You are on page 1of 21

Anthony GIDDENS ve Dönüşümcü Sosyoloji

Günümüz Britanya’lı sosyologlarından Antony Giddens,bir çözümleme biçimi olarak sosyolojinin ve bir
anlama&açıklama çabası olarak da sosyal teorinin temel sorunlarını eleştirel bir yaklaşımla ve usta bir
dille özetleyen çağdaş sosyal teorinin önde gelen isimlerinden biridir.Giddens'ın ünü daha çok,kökeni
çok eskilere dayanan ve sosyoloji tarihinde ciddi tartışmalara neden olan yapı-eylem
ikiciliğini(yapılaşma teorisiyle) aşma çabasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi sosyal bilimlerdeki
önemli tartışmalardan biri birey ve toplum arasındaki ilişkilerin niteliğidir. Sosyal yapıyı, ontolojik
olarak kendisini oluşturan unsurlardan önce tutan yapısal-işlevselci,toplum merkezli makro sosyoloji
ve eylemde bulunan bir varlık olarak bireyi ön plana çıkaran ama yapı,çatışma ve güç konularını ihmal
eden, aktör merkezli mikro sosyoloji adeta iki kutba bölünmüş,sosyoloji tarihi boyunca sonu gelmeyen
tartışmalarla Gouldner'in deyimiyle "batı sosyolojisinde bir kriz" patlak vermiştir.

Giddens,yapılaşma teorisi ve kavramlarını oluştururken birçok sosyologtan etkilenmiştir. Bir yandan


Kıta Avrupası'ndan,kapitalizm ve sanayi toplumu analizlerinde Marx; modernlik ve modernleşme
eksenli analizlerinde Weber, Giddens'ın esin kaynağı olurken, bir çözümleme biçimi olarak Amerikan
sosyolojisinin yeniden-kurucu babalarından, 'sosyolojik tasarım'ı ile ünlenmiş Charles Wright Mills,
Giddens'ı etkileyen sosyologlar arasına girmiştir.Ayrıca 'Being and Time' adlı eseriyle Martin
Heidegger,Giddens'ın zaman ve mekan konusundaki fikirlerinin; İsviçreli dilbilimci Ferdinand de
Saussure de yapı kavramındaki fikirlerinin kaynağı olmuştur.Giddens,sosyal teorisini, eleştirel bir
yaklaşımla oluşturan ve sosyolojiyi yenibaştan tanımlayarak yapılandıran bir sosyolog olması
nedeniyle Jürgen Habermas'a benzetilmektedir.

Bununla birlikte Giddens, genel anlamda, Marx'ın:

"insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar ama diledikleri gibi yapmazlar; insanlar
tarihi kendileri tarafından seçilmiş şartlar altında değil,doğrudan içinde
bulundukları,verili ve geçmişten aktarılmış şartlar altında yaparlar."

vecizesinden etkilendiğini belirtmektedir.(1)

Parsons'un geliştirdiği,insan aktörünü dışlayan sosyal sistem yaklaşımı 1950'li yıllarda sosyoloji
araştırmalarının temel çerçevesini oluşturmuş,buna karşılık aktörün önemi vurgulayan anlayış da
1960'lı yıllarda sosyolojiye egemen olmaya başlamıştır.Bunun sonucu olarak da insan aktörünü sosyal
teorinin merkezine yerleştiren etnometodoloji ve sembolik etkileşimcilik gibi yorumsamacı yaklaşımlar
ortaya çıkmıştır.Bu yaklaşımlar Parsons'un yaklaşımının aksine mikro aktörlere aşırı bir vurgu
yaparken makro aktörleri geri plana itmiştir.

Giddens,Parsons'un yapısal-işlevselci kuramına yönelttiği eleştirisinde, yapının insan davranışı


üzerindeki etkisinin onu sınırladığı ve 'bireylerin hareketleri şu veya bu şekilde toplumsal güçlerin
ürünüdür' şeklindeki görüşünü şiddetle eleştirmiş ve bu yaklaşımın, aktörü kültürel bir kukla olarak
görüp onun kendisinin düşünümsel (reflexive) davranabileceğini gözardı etmekle suçlamıştır.Giddens
"Central Problems in Social Theory" de bu toplumsal sistem anlayışını sistemlerin kendilerini meydana
getiren toplumsal aktörlerin üstünde olan özelliklerin ortaya çıkmasıyla karakterize edilmediği, bilakis,
yapılaşmış ve rutinleşmiş toplumsal pratiklerle üretildiği ve yeniden üretildiği gerekçesiyle eleştirilmiştir.
Ona göre, toplumsal sistemlerin sistematik özellikleri, sistemin kendisinden çok toplumsal eylemin
doğasından doğar.
Ayrıca Giddens,Durkheim'ın "Sosyolojik Metodun Kuralları" adlı
eserindeki,sosyolojinin mümkün olduğunca doğa bilimlerini kendine örnek alarak
sosyal gerçekleri çözümlemesi gerektiği düşüncesini ve Comte'un, bu düşüncenin
doğuşuna neden olan görüşlerini eleştirmiştir: "Comte,bilim maddi dünyada olayları
kontrol altına almamızı nasıl sağlıyorsa, bizim de aynı şekilde kendi kaderimizi
biçimlendirebileceğimize inanıyordu. Ünlü ilkesi ‘Prevoir pour pouvoir’ (geleceği
kestirmek,iktidar sahibi olmak demektir) bu düşünceyi ifade ediyor...Eğer toplumsal
eylemi tabiat kanunlarıyla belirlenen bir mekanik olaylar dizisi olarak kabul edersek
hem geçmişi yanlış anlamış,hem de sosyolojik çözümlemenin gelecekteki olayları
etkilemekte ne denli yardımcı olabileceğini kavrayamamış oluruz. İşte bu yüzden
Comte'un “Prevoir pour pouvoir” düşüncesinin sosyal teknoloji olarak anlaşılmasına
katılamayız."(2)

Onun anlayışına göre "sosyoloji gerçekte gözlenebilen


konularla ilgilenir,ampirik araştırmalara dayanır ve olgulara
anlam kazandıracak kurumları ve genellemeleri formüle etmek
üzere yapılacak girişimleri de kapsar.Ancak insanoğlu
yaratılışı gereği maddi nesnelerle aynı özelliklere sahip
değildir.Kendi davranışlarımızın incelenmesinin bazı çok
önemli açılardan tabiattaki fenomenlerin incelenmesinden
bütünüyle farklı olması gerekir...sosyolojinin asıl odak
noktası 'ileri' ya da 'sanayileşmiş' toplumlardaki kurumların
ve bu kurumların dönüşüm (transformasyon) şartlarının
incelenmesidir." (3)

Gerçekten Giddens,sosyolojinin,geleneksel toplumlar ile modern toplumlar arasındaki derin


toplumsal dönüşümleri anlamaya yönelik çabalardan doğduğunu; değişimler devam edip hız
kazandıkça,anlama girişimlerinin de daha büyük önem kazandığını ileri sürmektedir.

Giddens,yukarıda bahsetmiş olduğumuz batı sosyolojisindeki krizin nedeni olarak bu iki zıt
düşünce geleneklerinin çok rijit bir tutumla tek yönlü kapsayıcı bir sosyal teori oluşturma çabasını
görür.Ona göre sosyal teori sistematik bir yeniden yapılanmaya gereksinim duymaktadır.Bu bağlamda
Giddens'ın çalışmaları farklı ve zıt sosyal düşünce geleneklerinin bir sentezi olarak düşünülebilir.Ona
göre, 'dünyayı nasıl biliyoruz?' biçimindeki epistemolojik sorular yerine ontolojik sorularla uğraşılması
gerekir.Giddens yapmaya çalıştığını 'bir eylem ve bir yapı kuramı olarak insan toplumunun ontolojisi
yapmak' olarak özetlemiştir.Yani,Giddens kendini bir praxis kuramcısı olarak görmektedir.Yapılaşma
kuramı bir praxis olarak genelde sosyal bilimlerin özelde de sosyolojinin karşı karşıya geldiği krizi
aşmak için önerilmiştir.

Yapılaş(tır)ma Kuramı
Giddens'a göre yapı eylem veya aktörün varlığı dışında bir varlığa sahip değildir.Bir yapı ancak
eyleyen bir varlık olarak bir aktörün eylemini pratiğe dökmesi ile vücut bulur.Buna karşı Giddens yapı
kavramının tümden terkedilmesine de karşıdır çünkü yapı ve eylem sürekli olarak birbirini üreten
bağımlı bir ilişkiler zinciridir.Giddens,bunu Saussure'den esinlendiği konuşma ile dil arasındaki ilişkiyi
örnek vererek açıklamaktadır.Ona göre konuşma bir eylem,dil ise yapıdır.'Konuşma',onu
gerçekleştirecek bir 'özne'nin varlığını zorunlu kılar.Buna karşılık dil ise bir özneye sahip
değildir.Konuşmacılar tarafından kullanılıncaya kadar dilin bir varlığı da yoktur.Aynen öyle de sosyal
hayattaki yapılar sadece sosyal eylemde ortaya çıkar.Yapıyı kurallar ve kaynaklar olarak tanımlayan
Giddens,eylemi belirleyen dışsal bir güç olarak yapı yerine,kuralları ve kaynakları koyar. Aktörün
eylemleri kurallardan ve kaynaklardan etkilenmektedir. Yapıyı oluşturan kurallar uygulamalarında
sürekli olarak dönüşüme uğrarlar.Yapı ise yapısal setler olarak somuta indirgenebilir.Örneğin ,ona
göre kapitalist toplumun temelini oluşturan yapısal set şu şekilde belirtilebilir:Özel mülkiyet,
para,sermaye,hizmet sözleşmesi,kâr.Bu yapı setleri arasında bir dönüşüm vardır.Özel mülkiyet
paraya,para sermayeye,sermaye işçi çalıştırmaya ve kâr yapmaya dönüştürülmektedir.(4)

Yapısalcı ve işlevselci okullar sistem ve yapı kavramını aynı anlamda kullanırken Giddens bu iki
kavram arasında bir ayrım yapmaktadır.Ona göre yapı ve eylem arasında ikisinin birbirine bağımlılığını
sağlayan bir olgu vardır;o da sistemdir.Sistemler sürekli yeniden üretildikleri için zaman ve mekandan
soyutlanamazlar.Sosyal sistemler sosyal yeniden üretimin sürekliliği sayesinde zaman ve mekanda
oluşurken yapılar zaman ve mekanda yoktur;sanal bir varlığa sahiptirler. Yapılar sadece zamansal
olarak ortaya çıktıkları anda mevcutturlar.Bundan dolayı yapılar organize ettiği eylemin hem nedeni
hem de sonucudur.Yapı,sistem ve eylemde mevcut olmakla beraber bunların hiçbirine
indirgenemez.Toplumsal etkileşim sistemleri olan sosyal sistemlerin kendileri yapı olmamakla
beraber,çeşitli yapıları bünyesinde barındırırlar.

Giddens'a göre aktör ise,'günlük hayatın sürüp gitmekte olan bir parçası olarak dünyada farklılık
yapabilme yeteneğine sahip olan,farklı eylemler seçebilen ve belli ölçüde yapıdaki sosyal ilişkileri
dönüştürebilme kapasitesine sahip olan varlık' anlamında bir kavramdır.Giddens aktörün eylem
özgürlüğünü kısıtlayan birtakım etkenler olduğunu da ilave eder.Bunların başlıcaları olarak: 'yapı,diğer
aktörlerin yaptırımı,geniş zaman ve mekan olgusu ve amaçlanmayan sonuçlar'ı sayar.Giddens'ın
anlayışına göre eylem de, 'herhangi bir şeyi değiştirme veya başarabilme yeteneği'dir.Bu
anlamlarda,Giddens'a göre insanlar bilinçli olarak yaptıkları eylemler ile, yine kendi eylemlerini
etkileyen yapıları bilinçsizce yeniden üretmektedirler. Dolayısıyla yapı, eyleme bir engel teşkil
etmemekte, aksine eylemin gerçekleşmesinde yer almaktadır.

