yalından ayrılışının nâçiz bir armağanı olarak, bundan evvel İthaf etmiş bulunu­
yorum.
DİN M E F H U M U N U N UNSURLARI

îman ve amel:
B u g ü n ü n maruf dinlerinden h e r h a n g i birinin esas­
ları ü z e r i n d e d u r u r v e d ü ş ü n ü r s e k , b u n u n iki t e m e l u n ­
s u r d a n m ü r e k k e p o l d u ğ u n u g ö r ü r ü z . B u n l a r d a n biri
i m a n (=foil diğeri d e amel f=acte/dir. B u h u s u s t a İslâ­
m i y e t gibi v a h d a n i y e t akidesi ü z e r i n d e o t u r a n , k e m â l
b u l m u ş b i r dini g ö z ö n ü n e getirelim. B u n u n ilk v e asli
bir u n s u r u v a r ki, b u " i m a n " y â n i i n a n m a d ı r . Yalnız,'
dikkat edelim kî, i m a n alielâde v e h e r h a n g i b i r şekilde­
ki i n a n m a değildir. İ m a n , alelade i n a n m a d a n d a h a d e ­
r i n b i r r u h haletidir. Bir k e r e , u m u m i y e t itibariyle,
i n a n m a öyle b i r r u h î m e l e k e d i r ki, b u n u n l a i n s a n , haki­
kat olarak k a b u l ettiği b i r t a s a v v u r u , s a d e c e hakikattir
deyip g e ç m e z ; o n u b e n i m s e r v e o n a gönlüyle iltihak
e d i p kuvvetle b a ğ l a n ı r . İ m a n ise, b u b e n i m s e m e v e
b a ğ l a n m a n ı n en yüksek derecesidir. İ m a n sahibi olan
b i r i n s a n , b u yüksek dereceli inancı s a y e s i n d e , a l d a n m a
k o r k u s u n d a n v e t a m hakikati b u l a m a m ı ş o l m a e n d i ş e ­
s i n d e n uzak kalır. Bu s a y e d e ve t a m h a k i k a t e ermiş ol­
m a hazzı içinde, imanlı insan, d e r i n b i r iç h u z u r u ve b i r
r u h sekineti duyar.
Fevri ve yakını iman:
İ m a n kelimesiyle ifade edilen b u r u h haleti sırf "tak­
l i p t e n n e ş ' e t e d i p "Fevrî" olabildiği gibi " t e y a k k u n " d a n
n e ş ' e t edip "fitrî" v e "yakını" d e olabilir.'^"' İster "taklidi
ve fevrî", ister "yakmî v e fikrî" olsun; imanı, b i r r u h h a ­
leti olarak a y ı r d e d e n n o k t a , şahsın i m a n m e v z u u n a
kat'iyetle i n a n ı p o n u d e r u n î b i r s u r e t t e tasdik e t m e s i ve
b u s a y e d e iç h u z u r u n a v e r a h a t l ı ğ ı n a ermesidir.
H e r dinin, k e n d i n e m a h s u s , i m a n u m d e l e r i vardır.
Ve bunlar, o dinin "akide"lerini v ü c u d a getirir. Akideler
d i n l e r e g ö r e az çok d e ğ i ş i r s e de, b ü t ü n k e m â l b u l m u ş
d i n l e r d e , h i ç d e ğ i ş m e y e n , b i r t a k ı m t e m e l akideler v a r ­
dır. B u n l a r ı n b a ş ı n d a , z a m a n ve m e k â n d a n , cisim v e
şekilden â r i , h a y a t v e kâinatı y o k t a n v a r e d e n , şeriksiz
ve nazirsiz, ezeli v e e b e d i b i r k u d r e t s a h i b i n i n v e b i r
"vacib-ül v ü c u d " (=Etre necessaireMn varlığı akidesiy-
le b u fâni h a y a t m ö t e s i n d e b a ş k a b i r ebedi h a y a t ı n v a r
o l d u ğ u akidesi geKr. İslâmın i m a n u m d e l e r i " Â m e n -
t ü " d e gösterilmiştir.'^"
Dinin yalnız i m a n d a n i b a r e t olmadığını söylemiştik.
O h e m i m a n , h e m d e ameldir. Dinin sırf t e m e l akidele­
r i n e i n a n m a k , ş ü p h e s i z ki, hiç i n a n m a m a k t a n d a h a iyi
ve ü s t ü n d ü r , fakat d i n d a r olmak için b u k a d a r ı kâfi d e ­
ğildir; aynı z a m a n d a , a m e l (=acte) yânî d i y a n e t i n e m ­
rettiği t a r z v e şekilde h a r e k e t e t m e k şarttır.

(50) Taklidden doğan İmana taklidi iman C = Croyance implicitej denir ki,
imanın edna derecesidir. Bir kimsenin bizzat görüp tetkik ederek şahsi bir karar
ve kanaate varmadan sırf başkasından işittiği bir şeye ve bir habere inanması tak­
lididir. İnsanların büyük bir ekseriyetinin dini, siyasi, içtimaî hatta İlmî İnancı bu
kabildendir ve çoklarımızın İmanı taklididir. Yani başkasının imanına İmandan
ibarettir. Taklidi iman aynı zamanda fevri (= splontane) dir. Bunun mukabilinde
teyakkun ve tefekkürden hâsıl olan iman var ki, buna da fikri ve yakini {- Cro­
yance explicite et reflecmie) denir. Asıl ve en yüksek iman budur. Peygamberler­
den sonra, âlimlerin ve geniş kültür sahibi insanların çoğunun imanı bu şekilde­
dir ve tabiatiyle, Allah indinde en makbul iman da budur.

(51) Âmentü İslâmın iman umdelerini İhtiva eder kİ, bunlar allıdır. Allah'a,
meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayrın ve şer­
rin Allah'ın takdiriyle vâki olduğuna inanmaktır
İmansız amel, riya v e salıtekârlıktır. Amelsiz iınan
ise sırf b i r felsefî kanaattir. Dini h e r h a n g i b i r k a n a a t t e n
ayıran h u s u s i y e t l e r d e n biri d e , dindeki i m a n ı n a m e l e
d a y a n m a s ı yâni m u a y y e n b i r h a r e k e t tarzı e m r e d e n v e
b u n u n l a haricileşen b i r i n a n ç olmasıdır. Hülâsa, a m e l
din m e f h u m u n u n ikinci b i r t e m e l u n s u r u d u r .

Amelin nevileri:
İ m a n gibi amel d e b i r k a ç çeşit olur v e ferdin cemiyet
içindeki vaziyetine v e m ü n a s e b e t l e r i n e g ö r e b i r k a ç n e ­
vi vazife şeklini alır. B u vazifelerin b a ş ı n d a v e dini
"ameller"in en hayırhsı olarak ferdin halikına karşı v e
halik ile m a h l û k a r a s ı n d a k i m ü n a s e b e t l e r e ait vazifeleri
gelir ki bunlar, en yüksek ifadelerini t a k d i s (=adoration)
fikrinde b u l a n , ibadet, d u â v e m ü n â c a t t ı r .
B u n d a n s o n r a , ferdin k e n d i n e f s i n e v e b a ş k a l a r ı n a
karşı vazifeleri gelir. B u n l a r ı n d a h e p s i n e b i r d e n " a h ­
lâk" (-morale) diyeceğiz. F e r d i n kendi nefsine karşı
olan vazifeleri "ferdi ahlâk"ı (=morale indJvidueUe) t e ş ­
kil eder. F e r d i n başkalarıyla m ü n a s e b e t l e r i n d e b u b a ş ­
kalarına karşı olan vazifeleri d e "içtimaî a h l â k " (= mo­
rale sociale) i v ü c u d a getirir. İçtimaî ahlâk da, aile ahlâ­
kı, meslek ahlâkı gibi kollara ayrılır.'^^^ Nihayet, dini v a ­
zifeler a r a s m d a en şerefli b i r vazife d a h a v a r ki, b u n a
"dine hizmet" vazifesi diyebiliriz. İ s l â m d a "i'lâ-yı keli-

(52) Okuyucum dikkat etmiştir ki dini amel ve ahkâmı tasnif eder kan huku­
ka ayn bir yer yermedik ve bu amelleri sırf ibadet ve ahlâka hasrettik. Fillıakika
din, hususiyle İslâmiyet; ibadet ve geniş mânada alınmak şarliyle, ahlâktan İba­
rettir. Bütün dinî amel ve ahkâm ya ibadet veya ahlâktır. İslâmiyetle hukukun alı-
lâktan ayn bir varlığı ve kendine hâs bir mevcudiyet ve mahiyeti yoktur islâmi­
yet nazarında yalnız "Hüsün = iyilik" ve "Kubuh = kötülük" vardır. İnsan fiil ve
münasebetleri "Hasen = İyi" ve "Kabih = kötü" diye ikiye ayrılır. Birinciler "ah-
lâk-ı hamide" yi ikinciler de "ablâk-ı zemiye"yi teşkil eder. Bu iki nevi "ahlâk"in,
yâni fiil, hareket ve mürjasebet tarz ve şeklinin tâbi olduğu ahkâmdan devlet kuv­
vetiyle müeyyidelenmiş olanları l}ukuku meydana getirir. Şu hafde İslâmda "Fı­
kıh" adı alan hukukun ahlâktan ayrı bir yeri ve mahiyeti yoktur. -^^

D i n v e Lâiklik / F. 7 97
metuUah" tabiriyle ifade o l u n a n b u vazife, cihad, yâni,
i c a b ı n d a , h a k y o l u n d a m ü c a d e l e v e h a r b e t m e hizmeti­
n e k a d a r g i t m e k üzere, dini o k u t m a , ö ğ r e t m e , n e ş i r v e
telkin e t m e gibi h i z m e t l e r ihtiva eder.
İşte din, u n s u r v e esasları itibariyle b u d u r , yâni ev­
velâ i m a n s o n r a d a ameldir. A m e l d e Allah'a ibadet, di­
n e hizmet v e i n s a n l ı ğ a h ü r m e t yâni a h l â k t a n ibarettir.
B ü t ü n m a r u f d i n l e r v e b i l h a s s a İslâmiyet b u e s a s l a r a
d a y a n m a k t a d ı r . D i n d e n b u esasları çıkarır v e i m a n ı
a m e l d e n ayırırsanız o r t a d a çıplak b i r ifade kalır ki, d i n
b u değildir. Din ile h e r h a n g i b i r felsefi i n a n ç a r a s ı n d a ­
ki fark - b u n u t e k r a r etmeyelim- dinin a m e l e d a y a n m a ­
sı; şekil v e ş a r t l a r ı Vahiy'e (=reveation) m ü s t e n i d n a s l a r
ile tayin v e t e s p i t edilmiş ameller y â n i vazifeler'^'^' ihtiva
e d e n b i r i n a n ç sistemi olmasıdır.

Takdis vazifesi:
Dini amellerin b a ş ı n d a , takdis (=adoration) vazifesi
gelir ki b u d a ibadet, d u a v e m ü n â c â t şeklini alır.
" İ b â d e t " kulluk d e m e k t i r v e d i n ıstılahı olarak, m a h ­
lûkun halikını, n a s l a r ı n v e dini ö r f v e içtihatların tâyin

Dikkat edersek, bugün de böyledir. Bugün de içtimâi bir nizam olarak huku­
kun kendine hâs bir mevcudiyeti yoktur. Bugünkü lâik hukuk baştan aşağıya ah­
lâk ve İktisat yahut da iyİ tedbir kaidesİdir. Başka bir deyişle, bugün bir mem­
leketin hukukunu vücuda getiren kaideler, hakikatte devlet kuvvetiyle müeyyide
lenmiş ya ahlâk, yahut iktisad veya iyi tedbir kaidesidir. Bunlardan hariç huku­
kun bir varlığı yoktur. Bu fikir etrafında bakınız:
Devlet nizamı ve hukuk (devletle hukuk arasındaki münasebet üzerinde bir
izah denemesi) Ali Fuad Başgil, istanbul Hukuk Fakültesi Mecmuası - cilt Vt, sa­
yı 1-2, 1950 sahife 25 ve müteakip.

(53) Amel, yapılması dinen emredilmiş bir fiil ve hareket olmak itibariyle
"vazife" adı alır. Dikkat edelim ki, amel yahut vazife yalnız dinden doğmaz; her­
hangi bir felsefi, siyasi ve iktisadi kanaatten de doğaiiilir. Meselâ doğruluğun bir
insanlık vazifesi olduğuna kani olan bir kimse işlerinde ve münasebetlerinde
doğrulukla hareket eder. Fakat dini kanaatten doğan amel, şekil ve şartlan esas­
ta Vahy'e dayanan naslar ile tesbit olunmuş vazifelerdir. Dinde vahiy, peygam­
berlere Allah tarafından vâki olan ilham, işaret ve "kelâm-i hafi" demektir.
ettiği şekil v e ş a r t l a r altında t a k d i s etmesidir. İbadet,
d i n d e en esaslı b i r vazife, h a t t â dinin direğidir. D i n d a ­
rın iç h a y a t ı m n u r l a n d ı r a n i m a n , k u v v e t v e gıdasını
i b a d e t t e n alır. Ve dindar, i m a n ettiği v e sevdiği Hâlikine
ibadetle yaklaşır; o n u n k e r e m v e i n a y e t i n e b u s a y e d e
nail. olur. " D u a v e m ü n â c â t " lisan ile v e y a kalbi o l a r a k
halikı y â d v e tezkir e t m e şeklindeki ibadettir. İslâmdaki
m a r u f tarikatlar, d u a v e m ü n â c â t şeklindeki i b a d e t esa­
sına dayanır.

Dine h i z m e t vazifesine gelince, b u n u şöyle ifade


edelim; Bir d i n d a r için, m e n s u p o l d u ğ u dinin akide v e
esaslarım etrafa y a y m a k , b u n l a r ı b a ş k a l a r ı n a d u y u r u p
ö ğ r e t m e k dini vazifelerin e n m u k a d d e s l e r i n d e n d i r .
Ç ü n k ü d i n d a r ı n n a z a r ı n d a , b u akide v e e s a s l a r b i r e r
hakikattir v e b u n l a r ı b i l m e y e n i n s a n helak v e h ü s r a n ­
dadır. Hakikati g ö s t e r m e k v e u ç u r u m a k a y a n b i r insanı
t u t u p k u r t a r m a k h e m yüksek b i r i n s a n h k b o r c u d u r ,
h e m d e Allah'ı takdis ve o n a i b a d e t vazifesinin e n s e -
vaplısıdır. Bu vazifeyi dindar, y e r i n e v e i c a b ı n a g ö r e v e
g ü c ü n ü n yettiği d e r e c e d e , fikren veya b e d e n e n , sözle
veya yazıyla ifa e t m e mükellefiyeti altındadır. İslâmda,
cihad farizesinden başka, tâlim v e t e d r i s , n e ş i r v e telkin
vazifesinin esası v e m a n t ı ğ ı d a b u d u r .

Mabet teşkilâtı ve ruhanilik mesleği:


"Tâlim v e t e d r i s , n e ş i r v e telkin" vazifesine bağlı ol­
m a k v e b u vazifenin ifasını m ü m k ü n kılmak üzere, din­
lerde b i r m â b e d teşkilâtı ve b i r ruhanilik mesleği var­
dır. Bu teşkilâtın gayesi v e b u m e s l e ğ i n m e v z u u b i r t a ­
raftan i b a d e t a h k â m v e m e r a s i m i n i t a n z i m v e i d a r e et­
mek, b i r t a r a f t a n d a dinin akidelerini v e amel a h k â m ı m
ö ğ r e n m e k , d u y u r u p tanıtmak, y a y m a k v e korumaktır.
Dikkat o l u n s u n ki, dinlerin k u d r e t v e nüfuzu h a t t â
d e v a m l a r ı n ı n i m k â n ı , h e r ş e y d e n evvel, m â b e d teşkilâ­
tının v e bilhassa, r u h a n i l e r sınıfının kuvvet v e salâbeti-
n e bağlıdır. Bu teşkilât f e r s u d e l e ş i r v e d a i m a d e ğ i ş i p
inkişaf e d e n ihtiyaçları k a r ş ı l a y a m a z b i r h a l e gelirse,
b u sınıfın b ü g i seviyesi d ü ş e r v e seciyesi ç ü r ü r s e d i n d e
o n i s b e t t e zayıflar. Bir g ü n gelir m a b e d i n çatısı çöker.
Tarih g ö s t e r i y o r ki, dinlerin a z a m e t devirleri m â b e d
teşkilâtıyla r u h a n i l e r sınıfının kuvvetli v e seciyeli oldu­
ğ u zamanlardır.'^'

H ü l â s a din, m ü c e r r e d b i r i m a n ve çıplak b i r akide­


d e n i b a r e t değildir; aynı z a m a n d a ahlâk v e ibadettir,
d u â v e m ü n â c a t t ı r , t â l i m v e t e d r i s , n e ş i r v e telkindir.
O k u y u c u m l a b u n o k t a ü z e r i n d e anlaştık ise, din h ü r r i ­
yeti b a h s i n e geçebiliriz.

(54) Muhakkak ki, bugün dünyada en kuvvetli mâbed teşkilâtı Katolik kilise-
sidir. Ve rubanilenn en yetişkin ve seviyece en yükseği de Katolik ruhanileridir.
Katolik kilisesi, merkezi Roma'daki Vatikan ülkesi olmak üzere, ruhani bir dev­
let halindedir. Bu devletin başında ve en mutlak bir hükümdar mevkiinde Papa
vardır. Papa dini içtihadiarında hata etmez kabul edilir ve iktidara bir nevi seçim
ile gelir. Fakat bir defa Vatikan hükümetinin başına geçtikten sonra, Papa'nın ma­
nevi nüfuzu ve ruhani kudreti âdeta hudutsuzdur. Azleder, nasbeder, hattâ diya­
netten tardeder. Elhasıl Papa, Katolik camiasını teşkil eden İsa ümmetinin kayıd-
sız şartsız ruhani reisi ve dini metbudur.
Vatikan hududları dışındaki Katolik dünyası -kİ, başlıca merkez memleket­
leri İtalya, Fransa, ispanya ve Portekiz'dir- mahalli kilise ruhanilerinin İdaresi al­
tındadır. Bu rubanilenn alt kademelerinde papazlar, dua okuyucular, vaiz ve za-
hidler üst kademelerinde de Evekler ve Kardinaller vardır. Bütün bu ruhaniler sa­
dakat ve itaat yemini ile Papaya bağlıdırlar. (Bu hususta etraflı malûmat almak is­
teyen okuyucularıma şu eseri tavsiye ederim. Les Institutions religieuses, par
Marcel Pacaut, Presses Unversitarires, 1951. Paris).
Katolik mabedinin teşkilâtı bundan İbaret değildir. Katolik kilisesi bİr çok ko­
lejler, enstitü ve üniversiteleriyle mükemmel bir tâlim ve tedris cihazına ve en
modern İlim ve kültür İle bezenmiş din adamlarından mürekkep bir neşir ve tel­
kin kadrosuna mâliktir. Bu teşkilât ve personelin hayatı vakaflar ve teberrularla besle­
nir ve idare edilir.
Kilise emrindeki bu müesseseler ve bu seçkin kadro İlim, kültür ve seciyece bugün
dünyanın en kuvvetli genç zekâlarını yetiştirmektedir. Katolik aleminin, yalnız ilahiy­
at, felsefe ve edebiyatta değil, aynı zamanda müsbet İlimler sahasmdaki büyük şöhret­
leri ve üstün alimleri de bu zekâlar arasında sivrilip yükselmektedir. İşte okuyucum,
Avrupa'da komünizmin yıkamadığı Katolik kalesi böyle kurulmuştur. Faşizmin
bükemediği için öpüp başına koyduğu Katolik eli, İdiller ordularının yaramadığı
Katolik cephesi budur. *>
Mabet teşkilâtı ve personeli bakımından, büyük dinler arasında, bugün kalanı,
esef edelim ki İslâmiyettir. Biz burada bu fakirliğin tarihi ve sosyolojik sebepleri
üzerinde uzun uzadıya durmayacağız. Yalnız bize en esaslı görünen iki sebebi kısaca
hatırlatmakla iktifa edeceğiz. Bunlardan bin ve bizce en başta geleni, İslâm dünya­
sında diyanetin bugün bile devletten yakasını kurtarıp politikaya karşı İstiklâl el­
de edememiş olmasıdır. Kanaatimizce, İslâm mabedi politikanın koltuğu altında
ve politikacıların hizmetinde kalmakta devam ettikçe daha da çok fakirleşmeğe
mahkûmdur. Bu vaziyetten kurtulmak ve böyle bir mahkûmiyete düşmemek içİn
İslâm mabedinin tutması lâzım gelen tek yol muhtariyet, hattâ istiklâldir ve bu
sayade politikadan ve politikacılardan yakasını kurtarmaktır.
Bugün İslâmın mâbed teşkilâtı ve personeli bahsindeki fakirliğinin diğer
esaslı sebebine gelince, bunu bu dinin kendi bünyesinde aramak İcap eder. İslâ­
mın diyanet bünyesi Idrıstiyanlıktan mühim bir noktada ayrılmaktadır: Hrıstİyan-
lık, ruhanilik ve dini ofis teşkilâtı üzerinde oturduğu halde. Müslümanlıkta ta ru-
hanilik ve dini ofis yoktur. İbadet hususunda ehliyetli olan her Müslüman öne ge­
çerek İbadete riyaset, eder. Meselâ, cemaatle namaz kılmak için dinen resmî sı­
fatı haiz vazifeli bir imamın bulunması şart değildir. Cemaat arasından imamete
ehli olan bir Müslüman başa geçer ve imamet İcra eyler. (Cuma namazlarının hu­
susiyeti bu mütalâanın dışında kalır).
Şüphesiz ki, bu yokluk İslâmiyet İçin bir üstünlük ve pek büyük bîr meziyet­
tir. Bu sayede İslâmiyet en liberal bir din vasfını kazanmış ve mensuplarını.
Hrıstiyanlıkta olduğu gibi, zaman zaman yükselip alçalan bir Ruhban sınıfının
sultasına tâbi kılmamıştır. Fakat buna mukabil, sorı. bir-ikİ asırlık vukuat göster­
miştir ki, mâbed teşkilâtı ve ofis yokluğu İslâm dünyasını diyanet bahsinde bir
başı boşluğa sevketmiş ye büyük bir noksan mahzuru doğurmuştur. Kuvvetli bir
teşkilât ve seçkin bir kadro yokluğu yüzündendir ki, bugün İslâmiyet, mâruz kal­
dığı hücumlara karşı, kendini müdafaa edecek yüksek seviyeli elemandan he­
men hemen mahrumdur. Son devirde komünizmin, faşizmin ve nasyonal sossya-
lizmin yıkamadığı Hrıstiyanlık kalesine mukabil: Müslüman memleketlerin bazı­
larında bir zamandan, beri şiddetle hüküm süren siyasî taassup feveranları karşı­
sında, esef edelim ki, İslâmiyet malup olmuşa benziyor, nasıl malup olmasın ki?
O bâzı memleketlerde İslâmın yüksek İlmini ve felsefesini hakkiyle bilen kalma­
mış ve din namına, ortalığı cehalet ve dalâlet bürümüştür. Bu gidiş devam eder­
se, korkarım ki, yarın Müslümanlar, Müslümanlığı Hristiyan âlimlerden öğren­
meğe muhtaç olup utanacaklardır.
— II —

DÎN HÜRRİYETİ PRENSİBİNDEN


DOĞAN HAKLAR

-Neye hürriyet için sürgüne gittiydin?


Evet
Gittim amma, bu değil belclediğim hürriyet
M e h m e d ÂKİF

M a d e m ki, din, î m a n ve ameldir, m a d e m ki a m e l de


ferdîn g e r e k hâlikma, g e r e k nefsine, g e r e k s e b a ş k a l a r ı ­
n a karşı îfasiyle mükellef o l d u ğ u b î r t a k ı m vazifelerdir;
o h a l d e dîn hürriyeti, evvelâ, i m a n h ü r r i y e t i demektir.
Bu da ferdin resmi veya gayrî resmi hiç bir tazyike, te­
sir, tehdit ve tedhişe uğramaksızm dilediği ve beğendi­
ği bir dinin akidelerine serbestçe inanması ve bunları
benimseyerek vicdanına mal edebilmesi demektir. Sa­
n i y e n din hürriyeti ferdîn akidelerini b e n i m s e d i ğ i d î n ­
d e emredilen vazifeleri, dinin kendi lisaniyle, naslar, örf
ve içtihatlarla yerleşmiş usûl ve âdabı dairesinde, res­
mî veya sivil hiç bir tazyike, tesir, tehdit ve tedhişe uğ­
ramaksızm serbestçe ifa edip yerine getirebilmesi ya­
hut, iki kelime ile, amel hürriyeti demektir.
Şu h a l d e ve netice itibariyle, din hürriyeti p r e n s i b i n ­
d e n ferd için bir t a k ı m h a k l a r yâni m ü s a a d e ve selâhi-
yetler d o ğ a r ki, b u n l a r evvelâ, i n a n m a hakkıdır. S o n r a
103
s e r b e s t ç e i b a d e t ve d u â e t m e hakkı, tâlim ve t e d r i s , n e ­
şir ve telkin faaliyetlerinde b u l u n m a hakkı; n i h a y e t di­
n i n emrettiği şekilde h a r e k e t e t m e , ferdi ve içtimaî a h ­
lâk ile b e z e n m e hakkıdır. Şimdi b u hakları b i r e r b i r e r
g ö z d e n geçirelim v e h e r b i r i n i n h u d u d u n u görelim.

İnanma hakkı:
Bu h a k en d e r i n r u h i b i r ihtiyacm ifadesi ve vicdanı­
mızın hakkıdır. Böyle o l d u ğ u içindir ki, b u n a "vicdan
h ü r r i y e t i " d e denir. Yalnız d i n ve v i c d a n hürriyetlerini
b i r b i r i n e k a r ı ş t ı r m a m a l ı d ı r . Din hürriyeti, b i r nevi vic­
d a n hürriyetidir, fakat v i c d a n hürriyeti m u t l a k a din
h ü r r i y e t i d e m e k değildir. B a ş k a bir t â b i r ile, v i c d a n
h ü r r i y e t i din h ü r r i y e t i n d e n d a h a geniştir ve yalnız dini
değil, aynı z a m a n d a h e r h a n g i bir siyasi, iktisadi v e y a
felsefi akide ve k a n a a t serbestliğini de ifade eder. Şu
h a l d e din h ü r r i y e t i y a h u t h e r h a n g i bir dinin akideleri­
n e i n a n ı p b a ğ l a n m a hakkı, v i c d a n h ü r r i y e t i n i n b i r nevi
v e h u s u s î b i r şeklidir.
İlk v e h l e d e , ferdin v i c d a n evinde o t u r a n i m a n , hiç
b i r s u r e t l e ve hiç b İ r kuvvet t a r a f m d a n b a s k ı y a v u r u l a -
m a z zannedilir. Ç ü n k ü i m a n v i c d a n e v i n d e n çıkıp d a fi­
il ve h a r e k e t h a l i n e g e l m e d i k ç e v a r mıdır, yok m u d u r
bilinemez. M e y d a n a v u r u l m a d ı k ç a , k i m s e n i n vicdanını
yoklayıp nasıl b i r i n a n ç beslediğini keşfe i m k â n ve v a ­
sıta yoktur. B i n â e n a l e y h ferd için i n a n m a h a k k ı n d a n ve
vicdan hürriyetinden bahsetme, âdeta damarlarımız-
daki k a n ı n ş e r b e t ç e d o l a ş m a s ı n ı t e m e n n i e t m e kabilin­
d e n b i r manasızlık olur gibi g ö r ü n ü r . B u n u n l a b e r a b e r ,
dikkat e d e r ve t a r i h e göz gezdirirsek, en çok i n a n m a
h a k k ı n a h ü c u m edildiğini v e z a m a n z a m a n dinî, ilmî
feslefî h e r çeşit i n a n c ı n baskı altına alındığını g ö r ü r ü z .
Vaktiyle eski R o m a ' d a Hıristiyaniara yapılan işkence­
ler, o r t a z a m a n l a r d a bâtıl denilen akide s a h i p l e r i n e kar-
şı G a r p t a ve Ş a r k t a r e v a g ö r ü l e n m u a m e l e l e r , A v r u ­
p a ' d a asırlarca d e v a m edip yüz b i n l e r c e i n s a n canı ya­
k a n engizisyonlar ve P r o t e s t a n l a r a çektirilen ezalar, h a ­
kikatte, h e p akideye ve v i c d a n evine t e c a v ü z teşkU et­
miştir.
Bu tecavüzler z a m a n ı m ı z d a b a m b a ş k a b i r şekil al­
mıştır. B u g ü n insanları a k i d e l e r i n d e n v e dini i n a n ç l a ­
r ı n d a n dolayı n e m a h k e m e y e veriyor, n e d e d a r a ğ a c m a
çekiyorlar. B u g ü n i n s a n l a r ı n içlerindeki i m a n v e akide­
yi ifsad edip k o r k u t m a k suretiyle iftia ediyorlar. Eski
devirlerin k a b a işkence usulü y e r i n e z a m a n ı m ı z d a , di­
y o r u m , g a y e t ince, sessiz v e ş a m a t a s ı z b i r u s u l tatbik
edilmekte, i n s a n l a r ı n v i c d a n g ö z ü patlatılıp akıtılmak­
tadır. Rivayete g ö r e b u u s u l ü n ilk ve i p t i d a î ö r n e ğ i n i
R u s Çarları vermiştir.
R u s y a ' n ı n Çarlık d e v r i n d e , Galiçya ve L i t u a n y a ülke­
s i n d e o t u r a n İslâv ı r k ı n d a n " R u t h e n e s " d e n i l e n b i r halk
v a r d ı . Ç a r l a r b u halkın milli m e z h e p l e r i n i s ö n d ü r ü p
b u n l a r ı O r t o d o k s m e z h e b i n e s o k m a y a k a r a r vermişler.
B u n u n için, z u l m ü n klâsik t e d b i r i , R ü t e n kiliselerini ka­
p a t m a k ve rahiplerini s ü r ü p halkı Rus O r t o d o k s kilise­
sine g e ç m e y e zorlamaktı. Ç a r böyle y a p m a m ı ş t ı r . Böy­
le y a p s a y d ı , d ü n y a d a , baskı y o l u n a g i t m i ş v e d i n h ü r r i ­
yetine aykırı h a r e k e t etmiş olmakla i t h a m o l u n u r d u .
Ç a r Rüten-kiliselerinin kapılarını açık b ı r a k m ı ş ve r a ­
hiplerin R ü t e n âyinlerini s e r b e s t ç e y a p m a l a r ı n a m ü s a ­
a d e etmiştir. H a t t â Rütenlerin m e k t e p ve m a n a s t ı r l a r ı ­
nı bile k a p a t m a m ı ş t ı r . Ç a r şu kadarcık b i r m ü d a h e l e d e
b u l u n m u ş t u r : R ü t e n kiliseleriyle m e k t e p v e m a n a s ­
t ı r l a r ı n ı h ü k ü m e t k o n t r o l ü altına almış v e b u m e k t e p
ve manastırlarda ders okutup ibadet eden genç rahip­
leri yetiştirecek olan h o c a l a r ı , R ü t e n m e z h e b i n i n gizli
d ü ş m a n l a r ı n d a n o l m a k ü z e r e , kendisi t â y i n etmiştir.
Bu m ü d a h a l e kâfi g e l m i ş , kısa b i r z a m a n d a R ü t e n l e r i n
milli din ve m e z h e p l e r i sessiz v e soluksuz ç ö k ü v e r m i ş -
— DİN ve LÂİKLİK —

Xi^(5sı G a y e t tabii: i ı ü k û m e t eiinin ve g ö z ü n ü n girdiği


m â b e d d e i m a n ve a k i d e ç ü r ü r ve çöker.
Sovyet h ü k ü m e t i , vaktiyle Ç a r ' m R ü t e n l e r e tatbik et­
tiği b u ş e y t a n i t e d b i r i b u g ü n R u s y a ' d a k i M ü s l ü m a n v e
Hıristiyan b ü t ü n halka tatbik etmektedir. Bize gelince,
s o n otuz senelik d e v r e içinde, b i z d e b u m e v z u d a t u t u ­
lan yol ve t a t b i k edilen usul h a k k ı n d a k a n a a t b e y a n
e d e m e m . Ç ü n k ü b u h u s u s t a h ü r değilim. O k u y u c u m u n
b e n i m a z u r g ö r m e s i n i v e o l u p b i t e n l e r ü z e r i n d e bizzat
kendisinin d ü ş ü n m e s i n i rica e d e r i m .

İbadet ve dua hakkı:


-İnsanın suya ve oksijene olan iîitiyaa gibi
Allah'a ihtiyacı vardır.
Alexis CARREL'^'

F e r d i n b e ğ e n d i ğ i h e r h a n g i dinî bir akideyi s e r b e s t ­


çe b e n i m s e m e y e hakkı o l d u ğ u gibi, b e ğ e n i p b e n i m s e ­
diği d i n c e k a b u l edilmiş usûl ve â d â b üzere, s e r b e s t ç e
i b a d e t v e d u â e t m e y e d e öylece hakkı vardır. Ç ü n k ü
ferdin b u n a ihtiyacı vardır. İ m a n gibi ibadet, d u a ve
m ü n â c â t d a i n s a n r u h u n u n d e r i n b i r t e m a y ü l ü ve i n s a n
yaradılışmın b i r ihtiyacıdır.
İ b a d e t r u h u n Allah'a d o ğ r u yükselmesidir. İnsan
için ibadet, h u s u s i y l e b u n a l m a z a m a n l a r ı n d a , en b ü y ü k
b i r teselli, r u h î istirahat, h u z u r ve kuvvet kaynağıdır.
İ b a d e t t e n m a k s a t , Allah'ı a n m a k ve kendini o n u n h u z u ­
r u n d a g ö r e r e k b u s a y e d e h a y v a n î heves ve ihtirasın
şiddetini kırmak, i n s a n l a r a m e r h a m e t , şefkat ve sevgi

(55) Bakınız: Jules Simon, Liberie civile, sah. 325.


(56) Voyage da Lourdes, Paris, (Yağmur Yayınlan / DUA)
hisleriyle b a k m a k v e b a ğ l a n m a k , v ü c u d u v e r u h u daimî
bir temizlik i ç i n d e tutmaktır. B u n a h e r k e s i n ihtiyacı
vardır. İ n s a n zengin, fakir, kuvvetli, zayıf n e vaziyette
b u l u n u r s a b u l u n s u n , m â n e v i b i r d e s t e ğ e v e b i r enerji
ihtiyatına d a i m a m u h t a ç t ı r . B u n u h e r k e s k e n d i h a y a t ı n ­
d a v e kendisiyle b a ş b a ş a kaldığı z a m a n d u y a r v e t e c r ü ­
beleriyle bilir. Hiç b i r e ğ l e n c e n i n bizi e ğ l e n d i r e m e d i ğ i
zamanlarımız, hiç b i r d e v a n ı n d i n d i r e m e d i ğ i acılarımız
oluyor. Hiç d ü ş m e y e c e ğ i n i s a n a n l a r , g ü n ü n b i r i n d e d ü ­
şüyor, m u h t a ç o l m a y a c a ğ ı n ı s a n a n l a r , g ü n ü n b i r i n d e
z a r u r e t İçinde kıvranıyor. Hastalık ve s a ğ h k gibi, h a z ve
k e d e r d e i n s a n içindir. Öyle m e y u s v e kederli anlarımız
oluyor ki, b u â n l a r d a e n yakınlarımızı bile k e n d i m i z d e n
uzak h i s s e d i y o r ve b u n a l ı y o r u z . İşte o z a m a n , fakat m a ­
alesef çok k e r e o z a m a n , m a n e v i y a t ihtiyacı d u y u y o r u z .
Bunu, esef ki, e n çok o z a m a n d u y u y o r u z . Din ve m a n e ­
viyat, tıpkı sağlıkta k a d r i b i l i n m e y e n s ı h h a t gibidir.

İtalyan fikir ve devlet a d a m ı F r a n c e s c o Nitti'nin d e ­


diği gibi.'^" Allah'a i m a n , nasıl b i r şekilde tecelli e d e r s e
etsin ve nasıl bir din f o r m a s ı n a b ü r ü n ü r s e h ü r ü n s ü n ,
hiç bir ilmi ve felsefi d o k t r i n i n t a t m i n e d e m e y e c e ğ i bir
r u h ve bir i n s a n içi ihtiyacına c e v a p v e r m e k t e d i r . Bu ih­
tiyacı bazı kimseler, içlerini bilgi n u r u ile aydınlatıp b u
s a y e d e t a t m i n edebilirlerse d e , i n s a n l a r m ç o ğ u , m u h ­
t a ç oldukları iç h u z u r u n u ve r u h sekinetini d a i m a din­
d e ve m a n e v i y a t s ı r r ı n d a arayacaklardır. Ş u n a i n a n m a ­
lıdır ki, r u h l a r ı n d a i m a n e t m e istidadı t a ş ı y a n i n s a n l a r
için, Allah'a i m a n ı n yerini hiç bir şey d o l d u r a m a z . Ve
b i r iç disiplini olarak, dinin k u d r e t ve m e t a n e t i n e hiç
bir siyasi v e y a içtimaî d o k t r i n yetişemez. F a k a t dinin
b u disiplin k u d r e t i v e i n s a n d a iç h u z u r u ve sekineti ya­
r a t m a sırrı i b a d e t t e gizlidir. F e r d b u sırrın derinliğine
a n c a k i b a d e t ile nüfuz edebilir.

(57) Bakınız: La democratle. Cilt II. Sah. 284, 1938. Paris-Alcan.


Elhasıl i b a d e t , ferdi halikına y a k l a ş t ı r m a k suretiyle
o n d a z e n g i n b i r m a n e v i y a t kuvveti y a r a t ı r ve i n s a n d a ­
ki " m u k a d d e s a t " d u y g u s u n u (sens du sacre) inkişaf et­
tirir. İ n s a n i b a d e t v e d u â ile Allah'a yükselir. F e r d kuv­
vet ve b u d u y g u s a y e s i n d e h a y a t ı n b i n b i r g ü ç l ü ğ ü n e
karşı k e n d i n d e k o l a y c a m u k a v e m e t i m k â n ı bulur. Dik­
kat e d e r s e k , m a n e v i y a t k u v v e t i n d e n m a h r u m olanlar,
b u n a l m a a n l a r ı n d a selâmeti y a kendilerini sefahetle
a v u t m a k t a , veya kilimin d ö r t u c u n u b ı r a k ı p serseriliğe
v u r m a k t a y a h u t d a i n t i h a r e t m e k t e arar. İyi g ü n l e r i n d e
m a n e v i y a t ı hiçe s a y a n l a r d ı r ki, u ğ r a d ı k l a r ı bir felâket
k a r ş ı s ı n d a k e d e r d e n h a s t a olup ölürler. Hakiki d i n d a r ­
l a r d a n n e sefih ve s e r s e r i olanı g ö r ü l m ü ş , n e de k e d e r ­
l e r i n d e n h a s t a o l u p i n t i h a r a kalkışanı işitilmiştir. Ç ü n ­
kü d i n d a r ı n n a z a r ı n d a , fani bir d ü n y a n ı n çok kısa bir
hayatı ve ç a b u k geçici zevki, k e d e r d e n k ı v r a n m a y a
d e ğ m e z . Bu h a y a t t a g ü l e n i n de, a ğ l a y a n ı n d a n i h a y e t
g i d e c e ğ i y e r birdir, e b e d i y e t evidir. Ve o r a d a az y a ş a ­
y a n ile çok y a ş a y a n , az gülen ile çok a ğ l a y a n h e p m ü ­
savidir.

B u n u n içindir ki bir m e m l e k e t t e m a n e v i y a t b a ğ l a r ı
ç ö z ü l d ü ğ ü z a m a n sefahet ve h e r çeşit cinayet alıp yü­
r ü r ; i n t i h a r l a r ç o ğ a l ı r ve i n s a n l a r b i r b i r i n i n k u d u r m u ş
k u r d u olur; k i m s e n i n k i m s e y e inanı ve g ü v e n i kalmaz;
k a r d e ş l e r b i r b i r i n e g ö z koyar; a n a l a r o ğ u l l a r ı n a âşık
olur; evlât a n a b a b a l a r ı n ı , t a l e b e h o c a l a r ı n ı v u r u p öldü­
rür. En y ü c e m e v k i l e r e yükselmiş devlet a d a | n l a r ı elle­
rini en âdi v e i ğ r e n ç işlere s o k u p bulaştırır.
F a k a t g a r i b i ş u d u r ki, b ü t ü n b u sefalet ve r e d a e t l e -
rin hakiki s e b e p l e r i a r a n m a z . H e r k e s birbirini ayıplar
v e i t h a m eder, fakat asıl ayıbın n e r e d e n n e ş ' e t ettiği
ü z e r i n d e d u r u l m a z . E m i n olunuz o k u y u c u m , hakiki s e ­
b e p r u h b o ş l u ğ u d u r ; asıl ayıp m a n e v i y a t ve mes'uliyet
duygusu yokluğudur.
Kabul e d e r i m ki, b i r cemiyette y ü k s e k m a n e v i y a t ı n
ve mes'uliyet d u y g u s u n u n k a y n a ğ ı s a d e d i n ve i b a d e t
değildir. Ü s t ü n ilim, felsefe ve s a n ' a t s a h i b i i n s a n l a r d a
m a n e v i y a t ı n y ü k s e k d e r e c e l e r i n e ulaşabilirler. Fakat,
y u k a r d a d a s ö y l e d i ğ i m gibi, din m a n e v i y a t ı n ı n ve k u d -
siyet d u y g u s u n u n (=îe sens du sacre) yerini t u t a c a k , o
kuvvet ve m e t a n e t t e , i n s a n için, b i r h a y a t d e s t e ğ i , h a t ­
tâ bir hayat rehberi bulunamamıştır. Dünya varolalıdan
b e r i d i n ile ahlâk, k u d s i y a t d u y g u s u n u n b i r e r nevi zu­
h u r u halinde, d a i m a b i r b i r i n e b a ğ l ı kalmıştır. Sok-
r a t ' t a n b e r i filozoflar, d i n d e n ayrı v e m ü s t a k i l b i r ahlâk
sistemi a r a m ı ş , fakat b u l a m a m ı ş t ı r . B u l a m a z , ç ü n k ü din
ve ahlâk i n s a n d a ayni bir m a n e v i o l u ş u n t e z a h ü r ü ve
ayni b i r k u d s i y a t d u y g u s u n u n ifadesidir. B u n u n içindir
ki, t a r i h e dikkat e d e r s e k , kudsiyyat d u y g u s u d u m u r a
u ğ r a y a n ve m a n e v i y a t kültürü zayıflayan cemiyetlerde,
ferdi v e içtimaî şekliyle b ü t ü n ahlâk d a d ü ş m e k t e ve b u
s e b e p l e b u cemiyetler, içinden ç ü r ü y e r e k n i h a y e t yük­
sek ahlâklı v e d i n ç cemiyetlerin b o y u n d u r u ğ u altına
girmektedir.
Ü m i d edelim ki, ileride c i h a n ş ü m u l b i r insanlık i d e ­
aline bağlı yeni b i r ahlâk kurulacak ve cemiyetler m u h ­
t a ç oldukları m â n e v i enerjiyi b u a h l â k d a bulacaklardır.
Bu m ü m k ü n d ü r . Fakat, iyi d ü ş ü n ü l ü r s e d i n ile insanlık
ideali birbirini nefyetmez; bilâkis, din ferdi insanlığa
g ö t ü r ü r ve cemiyeti yarının yüksek meziyetli insanlığı­
n a b u g ü n d e n hazırlar. K a n a a t ı m c a , b ü y ü k dinlerin, h u ­
susiyle İslâmiyetin ferdi ve içtimaî ahlâkıyatı insanlık
ahlâktyatınm aynıdır. B a ş k a b i r deyişle, d i n halka i n m i ş
ve kitleye m a l o l m u ş insanlıktır. Böyle o l d u ğ u içindir ki,
dine ve m a n e v i y a t a d ü ş m a n olanlar, dikkat e d e r s e n i z ,
insanlığa d a d ü ş m a n d ı r l a r .
G ü n ü n m a k i n e m e d e n i y e t i ve fabrika g ü r ü l t ü s ü için­
d e ş a ş k ı n a d ö n e n m o d e r n i n s a n , b u hakikati u n u t a r a k ,
zekâya d u y g u d a n d a h a ü s t ü n bir kıymet v e r m e k l e ; b ü ­
t ü n kuvvetini fikrî faaliyetlere yöneltip b u n a mukabil,
hissî faaliyetlerini i h m â l e t m e k l e hayatı v e s a a d e t i için,
n e b ü y ü k b i r h a t a y a d ü ş t ü ğ ü n ü n farkında değildir. H a ­
y a t t a m u v a i f a k v e m e s ' u t o l m a k için zekânın terbiyesi
k a d a r v e belki d a h a çok hislerin terbiyesi m ü h i m d i r .
B u g ü n ü n mektep ve maarifinin terbiye sisteminde ah­
lâk, estetik v e kudsiyat d u y g u l a r ı n ı n inkişafına lâyık
olan e h e m m i y e t i n v e r i l m e m e s i t a m i r i v e telâfisi g ü ç b i r
h a t â d ı r . U n u t u l m a m a l ı d ı r ki, i n s a n ı n d e ğ e r i , yüklendiği
bilgi h a m u l e s i n d e n ziyade, ş a h s i y e t v e seciyesindedir.
Ş a h s i y e t v e seciye ise, iyi t e r b i y e g ö r m ü ş hislerin m e y ­
vesi dir.
Ş a h s i y e t v e seciye y a p a n h i s l e r a r a s ı n d a d i n d u y g u ­
s u v e Allah ş u u r u b a ş t a gelir. B u d u y g u v e ş u u r i s e e n
m ü k e m m e l ifadesini " i b a d e f ' t e bulur. İ b a d e t b i r t a k ı m
h a r e k e t l e r , o k u m a l a r v e y a l v a r m a l a r d ı r . Bazan d a eşya
ve k â i n a t ı n izafi v a r l ı ğ ı n d a n sıyrılıp ebedi ve m u t l a k
v a r l ı ğ a d o ğ r u yükselen levhayı d e r i n b i r hayranlık s ü ­
k û t u i ç i n d e temaşadır.'^^ H a r e k e t v e t e m a ş a şeklini alan
i b a d e t , g a y e s i itibariyle r u h u n levsiyyattan temizlenip
y ü k s e l m e s i v e ş u u r u n Allah hakikati içinde erimesi d e ­
mektir.
İ b a d e t v e d a h a şümullü b i r t a b i r l e din, m a n e v i y a t
â l e m i n e aittir. Bu âlem ise ilmin v e teknolojinin d ı ş ı n d a
kalır. Ç ü n k ü teknolojinin s a h a s ı m a d d e d i r . İlmin s a h a s ı
ise, m ü ş a h e d e altına alınabilen m u h i t v e hâdiselerdir.
Din d u y g u s u , tıpkı aşk v e güzellik d u y g u s u gibidir, ki­
t a p t a n alınmaz. İnsan, i m a n s a h i b i olmak için âlim ol­
m a k lâzım gelmez. İnsanların e n b a s i t v e cahili bile, g ü ­
lün y a p r a k l a r ı n d a n nefis gül, k o k u s u n u d u y d u ğ u gibi,
e ş y a v e e c s a m ı n b i n b i r e s r a r ı n d a n d a Allah'ı duyar. El­
v e r i r ki d u y m a k istesin.
Bu b a h i s t e ş u r a s ı m u h a k k a k t ı r ki, b u g ü n e kadar, Al­
lah ş u u r u n u n ulviyetine yükselebilen b i r d u y g u ve ş u u r

(58) İslâmdaki bazı tankatler, meselâ Nakşibendi tarikati, tefekkür ve temaşa


şeklinde ibadet etmektedir.

no
m e v c u t olmamıştır. Ve b i r m e m l e k e t için felâketlerin e n
b ü y ü ğ ü Allah ş u u r u n u kaybetmektir. Bu ş u u r u "kaybe­
den bir millet her nevi idealden de mahrum kalır. İde­
alden^ mahrum bir millet ise, hayat yolunda istikameti­
ni kaybeder ve nereye gideceğini bilmeyen bir şaşkına
döner/"^^' Gayet tabiî; İ d e a l g e r e k ferd, g e r e k millet
için, h a y a t y o l u n u n k a r a n h k l a r ı içinde n u r s a ç ı p etrafi
a y d ı n l a t a n b i r ışıktır. İ d e a l d e n m a h r u m v e m a n e v i y a t ı
ç ü r ü m ü ş b i r cemiyette cinayetlerin ö n ü n e h a l k t a n silâh
t o p l a m a k l a , intiharların ö n ü n e b u n l a r ı n n e ş r i n i y a s a k ­
lamakla g e ç m e y e ç a h ş m a k b o ş t u r . Böyle b i r c e m i y e t t e
cinayetleri ceza k a n u n l a r i y l e ö n l e m e y e ç a h ş m a k , h a s t a -
hğı zehirle t e d a v i y e kalkışmaktır. Ç ü n k ü b ö y l e b i r cemi­
yette yerine servet ve bilgi ile, n e tehdit ve tedhişle doldu­
r u l a m a y a n b i r boşluk vardır: Maneviyat boşluğu.'""^

H ü l â s a edelim: İ b a d e t serbestliği din h ü r r i y e t i n i n


çeşitli c e p h e l e r i n d e n b i r i d i r v e ferd için m u k a d d e s b i r
haktır. B u n a el u z a t m a k v e ferdîn e n tabii b i r hakkı olan
i b a d e t serbestliğini h ı r p a l a m a k , d i n h ü r r i y e t i n e v e vic­
d a n s e l â m e t i n e alçakça t e c a v ü z etmektir. G ö n ü l d e k i
i m a n gibi m â b e d d e k i ibadet, d u â v e m ü n â c â t d a b i r k a ­
n u n v e k a r a r m e v z u u değildir v e olamaz. K a n u n vâzu
ve h ü k ü m e t j a n d a r m a s ı m â b e d içinde h ü k m e d e m e z .

(59) Filozof ve devlet adamı Edgar Quinet Buguit'den naklen, Traite de Dro­
it constitutionel, cilt V, sah. 402. 5'inci baskı.
Bu mevzuda meşhur Amerikan devlet^adamı ve Birleşik Amerika Devletleri­
nin kurucusu Washington'un Amerika milletine yaptığı veda nasihatları arasında­
ki şu nefis nasihati hatırlatmakta fayda vardır. "Bir milleti siyasî huzur ve saade­
te götüren imkân ve desteklerin başında din ve ahlâk gelir. Ahlâksız bir halk
hükümetinin yaşamasına imkân yoktur. Dinsizde ahlâkın mevcut olmasına im­
kân yoktur." Bakınız: Lesfondemeuts do la religion, par. ). V. ünden, Payot, Pa­
ris, i 957, sail. 237.

{60) Din ve maneviyat üzerindeki bu mülâhazalarından okuyucunun beni


faydacılığa kaymak ve dİnİ sırf kederli ve üzüntülü anlarımızda bir teselli kapısı
görmekle itlıam etmemesini rica ederim. Nazarımda din ne sefihler seyrangâhı-
dır, ne de sefiller ve miskinler tekkesi. O bir ilâhî yoldur. O yolda yürümek İnsan
İçin bir vazifedir. Dindar sadece vazifesini bilen ve yapan bir insandır. Yalnız, din
yolunda yürümenin ferd ve cemiyet için bir çok da faydaları ve selâmet sağlayan
panzehirleri var kİ, ben buradaki mülâİıazalarımla sırf bunlara İşaret etmek İste­
dim.
Zira k a n u n u n gayesi v e h ü k ü m e t i n v a r İ i ğ m m hikmeti
kötülükleri ö n l e m e k v e ahlâk dışı h a r e k e t l e r e m e y d a n
v e r m e m e k t i r . İ m a n v e i b a d e t ise b i r e r kötülük değildir;
bilâkis, k ö t ü l ü ğ e m â n i olan v e ferdi iyilik v e adalet d u y ­
g u l a r ı n a b a ğ l a y ı p yücelten b i r e r ilâhî kuvvettir.'^''

Talim ve tedris, neşir ve telkin hakkı:


- Kafaları bilgi nuru ile aydınlatınız, tâ ki
onları kesme ihtiyacı duymayasınız.
Victor H U G O

İ m a n s a h i b i i n s a n l a r m inandıkları Allah'a karşı vazi­


f e l e r i n d e n biri d e , m e n s u p oldukları dinin akide v e e r ­
k â n ı n ı b a ş k a l a r ı n a ö ğ r e t m e k , o k u t m a k , y a y m a k v e tel­
kin e t m e k v e b u s a y e d e o n l a r ı cehaletin p e n ç e s i n d e n
k u r t a r ı p kazanmaktır. B ü t ü n d i n l e r d e v e bilhassa İslâ-
m i y e t t e "neşr-i d i n " v e "i'lâ-yı kelimetullah" tabirleriyle
ifade o l u n a n vazife, Allah i n d i n d e e n m a k b u l ameller­
d e n d i r . İslâmiyetin "i'lâ-yı kelimetullah" ideali ve h u s u ­
siyle b u idealin İslâm-Türk t a r i h i n d e oynadığı r o l üze­
r i n d e d u r m a y a b u e t ü d ü n çerçevesi m ü s a i t değildir.

(61) Bu bahiste ve sırası gelmişken biraz da ibadet dili üzerinde durmak istenm.
Dinlenn kendilerine mahsus ve bünyelennin mantığına uygun akideleri ve ibadet
usulleri olduğu gibi birer de İbadet ve dua dili vardır. Bu dİl o dine mahsus olarak
ve o dinin nasları ile ve asıdar içindeki teamülleriyle yerleşip kökleşmiştir. Meselâ
Hnstiyanlıkta Katolik kilisesinin ibadet dili, Lâtincedir. Müslümanlığın ibadet dili de
Arapçadır. Çünkü İslâmın mukaddes kitabı Kur'an Arapçadır. Müslüman ferdin iba­
det hakkı, İbadeti İslâm dinince yerleşmiş olan usul, âdab ve lisan ile yâni Kur'an
diliyle yapabilmesini İcap eder. İslâm dinine malısus ibadetlenn usûl. âdab ve lisa­
nı üzennde herhangi bir düşünce ile oynamak ve bunlan gelişi güzel değiştirmeğe
kalkışmak ve meselâ "ezan"ı asırlardan ben dünyanın dört köşesinde günde beş de­
fa okunduğu dilden başka bir lisanla okutmağa zorlamak, yalnız diyanete değil, ay­
nı zamanda Müslüman vatandaşın ibadet ve dua hakkına zalimce tecavüzdür.
Tekrar edelim ki. İslâmın ibadet dili Kur'an'dır. Kur'an ise kelimesi ve lâfzı ile,
ruhu ve mânası ile Kur'an'dır. Tercüme Kur'an, Kur'an değildir ve tercüme Kur'an
İle yapılan ibadet İslâmi ibadet değildir. Esasen Kur'an'ı başka bir dile çevirmek hem
imkânsızdır, hem de mânâsız ve faydasızdır. Çünkü bu ilâhi kitap, en sembolik bir
müzikten ve cn link bir şiirden daha ince bİr zevk, bİr mâna ve işaret taşımakta *,
Yalnız şu k a d a r diyelim ki, b i r u c u H i n d ' e v e Çin'e, b i r
u c u A v u s t u r y a v e İ s p a n y a ' y a u z a n a n İslâm-Türk d ü n ­
yasının b u genişlemesini sırf askeri ü s t ü n l ü ğ e v e iktisa­
di b i r g a y e y e b a ğ l a m a k t a r i h i y a n h ş anlamaktır. B u g e ­
n i ş l e m e d e v e b u h a y r e t verici muvaffakiyetlerde " n e ş r -
i d i n " idealinin birinci d e r e c e d e r o l o y n a d ı ğ ı m u h a k ­
kaktır.

Bir d i n d a r için, hususiyle b i r din a d a m ı v e âlimi için,


m e n s u p olduğu dinin akide v e erkânını o k u t u p ö ğ r e t ­
m e k h e m b i r vazife, h e m d e b i r haktır. Bir vazifedir,
çünkü, y u k a r ı d a dediğimiz gibi, b u b i r nevi i b a d e t v e
Allah i n d i n d e m a k b u l b i r ameldir. B u g ü n Afrika'nın
kızgın çöllerinde, Tibet'in g ö k l e r e u z a n m ı ş k a r h d a ğ l a ­
r ı n d a dolaşıp ö m ü r ç ü r ü t e n Hristiyan m i s y o n e r l e r i , b u

ve hiç bir Usanın ifade edemiyeceği kadar geniş ve zengin bir muhteva kucaklamak­
tadır. Düşünülsün ki, insan meramını ya "nazım" veya "nesir" şeklinde ifade eder.
İnsan için. Usan ile, üçüncü bir İfade vasıtası yoktur. Kur'an ise, ne "nazım"dır; ne
de ''nesir"dir. Bu İlâhi kitabın dili ve ifade şekli, insanlara mahsus olan dillerin ve
İfade şekillerinin hiç biri değildir. Bunun içindir ki, Kur'an'ın en kısa bir suresi bile
en namlı şairler tarafından taklid edilememiş ve benzen ortaya konulamamıştır. Yi­
ne bunun içindir kİ, Âhir zaman Peygamberinin en büyük mu'cizesi Kur'an-ı Kerim
olmuştur. Alelade bir şiirin bile yazıldığı dilden başka bir dile çevrilemediği herkes­
çe bilinen bir hakikat İken, Kur'an gibi bir eserin bütün incelikleri ve ilâhi İşaret ve
aelâletleriyle bir dile tercümesi, elbet te imkansızdır. Hattâ yalnız imkânsız değil,
hem de mânâsız ve faydasızdır. Çünkü Kur'an ne bİr mektep kitabı,, ne de bir laho-
raluvar rehberidir. O bİr nevi nağmesi İle cana hitap eden ilâhi bir eserdir. Böyle bİr
eserin faydasını lafzında ve tercümesinde değil, beşer âleminin her asır ve devirde­
ki vüs'atine ve İnkişafına göre, yapılacak tefsirinde aramalıdır. Hülâsa Kur'an,
Kur'an olarak tercüme edilemez ve Kur'an'ın tercümesi Kur'an olamaz.

Kabul etmelidir kİ dİn, insanlan idare eden ve kuvvet ve müesseseler arasında,


en çok maziye ve maziden gelen teamüllere dayanan ve esaslarında tamamiyle mu­
hafazakâr olan bir kuvvet ve müessesedir. Fakat bu keyfiyet din İçİn bİr noksan de­
ğil, bilâkis bir meziyettir. Her ân değişen insan arzu ve fantezileri yanında dinin ma­
nevî ve içtimaî kıymeti muhafazakârlığında ve bu sayede hayata huzur ve istikrar
vermesindedir. İlim ve felsefe daima terakki eder, değişir ve yenileşir. Din ise esas-
lannda sâbİttİr, değişmez. Dinin ilim ve felsefeden farklı olduğunoktalardan bİrİ de
budur.
Bununla dinde hiç bir değişiklik ve yenilik yapılmaz demek istemiyorum. Müs­
lümanlığın amel ahkâmında, içtihaden yenilik yapmak dalma mümkündün Hattâ
lâzımdır. Ancak esaslı akidelerde ve nassın sarahati karşısında İçtihad cereyan et­
mez. İçtihadın mümkün olduğu yerlerde de, bunun ilmi, ehliyeti ve dini salâbeti
âmmece sabit olmuş otoriteler tarafından ve dinde yerleşmiş içtihad kaidelerine
uygun olarak yapılması şarttır. Bunun aksine, her rastgelenin, hususiyle politika
adamlarının, din meS'elelerine karışmaları, bilmedikleri ve İnanmadıktan bu işle­
re el sürmeleri manasızlık, hattâ küstahlıktır.

Din v e Lâiklik / F. 8 113


fedakârlıklarıyla en sevaplı b i r ibadeti e d a ve en hayır­
lı bir vazife ifa ettiklerine kanidirler.
İ s l a m ' d a " C i h a d " ı n farz o l d u ğ u m a l û m d u r . C i h a d -
d a n m a k s a t , Din-i İslâmı y a y m a k ve "İ'lâ-yı kelimetul­
l a h " vazifesini ifa etmektir. Bu ise, İslâmı iyi a n l a t ı m ve
k a l e m ile m ü m k ü n d ü r . İslâm dinini y a y m a k için c e p h e ­
l e r d e h a r p e d e n b i r M ü s l ü m a n eri ile, ş e h i r ve k ö y l e r d e
sözleri v e y a z ı l a n ile aynı m a k s a t u ğ r u n d a h i z m e t e d e n
ilim ve kalem sahibi aynı d e r e c e d e "mücahittir." H e r
ikisi d e aynı b i r " c i h a d " vazifesini y e r i n e getirmektedir.

Dini okutup öğretmek bir haktır:


Dini ö ğ r e t m e v e o k u t m a faaliyeti, d i n d a r için yalnız
dini b i r vazife değil, h e m d e b i r haktır. Ç ü n k ü b u b i r in­
s a n i ihtiyaçtır. Dindar, k e n d i k a n a a t i n c e , hakikate er­
m i ş b i r insandır. Hakikati b u l a n ve o n u n emsalsiz zev­
kini t a d a n k i m s e b a ş k a l a r ı n a d a t a t t ı r m a ihtiyacını d u ­
yar. Ş u h a l d e dinin akidelerini v e e r k â n ı m o k u t u p ö ğ r e ­
t e n din a d a m ı ve âlimi yalnız b i r vazife ifa etmiyor, ay­
nı z a m a n d a , insanlığının b i r imtiyazı h a l i n d e s a h i p ol­
d u ğ u b i r hakkı kullanıyor. A ş i k â r ki, din hürriyeti p r e n ­
sibi o k u y u p o k u t m a v e ö ğ r e n i p ö ğ r e t m e hakkını, g a y e t
t a b i olarak, istilzam eder. Ç ü n k ü din, tıpkı ilimde ve sa­
n a t t a o l d u ğ u gibi, o k u m a k ve o k u t m a k l a b e k a b u l u r ve
i n t i ş a r eder. B i n â e n a l e y h c e m i y e t t e b u hakkın istimali­
n e i m k â n v e r m e m e k v e y a talim v e t e d r i s faaliyetini,
t e h d i t ve t e d h i ş yoluyla, baskıya v u r m a k hakikatte din
h ü r r i y e t i n i o r t a d a n k a l d ı r m a k ve dinin esasına k a s d e t -
mektir; i m a n ve akideyi k ö k ü n d e n k u r u t u p b u n u n yeri­
n e dini cehalet ve dalâlet t o h u m l a r ı ekmektir.
Dikkat edersek, tâlim v e t e d r i s deyince, b u n d a n ev­
velâ akla dinin e l e m a n t e r m e s ' e l e ve bahislerini o k u t u p
ö ğ r e t m e k gelir. B u n l a r bilinmesi d i n e n z a r u r î olan ilk
v e e z b e r bilgileridir. İlk m e k t e p l e r d e k i d i n dersleri, ev­
l e r d e d i n d a r aile b ü y ü k l e r i n i n ç o c u k l a r ı n a verdikleri
din terbiyesi v e n i h a y e t bizdeki İ m a m - H a t i p m e k t e p l e ­
ri ve K u r ' a n k u r s l a r ı b u kabildendir.
F a k a t d i n d e , h u s u s i y l e İslâmiyette talim v e t e d r i s
b u n d a n i b a r e t değildir. İslâmiyet'in tefsir, h a d i s v e b ü ­
t ü n füruu v e usuliyle, fıkıh gibi yüksek ilimlerini; kelâ-
m i y a t gibi yüksek felsefesini o k u t u p ö ğ r e t m e k tâlim v e
t e d r i s hakkının ve d i n h ü r r i y e t i n i n en m ü h i m c e p h e s i ­
ni teşkil eder. Ç ü n k ü din yolu, b u ilimlerin v e b u y ü k s e k
tefekkür n u r u n u n ışığiyle aydınlanır. Din y ü k s e k ilim ve
kültür sahibi i n s a n l a r m o m u z l a r ı n d a yükselir. Bir dini
b u t ü r l ü i n s a n l a r d a n m a h r u m etmek, o n u c e h a l e t e ve
h u r a f e l e r e g ö m ü l m e y e m a h k û m etmektir. B u n u n için­
dir ki, b u g ü n dinin y ü k s e k ilim ve k e l â m i y a t ı m n oku­
n u p ö ğ r e n i l m e d i ğ i m e m l e k e t l e r d e ortalığı, din kisvesi­
n e b ü r ü n m ü ş , h u r a f e ve habasetler, e n g e r i ve g ü l ü n ç
şekle dökülen akide ve tarikatler kaplamıştır. G a y e t t a ­
bii; k ö t ü l ü ğ ü n ve cehlin h i m a y e g ö r d ü ğ ü y e r d e n iyilik
v e ilim kaçar. F a k a t i n s a n b u hali g ö r d ü k ç e , tazyik altın­
d a ve cehaletin karanlığı içinde kalan din v e m a n e v i y a t
ihtiyacının n e g a r i p şekiller alabileceğini v e n e akla ve
hayâle s ı ğ m a z yollara dökülebileceğini d a h a iyi anlıyor.
Halbuki tazyik ve t e d h i ş y o l u n a s a p a n l a r bilseler ki, din
i n s a n için, e k m e ğ e v e s u y a olan ihtiyaç gibi, tabu b i r ih­
tiyaçtır. Tabii ihtiyaçlar i n s a n içinden kazınıp k o p a r ı l a -
m a z ; b u n l a r t a t m i n edilmek ister. Din ihtiyacını t a t m i n
e t m e n i n akla e n u y g u n yolu, tazyik v e t e h d i t ile b u ihti­
yacın akışına s e d ç e k m e k değildir; b u n u kanalize edip
salim m e c r a s ı n a koymaktır. B u n u n için ise yapılacak iş,
dinin, yalnız e l e m a n t e r v e e z b e r bilgilerini değil, tefek­
k ü r ve m u h a k e m e y e h i t a p e d e n yüksek ilimlerini ve k e -
lâmiyatını d a o k u t u p ö ğ r e t m e y e i m k â n vermektir.
Ç ü n k ü din ilmi yalnız İ m a m ve H a t i p bilgisi değildir.
Nitekim t ı p ilmi d e yalnız hastabakıcı ve sağlık m e m u ­
r u bilgisinden i b a r e t değüdir. Farzediniz ki, g ü n ü n bi-
r i n d e T ü r k i y e ' d e h ü k ü m e t emriyle t ı p fakülteleri k a p a ­
tılmış v e t ı p tahsil v e t e d r i s i y a s a k edilerek t ı p h o c a l a r ı
t e h d i t ve t e d h i ş e m â r u z bırakılmış olsun. A ş i k â r ki,
b ö y l e b i r t e d b i r üe t ı p ilmine v e tıp h o c a s ı n a o l a n ihti­
y a ç o r t a d a n kalkmış olmaz. Bilâkis, ihtiyaç d e v a m eder,
fakat d i ğ e r t a r a f t a n ş a r l a t a n l ı ğ a v e s a h t e t a b i b l i ğ e
m e y d a n açılmış ve h a s t a l a r ı z d ı r a p l a r m m p e n ç e s i n e
t e r k e d i l m i ş olur. F a k a t b u g ü n b ö y l e b i r h a r e k e t
h ü k ü m e t l e r i n e n s e r s e m i n i n bile a k h n d a n g e ç m e z v e
cemiyetin t ı p ilmine v e h o c a s ı n a olan ihtiyacı söz g ö ­
t ü r m e z hakikatler s ı r a s ı n d a g ö r ü l ü r k e n ş a ş ı y o r u m ki,
cemiyetin d a h a az m ü h i m o l m a y a n d i ğ e r b i r ihtiyacı,
yani d i n ilmine ve h o c a s ı n a o l a n ihtiyacı â d e t a inkâr
e d i l m e k t e ve yüksek d i n ilimlerine ve dinî tefekkür h a ­
y a t ı n a lâyık o l d u ğ u k ı y m e t verilmemektedir. Fakat,
e m i n o l m a h d ı r ki, c e m i y e t i n d i n ilmine ve y ü k s e k din
h o c a s ı n a olan ihtiyacı t ı p ilmine ve h o c a s ı n a o l a n ihti­
y a c ı n d a n d a h a az m ü h i m v e m ü b r e m değildir. Tıp, in­
s a n l a r m fîzik ıztıraplarım v e b e d e n i hastalıklarını t e d a ­
vi e d e n b i r ilim ve s a n a t ise, din d e m â n e v i acılarını
d i n d i r e n ve r u h î h a s t a h k l a n n ı t e d a v i edip i n s a n d a iç t e ­
mizliği y a r a t a n b i r h a y a t kaynağıdır. B u n u n içindir ki,
İ s l â m d a d i n ilmi tıp i l m i n d e n h e m e n s o n r a gelir v e fa­
kat h e r ikisi elele v e r i p b e r a b e r gider. G a y e t tabii; İ n s a n
s a d e c e a d a l e ve iskelet değildir, aynı z a m a n d a c a n ve
v i c d a n d ı r . Tıp i n s a n ı n a d a l e v e iskeletinin, d i n ise içinin
derinlikleriyle v i c d a n ı n ı n ıztıraplarım g i d e r m e y e çah-
ş a n iki k a r d e ş disiplindir.

Ç o r a k bir m a t e r y a l i z m çıkmazına s a p l a n m ı ş g ö r ü ­
n e n b u g ü n ü n bazı m e m l e k e t l e r i b u hakikati u n u t m a k l a
b i r şey k a z a n m a m ı ş , aksine, çok şey kaybetmiştir. S o n
s e n e l e r d e , tıp ilminin h a y r e t verici terakkilerine r a ğ ­
m e n , kalp ve k a n s e r gibi h a s t a h k l a n n k o r k u n ç b i r şekil
almasını, fizyolojik m e t a b o l i z m a b o z u k l u ğ u n d a n ziya­
de, m â n e v i disiplin b o z u k l u ğ u n a b a ğ l a m a k d a h a y e r i n ­
d e olur. Şeker, kalp v e k a n s e r gibi hastalıkların s o n d e -
v i r d e d ü n y a d a v e b i l h a s s a bizde k o r k u n ç b i r şekilde
arttığı bilinen h a k i k a t l e r d e n d i r . D e d e l e r i m i z d e n a d i r e n
g ö r ü l e n b u hastalıklar, m ü t e h a s s ı s l a r ı n söylediklerine
g ö r e ; ü z ü n t ü , sinir gerginliği, h a y a t kaygısı, k o r k u ve
k e d e r gibi r u h sıkıntılarıyla y a k ı n d a n alâkalıdır. Aldığı
b i r acı h a b e r ü z e r i n e , b i r k a ç g ü n i ç i n d e saçı s a k a h a ğ a -
r a n , ş e k e r veya kalp hastalığına t u t u l a n l a r ı , h e m e n h e r
g ü n işitip g ö r m e k t e y i z . D ö v ü n m e y e l i m , k e n d i k u s u r u -
m u z d u r : K ü ç ü m s e d i ğ i m i z ve s e n e l e r c e i n k â r ettiğimiz
hakikatler, b u g ü n b i z d e n intikam alıyor. S o n o t u z b e ş
senelik devirde, R u s y a ' d a n b a ş k a d a h a bazı m e m l e k e t ­
lerde, dini i n a n ç l a r a v e m ü e s s e s e l e r e k a r ş ı girişilen
m ü c a d e l e l e r i , din a d a m l a r ı n a çektirilen ezayı ve r e v a
g ö r ü l e n h a k a r e t l e r i b u r a d a sayıp d ö k m e y e l ü z u m g ö r ­
m e m . Kısmen politika menfaatleri u ğ r u n d a , k ı s m e n de
kısa g ö r ü ş l ü b i r m a t e r y a l i s t d ü ş ü n c e üe y a p ı l a n b u y e r ­
siz m u a m e l e l e r ile h ı r s v e ş e h v e t ş e y t a n l a r ı n ı n zincirle­
ri koparılmıştır. İstikbalde h a y ı r ile ş e r r i n m ü c a d e l e s i
çok çetin olacağa benziyor.

Neşir hakkı
din hürriyetinin en hayati cephesidir:
Bir fikir ve k a n a a t i n n e ş r i yazıyla v e y a sözle olabildi­
ğine g ö r e , n e ş i r hakkı deyince b u n d a n evvelâ dini aki­
de ve a h k â m ı y a y a n ve m ü d a f a a e d e n g a z e t e ve m e c ­
m u a çıkarma, e s e r v e risale b a s m a ve y a y m a ; s o n r a d a
dini m e v z u l a r ü z e r i n d e mev'ize, h i t a b e ve k o n f e r a n s gi­
bi sözle ifade ve telkinde b u l u n m a hakları anlaşılmak
lâzım gelir.
Neşir hakkı din h ü r r i y e t i n i n en esaslı v e hayati b i r
cephesidir. H a t t â b u h a k din hürriyeti p r e n s i b i n d e n d o ­
ğ a n hakların en ehemmiyetlisi ve neticeleri itibariyle e n
kıymetli sidir. Ç ü n k ü d i y a n e t neşriyatla kendini k o r u y a ­
cak, m ü d a f a a e d e c e k ve t e k â m ü l imkânları bulacaktır.
Dini n e ş r i y a t d i n d a r l a r c a m i a s ı n ı n ağzı ve dilidir. Bu
neşriyattan m a h r u m olan bir memleketin dindarları,
tıpkı dili k o p a r ı l m ı ş b i r k ö t ü r ü m e d ö n e r . B u n a m u k a b i l
dini n e ş r i y a t ı n teşvik g ö r d ü ğ ü ve h ü r b i r s a h a b u l d u ğ u
m e m l e k e t l e r d e b u n e ş r i y a t fevkalâde bir inkişaf g ö s t e ­
r i r v e d ü ş m a n n e ş r i y a t ı n e n azıhlarını bile s u s t u r u r .
Ç ü n k ü , ilmî ve h a s b î olması şartiyle, dini n e ş r i y a t r u h ­
ları fetheder. B u n d a n dolayıdır ki, politikacılardan di­
y a n e t e d ü ş m a n o l a n l a r ı n e n çok korktukları ve b u s e ­
b e p l e b a s k ı y a v u r m a k istedikleri h a k d a , dini m a h i y e t t e ­
ki n e ş r i y a t hakkıdır. F a k a t açıkça söylemelidir ki, dini
n e ş r i y a t ı n d i ğ e r n e ş r i y a t t a n ayrı olarak, h u s u s i m a k s a t
v e k a n u n l a r l a y a h u t , bazı m e m l e k e t l e r d e yapıldığı gibi,
el a l t ı n d a n i d a r e edilen h ü k ü m e t e m r i ile, b a s k ı y a vu­
r u l d u ğ u , yıldırma v e s i n d i r m e politikasına b o ğ u l d u ğ u
m e m l e k e t l e r d e din h ü r r i y e t i yok olur.
H ü l â s a i b a d e t hakkı gibi, n e ş i r ve telkin, talim ve
t e d r i s hakkı d a din h ü r r i y e t i p r e n s i b i n d e n d o ğ a n kudsi
b i r haktır. Bu hakkı yok e d e r c e s i n e t a h d i t edip baskıya
v u r a n b i r i d a r e n i n a d a m l a r ı , n e m e m l e k e t içi siyasetin­
d e , n e d e milletlerarası m ü n a s e b e t l e r i n d e din ve v i c d a n
hürriyetinden b a h s e d e m e z . Ederse yalan söylemiş
olur.
İlâve edelim ki, b u g ü n b u hakkın e n g e n i ş ve t e m i ­
natlı b i r şekilde t a n ı n d ı ğ ı ve h i m a y e g ö r d ü ğ ü m e m l e ­
ketler G a r p d e m o k r a s i l e r i d i r . B u g ü n lâik F r a n s a , İtalya
v e Belçika'da Hıristiyan din a d a m l a r ı t a r a f ı n d a n i d a r e
edilen t a m teşkilatlı b i r ç o k enstitü ve üniversiteler m e v ­
cuttur. Hıristiyanhk b u m ü e s s e s e l e r d e b ü t ü n incelikleri
ve a h k â m i y l e o k u t u l m a k t a ve değerli g e n ç din âlimleri
yetiştirilmektedir. Bizim bildiğimiz ve az çok n e ş r i y a t ı ­
nı t a k i p edebildiğimiz, F r a n s a , Belçika ve İsviçre gibi
m e m l e k e t l e r d e h e r s e n e dini m e v z u l a r etrafındaki ki-
t a p , m e c m u a , g a z e t e neşriyatı h a y r e t edilecelc b i r y e ­
kûn tutmaktadır.
B u g ü n dini tâlim, t e d r i s ve n e ş i r h a k k ı n ı n t a m v e t e -
minath bir himayeden m a h r u m olduğu memleketler
a r a s ı n d a , esef e d e r i m ki, Türkiye'miz d e vardır. Bizde
dini tahsil v e r e n v e t e d r i s a t y a p a n m ü e s s e s e l e r yani
m e d r e s e l e r , 1926'da çıkan "Tevhid-i T e d r i s a t K a n u n u "
île kapatıldıktan s o n r a , b u g ü n e k a d a r M ü s l ü m a n l ı ğ ı n
y ü k s e k ilmi, kelâmiyat v e bediiyatı okutulmamıştır. Ve
b u u z u n d e v r e içinde, tabiatiyle, T ü r k i y e ' d e d i n âlimi d e
yetişmemiştir. Kabul edelim ki, eski m e d r e s e l e r m o ­
d e r n d e v r i n ihtiyaçlarını karşılayacak b i r d u r u m d a d e ­
ğildi; fakat b u n l a r kapatıldıktan s o n r a , g ö n ü l isterdi ki,
yeni m ü e s s e s e l e r k u r u l s u n v e cemiyetin m u h t a ç o l d u ğ u
y ü k s e k din a d a m l a r ı v e âlimleri yetiştirilsin. Bu yapıl­
m a d ı . F a k a t b u y a p ı l m a k için b u g ü n d e n tezi yoktur.'"^'

Din neşriyat ile himaye ve müdafaa edilir:


Bu bahiste" n e k a d a r ı s r a r edilip d u r u l s a yeridir.
Ç ü n k ü t e k r a r edelim ki, din tâlim ve t e d r i s , t e r b i y e ve
telkin üe yaşadığı gibi, n e ş r i y a t ile d e h i m a y e v e m ü d a ­
faa edilir. Bu h a k l a r b i r b i r i n d e n ü s t ü n v e m ü h i m d i r .
N e ş i r hakkını kullanacak, kalemle veya sözle dini n e ş r i ­
y a t t a b u l u n a c a k kimseler, ş ü p h e yok ki, iyi b i r dini t a h ­
sil m ü e s s e s e s i içinde yetişirler. B u n a m u k a b i l n e ş i r
hakkı da, hususiyle z a m a n ı m ı z d a , talim v e t e d r i s hakkı­
nın en kuvvetli t e m i n a t ı n ı teşkil eder. B u n u n içindir ki,
dini t e d r i s hakkını y o k e t m e y e k a r a r v e r e n b i r i d a r e d e .

(62) Bu vaziyeti ıslâh için, yüksek İslâm İlimlerinin tahsil ve tedrisine mah­
sus bir "İslâm İlimleri Enstitüsü" kurulması hakkında bir teklifimiz ve hazırlanmış
bir projemiz vardır. Bunu bu eserin son kısmına ilâve edeceğiz. Bu eserin ikinci
baskısı için yazdığımız Ön sözde bahsettiğimiz yüksek "İslâm İlahiyat Enstitü-
sü"kurulması hakkında I959'da kabul edilen kanun ile bu temennimizin tahak­
kuk yoluna girdiğini görmekle sonsuz bir sevinç duymaktayız. Bu salıdan yazdı­
ğımız sırada, bahsettiğimiz ensfitü üçüncü tedris yılına başlamış bulunuyor.
t e c a v ü z e u ğ r a y a n b i r a d a m ı n sesini k e s m e k için a ğ z ı n a
m e n d i l tıkadıkları gibi, evvelâ n e ş i r hakkı y o k edilir, di­
ni n e ş r i y a t y ı l d ı r m a v e s i n d i r m e politikasına b o ğ u l u r .
Bu gibi işlerle u ğ r a ş a n l a r , suçlu v e y a s u ç s u z tevkif edi­
lir; ailesine, eşine v e d o s t u n a k a r ş ı k a d r i v e itibarı kırı-
lır.'"^ Din m e v z u l a r m a t e m a s e t m e k b ü y ü k b i r c e s a r e t
m e s ' e l e s i halini alır. D i n d a r a d a m l a r ı n sessizce bakışla­
r ı n d a n bile r a h a t s ı z olanlar, z a m a n z a m a n b i r y a y g a r a
k o p a r ı r . V u r u n , t u t u n ş a m a t a l a r ı a r a s ı n d a , k e n d i halin­
d e v e z a r a r s ı z k a n a a t l a r i y l e y a ş a y a n ü ç b e ş kişi t a h k i r
edilip h a p s e tıkılır.

Dini talim ve tedris faaliyetinin


içtimaî ve millî ehemmiyeti:
"însan insanın liurdudur."
HOBBES

Bu faaliyetin gayesi, ehliyetli din a d a m l a r ı yetiştir­


m e k v e b u s a y e d e halkın m a n e v i y a t ihtiyacını en iyi b i r
s u r e t t e t e m i n etmektir. B i n a e n a l e y h b u faaliyet yalnız

(63) Bu mevzuda hatırladığım bir hâdiseyi kaydetmek isterim. Hafızam beni


yanıltmıyorsa, 1952 senesi yazı idi. Sebilürreşad mecmuası sahibi ve baş muhar­
riri Eşref Edip bey dostum, bir aralık görünmez olmuş ve bu hal üç-dört ay sür­
müştü. Bir gün, Feneryolu'ndaki evime çıkageldi. Hoşbeşten sonra, hayır ola, ra­
hatsız mı idiniz, çoktan beri görüşemedik dedim. "Hayır hapishanede idim. Su­
çumun ne olduğunu bilmiyorum ama, bir gün eve polisler, geldi. Müddeiumu­
mîlikten çağrıldığımı söylediler ve beni İstanbul Müddeiumumisinin huzuruna
çıkardılar. Müddeiumumi bana "Eşref Edip bey, bir müddet istirahat etmeniz lâ­
zımdır" dedi. Suçumu sordum. Sonra öğrenirsiniz gİbİ bîr cevap verdi ve beni
hapishaneye götürdüler. Tam dört ay caniler içinde kaldım. Neticede hâlâ suçu­
mun ne olduğunu öğrenemedim. Fakat nakdî kefaletle şimdilik tahliye edildim"
cevabını verdi. Sonra öğrendik kİ bu tevkif Sebilürreşad'da neşrettiği bir yazıdan
dolayı imiş.

