Abbasqulu Ağa Bakıxanov

(Baki/Amirhacıyan, 21 Haziran 1794 Vadiyi -Fatirne, Mekke ile Medine arasında, 1846) Şair, dilci, tarihçi, filozof, Azerbaycan'daki eğitimcilik hareketinin önderlerinden biridir. 21 Haziran 1794'te Baku yakınlarındaki Amirhacıyan köyünde doğdu. Babası II. Mirze Mehemmed Han 1781-1791 yıllarında Baku ham olmuş ve kardeşinin iktidarı ele alması nedeniyle hanlıktan uzaklaştırılmıştı. Abbaskulu Ağa'nm dördüncü dedesi Dergehkulu Bey, Baku Hanlığının kurucusuydu. Bu yüzden de aile Bakıhanov soyadını taşıyordu. Annesi Sofiya Hanım asil bir Gürcü ailesindendi. İlk tahsilini Bakü'de, özel öğretmenlerden almış, Fars ve Arap dillerini, İslam hukuku ve tarihini öğrenmeye başlamıştı. 1806'da babası Küba bölgesinin yönetimine tayin edildikten sonra aileleri Küba şehrine göçmüş ve Abbaskulu Ağa tahsilini burada devanı ettirmişti. Özgeçmişinde yazdığı gibi, "Küba'ya göçen zamandan tam on yıl Arap dilinin ve bazı ilimlerin tahsiline Ömür ve emek serf etmişem. Maddi ve gayri sebeplerin mane olmasına bakmayarak bu müddetin erzinde ulûmda cüz'i bir şöhret kazanmağa qâdir oldum". 1819'da Kafkasya'nın başkomutanı general A.P.Yermolov'un daveti üzerine Tiflis'e yerleşmiş ve başkomutanlık nezdinde Şark dilleri mütercimi görevine tayin edilmişti. 1827-1829 yıllarında İran ve Türkiye ile Rusya arasındaki diplomatik görüşmelere katılmıştı. Bu yıllarda Rus Edebiyatının A.S.Griboyedov ve A.S.Puşkin gibi tanınmış simaları ile tanışmıştı. 1829'da Rusların Erzurum kütüphanelerinden götürdükleri kitapların ve elyazmalarmm listesini hazırlamış ve onların ilmî değerini de ortaya çıkarmıştı. Şiir sanatına hayatının Küba döneminde başlamış, burada "Riyaz'ül-Âşikin" eserini 1819'da tamamlamıştı. Bu eser dini konudaydı ve Şiiliğin tebliğine, Şii ulularının ıstıraplarının tasvirine yönelmişti. 20. yılların sonundan itibaren ilmi araştırmalara da ilgi gösterir, Azerbaycan tarihini yazmak için malzeme toplar, aynı zamanda 183U'da onu bir dilci uzman olarak tanıtan "Kanun-i Kudsi" (Fars Dilinin Muhtasar Grameri) eserini yayınlatır. 1832'de Abbaskulu Ağa Bakınhanov, Bakü'de Azeriler için okul açmağa çaba gösterir ve sözkonusu okulun projesini Rus yöneticilerine takdim eder. Lakin Müslümanları çağdaş eğitimden ve resmî devlet görevlerinden uzak tutmayı tercih eden hükümet, bu projeyi desteklemez. Aynı yılda Kafkasya başkomutanı Baron Rozen'le münasebetleri son derece kötüleşmiş, Bakınhanov devlet hizmetinden istifa etmek ve kendisini tamamen edebî hayata ve ilmî araştırmalara vermek zorunda kalmıştır. Gereken izini almakta yardımcı olması için Kafkasya'nın eski başkomutanı, o dönemde Polonya yöneticisi olan Feldmareşal Paskeviç'in ziyaretine gider. Kasım 1833'te Varşova'ya gelen Bakıhanov, Haziran 1834'e kadar Polonya'nın başkentinde yaşar, şehrin kültür hayatına katılır. Vaşrova'da, Fars dilinde yazdığı "Mişkat'ül-Envar (Nurlar Menbaı) eserini bitirir. Mesnevi türünde kaleme alınmış bu eserde milletlerin tarihinde ve oluşmasında eğitimin ve kültürün rolü üzerinde durulmaktadır.

