You are on page 1of 220

T.C.

MARMARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
İLETİŞİM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI
GENEL GAZETECİLİK BİLİM DALI

İSLAMCI BASININ EN ÇOK SATAN GAZETESİ: ZAMAN ÖRNEĞİ

(Yüksek Lisans Tezi)

SÜLEYMAN ARIOĞLU

İstanbul, 2008
T.C.
MARMARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
İLETİŞİM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI
GENEL GAZETECİLİK BİLİM DALI

İSLAMCI BASININ EN ÇOK SATAN GAZETESİ: ZAMAN ÖRNEĞİ

(Yüksek Lisans Tezi)

SÜLEYMAN ARIOĞLU

Doç. Dr. Cüneyt Akalın

İstanbul, 2008
GENEL BİLGİLER
İsim ve Soyadı: Süleyman Arioğlu
Anabilim Dalı: İletişim Bilimleri
Programı: Genel Gazetecilik
Tez Danışmanı: Doç. Dr. Cüneyt Akalın
Tez Türü ve Tarihi: Yüksek Lisans – Aralık 2008
Anahtar Kelimeler: Zaman Gazetesi, Fethullah Gülen Cemaati, Siyasal İslam, İslamcı basın

ÖZET

Geleneksel bir cemaat yapısına sahip ve temeli Nurcu harekete dayanan Fethullah
Gülen Cemaati 1980 sonrasında aktif bir dönüşüme uğradı. Temsili, tebliği pekiştiren bir şey
olarak gören ve önde tutan cemaat, söylemlerinde İslami bir dil kullanmadı. Ayrıca Gülen
Cemaatinde İslam, toplumun ortak bir değeri olarak kamusal alanın yeniden inşası için
kullanıldı. Gülen cemaati temsil ve tebliği birarada sunabilen medya araçları sayesinde İslami
söylemi cemaatin hedefleri doğrultusunda yeniden yapılandırdı. Bu araçlarla da cemaat içinde
kolektif anlayış sağlanmaya çalışıldı. Cemaatin bu işlevi yerine getiren ilk ve en etkili aracı
Zaman gazetesidir. Gazetede tüm bunların yanı sıra cemaatin hedefleri doğrultusunda bir de
politik söylem inşa edildi. Siyasal İslam’ın gelişiminin ve Fethullah Gülen cemaatinin
anlatıldığı bu çalışmada Zaman gazetesinin cemaatin amaçları yönünde bir rota izlediği ortaya
kondu. Özellikle son yıllarda büyük etkinlik kazanan Zaman gazetesinin kuruluşundan
bugüne safahatını inceledim.

ii
GENERAL KNOWLEDGE

Name and Surname: Süleyman Arioğlu


Field: Communication
Programme: Journalism
Supervisor: Assoc. Proffessor Cüneyt Akalın
Degree Awarded and Date: Master – December 2008
Keywords: Zaman newspaper, Fethullah Gülen’s society, political Islam,
Islamic media

ABSTRACT

Fethullah Gülen’s society which is organized in traditional rules of Islam, and it’s
foundation is based on Nur sect. The society was transformed into a different settlement
effectively after the 1980’s. The society used representation as a way of promoting Islam
except notifying it. During this period, members of the society avoided of using an Islamic
speech. Besides in Gülen’s society, Islam was used to reconstruct public sphere as a common
value. Through mass media, Gülen’s society created a new Islamic speech in terms of their
own interests. This media helped constructing a common understanding in Gülen’s society.
The Zaman newspaper became the first and the most effective tool to fulfill this requirement.
In spite of that, the newspaper constructed a new political speech which is suitable with the
aims of Gülen’s society. In this study, I explained development of political Islam and
Fethullah Gülen’s society in Turkey and parallel evoluation between the newspaper and the
society. I also examined the process of Zaman’s growing since its establishment.

iii
ÖNSÖZ

Fethullah Gülen cemaati Türkiye’de atlanmayacak bir gerçeklik. Günümüzde kontrol ettiği
sermaye, siyasi etkinliği ve medyadaki nüfuzu hiç de hafife alınmayacak cinsten. Cemaat içinden
geldiği geleneksel Nurcu hareketten farklılaşarak ve bir anlamda köprüleri atarak Türkiye’de ve
uluslararası alanda etkinlik kazandı. ABD desteğiyle başta Orta Asya’daki Türk devletleri olmak
üzere dünyanın pek çok yerinde okullar ve Zaman gazetesi büroları açtı. Türkiye’de arkasında
devasa holdinglerin sermayesi bulunan gazeteler, ulusal alanda basım ve dağıtım işlerini
organize etmekte güçlük çekerken, cemaatin gazetesi Zaman, 10 ülkede basılıp, 30’a yakın ülkede
dağıtılıyor. Henüz 22 yıllık geçmişe sahip gazete, birçok ülkede o ülkenin diliyle yayınlanıyor ve
bazılarında da iki üç dilde çıkıyor. Zaman’ın Türkiye’de ilan edilen tirajı ise 800 bin civarında.
Bu çalışmada, Zaman’ı Türkiye’de İslamcılığın ve İslamcı basının tarihine dair bir incelemede
bulunarak, 12 Eylül’den günümüze Fethullah Gülen cemaatinin izini sürerek anlatmaya çaba
gösterdim. Bu çalışmayı sonuçlandırmamda değerli görüşleri ile katkıda bulunan sevgili hocam
Doç. Dr. Cüneyt Akalın’a, kaynaklara ulaşmamda yol gösterici olduğu için Yrd. Doç. Dr. Barış
Doster’e ve desteğini esirgemeyen eşim Ayça’ya çok teşekkür eder, çalışmanın tüm ilgililere
yararlı olmasını dilerim.

İstanbul, 2008 Süleyman ARIOĞLU

v
KISALTMALAR
A.A. Anadolu Ajansı
AB Avrupa Birliği
ABD Amerika Birleşik Devletleri
ADL Anti-Defamation League
age. Adı geçen eser
AGİAD Anadolu Genç İşadamları Derneği
AKP Adalet ve Kalkınma Partisi
ANAP Anavatan Partisi
AP Adalet Partisi
Ar. Arapça
A.Ü. Ankara Üniversitesi
bknz. Bakınız
BBP Büyük Birlik Partisi
BTP Büyük Türkiye Partisi
BOP Büyük Ortadoğu Projesi
böl. Bölüm
bs. Baskı, basım
C. Cilt
CIA Central Intelligence Agency
CHP Cumhuriyet Halk Partisi
DGM Devlet Güvenlik Mahkemesi
DİE Devlet İstatistik Enstitüsü
DİSK Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu
DP Demokrat Parti
DYP Doğru Yol Partisi
FBI Federal Bureau of Investigation
FP Fazilet Partisi
GATA Gülhane Askeri Tıp Akademisi
Hz. Hazreti
IMF International Monetary Fund
İBDA-C İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi
İŞHAD İşadamları Dayanışma Derneği
K. Karar
KESK Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu
KHK Kanun Hükmünde Kararname
KKTC Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
mad. Madde
MİT Milli İstihbarat Teşkilatı
MHP Milliyetçi Hareket Partisi
MGK Milli Güvenlik Kurumu
MNP Milli Nizam Partisi
MOSSAD Israel Secret Inteligence Service
MSP Milli Selamet Partisi
MTTB Milli Türk Talebe Birliği
MÜ Marmara Üniversitesi

vi
MÜSİAD Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği
NATO North Atlantic Treaty Organization
Nu. Numara
PKK Kürdistan İşçi Partisi
RF Rusya Federasyonu
RNK Risale-i Nur Külliyatı
RP Refah Partisi
RTÜK Radyo Televizyon Üst Kurulu
s. Sayfa
S. Sayı
SBF Siyasal Bilgiler Fakültesi
SHP Sosyal Demokrat Halkçı Parti
SND Society for News Design
STV Samanyolu Televizyonu
SSCB Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
TBMM Türkiye Büyük Millet Meclisi
TGRT Türkiye Gazetesi Radyo Televizyonu
TMSF Tasarruf Mevduatı ve Sigorta Fonu
TSK Türk Silahlı Kuvvetleri
TURKONFED Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu
TÜSİAD Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği
TUSKON Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu
UBA Ulusal Basın Ajansı
UTİD Özbekistan Türkiye İşadamları Derneği
WAN World Association of Newspapers
YAŞ Yüksek Askeri Şura
yy. Yüzyıl

vii
İÇİNDEKİLER:
Sayfa No.
ÖZET……………………………………………………………………………………ii
ABSTRACT……………………………………………………………………………iii
TEZ ONAY BELGESİ………………………………………………………………...iv
ÖNSÖZ………………………………………………………………………………….v
KISALTMALAR………………………………………………………………………vı

GİRİŞ…………………………………………………………………………............... 1

BİRİNCİ BÖLÜM: İSLAMCILIK

1- Siyasal İslam Kavramı ve İslamcılığın Tanımı:………………….............4


1.1- Ekonomik, Politik, Kültürel ve Dini bir Kavram olarak-
Siyasal İslam:………………………………………………………..............5

1.1.2- İslamcılığın Sosyolojik Tabanı:…………………………..……8

1.1.3 - İslamcı Ekonomi:…………………………………………….12

1.2- Osmanlı’dan Cumhuriyete Siyasal İslam:……………………............14

1.2.1- İslamcılık Akımının Ana Çizgileri:……………………...…...15

1.2.2- Osmanlı Devleti’nin Durumu ve-


İslamcılık Akımının Doğuşu:……………………..…………….......16

1.2.2.1- İslamlaşmak:………………………………………..……... 18

1.2.2.2- İslamcılık Formülü:…………………………………..……. 19

1.3- Türkiye Cumhuriyeti’nde Siyasal İslam……………………………... 21

İKİNCİ BÖLÜM: 12 EYLÜL VE SİYASAL İSLAM

2. 12 Eylül Askeri Darbesi ve Siyasal İslam:……………………………29

2.1. 12 Eylül’ün Siyasal Atmosferi:………………………………………29

2.1.1.Uluslararası konjonktür:….……………………………………30

2.1.2. Türkiye’de Siyasal İslam:……………………………………..32

viii
2.1.2.1. Türkiye’de İslami Hareketin Özellikleri:…………………...34

2.2. 12 Eylül ve Siyasal İslam:………………………………………36

2.2.1. 1980 Askeri Darbesi Öncesi:………………………………….36

2.2.2- 1980 Askeri Darbesi Sonrası:…………...……………………38

2.3- 12 Eylül’ün Cemaatlere Yaklaşımı:……………………...…………..41

2.4- 12 Eylül’den 28 Şubat’a İslamcı Siyaset:…………………………….55

2.4.1. 1990’lı Yıllarda Türkiye’de İslamcılık:……………………....56

2.4.2. Radikal İslam’ı Ilımlı İslam’la Dengeleme-


Politikasının Etkisi ve İslamcı Hareketlerin
bu Kavrama Yaklaşımı:………...……………………………………60

2.4.3. İslamcı Siyasetin 1990’lardaki Yükselişi:…………………….62

2.4.3.1- Refahyol Hükümeti:………………………………………...63

2.5. 28 Şubat ve Tetiklenmesi Süreci:…..…………………………...66

2.5.1. İmam Hatip Okulları:…………………………………………66

2.5.2. Taksim’e Cami Projesi:……………………………………….67

2.5.3. Refahyol Hükümeti’nin askerle ilk karşılaşması:…………….68

2.5.4. İslam Şurası:…………………………………………………..70

2.5.5. Susurluk Skandalı:……………………………………………71

2.5.6. YAŞ’dan Uyarı:……………………………………………….72

2.5.7. Demirel’den Erbakan’a Mektup:……………………………...75

2.5.8. Artan Toplumsal Huzursuzluk:……………………………….76

2.6. 28 Şubat Kararları:…………………………………………………….76

2.6.1. Askerin Talepleri:……………………………………………..78

2.6.2. Alınan Kararlar:……………………………………………….79

ix
2.6.3. 8 Yıllık Kesintisiz Temel Eğitim Tartışmaları:……………….81

2.7. 28 Şubat’ın Sonuçları:………………………………………………...83

2.7.1- Refah’a Kapatma Davası ve Refahyol Hükümeti’nin


Sonu:…………………………………………………………………83

2.8. 2000’li Yıllarda Türk Siyasal Hayatı ve Siyasal İslam,


Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP):………………………………………..85

2.8.1- 3 Kasım 2002 – AKP İktidarı:………………………………..86

2.8.2. Adalet ve Kalkınma Partisi:…………………………………..88

2.8.3. Liberalizm, Muhafazakârlık ve AKP:………………………...89

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TÜRKİYE’DE İSLAMCI BASIN

3- Türkiye’de İslamcı Basın Geleneği:…………………………………………92

3.1-İslamcı Basın ve Cemaat İlişkileri:…………………………………..100

3.1.1- İskenderpaşa Cemaati: İslam, Kadın ve Aile,


İlim ve Sanat:………………………………………………………101

3.1.2- Erenköy Cemaati: Altınoluk:………………………………..102

3.1.3- İz Grubu: Yeni Şafak Gazetesi, İzlenim,


Bilgi ve Hikmet: …………………………………………………...102

3.1.4- Radikal İslamcı Çizgi: Anadolu’da-


Vakit Gazetesi:……………………………………………………..107

3.1.5- Nurcuların İlk Yayını: Yeni Asya:…………………………. 108

3.1.6- Milli Görüş: Milli Gazete:…………………………………..112

3.1.6.1- Yörünge:…………………………………………………..113

3.1.7- İslamcı Kadınların Dergisi: Mektup:………………………..114

3.1.8- İhlâs Grubu: Türkiye, TGRT, TGRT FM: ………………….114

3.1.9- Med-Zehra Grubu: Dava:……………………………………116

x
3.2- İslami Televizyon Kanalları:………………………………………...116

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ

4- Fethullah Gülen Cemaati’nin tarihsel kökeni:


Geleneksel dışı örgütlenme modeli; Nurculuk Cemaati:……………………….120

4.1.- Neo Nurcu Küreselci Akım


Fethullah Gülen Cemaati: ………………………………………………..130

4.2- Örgütlenmesi:……………………………………………………….132

4.3- İdeolojisi:……………………………………………………………134

4.4- Finansal Kaynakları:………………………………………………...135

4.5- Toplum Tasavvuru: ………………………………………………...138

4.6- Devlet ile İlişkileri: …………………………………………………140

4.7- Siyasi Partilerle İlişkileri:…………………………………………...141

4.8- ABD ile İlişkileri ve Ilımlı İslam: ………………………………….144

4.9- Medyanın bir Cemaat İçi İletişim ve


Temsil Aracı Olarak Kullanılması: ………………………………………150

4.10-Cemaatin Sahip Olduğu Medya Kuruluşları:……………………….151

4.11- 28 Şubat’ın Fethullah Gülen Cemaati’ne etkileri:………………….155

BEŞİNCİ BÖLÜM: ZAMAN GAZETESİ

5 - Zaman Gazetesi’nin Kuruluşu:……………………………………………...160

5.1- Kurucu Kadro: ………………………………………………………163

5.2- Felsefesi:……………………………………………………………..164

5.3- Zaman Gazetesi ve Fethullah Gülen:………………………………..165

5.4- Yazı İşleri Kadrosu ve Yayın Kurulu:……………………………….167

5.5- Yayın Politikası:……………………………………………………..168

5.6- İçeriği: ………………………………………………………………172

xi
5.7- Mizanpaj ve Görsellik: ……………………………………………...175

5.8- Gazetenin Dili:………………………………………………………176

5.9- Hassasiyetleri:……………………………………………………….177

5.10- Köşe Yazarları: …………………………………………………….179


5.11- Ekler:……………………………………………………………….186

5.12- Yurtdışı Yayınları:………………………………………………… 187

5.13- Today’s Zaman ve Sunday’s Zaman: ……………………………...191

5.14- Okur Profili ve Hedef Kitle: ……………………………………….192

5.15- Tiraj: ……………………………………………………………….193

Sonuç: ……………………………………………………………………196

Kaynakça: ………………………………………………………………..198

xii
GİRİŞ

Siyasal İslam’ın son yıllardaki yükselişi, 3 Kasım 2002 ve 22 Temmuz 2007


seçimleriyle birlikte, bu düşüncenin temsilcisi olarak kabul edilen bir partinin
Türkiye’de iktidar olması, siyasal İslam tartışmalarını yeniden ortaya çıkardı. Bununla
beraber Türkiye’de alevlenen paralel bir tartışma da tarikat ve cemaatlerin siyaset ve
bürokraside şimdiye dek hiç olmadığı kadar etkinlik kazanmalarıdır. Türkiye’de her
dönem etkileri somut olarak hissedilen dışarıdan müdahaleler de bu etkinliğin bir
parçasıdır.

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte Türkiye’de uygulanmaya başlanan


liberal ekonomik programlar, kamunun etkinliğini azaltıp yeni üretim ilişkilerinin
tesisinin önünü açarken, o dönemin ABD jeostratejisine uygun bir proje de bir yandan
uygulamaya kondu. “Yeşil kuşak” projesi olarak adlandırılan bu projeye göre, Ortadoğu
ve Orta Asya’da olduğu gibi ABD, siyasal İslamcı hareketleri destekledi ve bununla
Sovyet tehdidine yönelik bir kuşatma oluşturmayı hedefledi. 12 Eylül rejiminin lideri
general Kenan Evren elinde Kuran ile gittiği yerlerde ayetler okurken, kısa bir süre önce
yaşanan çatışmaların ayrıştırdığı toplumun önüne birleştirici harç olarak dini koydu.

