You are on page 1of 36

ŞİRKET

GİZLİ GERÇEKLER

GÖZLEM & ANALİZ


ARALIK 2000 / İSTANBUL
GİRİŞ

Türkiye’nin Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)’nın yönetim kadrolarında yer


alanların görev alış tarihleri, 1967-68 yıllarını kapsıyor. Bu yıllar tüm
dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kaos ortamına sürüklenişin önemli
kilometre taşıdır.

MİT’in üst düzey yöneticileri “A Takımı” olarak tanımlanıyor. MİT


Müsteşarlığı görevini sürdüren Şenkal Atasagun’un, “32 yıllık arkadaşım”
diye söz ettiği sağ kolu, istihbarat yardımcısı Miktat Alpay, operasyon
yardımcısı Emre Taner ve personel yardımcısı Sadi Sağdam MİT
Müsteşar Yardımcıları olarak A Takımı’nı oluşturan isimler.

MİT’in ‘A Takımı’nda görev alan bu ekip, Hiram Abas & Mehmet


Eymür ikilisinin yakın adamları olarak kilit noktalarda bulundular. Abas &
Eymür ikilisinin Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ne denli yararlar sağladıkları
bilinmektedir (!) Adı geçen ikiliden Hiram Abas, faili meçhul bir cinayette
can verirken Eymür ise, bir kanun kaçağı olarak ABD’ne sığınmış ve CİA’e
danışman olmuştur.

MİT Müsteşar Yardımcıları arasında en fazla öne çıkan isim olan Miktat
Alpay, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. 1965 yılında fakülte
öğrenci derneği seçiminde CHP’lilerin adayı olarak seçime katılmış, ancak
kazanan, sağ görüşlülerin adayı Cevdet Yücel Fenercioğlu olmuştu. 1965
yılında Urfa’da stajyer hakim olarak görev yaptı.

MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ile Miktat Alpay’ın göreve gelişleri


oldukça ilginç. 1997 sonunda dönemin MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ın
Paris Büyükelçiliği’ne atanması kararlaştırıldığında, boşalan göreve
getirilmesi düşünülen aday isimler arasında Şenkal Atasagun ile Miktat
Alpay yer almışlardı.

O dönemde MİT’in Londra temsilciliği görevinde bulunan Şenkal


Atasagun’dan yana ağırlığını koyan Mesut Yılmaz sayesinde MİT
Müsteşarlığı görevine atandı. Atasagun, MİT bünyesinde yetişen ilk
Müsteşar unvanını da elde etmiş oldu. Miktat Alpay ise; MİT Müsteşar
Yardımcılığı görevine devam etmişti.

Miktat Alpay, MİT’in CİA ve FBİ ile en üst düzeyde diyalogunu yürütmek
üzere Washington’a gönderiliyor. Bu yeni göreve atanmasının nedeni olarak
ileri sürülen gerekçe de oldukça ilginç; son aylarda Ermeni ve Kürt
meselelerinin Türkiye’nin gündemini bu kadar meşgul etmesi, bu konuların
diplomatlar dışında, ABD’de devlet işleyişinde önem taşıyan noktalara
anlatılması ihtiyacını doğurmuştu (!) Eğer Türkiye, Washington’da derdini
iyi anlatamazsa, dünya sahnesinde istenilen etkiyi gösteremiyor demekti! O
halde yapılması gereken şey şuydu: Öyle bir temsilci gönderilmeliydi ki,
gerektiği zaman (CİA Başkanı George) Tenet de dahil her kapıyı açabilmeli
ve Türkiye’nin tezlerini anlatabilmeliydi. Yani Miktat Alpay, Türkiye’nin
tezlerini en üst düzeyde anlatılmasını sağlamaya en uygun uzmandı (!) Peki
ama MİT Müsteşar Yardımcısı (MİT içindeki en önemli görevi Meydanın
gerçek patronu olmaktır) Miktat Alpay, Türkiye’nin tezlerini en üst
düzeydeki ABD devlet kadrolarına en iyi şekilde anlatabilecek, yeterli,
etkili, diplomasi ve akıcı ‘lisan’a sahip (midir?) Ne gezer! Kendileri hiç
İngilizce bilmezler. Ancak tercüman ne güne duruyor? Üstelik çok gizli
konularda Türkiye’nin tezlerini anlatacak olan istihbarat uzmanının bu gizli
konularda yanında bir de tercümanın tanıklığında görev yapmasından daha
doğal ne olabilirdi ki (!)

Amerika gibi bir ülkenin dünyayı dize getirmeyi ve kontrol altında tutmayı
başaran CİA gibi bir istihbarat örgütü karşısında tek sözcük İngilizce
bilmeksizin Türkiye’nin tezlerini en iyi biçimde anlatıp savunulması elbette
akıl çizgisinin dışına taşar.

MİT İstihbarat Yardımcılığı görevine ABD’ye atanan Miktat Alpay’ın


yerine Cevat Öneş getirildi.

26 Kasım 2000 / Pazar akşam saatlerinde Ankara MİT Karargahına davet


edilen dört gazeteciye Müsteşar Şenkal Atasagun ile yardımcısı Miktat
Alpay’ın yaptığı açıklamaların medyada yer alarak Türk kamuoyuna
yansıması 28 Kasım 2000 tarihinde gerçekleşti ve Ankara kulisleri bu
açıklamalarla karışırken, Türk kamuoyunda halkın olumsuz tepkilerine
neden oldu.

26 Kasım 2000 / Pazar akşam saatlerinde Ankara MİT Karargahına davet


edilen dört gazeteci şu isimlerden oluşuyordu: Sabah gazetesi Ankara
temsilcisi Murat Yetkin, Hürriyet gazetesi Ankara temsilcisi Sedat Ergin,
Milliyet gazetesi Ankara temsilcisi Fikret Bila ve Star gazetesi Esen Ünür.
Ulusal yayın yapan onca medya kuruluşu ve onca gazeteci arasından özenle
seçilerek açıklama yapılmış olması da dikkat çeken önemli bir noktadır.

Ayrıca, demokratik rejimlerde böylesine önemli açıklamalar yapılırken


‘muhalif’ yayın organlarının temsilcileri ile ‘bağımsız’ yazarların
dışlanamayacakları bilinen bir gerçektir. Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci
içindeki Türkiye’nin demokratikleşme çabalarının belirlenmesinde önemli
ve kaçınılmaz bir rol üstlenmek durumunda olan Türkiye Cumhuriyeti’nin
Resmi İstihbarat Örgütü sorumlularının ‘demokratikleşme’ çabalarına bakış
açılarını ve ‘demokrasi’ anlayışlarını da gözler önüne seren bu ayrımcılık
anlayışı, ‘düşüncenin ifadesi özgürlüğü’nden yana olduğunu iddia eden
Türkiye için olumsuz bir ‘kanıt’ teşkil etmiştir.
MİT’in medya organlarına yerleştirdiği ‘ajan gazeteciler’ de böylece deşifre
olurken, Kürtçe TV yayını olması gerektiğini savunabilen MİT’in
Cumhuriyet devrimlerine bağlı, bağımsız gazeteci ve yazarlara karşı tavrı da
kendiliğinden ortaya çıkmıştır.

MİT, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni örnek alarak, 60 kişilik genç yeteneklerden


oluşan bir ‘kurmay heyeti’ oluşturmaya çalıştığını açıkladı.

MİT, iç istihbarattan çekilip tümüyle dış istihbarata yöneleceğini açıkladı.

MİT’in bir başka açıklaması daha vardı ki; tüm Türkiye’yi derinden sarsıp
çeşitli düşüncelere yöneltti. MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, yardımcısı
Midat Alpay ve teşkilatın sözcüsü Cem Koca’nın da hazır bulunduğu basın
açıklamasında, devletin Kürtçe televizyonu kullanması düşüncesinde
olduklarını açıkladı.

Müsteşar Atasagun, PKK’nın hafife alınmaması gerektiğini, PKK’nın


Filistin modelini uygulamaya yöneldiğini, Abdullah Öcalan’ın idam
edilmesine karşı olduklarını, kullanmaktan yana olduklarını açıkladı.

MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Tele-vole programlarının adamı komünist


yapacağına inandığını da açıkladı.

MİT Müsteşarı ve yardımcılarının yaptığı bir başka açıklamaya göre de


Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından 25 Şubat 1999 tarihinde
hazırladıkları bir Raporu, Milli Güvenlik Kurulu toplantısında sunduklarını,
bu Raporun ‘kültürel alandaki önlemleri’ içerdiğini dile getirdiler.

Cumhuriyet tarihine bakıldığında, şu gerçek belirir: MİT, özellikle kültürel


alanlarda önlemler almış, aydın Kemalist nesilleri çeşitli, asılsız suçlama ve
karalamalarla fişleyip yaşamlarını perişan etmiştir. Şimdi bu gerçeklerden
yola çıkılarak; MİT’in kültürel alandaki önlemlerinin yeni nesilleri perişan
etmeye, ulusal çıkarlara aykırı gelişmelere neden olacak sonuçları
yaratmada yeni bir plânlamaya yöneldiğini söylemek, gerçek dışı sayılamaz.

MİT’tin üst düzey yönetici ve sorumlularının medya aracılığı ile kamuoyuna


yaptıkları tüm bu açıklamaların ardında yatan ‘gerçek’ nedir?

MİT Müsteşarının Milli Güvenlik Kurulu’nun toplantı gününden (29


kasım 2000) bir gün önce, ulusal çıkarları derinden ilgilendiren konular
kapsamında açıklamalar yapmış olması tesadüf olarak kabul görebilir mi?

Cumhuriyet tarihinde MİT’in gazetecilerle tanışarak görüş bildirmesi ilk kez


Orgeneral Teoman Koman döneminde yaşanmıştır. Ancak bu Koman’ın
‘Ben, devletin sesiyim’ kimliği ve iddiasıyla ile ortaya çıkması anlamında
gerçekleşmemiştir.

Demokratik yönetimlerde çeşitli kurumların sorumluları görüşlerini


saptarlar ve hükümetlerine iletirler. Bu görevlerinin doğal ve kaçınılmaz bir
parçasıdır. Hükümetler ise; tüm görüşleri topladıktan sonra, politika belirler
ve gereğinde kamuoyuna açıklamalarda bulunur. Bunun dışında bir gelişme
sergilenmesi düşünülemez. Türkiye’de demokratik bir Cumhuriyettir ve
devlet görevlerinin yerine getirilmesi için görevlendirilmiş bir hükümet iş
başındadır. Hükümet susmuş MİT görüş beyan etmiştir ki; bu yöntem
demokrasinin işleyişi ve ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. MİT, durup
dururken birden bire ‘Devletin Sesi’ olarak ortaya çıkmıştır. MİT, bir kamu
kuruluşudur ve devlet olarak değerlendirilemez. Hele ki; demokratik, hukuk
düzeninin hakim olduğu hiçbir rejimde böyle bir gelişme sergilenemez.

MİT Müsteşar yardımcısı Miktat Alpay, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam


üye olmasından yana olduğunu ancak Yugoslavya gibi olmasına da karşı
olduğunu dile getirmesi de oldukça ilginç bir tespit olsa gerek. Miktat
Alpay’a göre; Atatürk’ün bizlere gösterdiği yol Batı’dır. Doğu ise
tehlikelerle doludur. Batı’ya gitmenin yollarını aramak gereklidir (!) MİT’in
geçmiş dönemlerdeki faaliyetleri incelendiğinde ise; Batı’ya ulaşmanın
yolları, Türk aydınlarını, gazeteci, yazar, sanatçı ve entelektüel birikime
sahip insanlarını asılsız suçlama ve karalamalar sonucu perişan ederek, Türk
ve dünya kamuoyuna yanlış tanıtmaktan geçmektedir.

MİT’in öteden beri özellikle ‘kültürel alanlardaki önlemleri’ Türkiye’nin


Cumhuriyet devrim ilkelerine, Kemalizm’e ve ulusal çıkarlara aykırılıklar
taşıdığı sayısız olay, belge ve dokümanla tarihsel süreç içinde gün ışığına
çıkmaktadır. Bellidir ki; MİT kadrolarının kültürel alanlara özel bir ilgisi
vardır. Ancak dikkat çeken bir başka özellik, MİT kadrolarının her dönemde
kültürel donanımdan yoksun portrelerden oluşmuş olmasıdır.

MİT’in Cumhuriyet tarihinde göze batan bir başka başarısı da sayısız naylon
illegal örgütler kurmuş olmasıdır. Kurulan bu naylon örgütler sayesinde
‘örtülü ödenek bütçelerinin’ içi boşaltılmış, kişisel servetler hanesine
kazandırılmıştır. Bundan başkaca da toplumun kutuplara bölünmesi
sağlanmıştır. Yaratılan bu kutuplaşmalar, naylon illegal örgütler ve taşeron
cinayet şebekeleri sayesinde MİT kadrolarında görev alanlar, Türkiye’nin
milli güvenliğini sağlayan efsane birer kahramana dönüşebilmişlerdir.