Giddens'ın bu kavramlara atfetmiş olduğu anlamlardan da anlaşılacağı üzere yapılaş(tır)ma


kuramı,fiilen olup bitenler hakkında net hipotezler ortaya atmaktan ya da gelişme yasaları
saptamaktan ziyade,dünyada ne tür şeyler varolduğunu belirlemeyi öngören bir toplumsal
ontolojidir.Yapılaşma bize,özgül bir toplumun fiilen nasıl işlediğini ortaya koymaktan çok,toplumu
incelediğimiz zaman nelere baktığımızı anlatır.Giddens,toplumsal fenomenler ile olayların her zaman
bir olumsallık içerdiğini ve açık uçlu olduğunu ısrarla vurgulayarak,kapalı sistemler diye nitelediği evrim
kuramı ile işlevselcilik gibi kuramları eleştirir ve reddeder.Yapıları ürettiğini ve yapılar tarafından
üretildiğini savunduğu 'toplumsal pratikler' üzerinde yoğunlaşarak,sosyolojide eylem ile yapı arasında
gözlenen geleneksel bölünmeyi aşmaya çalışan Giddens'a göre,eylem ve yapı birbirinin zıddı değil,bir
ikiliğin birbirini tamamlayan unsurlarıdır.Yapılar toplumsal aktörlerin dışında duran şeyler
değil,aktörlerin kendi pratikleriyle ürettiği ve yeniden ürettiği kurallar ve kaynaklardır.Ayrıca zamanın ve
mekanın toplum kuramı ve toplum analizi açısından önemini vurgulayan Giddens'ın tarihsel
sosyolojisi,toplumları birbirine bağlayan farklı yolları inceleyen bir yorum getirmektedir.

Özetle söyleyecek olursak Giddens'a göre sosyal teori,bireyin ve toplumun oluşmasını


sağlayan sosyal pratikleri incelemelidir.Sosyal pratikler de kuralların zaman boyunca ve farklı fiziki
mekanlarda dönüşümüyle ortaya çıkmaktadır.Bu anlamda zaten yapılaşma kuramı zaman ve mekân
boyutlarında gerçekleştirilmesi ve yeniden gerçekleştirilmesi anlamını taşımaktadır.Yapılaşma
kuramının amacı sosyal hayatın maharetli bir biçimde,bilgili aktörler tarafından yeniden üretilmesini
açıklamaktadır.

Yapılaşma kuramını açık bir şekilde anlatan tek bir


açıklama yoktur.Giddens bu projesine, 'Capitalism and Modern
Social Theory' de (1971) sosyolojideki klasik düşünürleri
gözden geçirerek başlamış, daha sonra 'Central Problems in
Social Theory'(1979) ile 'The Constitution of Society'(1984)
yapılanmanın başlıca formülasyonlarını ortaya koymaya
girişmiştir.(5)

Yapılaşma kuramı çerçevesinde Giddens'ın üzerinde durduğu bir kavram da 'çifte


yorumsamacılık'tır. (double hermeneutics) Bu kavram sosyal bilimcinin kullandığı kavramlarla sıradan
insanların kullandığı kavramlar arasındaki örtüşmeyi ifade etmektedir.Çünkü sosyal bilimcinin,dinamik
yapıdaki toplum mekanizmasını anlamaya çalışırken kullandığı kavramlar zamanla kamusal söylemin
bir parçası haline gelmektedir.Giddens sosyal bilimcinin toplum üzerindeki araştırmasının sosyal hayat
üzerindeki etkilerini hiçe sayarak,nesnel bir sosyolojinin peşinde koşmaması gerektiğini
savunmaktadır.Çünkü ona göre sosyal bilim,günlük hayatta yaratılan anlamlı sosyal dünya ile sosyal
bilimcilerin kullandığı üstdillerden oluşur.Sosyal bilimsel kavramlar günlük söylemin bir parçası haline
gelirken, sosyal bilimler de insanların gündelik hayatlarında yarattıkları anlamlardan
yararlanırlar.Örneğin halk arasında kullanılan 'kara gün dostu' kavramı,sosyolojide birincil ilişkileri
tanımlamada sosyologlar tarafından kullanılırken, sosyal bilimciler tarafından keşfedilen, -kentleşme
sürecinde kırsaldan kente gelen bir göçmenin zamanla, mekansal çevresindeki insanlara kendini yakın
hissetmesini sağlayan anlamındaki- 'meçhul dost' kavramı da halk tarafından benimsenip kullanılmaya
başlanmıştır.

Giddens'ın literatüründe önemli bir yer işgal eden bir diğer kavram da 'güven'dir. 'The
Consequences of Modernity' (Modernliğin Sonuçları,1990) adlı eserinde güveni "bir kişinin ya da
sistemin inandırıcılığına güven duyma" şeklinde tanımlamakta ve bu kavramın doğurduğu başlıca
sorunların yararlı bir özetini sunmaktadır.Giddens,güvenin bazı özelliklerinin tartışılmakta olan her
toplum tipi için geçerli olduğu kanısındadır.

İnsanın durumu özünde belirsiz ve tehdit edici bir şeydir,fakat gündelik amaçlarda toplum üyelerinin
çoğunun yetiştirilme tarzı,başkalarına ve 'sorgulanmayan' yaşam tarzına duyulan 'temel güven'in
gelişmesiyle,onları derinlere kök salmış endişelerden korur.Psikoloji ve psikanalizdeki çeşitli
gelenekler, tuhaf,saldırgan ve rahatsız davranışları, anne babaların çocuklarına temel bir güven bir
güven aşılayamaması,bunun sonucunda iç benlik ile dış çevrenin güvenilmez ve düşman öğeler olarak
algılanmasına bağlarlar.

Klasik dönem yazıları ile daha yakın dönemdeki


yazılar,modernliğin sahneye çıkışının temel güvenin hem
kaynaklarını hem de nesnelerini özünde değiştirdiğinin ileri
sürmüşlerdir.Bu çalışmalarda gözlenen genel konsensüse
göre,modernlik akrabalık bağlarının ön plandaki rolünü ortadan
kaldırır,yerel cemaat bağlarını yıkar ve dinin otoritesi ile
geleneğe bağlılığı tartışmalı bir konuma getirir.Giddens bu
sonuçları,toplumsal ilişkileri toplumsal bağlardan koparan ve
'onları zamanın ve mekanın belirsiz sürelerinde yeniden
yapılaştıran', çeşitli 'yerinden çıkarma mekanizmaları'na
bağlamaktadır.Bu 'yerinden çıkarma mekanizmaları'. pre-modern
koşullara göre daha soyut bir güveni gerekli kılan iki sınıfa
ayrılabilir:sembolik araçlar(örneğin para) ile uzmanlık
sistemleri(güven düşünümsel bilgi gövdesine konulmuştur).Öte
yandan, toplumsal ilişkilerin zaman ve mekan içinde
uzaklaştığının,güveni muhafaza etme ve bununla eşanlamlı
olarak güvenin olmamasına hoşgörü ile yaklaşma becerisinin
öğrenilmesini gerektirmektedir.Dolayısıyla modernlik çift uçlu
bir eğilimdir.Çünkü, bir yandan 'ontolojik güvenliğimizi',
yani kişisel kimliğin sürekliliğine,toplumsal ve maddi ortama
duyduğumuz güveni tehdit ederken; öbür yandan soyut
toplumlardaki risk ve endişe ihtimalini,ayrıca güven talebini
de arttırmaktadır.(6)

Giddens'ın genel olarak sosyolojik görüşleri ve özel olarak da yapılaşma kuramı,ileri sürüldüğü
günden bu yana birçok eleştiriye hedef olmuştur.Bunlardan bazıları eleştiriden çok aşağılayıcı bir
hakaret niteliğindedir.

Bazı sosyologlar Antony Giddens'ın çalışmalarındaki kuram diye ifade edilen çoğu görüşün aslında
toplum felsefesinin alanına girdiği,çünkü bunların, toplumsal yaşam hakkında somut ya da test
edilebilir önermeler yerine, esas olarak insan hakkında metafiziksel spekülasyonlardan oluştuğu iddia
etmişlerdir.

Giddens'ın, eylemde bulunan bir aktör olarak insanın eylem özgürlüğünü aşırı abarttığı da diğer bir
eleştirinin merkez noktasını oluşturmaktadır.Tecrübelerimiz ve tarih göstermiştir ki insanlar,gündelik
hayatta kendilerini saran sosyal yapılar hakkında hiç de o kadar bilgi ve bilinç sahibi değildirler.

Üstelik bilgi edindiği durumlarda bile,aktörün eylemde bulunması mümkün olmayabilir.Ayrıca Giddens
bilgiyi manipüle eden durumlardan (inanç ve ideoloji gibi) kuramında hiç söz etmemektedir.Giddens'in
'ben' üzerinde yoğunlaşıp,insanların 'biz' anlayışı ile hareket ederek sosyal yapıyı etkilemesini ve
üretmesini de göz ardı etmesi teorisinin diğer bir kusurudur.
Eylem ve yapı karşılıklı olarak birbirlerini sürekli oluşturduklarından belli bir zaman diliminde,belli bir
alanda yapısal özellikleri veya insanların yaratıcı veya dönüştürücü özelliklerini ele almayı oldukça
zorlaştırmaktadır.Şu halde 'eylem&yapı'nın ayrılmaz bir bütün olduğu ve bu ikili arasında bir ayrım
yapmanın mümkün olmadığı gerçeği ortaya çıkar.Yapı-eylem arasındaki bu etkileşimin sürekli değiştiği
de gözönünde bulundurulduğunda Giddens'ın teorisinin zayıflığı ve tutarsızlı ortaya çıkmaktadır.

Jon Clarck ve arkadaşlarının eleştirisi ise Giddens'ı


sosyolojik eylem, yapı değişim kuramları açısından "tekerleği
yeniden icat etmek"le, özelde yapılanma kuramını hiçbir şey
anlatmamakla ve ampirik temelden yoksun olmakla (Parsons'un
kuramsal çalışmalarıyla paralellik kurarak)suçlayan oldukça
incitici nitelikte eleştiriler yöneltmişlerdir.(7)

ALINTILAR:

1.,4.)YILDIRIM,E.(Doç. Dr. Engin Yıldırım.Sakarya Üniv. İ.İ.B.F Çalışma Ekonomisi ve


Endüstri İlişkileri Bölümü Öğretim Üyesi),(1997),ANTONY GIDDENS’IN YAPILANMA TEORİSİ,
(5.Ulusal Sosyal Bilimler Kongresine

‘12-14 Kasım 1997,ODTÜ,Ankara’ sunulan kişisel bir bildiri.)

2.) GIDDENS,A,(1998),SOSYOLOJİ,Eleştirel bir Yaklaşım, Birey Yayınları (Çevirenler:Dr. M.


Ruhi Esengül-Dr.İsmail Öğretir)(Syf.21 ,23)

3.)a.g.e. (Syf.13,19)

5.)MARSHALL,G,(1999),SOSYOLOJİ SÖZLÜĞÜ,Bilim ve Sanat Yayınları(Syf.806)

6.)a.g.e. (Syf.289)

7.)a.g.e. (Syf.806)

