You are on page 1of 7

Ömer Faig Nemanzâde

(Axlasıx 1872 - Tbilisi, 1937)

1872'de Axalsıx kazasının Azgur köyünde doğdu. İlk tahsilini molla yanında aldı. Babası onu Gori'deki Öğretmen Okulu'na vermek istediyse de anasının ısrarı üzerine 1882'de İstanbul'a gönderildi. Burada önce "Fatih" mektebinde, daha sonraysa "Darüşşüfeka" da eğitim gördü. 1892'de tahsilini tamamlayıp Galata Postahanesi'nde küçük memur olarak işe başladı. 1894'de Azerbaycan'a dönerek Seki şehir mektebinde öğretmenlik yaptı. Şehrin kültür hayatına yakından katıldı. Burada tiyatro oyunlarının sahnelenmesinde etkin rol oynadı. Bahçesaray'da yayınlanan "Tercüman"m yazarlarından biri oldu. 1903'de Bakü'ye geldi. Aynı yıl Tiflis'e göçerek Mehemmed Ağa Şahtahtlı'mn başyazarlığı ile yayınlanan "Şargî-Rus" gazetesinin redaksiyonunda çalıştı. Hayatının bu dönemini sonraları kendisi böyle anlatıyordu: "1893-1903'cü ile kimi olan on ilde Axalsıx'da, Şeki'de, Şamahı'da, Gence'de, Bakı'da ve daha başga yerlerde bulunduğum vaxtlarda gördüyüm, duyduğum içtimai ve siyasî yaraların acısı hele üreyimden çıxmamışdı. Lakin ikiüç dürlü senzorun gözü qarşısmda siyasî istibdaddan-hökümetin zulmünden açıkça yazmak çetin idi. Buna göre de helelik siyasî istibdadı perdeleyib ona yol veren rûhânî ve dînî istibdadın aleyhine yazmağı lazım bilirdim." 1905'te "Şargî Rus" kapadıktan sonra Ömer Faik, kalem dostu Celil Memmedkuluzâde ile birlikte gazetenin matbaasını alıp "Geyret" adını ver-

diler ve burada yenilikçi, devirle, zamanla hesaplaşan kitaplar yayınlamaya başladılar. 1906 yılının Nisan ayında ise onların ortak çabaları sayesinde "Molla Nesreddin" mecmuasının ilk sayısı ortaya çıktı. "Molla Nesreddin" deki keskin yazıları yüzünden Ömer Faig, 1907'de Çarlık Rusya'sının gizli polisi tarafından tutuklanmıştı. Meşhur mizah şairi Mirze Elekber Sâbir, bu münasebetle yazdığı bir hicviyesinde şöyle diyordu: "Söylemedim mi sene rahat otur, heyfsen, Çekme bu millet qemin, çek özüne keyf sen. Hane deyildir senin, getmelisen, zeyfsen, Eylemedin e'tina, qüsse hemen oldu mu, Şimdi sene men deyen metleb eyan oldu mu?" Ömer Faig Nemanzâde, 1906-1917'de Bakü'de gazeteci-yazar ve öğretmen olarak çalışmış, farklı konularda kaleme aldığı makalelerle milleti düşündüren, heyecanlandıran problemlere temas etmiştir. 1917'de, vatanı Axalsıx'a dönerek buradaki Türklerin millî menfaatlerinin savunucusu olmayı tercih etmişti. Gürcistan Cumhuriyeti'nin antiTürk siyasîne şiddetle karşı çıkan Ömer Faik, 1918'de üç defa tutuklanmış, Gürcü cezaevlerinin bütün zilletlerini yaşamıştı. 1918'de, Tiflis hapishanesinde, Ömer Faik'le görüşen şair Ahmet Cavad şöyle yazıyordu: "Men bu hekareti yalnız Ömer Faik'e deyil, milletime edilmiş hesab etdiyimden Gürcü milletinin dostluğunu ürevimde

saklamakla beraber Gürcü hökümetine kalem arkadaşlarım nâmından itiraz edirem. Ömer Faik tekçe Axalsıx'ın deyil, bütün milletin hadimidir". Hapisten çıktıktan sonra Bakü'ye gelerek, 1919'da Bakı Polis idaresinde çalışmış, 1920'de ise yeniden Gürcistan'a dönerek "Zehmetkeşin Sesi" gazetesinin başyazarı ve Gürcistan İngılâb Komitesi'nin üyesi olmuştur. Sovyet döneminde de hocalık ve yazarlık faaliyetini devam ettirmiş, ders kitaplarının hazırlanmasında daha faal çalışmıştır. 1927'de emekliliğe ayrıldıktan sonra Ömer Faik, XX. yy. Azerbaycan kültürü ve matbuat tarihi için son derece önemli olan "Hatireleri" üzerinde çalışmıştır.Ama yazar bu hatıraları bitirememiştir. 1937'de tutuklanmış ve üç ay süren işkenceli yar-

gılamalardan sonra 10 Ekim 1937'de pantürkizmle suçlanarak kurşuna dizdirilmiştir. Ömer Faig'in hayatının öğrenilmesine ve zengin külliyatının toplanarak yayınlanmasına ancak sekseninci yılların ortalarından sonra başlanabilmiştir. Eserleri: De'veti Neşr-i Asare, Tiflis, 1905; Xatireler, Bakı, 1987, Seçilmiş Eserleri, Bakı, 1992. Kaynakça: Rzayeva C.M.Ömer Faiq Ne'manzâdenin Edebi ve Publillst Fealiyyeti. Bakı, 1973 (Rus dilinde); Abbas Zamanov. Emel Dostları, Bakı, 1979; Şamil Qurbanov, Ömer Faiq Ne'manzâde, Bakı, 1985.