Bu çalışma, 21. Yüzyıl dünyasında arzulanan ‘objektif’ ve ‘bağımsız’


düşünce üretilmesi prensibinden hareketle; ulusal çıkarlar, milli güvenlik
gerekçeleri göz önüne alınarak ve Cumhuriyet Devrim İlkeleri ışığında
günümüzün aynalara yansıtılmasından daha çok; yaratılmak istenen
gelecekteki Türkiye’nin vizyonu, bugünden gözler önüne serebilmek
amacından hareketle hazırlanmıştır.
MİT 2000 28 KASIM

KAMUOYUNA YANSIYAN AÇIKLAMALAR

MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ve yardımcısı Miktat Alpay, MİT


Karargahında Sabah Ankara Temsilcisi Murat Yetkin, Hürriyet Ankara
Temsilcisi Sedat Ergin, Milliyet Ankara Temsilcisi Fikret Bila ve Star
Ankara Temsilcisi Esen Üner’e çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Kürtçe Tv’ye yeşil ışık yakan Atasagun, “Apo’yu nasıl kullandıksak


Kürtçe’yi kullanırız” dedi. İşte çarpıcı açıklamalar:

Atasagun: Kürtçe Tv bir hükümet meselesi, hükümetin kararı. Hükümet


sorarsa söyleriz. Güneydoğu’da çok rahat Medya Tv seyrediliyor. Olayları
kendi açılarından ve yalan yanlış aktarıyorlar. Rakip çıkarsa iyi olur mu,
olmaz mı?

Alpay: Oradaki vatandaşı kazanmak istiyor musunuz, istemiyor musunuz?


İstiyorsanız derdinizi anlatmanız lazım. Ben, 1965’de Urfa’da hakimlik
stajımı yaparken vatandaşla anlaşmak için Arapça, Kürtçe tercümanlar
kullanmak zorunda kalınıyordu. Bugün de öyle. Adamın ana dili Kürtçe,
Türkçe anlamıyor. Türkiye’nin doğrularını nasıl anlatacağız, işaretle mi?
Onu kazanmak istiyorsak, ona ulaşmamız lazım. Türkiye Cumhuriyeti’nin
çıkarı için Apo’yu nasıl kullanıyorsak, Kürtçe’yi de kullanırız. Bunu da
başkalarının bizden istediği şekilde değil, kendi istediğimiz şekilde
yapabiliriz. Türkiye’nin çıkarları için bu konuda akılcı bir politika izlenmesi
lazım.

Atasagun: Sahayı bölücülere bırakmamak meselesi.

Alpay: Sözcükler iyilik içinde, kötülük için de kullanılabilir. Türkiye


Cumhuriyeti akıllılık edip sözcükleri iyilik için kullanmanın alt yapısını
kurabilmeli. Ama bu hükümetin işi.

Bu konuyu hükümetle görüşüyor musunuz?

Atasagun: Öcalan’ın asılması olayında nasıl kanaatimizi sordular ve


söylediysek, Kürtçe Tv meselesinde de sorarlarsa söyleriz.
Peki bu konuyu MGK’da görüştüğünüzde askerlerle aranızda tartışma
çıkıyor mu?

Atasagun: Hayır bu konuya en liberal bakanlar askerler aslında. Biz bu


konularda TSK ile yüzde 100’e yakın aynı düşünüyoruz.

Alpay: Türkiye Cumhuriyeti anaları kazanamadı. Ana dili sorun. Anaları


kazanabildiysek, mesele bugüne kalmazdı. Yıllarca yazdık sonuç alamadık.

Bir yer açık kaldı. “Kürtçe Tv hükümet kararıdır, sorulursa söyleriz”


dediniz. Soruldu mu?

Atasagun: Soruldu. Biz de bu size açıkladığımız kanaatimizi verdik. TSK


ve Dışişleri ile de konuşuyoruz. Ciddi görüş ayrılığımız yok.

Peki olması önündeki engel ne?

Atasagun: Daha çok soru siyasetçilerden geliyor. 25 Şubat 1999’daki


MGK’da Sosyal Önlemler konuşulurken, siyasiler “Bunları nasıl
söylersiniz?” dediler. Tabi bizim bürokrat olarak oy sorunumuz olmadığı
için daha rahat konuşuyoruz.

Alpay: Biliyor musunuz? Apo şimdi bir Kürt Dil Kurumu kurma fikrinde.
Ortak bir Kürt dili oluşturmaya çalışıyor. Atatürk’ü taklit ediyor.

Atasagun: Son aylarda Ermeni ve Kürt meselelerinin Türkiye’nin


gündemini bu kadar meşgul etmesi, bu konuların diplomatlar, siyasetçiler
dışında devlet işleyişinde önem taşıyan noktalara da anlatılması ihtiyacını
doğurdu. ABD, Dünyanın şerif oldukça siz, Washington’da derdinizi iyi
anlatamazsınız, dünya sahnesinde istediğiniz etkiyi gösteremiyorsunuz.
Öyle bir temsilci gönderelim ki dedik, gerektiği zaman (CİA Başkanı
George) Tennet da dahil her kapıyı açabilsin ve Türkiye’nin tezlerini,
kanıtlarını anlatabilsin. Yani Miktat Bey’in Washington’a gidiş nedeni,
Türkiye’nin tezlerini en üst düzeyde anlatmasına katkıda bulunmaktır.
Washington son zamanlarda hep boş kaldı. Buraya gelen her ABD heyeti
zaten yıllardır Miktat Bey’in yerini, MİT içindeki önemini, iki numara
olduğunu biliyor. Miktat Bey'’n İngilizce sorununu ise, yanına kendi seçtiği,
dile çok hakim daha genç bir arkadaşla çözüyoruz. Kafalarda 'sürgün’ diye
anlaşılırsa biz üzülürüz. Çünkü öyle değil, tam tersi.

Atasagun: PKK’yı bazıları hafife alıyor. Biz, almıyoruz. Hala yurtdışında


dört bin-dört bin beş yüz, yurt içinde beş yüz kadar silahlı adamları var. Bu
güç orada kaldıkça, PKK’da silahlı bir tehdit olarak ortada kalır.

Alpay: PKK şu anda istediği zaman silahlı eyleme başvuracak bir kadroyu
el altında tutuyor. Bu güç kalkmadığı sürece bizim için tehdit olacak. Hem
bu güç duruyor. Hem de ‘demokratik cumhuriyet, barış’ diyor. Bu olmaz.
Silahlar teslim edilmedikçe bu olmaz. Zaten böyle bir masaya PKK ile
oturup konuşma filan da olmaz. Başka temsilciler kendiliğinden çıkacaktır
ortaya. Ama yine de bu eylemsizlik halinin devamı bizim için kardır.
Atasagun: Medya Tv’yi takip ediyoruz. Sayım günü Adana’daki olayları
“intifada” olarak öne çıkardılar. Şimdi Filistin modelini uygulama niyetleri
var gibi. Şantaj olarak elinde tutmak istiyor.

Yapmak istedikleri sizce ne?

Alpay: PKK Kendi sorununu Kürt sorununa mal etmeye çalışıyor.


Kendisini Kürtlerin tek temsilcisi göstermek istiyor. Yaparken de terörist
kimliğini unutturmak istiyor.

Bir de AB konusu var. Kimi diyor ki, “Türkiye AB’ne yaklaştıkça bölünme
tehlikesi artar” kimi de “Hayır diyor” Siz ne diyorsunuz?

Atasagun: Atatürk’ün bize gösterdiği yol Batı’dır. Doğu tehlikelerle dolu.


Batı’ya girmenin yollarını arayacağız. Demokrasiyi tüm kurallarıyla kabul
etmemiz lazım. Bir Avrupalı bazı şeyleri nasıl kabul ediyorsa biz de
edeceğiz.

Peki bunları hükümete, MGK’ya söylüyor musunuz?

Atasagun: Görüşümüzü sorduklarında söylüyoruz. Bakın, Öcalan’ı getiren


de biziz, asılması için en büyük mücadeleyi veren de biziz. 10 Ocak’taki
Bakanlar Kurulu’nda Başbakan Ecevit, taslağını bizim hazırladığımız metni
okudu. Bunu kendimiz için değil, ülkenin menfaati için yaptık. Apo’yu
herkes kullandı. Biz neden kullanmayalım?

PKK’nın hedeflerine ulaşması açısından HADEP’i nasıl


değerlendiriyordunuz?

Atasagun: 18 nisan seçimlerinden sonra HADEP’in kazandığı yerleri harita


olarak MGK’na çıkardık. Bu biliniyor. Ama sorunun özün yine de
ekonomik. Bırakın Doğu’yu, düşünün ki siz Ankara’nın varoşlarında
yaşayan altı çocuğu olan, evine ekmek götüremeyen birisiniz. Akşam
televizyonda Tele-voleleri açtığınızda Türkiye’de altmış kişinin nasıl
yaşadığını görüyorsunuz. Ben de olsam belki komünist olurdum. Tabi,
Apo’nun 20 senedir orada bir etkisi olmadı dersek yalan söylemiş oluruz.

Alpay: HADEP ya bölge partisi olarak kalacak, ya da Türkiye partisi


olacak. Türkiye’nin partisi olursa mesele kalmaz.

Atasagun: Mütedeyyin kitleyle şeriatçıları birbirine karıştırmamak lazım.


Türkiye’de şeriatçılar var. Yüzde beş ila sekiz arasında şeriatçı var.
Destekçileri de bölgede bu sistemle yaşayan ülkeler.

Alpay: Mütedeyyin insanla şeriatçı arasında ayrım yapmadığımız sürece


şeriatçıların ekmeğine yağ sürüyoruz. Geçenlerde bir arkadaşımın cenazesi
vardı. Camiye gittik, hınca hınç dolu, huzurlu bir ortam var. Bunların hepsi
mürteci değil. Ama onları kullanmak isteyenler aralarında. Burada önemli
görev Diyanet İşleri’ne düşüyor. Mehmet Nuri (Yılmaz) hoca iyi çalışıyor
aslında. Ama cami cemaatini kazanmakta Türkiye Cumhuriyeti başarılı
değil, şeriatçılar başarılı.

***

MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, bu göreve Koalisyon hükümetinin


ortakları arasında yer alan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın sayesinde
atanabilmiştir. Atasagun’un yaptığı açıklamalar ise; Mesut Yılmaz’a ait
görüşlerin kamuoyuna yansımasının hemen ardından gerçekleşmiştir.
Özetle; MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, ulusal çıkarlara aykırı olması
nedeniyle kamuoyunda geniş ve olumsuz yankılar uyandıran açıklamalarıyla
‘sahibinin sesi’ olmuştur. Açık ve nettir ki; Atasagun’un ‘ahde/vefa’
duyguları oldukça gelişmiş ve duyarlıdır (!)

MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un kamuoyuna yansıyan görüşlerini dile


getiren açıklamalarının medyada yer aldığı tarihte Başbakan Bülent
Ecevit’in bir açıklama yaparak “Yetkilerini aşmadı” demesi ise; koalisyon
hükümeti, TBMM ve TSK-Hükümet ilişkilerinde doğabilecek kriz
ortamının önüne geçilebilmesi çabası olarak değerlendirilmesi doğru
olandır. Bu durum, Mesut Yılmaz ile işbirliği içinde olan MİT yönetim
kadrolarının kontrolünde olan medya kullanılarak, kamuoyuna çarpıtılarak
yansıtılmış ve Atasagun’un ‘sahibinin sesi’ olduğu gerçeği perdelenerek,
Ecevit ‘günah keçisi’ gösterilmiş, politikada deneyimli Ecevit’in hükümet
ortağı MHP ile aralarındaki görüş ayrılıklarını Atasagun’un açıklamalarıyla
duyurmaya çalıştığı izlenimi uyandırılmıştır.

Aşağıdaki gelişmeler anımsandığında görülecektir ki; MİT Müsteşarı Şenkal


Atasagun’un gerçekten de ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı
Mesut Yılmaz ilişkisinde ‘sahibinin sesi’ olduğu kendiliğinden ortaya
çıkmaktadır.

Yıl: 1976
Yunanistan AET’ye tam üyelik için başvuruda bulundu. Brüksel Türk
Büyükelçisi Tevfik Saraçoğlu, Ankara’ya bir telgraf çekerek şu mesajı iletti:
“Türkiye’nin tam üyelik için derhal başvuruda bulunması gerek.”

Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti iktidarda. İktidar ortakları Süleyman


Demirel, Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş, bu telgrafa yanıt vermek
yerine 70 cent bulabilme çareleri aradılar.

Yıl: 1975
Başbakan Bülent Ecevit, AET dosyasını rafa kaldırdı.

YIL: 1978
Başbakan Bülent Ecevit, AET ile ilişkilerin askıya alındığını açıkladı.

YIL: 2000
Başbakan Bülent Ecevit, Katılım Ortaklığı Belgesi’nin ağır koşulları
karşısında konuyu askıya alabileceğinin işaretlerini ‘ima’ ediyor.
MİT Müsteşarı Atasagun ve yardımcısı Miktat Alpay’ın yaptığı
açıklamaların ardından; yıllardır zaten MİT’in kontrolündeki medya
organlarında görev yapan yazı işleri redaktörleri ile Medya içinde
görevlendirilmiş ‘ajan gazeteciler’ tarafından desteklenerek kamuoyu
oluşturulmasına özenli bir çaba gösterildiği yapılan yayınlarla su yüzüne
çıkmış bulunmaktadır.

***
* 15 Ekim 2000 / Terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan:
“.. HADEP’in konumu kilittir.” (...) “.. HADEP demokratik çözümü
geliştirmeli, köylere kadar demokratik hareket geliştirilmeli. (...) “HADEP
ile MHP birbirine yakınlaşmada duygusal engeller aşılmalı.” (....)
“Aydınların bu demokrasi meselesinde yoğunlaşması gerekirdi.” (...) “...
Nasıl bir Türkiye’den nasıl bir Türkiye’ye.. “ (...) “..HADEP hep
Kürtlerden olmasın. Türkler de olmalı..”