Frankfurt Okulu:
1923 yılında Marxizme, mevcut sosyoloji kuramlarına, geleneksel bilim felsefesi anlayışına bir
tepki olarak doğan Frankfurt Okulunun temel savları kurucuları Thedor W.Adorno, Herbert Marcuse,
Max Horkheimer ve ilerleyen yıllardaki en önemli temsilcisi Jürgen Habermas tarafından
belirlenmiştir.
Okulun ortaya çıkışında,Batı Avrupada'ki sol işçi sınıfı hareketlerinin I. Dünya Savaşı'nı takip
eden yıllardaki ağır yenilgisi,Avrupadaki sol hareketlerin Moskova'nın denetimi altına giren hareketler
şeklinde gelişmesi Rus Devriminin Stalinizm'e dönüşmesi ve nihayet Faşizm ve Nazizm'in yükselişi
etkili olmuştur.
Frankfurt okulu düşünürleri,yaptıkları eleştirilerinde ve karşılaştıkları problemlerde Freud ve
Weber gibi düşünürlerin düşünce ve kuramlarından faydalanarak Marxist toplum kuramını
varoluşçuluk ve psikanalizle yeniden kurma çabasına girmişlerdir. Özellikle Marxizmden etkilenmiş
olan Frankfurt Okulu Hegel’in diyalektiği ve Marxın idealistliğinden esinlenmekle birlikte genel olarak
Marxist bir çerçeve içinde kalmıştır.Ne var ki Marx’ın yaptığı eleştirilerden çok onun eleştiri yöntemini
benimsemiş olan Frankfurt Okulu, György Lukacs’ın, Marx’ın, kendi eleştirel yönteminin , öğretisinin
içeriğinden daha çok önem taşıdığı görüşünden etkilenmiştir. Yani Frankfurt okulu düşünürleri Marx’ın
ekonomi politiğe yaptığı katkıyı önemsemekle birlikte bu katkının günümüz toplumlarını anlamada
yetersiz kaldığını söylemişlerdir.Bu şekilde Marx’ın eleştiri yöntemini temel alan bir "eleştirel kuram"
geliştirmişlerdir.
Bu anlayış doğrultusunda okulun ilk önemli icraatı, eleştirinin öncelikle özeleştiri şeklinde
gerçekleşmesi gerektiği inancı ile felsefelerinin gereği olarak ortaya çıkan otokritik olmuştur.Marx’ın
yaşadığı dönemde yaptığı eleştirilerin günümüzde geçerli olmadığını ve bu yüzden kuramın çağdaş
koşulların ışığı altında yeniden yapılandırılması gereğinin ortaya çıktığını söyleyen Frankfurt Okulu
düşünürleri, buna bağlı olarak ekonomik determinizmi, ekonomizm ve kaba maddeciliği şiddetle
eleştirmişlerdir. Marx ve Engels’in Owen,S.Simon ve Fourrier gibi ütopik sosyalistlerin düşüncelerine
yaptıkları eleştirilerin çok ikircikli olduğunu ve daha sonraki Marxist düşünürlerin ütopik sosyalistleri
toptan mahkum etmesinin büyük bir hata olduğunu belirten Frankfurt Okulu düşünürleri gerçek bir
eleştirel kuramın,toplumsal düzenin ihmal ettiği insanın gizli kalmış potansiyellerini ortaya çıkarması
gerektiğini savunmuşlardır.
Tüm kapalı sistemleri eleştiri yoluyla çözmeyi amaçlayan eleştirel kuramcılar,baskıcı
sistemlere ilişkin analizin tahakküm ve baskının kökleri konusunda uyanışa yol açacağını, ideolojileri
geriletip bilinçlenmeyi hızlandıracağını savunmuştur.Kapitalizmin oldukça hızlı ve temelli değişiminden
dolayı,Marx’ın 19. yy. kapitalizm eleştirisinin çerçevesi içinde kalmanın olanaksızlığını
savunmuşlardır.Bu düşünce ile günümüz ileri kapitalizmini analiz edip eleştiri süzgecinden geçiren
Frankfurt Okulu düşünürleri, genel görüşlerine uygun bir epistemoloji geliştirerek bilginin tarihsel olarak
koşullandığı görüşünü korurken,diğer yandan da bu bilgiye ilişkin doğruluk iddialarının toplumsal veya
sınıfsal çıkarlardan bağımsız olarak rasyonel bir biçimde değerlendirilebileceğini ileri sürmüşlerdir.
Onlara göre günümüz kapitalizmi,ağır şartlar altında çalıştırdığı insanları denetim altında
tutup,reaksiyon gösterme ve başkaldırma ihtimaline karşı bilgiyi ve popüler kültür öğelerini manipüle
etmek suretiyle varlığını devam ettirmektedir.Frankfurt okulu düşünürleri bu durumu kültür endüstrisi
olarak adlandırmıştır.Buna göre kültür endüstrisinin öncelikli amacının bireyin kapitalizmi
benimsemesini kolaylaştırmaktır. Yine kültür endüstrisinin olumlayıcı kültürü,günlük yaşamın
sorumluluğundan, ağır ve sıkıcı işlerinden çok az bir çaba ile geçici bir kaçış sağlayarak oyalanma ve
zihinsel uzaklaşma yaratır.Sistem,ağır şartlar altında yaşamaktan bunalan toplumu bu durumdan
kurtarmak için görsel,işitsel ve yazılı medya organlarını kötüye kullanarak onları yalancı bir rahatlama
ve uyumaya durumuna sokar ve insanlar geçici olarak sorunlarından uzaklaşır.Frankfurt Okulu
düşünürlerine göre kültür endüstrisinin sunduğu kaçış gerçek bir kaçış değildir.Zira onun sağladığı
kaçış ve dinlenme,insanları yalnızca yaşamlarındaki temel baskılardan uzaklaştırmaya ve çalışma
azimlerini yeniden yaratmaya hizmet eder. Durum böyle olunca kapitalizm, bu manipülasyonu meşru
kılacak veya en azından gizleyecek bir maskeye ihtiyaç duymaktadır; işte günümüz sosyolojileri bunu
yapmaktadır.Fonksiyonalizm ve benzeri günümüz sosyoloji kuramları kapitalizmin bu hilesi sonucunda
asıl işlevini yitirmiş;sisteme yardımcı bir araç konumuna getirilmiştir. Bu yüzden bu sosyolojileri şiddetli
bir şekilde eleştiren okulun düşünürlerine göre sosyolojinin gerçek işlevi sistemdeki boşlukları,
kurumlar ve teoriler arasındaki çelişkileri ortaya çıkarmak, toplumsal çıkarların ve çelişkilerin
düşüncede nasıl ifade edildiği ve baskı sistemlerinde nasıl üretildiğiyle ilgilenmek olmalıdır.
Eleştirel kuramcıların diğer eleştirdikleri bir nokta ise modern toplumdur.Onlara göre
bilgilerimizin ve ortak insani yönlerimizin kaynağı hepimizin akılcı varlıklar olmamıza bağlıdır.Hegel bu
düşünceyi "gerçek olan akılcıdır" şeklinde ifade etmişti.Eleştirel kuramın Hegel'in bu düşüncesinden
istifade ettiğini söylemek mümkündür.Bu temel üzerinden akılcı bir toplum modeli çıkarmak
mümkündür.İnsan olmamız nedeniyle hepimiz akılla düşünme özelliğine ya da potansiyeline sahibiz.
Dolayısıyla akılcı toplum,içinde yaşadığımız çevre koşullarını oluşturup dönüştürme sürecine
hepimizin katıldığı bir toplumdur.Bu da bizim elimize şu anda varolan toplumları eleştirebilmemizi
sağlayan standart bir ölçü verecektir.Aynı bakış açısıyla,bazı grupları iktisadi ve siyasi sürece
katılmaktan alıkoyan ya da yine bazı grupları sistematik bir şekilde güçsüzleştiren toplumun akıldışı bir
toplum olacağı rahatlıkla söylenebilir.Frankfurt Okulu'nun yakın zamandaki en büyük temsilcisi olan
Habermas'ın çalışmalarında ise farklı bir model görülmektedir. Habermas bizim akılcı niteliklere sahip
olmamızdan değil,hepimizin bir dil kullanıyor olmamızdan yola çıkmaktadır.Onun ütopyası, herkesin
bilgilere eşit olarak sahip olabileceği ve kamusal tartışmalara katılabileceği "ideal bir söz durumu"
dur.Habermas sistematik bir toplum kuramı oluşturma arzusu taşıması ve araçsal düşünceye kendi
şemasında uygun bir yer bulma isteğiyle ilk kuşak eleştirel kuramcılardan ayrılır.Habermas gerçekten
araçsal aklı sahici bir düzleme yerleştirir ve psikanalizi bir "kurtarıcı bilim" modeli olarak kullanılır.
“Knowledge and Human Interests”de (1968) , insanların ortaklaşa sahip oldukları üç bilişsel ilgi
saptamıştır: Çevremiz tanır ve denetlemeye çalışırken duyduğumuz ve böylece bizi ampirik bilimlere
yönelten teknik ilgi ; birbirimizi anlayıp birlikte çalışabilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz ve bizi
yorumbilimsel bilimlere yönelten pratik ilgi; anlama ve iletişim kurma çabalarımızda kendimizi
çarpıtmalardan kurtarma arzumuzu yansıtan ve bizi psikanaliz gibi eleştirel bilimlere yönelten kurtarıcı
ilgi.
Habermas'ın ideali ,geleneksel eleştirel kuramda görüldüğü gibi akılcı bir toplum nosyonuna
değil,ideal söz durumu kavramına dayalıdır. Hepimizin birlikte yaşayıp çalışarak semboller kullanan
hayvanlar olmamız , iletişimin özgür olduğu ve toplumsal eşitsizlikler,dış baskılar ya da içsel
bastırmalar gibi etkenlerle çarpıtılmadığı bir ideal duruma işaret eder.
Frankfurt Okulu düşünürleri ayrıca kültür ve modernizmle ilgili problemler üzerinde
yoğunlaşmış ve bu bağlamda,kapitalist toplumun temel ilkesi olan araçsal akılcılığa karşı tavır
almışlardır.Modern toplumda, bürokrasi ve örgütlülüğünün yayılması sonucu,araçsal aklın eşdeyişle
toplumsal yaşamın,araçları,önceden belirlenmiş hedefler doğrultusunda verimli olarak kullanmaya
yönelik ilginin yayılması suretiyle daha çok rasyonelleştiğini dile getiren Frankfurt Okulu
düşünürleri,ekonominin değil de kültürün önemini vurgulamış ve müzik,edebiyat ve estetik alanında
önemli çalışmalar yapmışlardır. Frankfurt Okulu düşünürlerine göre eleştirel kuram Aydınlanma
biliminin tek yanlı akılcılığının sınırlı kaynaklarından daha fazlasına ihtiyaç duyar;sanata ütopik
düşünceye fantezi ve imgeleme işte bunun için,yani insanın bastırılmış güçlerinin,varolan toplumsal
düzen tarafından ihmal edilmiş potansiyellerinin su yüzüne çıkarılması için ihtiyaç vardır.
Eleştirel kuramcılara göre Marx’ın eleştirel yönteminin en iyi uygulamalarından biri,Marx’ın
kendisinin klasik ekonomi politiğe yönelik eleştirisidir.Buna göre A.Smith ve Richardo’nun kapitalizmi
sanki doğal bir sistemmiş gibi tasvir etmelerine karşın,onların kapitalizmi toplumsal ve tarihsel olarak
zorunlu olarak değil de olumsal bir üretim tarzı olmasından dolayı yanlış bir özü betimlediğini savunan
ekonomi politik eleştirisi eleştirel kuramcılarda,daha çok pozitivizme ilişkin genel bir eleştiri için bir
model olarak alınmıştır.
Eleştirel kuramcılar içinde pozitivizme ilk tepki, kuramın mimarlarından olan Horkheimer'den
gelmiştir.Onun eleştirisi daha çok mantıkçı pozitivistleri hedef alır mahiyettedir. Horkheimer, bilginin
kaynağı olarak bireyin duyumlarını ölçüt almaları,mantığı matematikle özdeşleştirmeleri,tüm gerçek
bilgilerin bilimsel matematiksel kavramsallaştırmanın koşullarına uygun olması gerektiğini savunmaları
ve bundan dolayı karşı çıkıp reddettikleri metafizikten hiç de geri kalmayan başka bir metafiziğe teslim
olduklarının farkında olmamaları gibi nedenlerden ötürü mantıkçı pozitivistleri şiddetle eleştirmiştir. Her
şeyden kötüsü de pozitivistlerin kendilerini olgular ve değerleri birbirinden ayrı tutmayı başarmış gibi
göstermeleri oluşuydu. Horkheimer'e göre pozitivizm kendi üzerinde düşünemeyişi, kendi felsefesinin
gerek ahlak gerekse epistemoloji alanındaki sonuçları kavrayamayışı nedeniyle yoksul bir felsefedir.
Horkheimer,1937 de yayımlanan iki denemesinde pozitivizmi sistematik olarak kritik etmiş ve
neticede Frankfurt Okulu'nun pozitivizme yönelik genel görüşlerini oluşturmuştur,buna göre;

* Pozitivizm, çok yönlü ve etkin bir varlık olan insana mekanik ve determinist bir çerçeve içinde
sanki çıplak olgular ve nesneler olarak yaklaşır.
* Pozitivizm dışsal dünyadaki nesneleri göründüğü biçimiyle algılayarak, öz ve şekil arasında bir
ayırım yapamamıştır.
* Pozitivizm olgu ve değer arasında kesin bir çizgi koyarak bilgiyi insan duygularından arındırır.

