You are on page 1of 33

Muhammed EFSANESİNİN Doğuşu

Bu yazının başlangıçdaki amacı, Kuran’da geçen elçi, peygamber, muhammad vs. gibi
terimlerin Arap peygamberi Muhammed’i ne kadar kastettiğine bir açıklık getirmekti. Yöntem
olarak ise, 9., 10. yüzyılda ortaya çıkmış olan İslam Literatürünün etkisinde kalmayarak ve
sadece elde bulunan eşzamanlı tarihi belgelere dayanarak konuyu irdelemek amaçlanmıştı.
Konu ilerledikce yazının kapsamı da arttı. Kuran’ın oluşumu, gelişimi, İslam’ın ortaya çıkışı gibi
konulara, bunlarla birlikte elde az da olsa günümüze kadar erişebilmiş tarihi belgelere değinmek
zorunluluğu ortaya çıktığı için, yazının konusu genişlemek zorunda kaldı.
İnternet taramaları haricinde yararlanılan kaynaklar: K.H. Ohlig, Volker Popp, Christopher
Luxenberg, A. Sprenger, çeşitli kitapları ve/veya makleleri.
Elde bulunan kaynaklara ulaşma, dil ve tarih konusunda bilgi yetersizliği gibi sorunlardan dolayı,
elbette açık kalmış bir çok konu bulunuyor. Bunu garipsememek gerek, çünkü İslam Tarihinde,
özellikle de Erken İslam zamanında (7. yüzyılın başları) karanlıkta kalan çok fazla konular
mevcut. Ama umarım, eleştiriye ve tartışmaya açık bir yazı ortaya çıkmıştır.

1. Kuran
2. Hadis derlemeleri:
2.1. Buhari (Ö. 870). Sahih-i Buhari.
2.2. Müslüm (Ö. 875). Sahih-i Müslüm.
2.3. Ebu Davut (Ö. 888). Kitab as-sunan.
2.4. Tirmizi (Ö. 892). al-Dschami as-sahih fi s-sunan.
2.5. Nesai (Ö. 915). Kitab as-sunan.
2.6. İbn Mace (Ö. 886). Kitab as-sunan.
1. Biyografiler:
3.1. İshak (Ö. 768) tarafından başlanıldığı sanılan fakat Hişam (Ö. 833) tarafından bitirilen
Siyer.
3.2. Waqidi’nin (Ö. 822) yazdığı Savaşların Tarihi (Kitab al Magazi).
3.3. Ibn Saad’ın yazdığı “Kuşaklar” (veya “Sınıflar”) (Kitab at tabakat al kabir)
3.4. Taberi’nin (Ö. 922) yazdığı “Tarih”.
1. İkincil kaynaklar
Kuran; hem İslam tarihi hem de Muhammed’in yaşamı konusunda tarihi kaynak olarak işe
yaramaz. Kuran’da muhammad kelimesi sadece dört yerde geçer ve bunların sadece birisinde
Arap peygamberi ifade edilir –ki bu yazının ana konularından birisidir-. Kuran’da sadece bir
yerde Mekke Vadisi geçse de, ne veya nerede olduğu hakkında somut bir ip ucu bulunmaz. Dört
yerde medine kelimesi geçse de, “Yesrib şehri” (şimdiki ismi ile: Medine şehri) anlamında mı,
yoksa sadece medine kelimesinin karşılığı olan “şehir” anlamında mı kullanıldığı belli değildir.
Arap Yarımadası hakkında ise Kuran’da hiç bir bilgi yoktur.
Arap peygamberi Muhammed için “bilgi” içeren ilk eserler yukarda verilen hadis derlemeleri ve
biyografilerdir. Geleneksel İslam Tarihi ise Taberi’nin “Tarih” kitabından ibarettir.
Geleneksel İslam tarihinin iddiasına göre Muhammed 570 ile 632 yılları arasında yaşamıştır.
Fakat bu verinin kaynağı olan ve isimleri yukarda belirtilen eserlere baktığımızde, hemen göze
batan bir nokta var: Bu eserlerin yazarları M’den 200-300 yıl sonra yaşamışlar. Tek başına
bu gözlem dahi, Muhammed’in yaşam tarihinden şüphelenmemiz için yeterli bir nedendir.
Ama tarihsel sorunlar bununla da bitmiyor: Bu eserlerin orijinalleri mevcut değil. Elimizde
bulunan el yazmaları ancak, eser sahiplerinin ölümünden yüzlerce yıl sonra, başka kişilerin
el yazmaları olarak günümüze kadar gelebilmişlerdir. Yani elimizde bulunan en eski el
yazmaları; orijinal eserlerin (eğer gerçekten var idiyseler) kopyalarının kopyalarının
kopyalarının... kopyasıdırlar. Bu kopyalama esnasında sık sık yapılan yazım hataları,
değiştirmeler, eklemeler, çıkarmalar konusunda ise henüz bilimsel bir araştırma, inceleme
mevcut değildir.
Muhammed biyografileri Kuran’da geçen bazı imaları alır, süsler, püsler ve masalımsı bir dil ile
efsaneler anlatırlar. Anlatılan efsane içindeki tarihi bilginin ise; önce efsanenin çerçevesinden
süzülmesi gerekir ki, yine de tutarlı bir bilgi edinmek çoğu zaman mümkün değildir.
İsmi geçen biyografiler bize ancak 9. ve 10. yüzyılın yazarlarının, kendi zamanları içindeki İslam
ve Muhammed görüşünü yansıtabilirler. Fakat kendi zamanlarından 200-300 yıl önceki olaylar
için kaynak olamazlar. En azından ama, birincil kaynak olamazlar.
İslam’ın ilk iki yüzyılı için elimizde hiç bir tane eşzamanlı islami literatür
bulunmamaktadır. Eşzamanlı Pers ve Bizans kaynakları da Arap Yarımadası’nda ortaya
çıkmış yeni bir peygamberden veya yeni bir dinden bahsetmezler. Maalesef bu basit
ve temel gerçek, İslam Tarihini konu edinen eserlerde dile getirilmez. Dile getirildiğinde ise,
önemsenmez, göz önüne alınmaz.
Origenes’in (Ö. 253) yazılarına dayanarak bir İsa biyografisi yazmaya kalkmak ne kadar
anlamsızsa, şu biyografilere dayanarak bir Muhammed yaşamı yazmaya yeltenmek de o kadar
akıl dışıdır. Günümüzde; Origenes’den tarihi bir İsa yaşamı çıkarmaya çalışan birisi, kendisini
çok gülünç bir duruma düşürdüğünü bilir. Fakat maalesef, Siyer ve benzeri biyografilerden bir
tarihi Muhammed yaşamı yazanlar, kendilerini İslam bilimcisi ilan etmeye yeltenir.
Aslında bu kadarı dahi Arap peygamberi Muhammed’in hiç bir zaman yaşamamış olduğunu
anlamak için yeterlidir.

İslam Literatürü Dışında Kalan Kaynaklar

İsalam Literatürü haricinde günümüze kadar gelebilen kaynaklar şunlardır:


1. Yahudi ve özellikle hristiyan kaynakları. Yedinci yüzyılın hristiyanları sadece Çine kadar
misyonlarını yayıp kiliseler, manastılar yapmakla kalmadılar, günümüze kadar ulaşabilen
literatür de bıraktılar: Kronikler, mektuplar, vaizler, konsey kararları, apocalypseler,
mezheplerarası tartışmalar vs. Bu konuda bir araştırmanın Türkçe tercümesi
(henüz tamamlanmamış hali ile) burada veya şurada mevcut. Bu araştırmadan da
anlaşılacağı gibi, yazarlarının bir çoğu Orta Doğu’da yaşadığı halde, eşzamanlı hristiyan
literatüründe, yani 7. yüzyılda, Erken İslam’ın ve Muhammed’in izine raslamak mümkün
değil. Bu literatürde Arap Yarımadası da bulunmamaktadır.
Eğer 7. yüzyılda yeni bir din ve bunun peygamberi ortaya çıkmış olsaydı, Orta Doğu’da yaşayan
hristiyan yazarları, sadece mezhep tartışmaları ile yetinmez, bu yeni din ile de tartışmaya
girerlerdi.
Bu eserlerde bölgede araplar egemendirler. Onlardan ismaililer ve sarazenler diye bahsedilir. Az
da olsa bir Arabiya’dan bahsedilir. Fakat bu Arabiya ile Arap Yarımadası değil, ya Mezopotamya
bölgesi kastedilir, ya da Bizans’ın provincia arabia’sı olan Ölü Deniz’in çevresi.
İsmaili ve sarazenlerin inançlarına değinildiğinde ise, bu inanç sistemi bir Hristiyanlık mezhebi
olarak eleştirilir. Yani bölgeye hakim olan araplar hristiyandırlar.
1. Yazıtlar: Bulabildiğim kadarı ile
2.1. Ürdün’de Gadara kaplıcaları’ndaki Muaviye’nin yazıtı. Tarihi 664.
2.2. Mısır’da Fustat’da (şimdi Kahire’nin bir parçası) bir köprü üzerindeki yazıt (691).
2.3. Kudüs’de Abdul Melik tarafından 693 yılında yaptırılan Kaya Kubbesi’nin içinde ve
dışında bulunan yazıt.
2.4. Yine Abdul Melik tarafından, Şam-Kudüs yolu yapımında dikilmiş olan bir kaya
üzerindeki yazıt (695).
2.5. Şam’da I. Velid tarafından yaptırılan mabet üzerindeki yazıt (708) (Şimdiki ismi: Emevi
Camisi).
2.6. Suriye’de, Humus yakınlarında Qasr al-Hayr üzerindeki yazıt. Muhtemelen Hişam
tarfından 732’de yazdırılmış.
2.7. Medine’de mabetdeki (Şimdiki ismi: Peygamber Camisi) yazıt (757).
Bu yazıtlardan bazılarına bu yazıda da değiniliyor. Bu yazıtlardan da anlaşıldığı kadarıyla, 750
yıllarına dek ne bir İslam var Orta Doğu’da, ne de onun peygamberi olduğu iddia edilen bir
Muhammed.

