You are on page 1of 155

GİRİŞ:

Machiavelli’nin siyasal düşüncelerinin bilimsel olup olmadığı sıklıkla sorulan


bir soru haline gelmiştir. Çeşitli yazarlar siyasal olgulardan genel geçer bir siyaset
kuramı oluşturmadığını, çoğunlukla pratik tavsiyeler düzeyinde kaldığını ve bu nedenle
de bilimsel olmadığını aktarırlarken, kimileri için ise Machiavelli’nin tarihi deneysel
kullanım tarzıyla bazı genel ilkelere- insan doğasının bencil kabulüne- ulaşmış olduğu
ve bunun da özellikle kendinden sonra gelen siyaset felsefecileri için yol gösterici
olduğu, – örneğin Hobbes’un kapsamlı bir siyaset felsefesi kuramına ulaştığı-
düşünülmüştür.

Ancak genel bir siyaset kuramına ulaşamamış da olsa, Machiavelli’nin konuyu


ele alış tarzı ve yorumlayışı, özellikle de hümanizmin zirvede olduğu Rönesans
Floransa’sında görülmedik ölçüde gerçekçi ve rasyonel olmuştur. Aslında antik
dönemden beri, özellikle de Platon ve Aristotelesçi çizgide siyasetin
ahlaksallaştırılmasından sonra insanlık tarihinin ilerleyişi içinde uzunca bir Hıristiyan
ortaçağındaki yüceltilmiş değerlerin siyaseti getirdiği noktadaki ahlaksal taban
neredeyse kendi anti tezine dönüşmüştür. Nasıl ki, bir konunun sürekli gündeme
gelmesi ve bunun zorlamaya dönüşmesi, kendisinin yıpranıp tükenmesine yol açıyorsa,
o dönemde Machiavelli’nin de içinde bulunduğu hümanist çevre de siyasal açıdan kendi
ilkelerini ters yüz edecek bir zemini bir bakıma hazırladığını düşünebiliriz. Machiavelli
The Discourses ‘u yazdığı sırada, Floransa’da 1498 yılında Aristoteles’in Politics’inin
Yunanca metninin basıldığı ve yeni bir çevirisinin 15. yy. başlarında Lionardo Aretino
tarafından yapılarak, 1492 deki St. Thomas Aquinas yorumuyla birlikte basıldığı
bilinmektedir. Machiavelli, The Discourses’un III. Kitabının 26. kısmında,
Aristoteles’in tiranlara yönelik olarak, onların kadınlarla ilişkileri konusundaki
yanlışlarına değinirken Aristoteles’inde adı geçmektedir; ancak Allen’e göre
“…Machiavelli ana kavramlarını ve sonuçlarını ondan türetmiş…”1 olsa da, bu bir
Politics yorumu olmaktan uzaktır.

1
-- J. W. Allen, A History Of Political Thought In The Sixteenth Century, Methuen & Co Ltd. 3.rd.
London, 1957, p.451,… “ Aristotle that Machiavelli derived his main conceptions and conclusions.”

1
Aristoteles’in siyasal yaklaşımıyla ayrımları üzerinde birinci bölümde duracağız.
Belki de Machiavelli’nin içinde bulunduğu devlet görevleri, siyasal ilişkilerin
gerçeklerini daha kolay görmesini sağlamış olduğu düşünülebilir. Siyasete ahlaksal
bakışın karşısında gerçek olguların ele alınması, tarih içindeki örneklerinin deney olarak
görülmesiyle bunların insan doğasına ilişkin bencillik varsayımlarına kanıt oluşturduğu
düşüncesi bizi Machiavelli’nin tavrının bilimsel olduğu düşüncesine itmiştir.

Machiavelli tarafından pek de sistematik biçimde ortaya konulmamış olan insan


doğasındaki bu bencilliğin içten işlemesi sonucunda ve belirli bir süreçte yok oluşları,
özellikle The Discourses adlı yapıtında neredeyse yapıtın hemen her noktasında yer
almıştır. Başka deyişle tüm yapıt Machiavelli’nin genel olarak olumsuzluğu yaratan bu
bencilliğin rasyonel olumlu tedbirlerle karşılanması yaklaşımlarının gerekçeli bir
tablosu konumundadır. Devletlerin bozulup çöküntüye uğramalarına yada yıkılıp
gitmelerine yol açan bu neden, yada diğer bir deyişle, kendisini özellikle “ihtiras ve
kişisel çıkarda” gösteren bu bencillik yöneticinin kaçabileceği bir şey olarak görülmez.
İnsan doğasının bu durumu engelleyecek doğrudan kendiliğinden bir tavrı yoktur. Bu
nedenle de insanın olumlu müdahalesi kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. Şu halde
devletlerin ayakta tutulabilmesi, içinde barındırdıkları bozulmanın niteliğine ve
niceliğine bağlı olarak onları ortadan kaldırabilecek müdahalelere bağlıdır.

Machiavelli’de bütün müdahaleler şartlara göre değişkenlik gösterirler. Ve bu


da şartlara göre her devletin başlangıçlarının da, yönetim biçimlerinin de değişkenlik
gösterebileceği anlamına gelir. Buradan şu sonuca varmak olanaklı görünür: her devlet
başlangıçtaki kuruluş şartlarına bağlı olarak daha uzun süre yıkılmadan ayakta kalabilir;
yada kalamaz. Dolayısıyla devletin sürekliliğini sağlayacak şartları nesnel ve öznel
olarak ikiye ayırdığımızda, devletlerin başlangıç şartlarını da nesnel ve öznel şartlar
olarak ikiye ayırmak olanaklı olur. The Discourses ‘un her üç kitabında da bu şartlar
arasındaki bağlantılarla onlar arasındaki neden-sonuç ilişkisinin yer aldığı görülür. Bu
anlamda devletlerin nesnel başlangıç şartları olarak şehirlerin kurulacakları yerleri ve
kurulduklarında yapılan yasaları görürüz. Buna karşılık gelen öznel şartlar ise, devleti
kuran kişinin basiretidir. Onun basiretli oluşu ve yeteneği ise iki şekilde anlaşılır:
birincisi yerin seçimine, ikincisi yasaların kuruluşuna bakarak. Dolayısıyla bu, öznel bir
şart olarak devletin kuruluşundaki nesnel koşulların belirlenmesi üzerinde bir kontrol
olanağı anlamına gelir; öyle ki, basireti sayesinde gerekli yasalarla reformları yapmakla

2
kendi dinamik yapılanmasına dayanarak sürekliliğini koruyabilecek bir devletin bir
anlamda kendi suyunu ve havasını sağlayan tohumunu atmış olur.

Çalışmanın amacı, Machiavelli’nin siyasal düşüncelerinde, devletin kendi


meşruiyetinin, kendi dışında statik bir bileşene değil, kendi iç dinamiklerine dayandığı
zaman kararlılığını ve sürekliliğini koruyabileceği tezinin yer aldığını göstermektir. Bu
amaç doğrultusunda öncelikle Machiavelli’de siyasetin ahlaksal tablonun dışına nasıl
çıkarıldığını gösterebilmek için önce tarihsel olarak ahlaksal tabloya nasıl sokulduğunu
göstermeye çalışmanın daha doğru olacağı düşüncesiyle birinci bölümde Aristoteles’in
Politics’i üzerine bir irdelemeyle başlamak ve Aristoteles’in Politeia’sı içinde siyasetin
ahlaksallaştırılmasına ilişkin yaklaşımlardaki erdem sorunu ve orta sınıf egemenliğine
ilişkin uzlaşma formülüyle sağlanan harmanlanmış yönetim tarzının, Machiavelli’nin
karma anayasa ile sağlamaya çalıştığı devletin kendi dinamik bileşenleriyle kararlılığını
ve sürekliliğini sağlama düşüncesi arasındaki ayrımlar üzerinde durmak yararlı
olacaktır. İkinci bölümde Roma Cumhuriyeti örneği doğrultusunda karma anayasa ve
hem devletin iç dinamikleri hem de tarihselcilik açısından önem taşıyan devletin
genişlemesinin halkın siyasal sürece katılımının niteliği ve oranıyla ilişkisi üzerinde
durarak Polybius’un yönetimler döngüsünü yorumlamaya çalışacağız. Üçüncü
bölümdeki amacımız ise ikinci bölümdeki dinamiklerin Machiavelli’nin sıkça
başvurduğu virtù, fortuna ve necessita kavramlarıyla nasıl desteklenebileceğini
göstermeye çalışmak olacaktır.

3
1. SİYASETİN AHLAKSALLAŞTIRILMA SÜRECİ VE ARİSTOTELES
İLE MACHIAVELLI’NİN DEVLET ANLAYIŞLARI ARASINDAKİ
İLİŞKİLER

Çalışmanın ana ekseni Machiavelli’nin devleti kavrayışındaki bazı noktaları


daha belirgin bir hale getirmek için, devletin meşru dayanaklarının olanaklılığı
üzerinden hareket etmektir. Machiavelli’nin devlete ilişkin düşüncelerinin geneline
bakıldığında, hemen her noktada devletin kendi varlığını dışarıdan bir dayanağa
gereksinim duymaksızın sürdürdüğü görülebilir. Oysa ortaçağa ait devlet
yapılanmalarına bakıldığında farklı bir tabloyla karşılaşılır. Bu tabloda yer alan Kilise,
Kral ve derebeyinden oluşan sentezin Kral gücü, ruhani otorite olarak Kiliseyle olan
tüm çekişmesine karşın dünyevi iktidarının Tanrısal dayanağına sahiptir. Archibald
Dunning, A History of Political Theories’de bunun kaynağının, İsrail Krallarının
Tevrat’ta yer alan peygamberlerle olan ilişkileri, yada peygamber krallar statüsüne
kadar dayandırılabileceğini ve yine bunun üzerinden Kilise sistemi içine taşınmış
olabileceğinden bahsetmektedir.2 Burada üstünde durulması gereken şey, her iki
otoritenin de, ruhani olanın da dünyevi olanın da Tanrısal dayanağın gücünü devletin
meşruiyetinin temel göstergesi olarak kullanmasıdır. Şu halde devletin bu tür kendi
dışında bir dayanağı meşrulaştırma zemini olarak kullanmasını meşruiyetin statik
bileşeni olarak tanımlayabiliriz. Statik olarak adlandırılması, devletin ve dolayısıyla
iktidar yapısının kararlılığının, siyasal yada toplumsal dinamiklerin dönüştürücü
etkilerini dondurmaya yönelik bir dayanakla sağlanmaya çalışılmasını temsil etmesi
anlamını taşımaktadır. Devletin Tanrısal bir dayanakla statik kararlılığa ulaştırılma
tablosunun daha ötesini düşünmek güçtür. Çünkü gerek teolojisiyle, gerekse de felsefi
desteğiyle Tanrısallaştırılmış bir iktidardan daha öte bir dayanak bulmanın olanağı nasıl
görülebilir? Şu halde bundan daha ötede devlete meşruiyet kazandırabilecek bir statik
bileşen de bulunamaz; bu yolda gelinen son nokta olduğunu düşünebiliriz. Bu durumda
değişen koşulların ve ortaya çıkan yeni olguların ya rasyonel çözümleri olmayacaktır,
yada yalnızca inanca dayalı ahlaksal zemine hapis olacaklardır. Bu da bir anlamda
Tanrısal dayanağın rasyonel zemininin parçalanmasını, yada inanç ve akıl sentezine
dayalı teolojinin yeniden yapılanmasını gerektirir.

2
- William Archibald Dunning, A History of Political Theories, The Macmillan Company, Newyork,
1930, p.164,165

4
Ancak devletin meşruiyetinin Tanrısal oluşunu, dinsel bir ahlaki zeminle bağlantı
içinde görmek gerekliyse, tarihsel olarak Tanrısal bir dayanağa ulaşmamış devlet
yapılarının daha önceki dönemlerde ahlaksal tablonun içine çekilmiş olmaları gerekir.
Başka deyişle önce ahlaksallaştırılmış bir siyasal tablo içinde yer alan devlet yapısı ve
tarihsel sıralamada bu ahlaksal zeminin üzerinde işleyen yüceltme mekanizmalarının
ulaşacağı son nokta olarak devletin Tanrısal dayanağının gelmiş olması anlamlı hale
gelir.

Bu anlamda çalışmanın bu bölümünde Machiavelli ile benzerlik ve ayrımları


bakımından, Aristoteles’in siyasal düşünceleri içinde yerleşmiş siyasetin
ahlaksallaştırılması sorunu önem taşımaktadır.

Machiavelli’ye geldiğimizde tablonun tümüyle farklı bir boyuta taşındığını


görebiliriz. Devletin tanrısal bir dış dayanağa dayandırılması tezi reddedilir. Dolayısıyla
statik bileşenin işlerliği ortadan kaldırılır. Bunun yerini devletin kendisinden başka
hiçbir şeye dayanmaması temelinde bir tablo alır. Dolayısıyla Devletin dışından
bahsedilemeyeceği için, kendi dayanaklarını içte bulmak zorundadır. Bu tabloda yer
alan her şey değişme ve dönüşme halinde olduğu için bunların yaratacağı etkilerinde
tümüyle dinamik karakterde olacağını düşünebiliriz. Şu halde devletin kendi içinde
sürekli değişim halindeki bu dayanaklarını da dinamik bileşenler olarak adlandırabiliriz.
Dolayısıyla Machiavelli’nin devleti ahlaksal alanın dışında tanımlamasını ve bununla
ilişkili kavramları da daha anlaşılır hale getirebiliriz.

1.1. ARİSTOTELES: Politeia içindeki sorunlar

Bu bölümde üzerinde durmaya çalışacağımız filozof Aristoteles’tir. Ancak


çalışmanın amacı doğrudan Aristoteles’in Politics adlı yapıtını çözümlemek olmayıp
Machiavelli’nin devletin meşruiyetini algılayışındaki statik ve dinamik bileşenleri
göstermemiz bakımından gerekli kanıtları çıkarmaya çalışmaktır. Aristoteles’in
Politics’ini bütünlük içinde değerlendirmek güç görünür; ancak içinde sunmaya
çalışacağımız iki kanıttan ilki, Platon eleştirisi nedeniyle yapıtın içinde yer alan
kitapların sıralanışı bakımından kabul edilebilir yada edilemez nitelik sergiler. Bu
açıdan kitapların sıralanışı hakkında bazı görüşler üzerinde durmak yararlı olacaktır.

5
Ayrıca V. Kitapta Machiavelli’nin The Discourses’de ve The Prince’de önerdiği
önlemlerle kesiştiği görülür; bu nedenle benzer yanların yada kırılma noktalarının neden
ileri geldiğine dair bazı varsayımlarla, şehir devletinin ideal yönetiminin
ahlaksallaştırılması yoluyla sağlayacağı kararlılığın Machiavelli’nin düşüncelerinden
çıkarabileceğimiz devletin yada siyasal yönetimin meşru dayanaklarına ilişkin bir statik
bileşenle örtüştüğünü göstermeye çalışmak, Machiavelli’nin ahlak dışına taşıdığı
meşruiyeti anlamak açısından yararlı olacaktır. Eğer Aristoteles devletin meşru
dayanağını, yine devletin kendisine dayandırıyorsa bunun gerektirdiği siyasal dinamik
bileşenleri, yada yalnızca ahlaksallaştırma yoluyla statik bir bileşen üzerine oturtuyorsa
bunun sonuçlarını Machiavelli’nin devletiyle karşılaştırmamız gerekecektir. Böylece
daha sonra Machiavelli’nin çizdiği çizgiyi daha kolay anlaşılır kılmak açısından yararlı
bir anahtar elde edebileceğimizi umuyorum. Bu amaçla Aristoteles’in Politics adlı
siyasal çalışması içinde yer alan önemli olduğunu düşündüğümüz iki kanıtı iki alt başlık
altında: Şehir devletinin doğası ve yurttaşlık sorunu ile Siyasetin ahlaksallaştırılması:
pozitif ve negatif bileşenler adlarıyla ayırdık. Birincide Politics’in II. Kitabındaki
Platon’a karşı kullandığı kanıtı, ikincide de VII.Kitaptaki iyi kavramına ilişkin ikiye
bölünmüş: kendinde iyi olan ve duruma göre iyi olanı içeren bir ahlak tablosunu temel
aldık. Bölüm içinde zorunlu kalmadıkça Machiavelli ile olan bağlantıları vermeyerek
bunları bu iki kanıttan varılabilecek olanlarla birlikte bu bölümün sonuçları içinde
karşılaştırmaya çalışmayı amaç edindik.

Aristoteles’in Politics adlı siyasal çalışması içindeki kitapların amaçları


bakımından sıralanmalarını güçleştiren bir dizi teknik sorun ortaya çıkarmaktadır.
Gerçekten de Aristoteles'in mi onu elimizdeki biçimiyle düzenlediği yoksa kimi
editörün onun bazı metinlerini göz önüne alarak derlemiş olmalarının olanaklı olup
olmadığı tartışma konusudur. Örneğin Aristoteles'in VII. ve VIII. kitaplarda ideal bir
devlet kurma çabasına kalkıştığını görüyoruz; ancak II. ve III. kitaplar bu iki kitabın
devamı şeklinde görülebilir. Bununla birlikte IV. V. ve VI. kitaplar ideal değil de gerçek
devletleri ele alıyormuş gibi görünen kendi başına bir dizi oluştururlar. Dolayısıyla
düzenlemeleri gerçek ve ideal devletlere ilişkin görüşlerin anlamlı sıralaması açısından
yapmak gerekirse temel olarak iki düzenleme biçiminden bahsedebiliriz: birincisinde
genellikle III. kitaptan sonra VII ve VIII. kitaplar konup IV ilâ VI. kitaplar sona alınır
ki, bunun anlamı Aristoteles’in başlangıçta ideal devlet tasarımıyla başlayıp zamanla
görüşlerinin gerçek devletlere doğru kaydığı varsayımıdır. Ne var ki III. kitabın

6
sonlarına doğru incelenen monarşi konusuyla IV. kitaptaki oligarşi ve demokrasi
konuları arasında da bir bağlantı bulunur. İkinci düzenleme tarzında VII. ve VIII.
kitapların sona taşındığını görmekteyiz; bunun anlamı ise gerçek devletlerde ortaya
çıkan güçlüklerin ideal devlet tasarımlarıyla dengelenmesi varsayımıdır. Ancak her
durumda bu varsayımların kendi içlerinde birçok güçlüğü barındıracağı açık gibidir. W.
D. Ross’un açıklaması “VII. ve VIII. Kitapların dikkatli üslup göstermeleri bakımından
hiç değilse daha önce basılmış eserlere dayandığı fikrini...” verdiği için geleneksel
biçimi3 onayladığını düşünebiliriz. Yine Sabine, Politics’i açıklamak için en iyi
varsayımlardan birinin Werner Jaeger’inki olduğunu söylemektedir.4

Kitapların sıralanışı Aristoteles’in ideal devletle gerçek devletler hakkındaki


düşüncelerinin ne şekilde değerlendirilmesinin gerekliliğine dair çizilecek yolda önem
kazanmaktadır. Eğer sıralanış bakımından gerçek devletleri anlatan IV. V. ve VI.
kitaplar sona yerleştirilmişse, bu genellikle Aristoteles’in kendisini Platon’un Laws
(Yasalar) diyalogundaki ideal devletin etkisinden kurtardıktan sonra gerçek devletlere
yönelmesi yada daha doğrusu kendine özgü bir araştırma ve düşünüş biçimi ortaya
koyması yolundaki başarısını temsil ettiği düşünülür. Ancak sıralamada, sona erdeme
dayalı ideal devlet tasarımı yerleştirmesinin, gerçek devletlerde ortaya çıkan güçlüklerin
aşılması için önerdiği orta sınıf egemenliği yaklaşımının yetersizliği şüphesini temsil
ettiği pekâlâ düşünülebilir. Yine de sıralamanın bu çalışmayı pek etkilememesi
gerektiğini düşünüyorum; çünkü Machiavelli’deki devletin meşruiyetindeki statik
bileşenin Aristoteles’teki izinin, hem gerçek devletlerde kurgulanan orta sınıf
yönetiminin, yani anayasa anlamına da gelebilecek Politeia’nın kendisinde, hem de
ideal devlet tasarımında yer alan ahlaksal ortanın sağlayacağı devlette sürülebileceğini
3
-W. D. Ross, Aristoteles, çev. A. Arslan, Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir, 1993, p.285, 286
4
- George.H. Sabıne, A History Of Political Theory,Harrap Oxford Press, 3.ed.London,1961, p. 90.
“…Jaeger'e göre asıl haliyle Politics editörlerin elinden çıkma olmayıp Aristoteles'in kendi eseridir…..
İçinde bir kere ideal devleti ve bu konuda daha önce öne sürülmüş kurumları ele bölüm bulunur. Bu, en
ilginci Platon'un eleştirisini içine alan II. kitapta, devlet ve yurttaşlığın doğası konusunda olan, ama ideal
devlet kuramına bir giriş olmak amacıyla yazılmış III. kitapta, ve ideal devletin kurulması konusundaki
VII. ve VIII. kitaplarda dile getirilmiştir. Jaeger bu dört kitabın tarihinin Platon'un ölümünden sonra
Aristoteles'in Atina'dan ayrılışına rastladığını sanmaktadır. Sonra başta demokrasi ve oligarşi olmak üzere
gerçek devletleri …konu alan ve IV. V. ve VI. kitaplar gelir. Jaeger bu araştırmanın tarihinin, 158
anayasa konusunda yapılan araştırma sırasında veya bundan sonra Aristoteles'in siyasal felsefeye
dönüşünü gösterdiğini kabul ederek, Lyceum’un açılışından sonra olduğunu tahmin etmektedir. IV, V ve
VI. kitapları Aristoteles ilk taslağın ortasına koymuştur ve ideal devlet konusundaki yapıtın siyaset bilimi
konusunda genel bir çalışma olacak şekilde genişletilmesine yaramaktadırlar. Son olarak Jaeger I. kitabın
her ne kadar II. kitaba aceleyle ve kusurlu olarak eklenmişse de genişletilmiş yapıta bir giriş olmak üzere
hepsinden sonra yazılmış olduğu kanısındadır. Demek ki Jaeger'in tasarısına göre Politics bütünlüklü
olması niyetiyle yazılmıştır ama 15 yıllık bir süre içinde yazılmış olduğundan bütünlüğünü sağlamak için
gerekli yeniden yazılmamıştır.”

7
düşünmek yanıltıcı olmayacaktır. İdeal yada gerçek “...devletlerin amacı olanaklı en iyi
yaşama ulaşmaktır. Ve çünkü en yüksek iyi mutluluktur”.5 Destek olması bakımından
iki ana başlık altında toplanabilecek Politics'de ki bazı güçlükler üzerinde durmak
yararlı olacaktır.

1.1.1 Şehir devletinin doğası ve yurttaşlık sorunu:

Hemen her kitabında izlediği yöntemle Aristoteles II. Kitaba da ideal devlet
konusunda başka yazarların söylemiş oldukları üzerine analizlerini gözden geçirerek
başlamaktadır. Buradaki en ilginç nokta Platon hakkında yaptığı eleştiridir. Eleştiri ciddi
ama bir o kadar da kendisi açısından da bazı güçlükleri barındıran türdendir:

“Ve atlanmaması gereken çok önemli bir nokta şudur: eğer bu tedbirler iyi
olsalardı, yıllar boyu aradan geçen uzunca bir dönemde gözden kaçmamış
olacağına dikkat edilmelidir; onların neredeyse hemen hepsi halen keşfedilmiş
durumdadır; her ne kadar onların bazıları bir araya toplanmamış ve diğerleri
bilindiği halde uygulanmamış olsalar da…”6

Bahsedilen tedbirler Platon’un Republic’inde yer alan tasarıma ilişkindir. Aristoteles


devlet söz konusu olduğunda ailenin ve özel mülkiyetin kaldırılmasına yönelttiği
itirazların üzerinde ısrarla durmaktadır. Ancak özellikle Laws’a yaptığı eleştirilerin bir
çoğunun biçimsel olduğunu söylemek pek yanıltıcı olmasa gerek. Örneğin, Aristoteles
VII. Kitapta Platon’un aksine “çocukların ağlamasının yasaklanmaması…büyümeleri
için yararlı bir akciğer idmanı…”7olacağını söylüyor. Oysa Platon yalnızca “…çocuğun
ağlamasının huzursuzluğunu gösterdiğini…acının azaltılması gerektiğini, yoksa
büyüyünce sızlanmaya yatkın marazi karakter kazanacağını…”8dile getirmeye çalışıyor.
Buna benzer örnekler çoğaltılabilir.
Eleştiri büyük ölçüde ayrıntılarla ilgili ve Sabine’e göre “birçok yerde şaşırtıcı derecede
yanlış”9 görünür. E. Barker geniş çapta Laws ile arasındaki benzerlikleri

5
- Aristotle, Politics, , trans. by H. Rackham, The Loeb Classical Library, Harvard University Press,
London,1967, VII. 1328a, 35, p.571
6
- A.g.e. II. 1264a, p.93, “…and this is very point also must not be ignored, that attention must be paid to
lenght of time and to the long period of years, in which it would not have escaped notice if these measures
were good ones; for nearly all of them have been discovered already, although some of them have not
been collected together and others though brought to knowledge are not put into practice...”
7
- A.g.e. VII. 1386a, 35, p.629
8
Plato, The Laws, trans. by H.G. Bury ,The Loeb Classical Library, Harvard University Press,
London,1961, VII. 792a, p.15
9
- George.H. Sabıne, A History Of Political Theory,Harrap Oxford Press, 3.ed.London,1961, p. 92.

8
sıralamaktadır10. Birçok yerde Platon’la neredeyse sözel paralellikler kurulsa da
ayrıldığı görülen noktalarda da Platon’un türetilmiş yargılarına ilkesel bir karşı çıkış
yerine aynı konuda başka bir doğruyu dile getirir. Laws’a eleştirilerini yorumlamak
güçtür; ancak ideal devlet tasarlamayı değil de, daha çok Platon’unkini eleştirdiğini
söylemek pek yanıltıcı olmasa gerek. Şimdi bunu böyle kabul edersek, yukarıda
alıntıladığımız pasajda Aristoteles açısından güçlükler olduğunu söylemek gerekir.
Bizim sorunumuz yukarıdaki pasajın yalnızca Platon’a karşı olması anlamında değil
aynı zamanda kendi içinde de güçlü öğeler taşıyor olmasıdır. Eğer Platon’un ortaklaşa
düzeni şehir devletlerinin aile ve köy yapılanmalarından geçen gelişimi içinde kendi
dinamikleriyle ortaya çıkmamışlarsa, bu Aristoteles’e göre düşündürücü olmalıdır:
“Bundan dolayı içinden çıkmış olduğu eski ortaklıklar –aile, köy- nasıl doğalsa, şehir
devleti de bu tarzda yetkinlikle doğaldır…çünkü şehir devleti diğer ortaklıkların
ereğidir…doğa bir erektir; çünkü biz herhangi bir şeyin yetkinleşme sürecinin
tamamlanmış haline o şeyin doğası deriz…”11Dolayısıyla gelişim sürecindeki
dinamikler her toplulukta kendi tikellikleri açısından farklılıklar taşıyacağı için
sonuçları da farklı olacaktır. Eğer yaklaşımı bu temelde görürsek Machiavelli’nin de
aynı sonuçlara vardığını düşünebiliriz. Nitekim Machiavelli’ye göre de bir şehri kuracak
kişi, “…şu halde eşitliğin fazla olduğu… yerde bir cumhuriyet; diğer yandan eşitsizliğin
fazla olduğu yerde prensliği düzenleyecektir. Aksi halde, uyumsuz ve dayanıksız bir
devlet ortaya çıkaracaktır.”12 Ancak Machiavelli’nin yaklaşımı bir ‘doğa’ yada şehrin
doğal oluşu temelinde ortaya konmaz; onunki yalnızca kurucunun rasyonel tutumunun
koşulları doğru değerlendirmesiyle doğru sonuçlara ulaşılabileceğini göstermesi
bakımından önemlidir. Yada doğa, koşulların içinde anlık rasyonel müdahalelerin
görmezden gelemeyeceği bir şey-dinamikler- olarak vardır. Yukarıdaki pasajda
Aristoteles’in doğa yaklaşımını biyolojik bir süreç olarak görmesi halinde, insanın şehir
devletinin oluşma süreci içinde sahip olduğu aklın şehrin yetkinliğe doğru ilerleyişinde
nereye yerleştirileceği güçlükler içermektedir. Eğer akıl olmasaydı yada “…insan
doğasıyla siyasal bir hayvan…”13 olmasaydı, şehir devletinin doğal olarak kurulması
olanaklı olmayacaktı. Ancak onun Platon’daki gibi bütün ayrıntılarının spekülatif olarak
10
- Ernest Barker, Greek Political Theory- Plato and Predecessors, Methuen & Co LTD, London,
1970, p. 433, 496, 497
11
-Aristotle, Politics, , I. 1252b, 30, p.9, “...Hence every city-state exists by nature, inasmuch as the first
partnerships so exist;… for the city-state is an end; since that which each thing is when its growth is
completed we speak of as being the nature of each thing…”
12
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 55, p.310
13
- Aristotle, Politics, , I. 1252b, 30, p.9, “…man is by nature a political animal...”

9
baştan yapılandırılmadığı da açık görünmektedir. Şehir devleti doğası gereği kendi
yetkinliğine ulaşamaya çalışırken “…en iyiyi amaç edineceği…”14 için yukarıdaki
aksiyoma göre doğası kendi çizgisinin onu ulaştırdığı yerde kendisi için en iyiyi
gerçekleştirmiş olmalıdır. Ancak “…herhangi bir şeyin en iyi durumunun zorunlu
olarak o şeylerin kendi aralarındaki ilişkisine dayandığını…”15 düşünecek olursak,
şehir devletlerinin kendiliğinden geldikleri yetkinlik yalnızca “…duruma göre en
iyisi…”16 olur. Bu bölümün sonundaki karşılaştırmada üzerinde daha geniş olarak
duracağımız için, duruma göre iyi olma temasının Machiavelli’nin The Discourses’unda
da temel önemde bir yer tutuğunu kısaca belirtmemiz yeterlidir; gerçekte her devlet
duruma göre zaten iyidir. Yine Aristoteles, “158 anayasa üzerine yaptığı yada yaptırdığı
17
araştırmayla” şehir devletlerinin vardıkları noktadaki durumlarından yola
çıkmaktadır. Oysa Machiavelli en az Platon kadar şehirlerin başlangıçlarının,
varacakları noktayla yakından ilişkili olduğu savunusunu The Discourses’un
başlangıcında temellendirme çabası içinde görünür. VII. ve VIII. Kitaplar bize
Aristoteles’in siyasetin ahlaksallaştırılması doğrultusunda duruma göre en iyi olanla
yetinmediğini yada kitapların sıralama sorununu dışarıda bırakacak olursak en azından
böyle bir düşünceye sahip olduğunu düşünebiliriz. Orada artık aranan duruma göre en
iyi olanın dışında mutlak olarak en iyidir. Bunu ikinci olarak sunmaya çalışacağımız
kanıttan yola çıkarak daha geniş bir şekilde tartışacağız.

Aristoteles'in toplumdan söz ederken doğa sözünü kullanması iki açıdan


anlamlıdır. İnsanların, birbirlerine muhtaç olmalarından dolayı insanın toplumsal olması
onda içkin olan bir gerçektir. İlkel toplum cinsiyet ve açlık gibi tüm canlılar için ortak
olan itkilere dayanmaktadır. Bunlar gereklidirler ama insanlar açısından öteki
hayvanlardan pek farklı olmadıkları için insani yaşamın belirleyici nitelikleri değildirler.
İnsan yaşamını daha belirgin olarak niteleyen şey yalnızca insanlara özgü yetilerin
gelişmesidir. Devlet de, bu yetilerin içinde gelişebileceği tek ortam olduğuna göre
içgüdüsel olana bazı bakımlardan karşıt bir anlamda doğaldır. Nasıl meşe pelitinin
büyüyüp meşe ağacı olması doğal ise insan doğasının en yetkin biçimine devlet içinde
varması da öylece doğaldır. Bu söz konusu gelişmenin ister istemez meydana geleceği

14
- A.g.e. I, 1252a, 5
15
- A.g.e. VII. 1323b, 20, “...the best conditions of any thing must necessarily stand in the same relation
to one another as the things themselves do.”
16
- A.g.e. IV, 1288b, 25
17
- W. D. Ross, Aristoteles, çev. A. Arslan, Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir, 1993, s.285, 286

10
anlamına gelmez, çünkü gerekli fiziksel koşulların mevcut olmaması her iki halde de
gelişmeyi engeller. Aslında Aristoteles bu yüksek gelişmenin ancak çok sınırlı olan
şehir devleti ortamı içinde meydana gelebileceğine inanmakta ve bu durumu tüm
insanlar arasında ancak Yunanlıların bu gelişmeye yetenekli olduklarına bağlamaktadır.
Bu türlü bir gelişme, ortaya çıktığı yerlerde, insan doğasının nelere yetenekli olduğunu
ortaya koyacaktır; tıpkı iyi sulanmış ve iyi bakılmış bir meşe ağacının pelitte ne cevher
olduğunu ortaya çıkarması gibi. Tamamen uygar bir yaşamın olanaklarını içinde taşıdığı
için devlet doğaldır, ama gelişmesi için gerek fiziksel, gerekse başka türlü koşullar
gerekli olduğundan aynı zamanda siyaset adamının sanatını göstermesi için bir
ortamdır. Devlet anlayış ve istek üzerine kurulmaz, ama anlayışlılık ve isteklilik onun
içindeki olanakları daha yetkin bir halde ortaya koymasına yol açabilir.

O zaman yukarıdaki pasaja bakıldığında Aristoteles’in kendi dinamikleriyle


bulundukları noktaya gelen şehir devletleri için neden ideal devlet tasarlamaya
çalıştığını anlamak güçtür. Gerçek şehir devletleri Aristoteles’e göre varoldukları
durumda kendileri için bile en iyi olana ulaşmamış sapmalardır. Çünkü gerek oligarşinin
gerekse demokrasinin kendi içlerinde dört ayrı sapması bulunmaktadır. Dolayısıyla
aslında gerçek devletlerin durumları bir tanım olarak değil yalnızca belirli bir tanım
aralığında oligarşi veya demokrasidir. Yukarıdaki pasajda siyasal yönetimlerin kararlı
yapılara dönüştürülmesi için statik dayanakların olanaklılığını sağlayacak şeylerin
yukarıdaki pasajda izini sürebilmeye yarayacak iki konu üzerinde durmak yararlı olur.
Gerçektende yukarıda Platon’a gönderme yaptığı pasaj birçok derinlikli sorunu
beraberinde getirmektedir ve hepsi de güç sorunlardır.

Bu sorunlardan biri tümele ilişkin şüpheli yaklaşımında belirir. “Tümel her zaman
Aristoteles için tamamen gerçek ve nesnel olmakla birlikte bağımsız varlığa sahip
olmayan bir şeydir.”18 Aristoteles Physics’de, Galileo’nun zihninde ve sonradan
modern fizikte aşılmış bir düşünce açısından ilginç bir noktaya değinir. Aristoteles
devinimle (kinesis) ilgili açıklama yaparken “…iki nokta arasında mesafe aynı olsa bile
buradan oraya ve oradan buraya olan uzaklığın aynı olmaması…”19 gerektiğini
söylemektedir. Devinim bir ve aynı şey olarak tümel yapıdadır ama “…elbette elbiseyle

18
-A.g.e. s. 204
19
-Aristotle, Physics, trans. by R. P. Hardie and R. K. Gaye, Ed. W.D. Ross, Oxford,1936, III. 202b, 15-
20

11
pelerin gibi niteliği bildiren tanımın bir olması anlamında değil…”.20 başka deyişle
örnekleri kapsayan bir türün tümelliği şeklinde değil. Buradaki güçlük, oluş sürecinin
kavramsal olanla bir araya getirilebilme çabasından kaynaklanmaktadır. Atina’dan
Thebai’ye giden yol Thebai’den Atina’ya giden yolla devinim açısından aynıdır ama
oluş süreci açısından farklıdır. Dolayısıyla Aristoteles, Platon’un idea ile oluşu ayırt
eden düalizmi sayesinde bir ilkeden yola çıkarak kurduğu devletin sağladığı
kolaylıkların ötesinde karmaşık bir güçlüğü barındırmak zorunda kalmış gibi görünüyor.
Yukarıdaki iki nokta arasındaki mesafeye ilişkin yaklaşım aslında Herakleitos’un güçlü
etkisini göstermesi bakımından da ilginçtir. Devinim oluş sürecinde yer aldığından ve
doğa da devinimden pay aldığından, bundan gerçek devletlerin kendi doğası içinde oluş
halinde olabildiği gibi bozuluş halinde de olabilecekleri yargısına varabiliriz. Oysa şehir
devleti yetkin olması ve en iyi erek olması bakımından bozuluşa tabi olmaması gerekir.
“Doğa bir amaç, bir ereksel nedendir…ozanın sonuna kavuştu, zaten bu son için
doğmuştu demesi gülünç…çünkü son nokta değil en iyi nokta amaç olsa gerek.”21 O
zaman şehir devletini bozuluştan koruyacak olan, akıl (nous) ve ahlakın tamamlayıcı
etkisidir; yada şehir devletinin doğasında ahlak ve aklın içkin olarak varolması gerekir
demek yanlış bir düşünce olmaz sanırız. Bunların bir şekilde yetersizliği yada olmayışı
varolan sapma yönetimlerin karasız oluşlarının da bir açıklaması olarak görülebilir.
Ancak burada söz konusu olan aklın (nous) şehir devletinin doğasında içkin olması
tartışmalı ve güç görünür. Aristoteles’in siyaseti “ilkelerle ilgili olan akılla (nous) ”22
değil, Ross’a göre “pratik bilgelikle”23 , basiret (phronesis, prudence, aklı başındalık) ile
ilişkili gördüğünü söyleyebiliriz. “Basiret ne bir bilim olabilir nede sanat; çünkü yapılan
şeyin başka türlü olması olası olduğundan bilim değildir, yine eylem ile yaratma aynı
cinsten olmadığından dolayı da sanat değildir…”24 Dolayısıyla Aristoteles’e göre şehir
devletinin doğasında yalnızca basiret içkin olursa, yapılan şeylerin duruma göre farklı
farklı olma olasılığı olacağından devletin bozuluşa doğru gitmesi de her zaman olası
olacaktır. Şu halde şehir devletinin doğası biyolojik varlıklarınkiyle aynı olamaz; öyle
olsaydı nasıl ki bir insan varlığı onu yaşama getirende içkin olarak bulunuyorsa, başka
deyişle insan insandan çıkıyorsa, şehir devleti de şehir devletinden çıkmalıydı. Fakat bir
20
-A.g.e. III. 202b, 10
21
-A.g.e. II. 194a, 30
22
- Aristotle, Nicomachen Ethics, trans. by H. Rackham. Cambridge, MA, Harvard University Press;
London, William Heinemann Ltd. 1934. VI. 1141a, 5
23
- W. D. Ross, Aristoteles, çev. A. Arslan, Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir, 1993, s.263,264
24
- Aristotle, Nicomachen Ethics, VI. 1140b, 1-5, “... Prudence is not the same as Science. Nor can it be
the same as Art. It is not Science, because matters of conduct admit of variation; and not Art, because
doing and making are generically different...”

12
sanat yapıtı gibi insan eliyle yapılmışta olamaz; ki Platon’a karşı duruşun arkasında
yatan ve yukarıdaki pasajın temalarından biri budur; öyleyse şehir devletinin formu ne
basit canlılardaki gibi, nede “insanın tunçtan bir küre yapmasındaki”25 gibi maddesiyle
birleşen bir şey olamaz. Şehir devletinin doğası kendi dinamiklerini yaşayanlarıyla
birlikte yaşadıkça oluşturmaktadır. Aristoteles’in yukarıdaki pasaja eleştirisinin genel
havası bunun nedeninin ne olabileceği hakkında bir fikir vermektedir. Platon'un her iki
siyasal yapıtı ve bir anlamda felsefesinin tümü hakkında bunların zekice yazılmış ve
verimli şeyler olmakla birlikte fazla kurgusal ve radikal şeyler olduğunu düşündüğü
anlaşılıyor. Dediği gibi bunlar hiç bir zaman alelade olmayıp her zaman orijinaldirler.
Ama zihninin arkasında bunlara güvenilebilir mi? Sorusu hep varmış gibi duruyor
diyebiliriz.

Ancak bunları ikinci kanıtla birlikte yeniden ele alacağımız için tümellerle ilgili
noktaya dönerek yurttaşlık sorunu üzerinde durmak yararlı olacaktır. Oluşun analizi
içinde tümelin yerini belirlemek ve yine bireysel tözdeki yerini göstermek güçlükler
içermektedir. Bireyselleştirici olanın madde olması durumunda nasıl ki, o maddenin
potansiyel olarak ayırt edici olması gerekiyorsa ve bu durumda da ayırt edici ilke form
26
olmadığı için “bilinebilirlikten uzaklaşma anlamında bir paradoksa” yol açıyorsa,
bireyselleştirici ilkenin form olması durumunda da onun tümelliğinin farklılıklar
taşıması gerekli hale gelir. Aksi takdirde aynı türden olanların hepsi aynı bireyler
olurlardı. Dolayısıyla Aristoteles’te örtülü biçimde devinimin tümelliği ile kastedilen
şey, kavramsal alanda yalnızca nous ile sezgisel olarak bilinebilecek soyut bir tümelden
daha alt düzeyde tikel (paritcular) olanın tümel bileşeni olarak düşünülürse, gerçek
devletlerle ideal devletin formu arasındaki çizgiyi kavramanın daha kolaylaşacağını
düşünebiliriz. Bu açıdan Politeia, VII. Ve VIII. Kitaplarda ele alınan ideal devlete göre
tikel, IV. V. Ve VI. Kitaplardaki gerçek devletlere göre de daha tümel yapıda
değerlendirilebilir. Bu anlamda yurttaşlığı da devinim olarak, en azından Aristoteles’in
devinimi algılayışı bakımından tanımlayabiliriz. Aristoteles devinimle ilgili olarak
Physics’de etkinliği ve edilginliği şöyle bir ilişki içine sokuyor:

“...öğretme ve öğrenme, işleme ve işlenme aynı olacak; öğretmek


öğrenmekle, işlemek, işlenmekle bir olacak, dolayısıyla öğretenin öğrettiği her

25
-Aristotle, Metaphysics, trans. by, Hugh Tredennick. Cambridge, MA, Harvard University Press;
London, William Heinemann Ltd. 1933, Z, 1033b, 1-20
26
- W. D. Ross, Aristoteles, çev. A. Arslan, Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir, 1993, s.205

13
şeyi öğrenmesi, işleyenin işlenmesi de zorunlu….nitekim öğretim öğretilebilir
birinin herhangi bir kişideki etkinliğidir ve ayrılmış değildir….tek etkinliğin iki
kişi için aynı olması….elbise ve pelerinin aynı türden olması gibi değil….öğretme
ve öğrenme, işleme ve işlenmede aynı olan içinde bulundukları devinim…”27

Aynı düşünce tarzını yurttaşlık içinde kullanabiliriz; çünkü yurttaşlık,” yönetme ve


yönetilebilme yeteneğidir.”28 Yöneten yönetirken yönetilenle aynı devinim içinde
kendisi de yönetilir. Bu yönetme ve yönetilme deviniminin birliği olarak yurttaşlık belli
bir tümellik içerir. Ancak pasajda geçen elbise ve pelerinin türdeşliğini anlatan tümellik
ile bir devinim olarak yurttaşlığın tümelliği farklı olacaktır. Pocock’un The
Machiavellian Moment’ inde de Aristoteles’in yurttaşlığı benzer bir tanım içine
çekilerek dinamik bir yapı olarak değerlendirilir:

“...bir nokta asla gözden kaçırılmamalıdır; politeia değerler arasında bir


ilişkidir ve yurttaşlığın iyisi –yönetmenin ve yönetilmenin iyisi- birinin erdemiyle
diğerlerininki arasında bir ilişkiyi kapsar. Erdemin karşılıklı ilişki içinde oluşu ve
iki taraflılığı anlamında yalnızca ‘siyasal hayvan’ gerçekten iyi bir insan olabilir.29

Pocock’un pasajında örtülü iki önemli nokta üzerinde durmak yararlı olacaktır.
Birincisi, yukarıda yurttaşlığı bir devinim olarak ifade etmeye çalıştığımız duruma,
erdemi devinime sokarak destekler yönde bir görünüm verir. Dikkat edilecek olursa
yurttaşlık için iyi olan, karşılıklı bir erdem akışının engellenmemesi ile sıkı sıkıya bağlı
olur. İkinci olarak erdemin bu iki yönlü akış içinde bir devinim olması, şehir devletinin
doğası içinde çözünmüş ve çeşitlilik halinde (diversity) yurttaşlarda tikel olarak bulunan
erdemin dinamik düzeltme faktörü olarak iş görmesidir. İlişki olmazsa her yurttaş kendi
tikelliğine gömülür; yada artık o yurttaş olma durumunun dışına çıkar. Dolayısıyla
böyle bir dinamik ilişki içinde tanımlı yurttaşlık şehir devletinde içsel olarak vardır.
Ancak bu yalnızca gerçek devletlerin yapısındaki, duruma göre iyi olan anlamında
erdemin bu dinamik içinde yer almasıdır. Mutlak anlamda iyiyi sağlayacak ve şehir
devletini bozulmaktan koruyacak erdemin bu dinamiğe dışarıdan katılması
kaçınılmazmış gibi görünür. İşte Aristoteles’in ideal devlet tasarlama çabasının bu
nedenle anlamlı hale geldiğini düşünmek yanıltıcı olmasa gerek. Aksi halde birinci kanıt
olarak sunmaya çalıştığımız II. Kitaptan aktardığımız pasajdaki Platon eleştirisi taşıdığı
derin anlamı yitirir. Ancak haklı olarak şunu da düşünmek olanaklı olacaktır: eğer

27
- Aristotle, Physics, III. 202b, 1-25
28
- Aristotle, Politics, III. 1277a, 25,
29
-J.G.A. Pocock, The Machiavellian Moment, Princeton University Press, Princeton, 1975, p.74

14
gerçek devletler Aristoteles’in ifade ettiği doğrultuda orta sınıfları genişletip siyasal
yetkilerini güçlendiren bir anayasayla donatıldıklarında da sahip oldukları “pratik
bilgelik”30 ve ahlaksal alanda yurttaşın orta erdemleri onları bozuluştan
kurtaramayacaksa ve mutlak erdemden yardım beklenecekse, yine bunun için
yurttaşların ortak eğitimi zorunlu olacaksa, Platon’un Laws da söylediklerinin kolayca
kenara atılabilecek türden olmadığını düşünmemek için bir neden olmayacaktır.
Dolayısıyla söz konusu eleştirinin yer aldığı II. Kitaptaki bu kanıtın Aristoteles’in
kendisini de zorladığı pekâlâ düşünülebilir. Sonuçta Aristoteles’in yalnızca gerçek
devletlerin olduğu bir dünyada orta sınıfların siyasallaşmasını yurttaşlar topluluğunun
bozulmasını engellemek için yeterli görmemiş olması güçlü bir olasılıktır; dolayısıyla
en iyi olasılıkla siyasetin ahlaksallaştırılması kendisini sonuç olarak dayatır.

1.1.2. Siyasetin ahlaksallaştırılması: pozitif ve negatif bileşenler

Aristoteles, ortak deneyimlerden pek fazla ayrılan düşüncelerin, mantıkça kusursuz


görünseler bile, bir yerde hatalı olduklarına inanmaktadır. Bu anlamda Platon’daki gibi
mutlak bir tümelliğe giden çizginin onun açısından olguların çok uzağında olduğu yada
yukarıda II. Kitaptan aktardığımız pasajın anlattığı gibi belki de olgularla hiç
kesişmeyeceği anlamına geldiğini düşünebiliriz. Ancak Ross’un da belirttiği üzere
Aristoteles’in tümeller konusundaki şüpheleri çözülmesi güç bir çift taraflı
belirsizlikmiş gibi görünür. Dolayısıyla tümellerle ilgili olarak bireysel tözlerdeki
bireyselleştirici olanın madde mi, yoksa form mu olduğu konusu da karşılıklı kanıtların
çokluğu içinde çözümlenmesi güç bir sorun halindedir. Aristotles’in yapıtları, özellikle
de Metaphysics’i göz önüne alındığında, örneğin tür gibi bir tümelin cins gibi başka
31
tümellerin altına girebildiği ölçüde ikincil anlamda töz olacağı görülür. Bu anlamda
töz yada tümel konusu dolaysız olarak kendileri söz konusu olduğunda belirsizlikler
taşısalar da, bir şeyin başka şeye göre daha tümel yapıda, yada diğerinin ötekine göre
daha tözsel olduğu Aristoteles terminolojisinde sıklıkla karşılaşılan daha belirli bir
durumdur. Aynı şekilde Aristoteles’in Politics’inde de benzer yaklaşımı görmek
olanaklıdır diyebiliriz. Örneğin IV. Kitapta gerçek devletler ele alınırken oligarşiler ve
demokrasiler tanımlanmaya çalışıldığında, tam- exact- anlamda oligarşi yada
demokrasinin gerçek varlığı şüpheli görünür. Aristoteles onun yerine ‘daha demokratik’

30
- W. D. Ross, Aristoteles, çev. A. Arslan, Ege Üniversitesi Yayınları, İzmir, 1993, s.263
31
- Aristotle, Metaphysics, Z 1038b, 20, 25

15
yada ‘daha oligarşik’ kavramları üzerinde odaklanır. Şehir devletinin değişen yapısı
içinde yönetimlerin net çizgilerle tanımlanması yerine bu kavramların kullanılması
yönetimin durumu hakkında daha iyi bilgi vermektedir. Aristoteles’in Sinclair
çevirisinde örneğin “...oligarşik nitelik kolayca aristokratik nitelik yerine geçer, çünkü
her zaman her yerde servet sahipleriyle iyi eğitim görmüş üst sınıf aynı zaman ve
yerdedirler…Politeia deyimi ikili karışım, zengin ve fakir için, aristokrasi deyimi ise
üçlü karışım, zengin, özgür ve erdemli insanlar için kullanılması gereklidir. Ancak bu
yalnızca ikincil düzeyde bir aristokrasi olup gerçek ve birincil değildir…(1294a)”32
dolayısıyla bir bakıma gerçek devletler zaten kendi içinde ve şehir devletinin doğası
gereği kendi dinamiklerinin onu getirdiği yerde nispeten aristokratik öğeler taşıyabildiği
gibi, oligarşik ve demokratik özellikler de taşıyan bir karışımı içermiş olması mantıklı
görünür; çünkü bunun başkaca nedenleri de olabilir; örneğin “…yurttaşlar eski
alışkanlıklarını kolayca değiştiremezler...sonuç olarak devrimden”- oligarşiden
demokrasinin bir türüne yada demokrasiden oligarşinin bir türüne geçişte- “ önceki
yasalar geçerliliğini sürdürürler, ancak iktidar anayasada değişiklik yapanların elinde
olur…anayasasına göre demokratik olmadığı halde gelenek ve yetiştirilme
biçimlerinden dolayı demokratik olduğu; yine yasaları gereği demokrasiye eğilimli
olduğu halde gelenekleri nedeniyle oligarşilere benzer tarzda işleyen başkalarının
olması tarzında…”33 Dolayısıyla eski kurumlarla yenileri arasında ortaya çıkan bu iç içe
geçiş tablosu gerçek anlamda bir karma anayasanın egemenliğini ortaya koymasa da
onun uygulanma olanağı hakkında fikir verebilir, yada en azından Aristoteles’e de
Politeia hakkında bir fikir vermiş olması olası görülebilir. Başka deyişle şehir devletinin
doğası yada doğal oluşu, geldiği noktada bir bakıma orijinalinden – Politeia’dan- sapma
da olsa kendiliğinden karma anayasaya yakın bir duruşun izlerini taşıdığı düşünülebilir.
Aslında Aristoteles’in Politeia’nın sapması olarak gösterdiği yönetim biçimi

32
- Aristotle, Politics, trans. by T. A. Sinclair, Penguin Boks, Middlesex, 1967, p.167, “...oligarhic
readily passes for aristocratic, since almost everywhere the well-to-do and the well-educated upper class
are coextensive…polity should be applied to the dual mixture, rich and poor, and the term aristocracy
kept for triple mixture, the rich, the free, and men of virtue. This however is only a second grade of
aristocracy, not the tre and primary…”
-Benjamin Jowett çevirisinde metinde bazı değişiklikler mevcut “...the wealth of the rich, who
commonly take the place of the noble... that is to say, of the rich and poor, is to be called a polity or
constitutional government; and the union of the three is to be called aristocracy or the government of the
best, and more than any other form of government, except the true and ideal, has a right to this name...”
33
- A.g.e. s.119, “...the citizen do not at once discard their old ways…the result is that the laws which
preceded the revolution continue to be valid, but power is in hand of those who are engaged in making
changes in the constitution…ccording to its laws is not democratic, but which owing custom and way of
upbringing is democratic in its working; there are likewise others which according to law incline towards
democracy, but by reason of custom and upbringing operate more like oligarchies.”

16
demokrasidir. Ancak demokrasi IV. Kitapta kendi içinde ele alındığı dört değişik
türüyle değerlendirilir ve bu değerlendirmeler bile demokrasinin yasasız olmakla yasalı
olmak arasında değişkenlik gösterdiğini, yasalı olan ilk türünün nispeten Politeia’ya
yakın geldiğini anlatırlar. Dolayısıyla Aristoteles’in Politeia’sının, şehir devletlerinin
bazılarında –Sparta, Kartaca- bir biçimde görülmüş yada en azından Atina’da
yönetimlerin döngüsü sırasında art arda gelen yönetimlerin uzantılarının birbiri içine
geçmesiyle ortaya çıkan tablodan yola çıkılarak kuramsallaştırıldığı varsayımını kabul
edersek, Politeia’nın gerçekte ortaya çıkan durma göre daha tümel yapıda olduğunu
düşünebiliriz. Kuramsal olarak da bunu sağlayan şeyin Politeia’nın yurttaşlık yapısı
olduğu düşünülebilir. Aristoteles’in tümellerin bağımsız varlığı olmadığı yönündeki
düşüncelerini Ross’dan daha önce aktarmıştık. Tümeller konusundaki şüpheli
yaklaşımının bir yol ayrımına neden olduğu varsayılabilir. İlk ayrımdan yukarıda
bahsetmiştik; oluş ve bozuluş alanına daha yakın olan ve devinim üzerinden anlatılmaya
çalışılan yurttaşlık kavramı soyut mutlak bir tümel kavrama göre daha tikel yapıda
görünür. Deyim yerindeyse daha canlı bir tümel. Çünkü şehir devleti oluş halindedir ve
yapı taşları insandır; dolayısıyla en yetkin haline kadar her ara aşamada aklın eklentisi
yada biçimlendirici yetkinliği şehir devletinin doğasındaki yerini almazsa, o yalnızca
daha önce bahsettiğimiz gibi siyasal hayvanın (political animal) değil yalnızca
hayvanların topluluğuna dönüşür. İnsan ancak yurttaş olarak şehir devletini
biçimlendirirken kendini de biçimlendirmiş olur. Yetkin halindeyken, yani kendi
doğasını gerçekleştirdiğindeki formu, ara aşama anlarındaki formuna göre daha tümel
yapıda olacaktır. İkinci ayrım ise herhangi bir zaman diliminde şehir devletindeki
yurttaşların kendi tikel iyilerinin peşinden gitmeleri halinde ortak iyinin sağlanacağı,
böylelikle de tümellik kazanacağı düşüncesidir. Dolayısıyla şehir devleti her an
kesitinde yurttaşlar dolaylı da olsa ortak iyiyi sağlamış olacakları için tümel bir
görünüm sunacaktır. Şehir devletinin anlık zaman dilimlerindeki bu tümel görünümü,
anların art arda dizilişi içinde gittikçe daha tümel ve en yetkin iyinin gerçekleşeceği
sonuca varması gerekir. Pocock, The Machiavellian Moment’ inde bu yaklaşım üzerinde
ayrıntılı biçimde durmaktadır.

“Aristoteles, her insan etkinliğinin bir ölçüde kuramsal olarak tanımlanabilir iyiyi
amaçlaması anlamında değerle-yönlendirilmiş olduğunu; tüm değerle-
yönlendirilmiş etkinliğin birbirleriyle ortaklık içindeki insanlar tarafından
peşinden gidilmesi anlamında toplumsal olduğunu; ve şehir devleti (polis) yada
devletin, içinde, tüm tikel ortaklıkların kendi tikel amaçların peşinden gittikleri bir

17
ortaklık olduğunu öğretti. Başkalarıyla ortaklık ve bu ortaklığın değerle-
yönlendirilmiş doğrultusundaki katılım, hem amaca yönelik bir aracı ve hem de
kendinde amacı - yada iyiyi- biçimlendirir; ve amacı tüm tikel ortaklıkların iyisi
ve tüm tikel iyilerin ulaşılması olan ortaklığa katılım, tümel karakterde olduğu
için kendinde çok yüksek bir iyi olur.” 34

Pocock’un Aristoteles’in Politeia’sı üzerine analizleri genel olarak Renaissance


boyunca Floransa’da gelişen yurttaşlık kavramının izlerini Politeia içinde sürmek
şeklinde değerlendirilebilir. Yukarıdaki pasajın dışında başka yerlerde de önemle
üzerinde durulan konu Aristoteles’te yurttaş katılımının önemi olarak öne çıkar.
Bununla birlikte katılımın kendi içinde taşıdığı sorunların, Pocock’un varmak istediği
sonuçları etkileyecek ölçüde büyük olabileceği de gözden kaçırılmamalıdır. Christopher
Nadon’un pocock eleştirisinde Pocock’un Aristoteles’teki yurttaşların yönetime katılımı
sorununu belirli amaç doğrultusunda genişlettiği ileri sürülür: “...yönetime etkin
katılımın bir yurttaşın doğasını mükemmelleştirmesine hizmet ettiğine benzer bir işaret
olmadığı gibi,kişi Aristoteles’in katılımı genişletmek konusuyla, ortak iyi bakımından
35
böyle bir sınırlamanın korunmasından daha az ilgilendiği beklentisinde olabilir...”
Pocock katılımı öne çıkarıyor görünse de tikel iyilerin toplamından en yüksek
karakterde tümel iyinin nasıl elde edileceği konusunda şüphelerini de dile getirmektedir.
Çünkü “...tüm yurttaşlar özdeş değillerdir; onlar sıfat olarak yurttaşlar ve tümel
varlıklara benzerler, ancak tikel varlıklar olarak benzemezler; her biri peşinden gitmeyi
seçebileceği tikel iyiler (erdemler) konusunda kendi önceliklerine sahiptirler ve yine her
biri kendini, onun önceliklerini biriyle, bazılarıyla yada herkesle birlikte paylaştığı tikel
kategorilere bağlı olarak bulur.” 36

34
- J.G.A. Pocock, The Machiavellian Moment, Princeton University Press, Princeton, 1975,
p.67,...”Aristotle taught that every human activity was value-oriented in the sense that it aimed at some
theoretically identifiable good; that all value-oriented activity was social in the sense that it was pursued
by men in association with one another; and that the polis or republic was the association within which all
particular associations pursued their particular ends. Association with others, and participiation in the
value-oriented direction of that association, formed both a means to an end and an end – or good- in itself;
and participiation in the association whose end was the good of all particular associations, and the
attainment of all particular goods, was in itself a good of a very high, because universal character.”
35
- Christoper Nadon, “Aristotle and the Republican paradigm: A Reconsideration of Pocock’s
‘Machiavellian Moment’”, Rewiev of Politics, Fall 96, Vol. 58, Issue 4, pp. 677-699, “…as there is
likewise no indication that active participation in ruling served to perfect a citizen’s nature, one would
expect Aristotle to be less concerned with extending participation than in keeping it within such bounds
as respect the common good.”
36
- A.g.y. s. 67, “...all citizens were not identical; they were alike qua citizens and universal beings, but
they were dissimiliar as particular beings; each had his own priorities as regards the particular goods
which he might elect to pursue, and each found himself banded in particular categories with those who
shared one, some or, all of his priorities.”