Horkheimer tarafından ortaya konulan ve genel çerçevesi oluşturulan pozitivizmin eleştirileri


daha sonra okulun en önemli düşünürlerinden Habermas tarafından geliştirilmiştir.Bu konudaki
eleştirel görüşlerine "Knowledge and Human Interests" adlı çalışmasında yer veren Habermas'a göre,
pozitivizmin en büyük yanılgısı kendini belirli bir amaca yönelik belirli bir bilgi türü olarak görüp bilgiyi
tekeline almasıdır.Oysa ki pozitivizm ancak yöneldiği amacın farkına vardığı zaman kendisini belirli bir
bilgi olarak tanımlayabilir.Pozitivizmin kendisini tanıması ise ancak yadsıdığı kavram ve kategorileri
kullanmasıyla mümkündür.Habermas'a göre pozitivizm toplumsal bilimlerde toplumlara yön verme
bilincinin oluşturulması gereksinimiyle ortaya çıkmış,işlevini yerine getirmiş ve artık bugün bir
fonksiyonu kalmamıştır.
Bu çerçevede pozitivisti empirik bilim anlayışını uygun,yeterli ve doğru bir bilim görüşü olarak
gören ve her tür bilginin doğa bilimleriyle özde aynı bilişsel yapıya sahip olması gerektiğini savunan
kişi olarak tanımlayan eleştirel kuramcılar, doğa bilimlerinin insana ve insanla doğrudan ilgili olan
konulara uygulanmasına şiddetle karşı çıkmışlar ve bunun insanın potansiyel güçleriyle özgürlüğünün
yadsınmasından başka bir şey olmadığını öne sürmüşlerdir.
Pozitivizme ilişkin sözkonusu eleştiri,Eleştirel kuramcılar tarafından ayrıca Marx’ın
düşüncelerinin pozitivist bir yaklaşımla fosilleştirilmesi işlemine de yöneltilmiştir.Buna göre Eleştirel
kuramcılar determinist bir toplumbilimin kapitalizmin temel yasalarını saptayacağı ve onun gelecekteki
çöküşünü tahmin edebileceği anlayışının Doğudaki Stalinizm ve Batıdaki Stalinizm’e sadık komünist
partilerin büyük yanlışlarının en önemli kaynağı olduğu şeklindeki sert ve ağır eleştiriyi çekinmeden
yapmışlardır.
Yani Frankfurt Okulu düşünürlerine göre tarihsel maddeciliğin bilimsel statüsü ya da pozitivizm
kaynaklı bilimsellik iddiası,parti liderleriyle entelektüellerini eleştiriden korumuştur.Kuramın sözde
bilimselliği,ahlaki ya da siyasi konuları kuramsal ya da teknik uzmanlıklarla ilgili konulara dönüştürmek
suretiyle,Bolşevik Partinin demokratik merkeziyetçiliğini haklı kılmıştır.Kararlar sıradan işçiler ya da
köylüler tarafından değil de,Marxist kuramı çok ayrıntılı olarak ve derinlemesine bilenler tarafından
alınmalıdır.Şu halde Sovyet Marxizm’ndeki bürokratik otoriteryanizmi doğuran şey Frankfurt Okulu
düşünürlerine göre Marx’ın kendisi değil de,daha çok pozitivizmin kendisidir.
Aydınlanma ve modernliğe ilişkin değerlendirme ve eleştirilerinde çok büyük ölçüde ünlü
sosyolog Weber’in toplumun rasyonalizasyonuyla ilgili görüşlerine dayanan eleştirel kuramcılar,aynı
bağlamda bürokrasi ve kapitalizmin tek yanlı bir akılcılığı;araçsal akılcılığı temsil ettiğini öne
sürmüşlerdir.Eleştirel kuramcılara göre, bürokrasi ve kapitalizm, toplumu, saptanmış olan belirli
amaçlara en iyi ve sağlam biçimde ulaşma olanağı verecek araçların seçimiyle ilgilenen formel akılcılık
açısında rasyonalize eder ve toplumun bu açıdan rasyonalizasyonu eleştirel kuramın savunucularına
göre bir takım irrasyonel sonuçların ortaya çıkışını engellemez.
Frankfurt Okulu,tüm bu düşünceleri nedeniyle,yani klasik Marxsizmi,ekonomik determinizmini
eleştirmek suretiyle, dönüşüme uğrattığı, marxsist kuramdaki kimi boşlukları sosyoloji ve psikolojiden
aldığı ödünç bir takım öğelerle kapattığı ve nihayet kapitalist toplumda, işçi sınıfının mücadelesi
yoluyla gelişecek devrimsel bir değişim olanağını yadsıdığı için,revizyonist bir hareket olarak görülür.
Bu açıdan ele alındığında,özet olarak eleştirel kuramın esas hedefinin araçsal akılcılığın,
özellikle de doğa bilimlerinin gerçek bilginin tek geçerli türü olma iddiası olduğunu
söyleyebiliriz.Bundan dolayı,eleştirel kuram bilimin ve kapitalizmin rasyonel temellerine ilişkin bir
eleştiri ve incelemeden başka bir şey değildir.

KAYNAKÇA:
* BOTTOMORE,Tom (1994) FRANKFURT OKULU Vadi Yayınları
* URRY,J KEAT,R (1994) BİLİM OLARAK SOSYAL TEORİ İmge Yayınları
* CEVİZCİ,Ahmet FELSEFE SÖZLÜĞÜ Ekin Yayınları
* MARSHALL,Gordon SOSYOLOJİ SÖZLÜĞÜ Bilim ve Sanat Yayınları
* BOZKURT,Necati 20. yy.DÜŞÜNCE AKIMLARI Sarmal Yayınları

İŞLEVSELCİ (Fonksiyonalist) KURAM :

Sosyolojik işlevselcilik, toplumsal fenomenleri (görüngü), toplum içinde yerine getirdikleri işlevlere
göre inceleyen bir yaklaşımdır. Değişik bilimlerde ve özellikle biyolojide başvurulan işlevsel
çözümleme yöntemi sosyolojide işlevselcilik adı verilen geleneğin doğmasına yol açmıştır. Toplumsal
kurum, olay ve olguları, örf ve âdetleri açıklayabilmek için bu öğelerin yerine getirdikleri işlevleri ya
da rolleri dikkate almak gerektiği düşüncesi bu metodun hareket noktasıdır. İlk başta kuramsal bir
yaklaşım olarak gelişen işlevselcilik, 1950’li yıllarda savunucuları tarafından sosyolojik bir yöntem
olarak görülmeye ve tanımlanmaya başlamıştır. İşlevselcilik aslında sosyoloji ilk ortaya çıkan
kuramsal yaklaşımdır. Bu kuramın öncüleri Comte, Spencer ve Durkheim’dır. Comte toplumu
biyolojik bir organizmaya benzetmişse de bu konu üzerinde fazla durmamıştır. Durkheim ise
Comte’un düşüncesini geliştirerek işlevselciliğin temellerini atmıştır. Durkheim biyolojideki
kavramlarla toplum arasında benzerlikler kurmuştur. Bu benzerliklerin en ünlüsü tıpkı her organın
bedenin çalışmasına katkıda bulunması gibi toplumun da organik bir bütün olarak her parçasının
birbirinin devamını sağladığı organik analojidir. Durkheim’dan etkilenen Malinowski ve Radcliffe-
Brown’un antropolojik çalışmalarıyla işlevselcilik akımı tam olarak doğmuştur. İşlevselci yaklaşım
sürekli olarak gelişip değişime uğramış ve zamanla ‘yapı’ kavramının da kurama dahil edilmesiyle
yapısal-işlevselcilik şekline dönüşmüştür. İlk önce Comte, Spencer ve Durkheim’ın yazılarında, ikinci
olarak da 1800’lü yılların sonu ile 1900’lü yılların başlarında Malinowski ve Radcliffe-Brown
yazılarında ortaya çıktı. Toplumsal kurumların yalnızca özgül toplumsal ihtiyaçları karşılamak
üzere varolduğu şeklindeki argümanıyla işlevselciliği etkileyen ilk kişi Durkheim olmuştur. Ona
göre ‘‘bütün ahlâki sistemler toplumsal örgütlenmenin bir işlevine karşılık gelmekte ve her toplum
‘anormal durumlar’ dışında aksamadan çalışması açısından zorunlu bir ahlâk geliştirmektedir. ...
toplumsal bir fenomeni açıklamak için, onu üreten asıl neden ile yerine getirdiği işlev ayrı ayrı
incelenmelidir.’’ Durkheim’ın bütüncül işlevselciliği, toplumsal olguları, sadece tek başlarına ve
nedensel bağlamda değil; aynı zamanda o olguların işlevlerini ‘genel uyumun sağlanmasına katkısı’
bağlamında ele almaya çalışıyordu. Yani durkheim’a göre, neden ve işlev, organik bir bütün olan
toplumun varlığının korunmasına yönelik amaçlarla ilgiliydi.

İşlevsel açıklama, bir fenomenin varlığını ya da bir eylemin yapılmasını sonuçlarına göre (yani
istikrarlı bir toplumsal bütünün korunmasına katkısına göre) ortaya koyar.

İşlevselcilik, uzunca bir süreden sonra Robert K. Merton ve Talcott Parsons’un çalışmalarıyla
sosyoloji literatürüne geri dönmüştür.Bu düşünürlere göre işlevsel çözümleme sosyolojik kuram ve
araştırmanın anahtarı konumundadır.

İşlevselci Kuramda Farlı Görüşler:

İşlevselcilik kendi içinde birden çok farklı görüş içerir. Bunların başlıcalarını şöyle sayabiliriz:
Mutlak İşlevselcilik, Göreli (veya genel) İşlevselcilik, Yapısal İşlevselcilik, Yeni İşlevselcilik.Fakat
işlevselciliğin tüm çeşitlerinde görülen bazı ortak özellikler ve sayıltılar vardır. Bunları şöyle
özetleyebiliriz:

1.) Toplum, birbiriyle bağlantısı olan parçalardan meydana gelen bir bütündür. Her parçanın
anlamı, sistem içinde özel bir işlevi yerine getirdiği bütünle ilişkisi içinde ortaya çıkar. Yani
işlevselci yaklaşım toplumu bütüncül çerçeve içinde açıklamaya çalışır.

2.) Tüm toplumsal öğelerin bütünün korunmasına katkıda bulunduğu varsayılır.

3.) Toplumsal sistemlerin varlıklarını sürdürmesi ve koruması belli koşulara bağlıdır.


4.) Toplumdaki çatışma ve çelişki öğelerinden çok uyum ve tutarlılık öğelerine vurgu yapar.
5.) İşlevselciliğin tüm türlerinde Pareto’dan alınmış ‘sistem’ kavramı merkezî bir yer tutar.
Toplum, böylece, kalıplaşmış bir biçime sahip, bir öğeler yapısı olarak tanımlanır.
6.)İşlevin temelini oluşturan ‘güdü’ ve ‘amaç’ gibi özel etkenlerle değil, Merton’un deyimiyle
‘gözlemlenebilir nesnel sonuçlar’la ilgilenmektedir.

Şimdi işlevselcilik içindeki farklı yaklaşımlara dönebiliriz:

Mutlak İşlevselcilik: İşlevsel düşüncenin esas öncüsü Durkheim’dır. Ancak işlevselciliğin modern
biçimiyle gelişimi antropologlarca sağlanmıştır. 19. yüzyıl antropolojisi spekülatif (kurgusal)dır,
verileri yetersizdir. Çağdaş antropoloji, dünyadaki farklı kültürler üzerinde araştırmalar yapmıştır.
Antropolojik alan çalışmalarının öncüsü Durkheim’dan etkilenen Radcliffe Brown (1881-1955) ve
Bronislaw Malinowski (1884-1942) dir. Malinowski Pasifik’te Trabriand Adaları’nda; Radcliffe-Brown
ise Birmanya kıyılarındaki Andaman Adaları’nda araştırmalar yaptı.

Polonya kökenli antropolog Malinowski, mutlak işlevselciliğin en önemli temsilcisidir.


Radcliffe-Brown da önemli ölçüde Malinowski ile aynı görüşleri paylaşır. Bu antropologlar ilkel
toplumların kültürlerini ilk defa yerinde incelemişlerdir. Malinowski evrimci antropolojiyi bilimsel
bulmamış ve karşı çıkmıştır. Çünkü ona göre evrimciler kendi kuramlarını kanıtlamak için işlerine
gelen öğeleri tek başına ele alıp incelemektedirler. Malinowski’ye göre her toplumun kendine özgü
orijinalliği vardır. Kültür, bütünleşmenin temelidir. Hiçbir kültürde rastlantısal, yararsız bir öğe
bulunmaz.Her kültür öğesi bir gereksinimi karşılar,yararlıdır ve zorunludur. Antropolojik çözümleme
her işlevi diğerlerinden ayırt etmeğe yarar. Malinowski antropolojinin, komünal yaşamın toplumsal,
kültürel ve psikolojik öğelerinin tümünü ele alması gerektiğini, zira bu öğelerin içlerinden herhangi
birisinin, diğerlerinin hepsi dikkate alınmadan anlaşılamayacağı ölçüsünde iç içe geçtiğini
belirtiyordu. Radcliffe-Brown ise her kültürün ‘genel yasalar ya da işlevlerin’ geçerli olduğu,
‘işlevsel açıdan birbiriyle ilintili bir sistem’ meydana getirdiğini savunup kökenler (tarihsel geçmişin
izini sürmeyi) reddetmiştir.

