Ücra

39

İki Aylık Şiir Dergisi Ocak - Şubat 2011
ISSN: 1309-145X

Heft - Endam doktrin*
insanların her yerde aynı olduklarını öğrendim; hayvanlar gibi açgözlüler. küçük kasabalarda 1 sadece biraz daha başarısızlar… rüzgârda kendi ağına nasıl dolaşırsa örümcek, kar örtüsünün hayal biblolarından gerçeğini (bir truva atı ve küstah yalanlar!) korkunç küçük bir oyuna kalbi boyunca gözyaşlarını geçerken çıkardığı ses - özlemek, daha güzel yapıyor her şeyi şüphe kusmuklarında boğulacak olsalar duracağım, en lekesiz! yarıklarından duvarın aktı teorilerim, sanırım kördü masa çekmecesinden arşivler! oysa içten dışa çürümüştü toplum bilinci yarıklarından sızan özgürlüktü göz, mekanik, fazla doğru metanet, --zamansız ve soğuksun! benimle alay et istersen, sana bir ders vermem gerekecek! işliyordu sallanan elma gibi sapında dünyayı, önyargı. daha iyi bir yer düşünecek köpekler, (bu, korkarım hiç olmaz tasmayla… ) örnekleme tek bir cevap verdi: bir tür dengeleyici değildi ülkenin unuttuğu ahlâki bilinç, doğrusu (söylemem gerek) : insanlar arasındaki yüzden kurtulma zayıflığı. eğer bir kasabanın olmaması dünyayı daha iyi bir yer yapacaksa, burası orası! 2 Konsinya’nın üstüydü Beş ay dörde çalıştım Biz alıştık üçlüye Hınt acar etti tüydü Feleksiz, koca dessas Hacamatlan iş kurdu Sevelim mi kurdunu Kem yürüttü, bel kırdı Dişsiz köpek peçizde Carcur saydı topuna Üç tayıncı dümbelek Peçetem dört katına Cüce Nil’in eti ne! Göz kaş barut yarası Görmedim, neme gerek Astar arası mebzul Mazotsa bizden bebek Ne demek sırtım soğuk Çık sen, çıkar üstünü Fendimiz ki punduna Derdim sanki! kendine! Vur tırkazı, aç döşek Hem sımsıcak çabucak Rappadak randevusu Gün suyum çiçektozu Damız aygırı dölcek Örtündüm gözü pörtlek Ayak dola tekime Yaş otlak: enek, binek Akıma is belendi Heşt denendi puşt işi Hem alazdım hem uzak Göz karası! kan gördüm Aldım göze, kabza buz Namusumuz namlıydı Horozla indi sokak Mehmet Mümtaz TUZCU

A. Emre CENGİZ

İKİNCİ YENİ’Yİ AŞMANIN TÜRKÇESİ
Murat ÜSTÜBAL Giriş.
Son yıllarda İkinci Yeni üzerine yapılan tartışmaların aşma veya 'kuşatmayı yarma' üzerine yoğunlaşması tesadüf ya da poetik hırs olarak görülmemelidir. Bu aşma meselesi değişik kesimler tarafından dillendirilip, bazı kesimlerce de reddedilince tartışma çok boyutlu olarak sürmektedir. Doğal olarak aşmanın niteliği ve özelliği üzerine yapılan her vurgu meseleyi daha da çetrefilleştirmekte. Fakat bu karmaşa içinde meselenin bir şiir meselesi olduğu ve şiir örnekleri üzerinden tartışmanın yürümesi gerektiği her nasılsa ihmal edilmiştir. İşte bu metin dolayımında, İkinci Yeni şairlerinin şiirleriyle onlardan sonraki kuşakların ve dolayısıyla günümüz şairlerinin şiirlerini dönem ve yapı olarak inceleyerek İkinci Yeni eksenli tartışmaların biraz daha berraklaşacağını umuyoruz. Ama önce değişik dergi çevrelerinde dillendirilen düşüncelerle ilgili bazı açımlamalar yapmak şart görünüyor. Fazıl Baş'ın Mahfil'in 18.sayısındaki ( 16 Mayıs 2008) yazısı meseleyi daha çok Ahmet Güntan'ın Heves-16'daki “Parçalı Ham-17. Kimlik Katili” adlı şiirine odaklıyordu. Şiirde Güntan'ın 'İkinci Yeni artık kalabalığa mal oldu' şeklindeki gözleminden referans alan Baş, görülüyor ki, İkinci Yeni şairlerinin sosyalleşmesinin ve şiirlerinin tüketilmesinin getirdiği haklı kaygıyla, yeni olanakların geliştirilmesinden yana olduğunu dillendiriyordu. Ama gerek Güntan'ın Fayrap'ta konuyla ilgili yaptığı açıklamalarını gerekse de Baş'ın Efe Murad'a verdiği yanıtları içeren yazıyı Mahfil'deki yazıyla birlikte hizaladığımızda görünen tablo daha çok neo-epik ekseninde bir aşmayı öngörüyor. Bu aşma daha çok Mehmet Âkif'in 'sözüm odun gibi olsun ama hakikat olsun' şeklinde özetlenebilecek İkinci Yeni'nin kat ettiği tüm mesafeleri değilleyen bir şiir düşüncesinden güç alınca Güntan'ın yaptığı itiraz yerine oturuyor. Çünkü Güntan İkinci Yeni estetiğini kendi adına reddettiği için bir aşmadan bahsedilemeyeceğini daha çok İkinci Yeni estetiğini yaran bir huruçtan dem vurduğunu söylüyordu Fayrap-11'deki (Kasım 2010) yazısında. Güntan'ın huruç iddiasıyla inandığı sanatsal kodlara vurgu yaparken kendini İkinci Yeni'nin kodlarından ayırması doğal karşılanabilir. Elbette kendisinin de söylediği gibi seçimi siyasidir tıpkı Fazıl Baş'da olduğu gibi. Bu seçim ya da itiraz daha çok yılışık sözün hükümranlığını yok etmek üzerine kurulu. Yani yılışık söz olarak gördüğü iki kelimenin çakımından (imge ya da metafordan) ibaret olan sözün yok edilmesi esasına dayalı olan anlayışını iphamın iktidarının sonlandırılması ile eşdeğer görüyor. Fakat burada iphamın imgeyle eşdeğer olup olmadığı ya da iphamın iktidarının niceliği ve niteliği yeterince 2 tartışılmıyor. Halbuki madem edebiyat dışı ölçütleri dikkate değer görüyoruz; o halde güncel örneklerin üzerinden meselelere bakılması şart. Sözgelimi, başbakan'ın bir anıt için kullandığı “ucube” nitelemesi tam da Güntan'ın ipham kelimesiyle koşutluklar içermesi bakımından ilginçtir. Aslında iktidarda olan soyut ve metaforik olan mıdır, yoksa tam tersine tüketim kültürüne ve politikaya hazır malzeme olan alelade, kaba, düz ve pornografik olan mı? Anlaşılıyor ki Güntan meseleleri kendi reklamcılık geçmişinden referans alarak çözmeye çalışmaktadır. Elbette, reklama malzeme olan bazı içi boşaltılmış imge ve metaforlar metalaşmayı ve onun tüketim kültürünü azdırmıştır. Zaten bizim de bu fetişleşen imgelerle ve onu temsil eden imgecilikle ilgili saptamalarımız bu yönde. Fakat imgenin kapalılığını bir tahrik olarak gören tam tersine kapitalist anlayışın kendisidir. Kapalılık diye bir şey yok aslında. Buna neden olan düşünce daha çok zihnimizdeki her şeyi hazır ve nazır görme şartlanmasından ve kolaycılığından başka bir şey değil. Bir tür otomatiğe bağlanmış robotek insanının beklentisi. Üstelik öyle bir kültürden bahsediyoruz ki kafası politik sloganlarla iğdiş edilmiş ve ülküselliğin şartlanmasında bir kütle. Böyle bir kitle ya da kütleye önerilmesi gereken algısal ve dilsel kodlarını kıracak tabii ki meselesi de olacak yeni bir estetik anlayış. Ama şiir her şeyden önce bir dil meselesidir, politikliği de ona içkindir. İmgeyi modern olanla özdeşleştirmek ise bu anlamda kolaycılık gibi görünüyor gözümüze. Modernizm kurban edilecekse bunun imge üzerinden değil imgecilik üzerinden yapılması daha uygundur. Zira modernizmin başlıca argümanı çerçevelemek ve mitler kurmaktır. Burada çerçevelenen imge değil imgecilik, kavramsallaştırılan da odur, mitleştirilen de. Ve modernizmde her şey karşıtıyla daim olduğu ve bir rasyonel aklı da içerdiği için, onun karşısında konuşlanan 'imgenin ölümü' argümanı da, popülist ya da neo-epik adlandırması da modernist kalmaktadır. Modern olan kendisini ve karşıtını aynı anda içerir. Arslanbenzer'in dramı da çelişkisi de bazı modern kavramları diğer modern kavramlardan ve anlayışlardan seçmeye çalışması. Oysa modern olan, büyük-anlatı'dan kopmadığı sürece aynı döngüye yeniden düşmekten başka bir sonucu olmayacaktır meselenin. Öyle olunca postmodern bir halk söylemi oluşturmanız büyük-anlatıya hizmet eden yeni bir söylemsellik kurmaktan başka bir anlam teşkil etmiyor. Çünkü postmodernizm, modernizmin tersine, seçip ayıran ya da hiyerarşi kuran değil, yatay birliktelikleri öneren, bir anlamda burjuva demokrasilerinden bağımsız radikal demokrasiyi öngören bir değerler bütününü kapsar. Popülist ya da neo-epik şiirin kök arayışı da çizgiselliğiyle