18
Pocock’un Aristoteles’te gördüğü sorunla kast ettiği şey, yurttaşlığın insanda
içkin olmaması nedeniyle kendi tikel çıkarlarının yada çıkar ortaklıklarının peşine
gitmesini neyin engelleyecek olmasıdır. Aristoteles’in Politics içinde yer alan
metinlerinde bununla ilgili birçok pasaj gösterilebilir ve sanırım daha iyi açıklamayı
yine ondan alabiliriz. Pocock’un pasajından çıkarılabilecek sonuçlardan biri şudur
sanırım: eğer her yurttaşın kendi erdemlerini eksiksiz olarak yerine getirmesi halinde
bile genel iyi elde edilebilir mi? Herkesin kendi işini tikel olarak en iyi yapması devletin
varlığını ortaya koyabilir mi? Bu aşamada Aristoteles’in yorumu olumsuzdur:

“...birbirlerinden uzakta yaşamakla beraber aralarındaki teması koruyan on bin


kişinin olduğunu düşünelim; bunlar marangoz, işçi, çiftçi, derici ve gerekli tüm
zanaatçılar olsunlar; üstelik aralarındaki iş ilişkilerinde adaletsizliği yasaklayan
yasalara ve düzenlemelere de uymayı kabul ediyorlar; ancak bütün bunlara karşın
aralarındaki birlik alışveriş ve savunmanın ötesine geçmedikçe, bu yine de bir
devlet olmaz...” 37

Devlet “bir sözleşme değildir...yada sofist Lykophron’un deyişiyle karşılıklı haklar


güvencelemesi...de değildir...sözde değil ama gerçekten devlet adını taşımaya layık
38
olacak bir devletin erdemle ilgilenmesi apaçıktır...” ancak buradaki erdemle
kastedilenin duruma göre en iyi olan, kişilerin kendi erdemleri olmasa gerek; çünkü
öyle olsaydı herkesin kendi üstüne düşeni eksiksiz yapması en yüksek iyiyi sağlamış
olurdu “...üstelik şehir yada devletin, aileden de, aramızdaki herhangi bir bireyden de
önceliği bulunmaktadır. Çünkü bütün parçadan önce gelmelidir. El yada ayağı bedenden
ayırın, artık el yada ayak olmaz...” 39 sonuç olarak devlet tüm tikel etkinliklerin ötesinde
değerlendirilmelidir. Aristoteles tümelin bağımsız varlığına şüpheli bakıyor olabilir
belki ama tüm tikellerin kendi aralarındaki ilişkilerinden de fazla bir şey olarak
algıladığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla devletin Pocock’un önemle üzerinde durduğu
Aristoteles’teki yurttaş topluluğundan fazla bir şey olarak değerlendirilmesi gerektiği
sonucuna da varabiliriz.

37
-- Aristotle, Politics, trans. by T. A. Sinclair, III. 1280b, 12, p.120 “....suppose you had ten thousand
people living at some distance from each other, but near enough not to lose contact; carpenter, worker,
leather-worker and the other necessary craftsmaen are there, and furthermore they accept laws and
regulations prohibiting dishonesty in their dealings with each other; yet so long as their associations with
each other do not go beyond commercial exchanges and defence, that is stil not a state.”
38
- A.g.e. III. 1280b, 11
39
- A.g.e. I. 1253a, 11-12

19
Devletin değişkenlik gösteren tikel bileşenlerinin dışında kalıcılığını
meşrulaştıran, böylelikle de kararlı yapıda olmasını sağlayan bu meşruiyetin tikel olanın
dışında bir statik bileşeni olması gerekir. Dolayısıyla devletlerdeki bozuluşu
engellemenin ya duyulur dünya içindeki düzenlemelerle sağlanabilmesi gerekir, yada
duyulur üstü alandan destek alması gerekecektir. Yukarıda Aristoteles’in tikel ve tümel
arasındaki duruşunda görünen bulanıklığın gerçek ve ideal devlet arasındakiyle
paralellik taşıyor olması anlamlıdır. Siyasal yönetim biçimleri arasında karma bir
anayasa hazırlanarak bozulmanın dinamiğinin önüne geçmek için uzlaştırıcı bir yol
izlenebilir belki, ama bu yapı da duyulur dünyanın değişkenliklerinden kendini tam
anlamda kurtarabilir mi? Zeller, Aristoteles’teki form ve madde bileşimi üzerine
söylediklerinde “… yalnızca duyulur olmayan, kavramlarımızda düşünülür olanın,
40
kavramların kendisi kadar değişmez olabileceğini…” ifade etmektedir. Russell’ da,
Zeller’in bu noktada Aristoteles’in “kendini Platon’un idealarından yarı yarıya
41
kurtarmış olduğunu…” söylediğini aktarır. Bu varsayımın doğruluğu kabul edilirse,
Aristoteles’in düşüncelerinde, şehir devletinin kendiliğinden yetkinleşmesini beklemek
yerine, yetkinliği şehir devletine getirmek gibi bir seçeneğin arka planda varlığını
koruduğunu düşünebiliriz. Bu da Pocock’un önemle üzerinde durduğu action
42
kavramından çok, contemplation ile arasında olası bağlantının yetkin bir kararlılık
yapısı için kaçınılmaz önemde olduğu şüphesini güçlendirir. Siyasetin
ahlaksallaştırılması sorunu, gerçek devletlerin içinde bulunduğu değişkenlerin kendi
haline bırakıldığında varacakları bozulma doğrultusunda gidişlerini engelleme
sorunudur. Aristoteles’in VII. Kitapta ideal devletle ilgili olan her şeyi tamamlamamış
olduğu kabul edilse bile burada sergilemiş olduğu düşünce akışı, Politics’in tamamıyla
karşılaştırıldığı zaman aslında, gerçek ve ideal devletin birbirlerine alternatif olmaktan
çok birbirlerini tamamlayıcı olduğu düşüncesine götürür. Bu varsayım doğrulanırsa, en
azından Politics’in Kitaplarının farklı görünüşlerinin bir bütünlük içerdiği anlamına
gelir. Ancak bu tamamlayıcılık, erdemle kişisel çıkarın, en yüksek iyi ile tikel iyilerin
arasında ortaya çıkan gerilimi taşır. Tüm bunlara yanıt olabileceğini düşündüğümüz
belki de en anlamlı görüşü, Aristoteles’in VII. Kitapta yer alan tanımlamalarında
bulabiliriz:

40
- Eduard Zeller, Outlines of the History of Greek Philosophy, trans. by L.R. Palmer, Meridan Boks,
Newyork, 1957, p.192, “…only the unsensible which is thought in our concepts can be as unchangeable
as the concepts themselves…”
41
- Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi,çev.Muzaffer Sencer, Say Yayınları, İstanbul, 1983, s.169
42
- - J.G.A. Pocock, The Machiavellian Moment, Princeton University Press, Princeton, 1975, p. 65-78

20
“... ancak önümüzdeki amaç en iyi anayasayı ayırt etmektir ve bu anayasa
altındaki devlet en iyi yönetilecek olandır; ve bir devlet, içinde mutluluk için en
çok fırsata sahip olan anayasa altında yönetilecektir; şu halde mutluluğun ne
olduğunu bilmemiz gerektiği açıktır. Biz mutluluğun erdemin kullanılması ve tam
etkinlik olduğu ve bunun koşullu olarak değil mutlak olarak yapılması olduğu
görüşünü sürdürüyoruz (ve bu Nicomachen Ethics ‘te yaptığımız tanımdır43; söz
konusu dersler herhangi bir değer taşıyorlarsa). ‘Koşullu olarak’ dediğim zaman,
zorunlu şeyleri kast ediyorum ediyorum; ‘mutlak olarak’ la ise, ‘soylu’ ( kendinde
iyi44 ) demek istiyorum: örneğin adalete ilişkin eylemler, verilen zararların adil
olarak ödetilmesi ve adil cezaların çektirilmesi adalet erdeminden kaynaklanır;
ancak bunlar zorunludur ve içlerinde sınırlı tarzda soylu nitelikler taşırlar (çünkü
ne bireyin ne de devletin böyle şeylere ihtiyaç duymak zorunda kalmış olması
tercih edilecektir); oysa şerefleri ve kaynakları (yüksek yaşam ölçütleri,
makamları) amaçlayan eylemler mutlak olarak soylu eylemlerdir; çünkü önceki
türden eylemler bazı kötü şeylerin kaldırılmasından (kötülüğün kaldırılmasından
ibarettir45...yalnızca daha az kötü olanın seçilmesidir46) ibarettir; ancak sonraki
türden eylemler tersidir- onlar iyi şeylerin (pozitif iyinin47) yaratılması ve
temelidir.” 48

Bu pasaj içeriği bakımından Aristoteles’in Politics de yer alan ahlaka ilişkin çizdiği en
belirgin tablo olma açısından da bizim için önemlidir. Bunun bir tablo olarak
değerlendirilmesini gerektiren şey belki de içindeki iki alanın temel olarak
ayrımlanabilir bir resim görüntüsü vermesidir. Birinci bölümde çeşitli anayasaların yer
aldığı gerçek devletlerin içinde gerçekleşen eylemlerdeki iyinin nitelikleri yer alır.
Örneğin Aristoteles’e göre bir mahkemede adil yargının sağlanması yada yöneticinin
basiretli kararlar vermesi, toplumsal adaletin sağlanması yalnızca belirli koşullarda
iyinin gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu şehir devleti içinde kötüden kaçınma
anlamında ahlakın negatif bileşeni olarak iyinin sağlanmasıdır. Mahkemede adil yargıda
bulunulmuş olması Jowett yorumunda daha az kötü olanın seçilmesi anlamında, Sinclair
43
- Aristotle, Nicomachen Ethics, I. 1098a, 16, X. 1176b , 4
44
- Aristotle, Politics, trans. by Benjamin Jowett, “ ...good in itself...”
45
- Aristotle, Politics, trans. by T. A. Sinclair, VII. xııı “....the removal of evil...”
46
- Aristotle, Politics, trans. by Benjamin Jowett,. VII. xııı “...the conditional action is only the choice of
a lesser evil;…”
47
- Aristotle, Politics, trans. by T. A. Sinclair, “...of positive good...”
48
- Aristotle, Politics, trans. By H. Rackham, VII. xııı 1332a, 5-20, “...but the object before us is to
discern to the best constitution, and this is the one under which it has the most oportunity for happiness; it
is therefore clear that we maintain (and this is the definition that we laid down in Ethics, if those
discourses are of any value) is that happiness is complete activity and employment of virtue, and this not
conditionally but absolutely. When I say ‘conditionally’ I refer to things necessary, by ‘absolutely’ I mean
‘nobly’: for instance, to take the case of just actions, just acts of vengeance and of punishment spring it is
true from virtue, but are necessary, and have the qulity of nobility only in a limited manner (since it
would be preferable that neither individual nor state should have any need of such things), whereas
actions aiming at honours and resources are the noblest actions absolutely; fort he former class of acts
consist in the removal of something evil, but actions of the latter kind are the opposite- they are the
foundation and the generation of things good...”

21
ve Rackham yorumlarında kötülüğün kaldırılması anlamında iyidir. Barker,
Aristoteles’in oligarşi gibi sapma devletlerden bahsederken “...mükemmellikten alçalan
bir şey olmaktan çok kusurlu bir gelişme...”49olarak nitelemesi üzerinde durur. Çünkü
devletin gerçek ve birincil ereğine –erdeme- yardımcı olması gereken şeyler- servet- tek
erek haline gelir. Bu değerlendirme Aristoteles’in daha önce doğa ve yurttaşlık
sorununda değindiğimiz şehir devletinin kendi doğasını gerçekleştirmesi yolunda yetkin
olma durumuna varmadaki başarısızlığını araştırdığı IV. ve VI. Kitaplardaki tema ile
örtüşür. Oligarşi açısından bakıldığında “...o gerçek bir devletin amaçlaması gereken her
şeyi amaçlamada kesinlikle başarısızdır;” bununla birlikte bunlardan bazılarını
amaçlayan “…oligarşide, kötü şeylerde yaşayan iyiliğin ruhu bulunur.”50 Çünkü mutlak
erdem sahibi olmaya aday olanların aristokrasi arasında bulunması güçlü bir olasılıktır
ve bozulmuş bir yapı da olsa oligarşinin içinde hala soylu değerleri taşıyanların olması
olasıdır. Ayrıca daha önemlisi servet sahiplerinin boş zamana sahip olmalarının teknik
açıdan bu erdemin alt yapısını oluşturduğu düşüncesi Aristoteles’te özellikle IV. Kitapta
rastlanan bir konudur. Bunun tipik özelliğini oligarşinin tanımsal sınırlarını çiziş
tarzında bulabiliriz. Aristoteles, servet sahiplerinin iktidarını azınlık egemenliği olarak
tanımladığı ve oligarşinin ölçüsü olarak serveti gösterdiği V. Kitapta, yurttaşlık için
gereken değerin, ülkenin zenginliği ile orantılı biçimde ayarlanması gerektiği üzerinde
durur. Servet sahipleri arttığında “…bu eşik yükseltilmezse siyasal yönetim oligarşiden
51
demokrasiye kayacaktır…” Aristoteles’in bu yaklaşımını basit bir oran kaygısıyla
açıklamanın yeterli olmayacağını düşünebiliriz. Eğer zenginliğin artmasının daha çok
ticaret yoluyla olduğu düşünülecek olursa, Aristoteles’in oligarşik servetin kaynağını
toprak olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Zengin bir azınlığın( oransal olarak)
korunmasından kastettiği şey bir anlamda erdemin geleceğinin korunması anlamına
gelebilecek olan boş zaman yaratılmasının korunması olduğunu düşünebiliriz. Bu
anlamda mutlak erdem kaygısıyla, yurttaşlığa katılımı Pocock’un aksine öncelikle
niteliksel amaçla ve buna bağlı olarak da niceliksel olarak sınırlamış olur. Oligarşinin
içindeki aristokratik zemin korunması gereken bir şeydir. Bu nedenle de Aristoteles
oligarşiyi tümüyle reddetmeksizin onun korunabilmesini ve iyileştirilmesini
sağlayabilecek bir takım araçlar önerir; aslında ideal bir anayasa olarak üzerinde

49
-Sir Ernest Barker, The Political Thought of Plato and Aristotle, Dover Publication, Inc. Newyork,
1959, p.308, “...it is an imperfect development rather than a thing degraded from perfection.
50
- A.g.y. “…it certainly fails to aim at everything at which a true State ought to aim……the soul of
goodness which lives in evil things is so far present in oligarchy that aims at something at which every
trus State aims…”
51
- Aristotle, Politics, trans. by H. Rackham, V. vıı 1308b, 1-20

22
derinlemesine düşündüğü şey, gerçektende iki sapma anayasanın, oligarşi ve
demokrasinin karışımı olur. Ancak karma anayasa bile hala duyulur dünyadaki koşullu
iyinin, yada Aristoteles’in ayırt ettiği gibi daha az kötülüğe alan açmanın
egemenliğinden kendisini tümüyle kurtaramaz. Gerçek devletlerin sorunu koşullu
erdemin deformasyona açık yapısında görünür; başka türlü düşünüldüğünde
Aristoteles’in neden bir kapıyı her zaman mutlak erdeme açık tutmakta olduğu
anlaşılması güç bir hale gelir.

Pozitif iyi, koşullu yapılanmaların varolduğu duyulur dünyanın bozulmaya açık


yapısı için bir tür düzeltme etkisiyle iş görür. Devlet kendi meşruiyetini sağlayacak
dinamik bileşenlerine, siyasal yönetimin oligarşik ve demokratik bileşenlerinin ılımlı
kanadının bir araya getirildiği orta sınıf kurgusu içinde sahip olur. Bu dengenin duyulur
dünyadaki gerçek devlet yapısı içinde sağlayacağı statik kararlılık Aristoteles için
yalnızca en güvenilir bir orta nokta olmaktan çok, aynı zamanda soylu erdemin bu statik
kararlılığa bozulmayı engelleyecek tarzda müdahalesinin zeminini oluştur. Pozitif iyi
yada Jowett’in deyimiyle kendinde iyi, devletin kararlılığı için gerekli etkiye sahiptir.
Pozitif iyinin hem kendindeliğe sahip oluşu hem de tümel yapısı Aristoteles açısından
açıklanması güç bir konu olması gerekir. Çünkü daha önce Ross’dan aktardığımız gibi
Aristoteles açısından tümel her zaman gerçek ve nesnel olsa da bağımsız bir varlığa
sahip olmayan bir şeydir. Ancak yine de şehir devletinin kararlılığı pozitif iyinin tümel
yapısına gereksinim göstermektedir. Devletin meşruiyetinin dinamik bileşenini,
kurumların ve yönetimin orta sınıf ilişkileri temelinde yapılandırılmış olması oluşturur.
Ancak bunun sağlayacağı kararlılık duyulur dünyadaki her şey gibi bozulmaya açıktır.
Bununla birlikte bu dinamik bileşen öyle yapılandırılmıştır ki, bunun sayesinde pozitif
iyinin işe yarar hale gelmesine olanak sağlanır. Çünkü eğer siyasal yönetim ve anayasa
orta sınıf egemenliğinin getireceği kararlılıktan yoksun olsaydı, devletin bu yapısına
pozitif iyinin mutlak müdahalesi totaliterliğe doğru kayma tehlikesi gösterebileceği gibi,
olası oligarşik yada demokratik devrimlere pozitif iyinin müdahalesi de yeterli
olamayabilecekti. Ancak pozitif iyinin sağlanması ve işlerlik kazanması bir anlamda
devletin bu örgütleniş tarzı içinde servetin rolüne dayansa da, pozitif iyinin kendinde
oluşu bu yapılanmadan fazla bir şeydir ve ne olursa olsun devletin örgütleniş tarzından
bağımsız olması gerekir. Aksi takdirde eğer iyinin kendinde bir değeri olmayacaksa
duyulur dünyadaki bozulmaya yapacağı katkı yalnızca koşullu olmanın ötesine nasıl
geçebilir? Machiavelli için bu sorunun yanıtı olumsuz olurdu; ancak Aristoteles ve

23
şehir devletinin onun döneminde geldiği nokta, iyinin bu görünümüne sarılan
ahlaksallaştırılmış bir siyaseti merkez almaktan pek uzak duramamış olmasını haklı
çıkarıyor görünmektedir. Barker’a göre “…şehrin küçük oluşu siyasete yoğunluk
kazandırırken, koruyucu bir ahlaksal amaç ilkesinin bir kez bırakılması durumunda
bozulması da olanaklı hale gelir…” 52

Pozitif iyinin koruyucu rolü Aristoteles açısından vazgeçilemez önemde görülür.


Bununla birlikte onun siyasal yaşamı tümüyle mutlak egemenliği altına alması, kendi
yaşam kaynaklarını kurutması anlamına gelir. “Aristoteles’in eğilimi aslında bozulmayı
(şehir devletinin) doğasında bulunan bir kusur olarak daha az, ve orijinal saflıktan bir
düşüş olarak daha çok dikkate almak yönündedir. “53 Barker bu görüşün antik Yunan
şehirlerinde normal karşılanacak bir şey olduğu görüşü üzerinde durur: “...modern
siyaset bakımından doğru olabilen ne varsa, Yunan şehrinde öylesine görülür ki, sanki
siyasal bir yönetimi ayırt etmesi gereken tarafsız ve daha az bencil karaktere kusurlu
biçimde ulaşılacakmış ve Devletin saf bir ahlaksal temelden başka herhangi bir şeye
dayanması halinde bencilliğin kaçınılmazlığına kolayca teslim olunacakmış gibi
görülür...”54

Hiçbir sınıfın mutlak olarak yönetime hak talep edemeyeceği tek başına kendi
meşruiyetini sağlayamayacağı sonucu yasaların egemen olması gerektiği ilkesini haklı
çıkarmaktadır; çünkü yasalar duygulardan öylesine arınmışlardır ki, insanların bunu
sağlaması olanaklı görülmez. Ancak Aristoteles en çok inandığı kanılardan biri olan bu
düşüncenin bile mutlak olarak öne sürülemeyeceğinin farkındadır. Çünkü hukuk,
devletin yapısına bağlı olarak ortaya çıkar, bundan dolayı sahip olduğu kötü yasaları
olması her zaman olasıdır. Demek ki bizzat yasal olma özelliği de iyiliğin güvencesi
değildir, bu yalnızca yukarıda bahsedildiği gibi kötülüğün savuşturulması anlamında
değerlendirilebilir; kaba kuvvetten veya kişisel nüfuzdan iyidir, ama yine de kötü

52
- Sir Ernest Barker, The Political Thought of Plato and Aristotle, Dover Publication, Inc. Newyork,
1959, p.310, “...and very minuteness of the city-state, while it gave politics their intensity, also made
possible theri corruption, when the saving principle of an ethical aim was once abondoned…”
53
-A.g.e. s. 310, “…Aristotle, indeed, regards the tendency to corruption less as an inherent vice, and
more as a fall from original purity…”
54
-A.g.y. “... whatever may be the truth in respct of the modern politics, it would seem as if, in the Greek
city, the neutral and selfless character which should distinguish a government was so imperfectly attained,
and so easily abandoned, that, upon any other than a purely moral basis of the State, selfishness was
inevitable.”

24
olabilir. İyi bir devlet yasalara uygun olarak yönetilmelidir, ama bu yasalara uygun
olarak yönetilen her devletin de iyi olduğu anlamına gelmez.

Aristoteles'in siyasal ideallerinin niçin bir ideal devlet kurmakla sonuçlanmadığı


artık anlaşılmış olmalıdır. İdeal devletin kendisine Platon'dan miras kalan ve kendisi
için içinde birçok sorunu barındıran bir kavramı temsil ettiğini düşünmek yanlış olmasa
gerek.. Aristoteles bağımsız bir düşünme ve araştırma yönü izlediği oranda gittikçe daha
çok gerçek anayasaların tanımlanmasına ve çözümlenmesine yönelmiş görünür.
Aristoteles ve öğrencileri tarafından hazırlanan yüz elli sekiz anayasa tarihçesinin kendi
siyaset düşüncesinde bir dönüm noktası olmuş ve daha geniş bir siyasal felsefe
anlayışına yol açmış olması güçlü bir olasılıktır. Bu Aristoteles'in yalnızca tanımlamaya
dönmüş olduğu anlamına gelmez. Yeni düşünce türünün özü Platon’dan farklı olarak
deneysel araştırmaların daha kurgusal olan siyasal idealler yaratma endişesi ile
birleştirilmesi şekline bürünmüş olduğu görülür. Aristoteles'e göre devlet daima
yasaların egemenliği, yurttaşların özgürlüğü ve eşitliği, anayasaya bağlı yönetim,
insanların uygar bir yaşam sürdürmek üzere yetkinleştirilmeleri gibi ahlaksal amaçların
gerçekleştirilmesi için var olmalıydı. Bu idealleri gerçekleştirmenin çok karmaşık bir
sorun olduğunu ve gerçek yönetim koşullarına uyabilmek için pek çok değişikliğe
uğraması gerektiğini anlamış görünür. İdealler Platon'un düzeninde olduğu gibi duyulur
dünyanın ötesinde değil, hiç de ideal olmayan araçlar aracılığıyla etkin olan güçler
olarak var olmalıdırlar. Ancak bu ideallerin bile gerçek devletin sahip olduğu duyulur
dünyanın olanakları içinde bozulmasını ve eriyip gitmesini engelleyebilmenin tek
yolunun kendinde iyinin pozitif müdahalesinden geçtiği, bizim çalışmanın bu
bölümünde önemle vardığımız sonucun özü olarak görülebilir. Bununla birlikte
kendinde iyinin bozulmaya karşı tamamlayıcı etkisini Pocock’un Aristoteles’te gördüğü
55
“…neredeyse militan denilebilecek türden bir tümelleştirilmiş yurttaşlığın…” bile
sağlayabilecek olmasını pek kabul edilir türden bir düşünce olduğunu söyleyemeyiz.
Aristoteles'in karşılaştığı güçlüğün genel yapısını kavramak güçtür; devlet,
geçek devlet olduğunda toplumun üyelerinin bireysel olarak kendi koşullu ve çeşitlilik
gösteren erdemleriyle nasıl bir yaşam sürdürecekleri devlet ve anayasa arasındaki
ilişkiyi belirler. Bu açıdan anayasa, Aristoteles'in dediği gibi, yurttaşlar topluluğu
üzerine kuruludur. Bu III. kitabın başına koyduğu şu soruyu açıklar: devlet nedir?

55
- Christoper Nadon, “Aristotle and the Republican paradigm: A Reconsideration of Pocock’s
‘Machiavellian Moment’”, Rewiev of Politics, Fall 96, Vol. 58, Issue 4, pp. 693-699,

25
Devlet, en iyi ahlaksal yaşamı gerçekleştirmek uğruna meydana gelmiş bir insan
topluluğudur. Bir insan topluluğunun ortaklaşa yaşayacağı yaşam, söz konusu insanların
nasıl insanlar olduklarına ve hangi amaçları gerçekleştirmek isteyeceklerine bağlıdır;
karşıt olarak da devletin amacı ona kimlerin üye olabileceklerini ve üyelerin bireysel
olarak nasıl bir yaşam sürdürebileceklerini belirler. Bu açıdan anayasaya, Aristoteles'in
dediği gibi, yurttaşlar arasında bir yaşam tarzıdır, yönetim türü de devletin
destekleyeceği yaşam tarzının ifadesidir. Devletin ahlaksal yapısı siyasal ve hukuksal
yapısına egemen olmakla kalmaz, hatta onunla örtüşür de. Yönetim türündeki değişiklik
anayasada, “dolayısıyla devlette”56 ya da yurttaşların gerçekleştirmek istedikleri temel
yaşam tarzında, bir değişiklik olduğunu gösterecektir. Bu nedenle Aristoteles bir
devletin ancak yönetim türü değişmediği sürece baki kaldığı sonucuna varmaktadır.
Ahlaksal açıdan hepsi eşit derecede birliğin var olma nedenine bağlı olduklarından
hukuk, anayasa, yönetim türü ve devlet kavramları birbirine girmek eğilimindedirler.

Amaç bir ideal devlet kurmak olduğu sürece bu aşılamaz bir güçlük değildir.
Çünkü böyle bir devlet olanaklı yaşamların en iyisinin egemen olduğu bir devlet olurdu,
ve hiç olmazsa Platon, iyi ideasının anlaşılmasının bunun ne olacağını göstereceğini
kabul etmiştir. Ne var ki Aristoteles'i umutsuzluğa düşüren şey önce iyi ideasına varıp
ondan sonra bunun gerçek devletlerin ve yaşamların eleştirmesinde bir mihenk taşı
olarak kullanmaktı. Öte yandan ise gerçek devletlerin gözlemlenmesi ve analizi ile işe
başlanırsa bazı ayırımlar yapmanın gerekli olacağı açıktır. Aristoteles’in işaret ettiği,
gibi devlet dışında iyi insanla iyi yurttaş aynı şey olamaz. Çünkü devletin amaçları
olanaklı olan amaçların en iyileri olmazsa bu amaçları gerçekleştirmek için yurttaşların
en iyisinin aşağısında olan bir yaşam yaşamaları kaçınılmaz hale gelir. Gerçek
devletlerde farklı türden erdemleri olan başka başka türden yurttaşlar olması gerekir.
Başka deyişle yurttaşlar arasındaki tikelliğin korunmaması durumunda devletin totaliter
yapıya ulaşmış olması güçlü bir olasılıktır. Dolayısıyla Aristoteles yurttaşı Atina'daki
tutuma uygun olarak meclise katılmak ve jürilerde görev almak hakkına sahip kişi diye
tanımlarken kendini hemen bu tanımın demokratik devletlerden başkasına
uymayacağını da eklemekle yükümlü görmektedir. Sonra yine “…devletin kimliğinin
yönetim türü ile birlikte değiştiği…”57sonucuna vardığı zaman yeni devletin bundan

56
- Aristotle, Politics, III. 1276b, 5-10
57
- A.g.e. III. 1276a, 10-20

26
dolayı eski devletin borçlarına ve üstüne aldığı öteki yükümlüklere sırt çevirmekte haklı
olmayacağı yolunda bir uyarıda bulunmak zorunda kalmaktadır. Gerçekte bir takım
ayrımlar yapmak zorunludur. Anayasa yalnızca yurttaşlar için bir yaşam türü olmayıp
aynı zamanda kamu görevi yapacak memurları örgütleyen bir düzendir; bu nedenle
siyasal yanları doğrudan doğruya hemen ahlaksal amacı ile aynılaştırılamaz. Yalnızca
bu karmaşıklıkları görmek bile bütün devletler için bir mihenk taşı olacak ideal devlet
kurmaktaki güçlüğü anlamak demektir. Ancak bu yalnızca kötülüklerin savuşturulduğu
ahlaksal alanın negatif tablosu içinde kalan kısımdır. Oysa her türlü güçlüğe rağmen
kendinde iyinin pozitif müdahalesi şehir devletinin meşruiyetini tam kararlılığa
getirecek statik bileşen olarak iş görmezse, şehir devletinin Aristoteles’in yaşadığı
dönemde belki de son kozlarını oynadığını düşünmek pek yanlış olmayacaktır.
Platon’un şehir devletinin kararlılığı için iyi ideasına dayalı bir meşruiyet sağlama
çabası, Aristoteles tarafından, tamamen erdemin dışarıdan yüklenmesi anlamında
meşruiyetin yalnızca statik bir bileşenle temsil edilmiş olması nedeniyle kabul
görmemiş olabilir belki, ama eğer gerçek devletler orta sınıf egemenliğine dayalı karma
anayasalara sahip oldukları halde bozulmaya açık yapıları nedeniyle kendinde iyinin
pozitif müdahalesine gereksinim duyacaklarsa, bu müdahalenin de yeri geldiğinde
toplumun özgür yurttaşlarına erdemin dışarıdan yüklenmesi anlamına gelmeyeceğini
söyleyebilir miyiz?

Bu anlamda Aristoteles’te siyasetin ahlaksallaştırılması çerçevesinde kendinde


iyinin ve mutlak erdemin rolünün önemini ve üzerinde ortaya çıkan sorunun basitçe
çözümü olmadığını düşündürecek üç sav öne sürebiliriz.

Birincisi eğer şehir devletinin kendi dinamikleri doğası gereği mutlak erdeme
sahip yurttaşlar yetiştirebilseydi, böyle bir devletin anayasası kusursuz biçimde
aristokratik olurdu diyebiliriz. Sahip oldukları erdemin doğası gereği kendi kişisel
çıkarlarının peşine düşmek yerine her zaman ortak iyinin yolunu izlerlerdi. Dolayısıyla
bir önceki bölümde devinimsel olarak ele aldığımız yurttaşlık ve eğitim devlet açısından
kaçınılmaz önemde görülür. Böyle bir toplumda “iyi yurttaş ve iyi adam”58 örtüşmüş
olacaktır. Şimdi aynı kişilerin yerine yurttaş olarak sıradan insanları koyacak olursak,
Aristoteles’e göre her fırsatta kendi kişisel çıkarlarının peşine düşmelerinin getireceği

58
- Aristotle, Politics, , IV. 1293b, 5-10, “…the same person is a good man and a good citizen
absolutely…”

27
çatışmayla devletin ve sahip olduğu anayasanın dağılması an meselesi haline gelir. Bu
açıdan bakıldığında mutlak erdemin yerini tutabilecek bir yapının olduğunu söylemek
zor görünür. Oysa mutlak erdeme sahip kişilerin arasında yönetim kavgası
olmayacakmış gibi bakılır. Dolayısıyla bu durumda aradaki kararlılık farkının erdemden
kaynaklandığını söyleyebiliriz. İşte şehir devletinin yetkinleşip mutlak kararlılığını
sağlaması, orta sınıfa dayalı meşruiyetin dinamik bileşeniyle, mutlak erdeme dayalı
meşruiyetin statik bileşeninin birbirlerini desteklemek yerine giderek bütünleşmesi ve
tek olmasına bağlı olur.

İkincisi, anayasaların tanımlandığı bölümde “monarşi, aristokrasi ve


59
politeianın…” her birinin kendi bozulmuş şekilleriyle arasında kurulan ilişkide ortaya
çıkar. Bu ilişkide bizi ilgilendiren konu daha çok monarşiden tiranlığa geçiş ile
demokrasiden tiranlığa geçiş yollarının niteliği ve sürekliliği arasındaki farkın neden
kaynaklandığına verilebilecek yanıtta bulunur. Aristoteles krallık yönetiminin
bozulmaya başlayıp tiranlığa dönüşmesi aşamalarının diğer yönetim biçimlerinin
bozulma süreçlerinden bazı farklar taşısa da sonuçta ara basamakları olduğunu ve bunun
da bir tür yasaya dayalı tiranlık şeklinde olduğunu söylemektedir; bu anlamda “...bu iki
çeşit tiranlık birbirinden farklıdır; birinde krallığa daha yakın olanında varolan
egemenlik türü hem yasaya uygun, hem de uyrukların istemine bağlı olarak ortaya
çıkar…diğer çeşit tiranlık ise…en aşırısıdır ve mutlak krallığın tam karşıtı olarak hesap
vermek zorunda olmadan kendisinden üstün yada eşit uyruklar üzerinde egemenliğini ve
yönetimi onların çıkarlarını değil kendi çıkarlarını gözeterek sürdüren…”60 bir
tiranlıktır. Gerçek devletlerin yönetimleri söz konusu olduğunda çizilen bir krallık
formu tiranlıktan sanki ince bir çizgiyle ayrılmış gibi görünüyor olsa da krallıktan bu
ikinci tür aşırı tiranlığa geçişin yolu uzundur. Yukarıdaki yönetim biçimlerinde sapma
olarak ortaya çıkan yönetimler içinde en kötüsü krallıktan tiranlığa olan sapmadır;
“...çünkü birinci ve en kutsal (yetkin) olanından yapılan sapmanın en kötü olması
gerekir ve krallık ya yalnızca gerçekten krallık olmadan da krallığa yaraşır bir ada sahip

59
- A.g.e. III. 1279b, 5-10
60
- A.g.e. IV. 1295a, 10-20 “...these two forms of tyranny have certain differences from one another,
although they were on the one hand of the nature of royalty because they were in accordance with law and
because they exercised monarchic rule over willing subjects…in the fullest degree, being the counterpart
of universal kingship; to this sort of tyranny must necessarly belong a monarchy that exercises
irresponsible rule over subjects all of the same or of a higher calss with a view to its own private interest
and not in the interest of the persons ruled…”

28
olmalı, ya da kral olan kişinin önemli üstünlüğüne dayanmalıdır…”61 Burada krallıktan
tiranlığa geçişin tehlikeli yanı bozulup dönüşünce en kötü olana dönüşmesi denilebilir;
belki de bunun en önemli nedeni yasalı da olsa tek başına erki elinde bulunduran kişinin
kucağında büyük bir gücün bulunması olduğu düşünülebilir. Sorun şu ki, bozulmayı
engelleyecek şey kralın niteliği ve ona üstünlük sağlayan erdemin olmasıdır; genel
olarak bakıldığında bu soyut bir ilkeden gelmektedir.

Aristoteles IV. Kitaptaki tiranlığa ilişkin tartışmanın devamında şu sonuca


varmaktadır: yasalı yönetimlerin “…aralarında en kötüsü demokrasidir, ancak hepsi
kötü olduğunda en iyisi demokrasi olur…”62 Yine benzer şekilde demokrasiden tiranlığa
geçişle ilgili olarak “…tiranlık çoğu kez aşırı demokrasi yada bir oligarşiden ortaya
çıkar…”63 görüşünde olduğu görülür.

Şu halde yönetimlerin yasalı olanlarının en iyisi olan krallık bozulunca yasasız


olanların en kötüsüne, yasalı olanlar içinde demokrasiye en yakın politeia yada
anayasal yönetim bozulunca yasasız olanlar içinde en iyisine dönüşmektedir. Ancak
burada üzerinde durmamız gereken nokta şu ki, yönetimler çemberi içindeki
bozulmamış olanlarla bozulmuş olanlar arasındaki bu simetrik modelin bir gerekçesi
olmasının gerektiğidir. Bu simetri içinde görülür ki, erdemin artma oranına bağlı olarak,
yapının bozuma olasılığı düşük ama bozulduğunda da neredeyse tamamen 180 derecelik
bir açıyla karşıtına dönen bir kuruluş ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık tablonun diğer
tarafında erdem azalırken bozulma olasılığı fazla ama bozulmadan önceki yapıyla
bozulan yapı arasında büyük farklılıklar oluşmamaktadır. Dolayısıyla meşruiyetin statik
bileşeni olarak mutlak erdemin devleti meşrulaştırmada sağlayacağı ahlaksal katkının,
demokrasinin “çok gevşek”64 dokusu ve kurumlarının sağlayacağı dinamik bileşenden
güçlü olarak değerlendirildiği görülür. Erdemin siyasal yönetimin ve devlet adamının
bozulmasını engelleyici rolü için V. Kitapta yer alan devrimlerin nedenlerine ilişkin
bölümden de kanıt bulmak olanaklıdır. Aristoteles’e göre “…liyakat bakımından
herkesten önde olanlar ayaklanmaya en çok hakları olanlardır; ancak en az ayaklananlar
61
- Aristotle, Politics, IV. 1289b, 1-5, “ ...for necessarily the deviation from the first and most divine
must be the worst, and kingship must of necessity either possess the name only, without really being
kingship, or be based on the outstanding superiority of the man who is king…”
62
- A.g.e. IV. 1289b, 10-15, “...and that democracy was the worst among these, but the best among the
bad varieties…”
63
- A.g.e. IV. 1296a, 5-10, “...tyranny often emerges from an over-enthusiastic democracy or from an
oligarchy…”
64
- A.g.e. IV. 1290a, 30

29
da onlardır; mutlak eşitsiz sözü yalnız bu türeden kişiler için doğru bir şekilde
kullanılabilir…”65

Üçüncü sav, yasa kavramına ilişkin olarak ortaya çıkar. Aristoteles, yasa
kavramını Platon’un ele alış tarzından farklı olarak değerlendirmektedir. Yasa,
Platon’da daha çok Republic de oluşturulan tasarımdan verilen bir ödün olarak Laws
daki yerini almış görünür; başka deyişle belirli ölçüler dahilinde çaresizliği dile getirdiği
düşünülebilir. Buna karşın Aristoteles yasaya çare olarak sarılır: “...yasanın yönetmesini
isteyen kişi, yalnızca Tanrı’nın ve aklın yönetmesini istiyor demektir; ancak bir insanın
yönetmesini isteyen kişi, hayvan bileşenini ekler; çünkü arzu vahşi bir hayvandır ve
tutku yöneticinin düşüncelerini yoldan çıkarır, hatta bu kişiler insanların en iyileri
olsalar bile. Yasa tutkusuz akıldır…”66
Yönetme ve yönetilmede yurttaşlar arasındaki eşitliğin korunması adalettir. Bu anlamda
bazı kişilerin egemen olmaları gerektiği durumlarda bile, bu kişiler yalnızca yasanın
koruyucusu ve uygulayıcısı durumunda olmalıdırlar. Dolayısıyla “…şurası açıktır ki,
insanlar adalet ararken ortayı yada tarafsız olanı ararlar; çünkü yasa ortadır…”67
Buradan şu sonuca varmamız olanaklı hale gelir: yasalı yönetim akla dayalı, buna karşın
bozulmuş yönetimler tutkuların etkin olduğu yönetimlerdir. Dolayısıyla sorun şu ki,
Aristoteles, Nicomachean Ethics de orta erdemler tablosunda tutku ile tutkusuzluk
arasında bir orta belirtmemektedir.68 Başka deyişle akla dayalı yönetimle, tutkunun
karıştığı gerçek devletlerin yönetimleri arasında bir orta nokta yoktur.

1.1.3. Adalet ve ahlaksal bileşeni:

Aynı ahlaksallaştırılma tablosunu adalet anlayışı içinde de görebilmekteyiz.


Barker, Aristoteles’in yasadan bahsederken ‘tam’ adalet ve yasanın yerine getirilmesi
üzerinde durduğunu söylüyor69. Aristoteles’e göre yasa ahlaki yükümlülükle birlikte

65
- A.g.e. V. 1301b, 1-5, “…those who Excel in virtue would most justifiably stir up faction, though they
are least given to doing so…”
66
- Aristotle, Politics, trans. by Benjamin Jowett, III. 1287a, 25-40, “... he who bids the law rule may be
deemed to bid God and Reason alone rule, but he who bids man rule adds an element of the beast; for
desire is a wild beast, and passion perverts the minds of rulers, even when they are the best of men. The
law is reason unaffected by desire.”
67
- Aristotle, Politics, trans. by Benjamin Jowett, III. 1287b, 5-10, “... Hence it is evident that in seeking
for justice men seek for the mean or neutral, for the law is the mean.”
68
- W. D. Ross, Aristoteles, çev. A. Arslan, s.247
69
- Sir Ernest Barker, The Political Thought of Plato and Aristotle, p.337

30
bulunmalı ki, böylece adalet de erdemle birlikte bulunsun. Aristoteles’te ahlak yasasının
bütünüyle uyumlu davranmak, ahlaki topluluğun üyesinin bir niteliği olarak görülür. Bu
tarzda bir adalet kavramı, temelde antik Yunanlıların etik bir toplum olarak devlete
bakışlarıyla ilişkilendirilebilir. “Devlet anlayışının bu tür bir adalet kavramına teslim
edilme zorunluluğunu savunmak açısından, Aristoteles onu, hem adaleti erdemlerin
toplamı yapan Platon’la, hem de adil olmanın, tüm erdemlerin bir kişide olması demek
olduğunu savunan bildik felsefeyle paylaşır.”70 Etik toplum adaletin ve erdemin kimliği
ile ilişkili olduğundan, bu tür bir toplum ortadan kalktığında erdemin ve adaletin
sağlanması da olanaklı olmaktan çıkacaktır; Aristoteles’in sapma diye nitelediği
devletlerin yurttaşları, devletin yasasına boyun eğdikleri sürece belki yine de adil
olabilirler; çünkü kötüyü savmak bakımından bu gerçekleştirilebilir bir şeydir; ancak
adil olabilmelerine karşın koşulsuz olarak erdemli olmayacaklardır; çünkü boyun
eğmekte oldukları yasa bir sapmadır. Barker’ın yorumuyla, “ahlaki bir Devletin iyi bir
yurttaşı olmak adil olmayı gerektirir ve böyle bir devlette adil olmak erdemli olmaktır:
sapma bir devletin iyi bir yurttaşı olmak da adil olmayı gerektirir, fakat...bu devlette...
adil olmak erdemli olmak değildir.”71
Bu anlamda daha önce Aristoteles’ten aktardığımız sonuca yine varmış oluruz:
“...yalnızca ideal Devletin iyi bir yurttaşı aynı zamanda iyi bir insandır.”72 Buraya kadar
bahsettiğimiz ‘tam’ adalet, Aristoteles’in VII. Kitabından aktardığımız pasajdaki
koşulsuz erdemin gerçekleştirildiği alanda gerçek devletlerdeki sapmanın iyileştirilmesi
açısından düzeltme faktörü olarak işlemektedir. Devletlerin bozulması, kendilerini
adaletin bu ahlaksal bileşeninden uzak tutacak yapılanmaların içinde kurumsallaştırır.

Ancak Barker, Aristoteles’in tikel bir erdem olarak da bir adalet kavramına sahip
olduğunu ve bu erdemin bütünü olmaktan çok bir parçası olarak değerlendirilmesinin
gerektiğini dile getirir. Bu erdem yasanın yerine getirilmesi anlamında adalettir.
Dolayısıyla yasaya dayanan kişi adil olacaktır. Çünkü yasa ahlak kuralıyla özdeştir.
Ancak adalet aynı zamanda eşitliğinde sağlanmasıdır. “Adaletin eşitlik olduğu

70
-A.g.e. s.337, “...to hold that view of the State was to be committed to this conception of justice; and
Aristotle shares it accordingly both with Plato, who made justice the sum of the virtues, and with the
proverbial philosophy which held that to be just is to have all the virtues in one...”
71
-A.g.y. “...to be a good citizen of a moral State is to be just, and, in such a State, to be just is to be
virtuous: but to be a good citizen of a perverted State is also to be just, but to be just is not to be
virtuous...”
72
-A.g.y. “...but only the good citizen of an ideal State, is also a good man...”

31
düşünülür ve eşitliktir de;…73 şu halde adil olan eşit olandır ve adil olan kendi
dostlarının almalarına izin verdiğinden daha fazlasını almayan kişidir…”74

Barker, Aristoteles’in devleti kavrayışını iki tür adalet kavramı yaklaşımı


çerçevesinde şu şekilde yorumlamaktadır:75 birincisi, tam adaletle bağlantılı olan devlet
kavramı doğruluk için mücadele eden insanların ahlaki topluluğudur ve bu yüzden
onların amaçlarını ifade eden yasayla düzenlenir. Tikel adalete dayanan devlet kavramı
ise eşitler topluluğuna ait olandır; çünkü üyeleri eşit oldukları için, eşitlik ilkesiyle
korunurlar. Bu adalet kavramı çerçevesinde her bir bireyin hakları olduğunu
düşünebiliriz; her bireye buna göre davranılır ve o da başkalarına öyle davranır. Bu
durumda bireyin hakkı olan nedir? Bir yandan bütüne göre haklara sahiptir; diğer
yandan da başka bireyler karşısında haklara sahiptir. Bütün söz konusu olduğunda,
birey, ortaklığın amacı için zorunlu olan şeyleri ortak birikime getirerek katkıda bulunan
bir katılımcı olmalıdır. Söz konusu amaç ahlaki bir yaşamın peşinden gitmektir. Bu
nedenle de her iyi insanın ortak birikime erdemiyle katkıda bulunduğu düşünülür.
Dolayısıyla daha önce Aristoteles’in erdemin arkasındaki servet kurgusuna neden
gereksinim gördüğünü açıklarken yaptığımıza benzer olarak, servet ahlaki bir yaşamı
gerçekleştirmek için zorunlu bir şey olduğu sürece zengin kişi de bu ortak birikime
katılımcı olarak görülür. Ancak katılınmış bulunan bu ortaklığın da bireylere vereceği
şeyler vardır. Bunlar somut olarak devlet görevleri ve paradır; ayrıca atanan bazı onur
ve rütbeler de olabilir. Birey payına düşeni alma hakkına sahiptir. Ortaklığın
oluşturduğu birlik ancak bu şekilde onların katkıda bulunduğu oranda hak ettiklerini
dağıtırsa adil olacaktır. Herkes eşit katkıda bulunursa herkese eşit dağıtılacaktır.76 Böyle
bir eşitlik dağıtımı ilk bakışta eşitsizlik gibi görünse de, adalet dağıtımını güvence altına
alır.

Barker, ikinci olarak bireyin diğerleri karşısında sahip olduğu haklar konusunu
da şu şekilde değerlendirir: her birey bu ortaklığa katılan dolayısıyla yurttaş olan “…
diğer bireyler karşısında aldığından fazlasını vermeksizin yada başkasının kazanması
nedeniyle kaybından dolayı acı çekmeksizin tüm işlerden ve ilişkilerden kaynaklanan

73
- Aristotle, Politics, III. 1280a, 5-10, “...justice is thought by them to be, and is, equality”
74
- Sir Ernest Barker, The Political Thought of Plato and Aristotle, p.337
…he who isi just is he who takes no more for him self than he allows his fellows to take for themselves…
75
- A.g.e. s. 338
76
- Aristotle, Politics, III. 1280a, 10-15

32
bazı haklara sahip olur…”77 Birinin yanlış kazancı başkasının yanlış kaybına neden
olduğunda eşitlik bozulmuş olur. Dolayısıyla birliğin bozulmaması için bu kayıp
dengesinin düzeltilmesi gerekir. Başka deyişle tikel adalet, daha önce duruma göre
iyinin Aristoteles’teki anlamını belirtirken bahsettiğimiz gibi bu eşitlik dengesinin
korunması için düzeltici rol oynar ki, bu da yalnızca kötülüğün uzaklaştırılması
anlamında iyidir. Aristoteles’e göre bu anlamda adaletin yerine getirilmesi için haksız
kazanç sağlayandan, bu pay alınarak haksız kayba uğrayana verilerek denge
sağlanmalıdır. Böylece hem bireyin başkalarına göre kendi yetki alanı hem de bütünün
bir parçası olarak uygun konumu güvence altına alınmış olur.

Aristoteles’e göre yukarıda VII. Kitaptan aktarılan ahlaksallaştırmaya ait


tablodaki iyinin pozitif ve negatif bileşenleri bir devletin tanımı için zorunlu görülür.
Devlet “...yalnızca aynı yerde yaşayan ve üyelerini kötülükten alıkoyan, mal ve
hizmetlerin karşılıklı değişimini sağlayan bir topluluk olamaz. Açıktır ki, eğer devlet
olmak zorundaysa tüm bunlar varolmalıdırlar. Ancak bunların varlığı bile bizzat bir
devletin varlığını sağlamaz…ancak bunlarla birlikte…iyi ve mutlu bir yaşam
sağlandığında…”78 devlet olur.

1.2. MACHİAVELLİ VE ARİSTOTELES ARASINDAKİ SİYASAL


AYRIMLAR VE BENZERLİKLER:

1.2.1. İçerik ayrılığı:

Machiavelli’nin siyasal yönetimlerin meşruiyetini kavrayışında yer aldığını


düşündüğümüz statik ve dinamik iki bileşenin, Aristoteles’in şehir devletine, siyasal
yönetimlere ve onların ilgili oldukları anayasalara bakışında nereye
yerleştirebileceğimize bir yanıt oluşturması bakımından ele almaya çalıştığımız
Aristoteles’e ilişkin bölümü, şehir devletinin doğası ve siyasetin ahlaksallaştırılması

77
- Sir Ernest Barker, The Political Thought of Plato and Aristotle, p.339 “...it may be lay down that
every member of this association has a right, as against all other members, to emerge from all transcations
and relations without giving more than he gets, or suffering a loss where another makes a gain…”
78
- Aristotle, Politics, III. 1280b, 30-35, “…cannot be merely as a community dwelling in the same place
and preventing its members from wrong-doing… ( mutual injury- trans. by Racham)…promoting the
Exchange of goods and services. Certainly all these must be present if there is to be a state. But even the
presence of every one of them does not ipso facto make a state…good and happy life…”

33
ekseni üzerine oturtmaya çalıştık. Ancak burada kanıtlamaya çalıştığımız görüş, şehir
devletinin bozulması ve çöküşe doğru gidişini engelleyecek olan şeyin, aynı zamanda
şehir devletinin amacı olan ahlaksal yaşamın sağlanması olmasıydı. Başka deyişle
bozulmayı engelleyecek olan şey, bir yapı olmaktan çok bir amaç olarak belirmektedir.
Bu da gerçek devletlerin kendi yapıları içinde kendinde iyinin işlerliğini sağlamadıkça
yalnızca kötülükten uzak durarak bozulmayı ve en sonunda çöküşü
engelleyemeyecekleri anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ahlaksal yaşamın bu amacının
devletin gerisinde yatan temel meşru dayanak olduğunu düşünmek pek yanıltıcı
olmayacaktır. Machiavelli’nin tirana tavsiyeleriyle, Aristoteles’inkiler arasındaki
benzerlik, devletin parçalanmasındansa tiranlığın yumuşatılarak devletin sürekliliğinin
korunması düşüncesinde görülebilir. Buna karşın The Discourses III. Kitap 26. kısım
dışında Machiavelli’nin yapıtlarında Aristoteles’e doğrudan bir gönderme yapılmaz.
Bununla birlikte, Aristoteles’in Politeia’sını Machiavelli’nin siyasal düşüncelerinin yer
aldığı hem The Discourses’den hem de The Prince’den ayıran önemli fark
Machiavelli’nin anı rasyonelleştiren conjuncture ile ilişkili her tedbiri bu yapıtlarda yer
alan devlete ilişkin yapısal düzenlemelerin içine yerleştirmiş olmasıdır. Aristoteles ve
Machiavelli arasında içinde yaşadıkları yüzyılın uzaklığına karşın yaşadıkları şehrin
bozulma bakımından ortak benzerlikleri olduğunu söylemek olanaklı görünür.
Aristoteles’in Atina’sı, Perikles döneminin emperyal genişlemelerinin getirdiği
ekonomik zenginliklerin sonucu olarak gelişen alt sınıfların siyasal yönetimde rol
oynamak istemeleri sonucunda demokrasinin kendisini dayattığı ve yol açtığı sorunların
birliği bozucu iç tehdidiyle karşı karşıya idi. Thucydides’in sözleri, bozulmanın
boyutunun büyüklüğünü çok daha iyi anlatır: “…yüreksiz zaaf ılımlılık kılığına
bürünmüştü; her şeyi bilmek hiçbir şey yapmamak anlamına geliyordu;…yıkmayı
sevene her zaman güveniliyordu…parti bağı kan bağından üstün tutuluyor,… birbirine
güvenmenin temelinde adalet değil suç ortaklığı yatıyordu…”79 Ayrıca şehir devletinin
özgürlüğünü tehdit eden başka durum ise dıştan geliyordu; bu, Makedonya’nın
egemenliğini diğer Yunan şehir devletlerini kapsayacak şekilde genişletme çabasıydı.
Floransa da benzer sorunlarla farklı biçimlerle karşılaşmış bir görüntü sergilemektedir.

79
- Thucydides, The Peloponnesian War , trans.by Richard Crawley, B. III , 69-85

34
Ortak bir sorun yurttaşlık kavramının işlerlik kazandırılması sorunu olarak göze
çarpar. Renaissance ile birlikte antik metinlerin çevirilerinin80 yapılmış olması ve dil
çalışmaları Pocock’a göre yurttaşlık kavramının Renaissance döneminde tartışılmış
olmasının ardında yatan önemli nedenlerdir. Bununla birlikte Hans Baron’un yorumu
dönemin geçirdiği bazı somut siyasal olguların yurttaşlık kavramını öne çıkardığı
şeklindedir.81 Ancak Aristoteles’in Politics’de ele aldığı yurttaşlık kavramının siyasal
olguların bir anda dayatması sonucunda ortaya çıktığını gösteren bir izin var olduğunu
söylemek olanaklı görünmemektedir. Daha önce de Atina ile Sparta arasındaki savaşın
yurttaşlık kavramı üzerinde etkileri olduğu düşünülecek olsa bile, Perikles’in ünlü
cenaze söylevinde yer alan “...bizde kamu işlerine katılmayanı yalnızca cahil bir adam
değil, yararsız bir adam olarak da düşünürüz…”82sözleri, daha çok yurttaşlık
duygularını harekete geçirici sözler olarak da düşünülebilir. Aristoteles’in Atinalıların
Devleti’ nde Atinalıların yurttaşlık görevlerini yerine getirmeleri için uygulanmasını
savunduğu çeşitli cezai yaptırımlarla, teşvik edici ücret uygulamalarına83 bakılacak
olursa Atinalıların yurttaşlık konusunda pek de istekli oldukları söylenemez.

Ancak Machiavelli’nin içinde bulunduğu koşullar, devletin yalnızca yapısal


sorunlar açısından ele alınıp çözüme kavuşturulabilir bir şey olmasının çok ötesinde reel
siyasetin karmaşık dokusunun kurallarını belirlemeyi zorunlu kılmış gibi
görünmektedir. Burd’ün Cambridge Modern History de sunduğu yaklaşım bunu iyi bir
şekilde ifade etmektedir:

“…Avrupa’da eski siyasal düzenin çöktüğü, devlette ve toplumda yeni sorunların


şaşırtıcı bir hızla ortaya çıktığı bir zamanda yaşayan Machiavelli, olayların
mantıksal anlamını yorumlamak, kaçınılmaz sorunları önceden görmek amacıyla,
siyasi eylemi kontrol altına almayı hedefleyen kuralları bulup ifade etmeye çalıştı

80
- Sir Ernest Barker, The Political Thought of Plato and Aristotle, p.515, “...Machiavelli yazdığı
sırada Yunanca metin Aldine Press tarafından basılmıştı (1498); ve yeni bir çevirisi 15. yy. başlarında
Lionardo Aretino tarafından yapılmıştı ve 1492 deki St. Thomas Aquinas yorumuyla birlikte basılmıştı.”
81
- J.G.A. Pocock, The Machiavellian Moment, Princeton University Press, Princeton, 1975, p.52, 56-
58, “...Hans Baron yurttaşlık kavramının 1399-1402 arasında Milan’ın genişleme eğilimi göstermesi
üzerine Floransa’da yaşanan krizle ilintili olarak etkinlik kazandığı üzerinde durur. Onun bu görüşü
reelpolitik açıdan değerlendirilecek olursa, Machiavelli’nin yaklaşımlarında da benzerlik taşıyan yönlerini
görebiliriz…”
82
-Thucydides, The Funeral Oration of Pericles is from The Peloponnesian War , trans.by David
Grene, Chicago: University of Chicago Press, 1989, p.107-115, “... we only think one that is utterly
ignorant therein to be a man not that meddles with nothing but that is good for nothing…”
83
-Aristoteles, Atinalıların Devleti, çev. Suat Baydur, Maarif Matbaası, Ankara, 1943, s. 47-62

35
ki, bu kurallar daha sonra ulusal yaşamın yeni oluşan koşullarında
biçimleniyordu…”84

1.2.2. Yasaların ve özgürlüğün korunmasındaki ayrılık:

Aristoteles’in Politics’inde anayasal düzen içinde yasaların korunması sorunu


gerçek devlet içindeki servet sahibi sınıf ile halk arasında sağlanacak bir uzlaşmanın
ortaya çıkardığı orta sınıf egemenliği ve ona yurttaşlık aracılığıyla katılan erdemin
pozitif düzeltici rolüyle birlikte çözüme kavuşturulmaya çalışılır. Aristoteles’in siyaseti
ahlaksallaştırmak için kullandığı VII. Kitaptaki biri ideal devletin yasalarını diğeri ise
gerçek devletlerin yasalarını oturtmaya çalıştığı çift düzlemli ahlak tablosundaki mutlak
iyi ve koşullara göre iyi olan IV. Kitapta siyaset biliminin bilmesi gerekenler olarak
açıklanır. Yasaları uygulayacak olan kişi yazılı yasaların genelliğinin getireceği, yada
başka deyişle özel durumlarda ortaya çıkacak sorunları aşmak için yazılı yasaları zaman
zaman uygulama kapsamının dışında tutabilmelidir. Öyle ki, bu yöneticinin basiretli
oluşunun da bir ölçüsü olarak değerlendirilir. Ancak Aristoteles’in yaklaşımı içinde
yöneticinin yazılı yasaların dışına çıkması biri ontolojik diğeri ahlaksal bir sorunla
yakından ilişkili olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü yazılı yasalar insan yapımı oldukları
için değişime açıktır; insanlar arasında belirli koşullarda oluşan uzlaşmalara dayanırlar.
Rasyonel bir tutumun sonucu olmaktan çok, çıkarla, özellikle de kamusal çıkar yerine
belirli sınıfların çıkarları üzerine kuruludurlar. Oysa ancak doğa yasasına yaklaştıkları,
yada onunla çakıştıkları oranda değişmezliğe yaklaşarak tümel bir karakter kazanırlar.
Ahlaksal açıdan ise yalnızca yazılı yasaların uygulanması durumunda mutlak iyinin
gözden kaçacağı dolayısıyla yalnızca koşullara göre iyi olanla yetinilmek zorunda
kalınacağı söylenir. Aristoteles’in yasa konusundaki bu yaklaşım tarzı
Machiavelli’ninkinden iki açıdan ayrılık gösterir. Birincisi Aristoteles, koşullu olanla
yazılı yasalara bağlı kalmayı ifade etmeye çalışırken Machiavelli’yi genellikle
yöneticinin yasa dışına çıktığı özel durumları koşullara bağlı olan olarak
değerlendirmekte olduğunu görürüz. İkinci durum temel olarak farklı bir anlayıştan
kaynaklanmaktadır. Aristoteles, yöneticinin yazılı yasalara tümüyle uymasının
olanaksız olmasından çok, yeri geldiğinde yönetici tarafından bu yasaların dışına

84
-L.A.Burd, Cambridge Modern History, Vol. I. 1903, p. 200, “...when the old political order in
Europe was collapsing and new problems both in state and society were arising with dazzling rapidity, he
endeavoured to interpret the logical meaning of events, to forecast the inevitable issues, and to elicit and
formulate the rules which destined henceforth to dominate political action, were then taking shape among
the fresh-forming conditions of national life…”

36
çıkılmaması durumunda mutlak anlamda adaletin sağlanmasının tehlikeye gireceği
kaygısı içinde görünmektedir. Şehir devletinin kendi doğal gelişim süreci içinde ortaya
çıkan geleneğe dayalı yasalar içlerinde pozitif yasalardan daha fazla olarak rasyonaliteyi
barındırmaktadırlar. Dolayısıyla Aristoteles’in, yöneticinin yazılı yasanın dışına çıkma
kaygısını tam adaletin sağlanması kaygısıyla paralelleştirmiş olduğunu düşünmek
yanıltıcı olmayacaktır. Duruma göre adil olanın sağlanmaması devleti yıkıma
götürecektir belki, ama duruma göre adaletin sağlanması yıkımı tümüyle
engelleyemeyecektir; ancak tam adaletin sağlanmasıyla devletin statik kararlılığı
sağlanmış olacaktır. Machiavelli’de ise yöneticinin yasa dışına çıkmasının anlamı
adaleti sağlamakla doğrudan ilgili görünmez; o büyük oranda yöneticinin basiretinin bir
ölçüsü olarak devletin karalılığının sürdürülmesini sağlayan siyasal bir teknik olarak
düşünülmelidir. Şöyle de açıklamak olanaklıdır: adaletin sağlanmaması devletin
yıkılmasına yol açabilecek güçlü bir etkendir;85 ancak adaletin sağlanması ise devleti ve
özgürlüğü koruyacak bir şey değildir. Daha genel olarak bakıldığında Machiavelli’nin
yalnızca siyasete değil devletlerin tarihsel olarak kurulma yıkılma çizgisi olumsuzluk
üzerine dayalı olduğu The Discourses’in hemen her bölümünde görülebilir.
Machiavelli’ye göre devlet adamının yasaları ve devletin kararlılığını koruyabilmesi
için yapması gereken şey siyasal olguların dayattığı her conjuncture de ortaya çıkan
olumsuzlukları engelleyecek rasyonel tedbirler alıp gerisini Talihe( Fortuna) bırakmak
olmalıdır. Başka deyişle olumsuzlukların arasından sıyrılması gerekir. Oysa
Aristoteles’in siyaseti algılayışı, yurttaşlık kavramı aracılığıyla taşınabilecek erdemin
olumlu müdahalesi sayesinde siyasetin iyi üzerine oturtulduğu ahlaksal bir zemin halini
alır. Orta sınıf egemenliğinin temel amaçlarından biri, ne “...oligarkların servete dayalı
eşitsizlik arayışlarına...”86, nede “halkın her şeyde eşit olduklarını iddia eden”87 hak
taleplerine ağırlık kazandırmaktır; böylece duruma göre iyi olan kendinde iyiye daha
yaklaşmış olacaktır. Dolayısıyla Aristoteles’in siyaseti konumlandırışı toplumsal
yaşamın belirli reformlarla düzenlenişiyle paralellik taşır. Machiavelli ise tümüyle
rasyonel siyasal tedbirlerle ilgili görünür. Bununla birlikte Politics V. Kitap 8. ve 9.
bölümlerde Aristoteles’in anayasanın korunması için önerdiği önlemlerin çoğunun
teknik ayrıntıları bakımından Machiavelli’nin The Discourses’de önerdikleriyle
benzerlikler taşıyor olmaları da, uygulama yada siyasal pratiğin sağladığı deneyim söz

85
- Aristotle, Politics, IV. 1288b, 5-15,
86
- A.g.e. V. 1301a, 35-40, “...the oligarchs as being unequal seeking...”
87
- A.g.e. V. 1301a, 30-35, “...then democrats claim as being equal to participate in all things in equal
shares...”