* 24 Kasım 2000 / HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak’ın Kongre


konuşması:
“... Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor; biz de değişiyoruz. HADEP asla
ayrılıkçı ve bölücü bir parti değildir. Artık demokrasiyi ve barışı boğan
korkulara, güvensizliklere gerek yok..”

* 25 Kasım 2000 / MİT Müsteşar Yardımcısı Miktat Alpay:


“HADEP ya bölge partisi olarak kalacak, ya da Türkiye partisi olacak.
Bölge partisi olarak kalırsa yüzde 4-5’te kalır.”

* 15 Ekim 2000 / Terör örgütü PKK lideri Abdullah Öcalan:


“.. 4 ciltlik mitolojiyi öneririm. Gordon Child’in kitaplarını öneririm.
Bol bol okuyun. Eğitimle ilgili çalışmalar yapın. Kadının demokrasiye
katılımı çok önemlidir. Demokrasi sahnesine çekilmesi önemli.
Ortadoğu’da dini gericilik, fundamentalizm büyük kaybettirdi.
Demokratik Ortadoğu toplumunun gelişmesi, sosyalist demokrasisiz
olmaz. Ama sosyalizm de demokrasisiz olmaz.” (...) “..neolitik devrim
Zagros Toros hattındadır. (...) Neolitik devrim, bir kadın devrimidir ve bu
coğrafya da oluşmuştur. Fırat, Dicle ve Zap’ın doğduğu yerde gelişmiştir.
Buralarda başlar ve Çatalhöyük’e kadar gider. İlk tarımı, hayvancılığı
kadın geliştirir. Mesela iki leoparla tek başına kendisini korur. Ovalarda
yapılan kazılarda hep kadın heykelleri çıkar, çünkü orada kadın
egemendir. Kadın egemen bir toplum vardır. (...) Sümerler’in ortaya
çıkışıyla devletin, sınıfların, din, siyaset,rahiplik gibi üst kurumları da
oluşunca kadın adım adım kendi egemen konumundan uzaklaşmıştır.”

25 Kasım 2000 / MİT Müsteşar Yardımcısı Miktad Alpay:


“Türkiye Cumhuriyeti anaları kazanamadı. Ana dili sorun. Anaları
kazanabildiysek, mesele bugüne kalmazdı. Yıllarca yazdık sonuç
alamadık.
* 20 Kasım 2000 / Kuzey Irak’ta Mesut Barzani’nin televizyonu KTV,
(Kürdistan Televizyonu)Türkçe yayına başlayacağını açıkladı. Türkiye’deki
Kürtçe televizyon yayını tartışmalarını yakından izlediğini söyleyen
KTV’nin Genel yayın Yönetmeni Karuhan Akce, Türkiye’de Kürtçe
yayına başlanmasının yararlı olacağını savunan konuşmasında, “Terör
olayının ortadan kaldırılmasına ve Türkiye’de istikrarın sağlanmasına
katkısı olacağına inanıyorum” dedi.

Kuzey Irak Selahattin kentindeki eski bir otel merkezinden yayın yapmakta
olan KTV Genel Yayın Yönetmeni Karuhan Akce, amaçlarının
Türkiye’deki insanlara K.Irak’ta olup bitenleri duyurmak olduğunu ifade
ederken, “Biz Kürt halkının geleceği için bağımsız yayın yapıyoruz” dedi.

Not: Kuzey Irak’ta halen 30 kadar televizyon Kürtçe olarak yayın


gerçekleştirmektedir. Mesut Barzani yönetimindeki bölgede KTV, Gulan
Tv, Herim Tv adlarında üç televizyon yayın gerçekleştiriyor. Aynı bölgede
Türkmenlerin günde yedi saat yayın yapabilen TERT adlı kanalında haber
bültenleri Arapça ve Kürtçe olarak da yayınlanmaktadır. Bunlardan başkaca
Celal Talabani yönetimindeki Kuzey Irak bölgesinde KYP’ye ait bir
televizyon bulunmaktadır.

Yukarıda yer verilen beyanlar ve bilgiler dikkatle incelendiğinde


görülmektedir ki; Türkiye ile Kuzey Irak’ta gelişen olaylar, gerçekte ‘tek
merkezden’ gerçekleştirilen yönlendirme, oluşum sağlama, kontrol altına
alma ve yönetmedir.

Terörist Abdullah Öcalan’ın okuyup taraftarlarına önerdiği kitaplar ile MİT


Müsteşar Yardımcısı Miktat Alpay’ın dört ajan gazeteci aracılığıyla
kamuoyuna yansıttığı görüşler arasında paralellik, şunu göstermektedir:
MİT Müsteşar Yardımcısı tarafından Abdullah Öcalan’ın bazı kitapları
okuması ve taraftarlarına önermesi sağlanmıştır. Ancak, söz konusu
kitapların Müsteşar Miktat Alpay’a kimler tarafından önerildiği meçhuldür
(!) Gerçekte bu meçhul adresin, Washington merkezli Ankara Bürosu
olduğundan, aklı başında hiç kimse kuşku duyamaz.

Terörist Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanarak getirildiği Türkiye’de


hapsedildiği İmralı Cezaevi’nde Türk aydın ve yazarlarının kitaplarını
okuduğu belirlenememiştir. Oysa ki Öcalan, “Anadolu toprakları üzerinde
200 yıllık bir hastalık” olarak tanımladığı Kürt milliyetçiliğine yaşamını
adamış sözde bir dava adamı görünümündedir. O halde; kaçınılmaz olarak
Anadolu topraklarını yabancı yazarlardan çok daha iyi bilen Türk ya da Kürt
kökenli Türk yazarların kitaplarını neden okumamaktadır? Çünkü, harekat
Washington’un Ankara Merkezli adresinden yönlendirilmektedir. Bunun
sonucu olarak da Washington’un Ankara Merkezli kültürü, görüşü ve
çıkarlarına uygun olan kitapları, yazar sıfatı kazandırılmış siyasal/psikolojik
savaş teorisyenlerinin kaleme aldığı kitapları okumalıdır ki; senaryolara
uygun modellerin yaşama geçirilmesindeki ‘aktörlük’ görevini yerine
getirebilsin.
Gerçekte ‘naylon’ bir dava adamı, sahte bir terörist, siyasal/psikolojik savaş
aktörü olan Abdullah Öcalan’ın tutuklanarak cezaevine konmasıyla birlikte
başlayan bir süreç vardır ki; Öcalan bu süreçte birden bire
‘doktriner/entelektüel’ karakteri canlandırmaya başlamıştır (!)

Yıllarca Suriye topraklarında silahlı bir yaşam sürdüren sahte terörist,


gerçek kukla Abdullah Öcalan’ın elindeki silahı bir an olsun bırakıp kaleme
el atmayı ve kültürel alanda faaliyet göstermeyi hiç akıl etmemiş; İmralı
Cezaevine girer girmez kitap okumaya merak sarmış, taraftarlarına kitaplar
önermeye başlamış ve ‘yazar’ olup çıkmıştır ki, bu değişim oldukça dikkat
çekicidir.

***

MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ile yardımcısı Miktat Alpay’ın yaptığı


açıklamalardan ötürü Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanıp hüküm
yiyen pek çok düşünce insanı bulunmaktadır. Bu isimler arasında Kürt
kökenli Türk vatandaşı olan ünlü yazar Yaşar Kemal de yer almıştır. Çok
yakın bir tarihte Fransa’da ölen ve oraya gömülen Kürt kökenli Türk
vatandaşı, protest müziğin öncüsü Ahmet Kaya, benzer istemleri dile
getirdiğinden ötürü, DGM tarafından hakkında dört ayrı dava açılmıştı.

Kürtçe eğitim, Kürtçe şarkı, Kürtçe kitap, Kürtçe dergi, Kürtçe gazete ve
Kürtçe televizyon yayını olması gerektiğini savunan her Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı, kim olduklarına bakılmaksızın ve hiçbir ayrım
gözetilmeden uygulamadaki yasalar çerçevesinde Cumhuriyet Savcıları
tarafından açılan davalar ile yargı önünde hesap vermişlerdir.

Konumuz içinde yer alan gelişmeler olup biterken Türkiye vurguncular


tarafından soyulan, milyonlarla ifade bulan vatandaşlarının sefalet içinde
yüzdüğü, her türden sosyal güvenceden yoksun olarak yaşam mücadelesi
vermeye çalıştığı bir ülke durumundadır.

Yakın tarihte İran’da, Şah yönetiminin sürdüğü dönemde, ‘Ben, devletin


sesiyim’ iddiasını katı biçimde sergileyen Pehlevi’nin resmi istihbarat
örgütünün uygulamaları sonucu İran bir gecede kökten/dinci bir rejime
sarılıvermiş ve Şah Pehlevi koca dünyada sığınacak tek bir ülke
bulamadığından kahrından ölmüştür.

Bugün Türkiye’de mevcut rejim ‘devrilme’ ve ‘ortadan kaldırılma’ gerçeği


ile karşı karşıya kalmış bulunmaktadır. Cumhuriyeti koruma görevi
Cumhuriyet Savcılarına aittir. Mevcut rejime ve mevcut yasalara aykırı
beyanlarda bulunarak, kendi seslerini ‘devletin sesi’ gibi gösterenler,
Cumhuriyet Devrim İlkelerine tümüyle aykırı, ulusal güvenliği hiçe
sayabilen istemleri uygulamaya koymaya kalkışanlar kim oldukları ve hangi
görevde bulunduklarına bakılmaksızın, hiçbir ayrıcalık gözetilmeden
‘adalet’in bağımsız kollarına teslim edilmelidir.

Gelişmeler kanıtlamaktadır ki; terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’a ulusal


çıkarlara aykırı ve milli güvenliği ortadan kaldırmaya yönelik taktikler
geliştirilerek sunulmakta ve Öcalan’dan bu doğrultuda yarar
sağlanmaktadır.

Terör örgütü PKK ve taraftarlarına, Kuzey Irak ve Türkiye içindeki silahlı


terör gruplarına mesaj iletilmektedir. Mesajı ileten ise; MİT Müsteşarı ve
Yardımcıları olmuştur. Gerçekleşenler; özde, ‘kılavuzluk’tan başkaca bir
şey değildir. Başsız kalan terör örgütü PKK ve yandaşlarına başarı
kazanabilmelerinin yolları, MİT üzerinden, CİA’in Türkiye işbirlikçilerce
işaret edilmiş ve amaçlanan mesaj ulaştırılmak istenen noktalara iletilmiştir.

Özetle; hukuk plâtformunda ‘suç’ işlenmiştir. Ve bu suç ‘alenen’


sergilenmiştir. Cumhuriyet Savcılarının görevden kaçınmaksızın gereğini
yerine getirmeleri, gerekli bir zorunluluğa dönüşmüştür.

***

DİL OLMADAN ULUS, VATAN VE DEVLET OLMAZ

Dil, hafife alınıp önemsiz gösterilemez.


Dilin şakaya gelir yanı yoktur.
Dil olmadan ırk olmaz.
Ortak bir dil olmadan, kültür yaratılamaz, ulus oluşturulamaz.
Dil olmaksızın vatan kurulamaz.
Dili olmayan bir halk topluluğunun devleti olamaz.
Dilin yaratıcıları duygu ve kültür derinliği olan üretkenlik yeteneğine sahip
şairler ve romancılardır. Bu nedenle de her dilin ulusal onuru olarak kabul
edilen edebiyatçıları vardır. Bu edebiyatçıları da dünya insanlığı, ‘evrensel’
bir değer olarak kabullenir ve eserlerini tüm insanlığın ortak değeri olarak
kabullenir.

Bir ülkenin birkaç dili olabilir, fakat böyle bir ülkede ulus-devlet
oluşturulamaz. O ülkede ulus oluşumu gerçekleşemez. Zaten bu türden
devletlerin ulusal onur olan edebiyatçılardan yoksun oldukları görülür.

Türkler, tarih boyunca çeşitli devletler kurmuşlardır. Bu devletlerde resmi


dil Türkçe olmuştur. Türklerin kurduğu ve tarihe karışıp yok olan devletler
günümüze değin varlığını koruyamamıştır, ama Türkçe hep var olabildiği,
yaşatıldığı, ölmediği için de tarihe gömülen devletlerle birlikte Türk ırkı yok
olup gitmemiş, yeni yeni devletler kurmayı başarabilmişlerdir.

İnsanlık tarihini boyunca tüm medeniyetleri derinden etki altına almayı


başarabilmiş olan Türkler, bunu dillerine borçludur. Kaçınılmaz olarak da
tüm dünya medeniyetleri Türk dili olan Türkçe’ye borçludurlar.

Sanat, bilim, kültür, matematik, astronomi, kimya, tıp, edebiyat, şiir, vb her
alanda insanlığa birikim hizmeti vermiş olan Türkçe’nin Cumhuriyet
Türkiye’sinin resmi dili olarak kabul edilmiş olması basit ve ilkel bir
milliyetçilik gerekçesinden ibaret değildir.
Türk dilinin 5500 yıl öncesine ait müstakil bir dil olduğu bilimsel
verilerle kanıtlanmış ve dünya tarihçileri tarafından kabullenilmiştir.
İlk ana Türkçe dil ise daha da eskidir. Altay dillerinin 8500 yıllık bir
geçmişe sahip olduğu bilinmektedir.

Yaşayan dünya dilleri arasında en eski yazılı belge dili ise; yine
Türkçe’dir. Anadolu’da Artvin ve Erzurum’da bulunan mağaralarda
4000-5000 yıllık Runik Türk yazıları bulunmuştur.