IŞIĞIMIZ SÖNMEYECEKTİR (Ömer Faiq Nemanzâde, Seçilmiş Eserleri, Bakü-1992, s.249-250) Tereqqi ve tekamül mütleq iki serte bağlıdır: ya dinî veya siyasî tebeddülat. Bu tebeddülat ve inqılâblar herçend memleketin muhitine, milletlerin tebiet ve exlaglarma göre az-çox müx-telifdir, amma netice cehetile hamisi birdir. Doğrudur, bizde 1905'de siyasî tebeddülat oldu. Lakin bu tebeddülat ve inqılâb tezlikle büyük semereler veren bir tebietde deyildi. Belke esil tebeddülatın başlangıcı, birinci tekmesi ile ikinci ve üçüncü üçün tebieten dala ve geri getmek lazım idi. Amma bu dala getmeler bütün-bütün dala çekilib yıxılmaq üçün deyil, bileks qabağal getmek fikri ile rahatlanıp daha zorlu tekmeler vurma üçündü. Beli, 1905-1906'ncı illerin tesiri ile biz de hamı ile beraber "qızışdıg", bir az çalışdıq. Sonra ya-vaşladıq, sanki yorgunluğumuzu almaq istedik, aldıq. İndi yene hamı ile beraber biz de qızışmaya başlayırız, çalışmaya üz qoyuruz. Bu bizim üçün eskiklik deyil. Bu, inqılâb ve tekamülün tebii qanunudur. Hamının basma gelen bizim de başımıza gelmekdedir. Burasını da boynumuza alalım ki, 1905'de bizim payımıza düşen iş ancaq inqılâbçıları yam-sılama2 oldu. Esi tebeddülata ise biz hele teze ha-zırlaşırız. Umulur ki, etrafımızda keçen vâqieler, cahanı fitreden dehşetli ingılâblar bizim bu hazırlaşdırmamızı da telesdirir3. Ve bir terefden bu kimi xarici sebebler, diğer terefden camaatımızın özünde olan tebii istedad yanmağa başlayan İşığımızı "söndürmek" deyil, daha da artıq pa-rıldadır. Heç ola biler mi ki, vaxtı ile İbn Sinalar, Farâbîler, Cövherîler, Uluğbeyler, Celâleddin
1. öne, ileriye" 2. alay etme 3. acele ettirmek, hızlandırmak 4. hizmetçilik, uşaklık 5. gurur duymak, iftihar etmek

Rûmîler, Elişir Nevaîler, Füzûlîler ve qeyrileri kimi Türk oğlu Türk âlimler yetişdiren bir milletin İşığı asanlıqla sönsün? Hele eskilere, uzaqdakı tazelere de getmiyelim. Her dürlü hüquqdan mehrum memleketimizde bele en cahil ve hemiyyetsiz vaxtımızda adi mirzelerden -Feteli Axundovlar, en fağır baqqal Meşedi Elekber'den Sâbirler Şamaxı muhitinde esir qalmış seyidlerden Seyid Ezim Şirvânî kimi edibler, şairler, 12 mana ta qulluq4 eden Murtuza Muxtarov kimi müqtedir texnikler ve qeyriler yetişdiren bu xalq, bu millet İşığının gelecekde gözlediyimiz "haqq ve edalet" altında daha da parlayacağı aşkâr deyil mi? Doğru, bu gün o işıq sönen kimi görünür, lakin esla sönmez, çünki, o işıq özge işıqdır, çünki özümüz kimi İşığımız da qeribe xasiyyetlidir. Görürsen ki, bu işıq esrlerden beri gâh etrafı qaplamış, bir çox yerler de hâlâ bâqi qalan böyük medeni eserler vücuda getirmiş, gâh azalıb kiçilmiş, hem de o qeder kiçilmiş ki, indiki kimi sönecek zenn edilmiş, lakin sönmemiş. Biraz sonra yene birden parlamış, qüvvetli me'şeller meydana getirmiş, böyüdükce böyümüş, sonra yene alçalmış, alçalmağın son derecesine gelmiş, herkes sönecek zenn etmiş, lakin sönmemiş, yene parlamağa üz qoymuşdur. Madam ki medeniyyet âleminin fexr etdiyi5 Farâbîler, İbn Sinâlar parladan eski bir milletin bu gün milyonlarca neveleri-torunları var ve hem de özlerini âleme saydıracaq böyük bir kütle suretinde vardırlar, onların işıqları da var olub artacaqdır. Buna ise heç bir şübhe yoxdur. 1916