Bir süre de Petersburg'da kaldıktan, maaşı ve görevi iade edilerek emekliye ayrılma izni aldıktan sonra, 1835'te Küba'ya döner. Babasının Ensar köyündeki malikanesine yerleşir ve ilmî-edebî faaliyetle meşgul olur. Onun "Tehzibül-ahlak", "Kibabi Nesihet", "Kitabı Esgeriyye" vb. eserleri bu dönemde yazılmıştır. Küba'da yaşadığı yıllarda Bakıhanov, uzun zamandan beri üzerinde çalıştığı Azerbaycan tarihi ile ilgili "Gülistan-i İrem" eserini de 1841'de tamamlar. Fars dilinde yazdığı bu eseri Polonya şairi Tadeuş Lado Zablotski ile birlikte Rus diline çevirerek, Petersburg'da yayınlanması için uğraşır. Petersburg ilimler Akademisi uzmanlarının dikkatine sunulan araştırma, onlar tarafından değerlendirilse de, maddi destek bulamadığından yayınlanması gerçekleşmez. Hayatının Küba döneminde Abbaskulu Ağa, burada "Gülüstan" adlı edebî bir meclis kurar. Büyük şehirlerden ve kültür merkezlerinden uzakta yaşamasına rağmen onun adı ve şöhreti Rusya'nın ve Batı'nm ilim adanılan arasında yeterince tanınmaktaydı. 1835-1841 arası Fransız seyyah Graf Süzanne, Alman profesör Kari Koh, Rus tarihçisi profesör Berezin vb. uzmanlar Küba'da Bakıhanov'un misafiri olmuş, onun ilmî araştırmalarını ilmî ve edebî kişiliğini takdir etmişlerdir. 1841'de albay rütbesi ile yeniden Kafkasya başkomutanlığında askeri hizmete getirilen Bakıhanov, Tiflis'e göçer. Lakin ilmi ve edebî hayattan da uzak kalmaz. O dönemde, Tiflis mektebinin Azerbaycan Türkçesi ve şeriat öğretmeni olan ünlü şair Mirze Şefi Vazeh'le birlikte burada "Divan-i Hikmet" edebî meclisini kurar. Sözkonusu meclisin toplantılarına katılan Alman şairi ve tercümecisi Fredrich Bodenştedt "Tausend und ein Taq im Orien" (Şarkta binbir gün) eserinde Bakıhanov'un edebî kişiliğine geniş yer ayırmıştır. Bakıhanov'lar ailesi genellikle Rusya'ya meyilliydiler. Zira Rus yönetimi onun hanlıktan uzaklaştırılmış babası Mirze Mehemmet Han'ı yeniden iktidara getirmiş ve Küba yönetimine tayin etmişti. Abbaskulu Ağa'nm iki kardeşi Rus ordusunun generali, kendisi ve diğer bir kardeşi ise albayı olmuşlardı. Lakin bu büyük aile içerisinden, ilk defa Abbaskulu Ağa Ruslarla işbirliğine girdiğinden derin bir pişmanlık yaşamış ve 1846'da günahlarından arınmak için Mekke yolculuğuna karar vermişti. 1846 yılının Mart ayında Tiflis'ten ayrılmış, Nisan ayını Tebriz'de, Mayıs ve Haziran aylarını ise Tahran'da geçirmişti. Daha sonra İstanbul'a gelmiş, burada Osmanlı sultanı I, Abdülmecid tarafından kabul edilmiş ve Arap dilinde, gök cisimlerine dair yazdığı "Esrar'ülMelekut" eserini sultana takdim etmişti. Sultanın emri ile bu eseri Heyatizâde Seyid Şerif Efendi Türkçe'ye çevirmiş ve 1848'de İstanbul'da

"Efkar'ül-Ceberut" adı altında kitap halinde yayınlatmıştı. Kitaba yazarın özgeçmişi de eklenmişti. İstanbul'dan Kahire'ye, oradan da Mekke'ye giden Bakıhanov, hac ziyaretini tamamladıktan sonra bir yıl daha Arabistan'da kalmak ve kütüphanelerde çalışmak için izin alabilmişti. Lakin veba hastalığına tutulan yazar Mekke ile Medine arasındaki "Vadiyi Fatime" denilen yerde Hakk'm rahmetine kavuştu ve orada da defnolundu. Abbaskulu Ağa Bakıhanov'un eserlerini ilmî ve bedii olarak iki kısma ayırmak mümkündür. İlmî eserleri tarihe, dilciliğe, astronomiye, coğrafyaya, ilahiyyat meselelerine, hukuka vb. alanlara dair araştırmaları ihtiva etmektedir. Bedii eserleri ise Divan Edebiyatının hemen hemen bütün türlerini kapsayan Örneklerden ve bunların dışında nesir eserlerden oluşmuştur. Bakıhanov aynı zamanda dört dilde, Azerî Türkçesi, Arap, Fars ve Rus dillerinde yazmıştır. Özellikle, bedii eserlerini Azerî Türkçesi ve Fars, ilmî araştırmalarını ise Arap ve Rus dillerinde kaleme almıştır. İşlediği konuların genişliği ve çeşitliliği açısından Bakıhanov'u tam olarak XVIII yy. Fransız ansiklopedistleri ile kıyaslamak mümkündür. Aynı zamanda o, Azerbaycan Edebiyatı tarihinde eski devrin son, yeni dönemin ise ilk büyük sanatkârı sayılmaktadır. Eserleri: Kanun-i Kudsi, Tebriz, 1831 (Fars dilinde); Fars Dilinin Mühteser Grameri. Tiflis, 1841 (Rus dilinde); Efkarül-Cebarut, İstanbul, 1848; Gülüstan-i İrem, Bakı, 1926 (Fars ve Rus dillerinde); Gülüstan-i İrem, Bakı, 1951 (Azerî Türkçesine tercümesi); Bedii Eserleri, Bakı, 1964; Gülüstan-i İrem (Fars, Rus ve Azerî dillerinde, ilmî-tenkidi metin), Bakı, 1978; Seçilmiş Eserleri, Bakı, 1984. Nesihetler, Bakı, 1982; Esrarülmelekut, Bakı, 1985; Hind efsanesi, Bakı, 1957,1972,1991. Kaynakça: Azerbaycan Edebiyatı tarixi, c. 11, Bakı, 1960, s. 65-85; Feyzulla Qasımzade, Abbasqulu ağa Bakıxanov-Qüdsi, bakı, 1956; Feyzulla Qasımzade, XIX esr Azerbaycan Edebiyyatı tarixi, Bakı, 1975, s. 129-165; Feyzulla Qasımzade. Abbasqulu ağa Bakıxanov-Qüdsi, Bakı, 1958 (Rus dilinde); Nureddin Keremov. Qüdsinin seyahetleri, Moskova, 1977 (Rus dilinde); Nureddin Keremov. Azerbaycan seyyahları ve coğrafiyaşünasları, Bakı, 1982; Müasirleri Bakıxanov haqqmda. Şiirleri, meqaleler, xatireler, metublar, Bakı, 1957,1975 (Rus dilinde); Murtuz Sadıxov. Azerbaycan-Rus-Polonya edebi ilişkilerinin tarixinden, Bakı, 1975 (Rus dilinde): Gültekin Bakıxanova. Qüdsi haqqmda etüdler, Bakı, 1978 (Rus dilinde); Enver Ehmedov. Bakıxanovun kosmografrk görüşlerinin şerhi, Bakı, 1987 (Rus dilinde); Enver Ehmedov. Abbasqulu Ağa Bakıxanov. Heyatı, muhiti ve yaratıcılığı, Bakı, 1989 (Rus dilinde)