1. Sikkeler: Muhammed ve peşinden gelen dört halifeye dair para mevcut olmadığı
gibi; bu kişiler eşzamanlı tek bir tarihi iz bırakmamışlar. İsmi de bilinen ilk sikkeler
Muaviye tarfından bastırılmış olup açık seçik Hristiyanlık sembolleri taşımaktadırlar: Haç
işaretleri, balık, palmiye vs. Bu durum 8. Yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir.
Sikkelerde bulunan bu semboller de, Orta Doğu’da yaşamış olan hristiyanların verdiği literatür
ile örtüşmektedirler: 8. yüzyılın ortalarına dek bölgedeki arapların inancı Hristiyanlıktır.
Bu süre içinde bölgede ne bir İslam dini mevcuttur ne de onun peygamberi olduğu iddia
edilen bir M.
Kuran Hakkında

İslam araştırmacılarının çoğunluğuna göre Kuran 650’li yıllarda Osman tarafından bir kitap
haline getirildi ve diğer bütün kaynaklar (taşlar, kemikler, yapraklar vs.) imha edildi.
Ama bunlar iddia edilirken çok önemli bir kaç nokta göz ardı ediliyor:
● Bu bilgilerin kaynağının hepsi en erken 9. ve 10. yüzyıl.
● 7. Yüzyıla ait elimizde Kuran bulunmuyor.
● Parçalar halindeki en eski Kuran sayfaları 8. yüzyılın başlarına tarihlenmiştir.
Kuran’ın içeriğine örnek olan en eski tarihi kalıntı olan Sanaa Kodeksleri 926 ayrı el tarıfından
yazılmış, 12 000’den biraz fazla sayfadan oluşuyor. Hepsi pörşimen olan bu sayfaların hepsi
tam bir sayfa olmadığı gibi, toplamı da tüm bir Kuran’ı oluşturmuyorlar. En eski pörşimen 710-
715 yılları arasında yazılmış. Diğerlerinin yazılış tarihi ise 8. yüzyılın başlarından 10. yüzyılın
ikinci yarısına kadar uzanıyor.
Eldeki Sanaa Kodekslerine bakararak şunu söyleyebiliriz: 7. Yüzyılın sonuna dek, kitap halinde
olup, şu an elimizde bulunan Kuran’a eşdeğer bir Kuran henüz mevcut değildi. Kuran çok
sonraları ortaya çıktı. Tıpkı Yeni Ahit’in de iddia edilen zamandan çok sonraları ortaya çıkmış
olması gibi. Ama Kuran ve Yeni Ahit arasında önemli bir fark var. Yeni Ahit çeşitli bilimsel
metodlarla (mesela textual criticizm, higher criticizm vs. ) incelenmiş olduğundan, hangi
zamanlarda yazıldığını, hangi süreçlerden geçtiğini, kısacası; oluşumunu takip etmek yeterince
mümkün. Fakat Kuran için bunu söyleyemeyiz. Henüz söyleyemeyiz. Kuran için benzer bilimsel
metodlar henüz uygulanmış değil. Mekki ve medinevi sureleri diye isimlendilen ayrım hariç. Ki
bu ayırım da, bir yere kadar, yine 9. ve 10. yüzyıl eserlerindeki bilgilere dayanıyor.
Diğer tarihi konularda hiç bir tarihcinin kabul edemiyeceği bütün bu sorunlara rağmen, İslam
bilimlerinde geleneksel İslam anlatımının günümüzde dahi hala yaygın olması elbette şaşılası
bir durum. Bunun nedenleri şunlar olabilir:
● Kuran’ın Muhammed’in ağzından döküldüğü önkabulü.
● 9. ve 10. yüzyıl eserleri göz ardı edildiğinde, Kuran’ın içeriğinde çok çok az tarihi, bölge,
yer ve biografik bilgilerin bulunmasının sorun oluşturması.
● Tembellik. 9. ve 10. yüzyılda ortaya çıkan çok sayıda eserin içeriğinin zengiliğinden
kaynaklanan tembellik ve ağaçlardan ormanı görememe olgusu.
● O zamanlardan günümüze kadar gelebilmiş eşzamanlı tarihi kalıntıların azlığı ve
bunlardan sonuçlar çıkarmanın zorluğu.
● Korku. Can korkusu.
693 yılında Kudüs’de yapılmış olan Kaya Kubbesi (Kubbetüs Sahra) üzerindeki yazıtların,
elde bulunan en eski Kuran kodekslerinden daha eski olduğunu ve yazıtların bazı cümlelerinin
Kuran’da da geçtiğini biliyoruz. Bu yüzden Kuran’ın öncüllerinin de olduğunu tahmin edebiliriz.
Fakat bu öncüllerin ne olduğunu, ne üzerine yazılmış olduğunu, kapsamının ne kadar olduğunu
bilmediğimiz gibi, hangi dilde yazılmış olduğunu dahi bilmiyoruz.

Avesta’nın toplanması

Perslerin krallar kralı Ardeşir I (MÖ 200’lü yıllar) danışmanlarından Avesta’nın (zerdüştlerin
kutsal kitabı) toplanarak, Ahura Mazda (Zerdüştlerin tanrısı) tarafından söylendiği sıralamasıyla
bir araya getirilmesini ister. Ardeşir, din danışmanı Tansar’ın tavsiyesiyesiyle, ortaya çıkmış olan
bir çok versiyon içerisinden, bir versiyonu seçer. Diğer versiyonlar yasaklanır.
Dört yüzyıl sonra Şapur I (MS 200’lü yıllar) zamanın diğer dinlerinden (Hindistan, Bizans ve bazı
diğer ülkelerdeki) Zerdüştlük konularını ilgilendiren bölümleri toplatarak Avesta’ya eklettirir.
Bunun halk arasında değişerek çeşitli versiyonlarla anlatıldığını tahmin etmek zor değil. Bu
yüzden 9. yüzyılın yazarları bir Osman’ın Kuran toplama işlemini gerçekleştirdiğini ve Kuran’ın
diğer versiyonlarının, orijinali de dahil, imha edildiğini anlatmakta zorlanmamışlardır herhalde.
Kuran’ın bir kitap haline gelmesinin en erken 8. yüzyılın ikinci yarısı olduğunu, çeşitli ayetlerin
daha eskiye, 7. yüzyıl sonuna dayandığını biliyoruz. Bunların öncüllerinin olduğunu göz
ardı etsek dahi, Kuranın uzun bir süre içinde oluştuğunu, geliştiğini, değiştiğini çekinmeden
söyleyebiliriz. Bu sürenin en az 1 yüzyıl olduğunu da söyleyebiliriz. Öyleyse Kuran bu 1-2
yüzyıllık süre içerisinde ve içeriğine eklemeler, çıkarmalar yapılarak oluşturulmuş ve bir
kitap haline getirilmiştir.
Bu düşünceyi, bir zamanlar popüler olan şeytan ayetleri de destekler.
Kuran’ın oluşum süresini anlatan eşzamanlı literatür mevcut olmadığından, ancak elde
bulunan para, yazıt ve yazmalardan sonuçlar çıkarabiliriz.

İlk Arap Emirlikleri

Heraklios 622 yılında, Ermenistan’da, persleri tam bir bozguna uğratır. Bizans’ın o günkü
durumuna bakılırsa, bu, beklenmeyen bir zaferdir. Muhtemelen bu zaferden önce, kesinlikle
ama bu zaferden sonra Heraklios’un arap yardımcıları, yandaşları mevcuttur. Bizans bunları
foederati diye isimlendirir. Aramicesi qarama, Arapçası ise quraish.
Siyer’in Muhammed’in kabilesi diye bize tanıtmak istediği, fakat aslında Heraklios’un iranlı
ve suriyeli foederati’leri, küreyş’leri, kısacası yandaşlarıdır ilk Arap Emirlikleri. Bu emirliklerin
kabilelerinin isimleri elbetteki küreyş değildi. Tabi bunlar tek bir kabile de değildiler. Küreyş
teriminden, bir Arap kabilesini değil, Heraklios’un yandaşlarını anlamalıyız.
Bu yandaşların kim olduklarını tahmin etmek kolay: Pers egemenliği altında yaşayan
hristiyanlar.
627 yılında Ninive’de Persler yine yenilir. Chosrau II (Hüsrev II) kaçar. Tahttan düşer ve
öldürülür. Heraklios Hüsrev’in oğlu ile eski sınırların geçerli olduğu bir anlaşma yapar. Persler
Bizans topraklarından çekilirler. Heraklios için bu savaş yeni topraklar edinme amaçlı değil, dini
bir savaştı. İlk haçlı seferi de diyebiliriz.
Heraklios; Bizans, Orta Doğu ve Mısır kiliselerini bir araya getirmek için uzun süre uğraşsa da
başaramaz. Nihayetinde Orta Doğu ve Mısır’dan çekilir. Persler ve Bizans’ın yokluğu ile bölgede
oluşan otorite boşluğunu artık Bizans’ın foederatileri/küreyşleri doldurmaktadırlar.
Yaşamı süresince Heraklios’a minnettar olan Arap emirleri (= küreyşler = Bizansın yandaşları)
Heraklios’un öldürülmesinden sonra (641) bu sadakatı bitirirler. Ve kendi başlarına sikke
bastırmaya başlarlar: İlk Arap sikkeleri. Bu ilk sikkelerde bol bol hristiyan sembolleri vardır:
Haç, balık, palmiye, Yakup’un kafasının saklandığı kutu vs. Bir çoğunun kimler tarafından
bastırıldığını bilmesek de, Muaviye adına bastırılmış olan sikkeler de hristiyan sembolleri ile
bezenmişlerdir.
Bu sikkelere ve Muaviye’den günümüze kadar gelmiş olan artefaktlara bakarak, bu
dönemde İran ve Suriye’de Hristiyanlığın hakim olduğunu, yönetenlerin ve yönetilenlerin
çoğunluğunun (zerdüştleri şimdilik göz ardı ediyorum) hristiyan olduklarını tespit etmek
kolay.
Sikkeler, MHMT ve muhammad