"Haksızlığın envainı gördük... bu mu kanun


En gamlı sefaletlere düştük... bu mu Devlet."
Tevfik FİKRET
dini b a k ı m d a n değil, h e m d e içtimaî v e millî b a k ı m d a n
b i r e h e m m i y e t taşır.
Bir k e r e dini b a k ı m d a n ehemmiyetlidir, ç ü n k ü tek­
r a r edelim ki, din o k u t m a ve ö ğ r e t m e üe yaşar. F a k a t
o k u t m a k v e ö ğ r e t m e k için, o k u m u ş v e ö ğ r e n m i ş ehli­
yetli d i n h o c a l a r ı lâzımdır. B u n l a r ı n d a yetişmesi, h e r
ş e y d e n evvel, tâlim v e t e d r i s hakkının t e m i n a t altında
b u l u n m a s ı n a ve b u hizmeti hakkiyle ifa e d e c e k m ü e s s e ­
selerin v a r l ı ğ ı n a b a ğ h d ı r . Tâlim v e t e d r i s h a k k ı n ı n y o -
kedildiği veya yok o l u r c a s m a b a s k ı l a n d ı ğ ı b i r m e m l e ­
kette d i y a n e t a h k â m ı n ı ehliyetle ö ğ r e t e c e k d i n a d a m l a ­
rı d a yok olur. Bu yokluk ise, m e m l e k e t t e yalnız m a n e ­
viyat b u h r a n ı i h d a s e t m e k ve halkı din b a h s i n d e c e h a ­
lete b o ğ m a k l a neticelenmez; aynı z a m a n d a ve belki d a ­
h a m ü h i m olarak, d i n d e b ü t ü n t e k â m ü l i m k â n l a r ı n a
s e d çeker.
D i n d e t e k â m ü l o l u r m u ? Din d e ğ i ş m e z t e m e l l e r e d a ­
y a n a n ilâhî bir yoldur, dedik. Bu fikir ile t e k â m ü l fikri
a r a s ı n d a aykırılık vardır, diyeceksiniz v e b u n d a b i r d e ­
r e c e y e k a d a r haklısınız. Ancak, t e k â m ü l ile ihtilâl v e in­
kılâbı karıştirmayalım. Tekâmül t e m e l d e n d e ğ i ş m e d e ­
m e k değildir. Bilâkis, b i r şeyin asli hüviyetini m u h a f a z a
e d e r e k m ü s a i t o l d u ğ u k e m â l e erişmesi d e m e k t i r v e b u
b a k ı m d a n ihtilâl v e inkılâptan ayrıhr. Hiç ş ü p h e edilme­
sin ki, h e r içtimaî m ü e s s e s e gibi, din d e t e k â m ü l eder.
Bahçenize diktiğiniz b i r fidan sizden bilgili b i r h i z m e t
ve h i m a y e g ö r ü r s e , büyür, k e m â l e erer, b o l m e y v e v e ­
rir. Hizmet etmez, b a k m a z s a n ı z p u s u r u r kalın B u n u n
gibi, din d e , ilim e h l i n d e n hizmet ve h i m a y e g ö r ü r s e
h e r a n inkişaf edip k e m â l i n e erer. İ n s a n o k u y u p ö ğ r e n ­
dikçe, i n s a n içi ilmin nuriyle aydınlandıkça, ilâhî emir­
ler ve a h k â m d a h a iyi anlaşılır. B u n d a n d a d i n d e kemâl
doğar.
Dini o k u t u p ö ğ r e t m e faaliyeti içtimaî v e millî b a k ı m ­
d a n d a bir e h e m m i y e t taşır. Çünkü, n e n e v i d e n olursa
olsun, o k u y u p ö ğ r e n m e k t e , ferd için o l d u ğ u gibi cemi­
y e t için de, d a i m a v e m u h a k k a k s u r e t t e fayda vardır.
A n c a k inatçı cahillerdir ki, bazı nevi bilgilerden yılar ve
faydayı c e h a l e t t e a r a r .
H e r h a n g i b i r bilginin sesini d u y m a m a k için kulakla­
r a p a m u k t ı k a m a k t a , aslâ fayda yoktur. Bilâkis, b u n d a
z a r a r vardır. Zira bazı nevi bilgilere karşı k u l a ğ a p a ­
m u k tıkama t a a s s u b u n a saplanan insan, çok m ü m k ü n ­
d ü r ki, b u t a a s s u b u n d o ğ u r d u ğ u h a ş i n b i r m ü s a a d e s i z -
likle, e n lâzım v e faydah bilgilere karşı d a b i g â n e kalsın.
Vaktiyle A r i s t o ' n u n eserlerini d i n e n m u z ı r d ı r diye afa-
r o z edip o k u n m a s ı n ı y a s a k l a y a n kilise, b u hareketiyle
yalnız HıristiyanUğa değil, ilme v e insanlığa d a n e b ü ­
yük d a r b e v u r d u ğ u n u n f a r k ı n d a olmamıştır. K a n a a t i m ­
ce, y e r y ü z ü n d e i n s a n için o k u y u p ö ğ r e n m e s i yasakla­
n a c a k h i ç b i r eser, m e s ' e l e , sır v e hakikat yoktur. B u n u n
aksini d ü ş ü n m e k için i n s a n ı n m u t l a k a k o y u b i r t a a s s u p
ç a m u r u n a b a t m ı ş o l m a s ı lâzımdır.'"^'
H e r h a n g i b i r fikre kulak vermeyi, h e r h a n g i b i r eseri
veya doktrini o k u y u p ö ğ r e n m e y i y a s a k l a m a k t a veya
b a s k ü a m a k t a c e m i y e t için, d i y o r u m , h i ç b i r m e n f a a t
yoktur. Var gibi g ö r ü n e n menfaat, e m i n olmalıdır ki,
çölde s e r a p kabilindendir. B u n d a , bilâkis, cemiyetin v e
i n s a n h ğ ı n m u h a k k a k b i r kaybı vardır. Ç ü n k ü biz c e m i ­
yetin y a r ı n alacağı istikameti v e t u t a c a ğ ı yolu b u g ü n ­
d e n bilmiyoruz. Tekâmül vetiresinin i n s a n h ğ ı y a r ı n n e ­
r e y e g ö t ü r e c e ğ i n i b u g ü n d e n keşfedemiyoruz. B u g ü n
h a y a t v e cemiyet h a k k ı n d a ileriye s ü r ü l e n muhtelif fikir
ve g ö r ü ş l e r d e n istikbal için h a n g i s i n i n d a h a faydalı ol­
d u ğ u n u , n e t i c e l e r i n d e n evvel bilmeye imkânımız yok-

(64) Her türlü neşriyatın geniş bir müsaadekârlıkla himaye gördüğü memle-
ketlerden biri ve muhakkak başta geleni İngiltere'dir. Düşünülsün ki, iki Dünya
Harbinde harp zarureti olarak, hemen her memlekette neşir hürriyeti az çok kı­
sıldığı halde. İngiltere'de normal zamanlara mahsus serbestiiğiyle devam etmiş­
tir. Söz veyazı hürriyetinden korkan ve bunu kısmağa çalışan hükümetler, haki­
katte, doğruluğundan kendilerinin de emin olmadıkları iş ve icraatlarının yanlış­
lığının ortaya konulacağından korkmaktadırlar.
DIN HÜRRIYETI N E DEMEKTIR? —

tur. Bu h u s u s t a e h m ü s b e t iümlere bile g ü v e n e m e y i z . İl­


m i n bize istikbale ait öğrettikleri h e p b i r e r t a h m i n d e n
ibarettir. İlmin z a m a n içindeki s a h a s ı h a l v e b i r a z d a
mazidir. İstikbal ilmin s a h a s ı d ı ş ı n d a kaiır v e istikbal
için ilim yalnız t a h m i n d e b u l u n u r . G a r i p t i r ki, ç o k ş e y
bildiğini s a n a n v e b u n d a n g u r u r d u y a n i n s a n , b i r a n
s o n r a k e n d i s i n i n n e olacağını bilmez. 1908'i takip e d e n
İkinci M e ş r u t i y e t s e n e l e r i n d e O s m a n l ı İ m p a r a t o r l u ğ u ­
n u n d e v a m ı v e bekası, b u g e n i ş ülkeli eski t i p devletin
yenileşerek b i r nevi f e d e r a s y o n y a n i birleşik devletler
h a l i n d e t e ş k i l a t l a n m a s ı n d a g ö r ü l m ü ş idi. Ve b u fikirden
h a r e k e t edilerek o d e v r i n merkeziyet u s u l ü y e r i n e siya­
sî a d e m - i m e r k e z i y e t u s u l ü n ü n k a b u l ü teklif edilmişti.
O z a m a n ı n politikacıları m u h i t i n d e şiddetli r e a k s i y o n
u y a n d ı r a n b u fikir m u z ı r telâkki o l u n m u ş v e fikrin s a h i -
j^jres; v a t a n haini a d d e d i l e c e k k a d a r ileri gidilmişti. B u ­
gün, eski O s m a n h İ m p a r a t o r l u ğ u ü l k e s i n d e p e y d a h
olan irili-ufakli devletlerin d u r u m l a r ı v e birbiriyle m ü ­
n a s e b e t l e r i k a r ş ı s ı n d a , b u çok e n t e r e s a n fikrin hakikat-
l e ş m e y e d o ğ r u gittiğini g ö r ü r gibi oluyoruz. O s m a n l ı
İ m p a r a t o r l u ğ u ü l k e s i n d e k u r u l a n devletlerin istikbalde,
tıpkı A m e r i k a Birleşik Devletleri gibi, b i r f e d e r a s y o n
halinde birleşmelerini m ü m k ü n görmek, hattâ daha g e ­
niş b i r ölçüde, b i r b i r i n e k o m ş u olan M ü s l ü m a n millet­
lerin m ü ş t e r e k b i r h a y a t m ü d a f a a s ı u ğ r u n d a b i r l e ş m e ­
lerini özlemek b u g ü n artık n e b i r rüyadır, n e d e v a t a n a
ihanet.""^

(65) Merhum Prens 5abahaddİn.

(66)1952 Mayısında, Pakistan'la toplanan büyük bir İslâm Kongresine çağı­


rılmıştım. Gittim ve kongrenin umumî toplanlılanndan birinde söz alarak uzun
bir konuşma yaptım. Bu konuşma o zaman Karaçi gazetelerinde neşredildi. Söy­
lemesi bana düşmez amma, çok da alâka uyandırdı. İstanbul'a dönüşümde ko­
nuşmayı on iki makale halinde bir gündelik gazetede neşrettim. O zaman bu ma­
kaleler, bazı gazeteciler tarafından pek nahoş karşılandı. O sırada pek moda idi:
Dine ve İslâm dünyasına dair ne söylense, hemen bir irtica yaygarası kopartıyor­
du. Yine öyle yapıldı ve bize bir hayli çatıldı. Biz, kötü söz ve geçmez akça sa­
hibinindir dedik ve sustuk.
— D İ N v e L Â İ K L İ K

Elhasıl, mantıklı d ü ş ü n ü r s e k , b u g ü n o k u t u l u p ö ğ r e ­
tilmesini y a s a k l a d ı ğ ı m ı z v e y a z a r a r h g ö r e r e k baskıladı­
ğımız b i r fikir v e d o k t r i n , m ü m k ü n v e m u h t e m e l d i r ki,
cemiyetin v e i n s a n h ğ ı n yarınki t u t a c a ğ ı yolu ve g i d e c e -

Aradan seneler geçmiş olmasma rağmen biz bugün de aynı fikirdeyiz. Biz o
zaman ve konuşmamızda ezcümle şunlan söyledik:
"İçinde yaşadığımız İkinci Dünya Harbi sonu devrinin milletlerarası siyaset
bakımından, en açık vasfı, bunun, bir bloklaşma devri olması dır. Bütün millet­
ler, haldeki menfaatlerine, tarihî ve siyasî yakınlıklarına göre birleşmekte ve İstik­
bali İçin, birer blok teşkil etmeye çalışmaktadır. Slav peykleri bloku karşısında
Anglo-Amerikan mihven etrafındaki t>loklaşmanın mânası budur.
Bu arada Müslüman milletler niçin birleşmesin ve altı yüz milyonluk bir in­
san ve iman bloku vücuda getirmesin? Bunda yalnız Müslüman milletler için, de­
ğil, dünya sulbü için de fayda vardır. Bugünkü İslâm dünyası için sadece varlığı
muhafazadan başka ne bir ideoloji harbi, ne de bir toprak kavgası bahis mevzuu
değildir. Binâenaleyh Müslüman milletlerin birleşmesi sulh için ve insanlığın se­
lâmeti için bir teminattan başka bir şey olamaz.
Bugün bloklaşan milletlerden bir çoklarını geçici tehlike hisleri ve menfaat
düşünceleri birleştirmiştir. Halbuki Müslüman İslâm dünyasında birlik ve bera­
berlik .zaten mevcuttur. Bu babda bizim yapacağımız şey, aramızdaki tarihî ve
manevî bağlan kuvvetlendirmek; ırk. Usan, milli menfaat ayrılıklarının üstünde
ve bu ayrılıkların menfi tesirlerini bertaraf etmek üzere müşterek bir şuur yarat­
maktadır.
Sözlerime son vermezden evvel, bir noktaya daha işaret etmek isterim: İslâ­
miyet düşmanlan bir İslâm birliğinden bahsetmeyi tehlikeli görüyor ve böyle bir
teşebbüsün dünya Hrıstiyanlarını aleyhimize çevireceğini ve yeni bir Ehl-i Salip
ruhu yararacağını ileri sürüyor; ortalığa böyle bir vehim ve endişe salarak bir ta­
raftan cesaretleri kırmaya, bİr taraftan da resmi ve mes'ul makamları aleyhte kış­
kırtmaya çalışıyor. Diğer Müslüman milletleri bilmiyorum amma, Türkiye'de İki­
de bir bu ağzı kullanan bazı gazeteciler var. Fakat temin ederim ki, bu bir ma­
nevradır ve sadece bazı merdudların aklından geçen bir şeytanlıktır. Hnstiyan
Avrupa birleşti, federasyon kurdu. Amerika ile el ele verdi. Bu teşebbüsleri biz
Müslümanlar sevinçle karşıladık. Zira bunda sulhun bir teminatını gördük. Bu te­
şebbüslerden gocunarak aklımızdan, uzak bir mazinin Ehl-i Salip hikâyeleri geç­
medi ve geçemez. Din kavgaları çoktan tarihe İntikal etti. Bugün hakikatte ne
İslâm dünyasının düşmanı Hnstiyan garptır; ne de Hnstiyan garbın düşmanı İs­
lâm dünyasıdır. Düşrnan başkadır ve garp ile aramızda müşterektir. Bunu herkes
biliyor. Bunu yalnız İslâm dünyasını kundaklamak isteyenler bilmez görünüyor.
Emin olunuz ki, bir İslâm birliği teşebbüsünden, İlk memnun olup sevinç du­
yacak olan Avrupa ve Amerika'dır. Cün geçtikçe biraz daha kabaran İslav kini ve
silâhlı kuvvetleri karşısında, canlı ve imanlı yüreklerden örülmüş, bir İslâm birliği
kalesi Önünde, muhakkak ki, hürmetle ilk eğilecek olan Avrupa ve Amerika'dır.
Çünki İslâv kininin tuğyanından Avrupa ve Amerika'yı ve dolayisiyle bütün mede­
ni dünyayı -eğer kurtulmalan mukadder ise- yalnız ve yalnız maneviyat kuvveti
kurtaracaktır."
Okuyucum, vaktiyle bazılarınca irticaî bir mahiyet verilen ve üstünde yaygara
koparılan, fakat bugün hükümet politikası olarak, kısmen de olsa, bakikatleşen bu
fikirleri burada tekrar etmekten maksadım şunu göstermektir:
Cemiyet İşlerinde çok kere bugün bâtıl olan yann hak, bugün hak olan da ya­
rın bâtıl olur. Ve istikbal ilim sahasına değil, farz ve tahmin sahasına girer. Tahmin­
de ise yanılmak daima mümkündür. Binâenaleyh her çeşit fikre ve kanaate karşı
müsaadekâr hattâ hürmetkar olmaya ahlâkan mecburuz.
ği İstikameti göster"sin. Bu t a k d i r d e , o k u t m a y a ve ö ğ ­
r e t m e y e k o y d u ğ u m u z y a s a k d a m g a s ı , n e t i c e itibariyle,
bizim k ö r l ü ğ ü m ü z ü ve cehaletimizi ilân e t m e k t e n b a ş k a
bir şeye y a r a m a z . Tarihte böyle o l m a m ı ş m ı d ı r ? Vaktiy­
le iime ve s e r b e s t tefekküre karşı ş a h l a n a n cehalet ve
t a a s s u p , insanlığı t e k â m ü l y o l u n d a n a h k o y a m a m ı ş ise
de, neticeyi asırlarca g e c i k t i r m e m i ş m i d i r ? M e y d a n l a r ­
d a ve h a m a m k ü l h a n l a r ı n d a m u z ı r d ı r diye yakılan fikir
eserleri ve ilim kitaplariyle birlikte y a n ı p kül o l a n h a k i ­
katleri t e k r a r b u l u p m e y d a n a ç ı k a r m a k için asırlarca
b e k l e m e k ve çalışmak lâzım g e l m e m i ş m i d i r ? B u g ü n
dini eserlere, fikir ve hakikatlere ve b u n l a r ı n n e ş r i n e ,
tâlim ve t e d r i s i n e karşı bazı m e m l e k e t l e r d e g ö s t e r i l e n
d ü ş m a n l ı ğ ı n aynı neticeyi v e r m e y e c e ğ i n i ve b u d ü ş ­
m a n l ı ğ ı n yarınki insanlık n a z a r ı n d a b i r c i n a y e t teşkil
etmeyeceğini kim t e m i n e d e r ? O dini eserler, fikir ve
hakikatler ki, ü z e r l e r i n d e M ü s l ü m a n milletler asırlarca
d u r u p d ü ş ü n d ü , çalışıp göz n u r u d ö k t ü v e enerji tüket­
ti.
"İnsan için insandan daha koricunç
bir mahlûk yoktur."
MONTAIGNE

İnsanda iç huzuru
maneviyat terbiyesinin meyvasıdır:
Biliyorum, s o n s e n e l e r d e , hususiyle b i z d e , dini t a h ­
sil ve tedrisini ve b u n a ait n e ş r i y a t ı n faydasız ve h a y a t
için y a r a r s ı z o l d u ğ u n d a n bol b o l b a h s e d e n l e r ve b u s a ­
h a d a köpeksiz köy b u l u p d e ğ n e k s i z g e z e n l e r var. B u n ­
lara g ö r e tahsil ve t e d r i s i n faydalısı, s a d e c e h a y a t ve t a ­
biat bilgileri verenidir. Ç ü n k ü i n s a n b u bilgilerle y a ş a r
ve h a y a t için lâzım o l a n serveti ve k o n f o r u a n c a k b u bil­
gilerle t e m i n e t m e k k a b ü olur. Dinî ve metafizik bilgiler
İse, İnsanların fikrî enerjilerini israf e d i p t ü k e t m e k t e n
başka bir netice vermez.
Dikkat e d e r s e k , z a m a n ı m ı z ı n bazı m e m l e k e t l e r i n d e
h ü k ü m e t l e r i n b ü t ü n k u d r e t k a y n a k l a r ı n ı iktisadi varlık
v e k o n f o r g a y e s i n e t a h s i s e d i p , b u n a mukabil, m a n e v i ­
y a t t e r b i y e s i n i ve r u h î ihtiyaçları b i r t a r a f a a t m a l a r ı n -
daki sır ve m â n a b u d u r . B u g ü n sistemli bir şekilde din
ve m a n e v i y a t d ü ş m a n l ı ğ ı g ü d e n l e r , bilerek veya bilme­
yerek, b u g ö r ü ş ü n tesiri altındadırlar.
H a r e k e t n o k t a s ı n ı Kari M a r x ' i n t a r i h i m a d d e c i l i ğ i n ­
d e b u l a n ve b u g ü n k ü Rus K o m ü n i s t l e r i t a r a f i n d a n d ü n ­
yayı a t e ş e v e r m e k için b i r fitil gibi kullanılan b u g ö r ü ş
h a k k ı n d a t a m a m i y l e yanlıştır, d e m e y e i m k â n yoktur;
fakat a ş i k â r bİr s u r e t t e eksik v e kifayetsizdir.
Ş ü p h e s i z ki servet, konfor, h ü l â s a iktisadi varlık h a ­
yat için lâzım v e faydalıdır. Bu h u s u s t a m ü n a k a ş a bile
yersizdir. M ü s b e t ilimler bize m a d d e ü z e r i n d e m ü e s s i r
olmayı v e dolayisiyle iktisadi varlığı a r t t ı r m a y ı ö ğ r e t ­
miş; inkişaf e d e n teknoloji z a m a n v e enerji iktisad et­
m e n i n y o l u n u göstermiştir. Bu s a y e d e b u g ü n b e ş e r
k u d r e t i akla h a y r e t v e r e c e k b i r şekilde a r t m ı ş t ı n B ü t ü n
b u n o k t a l a r ş ü p h e g ö t ü r m e z . F a k a t b u n d a n , r u h ve ma­
n e v i y a t t e r b i y e s i n i b i r tarafa b ı r a k ı p i h m â l edelim n e t i ­
cesi d e çıkmaz. İktisadi varlık, r u h ve m a n e v i y a t b o ş l u ­
ğunu doldurmaz. İnsan hayatı bakımından mes'ele,
s e r v e t v e k o n f o r gibi iktisadi varlıkta o l m a k t a n ziyade,
r a h a t y a ş a m a k t ı r . R a h a t y a ş a m a n ı n ise bir çok şartları
vardır. Ve iktisadi varlık b u n l a r d a n yalnız biridir, h a t t â ,
k a b u l e t m e k lâzımdır ki, b a ş t a geleni değildir. Başta g e ­
leni olsa v e s a a d e t sırf s e r v e t t e n d o ğ s a y d ı , etrafımızda
g ö r d ü ğ ü m ü z b i r çok b a h t ı k a r a zenginlerin b e d b a h t l ı ­
ğının m â n a s ı kalmazdı. Hülâsa, i n s a n için r a h a t h a y a t ı n
b i r şartı s e r v e t v e k o n f o r ise, ö b ü r şartı d a e m n i y e t
d u y g u s u , iç h u z u r u ve g ö n ü l zenginliğidir. Bu d u y g u ,
b u h u z u r v e zenginlik d e r u h ve m a n e v i y a t terbiyesinin
meyvasıdır. Din ise b u m e y v a n ı n ağacıdır. Dini tahsil v e
t e d r i s i n gayesi d e b u ağacı yetiştirecek v e i n s a n l a r a b u
terbiyeyi v e r i p onları iç h u z u r u n a k a v u ş t u r a c a k ehli­
yetleri v a r etmektir.

Dinin emirlerini yerine getirme hakkı:


Din h ü r r i y e t i p r e n s i b i n d e n d o ğ a n h a k l a r ı n s o n u n ­
c u s u dinin emirlerini y e r i n e g e t i r m e , y a s a v e yasakları­
n a itaat edip b a ğ l a n m a hakkıdır. Tekrar edelim ki, din
yalnız i m a n , ibadet, talim ve t e d r i s t e n i b a r e t değildir.
Din h a y a t için h a r e k e t v e faaliyet kaideleri ihtiva e d e n
ve d i n d a r a m u a y y e n b i r h a y a t yolu g ö s t e r e n ilâhi b i r
k a n u n d u r . Bu k a n u n ferde ş u n u y a p , b u n u y a p m a t a r ­
zında emirler vermektedir. D i n d a r için b u emirlere ita­
at e t m e k m u k a d d e s bir vazifedir. Bu vazifeyi s e r b e s t ç e
y e r i n e g e t i r m e y e ve b u h u s u s t a hiç b i r engele r a s t l a -
m a m a y a ferdin hakkı vardır. Devlet, d i n d a r ferde b u
hakkı tanıyıp t e m i n e t m e y e m a n t ı k e n m e c b u r d u r . Ç ü n ­
kü devlet. A n a y a s a s ı ile ve î n s a n Hakları D ü n y a B e y a n -
namesiyle, ferde i m a n hakkı v e din h ü r r i y e t i tanımıştır.
Dinin emirlerini y e r i n e g e t i r m e hakkı, tıpkı ibadet, t a ­
lim ve t e d r i s hakları gibi, i m a n h a k k ı n ı n ve din h ü r r i y e ­
ti p r e n s i b i n i n mantıkî ve z a r u r i b i r neticesidir. M a d e m
ki ferdin, i m a n hakkı ve din h ü r r i y e t i vardır, o h a l d e
i n a n d ı ğ ı ve m e n s u p o l d u ğ u dinin emirlerini y e r i n e g e ­
t i r m e y e d e hakkı vardır. N a z a r i m a n t ı k b u n u i c a p v e
emreder.
Fakat b u n o k t a d a n a z a r î m a n t ı k ile ameli h a y a t ı n
icapları maalesef ç a r p ı ş m a k t a d ı r . Ameli h a y a t t a ve m ü ­
n a s e b e t l e r s a h a s ı n d a dinin k a n u n u , e m i r ve nehiyleri
var. Din ile devletin birleşik o l d u ğ u d e v i r l e r d e m e s ' e l e
yoktu; dinin e m r i devletin, devletin e m r i de dinin e m r i
demekti. F a k a t b u g ü n din ile devlet b i r çok memlekete
lerde o l d u ğ u gibi b i z d e d e b i r b i r i n d e n ayrılmıştır.
Ö n ü n d e d u r u l m a z ye direnilmez b i r t a r i h i gidiş b u g ü ­
n ü n devletlerini b u neticeye g ö t ü r m ü ş t ü r . B u g ü n dinin
k a n u n u ile devletin k a n u n u h e r h u s u s t a b i r l e ş m e m e k t e ,
h a t t â çok k e r e b i r b i r i n e aykırı d ü ş m e k t e d i r . B u g ü n m u ­
a y y e n b i r devlet c a m i a s ı i ç i n d e y a ş a y a n i n s a n l a r d a n
p e k ç o ğ u n u n d i n d a r v e v a t a n d a ş diye iki sıfatı vardır.
D i n d a r ferd, b u sıfatla m u a y y e n b i r dine; v a t a n d a ş sıfa-
tiyle d e m u a y y e n b i r devlete tâbidir. Bu iki tabiiyet
m e r k e z i n i n ferde v e r d i ğ i y a p v e y a y a p m a e m r i birbiri­
ni t u t a r s a , n e âlâ m e s ' e l e yoktur. F a k a t t u t m a z s a -ki,
çok k e r e t u t m a y a c a k t ı r - n e y a p ü ı r ? Bu çetin n o k t a ile
biz şimdi d i n hürriyeti v e b u n d a n d o ğ a n hakların h u ­
d u d u m e s ' e l e s i ile karşılaşmış b u l u n u y o r u z .
—m —
DİN HÜRRİYETİNİN VE BUNA BAĞLI
HAKLARIN HUDUDU

Din hürriyetinin hudutlanması lâzımdır.


S ö y l e m e y e h a c e t y o k t u r ki, cemiyet i ç i n d e y a ş a y a n
b i r i n s a n için, m ü n a s e b e t l e r h a y a t ı n ı n hiç b i r s a h a s ı n ­
da, ölçüsüz bir h a k v e h u d u t s u z b i r h ü r r i y e t d ü ş ü n ü l e ­
m e z . Binaenaleyh din h ü r r i y e t i n i n ve b u n d a n d o ğ a n
h a k l a r ı n k a n u n v e örf üe tayin v e t e s b i t edilmiş b i r h u ­
d u d u o l m a k lâzım gelir.
Gerçi din, m a h i y e t itibariyle, ferdî v i c d a n ı n b i r
mu'tasıdır; d i n d a r ı n iç â l e m i n d e yaşar. Bu âlem ise hiç
bir s u r e t l e kayıd altına a l ı n a m a z . F a k a t o n u n ferdî vic­
d a n ı n d a n t a ş ı p haricileşen v e b i r teşkilât, usûl ve â d â b
şeklini a l a n bir mahiyeti d a h a v a r d ı r ki, b u itibar ile din
içtimaî b i r m ü e s s e s e d i r . Ve h e r içtimaî m ü e s s e s e gibi,
h a y a t ve m ü n a s e b e t l e r i n z a r u r e t l e r i n e u y u l a r a k n i z a m -
l a n m a s ı i c a p eder. Cemiyetin h a t t â bizzat d i n d a r ı n e m ­
niyet ve selâmeti b u n u e m r e d e r . H u d u t s u z ve kayıtsız
d i n e aykırı bir hürriyetin d o ğ u r a c a ğ ı a n a r ş i d e n ve sa­
pıklıktan üzülüp eza d u y a c a k l a r ı n b a ş ı n d a d i n d a r l a r
gelir. Asırların t e c r ü b e s i g ö s t e r m i ş t i r ki, din işleri ş a h ­
sî m e n f a a t ve istismar m e v z u u o l m a y a çok müsaittir.
Kayidsız b i r h ü r r i y e t rejiminde, hakikatte diyanetle hiç
alâkası o l m a y a n bazı m e n f a a t d ü ş k ü n ü sefillerin, yüzle­
r i n e d i n d a r nikahı geçirerek, b i r takım saf insanları al­
d a t ı p avlamaları; d a h a kötüsü, bazı sefil politikacıların
Din v e Lâiklik / F. 9 ] 29
diyaneti siyasi emellerine u l a ş m a k için bir m e r d i v e n
y a p m a k isteyen b e d b a h t l a r m h e r d e v i r d e b u l u n d u ğ u ­
nu, milletlerin, hususiyle Türkiyemizin tarihi g ö s t e r ­
mektedir.
İmdi kötülükleri ve kötü emellerin m e y d a n a l m a s m ı
ö n l e m e k â m m e n i n m e n f a a t ve s e l â m e t i n i n k o r u y u c u s u
sıfatiyle, devlete d ü ş e n b i r vazifedir. Devletin, k a n u n
yoluyla, din h ü r r i y e t i fikrinden d o ğ a n h a k l a r d a n h e r
birinin h u d u d u n u b e l i r t m e s i lâzımdır. Bu, yalnız cami­
anın değil, diyanetin de faydasınadır.
A n c a k b ü t ü n m e s ' e l e , din h ü r r i y e t i h a n g i y ö n d e n ,
n e y e g ö r e v e nasıl h u d u d l a n a b i l i r n o k t a s ı n d a d ı r . Bu
mes'eleyi ç ö z m e k için, dİn h ü r r i y e t i p r e n s i b i n d e n d o ­
ğ a n h a k l a r ü z e r i n e t e k r a r gelelim. Yukarıda g ö s t e r d i k
ki, din h ü r r i y e t i , d i n d a r için, d ö r t nevi h a k d o ğ u r a n b i r
p r e n s i p t i r . Bu h a k l a n b i r e r b i r e r ele alaUm.

İnanma hakkı hudutlanabilir mi?


Kabul e t m e k lâzımdır ki, ferdin i n a n m a ve i m a n et­
m e hakkı k a n u n ile h u d u t l a n a m a z . İ m a n ve akide b i r
k a n u n m e v z u u olamaz. İ n s a n h e r h a n g i b i r deney, fikir
veya d o k t r i n e i n a n m a y a v e y a i n a n m a m a y a m e c b u r
edilemez. E n g i z i s y o n m a h k e m e s i ö n ü n d e " d ü n y a d ö ­
n ü y o r " s ö z ü n ü geri almaya z o r l a n a n Galile, m a h k e m e ­
d e n çıkarken: " B u n u n l a b e r a b e r d ü n y a d ö n ü y o r " d e ­
mişti. İçimizdeki i n a n ç , c e b i r ile değiştirilemez. İ m a n ve
a k i d e n i n k a n u n u olmaz. Ç ü n k ü , t e k r a r edelim ki, i m a n
ferdin iç â l e m i n d e yaşar. B u n u n içindir ki İslâmiyet
" d i n d e c e b i r ve ikrah"ı y a s a k etmiştir. Devlet ve k a n u n
iç â l e m e h ü k m e d e m e z ve b u âlemin u m u r u n a karışa­
m a z . İ m a n , v i c d a n evimizin sahibidir. Bu evin k a n u n u ,
devletin yasası değildir; ferdin bilgisi, duyguları ve t e r -
biyesidir. E ğ e r i m a n ve akideye bir h u d u d a r a m a k lâ-
zım gelirse, b u n u ferdin ilmî v e fikrî o l g u n l u ğ u n d a a r a ­
malıdır. Devlet ve k a n u n , i n s a n l a r ı n yalnız dış âlemi v e
m ü n a s e b e t l e r hayatiyle alâkalanır. Devletin faaliyet v e
o t o r i t e s a h a s ı v e k a n u n u n m e v z u u , yalnız dış âlemdir,
yâni fîil v e hareketlerdir.'^''

Din hürriyeti ve ibadet hakkı:


Şu halde, din hürriyetinin kanun üe hududlanması
m ü m k ü n olan cephesi i b a d e t t e n başlar. Ç ü n k ü i b a d e t l e
artık d i n h a y a t ı n ı n fîil v e h a r e k e t l e r s a h a s m d a y ı z . Dev­
let v e k a n u n ise, dediğimiz gibi, yalnız b u s a h a d a h ü ­
k ü m sürer. F a k a t devlet ferdin i b a d e t h a k k ı n a , d i n h ü r ­
riyetinin b u c e p h e s i n e , n e d e r e c e y e k a d a r el uzatır v e
b u hakkı n e y e g ö r e h u d u t l a r ? B u h u s u s t a k o n u l a c a k b i r
k a n u n y a s a ğ ı n ı n m e s n e d i v e ö l ç ü s ü n e d i r v e n e olabi­
lir? C e v a p verelim:
Devlet v e k a n u n , h i ç ş ü p h e yok ki, camia m e n f a a t v e
s e l â m e t i n i n bekçisi v e k o r u y u c u s u d u r . B u sıfatla b u
m e n f a a t v e selâmeti t e h d i t e d e n fiil v e h a r e k e t l e r i ö n l e r
ve m e n e d e r . F a k a t fiil v e h a r e k e t l e r ç o k çeşitlidir v e b u
s a h a d a ç o k geniştir. B u n l a r d a n hangileri camia selâ-

(67) Bununla sadece kanunun tanzim ettiği münasebetler sahasını göstermek


istiyoruz. Yoksa, devlet ferdin akide ve kanaatlerinde hiç bir suretle müessir ola­
maz demek istemiyoruz. Bilâkis, hususiyle zamanımızda, binbir çeşit reklâm ve
propaganda vasıtalarına mâlik olan; hükümet adamları, geniş bir ölçüde akide ve
kanaatler üzerinde müessir olmakta hattâ dilediklen gibi oynamaktadırlar. Bugün
hükümetler gerek politikalarını ve gerek doğru sandıkları görüşled mektep kitap­
ları, resmî neşriyat, radyolar ve gazeteler marifetiyle, yalnız küçüklere ve halkın
saf tabakalarına değil, yetişkinlere ve okumuşlara bile çabucak ve kolayca aşıla­
maktadırlar, hükümet adamları, fikir ve kanaat aşılamak veya mevcut bir fikir ve
kanaati yaymak İçin, bugün çok ilen bir tekniğe ve geniş imkânlara sahiptirler.
Bugün hüKÜmetlerin elinde her noktası inceden inceye işlenmiş ve etüd edilmiş
müthiş bir propaganda tekniği vardır. Her sınıf halka göre hazırlanan bu tL.kniğin
ilk hareket kademesi mekteptir, daha İlk mektepten İtibaren küçük vatandaşlara,
bir çoğu hakikat olmaktan uzak bir takım fikir ve görüşler vitamin hapları gibi
yutturulur. Radyolar ve matbuat vasıtasiyle yağdınlan propaganda yağmuru va­
tandaşı iş yerinde ve tadada bile rahat bırakmaz. Köy, kasaba ve şehiHerde so­
kak başlarına yerleştirilen hoparlörler, ekseriya hakikat olmaktan uzak hükümet
propagandasının birer yorulmaz ve çok geveze hizmetçisidir.
m e t i n i t e h d i t e d e r m a h i y e t t e d i r , b u n u nasıl bilelim? Bu
h u s u s t a h u k u k u n b i r ölçüsü v a r m ı d ı r ? Bu suale c e v a p
v e r e b i l m e k için fiil v e h a r e k e t l e r i m i z e dikkatle bakalım.
Bunlar, hâsıl ettikleri n e t i c e y e g ö r e , başkalarını ilgilen­
d i r i p i l g i l e n d i r m e m e k b a k ı m ı n d a n , ferdi ve içtimaî ol­
m a k ü z e r e , ikiye ayrılır.

Fiil ve hareketlerimizin tasnifi:


F e r d i fiillerimiz b a ş k a l a r ı n ı ilgilendirmez. Bunların
e s e r i sırf ş a h s ı m ı z a m ü n h a s ı r kalır. İçtimaî fiiller ise,
b a ş k a l a r ı n ı alâkalandırır ve bizimle b a ş k a l a r ı a r a s ı n d a
b i r b a ğ l a n t ı v e m ü n a s e b e t v ü c u d a getirir. Meselâ, k e n ­
di o d a m d a , k e n d i b a ş ı m a y e m e k y e m e fiilim ferdidir.
Bu fiihn neticeleri b a n a racidir. Başkalarını a l â k a d a r et­
m e z . F a k a t p a z a r d a alış veriş e t m e , y a h u t b i r l o k a n t a d a
v e m ü ş t e r e k b i r m a s a d a y e m e k y e m e fiilim, ferdi değil,
içtimaîdir. Ç ü n k ü b u fiillerim b a ş k a l a r ı n ı alâkalandır­
m a k t a ; b e n i m l e b a ş k a l a r ı a r a s ı n d a b i r nevi alâka v e ir­
t i b a t h u s u l e getirmektedir. İşte, umumiyetle, c a m i a
m e n f a a t v e selâmetini t e h d i t e d e r b i r m a h i y e t alabilen
v e b u s e b e p l e devletin k o n t r o l salâhiyetine girerek ka­
n u n a m e v z u o l a n fiil v e h a r e k e t l e r b u n l a r d ı r , yânî b a ş ­
kalarını a l â k a l a n d ı r ı p a r a d a b i r nevi m ü n a s e b e t p e y d a
e d e n içtimaî fiiljerdir.'^^^'
İbadet, m a h l û k u n Halikını y â d v e tezkâf etmesi, o n u
d ü ş ü n e r e k içini m i n n e t hisleriyle temizlemesi deme]<tir.
Binaenaleyh i b a d e t ferdler a r a s ı n d a değil, ferd ile Allah
a r a s m d a b i r m ü n a s e b e t t i r v e t a m a m i y l e ferdi b i r fiildir.
K a n u n m e v z u u olamaz. Lâik devlet b i r dinin ibadet v e
d u a l a r ı n a , b u n l a r ı n icrası tarzlarına, usûl v e âdabına, di-

(68) Bu fikir ve tasnif üzerine bakınız: Devlet nizamı ve Hukuk (Devletle Hu­
kuk arasmdaki münasebet üzerinde bir izah denemesi) Ali Fuad Başgil, İstanbul
Hukuk Fakültesi Mecmuası, cilt VI. sayı, 1-2 1950.
line karışamaz/"^' Bu h u s u s l a r a , b i r din âlimi v e müçtehi^
di gibi, m ü d a h e l e d e b u l u n a m a z . Dinlerin i b a d e t v e âyin­
leri devletin kontrol salahiyetine girmez, h ü k ü m e t a d a m ­
ları, b u sıfatla, b u n l a r a el s ü r e m e z . Sürerlerse, vazifeleri
dışına çıkmış, ehliyet v e salâhiyetleri s a h a s ı n a g i r m e y e n
bir işe fuzuli surette karışmış olurlar. İbadet m e v z u u n d a
a n c a k din âlimleri v e müçtehitler salahiyetlidir.™
Fakat, i b a d e t v e âyinler ferdi fiil olmaktan çıkar d a iç­
timaî b i r h a r e k e t vasfi ahrsa, b u t a k d i r d e , h e r içtimaî fiil
gibi, lâik devleti alâkalandırır. Devlet, cemiyetin bekçisi
ve asayişin k o r u y u c u s u sıfatiyle, içtimaî b i r h a r e k e t şek­
li alan i b a d e t v e âyinlere m ü d a h a l e eder, h a t t â i c a b ı n d a
b u n l a r d a n yasakladığı d a olur. Nitekim, F r a n s a ' d a K a t o ­
liklerin m e z h e b i âyinlerinden " P r o c e s s i o n " denilen n ü ­
mayiş v e bizde İranilerin M u h a r r e m ayında yaptıkları
gösterili y ü r ü y ü ş devletçe m e m n u âyinlerdendir.'^"

(69) Bununla beraber bizde devlet adamları lâik olduklannı ilân ettikleri hal­
de, İslâmiyetin ibadet ve usul Sdâbma ve ibadet diline müdahale etmekte beis
görmemişlerdir. Bu hususta elde bulunan binbİr misalden birini zikredeyim:
Vaktiyle Beşiktaş semtinin camilerinden birinde imamlık vazifesi, gören yaş­
lı bir zat, günün birinde (Arapça ezan) okumakla suçlandırılarak yakalanmış,
evinden ve ailesinden koparılıp Bursa'ya sürgün edilmiştir. Bu zatı bana yazdığı
mektuplardan tanıdım. Kendisi Samsunlu imiş. Bursa'da harap bir han köşesinde
ömür çürüttüğü senelerde bana her ramazan başı, bemşehn sıfatıyla ve Hoca
Mahmut Efendi imzasıyla bir mektup yazarak dert döker ve benden maddî yar­
dım İsterdi. Ben de kendisine elimden gelen yardımı yapardım. Ûç-dört sene bu,
böylece devam etti. Nihayet bu mazlum ihtiyarın sesi kesildi. Öğredim ki, hasta­
lık ve sefalet İçinde can vermiş.

(70) Gerçi resmî bir dine bağlı devletlerde, devlet ibadetlere fiilen müdahe-
le eder. Fakat bu nevi devletlerde müdahale eden, hakikatte devlet adamları de­
ğil din adamlarıdır.

(71) İlâve edelim kİ, bir fiilin ferdi veya içtimâi olduğunu ve devlet müdaha­
lesine mevzu olup olmayacağını tayin bahsinde, fiilin tek bir kimse tarafından
yapılmasiyle üç beş kişi taraftndan birlikte ve topluca yapılması arasında hiç bir
fark yoktur. Mesele fiili icra eden veya edenlerle başkaları, arasında bir hak ve
vazife münasebeti doğup doğmamasındadır. Doğmadığı takdirde, fiil daima fer­
didir. Binaenaleyh devlet müdahalesine ve yasağına mevzu olamaz. Şu halde bir
ibadet ve âyinin, ferdi bir fiil ve hareket mahiyetini aşmaması yâni başkalariyle
bir nevi hak ve vazife münasebeti doğurmaması şartiyle, bir dindar tarafından tek
ijaşına yapılmasiyle bir araya gelen bir kaç dindar tarafından bidikte yapılması
hukukan tamamiyle müsavidir. Bu ibadet ve âyin ferdilik vasfını muhafaza eder
ve resmî müdaheleye mevzu olamaz.
İbadet ne zaman ve ne şartlarla
içtimaî fiil vasfı alır?
Ş i m d i kendi k e n d i m i z e ş u n u soralım: Bir i b a d e t fiili
n e z a m a n v e n e ş a r t l a içtimaî vasfı alır ve devlet m ü d a ­
halesini c e l b e d e r ? Bu h u s u s t a tatbik edilecek ölçü n e ­
dir. Bu sualin cevabını bize eski A n a y a s a m ı z ı n 75'inci
m a d d e s i vermektedir.''^' B u m a d d e n i n ilk fıkrasında fer­
d e m u t l a k b i r i m a n v e k a n a a t hakkı t a n ı d ı k t a n s o n r a ,
ikinci fıkrasında " â s â y i ş v e u m u m i m u a ş e r e t â d a b ı n a
ve k a n u n l a r h ü k ü m l e r i n e aykırı b u l u n m a m a k ü z e r e h e r
t ü r l ü dini âyinler s e r b e s t t i r " denilmektedir. Şu h a l d e ,
p r e n s i p itibariyle, i b a d e t v e âyin serbesttir. H e r k e s
m e n s u p o l d u ğ u dinin i b a d e t , d u a v e âyinlerini s e r b e s t ­
çe, y â n i h i ç b i r m ü d a h a l e y e , t e h d i t v e t e d h i ş e m a r u z
kalmaksızın icra edebilir. A n c a k , i b a d e t v e âyinlerin
asayişi b o z a c a k b i r şekil a l m a m a s ı ve m e m l e k e t t e y e r ­
l e ş m i ş ahlâk v e u m u m î m u a ş e r e t kaidelerine aykırı ol­
m a m a s ı şarttır. Aksi h a l d e , devlet d e r h a l h a r e k e t e g e ­
çer.
M a d d e d e k i "âsâyiş v e u m u m î m u a ş e r e t âdabı" mef­
humları üzerinde durmayacağım. Bunlar hukukta
m a l û m olan e l e m a n t e r mefhumlardır. Yalnız eski 75'in-
ci m a d d e d e d i ğ e r b i r kayıt d a h a v a r ki, b u r a d a ü z e r i n ­
d e ısrarla d u r u l m a y a d e ğ e r . Filhakika, âyinlerin âsâyiş
ve u m u m î m u a ş e r e t k a i d e l e r i n e aykırı o l m a m a s ı n ı ş a r t
koşan yukarıdaki anayasa maddesi, b u kadarla kalma­
y a r a k , b i r d e " k a n u n l a r h ü k ü m l e r i n e " aykırı o l m a m a k
k a y d ı n ı eklemektedir. B u g ü n d e m o k r a s i üe i d a r e e d ü e n
m e m l e k e t l e r d e n b i r ç o ğ u n u n a n a y a s a l a r ı n d a , din ve
âyin serbestliği b a h s i n d e , r a s t l a n m a y a n b u k a y d ı n m â ­
n a s ı n e d i r ? Bu k a y ı t d a n , a n a y a s a , alelade k a n u n v a z ı n a

(72) Eski Anayasanın 75'ind maddesini tekrar tiatırlatalım: "i-iiç bir kimse
mensup olduğu felsefi içtihad, din ve mezhepten dolayı muahaze edilemez. Asa­
yiş ve umumi muaşeret âdabına ve kanunlar hükümlerine aykırı bulunmamak
üzere her türlü âyinler yapılması serbesttir."
İ b a d e t ve âyinleri dilediği gibi t a h d i t edip y a s a k l a m a y a
salâhiyet vermiştir, m â n a s ı çıkar m ı ? Aslâ! Eski A n a y a ­
s a n ı n 75'inci m a d d e s i n d e n b ö y l e b i r m â n a ç ı k a r m a k ,
alelade k a n u n v a z m a i b a d e t ve âyinleri dilediği gibi, y â ­
ni politikanın isteklerine g ö r e , t e h d i t e d i p y a s a k l a m a y a
salâhiyet t a n ı m a k , netice itibariyle, din h ü r r i y e t i n i t â
k ö k ü n d e n k o p a r ı p a t m a k d e m e k olur. V a t a n d a ş l a r a d i n
ve v i c d a n hürriyeti ve i b a d e t hakkı t a n ı y a n eski 75'inci
m a d d e ile a n a y a s a vazıı, m u h a k k a k ki, böyle b i r m â n a
v e netice k a s d e t m e m i ş t i r . B u n u n aksini iddia etmek,
a n a y a s a vazıını s a ğ eliyle v e r d i ğ i n i sol eliyle gizlice alan
b i r açıkgöz d u r u m u n d a g ö r m e k olur. O h a l d e , 75'inci
m a d d e d e " k a n u n l a r h ü k ü m l e r i n e " kaydının m â n a s ı n e
olsa gerektir?
Bizce b u kayıt, a n a y a s a n ı n 68'inci m a d d e s i n d e b e ­
y a n o l u n a n u m u m î b i r p r e n s i b i n değişik b i r t â b i r ile
tekrarıdır. Filhakika, eski 68'inci m a d d e d e h ü r r i y e t i n
ferd için tabiî b i r h a k o l d u ğ u ve m ü n a s e b e t l e r h a y a t ı n ­
da herkesin hürriyetine başkalarının hürriyetinin hu-
d u d teşkil ettiği ve h ü r r i y e t l e r i n h u d u d u n u a n c a k ka­
n u n l a r ı n tâyin ve t e s b i t e d e c e ğ i söylenilmiştir. B u n a
g ö r e , i b a d e t ve âyin hürriyeti d e , g a y e t tabii olarak, ka­
n u n l a r ile t a h d i t o l u n a c a k yâni i b a d e t ve âyin serbestli­
ği k a n u n l a r ı n yasak h ü k m ü n e aykırı g i t m e m e k kaydiy-
le kayıtlanacaktır. Şu h a l d e eski A n a y a s a n ı n 68'inci
m a d d e s i n d e b e y a n o l u n a n b u h ü k m ü n 75'inci m a d d e ­
s i n d e tekrarı, m â n a d a bir ziyadelik hasıl etmez, s a d e c e
evvelki b e y a n ı k u v v e t l e n d i r m e k t e n i b a r e t kalır. F a k a t
b u n o k t a d a asıl m e s e l e i b a d e t ve âyin s e r b e s t l i ğ i n e ka­
n u n l a r ı n n e y e ve h a n g i ölçüye g ö r e y a s a k h ü k m ü koya-
b ü e c e ğ i n i tâyindedir. K a n u n vazıı i b a d e t ve âyin hakkı­
nı kendi keyfince ve dilediği gibi y a s a k l a y a m ı y a c a ğ m a
g ö r e , k o n u l a c a k y a s a ğ ı n y a h u t çizilecek h u d u d u n Ölçü­
sü n e d i r ?
Dikkat edersek, b u ölçü eski 75'inci m a d d e d e g ö s t e ­
rilmiştir ve â m m e n i n asayişi ile u m u m î m u a ş a r e t â d â -
b i n a aykırılıktır. İ b a d e t v e âyin h a k v e h ü r r i y e t i n i n h u ­
d u d u v e b u b a b d a k o n u l a c a k k a n u n i yasakların m e s n e ­
di â s â y i ş v e u m u m î m u a ş e r e t kaideleridir. İbadet ve
âyinler, asayişi itilâl etmemek ve umumi muaşeret âdâ-
bma aykırı olmamak şartiyle serbesttir. İşte, ibadet ve
âyin iıakkınm hudutlanması bahsinde konulacak bir
kanunun veya hükümetçe alınacak bir tedbir ve müda­
halenin ölçüsü budur. Bunun dışında ibadet ve âyinle­
re konulacak kanunî veya idari her takyid ve yasak ana­
yasaya aykırı olduğu gibi hukukun yüksek prensipleri­
ne de aykırıdır.

Dindarın secdegâhma
hükümet kuvvetleri ayak basamaz:
N e t i c e itibariyle, devlet ferdi fiil şeklinde i b a d e t ile
m â b e d i ç i n d e veya h a r i m i n d e y a p ı l a n âyinlere h u k u k e n
m ü d a h a l e e d e m e z . Ç ü n k ü b u y o l d a yapılacak b i r i b a d e t
v e âyinin asayişi v e u m u m î â d a b ile hiç b i r alâkası yok­
tur. Eski A n a y a s a n ı n 75'inci m a d d e s i i b a d e t ve âyinle­
r e k a n u n î b i r m ü d a h a l e i m k â n ı m yalnız asayişi ihlâl v e
u m u m î m u a ş e r e t â d â b m a aykırılığa bağlamıştır. Eski
y a s a n ı n b u s a r a h a t i k a r ş ı s ı n d a tevile v e b a ş k a t ü r l ü b i r
i ç t i h a d a m a h a l yoktur.
M a b e d i n içi v e h a r î m i m u k a d d e s m e k â n d ı r v e din­
d a r ı n s e c d e g â h ı d ı r . Devlet eli v e h ü k ü m e t kuvvetleri
b u r a y a a n c a k i ç e r i d e n i m d a t i s t e n i r s e girer. Halka,
A n a y a s a s i y l e ve İ n s a n H a k l a r ı B e y a n n a m e s i y l e , d i n
h ü r r i y e t i t a n ı y a n v e tabiatiyle b u n d a n d o ğ a n h a k l a r a
r i a y e t etmeyi yalnız T ü r k Milletine karşı değil, h e m d e
d ü n y a y a karşı t a a h h ü d e d i p söz v e r m i ş olan b i r devlet­
t e , h ü k ü m e t a d a m l a r ı , h e r h a n g i b i r dinin yerleşmiş ve
m e n s u p l a r ı tarafından kabul olunmuş naslarma, ibadet
v e â y i n l e r i n e el s ü r e m e z . A n c a k b u n l a r ı u m u m î âsâyiş
ve m u a ş e r e t â d a b ı b a k ı m l a r ı n d a n m u r a k a b e eder.
hükümet adamJanmn herhangi bir dinde reform yap­
maya kalkışmaları kadar haksız hatta gülünç bir hare­
ket tasavvur olunamaz. Dinde reform lâzım gelebilir.
Fakat bunu yapmak ve dinin âdâb ve erkânına karış­
mak hükümet adamlarının ne hakkıdır, ne vazifesidir,
ne de ehliyetli oldukları bir iştir. Dinde, eğer icap edi­
yorsa, reform yapmak, buna karar vermek, bir dinin
akide ve erkânı üzerinde konuşmak o dinin müçtehitle-
rine, âlimlerine ait bir salâhiyettir, hükümet adamları
ise, ne müçtehitdirler, ne de ilahiyat doktoru.

Talim ve tedris, neşir ve telkin


hakkımn hududu:
Talim ve t e d r i s , n e ş i r v e telkin faaliyetinin dini a m e l ­
l e r d e n e n yüksek mertebelisi ve i b a d e t l e r i n e n m a k b u l ­
l e r i n d e n o l d u ğ u n u b i r d a h a t e k r a r edelim. Yalnız, dik­
kat o l u n s u n ki, b u faaliyet, i b a d e t gibi ferdi fullerden
değildir. Hususiyle n e ş r i y a t işleri geniş b i r ö l ç ü d e içti­
maîdir. Binaenaleyh h e r içtimaî fîil gibi, talim ve t e d r i s ,
n e ş i r ve telkin fiilinin d e t a h d i t edilmesi ve devlet m u ­
r a k a b e s i n e t â b i t u t u l m a s ı g a y e t tabii h a t t â zaruridir.
F a k a t dini talim, t e d r i s v e n e ş r i y a t ı n t â b i t u t u l a c a ğ ı m u ­
r a k a b e ve tahdit, m e m l e k e t t e u m u m î talim, t e d r i s ve
neşriyatın tabi t u t u l d u ğ u t a h d i t l e r d e n ve m u r a k e b e r e ­
j i m i n d e n ayrı ve istisnaî b i r şekil alamaz. Alması için
m â k u l ve m e ş r u hiç b i r s e b e p gösterilemez.
Dini talim ve t e d r i s hakkını indi k a r a r l a r ile kısmak
ve v a t a n d a ş ı n b u h ü r r i y e t i n i b i r takım entrikalı politika
mülahazalarıyla baskı altına almak, yalnız a n a y a s a y a ve
h u k u k u n yüksek p r e n s i p l e r i n e aykırı değildir, h e m d e
b u n d a n evvel işaret ettiğimiz gibi, halk kitleleri, a r a s ı n ­
d a dini cehalet ve dalâlete m e y d a n açmaktır. Tekrar
edelim ki, din i n s a n için ferdi v e içtimaî bir ihtiyaçtır.
Ve b u ihtiyaç hayatidir. Bu t ü r l ü ihtiyaçlar i n s a n g ö n ­
l ü n d e n kazınıp çıkarılamaz, b u n l a r a n c a k salim m e c r a ­
sına konulur. Ferdin g ö n l ü n d e n din d u y g u s u n u ve ma­
neviyat sevgisini kazırsanız, b u n u n altından i n s a n h k
değil, b e h i m i y e t çıkar. İ n s a n denilen zalim h a y v a n ı n e-
g o i s t tıynetini t e r b i y e e d i p o n u i n s a n l a ş t ı r a n âmiller
a r a s ı n d a din ve m a n e v i y a t b a ş t a gelir.
F a k a t a ş i k â r ki, b i r m e m l e k e t t e din ihtiyâcını salim
m e c r a s ı n a k o y m a k ve e n iyi b i r şekilde t a t m i n e t m e k
için, h e r ş e y d e n evvel, y ü k s e k bilgili ve s a ğ l a m seciyeli
din a d a m l a r ı n a ve âlimlerine lüzum vardır. Bu a d a m l a r
g ö k t e n i n m e z ve i n s a n a n a s ı n d a n din âlimi d o ğ m a z , di­
ni tahsil ve t e d r i s m ü e s s e s e l e r i n d e n yetişir. Nitekim tıp,
h u k u k , fen a d a m ı v e âlimi d e b u nevi m e v z u l a r ü z e r i n ­
d e ç a h ş a n tahsil ve t e d r i s m ü e s s e s e l e r i n d e n çıkar. F a ­
kat m e m l e k e t t e yüksek dini kültür v e r e n tahsil ve t e d r i s
m ü e s s e s e l e r i yok olursa, b u h u s u s t a k i ihtiyaç o r t a d a n
kalkmış olmaz; s a d e c e y ü k s e k seviyeli din a d a m ı ve âli­
mi yok olur. D i ğ e r taraftan, b u yokluğu fırsat bilerek
s a h n e y e din a d a m ı ve âlimi diye gayet sathî, y a n cahil
b i r t a k ı m kimseler çıkar. Ve tabiatiyle etrafı din a d ı n a
h u r a f e v e cehalet b ü r ü r .

Böyle bir neticeyi b e r t a r a f e d i p b u vaziyeti ıslâh et­


m e k için yapılacak iş, m ü k e m m e l ve m o d e r n dinî tahsil
ve t e d r i s m ü e s s e s e l e r i k u r m a k ve m e m l e k e t t e din ve
m a n e v i y a t ihtiyacının istediği din a d a m l a r ı n ı yetiştir­
mektir. Nitekim bir m e m l e k e t t e h a s t a h k l a n ö n l e m e k ve
h a s t a l a r ı tedavi e t m e k için yapılacak iş, tıp tahsili v e r e n
m ü e s s e s e l e r i yok e t m e k değildir, bilâkis v a r e t m e k ve
b u n l a r ı ıslâh edip m ü k e m m e l b i r s u r e t t e işler hâle koy­
maktır.

B u g ü n ü n m e d e n i y e t i ve terakkileri k a r ş ı s ı n d a artık
dinin r o l ü ve h ü k m ü k a l m a m ı ş t ı r ve dinin yerini b u g ü n
ilim ve teknoloji almıştır d e n i l e m e z . B u n u d e m e k için 11-
min hududunu görmemek ve insan yaradıhşmm binbir
e s r a r m d a n hiçbirini a n l a m a m ı ş o l m a k lâzımdır. B u n ­
d a n evvel g ö s t e r d i k k i / " ' ilim ile din tıpkı, akıl ile his gi­
bidir. B u n l a r b i r b i r i n i nefyetmez; bilâkis b i r b i r i n i lâzım
kılar v e t a m a m l a r .

Dini neşriyatın tahdidi:


Yukarıda d a söylediğimiz gibi, dini n e ş r i y a t ı n devlet
k o n t r o l ü n e t â b i olması g a y e t tabiidir. A n c a k b u n e ş r i ­
yatın tâbi tutulacağı k o n t r o l v e t a h d i t rejimi, m e m l e k e t ­
te umumî neşriyat sahasında mevcut kontrol ve tahdit
r e j i m i n d e n ayrı v e aşkın b i r rejim olamaz. Olması için
h u k u k e n m a k b u l v e m e ş r u b i r s e b e p g ö s t e r i l e m e z . Di­
nî neşriyatın yıldırma v e s i n d i r m e h a v a s ı n a b o ğ u l u p
yok edilmesinde n e millet v e n e d e insanlık için h i ç b i r
fayda m ü l â h a z a edilemez. Bu n e ş r i y a t a k a r ş ı takip edi­
lecek aşkın b i r ş i d d e t politikası, dinî n e ş r i y a t ı n ikna
kuvvetinden, çekici v e sürükleyici k ı y m e t i n d e n korkul­
d u ğ u n u gösterir. F a k a t ikna kuvvetine v e m a n t ı k m e t a ­
n e t i n e karşı cebir ve şiddetle m u k a b e l e e t m e k haksızlık
ve geriliktir.
H u k u k a bağlı b i r devlette b ü t ü n fikirler v e kanaatler,
devlet n a z a r m d a , m ü s a v i v e aynî d e r e c e d e m u h t e r e m
t u t u l m a k lâzımdır. Ç ü n k ü b ö y l e b i r devlet, m u a y y e n b i r
sınıfın v e y a z ü m r e n i n değil, u m u m u n devletidir,
h ü k ü m e t a d a m l a r ı b u hakikati b i r tarafa b ı r a k ı r da,
m e m l e k e t t e m e v c u t fikir v e k a n a a t a k ı ş l a r ı n d a n bazıla­
rını destekler, bazılarını d a ellerindeki â m m e kuvvetle­
riyle yok e t m e y e kalkışırlarsa haksızlık e t m i ş v e ş e r r e
alet o l m u ş olurlar. Millet v e insanlık için fayda ve m e n ­
faat, b ü t ü n fikir v e k a n a a t l e r i n s e r b e s t b i r m ü n a k a ş a
meydanında serbestçe ortaya dökülüp çarpışmasında

(73) Bakınız, Din ve Lâiklik, Birinci Kısım.


ve e l e n m e s i n d e d i r . B u s u r e t l e ç a r p ı ş a n fikirlerden çü­
rükleri düşecek, s a ğ l a m l a r ı v e k a l b u r ü s t ü kalanları d a
g ü n g ö r ü p i n s a n l ı ğ a h i z m e t edecektir. S e r b e s t b i r fikir
m e y d a n ı n d a s e r b e s t ç e m ü n a k a ş a edilerek e l e n m e d e n
v e t e n k i d t o r n a s ı n d a n g e ç m e d e n hakikat diye kabul
o l u n a n v e b a ş k a l a r ı n a zorla k a b u l ettirilmeye çalışılan
d ü ş ü n c e v e g ö r ü ş l e r i n ü s t e çıkması v e kıymet alması,
işte aziz o k u y u c u m , millet v e i n s a n h k için en b ü y ü k d a ­
lâlet v e ş e r yolu b u d u r . S e r b e s t ç e m ü n a k a ş a s ı n d a n b i r
millet için z a r a r d o ğ a c a k b i r fikir v e k a n a a t bilmiyo­
r u m . Bir millet h a y a t ı n d a s e r b e s t m ü n a k a ş a n ı n z a r a r h
olduğu bir zaman ve ahvalde bilmiyorum.

Dinin emirlerini yerine getirme


hakkının hududu:
Bu n o k t a ile d i n v e devlet m ü n a s e b e t l e r i m e s ' e l e s i -
n i n e n çetin b i r b ü k l ü m ü n d e b u l u n u y o r u z . Tekrar e d e ­
lim v e iyice anlaşalım ki, d i n sırf i n a n ç t a n v e i b a d e t t e n
i b a r e t değildir; aynı z a m a n d a m u a y y e n b i r h a y a t v e ce­
m i y e t sistemi v e b i r fiil v e h a r e k e t l e r k a n u n u d u r . Din
i n s a n l a r ı n b ü t ü n fiil v e h a r e k e t l e r i n e v e birbirleriyle
o l a n m ü n a s e b e t l e r i n e h a t t â ferdin kendi nefsine karşı
h a r e k e t l e r i n e b i r e r kıymet biçer. Bazı h a r e k e t l e r i n y a ­
pılmasını v e bazılarının y a p ı l m a m a s ı n ı e m r e d e r . Din­
d a r olan ferdin n a z a r ı n d a b u emir h a k t ı r v e mutlaktır;
b u n u y e r i n e g e t i r m e k v e dinin yasakladığı h e r fiilden
kaçınmak bir borçtur.
A n c a k b u ferd aynı z a m a n d a m u a y y e n b i r devlet ül­
k e s i n d e y a ş a m a k t a v e o devletin v a t a n d a ş sıfatım taşı­
m a k t a d ı r . Bu sıfatla, devlet d e o n a , k a n u n l a r i y l e ş u n u
y a p v e b u n u y a p m a e m r i v e r m e k t e , bâzı h a r e k e t l e r e

(74) Bu nokta hakkında bakınız: H. Haski, La Libeste.

140
m ü s a a d e edip bazılarmı y a s a k l a m a k t a d ı r . Din ile devle­
tin birleşik o l d u ğ u y a h u t , d a h a d o ğ r u s u , devletin d i n e
b a ğ l a n d ı ğ ı eski d e v i r l e r d e b u vaziyetten b ü y ü k bir
m a h z u r d o ğ m a m a k t a idi. Ç ü n k ü b u vaziyette dinin ka­
n u n u devletin a n a y a s a s ı m e s a b e s i n d e idi. Devletin y a ­
s a ve yasakları dinin k a n u n u n a u y m a k z o r u n d a idi. Fa­
kat, z a m a n ı m ı z ı n b i r çok m e m l e k e t l e r i n d e o l d u ğ u gibi,
d i n ile devlet b i r b i r i n d e n ayrılır ve b u n l a r d a n h e r biri­
n i n k a n u n u d i ğ e r i n e zıd b i r vaziyet alır d a b i r i n i n m ü ­
s a a d e ettiği b i r fiil ve m ü n a s e b e t i d i ğ e r i y a s a k l a r s a b u
t a k d i r d e n e yapılır v e d i n d a r v a t a n d a ş ı n hali n i c e olur?
Başka b i r deyişle m u a y y e n bir devlet v a t a n d a ş ı sıfatiy-
le d i n d a r için dinin emirlerini y e r i n e g e t i r m e h a k k ı n ı n
hududu nedir?
G ö r ü l ü y o r ki, m e s ' e l e h a k i k a t e n çetindir; fakat fik­
r i m c e , halli imkânsız değildir. Elverir ki, din v e devlet
a d a m l a r ı iyi niyetle Ve m ü ş t e r e k b i r a n l a ş m a zemini
b u l m a gayretiyle h a r e k e t etsin.
Bu h u s u s t a , fiil ve h a r e k e t l e r ü z e r i n d e , b u n d a n evvel
yaptığımız bir tasnifi t e k r a r ele alalım. Ve b u tasnifin
din ve devlet n a z a r ı n d a k i kıymeti ü z e r i n d e d ü ş ü n e l i m .
Fiillerimiz, dedik, başkalariyle b i r nevi m ü n a s e b e t
v ü c u d a getirip g e t i r m e m e k b a k ı m ı n d a n , ya ferdi veya
içtimaî olur. H e m e n ilâve edelim kİ, b u tasnifin din n a ­
z a r ı n d a hiç b i r e h e m m i y e t i h a t t â m â n a s ı yoktur. Zira
din, ferdi ve içtimaî, b ü t ü n i n s a n fiillerini k o n t r o l eder.
D i n d a r olan ferdin h e r işi ve hareketi, e n gizli, t e n h a ve
karanlık bir k ö ş e d e işlenmiş olsa bile, ilâhî k a n u n l a r ı n
h ü k m ü n d e n k u r t u l a m a z . Dinin m u r a k a b e s i n d e n v e
dince tesbit o l u n a n kıymet k a d e m e s i n e girip d e k e n d i ­
sine m a h s u s olan yeri a l m a k t a n k u r t u l a n h i ç b i r i n s a n
fiili yoktur. Dikkat edersek, dinin g e r e k ferdi ve g e r e k
içtimaî kıymet ve kuvveti de b u h u s u s i y e t i n d e kendisi­
ni gösterir. Ve b u n o k t a d a din h u k u k t a n ayrılarak ahlâk
ile birleşir.
Halbuki dinin b u genişliğine v e ş ü m u l ü n e mukabil,
devletin eli v e b e ş e r i k a n u n l a r m h ü k m ü i n s a n fiil v e h a ­
reketlerinin h e p s i n e değil, a n c a k m u a y y e n b i r k ı s m m a
uzanır. Beşeri k a n u n l a r m ş u m û l ü altına g i r e n fiil v e h a ­
reketler sırf içtimaî olanlardır. Yani başkalarını alâka­
l a n d ı r a n , b a ş k a l a r ı y l a b o r ç v e alacak k a b i l i n d e n b i r n e ­
vi m ü n a s e b e t teşkil e d e n fillerdir. Yalnız b u n l a r d ı r ki,
k a n u n a ve devlet o t o r i t e s i n e m e v z u olur. F e r d i olan fi­
iller ise t o p t a n devlet k a n u n l a r ı n ı n h ü k m ü d ı ş ı n d a ka-
hr.'^^'

Ş u h a l d e , devlet k a n u n l a r ı v e emirleri k a r ş ı s ı n d a ,
d i n d a r ferdin akide v e kanaatleriyle b a ş b a ş a kalıp t a ­
m a m i y l e s e r b e s t o l d u ğ u , rejimlere g ö r e , az v e y a çok
g e n i ş b i r s a h a vardır. Bu s a h a d a ferdi d e d i ğ i m i z yâni
başkalarıyla h u k u k î b î r m ü n a s e b e t tesis e t m e y e n v e n e ­
ticeleri sırf failinin ş a h s ı n a i n h i s a r e d e n fiiller y e r alır.
Bunlar, i b a d e t , d u a v e m ü n â c â t fiilleridir. Bu fiiller dev­
let faaliyetleri s a h a s ı n a girmedikleri için, b u n l a r ı n ifa­
s ı n d a dinin e m i r l e r i n i y e r i n e g e t i r m e hakkı ferd için
h e m e n h e m e n mutlaktır. Yukarıda kaydettiğimiz gibi,
gerek m a b e d içinde ve gerek m a b e d dışında gerek tek
b a ş ı n a v e g e r e k t o p l u c a yapılsın, 1924 Türk A n a y a s a s ı ­
n ı n 75'inci m a d d e s i n d e verilen ölçüye aykırı o l m a m a k
şartiyle, ibadetler, h u k u k e n serbesttir. Devlet eli ferdin
i b a d e t n e v ' i n d e n o l a n fiillerine u z a n a m a z .

(75) Gerçi devletin fiil ve hareketler karşısındaki nüfuz sahasının hudutları


her zaman ve her memlekette sabit ve aynı değildir. Bu hudutlar memleketlere
ve hususiyle, rejimlere göre değişir, kâh daralır ve kâh genişler. Devlet rejimi az
çok liberal olan memleketlerde devletin nüfuz ve müdahale sahası nisbeten dar­
dır. Bu saha otoriter ve totaliter rejimlerde, bilâkis, alabildiğine genişler ve bu
nisbette hususî hayat sahası daralır. (Bu fikrin üzerine bizim "Demokrasi
Rehberi" adlı eserimizin birinci kısmına bakınız. Yağmur Yayınları).
Çünkü bu rejimlerde devlet vatandaşlarının en mahrem hayatına girmek ve
bütün hareketlerini kontrol edip en şahsî İşlenne bile müdahale etmek sevdası­
na düşer. Bununla beraber, bu türlü rejimlerde bile ferdler hesabına yine az çok
serbest bir saha bulunur. Bu sahada ferd kendine ait kalır ve devlet baskısından
uzakta seri?estçe nefes alma imkânını elde eder.
Devlet faaliyetinin s a h a s ı v e k a n u n l a r ı n m e v z u u içti­
m a î dediğimiz fiiller olmakla b e r a b e r , dikkat edersek,
b u n l a r ı n d a h e p s i değildir. İçtimaî fiil v e h a r e k e t mef­
h u m u içinde b i r b i r i n d e n farklı, kıymet v e e h e m m i y e t
dereceleri gayri m ü s a v i b i r k a ç g r u p vardır. G r u p l a r d a n
biri, nezaket, v e m u a ş e r e t âdabı d a i r e s i n d e c e r e y a n
e d e n fiil v e hareketlerdir. B u n l a r h e r m e m l e k e t i n k e n ­
disine m a h s u s n e z a k e t ve iyi m u a ş e r e t anlayışına g ö r e
kaidelenir. Bir diğeri ahlâki fiü v e h a r e k e t l e r g r u b u d u r
ki, b u n l a r d a yine m e m l e k e t t e y e r l e ş m i ş ahlâk, telâkki
ve kaidelerine bağlıdır. N i h a y e t içtimaî fiillerden b i r
g r u p d a hukukidir. Hukuki d e m l e n fiüler d e m e m l e k e t ­
çe kabul edilen h u k u k kaidelerinin h ü k m ü altındadır.'™'
İçtimaî fiiller sahasını teşkil e d e n b u g r u p l a r d a n
devletin d o ğ r u d a n d o ğ r u y a h i m a y e s i v e otoritesi altın­
d a b u l u n a n v e devlet k a n u n l a r i y l e t a n z i m edilip devlet­
çe m a d d i b i r cebir m ü e y y i d e s i n e b a ğ l a n a n yalnız h u k u ­
kî fîil ve m ü n a s e b e t l e r g r u b u d u r . Yalnız b u n l a r d ı r ki,
devlet k a n u n l a r ı n a m e v z u olur v e d e d i ğ i m i z gibi, m a d ­
di b i r cebir m ü e y y i d e s i n e dayanır. B u n l a r ı n dışında k a ­
lan n e z a k e t v e iyi m u a ş e r e t kabilinden o l a n h a r e k e t l e r ­
le b ü t ü n ahlâki fiüler t a m a m i y l e s e r b e s t b i r s a h a teşkil
e d e r ve devlet m ü d a h a l e s i n d e n u z a k kalması lâzım g e ­
lir. .
Şu h a l d e ferd isterse, b u s e r b e s t s a h a d a , yani n e z a ­
ket v e iyi m u a ş e r e t kabilinden olan hareketleriyle ahlâ­
ki h a t t a iktisadi faaliyetlerinde i n a n d ı ğ ı dinin emirleri­
n e tâbi olabüir. Çünkü, b i r h u k u k devleti çerçevesi için­
de, b u s a h a d a d i n d a r ferdin devletle karşılaşması v e
devlet k a n u n l a r ı n a aykırı b i r vaziyet alması imkânı yok­
tur. Ç ü n k ü b u s a h a ahlâk, iktisad, n e z a k e t v e iyi m u a ş e -

(76) İçlİmaî fiillerin Iju şekilde gruplaşması ve gruplar arasındaki fark ve mü-
nasebellen görmek için İstanbul Hukuk Fakültesi mecmuasının yukarıda kaydet­
tiğimiz sayısındaki etüdümüze bakınız.
— D İ N v e L A l K L I K —

r e t k a i d e l e r i n e tâbi fiiller s a h a s ı kaldıkça, k a n u n v e o t o ­


rite s a h a s ı değildir/"'
Yine dikkat edersek, içtimaî fillerden k a n u n ve o t o r i ­
t e m e v z u u olanlar s a h a s ı n d a bile d i n d a r ferd, k ı s m e n
olsun, serbesttir. Ç ü n k ü b u n e v i fiil v e m ü n a s e b e t l e r i n
h e p s i farksız olarak m e c b u r i değildir. Bilâkis, b u n l a r ­
d a n b ü y ü k ç e b i r kısmı ihtiyaridir. Ş u m â n a d a ki, ferd
b u fiilleri işleyip i ş l e m e m e k t e v e işlediği z a m a n ,
k a n u n u n t a y i n ettiği h a r e k e t t a r z ı n ı t a k i p e d i p
e t m e m e k t e m u h a y y e r bırakılmıştır. K a n u n fiilin işlen­
m e s i n i e m r e t m e m i ş , yalnız i ş l e n m e s i n e m ü s a a d e etmiş
v e b u h u s u s t a b i r ö r n e k h a r e k e t t a r z ı göstermiştir. Din­
d a r f e r d i s t e r s e , b u nevi fiilleri işlemez d e kendi i n a n d ı ­
ğı dinin e m r i n e v e h ü k m ü n e t â b i olur. Meselâ faiz a h p
v e r m e k d i n e n yasak, k a n u n e n m ü s a a d e edilmiş fiiller­
d e n d i n D i n d a r olan kimse, b u h u s u s t a m e n s u p o l d u ğ u
d i n e t â b i o l a r a k faiz alıp v e r m e z . D i n e n yapılması v e y a
y a p ı l m a m a s ı emredilmiş b i r ç o k fiiller v a r ki, b u n l a r
n o r m a l b i r h u k u k d e v l e t i n d e t a m a m i y l e devlet m ü d a ­
h a l e s i n d e n uzak kalması lâzım gelir. Meselâ İ s l â m d a
varlıklı M ü s l ü m a n l a r ı n h e r s e n e m a l v e mülklerinin ya
aynı v e y a kıymeti ü z e r i n d e n kırkta birini zekât o l a r a k
fakirlere, kimsesiz d ü ş k ü n l e r e vermeleri, b e d e n e n ve
m a l e n m u k t e d i r olanların ö m ü r l e r i n d e b i r defa olsun
h a c c a gitmeleri emredilmiştir. Yine m e s e l â d o m u z eti
y e m e k v e k u m a r o y n a m a k M ü s l ü m a n l a r için m e m n u ­
dur. B ü t ü n b u h u s u s l a r d a dinin e m r i n i dinleyip y e r i n e
g e t i r m e k M ü s l ü m a n ferdin elindedir.