Anadolu coğrafyasında Türk varlığı 1071 Malazgirt Savaşı’ndan çok


önce M.Ö. 3500 yıldır kesintisiz sürdüğü dil ve tarih bilimi verileriyle
kanıtlanmıştır.

Bu nedenle Cumhuriyet Devrimleri Türkçe’ye sahip çıkmakla temelde tüm


Türk dünyasına ve büyük bir tarihsel birikime sahip çıkmıştır.

Ebedi Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türk Dil Kurumu”nu kurmuş


olması büyük önem ifade eder. Yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin değil tüm
Türk ırkının dili olan Türkçe, süreç içinde ve kasten sadelik ve özden
çıkartılarak kirletilmiştir. Günümüz Türkiye’sinde devletin resmi yayın
kuruluşlarında dahi özensiz bir Türkçe kullanılması, Türkçe’nin
argolaştırılması utanç verici büyük bir ihanettir.

Şu bir gerçektir ki, Türkler tarih boyunca, yurt tuttukları toprakları çok
sevmişler, uğruna can vermişler, çocuklarını hiç düşünmeden feda etmişler
ve yaşamlarını vatanlarına adamışlardır. Ve Türkler vatan topraklarından
daha çok Türkçe’yi sevmişler ve korumuşlardır. Türkçe’yi vatanından bile
daha çok sevmeyen bir kişinin, Türk kökenli olduğu öne sürülemez. Çünkü,
dil yitip giderse bir daha geri gelmez, bir daha yaratılamaz, yaşatılamaz ve
insanlık dilleri içinde yer alması gerçekleşmez; bu mümkün olmayandır.
Ama yeni toprakların elde edilip vatan yapılması her koşulda mümkündür;
imkansız değildir.

Bu gerçeği bilen siyasal/toplumbilimci teorisyenler, M.Ö. 2500 yıllarına


dayanan Ortadoğu kültürünün –yer yüzünün en eski mitolojisi- ilk
tohumlarının atıldığı Anadolu toprakları üzerinde yaşayan çeşitli etnik
grupların kökenlerini bilimsel olarak incelemiş, özümsemiş ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin parçalanmaya uygun halk topluluklarından oluşan ulusu
bölerek üniter devlet yapısını çökertme yönünde harekete geçmişlerdir.
1950’li yıllardan başlatılarak örtülü bir biçimde sürdürülen siyasal,
psikolojik ve kültürel savaş dönem dönem siyasal/ideolojik anlamda değişik
karakterlere büründürülmüştür.

Tüm dünyada edebiyatçıların eserleri karşısında mükafatlandırılırlar.


Çünkü, dili canlı kılıp yaşatan ve geliştirip insanlığa kendi kültürlerini
sunanlardır. Türkiye Cumhuriyet tarihi incelendiğinde çok net olarak
görülür ki; Türk dilinde eserler veren şair, romancı ve yazarlar
cezalandırılmışlardır. Bunun temel nedeni Türkiye’nin diline yönelik savaş
açılmış olmasıdır. Bu savaşın taşeronluk görevini ise; MİT üstlenmiş,
düzenlediği Resmi İstihbarat Raporları ile devlet, rejim ve millet düşmanı
göstermeyi başararak, tümünün yaşamını perişan etmiş, eserlerinin
yasaklanma ve imha edilmesi gerekçelerinin altına ilk imzayı atan kurum
olmuştur. Türk edebiyatında MİT Raporlarıyla fişlenmemiş ve
cezalandırılmamış tek bir Türk yazarı yoktur.

Bir dilin yok edilmesi, kendi içinde yozlaştırılmasıyla başlayan uzun bir
süreçtir ve yer yüzünden bir ırkının yok olmasıyla sonuçlanabilecek en
büyük insanlık suçunun ilk adımlarıdır.

Tarihe gömülmüş pek çok ‘ölü dil’ mevcuttur. Bu dillere sahip ırklar ve
kurdukları büyük medeniyetler de yok olup gitmiş bulunmaktadırlar.
MİTOLOJİ

Mitoloji adı verilen ‘söylemler’ ile büyük ‘destanlar’; umut, istek,


gereksinim ve korkularıyla insan doğasını; en geniş anlamda insanlığın
durumunu yansıtır. Özellikle yaratılış söylemleri ‘köken’ sahibi olma
duygusunu tatmin eder. Mitolojik kahramanlar, insanların önüne çeşitli ve
çok zengin davranış modelleri sergiler.

Mitoloji, kültürel sorulara yanıt verir. Özellikle, “Ben, kimim?” ve


“Yaşamımı nasıl değerlendirmeliyim?” sorularını yanıtlar. Böylece insanlığı
birleştiren ‘ortak’ konuları ve farklı yaşam biçimlerini yansıtırlar.

Adına mitoloji denilen edebi değer birikimleri, insanların bilgisini,


anlayışını ve başkalarını değerlendirme olanaklarını zenginleştirir.

Mitolojinin incelenmesi sonucunda, her kültürün ayırt edici yönleri ortaya


çıkar.

Mitoloji edebiyatı incelendiğinde görülür ki; her kültürün kahramanları


vardır.

Günümüz insanlığı da kişisel istemleri ile başkalarına karşı sorumlulukları


arasında bir uzlaşmaya varabilmek için, seçim yapma zorunluluğu ile karşı
karşıyadır. Amaçlara ulaşılması cesaret ve kararlılığa bağlıdır. Mitolojik
kahramanların incelenmesiyle, büyük işler kadar kültürel karakterlerin de
önemli olduğu gerçeği görülür.

Mitoloji, bir çok yaratıcı entelektüel çabaya ilham kaynağı olmayı


sürdürmektedir. Edebiyat, müzik gibi sanatsal alanlarda olduğu kadar, tarih,
din, psikoloji, antropoloji ve arkeolojiyi de beslemektedir.

Tarihin en eski destanı olarak kabul edilen “Kılgamış Destanı” 12


destandan oluşur. “Dede Korkut Destanı” ise; iki destandan oluşmaktadır.
“Altay Yaradılış Destanı”nda anlatılan Tufan ile kutsal kitaplarda yer alan
Nuh Tufanı aynıdır. Kutsal kitaplarda yer alan Nuh Tufanı’nın kaynağını
Sümerler’den aldığı bilimsel olarak kesinleşmiş ve tüm bilim adamlarında
ortak görüş birliği ile onaylanmıştır. Dünyaya medeniyetin ilk ışıklarını
saçan bur ulusun dili ve kültür açısından ne denli zengin bir görkemliliği
sahip olduğu bilim çevrelerince tartışmasız olarak kabullenilmiştir. Türk
mitolojisi, yeryüzü insanlığı için rehber niteliğine sahip ilk ve en önemli
yazılı belgelerden oluşmaktadır.
Mitoloji, geçmişte olduğu gibi, gelecek zamanlara da biçim vermeyi
sürdürecek denli zengin bir güce sahiptir. İnsanlık tarihinin en eski edebi
birikimi olan mitoloji, bitimsiz bir kaynak olarak işlevselliğini korumaya
devam etmekte ve siyasal savaşların en güçlü cephesi oluşturmaktadır.

Mitolojide yer alan kahramanlar, olağan üstü yeteneklere sahip olmakla


birlikte hiç birisi kusursuz olmayışlarıyla dikkat çekerler. Fakat kahramanlık
yetenekleri kadar zayıflıkları da öğretici niteliklere sahiptir. Bu özellikleri
nedeniyle mitolojik kahramanlar, sıradan insanların benzer psikolojik
ihtiyaç ve çelişkileri olduğundan, kişilerin kendilerini kolaylıkla
kahramanlarla özdeşleştirebilmelerini olanaklı kılarlar.

Mitolojik kahramanların pek çoğu ‘ölümsüzlüğü’ reddeder.

Gılgamış, ölmekten öylesine çok korkar ki; ölümsüzlüğün sırrını aramaya


koyulur ve tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Güçlüklere göğüs gererek elde ettiği
başarılarından tatmin olmayı öğrenir.

Bir başka mitoloji kahramanı Akhilleus, onurlu bir ölüm, uzun ve anlamsız
bir yaşam arasında tercih yapmak zorunda kalır. Savaş alanında onurunu
yitirdiğini anladığında ise yaşamı seçer.

Hektor korkaklığın lekesiyle yaşamaktansa ölümü seçer.

Mitolojide yer alan kahramanlardan Herakles, görevlerini tamamladığında


ölümsüzlüğü elde edeceğini bilir, ama alçak bir kraldan emir almayı
reddettiğinden görevlerinden kaçınır.

Ölümsüzlük olanağını geri çeviren Odyssecus, yaşamın süresinden çok


niteliğine değer vermektedir.

Kürt Ulusalcılık Hareketinin naylon başkanı Abdullah Öcalan, Kenya’da


yakalanmasıyla birlikte başlayan yargı sürecinde, vatana ihanet suçundan
idama mahküm olmasıyla; içine yerleşen ölüm korkusunu yenmenin
efsaneleşmeyle mümkün olabileceğini algılar.. Ve efsaneleşecek bir
kahraman olmakla ölümün üstesinden geleceğine iyice inanır. Öcalan, Kürt
Ulusalcılık Hareketi’nin Kürt mitolojisini oluşturacağına ve bu mitolojinin
en büyük ve baş kahramanı olduğundan çok emin görünmektedir. İçine
sürüklendiği konumda kendisine uygun gördüğü tavra bürünebilmektedir.
Ölümü göze alan kahramanların şan ve şeref sahibi olduklarını, güvenliği
tercih edenlerin ise; her ikisini de yitirdiklerini anlayan Abdullah Öcalan,
kendisini kullanan ve onu güçlü kılan güçleri bile artık küçümsemekte ve
onlara tepeden bakabilmektedir.

Gizli güçlerce Kürt Ulusalcılık Hareketi’ne naylon başkan olarak atanan


Abdullah Öcalan’ın, mitolojiyi etüt etmeye başlamasıyla birlikte ‘anaerkil
toplum’ yapısını keşfettiği de ortaya çıkmıştır. Meşru anlamda evlilik
gerçekleştirmemiş olan Öcalan, mitolojik bir kahraman olduğu kanısındadır
ve doğurganlık özellik taşıyan kadınların geleceğin yaratıcısı olduklarının
bilincine ermiş görünmektedir. Bu nedenle, tüm Kürt kadınlarını ‘hamile’
bırakmayı başardığında, onların dünyaya getireceği Kürt soyu ile birlikte
sonsuza değin ölümün üstesinden gelebilmeye koşullanmıştır.

Abdullah Öcalan’ın kadınları hedef alan söylemlere yönelmiş olmasının


gizemi işte bu gerçeğin gölgesinde gizlenmektedir.

Büyük tanrılar, Öcalan’ın geleneklere hiç saygısı olmadığını keşfetmişti.


Öcalan’ın yüreğine kutsal davulu istediği gibi çalabileceği inancı
yerleştirildi. Ve bir gün, kendisi için ölümün üstesinden gelebilmenin tek
yolunun kahramanlıktan geçtiği masalına da inandı.

Ölümden kaçmaya çalışırken nasıl yaşanması gerektiğini gören


Abdullah Öcalan, gün gelecek kendisini yaratan büyük tanrıların
sırlarını açıklayacak (mı?)

İnsanların en akılsızı onun nasıl kurtulabileceğini keşfetti, ama bu keşif


hiçbir işe yaramadı, çünkü o büyük tanrıların oyuncağıydı ve insanların en
akıllısının ülkesine ihanet etmişti.

Öcalan’ın efsaneleşip ölümün üstesinden gelerek kurtulabilme şansı tanımak


istemeyen insanların en akıllısı, onu yaratan büyük tanrıları ile birlikte yok
etmeye karar verdi.

İnsanların en akıllısı, çok iyi biliyordu ki; sonsuz yaşam arzusuna


kapılanları uyku, yumuşak bir sis gibi sarardı. Tanrıları var eden şey
ölümsüzlük özelliği değil miydi, o halde gün gelecek onları da yumuşak bir
sis gibi uyku saracaktı. Uyku ise; ölümün bir başka adı değil midir?

Pentagon’a ve ABD’nin resmi kuruluşlarına evrensel boyutlu strateji


pencereleri açan ünlü RAND örgütünün sözde altın beyinli uzmanlarının
denetimine girerek, dünya nimetlerinden yararlanma ihtirasına kapılan
işbirlikçiler; 1950’den başlayarak Kemalizm tarlası Anadolu toprakları
üzerinde nifak tohumları ektiler. 1920’li yıllarda Anadolu topraklarına
serpilen Kemalizm tohumların köklerinin 1300 yıl öncesine, mitolojinin çivi
yazılı kil tablet edebiyatına değin uzandığını göremeyen kör ve cahil
işbirlikçiler, Anadolu topraklarına ve üzerinde yaşadıkları vatana ihaneti
açıkgözlük sandılar. Oysa ki, basit bir aç gözlülükten başkaca bir şey değildi
yaptıkları. İhtirasların kör ve enayi kıldığı işbirlikçi hainler, tarihi
kendilerinin yazabileceğine öylesine inanmışlardı ki, eli kalem tutan kim
varsa faili meçhullerde yok ettiler. Ancak, tarih kendi kendisini çoktan
yazmıştı bile.. Hem de İsa’dan önce 2100’de..