kendi büyük-anlatı'sından kopmuyor ne yazık ki. Üstelik sorunlu bir yapı içeriyor. Namık Kemal'den Mehmet Âkif'e oradan da kısa yoldan Turgut Uyar'a gelmek ne mümkün! Yeri gelmişken söylenmeli, ilgili kesimlerce dillendirilen Turgut Uyar'ın altmışların sonu ile yetmişlerin başında epik şiire kaydığı yönündeki iddialar yetersiz ve fırsatçıdır. Çünkü daha sonra bu çalışmada da gösterileceği üzere, bahsedilen dönem içinde görülen değişikliklerin şiirinin genel anlayışı ve estetiğini fazlaca etkilemiyor; epik bir eksen kaymasından söz açmak zor. Uyar'ın şiirinde elbette o dönemde sosyal ve toplumsal olgular ayrı bir çerçeve oluşturmaktadır. Fakat bu genel estetik yapıyı çok fazla değiştirmediği için sadece izlekseldir, yoksa epik bir şiir anlayışına kayış söz konusu değildir. Ayrıca, izleksel etkinin dönemsel koşullardan kaynaklandığını eklemek gerekir. Zaten baştan beri Uyar'ın şiirleri ne köksüz ne de tarihsizdir; Türkiyem'den, Dünyanın En Güzel Arabistanı'na ve ötesine geçin şiir içi dilsel yapılar kendi kök, tarih ve politikalarını taşırlar; ama bunu güncel ve verili dilin alışkanlıklarıyla yapmazlar. Bunu tarihin reddi olarak değil resmi tarihin reddi olarak okumak akıllıca olacaktır. Ancak Turgut Uyar'ı Namık Kemal ve Mehmet Âkif'i de kapsayan bir söylemsel sanat anlayışı savunusuyla tezgah üzerinde tutmak mümkün görünmüyor! Dolayısıyla popülist ya da neo-epik şiirin temsilcileri için aşılan İkinci Yeni değil Birinci Yeni'nin anti-estetik anlayışından başkası olmuyor. Üstelik Birinci Yeni'yi aşarken alınan mesafenin Toplumsal Gerçekçi şiir ve Beat Generation birikimi etkisiyle katedilmesi kayda değerdir. Elbette Efe Murad'ın tartışmaya açık “İkinci Yeni'yi Aşmak” adlı yazısı Heves dergisi'nin 26. sayısında (bitiş sayısıAğustos 2010) yayınlanmasaydı belki de tartışmalar bu seviyeye gelmeyecekti. O yüzden cesur çıkışları bir ölçüye kadar desteklemek mümkün. Ama tabii ki, Efe Murad'ın uçlar arasında fazlaca salınım gösteren düşüncelerinin bir gerçekliğe oturuşu şiirsel örnekler üzerinden sağlansaydı mesele daha açık bir şekilde anlaşılacaktı. Oysa Efe Murad, aşma mevzusunda şiirleri yerine yazıda adı geçen şairlerin isimleri (Heves şairlerinden kendisi de dahil olmak üzere Ahmet Güntan, Ömer Şişman, Ömer Aygün, Franko Buskas, Murat Üstübal) üzerinden bir yaklaşım sergileyince mesele daha da yüzeyde tartışılmaya başlandı. Hele biçim-biçem ve içerik üzerine sarf edilen spekülatif ve aforizmatik sözler örneklenme ihtiyacını daha da arttırdı. Burada Ali K. Metin'in Fayrap-35'teki (Ocak-2011) “serbestleşme poetikaları çerçevesinden 'somut'a bakış” adlı analitik yazısında derinlemesine girdiği biçim-biçem- içerik veya anlam mevzularına girme niyetinde değilim. Daha çok pek denemediğim bir şekilde İkinci Yeni ile günümüz şiiri arasındaki aşmayı ya da kopmayı metinler üzerinden göstermeyi deneyeceğim. Zira, metinleri kör nokta haline getiren her çalışma manipülatif ve politik kalacaktır. Efe Murad'ın metniyle ilgili son olarak söylenmesi gereken, metnin Güntan'ın söyleminden yola çıkarak birinci modern ile ikinci modern arasında tasnif yaparken bile kendi çelişkisini içinde

barındırmasıdır. En başta ikinci modern diye ayırdığı grubun temsilcilerinin (Celan, Pound, Beckett, Bernhard, Burroughs, Gombrowicz, Krsznahorkai) Murad'ın dillendirdiği benmerkezcilik ve Güntan'ın sabitlediği ipham'dan ne kadar ayrık oldukları hiç tartışılmamıştır. Üstelik ikinci modern grubu postmodern tanımıyla bitiştirmeye çalışması kök ve köken arayışlarıyla olsun tasnifleriyle olsun çelişmektedir. Postmodern döngüsel ve parçalı yaklaşımların Namık Kemal'den günümüze yenilik mitiyle kurgulanan edebi bir çizgisel tarih ve geleneğe ne kadar izin verdiği tartışmaya açıktır. Ali K. Metin de Fayrap'taki yazısında benzer şekilde Efe Murad'ın yazısının postmodern bağlamından soyutlanarak değerlendirilmesine yönelik itirazını dile getirmiş. Bizim anlayışımız ise daha çok yaşamsal gerçekliğin şiirsel gerçeklikle bileştiği yerde kuruluyor. Yaşamın öte bakış ve yordamlara ihtiyaç duyduğu noktada şiir de bu ihtiyaçlara karşılık gelecek yeni poetik yapıları kurgulamak zorunda kalıyor. Yoksa mesele imgeyi kovmak, lirizmden kurtulmak, gelenekten kaçmak veya dilin klasik kalıplarını kırmak gibi bir şartlanma değil. Doğal olarak ilginin İkinci Yeni'yi aşmaya yönelmesinin en büyük nedeni İkinci Yeni'nin Türk şiirinin doruğu olmasıdır. Çünkü o doruğa ulaşıldığında hem Türk şiirinin geçmişini hem de geleceğini çok daha net bir şekilde sezme olanağı ortaya çıkıyor. Kaldı ki, Ali K. Metin'in Hece dergisindeki bir yazısında belirttiği gibi İkinci Yeni şiiri varoluşsal öğeleri estetize eden bir şiirdir daha çok. Çağının etkin akımı Varoluşçuluk İkinci Yeni'yi de içten içe etkilemiştir. Ama artık günümüzün yeni dünyevi tehditleri (küresel kapitalizm, teknoloji, tüketim toplumu, gösteri toplumu ve görsel faşizm vs.) karşısında oldukça 'içkin' ya da statik kalmaktadır İkinci Yeni'nin evreni. Turgut Uyar'ın Kayayı Delen İncir' indeki 'Sibernetik' ve Cemal Süreya'nın Güz Bitigi'ndeki 'Bilgisayar Olarak' şiirlerine bakıldığında bu daha net olarak görülebilir. İki şiir de yüksek şiirsel değerlerine rağmen yeni nesnel şartlara içkin ve varoluşsal yaklaşımlarla girilemeyeceğinin işaretlerini vermiştir. Ve kanımızca, İkinci Yeni'nin yüksek estetik düzeyini kabul edip onun üzerinden onun sınırlarını aşacak hamlelere ihtiyacımız var bizim. Bu aynı zamanda en tutarlı ve gerçekçi yöntem olarak görünüyor bize. Zaten Derrida'nın mevcudiyet metafiziği dediği kavramı ifade aracı olarak kullandığımız yaklaşımlarımızda böyle bir aşırılaşma üzerinden bir aşmayı kast ettiğimizi Ücra35'deki (Mayıs-Haziran 2010) “İkinci Yeni'yi Aşmak” adlı yazımda belirtmiştim. Haliyle, İkinci Yeni şiirini klasikleştirecek, daha fazla istismar edilmesini engelleyecek ve onu hak ettiği estetik değerde tutacak bir girişimdir bu. Yoksa Baki Ayhan T.'nin dediği şekliyle hiç de hayal edilebilen son ufuk değildir İkinci Yeni'yi aşmak. Türk şiiri elbette İkinci Yeni'ye mahkum değil, ama onun değerini teslim etmeden de herhangi bir adım atmaya hiç niyetimiz yok. (devam edecek) 3