37
konusu olduğunda işin teorik yanından kaynaklanan farklılıkların birçok kez ortadan
kalktığını göstermesi bakımından önemli bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

Machiavelli, yasaların ve özgürlüğün korunmasında sınıf çatışmalarının rolü


üzerine odaklanır. Titus Livius’un aktardığı Roma siyasal yaşamı ve Senato ile
Tribünler arasındaki çatışma, hem onun karma anayasa savunusuna zemin teşkil
etmekte, hem de çatışmanın tarafları olan sınıfların karşılıklı olarak birbirlerini
kollamaları sayesinde kurulu anayasa ve yasaların korunmuş olmasını sağlamaktadır.
Machiavelli The Discourses’de soyluların ve halkın teknik olarak yasaların
korunmasına nasıl katkıda bulunacağı üzerinde bazı analizlerde bulunur.

Machiavelli’nin özgürlüğün korunması diye sıkça dile getirdiği şey, dolaylı


olarak devletin ve yasaların korunmasıdır; çünkü genel bakışı devletin ve yasaların
korunmadığı yerde özgürlüğün korunamayacağıdır. Genel olarak bakıldığında The
Discourses içinde iki tür devlet: Sparta ve Roma Cumhuriyetleri, soylular ve halk
ilişkisi açısından değerlendirilir. Bu değerlendirmeler daha çok bu kesimlerin psikolojisi
ve çıkarı ne şekilde kendi siyasal ilişkileri içinde konumlandırdıklarına göre değişkenlik
gösterir. Machiavelli, özgürlüğün korunmasının her bir kesim için ayrı ayrı
değerlendirildiğinde kazanç ve zararlarını gözeterek
Örnekler üzerinde durur.

Machiavelli’ye göre özgürlüğün ve yasaların korunması işi ilk bakışta


“Lakedaemonialılar arasında ve günümüzde de, Venedikliler arasında…soyluların
ellerine, ancak Romalılar arasında ise halkın ellerine bırakılmıştır…”88 Ancak ayrıntıya
girildiği zaman iki farklı açıdan yaklaşmanın gerekli olduğu konusunda Machiavelli’nin
ısrarcı olduğu görülür. Birincisi devletin anayasasının yapısı o devletin amacını,
varlığını sürdürmek için kendine yeterli olmasıyla mı, yoksa genişleyerek sömürgeler
elde etmesiyle mi belirlemektedir. İkincisi ise, söz konusu kesimden insanların
özgürlüğe bakışını temellendirecek farklı nedenlerdir. Birinci durum bize sonuçlar
üzerinden gitmeyi, ikincisi ise, nedenlere dayalı bir yorum yapmayı gerekli kılar. “Bu
nedenle, bu cumhuriyetlerden hangisinin daha iyi bir seçim yaptığını düşünmek gerekir.

88
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 5, p.204, “…and
among the Lacedaemonians and, in our day, among the Venetians, it has been put in the hands of the
nobles, but among Romans, it was put in the hands of the people…”

38
Ve eğer kişinin, nedenlerin ardından sonuna kadar gitmesi gerekiyorsa, her iki taraf
üzerine de söylenecek bazı şeyler bulunur; ancak onların sonuçlarını gözden geçirmesi
gerekiyorsa, soyluların tarafını tutacaktır; çünkü Sparta ve Venedik’in özgürlükleri
Roma’nınkinden daha uzun ömürlü olmuştur.”89 Nedenler açısından bakıldığında ise
soylular ve halkın ikisi de özgürlüğün ve yasaların korunmasında önemli rollere sahip
oldukları görülür; öyle ki ikisinin her biri ancak kendi yerini doldurabilir.
Machiavelli’ye göre bir şeyi sahiplenme konusunda en az hırslı olan, o şey için
koruyucu olarak atanmalıdır. Bu gerekçe, dolayısıyla halkın koruyucu olmasını haklı
çıkarır; “soyluların amaçları ile soylu olmayanlarınkine bakacak olan kişi, öncekilerde
büyük bir yönetme arzusu görürken, sonrakilerde yalnızca yönetilmeme arzusu görecek
ve sonuç olarak, özgür yaşamak için büyük bir şevk bulacaktır;…”90 Bu nedenle de
özgürlüğü korumak sıradan halka yüklenirse, daha iyi ilgi göstereceği akla yatkın olur;
öyle ki, özgürlüğü kendi kendilerine elde tutamayacakları için başkalarının elde
tutmasına da izin vermezler.

Nedenler açısından bakıldığında özgürlüğün ve yasaların korunması işini


soyluların eline bırakmayı haklı çıkaracak başka nedenler ileri sürülebilir. “birincisi,
onların ihtiraslarını daha iyi doyurur, “…çünkü, cumhuriyette daha iyi bir pay sahibi
olmak onları daha iyi doyuracak bir nedenleri olması demektir; “…diğeri ise, halk
arasındaki rahat durmayan ruhları, cumhuriyetteki sayısız kavga ve dertlerin nedeni
olacak ve soyluluğu zamanla kötü etkiler doğuran ümitsiz bir duruma sokabilecek
türden bir otoriteden uzaklaştırmaktır.”91

Machiavelli, The Discourses’de soylular ve halk arasında özgürlüğü ve yasaları


koruma işinin hangi kesime bırakılacağı konusunda daha ileri bir analizi, bu kesimlerin
insanlarının içinde bulunduğu konumla ilişkili psikolojisinden ve bazı karakter
özelliklerinden yola çıkarak yapar. Çünkü devletleri zorlayan dış koşullardan başka

89
-A.g.e. s. 204, “…Therefore it is necessary to consider which of this republics made beter choice. And
if one should follow out the reason, there is something to be said on either side; but if one should examine
their outcome, one would take the side of the nobles, because the liberty of Sparta and of Venice had a
longer life than that of Rome…”
90
- A.g.e. s. 204-205, “…if one will look at the purpose of the nobles and of those who are not noble,
there will be seen in the former great longing to rule, and in the latter merely longing not to be ruled, an
as a consequence greater eagerness to live in freedom…”
91
- A.g.e.s. 205, “…one is that they satisfy their ambition better…the other is that they take away from
the restless spirits among the people a sort of authority that is the cause of numberless quarrels and
troubles in a republic and likely to bring the nobility to a state of desperation that in time will biring forth
evil effects.”

39
işleri ve görevleri üstlenecek kişilerin karakter yapıları yöneticinin kendi güvenliği
açısından da önem kazanmaktadır. Machiavelli’de iktidara ortak olma konusunun tek
yönlü basit bir çıkar mekanizmasına bağlı olarak yürüdüğü görülmez, dolayısıyla
özgürlüğün korunması işi de çıkar ortaklığı paralelinde sağlanmak yerine daha çok state
anlamında bir devlet kavramının arkasında duran sınıflar üstü bir niteliğe bürünür. Yine
bu doğrudan hedeflenen bir şey olmaktan çok, ilişkilerin yapılanış tarzının zorunlu bir
sonucuymuş gibi görünür. Özgürlüğün ve yasaların korunması, devlet aracılığıyla
bireylerin varolma sorunuyla özdeşleşir. Soylular açısından kendi konumlarını
korumanın çeşitli tarihsel örnekleri ve halkın da kazanma arzusundan doğan ihtirasları
her iki kesimden hangisine koruma işinin bırakılacağı konusunu zorlaştırır; “her iki
tutkunun da kolayca çok büyük karışıklıklara neden olabilmesi yüzünden, orada kimin
daha ihtiraslı olduğu, durumunu koruma arzusunda olanın mı yoksa kazanma arzusunda
olanın mı, fazlasıyla tartışmalı…”92 görülür.

Ancak neredeyse The Discourses’in bütününe yayılan bu sorunun kitabın genel


atmosferi içindeki yaklaşımını bir kenara bırakacak olsak bile, odaklandığı çözüm
Roma ekseninde çözülür: “Tartışmamızın başına dönersek, şu halde diğer
devletlerinkini değil Roma yöntemini izlemenin gerekli olduğuna inanırım; çünkü
biriyle diğeri arasında bir orta yol bulmanın olanaksız olduğuna inanıyorum.”93

Sonuç olarak Roma’da soylular ve halk arasındaki çatışma, kendi varlıklarını


koruyabilmeleri için karşılıklı olarak birbirlerini kollama yoluyla dolaylı olarak
özgürlüğün ve yasaların korunmasına yol açtığı ve aynı mekanizmanın devletin ve
zenginliğin genişlemesine de olanak sağladığı için Machiavelli açısından değer kazanır.
Aristoteles’ten farklı olarak devleti orta sınıf egemenliği içinde uzlaşmayla
durağanlaştıracak bir dinamik yerine, soylularla halk arasındaki çatışmayla hareket
kazandıracak bir dinamik tercih edilir.

92
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 5, p.206, “…it was
much disputed there who is more ambitious, he who wishes to keep or he who wishes to gain, because
easily either passion can be the cause of very great disturbances…”
93
-A.g.e. Vol.I, B. I, Chap. 6 p.211, “…to return to the beginning of our discussion, then, I belive the
Roman method must be followed, and not that of the other states, because to find a course half way
between one and the other I belive not possible…”

40
1.2.3. Karma anayasa ve orta sınıf egemenliği sorunundaki ayrılık:

Aristoteles V. Kitapta anayasaların nasıl korunacağına ve ayaklanmaların önüne


geçmek için ne gibi tedbirlerin alınacağına ilişkin yaklaşımlarda bulunurken üzerinde
durduğu hemen her olgunun temelinde haksızlığın yol açtığı onarılması karşı çelişkilere
yol açan durumların kitabın ana teması konumunda olduğu görülür. Aristokrasi olsun,
oligarşi yada demokrasi olsun, her birinin adalet olarak ileri sürdükleri şey, aslında
onların kendi düzenlerini meşrulaştıran temel ilkelerdir. Ayaklanmalarda birçok küçük
kişisel hesaplaşmalardan94 bahsedilmiş ve bunların olumsuz etkileri dile getirilmiş olsa
da temel sorun her siyasal yönetimin adaletten anladığı ve meşruiyetini sağladığı
ilkelerin çözülmez bir karşıtlık içinde olması şeklinde kendini gösterir. Aristoteles
oligarşinin ve demokrasinin bu karşıt ilkelerini belirli bir uzlaşma zemini üzerinde bir
araya getirmek için her iki taraftan da bazı ödünler verilmesinin gerekli olduğu
düşüncesindedir. Dolayısıyla bunun sağlanması için yapılabilecek en iyisi uçları bu
uzlaşmanın dışında tutarak daha büyük bir çoğunluğu kapsayacak şekilde orta sınıf
egemenliğine dayanmaktır. Bununla birlikte eğitimin birleştirilmesi ve bir birlik
sağlanması konusunda temel bir sorun ortaya çıkmaktadır. Çünkü Aristoteles V. Kitapta
anayasaların korunması için alınacak tedbirleri incelerken, Oligarşi yada demokrasi her
biri kendi adalet anlayışı temelinde anayasasını oluşturduktan sonra bu anayasanın ve
ona bağlı olarak oluşturulan yasaların korunması genel olarak kendi ilkelerini temel alan
bir eğitim anlayışıyla sağlanması öngörülür. Bireyler “…toplumun yasaları
demokratikse demokratik olarak, oligarşikse oligarşik olarak yaşamak üzere
eğitilmeyeceklerse…”95o devletin yıkıma doğru gidecek olması kaçınılmaz görülür.
Ancak burada ortaya bir sorun çıkmaktadır, eğer orta sınıf egemenliği çerçevesinde bir
uzlaşma sağlanacaksa uzlaşmanın siyasal tarafları olan oligarşi ve demokrasinin her
birinin kendi ilkeleri doğrultusunda eğitim yapılması IV. Kitapta odaklanılan orta sınıf
egemenliğiyle çelişkili görülmüş olacak ki, Aristoteles aynı pasajın içinde “…şimdi bir
anayasaya göre eğitilmek derken yalnızca gençlere oligarşik kafalı yada demokratik
kafalı kişilerin yapmaktan zevk aldıkları şeylerin öğretilmesini söylemek
istemiyorum…alacakları eğitim oligarşide oligark demokraside demokrat olarak

94
- Aristotle, Politics, V. 1308b 5-30, 1307b 10-20,
95
- Aristotle, Politics, trans. by Sinclair V. 1310a 15-20, “…if individuals are not going to trained …to
live democratically, if the laws of society are democratic, oligarchically if they are oligarchic…”

41
96
yaşamalarını olanaklı hale getirecektir…” şeklinde bir açıklama yapma gereksinimi
duyduğu görülür.

Bunu anlaşılması biraz güç gibi görünür. Zaten VII. Kitapta ideal devlet
tasarlarken bu eğitimin birliği yurttaşların erdemli olmalarını sağlayacak temel eğitime
dönüşür. Çünkü orta sınıf egemenliğiyle sağlanacak bir dinamik kararlılık erdemin
yurttaşlık kanalıyla sağlayacağı pozitif iyi ile korunmadıkça şehir devletinin tam
yetkinliği sağlanamayacaktır. Ancak erdemin sağlanması sorunu orta sınıf egemenliğine
dayalı bir karma anayasa sağlanması sorunundan tümüyle farklı bir sorundur.

Kurt Von Fritz, Aristoteles’in karma anayasa kurgusunun daha önce örtük
biçimde Platon’da Laws’un 3. Kitabında üç Peloponnesos kralı arasındaki ortaklıkta ve
97
daha incelikli bir analizin ise çift Kralın olduğu Sparta anayasasının incelenmesi
sırasında belirginleştiğini öne sürmektedir. Fritz’e göre Platon’un Laws’da üzerinde
durduğu devlet için bir kontrol mekanizması olan “…‘Gece Konseyi’ne büyük güç
verilmiş olmasına karşın,Platon, halk aracılığıyla yönetim üzerinde belirli bir kontrol
şartı da sağlamıştır…çünkü mutlak gücün yönetimin yıkılmasına yol açabileceği
tehlikesini platon açıkça görmüştür…”98 Ancak Fritz’e göre Platon’un zihninde yer
alan “…açıkça bir kontrol ve dengeleme sistemi…”99 idi. Bununla birlikte Platon’u
sorunun bu siyasal yanından çok toplumsal yönünün ilgilendirdiğini söylemek daha
doğru olacağını düşünebiliriz. Aristoteles’in Politics’inde ise karma anayasa kavramı
oligarşik bileşenle demokratik bileşenin harmanlandığı bir uzlaşma zemini olarak
görülür; uzlaşmanın toplumsal yönü orta sınıfa olabildiğince fazla egemenlik sağlamak,
siyasal yönü ise oligarşik anayasanın temel dayanağı olan her şeyde eşitsizlik ilkesiyle
demokratik anayasanın temel ilkesi olan her şeyde eşitlik ilkesini uzlaştırmak olarak
görülebilir. “Bu orta-yolcu anayasa”100 arayışının temel nedeni devletin kararlılığını
sağlayarak dayanıklılığını artırmaktır. Aristoteles’in devletin mutlak yetkinliğe

96
- A.g.e. V. 1310a 20-25, “…now by education for a constitution I do not mean simply teaching the
young to do the things that oligarchically-minded or democratically-minded people enjoy doing, but that
their teaching should enable them to live as an oligarch in oligarchy, as a democrat in democracy…”
97
- Kurt Von Fritz, The Theory Of the Mixed Constitution in Antiquity - A Critical Analysis Of
Polybius' Political Ideas, New York Columbıa Unıversıty Pres, 1958, Preface and introduction, p. v
98
-A.g.e. s.80,81, “… In spite of the great powers given to this nocturnal council, Plato, however, in the
Laws also makes provision for a certain control by the people over the government,… since he clearly
sees the danger that otherwise even the best government might be corrupted by the possession of absolute
power…”
99
-A.g.e. s. 81 “… What he has in mind here, then, is clearly a system of checks and balances…”
100
-A.g.e. s. 82 “… a middle-of-the road constitution…”

42
ulaşabilmesi için ön gördüğü iki bileşen olduğunu düşünebiliriz: birincisi devletin
dinamik kararlılığını sağlayacak ve böylece kendi kendine dayanmasının yolunu açacak
olan devletin meşruiyetinin dinamik bileşeni, oligarşik ve demokratik ilkeleri orta sınıf
egemenliği içinde uzlaştırmak şeklinde görülebilir. Bu gerçek devletler içinde sıkça
ortaya çıkan devrimlerin ve anayasa değişikliklerinin analizinden yola çıkılarak varılan
bir optimum çözümdür. Ancak aslında Aristoteles’in bunu yeterli bulamayacağını
düşünmek yanıltıcı olmayacaktır; çünkü sorunun kaynağı toplumsal olduğu halde
Aristoteles’in önerdiği çözüm siyasal alandan gelmektedir. Ve eğer ahlaksal alandan
gelen bir çözümle, başka deyişle mutlak erdemle tamamlanmadıkça devletin yetkinliği
sağlanamaz.

Aristoteles’in orta sınıfta aradığı çözüm, oligarşik bileşenin temel ilkesi olan her
şeyde eşitsizlik ile demokratik bileşen olan her şeyde eşitliği, siyasal olarak yurttaş
eşitliği kavramı içinde eritmektir. Ancak bu, oligarkların servet sahibi olmaları ve zaten
halktan sıradan insanlardan daha üstün konumda olmaları nedeniyle onlar açısından bir
ödün olurken, demokratlar için siyasal yönetim mekanizmalarında rol alacak
olmalarının getireceği bir avantaj oluşturmaktadır. Her iki tarafın uçlarında yer alanların
ihtirasları bu orta kesimde en aza indirilir. “Orta kesimin üyelerinde devlet görevleri
için imrenmek en az düzeyde olduğu gibi çekinmek de en az düzeydedir.”101 Devlette
yer alacak olanlar birbirlerine yakın durumda olmalıdırlar; nispeten servetçe ama daha
çok dostluk açısından. “…çünkü devlet benzer ve eşit insanlardan oluşmalı…bu en çok
orta sınıfta bulunur.”102 Orta sınıf, “…en güvenli bileşendir”103, dolayısıyla değişikliği
en az isteyen onlar olur. Orta sınıfın egemenliği devleti sanki bir doğa yasasına tabi
olarak hareket eden değişmez bir kararlılığa en yakın düşen görünüm ortaya koyacaktır.
Dolayısıyla uzlaşma zemini içinde eşitsizliklerden doğan çelişkiler göze çarpmayacak,
yada günlük yaşam içinde sıradan insanların bilgisi içinde olgunlaşıp düzene alternatif
arayış içine girmeyecekleri bir yapı sağlanmış olmalıdır. “Gerçekten de oligarşi ve
demokrasinin iyi bir bileşimi hem her ikisine benzemeli, hem de hiç birine; ayrıca kendi
kendine dayanmalıdır; yoksa dış güçlere değil; onun sürekliliğini isteyenlerin sayısı

101
- Aristotle, Politics, IV. 1295b 10-15, “…and moreover the middle class are the least inclined to shun
Office and to covet Office…”
102
-A.g.e. IV. 1295b 25-30, “…as much as possible of persons that are equal and alike…is most found in
the middle class…”
103
-A.g.y. “…this class of citizens have the greatest security in the states…”

43
dışarıda içeridekilerden daha fazla olursa kendi kendine dayanmıyor demektir; ancak
topluluğun hiçbir kesimi başka bir anayasa istemediğinde kendi kendine dayanır.”104

Bu görünümdeki bir devlet yetkin bir görünüm ortaya koyacaktır. Yönetimler


döngüsünde demokrasinin diğer yönetimlerden sonra gelmesi bir anlamda
kaçınılmazlığının da göstergesidir. Aristoteles’e göre zaten nüfusun artmasıyla birlikte
her zaman bu olasılık varolmuştur. O zaman orta sınıf egemenliğinin aslında sonradan
gelişen halk kesimlerinin iktidardan pay alma isteğinin dengelenmesi anlamına geldiğini
düşünmek yanıltıcı olmasa gerek. Bu dengeleme halk kesimleri için bir kazanım olarak
görülse de, onların her şeyde eşit olma taleplerinin gerisinde gerçekte servet eşitliği
taleplerinin bulunuyor olması daha gerçekçi bir varsayım olacaktır. Çünkü halk
kesimlerinin kendi işlerini bırakıp devletin resmi görevlerine, jürilere pek de hevesle
gelmedikleri Aristoteles’in Atinalıların Devleti’inde bu konuda alınan çeşitli önlemler
vesilesiyle sıkça dile getirilen bir gerçek olarak görünür. Bu açıdan bakıldığında orta
sınıf kurgusu bu halk kesimlerinin belirli gruplarına belirli ölçüde zenginlik
sağlamayacaksa kuru bir eşitlik savunusuyla yönetimde bulunmalarını anlamak güç
olur. İyi bir varsayım, halk kesiminin her şeyde eşitlik ilkesinin doğrudan servet eşitliği
istemini örtebilecek olduğu gibi, her şeyde eşitsizlik ilkesi de ters yönde bir yaklaşımla
yine servet eşitsizliğini haklı çıkaran bir paravan görevi gördüğüdür. Şu halde orta sınıf
egemenliği kurgusu içinde yer alan kesim devlet kanalıyla sağlanacak zenginliğin çeşitli
araçlarla paylaşıma girmesini sağlamak zorundadır. Böylece genişleyen halk kesiminin
devletin genişlemesi yoluyla artacak zenginliğe yönelmesi ve dolayısıyla devletin
istilacı bir devlet düzenine itilmesi gerekmeyecektir. Bu devletin anayasası başka ve
özellikle komşu devletlere güvende oldukları duygusu kazandıracaktır. Dolayısıyla
başka devletlerle arasındaki ilişkide kendi meşruiyetini sağlamlaştırmış olur.

Siyasal açıdan gücün belirli bir sınıfın elinde fazla yoğunlaşmayacak şekilde
dengelenmesi sorunu Aristoteles’e göre yalnızca yeterli görülmez. “Çünkü eğer

104
- Aristotle, Politics, trans. by Sinclair, IV. 1294b 35-40, “…a constitution which is a really well-made
combination of oligarchy and democracy ought to look like both and like neither. It should also maintain
itself by means of itself and not through outside agencies. It is not doing that when the number of those
who wish it to continue is greater outside the country than inside it, but only when no section of
community would wish to have a different constitution…”

44
toplumsal düzen, siyasal düzenle birlikte kararsız ve dengesiz ise bu işe yaramaz…”105
Dolayısıyla olabildiğince geniş orta sınıf egemenliğine dayalı orta-yolcu bir anayasa,
yönetimler döngüsüne son verme olanağına sahip olan en kararlı yapı olarak
Aristoteles’e görünür.

Ancak bu durumda ortaya çıkan sorun çok daha temelli bir sorun gibi görünür:
mutlak anlamda bir erdem savunusu, yönetimler döngüsündeki iki bozulmuş anayasanın
uzlaştırılmasına dayanan orta sınıf egemenliği kurgusu içine nasıl yerleştirilebilir?
Çünkü Aristoteles’in şehir devletinin kendi doğası içinde yurttaşlık aracılığıyla sahip
olması gerektiğini düşündüğü erdem, zaten erdemden uzaklaşarak bozulmuş bir yapıda
nasıl olup ta kendini ortaya çıkaracaktır? Aristoteles’in orta sınıfta gördüğü kararlı yapı
aslında demokratik devrimin dayattığı bir çıkar uzlaşması gibi görünür; her şeyde eşitlik
fikri, oligarşinin her şeyde eşitsizlik fikrinin tam karşısına konmuştur. Dolayısıyla çıkar
uzlaşmasına dayalı bir anayasadan, erdem uzlaşmasına dayalı yurttaş eşitliği ilkesi nasıl
türetilebilir?

Machiavelli’nin karma anayasa sorununu ele alış tarzı Aristoteles’inkinden


tümüyle farklı bir bakış açısına sahiptir. Onunki, yönetimler döngüsü içinde
Polybius’un yönetim tipolojisinden yola çıkarak vardığı sonuçlara dayanır. Bu
çalışmanın ikinci bölümünde Machiavelli’nin devletin meşruiyetinin dinamik
bileşenlerini yapılandırmasından bahsederken yönetimler döngüsü üzerinde ayrıntılı
olarak duracağımız için, karma anayasa fikrine ulaşılması bakımından üzerinde
durmamız gerekmeyecektir.

Machiavelli açısından karma anayasanın, yukarıda Aristoteles’in oligarşi ve


demokrasi gibi Polybius tipolojisindeki yeri sapma yada bozulmuş anayasa olan iki
yönetim biçimiyle kurulması olanaklı görülmez. Bunun temel nedeni uzlaşmayı
sağlayan şeyin aslında çıkar ortaklığı olmasıdır. Çünkü bu sapma anayasaların kendi
başlarına kurulması halinde yıkılmalarına yol açan şey birleşmeleri halinde temel olarak
ortadan kalkmaz. Nitekim Machiavelli yönetimler tipolojisindeki üç iyi yönetim biçimi
olan monarşi, aristokrasi ve demokrasinin kendi sapmalarına dönüşmesi konusunda şu

105
- Kurt Von Fritz, The Theory Of the Mixed Constitution in Antiquity - A Critical Analysis Of
Polybius' Political Ideas, p. 82, “… since it cannot work properly if the social order is unstable or out
of balance with the political order…”

45
analizde bulunur: “…bundan dolayı bir şehirde devletin kurucusu, yönetimi, bu üç
yönetim biçiminden biri olarak düzenlerse, kısa bir süreliğine düzenlemiş olur yalnızca;
çünkü bu yönetimin karşıtına doğru kaymayacağını garanti edecek bir önlem, bu
yönetimin erdem ve kusurlarının dönüşeceği yönetiminkilerle benzerliği nedeniyle
kullanılamaz.”106

Şu halde Aristoteles zaten dönüşmüş olan iki sapma, oligarşi ve demokrasi


(demokrasi politeia yada anayasal yönetim diye adlandırdığının sapmasıdır;
Machiavelli’de ise demokrasi sapma değildir; demokrasinin sapması anarşi olarak
görülür) arasında bir uzlaşmaya dayalı orta sınıf kurgusu oluşturmaya çalıştığı için,
bunun dönüşeceği bir şey olma olasılığı görülmez; çünkü bunlar zaten dönüşmüş
tipoloji içinde kalırlar. Ancak Machiavelli’nin karma anayasası, prenslik (monarşi),
aristokrasi ve demokrasi arasında gerçekleştirilmeye çalışılır. Bunlar ise bozulmamış
yapıda iyi olduğu öngörülen ancak her biri kendi içinde dayanıksız yönetimlerdir;
yasalıdırlar, dolayısıyla üçü bir araya getirildiğinde hala kişisel yada sınıfsal çıkar
yollarını karşılıklı kapama şansına sahiptirler; oysa Aristoteles’in orta sınıfta sağladığı
uzlaşma formülü yönetim içinde oligarklar ve halktan yönetime katılanlar arasında bu
çıkar yollarını birbirlerine kapama şansına sahip olabileceklerini söylemek güç görünür.
Yasa işlerliğini yitirdikten sonra ona yeniden işlerlik kazandıracak ve onu egemen
kılacak erdem nereden gelir? Yada tersten giderek şu sonuca da varabiliriz: zaten bu
noktaya erdemden uzaklaşarak gelinmemiş midir? Machiavelli açısından böylesine
bozulmuş bir yapıda yeniden yasalara işlerlik sağlayabilmek için “…Kral gücü
gerekir…”107

Machiavelli Sparta’lı Cleomenes’in bozulmuş bir yapıda bunu nasıl sağladığı


örneği üzerinde durduğu zaman, devletlerin kurulmasında öngördüğü ilkeden yola
çıktığı açıktır; nasıl ki, “…devleti tek kişi kurar…”108 ise, her yönden sapmış bir
anayasa içinde başvurulacak şey yine aynı şekilde bunu virtu´sahibi tek kişinin
yapmasıdır. Bu anlamda Machiavelli’nin devletin başlangıcıyla, bozulmuş ve onarılması
için geç kalınmış bir devletin koşullarını neredeyse aynı olarak değerlendirdiğini

106
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 2, p.197,
“…hence the founder of a state organize one of these three governments in a city, he organizes it there for
a short time only, because no precaution can be used to make certain that it will not slip into its contrary,
on account of the likeness, in this case, of the virtue and the vice…”
107
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 18, p.243
108
- A.g.e.Vol.I, B. I, Ch. 9 p.218

46
görürüz. Cleomenes, diyor Machiavelli, “tek başına iktidar olmazsa, anayurduna bu
iyiliği yapamayacağını anladı; çünkü insanların ihtiraslarından dolayı, birkaç kişinin
iradesine karşı gelip çoğunluğa iyilik yapamazdı. Bununla birlikte uygun bir şansa sahip
olduğunda tüm Eforları ve kendine karşı çıkabilecek başka herkesi öldürdü; ardından
Lycurgus yasalarını tamamen eski haline getirdi.”109

Machiavelli’ye göre bozulmuş devlette iki temel nokta hemen göze


çarpmaktadır: birincisi devlet görevlilerinin seçimi ve bunların nitelikleri, ikincisi ise,
yasalardır. Roma halkı diyor Machiavelli, “konsüllükleri ve diğer ana devlet görevlerini
istediklerinin dışında herhangi birine vermedi…”110dolayısıyla her yurttaş bu görevlere
gelebilmek için haklarındaki yargıları iyileştirme yoluna gitmiştir. Oysa Cumhuriyetin
gelişip kendilerini korkutacak düşmanları ve özgürlük hissi bakımından güvende
olduğunu düşünmesiyle gelen zayıflama artık halkın, “görevler için adam
kayırmalarına, düşmanları nasıl yeneceğini en iyi bileni değil, insanların nasıl hoşnut
edileceğini en iyi bileni bu görevlere getirmelerine neden olmuştur…”111önceleri iyi
olan yasalar ve gelenekler bozulmanın etkisiyle tam ters yönde etki etmeye başlamıştır;
“…çünkü yalnızca güçlülerin önerdikleri yasalar, kamunun özgürlüğüne değil kendi
iktidarlarına yaradı ve korkuları yüzünden hiç kimse yasalara karşı konuşmaya cesaret
edemez oldu. Böylece halk, kendi hükmüyle kendi bozuluşuna doğru ya aldatıldı ya da
zorlandı…”112Dolayısıyla bozulma toplumun her bireyine kolayca sirayet ederken, tersi
yönde düzeltilmeye kalkışıldığında erdemli yaşam aynı oranda bireylere kendiliğinden
sirayet ederek yayılan bir şey olmamaktadır. Bundan bozulmanın devlette başlaması
halinde topluma yayılmasının çok kolay olduğu sonucuna varılabilir; bozulma topluma
dışarıdan gelen bir şey olmadığı halde erdem ve yasaların düzeltilmesi bozulmanın
izlediği yoldan toplumun iç dinamikleriyle sağlanamamaktadır. Machiavelli açısından o
toplumun içinden yasaları yeniden düzeltecek ve erdemi yerleştirecek kadar basiretli ve
güçlü bir liderin çıkması gerçekten de yalnızca Fortuna’nın (Talihin) gücüyle olabilir.

109
- A.g.e. s.219, “…he knew that he could not do good to the many against the will of the few. And he
took a convenient chance and killed all the Ephors and everyone else who could oppose him; then he
wholly restored the laws of Lycurgus.”
110
-A.g.e. Vol.I, B. I, Chap. 18 p.241, “…did not give the consulate and the other chief offices of the city
to any except those who asked for them.”
111
- A.g.e. s.242
112
- A.g.e. s.242, “…because only the powerful proposed laws, not for the common liberty but for their
own power, and for fear of such men no one dared to speak against those laws. Thus the people were
either deceived or forced into decreeing their own ruin.”

47
Başka deyişle Böyle bir liderin çıkması toplumun neden ve sonuç ilişkisi içinde bilinen
dinamikleriyle olmayacaktır.

Sonuç olarak yasaları uygulayacak kişilerde aynı bozulmuş toplumun ilişkileri


içindeki insanlardır; zaten yasalara sahip çıkılmama çizgisi içinde siyasal ve toplumsal
yaşam bu noktaya gelmiş görünür. Gerçektende Aristoteles’in dediği gibi, “yasa dışı
tutum kendini hissettirmeden içeriye sokulur…”113 onun bir tehlike olarak anlaşılmasını
güçleştiren şey her zaman yeterince sayıda insanın doğrudan kendi karşılaştıkları bir
zarara yol açmamasıdır; belli bir eşik değerini geçmedikçe her zaman toplumsal olarak
çare bulunamayacak noktaya doğru ilerler. Yine bu doğrultuda kendi engellerini
gerektiğinde aynı yasa dışı tutumla ortadan kaldırabilmektedir. Ancak Aristoteles’in
zaten sapma olarak nitelediği iki anayasanın: oligarşi ve demokrasinin sentezine dayalı
bir karma anayasada bunun nasıl engellenebileceği düşündürücüdür. Machiavelli’nin
karma anayasası ise bozulmamış üç tanesini ilgilendirmektedir:

“Derim ki, öyle ise, tüm tipler, iyi üç tanesinin kısa ömürlü olması ve kötü
üç tanesinin de amaçlarının kötülükleri nedeniyle baş belasıdırlar. Bundan dolayı
yasaları oluşturmakta basiretli olanlar, bu kusurun farkında oldukları için tek tek
bu türlerin her birinden sakınmış ve onların hepsinin katıldığı bir yönetimin daha
sağlam ve daha kararlı olduğu yargısına vararak, bu karma olanı seçmişlerdir;
çünkü aynı şehirde prenslik, aristokrasi ve halk yönetimi varsa, her biri diğerine
karşı tetikte durmayı sürdürecektir.”114

Şu halde Machiavelli’nin Roma örneğinde göstermeye çalıştığı üç yönetimin


uzlaşma değil karşılıklı çatışma içinde olmalarıyla devletin kendi kendine dayanması,
dolayısıyla meşruiyetini bu dinamik bileşenle sağlamasının temelinde kamusal iyinin
sağlanması ve korunmasının uzlaşma ile olamayacağı sonucuna varılabilir.

Mansfield’e göre, Aristotelesçi düzende, siyasetin görünümü ve şekli, siyasal


gerçeğin siyasal görünüme karşılık geldiği bir siyaset karakteri taşır; ancak
Machiavelli’nin yönetimi basitçe görünmezlik özelliği göstermez, her iki özelliği de
taşır, çünkü yönetim bir izlenim yaratmadan işleyemez ve böylece de her zaman
otoritenin arkasına gizlenemez.115 Başka deyişle başarılı olmak zorundadır. Çatışmalı

113
- Aristotle, Politics, V. 1307b 35-40, “…for transgression of the law creeps in unnoticed,…”
114
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Chap. 2, p. 199
115
-Harvey C. Mansfield, Machiavelli’s Virtue, The University of Chicago Press, Chicago, 1996,
p.306,… “in the Aristotelian regime the form or the look of politics shows the character of politics, so that

48
bir dinamiğin içnde kendi yolunu icraatleriyle aşması gerekir. Bu çalışmanın ikinci
bölümünde bu çatışma dinamiğinin devletlerin kararlılığı ve genişlemesi üzerindeki
doğrudan ve dolaylı etkileri üzerinde durulacağı için burada yalnızca Aristoteles ile
ilişkisi ve ayrıldığı yerler bakımından değerlendirmeye çalıştık

1.3. BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONUÇLARI:

Ağırlıklı olarak Aristoteles’e ayırdığımız bu bölümde devletin meşru


dayanaklarını statik ve dinamik olarak iki bileşene ayırdığımızda, amacımız, hem Antik
Yunan şehir devleti için getirdiği çözümler ve tanımlar bakımından Aristoteles’in
devleti kavrayışı ile Machiavelli’ninki arasında ortaya çıkan ayrımı daha kolay anlaşılır
kılmak, hem de Machiavelli’nin, tarihi değerlendirerek, ahlakı devletin kendi
kararlılığını sağlama aracı olmaktan çıkarmasına, bu ayrımlardan yola çıkılarak
varılabileceğini göstermekti.

Çalışmanın başında Aristoteles’in Politics’inde yer alan kitapların çeşitli


kişilerce değişik sıralamalarının yapılmış olmasının, gerek gerçek ve ideal devlet
arasındaki geçiş zamanlaması, gerekse de Platon’un siyasal düşüncelerinin etkisinden
ayrılış zamanı bakımından önemsendiği üzerinde durmuştuk. Ancak kitapların sırası ne
olursa olsun, Polybius’un yönetim tipolojisinde olsun, Aristoteles’in yönetimlerin
döngüsü içindeki sıralamasında olsun, özellikle de IV. V. Ve VI. Kitaplarda varılan
sonuçlarda ortaya çıkan tablo demokrasinin, şehir devletinin geldiği noktada
kaçınılamaz olduğu izlenimine yol açmaktadır. Ancak bu durumda bir yere kadar
akademik sayılabilecek şu soru ortaya çıkmaktadır: demokrasi kaçınılmaz ise monarşi
neden tartışılmaktadır? Çünkü monarşi ve özellikle de erdem ile ilişkisi yalnızca ideal
devlet tasarımı ve eğitim sorunuyla ilgili VII. Ve VIII. Kitaplarda ele alınmamaktadır.
Belirli ölçüde gerçek devletlerin irdelendiği, hatta Politics’in içinde yönetim
biçimlerinin daha gevşek bir doku içinde gösterildiği diğer kitaplarda da dolaylı olarak
inceleme içine alınmaktadır.116 Yine Aristoteles’in orta sınıf egemenliğine dayalı

political reality in general corresponds to political appearance. But Machiavelli’s government is not
simply invisible, either, because government cannot work without making an impression and thus cannot
always hide itself behind authority.”
116
- W. R. Newell, “Superlative Virtue: The Problem of Monarchy in Aristotle's
Politics” , Western Political Quarterly, 40:1 (1987:Mar.) p.159,… “Newell, Beiner tarafından (1983;
xiv-xv, 72-101) çağdaş topluluk kavramına Aristoteles’in uyarlanmasına ilişkin çalışmasına yönelttiği

49
anayasal yönetim olarak önerdiği çözümdeki uzlaşma içinde oligarşik ve demokratik
bileşenlerin dışında monarşik bir bileşen yoktur. Şu halde monarşi üzerine olan her
kısmi tartışmanın anlamı nedir?

Buna yanıt oluşturabilecek uygun bir varsayım Aristoteles’e ayrılan bölümün


ikinci ana başlığı altında VII. Kitaptan aktardığımız ahlaksal alanda iyinin mutlak ve
duruma göre iyi şeklinde ikiye bölündüğü tablodan çıkarılabilir. Aristoteles’e göre
gerçek devletler içinde adaletin sağlanması yalnızca duruma göre iyi-yada negatif iyi-
olan, kötülükten uzak durmayı sağlayacak bir yapıdadır. Orta olma ile temsil edilen
çeşitli erdemler parça erdemlerdir; bunlar ancak tablonun diğer tarafındaki mutlak iyinin
pozitif müdahalesi olmadan gerçek devletler içindeki bozulmayı engelleyemezler.
Aristoteles’te bütünün parça ile ilişkisi içinde görecelilik kategorisi yalnızca tek
yönlüdür; parça bütüne göre tanımlanabilir ama bütün parçaya göre aynı görecelilikle
bağlanamaz. Dolayısıyla bir devlette yer alan koşullu olan parça erdemler mutlak
erdemden bağımsızlaştırılamazlar. Dolayısıyla oligarşi ve demokrasi sentezi kendi
dinamik kararlılığına karşın ahlaksal açıdan bakıldığında bozulmayı tümüyle
engelleyecek yetkin bir yapıda olamaz. Ancak mutlak iyinin pozitif yönde
müdahalesinin zaten bozulmuş iki düzen içinde nasıl yerleştirilebileceği şüphelidir.
İkinci güçlük duruma göre iyiyi görecek kişilerin basiretli, -pratik bilgeliğe sahip
(phronesis) – yöneticiler olmakla sınırlı bir formda yalnızca sistemi kötülükten uzak
tutacak kişiler olmalarıdır. Ancak basiretli oluş mutlak iyiyi görmek için yeterli bir şey
değildir; o daha çok nous aracılığıyla filozofun ulaşılabileceği, contemplative
yapıdadır; etkin yaşamdan uzaklaşan bir şeyin yurttaşlık gibi etkin olması beklenen bir
yapı içinde çözünmesi şüpheli bir görünüm içinde kalır.

Aristoteles’e ayrılan bölümün iki ana başlığından biri olan doğa ve yurttaşlık
sorununda II. Kitaptan aktardığımız Platon’a yaptığı eleştiri şuydu: Aristoteles’e göre
eğer Platon’un ortaklık düzeni iyi bir şey olsaydı bulunurdu; başka deyişle
Aristoteles’in incelediği 158 anayasa içinde böyle bir şeyin olmaması ve sağduyu
Aristoteles’i, Platon’unki gibi radikal bir kurgunun şehir devletinin doğası tarafından
ortaya çıkarılabileceği düşüncesinin dışına itmiş görünüyor. Buradaki sorun, şehir

eleştirisinde, toplulukçuluk savunusunun, Aristoteles’teki şehir devletinin doğallığına dayanarak, onun


monarşiye ilişkin görüşlerini atladığını, temel kanıtının, duruma göre davranma ve deneyim zenginliği –
heteronomy- ile Kant’ın üniversalizmini birleştirmeye gereksinim duyacağımız anlamına geldiğini
görmediğini söyler.”

50
devletinin doğasının yurttaşlık kanalıyla hem mutlak erdemi üretebilmesi hem de yine
eğitim ve yurttaşlık kanalıyla onu devinime sokma dinamiğine sahip olması sorunudur.
Aristoteles’in Platon’a eleştirisinin temelinde Platon’un devletinde mutlak erdemin
toplumun kendi dinamikleriyle değil filozof kral aracılığıyla aslında dışarıdan sisteme
katılmaya çalışılmasıdır. Ona göre toplumun kendi geleneklerinde devinime girmemiş
bir şeyin benimsenmesi de olanaklı görünmediği gibi, Platon da devlete siyasal çözüm
bulmaktan çok onu tedavi etmeye çalışan bir yaklaşım içinde görülür. Ancak eğer şehir
devleti kendi dinamikleriyle yetkin bir doğaya ulaşmış olsaydı zaten Aristoteles’in de
çözüm önermesi anlamsızlaşırdı. Ayrıca biraz farklı olmakla birlikte konuyla ilişkili bir
başka soru da şu olabilir: bir filozof olarak Aristoteles’in çözüm tablosunun insan yapısı
bir kurgu olarak, şehir devletinin kendi doğasındaki yeri ne olabilir? .

Aristoteles’in çözüm olarak önerdiği oligarşi ve demokrasinin birbirine yakın


öğelerinden oluşan katılımı artırıcı geniş tabanlı bir orta sınıf egemenliği, doğrudan
siyasal bir kontrol ve dengeleme mekanizması olmaktan çok toplumsal bir uzlaşma
zemini arayışından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla devletin sağlanan bu dinamikle
kendi kendine kararlılığını sağlaması amaçlanır; eğer erdem de bu yapı içine devletin
kendi dinamiği olarak katılabilirse,117 şehir devletinin doğası yetkin bir mutlu yaşamı
sağlayabilecek bir yapıya ulaşacağı varsayılır. Böylece ahlaksal bileşen olarak erdem
dışarıdan katılarak yalnızca devletin statik bir meşru dayanağı olmaktan kurtulup,
devletin kendi iç dinamiği olarak yerleşir; sonuç olarak devlet kendi kendinin dayanağı
olan bir tözsel yapıya kavuşur. Bu bileşik tözün bireyselleştirici ilkesi tümel bir form
olarak erdemi devinime sokan yurttaşlık olur.

Ancak burada paradoksa yol açan bir sorun olduğunu düşünmemiz gerekir:
Aristoteles’in uzlaşma içine soktuğu oligarşi ve demokrasi, yönetimler döngüsünde
sapma olan bozulmuş anayasalardır; daha doğrusu giderek yasaları kötüleşmiş ve
erdemden uzaklaşmış formlardır. Şu halde bozulmuş olan bir yapıda ilkesel olarak
erdem nasıl yer bulacaktır? Yada iki bozulmuş devlet düzeninin birleşmesinden oluşan
bir yapı kendi dinamikleriyle erdemli yurttaşları hem üretecek hem de yönetime
gelmesini nasıl sağlayacaktır? Bu dışarıdan bir güçle yapılsa bile bozulmuş iki devlet

117
- Patrick Coby, “Aristotle's Four Conceptions of Politics” , Western Political
Quarterly, 39: 3 (1986:Sept.) p. 485, “ Aristoteles’in, Politics içinde, siyasetten bahsederken, siyasetin
kişi yada grupların bencil çıkarlarının hapsolduğu bir siyasal prosesle yapılan tutkulu bir mücadeleden
biraz daha fazla bir şeymiş gibi konuştuğu anlar mevcuttur.”

51
biçiminin ilkeleri üzerine kurulan yapının yeniden bozulmaya yönelmesini engelleyecek
olan şey nedir? Ancak Aristoteles bu noktada oligarşi demokrasi sentezi içindeki
oligarşik bileşenin servet sahipliğini üstlenmesi nedeniyle boş zamana sahip olan
oligarkların belirli oranda erdeme de sahip olma potansiyelini taşıyacakları düşüncesini
korur. Dolayısıyla bu sentezin belirli oranlarda, tümüyle siyasal egemenliği olmasa da
aristokrat nitelikli erdemli kişileri içinde üretebileceği düşüncesindedir. Bununla birlikte
bunların çıkar ortaklığına dayalı bu sentezle çelişebilecek bir yurttaş topluluğu
oluşturması pek de olanaklı bir varsayım oluşturmaz. Çünkü bu düşüncenin bir
paradoksa varması olasıdır; şöyle ki, eğer Aristoteles’in öngördüğü toprak zenginliğine
dayalı oligarklar arasında aristokrat nitelikli erdemli kişilerin olması Aristoteles’e çok
açık bir şey olarak görünseydi,118 bu düşüncenin uzantısı olarak şehir devletinin kendi
içine kapanması yerine, topraklarını genişletmesinin sağlayacağı zenginleşme ile erdem
artışının doğru orantılı olmasının gerekeceği sonucuna varabilirdi. Oysa genişleme
Aristoteles açısından şehir devletinin siyasal dengelerini, halk bileşeninin katılımının
fazlalaşması yönünde bozacak bir olgu olarak görülür. Ancak Aristoteles’te bunun
siyasal olmayan başka yönü de bulunur; orantının korunması sorunu, orta sınıfın orantılı
oluşu içine de taşınan, fakat kaynağı daha çok bir şeyin doğal formunun sağlanması
savıyla ilgilidir; ancak yine de teorik açıdan devletin genişlemesinin sınıflar arasındaki
orantıyı koruyarak yapılmasının neden olanaklı görülmediği pek açıklığa kavuşmaz.

Machiavelli’nin The Discourses’inde bu konuda temel olan bir savunu şudur:


eğer bir devlette bozulma bireylere kadar sirayet etmişse geri dönüşü olanaksızlaştıran
bir paradoks başlamıştır; iyi ahlakın sürdürülmesi zorunluysa, bunun yasalara
gereksinimi olduğu gibi, bu yasalarında yerine getirilmesi zorunluysa, iyi ahlaka
gereksinimi olur. Aristoteles’in V. Kitapta incelediği geçek devletler sapmalardır;
ilkesel bir yapıdan sapmanın sonuçlarıdır. Bir bakıma ilke olarak erdem zaten bu
sonuçların ortaya çıkmasını engellemek için vardır. Şu halde Aristoteles’in sonuçlarla,
bu sonuçlara yol açacak nedenleri engelleyecek olan ilkeyi sentezleme girişiminde
bulunduğunu düşünebiliriz.

Öyleyse Aristoteles’in orta sınıf içinde uzlaştırmayla sağlayabileceği şey ancak


çıkar ortaklığı temelinde bir kararlılık olur. Ahlaksal açıdan bakıldığında ise, mutlak

118
-A.g.e. s.491, “Coby’nin yorumuna göre aslında VII. Kitapta çizilen tablo da aristokrasi değildir;
orada ortaya konan daha çok tek bir yurttaş sınıfının oluşturduğu rejimdir.”

52
erdem konusunda bir ortak zemin olmadığı için duruma göre benimsenen parça
erdemlerin, sağlam dayanaklardan yoksun olarak zaman içinde erimeye açık kararsız
yapılar haline dönüşebilmesini engelleyecek bir şey yoktur. Çünkü çıkar ortaklığının,
Thucydides’in dediği gibi bir suç ortaklığına dönüşmesini engelleyebilecek, toplumda
yerleşmiş bir adalet duygusundan uzaklaşmayı önleyecek bir şey kalmaması olasılığı
her zaman toplumu tehdit edici olur; bu durumda toplum, Machiavelli’nin önemle
belirttiği yasa ve ahlak arasındaki bağın zayıflayarak, yeniden kolay reformlarla
düzeltilmesi olanaksız bir duruma gelir.

Geniş tabanlı bir orta sınıf uzlaşması, devlet görevlerinin paylaşımında ortaya
çıkan bir uzlaşma, kaynakların çeşitli yollardan paylaşmasını sağlayabileceği için
devrimlere yol açan zenginlik paylaşımına bir yere kadar çözüm oluşturan kararlı bir
yapı olur. Ancak bu çıkar ortaklığıyla sağlanan paylaşım, kamusal zenginliği artıracak
bir genişleme siyasetinden çok daralma ve durumu koruma anlamını taşır. Dolayısıyla
halkın nüfusunun artmasına ve dışarıdan katılımlara kapalı olmayı gerektirir.

Mutlak erdem duyulur üstü bir yapıdaysa ve nous aracılığıyla ulaşılabilecek bir
şeyse, bu bize bir bakıma Platon’un filozof yöneticisini çağrıştırır. Bu da mutlak
erdemin her zaman bir şekilde ulaşılması güç bir yerde kalacağı düşüncesini yükseltir.
Aristoteles orta sınıf egemenliğini sağlarken kullandığı eşitlik kavramı siyasal anlamda
yurttaş eşitliğidir. Dolayısıyla yurttaşlık, şehir devletinin erdemin devinimini sağlayan
damarları şeklinde değerlendirilir; yurttaşlık kanalıyla sürdürülen erdem aktarımı
yoluyla yurttaşın sahip olduğu erdemle filozofun ulaşabileceği mutlak erdem arasındaki
fark kapanmadıkça, devletin kendi kendine dayanarak tam kararlılığa ulaşması olanaklı
olmayacaktır; başka deyişle tam kararlı oluş devletin meşruiyetini sağlayan dinamik
bileşenle statik bileşenin arasındaki farkın ortadan kalkmasıyla gerçekleşebilir. Eğer
devlet kendi meşruiyetini dinamik bileşeniyle sağlayamıyorsa, statik bileşenin rolü
büyüyecektir. Bunun en iyi örneği ortaçağ devletlerinin Tanrısal dayanakları olarak
görülebilir.

Machiavelli’nin Titus Livius’un History of Rome’da dile getirdiği Roma


Cumhuriyetinde yaşanmış siyasal olayları yorumlayışı ve vardığı sonuçlar
Aristoteles’inkilerden farklı oldukları kadar benzer yönlerinin de bulunması ilginç bir
durum yaratmaktadır.Aristoteles’in Politics’in V. Kitabında tirana yönelttiği tiranın

53
yönetimini yumuşatıcı tavsiyelerle, Machiavelli’nin The Prince’deki kimi tavsiyeleri
arasında şaşırtıcı bir benzerlik bulunur. Bunlardan, tiranlığı onayladıkları anlamını
çıkarmak kötü bir yorum olur yalnızca. Bozulmuş da olsa ortada bir devlet ve onun
üyeleri varlığını sürdürmektedirler; ancak her şeye karşın parçalanma gerçekleşirse
başka devletlerin avı olduklarında kendi gelenekleri ve kültürleri içinde yaşama
umutlarını da kaybeder ve yok olurlar. Özgürlük en genel anlamda geleceğe
bakabilmenin temel zeminidir.

Ancak Aristoteles’in belki de Atina’nın içinde bulunduğu koşullara uygun olarak


orta sınıf egemenliğine dayalı bir uzlaşma çözümü Machiavelli’nin Roma örneğinde
gördüğü yapılanmadan farklıdır. Machiavelli Roma siyasal düzeninin temel gücünü
Senato, halk ve Konsüller arasındaki çatışmanın yarattığı dengede görmüştür. Genel
olarak bakıldığında bu bir siyasal çözümdür; teknik olarak da Senato ve Tribünlerden
oluşan çift meclis sisteminin üçüncü ve monarşik unsur olarak görülebilecek Konsül
gücüyle dengelenmesi esasına dayanır. Basitçe her biri kendi çıkarına yönelip yasalar
açısından tehdit oluşturmaya başladığında diğer iki gücün bunun karşısında engel
oluşturması denge faktörü olarak iş görmektedir. Soylular Konsüllere karşı girişimlerde
bulunarak güçlerini artırma yoluna gittiklerinde Konsüller halkın desteğiyle bunun
yolunu engelleyebildikleri gibi, Konsüllerin gerek Roma’daki yasal Dictator’lük
mekanizmasını suiistimal ederek gerekse de başka yollardan güç kazanıp zamanla
tiranlaşmaları durumunda da soylular halkla birleşerek bunun önüne geçmeye
çalışmışlardır. Machiavelli’ye göre Roma bu yapıya zamanla halkı siyasal sisteme
kamusal servetten pay alan bir uzlaşma çizgisi içinde katarak değil, bizzat siyasal
çatışma sayesinde kamusal servetin korunmasına yol açarak varmıştır. Bir anlamda her
üç gücün karşılıklı olarak birbirlerini kollamaları Cumhuriyet içinde dokunulmazlık
kazanan bir kamusal alan yaratılmasının yolunu açmıştır. Machiavelli’ye göre bunun
daha da önemli sonucu Roma’nın genişleyebilmesi için gerekli güçlü askeri desteğin
kaynağı olarak da halkın siyasal yaşamda rol üstlenmesiydi.

Machiavelli, Polybius’un yönetimler tipolojisinde yer alan biçimlerin


zaaflarından yola çıkarak da vardığı sonuç monarşik, aristokratik ve demokratik
bileşenlerin karşılıklı çatışma içinde oldukları bir sentezdir. Dolayısıyla ortaya devletin
dışarıdan bir dayanağa gereksinimi olmadan kararlılığını sürdürebileceği bir yapı çıkmış
olur. Böyle bir yapı çıkar ortaklığı üzerine kurulmamış olacağından bunu dengeleyecek

54
bir ahlaksal bileşende gerekli görülmez. Sonuç olarak devletin meşruiyetini sağlayacak
olan da yalnızca içte kurulu dinamikler olur. Siyasetin ahlaksallaştırılmasını gerektiren
bir şey yada devlete statik meşruiyet sağlayacak bir kutsallık düşüncesi, dinamik
kararlılığın karşılayamayacağı bir force major etki ortaya çıkmadıkça etkinlik
kazanmayacaktır. Machiavelli’nin düşüncesi, böyle bir cumhuriyetin kendi varlığını
sürdürmesini sağlayacak basiretli yöneticileri bu dinamikler sayesinde üretme şansını
yakalayabilir olmasıdır.

Çalışmanın bir sonraki bölümünde, Machiavelli’nin kendinden başka bir şeye


dayanmayan devletin bu dinamikleri nasıl kurduğu ve bu doğrultuda yüceltilmiş
değerlerin çözülmesiyle ahlaksallaştırılmış tablonun dışına çıkılarak siyasetin kendi
ürettiği rasyonel çözümlerin bu dinamiklere nasıl katıldığı üzerinde durmaya
çalışacağız.

55
2. DEVLETİN SÜREKLİLİĞİ: STATİK VE DİNAMİK BİLEŞENLER

2.1. AHLAKİ KAYITSIZLIK VE EVRENSEL BENCİLLİK:

Aristoteles, Politics’ in VII. Kitabında, mutlak iyinin pozitif katkısının yazılı


yasalarla ifade etmenin olanaklı olmadığı düşüncesindedir. Devletin tam yetkinlikte
olması, yalnızca insan yapımı yazılı yasaların, hatta şehrin kendi doğası içinde ortaya
çıkan geleneğin taşıdığı yasaların da ötesinde, onlardan fazla bir şeyle ifade edilebilir
olmasını gerektirmekteymiş gibi bir düşünce ile ifade edilir. Ahlaksal açıdan kötülükten
uzak durulan bir dünya yetkinliği ifade edemeyecek kadar zayıftır; devlet ahlaksal
açıdan negatif tutumlar toplamıyla ifade edilemez. Bunu bir bakıma Machiavelli’de de
görebiliriz; ancak onda basiretli yöneticinin rasyonel tutumunda görülen pozitif davranış
ahlaksal iyi ile bağlantılı olarak açıklanabilecek bir yapıda görülemez; yada
görülecekse, bu durum en azından çok daha karmaşık varsayımların eklenmesini
gerektirecektir. Aristoteles’in, Politics’ in VII. Kitabında ahlaksal alanı biri mutlak
iyinin diğeri ise, duruma göre iyi olanın yer aldığı iki kısma ayırmakta olduğunu önceki
bölümde irdelemiştik. Gerçek devletlerin yer aldığı alanda basiretli yöneticinin adaleti
sağlaması yalnızca duruma göre iyi olanın sağlandığı bir ahlakı ifade etmekteydi. Bu
yalnızca kötülüğün toplumsal yaşamdan uzak tutulmasını sağlayacak bir yeterlilik
sunabilmektedir ve ahlaksal tablonun negatif kısmını oluşturmaktadır. İkinci alan ise,
mutlak iyinin alanıdır. Ancak mutlak iyinin, basiretli yöneticinin pratik bilgeliğiyle
kavrayabileceği bir şey olmanın ötesinde olması, contemplative karakter taşıması,
devletin hangi kurumsal yapısının onu siyasal ve toplumsal ahlaka katabileceği, aşılması
güç sorular ortaya çıkarmaktadır. Mansfield’e göre bu iki alan tümüyle kopuk
karakterde değildir. Aristoteles’teki güçlük diyor Mansfield, “…erdemlerin
düzenlenmesi gerektiği zaman ortaya çıkmaktadır…burada basiret erdemleri
düzenlemek için gereklidir; dolayısıyla onlara kılavuzluk etmek için gerekir; ancak aynı
zamanda basiret, erdemleri yönlendirecek ahlak dışı bir zekadan da ayrı olmalıdır…şu
halde Aristoteles’ göre diyor Mansfield…basiret hem ahlaka kılavuzluk eder, hem de
ahlak tarafından ona kılavuzluk edilir”.119 Mansfield’in bahsettiği güçlük aslında

119
- Harvey C. Mansfield, Machiavelli’s Virtue, The University of Chicago Press, Chicago, 1996,
p.13,… “another difficulty arises when it becomes necessary to order the virtues…here prudence must
also be distinguished from an amoral or immoral cleverness that would manipulate the virtues;…thus
prudence is both the guide of morality and guided by morality.”

56
bahsettiğimiz güçlükle temel olarak aynı; nitekim son olarak işaret ettiği erdemin
kendinde karakter taşımasına ilişkin “…ahlaki erdem siyasetin ereği olduğu zaman,
ahlaki erdemin ‘kendinde’ karakteri yeniden kendisini ileri sürer…”120 yargısının,
vardığımız sonucu desteklediğini kabul edebiliriz. Benzer şekilde Allen,
Machiavelli’nin “…mutlak iyinin, ya zihinsel bir karmaşa ya da dinsel bir boş inanç
nedeniyle bir yanılsama olduğunu ima ettiğine…”121 işaret eder. Machiavelli için
“mutlak iyi yoktur…iyi yada kötü terimi aşkın bir başvuru içermez.”122

Aristoteles, kendi yaklaşımı açısından haklı olarak gerçek devletlerin yaşamında


yalnızca kötülüğün uzak tutulmasını sağlayan bir ahlaksal yapının, devletlerin giderek
bozulmasını engellemesinin pek olanaklı olmadığı düşüncesini taşır. Tam yetkin bir
devletin, içindeki bozulmaya yönelten faktörlerin companse123 edilmesini sağlayacak bir
ahlaksal alandan desteklenmedikçe bu sonucun kaçınılmaz olacağı açıkmış gibi
görünür.