MEN KİMEM (s. 262-263) Zamanımızda insan öz soy ve milletini tanımamaq, daha doğrusu özünü bilmemek en böyük günahlardan, silinmez lekelerden biridir. Lakin bu leke tezlikle geden bir lekeye de benzemir. Bu leke yaman lekedir. Bu leke suretinde öyle yılancıq (qanqrena) yarasıdır ki, milletimiz vücudunu, Türklük varlığını yavaş-yavaş gemirir- yox edir. Bu gün hem de kiçik milletlerin, xüsusile mehkûm milletlerin öz huquqlarını, öz varlıqlarım saxlamaq iddiası ile bu qeder qan tökülen bir vaxt~ da bizim özümüzü tanımamazlıq belası, derin düşünülürse, qara yaradan da, taun çibanmdan da daha acılı ve daha zeherlidir. Her kes öz milletini tanıyıb onun yolunda ağladığı, onun yolunda gözünü kor etdiyi böyle bir hengamede biz öz milletimizi sevmek deyil, onun hetta quru adım da bilmeyib ortada şaşıb qalmışıq. Çoxdan çürümüş eqideler, teriqetler tiryekisinin beynimize verdiyi sersemlikle herlenib dururuq. Bu hal ile kim üçün ve neden ötrü çalışacağımızı da, tebii itirmişik. itirmesek de bile bilinmeyen ve bilinmediyi üçün de sevilmeyen bir millet üçün kim delidir ki, can yandırsm? Kim olursa olsun, insan bir nefer, bir millet ve ya bir fikri-emel uğrunda o vaxt can yandırır ki, ona o zaman âşiq olur ki, onu yaxından tanıyıb ürekden sevsin, yoxsa quru ve yalancı gösterişlerle arada mehebbet, eşq deyil, bayağı dostluq bele olmaz. Men iddia etmek deyil, uca sesle bağırıram ki, biz özümüzü tanımırıq, biz öz milletimizin boş adını bele bilmerig. Ne olub, niye dodağını büzdün? Görünür, söylediklerimde şekkinl var? Çox yaxşı, buyur beraber soruşalım. Kimdir o? -Marağalı Meşedî Eliesger. -Bu kim? -Şamaxılı Ebdülqafar. -O biri? -O da Erzurumlu Dursun ağa. Bunların birincisinden soruşalım: -Meşedi- siz ne cins ve ne milletdensiniz? -İranlı veşie mezhebem. -Ebdülqafar ağa, sen? -Men de Qafqazlı babayam. -Dursun ağa, sen bir az oxumuşa benzeyirsen, gerek soyunu, milletini tanıyasan. -Men de Osmanlı ve sünnîyem. Siz çox da deyiniz ki, "sünnîlik, şielik, babılıq bir mezheb ve eqidedir", cins ve millet ise başqadır. Dünyada en kiçik bir böceyin, en yaramaz bir

otun soyu ve cinsi bellidir, ya bu qeder böyük bir insan yığıncağının bir cinsi yox mu? İşte bela da burasmdadır ki, hem var, hem de yoxdur. Vardır: onun üçün ki, biz de özgeler kimi insanız. Bir de tebii, bir millet soyundanıq. Yoxdur, çünki varlığımızı bilmeyiriz ki, soyumuzu da bilelim.
(s. 266-270)

-Daha özge?

Ey Qafqazlı Türk, sen çoxdan İslâm qeyretini çekirsen ve bu qeyretle hetta öz varlığını, öz adını da itirmişdin. Sen İslâm uğrunda o qeder çalışmış, eqîde qovğalarmda o qeder zerer çekmiş, o mertebe yorulmuşsan ki, âxırda bugün onların adlarını çekmek istemeyib tekçe Müselman olmaq xeyalına düşmüsen. Lakin ezizim, o qeder qorxma. Yene aldanma ki, me'rifet olan yerde eqîde ixtilafı zehmet deyil, rehmetdir. Ey Türk, dini eqideler qovğasmdan daha qorxma. Qorxma ki, onların hökmü keçmeye, onların yerlerini indi siyasît-i meişet ve siyaset-i beşeriyye eqide ve meslekleri tutmağa başlayır. Ey Türk, sen çox da rahatsız olma ve şekke düşme: dinî olsun, dünyevî olsun, eqideni gizletme. Senden soruşduqları vaxtda ki, "din ü eqiden nedir?" sen de haman söyle: Şieyem, Sünnîyem, Babıyam ve Müslümanam. Ey Türk senin başına çox işler gelmişdir, çox eqideler dolmuşdur. Çox şeyler bilmişsen ve bu gün de çox cahil deyiİsen. Bir çox ediblerin, müellimlerin, doxtorlarm, advokatların, mekteblerde yüzlerce telebelerin var. Ey Türk, olduqca çox şey bilirsen. Sene daha sırf cahil, xeyir ve serini qanmayan2 demek olmaz. Sen, ey Türk. Zamanın bir çox icadlarım, teze fikirlerini, hetta Bir çox modalarını da öyrenirsen, hetta dinî eqidelerin çürümeye üz dutduğunu sezib dünyevî eqidelere iman etmeye de başlayırsan. Evet, çox şeyler, emeller, fenler bilmeye çalışırsan. Bir çox hünerler de öyrenmişsen. Havlara çıxıb ve yıldızların ne olduğunu yaxmda bilmek, yerin içerilerine girib mahiyyetini anlamaq isteyirsin. Ancaq, ancaq birce xüsusda cahilsen. O bârede3 heç bir zad4 bilmeyirsen. Her şeyi öyrenmek istediyin halda sene en lazımlı, sene en birinci ferz olan vezifeden xeberin yox... Ne var, niye darıxdm5? Niye yene can sıxmtısının acısını bığlarından, dodaqlarmdan almağa başlayırsan? Doğrusu, tütün çekenlerden olsaydım, burada mollaların salavatı kimi bir papiros çekmeyi tövsiye ederdim. He, ay Türk. İster dara, isterse qarıx, yaxandan el çekecek deyilem. Sen her şeyi öyrenmek istediyin halda niye birce zadı, ye'ni özünü bilmek istemirsen, niye öz varlığından, öz vücudundan,