YOKLUK İÇİNDE VARLIK: VAR
var var varvarvarvavr var….var var var var var var var var var v a rr av a r var var var var var var var var var yine var yine var yinelemeler var var var sana var ona var eh buna da var var var kafamın var içinde var bomba bomba var infilak var var aç var korkma var korkma var doygunculuk bu resmen var var hadi var söyle ne var vay babasını var var var beyin var pekmez var ımm çok güzel var var yala var yala var var v a r var var bitmez var mezmez var biter bir gün bu acılar var var ha var ha yok var sentez günlüğü var var yasak var durma var kenarda var var hastirin var avucumun var içinde var var şu tepede v va var vvrrr ne sandınız var var kocağlan var yarına var uyan gençlik var var bugün var yarın var da yok var var yakalarsam var elim cebimde var bişeyok var var nan nik var nanik! sana kimse inanmaz var var altın var mendil salladım var koş koş var var ağanın elinden var tutulmaz eşek var var zeki aynı var zamanda var ahlaklısını severim var da var bok var gittin da var elim kanıyo var var bi va iki va gelmesine avradın var var geçenlerde var deprem oldu la hissettiniz mi var vAr v A RRR daVaR rAv vra vra arv var var san var öylese var düşün teklifimi var var düşünüyorum var uçuyorum güvercinler var var ayağımda var beş göz var var yok var yok var çık dışarı var öylese varım var düşün var ey ey! var var bla bla var off! kapat kitabı var var hayat bomkoş var varvarvarvarvarvarvarvravararvvravarvravravravvarvarvarvara var var var var MUTLU KILLAR SEVGİLİM var var var Varvarvarvarvarvarvarvravararvvravarvravravravvarvarvarvar var var ahh bu koşu bantları ve yel kovan akrep… var var var var var var var var…. var var var var var var varvarrv var

Servet TURAN

aşkın regresyon
Ayşegül TÖZEREN

tozu hayvan
sıska su basıncından boşalmış,koparılmış hizmet sektöründeki vatansever jilet paslardan paslardan bir parıldama kurtarılmamaya yüz tutmuş bir epik kokla!kızıl olmayan süvari yala! kömür esanslı topçu ; "artillery" orgazm. bana saydam topraklar çırp demir bir kot taşlanmamış(öteki hastalıklar yoktur) sert petrolller baldırlarımızı morartıyor tırnaklarımızda burunumuzda kozmonot kıllar orağa evriliyor pirinçten çekiciyle çatlayacak olan. bir kıl yetişirse bir tırnakta, sarıya olan düşkünlüğünle kılcal yanaklar dört köşeli buruna bir kremden şanti. susalım şimdi demir bir kot konuşuyor katana bir memeden daha hayırlı. konuşalım kot bir meme susuyor. kırımlarından o kırmızı turuncu davut( yoksa babi yar mı demeliydim?) kıymalarım dalgalanıyor . saman etek pembe. inek pembe sidikli süt. kırılmış ayağınla bana eşlik et! enlembacak. çengelli iğne seven bir kot konuştu; "ses telimin çengellendiğine ya da havalara doğru kemiklerini savurduğuna dair söylentilere kulak verin onlar yeni bir gerçeğin ,gerçeğin yenilgisinin yamasına doğru seyirtiyorlar ceketinizin rengini değiştirir korkutur onları taşlı bir kot, bir beyaz bir kömür bir çengel bir montofon hollandalı”

Ozan YILDIZ 5

Pınar Selek'le dijital tuşlamalar
Beraat! Akıl ederek basmayıF5: davranış güncellemesi, duruşmayla yeniliği baştan yırtanhazlediş F5: yamuğun iç açılarında yürüyüş eğiren eylem kökü duyabilirim beni ondan ayıran suç beyi, uyarabilirim uyamam, ataya âtıl basıncı liyâkatladozajlayabilirim mesleki cazibeyi bâtıl kılacak kifayeti basabilirim amargide beynime basılınca nabız tutabilirim beynamaz, hayır, çünkü hayra alamet alamet! çünkü farikası erkil ataya dönüş hıyaneti baştan refreşleyebilirim, bilirsin röfle verenim öz verileyebilirim atanın ölümünü, bölümünü mersiyeye zati sunguru şapkaya tıkıp içinden feminist feministin ideayla zumlanmasından post-feminist büyütüp uyuşturabilir nefs ile nefisi dilimin kenarı Ctrl+c Pınar Selek'le bir dakika, günler sonrasına sıra, sırası mı yargı bağımsızlığını sıraya koymanın ara (on dakika) yanısıra bir kelam kırmayı başarmak, dilini uyuşan kenarından salyayla ısırmak, Pınar Selek'le her saat başı, idama tahakküm olmak hakkımı halkımdan alamamak haklımdansa hiç geçinememektense emekli olmak erken tahayyülden yeniden hizaya sokulmak şeriatın kestiği parmakla rüyayı görüp yememek aşırıya çıkma kabusunda mental retarde bir mimetik olmaya özenenlere hitap: tutanak okunurken gözlerinizi klavyeye çevirirseniz tuşlayışını fark edebilirsiniz mülkün temelinin bakıyorum da Capslock olma zamanı ilan ediyoruz failin tecrübesini saati sorup duran erbabın zamanı tanrı da müvekkilin süresi azrail mi hızır mı caps are lock and time is over Cleanhandsoverthesecondhand: temyiz dolabında kilitli mümeyyiz AltGr+€ : bedenin değerini pekiştirmek adına avroya geçmeliydi tüm sinir kavşakları (silinmeli nöronların ritmi bellekten avroyu seçmeli parmak kaldırtan refleks serbest bölge değildik şuurumuzda) bundan böyleyim gölgesel olarak tacir aslıma hayır kurumuyum hatırlı muhacir grafiksel olarak imayım dilin imanında vaziyeti tersten ayıran hoyrat Shift kaydıkça kayırılan gayya kayranın link verdikçe dikkati dağılıyor öte beri biliyor kürsüdeki ezberi kalem kırılsa da kelam kırılmaz. Murat ÜSTÜBAL

DEMİR PERDE
saman üstü doğurdu anam beni kötü yazımı majüskül yapmak için çok çalıştım okkalı divitle çinili boya hep dökülürdü sırama. kaşların çeğmeli yüreğimin üstüne bir yıldız aralığınca yakın tarihle coğrafyam nasıl uyum sağlasın biri kanatır diğerini kanımı akıtır denize. kayaların gölgesine sakladım başımı cıfıt mermiler sıyırdı tek kaşımı. yere düşmeden önce oyuklar açıyordu taşa tüfeğin gözünü suya soktum pusuların içi dışı paslanır akıp giden nehirleri çağır doğuma hazır dağın eteğinde güneşi biraz oyala. savaşın sıcağı soğuğu bir yudum su değil sofralara çağırdım kızı kızanı korkularım es eslerin çoğulu pes pesleri soktular fırınlara acıdı ak denizin tuzu ya işte böyle yafta. Mehmet RAYMAN

aksine ayna
aynasında günbatımları parlak mızrak göğe batmış levrek yaprak titredim filizlenmiş buhurdan köpeği yaladım bakır kalaylasa toynağı kırık at aksak porsuk yüzgeci dal dalın uçunda zindan ona benzemek benzeşmek yürüse su şaşkınlıkla basılan zaman çıkma bir daha… Mitat ÇELİK

Bitirme Davranışı
Suzan SARI

ADLAR
Oh Evet Ne Kötü Bir Gün Bir Çocuk Gibi Yitiyoruz Anne Adını İmleyip Kaidesinden İniyor Heykel -Bölünüyor Işık Epeski Düşüyoruz Birden Kasvetli Silahlar Üretiliyor Kentte: Yalnızlıktan Doğuyor Büyü Bir Kediyi Kemiren Dudaklarıyla O Müthiş Kalabalık Öpüyor Saçlarından Geceyi En Hızlı Ölüyorlar Sonra “Yalnız Onların Adı Bir Çığlığa Verildi”* Bir Renge Dönüyorum Koklayınca Kötücül Tini (Tedirgin Duvarlar Örüyor Işık Erirken Kentsel Büyü En Ürkek Adımlarıyla Bir Örümcek Dağılıyor Aramıza Oh Evet Epeski Görüyoruz Onu)
(*) Bilge Müzik Kutsal Ebe