Machiavelli’ye dönecek olursak, bu durumun dışında tümüyle ilişkisiz bir


tabloyla karşılaşmayız. Aristoteles’in basiretli yöneticiye atfettiği alan Machiavelli’de
de geçerli bir alandır. Ancak mutlak iyi kavramının Machiavelli’nin devletin kendinden
başka bir şeye dayanmadan meşruiyetini sağlayacak dinamik bileşenler içinde ne yeri ne
de tanımı görülür. Aslında Machiavelli’nin düşünce yapısı, deneysel alana sürekli yakın
duran ve koşulsuz çıkarımlarda bulunmayan bir özellik gösterir. Bu düşünce tarzı aşkın
bir takım kavramlarla uyuşmaz bir görünüm sergiler. Şu halde Machiavelli’nin yurttaş
yaşamı içine soktuğu ahlak, kötülüğün uzaklaştırılması anlamıyla sınırlı kalır.
Dolayısıyla her devletin belirli bir bozulma süreci ve bir sonu olur.

120
-A.g.y. … “the ‘in itself’ character of moral virtue reasserts itself when moral virtue becomes the end
of politics.”
121
- - J. W. Allen, A History Of Political Thought In The Sixteenth Century, Methuen & Co Ltd. 3.rd.
London, 1957, p.453,… “this, it is implied, is delusion, due either to confusion of mind or to religious
superstition.”
122
- A.g.y. … “There is no absolute good…the terms good and evil have no transcendental reference…”
123
-“burada companse sözcüğünün tam anlamını vermek güçlük içermektedir; ancak şunu söylemek de
olanaklı olur: yetkin devlette bozulma olmaması gerekir, dolayısıyla kurgusal olarak bozulmaya
yöneltecek her faktörün karşısına onu dengeleyecek iyinin yerleştirilmesi gerekir. Fakat dikkat edilecek
olursa, bunun anlamı, kötülüklerin toplam miktarı kadar iyi eylemin gerçekleştirilmesinin kötülüğü
dengelemesi değildir. Sonuçta kötülük yapılmasının önüne geçilmiş olmayacaktır; en azından devletin
ereği ahlaksal yaşamsa bu doğru olur. Bununla birlikte bu dengeleme durumu, gerçek devletler açısından
bakıldığında, devletin yıkılmasına yol açmayacak kadar kötünün varlığını karşılayan iyi eylem miktarı
yada yeterli sayıda erdmeli yurttaş olması anlamı da taşır. İki durumda Machiavelli için olanaksız
görünür; çünkü tümüyle ahlaksallaşmış bir devlet olamayacağı gibi, bozulmanın belli oranda
tutulabileceği bir devlette ya iç dinamikler nedeniyle yada dış güçler nedeniyle kolayca yıkılacaktır.”

57
Bu anlamda bir devletin ömrü onun kararlılığına ve bu kararlılığı süreklilik içine
ne oranda yayabileceğine bağlı olur. Machiavelli’ye göre bu durum devletin
yapılanması içinde Fortuna’yı (Talih) yönlendirebilecek virtù miktarıyla orantılı olarak
gerçekleşir. Son bölümde ayrıntılı olarak üzerinde durulacağı için, burada kısaca
değineceğiz. Çalışmanın ana eksenini oluşturan devletin kendi varlığına bir dayanak
oluşturan dinamik bileşenlerin doğrudan ahlakla ilişkisi görülmez. Machiavelli’nin
düşüncelerinde Devletin kararlılığını sağlayan dinamik denge, toplumsal bir sorun
olmaktan çok siyasal bir sorundur. Bu bileşenlerden biri cumhuriyet yapısı içinde
oluşturulan karma anayasa yapısıdır. Machiavelli’nin özellikle Roma Cumhuriyeti
yapısı içinde gördüğü monarşik, aristokratik ve demokratik eğilimlerin sentezlendiği
çatışma içindeki denge devletin kararlığını sağlar. Bu sphere “ahlaka karşı
yalıtılmıştır.”124 Toplumun bireyleri yurttaş erdemleriyle donatılmış olabilirler, Senato
üyelerinin, Konsülleri ve halkın sahip olduğu bu erdemler, bireylerin erdemleridir.
Devletin dinamik bileşenlerinin erdemi yoktur. Bu dinamik işleyiş gerçekleştiği zaman,
yurttaş erdemlerinin siyasal ve toplumsal yaşama anlam katması olanaklı hale gelir.
Pocock’un politeia yurttaş modeliyle, Machiavelli’nin karma anayasa içindeki
monarşik, aristokratik ve demokratik eğilimler arasındaki olumsuzlama dinamiği
arasında ters yönde bir ilişki kurulabilir gibi görünür. Cumhuriyet yada politeia diyor
Pocock, “ …başka anlamda bir erdem yapısı içindeydi: her yurttaşın kendininkinden
önce ortak iyiyi yerleştirme yeteneği, her diğeri için ön koşuldu; böylece her bir kişinin
erdemi, diğer her birini, zaman-boyutu Fortuna (Talih) olan bozulmanın parçası
olmaktan korudu. Bu nedenle cumhuriyetin düzenleyici ilkesi gelenekten daha ötede
karmaşık ve pozitif idi.”125 Pocock’un çizdiği yurttaş profili, pozitif müdahale etme
modunu korumak zorundadır. Bu yurttaşlar ortak iyiyi korumak için birbirlerinin
denetçisi olsa da; ancak önce kendilerinin denetçisi olmak durumunda kalırlar; oysa
monarşik, aristokratik ve demokratik bileşenler, birbirlerinin denetçisi oldukça ortak iyi
dolaylı olarak korunmuş olur. Sullivan’a göre Pocock’un yurttaşlarının “…bu kendini-
olumsuzlayıcı erdemi işlemediği zaman…”bu durumda “…cumhuriyet yıkılmakla karşı
124
- J. W. Allen, A History Of Political Thought In The Sixteenth Century, Methuen & Co Ltd. 3.rd.
London, 1957, p. 481,… “it is morally isolated…”
125
- J.G.A. Pocock, The Machiavellian Moment, Princeton University Press, Princeton, 1975, p.184,…
“the republic or polity was in yet another sense a structure of virtue: it was a structure in which every
citizen’s ağabeylity to place common good before his own was the precondition of every other’s, so that
every man’s virtue saved every other’s from that corruption part of whose time-dimension was Fortuna.
The republic was therefore a structure whose organizing principle was something far more complex and
positive than custom.”

58
karşıya kalır”.126 Machiavelli’nin bu dinamiği bir erdem sorunu değildir. Bu çatışma
dinamiği aynı zamanda siyasetin zeminini teşkil eder. Bu anlamda devletin dinamikleri
ahlaka karşı kayıtsızlık içinde kalırlar. Şu halde Devlet, kendi dinamiklerinden başka bir
dayanağa gereksinimi ve “kendi dışında herhangi bir şeye yükümlülüğü olmayan”127 bir
yapıdadır. Başka deyişle, “tüm ilişkileri ve bağlantıları ilineksel olan”128 tözsel bir
yapıymış gibi düşünülebilir.

Gaede’ye göre, “ bir yönetim nispeten kararlı ve güvenli ortam içinde işletildiği
takdirde, topluluğun normları ve değerleriyle, yöneten kesiminkiler arasında küçük bir
uyumsuzluk bulunur. Ancak siyasetin belirsizlik ve zorunlulukları bir kez dahil
olduğunda, bu uyum ve yol buluşu sürdürmek artık olanaksız olur. ”129 Machiavelli için
bu belirsizlik ve şüpheli durumlar aslında siyasetin içinde her zaman varlıklarını
korurlar. Olumlu görünen tablo yanıltıcıdır ve kendi haline bırakılırsa talihin yardımı
olmadıkça sonucu yıkım olur. Dolayısıyla, “birbirleriyle ilişkileri içinde bir halkın
yükümlü olduğu ahlak, yönetimin ototritesini içte yada dışta uygulaması sırasında
zorunlu değildir.”130

Machiavelli The Discourses’da şehirlerin kurulmasını anlatırken, yönetimlerin


başlangıçlarının ahlaksal bir zorunluluk yada bir ilke üzerine kurulduğuna ilişkin bir
tablo göstermez. İnsanlar koşulların zorlamasıyla bir araya geldiklerinde diyor
Machiavelli, “…aralarında en güçlü ve cesur olanın kararlarına uyarak onu baş seçip
itaat ettiler.131 Ancak yönetimin gelişimi bu noktada sınırlı kalmış olsaydı, seçtikleri
güçlü kişinin sahip olduğu gücü kötüye kullanmasını engelleyecek tek şeyin, ya sahip
olduğu virtù’nun dokusundaki cesaret erdemi olması gerekirdi, yada karşısındakilerin
gücü dengeleyici olabilirdi. Cesaretin erdem olarak kendi sahip olduğu gücü

126
-Vickie B. Sullivan, Machiavelli’s Three Romes, Northern Illinois University Pres, Dekalb, 1996,
p.83,… “when such self-abnegating virtue was no longer operative, according to this view, the republic
confronted its ruin.”
127
- J. W. Allen, A History Of Political Thought In The Sixteenth Century, Methuen & Co Ltd. 3.rd.
London, 1957, p. 481,… “it has no obligations to anything outside itself”
128
- A.g.y.... “All its relations and connections are accidental.”
129
- Erwin A.Gaede, Politics and Ethics Machiavelli to Niebuhr, University Press of America, 1983,
p.9, “So long as a government operated within a relatively stable and secure environment, it found the
community and those of the governing body. But once the uncertainty and exigencies of politics enter,
such consistency and guidance are no longer possible.”
130
- A.g.y. “The morality that is incumbent upon a people in its relations with one another is not
necessarily incumbent upon the government in its exercise of authority internally or externally.”
131
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 2, p.197,… “they deferred to him among
who was strong and bravest, and made him chief and obeyed him.”

59
dengelemesi, yada yöneticinin gücüyle diğerlerinin gücü karşılıklı olarak kararlı bir
denge için yeterli olması Machiavelli’ye pek mantıklı görünmemiş olsa gerek ki,
çekirdek haldeki yönetimin gelişim aşamalarını şu sıralamayla sürdürür: “Ardından
neyin zararlı ve kötü olduğundan farklı olarak onurlu ve iyi şeyleri anlamak geldi;
çünkü eğer biri kendine iyilik edene kötülük yaptıysa, bu olay insanlar arasında nefret
ve şefkat duygularına yol açtı; dolayısıyla minnet duygusu gösterenleri onurlu buldular,
diğerlerini nankörlükle suçladılar…”132 Şu halde ahlaksal tablonun gelişimi, çekirdek
halde yöneticide değil ama karşısındaki muhalefette geliştiği varsayımında
bulunabiliriz. Eğer yönetici kendi bozuluşunu mutlak bir erdemle kendi kendine
engellemiş olsaydı, devlet çekirdek halde meşru dayanağını kendi dinamiklerine değil,
statik bir bileşene yüklemiş olurdu; başka deyişle gelişme sürecini dondururdu.

Ayrıca insanların yerleştikleri yerde benzer kötülüklerin kendilerine de


yapılabileceğini düşünmeleri nedeniyle böyle kötülüklerden kaçmak için yasalar
yapmak ve uymayanları da cezalandırmak işini üstlendiklerini belirten Machiavelli bu
gelişim sürecini şöyle sürdürür: “…bunlardan da sonra, adaleti anlamak geldi. Sonuç
olarak, sonradan bir prens seçmek zorunda kaldıklarında, en güçlü olanı değil, en
basiretli ve adil olanı tercih ettiler.”133

Machiavelli’nin açıklamalarında ahlakın kavranmasındaki soyutluk düzeyinin de


gelişim aşaması tablosunun sonuna yerleştiği görülür. Buradaki yaklaşımdan virtù’nun
bir denge faktörü rolü oynamadığı, ancak yeni durumların yaratıcı gücü olarak iş
görebileceğini de düşünebiliriz. Son bölümde bunu üzerinde durmaya çalışacağız.

Şu halde Machiavelli’nin yaklaşımından yönetimlerin başlangıcındaki çekirdek


ilişkilerin ahlakı içermedikleri, ahlakı ortaya çıkardıkları şeklinde bir sonuç çıkarmamız
olanaklı olur.

Bunu destekleyebilecek bazı kanıtlamaları yine The Discourses ve The Prince’in


pasajları içinden çıkarabiliriz. Machiavelli, devlet yönetimindeki kişilerin olaylar

132
-A.g.y. “from this came understanding of things honorable and good, as different from what is
pernicious and evil, because if one injured his benefactor, there resulted hate and compassion among men,
since they blamed the ungrateful and honored those who were grateful.”
133
- A.g.y. “thence came the understanding of justice. As a result, when afterward they had to choose a
prince, they did not prefer the strongest, but him who was most prudent and just.”

60
karşısındaki davranışlarının halk tarafından yorumlanışının nedenleri üzerinde
dururken,devlet içindeki olayları tek tek bireyler tarafından bakıldığında bir genellik
karakteri taşıdığı sonucuna varmaktadır. Halk diyor Machiavelli, “…genel durumları ve
bu durumlarla bağlantılı olayları yargılarken kendini aldatmaktadır. Ancak daha sonra
bu şeylerin bilincine her biri ayrı ayrı vardığı zaman aldatılır olmaktan
uzaklaşırlar…”134 Dolayısıyla devlette gelişen olayların içinde yer alan kişinin
davranışlarıyla özel şahıslar arasında fark ortaya çıkmaktadır “…böylece o özel bir
şahısken onu dinleyenler ve yüksek makamında sessizce otururken görenler ondaki
değişimin, işlerin gerçek bilgisinden geldiğine değil, büyükler tarafından yanlış yola
sevk edilmesinden…”135 kaynaklandığını düşünürler. Şu halde devlet içindeki olayların
sphere’i tek tek şahıslar düzlemiyle ilişkisinde aynı ahlaksal tutarlılığı koruyabilmesi
için devlet adamının farklı bir yüzü olması gerekecektir. Skinner, bunu yeni ahlak
olarak yorumluyor: Machiavelli’nin temel açmazı, “…bir taraftan bir hükümdar, ‘iyi
olmama’ gücüne sahip olmalı’…diğer taraftan kötü bir isim yapmamaya dikkat
etmelidir.”136

Allen’e göre de machiavelli etiği siyasetten ayırmamaktadır. “The


discourses’daki eylemlerde yer alan ‘iyilik’ bir bütün olarak topluluğun bireylerinin
refahını artırma eğilimi olarak anlaşılmalıdır.”137 Bununla birlikte deneyimin,
davranışların toplum içinde olduğu gibi her yerde geçerli olduğu şeklinde bir
genelleştirmeye yol açmasına sık rastlanır. Dolayısıyla devlet içindeki siyasetin
gerektirdiği davranışların da toplumsal yaşamdakilerle aynı ilkelere dayanması beklenir.
Ancak Allen’e göre “siyasal eyleme yada ilişkilere sıkı sıkıya bağlı davranış kuralları
yanlış anlamadır ve o, ilişkileri önemsiz kılar.”138 Şu halde devlet içindeki ilişkilerle
toplumsal alandaki bireylerin ilişkileri iki ayrı alan halinde değerlendirilmelidir. “eğer
Machiavelli’nin demek istediği buysa, şu halde etiği siyasetten ayırdığını söylemek

134
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 12, p.293,… “the people deceive
themselves in judging things in general and the events connected with them, but when later these things
are individully known, they are not so deceived.”
135
- A.g.e. p.294,… “hence those who heard him speak earlier when he was a private citizen, and then see
him come out from a supreme magistracy, belive that has because he has been misled…by the great
(Patricii)…”
136
- Quentin Skinner, Machiavelli, Çev. Cemal Atila ,Altın Kitaplar Yayınevi,İstanbul, 2002, p.65
137
- J. W. Allen, A History Of Political Thought In The Sixteenth Century, Methuen & Co Ltd. 3.rd.
London, 1957, p.471,… “In the Discorsi Machiavelli seems to assert that ‘goodness’ in action is to be
understood as its tendency to promote the welfare of the individuals of a community as a whole.”
138
- A.g.y.... “those rules of conduct to strictly political action or relations is to misapprehend and make
nonsense of them.”

61
doğru olmaz...aynı ilkeyi her ikisine de uygulayarak, siyasal etiği toplumsal etikten
ayırdığını söylemek daha doğru olur.”139

Ancak Machiavelli’nin yönetici için düşündüğü davranışların belirli bir kurallar


dizisi oluşturduğunu söylemek güçtür. Çünkü Machiavelli, yöneticinin zorunlu
kaldığında kötülük yapabilmesi gerektiğini söylemeketedir. Dolayısıyla bir siyasal
etikten bahsedilecekse bu bir zorunluluk etiğine dönüşür. Yöneticinin toplumdaki bir
bireyin ahlakına sahip olmaması için bir neden yoktur. Machiavelli’ye göre o sadece
koşulların gerektirdiği anda ahlaksal kılıfı atabilmelidir. Şu halde belirli koşullarda
ahlak dışına çıkmış olmasından bahsetmenin daha doğru olabileceğini düşünebiliriz.

Machiavelli’ye göre bu konuda en zor durumda olan prens yada karma anayasa
içinde monarşik bileşenin kendisi olur. Çünkü bu ikiyüzlü davranışın asıl açığa
çıkmaması gereken tarafı halka karşı olan yüzüdür. Soylularla arasındaki ilişkideki
ikiyüzlülüğün onlar tarafından yadırganacak bir tarafı görülmemektedir. Nitekim onlar
da devlet mekanizmasının içinde görülürler. Ancak halkın siyasal güç kazanarak Konsül
gücünde Tribünlüğü oluşturdukları Roma’da bile halkın bir yanıyla –ileride
tartışacağımız- yalnızca veto anlamına gelen intercessio hakkının ve Konsül seçiminin
dışına çıkmadığı düşünülecek olursa, monarşik bileşeni en güç duruma sokan şey, halka
karşı hangi yüzünü göstermesi gerektiği sorununun, tam bir yer-zaman ayarı gerektiren
her anın rasyonelleştirilmesi sorununa dönüşüyor olmasıdır. Machiavelli’nin söylemek
istediği, bu durumun ahlaksal bir sorun olmanın ötesinde olduğudur.

En azından Machiavelli’nin Romagna’da olduğu sürede Cesare Borgia


yanındaki siyaset deneyimi bunu göstermiştir. Papalık Hıristiyanlığın getirdiği tevazuyu
halka bahşettiği oranda, kendisine de bu tevazudan pay almak yerine dünyevi siyasetin
içinde kötülüğün öznesi olmayı bahşedebiliyorsa, Tanrısal meşruiyet kazanmış bir
devletin daha yüksek bir dayanak sağlaması olanaklı olmadığına göre devletin varlığını
korumak için ahlak dışına çıkmanın zorunluluğu nereden gelmektedir?

139
- A.g.e. p.472,... “If this be what Machiavelli meant, then it is not true to say that he separated ethics from
politics...It would be more accurate to say that he separated political ethics from the ethics of social life, by
applying the same principle to both.”

62
Machiavelli’nin yaklaşımında bu iki yüzlülük sorununun can alıcı noktası, yer-
zaman değerlendirmesi faktörü olarak görülür. “…sözünü tutması kendisine karşı
çalıştığı, ve söz vermesini sağlayan nedenler ortadan kaldırıldığı zaman, basiretli bir
yönetici elbette sözünü tutamaz-ve tutmaz. Eğer tüm insanlar iyi olsalardı, bu ilke iyi
olmayacaktı, ancak insanlar kötüdür ve size verdikleri sözleri tutmazlar, bu nedenle,
benzer tarzda sizinde onlara verdiğiniz sözü tutmamanız gerekir.”140

Ancak burada yer-zaman faktörüne iki ayrı faktör daha eklenir: birincisi rasyonel
alandan gelir; ikincisi ahlaksal alandan. Rasyonel alanda ele alınması gerekeni
nedensizlik olarak tanımlayabiliriz. Rasyonel alanda ortaya çıkan durum, verilen sözün
koşullarının ortadan kalkmasından çok daha sınırlı olan nedeninin ortadan kalkmasıdır.
Ahlaksal alanda ortaya çıkan durum ise insanların kötü oldukları varsayımıdır.

Machiavelli, karma anayasanın monarşik, aristokratik ve demokratik bileşenleri


arasındaki siyasal çekişmelerin yarattığı durumların bir dizi birbirlerini tetikleyen
olaylar zinciri oluşturduğu düşüncesini benimsemiş görünür. Bu olayların öznesi olarak
insanlar, her anı rasyonelleştirdikleri ölçüde, olayların yönünü belirleme şansını
yakalarlar. Hiç kimse bu olayları yok edemez ve karşısına almamalıdır. Aksi takdirde
yok olmaya mahkum olurlar. Olayların nedenleri ve koşulları ince bir ayrım üzerine
oturur. Şu halde değişime karşı direnç ya koşulları ve nedenleri doğru
değerlendiremeyen yöneticiden, yada ahlaksal alanda kalan yöneticiden gelir. Bu ise
yok olmakla özdeştir.141

Machiavelli’nin düşünce tarzını biraz zorlarsak, yöneticinin yalnızca bu olaylar


zinciri içinde yer almadığı, aynı zamanda onlarla özdeşleştiği düşüncesine varabiliriz.
Bu aşırı bir düşünce gibi görünse de tabloyu anlama kolaylığı getirebilir. Olaylar dizisi
içindeki bir olayın nedeni olmayınca o olay ortaya çıkmayacak, onun yerini bir başka

140
- Machiavelli The Chief Works And the Others- ThePrince, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, Ch.18, p.65,… “by no means can a prudent ruler
keep his word -and he does not- when to keep it Works against himself and when the reasons that made
him promise are annulled. If all men were good, this maxim would not be good, but because they are bad
and do not keep their promises to you, you likewise do not have to keep yours to them.”
141
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 6, p.210

63
olay alacaktır. Benzer şekilde siyasal olaylar zinciri de arasında hiçbir boşluk yada
kopuş olmayan bir diziliştir.142

Şimdi eğer yönetici verdiği sözün nedeninin ortadan kalktığını görüyorsa, en az


bir olayın, olaylar dizisi içinde olmayacağı ve onun yerine başka bir olayın geleceği
sonucuna varır. Eğer bir nedenin ortadan kalkması olaylar üzerindeki kontrolünü
yitirmesi ve Fortuna’nın143 eline düşmesi için yeterli bir eşik değer oluşturuyorsa
koşulların değiştiğini varsayabilir. Yada kimi kez bu durum bir çok nedenin ortadan
kalkması halinde bile olayların akışın değiştirmiyorsa, başka deyişle koşulları
değiştirmiyorsa verdiği sözü yerine getirmesi kendi avantajınadır. Şu halde nedensiz
kalma ile koşulların kalkması arasındaki ayrımı bu açıdan değerlendirmenin daha doğru
olacağını düşünebiliriz.

Machiavelli’nin yöneticinin sözünde durmaması üzerin yaptığı değerlendirmeyle


ilgili olarak The Discourses’de yer alan bazı yargıları üzerinde durmak yararlı olacaktır.
Bu, yöneticinin kararsız olduğu durumlara yada gecikmiş kararların yol açtığı durumla
ilişkin yaklaşımında beliren düşüncelerdir. Machiavelli, Siraküza tiranı Hieronymus’un
ölümünden sonra Romalılarla Kartacalılar arasında ciddi bir savaş olduğu zaman,
Siraküzalılar’ın, Romalılarla mı yoksa Kartacalılarla mı dostluklarını sürdürmeleri
gerektiğini tartışmak zorunda kaldıklarını anlattığı pasajda, “…yavaş ve geç kararların
tereddütlü kararlardan daha az zararlı…”144olmadıklarını, her ikisinin de cumhuriyetin
yada prensliklerin yıkımın kolayca yol açabileceğini dile getirir. Machiavelli’nin şöyle
düşündüğünü varsayabiliriz: karasızlığın sürekliliği, zaman içinde bir çok anlardan
oluşan dilimleri ve bu dilimlere karşılık gelen olay dizilerini içerir. Karasızlık sürdükçe
karar verildiğinde neden olunacak olayların yerini belli limitler dahilinde başka olaylar
alacaktır. Karar vermeme sürdükçe yeni bir durum yaratmış olmayacaksınızdır; ancak
bu boşluğu başkalarının alacakları kararların sonuçları dolduracaktır. Bunların da sizin
lehinize olmasını gerektirecek bir durumu yaratmaları Fortuna’nın değil rastlantının
sonucu olabilir.

142
- A.g.e. Vol.I, B. II, Ch. 29, p.406,407
143
- A.g.y.
144
- A.g.e. Vol.I, B. II, Ch. 15, p.361,… “not less injurious than hasitating decisions are slow and late
ones…”

64
Şu halde Machiavelli’nin düşüncelerinde devletin ahlaksal alanın dışına
taşınmasının temelinde ortak bir mantık olduğu sonucuna varabiliriz. Devlet kendi
meşruiyetini kendi dinamik bileşenlerinden ve kendi iç çatışmalarından alarak
sürekliliğini koruyacaksa, bu yapı, dışarıda kalan ahlaksal alanın sağlayacağı statik
dayanakla sürekliliğini sağlayamaz.

Yukarıda yöneticinin sözünde durmaması haklı çıkaracak ikinci neden ahlaksal


alandan kaynaklanır. Tüm insanların kötü olma teması Machiavelli’de sıkça öne
çıkarılan bir konudur. Machiavelli’nin insanların kötü oluşlarına dair kabulünün
temelinde bencil ve güvenilmez oluşlarının yattığını söylemek daha doğru olur.
Machiavelli’ye göre insanlar aynı değişken ve nankör doğadadır.145 Tacitus’tan
aktardığı birkaç sözcük düşüncelerini daha iyi anlatmaktadır: “Biz yarardan çok zarara
dönmeye eğilimliyizdir; çünkü intikam bir kazanç olarak; minnettarlık ise bir yük olarak
görülür. (History, 4.3)”146

Machiavelli’nin düşüncelerindeki ortak mantığın kötülükle iyilik arasında


paradoksiyal bir ilişki kurmasına yol açtığı düşünülebilir. Öncelikle bu mantık karma
anayasanın bileşenleri içindeki çatışmadakiyle aynıdır. Devlet statik bir yapı olmayıp bu
bileşenlerin birbirlerini olumsuzlama çabasının dinamik ürünüdür. Kötülükle iyilik
arasında da benzer bir yaklaşım sezinlenir. Yöneticinin paradoksu, iyi olmak için kötü
olmak zorunda kalmasıdır. Ancak bu, yukarıdaki mantık gereği statik bir kötülük
olamaz. Çünkü statik olan dönüşmeyenle özdeşleşir. Kötülüğün kendisi iyiliğe
dönüşmez; başka kötülüğü uzaklaştırdığı için iyi görünümündedir. Pozitif iyiyi
sağlamasıyla doğrudan bir bağlantısı yoktur. Yönetici kötüdür, ama çevresindekiler çok
sayıda kötüdür. Dolayısıyla Machiavelli kötülük sorunundan çok, kötülüğün uygulanış
tarzı sorununa odaklanır. Sicilya tiranı Agathocles tipik bir örnek halini alır.
Machiavelli onun kötülüğü uygulayış tarzıyla kazandığı başarının sürekliliği arasında
bağlantı kurar “…bu durumun (Agathocles’in nasıl olup da onca ihanet ve zalimlikten
sonra devletin sürekliliğini koruyabilmiş olması), zalimliğin kötü yada iyi
kullanılmasından kaynaklandığına inanıyorum [kötü için iyi diyebilirsek]. Zalimliğin iyi

145
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 58, p.317
146
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch. 29, p.257

65
kullanılması bir kerede ve güvenliğinin gerektirdiği yerde kullanılmasıdır; ve kalıcı
değildir.”147

Machiavelli’nin devleti ahlaksal alanın dışına taşıması sonucuna, son bölümde


değineceğimiz necessita kavramıyla dile getirdiği bir zorunluluk ağı içinde oluşan olay
sürekliliğinin sonucu olarak da varılabilir. Bunu bir tür yeni ahlak kabul etmek olanaklı
mıdır sorusu tehlikeli bir soru gibi görünür. Sullivan’a göre Machiavelli, “siyasal bir
zorunluluk ahlakı yaratmıştır.”148 Ancak Machiavelli’nin yöneticisinin kendisini
yalnızca zorunluluğun akışına bırakmayacak kadar da virtù sahibi olduğunu
unutmamak gerekir. Sicilya tiranı Agatochles’in diyor Machiavelli, yaptığı hiçbir şey
talihe dayanmamaktadır; en büyük komutanlarınkinden aşağı kalmaz; devletinin ve
iktidarının sürekliliğini korumuştur; “…ancak sayısız kötülük dolu zalim ve insanlık
dışı davranışları, en soylu insanlar arsında onurlu bir yere konmasına izin vermez. Şu
halde başardıklarını fortuna yada virtù’ya atfedemeyiz…”149

Machiavelli’ye göre Agathocles’te eksik olan şey basiret ve ihtişamdır. Üçüncü


bölümde virtù ve devletin dinamik bileşenleri ilişkisinde bu durum üzerinde ayrıntılı
durmaya çalışacağız.

Machiavelli’nin The History of Florence da çizdiği tablo bizi İtalyan şehir


devletlerinin kendi çıkarları açısından bile birleşmeye ve uzlaşmaya bu kadar yakınken,
bu rasyoneliteyi dışlayacak daha güçlü bir etkinin olması gerektiği düşüncesine
itmektedir. Machiavelli’ye göre bunun nedeni insanın bencil doğasında aranmalıdır.
Aslında bu etki belirli bir düşünceyi yada sezgiyi gerektirmeyecek kadar basit ve her an
varlığını yalnızca toplumsal gruplara yada sınıflara borçlu olmayacak kadar insanın
kendinde bulunur.

147
- Machiavelli The Chief Works And the Others- ThePrince, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, Ch.8, p.38,… “I belive this comes from cruelties
badly used or well used. Well used we call those[if of what is bad we can use the word well] that a
conqueror carrise out at a single stroke, as a result of his need to secure himself, and does not persist
in…”
148
- Robert Sullivan, “Machiavelli’s Balance of Power Theory”, Social Science Quarterly 54. p. 261.
Werner 1988,… “thus does Machiavelli create a political morality of necessity.”
149
- Machiavelli The Chief Works And the Others- ThePrince, Vol.I, Ch.8, p.36,… “nevertheless, his
outrageous cruelty and inhumanity together with his countless wicked acts do not permit him to be
honored among noblest men. We cannot, then, attribute to Fortune or to virtue (virtù ) what he
accomplished…”

66
İnsandaki bu bencil oluş daha üstte toplumsal sınıfların çıkarında rasyoneliteyle
buluşurken, devlette tümüyle rasyonel olarak kontrol altında olmalıdır. Machiavelli
Roma Cumhuriyetinin dinamizmini, içinde barındırdığı Patricus-Pleb rekabetinin150
rasyonel devletçe denetim altında tutulmuş olmasına bağlamaktadır. Bu konu karma
anayasayla ilgili yerde ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Bununla birlikte Machiavelli’de
bu dinamik dengenin151, yalnızca toplumsal sınıflar arasındaki çatışmaların
dengelenmesinin sonucu olarak değil, siyasal çatışmaların rasyonel denetimiyle ortaya
çıktığını söylemek gerekir.

Machiavelli’nin yapıtları ve içindeki düşünceleri yayılmaya başladığında o güne


kadar Hıristiyan ahlakına ait her şeye ters geldiği düşünülebilir belki; ancak buna iki
bakımdan itiraz etmenin olanaklı olduğu düşünülebilir: birincisi bizzat Machiavelli’nin
Hıristiyanlığa karşı duruşunda ortaya çıkan şeyin Kilise kaynaklı olduğu görüşüdür.
İkincisi ise devlet ahlaksal alanın dışında kalır; başka deyişle ahlak devlet için bir
dayanak değildir, devlet ahlak için dayanaktır. The Discourses’ da Machiavelli’nin
Hıristiyanlık ile Kiliseyi ayrı ele almayı tercih ettiğine ilişkin bir çok cümle bulabiliriz.
Ancak bu da bazı pasajlarda çelişik durumların olmadığı anlamına gelmez. Çünkü kimi
yerde Hıristiyanlığın İtalya’ya getirdiği zararlardan da bahseder. Ancak öncelikle onun
yaklaşımında Chesterson’un, “…Hırıstiyanlığın tarihsel trajedisi, denendi ve başarılı
olmadı anlamında değil; ama zor bulundu ve denenmedi …”152 cümlelerindeki
yaklaşımı sezinlemek de olanaklıdır. O bunu benzer tarzda devlet için uygular: “…eğer
böyle bir din, Hıristiyan dünyasının prensleri arasında, kurucusunun kurduğu şekliyle
korunmuş olsaydı, Hıristiyan devletler ve cumhuriyetler, şimdi olduklarından daha
153
birlik içinde ve daha mutlu olacaklardı…” dolayısıyla sorun doğrudan
Hıristiyanlıktan kaynaklanıyormuş gibi görünmeyip, bozulmanın esas nedeni Kilisenin
dünyevileşmesi olarak görünür: “…Ayrıca dinimizin başı olan Roma Kilisesi’ne en
yakın kişilerin, en az dindar olanlar olduklarını görmek sayesinde yapılacak olandan

150
- George.H Sabıne, A History Of Political Theory, Harrap Oxford Press, 3.ed.London,1961, p. 344
151
-A.g.e. s.344,… “ Sabine, eleştirisinde Machiavelli’deki bu dengeyi farklı yorumlamaktadır: Ancak,
Machiavelli’nin tasarladığı denge siyasal değil toplumsal ve ekonomik idi: karşıt çıkarların güçlü bir
iktidar tarafından denetlenen dengesi…”
152
- J. Lewis, Socialism and The Individual, London, Lawrence & Wishart Pub. p.14-15,1961
“the historical trajedy of Chritianity may not mean that Christianity has been tryed and has failed, but
that it has been found difficult and not tried at all”
153
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 12, p.228. “…if religion of this sort had
been kept up among the princes of Christendom, in the form in which its giver founded it, Christian states
and republics would be more united, much more happy than they are.”

67
154
daha iyi bir çöküş değerlendirmesi yapılamaz…” bununla birlikte The Discourses’
un II. Kitabında Pagan diniyle Hıristiyanlığı karşılaştırırken Hıristiyanlık hakkındaki
görüşlerinde farklılık görülür. Hıristiyanlıktan bahsederken, “… en yüksek iyi olarak
insani şeyleri küçük görmeyi tevazuyu ve sefilliği yerleştirmiştir…”155der. Bu durum ise
devlet açısından olumsuzluk yaratmaktadır. Ancak ikinci pasajda bunun “Hıristiyanlığın
tembelliğe göre yorumlanmasından kaynaklandığını aslında…eğer onlar dinimizin
iyileşmemize ve ülkemizi savunmamıza izin verdiğini göz önüne alacak olsalar
ülkemizi sevmemizi, onurlandırmamızı ve onu savunabilecek şekilde kendimizi
hazırlamamızı kastettiğini göreceklerdir.”156 demektedir. Dolayısıyla Machiavelli’nin
içinde bulunduğu koşullar göz önüne alınacak olursa, yalnızca Kiliseyi değil örtülü
biçimde Hıristiyanlığın kendisini eleştirdiği düşüncesi de göz ardı edilmemelidir.
Dolayısıyla Hıristiyanlığın devleti bozucu etkisi, halka tevazu ve katlanma düşüncesini
aşılaması olurken, Kilisenin bozucu etkisi, dünyevileşmesinden kaynaklanmaktadır.
Bununla birlikte Machiavelli’nin pagan dinine olan ilgisiyle Hıristiyanlığın tevazu
aşılayıcı yanı birlikte ele alındığında, pagan dinine doğru bir yönelim izlenimi verdiği
düşünülebilir; oysa pagan dinine olan övgüsünün ardında, bu dinin devletin bu dünyanın
bir varoluşu temelinde sürekliliğine sağladığı desteğin yattığını düşünmek gerekir.
Strauss’un dediği gibi, “pagancılık bir çeşit dindarlıktır ve kişi Machiavelli’nin
çalışmalarında pagan dindarlığının izini bulmaz. O, İsa’ya tapınmaktan Apollon’a
tapınmaya geri dönüş yapmamıştır.”157 Ancak Strauss’un yorumunda da, Hıristiyanlıkla
Machiavelli’nin dünyeviliği algılayışı arasında ince bir ortaklık çizgisi korunuyormuş
gibi bir izlenim edinilebilir. Strauss’a göre, “Hıristiyanlığın hakikati, Hıristiyanlığın, söz
konusu en mükemmel hakikat ile sempati ve anlaşma içinde olup olmamasına
bağlıdır.”158 Dolayısıyla, “en yüksek hakikat, dünyevi dayanıklılık (güc) için talebi
yükseltir. Şu halde eğer Hıristiyanlık dünyevi zayıflığa yol açmışsa, bu durum doğru

154
- A.g.e. p.228,… “Nor can a better estimate of its decline be made than by seeing that those peoples
who are nearest to the Roman Church, the head of our religion, have least religion.”
155
- A.g.e, Vol.I, B. II, Chap.2, p.331,… “ıt has, then set up as the greatest good humility, abjectness and
contempt for human things…”
156
- A.g.y. “…if they would consider that it allows us the betterment and the defense of our country, they
would see that it intends that we love and honor her and prepare ourselves to be such that we can defend
her.”
157
-Leo Strauss, Thoughts on Machiavelli, The FreePress,Glencoe, Illinois, 1958, p. 175,… “Paganism
is a kind of piety and one does not find a trace of pagan piety in Machiavelli’s work. He had not reverted
from worship of Christ to worship of Apollo.”
158
- A.g.e. p.178,… “The truth of Christianity then dependes on whether Christianity is in agreement and
sympathy with the most perfect truth mentioned.”

68
olamaz. Dünyevi dayanıklılık ile hakikat arasında bir uyum bulunur…”159 Bu nedenle
de Strauss bozulmanın nedenini, Hıristiyanlığın getirdiği güçsüzleşmeden, yöneticinin
yeteneksizliğine kaydırmaktadır. Strauss, The Discourses’in III. Kitabında yöneticinin
ülkedeki bölünmüşlüğü sürdürmeyi yöntem olarak kullananlara ilişkin Machiavelli’nin
şu sözlerini aktarır: “tüm bu hakikatten ayrılan yöntemler ve yollar, yöneticinin
zayıflığından kaynaklanır; devletlerini güç ve yetenekleri sayesinde elinde tutamadıkları
zaman onlar böyle şemalara dönerler.”160 Machiavelli’ye göre Papalık da aynı
bölünmüşlüğü sürdürme yöntemini korumuştur. Ancak Strauss bu kanıtı öne çekerek,
Hıristiyanlığın toplumun bireylerine getirdiği zayıflığı, Machiavelli’nin “…yalnızca
ikincil bir neden olarak göz önüne aldığı…”161 şeklinde yorumlamaktadır. Toplumsal
dokudaki ve kurumsal yapılanmadaki bozulma belirli bir eşiği geçtikten sonra
Machiavelli’ye göre düzelme için yalnızca “kral gücü”162 gerekir. Ancak burada söz
konusu olan Hıristiyanlığın, bireyleri, antik zamanlardaki bireyin tersine tevazuya ve
güçsüzüğe itmiş olmasıdır ve Machiavelli’nin bunu basitçe siyasal yoldan çözülebilecek
bir konuymuş gibi görmüş olmasını sanmak güçtür. Ancak yine de Machiavelli’nin
dönemindeki Fransa ve İspanya Krallıklarının da birer Hıristiyan devletleri olmalarına
karşın basiretli kralların kendi ülkelerinde asker yetiştirebilmiş olmaları, Machiavelli
açısından umut verici görünür. Şu halde yine sorun Papalığın kaotik yönetiminden
kaynaklandığı şeklinde açıklanabilir. Bu da Strauss’un yöneticinin yeteneksizliğinden
kaynaklanan bozulmayı öne çıkaran kanıtını destekler görünümdedir. Ancak
Machiavelli açısından bu bir dereceye kadar çözümdür; çünkü Hıristiyan bireyle antik
bireyin aynı kişi de hala nasıl sentezlenebileceği açık değildir. Eğer devletin tarihsel
sürekliliği ihtişama ve genişleme eğilimine bağlıysa antik bireyin virtù’suna gereksinim
vardır. Strauss’un ikisi arasında düşündüğü bir armoni olanağı çelişkili bir durummuş
gibi görünür. Dolayısıyla Machiavelli açısından Hıristiyanlığın zayıflatıcı etkisi hala
sorun olmayı sürdürüyor gibi görünür. Bu siyasal önlemlerle çözülmesi güç bir
sorundur. The Discourses’in III. Kitabının sonundaki yorumu anlamlıdır: “Çoğunluk

159
- Leo Strauss, Thoughts on Machiavelli, The FreePress,Glencoe, Illinois, 1958, p. 178,… “That most
perfect truth upholds the demand for the strength of the world. Hence if Christianity has led the world into
weakness, it cannot be true. There is essential harmony between truth and worldly strength…”
160
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. III, Ch. 27, p.492,… “All these methods and
ways diverse from the truth come from the weakness of rulers; when they cannot hold their states through
force and personel ağabeylity, they turn to such schemes.”
161
- Leo Strauss, Thoughts on Machiavelli, The FreePress,Glencoe, Illinois, 1958, p. 177,… “he
apparently regarded only as a secondary reason.”
162
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 18, p.243,…
“Kingly power”

69
için önemli olan yeniliklerde lider olarak hareket etmenin tehlikeleri ve böyle bir şeyi
yönetmenin ve tamamlamanın, tamamlandığında da sürekliliğini korumanın güçlükleri,
çok fazla zaman alan ve tartışması çok yüksek konulardır. Bu yüzden onları daha uygun
bir yer için saklı tutuyorum…”163

Machiavelli iyi olanı inkar etmemektedir; ahlaksal sorun arkadaş çevresindeki


tartışmalarda hümanist bakışın içinde bir dönüm noktasına gelip sıkışmış görünür.
Dolayısıyla The Discourses ve The Prince arasında aslında etik sorun tümüyle açıklık
kazanmaktadır ve kral için önerilerde bahsettiği gibi, kralın özel kimliği ile kamusal
kimliği arasındaki keskin çizgi iki yapıt arasına da çekilir. böylece

“…cumhuriyetlerin üstünlüğüne inanan Machiavelli’nin, siyasal yönetimin


güçlüklerinin yalnızca kral eliyle üstesinden gelinebilecek olduğu zamanlarda
neden prensler için bir kitap yazmış olabildiğine hiçbir zaman
şaşırmayabiliriz.”164

Machiavelli olayların ahlaki iyi ve kötü arasındaki çizgiye sıkıştırıldıklarında


Dante’nin arafında kalmış kişiler kadar çaresiz kalacaklarını siyasal açıdan The
Discourses ve The Prince de anlatıyorsa metaforik olarak da daha rahat bir duygu ile
kendine özgü anlatımıyla Mandragola ve Golden Ass de dile getirmektedir. Ahlakın
taşıdığı sorun ilkelerindeki kesin çizgilerin siyasetin conjuncturel yapısıyla uyuşmazlık
içinde olmasının yanı sıra, meydana gelen siyasal olayların dinamiklerinin de bu
ilkelerle sınırlandırılmaya çalışılmasının getirdiği güçlükler olur. The Discourses ve The
Prince içinde her noktada ahlaksallaştırılmanın taşıdığı sorunları anlatan bu ince çizgi
görülür Machiavelli’nin deyişiyle,“…kendi varlığını sürdürmek zorunda olan bir
hükümdar için gerekli bazı yöntemlerin insanlık ve Hıristiyanlık dışı olması
kaçınılmazdır; bir insan böyle gaddar yöntemlerle kral olmak yada kral kalmak yerine
kendi özel yaşamını seçmeli ve bunlardan kaçınmalıdır; ancak iyi yolu terk eden bir kral
olmayı seçiyor ise, sertliğin ve gaddarlığın karşısında bir seçeneği yoktur.”165

163
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. III, Ch. 35, p.508,… “The dangers of acting as
leader in somthing new that is important to many, amd the difficulty of managing and completing sucg
thing, and of keeping it going when completed, are matters too time consuming and too lofty for
discussion. Hence, saving them more fitting place…”
164
-A.g.e. p.186,187 “…could never wonder why Machivell, beliving in the superiority of republics,
could write a book for princes; at times only the kingly hand can master the difficulties of government.”
165
-A.g.e. p.187 “…..;some of the methods necessary o a ruler who is to maintain himself are unchristian
and inhuman; aman ought to fly from them and choose o live a private life rather than become or remain a

70
Bu cümlelere bakıldığında yetiştiği ve bir anlamda kendi düşüncelerinin içinde
geliştiği hümanist ortamın antik Roma’ya ilişkin çalışmalarının ve aynı ortamı paylaşan
arkadaşları Buondelmonti ve Rucellai’nin düşüncelerinden sıçrama yaptığı görülür.
“Machiavelli’nin klasik ve modern hümanizme yönelttiği eleştiri, basit ama yıkıcı bir
eleştiridir.”166 Hümanizm “…doğal, gerçek insanı…”167 kavradığında ancak biraz daha
yakından bakılınca insanın özgürlüğünü teslim edecek bir siyasal yönetim biçimi ile
buna temel teşkil edecek bir devlet yapısı için yeterli bir düşünsel zemin oluşturabilir.
Asıl sorun ahlaksallaştırılmış bir siyasal yönetim çerçevesinde gerçekten böyle bir
hümanizmin insanın kendisini yapılandırmasına olanak sağlayacak bir özgürlüğü sunup
sunamayacağıdır. Machiavelli’nin yaklaşımı buna ters yönde gelişir.

2.2. GENİŞLEME EĞİLİMİ VE DEVLETİN SÜREKLİLİĞİNİN


KORUNMASI

Machiavelli’ye göre, bir devletin kendi iç kurumları devletin davranışları


üzerinde çeşitli dinamik etkilere sahiptir. Anayasaları değiştikçe bu kurumların da
etkileri birçok yerde değişiklik içermektedir. Bu kurumların devletler arasında ne tür rol
oynadığını anlamak, birçok kavram ve görüşün soruşturulmasını gerektirir. The
Discourses bu konuda bir devletin sahip olduğu demokratik kurumların, gözden
geçirdiklerinde, bunların devletlerarası çatışmaları artırıcı etkide bulunabildikleri gibi,
nasıl azalttıkları konusunda da çeşitli imalarda bulunur. Yine devletin kendi içinde
sağlanan demokratik barış, iç siyasetle devletlerarası siyasetin birlikte nasıl karşılıklı
ilişkide çalıştığının tam bir açıklanmasını sunmayabilir belki ama bu konuda birçok
başarılı varsayım ortaya koyabilir. İç kurumların çeşitli kavranışları vardır ve önemli
belirtiler sunabilirler.

Burada devletin sahip olduğu iç kurumlarıyla devletlerarası çatışmalar arasında


ne türden bir bağlantı olduğu hakkında yaklaşım yapabilmemizi sağlayabilecek şekilde

king by means of such cruelty; but choosing to be a king, to abandon the good way, he has no alternative
to severity or cruelty itself”
166
- Quentin Skinner, Machiavelli, Çev. Cemal Atila ,Altın Kitaplar Yayınevi,İstanbul, 2002, s.60
167
- Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitapevi Yayınları,İstanbul ,1990, s.190

71
Machiavelli’nin siyasal düşünceleri üzerinde durmaya çalışacağız. Machiavelli özellikle
The Discourses’da, devletin iç kurumlarının devletlerarası bir çatışma başlatma
olasılığını nasıl artırabileceğine ilişkin birçok görüş ortaya koyar. Bu kurumların kendi
aralarında oluşturdukları dinamikler, -Machiavelli’nin sıkça değindiği devletin anayasa
yapısının ve yasalarının şekilleniş tarzı içinde- demokratik eğilimlerin yada monarşik
yönelimlerin artmasına bağlı olarak önceden tahmin edilemeyen tarzda hareket
etmelerine neden olan bazı görünüşleri olduğunu göstermektedirler. Örneğin
Machiavelli’ye göre, “…eğer bir devletin anayasası ya da yasaları daha fazla
büyümesini engelliyorsa…”168 kendi komşusu olan devletler açısından onun bir
genişleme ve savaş eğilimi taşıdığı yönünde kaygıları olmayacaktır. Sparta bu konuda
en güçlü örnektir. Kendi iç kurumsal yapısı da genişleme eğilimine yol açmayacak
tarzda görülür. Bunun nedeni Machiavelli’ye göre Lycurgus’un hazırladığı güçlü
yasaların, karma anayasa yapısı içinde halkın yönetme isteğini en aza indirmesini
sağlayacak kurumsal yapıyı oluşturabilmesi olduğu ileri sürülür. “Lycurgus yasalarıyla
Sparta’da daha çok mülk eşitliği ve daha az rütbe eşitliği sağladı; öyle ki orada …
sıradan halkın ihtirasları azaldı, çünkü resmi görevler ancak az sayıda yurttaşa açıktı ve
sıradan halk tümüyle uzak tutuldu; soylular da…kötü davranarak onların resmi
görevlere ulaşma arzularına yol açmadılar…resmi makamları sağlam tutmak
için…halkın güvenliğini sağlamaktan daha iyi bir yolları yoktu.”169

Machiavelli The Discourses’da bu yapılanma tarzının tersini ima eden bir çok
örnekte bu kurumların tek tek yada birleşik olarak belirli gruplar halinde nasıl olup ta
devletlerin artan biçimde genişleme siyasetine yol açtıklarını yazar. Bunun tipik örneği
Roma devletidir. Romalı yasa koyucuların iki şeyden birini yapmaya ihtiyaçları
olduğunu görürüz: ya Venedikliler gibi savaşta halkı kullanmamalı, ya da Spartalılar
gibi yabancılara kapılarını açmamalıydı. Ancak yine de Roma bunların ikisini de yaptı;
yani halka hem güç hem de sayıca artış, kargaşa için de sayısız neden sağladı.170

168
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, Ch.6, p.210,… “And such
fear will be the less likely if her constitution of laws forbids her to grow greater.”
169
- A.g.e. s.208,… “Lycurgus with his laws made in Sparta more equality of property and less equality of
rank so that…the common people were less ambitious because the offices of the city were open to but
few citizens and were kept entirely away from the common people…the nobles by treating the people
badly ever make them wish to hold the offices…had no better means to hold their Office firm than to
keep the people secure from every injury.”
170
- A.g.e. s.209,… “we see that Roma’s lawgivers needed to do one of two things…: either not to make
use of the populace in war, like the Venetians, or not to open the way to foreigners, like the Spartans. Yet
they did both of these. This gave the people power and increase in numbers and countless reasons for
rioting.”

72
Bu devletler blok halinde bir soylular arası rekabete, zayıf icraatlere, orta ve alt
sınıfların sınırlı katılımına sahiplerdir. Machiavelli’ye göre soylular arası rekabet, zayıf
icraatleri olan kurumlarca yada sınırlı katılımın olduğu siyasetle kontrol edilemeyen bir
genişleme isteği yaratır. Dikkat edilecek olunursa bu karakteristikler hem demokratik
hem de monarşik yönetimleri kuşatırlar.

Devletin kendi içindeki kurumsal yapısının emperyal yada genişlemeci tutuma sahip
olması etkisi konusunda iki argümandan bahsedebiliriz. Birincisi, Schumpeter’in liberal
yönde ortaya attığı kanıttır; burada temel olarak demokrasi ve kapitalizmin yatıştırıcı
etkileri bulunduğu fikri ortaya atılır. İkincisi ise, Machiavelli’de yönetimin demokratik
bileşeninin kışkırtıcı yada teşvik edici etkiye sahip olduğu emperyal cumhuriyetlerde
görülen bir kavramsallaştırma şeklinde belirir. Schumpeter’in görüşünde, Machiavelli
açısından karmaşa olasılığı yüksek “…demokratik proses basitçe kaotik…olma
sonucunun ötesine varır. Herkes, diyor Schumpeter, taraf olmak istediği şeyin ne
olduğunu bilmek ister;…bu kararlı irade, herkesin doğrudan ulaşabildiği olaylar
hakkında gözlem ve yorum yapma, doğrudan karşılaşmadıkları hakkındaki bilgileri
sorgulama yeteneğinin yerleşmiş olmasını gerektirir. Sonuç olarak, bu kararlı irade ve
soruşturulmuş olaylardan, tikel konularda mantıklı sonuçlar çıkarmak
zorundadır…”171Demokratik işleyişin kendine özgü propaganda ve yöntemleri halkın
sağduyulu olması yönünde yumuşatıcı katkıda bulunmasıyla bu sorunun aşılabileceği
varsayımı üzerinde durulur. Schumpeter halkın tikel olaylardaki mantıksal yargılarının
demokratik kurumlarca kontrol edileceği düşüncesine sahip görünür. Ancak
Machiavelli’ye göre halkın bulunduğu yer ve zaman önemlidir. Doğrudan karşılaştığı
olaylarda yanlış yargıda bulunmaz; ancak devlet düzeyindeki olaylara baktığında genel
yargılarda yanlışlığa düşer. “Basiretli bir kişinin görevlerin ve payelerin dağılımı
konusunda halkın tikel şeylerdeki yargısından sakınmaya ihtiyaç duymayacağını kabul
edebileceğimize inanırım; çünkü tek başına halktan kişiler kendilerini
kandırmazlar…devlet görevine…tırmanıp her şeyi elinin altında gördüğü zaman

171
- Joseph A. Schumpeter, Capitalism, Socialism And Democracy, Routledge, London, 1992. p.253,…
“Everyone would have to know definitely what he wants to stand for. This definite will would have to be
implemented by the ability to observe and interpret correctly the facts that are directly accessible to
everyone and to sift critically the information about the facts that are not. Finally, from that definite will
and from these ascertained facts a clear and prompt conclusion as to particular issues would have to be
derived according to the rules of logical”

73
sorunların kaynağını, yakın tehlikeleri ve çarelerinin güçlüğünü fark eder.”172
Machiavelli Schumpeter’in tersine halkın kontrol edilebilir olması nedeniyle arzularının
ve doğal olarak genişleme eğiliminin tehlike yaratmayacağı sonucuna varır. Ancak
halkın arzuları karmaşık süreçlerle sönümlendirilirse, Roma’nın koşullarında bir
devletin kısa sürede başkalarının avı olacağını ileri sürer. Sparta’da halkın arzuları
sönümlendirilmekten çok, genişlemeye yönelik istek yaratacak zeminlere fırsat
verilmemiştir.

Bu görüşlerin doğal olarak üretken bir tabanı olduğunu düşünmek yanıltıcı


olmayacaktır. Ancak iki yaklaşımın yinede karşılıklı olarak özel bir konumda olabilecek
türden görüşler olmadıklarını söylemek doğru olur. Machiavelli temel olarak bütün
cumhuriyetlerden çok belli bir tipte cumhuriyetçi düzene gönderme yapmaktadır;
onların hepsinin aynı oldukları düşüncesinde olmayıp, bazılarının devlet içinde dış
ülkelere yönelik genişleme eğilimini artıracak iç kurumsal yapıları barındırdığını
düşünür. Schumpeter’in görüşü daha çok, demokrasi ve monarşi arasında bölünmez bir
süreklilik taşıyan bir düzen şeklinde değerlendirilebilir. Dolayısıyla bu süreklilik
gösteren iki yönlü diziliş boyunca, hareketin iki taraftan hangisine doğru olduğuna bağlı
olarak da devletteki çekişmenin yönü değişir. Schumpeter’e göre demokrasiler,
emperyal siyaseti sınırlayan uygun kurumsal yapılanmalara sahiptirler. Dolayısıyla
demokrasiler daha barışçıl olurlar.173

Schumpeter, demokrasi ve kapitalizmin emperyal eğilimleri sistemden çıkardığı


ve sınırladığı görüşündedir; demokrasilerdeki yurttaşlar, savaşçı içgüdülerin etkilerini
sırtından atan bir rasyonel tutum içinde olurlar. Ayrıca, rasyonelleşmiş yurttaşlar daha
çok ekonomik zenginlik arayışı içinde olacaklardır ve irrasyonel bir savaş aygıtını
desteklemeyeceklerdir. “…Kamu işleri alanında yurttaşların zihin yetenekleri
bakımından diğerlerinden daha çok ulaşabilecekleri bölümler bulunmaktadır…Orada
bile düşük düzeyde olayları ayırt etme gücünü, indirgenmiş ölçüde davranma hazırlığını

172
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 47, p.294,… “I
believe also that we may grant that a prudent man need not avoid the popular judgement in particular
things about the distribution of offices and dignities, because in this alone the people do not deceive
themselves…when he has climb to place and sees things nearer at hand, he realizes where the troubles
come from and the dangers that impend and the difficulty of remedying them.”
173
- Joseph A. Schumpeter, Capitalism, Socialism And Democracy, Routledge, London, 1992. p.266

74
ve indirgenmiş anlamda bir sorumluluk buluruz”174 Yine varolan demokratik yurttaşlar,
üretim, tüketim ve ekonomik rasyonalizm içine çekilecekleri için tekelcilik ve kapalı
Pazar ekonomisinden de uzaklaşacaklardır. Bu anlamda demokrasi ve kapitalizm,
emperyalizmin genişlemeciliğini ortadan kaldırarak barışçıl devlete yol açabilecektir.

Schumpeter’e göre devletin demokratik eğilimle mutlakiyetçilik arasında


bölünmez bir süreklilik boyunca hareket etmesi, emperyalist eğilimini dıştalıyarak
çatışma yatkınlığını değiştirmektedir. Ancak şu soruyu da sormak olanaklıdır: bu
süreklilik boyunca bütün devletler aynı özellik gösterirler mi? Yine bu soru bir başka,
daha merkezi bir soruya yol açmaktadır: yönetim biçminin içinde yer alan diğer
kavramlar, dış ülkelerle çatışma eğilimiyle devletin kendi iç kurumları arasında kurulan
bağlantıya ilişkin başka görüşleri yada açıklamaları ortaya çıkarmaz mı?

Bu görüşler doğrultusunda ortaya çıkan şudur ki, Machiavelli ve Schumpeter


yönetim biçimi ile savaş başlatma eğilim arasındaki ilişki konusunda ayrı görüşlere
sahip bulunmaktadırlar. Ayrıca Schumpeter, güçler ayrımının sağlanmasının ve halkın
yönetimde daha çok söz sahibi olmasının cumhuriyetin dış genişleme eğilimine bir sınır
getirebileceği düşüncesinde görünür. Ancak Machiavelli’nin The Discourses’unu daha
ayrıntılı olarak gözden geçirdiğimizde onda geleneksel görüşle pek uyuşmayan bir yan
görebilmenin yanı sıra, geleneksel olarak ona atfedilen cumhuriyetçilikden de daha
tamamlayıcı bir cumhuriyetçilik görüsüne sahip olma özelliği buluruz. Genel olarak
Machiavelli’nin prensin ideal yöetimini destekler yönde eğilimli olduğu düşüncesine
karşın daha çok cumhuriyetçilikten yana olduğu düşüncesine destek bulabiliriz. Belki de
bu konuda en iyi yaklaşımı The Discourses ve The Prince’in yazılış amacı,
zamanlaması ve boyutunun kendisi yapmaktadır. Machiavelli’ye göre, prensliklerdeki
halkı tebaalaştırma yatkınlığının ve olgarşik sistemdeki kişsel çıkar yatkınlığının
özgürlüğün korunması açısından oluşturacağı zaafiyet, cumhuriyet sistemlerinde yasa
önünde eşit kabul edilen yurttaş olmakla sağlanan ortak iyiden pay alabilmenin
sağlayabileceği özgürlüğün korunması yatkınlığında ortaya çıkabilecek bir zaafiyetten
her zaman daha fazla olur. Aristotels’in siyasal düşüncelerinde önceki bölümde ortaya
koymaya çalıştığımız gibi bu açığı kapayabilecek olan mutlak erdem, ahlaksal tabloyu

174
- A.g.e. s.260,… “In the realm of public affairs there are sectors that are more within the reach of the
citizen’s mind than others… Even there we find a reduced power of discerning facts, a reduced
preparedness to act upon them, a reduced sense of responsibility.”

75
devletin dışına taşıyan Machiavelli’nin yöneticiye yükleyebileceği bir şey olarak
görülmediği için, prensliğin cumhuriyet yönetimi karşısındaki olumsuz yönü gibi
görünür.

Machiavelli, cumhuriyetlerin genişlemeci eğilimlerini tartıştığı zaman


oligarkların etkisi üzerinde durur. Bu bireyler kendi kişisel ve ailelerinin çıkarlarını
ortak iyinin üzerine taşıma arayışı içinde olurlar. Başka deyişle cumhuriyetlerin
genişlemeci eğilimleri yalnızca kendiliğinden cumhuriyetin kurumlarından gelmez. Güç
çekişmesi içindeki oligarkların büyük çoğunluğunun içinde bulundukları ortaklığın
genişlemeci bir siyaset eğilimini artırma yatkınlığından da ortaya çıkar. Dolayısıyla
oligarşik genişleme eğilimi, hem soylu azınlığın güç dürtülerini hem de dolaylı olarak
halkın genişlemeci eğilim sayesinde kazanacağı başarı arzularının tatminine olanak
sağlamış olur.