1. şüphe 2. idrak etmeyen, kavramayan 3. mevzuuda,konuda 4. şey 5. bunalmak

öz soy ve neslinden xeberin yox? Niye sene "Kimsen" dedikleri vaxt heqiqi cavabmda aciz qalırsan? Niye sadece deye bilmirsen ki, men Türkem. Niye deye bilmirsen ki, şielikden, sünnîlikden, babılıqdan evvel sen Türk idin. İndi de Türksen ve bundan sonra da Türk olaraq qalacaqsan. Senin bu Türklüyüne ne şielik, ne Sünnîlik, ne de dinsizlik mane ola bilmez. Sen ey Türk, ne eqidede, ne meslekde olursan ol, hemişei Türksen. Sen gerek bileşen ki, dünyada hele şie, sünni, babı, şeyxi adları yox iken sen var idin. İslâmiyyet Erebistan qumsallıqlarında doğmamışdan evvel sen Altay'm etrafında dünyanın gözelliklerine tamaşa eleyib zövq alırdın. Orada uzun seyr ve seyahetlere hazırlanırdın. Ey özünden xebersiz Türk. Medeniyyet esrleri, nizam, idare, asayiş usûlü "yasaq" qanunları henüz Bağdad, Şam, Paris ve London'da yox iken, senin yurdunda var idi. Seni öz dadlı dilinin çığırından çıxarıb bugünkü acmacaqlı hala salan Ereb elifba ve yazısına salan evvel senin göyçek elifban ve yazın var idi. Ey özünü itirir, unudur derecede müsefirperverlik, özgelere hörmet gösteren Türk, yaxşı yadına sal ki2 senin ruhun, senin qanın, senin düşüncen, senin varlığın henüz senin özünde iken sen bu günkü kimi dilsiz, yazısız, ye'ni millî nişanesiz deyildin. Ey sade ürekli Türk, dünen, bu gün öz varlığını, öz medeniyyetini gösterebilib, indi sene köhne "barbar" gözü ile baxıb bugünkü medeniyyetlerin haqsızlıqlarma baxıb incinme. Seni lazım ile tammadıqlarmı bilib incinme. Yox, yox, sen çox da insafsız bulunma, özözünü hele tanımadığın bir vaxtda çox da özgelerden incinme. Ümid ki, tez vaxt olar, yüzde doxsanı hele yer altlarında qalıb gizlenen eski medeni nişanelerin, eski eserlerin yavaş-yavaş dünya üzüne çıxar. Sen de ol vaxt artıqlığı ile üze çrarsan, gelecekde daha güçlü yaşamaq istedadım gösterersen. Besdir3, besdir, ey Türk, biraz ayıl. Ayıl da bir çox toz-topaqlarla dolan, ağırlaşan dinî eqide perdesini gözlerinin üstünden qaldır. El-ayağını bir az terpet*. Vücudunu, varlıq ağacını saran, korlayan5 tikanları, sarmaşıqları, yad ağaçların yarpaqlarmı qır, at, qurtul. Vücuduna Allah'ın güneşi, havası deysin. Başını bir az yuxarı qaldır. Öz varlığının, öz vücudunun giymetini bil. İndiye qeder yadlar üçün, özge varlıqlar ve vücudlar üçün özünü helak etmisen, barı bundan sonra olsun ayıl, bir özüne gel, öz gününe çalış. Ey Türk, zamanımız özge zamandır. Eğer bundan sonra da özümüzü tanımayıb qalırsaq, qorxuram ki, gec ayıldığımız vaxt sağalıbö igitce yaşamağa vücudumuzda qüvvet ve taget qalmamış ola. Ey Türk, keçmişlerden ibret al, hele vücudun sağlam iken, yaşamağa istedadm var iken, fürset