ŞİİRLERİ
(AbbasquJu Ağa Bakıxanov - Qudsİ, Seçilmiş Eserleri, Bakı-1984, s. 236-237)

Gördüm o gözel türreni rüxsâr arasında, Benzetdim onu ef 'iye gülzâr arasında. Rüxsâre düşen türreleri çekme kenâre, Bu resmde ef'i dolanar nâr arasında. Seyd eyledi zülfün meni bu gözlere, ey vay. Qaldım ne yaman bu iki bîmâr arasında. Ey dîde, meğer neylemişem men sene âxır, Qoydun meni sen yâr ile eğyâr arasında. Göz yaşım ile beslemişem, canıma minnet, Peykanlarım bu diH xunxâr arasında. Gördüm seni eğyâr ile, ey yâr, meseldir, Bayqû tutar, elbette veten bâr arasında. Könlüm qûşuna dam qurub çeşm-i xumârm/ Qâfil mi gezir kimseni eyyâr arasında. Ruxsârm ara sehfe kimi vesmeli qaşın, Bir daldı düşüb cedvel-i zengâr arasında. Eşq ehline dâim yetişir möhnet-i cövrün, Zâhid, qalasan kaş ki, seni dâr arasında. Deysin başına sektesiş ol hemd ü selâhm, Kimsen gezesen âşiq ile yâr arasında? Efsâne daha söyleme, it bir nezerimden, Var sen kimi yüz xer bele bâzâr arasında. Qudsî, ne yaman bağladı bu gözleri sâhir, Yüz sen kimi serkeşteni bir târ arasında.
s. 238

Yanaklarının arasında o güzel saç kıvrımını gördüm. Onu gül bahçesi içindeki engerek yılanına benzettim. Yanağına düşen saç kıvrımlarını kenara çekme. Bu şekilde sanki ateşin içinde engerek yılanı dolanır gibi bir durum vardır. Yazık ki, zülüflerin beni bu gözlere av eyledi. Bu iki hasta göz arasında ne kötü bir hâlde kaldım. Ey göz! Ben sana ne yaptım da seni beni sevgiliyle yabancıların arasında bıraktın! Senin kirpik oklarını bu kanlı gönül içinde gözyaşlarımla besledim. Ancak bir şikâyetim yok, canıma minnet kabul ederim. Ey sevgili! Seni yabancılarla birlikte gördüm. Meşhur sözdür; "baykuş, duvar, kale içinde vatan tutar". Sarhoşça bakan gözlerin gönül kuşuma tuzak kurmuş. Hilekâr, dolandırıcı kişiler arasında gafil mi geziyor? Rastıklı kaşların, yüzünün içinde sayfa gibidir. Sanki göztaşı kanalına düşmüş bir dal gibidir. Senin eziyetinin sıkıntısı âşıklara daima yeter. Ey kaba sofu! Keşke sen de darağacında asılı kalsaydın. O hamd ve şükürlerin senin olsun, onlara gerek yoktur. Sen kimsin ki, âşık ile sevgilisi arasında gezebiliyorsun! Daha fazla yalan söyleme, bir an olsun gözlerimin önünden kaybol. Bu pazarda senin gibi yüzlerce eşek vardır. Ey Kutsî! O büyücü sevgili, bu gözleri ne fena bağladı. Bu durum tıpkı senin gibi yüz sersemi, bir iple bağlayışı gibidir. Gönül sevgilinin gelmesini ister, ancak gelmedi. O saçlar kâfir, gözleri kan alıcı güzel gelsin ister, ancak gelmedi. Her peri yüzlü güzel, cilveyi güzellik unsuru olarak kullanır. Ben bunu gözledim. Gönül alan güzellerin galibiyeti için başkumandan gelsin isterim, gelmedi. Vefasız sevgililerin dostluğundan can buldum. Bir vefa timsâli olan sevgilinin gelmesini istedim, ancak gelmedi.