Türkiye’nin Cumhuriyet Devrim İlkelerine sımsıkı bağlı, demokrasiye


gönül vermiş altın beyinli insanlarını, Pentagon’un emrindeki RAND’ın kör
ve cahil işbirlikçileri yok etmeyi başarabilecek (mi?) Hayır. Bu mümkün
değildir. Dünya mitolojisinde bu gerçeğin sayısız örnekleri vardır. Onca
zulüm ve katliam bunu bir türlü başaramamıştır. Mitolojinin tanrıları bugün
yaşamıyorlar, ama onları kaleme alanların yarattığı mitoloji sonsuza değin
insanlığın kılavuzu olmayı sürdürecek. Mitoloji içene yeni kahramanlar
kabul ederek, daha çok zenginleşecek.
Öcalan ve onu yaratan RAND’ın büyük tanrılarının mahvoluşu, Kürt
Ulusalcılık Hareketi mitolojisinde yer alarak, akrabalık bağları içinde kanlı
etnik ayrılıkçılığının ihanet entrikalarının sonuç getirmeyen bocalayışını
tüm insanlığa nesiller boyu ibret belgesi olarak aktaracaktır.

Türkiye, 21.yüzyılda geniş halk yığınlarının, mesleksiz bireylerine teknik


bir devlet örgütü oluşturarak servis vermek zorundadır. Geçmiş tarihte 600
yıl süreyle Osmanlı hanedanının kapı-kulu olarak yaşamayı benimsemiş,
günümüzün yoksul Türk halkını bugün de Batı dünyasının hizmetinde kapı-
kulu olabilme yarışından kurtarmak zorundadır.

Batı dünyası, 300 milyon nüfuslu zengin Avrupa topraklarına yoksul


Türklerin göç zorunluluğu karşısında dehşete kapılmaktadır. Bu dehşet
Avrupa ile tüm Batı dünyasının emperyalist dikkatlerini Türkiye’ye
yöneltmektedir. Türkiye, bu gerçeği algılamalı ve değiştirmelidir.

Türkiye, Pentagon’a stratejik pencereler açma hizmeti veren RAND ve


benzer kuruluşlarda beyinsel üretim gerçekleştiren uzman kadroların yerli
işbirlikçilerinin ulus-devleti demokratik yapıdan kopartıp oligarşik yapıya
dönüştürmelerinin önüne geçerek halkına gerçek demokrasiyi ve
Cumhuriyet Devrim İlkelerini yaşatmak zorundadır.
KÜRT DİLİ
KÜRT KÜLTÜRÜ
İLKEL AŞİRET DİLİ VE GÖRENEKLERİ

Anadolu toprakları üzerinde yaşayan ve kendilerini etnik bakımdan Kürt


kökenli olarak tanımlayan Türk vatandaşlarının sayısal verilere göre nüfusu
30 milyona yakındır. Asya’dan ilk göçlerle birlikte Hazar’ın güneyine
yerleşen bir kavim olan Kürtler, Bahtiyari Kabilesinin bulunduğu bölgede
yaşamaya başlamıştır. Eski İran Şahı Rıza Pehlevi’nin eşi Süreyya da bu
kabileye mensuptur. Asya’dan göç ederek bugünkü İran sınırları içine
yerleşen ve daha sonra da Anadolu'ya geçen ve etni bakımdan kendilerini
Kürt olarak tanımlayan bu grup temelde Türk kökenlidir. Söz konusu olan
bu nüfus, kendi içinde farklı lehçeler kullanmaktadır ve hepsi birden Kürt
dili olarak kabul görür. Birbirine yakın lehçelere ayrılan Kürt dilleri içinde
en yaygın olanları Kurmanci ve Zazaca’dır.

“Türkiye’de Kürt dili yoktur” denilmesi, bilime aykırıdır. Ancak, Kürt


dilinin ulusal bir dil olduğunu öne sürmek de bilime aykırı düşer. Kürt dili,
'‘aşiret dili” olmaktan öte geçemediği gibi, Kürt kökenli etnik gruplar
içinde dahi ‘ortak’ bir dil olabilme gelişimi gösterememiştir. Kürt kültürü
diye öne sürülen söylemler arasında mitolojik ve edebi yazılı kanıt
birikimleri mevcut değildir.

Dilbilimi açısından sözcükler Persçe ağırlıklıdır ve yüzde 75 Farsça


etkisinde kalmıştır.

KÜRT YALANI DEMİRCİ KAVA EFSANESİ (!)

İran efsanelerinde İran’ı istila ederek İran Şahı Cemşid’i başından kuyruk
sokumuna kadar testere ile kesip tahta oturtan Arap asıllı zalim Dahhak’tan
ve onun Fars halkına yaptığı zulümden “Demirci Kava” isimli Kimmer
Türkü bir kahraman kurtarmıştır.

Kimmer Türkü olan Demirci Kava, bir halk ayaklanması çıkartarak önderlik
etmiş, Dimavend kentini basıp zalim Dahhak’ı öldürmüştür. Halk iktilali
başarıya ulaşınca mazbut ve yiğit Türk genci Kava, demir ocağının başına
geçmiş, Pers tahtına da Fars asıllı Ferudun’u geçirmiştir. İran devletini
kuran Pişdadiyan Hanedanı işte bu Ferudun’un soyudur.

Karakum Çölü’nün kuzeyindeki Tanga’lar anavatanı olan Kimmerler,


Sümerler’den sonra ikinci göç dalgası olarak Hazar Denizi’nin kuzeyinden
Kafkas Dağları’nı aşarak Anadolu’ya girmişler Hititleri yenerek Kızılırmak
sınırına dayanmışlardır.

Kimmermler, Sümerler gibi medeniyet teşkil edememişlerdir. Ancak Orta


Asya’da MÖ 300’de atı ehlileştiren ve ata binmeyi öğrenen Kimmerler,
Anadolu’ya giren ilk atlı kavimdir.

Günümüze kadar Kimmerler’den intikal eden mağaralarda Türk Runik


yazısıyla yazılmış yazıtlar kalmıştır. Erzurum/Karayızı’daki Cunni
Mağarası’ndaki Runik yazıları ve Artvin/Yusufeli’nde “Savangin
Mağarası’ndaki Runik yazılar bize Anadolu topraklarını feth etmiş
Kimmerler’den kalmış eserlerdir.

Kimmerler, Proto-Türk olarak kabul edilen atlı kavimler medeniyetinin


öncüleridir. M.Ö. 2000-5000 arasında yaşamışlardır. Altay-Hazar-Tibet
üçgeninden çıktıkları ve Hazar Denizi’nin kuzeyinden dolaşarak Kafkas
Dağları’nı aşarak Anadolu’yu zaptettikleri bilinmektedir.

Ulusal Kürt Hareketi, sanal bir kültürdür. Mitolojik verilerden yoksundur.


Buna karşın Kürtler, bir Türk olan Demirce Kavala’yı kendilerine mal
etmeye çalışmaktadırlar ve Kürt olduğunu öne sürerek, Kürt aşiret
geleneğine tarihsel kök arayışında, tarihin gerçeklerini saptırarak,
kendilerini savunabilecekleri Sanal Mitoloji yaratmaya çalışmaktadırlar.

Türkiye coğrafyası Anadolu toprakları üzerinde Cumhuriyet Devrimleri ile


birlikte medrese eğitimine son verilerek modern ve pozitif bilime dayalı
eğitime geçilmesinin ardından; Arapça, Farsça ve Kürtçe eğitim tarihe
gömülmüştür.

Türkiye, Irak, İran, Suriye ve Kafkasya’da etnik gruplar arasında çeşitli


lehçe farklılıkları ile kendi içlerinde konuşulan Kürtçe’nin entelektüel
dolaşımdan yoksun olduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Kürtçe’nin
entelektüel alanda ortak kültür birikimine sahip, edebiyatı olan bir dil
olduğu savunulamaz. Savunulması da bilim ve kültür normlarına aykırıdır.

1923 LOZAN ANTLAŞMASI:

Madde: 39/4 – Herhangi bir Türk uyruğunun gerek özel gerek ticaret
ilişkilerinde, dil, basın veya her çeşit yayın konularında, açık toplantılarında
dilediği dili kullanmasına hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.

Bu madde ‘Azınlıkların Korunması’ başlığını taşımaktadır ve Kürtler


azınlık değildir. Ancak, bu maddede “herhangi bir Tür uyruğu” ifadesi yer
aldığında ortada yoruma açık bir durum değerlendirmesi yapılabilir gerçeği
doğmaktadır.

Bu madde 1919 tarihli Polonya Azınlıklar Antlaşması’nda da aynen yer


almaktadır.
Madde: 39/5 – Türkçe’den gayrı dil konuşan Türk vatandaşlarına
mahkemelerde sözlü olarak savunma sırasında gerekli kolaylıklar
sağlanacaktır.

Türk mahkemelerine yazılı olarak Türkçe’den başka dilde savunma


dilekçesi verilemez, ama sözlü savunma kendi dilinde yapılabilir gerçeği
dile getirilmektedir.

Bu noktada gizli bir gerçeğin daha göz önüne serilmesi gereği vardır: Şöyle
ki; Cumhuriyet Türkiye’sinin edebiyat tarihine bakıldığında, özellikle Kürt
kökenli edebiyat ve sanat insanlarının hak etmedikleri halde yıldızlarının
yapay yöntemlerle ve büyük bir özenle parlatıldığı, Türk kökenli,
Cumhuriyet Devrimlerine bağlı, Kemalist, demokrasiye inanmış edebiyatçı,
sanat ve kültür insanlarının, MİT kadroları tarafından karalama yüklü,
siyasal-ideolojik ve özel yaşamlarına ilişkin yüzde yüz iftiralarla dolu resmi
raporlar düzenlenerek fişlendikleri çarpıcı biçimde göze batar. MİT
kadrolarının işaret edilen anlamda ve içerikteki resmi raporları sayesinde,
etnik açıdan Kürt kökenli Türk vatandaşları arasında yer alan sanat, edebiyat
ve kültür sahalarında ürün verenler; Türkiye içinde efsaneleştirilmiş ve
dünya kültür plâtformuna itilerek, yıldızları parlatılmıştır.

Örneğin: Türk edebiyatının derinliği olan usta romancısı, gerçek bir


milliyetçi ve vatansever Orhan Kemal, MİT marifetiyle yaşamı perişan
edilirken, Kürt kökenli Yaşar Kemal MİT tarafından öne çıkartılmıştır.
Türk şairi Orhan Veli, Ankara’da belediyenin açtığı bir çukura düşerek
beyin kanaması sonucu kuşkulu bir ölümle yaşama veda etmiştir. Orhan
Türk edebiyatında önemli bir kilometre taşı, döneminin en aydınlatıcı
vatanseveri olan Sabahattin Ali, MİT’in düzenlediği bir komplo sonucu
başı parçalanarak öldürülmüş ve kamuoyunda hakkında geniş
dez/enformasyon uygulanmıştır. MİT’in faaliyetleri sonucu; aydınlanmacı,
modern, Kemalist, demokrasiye gönül vermiş tüm Cumhuriyet Türkiye’si
yazarlarının kitapları toplatılarak yasaklanan ve müebbet işsizlik ile açlığa
sürüklenen uzun bir isim listesi çıkartılması hiç de güç bir iş değildir. Ve bu
yazarların tümünün ortak özellikleri şöyle sıralanabilir: Türk ırkına mensup
olmaları, Türkçe’nin gelişmesini sağlamaları, Türk Cumhuriyet kültürünü
yansıtmaları, Türk ulusuna sahip çıkmaları, Türk ulusunu aydınlığa
sürükleyebilmede büyük çaba göstermiş olmaları, Varlıklı olmak yerine var
olma uğraşmış olmaları. Yaptıkları kutsal işten aldıkları zevkin, elde
ettikleri kazancı kullanırken alacakları zevkten daha büyük olduğunun
bilincinde oluşları.

Burada sözü edilen 60 yıldır sergilenen MİT gerçekleri; Osmanlı döneminde


600 yıl süreyle yaşanmıştır. Örneğin tek bir Divan edebiyatçısının kellesi
uçurulmamış, saraylardan gelen ödüllerle engin bir yaşam sürdürürlerken,
sazlarıyla halk kahvelerini dolaşıp Türkçe şiirler söyleyerek Türk halkının
yanında yer alan ozanlar, kuru ekmeğe talim etmişlerdir.

Kürt nüfusunun Ortadoğu coğrafyasında dağınık biçimde, aşiret gruplarına


bölünmüş olarak yaşamaları, entelektüel birikim sağlanmasına uygun bir
ortamın gelişmesine olanak tanımamıştır. Cumhuriyet Devrimleri sayesinde
bilimsel, sanatsal ve kültürel alanlarda modern eğitime kavuşabilen Kürt
kökenli Türk vatandaşları arasından çıkan edebiyat, müzik, sinema, resim,
heykel alanlarında ürün verenler ise; etnik kökenlerinden yola çıkılarak,
siyasal, ideolojik ve ‘ayrılıkçı’ faaliyetlerde Türk ulusuna ve Kemalist
ideolojiye karşı kullanılmışlardır.

77 yıl süreyle, Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasında yaşayan herkesin ve her


şeyin Türkleştirme dayatmasıyla karşı karşıya bırakıldığı söylemi siyasal bir
yalandır.

1923’den beri iddia edilen kısıtlama, yasaklama, baskı ve şiddet yoluyla


devlet politikası olarak herkesin ve her şeyin Türkleştirilmesi dayatmaları
iddiaları gerçeği yansıtmış olsaydı; Türkiye’de Rum, Ermeni, Süryani,
Arap, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Arnavut gibi etnik kökenli halk gruplarının
varlığından söz edilmesi mümkün olamayacağı gibi, Kürt kökenli Türk
vatandaşlarının Cumhuriyet coğrafyası üzerinde ‘Kürt Ulusalcılık
Hareketi’ne yönelmeleri de mümkün olamazdı.