Bu dönemde yıldızı parlayan isimlerden biri de Nur cemaati içinde bir grubun
önderi konumundaki Fethullah Gülen oldu. İzmir’de vaizlik yaparken Turgut Özal ile
ilişki kuran, hatta evinde ağırlayan Gülen’in sonrasında da Demirel ve Ecevit’in de
aralarına dahil olduğu siyasetçilerle hep yakın ilişki kurdu, desteklerini gördü.

Sovyetlerin yıkılmasının ardından 1990’lı yıllar, ABD’nin gözünü zengin yer


altı kaynakları bulunan Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerine diktiği dönem oldu.
Fethullah Gülen tam da bu dönemin yıldızı oldu. Özal’ın, Demirel’in destekleriyle bu
ülkelerde okullar açtı ve ABD’nin ileri karakolu gibi çalıştı.

Yıllarca ABD tarafından Sovyetler’e karşı semirtilen İslamcı radikalizm ABD


çıkarlarını baltalamaya başlayıp da batıyı hedef alınca ABD yeniden İslam’a sarıldı.
Bulunan formül, radikal İslam’ın yerine ılımlı İslam’ın ikame edilmesiydi. Bu projeye
talip olan en uygun figür de Fethullah Gülen’di.
ABD’de yeni muhafazakarların uygulamaya koyduğu, daha sonradan Kuzey
Afrika’yı da içine alan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) mimarları Gülen’i övmeye
ve desteklemeye başladı. Türkiye’yi de içine aldığı söylenen bu projenin Amerikan
çıkarlarıyla uyumlu bir dini lidere ihtiyacı vardı. Bu ihtiyacı Fethullah Gülen karşıladı.
Gülen’e Müslüman toplumlarda, Katoliklikte Papa’nın sahip olduğu konuma benzer bir
statünün kazandırılmaya çalışıldığı bile tartışıldı.

Ancak bu sürecin kesintiye uğradığı bir dönem vardı. 1994’te Doğru Yol
Partisi ile birlikte iktidara gelen Refah Partisi’nin batı karşıtı tutumu ve toplum düzenini
“İslamileştirme” çabaları, 28 Şubat 1997’de Türk ordusunun “post modern”
müdahalesine yol açtı. Ordu irticai faaliyetleri öncelikli tehdit ilan etti ve alınan MGK
kararlarıyla hükümet istifa ettirilerek İslami yapılanmalar tasfiye edildi. Fethullah Gülen
her ne kadar 28 Şubat’ı desteklese de bu hareketin hedefi olmaktan kurtulamadı ve
hakkında açılan dava sonrası ABD’ye yerleşmek zorunda kaldı.

2002 yılında kapatılan Fazilet Partisi’nden ayrılan bir grubun kurduğu


AKP’nin iktidara gelmesiyle BOP’un ve Fethullah Gülen’in adı Türkiye’de sıkça
duyulur oldu. Bunun hemen peşinden de ABD’li üst düzey bir yetkilinin Türkiye’yi bir
ılımlı İslam ülkesi olarak nitelemesi ve model olarak göstermesi geldi. Bu açıklamalar
Türkiye’de büyük tepkilere neden olup, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik
tekzibini zorunlu kıldı ama Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da 2003’te “BOP’un
eşbaşkanı olduğunu” birkaç kez ifade etti. Erdoğan’ın ABD ile ilişkileri Gülen cemaati
ile yakınlığı da beraberinde getirdi. Necmettin Erbakan’ın milli görüş geleneğinden
gelen ve “milli görüş gömleğini çıkardığını” ifade eden Tayyip Erdoğan’ın AKP’si,
milli görüşün ezeli rakibi Gülen cemaatinin açık desteğini gördü.

2003’te Irak’a müdahale eden ABD’ye destek olacağı vaadinde bulunan ve


TBMM engeline takılan AKP hükümeti halen işbaşında ve bütün bu sorunlar
güncelliğini koruyor.

Siyasi gelişimi özetlenen Fethullah Gülen cemaatinin Türkiye’deki iki ana


faaliyet alanından biri eğitim diğeri de medya. Cemaatin ilk yayın organı ise 1986’da
Ankara’da kıt kanaat olanaklarla yayın hayatına başlayan Zaman gazetesi. Gazete

2
bugün 10 farklı ülkede basılıyor ve 30’a yakın ülkede dağıtılıyor. Cemaat gazetesi
Zaman’ın Türkiye’deki tirajı ise 1 milyona dayandı. Tiraj konusunda çeşitli
manipülasyonların yapıldığı iddiaları da sıkça dile getiriliyor.

Zaman’ın yayınlandığı ilk günden günümüze kadar geçirdiği evrim Fethullah


Gülen cemaatinin gelişimine paralel bir süreci izliyor.

Bu çalışmada, siyasal İslam’ın Türkiye’deki gelişimi, tarikatların siyasetle


ilişkisi ve yayıncılık faaliyetleri özetlendikten sonra 12 Eylül’ün Türkiye’de siyasal
İslam açısından nasıl bir dönüşüme yol açtığı anlatıldı. Fethullah Gülen cemaatinin 12
Eylül ile birlikte nasıl yıldızının parladığı ve bugünlere geldiğinin detaylandırıldığı
çalışmada cemaatin basın organları incelenildi. Cemaat basınının amiral gemisi Zaman
gazetesini temel alan çalışmada, gazetenin kuruluşu, gazetede yaşanan değişimler,
yayınlandığı ülkeler, tiraj meselesi, yazarları, içeriği ve yayın politikası geçmişten
bugüne anlatıldı.

12 Eylül yönetiminin önünü açtığı siyasal İslamcı hareket Fethullah Gülen


cemaatinin günümüzde ABD’nin BOP’u kapsamında bir misyon yüklendiğini savunan
bu tez, cemaatin basın faaliyetini ve ana gazetesi Zaman’ı bu kapsamda incelemeye tabi
tutmaktadır. Kütüphane araştırması ile hazırlanan çalışmada siyasal İslam konusundaki
kaynaklar, gazete arşivleri ve internetten faydalanıldı.

3
BİRİNCİ BÖLÜM

İSLAMCILIK

1. SİYASAL İSLAM KAVRAMI VE İSLAMCILIĞIN TANIMI

Bu bölüm iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda, İslamcılık akımının


doğuşu, akımın doğmasına sebep olan uluslar arası gelişmeler, Osmanlı Devleti’nin
durumu ve İslamcılık formülüne değinilecektir. İkinci kısımda ise Türkiye’de yükselişe
geçen İslamcılık ana hatlarıyla anlatılacaktır. Çalışmanın çıkış noktası olan İslamcılık
akımının daha iyi anlaşılması için bu bölümde, İslamcılığın dünü ve bugününe
değinmek; çalışmanın sağlam temellere oturmasını sağlayacaktır.

İslamcılık, “19.-20. yüzyılda, İslam’ı bir bütün olarak (ibadet, ahlak, inanç,
felsefe, siyaset, eğitim) yeniden hayata hâkim kılmak ve akılcı bir metotla
Müslümanları, İslam dünyasını Batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden,
esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak, medenileştirmek, birleştirmek ve
kalkındırmak uğruna aktivist, modernist ve eklektik yönleri baskın siyasi, fikri ve ilmi
çalışmaların, arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket…”1
şeklinde tanımlanmaktadır.

İslamcılık kavramında vurgu İslam dininin hayatın tüm yönlerini kapsayan bir
normlar manzumesi olduğu ve bu ilkelerin düzenleyici bir etkiye sahip olması
gerektiğidir. Ancak bir o kadar önemli olan diğer bir vurgu da dinin hayattan çekilmesi
veya günün şartlarına uyum sağlayamaması kadar, Müslümanların ulusal ve uluslar
arası pozisyonlarının önemli bir zafiyet ve gerilik içinde olmasıdır. Birincisi bir dini
yenileşme ve dindarlaşma bilincine; ikincisi dinin ideolojik bir diriliş ve canlanış
sürecine işaret etmektedir. Birinci yönüyle İslamcılık dini külli ve bütüncül bir nizam
olarak görme bilincini, yani zihinsel bir tutum ve yaklaşımı ifade etmektedir. İkinci
yönüyle İslamcılık Batı’nın bilimsel ve teknolojik üstünlüğüne karşı tepkiden
doğmuştur ve batıyı aşmayı değil de onu yakalayıp geçmeyi hedeflemektedir. İslam

1
Kara, İsmail. Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi. İstanbul: Risale Yayınları, 1986, s. 48

4
dünyasında oluşan ulus devletlerin tümü ana hatlarını Batılılaşma/modernleşme olarak
çizmiştir.2

İslamcılık, İslamiyet’i batı karşısında ideolojik bir kurtuluş reçetesi ve siyasal


bir uyanış projesi olarak öne çıkaran düşünce ve hareket tarzıdır. 19. yüzyılda
geleneksel din anlayışının İslam toplumlarındaki çürümeyi teşhis etmekte yetersiz
kaldığını görerek, batının kolonyalist ve emperyalist saldırıları karşısında sorumluluk
duyan geleneksel ve yeni aydın sınıf arasında kendine zemin bulmuştur.

1.1- Ekonomik, Politik, Kültürel ve Dini bir Kavram Olarak Siyasal İslam

19. yüzyıl sonlarında İslam dünyası, kültürel durgunluk yüzyılları olarak


adlandırılabilecek bir evreden sonra, bir yüzyılı aşkın bir süredir, yeniden doğuş
dönemine giriyordu. Mevcut İslami anlayışların güncelleşebilmesi, yaşanılan dönemin
sorunlarına ve arayışlarına cevap verebilmesi dinde tecdit ihtiyacını doğururken, bu
durumun aynı zamanda özellikle batı medeniyeti karşısında gerileyen İslam coğrafyası
açısından ideolojik bir direnme hareketine dönüşmesi İslami kesimlere yeni bir
dinamizm kazandırıyordu. Hem dine hem devletin reformasyonuna yönelik talepler,
hem de batının emperyalist tehditlerine karşı üretilen cevaplar İslami yaklaşımları
muhalefetin önemli bir argümanı yapıyordu. Böylece 19. yüzyılın son yıllarına İslami
uyanış damgasını vurmaya başladı. Hem siyasal, hem de dini olan bu olgu, ikili bir
düşünce akımının sonucu şeklinde ortaya çıkıyordu: Biri, dinden esinlenen ve 18.
yüzyılın sonlarından itibaren İslam dünyasında oluşma sürecine giren reformcu ideoloji,
öteki, kökeni hiçbir şekilde dinsel olmayan, modernist yönelimli olgu.

Batılı güçlerin İslam dünyasına özellikle askeri ve ekonomik alanlardaki


meydan okuyuşunun hız kazandığı 18. ve 19. yüzyıl döneminde Müslüman aydınların
aradığı kurtuluş reçetelerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. Cemalettin Efgani, Reşid
Rıza, Muhammed Abduh gibi yazarlar ve dava adamlarının eserlerinde geleneksel İslam
düşüncesi ve anlayışının eleştirisiyle ilk nüvelerini göstermeye başlamıştır. Söz konusu
yazarların eserlerinde görülmeye başlanan dindeki doğaüstü bazı ifadelerin ‘hurafe’ ile
nitelendirildiği, geleneksel dini otoritelerin değil; sahih kaynakların önemsendiği ve
2
Çakır, Ruşen. “Refah Partisi”, Yüzyıl Biterken Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. SS: 1264–
1267. cilt. 15. İstanbul: İletişim Yayınları, 1996

5
dinin yeniden yorumlanmasına ihtiyaç duyulduğu anlayışı tüm Müslüman ülkelerde
yankı bulmaya başlamış, dönemin Osmanlısında da dindarlıklarıyla bilinen bir kısım
âlim de bu görüşlerden etkilenmiştir. Bunun neticesinde Mehmet Akif Ersoy, Mustafa
Sabri Efendi, Eşref Edip, Şemsettin Günaltay ve daha nice şair, bilgin ve yazar
Müslümanlar ile İslamiyet arasındaki ayırımı güçlü bir şekilde vurgulamışlardır.
Dönemin yozlaşmış din anlayışının İslam toplumlarını geri bıraktığı, Kur’an ve sünnette
ifadesini bulan sahih İslam'a dönülmesi gerektiği, tecdid ve ihya sürecinin işletilmesinin
önemli olduğu şeklinde bir yaklaşımı savunmaya devam etmişlerdir.

İslamcı güçler kendilerini çeşitli şekillerde ifade ederler: İslamcı partiler,


cemaat ve tarikatler, tekkeler, dergahlar, para ve yatırım kuruluşları, İslam eğitim
kurumları, mahalle ve öğrenci destek grupları, küçük gizli gruplar, öğrenci teşkilatları,
İslamcı yayın endüstrisi. Tüm bu oluşumlar İslamcılık düşüncesinin harekete dönüşmüş
halini ifade eder.

İslamcılık temelde üç ana amaca sahipti:

1- Kuran’a ve sünnete dönüş,

2- İçtihad kapısının açılması

3- Yeni bir cihad ruhunun uyandırılması.3

İslam’ın evrensel bir siyasal-sosyal teori olduğunu ispatlama işini üstlenenler,


zamanla klasik olarak ulema geleneği içinde yer alan kişiler değil, doğrudan halka hitap
eden aydınlar halini almışlardır.

İslamcılık, yoğun olarak II. Abdülhamit döneminde kendisi ve rakipleri


tarafından tartışılmaya başlandı. II. Abdülhamid, İslamcılık politikasıyla hem
Balkanlardaki "Panslavizm”i etkisiz duruma sokmak; hem de içeride siyasal rakiplerinin
halk içindeki gücünü kırmak istiyordu. Fakat zaman zaman aynı silah kendisine karşı da
kullanıldı.

3
Bulaç, Ali. Nuh’un Gemisine Binmek, Ön. Ver., s.77

6
İslamcılara göre, Osmanlı İmparatorluğu'nda bir çöküş durumu vardı. Bunun
sebebi, Batıcıların ileri sürdüğü gibi İslamiyet'ten kaynaklanmıyordu.4 Çünkü aslında
İslamiyet bilime ve yeniliklere açık bir dindir. Demokrasi, meşruti rejim ve en geniş
özgürlükler İslamiyet'in özünde vardır. Bu yüzden İslamcılar meşrutiyete karşı
değillerdir. Ancak, rejimin memleket şartlarına uydurulması taraftarıdırlar.

İslamcılar çoğunlukla "Sırat-el-mustakim", "Sebilürreşat" ve "Beyan-ul hâkim"


gibi dergilerin etrafında toplandılar ve yazıları ile devletin çöküş sebebini arayıp
kurtuluş yollarını önerdiler. Akımın önemli temsilcilerinden M. Şemsettin Günaltay'a
göre, çöküşün sebebi Cinci Hoca, Seyyit Mustafa gibi dar görüşlü kafalardaki
adamlardır. Bunların yerine ılımlı, çağdaş düşünce ile silahlanmış bir İslamcılığın
kurtarıcı olabileceğini savunur. Kalkınmanın metot ve bilgi işi de olduğunu belirten
Günaltay, "cahil gericilikle cahil ilericilik" arasında zarar bakımından hiçbir fark
görmez. Bu nedenle "her şeyden önce küflü kafalar yıkanmalıdır" der.

İslamcılar, Batı'nın Osmanlı Devleti'nden ileride olduğunu kabul etmişlerdi. Bu


yüzden Batı'nın teknik ilericiliğinin alınmasının şart olduğunu savundular. Buna karşılık
ahlak ve maneviyat bakımından zayıf olduğunu ileri sürüp, Batı taklitçiliğine karşı
çıktılar. Şemsettin Günaltay, "Avrupa yalnız kendisini düşünür. Amacı başka ülkeleri
sömürmektir. Avrupa'dan merhamet beklemek boşunadır. Kendimiz uyanalım" der.

Çareyi millette bulan İslamcılardan biri de Mehmet Akif'tir. O da Batı'nın


teknolojik üstünlüğünü kabul eder. Batı tekniğinin alınmasını isterken taklitçiliği
reddeder; "...Dini taklit, adetleri taklit, kıyafeti taklit, selamı taklit, kelamı taklit hülasa
her şeyi taklit bir milletin fertleri de insan taklidi demektir ki; kabil değil gerçek bir
sosyal topluluk vücuda getiremez, binaenaleyh yaşayamaz..."der.

4
Menderes Çınar, Siyasal Bir Sorun Olarak İslamcılık, Dipnot Yayınları, 2005, s.41

7
Sonuç olarak diyebiliriz ki; Osmanlı İmparatorluğu, İslamcılık akımıyla önce
kendi birliğini ardından bütün İslam dünyasının kurtuluşunu İslamcı Rönesans
formülüne bağlamıştı. Bu memleketlerin yeniden kalkınmaları ve yükselmeleri ancak
İslamlaşmakla mümkündü.

1.1.2- İslamcılığın Sosyolojik Tabanı

İslamcılığın sosyolojik yapısı, liderlik kadrosu ve tabanı çağdaşlık anlamında


modern özelliklere uygundur. Modern anlamda kentli olan bu kitle geleneksel
özelliklere sahip sıradan halk yığınlarından bu özelliğiyle ayrılmaktadır.