elde iken esi vücudunu tam, qedrini anla. Ey Türk, yaxşı bil ki, bu günkü meşherin Sûr-i İsrafil'i elme, millî ittihada devet ediyor. İndinin siyasî felsefesi tereqqini milletçilikde görür. Zamanın şövket ve setavet binası milletçilik bünövresi7 ve temeli üzerinde quruluyor. Esrin ruhu azad milletçilikle besleniyor, böyüyor. Keçmiş esrlerin keçmiş siyasî eqidelerin çizdiği coğrafiya serhedlerini indiki etnoqrafiya yavaş-yavaş pozuyor. Keçmiş esrlerde daşıb etrafa yayılan millet selleri yavaş-yavaş kiçilib öz qaynağma ve ya çoxdan yataq elediyi yerlere çekiliyor. Vaxtı ile özgelerin sraşdırılması ile ve ya cahangirlik deliliyi ile yerlerinden fırlayıb âlemi rahatsız eden millet erdolarına indi "Her kes öz milleti yerinde" komandası veriliyor. Bu gün eyiden eyiye qanıram ki, dinî eqideden sonra insanda doğan dünyevî eqidelerin birincisi milletperverlik eqidesidir, içtimai felsefenin baş özünü tanımaq eqidesidir, milletini bilmek elmidir. Milletperestlik eqidesi özge eqidelerin merhelesi, keçididir. Vaxta ki, insan bâtil ve xurâfat esirliyinden qurtarıb özünü, özünün hüququnu bilmeye başladı, ondan sonra muhit ve ehtiyacm tesiri ile her ne qaydaya girerse girsin. Bu halda ki, mövqeyimize, muhitimize, elmimize, ehtiyacımıza uyqun gelen en birinci eqidemiz milletperestlik eqidesi olmalıdır. İndi gelelim esi meqsede. Ey şie, ey babı, sünnî Türk Qardaşlarım, dirüiyimizin millî ittihadda olduğunu bilenden sonra daha reva görmemeliyiz ki, milletimizin kütlesini meydana getiren âzanm bir qismi Anadolu'nun izsiz, şenliksiz, dağılmış, qorxunc bucaqlarmda yalnız başlarına buraxılıb ac, çıplaq telef olalar. Ey pak ürekli Türk, bu milletçilik zamanında her milîet öz nüfusunu artırmaq, o nüfusla öz nüfuz ve qüdretini böyütmek üçün yüz dürlü tedbirler, fedakârlıqlar eder. İnsaf deyil ki, biz hazır elimizde olan minlerce nüfusumuzun, hem de en gene ve qevi bir qüvvetin yardımsızlıqdan, bir lokma ekmek bulamamaklarından telef olmalarına özümüz bile bile sebeb olalım. Ey uca, merhemetli Türk, senin köhne merhemetin, ehsamn, nişanelerin O böyük cameler, medreseler, körpüler, xestexanalar, çeşmeler hele senin ecdadını xörmetle yâd etdirerler. İndi sene ne oldu ki, milyonlarla vücuda gelen esrlerden deyil, aclıqdan, çılpaqlıqdan "ölümden beter" bir hala düşen öz qardaşını qurtarmaq merhemetinden aciz görünüyorsun. Yazıq, yazıq...

1. daima, her zaman 2. iyi hatırla ki 3. yeter, kâfidir 4. kımıldat, hareket ettir, oynat 5. solduran, söndüren, mahveden 6. iyileşmek, canlanmak 7. esas, kaide, temel

XATIRELER İSTANBUL: FÂTEH MEDRESESİNDE (1882)
(s. 413-416)