Serdar ÇAKICIOĞLU 7

DADAKÖY
Orda BirKöy VarUzamda
Sevgili Cravan
Kervan karawane (bağlaç yok) sevgili karavan, sen günlük değilsin, beni buradan alıp başka bir yere götürecek bir şey de değilsin. geçmiş yok demiştim. bellek hanım'ı öldürdük, lethe ırmağına attık. böylece sürrealizm hiç doğmadı. doğsaydı ne olurdu can arp? doğamazdı canım karavan ben onu metotreksatla düşürürdüm, ru-486 ülkemizde satın al-ınamıyor. oysa her akımın düşük hapı bu ülkede satılır arp. - sürrealizm doğdu can. (sadece biz rüya görmüyorduk) (oysa bizim sembollerimiz boldu. yıkıp, bilinçaltı atölyelerinde yeniden yapardık) (tesadüffff... (gülümse çekiyorum can, işte senin anladığın sürrealizm alt ve üst dudaklarının alan daraltmasından geçiyor.) - geçmese ne olur can arp? sana karanlık odanın altın anahtarını verirdim, ne biliyim ben. orada rüyalarımı kodlardın. kodlarından öpüp doğururdun bretonu. sevgili karavan, -midem bulanıyor gitmediğimiz için mi yol tutuyor, ondandır. sevgili karavan, -dada sen misin? güldürme beni, dada araç değil, belki strateji. elindeki makasla, elindeki dergiyle ve elindeki kestiğinle o şiiri yazamazsın. aşinalıktan dön. lamba ve saçı ayrı yazılır. lambanın saçlarını nasıl keselim, meg rayn gibi mi? sus, rüyada saçının kesildiğini görmek iyi değildir. bir karavanın içinde ya da dışında, bir köyde ne yaptığını sanıyorsun? dada evrenseldir deyip buranın adının dada olmasından bir bağlantı mı kuracağını s anıy orsun yoksa "dadaizm"le? artık beni güldüremiyorsun bile can arp. kan beynime sıçrıyor, öyleyse dada! filan diye bağırmak istiyorum. yavaş ol karawane, kuru kayısılı lezzet yiyerek kafayı mı buldun sen, ruh ve bedeni b ir nef este birleşt irip, dadanın sistemi oluşturan 8 8

bağları böyle mi yıktığını sanıyorsun? Hayır, karawane, Can Arp'ı yıkıyorum, ben Babil Kulesi de değilim, benden yayılacak olan gösterge sistemleri tekrar dağılmayacak. Enerjinin korunumu ilkesi var can, buna engel olamazsın, öpmüşüm karawane enerjinin korunumu ilkesini, o zaman diller neden yok oluyor? Dudaklarını büzme canarp, asla o w sesini çıkaramayacaksın. (bu anlatımcı ve duygusal ayakları bırak can arp. parantezi de aç artık... kıraathaneden bir kez daha çıktım, dadaköy istasyonuna doğru yürüyordum, bu yürüyüş benim için kondisyon bisikletiyle eşti. istasyondaki hiç bir trene binmeyeceğimi bile bile gitmek ve "eve gidiyorum" dediğim yere geri dönmek. bunu önceleri bir dadaist olarak kendimi disiplinize etmek için yapıyordum, üniversitede de dersler için böyle bir karar almıştım. sonra dada metinlerini okudukça kendime koyduğum bu kuralların da beni dadaist yapmayacağını anlamıştım. sonra yine yürümeye devam ettim, farkettim ki alışkanlıktan, bunu anlayınca yürümek istediğim zaman kendime bahaneler uydurmaya başladım. bazen kendime yalan söylüyor, tesadüfen yürümüş gibi yapıyor, tesadüfü şansa bağlıyor ona da dada diyordum. sonra ne oldu bilmiyorum, hiç bir şey olmadı, belki düşünmedim bile, yürürken mi, nerede onu bile bilmiyorum, ama öyle bir an yoktu işte. alışkanlıklarımı tanımaya karar verdim, yürüyüş alışkanlığımdan başlamadım tabi ki, dadadan başladım.

neden dadayla ilgili ne bulursam okuyordum, dadanın insanlararasındaki iletişim unsurlarına saldırışı neden bu kadar etkilemişti? neden bunu yarım kalmış bir savaş olarak düşünüyordum, neden kahramanlığa karşıyken kendimi kahraman yerine koyup, bu işi bitirmeye kalkıyordum. neden birinci dünya savaşı sırasında fonetik ögelerle sözcüğü öldürmeye çalışan dadacıları yaralı ve mağrur birer figür gibi okuyordum. her şeyin yerini ne çabuk değiştiriyorsun, kafandaki dizge aynı ve ne kadar kuvvetli, ne olursa olsun şablonun hazır, elindeki makaslarla yaptığın dadaist şiir değil, dadayı kesip biçip kafandaki o şablona oturtmak, fosforlu kalemlerini atman ne kadar dizgeni kırar bilemem ama diyalektik gözlüğünü kır artık. “dünyanın bütün lokomotifleri aynı anda düdük çalsalar, çaresizliğimi dile getirmezler. ben, belki de hiçbir şey olamamışların kralıyım. çünkü herhangi bir şeyin kralı olduğumdan adım gibi eminim." peki, neden bunu yarım yamalak söylemeye çalışıyordum istasyona yürürken... kervan karawane karavan sevgili cravan, ben bir cravandım...

Can Arp
9 9 9

SEN ŞÖLYE
Çirkinliğin yıkıldığı ol an, belki ev. Pazarlıksız belki yer, ve bel göz diz jel. Ak bu çir ün, içün böy iş, Bek ör ric et, meden pek can. Bu can kan hız, ulur ah per Kalın parmak, sek ak kontay. Delbaş ağsız çöpsüz uyak Küskün ah çap kubelâya: Susuz kedi korkak üzünç Evsiz direk ve seslere; Biraz alo, alo la la.. Kuşlar delirmiş zırhsız kızlarla. Bekar evsiz, dünya büyük, büyük hem de Git dünya git, yarım ağzın, kendin kayıp.. Suskun beynin sanki kadın, Bir kadınsız İsa mısın? Çarmıh ki çok, çok çok yakın, Memelerine hatunun. Engelsiz süreç, olgunlaşsın, Mavi sürgünde, olağan imza Zorsuz sarar üstte, Sen şölye. 14.07.2010 Mehmet SARSMAZ

PUTA BİR NOT
Devirecek putun yoksa Evrilecek yolun, çıkmaz sokak Levhayı görürsen, sola keskin viraj Sağa kır direksiyonu Rüşvet vitesi otomatik Budanmıştır debriyaj. Kasketli şoförler kullanamaz Fiyakalı yaz arabalarını Papyonun da önce tırtıldı Gömleğin ipekse Elbet yakana yapışır kelebek. Devrilecek putlar imal et Eline bulama işçi çalıştır Duvarına çerçeve asma Kendi işini kendin yapı unut, Taşeronları ihaleye çağır Senin işçiliğinle dökülürse kalıba Nasıl devrilir çamura put? Devrilmeden evrilenler mi var aranızda? Mizah dergileri kapak yapsın sizi. Bünyamin DEMİR

DELİ Mİ NE?
Her delinin sebebi var, akıllının farkı yok ki Çok düşünmek iyi midir kötü müdür yok bilen Aynı yolda yürüyor oysa filozofla bir deli Biri birilerini etkiler, ötekinin hükmü yok ki İnsanları sevmek güzel, sevmiyor bu: Deli mi ne? Herkes sevsin seni, beğensin, öpüp öpüp okşasın Egoları büyütmek gerek, büyük büyük egolar Ağzımıza büyük gelsin, akıp gitsin iltifatlar Ayranı yok içmeye, ince hesaplar yapmak gerek Zordur memnun etmek ama herkesi teker teker Al gülüm bugün bunu, vakti gelir verirsin Ucuz buldum aldım hemen herkese mavi boncuk Çok düşünmek iyi midir kötü müdür yok bilen Her delinin sebebi var, akıllının farkı yok ki Belgin KARADENİZ

10

soyut durumların soyut tahlili

.