İ77) Biz bu mütalâa ve görüşlerimizde normal bir hukuk devleti yâni faali­
yetlerinde hukuka bağlı bir siyasî iklidan gözönünde bulunduruyoruz. Bu hakkı,
yalnız kanundan dcğan bir selâhiyet görmek, vatandaşı hükümet adamlarının
ayak türabı yapmaktır. Bizce hak ve kanun ayni bir şey değildir. Kanun, muay­
yen bir zamanda ve muayyen bir kanun koyucusu tarafından hakkın iyi - kötü
İfade edilen bir kopyasıdır. Yüksek ve ince bir fikirle, bunun kalem veya sözle ifa­
desi arasında nasıl bir ayrılık ve başkalık varsa, hak ile kanun arasında da Öyle
bir başkalık vardır.
Ş u h a l d e v e n e t i c e itibariyle, d i n d a r için m e n s u p o l ­
d u ğ u dinin emirlerini y e r i n e g e t i r m e h a k k i n m h u d u d u ,
k a n u n l a r m y a p veya y a p m a gibi b i r emirle y a p ı l m a s m ı
v e y a y a p ı l m a m a s m ı m e c b u r i kıldığı fiil v e m ü n a s e b e t ­
ler sahasıdır. Meselâ İslâm d i n i n d e kız v e erkek evlâd
a r a s ı n d a m i r a s t a k s i m i n d e k a i d e ikili birlidir. B u g ü n k ü
m e d e n i k a n u n d a ise m ü s a v i paydır. G ö r ü l ü y o r ki, b u iki
h ü k ü m b i r b i r i n e zıddır. F a k a t m e d e n i k a n u n u n m i r a s
kaidesi, içtimaî n i z a m kaidelerin d e n dir. Devletin t a p u
ve k a d a s t r o işleri v e mülkiyet rejimi b u k a i d e y e g ö r e
ayarlanacaktır. B i n a e n a l e y h mirasçıların b u k a i d e y e
u y m a l a r ı mecburidir.™
Bu s a h a n ı n d ı ş ı n d a k a l a n b ü t ü n fiil, h a r e k e t v e m ü ­
n a s e b e t l e r d e h u k u k a b a ğ l ı b i r devletin d i n d a r v a t a n ­
daşları, inandıkları dinin emirlerini y e r i n e g e t i r m e k t e
ve y a s a k l a r ı n a kulak v e r m e k t e serbesttirler. K a n u n u n
yapılmasını e m r e d i p d e dinin y a s a k ettiği v e y a b u n u n
aksine olarak k a n u n u n y a s a k edip d e dinin y a p ü m a s ı m
emrettiği h u s u s l a r d a d i n d a r v a t a n d a ş k a n u n a uymakla,
m e n s u p o l d u ğ u ' d i n n a z a r m d a g ü n a h işlemiş sayılmaz.
Çünkü buna mecburdur, binâenaleyh mazurdur.
H ü l â s a edelim:
H u k u k a b a ğ h b i r devlette, din h ü r r i y e t i , ferdin
h ü k ü m e t veya d i ğ e r ferdler t a r a f ı n d a n , k a n u n yolu ile
v e y a b a ş k a b i r vasıta ile, b a s k ı y a u ğ r a m a k s ı z m ; k o r k u t ­
m a , yıldırıp s i n d i r m e politikasına m a r u z bırakılmaksı-
zm:

(78) Bununla bereber alâkalılar kendi aralarında mutlaka dini miras kaidesi­
ni tatbik etmek isterlerse, buna da kimse mani olamaz.
Dikkat olundu İse, biz burada evlenmeden hİç bahsetmedik ve misal verme­
dik. Halbuki evlenme müessesesi dinî hukuk İle bugünkü medeni kanunun çok
çarpıştığı noktalardan biridir zannedilir. Hakikat böyle değildir. Bir kere İslâmda
evlilik üstüne evlenme bir emir değil, sadece bazı şartlar altında bir müsaadedir.
Medeni Kanunda ise evlilik üstüne evlenme memnudur. Birinde çok zevceli aile
bir müsaadedir, diğerinde tek zevceli aile mecburidir. Memnuniyet ve
mecburiyet müsaadeyi ifna etliğine göre, Türk vatandaşı için evlenme bahsinde
Medeni Kanuna tabi olma zaruridir.
1) Dilediği ve b e ğ e n d i ğ i b i r dinin akidelerine i n a n ­
ması ve bunları serbestçe benimsemesi;
2) İ n a n d ı ğ ı dinin i b a d e t v e dualarını o d i n d e y e r l e ş ­
m i ş u s û l â d â b ve lisan ü z e r e s e r b e s t ç e icra edebilmesi;
3) İ n a n d ı ğ ı ve kabul ettiği din üzerindeki d ü ş ü n c e ve
bilgilerini, sevgi ve hayranlıklarını, sözle veya yazı ile,
s e r b e s t ç e y a y m a s ı ve b a ş k a l a r ı n a d u y u r a b i l m e s i ;
4) Kabul ettiği dinin ilahiyatını ve a m e l a h k â m ı n ı
s e r b e s t ç e tahsil edip ö ğ r e n m e s i v e b u n l a r ı b a ş k a l a r ı n a
okutup öğretebilmesi;
5) Devlet k a n u n l a r ı n ı n y a p ı l m a s ı n ı veya y a p ı l m a m a ­
sını b i r k a n u n ile, yâni u m u m î objektif ve m ü c e r r e d bi­
r e r k a i d e şeklinde e m r e d i p m e c b u r i kıldığı h u s u s l a r
m ü s t e s n a o l m a k v e b u n l a r l a t e n a k u z a g i r m e m e k şartiy­
le, ferdî v e içtimaî h a y a t s a h a l a r ı n d a , i n a n d ı ğ ı dinin
emirlerini s e r b e s t ç e y e r i n e getirebilmesi demektir.
F e r d i n din h ü r r i y e t i h u d u d u n u , h e r h a k ve h ü r r i y e t
gibi evvelâ, b a ş k a l a r ı n ı n aynı kıymet ve mahiyetteki
h a k ve h ü r r i y e t i n d e ; s a n i y e n d e c a m i a n ı n e m n i y e t ve
a s a y i ş i n d e ve iyi m u a ş e r e t k a i d e l e r i n d e bulur. Bu h u ­
d u d u a ş m a d ı k ç a yâni b a ş k a l a r ı n ı n hürriyetini engelle-
m e d i k ç e ve m e m l e k e t i n h u z u r ve s ü k û n u n u b o z a r b i r
h a r e k e t şekli almadıkça ferdin din h ü r r i y e t i n e v e b u n ­
d a n d o ğ a n h a k l a r ı n a , indi ve siyasi m ü l â h a z a l a r l a , ka-
y ı d l a r k o n a m a z . Bu y o l d a k o n a c a k kayıdlar h e m A n a ­
y a s a n ı n r u h u n a ve m a k s a d ı n a , h e m İ n s a n Hakları D ü n ­
y a B e y a n n a m e s i n e , h e m d e H u k u k u n yüksek p r e n s i p l e ­
r i n e aykırıdır.
Bu izahımızla M ü s l ü m a n dindarlarımızı t a t m i n et­
m i ş o l m a k t a n uzak b u l u n d u ğ u m u z u t a k d i r e d i y o r u z .
Nitekim, b u eserin ilk b a s ı m ı n d a bazı o k u y u c u l a r d a n
aldığımız m e k t u p l a r d a b u n o k t a ü z e r i n d e d u r u l m u ş ve
y u k a r ı d a k i izahımız tenkid edilmiştir. Bu o k u y u c u l a r ı ­
mız, saf İslâmiyet b a k ı m ı n d a n haklıdırlar. Ç ü n k ü İslâ-
— D I N HÜRRIYETI N E DEMEKTIR? —

miyetin Devlet h a y a t ı n d a k i üssülesası " E m r i b i i m â r u f


v e n e h y i a n i l m ü n k e r " kaidesidir. Bu kaide g e r e ğ i n c e ,
M ü s l ü m a n l a r , Kitap v e S ü n n e t a h k â m ı d a i r e s i n d e a m e l
etmekle. Kitap v e S ü n n e t i n m ü s a a d e ettiği h u s u s l a r ı
" m â r u r e m i r v e icra, n e h i y ettiği şeyleri d e " m ü n k e r "
m e n etmekle mükelleftir. Bu k a i d e n i n d ı ş ı n d a k a l a n b i r
devlet gidişi İslama aykırıdır.
B u n u k a b u l ederiz: A n c a k , ş u b i r v a k ı a d ı r ki, T ü r k i -
yemiz e n az yüz s e n e evvelinden b e r i " E m r i bil m â r u f
v e n e h y i a n i l m ü n k e r " kaidesini İslâmi e s a s l a r d a i r e s i n ­
d e tatbik ve icra e t m e k t e n y a v a ş y a v a ş ayrılmıştır. Bu­
g ü n ise b u ayrılık s o n h a d d i n i b u l m u ş t u r . K i t a p v e S ü n ­
net, m e s e l â , hırsızın elinin kesilmesini, zâninin taşlattı-
r ı l m a s m ı ve kısası y â n i dişe diş g ö z e göz cezasını e m ­
rettiği h a l d e d a h a o n d p k u z u n c u a s ı r d a b u cezalar d e ­
ğiştirilmiştir. G e ç e n a s r ı n o r t a l a r ı n d a F r a n s ı z Ceza Ka­
n u n u n d a n h e m e n a y n e n iktibas edilen O s m a n l ı Ceza
K a n u n u ile b ü t ü n b u cezalar -Halife- S u l t a n ' m "tazir
h a k k ı " n a sığınılarak değiştirilmiş v e h a p s e çevrilmiş­
tir. Halbuki İslâmi e s a s l a r d a , M ü s l ü m a n l a r ı n e m r i n e
yâni devlete ait olan "tâzir" y â n î ceza v e r m e hakkı, n a s
ile sabit o l m u ş b u l u n a n " H u d u d - u Ş e r ' i y y e " d ı ş ı n d a
muteberdir.
Yine g e ç e n asrın o r t a l a r ı n d a F r a n s ı z Ceza M u h a k e ­
meleri usûlü k a n u n u ile suçların s ü b u t u şekilleri İslâmi
esaslardan başka kaynaklara bağlanmış, Şer'iye M a h ­
k e m e l e r i n i n y a n ı b a ş ı n d a ve b u n l a r ı g ö l g e d e b ı r a k m a k
ü z e r e "Nizamiye" denilen M a h k e m e l e r k u r u l m u ş t u r .
B u g ü n ise, b u yolda d a h a ileriye gidilmiş, Şer'iye M a h ­
kemeleri ilga edildikten b a ş k a , İsviçre M e d e n i K a n u n u
iktibas edilmek suretiyle b ü t ü n Şer'i usûl v e e s a s l a r
Türkiye Devlet h a y a t ı n d a n t a m a m i y l e çıkarılmıştır. Bu
b i r vakıadır. Bir, h a t t â b i r b u ç u k asır s û r e n b u vakıa
ü z e r i n d e b u g ü n m ü n a k a ş a e t m e k b e y h u d e d i r . Milletle­
rin hayatı, dini olsun v e y a lâ dini, h e r z a m a n k a n u n d u ­
varları içinde sıkışıp kalmıyor. Bir a n geliyor ki, b u h a -
yat b u d u v a r l a r ı a ş ı y o r ve h e r millet kendi t a r i h i k a d e ­
r i n e g ö r e b i r istikamet takibediyor. B u n u n ö n ü n e g e ç e -
meyiz, kaideleri d e ğ i ş t i r e m e y i z . Vakıaları d e ğ i ş t i r m e y e
ve b i r milleti t u t t u ğ u t a r i h i y o l d a n ç e v i r m e y e çalışmak,
ırmakları k a y n a k l a r ı n a a k ı t m a y a çalışmak k a d a r b o ş
bir gayrettir.
Nitekim b u keyfiyet, az çok b e n z e r i b i r şekilde Hıris­
tiyanlıkta d a b ö y l e o l m u ş t u r . G a r p m e m l e k e t l e r i n d e Hı­
ristiyanlıkla Devlet m ü n a s e b e t l e r i az çok b i z d e k i n e
b e n z e r b i r gidiş almıştır. Hıristiyanlığın, b i l h a s s a P a p a
ile temsil o l u n a n Katolik k o l u n u n da, M ü s l ü m a n l ı k gibi,
kendi m e n s u p l a r ı n a m a h s u s , b i r hukuki nizamı vardır.
(Droit Canonique) y a n i ''Kilise Hui^uku" denilen b u ni­
z a m ile devlet h u k u k u a r a s ı n d a , tıpkı bizde o l d u ğ u gibi,
açık ve b a r ı ş m a z t e z a t l a r vardır. Meselâ, Kilise H u k u k u
faizi m e n ' e d e r , k a r ı - k o c a a r a s ı n d a b o ş a n m a y a aslâ m ü ­
s a a d e etmez. Ç ü n k ü Hıristiyanlıkta karı-koca a r a s ı n d a
ilâhi i r a d e ile t a h a k k u k etmiş m u k a d d e s bir b a ğ vardır.
Kul i r a d e s i b u b a ğ ı ç ö z e m e z . H a l b u k i G a r b m devlet k a ­
n u n l a r ı b u n o k t a l a r d a Hıristiyanlığın t a m a m i y l e aksi­
nedir. Katolik Kilisesi y e r y ü z ü n ü n e n kuvvetli din teşki­
latına s a h i p o l d u ğ u h a l d e , b u t e ş k ü a t ı n merkezi olan
R o m a ' d a , bile, İtalyan Devleti'ne karşı. Kilise H u k u k u ­
n u h â k i m k ı l a m a m ı ş . Devletle b a ş a ç ı k a m a y a c a ğ ı n ı a n ­
l a y a r a k m ü c a d e l e d e n v a z g e ç m e y i ve m â b e d h a r i m i n e
çekilmeyi selâmeti için y e g â n e çıkar yol g ö r m ü ş t ü r .
Hülâsa, b u g ü n Türkiye devlet h a y a t ı n d a dini usûl ve
h u k u k u n y e n i d e n h a k i m olmasını istemek, bizce, m u ­
hali t e m e n n i etmektir. B i n â e n a l e y h m a k u l olan, dini
u s u l ve h u k u k u M ü s l ü m a n ferdin takip ve t a k d i r i n e bı­
r a k m a k ve b u usul ve h u k u k u n Devlet h u k u k u ile m ü c a ­
deleye girmesine m e y d a n vermemektir. Müslümanhk
içkiyi, faizi, k u m a n v e fuhşu m e n eder. M ü s l ü m a n
ferdine d ü ş e n , d i n e imtisal e d e r e k , b u gibi m e n h i y a t t a n
k e n d i n i çekmektir. Devlet k a n u n l a r ı n ı n b u n l a r a m ü s a ­
a d e etmiş olması b u n a b i r m a n i teşkil etmez. İş b u ka-
darla kalmaz da, M ü s l ü m a n ferdi. Devletin k a n u n l a r ı
da, i l h a m m ı d i n d e n alsın v e m e n h i y a t a m ü s a a d e e t m e ­
sin, d e r s e ; dini Devletle m ü c a d e l e y e sevk etmiş olur ki,
b u m ü c a d e l e d e m u h a k k a k s u r e t t e din k a y b e d e r . D a h a
açık olmak için, biz, b u g ü n k ü gidişi ve t a r i h i t e k â m ü l ü
g ö z ö n ü n d e t u t a r a k , diyanetin d i n d a r l a r m u h i t i n e ve
m a b e t h a r i m i n e çekilmesine taraftarız. Bizce b u g ü n
din için s e l â m e t b u n d a d ı r . Bizce b u g ü n d i n ve devlet
m ü n a s e b e t l e r i s a h a s ı n d a dinin devletten b e k l e y e c e ğ i
v e isteyeceği b i r şey v a r d ı r : «Gölge e t m e , b a ş k a i h s a n
istemem.» dir.

B u n u a n l a d ı k t a n v e din hürriyetiyle b u n a bağlı va­


t a n d a ş haklarını g ö r d ü k t e n s o n r a , şimdi b u h ü r r i y e t v e
h a k l a r ı n t e m i n a t ı n ı ve k o r u n m a s ı çarelerini görelim.
ÜÇÜNCÜ KİSİM

LÂİKLİK N E D E M E K T İ R ?
LÂİKLİK VE MODERN DEVLET

Lâiklik nedir?
"Lâik" k e l i m e s i n d e n ve b u n u n lügatteki m â n a s m d a n
başlayalım. (Laîc=) ''laique" lâtince (laicus) a s l ı n d a n
alınmış F r a n s ı z c a b i r kelimedir. Ve l ü g a t m â n a s i y l e , r u ­
h a n î o l m a y a n kimse, dinî o l m a y a n şey, fikir, m ü e s s e s e ,
sistem, p r e n s i p demektir.
Katolik d ü n y a s ı n d a i n s a n l a r ikiye ayrılır. Bir kısmına
(Cîerge-) "Wer/'e" d e n i r ki, b u n l a r d î n a d a m l a r ı d ı r ve
r u h a n î l e r sınıfını teşkil ederler. Bu sınıf da, kendi için­
d e tekrar, ''Regnlier'' ve "Secui/er" diye iki z ü m r e y e ay­
rılır. Birinci z ü m r e y e dahil olan ruhaniler, h a y a t t a n
uzak y a ş a y a n ve m a n a s t ı r l a r a k a p a n ı p ö m ü r l e r i n i iba­
detle geçiren zahitler (=tekkenîşinler)d\r, İkinci z ü m r e
ise, p a p a z , p i s k o p o s gibi halk İçinde ve h e r k e s l e birlik­
t e y a ş a y a n Kilise h a d i m l e r i ve bilfiil dini vazife g ö r e n
âyin sahipleridir.
İşte, lâik diye, r u h a n i l e r sınıfının b u iki z ü m r e s i n d e n
hiç b i r i n e m e n s u p o l m a y a n , zahit v e y a p a p a z sıfatı al­
m a y a n Hıristiyanlar a denir. Kelimenin b u ilk ve asli
m â n a s ı genişletilerek, dinî o l m a y a n ve r u h a n î b i r m a h i ­
yet t a ş ı m a y a n fikir, m ü e s s e s e , p r e n s i p , hukuk, ahlâka
da "lâik" denilmiştir. Şu h a l d e lâik h u k u k deyince b u n ­
d a n , dini o l m a y a n , esaslarını d i n d e n a l m a y a n hukuk;
lâik devlet deyince d e dini a k i d e v e e s a s l a r a d a y a n m a ­
y a n devlet a n l a m a k lâzım gelir. Lâik kelimesi h u k u k ıs­
tılahları a r a s ı n a F r a n s ı z B ü y ü k İhtilâli ile girmiştir. İhti­
lâlde F r a n s a Devleti v e h u k u k u kiliseden ayrılıp, dinilik-
t e n çıkınca yeni d o ğ a n b u ç o c u ğ a b i r a d v e r m e k lâzım
g e l m i ş v e lâik devlet, lâik h u k u k denilmiştir.
Bu kelime bize M e ş r u t i y e t yıllarında girmiş ve o za­
m a n "ladini" diye t e r c ü m e o l u n m u ş t u r . G a r i p t i r ki, lâik
k e l i m e s i / b i z d e elli senelik b i r ö m r e malik o l m a s ı n a r a ğ ­
m e n , halkımızın b ü y ü k b i r e k s e r i y e t i n c e d e hâlâ lâyı­
kıyla anlaşılmamıştır.
Ç ü n k ü , Hristiyanlığın a k s i n e olarak, M ü s l ü m a n l ı k t a
r a h i p l e r v e r u h a n i l e r diye ayrı v e imtiyazlı bir sınıf yok­
tur. İslâmiyette kavim v e kabile, s o y v e s o p imtiyazı
m e v c u t o l m a d ı ğ ı gibi ş a h ı s v e sınıf imtiyazı d a yoktur.
İslâmiyet, b ü t ü n M ü s l ü m a n l a r ı n h u k u k t a , şeref v e imti­
y a z d a eşitliği kaidesine d a y a n ı r . Bu kaidenin b i r t e k is­
t i s n a s ı vardır, o d a "Allah i n d i n d e en m a k b u l v e m ü m ­
t a z olanınız, i b a d e t v e tâatleriyle Allah'a en yakın olanı-
n ı z d ı r " m e a l i n d e k i âyetin müjdelediği M ü s l ü m a n l a r d ı r .
•İki din a r a s ı n d a k i b u esaslı v e tarihî ayrıhk s e b e b i y ­
ledir ki, M ü s l ü m a n - T ü r k , lâikliği a n l a m a k t a güçlük çek­
mektedir.

Din hürriyetinin düşmanlan:


D i n h ü r r i y e t i n i n , b e n c e , b i r ç o k değil, yalnız b i r d ü ş ­
m a n ı v a r d ı r ; o da, b i r kelime ile t a a s s u p t u r .

{79) Taassup lügatte, asabiyet sahibi olmak demektir. Asabiyet, asabeye men­
sup olmaktır. Asebe de ferdin mensup olduğu ve âzası bulun-duğu kavim, kabile
yahut millettir. Şu halde taassup aslında bir kimseyi kendi kavim ve kabilesine ve­
ya milletine bağlıyan ruhi bir bağdır. Taassup kelimesinin bu İlk ve asli manası ge­
nişletilerek bir dine veya herhangi bir felsefî veya siyasî inanca bağlanan insanla­
rın bu inanca karşı gösterdikleri sadakat ve fedakârlığa da taassup denilmiştir.
İslâm âlimleri dinî taassubu, tefrit, itidal ve İfrat olmak üzere üçe ayırmışlar
ve üç nevi taassup nıütalâ etmişlerdir.
T a a s s u p , b i r k i m s e n i n kendi i n a n a n d a n v e k e n d i n c e
h a k i k a t kabul ettiği g ö r ü ş v e k a n a a t t e n b a ş k a olan
i n a n ç , g ö r ü ş v e k a n a a t l e r e v e b u n l a r ı t a ş ı y a n l a r a karşı
d ü ş m a n l ı k b e s l e m e s i v e onları b o ğ u p s u s t u r m a y a kal­
kışmasıdır. İşte, yalnız d i n h ü r r i y e t i n i n değil, u m u m i ­
yetle v i c d a n v e tefekkür h ü r r i y e t i n i n a m a n s ı z d ü ş m a n ı
b u d u r . T a a s s u p kelimesiyle ifade e d ü e n b u d ü ş m a n l ı k , .
" s a b i t fikirler" n e v i n d e n k ö t ü b i r r u h î hastalıktır. Ve d i ­
nî o l d u ğ u gibi, siyasî, felsefî d e olabilir.
Dinî veya b a ş k a t ü r l ü olsun, h e r şekliyle t a a s s u b u n
k a y n a ğ ı k a r a cahilKktir. H a t t â , b u n d a n d a h a k ö t ü s ü d ü r ,
ç ü n k ü h i ç o k u m a y ı p k a r a cahil kalan i n s a n , m ü m k ü n ­
d ü r ki, i n s a f e d e v e h i ç o l m a z s a , bilmediğini bile. H a l ­
b u k i az o k u y u p yarı caiıil v e s ı ğ bilgin olan, ç o k k e r e
öyle b i r a h m a k c a h ü d i r ki, bilmediğini d e bilmez; n e
d e d i ğ i n i n v e n e y a p t ı ğ ı n ı n f a r k ı n d a olmaz, ç i ğ n e d i ğ i
hakikatleri v e tekmelediği h a y r a t ı g ö r m e z . H ü l â s a , h a k ,
hakikat v e h ü r r i y e t için yarı c a h ü v e s a h t e bilgin k a r a
c a h i l d e n d a h a zalim v e d a h a tehlikelidir.
Hakkiyle bilen v e s a m i m i d ü ş ü n e n b i r i n s a n ı n t a a s ­
s u b a s a p m a s ı n a i m k â n g ö r e m e m . Ç ü n k ü , hakkiyle b i ­
len, bilir ki b e ş e r i hakikatler h e p izafi kıymet t a ş ı y a n
şeylerdir. D ü ş ü n ü n ü z ki, d ü n h a k olan, b u g ü n batüdır.
B u g ü n batıl o l a n d a , m ü m k ü n d ü r ki y a r ı n h a k ola. Ka­
r a d e n i z ' i n b e r i kıyısında bâtıl olan, ö t e kıyısında haktır.
D a ğ l a r v e denizler b ü e hakikatlere sınır t e ş k ü e t m e k t e ­
dir. Ve i n s a n l a r b i r g ü n evvel taptıkları p u t l a r a b i r g ü n
s o n r a t ü k ü r m e k t e d i r . B i n a e n a l e y h hakkiyle bilen b i r
kimsenin t a a s s u b a s a p m a s ı n a v e kendi k a n a a t i n e o r -

Dinde taassubun tefrit derecesi, dini mübalâtsızlık ve lâubaliliktir. İtidal de­


recesi ve mutedil taassub ise, dini salâbet ve metanettir. İfrat derecesi de, başka
din ve kanaatlere karşı düşmanlık, tecavüz ve taarruzdur.
Dikkat edersek, TOrçede taassup kelimesi, bunlardan yalnız üçüncü manada
anlaşılmakta ve derhal (fanatizme) gözönüne gelmektedir. Biz de bu kelimeyi
Türkçedeki mânasında yâni (fanatisme) karşılığı olarak alıyor ve öyle kullanıyo­
ruz. (Bu mevzuda meşhur Şeyh Mehmed Abduh'un merhum Mehmed Akif Bey
tarafından tercüme edilmiş güzel bir makal-'
t a k l a ş m a y a n l a r a karşı d ü ş m a n l ı k g ö s t e r i p t e c a v ü z e
k a l k m a s ı n a i m k a n yoktur. Böyle b i r h a r e k e t g u r u r d a n ,
g u r u r da cehaletten gelir
T a a s s u b u n , felsefî şekilde o l a n ı n a geçelim. B u g ü n
d i n ve v i c d a n h ü r r i y e t i d ü ş m a n ı o l a r a k dini ve siyasi iki
nevi t a a s s u b l a karşılaşmaktayız.

Dini taassup:
T a a s s u b u n b u t ü r l ü s ü , d i n d a r l a r ı n cahilleri t a r a f m ­
d a n b a ş k a din, m e z h e p ve k a n a a t s a h i p l e r i n e karşı g ö s ­
terilen d ü ş m a n h k t ı r . Tarih b u nevi t a a s s u p y ü z ü n d e n
a k a n nice m a s u m kaniyle, m a a l e s e f lekelidir. Dini t a a s ­
s u b u n k a b a r t t ı ğ ı hırsla işlenen zulüm ve şenaatleri' b u ­
r a d a sayıp d ö k m e k t e b i r fayda g ö r m e m .
Halbuki, iyi d ü ş ü n ü l ü r s e , b ü y ü k dinlerin hiç b i r i n d e ,
hususiyle İslâmiyette t a a s s u b u n , fikir ve k a n a a t d ü ş -
m a n h ğ m m y e r i y o k t u r v e olamaz. Ç ü n k ü d i n d a r ı n n a ­
z a r ı n d a , k e n d i dini, hakikatin k e n d i s i d i r F a k a t t a a s s u p
g ö s t e r e n ve c e b e r u t l u k y o l u n u t u t a n b i r din, hakikatin
kendi t a r a f ı n d a o l d u ğ u n d a n ş ü p h e y e d ü ş m ü ş ve k e n d i ­
sini inkâr etmiş olur. Hakikat, zaferinden e m i n b i r in­
s a n gibi, m e t i n ve mütevazıdır. Hususiyle, İslâmiyet gi­
bi, m e n s u p l a r ı n ı " d i n d e i k r a h y o k t u r " vecizesinin e t r a ­
fında t o p l a y a n bir din t e c a v ü z e ve c e b e r u t l u ğ a yer
veremez.

S a m i m i b i r d i n d a r ı n t a a s s u b a k a y m a s ı için dini bir


esas m e v c u t o l m a d ı ğ ı gibi, mâkul ve m ü d a f a a s ı kabil
b i r s e b e p d e yoktur. Hakkıyle, d i n d a r o l a n v e dinini bi­
len b i r kimsenin, kendi akidelerini kendisiyle o r t a k l a ş -
m a y a n l a r a karşı, c e b e r u t l u k g ö s t e r m e s i değil, acıması
lâzımdır. Ç ü n k ü , t e k r a r edelim kî, d i n d a r ı n n a z a r ı n d a
k e n d i s i d o ğ r u yolda, fakat b a ş k a d i n v e k a n a a t t e olan­
lar çıkmaz yoldadır. Ve b u n l a r bir u ç u r u m a d o ğ r u git-
mektedir. U ç u r u m a g i d e n b i r k i m s e y e t e k m e atılmaz;
Rallim v e G a f u r o l a n Allah b u n a razı olmaz. Böyle b i r
kimseye acınır v e m ü m k ü n o l u r s a e l i n d e n t u t u l u p k u r ­
tarılır. B u n d a n dolayıdır ki, p e y g a m b e r l e r v e o n l a r ı t a ­
kiben, d i n aziz v e uluları n e ş i r v e t e b l i ğ ettikleri ilâhi
hakikatlerin akl-ı selim s a h i b i i n s a n l a r t a r a f ı n d a n e r
g e ç anlaşılıp k a b u l e d ü e c e ğ i n d e n e m i n o l a r a k t a a s s u p ­
t a n d a i m a kaçınmışlardır.

İslâmiyet ve taassup:
T a a s s u p b a h s i n i n b u n o k t a s ı n d a o k u y u c u m belki b a ­
n a ş u n u s o r a c a k v e İslâmda c i h a d farzdır. K u r ' a n ' d a
" M ü c a h e d e " v e "Müşriklerle mukatele..." e m r e d e n , b i ­
n â e n a l e y h t e c a v ü z v e t a a r r u z u h o ş g ö r e n , h a t t a teşvik
e d e n âyetler vardır, b u n l a r h a k k ı n d a n e d e r s i n i z ? diye­
cektir. İslâm ilâhiyatçılarının af v e m ü s a m a h a l a r ı n a sı­
ğ ı n a r a k b u n a şu cevabı veririm:
Evvelâ kabul etmelidir ki, İslâmın ş a n h P e y g a m b e r i
insanları, c e b i r v e i k r a h ile değil, hikmetle y a n i akla v e
iz'ana h i t a p e d e r e k güzel söz, tatlı n a s i h a t v e inandırıcı
m ü n a z a r a ile ilâhi yola d a v e t e m e m u r edilmiştir.'^"' İs­
l â m d a amellerin e n faziletlisi, i n s a n l a r ı s e v m e k v e in­
sanlığa h a d i m olmaktır. Nitekim, H a z r e t - i M u h a m m e d ,
önceleri M e k k e ' d e , o n ü ç s e n e etrafını yalnız insanî v e
ahlâkî mev'izelerle i r ş a d a çalışmıştır. F a k a t o n u n b u
uzun m ü d d e t içinde, b u yoldaki tatlı m ü c a h e d e s i n i n
karşılığı k e n d i s i n e v e etrafına karşı yapılan d a y a n ı l m a z
eza v e h a k a r e t l e r o l m u ş ; b u n u n ü z e r i n e d i r ki. P e y g a m ­
b e r Mekke'yi t e r k e d e r e k M e d i n e ' y e g ö ç e t m e y e m e c ­
b u r kalmıştır. B u r a d a kuvvetlenen v e m u h i t i n i genişle­
t e n İslâm, zulüm v e t e c a v ü z e karşı k o y m a imkânını b u l -

(80) "Dinde ikrah yoktur" ve İnsanları "Rabbİnin yoluna hikmet ve mev'İze


ile davet eyle..." mealindeki âyetler üzerinde düşününüz.
— Di N ve LAI KLIK —

m u ş v e c i h a d b u n u n için emredilmiştir. F a k a t ş u n u söy­


lemek lâzımdır ki, m ü c a h e d e v e m u k a t e l e e m r e d e n
âyetlere dikkat o l u n u r s a evvelâ İ s l â m ' d a m ü c a h e d e n i n
m u t l a k a silâhla m u h a r e b e v e m u k a t e l e d e m e k o l m a d ı ­
ğı; s a n i y e n silâhla m u h a r e b e m â n a s ı n a geldiği y e r d e
d e c i h a d ı n b i r t e c a v ü z h a r b i değil, bilâkis, t e c a v ü z e
k a r ş ı k o y m a z a r u r e t i n d e n d o ğ a n b i r farize o l d u ğ u ni­
h a y e t c i h a d farizesinin, h u k u k i v e ahlâki, b i r ç o k kayıt­
larla kayıth b u l u n d u ğ u k o l a y c a anlaşılır.'^"
T e k r a r edelim ki, İ s l â m ı n ilk devirlerin deki h a r b l e r
t a a r r u z h a r b i o l m a k t a n uzaktır. B u n l a r h e p m ü d a f a a v e
v a r h ğ ı k o r u m a m ü c a d e l e s i d i r . Mekke'deki d ü ş m a n l a r ı
i ç i n d e b a r ı n m a i m k â n ı n d a n m a h r u m kalan Hazret-i
M u h a m m e d , bir avuç cemaatiyle, Medine'ye göç etmek
gibi m ü h i m b i r k a r a r alınca, öyle çetin v e tehlikeli b i r
m ü c a d e l e y e atılmış o l u y o r d u ki, b u m ü c a d e l e d e ya
m a h v o l m a , y a h u t h e r n e p a h a s ı n a olursa olsun, k e n d i ­
ni v e etrafındakileri k u r t a r m a y o l u n u tutacaktı. Ü ç ü n c ü
b i r yol d a h a yoktu.
M ü c a d e l e c i d d e n ç o k çetin idi: Bir tarafta a n a r ş i
i ç i n d e b i r cahiliyet v e b a r b a r b i r m a t e r y a h z m , d i ğ e r t a ­
rafta i s e y ü k s e k b i r Allah ideali, içtimaî v e ahlâki yeni
b i r h a y a t nizamının m ü j d e s i o l a r a k ç a r p ı ş ı y o r d u . İslâm

(8 V Bunu İsbat eden bir çok âyet vardır. Ezcümle Kur'an'da: "Ey Müslüman­
lar! Sizinle dövüşmeye kalkışan düşmanlarla Allah yolunda dövüşünüz. Fakat
haddi tecavüz etmeyiniz, (Yâni ihtiyarlara, kadınlara ve çocuklara dokunmayı­
nız. Sizinle muahede yapmış olan milletlere saldırmayınız. Allah tecavüz ve ta­
arruz edenleri sevmez) denilmiştir. Görülüyor ki bu âyetle cihad farizası, evvelâ,
düşman tarafından vâki olacak bir taarruza ve bir harp hâli ihdisana, saniyen de
ahlâki kayıdlara bağlanmış ve bugün Devletler Hukukunun en büyük prensibi
olan "Ahde vefa" kaidesi vaz'edilmiştir.
Yirie Kur'an'da "Size taarruz ve tecavüz edenlere karşı siz de misliyle ve yo­
luyla taarruz ve tecavüz ediniz ve Allah'tan korkup kendileriyle muharebeye me­
zun .olmadığınız kimselere tecavüz etmekten sakınınız"
denilmiştirki, burada taarruza karşı taarruz daha sarih bir surette görülmekte; hu­
susiyle harp halinde bile adalete riayet olunması ve harp musibetlerinin İmkân
nisbetinde hafifletilmesi emredilmektedir.
Diğer bir âyette de "Vatanınıza taarruz eden ve sizlen evlerinizden ve ocak­
larınızdan süren düşmanlarınızı nerede bulursanız öldürünüz ve onları sizi çıkar­
dıkları yerlerden çıkarınız" denilmektedir ki, burada taarruzun ancak taarruza
karşı olabildiği şüpheye mahal kalmayacak surette sarihtir.
p e y g a m b e r i b u ideali y a y m a y a a z m e t m i ş v e getirdiği
dini kökleştirmek için ilâhî b i r vazife yüklenmişti. İşte
ilk d e v r i n h a r p l e r i , d i y o r u m , b u a z m i n v e b u ilâhî vazi­
fe hissinin tabii neticeleridir. İ s l â m ' d a h a r b i , t e c a v ü z v e
t a a s s u b u b i r kaide gibi g ö s t e r m e k açık b i r b ü h t a n d ı r .
Büâkis, İslâm eski b i r b a r b a r d ü n y a y a , dinî o l d u ğ u k a ­
dar, insanî b i r n i z a m g e t i r m i ş v e h a r p z a r u r e t i n i i n s a n ­
lık v e ahlâk kaideleriyle sımsıkı bağlamıştır.
İslâmiyetin, aslında, m u t a a s s ı p v e m ü t e c a v i z b i r din
o l d u ğ u iddiası, bizim bazı y a r ı aydınlarımızla G a r b ı n
M ü s l ü m a n d ü ş m a n ı tarihçilerinin v e k i n d a r m ü s t e ş r i k ­
lerinin ileri s ü r d ü ğ ü b i r fikirdir."^^^ Bu fikir, maalesef,
G a r p t e çok yayılmış ve asırlarca G a r p milletleri b u fîk­
ri mütearifeler s ı r a s ı n d a b i r hakikat g ö r m ü ş t ü r . B e r e ­
ket, ki, s o n s e n e l e r d e h a k i k a t g ü n e ş i kin v e y a l a n b u l u t ­
ları altından sıyrılmaya başlamıştır. S o n s e n e l e r d e G a r ­
b i n e n selâhiyetli v e b i t a r a f tarihçileri v e fikir a d a m l a r ı
b u iddiaları y a l a n l a m a y a koyulmuşlardır. B u g ü n artık
anlaşılmıştır ki, "Dindarlık titizliğiyle m ü s a a d e ederlik
r u h u n u telif e d e n yalnız İslâm olmuştur. Yalnız M ü s l ü -
m a n l a r d ı r ki, dinlerini m ü d a f a a için giriştikleri h a r p l e r ­
de, İslâmiyeti k a b u l etmeyerek, k e n d i d i n l e r i n e b a ğ l ı
k a l m a k isteyenleri, s e r b e s t b ı r a k m ı ş v e o n l a r a m ü s a ­
m a h a göstermiştir. Hz. M u h a m m e d k u m a n d a n l a r ı n a

(82) Bunu anlamak için Hazret-İ Muhammed'in harp eden askerler ve ku­
mandanlara verdiği şu hikmet dolu talimatı okuyahm:
"Çocuklan sakın öldürmeyiniz. Ve düşman ordusuyla kendi topraklan üstün­
de harp ederken, rahat duran ahaliyi incitmeyiniz, kadınlara dokunmaymız, ev­
leri yıkmayınız, tarlaları çiğnemeyiniz, meyveleri harap etmeyiniz. Hurma ağaç­
larını kesmeyiniz. Cayn müslimlerin Allah'a kulluk eden rahip ve zahitlerine
dokunmayınız."
Peygamberin İzinde yürüyen ilk hatife Ebu Bekir'in kumandan ve valilere
gönderdiği şu tamimi de okuyalım:
"Ahaliye işkence etme. Onlan faydasız yere ayaklanmaya zorlama.
İyi ve âdil ol. Çocukları ve kadıniân öldürme. Evlere ve tarlalara dokunma...
Düşmanla bir muahede yaparken, şartlara riayet et. Hristiyan ülkelerde yolun
üzennde rahip ve zabit İnsanlar göreceksin ki, kiliselerde ve manastırlarda Al­
lah'a ibadet ve dua ile meşguldürler, bunlara işkence etme. Kilise ve manastırla­
rını tahrib etme." işte İslâmın muvaffak olup kök tutmasının ve asırlara yayılan
bir ömre sahip olmasının sırrı!
r a h i p v e zahidiere i ş k e n c e e t m e m e y i emretmiştir. H a h -
fe Ö m e r K u d ü s ' ü aldığı z a m a n H r ı s t i y a n i a r m kıhna d o -
k u n d u r t m a m ı ş t ı r . Aynı K u d ü s ' ü H a ç h l a r zaptettikleri
z a m a n M ü s l ü m a n l a r ı kıhçtan geçirmişlerdir."'*^' R a h i p
M i c h o u d " Ş a r k t a Dini S e y a h a t " a d h e s e r i n d e d i y o r ki:
" H n s t i y a n milletler h e s a b ı n a esef e d e r i m ki, b u n l a r di­
nî m ü s a a d e k â r h ğ ı M ü s l ü m a n l a r d a n ö ğ r e n m e y e m u h ­
taçtırlar"'®*' " K u r ' a n kuvvetle değil, ikna yoluyla intişar
e t m i ş v e s ü r ' a t l e yayılmıştır."'*^' " M ü s l ü m a n l a r m a ğ l u p
ettikleri milletleri k e n d i dinlerini m u h a f a z a d a d a i m a
s e r b e s t b ı r a k m ı ş l a r d ı r . H n s t i y a n l a r fevc fevc M ü s l ü -
m a n h ğ ı k a b u l e t m i ş l e r s e , b u n u n sebebini M ü s l ü m a n
fatihlerin gösterdikleri b ü y ü k anlayış v e a d a l e t t e a r a -
mahdır."'^' H a t t â "İslâmiyet m ü s a a d e k â r h ğ ı yalnız fiilen
tatbik e t m e k l e k a l m a m ı ş , o n u ilâhi nizamın temeli y a p ­
mıştır."'""
Yanhş anlaşılmasın: İslâm d ü n y a s ı n d a d ü n v e b u g ü n
t a a s s u p yoktur, d e m i y o r u m . Hicretin ilk asrı o r t a l a r ı n ­
d a n i t i b a r e n İslâm c a m i a s ı n a t ü r l ü soy, cins v e m e d e n i ­
y e t t e n milletler katıldıkça İslâm dini b ü n y e s i n e h u r a f e ­
lerle birlikte c a h i l a n e b i r t a a s s u p d a girmiştir. A n c a k ,
d i y o r u m , İslâmın a s l ı n d a v e s a f M ü s l ü m a n l ı k t a t a a s s u p
ve t e m e r r ü d ü n yeri yoktur. O k a d a r ki, t a r i h t e d i n n a ­
m ı n a yapılan h a r p l e r i n ç o ğ u , hakikatte dini değil, t a ­
m a m i y l e siyasidir.
Yalnız, t a a s s u p ile dini s e l â b e t v e m e t a n e t i b i r b i r i n e
k a n ş t ı r m a m a h d ı r . Bir d i n d a r ı n i n a n d ı ğ ı dini akide v e
e r k â n ı n a sımsıkı b a ğ l a n m a s ı v e b u n d a m ü s a m a h a v e
m ü b a l â t s ı z h k g ö s t e r m e m e s i , t a a s s u p değil, dini s a l â b e t
v e m e t a n e t t i r v e b u lâzımdır. Din a n c a k d i n d a r ı n b a ğ -

(83) George Rivoİre: L'Islame en marche, Le mois Suisse, No. 60. Mars 1944,
sahife 139.

(84 ve 85) Aynı mecmua ve aynı sahife.

(86 ve 87) Laura Vecciya Vaglİerİ: Apologİc de L'Islame. Edil, Nİlson, Paris,
sah. 22-41.
lanacağı b ö y l e b i r iç disiplin s a y e s i n d e k o r u n u p d e v a m
edebilir. Tekrar edelim ki, t a a s s u p , h ı r ç m v e m ü t e c a v i z ­
dir. Dini s e l â b e t ise, h a k ve k u v v e t i n d e n e m i n b i r i n s a -
m n sessiz v a k a r ı gibi, m e t i n v e sakindir.

Siyasi taassup:
Dini t a a s s u p , dedik, cahil d i n d a r ı n k e n d i dini akide­
lerini m u t l a k s u r e t t e h a k ve b a ş k a a k i d e v e k a n a a t l e r i n ­
d e mutlak s u r e t t e bâtıl o l d u ğ u n a i n a n m a s ı n d a n d o ğ a n
b i r t u ğ y a n ve hırçınlıktır. F a k a t din v e v i c d a n h ü r r i y e ­
tinin d ü ş m a n ı yalnız b u değildir; b u n u n k a d a r siyasi t a ­
a s s u p d a b u h ü r r i y e t i n d ü ş m a n ı d ı r . H a t t â belki d a h a
kindar, d a h a zalim ve yıkıcıdır. Ç ü n k ü , dini t a a s s u p t a
çok k e r e hasbilik h a k i m o l d u ğ u h a l d e , siyasî t a a s u p t a
h e m e n d a i m a ş a h s î fayda his ve hırsı h a k i m d i r .
Siyasî t a a s s u p , b i r ş a h s ı n h a y a t ve cemiyet h a k k ı n d a
kendi görüşlerini m u t l a k s u r e t t e h a k ve b a ş k a l a r ı m n k i -
ni bâtıl telâkki e t m e s i n d e n ileri gelen c a h i l a n e b i r d ü ş ­
manlıktır. Bu d ü ş m a n l ı ğ ı n b u g ü n bizim m e m l e k e t t e
başlıca hedefi din v e maneviyattır. Ç ü n k ü , h e m e n ilâve
edelim ki, siyasi t a a s s u p k o y u b i r s u r e t t e materyalisttir.
O n u n i n a n d ı ğ ı ve b a ğ l a n d ı ğ ı şey yalnız m a d d e v e m e n ­
faattir. F a k a t m a d d e v e m e n f a a t fikri etrafinda kitleleri
c o ş t u r u p h a r e k e t e g e t i r m e k kolay değildir. O n u n için
siyasi t a a s s u p b i r efsane (-Mythe) y a r a t m a y a v e b u s a ­
y e d e taraftar a v l a m a y a m e c b u r d u r . Bu efsane z a m a n ı ­
mızda, m e m l e k e t l e r e ve t e k â m ü l seviyesine g ö r e , fa­
şizm, k o m ü n i z m gibi " î z m " ekli b i r kelime Üe s ü s l e n e n
b i r bayraktır.
H ü l â s a dinî t a a s s u p , k e n d i s i n e i n a n d ı r m a k için, dev­
letten kılıç kuvveti ve hizmeti isteyen m a b e d i n hırçınlı­
ğı ve t e c a v ü z ü d ü r . Siyasi t a a s s u p da, o m u z l a r a d a h a
kuvvetle çökebilmek için b ü t ü n hareketlerini m a b e d e
alkışlatmak isteyen politikanın hırçınlığı ve t e c a v ü z ü ­
dür. Fakat, tekfirleri v e afarozlariyle, dini t a a s s u p din
ve v i c d a n h ü r r i y e t i n i n bir d ü ş m a n ı ise; cezaevleri, d a -
r a ğ a ç l a r ı , t o p l a n m a ve s ü r g ü n k a m p l a r ı ile, siyasi t a a s ­
s u p da d i ğ e r b i r d ü ş m a n ı d ı r . Din h ü r r i y e t i n i n ve b u n ­
d a n d o ğ a n h a k l a r ı n b u iki d ü ş m a n a karşı k o r u n m a s ı lâ­
zımdır. F a k a t nasıl? Ve n e gibi b i r t e d b i r ile?

Din hürriyetini koruma çaresi


ve lâiklik prensibi:
Bu hürriyeti, h e m dini, h e m de siyasi t a a s s u b a karşı
k o r u m a k için alınacak tedbir, b i r kelime ile lâikliktir.
G e ç e n devirleri bir t a r a f a bırakalım. Bugün için yaşadı­
ğımız devirde ve bugüni^ü Avrupa hayat realiteleri kar­
şısında, din hürriyeti ancak lâik bir devlette gün görüp
yaşayabilir. F a k a t lâiklik n e d i r ? Kelimenin lûgattaki
m â n a s ı n d a n başlayalım.

Garp hukukunda lâiklik:


B u g ü n ü n G a r p m e m l e k e t l e r i h u k u k u n d a lâiklik, din
ile devletin ayrılması ve devletin din, dinin d e devlet iş­
lerine k a r ı ş m a m a s ı ; m e m l e k e t t e m e v c u t ve m â r u f din
v e m e z h e p l e r e karşı devletin tarafsız bir vaziyet alması,
b u n l a r d a n hiçbirini, d i ğ e r i aleyhine olarak, h u s u s i su­
r e t t e i m t i y a z l a n d ı r m a m a s i ; b u n a mukabil, dinin d e
d e v l e t e karşı, nisbi de olsa, b i r m u h t a r i y e t içinde ahlâ­
ki v e m â n e v i h a y a t ı n nizamı olarak h ü k ü m sürmesidir.
Lâik b i r devlette h ü k ü m e t ve i d a r e işleri ve b u n l a r ı t a n ­
zim e d e n k a n u n ve kaideler, prensiplerini dini m ü l â h a ­
z a l a r d a n değil, sırf i h t i y a ç l a r d a n ve h a y a t realitelerin-
d e n alır. H a l b u k i lâik o l m a y a n devlette k a i d e v e k a n u n ­
lar dini e s a s l a r a dayanır. Şu h a l d e lâiklik n e münkirlik-
tir n e de h u s u s i y e t l e din d ü ş m a n l ı ğ ı demektir; s a d e c e
devlet h a y a t ı n d a ve â m m e m ü n a s e b e t l e r i n d e , dini ka­
ide ve esasları d i n d a r l a r m u h i t i n e v e ferdi v i c d a n l a r a
b ı r a k a r a k sırf h a y a t ı n akışına v e m ü n a s e b e t l e r i n m a n ­
tığına u y m a k t ı r

Lâiklik münkirlik değildir:


Lâiklik sırf devlet h a y a t ı n a ait bir h a r e k e t ve faaliyet
prensibidir. B i n a e n a l e y h ferdin h u s u s î ve m â n e v i h a y a ­
tı ve ailesi içindeki vaziyeti ile t e n a k u z a g i r m e z v e d i n -
d a r h ğ ı asla nefyetmez. Lâikliği dinsizlik s a n m a k , o n u
y a n h ş anlamaktır. İ n s a n iş ve m ü n a s e b e t l e r h a y a t ı n d a
lâik olur, yâni işin v e m ü n a s e b e t l e r i n devletçe v a z ' e d i -
len k a n u n l a r ı n a g ö r e h a r e k e t e d e r de, d i ğ e r taraftan,
ferdi ve h u s u s i h a y a t ı n d a d i n d a r olarak yaşar. Tekrar
edelim ki, lâikhk s a d e c e devlet faaliyetlerine ve â m m e
faaliyetleri s a h a s ı n a ait bir prensiptir. F e r d i n h u s u s î ve
m â n e v i hayatı, ailesi v e sevdikleri muhiti b u p r e n s i b i n
dışında k a h r
Yalnız b u b a h i s t e b i r n o k t a ü z e r i n d e iyice a n l a ş m a k
lâzım gelir. Dinler, b i l h a s s a İslâmiyet, y u k a r ı d a d a işa­
r e t ettiğimiz gibi, sırf ferdi ve m a n e v i hayatı t a n z i m et­
mekle kalmaz; aynı z a m a n d a devlet hayatını v e içtimaî
m ü n a s e b e t l e r i de nizamlar. İslâm dini h e m ferdi h a y a ­
tın m â n e v i m e s n e d i , h e m d e M ü s l ü m a n l a r c a m i a s ı n ı n
ilâhî nizamıdır. E ğ e r din, sırf i b a d e t ve d u a d a n i b a r e t
olsaydı, ferd h u s u s î h a y a t ı n d a ailesi ve sevdikleri m u h i ­
t i n d e d i n d a r kalır, m ü n a s e b e t l e r h a y a t ı n d a d a lâik ola­
bilirdi. Halbuki d i n yalnız i b a d e t ve d u a d a n i b a r e t d e ­
ğil, h e m d e ahlâk v e h u k u k t u r . İslâmiyet d ü n y a m ü n a ­
sebetlerinin h e p s i n e ve devlet faaliyetlerine d a i r k a i d e ­
ler vermiştir ki, b u n l a r ı n hey'et-i u m u m i y e s i İslâm h u -
kukiyat v e ahlâkıyatını v ü c u d a geürir. M ü s l ü m a n v a ­
t a n d a ş , dinin yalnız i b a d e t a h k â m m a değil, h u k u k i y a t
ve a h l â k ı y a t m a d a riayetle mükelleftir.'^' F a k a t b u m ü ­
kellefiyet ile lâiklik yâni m ü n a s e b e t l e r h a y a t m d a "lâ d i -
nilik" n a s ü b a r ı ş ı r v e birlikte y ü r ü r ?
İtiraf e d e r i m ki m e s ' e l e m i z i n e n çetin n o k t a s ı üzerin­
deyiz. Dikkat edilirse, yalnız b i z d e değil. G a r p m e m l e ­
k e t l e r i n d e d e lâiklik ile dinilik e n çok b u n o k t a etrafın­
d a ç a r p ı ş m ı ş v e ç a r p ı ş m a k t a d ı r . Ç ü n k ü yalnız İslâmiyet
değil, Hrıstiyanlık d a , m ü n a s e b e t l e r h a y a t ı n a d a i r k a ­
i d e v e n i z a m k o y m u ş v e b u d i n d e d e (Droit Canonique)
denilen b i r Kilise H u k u k u v ü c u d a gelmiştir.
M e s ' e l e çetin olmakla b e r a b e r içinden çıkümaz b i r
h a l d e d e değildir, s a n ı r ı m . Yalnız m e s ' e l e n i n halli ç a r e ­
sini n a z a r i y a t t a n ziyade realitelerde ve h a y a t ı n akışın­
d a a r a m a k lâzımdır. Realite ş u d u r : B u g ü n G a r p m e d e ­
niyeti y o l u n u t u t a n m e m l e k e t l e r d e dini h a y a t ü e iş v e
m ü n a s e b e t l e r hayatı fiilen b i r b i r i n d e n ayrılmış v e h e r
g ü n b i r a z d a h a ayrılmaktadır. Tanzimattan, h a t t â evve­
linden, yâni a ş a ğ ı y u k a r ı yüzelli s e n e d e n b e r i Türkiye-
miz b u iki h a y a t m b i r b i r i n d e n ayrılması yolundadır.
Türkiye'yi b u y o l d a n ç e v i r m e k v e devlet hayatını yeni­
d e n d i m y a t çerçevesi içine s o k m a k k i m s e n i n elinde ve
i k t i d a r ı n d a değildir. Dereleri y o k u ş yukarı akıtamayız;
s a d e c e yollarını açıp akışlarını düzeltebiliriz. Türki­
y e ' d e eski dini h u k u k u y e n i d e n tatbike b u g ü n için i m ­
k â n yoktur. Bizde b u i m k â n t a İkinci M a h m u d d e v r i n ­
d e n b e r i yavaş y a v a ş . C u m h u r i y e t t e n s o n r a d a hızla o r ­
t a d a n kalkıp k a y b o l m u ş t u r . B u g ü n b u n a i m k â n a r a m a k
v e b u n o k t a d a n a z a r i y a t a d a y a n a r a k ı s r a r etmek, d i n
m e v z u u n d a k i m ü c a d e l e v e m ü ş a t e m e y i d e v a m ettir­
mektir. Bu ise h e m diyanetin, h e m d e â m m e n i n z a r a r ı -
nadır. İslâmiyette â m m e n i n z a r a r ı n a olan h e r h a r e k e t
mezmum ve memnudur.

88) Bakınız yukarıda İkinci kısım, giriş, sayfa 89

162
Hatırlatalım ki, İ s l â m d a dinî u m u r v e a h k â m d a n h e r
h a n g i birinin b i r z a m a n d a i m â h m ü m k ü n olmazsa, o
h ü k ü m i m h a l olunur, y â n i takip v e tatbiki b a ş k a b i r za­
m a n a bırakılır. Nitekim, İslâm H u k u k u n u n " u k û b a t "
kısmı yani ceza h u k u k u T ü r k i y e ' d e h e m e n b i r asır evvel
tatbik s a h a s ı n d a n kaldırılmış v e y e r i n e lâik b i r ceza h u ­
kuku k o n u l m u ş t u r . Bizim C u m h u r i y e t t e n evvelki d e v r i n
Ceza K a n u n u , F r a n s ı z Ceza K a n u n u n d a n h e m e n h e ­
m e n a y n e n iktibas edilmiştir. B u g ü n ise T ü r k i y e ' d e İs­
l â m H u k u k u n u n yalnız " u k û b a t " kısmı değil " m u a m e ­
lât" v e " m ü n a k e h a t " ! yâni akidler ve b o r ç l a r ahkâmiyle
e v l e n m e v e b o ş a n m a sistemi, h ü l â s a hey'et-i u m u m i y e -
siyle b ü t ü n İslâm H u k u k u b u vaziyettedir. Biz istesek
de, i s t e m e s e k d e vaziyet b u g ü n b u d u r . B u vaziyet t a r i ­
hi b i r oluşun v e sosyolojik v u k u a t s e y r i n i n d o ğ u r d u ğ u
b i r neticedir.
Bu b a h s i b i t i r m e d e n b i r n o k t a y a d a h a t e k r a r g e l m e k
isteriz. Lâik devlet nizamı içinde y a ş a y a n b i r dindar,
m e n s u p o l d u ğ u dinin i b a d e t a h k â m ı n ı o l d u ğ u gibi,
" m u a m e l â t " v e " m ü n a k e h a t " yani b u g ü n k ü tabirlerle
akidler, b o r ç l a r v e e v l e n m e a h k â m ı n ı d a isterse, f e r d e n
ve ş a h s e n takip edebilir. B u n a m a n i v e b u n u n lâiklik
e s a s ı n a aykırı b î r ciheti yoktur. Meselâ, dini n i k â h ı n lü­
z u m u n a kani olan, isterse, sivil n i k â h t a n s o n r a b i r d e
dini n i k â h y a p a r . Faizin d i n e n m e m n u o l d u ğ u n a kani
olan faiz a h p v e r m e z . Hülâsa, devletin k a n u n v e nizam
ile yapılmasını m e n e t m e d i ğ i veya y a p ı l m a m a s ı n ı e m ­
r e t m e d i ğ i h e r iş v e m u a m e l e y i dindar, m e n s u p o l d u ğ u
dinîn kaidelerine u y a r a k yapabilir.'"^' Şu halde bu ba­
kımdan lâiklik, münasebetler hayatına dair olan dini
kaide ve kanunların, resmiyetten kalkması; bunların,
devlet müeyyidesini kaybederek, hususi hayata çekilip
-vicdanlarda yer almasıdır.

(89) Bakınız: İkinci Kısım (Dinin emirlerini yerine getirme hakkının hududu)
bahsi.
Lâiklik din düşmanlığı demek hiç değildir:
Gerçi vaktiyle F r a n s ı z İhtilâlini din d ü ş m a n h ğ ı ile
k a n a ve a t e ş e b o ğ a n J a k o b i n l e r d e n s o n r a , iki d ü n y a
h a r b i a r a s ı d e v i r d e , bazı m e m l e k e t l e r d e , lâiklik p e r d e s i
a r k a s ı n d a k i n d a r b i r din d ü ş m a n l ı ğ ı g ü d e n siyasi t a a s ­
s u p l a r g ö r ü l m ü ş t ü r . F a k a t b u n l a r d a n bazılarını İkinci
D ü n y a H a r b i fırtınası silip s ü p ü r m ü ş t ü r . B u g ü n ayakta
d u r a b i l e n bazıları da, oynadıkları facianın d e h ş e t i n d e n
kendileri bile ü r k m ü ş g ö r ü n ü y o r .
Lâiklik, d i y o r u m , n e münkirliktir, n e d e h u s u s i y l e din
d ü ş m a n l ı ğ ı d ı r . Lâiklik d i n ile devletin b i r b i r i n d e n ayrıl­
m a s ı ; dinin m â n a ve r u h â l e m i n d e ve ferdin, h u s u s î h a ­
yatı ile ailesi h a r i m i n d e , devletin de m a d d e ve cisim
â l e m i n d e ve cemiyetin u m u m î h a y a t ı n d a h ü k ü m r a n ol­
m a s ı demektir. Lâik devlette din v a t a n d a ş ı n r u h u n d a ve
ahlâkıyatında, h u s u s î ve m a n e v î h a y a t ı n d a , devlet ise
c i s m i n d e ve u m u m î m ü n a s e b e t l e r i n d e h ü k ü m s ü r e c e ­
ğ i n e g ö r e ; ferdin r u h u ile cismi b i r b i r i n d e n ayrılmış ve
iki ayrı k u m a n d a m e r k e z i n e b a ğ l a n m ı ş olacaktır.
F a k a t canlı, akü v e i r a d e sahibi b i r m e v c u d u n r u h u
ile cismi b i r b i r i n d e n ayrılır mı? Ayrılırsa m e v c u t y a ş a ­
yabilir mi? Diyecek ve ilâve edeceksiniz; y a ş a y a m a y a ­
c a ğ ı içindir ki, b ü n y e s i n d e n dinîliği k o v u p ç ı k a r a n m o ­
d e r n devlet, -tabir caizse- yeni b i r lâik din a r a m ı ş ve
b u n u n ırk ve i n s a n i y e t gibî fikirlerde b u l u n d u ğ u n u
sanmıştır. F a k a t s o r a r ı z : Bu berikiler din a k i d e s i n d e n
d a h a mı az {mytbiqu) ve metafizik (metaphysique) dir?
Çetin b î r m ü n a k a ş a m e v z u u , fakat b a h s i m i z i n dışında.
Biz b u r a d a lâikliğin G a r p h u k u k u n d a k i m a n a s ı üzerin­
deyiz. Bu m a n a y a g ö r e , t e k r a r edelim ki, lâik devlette
din ve devlet ayrılacak, bîri r u h ve v i c d a n l a r s a h a s ı n d a ,
d i ğ e r i de m ü n a s e b e t l e r d ü n y a s ı n d a h ü k ü m sürecektir.
B u n u a n l a m a k ve b u vaziyeti iyice g ö r m e k için lâik dev­
letin-tam zıddı olan d i ğ e r iki devlet sistemini g ö z d e n
g e ç i r m e k lâzımdır. B u n l a r "Dîne b a ğ l ı devlet" v e "Dev­
lete bağlı d i n " sistemleridir.

Dine bağlı devlet sistemi:


O r t a v e yeni z a m a n l a r A v r u p a s m d a v e yakın senele­
r e k a d a r b i z d e y a ş a n m ı ş olan b u s i s t e m d e , cemiyet
içindeki b ü t ü n h a y a t v e m ü n a s e b e t l e r , u z a k t a n veya y a ­
k ı n d a n , d o ğ r u d a n veya dolayisiyle, h e p din k a i d e v e
k a n u n l a r ı n a b a ğ l a n ı r v e dini b i r n i z a m içinde c e r e y a n
eder. Hukuk, ahlâk, k a n u n , tahsil v e t e r b i y e , h a t t â ilim
ve s a n ' a t bile dini d ü ş ü n c e v e e s a s l a r a g ö r e a y a r l a n ı r
ve m e m l e k e t m â b e d d e n i d a r e edilir. Devlet ise, dini
müessese ve nizamın muhafazasına m e m u r bir jandar­
m a r o l ü n d e kalır. B u suretle yalnız r u h a n i hâkimiyeti
değil, aynı z a m a n d a cismani hâkimiyeti d e e m r i n d e t u ­
t a n m â b e d -diyanet aslında m e v c u t o l m a s a bile-, ister
istemez taşkın b i r t a a s s u b a kayar; devlet kuvvetleriyle
silâhlanan r u h a n i y e t , m e m l e k e t t e b a ş k a din, fikir v e ka­
n a a t l e r e karşı b i r müsaadesizlik y o l u n a s a p a r . Hususiy­
le s e r b e s t fikir v e k a n a a t l e r e karşı k o y u b i r t a a s s u p zih­
niyeti içinde b o ğ u l u p kalır. Telkin, ikna, tatlı s ö z v e g ü ­
zel mev'ize yollarım b ı r a k a r a k z o r b a l ı ğ a kalkışır. Bir
Hallac-ı Mansur'u,'^™ Ş e h a b e d d i n - i S ü h r e v e r d i ' y i ' ^ "
m a h k û m v e i d a m eder. Engizisyonlar kurar. Tarihteki
din v e m e z h e p kavgaları, Sünnilik, Katoliklik, P r o t e s ­
tanlık m ü c a d e l e l e r i h e p devlet kuvvetlerine a r k a v e r e n
dini t a a s s u b u n eserleridir.
Dine b a ğ h devlet sistemindeki b u t a a s s u p taşkınlığı,
k a b ı n a s ı ğ m a y a n b i r kuvvetin b ü t ü n h a y a t v e m ü n a s e -

(90) Hallac-.ı Mansur, İslâm'ın meşhur mutasavvıflarından olup seriate aykın


sözler söylemekle suçlandınlarak Hicretin 306'ncı senesinde Bağdad'da idam
olunmuştur..

(91) İslâm'ın meşhur hakim ve mutasavvıflarından olup akide bozukuğu İle


suçlandınlarak Hicretin 585'incİ senesinde otuzaltı yaşındayken İdam olunmuştur.
betleri d i n esasları ile ç e r ç e v e l e m e k i s t e m e s i n d e n ileri
gelir. Bu s i s t e m d e m a b e d i n telkin v e ikna kuvveti zayıf­
lamış ve b u n u n y e r i n e t a h a k k i î m ve c e b e r r u t l u k kuvve­
ti almıştır. M e m u r l a ş a n , ü n i f o r m a ve s a l t a n a t s e v d a s ı ­
n a kapılan d i n a d a m l a r ı n ı n ilmi ve ahlâki kıymeti d ü ş ­
m ü ş ve gözlerini ş a h s î m e n f a a t k a y g u l a n b ü r ü m ü ş t ü r .
Bu a d a m l a r d a dini s a d a k a t , s a l â b e t v e f e r a g a t hisleri­
nin yerini m e n f a a t ve i h a n e t almıştır. Bir din için e n b ü ­
yük tehlike, h a d i m l e r i n i n m e m u r l a ş m a s ı , k ü r k ve salta­
n a t h ı r s ı n a d ü ş m e s i d i r . Bu tehlikeyi bildikleri içindir ki,
E b u Hanife ve E b u Bekir El Râzi gibi İslâm uluları ken­
dilerine teklif edilen devlet m e m u r i y e t i n i , kabul e t m e ­
mişlerdir. M e ş h u r d u r ki, Hanefi m e z h e b i n i n sahibi
İ m a m - ı Â z a m E b u Hanife, A b b a s î halifelerinden El
M a n s u r ' u n k e n d i s i n e ısrarla teklif ettiği Kadı-ı Kuzatlı-
ğı r e d d e t m i ş ve b u y ü z d e n h a p s o l u n u p d ö v ü l m ü ş t ü r .
Tarihçiler b u r e d d i muhtelif şekillerde tefsir ederler.
F a k a t bizce b u n u n s e b e b i , b u b ü y ü k İslâm d a h i s i n i n
m e m u r l a ş ı p s a l t a n a t s e v d a s ı n a d ü ş m e k t e n k o r k m a s ı ve
b u h u s u s t a d i n a d a m l a r ı n a ö r n e k olmak istemesidir.
Bizde ö t e d e n b e r i din t e r a k k i y e m â n i midir, değil m i ­
dir? diye m ü n a k a ş a edilir, durulur. İkinci M e ş r u t i y e t t e n
b e r i p e k m o d a o l a n b u m e s ' e l e h a k k ı n d a bizim diyece­
ğimiz ş u d u r : Din e s a s ı n d a elbette t e r a k k i y e m â n i değil­
dir. M â n i olsaydı, sekizinci a s ı r d a n o n d ö r d ü n c ü a s r a
k a d a r b ü t ü n parlaklığıyla h ü k ü m s ü r e n b i r İslâm ilim
ve m e d e n i y e t i d o ğ m a z d ı . Terakkiye m â n i olan sapıklık­
tır ve dinin devlet kuvvetleriyle silâhlanıp s a l t a n a t a
düşmesidir.

Devlet kuvvetleriyle silâhlanan din terakkiye


mânidir:
Ç ü n k ü m â b e d h a r i m i n d e n t a ş a r a k t a a s s u p karanlık­
larına d a l a n ve devlet kuvvetlerine a r k a v e r i p s a l t a n a t
s e v d a s ı n a d ü ş e n din, ister istemez b a ş k a dinlerin v e
hususiyle s e r b e s t fikir v e k a n a a t l e r i n d ü ş m a n ı kesilme­
ye m a h k û m d u r . Terakkinin ise b a ş h c a şartı, fikir v e ka­
n a a t l e r e h ü r m e t v e m ü s a a d e ederliktir. T a a s s u p ile t e ­
rakki b i r b i r i n d e n nefi'et e d e r B u n l a r d a n birinin b u l u n ­
d u ğ u y e r d e n d i ğ e r i h e m e n kaçar. Dikkat e d e r s e k , T ü r ­
kiyemizin m o d e r n t e r a k k i d e g e ç kalması s e b e p l e r i n d e n
birinin v e belki b a ş h c a s ı n m , yakın z a m a n l a r a k a d a r
bizde devletin dine b a ğ h kalması v e b u y ü z d e n m e m l e ­
ketin silâhh t a a s s u b d a n k u r t u l a m a m ı ş o l m a s ı d ı r Taas­
s u p e s a s e n b a ş h b a ş ı n a t e r a k k i n i n d ü ş m a n ı iken, b u b i r
de devlet kuvvetleriyle silâhlanırsa m e m l e k e t için b i r
belâ kesihr.

Mabet hariminde kalan din


terakkiyi destekler:
Mabet h a r i m i n d e n t a ş a r a k devletleşen dinîn t e ­
rakkiye m a n i o l m a s ı n a mukabil; politikadan, kürk v e
koltuk h ı r s ı n d a n y a h u t devletten e k m e k p a r a s ı d i l e n m e
sefaletinden k u r t u l a n dîn d e terakkiyi kamçılar h a t t a
terakkiye z e m i n olur. Ç ü n k ü b i r m e m l e k e t t e m ü s a a d e
ederiik zihniyeti terakkinin b i r şartı ise hasbilik v e fera­
gatle "çalışma d a d i ğ e r b i r ş a r t ı d ı r Kısa görüşlülük v e
m a d d î m e n f a a t k a y g u s u terakki d ü ş m a n l a r ı n ı n b a ş ı n d a
gelir. Hasbiliğin v e feragatin e n z e n g i n k a y n a ğ ı ise din
ve m a n e v i y a t terbiyesîdir. A n c a k b u t e r b i y e d i r ki, insa­
nı egoistliğin p e n ç e s i n d e n k u r t a r ı r ve o n a f e r a g a t v e
f e d a k a r h ğ m emsalsiz zevkini tattırır. B u n u n İçindir ki,
"Vahdaniyet akidesi"nin kâşifi Eflâtun'dan, devrimizin
fikir ve felsefe dâhilerine kadar, t a r i h t e insanhk, u ğ r u n ­
da çalışmış v e terakkiye hizmet etmiş olan b ü y ü k âlim
ve filozofların h e m e n hepsi, Allah'ı t a n ı m ı ş m a n e v i y a t ­
çı insanlardır.
Tekrar edelim ki, i n s a n l ı ğ m t e r a k k i s i n e , iyilik yolun­
d a ilerlemesine v e yüksek d u y g u l a r a y ü k s e l m e s i n e m â ­
ni olan dinin kendisi değildir. Olamaz, ç ü n k ü b ü t ü n b ü ­
yük dinler, h u s u s i y l e İslâmiyet, h e p iyilik, insanlık ve
ahlâk telkin e t m e k t e d i r . Terakkiye m â n i olan evvelâ din
fikrine ve saf Allah d u y g u s u n a e k l e n e n b i r t a k ı m h u r a ­
fe ve esatirdir. S a n i y e n d e din a d a m l a r ı n ı n silâhlanarak
t a a s s u p y o l u n a s a p m a s ı , d i ğ e r dinlere ve s e r b e s t fikir
ve k a n a a t l e r e m e y d a n o k u r b i r hal almasıdır. Nasıl m â ­
ni olur ki, din r u h u n gıdası, terakki akhn meyvasıdır.
Dinin m e r k e z i yürek, t e r a k k i n i n m e r k e z i kafadır. İ n s a n ­
da his ile zekâ, yürekle kafa birbirini n e f y e d e r mi ki, din
terakkiyi nefyetsin?

Devlete bağlı din sistemi:


Dine bağlı devlet s i s t e m i n d e , dedik, ferdî ve içtimaî
h e m e n b ü t ü n h a y a t , e n t e f e r r u a t ı n a v a r ı n c a y a kadar,
dini kaide ve e s a s l a r a b a ğ l a n m a y a çalışır; devlet h a y a ­
tı ve içtimaî m ü n a s e b e t l e r m â b e d d e n yâni fiiliyatta m e ­
m u r l a ş a n din a d a m l a r ı (=Ulemâ-i r ü s u m ) t a r a f ı n d a n
i d a r e edilmek yolu tutulur. İtiraf etmelidir ki, b u sistem­
de k â h devletle o m u z o m u z a y ü r ü y e n v e kâh o n u emri
altına alan m e m u r l a ş m ı ş din a d a m l a r ı , y a t a ğ ı n d a n t a ­
ş a n ı r m a k halini alır; k ö r ve k i n d a r b i r t a a s s u b a sapla­
nır ve b ü t ü n ilerlemelere karşı isyan v e m u k a v e m e t ka­
lesi teşkil eder.
B e r e k e t ki, b u g ü n b u sistem m e d e n i m e m l e k e t l e r i n
h e p s i n d e ö m r ü n ü y a ş a y ı p r o l ü n ü o y n a m ı ş ve t a r i h e ka­
rışmıştır. F a k a t b u g ü n , bazı m e m l e k e t l e r d e , b u n u n y e ­
rine, h a y a t ve c e m i y e t için d a h a az zararlı olmayan, di­
ğ e r bir s i s t e m yâni dinin devlete b a ğ l a n m a s ı sistemi
geçip o t u r m u ş t u r . Gerçi b u s i s t e m d e lâiklik taklit edile­
rek, dini k a i d e ve k a n u n l a r devlet h a y a t ı n d a n çıkarılır
ve devletle m â b e d b i r b i r i n d e n ayrılırsa da, b u ayrılma-
n ı n h u k u k i neticesi olarak dini m ü e s s e s e v e teşkilatm
devlete karşı m u h t a r b i r vaziyet alması lâzım gelirken
bilâkis b u n l a r , t a m a m i y l e d e v l e t i n y â n i fiiliyatta
h ü k ü m e t i n k o l t u ğ u altına konulur, d i y a n e t siyasete k u r ­
b a n edilir.
Devletin d i n e b a ğ l a n m a s ı s i s t e m i n d e siyaset v e i d a ­
reye d i y a n e t v e din a d a m l a r ı h â k i m o l d u ğ u gibi, dinin
devlete b a ğ l a n m a s ı s i s t e m i n d e d e , o n u n t a m a m i y l e ak­
sine olarak, d i y a n e t e siyaset v e h ü k ü m e t a d a m l a r ı h â ­
kim olur. Dinî i n ü e s s e s e v e teşkilatı o n l a r kurar, o n l a r
kapar, o n l a r i d a r e eder. Din a d a m l a r ı n ı vazifeye o n l a r
t a y i n eder, o n l a r mükâfatlandırır, cezalandırır, h a t t â
onlar doyurur. Hülâsa b u sistemde hükümet adamları
b ü t ü n dînî h a r e k e t ve hayatı ellerinde t u t a r l a r v e dini-
y a t a diledikleri gibi istikamet v e r e r e k o n u politikaları­
nın, sadık b i r h i z m e t k â r ı g ö r m e k i s t e r l e r Ve b u y o l d a
tabiatıyla feci b i r siyasi t a a s s u b a v e k ö r l ü ğ e s a p l a n ı r l a r
Dine bağlı devlet s i s t e m i n d e din a d a m l a r ı nasıl b i r e r
Sezar kesihrse, devlete b a ğ h dîn sisteminde de
h ü k ü m e t a d a m l a r ı v e h e r cins h u y d a n politikacılar b i ­
r e r fuzuli din d o k t o r u ve ehliyetsiz r e f o r m a t ö r rolü oy­
n a m a y a kalkışırlar. Dinin asırlar içinde y e r l e ş m i ş , örfi
ve tarihi b i r e r hakikat kıymeti almış olan akîde v e e r k â ­
nı, usûl v e âdabı ü z e r i n d e , tıpkı oyuncaklarıyla o y n a ­
y a n çocuklar gibi, o y n a m a y a yeltenirler. D i y a n e t e v e
dinî h a y a t a d a i r indî k a r a r l a r v e r e r e k b u n l a r ı j a n d a r m a
ve polis kuvvetleriyle icraya kalkışırlar. Din a d a m l a r ı n a
ve dini m ü e s s e s e l e r e karşı m e m l e k e t h a v a s ı n d a b i r s o ­
ğukluk v e efl<ârda b i r d ü ş m a n h k y a r a t m a ğ a kalkışırlar.
M e m l e k e t t e Allahsızhğı b i r m o d a haline koyarlar. Ma­
neviyatla alay ederler. D i y a n e t e k a r ş ı lâubaliliği v e din
a d a m l a r ı n a karşı h a k a r e t etmeyi b i r nevi ilerilik gibi
gösterirler. Bu sistemin m e k t e p l e r i n d e çocuklara din­
d e n yâlnız o n u tezyif için bahsedilir. Tarih ve felsefe
dersleri gibi k ü l t ü r e ait d e r s kitaplarında çocuklara,
açıktan o l m a z s a , hileli ve ö r t ü l ü b i r şekilde din aleyh­
tarlığı telkin olunur.
Dinin devlete b a ğ l a n m a s ı s i s t e m i n d e m a b e d i n m u h ­
tariyeti h a t t â başlı b a ş ı n a b i r v a r h ğ ı kalmaz. O n u n var­
lığı sırf h ü k ü m e t a d a m l a r ı n ı n m ü s a a d e s i n e bağlıdır. Bu
s i s t e m d e , sırf cehaletlerinin v e r d i ğ i k ü s t a h l ı ğ a g ü v e ­
n e n b i r t a k ı m politika d ü ş k ü n l e r i devlet kuvvetlerine
a r k a l a n a r a k taştıkça taşarlar, ortalığı t e h d i t ve t e d h i ş
h a v a s ı n a b o ğ a r l a r : Bu h a v a d a n f a y d a l a n a r a k diyaneti
ve d i n d a r l a r ı b i n b i r şekilde t a h k i r e kalkışırlar. Bu sis­
t e m d e din n a m ı n a k o n u ş m a ve dinin e r k â n ı n d a n olan
talim ve t e d r i s i , n e ş i r ve telkin vazifelerini y e r i n e getir­
m e yasaktır. Böyle bir h a r e k e t m ü t h i ş b i r suç teşkil
eder. Bu s i s t e m i n politikacı taraftarları, din a d a m l a r ı n ­
d a n ve d i n d a r l a r d a n tezyifkâr b i r lisanla b a h s e d e r ve
devlet kuvvetlerini d i n d a r l a r aleyhine teşvik ederler.
Hülâsa, devletin dine b a ğ l a n m a s ı n ı h u k u k e n ayırd
e d e n n o k t a , c i s m a n î kuvvetlerin r u h a n î hâkimiyete tâbi
kalması ve y u k a r ı d a dediğimiz gibi, devletin din k a n u n ­
larıyla i d a r e edilmesidir. Berikini, yâni dinin devlete
b a ğ l a n m a s ı sistemini ayırd e d e n n o k t a ise, t a m a m i y l e
aksine olarak, r u h a n i y e t i n m a d d i ve cismani kuvvetler
eline ve e m r i n e geçmesidir. Dinin devlete b a ğ l a n d ı ğ ı
m e m l e k e t l e r d e dini teşkilat ve p e r s o n e l devlet k a d r o s u
içine alınır. P e r s o n e l i m e m u r l a ş t ı r ı l ı p e m i r kulu haline
k o n u l a n dini teşkilâtın hiç bir nevi m u h t a r i y e t i ve k a r a r
selâhiyeti kalmaz.

Lâiklik bir itidal ve muvazene sistemidir:


Din v e devlet a r a s ı n d a k i h â k i m i y e t m ü c a d e l e s i n d e n
d o ğ a n iki zıd sistemi g ö z d e n g e ç i r d i k t e n s o n r a şimdi
lâikliğin nasıl b i r ortalayıcı ve mutedil s i s t e m o l d u ğ u n u
a n l a m a k kolaylaşmıştır. Filhakika lâiklik devletin d i n e
ve dinin devlete b a ğ l a n m a s ı s i s t e m i n i n h e r ikisine d e
ayni d e r e c e d e m u a r ı z v e h e r ikisini aynı şekilde nefye-
d e n ü ç ü n c ü bir itidal ve m u v a z e n e sistemidir. Bu sis­
t e m d e n e devlet dine, n e d e din devlete bağlanır. S a d e ­
ce din ve devlet b i r b i r i n d e n ayrılır ve h e r biri d i ğ e r i n e
karşı m u h t a r ( = A u t o n o m e ) b i r vaziyet alır. Devlet n e
din bezirgânlığı yapar, n e d e din d ü ş m a n ı kesilir. B u n a
mukabil, din d e n e devlet m ü ş a v i r l i ğ i n e , n e d e siyaset
k â h y a h ğ m a kalkışır. Lâik devlette, t e k r a r edelim s a d e c e
r u h a n î v e c i s m a n î kuvvetler b i r b i r i n d e n ayrılır ve b u n ­
l a r d a n h e r biri k e n d i h a r i m i n d e yani din, ferdi v i c d a n ­
l a r d a , devlet d e siyaset ve i d a r e s a h a s ı n d a h ü k ü m r a n
olur. R u h a n î kuvvetin merkezi m â b e d t i r . Cismanî k u v ­
vetin merkezi d e , b u g ü n k ü d e m o k r a t i k n i z a m d a , p a r l a ­
m e n t o d u r . İşte r u h a n î ve cismani iki kuvvetin b u s u r e t ­
le ayrılması ve h e r birinin k e n d i n e m a h s u s s a h a d a h ü ­
k ü m r a n olması c e m i y e t t e b i r itidal v e m u v a z e n e h a v a s ı
yaratır. V a t a n d a ş ı n din hürriyeti ve b u n a bağlı hakları
a n c a k böyle b i r itidal ve m u v a z e n e h a v a s ı içinde g ü n
g ö r ü p yaşayabilir.

Şu n o k t a y a dikkat o l u n s u n ki, lâik s i s t e m d e d i n ile


devlet, m a b e t ile h ü k ü m e t b i r b i r i n d e n ayrılacak ve h e r
biri kendi s a h a s ı n d a kalacaktır d e m e k , b u n l a r birbirine,
karşı lâkayd ve y a b a n c ı yahut, d a h a k ö t ü s ü b i r b i r i n e
r a k i p olacak d e m e k değildir. Aslâ! Bilâkis, b u ayrılış,
evvelâ, r u h a n i v e cismanî iki kuvvetin bir elde ve b i r
m e r k e z d e t o p l a n a r a k k a b ı n a s ı ğ m a z bir hal almasın;
s a n i y e n d e , b u ayrılış s a y e s i n d e kuvvetlerden h e r biri
k e n d i n e m a h s u s s a h a d a kalsın ve b u r a d a d a h a b ü y ü k
bir kemal ve ihtisas ile işlesin içindir. Birbirinden ayrı­
lan din ile devlet, m a b e t ile h ü k ü m e t b i r b i r i n e karşı lâ­
k a y d ve y a b a n c ı k a l a m a z . H e l e b u n l a r b i r b i r i n e karşı
r a k i p ve d ü ş m a n vaziyet aslâ alamaz. Zira, iyi d ü ş ü n ü ­
lürse, m a b e d i n ve h ü k ü m e t i n s o n ve en yüksek hedef­
l e r i n d e n biri de; cemiyet ve dolayısıyla ferddir. H e r iki­
si d e i n s a n ferdinin iyiliği, emniyeti, h u z u r ve r a h a t
İçinde y a ş a m a s ı içindir. M â b e d b u h e d e f e ferdin iç âle­
mini h ü k ü m e t ise dış m ü n a s e b e t l e r i n i t a n z i m etmek su­
retiyle y ü r ü r . N e m u t l u o m e m l e k e t l e r e ki, t o p r a k l a r ı
ü s t ü n d e m â b e d ile h ü k ü m e t , aynı b i r yolun yolcusu iki
d o s t gibi kol kola gider!