Ârizû eyler könül dildâr gelsin, gelmedi. Zülfü kâfer, gözleri xunxâr gelsin, gelmedi. Her perîveş cilve-yi hüsn eylemiş, men gözledim, Dilrübâlar fövzine serdâr gelsin, gelmedi. Câne geldim bîvefâlar ülfetinden, isterem Bir vefa resminde sabit yâr gelsin, gelmedi.

Derd ü möhnet keçdi hcdden, bes ki, çekdim intizâr Gözledim ol gülrûxsâr gelsin, gelmedi. Lehçe-yi canperverinden şûr salsın âleme, Endelîb-i şâhe-yi gülzâr gelsin, gelmedi. İstedim Qudsî, deyim vesf-i cemâlin dilberin Kûşiş etdim, zînet-i goftâr gelsin, gelmedi.

Bu dert ve sıkıntı haddi aştı. O gül yanaklı sevgili gelsin diye çok bekledim, ama gelmedi. Sevgili o can veren diliyle dünyaya bir gürültü, şamata olsun. Gül bahçesinin padişahı olan bülbül gelsin istedim, ancak gelmedi. Ey Kutsi! O sevgilinin yüz güzelliğini anlatmak istedim. O sözleri süslü sevgili gelsin diye çalıştım, çabaladım; ama gelmedi. TİFLİS

(s. 381-382)

Qem çekme, könül, ger ciyerin qane donübdür, Eyyâm-i vüsâlm şeb-i hicrâne donübdür. Bülbül tek işin nâle vü efgâne donübdür. Tiflis'e nezer qıl ki, gülüstâne donübdür, Her bir gözeli âfet ü cânâne donübdür. İrs ile yetib bunlara âsâr-i vecâhet, Geysûleri sünbül tek alıb tâb ü terâvet, Gjâmetleri dünyâya salıb türfe qiyamet, Her dilbere bir növ verib reng-i nezâket, Kür suyu meğer çeşme-yi heyvâne donübdür? Her şûx-i perîpeyker açıb türre-yi terrar, Dildâdeleri etmek üçün dame giriftar. Seyyâd-i sitemkar bu guzergâhda çox var, Ahûbeçeler tek doludur kûçeyi bazar, Çin mülküne bu menzil-i vîrâne donübdür. Her kim gele Tiflis'e tamâşâ telebinden, Zülf ü ruh-i mehveşleri görmek sebebinden, Görmez eseri râhet-i can rûzi şebindenXoşlehce perîzâdelerin le'l-i lebinden, Bu kişver-i pürşûr Bedexşan'e donübdür. Bunlarda bu yâ Reb, ne sefadır ferehengiz, Her servqedin şîve-yi rüxsârı belâxiz, Rüxsâr-i nikü, türre-yi miskini dilâviz, Her ebru-yi xem sekide bir xencer-i xunriz, Qan tökmek üçün her müje peykâne donübdür. Herçend bu gülzâride çox dilberi gördüm, Can qesdim eder şûx-i sitemküsteri gördüm, Ârizleri mehtâbe beraberleri gördüm, Evvel yetişen günde ki, İskender'i gördüm, Âyâ, bu melekdir, dedim, insana donübdür, Qûdsî ki, dem-i qüds vurub lâf-i tevellâ, Te'n eyler idi görse birin vâleh ü şeydâ, Terk eylemiş Islama görüb bunları hâlâ, İsteivola carubkeş-i sehn-i kelîsâ, Zünnâr salıb boynuna Senan'a donübdür.