MHMT kelimesi ilk olarak 661 yılında basılmış olan bir sikkede geçer. MHMT Aramice yazılmış.
Bu sikke İran’ın güney doğusundaki Zaranj’da (Şimdi Afganistanda, İran-Afganistan sınırında)
bastırılmış. Parayı kimin bastırdığı ise yazılı değil. Bu sikke Berlin’de Berliner Sammlung der
Kalligraphie’de bulunuyor.
Arapça muhammad kelimesinin bu zamana dek bilinen anlamı: “övülesi”, “övülmüş”, ‘seçilmiş’.
Üzerinde MHMT yazan sikkeler iki ayrı bölgede ortaya çıkıyor. Bunladan birisi İran’ın kuzey
doğusunda, şimki Türkmenistan ve Afganistan bölgelerinde. Bu sikkelerde MHMT kelimesi abd
Allah ve kalifat Allah ile beraber kullanılıyor. Bu proğram daha sonraları Abdul Melik tarafından
bastırılan sikkelerde de mevcut. Abdul Melik’in sikkelerinden, kendisinin Merv’den geldiğini de
anlıyoruz. Merv Hazar Denizi’nin doğusunda, eski İpek Yolu üzerinde bulunan bir şehirdir.
Diğer MHMT sikkeleri ise MHMT ile beraber wali Allah proğramını kullanıyor ve güney doğuda,
Kirman ve civarlarında bastırılıyor.
MHMT yazdıran ve ismi bilinen ilk kişi Abdul Melik’tir. Sikkelerin tarihlerinin sıralamasına
bakarsak, doğudan batıya doğru bir sıralama görürürüz. Öyleyse, Abdul Melik bu paraları
doğudan başlayarak batıya doğru ilerlerken bastırmıştır.
Bu zamana dek bastırılmış olan sikkelerin hiç birisi, Arap Yarımadası ile ilgili değildir.
Sikke bastırmak en az iki noktaya açıklık getirir: Bir yönetici kudret sahibinin varlığını ve on
yıllar öncesinden başlamış olan ve hala süren bir dini proğramın ve/veya bir dünya görüşünün
ve/veya bir politik proğramın varlığını. Bu proğramın başlangıcı, 7. yüzyılın başlarına ve hatta
daha da öncelerine kadar uzanabilir. Yani iddia edilen Muhammed zamanından daha öncelerine
kadar dahi uzanıyor olabilir.
Bölgede yüzyıllardan beri Süryanice konuşulduğu göz önüne alındığında, MHMT
kısaltması MHMD olarak okunduğunda “övülmüş, övülesi” anlamına geliyor ve
lehçelerde “mehmad”, “mahmed” diye okunuyor.
Diğer bir anlam Volker Popp kaynaklı. Popp’a göre, Sami dillerinden olan ve M.Ö. 13.-14.
yüzyıla uzanan Ugaritçe’de MHMT “seçilmiş,” “seçilen”, anlamına geliyordu. Süryaniceye
bu anlamı ile geçtiğini de düşünebiliriz. Orta İran lehçelerinde (=Pehlevi dili = Orta Farça)
“mehmet”, “mahmat” olarak kullanılıyordu.
Özellikle Abdul Melik zamanında ve yönetiminde uygulanan araplaşma çalışmalarında MHMT/
MHMD “muhammad” halinde arapçalaştırıldı. Bunu 681 yılından itibaren bastırılmış olan
bir kaç parada görebiliyoruz. Bu paralarda hem Pehlevi yazısıyla MHMT geçiyor hem de
Arapça “muhammad”. Suriye bölgelerinde, kısa süre sonraları, MHMT kelimesi kayboluyor ve
yerine Arapça yazı ile Arapça bir terim olan muhammad kelimesi kullanılıyor.
Abdul Melik’in bazı sikkelerinde “peygamber Musa” yazdırdığını da bildirmekte yarar var.
“Mahmed” olarak kullanımının ama, bir süre daha devam ettiği belli. Çünkü 750 yıllarında ölmüş
olan Şamlı Johannes (Johannes of Damascenus), Mamed (Yunanca okunuşu Mamed) isimli bir
sanal peygamberden söz ediyor.

Araplaşma/arapçalaştırma süresince MHMT’ın HMT ve HMD hali ile “Ahmed”, “Ahmat”


olarak kullanıldığın düşünmek de mümkün. Özelllikle teolojik alanda. Mesela
Siyer “Ahmed”i “Muhammed” ile eşanlamlı kullanıyor. A. Sprengeri’in “Das Leben und die
Lehre des Muhammed nach bisher grösstenteils unbenutzten Quellen” kitabındaki gözlemine
göre, 9. yüzyıla kadar ahmed/ahmad ile muhammad isimlendirmeleri arasında bir gidip gelme
var. Bazan ahmed/ahmad kullanılıyor bazan muhammad.
641 yılından beri gayet açık bir şekilde hristiyan sembollerinin kullanıldığını bildiğimizden, 661
yılından itibaren kullanılan MHMT ve muhammad sembollerinin İsa için kullanıldığını söylemek
doğru olur.
Bu “övülen”,” övülmüş olan”, “seçilen”, “seçilmiş olan”, yani muhammad, İsa’dan başka birisi
değildir. Bunu Abdul Melik’in Kudüs’te, 693 yılında yaptırmış olduğu Kaya Kubbesi’nde de
görebiliriz. (693 senesi Araplara göre 72. seneyi ifade ediyor. Bu 72 sayısının mistik bir anlamı
vardır düşüncesi hemen akla geliyor.)

Kaya Kubbesi ve Abdul Melik’in politik-teolojik proğramı

Christoph Luxenberg’in çevirisi ile Kaya Kubbesi’nin iç kısmındaki yazma ve Abdul Melik’in dini
ve politik proğramı:
Benim Türçem ile bu yazıtın çevirisi:
1.
Lütufkar ve mehametli Tanrının adıyla (Seven ve sevilen Tanrının adıyla).
Tanrıdan başka Tanrı yoktur. Onun ortağı yoktur.
(Sure 64:1) Kudret ona. Övgü ona.
(Sure 57:2) O verir yaşamı (o diriltir yaşama) ve öldürür. O her şeye gücü yetendir.
2.
Övülmesi gerken (Övülesi) Tanrının hizmetcisi ve onun elçisidir.
(Sure 33:56) Tanrı ve melekleri peygambere rahmet diliyorlar.
Siz inananlar; ona rahmet ve sağlık/refah dileyin
Tanrı onu kutsasın, ona sağlık/refah ve Tanrıdan merhamet (veya sevgi).

3.
(Sure 4.171) Yazı sahipleri! Kararınızda yanlış olmayın va Tanrı hakkında sadece doğruyu
söyleyin.
Çünkü İsa Mesih, Meyemin oğlu, Tanrının elçisidir ve onun Meryeme yerleştirdiği sözüdür ve
kendisinden bir ruhtur.
Tanrıya ve elçisine inanın ve “üç” demeyin,
(Bunu) bırakın! (Sizin için) iyidir.
Çünkü Tanrı birdir –övgüler ona-, nasıl çocuk sahibi olsun ki.
Gökteki ve yerdeki (her şey) onundur.
Şahit olarak (sadece) Tanrı yeter.

4.
(Sure 4:172) Mesih Tanrı hizmetcisi olmaktan gocunmayacaktır, (Tanrıya) yakın olan melekler
de.
Kim ama, ona hizmette gocunursa ve kendini üstün görürse,
Onları (bir gün) yanına çağıracaktır.

5.
Rab, elçini, Meryem oğlu İsa’yı kutsa.
(Sure 19:33-36) Doğduğu günde, öldüğü günde, tekrar dirileceği günde sağlık/refah ona.
Üzerine tartıştığınız Meryem oğlu İsa böyeledir, gerçeğin sözüdür.
Tanrıya evlatlık edinmek yakışmaz -övgüler ona-. Bir şeye karar verirse, ol demesi yeterlidir. O
olur.
(Sure 43:64) Tanrı benim rabbimdir ve sizin rabbinizdir, o halde ona hizmet edin, bu doğru bir
çizgidir.

6.
(Sure 3:18) Tanrı, kendisinden başka Tanrı olmadığını ihtar etti, melekler ve yazı alimleri
gerçeği (gerçek gereği) pekiştirdiler: Ondan, kudretliden ve uludan başka Tanrı yoktur.

7.
(Sure 3:19) Tanrı katında doğru olan, (yazıyı) kabul etmektir (yazıyla örtüşmektir) (yazı anlayışı
anlamında).
Çünkü kendilerine yazı verilenler, verilen bilgiden sonra, birbirleriyle tartışdıkları için çelişkiye
düştüler.
Kim ama Tanrının yazı işaretlerini (yazıdaki kelimeleri) inkar ederse, Tanrı (ona) tez elden
hesap soracaktır.
Bu çevirinin; mesela Diyenetin çevirisine uymadığının elbette farkındayım. Çünkü Christoph
Luxenberg’in çevirisi Diyanetinki ile uyuşmuyor.
Bu yazıtta tarih boyunca ilk olarak ve bir yazıtta islam terimi kullanılıyor. Fakat bu terimin
günümüzde bir din olarak bildiğimiz İslam ile, henüz bir ilişkisi yok. Bu yazıttaki islam
terimi, “kabul etmek”, “razı olmak”, “örtüşmek” anlamında kullanılıyor.
Abdul Melik, imparatorlara layık bu kubbe ile, Bizans kilisesinin rakibi olduğunu bildiriyor. Kubbe
üzerindeki yazıt ile bir taraftan gerçek Hristiyanlığın kendi teolojisi olduğunu ilan ediyor, diğer
tarafdan Bizans kilisesine yanlış teoloji uyguladığının mesajını veriyor.
Yazıtta İsa için sık sık Meryemin oğlu vurgulaması kullanılıyor. Bu, İznik Konseyi (325)
öncesinin Hristiyanlığının bir öğesi. İsa’nın iki tabiatlı olduğu öğretisi İznik Konseyi kararları ile
Bizans kilisesinin doktrini oldu. Bizans teolojisinde İsa’nın Tanrının oğlu olduğu ön plandadır.
Pers İmparatorluğunda yaşayan kiliseler ancak 410 senesinde Tizpon konseyi ile isteksiz
kabul ettiler bu doktrini. Anlaşılan o ki, bu doktrin Pers İmparatorluğunun doğusunda yaşayan
hristiyanlara kadar erişmemiş veya onlar tarafından kabul görmemiş. Onlar hala İznik konseyi
öncesi Hristiyanlığı yaşıyorlar ve en geç Abdul Melik zamnında, batıya doğru yolculukarında,
kendi öğretilerini eski Pers İmparatorluğu topraklarına geri getiriyorlar. Güçlendikleri için de
Bizans kilisesine kafa tutuyorlar.
Kaya Kubbesi’ndeki bu yazıta göre İsa
- Meryem’in oğludur,
- Mesih’dir.
- muhammad’dır. Yani “seçilmiş” ve/veya “övülmüş”tür. “Seçilen”dir ve/veya “Övülen”dir.
- abd Allah’dır. Yani “Tanrının hizmetcisi”dir.
- Peygamberdir.
- Elçidir. Tanrının gönderdiğidir.
- Sözdür. Tanrının sözüdür. Tanrının Meryem’e yerleştirdiği sözdür.
- Ruhdur. Tanrının ruhudur.
- Tanrı’nın oğlu değildir.
Bu zaman dilimine dek (700’lü yıllar) ve muhtemelen 750 yıllarına dek “muhammad” terimi İsa
için kullanılan bir terimdir. İsa’ya “seçilmiş” ve/veya “övülmüş” ünvanını veren bir terim.
Bu zaman dilimine kadar “muhammad” terimi ile kastedilen, İslam peygamberi olarak
bilinen “Muhammed” değildir. İslam peygamberi olarak bilinen “Muhammed” henüz
Dünya’ya gelmemiştir, ne fiziksel olarak ne de bir literatür figürü olarak.
Hristiyan literatürnde İsa için “seçilmiş”, “övülmüş” anlamında ünvan varmıdır, bu sıfat/ünvan
İsa için kullanılıyormuydu sorusu elbette akla geliyor. Bunu gözden geçirmemiz lazım.