Her iki antropolog da toplumdaki birey ve kurumları anlamak için o toplumu veya kültürü
bir bütün olarak ele almamız gerektiğini söyler. Çünkü toplumun farklı parçaları birbiriyle yakın ilişki
içindedir.Örneğin dinsel inanç ve gelenekleri ancak diğer kurumlarla ilişkisi bağlamında
çözümleyebiliriz.Toplumsal bir fenomenin işlevini çözümlemek,o toplumun devamlılığına katkısını
ortaya koymak demektir.Bunu anlamanın en iyi yolu insan bedeniyle benzerlik kurmaktır.Bu, Comte,
Spencer, Durkheim gibi birçok işlevselci yazarın yaptığı bir karşılaştırmadır.Örneğin kalp, kan
pompalayarak organizmanın yaşamını sürdürmesinde hayati bir rol oynar .Durkheim’a göre din,
insanların temel toplumsal değerlere bağlanmasını sağlayarak,toplumun devamına katkıda bulunur.

Özetle bu iki antropolog toplumsal fenomenlerin kaynaklarının ne olduğunu irdelemekten


ziyade bu fenomenlerin genel bağlama (toplumsal bütüne) nasıl uyum sağladığını, parçanın bütünle
nasıl bir ilişki içinde olduğunu araştırmışlardır.

Göreli (Genel) İşlevselcilik: Robert K. Merton’un görüşleri işlevselci kuramda göreli ya da


genel işlevselcilik olarak bilinir.Fakat esasen Merton bir yapısal işlevselcidir. Malinowski’nin mutlak
işlevselciliğine karşı çıktığı için göreli işlevselci ; işlevselcilik dendiğinde ilk akla gelen isimlerden
biri olduğu için genel işlevselci ve işlevselciliğin giderek yapısal-işlevselciliğe dönüşmesinden dolayı
da Merton yapısal işlevselci olarak bilinir.Merton her toplumsal öğenin zorunlu olarak bir işlevi
yerine getirdiği fikrine karşı çıkmıştır.Ona göre toplumda bazı öğeler bozucu işleve sahip
olabilir,işlevsiz olabilir,belli bir süreden sonra işlev değiştirebilir ve bazı işlevi birden çok öğe yerine
getirebilir veya bir öğe birden çok işlev yerine getirebilir.Merton’a göre işlevler gizli veya açık
olabilir.Yapısal-işlevselcilik bölümünde Merton’un görüşlerine kapsamlı olarak değinilecektir.

Yapısal İşlevselcilik: (Herbert Spencer, Talcott Parsons, Robert K. Merton, Kingsley Davis,
Wilbert Moore)

Yeni İşlevselcilik: 1970-80’li yıllarda işlevselci yaklaşımın yıldızı sönmeye başlamış fakat
ardından kendini yenileyerek yeniden canlanmaya başlamıştır.Yeni-işlevselcilik adı verilen bu
oluşumun öncüleri ABD’den Jeffrey Alexander, Almanya’dan Niklas Luhman, Britanya’dan G.A.
Cohen’dir.Alexander işlevselciliğin bir çok varyasyonu olduğunu ve bu yüzden onun en iyi şekilde
genel bir okul olarak anlaşılabileceğini savunmuştur.Ona göre işlevselcilik bize açıklamalar sunan bir
kuram değil,toplumsal kurumlar ve bunlar arasındaki ortakyaşar (sembiyotik) ilişkilerde odaklanan
bir betimlemedir ve bu haliyle dengeyi, analizin referans noktalarından biri sayar,yapısal
farklılaşmayı ise toplumsal değişimin bir biçimi olarak görmektedir. Amerikalı yeni işlevselciler,
Parsonscu sosyolojiyi toplumsal değişime ve çatışmaya açıklık kazandırabilecek bir perspektif
şeklinde geliştirmenin mümkün olduğuna işaret etmişlerdir.
İşlevselciliğe Yöneltilen Eleştiriler:

Giddens’in Eleştirisi:İşlevselcilik sosyolojide önde gelen kuramsal geleneklerdendir. Birçok


işlevselci düşünür bölünme ve çatışma yaratan faktörler pahasına, toplumsal bütünleşmeyi
sağlayan faktörler üzerinde gereğinden fazla durmuştur. Birçok eleştirmene göre işlevsel
çözümleme, toplumlara, sahip olmadıkları nitelikler vermektedir. İşlevselciler sürekli toplumların
gereksinmeleri ve hedefleri varmış gibi varsayarlar.

İşlevselcilik 1960’ların sonlarında çeşitli çevrelerin sürekli saldırılarına maruz kalmıştır.


Bunlardan biri, toplumsal değişim, çatışma ve yapısal çelişkileri açıklamada yetersiz olduğu
iddiasıdır. Diğer bir eleştiride ise istikrar ve organik analojinin temel alınması onu ideolojik
bakımdan tutucu bir çizgiye soktuğu şeklindedir. Halbuki Parsons’ın tarihsel gelişmeyi sistemler ve
alt-sistemlerin farklılaşması ve yeniden bütünleşmesi şeklinde yorumlayan evrim kuramı, yeniden
bütünleşmenin gerçekleşmesine kadar olan değişimi ve en azından geçici çatışmaları
açıklayabilmektedir. Marxizm’de toplumsal görünümün yüzeydeki öğeleri olan siyasal sistemler,
ideolojiler ve dinler gibi üst yapıların, dipteki üretim ilişkileri tarafından ve bu ilişkileri korumak
üzere üretildiğini öngören bir boyutun olduğu göz önüne alınırsa Parsons’ın yaptığı gibi toplumsal
çelişkilerin kabulü ve işlevsel açıklamanın yan yana olabileceği görülür. Parsons’ın çalışmaları
arasında çatışma ve iktidarın kaynağı ile ilgili birçok tartışma vardır. Parsons’ın toplumsal düzeni
açıklarken aynı zamanda toplumsal istikrarsızlığa ve dağınıklığa yol açabilecek öğelerde
odaklanması, her sosyolojik teorinin hem statik (durağan) hem de dinamik (hareketli) analizini
birleştirmesi gerektiği anlamında açıkça ikna edicidir.

Giddens’a göre, işlevselci açıklamaların hepsi, insan eyleminin ve sonuçlarının tarihsel


anlatıları olarak yeniden yazılabilir. O halde insanlar ve eylemleri tek gerçekliktir. Ve buradan
hareketle toplumlara ya da sistemlere, bireylerin üzerinde varoluş atfedemeyiz.

Başka bir iddiada da işlevselciliğin, sosyal bilimler adına tarafsız bir metodoloji
oluşturamayan muhafazakâr (tutucu) bir ideolojinin ifadesi olduğu dile getirilir. Toplumsal istikrar
ve düzen ihtiyacını açıklamaya çalışırken, yeterli bir toplumsal değişim ve çatışma analizi
sunamıyordu.

Alvin Gouldner, Parsons’ı eleştirirken şöyle der: ‘İşlevselcilik, ayrıcalığın sürdürülmesinden yana
olan duyguları yansıtmaktadır.Temel problemi olarak toplumsal düzenin korunmasını gören bir
toplum teorisi...’

C. Wright Mills ise 1950’li yıllardaki işlevselciliği, Amerikan kapitalizminin hakim değerlerini
yansıtan ve toplumdaki ‘güç’ gerçeğini açıklayamayan bir ‘büyük teori’ örneği saymaktadır.

Yapısal İşlevselcilik:
Yapısal işlevselcilik aslında işlevselciliğin devamı niteliğindedir ve çoğu zaman işlevselcilikle
eşanlamlı kullanılmaktadır. Genel işlevselciliğin temel sayıltılarını kabul etmekle birlikte yapı
kavramına da vurgu yapmaktadır. Yapısal işlevselcilik denince akla gelen ilk isimler Parsons, Merton,
Davis ve Moore’dur. Fakat yapısal işlevselciliğin esas kurucusunun Spencer olduğunu öne süren
yazarlar da vardır.

Herbert Spencer ve Görüşleri: Liberal bireyselci ideoloji ile sosyal evrimciliğin ilkelerini kuramında
birleştirmiştir. Sosyal Darwinciliğin Viktorya dönemindeki en büyük temsilcisiydi. Darwin’in ‘en
uyumluların hayatta kalabilmesi’ kuralını benimsemiş olan Spencer, evrim yasalarına uygun olarak
bireyin gelişmesine olanak tanıması ve devletin bu sürece hiçbir şekilde müdahale etmemesini
savunur. Bu ilkenin hiçbir kısıtlama olmadan uygulanması halinde mümkün olan en iyi toplumun
ortaya çıkacağına inanmıştır.

Spencer’a göre toplumlar ve toplumsal kurumlar yapısal farklılaşma süreçleri yaşayarak değişen
zaman ve çevre koşullarına uygun olarak evrim geçirirler. Evrim, belirli bir yöne doğru, düz-çizgisel
(lineer), sürekli ve zorunlu bir süreçtir. Toplumlar ve kurumları, basit homojen yapılardan heterojen
ve karmaşık yapılara doğru evrilir. Spencer’a göre toplumlar savaşçı, barbar bir yapıdan barışçı,
medenî yapılara doğru evrilmektedir.

Bir İngiliz düşünür ve biyolog olan Spencer sosyolojide biyolojik okulun kurucuları arasında yer alır.
Spencer’ın tasarladığı toplumsal evrim yasaları üç maddede özetlenebilir:

*Toplumlar, canlılar gibi geliştikçe farklılaşır.


*Toplumlarda ilerleyici bir bütünleşme vardır.
*Toplumlar hacimce büyürler.

Spencer toplumu bir organizmaya benzetmektedir.Bu sistemin öğelerinin işlevsel olarak birbirine
bağlı olduğunu savunur.spencer, toplumu bir işlevler bütünü olarak kabul eden işlevselci akımı
sosyolojide ilk başlatanlardandır.1876’da yazdığı ‘Principles of Sociology’ adlı eserinde biyolojik ve
sosyal organizmalar arasında benzerlik kurmuş ve bunlar arasında paralellik gösteren yönleri
göstermiştir. İki organizmanın da üç sistemden yararlandığını söyle: *Beslenme, *Dağıtım ve
*Ayarlama

Yapısal İşlevselcilik: Yapısal işlevselcilik, toplum ve insan doğasına yönelik bazı varsayımlara
sahiptir. Kingsley Davis, neredeyse yapısal işlevselciliğin sosyolojinin kendisinden ayırt
edilemeyeceğini savunuyordu.
* Toplum, düzenli bir biçimde birbirleri ile ilişkili olan parçaları içerdiği varsayılır. Önceki
işlevselcilikte de bu böyledir. Ama yine toplumun birliği, istikrarlılığı ve harmonisi abartılmaktadır.
* İnsan,yaratıcılık ve seçiciliğe çok az yer bırakan, toplumsal sınırlılıklar veya normlar tarafından
belirlenmiştir. Kişiler eylemlerinde bazı tercihlere sahiptir ama buna rağmen bu seçenekler,
normatif istemlere uygun bir biçimde, toplumsal olarak kurulmuştur.

Mark Abrahamson’un belirttiği gibi yapısal işlevselcilik, sosyal fenomenlerin incelenmesinde


toplumun hem yapısını hem de işlevlerini göz önünde bulundurur.Bu yaklaşımda toplum, birbiriyle
ilişkili öğelerin oluşturduğu bir sistem olarak dikkate alınır. Sistem, kendini oluşturan öğeler ve
bunlar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu bir bütündür. Bu öğeler sistemin bütünlüğünden ayrı
tutularak anlaşılamaz.Sistemin herhangi bir kısmında ortaya çıkan değişme, sistemde dengesizliğe
neden olur.Bu dengesizlik diğer kısımlarda da değişime yol açar.Ve değişim kısmen veya tamamen
sistemin yeniden örgütlenmesiyle sonuçlanır.
Sisteme işlevleri yönünden bakmak, sistemin dinamik özelliklerini dikkate almayı gerektirir.Yapısal
işlevselci yaklaşımın, yapısal yönü biyolojik modelden gelir ve tipolojik kavramları kullanarak bir
sistemin durağan özelliklerini tamamlamaya yöneliktir.
O halde, sistem, kendisini oluşturan öğeler, yani durağan yapılar ve bu öğelerin aralarındaki
ilişkileri, yani dinamik özellikleri içine alan bir bütündür.Parsons, sistem, alt-sistemler ve alt-
sistemler arasındaki ilişkiler üzerinde durmuştur. Toplumsal işlevi açıklamak için önce toplumu bir
sistem olarak ele alır ve bu sistemin en önemli işlevini ise ‘bütünleşme’ olarak görür.