Ey gönül! Gam çekme, sonra ciğerin kana döner. Kavuşma günlerin hicran gecesine döner. Hâlin bülbül gibi ağlayıp inlemeye döner. Tiflis'in gül bahçesine dönmüş hâline bir bak, her bir güzeli çok güzel ve sevgiliye dönmüştür. Güzel yüzlere sahip olma bunlara soyaçekimle gelmiştir. Saçları sümbül gibi parlaklık ve tazelik almıştır. Boyları dünyada yeni bir kıyamet meydana getirmiştir. Kür ırmağı her güzele başka bir çeşit nezaket verip âdeta hayat veren su hâline dönmüştür. Her peri yüzlü ve şuh güzel, âşıklarını tuzağa düşürmek için yankesici saç kıvrımlarını açmıştır. Bu geçitte böyle sitemkâr avcılar çoktur, köşe pazar ceylan yavrusu gibi güzellerle doludur. Bu viran ülke, Çin ülkesine benzemiştir. Kim seyretmek için ve güzellerinin aya benzeyen yanaklarını ve saçlarını görmek için Tiflis'e gelse, gece gündüz canı rahat etmez. Bu karışık ülke, hoş dilli peri gibi güzellerin lala benzeyen dudakları yüzünden Bedehşan'a dönmüştür. Ya Rab! Bunlardan bu ferahengiz lâlesi ne hoştur. Her servi boylu güzelin, yanağının edası belâ tuzağıdır. Güzel yanağı ve misk kokulu saçları gönlü çeker. Her eğri kaşın şekli, kan dökücü bir hançerdir. Her kirpik kan dökmek için oka dönmüştür. Her defasında bu gül bahçesinde birçok güzel gördüm. Canıma kasteden bir çok eziyet edici ve şuh güzeller gördüm. Yanakları parlak aya benzer nice güzeller gördüm. İlk günde İskender'i gördüm, acaba bu insana dönmüş bir melek midir, diye düşündüm. Kutsî, dostluk lâfları edip kutsallıktan dem vururdu. Birini çılgın ve tutkun şekilde görse ayıplardı. Onları İslâm'ı terk etmiş olarak görürdü. Şimdi kilisenin sahnesini süpürmek ister. Boynuna da papazların kuşağını dolayıp Sen'an'a benzemiş durumdadır (Sen'an: Aşkı uğruna din değiştirip Hıristiyan olan efsane kahramanı).

ÖZGELERE (s. 383)

Âh, gör kim. yene yâr oldu nigâr özgelere, Qoşulubdur yüz ü gülberg-i bahar özgelere, Gösterir şem-i rûxi leyi ü nahâr özgelere, Yeni bizden usanıb ülfeti var özgelere, Terk edib âşiqini oldu düçâr özgelere. Hemdemim qeyr olub, le'l-i lebim, mâhveşim, Xett-i xâl-i xü tenim, çeşm-i siyâh-i hebeşim, Dilberim, sîmin-berim, işvegerim, lâleveşim, Dövr ü dönmüş feleke bax ki, menim bâdekeşim, Sâqi-yi meclis olub, cam tutar Özgelere.

Âh! Gör ki, yine yâr başkalarının sevgilisi oldu. Baharın gül yaprağı ile sevgilinin yüzü. Gece gündüz yanağının ışığını başkalarına gösterir. Yani bizden usanıp başkalarıyla dostluk kurmuş. Âşığın terkedip başkalarına tutulmuş. Yabancılarla sıkı fıkı arkadaş oldum. Ey benim lâl dudaklım; aya benzeyenim; beni ve yüzündeki tüyleri Huten miski gibi, siyah gözleri Habeş rengi gibi olanım; dilberim, gümüş vücutlum, nazlım, lâleye benzeyenim, içki içenim! Ters dönmüş feleğe bak ki, içki meclisinin içki dağıtıcı olup başkalarına kadeh tutuyorsun. O bana hem sevgili idi, hem de cana yakın bir dost ve gönül arkadaşıydı. Ben ona kul köle idim, o da benim efendim. Sadece bana değil, belki bütün âlemin başının tacıydı. Kıymetli canımı alıp da bana çok naz ederdi. Şimdi yabancılara, karşılık beklemeden öpücükler verir. Ey taş gönüllü sevgili! Bana acı, çünkü benim gönlüm cam gibidir. Gece gündüz benini başımı karmakarışık etmişsin. Ey ters dönen felek! Benim hâlimi merak et. Ey zalim sevgili! Benim kıymetimi bilmedin. Sonunda yüzünü benden başkalarına çevirdin. Ey sefil ve perişan! Halkın serzenişinden, başa kakmasından çekin. Yeter, utan, hâyâ et; yabancılarla gezme. Ey Kutsi! Bilirsin ki güzellerde vefa yoktur. Bunların zâtına her sabah, her akşam lanet olsun. Çünkü benim gizli sözlerimi, sırlarımı başkalarına açıkladılar.
(s. 417-418)

Mene hem yar idi, hem munis ü hem dilber idi. Men ona câker idim, hem o mene server idi. Ne mene, belke tamam âleme tâc-i ser idi, Neqd-i canımı alıb çox mene nâz eyler idi, İndi gör müftc verir bus ü kenar özgelere. Sengdil, rehm ele ki, könlüm olub şîşe menim, Salmısan şâm ü seher başımı teşvişe menim, Dövrü dönmüş felek, et halımı endîşe menim, Bilmedin qedrimi ey şûx-i cefâpîşe menim, Âxırı üz ü dönük oldu nigâr özgelere. Hezer et, serseniş-i xalqdan, ey bîser ü pâ, Gezme eğyâr ile sen, besdir, usan, eyle heyâ. Qüdsi'yâ, sen bileşen yoxdu gözellerde vefa, Lenet olsun buların zâtma her şâm ü sabah, Ki, menim sirr sözüm ü eyledi câr özgelere.