İslamcı kadroların prototipi, kırsal kökenli bir aileden 1950’li yıllarda kentte
doğmuş mühendis tipidir. Bu çağdaki Müslüman ayaklanmalar kent ayaklanmalarıdır.
İslam adına tek silahlı köylü ayaklanması, Afganistan’da meydana geldi ve bu
ayaklanma gücünü bir yabancı işgalin reddine borçludur, ancak bu ayaklanmanın
kadrolarının bir bölümü de kentten gelmiştir ve eylemci İslamcı profiline genelde
uymaktadır.5

Özellikle tekke ve medrese kökenli ulemanın etkisinin hayli zayıf olduğu Sünni
dünyada, dini akımlarda önderlik çoğunlukla önce laik eğitimden geçmiş aydınlarda,
teknokrat, hukukçu, doktor ve profesyonel politikacılarda toplanmaktadır. 1960’lardan
sonra ağırlıklı olarak mühendisler bu hareketlerde önemli fonksiyonlar icra
etmektedirler. Türkiye’de RP’nin lideri Necmettin Erbakan, Afganistan Hizb-i İslami
lideri mühendis Gulbettin Hikmetyar gibi öğretim üyelerinin oluşturduğu küme az
değildir. İhvan-ı Müslim’in en büyük kuramcısı Seyyid Kutup bir sosyoloji profesörü,
Muhammed Kutup psikoloji, Afganistan Cemiyet-i İslami’nin lideri Burhaneddin
Rabbani, Tunus İslami Yöneliş Hareketi lideri Raşid el-Gannuşi, Cezayir İslami
Selamet Cephesi lideri Abbas Medeni ve daha öncesinde Cezayir İslami Uyanış
Hareketi’nin fikir babası Malik Binnebi, yine İhvan’dan Abdulkadir Udeh, Suriyeli

5
Roy, s. 76

8
İhvandan Mustafa Sıbai ve daha yüzlerce isim ya öğretim üyesi, ya teknokrat ya da
bağımsız aydınlardır. Hemen hemen hepsi köklü laik eğitimden geçmişti.6

İran’da Mühendis Mehdi Bazergan, Ali Şeraiti, Celaleddin Farisi gibi aydın
kökenden gelme kimseler İslami akımlar içinde yer almakla birlikte, asıl hareketin itici
gücünü Kum medreselerinde eğitim görmüş mollalar teşkil etmişlerdir. İmam Humeyni,
Ayetullah Muntazıri, Ayetllah Mutahhari, Ayetullah Talegani, Ayetullah Behişti,
Ayetullah Ali Hamaney, Hüccetulislam Rafsancani gibi isimler molla kökenli ulema
sınıfına mensup kimselerdir. Suriye İhvanı’ndan Said Havva, Pakistan Cemaat-i
İslam’ın lideri Ebu’l A’la Mevdudi ile Hindistan Nedvetü’l-Ulema Cemiyeti lideri
Ebu’l Hasan en-Nedvi’nin konumu yarı aydın, yarı ulema kimliğidir.7

Türkiye’de önde gelen İslamcılar laik mesleklerde çalışıyorlar. Bunlar arasında


bürokratlar, politikacılar, hukukçular, mühendisler, gazeteciler, doktorlar ve
öğretmenler bulunuyor. Bu kişiler tahsilleri ve sosyal durumları bakımından, geçmişte
Türk laikleri tarafından ‘kaba görünüşlü, Batılı hayat tarzına alışık olmayan ve
genellikle dünya meselelerinden habersiz’ olarak tanımlanan gerici klişe tiplerden esas
itibariyle farklıdır. Önde gelen İslamcılar şehirli tahsilli sınıfa mensupturlar. Çoğu
üniversite mezunudur.8

İslamcılar yeni üyelerini aydın ve kentli çevrelerden sağlıyorlar. Bunlar


sosyolojik açıdan modern, toplumun modernleşmeci kesimlerinden çıkmıştır.
İslamcılık, Müslüman toplumların modernleşmesine karşı bir tepki değil, bu
modernleşmenin bir ürünüdür.9 Çoğu ülke ve dindeki fundamentalist hareketler içinde
faal olan insanlar genç, yüksek tahsilli, orta sınıf teknisyenleri, meslek ve iş sahibi
kişilerdir.10

Oliver Roy’a göre sosyolojik açıdan olsun, düşünsel açıdan olsun, bu


hareketler modern dünyadan çıkmıştır. Hareket üyeleri ender olarak mollalardır, asıl

6
Bulaç, Nuh’un Gemisine Binmek, 1992, s.53
7
Bulaç, Nuh’un Gemisine Binmek, 1992, s.53
8
Gencay Şaylan, İslamiyet ve Siyaset: Türkiye Örneği (Ankara: Vadi Yayınları, 1987) s.77
9
Roy, s.77
10
Huntington, Samiel. P. Political Order in Changing Societies. New Haver, Conn.: Yale Uni. Pres, 1968,
s.17

9
olarak modern okul sisteminden gelen ve üniversite öğrenimi gördüklerinde de edebiyat
dalından çok bilim dalına yönelen gençlerdir. Kısa süre önce kentlileşen ailelerden ya
da yoksullaşan orta sınıftan gelmektedirler. İslamcılar İslam’da bir din buldukları kadar
bir ideoloji de bulunmaktadır.

Roy’a göre İslami hareket üyeleri siyasal formasyonlarını din okullarında d


eğil, üniversite kampuslarında ve normal okullarda edindiler, buralarda Marxist
militanlarla yan yana yaşadılar ve çoğu kez kavramsal alanı onlardan devşirerek, bunu
Kuran’dan alınma bir terminolojiyle donattılar (propaganda ve davet gibi). Hem
Leninist tipteki partileri (emir, genel sekreter; şura, merkez komitesi) hem de sufi
tarikatları anımsatan bir çerçeve içinde örgüte vurgu yaptılar.11

Cezayir’deki 1990 ve 1991 seçimlerinde FİS adaylarının yüzde 76’sı master


derecesine sahip İslamcılardan oluşmaktaydı.12

Her üç dini kesimde uyanış hareketleri kırsal kökenli değil, büyük kent
merkezlidir. İster yukarıdan aşağıya resmi, ister aşağıdan yukarıya sivil olsun, bütün
dini akımların tohumları büyük kentlerin dölyatağında atılmıştır. Öyle ki Kahire,
Tahran, Rabat, Cezayir, Saraybosna, İstanbul, Şam, Amman, Beyrut, İslamabad,
Cakarta, Kabil gibi büyük şehir merkezlerinden küçük kent ve kasaba merkezlerine
doğru inildiğinde dini uyanış akımlarında da hissedilir bir hafifleme
gözlemlenmektedir.13 İslami hareketlerin komünist akımlardan farklı olan başarısı
kentlerde ve kentliler üzerinde etkili olmasıdır. Ayrıca İslamcılar çok arklı sosyo-
ekonomik katmanların üzerinde nüfuz sahibi olan bir hareket geliştirebilmişlerdir.

Komünist partiler yeni işçi sınıfını, dinsel ve etnik azınlıklar gibi gettolarından
ve kampuslarından çıkarabilmeyi başaramadılar. Gariptir ki, komünist ve laik (Basçı)
partiler kentsel olmaktan çok kırsal bir tabana sahiptir (Hafız Esad, Saddam Hüseyin
kırsaldandır), Afganistan, Irak, Güney Yemen ve Suriye’de laik darbelerin amilleri olan
ordular da kırsal kökenli subaylara sahiptir. Aydın çevrelerindeki İslamcı başarı

11
Roy, Oliver. S.17
12
Esposito, John L. “Introduction: Islam and Muslim Politics”, Voices of Resurgent Islam, ed: John L.
Esposito, New York: Oxford University Pres, 1983, s.4-5
13
Bulaç, Nuh’un Gemisine Binmek, 1992, s.54

10
ideolojilerin krizi ile de açıklanabilir. Bütün ülkelerin ezilenlerine sundukları şey,
dışlandıklarını hissettikleri bu kalkınma ve tüketim dünyasına girebilme düşüdür.
İslamcılık şeriat artı elektriktir.14

Marxist gerillaların köylülerden çıkmalarına karşılık, İslami hareketler


kentlidirler, dolayısıyla sosyolojik anlamda daha moderndirler.15 İslamcıları izleyen
kalabalıklar daha geleneksel ya da gelenekçi değildir. Modern kentin değer yargıları
içinde yaşamaktadırlar: Tüketim ve toplumsal yükselme. Dünyaları sinemanın,
kahvelerin, jeanlerin, videonun, futbolun dünyasıdır.16

Büyük kent merkezlerinde boy atan bu akımlar bilhassa modernizmden önce ve


sanki ona meydan okumanın bir önkoşulu olarak geleneksel toplumun din anlayışı ve
dini pratik kalıplarıyla çatışma içine girdiler.17

Dini hassasiyetin bireysel bir tutum olmasının ötesinde İslamcılık düşüncesine


dönüşmesinde dinin bir kimlik sunması önemli bir rol oynamaktadır. İslami canlanma
sürecinde gruplar dine bağlılıkta sadece bir psikolojik teselli duygusu değil, aynı
zamanda yeni bir kimlik odağı ve bir alternatif ilişkiler ağı bulabiliyorlar. Eğer
kalkınma süreci bir taklit, bir bağımlılık tipi ise, toplumsal ve kültürel bozulma
muhtemelen çeşitli grupları yabancı egemenliği konusunda öfke duygularına ve dini-
kültürel otantiklik çağrılarına duyarlı hale getirebiliyor. Böyle bir atmosfer İslami
çağrıya potansiyel sempatinin var olabildiği daha geniş bir ortam sunuyor.18

İslamcılığın kimlik sunmasında İslamcı alt kültürlerin modern ulus devletin tek
tipleştirici yapısıyla görmezlikten gelinmek istenmesinin doğurduğu rahatsızlık da etkili
olmaktadır. İslam kırsal Türkiye’deki geleneksel sosyal düzenden, şehirlerin modern
yaşama biçimlerine geçişin meydana geldiği bir dönemde, bireysel ve toplumsal bir
kimlik anlamını taşıyordu.19 Bu anlamın zamanla kayba uğraması sonucu kimlik

14
Roy, Oliver, s.79
15
Roy, s.79
16
Roy, s.18
17
Bulaç, Ali. Nuh’un Gemisine Binmek, 1992, s.55
18
Ayubi, Nazih. Political Islam, Religion and Politics in the Arab World. Routledge, London: 1991.
19
Polat, Yılmaz. Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, İstanbul: Beyan
Yayınları,1990. s. 40

11
oluşturma gücüne sahip olan20 İslami semboller yeniden ön plana çıkarak bastırılmak
istenen kimlikleri yeniden tanımlamaya başlamıştır. Müslüman ülkeler etnik ve dil
düzeyindeki aykırılıkların, hatta dinsel zıtlıkların modern tipte bir ulus devletin
kurumsal yapılarının kuruluşunu engellediği yerlerde aynı zamanda bir kimlik, bir
siyasal istikrar, bir sosyokültürel denge arayışı içindedirler.

1.1.3 - İslamcı Ekonomi

İslamcılığın gelişmesiyle birlikte gerek cemaatlere bağlı olan fertlerin, gerekse


cemaatlerin oluşturdukları kurumların ekonomik alandaki teşebbüsleri arttı. Bu
ekonomik çabalar varolan iktisadi düzeni İslami hassasiyetle meşruiyet şemsiyesi altına
alma endişesini doğurdu. Verili düzen ile önceki dönemlerde yazılmış olan İslam
ekonomi doktrinleri arasında bir yol buma çaba farklı tecrübeler yaşanmasına sebep
oldu.

Osmanlı döneminde vakıflar, sadece tarikatları değil, fakat aynı zamanda


camileri, ulemayı ve hayır işlerini finanse etmek suretiyle din yolunda yardım yapmak
isteyen kimseler için önemli bir kaynak oluşturmaktaydı. Fakat bu dini yapı ancak 20.
yüzyıla kadar dayanabildi.21 Yeni dönemde ise cemaatler doğrudan ekonomik alana
yöneldiler.

İslamcı ekonomi kavramını Oliver Roy, sosyalizan ve üçüncü dünyacı bir


devletçiliği (Humeyni döneminde İran’daki gibi) ya da üretimden çok spekülasyona
yönelik bir ekonomik liberalizmi allayıp pullayan hamasi bir kavram olarak
değerlendirdi.22 Ona göre selefi reformcular sosyo-ekonomik sorunlarla fazla
ilgilenmemişlerdir. Bu nedenle İslami ekonomik üzerinde akıl yürütme, son zamanlarda
Suudi ve Pakistan’da modern bankacılık uygulamalarını Kuran’ın normlarına
uyarlamaya çalışan muhalif teknokrat bir eğilim çıkmış olsa da İslamcılara özgüdür.23

20
Udeh, Abdulkadir. İslam ve Siyasi Durumumuz. Dördüncü Basım. Çeviren: Beşir Eryarsoy. İstanbul:
Pınar Yayınları, 1990.
21
Sitembölükbaşı, Şaban. Türkiye’de İslam’ın Yeniden İnkişafı (1950-1960). Ankara: Endişe Yayınlarır,
1995.
22
Roy, s.12
23
Roy, s177

12
Modern dönemde hayatın farklı alanlarına İslami referanslardan normlar ve
uygulamalar geliştirebilmek için ortaya konan çabaların bir parçası olarak ekonomik
kavramsallaştırma çabaları da hız kazandı. İslamcılar tutarlı ve işgörür bir bütün inşa
etmek için, Şeriat’ın temel buyruklarını sistemleştirme ve kavramsallaştırma çabasına
giriştiler. İslami ekonomi ideolojik bir kurgu olarak da yorumlandı.24 Sosyalizan eğilim
İslami yasada mülkiyetin sınırlandırılmasına temel taşı yapar. Radikaller ekonomide
sosyal demokrattır. Özel mülkiyeti tanırlar, fakat devletin şeriatta mevcut dağınık
ekonomik ilkeleri sistemleştirerek (zekat gibi) sermaye birikimini sınırlandıra ve
zenginliklerin yeniden dağıtımı yoluyla sosyal adaleti sağlamasını isterler.25

Özellikle büyük kentlerin dışında sosyo-politik hayatı belirleyen, daha alt


tabakaları nüfuzu altında tutabilen ve laik olan orta-küçük sermaye, İslami hareketin
yoksul Sünni kitleler içinde güç kazandığı oranda bir tercih sorunu ile karşı karşıya
gelmeye başladı. Bu kesim içinde dini hareket yayılmaya başladı.26

Kamusal alanda kedisine yer bulamayan muhafazakar-dindar kitlelerin


1950’lere kadar hemen hiçbir alanda yaşam şansı bulunmamaktaydı. Demokrat Parti
çıkışıyla birlikte bu kesimlerin sistem içerisinde pay alma sürecine dahil edildiği ve
yavaş yavaş kendi kimliğiyle kapitalist restorasyona katılmaya başladığı görüldü.27

AP şahsında muhafazakar, MSP şahsında dindar ve MHP şahsında milliyetçi


karakterli bir orta-alt tüccar sermaye vücut buldu.28

1980’lerde Turgut Özal’ın tekelci sermayeye karşı Anadolu sermayesini öne


çıkararak denge kurmaya dönük politikası, bu muhafazakar sermayenin iktidar erkine de
ortak olmaya yönelmesini getirdi.29

1980 sonrasında dindar sermaye ile muhafazakar sermaye arasında ciddi


farklılaşmalar ortaya çıktı. Özellikle 1990’lı yıllar boyunca ortaya çıkan ve politikaya
24
Roy, s.178
25
Roy, s.180
26
Laçiner, Ömer. “Laiklik/Anti-Laiklik Dayatılan Bir Kutuplaşma”, Birikim Dergisi, sayı 95, Mart 1997,
ss.3-10.
27
Özcan, Ahmet Yeni Bir Cumhuriyet İçin. İstanbul: Bakış Kitaplığı, 1997. s. 45 /
. İslami Uyanıştan İslami Harekete. İstanbul: Bengisu Yayınları: 1996. /
28
Özcan, s.46
29
Özcan, s.46

13
yansıyan İslami dinamizm sermaye çevreleri içerisindeki farklılaşmayı da yansıtıyordu.
Dindar sermaye giderek kendi bilincine ve hedeflerine vurgu yaparak ayrı bir
örgütlenmeye giderek MÜSİAD’ı kurdu.30

Özal yönetimi altında ekonominin liberalizasyonu, İslamcıların ekonomik


durumlarına yardımcı oldu: Ekonominin İslamcılar tarafından kontrol edilen sektörünü
genişlettiler ve yeni bir İslamcı küçük burjuva sınıfı ortaya çıktı. Ekonomi büyüdükçe
ve İslamcılar arasında da zenginler arttıkça zengin ile fakir arasındaki uçurum daha da
büyüdü. Bu dar gelirli unsurlar, bir protesto biçimi olarak sık sık İslam’a dönüyorlar ve
adaleti arıyorlardı.31

Dindar sermaye kesimi sadece ekonomi dünyasına değil, siyaset ve kültür


hayatına da ağırlığını koymaya başladı. Daha çok orta sınıfı oluşturan kırsal kökenli ve
tüccar karakterli bu sınıfın 1990’lardaki iktisadi çabaları Balkanlar, Orta Asya ve
Uzakdoğu’ya yönelik ticarete dönüktü.32

Kimi yorumculara göre dindar sermaye ne muhalif kimliği ne de alternatif


olma çabası içinde değildir. Aksine gelişip güçlendikçe kapitalizmin iktisadi ve gayrı
ahlaki muhtevasını dini görünüm altında yeniden üreten ve yayan bir eğilime sahiptir.
Bu dindar sermayenin sisteme bağımlı, ürkek ve ufuksuz olmasından kaynaklandığı
gibi, İslami toplumsal muhalefetin bu kesimleri kendi programları doğrultusunda
toplumsal değişim sürecine katacak bir politikaya sahip olmamasından
kaynaklanmaktadır.33

Sonuçta dindar sermaye gelişip güçlendikçe ve daha fazla kazandıkça


dindarlıktan uzaklaşabildiği, cemaatçi bünyeden koparak sınıfsal bir karakter kazandığı
iddia edildi.34

1.2- Osmanlı’dan Cumhuriyete Siyasal İslam

30
Özcan, s.47
31
Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s.20
32
Özcan, A. 1997, s.47
33
Özcan, s.47
34
Özcan, s.48.