İstanbul'un merkezine yaxm bir yerde Sultan Fateh'in yapdırdığı dörd minareli böyük bir câme var ki, Fateh Câmesi deyirler. Özge böyük câmelerin etrafında olan kimi bunun da her iki terefinde câmelerde oxuyan talebelere mexsus medreseler vardır. Bu medreseler vaxtı ile elmi bir meqsed üçün yapılmış olsalar da, hazırda bütün me'nası ile birer tenbel, esger qaçağı, exlaqsızlıq ocağına dönmüş. Her kim isterse geler, birer vasite ile bura girer, isterse oxuyar, isterse oxumaz, pozuq bir halda kefil istediyi qeder qalar, hökumetden her gün istediyi yeyecek alar, âxırda medreseden medrese elmlerini oxuyub qurtardığma dâir icâzenâme2 alar, Anadolu veya Rumeli'ni gemirmeye3 geder. İşte bele yerlerde oxuyanlardan biri de meni buraya getiran dayım Osman Efendi idi. Ancaq dayım Qafqaz'dan mexsusi4 oxumaq üçün geldiyi üçün özgelereS nisbeten az-çox oxuyurdu. Bu medresede dayımla beraber bir ile yaxın qaldım. Dayım her gün Fateh Camisi'ne gedib ders oxuyurdu. Men otaqda6 tek qalırdım. Burada birlikde gezecek, oynayacaq ne bir arkadaşım, ne de beraber oynayacaq bir yaşdaşım vardı... ...Bir gün dayımla beraber Soltan Selim Câmesi'ne gedirdik. Yolun kenarında geniş, gözel bir baxçanın ortasında böyük, yüksek, dörd qatlı bir yapı gözüme sataşdı?. Bunun baxça qapısı barmaqliğindan qorxa-qorxa içeri baxdım, gördüm ki, men boyda ve daha böyük bir çox çocuqlar gülüşür, oynaşır, qaçışırlardı. Ah, bu ne gözel yer. Tam men istediyim. Meğer bura "Darüşşefeq" mektebi imiş. Ertesi gün dayım câmeye derse geden kimi men de bir gün evvel gördüyüm mektebe can atdım. Qapısmda saatlarla durub içerisini tamaşayaS daldım. Çocuqlar oyunlarını qurtarıb mektebe girinceye geder oradan ayrılmadım. Menim uzun-uzadıya durub hesretle baxmağım mürebbenin9 gözüne sataşmış olmalı ki, mene: -Yavrum, ne çox baxdın, qohumunlO, kimsen yoxdur ki? -Yox efendim. Bizim köy mektebinde de bele oynayırdıq, qaçırdıq.Bunları görünce arkadaşlarım, memleketin xatirime düşdü. -Yavrum, memleketin neresidir? -Qafqaz. -Qafqaz mı? Buraya seni kim getirdi, nerede olursan? -Dayım getirdi, oxumaq üçün, Fateh Medresesi'nde oluruq. -Oxuyursan mı? -Evet, medresede Erebce oxuyuram. Lâkin orasını sevmirem. İsteyirem yene memlekete geri

dönüm. -Necin memlekete gedirsen, dayınıza deyin seni buraya versin. Burada oxumağı istersin mi? -İsterim, necin istemem. Lâkin dayım buraya vermez. Verse de heç alırlar mı? -Niçin almasınlar? Burası senin kimi yetimler, qeribler üçündür, yavrum... Mürebbinin son sözü beynimde bir ümid ve sevine oyandırdı. Düşüne-düşüne medreseye döndüm, amma gec geldiyim üçün dayımın yanına nece gedeceyimi, ne deyeceyimi bilmirdim. Qorxaqorxa qapını yavaşça araladım, dayım meni gören kimi: -İndiye kimi hankı cehennemde idin? deye bağırdı. Men dayımı acıqlıiı görüb özümü dışarı atmaq isterken, o daha tez elini qulağıma atdı ve bir-iki sille de endirdi. Men bundan sonra daha ne ders ezberleyirdim, ne de medresede dururdum. Dayım câmeye geden kimi men de o mektebin qapısma gedir, içerisine yana-yana baxırdım ve sonra tezce dönüb gelirdim ki, dayım duymasın. Bir cüme axşamı günü yene oraya getmişdim. Birden ne gördüm: şâgirdlerl2 koma-komai3 sevine-sevine qapıdan çmrlar. Hepsinin üstlerinde teze qara paltarH Qollarmda yaşıl şerid danışadanışa evlerine gedirdiler. Men bir komanın arxasmca medresenin yaxınlığma qeder getdim, ayrılacağım vaxt şâgirdlerden biri: -Arkadaş, ne çox baxdm, bizi kimseye mi benzetdin mi? -Xeyır, burada kimsem yoxdur. Sizin paltarınız, danışmanız^ xoşuma getdi de. -Burada niye kimsen yoxdur, dışarılı mısan? -Evet, Qafqazlıyım. -Qafqazlı mı? Kimsesiz buraya nece geldin? -Dayımla geldim. -Harada oxursun? -Medresede, ancaq heç sevmirem. Oradan çıkmaq isteyirem. -Gel bizim mektebe. -Meni heç oraya alırlar mı? -Nece almazlar? Bizde Qafqazlı, Türküstanlı da var. Sizi daha tez alırlar. Dayına de, bir erz-i hal!6 yazsın, müdüre versin. -Dayım meni medreseden bıraxmaz. O mektebe girmeyimi heç istemez. -O halde sabah sen özün gel, müdürü gör, Qafqazlı yetim olduğunu söyle, yalvar, belke qebul eder. Beş-on deqiqelik söhbetden sonra ayrıldım. Lâkin xeyâlım onlardan ayrılmırdı. O gece seherel? geder yuxumda da mektebi sayıqlayırdım. Onsuz