Din ve devlet münasebetleri


ihtiyaçlardan doğar:
Z a n n e d i y o r u m ki, din ile devlet a r a s ı n d a k i b a ğ h h ğ ı
ve b u n u n şeklini tarihi ihtiyaçlar ve içtimaî realiteler ta­
yin e t m e k t e d i r . İptidai devirleri g e ç e h m , b ü y ü k dinleri
alahm. Bilindiği gibi, Hrıstiyanhk R o m a ' d a kuvvetli ve
merkeziyetçi b i r devlet ile k a r ş ı l a ş m ı ş ve devrine g ö r e ,
ileri b i r içtimaî m u h i t b u l m u ş t u r . Yalnız Hıristiyanlığın
z u h u r u s ı r a l a r ı n d a R o m a devleti g ö r ü n ü ş t e kuvvetli ise
de, h a k i k a t t e ç ü r ü m ü ş ve ç ö k ü n t ü alâmetleri g ö s t e r m e ­
y e b a ş l a m ı ş t ı . Bu vaziyetteki b i r devlet c a m i a s ı n d a y e n i
d o ğ a n b i r din için iki şıktan birini kabul etmek vardı. Ya
devlet işlerine karışıp o n u n l a birlikte h a r c a n ı p ç ü r ü m e -
liydi, y a h u t d a b u işlerden u z a k kalarak b u s a y e d e h e m
temizliğini m u h a f a z a etmeli, h e m d e h e n ü z p e k zayıf
v a r h ğ ı ü z e r i n e politikanın kıskançlığını ve d ü ş m a n l ı ğ ı ­
nı ç e k m e m e l i y d i . Büyük H n s t i y a n azizi Saint Paul " S e -
z a r ' a ait olanı o n a , Allah'a ait olanı da Allah'a b ı r a ­
kınız" d ü s t û r u n u k o y a r a k , H r ı s t i y a n h ğ a ikinci şıkkı t e r ­
cih e t m e s i n i ihtar etmiş ve H r ı s t i y a n h k ile devlet a r a ­
sındaki m ü n a s e b e t i n şeklini g ö s t e r m i ş t i r .
B u n a m u k a b i l İslâmiyetin karşılaştığı d u r u m d a h a
b a ş k a o l m u ş t u r . İslâmiyet, d o ğ d u ğ u t o p r a k l a r ü s t ü n d e
siyasi b a k ı m d a n b i r a n a r ş i v e b i t m e z t ü k e n m e z bir ka­
vim v e k a b i l e kavgasiyle, içtimaî b a k ı m d a n da koyu bir
cahiliyet ile karşılaşmıştır. B i n â e n a l e y h ister istemez,
i ç i n d e b u l u n d u ğ u b u anarşik cemiyetin h ü k ü m e t otori-
t e v e n i z a m ihtiyacmı t e m i n e k o y u l m u ş t u r . İslâmiyetin
b ü n y e s i n d e k i devlet ve o t o r i t e ile sıkı m ü n a s e b e t v e
bağlılık b u n d a n ileri gelmiştir. Bu bağlılığın bir s i s t e m
halini alması ve İslâm Devletlerinde " d i n içinde devlet"
v e s a l t a n a t şekline d ö k ü l m e s i E b û Süfyan oğlu M u a v i -
ye ile başlar. Emevilerin b u ilk halifesidir ki, İslâmî
a n ' a n e d e d i n ile devlet ihtişamlı b i r s a l t a n a t şeklinde
birleşir ve b u n d a n evvelki b a s i t v e p e d e r ş a h î i d a r e y e ­
r i n e , artık politika esası v e b ü r o teşkilatı ü z e r i n d e n y e ­
ni b i r i d a r e k u r u l u r ve b u hal b ü t ü n İslâm Devletlerin­
d e b i r gelenek olur gider.
. F a k a t b u g ü n ihtiyaçlar ve b u n l a r ı d o ğ u r a n realiteler
t a m a m i y l e değişmiştir. İslâmiyette şu b i r a k i d e d i r ki,
z a m a n l a r ı n değişmesiyle dinin a m e l a h k â m ı d a değişir.
Din ile devlet m ü n a s e b e t l e r i İslâm dininin itikadî a h k â ­
m ı n d a n değil, sırf â m e h a h k â m m d a n d ı r . D ü n d e n h a t t â
b a ş l a n g ı ç t a n b e r i din ile devletin b i r l e ş m e s i n i i c a b e d e n
h a t t â devletin t a m a m i y l e dinî b i r m a h i y e t almasını e m ­
r e d e n a h k â m bulunabilir. M a d e m ki, diyoruz, b u a h ­
k â m itikadî değil, amelîdir ve m a d e m ki dinin amelî a h ­
kâmı z a m a n ı n ve h a y a t ş a r t l a r ı n ı n d e ğ i ş m e s i y l e d e ğ i ­
şir; o h a l d e d ü n o l d u ğ u gibi b u g ü n d e din ile devletin
birleşmesi lâzım gelmez. Ç ü n k ü z a m a n v e ş a r t l a r d e ­
ğişmiştir Binâenaleyh değişen zamanın ve hayat şart­
larının icabına g ö r e h a r e k e t e t m e y e ; dinin h e r amelî
meselesi gibi, b u meseleyi d e z a m a n l a h a y a t şartları al­
t ı n d a m ü t a l a a ve halletmeye m e c b u r u z .
Böyle m ü t a l a a ettiğimiz t a k d i r d e bugün- dinin dev­
letten ve politikadan uzak kalması, y a ş a m a s ı ve vazife­
sini hakkiyle görebilmesi için, h ü k ü m e t ve siyasetten
yakasını sıyırması ve hâkimiyetini ferdî fiiller ve ferdî
v i c d a n l a r diyarında tesis etmesi b i r zarurettir. B u g ü n
din için s e l â m e t b u n d a d ı r . Bu realiteyi g ö r m e m e k ve
diyaneti politikanın k u y r u ğ u h a l i n e koymak, o n a hiz­
m e t değil, k a n a a t i m c e i h a n e t etmektir.
T e k r a r edelim ve iyi a n l a ş a l ı m ki, b u g ü n dinin dev­
letten b e k l e y e c e ğ i b i r şey v a r d ı r : "Gölge etme, başka
ihsan istemem"dir. Lâikliğin m â n a s ı ve b u g ü n ü n din ve
devlet m ü n a s e b e t l e r i n d e k i r o l ü d e b u d u r : Yâni dini
devlete, devleti d e d i n e t â b i o l m a k t a n k u r t a r m a k ve b u
s a y e d e m â b e d ile h ü k ü m e t a r a s ı n d a k i tezatları kaldır­
mak; m a b e d i n ferdi v i c d a n l a r ı n kalesi, h ü k ü m e t i d e
m a d d e ve m e n f a a t d ü n y a s ı n ı n n â z ı m ı y a p m a k suretiy­
le a r a d a k i iktidar kıskançlıklarını e n küçük h a d d i n e in­
dirmektir.
Z a m a n ı m ı z d a lâik r e j i m d e o l m a y a n bir devlette, di­
y a n e t , ister istemez politikanın e m r i n e g i r m e y e ve poli­
tikacıların b i r m a ş a s ı o l m a y a m a h k û m d u r . E s a s e n , t a r i ­
h e dikkat e d e r s e n i z , dinin e n kuvvetli o l d u ğ u ve devle­
tin t a m a m i y l e d i n e b a ğ l a n d ı ğ ı d e v i r l e r d e b ü e b u , b ö y l e
o l m u ş t u r . Ş u k a d a r ki o d e v i r l e r d e devlet a d a m l a r ı n d a n
b i r ç o ğ u d i n d a r i n s a n l a r o l d u ğ u için dinin politika e m ­
r i n e g i r m e s i b ü y ü k b i r m a h z u r teşkil etmemiştir. Bu­
g ü n ise h e r k e s biliyor ki, vaziyet t a m a m i y l e b a ş k a d ı r ;
b u g ü n devlet a d a m l a r ı n d a n dini s a l â b e t sahibi olanları
-hiç yok değilse d e - m u h a k k a k kî, çok azalmıştır. Din­
d a r o l m a y a n k i m s e l e r d e n dinin a h k â m ı n ı y e r i n e getir­
meyi b e k l e m e k riyaya v e s a h t e l i ğ e m e y d a n açmaktır.
Riyanın ve sahteliğin ise d î n d e yeri yoktur. Din, i n a n ­
m ı ş v e i m a n n u r u ile a y d ı n l a n m ı ş samimî i n s a n l a r ı n
h i m m e t l e r i y l e yaşar. B i n â e n a l e y h t e k r a r edelim ki, b u ­
g ü n d i n ile devletin b i r b i r l e r i n d e n ayrılması ve h e r bi­
rinin k e n d i s a h a s ı n d a kalması; devletin dine dinin d e
devlete ve siyasete karşı tarafsız b i r d u r u m alması, y â ­
ni, b î r kelime ile lâiklik, devrimizin ihtiyaçlarından d o ­
ğ a n b i r zarurettir.
Lâik r e j i m d e m â b e d siyasete karışmaz; devlet faali­
y e t l e r i n e direktif v e r m e z ; h ü k ü m e t politikasını d i n e uy­
g u n l u k b a k ı m ı n d a n t e n k i d e d e r e k dindarları aleyhe
teşvik e t m e z , h ü l â s a din a d a m l a r ı b i r e r politikacı kesil­
m e z . B u n a m u k a b i l , devlet d e d i y a n e t e k a r ı ş m a z ;
h ü k ü m e t a d a m l a r ı dini k e n d i emellerine e r m e k için b i r
m e r d i v e n olarak k u l l a n m a z ve h e p s i b i r e r fahrî ve fuzu­
lî din m ü ç t e h i d i r o l ü almaz.
H e m e n ilâve edelim ki, lâik rejimde devlet d i n e ka­
r ı ş m a z demek, dinin i m a n , ibadet, tâlim ve t e d r i s işleri­
n e m ü d a h e l e e t m e z ve r e s m e n m u a y y e n b i r dinin a h k â ­
m ı m , k e n d i işlerine r e h b e r almaz, demektir.
Yoksa, m e s e l â Türkiye gibi, n ü f u s u n u n b ü y ü k b i r ek­
seriyeti M ü s l ü m a n o l a n b i r m e m l e k e t t e , devlet, dinî
teşkilâta ve m ü s l ü m a n halkın dini ihtiyaçlarını t e m i n e
y a r d ı m e t m e z d e m e k d e ğ i l d i r Bir halk h ü k ü m e t i n i n
b a ş t a gelen p r e n s i b i , halk için çahşmaktır. B i n â e n a l e y h
halkın dini ihtiyaçlarını d ü ş ü n m e k ve b u n l a r ı t e m i n et­
m e k halk h ü k ü m e t i n i n vazifesidir. E ğ e r b i r m e m l e k e t
halkının ihtiyaçları sırf sağlık, s e r v e t v e konfor, ilim v e
e ğ l e n c e d e n i b a r e t olsaydı, devlet d e yalnız b u ihtiyaçla­
rı d ü ş ü n ü r d ü . Halbuki b u m e y a n d a halkın dini ihtiyaç­
ları d a vardır. Ve b u n l a r ı n t a t m i n i cemiyet için m ü h i m ­
dir. Devlet b u ihtiyaçlara d a y a r d ı m etmeye ve b u n l a r ı
düşünmeye mecburdur. Bugün garp memleketlerinde­
ki Kihse vergisi ve b u n a devletin m ü s a a d e s i b u d ü ş ü n ­
ceye dayanır. İsviçre'de v a t a n d a ş l a r ihtiyarî m a h i y e t t e
kilise vergisi verir.

Hülâsa, z a m a n ı m ı z d a v e t e k â m ü l ü n b u g ü n k ü m e r ­
h a l e s i n d e din h ü r r i y e t i n i n ve b u n d a n d o ğ a n h a k l a r ı n
t e m i n a t ı ancak devletin lâik olmasındadır. Lâik o l m a ­
y a n bir devlette b u h ü r r i y e t i n güvenilir b i r t e m i n a t ı
y o k t u r ve olamaz. Çünkü, evvelâ dine b a ğ h devlet sis­
temini alırsak, b u s i s t e m d e devlet r e s m e n bir d i n e sa­
h i p v e b ü t ü n hukukiyat v e teşkilâtiyle m u a y y e n b i r di­
nin kaide ve p r e n s i p l e r i n e t â b i o l a c a ğ ı n d a n ; ''devlet dJ-
n i " n d e n b a ş k a bir d i n e s a h i p ve b ü t ü n h u k u k i y a t v e
teşkilatıyla m u a y y e n b i r dinin kaide ve p r e n s i p l e r i n e
t â b i o l a c a ğ ı n d a n ; devlet d i n i n d e n b a ş k a b i r dine s a h i p
veya h i ç b i r d i n e m e n s u p o l m a y a n kimseler için, t a b i ­
atiyle din ve v i c d a n h ü r r i y e t i t e m i n a t s ı z kahr. Bir k e r e
b u t a k d i r d e , devlet d i n i n d e n b a ş k a b i r d i n e s a h i p olan­
lar, kendi d i n l e r i n d e n b a ş k a , k a n a a t l e r i n c e b â t ü b i r di­
n i n a h k â m ı n a riayet e t m e y e m e c b u r edilmiş olur. Ç ü n ­
ki u n u t m a m a l ı d ı r ki, s a m i m i b i r d i n d a r ı n n a z a r ı n d a
kendi dini hak, b a ş k a dinler bâtıldır. Bu h a l d e "devlet
dinrnden b a ş k a b i r d i n e m e n s u p olanlar k e n d i h a k
dinleri d u r u r k e n , b a ş k a b i r bâtıl dinin kaidelerine tâbi
kılınmış ve b i n â e n a l e y h din h ü r r i y e t i n d e n m a h r u m bı­
rakılmış olurlar. H i ç b i r d i n e m e n s u p o l m a y a n l a r ise,
b u n l a r d a i n a n m a d ı k l a r ı bir dinin e s a s l a r ı n a riayete
m e c b u r v e dolayisiyle v i c d a n h ü r r i y e t i n d e n m a h r u m
edilmiş olurlar.
S a n i y e n devlete b a ğ l ı d i n sistemini alırsak, b u r a d a
din d o ğ r u d a n d o ğ r u y a politikanın e m r i n e ve h i z m e t i n e
g i r m i ş , k u d s i y e t v e r u h a n i y e t i n i kaybetmiştir. Bu sis­
t e m d e d e din a d a m l a r ı m e m u r l aştırılmış ve b u n l a r ı n
imanları m e n f a a t v e ü n i f o r m a m u k a b i l i n d e satın alın­
mıştır. B i n â e n a l e y h b ö y l e bir r e j i m d e din h ü r r i y e t i n e
t e m i n a t a r a m a k e s e s e n mânasızhktır.
Lâiklik p r e n s i b i n i s a m i m i y e t l e kabul ve t a s v i p e d e n
bir devlette b ü t ü n b u aksakhklar b e r t a r a f edilmiş olur.
Dindarlar, m e n s u p oldukları m â b e d içinde inandıkları
din ile b a ş b a ş a bırakılmış, hiçbir dine m e n s u p olma­
y a n l a r ise, o n l a r d a kendi talihlerine terkedilmiş olur.
Bu s a y e d e , din, ilim ve felsefeden h e r biri k e n d i s a h a ­
s ı n d a ve h e r ü ç ü aynı b i r g a y e y e yâni i n s a n ı n i n s a n t a ­
r a f ı n d a n istismarını ö n l e m e y e yürür.
DÖRDÜNCÜ KISIM

TÜRKİYE'DE D İ N V E D E V L E T
M Ü N A S E B E T L E R İ TARİHİNE
K I S A BİR B A K I Ş

Ey Hak!
Bildim seni âlemde penahım
Alemde budur varsa günahım
Abdülhak HÂMİD

Din v e devlet m ü n a s e b e t l e r i b a h s i n d e k i sistemleri


g ö z d e n g e ç i r d i k t e n v e lâikliğin m o d e r n devletteki yeri­
ni v e r o l ü n ü g ö s t e r d i k t e n s o n r a , şimdi ş u n o k t a y a ce­
v a p verelim; Türkiyemîz b u s i s t e m l e r d e n a c a b a h a n g i ­
si ü z e r i n d e d i r ?
Eğer Hakk'm diliyle konuşmak bir suç sayılmazsa,
tereddütsüzce diyeceğiz ki, Türkiye bugün ve otuz kü­
sur senelik bir devir içinde dinin devlete bağlanması
sistemindedir.
Türkiye A n a y a s a s m m 1928'den b e r i t a m lâik b i r
a n a y a s a o l m a s m a v e h ü k ü m e t a d a m l a r ı m ı z m , sırası
geldikçe, T ü r k i y e ' d e lâiklik tesis etmiş olmakla Övün­
m e l e r i n e r a ğ m e n , Türkiye h e n ü z . G a r p h u k u k u n d a k i
m â n a s ı ve şekliyle, lâikliği tatmamıştır. G a r p h u k u k u n ­
da lâiklik, devletin din v e m â b e d işlerine m ü d a h a l e s i n i
m a s k e l e m e y e y a r a y a n b i r p a r a v a n a değildir; fakat din
ve v i c d a n h ü r r i y e t i n i n en s a ğ l a m b i r teminattır. Bizde
ise, lâikliğin z ı d d m a olarak, d i y a n e t b ü t ü n teşkilatı v e
p e r s o n e l i y l e h ü k ü m e t a d a m l a r m ı n e m r i altına girmiş
ve din işleri sımsıkı devlete b a ğ l a n m ı ş t ı r . U z u n bir tari­
hi o l u ş u m , siyasi v e içtimaî v u k u a t silsilesinin b i r neti­
cesi o l a n b u vaziyetin nasıl d o ğ u p yerleştiğini b u r a d a
h ü l â s a olarak g ö s t e r m e k faydalı olur.
TÜRKİYE'DE ÜÇ DEVİR
VE ÜÇ SİSTEM

T ü r k i y e ' n i n d i n v e devlet m ü n a s e b e t l e r i t a r i h i n e dik­


kat e d e r s e k , b u n u n ü ç d e v r e ayrıldığmı ve b i r b i r i n d e n
farklı ü ç s i s t e m arzettiğini g ö r ü r ü z . Birinci devir " d î n e
b a ğ h devlet" sistemi devridir ki, O s m a n l ı devletinin k u ­
r u l u ş u n d a n , d a h a d o ğ r u s u O s m a n h p a d i ş a h l a r ı n ı n Ya­
vuz Sultan Selim ile Halife u n v a n ı m a l m a l a r ı n d a n itiba­
r e n o n d o k u z u n c u a s r ı n birinci yarısı s o n l a r ı n a k a d a r
d e v a m e d e r İkinci devir 1839 " G ü l h a n e Hattı"nın ilâ­
n ı n d a n 1924'de şimdiki Diyanet İşleri Reisliği teşkilâtı­
n ı n k u r u l m a s ı n a k a d a r s ü r e n "yarı dini devlet" sistemi
devridir. Nihayet, ü ç ü n c ü devir 1 9 2 4 ' d e n b e r i içinde
y a ş a d ı ğ ı m ı z "devlete bağlı d i n " sistemi devridir.

1 - Türkiye'de dine bağlı devlet sistemi:


Bizde d î n e b a ğ h devlet, i m p a r a t o r l u k devrinin siste­
midir. Filhakika Osmanlı devleti k u r u l u ş u n d a İslâmi b i r
devlet o l m u ş v e s o n g ü n l e r i n e k a d a r , asırları k a p l a y a n
ö m r ü b o y u n c a , d i n e bağlı kalmıştır. Yalnız b u bağlılık
h e p aynı kuvvette g i t m e m i ş , evvelleri ç o k s a ğ l a m v e s a ­
mimi iken, s o n r a l a r ı gevşek v e riyacı b i r gidiş almıştır
O s m a n l ı i m p a r a t o r l u ğ u n u n dini vasfı, hususiyle O s ­
m a n h h ü n k â r l a r ı , Yavuz Sultan Selim île,'^^' Halife ü n -
(92) Yavuz Sultan Selim'e kadar Osmanlı hükümdarları sadece devlet Reisi
iken, bu padişah, halife unvanını almıştır ve böylece bir ruhaniyet iktisab etmiş­
tir. Bilindiği gibi Yavuz Selim Mısır'ı zaptedince; o zamanlar Abbasilere mensup
halifelerin sonuncusu Mütevekkil Al Allah ile görüşerek kendisinden "Emânât-ı
Mükaddese"yİ ve "Alâmât-ı Hİlâfef'i devir almıştı. (Hicri 923). Bu tarihten sonra
artık Osmanlı Hünkârlan "Halife-i Müslimin", "Hâdimü'l-Haremeyn", "Emirü'l-
Mümİnİn", "Halife-i Rûyİ Zemin" ünvanlanyla yâdedilmişlerdir.
v a n v e selâhiyeti aldıktan s o n r a , t a m a m o l m u ş v e k e ­
malini b u l m u ş t u r . Artık O s m a n l ı P a d i ş a h ı devlet b a ş ı n ­
d a yalnız en y ü k s e k b i r siyasi ş a h s i y e t v e Osmanlıların
m e t b u u değil, herri d e , âhir z a m a n p e y g a m b e r i n i n h a ­
lefi v e vekili sıfatiyle e n yüksek dini v e r u h a n i b i r ş a h s i ­
yettir. Ve b u sıfatla b ü t ü n d ü n y a M ü s l ü m a n l a r ı n ı n m e t ­
b u u v e hamişidir. Devletin A n a y a s a s ı Şeriat, h ü k ü m e t
ve i d a r e u m d e s i d e saltanattır. Devletin, b ü t ü n h u s u s i
h u k u k u gibi, â m m e h u k u k u v e i d a r e esasları d a d o ğ r u ­
d a n v e dolayısıyla İslâm dininin k a n u n l a r ı n a d a y a n ­
maktadır.
Gerçi devlette " K a n u n n a m e - i Padişahi"ler v a r d ı r ve
Halife Sultan, b u sıfatla, (mülk ve milleti) i d a r e için g e ­
rek h u s u s i h u k u k a v e g e r e k â m m e h u k u k u n a m ü t e d a i r ,
kanun ve nizamlar koyar ve tebasım bunların ahkâmı­
n a r i a y e t e m e c b u r eder; fakat b ü t ü n b u k a n u n v e ni­
z a m l a r ı n "Şer'i Ş e r i f e u y g u n olması şarttır.'^^' Devletin
h i ç b i r k a n u n v e n i z a m ı "Şer'i Ş e r i f e aykırı b i r h ü k ü m
ihtiva e t m e z . Halife-Sultanm vazifesi v e Îfasiyle m ü k e l ­
lef o l d u ğ u ş e y "emr-i b i l m â r u f ve nehyi anilmünker"dir,
yâni Şeriat kanunlarının emir ve nehyini yerine
getirmektir. Halife-Sultan b u k a n u n l a r ı n h i ç b i r h ü k ­
m ü n ü t e r k e d e m e z v e şer'in g ö s t e r d i ğ i y o l d a n dışarıya
çıkamaz.
Halife-Sultana ş e r ' i n e m r i n i v e nehyini b i l d i r m e y e
ve işlerinde, i c r a a t ı n d a o n a d a i m a ş e r ' i n y o l u n u g ö s t e r ­
m e y e v e o n u i r ş a d e t m e y e m e m u r devlette "Meşihatı
İslâmiye" diye y ü k s e k b i r dini m a k a m vardır. Bu m a k a ­
m ı n s a h i b i " Ş e y h ü l i s l â m " v e "Müfti El'enam"dır."^'Şey-

03) "Şer'i Şerif", "Şeriat", "Şeriat Kanunları" İslâm dininin temel ahkâmını
vücuda getiren kaide ve kanunlardır. Bu kanunların başlıca kaynakları "Edille-İ
Erbaa" denilen dört delil veya rehberdir ki, bunlar, başta Kur'an gelmek üzere,
"Sünnet", "İcmâ-i Ümmet", "Kıyâs-ı Fukaba"dır. Tafsilât için Türkiye Siyasi Re­
jimi ve Anayasa Prensipleri eseninizin giriş kısmına bakınız.

(94) Fatih devrine kadar bütün İslâm memleketlerinde olduğu gibi Osmanlı
ülkesinde de müftüler vardı. Ve devlet merkezindeki müftüler, taşra müftülerine
biraz mümtazca idiyseler de, arada büyük bir fark yoktu. Fatih Sultan Mehmed *.
hülislâmlık, ş e r ' i n muhafızı v e Halife-Sultamn dinî r e h ­
b e r i olarak, devlette e n m ü h i m v e e n nüfuzlu b i r m a ­
kamdır. Gerçi Şeyhülislâmı HaUfe-Sultan tayin e d e r v e
o n u b u m a k a m a o getirir; fakat b i r k e r e o m a k a m a gel­
dikten s o n r a Ş e y h ü h s l â m fevkalâde b i r nüfuz v e k u d r e t
k a z a n ı r ki; b u nüfuz o n u n i c a b ı n d a v e r e c e ğ i b i r (hal'i)
fetvasıyla, Halife-Sultanı h ü k ü m d a r l ı k t a n azle k a d a r g i ­
der.
İşte g e ç e n a s r ı n birinci yarısı s o n l a r ı n a k a d a r Türki­
y e ' d e b u telâkki v e sistem h ü k ü m s ü r m ü ş v e devlet h a ­
yatı b u telâkkiye g ö r e ayarlanmıştır. O suretle ki, b ü t ü n
teşkilâtı, k a n u n v e nizamlariyle devlet dine b a ğ l a n m ı ş -
tır'^^'

2 - Türkiye'de yan dini devlet


ve lâikliğe doğru gidiş:
Bu devir, m e m l e k e t i m i z d e y e n i h k h a r e k e t l e r i n i n
başlangıcı sayılan "Tanzimat" ile açıhr.'^' Tanzimat dev­
rini d e G ü l h a n e m e y d a n ı n d a Sultan A b d ü l m e c i d ' i n
Başveziri Koca Reşid P a ş a t a r a f ı n d a n 1839'da o k u n a n

istanbul'u fethettikten sonra o devrin en yüksek ilim ve kemâl sahiplerinden olan


Celâlİzade Hızır Bey'e "Şeyhülislâm" unvanını tevcih ederek onu diğer bütün
müftülerden mümtaz kılmıştır. Şeyhülislâmlık, Kanuni devrinde ve ondan sonra
fevkalâde bir ehemmiyet almış ve devlette çok üstün bir makam olmuştur.

(95) Batıda da 16'inci asır sonlarına kadar Carp devletleri, biraz farklıca ol­
makla beraber, aynı vaziyette İdiler. Meşhur St. Paui'ün, yukarıda kaydettiğimiz
hikmet dolu sözü çoktan unutulmuş, orta ve yenİ zamanlarda Hnstiyan Avrupa
(dine bağlı devlet) sisteminde yaşamıştır. Bu sisteme karşı ilk büyük reaksiyon
Fransız ihtilaliyle ortaya çıkmış ve Avrupa'da lâiklik 19'uncu asrın modası olmuş­
tur. Bu noktada Garptan farkımız, bizde dine bağh devlet sisteminin daha uzun
sürüp yakın zamanlara kadar devam etmesidir. Bu bahiste tafsilât için Türkiye Si­
yasî Rejimi ve Anayasa Prensİplen eserimizin giriş kısmına bakınız: (Türkiye'de
Anayasa Hareketleri Şimdiki Anayasamızın tarihi, fikn ve siyasî kaynaklan.)

(96) Gerçi bizde yenilik hareketlen Üçüncü Selim devrinden, hattâ daha ev­
velinden başlar ve İkinci Mahmud devrinde geniş bir ıslâhat hareketi şeklinde
devam eder. Fakat bizim bahsimiz olan din ve mezhep hürriyet va emniyetine
dair ilk teminat, adı geçen fermanlarda görülür.
ve o k u n d u ğ u G ü l h a n e M e y d a n ı n a izafetle " G ü l h a n e
Hattı H ü m a y u n u " diye anılan m e ş h u r f e r m a n ile b u n u n
tatbik suretini g ö s t e r e n "Islâhat F e r m a n ı " açar.
Bu f e r m a n ile Türkiye halkına evvelâ c a n v e mülk, ırz
ve n a m u s emniyeti verilmiş, s a n i y e n d e , din v e m e z h e p
h ü r r i y e t i t e m i n a t altına a l ı n a r a k b u h u s u s t a lâzımgelen
k a n u n v e n i z a m l a r ı n k o n u l m a s ı v e b u n l a r ı n , din v e
m e z h e p farkı gözetilmeksizin, b ü t ü n t e b a a y a m ü s a v a t
d a i r e s i n d e tatbiki kararlaştırılmıştır. Bu k a r a r g e r e ğ i n ­
ce, b i r ç o k k a n u n l a r yapılmış v e devlet hayatı yeni b i r
n i z a m a bağlanmıştır.'^'-^'
Gerçi Tanzimat d e v r i n d e , y u k a r ı d a bahsettiğimiz,
"devlet i ç i n d e d i n " teşkilatı kalkmış değüdir. Bu teşkilat
d e v a m etmiş v e devlet, eskisi gibi, İslâm d î n i n e bağlı
kalmıştır. A n c a k Tanzimat d e v r i n d e :
a) İslâm dini, p r e n s i p itibariyle, devlet dinî o l m a k t a
d e v a m ü z e r e ise de, fiiliyatta, h ü k ü m l e r i n e devletçe
m e c b u r edilir o l m a k t a n y a v a ş y a v a ş çıkmış ve b u h a r e ­
ketle m u v a z i olarak, iktidar sivil ellere geçmiştir.
b) Yeni yapılan k a n u n ve n i z a m l a r d a , dinî e s a s l a r d a n
ziyade m ü n a s e b e t l e r h a y a t ı n ı n icapları g ö z ü n ü n d e t u ­
t u l m u ş v e dinî e s a s l a r b u İcaplarla uzlaştırılmaya çalı­
şılmıştır.
c) Halk a r a s ı n d a k i M ü s l ü m a n h k v e Hrıstiyanlık fark­
l a r ı n d a n n e ş ' e t edip y e r l e ş m i ş o l a n istisnalar kaldırıl-

(97) Tanzimatta ve İmparatorluk devrimizin yenileşme hareketlerine dair biz­


de -ekserisi yabancı kaynaklardan alınma- bir çok eser vardır. Bunlar arasında
Tanzimat'ın yüzüncü yıldönümü münasebetiyle İstanbul Üniversitesi tarafından
neşredilen "Tanzimat'' adlı eser başta gelir. İhtiva ettiği bir hayli propaganda ya­
zısıyla ilmî kıymetini düşüren bu eser birçok fikir adamlan tarafından yazılmış
makalelerden mürekkeptir. (Tanzimat, I. 1940 Maarif Matbaası, istanbul).

(98) Tanzimat devrinde yapılan hareketlerden. Mecelle ve Arazi Kanunu gi­


bi, bazılan yedidir. Ticaret Kanunları, Ceza Kanunu, Usulü Cezaiye ve Hukuki­
ye Kanunları gİbİ, diğer bazıları da Avrupa'dan bilhassa Fransız kanunlarından
iktibas edilmiştir. (Tanzimat adh eserde, Ord. Prof Hıfzı Veldet Velİdedeoğlu'nun
makalesine bakınız).
m ı ş v e devlet dini olan Müslümanlığfa eskiden t a n ı n m ı ş
olan imtiyazlardan b i r ç o ğ u ilga edilmiştir.'^'
d) Muhtelif t a r i h l e r d e çıkan f e r m a n l a r l a H n s t i y a n
halka t a n ı n m ı ş olan d i n v e m e z h e p imtiyazları, y e n i d e n
g ö z d e n geçirilerek, b u n l a r ı n m u t e b e r l i ğ i kabul v e teyit
edilmiştir.
Hülâsa, Tanzimat f e r m a n ı ile b a ş l a y a n d e v i r d e , eski
dinilik s i s t e m i n d e n sıyrılma t e ş e b b ü s l e r i v e devlet i d a ­
resini lâikleştirme h a r e k e t l e r i b ü t ü n açıkhğıyla g ö z e
ç a r p m a k t a d ı r M e m l e k e t t e artık eski şer'i h u k u k u n y a ­
nı b a ş ı n d a ve.gittikçe, o n u g ö l g e d e b ı r a k m a k ü z e r e , b i r
de nizami diyebileceğimiz, lâik zihniyette b i r h u k u k t e ­
kevvün etmiştir. Ve b u n u n neticesi olarak eski şer'i
m a h k e m e l e r i n yanı b a ş ı n d a n i z a m i m a h k e m e l e r , eski
dinî tahsil m ü e s s e s e l e r i n i n y a n ı b a ş ı n d a m o d e r n talim
ve t e d r i s metodlarıyle ç a h ş a n m e k t e p l e r açılmıştır.

İlk Kanunu Esasî ve lâiklik hareketleri:


Tanzimat devrinin yarı dinilik mahiyeti ve lâikliğe
d o ğ r u gidiş şekUnde d e v a m e d e n h a r e k e t v e t e ş e b b ü s ­
leri, ilk defa olarak, 1876 " K a n u n u Esasî"sinde a n a y a s a
t e m i n a t ı n a k a v u ş m u ş t u r . Filhakika " K a n u n u E s a s î "
I l ' i n c i m a d d e s i y l e T ü r k i y e ' d e d i n hürriyeti tesis e t ­
m e k t e v e m e m l e k e t t e mevcut, b ü t ü n dinlerin s e r b e s t ç e
icrasını devletin h i m a y e s i n e v e r m e k t e d i r
B u n u n l a b e r a b e r , " K a n u n u Esasî"nin devlet sistemi,
t a m dinî olmadığı gibi, t a m lâik d e değildir; t a m dinî
değildir, çinkü devlet hayatı eskiden olduğu gibi, d o ğ ­
r u d a n d o ğ r u y a dinî a h k â m a değil, " K a n u n u Esasî" gibi
b e ş e r i b i r e s a s a bağlanmıştır. T a m lâik d e değildir, ç ü n ­
kü, eskiden olduğu gibi, " K a n u n u Esasî" s i s t e m i n d e

99) Devlet memuriyetlerinin yalnız mûslümanlara tahsisi İlga edilen imtiyaz­


lar cümlesindendir.
"Devlet-i O s m a n i y e ' n i n dini, Din-i İslâmdır" [ M a d d e 2).
Delvet Reisi aynı z a m a n d a , halife sıfatıyla, İslâm dini­
n i n h â m i s i v e en y ü k s e k r u h a n i reisidir {Madde 4). P a ­
d i ş a h ı n vazifelerinden biri " A h k â m - ı Şer'iyenin icrası-
d ı r " ( M a d d e 7). K a n u n p r o j e l e r i n d e " U m u r u Diniyeye...
halel v e r i r b i r şey g ö r ü r s e . . . " b u n l a r ı t a s d i k e t m e m e k
A y a n Meclisinin başlıca vazifelerinden dir ( M a d d e 64).
H ü l â s a " K a n u n u E s a s f ' n i n devlet s i s t e m i n d e d i n v e
şeriat, eskisi gibi, k a n u n ü s t ü b i r kıymet a l m a k t a v e
devlet faaliyetlerinin m e ş r u l u ğ u n u n ö l ç ü s ü n ü v e r m e k ­
t e ise d e , b u faaliyetler ü z e r i n d e d o ğ r u d a n d o ğ r u y a
müessir olma hassasını kaybetmiş görünmektedir.
Ç ü n k ü Tanzimat fermaniyle tesis o l u n u p " K a n u n u E s a -
si"de a n a y a s a t e m i n a t ı n ı b u l a n d i n v e v i c d a n hürriyeti
p r e n s i b i y a v a ş , y u m u ş a k v e ihtiyath b i r ş e k ü d e d e ol-
g^rjooj Yıiç d u r m a d a n inkişaf edip gitmekte v e T ü r -
kiyemiz t a m lâik b i r devlet h a y a t ı n a h e r g ü n b i r a z d a h a
yaklaşmaktadır.

(100) Tanzimat devrinde hattâ İkinci Meşrutiyet senelennde lâikliğe doğru


gidilişin bariz vasfı, gayet İhtiyatlı hareket edilmesi. Carpten alınan usul ve ka­
nunlara, itinalı bir şekilde memleketli kaftanı giydirilerek bunlardaki yabancılık
kokusunun bu sayede izaleye çalışılmasıdır. Buna en açık misâl, Osmanh devn
Ceza Kanunudur, 1274 Rumî tarihli bu kanun Fransız Ceza Kanunundan iktibas
edilmiş olmakla beraber bir çok hükümlerinde, memleket örf ve inançlarına
uyulmuş ve yabancılığının kokusu bu suretle giderilmiştir. 1908'de meşruti ida­
re yeniden kurulunca usul ve nizamı tamamiyle Garp'ten alınan bu rejimdeki
yabancılık kokusu giderilmek içinde Kur'an-ın "İşlerinizi aranızda müşavere ile
yapınız..." mealindeki âyetinden kuvvet alınmıştır.
Mütalea ettiğimiz devirde, zaman zaman Hızlanan adımlarla lâikliğe doğru
gidilmiş ve Garpten usul ve müesseseler alınmış ise de; diğer taraftan, dİnİ esas­
lar tamamiyle ihmal edilmeyerek millî hayat için bunlardan da istifadeye ça­
lışılmıştır. İkinci Meşrutiyet yıllarında medreselerin yani dinî Öğretim müessese-
lerinin ıslâhı için sarfedilen gayretler bunu gösteriyor. Bu gayretlerin hedefi, Tür­
kiye'de yüksek ilim ve kültür sahibi din adamlan yetiştirmek ve bu sayede hal­
kın diyanet hususundaki ihtiyaçlarını en mükemmel bir şekilde karşılamak ol­
muştur. Bu hedefe varmak üzere, bir yandan eski medreselerin iskolastikleşen
usul ve programlarında İslâhat yapılmış bir yandan da (Medresetül-Vâİzin) ve
(Medresetül-Mütehassisİn) adlarıyla yeniden yüksek dini tahsil müesseseleri ku­
rulmuştur. Bu müesseselerden eski Diyanet İşleri reislerinden, merhum Ahmed
Hamdı Aksekili gibi hürmetle anılmaya değer ilim adamlan yetişmiştir. Geniş bir
ölçüde Şeyhülislâm Ürgüplü Hayn Efendi merhumun himmetlerine borçlu oldu­
ğumuz bu teşebbüsler, ne yazık ki Birinci Dünya Harbi ve harp sonu vukuatı
içinde duraklamış, hattâ kısmen akim kalmıştır.
İkinci meşrutiyet ve sonrası
lâiklik hareketleri:
Bu yaklaşış v e lâiklik y o l u n d a k i b u inkişaf İkinci
M e ş r u t i y e t t e , h a t t â Büyük Millet Meclisi h ü k ü m e t i z a ­
m a n ı n d a v e C u m h u r i y e t i n ilk s e n e l e r i n d e d e v a m e t ­
miştir. Filhakika, ilk " K a n u n u E s a s r n i n 1909'da g e ­
çirdiği g e n i ş tadiller a r a s ı n d a b u k a n u n u , y u k a r ı d a işa­
r e t ettiğimiz, d i y a n e t e m ü t e d a i r h ü k ü m l e r i n e d o k u n u l ­
m a m ı ş , b i n â e n a l e y h " K a n u n u Esasî" ile tesis o l u n a n y a ­
rı dini v e lâik sistem m u h a f a z a edilmiştir.
Büyük Millet M e c h s i h ü k ü m e t i z a m a n ı n a gelince,
A n k a r a ' d a k u r u l a n ilk Millet Meclisi t a r a f ı n d a n 1921'de
yapılan ilk "Teşkilât-ı Esasiye K a n u n u " n d a d i n v e ş e r i a t
k a n u n ü s t ü b i r kıymet olarak k a b u l e d i l m i ş t i r C u m h u ­
riyet d e v r i n e ait b u ilk a n a y a s a n ı n yirminci m a d d e s i n ­
d e Büyük Millet MecUsinin vazifeleri a r a s ı n d a " A h k â m -
1 Şer'İyenİn tenfızi" y e r almış v e MecUsin y a p a c a ğ ı k a ­
n u n v e n i z a m l a r d a z a m a n ı n ihtiyaçlarına e n u y g u n
" A h k â m - ı Fıkhıyye"nin e s a s t u t u l m a s ı lâzım geldiği
t a s r i h edilmiştir Yine Büyük Millet Mechsi H ü k ü m e t i
z a m a n ı n d a 29 Ekim 1923'de yapılan v e C u m h u r i y e t i
r e s m i l e ş t i r e n 364 n u m a r a h A n a y a s a d a d a r e s m e n b i r
devlet dini kabul edilmiş v e ikinci m a d d e s i n d e "Türkiye
Devletinin dini, Din-i İslâmdır" d e n i l m i ş t i r Nihayet, 20
N i s a n 1924 tarihli A n a y a s a m ı z ı n ikinci m a d d e s i n d e
"Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâmdır" h ü k m ü t e k r a r
edilmiş v e yirmi altıncı m a d d e s i n d e "Ahkâm-ı Ş e r ' İ y e ­
nİn tenfızi vazifesi Büyük Mihet Mechsinin u m u m i v a -

Sırası gelmişken ilâve edelim ki, 1953 Maytsmda Irak Melikinin taç giyme
merasimine Irak hükümetinin davetlisi olarak gitrhiş ve bu fırsattan istifade ede­
rek, Irak'daki dini tahsil durumu üzerinde bilgi edinmeğe çalışmıştım. Bu mak­
satla Kâzimiye'deki İlahiyat Medresesini, ziyaret etmiştim. Yurtlu ve yatılı olan ve
kalabalık talebesi arasında bir kaç da değerli Türk talebeyi banndıran bu güzel
müessese bana yukarıda bahsettiğim, bizdeki Medresetül-Mütehassisin'in bir ör­
neği ve bir devamı olduğu intibaını vermiştir. Bizde akamete uğrayan bu teşeb­
büsün Irak'da yaşamasını ve muvaffak olmasını dilerim.
D I N ve L A I KLI K —

zifeleri a r a s ı n a k o n u l m a k suretiyle din ve devlet b a ğ l ı ­


lığı t e y i d o l u n m u ş t u r .
Ç a r ç a b u k g ö z d e n g e ç i r d i ğ i m i z m e v z u a t ve v u k u a t
g ö s t e r i y o r ki, Türkiyemiz u z u n yıllar "Dine bağlı dev­
let" s i s t e m i n d e y a ş a d ı k t a n s o n r a , g e ç e n asrın birinci
yarısı o r t a l a r ı n d a n itibaren, b u s i s t e m d e n sıyrılarak y a ­
rı dini b i r s i s t e m e g i r m i ş v e h e r a n b i r a z d a h a lâik dev­
let s i s t e m i n e yaklaşılmıştır. Bir aşıra yakın b i r z a m a n
s ü r e n b u t e k â m ü l ü n yükseliş istikametinin saf lâiklik ol­
d u ğ u aşikârdır. Evvelâ t a m dinî, s o n r a yarı dinî, n i h a ­
y e t lâdinî y â n i lâik devlet, din ve devlet m ü n a s e b e t l e ­
r i n d e k i t e k â m ü l ü n G a r p m e m l e k e t l e r i n d e d e takip etti­
ği n o r m a l ve mantıki gidiştir.
B u n u n l a b e r a b e r , T ü r k i y e ' d e iş b ö y l e o l m a m ı ş t a m
v e saf lâikliğe gelinecek y e r d e 1 9 2 4 ' d e n itibaren, eski
" d i n e bağlı devlet" sisteminin t a m zıddı olan ve ifrattan
tefrite gidişi a n d ı r a n "devlete b a ğ h d i n " s i s t e m i n e g e ­
linmiştir.

3 - Türkiye'de devlete bağlı din sistemi:


T e k r a r edelim ki, b u s i s t e m " d i n e bağlı devlet" siste­
m i n i n t a m zıddıdır. B e r i k i n d e devlet işlerinde ve faali­
y e t l e r i n d e , dinî d ü ş ü n c e l e r d e n direktif a h r ve d i n
a d a m l a r ı devlet ü z e r i n d e sıkı b i r v e s a y e t icra e d e r e k
devlete b a ş m ü ş a v i r l i k eder. "devlete bağlı dîn" siste­
m i n d e ise, t a m a m i y l e d e m i n k i n i n aksine olarak, din
k e n d i s a h a s ı n d a k i u m u r d a bile politikadan direktif al­
m a k m e c b u r i y e t i n d e d i r ve devlet a d a m l a r ı din ü z e r i n ­
d e e n ü s t ü n söz ve salâhiyet sahibidir.
D i n e b a ğ l ı devletin T ü r k i y e ' d e asırlar b o y u n c a nasıl
a h e s t e a h e s t e k u r u l u p yerleştiğini y u k a r ı d a g ö s t e r d i k .
Ş i m d i devlete bağh din s i s t e m i n i n nasıl d o ğ u p yerleşti­
ğini g ö r e l i m . Ve ö n c e d e n ş u n u söyleyelim ki, m a k s a d ı -
mız kimseyi t e n k i d e t m e k v e s u ç l a n d ı r m a k değildir, sa­
d e c e ilme h i z m e t ve h a k i k a t e sadakattir.

"Hakkı tenvir ukûl için haktır/'


Tevfik FİKRET

Şeyhülislâmhktan Şer'iye Vekilliğine:


A n k a r a ' d a Büyük Millet Mechsi h ü k ü m e t i n i n k u r u l ­
m a s ı n d a n itibaren d i n ve devlet m ü n a s e b e t i e r i n d e k i t a ­
rihî inkişafa dikkat e d e r s e k , b u inkişafın b i r k a ç m e r h a ­
leden geçtiğini g ö r ü r ü z . İlk m e r h a l e , 192Û'de "Şer'iye
Vekâleti"nin ihdasıdır.
O s m a n l ı İ m p a r a t o r l u ğ u d e v r i n d e devlet reisinin H a -
Ufe-Sultan tabiriyle işaretlettiğimiz iki sıfatı v e salâhiye­
ti temsil v e t e d v i r e "şeyhülislâm"ın m e m u r o l d u ğ u n u
y u k a r ı d a g ö r m ü ş t ü k . F a t i h d e v r i n d e tesis o l u n a n "Şey­
hülislâmlık" m a k a m ı n ı n , O s m a n l ı İ m p a r a t o r l u ğ u gibi
sivil ve siyasi b ü t ü n u s u l ve esaslarının dine b a ğ l a n d ı ğ ı
b i r devlette, nasıl bir yüksek yeri ve e h e m m i y e t i haiz
olacağı a ş i k â r d ı r O d e v i r d e devlet b a ş ı n d a s a d r a z a m
v e şeyhülislâm o m u z o m u z a y ü r ü r . B u n l a r d a n s a d r a ­
z a m halife-sultanm d ü n y a işlerinde, şeyhülislâm d a din
u m u r u n d a b i r e r mutlak vekili r o l ü n ü ifa e d e r Şeyhülis­
lâm devlet vükelâsının yalnız içinde ve yalnız o n l a r d a n
biri değil, s a d r ı a z a m ile birlikte, vükelânın b a ş ı n d a d ı r .
Şeyhülislâmlık m a k a m ı n ı n b u e h e m m i y e t i n d e n dolayı­
dır ki, İkinci M e ş r u t i y e t t e K a n u n u Esasi'nin t a d i l i n d e ,
vekillerin tâyin usulü değiştirildiği ve s a d r ı a z a m d a n
b a ş k a d i ğ e r vükelânın liste h a l i n d e ve t o p t a n t â y i n i n e
yâni p a r l a m e n t e r k a b i n e u s u l ü n e gidildiği halde, şey­
hülislâmın tâyini u s u l ü n e d o k u n u l m a m ı ş ve o n u n , eski­
si gibi i s m e n ve ş a h s e n , tâyini h ü k ü m d a r a b ı r a k ı l m ı ş t ı r
23 N i s a n 1920'de A n k a r a ' d a B ü y ü k Millet Meclisi
k u r u l u n c a , tabiatiyle o r t a y a h ü k û r n e t teşkili mes'elesi
çıkmış v e b u m e s ' e l e y i h a l l e t m e k ü z e r e 4 Mayıs 1920'de
b u n a d a i r m ü h i m b i r k a n u n k a b u l edilmiştir. "Büyük
Millet Meclisi İcra Vekillerinin s u r e t i i n t i h a b ı n a dair ka-
nun"'"'" b a ş h ğ ı n ı t a ş ı y a n b u k a n u n u n ilk m a d d e s i n d e
Büyük Millet Meclisi h ü k ü m e t i n i n ayrıldığı çalışma d a ­
ireleri y â n i Vekâletlerden biri d e " Ş e r ' i y e v e Evkaf" Ve­
kâleti idi. Ş u h a l d e v e b u ilk m e r h a l e d e din ile devlet ay­
rılmıyor, bilâkis, k a b i n e y e dahil v e İ s t a n b u l H ü k ü m e ­
tindeki Şeyhülislâm gibi, b i r nevi siyasi sıfatı haiz olan
Şer'iye Vekili marifetiyle b i r l e ş i y o r d u . Ş u fark ile ki, İs­
t a n b u l H ü k ü m e t i n d e şeyhülislâm Halife-Sultamn vekili
o l d u ğ u h a l d e , b e r i d e Şer'iye Vekili, Milli Hakimiyetin
m e r k e z i v e m ü m e s s ü i olan B ü y ü k Millet Meclisinin v e ­
kili v e b u sıfatla Meclis t a r a f ı n d a n t â y i n edilmekte idi.
Örneğini İstanbul H ü k ü m e t i n d e n alan b u sistem,
1924'e k a d a r d e v a m etmiştir.

Şer'iye Vekilliğinden Diyanet İşleri Reisliğine:


1924 M a r t ı n ı n ikinci g ü n ü , İkinci Büyük Millet M e c ­
lisi iki b ü y ü k k a n u n kabul etmiştir. Biri, Şer'iye v e Ev­
kaf Vekâletinin ilgası ile y e r i n e D i y a n e t İşleri Reisliği
k u r a n 429 sayılı k a n u n d u r . Ö b ü r ü d e o zamanki Türki­
y e ' d e m u h t e l i f i d a r e l e r e bağlı ç a h ş a n ö ğ r e t i m m ü e s s e ­
selerini b i r l e ş t i r i p b u n l a r ı n t e k e l d e n v e Maarif Vekâle­
ti t a r a f ı n d a n idaresini e m r e d e n , 430 sayılı "Tevhidi Ted­
r i s a t " kanunudur.'""^'
B u n l a r d a n Ş e r ' i y e v e Evkaf Vekâletini ilga e d e n ka­
n u n , b u Vekâleti kaldırdıktan s o n r a ( M a d d e 2), d i n ü e
d ü n y a işlerini ayırmış v e d ü n y a işlerini k a n u n l a ş t ı r m a

(101) Düstur, tertip 3, cilt I, sah. 6, Kanun No: 9, 7 Şubat 1337.

(101 a) Bakınız: Kanunlarımız, cilt I, sah. 93, 96

188
selâhiyetini Büyük Millet Meclisine, k a n u n l a r m icrası
ve infazı salâhiyetini de, o n u n teşkil e d e c e ğ i h ü k ü m e t e
v e r m i ş t i r ( M a d d e 1). Din işlerine g e h n c e aynı k a n u n ,
b u işleri d e sırf itikâd ve i b a d e t ahkâmiyle, cami, ı n e s -
cit, m e d r e s e gibi dini m ü e s s e s e l e r i n i d a r e s i n d e n i b a r e t
k a b u l etmiş ve b u a h k â m ı n tedviri ile dini m ü e s s e s e l e ­
rin idaresi için. Başvekâlete b a ğ h o l m a k ü z e r e ( M a d d e
4) devlet m e r k e z î n e bir Diyanet İşleri Reisliği k u r m u ş ­
t u r D i y a n e t İşleri Reisi, Başvekil t a r a f t n d a n seçilip i n h a
o l u n u r ve C u m h u r r e i s i t a r a f ı n d a n d a tâyin edilir ( M a d ­
d e 3), D i y a n e t İşleri ReisUği Başvekâlet b ü t ç e s i n e m ü l ­
h a k v e b ü t ç e ile i d a r e o l u n u r ( M a d d e 4).
Bu a r a d a tabiatıyla evkaf işlerine d e t e m a s e d e n b u
k a n u n d a b u işler için "Evkaf u m u r u milletin hakiki m e -
nafiine muvafik b i r şekilde halledilmek ü z e r e b i r M ü d i -
riyeti U m u m i y e h a h n d e şimdilik Başvekâlete tevdi edil­
miştir" ( M a d d e 7) deniliyordu. Bu h ü k m ü n ü z e r i n d e n
otuz k ü s u r s e n e geçtiği h a l d e , b u g ü n bile evkaf işleri
Başvekâlete b a ğ h bir U m u m M ü d ü r l ü k şeklinde i d a r e
edilmekte o l d u ğ u noktasını g e ç e h m .
G ö r ü l ü y o r ki, ü z e r i n d e d u r d u ğ u m u z k a n u n . T ü r k i ­
y e ' d e din ile devlet işlerini b i r b i r i n d e n s a r i h ve kat'i s u ­
r e t t e ayırmıştır. Ve devleti d ü n y a işlerinde, dini d e iti­
k â d ve i b a d e t a h k â m ı y l a dîni m ü e s s e s e l e r i n , i d a r e s i n d e
salahiyetli kılmak suretiyle din ve devlet m ü n a s e b e t l e r i
tarihimizin t a k i p ettiği gidişin n o r m a l ve m a n t ı k i b i r
varış noktasını teşkil etmiştir. B u n d a n dolayı b u k a n u ­
n u överiz. Fakat, d i n ve devlet a y r ı h ş m d a , b u k a n u n
devleti d i y a n e t e karşı r e ' s e n k a r a r salâhiyetini haiz
müstakil b i r d u r u m a k o y d u ğ u h a l d e , d i y a n e t e d e hiç ol­
m a z s a m u h t a r bir faaliyet s a h a s ı a y ı r a c a k y e r d e , lâikhk
u m d e s i n i n b u m a n t ı ğ ı n ı bir t a r a f a b ı r a k a r a k , diyaneti,
b ü t ü n teşkilat ve personeliyle birlikte, h ü k ü m e t i n eh v e
e m r i altına k o y m u ş , yani, netice itibariyle s a d e c e "dev­
lete bağlı din sistemi" k u r m u ş t u r .
Biz b u r a d a b u n u n niçinliği ü z e r i n d e yâni Türki­
ye'mizin b i r a s ı r d a n b e r i t a k i p ettiği n o r m a l gidiş yolu
olan lâiklikten b i r d e n b i r e niçin uzakîaşıldığı ve niçin,
lâiklikten b i r nevi r ü c û ifade e d e n "devlete bağlı din sis-
t e m i " n e gidildiği n o k t a s ı n d a d u r m a y a c a ğ ı z . S a d e c e şu­
n u hatırlatacağız ki, m e ş h u r F r a n s ı z filozofu H. Taine'in
F r a n s ı z Büyük İhtilâli h a k k ı n d a k i " M u a s ı r F r a n s a ' n ı n
M e n ş e ' l e r i " adlı m u a z z a m eseri gibi hakikatlerle dolu
b i r tenkit e s e r i n i n i n t i ş a r e d i p g ü n g ö r e b i l m e s i için in-
s a n h k t a m s e k s e n b e ş s e n e beklemiştir.'"""'

Lâiklik prensibinin mantığı ve 429 sayıh kanun:


Tekrar edelim v e iyice anlaşalım: Şer'iye Vekâletini
ilga e d e n 429 sayıh k a n u n , birinci m a d d e s i y l e devleti
dinin v e s a y e t i n d e n k u r t a r m ı ş , içtimaî m ü n a s e b e t l e r
h a y a t ı n ı n icra v e t e ş r i s a h a l a r ı n d a o n a mutlak b i r k a r a r
v e h a r e k e t salâhiyeti t e m i n e t m e k suretiyle devlete t a m
b i r istiklâl k a z a n d ı r m ı ş t ı r . Fakat, b u n a mukabil, m a b e ­
d e de, itikat u m u r u n d a , ahlâk v e i b a d e t e bağlı amel h u ­
s u s u n d a olsun, b i r k a r a r v e h a r e k e t salâhiyeti t a n ı m a k
ve o n u kendi s a h a s ı n d a m u h t a r (=autonome) kılmak lâ­
zım gelirdi. Lâiklik p r e n s i b i n i n m a n t ı ğ ı b u n u e m r e d e r ­
di. İşte Şer'iye Vekâletini ilga e d e n k a n u n b u n u y a p m a ­
m ı ş v e lâiklik y o l u n u n y a r ı s ı n d a duraklamıştır. Hattâ,
dikkat e d e r s e k , d u r a k l a m a k l a k a l m a m ı ş , k e n d i s i n d e n
d ö r t ay k a d a r evvel 29/30 Ekim 1923'de yapılıp C u m h u ­
riyeti r e s m i l e ş t i r e n 364 sayıh A n a y a s a m a h i y e t i n d e k i
k a n u n u n ikinci m a d d e s i y l e b i r nevi t e n a k u z a d ü ş m ü ş ­
tür. Ç ü n k ü b u ikinci m a d d e d e İkinci Büyük Millet M e c ­
lisi, Türkiye Devletinin dininin Din-i İslâm o l d u ğ u n u

(101 b) Bakınız: Les Origines de le France Contemporaİne, H. Taine, Paris,


1887, Hachette. altı büyük ciltten mürekkep olan bu eser İntişarının onikinci se­
nesinde onbeş defa basılmıştır.
İlân etmiştir/"^' R e s m e n b i r â m m e dini k a b u l e d e n dev­
let, k a r a r v e h a r e k e t l e r i n d e tabiatıyla o n u n a h k â m ı n a
r i a y e t e s ö z veriyor, demektir. H a l b u k i , Ş e r ' i y e Vekâleti­
ni ilga e d e n 429 sayıh k a n u n l a , aynı devlet, b u a h k â m ı
bir tarafa bıraktığını s ö y l e m e k t e d i r
B u n a b e n z e r d a h a d e r i n b i r t e n a k u z , Ş e r ' i y e Vekâle­
tini ilga e d e n 429 sayıh k a n u n d a n t a k r i b e n b i r b u ç u k a y
s o n r a yine İkinci Büyiik Millet Meclisi t a r a f ı n d a n kabul
o l u n a n 20 N i s a n 1924 tarihli "Teşkilâtı E s a s i y e K a n u -
n u " n d a g ö r ü l m e k t e d i r . " " ' B u k a n u n 1924 A n a y a s a m ı z ı n
tadil e d i l m e z d e n evvelki şeklidir. B u n u n ikinci m a d d e ­
s i n d e ' T ü r k i y e Devletinin dini, Din-i İ s l â m d ı r " denil­
m e k t e v e 26. m a d d e s i n d e Büyük Millet M e c h s i n i n teşri
salâhiyetleri a r a s ı n d a " A h k â m ı Şer'iye"nin tenfızi g ö s ­
terilmekte idi.
Hülâsa e d e r v e b ü t ü n b u t e r e d d ü d v e t e n a k u z l a r ,
içindeki h ü k ü m l e r i y a n y a n a getirirsek, o r t a y a şöyle b i r
ş e m a çıkar:
- Türkiye Devletinin dini v a r d ı r (29/30 Ekim 1923 t a -
rihU v e 364 sayıh kanun).
- Türkiye Devletinin dini yoktur. (3 M a r t 1924 t a r i h h
ve 429 sayılı k a n u n ) .
- Türkiye Devletinin dini v a r d ı r v e b u dinin a h k â m ı ­
nı tenfız e t m e k devletin vazifesidir. (20 N i s a n 1924 Teş­
kilâtı Esasiye K a n u n u ) .

Tereddüt ve tenakuzların mânası:


Dikkat o l u n s u n ki, b u h u s u s t a k i t e r e d d ü t v e t e n a k u z ­
lar, o z a m a n k i Büyük Millet M e c h s i içinde v e etrafında
e s a s e n muhalefet h a v a s ı n ı n akisleri v e m u h a f a z a k â r

(102) Bu kanunun başlığı şöyledir: "Teşkilât-ı Esasiye Kanununun Bazı madde­


lerinin Tadilen Tavzihine Dair Kanun" Bakınız: Düstur, cilt I, bölüm 4, sah. 196.

(103) 1924 Anayasasının bu ilk şeklini görmek için yalnız B.M.M. Kavanin
Mecmuası cilt 2, sah. 365. - Yahut Kanunlarımız, elit I, sah. 1.
e l e m a n l a r a karşı yapılan tâvizlerin zaruri neticeleri idi.
Hakikatte, O s m a n h İ m p a r a t o r l u ğ u n u tasfiye e d e r e k y e ­
r i n e Türkiye C u m h u r i y e t i n i kuranlar, b u y e n i devletin
lâik vasifda o l m a s ı n a k a r a r vermişlerdir.'""' Bu k a r a r ı n
i c r a s ı d a h a fazla geciktirilmeyerek 10 N i s a n 1928'de
Teşkilâtı Esasiye K a n u n u n u n 2 ve 26'ncı m a d d e l e r i y l e
d a h a bazı m ü t e f e r r i k m a d d e l e r i n d e k i d i y a n e t e m ü t e d a ­
ir ftkra v e c ü m l e l e r kaldırılmış v e m e v z u a t t a k i t e n a k u z ­
lar b u s u r e t l e b e r t a r a f edilmiştir.'"^' Nihayet, 1937 Şu­
b a t ı n d a , Teşküâtı E s a s i y e K a n u n u n d a y a p ı l a n b a ş k a b i r
tadil ile b u k a n u n u n ikinci m a d d e s i n e g i r e n altı p r e n s i p
a r a s ı n d a "Lâiklik" tâbiri d e y e r almış v e Türkiye Devle­
tinin lâik o l d u ğ u t a s r i h o l u n m u ş t u r .
F a k a t Teşkilâtı E s a s i y e K a n u n u n d a n d i y a n e t e m ü t e ­
d a i r cümle ve fıkralar kaldırılmakla v e b u k a n u n d a Tür­
kiye Devleti lâiktir d e n i l m e k l e devlet h a k i k a t e n lâik ol­
muş mudur?
K a n a a t i m c e hayır. Ç ü n k ü lâik olabilmesi için Şer'iye
ve Evkaf Vekâletini ilga e d e n 429 sayıh k a n u n u n d a t a ­
dil edilmesi v e b u k a n u n l a d o ğ r u d a n d o ğ r u y a h ü k ü m e t
e m r i n e verilen d i y a n e t işleri teşkilatına, üniversiteler
k a d a r olsun; b i r m u h t a r i y e t t a n ı n m a s ı ; dinî g a y e ile t e ­
sis o l u n a n İslâmi vakıfların tesis o l u n d u ğ u m a k s a t v e
g a y e y e t a h s i s o l u n m a s ı v e y ü k s e k din a d a m ı v e âlimi
yetiştirecek dini ö ğ r e t i m m ü e s s e s e l e r i k u r u l m a s ı i c a b e -
d e r d i . B u n l a r yapılmamıştır. Bir devletin lâik olması
için, k a r a r v e h a r e k e t l e r i n d e dini m ü l â h a z a v e p r e n s i p ­
lere y e r v e r m e m e s i , yalnız b u k a d a r l a kalması kâfi d e -

(104) Nitekim bunu Atatürk 1927 nutkunda şöyle ifade etmişti: "ilk Teşkilatı
Esasiye Kanununu hazırlayanlara bizzat riyaset ediyordum. Yapmakta olduğu­
muz kanun ile. Ahkâmı Şer'iyenin bir münasebeti olmadığını anlatmağa çok ça­
lıştım. Fakat, bu tâbirlerden kendi zanlarınca bambaşka bir mâna murad edenle­
ri ikna mümkün olmadı. Kanunun gerek ikinci ve gerek 26'ncı maddelerinde za-
id görünen ve Yeni Türkiye Devletinin aslî karakteriyle kabili telif olmayan tâbir­
ler, inkılap ve cumhuriyetin o zaman için beis görmediği tâvizlerdir. Millet, Teş­
kilâtı Esasiye Kanunundan bu zevaldi ilk münasip zamanda kaldırmalıdır."

105) Bu husustaki tâdil teklifini görmek için bakınız: Önsöz, Not 5.


ğildir. Aynı z a m a n d a d i y a n e t teşkilatına d a m u h t a r i y e t
t a n ı n m a s ı , yâni b u teşkilâtı kendi s a h a s ı n d a k i k a r a r v e
faaliyetlerinde s e r b e s t b ı r a k m a s ı şarttır. Halbuki, tek­
r a r t e k r a r kaydettiğimiz 429 sayıh k a n u n ile, diyanet
teşkilatı B a ş v e k â l e t e bağlı ve Başvekihn e m r i altında
bir h ü k ü m e t dairesi şekline k o n u l m u ş t u r . B u n d a n b a ş ­
ka v e b u k a d a r l a iktifa edilmeyerek, m e m l e k e t t e k i dini
ö ğ r e t i m m ü e s s e s e l e r i d e kapatılmıştır.
Yukarıda 3 M a r t 1924'de İkinci B ü y ü k Millet MecUsi
t a r a f t n d a n iki m ü h i m k a n u n kabul edildiğini, b u n l a r ­
d a n b i r i n i n Ş e r ' i y e Vekâletini ilga e d i p y e r i n e Diyaniet
İşleri Reisliği Teşkilâtı k u r a n 429 sayıh k a n u n o l d u ğ u n u
söylemiştik. İkinci m ü h i m k a n u n d a , şimdi a ş a ğ ı d a b a ­
his m e v z u u e d e c e ğ i m i z 430 sayıh "Tevhidi Tedrisat Kâ-
minu"dur"«"

Dini öğretim müesseseleri


ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu:
Bu k a n u n o tarihteki T ü r k i y e ' d e , m u r a k a b e l e r i v e
bütçeleri, teşkilât v e p e r s o n e l k a d r o l a r ı , itibariyle m u h ­
telif vekâletlere bağlı olarak çalışan ö ğ r e t i m m ü e s s e s e ­
lerini, b a ğ h oldukları vekâletlerden a y ı r a r a k t e k elden
i d a r e edilmek ü z e r e . Maarif Vekâletine b a ğ l ı y o r d u . B u
m ü e s s e s e l e r Şer'iye v e Evkaf Vekâletine b a ğ h v e dini v a ­
kıflarla i d a r e edilen m e k t e p ve medreselerle, MilU M ü d a ­
faa Vekâletine b a ğ h askeri mektepler ve Sıhhiye Vekâle­
tine b a ğ h "Darüleytam" denilen yetim mektepleriydi.
B u n l a r d a n askeri m e k t e p l e r ile Darüleytamlar, b ü t ­
çeleri v e kadrolariyle. Maarif Vekâletine d e v r o l u n m u ş -
tur.""" Dinî t e d r i s a t y a p a n m e k t e p v e m e d r e s e l e r e g e ­
lince, b u m ü e s s e s e l e r e dinî vakıflarca tahsis o l u n a n

(106) Bakınız: Kavanin Mecmuası, dit 2, s. 242 - Yalıut Kanunlanmız, cilt I, s. 96.
(107) Maamafih askeri mektepler, bu kanun ile Maarif Vekâletine devir edil­
diklerinden bir sene kadar sonra kanuna ilâve olunan müzeyyel bir madde ile ye­
niden Milli Müdafaa Vekâletine İade ve devir olunmuştur.
" M e b a l i ğ m a a r i f b ü t ç e s i n e nakil" edilmiş, fakat, m ü e s ­
s e s e l e r i n kendileri kapatümıştır. Gerçi k a n u n d a b u n l a ­
r m k a p a t ü m a s m ı e m r e d e n b i r h ü k ü m yoktur. Bilâkis,
k a n u n u n 1, 2, 3 ' ü n c ü m a d d e l e r i n d e n anlaşılan m â n a y a
g ö r e , dinî m e k t e p v e m e d r e s e l e r de, tıpkı askeri mek­
t e p l e r l e D a r ü l e y t a m l a r gibi. Maarif Vekâletine devrolu-
n a c a k v e b u Vekâlet t a r a f ı n d a n i d a r e edilecekti. Ancak,
k a n u n u n 4 ' ü n c ü m a d d e s i n e g ö r e "Maarif Vekâleti Yük­
sek D i y a n e t m ü t e h a s s ı s l a r ı yetiştirmek ü z e r e Darülfü­
n u n d a b i r İlahiyat Fakültesi tesis v e i m a m e t v e h i t a b e t
gibi h i d e m a t ı milliyenin ifası vazifesiyle mükellef m e ­
m u r l a r ı n y e t i ş m e s i için d e ayrı m e k t e p l e r k ü ş a d e d e ­
cek" idi. Şu h a l d e b u d ö r d ü n c ü m a d d e y e g ö r e , o t a r i h ­
t e m e v c u t o l a n m e k t e p v e m e d r e s e l e r e artık lüzum kal­
m a m ı ş t ı . Ç ü n k ü , b u m e k t e p v e m e d r e s e l e r iki z ü m r e
d i n a d a m ı y e t i ş t i r m e k t e idi: Biri yüksek d i y a n e t m ü t e ­
hassısı m ü d e r r i s , müellif v e vaizlar, d i ğ e r i d e i m a m ve
h a t i p gibi dinin yalnız e z b e r a h k â m ı n ı ö ğ r e n m i ş olan­
lar. Tevhidi Tedrisat K a n u n u , y ü k s e k d i y a n e t m ü t e h a s ­
sısı y e t i ş t i r m e k ü z e r e M a a r i f Vekâletince D a r ü l f ü n u n d a
b i r İlahiyat Fakültesi k u r u l m a s ı n ı ; i m a m v e h a t i p yetiş­
t i r m e k ü z e r e d e y e n i d e n m e k t e p l e r açılmasını emretti­
ğine g ö r e m e v c u t m e k t e p v e m e d r e s e l e r i n kapatılması­
nı z ı m m n e n â m i r idi, denilebilir. H e r n e ise... Vakıa şu­
d u r ki, Tevhid-i T e d r i s a t K a n u n u ile o t a r i h t e m e v c u t
olan dini ö ğ r e t i m m ü e s s e s e l e r i b ü s b ü t ü n kapatılmış v e
u z u n z a m a n açılmamıştır. B u n l a r ı n ıslâhı v e y e n i d e n
tanzimi y a h u t y e r l e r i n e yenilerinin tesisi d a h a iyi ve
m e m l e k e t m e n f a a t l e r i n e d a h a u y g u n olmaz mıydı, nok­
t a s ı n a geçelim. Yalnız ş u n a dikkat edelim ki, Tevhid-i
T e d r i s a t K a n u n u n u n vâzıı bilerek v e y a b i l m e y e r e k
"Yüksek D i y a n e t M ü t e h a s s ı s ı " ile İlahiyat Fakültesin­
d e n yetişecek olan y ü k s e k ilâhiyatçıyı b i r b i r i n e karıştır­
mıştır. İlâhiyatçı, din felsefesi, dinler t a r i h i v e din s o s ­
yolojisi ö ğ r e n m i ş b i r m ü t e h a s s ı s veya filozoftur, fakat
din a d a m ı değildir. "Yüksek d i y a n e t m ü t e h a s s ı s ı " ise
h e r ş e y d e n evvel, z ü h d ü takva sahibi b i r d i n d a r d ı r ; s a ­
n i y e n d e m u a y y e n b i r d i n d e yüksek ilim v e k e m â l sahi­
bi o l m u ş b i r din a d a m ı d ı r . B u n l a r d a n biri hakkıyla
İ n a n m ı ş , Öbürü ise s a d e c e i m a n ü z e r i n d e zekâ o y u n u
o y n a m a y ı ö ğ r e n m i ş t i r . M a a r i f Vekâletine bağlı v e o n u n
m u r a k a b e s i altında y a h u t b u g ü n ü n i v e r s i t e camiası
i ç i n d e ç a h ş a n b i r İlahiyat F a k ü l t e s i n d e , itiraf e d e r i m ki,
yüksek ilahiyat felsefecisi v e s o s y o l o g u yetişebilir. F a ­
kat "yüksek d i y a n e t m ü t e h a s s ı s ı " d i n a d a m ı v e âlimi a s ­
lâ yetişemez. Ç ü n k ü , t e k r a r edelim ki, "yüksek d i y a n e t
m ü t e h a s s ı s ı " h e r ş e y d e n evvel h a h s b i r d i n d a r d ı r , z a h i d
v e müttekidir; s o n r a d a i n a n d ı ğ ı v e içinin samimiyetiy­
le kani o l d u ğ u d i n d e yüksek ilim v e k e m â l sahibidir. B u
vasıflardaki b i r i n s a n ı n yetişmesi için nasıl b i r h a v a v e
m u h i t i n m e v c u t olması lâzım geldiğini o k u y u c u m u n
t a k d i r i n e b ı r a k ı y o r u m . Ş u r a s ı m u h a k k a k t ı r ki, d ü n y a ­
n ı n h i ç b i r y e r i n d e , lâik üniversite ç a ü s ı altındaki ilahi­
yat Fakültelerinde d i n a d a m ı v e âlimi yetişmemiştir.
Ü n i v e r s i t e gibi lâdinî b i r c a m i a i ç i n d e d i n a d a m ı v e âli­
mi elbette yetişemez. Ve b u n u n y e t i ş m e m e s i n e değil,
y e t i ş m e s i n e h a y r e t edilse yeridir. Kayahkta p i r i n ç bit­
mez.""*' Devlet m e k t e p l e r i n d e , o r t a o k u l v e h s e n i n lâdinî
havası, h a t t â d i n aleyhtarı m u h i t i içinde yetişip onsekiz,
o n d o k u z y a ş m a gelen b i r g e n ç , aldığı b u a l e y h t a r t e r ­
biye v e b u menfî zihniyetle, idaresi v e h o c a l a r ı çok k e ­
r e dine m u a r ı z olan, sivil b i r İlahiyat F a k ü l t e s i n d e oku­
y u p d a d i n a d a m ı olamaz.
Şu h a l d e , İslâm dininin m u h t a ç o l d u ğ u yüksek diya­
n e t m ü t e h a s s ı s ı v e d i n âlimi yetiştirmek ü z e r e . Darülfü­
n u n d a b i r İlahiyat Fakültesi k u r u l m a s ı n ı e m r e d e n Tev­
hidi Tedrisat K a n u n u , kapattığı dini ö ğ r e t i m m ü e s s e s e ­
leri a y a r ı n d a b i r m ü e s s e s e k u r m u y o r d u , s a d e c e İslâmî
s a h a d a y ü k s e k diyanet m ü t e h a s s ı s ı a d a m l a r ı n k ö k ü n ü
k u r u t u y o r d u . Filhakika, y a ş a y a n d i n a d a m ı v e âlimleri
b i r e r ikişer e b e d i y e t diyarına g ö ç e t m i ş , fakat a r k a d a n
boşlukları d o l d u r a c a k a d a m l a r y e t i ş m e d i ğ i için," otuz

(108) Gerçi ileri Garp memleketlerinde yüksek din adamı ve âlimi bilhassa
İlahiyat Fakültesinden yetişir, fakat bu Fakülteler, Tevhidi Tedrisat Kanununun ta­
savvur ettiği şekilde. Darülfünun veya Üniversite gibi, lâdini bir müessesesenin
içinde ve çatısı altında değildir, katolik veya protestan enstitü ve üniversitelerinin
içindedir. Bu enstitü ve üniversitelerin ve bu ilahiyat fakültelerinin bocalan gibi
idarecileri de tamamiyle (Yüksek Diyanet Mütehassısı) âlimler ve din adamlarıdır.
b e ş s e n e s o n r a , b u g ü n T ü r k i y e ' d e İslâm dininin m u h ­
taç olduğu yüksek diyanet mütehassısı adamlar hemen
h e m e n yok olmuştur.

Zaruretler miktarlarınca ölçülmek lâzımdır:


H ü l â s a , b i z d e d i n v e devlet m ü n a s e b e t l e r i Tanzimatı
takip e d e n d e v i r içinde, h e m e n h e m e n hiç d u r m a d a n
saf lâikliğe v e d i n ile devletin a y r ı l m a s ı n a d o ğ r u b i r is­
t i k a m e t t a k i p e t m i ş k e n , 1 9 2 4 ' d e n itibaren, b i r d e n b i r e
b u i s t i k a m e t t e n d ö n ü l ü p dinin devlete b a ğ l a n m a s ı sis­
t e m i n e kayılmıştır. Bu neticeyi 1924-1934 seneleri a r a ­
sındaki b ü y ü k inkılâp h a r e k e t l e r i n e v e b u h a r e k e t l e r i n
d o ğ u r d u ğ u siyasi z a r u r e t l e r e b a ğ l a m a k y e r i n d e olur.
Asırların y o ğ u r u p m e y d a n a getirdiği m u a y y e n b i r h a ­
yat t a r z v e t e l â k k i s i n d e n b i r d e n b i r e b a ş k a b i r h a y a t a
geçişte b u gibi z o r l a m a l a r ı v e t a r i h i gidişin n o r m a l isti­
k a m e t i n d e n kayılmaları m a z u r g ö r m e k i c a b e d e r . M a ­
zur g ö r ü l e c e k z o r l a m a l a r a r a s ı n d a (13 M a r t 1926 tarih,
765 sayıh) Ceza K a n u n u n u n 1 6 3 ' ü n c ü m a d d e s i b a ş t a
gelir/"«"

(W9) Bu meşhur 163'üncü maddenin 1946'daki şekh şöyledir: "Dini veya


dini hayatı veya dinen mukaddes sayılan şeyleri alet ederek, her ne suret ve
sıfatla olursa olsun, devletin emniyetini İhlâl edebilecek harekete halkı teşvik
veya bu babda cemiyet teşkil edenler, teşvikat ve teşkilatın bir güna fİİli esen
çıkmamış bile olsa - muvakkat ağır hapse mahkûm olurlar. Böyle bir cemiyete
girenler, 313'üncü maddeye göre cezalandırılıdar.
Dini efkâr ve hissiyata müstenit siyasi cemiyetler teşkil edilemez. Bu gibi ce­
miyetler dağıtılır ve teşkil edenlerle azaları binnci fıkra mucibince cezalandırı­
lıdar. "
Görülüyor ki madde, ağır bir ceza hükmü ihtiva etmektedir. Fakat dikkat
edelim ki, maddedeki hükmün ağırlığı, tayin ettiği cezada değil, müphemliğinde
ve İstenildiği gibi tefsir ve tatbik edilmeye müsait olmasındandır. Filhakika
maddedeki ceza hükmünün medarı, devletin emniyetini ihlâl edebilecek hareke­
te halkı teşvik için dini âlet etmek keyfiyetidir. Bu ciheti tâyin hususunda elde sa­
bit bir ölçü mevcut olmadığı için iş, kanunu tatbik ile mükellef olanların takdiri­
ne kalmış olur.
Bu ise keyfiliğe ve nefsaniyete yol açar. Bu maddenin etrafa dehşet saçması­
nın hikmeti de budur.
A ğ ı r b i r ceza t e h d i d i ihtiva e d e n b u m a d d e y i , g e n ç
ve ç o k d e ğ e r h b i r h u k u k ç u m u z u n d a " " ' d e d i ğ i gibi, y e ­
ni k u r u l a n C u m h u r i y e t i n b i r m ü e y y i d e s i v e "yapılan in­
kılâplara k a r ş ı t a a s s u p k a n a l ı n d a n geçebilecek olan h a -
reketler"i önleyici z a r u r i b i r t e d b i r o l a r a k k a b u l e d e h m .
Ancak, millet h a y a t ı n d a , z a r u r e t l e r m i k t a r l a r m c a t a k d i r
edilmek v e z a r u r e t h a h g e ç i n c e h e m e n n o r m a l e d ö n ­
meyi bilmek v e b u h u s u s t a devlet a d a m ı sıfatıyla, c e s a ­
r e t g ö s t e r m e k lâzımdır., K a n a a t i m i z c e z a r u r e t , hali
(=etat d e necessite) hakkı ç i ğ n e m e y i , iptal v e i h m a l
etmeyi m e ş r u l a ş t ı r m a z ; s a d e c e o n a riayeti i m h a l e m ü ­
s a a d e eder. Nitekim b i r h a r p v u k u u n d a devlet n o r m a ­
lin ü s t ü n e çıkarak fevkalade t e d b i r l e r e başvurabilir.
"Milletin selâmeti e n y ü k s e k k a n u n d u r " deyip v a t a n ­
daşların a n a h a k v e hürriyetlerini b a s k ı y a v u r m a z o ­
r u n d a kalabilir. Çaresizlik k a r ş ı s ı n d a yapılan b u h a r e ­
ket h u k u k e n m a z u r görülür. Fakat, evvelâ, b u h a r e k e t i
devlet için b i r h a k v e m e ş r u i y e t s e b e b i değil, s a d e c e
m a z e r e t s e b e b i teşkil.eder v e b i n â e n a l e y h h a k k a aykırı
olarak a l m a n tedbirler, h u k u k dışı h a r e k e t l e r olarak k a ­
hr. S a n i y e n de, z a r u r e t g e ç i n c e y â n i h a r p bitince, n o r ­
m a l e d ö n m e k h ü k ü m e t a d a m l a r ı için b i r vazife olur.
H a r p bitti a m m a z a r u r e t hali d e v a m ediyor... gibi b i r
takım b a h a n e l e r l e h u k u k dışı tedbirleri d e v a m ettirmek
m e ş r u i y e t i n t a m a m i y l e dışına çıkmaktır. N i h a y e t ş i d d e ­
t e v e fevkalâde t e d b i r l e r e b a ş v u r a n devlet, b u h a r e k e -
, t i n d e m a z u r görülebilmek için, b a ş k a b i r ç a r e b u l a m a ­
mış olmak l â z ı m d ı r B a ş k a t ü r l ü t e d b i r almak imkânı
v a r k e n h u k u k a aykırı t e d b i r l e r e b a ş v u r m a k , devlet için
bir m a z e r e t s e b e b i olmaz. İşte h a r p h a l i n d e d o ğ r u olan
ve b u g ü n ü n m e d e n i milletleri h u k u k u n d a klasikleşen
b u m ü t a l a a , k a n a a t i m i z c e , inkılâp h a h v e z a r u r e t i için
de d o ğ r u d u r .