Türkiye’de hiç kimse Kürtçe konuştuğu için yasalar karşısında ‘suçlu’


sayılamaz. Ancak, her Türk vatandaşı etnik kökeni ne olursa olsun resmi dil
olan Türkçe’yi öğrenmek ve kullanmak zorunluluğundadır. Çünkü, Türkçe
tarihsel birikimi ve zenginliği olan bir ulus dili olduğu gibi evrensel bir dil
olma özelliklerine sahiptir. Bunlardan başkaca, Kemalist Cumhuriyet
ideolojisi, Türkiye’de bilimsel, çağdaş ve modern bir dil devrimi
gerçekleştirerek, Türk ulusunu kendi dilinde düşünme, okuma ve yazabilme
hakkına kavuşturmuştur. Türk insanı bu doğal hukuktan kaynaklanan en
doğal hakkını yalnızca 72 yıldır kullanabilmektedir ve bunu Kemalist
Cumhuriyet devrimlerine borçludur.

Yasalara göre resmi dil olmaması halinde Kürtçe konuşulmasının yasak


olmadığı Türkiye’de, Kürtçe konuşma özgürlüğünün devlet şiddeti ile
bastırıldığının iddia edilmesi, siyasal amaçlı, içi boş ve pratik yaşamla ilgisi
olmayan söylemdir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 77 yıllık tarihinde, 28 Kürt ayaklanması


gerçekleşmiştir. 28 Kürt ayaklanması şu gerçeği sergiler: Kürtler hiçbir
zaman kendilerini Türkiye Cumhuriyeti’nin asli vatandaşı olarak görmemiş,
sisteme uyum sağlamamış, resmi ideoloji ve buna bağlı politikalara hep
karşı çıkmışlardır. Neden? Gerçek neden ise; emperyalist güçlerin Anadolu
topraklarında binlerce yıldır kardeşçe yaşamış, birbirlerine akraba olmuş
etnik grupların varlığından yararlanılarak Türkiye Cumhuriyeti’ni
parçalama isteğinden vazgeçmemekte ısrar etmeleridir.

Hiçbir devlet vatandaşının sadakatini zorla sağlamayı başaramamıştır. Milli


birlik/beraberlik de zorla sağlanamamıştır. Cumhuriyet tarihinde ilk kez 12
döneminde mahkemelere Kürtçe ifade verme yasaklanmıştır. Bu yanlış
uygulama ise; olağan üstü bir dönemde gerçekleşmiş olduğundan
demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne mal edilmesi olanaksızdır. Cumhuriyet
Türkiye’si vatandaşlarını sadakate zorlamamıştır, milli birlik ve beraberliğe
zorlamamıştır. Kemalist Türkiye Cumhuriyeti ulusal ve demokratik bir
modeldir. Ve Kemalist ilkeler açıklıkla belirlemiş ve karşı çıkmıştır ki;
zorlamalar devlete zarar verir. Bu nedenle Kürtler veya başka azınlıklara
yönelik bir devlet zorlamasından söz edilmesi siyasal bir yalandan başkaca
bir şey değildir.

Türkiye, aynaya bakarak öz eleştiri yapmalı, 21. Yüzyılda çok daha güçlü
ve gelişmiş bir ülke olabilmelidir. Bu nedenle bu noktada dile
getirilmesinde yarar görülen gerçeklere de değinilmesi gereklidir. Stratejik
coğrafi konumu, muazzam kültürel ve ekonomik kaynaklara sahip olmasına
karşın, izlenen yanlış politikalar sonucu Türkiye’nin kayıpları
sayılamayacak denli çoktur. Mezopotamya, Anadolu, Akdeniz ve Ege
uygarlıklarının beşiği topların sahibi olan Türkiye, anayasal vatandaşlık
bilincine sahip demokratik bir toplum yaratmayı başaramamıştır. Kayda
değer anlamda ekonomik, sosyal, bilimsel ve kültürel atılımlar
gerçekleştirememiştir. Dinamik ve enerjik atılımlar gerçekleştirecek güçten
yoksun, hantal ve geri kalmış bir ülke durumunda kalmıştır. Dünya
platformunda ciddi bir ağırlık elde edememiştir. Kendi içinde sevgi, saygı
ve diyalogu esas alan dinamik ve etkili bir güç olmayı da başarabilmiş
değildir. Yönetim kadroları totaliterlik merdiveniyle demokrasiye
tırmanabileceklerini sanmış, hep kafalarının üzerine çakılarak düşmüş,
yaralanıp berelenmişler ve hatta son nefeslerini dar ağaçlarında vermişlerdir.

Modern Türkiye’nin Kemalist ideolojisi, gelenekleri, devlet yapısı, yasaları


ve alışkanlıkları samimi demokratik taleplerin gerçekleştirilmesine
uygundur. Türkiye 21. Yüzyılın ilk yıllarında parçalanma tuzaklarına
takılmaksızın, yukarıda işaret edilerek dile getirilen sorunlarının üstesinden
gelebilmelidir. Sorunların üstesinden gelebilmenin formülleri ise,
Kemalizm’de vardır.

Anadolu toprakları üzerinde binlerce yıldır varlıklarını, inanç, dil ve


geleneklerini koruyabilmiş tüm etnik gruplar, demokratik Türk yasaları
karşısında eşit koşullarda yaşama hakkına sahiptirler ve bu hakları yasalarla
güvence altındadır. Etnik köken olarak Kürt olduğunu savunan Türk
vatandaşları pratik yaşamda diğer etnik gruplardan ayrıcalıklı değildirler. Şu
halde kendilerini Kürt olarak tanımlayan ve Türkiye nüfusu içinde 30
milyonu bulan insanların, Türk ve Türkiye Cumhuriyeti karşısında
ayrıcalıklı bir konuma erişme talebinde bulunmaları doğal karşılanamaz. Bu
kapsamdaki taleplerin demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, ideoloji ve
sistem sorunları ile ilgisi de olamaz. Talepler parçalanmayı hedefleyen
stratejik taktiklerdir. Kürt kültürü, Kürt dili, Kürt kimliği, Kürt
milliyetçiliği, Kürtçe eğitim hakkı, Kürtçe yayın hakkı gibi talepler ‘Kürt
özerkliği’ sonucuna uzanan, yani parçalanma zincirin halkalarıdır.

Aklın yoluna konserve fikirler ve içi boş kavram lâbirentleri ile tuzaklar
kurulmaya çalışılmaktadır. Tuzakların kaygan zeminlerinde ise, ‘mantık’
ayakta kalmakta güçlük çeker. Tam 72 yıl önce gerçekleşen harf devrimi
sonucu Türkiye’de dil, yazı ve kültür devrimi gerçekleşmiş ve bu devrim de
diğerleri gibi hukuk normları içinde gelişip serpilerek Anayasa’daki yerini
almıştır. Bundan başkaca Anadolu toprakları üzerinde binlerce yıldır kendi
dili yasaklanmış olan Türk ulusu, diline kavuşmanın kıvancı ile sevince
boğularak onurunu kazanmıştır. Binlerce yıl süreyle Farsça, Arapça,
Osmanlıca gibi, kendisinin olmayan, çeşitli Ortadoğu halklarının dillerinin
karmasını bir aranjmanı ‘dil’ diye, halka dayatan iradeyi yıkarak öz dili
Türkçe’ye kavuşan Türk ulusu; tarihte yaşadığı dil yoksunluğu durumuna
düşmek istemiyorsa Türkçe’sini korumak, geliştirmek zorundadır. Buna da
hakkı vardır. Türkiye emperyalizme karşı verilen savaşın mağlubu değil
‘galibidir’ ve kendi kurallarını masaya koyup kabul ettirme hakkını elde
etmiş taraf olarak her konuda olduğu gibi ana dilini de koruma hakkına
sahiptir.

Anadolu coğrafyasını yurt edinen Türklerin öz dili olan Türkçe, tarih


incelendiğinde görülür ki; kısa sürelerle resmi dil olarak kullanılabilmiştir.
Osmanlı dönemi 600 yıllık bir tarih sürecini kapsar. Bu sürç içinde yani 600
yıl, Osmanlı Hanedanı’nın kulları durumunda tutulan Türk ırkına mensup
halk yığınlarının ‘alfebe’si olmamıştır. Osmanlının kulu olarak yaşatılan
Türk ırkına mensup halk, sahibi olduğu Anadolu toprakları üzerinde 600
yılını okuma/yazma bilmeden ve kendi dilinde konuşamadan yaşamak
zorunda bırakılmıştır. Bu gizli gerçeğin nedeni ise; Osmanlı yönetim
kadrolarını işgal eden yabancı uyruklu ve imtiyazlı aydınların uyguladığı
politikada aranmalıdır. Bu gizli gerçek, başlı başına ve bir düzine doktora
tezi düzeyinde araştırmaya kaynak olabilecek zenginliktedir.

Gutenberg’in matbaayı icadı İstanbul’un fethi dönemine rastlar. İlk gazete


ile ilk romanın yazılışı 16. Yüzyılda gerçekleşirken, 19. Yüzyılın ilk
yarısında II. Mahmut döneminde Türk ırkı matbaa ile tanışabilmiştir.
Türklerde edebiyat ‘Tanzimat’ döneminde başlamış ve Fransa’nın etkisine
kapılmıştır.

Kemalist Cumhuriyet Devrimleri, Türk’e öz dilini kazandırmıştır. Geniş


Türk halk kitleleri, Atatürk sayesinde kendi dilinde okur/yazar olmaya
başlayabilmiştir.

Ebedi Önder Mustafa Kemal’in “Türk Dil Kurumu”nu kurmuş olması, ulus
diline verdiği önemi kanıtlar.

Anadolu coğrafyası tarih boyunca Türk ulusunun anayurdu olarak


korunmuş, buna karşın öz dili korunamamıştır. Atatürk, bu yoksunluğun da
üstesinden gelmiş, Türk ulusuna dilini kullanabilme hakkını kazandırmıştır.

Türk yazarları yalnızca 72 yıldır öz dillerinde düşünüp yazabilmektedir.


Türk insanı yalnızca 72 yıldır ana dilinde eğitim görmekte, düşünce
yeteneğini kullanabilmekte ve konuşabilmektedir.

Binlerce yıldır Türkçe'nin ‘halk dili’ olarak kullanılabildiği Türkiye


coğrafyasında, Kürt dilinin resmi dil olarak kullanıldığı hiçbir dönem
yoktur. Osmanlı hanedanlığında ‘kul’ durumunda olan Anadolu halkını
oluşturan -Türkler de dahil olmak- üzere tüm halk grupları kendi dillerinde
okur/yazar olamamışken, günümüzde Kürt dili ve kültürünün varlığından
söz edilerek Kürt dilinde eğitim ve yayın özgürlüğü talebinde bulunulması
tarihsel gerçeklere aykırı ve bilimsel destekten yoksun bir taleptir.
Kürt dili, etnik Kürt grupları kendi aralarında bile bütünleşerek ‘ortak bir
dil’ yaratamamışken, Kürt dilinde yayıncılık ve eğitim istemi doğal hukuk
normları içinde doğal bir hak gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Oysa ki,
pratik yaşam da zaten doğal hukuk normları işler durumdadır. Bu işleyiş
Kürt dilinin etnik Kürt gruplarının kendi içlerinde kullandıkları “aşiret
dili”nin yaşamasına olanak sağlamaktadır.

Kürtçe ulusal ve evrensel bir dil değildir, tarih boyunca da olmamıştır. Kürt
dili ve Kürt kültürü, “aşiret dili” ve “aşiret gelenekleri” olarak, sadece
Anadolu coğrafyasında değil; Ortadoğu bölgesinin zengin mozaik
parçacıklarından yalnızca birisini teşkil etmektedir. Bu tarihsel ve bilimsel
gerçek, etnik grupların varlığından yola çıkılarak, emperyalist amaçlı
çıkarlar doğrultusunda, Batı ülkelerinin Cumhuriyet Türkiye’sini parçalama
plânıdır.

Kürt dilinin yarattığı kültür, sanat, bilim (astronomi, matematik, geometri,


kimya, fizik, edebiyat ve sanatta Ortadoğu dünyası ve Anadolu coğrafyası
çok zengin olmasına karşın) birikimi olmadığı bilinen bir gerçektir. Buna
karşın, Kürt kültürü diye bir olgunun varlığından söz edilmesi olanaksızdır.
Böyle bir kültür olmamış olmasına karşın, Türk folklorunda “aşiret
geleneklerine” de önemli bir yer verilerek sahip çıkılmış, korunmuş ve
gelişmesi için destek verilerek yaşatılmış ve tanıtılmasına özel bir çaba
gösterilmiştir.

Özetle, sıradan bir aşiret dili olan Kürtçe (etnik gruplara özgü olmakla
sınırlı, zenginliği olmayan) ve aşiret gelenekleri Türkler tarafından
korunmuş, yaşaması ve gelişmesinin önüne set çekilmemiştir.

Bugün kendilerini Kürt diye tanımlayan Türk vatandaşları, varlıklarını


Türkiye Cumhuriyeti’ne borçludurlar. Etnik olarak Kürt olan her Kürt
grubu, aşireti ve tüm olarak Kürt halkı, soylarının devamını Türk ırkına
borçludur. Çünkü, soylarının, geleneklerinin devamlılığı Türk ırkının
koruması altında gelişip bugüne gelebilmiştir.