I. keyfi 2. diploma 3. sömürmeye 4. özel olarak 5. başkalarına 6. evde 7. ilişti 8. izlemeye 9. öğretmenin 10. akraban II. sinirli 12. öğrencilerin 13. küme küme 14. giysi, önlük 15. konuşmaya 16. arzuhal, dilekçe 17. sabaha

da ortada boş ümid ve sayıqlamadan başqa ne olabilerdi? Bununla beraber bu boş ümid ve sayıqlama gözüme bayquşlar yuvası kimi görünen medresede menim üçün xoş ve dadlı bir xeyâl idi. Seher açılan kimi dayım câmeye, men de mektebe teref uçdum. Qapıda dayanıb hesretle baxmağa başladım ki, dünenki şâgirdlerden biri meni tanıyıb: -A Qafqazlı? Ne durursan, erz-i halın hazırdır mı? -Xeyır, kime yazdıracaqdım? -Öyle ise burada dur, meni gözle, göreyim müdür mektebde mi?-deyib getdi. Biraz sonra gelib güle-güle: -Bextin varmış, müdürbey baxçada gezir-dedi. Defterinden bir yarpaq cırıbl menim, atamın adını, haralı ve nece yaşında olduğumu, harada2 yaşadığımı yazıb getdi. Beş-on deqiqe sonra yazdığı erz-i halı mene uzadıb: -Sralma, utanma, düz götür, müdürün özüne ver,-dedi. Men de götürüb müdüre verdim. Müdür etraflı oxuyandan sonra gülerek: -Demek, bizim hemşerisen. Burada heç kimsen yoxdur? -Tekçe dayım var. -Necidir, nerede olur? -Telebedir, Fateh Medresesi'nde olur. Yaxmda imiş, get çağır yanıma gelsin. -Dayım bilse meni mektebe qoymaz ki... -Ya ondan izinsiz mi geldin? -Ne edim, o medreseden buraxmaz. -Yox, ondan izinsiz eyi deyil. Sen get çağır, men razı ederem. -Baş üste,-deyib getdim, amma dayıma nece deyeceyimi bir dürlü kesdirebilmedim. Uzun düşünüb kaşındım. Âxırda cür'ete gelib3 mektebe girmek istediyimi, müdüre erize4 verdiyimi qısılaqısıla5 anlatdım. Dayım başını sallayıb "La hövla vela güvvete illah ve billah" oxuya-oxuya: -Hele bunun etdiyi qelete bax, anan seni medreseye molla olmağa gönderdi, mektebe girib oynamağa, gavur olmağa yox!-deye bağırdı. Men ise daha utanmayıb üze durdum: -Ne olsa, daha medresede durmayacağam, Erebce oxumayacağam, mektebe verirsiniz oxurum, yoxsa qaçıb memlekete gedeceyem. Bu saat müdürbey sizi çağırır ve gözleyir. Belke rehme6 gelib meni qebul edecek, yalvarıram ki, mane olmay asınız. Bu ilk ve keskin duruşum dayımı düşündürmeye, yumşaltmağa başladı. Bu sefer evvelki kimi açıqlanmadı. Başını biraz o yana, bu yana sallayandan sonra qarşı otaqdakı yoldaşının yanına getdi. Xeyli oturdu. Men ise böyle gözel bir fürseti itireceyimden qorxub, heyifsilenib7 ne edeceyimi bilmirdim. Gecden-gec dayım yoldaşı ile çıxdı ve mene: -Gedek, görek müdürbey ne yumurtlayacaq. Gedib müdürün yanına girince o: -Xoş, efendi, yeğeniniz burada oxumaq isteyir,
1. yırtıp 2. nerede 3. cesaretlenip 4. dilekçe 5. çekineçekine 6. merhamete 7. kızıp, sinirlenip 8. bırakınız 9. durumları 10. yenilikçi 11. dağıtıldı 12. şubesine 13. gizli polis 14. liste 15. tembih etti 16. kimseye 17. aydınların

razı olsanız, Qâfqazlı ve yetim olmasına göre qebul
ederiz. Madam ki, oxumağa hevesi var, qoyunuz8 oxusun. -Bey efendim, yeğenimi İstanbul'a medresede oxumaq, molla olmaq üçün gönderilmişdir. Amma medresede oxumağa heç hevesi yox. İllah bu son günlerde heç qulaq asmır. Vallah men de çaşıb qalmışam, heç bilmirem ne edim? -O halda qoyunuz burada oxusun. Dayım az-çok fikirleşenden sonra: -Ne deyim, beyefendi, bizde oxuyana benzemir, buyurursunuz burada oxusun, men de ehvâlâtı9 memlekete yazaram. QALATA POSTXANASIN'DA (1891-1892)
(s. 413-416)