14
Bu bölümde, 19. yüzyılda Osmanlı aydınları arasında baş gösteren
ideolojilerden biri olan ve imparatorluğun çöküşüne çare arayışlarında bir çözüm olarak
sarınılan İslamcılığın Cumhuriyet dönemine kadarki seyri anlatılacaktır.

1.2.1- İslamcılık Akımının Ana Çizgileri

İslamcılık akımı, İkinci Meşrutiyet’in düşüncesine hâkim siyasal ve ideolojik


akımların muhakkak ki en tesirli ve kuvvetlisi olmuştur. Bu akım da, Garpçılık,
Türkçülük, Âdem-i Merkeziyetçilik ve fikir alanında ikinci planda kalmış sosyalizm
akımları gibi ideolojik ve siyasal bir karaktere sahiptir.

İdeolojiktir çünkü müesseseler kuracak bir fikir ve inanç sistemi olduğunu


iddia; gerçekleşmek için de sosyal bir hareketi davet etmektedir. Öte yandan, İslamcılık
geleneksel İslam toplumunun, daha kendinde şartları olgunlaşmadan Batılı bir düşünce
yapısı olan ideoloji ile tanışmasıyla harekete geçen süreçlerin neticesinde ortaya
çıkmıştır.35 İslamcılık, 1867–1873 yılları arasında Osmanlı aydınları tarafından
geliştirilmiş bir ideolojidir.36

Türköne’ye göre, İslamcılık; ideoloji adı verilen düşünce yapısının İslam


toplumlarına girmesi ve ideolojinin muhteviyatının geleneksel dünya görüşünden, yani
İslamiyet’ten devşirilmesiyle ortaya çıkmaktadır. İslamcılığın batıdaki “ratio”ya dayalı
ideolojilerden temelde ayrıldığı görüşünü taşıyan Türköne, bu ideolojinin yeni
problemlerle karşılaşıp, bunlara yeni metotlarla yaklaşmasına rağmen nasslarla sınırlı
olduğunu belirtiyor. İslamcılıkta yenilikler ise bu değişmez esaslardan devşirilmeye
çalışılıyor. 37

Türköne’ye göre, batılılaşma sürecinin dolaysız sonuçlarından biri olarak


görülen İslamcılık, tanık olduğu imparatorluğun çöküşü ve Cumhuriyet’le yeni bir
toplumsal düzenin kurulmasıyla üzerinde durduğu zemini yitirdi. Bununla birlikte

35
Türköne, 1994, Ön. Ver. S.31
36
Aynı., s. 32.
37
Aynı, s. 34

15
İslamcılık yaşayan, somut ve canlı bir deneyim olma niteliğini yitirerek Cumhuriyet’in
aşmaya çalıştığı ideolojilerden biri haline geldi.38

Siyasaldır çünkü topluluğa, yani Osmanlı Devleti’ni blok halinde muhafaza ve


bütünlüğünü sürdürmek için de onu belli bir amaca yöneltmek istemektedir. İslamcılık
akımının asıl özellikleri öteki akımlara göre daha fazla çeşitliliğe sahip oluşunda ve
siyasal kurumlar üzerinde daha fazla durmuş olmasındandır.

İslamcı akım savunduğu fikirleri, eski bir maziden almaktadır. Bu mazi, vahşet
ve bedeviyet halindeki bir kavmin dünyanın en yüce imparatorluklarından biri haline
yükselmesini sağlamış olan İslam medeniyetidir. Düşüşte olan bu kavmi yaşatmak,
kalıcılığını sağlamak için de İslami bir Rönesans istenmektedir. İslam’ın ana ilkelerine
dönüş, İslamcı fikir akımının ana tezidir.

1.2.2- Osmanlı Devleti’nin Durumu ve İslamcılık Akımının Doğuşu

19. yüzyılda İslam ülkeleri içerisinde sömürgeye uğramamış olan Osmanlı


Devleti'nin önce dağılma daha sonra parçalanma sürecine girmesi, o dönem Müslüman
ve Osmanlı aydınlarının soruna acil, pratik ve kısa vadeli bir anlayışla bakmalarına
sebep olmuştur.

İslam dünyasının gerileme sebeplerini iç ve dış olarak iki pencereden


inleyeceğiz. O dönemin şartlarını analiz etmek bakımından iç şartlar kadar dış şartlar da
önemlidir.

İç sebepler, İslamiyet’e değil; Müslümanların atalet ve gafletlerine


dayanmaktadır. Zamanla Müslüman kavimler ve hükümetler, İslamiyet ilkelerinden
39
uzaklaşmışlardır. Bu, bir yenilik düşmanlığı olmuştur. Aynı zamanda İslami
hakikatlerden sapmayı ve Müslümanların bir ruhanilik tesiri ile bir taraftan kendi
mazileri, diğer taraftan da diğer dinlerin sapkınlıkları içinde seğirtken olmalarını ifade
eder. Zamanla bu yenilik ve hakikat düşmanlığı yüzünden Âlem-i İslam’da bir gerileme
görülmüştür. Öyle bir gerileyiş ki, Müslüman memleketleri her türlü nimet ve saadetten

38
Çiğdem, Ahmet. “İslamcılık”, Yüzyıl Biterken Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. Ss: 1225-
1231. 15. cilt. (İstanbul: İletişim Yayınları, 1996), s.
39
Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Akımı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007, s.8

16
mahrum, hatta tabiatın feyizlerinden daha istifadeye imkân bırakmayacak derecede
büyük bir sefalet içinde yaşamaktadır.

Osmanlı Devleti’nin ve dayandığı toplumun gerileyişini incelersek, aslında;


İslam dünyasındaki bozulma sebepleri üzerinde de durmuş oluruz. Bu büyük
imparatorluğun gerileyiş sebepleri üç ana başlık altında sıralanabilir; taklit, bilgisizlik
ve tembellik, iktisadi esaret.

Osmanlı İmparatorluğu’nu kemiren büyük sebeplerin başında taklit gelir.


İslamcı cephe mensupları, Osmanlı Devleti’nin Batılılara benzemek yoluyla her şeyi
feda ettiğini, aslında, benliğinden ve geleneklerinden uzaklaştığını, aslına benzemez,
şekilsiz bir hale geldiğini söylemektedirler.

Osmanlı’yı uçuruma sürükleyen etkenlerin bir diğeri de cehalet ve tembelliktir.


Müslümanların büyük çoğunluğu, İslam esaslarından habersizdirler. Bütün ticaret,
teknik ve düşünce servetleri hep bilgisizlik yüzünden yok olmuştur. Fakat
imparatorluğu yalnız cehalet değil, büyük bir hareketsizlik, yüzyıllarca süren bir uyku
da sarmıştır. Endüstriden, ticaretten mahrum, tembel Osmanlı İmparatorluğu yaya
kalmıştır.

Ümitsizliği ve karamsarlığı arttıran sebeplerden bir diğeri de ekonomik gerilik


ve bilhassa kapitülasyonlardır. Muazzam bir ekonomik sefalet, memurluk hastalığı ile
birleşerek imparatorluğu kasıp kavuruyordu. Kapitülasyonlar bir milletin esaretini ifade
ederler.

İslam dünyasının gerilemesini tetikleyen dış sebeplere gelince, batının aynı


Avrupa’nın, Hıristiyanlık şeklinde İslam’ın son kalesi Osmanlı İmparatorluğu
üzerindeki ağır baskısıdır. Avrupa kültürü ile tekniği, rasyonel idaresi ile nihayet
sömürgeci kini ile maddi ve manevi bütün kuvvetiyle Müslümanlık dünyasına
saldırmasıdır. Adaletten, hakka bağlılıktan, geleneklere saygı hasletlerinden yoksun,
ahlaki düşkün, sömürgeci Avrupa; İslam dünyasının üzerine çökmeye başlar.

İslam dünyasına yöneltilmiş olan bu hücumları, her kavim ve devletten evvel


Osmanlı İmparatorluğu duymaktadır. Kaynağını uzak maziden alan Hıristiyanlık kini bu

17
devleti durmadan hırpalamak ve sarsmak isteğindedir. Avrupa’nın medeniyet maskesi
artık kalkmıştır.

1.2.2.1- İslamlaşmak

O dönemin iç ve dış şartlarına kısaca değinildi. Görülüyor ki kötü gidişatı


sonlandırmak için; imparatorluğu yıkımdan kurtarmak için; İslamcılık akımı, toplumun
İslamlaşması bir kurtuluş yolu olarak kabul edilmiştir. Peki, İslamlaşmak nedir?

İslamlar, İslam-Osmanlı İmparatorluğu’nda gördükleri gerileme durumlarının


hepsini, İslamlaşmamanın, Müslümanlığa aykırı gidişin ve İslamcı zihniyeti
anlayamamanın eseri saymışlardır.40 Bu anormal toplum bu sebeplerin eseri ve esiri
olunca onu kurtaracak çare kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Osmanlı devleti, manen
ve maddeten kalkınmak, medenileşmek, eski yüceliğine sahip olmak arzusunda ise
gerçek surette İslamiyet’e dönmelidir; İslamlaşmalıdır.

Prens Mehmet Said Halim, İslamlaşmanın en açık tariflerinden birini vermiştir.


İslam’ın din ve dünyayı, maddiyat ve maneviyatı kapsayan sosyal bir din olduğu kabul
edildikçe, İslamlaşmak demek, İslam’ın itikad, ahlak, içtimaiyat ve siyaset sistemini;
daima zaman ve muhitin ihtiyacına en muvafık bir surette tefsir ve bunlara uymaktır.
Said Halim Paşa’nın taklit bahsindeki fikirlerini, Osmanlı toplumunun ecnebi
yamalardan yapılmış bir örtüye benzeyen durumunu gördükten sonra demek icap eder
ki, yabancı düşüncesiyle Müslümanlık iddiası yersizdir. Said Halim Paşa, bütün
İslamcılara öncü olarak bu telakkiyi savunmuştur.

İslamlaşan fert ve devlet, o kimse ve o teşekküldür ki; siyasi olduğu kadar


sosyal bütün hak ve vecibelerini, rejimini, hürriyet ve adaleti İslami prensiplerden
çıkaracaktır, bu prensipler ise bizzat İslam akidelerinden, inanç sisteminden
doğmaktadır. Böylelikle fert de, millet de, devlet de şuurlarını tezatlara kaptırmayacak,
netice itibariyle bocalamayacaklardır. Doğu Batı Fransız İngiliz hayranlıkları içinde bu
aşağılık duygusuna düşmeyeceklerdir. İşte İslam dünyası ve bilhassa Osmanlı
İmparatorluğu için ilerleme ve kurtuluş yolu budur.

40
Tarık Zafer Tunaya, age, s.13

18
Bu yol bulunduktan ve imparatorluk için önemi kavrandıktan sonra, geriye tek
bir sorunsal kalmıştı; Osmanlı Devleti’ni kalkındıracak yolu aramak. Fakat bu o kadar
da kolay değildi. Çünkü bir tarafta ahlaki ve sosyal yapısı yozlaşmış, saldırgan,
misyonerleri ile doğuyu parçalamak gayesini güden; bilim ve teknik âlemi yüksek bir
Avrupa vardır. Bir tarafta ise çökmüş bir doğu. Asya’nın hastalıklarını taşıyan, geriliğin
çukuru içinde henüz dertlerini bile kavrayamamış, İslamlıktan uzaklaşmış bir
Müslüman dünyası kurtuluş saatini bekliyordu.

Müslüman dünyasının kurtuluş ve kalkınma reçetesi, İslamcılık formülünde


aranmıştır. Konuyla ilgili araştırmalarda elde edilen bulgular, bu konu üzerine iyi
yapıtlar vermiş yazarların eserlerinden oluşmaktadır. Gerektiğince fazla görüş ve bulgu
sunulmasındaki amaç, konunun daha iyi irdelenmesini sağlamaktır. Alttaki bölümde,
İslamcılık formülü tüm ayrıntılarıyla işlenecektir.

1.2.2.2- İslamcılık Formülü

İslamcılık, bütün sosyal ve siyasal hayata uygulanması istenen inanç, fikir ve


davranış kurallarını içine alan iki yönlü bir ideolojik formül haline getirilmiştir.

İslam’da siyasal bir ideoloji gören ve toplumun İslamileşmesinin sadece şeriat


uygulamasından değil; İslami bir devlet kurulmasından geçtiğini düşünen hareketleri
“İslamcı” diye adlandırıyoruz.41

İki yönlü bir formüle dönüştürülen İslamcılık’ın bir yönü ferdi plandadır. İslam
dünyasında yaşayan fertlerin, bilhassa Müslümanların tek tek hayatlarını düzenlemek
ister. Hayatlarına karışır.42 Onlara bir yaşama yolu çizer. Öteki yönü ise kolektif
plandadır. İslam dünyasında henüz milletleşmemiş halk kitlelerine, bağımsızlığa
kavuşmamış milletlere, devletlere; kurtuluş, kuruluş ve kalkınma yolu çizer,
birbirleriyle münasebetlerini sağlayan kaideler yapar. Kısaca, İslam dünyasında yaşayan
insanların ve toplumların hayat prensibidir.

41
Olivier Roy, Küreselleşen İslam, Metis Yayınları, 2003, s.30
42
Tarık Zafer Tunaya, age, s.19

19
Kanımca, İmparatorluğun gerileyişini engellemek ve ilerleyen Avrupa’ya hem
sosyal hem siyasal alanda yetişebilmek için başvurulmuş iki yönlü bir formül
İslamcılık.

İslamcılık tartışması, çökmekte olan imparatorluğun yeniden toplumsal-siyasal


kimlik inşa etme gayretlerinin bir uzantısıydı. Bu tartışmalar çerçevesinde, İslamcılıktan
ilk söz edenlerden biri Yusuf Akçura’dır.43 İlk olarak 1904 yılında Mısır’da çıkan Türk
gazetesinde yayımlanan “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinde Akçura, Osmanlıların
önündeki üç seçeneği; yeni bir Osmanlı ulusu yaratmak, İslam’a dayalı bir devlet ve
ırka dayalı bir Türk ulusçuluğu inşa etmek olarak sıralar. Akçura, “İmdi bu üç siyasetten
hangisinin yararlı ve tatbik-i kabil olduğunu araştıralım” diyordu. Yine Türk
milliyetçiliğinin düşünce babası sayılan Ziya Gökalp, önce, 1913’te “Üç Cereyan”
başlığı altında Türk Yurdu’nda yayımladığı, sonra “Türkleşmek, İslamlaşmak,
Muasırlaşmak” başlığı altında kitap olarak yayımladığı çalışmasında İslamlaşmayı,
çöküşten kurtuluş reçetesi olarak düşündüğü üçayaklı sentezin bir boyutu olarak
tanımlamıştı.

Akçura sonuçta tercihini, Türk ulusçuluğundan yana yapmıştı. Gökalp, kendine


mahsus bir sentez fikri öne sürüyordu, ancak o dönemin İslamcı denilebilecek
düşünürleriyle farklılıkları kadar; benzerlikleri vardı ve hepsinin ortak kaygısı
imparatorluğu çöküşten kurtarmak için çare üretmekti. Bu önemli bir kalkış noktasıdır
ve Türkiye’de yaşayanların, varlıklarını korumak, içinde bulundukları çözülüşü
durdurmak ve Batı karşısında yenilgilerin üstesinden gelmek üzerinden İslamcılığa
yükledikleri anlam, Türkiye İslamcılığını tanımak açısından, en başından sonuna kadar
belirleyici olmuştur.

Bu kalkış noktasından hareketle görülüyor ki, Türkiye İslamcılığında bir


yandan milliyetçilik her zaman ağırlığını korumuş, diğer yandan İslamcılık dışarıdan
zannedildiğinin aksine; hiçbir zaman batılılaşmaya, modernleşmeye, ‘ilerleme’ fikrine
toptan karşı çıkmamıştır.

43
Nuray Mert, Merkez Sağın Kısa Tarihi, Selis Kitaplar, 2007, s.121

20
Çağdaş İslamcılık incelemelerinde ise genellikle modernleşmeye karşı olan
İslami norm ve değerlerin siyasal davranışın ana belirleyicileri olduğu Müslüman bir
toplulukla ve bu topluluğun Müslümanlığının modernleşme ve rasyonelleşme uğruna
modernleştirici devlet tarafından bastırılışıyla karşılaşılmaktadır. Böylece İslam, İslami
kimliği bastıran modernleştirici devletin kontrolü çeşitli nedenlerle zayıfladığında,
yeniden dirilecek bir siyasal güç olarak beklemektedir.44 Başka bir alternatif ise,
beklemekte olan İslami siyasal güç, kendini gerçekleştirecek fırsatları; modernleşmenin
sonucu olarak ele geçirdiği için canlanmaktadır. Küreselleşmeyi açıklayıcı bir araç
olarak kullanan diğer yaklaşımlar da aynı mekanik mantığı paylaşırlar. Küreselleşme,
vaat edilen refahın yaratılabilmesi olasılığını kısıtlayarak ve devletin düzen sağlama
yeteneklerini zayıflatarak; modernleştirici devletlerin İslam’ı kontrol edebilme
kabiliyetlerini zedelemektedir. Dolayısıyla İslam kaçınılmaz bir biçimde yeniden
dirilmektedir. Böylece İslam, kontrol edilemediğinde otomatik olarak İslamcılığa yol
açan ve onun siyasal yönlerini belirleyen bağımsız bir değişken haline gelir.