Bu konuda, Mccormick’in görüşünün, halkın katılımının genişleme eğilimini


artırdığı yaklaşımının tersine, soylu azınlıktan kaynaklanan bir oligarşik genişleme
eğiliminin, halkın siyasal katılımı sayesinde kontrol altına alındığı175 ve Machiavelli’nin
cumhuriyetler üzerine ilişkin yaklaşımının bunun üzerine kurulduğu varsayımına
dayandığı görülür.

Mccormick, Machiavelli’nin halkın katılımını teşvik edici bir siyasal yaklaşım


içinde olduğunu ve bu “…katılımın yalnızca etkin değil, ancak karşıtlık…”176da
içerdiğini, Machiavelli’nin halkı özgürlüğün koruyucusu olarak gördüğü için, yüksek
yurttaşların cumhuriyetin kurumlarını sınıf çatışmasına “…kurumsal kolaylık
sağlayacak…177şekilde düzenlediklerine inandığını anlattığı halde, neden Machiavelli
için asıl önemli olanın, patricus-pleb çatışmasını etkin tutacak kurumsal yapı ve bu
yapının genişleme eğiliminin zeminini oluşturduğu varsayımı üzerinde durmuyor,
anlamak güçtür. Mccormick’in genişleme eğiliminin soylu azınlığın oligarşik
özelliğinden kaynaklandığı ve halkın katılımının bu durumu kontrol altına aldığı
görüşünün tek yanlı olduğunu düşünebiliriz.

175
- John P. McCormick, “Machiavellian Democracy: Controlling Elites with Ferocious Populism”,
American Political Science Review, Vol. 95, Issue 02, Jun 2001, p.309,310
176
- A.g.e. s.303,… “that is not only active but antagonistic…”
177
- A.g.e. s.310,… “a kind of institutional facilitation…”

76
Bu konuda şu şekilde mantık yürütmek de olanaklıdır: Machiavelli’nin üzerinde
durduğu Roma Cumhuriyeti devlet yapısı içindeki kurumsal tablonun temeli, sonraki
kısımda ayrıntılı olarak irdeleyeceğimiz monarşik, aristokratik ve demokratik
bileşenden oluşan karma anayasanın iç çekişmesinin dinamiklerine dayanmaktadır.
Ancak Fritz’in de178 belirttiği gibi Roma’nın krallıktan cumhuriyete geçişte başlangıçta
taşıdığı kurumsal tabloyla, birkaç yüzyılı aşkın sürede halkın katılımının Konsül
düzeyine vardığı tablo arasında farklılık görülmektedir. Halkın siyasal katılım düzeyi en
üst düzeye vardığında cumhuriyetin genişleyebileceği sınırların da en üst düzeyine
varmış olduğunu kabul edebilirsek, başlangıçta halkın katılımı azken genişleme
eğiliminin soylu azınlığın olgarşik eğilimlerinden kaynaklandığını, halkın katılımının en
yüksek olduğunda da bu katılımın genişlemeyi sınırlayabildiği varsayımında
bulunabiliriz ki, bu Mccormick’in görüşünü doğrular yönde bir kanıt oluşturur. Ancak
birincisi, bu durum, genişlemenin yavaşlaması yada durmasının halkın katılımının
yükselmesinden kaynaklandığının kesin kanıtı olmayacaktır; çünkü bir devletin
genişleyebilmesini sınırlayacak hem iç hem de dış başka faktörler olabilir. İkincisi
halkın katılımının genişleme eğilimini artırdığı görüşümüzü sürdürerek de anı yere
varabiliriz. Başlangıçtan itibaren halkın katılımı arttıkça genişleme süreci hızlanmış ve
halkın katılımının en yüksek olduğu noktada da, halkın katılımının nicelik ve nitelik
açısından daha fazla olamadığı için devletin artık genişleyemediğini de ileri sürebiliriz.
Ayrıca bu görüşün, cumhuriyetin sınırlarının en geniş olduğu noktada imparatorluğa
geçişin mantığını kavramayı kolaylaştıracağını düşünebilirz. Çünkü eğer halkın siyasal
katılımı cumhuriyet açısından tümüyle olumlu geliştiyse ve bu anlamda da soyluların
kontrolü kurumsal olarak daha eksiksiz hale geldiyse, bu yaklaşım imparatorluğa
geçişin nedenleri için ileri sürülebilecek her varsayımı zorlaştırmaz mı?

Bununla birlikte Roma Cumhuriyeti içinde yalnızca genişleme eğilimi oligarşik


çıkardan kaynaklanıyorsa, en azından halkın neyin karşılığında büyük bir orduya
kaynak olduğu güç bir soru gibi görünür. Ayrıca kolonileşme sürecinde pleb’lerin
giderek siyasal güç kazanması, genişlemenin amacı doğrultusunda zenginlikten pay
sağlamayacak olsaydı, pleb’lerin siyasal mücadelelerini yalnızca baskıyı azaltmak için
yapmış olmaları gibi bir sonuca götürürdü ki, bu kez de patricii sınıfının hem pleb’ler
üzerinde hem baskı oluşturup hem de yoğun asker gereksinimini karşılıksız gidermesi

178
- Kurt Von Fritz, The Theory Of the Mixed Constitution in Antiquity - A Critical Analysis Of
Polybius' Political Ideas, New York Columbia University Press, 1958, p.203,205

77
çelişkili bir durum yaratması anlamına gelirdi. Gaede’nin görüşü de bunu destekler
niteliktedir. Gaede’ye göre Machiavelli devletin sürekliliğini koruyabilmesi için
genişlemesinin zorunlu olduğu düşüncesindedir. “Çünkü (halkın) eşitlik beklentisi
karşılanamaz, bu nedenle de- genişleme- sıkıntılı yurttaşlar ve gruplar için bir
zorunluluk ve kaçış kapısı olur.”179

Mccormick, Pocock’a yaptığı eleştiri içinde, halkın siyasal katılımının,


genişleme eğiliminden çok soylu azınlığın kontrolü açısından önemi üzerinde dururken,
Pocock’un bu konuyu önemsizleştirdiğini ileri sürmektedir. Pocock diyor Mccormick,
örneğin, “Machiavelli’nin ele geçirilen bölgelerdeki eski soyluların ortadan kaldırılması
tavsiyesinin kapsamını değerinden az göstermektedir.”180 Yine benzer şekilde,
Mccormick Pocock’tan için, “Machiavelli’nin bu durumlarda prenslerin soylular
karşısındaki halkı koruması tavsiyesinin dallandırılabilmesi yoluyla
düşünmediğini…”181söylemektedir. Mccormick ayrıca Pocock’un The Discourses’u bir
tür democratic theory182 olarak gördüğü halde halkın önemini kavrayışının, daha çok
Machiavelli’nin düşüncesinde yer alan “…yurttaş askerin can alıcı rolüyle– yurtaş
olmaktan daha çok asker rolüyle - sınırlandığı…”183 görüşündedir. Mccormick’in bu
düşüncesi, Pocock’un “…halkın eğiliminin siyaset yapmak değil savaş
yapmak…”184şeklinde vurguladığına işaret etmektedir.

Mccormick’in, Machiavelli’deki, soyluların halkın siyasal katılımıyla kontrolü


sorunu üzerindeki duruşu, Pocock’a atfettiği durumun ters simetrisi olarak görülebilir.
Pocock’a dolaylı olarak Machiavelli’yi soyluları önemser tarzda gösterdiği eleştirisi
getirirken, kendisinin de, ters simetri içinde Machiavelli’de halkın önemini öne çıkaran
bir yaklaşım sergilediğini düşünebiliriz. Ancak Mccormick, halkın önemi üzerinde

179
- Erwin A.Gaede, Politics and Ethics Machiavelli to Niebuhr, University Press of America, 1983,
p.12,… “because the expectations of equality could not be met, thus necessitating and escape valve for
disgruntled citizens and groups.”
180
- John P. McCormick, “Machiavelli Against Republicanism- On the Cambridge School’s
Guicciardinian Moments”, Political Theory, Vol. 31 No. 5, October 2003, p.623,… “Pocock
underestimates the extent to which Machiavelli would recommend eliminating the old nobility in a
conquered territory.”
181
- A.g.y. … “he does not think through what might be the ramifications of Machiavelli’s advice to
princes to protect the people against the nobility in these circumstances....”
182
- J.G.A. Pocock, The Machiavellian Moment, Princeton University Press, Princeton, 1975, p.164
183
- John P. McCormick, “Machiavelli Against Republicanism- On the Cambridge School’s
Guicciardinian Moments”, Political Theory, Vol. 31 No. 5, October 2003, p.623,… “to be confined
crucial role of citizen soldier in Machiavelli’s thought- a role that is much soldier than citizen…”
184
- A.g.y. … “he almost emphasizes popular inclusion in war-making not policy-making.”

78
dururken, şu sonuca varmaktadır: “soylu azınlığın bozulmadan kalması için yada
Machiavelli’nin deyişiyle, eğer düzenin kaçınlmaz bozuluşunun önüne geçilmesi
gerekiyorsa, halk onlarla daha etkin tarzda uğraşmalı, öyle ki, güç ve kaynaklar için
onlarla kendi varlığıyla rekabet içine girmeli.”185 Şu halde gücü siyasal katılımın
kurumsallaşması yoluyla belli ölçüde kazanabileceğini varsayabiliriz belki ama,
kaynakların işaret ettiği şey, genişlemenin de işaret ettiği zenginlik değil midir?
Dolayısıyla kaynak talebi soyluları kontrol için gerekiyorsa, bu nedenle bile halkın
genişleme eğilimi göstermesi anlaşılır bir şey olur. Ancak bunun paradoksiyal bir durum
yaratması da olasıdır; çünkü soyluları kontrol için gereken kaynak talebinin teşvik
edeceği genişleme, soyluların da ortak zenginleşme taleplerini karşılayacağı için,
onların da güçlenmesi anlamına gelir. Ancak halkın soylulardan bağımsız kaynak
geliştirebilmesi gerekir ki, bu da sonraki kısımda irdeleyeceğimiz Atina’da halkın deniz
aşırı ticaretten zenginleşmesi tarzıyla olmuştur. Roma’da ise Fritz’in de belirttiği üzere
bu durum etkinlik kazanmamıştır.

Eğer genişleme eğilimi soyluların kendi özelliği olarak atfedilebilecek bir şey
olsaydı, Sparta’nın durumu da farklı olurdu. Oysa Machiavelli’ye göre Sparta, “… bir
kral ve sınırlı bir Senato tarafından yönetilmiş…”186ve Roma’dan daha uzun bir süre
genişlemeden yaşamıştır.

Bu konuda bir başka kanıt yine Machiavelli’nin soylularla halk arasındaki


farklılığın insanın kişisel özelliklerinden kaynaklanmadığı yaklaşımında bulunabilir.
Bencil doğa hepsine özgüdür; “…kötülükler açısından onların tek tek prenslerden
farkları…”187yoktur. Bununla birlikte Machiavelli şunu da ekliyor, “yazarların yığınları
suçlamasındaki yanlışa ilişkin olarak derim ki, insanların hepsi tek tek bununla
suçlanabilirler ve en çok da prensler suçlanacaktır; çünkü yasalarla düzene girmemiş
kişi, yönetilmeyen yığınlarınkiyle aynı hataları yapacaktır.”188

185
- A.g.e. s.626,… “ for elites to remain uncorrupt, or , in Machiavellian terms, if they are to be
prevented from inevitably corrupting a regime, the people must engage them in a more active way, that is
by substantively vying for power and resources with them.”
186
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 6, p.208,… “was
ruled by a king and limited Senate.”
187
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch. 58, p.315,… “that in those sins they do not differ from individual princes…”
188
- A.g.e. s.314,… “ı say, then, about that fault of which writers accuse the multitude, that all men
individully can be accused of it, and chiefly princes; for he who is not regulated by teh laws will commit
same errors, as the ungoverned multitude.”

79
Mccormick’in Skinner için eleştirisinde ise, Skinner’ın Machiavelli tarafından
halka atfedilen rolü daha iyi kavradığına, “…bu rolün kendini içerideki ortaya koyuş
tarzına daha fazla dikkat ettiğine…”189işaret edilmekte ve Machiavelli’nin cumhuriyetçi
gelenekten ayrılışını yeterince vurgulamadığı yer almaktadır. Bu eleştiri Skinner’ın halk
ve soyluların eşit derecede tehlike oluşturduğu düşüncesi üzerine odaklanmaktadır.
Mccormick’e göre, eğer Machiavelli, siyasal sosyolojisini Skinner’ın ima ettiği bu
tarzda düzenlemiş olsaydı, “… yani, halk özünde soylularla eşit ihtiraslara sahip
olsaydı, sonuç, skinner’ın haklı olarak geleneksel ve çağdaş cumhuriyetçiliğin iğrenilen
uzlaşmaz türden ve bozulmaya yol açan hizip çatışmaları olurdu.”190

Mccormick’in bu kanıtını güçlü bir kanıt olarak görmek gerekir. Ancak halkın
soyluarla eş düzeyde ihtirasları olmaması genişleme ve zenginleşme yönünde yalnızca
eş oranda eğilimi olmadığını göstermez mi? Bunun dışında Mccormick’in de belirttiği
şekilde Machiavelli halkın dürüst olmadığını yada kötü amaçlı ihtirasları olduğunu
söylememektedir; ancak zenginleşme isteğinin kötü bir ihtiras olduğunu da
söylememektedir. Eğer şehirlerin başlangıç koşullarına bakılacak olursa, Machiavelli
Roma’nın koşullarının genişleme dışında bir seçenek bırakmadığını anlamanın önemi
üzerinde durmaktadır.

Machiavelli’nin siyaset felsefesine ayrıntılı olarak girmeden önce onun ne


dediğine bakmak yararlı olacaktır. Aslında Machiavelli’nin, devletlerarası olaylarda
devletin kendi iç kurumlarının etkili olmasını serbest bırakan devletlerarası tutarlı bir
siyasal teoriye sahip olduğu söylenemeyeceği gibi rasyonel ve tutarlı bir siyasal teori
kurma sorunu da taşımamaktadır. Dolayısıyla bu da, günümüz siyasal düşünürlerinin
sistematik yaklaşımlarını kullanmadığı anlamına gelmektedir. Benzer şekilde Allen de
“…Machiavelli’nin sistematik bir siyasal düşünür…”191 olarak düşüncelerini tutarlı bir
siyaset teorisi içine taşımadığı görüşünü taşımaktadır. Aynı eserde Onun ki, “…siyasi
teoriden çok kendi dönemindeki İtalyan yazarlarının büyük bir kısmını meydana
getirdikleri diplomatik literatür türüne aittir. Diplomasi oyunu, hiç bir zaman
189
- John P. McCormick, “Machiavelli Against Republicanism- On the Cambridge School’s
Guicciardinian Moments”, Political Theory, Vol. 31 No. 5, October 2003, p.626,… “Skinner devotes
more attention to the domestic manifestations of this role.”
190
- A.g.e. s.627,… “that is, that the people are in esence as equally ambitious as the nobles, then the
result would be the kind of intransigent and corruption-inducing factional conflict that Skinner rightly
notes traditional and contemporary republicanism to have abhorred.”
191
- - J. W. Allen, A History Of Political Thought In The Sixteenth Century, Methuen & Co Ltd. 3.rd.
London, 1957, p.452,…” Machiavelli was not a systematic thinker…”

80
Machiavelli'nin zamanında varolan İtalyan devletleri arasında olduğundan daha sert
oynanmamıştı.”192demektedir. Şu halde, The Discourses’in gerek ithaf kısmındaki
gerekse de önsözdeki, “…yoksul yeteneklerim, mevcut işler hakkındaki önemsiz
deneyimlerim ve antik olan hakkındaki sınırlı bilgilerim bu girişimi kusurlu ve
kullanımdan uzak kılacak olursa en azından bu niyetimi tamamlayabilecek, daha
gayretli, daha basiretli ve yargıları daha güçlü birine yol gösterecektir…”193 şeklindeki
cümlelerinin iki şekilde yorumlanması da olanaklı olur: birincisi Machiavelli’nin siyasal
düşüncelerinin siyasal bir teori oluşturmayı amaçlamak olmasa da, daha sistematik
görüşlere zemin hazırlama yolunu açabilecek türden oldukları; ikincisi ise onun
deneyimlerinden yola çıkıp sistemli teori üretecek olanlardan çok, gelecek yöneticilere
seslenmesi anlamını taşıyor olmalarıdır.

Bununla birlikte Machiavelli’nin siyasal düşüncelerini, XII. Louis ve Cesare


Borgia’nın yanında geçirdiği elçilik deneyimleriyle basitçe sınırlanabilecek türden
siyasal veri yığını olarak görmek tümüyle yanıltıcı olur. Çünkü öyle olsaydı düşünceleri
iki temel şeyden yoksun olurdu: birincisi, tarihi sıkça kullanış tarzından, ikincisi, her
anın rasyonelleştirilmesine dayalı mantıksal çıkarımlardan. Ancak onun çıkarımlarında
son derece koşula bağlı kalan ve empirik alandan uzaklaşma ölçeği küçük olan sınırlı
tümdengelimi kullanış tarzıyla sıkça karşılaşırız.

Machiavelli’nin düşüncelerinin arka planındaki üç temel nokta üzerinde durmak


yaralı olur. Birincisi, siyasal olarak soylu azınlıklar güçlerini koruma ve genişletme
konusunda doyma noktasına hiçbir zaman ulaşmazlar. İkincisi, devletin siyasal
kurumlarının sağladığı dinamikler, güçlü siyasal öznelerin ihtiraslarını nadiren yada
şans eseri sınırlarlar. Üçüncüsü, yalnızca basiretli siyasal uygulama yoluyla bir halk
hem bilgece yönetebilir, hem de özgürlüğü koruyabilir.

Temelde Machiavelli, soylu azınlıkta devletin kurumlarının düzeltemeyeceği


hatalar bulur. Siyaset, özellikle de Roma’daki gibi içinde çekişmelerin yer aldığı siyaset,

192
- George.H. Sabıne, A History Of Political Theory, Harrap Oxford Press, 3.ed.London,1961, p.
338,339…”Machiavelli’s political writings belong less to political theory than to the class of diplomatic
literature, of which a great volume was produced by Italian writers of his age.”
193
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Preface: “The value of
History”, p.190,…”if my poor talents, my slight experience of present affairs, and my feeble knowledge
of ancient ones maket his my attempt defective and not of much use, they will at least show the way to
someone who, with more vigor, more prudence…”

81
bir devleti adaletli biçimde yönetebilmenin araçlarını sağlar. Machiavelli soylu
azınlıklara karşı özellikle de zengin azınlıklara karşı güçlü şüphelere sahiptir. Bunun
nedeni Medici tarafından önemsenmemenin getirdiği bir duygu yada katılmadığı bir
darbe girişimi yüzünden hapse atılmış olması olabilir belki; ama aynı zamanda
Machiavelli, soylu azınlığı güvenilmez, aptalca ihtiraslara sahip ve yığınların özgürlüğü
için bir tehdit olarak da görür. Ona göre “...zenginler halkı sertlikle kontrol etmek ve
baskılamak isterler …”194 Soyluların dizginlenmemiş ihtirasları onları, dışarıda
genişlemeye içeride de baskı oluşturmaya zorlar. Oysa bu durum Machiavelli’nin
düşüncelerindeki Roma Cumhuriyeti ile karşıtlık içinde kalır; çünkü orada devletin iç
işlerinde yurttaşlar soylu azınlığı bir sınır içinde tutar “…zenginlerin zapt edilemez ve
ihtiraslı davranışı, mülksüzlerin göğsünde, ya zenginleri yağmalayarak intikam almak
için, ya da kendilerini zenginlerin üstüne koyabilmek ve kötü yönetildiklerini gördükleri
resmi makamlara kendilerini getirebilmek için mülk sahibi olma arzusunu ateşler.”195Bu
genişleme eğilimi devletin başka devletlere karşı tecavüzkâr davranışlarda bulunma
olasılığını artırır. Ancak yine de her genişleme eğilimi, diğer devletlerarası sistemin
üyeleriyle çatışmayla sonuçlanmayacaktır.

Mccormick’in Machiavelli’ye atfettiği soylu azınlığı kavrayış şekli, onlar


arasındaki rekabetin genişlemesiyle emperyalistik tutumu artırır. Rekabet miktarının
artması, soylu azınlığın miktarını artırmaz. Oysa seçmen boyutundaki değişme soylu
azınlığın kendi arasındaki rekabeti doğrudan etkiler. Özellikle de lideri seçebilen halk
sayısındaki büyüme soylu azınlığın rekabetini artırır. Bu çevre içinde ilerlemek için,
soylu azınlık büyük girişmlerde bulunmak zorunda kalır, bir prensin “… çeşitli büyük
girişimleri başararak ve nadiren kendi yeteneğini kanıtlayarak fazla bir itibar
kazanamadığı…”196 yerde itibar üretmeye gereksinim duyar. Dolayısıyla liderlik ve
resmi devlet görevleri için rekabet kızışırken, bu, soylu azınlığı büyük girişimler
yoluyla itibar kazanmaya iter. Bu yaklaşımda Schumpeter’inkinden farklıdır; o
genişleme eğiliminin savaş aygıtından yada savaşçı içgüdülerden geldiğini

194
- Machiavelli The Chief Works And the Others- ThePrince, Vol.I, Ch.9, p.39,… “the rich desire to
boss and oppress the people.”
195
- Machiavelli The Chief Works And the Others-The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 5, p.206,… “there
is stil this besides, that their unrestrained and ambitious conduct kindles, in the breast of those who do not
possess, the wish to possess, either in order to revenge on the rich by plundering them or in order to be
able themselves to enter upon those riches and offices that they see badly used by others.”
196
- Machiavelli The Chief Works And the Others- ThePrince, Vol.I, Ch.21, p.81,… “so highly
esteemed as do great under-takings and unusual actions…”

82
düşünmektedir. Machiavelli için, emperyalizm yada genişleme eğilimi soylu azınlığın
güç kazanma yada virtù arzusundan türemektedir

Machiavelli soylu azınlığa itibar etmezken, yine de yaygın şekilde virtù sahibi
güçlü bir yürütme mekanizmasına gereksinim olduğunu tartışır. Machiavelli’nin ideal
cumhuriyeti kriz besler, doğurur ve kucaklar. Zaman zaman bu acil durumlarda
cumhuriyet karma anayasaya ilişkin yerde üzerinde ayrıntılı olarak duracağımız
dictator’lük mekanizmasını kullanmıştır. Bu durum tasarlanmış dictator’lük
mekanizmasının ara sıra tiranlığa dönüşmesini engellemek açısından devletin onu
kullanan kişinin ihtiraslarını kontrol altında tutmasını gerekli kılar.

Gücün kullanımını sınırlayan siyasal kurumlar, soylu azınlığın ihtiraslarını


kontrol için olanaklı birinin yada dictator’lerin yerine geçebilirler. Bununla birlikte
Machiavelli’nin bu tür kurumlara inancı azdır; çünkü güçlü soylu azınlık kolayca onları
boşa çıkarabilir yada işler olmaktan uzak tutabilir.

Savonarola 1494 de Medicilerin iktidardan düşüşünden sonra Floransa’da


cumhuriyetçi reformlarla yeniden düzenlemeler yapmıştı. Floransa Cumhuriyetinin
yeniden şekillendirilişinden kısa bir süre sonra 1497 de bazı Medici yanlısı soylular
Cumhuriyeti yıkmak ve yeniden Medici’yi iktidara getirmek için planlar yapıp kumpas
kurdular. Onların suçlu bulunup ölüme mahkûm edildilmelerinin ardından soylu
azınlıktan bu beş kişi Signoria’ya ikna başvurusunda bulundular. Başvuruları
sonucunda sahip oldukları haklar çerçevesinde mahkûmiyetleri düştü; ancak yeni
Cumhuriyette konumunu koruma arayışı içinde olan Savonarola kendi geçirttiği
“…halka başvurmaya izin veren bir yasayı…”197 kullanmalarına izin vermedi. Bu
durum, “…onun hırsını ve partizan ruhunu açığa çıkardığı için…”198 Machiavelli’nin
soylu azınlık karşısındaki karamsarlığını artırdığı düşünülebilir. Ayrıca Cumhuriyetin
kendi yasalarını izlemekteki yetersizliği, Machiavelli’nin kurumların etkisi üzerindeki
görüşlerini doğrular görünür: onlar tamamen etkisiz olurken, bu kurumlar yönetici
soyluları desteklediklerinde ve halk tarafından arka çıkıldıklarında başarılı olurlar.
Machiavelli’ye göre devlet soylu azınlıktan sakınmak için anayasal düzenlemelere

197
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 45. p.288,… “a
law passed permitting appeal to the people…”
198
- A.g.e. s.289,… “this conduct, by revealing his ambitious and partisan spirit…”

83
güvenemez; ancak ona yeniden yasa kazandıracak yada yeniden düzenlemeler yapacak
ve yeni güç verecek olan kurucunun yada kurtarıcının erdemlerine güvenir.
Machiavelli’nin düşüncesi iki yönden gelişir: iyi bir devletin anayasası asla ihlal
edilmemelidir; fakat buna karşılık iyi bir devlet yasayı koruyacak güce sahip olmalıdır.
Yine aynı düşünce çerçevesi içinde kalarak şunu da söyleyebiliriz: soylu azınlık itibarını
yükseltme arayışındadır ve siyasal kurumlar oligarkların ihtiraslarını tümüyle
engelleyemezler. Şu halde sorulacak soru şudur: özgürlük nasıl korunur ve devlet
akıllıca nasıl yönetilir? Machiavelli’nin yanıtı ise bunların siyasetle sağlanacağı
şeklindedir.

Machiavelli’nin siyasal görüşleri yönetimin ve dolayısıyla kamusal siyasetin


kontrolü için soylu azınlığın rekabetinden daha fazlasını içerir. Siyasetin kendisi de
rekabeti ve çekişmeyi gerektirir; çeşitli gruplar arasında zaman zaman şiddetlenecek
tarzda mücadeleler ortaya çıkar. The Prince de Machiavelli’nin Prense yüklediği zaman
zaman ahlaksal alanının tamamen dışına çıkan ve sert çatışmaların içine girildiği
yönetim kontrol tarzına ait çok çeşitli siyaset manevralarını buna örnek göstermek
olanaklı olur.

Machiavelli’nin siyasal görüşleri ülke genelinde halkın katılımının değerini


artırma yönünde olduğu görülür. Bununla birlikte bu etkin katılımın basitçe kendinde
bir değer taşımasından çok soylu azınlığın siyasal gücünü dengeleyecek, çoğu kez
onunla çatışma içinde kalacak tarzda bir muhalefet olması açısından dolayı değerli
olduğu görülür. Bu sonuca ulaşması, yalnızca Titus Livius’un The History of Rome’da
yer verdiği partici-pleb çatışmasının örneklerinin doğrudan kanıt gösterilmesinden
kaynaklanmaz. Açıkça dile getirmese de, bunun genelde kendi siyasal deneyimlerini
yorumlayış tarzının arkasında duran düşünme tarzından kaynaklandığını düşünebiliriz
Devlet siyasal düşüncelerindeki tasarımın bütünüdür ve sürekli kendi meşruiyetini
yeniden kazanmak zorundadır. Bu ise statik değişmez meşruiyet sağlayıcı bir yapılanma
olmaktan çok dinamikleriyle kendini işleten bir mekanizma olması temeline dayanır.
Bütünün parçaları bu işlerlik içinde rol almak zorundadırlar; aksi halde bir tarafıyla
çürük bir yapı ortaya çıkar. Ve siyasal rolün dışında kalan parçanın devletin
meşruiyetini kabul etmesi için tek seçenek olarak onlara bu meşruiyeti kabul ettirecek
statik bir bileşen sunmaktır kalır; bu destek çoğunlukla dinden gelir. Bu parça hep halk

84
olmuştur ve eğer siyasal tablonun içine çekilirse devletin bütünleyici parçası olarak
soylu azınlığın ihtiraslarını dengeleme olanağı sağlar.

Şu halde iki soruyla karşılaşırız: birincisi siyaset özgürlüğün korunması için ne


şekilde çalışmalıdır? Ve ikincisi yine aynı siyaset mekanizmasıyla soylu azınlığın
kontrol edilemeyen ihtirasları karşısında devlet içinde yer alan kurumların zayıflığını ve
eksikliklerini nasıl companse edecektir?

Machiavelli The Discourses’da özellikle Roma siyasal yaşamındaki örnekler


üzerinde yaptığı açıklamalarda, soylular ve halk arasındaki çatışmaların çift konsül
sistemiyle dengelenmesi sonucunda güçlü bir dinamik oluştuğunu gösterir. Dolayısıyla
bu çekişmelerin yarattığı kontrol ve dengeleme sistemi cumhuriyetin kurumlarına
destek olmaktadır.

Halkın, soylu azınlığın ilk girişimlerinde yıkılıp gitmemesi için kurumsal olarak
güçlü olması gerekir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz kurumların soylu azınlık tarafından
zamanla elde edilmesi ve kendi çıkar ve siyasal amaçları doğrultusunda kullanılmaları
sorunu her zaman varlığını koruyan bir sorun olur. Ayrıca halkın yoksulluğu da
toplumsal kaynaklı sorun olduğu sürece, halkın siyasete katılımını sağlayacak
kurumsallaşma öyle olmalıdır ki, soyluların zenginliği onları satın almakta güçlük
çeksin ve yine bu veya başka yollardan soyluların bu kurumu ele geçirebilme olasılığı
en az düzeyde kalsın.

Machiavelli’nin siyasal düşüncelerine geniş açıdan bakıldığında bu mekanizmayı


sağlayan bazı devlet içi koşullar ve kurumların genişleme siyasetine yol açtığını
düşünebiliriz. Özellikle küçük soylu azınlığın hiçbir kurumsal kontrol mekanizmasıyla
geride tutulmadığı devletler ve yine halkın büyük bir kesimine karşı sorumluluk taşıyan
devletler kendi içinde barındırdıkları kesimlere zenginlik ve itibar sağlamak için
genişleme siyasetine yönelebilirler. Bu türden siyasetler de, bu devletlerin başka
devletlerle karşı karşıya gelmesine ve onları, çeşitli olduğu kadar her zaman da
öngörülemeyen çatışmaların içine doğru çekilmesine yol açarlar. Dolayısıyla yukarıda
değindiğimiz devlet içinde ortaya çıkan üç iç koşul Machiavelli’nin siyasal
düşüncelerinde devletin meşruiyetinin dinamikleri olarak hem devletin dinamik

85
kararlılığını sağlayan hem de dolaylı olarak çözüm bulmuş olan halk ile soylular
arasındaki karşıtlıklar olur.

Şu halde öncelikle genişleme eğilimi gösteren devlet yapıları yurttaşların büyük


ölçüde siyasal yaşama katılımını sağlamak zorunda olurlar. Bu savunu kendi içinde
teknik olarak, onların liderin seçimine katılmalarını, ancak yönetimin inde yer
almamalarını gerektirir. Yine buradan yola çıkarak seçmen katılımının artması halinde
devletin genişlemeci siyasetinin devletlerarası ilişkilerinin kurgusu içine taşınma
olasılığı da artacaktır diyebiliriz.

Şimdi, eğer halkın seçmen olarak katılımı artarsa, onların yönetimde bulunan
soylu azınlıktan taleplerinin de artacağını varsayabiliriz, öyle ki bu taleplerin daha çok
zenginlik kazanma doğrultusunda maddi talepler olma olasılığı fazla olur.

Bu durumla ilgili olarak birinci bölümde Aristoteles’in çözümünden


bahsederken, onun halkın katılımını doğrudan yönetime ortak etme şeklinde olduğunu,
dolayısıyla kamusal zenginliğin paylaşımına doğrudan ortak olma anlamına da gelen
orta sınıf egemenliğine dayalı olgarşik ve demokratik sentezin yalnızca siyasal bir
ortaklık olmanın ötesinde, daha çok toplumsal uzlaşma amaçladığı sonucuna varmıştık.
Bunun sonucunda ortaya çıkan yapının devleti genişleme siyasetine eğilimli olmaktan
uzak tutuyor olma olasılığı da artıyordu. Aristoteles’in ki yalnızca soylu azınlığı kontrol
ve dengeleme sistemi olmak yerine daha çok sınıfsal uzlaşma zeminini genişleten orta
sınıf tabanlı yönetimdi ve devletin siyasal eğiliminin içe kapanma şeklinde olacağı da
vardığımız sonuçlar arasındaydı. Ayrıca demokrasi yanlılarının her şeyde eşitlik ilkesine
dayalı karşı çıkışları analizlendiğinde, taleplerinin siyasal kısmının arkasında her zaman
bir servet eşitliği talebine uzanan bir taban olduğu Aristoteles tarafından Politics’in V.
Kitabında devrimlere ayırdığı bölümde yer alır.

Şu halde Machiavelli’nin dengeleme modelinde halkın bu zenginlik talebi


siyasal katılım taleplerinin maddi tabanı olarak değerlendirilebilir. Bu arada halkın
zenginlikten pay alma talebinin, Machiavelli’nin halkta gördüğü yönetilmeme
arzusundan kaynaklanan yönetilmeme özgürlüğü talebi arasında ortaya bir ikilem

86
çıktığını düşünebiliriz. Halkın bu yönetilmeme özgürlüğü negatif199 tabanlı olmasına
karşın zenginlik talebi pozitif tabanlı bir talep olur.

Halkın yönetime seçmen kitlesi olarak katılımı ve zenginlik düzeyindeki artma


taleplerinin karşılanması, devletin genişlemeye yönelik yapılanması içinde, özellikle de
Machiavelli’nin Roma Cumhuriyetinde gördüğü güçlü ordu ve askerlik düzeneğinin
sağlanması için zemin oluşturur. Machiavelli, Titus Livius’dan yaptığı aktarmalarda
Roma’da halkın kendi zenginleşme talepleri arttığı oranda askerliğe olumlu yaklaşırken,
negatif özgürlüğünü koruması gerektiği, soyluların baskısına maruz kaldığı dönemlerde
de askere yazılmamayı soylulara karşı bir koz olarak kullandığını anlatmaktadır.

Machiavelli’ye göre, “… iyi düzenlenmiş cumhuriyetler ve akıllı prensler ülkenin


zenginlerini umutsuzluğa düşürmemek için ve halkı tatminkar şekilde tutmak için her
türlü gayreti gösterirler; çünkü bu konu hükümdar için çok önemlidir.”200 Dolayısıyla
lider soylularla halk arasındaki dengeyi koruyabilmek durumunda kalıyorsa, onların
ortak talebi olarak genişlemeyi kendi siyaseti olarak kullanarak, özellikle de bu
girişimlerinde başarılı olduğunda kendi iktidarını devletin bu dinamikleri üzerinden
sağlayarak sağlamlaştırır. The Prince’de Machiavelli buna örnek olarak İspanya Kralı
Ferdinand d’Aragon’u gösterir: “…saltanatının başında Granada’ya saldırdı…Castile
Baronlarını bu savaşla meşgul ederek… soylular üzerinde büyük otorite
sağladı…yakınlarda Fransa savaşıyla uyruğunun hayranlığını sağladı…arka arkaya
gelen bu eylemler halkın ona karşı çalışması için boş zaman bırakmadı…”201

199
-Quentin Skinner, Vision of Politics, Cambridge University Pres, Newyork, 2002, Vol. II,
p.195,196,… “Skinner’in Machiavelli’de gördüğü ve ima ettiği negatif özgürlük kavramına ilişkin tezini
şu şekilde dile getirmektedir: Modern Avrupa siyasal felsefesi yönünde yükselen toplumsal özgürlük
hakkındaki argümanları daha geniş kapsamlı olarak soruşturmak için şimdiki negatif özgürlüğe karşı
pozitif özgürlük tartışmasının sınırlarının ötesine bakmamız gerekmektedir. Bu istek, ümit ediyorum ki,
bizi, şimdiki tartışmanın, kendi terimlerine bazı şüpheleri yüklenmesine hizmet eden yönünde görmekten
uzaklaştığımız negatif özgürlük hakkındaki kanıtların dizilişini görmemizi sağlayacaktır….Bir yere
yerleştirmeyi istediğim bu kayıp kanıt dizisi, klasik ve özellikle de Roma cumhuriyetçi yurttaşlık teorisi
içinde gömülüdür.” … As I have already intimated, my thesis is as follows. We need to look beyond the
confines of the present disputes about positive versus negative liberty in order to investigate more fully
the range of arguments about social freedom that arose in the course of Modern European political
philosophy. This quest, I hope to show, will bring us to a line of argument about negative liberty which
has largely been lost to view in the course of the present debate, but which serves to cast some doubt on
the terms of that debate itself. The missing line of argument I should like to reinstate is the one embedded
in the classical and especially the Roman republican theory of citizenship.”
200
- Machiavelli The Chief Works And the Others- ThePrince, Vol.I, Ch.19, p.70,… “well-ordered
states and wise princes with the utmost attention take care not to make the rich desperate, and to satisfy
the people and keep them contented; this matter is very important for a prince.”
201
- A.g.e. Vol.I, Ch. 21, p. 81,82… “in the early part of his reign he attacked Granada…he kept
employed the minds of the unruly barons of Castile, who when thinking about war…in the mean time he

87
Dış siyasette genişlemeye yönelik çatışma içine girme yolu, maddi kazanç, itibar ve
virtù sağlasa da yine de riskli olur. Çünkü prensin yada cumhuriyetteki yöneticilerin bu
savaş siyasetindeki başarısızlıkları onların yıkımlarına kolayca yol açabilir. Machiavelli,
History of Florence de Floransa’nın sıkça başına gelen halk ayaklanmalarının çoğunun
arkasında savaşlardaki başarısızlığın getirdiği maddi kaybın halka vergi yükü şeklinde
yansıtılmasının yattığını söylemektedir.202

Soylu azınlık bu genişlemeci siyasette etkiliyken, halkın yönetime dahil


olmadığı, seçmen olarak katıldığı durumlarda, halk da dış genişlemeden yana olur.
Sonuçta zenginleşme arayışı onları ortak bir bileşkede hareket etmelerine yol açabilen
iki şeyden biri olur. Diğeri ise ülkenin dış tehdit altında kalmasıdır. Machiavelli halk ile
prensleri karşılaştırdığında: “…onların tek tek prenslerden farkları olmadığını iddia
ediyorum…davranışlarındaki değişim farklı bir doğadan değildir- çünkü bütün
insanlarda aynıdır; eğer bir üstünlük varsa, o halk ile olur- ancak, her ikisinin de altında
yaşadıkları yasalar için sahip oldukları saygının daha az yada çok oluşundan
gelir…”203demektedir. Dolayısıyla doğru koşullar bir araya geldiği zaman yığınların
genişleme siyasetinden yana davranma olasılığı oldukça yüksek olur. Şu halde uygun
koşullarda yığınlarla prensin ihtirasları, kişisel çıkar peşinde koşma arzuları, şöhret
tutkuları benzer olur. Şu halde genişleme siyasetinin kabul görmesi bireylere kadar
inebilir diyebiliriz. Bu durum ise bir devlet içindeki görüşlerin bütünlük kazanmasına ve
olası muhalefetin ortadan kalkmasına neden olabilir. Dolayısıyla aynı şartlarda devletin
genişleme eğilimi komşuları için daha da tehdit edici hal alır. Çünkü onun bu
yapılanması kendi siyasal sisteminin bir parçası olarak anayasal kurgusundan
kaynaklanmaktadır. “Ve eğer onun anayasası ya da yasaları daha fazla büyümesini
engelliyorsa, muhtemelen böyle bir korku daha az olacaktır.”204

also gained a high reputation and sovereignty over his nobles… recently he attacked France;…which kept
the minds of his subjects always in suspense and wonder…these actions …one from another that between
one and the next never has he given people any interval of leisure for working against him…
202
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The History Of Florence, trans. by Allan Gilbert,
Duke University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.III, B.III, Ch.7- Ch.10, Ch.12, p.1149-1158
203
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 58, p.315,… “I
affirm that in those sins they do not differ from individual princes…And the variation in their actions
comes not from a different natur-because that is the same in all men, and if there is any superiority, it is
with the people- but from having more or less respect for the laws under which both of them live.”
204
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch. 6, p. 210,… “ ve
such fear will be the less likely if her constitution or law forbids her to grow greater.”

88
Şu halde genişleme siyasetinin önemli özelliği, devletin meşruiyetinin kararlı ve
sağlam bir dinamik kurgusunun Aristoteles’tekine benzer tarzda orta sınıf egemenliğine
dayalı bir uzlaşmayı yada alt sınıfların doğrudan yönetime katılmasını seçenek olmaktan
çıkarmasıdır. Machiavelli’ye göre bu genişleme siyaseti sayesinde Roma ihtişam ve
büyüklüğüne ulaşmıştır. Bir devletin ulaştığı büyüklük, çatışma dinamiğinin onu
taşıdığı en üst nokta olur. Geldiği bu noktada farklı yapılanmalara ve bu gücü korumak
için devletler arası ilişkilerinde ortaklara gereksinimi olması meşruiyetinin sürekliliğini
yeni dinamikler içinde sağlamasını gerektirir. Ancak ulaştığı büyüklük, geldiği noktada
koruyucu kalkan görevi görür. Viroli, Machiavelli’nin Floransalılara, genişleme ve
büyüklüğe ulaşma konusunda antik Tuscalıların kullandıkları cumhuriyetler birliği
[league] yöntemini, Romalıların genişleme için kullandıkları yöntemin zor olması
durumunda önerdiğini söylemektedir. Ancak Viroli’nin, bu yöntemi istilaya ve
saldırganlığa dayanmayan bir yöntem olarak görmesi ilginçtir:”…onun cumhuriyetçiliği
kesinlikle iddia edildiği gibi istila ve saldırganlığın büyüsünden esinlenmeyi gerektiren
askeri disiplin ve erdem savunuculuğu değildir…”205 diyor ve Machiavelli’nin
cumhuriyetçiliğini daha çok ortaklık içindeki özerk yönetim tarzında görüyor ve
Machiavelli’den alıntıyla ekliyor: “…Antik Tuscalılar dikkate değer bir büyüklüğe istila
yoluyla değil, içinde birbirleri üzerinde mertebe, otorite ve ayrımın olmadığı çeşitli
cumhuriyetler olan bir birlik kurarak ulaştılar…”206 Ancak Machiavelli The
Discourses’in II. Kitabında Tuscalıların genişlemek için istila ve koloni yöntemini belli
ölçüler içinde kullandıklarından bahsetmektedir. Şöyle diyor Machiavelli: “… Adria
adında bir koloniyi onların gönderdiklerini biliyoruz… Alp’lerin eteklerine kadar
uzanan yerlerde yaşayan insanların onların ordularına boyun eğdiklerini de
biliyoruz.”207 Ayrıca Watson’un yaklaşımında birlik [league] için geçerliliği belli
olmasa da “…bir ortaklık içinde yer alan uluslar arasında savaşçı özellikler taşıyanları
varsa bunların savaşa katılma olasılığı ortaklık mensubu olmayan uluslardan

205
-Maurizio Viroli, Machiavelli, Oxford University Pres, Newyork, 1998, p.139,140,… “Machiavelli’
advocacy of military discipline and virtue certainly does not entail that his republicanism is inspired by a
fascination for conquest and predation, as has been claimed.”
206
-A.g.e. “The ancient Tuscans, attained a remarkable greatness [grandezza], not through conquest, but
by forming a leauge consisting of several republics in which no one of them had preference, authority, or
rank above the others…”
207
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. II, Ch.4, p.335,336,…
“we know that they sent…a clony called Adria…also know that from…as far as foot of the Alps that
circle th mass of Italy, men submitted to their arms.”

89
fazladır;”208 dolayısıyla istila tarzında genişleme eğiliminin artmasını engelleyebilecek
tek şey, Machiavelli’nin bahsettiği, birliklerin[league] iç yapısının sınırlı büyümeye
elvermesine neden olan dinamikler olur. Geleneksel cumhuriyetçi yaklaşım içinde yer
alan toplumsal uyum sorununa ilişkin olarak Machiavelli’nin çekinceleri olduğunu
düşünebiliriz. Skinner’a göre Machiavelli, “…kargaşaların, özgürlüğün ve büyüklüğün
ilk ‘nedeni’ olduğunda ısrar ederek, tüm geleneksel düşünceye karşı bir soru işareti
koymuştur. Onun reddettiği şey, neredeyse eleştiri kabul etmez tarzda özerk
cumhuriyetlerin savunucuları tarafından şimdiye kadar onaylanmış bir görüşten,
Cicero’cu ‘concordia ordinum’ görüşünden daha az önemsizdir.”209
Bununla birlikte Machiavelli’nin devletin dinamik yapılandırılmasındaki yaklaşımı
bu sınıf çatışmalarının bir kaos ortamına sürüklenmeye izin verilebileceği anlamına
gelmemektedir. Viroli bu çatışmaların, “…yurttaş yaşamı için temel olan önceden
gerekli şeylere- yani yasalı yönetime ve ortak iyiye- tecavüz etmediği sürece yalnızca
ortak özgürlüğü destekleyeceğine…”210işaret ediyor. Ancak soylularla halk arasındaki
çekişmeleri yada sınıf çatışmasını basitçe bir yatıştırıcı yada yumuşatıcı etki olarak
göstermek de, uyumsuzluğun daha kapsamlı rolünü olduğundan az gösterebilir. Yine de
böyle bir yumuşatıcı etki olmadığında devlet oligarkların genişlemeci eğilimlerine karşı
son derece duyarlı hale gelir.

2.3. KARMA ANAYASA : SOYLULAR VE HALK ARASINDAKİ


ÇATIŞMANIN DİNAMİĞİ

Şu halde Aristoteles’teki gibi siyasal yönetime katılan geniş tabanlı bir orta sınıf
kurgusu, Machiavelli’nin üzerinde durduğu dinamik çatışma modeline ters yönde
eğilim yaratarak genişlemeci eğilimleri bloke edebilmektedir. Siyasal yapılanmadaki bu

208
- Bradley C. S. Watson , “The Politics of Confusion in International Relations Theory”, Perspectives
on Political Science, Volume: 25. Issue: 1. Publication Year: 1996. Page Number: 9. “ Nations having
alliances with belligerents are more likely to participate in wars than nations not having alliances,…”
209
-Quentin Skinner, “ Machiavelli’s Discorsi and the pre-humanist origins of republican ideas”,
Machiavelli and Republicanism, Ed. by, Gisela Bock, Quentin Skinner, Maurizio Viroli, Cambridge
University Pres, Newyork, 1990, p. 136, … “By insisting that tumults represent a prime cause of freedom
and greatness, Machiavelli is placing a question-mark against this entire tradition of thought. What he is
repudiating is nothing less than the Ciceronian vision of the concordia ordinum, a vision hitherto
endorsed by the defenders of self-government republics in an almost uncritical way.”
210
- Maurizio Viroli, Machiavelli, Oxford University Pres, Newyork, 1998, p.127,… “social conflicts,
therefore, help to sustain common liberty only in so far as they do not violate the main prerequisite of
civil life- that is the rule of law and the common good.”

90
farklılığın aynı sınıflarda böylesi farklı eğilimlere yol açmasını sağlayan faktörler
nelerdir?

“Bunu harmanlanmış orta sınıfın ellerinde hazır buldukları seçeneklere bakarak


değerlendirmenin doğru olacağını düşünebiliriz. Orta sınıfların Aristoteles’te
gördüğümüz tarzda siyasal yönetime geldikleri zaman zenginleşme yönünde kendi
çıkarları doğrultusunda talepleri olacağını Aristoteles’in Politics’inde IV. ve V.
Kitaplardan, Atina’da yaşanmış olayların örneklerinden öğrenmek olanaklıdır. Bu orta
sınıftan insanların zamanla ortak iyi doğrultusunda kazanılan kamusal zenginliğin
paylaşımını, kendi kişisel çıkarları doğrultusunda suç ortaklığına dönüştürdükleri
Thucydides’in211 sözleriyle birinci bölümde aktardığımız örnekte de dile getirilmişti.

Alt ve orta sınıfların siyasal yönetime katılımları liderin seçimiyle sınırlı


olduğunda kendilerine kazanç sağlama konusunda söyleyebilecekleri şey de azalır.
Siyasal yönetimin resmi devlet görevlerinden sağlayabilecekleri avantajlı konumlar
olmayacaktır. Dolayısıyla yönetim ortaklığı içinde kendi çıkarlarını savunabilecekleri
bir mekanizma olmadığında iki şeyin ortaya çıkma olasılığı yükselir: birincisi yukarıda
değindiğimiz genişleme eğilimi göstererek oligarkların genişleme eğilimlerine katılma
olasılıkları artar. Halkın yukarıda bahsettiğimiz iki talebi bu noktada anlam kazanır. İlki
kendi refahını artırmak; ikincisi ise yönetilmemek. İki talep aynı koşullarda
gerçekleşmesi pek olanaklı görünmeyen biri pozitif ve diğeri negatif yönde
gerçekleşebilecek türden isteklerdir. Yönetilmeme isteği ise daha çok birinci talebin
gerçekleşmiş olmasıyla yakından ilgili görünür; çünkü daha çok refah durumunda alt ve
orta sınıfların yönetilmeme isteği doğrultusunda gelişen iradesi gerçekleşebilme
olanağına sahip olur. Şu halde alt ve orta sınıfların kamusal zenginlikten daha fazla pay
alabilmeleri, oligarklara yalnızca siyasal açıdan ortak olmakla değil, aynı zamanda
devlet görevlerinin paylaşımının getirisi olarak olası kazançlarına da ortak olmaktan
geçer. Doğal olarak kamusal zenginliğin buna elverişli olması, minimum koşul olur.
Ülke zenginliğinin bu paylaşıma elverdiği yerde yönetimdeki oligarkların servet
eşitsizliği üzerinde ısrarcı oldukları Atina’da demokratik türden ayaklanmalara sık
rastlanmasının en önemli nedenlerinden biri bu olmuştur.212 Ancak durum bunun tersi
olduğunda, koşullar kötüleştiğinde ortak hedefler üzerine kurulu çözümler kendini

211
- Thucydides, The Peloponnesian War , trans.by Richard Crawley, B. III , 69-85
212
- Aristotle, Politics, IV. 1300b, 5-15

91
dayatır. Ya kamusal alandaki zenginlikten herkesin adil daha eşit pay alması sağlanır
yada devletin genişleme eğilimi ağırlık kazanır. Çünkü oligarklar servet eşitsizliğini
iktidarın ve gücün kaynağı olarak sürdürme eğiliminde olacaklarından, onların da
genişlemeden yana olması, halkınkiyle birleşir.

Machiavelli, Roma Cumhuriyeti’nin “verimli topraklar”213 üzerine


kurulduğunu, ancak çoğunlukla çevre şehirlerin ve başka halkların dışarıdan gelerek
Roma’yı bir çok kez yok oluşun eşiğine getirdiklerinden bahseder. İnsanlar diyor,
Machiavelli, “…hareketleri ya zorunlulukla ya da seçime bağlı olduğundan ve seçimin
zor olduğu yerde de yetenek daha belirginleştiği için, şehirlerin kurulmasında kısır
yerlerin seçilmesinin daha iyi olup olmayacağı göz önüne alınmalıdır;…”214 bunun
nedeni insanların çalışmayı sürdürmeleri ve tembellik için daha az zaman kalması
dolayısıyla “…yerleşim yerinin yoksulluğunun neden olacağı ihtiyaçlar yüzünden
aralarındaki çekişmeleri önemsiz görerek daha çok birlik içinde yaşayabilirler…
İnsanlar kendi kaynaklarıyla yaşamaktan hoşnut olsalardı ve başkalarını yönetmeye
çalışma eğiliminde olmasalardı, şüphesiz en akılcı ve en kullanışlı olan böyle bir
seçenek olacaktı.”215 Şu halde Roma için bu seçenek geçerli olmadığından verimli bir
yerde kurulmuş olması nedeniyle “…yerleşim yerinin getireceği tembellik konusunda,
şehir, yerleşim yerinin kendisi üzerinde zorlayıcı olması yoluyla sağlayamadığı
gereklilikleri, düzenleyeceği yasaların zorlayıcılığı ile sağlamalıdır.”216 Bu da basiretli
yöneticileri gerektirir. Machiavelli’nin yaklaşımında şu öne çıkar: Roma hem
Romulus’a sahip oldu, hem de verimli yere; dolayısıyla “…ülkenin verimli ve rahat
olmasının getirdiği tembelliğin neden olacağı kayıpların önüne geçmek için böyle
gereksinimleri askerlik eğitimi…”217için kullanma fırsatı buldu. Yine Machiavelli
yaşayanların tembelleşmesini, bir tür devletin gelişemeden doğaya geri dönmesi
anlamında bir yok oluşla özdeşleştirdiğini düşünebiliriz.gerçektende “…kişi…ülke
verimliliğinin getirebileceği tembelliğin, en güçlü yasalarla önüne geçilmemişse ne

213
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.1, p. 194
214
-A.g.e. s.193,… “because men act either through necessity or through choice, and because ability
appears the more where choice has less power, it must be considered whether for the building of cities it
would be better to choose barren places…”
215
- A.g.e. s.194,… “such a choice would without doubt be most wise and most useful if men were
content to live on their own resources and were not inclined to try to govern others.”
216
- A.g.e. s.194,… “as to that laziness which the site brings on her, she should arrange that the laws will
force upon her those necessities which the site does not force upon her;…”
217
- A.g.e. s.194,… “to forestall the losses which the pleasantness of the country would have caused
through laziness, have laid such necessity for exercise on those who are to be soldiers…”

92
kadar korkutucu olduğunu öğrenebilir”218. Eğer dikkat edilecek olunursa şehrin içinde
insanların tembelleşmesinin ancak pozitif olarak yasa müdahalesiyle önlenebilir olması
nedeniyle, toplumu doğanın içinden söküp çıkaran şeyin bir anlamda pozitif zorlama
olduğunu düşünebiliriz. Dolayısıyla yasa ve zor kullanma arasındaki paralellik, onların
devletin başlangıcında içinde çekirdek halde bulunmak zorunda olan yapılar oldukları
yönünde bir düşünceye iter. Şu halde yönetilmeye karşı bir direnç olarak tembelliğin
ortaya koyduğu ataletin refahla paralellik gösterdiğini, bunun da bir tür özgür iradeyle
ifade edilme tarzının Skinner’ın ileri sürdüğü negatif özgürlük anlamına gelebileceğini
düşünebiliriz. Bu yönetme ve yönetilmeme isteğinde görülen çatışma, ortası olmayan,
uzlaşmaya dayanmayan bir sentez oluşturur. Dolayısıyla üçüncü bölümde ayrıntılarıyla
uğraşacağımız virtù kavramının Machiavelli’deki öneminin, bu çatışmanın sürebilmesi
için gerekli gücü sağlayacak bir şey olarak varlığını sürdürmesinin zorunlu olduğu
sonucuna varabiliriz. Çünkü, Machiavelli, yerin verimli oluşunun getirdiği tembelliğe
eklemlenen bir yönetilmeme arzusu, serbest kaldığında devleti başlangıca, yada tümüyle
toplumsal yaşamı doğaya geri çevirecek yolu açacağı kaygısını taşıyor görünür. Devlet
kendiliğinden bir düzeyde sabit kalabilecek bir yapı değildir; siyasal dengelerin
dinamiği öyle olmalıdır ki, tembelliğin doğaya geri dönme yönünde getireceği direnci,
yalnızca sürekli companse etmekle değil aynı zamanda kendi meşruiyetini dinamik
bileşenlerle sağlayarak ayakta kalabilmesi için bu dinamizme güç katacak virtù ya
gereksinimi vardır. Ve bunun kaynağı ise insandır; devlet mekanizmasının dinamikleri
onda yaratabileceği ve sisteme katabileceği virtù oranında başarılıdırlar. Machiavelli
özgürlüğün korunması sorunu üzerinde konuşurken insanla devlet arasında paralellik
düşüncesiyle hareket eder; insan kazancı konusundaki duyarlılığı ile devletinki arasında
ilişki belli oranda korunur; nasıl ki “…genellikle eğer kişi ilave olarak yeni bazı şeyler
kazanmadığında sahip olduğu mülkün güvende olmadığı kabul…”219 ediliyorsa,
devletin de kazanma sürekliliğini koruması gerekir. Meinecke’ye göre bu daha
başlangıçta henüz çekirdek halindeki devletin tutunabilmesinde, basiretli yöneticinin
onu “ ...güce dayalı başlayıp …adaletli olan…”220 yönetime geçirmeyi başarmasını
sağlayan virtù221sunda saklıdır: “…Machiavelli, gerçek ve üstün değerlerini virtù dediği

218
- A.g.e. s.194,… “indeed learn how much they feared that laziness which the fertility of the land might
bring upon them, if with the strongest laws they did not forestall it.”
219
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.5, p.206,… “it is generally held that a man is not secure possession of what he
has if he does not gain something new in addition.”
220
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.2, p.197
221
- Friedrıch Meinecke, Machiavellism-The Doctrine of Raison d’Etat and Its Place in Modern
History, trans. by Douglas Scott, Praeger University Series-Newyork,1965, p.31

93
şeyde yoğunlaştırmıştır. Bir bakıma Machiavelli’nin düşüncelerinde Meinecke’nin örtük
olarak gördüğü raison d’état kavramının…hem saf hem de saf olmayan, hem yüksek,
hem de nefret edilen bileşenlerden oluşan özü…”222devletin başlangıçtaki kurucusunda
çekirdeklenmiş olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek. Çünkü ayrıca Machiavelli’nin
bozulmuş cumhuriyetler yada prensliklerde belli eşiğin geçilmesinden sonra “… iyi-
düzenlenmiş yasalar, uygulanmalarını en üst düzeyde zorlayabilecek güce sahip tek kişi
tarafından hazırlanmadıkça yararsız...223olduğundan bahsetmesi ve “…yönetimin,
halkınkinden kralınkine doğru kayması yönünde zorunlu bir eğilim ortaya…”224çıktığını
söylemesini, nerdeyse devletin baştan kurulması gerektiği ve güçlü tek adama dönüş
anlamında yorumlayabiliriz. Yine Sullivan’ın farklı yaklaşımında da, “…ilave olarak
raison d’état…kavramının… uygarlığın ön koşulu olarak gördüğü devletin yaşamını
sürdürmesini haklı çıkaran gerekli bir ahlaki boyut içerdiğini…”225söylemektedir;
dolayısıyla “raison d’état’ın başlangıçta devletin yaşamını sürdürmesinin ve dış
siyasetin ideal amacı olan optimum güvenlikle bu yaşamı sürdürmesinin
yararına…”226olduğunu görüyoruz. Şu halde Roma siyasal düzeninde yer alan
çatışmaların başlangıca kadar uzandıklarını ve Cumhuriyetin gelişmesiyle
kurumsallaştıklarını düşünebiliriz.

Machiavelli’ye göre Roma şehrin verimli oluşunu avantaja çevirmesini bilmiştir;


askerlik sistemini en iyi hale getirecek boş zamana sahip olmuş; siyasal olarak da
Kralların uzaklaştırılmasından sonra “Konsül ve soylular arasındaki çekişmeyi”227
dengeleyecek halk muhalefetine de sahip olmuştur. Dolayısıyla soyluların halka baskısı
ve saldırıları arttıkça, halkın direnmesi, bu saldırıları sonradan sınırlayabilmeyi
sağlayacak şekilde halkın siyasal yönetim mekanizmasının içine çekilmesine neden
olmuştur.

222
- A.g.e. s.30,… “Machiavelli concentrated all his real and supreme values in what he called virtù.”
223
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.17, p.239,240,…
“Where it is corrupt, well-planned laws are of no use, unless indeed they are prepared by one who with
the utmost power can force their observation,…”
224
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.18, p.243,… “necessity demands that it be inclined more toward kingly rulet
han toward popular rule,…”
225
- Robert Sullivan, “Machiavelli’s Balance of Power Theory”, Social Science Quarterly 54. p. 262.
Werner 1988,… “raison d’état, contains a needed moral moral dimension which justifies the survival of
the state (or political power) by seeing it as the precondition for civilization.”
226
- A.g.e.,… “primarily it is in the interest of survival that states act, and survival with optimum security
is the ideal end of foreign policy acts.”
227
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.2, p.200

94
Machiavelli bu noktada Roma’da siyasal sistemi kusursuzlaştıran sentezin
üçüncü parçası olan Tribünlerin oluşmasının önemine işaret eder. Roma’nın
kuruluşunda varolmasa da sonradan kurulmalarının ardından Roma Cumhuriyeti’nin
değişik evrelerinde farklı reformlarla elde ettiği referandum gücüyle ülke siyaseti
üzerinde büyük etkiye sahip olduğunu anlatmaktadır. Bizim üzerinde durmaya
çalışacağımız konu Tribünlerin kurulmasıyla Roma devlet yapısının sağladığı dinamik
kararlılığın boyutudur.