Tarihin hiçbir döneminde Kürt grupları kendi içlerinde birleşip


bütünleşerek, Türk ırkının tarih boyunca sürdürdüğü ‘bağımsızlık’
mücadelesi direncini gösterememiştir. Sürekli biçimde çeşitli ırk ve
devletlerin himayesi altında, ilkel aşiret yaşam modelini benimseyerek
yaşamışlardır. Bir ırkın veya ulus olduğunu öne süren halk topluluğunun,
kendi dilini, kültürünü, geleneklerini, inançlarını gerekçe göstererek masaya
koyup ‘bağımsız uluslara özgü’ hak talebine yönelebilme hakları olamaz.
Bu türden yaşam modelli örnekleri başka ülkelerde de görülebileceği gibi
yer yüzünde çeşitli örnekleriyle mevcuttur. Tarihsel süreç içinde ilkel aşiret
modeli yaşam biçimini sürdüren halkların, ulus olma mücadelesi vermiş,
ortak ve evrensel dil, bilim ve sanat birikimine sahip ırkların himayesi ve
gölgesinden çıkarak evrensel insanlık platformunda yer alan medeniyetler
arasında eşit bağımsızlık normları talebinde bulunması düşünülemez. Bu
görüşten hareketle yola çıkıldığında yerkürede ‘devlet’ ve ‘ulus’ diye
tanımlanan hiçbir halk bütünlüğü ve organizasyonun ayakta kalabilmesi
mümkün olamaz.

Sıradan, gelişememiş, kendi içinde ortak bir ifade bütünlüğüne


kavuşamamış, çeşitli lehçelere sahip, ilkel bir aşiret dili olan Kürtçe’yi,
Türkiye’nin ‘yok’ varsayma yöntemine yönelmesi, tarihi bir hata olacağı
gibi, insanlık suçu işlemeye uzanan yanlış bir yola sokar. Ancak, resmi dili
Türkçe olan Türkiye’de Kürtçe eğitim ve Kürtçe yayına geçit vermesi ise,
milli bütünlük, milli güvenlik ve tarihi süreç içinde oluşan ortak kültür ve
kardeşlik ve akrabalık bağlarının da parçalanması sonuçlarını
doğuracağından son derece sakıncalıdır.

GİZLİ GERÇEKLER

Sözde Kürt Sorunu konusundaki istek ve taleplerin kaynağı Cumhuriyet


Türkiye’si coğrafyasının dışındadır ve boyutları giderek büyümektedir.

Kürtlerin feodal yaşam modelini sürdürdükleri, Kürt gruplarının


birbirlerinin kurdu olduğu, karalarla hapsedilmiş, denize çıkışı olmayan ve
dört düşman ülke tarafından sarılmış bir bölgede devlet kurmak
istemedikleri iddiaları, gerçek amacı perdeleyen siyasal entrika labirentidir.
Türkiye’nin bu labirentlerden herhangi birisine girmesi, bir daha çıkış
yolunu bulamaması gerçeği ile sonuçlanacaktır.

PKK’nın 5 bin silahlı militanı olduğu öne sürülmekte ise de bu sayının çok
daha fazla olduğu gizlenmektedir.

PKK halen Türkiye içinden ve dışından eleman ve militan temin etmeyi


sürdürmekte, silahlanmakta, Ermenistan ve Irak’ta yeni kamplar açmakta,
İran ve Suriye topraklarındaki varlığını ve konumunu korumaktadır.

PKK’nın çeşitli ülkelerdeki büro ve temsilcilikleri kısa süre sonra


“Kürdistan Elçiliği”ne dönüştürülmesi çalışmaları son aşamaya ulaştığı
bilinmektedir. Ve Abdullah Öcalan tarafından yapılan açıklamalar da bunu
teyit etmektedir.

Kürt Ulusalcılık Hareketi, İran, Suriye, Ermenistan dışında, Batı ülkeleri


tarafından da desteklenmektedir.

Kürt Ulusalcılık Hareketi, masum insan hakları ve demokratik normlar


içinde kalan demokratik haklarla sınırlı gösterilmekle birlikte, silahlı ve
siyasal faaliyetlerine eklenen kültürel çalışmalarla ‘devlet’ kurulması
amaçlıdır. Bu gerçek gizlenmekte, çeşitli karmaşık formüllerle
perdelenmektedir.

Kürt talepleri, sözde Ermeni Soykırım iddiaları, Kıbrıs sorunları,


Yunanistan tarafından sürdürülen Pontus faaliyetlerinin yoğunlaşması,
Avrupa Ortaklık Belgesi’nde yer alan dayatmaların senkronize gelişmeler
oluşu göstermektedir ki; Türkiye giderek daraltılan bir çember içine
alınmaktadır.

Bu gelişmeler ışığında; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi kurumlarının


içindeki örtülü ve gizli yapılanmalar kişisel çıkarlara yaslandırılmış ilişkiler
ağı önemle dikkate alınmalıdır. MİT önemli bir kurumdur. Bu kurum öteden
beri dış istihbarat örgütleri ile iç içe faaliyet göstermektedir. MİT kadroları
ve çalışma yöntemleri yeniden gözden geçirilerek re/organize edilmeli.
Hatta ve hatta yepyeni bir yapılanmaya gidilerek, dış ülkelerin istihbarat
örgütlerinin ‘sızma’ ve ‘kontrollerinin’ önüne geçilmelidir.

MİT’in içe dönük istihbarat ve yönlendirme çalışmaları incelendiğinde


görülür ki, her dönemde huzursuzlukların organizasyon kaynağı olarak bu
kurum ortaya çıkmaktadır.

MİT’in en üst düzeydeki görevlilerince yapılan açıklamaların nedeni: içte ve


dışta kamuoyu yaratılması, Kürt Ulusalcılık Hareketi’ne yol gösterilmesidir.

GAZETECİLERİN GÖRÜŞLERİ

Oktay Ekşi (Hürriyet) : “Çıkarlarımızla örtüşüyor.”


Sedat Ergin (Hürriyet) : “Güdülen politika isabetli.”
Güneri Civaoğlu (Milliyet) : “Yararlı bir süreç”
Taha Akyol (Milliyet) : Sosyal bilimsel bir bakış açısı”
Hasan Cemal (Milliyet) : Demokraside dönem noktası”
Güngör Mengi (Sabah) : “Şeffaflık iyidir”
Zülfü Livaneli (Sabah) : “DGM’lik olacak mı?”
İzzet Sedes (Akşam) : “Sorunlar çözülür”
Oktay Gönensin (Yeni Binyıl): “Siyaset hep geride”
Halit Kakınç (Star) : “Gerçek bir dönüşüm”
Erhan Başyurt (Zaman) : “MİT artık ara kurum değil”
Enis Berberoğlu (Hürriyet) : “Kürtçe Tv ve daha da ötesi Kürtçe eğitim
Olmalı”
Tuncay Özkan (Kanal-D): “Kürtçe yayın yapılmalı, Kürtçe eğitim serbest
bırakılmalı”
Fatih Altaylı (Hürriyet) : “MİT basına konuşmamalı.”
Emin Çölaşan (Hürriyet) : “Sonrası nasıl gelecek?”

Yukarıda yer alan görüş birliği içinde yalnızca iki gazetecinin görüşlerinin
farklı olması ve bunlardan sadece Çölaşan’ın ortak görüş birliği karşıtı
oluşu, ulusal basın-yayın organlarında ‘ajan gazeteci’ kimliğinin bir ahtapot
gibi tümünü sardığı gerçeğini gözler önüne sermeye yeterlidir.
Washington’un Ankara Merkezli bürosu MİT’i taşeron olarak kullanma
yöntemi ile Türk medyasını kontrolde tutmakta ve kendi politikalarına
uygun olarak Türk kamuoyunu yönlendirmeyi başarabilmektedir. Bu
faaliyet psikolojik savaş stratejisi uygulayan emperyalist güçlerle bağı
bulunan diğer ülkelerin istihbarat örgütleri için de hizmet verilebilmesine
olanak sağlamaktadır.

Türkiye’de ulusal yayın gerçekleştiren tüm medya kuruluşlarının


yayınlarında tek bir edebiyatçının yer almayışı da ilginçtir. Bağımsız
edebiyatçı yazarların yazı yazdırılmadığı gazetecilik anlayışına dünyanın
hiçbir ülkesinde rastlanamaz. Deneyimli gazetecilerin herhangi bir konuda
uzmanlaşmamış oldukları halde, ‘köşe yazarı’ sıfatı ile her konuda ve her
gün yorum yapabildikleri Türk basını, yer yüzünde yazarı olmadan yayın
yapabilen tek örneği oluşturmaktadır.
Kürt Ulusalcılık Hareketi
Ve KEMALİZM

MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ve Miktat Alpay imzalı görüşler olarak


Türkiye ve dünya kamuoyuna sunulan düşünceler arasında çok dikkat çeken
bir başka konu da Abdullah Öcalan’ın Kemalist ideolojiden yararlanma
yöntemiyle Kemalizm’i çökertmeye yöneliş girişimlerine kılavuzluk
edilmesidir.

Terör Örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın “Kürt Dil Kurumu” kurma


çalışmalarını başlatmaya hazırlandığı haberi MİT Müsteşarı Atasagun ve
yardımcısı Alpay tarafından sanki bir ‘istihbarat bilgisi’ gibi kamuoyuna
sunularak gerçekte Ulusal Kürt Hareketi çevrelerine takip etmeleri gereken
‘yol’ ve ‘yöntem’ işaret edilmiştir.

MİT’in ‘A Takımı’nda yer alan kadrolarca işaret edilen yöntem; Ebedi


Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün dünya emperyalizmi karşısında, Türk
ulusuna dilini, kültürünü ve alfabesini kazandırmayı başardığı son derece
stratejik öneme sahip bir yöntemdir. Özellikle son dönemde Washington
teorisyenlerince yeniden ve yeniden mercek altına alınarak incelenen
Kemalizm’in Türk’ün kendi dilini kazanarak ulusal ve evrensel bir dil
olarak dünya platformunda dolaşıma sokmayı nasıl başardığını algılamış ve
bu yöntem karşısında bir başka direniş yöntemi geliştirmek yerine
denenerek başarı elde etmiş yöntemin kullanılması yeğlenmiş, “aynı silah
ile saldırma” yönüne gidilmesi kararlaştırılmıştır.

Kürt Bankası kurarak Kürt sermaye hareketi ve gücü yaratılması


çalışmaları, Kürt Dil Kurumu girişimi, Kürt kültürü oluşturulması, Kürtçe
yayın ve Kürtçe eğitimin Batı tarafından dayatılması girişimleri, bir terör
örgütü olan PKK’nın ‘Ulusal Kürt Hareketi’ tanımlamasıyla anılmaya
başlanması, bundan sonraki süreçte Kemalizm’e karşı Kemalist ideoloji
yöntemleriyle saldırıya geçilmesindeki kararlılığının belirgin
işaretleridir.

***

MİKTAD ALPAY-ABD
ERMENİ SORUNU-ÖRTÜLÜ ÖDENEK

ASALA SUİKASTLERİ

1973- Los Angeles- Başkonsolos Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır


Demir.
1975-Viyana- Büyükelçi Daniş Tunalıgil
1975-Paris- Büyükelçi İsmail Erez ve şoförü Talip Yener
1976-Beyrut-Başkatip Oktar Cirit
1977-Vatikan-Büyükelçi Taha Carım
1978-Madrid- Büyükelçi eşi Necla Kuneralp ve emekli büyükelçi Beşir
Balcıoğlu
1979-Hollanda- Büyükelçimizin oğlu Ahmet Benler
1979-Paris- Turizm Müşaviri Yılmaz Çolpan
1980-Atina- İdari Ateşi Galip Özmen ve kızı Neslihan Özmen
1980-Avustralya- Başkonsolos Şarık Arıyak ve Güvenlik Ataşesi Engin
Sever
1981-Cenevre- Sözleşmeli Sekreter Savaş Yergüz
1981-Paris- Güvenlik Ataşesi Cemal Özen
1982-Los Angeles- Başkonsolos Kemal Arıkan
1982-Boston- Fahri Başkonsolos Orhan Gündüz
1982-Lizbon- İdari Ataşe Erkut Akbay
1982-Kanada- Akseri Ataşe Albay Atilla Altıkanat
1982-Bulgaristan- İdari Ataşe Bora Süelkan
1983-Lizbon- İdari Ataşe eşi Nadida Akbay
1983-Belgrad- Büyükelçi Galip Balkar
1983-Brüksel- İdari Ataşe Dursun Aksoy
1983-Lizbon- Müsteşar eşi Cahide Mıhçıoğlu
1984-Tahran- Sekreter eşi Işık Yönder
1984-Viyana- Çalışma Ataşesi Erdoğan Özen
1984-Viyana- Birleşmiş Milletler görevlisi Enver Ergun
1991-Atina- Basın Ataşesi Çetin Görgü
1993-Bağdat- İdari Ataşe Çağlar Yücel
1994-Atina- Müsteşar Haluk Sipahioğlu

Bu listede yer alan 34 şehidimizin yanısıra suikastlerden yaralı veya yara


almadan kurtulan diplomatlar ve onların yakınları var. 1973 yılında
başlayan ASALA cinayetler zinciri, PKK terör örgütünün piyasaya
sürülmesinin ardından yalnızca 3 cinayet işlemiş olması ASALA-PKK
işbirliğinin en önemli ipuçlarından birisini oluşturmaktadır.
ASALA TERÖR EYLEMLERİ KARŞISINDA
MİT’NİN KARŞI GİRİŞİMLERİ

Ermeni terör örgütü ASALA, 85 kanlı eylem gerçekleştirmiş, 41 Türk


diplomatı bu terör arenasında yaşamını yitirmişti. Dünya, Ermeni terörüne
can veren Türkiye’ye karşı duyarsız sessizliğini sürdürüyordu.