1.3- Türkiye Cumhuriyeti’nde Siyasal İslam

Çalışmanın ikinci bölümünde, siyasal İslam daha yakından incelenecektir. İlk


kısımda, bir kavram olarak siyasal İslam’a; ikinci kısımda ise Türkiye’de siyasal
İslam’ın kısa tarihçesine bakılacaktır. İlk olarak siyasal İslam kavramı anlaşılmalı ki;
Türkiye’de yükselişte olan İslamcı partiler, siyasete bulaştırılan İslamcılık ve sebep
sonuç ilişkileri daha iyi kavranabilsin.

İslamcı hareketler, siyaset oyunundan dışlanan toplumsal kategorileri seferber


ederek; anavatanlarındaki ulusal siyasal sahneyi yapılandırmaya katkıda
bulunmaktadırlar. Örneğin İran İslam Devrimi, halkı politikleştirerek, eğitim sistemini
yaygınlaştırarak, sınıfları birbirine karıştırarak; ama özellikle siyasal iktidarla din
adamları arasındaki ikiliğe son vererek devleti güçlendirmiştir. Hâlbuki siyaset
sahnesindeki bu homojenleşme, ideolojileştirme sürecini başarıya ulaştırmaya
yetmemektedir. Aksine bu sefer de İslamcılık sıradanlaşmaktadır.45

44
Menderes Çınar, age, s.29
45
Olivier Roy, age, s.36

21
İslamcılar, toplumun büyük çoğunluğunun Müslüman olması gerçekliğinden
hareketle, demokrasinin İslam'la bağdaşmadığını kanıtlayarak kitleleri ‘şeriat düzeni'
diye adlandırdıkları muğlâk bir siyasi projenin saflarına çekmek istiyorlar. Bir başka
deyişle, tüm Müslümanlarda içkin olduğunu düşündükleri ‘şeriat bilincini' açığa
çıkartmaya çalışıyorlar.46 Aşırı laikler ise, kitlelerin dinle ilişkilerini neredeyse bir hobi
olarak algılayıp; onların gündelik hayatını belirleyen temel konunun Batılılaşma
projesinin tamamlanması olduğu düşüncesinden hareketle İslam'ın demokrasiyle
bağdaşmadığı noktasında İslamcılarla mutabık kalıyorlar. Oysa olayın, toplumbilimsel
açıdan çok daha derin ve farklı boyutlarının bulunduğu açıktır.

İslamcı siyasal duruş, iki ana nedenden dolayı siyaset karşıtı tavrın dini bir
çeşididir.47 İlki İslamcılığın hem sorunları hem de çözümleri kişiselleştirmesidir.
İslamcılığın dini yönleri, siyasetini Kuran’dan veya İslami ilkelerden çıkarmasından
değil; dini söyleminden ve dindarlıkla iyi yöneticiliği ilişkilendirmesinden kaynaklanır.
İkinci neden, İslamcılığın toplumu homojen bir kitle olarak görerek; bireylerin ve alt
grupların varlığını görmezden gelmesidir. Bu nedenle, İslamcılık toplum içindeki
çatışmaları ve aslen siyasetin görev alanında bulunan, farklılıklar arasındaki uyum
sorunlarını göz ardı eder.

İslamcılığa göre siyaset, toplumu modernleştirici rejimlerin izlediği batılılaşma


politikalarının neden olduğunu iddia ettikleri ahlaki krizden kurtarmanın başlıca
aracıdır. İslamcılığın sloganı “çözüm İslam’dır” değil, “çözüm dindar Müslümanlar olan
bizleriz” dir. Bu haliyle, İslamcılık belli İslami fikirler etrafında değil; İslamcı
önderlerin etrafında toplanmış bir harekettir.

Batıcı seçkinlere karşı olan retoriğin içerisinde tutarlı bir alternatif ideolojik
duruş yoktur. Bu nedenle fikirlerden ziyade kimliğe ve zihinlerden ziyade duygulara
vurgu yapılır. Dolayısıyla, insanların İslamcı hareketlere katılımı, onların İslami
kimliğinin ifadesinin bir aracıdır; fakat “Batıcı” kimliğe ve rejime karşı muhalefetleri
haricinde, bu kimliğin ne olduğu ve İslami fikirlerin neleri içerdiği belirsiz kalır.

46
Emre Kongar, “Siyasal İslam Konusunda Toplumbilimsel Çözümlemeler” başlıklı makale,
http://www.kongar.org/makaleler/mak_si.php
47
Menderes Çınar, age, s.39

22
İslamcılık toplumun homojen olduğunu düşündüğünden, siyaseti farklı
çıkarların ve kimliklerin uzlaştırılmasına yönelik faaliyet olarak göremez. Toplumun
kolektif fikri daha önce tanımlandığından, siyaset insanların kolektif fikrini keşfetmeye
dair bir faaliyet olamaz. Siyaset, İslamcı anlayışa göre, sadece insanlara gerçek kolektif
fikirlerinin ne olduğunu öğretmek hakkında olabilir. Bu çerçevede, İslamcılık; hâkim
olmayı hak eder ve bu hâkimiyet insanların yabancılaşmış iktidar karteli karşısında
kendisini ortaya koyması olarak betimlenir. Bu inanç ve tavır, hükümet ederken
uzlaşma aramayan katı bir tarza yol açar.

Bu nedenledir ki, İslamcı bir siyaset anlayışında; demokrasiye çok yer kalmaz.

Anayasa mahkemesi ve sınırlı hükümet fikri gibi, siyasal iktidar üzerindeki


denge ve kontrol mekanizmaları; halkın iktidarını engelleyen unsurlar olarak görülür.
Eğer demokratik tavır bir tür göreliliği ve ılımlılığı gerektiriyorsa, İslamcılık İslam’ı
siyasallaştırmasından çok; demokratik bir siyasetin başlangıç noktası olan toplumun
farklılaşmış-çoğulcu niteliğini tanımaması nedeniyle; demokrasi ile uyuşmaz.

Aslında her ülkenin siyasal çerçevesine geniş ölçüde bağlıdır. “Emperyalist”


bir dünyada hiçbir ülke başka ülkelerden bağımsız yaşayamadığı gibi; her ülkenin tarihi
ve siyasal tepkileri birbirinden farklıdır.

Merkezci İslamcılığın ağır basan eğilimi, 1950’li yıllardaki Hıristiyan


Demokratlara yakın bir biçimde siyasal oyunla bütünleşmedir. Eğer parlamenter oyun
serbest bırakılırsa, seçim ittifakı ve iktidar arayışında olan, ama kurumlar, ordu ve sivil
toplum olarak gelişen bütünlük tarafından eylemleri sınırlanan İslamcılar, daha
heterojen siyasal aktörlerle anlaşmak ve bütünleşmek, ayrıca da İslam ümmetinden
ziyade milliyetçilik üzerinden oynamak zorundadırlar.48

Türkiye yakın tarihine baktığımızda, siyasal İslam’ın gelişiminde bir noktaya


daha bakmamız gerekiyor. İslam’ın siyasetle bütünleşmesi, bir ara form niteliğinde
gerçekleşmiştir. Bu ara form da dış dinamikler tarafından, özellikle 1970’lerin
ortalarında çok desteklenmiştir.

48
Olivier Roy, age, s.41

23
Son olarak, demokratikleşmenin önüne çıkan engel, merkezi İslamcılarla
birlikte; iktidarlarını güvence altına alma telaşında olan muhafazakâr laik seçkinlerden
de geliyor. Bunun iki farklı sonucu olabilmektedir: bir tarafta İslamcıların gerçekçiliği
artmakta ve siyasal oyundan dışlanan diğer kesimlerle yakınlaşmaktadırlar (Tacikistan),
diğer tarafta ise terörist grupçuklar umutsuz bir radikalleşme içine girmekte, bu da iş
başındaki rejimlerin sertliğini sonradan haklı çıkarmaktadır (Cezayir).

Bugün yaşanılan kavram kargaşasını, bugünkü siyaset anlayışını ve buna


paralel olarak gelişen medyayı anlamlandırabilmek için; yakın tarihte meydana gelen
olayların, kurulan partilerin, siyasi gelişmelerin analiz edilmesi gerekiyor.

Mübeccel Kıray’a göre siyasal İslam, ülke içi dinamikler açısından bir tampon
kurumdur ve Türkiye'nin çağdaşlaşma sürecinde bir dönem, "toplumu bütünleştirici ve
dengede tutucu" ama "geçici" bir işlevi yerine getirir. Kıray'a göre siyasal İslam’ın, iç
dinamik öğeleri açısından yerine getirilen bu "tampon mekanizma" niteliği, 1970'li
yılların ortalarında doruk noktasına erişen bir "dış dinamik" tarafından da
desteklenmiştir.49 Bir başka deyişle, ülkenin içinde olup bitenler açısından ön plana
çıkarılan "siyasal İslam" aynı dönemde, ülkenin dışındaki güçler tarafından da
desteklenmiştir.

Kıray’ın sınıflandırmasına daha yakından baktıktan ve genel bir giriş yaptıktan


sonra, Türk Siyasal İslam tarihi kronolojik sırayla incelenecektir.

Kıray'a, göre bütün toplumların üç temel özelliği vardır;

1) Her toplum, her an hem değişme hem de denge halindedir.

2) Her toplumda her an, birbiriyle çatışma halinde olan öğeler vardır;
değişmenin itici gücü olan bu durum, toplumların genel bütünlüğünü ve dengesini
bozmaz.

49
Emre Kongar, agm

24
3) Her toplum, değişirken, kendinden önce değişmiş ve gelişmiş toplumların
modellerini aynıyla ve sarsıntısız olarak izlemeyebilir ama bu durum, toplumsal
bütünlüğün ve dengenin ortadan kalkmasını gerektirmez; bazı tampon kurumlar,
bütünlüğü sağlar.

Kıray azgelişmiş ülkelerin, gelişmiş ülke modellerini aynıyla izleme zorunda


olmadıklarını vurgularken, hem genel olarak değişmeden, hem de özel olarak çeşitli
öğeler arası değişme hızı farkından doğan uyumsuzluğun ve çatışmanın varlığına
karşın; toplumsal bütünlüğün ve dengenin "tampon kurumlar" aracılığı ile her an
korunduğunu söylüyor.

Toplum ne feodal, ne kapitalist. Bazı kurumları feodal, bazı kurumları


kapitalist. Bazı açılardan sanayileşmiş, bazı açılardan hala tarım aşamasında. Kentler
oluşmuş ama içleri köylülerle dolmuş. Böyle bir toplum bütünlüğünü nasıl koruyor?
Azgelişmiş ülkelerde, değişme dönemlerinde, batı toplumlarında görülmeyen bazı yeni
kurumlar, çarpık yapılaşmalar ortaya çıkıyor ve toplumsal bütünlüğü yani toplumsal
dengeyi ne yazık ki bunlar sağlıyor. Nedir bunlar? Kentleşme yerine
gecekondulaşmadır. Kamu yararına işleyen demokrasi yerine partilerin bireysel
çıkarlara alet edilmesidir (rüşvet, iltimas v.b.). Gerçek sanayileşme yerine, kapkaççı
üretimdir ve daha bunlar gibi pek çok çarpıklıktır. Türkiye'de İkinci Dünya Savaşı
sonrasında, tarım toplumu ya da feodal yapı çözülmeye başlayınca, onun yerini batıdaki
gibi sanayi toplumu, kentsel yapı ve demokrasi, otomatik olarak alamıyor. Kentleşme
gecekondulaşmaya, sanayileşme montaja, demokrasi çok partili baskı rejimine
dönüşüyor.

Mübeccel Kıray, bütün bu oluşumlara, "tampon mekanizma" diyor: Bunlar ne


geride kalmış olan eski yapının, ne de ileride gözüken yeni yapının kurumlarıdır:
Bunlar, değişme sırasında ortaya çıkan ve bütün yoz niteliklerine karşın, toplumsal
bütünlüğü sağlayan, geçici nitelikli denge kurumlarıdır.

Cumhuriyetle birlikte, feodaliteden kapitalizme geçiş sürecinde de aynı olaylar


yaşanıyor.

25
Kırsal alanda yaşayan köylü vatandaş, metropollerde yaşayan kentli vatandaş
haline dönüştüğü zaman; toplumla ve devletle arasındaki köprüyü kuran "Toprak
Ağası"nın işlevlerini yüklenecek örgütlenmelere ve mekanizmalara gereksinme
duyuyor. Türkiye'deki köylü, topraktan koptuğu zaman, devletle ve toplumun öteki
kesimleri ile bütünleşmesini sağlayan "toprak ağası"nın işlevlerini, sendikalar ve sivil
toplum örgütleri yeterince gelişmediği için; siyasal partiler yükleniyor. Böylece siyasal
partilerin "ocak-bucak teşkilatları", 1950–1960 arasındaki çatışmaların ve gerilimlerin
kaynağı olduğu kadar, köylü ile devleti bütünleştiren örgütlenmeleri de simgeliyor. 27
Mayıs 1960'dan sonra, bunlar kapatılıyor. Bu kez aynı işlevi il ve ilçe örgütlenmeleri
yükleniyor. 12 Eylül’den sonra siyasal partiler kapatılınca, bu işlev, tarikatlar ve
cemaatler tarafından yerine getirilmeye başlıyor. İnsanlar, devletle ilişkilerinde ve
toplumsal işlevlerinin yerine getirilmesinde, siyasal partiler yerine, tarikatlara ve
cemaatlere sığınıyor.

Kıray, böylece, siyasal İslam’ın güçlenmesini doğrudan doğruya, tarikatların


siyasal işlev yüklenmesi olayına bağlıyor. 1983 seçimlerinden sonra siyasal partiler
yeniden açılınca, tarikatların ve cemaatlerin işlevi zaman içinde kaçınılmaz olarak
azalıyor. Türkiye'nin geleceği açısından en önemli belirleyicilerden biri olan "siyasal
İslam’ın", iç dinamik öğelerine göre çözümlenmesi böylece, zaman içinde önce
yükselen sonra düşen bir ivme gösteriyor.

İkinci bölümün ikinci kısmında yaptığımız genel girişin iki ana bölümü var
aslında. Mübeccel Kıray’ın değerlendirmelerini, iç dinamik ve dış dinamik olarak iki
kısımda inceliyoruz. Türkiye’de siyasal İslam’ın iç dinamik değerlendirmesinden sonra,
Kıray’ın günümüzün en belirleyici siyasal gücü saydığı "siyasal İslam”a bir de "dış
dinamik öğeleri" açısından bakıyoruz. Burada vardığı sonuç da, "siyasal İslam’ın"
yükselişinin, bir "soğuk savaş dönemi" olgusu olduğu.

Sovyetlerin varlığı, hem ülkenin içinde bir İslam direnişinin oluşturulmasını,


hem de dışardan bir "yeşil kuşak" ile bu ülkenin sarılmasını zorunlu kılıyor. Sovyetler
dağılınca, bu iki gereklilik de anlamını yitiriyor. Böylece siyasal İslam’ın, dış dinamik
öğelerinden aldığı destek ortadan kalkıyor. Soğuk savaş dönemi kapandığına göre, dış
dinamik öğeleri açısından da Türkiye'de (bütün dünyada olduğu gibi) "siyasal İslam’ın"

26
güç kazanması ve yükselmesi duruyor. Kıray, temel toplumsal mekanizmasını yukarda
açıkladığım iç ve dış dinamik öğelerinin etkileşimi sonunda siyasal İslam’ın geldiği yeri
şöyle anlatıyor:

“1970'lerin ortasında Amerika Birleşik Devletleri’nde birbirini takip eden çok


muhafazakâr üç başkan döneminde soğuk savaşın en önemli unsuru olarak geliştirilip,
sonuna kadar; üniversitelerden medyaya, resmi siyasal ilişkilerden gizli operasyonlara
kadar her yönden aşırı dozda dinselliği desteklemek ve bunun siyasi hayatta hâkim hale
gelmesini ayarlamak için gösterilen çaba, Türkiye gibi çağdaş sanayi toplumu haline
gelmenin yarı yolunda olan bir toplumda olumlu-olumsuz büyük yankı buldu. İlginç
olan, 1980'lerin başında değişmez ve evrensel (dogma) olduğu ileri sürülen siyasi İslam
tezlerinin bu muhafazakâr politikalar yumuşatıldıktan sonra 1990'ların sonunda, ister
istemez çeşitlenme gösterdiği; yeniden tefsir edildiği görüldü. Giderek İslam'da reform
yapılması gerektiği ileri sürülür hale geldi. Bu tutum değişikliği için on beş yıl geçmesi,
Sovyetler Birliği'nin dağılması ve siyasal İslam’ın, ittirildiği toplumlarda bölünmüş
siyasal İslam gruplarının birbiri ile mücadeleye girmesi gerekti. Her şeye rağmen
sanayileşmiş toplumların formüle ettiği köktendinciliğin, yapısal değişmede uzun yol
almış toplumlarda hemen kabul edilemeyeceği anlaşılmış oldu. Kolayca tahmin
edileceği ve bekleneceği gibi, İslam’ın da değiştiği ‘ılımlı’ İslam gibi birtakım ara
biçimlerin oluşturulduğu; giderek kişiselleşmiş ‘vicdan özgürlüğü' anlamında, siyasetten
ayrılmış bir anlam kazanmaya yönelmiş olduğu da görülüyor.”