Coser ve Rosenberg yapısal-işlevselcilerin sosyolojik kavramları tanımlamada birbirinden farklılık


gösterdiğini söylemişlerdir. Böyle olmakla beraber, standart sosyoloji kullanımına dayalı iki anahtar
kavramın tanımını yapmak olanaklıdır. Yapı, ‘görece durağan ve kalıplaşmış toplumsal birimler
dizisidir.’ (aile, din, yönetim vb.) Yapısal işlevselciler, toplumsal kurum veya yapıları kullanırken sık
sık ‘sistem’ kavramını kullanırlar. Sistem, yalın olarak bütünü oluşturan birbiriyle ilişkili
parçaların örgütlenmesidir. Toplumsal sistem, karşılıklı beklentiler aracılığı ile bir arada tutunan,
birbirleriyle bağlantılı statü ve pozisyonları içeren bir yapıdır. İşlev ise, bütünü oluşturan
parçaların uyum ve ayarlanması için gerekli toplumsal etkinliklerin sonuçlarıdır.

Yapı: Üzerinde anlaşmaya varılmış bir tanımı yoktur. Şöyle bir tanım yapılabilir: Toplumsal
davranışlarda yinelenen kalıplardır. Veya, toplumun farklı öğeleri arasındaki düzenli ilişkiler. Yapı
terimi yapısal-işlevselciliğin merkezî öğesidir. Yapısal işlevselcilere göre yapı, toplumsal sistemleri
ya da toplumları oluşturan, gözlemlenebilir kalıplaşmış toplumsal pratiklerdir. (roller,normlar,
değerler vb.)

Yapısal Farklılaşma: Toplum içindeki farklı alt sistemler ile kurumların gün geçtikçe daha çok
uzmanlaşmasını kapsamaktadır. Buna göre toplumlar, yapısal farklılaşmaya dayalı bir toplumsal
değişim süreciyle basitten karmaşığa doğru ilerler.Bu süreç en basit biçimiyle, bölünen ve yeniden
bölünen amip bölünmesine benzer. Parsons’a göre bu süreç üç aşamayı içerir: 1.) Farklılaşma süreci,
2.) Uyum ve yeniden bütünleşme süreci, 3.) Daha karmaşık olan toplumu bir arada tutmayı sağlayan
değerler sisteminin kurulması.

Parsons ve İşlevsel Modeli:

Parsons’ın görüşleri Durkheim’ınkiler gibi toplumsal normlara vurgu yaptığından normatif


işlevselcilik olarak da bilinir. Toplum, birbirine bağlı parçalardan oluşan bir sistem olarak
tanımlanır. Ortak değer yargıları toplumsal birlik ve konsensüsün (oydaşma) temelini
oluşturur.Durkheim’ın bütüncül toplum anlayışıyla Weber’in bireyi ön plana çıkaran yaklaşımının bir
sentezini yapmaya çalışmıştır.

Talcott Parsons, ilk dönem Amerikan sosyolojisinin ağırlıkla bireyci olan sosyal psikolojik teorisinden
savaştan sonraki, bütüncül, antipsikolojik bakış açısına geçişin başlıca simasıdır.

İşlev belirli bir sistemin adaptasyon ya da uyum problemine çözüm yolları sunan, gözlemlenen
nesnel sonuçlardır.

Parsons, Weber gibi sosyolojinin bir toplumsal eylem bilimi olduğunu görüşündedir. Dikkatini,
görece istikrarlı, kişiler arası ilişkiler bütünleri olarak tanımladığı yapılar üzerinde yoğunlaştırır.
Yapısal işlevselcilik olarak adlandırılan ama kendisinin ‘toplumsal eylem sosyolojisi’ ya da ‘eylem
kuramı’ demeyi yeğlediği kuramı, toplumsal sistem için yaptığı şu tanımlamayla açımlanır:fiziksel
özelliklerden etkilenmiş bir ortamda vuku bulan bir etkileşimler sürecindeki bireysel aktörler
çoğulculuğu.

Sosyoloji adına tamamlanmış, bütünleyici bir kuram oluşturma çabasına girmiştir. Parsons’a göre her
sistem ayakta kalabilmek için dört işlevsel gereksinimi karşılamak zorundadır. Bunlar, uyum, hedefe
ulaşma, entegrasyon ve örüntü sürdürmedir.

Parsons’a göre denge sınırı muhafaza etme sistemidir.toplumsal sistemlerin bir denge sağlamaya
eğilimli olmaları Parsonsçı kuramın öncüllerinde içkin biçimde vardır.

Merton’un İşlevselci Modeli:


Merton’un kendine ait bir kuramı yokmuş gibi görünmesine karşın, ‘sosyolojik çözümlemede
toplumsal yapıda yoğunlaşmanın önemi’ şeklinde dile getirilebilecek bir tema, makalelerinde ön
plana çıkmaktadır. Parsons, Merton’un ‘yapısal işlevselcilik’ deyimine karşı çıktığını; onun yerine
daha basit ve daha uygun olan ‘işlevsel çözümleme’ deyimini tercih ettiğini söyler. Parsons, ‘işlevsel
çözümleme’nin sosyolojik kuramların tümünün ayrılmaz bir parçası olduğu konusunda Merton’la aynı
fikirdedir.
Merton’un toplumsal aktörü ne ‘hoşlandığını yapan özgür bir ruh’ ne de davranışları tamamen
önceden belirlenmiş otomatik robotlardır.Merton’un, toplumsal yapının belkemiğini oluşturduğunu
tasarladığı esas süreç, toplumsal olarak yapılanmış alternatifler arasındaki seçimdir. Merton’un
toplum kavrayışı Durkheim’ınkinden farklı değildir. Toplumsal yapılar, bütünleşmiş ve normlarıyla
üyelerini kontrol etmektedir. Merton’da toplumsal yapı, durağan bir gerçeklik değildir. Çatışma ve
sapkın davranışların yapısal kaynaklarına olanak vermesi açısından dinamiktir. Bu ilke, değişmenin
katalizörleri olan karşı-işlev (dys********) ve anomi kavramlarını ele alışında açıklanabilir. Merton
karşı-işlev, işlevsel alternatif, işlevsel sonuçların net dengesi, açık ve gizli işlevler gibi kavramları
işlevsel kurama sokmuştur. Toplum, kendine özgü bir gerçeklik,bütünü oluşturan parçaların
tümünden farklı ve daha büyük olarak ele alınmıştır.Birey, yapıları oluşturan statü ve rolleri olanlar
olarak soyut bir pozisyonda kalır.

Parsons:

Parsons bir eylem kuramı geliştirmiştir, bireysel ve eylemi şu şekilde açıklar: eylemin bir aktörü
vardır, bu aktör bir hedef veya hedeflere sahiptir, seçme imkanı bulunan araçların komutundadır,
kısmen de denetlenebilir bir durum içinde bulunur, aktör hedeflerinde, araçlarına ve durumuna
denk düşecek değerler, normlar ve inançlar tarafından yönetilir.

Burada aktör, bireyi veya eylemde bulunan bir grup insanı belirtir. Aktör hedeflerine ulaşmak için
kendisini sınırlayan durumları dikkate alır. Bu sınırlamalar sosyal veya sosyal olmayan nesnelerden
oluşur. Bireyin eğilimi sadece kendini bağlamaz. Sosyal davranışlar örgütlenmiş bir biçimde karşılıklı
ilişkili olmayı gerektirir. Bu yüzden, örgütlenmiş sosyal davranışların bütünü, bir eylem sistemi
olarak dikkate alınır. Parsons bu eylem sisteminin yapısal alt sistemlere işlevsel zorunluluklara sahip
olduğunu ileri sürer.

Parsons sosyal sistem analizinde sadece yapısalcı değil işlevselcidir de: Ona göre
1.)Sosyal sistem, aktörlerin gereksinimlerinin önemli bir kısmını karşılamak zorundadır.
2.)Sosyal sistem ,varlığını sürdürmek için diğer sistemlerden zorunlu olarak destek almak
zorundadır.
3.)Sosyal sistem üyelerinin düzensiz davranışları üzerinde minimum düzeyde de olsa bir kontrole
sahip olmalıdır.

Merton’a göre işlev konusunda iki önemli yanlış yapılmaktadır. Birincisi, bir sosyolojik birimin içinde,
bulunduğu sosyal ya da kültürel sisteme yaptığı yalnızca olumlu katkıları dikkate almak. İkinci yanlış
ise öznel bir nitelik taşıyan güdü ile nesnel nitelik taşıyan işlevin birbirine karıştırılmasıdır.Merton
işlev kavramının türlerine ilişkin olarak çeşitli tanımlar yapar.

1. Türlerine Göre: İşlevsel ve Karşı işlevsel


2. Niteliklerine Göre: Gizli işlev ve Açık işlev

Merton işlevin iki temel özelliği üzerinde durur.


a.)Sistemin organik tipi olarak işlev
b.)Sistemin organik tipindeki her çeşit hedef, amaçların sonucu olarak işlev

Merton’un İşlevsel Çözümleme Paradigması:


Merton’un modeli, işlevsel çözümleme için bazı temel kavramları tanımlama ve işlevselci
postülalarda bulunan bazı belirsizlikleri açıklama çabasıdır. Merton, işlevsel çözümlemede hakim
olan üç postüla belirler ve bunları değiştirmeye çalışır.

1.) Toplumun işlevsel bütünlüğü: Merton, Radcliffe-Brown ve Malinowski’nin küçük kültürleri


inceleyip bunların işlevleri tanımlamalarını eleştirmiştir. Çünkü bu kültürler istikrarlı ve bütünleşmiş
kültürlerdir. Halbuki günümüz toplumlarında kültürel ve sosyal bütünlüğü parçalayıcı özellikte
işlevler de vardır. Merton’a göre karşı işlev, toplumsal bütünlüğü tehdit eden, değişiklik yaratma
eğiliminde olan toplumsal etkinliklerdir. Örneğin bir dinin iki mezhebi (İrlanda örneğinde olduğu
gibi) toplumsal bütünlüğe zarar da vermektedir. Açık ve örtük işlev diye işlevi ikiye ayırır.Açık işlev,
toplumsal etkinliğe katılan(lar) tarafından bilinen ve niyetlenilen işlevlerdir. Örtük işlev ise
katılımcıların farkında olmadıkları etkinliklerin sonuçlarıdır. Merton şu örneği verir: New Mexico’daki
Hopi Kızılderililerin yağmur dansının yağmur getireceğine inanılır.(açık işlev) Aynı zamanda yağmur
dansı, bu insanların birbirine olan toplumsal bağlarını güçlendirir.(örtük işlev) Merton bir de işlev &
karşı işlev ayrımı yapar.
2.) Evrensel işlevselcilik: Evrensel işlevselcilik, tüm standartlaşmış toplumsal veya kültürel formların
pozitif işlevlere sahip olduğuna inanır. Halbuki Merton’a göre pozitif ve negatif işlevler göz önünde
bulundurularak işlevsel sonuçların kesin dengesine göre düşünülmesi gerekir.
3.) Zorunluluk: Her toplumdaki yaşamsal işlevi olan öğelerin varlığı zorunludur. Merton’a göre bu
postülada bir belirsizlik vardır. İşlevin mi yoksa o işlevi yerine getiren öğenin mi zorunlu olduğu
belirsizdir. Merton’a göre işlevsel alternatifler vardır. İşlevsel bir öğe bir başka öğenin yerine
geçebilir veya onun yerini alabilir.