(110) istanbul Hukuk Fakültesi Ord. Profesörlerinden Doktor Sulhi Dönme-


zer: "Dîni cemeiyet teşkili ve din propagandası Ceza Kanununun 163'üncü mad­
desinin analizi" İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası cilt XVI, sayı T-
2, 1951.
Bizde inkılâp h a r e k e t l e r i n d e n d o ğ a n z a r u r e t h a h
ç o k t a n g e ç m i ş k e n , n o r m a l e a v d e t edileceği, z a r u r e t l e r ­
den d o ğ a n tedbirlerin yumuşatılarak normal hukuk re­
j i m i n e girileceği u m u l u r k e n , bilâkis d a h a şiddetli t e d ­
b i r l e r e b a ş v u r u l m u ş v e d i y a n e t b a h s i n d e gittikçe d e h ­
şetini a r t t ı r a n b i r yıldırma politikası takip edilmiştir. O
s u r e t l e ki, 1 9 2 6 t a r i h l i C e z a K a n u n u n u n m e ş h u r
1 6 3 ' ü n c ü m a d d e s i , 2 5 s e n e s o n r a , 1949'da, şiddeti k a t
kat a r t t ı r ı l m a k ü z e r e değiştirilmiştir.'"" M a d d e n i n aldı­
ğı yeni şekle g ö r e , T ü r k i y e ' d e d i n h ü r r i y e t i p r e n s i b i n ­
d e n d o ğ a n t a l i m v e t e d r i s , n e ş i r v e telkin hakkı diye h e ­
m e n h e m e n b i r ş e y kalmamıştır."'^'
H a t t â b u n u n l a d a k a l m a y a r a k , 1953'de "vicdan v e
t o p l a n m a h ü r r i y e t i n i n k o r u n m a s ı " b a ş h ğ ı altında yapı­
lan b i r k a n u n l a , b u ş i d d e t b ü t ü n ölçüleri a ş a c a k b i r hal­
d e çıkarılmıştır.""'
G ö s t e r i l e n ş i d d e t i n m u h a k k a k ki b i r t a k ı m siyasi s e ­
b e p l e r i v a r d ı . Nitekim 1 6 3 ' ü n c ü m a d d e n i n 1949 tadiU-

(111) 163. maddenin 1949 tadilinde aldığı şekil aynen şöyledir: "Lâikliğe
aykın olarak, devletin içtimaî veya siyasiî veya hukukî nizamlarını, kısmen de ol­
sa, dinî esas ve inançlara uydurmak amacıyle cemiyet tesis, teşkil, tanzim veya
sevk ve idare eden kimse iki yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.
Böyle cemiyete girenler veya girmek için başkalarına yol gösterenler altı ay­
dan aşağı olmamak üzere hapis cezasiyle cezalandınlır. Dağıl-malan emredilmiş
olan yukarıda yazılı cemiyetleri, sahte nam altında veya muvazaa şeklinde olsa
dahi yeniden tesis veya teşkil, tanzim veya sevk ve idare edenler hakkında veri­
lecek cezalar üçte birden eksik olmamak üzere artırılır.
Lâikliğe aykırı olarak devletin İçtimaî veya iktisadi veya siyasi veya hukuki
temel nizamlarını kısmen de olsa dini esas ve İnançlara uydurmak amaciyle ve­
ya siyasi menfaat veya şahsi nüfuz temin ve tesis eylemek maksadiyle dini ve di­
ni hayatı veya dince mukaddes tanılan şeyleri âlet ederek her ne suretle olursa
olsun ve propaganda yapan, veya telkinde bulunan kimse bir yıldan beş yıla ka­
dar ağır hapis cezasiyle cezalandınlır. Yukarıdaki fıkrada yazılı fiil yayın vasıta-
siyle İşlendiği takdirde verilecek ceza üçtebirden yarıya kadar arttırılır.
Yayım yeri veya yayım vasıtası veya yayım konusu bakımından az zarar
umulan hallerde faile altı aydan bir yıla kadar bapis cezası verilir.

(112) Biz burada bu hükmü yalnız İslâm dinini nazara alarak veriyoruz. İs-
lamdan başka olan dinlere ait, tedris ve telkin faaliyetleri ötedenberi ola geldiği
gibi devam etmiş, etmektedir.

(113) Bu kanunun bahsimizi ilgilendiren maddesini görmek İçin bakınız:


Önsöz Not: 8.
n e ait h ü k ü m e t teklifi g e r e k ç e s i n d e b u s e b e p l e r d e n
bahsedilmiştir/'"'
Ş u n u k a y d e d e l i m ki biz b u r a d a b u s e b e p l e r ü z e r i n ­
de m ü n a k a ş a etmiyor ve b u n l a r m ehemmiyetini kü-
ç ü m s e m i y o r u z . Biz b u r a d a g e r e k 163'üncü m a d d e n i n
ve gerek vicdan ve toplanma hürriyetinin korunması
h a k k ı n d a k i k a n u n u n g ö s t e r d i ğ i şiddeti v e m ü s a a d e l e -
diği tenkil politikasını d a ö l ç m ü y o r v e tenkit e t m i y o r u z .
İlmen e d e m e y i z d e . Zira, b i r devlet k e n d i emniyetini v e
rejimini k o r u m a k için i c a b ı n d a t e d b i r l e r i n e n şiddetlisi­
n e başvurabilir. Bu o n u n için b i r nevi m e ş r u m ü d a f a ­
a d ı r v e haktır. Biz b u r a d a ş u n u d e m e k istiyoruz: devlet,
k e n d i emniyetini ve rejimini k o r u m a k için e n şiddetli
t e d b i r l e r e b ü e b a ş v u r a b i l i r a m a , vaziyeti t a m a m e n v e ­
y a k ı s m e n ıslâh edici t e d b i r l e r v a r k e n , b u n l a r ı b i r t a r a ­
fa b ı r a k a r a k , sırf t e n k ü edici t e d b i r l e r e gitmemelidir.
Bu nevi t e d b i r l e r e g i t m e y e m e c b u r o l d u ğ u t a k d i r d e d e ,
ölçüyü k a y b e d e r e k , yıldırma v e s i n d i r m e politikasına
s a p m a m a h d ı r . Aksi h a l d e devlet, y a v r u s u n u n a l n ı n a
k o n a n b i r sineği ezmek için m ü t h i ş b i r p e n ç e d a r b e s i y ­
le y a v r u c a ğ ı ö l d ü r e n h a y v a n vaziyetine d ü ş m ü ş olur.

. Devlet, diyoruz, yerindeliğin fevkine çıkarak lüzum


ölçülerini a ş a n b i r şiddetle dincilik hareketlerini tenkil
e d e y i m d e r k e n m e m l e k e t t e b i r t e r ö r havası yaratır.
B u n d a n ise nesiller z a r a r g ö r ü r . Fikir v e kanaatler, k e ­
çe gibi t e k m e yedikçe katılaşan b i r kuvvettir. Bu nevi
kuvvetler, kuvvetle değil, c e v a p verdikleri ihtiyaç t a t ­
m i n edilmek suretiyle yenilir. E ğ e r b u g ü n T ü r k i y e ' d e

(T14} Bu gerekçede "Son zamanlarda", deniliyordu, "komünistlik ve dincilik


propaganda ve cereyanlan dikkati çekecek bir mahiyet almıştır. Hal ve vaziyetin
imkân ve müsaadesine göre çeşitli ve çok değişik şekil- lerde çalışmalar ile
cemiyet nizamlarını komünistlik esaslarına ve dini akidelere uydurmak İsteyen­
lerin gizli ve açık her nevi hareket ve faaliyetleri memleketin ve halkın emniyet
ve selâmeti ve refahı, ilerleme ve gelişmesi namına bir tehlike teşkil etmeye baş­
lamış ve cemiyeti içinden gevşetip çürütmeye matuf ve türlü bozguncu faaliyet­
lerin lâyık oldukları şiddet ve ehemmiyette takip ve tenkilini gerekli kılmıştır."
163'üncü madde üzerinde güzel bir tahlil etüdü olarak Profesör Doktor Sulhi
Dönmezer'İn yukarıda kaydettiğimiz makalelerini tavsiye ederiz.
— Di N ve LAIKLI K

dincilik diye b i r k ı m ı l d a n m a v a r s a , bilmelidir ki t a t m i n


edilmesini b e k l e y e n bir ihtiyaç vardır. Ve b u ihtiyaç d e ­
v a m ettikçe, o k ı m ı l d a n m a d a d e v a m edecektir. Vaktiy­
le İkinci A b d ü l h a m i d h ü r r i y e t y o l u n d a k i fikir ve h a r e ­
ketleri yasaklar, b e n d e l e r i n i v e taraftarlarını s e r v e t e
b o ğ a r k e n , nice insanları d a Fizan Çöllerine s ü r g ü n e
g ö n d e r m i ş t i . Bu t e r ö r o n a zafer k a z a n d ı r m a m ı ş , s a d e ­
ce T ü r k i y e ' d e m o d e r n i z m i o t u z s e n e geciktirmiştir. Ce­
miyetin s e r v e t hazinesini ve süâhlı kuvvetlerini ellerin­
de t u t a n l a r için, t e r ö r politikası e n kolay h ü k ü m e t yolu­
d u r ; fakat m e m l e k e t i n h a y r ı n a v e y a r a r ı n a g ö t ü r e n b i r
yol değildir. Bizde b u b a h i s t e m â k u l o l a n h a r e k e t tarzı,
gittikçe şiddetini a r t t ı r a n b i r y ı l d ı r m a politikası değil,
din ve m a n e v i y a t ihtiyacının n o r m a l m e c r a s ı n a konul­
ması v e e n m ü k e m m e l b i r şekilde t a t m i n edilmesiydi.
Bu yol t u t u l m a m ı ş ve b u y ü z d e n Türkiye b u g ü n tehlike­
li b i r ç ı k m a z a girmiştir.

Diyanet bahsinde bir çıkmazdayız:


T e k r a r edelim ki, kasdımız kimseyi tenkit etmek ve
yapılan b ü y ü k işleri k ü ç ü m s e m e k değildir. S a d e c e di­
y a n e t b a h s i n d e b i z d e t u t u l a n yoldaki u ç u r u m u g ö s t e r ­
mektir. T ü r k i y e gibi n ü f u s u n u n y ü z d e s e k s e n b e ş i çiftçi
ve işçi olan ve e n az y ü z d e altmışbeşi o k u y u p y a z m a
b i l m e y e n b i r m e m l e k e t t e asırlar içinde yerleşmiş din ve
m a n e v i y a t b a ğ l a r ı n ı n b i r d e n k o p m a s m d a k i tehlikeyi
g ö s t e r m e k milli ve tarihi bir vazifedir. Bu tehlike, içleri
s e r v e t hırsıyla y a n a n c a h ü ve inançsız i n s a n kitlelerinin
ümitsizliğe d ü ş m e s i n d e n d o ğ a n k o m ü n i z m d i r . Bu reji­
m i n iyi v e y a k ö t ü o l d u ğ u n u m ü n a k a ş a e t m i y o r u m . Yal­
nız ş u n u d i y o r u m ki, k o m ü n i z m i n anası, m a d d i ve m a ­
nevi iki şekliyle sefalettir. H a t t â dikkat edilirse, k o m ü ­
nizm, m a d d i sefaletten ziyade, m â n e v i sefaletin çocu­
ğ u d u r . M â n e v i sefalet ise inançsızhk v e idealsizlikten
d o ğ a n r u h perişanlığıdır. U n u t m a m a l ı d ı r ki, vicdanları
ü z e n ve isyan ettirgen, m a d d i yoksulluktan ziyade, m a ­
nevi yoksulluktur v e b u n u n d o ğ u r d u ğ u kıskançlıktır.
M a n e v i b i r d e s t e k t e n m a h r u m v e r u h l a r ı bir b u h r a n
i ç i n d e olan i n s a n l a r ı n , kendi k e n d i l e r i n e ve fırsat b u l ­
dukları z a m a n birbirlerine; N e y e o n u n v a r d a b e n i m
yok diye s o r m a s ı , işte k o m ü n i z m i n a n a s ı b u d u r . Din, b u
suâlin cevabını v e r i r ve d i n d a r b u cevabı b i h r ve içi r a ­
h a t eder. D i n d a r olan i n s a n b a ş k a s ı n ı n v a r h ğ ı n ı k ı s k a n ­
m a z . Ç ü n k ü bilir ve i n a n ı r ki h e r k e s h a y a t t a Allah'ın
t a k d i r ettiği nasibini ahr v e kısmetini yer. D i n d a r kıs­
k a n m a z , imrenir. O b a ş k a s ı gibi kendisi de varlık s a h i ­
bi o l m a k için çalışır Din kıskançhğı önlediği ve b u s e ­
b e p l e k o m ü n i z m i k ö k ü n d e n nefyettiği içindir ki, k o m ü ­
nistler en k o y u din düşmanıdırlar...
M â n e v i yoksulluk ve r u h i sefalet, b i l h a s s a halk kitle­
l e r i n d e tehlikesinin en yüksek h a d d i n i bulur. İlim n u ­
r u n d a n m a h r u m olan kitle, b i r d e , i n s a n r u h u n u n ışığı
o l a n i m a n d a n m a h r u m k a h r d a h a y a t ı s a d e yiyip-içip,
e ğ l e n m e k t e n ibaret a h r s a , b ö y l e b i r kitlenin gözleri s e r ­
v e t ve konfor ile d o y m a z o l u r İ n s a n bilmeye m u h t a ç ol­
d u ğ u gibi, i n a n m a y a d a m u h t a ç t ı r . İmansız i n s a n y u l a r -
sız h a y v a n gibidir. İ n s a n i n a n ı p b i r n o k t a y a b a ğ l a n m a
ihtiyacmdadır. Bu nokta, kudsi bir aşk k a y n a ğ ı h a l i n d e
din olabildiği gibi, ilim y a h u t insanlık gibi y ü k s e k b i r
e m e l d e olabilir. Fakat, ilimden tabiatıyla m a h r u m o l a n
kitle için, insanhk çok m ü c e r r e t ve n i ü p h e m bir d u y g u ­
dur. Ameli bir h a y a t planı v e r m e z ve b u g ü n , m â n e v i b i r
r e h b e r ve destek olarak, dinin yerini t u t m a z . Dinin y e ­
rini t u t a c a k r u h i disiplin k a y n a ğ ı h e n ü z yoktur.
İşte b u kaynak b u g ü n Türkiye'de k u r u m a k t a ve camia
hayatı tehlikeli bir çıkmaza g i r m e k t e d i r Eminiz ki etrafi-
nı g ö r e n ve m ü ş a h e d e l e r i n e m â n a vermesini bilen oku­
yucularımız bizden b u n u n ispatını isteyecek değillerdir -
ç ü n k ü g ö r ü n e n köy kılavuz istemez- fakat içine girdiği­
miz çıkmazdan kurtulmanın çaresini soracaklardır.
Çıkmazdan kurtulmanın çaresi:
Milli c a m i a n m b u g ü n m u h t a ç o l d u ğ u m a n e v i disip­
lini k u r m a k ve Türkiye'yi m a n e v i c e p h e d e n kalkmdır-
m a k için, k a n a a t i m i z c e h e r ş e y d e n evvel, siyasi t a a s -
s u b d a n v e küçük m e n f a a t k a y g ü a r m d a n sıyrüarak, di­
y a n e t işlerimizi yeni b a ş t a n ciddi bir s u r e t t e ele almak,
h e m b u n u n için çok acele e t m e k lâzımdır. B u g ü n k ü gi­
dişte ü ç - b e ş s e n e d a h a ı s r a r edilirse, k o r k a r ı m ki,
m e m l e k e t telâfisi ve t a m i r i -imkânsız d e m e y e l i m a m ­
m a - çok g ü ç b i r d u r u m a düşer.
Bu e s e r d e ş u n u olsun g ö s t e r e b i l d i k s a n ı y o r u z ki, b u ­
g ü n b i r m e m l e k e t t e h a t t â aynı b i r f e r d d e , ilim üe din,
din ile felsefe, s a n ' a t ve siyaset y a n y a n a , fakat ayrı h a ­
y a t s a h a l a r ı n d a , barışık b i r h a l d e yaşayabilir. Ve y a ş a ­
m a s ı n d a c e m i y e t için fayda vardır. B ü t ü n birinci kısmı­
mız, d o ğ r u d a n v e y a dolayisiyle, b u d â v a n ı n i s b a t ı n a
b a ğ l a n ı r . G a y e t t a b u : İ n s a n d u y m a , bilmek, dilemek ve
inanmak melekelerine sahip bir mahlûktur. Binâena­
leyh i n s a n ve c e m i y e t yalnız d u y m a y a ve bilmeye değil,
h e m d e i n a n m a y a m u h t a ç t ı r . İlim, felsefe, s a n ' a t ve si­
y a s e t i n s a n ı n d u y m a k , bilmek v e a r z u l a m a k ihtiyaçları­
na; d i n d e i n a n m a ihtiyacına c e v a p verir. F e r d için ol­
d u ğ u gibi, milli camia ve insanUk için d e selâmet, b u ih­
t i y a ç l a r ı n t a t m i n i n d e ve b u ihtiyaçlara c e v a p v e r e n m e ­
lekelerin m u v a z e n e l i b i r s u r e t t e inkişaf ettirilmesinde-
dir. H u s u s i y l e Türkiye'miz gibi kültürü h e n ü z g e l i ş m e ­
miş g e n i ş halk kitlelerine d a y a n a n b i r memlekette, h a ­
yata ve c e m i y e t e sırf m a d d i ve iktisadi bir k ö ş e d e n b a ­
karak, m a n e v i y a t terbiyesini ihmal e t m e k t e , siyasi r e ­
j i m n e o l u r s a olsun, tehlike vardır. Kastımız k i m s e y e
akıl h o c a h ğ ı e t m e k değildir; m e m l e k e t e karşı tarihi bir
vazife ifa etmektir. K a n a a t i m c e fakir memleketimizi kal­
k ı n d ı r m a k için y a p ü a c a k ilk h a y ı r h iş, o n a gittiği y o l d a ­
ki u ç u r u m u g ö s t e r m e k t i r . İşte biz b u r a d a b u vazifeyi
y a p t ı ğ ı m ı z a kani olarak t e k r a r e d i y o r u z ki, diyanet işle­
rimizi ciddi b i r s u r e t t e y e n i d e n ele a l m a y a m e c b u r u z .
Bu İşlerin, s e n e l e r d e n b e r i olageldiği gibi, y ü z ü s t ü bı­
r a k ı l m a s ı n d a ve T ü r k i y e ' d e d i n m ü e s s e s e s i n i n çökme­
s i n d e m e m l e k e t v e nesiller için h a j a r yoktur.
O k u y u c u m l a b u p r e n s i p n o k t a s ı n d a anlaştıksa, tat­
bikat m e s ' e l e l e r i n e g e ç e r e k k e n d i k e n d i m i z e ş u n u sora­
lım: Diyanet işlerimizi h a n g i n o k t a s ı n d a n ve nasıl yeni­
d e n ele almalıyız?

Diyanet teşkilâtına
muhtariyet tanımak lâzımdır:
Bizce b u g ü n Türkiye'de İslâmî s a h a d a , yapılacak işle­
rin ve ele alınacak mes'elelerin b a ş ı n d a , diyanet işlerini
y e n i d e n t a n z i m edip teşkilatlandırmak ve v ü c u d a getiri­
lecek yeni teşkilatı devletten ayırıp, hiç olmazsa üniver­
siteler gibi, m u h t a r b i r m ü e s s e s e haline koymak gelir
B u n d a h e m diyanet, h e m d e devlet için faydalar v a r ­
dır. Bir kere d i y a n e t için fayda v a r d ı r Zira b u s a y e d e
d i y a n e t işleri v e dini m ü e s s e s e v e teşkilat, h ü k ü m e t i n
yani, netice itibariyle, h e r a n d e ğ i ş e n bir h a v a ve poli­
tikanın b a s k ı s ı n d a n k u r t u l a c a k ve k e n d i n e s a h i p , k e n d i
m u k a d d e r a t ı n a h â k i m b i r m ü e s s e s e halini alacaktır.
Devlet için d e fayda vardır, zira b u s a y e d e devletin lâ-
ikUk u m d e s i n o r m a l m â n a s ı n ı alacak ve b u u m d e , b u ­
g ü n o l d u ğ u gibi, m a n t ı k s ı z v e k a y p a k b i r m e f h u m h a ­
linde k a l m a k t a n k u r t u l a c a k t ı r
T ü r k i y e ' d e b u g ü n d i y a n e t işleri ve teşkilatı d o ğ r u ­
d a n d o ğ r u y a Başvekâlete b a ğ h d ı r . Diyanet İşleri Reisi
ve o n a bağlı b ü t ü n teşkilât ve p e r s o n e l Başvekilin e m r i
a l t ı n d a d ı r Diyanet İşleri Reisini d o ğ r u d a n , d i ğ e r diya­
n e t teşkilâtı p e r s o n e l i n i ise dolayisiyle t â y i n e d e n v e
i c a b ı n d a , işten el çektiren hükümettir. Vakıflar devlete
b a ğ h d ı r ve h ü k ü m e t i n e m r i n d e d i r . B u n u n l a b e r a b e r ,
T ü r k i y e ' d e devlet lâiktir Hayır, o k u y u c u m ! Bu olamaz,
— DINveLAIKLIK —

ç ü n k ü b u n d a m a n t ı k yoktur. B u vaktiyle olabüiyordu,


ç ü n k ü vaktiyle d i n v e devlet halife-sultanın ş a h s ı n d a
b i r l e ş m e k t e , d i y a n e t v e devlet işleri Hilâfet v e s a l t a n a t
fonksiyonları şeklinde b i r elde v e b i r m e r k e z d e t o p l a n ­
m a k t a idi. F a k a t b u g ü n m a d e m ki devlet lâiktir; o hal­
de d i n v e devlet işleri b i r b i r i n d e n ayrılmak, biri d i y a n e t
diğeri d e siyaset s a h a s ı n d a k a l m a k lâzımdır. Lâiklik
esası ü z e r i n d e k i b i r devlette artık dinî teşkilâtı h ü k ü m e t
e m r i altında t u t m a k t a b i r m â n a v e m a n t ı k yoktur.
D i y a n e t teşkilâtı b a h s i n d e T ü r k i y e ' n i n b u g ü n k ü d u ­
r u m u , yalnız lâikliğe aykırı değil, d i y a n e t i n d e aleyhine­
dir. B u g ü n k ü vaziyet, d i y a n e t i n siyasete esaretidir. Bu
vaziyetteki dini t e ş k ü a t v e m ü e s s e s e l e r h e r g ü n biraz
d a h a s ö n ü p ç ö k m e y e m a h k û m d u r . G a y e t tabii: d i y a n e t
i m a n h v e ehliyetli din a d a m l a r ı elinde v e onların h ü r v e
feragatli ç a h ş m a l a n v e e s i r g e m e l e r i s a y e s i n d e yaşar:
"Aksi h a l d e , d i n adamsızlıktan v e bakımsızhktan çök­
m e y e e l b e t t e m a h k û m d u r . T ü r k i y e ' d e ekseriyetin dinini
b u a k i b e t t e n b i r a n evvel k u r t a r a c a k tek ç a r e , d i y a n e t
işlerimizi y e n i d e n t e ş k i l â t l a n d ı r m a k v e d i y a n e t teşkilâ­
t ı n a ilmî, idarî, h a t t â malî s a h a l a r d a m u h t a r i y e t t a n ı ­
m a k , b u s a y e d e o n a y a ş a m a v e gelişme imkânı sağla­
maktır. İlmî teşkilat ve m ü e s s e s e l e r d e m u h t a r i y e t n e ise
ve m u h t a r i y e t t e n n e l e r b e k l e n i r s e , dinî t e ş k ü â t ve m ü ­
e s s e s e l e r d e d e o d u r ve o n l a r beklenir, yâni, en kısa ifa­
desiyle, y a ş a m a k v e s e r b e s t ç e inkişaf etmek. İlim v e il­
m î zihniyet politika ile b a ğ d a ş a m a d ı ğ ı gibi, din v e dinî
hissiyat d a b a ğ d a ş a m a z . B u n u n içindir ki, b u g ü n m e ­
d e n i m e m l e k e t l e r d e yalnız ilmî değil, dinî m ü e s s e s e ve
teşkilât d a s i y a s e t t e n t a m a m i y l e ayrılmış v e m u h t a r b i r
s a h a y a çekilmiştir. Bizde ise üniversitelere t a n ı n m ı ş
olan m u h t a r i y e t i n d i y a n e t teşkilatına d a t a n ı n m a s ı za­
m a n ı ç o k t a n gelmiştir.'"^'

(115) Diyanet teşkilatının muhtariyeti mes'elesi üzerinde tafsilat için bundan


evvel neşrettiğimiz bir makaleyi tavsiye ederiz: İslâmın Nuru mecmuası, Nisan
1953, sayı 24. sahife 12.
Dinî teşkilâtın m u h t a r i y e t i p r e n s i b i n d e m u t a b ı k kal­
dıktan s o n r a , b u m u h t a r i y e t i n t a n z i m i işi k a h r ki b u , t a ­
m a m i y l e t a t b i k a t mes'elesidir. Ve b u h u s u s t a g ö z ö n ü n ­
de üniversitelerimiz vardır. T ü r k i y e ' d e b u g ü n k ü ü n i ­
v e r s i t e inkişafına iki m e r h a l e d e n geçilerek erişildi:
1933'de üniversite kuruldu. 1946'da üniversitelere
m u h t a r i y e t t â n m d ı . Dini teşkilâtın m u h t a r i y e t i n e d e
böyle b î r y o l d a n g i t m e k ve k a d e m e k a d e m e ilerlemek
mümkündür.
Yalnız b i r n o k t a y a dikkat edelim ki, bizce dinî teşki­
lâtın yalnız ilmî ve idarî değil, malî b a k ı m d a n d a m u h ­
t a r olması, yâni kendi yağıyla k a v r u l m a s ı ve y a ş a m a s ı ­
nın i m k â n ı n ı devlet i n a y e t i n d e n b e k l e m e m e s i şarttır.
B u n u n için d e evkafı d i y a n e t işleri teşkilâtına d e v r e t ­
m e k kâfidir.

Vakıfları Diyanet Teşkilâtma bağlamak lâzımdır:


Aşikâr ki, dîni vakıflar dini hizmetler i ç i n d i r B i n a ­
e n a l e y h b ü t ü n varı, gelir ve gideriyle vakıfların d i y a n e t
işleri teşkilâtına b a ğ l a n m a s ı icabeder. Bu s a y e d e h e m
b u teşkilât n o r m a l s u r e t t e y a ş a m a imkânı elde edecek,
h e m d e İslâmi vakıflar tesis edildikleri g a y e y e u y g u n
b i r şekilde işletihnîş olacaktır.
Dini t e ş k ü â t malî m u h t a r i y e t e k a v u ş u r d a devlet b ü t ­
çesinin n i m e t l e r i n d e n m a h r u m olursa, p e r i ş a n l ı ğ a d ü ­
ş e r z a n n e d i l m e m e h d i r . Resmi ellerde b i r hayli h ı r p a l a ­
n a n vakıfların b u g ü n k ü geliri bile Türkiye'de d i y a n e t
teşkilâtını besleyecek y e t e r h k t e d i r Vakıfların d i y a n e t
teşkilâtına b a ğ l a n m a s ı b u teşkilâta kendi s a h a s ı n d a
kendi b a ş ı n a yaşayıp inkişaf e t m e imkânı s a ğ l a d ı k t a n
başka, "şart-ı vâkıfı" d a y e r i n e getireceği için, m e m l e ­
kette .yeni yeni vakıflar yapılmasını teşvik edecektir.
Son s e n e l e r d e Türkiye'de dini vakıf h e m e n h e m e n y a ­
pılmamaktadır. Ç ü n k ü vakıfların b u g ü n k ü d u r u m u n u
g ö r e n halkın vakıf m ü e s s e s e s i n e o l a n g ü v e n i sarsılmış­
tır. İslâmı vakıflar, şart-ı vâkıfa u y g u n olarak dini hiz­
m e t l e r e t a h s i s edilmek ü z e r e , d i y a n e t teşkilâtına g e ç e r ­
s e h a l k t a y e n i d e n itimat u y a n m a s ı v e yeni yeni vakıflar
y a p ı l m a s ı muhtemeldir.'"^'
F a k a t b ü t ü n b u işlerin yapılabilmesi diyanet teşkilâ­
t ı n ı n m u h t a r i y e t e k a v u ş m a s ı v e vakıfların b u teşkilâta
b a ğ l a n m a s ı için ö n c e d e n t a h a k k u k ettirilmesi z a r u r î b i r
ş a r t vardır. Bu şart, d i y a n e t s a h a s ı n d a kıymetli e l e m a n ­
ların y ü k s e k ehliyetli d i y a n e t m ü t e h a s s ı s ı a d a m l a r ı n
yetiştirilmesidir. B u g ü n T ü r k i y e m i z d e b u kıymetler h e ­
m e n h e m e n y o k olmuştur. Bu vaziyette v e b u g ü n k ü h a ­
liyle d i y a n e t teşkilâtına m u h t a r i y e t t a n ı n m a s ı n ı n yeri
ve m â n a s ı yoktur. H u s u s i y l e m u h t a r i y e t h a v a s ı içinde
ç a h ş a c a k b i r d i y a n e t teşkilâtı, s e l â m e t l e işleyip g a y e s i ­
n e u l a ş a b i l m e k için, h e r ş e y d e n evvel, bilgili v e y ü k s e k
seviyeli i n s a n l a r lâzımdır. B u t ü r l ü i n s a n l a r ise, k u d r e t
helvası gibi n e g ö k t e n i n e r v e n e d e o t gibi y e r d e n b i ­
ter; b u g a y e için k u r u l a c a k b i r tahsil v e t e r b i y e m ü e s s e ­
s e s i n d e yetişir.

Yüksek bir 'Tslâmi İlimler Enstitüsü"


kurulması lâzımdır:
B u n u k u r m a k için g e ç kahnmıştır. D a h a evvel "Tev­
hidi T e d r i s a t K a n u n u " ile, dini m e k t e p v e m ü e s s e s e l e r
k a p a t ü m c a , cemiyetin y ü k s e k din a d a m l a r ı n a olan ihti­
yacı g ö z ö n ü n d e tutularak, vakit k a y b e t m e d e n böyle
b i r m ü e s s e s e v ü c u d a getirilmeliydi. Nitekim 1933'de
eski D a r ü l f ü n u n ilga edilerek y e r i n e b u g ü n k ü İstanbul
Ü n i v e r s i t e s i k u r u l m u ş t u r . Aynı y o l d a n g i d ü e r e k
1926'da k a p a t ı l a n m ü e s s e s e l e r i n y e r i n e yüksek b i r dinî

(110) Tafsilât İçin yukanda kaydettiğimiz makalede Vakıflar kısmını ve Vakıf­


lar Bankası üzerindeki mütalâyı tavsiye edenz.
Öğretim m ü e s s e s e s i k u r u l m u ş olsaydı, diyanet s a h a s ı n ­
d a b u g ü n k ü cehalet ç o r a ğ ı n a d ü ş ü l m e z d i . M a a m a f i h
b u m ü e s s e s e y i b u g ü n d e kurabiHriz v e m u h a k k a k k u r -
mahyız. B u g ü n ç ı k m a z d a n k u r t u l m a n ı n yolu v e y e g â n e
çaresi budur/"''
***

D i y a n e t işleri m e r k e z teşkilâtı gibi, İslâm İlimleri


E n s t i t ü s ü ' n ü n d e yeri İ s t a n b u l ' d u r . Ç ü n k ü b u teşkilât
ve m ü e s s e s e b u r a d a k u r u l u r s a , evvelâ politikanın t e s i ­
r i n d e n n i s b e t e n uzak kahr, s a n i y e n d e işlemesi için lâ­
zım o l a n e l e m a n l a r ı b u m u h i t t e d a h a kolayhkla b u l m a k
m ü m k ü n olur. Bizim d ü ş ü n c e m i z de, enstitü, ilk, o r t a ,
lise, y ü k s e k ve ihtisas kısımlarını havi genişçe b i r teşki­
lâta s a h i p olmalıdır. Bu k ı s ı m l a r d a n ilki t a m a m i y l e d e v ­
let ilkokullarına m u v a z i olarak s e r b e s t tutulabilir v e asıl
dini tahsil talebesi o r t a d a n başlatıhr.

(117) Bu eserin birinci basiiisında yanİ 1954'de ileri sürdüğümüz bu fikir ve


temenni, eski Konya Milletvekili Fahri Ağaoğlu başta olmak üzere, fikn benim­
seyen bir kısım rnilletvekillerinin himmet ve gayretleriyle, beş sene sonra, tahak­
kuk sahasına girmiş ve 1959'da B. Millet, Meclİsİ'nce kabul edilen bir kanun İle
İstanbul'da bir "Yüksek İslâm Enstitüsü" kurulmuştur. Bu güzel esere ait bir
hatıram ve bİr program raporum vardır.
Sırası gelmişken burada bunlardan bahsetmek İsterim: 1959 senesi 31 Aralık
günü, bana. Maarif Vekâleti Hususi Kalem Müdürü tarafından telefon edİldİ.
Maarif Vekilinin beni öğleden sonra ziyaret edeceğini haber verdi. Ankara
Hukuk Fakültesinden eski bir değerli talebem olan Vekil Atıf Benderlioğlu ile kar­
şı karşıya oturduk. Hoş beşten sonra. Hocam size mühim bir rica için geldim,
dedi ve ilâve etti:
İstanbul'da açılan "Yüksek İslâm Enstitüsü"nün Müdürlüğü münhaldır. Bu
makama en ehliyetli sizi görüyoruz. Esasen bu müessese sizin fikrinizden doğ­
muştur. Bu vazifeyi kabul etmenin benim için mânevi bİr borç olduğunu söyledi.
Kendilerine teveccühlerinden dolayı teşekkür etlikten sonra, bu müessesenin
kurulmasından duyduğum sevinci belirttim. Fakat benim bu vazifeye lâyık ol­
madığımı, çünkü dini ameller bakımından kusurlu ve günahkâr olduğumu, böy­
le bir dini ve yüksek bir müessesenin başında bulunacak kimsenin yalnız İlmî eh­
liyetinin kâfi gelmiyeceğini, aynı zamanda zühd ve takva sahibi bir insan olması
icab ettiğini bildirdim ve beni mazur görmesini rica ettim. Vekil teklifinde, ben
de fikrimde ısrar ettik. Neticede, müesseseyi bizzat görüp anladıktan sonra, teş­
kilat ve tedrisatı hakkında kendisine bir rapor ve bir program vermemi istedi. Er­
tesi gün müesseseye giderek talebesi ve hocalarıyla görüştüm ve mevcut prog-
ramlannı aldım. Bir kaç gün çalışarak uzunca bİr rapor hazırladım ve buna bir
de ders programı ekleyerek Maarif Vakâletİne gönderdim. Bu raporu ve programı
' eserin sonunda ek olarak aynen veriyorum.
E n s t i t ü n ü n gayesi İslâm d i n i n d e âlim ve m ü t e h a s s ı s
a d a m l a r yetiştirmek o l d u ğ u n a g ö r e , b u g a y e göz ö n ü n ­
d e t u t u l m a k kaydıyle, e n s t i t ü y e y a r a ş a n b i r teşkilât v e ­
rilir.
H ü l â s a biz Türkiye'nin d i y a n e t ve lâiklik b a h s i n d e
içine d ü ş t ü ğ ü ç ı k m a z d a n k u r t u l m a s ı n ı n çaresini, evvel
e m i r d e y ü k s e k bir İslâm İlahiyat E n s t i t ü s ü k u r m a k t a ve
b u r a d a y ü k s e k ehliyetli d i y a n e t m ü t e h a s s ı s l a r ı yetiştir­
dikten s o n r a , b u a d a m l a r ı n i d a r e s i altında ve m u h t a r i ­
yet esası ü z e r i n d e , d i y a n e t işlerimizi yeni b a ş t a n teşki­
l a t l a n d ı r m a k t a g ö r ü y o r u z . Bu h u s u s t a k i d ü ş ü n c e l e r i ­
mizi o k u y u c u l a r ı m ı z a d a h a derli t o p l u b i r şekilde arzet-
m i ş o l m a k için, b u e s e r i n s o n u n d a v e ek şeklinde, b i r
d e k a n u n t a s a r ı s ı s u n u y o r ve b u s u r e t l e vazifemizi y a p ­
mış olmaktan derin bir bahtiyarhk duyuyoruz.

Bu b a h s i b u r a d a k e s e r e k ilim ve din mes'elesini tek­


r a r ele alacak ve m o d e r n ilim k a r ş ı s ı n d a hususiyle İs­
l â m dininin alması lâzım gelen vaziyeti a r a ş t ı r a c a ğ ı m .
Ve, b i z d e y ü k s e k ehliyetli din a d a m l a r ı n ı n o l m a m a s ı
y ü z ü n d e n , yalnız lâiklik m e s ' e l e s i n d e değil, u m u m i y e t ­
le ilim v e din m e s ' e l e s i n d e nasıl b i r çıkmazda o l d u ğ u ­
m u z u ve b u ç ı k m a z d a n k u r t u l m a n ı n y o l u n u g ö s t e r m e ­
ye ç a h ş a c a ğ ı m .
BEŞİNCİ KISIM

Z A M A N I M I Z D A İLÎM VE D İ N
MÜCADELESİ

—I—

DİNDE NAS VE NAKİL, İLİM VE MARİFET


MES'ELESİ VE DİNÎ SÜBJEKTİVİZM

Türkiye'de bugün derin bir diyanet buhranı


hüküm sürmektedir:
Yukarıda İstanbul Toplu Basın M a h k e m e s i ' n e s u n ­
d u ğ u m bir r a p o r d a n b a h s e t m i ş t i m / " " '
Bu r a p o r d a b a h s i g e ç e n "makale s a h i b i " Tıp Fakül-
tesi'nin s o n sınıfında zeki ve anlayışlı b i r Türk genciy^
di. Kendisiyle g ö r ü ş t ü m . Din hakkındaki menfi k a n a a t ­
l e r i n d e s a m i m i idi. R a p o r d a d a k a y d e t t i ğ i m gibi, b e n c e
b u t ü r l ü açık fikirli g e n ç l e r takip edilmemelidir, aydın-
latümalı ve hataları kendilerine gösterilmelidir. F a k a t
b u n u y a p m a k , yüksek ehliyetli din âlimlerine düşer. Bu
b a k ı m d a n ise, b u g ü n Türkiye'miz, maalesef, çok fakat
p e k çok fakirdir. Hakikat a r a y a n ve ö ğ r e n m e k iştiyakın­
d a b u l u n a n gençlerimizi t e n v i r ve t a t m i n edecek yük-

(118) Bakınız: Not: 21.

Din v e Lâiklik / F. 14 209


sek din eserlerimiz ve din âlimlerimiz -hiç y o k t u r d e ­
m e y e y i m a m a - çok az v e kifayetsizdir. B u g ü n yüzlerce
Tıbbiyeli, binlerce Üniversiteh, yüzbinlerce m ü s l ü m a n -
T ü r k v a r ki, ilim ve din b a h s i n d e kaim bir şekk ve ib-
h a m p e r d e s i a r k a s ı n d a b i r ışık arıyor, t e r e d d ü t ve m e ç -
huliyet karanlıkları i ç i n d e b i r h i d a y e t n u r u b e k l i y o r
Fakat, h e y h a t ! H e r tarafta feci b i r yokluk v e boşluk...
U z a t m a y a l ı m , b u g ü n T ü r k i y e ' d e m ü t h i ş b i r d i n âlimi
kıthğı ve b u n u n l a m u v a z i olarak d a d e r i n b i r d i y a n e t
b u h r a n ı var. Bu b u h r a n ı bazı zümreler, bilerek v e y a bil­
m e y e r e k , k ö r ü k l e m e k t e d i r . B u h r a n k ö r ü k l e n d i k ç e artı­
yor. B u g ü n din ve m a n e v i y a t m e v z u u n d a Türkiye'miz,
h e r t a r a f ı n d a n t u t u ş m u ş b i r a h ş a p k o n a k vaziyetinde-
dir. Bu b i r m ü c e r r e d i d d i a değil, g ö r e n gözler için, a p a ­
çık b i r hakikattir.
Ben b u r a d a n e b u h r a n ı i s p a t a çahşacak, n e b u n u
d o ğ u r a n s e b e p l e r ü z e r i n d e d u r a c a k , n e de b u h r a n ı n
u z a k ve yakın, m u h t e m e l neticeleri h a k k ı n d a k e h a n e t t e
b u l u n a c a ğ ı m . F a k a t ş u k a d a r d i y e c e ğ i m ki, e ğ e r tez el­
d e n g i d e r i l m e s i n e çahşılmaz d a b u h r a n d e v a m e d e r gi­
d e r s e , Türkiye'yi k o m ü n i z m i n p e n ç e s i n e d ü ş m e k t e n
k u r t a r a c a k hiç bir k u v v e t t a s a v v u r e d e m e m . Kim n e
d e r s e d e s i n , b e n b u s ö z ü m ü n t a r i h e m a l o l m a s m ı istiyo­
rum.

Açık olalım: B u g ü n b u m e m l e k e t insanlarının,


g e n ç v e yaşlı, b i r ç o k l a r ı n c a , i h m k a r ş ı s ı n d a , k â i n a t ı
y o k t a n v a r e d e n b i r A l l a h fikrinin ve b i r â h i r e t a k i d e ­
s i n i n , h ü l â s a dini i n a n ç l a r ı n y e r i yoktur. Ç ü n k ü b u
i n a n ç l a r d a n hiç biri ilmi u s u ü e r l e i s p a t edilip o r t a y a
k o n a m a z . B u n l a r m o d e r n i h m zihniyetiyle m ü t a l â a s ı
v e m ü d a f a a s ı kabil o l m a y a n h a y a l k a b i l i n d e n ş e y l e r
diye okutulmaktadır.
Niçin b i r b i r i m i z d e n saklayalım ve vakîi i n k a r e d e ­
lim: B u g ü n r e s m i g ö r ü ş bile b u değil m i d i r ? M e k t e b i n ,
hattâ Üniversitenin hâkim kanaati b ı m d a n başka mı­
dır? H e r k e s dilediği k a n a a t i b e n i m s e r ! İBuna k i m s e n i n
b i r diyeceği olamaz. Yalnız, y a b u g ö r ü ş d o ğ r u d u r ; o
h a l d e d i n d e n ve m a n e v i y a t t a n b a h s e t m e k abestir. Ya­
h u t b u g ö r ü ş yanlıştır; o h a l d e din haktır, b i n a e n a l e y h
hiç o l m a z s a r e s m i y e t i n b u g ö r ü ş t e n sıyrılması lâzımdır.
F a k a t h e r h a l d e p u s u h a r b i n e s o n verilmeli, y a n i b u g ö ­
r ü ş ü n y e r i n d e o l m a d ı ğ ı v e hakiki ilim anlayışına asla
u y m a d ı ğ ı o r t a y a k o n u l u p gösterilmelidir. B u n u y a p ­
m a k y ü k s e k din alimlerine d ü ş e n b i r vazifedir. F a k a t
o n l a r n e r e d e ? Seneler, .içinde tatbik edilen m ü t h i ş b i r
t e n k ü politikası, b u m e m l e k e t t e yüksek ehliyette d i n âli­
mi y e t i ş m e s i n e ve y ü k s e k vasıfta din eseri ç ı k m a s ı n a
i m k â n b ı r a k m a m ı ş t ı r . Bu s e b e p l e , din b a h s i n d e b u g ü n
efkârı k a p k a r a b i r cehalet b ü r ü m ü ş t ü r .

Tekrar t e k r a r söylediğimiz gibi, b u s a t ı r l a r ı n s a h i b i


b i r din âlimi değildir. S a d e c e , ilim ve din m ü c a d e l e s i n ­
de ö t e d e n b e r i aldığı b i r vaziyet v e d ü ş ü n d ü ğ ü bazı
şeyleri b u r a d a s a m i m i m ü s l ü m a n l a r m tetkik v e t e n k i t
n a z a r l a r ı ö n ü n e k o y m a k niyetindedir.

Her gün sahası genişleyen ilim karşısında


din ne yapmalı ve nasıl vaziyet almalıdır?
Kimse i n k â r e d e m e z ki, z a m a n ı m ı z d a ilim, e s k i d e n
o l d u ğ u gibi, yalnız şeyleri v e hâdiseleri değil, h e m d e
dimağları ve h a t t â , b i r d e r e c e y e k a d a r olsun, r u h l a r ı
b ü e hâkimiyeti altına a l m a iddiasındadır. B u s e b e p l e
b u g ü n , ilim ile din v e dini i n a n ç l a r a r a s ı n d a çetin b i r
m ü c a d e l e k o p m u ş b u l u n u y o r . Bu b i r vakıadır.
F a k a t b u v a k ı a d a n m u a z z a m b i r m e s ' e l e d o ğ u y o r ki,
o da ş u d u r : Hâkimiyetin s a h a s ı n ı h e r g ü n b i r a z d a h a
g e n i ş l e t e n ve i n s a n aklını, h a t t â r u h u n u avuçları içine
a l m a y a d o ğ r u g i d e n ilmin b u ilerleyişi k a r ş ı s ı n d a din
n e y a p m a h ve nasıl b i r vaziyet a l m a h d ı r ?
Kabul e d e r i m ki, b ö y l e b i r suali, hakiki âlim gibi, h a ­
kiki d i n d a r d a yersiz bulur. H e r ikisi d e haklıdır. Ç ü n k ü
hakiki d i n d a r ı n n a z a r ı n d a , din ilâhi b i r y o l d u r S e l â m e t
isteyen insan, aklı, r u h u v e b ü t ü n varhğıyle b u yola
g i r m e y e m e c b u r d u r Hakiki â h m n a z a r ı n d a ise, ihm,
m e ç h u l â t ı m ı z a kıyasen, n â m ü t e n â h i l i k içinde n i h a y e t
b i r zerredir. B i n a e n a l e y h ilim ile din a r a s ı n d a varlığın­
d a n b a h s e d i l e n m ü c a d e l e , h a k i k a t t e değil, sırf g ö r ü ­
nürdedir.
G ö r ü n ü r d e d e olsa, m ü c a d e l e y i s o n a e r d i r m e k , ş ü p ­
h e v e t e r e d d ü t l e r i izale e t m e k için, yukarıdaki suali s o r ­
m a y a ve b u n a c e v a p v e r m e y e , y a n i ilim k a r ş ı s ı n d a di­
n i n h u s u s i y l e İslâmiyetin alması g e r e k e n vaziyeti tayin
ve tesbit etmeye mecburuz.

Bu suale cevap olarak ileriye sürülen


düşünceler:
M o d e r n ilmin h e r g ü n b i r a z d a h a genişleyen h â k i m i ­
yeti k a r ş ı s ı n d a din n e y a p m a h ve nasıl bir vaziyet a l m a ­
hdır, s u a h n e c e v a p o l a r a k şöyle b i r d ü ş ü n c e ileriye sü­
rülebilir. Nitekim, b a ş t a m e ş h u r b i r F r a n s ı z p r o t e s t a n
ilâhiyatçısı'"^'olmak ü z e r e , b i r çokları t a r a f ı n d a n b u dü­
ş ü n c e ileri s ü r ü l m ü ş t ü r .
İlmin a r t a n k u d r e t i ö n ü n d e din, o n u n l a m ü c a d e l e y e
g i r i ş m e k t e n ve o n a m u a r ı z bir sistem gidişi a l m a k t a n
m u h a k k a k s u r e t t e k a ç m m a h v e ilmin m u ' t a l a r ı n a b o ­
y u n eğmeli, b u m u ' t a l a r a asla y a b a n c ı k a l m a m a h d ı r .

(119) LauİsAugusle Sabalİer (1839-1910). Bakınız: Science et religion Emil


Boutrou.
Bilâkis, a n a akide ve e r k â n ı n ı m u h a f a z a etmekle b e r a ­
ber, din kendini ilmin muştalarına ve h a k i k a t l e r i n e inti­
b a k ettirmelidir.
Bu g ö r ü ş s a h i p l e r i n e g ö r e , b u g ü n din, e s k i d e n o l d u ­
ğ u gibi, i n s a n ve cemiyet ü z e r i n d e u m u m î ve m u t l a k b i r
hâkimiyet i d d i a s ı n a kalkışamaz. Din b u varlıkları b u ­
g ü n üim üe p a y l a ş m a y a m e c b u r d u r . D i ğ e r t a r a f t a n , b u ­
g ü n din, kendi k a b u ğ u n a çekilip b i r nevi inziva h a y a t ı
d a y a ş a y a m a z . Ç ü n k ü , evvelâ, b u g ü n i n s a n ve c e m i y e t
d i n e ve o n u n n e ş r e t t i ğ i m a n e v i h a v a y a h e r d e v i r d e n
d a h a çok m u h t a ç t ı r . Saniyen, infirada g i d e n ve inziva­
ya çekilen din, belki bir z a m a n g ö n ü l l e r d e t u t u n u p y a ­
şayabilir, fakat gitgide h a v a s ı z kalan n e b a t gibi, s o l u p
d ö k ü l m e y e m a h k û m olur. B i n a e n a l e y h b u g ü n din, h e r
d e v i r d e n çok, içtimaîleşmeye, infirada değil, içtimaîliğe
gitmeğe mecburdur.
İmdi b ü t ü n m e s ' e l e b u n u t e m i n d e d i r . Nasıl edelim
de dini h e m inzivaya çekilmekten kurtaralım, h e m d e
o n u m o d e r n ilmin hakikati eriyle b a r ı ş t ı r ı p b u iki d i s i p ­
lini o m u z o m u z a yürütelim.
B u n u n için diyorlar, yapılacak iki iş v a r d ı r : Evvelâ,
dini hakikat en k e n d i n d e n o l m a y a n ş e y l e r d e n , b i r t a ­
kım haşviyat ve k a ş r i y a t t a n , efsane ve e s a t i r d e n ayıkla­
mak; saniyen, o n u h a k i k a t e n k e n d i n d e n ve k e n d i n i n
olan u n s u r ve e s a s l a r ü z e r i n d e o t u r t m a k , yani ilk d e v ­
rin safvetine irca etmek lâzımdır.
Dinî b i r takım h a ş v i y a t t a n , efsane v e e s a t i r d e n t e ­
mizlemek ve o n u sırf k e n d i n d e n olan e s a s l a r ü z e r i n e
o t u r t m a k lâzım o l d u ğ u n d a h e r k e s mutabıktır. Fakat,
d i n d e n gibi g ö r ü n ü p de h a k i k a t t e d i n d e n o l m a y a n şey­
ler n e l e r d i r ? B u n l a r diyorlar, evvelâ ilim ve felsefe
mes'eleleri, s o n r a d a b e ş e r i otoritelerdir.
Bir kere, ilmî bilgi ve m u ' t a l a r ve felsefi m e s ' e l e l e r
d i n d e n değildir. Din n e ilim ve felsefe, n e t a r i h v e c o ğ ­
rafyadır. D i n d e m a d d e n i n ve m a d d e y e ircaı kabil fikir
ve bilgilerin yeri yoktur. O b i r r u h ve m a n a alemidir.
D i n d e i h m ve marifet mes'eleleri y e r a l m a h d ı r Din in­
s a n ı n b i l m e ihtiyacını değil, İ n a n m a v e b i r ideale b a ğ ­
l a n m a ihtiyacını k a r ş ı l a r G e r ç i vaktiyle b ü y ü k dinlerin
z u h u r u n d a din, i n s a n l a r ı n aynı z a m a n d a b i l m e ihtiyacı­
n a d a c e v a p v e r m e z o r u n d a kalmıştır. B u n u n içindir ki,
d i n l e r d e ihm v e felsefe bahisleri, h a t t â tarih, coğrafya
ve felakiyat bilgileri y e r a l m ı ş t ı r F a k a t b u g ü n b ü t ü n b u
ilimler d i n d e n ayrılmış v e ayrı m e t o d l a r a b a ğ l a n m ı ş
ayrı b i r e r disiplin teşkil etmiştir.
Dine i h m v e felsefe k a r ı ş t ı r m a k , ilim ve felsefe
mes'elelerini m u k a d d e s kitapların naslariyle izaha kal­
kışmak, diyorlar, devirler i ç i n d e ve d u r m a d a n ilerleyen
i n s a n aklı ve' ilmi ö n ü n d e , dini, t e z a t t a n t e z a d a d ü ş ü r ­
m e k t i r E ğ e r b u g ü n ü n b ü y ü k dinleri ilmin terakkileri
k a r ş ı s ı n d a m ü ş k i l d u r u m d a iseler ki böyledir, b u n u n
b a ş h c a s e b e b i , ihm v e felsefe y a p m a y a kalkışmış olma­
ları ve b u s u r e t l e roUerinin v e tabii s a h a l a r ı n ı n h u d u d u ­
nu aşmış bulanmalarıdır.
Ş u n u bilmelidir ki, din ile ilim ayrı ayrı iki s a h a d ı r ve
iki ayrı m e l e k e n i n m a h s u l ü d ü r İlim, aklın, din de r u h u n
ve g ö n l ü n m a h d ı r . B u n l a r i n s a n h a y a t ı n ı n iki ayrı ihti­
yacını karşılar: İhm aklın bilme ihtiyacına, d i n d e r u h u n
i n a n m a ve b u s a y e d e h u z u r ve s e k i n e t e e r m e ihtiyacına
c e v a p verir. B i n a e n a l e y h n e ilmin d i n d e n , n e d e dinin
ilimden b e k l e y e c e ğ i b i r şey y o k t u r Ç ü n k ü din, ilmin
m e v z u u o l a n m a h s u s ve m e r î âlemin d ı ş ı n d a ve ötele­
r i n d e b i r s a h a d ı r . Din m e ş e i n i i n s a n içini d u r m a d a n tır­
m a l a y a n kifayetsizlikten, acizden, sefalet ve m ü z a y a k a
h i s s i n d e n alır. Bu his ise, i n s a n ı n ü s t ü n ve aşağı, insanî
ve h a y v a n î iki t i y n e t i n d e n h a y v a n î olanının çok kere in­
s a n î t i n e t t e h a k i m olması e n d i ş e s i n d e n ve, k o r k u s u n ­
d a n d o ğ a r . İşte b ö y l e b i r e n d i ş e ve k o r k u içindeki in­
s a n , dinin k u r t a r ı c ı ve sekinet verici m a n e v i y a t ı n a sarı­
lır ve b u s a y e d e h u z u r ve r a h a t a e r e r ve kurtulur.
Dikkat edelim ki, diyorlar, b u n e t i c e y e din, bize yeni
bilgiler v e r m e k y a h u t m e v c u t bilgilerimizi g e n i ş l e t m e k
suretiyle değil, sırf benliğimizi ü s t ü n tinetimizin i n s a n i
t e m a y ü l l e r i n e d o ğ r u y ü k s e l t m e k suretiyle ulaşır. B a ş k a
b i r deyişle din, d o ğ u m d a n ö l ü m e kadar, h e r n e vaziyet­
t e o l u r s a k olalım, bizi hiç t e r k e t m e y e n k e d e r , e n d i ş e
k o r k u v e ıstırap gibi acizlik sefaletleri k a r ş ı s ı n d a içimi­
zin yalvarışıdır. Din b u yalvarışa ilim v e felsefe yolu ile
değil, i r a d e ve g ö n ü l yolu ile ulaşır. D i n d a r ı n n a z a r m d a
ilmin bize t a b i a t ve t e k â m ü l k a n u n l a r ı diye ö ğ r e t t i ğ i
k â h reel ve k â h farazi k a n u n l a r , h e p ilâhi i r a d e n i n ezeli
b i r e r tecellisinden ibarettir.
Hülâsa, bu görüşü müdafaa edenlerce, dindar olmak
ve dini b i r h a y a t y a ş a m a k için i n s a n ı n yalnız ü ç ş e y e i h ­
tiyacı v a r d ı r ; Kendini d a i m a Allah'ın h u z u r u n d a n a z a r ı
ve i r a d e s i altında h i s s e t m e k -Allah'a ibadet, d u a ve m ü -
n a c a t yolu ile kulluk edip yalvarnıak ve y a k l a ş m a k - Al­
lah'ın m e r h a m e t v e m a ğ f i r e t i n d e n ü m i t k e s m e m e k .
Ş ü p h e y o k t u r ki, b u ü ç şey ilmin h u d u t l a r ı d ı ş ı n d a v e
o n u n h â k i m i y e t i n d e n çok uzaklardadır. İlim n e k a d a r
terakki e d e r s e etsin akıl n e k a d a r yükselirse yükselsin,
i n s a n o ğ l u k e n d i m b u ü ç ihtiyaçtan k u r t a r a m a y a c a k t ı r .
İlim ve akıl b u ihtiyaçları g i d e r m e y e katı g e l e m e y e c e k ­
tir. Fakat, diyorlar, d i n d a r olmak ve b u ü ç ihtiyacı k a r -
ş ü a m a k için yalnız Allah'a i m a n kâfidir. Bu h u s u s t a n e
n a s s ' a ve nakl'e, n e d e hususiyle b e ş e r i otoritelere y a n i
n e b i ve veli gibi Allah üe kul a r a s ı n a g i r e n vasıtalara lü­
z u m ve ihtiyaç vardır.
B u g ü n d i y a n e t mes'eleleriyle a l â k a l a n a n i n s a n l a r ı n
b i r ç o ğ u t a r a f ı n d a n kabul ve m ü d a f a a edilen ve b u g ü ­
n ü n b i l h a s s a yarı m ü n e v v e r l e r i n i n p e k h o ş u n a g i d e n
b u g ö r ü ş ü z e r i n d e biraz d a h a duralım, t a ki karanlık t a ­
rafı kalmasın!
Dinde sübjektivizm:
Zamanımızda münevver geçinenlerden birçoğu
g a r p t a k i b u c e r e y a n ı taklit e d e r e k , dini sırf b i r his m e v ­
zuu a l m a k t a o n u " n a s " t a n , " n a k i r ' d e n h a t t â " v a h y "
den"^" bile a y ı r m a k t a ; b u n l a r ı ikinci p l a n a b ı r a k m a k t a ,
hatta bunları bütün bütün dinden çıkarmak istemekte­
dir. B u n a g ö r e d i n n a s ' t a n , n a k i l ' d e n ayrı b i r şeydir, b i r
his v e b i r iç hayatıdır.
Bu g ö r ü ş e " d i n d e sübjektivizm" (= batmihk) d e n i r ki
A v r u p a ' d a kökleri t â Reform h a r e k e t l e r i n e uzanır."-"
Filhakika dinî y a h u t d a d i n d e sübjektivizm'e ilk yolu
a ç a n ş a h s i y e t . A l m a n p r o t e s t a n h ğ ı n ı n k u r u c u s u olan
M a r t i n L u t h e r (1483-1561) sayılır. Bu telâkki, onsekizin­
ci a s r ı n F r a n s ı z ansiklopedicileriyle'"^' kuvvetlendikten
s o n r a g e ç e n a s r ı n ikinci yarısı içinde "Yeni Hrıstiyan­
hk" m e z h e b i n i d o ğ u r m u ş t u r . Bu m e z h e b i n belli b a ş h
şahsiyetleri a r a s ı n d a m e ş h u r R u s r o m a n c ı s ı v e edibi
Tolstoi (1828-1910) vardır. B u mütefekkir; "Beni Hrısti-
yanlıği benimsetmekten alıiioyan şey, İsa'dan rivayet
edilen nakiller ve metinlerdir; bunlar olmasa çoktan
Hrıstiyanlığı benimseyeceğim../' diyordu. Fakat b u sö­
zü ile Tolstoy a ğ a ç s ı z m e y v e olsun istiyordu d a farkın­
d a değildi.

(120) Burada nas kelimesini (kitap) (dogme=) karşılğı alıyor ve bundan bir
dinin akide ve erkânının esaslarını ihtiva eden İbare ve metinleri, nakil kelimesi­
ni "sünnet", "badis" (tradition^) karşılığı alıyor ve bir dinin Peygamberinden nak­
len gelen söz ve hareketlerin mecmuu ve (vahiy) kelimesinden de bir dinin Al­
lah tarafından peygambere bildirilen hakikatlerini kasdediyorum.

(121) Reform hareketleri diye On altıncı asır başlarında Avrupa'da ortaya


çıkan dini ve siyasi cereyanlara denir. Katolikliğe ve onu temsil eden Papalığa
karşı bir nevi isyan şeklini alan bu cereyanların başında Martin Luther adında bir
Alman papazı vardı.

(122) Ansiklopediciler diye, Onsekizinci asırda Fransa'da ilim, felsefe,


san'at, edebiyat mevzuları üzerinde çıkarılan büyük bir kamusun muharrir ve
müelliflerine denir. Bunların başında meşhur Fransız mütefekkir ve edibi Vol­
taire, Diderot ve d'Alemberl gibi o devrin din ile mücadele edenleri vardı.
(Bakınız: Not: 2)
Dikkat e d e n l e r c e bilindiği üzere, dini sübjektivizm y a ­
h u t batmilik aslında felsefî sübjektivizm'e b a ğ l a n ı r ki,
b u n u n d a bilhassa müdafii. A l m a n filozofu F i c h t e ' d i r
(1762-1814). Bu filozof, felsefi s a h a d a , mutlak b i r sübjek­
tivizm'e kail olmuştur. B u n a g ö r e "Ben"siz b e n d e n b a ş ­
ka, b e n i m dışımda hiç b i r şey yoktur. B e n d e n h a r i ç ola­
rak n e v a r d ı r ki, o b e n i m "benliğim"in haricileşmesin-
d e n h a r i c e a k s e t m e s i n d e n b a ş k a b i r şey değildir. B u n u n
delili ş u d u r ki, b e n yok o l d u ğ u m yani ö l d ü ğ ü m z a m a n ,
n e b e n varım, n e d e b a ş k a b i r şey vardır. Şu h a l d e b e n i m
için v a r olan şey, b e n i m ile kaimdir, b e n i m dışımda biza­
tihi kaim varük yoktur."-'"
İşte dinî sübjektivizm'e sapanlar, Fichte'nin b u fikrin­
d e n istifade etmekte d a h a d o ğ r u s u b u fikri dinî s a h a y a
naklederek şöyle düşünmektedirler;
Din i n s a n d a derin b i r his, bir duyuştur. Bu, his, kendi­
n e yetersizlik ıstırabı çeken i n s a n d a , evvelâ sabit v e s a ğ ­
lam b i r m e s n e d e d a y a n m a ihtiyacı d o ğ u r m a k t a d ı r . Sani­
yen, ayni his, insanı çok ü s t ü n b i r ideale, bir fevkalbeşe-
riliğe v e b i r namütenahilik âlemine d o ğ r u yükseltmekte­
dir. Böyle b i r ihtiyaç içinde böyle b i r ideale uzanış v e
yükselişdir ki, bize Allah'ı bulduruyor. Şu halde, diyor­
lar, Allah fîkri bizden, bizim ideal ihtiyacımızdan d o ğ ­
maktadır. Yine ş u halde, Allah bizi değil, biz (hâşâ) Al­
lah'ı yaratmaktayız. İçimizin b o ş l u ğ u n u yüksek b i r ideal
ve ümit ile d o l d u r m a ihtiyacımızdır ki, bize Allah'ı bul­
d u r m a k t a d ı r . Fakat, diyorlar, yine, b u hakikati b u l m a k v e
d i n d a r olmak için n e nebiye v e veliye ihtiyacım vardır,
n e d e n a s s ' a v e nakl'e. Bu h u s u s t a b a n a seüm hissim kâ­
fidir"-" Ç ü n k ü din t a m a m i y l e hissi v e d e r u n i b i r h a y a t -
tır.»^^'

(123) Bakınız: A. Foullee, Histoire de la Plıilosophie, pa: 437, ed. 18 c.

(124) Bu satırlann sahibi vaziyetinin sağlamlığından ve davasının sıhhat ve


kuvvetinden emindir. Binaenaleyh muarız görüşlen bizzat sahiplerinin gördük­
ten ve anladıktan gibi anlatmakta hiç bir beis görmemektedir.

(125) Bahsettiğimiz sübjektivizm daha On dukuzuncu asırda bile moda olmuş­


tu. İnce Fransız şairlerinden Musset, hususiyle Türk dostu meşhur Lamartine, sübjek­
tivizm'e mütemayildir, iamartine'in şu kıt'ası, bence sübjektivizm'in şaheseridir:
Dinde sübjektivizm, manevi bir sükût
ve tereddinin alâmetidir:
A v r u p a ' d a g e ç e n a s n n s o n l a n n d a b i r nevi m ü n e v -
verlik hastalığı v e b i r fikri n e v r a s t e n i gibi yayılan b u t e ­
lâkki, m a d d i b a k ı m d a n ç o k ileri gitmiş, fakat m a n e v i y a ­
tı o n i s b e t t e g e r i d e kalmış t o p a l b i r m e d e n i y e t i n eseri
ve b i r s ü k û t alâmeti idi. Bu telâkki, Hrıstiyanhk ve m ü s -
lümanlık gibi s e m a v i dinlerin istediği v e emrettiği r u h î
disiplin v e m a n e v i t o p a r l a n m a m e c b u r i y e t i n d e n yakayı
sıyırmak için m a n e v i salakhğın ileriye s ü r d ü ğ ü b i r b a ­
h a n e d e n ibaretti. Bu telâkki, h a y a t ı sırf yiyip içip e ğ l e n ­
m e d e n i b a r e t g ö r e n s a n s ü a l i z m ' i n d ü n y a y ı felâketlere
s ü r ü k l e m e y e b a ş l a ğ ı b i r d e v r i n h a b e r i çişiydi. Bu telâk­
ki ile, n i c e ş a i r filozof, mütefekkir, i n s a n h k d ü n y a s ı n ı n
b a ş ı n a y i r m i n c i asrın, iki D ü n y a H a r b i gibi y e r g ö t ü r ­
m e z felâketlerini ç a ğ ı r ı y o r l a r d ı d a farkında değillerdi.

Dini sübjektivizmin tenkidi:


Ş u h a l d e , "dini sübjektivizm" y a h u t "batmihk" d e d i ­
ğimiz b u telâkkiye g ö r e , d i n s a d e c e i m a n yani iç h a y a ­
tıdır. R u h cismin, m a n a h a r f v e kelimenin, fikir ifade­
n i n ayni o l m a d ı ğ ı bilâkis, b u n l a r ayrı şeyler o l d u ğ u gi­
bi, d i n d e n a s v e nakl'in aynı değildir v e dine nisbetle
n a s v e naki sırf b i r e r zarftan ibarettir.

Q u e tes temples Seigneur, sont etroits pour mon, âme!..


Tombez, murs İmpuissanis, tombez!
Laissez-maİ voir ce ciel que vols me derobez!
Arcbitecte divin, tes domes sont de flamme!
Que tes temples. Seigneur, sont Ğtroits pour mon âme!
Tombez murs impuissants tombez!
Senin mabetlerin Allah'ım, benim ruhum için ne kadar dardır!... Yıkılın, kud­
retsiz duvarlar, yıkılın! Bırakınız beni, o nazarlarımdan gizlediğiniz semayı
göreyim! İlâhi mimar, senin kubbelerin alevdendir! Senin mabetlerin, Allahım,
benim ruhum için ne kadar dardıd Yıkılın kudretsiz duvarlar, yıkılın! Bırakınız
beni, o nazarlarımdan gizlediğiniz semayı göreyim!..
(Harmonies poatiques et religiuse, Lİv. I, II.)
İlk b a k ı ş t a çok cazip v e güçlükleri halleder g ö r ü n e n
b u teklif ve telâkki, dikkat edilirse, t a m a m i y l e b i r safsa­
t a yığmıdır. Dini, n a s v e n a k i l d e n a y ı r m a k ve o n u sırf
b i r g ö n ü l işi g ö r m e k , h a k i k a t t e , o n u i n k a r e t m e k v e g ö ­
n ü l l e r d e n d i n fikrini k a z ı m a y a gitmektir.
N a s ve n a k i l d e n ayrı b i r din, din olmaz; b u belki b i r
felsefi m e s l e k (doctrine) ve k a n a a t olur. Din ile felsefî
meslek v e y a sistem a r a s ı n d a giderilmesi kabil o l m a y a n
b ü y ü k farklar vardır. Bir k e r e , felsefi b i r meslek sırf ak­
lın b u l d u ğ u ve d e r i n bir c e h d ile elde ettiği b i r bilgi sis­
temidir. B i n a e n a l e y h aynı b i r ş a h s ı n felsefî m e s l e k ve
kanaati y i n e aklın b u l a c a ğ ı ve elde e d e c e ğ i d i ğ e r b i r
sistem ile sarsılabilir ve değişebilir. Halbuki hakiki d i n ­
d a r ı n dini k a n a a t ve b a ğ h l ı ğ ı - irtidat h a s t a h ğ ı m ü s t e s ­
n a - ö l ü m ü n e k a d a r d e v a m eder. Hakiki d i n d a r c a i n a n ­
dığı din, hakikatin t a m aynıdır. Saniyen, felsefî b i r m e s ­
lek ve sistem, i n s a n l a r a kuvvetli ve devamlı b i r h a r e k e t
ve m ü n a s e b e t tarzı tayin edip b i r cemiyet nizamı v ü c u ­
d a g e t i r e m e z . Nitekim b u g ü n e k a d a r hiç biri g e t i r e m e ­
miştir. Ç ü n k ü felsefî meslek ve sistemler, i n s a n aklı,
eseri oldukları için, d a i m a i n s a n aklının h u d u t l a r ı için­
d e k a l m a y a m a h k û m d u r l a r . Halbuki insan, b a ğ l a n m a k
ve içten gelen bir sevgi v e y a k o r k u ile itaat e t m e k için
aklın i d r a k havsalasını a ş a n b i r ideale, b i r fevkalbeşer-
liğe m u h t a ç t ı r . Ç ü n k ü i n s a n eksiktir, kasir ve âcizdir.
İmdi din, i n s a n ı n b u ideal, b u fevkalb eş erlik ihtiyacına
c e v a p verir. Ç ü n k ü din, i n s a n aklının ve m a d d i m a h s u -
satın d ı ş ı n d a n ve ü s t âlemin n a m ü t e n a h i l i k l e r i n d e n k o ­
p u p gelen hakikatler sistemidir. Gerçi dinin akla h i t a p
e t m e z ve akıl ile i d r a k edilemez tarafları ve h ü k ü m l e r i
yok değildir; fakat o n u n asılları ve erkanı akhn ve m a h ­
s û s u n d ı ş ı n d a b i r harikuladeliktir yani bir kelime ile,
din vahydir. Vahy, h e r h a n g i b i r felsefi meslek ve s i s t e m
gibi yalnız akla değil, h e m d e b i l h a s s a t e h a s s ü s e v e i r a ­
d e y e h i t a p eder. Din teakkul, t e h a s s ü s ve i r a d e gibi ü ç
b ü y ü k insani melekeyi b i r d e n t e s h i r elinde tutar. Bu-
n u n içindir ki, dinin i n s a n l a r ı v e cemiyetleri sevk v e
i d a r e h u s u s u n d a , h i ç b i r felsefi d o k t r i n v e sistemle öl­
çülmesi m ü m k ü n o l m a y a n b i r kuvveti vardır. Yine b u ­
n u n içindir ki, h i ç b i r felsefi d o k t r i n , dinler k a d a r n e t a ­
r a f t a r t o p l a y a b i l m i ş , n e d e o n l a r k a d a r d e v a m edebil­
miştir. Yukarıda d a kaydettiğimiz gibi, g e ç e n a s r ı n o r ­
t a l a r ı n d a F r a n s a ' d a b ü y ü k v e m e ş h u r b i r filozof, A u -
g u s t e C o m t e , insanlık dini diye b i r d i n icat etmişti. Bu
m a d d e v e ş e h v e t p e y g a m b e r i n i n icat ettiği b u dinin
ü m m e t i , b i r k a ç y ü z kişiyi, ö m r ü d e b e ş o n seneyi g e ç ­
m e m i ş t i r B u n a m u k a b i l , o n d ö r t a s ı r d a n b e r i yüzlerce
m i l y o n i n s a n m takdis ettiği İslâmiyeti d ü ş ü n ü n ü z !

Hayır, d i n yalnız i m a n d a n i b a r e t olmadığı gibi, m a ­


kulün i d r a k i n d e n d e i b a r e t değildir."^^' Gerçi akıl bize
Allah'ı sezdirir. F a k a t Allah'a y a k l a ş t ı r a n v e O ' n u n rıza­
sını t a h s i l e g ö t ü r e n yolu b u l d u r a m a z . Ç ü n k ü akıl, b e ş e ­
ri h e r m e l e k e v e kuvvet gibi m a h d u t t u r , zayıf ve âcizdir.
Akıl yalnız m a d d e y i v e m a d d e y i ircaı kabil makulâtı id­
r a k edebilir. Halbuki m a d d e n i n v e b u nevi makulâtın
d ı ş m d a b i r â l e m v e b i r n â m ü t e n â h i l i k v a r kî, b e ş e r aklı
b u n u g e r ç i h a y a l m e y a l sezer, fakat o n a nüfuz v e o n u
idrak v e i h a t a e d e m e z . İşte o alemi bize n a s v e nakil,
h ü l â s a v a h y bildirir v e AUah'a g ö t ü r e n yolu bize v a h y

(126) Evet fikir ifadeden, mana kelimeden ibaret değildir. Fakat ifadeden ay-
n fikir, kelimeden ayn mana, fikir ve mana değil, bu sadece bir vehim ve hayal­
dir. Fikir, fikir olmak için ifadeye, mana, mana olmak için kelimeye nasıl muhtaç
ise, din de din olmak için nas'a ve nakl'e muhtaçtır
Kabul ederim ki, Allah'a iman dinin en asli bir rüknüdür Mü'min İle münkir
her şeyden evvel bu noktada ayn lir. Fakat imanın dince tarif edildiği üzre olması
şarttır. Böyle olmayıp da, mesela,tabiat üstü mücerret bir kuvvetin varlığına
inanmak yahut Allah'ı (Pantheiste)lerin yaptığı gibi, yarattığı eşya ve kainaün ay­
nı almak İman değildir.
(P3ntheiste)Ier ve (Pantheİsme) = (vücudiye mezhebi) de üstün bir kuvvetin
varlığına inanmaktadır. Fakat onlara göre, bu kuvvet eşya ve tabiat ten ayrı, zati
sıfatlarla muttasıf bir varlık değil, eşya ve tabiatte meknuz ve onun aynıdır. (Bu
mevzuda bakınız: Maddiyyün Mezhebinin İzmihlali, İsmail Fenni, Merhum.)
vasıtasiyle P e y g a m b e r gösterir. Din ise, v a h y i n bildir­
diği ve P e y g a m b e r i n g ö s t e r d i ğ i yol demektir.
Din, d i y o r u m , yalnız r u h v e m a n a değildir, aynı za­
m a n d a ameldir, yani m u a y y e n b i r h a r e k e t tarzı ve t u t u ­
lacak b i r h a y a t yoludur. Bu yolu v a h y a ç a r ve i ş a r e t
eder. İ n s a n için b u yolun ışığı ve r e h b e r i n a s ve naki yâ­
ni, b i r kelime ile. P e y g a m b e r d i r . Vahysiz, p e y g a m b e r
olmaz. N a s ve nakilsiz de. din olamaz. İnsan, t e k r a r e d e ­
yim ki, akh ile Allah'ı bulabilir, fakat dini yâni A l l a h ' a
isal e d e n yolu b u l a m a z . Bu yolu P e y g a m b e r gösterir.
D i n d e n nebiyi ç ı k a r m a k sırf akla kıymet v e r i p o n a b a ğ ­
l a n m a k v e netice itibariyle m a h d ü d e ve faniye b a ğ l a n ­
m a k ve şehvaniliği m ü d a f a a etmektir. B i n â e n a l e y h , in­
s a n yalnız nebiye değil, veliye d e m u h t a ç t ı r . Ç ü n k ü n e ­
b i d e n veli'de m ü r ş i t ye hadidir. Nebi gibi hakiki veli d e
mürşittir. Ç ü n k ü veli, z ü h d ü ve takvasiyle Allah'a yak­
laşmış b i r insandır. Fikir t a r i h i n i n en b ü y ü k d e h a s ı s a ­
yılan Eflâtun, aklı ile ve i n s a n a h a y r e t v e r e n ilminin
vüs'atiyle Allah'ı b u l m u ş t u r . H a t t â Allah'ın v a r h ğ ı n ı ve
birliğini eskimez delillerle ispat b ü e etmiştir. B u n u n l a
b e r a b e r Eflâtun, b i r din tesis e d e m e m i ş , b i r p e y g a m ­
b e r h a t t â bir d i n d a r olamamıştır. Bu h u s u s t a Eflâ-
t u n ' d a eksik olan, akıl ve ilim d e ğ ü d i . O n d a p e y g a m b e r
o l m a k için eksik olan vahiydi, d i n d a r olmak için de "hi­
d a y e t " y â n i Allah'a g ö t ü r e n yola girmekti. B u n a m u k a ­
bil, b i r d e Hazret-i M u h a m m e d ' i d ü ş ü n ü n ü z : Bu şanlı
P e y g a m b e r , ü m m i idi. Yâni fâni b i r h o c a d a n d e r s a h p
ö ğ r e n m e m i ş t i . O ' n u n bir h o c a s ı v a r d ı ki, h o c a l a r ı n h o ­
casıydı. O ' n u n hocası, v a h y yolu ile, Allah idi. B u n u n
içindir ki, Hazret-i M u h a m m e d ' i n ilmi Eflâtun'un v e y a
h e r h a n g i b i r âlim ve filozofun ilmi gibi, akim, t e c r ü b e
ve m ü ş a h e d e n i n h u d u t l a r ı içine sıkışıp kalmamıştı.
Şanlı P e y g a m b e r ' i n ilmi, bilâkis, akim ö t e l e r i n d e ve h e r
fâninin idrâk h a v s a l a s ı n a s ı ğ m a y a n â l e m l e r d e y ü z m e k ­
teydi.
Netice: B u g ü n Eflâtun'u bilen v e o n a intisap e d e n
m a h d u t z e k â l a r a m u k a b i l , Hazret-i M u h a m m e d y ü z ­
lerce m i l y o n i n s a n g ö n l ü n d e y a ş a m a k t a d ı r . İşte b u fark,
i n s a n l a r a h a k i m olmakta v e o n l a r ı sevk ve i d a r e e t m e k ­
t e akıl ile v a h y a r a s ı n d a k i f a r k t a n ileri gelmektedir.
H ü l â s a , dini n a s ve n a k i l d e n ayırmak, t e k r a r e d e y i m
ki, d i n fikrini k ö k ü n d e n baltalamaktır. N a s ve nakU h u ­
r a f e d e n temizleyelim v e dini ilk devirlerinin temizliğine
kavuşturalım denirse, b u n u üzerinde durulmaya değer
b i r fikir k a b u l e d e r i m . F a k a t dini n a s ve n a k i l d e n ayıra­
lım v e o n u sırf b i r g ö n ü l işi h a l i n e koyalım, d e n i r s e , b u ­
n a c e v a b ı m : H a y ı r asla!

Dini nas ve nakilden değil,


ilim ve felsefeden bile ayırmak doğru olmaz:
Bu, k e n d i h e s a b ı m a dini, değil n a s ve nakilden, ihm
ve felsefeden a y ı r m a y a kalkışmayı bile y e r i n d e bul­
m a m . Ç ü n k ü b u da, n e t i c e itibariyle, dini sırf bir iç h a ­
yatı v e g ö n ü l işi g ö r m e k v e k a b u l etmektir. Halbuki din,
tıpkı i h m gibi h a y a t içindir, y o k s a b i r zaviye ve m a n a s ­
tır m e t a ı değildir. Dini ilim v e felsefeden ayırmak, o n u n
y a ş a n ı l a n h a y a t ile alâkasını k e s m e k ve b i n n e t i c e o n u
ölüme m a h k û m etmektir
Ş u d a v a r ki, din ile ihm v e felsefeyi b i r b i r i n d e n ayır­
m a k i h m d e n k o r k u p kaçmaktır. F a k a t din, ilimden
k a ç m a m a l ı ve u z a k l a ş m a m a l ı , bilakis o n a yaklaşmalı ve
ilmin e n y e n i bilgi ve m u ' t a l a r i y l e b e z e n i p z e n g i n l e ş m e -
hdir. H e m b u g ü n n e r e y e kaçacaksınız? G e ç e n a s ı r d a
dîn v e ilim diye iki ayrı s a h a d ü ş ü n ü l e b i l i r ve dini ilmin
hiç b i r veçhile el a t a m a y a c a ğ ı e m i n b i r s a h a d a y a ş a t ­
m a k m ü m k ü n olurdu. F a k a t z a m a n ı m ı z d a b u i m k â n
k a l k m ı ş t ı r gibi g ö r ü n ü y o r . B u g ü n ilmin el a t m a d ı ğ ı k ö -
ş e v e b u c a k -hiç k a l m a m ı ş t ı r d e m i y e y i m a m a - çok d a ­
ralmıştır.
E s k i d e n i n s a n d a k i v i c d a n t e z a h ü r l e r i ve ş u u r halle­
ri; içine girilmez ve e s r a r ı keşfedilmez m u a m m a l a r idi.
İlim b u m u a m m a l a r a el s ü r m e y e b ü e c e s a r e t e d e m e z d i .
İlimden k a ç a n din, hiç olmazsa, b u m u a m m a l a r kalesi­
n e sığınıp kendini k u r t a r a b i l i r d i . Ç ü n k ü y a k ı n s e n e l e r e
kadar, ilim sırf fizik h a d i s e l e r ü z e r i n d e y ü r ü m e k t e ve
b u n l a r ı n k a n u n l a r ı n ı b u l m a y a ç a h ş m a k t a y d ı . D i n ise,
m a n e v i y a t alemine ait o l d u ğ u için, m e v z u u m a d d e d e n
i b a r e t olan ilimden k a ç m a k l a kurtulabilirdi. Z a m a n ı ­
m ı z d a b u n a i m k â n kalmamıştır. Ç ü n k ü b u g ü n ilim, b u
m u a m m a l a r kalesini d e fethetmiş v e i n s a n içi d e d i ğ i m i z
b u e s r a r dolu m a h z e n e d e girmiştir. B u g ü n " E t a t s d e
C o n s c i e n c e " yâni v i c d a n t e z a h ü r l e r i y a h u t ş u u r halleri
denilen m e s e l â t e h a s s ü s , taakkul, tefekkür, t e e s s ü r v e
t e h a s s ü r gibi melekelerimiz e n i n c e n o k t a l a r ı n a k a d a r ,
psikoloji ilminin m e v z u u n a ve tetkik s a h a s ı n a m a l o l -
muştur.
Ş u h a l d e dîn, b u g ü n ilimden k a ç m a k l a yakasını k u r ­
t a r a m a z , sığınacak e m i n b i r y e r b u l a m a z . Yine ş u h a l ­
de, k a ç m a m a l ı , bilâkis d u r u p dikilme ve m u ' t a l a r ı n ı ,
ilmin m u ' t a l a r m a tevfik e d i p b a r ı ş t ı r m a y a ç a h ş m a h d ı r .
İlmîn zayıf taraflarını yoklamalı, o n u n kifayetsizliklerini
keşfe çahşmali; h ü l â s a b u g ü n dîn, ilmin yânî i n s a n ak­
lının ve zekâsının h u d u d u n u tâyin ve tespit etmelidir.
B u g ü n , yirminci a s ı r d a din; ilîm k a r ş ı s ı n d a ancak, fakat
a n c a k b u şartlara ve b u e s a s l a r a d a y a n a r a k tutunabilîr.