Uluslar arası yani dış dinamik değerlendirmesinden sonra, Türkiye’deki siyasal


İslam kavramına tekrar dönecek olursak; siyasal İslam’ın hedefi dini özgürlüklerin
alanını genişletmek değil, devletin din kurallarıyla yönetilmesini sağlamaktır.50

1923’te Cumhuriyet kurulurken iki korku vardı;

1. Bölünme, daha fazla toprak kaybetme korkusu; yani Kürt sorunu.

2. İrtica korkusu.

50
İsmet Berkan, Radikal Gazetesi, “Türkiye’de Siyasal İslam” Başlıklı Makale,
http://www.radikal.com.tr/yazici.php?haberno=75531&tarih=19/05/2003&yollayan_s...

27
Cumhuriyet’ in özellikle başlangıç yılları, bu iki korkunun hiç de hayali
olmadığını gösteren çeşitli örneklerle doludur. Doğu’daki Kürt isyanları, yine Doğu’da
ve ülkenin başka yerlerinde zaman zaman baş gösteren irticai hareketlenmeler; Atatürk
ve arkadaşlarını sert önlemler almaya yöneltmiştir.

İrtica korkusu sürekli parti kapattırıyordu. Bu durum 1946 ve 1950’de de


değişmedi. İlk çok partili seçimde Demokrat Parti ciddi başarı kazandı. 1950’de ‘gizli
oy-açık tasnif’ ilkesi uygulandı ve seçime “Yeter söz milletin” sloganıyla giren DP
kazandı. Partinin başında Celal Bayar ve Adnan Menderes vardı. Bu iktidarın ilk
icraatlarından biri, bir süreden beri Türkçe okunan ezanı yeniden Arapçaya çevirmek
oldu.

Dine baskı siyasetinin tepkisi dini unsurları bir siyasi vaat olarak siyasetin
parçası haline getirmek şeklinde tezahür ediyordu artık.

Bu kısa değerlendirmeden sonra, Türk siyasal İslam tarihini kronolojik olarak


inceleyelim.

28
İKİNCİ BÖLÜM: 12 EYLÜL VE SİYASAL İSLAM

Türkiye’de yükselişe geçen İslamcılık bu bölümde dış ve iç etkenler ele


alınarak, bunun başat nedeni olan 12 Eylül askeri darbesi ve siyasal İslam üzerindeki
etkileri tahlil edilecektir.

2- 12 EYLÜL ASKERİ DARBESİ VE SİYASAL İSLAM

İslamcılığın yükselişe geçtiği 80’li yıllarda kuşkusuz Türkiye’de de İslamcılık


yükselişteydi. 1980’lerde Türkiye’de sistemi altüst edip yeniden kuran olay 12 Eylül
askeri darbesi oldu. Bu tarihten itibaren gelişim ibresi sürekli yukarıyı gösteren İslamcı
1980’li yıllardaki seyrini incelemek için darbenin öncesine ve sonrasına göz atmakta
fayda var.

2.1- 12 Eylül’ün Siyasal Atmosferi

Küresel kapitalizmin 1970’lerde girdiği kriz 1980’lerde sağ eğilimli sosyo-


ekonomik politikaları öneren ve sosyal devletin serbest piyasa ortamından çekilmesini
savunan politikacıların iktidarlarıyla aşılmaya çalışıldı. Pek çok değişimin tarihi olarak
gösterilen 1980 sonrası dönem, Amerika’da Reaganizm’in, İngiltere’de Thatcherizm’in
ve Türkiye’de ise ‘Özalizm’in belirleyici olduğu bir dönem olarak adlandırılmaktadır.

Bu yeni dönemde öne çıkan anlayış yukarıda da belirtildiği gibi, Amerikalı


iktisat Profesörü Milton Friedman’ın görüşleri doğrultusunda neo-liberal sosyal
politikaların hakim olduğu bir ortamda, kökleri Adam Smith’e kadar giden ve serbest
pazar ortamının bağımsız biçimde işleyişinin, kişisel dolayısıyla da kolektif çıkarları en
iyi şekilde gerçekleştireceği görüşünü içermektedir. Friedman’a göre yüksek gelir risk
almanın bir ödülüdür. Bu nedenle gelir dağılımı piyasa tarafından belirlenmeli, herkes
gücü oranında gelir elde etmelidir.

Bu yaklaşım modeli, yalnızca ekonominin belirli alanlarını değil aynı zamanda


toplumsal ve kurumsal düzlemde her alanı zaman içinde etkisi altına alacaktır. 1980
sonrası, batıda olduğu gibi Türkiye’de de bir deregülasyon döneminin yaşandığı
görülmektedir. Deregülasyon ile burada anlatılmaya çalışılan, devletin piyasa

29
koşullarından çekilmesi, sosyal devletin düzenleyici olarak üstlendiği görev ve
sorumluluğunu daha ağırlıklı olarak serbest piyasa koşullarına devrettiği bir konuma
geçmesidir. Dolayısıyla burada ortaya çıkan durum, 1945’ten o güne kadar piyasanın
devlet tarafından düzenlenmesi ve kurumların topluma karşı sorumluluklarının
olduğunu savunan “Toplumsal Sorumluluk Kuramı” yerine neo-liberal ve serbest
pazarcı bir dünya görüşünün hakim kılınmış olmasıdır. 1960’lı yılların sonu ve
1970’lerde yükselen toplumsal muhalefetin bu tip değişimlere göstereceği direnç de
Türkiye ve bir dizi diğer ülkede yapılan askeri darbelerle yok edilip, sistem
yerleştirilmiştir. Bu süreçte nüfusu Müslüman olan ülkelerde itaatkar bir toplum
yaratmanın yolu olarak da siyasal İslamcı hareketler desteklenerek, güçlendirilmiştir.

2.1.1.Uluslararası Konjonktür

Müslüman toplumların 1980’li yıllarda geniş ölçüde İslamileşmesi olgusu,


görünüm açısından da barizdir (örtünme, dinsel simgeler, sakal bırakma...). Sosyolojik
açıdan, kendiliğinden ya da devlet tarafından sürüklenen bu yeniden İslamileşme,
devlete ait (Özal döneminde Türkiye’de) ya da (Mısır’da, Pakistan’da, ama Mali’de de)
dinsel eğitim ağırlıklı özel okulların gelişmesiyle kendini göstermiştir.51 Bu okullar,
kimi durumda petro-dolarlarla finanse edildikleri ölçüde, milli eğitim bakanlıklarının
yetersizliklerini telafi ederler.

Bu okullar, iş piyasasına önemli sayıda “din” mezunu sürmektedir; bunlar için


hukukun ve kurumların İslamileşmesi, kendi eğitimlerini değerlendirmek için tek
yoldur. Sadece okumuş statüsü değil, bir meslek aramaktadırlar. İş piyasasına
atılmışlardır, yani rekabetle karşı karşıyadırlar ve kendilerini yükseltebilecek bir yol
arayışındadırlar. Aynı zamanda da devletten, bir İslamileşme politikası sayesinde
istihdam beklemektedirler.

Radikal etkinin, özellikle de 1979’dan sonra İran etkisinin önünü almak için
birçok devlet, hukuku yeniden İslamileştirmeyi kabul etmiştir. Uluslar arası konjonktüre
baktığımızda, 1980’li yıllara gelindiğinde; İslamileşme yayılmaktadır. 1972 tarihli Mısır
Anayasası’nın 2. maddesi, şeriatın ana hukuk kaynağı olduğunu belirtir. Sudan 1983’te

51
Olivier Roy, age, s.45

30
bir İslami Ceza Yasası çıkarmıştır. Pakistan 1985’te, şeriatı tek hukuk kaynağı haline
getirmeyi ve Anglosakson tarzdaki mahkemelerin yerine şeriat mahkemeleri kurmayı
hedefleyen “Shariat Bill” i çıkarmıştır. Kuveyt’te, Körfez Savaşı’ndan sonra Emir
Cabbar tarafından hukuku İslamileştirmek için bir komite tesis edilmiştir. 1984 Cezayir
Yasası şahsi statüde şeriatı yeniden getirir; Yemen de, 1994’teki birleşmeden sonra
İslami şahsi statüyü tüm topraklarına yaymıştır.

Aynı zamanda devletler, vahşi bir vaiz etkinliğinin gelişmesini denetim altına
almak için bir “resmi İslam” yaratma ya da olanı güçlendirme çabası göstermişlerdir.
Bunun sonucu resmi bir müftülüğün kurumlaştırılması (Mısır, SSCB’den türeyen
Müslüman cumhuriyetlerin hepsi, Suriye), bir Diyanet İşleri Başkanlığı (Türkiye), ya da
bir Vakıflar Bakanlığı (elden çıkarılamayan dinsel mülkler) ya da Din İşleri (Ürdün)
biçimini almıştır. Bu resmi din adamları tabakasına büyük cami imamlarının
atamalarında ve din öğrenimi üzerinde tekel verilmektedir: Fas, Cezayir, Tunus, Mısır,
Suriye, Türkiye ve Özbekistan’daki durumdur bu… Türkiye’de 1983’ten sonra din
öğrenimi zorunlu kılınmıştır, İmam Hatip mezunlarına üniversitelerin kapıları açılmış
ve Diyanet’in imtiyazları genişletilmiştir. Mısır’da 1994 yılında devlet tarafından El
Ezher Üniversitesi’ne özellikle elektronik medyalar konusunda yeni bir sansür yetkisi
verilmiştir. İmamların yetişmesinin de, büyük camilerdeki vaizlerin de devlet tarafından
denetlenmediği yerler artık sadece Suudi Arabistan ve Pakistan’dır. Suudi Arabistan,
Dünya İslam Birliği’nin (Rabıta) faaliyetlerini geliştirmiştir.

Ama devletler bu işleri yaparken, siyasal açıdan sorun çıkarmasa da ideolojik


düzeyde genellikle çok muhafazakâr olan bir din personeline dayanmışlardır. Rabıta’nın
personeli, aslında geniş ölçüde, onun finanse ettiği kurumların çoğunu elinde tutan
Müslüman kardeşlerden gelmektedir. Büyük toplum sorunları hakkında El Ezher’in
tutumuyla Müslüman kardeşlerinki hemen hemen aynıdır. Mısır’da entelektüel Farac
Foda, El Ezher rektörü tarafından dinden çıkmış kişi ilan edilmesinden (1992) sonra
öldürülmüştür. Türkiye’de yerel düzeyde, emekliye ayrılan Diyanet memurlarının
Refah’a katıldıkları sık görülmektedir. Pakistan’daki şeriat mahkemeleri dinden çıkma
ya da küfür davaları açmayı kabul etmektedir. Hukukun İslamileşmesi muhafazakâr
çevrelere davalarını canlandırmak için adli silahlar sunmaktadır.

31
Şeriat, bir pozitif hukuk sistemi değildir; hakimin özel vakalara uyguladığı bir
kaideler bütünüdür. Dolayısıyla hakim, oylanmış ya da kararnameyle çıkarılmış
yasalara uymak zorunda değildir; çünkü şeriat sürekli bir yorum çalışmasıdır; devlet
böylelikle ana işlevi olan yasa koyuculuğu yitirmektedir.

İslamileşmenin getirdiği keskinlik, şeriat kuralları; tüm Müslüman ülkelerde


kendini göstermekteydi. 80’li yıllar bu açıdan bir başlangıç noktası sayılabilir.

Ancak 1995’e doğru uluslar arası konjonktürde rüzgâr yön değiştirmişti ve


devletler dinsel şebekeleri yeniden ellerine almayı denediler. 1997’de Yemen’de
Başkan Salih ülkedeki 1500 dinsel okulun devletleştirilmesi programını ilan etti. Türk
ordusu 1998’de Refah’ı yasaklattı. Pakistan’da, 1999’dan itibaren hükümet en azından
dinsel okulların ders programlarının içeriğini yeniden ele almayı denedi, ama somut
önlemler ancak 11 Eylül olaylarının yardımıyla alınabildi.

General Müşerref’in 13 Ocak 2001 tarihinde ulusuna yaptığı konuşma, sadece


General Ziya ül Hak dönemine göre değil; Müşerref’in önceki konuşmalarına göre de
hakiki bir kopmanın damgasını taşımaktadır. Devletin ve milletin her tür pan-
İslamcılığın önünde geldiğini teyit etmekte ve General Ziya ül Hak’ın İslamileştirme
politikasından kopmaktadır. Pakistan’da 1947’den beri sürekli gündeme gelen bir
tartışma vardır; Hint alt kıtasındaki Müslümanların devleti olarak yaratılan ülke, her
şeyden önce Müslüman olarak mücadele eden herkesi mi temsil etmeli ve savunmalı
yoksa o da diğerleri gibi, ulusal çıkarları İslami dayanışmadan önce gelen bir ulus-
devlet midir yalnızca? General Müşerref’in savunduğu tanım bu ikincisidir.

2.1.2. Türkiye’de Siyasal İslam

Türkiye’nin siyasal hayatında kendilerini Müslümanların talep ve isteklerinin


temsilcisi gören İslamcılar, sorunlar denizinde boğulmakta olan toplumda hakkın, yerel
ve geleneksel olanın, öz tarih ve kültürün sözcülüğünü yapmaktadırlar. 52

52
Roy, Olivier. S. 87 siyasal islamın iflası, s.87

32
İslamcı düşüncenin topluma yayılması ve gelişmesinde birçok faktör
bulunmaktadır. İslamcılığın gelişmesini birçok yazar toplumsal çöküntü, sistem
tıkanıklığı ve siyasal muhalefet olgularıyla açıklamaktadır.

İslamcı bir iktidar ihtimalinin en kuvvetli görüldüğü devletler şöyle


yorumlanmaktadır:

- Nüfus artışının yüksek olduğu ve kentleşmiş geniş toplulukların


ihtiyaçlarının karşılanamadığı ülkeler.

- Düşük yaşama standartlarının yolsuzluğun hüküm sürmesiyle daha da


ağırlaştığı ülkeler.

- Hükümetin en anlamlı politik muhalefeti ortadan kaldırdığı, dolayısıyla


İslamcıların karşılarında hiçbir rakip bulamadığı yerler.

- Hükümetlerin İslamcıların gücünü ezmek için kuvvete başvurduğu,


böylelikle sorunu kutuplaştırıp ağırlaştırmaktan öteye geçemediği ülkeler.

- Halk nezdinde İslamcıların yegâne meşru muhalif güç durumunda olduğu


yerler.53

Toplumsal taleplerin yerine getirilememesi, sosyal ve ekonomik problemlerin


ciddi boyutlara ulaşması gibi durumlarda bireylerin psikolojik yapılarında olumsuz
etkiler söz konusu olmakta ve dinin böyle toplumlarda bireysel ve sosyal bir işleve
sahip olduğu görülmektedir. Yine ezilen kitlelerin mevcut düzeni savunan politik
aktörlerden ümidini kesmesi sonucu İslamcı düşünce sahibi kişiler ana muhalefet
durumuna yükselebilmektedir. Ayrıca İslami canlanma ve dini gelişmelerin İslamcılık
düşüncesini geliştirdiği ve İslamcı hareketlere ivme kazandırdığı vurgulanmaktadır.

İslami canlanmayla ilgili en ilginç olgulardan biri, bu canlanmanın toplumsal


görüşleri ve siyasi hedefleri farklı grupları, örneğin radikal öğrenciler ile tutucu

53
Fuller, Graham. E. Ve Ian O. Lesser. Kuşatılanlar: İslam ve Batının Jeopolitiği, Çeviren: Özden Arıkan,
İstanbul: Sabah Kitapları, 1996.