Sen orda sefa eyle Dilcûlar arasında. Men qalmışam âvâre, Gürcüler arasında. Derdü qem-i hicrandan Gürbetde perîşânam. Döndü çiyerim qana, Qaygular arasında. Bir yana ger baxsam, Qem çekmek olur bîcâ. Bunlar kimi mahtelet, Xoşxûlar arasında. Her canibe ezm etsem, Ezbeski gözel yoxdur. Tûtî sifetem, heyrân, Güzgüler arasında. .

Sen orda gönül çeken güzeller arasında sefa eyle. Ben burada Gürcüler arasında işsiz güçsüz, serseri bir şekilde kaldım. Ayrılık üzüntüsü ve derdinden dolayı gurbette perişan bir hâlde kalmışım. Bu kaygılar, dertler içinde ciğerim kana döndü. Eğer bunlar gibi hoş huylu, ay yüzlü güzeller arasında başka bir yana bakarsam gam, üzüntü çekmek yersiz olur. Hangi tarafa gitsem daha fazla güzel yoktur. Aynalar arasında şaşkınım, papağan gibiyim.

Ebr içre güneş mânend, Pertov salır âfâqe, Rüxsâresi her şûxun, Geysûler arasında. Yüz işve-yi mehr ileÂşiqlere meyi etmek, Bu şehrde âdetdir, Mahrûler arasında. Bunları görüb Qudsî, Her kimse ki, âqildir, Qılmaz özüü rüsvâ Bedgûler arasında.

Her şuh güzelin kıvrım kıvrım saçlarının arasındaki yanağı; bulut içinde güneş gibi, ufuklara ışık saçar. Bu şehirde ay yüzlü güzeller arasında yüzlerce naz ve sevgi gösterisiyle âşıklara meyletmek âdettir.

Ey Kutsi! Akıllı insanlar bunları görüp de münafıklar arasında kendilerini rezil hâle düştürmezler.

TEBRİZ EHLİNE XİTAB
(s. 428-429)

Ayâ, gürûh-i sitemkâr, ehali-yi Tebriz, Vefa yerine cefâ sizde bu ne âdetdir. Hevâ-yi nefse muti'ü tamam eyşperest, Görüm, İlâhi, dağılsın, nece vilâyetdir? Ne elme tâlib olan var, ne resmden agâh, Velî bu firqeye metlûb zîb-i sûretdir. Kimin ki, xülg ü müzeyyendir, istemez zînet, Kişi üzün bezemek cehlden elâmetdir. Yetişdi bir yere iş her kimin ki saqqali, Henâlı olsa uzun- hörmeti ziyâdetdir. Bu terz olursa parak tazı tuladan yeydir, Sürü içinde siyiz sâhib-i kerâmetdir. Ne qeder seyr edirem kûçe ile bâzân, Adam çox az görünür, izdihâm-i kesretdir. Vüfûri vardır üç firqenin bu kişverde, Axund ile xer ü xan bîhedd ü nehâyetdir. Bunun emmâmesi rengin, onun yük ü sengiıı, Xüsûsen ol birinin cübbesi qiyâmetdir. Xeri cıxaq aradan, bunlara şebâheti yox, O bînevânm işi rene ile reyâzetdir. Axund ile xâna her te'ne eylesen yaraşar, Bu müftexorlarm endîşesi şerâretdir.

Ey Tebriz halkı, zalim kalabalık! Acaba sizde vefa yerine cefâ mı âdettir? Herkes nefsinin heveslerine esir olmuş, herkes eğlence düşkünü olmuş. Ey Tanrım! Böyle memleketler dağılsın da görelim. Ne ilim öğrenmek isteyen var, ne de durumdan haberdar olan var. Fakat bu insan kitlesinin tek isteği süslenmektir. Kimin huyu, yaratılışı süslüyse o başka süs istemez. İnsanın kendisini süsleyip bezemesi cehalet işaretidir. Durum öyle bir hâle geldi ki, kimin sakalı kınalıysa ona daha fazla saygı gösterilir oldu. Bu şekilde devam ederse yumuşak tüylü süs köpeği, pointer köpeğinden daha üstündür. Sürü içinde keramet sahibi de keçi olmuştur. Köşe pazarı ne kadar seyrettiysem büyük bir kalabalık var, ancak insan çok az görünür. Bu memlekette üç grubun çoğunluğu vardır: Hoca, hakan ve eşek miktarının haddi hesabı yoktur. Bunun sarığı renkli, onun yükü taştandır. Özellikle öbürünün cüppesi çok güzeldir. Eşeği aradan çıkaralım, çünkü bunlarla benzerliği yoktur. O zavallının işi sıkıntı ve kıt kanaat yaşamaktır. Hoca ile hükümdarı ne kadar ayıplasan da uygundur. Çünkü bu beleşçilerin işi, düşüncesi fenalıktır.