Dinde nas ve nakil esastır:


Dîn, sırf vicdani b i r şey, b i r g ö n ü l işi değildir; o ay­
nı z a m a n d a ferdî ve içtimaî b i r h a y a t nizamıdır. Bu ni­
zamı ise n a s l a r ve nakiller k u r a r . Bunları d a v a h y bildi-
rir. B i n a e n a l e y h v a h y e d a y a n a n n a s l a r ve b u n l a r ı bize
izah e d i p a n l a t a n nakiller d i n d e esastır. N a s ve nakli
d i n d e n çıkarırsanız, g e r i d e şekk ve i b h a m ile karışık sa­
de b i r seziş ve b i r çıplak d u y g u kalır ki, din b u değildir.
Din m e f h u m u n d a n n a s v e nakli ayırıp ç ı k a r m a k
m ü m k ü n olmadığı gibi, ilim ve felsefe mes'elelerini de
ç ı k a r m a k m ü m k ü n olmaz.
Kabul e d e r i m ki, dinlerin m u k a d d e s kitapları, h u s u ­
siyle İslâm'ın K u r ' â n - ı Kerim'i n e bir felsefe k a m u s u ­
dur, n e d e bir t a r i h ve k o z m o ğ r a f y a el kitabıdır. B u n u n ­
la b e r a b e r , b u ilâhî k e l â m s a d e c e b i r d u a ve m ü n a c a a t
koUeksîyonu d a değildir. G e r ç i o n d a d u a ve m ü n a c a a t
d a vardır, fakat asıl K u r ' â n - ı Kerim, y u k a r ı d a d a kay­
d e t t i ğ i m gibi, ferdi v e içtimaî hayatımıza d a i r hukuki-
yatı, ahlâk ve a d a b ı , siyasiyatı ile d ö r t başı m a m u r bir
n i z a m k u r m u ş ihm v e felsefeye t e m a s e d e n d e r i n g ö ­
r ü ş l e r vermiştir. Ve a s ı r l a r içinde, yüzlerce milyon in­
san bu görüşlere bağlanıp b u nizam üzerinde yaşamış,
b u g ü n de yaşamaktadır.

Nas ve nakli dinden saymamak,


dini inkâr etmektir.
Ş u h a l d e n a s s ı d i n d e n s a y m a m a k , b u n i z a m ı ve b u
g ö r ü ş l e r i K u r ' a n d a n s a y m a m a k d e m e k o l u r Bu ise b u
ilâhi kitabı ve tesis ettiği dini açıktan inkârdır. B i n â e n a ­
leyh dini n a s ve n a k h aynı kabul e t m e y e m e c b u r u z .
F a k a t b u t a k d i r d e , denilecek ki, k o r k t u ğ u m u z b a ş ı ­
mıza gelir, dini b i r t a r a f t a n ilim ile, b i r t a r a f t a n d a dev­
rin gidişi ve içtimaî icaplarla t e z a d a d ü ş ü r m ü ş oluruz.
Ç ü n k ü kabul e t m e k lâzımdır ki, din nizamını v ü c u d a
g e t i r e n a h k â m ve e s a s l a r d a n bazılarının b u g ü n fiilen
tatbiki kabil değildir. M u k a d d e s kitapların ilim v e felse­
feye t e m a s e d e n a h k â m ı n d a n bazıları b u g ü n ü n ilim ve
felsefe g ö r ü ş l e r i n e u y m a m a k t a d ı r . E s a s e n b ü t ü n g ü ç ­
lükler b u r a d a n n e ş ' e t e t m e k t e v e b u g ü n ü n ilim ve din
m ü c a d e l e s i b u vaziyetten ileri gelmektedir. N a s ve n a k ­
li d i n d e n a y ı r m a k , d i n i i l m e v e d e v r i n i c a p ve
ihtiyaçlarıyla t e z a d a d ü ş ü r m e k , dini ilme h ı r p a l a t ı p o n u
m a ğ l u p ve p e r i ş a n b i r d u r u m a k o y m a m a k içindir. Di­
n i n selâmeti v e istikbah ilimle m ü c a d e l e y e v e d e v r i n
i c a p ve ihtiyaçlarıyla t e z a d a g i r m e m e k t e , bilâkis, ilimle
ve b u icap ve ihtiyaçlarla barışık gitmektedir. Gitmez
d e g i r e r s e , din için m a ğ l û b i y e t m u h a k k a k t ı r . Fakat, tek­
r a r edilecek v e denilecek ki, g i r m e m e k için tek ç a r e ,
h a s l a r d a n b u g ü n ü m ü z l e te'lifı kabil o l m a y a n l a r ı din­
d e n s a y m a m a k ve dini esash b i r tasviyeye t a b i t u t m a k ­
tır

İtiraf edelim ki, b u n d a n evvel de i ş a r e t ettiğimiz gi­


bi, b u n o k t a b u g ü n ü n ihm v e din, din ve h a y a t m e s e l e ­
sinin mihverini teşkil etmektedir. Bu n o k t a d a k i m ü ş k ü l ­
leri halletmek h a k i k a t e n dinin selâmeti ve istikbalini
sağlamaktır. F a k a t b u noktayı, ö t e d e n b e r i yapılageldi-
ği gibi, meşkûk b ı r a k m a k müşkülleri bir kat d a h a artır­
m a k ve din h e s a b ı n a y a v a ş y a v a ş çekilip m a ğ l u b i y e t i
k a b u l etmektir. B i n a e n a l e y h b u g ü n ü n din alimlerine
d ü ş e n en b ü y ü k vazife, y u k a r ı d a h ü l â s a ettiğimiz m e s e ­
leyi c e v a p l a n d ı r m a k ve b u n o k t a n ı n arzettiği m ü ş k ü h e -
ri b e r t a r a f etmektir. İtiraf edelim ki, biz b u n u y a p a c a k
ilmî ehliyet ve k u d r e t t e değiliz. Ancak, bizim ö t e d e n b e ­
ri sırf kendimizi t a t m i n için d ü ş ü n d ü ğ ü m ü z b i r h â l su­
reti v a r ki, b u n u b u r a d a okuyucularımızın tenkit n a z a r ­
larına a r z e d e c e ğ i z . Bilmiyerek ve i s t e m i y e r e k h a t a
edersek, af dileriz.

Din ve lâ'Mk/F. 15 225


—n—
ÎLİM VE İSLÂM

İSLÂM'DA İLİM ve DİN MÜNAKAŞASI


E v v e l e m i r d e ş u n a kani olmalıdır ki, d i n n a m ı n a ilme
v e h a y a t a , ilim n a m ı n a d a d i n v e m a n e v i y a t a çatanlar,
ekseriya n e d i n v e n e ilim b a h s i n d e d o ğ r u v e e s a s h b i r
bilgiye s a h i p olmayanlardır. B i n â e n a l e y h biz ' b u r a d a
söze d i n v e hususiyle M ü s l ü m a n l ı k n e d i r ? sualiyle b a ş ­
layacak v e b u suale b u n d a n evvel v e r d i ğ i m i z cevabı
m ü m k ü n o l a n kısahkta t e k r a r edeceğiz.
M ü s l ü m a n l ı k , sübj ektivistlerin z a n n e t t i k l e r i gibi,
h e r h a n g i b i r şekilde i m a n v e a k i d e d e n i b a r e t b i r e m r i
vicdani değildir; aynı z a m a n d a , " a m e l " ilim v e felsefe­
dir. Yani fîil, h a r e k e t v e içtimaî m ü n a s e b e t l e r nizamıdır.
Bu hakikati ifade e t m e k ü z e r e , M ü s l ü m a n l ı k d ü n y a v e
âhiret s a a d e t i n i cami v e kâfîl b i r dindir, diye tarif e d i -
jjj,a2rj mevzuda esasa girmezden önce üç noktaya
işaret e t m e k isterim:
a) İslâm dini ilme d a y a n a n v e aklın s a l t a n a t ı n a b a ğ ­
l a n a n b i r dindir. İslâm ilme çok b ü y ü k b i r d e ğ e r v e r m i ş
v e ilim ehlini i n s a n p a y e l e r i n i n e n y ü k s e ğ i n e ç ı k a r m ı ş -

(127) İman ve İslâm aynî bir şey midir, ayrı şeyler midir? İman ile amel
arasındaki münasebet nedir? Amelsİz İmanın büİımü ve kıymeti nedir? gîbi
mes'eleler İslâm ulemasını ihtilafa düşürmüş ve Ehl-i Sünnet ile Mutezile arasın­
da uzun münakalaşalar ayol açmıştır. Bu hususta etraflıca bilgi edinmek istiyen-
lere tavsiye ederim: İhyâu'l-Ulûm, birinci cilt, İman ve İslâm ayni midir, gayri
midir bahsi.
tır/'^* İslâm'ın ilim ile t e a r u z e d e n v e hakikat a r a y a n ak­
la a y k ı n g i d e n h i ç b i r h ü k m ü yoktur. H n s t i y a n i ı ğ m e s ­
r a r e n g i z l i ğ i n e m u k a b i l , İslâm'ın h e r c e p h e s i açık, h e r
y ö n ü s a d e v e basittir. İ s l â m ' d a h e r k e s , âlim ve câhil
a r a d ı ğ ı n ı b u l u r v e içini t a t m i n eder.
b) İhm k a r ş ı s ı n d a H r ı s t i y a n h k z o r d u r u m d a kalabilir
ve kalmıştır. Ç ü n k ü H r ı s t i y a n h ğ ı n m u k a d d e s kitabı İ n ­
cil, rivayete m ü s t e n i t t i r . Hazret-i İ s a ' d a n ç o k s o n r a k a ­
l e m e ahnmıştır. B u s e b e p l e İncil, h a t t a Tevrat, h a y a l ve
h u r a f e ile karışmıştır. B u n u n içindir ki, H n s t i y a n âlim
v e ilâhiyatçıları n a s l a r ı Hrıstiyanlıktan s a y m a m a k v e
bunları dinden çıkarmak dâvasına sapmışlardır Müs-
l ü m a n h k t a böyle b i r d a v a b a h i s k o n u s u olamaz. Ç ü n k ü
M ü s l ü m a n h ğ m n a s l a r ı y a n i K u r ' a n İslâm'ın aynıdır.
K u r ' â n - ı K e r i m b u g ü n y e r y ü z ü n d e m e v c u d olan m u ­
k a d d e s kitapların e n s a h i h v e s a ğ l a m ı d ı r K u r ' a n , riva­
y e t e değil, v a h y e v e d o ğ r u d a n t e b h ğ e m ü s t e n i t t i r
O n u n , o n d ö r t a s r a y a k ı n b i r z a m a n içinde, h i ç b i r aye­
t i n d e , h a t t â k e l i m e s i n d e h i ç b i r suretle ihtilaf edilme­
m i ş , hiçbir c ü m l e s i n i n sıhhati ü z e r i n d e t e r e d d ü d ile d u ­
rulmamıştır.
Bilindiği gibi, K u r ' a n â y e t âyet nazil o l m u ş ve âyetin
n ü z u l ü n d e P e y g a m b e r t a r a f ı n d a n a s h a b ı n a ezberletti-
r i l m i ş t i r Ayrıca d a "Vahiy katipleri" t a r a f ı n d a n yazü-
mıştır Peygamber'in devrinde hemen herkes Kur'an
hafızı idi. Ayrıca K u r ' a n hafızları v a r d ı ki, b u n l a r ı n b a ­
ş ı n d a d a ü ç ü n c ü Halife Hazret-i O s m a n b u l u n m a k t a
idi. K u r ' a n , b u g ü n k ü kitap h a l i n d e b u halife z a m a n ı n d a
toplanmıştır Binaenaleyh, İslâm'da n a s s m dinden sa­
y ı l m a m a s ı gibi b i r d a v a o r t a y a atılmaz. Ç ü n k ü İslâm'ın
K u r ' â n - ı Kerim'i, İncil gibi, rivayete değil, d o ğ r u d a n
t e b h ğ e yani "Vahye" d a y a n m a k t a d ı r

(128) İslâm'da ilme leşvil< ve lergib mahiyetinde bir çol< ayet ve hadis vardır.
Bunlar ehlince malûmdur. Biz burada ayrıca zikre hacet görmüyoruz. Merak
edenler, İmam-ı Cazali'nin İhyâu'-I Ulûm'una bakabilirler. Cilt I, ilmi Fazileti
bahsi.
c) Bizde ilim a d m a d i n e ç a t a n l a r m ç o ğ u , n e ilim ve
n e din h a k k m d a d o ğ r u ve esaslı b i r bilgisi o l m a y a n
a m a t ö r k a b i l i n d e n kimselerdir. Bu h u s u s u g ö z ö n ü n d e
t u t a r a k b u r a d a İslâmiyet n e d i r ve ilimle m ü n a s e b e t i ni­
cedir? suali ile s ö z e b a ş l a y a c a k ve b u n d a n evvel v e r d i ­
ğimiz ş e m a y ı m ü m k ü n olan kısahkta hatırlatacağız.

İslâm'm esasları ve ilimle münasebeti:


Kur'ân-ı Kerim'i b a ş t a n aşağı m a n t ı k i ve m e t o d i k b i r
tahlile tabi t u t a r d a dikkatle incelersek, b u ü â h i kelamın
ü ç b ü y ü k h ü k ü m g r u b u "emirler, nehiyler, tavsiyeler"
ihtiva ettiğini g ö r ü r ü z . Birinci g r u p , itikada d a i r h ü ­
k ü m l e r " a h k â m ı itika diye" dir. İkinci g r u p , a m e l e yani
hareket ve münasebetlere dair hükümler "ahkâm'ı
ameliye ve ahlâkiye"dir. Ü ç ü n c ü g r u p d a ilme, t a r i h e v e
felsefeye dair h ü k ü m l e r "esrar-ı ilmiye ve felsefiye, a h -
bar-ı tarihiye"dir.
Bu ü ç g r u p a h k â m ı n akıl ve ilim üe m ü n a s e b e t i n i t a ­
yin için İslâm'ın Ehl-i S ü n n e t m e z h e b i n c e kabul edilen,
iki d e a n a h t a r -kaidesi vardır- k a i d e l e r d e n biri ş u d u r :
"Aklî île Din tearuz ettikte, akıl tercih ve din teVii
olunur/'
Bu kaideyi k ı y m e t i n d e n hiçbir şey eksiltmeksizin ş u
şekUde ifade edebiliriz. "İlim ile din arasında aykırılık
görüldükte ilmin yolu tutulur ve din, mümkün ise te'viî
yani ilme tevfik olunur."
Diğer kaide de şudur:
"Mevrid-i nasta içtihada mesağ yoktur/' Yâni s a r i h
v e m â n â s ı kat'i b i r n a s s m b u l u n d u ğ u y e r d e t e ' v ü v e iç­
tihat yoluna gidilemez ve n a s s a ittiba olunur.
İmdi b u iki kaide mes'elemizdeki b ü t ü n güçlükleri
y e n m e y e ve İslâm dinini ilimle barışık g ö t ü r m e y e kâfidir.
K u r ' â n - ı K e r i m ' i n birinci g r u p a i ı â k ı m m d a n yâni iti­
k a d a d a i r h ü k ü m l e r i n d e n başlayalım:

İlmin karşısmda İslâm'm aslî akideleri:


BiUndiği gibi, b u h ü k ü m l e r " Â m e n t ü " formüUerinde
t o p l a n m ı ş t ı r İslâm'ın aslî e r k â n ı m teşkil e d e n farizalar
" Â m e n t ü " u m d e l e r i n d e h ü l â s a edilmiştir. B u n l a r : Al­
lah'a, meleklerine, kitaplarına, p e y g a m b e r l e r i n e , â h i r e t
g ü n ü n e , h a y ı r v e ş e r r i n ilâhî t a k d i r e b a ğ h o l d u ğ u n a iç
s a m i m i y e t i ile i n a n m a k v e b u inancı sözle açıklamaktır.
İlmin k a r ş ı s ı n d a b u u m d e l e r i n kıymeti n e d i r ? H e ­
m e n cevap verehm:
Böyle b i r sual v a r i d olmaz. Â m e n t ü h a k i k a t l a n ilim
ve akıl ile i d r a k v e i h a t a edilemez ve b u hakikatlar ilim
ile aslâ t e a r u z e t m e z . Ç ü n k ü t e a r u z olmak için, r e k a b e t
olmalıdır. R e k a b e t o l m a k için d e rakipler aynı b i r s a h a ­
d a b u l u ş m a h d ı r . Â m e n t ü u m d e l e r i ile ilim aynı b i r s a ­
h a d a b u l u ş m a z ki a r a l a r ı n d a r e k a b e t v e t e a r u z b u l u n ­
s u n . İlmin s a h a s ı , m a d d i v e m a h s û s â l e m d i r v e b u âle­
m e ait makulâttır. Â m e n t ü u m d e l e r i ise, b u iki âlemin
ötelerindedir. İlim b u s a h a y a yetişmez v e nüfuz e t m e z
ki b u l u ş m a imkânı olsun. Bu s e b e p l e d i r ki, Allah v e âhi­
r e t akideleri ilmen v e aklen d o ğ r u d a n b i r i s p a t yolu ile
i s p a t edilemez. E d i l e m e d i ğ i için, i n k â r d a edilemez.
G e r ç i E f l â t u n ' d a n b e r i h e r d i n d e n kafile kafile âlim ve
filozoflar Allah'ı i s p a t a ç a h ş m ı ş ve b u yolda çeşitU dehl-
1er o r t a y a k o y m u ş l a r d ı r F a k a t b u dehUerden h i ç biri i-
n a t ç ı m ü k i r l e r i ilzam v e iskât edememiştir. E d e m e z ,
ç ü n k ü Allah'ı ispat, d o ğ r u d a n (direct) ispat değil, e s e r ­
d e n m ü e s s i r e , İlletten neticeye, m a s n u d a n s a n i a gitmek
ü z e r e , bilvasıta (^indirect) v e mantıki b i r i s p a t t ı r Bu,
b i r " i s t i d l â r d i r . İstidlal, h a k i k a t a r a y a n insaflı b i r zekâ­
yı ikna edebihr, fakat inatçı m ü n k i r i aslâ ilzam e d e m e z .
İlzam edebilseydi, y e r y ü z ü n d e Allah'ı i n k â r e d e n k i m s e
kalmazdı. İstidlal yolu ile m ü n k i r i ilzam m ü m k ü n o l m a ­
dığı içindir ki, İslâm âlimleri Allah'ın v a r h ğ ı n d a n çok
birliği ü z e r i n d e d u r m u ş l a r d ı r . İslâm âlimlerinin aldığı
b u vaziyet çok y e r i n d e d i r . Ç ü n k ü Allah'ın varlığım is­
p a t a çalışmak, "vâcib-ül v ü c û d u " " m ü m k i n - ü l v ü c û d "
ile, Kadim'i, h a d i s ile, ezeliyi fâni ile, mutlakı izafi ile
m u k a y e s e ve m u h a k e m e etmektir. Bu ise m ü m k ü n d e ­
ğildir.
Hülâsa, İslâm'ın itikada d a i r olan h ü k ü m l e r i yâni
 m e n t ü u m d e l e r i akıl v e ilimle t e a r u z e t m e z . Bu u m d e ­
ler aklın v e ilmin değil, "vahyin" bildirdiği hakikatler­
dir. Bunlarla y a h i d a y e t e erişilir veya inanılmaz dalalet­
t e kahnır.

İslâm'm amel ahkâmı ve ilim:


Kur'an-ı K e r i m ' i n ikinci kısım a h k â m ı , dedik, a m e l e
dairdir. İırıan, içimizin kımıldanışı, a m e l ise v ü c u d u m u ­
zun ve b e d e n i uzuvlarımızın h a r e k e t ve m ü n a s e b e t l e r i ­
dir. İslâmi ameller, üâhî emirler ve nehiylerle te'sis olu­
n a n b i r t a k ı m vazifelerdir ki, b u n l a r m b a ş ı n d a i b a d e t ­
ler gelir. İbadetler, M ü s l ü m a n ferdin Allah'a karşı Îfa­
siyle mükellef o l d u ğ u o r u ç , n a m a z , h a c v e zekat gibi fa­
rizalardır. İslâmi amel olarak, i b a d e t l e r d e n s o n r a , ahlâk
gelir. Ahlâk, b i r t a k ı m h a r e k e t ve m ü n a s e b e t şekilleri­
dir ki "ferdî" v e "içtimaî" ikiye ayrılır. "Ferdi ahlâk", fer­
din kendi nefsine, "içtimaî ahlâk" d a d i ğ e r fertlere kar­
şı vazifeleridir.
İslâm'da a h l â k t a n s o n r a ve b u n u n b i r d e v a m ı şeklin­
de "Hukuk" gelir. H u k u k devletçe bir m ü e y y i d e y e b a ğ ­
l a n m ı ş ahlâktır ve aile h u k u k u , mülkiyet, borçlar, ceza,
i d a r e ve esasiye gibi kısımlara ayrıhr.
B ü t ü n b u a m e l e d a i r h ü k ü m l e r i n ilim k a r ş ı s m d a ve
ilimle m ü n a s e b e t i n e gelince, b u n a , y u k a r ı d a v e r d i ğ i m i z
ikinci a n a h t a r kaideyi tatbik etmek lâzım gelir. Şöyle ki
a m e l e dair h ü k ü m l e r d e n h a k l a r ı n d a s a r i h ve m a n a s ı
kat'i n a s m e v c u t o l a n l a r d a , n a s s m g ö s t e r d i ğ i yol t u t u ­
lur. Bu şekilde s a r a h a t b u l u n m a y a n m e s ' e l e l e r d e n ilim
ve t e a r u z e d e n l e r d e ise, ilmin y o l u n a gidiHr.

islâm'da ilim ve felsefe ahkâmı ve modern ilim:


Kur'ân-ı K e r i m ' i n ilme ve felsefeye d a i r h ü k ü m l e r i ­
n i n m o d e r n ihm k a r ş ı s ı n d a k i d u r u m u n a gelehm.
Bu h u s u s t a tatbik edilecek kaide, m u t l a k s u r e t t e bi­
rinci a n a h t a r kaidedir. Yani b u h ü k ü m l e r d e n h e r h a n g i
biri m o d e r n ihmle t e a r u z eder, n a s s ı n delâleti ilme ay­
kırı g ö r ü l ü r s e , ilmin m u t a s ı hakikat kabul edilir ve n a s
tefsir ve te'vil o l u n a r a k ilme tevfik edilmeye çalışılır.
İlimle b a r ı ş t ı n i m a s ı m ü m k ü n g ö r ü n m e y e n n a s s ı n m â ­
n â s ı ve m e d l u l ü h a k k a tefviz olunur. Yani biz n a s s ı n
m â n â s ı n ı a n l a y a m ı y o r u z , b u n u a n c a k Allah bilir deriz
ve ilmin y o l u n u t u t a r ı z .

Evet, akıl ile nakil yâni i h m ile din a r a s ı n d a b i r ayrı­


hk v e aykırıhk g ö r ü l ü r s e , a k h n yâni ilmin g ö s t e r d i ğ i yol
tutulur; nakil yâni din ise, b u n a g ö r e y e n i d e n m â n â l a n -
dırıhp te'vil o l u n u r G a y e t tabii: Zira akim nakh yâni di­
ni m u a y y e n b i r z a m a n d a k i anlayışı, b u z a m a n geçip de
h a l ve h â d i s e l e r i n şekli değişince, değişir. F a k a t hük­
m ü n de b u n a g ö r e d e ğ i ş m e s i gerekir. Ç ü n k ü İ s l â m ' d a
b u d a m e t i n b i r esastır ki: " Z a m a n l a r ı n değişmesiyle,
h ü k ü m l e r i n d e d e ğ i ş e c e ğ i i n k â r o l u n a m a z . " Aksi tak­
d i r d e , din i n s a n a a k h n m e r m e d i ğ i h a t t â kabul e t m e d i ğ i
b i r İŞ teklif etmiş olur ki, böyle b i r teklif İslâmi e s a s l a r a
kat'i olarak aykırıdır.

İslâm'da her veçhile nassı tercih eden içtihad:


B u n u n l a b e r a b e r , b u g ö r ü ş ü n aksi d e iddia o l u n a b i ­
lir ve akim k a r ş ı s ı n d a nakle yâni d i n e u m u m i v e mutlak
bir ü s t ü n l ü k verilebilir. Nitekim, Hazret-i Ali'den nakle­
dilen rivayetlere u y a n . Mâlik b i n E n e s (Hicri 95-179) gi­
bi sert g ö r ü ş l ü m u t e b e r m e z h e p sahibi m ü ç t e h i t l e r var­
dır. B u n a g ö r e , akü n a s üe m u a r a z a e d e m e z . Ç ü n k ü
m u a r a z a , a n c a k kuvvette d e n k olan şeyler a r a s ı n d a ola­
bilir. Halbuki akıl zaiftir, n a s metindir. Akıl d a i m a yanıl­
m a tehlikesiyle karşı karşıyadır. İlâhî h ü k ü m ve k a n u n ­
ların icap ve işaretleri akıl vasıtasiyle, sathi ve zahiri kı­
yaslarla i d r â k v e i h a t a o l u n a m a z . Bineanaleyh, akü n a s ­
s a tâbi o l m a y a m e c b u r d u r .

Bu b a h i s t e şu d a v a r d ı r ki, t e a r u z h a l i n d e n a s s ' ı ak­


la ve ilme g ö r e t e ' v ü etmek, o n u n ilâhî s ı h h a t ve haki­
katini i n k â r e t m e k d e m e k olur. Zira n a s b i r d e f a d a ve
b i r defaya m a h s u s olmak ve d ü n y a l a r d u r d u k ç a d u r ­
m a k ü z e r e k o n u l m u ş hakikattir. Akü ise devirlere, mil­
letlere h a t t â ş a h ı s l a r a g ö r e d a i m a d e ğ i ş e n ve ölçü d e ­
ğiştiren, k â h t e r e d d i v e k â h t e k â m ü l e d e n b i r m e l e k e d ­
ir. Başka b i r t a b i r üe, akıl beşeri, nakil fevkalbeşeridir.
Akıl süfli, nakil kudsidir. Akıl m a d d e üe m a h d u t v e
mazruftur. Nakil ise zarftan âri ve m a d d e d e n m ü c e r r e t ­
tir. B i n a e n a l e y h , n a s s ' ı akla g ö r e t e ' v ü etmek, evvelâ,
dini hakikatleri h e r d e v r i n ve h e r milletin, h a t t â h e r
şahsın g ö r ü ş ü n e ve anlayışına bağlamaktır. Bu ise dini
t e m e l i n d e n sarsmaktır. Saniyen, ü s t ü n ü aşağıya kudsi-
yi süfliye tâbi kılmaktır ki, b u d a açık b i r mantıksızlıktır.
Hülâsa, b u g ö r ü ş e n a z a r a n , h e r hal ve k â r d a i n s a n
n a s s ' a tabi o l m a y a m e c b u r d u r . Zira akıl beşeridir, yanı­
lır; n a s ilâhidir v e m a h z - ı hakikattir, yanılmaz.

Akılcı ve nakilci görüşlerin teklifi:


İhm ve d i n b a h s i n d e k i , biri akılcı v e d i ğ e r i nakilci,
b u iki g ö r ü ş , iyi d ü ş ü n ü l ü r s e , birbirini nefyetmez, bilâ­
kis, birbirini t a m a m l a r .
Filhakika akıl ile nakil a r a s ı n d a t e a r u z h e m olur, h e m
olamaz. Bir k e r e i m a n ve itikad m e s ' e l e l e r i n d e yani
" Â m e n t ü " u m d e l e r i n d e t e a r u z y o k t u r ve olamaz. Ç ü n ­
kü b u u m d e l e r d e akıl h a k i k a t e n acizdir, ilim ise kifayet­
s i z d i r B e ş e r akh v e ilmi " Â m e n t ü " u m d e l e r i n i ispat ve
izaha m u k t e d i r değildir. Bu u m d e l e r d e n m e s e l â b î r âhi­
r e t ve bir b a ' s ü b a d e l m e v t hakikati, sırf b i r e r dini haki­
kattir ve ilmin h u d u d u dışındadır. F a k a t dikkat edelim
ki, b u nevi h a k i k a t l e r i n akıl ile ve m ü s b e t ilim usulleri
ile yani t e c r ü b e , m ü ş a h a d e ve m u k a y e s e ile ispatı kabil
olmadığı gibi i n k â r ı d a kabil değildir. Ç ü n k ü ihm, ispa­
t ı n a m u k t e d i r o l a m a d ı ğ ı bir şeyi i n k â r etmez, s a d e c e
" b i l m i y o r u m " der.

Dinin "amel", "ilim ve marifet" kısmına gelince, b u ­


r a d a akıl ile nakil a r a s ı n d a ayrılık ve aykırılık b u l u n a b i ­
lir. Ve b u l u n m a s ı g a y e t t a b i i d i r B u n u n aksini iddia et­
m e k vakıalara karşı g ö z y u m m a k t ı r Böyle olması t a b i ­
idir, d i y o r u m , ç ü n k ü y u k a r ı d a d a işaret ettiğim gibi,
n a s b ü t ü n z a m a n l a r ve milletler için b i r defaya m a h s u s
o l m a k ü z e r e k o n u l m u ş hakikattir. Akıl ise z a m a n d a n
z a m a n a d e ğ i ş m e k t e v e akim m a h s u l ü ve meyvesi olan,
ilim d e d a i m a t e k â m ü l v e inkişaf e t m e k t e d i r A k h n ve il­
m i n b u d e ğ i ş m e l e r i ve inkiş afi arıyla m u v a z i olarak in­
s a n l a r ı n fiil ve h a r e k e t tarzları, h a y a t telâkkileri ve içti­
m a î m ü n a s e b e t l e r i n şekilleri de d e ğ i ş m e k t e d i r . İslâm'ın
b a ş l a n g ı c ı n d a n b u g ü n e k a d a r v ü c u d a gelen d e ğ i ş m e l e ­
ri v e yenilikleri b u r a d a sayıp t ü k e t m e y e i m k â n y o k t u n
F a k a t b ü t ü n b u d e ğ i ş m e l e r v e yenilikler ö n ü n d e , ezeli
ve d e ğ i ş m e z o l a n n a s s ı n lâfzı v e esası baki k a l m a k ü z e ­
r e , delâleti, i ş a r e t v e icabı d a d e ğ i ş m e k lâzım gelir. H a ­
yır! D e ğ i ş m e k değil, d e ğ i ş e n h a y a t v e m ü n a s e b e t l e r i
t a k i b e n n a s s ' m e b e d i hakikatlerini bizim, kısır akhmız-
la, y e m d e n v e y e n i b i r r u h v e g ö r ü ş l e a n l a m a m ı z , o n u n
tâ kıyamete k a d a r b ü t ü n zamanları dolduran esrarın­
d a n y e n i vaziyet v e m ü n a s e b e t l e r e g ö r e a h k â m ç ı k a r ı p
n a s s ' ı h a y a t a intibak ettirmemiz lâzım gelir. Bu b i r ilmi
c e h d v e g a y r e t t i r ki, b u n a İ s l â m ' d a "içtihat" denir.

İçtihat fikri mes'elenin can noktasıdır:


İmdi, içtihat fikriyle mes'elemizin c a n n o k t a s ı n a gel­
miş b u l u n u y o r u z . Dini b u g ü n ü n ilmiyle b a r ı ş t ı r m a k v e
b u iki h a y a t p r e n s i b i n i , i n s a n l a r ı n s a a d e t i y o l u n d a
o m u z o m u z a y ü r ü t e b i l m e k için, ilme aykırı g ö r ü l e n
n a s s ' l a r ı d i n d e n s a y m a m a k y o l u n u t u t m a k h a t a d ı r . Biz­
ce d o ğ r u s u , b u nevi nass'ları yeni vaziyet v e h â d i s e l e r ­
le k a r ş ı l a ş t ı r a r a k b u n l a r ı yeni b i r r u h ü e y e n i d e n anla­
maktır. Bu c e h t v e g a y r e t e , d i y o r u m , "içtihat" a d ı veri-

İçtihat -ehli için- "ifta" v e " k a z a " d a n s o n r a v e fakat


tefakkuh m e r t e b e l e r i n i n en yükseğini teşkil e t m e k ü z e ­
r e b ü y ü k b i r dini vazifedir. Bu vazifeyi ü s t ü n e alıp y e r i ­
n e g e t i r e n l e r e " m ü ç t e h i t " denir.
Bilindiği gibi, İ s l â m ' d a ilâhî a h k â m i n s a n l a r a y a " r i ­
vayet" veya " d i r a y e t " yolu ile bildirilmiştir. Şer'in e m i r

(129) Hircetin ikinci asrından itibaren büyük müçtetıitler gelmiş ve mezbeb-


ler doğmuştur. Çünkü Idazret-İ Muhammed devn uzaklaştıkça ve İslâm'ın diğer
yabancı milletlerle teması sıklaştıkça, yürüyen hayat karşısında nas ve nakîlJen
yeni bir anlayışla yeniden tefsir ihtiyacı belirmiştir. İmam-ı Âzam EbO Hanife gibi
müçtehitler bu ihtiyacın doğurduğu şahsiyetler olmuştur.
ve n e h y l e r i n i r i v a y e t yolu ile b i l d i r e n l e r e " M u h a d d i s "
y a h u t " H a d î s Kavileri", d i r a y e t yolu ile bildirenlere d e
"İslâm fakihlerî" denir/""' H a d i s ravileri, t â b i r d e g ö s ­
t e r d i ğ i ü z e r e , fakih değiUerdir. B u n l a r d a n "Fakih" olan­
lar d a v a r s a d a , h e p s i "Fakih" değildir. B u n l a r s a d e c e
P e y g a m b e r ' d e n v e y a a s h â b v e t a b i î n d e n işittiklerini v e
g ö r d ü k l e r i n i hıfzedip s a d a k a t l e n a k l e d e r l e r B u n l a r d a n
m u a y y e n s a y ı d a " H a d i s " bilenlere " H a d i s hafızlan" d e ­
n i r F a k a t İslâm fakihlerî, din âlimleridir.'"" B u n l a r
ş e r ' i n h ü k ü m l e r i n i fikri b i r c e h d ile evvelâ a n l a m a y a
çahşır, s o n r a d a t e b h ğ ederler. İslâm fakihlerî d e üç g u ­
r u b a ayrılır. Müçtehitler, müftüler, kadılar. M ü ç t e h i t l e r
de, k e n d i a r a l a r ı n d a , muhtelif t a b a k a l a r a ayrılırlar
B u n l a r ı n e n y ü k s e k t a b a k a s ı n ı h a k m e z h e p sahibi m ü ç ­
tehitler teşkil eder. Hicretin ikinci a s r ı n d a n itibaren zu­
h u r e d e n h a k m e z h e p l e r d e n z a m a n ı m ı z d a kalanları
d ö r t t ü r . Bunlar, Hanefî, Mâhkî, Şafiî, Hanbelî'dir. Bu
m e z h e p l e r i n d ö r d ü d e M ü s l ü m a n h ğ m esas a h k â m ı n d a
birleşir. Ayrıldıkları noktalar, b a z ı a m e l ahkâmıdır.
M ü ç t e h i t , ilâhî a h k â m ı d o ğ r u d a n d o ğ r u y a kitap v e
sünnetten anlayıp çıkaran ve sıhhatinin maneyi
meşguliyetini ü s t ü n e alarak, i s t i h r a ç ettiği h ü k ü m l e r i

(130) İslâmî ilimler muhtelif bakımlardan tasnif edilir ve bir tasnife göre âlet
ve gaye İlimlen diye ikiye ayrılır. "Âlet ilimleri" sarf, nahv, bedi' beyan gibi...
Kitap ve sünneti anlamağa yarayan ilimlerdir "Gaye İlimleri" ise kitap ve sünnet­
ten çıkarılan ilimlerdir ki, bunlar da başlıca ikiye ayrılır. Fıkıh, kelâm, "kelâm il­
mi" İslâmî mantık ve metafiziktir. Fıkıha gelince, "usûl" ve "fürû" kısımlariyle
fıkıh, İmam-ı Azam'dan gelen bir tarife göre, şahsın hak ve vazifelerini bilmesi
demektir. Bu tariften de anlaşıldığı gibi, İslâm'da fıkıh, bütün hukuk, ahlâk ve
siyaseti içine almak üzere çok geniş bir saha kaplar ve İjugünkü "içümaî ilimler"
mefhumuna tekabül eder. Şu halde fıkıh, İslâmî hukuk, ahlâk ve siyaset İlmi
demektir.

(131)^ Fıkıh ile hadis hafızı arasındaki farkı şu rivayet pek güzel canlandırır:
İmam-ı Azam'ın değerli telabesi İmam-ı Ebû Yûsuf'a bİr gün, A'meş adındaki
hadis hafızlarından biri, bir mes'ele danışır. Aldığı cevaptan son derece memnun
olarak, bu cevabı nereden istihraç ettiğini sorar. Bunun üzenne, aralarında şöy­
le bir muhavere geçer:
- Sizin bana rivayet ettiğiniz hadisten çıkardım.
- Allah razı olsun, ben bu hadisi sen henüz dünyaya gelmezden evvel bile
biliyordum ama, böyle bir mânası olduğunu hiç düşünmemiştim.
Allah'ın v e R e s û l ' ü n ü n m u r a t ettiği m â n â olmak ü z e r e
i n s a n l a r a t e b l i ğ e d e n fakihtir. Müftü, ş e r ' i n h ü k ü m l e r i ­
ni d o ğ r u d a n d o ğ r u y a kitap v e s ü n n e t t e n değil, b i r
m ü ç t e h i t t e n ö ğ r e n i p tebliğ e d e n ; k a d ı ise, yalnız t e b l i ğ
ile k a l m a y ı p aynı z a m a n d a ş e r ' i n a h k â m ı n ı tatbik v e i n ­
faz eyleyen fakihtir. Gerçi m ü ç t e h i t h a d d i z a t ı n d a müf­
t ü d ü r ; fakat h e r m ü f t ü n ü n aynı z a m a n d a m ü ç t e h i t ol­
ması, kitap v e s ü n n e t t e n h ü k ü m i s t i h r a ç e t m e s i ş a r t d e ­
ğildir. B u n u n gibi, kadıların d a a y m z a m a n d a m ü ç t e h i t
olmaları t e m e n n i y e şayandır, fakat b u n u t e ' m i n m ü m ­
kün olmadığı için, k a d ı ' m n b i r m ü ç t e h i t i taklit e t m e s i
v e o n u anlayabilmesi kâfidir.'"^'

İfta ile kaza v e müftü ile kadı b i r b i r i n d e n b i r ç o k b a ­


k ı m l a r d a n ayrılmakla beraber'"^^ b u n l a r tebliğ vazife­
s i n d e birleşir v e h e r ikisi esaslı b i r s u r e t t e m ü ç t e h i t t e n
ayrılır. Müftü ile h â k i m kendilerine a r z o l u n a n b i r h a l ,
h â d i s e , fiü v e h a r e k e t i ş e r ' i n m ü e s s e s kaide v e k a n u n ­
larına tatbik eder, u y g u n d ü ş e r s e , d o ğ r u d u r , haktır, u y ­
g u n d ü ş m e z s e , hatadır, batıldır h ü k m ü n ü verir. F a k a t
m ü ç t e h i t b ö y l e y a p m a z . O, fiil v e h a r e k e t l e r i n i n t i b a k
e t m e s i lâzım gelen şeriat kaide v e k a n u n l a r ı m , kitap v e
s ü n n e t t e n istinbat v e istihraç e d e r e k bizzat kurar. M ü ç ­
tehit, kitap ve s ü n n e t t e n h a r e k e t e d e r e k ş e r ' i n k a n u n ve
kaidelerini tesbit eder. Yani şer'i akla, ilme v e d e v r i n
h a y a t v e m ü n a s e b e t şekil v e ş a r t l a r ı n a g ö r e , te'vü v e
tefsir e d e r e k b u s a y e d e a r a d a k i ayrılıkları kaldırır. Ve
yine b u s a y e d e müçtehit, d i n d e i s t i m r a r v e istikrarı
sağlar. İslâm dini kıyamete k a d a r baki o l d u ğ u n a g ö r e ,
b u b a k a v e i s t i m r a r a n c a k b u s a y e d e t e ' m i n olunabilir.
Aksi t a k d i r d e d i n ile h a y a t ı n a r a s ı açılır, hayat, d i n e y a -

(132) Bu hususta bakınız: "Büyük Türk Hükümdan Sultan Mehmed Han ve


Adalet Hayatı" muhterem üstad Ali Himmet Berki, sayfa 39, 40 ve müteakib...
Kurtulmuş Basımevi, İstanbul, 1953.

133) Bakmız: "Kitabülifta velkaza" Izmİdİ İsmail Hakkı, merhum. Darül Hik-
melül İ.<^lâmiye neşriyatı. Evkaf Matbaası, 1338.
b a n c ı b i r gidiş alır v e y a v a ş y a v a ş k a l b l e r d e i m a n şu'ie-
si s ö n e r .
İ s l â m ' d a , hicretin ikinci a s r ı n d a , b a ş t a î m a m - ı Â z a m
v e IVÎâlik olmak ü z e r e , z u h u r e d e n içtihat hareketleri
b ö y l e b i r ihtiyaçtan d o ğ m u ş v e b ö y l e b i r tehlikeyi ö n l e ­
miştir. Bu b ü y ü k m ü ç t e h i t l e r i n c e h d v e gayreti sayesin­
de, İslâmiyet, o d e v i r d e m a r u z kaldığı çok tehlikeh
a n a r ş i k b i r d u r u m d a n k u r t u l m u ş t u r . Bu d u r u m , İs­
l â m ' ı n Hicaz h u d u t l a r ı m a ş a r a k Irak, İran, Suriye v e
M ı s ı r gibi eski m e d e n i y e t l e r i n m e r k e z i o l a n kıtalara y a -
yılmasıyle hasıl o l m u ş t u r İslâm'ın kitap v e s ü n n e t i b u
s a h a l a r d a , b i r taraftan, eski Y u n a n ' m R o m a ' n m v e Bi­
z a n s ' ı n i h m v e felsefesiyle, d i ğ e r t a r a f t a n d a H i n t - İ r a n
kültürüyle karşılaşmıştır Bu karşılaşmada İslâm'ın
m a ğ l û p o l m a m a s ı için t e k ç a r e h a s m a kendi silâhiyle
m u k a b e l e etmekti. H a s m ı n silâhı ise, s a d e c e m a n t ı k v e
m a ' k û l â t îdi. B i n a e n a l e y h İslâm'ın kitap v e s ü n n e t i sırf
"rivayet" s a h a s ı n d a k a l m a m a l ı , " d i r a y e t " s a h a s ı n a g e ç ­
meli, y â n i m a n t ı k v e m a k û l a t d a i r e s i n d e tefsir edilip a n ­
laşılmalıydı. İslâm'ın b i r k ü l t ü r h a r e k e t i v e b i r akla h i ­
t a p e d e r d i n o l a r a k y a ş a m a s ı için b u lâzımdı. Bilhassa
İ m a m - ı Â z a m E b û Hanife, t e ş r i h u s u s u n d a "re'y", "kı­
yas" ve "îstihsan" kaidesine geniş bir yer vermekle bu­
n u t e ' m i n etmiştir. İ s l â m ' d a h a k m e z h e p l e r i n h e p s i ak­
la v e i ç t i h a d a b ü y ü k b i r kıymet vermiştir. A n c a k î m a m -
1 Â z a m ' m akla, ilme v e i ç t i h a d a v e r d i ğ i kıymet h e p s i n ­
den üstündür. Bu dâhi imama göre, İslâm'da hakikate
g ö t ü r e n kat'i delil ü ç t ü r : N a s , icma, akıldır "Akhn s u ­
r e t - / kafiyede iptal ettiği şeyi, şeriat tecviz etmez. Ak­
len muhal olan şey, şer'an mümkün olmaz. Akim hilâfı­
na şer'in vürudu müstehildlr.'^"^'

İ s l â m âlimlerinin b u e n b ü y ü ğ ü İ m a m , akıl ile nakil


ve n a s s ile ilim m ü n a s e b e t l e r i n e d a i r k o y d u ğ u b u kıstas

(134) (Fıkıb-ı Hanefi'nin esasalı) ve (Kıyas ve dine müteallik mesail), Seyyid Nesib
Efendi, Darül Hikmelül İslâmiye neşnyatı. Evkaf Matbaası, 1339..
İle k e n d i s i n d e n s o n r a g e l e n l e r e h a k i k a t ve s e l â m e t i n
y o l u n u göstermiştir. Elverir ki, biz b a k a r k ö r l ü k t e n k u r ­
tulalım d a b u yolu görebilelim.

Akıl karşısmda ''nas" ve "nakil":


F a t i h .dersiamı Seyyid N e s i p Efendi m e r h u m d a n
naklettiğim b u kaideyi b i r defa d a h a g ö z d e n geçirelim:
^'Aklm suret-i kafiyede ispat ettiği şey^i nakl-i şer'i ip-
taî etmez. Şer'in tecviz ettiği şeyi de akü iptal eylemez.
Aklen muhal olan şey, şer'an mümkün olmaz. Akim hi-
lâfma, şer'in vurudu müstehildir."
Bu k a i d e n i n e n güzel izahını D i y a n e t İşleri Reisi
m e r h u m A h m e d H a m d i A k s e k i ' d e n dinleyelim: "İslâm
dini akla istinad eylediği cihetle, İslâm'da akıl ile "nas"
arasında hiçbir suretle tearuz olmamak gerekir. Filha­
kika, sözleri şâyânı itimat olmayan az bir zümre hariç
olmak üzere, bütün İslâm fikir adamları şunda mütte­
fiktirler: Akıl ile nakil arasmda hakikatte tearuz yoktur.
Şayet akıl ile naklin zahiri arasmda bir tearuz görülür­
se, o zaman aklın hükmü kabul olunarak, nakil için iki
yoldan biri ihtiyar olunabilir:

1) Lisan kaideleri esas tutularak nakil ve nass te'vil


edilip, akıl yoluyla sabit olan hakikatle birleştirilir ve
görünüşteki tearuz bu suretle kaldırılır.
2) Nassı olduğu gibi kabul ederek kendisine mahsus
olan hakiki mânâsının ilmini Allah'a tefviz eylemek.
Nakil doğru ve sahihtir, mânası bizce anlaşılamamış
ise de, onun mânası Cenâb-ı Hakk'a malûmdur, demek.
Yâni aslına iman, vasfında tevakkuf ve teslimiyet. Birin­
cisi halef mezhebi olup daha muhkemdir. İkincisi selef
mezhebidir ve daha salimdir. Halk tabakasiyîe san'at ve
ticaret vesair şeylerle iştigal etmelerinden dolayı bu gi­
bi mes'eleleri incelemeye ve mânâsını koymaya hayat-
lan ve zamanlan müsait olmayanlar için tefviz citıetini
iltizam etmek muvafıktır. Karihaları sağlam, tahsilleri
yüksek olup bu gibi mes'eleleri incelemek ve bunların
mânasını anlayabilmek iktidarında olanlar için görü­
nüşte akl-ı selime aykırı gibi olan mes'elelerde birinci
mezhep ihtiyar olunur. Maamafih selef âdeti veçhile
mes'eîenin hakikatini Allah'a tefviz etmek de kendileri
için mümkündür. Şer'in zahirinden birisi akıl ile tearuz
ettiği zaman akhn hükmüyle hareket olunmasının sebe­
bi ikidir:
î) İslâm nazarında hak teaddüt etmez.
2) Muhal olan bir akidenin, yahut ahlâki delil ve buh­
ran ile hilafı sabit olmuş bir hükmün kabulüne aklı ic­
bar etmenin imkânsızlığı.
"İşte Kur'an ve hadiste akla muarız gibi görülen ba­
zı şeyler hakkında bu suretle hareket olunur. Kur'an ve
hadiste hükmü cari olan bu metin esası sayesindedir ki,
aklın azmi önünde yolların hepsi açılmış, ilerlemek yo­
lundaki engeller kamilen kaldırılmış, aklın dolaşacağı
alan hudutsuz bir surette genişlemiştir.
Aksekili m e r h u m d a n ayrıldığımız n o k t a :
Bu izah çok açık ve güzeldir. Yalnız biz, âcizane, A h ­
m e d H a m d i Efendi m e r h u m d a n iki n o k t a d a ayrılaca­
ğız:
Biri; m e r h u m a g ö r e , akıl ile nakil a r a s ı n d a t e a r u z
g ö r ü l ü r s e , akim h ü k m ü k a b u l edilmekle b e r a b e r nakil
için iki y o l d a n b i r i n e gidilir: Ya nakil te'vil olunur, y a h u t
naklin hakiki m â n â s ı n ı Allah bilir d e n i h p geçihr.
Bize g ö r e , m a d e m k i , İslâm f u k a h â s ı n d a n bir kısmı
birinci şıkkı yâni te'vil yolunu, b i r kısmı d a ikinci şıkkı
y â n i h a k k a tefviz y o l u n u t u t m u ş l a r d ı r Ve m a d e m k i h e r

(135) İslâm (t'itri, tabii ve umumi bir dindir), Matbaa Ehuzziya, istanbul 1943,
s. 506.
İki yol d a ehl'i s ü n n e t y o l u d u r ve haktır, o h a l d e b u iki
m e z h e b i a y ı r a c a ğ ı m ı z a v e ister b u yolu, ister ş u yolu
t u t u n diyeceğimize, te'lif y o l u n a g i d e r ve iki m e z h e b i
m e z ç v e te'lif ederiz. O s u r e t l e ki, bazı a m e l m e s ' e l e l e -
riyle b ü t ü n ilim ve m a r i f e t m e s ' d e l e r i n d e te'vil y o l u n u ,
itikad m e s ' e l e l e r i n d e d e h a k k a tefviz ve nakle t e m e s s ü k
y o l u n u t u t a r ı z . Başka b i r ifade ile, " â m e n t ü " u m d e l e r i
b a h s i n d e , n a s s ve nakli o l d u ğ u gibi alır, kitap v e s ü n n e ­
t e t e r e d d ü d s ü z c e ve h e r veçhile bağlanırız. F a k a t h u s u ­
siyle ilim ve felsefe m e s ' e l e l e r i n d e , akü ile nakil a r a s ı n ­
d a bir ayrılık g ö r ü l ü r s e , d a i m a te'vil ve içtihat y o l u n a
gider, nakli akla ve ilme tevfik e d e r ve yaklaştırırız.
Dikkat o l u n s u n ki, bizim teklif ettiğimiz şekilde iki
m e z h e b i te'lif yolu, m e z h e p l e r d e n birini d i ğ e r i n e t e r c i h
y o l u n d a n h e m d a h a m a k u l h e m d e d a h a salimdir. Ç ü n ­
kü:
a) Â m e n t ü u m d e l e r i b a h s i n d e n a s s ve nakle t e m e s ­
sük ve teslimiyetten b a ş k a ç a r e yoktur. Zira b u u m d e ­
ler, çok defalar t e k r a r ettiğimiz gibi, akim ve ilmin h u ­
d u d u dışındadır. B i n a e n a l e y h b u n l a r ı aklen ve ilmen is­
p a t ve izah imkânsızdır. F a k a t aklen ve ilmen izah ve i s ­
p a t e d i l e m e y e n bir şey, yine aklen ve ilmen i n k â r d a
edilemez. A k h n idrâk e d e m e d i ğ i b i r şeyi inkâr e t m e k il­
m î u s u l ve zihniyete aykırıdır.
S o n r a , â m e n t ü u m d e l e r i ferdin v i c d a n ı n a h i t a p e d e r
ve d e r û n i h a y a t ı n d a yaşar. Bunları fert, içinin s a m i m i ­
yetiyle ister kabul ve ister r e d d e d e r . H a t t â n e kabul, n e
d e r e d d e d e r , fakat d e r i n b i r şekk içinde b u n a h p kahr.
F e r d i n â m e n t ü u m d e l e r i n i g e r e k kabulü g e r e k r e d d i ve
g e r e k b u h u s u s l a r d a k i şekki aklî ve ilmî dehllerin şevki
ve i b r a m i y l e değildir. F a k a t sırf r u h î ve içten gelen b i r
h a m l e ile vâki olmaktadır. Fert, Allah'a ve d i ğ e r â m e n ­
t ü u m d e l e r i n e i n a n m a k için aklî ve ilmî delU a r a m a m a k ­
t a bilâkis içinin derinliklerinden k o p u p gelen b i r h a m l e
ile i m a n etmektedir. İ m a n etmek için delil ve b u r h a n is-
teyenler, i m a n e t m e m e k için b a h a n e a r a y a n l a r d ı n H ü ­
lâsa i m a n delilden^ m ü t a l â a v e m ü l â h a z a d a n değil, fa­
k a t r u h u n h u s u s i b i r istidat v e kabiliyetinden d o ğ a r ki,
b u n a İslâmi bh- t â b i r ile " h i d a y e t " denir. Gerçi, K u r ' â n -
1 K e r i m ' d e denildiği gibi'""' g ö k l e r d e v e y e r y ü z ü n d e
olup b i t e n l e r e dikkat v e i m ' â n ile b a k a r s a k , h e r şey b i ­
ze Allah'ın v a r h ğ m ı v e birliğini lisan-ı h â l ile bildirmek­
t e v e bizi i m â n a davet e t m e k t e d i r . Elverir ki, biz b u dik­
kati g ö s t e r e b i l e l i m v e b u lisanı anlıyabilelim. M a n e v i ­
y a t gözleri kör, kulakları tıkah v e kalbleri m ü h ü r l ü olan­
l a r a g ö k l e r d e v e y e r d e o l u p bitenler, hiçbir şey söyle­
m e m e k t e v e b i l d i r m e m ekte dir.
H ü l â s a , i m a n v e akîde m e s ' e l e l e r i n d e akıl âciz, ihm
kifayetsizdir. Allah'ın v a r h ğ m ı zati v e kemâli sıfatlarını
akıl v e i d r a k v e ilim ile izah v e i s p a t a çalışmak, vâcib-ül
v ü c û d ' u m ü m k i n - ü l v ü c û d ile, k a d i m i hadîs ile, ebediyi
zail ile i d r a k v e i h a t a y a kalkışmaktır v e ilâhi v a r h ğ ı
m ü m k i n a t a r a s ı n a koymaktır. B i n a e n a l e y h itikad b a h ­
s i n d e nakli o l d u ğ u gibi a l m a y a v e te'vilden k a ç ı n m a y a
mecburuz.
b) F a k a t a m e l v e ahlâk m e s ' e l e l e r i n d e iş böyle değil­
dir. B u s a h a d a n a s s v e nakil, v i c d a n a v e derûni h a y a t a
değil i n s a n l a r ı n fiil v e h a r e k e t l e r i n e ve birbirleriyle
olan m ü n a s e b e t l e r i n e teallûk eder. A m e l s a h a s ı n d a k i
nakillerin h e p s i b i r e r " t e k l i f t a z a m m u n e d e r v e i m a n
ehline b i r e r "mükellefiyet" yükletir, ş u n u y a p , b u n u
y a p m a gibi b i r e m i r v e n e h y i ifade eder. İslâm'da m ü ­
kellefiyet v e mes'uliyetin m e d a r ı v e m e s n e d i ise, b i r k e ­
l i m e ile "akıl"dır. Ş u h a l d e fert, ş e r ' i n h e r h a n g i b i r h ü k ­
m ü y l e mükellef olmak ve m e s ' u l t u t u l m a k için, teklif-i
şer'iyi aklının kabul e t m e s i v e b e n i m s e m e s i lâzım gehr.
Aksi h a l d e , fert aklının e r m e d i ğ i v e kabul etmediği b i r
teklif ile mükellef v e m e s ' u l t u t u l m u ş , aklının hilâfına

(136) Yûnus süresi, âyet: 101.

242
h a r e k e t e t m e y e z o r l a n m ı ş olur ki, böyle b i r ş e y İslâmî
e s a s a kat'i s u r e t t e aykırıdır. İslâmî e s a s a g ö r e :
''Allah kimseyi verebileceğinden fazlasiyle mükellef
tutmaz/'^"''
"Allah kimseye takatmdan fazlasmı teklif etmez.
"Dinde cebir ve zorlama yoktur."^'
İmdi m a d e m k i İ s l â m ' d a m e d a r - ı teklif akıldır v e m a ­
d e m ki aklımızın almadığı bü* nakil karşısındayız; o h a l ­
d e nakli akla y a k l a ş t ı r m a y a v e akıl ile nakli b a r ı ş t ı r m a ­
y a çalışırız. B u n u n için d e k â h lisan k a i d e l e r i n d e n tefsir
u s u l l e r i n d e n , k â h bizzat k i t a p v e s ü n n e t i n d i ğ e r a h k â ­
m ı n d a n , k â h İslâmî t e a m ü l d e n istifade ederiz. Fakat,
amel, hususile ilim v e marifet m e s ' e l e r i n d e n a s s ' a bile­
r e k v e içimizden k a b u l e d e r e k t â b i oluruz.

B u g ü n içinde b u l u n d u ğ u m u z diyanet b u h r a n ı n d a n
k u r t u l m a n ı n , b e n c e ç a r e s i akıl ile nakli v e ilim ile dini
barıştırmaktır. Ve y u k a r ı d a g ö s t e r m e y e çalıştım ki, b u
m ü m k ü n d ü r . İslâm dininin h a k i k a t i n d e ilim ü e din, akıl
üe nakil a r a s ı n d a t e z a d v e t e a r u z yoktur. Ç ü n k ü b i r k e ­
re, dinin e s a s akideleri aklın v e ilmin h u d u d u d ı ş ı n d a ­
dır. Binaenaleyh h u d u t dışı b i r s a h a d a ç a r p ı ş m a ola­
m a z . Saniyen, a m e l m e s ' e l e l e r i n d e akıl ile nakil v e ilim
ile din a r a s ı n d a b i r ayrılık g ö r ü l ü r s e , İslâmî u s u l d e , h a ­
kikat t a a d d ü t e t m e y e c e ğ i v e akla, ilme aykırı b i r ş e y d e
hakikat o l a m a y a c a ğ ı için aklın m a n t ı ğ ı v e ilmin m u t a s ı
hakikat olarak kabul edilir. N a s v e nakil ise s a r a h a t b u ­
l u n m a y a n m e s e l e l e r d e b u n a g ö r e te'vil o l u n u p y e n i d e n
mânâlandırılır. F a k a t karşılaştığımız n a s s ' m İslâmî t e -

137) Talâk sûresi, âyet: 6.


(138) Bakara süresi, âyet: 276.
(139) Bakara süresi âyet: 256.
a m ü l d e k i m â n â s ı açık ve m e d l u l ü s a r i h ise, b u t a k d i r d e ,
y u k a r ı d a kaydettiğimiz ikinci k a i d e y e b a ş v u r u r u z . Ka­
ideyi t e k r a r e d e h m .
İkinci kaide: "Mevridi nass'ta içtihada mesağ yok­
tur. " Yani m â n â s ı açık o l a n n a s k a r ş ı s ı n d a te'vil ve içti­
h a t y o l u n a gidilemez. Böyle b i r h a l d e n a s s a bağlanırız.
N a m a z , o r u ç , h a c , zekat gibi İslâm'ın şartları b u c ü m l e ­
d e n d i r . Bu ş a r t l a r ş e r ' i n açık naslariyle ve P e y g a m ­
b e r ' d e n gelen İslâmî t e a m ü l l e sabittir. B i n a e n a l e y h
b u n l a r ı k e n d i aklımıza g ö r e tâdil ve te'vil edemeyiz.
M ü s l ü m a n sıfatı almak için, n a s ile sabit olan b u ş a r t l a ­
rı t e a m ü l e n oldukları gibi k a b u l ' e m e c b u r u z . Aksi h a l ­
de, b i l h a s s a z a m a n ı m ı z d a bazılarının bilir bilmez y a p t ı ­
ğı gibi, açık n a s k a r ş ı s ı n d a te'vil yolu m ü m k ü n olsa, o r ­
t a d a d i n kalmaz.
Ş u h a l d e , itikad esaslariyle, h a k l a r ı n d a s a r i h n a s
o l a n a m e l mes'eleleri d ı ş ı n d a kalan b ü t ü n mes'elelerle
ilim, felsefe, hukuk, siyaset b a h i s l e r i n d e te'vil ve içtihat
yolu açıktır. Bu t ü r l ü m e s ' e l e l e r d e akıl ile din karşılaşın­
ca, d i n akla tevfik olunur. Yine ş u h a l d e , a m e l a h k â m ı
s a h a s ı n d a d a tezat ve t e s a d ü m imkânı o r t a d a n kalkar.
Ve n e t i c e olarak, İslâmiyet h e r d e v i r d e akim tecelhleri
v e ilmîn t e k â m ü l ü ile barışık g i d e r A h m e d H a m d i
Efendi m e r h u m d a n ayrıldığımız ikinci n o k t a y a gelince:

Naklin tefsir ve te'vilini kimler yapabilir?


B ü t ü n m e s ' e l e , b u tefsir ve te'vihn kimler t a r a f ı n d a n
v e n a s ı l yapılacağını t a y i n d e d i r . B u r a d a d u r m a k istedi­
ğ i m n o k t a d a b u d u r . H e m e n itiraf e d e y i m ki, d i y a n e t
b a h s i n i n e n nazik ve e n t e h h k e h b i r noktası ü z e r i n d e ­
yiz. Bu t ü r l ü nazik mes'eleleri b e n i m gibi n e ilmi ehliye­
ti, n e d e dini salâbeti o l m a y a n g ü n a h k â r l a r ı n ele a l m a ­
sı a y r ı c a b i r t e h h k e ve b i r vebaldir. B u n u da itiraf e d e -
r i m . Yalnız, ş u n u bilelim ki, b u g ü n M ü s l ü m a n l ı ğ ı n istik­
bali ve d ü n y a M ü s l ü m a n l a r ı n ı n selâmeti tehlikededir.
Bugün Müslümanlık ve dünya Müslümanları dört yan­
d a n t e h d i t altındadır. Böyle b i r vaziyette, mes'eleyi h a l ­
letmek değil, fakat s a d e c e k u r c a l a m a k ve hiç o l m a z s a
ehliyet ve s a l â b e t s a h i p l e r i n i n m e s ' e l e ü z e r i n e dikkatle­
rini çekmek, tehlikeyi g ö r e n l e r v e yürekleri sızlayanlar
için b i r vazifedir. İlmî ehliyetsizlik, ilim s a h i p l e r i n e yal­
v a r m a y a , dinî mübalâtsızlık ise dindarlığı s e v m e y e v e
dinin selâmetini i s t e m e y e m â n i değildir.
Evet, akıl ile n a s t e a r u z ettikte, akıl t e r c i h ve nakil
te'vil olunacaktır, fakat b u te'vil v e tercihi kimler ve n a ­
sıl y a p a c a k l a r d ı r ? Yukarıda izahlarını a y n e n kaydetti­
ğ i m m e r h u m A h m e d H a m d i Akseki b u m e s ' e l e d e M ü s ­
l ü m a n l a r ı iki z ü m r e y e ayırıyor. Bilgili ve yüksek tahsilli
o l u p d a d i y a n e t mes'eleleriyle u ğ r a ş m a y a vakit b u l a n ­
l a r a r e ' s e n te'vil hakkı t a n ı y o r ; iş g ü ç sahibi o l u p d a bil­
gisi v e tahsili eksik o l a n l a r a d a n a s ' a t a b ı o l m a vazifesi
veriyor.
Ş ü p h e yok ki, İslâmî yol b u d u r . Ve İslâmiyet ilme ve
fikre b u d e r e c e g e n i ş b i r y e r v e r m e k l e v e b u k a d a r libe­
ral bir yol t u t m a k l a , m u h a k k a k ki, b ü t ü n d i n l e r d e n ay­
rılmış, t a k d i r v e h a y r e t l e r e ş â y â n b i r k u d r e t ve ulviyet
göstermiştir.
A n c a k bize g ö r e b u yol b u g ü n d i n d e fikir ve içtihat
a n a r ş i s i d o ğ u r m a y a m ü s a i t tehlikeli bir yoldur. H e r k e s
n a s ' a ve nakle k e n d i n e g ö r e b i r m â n â v e r i r s e , b u n d a n
a n a r ş i doğar. B u g ü n , k a n u n l a r ı n tefsiri b a h s i n d e bile
caiz g ö r ü l m e y e n b u yol, dinî a h k â m h a k k m d a hiç caiz
g ö r ü l m e m e k icabeder. E s a s e n böyle b i r a n a r ş i k vaziyet
o r t a y a ç ı k m a s ı n d a n korktukları içindir ki, İmam-ı M â ­
lik gibi bazı m u t e b e r m ü ç t e h i t l e r d a i m a n a s s ' a ü s t ü n l ü k
t a n ı m ı ş v e nakle t e m e s s ü k y o l u n u tavsiye etmişlerdir.
H a t t â m ü t e a h h i r i n c e içtihat kapısının k a p a n m ı ş o l d u ğ u
şeklinde belirmiş olan k a n a a t de b ö y l e b i r vaziyetin or-
t a y a ç ı k m a s ı n d a n k o r k u l d u ğ u içindir. M a l u m o l d u ğ u
üzere, içtihat kapısı kapatılmış değil, içtihat ehh k a l m a ­
dığı için, k e n d i l i ğ i n d e n kapanmıştır. Fakat, h e r z a m a n
o l d u ğ u gibi, b u g ü n d e e h h n e b u kapı açıktır.

Serbest tefsir ve te'vil yerine bir nevi


resmi te'vil ve içtihat yolu tutulmahdır.
Hülâsa bizce s e r b e s t te'vil v e tefsir yolu b u g ü n h e r
z a m a n d a n d a h a t e h h k e h d i r Bu yol y e r i n e b u g ü n r e s m i
te'vil, tefsir ve içtihat yolu tutulmahdır. B u n u n için de:
a) T ü r k i y e ' n i n t e ş e b b ü s ü ile b i r " M ü s l ü m a n milletler
ş û r a s ı " t o p l a n m a h ve ş û r a , M ü s l ü m a n m e m l e k e t l e r d e n
katılacak üçer, b e ş e r din â l i m i n d e n teşekkül etmehdir.
b) Ş û r a c a b u g ü n ü n e n y ü k s e k d i n â l i m l e r i n d e n seçil­
m e k ü z e r e b i r "İçtihat e n c ü m e n i " teşkil olunmalı ve b u
e n c ü m e n İslâm'ın a m e l ve i b a d e t ahkâmını, ilim ve m a ­
rifet mes'elelerini ele a l a r a k yeni b a ş t a n tetkik edip ye­
ni bir içtihada t a b i t u t m a k l a vazifelendirilmen dir.
c) Bir İslâm a k a d e m i s i şeklinde, m a h d u t sayıda yük­
sek ehliyetli a z a d a n t e r e k k ü b edecek ve daimi bir m a h i ­
yet alacak olan "İçtihat e n c ü m e n i " b u g ü n k ü M ü s l ü m a n ­
lar d ü n y a s ı n ı n d i m a ğ ı m e v k i i n d e olmalıdır
d) "İçtihat e n c ü m e n i " ilmî ehliyetine ve dini salâbeti-
n e d a y a n a r a k , dinin a m e l ve i b a d e t a h k â m ı ü z e r i n d e
yeni içtihatlarda b u l u n m a l ı ve t e k r a r t e k r a r t o p l a n a c a k
olan " M ü s l ü m a n mîlletler ş û r a s ı " n c a b u içtihatlardan
kabul ve t a s d i k edilenleri b i r e r "İcmai ü m m e t " kuvvet
ve m a h i y e t i n d e o l m a k ü z e r e b ü t ü n M ü s l ü m a n m e m l e ­
ketlerde n e ş r ve t a m i m edilmelidir.
Z a m a n ı m ı z d a n a s ve nakil ile ilim a r a s ı n d a g ö r ü l e n
ayrılıkları g i d e r m e k için b e n i m , sırf İslâmî e s a s l a r y o ­
lunca gitmek ü z e r e , d ü ş ü n d ü ğ ü m t e d b i r b u d u r . B u n u
din âlimlerimizin tasvip ve t e n k i d n a z a r ı n a s u n u y o r u m .
B u r a d a akla gelen şey, böyle bir ş û r a toplanabilir mi
ve hususiyle, bahsettiğimiz şekilde bir e n c ü m e n k u r u ­
lup faydalı b i r s u r e t t e çahşabilir mi gibi sırf t a t b i k a t a alt
noktalardır. H e m e n c e v a p vereyim ki, t e d b i r d ü ş ü n ü p
b u l m a k v e b u n u icra etmek ayrı şeylerdir. B e n k e n d i k ö ­
ş e m d e d ü ş ü n d ü m v e arzettiğim t e d b i r i b u l d u m . B u n u n
tatbikini d e lütfen b a ş k a l a r ı d ü ş ü n s ü n .

Hülâsa edelim:
Bu çok m ü h i m mes'elemiz, b u g ü n birbiriyle m ü c a ­
dele h a l i n d e b u l u n a n ilim ile dinî ve d i n ile akılı barıştır­
mak ve bunları hayat yolunda omuz omuza yürütmek­
tir.
Bu h u s u s t a , bir teklif olarak, dini n a s v e n a k i l d e n
a y ı r m a k ve Uim ile m u a r a z a y a g i r e n n a s s ı ve nakli din­
d e n çıkarıp dini b i r g ö n ü l hayatı haline k o y m a k fikriyle
karşılaştık. Biz b u fikri reddettik. Ve, n a s s v e nakilden
s o y u l m u ş b i r din t a s a v v u r etmek, din fikrini k ö k ü n d e n
devirmektir, dedik. B u n u n l a b e r a b e r , ilim ve akıl ile t e ­
aruz eden nass'lar üzerinde d e ehemmiyetle düşünmek
lâzım o l d u ğ u n u kabul ettik. Bu n o k t a d a İslâm'ın kabul
ettiği iki m ü h i m esası ele aldık. Bu e s a s l a r a g ö r e , t e a r u z
h a l i n d e bakarız: E ğ e r n a s sarih, m â n a s ı ve delâleti kat'i
ise, n a s s ı alırız. E ğ e r n a s s t a m ü b h e m l i k ve m â n a s ı n d a
t e r e d d ü t edersek, b u t a k d i r d e ilmin mu'tasını kabul
e d e r ve n a s s a , muvazi ş e k ü d e te'vil ederiz. Dinin ameli
mes'eleleri b u e s a s t a n h a r e k e t edilerek yeni b i r içtihat
n i z a m ı n a tabi t u t u l u n c a , kanaatimizce, ilim ve din m ü -
cadeleleri o r t a d a n kalkar v e b u iki disiplin h a y a t için
birbirini t a m a m l a y ı c ı b i r şekil alır.
Şu h a l d e din ilimden k o r k u p sığınacak ayrı b i r s a h a
a r a m a m a h d ı r . Bilâkis, evvelâ, kendi b ü n y e s i n i tasfiye
etmeli ve yeni içtihatlarla b e z e n e r e k ilme yaklaşmalıdır.
Saniyen d e , ilmin zayıf ve kifayetsiz taraflarını keşfet-
meli ve b u n l a r ı t a m a m l a y ı c ı b i r disiplin haline gelmeli;
h ü l â s a din i n s a n zekâsının k u d r e t derecesini ve ilmin
h u d u d u n u t â y i n v e t e s b i t e çalışmalıdır.

E s a s e n ilerleyen ilim k a r ş ı s ı n d a dini k u r t a r m a k için


o n a e m i n b i r s a h a v e ç e h k t e n b i r kale arayanlar, ilim sa­
h a s ı n ı n genişhğini ve i n s a n zekâsının kudretini y a n h ş
ö l ç ü y o r v e m ü b a l â ğ a y a kaçıyorlar. Ve b u sebeple,
o n u n l a ortak b i r s a h a d a y a n y a n a b u l u n u p k o m ş u l u k et­
m e k t e n çekiniyor; ihm ile m ü c e d e l e y e girişip m a ğ l u p
o l m a k t a n ise, o n a hiç r a s t l a m a m a y ı t e r c i h e d i y o r l a r
F a k a t b u g ö r ü ş t a m a m i y l e yanlıştır. E ğ e r b u g ü n yir­
minci asrın ilmini ele alır ve onu, bir ş a r l a t a n gibi değil
de, bir alîm gibi tetkik e d e r ve anlarsak, g ö r ü r ü z ki, n e
ilmin sahası zannedildiği k a d a r geniştir, n e d e ihm ile
din a r a s ı n d a t a h m i n , edildiği gibi, bir d ü ş m a n h k ve bir
u ç u r u m vardır. Bilakis ilim ve din b i r b i r i n e çok yakın ve
birbiriyle i n a n ı l m a y a c a k k a d a r dosttur.
Yalnız b u hakikati g ö r m e k için, ilim m e f h u m u n u n za­
m a n ı m ı z d a u ğ r a d ı ğ ı d e r i n değişikliği g ö r m e k lâzımdır.
İhm m e f h u m u , o n y e d i ve onsekizinci asırların h a t t a g e ­
ç e n a s n n anlayışına nispetle, b u g ü n çok değişmiştir.
Eskiden, t a Y u n a n filozoflarından k o p u p gelen bir anla­
yışla, ilim d e n i n c e b u n d a n eşya ve tabiatın "mutlak m a ­
rifeti" ( = C o n n a i s s a n c e absolue) anlaşılırdı. Ve ilim t a b i ­
ri mutlak kat'i s a b i t v e m u t t a r i t bilgi m a n a s ı n a alınırdı.
Eski Yunan filozoflarından s ü r ü p gelen anlayış, az çok
bizim Kelâmiyyun'a bile s i r a y e t etmişti. Kelâmiyyun n a -
z a r ı n d a d â "Eşyanın hakikatleri sabittir v e b u sabit olan
hakikatleri i d r a k e t m e k kabildir.""""" Halbuki b u g ü n a n ­
laşılmıştır ki, n e s a b i t hakikat var, n e d e b u n u n mutlak
s u r e t t e idraki kabüdir. BUakis, b u a l e m d e k i h e r fani v a r ­
lık gibi, hakikat d e v e b u n u keşfe çalışan i n s a n ilmi d e
izafidir. Ve b u h u s u s l a r d a akıl acizdir. E z e l d e n b e r i e ş ­
y a v e k a i n a t ı n nihayetsiz e s r a r ı n ı keşfe ç a h ş a n i n s a n
aklının v e ilminin, z a m a n z a m a n b a z ı hakikatlere bel
b a ğ l a m a s ı ; tıpkı u z u n b i r yolun y o l c u s u n u n z a m a n za­
m a n d u r u p d i n l e n m e s i gibidir. H a d d i z a t ı n d a h e r ş e y
geçici, izafi v e fanidir. D ü n hakikat diye taptığımız, b u ­
g ü n batıldır. B u g ü n batıl sandığımıza, m ü m k ü n d ü r ki,
y a r ı n hakikat diye y e n i d e n t a p a l ı m .

İşte eskiden b i l i n m e y e n v e kabul e d i l m e y e n ş e y b u y ­


du. G e ç e n a s ı r l a r d a ilim, g e r e k s a h a s ı v e g e r e k m e v z u u
itibariyle, asla h u d u t t a n ı m a y a n v e n â m ü t e n a h i l i ğ e
u z a n a n b i r zihni faaliyet telâkki o l u n u y o r d u . İnsan aklı­
n ı n nüfuz e d i p keşfe d e m e y e c e ğ i b i r s a h a y o k t u r ve b ü ­
t ü n m e ç h u l l e r i n s a n zekâsının nihayetsiz k u d r e t i ö n ü n ­
de sapır sapır dökülmeye m a h k û m d u r zannediliyordu.
Bilhassa g e ç e n iki asırda böyle b i r iddia ile o r t a y a
atılan ilim, şımarık çocuklara m a h s u s b i r tafrafüruşluk-
la dine v e dinin temeli o l a n i n a n ç l a r a h u c ü m a g e ç m i ş
ve b u e s r a r dolu inançları t a m a m i y l e itibari şeyler a d ­
d e t m e k t e beis g ö r m e m i ş t i .
Böyle b i r h o y r a t ilim telakkisi k a r ş ı s ı n d a d i y a n e t e
d ü ş e n iş, e ğ e r k e n d i n d e n e m i n olarak y a ş a m a k istiyor­
sa, k e n d i n e ilmin t e c a v ü z s a h a s ı n d a n h a r i ç v e b u d ü ş ­
m a n l a k a r ş ı l a ş m a s ı n a i m k a n v e r m e y e c e k b i r kale t e d a ­
rik edip içine girmekti. İlme m u a r ı z g ö r ü n e n nakilleri
d i n d e n çıkarına v e dini t a m a m i y l e b i r iç hayatı haline
k o y m a endişesi b u r a d a n d o ğ m a k t a y d ı .

(140) "Hakayİku el'eşyai sabitetün vel itmü biha mütehakkıkatün" (Akaİd-İ


neşefıyye)
Fakat, y u k a r ı d a d a söylediğimiz gibi, b u g ü n ilim a n ­
layışı d e ğ i ş m i ş , ilim telakkisi eskiye n i s b e t l e çok ilerle­
miştir. B u g ü n artık, zekâ, nihayetsiz bir keşif k u d r e t i ,
ihm d e h u d u t s u z bir zihni faaliyet d e m e k değildir. İlim
artık mutlak, kat'i v e s a b i t bilgi d e m e k hiç değildir. Bu­
g ü n ihm, g e ç e n iki asırdaki çocukluk ve gençlik devir­
lerinin t o y l u ğ u n u v e h o y r a t h ğ ı n ı g e r i d e b ı r a k m ı ş ve ol­
g u n i n s a n l a r a m a h s u s b i r a ğ ı r b a ş h h k ve b i r h a d d i n i bi-
lirhk elde etmiştir. Ta eski Y u n a n ' ı n felsefe d ü n y a s ı n d a n
itibaren uzun, g ü ç fakat y o r u l m a z ç a h ş m a l a r v e a r a ş t ı r ­
m a l a r n e t i c e s i n d e , b u g ü n ilim d e d i ğ i m i z zekâ faaliyeti
artık y o l u n u ve m e t o d u n u b u l m u ş t u r Bu m e t o d t e c r ü ­
b e , m ü ş a h e d e ve m u k a y e s e d i r B u g ü n fiziki s a h a d a ihm
d e m e k , sırf t e c r ü b e , m ü ş a h e d e ve m u k a y e s e ile elde
edilen bilgi d e m e k t i r M o d e r n ilim, t e c r ü b e y e , m ü ş a h e ­
d e ve m u k a y e s e y e d a y a n m a k t a d ı r . Gerçi t e c r ü b e , m ü ­
ş a h e d e ve m u k a y e s e l e r i n neticelerini tasnif, t e c r i t ve
tefsir e t m e k ve m â n â l a n d ı r m a k l â z ı m d ı r Bu ise, indul­
g e çok m ü s a i t zihni b i r ameliyedir. Fakat b ü t ü n b u n l a ­
rı b u g ü n k ü İlim, indîliğe ve keyfîliğe asla m e y d a n ver­
meyecek bir surette ve daima tecrübe usulünün şartla­
r ı n a u y g u n b i r şekilde y a p m a k t a d ı r .

Ş u n a dikkat edelim ki, m o d e r n ilim b u yeni a r a ş t ı r ­


m a u s u l ü n ü b u l m a k ve k a b u l etmekle b ü y ü k f a y d a l a r
t e m i n i n e muvaffak o l m u ş ve h a r i k u l a d e keşifler ve t e ­
rakkiler kaydetmiştir. T e c r ü b e , m ü ş a h e d e ve m u k a y e s e
m e t o d u s a y e s i n d e m o d e r n ilmin elde ettiği en b ü y ü k
fayda, ş a ş m a d a n v e y a n ı l m a d a n d o ğ r u c a a r a d ı ğ ı haki­
k a t e v a r m a k t ı r Eskiden ilim kibirh i n s a n l a r gibi h e p
y u k a r ı d a n b a k m a k t a , fakat a r a ş t ı r m a l a r ı n ı n n e t i c e s i n ­
d e n asla emin o l m a m a k t a y d ı . Halbuki b u g ü n , t e c r ü b i
m e t o t s a y e s i n d e , ilim n e r e y e gittiğini t a m a m i y l e bil­
m e k t e ve b ü s e b e p l e , elde ettiği neticeleri basit veya ü s ­
t ü n h e r k e s e ister i s t e m e z kabul ettirmektedir. B u g ü n il­
m i n m u ' t a l a n ö n ü n d e h e r zekâ eğilmekte ve b u n l a r ı bi­
r e r hakikat olarak kabul e t m e k t e d i r Ç ü n k ü h e r k e s bili­
y o r v e t a k d i r e d i y o r ki, m o d e r n iimin m u ' t a l a n ve n e t i -
çeleri h e p t e c r ü b e n i n , m ü ş a h e d e v e m u k a y e s e n i n m a h ­
sulüdür.
F a k a t b u k a z a n c a mukabil, m o d e r n ilim, eskisine
nisbetle, çok şeyler de kaybetmiştir. Tecrübî m e t o t sa­
y e s i n d e elde e d ü e n kat'iyete mukabil, b u g ü n ilmîn s a ­
h a s ı y u k a r ı d a g ö s t e r d i ğ i m i z gibi, g e r e k genişlik ve g e ­
rek derinlik itibariyle h u d u t l a n m ı ş t ı r . Nasıl ve n e s u r e t ­
le h u d u t l a n d ı ğ m ı ve b u n d a n n e gibi neticeler d o ğ d u ğ u ­
n u b u e s e r i n birinci k ı s m ı n d a g ö s t e r m i ş b u l u n u y o r u z .
— S O N SOZ —

Tesadüfler ve modern ilmin doğuşu:


B ü t ü n o r t a z a m a n l a r b o y u n c a insanlık. Ş a r k t a v e
G a r p t a , İslâm v e Hristiyan diye, â d e t a ikiye b ö l ü n m ü ş
y a ş a d ı . Ve iki b a y r a k altında t o p l a n a r a k , k â i n a t a h e p
m a b e t h a r i m i n d e n baktı, h a y a t y o l u n u n ışığını v e kıy­
m e t h ü k ü m l e r i n i n p r e n s i b i n i Allah idealinde a r a d ı ; b ü ­
t ü n ümit v e imkânlarını b u ideale b a ğ l a d ı ; b u u ğ u r d a
çarpıştı, öldü. Fakat, Uk v e h l e d e e h e m m i y e t s i z gibi g ö ­
r ü n e n bazı h â d i s e v e tesadüfler, b u hayatı v e o r t a z a ­
m a n cemiyetlerinin d ü z e n i n i altüst e t m e y e kâfî geldi.
İ n s a n - a d m a ister tesadüf, ister k a d e r deyiniz- g ö r ü n ­
m e z v e k a r ş ı s ı n d a direnilmez b i r kuvvetin o y u n c a ğ ı d ı r
d a b u n u n farkında değildir.
Ö n c e Irak'ta, s o n r a İ s p a n y a ' d a v e E n d ü l ü s ' t e p a r l a ­
y a n İslâm ilmi v e m e d e n i y e t i , o r t a z a m a n l a r ı n s o n l a r ı ­
n a d o ğ r u , F r a n s a ' n ı n c e n u b u n d a n v e İtalya'nın Sicil­
ya'sından, y a v a ş y a v a ş A v r u p a içlerine k a d a r sızıp y a -
yüdı. İslâm'ın İbn-i Sina'ları'"", İbn-i Rüşd'leri'"^, G a r ­
bın skolâstik""' ü n i v e r s i t e l e r i n d e t a n ı n m a y a v e o k u n -

(141) Ebu Ali Hüseyin bin abdullah İbn-i Sinâ:Şarl(ta şeyh reisi ve Av­
rupalılarca hekimlerin prensi adı verilen İbn-i Sina, İslâm dünyasının, fİkİr ve fel­
sefe tarihinin en büyük simalarından biridir (980-1037).