YAPISAL İŞLEVSELCİLİK (Strüktürel Fonksiyonalizm)

Savaş yıllarında Avrupa’da sosyoloji çalışmaları durmuş ABD’de ise gelişmiştir.Chicago Okulu
revaçtadır.Amerikan sosyolojisine genel olarak bakınca Spencer’in organik yaklaşımı, Tönnies’in
birey konusundaki görüşleri,Weber’in toplum konusundaki görüşlerinden ve Gabriel Tard’ın
görüşlerinden etkilendiğini görüyoruz.Yapısal işlevselciliğin arkasında Darwinci düşünceyi
görebiliriz.Genel olarak birey ve bireysel davranışlar üzerinde durmaktadırlar.Bireysel davranışı
toplumsal etkinliklerin nedeni olarak görürler.Sosyal psikolojinin gelişmesini sağlamışlardır.Zamanla
Amerikan sosyolojisinin bu dar alanı içinde bir farklılaşma ortaya çıkmıştır.Bunları şöyle sayabiliriz:

1.)Toplumsal oluşumlar psikolojisi olarak adlandırabileceğimiz bu akımda bireysel


davranışlar,toplumsal oluşumlar ve hatta toplumun kendisi psikolojik motivasyonla
temellendirilmiştir.

2.)Bireysel özellikler ile tipsel veriler arasındaki karşılıklı ilişkiler ele alınarak toplumsallaştırma
süreci içinde davranışlar incelenmiş, psikoloji ile sosyoloji arasında bir köprü görevi gören sosyal
psikolojinin doğuşunu sağlanmıştır.

Amerikan Sosyolojisinin Genel Özellikleri:

*Tarihsel Olmayışı:Önemli olan, olanı betimlemektir.Amaç şimdiki toplumu çözümlemektir.Bu özellik


pragmatik bir karaktere sahiptir.

*Toplumsal bütünü mikroskopik parçalara ayırıp,bunları bütünden soyutlayarak ayrı ayrı inceler.

*Bu çözümlemeleri bireysel davranışlar düzeyinde ele alır.Toplum bireye indirgenmektedir.

*Bunun doğal sonucunda psikolojik yaklaşım ortaya çıkmıştır.

*Toplum,bir işlevler bütünü olarak görülür.Toplumun incelenmesi bu işlevlerin incelenmesiyle


mümkündür.İşlevselcilik Amerikan sosyolojisine damgasını vurmuştur.Bununla toplumda uyum ve
dengenin sürdürülmesi amaçlanmıştır.
*Değişimi farklılaşma olarak görür.Toplum,özünde değişmez ancak farklılaşır.Bu,büyüme ve
farklılaşma şeklinde olur.Farklılaşma:Yapıların değişmeye başlamasıyla,değişen işlevlere uygun
yapıların oluşturulması veya işlevlerin o yeni yapılara uygun hale getirilmesidir.

Yapısal işlevselci kuramlar büyük kuramlardan etkilenmiştir. (Sosyal evrim,denge,farklılaşma.. vs.


kavramlar bu kuramın temel kavramlarıdır.) Bir de yapısal işlevselcilerin kendi keşfettikleri
kavramlar vardır:

1.)Yapılar ve İşlevler Arasındaki İlişki: Her yapı,bir işlevi olduğu için vardır.İşlev de bir
gereksinimden doğar.İşlev yapıdan önce gelir ve kendileri yerine getirecek yapıların oluşum ve
gelişimini sağlarlar.İnsan, gözü olduğu için görmez,görme işlevini yerine getirmek için göz
oluşur.Yapısal işlevselci yaklaşımın değişimi yansıtan “yapısal farklılaşma” kavramı,değişme
anlayışlarının özünü oluşturur.Yapısal farklılaşma, esasen aynı yapı tarafından meydana getirilen
işlevlerin zamanla çoğalmaları ve özelleşmeleri sonucunda birbirinden ayrılarak kendilerini yerine
getirecek yeni yapılar yaratmaları demektir.(Bunun arkasında ‘uzmanlaşma’ düşüncesi vardır.)

2.)Toplumsal yapı ve toplumsal birimlerin toplumsal sistem içinde işlevselliği düşüncesi:İşlevsel


olma,bir gereksinimi karşılama ve öteki parçalarla ahenkli bir bütünleşme demektir.Bu nedenle her
toplumsal birim yapısal işlevselci modelde toplumsal sistem için vazgeçilmez niteliktedir.

3.)Toplumun alt-sistemlerini açıklarken bireyi aktör olarak ele alır.Çünkü aktörün rolü vardır,bunu
statüsüne göre yerine getirir.Statü haklar ve sorumluluklar bütünüdür.

4.)Toplumun değer yargısı sistemi içinde oluşan ve biçimlenen toplumsal rol, toplumsal sistemlerin
temelleridir.Alt-sistemlerin (doğa-kültür-kişilik) temel etkileşiminin yol açtığı rol farklılaşması
toplumsal sistem içinde değişmenin bir ölçütü ve görünümüdür.

Yapısal işlevselci yaklaşımda değer yargısı sistemi bir veri gibidir.Her şey değer yargısı sistemi içinde
şekillenir.Weber’in etkisiyle rasyonelleşme önem verilmiştir.Bu yöneliş, bilim ve teknolojiden ve
düşünce sisteminden kaynaklanır.Rasyonalizasyon otomatik bir süreç değil,toplumsal sistemin
temelini oluşturan değer yargısı sisteminin oluşturduğu bir süreçtir.Değer yargısı sistemi yapısal
işlevselci yaklaşımda karizmatik bir niteliğe sahiptir.Amaç mevcut toplumsal sistemin
korunmasıdır.Dolayısıyla rasyonelleşme, değişimi zorlayan bir iç yönelme olmakla beraber toplumsal
sistemin temelinde yatan değer yargısı sisteminin oluşturduğu ve biçimlediği uyum ve denge
koşulları içinde yönlenen ve aynı zamanda koşullarla sınırlanan bir süreçtir.Bu, yaklaşımın değişmeyi
açıklamadaki kuramsal yetersizliğidir.Denge ve uyum değişime karşıdır.Bu modeller değişmeyi
1.)Evrimci büyük modellerin yaklaşımını benimseyerek işlevsel farklılaşma düşüncesi ile,
2.)Toplumsal yapı - kültürel yapı ayrımı yaparak (Merton) bu iki yapının uyum veya uyumsuzluğu
ortaya koyarak açıklamaya çalışılır.

WEBER ve YORUMLAYICI (ANLAYICI) SOSYOLOJİ:

1864-1920 yılları arasında yaşayan ünlü Alman düşünürü ve sosyoloğu Max Weber, sosyolojiye
önemli katkılar sağlamış,bir bilim olarak sosyolojinin genel kavramsal çerçevesini çizmiş ve tutarlı
bir sosyal bilimler felsefesi geliştirmiştir. Çalışmaları daha hala sosyolojinin birçok ilgi alanına ışık
tutan Weber,modern toplumun temel özelliklerini sağlam bir biçimde tespit edip ortaya koymuş,
tüm büyük dünya dinlerini, antik toplumları,iktisadi tarihi, hukuk ve müzik sosyolojisini ve daha
birçok alanı kapsayan bir dizi araştırmaları kaleme almıştır. Bu özelliklerinden dolayı
Weber,Durkheim ile birlikte modern sosyolojinin kurucularından kabul edilir.Bu iki sosyolog içinde
Weber’in çalışmaları çok daha karmaşık, anlaşılması güç ve iddialıdır.
Sosyolojini yöntem ve felsefi analizlerinde Neo-Kantçı bir bakış açısını benimseyen Weber önemli

ölçüde Marx’ın da etkisinde kalmıştır. Fakat Weber’in akıl hocaları gerçekte çok

zengindir.Örneğin Marxizm’in Kapitalizm ile ilgili çözümlemelerine alternatif olarak getirdiği

Protestan Ahlakı tezini oluştururken önemli ölçüde W. Sombart ile G. Simmel’in geliştirdiği

kapitalizm ve para kuramlarını temel almıştır.

Weber her şeyden önce sosyolojinin insan davranışlarıyla ilgili olarak, doğa bilimlerininkine
benzer genel geçer yasalara ulaşamayacağını, insan toplumları söz konusu olduğunda evrim niteliği
taşıyan bir gelişmeyi doğrulayıp temellendiremeyeceğini öne sürmüştür.(1) Bu çerçeve içinde
öncelikle pozitivizme karşı tavır alan Weber’in sosyolojisini, büyük oranda sınıf çatışmalarının
toplumun gelişmesinde temel dinamik süreci biçimlendirdiği şeklindeki Marxist genellemeye
hücumun oluşturduğu söylenebilir.(2)Yani Weber’in sosyolojisi ,bir yandan evrimci pozitivizme ve
diğer yandan da dogmatik Marxizm’e tepki olarak ortaya çıkmıştır.

Weber’in tanımına göre,Marxizm ekonomik bir determinizm biçimi;düşünce tarzları ile


ekonomik çıkarlar arasında kesin bir işlevsel ilişki bulunduğu savını ileri süren bir teoriydi:fikirler
ister dinsel ister ekonomik olsun, özerkliğin izinin bile görülmediği basit gölge fenomenlerdi. Weber,
Marxizmin bilgiyi ideoloji olarak,sınıfsal ve ekonomik çıkarların bilinçteki yansıması olarak
tanımladığını düşünüyordu:Kavramlar,bir yandan sosyalizmin ve komünizmin tarihsel
kaçınılmazlığına giden yolu işaret ederken,öbür yandan bu nesnel gerçekliği yeniden ürettikleri
kadarıyla bilimseldi. Şu halde toplum da bütünüyle üretim tarzının ve gelişme yasalarının egemen
olduğu bir sistemdi.İnsan özneler kurucu bir rol oynamadıkları gibi,tarihsel evrim geçiren bir
bütünün pasif nesneleriydi.(3)

Max Weber toplumsal yaşamın anlaşılmasında etkisi altında kaldığı Marx’tan toplumsal sınıfların
analizinde de ayrılmaktadır. Ona göre sınıf,sadece iktisadi düzen içinde geçerli olan düzenin bir
bölümüdür. Marx için sınıf,topluluğun şeklini veren toplum analizinin temel ölçütüdür. Weber için
ise sınıf topluluk içinde gelişebilecek birkaç grup tipinin yalnızca biridir.Weber, insan ilişkilerini
belirleyen nedenlerin yalnızca ekonomik çıkarlar olmadığı ve insanları birbirine bağlayan gerçek
bağların da ekonomik kökenli olmadığı görüşleriyle Marx’tan ayrılır.Bu yaklaşımıyla Weber tarihin
materyalist açıklamasını reddetmektedir.Sınıf çatışmalarına Marx’ın verdiği önemi
vermemektedir.Ona göre ekonomik gerçekler önemli fakat bununla birlikte fikir ve değerler daha da
önemlidir.

Weber’in Yorumlayıcı Sosyoloji anlayışı:

Weber çalışmalarında bir noktayı özellikle vurgulamıştır. O da sosyolojinin yalnızca eyleme


ilişkin öznel bir yorum olmadığı ve sosyologların yalnızca toplumsal dinamiklerin birbirlerini nasıl
etkilediğini değil;aynı zamanda toplumsal olayların insanlar için taşıdığı anlamları da araştırmaları
gerektiğidir.Örneğin dünya insanlar için ne ifade etmektedir, insanlar dünyayı nasıl
tanımlamaktadır, çalışanlar için bürokrasi ne anlama gelmektedir..Bu anlayış doğrultusunda Weber
anlam üzerinde durur ve yorumlu anlamanın önemine değinir.
Max Weber sosyolojiyi şöyle tanımlamaktadır:

“Sosyal eylemin gerek yerine getirilmesinin gerek etkilerinin nedensel açıklamasını vermek
amacıyla, sosyal eylemin yorumlayıcı anlaşılmasına yönelen bir bilimdir... Eylem sosyaldir zira
eylemde bulunan birey (veya bireyler)ona öznel bir anlam yakıştırırlar ve başkalarının davranışını
dikkate alırlar.”(4)

Yukarıdaki tanımından da anlaşılacağı gibi Weber’in sosyolojik yaklaşımına göre sosyoloji


kavrayıcı olmalı yani toplumsal davranışların anlamını kavramalı,toplumsal yaşamın değişik
alanlardaki nedensel ilişkisini araştırmalı ve anlamalıdır. Örneğin dinin toplumsal olayları (ve
özellikle de ekonomiyi) nasıl etkilediği, bürokrasinin toplumu nasıl ve hangi ölçüde şekillendirdiği
gibi.Bu şekilde bireylerin toplumsal eylemleri ve bunların içerdiği anlamlar üzerine kurulu bir
sosyoloji anlayışını benimseyen Weber,davranışların perde arkasını kültürel öğelere bağlamak
suretiyle psikolojiyle sosyolojiyi bileştirmek ister gibidir.