Ne râh-i resm-iNesârâ, ne şîve-yi İslâm, Ne bütperest sülûki, bular ne milletdir? Bular vuran od idi ehli feqr Kirmanına, Ki, indi şö'levar oldu cananda, vehşetdir. Sülûk-i dehrde tehzîb-i nefs üçün, Fâzil, Müdellel eylediyin söz sana nesîhetdîr.

Ne paraya düşkün olma, ne İslâm usûlü yaşama, ne de putperestlik yolu var. Bunların ne milletten olduğu da belli değil. Yoksulların harmanını ateşe veren bunlardır. Şimdi bunların dünyada yaptığının vahşet olduğu ortaya çıktı. Ey Fâzil! Bu zamanda, bu dünyada nefsini ıslah etmek için delil olarak gösterdiğin sözler sana nasihat olmalıdır.

'RİYAZÜL-QÜDS"DEN NÜMUNELER
(s. 431-433)

Ey dil, heves etme bu cihâne, Aldanma süpehr-i cansitâne. Çox sen kiınini firîbe çekmiş, Ovzâ-i teqellüb-i zemâne. Bu merheleye nüzul edenler, Tedrîcile oldular revâne. Âxir seni inqüâb-i eyyam, Tîr-İ ecele qiîar nişane.

Ey gönül! Bu dünyaya arzu duyma, can alıcı talihe aldanma. Zamanın aldatıcı durumları, senin gibi çok kişiyi kandırmıştır. Bu dereceye inenler belirli bir sıralamayla bu hâle geldiler. Sonunda zamanın değişimi seni ecel oklarına hedef yapar.

Heyat-i müsteârm teng olubdur, Götür reğbet bu mülk-i bîvefâdan. Fezâ-yi güdse âheng-i sefer qıl, Xilâs olmaq dilersense belâdan. Kesilsin tâğ-i bîdâd ile ol dest, Ki, mezlûme çeker bir tâğ-i bîdâd. İlâhî, görmesin qem ol sitemkeş, Ki, eyler xâne-yi îmâni berbâd.

Bu eğreti hayat sana yük olmuştur. Bu vefasız ülkeye, diyara olan düşkünlüğü bırak. Eğer belâlardan kurtulmak istersen kutlu semâlara doğru eğlenceli bir yolculuğa çık. Mazlumlara zulüm kılıcını çeken eller, zâlim kılıçlar tarafından kesilsin. Ey Tanrım! O zulüm çeken kişi üzüntü görmesin. Çünkü o iman evini berbat, harap etmiştir.

İbret gözüyle ey dil, Gerdûne qıl tamâşâ. Ne e'tibar edirsen, Dövrân-i rûzigâre? Gülzâr-i âlem içre, Her qönçe kim yetirmiş, Bağrını eylemiş qan, Cismini pâre-pâre

Ey gönül! İbret gözüyle şu dönen feleğe bak! Zamana, dünyaya neden itibar ediyorsun? Bu dünyanın gül bahçesinde kim bir gonca yetiştirmişse Onun bağrını kana boyamış, vücûdunu parça parça etmiştir.

Dünyâya ricû eylese dilbend-i ezîzin, Enva-i qem ile ciğeri qan gerek olsun. Bir can ile yüz derd ü belâ çekmek olur mu? Bir demde belâ çekmeye yüz can gerek olsun.

Gönlünü bağlayan kıymetli sevgilin dünyaya dönse çeşitli üzüntülerle ciğeri kan dolu olmalıdır. Bir canla yüzlerce derdi, belâyı çekmek olur mu? Bir nefeslik belâ çekmek için yüz can gereklidir.

Dehr-i zâlim zahir etdi âdet-İ mö'tâdmı, Aşikâr etmek temennasında qem bünyâdını. Kimdürür âlemde ol qemdîde kim yanmadı, Dâğ-i hicrilen felek cövr-i dil-i nâşâdmi. Müxteser, yoxdur cihan qeydinde ümmîd-i nicât, Ey xoş ol kim, pâyibend etmez dîl-i azadını.

Zalim zaman alışmış olduğu âdetini ortaya çıkardı. Üzüntü binasını açığa çıkarmak isterdi. Dünyada feleğin ayrılık yarasıyla mutsuz gönlünü yakmadığı kim vardır? Özetle dünyanın kayıtlarında kurtuluş ümidi yoktur. Ey hür gönlünü bağlamayan kişi, sana ne mutlu! 1819-1820

KİTAB-İ ESGERİYYE
(Bediî Eserleri, Bakı-1973, s.335-340)