33
tüccarları, bir araya getirmesidir. Bütün bunların kültürel (bir yabancılaşma duygusu,
otantiklik arayışı, kamu ahlakının güçlendirilmesi talebi) ve muhtemel felsefi anlayışları
(yeryüzünde insani düzen yerine ilahi düzene inanç) bir kertede buluşturmaktadır. 54

2.1.2.1. Türkiye’de İslami Hareketin Özellikleri

İslami hareket özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından beri gelişmektedir. Bu


arada anlayışlar evrimleşmiş, tarihsel şartlar değişmiş, bölünmeler ve farklılaşmalar
hareketi çeşitlendirmiştir. 55

Türkiye’de İslami hareket demokratik kanallar kapalı olduğundan önce bir yer
altı hareketi olarak başladı. Daha sonra yarı meşru, yani daha çok merkez sağ partilerle,
bir Nurcu grupla Demokrat Parti’nin anlaşması gibi, kapalı açık ittifaklar şeklinde, daha
sonra da meşru, demokratik ortamda parti olarak ortaya çıktı. Milli Nizam Partisi, Milli
Selamet Partisi gibi.56

Askeri darbeyle yaşanan kesinti döneminde İslami hareket siyasi arenadan


çekildi, yerini daha fazla kültürel faaliyetlere bıraktı. İnsanlar tek tek bilinçlendi. Daha
sonra ise İslami hareket siyasi arenaya girdi ve çok fazla siyasallaştı. Dünyada ivme
kazanan İslami hareket uluslar arası etkileşim sonucu güçlendi.57 İslamcı hareket
muhafazakar değerlerle politik kültüre yansıdı.58

İslami hareketlilik dönüp dolaşıp tüketim toplumuna ve sisteme


eklemlenmektedir.59 İslami hareketin olgunlaşma sürecinde handikaplar şöyle
özetlenebilir:

1. Aydın – dava adamı ayrılığı

54
Ayubi, Nazih. Political Islam, Religion and Politics in the Arab World. Routledge, London: 1991.
55
Ro,, Olivier. S. 17
56
M.Özcan??
57
Nilüfer Narlı. “İslami Hareket”, 21. Yüzyıla Girerken İslami Oluşumlar. (Edisyon), (İstanbul: Pendik
Belediyesi Kültür Yayınları) No: 6, 1996), s.22
58
Göle, s.515
59
Çakır, 1996. s. 30

34
2. Türk solunu tekrar. Pratik faaliyet yöntemleri, siyaset ve mücadele pratiği
açısından Türkiye sol-sosyalist mücadele geleneğini tekrar etme tehlikesi.60

3. Düzeni yanlış veya eksik tanıma

4. Marjinalleşme: Türkiye’de İslam’ın kendisini radikal bir ideoloji müfrit


bir akım, tehlikeli bir düşünce veya militan bir fraksiyon olarak temsil etmesi
ihtimalinden söz edilmektedir. 1970’li yıllara ait ideolojik hareket olma psikolojisi ve
İslam dışı çevrelerin İslam’ı ve Müslümanları kara tehlike tarzında lanse etmeleri, sonuç
itibariyle İslam’ı savunan geniş kesimlerin gözünde dahi bir İslami hareket fobisi
oluşturabilmektedir.61

Cumhuriyet öncesi İslami akımların iki temel özelliği vardır: Bunlardan


birincisi daima tepkici olmaları, ikincisi de gerek teorik, gerek pratik tepkilerinde Batılı
düşünce biçimlerinden belli ölçüde etkilenmeleridir. Bu her iki özellik, günümüze kadar
gelen İslami grupların hemen hemen hepside az veya çok görülebilmektedir.62

Türkiye’deki fundamentalist çevreler, günümüzdeki diğer ülkelerin İslami


çevrelerinde eksik olan eleştirel bir kafa yapısına ve felsefi düşünme tarzına sahiptir.63
Türkiye’de İslami gruplar parti, vakıf olarak çok rahat örgütlenebildi, siyasi mücadele
demokratik koşullarda yürütülebildi.64

Roy’a göre Türkiye bir yanda laiklik üstüne kurulmuş bir ulus devletin
korunması ile öte yanda İslam’ın toplumdaki kaçınılmaz olarak ele alınması arasında
ilginç ve özgün bir uzlaşma yolu sunmuştur.65

Dini bir hareketin siyasal alanda bir yer edinmeye yönelik girişimlerine modern
toplumlarda sık sık tanık olunmaktadır. Türkiye’nin özgünlüğü İslami hareketlerin
siyaseti kamusal ve özel alanları kaplamaya dönük bir eylem manzumesi olarak

60
A.Özcan. 1996. s.28
61
A.Özcan, 1996. s. 34
62
Bulaç, İslam Dünyasında Düşünce Sorunları, 1993, s.59
63
Roy, Olivier. S.7
64
Narlı, 1996. s. 23
65
Roy, s.7

35
görmesinden kaynaklanır. Toplumsal farklılaşmayı ve düzeyler arası çeşitliliği
kavrayacak bir teorik inşadan yoksun olan İslami Hareket, siyaset alanının özerkliğini
kabul etmeyi, İslami anlayıştan uzaklaşmayla özdeşleştirmektedir. Türkiye’de
parlamenter politikanın bir ucunun dini duyarlılıklara her zaman açık olması bu durumu
pekiştirir. Böylece İslamcılık siyasal olarak güçlendiğinde bunun kendiliğinden
hareketin meşruiyetini de sağlayacağını düşünmektedir. İslamcılığın taşıdığı tarihsel ve
yapısal özellikler nedeniyle, neredeyse kendiliğinden kazandığı bu siyaset yoluyla
toplumsal eleştirici formasyonunun ideolojik ve kültürel kalıplara ve öğelere
dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği sorunu, uzun vadede hareketin geleceğini de
belirleyen bir sorun olarak kalmaktadır.66

2.2- 12 Eylül ve Siyasal İslam

Uluslar arası alanda bu gelişmeler yaşanırken, Türkiye nasıl bir siyasal koşullar
yumağındaydı. İslamcılığın yükselişe geçtiği 80’li yıllarda kuşkusuz Türkiye’de de
İslamcılık yükselişteydi. 1980’lerde Türkiye’de sistemi altüst edip yeniden kuran olay
12 Eylül askeri darbesi oldu. Bu tarihten itibaren gelişim ibresi sürekli yukarıyı gösteren
İslamcı 1980’li yıllardaki seyrini incelemek için darbenin öncesine ve sonrasına göz
atmakta fayda var.

2.2.1- 1980 Askeri Darbesi Öncesi

1980’li yıllara doğru İslami kesimde özellikle tercüme hareketiyle birlikte


diğer Müslüman ülkelerdeki İslami hareket önderlerinin eserlerine yönel oldu; İslami
oluşumlar metot ve anlayışları buralardan öykündüler. 1970’li yılların ikinci yarısına
nedk düşen bu süreçte ağırlıklı olarak Müslüman Kardeşler hareketinin fikri
önderlerinin eserlerine olan ilgi arttı ve Seyyid Kutup, Hasan el-Benna, Abdulkadir
Udeh gibi birçok kçağdaş düşünür ve eylem adamının eserinde dile getirdiği tevhidi bir
İslam ve kaynaklara dayanma anlayışı yaygınlaştı.

66
Çiğdem. S.1226

36
Kimi yazarların geç İslamcılık olarak tanımladığı bu sürecin düşünsel
muhtevasını İhvan kültürü, motivasyon unsurlarını İran İslam devrimi ve Afgan cihadı,
somut pratik tutumlarını da MTTB – Akıncılar geleneği ile İhvan hareketinin Davetçi
söylemi oluşturuyordu.67 Eklektik bir görüntü veren İslami oluşumlar yerli dinamikleri
hareketin temeline katmakta çok başarılı olamıyorlardı. Bu yüzden yerli veya Türkiyeli
olmayı eksik bırakan bir tür ümmetçilik olarak gelişen anlayış giderek somut sorunlarla
uğraşmayı veya halkın sorunlarına eğilmeyi ihmal etme noktasına geldi.68

Laik rejim, organize İslamcılığın ve din adamlarının devletin gücüne ve


otoritesine karşı tehlike olabileceği endişesiyle İslami kurumları ve bunların
faaliyetlerini denetim altına alan yeni bürokratik ve anayasal birimler oluşturdu.69
Diyanet İşleri Başkanlığı dini faaliyetlerin cemaatlerin inisiyatifine geçmemesi için çaba
gösterdi. Pozitivist eğitim sistemi ise geleneksellikle birlikte dini anlayışları da
toplumsal hafızadan silme yolunu aradı.

Daha fazla demokrasinin geldiği ve siyasi katılımın arttığı II. Dünya savaşı
sonrası yıllarda İslam’ın ifadesi üzerindeki bazı Atatürkçü kısıtlamalar kaldırıldı.
İslamcı grupların güçlerinin arttığı ve dinde daha fazla ifade hürriyeti talep ettikleri son
on yılda mücadele alanı genişledi.

Türkiye’de İslamcı düşünce ve faaliyetin yoğunlaşmasındaki en önemli aktör


son yıllarda ülkede demokratikleşmenin artmasıydı. Eski iktidar seçkinlerinin devlet
politikasındaki hakimiyetleri gevşedi.70

1960’lı ve 1970’li yıllarda İslam’ın sosyal ve siyasi rolünün genişlemesine


katkıda bulunan en önemli faktör Türkiye’nin demokratik siyasi rejimiydi.71 Siyasi
partilerin Türkiye’nin Müslüman kitlesinin dini endişelerini ve çıkarlarını dikkate

67
Özcan, A.s.22.
68
Özcan, A. s.42
69
Amerikan Gizili Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s. 16.
70
Amerikan Gizili Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s. 17.
71
Amerikan Gizili Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s. 35.

37
almaya başlamaları72 dini taleplerin siyaset alanında karşılık bulmasına ve
yaygınlaşmasına sebep oldu.

İnönü döneminde başlamış olan devlet eliyle tedrici İslamileştirme


uygulamaları Demokrat Parti iktidarında daha da artmıştı. İyi bir politikacı da dine
bağlılık meziyetinin aranır olması bu döneme özgüdür.

Soğuk Savaş, devletle dinin barışmasını iyice hızlandırmıştır. İç ve dış


komünizm tehlikesine karşı devlet, dindar kitleleri manipüle etmeye başlatmıştır.73

İslamcı gençler, 12 Eylül 1980 darbesine kadar İslam düzenini kurma


yönündeki çabalarını sürdürerek; Akıncılar, Akıncı Güç, Gölge Düşünce, İslami
Hareket gibi dergiler etrafında sınırsız ve sınıfsız İslami devlet isteklerini dile
getirmişlerdir.74

Kutuplaşma ve şiddet olayları zamanla İslamcı siyasi organizasyonlar arasında


militanlığın artmasına yol açtı. MSP ve onun gençlik kolu Akıncılar şiddet olaylarına
karışmadı ama kriz büyüdükçe MSP’nin düzenlediği Konya mitingi bu militanlığın en
belirgin örneği olarak değerlendirildi.75 Hatta müdahale kararının MSP’nin Konya
mitingi üzerine alındığı iddia edildi. Bu olay orduyu dehşete düşürmüştü ve radikal
İslam tehdidi konusundaki düşüncelerini kuvvetlendirmişti.76 O yıllara kadar anarşi
olaylarında vurgulanan sağ-sol kutuplaşmasının bir anda önüne İslami tehdit
geçirilmişti. Ülkedeki siyasi karışıklık ve sosyal kriz ordunun 12 Eylül’de yönetime el
koyması ile sonuçlandı.

2.2.2- 1980 Askeri Darbesi Sonrası

72
Aynı.
73
Çakır, Ruşen. “İslamcılar ve Sistem”, Yüzyıl Biterken Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. Ss:
1210-1216. cilt 15. İstanbul: İletişim Yayınları 1996. s.1213
74
Duman, Doğan. “İslamcı Gençliğin Serüveni”, Birikim Dergisi, s.95. Mart 1997 s64
75
Amerikan Gizili Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s. 54.
76
Amerikan Gizili Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s. 25.

38
1970’li yılların sonuna yaklaşırken, Türkiye ekonomisinde ve politik alanda
bunalım doruğa ulaştı. 24 Ocak ve 12 Eylül 1980, gidişata müdahalenin farklı
aşamalarını oluşturdu. Ekonomik alanda sermaye birikimini hızlandırıcı müdahaleler
yapılırken, dünya pazarıyla bütünleşmeyi hedefleyen ekonomik politikalar öncelikli
duruma geldiler.77

1980’li yılların bir diğer önemli özelliği sınıfsal dengelerin değişmesidir. Kent
nüfusu yüzde 40’lardan yüzde 60 düzeyine çıktı. Kırdan kente yoğun bir göç yaşandı.
Hızlı göç sınıfsal dengeleri altüst etti. Koşullar birlikte değil, ayrı örgütlenmeyi besledi.
Kitleyi harekete geçiremeyen siyasal oluşumlar diğer gerekçelerin de etkisiyle önce
birbirlerine karşı egemenlik mücadelesi verdiler ancak kitleyi harekete geçiremiyorlardı;
çünkü zaten zayıf olan kitle bağları 12 Eylül ile iyice kopma noktasına gelmişti. 1980’li
yıllara damgasını vuran olağanüstü devlet biçiminin teknokrat-bürokrat ideolojiyi
egemen kılması ile siyasal alanı şekillenişinde farklılaşmalar açıktan görünür hale geldi.
1980’lerin başıyla birlikte hareket eden sermaye, depolitizasyondan yana tavır koydu.
Fakat sermayenin iç hiyerarşisinin yeniden düzenlenmesi zorunluluk haline gelince,
edilgen konuma itilen kitleye dayalı çözümleri sunmak olanaksızlaştı. Bu nedenle dar
bir alanda, kitleden kopuk siyasal örgütlenme girişimleri yoğun şekilde yaşanır oldu.
Cephe türü parti anlayışları ortaya çıktı.78

1980’li yıllar modernleşme açısından bir dönüm noktası olarak görülebilir.


Tanzimat’tan beri süregelen, 1920’li yıllarda kurumsallaşan devlet ağırlıklı
modernleşmecilik hareketleri yerlerini 1950’lerde başlayan, 1980’lerden itibaren de
değişmenin eksenini oluşturan toplum ağırlıklı modernlik arayışlarına bırakmıştır.79

1980’lerde ekonominin liberalizasyonu, İslami hareketi iki büyük yoldan


canlandırdı. Birincisi liberalleşme İslami ekonomik sektörün genişlemesine ve yeni bir
Müslüman burjuva sınıfının siyaset sahnesinde yükselmesine yol açtı. Dini hareketin
canlanması bu gelişmelerden olumlu yönde etkilendi. İkincisi ekonomik liberalizasyon

77
Şen, Serdar. Refah Partisi’nin Teori ve Pratiği: RP, Adil Düzen ve Kapitalizm, (İstanbul: Sarmal
Yayınevi, 1995), s.152
78
Şen, Serdar. S.154
79
Göle, Nilüfer. “80 Sonrası Politik Kültür”, Türkiye’de Siyaset: Süreklilik ve Değişim. Der: Ersin
Kalaycıoğlu ve Ali Yaşar Sarıbay, İstanbul: Der Yayınevi. Ss. 518

39
politikası Türk ekonomisindeki büyük yapısal değişikliklerden yararlanamayanlar için
İslam’ın çekiciliğini artırmaya müsait bir ortam yarattı. Yeni zenginlerin tüketim
alışkanlıklarıyla daha da belirginleşen zengin ile fakir arasındaki genişleyen uçurum,
Türkiye’nin Büyükşehirlerindeki dar gelirli sınıf arasında İslami sosyal adalet
ideolojisinin çekiciliğini artırıyordu.80 1980 sonrası Türkiye’nin toplumsal yapısında
görülen bir özellik siyasal fikirler arasındaki yumuşamadır. 1980’li yıllar ekonomik ve
düşünsel liberalizm felsefesinin eleştirilemez bir kutsallığa yükseldiği, Türk solunun ve
devletçiliğinin gerilediği dönemdir.81

1980’li yıllardan itibaren yaşanan hızı göç ile birlikte, yeni kentlilerin genel
nüfus içindeki ağırlığı arttı. Aynı dönemdeki ekonomik uygulamaların sonucu,
hoşnutsuz bir kitle doğdu. Dini cemaatler bu kesimlerde önemli bir taban oluşturmayı
başardı.82

Bu dönemde Türkiye’de lüks tüketim mallarının ithalatı hızla arttı ve Batı


burjuvazisini besleyen belli başlı kalemler ülkenin en geri yörelerine kadar girdi.
Böylece Türkiye’de dengesiz bir ekonomik yapı ortaya çıktı.

1980 sonrasında ortaya çıkan ve birikerek artan sorunların başında gecekondu


ve şehirle birleşmiş varoşların altyapı sorunu, hava kirliliği, çöp alanları, su ihtiyacı ve
yüksek rantların bazı bölgelerde neden olduğu yolsuzluklar gelmekteydi.83 Bu kesimler
üzerinde İslami cemaatlerin sergiledikleri sosyal dayanışma fonksiyonları sempati
toplama açısından etkili oldu.

Türkiye’de modernleşme girişimlerinde bürokrasinin öncülük etmesinin siyasal


gruplaşmalar açısından iki sonuç doğurdu: 1. Merkeziyetçi ve laikleştirici bürokrasiye
karşı mevcut olan muhalefetle dinsel muhalefetin, çoğu zaman, tecrübeli gözlemcilerin
bile kolaylıkla ayırt edemeyeceği derecede iç içe geçmiş olması. 2. Siyasal iktidar
mücadelesinde İslamcı kenar muhalefetin bir oy potansiyeli olarak görülmesi ve bu

80
Amerikan Gizili Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s. 25
81
Kaçmazoğlu, H. Bayram. “Her Tarafı Dökülmüş Bir Sistem”, Kalem ve Onur Dergisi, (Bahar 1994/3),
s.46
82
Şen, Serdar. S.119
83
Kaçmazoğlu, H. Bayram. “Her Tarafı Dökülmüş Bir Sistem”, Kalem ve Onur Dergisi, (Bahar 1994/3),
s.46

40
potansiyelden yararlanmanın iktidar mücadelesine katılan seçkin gruplarınca adeta bir
strateji haline getirilmesi.84 Cumhuriyet döneminde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası,
Serbest Fırka, çok partili dönemde Adalet Partisi bürokrasiye karşı giriştikleri siyasal
iktidar mücadelesinde İslamcı kenar muhalefeti de yanlarına almayı başarmış hareketler
olarak görülebilir.85 İslamcılar modernleşmenin sıkıntısını çeken kenar semtlere
mesajını götürmekle birlikte, modernleşmenin ürünü olan araç ve yöntemleri
kullanmakta da başarılı oldular.