(142) Kâzı Ebû Elvelid Muhammed bin Ahmed ibn-İ Rüşd: Düşünen insan­
lığın en büyük simalarından bir diğeri ve İslâm medeniyetinin medarı iftiharıdır.
Hicretin 514 yani miladın 12. asrı başlarında Kurtuba'da doğmuştur. İbn-i
Rüşd'ün fikir ve felsefesi Hrıstiyanlan delâlete düşürdüğü iddiasıyle gerek Paris
Üniversitesi'nce ve gerek Papalıkça afaroz edilmiş ve eserlen üzerine yasak
konulmuştur. (1198). Buna rağmen bu büyük fıkır adamının eserlen elden ele
dolaşmış ve yakalananlar cezalandırılmıştır.

(143) Yani tamamiyle şekle bağlı, müşahededen ve doğrudan doğruya hayat


ile temastan uzak, surT bir tefekkür deryasına dalmış demektir.
m a y a b a ş l a n m ı ş ü r . F a k a t b u vakıa G a r p d ü n y a s ı n d a
u m u l m a d ı k b i r isyanın ilk işareti olmuştur. H n s t i y a n
akideleri ü z e r i n d e ilk t e r e d d ü t l e r h a t t â irtidatlar belir­
m i ş t i r Katohk kilisesinin t e m e U e r i n d e sarsıntılar d u ­
y u l m u ş t u r . P a p a n ı n söz g ö t ü r m e z otoritesi h a k k ı n d a ilk
ş ü p h e l e r uyanmıştır. Bu h a r e k e t l e r i şiddeth r e a k s i y o n ­
l a r t a k i p etmiş, k u r u l a n engizisyonlar asırlar b o y u n c a
d e v a m etmiş ve y ü z b i n l e r c e i n s a n c a n ı n a kıymıştır. F a ­
k a t b u ş i d d e t ve tenkil politikası k o p m u ş olan isyanı
b a s t ı r a m a m ı ş bilâkis isyan d e v a m etmiş ve n e t i c e d e .
G a r p d ü n y a s ı n d a k i a k i d e birliğinin p a r ç a l a n m a s ı n a v e
katolik kilisesinin k a r ş ı s ı n d a p r o t e s t a n kilisesinin d o ğ ­
m a s ı n a s e b e p olmuştur.
İsyan v e b u h r a n b u k a d a r l a d a b i t m e m i ş , b u n a yine
g ö r ü n ü ş t e , p e k e h e m m i y e t s i z b i r k a ç h â d i s e d a h a ek­
l e n m i ş t i r C o p e r n i c (1473-1543) a d ı n d a b i r Polonyalı
y e r y ü z ü n ü n g ü n e ş m a n z u m e s i içinde, s a d e c e bir peyk­
t e n i b a r e t o l d u ğ u n u ileri s ü r m ü ş t ü r Kilise b u iddiayı
ş i d d e t l e r e d d e d e r e k b u a d a m ı dini n â s l a r a aykırı fikir­
leri ileri s ü r m e k l e s u ç l a n d ı r m ı ş t ı r . D e r k e n , b u n u Gali­
lee (1564-1642) a d ı n d a b i r İtalyan takip e t m i ş t i r Bu d a
k â i n a t ı n merkezinin, z a n n e d i l d i ğ i gibi, arzımız değil,
g ü n e ş o l d u ğ u n u v e d i ğ e r seyyarelerle birlikte, arzımı­
zın d a g ü n e ş etrafinda h e m m i h v e r i h e m d e dairesi
ü z e r i n d e d ö n d ü ğ ü i d d i a s ı n d a b u l u n m u ş t u r . Bu defa
e n g i z i s y o n h a r e k e t e g e ç m i ş , n e t i c e d e ihtiyar Galilee
h â k i m l e r i n ö n ü n d e diz ç ö k ü p t ö v b e e t m e y e m e c b u r ol­
muştur.
G ö k l e r e ait b u keşifler o l u p g i d e r k e n y e r y ü z ü n e ait
b a ş k a keşifler de o l m u ş t u r . M a r c o Polo (1254-1323)
a d ı n d a b i r d i ğ e r İtalyan A v r u p a ' y a , Asya'mızın uzak di­
y a r l a r ı m tanıtmıştır. C h r i s t o p h e C o l o m b (1451-1504)
A m e r i k a ' y ı b u l m u ş t u r Vasco di G a m a (1469-1524) Hint
d ü n y a s ı n ı n deniz yoUannı k e ş f e t m i ş t i r Nihayet, G u t e n ­
b e r g (1397-1468) adh b i r A l m a n ı n m a t b a a s ı d a b ü t ü n
b u yeni buluşları d ü n y a n ı n d ö r t k ö ş e s i n e saçıp y a y m ı ş ­
tır
İşte b u b i r k a ç h a d i s e v e b i r k a ç a d a m ı n ş a h s ı n d a b e ­
liren şu b i r k a ç tesadüf, asırlar içinde çalkalana çalkala-
na yorgun düşen iman dünyasını derin uykusundan
u y a n d ı r m a y a kâfi g e l m i ş t i r Artık b i r devir k a p a n m ı ş ,
yeni b i r d e v r i n eşiğine basılmıştı. Eski Y u n a n filozofla­
rının m i r a s ı olan v e sırf teakkul (= reflexion), tefahhus
(= introspection) ve t e m a ş a (= c o m t e m p l a t i o n ) u s u l ü n e
d a y a n a n tefekkür t a r z ı n ı n y a n ı b a ş ı n d a , bilgi vasıtası
olarak, y e p y e n i b i r t a r z ve usul d a h a p e y d a o l m u ş t u .
Eşya ve h â d i s e l e r i n d o ğ r u d a n ve t e c r ü b i ( = e x p e r i m e n -
tal) b i r s u r e t t e tetkik ve m ü ş a h e d e s i n d e n i b a r e t o l a n b u
usul gittikçe gelişip kıjTnet almıştır. B u n d a n d a ilim (=Sci-
ence) adı verdiğimiz bilgiler m a n z u m e s i d o ğ m u ş t u r .

İhnin insan üzerindeki hâkimiyeti:


Kısa denilecek b i r z a m a n i ç i n d e inkişaf e d i p g e n i ş l e ­
y e n m o d e r n ihm, i n s a n l a r ü z e r i n d e o k a d a r b ü y ü k ve
kat'i b i r hâkimiyet k a z a n m ı ş t ı r ki, R ö n e s a n s ' t a n d a h a
doğrusu üç nesilden beri âdeta insanhğın putu olmuş­
t u r Artık ilmin nüfuz s a h a s ı n d a d ı ş a r d a v e o n u n k u d ­
r e t i n d e n uzak h i ç b i r hakikat yoktu. Artık ilim h e m k e n ­
dine, h e m de i n s a n a kâfi idi. İlmin p r a t i k h a y a t t a v ü c u ­
da getirdiği h a r e k e t ve te'sir vasıtaları, yâni teknoloji,
o n a h a r i k u l a d e b i r nüfuz ve i t i b a r k a z a n d ı r m ı ş t ı . İlmin
b u nüfuz ve itibarı gittikçe a r t m ı ş t ı r Fakat b u n u n l a m u ­
vazi olarak d a î n s a n i ç i n d e n m a n e v î disiplin k a l k m ı ş t ı r
Ç ü n k ü ilmin verdiği i m k â n l a r s a y e s i n d e i n s a n idaresi
t a m a m i y l e y e r y ü z ü n ü n m a d d i ve iktisadi n i m e t l e r i n e
yönelmiştir. Artık i n s a n için tek g a y e , k â r ve k a z a n ç ol­
m u ş t u r . İktisadi kuvvet ve imkânlar, i n s a n i r a d e s i n i n
uzandığı s o n m e r h a l e y i teşkil e t m i ş t i r Hülâsa, eskiden
h a y a t a m a b e t h a r i m i n d e n b a k a n ve h a y a t y o l u n u n ışı-
ğını d i n d e v e akidelerin n u r u n d a a r a y a n i n s a n , m o d e r n
ilmin hâkimiyeti a l t m a girince, artık h a y a t a r a s a t kule­
s i n d e n b a k m a y a v e d i n mevzularını h a k i r g ö r m e y e
başlamıştır. B u n u k m a m a y a h m . B e ş e r i n tefekkür h a y a ­
tı o s e a n l a r a benziyor. O n u n da, o s e a n l a r gibi m e t v e
cezirleri var. Buna, i s t e r s e n i z t e k â m ü l deyiniz, o k u y u ­
c u m . Yalnız, dikkat ediniz ki, t e k â m ü l d ü z b i r h a t üze­
r i n d e d a i m a y ü k s e k l e r e d o ğ r u b i r ilerleyiş değildir; bi­
lâkis, s o n u g e l m e y e n zikzaklardan müteşekkil inişli v e
y o k u ş l u b i r gidiştir. D a i m a yükseldiğini s a n a n i n s a n ,
çok k e r e farkında o l m a y a r a k , b u zikzaklar a r a s ı n d a b o ­
c a l a m a k t a , b i r g ü n evvel t a p t ı ğ ı putları b i r g ü n s o n r a
d e v i r i p ç i ğ n e m e k t e d i r . B u n u d a tabii görelim: B e ş e r
h a y a t m d a ifrat v e tefrit birbirini d o ğ u r u r v e dikkat
e d e r s e k , t a r i h ifrat ile tefrit şeklindeki a m e l v e aksüla-
m e l l e r i n u z u n b i r hikâyesi o l m a k t a n b a ş k a b i r ş e y değil­
dir. F a k a t ifrat ve tefrit r e a k s i y o n l a r ı n ı n b i r i n d e n d i ğ e ­
r i n e g e ç m e k için m e s a f e o k a d a r az ve aşılması o k a d a r
k o l a y d ı r ki, çok k e r e , y a ş a y a n nesil b u geçişin farkında
bile o l m u y o r v e b u h a r e k e t l e r i n r u h l a r d a hasıl ettiği
sarsıntıları ve ıstırapları d a h a çok s o n r a gelen nesiller
duyuyor.

İlim ve din mücadelesi:


R ö n e s a n s h a r e k e t l e r i içinde d o ğ a n v e bilhassa, o n ­
sekizinci a s r ı n rasyonalizmi'*^^ ile beslenip gelişen m o ­
d e r n ilim, yalnız eski felsefe ile değil, h e m d e i m a n Üe
m ü c a d e l e y e girmiştir. Gerçi saf ilim ile saf i m a n b i r b i ­
rini nefyeden şeyler değildi; bilâkis birbirini t a m a m l a ­
y a n v e biri zekâyı d i ğ e r i v i c d a n ı t a t m i n ettiği için, o m u z
o m u z a y ü r ü y e b i l e n iki yoldaştı. Binaenaleyh ilim v e d i n

(]44} Rationalisme - Vahyi inicâr edereii herşeyi sırf akıl ile idrak ve izah et­
mek isteyen ve akıl ile idrak edilemiyen şeylerin var olabileceğini kabul etmeyen
felsefi mezheptir.
aynı z a m a n d a v e aynı b i r şahısta y a n y a n a yaşayabiUr-
di. Nitekim i n s a n l a r ı n b i r ç o ğ u n d a y a ş a m ı ş v e y a ş a ­
maktadır. F a k a t m o d e r n ilim d a h a d o ğ u ş u n d a k e m i y e ­
ti keyfiyete, m a d d e y i r u h v e m â n a y a t e r c i h e d e r b i r gi­
diş almış, insanı bırakıp eşyaya, cansız v e ş u u r s u z m a d ­
d e y e yönelmişti. İlim b u yolda ilerledikçe v e cansız
m a d d e s a h a s ı n d a h a r i k a l a r yarattıkça, y a v a ş y a v a ş
m a d d e c i pozitivizmin'"^' h ü k m ü altına girmiştir.

Maddeci pozitivizm:
Bu doktrinin n a z a r ı n d a ise, yaratıcı b i r k u d r e t kay­
n a ğ ı akidesi t a m a m i y l e b i r h a y a l m a h s û l ü d ü r v e t a r i h e
karışmış b i r faraziyedir. H a y a t ve k â i n a t s â d e m a d d e ­
d e n v e b u n u v ü c u d a g e t i r e n m o l e k ü l l e r d e n ibarettir.
M a d d e b i r takım m e k a n i k v e zaruri k a n u n l a r l a k e n d i
kendini v a r etmiş v e aynı k a n u n l a r vasıtasıyle, kendi
kendini i d a r e etmektedir. Hepimiz ezeli v e c i h a n ş ü m u l
b i r m a d d e n i n b i r e r p a r ç a s ı h a l i n d e tecelliyiz, ve h e p i ­
miz t o p r a k t a n v a r olduk, y a r ı n d a t o z t o p r a k olup g i d e ­
ceğiz. Bu h a y a t ı n ö t e s i n d e b a ş k a b i r h a y a t b e k l e m e k
b o ş t u r . Ç ü n k ü b u , m ü ş a h e d e v e t e c r ü b e ile sabit o l m u ş
bir şey değildir. R u h v e b ü t ü n r u h i melekelerimiz fizik
varhğımızı teşkil e d e n o r g a n i z m a n ı n b i r e r nevi fonksi­
y o n u d u r . K a r a c i ğ e r i n safra ifraz ettiği gibi beyin d e fi­
kir v e his ifraz eder. Ruhi melekelerimize b u n d a n b a ş ­
ka b i r m a n a v e r m e k manasızlıktır. İşte, b u g ü n İhm n a ­
m ı n a ileri sürülen m a d d e c i fikirlerin h ü l â s a s ı .

(145) Posİtivİzm materaialiste - Tecrübe ve müşahede ile bilinemiyen ve mad­


di varhğı olmayan şeylerin mevatl olabileceğini kabul etmeyen felsefi mezheptir.
M a d d e c i pozitivizmin kıymeti:
H a y a t ve cemiyet h a k k m d a k i felsefi b i r d o k t r i n i n
kıymeti insanı v e ahlakî neticeleriyle v e içtimaî m u h i t
içindeki verimleriyle ölçülür. İlim n a m ı n a k o n u ş t u ğ u n u
iddia e d e n m a d d e c i pozitivizm, hakikatte b i r e r t a h m i n
ve faraziyeden i b a r e t o l a n fikirlerini m ü d a f a a e d e r k e n ,
i n s a n hayatını nasıl b i r ç a m u r a g ö m d ü ğ ü n ü n ve cemi­
yeti nasıl bir çıkmaza s o k t u ğ u n u n farkında değil. Dü­
ş ü n m e l i d i r ki, e ğ e r i n s a n , s o n u n d a , hiçlik d e r y a s ı n a ka­
rışıp k a y b o l m a k için h i ç t e n v a r o l m u ş ise; e ğ e r b u g ü n ­
kü h a y a t ı n ö t e s i n d e karanlık b i r yokluktan b a ş k a b i r
h a k i k a t m e v c u t değilse, e ğ e r insanların eksik, t o p a l ve
çok kere, çirkin a d a l e t i n d e n b a ş k a temiz ve ideal b i r
a d a l e t yoksa, e ğ e r k ö t ü l e r kötülüklerinin cezasını ve
iyiler iyiliklerinin m ü k â f a t m ı g ö r m e y e c e k s e v e s o n u n ­
d a s u y u getirenle testiyi k ı r a n bir olacaksa; e ğ e r k ö t ü
ile iyiyi aynı b i r kasvetli a k ı b e t ve aynı bir karanlık âlem
b e k l i y o r s a hak için, iyilik v e i n s a n h k için m ü c a d e l e edip
ıstırap ç e k m e k n e y e y a r a r ? Fazilet, doğruluk, n a m u s l u ­
luk, m e r h a m e t , cesaret, h ü l â s a güzel ahlâk ve y ü k s e k
seciye n e y e y a r a r ? Niçin iştahlarımı kısacak, arzularımı
t a h d i t edecek ve s u ç işlemekten k a ç ı n a c a ğ ı m ? Niçin
b a ş k a l a r ı h e s a b ı n a k e n d i m i r a h a t s ı z edip ü z ü n t ü y e ve
tehlikeye s o k a c a ğ ı m ? M a d e m ki b u â l e m d e s a d e c e k ö r
b i r kuvvet, ş u u r s u z ve i d r a k s i z bir m a d d e d e n b a ş k a bir
varlık yoktur; m a d e m ki h e p i m i z r u h s u z ve ş u u r s u z b i r
t e s a d ü f ü n a m a n s ı z h ü k m ü altındayız, o h a l d e iyilik ve
adalet, ahlâkî güzellik, ü s t ü n l ü k ve asalet h e p y a l a n ve
hayaldir. O h a l d e h a y a t ı n gayesi vazife değil, s a d e c e
zevk ve eğlencedir. Bu g a y e y e u l a ş m a k için ise h e r va­
sıta ve y o l u n u b u l a n için, h e r cinayet ve h e r çeşit r e z a ­
let m u b a h t ı r . Yaşamak ve keyfetmek için m u k t e d i r isen
çal, ç i ğ n e , ez ve öldür. Yine o halde, m a h r u m l a r ve se­
filler için ümit etmek ve teselli u m m a k abestir. Kör tali­
hin m a ğ d u r l a r ı ve acı tesadüflerin m a h k û m l a r ı için
b e k l e n e c e k iyi bir g ü n ve ümit edilecek y ü k s e k bir a d a ­
let yoktur. O h a l d e n e y a p ı p etmeli, çalıp çırpmalı, key-
f e d e n l e r z ü m r e s i n e geçmelidir.
Maddeci pozitivizm ve devrimiz buhranları:
İşte m a d d e c i pozitivizmin g ö t ü r d ü ğ ü h a y a t v e cemi­
yet felsefesi. İşte devrimizin kaim v e karanlık b u h r a n l a ­
rının k a y n a ğ ı . H e r k e s biliyor ki b u g ü n c e m i y e t l e r siya­
si, iktisadi v e içtimaî b u h r a n l a r i ç i n d e k ı v r a n m a k t a d ı r
Birinci D ü n y a H a r b i ile deşilen ve ikincisiyle b i r k a t d a ­
h a a r t a n b u b u h r a n l a r , a r d ı arkası gelmeksizin, d e v a m
e t m e k t e ve i n s a n h ğ ı k a s ı p k a v u r m a k t a d ı r . Yine h e r k e s
biliyor ki, b u g ü n h e r m e m l e k e t t e h ü k ü m e t l e r b u çeşitli
buhranları yatıştırmaya ve keşmekeş içinde çalkalanan
hayatı d ü z e t m e y e çahşıyor. İktisadi k a l k m m a , b u g ü n ü n
b i l h a s s a g e r i kalmış m e m l e k e t l e r i n d e , m o d a t a b i r l e r ­
d e n oldu. B u n u n l a b e r a b e r b u h r a n l a r alabildiğine d e ­
v a m e d i y o r ve gittikçe artıyor. F a k a t b u n l a r d e v a m
e d i p artacaktır. M e m l e k e t l e r iktisadi s e r v e t e v e b o l l u ğ a
g ö m ü l s e l e r d e b u h r a n l a r ı n s o n u gelmeyecektir. Ç ü n k ü
asıl ç ı b a n b a ş ı b u h r a n , n e iktisadi, n e d e siyasidir; fakat
m a n e v i ve ahlâkidir. M o d e r n cemiyetlerin insanları için
eksik o l a n n e h a y a t kolaylıkları, n e s e r v e t v e lükstür, fa­
kat iç r a h a t ı , m â n e v i h u z u r ve m e s e r r e t t i r . B u g ü n ü n in­
sanı yalnız b u n i m e t t e n m a h r u m d u r . F a k a t b u nimet,
yeryüzü nimetlerinin b a ş ı d ı r İşte m o d e r n i n s a n , kendi
k e n d i n e izah etmeksizin, b u nimetin h a s r e t i n i çekmek­
tedir. M a n e v i h u z u r u ve iç r a h a t ı n ı , kim n e d e r s e desin,
a n c a k b i r şey t e m i n eder; m a n e v i y a t h a v a s ı ve t e r b i y e ­
si. Şu h a l d e , b u g ü n ü n m u z t a r i p i n s a n ı n d a eksik olan,
hakikatte maneviyattır, i n a n ve i d e a l d i r M o d e r n insan,
kendini, ilim n a m ı n a k o n u ş t u ğ u n u iddia e d e n m a d d e c i
ve b o z g u n c u b i r pozitivizmin akışına bırakmıştır. Bu
doktrinin h a y a t ve cemiyet felsefesi ise, hiçlik v e b o ş v e -
riciliktir Bu d o k t r i n i n n a z a r ı n d a varlık gibi, kıymet ve
m e n f a a t d e m a d d i d i r . Halbuki bizzat kendi nefsimizde-
ki günlük t e c r ü b e l e r i m i z l e biliyoruz kî, insanı yalnız
m a d d i varhk ve s e r v e t m e s ' u t etmiyor. Edemez, çünkü
i n s a n s a d e c e etten, kemikten ibaret b i r r o b o t değildir;
r u h taşıyan ve hayatın niçinliğini, n e r e d e n gelip n e r e y e
gittiği ü s t ü n d e d ü ş ü n e b i l e n yani, bir kelime ile, m a n e v i
bir mahlûktur
H ü l â s a devrimizin b u h r a n ı , hakikatte, ifadesini i m a n
ve ideal y o k l u ğ u n d a b u l a n , d e r i n bir m a n e v i y a t b u h r a ­
nıdır. S e r v e t v e k o n f o r a r k a s ı n d a k o ş m a k t a n y o r g u n
d ü ş e n m o d e r n i n s a n , b u g ü n kaybettiği i m a n ı ve ideali
a r a m a k t a ve o n u n hasretiyle y a n m a k t a d ı r . G a r i p t i r ki,
h ü k ü m e t l e r i n e n çok i h m a l ettikleri, h a t t â bazı m e m l e ­
ketlerde hiç m e ş g u l bile olmadıkları b u h r a n d a m â n e v i
b u h r a n d ı r . Halkın m a d d i v e iktisadi ihtiyaçları t a t m i n
edilince h e r iş düzelecek ve h e r şey y o l u n a g i r e c e k mi
z a n n e d i l i y o r ? F a k a t b u n u v u k u a t ve m ü ş a h e d e l e r tek­
zip etmektedir. U n u t m a m a l ı d ı r ki, i n s a n , h a y v a n l a r
a r a s ı n d a , a c ı k m a d a n yiyen ve s u s a m a d a n içen g a r i p
b i r h a y v a n d ı r . Ve b u s e b e p l e h a y v a n l a r ı n en h a r i s i ve
d o y m a k bilmeyenidir. İ n s a n ı n b u tıyneti, m a d d e c i pozi-
tivistlerin ahlâk telâkkisine d e kâfi b i r c e v a p teşkil et­
m e k t e d i r : B u n l a r a g ö r e ahlâkı cemiyet d o ğ u r u r . Ahlâk
yüksek t e f e k k ü r ü n ye idealin meyvesi değil; içtimaî m ü ­
n a s e b e t l e r h a y a t ı n ı n m a h s u l ü d ü r ; g e ç e n devirlerin içti­
m a î m ü n a s e b e t l e r i eski i n s a n l a r ı n ahlâkını d o ğ u r d u ğ u
gibi, m o d e r n faaliyet hayatı d a k e n d i n e y a r a ş a n ahlâkı
d o ğ u r a c a k t ı r ; b u n d a n e n d i ş e etmemelidir, diyorlar.

F a k a t cemiyet, cinayet, safalet ve h e r t ü r l ü rezalet ve


r e d a e t de d o ğ u r u y o r . E ğ e r ahlâkı yüksek t e f e k k ü r d e n
ve i d e a l d e n değil d e faaliyet ve m ü n a s e b e t l e r h a y a t ı n ­
d a n bekleyeceksek, ahlâk y e r i n e h a y v a n i h ı r s l a r ı n ve
ş e h v a n î sevkıtabiilerin kükremesiyle karşılaşacağımız
muhakkaktır.

Dizginlenmeyen arzu ve ihtiyaç


sahibini çiğner:
İ n s a n ı n a r z u ve ihtiyaçları, m i k t a r itibariyle m a h d u t
ise d e , keyfiyet itibariyle s o n s u z d u r . H e r g ü n k ü t e c r ü ­
belerimizle biliyoruz ki, giderilen bir ihtiyacın a r k a s m -
d a n bîr s ü r ü ihtiyaç d a h a çıkıyor. H e r birimiz yaşımıza
ve içtimaî d u r u m u m u z a göre^ b i n b i r arzu bekhyor, b i n ­
b i r ihtiyaç d u y u y o r u z v e b u n l a r ı g i d e r m e k için d e h e r
g ü n ve h e r a n ç a h ş ı p didiniyoruz. F a k a t d u r m u y o r v e
d o y m u y o r u z . H a y a t ı n sırrı d a b u r a d a d ı r . İ n s a n ı n d o y ­
m a z oluşu, o n u d u r m a d a n ç a h ş m a y a , a r a m a y a v e bul­
m a y a s e v k e d i y o r Terakki d e b u n d a n d o ğ u y o r Yalnız
ş u n a dikkati ç e k m e k isterim ki, arzu ve ihtiyaçlarımızın
esiri o l m a m a k için onları dizginlemeye m e c b u r u z . Aksi
h a l d e ciğer b u l a ş m ı ş b i r eğeyi yalayan a ç kedi vaziyeti­
n e düşer, d i h m i z d e n a k a n kanları yalarız d a h a b e r i m i z
olmaz.
A r z u v e ihtiyaçların y e g â n e freni ise m a n e v i y a t t e r -
biyesidir. İktisadi varlık içinde y a ş a y a n b i r i n s a n , b u
t e r b i y e d e n m a h r u m olunca, altın h a z î n e s i i ç i n d e k a p a ­
lı kalmış b i r h a s i s e d ö n e r ve hırsının k u r b a n ı o l u p gi­
der.

İlmin Zaferi:
A ş i k â r ki, ihm ve o n u n m a d d e y e tatbik şekh d e m e k
olan teknoloji cansız m a d d e (=Matiere inerte) s a h a s ı n ­
d a b ü y ü k zaferler k a z a n d ı ; Bu z a f e r l e r d e n b u g ü n ü n
m u a z z a m m a k i n e d ü n y a s ı d o ğ d u v e i n s a n l a r yeryüzü­
n e h a k i m oldu. Z a m a n ı m ı z ı n ileri m e m l e k e t l e r i n d e in­
sanlar, eski devirlerin zor ve z a h m e t h h a y a t ı n d a n k u r ­
t u l m u ş b u l u n u y o r B u g ü n artık s o ğ u k t a n , sıcaktan, fır­
t ı n a d a n , ' y a ğ m u r ve k a r d a n , k a r a n h k t a n k o r k m u y o r u z .
B ü t ü n b u âfetlere karşı b u g ü n elimizde k o r u n m a
imkânları v a r B u g ü n u z u n kış geceleri ışıklar içinde
geçiyor
B u g ü n m e s a f e a d e t a o r t a d a n kalkmış ve milletler
b i r b i r i n e y a k l a ş m ı ş t ı r Bilgi u m u m i l e ş m i ş , eski İmtiyaz­
ların ve eski m ü s a v a t s ı z h k l a r m yerini hak ve k a n u n al-
mıştır. Eskiden köyleri ve şehirleri s ö n d ü r e n salgın
h a s t a h k i a r ı n ilâcı b u l u n m u ş , i n s a n l a r b i r ç o k âfet ve fe­
lâketlere karşı e m n i y e t kazanmıştır.
F a k a t fizik ve teknik s a h a d a elde e d ü e n b ü y ü k t e r a k ­
kilere r a ğ m e n , m a n e v i y a t s a h a s ı n d a , ahlâk ve seciye
b a k ı m ı n d a n m a a l e s e f h e m e n h e m e n hiç i l e r l e n m e m i ş -
tir. H a t t â b u s a h a d a b u g ü n k ü i n s a n l a r d ü n k ü n e n a z a ­
r a n belki d a h a geridir. M a n e v i faydalarını ve iç h u z u r u ­
n u m a d d i s e r v e t e ve lükse feda e d e n b u g ü n ü n insanı,
b i n b i r çeşit b u h r a n i ç i n d e h u z u r ve r a h a t s u s u z l u ğ u
çekmektedir.
Gerçi m o d e r n ilmin ve teknolojinin s a y e s i n d e b u g ü ­
n ü n g e r i m e m l e k e t l e r i n d e bile servet ve m a d d i k o n f o r
aklı h a y r e t e d ü ş ü r e c e k şekilde çoğalmıştır. D ü n ü n bir-
iki milyonerli Türkiyesi y e r i n d e b u g ü n m i l y o n e r l e r i
â d e t a s a y ı l a m a y a c a k k a d a r ç o ğ a l a n bir Türkiye var. Fa­
kat dikkat edilirse, b u s e r v e t m u a y y e n k a n a l l a r d a n m u ­
a y y e n kuytulara akmış ve m a h d u t ellerde t o p l a n m ı ş t ı r .
B u g ü n m ü s a v a t ve v a t a n d a ş h k , y ü r e k l e r d e n ziyade
m e y d a n n u t u k l a r ı n d a y e r almaktadır. B u g ü n b ü y ü k ş e ­
hirlerin serveti, lüksü v e g ü n d ü z geceleri içinde k a r a n ­
lıkta y a ş a y a n aileler, h a s t a h a n e k a p ı l a r ı n d a s ü r ü n e n
hastalar, açlıktan helak o l a n b i ç a r e l e r var. Büyük ş e h i r ­
lerin işçi mahalleleri v e s a n a y i kartiyeleri fizik ve ahlâ­
ki sefaletin yuvası h a l i n d e d i r . B u g ü n k u m a r , fuhuş, al­
kol suıstimali ve h e r çeşit s e f a h a t hayatı köylere v a r ı n ­
caya k a d a r zehirini saçıyor, h a y a t kaynaklarını k u r u t u p
nesillerin enerjisini tüketiyor. Ümitsizlik h e r g ü n inti­
h a r şeklinde sayısız k u r b a n l a r veriyor. Ö b ü r tarafta d a ­
i m a ç o k satıp çok k a z a n m a k t a n b a ş k a bir e m e l b e s l e ­
m e y e n g a z e t e ve m e c m u a l a r ı n etrafa yaydığı g a y e t k ö ­
t ü b i r p r o p a g a n d a ve ş e h v e t edebiyatı d i m a ğ l a r ı u y u ş ­
t u r u p ruhları ö l d ü r ü y o r . G a z e t e c i y a y g a r a s ı n ı n ve g a ­
zete edebiyatının, b i l h a s s a Türkiyemiz gibi g e r i kalmış
m e m l e k e t l e r d e yaptığı fenalıkları aklıbaşında olan h e r ­
kes g ö r ü y o r ve biliyor. M a d d e c i pozitivizmin b a ş p r o -
p a g a n d a c i s i o l a n b i r kısım gazetelerin nesilleri, nasıl
zehirlediği ve nasıl b i r fesat k a y n a ğ ı o l d u ğ u m a l û m d u r .
Asrımızdaki m a k i n e m e d e n i y e t i n i n , m u h a k k a k ki iyi ve
ü s t ü n tarafları v a r . B u g ü n i n s a n h k t a b i a t ı n esiri o l m a k ­
t a n k u r t u l m u ş ve â d e t a , t a b i a t a h â k i m o l m u ş t u r Fakat,
b u m e d e n i y e t i n sefalet ve ıztırap d o ğ u r a n ve i n s a n ı
i n s a n l ı ğ ı n d a n uzaklaştırıp sukut ettiren tarafları d a v a r
Halbuki diyoruz, ilim yalnız m a d d e y e ve m a d d î y e kıy­
m e t v e r m e y i p d e i n s a n a ve i n s a n l ı ğ a d a y ö n e l m i ş ol­
saydı, b u g ü n ü n t o p a l m e d e n i y e t i y e r i n d e , m a d d i y a t ı
k a d a r m a n e v i y a t ı d a ilerlemiş v e m u v a z e n e l i b i r m e d e ­
niyet d o ğ a r d ı . . .

Maddeci pozitivizm ve muasır medeniyet:


Hülâsa, m a d d e c i pozitivizm m u a s ı r m e d e n i y e t i b i r
b o z g u n a u ğ r a t m ı ş v e c e m i y e t l e r d e tedavisi g ü ç y a r a l a r
a ç m ı ş t ı r M u h a k k a k olan bir şey v a r s a , b u g ü n ü n m e d e ­
niyeti hastadır. Hastalık fertte, cemiyette, ırkta ve mil­
letlerarası m ü n a s e b e t l e r d e , hülâsa hayatın h e m e n h e r
safhasında kendini d u y u r m a k t a d ı r . B u g ü n k ü m e d e n i ­
yetin d o ğ u r d u ğ u fert, içinde y a ş a m a y a m e c b u r o l d u ğ u
m u h i t e , iklime ve h a v a y a intibak e d e m e m i ş t i r . Ç ü n k ü
m a d d i s a h a d a k i terakkilere r a ğ m e n , ferdin r u h i ve zih­
ni seviyesi, ahlâk ve m a n e v i y a t ı o n i s b e t t e y ü k s e l m e -
miştir. Bilâkis, türlü ifratlar, gayesiz ve mes'uliyetsiz b i r
h a y a t tarzı, lüks ve konfor sevdası y ü z ü n d e n ferdin si­
nir m a n z u m e s i b o z u l m u ş , m u k a v e m e t kabiliyetleri za­
yıflamıştır H a t t â denilebilir ki, b u g ü n ü n ileri m e m l e ­
ketlerinde insanlık, zekâ seviyesinin ve akl-ı selimin su­
kutu tehlikesi ile karşı k a r ş ı y a d ı r B u g ü n A v r u p a ve
A m e r i k a ' d a y a ş a y a n i n s a n l a r d a n b i r ç o ğ u , ahlâk bakı­
m ı n d a n d e j e n e r e ve a n o r m a l d i r .
Bugün, yalnız alkol ve k u m a r suistimali değil s i n e ­
m a , r a d y o v e m e k t e p p r o g r a m l a r ı n ı n manasızlığı d a
g e n ç neslin ö z ü n ü k e m i r m e k t e d i r . M e k t e p p r o g r a m l a -
r m a dikkat ediniz. A b d ü l h a m i d d e v r i n d e n beri b u
p r o g r a m l a r , objektif v e ilmi hakikati a r d a n , k a r a k t e r
terbiyesi e s a s l a r m d a n çok, devrin h ü k ü m s ü r e n rejim
a d a m l a n m n m e d d a h h ğ m ı y a p m a k t a d ı r . K â r ve servet,
hırsı, e ğ l e n c e v e h e r çeşit sefahat m o d a s ı m o d e r n in­
s a n d a ahlâk v e insanlık v i c d a n ı n ı k u r u t m a k t a d ı r Hay­
siyet v e ş e r e f d u y g u s u y o k l u ğ u ve b u n d a n ileri gelen
yalancılık, d o l a n d m cüık, hilekârlık gibi redaetler, b u ­
g ü n i n s a n l a r ı n b i r ç o ğ u n u , r u h v e k a r a k t e r itibariyle,
hayvanlardan daha aşağı bir dereceye düşürmüştür.
B u n a ş a ş m a m a k lâzımdır; b u g ü n yalanclhk v e hilekâr­
lık ilmileştirilerek a d ı n a p r o p a g a n d a d e n i l m e k t e ve al­
d a t m a vasıtası olarak, e n çok h ü k ü m e t l e r t a r a f ı n d a n
kullanılmaktadır. İki D ü n y a H a r b i a r a s ı d e v i r d e bazı
m e m l e k e t l e r d e k u r u l a n p r o p a g a n d a nezaretleri i n s a n ­
lık v e ahlâkiyat için b i r leke olmuştur.
H ü l â s a m a d d e c i pozitivizm, insan n a z a r ı n d a , ş a h s i ­
yet ve k a r a k t e r kıymetini s u k u t ettirmek suretiyle m u ­
asır m e d e n i y e t i b i r çıkmaza s o k m u ş t u r . B u g ü n k ü n e s ­
lin n a z a r ı n d a feragat, fazüet ve fedakârlık b ü y ü k b i r
kıymet ifade e t m e m e k t e , i n s a n l a r ı n d e ğ e r i sırf p a r a ile
ve s a h i p oldukları m a d d i imkânlarla ölçülmektedir.
F a k a t b u gidiş, feragat, fedakârlık v e hasbilik isteyen il­
m i n v e yüksek t e f e k k ü r ü n d ü ş m a n ı d ı r . Hodbinlik v e
m e n f a atçılıkla ilim v e tefekkür hayatı birlikte g i d e m e z .
M o d e r n maddeci medeniyet b u bakımdan da bir sükû­
t a m a h k û m d u r gibi g ö r ü n ü y o r . Gerçi z a m a n ı m ı z d a
y ü k s e k şahsiyetler, âlim ve filozoflar y o k değildir. F a k a t
ç ü r ü y e n v e içi k o k a n b i r ekseriyetin a r a s ı n d a iyiler v e
seçkinler d a h a n e k a d a r d a y a n ı r büinmez."*""

(146) Bütün bu fikirler için bakiniz: Le probleme de Dieu et la religion dans


la plıilosophie Comtemporaine, par ile Profeseur M. Sciacca. Aubier, Paris - "La
vie de Pesprİl" par le Professeur ]. Chevailer. B. Arthaud, Crenoble, ve aynı müel­
lifin: "La vie morale", Flammarion, Paris - Dr. A. Carrel'in bundan evvel kaydet­
tiğimiz eseri.
Örnek memleketler, taklitçi memleketler:
Dikkat edelim ki, m o d e r n m e d e n i y e t i n insanî v e a h ­
lâki hayattaki neticeleri h e r y e r d e b i r değildir. Bu b a ­
kımdan b u g ü n ü n medeni dünyasını "örnek memleket­
ler" ve "taklitçi m e m l e k e t l e r " diye ikiye a y ı r m a k y e r i n ­
de olur. Birinciler t â R ö n e s a n s t a n b e r i m ü s p e t ilim,
yüksek tefekkür v e s a n ' a t y o l u n d a y ü r ü y e n v e eski G r e -
k o - R o m e n m e d e n i y e t i n i n mirasçıları o l a n g a r p m e m l e ­
ketleridir. Taklitçi m e m l e k e t l e r ise, yalnız elh-yüz s e n e ­
d e n b e r i tabiî b i r h a y r a n l ı k v e a ş a ğ ı h k d u y g u s u şevkiy­
le, k e l e b e k l e r gibi ş u u r s u z c a , g a r b ı n m e d e n i y e t
meş'alesi etrafında u ç u ş a n memleketlerdir.
Örnek memleketlerde, bugünkü medeniyetin d o ğ u p
yerleşebilmesi için, halkın h e r sınıf ferdi t a r a f ı n d a n , e n
az d ö r t yüz elli s e n e , i ğ n e ile kuyu k a z a r gibi, z a h m e t l e
ve sindire sindire çalışılmıştır Bu s e b e p l e , z a r a r h taraf­
ları olmakla b e r a b e r , garplılarca b u g ü n k ü m e d e n i y e t
b e n i m s e n i p hazmedilmiştir. Çünkü, n e t i c e itibariyle,
bizzat k e n d i l e r i n i n eseridir. S o n r a , g a r p t a m u a s ı r
m e d e n i y e t i n z a r a r h taraflarım kuvvetle karşılayacak il­
mi, dini ve insani m ü e s s e s e l e r m e v c u t t u r . Kilise v e ü n i ­
versiteler b u n l a r ı n b a ş ı n d a gelenleridir.
Taklitçi m e m l e k e t l e r e g e h n c e , b u m e m l e k e t l e r d e
m u a s ı r m e d e n i y e t halkın r u h u n d a n v e t a r i h i n d e n k o ­
p u p gelmediği için, tabiatiyle halka y a b a n c ı k a l m a k t a
ve ahlâki h a y a t t a d a h a b ü y ü k t a h r i b a t y a p m a k t a d ı r
Şu d a var ki, taklitçi m e m l e k e t l e r d e , yine d e r i n b i r
h a y r a n h k ve aşağılık d u y g u s u sevgiyle, kötülüklere
karşı b i r e r baraj hizmeti g ö r e n tarihi m ü e s s e s e l e r p e r ­
vasızca yıkıldığı ve i n s a n l a r fizik ve ş e h v a n i hisleriyle
b a ş b a ş a bırakıldığı için m a d d e c i m e d e n i y e t i n t a h r i p l e ­
ri aşkın bir h a d d e v a r m a k t a d ı r .
Gerçi m a d d e c i pozitivistler için b u iki kısım m e m l e ­
ketler a r a s m d a k i farkı g ö r m e m e k v e b ü t ü n gözlere b a ­
t a n realiteleri i n k â r e d i p iyimser b i r t a v ı r almak m ü m -
k ü n d ü r . İyimserlik çok k e r e acı hakikatlerle karşılaş­
m a k c e s a r e t s i z l i ğ i n d e n ileri geiir. İnsan k ö t ü l ü ğ ü g ö r ­
m e y e , h a s t a l a r ü s t l e r i n e hastalık y o r m a m a y a m ü t e m a ­
yildir. Ç ü n k ü k ö t ü l ü ğ ü g ö r m e m e k , o n u n l a m ü c a d e l e y e
g i r i ş m e k t e n m ü s t a ğ n i küar. Bu bir nevi tembelliktir. Fa­
kat tembellik k ö t ü l ü ğ ü İzale etmek ve a k a n y a r a y ı s a r ­
m a k için ç a r e değildir.
E ğ e r k ö t ü l ü ğ ü izale e t m e k istiyorsak, evvelâ, o n u n
varlığım açıkça k a b u l etmek; s o n r a n e r e d e n ve nasıl
geldiğini ö ğ r e n m e k , n i h a y e t izalesi çarelerini a r a ş t ı r ­
m a k lâzımdır.

Muasır medeniyet hastadır:


Evvelâ, kabul e t m e l i d i r ki, m u a s ı r m e d e n i y e t h a s t a ­
dır; i n s a n h ğ ı n r u h i ve m a n e v i ihtiyaçlarına c e v a p ver­
m e k t e n uzaktır. Z a m a n ı m ı z d a k i b u h r a n l a r ı n ve içtimaî
bozgunlukların menşei de budur.
B u n d a n evvel i n s a n l a r d a h a mı iyi idiler? B u n d a n
evvel cemiyetler c e n n e t mi idi? Tarihteki cinayetleri ve
y e r g ö t ü r m e z fecaatleri n e ç a b u k u n u t t u k ? B u g ü n k ü
m e d e n i y e t i kötülemek, g e ç e n devirlerin sefaletini ve
b a r b a r l ı ğ ı n ı m ü d a f a a d e m e k değil m i d i r ? diyeceksiniz.
B u n u d e m e k t e haklısınız, o k u y u c u m . Ben d e biliyorum
ki, dünlerimiz b u g ü n l e r i m i z d e n d a h a m e s ' u t g e ç m e d i .
İ n s a n h k d a i m a ıstırap çekti ve inledi. F a k a t ş u n u s o r a ­
rım: biz b u ıstırabın d e v a m etmesini ve a r t m a s ı n ı mı,
y o k s a dinmesini mi istiyoruz? Dinmesini ve insanlığın
gülmesini istediğimize g ö r e ; d i y o r u m ki, m o d e r n m e ­
d e n i y e t ıstırabı d i n d i r e m e m i ş ve a ğ l a y a n insanlığı gül-
d ü r e m e m i ş t i r . M a d d e s a h a s ı n d a muvaffak olan ilim,
h a y a t s a h a s ı n d a çok g e r i kalmıştır. B u g ü n k ü i n s a n l a r ı n
birbirleriyle m ü n a s e b e t l e r i , b u g ü n k ü h ü k ü m e t ve ida­
relerin v a t a n d a ş l a r a karşı m u a m e l e l e r i , b u g ü n k ü mil-
letlerarası h a y a t d ü n k ü n d e n d a h a ileri ve i n s a n i değil­
dir. Ü m a n i z m a y a d a y a n d ı ğ ı m i d d i a e d e n m o d e r n
m e d e n i y e t , ü m a n i z m a d a n , insanlıktan f e r s a h fersah
uzaklaşmıştır d a h a b e r i m i z yok.

Hastahğm sebebi:
Bu s e b e b i o n altıncı asırda, yani m u a s ı r m e d e n i y e t i n
m e n ş e l e r i n d e , atılan y a n h ş bir a d ı m d a a r a m a h d ı r . Bu
yanlış a d ı m , t e k r a r edelim ki, keyfiyeti k e m i y e t e , r u h u
m a d d e y e feda etmektir. M o d e r n m e d e n i y e t , m a d d i ve
ruhi, iki c e p h e s i o l a n h a y a t realitesini yalnız b i r c e p h e ­
s i n d e n g ö r ü p aldı; yalnız m a d d e y e e h e m m i y e t verdi ve
b u suretle m a d d e c i pozitivizme s a p l a n d ı . A ş i k â r ki, in­
s a n yalnız m a d d e v e cisim değil, h e m d e r u h v e ş u u r ­
dur. İşte m o d e r n m e d e n i y e t b u hakikati i h m a l etti ve in­
sanı bırakıp, yalnız m a d d e y i ö ğ r e n m e y e çalıştı. Yeryü­
z ü n d e ve göklerin n a m ü t e n a h i l i k l e r i n d e k i h e r şeyi bil­
m e k istedi. B u n d a n yalnız hayatı ve i n s a n g ö n l ü n ü is­
tisna etti. Hülâsa, m o d e r n m e d e n i y e t , h e r ş e y d e n evvel
"kendini bil" hakikatini u n u t t u .
R ö n e s a n s ile d o ğ a n m o d e r n ilim, tetkiklerine yalnız
m a d d e d ü n y a s ı n ı m e v z u aldı ve b u d ü n y a n ı n nimetleri­
ni elde e t m e y e yöneldi. Tekâmül e d e n t e k n i k i n s a n l a r a
servet, k o n f o r ve h e r t ü r l ü y a ş a m a kolaylıkları getirdi.
Fakat b u a r a d a insanı, i n s a n r u h u n u ve r u h i t e m a y ü l l e ­
rini ihmal etti. M o d e r n i n s a n kendini ö ğ r e n m e d e n
m a d d e y i ö ğ r e n d i ve m a d d e ilimlerini h a y a t ilimlerine
tercih etti. Halbuki, h a y a t ilimleri i n s a n için m a d d e
ilimlerinden h e m d a h a m ü h i m , h e m d e d a h a g e r i idi.
Böylece İnsari; k e n d i eliyle, s a d e c e m a d d i terakkilere
y a r a y a n bir d ü n y a yarattı. Fakat kendisi, yarattığı b u
d ü n y a içinde, y a b a n c ı kaldı. B u g ü n i n s a n l a r ı n birbiriy­
le m ü n a s e b e t l e r i , g e ç i m ş a r t ve şekilleri, h ü k ü m e t ve
i d a r e usulleri a s ı r l a r c a evvelkinden ç o k farklı d e ğ i l d i r
B u g ü n k ü h ü k ü m e t ve idarecilerde, adı ve sıfatı n e olur­
sa olsun, h â l â Makyavel p r e n s i p l e r i hakimdir. B u g ü n
G a r b ı n en ileri m ü l e t l e r i n d e bile, ö r n e k hukuk, hâlâ es­
ki R o m a H u k u k u d u r . Eski devirlerin i n s a n e s a r e t i n d e n
k u r t u l a n ferdi, b u g ü n k e n d i yarattığı m a k i n e n i n e s a r e ­
tine girmiştir. D i ğ e r taraftan r e s m i m a k a m l a r a v a r ı n c a ­
ya k a d a r yalancüık ve s a h t e k â r h k ıstırap v e r e c e k h a d d e
çıkmıştır.
B u n u n l a b e r a b e r i n s a n h a y a t ı n ı düzeltebilir v e c e m i ­
yet işlerini t a n z i m edip insanlığı ı s t ı r a p t a n k u r t a r a b i l i ­
riz. M a d d e y e tatbik ettiğimiz zekâmızı h a y a t a , r u h a ve
m a n e v i y a t a d a tatbik e d e r s e k , m a d d e d ü n y a s ı n d a m u ­
vaffak o l d u ğ u m u z gibi r u h ve m â n a d ü n y a s ı n d a d a m u ­
vaffak olabiliriz. Ve olmalıyız; gelecek nesiller bize ve
b i z d e n evvelkilere belki de şaşacaklardır. Ellerimizde
g e n i ş i m k â n l a r v a r k e n , m a d d e y e ve gayrı uzviye, israf
e d e r c e s m e t a t b i k ettiğimiz zekâmızı kendi h a y a t ı m ı z a
n i z a m v e r m e k için kullanamayışımıza acıyacaktır.

Kurtulmanın çareleri;
Bu vaziyetten nasıl k u r t u l m a l ı d ı r ? B u n d a n kurtul­
m a k için ilk ve s o n ç a r e , m a d d e c i pozitivizmin yıkıcı t e ­
siri ile b i r b i r i n e d ü ş m a n olan iki kuvveti, mazi ile istik­
bali, ilim ile m a n e v i y a t ı b a r ı ş t ı r ı p uzlaştırmaktır. B u g ü n
efkâr m a z i ile istikbal, ilim ile din a r a s ı n d a m ü t e r e d d i t ­
tir. İ n s a n l a r d a n bir kısmı kaybettiği Allah'ı a r a m a k t a ,
bir kısmı d a o n u n l a a ç ı k t a n m ü c a d e l e y e g i r m i ş b u l u n ­
m a k t a d ı r . B u g ü n h e m e n h e r m e m l e k e t t e halk kitleleri
b u iki k u t u p a r a s ı n d a b o c a l a m a k t a d ı r . B u n u n zararlı
neticeleri ferd h a y a t m d a , ailede, m e k t e p t e ve cemiyet­
t e g ö r ü l m e k t e d i r . Bu neticeler, hususiyle, taklitçi m e m ­
leketlerde çok ü r k ü t ü c ü b i r m a n z a r a arzetmektedir.
M a z i ile istikbalin, ilim ü e din v e m a n e v i y a t ı n b a r ı ş ı p
uzlaşması İse f e r d d e ve cemiyette b i r m u v a z e n e y a r a t a ­
cak ve h a y a t a b i r istikamet verecektir.
Kabul e t m e k lâzımdır ki, b u g ü n ş a r k t a v e g a r p t a e s ­
ki devirlerin din ve m a n e v i y a t kuvveti m e v c u t değildir.
F a k a t m o d e r n i h m v e m e d e n i y e t d e eski i m a n ı n b o ş ka­
lan yerini d o l d u r a m a m ı ş , i n s a n hayatını din v e m a n e v i ­
yat t e r b i y e s i n d e n m ü s t a ğ n i kılamamıştır. Kılamaz ç ü n ­
kü i n s a n m ü c e r r e t iyiliğe ve yüksek b i r a d a l e t e i n a n m a ­
ğ a ve fizik âlemlerin ü s t ü n d e y ü k s e k b i r ideale b a ğ l a n ­
m a y a m u h t a ç t ı r . Bu insanı ve b u ideali ise i n s a n b u g ü n
a n c a k m a n e v i y a t t e r b i y e s i n d e bulabilmektedir. Din ise,
m u h a k k a k ki, b u t e r b i y e n i n e n m ü k e m m e l mektebidir.
B i n a e n a l e y h memleketin, h a t t â insanlığın, h a y r ı ve s e ­
lâmeti dinin ve dini m ü e s s e s e l e r i n yıkılıp yok olmasın­
da değildir; bilâkis kemale erip y a ş a m a s ı n d a ve e n yük­
sek i n s a n zekâsının bile a n l a m a ihtiyacına c e v a p v e r i r
bir m e r t e b e y e çıkmasındadır. B a ş k a b i r ifade ile, i n s a n ­
hğın selâmeti, m a d d e c i ve inkarcı pozitivizmin " E ğ e r
Tanrı v a r ise, o n u yok etmelidir" f o r m ü l ü n d e değil, fa­
kat " E ğ e r Tanrı yok ise, o n u v a r etmeli" ha.kikatindedir.
Ç ü n k ü t e c r ü b e l e r g ö s t e r i y o r ki, i m a n s ı z h a y a t insanla­
rı m e s ' u t etmiyor. Allahsız m e m l e k e t l e r ş e y t a n l a r ı n is­
tilâsına u ğ r u y o r . İnançsız insanlar, k u d u r m u ş kurtlar
gibi birbirleriyle b o ğ u ş u y o r Âlemlerin nizamı, t a b i a t
ü s t ü ve lâ m a d d i bir AUah idealindedir. Bu i d e a l d e n
m a h r u m olan memleketler, a n a r ş i y e ve r u h sefaletine
düşmeye mahkûmdur.
MÜSLÜMANLIKTA
REFORM LÂZIM MIDIR?**'

SORU: îsîâm dininde reformdan çok bahsedilmekte­


dir. Hattâ bu konuda bazı yazılar da vardır. Kur'ân'm
esash hükümlerinde reform bahis konusu olmamak lâ­
zımdır. Kur'ân'm esaslı olmayan, fer'i telâkki edilebile­
cek hükümleri var mıdır ve bunların tatbikatında her
devrin ve memleketin icaplarına uygun tefsirlere taraf­
tar mısınız? (Mesaâ: Kıyafet v e i b a d e t şekilleri v e s a ­
ire...)
S u a l b i r b i r i n d e n farklı iki m e s ' e l e ihtiva ediyor: Biri
İslâmiyette reform mes'elesi, d i ğ e r i d e Kur'ân-ı K e ­
r i m ' d e asli ve fer'i h ü k ü m l e r mes'elesidir. Ö n c e birinci
noktayı ele alacağım.
Evvelâ ş u n u söylemeliyim ki, b e n c e r e f o r m tâbiri İs-
lâmiyete y a r a ş ı r b i r t â b i r değüdir. Bu tâbir, XVI'nci
a s ı r d a bazı u y g u n s u z p a p a l a r ı n sui i d a r e s i n e karşı i s ­
y a n e d e n p r o t e s t a n kilisesinin katolik kilisesinden a y n i -
masını ifade eder. İslâmiyette r e f o r m d a n b a h s e d e n l e r ,
b a n a öyle geliyor ki, b u dinin esasi b ü n y e s i n i lâyıkiyle
bilmeyenlerdir. M a l û m o l d u ğ u ü z e r e , r e f o r m y a h u t r e ­
f o r m a t i o n , " d e f o r m a t i o n " u n zıddıdır. D e f o r m a s y o n bir
şeyin asli şeklinden çıkması, aslının b o z u l m a s ı , r e f o r m
y a h u t r e f o r m a t i o n d a a s l ı n d a n çıkan v e b o z u l a n şeyin
aslına irca edilmesi demektir.

(*) Bu yazı Türk Düşüncesi Mecmuası tarafından yapılan bir ankete cevap
olarak aynı mecmuada çıkmıştır. Türk Düşüncesi: Nisan 1959 sayısı). Yazı, hlâm
mecmuası tarafından iktibas edilerek tekrar neşredilmiştir.
İslâmiyet g e r e k akideleri ve g e r e k ameli h ü k ü m l e r i y ­
le P e y g a m b e r t a r a f m d a n nasıl tâlim edildi ve gösteril­
diyse, hiç b i r şekil d e ğ i ş t i r m e d e n , o n d ö r t a s r a yakın
bir z a m a n d a n b e r i d e v a m edip gelmektedir. İslâmiyetin
n e itikadiyatında, n e d e a m e l i y a t ı n d a " d e f o r m e " o l m u ş
b i r cihet y o k t u r ki " r e f o r m e " olması b a h i s m e v z u u ola­
bilsin.
BiUndiği gibi İslâmiyetin a n a kaynakları Kur'ân-ı
Kerim ile P e y g a m b e r i n s ü n n e t i , y â n i gittiği yoldur.
K u r ' â n - ı Kerim b ü t ü n d ü n y a d a m e v c u t m u k a d d e s ki­
t a p l a r a r a s ı n d a , o l d u ğ u gibi m u h a f a z a edilebilen y e g a ­
n e m u k a d d e s kitaptır. Kur'an âyet â y e t nazil olmuş ve
h e r nüzul e d e n a y e t P e y g a m b e r t a r a f ı n d a n e s h a b ve
c e m a a t i n e d e r h a l tebliğ edilerek ezberletilmiştir ve
Kur'an k â t i p l e r i n e yazdırılmıştır. Kur'an, P e y g a m b e r i n
d e v r i n d e b ü t ü n yakınlarının e z b e r i n d e y d i ve Kur'an
hafızlarının b a ş ı n d a Râşidin Mahfelerinin ü ç ü n c ü s ü
Hazret-i O s m a n gelmekteydi. B e n a e n a l e y h Kur'an'ın
yazılması, İncil gibi nakil ve rivayet ş e k h n d e değildir;
h e r k e s i n e z b e r i n d e , o l a n âyetlerin b i r a r a y a t o p l a n m a ­
s ı n d a n i b a r e t t i r K u r ' a n ' ı n o n d ö r t a s ı r d a n b e r i hiç b i r
âyeti n e i n k â r a u ğ r a m ı ş , n e de ü z e r i n d e ihtilaf edilmiş­
tir. Hazret-i P e y g a m b e r i n tebliğ ettiği gibi m u h a f a z a
e d i l m i ş t i r Yalnız bazı kelimelerin o k u n m a s ı n d a ihtilaf
edilmiştir ki, b u d a "Kıraat-i s e b ' a " adiyle ayrı bir ihti­
s a s m e v z u u teşkil etmiştir.

İslâmda İçtihat ve Müçtehitler:


İçtihad, K u r ' â n - ı Kerim'i ve P e y g a m b e r i n s ü n n e t i n i
tefsir, te'vil ve kıyas usulleri d a i r e s i n d e , z a m a n ve m e ­
kân ihtiyaçlarına g ö r e , anlayıp izah e t m e k d e m e k t i r İs­
lâmiyette içtihadın g e n i ş yeri ve b ü y ü k bir kıymeti v a r ­
d ı r Ve h e r z a m a n s e r b e s t ç e içtihad edilebilir İslâmiyet
akla, tefekkür ve m u h a k e m e y e geniş yer v e r e n bir din-
dir. İslâmiyette a n a k a i d e l e r d e n d i r ki: "akıl ile" ve aklın
m u t a s ı olan ilim ile "nakil" yâni Kur'an ve s ü n n e t " t e ­
a r u z ettikde" e ğ e r nakil s a r i h oirnaz d a tefsir ve te'vile
m ü s a i t olursa "akü tercih v e nakil te'vU olunur." İslâm­
d a aklın y â n i tefekkür ve m u h a k e m e n i n y o l u n a "içti­
h a d " b u yolda çalışan din âlimlerine d e m ü ç t e h i t " d e ­
nir.
Müçtehitliğin muhtelif dereceleri v a r d ı r ki b u n l a r ı n
e n yükseği " m e z h e p sahibi müçtehit"dir. Hicretin b i r i n ­
ci asır s o n l a r ı n d a n itibaren b i r ç o k m ü ç t e h i t z u h u r et­
miştir. B u n l a r ı n kimi "itikad" da, yani dinin t e m e l aki­
d e l e r i n d e , kimi de " a m e f ' d e y a n i dinin ibadet, m u a m e ­
le ve m ü n a s e b e t l e r e d a i r olan h ü k ü m l e r i n d e m ü ç t e h i t -
tir. Yüzlerce a s ı r d a n b e r i b ü t ü n İslâm d ü n y a s ı n d a h a k
olarak kabul edilen "itîkadda m e z h e p " "ehl-i s ü n n e t
m e z h e b i " yani Hazret-i P e y g a m b e r i n y o l u n d a ve izinde
g i d e n mezheptir. "Ehl-i s ü n n e t m e z h e b i " n i n temel aki­
deleri " â m e n t ü " d e toplanmıştır. Bu akideler m ü ' m i n ol­
m a n ı n esas şartlarıdır. B u n l a r d a n birini i n k a r e t m e k İs­
lâmiyeti inkâr e t m e k demektir. Bu s e b e p l e d i r ki, t e m e l
akidelerde içtihad, yani tefsir, te'vil v e kıyas cari olmaz.
Ç ü n k ü aksi t a k d i r d e o r t a d a din m e f h u m u kalmaz. Din
ile h e r h a n g i b i r felsefî, içtimaî, iktisadî doktrin a r a s ı n ­
daki fark d a b u r a d a d ı r . Din t e m e l akideleri d e ğ i ş m e ­
yen, ü s t ü n d e m ü n a k a ş a edilemeyen, akla v e m u h a k e ­
m e y e g ö r e tefsir ve te'vil kabul e t m e y e n bir doktrindir.
Dinin t e m e l akideleri, m e s e l â Allah, P e y g a m b e r , m e l â -
ike, âhiret inançları akla değil, n a k l e (revalation) m ü s -
tenidtir. B u n l a r aklın idrak s a h a s ı dışında kalan ve
g a y r ı m a h s û s b i r â l e m e ait olan hakikatlerdir. Akü b u
hakikatleri b i r d e r e c e y e k a d a r sezebilir, fakat asla kün-
h ü n ü ve t a m a m ı n ı k a v r a y a m a z . Akim idrak s a h a s ı
m a d d i ve m a h s û s âlemdir. Din b e ş e r i bir vakıa değil
( s u p r a h u m a i n ) b i r hakikattir. Hülâsa dinin temel akide­
lerine d o k u n u l a m a z . D o k u n u l u r ve b u n l a r ü z e r i n d e in-
k a r h bir m ü n a k a ş a açılırsa o r t a d a din kalmaz. Din, ta-
rifı m u c i b i n c e e s a s î a n d e ğ i ş m e y e n b i r i n a n ç sistemi­
dir.
A m e l d e , yâni dinin ibadet, m u a m e l e ve m ü n a s e b e t ­
lerine d a i r olan a h k â m m d a k i m e z h e p l e r e gelince, b u n ­
lar da vaktiyle p e k çoktu. Fakat yine yüzlerce a s ı r d a n
b e r i hak ve m e ş r u kabul edilen d ö r t m e z h e p v a r d ı r ki,
b u n l a r Malikî, Hanefî, Şafiî v e H a n b e h mezhepleridir.
Türkiye Türklerinin ç o ğ u n u n m e z h e b i H a n e f ı d i r Bu
m e z h e b i n m ü ç t e h i t i . Hicretin birinci a s r ı n d a y a ş a y a n
İmam-ı Â z a m E b u Hanife, eski R o m a ' n ı n Gaius ve
Ulpiamus'ları m e r t e b e s i n d e yüksek bir h u k u k ç u , d ü n y a
hukuk tarihinin kaydettiği m ü s t e s n a d â h i l e r d e n metin
bir din a d a m ı idi.
Ş u r a s ı n a dikkat o l u n s u n ki, b u d ö r t m e z h e p m ü ç t e -
hitlerinden s o n r a artık içtihad edilemez, ç ü n k ü içtihad
kapısı k a p a n m ı ş t ı r denilemez. Böyle b i r i d d i a d a b u l u n ­
m a k İslâmiyetin r u h u n u , re'yül esasını bilmemektir. D e ­
diğim gibi, içtihad d a i m a m ü m k ü n d ü r . Ç ü n k ü İslâmiyet
akla, tefekkür ve m u h a k e m e y e , r e ' y ve kıyasa g e n i ş yer
v e r e n bir d i n d i r İslâm P e y g a m b e r i d e r ki: "Benden si­
ze bir söz nakîediUrse, bunu aklınızla muhakeme edi­
niz, eğer aklınız kabul etmezse, biliniz ki onu ben söy-
lememişimdir." Bu ifadedeki büyüklük, m â n a ve işaret
üzerinde durmaya hacet görmem.
İmdi, b u g ü n İslâm d ü n y a s ı n ı n m u h t a ç o l d u ğ u ve
beklediği şey, b e n c e " r e f o r m " gibi bir H n s t i y a n taklit­
çiliği değil, fakat İ m a m - ı Â z a m E b u Hanİfe gibi b i r
m ü c t e h i t d i r F a k a t b ü t ü n m e s e l e , b u yükseklikte b î r din
âlimini b u g ü n n e r e d e b u l u r u z , n o k t a s ı n d a d ı r . B u n u b u ­
g ü n bulamayız. O h a l d e yapılacak b i r iş k a h r O d a tek
b î r m ü ç t e h i t y e r i n e b u g ü n k ü İslâm d ü n y a s ı n ı n en m u ­
t e b e r din â l i m l e r i n d e n m ü r e k k e p bir "Diyanet Ş û r a s ı "
k u r m a k t ı r Bu ş û r a , Kur'an ve s ü n n e t esaslarını tedkik
e d e r ve devrin ihtiyaçlarına g ö r e yeni b i r içtihad o r t a ­
ya k o y a r Böyle b i r ş û r a n ı n dini k a r a r l a n Türkiyemizin,
h a t t â İslâm d ü n y a s m m h e r t a r a f i n d a n k a b u l e m a z h a r
olur. Ç ü n k ü b u k a r a r l a r d e v r i n e n y ü k s e k din âlimlerin-
ce verilmiş "İcmâ-ı Ü m m e t " kuvvet v e k ı y m e t i n d e ka­
r a r l a r olur. B u n a M ü s l ü m a n l a r ı n t â b i olması dini b i r
vazife teşkil eder. Vaktiyle d ö r t m e z h e p sahibi n a s ü ça­
lıştı ve içtihad e d e r e k d ö r t m e z h e b i n a s ü tesis ettiyse,
b u g ü n d e k u r u l a c a k "Diyanet Ş û r a s ı " aynı u s u l ve m e ­
totlarla çalışarak h e m b i r "tevhid-i m e z h e p " yapabilir,
h e m de İslâmi a h k â m ı b u g ü n k ü h a y a t ş a r t l a r ı n a g ö r e
tefsir ve t a n z i m edebilir.
B e n c e yapılacak ve diyaneti b u g ü n içine d ü ş t ü ğ ü
a n a r ş i d e n k u r t a r a c a k ç a r e b u d u r . Ve b u ç a r e y e b a ş v u r ­
m a k z a m a n ı m ı z d a b i r zarurettir. S o n g ü n l e r d e Diyanet
İşleri Reisi'nin dini bir m e s ' e l e y e d a i r v e r d i ğ i b i r fetva
ü z e r i n d e k o p a r ı l a n yersiz m ü n a k a ş a l a r b u zarureti bir
kere d a h a o r t a y a k o y m u ş t u r . Rast gelen b u fetva üzeri­
n e fikir y ü r ü t t ü . H e r eli kalem t u t a n b i r din d o k t o r u
edasiyle o r t a y a atıldı.
B u g ü n m u h a k k a k olan ş e y ş u d u r : Dini o t o r i t e b u h ­
r a n ı ve k o r k u n ç b i r a n a r ş i içindeyiz. İtiraf etmelidir ki,
b u a n a r ş i n i n t o h u m l a r ı b u g ü n değil, b u n d a n otuz s e n e
evvel, 1926'da Türkiye'nin eski dini tahsil m ü e s s e s e l e r i
olan m e d r e s e l e r kapatıldıktan i t i b a r e n y a v a ş y a v a ş b u ­
g ü n k ü a n a r ş i y e gidilmiştir. M e d r e s e l e r i n kapatılmasını
hiç k ı n a m a m v e k a b u l e d e r i m ki, b u m ü e s s e l e r , s o n d e ­
virde saplandıkları skolastik t e d r i s a t ü z e r i n e , faydalı
değillerdir. F a k a t m e d r e s e l e r k a p a t ı l d ı k t a n s o n r a , diya­
netin Türkiye milli b ü n y e s i n d e k i yeri v e e h e m m i y e t i
g ö z ö n ü n d e t u t u l a r a k ilk, o r t a v e y ü k s e k kısımlariyle
m o d e r n ve m ü k e m m e l dini b i r tahsil m ü e s s e s e s i kurul­
malı idi. Bu s a y e d e diyanetin m u h t a ç o l d u ğ u m ü t e h a s ­
sıslar ve y ü k s e k din alimleri yetiştirilmeliydi. O t u z kü­
s u r s e n e i h m a l edilen ve yüksek ilim v e esasları oku­
t u l u p ö ğ r e t i l m e y e n b i r din aşikar ki, g ü n ü n b i r i n d e c e ­
halet ve a n a r ş i y e s a p l a n a c a k t ı . Esef edelim ki, b u g ü n
böyle oldu.
B a n a A n k a r a ' d a k i İlahiyat F a k ü l t e s i n d e n y a h u t
İ m a m - H a t i p O k u U a r m d a n b a h s e t m e y i n i z , rica e d e r i m .
Lâik ü n i v e r s i t e y e b a ğ h fakülteler din ahmi değil, din
tenkitçisi yetiştirir. İ m a m - H a t i p m e k t e p l e r i İslâmiyetin
yalnız e l e m a n t e r bilgilerini ö ğ r e t m e k l e kahr. İslâmiye­
tin yüksek ilimleri, kelamiyat ve bediiyatı u z u n s e n e l e r
o k u t u l m a m a k y ü z ü n d e n b u g ü n h e m e n h e m e n yok ol­
m u ş t u r . Bu m e v z u d a taklit e t m e ğ e ö z e n d i ğ i m i z Avru­
p a ' y a b a k a l ı m . Bu m e m l e k e t l e r i n m ü t e a d d i t katolik ve
p r o t e s t a n ü n i v e r s i t e ve e n s t i t ü l e r i n d e o k u n a n din ilim­
lerine v e h e r s e n e i n t i ş a r e d e n y ü z l e r c e dini eserlere in­
san hasretle imreniyor.
Maziyi bırakalım. B u g ü n ü ve b u n d a n s o n r a s ı n ı d ü ­
şünelim. Din, içtimaî h a y a t ı n ve hususiyle halk ahlâki-
yatının t e m e U e r i n d e n biri ve e n ehemmiyetlisi o l d u ğ u ­
n a ve y ü k s e k b i r bilgi ve ihtisas m e v z u u teşkil ettiğine
g ö r e , b u m e v z u u d a h a fazla i h m a l e t m e k t e m e m l e k e t
için h a y ı r yoktur. Bu h u s u s t a b u g ü n yapılacak iş, dedi­
ğ i m gibi, b i r t a r a f t a n devlet t e ş e b b ü s ü y l e b a h s e t t i ğ i m
şûrayı k u r m a k , b i r t a r a f t a n d a vakit g e ç i r m e d e n yük­
sek tahsilU din âlimleri yetiştirmek ü z e r e bir "İslâm Kül­
liyesi" y a h u t E n s t i t ü s ü v ü c u d a getirmektir.

K u r ' â n - ı K e r i m ' d e ash v e fer'i h ü k ü m l e r m e s ' e l e s i n e


g e h n c e , İslâmî a k i d e d e K u r ' a n b i r b ü t ü n d ü r . H e r âyeti
A r a p lisanı ü z e r e v a h i y yolu ile nazil olmuştur. K u r ' a n ,
yalnız m â n a s i y l e değil, h e m d e lâfzıyle K u r ' â n ' d ı r . Bina­
e n a l e y h K u r ' a n ' ı n t e r c ü m e s i , K u r ' a n değildir ve K u r ' a n
şimdiki çok eksik lâtin harfleriyle yazılamaz. Ç ü n k ü bu
harfler, bizim güzel Türkçemizi bile e d a y a ve ifâdeye
kâfi değildir. Kaldı ki K u r ' a n ' ı n , n e t e r c ü m e s i n d e , n e d e
lâtin harfleriyle y a z ı l m a s ı n d a n e b i r z a r u r e t , h a t t â n e de
b i r fayda vardır. Milhyetçihk ile milliyet t a a s s u b u n u
b i r b i r i n e k a r ı ş t ı r m a m a l ı d ı r B u g ü n A v r u p a halkının
b i n d e kaçı lâtince bilir ve o k u r ? B u n u n l a b e r a b e r , b u ­
g ü n b ü t ü n k a t o h k d ü n y a s ı i b a d e t ve duasını lâtince y a ­
p a r Ç ü n k ü katolik d ü n y a s ı n ı n m u k a d d e s kitapları lâ­
tince yazıhdır.
M u k a d d e s kitaplar b i r e r m e k t e p el kitabı değildir.
B u n l a r ı n kudsiyet ilham ettikleri aşk ve i m a n d a d ı r
K u r ' â n - ı Kerim b u aşk v e imanı a n c a k nazil o l d u ğ u h -
s a n ile i l h a m e d e r Politika ihtirasını m e m l e k e t i n m u ­
k a d d e s kitabına el uzatacak k a d a r ileri g ö t ü r m e k t e
m e m l e k e t için t a h m i n ve t a s a v v u r edilemeyecek d e r e ­
c e d e z a r a r vardır.
K u r ' a n ' d a ash ve fer'i h ü k ü m l e r diye bir tasnif yapı­
lamaz. M ü s l ü m a n h k t a Kur'an'ın h e r âyeti lâfziyle v e
m â n a s i y l e ilâhidir Yalnız, y u k a r ı d a b a h s e t t i ğ i m gibi,
Kur'an i ç t i h a d e n tefsir ve te'vil o l u n a b i l i r Fakat b u n u
r a s t g e l e h e r k e s i n değil, salâhiyeth ve m e t i n din a d a m ­
larının y a p m a s ı şarttır. Kur'an v e h a d i s tefsirinin m u ­
ayyen usulleri v a r d ı r Bu usuller ü z e r i n d e n gidilerek
âyetlere m â n a v e r m e k , ilâhi iradeyi h e r devrin aklına
ve ilmine, d e ğ i ş e n h a y a t ş a r t l a r ı n a g ö r e a n l a m a k ve
izah e t m e k m ü m k ü n , h a t t â l â z ı m d ı r Fakat, t e k r a r edi­
y o r u m ki, b u işi z a m a n ı m ı z d a a n c a k dini b i r ilim h e y e ­
ti, b i r "Diyanet Şûrası" yapabilir. ,
Böyle b i r h e y e t K u r ' a n ' d a b u g ü n k ü neslin aklını v e
ilmini t a t m i n edecek hazineler bulabilir. Ç ü n k ü Kur'an
İslâm P e y g a m b e r i n i n e n b ü y ü k mücizesidir. B u g ü n en
aydın bir i n s a n bile b u m a k a d d e s kitapta aradığını b u ­
lur ve içini t a t m i n edebilir. Bir misal vereyim:
Z a m a n ı m ı z d a h u k u k ç u ve içtimaiyatçılar ferdî m ü l ­
kiyetin meşruiyeti sebepleri ü z e r i n d e m ü n a k a ş a e d e r ­
ler. Kimi m ü l k ü n cemiyete ait olup, ferdi mülkiyetin
m e ş r u olmadığını iddia eder. Kimi ferdî mülkiyeti içti­
m a î fayda fikriyle izah e d e r B u g ü n klasikleşen telâkki­
ye g ö r e , ferdî mülkiyetin m e s n e d i v e meş'rûiyetinin
s e b e b i sa'ydir. Ferdi mülkiyet m e ş r u d u r , ç ü n k ü mülk
ferdin y a bizzat kendisinin veya e c d a d ı n ı n a i m teriyle
kazanılmıştır.
Fakat d ü ş ü n d ü k ç e h a y r a n o l u y o r u m ki, b u fikri
Kur'an o n d ö r t a s ı r evvel o r t a y a k o y m u ş v e "insan için
hak ve meşru olan, ancak sa'yinin mahsulüdür^' demiş­
tir.
EKLER

KANUN TEKLİFLERİ

1
YÜKSEK İSLÂM ENSTİTÜSÜNE AİT
TEŞKİLÂT PROJESİ

Bir tahsil müessesesinde program, kadro ve teşkilât muay­


yen bir gayeye varmak için birer vasıtadır. Binaenaleyh evvelâ
gayenin ne olduğu iyice anlaşılmalıdır ki, vasıtalar ona göre se­
çilip tanzim edilebilsin.

Enstitünün gayesi:
Bizce, Yüksek İslâm Enstitüsünün, biri ideal, diğeri praük
başlıca iki gayesi vardır. İlişik ders cedvelleri ve bu teşkilat pro­
jesi bu iki gaye gözününde tutularak hazırlanmıştır.

A) î d e a l g a y e :
İslâm dininin Kur'an ve Hadis'ten ibaret olan ana kaynakları­
nı gerek (rivayet) ve gerek bilhassa doğrudan, (dirayet) metodu
ile anlayıp izah etmeye; "Ehl-i Sünnet" yolundan aynlmaksızm,
bu iki kaynaktan zamanın ihtiyacına göre re'sen hüküm çıkar­
maya muktedir yüksek ehliyet, dini terbiye ve seciye sahibi âlim­
ler yetişmesine imkân hazırlamaktır.
Türkiyemiz, hattâ bütün İslâm Dünyası, bu vasıfta din âlimle­
rine çoktan beri şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Milâdm sekizinci
asrından ondördüncü asrına kadar altıyüz sene dünyanın şark
ve garp ülkelerine, hemen her sahada, marifet ve medeniyet ru­
hu saçmış olan yüksek İslâm varlığının gittikçe fakirleşip gerile­
mesinin ve müslüman milletlerin bugünkü perişan hale düşme­
sinin başlıca sebebi arzedilen iktidar ve ehliyette din adamların­
dan mahrum kalmış bulunmasıdır.
— D IN ve L A İ KLİK —

Bilindiği gibi, İslâmın ilim tarihi ve âlimler silsilesi "mütekad-


dimin" ve "müteahhirin" diye ikiye ayrılır. Onbeşince asır başla­
rında yaşayan meşhur Teftazanî bu ayrıhşta sınır teşkil eder. Fil­
hakika Teftezanî'den evvelkilerin ilmi doğrudan doğruya ana
kaynaklarını tetkik, tahlil ve tahkik ile durmadan değişen insan
hayat ve münasebetleri üzerindeki müşahade ve mukayeseler­
den doğan "orijinal" ilimlerdir. Sonrakilerin ilmi ise, ana kay­
naklan, müşahade ve mukayeseyi bir tarafa bırakarak, şerhçilik
ve haşiyecjük çerçevesi içinde kalan, söylenmiş ve yazılmışlarm
dar bir zihniyetle tekrarından ibaret olan (skolastik) ilimdir.
Eski Roma'nın gerileme devrindeki "glassateur"-Ierle orta
zamanların Garp Üniversitelerindeki "Copistes"ler nasıl bir ta­
assup zihniyetinin intişar merkezleri olmuş iseler, bizdeki şerhçi
ve haşiyeciler de öyle bir zihniyetin sembolleri olmuşlardı. Ger­
çi bir arahk Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev gibi orijinalliğe yükselen
bazı adamlarımızın himmetiyle Fatih ve Süleymaniye Külliyele­
rinde yeni bir hareket belirmiş ise de, maalesef çok devam etme­
miş ve medreseler yemden skolastik çorağına saplanmış ve bu
hal İkinci Meşrutiyete kadar devam etmiştir.
İkinci Meşrutiyet senelerinde İslâm ilimleri sahasında yeni­
den çok ümit verici bir kalkınma ve ilerleme hamlesi yapılmıştır.
Bu devirde kurulan "Medresesetülvâizin", "Darülhilâfe Medre­
seleri", hususiyle "Medresetül Mütehassisin" bu hamlenin mer­
kezlerini teşkil etmiştir. Ne yazık ki, 1926'da kabul ve tatbik edi­
len "Tevhid-i Tedrisat Kanunu" ile bu hayırh müeseseseler kapa­
tılınca son ümit de sönmüştür. Neticede Türkiye'de dini hayat
karanlık ve tehlikeli bir safhaya girmiştir. 1926'dan bu yana ge­
çen otuzbeş senelik fetret devrinin Türkiye içtimaî hayatında do­
ğurduğu pürüzler nihayet görülmüş ve pek İsabetli bir karar ile
"Yüksek İslâm Enstitüsü" açılmıştır.
Bugün bütün mes'ele bu müesseseyi bundan evvelkilerin akı­
betine uğramaktan korumaktır. Bunun için ise, daha kuruluşta,
programı, hocası ve teşkilatı ile enstitünün orijinal ilme yöneltil­
mesi, Türkiyemizin bugün muhtaç olduğu (müçtehit) ehliyet ve
salahiyetinde din âlimlerinin yetişmesine imkân hazırlayıcı bir
müessese olarak işe girişmesi, hülâsa temellerin inşa edilecek bi­
naya göre atılması bir zarurettir.
Gerçi enstitüden, bütün öğrencilerini birer Ebu Hanife yetiş­
tirip mezun etmesi beklenemez. Esasen hiç kimse mektep, ensti­
tü veya üniversiteden âlim olup çıkmaz. Fakat bu müesseseler­
den her biri, aşıladığı ruh, öğrettiği metot ve kazandırdığı fikri
disiplin sayesinde istidadı olanlara âlim olmak imkânı sağlar. İs­
lâm Enstitüsünden bu netice beklenir.
B) H n s ü t ü ı m ı ı p r a t i k gayesi:
Her enstitü ve üniversitenin olduğu gibi, İslâm Enstitüsünün
de hedefi sırf ilim için değildir; aynı zamanda memlekette duyu­
lan ihtiyaçları karşılamaktır. Bugün Türkiye'de yüksek ehliyetli
din adamlarına bilhassa aşağıdaki sahalarda ihtiyaç vardır.