Machiavelli’ye göre Tribün meclisinin oluşması, soyluların kralla


mücadelelerinde halkın desteğini almak için onlarla birlik içinde davranmalarının
zorunlu uzantısıdır. Ancak Machiavelli’nin işaret ettiği şeyin önemi, bu birliğin,
koşulların dayatması olduğu, uzlaşma değil içinde açığa çıkmamış bir çatışmayı
barındırıyor olmasıdır. Başka deyişle soyluların halkla olan çatışmasını henüz halkın
kavrayıp yanıt verebildiği bir dönem değildir. “Bu sahte görünüş gizlendi ve Tarquin’ler
(kral soyu) yaşadıkları sürece nedeni görülmedi; çünkü soylular için bir yanda
Tarquin’lerin korkusu diğer yanda kötü davranırlarsa kendilerinden yana olmayacak
halkın korkusu, onları halka karşı yumuşak davranmaya zorluyordu;…”228 Ancak kral
soyu öldükleri zaman, soylular bu tehditten kurtulduklarında, halka karşı yeniden
saldırıya geçmeleri, gerçek durumu ortaya çıkarmış olduğu için, “Roma’nın, Tarquin’ler
yaşarkenki yarattıkları etkinin benzerini sağlayacak yeni bir düzenlemeyi düşünmesi
gerekti. Ve çok sayıda karmaşadan, gürültüden ve soylularla halk arasındaki
çekişmelerden çıkan iç savaş tehlikesinin ardından, halkın güvenliği için Tribünler’in
kurulması geldi.”229

Şu halde Machiavelli’ye göre devletin Konsül, Senato ve Tribünlerden oluşan


denge ve kontrol sistemi kurulmuş olur. Halkın siyasal yaşama katılması, krallık
döneminde nüfus bakımından halkı karakterize eden populus kavramının içine patricus
olanların da katılmasından dolayı kavram kargaşasına yol açabilir; bu nedenle
cumhuriyet döneminde soylularla halk arasındaki çatışmanın patricii-plebs çatışması

228
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.3, p.201,… “This falsity was concealed and its cause was not seen as long as
the tarquins lived, for the nobility, fearing them and being afraid that the people,if treated badly, would
not take their side, bore themselves kindly toward the people,…”
229
- A.g.e. s.201,… “Rome needed to think of a new arragement that would have the same effect as the
Tarquins had when they were alive.and therefore, after much confusion, uproar, an danger of civil war
from the dissensions between the people and nobility, they came, for the security of the people, to setting
up of the Tribunes;…”

95
olarak görülmesi ve halkın siyasal yaşama katılmasından bahsederken de pleb’lerin
katılımının anlaşılması doğru olacaktır. ‘Halk’ kelimesinin siyasal olarak kullanılışı,
Polybius terminolojisinde de bazı farklılıklar kazanır. Halk sözcüğü, ilk olarak
“…Polybius’un tasarımında, köleler, yabancılar ve Roma tarihinin çeşitli dönemlerinde
Roma egemenliği altında çok sayıda tam yurttaş hakkına sahip olmayan yerleşikler
dışındaki tüm yurttaşların toplamını…”230 ifade eder. Ancak sözcüğün Polybius
tasarımında “…yasalar için yada seçimlerde oy kullanan topluluklar”231 şeklinde daha
öte bir anlamı da vardır. Bu topluluklarda Roma yurttaşlarının “farklı grupları farklı oy
gücüne”232 sahiptirler.

Patricii-plebs çatışması, Roma cumhuriyetinin başlangıcından sonuna kadar,


siyasal dengenin içinde pleb’lerin artan kazanımlarıyla sürmüş, “sonunda pleblerin işgal
edemedikleri hiçbir makam kalmamıştı.”233 Başlangıçta pleblerin sahip oldukları
magistratus’ luğa tribunus plebis adı verilmiştir. Ancak onların kurdukları halk meclisi
cumhuriyetin başlangıcında yalnızca, “başka bir magistratusun yapmak istediği…pleb
menfaatine aykırı ise veto yada intercessio hakkını kullanabilirdi.”234 Dolayısıyla
Tribünler bu aşamada siyasal yaşama pozitif müdahalede bulunamayıp, tüm Roma’yı
değil yalnızca pleb’leri temsil ettikleri için negatif yönde direnme iradesine sahiplerdi.
Zamanla artan siyasal mücadelelerden sonra geldikleri nokta da “konsüllerden bir tanesi
daima pleb sınıfına dahil birisine tahsis edilmiştir.”235

Ayrıca meclislerinde müzakere edilip çıkan yasaların, plebiscitum’ların artık lex


kuvvetinde olduğu görülür236; başka deyişle tüm Roma’yı kapsamaktadır. Ancak belki
de demokratik gelişim açısından daha önemli olanı, “patricus-pleb arasında eşitlik

230
- Kurt Von Fritz, The Theory Of the Mixed Constitution in Antiquity - A Critical Analysis Of
Polybius' Political Ideas, New York Columbıa Unıversıty Pres, 1958, p.193,… “the term "people." In
the political sense this word as used by Polybius in regard to Rome designates only the totality of Roman
citizens, which means that it excludes not only foreigners but slaves and all those numerous inhabitants of
territory under Roman domination which at the various periods of Roman history did not have full citizen
rights.”
231
- A.g.e. s.193,… “designate the assemblies in which the Romans voted on laws or in elections…”
232
- A.g.e. s.193,… “in these assemblies the voting power of different groups of Roman citizens was by
no means the same.”
233
-Dr. Ziya Umur, Roma Hukuku, İÜ Yayınları, No: 2960, İstanbul, 1982, s.43
234
- A.g.e. s.41
235
- A.g.e. s.41
236
- A.g.e. s.43

96
temin edilince konsüllerin, yani devlet reisinin ve bu meyanda diğer magistratuslukların
halk meclisince teklif edilerek seçilmeleri usulü yerleşti.”237

Roma devlet anlayışında, belki ayrıntı olarak görülebilecek olsa da çift Konsül
sistemi olması ve her birinin aynı imperium’u238 kullanma hakları olmasına karşın,
birbirlerini engelleyerek devletin işlerliğini kilitleyebilmelerine yol açabilecek veto
anlamındaki intercessio haklarını cumhuriyet tarihi boyunca nadiren kullanmış olmaları,
239
siyasal çatışmaların çokça yaşanmış olduğu Roma’da şaşırtıcı görünür. Meinecke’nin
Machiavelli’nin düşüncelerinin gerisinde gördüğü rasion d’état kavrayışının tipik bir
örneği olsa gerek. Bununla birlikte Machiavelli’nin düşüncelerinden, iki konsül arasında
çekişmenin olmadığı anlamı çıkarılmamalıdır; çünkü, gerek konsüllerden Virginius’un
savaş sırasında diğer konsül Sergius’un yardımına gitmeyerek, “ona yardım etmekten
çok onu, ordusu yıkılmış ve yurduna karşı onuru kırılmış görmeyi tercih…”240etmiş
olmasına, gerekse de “…konsüller, Titus Quintius Cincinnatus ve Gneus Julius
Mentus’un, uyuşmazlık nedeniyle Cumhuriyetin tüm işlerini durma
noktasına…”241getirmiş olmalarına bakıldığında aralarında ciddi çekişmeler olduğunu
görürüz. Ancak Machiavelli’ye göre bunlar Senato’nun dengeleyici rolüyle aşılmışlar ve
devlet mekanizmasının tehlikede olduğu durumlarda çoğunlukla basiretli oluşları üstün
gelmiştir.

Machiavelli’nin düşüncelerinde sıkça yer bulan iki konsül arasındaki rekabet


sorununun, birbirlerini kollamalarının, Senato ve Tribün meclisi dengesinde yer alan
rekabete benzediğini düşünebiliriz. Ancak bu rekabet yalnızca patricus-pleb arasında
varolan bir rekabet değildi; Kurt Von Fritz, Roma soylularının kendi aralarında da
korunan sıkı bir rekabet olduğuna işaret etmektedir. Fritz’e göre bunun önemli yanı,
aralarındaki çekişmenin kolayca ayrılığa neden olmasını engelleyici faktör olarak art
planda varolan bir çıkar ortaklığıdır. Patricus’lar diyor, Fritz, Roma’da “…çok sıkı
örülmüş bir toplumsal birim şeklinde aynı arka plana-görgü, eğitim, çıkar olarak-

237
- A.g.e. s.29
238
- A.g.e. s.4 ,…“devlet iktidarını bilfiil kullanma yetkisi”
239
- A.g.e. s.26
240
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.31, p.262,…
“waiting for him to humble himself, preferred rather to see the dishonor of his fatherland and ruin of that
army than to aid…”
241
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.50, p.298,… “ who at variance, brought to a standstill all the business of that
republic.”

97
sahiplerdi…”242Buna karşılık Sparta dışında Atina ve diğer çoğu Yunan aristokrasisi
M.Ö. 7. ve 8. yy. da, “…çıkarları ayrı olan iki gruba ayrılmaktaydılar; yani zenginliği
esas olarak toprağa dayalı olanlar ve ekonomik çıkarı deniz aşırı ticarete
dayananlar…”243Dolayısıyla bunun da Roma’da soyluların kendi üyeleri üzerinde tam
bir kontrolü olduğu anlamına geldiğini düşünebiliriz. Oysa antik Yunan şehir
devletlerindeki aristokratlar, “sıradan halkın nedenlerini kabullenerek kendi eşitleri olan
soylular üzerinde yükselmede ve halkın desteğiyle tiranlar olarak bu soylular üzerinde
yerleşmede başarılı girişimler sağladılar.”244 Şu halde Roma soyluluğunun bir bakıma
krallık döneminden gelen “çıkar, liderlik ve askeri”245 özelliklerinin sıkı bir doku içinde
birleşmiş olmasının sağladığı cumhuriyet dönemindeki siyasal gücü, pleb’lerin büyük
bir siyasal güce, Senatoya ulaşana ve konsül olmayı başarana kadar uzunca süre
geçmesi gerektiği hakkında fikir verebilir. Ancak Machiavelli’nin asıl üzerinde durduğu
Tribünlerin giderek güç kazanma sürecindeki çekişmelerdir. Yine Machiavelli’ye göre,
bu çekişmelerde pleb’lerin oynadığı rolün negatif özellik taşıması, önemle üzerinde
durulması gereken ve devletin işleyişi açısından zaman zaman yarattığı sorunlar
bakımından da önem taşıyan bir durum ifade eder. Fritz’e göre Roma’da pleb’lerin
giderek kazandıkları siyasal gücün daha çok intercessio –veto- hakkına dayalı olduğu
temel alınmalıdır. Pleb’ler diyor, Fritz, uzun süren mücadelelerinde “…yönetimi,
üzerinde pozitif bir etki yada kontrol kazanmaları gereken topluluğun bir aygıtı olarak
değil, çıkarlarına yabancı bir şey olarak ve olabildiğince çok güçle, yönetimi farklı
parçalarından yoksun bırakarak ve onun tecavüzleri karşısında özel ama katıksız bir
negatif koruma sağlayarak, kendilerini onun karşısında savunmak zorunda oldukları
toplumun bir aygıtı olarak gördüler…”246 Ancak buradaki sorun, ellerindeki güç
oranında, vetolarının da zaman zaman işleri durma noktasına getirmesini engelleyecek
bazı mekanizmaların geliştirilmiş olmasının gerektiğidir, aksi takdirde pleb’lerin siyasal
katılımları hızlı bir şekilde dengeden çok yıkıcı bir faktör haline gelmiş olurdu.

242
- Kurt Von Fritz, The Theory Of the Mixed Constitution in Antiquity - A Critical Analysis Of
Polybius' Political Ideas, New York Columbıa Unıversıty Pres, 1958, p.197,… “the patricians as a
whole formed a very closely knit social unit, all of them having essentially the same background.”
243
- A.g.e. s.197,… “which were divided into two groups with somewhat divergent interests: namely,
those whose wealth consisted mainly in landed property, and those whose chief economic interest was in
overseas trade.”
244
- A.g.y. ,… “made successful attempts to rise over their fellow nobles by espousing the cause of the
common people and established themselves, with the people's support, as tyrants.”
245
- A.g.e. s.194
246
- A.g.e. s.208,… “consider the government not as an agency of the community, over which they must
try to gain a positive influence or control, but as something alien to their interest and against which they
must defend themselves by depriving its different parts of as much power as possible, and by establishing
special but purely negative safeguards against its encroachments.”

98
Dolayısıyla Fritz’e göre Roma devletin tehlikede olduğu zamanlarda, savaş
zamanlarında ince bazı önlemlerle bu negatif gücü belli aralıklarla askıya alacak
önlemlere sahip olmuştur. Gücün negatif kullanımı konsüller arasında da ortaya çıktığı
için Roma, önleyici bir yöntem olarak, provocatio ad populum-‘u halka başvurmayı- da
kullanmıştır. Bu önlem konsüller tarafından Senato’nun gücünü kontrol altında tutmak
amacıyla da kullanılmıştır. Ayrıca Machiavelli, provocatio ad populum-halka
başvurma- dışında ve bazı onun da sorun yaratabileceği durumlarda cumhuriyetin
tehlikede olduğunda Roma’nın çeşitli dönemlerinde farklı uygulamalarla da olsa,
dictator’lük kurumu kullanılmış olmasından bahsetmektedir. Halka başvurma
mekanizması karşı tarafında başvurabileceği bir önlem olarak siyasal tıkanıklığı
açamadığı, özellikle savaş zamanlarında, yani yönetimdeki bozulmanın sürüncemeye
bırakılamayacağı durumlarda işe yarayamayabilmektedir. Ancak dictator’lük anayasal
bir güç olarak yönetimin belli bir bozulma eşiğini geçmediği zamanlarda Machiavelli’ye
göre iyi sonuçlar veren verimli bir kurum olma özelliği göstermiştir.247

Dictator’lük kurumunun, Machiavelli’nin cumhuriyet yurttaşı olan halkın


bireylerinin yönetilmeme arzusuyla pek uyuşan bir yanı olmadığı açıktır. Halkın bu
negatif yöndeki iradesi, Roma’da patricus-pleb çatışması içinde korunmuş ve Halk
Tribünlerinin büyük siyasal güç kazanmalarına karşın kaybolmamış görünür. Halkın bu
iradesi en üst düzeye halk meclislerindeki plebiscitum’ların, lex kuvvetine ulaştığında
varmış ve büyük bir yasal güç olmuştur. Şu halde eğer Dictator’lük kurumu bu sürece
ket vuracak bir şey olsaydı, karma anayasanın sahip olduğu sentez de parçalanmış
olurdu. Karma anayasanın kontrol ve dengeleme sisteminde üç bileşenin, monarşik,
aristokratik ve halk bileşenlerinin karşılıklı denge oluşturması bir kontrol zaten
yaratmaktadır. Dolayısıyla Dictator’lük kurumu, ancak sınıflar ve kişiler üstü olarak
tanımlı olursa bir kontrol gücü olacaktır. Yani sistem yasalarının, sürekliliğin
parçalanmasını engelleyemediği noktada olumlu sonucu olabilir. Machiavelli’nin
Dictator’lük kurumunu karma anayasa içinde koşullu olarak yer alan bir monarşik
bileşen olarak algılamış olma olasılığı yüksek görünmektedir. Böyle bir sonuca varmayı
sağlayan şey, Machiavelli’nin Roma’da krallık döneminden cumhuriyet dönemine
geçerken bazı kurumların korunmuş olmasına ilişkin yaklaşımlarıdır. Machiavelli’nin
karma anayasa içindeki sentezin monarşik, aristokratik ve demokratik bileşenlerden

247
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.35, p.270, Ch.49,
p.297

99
oluştuğu varsayımı, Polybius yönetim tipolojisinde aynen bulunmaktadır. Bu tipolojide
Polybius konsüllüğü monarşik bileşen olarak değerlendirmektedir. “…eğer kişi
gözlerini konsül gücünden ayırmazsa anayasayı tamamen monarşik ve krallık olarak,
Senato’ya baktığı zaman aristokratik olarak, yığınların gücüne baktığı zaman ise açıkça
demokrasi olarak görür. “248

Fritz’e göre konsül gücünün monarşik özellik taşıması yalnızca krallıktan


cumhuriyete geçiş aşamasında olmuştur, daha sonraları “…konsüller aristokrasi
üzerinde bir konuma sahip değillerdi ve patricii gücünü, ortaçağ krallarının yada
modern kralların aristokrasi gücünü dengelediği tarzda dengelemediler.”249 Şu halde
krallıktan cumhuriyete geçiş sırasında siyasal olarak yalnızca belirli dönem monarşik
bileşen ve aristokratik bileşen ağırlık kazanmış, buna karşın demokratik bileşen çok
küçük kalmış ise tam bir üçlü dengeleme olmamış demektir. Daha sonraları ise,
konsüllerin halkın oylarıyla seçilmesi, imperium’u, preator vs. devlet görevlileriyle
paylaşması ve aristokrasi üyesi olması, monarşik bir bileşen olmanın dışına
çıkarmaktadır. Bu kez de halk bileşeni güçlendiği için, denge soylular ile halk arasına
kaymaktadır. Dolayısıyla üçlü ideal dengenin tam gerçekleşmiş olma olasılığı düşük
görünür.

Viroli, monarşik bileşenin aslında Machiavelli açısından özgürlükle bağdaşır bir


yanının olmaması gerektiği uyarısında bulunmaktadır. Viroli’ye göre Meinecke
Machiavelli’nin cumhuriyetçiliğini monarşik, hatta tiranik eğilimli algılamaktadır;
“prenslik yada monarşi, özgürlükle karşıtlık içindedir ve özgürlük en geniş anlamıyla
yalnızca bir cumhuriyette tatmin edilebilir.”250

Machiavelli’de ise, Dictator’lük kurumunun bu noktada anlam kazanmakta


olduğunu varsayabiliriz. Eğer konsüllük monarşik olma özelliğini tasfiye etmiş bir

248
- Polybius, The Histories, trans. by W.A R.A Paton. Loeb Classical Library, Harvard University
Press, 1927, B.6, 11,… “For if one fixed one's eyes on the power of the consuls, the constitution seemed
completely monarchical and royal; if on that of the senate it seemed again to be aristocratic; and when
one looked at the power of the masses, it seemed clearly to be a democracy.”
249
- Kurt Von Fritz, The Theory Of the Mixed Constitution in Antiquity - A Critical Analysis Of
Polybius' Political Ideas, New York Columbıa Unıversıty Pres, 1958, p.204,… “the consuls did not have
or take a position above the aristocracy, and did not counterbalance the power of the patricians in the way
in which medieval and modernkings may have counterbalanced the power of the aristocracy.”
250
- Maurizio Viroli, Machiavelli, Oxford University Pres, Newyork, 1998, p.130,… “principality, or
monarchy, and liberty are antitethical, and liberty in its fullest expression can be enjoyed only in a
republic.”

100
kurumsa, monarşik dengeyi, cumhuriyetin tehlikede olduğu dönemlerde koruyacak ve
düzeltme faktörü rolünü oynayacak kurumun Dictator’lük olmuş olması akla yatkın
görünür. Mansfield’e göre, cumhuriyet “…eğer kurumları diktaörlük geörvini
içermiyorsa, gerekli niteliklere sahip birine sorumluluğu verme yolunu…”251seçer.
Ancak Machiavelli konsüllerin otoritesinin kralla aynı statüde olmadıklarını pekâlâ
biliyor görünmektedir; dolayısıyla Polybius’daki bu çelişkili durumu, başka deyişle
monarşik bileşenin varlığını karma anayasa içinde aynen korumuş olması ilginç
görünür. Bunu cumhuriyetin karma anayasası içinde verimi yüksek bir dinamik denge
için, hızlı davranabilen monarşik bir bileşenin korunması gerektiği düşüncesinde olduğu
şeklinde yorumlayabiliriz. Dolayısıyla konsüller böyle hızlı hareket yeteneğine sahip
monarşik bileşeni oluştururlarken, Dictator’lük kurumu da konsüllerin zaman zaman
oluşan ve bir “…kral yetkisiyle…”252 hareket ederek çözülebilecek sorunlarda geçici
olarak ortaya çıkan monarşik bileşeni oluştururlar. Bununla birlikte Mansfield önemli
bir noktaya, “…dictator’lüğün hem bir düzen hem de düzen olmadığına …”253 işaret
eder. Buna destek verecek The Discourses’daki bazı pasajları yorumalamya çalışmak
yararlı olur.
“Roma, kralları dışarı sürdüğü zaman, tahta güçsüz ya da kötü bir kral gelmesi
durumunda yukarıda söylediğim karşı karşıya kalacağı tehlikelerden uzaklaşmış
oldu. Otoritenin ağırlığı, miras yoluyla hileyle ya da şiddetli ihtirasla değil özgür
seçimler yoluyla gelen konsüllerin sırtına yüklendiği için her zaman fazlasıyla
mükemmel insanlar olmuşlardı. Roma, onların yetenek ve talihleri nedeniyle,
zaman geçtikçe, kralların yönetimindeyken geçen yıllara denk sürede nihai
büyüklüğüne ulaştı…”254 “…dictator, gerçekten de kendi otoritesiyle değil, genel
yasalara göre oluşturulduğu sürece her zaman şehir için iyi oldu. Cumhuriyetler
için zararlı olan ise, gerçekten de magistratus’ların kendilerini yasal yollardan
değil yasa dışı yollardan gelen güçle düzenlemeleriydi…”255

Machiavelli’nin yaklaşımında cumhuriyet dönemindeki büyümenin, krallıkla aynı


sürede elde edilen büyümeden fazla olduğu ve bunun halkın seçim yoluyla katılımının
251
- Harvey C. Mansfield, Machiavelli’s Virtue, The University of Chicago Press, Chicago, 1996,
p.305,… “if their institutions did not include the Office of dictator, or something like it, which enables
them to give responsibility to one person with the qualities needed at the moment.”
252
- A.g.y.
253
- A.g.y. … “the dictator both is and is not an order…”
254
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.20, p.246,…
“When Rome had driven out the kings, she was without those dangers which I said above she was subject
to, if there came to her throne a king who was weak or bad. Because weight of authority fell on the
consuls, who not through heredity or through deceits or violent ambition, but through free votes, came to
that authority, and were always very excellent men.”
255
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.34, p.267,… “the dictator, in fact as long as he was set up according to the
general laws and not by his own authority, always did good to the city. To republics, indeed, harm is done
by magistrates that set themselves up and by power obtained in unlawful ways, not by power that comes
in lawful ways… ”

101
sağladığı dinamikten kaynaklandığı sonucuna varmak olanaklıdır. Krallıktan
cumhuriyete geçiş aşamasında imperium’un çeşitli devlet görevlilerine dağılması,
monarşik bileşenin form değiştirerek varlığını koruduğu anlamına gelebilir belki; çünkü
Machiavelli’nin, cumhuriyetin bozulmaya doğru gittiği ve devletin dinamik işlerliğini
yitirdiği, siyasetin kilitlendiği tehlikeli durumlarda, savaş zamanlarında, bir tür devletin
yeniden kurulması aşamasıymış gibi kral gücünde tek adama gereksinim olduğu
düşüncesi bir çok noktada ağırlık kazanmaktadır.

Şu halde soylular ve halk arasında varolan bu dinamik çekişmenin, aslında


birbirlerini olumsuzlamaya dayanan bir yapıda gerçekleştiği görülür. Bu çekişmeler
kendi yapısında iki ayrı dinamiği barındırır: birincisi, çıkar doğrultusunda her bir
tarafın, karşı tarafın yaptıklarının yalnızca denetleyicisi olduğunda bile dolaylı olarak
bir ortak değerler alanı açılmasına neden olmalarıdır. Bunu kamusal iyinin koruyucu
zemini olarak görmek olanaklıdır. Ancak tek başına bu dinamik, bir denge durumu ifade
eder gibi görünse de, bu noktada kalırsa devlet mekanizması durma noktasında
işlerliğini kaybeder; dolayısıyla bu birinci dinamik kararsızdır ve ikinci bir dinamiğin
içine doğru kendini tasfiye etmesi gerekir. Bu iç zorunluluk dolayısıyla ortaya çıkan
yeni durum taraflardan her birini diğerinden daha iyi iş ortaya koymaya iterek,
birbirlerini aşmaya zorlar. Machiavelli’nin siyasal düşüncelerinin gerisinde yer alan
State anlamında Devlet kavrayışının, kendi meşruiyetini kendi dinamiklerinden alan bir
sürekli fonksiyonu ifade ettiğini kabul edebiliriz. O, bu siyasal çatışmaların sürekli
kendini yarattığı bir statik kabuk- sphere- görüntüsündedir; onun kazanabileceği ihtişam
da içteki dinamiklerin compact bir doku içinde birbirlerine bağlı olması nedeniyle
sağladığı gücün görüntüsü olur.

Karma anayasa ile sağlanan dinamiği değişik açıdan da yorumlamamız


olanaklıdır. Polybius tipolojisinde yer alan yönetim döngüsündeki yönetimlerin çeşitli
devrimlerle yerini çember içinde bir sonra gelen anayasaya bıraktıkları düşünülecek
olursa, Roma’da cumhuriyetin yıkılışına kadar geçen yaklaşık beş yüz yıl boyunca
halkın siyasal iktidar açısından giderek güçlendiği yavaşlatılmış bir devrim süreci
yaşandığı sonucuna varabiliriz. Bu düşünce tarzı Machiavelli’nin The Discourses’da
yönetimler döngüsü üzerinde vardığı mantıksal çıkarıma tersten giderek varmak
anlamına gelir. Machiavelli, “hiçbir devlet birçok kez bu değişimlerin içinden
geçebilecek ve kaynaklarını sürdürebilecek kadar uzun yaşayamaz… Ancak böyle bir

102
durumun, bu yönetimler çemberinde neredeyse sonsuz süre dönebilmiş bir devletin
başına gelmeyeceği kabul edilir.”256 Dolayısıyla iki devrim arası birkaç yüzyılla ifade
edilecek bir zamana yayıldığı zaman neredeyse bu sonuç gerçekleşmiş olur. Başka
deyişle Roma Machiavelli’nin bahsettiği bu sonsuz kaynaklara sahip olmuştur. Bunu da
devletinin sağladığı dinamikler sayesinde, özellikle de genişlemesine borçlu olduğunu
düşünebiliriz.

Yukarıdaki iki tür dinamik bileşen, genişleme ve karma anayasa yapısı arasında
sıkı bir bağ bulunmaktadır. Roma cumhuriyeti tarihini bir bakıma Soylular ve halk
arasındaki çatışmanın dengelenmesi süreci olarak görebiliriz. Bu süreç boyunca, halkın
siyasal gücü artarken, Senato da, yapısı itibariyle sahip olduğu siyasal gücü
koruyabilme çabası göstermiştir. Devlet bu çatışma sürecini kendi içinde soğurabilmek
için halkın zenginleşme ve toprak talebini karşılamak zorunda kalması sistemin
mantıksal sonucudur. Bunu şu şekilde yorumlamak da olanaklıdır: Soyluların servetinin
Roma’da toprak zenginliğine dayalı, halka dağıtabileceği kamu arazilerinin de sınırlı
olması nedeniyle halkın taleplerinin karşılanmasının iki yolundan birisi genişleyerek
emperyal düzene geçmektir. Diğeri ise kendi sınırları içinde kalarak, halkın siyasal
yapılanma içinde güç kazanmasının önünü kesmek olur. Ancak bunu Roma’nın soylular
ve halk arasında bir çekişmeye izin vermeden yapması gerekirdi. Aristoteles’in Politeia
örneğindeki bir orta sınıf egemenliği ile sağlanan bir uzlaşma bunun için bir anlamda
yeterli olabilirdi. Bununla birlikte Machiavelli’nin The Discourses’unda şehirlerin
başlangıçlarının kendine özgü koşullarda oldukları gibi insanların da aynı bencil
karakteri göstermelerine karşın aynı derecede özgürlüklerine düşkün olmadıkları
görülür. Roma’nın da içinde bulunduğu coğrafi ve insan koşullarıyla sınıfsal koşullarda
devletin kararlılığının ve sürekliliğinin krallık döneminden cumhuriyetinkine geçen
patricus-pleb çatışmasının denge içinde korunmasına bağlı olduğu sonucuna varabiliriz.
Bu ise, devletin kararlılığının, temel olarak sürekliliğine bağlı olması anlamına gelir.
Dolayısıyla süreklilik de içinde çatışmayı barındıran dinamik bir sentezden geldiği için
devlet hem bu dengeyi koruyup, hem de artan taleplere yanıt verebilmesi paradoksunu,
genişleme yoluyla parçalayabilmektedir.

256
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.2, p.199,… “for almost no state can have so much life that it can pass many
times through these shifts and continiue on its feet…but granted that this does not happen, astate might
circle about for an infinite time in these forms of government.”

103
Machiavelli’ye göre insanların yaptıkları işlerin hepsi, değişim halinde
olduklarından dolayı sabit kalamayacakları için, yükselmesi ya da batması zorunlu
olmalıdır; “aklın sizi zorlamadığı çoğu şeye, ihtiyaçlar zorlar…şu halde, eğer bir
cumhuriyet büyümediği sürece kendi varlığını korumaya alışık tarzda düzenlenmişse ve
sonradan ihtiyaçlar onu büyümeye zorlarsa, süreç onun temellerini sökecek ve gittikçe
hızlı şekilde düşmesini sağlayacaktır. Bunu dengelemek ya da tümüyle orta yolu
korumak olanaksız…olduğu için, devletin kazandıklarını koruyabileceği tarzda…”257
düzenlenmesi esastır.

2.3.1. Polybius’un yönetimler döngüsü - Anakuklōsis - : Karma anayasa ve


Tarihselci yaklaşım

Machiavelli insan doğasındaki bencillik kaynaklı kötülüklerin değişmezliği üzerinde


çeşitli örnekler verirken, öte yandan her şeyin değiştiği bir tablo çizmektedir.
Dolayısıyla burada örtülü biçimde iki tezin varlığı üzerinde durmamız gerekir.

Birinci tez insan doğasındaki değişmezliği anlatır. Machiavelli Tercets On


Ingratıtude Or Envy de yazdığı parçalarda şunları söyler: “Asla nankörlük ölmez; asla
yok olmaz; bir kez ölse bile binlerce kez ortaya çıkar; çünkü anası ve babası
ölümsüzdür…”258 Benzer yaklaşım The Discourses da da sürer: “Şimdiki işlerle antik
olanları düşünen kişi, tüm şehirlerin tüm halkların aynı arzulara ve aynı özelliklere
sahip olduklarını ve her zaman da böyle olmuş olduğunu kolayca anlar …”259 “…tarih
kitaplarını okuyan çoğu kişi, sanki güneşin, gökyüzünün, elementlerin ve insanların
hareketleri, düzenlenişleri, güçleri antik dönemdekilerden farklıymış gibi
düşünürler…”260

257
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.6, p.210,… “to many things to which reason does not bring, you are brought by
necessity…if a republic is so organized that she is adapted to maintaining herself provided she does not
grow, and necessity then forces her to grow, the process will remove her foundation and make her fall
more speedly…it impossible to balance these affairs or to keep exactly this middle way…”
258
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- Tercets On Ingratıtude Or Envy – Three arrows
(to Giovanni Folchi), trans. by Allan Gilbert, Duke University Pres, Durham North Carolina, 1965,
Vol.II, p.741
259
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 39, p.278
260
- A.g.e. B.I, Preface [ The History of Titus Livius to be explained], p.191

104
The Discourses II. Kitapta Roma İmparatorluğunun genişlemesine ilişkin
kararlar ve III. Kitapta kişisel eylemlerin Roma Cumhuriyeti üzerindeki etkileri göz
önüne alınırken de birçok kez aynı değişmezlik temasına geri dönülür: “Çünkü
dünyanın işleri her çağda, antik zamanlardaki bireysel karşılıklarına sahiptir…”261
“Bunun nedeni her zaman aynı tutkulara sahip olmuş insanlar tarafından sürdürüldüğü
için, zorunlu olarak aynı sonuçlar ortaya çıkar…”262

İkinci tez, herşeyin değişiyor olmasıdır ve bu açıktır ki, bu tez birinci ile karşıtlık
içinde kalır. “Çünkü ancak tüm insan işleri hareket halindedir ve sabit kalamaz; değişir;
iner, çıkar; aklın sizi zorlamadığı şeye ihtiyaçlar sizi zorlar…”263

Ancak Machiavelli’nin bu tezin felsefi yanıyla ilgili olduğunu düşündürecek


herhangi bir argüman bulmak zordur. Onun değişim üzerinde durmasının nedeni, Titus
Livius’un History’ sini incelerken önem kazanan yönetim biçimlerinin iniş çıkışları ve
yok oluş süreçleridir. Dolaylı olarak kötü ve iyinin değişiklik göstermesi, bu
yönetimlerin çöküp gitmesiyle ortaya çıkan kötülükler kadar, yenilerinin ortaya çıkıp
yeni özgürlüklere yol açmasındaki değişimdir. Bu üzerinde durulması gereken bir
genelliktir ve Althusser’in Machiavelli’de gördüğü kaba –Hegel’ci (vulgar-Hegelian)
tarihselci yaklaşım üzerinde durmak yararlı olacaktır. Machiavelli’nin yaklaşımındaki
bu iki tez Althusser’in yaklaşımında felsefi bir tümel boyuta taşınır. Althusser,
Machiavelli’de ortaya çıkan bu iki tezin karşıtlık içinde olması ve çelişmezlik ilkesine
uymayarak pozitif bilimlerin mantığına ters düşeceği için, yapıtında ayrıntısına
girilmeyen diyalektik bir mantıkla, iki tezi üçüncü bir tezde sentezleme yoluna
gitmektedir.264 “Eğer tarih üzerine pozitif öncüller olarak onların anlamlarını koruyup
ilk iki tezin (felsefi tezler olmaktan ziyade) izin verdikleri şeyleri kıyaslamayı
sürdürürsek, çatışırlar: sürekli değişim şeylerin değişmez düzeniyle karşıttır. Bu
karşıtlık bir çözüm gerektirir. Machiavelli bunu, şeylerin sürekli değişimiyle, değişmez
düzenin sentezinde yapılandırır: “ tarihin döngüsel (cyclical) teorisinde.”265
Althusser’in deyimiyle bu üçüncü tez son negation olarak üniversal dönüşüm anlamını
taşımaktadır. Burada ortaya çıkan yönetim biçimlerinin tarihsel döngüsü Machiavelli’de

261
- A.g.e. B.II, Preface [ The world as a whole is always same], p.322
262
- A.g.e. B.III. ch. 43, [ The world the same], p.521
263
- A.g.e. B.I ch. 6, [ Government adapted to change], p.210
264
- Louis Althusser, Machiavelli And Us, Trans.by Gregory Eliot,Ed. François Matheron,
Verso-London ,1999, p.35,37
265
- A.g.e. p. 35-36

105
anlatılan Polybius tipolojisidir.266 Bununla beraber Althusser’in Hegel’ci yorumunda
siyasal açıdan iki tane güçlük görülür. Birincisi, bu diyalektik dönüşüm yasasının
dönüşümlerin siyasal görünümlerine açıklık getirmesi güçtür. Örneğin yönetimlerin
tipolojisinde neden monarşi, aristokrasi ve demokrasi sıralamasının izlendiğini, yada her
birinin kendine özgü tiranlık tarzlarına dönüşerek bozulduklarının nasıl açıklanabileceği
belirsizdir. Başka deyişle felsefi üniversallikten olguların özel şartlarını kavramsal
olarak türetebilmenin güçlüğü görülür. Bununla birlikte Althusser’in sentezi bizi, açık
biçimde Machiavelli’nin siyasal olguları kavrayışını anlayabilmek için bir tarih felsefesi
yapılandırılmasının zorunlu olduğu düşüncesine götürür. Bu sentezin bize anlattığı şey,
her siyasal durumun kendini olumsuzlayan başka bir durum sayesinde zaman içinde
yeni bir duruma taşınacağı, her tez-anti tez ve sentez üçlemesinin üstünde başka
üçlemeleri barındıran iç içe çemberlerden oluşan helezonlar bulunduğundan, her yeni
durumda olumsuzlanarak başlangıca geri dönülecektir; ancak bu başlangıç nitelik olarak
ilk başlanılan şartlar olmayacaktır (ikinci tez[ şeylerin değişen düzeni] bize ilk
başlangıca dönülmenin olanaksız olduğunu anlatır; çünkü iki tane aynı şey olamaz; iki
başlangıçta aynı olmayacaktır).

Burada siyasal yönetim biçimlerinin kaderi açısından önemli bir sonucun ortaya
çıktığı görülür: her yönetim biçimi başladığı olumsuzluğa geri döner ve yok olur. Başka
deyişle Machiavelli’nin insanlarda gördüğü ihtiraslar, düşmanlıklar ve kıskançlıklar
şeklinde kendini gösteren bencil doğanın olumsuzluğu, şartlar değişse de yönetim
biçimlerini kemirip altını oyan ve bu süreklilik içinde başlangıca geri çekerek çevrimin
tamamlanmasında temel etken olur.

İkinci güçlük, Althusser’in Machiavelli’nin yönetimlerin döngüsünde ortaya


çıkan her bir yönetim biçiminin zaaflarını diğeriyle tamamlayacağı (companse) karma –
composite- yönetim biçimini oluşturma kurgusunda ortaya çıkar. Çünkü Althusser, tez
üçlüsüne bir dördüncü olumsuzlama (negation) ekleyerek bu yeni yönetim biçmini
açıklamaya çalışmaktadır. Ancak karma –composite- yönetim kurgusunun bir yeni
olumsuzlama olmadığı görülür.267 Althusser bunu positive counter-position268 (pozitif
karşıt- konum) olarak nitelendirmektedir. Başka deyişle tarihin olumsuzlama üzerine

266
- A.g.e. p. 41
267
- A.g.y.
268
- A.g.y.

106
kurulu çarklarına olumlu müdahale yapılmaktadır. Bu müdahale rasyonel müdahaledir.
Dolayısıyla yönetimler döngüsündeki determinasyon kendi kendini yok edemediği için
rasyonel pozitif müdahale gerekir. Althusser bunu bir “eklemleme”269 olarak
nitelemektedir ve Machiavelli’nin bu formülasyonla teorik bir boşluğa neden olduğunu,
çünkü yönetim döngüsünü bloke ederek yasayı ortadan kaldırdığını karmaşık bir dille
ifade etmeye çalışmaktadır. Bununla birlikte Althusser’i, güçlüğü aşmak için tekrar tez
üçlemesini, bu kez karma yönetimin amacı üzerinde uygulayarak yeni bir açıklama
getirme çabası içinde görürüz. Buradaki güçlük yönetimlerin döngüsündeki
determinasyon a aynı determinasyon içinden nasıl bir rasyonel pozitif müdahale
geleceğidir, yada başka deyişle, eğer rasyonel pozitif müdahale determinasyon un
dışında kabul edilirse, bu kez de rasyonel pozitif müdahale ile determinasyon arasındaki
bağlantı felsefi düzlemde de olsa nasıl kurulacaktır; eğer içinde kabul edilirse
yönetimler döngüsünün kendi kendini olumsuzlayarak rasyonel pozitif müdahale
yaratmış olması güçlüğünü kabul etmek dışında bir mantıksal bir seçenek kalmıyor gibi
görünmektedir. Başka deyişle döngüye rasyonel pozitif müdahale bir üst bilinç
düzeyinden gelmek zorundadır. Bu da, tarihsel olarak rasyonel pozitif müdahalelerle,
yönetimlerin döngüsündeki determinasyon arasında basit bir determinasyon un
diyalektiğinden farklı olarak açıklanmayı bekleyen bir diyalektik demektir.
Machiavelli’nin böyle bir bağlantıyı kurmak gibi teorik bir kaygı içinde olduğunu
gösteren kanıtlar bulmak zordur. Ancak bu çalışmada ortaya koymaya çalışacağımız şey
de zaten Machiavelli’nin rasyonel önlemler dizisi olacaktır. Buraya geçmeden önce
hemen belirtmek yararlı olacaktır, Althusser, problemi bu şekle sokmamaktadır; şöyle
ki, esas olarak Machiavelli’nin bu yeni karma –composite- yönetim biçimi üzerinde
durmasının nedenini, yönetimler döngüsündeki yönetim biçimlerinin her birinin
zaaflarını elimine ederek dayanıklı devlet modelini, yönetim biçimlerinden
bağımsızlaştırmayı amaçlaması olarak göstermektedir. Bu düşünceden hareketle ilk
olarak “…(1) yönetimlerin sonsuz döngüsü – ki Machiavelli hiçbir devletin sonsuz
döngüye dayanacak kadar kaynaklarını yeniliyemeyeceğini düşünmektedir270 -
dayanıklı devlet postulasıyla olumsuzlanır; (2) ancak bu devlet döngüdeki yönetimlerin

269
- A.g.e. p. 40
270
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 2, p.199

107
özelliklerinin olumsuzlanmasından başka bir şey değildir; çünkü o yeni bir -state-
devlettir. Üçüncü olarak (3) bu yeni yapı döngüdeki formlardan başka bir formdur…”271

Dolayısıyla bu yeni karma –composite- yönetim biçimini de olumsuzlama


zincirine sokarak yeni bir tez üçlüsüyle açıklama yönüne gider. Ancak bu, rasyonel
pozitif müdahale ye ilişkin açıklamasından başka bir yoldur ve gittikçe güçleşir gibi
görünmektedir. Çünkü Althusser’in bu yeni tez üçlemesindeki sentezin sonucunda
ortaya çıkan yeni -state- devlet, composite olarak sentezlenmişse, composite olmanın
taşıdığı anlam gereği, bu devletin siyasal bileşenlerinin birbirlerini destekler yönde
paralel işlemeleri, başka deyişle pozitif yönelimli olması gerekir. Composite olmanın
anlamının bu olduğunu düşünüyorum. Bu sentez, bu devleti bir son devlet- modern
devlet- halinde görür; ancak asıl sorun yönetimler döngüsünün içinde yer aldığı
determinasyon un kaybolmuş gibi görünmesidir. Tüm bunlara değişik açıdan
yaklaşmanın olanaklı olacağını düşünüyorum.

Öncelikle Machiavelli’nin yönetimlerin döngüsünün sonsuza kadar süremeyeceği


düşüncesi üzerinde durmak yararlı olacaktır. Machiavelli’nin yaklaşımı şudur:

“…Bu, tüm devletlerin, kendilerini yönetirken ve yönetilirken içinde döndükleri bir


çemberdir; ancak yalnızca birkaç kez aynı yönetim biçimine dönülür; çünkü hiçbir
devlet birçok kez bu değişimlerin içinden geçebilecek ve kaynaklarını sürdürebilecek
kadar uzun yaşayamaz. Bununla birlikte her zaman basiret ve dayanıklılıktan yoksun bir
devletin, mücadele ederken güçlü ve daha iyi organize olmuş bir komşusuna boyun
eğmesi olasıdır. Ancak böyle bir durumun, bu yönetimler çemberinde neredeyse sonsuz
süre dönebilmiş bir devletin başına gelmeyeceği kabul edilir…”272 Burada pasajın son
cümlesine dikkat edilecek olursa, birinci ve onu tamamlayan ikinci cümleyle karşıttır.
Bu tür yaklaşımları Machiavelli’nin The Discourses unda yer alan kısa pasajlarında
sıkça görürüz. Düşünce tarzı şudur: bir devletin sonsuz döngüye girmesi olanaksızdır;
çünkü pasajda belirtilen nedenlerden dolayı çökecektir; şimdi tersten düşünecek olursak,

271
- Louis Althusser, Machiavelli And Us, Trans.by Gregory Eliot,Ed. François Matheron, Verso-
London ,1999, p.41,42,… “(1) the endless cycle of governtments is negated in the postulation of a state
that endures; (2) but this state that endures is something other than the negation of the governments
featuring in the cycle, since it is a state; (3) and its form (thr triple combination) is something other than
the forms featuring in the cycle, since it is a distinct form of government.”
272
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 2, p.199

108
eğer sonsuz süre dönebilirse çökmez hale gelmiş demektir. Dolayısıyla yeni karma
yönetim biçimini içeren -state- devlet, Althusser’in tez üçlemesindeki sentezlenmiş yeni
-state- devletteki gibi yönetim döngüsünün sona erdiği devlet değildir. Şu halde bu yeni
devlette yönetimler döngüsü aslında örtülü biçimde sürmektedir. Machiavelli’nin
yönetimlerin döngüsüyle varmaya çalıştığı şeklin böyle olduğunu düşünebiliriz. Bunu
biraz daha açmak yararlı olacaktır. Machiavelli, devletin yönetimi içindeki bileşenlerini
–prens, aristokrasi ve halk olarak- kendi döngülerini tamamlamasına izin vermeyecek
şekilde ansal olarak birbirlerini tümüyle yok etmedikleri bir kurgu içinde görmektedir.
Dolayısıyla yönetimler döngüsü karma yönetimle birlikte çok uzun bir peryota ulaşarak
hareket eder. Başka deyişle burada, üç bileşenin kendi tarihsel döngüleri üst üste
çakışacak biçimde işlerlik kazanmamaktadır; yani statik bir denge içinde yer almazlar.
Her biri kendi içinde işler. Her yönetim biçiminin kendi döngüsü ülkeden ülkeye,
kültürden kültüre, şartlara göre değişkenlik arz eden bir faz farkıyla işlerler. Örneğin
prens, kendi yönetim döngüsü içinde bozulma aşamasına gelene kadar döngüyü
gerçekleştirir; ancak bozulmanın belirtileri – her toplum ve şartta farklı algılama biçim
ve süreleriyle- ortaya çıktığında, aristokrasi halkı kullanarak prensin bu tiranlaşmaya
doğru seyreden bozulmasını engeller; ancak bu aristokrasinin kendi yönetim
döngüsünün örtülü biçimde işlemediği anlamına gelmez. Machiavelli, The Discourses
da şunu söyler: “…herhangi bir kötülük saklı kaldığı zaman, neden, karşıt deneyimin
eksik oluşu yüzünden fark edilemeyen bir takım gizli nedenler halini alır; ancak onun
açığa çıkması zamanla olur; derler ki, zaman her hakikatin babasıdır…Romada
Tarquinlerin kovulmasından sonra halk ve Senato’nun çok yakın bir birlik oluşturduğu
görülür; …bu sahte görünüş gizlendi ve Tarquinler yaşadıkları sürece nedeni
görülmedi…ancak Tarquinler ölür ölmez ve soylular onlara karşı olan korkularından
kurtulunca, içlerinde sakladıkları zehiri halka saçmaya başladılar…”273

Döngülerin sürdüğü bu yaklaşımı destekleyecek başka kanıtlarda bulunabilir.


Machivelli’nin Roma Cumhuriyetinde gördüğü dinamizmin kaynağı kendi deyimiyle
Senato ve halk arasındaki çekişmedir: “…bana öyle geliyor ki, halkla soylular
arasındaki çekişmeleri suçlayanlar, Romanın özgür kalmasını sağlayan ilk neden
hakkında hatalıdırlar ve bu çekişmelerin iyi etkilerinin düşünmekten çok, kavga ve

273
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 3, p. 201

109
gürültüye bunların neden olduğunu düşünmektedirler…cumhuriyette özgürlükten yana
yapılan tüm yasaların onların uyuşmazlıklarından çıktığını düşünmüyorlar…”274
Dolayısıyla Machiavelli’nin yönetimler döngüsüne bakışını bu tarzda
yorumladığımızda, dayanıklı yeni -state- devlet de sonsuz ömürlü olmayacaktır. Bu yeni
yapı tarihsel olarak yönetim biçimleri döngüsünü zamansal olarak sıkıştırarak compact
bir devlet biçimi halini alır; bununla birlikte devlet içinde sıkıştırılmış yönetimler
arasındaki çatışmalar, devletin iç çelişkileri düzeyine çıkar. Bundan şu sonucu çıkarmak
olanaklıdır: modern devletinde varlığını koruyabilmesi için rasyonel pozitif müdahale
ler kaçınılmaz olmaktadır.

2.3.2. ‘An’ın rasyonelleştirilmesi :

Yönetimler döngüsünün tarih içindeki yinelenmelerinin kaynağında yatan insan


doğasının bencil oluşu tezini Machiavelli’nin yapıtlarındaki şekliyle üzerinde durmanın
yararlı olacağını sanıyorum. Machiavelli’nin daha önce bencillik genel adı altında
toplanan ihtiras, düşmanlık, kin, nefret ve kıskançlık gibi özelliklerin kötücül yapıda
olmalarının, siyasal yönetimler açısından önemini ahlaksal olarak değerlendirdiğini
söylemek güçtür. Bunları, devleti bozulmaya ve yıkılmaya sürükleyen dolayısıyla
özgürlüğün kaybolacağı zeminleri hazırlayan kötü eğilimler olarak olumsuz etkili
faktörler şeklinde görmenin daha akla yatkın olacağını düşünüyorum. Machiavelli’nin
insan doğasının kötü eğilimlerindeki karmaşıklığın farkında olduğunu ve bu sorunu
kavramsal analizlere dökmeye niyeti olmadığını düşünebiliriz. Onun kötülüğü ele alış
tarzında ahlaksal açıdan kötünün kendisi değil, etkileri ön plandadır. İnsanın kötü
doğası ve siyaset arasındaki ilişkiye teknik açıdan yaklaştığını söylemek yanlış
olmayacaktır. Yönetici insanların teknik açıdan insanların kötüleşme eğiliminde olduğu
kabulüyle davranırsa, mantıksal açıdan kayıpsız bir çizgide ilerler. Çünkü insan
davranışının garantisi yoktur. “…hiç kimse öyle hep aptal yada akıllı, kötü yada iyi
olmayacaktır…”275 Böyle bir durumda yöneticinin yapacağı doğru tahminlerle
egemenliğini korumaya çalışması iki bakımdan mantıklı olmayacaktır: birincisi,
kendisinin yanılabilir olması nedeniyle; ikincisi güvendiği kişilerin değişken oluşları

274
- A.g.e. B. I, ch. 4, p. 202,203,… “I say that those who condemn the dissensions between the nobility
and the people seem to met o be finding fault with what as a first cause kept Rome free, and to be
considering the quarrels and the noise that resulted from those dissensions rather than the good effects…
that all the laws made in favor of liberty result from their discord.”
275
- A.g.e. B. I, ch.10, p. 220,… “And no one will ever be so foolish or so wise, so bad or so good…”

110
nedeniyle. Ancak yönetici, insanları tümüyle güvenilmez oldukları düşüncesine takılı
kalsaydı, eylemlerinin hiç birini gerçekleştirememiş olması gerekirdi; tümüyle değişken
oldukları düşüncesiyle olayları kendi akışına bırakacak olursa bu kez de her şeyin
gidişini talihe teslim etmiş olurdu. Bir önceki kısımda yönetimlerin tarihsel döngüsü
nasıl bir makro sentez oluşturuyorsa, buradaki karşıtlığın çözümü de mikro sentez
olarak görülebilir. Yönetici olayların dinamiklerine rasyonel pozitif müdahalelerde
bulunarak, ‘an’ları rasyonelize etmiş olur. Dolayısıyla tarihin makro dönüşümleri içinde
işleyen mikro sentezler görevi bu rasyonel pozitif müdahalelere düşer. Prensin kendisi
makro dönüşümleri nasıl “…antik tarihi okumakla”276 “…öğreniyorsa, tarihi okumakla
onu nasıl düzenleyeceğini de görecektir…”277 Bunun en iyi örnekleri The Prince ve
The Art of War da verilir. Burada iki önemli durum ortaya çıkar. Birincisi prensin yada
komutanın olay anında vereceği kararların rasyonalitesi bir çok karmaşık durumu içerir
ve farklılıklar taşır; ancak genel olarak talihi ve fırsatları yakalama yeteneği esastır.
İkincisi, onların bu rasyonel önlemlere ait tarihsel örnekleri ne kadar iyi kavradıklarıdır.
The Art of War da ve The Discourses de ele alınan rasyonel önlemlerde ortaya çıkan bir
durum, yönetimlerin sürekliliğindeki yapı taşlarının, zaman içinde bu rasyonel
önlemlerin nesnelleşmesine bağlı olduklarını gösterir. Machiavelli, The Art of War da,
şu örnek üzerinde durur:

“…eğer düşman sayısı senin askerlerinin sayısından az ise ve seninkiler disiplinli


ise daha düz ve geniş arazileri seçmelisin; çünkü sarpa arazilerde düzeni sağlamak
zordur… Romalılar açık ve düz arazilerde mevzilenmeyi tercih ederlerdi…eğer
askerlerin acemi ve az ise onların tehlikeye düşmesini önlemek için avantajlı
yerler aramalısın…”278

Yukarıdaki pasajda arazinin rolü ve Roma ordusunun taktikleri ayrıntıyla ele alınırken
ileriki pasajda Kartaca ordusu için şunlar aktarılır:

“…Kartacalılar Regulus (Romalı komutan) tarafından sayısız kere yenilgiye


uğratılmış olmalarına karşın, Spartalı Xanthippus’un tavsiyeleri doğrultusunda
zafer elde etmişlerdi; çünkü Xanthippus onları düz arazide savaşmanın
gerekliliğine ikna etmiş ve süvarilerle filler bu sayede Romalıları
yenebilmişlerdi…”279

276
- A.g.e. B. I, Preface [ Value of History] , p. 190
277
- A.g.e. B. I, ch.10, p. 222
278
-Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Art Of War, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.II, B. IV p.649
279
- A.g.e. s.650

111
Bu duruma özgü de olsa Romalıların arazi koşullarına göre savaşı yönlendirmeyi biliyor
olmaları öncülüne karşın savaşın sonucunu belirlemedeki çıkarımlarda mantıksal
sorunlar göze çarpmaktadır: Romalılarla Kartacalılar karşılaştıklarında daha önce
savaşı düz araziye çekerek kazanan Romalılar neden Kartacalıların savaşı düz araziye
çekmesiyle yenilmişlerdir. Bunun için aynı öncülle yapılabilecek açıklama olamaz. Bu
olay gerçekleşmiş ise Romalıların az sayıda ve acemi askerle savaşmak zorunda kalmış
olmaları gibi farklı kabuller gerekecektir. Bu pasajın bizim açımızdan iki önemli sonucu
olacaktır: Birincisi savaşın sonucunu belirleyen araziyi uygun kullanma etkenine ilişkin
yargısı kendi içinde doğru görülse de rasyonel bir kural olarak başka bir rasyonel kural
tarafından geçerliliği ortadan kaldırılabilir. Bir başka örnek, rasyonel önlemlerin aynı
olayda karşı karşıya gelme durumunun dışında, aynı rasyonel önlemlerin her zaman
genelleştirilemeyeceğine ilişkin olarak The Discourses’ da dinin kullanımında görülür:

“…Samnite’ler Romalılar tarafından bozguna uğratılmışlardı……atlar ateşleri


arasında tüm ordu komutanları savaşta teslim olmayacaklarına dair yemin
ettiler…ancak Samnite’ler bozguna uğradılar çünkü Romalı yiğitliği….üstün
gelmişti…”280

Oysa Romalılar Sicilya’da I.Punic savaşında benzer biçimde dini kehanetleri savaş için
kullandıklarında benzer yeminleri ettirdiklerinde kazanmışlardı281. Machiavelli, bu iki
pasajı arka arkaya vererek bu durumun özellikle üzerinde durduğu görülür.

Dolayısıyla bir savaşta her iki tarafta sonuna kadar rasyonel önlemleri
kullanacak olursa, marjinal belirleyici faktör olarak geriye doğal kaba güç kalır. Bunun
anlamı, bütün rasyonel önlemler sonuç almaktan uzak hale geldiğinde sonucu
belirleyecek olan yöneticinin hayvansal doğadaki üstünlüğüdür. Ancak burada ortaya
ilginç bir durum çıkmaktadır. Eğer bütün rasyonel hamleler ve iki tarafın sahip olduğu
virtú eş düzeyde ise bir tarafın üstün gelmesi fortuna’nın yapacaklarına bağlı olur.

Siyasal yönetimler açısında baktığımızda, ‘an’ların rasyonelleştirilmesinin,


zaman içinde kural haline gelmiş bir dizi nesnel boyutta önlemler olduğunu
düşünebiliriz. Buna bir örnek vermek gerekirse en iyi örnek satrançtaki mücadele

280
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Discourses, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, B. I, Ch. 15, p. 234
281
- A.g.e. B. I, ch.14, p. 233

112
olacaktır. Bir satranç oyunundaki açılış taktikleri bugün artık neredeyse belirli sayıdadır.
Diyelim ki yirmi tane olsun, bu açılışlar oyundaki taktik savaşın her anki rasyonel
hamlelerin ötesinde zaman içindeki birikimlerin sonucudur. Eğer oyuncu bu açılışlara
başvurmazsa deneyimli bir oyuncunun karşısında tutunamayacaktır. Açılış taktikleri
aynı olacağından oyunun gidişatını daha ince rasyonellikte hamleler belirleyecektir.
Machiavelli’nin prensten beklediği anlık rasyonel önlemler de zaman içinde nesnel bir
karakter taşıyarak devlet adamının siyaset kuralları haline geldiği düşünülürse, anlatmak
istediklerinin böyle bir tarihsel boyutu olduğunu öne sürmek yanlış olmayacaktır.
Dolayısıyla Machiavelli’de makro düzeyde yönetimlerin tarihsel dönüşümlerinin ve
yeni yönetimlerin, yasaların kurulma aşamasında buna yine makro düzeyde yapılan
rasyonel pozitif müdahaleler dışında, mikro düzeyde ilerleyen ‘an’ın
rasyonelleştirilmesine dayalı bir nesnelleşme sürecinden oluşan bir tarihsellik
boyutunun daha olduğunu öne sürmenin yanlış olmayacağını düşünüyorum.

2.4. SİSTEM VERİMLİLİĞİ:

Machiavelli’ye göre, Roma devlet yapısının kararlılığını sağlayan dinamik bileşenleri


olarak düşündüğü, karma anayasa yapısı içindeki konsül, Senato ve Tribünler arasındaki
çekişmelerin oluşturduğu sentez ve özellikle konsül ve magistratus’lukların seçiminde
pleb’lerin zamanla sağladıkları demokratik katılımın devletin emperyalist genişleme
eğilimini artırma yönündeki etkisi, Roma devlet yapısı içinde, onu başkalarından ayıran
önemli bir fonksiyonel verim etkisiyle bir araya gelmekteydi. Verimin yüksek oluşunun
anlamı, devletin işleyişi için gereksinim duyduğu maddi ve manevi enerji harcaması
karşılığında elde ettiği işin yüksek olmasıydı. Gerek siyasal işleyişin, gerekse de Roma
askeri düzeninin bu verim anlayışı temeli üzerinde yükseldiğini düşünmek olanaklıdır.
Eğer verim düşükse devletin işe çevirdiği iç enerjisi minimum düzeye inecek demektir;
başka deyişle harcadığı enerji ve güç kullanımı yeni kazanımlar elde ettiği sonuçlara
dönüşmeyerek bir anlamda boşa harcanmış olacaktır.

Devletin genel verimi, çeşitli dinamiklerin kendi içinde verimlerinin yüksek


olmasıyla yükselir. Bunlar arasındaki bağlantıyı en dinamik ve verimli hale getiren ise
cumhuriyetin yasalarının rasyonel çözümler üretebilecek iyi ve sağlam yapılmış
olmalarıdır. “Yasalar sayesinde verimlilik uygun sınırlar içinde tutulduğu

113
zaman…”282ve bu verimlilik, Machiavelli’nin bahsettiği, şehirlerin ilk kuruldukları
sıradaki yerin doğal verimliliği üzerine eklendiğinde, doğal bir afet283, yada kendinden
daha üstün bir güçle karşılaşmadıkça devletin güçlenip serpilmemesinin mantıklı bir
açıklaması olmayacaktır.

Şu halde diyebiliriz ki, yasaların devletin dinamik bileşenlerini engelleyici


tarzda düzenlenmeleri durumunda, devletin sahip olduğu iç enerjisi işe dönüşmeden
sönümlenecektir. Bu ise Machiavelli’ye göre yasaların giderek yasaklayıcı şekle
dönüştüğü tiranlıklarda görülür. Halkın sahip olduğu enerji devletin iç enerjisine
katılacağı yerde, tam tersi bir süreç yaşanır ve devletin kaynakları halkın bu enerjisini
sönümlendirici mekanizmalara harcanır. Devlet giderek kendi kendine dayanan ve
meşruiyetini kendi iç dinamiklerinden alan yapıdan uzaklaşarak, ya despotik baskı
oluşturan kurumlara sahip olmak zorunda kalır, yada kendi meşruiyetini dayandıracağı
yüceltilmiş değerler gibi statik bir bileşene yönelebilir. Machiavelli’nin kendi içinde
bulunduğu dönemde Papalık, Hıristiyanlık ve Kilisenin devletle olan ilişkisine bakış
açısının bu temelde olduğunu düşünmek olanaklıdır. Dine ilişkin yargıları, olumsuz ve
olumlu iki yöne ayrılır: olumsuz olanı, dinin devlete egemen bir yapıda olmasıdır;
toplumun her bireyinde doğru yasalarla kazanılabilecek yetenek ve enerjiyi
sönümlendirmektedir. Olumlu olanı ise antik dönem pagan dinlerinin, devlet
kontrolünde insanların sahip oldukları enerjiyi maksimum verimle işe çevirmelerini
sağlayabilmek amacıyla pragmatik kullanım değerine sahip olmalarıdır. Machiavelli’ye
göre Roma cumhuriyeti, verimi artıracak her yola başvurmuştur.