Weber yukarıdaki tanımında bahsettiği “yorumlayıcı anlama” ya açıklayıcı (veya güdüsel)


anlama ve gözlemsel (veya doğrudan) anlama arasında bir ayrım yapmak suretiyle
varmaktadır.Örneğin birisi 2x2=4 gibi bir önerme yazdığında biz bunun anlamını hiç düşünmeden
doğrudan gördüğümüz gibi algılar ve anlarız.Aynı şekilde sinirli bir insanı da doğrudan gözlemleyerek
sinirli olduğunu anlayabiliriz.Fakat açıklayıcı anlama bu doğrudan anlaşılan eylemin arkasındaki
güdülerin bilgisiyle ilgilidir.Weber’in güdüden anladığı,eylemde bulunan aktöre ve onu
gözlemleyene, yapılan eylem konusunda yeterli bir açıklama sağlayan öznel bir anlamdır.Örneğin,
az önceki örnekte birinin 2x2=4 yazmasına ilişkin açıklayıcı anlamaya sahip olmamız demek,bizim o
anki koşularda o kişinin o eylemde bulunmasının kesin olarak nedenini anlamamız demektir.Bununla
birlikte Weber birçok makul görünen güdüsel hipotezin daha sonra reddedildiğini söyler.Çünkü
güdüsel açıklama bizim kişisel tecrübelerimiz,alışkanlıklarımız,önyargılarımız ve algılama tarzımıza
göre bir anlama sahiptir.Weber anlam düzeyinde yeterli olma talebinin karşılanabilmesi için güdüsel
örüntünün rasyonel olduğunun gösterilebilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.Weber rasyonel eylem
hakkında iki önemli örnek verir:Birincisi mantıksal (veya matematiksel) bir tezin ileri sürülmesi
örneğidir.Burada sonucun öncüllerin tümdengelimsel bir metodla çıkarsandığını görürüz.İkincisi de
belirli bir hedefe ulaşmada en etkin aracın seçimiyle ilgili olan eylemdir.Her iki olayda da rasyonel
anlamaya sahip olduğumuz söylenebilir.

Weber bu metodolojik yaklaşımı ile Kapitalizmin ortaya çıkışını da açıklamıştır.”Protestan


Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı eserinde dinsel değerlerin toplumsal gelişmedeki rolünü
göstermiştir.Ona göre Kapitalizmi doğuran tek neden sosyal sınıflar arasındaki ilişki değildir.16. ve
17. Yüzyıl Avrupa’sında kapitalizmin ortaya çıkışı maddi koşullara ek olarak bir değer ve tutumlar
dizisinin de etkisinde olmuştur.Weber aynı zamanda Protestan Ahlakı’nın kaynağının Kalvinist teoloji
olduğunu saptamış ve Calvin’in Asetizm öğretisini çözümlemeye çalışmıştır.Buna göre Kalvinist
teolojide üç önemli öğe göze çarpmaktadır:Birincisi;insanın aziz olup olmaması Tanrının bileceği bir
iştir ve insanın kaderinde yoksa artık o kimse kendi gayreti ile bir iş başaramaz.İkincisi ;insan
Tanrının yeryüzündeki krallığını kurup zaferini artırmak için yeryüzüne indirilmiştir.Üçüncüsü
de;insanın ilahi merhamete mazhar olmadığı sürece doğa ve bedenin günah ve ölüm demek olduğuna
inanmaktır.Kısaca Asetizm öğretisine göre öte dünyaya yönelik eylemlerin önemi ortadan
kalkmaktadır.Bu anlayış doğrultusunda Asetizm öğretisi içinde şöyle bir anlayış ortaya çıkmıştır:

Tanrının sevdiği bir kul olmak için şunlara dikkat etmek gerekir:
1.En büyük günah veya insan onuruna yakışmayan en büyük davranış,insanın vaktini boşa
harcamasıdır;aylak aylak dolaşmasıdır.İnsanın durmadan çalışması ve üretmesi gerekmektedir.
2.İnsan ürettiklerini har vurup harman savurmamalıdır.İnsan çok basit ve sade bir yaşam
geçirmelidir.Böylece insan, tüketimden arta kalanı tasarruf etmelidir.
3.Tasarruflar yatırıma dönüştürülmelidir.(5)
Weber’e göre Asetizmin bu öğretilerini birleştirince müteşebbis tanımı ortaya
çıkmaktadır.Protestan ahlakını, Asetizm öğretisini benimseyen toplumlar,hızlı bir gelişme içine
girmişlerdir.Almanya’da katolik ve protestan mezheplerini kabul eden bölgeler karşılaştırıldığında,
büyük gelişme farkları saptanabilir.Katolikliğin yaygın olduğu Fransa Almanya’dan daha geri
kalmıştır.(6)

Rasyonalizasyonun her alanda izlerini süren ünlü düşünür söz konusu rasyonalizasyonun bir
kaynağının Protestan ahlakının yol açtığı kültürel değişmelerde bulduğunu savunmuştur.Weber’e
göre rasyonalizasyon insan eylemlerinin her yönünü ölçüm ve kontrole elverişli hale getiren süreçleri
gösterir.Başka bir deyişle rasyonalizasyon geleneksel uygulamaların reformdan geçirilmesine ve bu
uygulamalarla özdeşleşmiş amaçlara daha iyi etkili bir biçimde ulaşma olanağı verecek süreçlerin
ortaya çıkışına,kurumların belli amaçların gerçekleştirilebilmesi için,daha etkili ve yeterli araçlar
haline getirilmesine işaret eder.Buna göre Weberci anlamı içinde rasyonalizasyon,ekonomi
alanında,fabrika ve üretimin bürokratik yollardan düzenlenmesiyle,karın gelişmiş muhasebe
teknikleri kullanılarak hesaplanmasını;din alanında ilahiyatın vahiy temeli üzerinde değil de
entelektüel bir temel üzerindeki gelişimi sayesinde,büyünün ortadan kaldırılıp,dini ayinlerin yerine
kişisel sorumluluk ve inisiyatifinin geçirilmesini;hukuk alanında keyfi yasa koyuculuğun ortadan
kaldırılıp,evrensel yasaların meydana getirdiği temel üzerinde,tümdengelimsel hukuki bir akıl
yürütme anlayışının benimsenmesini;siyaset alanında geleneksel meşruiyet tarzlarının siyasi partiye
dayalı karizmatik bir liderlikle değiştirilmesini;ahlak alanında ahlaki disiplin ve eğitimin büyük bir
güçle vurgulanmasını;bilim alnında da bireysel yaratıcılıktan çok araştırma ekipleriyle eşgüdümlü bir
deneysel araştırma planının,devlet denetimi ve yönetimi altında olan bilim politikalarının
geliştirilmesini ifade eder.(8)

Weber,ilgilendiği toplumsal konularda kavramları anlamak ve açıklamak için temelde iki


yöntem kullanmaktadır:

-İdeal tip analizi


-Tarihi analiz

Weber’e göre toplumsal yapının anlaşılabilmesi bu yapının belirli özelliklerinin bilinmesine


bağlıdır.Sözgelimi bürokrasi toplumsal bir olgu olarak ne olduğunun anlaşılabilmesi için onu diğer
olgulardan ayıran özellikler ve temel karakteristikleri saptanmalıdır.Bu anlayış temelinde Weber
böylece karşılaştırmalı bir temel üzerinde bir “ideal tip” formu geliştirir ve onun ayırd edici
özelliklerine vurgu yapar.Weber bu ideal tipler olarak adlandırdığı kuruluşlardan hareketle insan
gerçeğine varmayı amaçlar.Ancak bu ideal tipler gerçek değildir fakat gerçekle ilişkileri vardır.O
bir ortalama durum,bir varsayım veya gerçeğin bir tasviri değil;deneysel,keyfi ve ütopya niteliğinde
bir özellik taşıyan tiptir.Weber ideal tipler olarak sosyal ilişki tipleri, grup tipleri, iktidar, din,
uygarlık tipleri önerir.

Weber daha sonra,diğer bir teknik olarak benimsediği olay ve olguların tarihi analizi
üzerinde durur.Çünkü sosyal bilimler,toplumsal eylemlerin özgül tarihsel ortamlarıyla birlikte
anlaşılması ve nedensel açıklamalarının yapılmasına ilgi duyar.Örneğin bürokrasinin ortaya çıkış
nedenleri bazı tarihsel olaylarda gizlidir ve bundan dolayı bürokrasinin ortaya çıkış nedenlerini bu
olaylarda aramak gerekir.

Weber’in anlaşılması güç,bazı çelişkiler içeren,uyumsuz ve oldukça karmaşık fikirleri ortaya


atıldığı günden beri ciddi eleştirilere hedef olmuştur:

Örneğin kapitalizmin doğuşunu Protestan Ahlakı’na bağlamak günümüzde bu ahlakı


benimsememiş hatta dini değerleri ciddiyete almamış bazı uzak doğu ülkelerinin gelişmişliği gerçeği
ile uyuşmamaktadır.Weber bu konuda yalnızca kendi içinde bulunduğu toplumu göz önüne alıp dış
dünyadaki diğer durumları göremediği için ciddi bir hata yapmıştır.

Diğer bir eleştiri ise Weber’in rasyonalizm ve pozitivizm konusundaki görüşlerine


ilişkindir.Öncelikle pozitivizme karşı tavır alan ve toplumda gelişmeyi yansıtan yasalara yer
olmadığını söyleyen Weber,bununla birlikte rasyonalizasyonu, kapitalist batı toplumlarındaki en
temel ve en belirgin öğe olarak kabul etmiştir.

Doğa bilimleri ve sosyal bilimlerin metodolojik birliği konusundaki tartışmalarda en önemli


kişi kabul edilen Weber,insan eyleminin açıklaması ve anlaşılması ile sosyal bilimlerin nesnellik
problemi konusunda natüralizm ve anti naturalizmin aşırı formları arasında oldukça dolayımlanan bir
tavır geliştirmeye çalışmış;ve bu sebepten karmaşık görüşleri çeşitli şekillerde yorumlanmış iddiaları
da hücuma uğramış veya savunulmuştur.(7)

Weber’in sosyolojisine bir diğer eleştiri de Amerikalı siyaset bilimci Fukuyama tarafından
yapılmaktadır.Fukuyama’ya göre Weber; “ din ve ideoloji gibi kültürel ürünlerin temeldeki ekonomik
güçler tarafından yaratılmadığını,aksine kültürün kendisinin belli biçimlerdeki ekonomik davranışları
ürettiğini öne sürerek Marx’ın teorisini tersine çevirmiştir.”(9)

ALINTILAR:

1.,8.)Cevizci,Ahmet Felsefe Sözlüğü

2.)GIDDENS,Antony (1999) İLERİ TOPLUMLARIN SINIF YAPISI ,Birey Yayıncılık

3.)SWINGEWOOD,Alan (1998) Çeviren Osman Akınhay SOSYOLOJİK DÜŞÜNCENİN KISA TARİHİ, Bilim

ve Sanat Yayınları

4.,7.) KEAT,R VE URRY,J (1994), BİLİM OLARAK SOSYAL TEORİ, İmge Yayınları

5.,6.)SAYIN,Önal (1994) SOSYOLOJİYE GİRİŞ Üniversite Yayınları

9.)FUKUYAMA,Francis(1998) GÜVEN, SOSYAL ERDEMLER VE REFAHIN YARATILMASI Çeviren A.


Buğdaycı,İş Bankası Yayınları

KAYNAKÇA:

*KEAT,R VE URRY,J (1994), BİLİM OLARAK SOSYAL TEORİ, İmge Yayınları


*SWINGEWOOD,Alan (1998) SOSYOLOJİK DÜŞÜNCENİN KISA TARİHİ,Çeviren Osman Akınhay Bilim ve
Sanat Yayınları
*CEVİZCİ,Ahmet FELSEFE SÖZLÜĞÜ, Ekin Yayınları
*MARSHALL,Gordon (1999), SOSYOLOJİ SÖZLÜĞÜ, Bilim ve Sanat Yayınları
*SAYIN, Önal (1994), SOSYOLOJİYE GİRİŞ, Ege Üniversitesi Yayınları
*DOĞAN, İsmail (1996) SOSYOLOJİ (Kavramlar ve Sorunlar), Sistem Yayıncılık