Hristiyan Literatüründe muhammad (= Seçilmiş/Övülmüş)

Havarilerin İşleri 13,17: İsrail halkının babaları Tanrı tarafından seçilmiş bir halk.
Pavlus Mektupları, Romalılar 8,33: İsaya inananlar seçilmişlermiş.
Jesaja 42,1 Tanrı, “Tanrının hizmetcisine” “seçtiğim” diye hitap eder.
Lukas 9,35: Bulutlardan gelen ses İsa’ya “seçtiğim oğul” diye hitap eder.
Lukas 23,35: Başkalarına yardım etmiş olduğu için çarmıhtaki İsa ile dalga geçerler: eğer
seçilmiş ise, Tanrının Mesihi ise, kendine yardım ede....
...
Psalm 118, 26: İnşaat işçileri tarafından işe yaramaz gerekçesiyle kullanılmayan bir taş, köşe
taşı olur. Tanrı mucizesi diye sevinen millet söyler: Tanrı adına gelen o övülsün..
Markus 11,9: İsa Kudüs’e girerken millet bağırır: Tanrı adına gelen o övülsün..
Markus 14,62: Büyük keşiş İsa’yı sorguya çeker: Sen büyük övülesinin oğlu Mesih’misin? İsa
cevap verir: O benim.
...
Büyük övülesi’nin oğlu İsa da elbette övülesidir, Tanrı tarafından seçilmiştir ve Tanrı’nın
hizmetcisidir. Arapçası ile söylersek: İsa, Abdul Melik’in muhammad’ıdır, Abdul Melik’in abd
Allah’ıdır.
Abdul Melik, Abdul Melik’in yönetimi ve Abdul Melik’in yönettiği devletin inancı
Hristiyanlıktır, İznik Konseyi öncesi Hristiyanlığı.
Abdul Melik’in Kaya Kubbesi’nin iç kısmındaki bu yazıtta geçen sıfatlar açık bir şekilde
Meryem’in oğlu İsa için kullanılıyor.
Dış kısmındaki yazıtta ise benzer şekilde, Tanrının tek olduğunu, ortağı olmadığını vurguluyor.
Tanrı’nın “elçisi”, “peygamberi”, “övülmüşü/seçilmişi (=muhammad)”, “hizmetcisi (=abd Allah)”
anılıyor, ona rahmet dileniyor. Tanrı’nın oğlu olma ihtimali reddediliyor. Ama isim olarak İsa
kelimesi geçmiyor.
İsa kelimesi geçmese de, Kaya Kubbesi’in iç kısmındaki yazıttan bütün bu sıfatların İsa için
kullanıldığı gayet açık.
Tiberiya (İsrail’in batısında bir şehir) yakınlarında bulunan ve üzerinde uzaklık bildiren bir
yol-dikit-taşı üzerindeki yazıt (704 yılı), Tanrının birliğini vuguluyor, ortaklığını reddediyor,
“Övülmüşün/Seçilmişin (=muhammad)” elçi olduğunu belirtiyor. Bu yazıtta Abdul Melik
kendisini abd Allah (= Allah’ın hizmetcisi) olarak tanımlıyor.
Muaviye zamanında da olduğu gibi, Abdul Melik’in sikkelerinde de İsa ismi geçmiyor. Fakat
sikkeler üzerindeki semboller açıkca Hristiyan sembolleridirler. Sikkelerde MHMT, MHMD veya
muhammad yazsa da, semboller sikke sahibinin Hristiyan olduğunu açıkca belirtiyor:
● Bir veya daha fazla haç işaretleri
● Hristiyan liderlerinin resmi
● Yahya’nın kafası
● Güvercin
● Balık
● 5 ve 7 kollu yahudi şamdanı
● Palmiye

Abdul Melik’in Taş/Kaya Sikkeleri ve Kaya Kubbesi

Abdul Melik’in sikkelerindeki hemen göze batan Hristiyanlık sembolleri, kısa süre sonra
yerini taş ve kaya sembollerine bırakır: Üst üste yığılmış taş ve kaya sembolleri ve merdiven
basamağı şeklindeki sembollere. Aynı sikkelerde muhammad yazısı da mevcuttur.
Bu sikkelerdeki yeni semboller artık Hristiyanlık sembolü olarak hemen göze batmamaktadır.
Taş/kaya sembolleri deyince tabi akla hemen Kaya Kubbesi geliyor. Abdul Melik’in yaptırdığı bu
Kaya Kubbesi Hristiyanların en kutsal mabedi olan Kutsal Sepulkire Kilisesi ile rekabet edecek
bir büyüklükte. Bu da yine Abdul Melik’in Roma Hristiyanlığına rakip olduğunu göseriyor.
Abdul Melik’in yaptırdığı bu Kaya Kubbesi Kudüs’de büyük bir kayanın etrafına yapılmış. Kubbe
bu kayayı koruyor. Bina içine giren bir misafir, kocaman bir kaya ile karşı karşıya kalıyor. Kubbe
içindeki kayanın işlenerek dümdüz edilmemesinin, bina içinde düz bir taban yapılmamasının
önemli bir nedeni olmalı. Kaya Kubbesi’nin yapılmasının ana nedeni, koruduğu bu kaya olsa
gerek.
http://www.sacred-destinations.com/israel/jerusalem-dome-of-the-rock-photos/slides/view-from-
tower-of-david-cc-jungle-boy
http://www.sacred-destinations.com/israel/jerusalem-dome-of-the-rock-photos/slides/dome-of-
the-rock-interior3-c-damon-lynch-pb

http://www.sacred-destinations.com/israel/jerusalem-dome-of-the-rock-photos/slides/the-rock-c-
christusrex
http://www.sacred-destinations.com/israel/jerusalem-dome-of-the-rock-photos/slides/rock-pd-
usloc-matson-negatives

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/c/c8/CrossPatheeDome.jpg
Kaya Kubbesi içindeki kayanın 1300 yıl önceki halini bilmesek de...
Kaya sembolünün sembolik önemi, sikkeler üzerinde yer almasından belli. Kaya sembolünün
Abdul Melik teolojisinde önemli bir yeri olması gerekiyor. O kadar önemli ki, Abdul Melik bir kaya
etrafına, kocaman, imparatorlara layık ve o kayayı koruyan bir bina yaptırıyor, Kaya Kubbesi’ni.
Paraları üzerinde artık kaya sembolleri kullanıyor diye, hemen Abdul Melik’in Hristiyanlıkdan
vaz geçtiğini düşünmemize gerek yok. Olsa olsa kendine göre yeni bir Hristiyanlık proğramı
uyguluyor ve bunu sikkeleri ile ilan ediyordur. Kendisinin Hristiyanlık anlayışı ile, Bizans
klisesinin Hristiyanlık anlayışı arasındaki farka dikkat çekiyordur. Kaya sembolünün teolojik
önemini ise, Hristiyan literatürnde tespit edebilmemiz lazım.
Bu Kaya Hristiyanlığı(!) anlayışı en azından 750’li yıllara dek devam etmiş olmalı. Çünkü Şamlı
Johannes, İsmalilerin kayaları kutsal saydıklarından bahseder.
Tekvin 28,10’dan itibaren: Tanrı Yakup’a rüyasında görünür ve ona zengin bir soy müjdeler.
Uyanan Yakup uyurken kafasını koymuş olduğu taşı diker ve üzerine yağ döker. Taşı diktiği
yere Bet-El ismini verir: Tanrının Evi.
Tekvin 31,45’den itibaren: Yakup kayıbabası Laban ile anlaşma yapar. Anlaşmanın şahidi
olarak orada bir taş kümesi oluşturulur. Laban bu taş kümesine Jegar Sahaduta (Şahitlik
kümesi) ismini verir. Yakup ise bu taş yığınını hem Gal-Ed (Şahitlik kümesi) ve hem de Mizpa
(gözlem kulesi) olarak isimlendirir, Tanrı Yakup’u ve Laban’ı bu kuleden(!) gözleyecektir.