Kahve Darbe
-şu taraftan lütfen şu (paket açılır) koku... kadınlar var. ses: (içten girer devreye deneme bir 'ki) çay kaşığı çat'lak lak!.. fokurdayan sıvı (ve kısa bilgi: kahve omlet değildir. cezveden ayrılmaz). metale metal: çivi çiviyi her daim sökmez. ateş metali kaç zamandır eritir? poff! (aynı anda kaba bir içsıkıntısı sesidir). cızırtı: kadınlar var, telaşlı. (ateşe su dökülmez) ortada büyük bir acı var, kolay değil. porselen ve bakır: baltaya sap olamamış adamın, cezveye sap olmuş kadını, yalnız ve yanmış!.. tabak, kulp, kup. (bastırılmış orkestra) fal: - günah! - mübah! - kuş. - “balık-hane” - kabe! (kabe?) kahve dalgası: kısa saçlı rapunzeller ve uzayan perdeler (rüzgar eser) yüzüğü fincanına çarpan kadın kadar, içi kabarmış hepsinin... (zil çalar) . Mihrap AYDIN Münir YENİGÜL 11

kendimizi aşındıralım şu Şu şu: nötrümde tutmalıyım tc nonuzu yanılsamalar şişmanlamadan (geçce meydanları seçmeksiyor elmases uykuları bölme işlemi) avrupa da esner mi hanımların dikkatine (sümüğünü katlayıp cebine) yüzüne kakılmayacak çimseniz olmaya da bil irine bazı larımız konuş larınız gülsün larınız gülüyoruna arımız (göz -benimsenin yokden düşecektir baz istasyonlarımız) konuşur azılarınıza kral muamelesi tahsis edilecektir düş hasta yataklara kiminle ister bazı organlar- sizlibizli olmaya gerek- işlevini yitirecektir dans ede de bilirsiniz soyudum elilimde klan kakalabalıktan bir mı bağ+ iğnemi buralarda daydı masaüstümde nemi kaybettim iğnemi gördünüzüm mi mü

..

ben: dolum makbuzu sizin gibi yaşamak sizingibi yaşamamak arası kont rolsüz koro veri yor bari saçmasa pan öfke fontu hüzün: küçük insan asansörü içkin misafir: ya rimbo: hoş kokulu lavabo açacağı counterclockwise dalganı geçir rutinimizden barlardan bari sarma sarma makinelerimizden de kideki de bacakları nasıl kıllanacam iki işlevli organlarımı bisiklet bilmeyen kadınları fransız filmlerinde saçlarıma şehirkurşunduman logaritmik artışla sentakslarıma nas anlatacağma trt3teki ressama tütünüme filtre alışveriş fişlerine yeni gelenin selam vermemesine bana sonrası alkışların otuzyedieksionsekiz sn. biri daha üniverste fizik prof : onu allah bilir dönüyorumdu tırnağımı dişime vitrinine yerleşti gözler [Re:-bensensiz-]: XY'nin Lleri XX'in yalnızçamdağları iğnemden haber alınamıyor

alarmı [Re: -bizsizsiz-] kuralım ölüme ertelemek yok bu yeşil sanrım bana geçiyorum bağ+ fifa'yı 08'de bıraktım allahım seni düşününce maillerim aklıma

Eylem: nesnenorm(o)us
ellerken bu ve bunun gibi adamlar vardır bunlar kilo verip vermediklerini baş parmaklarından anlarlar gitmeyi düşünmenin çeşitlemesini yaparsak bunun ne sana yararı olur ne bana gitmeyi düşünmek zaten gitmeyi düşünmek insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama…* ama işte eylerken bu ve bunun gibi nedenler vardır eyleyen insanın faaliyeti bir reel nesne, nesnenormoustur aynı zamanda ayndır kendisi kötü kokabilir polis vazife ve salahiyet kanunu da bir reel nesnedir ama şeydir burada ellemenin duyumsal olması şey-göz-beden ilişkisinin ötesine geçtiği anlamına gelir ki zaten ayn da şey göz beden anlamlarına gelir (gördüğümüz gibi aşkın bilinç yok. belki maalesef.) biraz beklersek belki maalesef kesinlik belirtecek bu arada yukardaki adamlar eyleyen adamlar değil elleyen adamlardır yani şey ellenir ayn eylenir mesela başı ağrımak-başı ağrıyan insanın ağrıma deneyimi arasında çizgisel bir mesafe, bir dönercinin insalık namı potansiyeli yatar sonuçta eyleyen insanın faaliyeti de bir (çok) eyleyen insan faaliyetidir ve çok şükür benim bu tarz mesafelerim vardır bu tarz mesafeler sonsuz noktalardan oluşur bağımsız bir varlık alanına inme “durma/durağanlık serbestisi” özgürlüğün kavramsal içeriğini oluşturur mesafelerde eyleyen insan özgürdür bu yüzden kinetik enerjisi oldukça düşmüştür sikini kaldıracak hali yoktur tabi normalde olduğu gibi eyleyen insanın kadın cinsinde de penis bulunmaz orası boştur. eyleyen erkek ise bütün delikleri doldurmuş paravan açılır nihat hiç evlenmediğini kolonya kullanmadığını on yıl boyunca düzenli olarak artan kepenk sirkülasyonunu saymazsak eğer yepyeni sınırsal-deneyimler yaşamak istediğini söyler solunum yolları gibi mutfak işler çok gecikmeden söylenmesi ger. ger. Onun. ger bir başkasının öznelliğini ifade eder söylem-iktidar ilişkisini bazen sever. bazen sever. Bazen ötekir. genel olarak paragrafın ilk cümlesi ana fikri verir. ama ilk cümle eğer “şehvetin yeniden üretimi” gibi bişeyse bunun seksle bi alâkası yoktur yaptığımız işe he bu muymuş diyebilenler bi slogan atıp dağılsa kardemir'de işten atılan Dermatologically tested işçilerin eylemleri sürer. faraziye ise münferit şekillerde İnsan karşısına çıkabilir örneğin selpak mendil olabilir kolonyalı mendil olabilir ıslak mendil olabilir ne yaptıysam ailecenek yapar daha fazla ş. normeylem: sembolik iç çamaşırları giymemiz ya da kravat olgunluğunda o zaman ofsayt da olur eyleyen insan ofsaytta olur allahla bi alakası yok başka bi şey anlatmak gibi
*Friedrich Engels, W. Borgius'a mektup, 1894. Sol yayınları

Ulaş KARADAĞ 12

OKU OKU OKU
Bülent KEÇELİ Emrah Altınok / 2048'i çözme girişimi / 1
2048(pan yayınları,2009) Emrah Altınok külliyatında önemli bir dönemeç olduğu gibi Türkiye şiirinde de tartışılması zorunlu bir dönemin sonuna ve yeni bir dil ve söylemle beraber de yeni bir dönemin başlangıcına tekabül ediyor. Tekamül bir şiirin ilk izlenimlerini yansıtıyor. Aradaki (çınar yayınları)adlı ilk kitabında Emrah Altınok aslında farklı bir dilin ilk izlenimlerini vermişti, şimdi daha farklı bir dil ve söylem anlayışıyla ikibinler şiirine öncülük ediyor. 2048 adlı uzun şiirin başlangıcında şair, önsöz niteliğinde bir şiir-metin eklemiş, 'gerekli bulduğum ö ns ö zle r ' g ir işi nd e , i n sa n a a it ü ç ha ld e n bahsetmiş(kötülük,güç,bencillik). İnsanın modern ve kapitalist dünyayla, karşısına aldığı veya içine hapsolduğu egemenlik arayışlarının kavramları diyebiliriz bunlara. Şair bunu insanın normal yaşantısının içinde gördüğünden aslında dünyanın bu haller üzerinde keşfine olmasa dahi dahline kafayı yormuş sanki. Bu üç kötücül hal üzerinde bir yaşam okumasına dair söylem geliştiriyor. Bu söylem zaman zaman depresif bir hale geçse de içerden konuşmanın getirdiği durumdan kaynaklanıyor diyebiliriz buna. Şair tümleçleri unutarak ya da bilinçli bir şekilde eklemeyerek bir zaman ve yer karmaşası yaratmak istemektedir. Zamanı ve yeri ortadan kaldırmak istemektedir. Şiirin daha ilk dizesinde 'onlar kazara onun için bir arada atıldı' cümlesinde nerede, nereye soruları havada kalıyor ve okuyan bu şekilde önce şaşırıyor. Şiirinde can alıcı nokta burada ortaya çıkıyor. Bilmediği bir yerde bir şeyler olmuş fakat bu öyküde yok, burada bilerek zaman ve yerden mahrum kılınan bir söylem yakalanıyor. Söylem zaman zaman önümüze farklı şekilde zuhur ediyor. Dizenin devamında şair bir resimden bahsediyor. Bu dizede de 'onlar hisseder' diyerek biraz kutsal metin söylemlerine atıfta bulunan şair yine bir eksik bırakarak şiirsel söyleme farklı bir katkı ekliyor diyebiliriz. 2048'i yıl olarak düşünebileceğimiz '2048 beni buldu 2048 beni buldu' dizesinde ise aslında kendini bir şekilde güç arayışı nedeniyle kötüleşen ve bencilleşen dünyada belki de gelecekteki ölüme dahil etmek istiyor.