Sultan Abdülhemid Darüşşefeqin-bu yetimler yuvasının başqa büyük mekteblere nisbetde daha az inqilabçılO, daha az zererli olduğunu sanaraq mektebi qurtaran sinif yoldaşlarımdan ikisini saraya - öz xüsusi kâtibliyine aldı. Biri Vidinli Hüseyn, o biri İstanbullu Şefiq idi. Qalanları İstanbul'un merkezi idarelerinde Avropa ile münasibetde bulunan şö'belerine, post-teleqraf idarelerine paylandı^. Men de Avropa ile doğrudandoğruya elâqede bulunan Qalata post ve teleqrafxanasmm "Morid" şö'besinel2 te'yin edildim. Burada bir ile qeder qaldım. İdarenin yazıları Fransızca idi. Vezifemiz Avropa'dan gelen post ve teleqrafları qebul etmek idi. Buradaki emekdaşlarm hamisi Rum ve Ermeni idi. Menden başqa bir nefer de Türk yox idi. Müdirimiz Kosiyan idi. Avropa'dan gelen mektublarla beraber çoxlu da Avropa qezet ve jurnalları gelirdi. Buradaki xidmetimin böyük bir xeyri bunları oxumaq ve Avropa metbuatı ile tanış olmaq idi. Men ilk günlerde divanxanadakılarm xefiyye!3 nezareti altında olduğunu bilmediyim üçün gelen qezetleri açıb âzâd suretde oxuyurdum. Bir gün müdirimiz Kosiyan meni yanına çağırıb sert ve acıqlı bir dil ile: -Buranın qanunu bilmediyine göre bu defe bağışlayıram. Bir daha Avropa qezetlerini açıb oxuduğunu görmüyüm. Bir de siz gene efendiler hökumetin en sâdiq me'murusunuz. Buna göre de sultan hezretleri sizi bura gönderdi. Hökumet enirlerine her kesden artıq siz tâbe olmalı ve hökumet sirlerini siz saxlamalısmız. Sonra masanın içerisinden bir siyahıl4 çıxarıb mene gösterdi ve tapşırdıl5 ki: -Bu siyahıdakı adlara gelen mektub ve metbuatı saxlayıb menim özüme veriniz ve bunu hökumet sirri bilib her bir keseiö demeyiniz ki, sonra mes'ûl olursunuz. Siyahıda be'zi bir çox paşa ve ziyalılarml7 adları vardı. Bundan sonra men daha orada qezet oxumadım. Gelen metbuatı da her gün Kosiyan Efendi'ye verirdim. Bir zaman sonra anladım ki

Kosiyan efendi sultanın inamqlı xefiyyelerinden imiş. Burada bir çox sıkmtılara qatlanmaq mümkün idi, lâkin yasaq qezetleri oxumamaq, haqqımızda yazılanları bilmemek, kor ve lâl olmaq çetin idi. İdare işlerine biraz alışandan sonra axşamüstü gelen metbuatdan birer dene gizleyib qoynuma soxur, eve getirib gece yuxulamayıb diqqetle oxuyur ve seher gedib yeni gelmiş kimi müdire verirdim. Beş-altı aya qeder hem resmî vazifemi görür, hem de xefiyyelerin gözüne xidmet eden kimi görünürdüm. Avropa metbuatmı oxumaq, dövlet sirrini bilmek maraq ve meqsedi ile her dürlü ağır ve vicdanı sıxan hallar icra edirdim. Bir gün Paris'den Türkçe elyazısı ile basılmış bir kitab aldım. Götürüb gene oxudum. Bu, sultanın eleyhine yazılmış en şiddetli bir hecv idi. Bunu tamamile gizledim, müdire vermedim. Vidinli Hüseyn'in evine getdim. Kitabı gösterdim, oxuduq. -Aman, Ömer, bunu tutsalar ikimizi de denizin dibine... Getir yandıralım,-dedi. Razı olmadım. Ancaq yoldaşımın çox rahatsız olduğunu görünce, dönüb yene evime geldim. Sabah en inandığım yoldaşlarımdan doktor meskûn ve Qedri Bey'e, mekteb arkadaşlarımdan Giritli Hüseyn Bey'e ve doktor Ali Fikri'ye oxudum. Âxırda qorxumuzdan yandırdıq. Bundan sonra yoldaşlarımda böyük maraq oyandı. Bunlarla heftede bir-iki gece gizli getirdiyim metbuatı oxuyur, seher yene de götürüb

verirdim. 2-3 aya geder böyle davam etdi. Mektebden yeni çıxdığım ve çox gene olduğum üçün menden o qeder şüphelenmirdiler. İşin xatiri üçün idarede özümü tülkülüye vurur, siyasetden uzaq, anlamaz, maraqsız ve hökumet terefdârı kimi gösterirdim. Xidmet etdiyim ilin âxırına doğru bilmirem hansı bayram idi. Bütün me'murlar gedib Nezir Paşa'nı ziyaret ve bendelikl ixlâsmda bulunduq. Me'murlar sıra ile düzülüb bir-bir nâzirin önünden keçir, ona qarşı hörmetle eyilib te'zim edirlerdi. Başqaları kimi çox eyilmemeyim, te'zimde qüsur göstermeyim nâzirin diqqet-i nezerine qarşı olmalı ki, el işaresi ile meni eyledib: -Zenn edersem, Darüşşefeq medresesindensiniz, deyil mi? -Evet efendim. -Siz medal2 almadınız mı? -Almışam efendim. -O halda necin taxmamısınız? -İmdiye qeder heç taxmamışam da, ona göre. -Nerede, hankı şö'bede hizmet edirsiniz? -Qalata postxanasmda, "Morid" şö'besinde. -İsminiz? Sert bir tövr ile: -Haydi, gediniz.-dedi. On-onbeş gün sonra hizmetim deyişildi. Deyişmeyime yox, Avropa metbuatını oxumayacağıma qaygılandım... 1936

1. saygılarımızı sunduk 2. madalya