Psalm 118,22: İnşatcıların işe yaramaz diye attıkları taş, mucizevi bir şekilde binanın köşe taşı
olur ve herkesi sevindirir.
270-345 yılları arasında yaşamış olan Aphrahat Demonstrations kitabında, çeşitli İncillerden
ve Tevrat’dan da alıntı yaparak, taşın-kayanın önemini anlatır: Dinle! (Anlattıklarım) kayanın
üzerine kurulmuş inanç üzerinedir ve kaya üzerine dikilmiş bina üzerinedir. ... Şimdi de; İsa,
peygamberler tarafından kaya diye adlandırılıyordu. dediğim iddiama geliyorum. Davut eskiden
beri onun hakkında hep şöyle söylerdi: İnşatcıların işe yaramaz diye attıkları taş, binanın
anataşı oldu.. O taş İsa’dır. O, (son taş olarak) halkların oluşturduğu bina üzerinde yükselmese
ve (temel taş olarak) onların binası yükselmese, başka türlü son taş olabilir miydi? Rab der ki:
Bak! Zion dağına zarif bir taş koyuyorum, önemli bir açıya (köşeye?) temel duvarının anataşı
olarak. Kim ki ona inanır, ondan korkmasın. Ama kim ki onun üzerinden düşer, işte o kırılır.
Danyal da , İsa olan bu taşdan sözetti. Dedi ki: O taş dağdan kesilmiştir. Ama insan eli ile değil
ve resimi parçaladı ve bundan/bununla Dünya doldu. ... Başlangıçta o (Tanrı) bu kayaya işaret
etti ve söyledi: Bu kayada yedi tane göz açacağım. ... Simon’un da ismi kaya idi, inancından
dolayı ona kaya denirdi.
Aphrahat’ın taş ve kaya hakkında bu anlatımı “Şu kaya üzerine bir Kaya Kubbesi yapın!” der gibi
duruyor.
Abdul Melik’in Aphrahat’ın eserlerinden ve düşüncelerinden haberi var mıydı, bilmiyoruz. Ama
İsa’nın kaya özelliğinden ve kayanın teolojik öneminden haberdar olduğu ve inanç sistemini
belirlediği kesin: Abdul Melik ve danışmanlarının kendilerine göre bir Hristiyanlık anlayışı vardı:
Roma kilisesi ile uyuşmayan bir Arap Hristiyanlığı. Bu Hristiyanlıkda kaya İsa idi, üzerinde
taş-kaya sembolleri bulunan sikkelerdeki muhammad terimi ise, İsa’yı ifade etmek için
kullanılıyordu. Övülmüş/Seçilmiş (= muhammad) kişi İsa ismi ile anılmasa dahi, o İsa’ydı.
Abdul Melik ve yönetimi, kullandıkları sembollerin Hristiyanlık sembolü olduğunu, elbette
biliyorlardı. Sikkelrdeki kaya sembolünün ve muhammad teriminin Hristiyalığın İsa’sını ifade
ettiğini, elbette biliyorlardı. Fakat artık bu semboller alışılagelmiş Hristiyanlık sembolleri (mesela
haç sembolü) olmadığı için, hemen göze batmıyordu.. Bir normal vatandaş, kendisi bir hristiyan
dahi olsa, eline bu sikkeyi aldığında, büyük bir ihtimalle ne İsa’yı aklına getiriyordu, ne de
Hristiyanlık dinini.
Kaya Kubbesi’nin merkezindeki kutsal kaya elbetteki İsa’yı temsil ediyordu. Bunun çevresindeki
4 kalın sütun kubbeyi taşıyor. Bu 4 tane taşıyıcı kalın sütun bazı Pers ateş tapınaklarında ve
Ermeni kiliselerinde kullanılan bir yapı sistemiydi (Mesela Etchmiadzin). Bu 4 taşıyıcı sütün
arasındaki 12 zarif sütün ise İsa’nın 12 havarisini temsil ediyor olsa gerek.

I. Velid ve Sonrası Yazıtlar

I. Velid 707/708 yıllarında Şam’da şimdiki adı ile Emevi Camisini yaptırır. Bir kilise stilini de
andıran bu cami üzerinde bulunan yazıt, Kaya Kubbesi üzerindeki yazıta benziyor. Bina,
daha önce burada bulunan bir kilise yıkılarak üzerine yapılmiş. Bu eski kilisenin önemi, içinde
Yakup’un kafasının bulunduğuna inanılmasıydı. Hala da Emevi Camisinde bulunan bir kutuda
Yakup’un kafatasının bulunulduğuna inanılır.
Velid’in bu yazıtına göre:

Gerçek/doğru/hak (= din) olan inkar edilemez. Doğru yanlıştan (yazı olarak) ayrılmıştır.
Daha sonra; Tanrı’nın birliği ve ortaksız olduğu vurgulanır.
Peşinden; Pegamberimiz Övülmüştür/Seçilmiştir (muhammad) denir. Tanrı’dan ona refah ve
kutsama dilenir. Son olarak da, Tanrı’nın hizmetcisi (= abd Allah) Velid’in bu binayı yaptırdığı,
burada bulunan eski binayı yıktırdığı belirtilir.
Yazıtta geçen rasul (=elçi) ve muhammad, Kaya Kubbesi’nde de olduğu gibi, İsa için
kullanılmış olsa da, İsa ismi anılmaz. Ne Meryem’in oğlu İsa olarak ne de yalnız başına İsa
olarak. Babası gibi, Velid de kendisini abd Allah (Tanrı’nın hizmetcisi) olarak ünvanlandırır.
Başka bir yazıt, Qasr al-Hayr’da Suriye’de Palmira yakınlarında) ve 732 yılından kaynaklanıyor.
Muhtemelen Hişam’ın yazıtı.
Diğer yazıtlar Medine’deki camide ve 757 yılından kalmadır. Fakat kimin yazdırdığı belli değil.
Yazıt sahipleri kendilerini Allahın hizmetcisi (= abd Allah) olarak isimlendirseler de, yazıtlarda
peygamber, elçi kelimeleri geçse de, bu peygamber Allahın hizmetcisi (= abd Allah) olsa da, İsa
veya Meryem’in oğlu İsa geçmese, de... Bu sıfatlandırmalarla İsa anlatılıyordur.
Bu döneme kadar bir yazıtta, açıkca Abdullah’ın oğlu Muhammed yazmadıkca, muhammad
kelimesini İslam peygamberi Muhammed olarak anlamamız için hiç bir neden yok. Böyle bir
yorumlama yanlış olur.
Ve yine; bu döneme kadar bir yazıtta, açıkca Abdullah’ın oğlu Muhammed yazmadıkca, abd
Allah kelimesini İslam peygamberi Muhammed’in babası Abdullah olarak yorumlamamız için hiç
bir neden yok. Böyle bir yorumlama yanlış olur.
Kudüs’ten Medine’ye kadar uzanan bu yazıtlar, zamanın yönetiminin başında bulunanların
politik-teolojik proğramıydılar. Ve hepsi de birbirine benzer, ortak bir poltika izliyorlardı:
Tanrı tekdir, ortağı yoktur (= İsa Tanrı’nın oğlu değildir.) proğramı. İsa için, Meryem’in oğlu,
muhammad (= Seçilmiş/Övülmüş), abd Allah (= Tanrının hizmetcisi), rasul (= elçi), nabi (=
peygamber) gibi ünvanlar kullanılıyorlar ve onun için Tanrı’dan refah diliyorlardı.
İsim olarak İsa ama, artık bu ünvanların arkasında, gölgesinde tamamen kaybolmuş
durumdaydı artık. Belki de Medine’deki yazıt, muhammad kelimesi ile son olarak İsa’yı
kastediyordu. Artık muhammad (=Seçilmiş/Övülmüş) teriminin içi yeni malzemelerle
doldurulabilir hale gelmişti.
A. Sprenger İbn Saad’dan (Ö. 845) peygamberin isimlerini alıntılar: Buna göre peygamber altı
ismi olduğunu anlatır. Bunlar muhammad (övülmüş), ahmad (övülmüş), khatim (mühür), haşir
(diriltici), akip (son peygamber), mahiy (günah affedici, can verici). A. Sprenger’e göre bunların
hiç birisi isim gibi durmuyor. Hepsi bir sıfat, bir vasıf, bir lakap olarak daha uygun duruyor.
Gerçekten de; bu isimlerin(!) hepsi, sadece teolojik anlam içeren, sadece teolojik önemi olan
sıfatlardan başka bir şey değiller. İsa ile de doğrudan ilgileri var. İsa’nın Övülmüş olması,
günahları/suçları affetmesi, diriltmesi vs., İsa için anlatılan yaygın hikayelerdir. Anlaşılan
o ki, 9. yüzyılda anlatılan Muhammed efsanesinin geçmişinin, yine bir efsane olan İsa’nın
özelliklerinden kaynaklandığı, toplumun bilincinde mitoloji olarak hala devam ediyor.