... Qerez, onlar ağlayıb nâle edirdiler. Esker-i bîçâre gelib qollarım me'şugesinin boynuna salıb ve üzünden Öpüb dedi: -Ey aram-i canım. Fikr ele ki, atandan qalan emmâmeni başıma qoyub, ebasmı çiynime salıb ve qebasmı qucağıma alıb bir nifrin elerem ki, düşmenlerimizden biri de yer üzerinde qalmaz. Çün eşq odu eğer dutûşa canı yandınr, Bir şö'ledir ki, cümleyi dünyanı yandınr, Mezlûm âşıqm eğer âhi bülend ola, Yeddinci göyde xermen-i keyvanı yandırır. Xülâse, ol mezlûme dedi: -Ey âşıq-ı mehribamm. Bu sözler fayda vermez. Bir fikir ele ki, sen bu yere gelmek üçün elinde behane olsun ve xalq bedgüman etmesin. Dedi: -Ey yâr-i mehribamm. On şahı pul sene verim, amma meni redd etme, her vaqtı gelib ol mebleği mütalibe eylesem bir behane ile texir et. Belke bu vasite ile bir-birimizi görmek müyesser ola. Cümlesi bu re'y-i dürüstü qebul edib, bir müddet daha ovqat keçirdiler. Âşiqde gerek fünûn-i hiyle, Tâ eyleye vesl üçün vesîle. Nâgâh bir qanmaz süxençin bu sûret-i maceranı vanb ol mehelle reisine me'lum etdi. Ol reis dahi müvekkiller te'yin etdi ki, her yerde ol âşiq-i dilxûnu görseler, tutub şikenceyi siyasete yetirsinler. Esker-i müzterden neqldir ki:

.... Nihayet onlar ağlayıp sızlıyordu. Zavallı asker gelip kollarını sevgilisinin boynuna dolayarak yüzünden öptü ve şöyle dedi: - Ey canımın huzuru! Düşün ki, babandan kalan sarığı başıma koyup, abasını omzuma atıp ve cübbesini de kucağıma alıp bir beddua ettim mi, düşmanlarımızdan hiçbiri yeryüzünde kalmaz.

Eğer aşk ateşi tutuşursa canı yakar. Öyle bir alevdir ki, bütün dünyayı yakar. Mazlum âşığın çektiği âh yükselirse göğün yedinci katındaki Zuhal gezegenini bile yakar. Özetle o mazluma şöyle dedi: - Ey güler yüzlü âşığım! Bu sözler fayda etmez. Senin buraya gelmen için elinde bir sebep olduğunu ve halkın şüphelenmediğini düşün. Dedi: - Ey güzel Sevgilim! Sana on şahı (*) para ve reyim, ama beni reddetme. Ne zaman gelip o parayı istesem bir bahaneyle ertele. Belki böylece bir birimizi görmek mümkün olur (Şahı: Beş kepiklik bakır para). Hepsi bu doğru fikri kabul etti ve bir müddet daha vakit geçirdiler. Her âşıkta, sevgiliye kavuşmaya sebep olması için hile bilgisi olmalıdır. Birden bir anlayışsız dedikoducu bu olan biteni gidip o yerin başkanına anlattı. O başkan da; nerde kanlı âşık varsa yakalayıp işkence etmeleri için müvekkiller tayin etti. Zavallı, çaresiz olanları şöyle aktarır:

-Çün râh-i çâre her terefden mesdûd oldu ve reis ile sâziş etmekden başqa çâre görmedim ve dedim: Zulmü gör kim, ayrılıqdan cana yetdim âqibet, Çaresiz qalıb varıb eğyâre kördüm bağladım. Axir'ül emr bir gün elime bir pare nan alıb dışra çıxdım. Reis-i mezkûr mene düçâr olduqda tearif ile ona verib dedim: -Eğer haqq-i ne'meti feramuş edib, mene teerrüz qılsan, bu nan gözlerini tutsun ve semum-i küfran-i ne'met gülşen-i ömrünü xezan etsin: Men-i hezine gel Allah rizâsi, cövr eleme, Ki, âşiq âhi tutar zâlimin giribânm. Dedi: -Ey aşiq-i miskin. Bundan sonra fariqüqbâl olub bczm-i vüsâle mehrem ol, kimsede cür'et-i teerrüz sene yoxdur: Çekme qem, ey âşig-i dilxeste, men yaram sene, Özgeler cövr eyledikçe men havadaram sene.

- Madem ki her çâre yolu kapandı, ben de baş kanla saz çalıp söylemekten başka çare görmedim ve dedim: Şu zulmü gör ki, sonunda ayrılık canıma yetti. Ben de çaresiz kalıp yabancıya gönül bağladım. Nihayet bir gün elime bir parça ekmek alıp dışarı çıktım. Bahsini ettiğim başkanla yine karşılaşınca ekmeği ona verip; - Eğer nimet hakkım unutup bana saldırırsan bu ekmek gözlerini tutsun ve nimeti inkâr etmenin zehri, ömür bahçeni harap etsin, dedim. Ey hazine sahibi! Allah rızası için gel, bana eziyet etme. Çünkü âşığın âhı zâlimin yakasını tutar. Dedi: - Ey miskin âşık! Bundan sonra rahat olup kavuşma eğlencesinde meşgul oL Kimsede sana saldırma cesareti yoktur. Ey gönlü hasta âşık! Üzülme, ben sana sevgiliyim. Başkaları sana eziyet ettikçe ben sana nefes aldıran şey olurum.