Bu yüzden devamında 'bundan dolayı onlar masaya seni aldı' diyerek kendini iktidar arayışının dışında konumlandırıyor. Bu hal modern dünya için sessizlik ve köşesine çekilmişlik hali kabul edileceğinden belki de öteki dünyanın içine itiveriyor. Bu yüzden ölüm hali benzetmesi yapmak zorunda kalıyorum diyebilirim. Parantez içinde ise sanki o ölüm halinin yine eksik bir tasviri karşımıza çıkıveriyor. Bu dizelerde 'onlar' diye nitelenen kişiler melek tanımı içinde okunabilir. Bu söylem de bir kutsal metin söylemselliğinde formüle edilmiştir diyebiliriz. Aslında bu dizelerden anlaşılan, şairin bir derviş dairesinde kendini tanımlayarak farklı bir dünyanın alanına sığınmak istemesinde yatıyor. Farklı bir dünyada veya öteki dünyada kendi yalnızlığını sınamak. Bunu yaparken farklı ve rastlanılmamış bir dile taşımak isteyerek şiiri de aracı kılmak istiyor. Bunda da çoğu zaman başarılı oluyor diyebiliriz. Dizeler arasında oluşmayan bağlar aslında bir şekilde şairin yakaladığı söylemi sınaması denebilir. 'biz de eve gittik // dünyanın yuvarlak olduğu senin// senin anlara söylediğini uyandırdığın zaman' bu dizelerde girişte altını çizdiğim tümleç eksikliğinin rahatlığıyla belirtilmeyen yer ve zaman üzerinde dilsel bir oyun gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Aslında bu tür bir söylem okumaya girişene izafi de olsa bir okuma kolaylığı getirir. Şairin derdi dışında her şeyin aşikar olduğu bu tür söylemde okuyan derdi kendi bulmak zorundadır. Zorlu bir uğraş mıdır onu da okudukça anlamak bize düşüyor. Bunları söyledikten sonra şiirde asıl öznenin şairin kendisi değil de 2048'in (nesne değil) olduğunu açıkça söyleyebiliriz.2048 anlatılsa da asıl özne olan 2048 bence çok kuvvetli bir baskı kurmaktadır. Bu yüzden şair kendi beninden 2048'e bir track gerçekleştirir şiirin içinde ve kendi içinde, track durumu şiirin içinde bir paslaşmaya da dönüşür. Şair kendi benini veya benliğini, yaşanmayan bir zaman üzerinden görmek ister. Bu bir öngörü değildir, dilsel bir oyunun içerisinde gerçekleşir sadece. '2048 vücudumun her yerine saçılırken' diyen şair bunun zamansal bir tasavvur olduğunu anlatmıyor olabilir, aslında 2048 bir şekilde
133 1

geniş bir öznenin dışa vurumu gibidir. 'hafif yaşamın burada neden olduğu veya orada olmak için' dizesinde ve 'ben, bilirim eğer sen 2048'sen' ve 'o,2048'le çalışırsa, iyi yapacaksa, yapsın, derim' dizelerinde görünen 2048 öznesi ya da o kimsesi veya şeyi yaptıklarını nerede ve nasıl yaptığını yine belli etmez. Bir de bu dizelerde kutsal ve de yasaklı elma nesnesi üzerinde öznenin hali anlatılmaya çalışılır. 2048 şiirinde gerçekleştirilmeye çalışılan bir halin yere ve zamana bağlı kalmadan barizleştirilmesidir. Görünür hale gelen bu halle ilgili aslında hiçbir şey söyleyemeyiz. Hal mistik bir hal olarak tanımlanabilirse aslında kapalı olan bir yapıyla karşılaşırız. Aşina olduğumuz bir dilin olmaması buna en büyük delildir diyebiliriz. “dünya olduğu yerde olduğu için yuvarlaktı'' gibi dizeler bu mistik tezahüre en büyük emareler olarak göze çarpıyor. Şu mistik ve bir o kadar da dervişane dizeler bu anlamda okunacak dizeler. '2048// yenmeyi düşünmenin bir metodu olarak onu görmektir', 'terslerini aşması için yolları arayan yanlışı sınar' bir şekilde dünyanın ve sistemin eleştirisine mistik eleştiriyle girişiyor. Yani şiirsel söylemi kapalı yapıda arıyor. Öyle de olsa apaçık bir şiir yer ve zamandan münezzeh olarak bu içi anlatarak mekanizmaya ya da dünya nizamına dikkati çekiyor; kutsallığı tersinir bir tavırla ortaya çıkarıyor. Bu kutsallık yaşanası bir kutsallık olarak görünmüyor. Bu söylemsellikte bilgiye de mistik bir bakış atarak mekanizmayı bilmenin bu işin temeli olamayacağını, böyle bir sınanma olamayacağını, mistik ağızdan söylüyor. 'gör, kozmozun bir maksadı var' dizesinde mistik söylemin düşünsel ifadesi açıklayıcı bir tezahür olarak okunabilir. Bu dizede bahsi negatif mi yoksa pozitif mi okumak gerekiyor, şaire göre bu hal anlaşılır bir hal değildir dolayısıyla negatif bir okuma gerekiyor. Burada okuyucuya da fırsat vererek şiire bir yerde girmesi için izin veriyor şair…

TÜRK ŞİİRİ HİNDEKSİ
Şiir geldi kelimeye dayandı Şiir geldi harfe dayandı Şiir geldi harbe dayandı Şiir geldi gırtlağa dayandı
Laf/hindeks Bülent Keçeli, laf: 2 Cemal Süreya, laf:1 Mehmet Öztek, laf: 3 Ben V., laf: 4

Vural KAYA

ATEŞKESLE TESKERE
Çöktü dil iskelem cılız sevgim bir deri bir kemik Öksürük zamanları yine ciğerlerimde ne komik. Ne garip…kimseye diyemezken ruha sahip diye Çatal ve bıçağın çarpışması zahir ve dair Askıların düzelttiği duruş şahsiyeti Yolculukların gölgesinde azalan soluklarla sefer. Son ucuna gelinen duraklamaya eş, Kitinine hapis ; geri çekilen yine zafer Sözle gözyaşlarına kelepçelenen benizde hüzün… Bir sağanakta ıslanıyor sanki yüzün, Hayallere halka olmuş yalandan yüzüğün Boğazıma dolanan. Nefesler kafesine çöreklenmiş yılan, yoğun aşkla içinde yüzdüğün Denizlerinde ayaklarıma dolaşan. Sigaraaltı dumanlandığın çözülmeyen kördüğümün… Göbek bağına düşerken yorgun günler, Ruhundaki yalnız sevgi sessizliğini dinler… Boyun eğdiğim oyunlar aşkla başlıyor… Devamına sabır katması hayat kadar zor. Bir avazda yaşanan bu;rüzgar kusan anafor. Sakinliğin aldığı teskere kuzgun soğuklara minnette Ateşkes artık dünyaya, Zihine kazınan sevda kimbilir belki de cennette… Ölene dek aşkın çeneklerine ateşle yaklaşma! Hasan KARAYEL

14

Bülent KEÇELİ Murat ÜSTÜBAL

B.K.: Modern şiir kendi içinde evrilirken dışarıdan müdahaleler de gerekiyor. Modern kelimesini şiirden atmak ve sadece saf şiiri bırakmak için. Ücra bu anlamıyla bir müdahaleydi. Her zaman söylediğimi tekrar edeyim -uzun zamandır da söylemiyordum- aslında Ücra'ya başlarken çıkışımızı senin şiirinde yakaladık. Son kırbozumu ile ilgili olan yazımda da bunu belirttim, bir yapboz evresiydi o. Tanımlar çok önemli değil, sadece kişiler ve okurlar bunu anlasın diye söylüyorum. Yapboz evresinde biz Cemal Süreya'nın sözleriyle kelimeye dayanan şiirin aslında kelimeyi de geçtiğini, harfe ve heceye dayandığını düşündürtmek istedik. Yani zihindeki o farklılığın şiirde nasıl ortaya çıktığını göstermeye çalıştık. İlk Ücra dönemi yani Ücra'nın ilk otuz sayısı bunun bir kanıtıydı. Senin ilk şiirlerinden başlayarak yapmaya başladığımız şey daha doğrusu yapboz dediğimiz evre buna bir kanıttı. Bunu açıklamamız gerekiyor ki yenilikçilik biçimcilik gibi sadece tanım düzeyinde kalan ifadeler açıklığa kavuşsun. Belirli ci ekleri alarak bunu gerçekleştirme taraftarı değilim. Modern tüm yaftaların inmesi gerektiğini düşünüyorum. Senin şiirinde de bunu gördüğüm için üzerinde durmak istiyorum. Neden tartışmak gerekiyor? Çünkü senin dizeyi kurarken, dizeye giren kelimeleri ararken yaptığın o zihinsel uğraş neye tekabül ediyor? Hangi mistik tarafa ya da modern tarafa? Bunu bulduğumuz zaman biz iki binlerin şiirine ve sonrasına da açılacak bir kapı bulacağız. Şimdilik bunu söyleyeyim sadece.