Machiavelli The Discourses’de Hıristiyanlık konusunda iki değişik eğilim


sergiler. Bunlardan birincisinde, halkın iç enerjisini sönümlendirmekten Hıristiyanlığın
kendi yapısını sorumlu tutan bir yaklaşım vardır. “Bizim dinimiz ise eylemci olandan
çok alçak gönüllü ve düşünceye dalmış kişileri övmüştür. O şu halde en yüksek iyi
olarak insani şeyleri küçük görmeyi tevazuyu ve sefilliği yerleştirmiştir.”284

282
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch. 1, p.194,… “when by laws that fertility is kept within proper limits.”
283
- A.g.e. Vol.I, B. II, Ch.5, p.339,340
284
- A.g.e. Vol.I, B. II, Ch.2, p.331,… “our religion has glorified humble and contemplative men rather
than active ones. It has, then, set up as the greatest good humility, abjectness and contempt for human
things…”

114
İkincisinde ise, sorumluluk Kilisenin devlet yapısına egemen olmasından
kaynaklanır. Bu ikinci durum ise hem Machiavelli’nin ulusal devlete ilişkin
düşüncelerini yansıtması bakımından, hem de Hıristiyanlığın yarattığı ikilem
bakımından ilginç görünür.

“Biz İtalyanlar, …çöküntü içinde olmamızın ikinci nedenini… sürdürmekteyiz.


Bu neden, Kilisenin bu bölgenin bölünmüş halini korumuş ve hâlâ da koruyor
olmasıdır. …bu bölgelerin hepsi bir cumhuriyetin ya da prensin idaresi altına
girmedikçe hakikaten bölgelerin hiç birinde ne birlik olur ne de mutluluk.
İtalya’nın …kendisini yöneten bir cumhuriyet ya da prense sahip olamamasının da
nedeni yalnızca Kilisedir; çünkü orada olmasına ve dünyevi güce sahip olmasına
rağmen İtalya’da tek başına iktidarı ele geçirip kendisini ülkenin yöneticisi
yapabilecek kadar yetenekli ve güçlü olmadı.”285

İkilemin ortaya konduğu pasaj, Machaivelli’nin, Kilisenin merkezi bir devlet


oluşturamamasını açıkladığı pasajın sonucu gibi eklenmiştir: “Şu halde, Kilise ne
İtalya’ya sahip olacak kadar, ne de başkalarının sahip olmasına izin vermeyecek kadar
yeterince güçlü oldu.”286

Kilisenin paradoksu, Hıristiyanlık aracılığıyla halkın iç enerjisini sönümlendirmek


zorunda olmakla, dünyevi iktidara aynı anda sahip olmak zorunluluğundan
kaynaklanmaktadır. Devletin kurumsal yapısı ve dinamikleri, dondurularak statik bir
hale geldiğinde, kendi meşruiyetini Tanrısal bir dayanağa bağlamıştır belki ama, bunu
yaparak sahip olmak istediği dünyevi iktidarın gereksinim duyduğu zorunlu dinamik
bileşenlerini ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla da halkın iktidar olma gücü ve yetenekleri
zaman içinde çözülerek, ağır bir ölüm süreci oluşturulmuştur. Bu nedenle de
Machiavelli’nin, bizzat kendi siyasal deneyimleriyle de tanık olduğu gibi, Kilisenin
içinde bulunduğu paradoksiyal durum “…Kiliseyi, Venediklilerin güçlerini Fransızların
yardımıyla uzaklaştırdığında, Fransızları da İsviçrelilerin yardımıyla kovmak zorunda

285
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.12, p.228,… “we Italian,…have one stil greater which is the second reason for
our ruin: this is that the Church has kept and stil keeps this region divided. And truly no region is ever
united or happy if all of it is not under the sway of one republic or one prince…why she too does not have
one republic or one prince to govern her is the Church alone; because though she has dwelt there and
possessed temporal power, she has not been so strong or of such ability that she could grasp sole authority
in Italy and make herself ruler of country.”
286
- A.g.y. s.229,… “Since, then, the Church has not been powerful enough to take possession of Italy
and has not permitted any other to possess it…”

115
bırakan…”287çözümler geliştirmeye itmiştir. Machiavelli’ye göre, Renaissance dönemi
Floransa’sı, 1494 de Savonarola ile yeni bir cumhuriyete tanık olduğunda,- her ne kadar
Villari’ye göre siyasal açıdan “Savonarola usullerde reforma gitmiş, özgürlükleri
savunmaya itmiş, birçok yararlı önlemler almış ve tiranlığın kötülüklerini en canlı
renklerle boyamış...”288 olsa da- Floransa yurttaşlarının daha sonra özgürlüklerini
korumada başarısız olmalarının temelinde de Hıristiyanlığın güçsüzleştirdiği ve
tembelliğe ittiği insanların savaşçı özelliklerini yitirmeleri yatıyordu. Bunun en iyi
kanıtı, giriştikleri bir çok savaşı yada şehirlerini savunmak zorunda kaldıklarında para
karşılığında sonuçlandırmak yoluna gitmiş olmalarıdır. “… Floransalılar, Venedikliler
ve bu krallık yaptıkları savaşları kim bilir kaç kez rüşvetle satın aldılar…”289

Verim konusuna dönecek olursak, Machiavelli’nin içinde bulunduğu dönemde


devletin parçalı görüntüsünün akıl almaz bir verimsizlikle nasıl ayakta kaldığı
şaşırtıcıdır. Verimin önem kazandığı şeylerin başında Machiavelli’nin kaynağını
Roma’da gördüğü ordu düzeninin tarzıdır. Machiavelli’nin Titus Livius’dan yaptığı
aktarmalarla tanımladığı Roma ordusunun verimi, piyade gücüne ve sahip olduğu
virtù’ya bağlıdır. Teknik olarak rasyonel şekilde piyadenin dövüş yeteneğini en üst
düzeye çıkarabilecek tarzda, en az enerjiyle en çok işi elde etmesi ilkesine dayanan üçlü
kol sistemi, hastati, principie ve triarii,290 bir tür açılır kapanır düzen içinde çalışan
piyade takımından oluşur. Verimin stratejik açıdan önemi ise Machiavelli’ye göre
Romanın genişlemesinde en önemli faktördü. “…nedeni her ne olursa olsun Romalılar
asla çok önemli iki savaşı aynı anda yapmadılar; tersine her zaman ya birine
başladıklarında diğerinden kurtulmuşlardı yada birinden kurtulmuşken diğerine
başlamışlardı.”291

287
- A.g.y. “in our times she took away the power of the Venetians with the help of France; then she
drove out the France with the aid of the Swiss.”
288
-Pasquale Villari, Life and Times Of Machiavelli, trans. by Linda Villari, T. Fisher Unwin, London,
4. impression, 1907, p.207,... “Savonarola was urging reformation of manners, defence of freedom; he
suggested many useful measures, and painted the evils of tyranny in the liveliest colours.”
289
- A.g.e. Vol.I, B. II, Ch.30, p.410,… “the Florentines, the Venetians, and this kingdom have in their
wars bought themselves off…”
290
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Art Of War, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.II, B. IV p.627
291
- A.g.e. Vol.I, B. II, Ch.1, p.325,… “but whatever the reason, they never had two important wars at the
same time; on the contrary, always either when one began the other was got rid of, or as they were getting
rid of one, the other began."

116
Yine Machiavelli Roma Senatosunun karar almadaki hızı ve Konsüllerin
özellikle savaş alanındaki yetki serbestliklerinin de devletin işleyiş verimini nasıl
artırdığına sıkça değinmektedir. Sonuç olarak devletin yasalarının, kurumlarının her
birinin verimini yüksek tutacak düzenlemeleri yapması sayesinde sahip olduğu yüksek
verimle Roma cumhuriyeti halkın siyasal güç kazanmasından, hem karma anayasa
içinde denge unsuru olarak yararlanmış, hem de genişleyerek bu gücü kendi iç
dinamiklerinde soğurabilmiştir.

2.5. MERKEZİ DEVLET YAPILANMASI:

Machiavelli’nin yargılarının en açık şekilde sıralandığı yapıtlarından ikisi, The


Discources ve The Prince olarak kabul edilebilir. İki yapıtta da gerek tavsiyeleri gerekse
çıkarımlarını temellendirişi açıktır. Ancak The Art of War ve The History of Florence de
bu açıklığı koruma tarzı farklı bir yol izler. Özellikle The History of Florence neredeyse
devlet konusundaki yargı ve düşüncelerinin doğrulanmaya çalışıldığı bir deney alanı
gibidir. Dolayısıyla onun tarihi kullanış şeklinden yararlanarak genel düşünce tarzını ve
zihnindeki devlet idesinin nasıl oluştuğunu anlamak için bu son iki yapıtın çizdiği yola
ve satır aralarına bakmak yararlı olacaktır.

The History of Art birçok kişi tarafından kayda değer bir askeri strateji kitabı
olarak değerlendirilmezken, birçokları tarafından da kitabın önemli bir askeri el kitabı
gibi değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Bununla birlikte yapıtın askeri teknik
ayrıntıları antik roma ve Yunan kaynaklı olup, bunların iyi bir şekilde bir araya
getirilmiş olduğu da eklenmelidir. Örneğin VI. Kitaptaki ideal ordugâh ve güzergâhlar
düzenine ilişkin talimatlar kendisine ait olsa da Polybius292 modelinin daha ayrıntılı
halidir. Buna benzer örnekler sayıca çoğaltılabilirler. Ancak sorun yapıtın bu şekilde
oluşu değil ayrıntıya girildiğinde birçok durumda mantıksal çelişkilerin ortaya çıkıyor
olmasıdır. Örneğin savaş alanlarının seçimine ilişkin pasajlarda “…eğer düşman sayısı
senin askerlerinin sayısından az ise ve seninkiler disiplinli ise daha düz ve geniş
arazileri seçmelisin; çünkü sarpa arazilerde düzeni sağlamak zordur…Romalılar açık ve
düz arazilerde mevzilenmeyi tercih ederlerdi…eğer askerlerin acemi ve az ise onların

292
-Polybius, The Histories, trans. By E. S. Shuckburgh, Bloomington, London, 1962, B. VI-27

117
tehlikeye düşmesini önlemek için avantajlı yerler aramalısın…”293denmektedir.
Arazinin rolünü ve Roma ordusunun taktikleri ayrıntıyla ele alınırken ileriki pasajda
Kartaca ordusu için şunlar aktarılır:“…Kartacalılar Regulus (Romalı komutan)
tarafından sayısız kere yenilgiye uğratılmış olmalarına karşın, Spartalı Xanthippus’un
tavsiyeleri doğrultusunda zafer elde etmişlerdi; çünkü Xanthippus onları düz arazide
savaşmanın gerekliliğine ikna etmiş ve süvarilerle filler bu sayede Romalıları
yenebilmişlerdi…”294 bu duruma özgü de olsa Romalıların arazi koşullarına göre savaşı
yönlendirmeyi biliyor olmaları öncülüne karşın savaşın sonucunu belirlemedeki
çıkarımlarda mantıksal sorunlar göze çarpmaktadır.

Romalılarla Kartacalılar karşılaştıklarında, daha önce savaşı düz araziye çekerek


kazanan Romalılar neden Kartacalıların savaşı düz araziye çekmesiyle yenilmişlerdir.
Bunun için aynı öncülle yapılabilecek açıklama olamaz. Bu olay gerçekleşmiş ise
Romalıların az sayıda ve acemi askerle savaşmak zorunda kalmış olmaları gibi farklı
kabuller gerekecektir. Bu pasajın bizim açımızdan iki önemli sonucu olacaktır: Birincisi
savaşın sonucunu belirleyen araziyi uygun kullanma etkenine ilişkin yargısı kendi
içinde doğru görülse de rasyonel bir kural olarak başka bir rasyonel kural tarafından
geçerliliği ortadan kaldırılabilir. Dolayısıyla her zaman geçerli olacağına dair kanıt
bulunamaz. Burada önemli olan Machiavelli’nin rasyonel gördüğü bir kuralın doğruluğu
ile geçerliliği arasında açık bir bağ varmışçasına yorumlamasıdır. İkinci olarak başka bir
açıdan baktığımızda, mantıksal sorunlara yol açsa bile rasyonel bir kuralın geçerliliğini
kanıtlama çabası yorumlanması gereken bir konudur. Machiavelli’nin rasyonaliteye
bakışında iki bileşen göze çarpar: birincisi anlık rasyonalite, öteki ise zaman içinde
kazanılmış rasyonalite olarak adlandırılabilir. Ancak her ikisi de soyut açıklayıcı ilkeler
olmayıp genellikle yaşanan gerçek durumların düzenleyici ilkeleridir. Başka deyişle
geçerlilikleri belirli parçaların rasyonel dizilişleri gibi görülebilir. Geçerli parçalar bir
araya getirildiklerinde de, sentezleyici düşünce aşırı soyut bir hal almıyorsa, gerçek
durumların basit rasyonel yargıları, neredeyse hep temel kabullere yakın seyreder.
Dolayısıyla doğrulanabilirlikleri hep en yüksek düzeyde kalır. Olayların sonucuna etki
edecek her etken rasyonel süzgeçten geçirilerek her an sonucun maksimum avantajlı
konumda kalması sağlanır. Bunu daha sonra statik ve dinamik meşrulaştırma konusunda

293
-Machiavelli, The Chief Works And the Others- The Art Of War, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.II, B. IV p.649
294
-A.g.e. p.650

118
irdeleyeceğimizden dolayı şimdilik yalnızca ikinci önemli nokta üzerinde durmak
yararlı olacaktır.

The Art of War da yukarıdakine benzer mantıksal sorunlardan bulabiliriz. Bunun


ise anlatmak istediği şeylerin tasarımlanmış fakat önemleri nedeniyle gözden kaçan
mantıksal sorunları olduğu izlenimini verdiğini düşünmek yanıltıcı olmayacaktır. Bu
nedenle ve The Art of War, The Prince ve The Discources’da yer alan taktik ve
kuralların birçoğunun The History of Florence da295, yaşanmış olayların irdelenmeleri
sırasında ele alınmalarına bakılacak olursa Machiavelli’nin düşüncelerinde devlet
idesinin izlerini sürmek neredeyse yapıtlarının her alanında olanaklı görünmektedir.
Siyasal yaşamı boyunca elçilik görevlerinde edindiği izlenimleri ve bir dizi analizi
doğrulamak üzere The History of Florence’ ı kullanmaktadır. Yapıtın içinde siyasal
çatışmalar genellikle toplumsal art plana pek başvurulmadan aktarılır. Gerek The Art of
War da rastlanan mantıksal sorunlar gerek The History of Florence ın kurgulanış tarzı,
Machiavelli’nin, kanıtların peşinden giden bir düşünürden çok tasarımlarında yer alan
devlet idesini hayata geçirmeye çalışan bir siyasal düşünür olduğu izlenimini bırakıyor.

Bu tasarımın Machiavelli’nin düşüncelerinde çerçevesini çizmeye yarayan


noktaların izini sürmek hem virtù kavramına verdiği önemin anlamını güçlendirmek
hem de statik ve dinamik meşrulaştırmanın zeminini kurabilmek açısından yararlı
olacaktır.

The History Of Florence de İtalyan şehir devletlerinin kendi aralarındaki


savaşların karakterini anlamak oldukça güç görünür. İlginç şekilde savaşların sonuçları
çoğunlukla büyük ölümler ve katliamlara yol açmadan, geçici de olsa denge sağlayan
anlaşmalarla noktalanır. Machiavelli bundan şöyle bahsetmektedir:

“...Başka ülkelerde yapılan savaşlarda savaşan tarafın ötekilere nazaran daha az


tehlikede olduğuna hiçbir zaman rastlanmamıştır…Bu zafer Toscana’ya büyük
yarar sağlamıştı ama dükün uğradığı zarar da çok değildi; çünkü Floransalılar
savaşı kaybederlerse Toscana Dükün olacaktı; fakat Dük Toscana’yı kaybetmekle

295
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The History Of Florence, trans. by Allan Gilbert,
Duke University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.III, B.V, Ch.32, p.1277
“The History of Florence da The Art of War da olan birçok askeri taktik ve manevrayı yeri geldikçe ve
özellikle de 1378 zanaat loncaları ve pleb ayaklanmalarıyla 1440 daki savaşlarda ayrıntılarıyla yeniden
ele alır. Örneğin Floransalıların Niccolo Piccinino karşısındaki gevşek ve disiplinden yoksun direnişlerini
anlatırken The Art of War da ortaya attığı taktiklere burada anlam kazandırmıştır.”

119
ordusundaki silahlarla atlardan başka bir şeyi kaybetmemiş oldu…Böylesine uzun
süren bir çarpışmada, ki bu çarpışma yirmi yada yirmi dört saat kadar sürmüştü,
bir adam dışında ölen olmamıştı; bu adam da yaralı olduğundan ya da etkili bir
darbe aldığından değil attan düşüp ölmüştü…296

Yine ilginç şekilde “çarpışanların teslim olduklarında da ölmelerini gerektiren bir şey
297
yoktu” diyor Machiavelli. Ancak bu tablo İtalyan şehir devletlerinin Fransız ve
İspanyol ordularıyla yaptıkları savaşlarda alt üst olmuştur. Hatta Russell, Fransız
“birlikleri halkı savaşta gerçekten öldürerek İtalyanları dehşete düşürdü”298diyerek şehir
devletlerinin kendi aralarındaki çatışmalarda kullanılan paralı askerleri mesleki
risklerini en aza indirerek savaştıklarından bahseder. Yine The Cambridge Medieval
History’de 1381 deki Genova ve Venedik arasındaki savaşlar anlatılırken savaşların
karakterini belirlemesi açısından şu pasaj dikkat çekicidir:

“...Genova umut ettiklerini kazanamazken Venedik Dalmaçya ve Tieste’yi elinden


kaçırmıştı. Gerçektende cumhuriyetler kaynaklarını israf ettikleri ve uzun
mücadeleye destek veren toplumsal güçlerini, donanmalarını çabuk onarma
umutlarından yoksun şekilde bu maceradan dağılmış çıktılar …”299

Tüm bunlar gerçektende İtalyan şehir devletlerinin Machiavelli’nin açıklamalarında


belirtildiği gibi neredeyse bir yada birkaç senede bir tekrarlanması ve çoğunun yol açtığı
kaynak kayıpları göz önüne alındığında belki de hiçbir devlet mekanizmasında
görülemeyecek ölçüdedir. Machiavelli’nin deyimiyle “prensliklerin birbirlerine silahla
sıklıkla saldırmaları barış olarak adlandırılamaz; yine insanların öldürülmediği
şehirlerin yağmalanmadığı ve prensliklerin yok edilmediği savaşlarda aynı şekilde savaş
olarak adlandırılamaz…”300 Bunların dışında The History Of Florence’de
Machiavelli’nin de üzerinde durmadığı ama sonuçları nedeniyle onun düşüncelerinde
şekillenen merkezi devlet tasarımını destekleyecek başka bir olgudan daha bahsetmek
mümkündür: şehir devletlerinin savaşlarında, özellikle de Floransalıların yaptıkları
savaşlarda Floransalılar sıklıkla savaşmaktan çok karşı tarafı para karşılığında satın
almayı yeğlemişlerdir.Anlaşmaların bu şekilde sağlanabileceğine bakılırsa

296
- A.g.e. s.1278
297
-A.g.y.
298
- Bertrand Russell , Batı Felsefesi Tarihi, Çev. Muammer Sencer, say Yayınları, İstanbul, 1983, s.480
299
- The Cambridge Medieval History, Vol. VII. –Decline of The Empire and Papacy, ‘Genova and
Venice’, Edited by J. R. Taner, C. W. Previté-Orton, Z. N. Brooke, Cambridge University Pres, Third
edition, Cambridge, 1958, p.61
300
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The History Of Florence, trans. by Allan Gilbert,
Duke University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.III, B.V, Ch.1, p.1233

120
cumhuriyetler arasında para kullanımında birlik sağlanmış olması gerekli görünür. The
Cambridge Medieval History bunu doğrulamaktadır. İtalyan şehir devletleri arasında
ciddi oranda para sirkülâsyonunu sağlayacak bir piyasanın oluştuğundan Credit
Organization301 da ayrıntılı bahsedilir. Para karşılığında savaştan kurtulma olgusunun
önceden devlet adamlarının basiretsizliği nedeniyle önceden görülememiş önemli
sonuçları olmuştur. Gerçektende Floransa örneğinde olduğu gibi bu olgu şehir devletleri
açısından yadırganacak bir durum değildi belki de; çünkü zaten savaşların tablosu
ölümlerden çok yıkım getiriyorsa en azından yıkımın telafisi için harcanacak zamandan
kazanmak amacıyla bile para verilerek savaştan sıyrılmak mantıksız görünmemektedir.
Ancak ticari zihniyetin devlet adamlığında öngöremediği şey, insan harcamak yerine
para harcamanın cumhuriyetin kendi içinde nasıl karşılanacağı ve para dengesini ne
oranda bozacağını hesaplayamamak olmuştur. Sonuçta Floransa’da vergiler fazlasıyla
artarak iç piyasaya dayanmış ve 1378 de önce zanaat sınıfının ardından, ilginçtir
cumhuriyetlerin kendi aralarındaki savaşlarda kan dökülmezken kanla bastırılmış bir
Pleb ayaklanması ortaya çıkmıştır302. Bunun sonucunda Floransa’da ‘Balia’ adında
yetkileri genişletilmiş bir konseyde zanaat loncalarının ve belirli oranda Pleb
temsilcilerinin siyasal yönetim üzerinde ağırlığını arttırdığı görülür. Ticaret
burjuvazisinin siyasal etkinliği aslında feodal sınıflarla keskin bir ayrışmanın olmadığı
ortamlarda gelişmiştir. Bunun nedeni Visconti ve Medici gibi siyasal yönetimi ellerinde
bulunduran ailelerin zaman içinde toprak mülkiyetine dayalı zenginlikleri, ticaretten,
madencilikten ve zaten 14.yy.da tümüyle fiyatlardan üretim kalitesine kadar
denetimlerin yapılabildiği gelişmiş bir pazar etkinliklerinden gelen zenginliğe dönüşmüş
olmasıdır. Dolayısıyla “feodal çağın küçük ölü kasabası da yaşayan güçlü
organizmalara dönüşmüştür”303.

Ancak ekonomik tablonun bu kadar gelişmiş olmasına karşın sınıflar arasındaki


uyuşmazlık her ne kadar “Medici ailesi Floransa yönetimini ele geçirmiş ve
demokrasiden yana çıkmış olsa da 16.yy. a doğru bir demokrasiye değil tiranlığa yol

301
- The Cambridge Medieval History, Vol. VII. –Decline of The Empire and Papacy, ‘Genova and
Venice’, Edited by J. R. Taner, C. W. Previté-Orton, Z. N. Brooke, Cambridge University Pres, Third
edition, Cambridge, 1958, p.77
302
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The History Of Florence, trans. by Allan Gilbert,
Duke University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.III, B.III, Ch.6-Ch.14, p.1148-1163
303
- The Cambridge Medieval History, Vol. VII. –Decline of The Empire and Papacy, ‘Genova and
Venice’, Edited by J. R. Taner, C. W. Previté-Orton, Z. N. Brooke, Cambridge University Pres, Third
edition, Cambridge, 1958, p.75

121
açtı”304. Ancak daha sonra Medici ailesinden gelen güçlü isimler, “Cosimo ve Lorenzo
döneminde siyasal yönetim plutokratik bir cumhuriyete dönüşmüştü”305.

Tüm bu tabloya baktığımızda ölümden çok yıkımla sonuçlanan savaşlar,


keskinleşmemiş sınıf yapıları, ancak daha da önemlisi şehir devletleri arasındaki
gelişmiş pazar ve para sirkülâsyonunun olması, birçok alanda Lombardia, Romagna ve
Sicilya arasında kenetlenmiş bir ekonomik bağa karşın siyasal üst yapıda bir türlü
birleşmenin olamadığı yapıyla karşıtlık içinde görülmektedir. Machiavelli’nin
düşüncelerinde belki de soyut biçimde varlığını sürdüren devlet idesi, bulanık şekilde
gerçek yaşamın siyasal olguları arasında görünmekteydi. Bunu ‘düşük yoğunluklu
devlet profili’ olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.

Şimdi Machiavelli’nin düşüncelerindeki devlet idesinin tasviri için yukarıdaki


çelişkilerin ışığında oluştuğunu düşündüğümüz şeyi şu şekilde açıklamak mümkün
olacaktır: şehir devletleri arasındaki sıcak çatışmaların sahip olduğu tüm kinetik, ‘düşük
yoğunluklu devlet profilinde parçalanmış ve her an dağılan uzlaşmalarla varlığını
sürdüren yerel siyasal yönetimlerden daha tam ve üst bir devlet profiline taşındığında
yoğunlaşarak potansiyel hale geçerken soğutulmuş çatışmalarda merkezi devlet içindeki
bileşenlerin siyasal güç savaşına dönmüştür. Bu tasvirde insanın bencil doğası
düşüncesi bir postula olarak ortaya çıkar. Bu tasviri destekleyecek bazı başka noktaları
Meinecke’nin eleştirisinde aramak yararlı olacaktır. Meinecke Machiavelli’de Raison
d’Etat kavramının izini sürerken “ esas sorun siyasal yeniden canlandırma ideası çağın
yasa koyucusunun ve halkların istek ve yeteneklerinin ötesinde idi bu nedenle de
toprağın altında kaldı”306 demektedir. Burada siyasal yeniden canlandırma ile kastedilen
Machiavelli’nin antik devlet, özellikle de Roma idealidir. Nitekim daha sonra
Meinecke, Renaissance tavrının bir özelliği olarak kutsal değerler etrafında şiddetlenen
mücadelenin “tümüyle insanların daha yüksek ruhsal gücünü ayağa kaldırdığından”307
bahsederken Machiavelli’nin ateşli antik devlet idealizminin artık ne karşı reform
peryodu boyunca ne de Renaissance’nin özgür düşünürlerince anlaşılamadığını, buna

304
- Bertrand Russell , Batı Felsefesi Tarihi, Çev. Muammer Sencer, say Yayınları, İstanbul, 1983, s.477
305
-A.g.e. s.478
306
- Meinecke, Friedrich Machiavellism-The Doctrine of Raison d’Etat and Its Place in Modern
History, Trans. by Douglas Scott, Praeger University Series-Newyork,1965, p.45
307
-A.g.y.

122
karşın “ateşli antik devlet adamı realizminin çok iyi anlaşıldığını”308 anlatır.
Meinecke’nin ateşli antik devlet adamı realizmi tanımı conjuncture309 siyasetçisi olması
ve anın rasyonalizasyonu açısından tutarlıdır. Ancak ateşli antik devlet idealizmi tanımı
tartışmalıdır. İlk bakışta Machiavelli’nin yapıtları içinde özellikle de Roma ideali her
fırsatta vurgulanır. Fakat kendisinin bu idealin gerçekleşmesi yönünde somut
düşüncelerine dair ipucu görmek zordur. Bu konuda The History Of Florence ‘in V.
Kitabının girişinde yer alan pasaj düşüncelerinin gerçekte böyle bir idealin peşinden
gitmek yanılgısından uzak olduğunu göstermektedir:“...Roma yıkıntıları üzerine erdemli
bir prensliğin boyunduruğu altında zafer dolu işler yapabilecek şekilde kendini
kurtarabilecek yeni bir şehir devletinin yapılandırılması olanaklı değildi…”310

Dolayısıyla özellikle The Art Of War ve The History Of Florence yapıtlarını


antik devlet idealini gerçekleştirmekten çok gelişmiş merkezi devlet realizmini ve onun
tasvirini şekillendirme çabası olarak görmek yerinde olacaktır. Bu devletin bir ulus
devlet olarak adlandırılması da olanaklı görülebilir. Ancak Machiavelli’de ulus
kavramına ait açık bir görüş bulunmaz. “Ulusal Devlet terimi hakkında kesin bir
belirsizlik vardır.”311 Allen, Machiavelli’nin “…dili, yaşam alışkanlıkları ve gelenekleri
benzer uyruklara sahip bir yönetimin avantajını kavramış…”312 olmasının, ulus
kavramına yakın görünmesine yol açtığına işaret eder.

Machiavelli şehir devletlerinin birleşik merkezi bir devlet oluşturmadıklarında


kaybedilecek olan şeyin antik devlet ideali değil bizzat şehir devletlerinin kendi
özgürlükleri olacağını düşünmektedir. Tüm savunuları neredeyse bunun üzerine
kuruludur. Hatta merkezi birleşik bir devlet olgusu bile dönemin imparatorlukları
arasında varlığını korumaya yeterli değildir. İşte bu noktada antik devlet idealinin,
özellikle de Caesar, Alexander vb. liderlerin virtúları ile sağladıkları genişleme modu,
onun düşüncelerindeki idealin gerçek anlamını verir. Çünkü devletlerarasındaki ilişki,
henüz uzlaşmalarla ancak kararsız dengeleri sağlayabilecek durumdadır. Dolayısıyla

308
-A.g.y.
309
- Louis Althusser, Machiavelli And Us, trans.by Gregory Eliot,Ed. François Matheron,
Verso-London ,1999, p.17
310
- Machiavelli, The Chief Works And the Others- The History Of Florence, trans. by Allan Gilbert,
Duke University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.III, B.V, Ch.1, p.1232-1233
311
- - J. W. Allen, A History Of Political Thought In The Sixteenth Century, Methuen & Co Ltd. 3.rd.
London, 1957, p.482,… “About the term national State there is a certain ambiguity…”
312
-A.g.y,… “That Machiavelli perceived the advantage to a government of having subjects similar in
language, customs and habits of life, is quite clear.”

123
devlet nicelik yada nitelik açısından kendini bir üst konuma taşımadığında varlığını
koruma şansını yitirecektir. Eğer hala yaşamını sürdürebiliyorsa yine bu yalnızca
kendisinin dışında fortuna sayesinde olacaktır.

3. DEVLETİN SÜREKLİLİĞİ İLE virtù, fortuna VE necessita


KAVRAMLARI ARASINDAKİ İLİŞKİ:

3.1. Virtù KAVRAMININ ANALİZİ :

Virtù kavramı Machiavelli’nin hemen bütün yapıtlarında tanımı açık verilmiş bir
kavram değildir. Açıkça görülen ise bu kavramın devletle karşılıklı ilişki içinde
olmasıdır. Devlet yalnızca toplumun bireylerinin arzularına yanıt veren bir sistem olarak
ortaya çıkmaz. Machiavelli’nin devlete bakışı içinde bu, devletin yok olması anlamına
gelir. Çünkü insanların bencilliklerinin313 kamusal iyiyi sağlayacak bir orta noktası
yanılgıdan başka bir şey değildir. Ancak bu görüş, Machiavelli’nin kendi yaşamı
boyunca gerek analitik gerekse de tarihi kullanış tarzıyla destekleyerek hemen ortaya
çıkardığı bir sonucu yansıtmamaktadır. Çünkü The Discourses da henüz kamusal iyinin,
topluma virtù kazandırma mekanizmaları kullanılarak kazanılacak virtù miktarına bağlı
bir yönetim biçimi içerisinde kalınarak sağlanabileceği umudunu taşımaktadır. Ancak
The Prince de Machiavelli’nin tavrı bundan farklı bir durumu gösterir ve daha çok virtù
kazandıracak bir devlet adamı tiplemesine doğru kayar.

Virtù kazandırmanın iki önemli yolundan314 birisi kamusal iyiyi sağlamaktır. Bu


ise, kamusal iyiyi toplum üyelerinin kendi bencil çıkarlarının önüne çekecek iyi yasalar
ve iyi eğitimle sağlanır315. İyi eğitim ise, “İyi yasaların sonucudur”316. “Çok sayıda virtù
nun parladığı yerde yasaların olamadığı bir cumhuriyeti göremeyiz…”317

313
-Machiavelli, The Prince and The Discourses trans. And ed. By Max Lerner, The Modern Library,
Newyork,,1940, B.I, Ch. IX,s 36
314
- Quentin Skinner, Machiavelli, Çev. Cemal Atila ,Altın Kitaplar Yayınevi,İstanbul, 2002, p.94
315
- Machiavelli, The Prince and The Discourses trans. And ed. By Max Lerner, The Modern Library,
Newyork,,1940, B.I, Ch. IV,s 119
316
- A.g.e, B.I, Ch. IV,s 119
317
- A.g.y.

124
Yasa konusu Sparta örneğinde de işlenir ve Machiavelli, Discourses’ un I.
Kitabında Sparta’nın kurucusu olan Lycurgus’un hazırladığı yasaların içeriği ve kendi
toplumunun virtù sunu artıracak şekilde bir araya getirilişi konusunda övgüyle bahseder:
“Lycurgus yasaları öylesine etkili olmuştur ki, uygulanışları ve usulleri en sudan
bahanelerle bile ortaya çıkacak sorunları savuşturabilmiştir…”318

İyi yasa ve eğitimin toplum bireylerine virtù kazandırması, söz konusu


toplumların özgür ve tarih sahnesinde uzun süre kalmalarını sağlamıştır. Topluma virtù
kazandırmanın ikinci yolu dinin pragmatik kullanımıdır. Dinin kamusal iyiyi öteki
iyiliklerin üstüne çıkarmada kullanılabileceği fikri Machiavelli’de özellikle
Discourses’in I. Kitabının ağırlıklı konusudur. Machiavelli’nin din ile olan ilgisi açık
biçimde teolojiden uzaktır. Ayrıca herhangi bir din metafiziği de görünmemektedir.
Buna karşın gerek Romalıların dini gerekse de Hıristiyanlığın karşılaştırılması sırasında
dinin pragmatik kullanımı çözümlenebilir. Romalıların dinsel inançları ve tapındıkları
Tanrıları, yada inançlarına temel oluşturacak her şeyin toplumun bireylerine ne oranda
virtù kazandırdığı tarihsel örnekleriyle Machiavelli tarafından verilir. Dinsel gerçeğin
kendisi değil, dinin virtù kazandırma yeteneği önemlidir319. Dolayısıyla konunun
Ortodoks kavranışından tümüyle uzaklaşılır. Bu şekliyle baktığımızda doğal olarak
hangi din sorusu ortaya çıkacaktır. Machiavelli, bu noktada, Romalıların diniyle
Hıristiyanlığı karşılaştırırken, Hıristiyanlığın ahlaksal işlevi konusundaki yargısının
topluma virtù kazandırma açısından olumsuz olduğunu görürüz. Discourses’in I.
Kitabında Hıristiyanlığa ilişkin olarak, “eğer Hıristiyan dini başlangıcından bu yana
kurucusunun ilkelerine göre sürmüş olsaydı Hıristiyan devletler ve cumhuriyetler
olduklarından daha mutlu ve birlik içinde olmaları gerekirdi….Nede onun çöküşüne,
dinimizin önderi Roma Kilisesine en yakın halkın daha az dindar olduğu gerçekliğine
tanık olmaktan daha büyük bir kanıt olamaz. Ve bu dinin dayandığı ilkeleri sınayan ve
bu ilkelerin şimdiki uygulamalardan ne kadar geniş ölçüde ayrıldığını gören herhangi
birisi, onun çöküşünü yada cezalandırılacağının yalın olduğu yargısına
320
varacaktır…” Şeklinde bir sonuca ulaşır. Burada bizi, bu konu başlığı altında
ilgilendiren temel olarak Hıristiyan dininin virtù kazandırmada olumsuz olmasıdır.

318
- A.g.y.
319
- Quentin Skinner, Machiavelli, Çev. Cemal Atila ,Altın Kitaplar Yayınevi,İstanbul, 2002, s.93

320
- Machiavelli, The Prince and The Discourses, trans. And ed. By Max Lerner, The Modern Library,
Newyork,,1940, B.I, Ch. XII,s 151

125
Çünkü dikkat edilecek olursa Hıristiyanlığın temel ilkelerinde insanın mutluluğunu
engelleyen bir şey yoktur. Aynı şekilde bir devletin ayakta durmasını engelleyecek bir
şey de görülmeyecektir. O zaman şu soruyu sormak zorundayız: Hıristiyanlığın tüm bu
olumlu yanlarına karşın, pratikte gelinen noktada çöküşü sağlayan nedir? Yada
Hıristiyanlık insan mutluluğuna yola açacağı düşünülen ilkeleriyle uygulanamamış
mıdır? Eğer uygulanamıyorsa, bir yanıyla tanrısal bir yanıyla da dünyevi olmanın
çatışması devlet yapısının içinde alınacak her karada atılacak her adımda kararsızlığa
yol açacak ve iktidarı güçsüzleştirmeyecek midir? Bu anlamda toplumun üyelerine virtù
kazandırmada oynayacağı rol de güçsüzleşecektir. Bu noktada üniversal bencilliğin ip
uçlarını görebiliriz, ancak bu, farklı bir başlık altında, Hıristiyanlığın durumu ise yine
yüceltme mekanizmalarına ilişkin bir başlık altında daha sonra irdelenecektir.

Hıristiyan dininin özellikle Patristik dönem uzantısı bir çileciliği, tevazuyu


bedensel olandan kaçınmayı erdem olarak kabul etmiş olması321, Machiavelli’nin
toplumu canlandıracak ve devleti ayakta tutacak bir virtù için düşündüklerinden çok
uzaktır. Buna karşılık Machiavelli, Romalıların eski dinlerinin daha işlevsel olduğu
düşüncesindedir. Cannae’de Romalıları yenilgiye uğratan Hannibal’in karşısında korkup
kaçan Romalıları ikna etmek için Scipio’nun nasıl dinden yararlandığını şu sözlerle
anlatır: “Scipio, bunu işittiği zaman onların karşısına geçti ve kılıcını çekerek ülkelerini
teslim etmemeleri için yemin etmeye zorladı…”322 Yine benzer tarzda, “Titus
Manlius’un babası Lucius Manlius halk tribunlerinden birisi olan Marcus Pomponius
tarafından suçlanmıştı. Yargılama gününden önceki gün Titus Marcus’a gitti ve onu
suçlamayı geri alması için yemin etmeye zorladı, ölümle tehdit etti. Marcus zorla yemin
ettiği halde suçlamayı geri çekti…”323

Yemini bozmanın onur ve şerefle bağlantısı Romanın eski dininde kişiler


üzerinde kışkırtıcı bir etki bırakmaktaydı. Bu ise yurt savunmasında dinin pragmatik
kullanımı için bir işlev sağlamaktaydı. Hiç şüphesiz onur ve şeref gibi virtù
kazandıracağı düşünülen bu kavramlar için dinin doğrudan desteği olması belki gerekli
görülmeyebilir. Ancak Machiavelli Althusser’in belirttiği gibi, sıkı bir conjuncture

321
- Quentin Skinner, Machiavelli, Çev. Cemal Atila ,Altın Kitaplar Yayınevi,İstanbul, 2002, s.94
322
- Machiavelli, The Prince and The Discourses, trans. And ed. By Max Lerner, The Modern Library,
Newyork,,1940, B.I, Ch. XI, p.146
323
-- A.g.e, s 146

126
siyasetçisi324 ve yorumcusuydu ve her ne kadar Rönesans döneminde siyasal olarak
Hıristiyanlık çözülüyor da olsa bundan da yararlanılabilirdi325. Bunun ise Hıristiyanlığın
genel teorik ilkeleriyle-tevazu326 ile- bağdaşacağını nasıl düşünebiliriz? Anlık pragmatik
kullanımla dinin idesi arasındaki bu çelişki nasıl çözülebilir?

Althusser’in, Machiavelli’nin conjuncture’e yönelik tavrıyla ilişkili olarak


yaptığı değerlendirme “…ancak bu birbirinden ayrı durumların basit bir toplamının
ortaya koyduğu ‘ conjuncture’ değildir…Siyasal bir problem sunan ve karşılığında ‘
ipso facto’ siyasal bir gerçek ve pratik bir görev ortaya koyan tarihsel çözüme işaret
eden ayrı ayrı durumların karşıtlık içindeki sistemidir...”327 görüşü şeklinde ortaya
konur.

Dolayısıyla Hıristiyanlığın toplum üyelerine virtù kazandırma yeteneği açısından


Romalıların eski dinlerine oranla kötü olması teorik sonucuyla conjuncture açısından
anlık kullanımı Machiavelli’nin gerek The Prince gerekse The Discourses inde ortaya
çıkan bir çelişkidir. Bunun aşılması ancak bir tarih yasası ve dolayısıyla bir tarih
felsefesini gerekli kılmaktadır. Ancak bu, çalışmanın ana eksenine oturan bir konu
olmanın uzağındadır. Ancak yine de şunu belirtmek yararlı olacaktır: Anlık olanla
üniversal olan arasındaki yukarıda ortaya çıkan karşıtlığın yol açtığı tutarsızlıkları,
Machiavelli’nin yapıtlarında izliyor olmamız önemlidir. Bu karşıtlığın Hegel’de anın
rasyonalizasyonu süreçlerinin objektif tinin328 oluşmasına kadarki yolu izlemesiyle
oluşan bir tarih felsefesiyle çözüldüğüne işaret etmek yararlı olacaktır. Yine bu durum
Aristoteles’in Politics ‘inde de belirir. Aristoteles, bu çelişkinin farkındadır. Platon’un
ideal devletinin üniversal bir ideanın olgusal geçekliği ne oranda yansıtacağı konusunda
şüphelidir329. İncelediği onlarca yönetim biçimi tiranlıktır. Başka deyişle insan
toplumlarının tarihsel süreç içerisinde sıkça ortaya çıkardığı bir yönetim biçimidir. Yine
benzer biçimde tiranlığı toplumsal dinamikler yaratmaktadır.. Ancak Aristoteles’in bunu
tümüyle kabullenmesi ve ideal devlet tasarımından vazgeçmesi söz konusu olmamıştır.

324
- Louis Althusser Machiavelli And Us, Trans.by Gregory Eliot,Ed. François Matheron,
Verso-London ,1999, p.17,18
325
- Quentin Skinner, Machiavelli, Çev. Cemal Atila ,Altın Kitaplar Yayınevi,İstanbul, 2002, s.94
326
- Machiavelli, The Prince and The Discourses, trans. And ed. By Max Lerner, The Modern Library,
Newyork,,1940, B.I, Ch. XI, p. 43,44
327
- Louis Althusser Machiavelli And Us, Trans.by Gregory Eliot,Ed. François Matheron,
Verso-London ,1999, p.19
328
- A.g.e, s.9
329
-Aristotle, Politics, Trans. by T.A.Sinclair, Penguin Boks, G.Britain,1967, B. II, Ch.V,p.65

127
Varolan yönetimlerin zaaflarını dengeleyecek bir karma anayasayı benimseyen kendi
ideal devlet tasarımını önermiştir. Ancak ortaya çıkan soru yanıtsız kalır: Kendi
tasarladığı ideal devlette neden toplumun kendi dinamikleriyle ortaya çıkmamıştır.
Aristoteles bu çelişkinin farkında olmuş olacak ki, yapıtın önemli bir kısmı tiranlığı
yumuşatmaya330 ve devleti ayakta tutacak bir dizi önlemi sıralamaya koyulur. Aslında
bu kendi önerisi, varolan gerçekten yola çıkıp dolaylı olarak üniversal olanla tikel
gerçek arasında kalan bir orta nokta; gerçekleşme olanağı olan sağduyulu bir yönetim
biçimi arayışıdır. Tiranlık dönemin bir gerçeğidir; demokrasi, oligarşi ve aristokrasi ise
kararsız yapılar olarak göze çarpar. Bunların tiranlığa dönüşmesine ilişkin olarak
Machiavelli Discourses de Solon’un Atinalılara sunduğu yasalarla ortaya konan
demokratik yapının kararsızlığı için şunları söyler: “Öte yandan, Solon’un Atinalılara
yalnızca bir halk yönetimi kurmaları için sunduğu anayasa öylesine kısa sürdü ki, kendi
ölümünden önce Peisistratos’un tiranlığının yükselişini gördü…”331

Sonuçta tiranlık da aynı yönetimler döngüsünün ara parçasını oluşturmaktadır.


Daha doğrusu ötekiler tiranlıkların arasına sıkışmış yönetim biçimleri olarak
görünmektedirler. Eğer tiranlıkla bir monarşi yada kral devleti arasındaki fark, yasasız
tek kişinin iktidarıyla yasalı tek kişinin iktidarı arasındaki farkın ötesinde olup da iktidar
sahibi kişinin kamusal iyiyi gözetmeden yönetmesi, yada kendi çıkarıyla kamusal iyiyi
gözetme arasında gidip gelmesiyse, bir kral yada monarkın tirandan ayırt edilebilmesi
ince bir ayrım haline gelir, hatta yönetilenler ile iktidar arasındaki ilişkide başka
toplumlar için tiran görünecek birisi öteki toplumda farklı algılanabilir.

Tiranlığa dönüşme olgusunun iki açıdan virtù kavramıyla ilişkisi bizi


Machiavelli’deki meşrulaştırma sorunuyla ilişkisine götürmektedir.

İlkin Machiavelli’nin bu yönetim biçimlerindeki kararsızlığı ortadan kaldıracak


şeyin, iyi yasaları ve eğitimi olan, birbirlerinin zaaflarını dengeleyen bir karma
anayasayla ( Roma Cumhuriyeti örneği) sağlanacak virtù kazandırma mekanizmasıyla
olmasıdır.

330
- A.g.e, B. V, Ch.II,s.223-226
331
-- Machiavelli, The Prince and The Discourses trans. And ed. By Max Lerner, The Modern Library,
Newyork,,1940, B.I, Ch. II,s 115

128
İkincis ise, Machiavelli’nin The Discourses deki cumhuriyetçi tavrının bir adım
ötesinde The Prince de yalnızca iyi yasalar ve eğitimle toplumun üyelerine virtù
aşılanmasının yeterli olamayacağı durumların varlığı ağırlık kazanır ki, tarihsel örnekler
burada virtù sağlayacak şeyin tek adamın virtù su olduğu yönde verilir. Machiavelli her
fırsatta tarihten verdiği örneklerle kullandığı deneysel yöntemin- tarihi kullanış tarzı
olarak- ışığında bazı lider tiplemelerini öne çıkarmaktadır. Ancak dikkat edilecek
olursa, yukarıda Cannae’de Scipio’nun kışkırtıcı konuşma yaparken virtù kazandırma
yolu olarak dini kullandığından bahsederken unutmamak gerekir ki, virtù kazandıran da
Scipio’nun kendisidir. Durumu kendilerinden yana çevirip savaşı kazanmalarını
sağlayan kişi olması gerçeği önemlidir burada. Bu tür kişiler durum yaratıcısı aktörler
oldukları gibi, durumları manuple edebilen kişiler olarak da tarihteki yerlerini alırlar.
Monarşi mi, yoksa cumhuriyet mi sorusuna Machiavelli’nin verebileceği yanıt, kararın
toplumun üyelerinde içerilmiş virtù miktarlarına bağlı olacağıdır332. Bu ise tarih içinde
birçok devletin kuruluşunda nasıl bir yol izlenebileceği sorununu aydınlatıcı olması
açısından can alıcı bir noktadır. Ayrıca, Sabine’in, Hobbes’un toplum sözleşmesinde yer
aldığını ileri sürdüğü, doğa durumuyla, toplum sözleşmesinin gerçekleştiği durum
arasında ortaya çıkan bir paradoks, Machiavelli’nin ulaştığı bu sonuçla yakından ilgili
görünmektedir. Doğa durumunda tümüyle bencil çıkarları peşinde olan insanların
rasyonel olmadığı, buna karşın toplum kurduklarında kendilerini rasyonel bir düzen
içinde buldukları kabul edilir, Hobbes, toplum kuran insanın bencilliğini ihtiyatlı
bencillik olarak düşünür. “O halde insan, devleti kurmak ve yönetmek için doğalın
üstünde bir hesap ve ön görü gücü gösterir. İnsanın toplumsal olması için mükemmel
bir bencil olması gerekir ki bu tür benciller enderdir. Sonuç paradokstur, şöyle ki, eğer
insanlar doğa durumunda Hobbes’un dediği kadar vahşi, toplum aleyhtarı benciller
olsalardı, asla bir yönetim biçimi oluşturamayacaklardı; eğer insanlar bir yönetimleri
olacak kadar rasyonel olsalardı, o zaman da hep yönetimleri olması gerekirdi”333.
Paradoksa baktığımızda bu durumu parçalayacak ve doğa durumuyla toplum durumu
arasındaki geçişi sağlayacak ara teoriye gereksinim ortaya çıktığı görülür. Bu ise
Machiavelli’de bir liderin virtù sünün yaratacağı force major bir etkinin, toplumun

332
- Meinecke Frıedrich Machiavellism-The Doctrine of Raison d’Etat and Its Place in Modern
History, Trans. by Douglas Scott, Praeger University Series-Newyork,1965, p.43,… “ The Prince deki
monarşi eğilimiyle, The Discourses deki cumhuriyetçi eğilim arasındaki karşıtlık yalnızca görünüştedir.
Halkta var olan virtu´ miktarı, monarşinin mi, yoksa bir cumhuriyetin mi daha uygun olacağına karar
verilen faktördü.”
333
- Sabine George.H. A History Of Political Theory,Harap, Oxford Press, 3.ed.London,1961, p. 464-
465

129
üyeleri olacak kişileri bir araya getirme gücüyle orantılı olarak aşılmaktadır. Scipio
örneğini bu anlamda değerlendirmek önemlidir ve özellikle virtù kavramını bu yönde
irdelememizin gerekliliğine işaret eder. Çünkü eğer, insanların bencil doğada
olduklarını kabul ediyorsak, gerçekten de rasyonel bir topluma geçişin ara sıçrama
basamakları olduğunu ve bunların da, eş zamanlı, eş çabuklukta olmayacağı gibi,
mekânsal farklılıklar nedeniyle bile değişkenlik arz edeceğini düşünmek yanlış
olmayacaktır.

Dolayısıyla burada ortaya çıkan zor faktörüdür. Genellikle tiranlıkların, tarih


sahnesindeki rolleri olumsuz karşılanmıştır. Ancak önemli bir işlevi yerine getirdikleri
de görülmektedir. Şöyle ki, karasız yönetim biçimleri arasında- amaç bizzat bu olsun
olmasın- devletin sürekliliği sağlanmıştır. Dikişin, teyeller sökülmeden atılması gibi.
Doğadan topluma geçişte de gelgitleri durduracak, toplumsal ilişkilerin kendi kendine
yönünü çizebilmesini sağlayacak şeyin aklın kendisini gösterdiği noktada ama hala
doğaya yakın; doğanın içinde ve onun silahlarıyla mücadele eden bir şeyin olması
gerekir. Sonuçta devlet, toplumsal yaşamın doğaya açılan kapısını tutuyorsa bir yanını
doğaya yaslamış demektir. Başka deyişle devletin doğayla olan deneyimi, mantıksal
olarak toplumunkinden önce gelir. Toplumun bir ahlakı ve onunla bağlantılı bir hukuku
olacaksa, “devlet yüzünden vardırlar”334.

Machiavelli’nin virtù kavramını açıkça tanımladığı metinlere rastlayamıyoruz.


Ancak yapıtlarının hemen her noktasında dolaylı yada dolaysız virtù kavramına açılan
yolları görebiliriz. Yukarıda bahsettiğimiz iki tür virtù kazandırma mekanizması ve
yönetim biçimlerinin virtù miktarlarıyla ilişkileri göz önüne alındığında,
Machiavelli’nin her ne pahasına toplumun virtù sunun belirli bir eşik değerinin altına
düşmemesi için çeşitli yollara başvurulabileceğinin işaretlerini görürüz. Devletin
olanaklılığı ve devletin sürekliliği iki ayrı olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dolayısıyla devletin kurulmasındaki virtù yüklemesiyle sürekliliğinin sağlanması
sırasındaki virtù yüklemeleri yalnızca nicelik açısından değil, nitelik olarak da farklılık
gösterir. Kurulması ve yozlaşmaya yüz tutuğu dönemlerde ara sıçramaları dengeleyecek
virtù hükümdardan gelecektir ki, bu onun virtuoso yeteneğine bağlıdır. Ondaki bu
özellik zoru kendi virtù su ile bir armoni içinde sentezleyebilmesini sağlar. Kuruluş

334
- Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi Yayınları,İstanbul ,1990, s.209

130
aşamasında temel olarak zorun rolü ağırlık kazanırken, süreklilik aşamasında çeşitli
şekillerde devletin virtù sağlama araçlarının kurumsallaşması öngörülür. Bu farklı
durumlar, Machiavelli’nin devletin meşruiyetini sağlamada dinamik bileşene katılırlar.

3.2. Virtù Ve Fortuna KAVRAMLARI ARASINDAKİ İLİŞKİ:

Daha önce de belirttiğimiz üzere Machiavelli’nin virtù kavramı üzerinde önemli


bir sonuca ulaştığını göstermeye çalışmıştık: Bu Machiavelli’nin virtù ‘yu ele alışında
onun fortuna kavramıyla nasıl bir ilişki içinde olduğuna dayanır. Machiavelli’nin virtù
kavramına açık bir tanım getirmemiş olmasından yakınılır335. Ancak Skinner durumun
böyle olmadığını vurgulamaktadır. Virtù kavramı Machiavelli’ye göre Latince vir
(yiğitlik) kökünden gelmektedir ve fortuna (talih) için çekim noktası oluşturmaktadır.
Çünkü Roma Mitolojisinde Fortuna talih tanrıçası olarak kendini cezp edecek yiğitliğe
yönelmektedir. Machiavelli’nin bu artistik yaklaşımı siyasal iktidarı elinde bulunduran
kişi için son derece önemli sonuçlar taşır. Burada dikkat edilecek olursa, talih ne
Boethius’un The Consolation of Philosophy ‘de yer alan Hıristiyan yaklaşımındaki
‘takdiri ilahi’ ile bağdaştırma çabasıyla, ne de Dante’nin The Inferno ‘sunda yer alan
klasik Hıristiyan yaklaşımıyla uyuşur. Machiavelli’de talihin değişkenliği virtù
miktarıyla orantılıdır. Virtù arttıkça talih ona bağlanır, azaldıkça ona sırt çevirir. Burada
neredeyse matematiksel bir estetize ediliş içinde Renaissance ruhuna uygun, bir o kadar
da Leonardo da Vinci’yi hatırlatan bir yaklaşım sergilenmektedir. Başka deyişle fortuna
Hıristiyan yaklaşımındaki şekliyle Tanrı’nın lütfuna bağlı bir değişken olmaktan çıkıp
hem bireyin virtù miktarına hem de dış dünyanın zorunluluklarına bağlı hale gelir.

Russell’ın Machiavelli eleştirisinde fortuna yalnızca dış dünyanın


zorunluluklarının kesiştiği yerde ortaya çıkan bir rastlantı olarak ele alınır. Bunun aşırı
realist bir düşünce olarak eksik yoruma neden olacağını düşünebiliriz. Russell,
Machiavelli’den yaptığı bir alıntıda Caesar Borgia’nın başarılarının Borgia’nın kendi
virtù su nedeniyle gerçekleştiğini dile getirir. Ancak yine Russell, Borgia’nın
Machiavelli’ye, “her şeyi ince ince planlamıştım; ama ölümcül derecede hasta
olabileceğim aklıma hiç gelmedi”336 dediğini aktarır. Borgia’nın bahsettiği şey, Papalık
seçiminde kendi düşmanını seçtirmek zorunda kalışının nedenini Machiavelli’ye

335
- Quentin Skinner, Machiavelli, Çev. Cemal Atila ,Altın Kitaplar Yayınevi,İstanbul, 2002, s.57
336
-Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, Çev. Muammer Sencer, say Yayınları, İstanbul, 1983, s.486

131
açıklamaya çalışmasıdır. Russell’ın anlatımı burada Borgia’nın başarısızlığının tümüyle
kendi dışında kontrol edemediği bir olgu tarafından gerçekleşmiş olduğunu dile getirir.
Oysa Skinner’in de337 belirttiği gibi, başlangıçta Russell’ın açıklamasına uygun olarak
Machiavelli, başlangıçta 27 Ekim1502 de İmola’dan yazdığı mektupta “artık yüksek
şahsiyetiniz, büyük deneyimi ve basiretine dair burada söylenenleri bilerek onun (Dük)
hakkında en iyi kararı verebilirler. İşittiğim her şeyi size yazmamın yerinde olduğunu
düşünüyorum…”338 diyerek Borgia’nın son derece virtù su yüksek olması nedeniyle
başarılı olduğunu düşünmesine karşın hazırladığı raporun sonraki aşamasında, 14 Kasım
1503 de Roma’dan yazdığı mektupta aslında Dük’ün (Borgia) akıl almaz cesaretle
tedbirsiz ve talihini teper biçimde davrandığını yazmaktadır “…onu kararsız, tedirgin ve
kararlarının arkasında duramaz biçimde buldu (Kardinalin Düke atfen cümleleri) …
talihin rüzgarı onu serseme çevirip sarsıyor… “339 Russell’ın yorumunda fortuna kişinin
dışında gelişen koşulların dayatması durumundayken, Machiavelli’de, virtù fortuna ‘ya
bağlı olduğu kadar fortuna ‘da virtù ya bağlı olmaktadır. Başka deyişle, dış koşulların
kişinin virtù miktarıyla bağlantılı olacağı dile getirilmektedir. Fortuna basit bir rastlantı
değildir. Machiavelli’nin virtù ile fortuna arasındaki denklemi çift değişkenli ve daha
zorlu hale getirmesinin nedenini, Prensin siyasal becerilerini sağlamada kendi virtù
sunun nasıl bir rol oynayacağını açıklamakta tutarsızlığa düşmek istememesinde aramak
gerekir. Prens yada temsil ettiği oranda devlet, yalnızca bağımsız ve kontrolsüz bir
fortuna ile, dış koşulların sürüklediği yere gidemez. Dünya üzerindeki rolünü ancak
fortuna’ yı cezbedecek bir virtù sayesinde sağlayabilir. Tersine de Prens denemez.

3.3. GENİŞLEME SÜRECİ İLE Virtù, Fortuna Ve Necessita


KAVRAMLARI ARASINDAKİ İLİŞKİ

Meinecke’nin Machiavelli’nin siyasal düşünceleri hakkındaki görüşü, birbiriyle


belli oranda gevşek bir bağlantı içinde kalan virtù ve fortuna kavramları üzerine oturan
raison d’état kuramının yapılandırılmasına dayandığını düşünebiliriz. Ancak
Machiavelli’de yer alan necessita kavramı da devletin dinamik bileşenlerinin işleyişi
açısından bu kuramın içinde bağlayıcı bir rol üstlenir.

337
- Quentin Skinner, Machiavelli, Çev. Cemal Atila ,Altın Kitaplar Yayınevi,İstanbul, 2002, s.24-26
338
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Legations, trans. by Allan Gilbert, Duke
University Pres, Durham North Carolina, 1965, Vol.I, (11.27) p.128
339
-A.g.e. Vol.I, (13.35) s.150

132
Fortuna, kelime anlamı itibariyle talih, -özel anlamı itibariyle Roma’da Talih
Tanrıçası- insanların yaşamını şekillendirebilerek onları kontrol altında tutabilen, ama
kontrol de edilebilen kuvvetlerden oluşan bir faktördür. Bu faktör doğadan
kaynaklanabilir; örneğin insan yaşamını etkileyecek bir hastalık yada felaket olabileceği
gibi, insanlardan kaynaklanan bir faktör olma özelliğine de sahip olabilir;
Machiavelli’nin bir devletin başına gelebilecek bir kötülük olarak gördüğü ve
üstesinden gelinmesi gereken bir faktör olarak gördüğü paralı yada yedek askerler,
yöneticinin basiretsizliği sonucu fortuna’nın uzaklaşması anlamında bir talihsizliktir.
Yada bu faktör kişinin kendisinden kaynaklanan trajik bir kusur olabilir.