1- Î m a m - H a t i p O k u l l a r ı n d a v e d i ğ e r o k u l l a n n
d i n d e r s l e r i n d e h o c a ihtiyacı:
Bu ihtiyacı İstanbul İmam-Hatip Okulu'na yaptığım ziyarette
daha iyi gördüm. Bu okulun dörtyüz kadar mevcudu arasında
Arapça bir metni düriistçe okuyup tercüme edecek yalnız birkaç
öğrenci çıktı. Yüksek İslâm Enstitüsü'nün bu sene imtihanla alı­
nan yetmiş kadar talebesi arasmda aynı iktidarda üç-beş kişi bu­
lunduğunu gördüm. Dini bir müessesede seneler süren bir tah­
silden sonra bu netice hazin bir muvaffakıyetsizliktir.
Katolik dünyası için Lâtince ne ise Müslüman dünyası için de
Arapça odur, yani mabed lisanıdır. İleride mabed hadimi olacak
gençler bu dili bilmezlerse, dini vazifelerini ifa edemezler ve
İmam-Hatip okulları eski medreselerin daha zararlı bir tekrarın­
dan ibaret kalır.
Bu netice gösteriyor ki, İmam-Hatip okullarında Arapça ve
buna kıyasen diğer meslek öğretimi hem ehliyetli ellerde değil­
dir hem de takip edilen öğretim metodu bozuktur.
Kabul edelim ki Arapça, Lâtince gibi öğrenilmesi güç lisan­
lardandır. Eski medreselerde talebe senelerce Arapça okur, yine
de lâyıkı ile öğrenemezdi. Fakat bu güçlük geniş bir ölçüde takip
edilen öğretim metodunun bozukluğundan ileri gelmektedir.
Bunun delili, bugün Paris'teki Şark Lisanları Mektebi'nde bir
grup teşkil eden Arapça ve Türkçe üç senede öğretilmektedir.
Bu mektepten mezun olan talebe edebi Arapçayı okuyup anla­
maktadır. Şu halde mes'ele, hocada ve takip edilecek metodda-
dır. İşte İslâm Enstitüsünün ilk pratik gayesi aradığımız bu hoca­
yı yetiştirmektir.
Buna bağlı olarak enstitünün pratik bir gayesi de, okullarda­
ki din derslerinin hoca ihtiyacını karşılamaktır. Mekteplerdeki
din dersleri ancak bir hususi formasyon ile yetişmiş hocalar ta­
rafından okutulursa faydalı olur. Aksi halde ve bugünkü şeldin-
de devam ederse, bu esaslar faydasız hattâ zararlıdır. Çünkü din
dersleri dini bilgi dersleri olduğu kadar, dini telkin ve terbiye
dersidir. Bu ise ancak inanan ve din ile amel eden kimseler tara­
fından yapılabilir.
Enstitüden mezun olan talebeden, derecelerine göre, bazıla­
rı İmam-Hatip okullarına, bazüan da mekteplerdeki din dersleri
hocalığına tayin edilir, aynı bir hoca beş, altı mektebin muhtelif
gün ve saatlerindeki din derslerin! okutur. Zaman zaman Öğren­
cilerini toplayıp camiye götürür ve orada dini farizaların nasıl ifa
edildiğini bilfiil gösterir. Bu işi garp memleketlerinde kısmen ai­
le büyükleri, kısmen de rahipler yapar.

2- T ü r k i y e ' d e b u g ü n d u y u l a n d i ğ e r bir ihtiyaç;


ilim v e k ü l t ü r n u r u ile a y d ı n l a n m ı ş m ü f t ü v e v a i z
ihtiyacıdır.
Enstitüden beklenen mühim bir hizmet de bu ihtiyacı karşıla­
maktır. Söylediğimiz vasıfta rnüftü ve vaize olan ihtiyaç delile ve
ispata hacet olmaksızın her gün kendisini göstermektedir. Kaza
ve kasabalarda müftü ve camide vaiz diyanetin en esash iki mü­
messilidir. Bu şahsiyetlerin bir taraftan mesleki bilgi, bir taraftan
genişçe bir kültür ile bezenmiş olması lâzımdır. Bir vaiz dinle­
yenleri kimler olursa olsun, herkesi tenvir ve irşad edebilecek
kudrette olmalıdır. Paris Kardinali, Notrdam Kilisesinin vaiz kür­
süsüne çıktığı zaman yüksek sosyetenin en seçkin dinleyicileri­
nin hürmet ve ihtiyadına mazhar oluyor. Çünkü bu dinleyicilere
onların kafası ve diliyle hitap etmek kudretine maliktir. Bizde ise
zavallı müftü ve vaizler istihfaf hattâ istihkar ile karşılanıyor.
Çünkü sosyetenin kafası ile düşünüp diliyle hitap eder ehliyette
değildirler.
Hülâsa, müftü ve vaiz bulunduğu herhangi bir sosyetede, ko­
nuşulan mevzularda aydın bir insanın göstereceği anlayışı gös­
terebilmelidir. Bu şahsiyetler ancak bu yetişkinlikte olmak şar­
tiyle etraflarından hürmet ve itibar görür ve bu sayede dini va­
zifelerini ifaya imkân bulur.

3- E n s t i t ü y ü g a y e s i n e u l a ş t ı r a c a k a s i s t a n ,
d o ç e n t ve p r o f e s ö r i h t i y a c ı :
Enstitünün son bir pratik gayesi de bu ihtiyacı karşılamaktır.
Bugün ne kadar çalışılsa enstitüye arzu edilen kalitede öğretim
kadrosu temin edilemez. Enstitü muhtaç olduğu elemanları ken­
disi yetiştirecektir. Nitekim üniversitelerimizde böyle olmuştur.
Fakat enstitünün şimdiden buna göre teşkilâtlanması yarınki
hoca kadrosunu bugünden hazırlamaya başlaması lâzımdır.

Enstitüde okutulacak dersler:


Yukarıda gösterilen ideal ve pratik gayeler gözönünde tutu­
lunca. Enstitüde okutulması gereken dersler kendiliğinden belli
olur ve bunlar; meslek dersleri, kültür dersleri ve lisan dersleri
olmak üzere üç gruba ayrılır.

Derslerin sınıflara, g ü n ve saatlere tevzii:


Enstitü dört sene ve dört smıflı olduğuna göre, ilk iki sene
müşterek, son iki sene ise, üç ihtisas şubesine ayrılacak ve her
şube ikişer devreli olacaktır. Müşterek smıflarda her öğrenci bü­
tün dersleri takip edecektir.

S o n iki sınıfın i k i ş e r d e v r e l i i h t i s a s ş u b e l e r i ş u n l a r d ı r :

1- Tefsir ve Hadîs şubesi,


2- Fıkıh ve usûl-ü fıkıh şubesi,
3- Kelâm ve felsefe şubesi.
Gerek müşterek sınıflarda ve gerek ihtisas şubelerinde oku­
tulacak derslerin, mevzu ve bahis itibariyle, müfredat program-
lariyle her derse ayrılacak gün ve saatler alâkah hoca veya hoca­
lar tarafından teklif olunur ve Enstitü meclisince müzakere edi­
lip karar verildikten sonra Maarif Vekâletinin tasdikine sunulur.
Derslere ayrılacak gün ve saatler, dersin mesleki ve kültürel
ehemmiyetine göre, muvazeneli bir surette tesbit edilmeli ve dai­
ma enstitünün yüksek ehliyette din adamı yetiştirmekten ibaret
olan gayesi gözönünde tutulmalıdır. Biz bu hususta şöyle bir öl­
çü teklif ediyoruz: Her sınıfta meslek dersleri ashdir. Kültür ders­
leri tali ve yardımcıdır. Lisan derslerine gelince, bunlardan Türk­
çe milli dil ve Arapça Kur'an dili olmak itibariyle her ikisi de as­
lidir. Farisi bîr yabancı dil, enstitü talebesi için birer kültür dili­
dir, binaenaleyh yardımcıdır.

Enstitüde ç a l ı ş m a ve a r a ş t ı r m a l a r :
Bu araştırma ve çalışmalar:
a) günlük dersler,
bl mütalâalar,
c) toplu müzakereler,
d) konferanslar,
e) seminerler,
fl mezuniyet tezi safhalarına ayrılır.
Günlük dersler:

Enstitüde derslere sabah 8.30'da başlanır ve Cuma'dan baş­


ka günlerde 12.30'da, Cuma günleri 11.30'da son verilir. Öğle­
den sonra saat 14.00'den 18.30 ve akşamları 20.00'den 23.00'e
kadar çahşmalar devam eder.

Mütalâalar:

Enstitüde talebe şahsi mesâiye alıştırılır. Bu maksatla talebe­


ye yazıh ve sözlü vazifeler verilir. Talebe mütalâ saatlerinde bir
taraftan derslerini, bir taraftan da bu vazifeleri hazırlar.

Toplu müzakereler:
Hocalardan biri, her gün, öğleden sonra tesbit edilecek saat­
te talebe ile başbaşa vererek müzakere yapar. Bu müzakerelerde,
icabına göre, kâh yazılı vazifeler okunur ve bunlar üzerinde tale­
beye tenkid ve münakaşa yaptırıhr, kâh derste geçen bazı mev­
zu ve bahisler üzerinde durulur, kâh talebeden bazıları muayyen
bir mevzu üzerinde konuşturulur.

Seminerler:
İhtisas şubelerinde talebeye müzakere yerine seminer yaptı­
rılır. Şubelerin her hocası haftada en az bir seminer tertib eder.
Her sömestr içinde ele alınacak seminer mevzuları hocalar tara­
fından sömestr başında tesbit olunarak talebeye bildirilir. Semi­
nerlerde ele alınan mevzular tenkidli ve münakaşalı bir surette
derinliğine incelenir.

M e z u n i y e t tezi:

İhtisas şubeleri talebesi ikinci devre başında, ders başlamın-


dan itibaren en çok onbeş gün içinde seçeceği bir hoca ile bir­
likte karar'laştıracağı bir mevzu üzerinde bir tez hazırlamaya ve
imtihanlardan en az yirmi gün evvel hocasına vermeye mecbur­
dur.
Tez hocası tezi tetkik ettikten sonra, geçmez, orta, iyi ve peki­
yi gibi bir not verir. Tezine geçmez notu alan bir talebe o devre­
de imtihanlara kabul olunmaz ve bir defaya mahsus olarak tezi­
ni ikmal etmeye müsaade verilir. Pekiyi not alan tezler, idarece
teksir edilir veya bastırılır. Bunlardan bir kısmı talebeye tevzi
edilir, bir kısmı da kütüphaneye konur.
Konferanslar:
Her ders senesi başında idarece, dinî, ilmî, edebî, içtimaî
mevzularda bir konferans serisi tertip olunur. Tanınmış ilim ve
fikir adamları davet edilerek konferanslar verilir. Bütün talebe
bu konferansları takibe mecburdur.

Umumi imtihanlar:
Enstitüde imtihanlar yazılı ve sözlü olmak üzere iki şekilde
yapılır.

Yazılı i m t i h a n l a r :
a) M ü ş t e r e k s ı n ı f l a r d a ;
Müşterek sınıflarda yazılı imtihan İki dersten yapılır. Bunlar­
dan birisi ders senesinin ilk ayı içinde meslek derslerinden biri
Enstitü Meclisi tarafından birinci yazılı imtihan dersi olarak tes­
pit edilir ve idarece talebeye bildirilir.
İkinci yazılı imtihan dersi ders kesiminden bir hafta evvel sı­
nıfın bütün dersleri arasında telebe önünde kur' a ile çeküir.

b) i h t i s a s ş u b e l e r i n d e ;
Talebeye Kur'an veya Hadisten yahut Arapça muteber bir
eserden bir parça yazdırılır ve bunun evvela tercümesi, sonra da
izah ve münakaşası istenilir.
Yazıh imtihan kağıtları dersin hocasından başka ders ile alâ­
kalı diğer bir hoca tarafından okunur. Her ikisinin takdir ettikle­
ri notların ortalaması alınır. İki hoca arasında ihtilaf halinde der­
sin hocasının verdiği nota itibar olunur. Yazılı imtihanlarda ta­
lebede aydın bir anlayış, muhakeme ve münakaşa ediş melekesi
aranır. Gerek müşterek sınıflan ve gerek ihtisas şubelerinde söz­
lü imtiharilara kabul olunmak için yazılı imtihanlarda her ders­
ten en az beş not almış olmak şarttır.

Sözlü imtihanlar:
Yazüılardan sonra başlanacak sözlü imtihanlar en çok birer
gün fasüa ile yapılır. Sözlü imtihanlarda mümeyyiz ve müfettiş
bulundurulabilir. Sözlü imtihanlarda talebenin selis Türkçe ifa­
desine serbest ve kolay konuşma kabiliyetine dikkat edilir.
Yazüı ve sözlü imtihanlarda tam not (on)dur. Müşterek sınıf­
larda, sınıf ve ihtisas şubelerinde devre geçmek için yazılı ve söz-
İÜ İmtihanlardan kazanılan notların (7) ortalamayı tutması şart­
tır. Ortalama hesabına (5) den aşağı notlar girmez.

İkmal imtihanları:
Bu imtihanlar ders başlamına tekaddüm eden on beş gün
içinde ve yukarıda gösterilen usul üzere yapılır. Yalnız ikinci ya­
zılı imtihan dersi idarece tesbit olunur. Bir hafta evvel talebeye
bildirilir.
Üst üste iki sene sınıfta kalan veya devre geçemeyen talebe­
nin kaydı silinir.

M e t o t ve h o c a m e s e l e s i :
Enstitünün en büyük mes'elesine geliyoruz.
a) M e t o t ;
Bir tahsil müessesesinde metodun bizzat ilim kadar mühim
olduğu malûmdur. Bugün şark ile garbı ayıran ne zekâ ve kabi­
liyettir ne de çalışkanlık, fakat metoddur. Yukarda arzedildiği gi­
bi Paris Şark Lisanları Mektebinde üç senede öğretilen Arapça
bizim eski medreselerde onbeş senede Öğretilemiyordu. Bu fark
bir kelime ile metot farkıdır.
Yalnız bu noktada çok iyi anlaşmak lâzımdır.
Din ilimleri İle müsbet hattâ sosyal ve moral ilimlerde metot
aynı değildir ve olmaz. Müsbet ilimlerde sahasına göre "inducti­
on" yolu ile tecrübe, müşahade ve mukayese metotları tatbik
edildiği halde din ilimlerinde bu yoldan gitmeye ve bu metotla­
rın hepsini tatbik etmeye imkân yoktur. Çünkü müsbet ilimler
"Ratİonel", din ilimleri "dogmatique" dir. Müsbet ilimlerde zekâ
tamamiyle serbest ve rasyonel bir sahada hareket ettiği halde
din ilimlerinde önceden hakikat kabul edilen dogmatik mebde-
lerden hareket etmek zorundadır. Bilindiği gibi her dinin kendi­
sine has dogmatik mebdeleri yani vahye müstenit nassları var­
dır. İslâmın nassları "Kur'an" ve "Hadis"dir. Din adamı bu nass­
ları tereddütsüz ve münakaşasızca bir üstün hakikat kabul etme­
ye, dini ahkâmı bu nasslara istinat ettirmeye mecburdur. Böyle
kabul etmez de nasslar üzerinde tereddüt gösterir ve münakaşa
ederse, din adamı olmaktan çıkar ve filozoflar zümresine girer.
Din adamı ile filozof arasında bu fark vardır. Bir filozof hususiy­
le bir metafizikçi de din adamı gibi evveli illetler ve hakikatler
üzerinde durur ve düşünür. Metafiziğin mevzu ve mes'eleleri de
din gibi evveli illet ve hakikatlerdir. Ancak filozof bu sahada ken­
disini tamamiyle serbest gördüğü haide dîn adamı bu serbestli­
ğe malik değildir. Din adamı (âmentü) umdelerini birer evveli
hakikat ve birer "donnees immediotes" kabul etmek zorundadır.
Bu durum din adamı için zannedilebileceğİ gibi bir noksan
değil bilakis kemaldir. Çünkü insan aklı ve zekâsı varlığı gibi aciz
ve fanidir ve insanın üstünde yaşadığı toprak parçası gibi mah-
dudtur. Aklın idrak sahası maddi ve mahsûs alemdir. Fakat dü­
şünen insan içinin derinliklerinden gelen bir hisle büyüyor, ki
maddi ve mahsûsun dışında namütenahi bir saha kaplayan la
maddi ve gayr-İ mahsus bir âlem var. Bu âlemi akıl ile idrak et­
mek mümkün değildir. Din adamı bu alemin hakikatlerinin akıl
ile değil "nakil" ve "vahiy'le bilineceğine inanmakta ve bu nok­
tada filozoftan ayrılıp ''atheisme'"den uzaklaşmaktadır. Din ada­
mının filozofa üstünlüğünde bu noktada olduğunu ve vaziyet te­
min etmektedir. Bir Aristo, insanhk tarihinin benzerini kaydet­
mediği harikulade bir zekâya ve mucizevî bir ihataya malikti.
Hazret-i Muhammed ise ümmi bir insandı. Fakat ondört asırdan
beri milyarlarca insan Hazret-i Muhammed'e tabi yaşamış, Aris­
to ise çok mahdut bir zümre tarafından tanınmıştır.
Hülâsa metot bahsinde din ilimleri ile müsbet ilimler birbi­
rinden esaslı bir surette ayrılır. Berikilerin "induction" usulüne
mukabil din üimleri "deduction" usûlü kullanır ve bunu "Exege-
tisme" yani tahlil ve tefsir metodu ile ikmal eder.
Bu noktada da iyi anlaşmak lâzımdın Din ilimleri "deduction"
tatbik eder demek, müsbet ilimlerin müşahede ve mukayese
metotlarına arka çevirir demek değildir. BUakis din ilimlerinde
aydın mânası ile "Exegetisme" müsbet ilimlerdeki müşahede ve
mukayeseden başka bir şey değüdir. Yetişkin bir din adamı nass-
1ar üzerinde yaptığı tahlil ve tefsirleri zamanın ihtiyacını ve dur­
madan tekamül eden hayat ve münasebetleri dikkatle müşahede
ve mukayeseden geçirmek suretiyle hakikatleştirecektir.
Yukanda mütalâa üzerinde mutabık isek enstitünün meslek
derslerinde takib edümesi gereken metot kendiliğinden ortaya
çıkmış olur. Bu metot müşahede ve mukayese ile takviye edilmiş
ve hakikatleştirilmiş "tahlil" ve "tefsir" usulüdür. Vaktiyle Ebu
Hanife gibi büyük müçtehitlerin usulü de bu idi. (Ezmanın tegay-
yürü ile ahkâm tebeddül eder) kaidesi bu usul ile ortaya konul­
muştur. İmam-ı Azam mezhebindeki "Rey" ve "Kıyas" bahsetti­
ğimiz müşahede ve mukayese metodu ile takviye edilmiş bir
"Exegetisme"den başka bir şey değildir. Enstitü programına ba­
zı kültür dersleri bu metodun iyi anlaşılıp tatbik edilmesine im­
kân vermek için konulmuştur.

b) Hoca meselesi:
metot hakikate varmak için bir yol ve vasıtadır. Asıl mes'ele
bu vasıtayı kullanacak olan hocalardadır. Hoca mes'elesinin en
hayırlı bir şekilde hallini bizzat enstitüden beklemek lâzımdır.
Fakat bugün için ne yapmalıdır? Bizde hali hazırda İslâmm yük-
sek ilimlerini hakkıyle okutacak ancak bir iki zat vardır. Bunlar
da hayli yaşlı insanlardır.
Bu vaziyette muhtaç olduğumuz öğretim elemanlarını vaktiy­
le üniversitenin kuruluşunda yapıldığı gibi dışarıdan tedarik et­
meye mecburuz. Üniversite bu işi Nazizmden kaçan Alman oto­
riteleriyle kolayca halledebilmişti. Enstitünün hususiyeti göz
önünde tutulunca bu müessese için dışarıdan hoca tedarikinde­
ki güçlük aşikârdır. Enstitü aradığı şart ve vasıftaki hocaları bu­
gün için ancak Müslüman memleketlerden tedarik edebilir. Bu iş
buradan ısmarlama suretiyle olmaz. Enstitü namına selahiyetli
bir zatın bazı Müslüman memleketlere gitmesi ve yerinde yapa­
cağı soruşturma ve araştırma ile lâzını.olan hocaları bulup üçer-
beşer sene angaje etmesi icabeder. Ümit edilir ki bir-iki devre
sonra Enstitü kendi elemanlarını kendisi temin etsin. Nitekim
üniversitelerimiz temin etmektedirler.

Enstitüde hocaların çalışma tarzı:


Enstitünün mesleki ders hocalarının kendilerini tamamiyle
müesseseye bağlamaları şarttır. Hocalar takrir suretiyle verdik­
leri dersleri ya not olarak yahut matbu şekilde vaktinde ve mun­
tazaman talebeye vermelidir.
Hocalar derslerinde Kur'an, Hadis, emsal ve aş'ar müstesna
olmak üzere muayyen kitap kabul etmemeli, fakat talebenin mü­
talâası ve istifadesi için müracaat eserleri tavsiyesinde bulunma-
hdır.
Hususiyle Arapça Öğretiminde eski kavaid ezberleme usu­
lünden kati surette s akimim alı dır. Garp lisanlarının öğretiminde
olduğu gibi "metode directe" ve "textes expliques" usûlü tatbik
edilmelidir. Hocalar derslerine ait eser vermeye ayrıca teşvik
olunmahdır.

Enstitü binası ve kütüphanesi:


Enstitü için münasip bir yerde yeni bir bina yapılması şarttır.
Bunun masrafı Vakıflar Bankasına tahmil edilebilir ve edilmesi
Vakfın manasına ve maksadına uygundur. Binanın şehir dışında
ve etrafında hoca evleri ile birlikte İnşası idealdir.
Bu temenni tahakkuk edinceye kadar enstitüde şimdiden İyi
bir kütüphane tesis edilmelidir. Hocalar tarafından lüzum göste­
rilecek kitap ve eserler umumi kütüphanelerden toplanıp enstitü
kütüphanesine yerleştirilmelidir. Aksi halde bugün olduğu gibi
öğleden sonraları talebe kütüphanelere gidiyoruz diye sokakla­
ra dökülür. Disiplin bakımından çok mahzurlu olan bu vaziyetin
derhal ortadan kaldırılması ve en kısa bir zamanda enstitüde ki­
fayet edecek bir kütüphanenin tesis edilmesi zaruridir.

Talebe disiplini:
Enstitüde İslâmi terbiye ve ahlâkın emrettiği esaslar daire­
sinde sıkı bir disiplin tatbik edümeli ve müessesede dini bir ha­
va ve hareket hükiim sürmelidir. İleride birer din adamı olacak
gençler bu sayede İslâmi terbiye ve ahlâkı yalnız kitaptan nazari
olarak değil bilfiil yaşamak suretiyle öğrenmeli ve benimsemeli­
dir. Askeri bir okul mesleğin icabına göre nasıl bir disiplin altm­
da ise enstitü de kendi gayesine uygun dini bir disiplin içinde ça­
lışmalıdır. Binaenaleyh talebenin dini fariza ve vazifeleri vaktin­
de ve usulüne uygun olarak yerine getirmelerine en büyük dik­
kat ve ihtimam gösterilmelidir. Talebeden hem akide sağlamlığı,
hem de amel bakımından dini salâbet istenilmelidir. Amelsiz ve
laubali din adamlarmdan cemiyete fayda yerine zarar geleceği­
ni unutmamalıdır.

Enstitünün idare personeli:


Enstitü başında bir Reis ve bir Müdür bulunur. Reis fakülte
dekanları vaziyetinde müessesenin ilmî ve terbiyevî faaliyetini
tanzim ve idare eder ve ita amirliğini yapar. Enstitünün bütün
idari işlerini çekip çevirmek reisin murakabesi altmda müdüre
aittir. Mali bakımdan müdür tahakkuk amiridir.

Enstitü meclisi:
Meclis Enstitü Reisinin riyaseti ile müdür ve bütün enstitü
hocalarından teşekkül eder. Meclis ilmi terbiyevi ve idari işler­
den reisin havale ettiği hususlara karar verir. Enstitü meclisinin
verdiği kararlar maarif Vekâletinin tasdiki ile kesinlesin

Yüksek İslam Enstitüsü'nün kuruluş devresine ait olmak üze­


re sunulan bir projeden Maarif Vekâletinin tasdikine iktiran
eden hususlar "Ders ve İmtihan Talimatnamesi",. "Disiplin Tali­
matnamesi" şeklinde birer talimatname haline konulmahdır.

('} Bu tasarıyı burada son ve kat'i bir düşünce otarak değil, sırf bir ön tasan olarak
sunuyor ve bunu umumi efkann tenkidine arzediyoruz.
DİYANET İŞLERİ TEŞKİLAT
K A N U N U TASARISI

BİRİNCİ KISIM

UMUMİ HÜKÜMLER

Madde 1- Diyanet işleri teşkilatı ilmi, idari ve mali muhtari­


yeti haiz hükmi bir şahıs olup, bu kanunda gösterilen uzuvlar
marifetiyle temsil olunur.
İslâm dininin ibadetleri ve İslâmi talim ve terbiye ile ilgili bü­
tün teşkilat ve müesseseler Diyanet İşleri Reisliğine bağhdır.
Diyanet İşleri Reishğinin merkez teşkilatı İstanbul'da bulu­
nur.
Madde 2 - Diyanet İşleri Reisliğiyle ona bağh teşkilat ve mü­
esseselerde vazife görenler, siyasi partilere giremez, siyaseüe
uğraşmaz ve hükümet işlerine karışmaz.
Madde 3- Diyanet İşleri Teşkilâtı kendi gelir ve gider bütçe­
sini, bu kanunda gösterilen ilgili uzuvlar marifetiyle kendisi tan­
zim ve kabul eder.
Diyanet İşleri Teşkilâtı bütçesinin gelirleri, eskiden beri mev­
cut dini vakıflarla yeniden yapılan bağışlar, para yardımları ve
dini tesislerdir. Diyanet İşleri Teşkilatı bütçesinin giderleri, ma­
aş, inşaa, tamir, tesis, te'lif ve tercübe, talim ve terbiye gibi dini
hizmetler karşılığı masraflardır.
Madde 4- Vakıflar Umum Müdürlüğü, bütün teşkilâtı ve mü­
esseseleriyle ve bütün varı, geliri ve gideri ile, bu kanunun neş­
ri tarihinden itibaren Diyanet İşleri Reisliğine bağlanmıştır.
Madde 5- Diyanet İşleri Reisliğine bağlı teşkilât ve müesse­
selerde dini vazife görenler, bu sıfatla ve vazifeleri itibariyle Di­
yanet İşleri Reisliğinin emrindedir. Bu kimseler kanunların dev­
let memurlarına tanıdığı himaye ve imtiyazlardan istifade eder-

C) Diyanet İşleri Reisi, kaydı bayat ile seçildiği kabul edilirse, bu takdirde. Şûraya
Diyanet Reisi veya vekili riyaset eder.
ler ve devlet memurları maaş ve ücret baremine muvazi bir şe­
kilde. Diyanet Reisliğince, tanzim olunacalc bir barem üzerinden
maaş ve ücret alırlar.
Madde 6- Diyanet İşleri Reisliğine bağlı teşkilât ve müesse­
selerde vazife görenlerin tayin ve terfileri ile, vazifelerine son ve­
rilmesi ve Diyanet İşleri Reisliği emrine alınması, emekliye ayrıl­
ması ve emeklilik maaşı keyfiyetleri, bu husularda devlet me­
murları hakkında tatbik olunan kanun hükümleri esas tutularak.
Diyanet İşleri Reisliğince tesbit olunur.

IKINCI KISIM

1. FASIL
DİYANET İŞLERİ TEŞKİLÂTI

Merkez Teşkilâtı
Madde 7- Diyanet İşleri Merkez Teşküâtı: Reislik, Diyanet
Şûrası, Başmüşavirlik, Yüksek Müşavere Hey'etî, Başmüfettişlik,
Varidat ve Evkaf, Tedris ve Neşriyat, İmar, Muhasebe ve Zat İş­
leri Müdürlükleriyle Hukuk Müşavirliği ve İnzibat Meclîsini ihti­
va eder.

Reis
Madde 8- Diyanet İşleri Reisi, İslâm Enstitüsü müderrisle­
rinden, Medresetü'l-Mütehassisin mezunları üe icazetli veya
enstitü mezunu müftülerden. Dersiam payesini haiz, veya İslâm
ilimlerine vukufu eserleriyle sabit, itikad ve amelce diyanete
bağlılığı ile maruf kimseler arasından Diyanet Şûrası tarafından,
gizli rey ve mutlak ekseriyetle beş sene için (yahut yaşadığı müd­
detçe) seçüir. Birinci seçimde mutlak ekseriyet hâsıl olmazsa,
tekrar yapılacak seçimde izafi ekseriyetle iktifa edilir. Müddeti
biten reis, tekrar seçilebilir.
Madde 9- Reis seçimi Eylül ayı içinde yapılır. Ölüm veya is­
tifa halinde, yeni reis seçimine kadar reisliİc vazifesi Başmüşavir
tarafından görülür.

Diyanet Şûrası
Madde 10- Diyanet Şûrası, İslâm İlahiyat Enstitüsü Müder­
risleri ile, Medreset'ül Mütehassisin mezunlarından, icazetli ve-
ya enstitü mezunu vilayet müftülerinden, dersiam payesine haiz
veya İslâm İlimlerine vukufu, eserleriyle sabit, İtikad ve amelce
diyanete bağhhğı ile mâruf kimseler arasından, yüksek müşave­
re he/etinin teklifi üzerine. Diyanet İşleri Reisliğince seçilip da­
vet edilenlerden teşekkül eder.
Yüksek Müşavere Hey'eti ve İslâm Enstitüsü reisi ve muavin­
leri ile Diyanet İşleri müşavir, müfettiş ve müdürleri, şûrası'nm
tabiî âzası sayılır.
Madde 11- Diyanet Şûrası her beş senede bir. Eylül ayı İçin­
de toplanır. Ve Diyanet İşleri Reisi seçimi var ise, bunu takip
eden günün ertesi günü, müzakereye başlar.
Şûra gündemi, yüksek müşavere hey'etince tesbit olunarak
toplantıdan en az iki ay evvel reislikçe şûra azasına bildiriHr.
Şûra riyaset divanı, seçilecek bir reis ve bir reis vekili ile üç
aza ve iki kâtipten teşekkül eder'"'.
Şûraca, ekseriyetle karar verildiği takdirde, gündemde tadil
ve ilâve yapılabilir. Şûra kararlarının icrasına Diyanet İşleri Re­
isi memurdur.

Baş Müşavir
Madde 12- Başmüşavir, Diyanet İşleri reisinin baş yardımcı­
sı ve yüksek müşavere hey'etinin reisidir.
Başmüşavir, bütün kolları ile, tek meclis halinde toplanan,
yüksek müşavere hey'etince gizli rey ve izafî ekseriyetle seçilip
gösterilen üç namzet arasından birini tercih suretiyle Diyanet
Reisliğince tayin olunur.

Yüksek Müşavere Heyeti


Madde 13- Müşavere hey'eti. Diyanet İşleriyle teşkilât ve
müesseselerinin tanzim ve idaresinde Diyanet işleri Reisinin
yardımcısı olup, reislikçe havale olunan hususlar hakkında isti-
şari kararlar verir. Bu kararlar Diyanet İşleri Reisinin tasdiki ile
kesinleşir.

Müşavere hey'eti
"Talim ve Terbiye", "plan, program ve talimat", "te'lif, tetkik.
ve tercüme" olmak üzere beşer kişilik üç kola ayrılır. Her kolun
reis ve kâtibi ile, iş sahası. Diyanet Reisliğince tayin ve tespit olu­
nur.
Madde 14- İlk yüksek müşavere hey'etini teşkil eden âzâ. Di­
yanet İşleri Reisi tarafmdan re'sen seçilip tayin olunur. İleride
DIN ve LÂİKLİK

münhal vukuunda her kol tek meclis haünde toplanarak, alâkah


kolca gösterilen namzetler arasmdan, gizli rey ve ekseriyet usû­
lü ile âza seçerek Diyanet İşleri Reisliğinin tasdikine sunar.

Baş Müfettiş
Madde 1 5 - Baş müfettiş, diyanet teşkilat müesseselerinin
idari ve mali işleri ile tedris faaliyetlerinde teftiş ve murakabeyi
temin eder. Baş müfettişliğe bağh lüzumu kadar diyanet, ders ve
idare ve evkaf müfettişi bulunur. Diyanet müfetdşlikleri, imam,
hatip, vaiz ve müftü gibi vazife görenlerden Türkiye Cumhuriye-
ü kanun ve nizamlarma, din, edep ve ahlâkma ve diyanet teşki-
lâtmm kanun, nizam, talimat ve tebligatma riayet derecelerini,
ders müfettişleri, reisliğe bağh tedris faaliyetlerini; idare ve ev­
kaf müfettişleri ise, teşkilatm maU ve idare kısımları ile vakıflar
idaresini teftiş ve murakebe eder.
Madde 1 6 - Müfettişler baş müfettişin inhası üzerine, baş
müfettiş de, tek meclis halinde toplanan yüksek müşavere
hey'etince gösterilen namzetler arasından birini tercih etmek
suretiyle. Diyanet İşleri Reisi tarafından tayin olur.

Daire Müdürleri ve Hukuk Müşaviri


Madde 1 7 - Varidat ve evkaf, terris ve neşriyat müdürleri ile
hukuk müşaviri, imar, muhasebe ve zat işleri müdürleri tek mec­
lis halinde toplanan yüksek müşavere hey'etince gösterilen nam­
zetler arasından birinin tercih edilmesi suretiyle Diyanet İşleri
Reisi tarafından tayin olunur.
Hukuk müşaviri üe, yukanda adı geçen daire müdürlerinden
herbirinin vazife, salâhiyet ve mes'uliyetieri ayrı bir iç nizamna­
me ile tesbit olunur.

Diyanet îşleri İnzibat Meclisi


M a d d e 1 8 - Diyanet İşleri İnzibat Meclisi, Başmüfettişin reis­
liği altında. Hukuk Müşaviri ve Zat İşleri Müdürü ile yüksek mü­
şavere hey'etinden, altı ayda bir nöbetleşe değişmek üzere, üç
azadan ve işin mahiyetine göre, alâkalı daire müdür veya veki­
linden teşekkül eder.
M a d d e 1 9 - İnzibat Meclisi, diyanet teşkilat ve müessesele­
rinde vazife görenlerin kanuna, usûl ve talimata uymayan hare­
ketlerinden dolayı haklarında inzibati cezalar vermeye salahiyet­
lidirler. İmam, vaiz ve müftü gibi dini bir vazife görenlerin din,
itikad ve ameline, edep ve ahlâkına; Diyanet reisliği emir ve teb­
liğlerine uymadığı iddia olunan hareketleri hakkmda inzibat
K A N U N TEKLIFLERI

meclisi evvel emirde yüksek müşavere hey'etinin alâkah kolun­


dan mütalâa sorar.
Diyanet İşleri, inzibat meclisinin vermeye selahiyetli olduğu
cezaların nevi ve dereceleri ile neticeleri, ayrı bir iç nizamname
ile gösterilecektir.

Diyanet İşleri Bütçesi


M a d d e 2 0 - Diyanet İşleri Teşkilâtı Bütçesi, Varidat ve Evkaf
Müdürlüğünce hazırlanın Ve yüksek müşavere hey'etince müza­
kere edilip kabul olunur.
Her daire müdürü, kendi dairesi bütçesini hazırlayıp Varidat
ve Evkaf Müdürlüğüne tevdi eden Bu müdürlük de kendi bütçe­
sini hazırladıktan ve he/eti-i umumiyesi üzerinde incelemeler
yaptıktan sonra, yüksek müşavere hey'eti reisliğine gönderir.
Her daire müdürü, dairesi bütçesinin müzakeresinde kendisi ve­
ya vekili hazır bulunur. Müşavere hey'etince kabul olunan bütçe.
Diyanet İşleri Reisinin tasdiki ile kesinleşir.

11. FASIL
VİLÂYET ve KAZA TEŞKİLÂTI

M a d d e 2 1 - Vilâyetlerde ve mümkün olan kazalarda; diyanet


işleri başında müftü, diyanet meclisi, diyanet işleri meclisi, inzi­
bat meclisi ve ayrıca vilâyet merkezlerinde bir müftü müşaviri
bulunur.

Vilâyet Müftüsü
M a d d e 2 2 - Vilâyet müftüsü, vilâyette Diyanet İşleri Reisinin
mümessili ve bu sıfatla vilâyetin diyanet teşkilat ve müessesele­
rinin başı ve kaza müftülerinin ilk merciidir. Vilâyet ye kaza müf­
tüleri, ileride İslâm Enstitüsü mensuplarından seçilmek üzere,
şimdilik mevcut ve müteamel usûle göre tayin olunurlar.

Müftü Müşaviri
M a d d e 2 3 - Müftü müşaviri, müftünün yardımcısı olup onun
inhası üzerine veya, icabında, re'sen Diyanet Reisliğince tayin
olunur.
Müşavir, müftü tarafından verilen işleri görür ve mazereti
halinde müftüye vekâlet eder.
Vilâyet müftülüklerinde lüzuma göre kâtip ve memur bulunur.
Diyanet Meclisi
Madde 24- Diyanet meclisi, vilâyet ve İcaza merkezlerinde,
nahiye ve köylerde vazife gören müderris, vaiz, hatip ve imam­
lar arasmdan ve tarafmdan, üç sene için seçüen; lüzumu kadar
azadan teşekkül eder. Meclis, mutad üzere, her aym ilk cuma gü­
nü Müftülükte, müftü veya vekilinin reisliğinde toplanır. Azadan
biri, meclisin kâtiplik vazifesini görür.
Diyanet meclisi, müftü tarafından vaz'olunan mes'elelerle,
mahalli bilûmum diyanet işleri ve ihtiyaçları hakkında müzakere
edip karar verir.
Meclisçe verilen kararlardan. Diyanet Reisliğinden istizâne
muhtaç olmayanları, müftülüklerce icra olunun Ne gibi kararla­
rın istizana muhtaç olduğu. Diyanet Reisliğince tesbit olunur.
Diyanet Meclisi ile aşağıdaki maddede gösterilen Diyanet İş­
leri İdare Meclisinin senelik faaliyetleri, kararları ve bunlardan
icra olunanları her sene kaza müftülüklerince de umumi bir ra­
por halinde Diyanet İşleri Reisliğine bildirilin

Diyanet İşleri İdare Meclisi


Madde 25- Vilâyetlerde ve mümkün olan kazalarda bir Diya­
net İdare Meclisi kurulun Meclis, mahalli ihtiyaç ve imkâna gö­
re, lüzumu kadar, dini gayret sahibi hayırsever âza ve murakıp­
tan teşekkül eder. Ve üç senede bir nisbetinde yenilenin Müdde­
ti biten âza ve murakıplar, yeniden seçilebilin Meclis, kendi âza­
sından birini reisliğe, birini kâtipliğe, birini de muhasip ve mu­
temetliğe seçen İdare meclisi seçiminden bir hafta evvel, müftü­
lükte toplanarak üç senelik faaliyet ve hesap raporlanm tanzim
edip müftüye tevdi eden Muhasebe ve vezne durumu murakıp-
larca tetkik edilin

İdare Meclisi Seçimi


Madde 26- Diyanet İşleri İdare Meclisi seçimi. Ramazan ayı-
nm son Cuma namazmı müteakip bir cami veya mescidde, yahut
müftülükte yapılın
Müftü veya vekili, müddeti biten meclisçe yapılan ve daha ya­
pılacak işler hakkında beyanda bulunduktan, umumî rapor
okunduktan \ L' nıurakıplarca muhasebe ve vezne durumu izah
olunduktan sonra, seçime geçilir.
Madde 27- İdare meclisi seçimi, hamiyet ve dini gayret sahi­
bi müslümanları, vakitlerinden bir kısmını hayır işleme yolunda
kullanmaya davet mânasınadm Seçim işleri bu nokta gözönün-
de tutularak Diyanet Reisliğince hazırlanacak bir seçim talima­
tıyla tanzim olunur.

İdare Meclîsinin Vazifeleri


Madde 28- Diyanet İşleri Meclisinin, vilâyet ve kaza müslü-
manlar cemiyetinin idare uzvu mahiyetinde olup, onu temsil
eder. Bu mahalli halkın dini ihtiyaçlarını maddi bakımdan temi­
ne çahşmak; dini hayratın iyi bakımına ve temiz tutumuna neza­
ret etmek; tesis, para yardımı ve bağışları teşvik etmek suretiyle
dini hayrat ve müesseselerin imar ve ihyasına gayret etmek; ye­
tim, fakir ve kimsesiz çocukları bayram hediyeleri ile sevindir­
mek hizmetleridir.
Madde 29- Diyanet İşleri İdare Meclisi, her sene Ramazan­
dan bir hafta evvel, müftülükte, müftü veya vekilinin reisliği al­
tında. Diyanet meclisi azaları ile birlikte müşterek bir toplantı
yapan Bu toplantıda, geçen senenin faaliyetleri ve eksik kalan iş­
leri görüşüldükten sonra gelecek seneye ait işler ile diyanet ihti­
yaçları müzakere edilip kararlaştırılır. »

Gelirler
Madde 30- Vilâyet, kaza, nahiye ve köylerde, vakıflar ve te­
sisler şümulüne girmeyen diyanet ihtiyaçları, bağış, para yardı­
mı, kurban derisi satımı ve sadaka gibi gelirlerle temine çalışır.

Yardım Kutuları
Madde 3 1 - Diyanet İşleri Teşkilât ve müesseselerine mensup
olanlar ile, dini hayrat hademesinin ve diğer kimselerin mabet
içinde sadaka, zekât ve fitre istemesine ve toplamasına müsaade
edilmez.
Bu gibi dini borçların ifasını kolaylaştırmak üzere; cami ve
mescidlerde para atmaya mahsus lüzumu kadar yardım kutuları
bulundurulur.
Yardım kutuları her hafta Cuma namazından sonra. Diyanet
İdare Meclisince kararlaştırılacak usûl dairesinde açılarak muh­
teviyatı sayılıp, cami veya mescidin yardım defterine kaydedil­
dikten sonra. Diyanet İdare Meclisi sandığına, makbuz mukabi­
linde yatırılır.
Yardım Hasılatı
Madde 32- Yardım kutuları ve umumiyetle para yardımları
ve bağışlar hasılatı. Ramazan ve Kurban Bayramlarının ilk gün­
lerinde aşağıdaki tertip üzere hisselere ayrılır; Diyanet İşleri Re­
isliğince tesbit edilecek miktarı aşan hasılatın, bu miktardan faz­
lasının yüzde 15'i muhtaç vilâyetlerin müslüman fakirlerine ve
diyanet mensuplarına yardım hissesi olarak Diyanet Reisliği em­
rine verilir. Mütebaki hasılatın yüzde 25'ini âni ihtiyaçları karşı­
lamak üzere, ihtiyaç akçesi olarak. Diyanet İdare Meclisi sandı­
ğında bırakılır. Geride kalan hasılat. Diyanet Meclisince karar-
laştirılacak usûl ve nisbet dairesinde müstehliklerine dağıtilır.

İnzibat Meclisi
Madde 33- Vüâyet ve kazada müftü veya vekilinin reisliği al­
tında, bir inzibat meclisi kurulur.
Vilâyet ve kaza İnzibat meclislerinin vazife ve salâhiyetleri İle
teşekkül suretieri. Diyanet Reisliğine bir talimat ile tesbit olunur.

ÜÇÜNCÜ KISIM

DİNİ TALİM VE TERBİYE


I. FASIL
DİYANET MEKTEPLERİ

Dini Mev'izeler ve Dersler


Madde 34- Vilâyet ve kazaların ve imkân nisbetinde nahiye
ve köylerin müftülüklerce tesbit olunan, camilerinde veya müş­
temilâtında (Diyanet Mektepleri) açılır. Bu mekteplerde, reşid ol­
mayan küçüklere ve büyüklere mahsus olmak üzere, ayrı ayrı
gün ve saatlerde, serbest din bilgisi dersleri verilir. Dersler, is­
lâm Enstİtüsü'nden mezun yetişinceye kadar ehliyetli din adamı
olmakla mâruf kimseler tarafından okutulur.
Diyanet mekteplerinde hafız da yetiştirilir.
Madde 35- Şehir ve kasabalarda ve imkân nisbetinde, köy­
lerde her hafta Cuma namazından evvel veya sonra, en az bir ca­
mide İslâmiyetin esas akide ve amel ahkâmına ve büyüklerinin
hal ve hayatına dair mev'izeler ve din dersleri verilir.
Bu mev'ize ve dersler Ramazan'da her gün, mümkün olursa,
her camide yapılır.
11. FASIL
İLAHİYAT ENSTİTÜSÜ

Madde 36- Din hadimi, hocası ve âlimi yetiştirmek üzere, İs­


tanbul'da ve icap eden başka yerlerde Diyanet İşleri Reisliğine
bağh muhtar birer (İslâm İlimleri Enstitüsü) kurulur. Enstitünün
her devresi yatılı ve meccanidir.
M a d d e 3 7 - Enstitünün ilk devresi altı, orta devresi dört se­
nesi birinci ve dört senesi ikinci olmak üzere sekiz; yüksek dev­
resi dört ve ihti.sas devresi üç senedir.
M a d d e 3 8 - İlk devreye yedi yaşına basan küçükler alının Ye­
tim ve kimsesizler, müftü, hatip ve imam gibi diyanet mensupla­
rının çocukları tercih olunur.
Bu devrede devlet ilk mekteplerine muvazi bir program tat­
bik olunun Ancak, programda, üçüncü sınıftan itibaren eleman­
ter din bilgisi dersleri yer ahr.
M a d d e 3 9 - Orta devre birinci ve ikinci kısımlarda devlet or­
ta mektepleri ile lise programlarına mümkün olabildiği kadar
yaklaşmak ve din bilgisi dersleri ile İslâm tarihine ve ses musiki­
sine genişçe bir yer ayırmak üzere hususi bir program tatbik
olunur.
Orta devrenin birinci kısmında eski harflerle Arapça ve Fars­
ça yazma Öğretimine ve Garp dillerinden birinin okutulmasına
başlanır.
M a d d e 4 0 - Orta devrede birinci kısmı muvaffakiyetle bitirip
de pekiyi veya iyi derece kazanamamış olanlar, kendileri ve veli­
leri isterse, iki senelik "orta birinci meslek kursu" na ayrılırlar.
Bu kursta imamlık, hatiplik, müezzinlik gibi dini bir vazife göre­
cek kimselerde aranan din bilgisi ve terbiyesi temin olunur. Ses
ve hafıza ölçüsü üzerinde istidat gösterenler hafız yetiştirilir.
Kursu muvaffakiyetle bitirenler, derecelerine göre, ikinci sınıf
imamlık, hatiplik ve müezzinlik, kasaba ve köy Diyanet mektebi
ve enstitü ilk devre hocalığına veya bu derecelerdeki vazifelere
tayin edilirler.
Bunlardan kursa girmek istemeyenlerle kursu muvaffakiyet­
le bitiremeyenlere devlet orta okul diplomasına muadil diploma
verilir.
Madde 4 1 - Orta devre birinci kısmı pekiyi ve iyi derece ile
bitirenler, ikinci kısma geçerler. Bu kısım programlarında Arabi
ve şer'i ilimlere, İslâm tarihiyle dinler tarihine, İslâm büyükleri­
nin siyer ve hal tercümelerine ve yabancı düe daha geniş bir yer
verilir.
Madde 42- Orta devre ikinci kısmını muvaffakiyetle bitirip
de pekiyi veya iyi derece kazanamamış olanlardan arzu edenler
iki senelik "orta ikinci meslek kursuna" girerler.
Bu kursta birinci sınıf imamlık, hatiplik ve ikinci sınıf vaizlik,
din dersleri hocalığı gibi vazife görenlerde aranan bügi ve ol­
gunluk temin olunur.
Kursu muvaffakiyetle bitirenler, derecelerine göre, yukarıda
söylenen vazifelere tayin olunurlar Kursa girmek istemeyenler­
le kursu muvaffakiyetle bitiremeyenlere, devlet liseleri diploma­
sına muadil diplama verilir. Ve bunlardan isteyenler 40' mcı
maddenin son fıkrasında gösterilen vazifelere tercihan tayin
olunurlar.
Madde 43- Orta devre ikinci kısmı pekiyi veya iyi derece ile
bitirenler, yüksek devreye geçerler.
İslâm Enstitüsü yüksek devresi, yüksek dereceli dini tahsil ve­
ren bir müessesedir. Bu devreyi muyafakiyetle bitirenler, 43'ün-
cü maddede gösterilen vazifelere tercihan tayin edilebilecekleri
gibi. Enstitünün reis ve muavinliklerine, orta, yüksek ve ihtisas
devreleri müdür, muallim ve müderrisliklerine; Diyanet İşleri
teşkilatının kademelerine tayin edilebilirler.

IH. FASIL
E n s t i t ü d e Dİsİplİn ve İ d a r e

Madde 44- Enstitünün her devresinde dini terbiye ve ahlâ­


kın gösterdiği yoldan bir disiplin tatbik edilir. Sınıf ve devre ter-
ülerinde, talebenin dini terbiye ve ahlâk bakımından hal ve ha­
reketi esas tutulur.
Dini terbiye ve ahlâka aykırı hareket etmek itiyad ve istidadı
gösterenlerle dini vazifeleri ifada tekâsülü itiyad edinen öğrenci­
ler, sınıf ve devre terfi edemezler. Bu hususu temin içİn, ilk dev­
reden başlamak üzere, enstitünün her devresinde her talebeye
mahsus bir "Hal ve hareket fişi" tutulur. İmtihanlardan evvel,
devre müdür ve hocaları toplanarak hal ve hareket fişlerine na­
zaran her talebenin durumunu tesbit ederler. Bilgi bakımından
olduğu gibi, hal ve hareket bakımından da iki sene sınıfta kalan
talebenin kaydı silinir.
Enstitünün her devresine mahsus çlarak bir disiplin talimatı
yapılır.
Madde 45- Enstitü talebesine, İslâmi an'aneye uygun olarak,
devrelere göre, kabul edUecek şekilde elbise giydirilir. Talebe,
Enstitü İçinde ve dışında devresine mahsus olan elbiseyi giyme­
ye mecburdur.
Madde 46- Enstitünün başında Diyanet İşleri Reisliği tara­
fmdan tayin edilen bir enstitü reisi ve bir reis muavini bulunur.
Devreler, yine Diyanet Reisliğince tayin edilen birer müdür ve
muavinle idare olunur. Enstitünün kalem ve muhasebesinde lü­
zumu kadar kâtip ve memur çalıştırılır.
Devrelerin ders programları ve imtihan talimatnameleri ens­
titü meclisince tanzim edilerek Maarif Vekâletinin mütalâası
ahndıktan sonra. Diyanet Reisliğince tasdik olunur.
Madde 47- Enstitü meclisi. Enstitü reisinin başkanhğında
yüksek ve ihtisas devreleri öğretmen ve müderrislerinden teşek­
kül eden Meclisin vazife salâhiyetleri bir talimat ile tesbit olunur.
İslâm Enstitüsü'nde vazife alacak kimselerde itikad ve amelce di­
yanete bağlılık esastır.

D Ö R D Ü N C Ü KISIM

ÇEŞİTLİ M E S E L E L E R

Madde 48- Diyanet teşkilat ve müesseselerinde dini vazife


gören kimseler, mâbed içinde ve vazife başında giydikleri elbise­
den başka, dışarda; İslâmi an'aneye ve sağlık kaideleri ile göz
zevkine uygun olarak kabul edilecek şekilde elbise giyerler. İlmi­
ye kıyafet ve elbisesi ile kahve, gazino, sinema ve tiyatro gibi eğ­
lence yerlerine girilmez.
Madde 49- İslâm Enstitüsü, kendi mezunları ile İdare edilir
bir duruma gelinceye kadar başka İslâm memleketlerinden mü­
derrislik, öğretmenlik gibi hizmetlerde çalıştırılmak üzere, ehli­
yetli din âlimleri celbolunacaktır.
Bunlardan isteyenler Vekiller He/eti karariyle hemen Türki­
ye tâbiiyetine geçerler.
Madde 5 0 - İslâm Enstitüsü mezun vermeye başlaymcaya ka­
dar, başka İslâm memleketlerinin yüksek din ilimleri okunan
merkezlerine Diyanet İşleri Reisliğince talebe gönderilir. Bunlar
avdetlerinde derecelerine göre, İslâm Enstitüsü'nde vazife alır­
lar.
Madde 5 1 - Bu kanunun tadil veya ilgası için Büyük Millet
Meclisinin tam sayısının üçte ikisi ekseriyetince karar verilmesi
şarttır.

Muvakkat Maddeler
M a d d e 5 2 - Evkaf teşkilâtını ve vakıflar idaresini, bu kanun
hükümleri dairesinde, yeniden düzenlemek üzere. Diyanet İşleri
Reisliğince, bir sene içinde, bir kanun tasarısı hazırlanacaktın
M a d d e 5 3 - Bu kanunda derpiş edilen teşkilat ve müessesele­
ri kurup İşler bir hale getirmek üzere, devletçe Diyanet İşleri Re­
isliğince bir defaya mahsus olarak lüzumu kadar para verilecek­
tir.
M a d d e 5 4 - İlk Diyanet Şûrası bu kanunun neşrini takip eden
üçüncü senenin Eylülünde toplanır ve İlk Diyanet İşleri Reisi se­
çimine kadar Reislik vazife ve salâhiyetleri bu kanunun neşri ta­
rihinde reis bulunan zat tarafından ifa olunur.
İÇİNDEKİLER

önsöz 11
İkinci Baskı için önsöz 19

BİRİNCİ KISIM
D İ N V E HAYATTAKİ YERİ

I -- İ N K A R C I G Ö R Ü Ş L E R V E Y A N I L D I K L A R I N O K T A L A R
Son devrin jnlcârcıiık modası v e çeşitli inkarcı kollar 27
Ansiklopediciler ne diyorlardı? 28
Ansiklopediciler nerede yanılıyorlardı? 30
Ansiklopedicileri yanıltan sebepler 31
D i n , İflâs etmedi v e etmeyecektir. 33
Maddeciler ne düşünüyor v e ne diyoriar? 34
Eski zaman maddecileri n e diyodar? 35
Maddecilik karşısında Eflâtun maneviyatçı lığı ". 37
Rönesans v e modern ilim hareketlerinin başlangıcı 39
Modern maddeciliğin doğuşu 41
İlmi'maddecilik ^l
Pozİtîvİstler v e pozitivizm 44
Tarihî maddecilik 45
Tarihî maddeciler ne diyor v e nerede yanılıyorlar? 46
İlmî maddeciler ne diyodar? 48
Dinlere göre hayat v e kâinat 48
Maddeciliğe göre hayat v e kâinat 50
İlmî maddeciliğin tenkidi 53
İlim mefhumunda vukua gelen değişiklikler 54
İirhin sahası dışında kalan hakikatler 57
İlim v e ameli hayal 57
İlmin kendi sahasındaki kıymeti " 61

II - D İ N N E D İ R ?
Allah v e din 67
D i n nedir? 68
Din v e kendiliğinden var olma fikn 70
D i n , insan vicdanının ilk v e doğrudan bir mu'tasıdır 75
D i n derin bir temayülün v e hayalî bir ihtiyacın ifadesidir 78
İlim v e hayat muamması 79
Din v e hayat muamması 80
Bırakınız, herkes gönlünün ışığını kendisi yaksın 82
D i n ahlâkiyatının kuvveli v e İçtimaî hayat için ehemmiyeti 83

İKİNCİ KISIM

D İ N HÜRRİYETİ N E DEMEKTİR?
Bugünkü devletlerde dİn v e devlet münasebetleri 91

303
I - D İ NMEFHUMUNUN UNSURLARI
İman ve amel --- 95
Fevri v e yakınî iman 96
Amelin nevileri 97
Takdis vazifesi 98
M a b e d teşkilâtı v e ruhanîlik mesleği 99

II - D İ N H Ü R R İ Y E T İ P R E N S İ B İ N D E N D O Ğ A N H A K L A R
inanma hakkı 104
İbadet ve dua hakkı 106
Talim v e tedris, neşir v e lelkin hakkı 112
Dini okutup öğretmek bir haktır 114
Neşir hakkı din hürriyetinin en hayalî cephesidir 117
D i n neşriyat ile himaye v e müdafaa edilir 119
Dinî talim v e tedris faaliyetinin içtimaî v e millî ehemmiyeti 120
İnsanda iç huzuru, maneviyat terbiyesinin meyvasıdır 125
Dinin emirlerini yerine getirme hakkı 127

III - D İ N H Ü R R İ Y E T İ N İ N V E B U N A B A Ğ U H A K L A R I N HUDUDU
D i n hürriyetinin hudutlanması mı lâzımdır? 129
İnanma hakkı hudutlanabilir mi? 130
D i n hürriyeti ve ibadet hakkı 131
Fiil v e hareketlerimizin tasnifi 132
İbadet ne zaman v e ne şartla içtimaî fİİl vastı alır? 134
Dindarın secdegâhma hükümet kuvvetleri ayak basamaz 136
Talim v e tedris, neşir v e lelkin hakkının hududu 137
Dinî neşriyatın tahdidi •- 139
Dinin emirlerini yerine getirme hakkının hududu 140

ÜÇÜNCÜ KISIM

LÂİKLİK N E D E M E K T İ R ! LÂİKLİK V E M O D E R N DEVLET


Lâiklik nedir? 151
D i n hürriyetinin düşmanları 152
Dinî taassup 154
islâmiyet ve taassup 155
Siyasî taassup 159
Din hürriyetini koruma çaresi v e lâiklik prensibi 160
G a r p hukukunda lâiklik 160
Lâiklik münkİHİk değildir 161
Lâiklik din düşmanlığı demek hiç değildir 164
Dine bağlı devlet sistemi 165
Devlet kuvvetleriyle silahlanan din terakkiye mânidir 167
M â b e l hariminde kalan din terakkiyi destekler 167
Devlete bağlı din sistemi ; 168
Lâiklik bir itidal v e muvazene sistemidir • 170
Din v e devlet münasebetleri ihtiyaçlardan doğar 172

DÖRDÜNCÜ K I S I M
TÜRKİYE'DE D İ N V E DEVLET M Ü N A S E B E T L E R İ T A R İ H İ N E KISA BİR BAKIŞ
Türkiye'de ü ç devir v e ü ç sistem 179
1 - Türkiye'de dine bağlı devlet sistemi 179
2 - Türkiye'de yan dİnİ devlet v e lâikliğe doğru gidiş 181
İlk kanunu esasî v e lâiklik hareketleri 183
İkinci meşrutiyet v e sonrası lâiklik hareketlen 185
3 - Türkiye'de devlete bağlı din sistemi 186
Şeyhülislâmlıktan Şer'iye Vekilliğine 187
Şer'iye Vekilliğinden Diyanet İşleri Reisliğine 188
Lâiklik prensibinin mantığı v e 429 sayılı kanun 190
Tereddüt v e tenakuzların mânası 191
Dini öğretim müesseseleri v e Tevhidi Tedrisat Kanunu 193
Zaruretler miktarlannca ölçülmek lâzımdır 196
Diyanet bahsinde bir çıkmazdayız 200
Çıkmazdan kurtulmanın çaresi 202
Diyanet teşkilâtına muhtariyet tanımak lâzımdır 203
Vakıflan Diyanet Teşkilâtına bağlamak lâzımdır 205
Yüksek bir «İslâm İlimleri Enstitüsü» kurulması lâzımdır 206

BEŞİNCİ K I S I M
Z A M A N I M I Z D A İLİM VE D İ N MÜCADELESİ

I - D İ N D E N A S V E NAKİL, İLİM V E MARİFET MESELESİ


VE D İ N Î SÜBIEKTİVİZM
Türkiye'de bugün derin bir diyanet buhranı hüküm sürmektedir. 209
Her gün sahası genişleyen ilim karşısında din ne yapmalı
ve nasıl bir vaziyet almalıdır? 211
B u suale cevap olarak ileriye sürülen düşünceler 212
Dinde sübjektivizm - 216
Dinde sübjektivizm, manevi bir sükût v e tereddinin alâmetidir. 218
Dinî sübjektivizmîn tenkidi 218
Dinî, nas ve nakilden değil, İlim v e felsefeden bile ayırmak doğru olmaz .. 222
Dinde nas v e nakil esastır 223
Nas v e nakli dinden saymamak, dini inkâr etmektir 224
— DIN ve LÂİKLİK —

II - l l l M V E İ S L Â M
islâmda ilim v e din münakaşası 227
İslâm'ın esaslara v e itimle münasebelleri 229
İlmin karcısında İslâm'ın astî akideleri --- 230
İslâm'ın amel ankâmı v e ilim 231
islâm'da tlim v e felsefe ahkâmı v e modern îlim - 232
İslâm'da her v e ç h i l e nassı lercih eden İçlİhat 233
Akılcı v e nakilci görüşlerin teklifi 234
İçtihad fikri meselenin can noktasıdır 235
Akıl k a r ş ı s ı n d a ' n a s ' v e ' n a k i l ' 239
Naklin tefsir v e te'vilini kimler yapabilir? 244
Serbest tefsir v e te'vil yerine bir nevi resmi te'vil v e İçtihad yolu tutulmalıdır 246
Hülâsa edelim 247

SON SÖZ

Tesadüfler v e modern ilmin doğuşu 253


ilmîn İnsan üzerindeki hakimiyeti 255
ilim v e din mücadelesi 256
M a d d e c i pozivitizm 257
M a d d e c i pozivitizm'İn kıymeti 258
M a d d e c i pozivitizm v e devrimiz buhranlan 259
Dizginlenmeyen arzu v e ihtiyaç, sahibini çiğner 260
İlmin zaferi 261
M a d d e c i pozivitizm v e muasır medeniyet 263
Örnek memleketler, taklitçi memleketler 265
Muasır medeniyet hastadır 266
Hastalığın sebebi 267
Kurtulmanın çareleri 268
Müslümanlıkta reform lâzım mıdır? 271
islâm'da içtihad v e müçtehitler 272

EKLER

KANUN TEKLİFLERİ
Yüksek islâm Enstitüsü'ne ait teşkilât projesi 279
Diyanet İşleri Teşkilâtı kanun tasansı 291
so ZLUK

a h k â m - ı şer'iye dini hükümler, dini kanunlar, nizamlar


akille inanılan v e İtİkad edJten esas, iman
aksülamel istenilen şeyin zıddı hasıl olması, tersine o l u ;
amd dini bir emri yerine getirme, takbik etme, itaat, ibadet

duyu orgalarının kullanılmadan hiçbir bilginin akılda


ampirizm
yer aimayacağmı savunan felsefe, deneyci felsefe
hür, pak, pislikten uzak
âri
azimet
kesin karar vermek, takva ile amet etmek

ba'sübadelmevf öldükten sonra tekrar dirilmek, diriltmek


bedahet açıklık, belli, aşikâr, herşeyin evveli, öncesi
bediiyat güzel sanatlar, estetik bilimi
behimiyyet canit olmakta beraber akılsız oluş
beka devamlılık
beşeri insanla ilgili
bezirgan tüccar, (burada da; din ticareti yapanlar)
bidayet başlangıç, ilk olarak
bigâne alâkasız, kayıtsız, yabancı
bühtan iftira, birisini suçlu gösterme

cami : toplayt(:ı, içine alan, İbadet yeri


ceberut : büyüklük, kudret
cebir : zor, kuvvet
cehd : fazla ç a h ; m a , a z i m , gayret .
cchl : cahillik, bilmezlik
cihanjiimûl : dünya çapında, dünyayı kaplayan
cirm : hacim, büyüklük, cüsse

dalâlet İman v e İslâmiyetten ayrılmak, Allah'a isyankâr olmak


derunî gönülden, içlen
dogmatizm : bir görüşün doğruluğuna peşin olarak inanan ve bu
İnanışlarını tenkide tabi tutmayanların lüşünüş tarzı
doktrin : bir sistem meydana getiren fikir ve kanaatlerin hepsi

ecram ruhsuz büyük varlıklar, yıldızlar


ecsam cisimler
enfüsî bir kimseye ait görüş v e düşünüş, sübjektif
esatir ilk zamanlara ait uydurma hikâyeler, masallar

evkaf Allah yolunda hayır ve hizmet için sahibi tarafından


bırakılan mülk v e mallar

felah : kurtuluş, saadet


feragat : tok gözlülük
ferda : yarın, ertesi gün
fersude : eski, yırtık, eskimiş
fevc : dalga, akm
fevfcalbe$er : İnsanüstü, insan gücünün üstünde
fevrî : düşünmeden v e ani olarak yapılan hareket
fıtrî : doğuştan, yaradılıştan, hayat kanunlarına uygun
filhakika : hakikatte, doğrusu
füru : bîr kökten ayrılmış kısımlar, cüz'î hüküm ve kaide

habaset pislik, kötülük


hadim hizmet eden, İşe yarayan
haiz sahip olan
hamî himaye eden, koruyucu, koruyan
hamule yük
hassa bir şeyde bulunup başkasında buylunmayan şey
hasbi karşıhksız. Allah rızası İçin
haşviyat söz arasmda, fazladan olan sözler, lüzumsuz
hayyiz cihet, yön, mekân
hidemat hizmetler, vazifeler
hilkat yaratılış, yaratma
hodbin başkasına hak tanımayan, bencil, kibirli
hodgâm kendi keyfîni düşünen, kendini beğenmiş
hurafe uydurma, batıl inanış, masal, yalan hikaye
hükümran hükümdar, hüküm v e saltanat süren, hakim

ısttfa. : bir şeyin iyİsİnİ seçip ayıklamak, seçmek

tstılâh : belirli bir topluluğun bir lafzı lügat manasından çıkararak


başka bir manada kullanmaları, tabir, deyim, İttifak
ibham : belirsiz olarak
ibram : ısrarla rica etmek, usandırmak

içtihad : kudret v e kuvvetini tam kullanarak çalışmak, gayret


etmek, anlayış, kanaat
içtimaî : sosyal, topluluğa ait
idrak : anlayış
ifna : mahvetmek, çok zarar vermek, yok etmek
İfsad : bozmak, karıştırmak, fitne sokmak
ifta : fetva vermek
ifrat : haddini aşmak, ileri gitmek
ihata : geniş bilgi ile anlamak, tam kavramak
ihda : iman v e islâmiyet yolunu göstermek, doğru yola götürmek
inha : bir hususu resmen bildirme, tebliğ
İkrah : bir işi istemiyerek yapma, zorla iş yaptırmak
ilga : kaldırmak, hükümsüz bırakmak
İllet ; sebep
illiyet "": sebep İle alakalı, sebep arayış
iltizam : kendine lâzım kılma, gerekli bulma
ilzam : söz ve fikirde galibiyet, İsnad v e İspat etmek
imtisal : uymak
imhal : mühlet verme, sonraya kalmasına izin verme
inhisar : bir elden idare
İnkılâp : başka tarzda değişme, bir halden diğer hale geçiş
inkişaf : yetişme, ilerleme
infirad : tek başına kalma, yalnızlık
İnsicam : düzgünlük
insiyak : iç güdü, sevkıtabii
intihab : seçmek, ayırıp beğenmek
intisap : maiyetine girmek, bağlanmak
intişar : dağılmak, yayılmak, üremek
irtidat : Jslâmiyelten çıkarak dinsiz olmak, geri dönmek
irtikâp kötü bir İş işlemek
irca geri döndürmek, geri çevirmek
irtikâb bir işe girişmek, kötü bir İş işlemek
isal ulaştırmak, yetiştirmek
iskat susturmak, cevap vermeyecek hale getirmek

isnad bir ş e y e dayanmak, peygamberimizin sözlerini sırası ile


kimlerden geldiğini bildirmek
istiflıam soru sorup anlamak, anlamak için sormak
istimal kullanma
istibdat keyfi idare sistemi, zulüm v e tahakküm
istihale başkalaşmak, mümkün olmayış, imkânsızlık
istidlal delil getirmek, bir detile dayanarak sonuç çıkarma
istihraç bazı emarelere beliren şeylerden ileriye ait olacak şeyleri
çıkarmak
istikra etraflı bilgi edinmek, umumi araştırmak
istikrar karar kılmak, yerleşmek
istilzam lüzumlu olmak, gerektirmek
istimrar devam, sürüp gitmek

istinbat müçtehit veya büyük bir alimin gizli bir manayı İçtihadı
ile meydana çıkarması
istihale başkalaşmak, imkansızlık,
İştiyak fazla arzu v e şevk. özlemek
itikat inanmak, inanç
ittirat intiamli, uygun şekilde
izafî bağıntılı, göreceli, nîspi

kâfil kefil olan


kahir üstün gelen, yenen, zorlayan, mecbur eden
kaim mevcut, baki
kariha fikir kabiliyeti, zihin kudreti
kasir kısa, ufak boylu, kırıcı, kıran
kaza Allah'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi
kemmiyet miktar, sayı, az veya çok oluş
ktyas benzetmek, karşılaştırmak, mukayese
kombinezon tertip, düzenlemek
künh bir şeyin aslı, cevheri, ö z ü
küşad açış, açma, ilk açılış merasimi

310
udini din dı;t,
lâ-maddî madde dışı
levsiyyât kirli v e pis şeyler
livechillâh Allah için, Allah namına, Allah aşkına

mahsusaf : g ö z l e görülen, hîsle anlaşılan şeyler


mâkulat : aklın uygun bulduğu ancak akıl ile bilinir ve nak­
le müstenid olmayan meseleler ve ilimler
mani : engel
maruf : bilinen, tanınmış, belli, meşhur.
masnu : san'atla yapılan, yapılmış, yapma
mâ'şeri : c e m i y e t e ait, topluluğa ait, ortaklaşa
mazruf : sarılıp muhafaza edilen, zarfa konan
mebde : başlangıç, kaynak, temel
medlul : gösterilen, mana, meal
meflium : anlaşılan, mana, ifade
memnu : yasak, men edilmiş ,
menşe : esas, bir şeyin çıktığı yer
menafîİ : menfaatler, faydalar
menhiyat : din yasakları
mesabe merci, derece, sevap yeri
meserret : şenlik, sevinç
rneskut : hakkında birşey söylenmemiş
mesned : dayanılacak yer, mertebe, makam
meşhut : görünen,şehadet eden
meşihat : şeyhlik, mürşidlik
meşruiyet : kanuna, seriate uygun olma, yasak olmayış
metbu : kendine uyulan, labi olunan, hükümdar
mev'ize : öğüt, nasihat
mevzu : konu
mezç : karıştırma
mezmum : kötü, makbul olmayarak ayıplanmış
muamma : anlaşılmaz İş, bilinmeyen hal
muasır : aynı devirde yaşayan
muaşeret : birlikte yaşanılanlar
muarız - : karşı gelen
muaraza : söz mücadelesi, biri İle yarışmak
muarız karşı gelen
muhal imkânsız, olması mümkün olmayan
muharrik tahrik eden, harekete getiren
muhayyer seçilmesi serbest olan, s e ç m e c e
muhtariyet özerklik
murakabe kontrol etmek, teftiş etmek, gözetmek
mukatele birini vurmak, öldürmek, vuruşmak

mülâhaza iyice düşünüp bir işin hakikatini tetkik etmek, düşünce.


tefekkür
muşta yumruk
mutlakiyet kayıtsız v e şartsız bir hükümdara bağlı idare şekli
mu'ta verilen, verilmiş olan
muttarrd muntazam devam eden, sıralı, düzgün
muttasıf vasıflanmış
muamelât dairelerde evrak üzerinde yapılan İşler, muameleler
mukaddesat mukaddes olanlar, kudsi olanlar
muvasala erişmek, ulaşmak
müzayaka sıkıntı, darlık, yokluk, zorluk
mübalağa bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek
mübalat kayırmak, dikkat etmek, itina göstermek
mübhem belirsiz, gizli
mübrem kaçınılmaz olan, vazgeçilmez olan, elzem
mücahede dîn düşmanına karşı koyma, gayret gösterme
mücazat caza, suçlara karşı verilen karşılık
mücerred yalnız, tek, karışık olmayan
mücrim suçlu
müçtehit ayet ve hadislere dayanarak yargıya varan din düşünürü
müesses tesis olunmuş, temeli atılmış
müessir iz bırakan, hükmünü yürüten, eserin sahibi

müeyyide kanun v e anlak emirlerinin yerine getirilmesini temin


eden kuvvet, teyit edici, kuvvetlendirici
müfessİr izah eden, tefsir eden
mülâhaza düşünce
mülhak sonradan katılmış, eklenmiş
mümasil benzeyen, andıran
mümkin-ül vücud varlığı mümkün oian
münâcât Allah'a yalvarmak
münakehat nikahlanmalar, nikahla alakalı olan bahisler
münezzeh tenzih edilmiş, kusur v e noksanlıklardan uzak
münkir inkâr eden, kabul etmeyen
münteha son, nihayet
müntehi sona eren, biten, bir şeyi tamamlayan

312
mümkinat : mümkün olanlar, İmkânda olanlar
mürai : İki yüzlü kimse, dalkavuk, riyakâr
mürekkeb : birkaç maddeden yapılmış
mürşit : doğru yolu gösteren
müsavat : eşitlik, aynı haklara sahip olmak
müsavi : aynı seviyede olmak, denk, aynı derecede
müstağni : elinde olanla yetinen, gerekli v e lüzumlu bulunmayan
müstenit : bir şeye dayanan, güvenen

müstebit : emrİ altındakilere söz ve hürriyet hakkı tanımayan, des


pot, müstakil olan
müstenid : bir ş e y e dayanan
müsteşrik : doğu memleketlerinin din, dil v e tarihlerini v e diğer
bazı hususlarını araştıran batılı bilim adamı
mütefekkir ; düşünen, âlim, çok bilgili
mütehavvİİ : bir halde durmayan, başka şekle girip değişen
mütemayil : taraftar görünen
mütemmin : tamamlayan, bitiren
müşateme : atışma, birine sövme
mütemerrid : inatçı, ısrar eden, dik kafalılık eden
müşahhas : teşhis edilmiş, cinsi anlaşılmış
müşahit : tanık olma
müşrik : Allah'a ortak kabul eden, Allah'tan başkasına ibadet
eden.
müteaddit : birden fazma, birçok, çeşitli
müteahhir : sonra gelen, sonraki
mütearife : herkesin bildiği, tanınmış, doğruluğu aşikâr
mütedair : dolayı, alâkalı, üzerine, için
müteessir : tesir altında kalmış, üzüntülü
müteharrik : hareket eden
mütehavvİİ : bir halde durmayan, başka şekle girip değişen

namütenahi nihayetsiz, sonsuz, ucu bucağı olmayan


nas insanlık
nass kat'ilik, kesinlik, delil, haber
nazir eş, örnek, denk, benzer

nazari yalnız görüş ve düşünce halinde olan ve tatbik


edilmemiş halde olan bilgi
nefy inkâr, reddetme, bir şeyin yokluğunu v e olmadığı­
nı İddia, sürgün etme
nehiy yasak etmek, men etmek
neş'et - vücuda gelmek, meydana gelmek, kaynak olmak
nikab yüz örtüsü, peçe, perde
d ü z e n , sıra, dizi

P - R
pen^ sığınma, sığınacak yer
râci geri dönen, aid, alâkası olan
reel gerçek, hakiki, sahici
redaet kötülük, fenalık, bayağılık
remiz sembol, rumuz
re'y görüş, görmek, fikir
riayet ulmak, iyi karşılamak, tabi olmak, hıfzetmek

s-ş
safvet temizlik
sâni sanatkârca yapılmış, yaratan
saniyen ikinci olarak, ikinci derecede
saik sürükleyen, sevkeden, götüren, sebep
salâbet metanet, sağlamlık
sarih açık, belirli, aşikâr
sa'y çalışma, gayret sarfetme
sefahet zevk v e e y l e n c e y e düşkünlük
sefih zevk ve eylenceye düşkün
sekİnet temkin, nefisteki telâşın kesilmesi ile hasıl olan kalp huzuru
sermedi daimi, ebedî, sürekli
sevkıtabii hayvan veya insanların düşünmeksizin Allah'ın şevki
ile hizmete uygun olan hareketleri
seyyal yer değiştiren her şey, akıcı
skolastik ortaçağlarda Hristiyan aleminde papazların dini görü­
şüne v e onların baskısı altındaki dini fikirlerine göre
yapılan tedrisat usulü
sübut sabit, kati olarak meydana çıkmak
şek-k şüphe, bir şeyin varlığı ite yokluğu arasında
tereddüt etmek
şenaat fenalık, kötülük, Allah'ın emirlerine muhalif hareket
şerik arkadaş, ortak
şümul ihtiva etmek, hükmü altına almak, kaplamak
taassub bir düşünüşe, bir İnanışa kürü körüne bağlanıp ondan
başkasını düşünmemek hali
taalckut hatırlama, akıt erdirme
tebaa birisinin veya bîr devletin emri altında olanlar
tadil aslına zarar vermeden değiştirmek, doğrulaştırma
tahakküm zorbalık, baskı v e şiddet göstermek
tahavvül değişmek, bir halden başka hale geçmek, dönmek
tahkir hakaret etmek, hor gömıek
takdis büyük hümıet görmek, mukaddes bilmek, Allah'a şükretmek

takva bütün günahlardan kendini korumak, dinen haram v e


yasaklardan çekinmek
takyid kayıt ve şarta bağlanma, şart koşma
tasrih belirtmek, açık açık anlatmak
tavsif niteliklerini söyleme, nitelendirme
tavzih açıklamak, aydınlatmak
tazMimun ihtiva etmek, İçine almak

t a z i r haldcı İslâm Hukukunda: Hakkında muayyen bîr şer'i'ceza


olmayan suçlar hakkında hükümdar veya vekili
tarafından uygulanan cezalar hakkında kullanılır,
tearuz iki kişi arasında zıddiyet, muaraza
tecessüs gizlice araştırmak, İç yüzünü.araştırmak
tecviz izin verme
tedhiş korkutma, ürkütme
tedvir devrettirmek, döndürn>ek, idare etmek, yönetmek
teessür üzülmek, kederlenmek
teessüs teşekkül, yerleşmek, temelleşmek, kurulmak
tefrit geride kalmak

tefahhus bir şeyin, bir meselenin iç yüzünü dikkatle araştırmak


tefakkuh gül gibi açılma
tefekkür düşünmek
tefviz işini Allah'a havale etmek
tehassür hasret çekmek
tehassüs kalben v e ruhen hislenmek, hissetmek
tekaddüm geçmiş bulunma, ilerleme, ö n e geçme
tekâmül olgunlaşma
tekevvün vücuda gelmek, şekillenmek, var olmak
tekfir birisine kafir d e m e , kafirliğine hükmetme
telâkki şahsi anlayışa göre
temaşa hoşlanarak bakmak, seyretriıek
temayül nieylelmek, bir yana veya kimseye fazla taraftarlık v e
sevgi göstermek
temerrüd inad, direnme
temessük tutunma, sarılma

tenakuz sözün birbirini tutmaması, konuşmada beyan edilen


söz ve fikirlerin birbirine zıt oluşu
tenfiz infaz etmek, hükmünü yürütmek
tenvir aydınlatma, bİr şey hakkmda bilgi verme
tenkil uzaklaştırmak, sindirmek
terakki ilerleme, yükselme
tereddi gerilemek
terekküb birleşmek, karışmak
tesadüm vuruşma, şiddetli çarpışma
teshir hakim olma, büyüleme
tevakkuf durma, duraklama
tevazu alçak gönüllülük
teveccüh verilen güvenç, yardımcı olmak, yönelme
tevfik uygun düşürme
te'vil döndürmek
tevekkül Allah'tan gelene razı olmak, işi başkasına bırakmak
teyakkun iyiden İyiye araştırıp şüphesiz tam olarak bilmek
teyid kabul etmek, sağlamlamak
tezkir hatırlatma, Allah'ın emirlerini hatırlatma
tezyif çürütmek, zayıf düşürmek
tıynet huy, yaradılış
tufeyli asalak, parazit
tuğyan azgınlık, taşkınlık, zulüm v e küfürde İleri gitme

u-u
ukûbat cezalar, işkenceler, eziyetler
ukûl akıllar
umde İnanılacak şey, prensip, temel fikir
umur emirler, işler, hususlar
ü s s - ü l esas hakiki sağlam teniel

vacib-ül vücud : vücudu mutlak var olan, yokluğu mümkün olmayan


Cenab-ı Hak
vahdaniyet benzeri olmamak
vâhid bir, tek, biricik
vahime kuruntulu, kuran, vehmeden
vâkıa var olan, mevcut bir hadise, vuku bulmuş, olmuş
varid akla gelen, erişen, ulaşan
vastf bildiren, öven
vehle irkilme v e ürkme, dakika, an, lahza
vetire tarz, üslup
vükelâ vekiller, bakanlar
vürud geliş, gelme

yâd anma, zikretme


yakînî şüphe edilmeyecek İlmî halde

zam zina eden, meşru olmayan nikâhsız cinsî münasebette


bulunan

zahid dinin yasaklarmdan sakınıp buyurduklarını yerine getiren


zeval sona erme, gilmek
zuhur meydana çıkmak, görünmek
zühd nefsani zevk ve arzulardan kendini çekerek ibadete vermek
Sayfa 1 / 1

http://www.hiperkitap.com/images/covers/BOOK2009062119142879798616_b.jpg 26.03.2010