Arap peygamberi Muhammed’in doğuşu

Saltanat sahipleri yazıtlarının ne anlama geldiğini elbette biliyorlardı. Fakat içinde muhammad
terimi geçen yazıtlarda, İznik Konseyi öncesi olup, İsa ile doğrudan ilişkisi olan terimler (İsa,
Meryemin oğlu, Tanrının hizmetcisi, Tanrının sözü, Tanrının ruhu…) azaldıkca ve bunun
yerine, muhammad terimi ile beraber kullanılan peygamber ve elçi terimleri ön plana çıktıkca,
muhammad terimini kendi başına buyruk bir kişilik zannetmek mümkündü. Ve böyle bir
algılama başlamış olmalı: Tanrı’nın elçisi ve peygamberi Muhammed anlamında bir algılama.
Bu algılama sürecinde abd Allah terimi de nihayet Arap peygamberi Muhammed’in babası olan
Abdullah rolünü yüklenebildi.
Orta Doğu dışındaki hristiyanlar için ise muhammad terimi zaten yabancı bir terimdi. Bu Arapça
terimin İsa ile ilişkisi Bizans topraklarında bilinmiyordu. Bizanslıların bu terimi bir arap keşişi, bir
arap rahibi, bir arap piskoposu, bir arap havarisi ve/veya bir arap peygamberi olarak algılaması
doğaldı.
Diğer taraftan, Muaviye de dahil olmak üzere, Abdul Melik ve soyu Pers İmparatorluğunun
doğusundan (Hazar Denizi civarından) geliyorlardı. Bunlar eski Bizans topraklarından,
Mezopotamya’dan, persler tarafından zorla göç ettirilmiş, İznik Konseyi öncesinin hristiyan
arapları, arabi-leriydiler.
Arabiler yüzyıllar sonra, doğudan batıya doğru gelirken, Kuran’ın ilk materyallarını da birlikte
getirmiş olmaları ve bu materyalları Arapça’ya tercüme etmiş olmaları gerekir (şimdilik mekki
ayetler diyelim). Çünkü Christoph Luxenberg’in filolojik çalışmalarına göre (The Syro-Aramaic
reading of the Koran), Kuran dilinin kökeni Süryanice/Aramice’ydi. Bu; günümüze kadar
gelebilmiş ve bu yazıda da değinilen bütün Arapça yazıtlar için de geçerlidir. Bu Arapça
yazıtların dilinin öncülü de Süryanice/Aramice idi.
Araplaşma/Araplaştırma çalışmaları Muaviye zamanında ön planda olmasa da, mevcuttu. Fakat
Abdul Melik ve sonrasında araplaşma/araplaştırma çalışmaları gayet yoğundu. Egemenlik
kendisini Arap olarak görüyordu. Kudüste, Siyon Dağ’ında, Şam’da, Medine’de vs. mabetler,
tapınaklar yaptırılması, araplaşma politikasının bir parçasıydı. Araplaşma politikasına arap
alfabesinin mabetlerdedeki yazıtlarda ve sikkelrde kullanılması da dahildi. Bu kimlik arayışı
döneminde bir arap peygamberine ihtiyaç duyulduğunu anlamak hiç de zor değil.
Araplar arasından bir elçi (Sure 9:128), bir Arap Peygamberi, her şeyin başında olmalıydı,
her şeyi o başlatmalıydı. Sözüne güvenilir bir elçi olarak, Tanrı’dan haberler getirmeli, o güne
kadarki hali ile elde bulunan Arapça Kuran’ı ilan etmeli, ümmete bildirmeli, müjdelemeliydi.
Avesta’nın toplanmasını, Avesta’ya eklemeler yapılmasını örnek alan eski arabiler (= ve artık
şimdi egemen olan araplar) ellerindeki bu materyalları, 7. ve 8. yüzyıl süresince, kutsal/değerli/
anlamlı/doğru/geleneksel olarak algılanan sözler ekleyerek (şimdilik medinevi ayetler diyelim)
materyalların hacmını genişlettiler. Tabi Arap peygamberi Muhammed, yönetici ve ruhban
kesimin politikasını desteklemeli ve Tanrı’dan, hüküm içeren, yaşam tarzını, günlük hayatı
düzenleyen, hukuk sistemini belirleyen, inanırları arasında birlik isteyen, kanun mahiyetinde
ayetler de getirmiş olmalıydı. Bu eklemelerin bir çoğu muhtemelen halk arasında zaten biliniyor,
anlatılıyordu.

Şamlı Johannes’den (John of Damascus) Arap İnancı

650-754 yılları arasında yaşamış, babası gibi Şam’da, devletin merkezinde ve devlet
idaresinde önemli görev yapmış olan Şamlı Johannes, kitabı liber de haeresibus (= Über die
Heräsien = Mezhepler/Sapkınlıklar üzerine kitap) İsmalilerin inancını bir Hristiyanlık mezhebi/
sapkınlığı olarak görür. Kitabında, diğer Hristiyanlık mezheplerini eleştirdiği gibi İsmalilerin bu
Hristiyanlık mezhebini de eleştirir. İsmalilerin inacı olan bu mezhep Şamlı Johannes’in kitabında
100. mezhep olarak eleştirilir.
Şamlı Johannes‘in eleştiri yazısında İslam, Kuran, sure, ayet gibi terimler, isimler geçmez.
Bunun yerine yazı geçer. Kadınlar Suresi için (Sure 4) kadınlar yazısı, Sofra/Masa suresi için
(Sure 5) sofra/masa yazısı, İnek/Sığır Suresi için (Sure 2) inek/sığır yazısı, terimini kullanır.
Şamlı Johannes’in elinde ya parçalar halinde yazılar vardı, ya da bir kitap. Fakat bu kitabın ismi
yoktur. En azından ama, bu kitabın ismi henüz Kuran değildir, bir yazıdır.
Bu arada belirtmem lazım, Sure 2 ve Sure 5 için söylenilen bazı cümlelerin Şamlı Johannes’e ait
olmadığı, Şamlı Johannes’in yazısına sonradan eklenildiği tahminleri de mevcut.
Şamlı Johannes İsmaililerin taşı/kayayı, sevdiklerini, kutsal saydıklarını, tapındıklarını belirtir
Şamlı Johannes Kuran’dan bazı surelere atıf yapar: Sure 5, 116-117 (İsa-Tanrı sohbeti); sure
4 (Dört kadın ve yanında binlerce köle kadın (=cariye) alma kuralı); Sure 33, 37-40 (Zeyd’in eşi
macerası); sure 2, 230 (boşadığı eşini ancak başka bir erkekle evlendirdikten sonra alma)…
Bunlar bu döneme kadar Kuran materyalları içinde bulunan surelerdir.
Şamlı Johannes’in elindeki yazıda geçen surelerin, günümüzdeki Kuran’daki hali ile kelime
kelime uyuşup uyuşmadığını bilmiyoruz. Ama 5. sure için söylediği „İsa Tanrı’dan bir sofra/masa
istedi, ve o da ona verdi“ cümlesinden en azından o zamanın 5. suresinin günümüz Kuran’ının
5. suresinden daha değişik olduğunu anlıyoruz.
İlginç olarak, Şamlı Johannes’in elindeki yazı uzun bir şekilde Tanrı’nın dişi devesine de değinir.
Bu devenin bir dişi yavrusu da vardır. Deve iki dağ arasına ancak sığabiliyor, bir içişte bütün
dereyi kurutuyor. Derenin suyunu bir gün insanlar, ertesi gün deve içiyor. Buna karşılık deve
insanlara süt veriyor. Daha sonra insanlar tarafından öldürülüyor, yavrusu ise Tanrı tarafından
alıkonuyor. Bu dişi deve hikayesi günümüzdeki Kuran’da bu hali ile geçmediğinden, bu
hikayenin 750 yılları sonrasında Kuran materyallarından çıkartıldığını, değiştirildiğini anlıyoruz.
Fakat Şamlı Johannes’in eleştirisine göre, İsmaililer bu yazılarının bir Mamet tarafından
söylendiğine, Mamet’e bu yazıların uykudayken Gök’ten verildiğine inanıyorlardı.
Burdan yola çıkarak, Arap Peygamberi hareketinin 700-750 yılları arası başladığını tahmin
edebiliriz. Piyasada Kuran’ın öncül materyalları mevcut. Fakat henüz tamamlanmış değil, henüz
eklemeler, çıkarmalar, değiştirmeler yapılıyor. Yani; bu materyalların kapsamı henüz açık.
Bu materyalların ismi henüz Kuran değil. Kuran’ın öncülleri henüz sure ve ayetlere
ayrılmamışlar. İsmalilerin bu Hristiyanlık mezhebinin ismi henüz İslam olmadığı gibi, henüz bir
ismi de yok. İsmaililer şimdilik sadece bir Hristiyanlık mezhebinin öğretisini yaşıyorlar ve bu
Hristiyanlık mezhebini temsil ediyorlar.
Şamlı Johannes’in bu eleştirisi, Hristiyanlık mezhepleri arasında bol bol yapılan tartışmaların
bir parçasıydı. 700’lü yıllarda Arap Peygamberi için kullanılabilecek bir Muhammed teriminin
olmadığını biliyoruz. Şamlı Johannes ama, 750 yılları civarında bir Mamet’den bahsediyor. Bu
durumda; Arap Peygamberi Muhammed inancı da 700-750 yılları arasında başlamış olmalı.
Önce bir Hristiyan keşişi veya havarisi olarak Mamet/Muhammed. 750 yıllarından sonra, 8.
yüzyılın sonlarında, 9. yüzyılın başlarında artık bir Arap peygamberi Muhammed’e dönüşmüş
olmalı. Öğretisinin ismi henüz „İslam“ değil. Artık (8. yüzyılın sonlarında, 9. yüzyılın başlarında)
bu Muhammed Hristiyanlık ve Yahudilik inancı öğretilerini yanlış bulan, yeni bir inanç sistemi,
yeni bir din getiren peygamberdir.
En erken bu zaman diliminde, 8. yüzyılın sonlarında, 9. yüzyılın başlarında, bir Arap peygamberi
için bir hayat hikayesi, bir biyografi uydurma/yazma denemeleri başlamış olabilir. Önceleri İsa
için kullanılan muhammad (=seçilmiş/övülmüş) terimi, nihayet Arap peygamberi Muhammed
olarak Arap Yarımadası’nda Dünya’ya gelip arz-ı endam edebilir hale geldi. Bu Muhammed,
kaçan balık büyük olur misali, etkinliğini, 7. yüzyılın başlarında göstermiş olmalıydı, yani 200 yıl
önce.
Bu başlangıç denemelerini tanımıyoruz. Muhammed biyografilerinin, hadis derlemelerinin,
tarih kitaplarının istisnasız hepsi 9. ve 10. yüzyıla tarihlenmiş durumda. Fakat elimizde 9. ve
10. yüzyıldan kalma herhangi bir Muhammed biyografisi de bulunmuyor. Biyografilerin 9. ve
10. yüzyılda yazılmış olduğu bilgisi, 9. ve 10. yüzyıldan yüzyıllar sonrasının eserlerinin verileri.
Fakat bu eserlerin bu bilgilerinin gerçekliği hakkında herhangi bir bilimsel araştırma henüz
mevcut değil.
9. ve 10. yüzyılda büyük bir tarihselleşme/tarihselleştirme akımı başlamış olmalı. Peş peşe
eserler ortaya çıkıyor: Halk arasında bilinen hikayeler Muhammed’e bağlanıyor, yeni hikayeler
uyduruluyor.
Muhammed figürü etrafında uydurulan bu hayali Dünya’nın zenginliğine (Muhammed’in
akrabaları, eşleri, cariyeleri, sahabeleri, arkadaşları, raviler, maceraları, savaşları, kervan
baskınları, hadisleri vs.) bakarsak, bu kadar olayı tek bir insanın, tek bir insan ömrü süresi
içinde yaşamış olması imkansızdır. Bu insan paygamber dahi olsa, bu mümkün değildir. Bu
hayatı yaşamak için, on ve daha fazla insan hayatı kadar bir süre gereklidir. Bu zengin hayal
dünyası bize, zamanın araplarının tarihselleşme/tarihselleştirme çalışmalarına ne kadar önem
verdiklerini gösterdiği gibi, kendilerine kimlik arama çalışmalarının bir kompleks duygusuna
dönüşmüş olduğunu da gösteriyor.
Bu tarihselleştirme çabaları günümüzde de devam etmekte:
● Mesela, günümüzde, internet ortamında dahi yeni hadisler uyduruluyor ve zincirleme
maillerle müslüman alemine duyuruluyor.
● Kuran’da nerede bir peygamber, elçi, sen vs. gibi terimler geçiyorsa, parantez içinde
Arap peygamberinin ismi olan Muhammed kelimesi ekleniyor.