Dizeye ve dizgeye mahkum etmemek şiiri kelime ve harf anlamında çok geniş bir evren açıyor önümüzde. Bu olanağı da görsel şairler değerlendiriyorlar zaten. Ama önce, biz bu olanaklardan farklı bir şekilde faydalandık. Yani kelimeye bu kadar önem atfettiğiniz zaman ne oluyor? Kelime bozumları ve birleşimlerini kullanma şansınız doğuyor. Dizeyi kırıp dizenin içindeki o lirizmi, ritmi kırma şansınız oluyor. Bu tarz yaklaşımlar bizi bu duruma getirdi. Yani İkinci Yeni'yi aşırılaştırmaktan bir yönüyle de bunu anlıyoruz.

60'ların sonunda çıkan o modern tartışmada siyasi nedenlerle de olsa şiirin sonu nakaratı belirginleşir. Yani o dervişane söylem, bilgelik retoriği gibi söylemlerle çıkan ve o döneme göre gerçekten ciddi söylemsellikler yakalamış önemli şairler vardı.
B.K.: Tabii İkinci Yeni'yi aşmak da buralardan geçiyor. Şöyle diyeyim, yapbozun altını deşmek gerekiyor. Neden bir kavram olarak yapboz dendi? Cumhuriyet dönemi şiiri tam bir klasik anlayış yaratamadı. Ondan öncesi daha klasikti. Oturaklı olgun bir şiir vardı öncesinde. Ondan sonraki bir kopukluğun hatta kırılganlığın şiiri. Şimdi, 1955'e kadar gelen şiiri bu şekilde tanımlayabiliriz. İdeolojik zihinselliklerle de anlatılabilir. Ama olan şey bence o değil. 1955'ten itibaren Cemal Süreya olması gerekeni söylemiştir sana katılıyorum. Önünde de örnekler vardı. Ece Ayhan ve İlhan Berk ona bir örnekti. Hatta Zarifoğlu ve Sezai Karakoç ona çok iyi örneklerdi. Cemal Süreya bu kadar da kelimeden vazgeçecek bir adam değildi. Yapboz burada nasıl devreye giriyor? Biz hala onların dizgeselliklerinden bahsediyoruz. Aslında, dizgeselliklerinden vazgeçmiş değillerdi. Ama en sonunda şiirin oraya, o noktaya geleceğini görüyorlardı. 60'ların sonunda çıkan o modern tartışmada siyasi nedenlerle de olsa şiirin sonu nakaratı belirginleşir. Yani o dervişane söylem, bilgelik retoriği gibi söylemlerle çıkan ve o döneme göre gerçekten ciddi söylemsellikler yakalamış önemli şairler vardı. Onlar da görüyordu bence. Görmeyenler işin başka yanlarından dolayı görmüyorlardı. Geldik yapboz evresine kadar, mevzu bu evreden sonra çatallaşıyor. İnsanlar ilk Ücra'ya tepkilerini aslında burada gösteriyorlar. İyi bir şiir okuması gerçekleştirmedikleri için yapbozda takılıyorlar. Orada trak edemiyorlar. Sınırı bir türlü geçemiyorlar. Niye? Zihinsellikleri onları hep o popüler yapıda sabit kılmak istiyor. Aslında İkinci Yeni ile başlayan uğraş 70'lerde tökezlemeseydi (hatta tökezleme sebebi İkinci Yeni'nin kendi içinde de aranmalı, İkinci Yeni şairleri bu tökezlemeyi siyasi nedenlerle kabul etmeyip daha sert ve dinamik olsalardı) biz bunu tartışıyor olmazdık zaten. Siyasi nedenler şuydu; altmışların sonunda dünyanın geldiği sosyalist kaynaklı sol yükseliş modernin öngörüsüydü. Yetmişlerde ideolojik kaynaklı bir ayrılma meydana geldi. Bir şaşkınlık ve kararsızlık durumu oluştu. İşte İkinci Yeni de burada karar veremedi. Burada karar verseydi bir yerde giderdi. Yaşadığımız yerin o andaki kaosu bunları engelledi. Neyi engelledi? Kendi siyasi çıkışlarını. Diyoruz ki, Cemal Süreya kendi etnik kökenini seksenden sonra açıklayabilmiş ancak. Bunun nedenlerini araştırmak lazım ki biz mesela Turgut Uyar'ın hangi badirelerden sonra o şairlik olgunluğuna eriştiğini az çok biliyoruz. Ama herkes bilmiyor. İlhan Berk'in neden o şiire bu kadar uğraş verdiğini herkes biliyordur. Ve işin kaçak tarafına gitmedi hiç. Orada yapılmak istenen şey, kesif ve şiire dair bir şeydi. Ama yetmişten sonra şiirden çıkıldı siyasi nedenlerden dolayı. Burada yapboz kelimesini biz iki binlerde aradık, bu geç bir arayış. Seksenlerde yapılmalıydı bu. Bu iş bir şekilde bize kaldı. Yapboz neydi? Cumhuriyetle beraber oluşan bu kırılgan yapı kendi ömrünü tamamlamıştı ama bir türlü yerini bulamıyordu. Yer değişikliğini yapamıyordu. Bu yer değişikliğini sağlamak için bir yapboz evresi gerekiyordu. Bu yapboz evresini gerçekleştirme işini ilk Ücra'da yapmaya

Yani kelimeye bu kadar önem atfettiğiniz zaman ne oluyor? Kelime bozumları ve birleşimlerini kullanma şansınız doğuyor. Dizeyi kırıp dizenin içindeki o lirizmi, ritmi kırma şansınız oluyor. Bu tarz yaklaşımlar bizi bu duruma getirdi. Yani İkinci Yeni'yi aşırılaştırmaktan bir yönüyle de bunu anlıyoruz.
M.Ü.: Şiirimizin en önemli artısı şu: biz bu işe ilk sayıdan itibaren bilinçli başladık. Yani 2002'de belki Ücra'ça ile okurlar bizi tanımaya başladı ama 98'lerden ya da iki binlerin başından bu yana biz bu işe girişmiştik zaten. Şimdi benim düşüncem şu: Cemal Süreya bu anlamda bize çok iyi bir olanak sağladı. İki önemli söylemi var: ilki, folklor şiire düşman, ikincisi ise şiir geldi kelimeye dayandı. Hakikaten bu iki söylem günümüz şiirinin problematikler inden, ayrımlarından ve yarılmalarından sorumlu. Folklor şiire düşman elbette! Bu estetik anlamda algılanması gereken bir söz. Şiirin söylem üstü, söylemlerin dışında, güncel söylemleri (ideolojik toplumsal her türlü söylemi) aşacak bir estetik düzeye ulaşması adına sarf edilmiş sözlerdir. Şiiri estetik işçiliğe sokmak için yapılmış bir hamleydi. Biz de bunu aslında sürdürmeyi tercih ettik. Çünkü bizim dizge dışı şiir arayışımıza denk geliyordu. Söylemin kendisi dizge içiydi. Folklor dizge içi. Bilimsel söylem dizge içi. Politika dizge içi. Biz bu düşüncemizi geliştirme olanağına kavuştuk Ücra'nın ilk dönemi boyunca. İkinci söyleme gelirsek, şiirin kelimeye gelip dayanması konusunda, Cemal Süreya bana göre yaptığı bir şeyden değil yapılması gereken bir şeyden bahsediyordu. Kelimeye kadar dayandı ama İkinci Yeni şairlerinin hepsi hala dize kurarak şiir yazdılar. Geçen sayıda biliyorsun aksinya şiiri vardı Suzan Sarı'nın. Bu görsel şiirin içine, malzemeye baktığınız zaman harf yok! Kelime de yok! Ama aksinya kelimesinin onda çağrıştırdıkları ile o kelimenin varlık düzlemine inmeye çalışmış Suzan Sarı. Bir kelimenin varlık düzlemi de şiir olabilir. Olanaklarımız o kadar genişliyor ki biz bunları kabul ettiğimiz zaman! Demek istediğim buydu.