12 Eylül yönetimi, 1982 yılında, Ermeni Terör Örgütü ASALA’nın Türk


diplomatlarına yönelik kanlı terör eylemlerine misilleme kararı aldı. İstanbul
MİT Bölge Başkanı Nuri Gündeş’in yardımcısı, Mete Bey kod adıyla
anılan, MİT içinde Mete Akkartal kimliği ile tanınan Metin Günyol,
misilleme operasyonu ile görevlendirildi.

Korkusuz kod isimli Metin Günyol, yurtdışında gerçekleşecek, ASALA’ya


yönelik misilleme operasyonlarında gerçek kimliğinin deşifre olmaması için
MİT’teki görevinden istifa ederek kurumdan ayrıldı. Veli Özpınar adına
düzenlenmiş diplomatik pasaportla Avrupa’ya gitti.

ASALA’ya yönelik misilleme operasyonu için, 12 eylül askeri darbesinin


ardından yurtdışına kaçan ve çeşitli suçlardan aranan Ülkücü militanlarla
ilişkiye giren Günyol, Cengiz Cömert ile görüşme yaparak, operasyon ekibi
kurdu. ASALA’ya yurt dışında misilleme yapacak olan operasyon ekibinde
yer alan kanun kaçağı ülkücü militanların isimleri şunlardı:
Enver Tortaş,
Mehmet Şener (Durmuş Unutmaz kimlikli),
Oral Çelik (Atilla Emrullah, Atilla Çelik, Yahya Efe, ve Bedri Ateş
kimliklerini kullanıyordu),
Ramiz Ongun, (Ülkü Ocakları Başkanlarından)
Tevfik Esensoy,
Bedri Ateş ( Uğur Özgöbek kimlikli),
Ali Uzunırmak,
Abdullah Çatlı (Mehmet Sarol kimlikli),
Rıfat Yıldırım,
Türkmen Onur
ve Üzeyir Bayraklı..

MİT, bu gruba örtülü ödenekten 320 ABD doları maaş bağlamıştı. Daha
sonra bu maaş az bulunarak 4700 dolara çıkartılarak zam yapıldı.
ASALA’ya yurt dışında eylem yapacak olan bu grup için silahlar Özel Harp
Dairesi Başkanı Aydın İlter’den istendi. Beş adet 7.65 Belçika Browning,
beş adet 7.65 Baretta, beş adet 9mm Browning tabanca, iki adet kaleşnikof,
üç adet akrep, dokuz adet TNT kalıbı, beş adet plastik kalıp, dört adet
boğmaca kıskacı , beş adet savunma ve on adet yangın bombası ile 15
dinamit lokumu diplomatik kuryeler aracılığı ile Avrupa’ya gönderilerek,
misilleme grubunun reisi Abdullah Çatlı’ya teslim edildi.

Abdullah Çatlı ve operasyon grubunda yer alan kanun kaçağı Ülkücü


militanlar, Metin Günyol’dan aldıkları talimatlar ve emirler doğrultusunda
harekete geçtiler ve 3 Mayıs 1984 günü akşam üzeri, Paris’in Alfortville
mahallesindeki “Ermeni Soykırımı Anıtı”nın kaidesine yerleştirdikleri
bomba patladı.

Fransız polisi diplomatik pasaport taşımasına karşın 11 Temmuz 1984


tarihinde Metin Günyol’u Paris Havaalanı Gümrüğü’nde durdurup çantasını
açtı ve böylece Günyol, ve düzenlediği misilleme operasyonları deşifre oldu
(!) Ne var ki; diplomatik bir skandal çıkartmak istemeyen Fransızlar,
Türkiye’ye mesajlarını iletmekle yetinip sessiz kalmayı yeğlediler.

Bu listede adı geçenler ile MİT’in yaptığı pazarlıklar sonucu Türkiye’ye


dönülmüş ve bu kez önlerine yeni hedefler konmuştu: PKK destekçisi Kürt
işadamları. Onlar artık polis için çalışan ‘özel örgüt’te yer almışlardı. Ve
yine bu isimlerin yer aldığı “Susurluk Skandalı”nın ardından tüm Türk
kamuoyu büyük bir şaşkınlık ve şok yaşadı, siyasi platform ve devlet
bürokrasisi büyük ve gizli bir sarsıntı geçirdi. TMBB’de araştırma
komisyonları kuruldu. Ancak, ortaya çıkartılan gerçekler; Türk kamuoyunun
‘gerçeği’ görmesini ve algılayabilmesine izin vermedi. Böylece Türkiye
Cumhuriyet tarihinde kimlerin gerçek ‘vatansever’ olduklarının listesi de
çıkmış oldu! Dünya ve Türkiye kütüphanelerinde bu isimleri anlatan pek
çok kitap kaleme alındı.

Sonuç olarak, Türkiye yeni bir slogana kavuştu:


“Kurşunu atan da yiyen de vatanseverdi”

MİT’İN ABD ÇIKARTMASI

ÖRTÜLÜ ÖDENEK BÜTÇESİNİN İÇİ NASIL BOŞALTILIR?

Hiram Abas & Mehmet Eymür ikilisinin MİT kadrosu içinde oluşturduğu
ekipte yer alan isimler bugün ‘A Takımı’ olarak anılan isimlerdir. Müsteşar
Şenkal Atasagun, tek sözcük İngilizce bilmeyen Yardımcısı Miktat Alpay’ı
Batılı ülkelerin Türkiye’nin aleyhinde sözde Ermeni Soykırım Kararları
almaları ile başlayan yeni dönemde olumsuzlukların önüne kesme görevi ile
ABD’ne tayin etti.

Temelde hukuk öğrenimi görmüş olması nedeniyle, derinlemesine Tarih


bilgi birikiminden yoksun, tek sözcük İngilizce bilmeyen, entelektüel
donanım fukarası Miktat Alpay’ın ABD’ye atanmasına gerekçe gösterilen
Ermeni Sorununun üstesinden gelebilme girişimi temelde, geçmiş tarihte
yaşanan “MİT’in ASALA Mücadelesi Masalı”nın vizyona konan yeni
versiyonudur. Hiram Abas & Mehmet Eymür ikilisinin MİT içindeki
mutemetleri olan Şenkal Atasagun ile Miktat Alpay, sözde Ermeni Soykırım
Kararlarına karşı direniş operasyonu başlatma senaryosuyla ‘örtülü ödenek’
bütçesinin içini boşaltma girişimidir.

MİT, hiçbir dönemde dış istihbarat faaliyetlerinde başarı örnekleri


sergileyememiştir. Bu çok somut bir gerçektir. MİT’in dış istihbarat
faaliyetinde ‘başarı’ olarak gösterilen ne varsa, CİA’in aktarımları ve sınırlı
desteğidir. CİA aktarımlı ve destekli operasyon ve faaliyetler için ise; bir
NATO üyesi olan Türkiye’nin NATO şemsiyesi altındaki ülkelerin resmi
istihbarat örgütleri ile MİT’in doğal ve kaçınılmaz ‘dayanışması’ sonucu
yorumu yapılamaz. Böyle bir iddianın öne sürülmesi başarısızlığın ve
acizliğin perdesinden başkaca hiçbir şey değildir.

MİT kadroları, Türkiye içinde, devlet kasasından geçinen kadroların gözüne


girebilmek için, bu kadroları rahatsız eden kişileri asılsız karalama dosyaları
hazırlayarak ‘vatan haini’ olarak fişleme faaliyetlerinden başkaca hiçbir iş
yapamamıştır.

MİT, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını doğrudan ilgilendiren dışa dönük


istihbarat dosyalarından oluşan bilimsel ve belgesel devasa bir arşive bile
sahip değildir. MİT, sınır komşularının Türkiye’nin aleyhindeki
faaliyetlerinden haberdar olma ve ilgilileri bilgilendirerek sağlıklı bir dış
politika belirlenebilmesinde doğru çalışan bir ‘pusula’ olmayı başarabilmiş
değildir.

MİT, Türk yazarlarının gelip geçen hükümetlerin Kemalizm’e, Cumhuriyet


Devrimlerine, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırı icraatları karşısında Türk
kamuoyunu aydınlatabilmek için kaleme sarılmaları karşısında onları yok
etme operasyonları düzenlemekle ünlü bir kurum olarak tarihe nam salmış
olmasına karşın; Türkiye’nin aleyhinde çalışmalar yapan dünya
entelektüelleri hakkında tek bir araştırma dosyası hazırlayabilmiş değildir.
Bu konuda araştırma yapıp dosya düzenleyebilecek düzeyde entelektüel
birime sahip kadrolardan yoksun bir kurumun böyle bir çalışmanın
üstesinden gelebilmesi zaten düşünülemez.

Resmi Türk İstihbarat Örgütü MİT, Cumhuriyet tarihinin geçmiş


dönemlerdeki idealist ve başarılı birkaç isimin gölgesi altında kalmış,
hantal, Türk vatandaşlarına yönelik iftira, karalama, entrika, işkence ve
cinayet merkezinden başkaca hiçbir şey değildir.
Yeryüzündeki demokratik ülkeler arasında, kendi vatandaşlarına yönelik
iftira, karalama, entrika, işkence ve cinayetler düzenleyen bir başka resmi
istihbarat örgütü örneği yoktur.

Ve yine yeryüzünde salt iç istihbarat ağırlıklı olarak ayakta durabilen tek bir
resmi istihbarat örgütü örneği gösterilemez.

Ülkelerin resmi istihbarat örgütleri ve birimleri; ulusal çıkarlar adına


özellikle ‘dış istihbarat arenası’nda boy gösterir, istihbarat toplar, bunların
sağlıklı ve bilimsel analizlerinden yola çıkarak hükümetlerin gerçekçi
politikalar üretmelerine yardımcı olur, ulusal çıkarlarını ilgilendiren her
konuda acımasız ve sonu fiyasko ya da skandalla neticelenmeyen örtülü
operasyonlar düzenlerler. MİT’in benzer faaliyet örneklerinden söz edilmesi
olanaksızdır.

Bu nedenle tek sözcük İngilizce bilmeyen, kulağı ağır işiten, diplomasi


inceliklerinden yoksun, entelektüel donanımı olmayan, bilimsel tarih kültür
birikimi sıfır noktasında bir MİT portresinin ABD’de üst düzeydeki devlet
kadrolarına Ermeni Soykırım masalının entrikalarını anlatabilmesi baştan
başarısız kalınmaya mahküm olunduğunun açık ve net verileridir. Miktat
Alpay’ın ABD’de öne sürülen görevle atanmış olması, Örtülü Ödenek
Bütçesinin içinin boşaltılması operasyonundan başkaca bir şey değildir. Bu
atama ile CİA ile MİT arasında doğrudan koordinasyon yöntemiyle
Türkiye’de olup bitenler hakkında çok daha derin bilgi elde edecek olan
Washigton, AB’ne tam üyelik sürecini yaşayan Türkiye’yi mercek altına
almada Miktat Alpay’dan yararlanarak kolaylıklar elde etmiş olacaktır.

ABD’ye kaçan MİT’in eski kadrolarından Mehmet Eymür’ün bu atamada


rolü olduğu kesindir. Çünkü, internet sitesindeki sayfasında Miktat Alpay’ın
ABD’ye atanmış olmasının ‘sürgün’ olduğunu öne sürmektedir. Ayrıca,
Şankal Atasagun ile yardımcısı Miktat Alpay’ın aralarının iyi olmadığını
iddia ederek, atamanın gerçek amacının fark edilmesini perdelemeye
çalışmaktadır.

***

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Miktat Alpay’ın ABD’ye


atanmasını onaylamayıp geri çevirmesi üzerine, Ocak 2001’de MİT’ten
istifa etmek zorunda kalmasının ardından CNN televizyonuna Genel
Koordinatör olarak görevlendirileceği söylentileri yayıldı. Aynı günlerde bir
başka söylenti daha yayılıyor ve medya aracılığı ile kamuoyuna
duyuruluyordu. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı’na Miktat Alpay’ın
atanacağından söz ediliyordu!

Devlet erkini elinde tutan kerameti kendinden menkul “elit kadro”nun


olağanüstü dönemlerin son bulduğu ve açık toplum olma yolunda ilerlemek
zorunda olan 21. Yüzyıl Türkiyesi’nde, istifa ederek emekliye ayrılan MİT
Müsteşar Yardımcısı Miktat Alpay’ın hukukun üstünlüğüne dayanan geçiş
döneminde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e Baş danışman olarak
atanmasının düşünülmesi talihsizliktir.
Miktat Alpay, sonradan bir kısmı batan bankalara yönetim kurulu üyesi
olmuş, bir kısmı uzun süre Cumhurbaşkanlığını düşlemiş ve düşlemekte
olan, bir kısmı emeklilik köşelerinde yepyeni fırsatlar kollayan, bir kısmı
emekliliğin eşiğine gelmiş kadrolar ile içli dışlı olmuş, onlara büyük
destekler vermiş, hatta bu uğurda MİT içinde Alevileri kayırma
ayrımcılığıyla suçlanmış bir insandır.