Virtù insan içi olumlu ve gerekli bir nitelik değerini taşır. Fortuna ile ilişkisi,
yönetebilme, daha çok yön verebilme üzerinde kuruludur. Bunu bir tür yetenek olarak
değerlendirebiliriz; nitekim Machiavelli virtù sahibi prenslerden bahsettiğinde ahlaksal
erdemlerinden değil, daha çok onun olaylara yön verebilme yeteneğinden bahseder.
Machiavelli’nin bu iki kavramı, virtù ve fortuna kavramlarının kapsamı siyasaldır; yada
onunla ilişkisi içinde savaş sanatıdır. Örneğin bir savaşta iki ordudan birinin basiretsizce
yaptığı yanlışlar diğerinin fortuna’sıdır; eğer diğer taraf savaşı kazanmışsa bu kendi
virtù ‘su nedeniyle değil kaybedenin fortuna’yı elinden kaçırması nedeniyledir.
Machiavelli’nin tasarımında Fortuna’nın gezinen bir karakterde olması, onun virtù
tarafından cezbedilebilme olanağını sağlar. Machiavelli’nin daha ısrarla belirttiği
fortuna yönlendirmesi, kaybedenin yeteneksizliği nedeniyle kazanılmış bir fortuna
değil, kazananın virtù’su nedeniyle elde edimiş bir fortuna’dır. “Çünkü insanların
yeteneğinin az olduğu yerlerde Fortuna gücünü fazla gösterir.”340 Bu yüzden yetenekli
prensi her zaman savaş hazır ve en iyi savunmayı yapabilir konumda olması zorunlu
olur

Şu halde kontrol edilebilir olaylar dizisi, yöneticinin virtù ‘suna bağlı olarak
belirli sınırlar içinde olabilir; dolayısıyla kontrol edilemeyen çok daha geniş olaylar
çemberini kapsayan fortuna, virtù’nun sağladığı kontrol edilebilir alandaki en ufak bir
çatlaktan içeri girecek güçte ve hazır konumdadır. Machiavelli’nin virtù’ya bakışında
çoğu yerde pozitif bir yan görebiliriz. Virtù, fortuna’yı kendine çekme yeteneğine
sahiptir; onu yok edemez, ona karşı duramaz; ancak kendi yanında kalmasını

340
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. II, Ch.30, p.412,…
“because where men have little ability, fortuna shows her power much…”

133
sağlayabilir. Sullivan’ın yorumunda, Machiavelli’nin fortuna ve virtù arasında gördüğü
ilişkiyi, daha çok virtù’nun fortuna’yı etkisizleştirmesi şeklinde görülür: “…virtù,
fortuna’yı etkisizleştirmek yoluyla kendi yaşamını şekillendirmesine izin veren tüm
kontrollü kuvvetleri kapsar…”341

Machiavelli’nin siyasal olayları değerlendirişinde virtù ve fortuna arasına


yerleşmiş bir başka kavram daha görülür. Bu kavram necessita’dır; devletin dinamik
bileşenlerinin işleyişi içinde, fortuna’nın virtù’ya üstün gelmesi durumunda, devletin
sürekliliğini sağlamlaştırmasına paralel olarak öne çıkar. Amaçların her türlü aracı haklı
çıkarması, necessita’nın öne çıktığı noktalarla örtüşür ki, bu da önceki bölümde
tartışılan devletin ahlaksal tablonun dışına çekilmesi sorunuyla ilişkilidir.
Machiavelli’nin düşüncelerindeki mantıksal tabloda, devletin dinamik kurgusunun,
özgürlüğün zemini olması nedeniyle, ahlaksal alanın da zemini olacağı için, devlet,
ahlaksal yaşamın ön koşulu niteliği taşır. Machiavelli’ye göre insanlar bir araya gelip
şehirleri kurmak zorunda kalmasalardı, doğada ahlaksal bir yaşam sürmeleri
gerekmezdi.342

Devletin işleyişinin sahip olduğu bir rutin bulunmaktadır. Dolayısıyla


yöneticinin de her an yaşamsal bir sorun içinde kaldığını düşünmek yanıltıcı olacaktır.
Çoğunlukla ortaya çıkan sorunları doğru sırada ve elindeki malzemeye uygun olarak
çözme tarzını benimsemiş olması gerekir. En azından yer ve zaman ilişkisi içinde
necessita’nın zorlayıcılığının doğru yorumlanması gerekir. Bu, yöneticinin basiretinin
bir yanıdır. Diğer yandan her an necessita’nın kendisini zorlayacağı kabulü güçlü bir
kabuldür; rasyonel önlemler sürekliliğini korumadıkça bu kendi kontrolü dışında işleyen
zorunluluğa her an teslim olmak olasılığı yüksektir. Tam da bu nokta fortuna’nın
gözlediği bir noktadır. Dolayısıyla yöneticinin basiretinin bir başka yanı da, onun her an
bu koşulları karşılayabilecek tarzda disiplin sürekliliğini sağlamasıdır. Yöneticinin
gerekli olduğu yer ve zamanda kötülük yapmaması, kendisini necessita’nın elinden
kurtarması anlamına gelmez. Necessita’ya karşı direnç gösterilen her an, bir sonraki
anda necessita’nın kendisini daha güçlü olarak ortaya koyması demektir. Dolayısıyla
gerekli olduğunda kötülük yapmaktan kaçınan yönetici, ya devletin sürekliliğini

341
-Robert Sullivan, “Machiavelli’s Balance of Power Theory”, Social Science Quarterly 54. p. 261.
Werner 1988,… “virtù comprises all of the controlled forces which, by neutralizing fortuna allow them
to shape their own lives.”
342
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.1, p.192

134
tehlikeye atacaktır; yada bu kez sürekliliği korumak için daha çok kötülük yapmak
zorunda kalacaktır. Sonuç olarak her iki durumda da kötülük artmış olacaktır.
Machiavelli’ye göre uygun yer ve zamanda kötülük yapmasını bilen bir “…prens, çok
merhametli davranarak kötülüklerin sürmesine izin veren prensten daha
merhametlidir…”343

Meinecke’nin raison d’état kavramı, Machiavelli’nin virtù ve fortuna kavramları


arasındaki ilişkinin odağına yerleşmiş karmaşık çatışmaya dayanır. Ayrıca ulusal çıkar
kavramıyla da ilişkili görünür. Ancak raison d’état daha çok devletin sürekliliğinin
sağlanmasına odaklanmış bir kavramdır. Bunun doğrudan Machiavelli’nin devletin
sürekliliğinin sağlanmasının bir dinamiği olarak gördüğü genişleme ile bağlantılı
görülemez.344

Bu noktada ahlaki kayıtsızlığa ilişkin kısımda virtù ile ilişkili olarak


değindiğimiz Sicilya tiranı Agathocles’in örneğinde ortaya çıkan durum üzerinde
durmak yararlı olacaktır.

Machiavelli Agatochles’in, devletinin ve iktidarının sürekliliğini korumak adına


yaptığı sayısız kötülük dolu zalimliğin ve kıyıcılığın övülecek bir yanı olmadığını dile
getirir. Machiavelli’ye göre, o, en büyük komutanlardan aşağı kalmadığı halde en soylu
insanlar arsında onurlu bir yere konamaz. Başardıklarını fortuna yada virtù’ya
atfedemeyiz;345 çünkü Machiavelli’ye göre Agathocles’te eksik olan şey basiret ve
ihtişamdır.

Agathocles konusu Machiavelli’nin virtù ile ifade ettiği şeyi kavramak açısından
ilginç olduğu kadar aynı zamanda en verimli örnek olarak görülebilir. Mansfield,
Machiavelli’nin virtù kelimesini çeşitli anlamlarda kullanabildiğine dikkat çektiği
pasajında, “…onu, kötülük içerip içermeme konusunda iki karşıt anlamda kullandığına
işaret etmektedir.”346

343
- Machiavelli The Chief Works And the Others- ThePrince, Vol.I, Ch.17, p.61,… “he is more
merciful than those who, through too much mercy, let evils continue…”
344
- Friedrıch Meinecke, Machiavellism-The Doctrine of Raison d’Etat and Its Place in Modern
History, trans. by Douglas Scott, Praeger University Series-Newyork,1965, p.37
345
- Machiavelli The Chief Works And the Others- ThePrince, Vol.I, Ch.8, p.36
346
- Harvey C. Mansfield, Machiavelli’s Virtue, The University of Chicago Press, Chicago, 1996, p.7,…
“he uses it in two contradictory senses as to whether it includes or excludes evil deeds.”

135
Bu örnekte virtù kavramı ile devletin sürekliliği arasında Machiavelli tarafından
kurulan ilişkiden farklı bir durum ortaya çıkmaktadır. Çünkü Machiavelli virtù’yu
devletin sürekliliğinin temel taşı olarak görmektedir. Gerek çalışmada gönderme
yaptığımız örneklerden gerekse de Machiavelli’nin kendi çalışmalarından bu sonuca
varabiliriz. Şu halde Machiavelli’ye göre Agathocles’in başarısında virtù yoksa;- çünkü
devlete ihtişam ve büyüklük sağlamamıştır;- devlette sağladığı sürekliliğin paradoksa
yol açması gerekir. Eğer Machiavelli’nin virtù kavramıyla devletin sürekliliği arasında
kurduğu ilişkiyi kabul edeceksek, Agathocles’in kaotik bir duruma yol açmış olması
gerekir. Bunun anlamı, devletin genişlemeye yöneldiğinde genişleyememesi; durumunu
korumak zorunda kaldığında da genişlemeye itilmesidir. Machiavelli, The
Discourses’da iki tür devlet yapısının kendi sürekliliğini korumada kararlı yapı
oluşturduğunu anlatır. Bunlar Sparta ve Roma’dır.347 Her ikisi de karma anayasaya
dayanır. Ancak aralarındaki farkların başında, Sparta’nın anayasasının, Lycurgus
tarafından genişlemeye kapalı olacak şekilde kurumsal alt yapısını sağlayacak yasalarla
donatılmış olmasına karşın, Roma’nınkinin tamamen genişlemeye yönelecek kurumlarla
donatılmış olması gelmekteydi. Machiavelli’ye göre, Sparta yalıtılmış yaşamını bozarak
Thebai ve diğer bazı Yunan şehirlerini ele geçirdiğinde bunları elinde tutamayarak
dağılıp gitmiştir.348

Şu halde Agathocles örneği iki devletin kararlılık yapısının dışında kalmaktadır.


Çünkü Machiavelli’ye göre tiranlık modelleri sürekli savaşlar üzerine ve bu savaşlarda
kusursuz başarılar kazanarak kararlılık sağlayan yapılara sahip olamazlar. Bunun nedeni
gerekli halk desteğini sürekli olarak sağlayamayacak olmalarıdır.349

Machiavelli, Agathocles’in devleti, genişlemekle genişlememek arasındaki


kaotik konumda tutabilmesinin nedenini yer ve zaman açısından en uygun şekilde
“kötülüğü kullanabilme yeteneğine”350 bağlar. Bu yetenek virtù değildir; yaptıklarında
ihtişam ve büyüklük [grandezza] sağlamamıştır. Çünkü kazanılan savaşlar bir zafer
olmaktan ve kamusal zenginliği beslemekten uzaktır. Agathocles halkın iç enerjisini işe
çevirmeyi başarmıştır. Teknik olarak yalnızca savaş verimini artırmıştır; ancak bu

347
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.1, p.196-201
348
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.6, p.210
349
-A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.40, p.284-286
350
- Machiavelli The Chief Works And the Others- ThePrince, Vol.I, Ch.8, p.36-38

136
tümüyle içeriksiz bir verim olmanın ötesine geçmez; çünkü önceki bölümde sistem
verimi tanımı yaparken, genel verimin içinde yapılan işlerin kamusal zenginliği
artırmasının genel verimi artıracağı üzerinde durmuştuk. Agathocles yalnızca kötülüğün
verimini artırmayı başarmış görünür. Bu kötülükler Machiavelli açısından tümüyle
olumsuz yapı içinde görülmezler. Meinecke de, bu ahlaksal alana tecavüzler şeklindeki
kötülüklerin “…aslında virtù’nun kendisini teşkil etmedikleri, ancak son çare olarak
virtù’ nun dışında ortaya çıktıklarına…”351işaret eder.

Şu halde ihtişam sağlayıcı şeylerin başında savaşlar ve devletin kamusal


zenginliği konusundaki başarıları geldiğini kabul edersek, virtù’nun ihtişam ve
büyüklüğü gerektirmesi nedeniyle, devletin sürekliliğini sağlayacak temel faktör olarak
virtù’nun artması, genişleme eğilimini besleyecektir. Ayrıca Machiavelli, bir devlette
virtù sahibi insan yetiştirmenin yolunun, o devletin yönetim şeklinin cumhuriyet olması;
iyi ve güçlü düzenlenmiş yasalarla eğitime sahip olmasından geçtiğine işaret etmektedir.
Şu halde buradan, genişlemeye en elverişli yapının da cumhuriyet olduğu sonucuna
varabiliriz.352

Machiavelli’nin virtù konusunda bazı metaforlara başvurduğuna da rastlıyoruz.


Devletin yapısına güç sağlayan virtù miktarı farklı yollardan da devletin genişleme
eğilimine destek verebilir. Devletin dinamik bileşenlerine, Roma’da pagan dinin çeşitli
kurban törenleriyle353, insanları savaşa motive ediş tarzlarıyla verdiği desteğe benzer
şekilde batıl inançlarıyla da destek verilmektedir. Machiavelli’nin örneği ilginç olduğu
kadar kendi mantığı çerçevesinde virtù ve fortuna arasındaki bağlantıyla da ilgili
görünür. Machiavelli “havanın akıllı ruhlarla dolu olduğu…354 batıl inancından
bahseder ve bunun doğa üstü bir olay olduğunu, devletlerin ileride başlarına gelecek
olayları önceden haber verdiklerini, savaşlarda virtù sahibi insanlara yol gösterdiklerini
anlatır. Fortuna doğaüstü değildir; doğanın kuvvetlerinin hareket tarzıdır. Ancak
Machiavelli fortuna’nın mantığını doğaüstü bir eşleniğine de yerleştirmiş görünür. Eğer
toplumdaki virtù sahibi insanlar ne kadar çoksa, o toplumun etrafındaki doğaüstü

351
- Friedrıch Meinecke, Machiavellism-The Doctrine of Raison d’Etat and Its Place in Modern
History, trans. by Douglas Scott, Praeger University Series-Newyork,1965, p.33,… “did not indeed
constitute virtù itself, but they (these encroachments and infringements) could in the last resort arise out
of virtù.”
352
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.4,p.202-203
353
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.12, p.226-229
354
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.56. p.312,… “air is full of intelligence…”

137
olayların o devletin talihine etkisi de fazla olduğu kabulüne varan bir yaklaşım
sergilemektedir.

3.4. Virtù, fortuna ve MERKEZİ DEVLET İLİŞKİSİ:

Machiavelli, içinde bulunduğu dönemde İtalya’nın çeşitli şehir devletleri ve


farklı özellikler gösteren yönetim biçimlerine sahip parçalı bir görüntü sergilediğini
sıkça belirtmektedir. Bu durumun temel kaynağının Papalık yönetiminin içinde taşıdığı
zaaflardan geldiğini önceki bölümde irdelemeye çalışmıştık. Papalık yönetimi sayesinde
halkın sahip olduğu enerjinin devletin iç enerjisine katılacağı yerde, tam tersi bir süreç
yaşanarak ve devletin kaynaklarının halkın bu enerjisini sönümlendirici mekanizmalara
harcandığını açıklamıştık. Bu durumda devlet giderek kendi kendine dayanan ve
meşruiyetini kendi iç dinamiklerinden alan yapıdan uzaklaşarak, ya despotik baskı
oluşturan kurumlara sahip olmak zorunda kalacak, yada kendi meşruiyetini
dayandıracağı yüceltilmiş değerler gibi statik bir bileşene yönelebilecekti.
Machiavelli’nin kendi içinde bulunduğu dönemde Papalık, Hıristiyanlık ve Kilisenin
devletle olan ilişkisine bakış açısının bu temelde olduğunu düşünmek olanaklıdır.
Machiavelli’nin daha önce, Kilisenin içine düştüğü paradoksu, “Kilise ne İtalya’ya
sahip olacak kadar, ne de başkalarının sahip olmasına izin vermeyecek kadar yeterince
güçlü oldu”355 sözleriyle açıkladığının üzerinde durmuştuk.

Agathocles’in yaptıklarıyla, Kilisenin yaptıklarının ilgisi yokmuş gibi


görünebilir. Ancak Machiavelli’ye göre Kilisenin yarattığı durum da kaotik bir
yapıdadır. Machiavelli’nin tanımladığı kararlılık ve süreklilik özelliği taşıyan iki
devletin, Roma ve Sparta olduklarını düşünecek olursak, Agathocles ve Kilisenin
yarattıkları durumun, bu kararlı devletler ekseninin karşıt iki yanına yerleştiğini
düşünebiliriz. Agathocles’in savaşları kararlı bir genişleme süreci oluşturmamışlar;
buna karşılık Papalık da İtalya’da devletin kendi dinamik bileşenlerine dayanarak
kararlılığını koruyabildiği bir merkezi devlet oluşturamamıştır. Machiavelli’nin devletin
sürekliliğine ilişkin formunu eksen kabul edecek olursak, bu iki örnek birbiriyle ters
simetri özelliği gösteren istenmeyen formlardır.

355
- A.g.e. Vol.I, B. I, Ch.12, p.229,… “Since, then, the Church has not been powerful enough to take
possession of Italy and has not permitted any other to possess it…”

138
Machiavelli’ye göre Papalığın merkezi bir devlet oluşturulmasının önünü
tıkayan kendi siyasal dinamiklerinin aşılması güç bir sorundur. İtalya’daki şehir
devletlerinden birinin genişleme eğilimi gösterecek iç kurumsal yapıya sahip olmaması;
aralarında yaşanan anlamsız ve kaotik savaşların, birinin üstünlüğüyle sonuçlanıp
merkezi bir devletin egemenliğine gelebilecek durumda olmaması, Roma tarzında bir
genişleme yoluyla merkezi devlet oluşturulmasına olanak vermemektedir. Geriye
cumhuriyetler birliği –cumhuriyetler ligi- yoluyla sağlanacak bir yapı altında merkezi
devlet kurma olasılığı kalmaktadır.356 Ancak bu yolunda kolayca aşılamayacak engelleri
bulunmaktadır. Öncelikle şehir devletlerinin kimi prensliktir ve federatif birlik içinde
yer almaları sorun oluşturabilecektir. Ayrıca Machiavelli’ye göre, Floransa gibi
cumhuriyet olanların da tam anlamıyla özgür olmamaları357, yurttaşlarında özgürlük
isteminin tam yerleşmemiş olması, birliğin dinamiklerini olumsuz etkileyebilecek
faktörlerdir. Bununla birlikte yine de Viroli’nin işaret ettiği gibi en iyi olasılık İtalya’da
birlik oluşturma yoluna gitmeleriydi.

Ancak Papalığın şehir devletlerine karşı kendi iktidarını korumak için kolaylıkla
Fransa, İspanya gibi dış güçlere başvurması, bu olasılığı sürekli azaltıyordu. Siyasal
olgular açısından durumun açıklamasını bu şekilde yapmak olanaklıdır. Bununla birlikte
Machiavelli ortaya çıkan bu durumu, fortuna ve virtù ile ilişkilendirerek, uluslar arası
ilişkilerin tarihselci bakış açısına belli ölçüde gizemli bir yorum da katar.

The Prince’in son kısmı merkezi bir devlet için İtalya’nın bir virtù yada güç
kazanması temennisinin dile geldiği pasajlara aittir. Son ve sondan bir önceki kısımlarda
virtù’nun antitezi olarak fortuna ile ilgili fikirler yer alır. Ayrıca The Discourses da II.
Kitabın 29. kısmı da tümüyle fortuna üzerinedir.

356
- Maurizio Viroli, Machiavelli, Oxford University Pres, Newyork, 1998, p.139,140
357
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. I, Ch.49,p.296,…
“Onunki gibi güçlükler, başlangıcı onunki (Floransa) gibi olan tüm şehirlerde her zaman var oldular ve
yönetim çoğu zaman özgür ve kamusal seçimlerle şehre reform getirecek güçlü birkaç yurttaşa verilse de,
onlar kendi yandaşlarının çıkarları dışında şehri asla kamusal yarar için düzenlemediler; bu durum şehirde
düzene değil daha büyük düzensizliğe neden oldu.”… “Difficuties like hers (Florence) have always
existed for all those cities whose beginnings were like hers. And though many times, through free and
public votes, full power to reform her has been given to a few citizens, nevertheless they have never
orgaized her for the common benefit, but always for the advantage of their own party; this has cused not
order but greater disorder in that city.”

139
Fortuna insanı, siyasal anlamda da devleti kuşatan ve onlar üzerinde kuvvet
uygulayabilen olaylar bütünü olarak görülebilir. Eğer bu olaylar bütünü içinde kontrol
edilebilir bir alan yaratırsanız, diğer olaylar da kontrol ettiğiniz olay dizilerinin
yörüngesine girecektir. Machiavelli buna fortuna’nın cezp edilmesi diyor. Bu durumda
kontrol eden talihli olmaktadır. Tersi durumda olaylar bütünü içinde kontrol edilebilir
bir alan yaratamadığınızda, bu kez fortuna’nın eline düşmüş olursunuz. Ancak
fortuna’nın yakınında olmanıza karşın, bu bir talih değil talihsizliktir. Çünkü
yanınızdaki fortuna sizi yok etmek için yakınınızdadır.

Fortuna biz nasıl işlediğini çözemesek de kendi içinde bir mantığa ve neden
sonuç ilişkisine sahiptir. Onun işleyişi hakkındaki sezgileri güçlü bir devlet adamı
basiretli bir kişi olur. Ancak siyasal olaylar insandan bağımsız değillerdir. Bu anlamda
olaylar üzerinde kontrol sağlayabilen kişinin olaylara yakınlığı artacağı için fortuna’ya
da her zaman yakın olur. Dolayısıyla çoğu kez “…şuna inanıyorum ki, fortuna’yı baştan
çıkaracak kişi ihtiyatlı olmaktan çok atılgan olmalıdır. Çünkü- Tanrıça- Fortuna
dişidir…atılgan genç erkekleri sever.”358

Şu halde dünya işlerinin “…karşı konulamayacak ölçüde fortuna’ya yada


359
Tanrı’nın isteğine bağlı olduğuna inananlar…” yanılgı içindedirler. Bu insanlar
karamsarlık içinde “…kendilerini kadere bırakmayı düşünebilirler.”360 Machiavelli’ye
göre ülkede yaşanan sonu gelmez kargaşa ve devrimlerin bunda rolü büyük olmuştur.
Ancak mistik bir kader anlayışı Machiavelli’nin fortuna kavramıyla aynı şey değildir.
Machiavelli’nin kaderden anladığı, insanın ne yaparsa yapsın değiştiremeyeceği şeydir.
Dolayısıyla bu bir talih olmadığı gibi talihsizlik de değildir.

Machiavelli, Fortuna’yı taşkın bir nehre benzetir. Eğer gerekli “…bentler ve


setler kurulup önlem alınmazsa her şeyi silip süpürür.”361 Ülkeyi değişimlerin içine
sokan devrimlerin olduğu İtalya’ya bakarsanız bu bentleri ve setleri göremezsiniz.
Bunun nedeni büyük ölçüde kilisedir. Eğer “ …o (nehir) güçlü setler ve bilgelikle
358
- Machiavelli The Chief Works And the Others- ThePrince, Vol.I, Ch.25,s92,… “I belive this: it is
better to be impetuous than cautious, because Fortuna is a woman and is the friend of young men…”
359
-A.g.e. s.89,… “many have believed, human affairs so controlled by fortuna and by God that men
with their prudence cannot menage them…”
360
- A.g.e. s.89,90,… “such believers therefore decide that they need not sweat much over man’s
activities but can let Change govern them.”
361
- A.g.e. s.90,… “when…men cannot take precautions with both embankments and dykes…water rise
and throws down…”

140
Fransa, Almanya yada İspanya gibi uygun şekilde korunmuş…362 olsaydı bu sorunlar
olmayacaktı.
Machiavelli’ye göre İtalya içinde bulunduğu talihsiz durumdan kurtulmak için
fortuna’yı yeniden çekecek şekilde merkezi devleti kurmak ve devletlerarası siyasal
olaylarda güçlü bir konuma gelmek zorundadır.

Şu halde diyor Machiavelli “…fortuna ile yakın uyum içindeki insanların


başarılı, uyumsuz olanların başarısız oldukları sonucuna varıyorum.”363
Fortuna ile yakın uyum içinde olmak sorunu üzerinde durmak iki açıdan önemli
görünür. Birincisi, merkezi devletle bu fortuna arasındaki ilişki, ikincisi yine hem
birinciyle hem de fortuna ile ilişkisi bakımından devletlerarası ilişkiler.

Olaylar bütünü olarak fortuna ile yakınlık kurmanın, yukarıda anlattığımız iki
yolundan birisi talihe diğeri talihsizliğe yol açtığına değinmiştik. Eğer olay dizileri
arasında sistemli bir kontrol alanı açılabilirse, fortuna’nın kontrol edilen olaylar dizisi
etrafında yakın duracağı sonucuna varmıştık. Bunun siyasal açıdan anlamı şudur: eğer
bir devlet başka devletlerle ilişkilerindeki olaylar dizisi içinde siyasal olayları kontrol
etme verimliliğini artırırsa, başka devletlerin içinde olduğu olaylar da fortuna’nın
yönlendirmesiyle bu güçlü devletin kontrolü altındaki olayların ekseni etrafına dizilir ve
yörüngesine girerler. Machiavelli’nin fortuna ve devletlerarası ilişkiler arasında
gördüğü bağlantının bu olduğunu düşünebiliriz. Şu halde fortuna ve devletlerarası ilişki
sphere’i, merkezi devlet ve fortuna ilişkisini içine almak zorundadır. Bunu hem virtù
hem de fortuna açısından iki farklı şekilde açıklamaya çalışabiliriz.

Virtù açısından şu yaklaşımı yapabiliriz: eğer İtalya’daki siyasal egemenliklerin


parçalı görüntüsüne bakılacak olursa Avrupa’daki merkezileşmiş devletleri kendi
bünyelerindeki virtù miktarı Machiavelli’ye göre daha fazla, güç yoğunluğu da aynı
oranda çok olacaktır. Dolayısıyla İtalyan şehir devletlerinin tek tek sahip oldukları virtù
miktarı fortuna’yı bu merkezi devletlerin ellerinden alacak güçte olmayacak, bu
yollarını sürdürdükçe şehir devletleri talihsizlik içinde tükeneceklerdir.

362
- A.g.y. … “if she (river) were embanked with adequate strenght and wisdom, like Germany, Spain,
and France…”
363
- A.g.e. s.92,… “I conclude then that men are successful while they are in close harmony with
fortuna, and when they are out of harmony, they are unsuccessful.”

141
Fortuna açısından yapılabilecek açıklama biraz daha farklıdır. Olaylar dizisinin
akışının tarihsel bir determinasyonunu kapsar. Eğer tarihsel olarak olması gereken yer
ve zamanda bir olaylar dizisi içinde boşluk yaratılırsa, bu boşluk ancak geçici bir tablo
oluşturur ve bir başka olay dizisi tarafından o boşluk doldurulur. Dolayısıyla
fortuna’nın kuvvetleriyle uyum içinde olunmazsa fortuna o boşluğu dolduracaktır.
Siyasal açıdan merkezi devletlerin oluşturduğu devletler arası dizinin ortasında oluşan
boşluktaki şehir devletleri, ya fortuna’yı elde etmesini bilip merkezi devlet düzeyine
yükselerek tarihsel tabloda yerlerini alacaklar; yada fortuna o boşluğu kendi
yöntemleriyle “…azgın bir nehir gibi…”364süpürerek başka merkezileşmiş devletlerle
dolduracaktır. Fortuna iki tür yakınlaşma göstermektedir, ya uğurlu bir talih olarak,
yada uğursuz bir yok edici olarak.

Machiavelli İtalyan birliği için iki nedenle tümüyle umutsuz değildir. Birincisi,
çünkü henüz fortuna İtalya’yı süpürmemiştir. İkincisi The Discourses’da II. Kitap 29.
kısımda yer alan Roma’ya ilişkin belli ölçüde gizemli yorumda görülebilir. Tanrılar
Roma’yı Gallia’nın işgaliyle yok olmanın eşiğine getirdiğinde fortuna’yı son anda
kendilerinden yana çekmesini bilmişlerdir. Roma’nın sonraki ihtişam ve büyüklüğüne
ulaşması için, fortuna Roma’yı o hale sokmuştu ki diyor Machiavelli,…

“Gallia’yı, Roma’yla savaşa kışkırtmalarına neden oldular; ardından her şeyi öyle
düzenlediler ki; bu savaşı bitirmek için Roma’da Roma Halkına yaraşır hiçbir şey
yapılmamalıydı; …askerler silaha sarılmada yavaş, …alışmış oldukları dikkatten
uzaktılar …Çarpışma düzenleri gevşek ve cılız kaldı; …Senato Roma’yı savunma
düşüncesinden öylesine uzaktı …Bu yüzden yıllar boyunca Romalıların önceden
yaptıklarını okumuş kişi, bunların onlarla aynı halk olduğuna kesinlikle
inanmayacaktır…365 Bu pasajdan kolayca görmekteyiz ki, fortuna [Talih],
Roma’yı daha güçlü yapmak ve ulaştığı büyüklüğe doğru zorlamak için onu
kedere ve sıkıntıya sokmasının zorunlu olduğuna karar verdi.”366

364
- A.g.y.
365
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. II, Ch.29, p.406,407…
“stirred up the French (Gallia) to make war on Rome;…then it arranged that nothing worthy of Roman
people should be done in Rome to put a stop to that war;…soldiers so slow about taking arms…without
any of their usual attention…for the battle they made their order loose and feeble;…so that Senate,
without thought of defending Rome…hence he who has read the things done by that people fors o many
years before would not at all believe that it was same people…”
366
-A.g.e. s.408,… “from this passage we easily see that fortuna, in order to make Rome stronger and
bring her to the greatness she attained, judged that it was necessary to afflict her but did not wish entirely
to ruin her.”

142
Bu bakımdan Machiavelli, her ne kadar Medici ailesi ümitlerini alıp götürmüş de olsa367
fortuna’nın İtalya’ya tanıyacağı şans için iyimser olmayı istemiş gibi görünüyor. Ayrıca
bu pasajda necessita’nın virtù yaratma gibi bir özelliği olduğu sonucuna da varabiliriz.
Mansfield bu konuda, “necessita’nın virtù için bir destek olmaktan öte, virtù’nun bir
koşuluna, bir üreticisine ve sonunda bir virtù’nun kendisine döndüğüne368 işaret
etmektedir.

“Şu halde, insanlar yenilmiş olarak vazgeçmemelidirler; çünkü Talih’in amacını


bilmemektedirler ve Talih de bilinmeyen dolambaçlı yollardan gittiği için her
zaman ümit edebilirler; Talih’in getirdikleri sıkıntı ve keder de olabilir belki, ama
getirdikleri ne olursa olsun ümit etmekten vazgeçmemelidirler; çünkü Talih’in
amacı bilinmemektedir.”369

Machiavelli’nin siyasal düşüncelerinin, virtù ve fortuna arasındaki yok edilemez bir


çatışma sphere’i olduğu varsayımına dayandığı görülür; insanlar Talih’in tasarımlarını
dokuyabilirler ama onu yok edemezler.370 Sullivan’a göre Machiavelli “ …prensin
fortuna üzerinde yalnızca yarı yarıya zafer kazanma beklentisi içinde olabilmesinin,
fortuna insanın dışındaysa gerçekten bir anlamı olmayacağını”371 kabul etmektedir.
Fortuna’nın tümüyle yenilmesi olanaksızdır. Çünkü Machiavelli’ye göre fortuna bütün
yaşamın gücüdür. Machiavelli’ye göre “fortuna ile top yekûn bir savaşta yine tam bir
zafer kazanılması aslında ölüm olacaktır.372

Şu halde virtù ve fortuna söylenebilecek en optimum durum, virtù’nun,


aralarındaki savaşta kazandıklarını koruyabileceği kadar kazanması zorunlu olur. Bu
çizginin altında yada üstünde kazandığı her şeyi kaybetmek durumunda kalacaktır. Yine

367
- Quentin Skinner, Machiavelli, Çev. Cemal Atila ,Altın Kitaplar Yayınevi,İstanbul, 2002, s.75
368
- Harvey C. Mansfield, Machiavelli’s Virtue, The University of Chicago Press, Chicago, 1996,
p.15,… “necessity [necessita] goes from being a support of virtue [virtù ], to a condition of virtue, to a
producer of virtue, and finally to a virtue itself.”
369
- Machiavelli The Chief Works And the Others- The Discourses, Vol.I, B. II, Ch.29, p.408,… “they
ought, then, never to give up as beaten, because, since they do not know her purpose and she goes through
crooked and unknown roads, they can always hope, and hoping are not to give up, in whatever fortune
and whatever affliction they may be.”
370
- A.g.y. … “they can weave her designs but cannot destroy them.”
371
- Robert Sullivan, “Machiavelli’s Balance of Power Theory”, Social Science Quarterly 54. p. 263.
Werner 1988,… “his assertion that the Prince can only expect to win over fortuna half the time makes no
sense if fortuna is truly outside of man.”
372
- A.g.y. … “then complete victory over fortuna would in effect be death.”

143
Sullivan’a göre “gerçektende virtù bir neden olarak fortuna’ya gereksinim duyar; onda
devletlerarası siyasetin gerçek ortak yaşam ilişkisi yatar.”373

SONUÇ:

Çalışmanın amacı, Machiavelli’nin siyasal düşüncelerinde, devletin kendi


meşruiyeti, kendi dışında statik bir bileşene değil, kendi iç dinamiklerine dayandığı
zaman kararlılığını ve sürekliliğini koruyabileceği tezinin yer aldığını göstermekti. Bu
amaç doğrultusunda öncelikle Machiavelli’de siyasetin ahlaksal tablonun dışına nasıl
çıkarıldığını gösterebilmek için önce tarihsel olarak ahlaksal tabloya nasıl sokulduğunu
göstermeye çalışmanın daha doğru olacağı düşüncesiyle birinci bölümde Aristoteles’in
Politics’i üzerine bir irdelemeyle başlamak ve Aristoteles’in Politeia’sı içinde siyasetin
ahlaksallaştırılmasına ilişkin yaklaşımlar ve orta sınıf egemenline ilişkin uzlaşma
formülü üzerinde durmak gerekti. İkinci bölümde Roma Cumhuriyeti örneği
doğrultusunda karma anayasa ve hem devletin iç dinamikleri hem de tarihselcilik
açısından önem taşıyan genişleme konusu üzerinde duruldu. Üçüncü bölümde ise ikinci
bölümdeki dinamiklerin Machiavelli’nin sıkça başvurduğu virtù, fortuna ve necessita
kavramlarıyla nasıl desteklenebileceğini göstermeye çalıştık.

Ortaya çıkan tabloda sonuçları iki açıdan değerlendirmek olanaklıdır. Birincisi


Machiavelli’nin devleti ve siyasal yönetim biçimlerini varoluşları açısından ele alış
tarzına ilişkin olarak değerlendirmektir. İkincisi ise, tarihselci bir bakış açısına zemin
teşkil edecek bir değerlendirme yapmaktır.

Varoluşları açısından sonuçları değerlendirmeye çalıştığımızda, Machiavelli’nin


siyasal düşünceleri içinde devletin kendi kararlılığını ve sürekliliğini korumasının en iyi
yolunun, kendi iç dinamiklerine dayanması olduğu sonucuna varmaktayız. Yönetim
biçimleri ne olursa olsun bütün devletlerin temel dayanakları insandır. İnsanlar temel
olarak nankör, değişken karakterli ve bencildirler; ancak kendi dinamiklerine dayanarak
varlığını sürdürecek olan devlet bu insanlarla işlemek zorundadır. Dolayısıyla kendi
insan gücünü en verimli kullanabileceği sistemi benimsemek zorundadır. Devlet kendi
meşruiyetini, kendi dışında bir ideadan, bir ahlaksal ilkeden yada Tanrı’dan alarak
373
- A.g.y. … “in effect virtù needs fortuna as a cause; therein lies the aboriginal symbiotic relationship
of international politics.”

144
dinamiklerini bunların üzerine kuruyorsa, hem insan gücünü hem de dolayısıyla insan
gücünü merkez alan dinamiklerin sönümlenmesini engelleyemez. Bu tür bir devlet
statikleşmeye yönelmek zorunda kalır. Kendi meşruiyetini dayandırdığı ilkeler, ilke
olmaları dolayısıyla bilginin ve inancın konusu olarak her zaman karşı tezinin varolma
olasılığı bulunacağından, inandırıcılığını yitirebilirler.

Bu açıdan diyebiliriz ki, Machiavelli, devleti kendi kendine dayanan tözsel bir
yapıda görmektedir. Dolayısıyla devletin varlığı, onun kararlılığını sağlayan
dinamiklerinin, temel insan gücünü hani koşullarda ve bu koşullarla ne oranda uyumlu
olarak bir araya getirmesine bağlı olur. Şu halde devlet, iki temel şeyi kaçınılmaz
biçimde yapmak zorundadır: birincisi temel dayanağı olan insanların, en genel anlamda
kendi içindekini en etkin biçimde açığa çıkarma gücü diyebileceğimiz virtù’larını
düzenlemek, ikincisi değişen koşullara uyum sağlayarak bu virtù miktarını her zaman en
üst düzeyde tutabilmek. Ancak bu iki koşul insanları özgür olmalarıyla sıkı sıkıya
bağlıdır. Çünkü Machiavelli devletle özgülük arasında karşılıklılık ilişkisi kurar: eğer
devlet kendi dinamiklerine dayanacaksa insanlar özgür olmak zorundadırlar; insanların
özgür olabilmeleri ise yalnızca devletle gerçekleşir. İnsanlar özgürlüklerini
koruyabildikleri sürece devletin sürekliliği sağlanabilir. Buraya kadar olan insan
dinamiğinin anlamını oluşturur. Bunun üst basamağı insan dinamiğinin bu yapılanma
modelini bütün insanları katarak koruyacak olan kurumsal dinamiklerdir.
Machiavelli’ye göre bu örgütlenmeyi en verimli kullanabilen yönetim biçimi
cumhuriyettir ve tarih incelemelerinden vardığı sonuçlar, iki kararlı yapı olan Sparta ve
Roma’nın ortak özelliğinin karma anayasa olduğunu göstermektedir. Her iki devlette de
monarşik, aristokratik ve demokratik bileşenler kendi koşullarına uygun amaçlar
doğrultusunda bir araya getirilmiştir.

Eğer insanın yapısı değişken ve bencil olmayıp özgeci bir karakter özelliği
gösterseydi, ortak iyi o devletin doğasında kendiliğinden varolurdu. Şehirlerin
başlangıcında ise ahlaksal bir iyi görülmez; çünkü ahlaksal iyi tercihe bağlıdır. Oysa
şehirlerin başlangıcı koşulların dayatmasıyla ilişkilidir. Machiavelli, şehirlerin
başlangıcındaki güç ilişkisine işaret ederken, adaletin daha gelişkin bir ilişkiler düzeyine
geçildiğinde ortaya çıktığı görülür. Şu halde devletin çekirdeğinde ahlaka ilişkin bir
kurulum yoktur.

145
İnsanların bencil oluşları onların kendiliğinden bir araya gelmelerine engel olur.
Machiavelli’ye göre başlangıçta onları bir araya getiren koşulların zorlamasıdır. Daha
gelişmiş bir düzeyde ise, yasanın rasyonel zorlamasıdır. İki zorlama türü de bencilliği
yok edemez ama varlığına karşı kötülüktür. Bu kötülükten biri primitif diğeri gelişmiş,
iyi olan devlet çıkar. Başlangıçtaki primitif güç ilişkisi gelişmiş rasyonel devletin içinde
siyasete dönüşerek varlığını korurken, zor kullanma da, yasanın zorlayıcılığı içinde
varlığını korur. Bununla birlikte Machiavelli’nin kullandığı bu dönüşüm tablosunda
devletin kazandığı yeni nitelik koşullu bir varoluştur. Başlangıç koşullarına
dönüldüğünde içinde varlığını sürdüren başlangıçtaki primitif zor kullanma moduna
dönülür. Bunun en iyi örneği Machiavelli’nin devleti tek kişinin kurabileceği tezidir.
Machiavelli, The Discourses içinde, bozulmanın toplumdaki insan ilişkilerinin
tamamını kapladığı noktada, yeniden düzenleme için kral gücü gerektiğini söylediğinde,
bir bakıma devletin başlangıç koşullarına geri döndüğünü de kabul etmiş olmaktadır.
Roma Cumhuriyeti içinde Konsül gücünün monarşik özelliğinin yeterli olmadığı
durumlarda yasal Dictator’lük kurumunun işletilmesi, primitif güç ilişkisinden yeniden
bir düzenleme ile yasaların işlerlik kazanmasını sağlamaktadır. Machiavelli’ye göre, her
devlet örgütleniş tarzına bağlı olarak belirli bir bozulma eşiğine sahiptir. Bu eşik
geçildiğinde artık devletin kendi kendini aynı yasalar içinde kalarak düzeltebilmesi
neredeyse olanaksızdır. Dolayısıyla yasal Dictator’lük mekanizması da tümüyle
bozulmuş yapıda işe yaramayacağı gibi ters özellik göstererek tiranlığa yol açması da
güçlü bir olasılıktır. Bunun nedeni yasaların iyi düzenlenmemiş olmaları değil, bu
yasaları uygulayacak insanların, bencil doğası ve ihtiraslarının zamanla yasayla olan
bağlarını gevşetmesidir. Machiavelli’nin deyişiyle, iyi ahlakın sürdürülmesinin, yasalara
gereksinimi olduğu gibi, bu yasalarında yerine getirilmesinin, iyi ahlaka gereksinimi
olur. Sonuçta ortaya çıkan bozulma tablosunda Thucydides’in dediği gibi, insanlar
arasındaki uzlaşma adalet ortaklığına değil, suç ortaklığına dayalı bir hale geldiği için,
sistem kendi içinden kendini düzeltemez.

Şu halde yasa ve ahlak ilişkisi devletin sürekliliği açısından bir güvence değildir.
Ayrıca yasalar yönetim biçimlerine göre değişiklik gösterebilirler. Dolayısıyla güvence,
yine insanların virtù’larını en iyi yaratabilecek ve düzenleyebilecek, böylece de hem
yasaları hem de özgürlüğü güvence altına alabilecek kurumsal dinamiklerden
gelmelidir. Toplumdaki olanaklı her insan gücünün doğru kurumsal denge içinde siyasal

146
yaşama katılması gerekir. Böylece en verimli kendi kendini besleyen sistem olarak bir
devlet ortaya çıkar.

Machiavelli’ye göre devletin sürekliliğini sağlayabilmesi, iç dinamiklere ve


kendi dışında başka devletlerle ilişkilerinde gelişen dış dinamiklere bağlıdır. Ancak bu
dış dinamikleri yönlendirebilmesi, virtù ve fortuna arasında süregelen mücadelenin bir
parçası olarak, devletin iç dinamiklerinin nasıl yapılandırıldığı ile yakından
bağlantılıdır. Çünkü devletin, diğer devletlerarasında kendini kabul ettirmesi ve
meşruiyetini onaylatması için izleyeceği yol ve yöntemler bütünü, iç dinamikleriyle
uyumlu olmak zorundadır.

Machiavelli The Discourses ‘da temel olarak iki kararlı devlet profili çizer.
Bunlar Sparta ve Roma’dır. Her ikisi de kendi kurumsal iç dinamiklerini karma anayasa
esasına göre kurarak kararlılığa ulaşmışlardır. Ancak Sparta Roma’dan farklı olarak
anayasasını devletin genişlemesine olanak tanımayacak şekilde hazırlayarak yalıtılmış
bir toplum düzeni içinde başka devletlerle uzlaşma sağlamıştır. Roma ise Sparta’nın
tersine içinde bulunduğu yer ve zaman dilimi içindeki koşulların dayatması sonucunda
anayasasını genişlemeye elverecek şekilde düzenlemiştir. Genişleme dinamiğinin biri
tarihselcilik açısından diğeri de devletin kendi varoluşu açısından iki büyük önemi
bulunmaktadır. Devletin kendi varoluşu açısından genişleme eğilimi, halkın özgürlüğün
koruyucusu ve hem denge unsuru hem de soyluların kontrol mekanizması olarak siyasal
yaşama katılımıyla paralellik taşır. Halkın siyasete bu katılımı, Roma’da intercessio –
veto- hakkı ve Konsül seçiminden, Tribün meclisi ve Konsül olma hakkının yasal olarak
sağlanmasına kadar uzanan geniş bir süreç olmuştur. Bu uzun süreçte halk bileşeni,
krallık döneminden gelen monarşik bileşen ve aristokratik bileşenle birlikte giderek
değişen dengelerden geçerek eklemlenmiştir. Dolayısıyla devletin iç dinamiğinin de bir
değişim süreci içinde olduğu varsayılır. Ancak devletin varoluşu açısından genişlemenin
Machiavelli’ye göre özel anlamı, halkın devletin kararlılığının korunması bozulmadan
siyasete nüfuz edebilmesidir. Machiavelli’ye göre halkın isteği yönetilmemektir.
Dolayısıyla siyasete ortaklığı da bu negatif özgürlük talebini koruyarak geçekleşmesi
gerekir. Ancak halkın katılım süreci boyunca bu talep, basitçe kendi özgürlüğünün
korunmasının ötesinde zenginleşme talebine de açık kalmaktadır. Siyasal yaşamdaki
Monarşik, aristokratik ve demokratik bileşenler arasındaki çekişme, çoğunlukla
birbirlerini denetçiliğini üstlendikleri ilişkilerinde birbirlerine karşı bir tarafın

147
üstünlüğüyle sonuçlanmamıştır. Dolayısıyla bu çatışma, bir kamusal alanın varolmasına
yol açmış, bu alana ait toprak zenginliğinin uzlaşma içinde yağmalanmasını da
engellemiştir. Soyluların amacı ise halkı baskılamak ve oligarşik iktidarları için gereken
zenginliklerini artırmaktır. Sonuç olarak Roma devlet sistemi hem genişleme ortak
paydası için halkın asker potansiyelini kullanmış, hem de genişleyerek halkın siyasete
nüfuziyetini verimli ve dinamik hale getirmiştir. Machiavelli’ye göre Sparta’da mülk ve
görevlerin dağılımında sağlanan adalet halkın Roma’daki arzulara sahip olmaları için
zemin bırakmamıştır.

Bu değerlendirmeyi, biri, Machiavelli’nin Polybius tipolojisindeki yönetimler


döngüsünü yorumlayışından, diğeri ise, virtù ve fortuna arasındaki ilişkiden yola
çıkarak iki yönden yaklaşımla yapmak olanaklıdır.

Polybius tipolojisindeki yönetimler döngüsünde yer alan yönetimlerin çeşitli


devrimlerle yerini çember içinde bir sonra gelen anayasaya bırakmaktadırlar. Bu
çemberin bir dönüşlük periyodu içinde, yönetimler monarşi, aristokrasi ve demokrasi
sıralamasıyla yer değiştirirler. Çemberin Machiavelli’nin düşünceleri açısından iki farklı
önemi olduğu sonucuna varabiliriz. Birincisi, yönetimlerin monarşik biçimle başlayıp,
aristokratik ve ardından halk egemenliğinin gelmesinin bir anlamı olması; ikincisi ise
karma yönetim oluşturulmasıyla çemberin ortadan kalkıp kalmayacağı sorusuna
verilecek yanıt.

Birinci şıkkın devletin varoluşuna ilişkin önceki sonuç değerlendirmesi içinde


yeterince yer aldığını düşündüğümüzden ikincisi üzerinde durmamız yararlı olur.

Pocock, karma anayasanın Polybius yönetimler döngüsünü ortadan kaldırarak


dönüşümden bağışık olarak…çemberi bırakıp küre374 ye dönüştürdüğü kısa
açıklamasında, küreyi en ideal geometrik form olarak seçerken aslında, bir kürede
sonsuz çember olabileceği üzerinde pek durmamış olduğunu düşünebiliriz. Althusser ise
karma anayasanın, çemberdeki yönetimlerin birbirlerini olumsuzlaması sonucu yeni bir
sentez olduğu ve çemberin yok olarak devletin state anlamında devlete ulaştığı
sonucuna varmaktadır.

374
- J.G.A. Pocock, The Machiavellian Moment, Princeton University Press, Princeton, 1975, p.79,…
“one would have left the Wheel and entered sphere.”

148
Yönetimler döngüsünün Machiavelli’nin düşüncelerindeki yerini bunlardan
farklı olarak da yorumlamamız olanaklıdır. Böyle bir yorumda karma anayasanın
çemberin dönüş periyodunun çok uzamasına yol açtığını düşünebiliriz. Dolayısıyla
çember çok uzun sürede döngüsünü tamamlamış olacaktır. Örneğin Roma’da
cumhuriyetle birlikte devletin kararlılığı artarken sürekliliğinin de, yıkılışına kadar
geçen çok uzun süre boyunca halkın siyasal iktidar açısından giderek güçlendiği
yavaşlatılmış bir devrim sürecini kapsadığı sonucuna varabiliriz. Çünkü ikinci bölümde
karma anayasaya ilişkin dinamiklerde irdelediğimiz gibi, Roma krallıktan cumhuriyete
geçerken monarşik bileşenin tam anlamıyla yalnızca Konsüllük içinde olmasa da yasal
Dictator’lük kurumu içinde de korunmuş olduğunu kabul edersek, cumhuriyet, halkın
siyasete katılımının uzunca bir süreci olarak görülebilir. Bu süreçte Polybius
tipolojisindeki monarşik, aristokratik ve demokratik bileşenlerin çatışma içindeki
dengeleme ve kontrol mekanizmasının da tamamlandığını görürüz. Sonuçta halkın
siyasal katılımı, cumhuriyetin başlangıcındaki yalnızca intercessio –veto- hakkını
korumakla kalmayıp, plebiscitum düzeyindeki kararların lex –yasa- olarak kabul edildiği
düzeye ve daha da ötesinde Konsül seçilme hakkına varmıştır. Şu halde karma anayasa
ile sağlanan denge ve kontrol bir anda çemberi ortadan kaldıran bir şey olmamıştır.
Tarihsel süreçte bakıldığında Roma’da halkın siyasal gücünün en yüksek düzeye
varıldığı süreçte Caesar’ın tiranlığı engellenememiştir. Çemberin yeni periyodunda
monarşik bileşenin nitelik dönüşümüne uğrayarak imparatorluk düzeyinde yeniden
döngünün başlangıcına yerleştiğini de düşünebiliriz.

Bu düşünce tarzı Machiavelli’nin The Discourses’da yönetimler döngüsü


üzerinde vardığı mantıksal çıkarıma tersten giderek varmak anlamına gelir.
Machiavelli’ye göre hiçbir devlet birçok kez bu değişimlerin içinden geçebilecek ve
kaynaklarını sürdürebilecek kadar uzun yaşayamaz. Ancak böyle bir durum, bu
yönetimler çemberinde neredeyse sonsuz süre dönebilmiş bir devletin başına
gelmeyeceği kabul edilir. Dolayısıyla iki devrim arası birkaç yüzyılla ifade edilecek bir
zamana yayıldığı zaman neredeyse bu sonuç gerçekleşmiş olur. Başka deyişle Roma
Machiavelli’nin bahsettiği neredeyse bu sonsuz kaynaklara sahip olmuştur. Bunu da
devletinin sağladığı dinamikler sayesinde, özellikle de genişlemesine borçlu olduğunu
düşünebiliriz.

149
Bununla birlikte Machiavelli’ye göre bir devletin sistem verimi ne kadar yüksek
olursa olsun, insan doğasının bencil yanı hep aynı kalmakta ve devletin dinamikleri
açısından olumsuz olma özelliğini korumaktadır. Dolayısıyla hem devletlerin
varoluşları, hem de tarihsel açıdan varlıklarını yitirmek durumunda kalırlar. Özellikle
The Discourses’un III. Kitabında Machiavelli virtù’nun devletlerarasında gezindiğinden
bahseder. Buradan dünya üzerinde her devletin sönme ve yok olma süreci yaşadığı
varsayımında bulunabiliriz. Eğer karma anayasa ile yönetimler döngüsü kontrol altına
alınıp merkezi bir devlet dinamiği oluşturulabiliyorsa, şu halde dünya üzerindeki
devletlerarasında da bir bütünleşme kurulmadıkça Machiavelli’nin deyişiyle fortuna-
talih- üzerinde daha üst düzeyde bir kontrol sağlama olanağı da olmayacaktır. Bu ise bir
tarih felsefesi sorunu olarak varlığını korur.

Fortuna açısından da bir açıklama yapabiliriz. Fortuna, siyasal olaylar dizisinin


akışının tarihsel bir determinasyonunu kapsar. Ancak Machiavelli’ye göre insanlar
tarafından bunun nasıl gerçekleştiği bilinmez. Eğer tarihsel olarak olması gereken yer ve
zamanda bir olaylar dizisi içinde boşluk yaratılırsa, bu boşluk ancak geçici bir tablo
oluşturur ve bir başka olay dizisi tarafından o boşluk doldurulur. Dolayısıyla üçüncü
bölümde değindiğimiz gibi fortuna’nın kuvvetleriyle uyum içinde olunmazsa fortuna o
boşluğu dolduracaktır. Şu halde fortuna’ya bu boşluk olanağı tanınmazsa, başka deyişle
devletlerarası ilişkiler dünya devletinin siyasal ilişkileri haline dönüşürse, fortuna’nın
gücü de ancak bir devletin kendi iç siyasal ilişkilerindeki boyutuna indirgenmiş olur.

150
KAYNAKÇA :

Althusser, Louis : Machiavelli And Us, Trans.by Gregory Eliot,Ed.


François Matheron, Verso-London ,1999

Aristoteles : Atinalıların Devleti, çev. Suat Baydur, Maarif Matbaası,


Ankara, 1943
Aristotle : Metaphysics, trans. by, Hugh Tredennick. Cambridge,
MA, Harvard University Press; London, William
Heinemann Ltd. 1933

Aristotle : Nicomachen Ethics, trans. by H. Rackham. Cambridge,


MA, Harvard University Press; London, William
Heinemann Ltd. 1934.

Aristotle : Physics, trans. by R. P. Hardie and R. K. Gaye, Ed. W.D.


Ross, Oxford, 1936

Aristotle : Politics, , trans. by H. Rackham, The Loeb Classical


Library, Harvard University Press, London,1967

Aristotle : Politics, trans. by T. A. Sinclair, Penguin Boks,


Middlesex, 1967

Barker, Ernest, Sir : Greek Political Theory- Plato and Predecessors,


Methuen & Co LTD, London, 1970

Barker, Ernest, Sir : The Political Thought of Plato and Aristotle, Dover
Publication, Inc. Newyork, 1959

Burd, L. A. : Cambridge Modern History, Vol. I. 1903

J. R. Taner, C. W. Previté-Orton,
Z. N. Brooke (Editors) The Cambridge Medieval History, Vol. VII. –Decline
of The Empire and Papacy, ‘Genova and Venice’,
Cambridge University Pres, Third ed. Cambridge, 1958

Coby, Patrick : “Aristotle's Four Conceptions of Politics” , Western


Political Quarterly, 39: 3 (1986:Sept.), p.480

Dunning, William, Archibald A History of Political Theories, The Macmillan


Company, Newyork, 1930

Fritz, Kurt, Von, : The Theory Of the Mixed Constitution in Antiquity -


A Critical Analysis Of Polybius' Political Ideas,
New York Columbia University Pres, 1958

151
Gaede, A. Erwin, : Politics and Ethics Machiavelli to Niebuhr,
Trade Paper University Press of America, 1983

Gökberk, Macit : Felsefe Tarihi, Remzi Kitapevi Yayınları,İstanbul ,1990

Jeffrey, Pulver : Machiavelli: Man, His Work, and His Times,


Londra, 1937

Lewis, J. : Socialism and The Individual, London, Lawrence &


Wishart Pub.1961

Machiavelli, Niccolò : The Prince and The Discourses trans. And ed. By Max
Lerner, The Modern Library, Newyork,,1940

Machiavelli, Niccolò : The Chief Works And the Others- The Discourses,
trans. by Allan Gilbert, Duke University Pres, Durham
North Carolina, 1965, Vol.I

Machiavelli, Niccolò : The Chief Works And the Others- ThePrince, trans.
by Allan Gilbert, Duke University Pres, Durham North
Carolina, 1965, Vol.I

Machiavelli, Niccolò : The Chief Works And the Others- The History Of
Florence, trans. by Allan Gilbert, Duke University Pres,
Durham North Carolina, 1965, Vol.III

Machiavelli, Niccolò : The Chief Works And the Others- Tercets On


Ingratitude Or Envy – Three arrows (to Giovanni
Folchi), trans. by Allan Gilbert, Duke University Pres,
Durham North Carolina, 1965, Vol.II

Machiavelli, Niccolò : The Chief Works And the Others- The Art Of War,
trans. by Allan Gilbert, Duke University Pres, Durham
North Carolina, 1965, Vol.II

Mansfield, Harvey C. : Machiavelli’s Virtue, The University of Chicago Press,


Chicago, 1996
McCormick, John, P. : “Machiavellian Democracy: Controlling Elites with
Ferocious Populism”, American Political Science
Review, Vol. 95, Issue 02, Jun 2001, pp. 297-313

McCormick, John, P. : “Machiavelli Against Republicanism- On the Cambridge


School’s Guicciardinian Moments”, Political Theory,
Vol. 31 No. 5, October 2003, pp.615-643

Meinecke, Friedrich : Machiavellism-The Doctrine of Raison d’Etat and Its


Place in Modern History, trans. by Douglas Scott,
Praeger University Series-Newyork,1965

152
Nadon,Christoper : “Aristotle and the Republican paradigm:
A Reconsideration of Pocock’s ‘Machiavellian
Moment’”, Rewiev of Politics, Fall 96, Vol. 58, Issue 4,
pp. 677-699,

Newell, W. R. : “Superlative Virtue: The Problem of Monarchy in


Aristotle's Politics” , Western Political Quarterly, 40:1
(1987:Mar.), p.159

Plato : The Laws, trans. by H.G. Bury ,The Loeb Classical


Library, Harvard University Press, London,1961

Pocock, J.G.A.: The Machiavellian Moment, Princeton University


Press, Princeton, 1975

Polybius : The Histories, trans. by W.A R.A Paton. Loeb Classical


Library, Harvard University Press, 1927

Ross, W. D. : Aristoteles, çev. A. Arslan, Ege Üniversitesi Yayınları,


İzmir, 1993

Russell, Bertrand : Batı Felsefesi Tarihi,çev.Muzaffer Sencer, Say


Yayınları, İstanbul, 1983

Sabine, George. H. : A History Of Political Theory, Harrap Oxford Press,


3.ed.London,1961

Schumpeter, Joseph A. : Capitalism, Socialism And Democracy, Routledge,


London, 1992

Skinner, Quentin : Machiavelli, Çev. Cemal Atila , Altın Kitaplar


Yayınevi,İstanbul, 2002

Skinner, Quentin : Vision of Politics, Cambridge University Pres, Newyork,


2002, Vol. II

Skinner, Quentin : “ Machiavelli’s Discorsi and the pre-humanist origins of


republican ideas”, Machiavelli and Republicanism, Ed.
by, Gisela Bock, Quentin Skinner, Maurizio Viroli,
Cambridge University Pres, Newyork, 1990

Strauss, Leo Thoughts on Machiavelli, The FreePress,Glencoe,


Illinois, 1958,

Sullivan, Robert : “Machiavelli’s Balance of Power Theory”, Social


Science Quarterly 54, pp. 258-270

Sullivan,Vickie, B. : Machiavelli’s Three Romes, Northern Illinois


University Pres, Dekalb, 1996

153
Thucydides : The Funeral Oration of Pericles is from The
Peloponnesian War , trans.by David Grene, Chicago:
University of Chicago Press, 1989

Thucydides : The Peloponnesian War , trans.by Richard Crawley

Umur, Ziya, Dr. : Roma Hukuku, İÜ Yayınları, No: 2960, İstanbul, 1982

Villari, Pasquale Life and Times Of Machiavelli, trans. by Linda Villari,


T. Fisher Unwin, London, 4. impression, 1907

Viroli, Maurizio : Machiavelli, Oxford University Pres, Newyork, 1998

Watson, Bradley C. S. : “The Politics of Confusion in International Relations


Theory”, Perspectives on Political Science, Volume:
25. Issue: 1. Publication Year: 1996. Page Number: 9

Zeller, Eduard : Outlines of the History of Greek Philosophy, trans. by


L.R. Palmer, Meridan Boks, Newyork, 1957

154
ÖZGEÇMİŞ:

KİMLİK BİLGİLERİ:

Soyadı : Tolga
Adı : R. Alev
Doğum yeri ve Tarihi : Mersin, 1961

EĞİTİM BİLGİLERİ:

İlkokul: İzmir Necatibey İlkokulu- edremit Karagözoğlu İlkokulu ,1972


Ortaokul ve lise: Edremit Lisesi,1978
Üniversite: İTÜ Makine Fakültesi, Genel Makine Mühendisliği , 1978-1983
Lisans Tezi : “Çok Yakıtlı Sistemlerin Analizi”,
Tez Danışmanı : Prof. Dr. Hikmet Binark

Yüksek Lisans : İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Bilim Dalı


Y.Lisans Tezi : “Öznenin Eleştirisi”, Eylül-2000
Tez Danışmanı : Prof. Dr. Necla Arat
Doktora: İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Bilim Dalı
2001-02 Öğretim yılı için açılan sınav kazanıldı.
Doktora derslerine başlanılacak.

YABANCI DİL:

İngilizce : İTÜ Hazırlık sınıfı, ÜDS-2001 değerlendirmesi : 81,880

AKADEMİK FAALİYETLER:

-J. S. Mill’in “The Subjection of Women” adlı yapıtının Türkçe çevirisi. –Basıma hazır
-Niccolò Machiavelli’nin “The Discourses” adlı yapıtının 3 cilt Türkçe çevirisi. –Basıma
hazır
-Modern Siyasal Düşünce Tarihi- J. S. Mill, (Çeviri) Ian Hampsher Monk, Say yayınları,
İstanbul,2005

ÇALIŞMA YAŞAMI:

Baransay Ltd. Şti. ( Proje ve İmalat Bölümü ) , 1984-1986


Promet AŞ. ( Project Management Department ) , 1987-1988
TA/CB Ltd. Şti. (Teknik danışmanlık ve proje yönetimi) , 1988-1995
Etkin Ltd. Şti. (Teknik danışmanlık ve proje yönetimi) , 1995-1997

Halen İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Sistematik Felsefe Anabilim Dalında
Araştırma görevlisi olarak görev yapmaktayım.

155