15

çalıştık. Bunu sağladığımızı düşünüyorum ben ki bu söylem değişikliği Türk Şiiri'nde gerçekleşmiştir. Bunu şiirlere baktığımızda da görüyoruz. O travmanın içinden o dönemde okuduğumuzda da bu şiirler bize uzak geliyordu; ama şimdi uzak gelmiyor. Gayet anlaşılır, neden? Kelime bir kere uzak değil artık bize. Kelimeyi fazlalaştırarak ve eklerinden kurtararak, popülerin söyleminden, zihinsel müdahalelerden kurtararak bunu gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum. Biraz kapalı oldu ama zamanla daha da açılacağını düşünüyorum. M.Ü.: Dizgeden dizgesizliğe geçmek bir tür estetik arayışla birlikte oldu bizde. Her ne kadar estetik dışı gibi algılansa da görülecektir ki bu da estetik bir tavırdır. Bu yapboz sürecinin tamamlandığını ben de düşünüyorum. Çünkü Ücra'daki şiirlere baktığımda bunu görüyorum. Bu teknik ve tavırla yazan ikimiz varken birdenbire bizim dışımızda da bununla ilgilenen şairler çıktı. Kimisi bundan vazgeçti, kimisi bunu geliştirdi, kimisi de buradan farklı yönlere kaydı ki farklı yönlere kaymak da çok doğal çünkü en nihayetinde yapbozun sonucunda oluşan kaostan yeniden bir düzen çıkarmak zorunda şair akışın gereği. Hiçbir şey düzensizlik ve ilişkisizlik içinde kalamaz her zaman. Bu anlamda bizim bundan sonraki sürecimiz de anlamlandırma açısından önemli olabilir belki. Aslına bakarsan bu tarz süreçler çok normal. İkinci Yeni'nin ellilerdeki altmışlardaki çıkışında her şey bir tür yapboza girmişti. İkinci Yeni de estetik tavrını işte 'folklor şiire düşman' ile koydu. Onun yapbozu da böyle anlamlandı. Tabii yetmişlerde ortaya çıkan dünya konjunktürü ve sonrasında ideolojilerin baskın hale geçişi, kutuplaşmalar burada bir tür vazgeçmeyi de getirdi. Verili düzenden İkinci Yeni'ye bir çağrı gerçekleşti. Yani verili bir düzenin içine çağrıldılar. Buna şairler yeterince karşılık vermediler bunu kabul ediyorum. Hiçbiri bunu olumlu karşılamadı ama karşı da koyamadı. Şöyle bir algı var sanki Turgut Uyar'ın son döneminde epik bir şiire kayış varmış gibi. Dünya ve ülke konjunktürü böyle bir muğlaklığın yaşamasına izin vermiyordu yetmişlerde. Sorun buydu, karşı koyamadılar.

dönemde yetenekleri ön plana çıktı. Orada gösterdiler göstereceklerini. Daha sonraki o ideolojik baskılama onları ricata zorladı. Zorlayınca bunlar yerlerinde kaldılar. Kendilerini kabul ettirmeleri gerekiyordu şair olarak. Ama şimdi böyle bir dönem yok, iki binler bunun aşıldığı bir dönem. Postmodern de dense geç modernizm de dense bence modernliğin esamesi okunmayacak artık. Modernliğin çivisi çıktı, modern bir zaman sınırlaması sunuyor. Bunu aşıyorsun aslında. Böyle aştığın anda şiir ortaya çıkar, şiir zamanlar ötesi bir şey. Zamanı hatırlamadığın zaman şiirin özelliği öne çıkar. Halbuki modern, bir zaman hatırlatması aynı zamanda.

İkinci Yeni aslında erken postmodern bir dönemdi. Ben öyle görmüyorum. Erken modern bir dönem olarak görüyorum. Erken modern değil de postmodern olsalardı o zaman daha rahat karşı koyabilirlerdi. O dönemde o karşı koyuşu gerçekleştiremezlerdi çünkü cumhuriyetin kuruluş ilkelerine yakın davrandılar.
Orada işte yapboz kendi olgunluğunu yakalayacak. Şimdi zaten bir yapboza girmişiz. Bu yapbozun her kesimde gerçekleşmesi gerekir. Her şiirsel zihinde gerçekleşmesi gerekiyor. Türkiye'nin yapısı gereği bu her zihinde farklı dönemlerde gerçekleşiyor. İki binlerde geldiğimiz bu noktada İkinci Yeni'den bah sedemeyiz artık. Birço k örnek gösterebilirim ki İkinci Yeni zamanında ortaya çıksaydı yer yerinden oynardı. Bence o dönem için de erken sayılabilirdi bu zihinsellik. Buna da katılırım. Her şeyin kendi zamanı vardır; işte bu Türkiye'nin olgunlaşmasıyla alakalı. Biz velev ki geç çıktık, bunu da yapboz evresi içinde gördük. Bu yazboz evresi içinde sadece Ücra'da yayınlanan şiirleri görmüyorum. Onun etkileme alanını da görüyorum. Bu etkileme alanı sadece bizimle sınırlı değil! Sadece bizimle iletişime girenlerle de sınırlı değil. Okuyan herkesle alakalı. Bu da bence serencam ediyor. Bu serencamda kim ortaya çıkıp bu şiiri anlamıyorum diyebilir? Bu şiiri anlamıyorum diyen kişinin bence okumayla da alakası yoktur şiirle de. İşte burada yine senin şiirinden örnek verirsem İzlek İzi diye bir şiirin vardı Yomsanat'ın ikinci sayısında yayınladığımız. Bu şiiri o dönem için kaç kişi okudu? Şu anda Ücra'da yayınlanan şiirleri kaç kişi okuyor? Her dönemde böylesi kesiflikler yani okuma yoğunluğunun az ya da çok olduğu dönemler olabilir. İşte İzlek İzi'nin nereye tekabül ettiğinin ve kırbozumu'nun nereye tekabül ettiğinin ayrımını yakaladığı anda şair sadece sana söylemiyorum, senin kitabının özelinde söylüyorum- Ücra'nın şu andaki işlevini de yakalayabilir. Bence Ücra iki binlerde çıkmasıyla önemli bir iddiayı üstlendi. Bir müdahaleyi kıyısından gerçekleştirdi. Ve bu etki alanı da sanıldığı gibi dar değil geniş bir alandı. Ben şimdi huyname ile kırbozumu arasındaki farkı görüyorum. Sen zaten içkin bir şiirin olduğunu söylüyorsun, o içkinliğin aslında hangi işlevselliklere dönüştüğünü mesela bu işlevselliğin mistik alanda da bir karşılığı olduğunu düşünebiliriz. Farklı olarak görsel şiir, lirik şiir, epik şiir vesaire diyebileceğimiz alanlarda da karşılığı olabilir. Ama önce dizgesel evrimin gerçekleştiği görülmelidir.

Dizgeden dizgesizliğe geçmek bir tür estetik arayışla birlikte oldu bizde. Her ne kadar estetik dışı gibi algılansa da görülecektir ki bu da estetik bir tavırdır. Bu yapboz sürecinin tamamlandığını ben de düşünüyorum. Çünkü Ücra'daki şiirlere baktığımda bunu görüyorum. Bu teknik ve tavırla yazan ikimiz varken birdenbire bizim dışımızda da bununla ilgilenen şairler çıktı.
B.K.: Türkiye'nin üzerine kavram olarak çok büyük bir yük bindiriliyor. Yani deniyor ki işte, İkinci Yeni aslında erken postmodern bir dönemdi. Ben öyle görmüyorum. Erken modern bir dönem olarak görüyorum. Erken modern değil de postmodern olsalardı o zaman daha rahat karşı koyabilirlerdi. O dönemde o karşı koyuşu gerçekleştiremezlerdi çünkü cumhuriyetin kuruluş ilkelerine yakın davrandılar. Ona göre yönlendirildi zihinleri. Postmodern olsalardı bence bu işi burada bırakamazlardı, ileriye götürürlerdi. Bence ilk