Ayetlerde elçi, peygamber, sen, ve Muhammed

Y.D. Nevo ve J. Koren’e göre Kuran’da İbrahim 79 sefer geçer. Musa 136, Harun 20, İsa
24, Meryem 34, Adem 25, Nuh 33 sefer geçer. Firavun dahi 74 sefer geçtiği halde m Bunun
haricinde peygamber (nabi) 43 sefer ve değişik halleri ile elçi (rasul) 300’den fazla yerde geçer.
Kuran’ın tamamlanmasının 150-200 yıl sürdüğünü bildiğimize göre, bu süre içinde Kuran’a
eklenen ayetlerden, bu sürece paralellik göstermelerini bekleyebiliriz. Mesela ayetler için kabaca
şöyle bir zaman sıralaması ortaya koyabiliriz:
En eski ayetler: Bunlar arabilerin zorla doğuya göç ettirildiklerinde yanlarında götürdükleri
lectionary olsa gerek. Lectionary, kiliselerde kutsal kitapları yorumlamak, doğrulamak,
tasdiklemek için yazılan ve vaiz diye cemaata okunan yazmalardı. Tabi bunlar yazarın kendi
yorumuydu ve lectionary yazarı, yorumunda yanlış gördüğü diğer yorumculara da atıflarda
bulunuyordu. Muhtemelen doğudaki yaşamları esnasında da ellerindeki lectinarylere eklemeler,
çıkarmalar yapmışlardır. Bunlar Süryanice, Aramice ile yazılmış yazmalardı. Bu ayetlerde elçi,
peygamber, sen vs. gibi peygamber ifade eden terimlerle ancak Hristiyanlık ve Museviliğin
peygamberleri, havarileri kastedilmiştir.
7. yüzyılın ortalarında Arapça’ya çevrilen bu yazmalara eklemeler yapıldıysa, bu ayetlerde
geçen elçi, peygamber, sen vs. gibi peygamber ifade eden terimlerle beraber Tevrat ve İncil
tasdik ediliyorsa, burada kastedilen de yine Hristiyanlık ve Museviliğin peygamberleridirler. Bu
ayetler İncil ve Tevratın değiştirildikerini ifade etseler dahi, bu, sadece mezheplerarası tartışma
kültüründen kaynaklanan bir ifade tarzıdır. Bu ayetler henüz yeni bir dinin habercisi değildirler.
Kuran’ın İncil ve Tevrat’a eşdeğer olarak görüldüğü ayetler, artık yeni bir dinin habercisidirler.
Bunlar en erken 8. yüzyılın ikinci yarısında eklenmişlerdir. Ama Arap peygamberi Muhammed
hareketinin başlangıcından dolayı, bir kısmı 8. yüzyılın ilk yarısında da Kuran’a eklenmiş
olabilirler.
Kuran’ın diğer kitaplardan üstün olduğunu ifade eden ayetleri ve Hristiyanlığı, Museviliği,
hristiyanları, yahudileri karşına alan, onları „diğerleri“ olarak gören ayetlerin peygamberi artık
Arap peygamberi Muhammed’dir. Dini ise, içinden çıkmış olduğu dinlerden ayrılmış, kendi
ayakları üzerinde duruyordur. Artık diğer kitapları eleştirebilir, onlar hakkında hüküm verebilir,
inanırlarına hakaret edebilir. Böylesi ayetleri 8. yüzyılın 2. yarısının sonuna, 9. yüzyılın ilk
yarısına tarihlememiz gerekir. Artık Arap peygamberi Muhammed için biyografiler hazırlamak,
yazmak için ortam uygun hale gelmiştir. Artık Arap peygamberi Muhammed bir literatür figürü
olarak Dünya’ya gelebilir.

Kuran’da muhammad terimleri______________________

Başarı suresi 48:29 (Fetih 48:29)

Sure, bir ordu komutanının milleti savaşa yönlendirme konuşmasını andırıyor. Fakat konuşmayı
yapan bir ruhban sınıfı üyesi; bir rahip, bir imam. Her halükarda bir din adamı. Savaşa
gideceklere bahçelerde mükafatlar vaadederken, gitmeyecek olanlara cezalar kesiyor.
Konuşmacı, bedevilerin savaşa isteksiz olmalarından dolayı dertli.
Surede 24. ayette Mekke kelimesi, 29. ayette ise muhammad terimi geçiyor. Kuran’da Mekke
kelimesinin geçtiği tek ayet budur.
Mekke ve Medine 8. yüzyılın ortalarına dek tarihde hiç bir rol oynamadılar. Bu zamana dek
bu şehirler hakkında hiç bir tarihi kayıt bulunmuyor. Ancak 756 yılında, Medine’deki mabetin
yapımından sonra, gözler Arap Yarımadasına çevrilmiş olmalı. Bu tarihten on yıllar sonra bu
bölge genişlemiş, önemi artmış olmalı.
Mekke ismi tarihi kayıt olarak ilk defa 8. yüzyıldan kalma bir İspanyol kroniğinde geçer
(Geschichte der Gothen, Vandalen und Sueben) (754 yılına dek tarihi içerir.). Fakat bu
kronikdeki Mekke Mezopotamya’da, Ur ve Harran arasında, İbrahim’in evinin olduğu yerdedir,
Arap Yarımadası ile hiç bir ilgisi yoktur.
Arap Yarımadasındaki Mekke ise 9. yüzyılın ilk yarısında, Mekkede bastırılan sikkelerle ilk
olarak tarihi kayıtlara geçmiş olur. İlk sikkeler 822 ve 824 tarihlidir. Uzun süre Mekke ismi yine
anılmaz olur. Ve nihayetinde 870 yılında ilk olarak bir altın sikke, 874 yılında ise ilk olarak bir
gümüş sikke bastırılır. Mekke’de bastırılan gümüş sikkeler düzensiz aralıklarla on yıllar boyunca
devam eder.
Önemsiz bir yerde sikke bastırılmayacağına göre, Arap Yarımadasındaki Mekke’nin önemi 9.
yüzyılın ilk yarısında artmış olmalı. Muhtemelen 9. yüzyılın 2. yarısında ise Arap dininin merkezi
haline gelmiştir.
Bu ise bize 24. ayetin en erken 9. yüzyılın ilk yarısında Kuran’a eklenmiş olduğunu bildirir. Eğer
Mekke’deki Kabe bu zaman diliniminde kutsal bir mabed olarak faaliyete geçti ise ve kurban
geleneği fonksiyonunu üstlenmiş idi ise, 25. ayet de ancak 9. yüzyılın ilk yarısında Kuran’da
yerini almış demektir. Çünkü 25. ayette kutsal yer ziyaretinden ve kurbanlıklardan bahsediliyor.
muhammad terimi ise son ayet olan 29. ayette geçiyor. Bu cümledeki muhammad terimini artık
tarihselleştirilmiş bir Arap peygamberi olarak, „Muhammed Tanrının peygamberidir.“ şeklinde
anlarsak, 29. ayet en erken 8. yüzyılın 2. yarısında, muhtemelen ama 24. ve 25. ayet ile birlikte
9. yüzyılın ilk yarısında Kuran’a girdiğini kabul etmemiz gerekir.
Fakat 29. ayet „Övülmüş/Seçilmiş Tanrının peygamberidir.“ diye de tercüme edilebilir. Bu
durumda muhammad henüz tarihselleşmemiş olup, henüz bir sıfattır: İsa için kullanılan bir sıfat.
Öyleyse 29. ayet hem 7. yüzyılda hem de 8. yüzyılın ilk yarısında da, ikinci yarısında da Kuran
materyalları arasına eklenmiş olabilir. Bunu ayetin devamında Tevrat ve İncile yapılar atıflar da
destekler.

Muhammed suresi 47:2

Derli toplu olmadığı için sure hakkında genel bir şey söylemek mümkün değil. Kızgın bir Tanrı
bol bol kendisini över, inanmayanların kafalarını kestirir, cenneti ve cehennemi bol bol betimler,
bağış yapılmasını ister…
Konumuz için önemli olan ilk dört ayeti bir bütün olarak görebiliriz. Rudi Paret’in tercümesi ile:
1. İnanmayıp (çevresini) Tanrının yolundan alıkoyanların işlerini başarısız kılar. 2. İnanaların,
doğru iş yapanların ama ve Muhammed’e indirilene –ki Tanrıdan gerçektir- inanaların
günahlarını affeder ve işlerini yoluna koyar. 3. … 4. Eğer siz … inanmayanlarla bir araya
gelirseniz, (kılıçla) onların boyunlarına vurun.
Paret muhammad terimini Arap peygamberi Muhammed olarak tercüme etmiş burada. 9.
yüzyıl içinde tarihselleşmeye başlayan bir Arap peygamberini göz önüne aldığımızda, böyle
bir tercüme prensip olarak elbette mümkün. Bu durumda ayet 9. yüzyılın ilk yarısında Kuran’a
girmiş olabileceği gibi, daha büyük bir ihtimalle 9. yüzyılın 2. yarısında Kuran’a girmiş olduğunu
düşünebiliriz. Fakat 2. ayette geçen ve sadece „Muhammed’e indirilene“ inanmakla „günahların
affedilemesi“ prensibini, Arap peygamberi Muhammed ile bir arada düşünmek pek mümkün
değil.
Ayette geçen muhammad terimi Övülmüş/Seçilmiş (= İsa)olarak anlaşıldığında, Övülmüş/
Seçilmiş’e indirilen ve Tanrıdan gerçek olan şeyi, başka bir ayette, mesela Meyrem suresinde
(19:30) daha belirgin kelimelerle ifade edilmiş bir halde bulabiliriz: Meryem suresinde, henüz bir
bebek olan İsa; verdi ve beni peygamber yaptı.Ben Tanrı’nın hizmetcisiyim. O bana der. Tabi
Kuran’da Tanrı’nın birisine yazıyı vermesi olayı sadece İsa ile sınırlı kalmıyor. Kuran’da benzer
anlatımlar Musa için de kullanılıyor.
Sonuç olarak, bu suredaki muhammad teriminin Övülmüş/Seçilmiş olarak anlaşılması gerekir.
Bu durumda; Övülmüş/Seçilmiş (=muhammad) suresinin (Sure 47) 2. ayeti 8. yüzyılın 2.
yarısından önce bulunmaktadır Kuran materyalları içerisinde: Arap peygamberinin henüz tarihi
bir şahsiyete büründürülmediği, Kuran materyallarının henüz bir lectionary olduğu, ve Arap
inancının henüz bir Hristiyanlık mezhebi olduğu zamanda ve ortamda.
Gruplar suresi 33:40 (Ahzap 33:40)

Gruplar suresini de genel olarak tanımlamak mümkün değil.


Ayet 6’da garip bir cümle var: Peygamberin eşleri sizin annelerinizdir.
Surenin 37. ayetinden 40. ayetine kadar olan bölümü bir bütün olarak görebiliriz. Bu ayetlerde
anlatılan: Peygamber üvey oğlu Zeyd’in ismi bilinmeyen eşine gönül vermiştir. Tanrı ise o
kadını, Zeyd boşandıktan sonra, peygambere verir. İnsanlardan çekincesinin gereksiz olduğu
bildirilir, çünkü „Tanrı daha önce gelip gitmiş olanlarda da böyle yapmıştır.“ Nihayetinde 40.
ayete göre, „Muhammed sizin kocalarınızın babası değildir. O Tanrı’nın elçisi ve peygamberlerin
mührüdür.“
Peygamberlerin mührü terimi son peygamber anlamında kullanılıyor. Ayet 40’daki
muhammad artık gerçekten Arap peygamberi Muhammed’dir. Artık tarihselleşmiş ve Seçilmiş/
Övülmüş’lükden (=İsa’lıkdan) kurtulmuş olan Arap peygamberi Muhammed’dir. Araplaşma/
araplaştırma akımının sonucu olsa gerek, araplar peygamberlerine son peygamber olma
görevini de yüklemişler.
Gruplar suresinin 37. - 40. ayetleri, Muhammed’in artık tarihselleşmiş olduğu bir zamanda, 9.
yüzyılın başlarında veya ortalarında Kuran materyallarına eklenmişlerdir.
Bunu, sure içinde bir bütün oluşturan 3 ayette de (ayet 50-52) görebiliyoruz. Bu ayetlerde Arap
peygamberinin ismi tekrar geçmese de, ona çeşitli kadın grupları ile evlenmeye müsaade
verilir. Sahip olduğu köle kadınlar ise ona her zaman serbesttir. Sadece ona özel olmak üzere,
kendisini ona hediye etmek isteyen kadınlarla da evlenmeye izinlidir. Bu izin özel olarak sadece
Arap peygamberinedir. Başka kimseye değildir. Bu kadınlara nasıl davranacağı ise sadece onun
keyfine bırakılır.
Ayet grubu 50-52 ve muhtemelen 50-59 numaralı ayet grubu da, çok sonraları, Arap
peygamberi Muhammed ile beraber Kuran materyallarına girmiş olmaları gerekir. Çünkü bu
ayetlerde, Hristiyanlıkda ve Musevilikte normal sayılmayan (en azından, dini bir kural olmayan)
evlilik kuralları mevcut.
Bütün bu ayetler Siyer anlatımını hatırlatır olduğundan, Siyer’in yazılmasından kısa süre önce
Kuran materyalları arasına girmiş olmalılar.
Muhtemelen bu evlilik kuralları ve kadınlar için konulmuş davranış kuralları araplar arasında
zaten mevcuttu, fakat Hristiyanlık ve Musevilik ile çelişiyordu. Bu yüzden hristiyan araplar
sıkıntı çekiyorlardı. Tarihselleştirilen bir Arap peygamberi, onun kutsal kitabı, ve artık onun
Hristiyan olmayan „yeni dini“ sayesinde bu Arap geleneği “dini bir günah“ olmaktan kurtulmuş
oldu. Başka bir ihtimal ise, halk arasında anlatılan (gerçek veya efsane) bir Arap şeyhinin
evlilik maceraları Kuran materyallarına girerek, ahlaki bir Arap normu haline geldi. Tabi başka
ihtimaller düşünmek de mümkündür.

İmran’ın soyu 3:144 (Al-i İmran 3:144)

Rudi Paret’in tercümesi ile


144. Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce (başka) elçiler gelip gittiler. O eğer
(kendiliğinden) ölürse veya (savaşta) öldürülürse, geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse,
(bununla) Tanrı’ya zarar vermez. Ama Tanrı minnettar olanları mükafatlandırır. 145. Kimse
ölmez, sadece Tanrı’nın izni ile ve öngörülene (yazıya) göre. …
Paret yazı terimini öngörülen olarak tercüme etmiş burada. Paret’in parantez içi eklemelerini
kaldırır ve muhammad terimi yerine Seçilmiş/Övülmüş yazarsak, ayet şöyledir:
144. Seçilmiş/Övülmüş sadece bir elçidir. Ondan önce elçiler gelip gittiler. O eğer ölürse
veya öldürülürse, geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse, Tanrı’ya zarar vermez. Ama Tanrı
minnettar olanları mükafatlandırır. 145. Kimse ölmez, sadece Tanrı’nın izni ile ve yazıya göre.

İmran’ın soyu 3:144’ün ilk 2 cümlesi, Sofra/Masa Suresi 5:75’de de hemen hemen aynı
kelimelerle geçer ve ayrıca o elçinin ismi de verilir: İsa.
Sofra/Masa Suresi 5:75: Meryem’in oğlu İsa sadece bir elçidir. Ondan önce (başka) elçiler
gelip gittiler.
Öyleyse İmran’ın soyu 3:144’de geçen muhammad terimi, Arap peygamberi Muhammed değil,
muhammad’dır, yani Seçilmiş/Övülmüş’dür. Geçek ismini söylersek, Meryem’in oğlu İsa’dır.
Hristiyanların peygamberi İsa.
Aynı surede geçen ve o gelip giden elçilerin söylediği „Rabbimiz! Suçlarımızı bağışla…“ (3:147)
sözleri, hristiyanların dillerinden düşmeyen pederimiz duasını andırıyor.
Zaten İmran’ın soyu suresinde bol bol Tevrat ve İncil’den bahsediliyor, bir çok yerde de Meryem
ve İsa bahsi geçiyor: Meryem’in İsa’yı dünyaya getirme macerası uzuuuun uzun anlatılıyor, İsa
vaizlere başlıyor, havarileri ile tanışıyor, Tanrı İsa ile konuşuyor, İsa Adem gibidir vs. vs. vs. vs.
Bazı yerlerde İsa ismi verilmeden bir elçi ve bir hizmetci’den bahsediliyor.
İmran’ın soyu suresinde bir çok ayette geçen ve diğer kitapları doğrulayan yazı, elde
bulunan Kuran materyallarından başka bir şey değildir. Bu ise vaizcilerin sık sık kullandığı bir
lectionary’dir.
İmran’ın soyu suresinde 55. ayetinin „“Ey İsa! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim.
Seni kendime yükselteceğim.“ cümlesi Yükseltme Hristiyanlığı’ndan başka bir şey değildir.
Yükseltme Hristiyanlığı: İsa önce ölür/öldürülür. Sonra Tanrı’ya yükseltilir. Böylece İsa tanrısallık
özelliğini kazanmış olur.
Enkarnasyon Hristiyanlığı: İsa enkarne olmuş Tanrı olarak dünyadadır.
İmran’ın soyu suresinin 144. ayeti (muhtemelen 147. ayete dek), muhammad teriminin Seçilmiş/
Övülmüş anlamıyla anlaşıldığı ve İsa için kullanıldığı zaman diliminde mevcut olan Kuran
materyallarında bulunuyordu. Yani 7. yüzyıldaki Kuran materyallarında.

Sonuç

Kuran’da sadece 4 yerde muhammad terimi geçer.


Sadece 1 ayette (33:40) muhammad terimi Arap peygamberi olan Muhammed’dir.
Diğer 3 ayette ise (3:144, 47:2 ve 48,29) muhammad terimi Seçilmiş/Övülmüş anlamıyla
kullanılır. Bu Seçilmiş/Övülmüş kişi hristiyanların peygamberi olan İsa’dır.
Eşzamanlı diğer bütün tarihi artefaktlar ne bir Arap peygamberi Muhammed’i tanıyorlar ne de
yeni bir din olarak İslam’ı. Bütün bu tarihi eserlerin bize verdiği bilgiye dayanarak şunu rahatlıkla
söyleyebiliriz:
● Arap peygamberi olarak bir Muhammed hiç bir zaman yaşamamıştır. Arap peygamberi
Muhammed, önceleri Hristiyanlık peygamberi İsa için kullanılan muhammad, Seçilmiş/
Övülmüş anlamında bir terim iken, arapların kimlik arayışları sürecinde ve 8. yüzyılın
ortaları ile 9. yüzyılın başlarında ve anlamı değişerek/değiştirilerek yaratılmış bir literatür
figürüdür.
● Bir din olarak İslam 7. yüzyıldan 8. yüzyılın ortalarına kadar henüz mevcut değildi.
Bu süre içinde İslam‘ın öncülleri bir Hristiyanlık mezhebidir. Bu Hristiyanlık mezhebi
kendisini 9. yüzyıl civarlarında yeni bir din olarak görmeye başladı.
● Kuran 7. yüzyılda veya daha önceleri bir lectionary olarak yazıldı. 7. ve 8. yüzyıllarda
yapılan eklemeler, çıkarmalar, değiştirmeler ile ve ancak 2 yüzyıl gibi bir sürede son
halini alarak, İslam dininin kutsal kitabı görevini üslendi.