Kapitalist gelişme ile derneklerin gelişimi arasında paralellik yaşandı. Aynı


süreçte gelenekçi – İslamcı çevrenin yoğun bir dernekleşme faaliyeti yürüttü. Bu
dernekler geleneksel İslamcıların bağımsız örgütlenme biçimi olup, başarı sağladı.86
Modernleşme sürecinde dini oluşumlar modern örgütlenme biçimlerine kolaylıkla uyum
sağlayarak, hedef kitlesine ulaşmayı bildiler. “En yoğun din derneği, katılımı da
sanılanın aksine en gelişmiş illerdeydi. Modernleşmenin gerektirdiği diğer yoğun
dernek türleri arasında da hemen hemen en ağırlıklı konumlarda yer alıyordu. Dernek
yoğunluğu atomize olmuş, modern toplumlarda görülebildiği için dinsel örgütlenme
gereksinimi de en çok gelişmiş yörelerimizde kendini gösteriyordu. Dine gericilik diye
bakanların ve bu nedenle dinsel örgütlenmenin geri bölgelerde yaygın olacağına
inananların yanılgısı büyüktü. Bu illerde ikinci ağırlıklı dernek türü ise esnaf
dernekleriydi.87 1950’lerde başlayan hızlı kapitalistleşme sürecine geleneksel iislamcı
tepki tabanda erken oluşmasına karşın partiler düzeyindeki sonuçları daha sonra ortaya
çıktı.88

2.3- 12 Eylül’ün Cemaatlere Yaklaşımı

84
Özbudun, Ergun. Türkiye’de Sosyal Değişme ve Siyasal Katılma, Ankara: 1975. s.29
85
Sarıbay, Ali Yaşar. “Değişen İslam, Siyaset ve Siyasal İslam”, Açıkoturum, Bilgi ve Hikmet, sayı: 12,
İstanbul: Güz-1995, s.91
86
Şen, Serdar. S.136
87
Yücekök, Ahmet Nuri. Sosyo-Ekonomik Düzene Tepki Olarak Din: Gölcük Örneği, TÜSES Vakfı
Yayını, Ankara, 1989, s.2
Türkiye’de Örgütlenmiş Dinin Sosyo-Ekonomik Tabanı, Ankara: 1971
88
Şen, Serdar. S.138

41
12 Eylül askeri darbesi sağ ve sol örgütlerin tasfiyesi demekti. İslamcı camiaya
pek fazla dokunmayan askeri yönetim şartlarında yeni bir başlangıcın koşulları
oluşmuştu. Dışarıda İran devrimi, Afgan cihadı, Filistin mücadelesi, içerde ise parti ve
teşkilatların kapatılmış olmasının verdiği yeni arayış süreci 1980’lerin genel
özelliklerini oluşturuyordu.

1970 kuşağının önemli bir kısmı 1980’lerde depolitize olmuştu.89 Darbeden


sonra aşırı solcu ve aşırı sağcı grupların askeri rejim tarafından ağır şekilde
cezalandırılması sonucu, politik alanda ideolojik bir boşluk meydana geldi. Bu boşluk
büyük ölçüde İslam tarafından dolduruldu. Sğ ve sol ideoloji sahiplerinin verili siyasal
sistemden tasfiyesi ve gençlik hareketlerine izin verilmemesi İslamcı ideolojiye yeni bir
kulvar açıyordu. Eskiden beri Türkiye’deki ideolojik hareketlerin başlıca destekçileri
olan gençler arasında İslam’ın artan çekiciliği bu eğilimin bir yansımasıydı. İslam’ın
alternatif ideoloji olarak ortaya çıkışı da bazı önde gelen solcuların Marxist kamptan
İslam’a geçmeleri ve çok sayıda sağ kanat militanlarının İslamcı hareketin ideolojisine
sarılması ile kendini gösterdi.90

İslamcılığın 1980 sonrasındaki canlanması aynı Cumhuriyet’in restorasyonunu


üstlenen askeri rejimin milliyetçi ve sosyalist hareketleri bastırmasıyla da ilgiliydi. Bu
tarihten sonra toplumsal hayatın bütün alanlarında etkisini giderek daha güçlü bir
şekilde hissettiren meşruiyet krizi, Cumhuriyet’in birer tarihsel veri haline
dönüştürdüğünü sandığı ideolojilerin hayat bulmasında en önemli etken olmuştu.91

Ülkeye yeniden çeki düzen vermek amacıyla 1980’de yönetime el koyan silahlı
kuvvetlerin gözetiminde yapılan yeni anayasa ile siyasal hayata yeni bir biçim
kazandırma girişimi süreç içinde sosyolojik olarak başarılı bulunmadı.92 Ergun
Özbudun’a göre 1982 Anayasası milli iradeye, seçilmiş meclislere, politikacılara,

89
Özcan, Ahmet Yeni Bir Cumhuriyet İçin. İstanbul: Bakış Kitaplığı, 1997. s. 107
90
Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s.55
91
Çiğdem, Ahmet. “İslamcılık”, Yüzyıl Biterken Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. 15.cilt,
İstanbul: İletişim Yayınları, 1996, s.1131
92
Köktaş, M. Emin. Din ve Siyaset, Siyasal Davranış ve Dindarlık, Ankara: Vadi Yayınları, 1997. s.200

42
sendikalar, meslek kuruluşları ve dernekler gibi bütün diğer sivil toplum kuruluşlarına
karşı selefinden daha kuşkucuydu.93

1982 Anayasası’nın din konusunda 1961 Anayasası’ndan farklı olarak getirdiği


önemli düzenlemelerden biri din ve vicdan hürriyeti başlıklı 24. maddenin dördüncü
paragrafında din kültürü ve ahlak öğretimini ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan
zorunlu dersler arasında saymasıydı.94

İlter Turan’a göre devlet dini kendi politika ve eylemlerine yön veren bir güç
olarak görmekle birlikte ona, yararlı ya da gerekli görüldüğünde devlet amaçları için
harekete geçirilebilecek bir kaynak gözüyle bakmaya devam etmekteydi.95 Devletin
Cumhuriyet tarihinde yürüttüğü din politikaları açısından bakıldığında 1980 sonrası
devletin dini dışlama, yok sayma veya görmezden gelme yerine manipüle etme ve
yönlendirme şeklinde bir politika izlediği görülmekteydi. Bu yönlendirmede halk
arasında ideolojik olarak yaygınlık kazanarak radikal taleplere bürünebilecek bir dini
anlayışı, daha ılımlı ve uzlaşmacı bir dini anlayışa dönüştürme amacı yattığı gibi,
toplumsal kesimlerin devlete bağlılığını tesis için dini kullanma endişesi de
yatmaktaydı.

1980 sonrası dönemde kullanılabilecek tek ideoloji İslam’dı. Devlet


Müslümanların itaat duygusunu kullanmak zorundaydı.96 Türkiye’de devletin önerdiği
tarzda bir İslami tutum en yaygın olandı. Eğer Türkiye’de Müslümanların sayısında,
İslami davranışları önemseyenler arasında sayıca bir artış varsa, bu artışın büyük kısmı
devletin istediği istikametteydi.97 Bu dini anlayış ideolojik boyutlarını yitiren, salt
ahlaki hassasiyeti ve devlete bağlılığı vurgulayan bir anlayıştır. Hatta dini terimlerle
ifade edilen kutsiyet kavramları, anlamlarından saparak ulusal devlet kavram ve
kurumlarına yöneltilmişti.

93
Özbudun, Ergun. Türkiye’de Sosyal Değişme ve Siyasal Katılma. Ankara: 1975, s. 29
94
Köktaş, M. Emin. 1997, s.210
95
Turan, İlter. Türkiye’de Din ve Siyasal Kültür, Çağdaş Türkiye’de İslam. Ed: R. Tapper İstanbul: 1993,
s.53
96
Berger, Peter L. Dinin Sosyal Gerçekliği, Çeviren: Ali Çoşkun, İstanbul: İnsan Yayınları, 1993, s.658
97
Özel, İsmet. “Deniz Dalgalanır, Türkiye Müslümanlaşır”, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, Haz:
İsmail Kara, (İstanbul: Pınar Yayınları, 1994), s.659

43
Yoksul insanlar arasında dini tavırları önemseyenler çoktu. Dindar olmadıkları
takdirde yoksullar büyük sosyal patlamalar doğurabilirlerdi, bu yüzden onları kanaatkâr,
alkolden uzak, kadın-erkek ilişkilerinde sınırlı tavırlar içinde tutmaya devletin ihtiyacı
vardı ve yoksulların dindar tutulması politik bir tercihti.98

Türkiye 1980’li yıllarda İslamcılığın sistemli şekilde yükselişine tanık oldu.


Kimileri bu olguyu esas olarak 12 Eylül askeri rejiminin politikalarıyla açıklamaya
çalıştı. Cunta, toplumdaki sınıf çelişkilerinin şiddetli bir sınıf mücadelesine
dönüşmesine engel olabilmenin, vatandaşların devlete ve onun baskıcı uygulamalarına
saygı ve itaat gösteren zararsız insanlara dönüşmesinin yolunun, yukarıdan aşağıya
toplumun birçok kurumunun denetimli bir şekilde İslamileştirilmesi politikasından
geçtiğini düşündü. MSP yöneticilerini tutuklayan cuntacılar, bu partiden bakanların
bürokrasiye yerleştirdiği kadroların önünü iyice açtı. Din derslerini Anayasal zorunluluk
haline getirdi.99 Bu, devletin İslamcıları alt kadrolarda görmek isteğinin bir sonucuydu.

12 Eylül’den sonra devletin, dini bir takım faaliyetlere arka çıktığı, okullara din
dersini mecburi koyduğu, faizsiz finans kurumlarının kurulmasına izin verdiği, Suud
rejimiyle ortak dini projelere giriştiği görüldü. Bütün bu somut veriler, solda yanlış
yorumlara neden oluyor ve sola karşı İslam’ın korunduğu varsayılıyordu. Oysa bunlar
İslamizasyon politikası içinde düşünülmüş ve Türkiye’den başka solun hiç de güçlü
olmadığı hatta varlık bile gösteremediği Mısır, Surdan, Pakistan ve Malezya gibi
ülkelerde de aynı zamanlarda uygulamaya konulmuştu.100 Bu durum İslamizasyon
politikasının sadece Türkiye’ye özgü bir uygulama olmadığını, daha makro düzeyde
bölgesel bir argümanın izdüşümü olduğunu da gösteriyordu.

Hikmet Çetinkaya İslami cemaatlerin gelişmesinde devletin katkısı olduğunu


düşünüyordu: “Devlet, şeriatçı vakıflara büyük olanaklar sağladı, askeri liselere, polis
kolejlerine sızan tarikat şeyhlerine hiç dokunulmadı. İstanbul’dan Ankara’ya, İzmir’den
Van’a, Bursa’dan Trabzon’a dek her ilde her ilçede şeriatçı radyo ve televizyonlar

98
Özel, İsmet. S.662
99
Çakır, 1996. s.1215
100
Bulaç, Ali. Bir Aydın Sapması: Sağ ve Sol Akımlar. İstanbul: Beyan Yayınları, 1989, s.146

44
kuruldu. Şeriatçı vakıfların anaokulları, ilkokulları, özel liseleri Türkiye’yi sarıp
sarmaladı.”101

İslamizasyon İslamcı aydınlarca büyük güçlerin dikkatsiz analiz ve strateji


tespitleri sonucunda gerçek İslam’a karşı sahte İslam’la çıkma politikası olarak
değerlendirildi. Bu politikadan da soldan çok Müslüman çevreler rahatsızlık duydular.
Çünkü İslamizasyon Türkiye’yi Türk-İslam sentezi fikrine dayalı devlet-ordu ve aile
temelinde dünya sistemiyle ABD’nin öngördüğü statüko ve istikrar politikalarına
bağlamayı hedefliyordu. Türkiye’de Türk-İslam sentezi olarak formüle edilen Arap
ülkelerinde Arap-İslam sentezi şeklinde pratize edilmek istenmişti.102 Rejimlerin
meşruiyet temellerini zorlayan ve siyasal iktidara kaşı etkin bir muhalefet ve muhtemel
bir alternatif olarak ortaya çıkan radikal İslam’a karşı bölgedeki birçok ülke gelenekçi-
muhafazakâr İslami grupları desteklemeye başlamışlardı.103

Geleneksel pasifist Sünni siyasal gelenek çerçevesinde mevcut siyasal rejimler


için tehlike teşkil etmeyen sistem-içi İslam 1970’lerden sonra önemli boyutlarda devlet
desteği almaya başlamıştı. Bu desteğin görülen iki nedeni vardır; bunlar, çağdaş siyasal
İslam’ın mevcut rejimlerin meşruiyet temellerini tehdit etmesi ve İslam toplumlarında
sosyo-ekonomik değişimin geleneksel kültürel ve toplumsal değerler üzerindeki
etkisidir.104 Bu durum siyasal elitlerin İslam’a bağlılıklarını yeniden ifade ederek ve
sistem içi İslam’a resmi destek sağlayarak kamuoyunda sarsılan rejimin meşruiyetini
yeniden sağlamak üzere harekete geçmelerine neden olmuştur.105

1982 Anayasası ortaöğretim kurumlarında mecburi dersler arasına Din Bilgisi


ve Ahlak Derslerini de alması devlet açısından etkisini iyi hesap edemeden yaptığı
önemli bir hata oldu. Gençleri komünizm gibi “muzır akımlardan” korumak ve

101
Hikmet Çetinkaya, “Hedef: Meclis, Asker…”, Cumhuriyet Gazetesi, (8 Mayıs 1999)
102
Bulaç, Ali. 1989, s.147
103
Dağı, İhsan D. Ortadoğu’da İslam ve Siyaset. İstanbul: Boyut Yayınları, 1998, s.23
104
Dağı, İhsan D. Ortadoğu’da İslam ve Siyaset. İstanbul: Boyut Yayınları, 1998, s.24
105
Sayarı, S. “Politicization of Islamic Re-Traditionalism: Some Preliminary Notes”, Der. M. Heper ve R.
Israeli, Islam and Politics in the Modern Middle East, (Londra: Croom Helm, 1984), s.122

45
kontrollü bir din anlayışını yaygınlaştırmak için düşünülen bu çare, İslamcılığın
gelişmesine katkıda bulunacak bir sonuç doğurdu.106

Devlet dine ve bunun sosyo-politik alanındaki muhtemel nüfuzuna karşı


Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da kullanmak istedi.107 Devlet laik olmasına rağmen din
hizmetlerinin üretilmesi ve yönetimi için Diyanet İşleri Başkanlığı’nı genel idare
içerisinde tutmakta, buraya başkan tayin etmekte, onu görevden alabilmekteydi. Dahası
din hizmeti yürüten bütün din görevlilerinin bir memur olarak tayin, nakil, görevden
alma gibi yetkileri devlet elinde tutmak istemekteydi.108

Anayasal olarak belli bir resmi dini bulunmayan devlet, esasında temel
politikaları ve resmi değerleriyle çelişmeyen bir İslamiyet anlayışını geliştirmeye
çalışmıştır. Resmi ideolojiye entegre olmuş İslamiyet, devlet için tehlike değil, tam
tersine kamu politikalarının halk katlarında meşruiyetini sağlayan önemli bir yapı haline
dönüşmüştür.109

Aşırı ideolojilere karşı İslam bir çare olarak kullanılmak istenmiştir. Bu


düşünceye göre İslam, milli birlik ve sosyal bağlılık için tek birleştirici olarak hizmet
ediyordu. Aşırı sol, aşırı sağ ve Kürt ayrılıkçı unsurların bölücü ideolojileri ile
mücadeleye ek olarak hükümet tarafından ılımlı ve devlet kontrolündeki İslam’a destek
Sünni fundamentalizminin ve halk İslam’ının daha radikal tezahürlerini önlemek için
etkili bir yol olarak görülüyordu.

Bu konulardaki resmi düşünce kısmen Türk-İslam sentezi denilen ideolojiye


dayanıyordu. Aydınlar Ocağı tarafından geliştirilen bu ideoloji Türk milliyetçiliğini
İslam’la birleştirmeyi amaçlıyordu.110

Türk – İslam sentezi taraftarları 1980 darbesi sonrasında üniversitelerde ve


Milli Eğitim Bakanlğı’nda önemli görevlere getirildiler. Askeri rejim bu ideolojinin

106
Dursun, Davut. Laiklik, Değişim ve Syaset, İstanbul: İnsan Yayınları, 1995, s.291
107
Tarhanlı, İştar. “Laik Türkiye Devletinde Diyanet İşleri Başkanlığı”, Bilgi ve Hikmet, (Kış/1993-1),
s.10
108
Dursun, Davut. 1995, s.91
109
Dursun, Davut. 1995,s.92
110
Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s.55

46
bütün yönlerini benimsemese de konjonktürel olarak kullanışlı görüyordu.111 12 Eylül
yönetiminin Türk-İslam sentezine yönelik yaklaşımı ve eğitim-kültür alanında bu
politikanın gereklerini uygulaması şüphesiz ki, uzun vadede İslami hareketin
güçlenmesine ortam hazırladı. Gencay Şaylan’a göre 12 Eylülcülerin Türk-İslam
sentezini kabul etmelerinin temel nedeni, kurmak istedikleri toplum yapısıydı. Buna
göre darbeyi gerçekleştirenler, disiplinli ve otoriter bir toplum oluşturmak
istemekteydiler. Yani kişilerin mümkün olduğu kadar az talepte bulunması, herkesin
içinde bulunduğu toplumsal konuma razı olup bunu değiştirmeye kalkmaması
gerekmekteydi. Özetle hiyerarşiye saygılı, otoriter bir toplum düzeni arzulamaktaydılar.
Bu yüzden İslam öğretisine büyük bir hoşgörü ile bakılmaya başlanmıştır. Aydınlar
Ocağı tarafından geliştirilen ve Türk milliyetçiliğini İslam’la birleştirmeyi amaçlayan
bu ideoloji, kimi tutarsızlıklarına rağmen aynı zamanda toplumsal barışı sağlayacak bir
kurtarıcı olarak görüldü. İslamiyet öncesi Türk kültürünün İslam’la çatışma değil, uyum
içerisinde olduğunu idea eden Türk-İslam sentezi taraftarları, Cumhuriyet’le birlikte
girişilen Batılılaşma hareketini bütünüyle onaylamamakta, bu politikanın Türklerde
milli bir kimliğin oluşmasına engel olduğuna inanmaktaydılar.112

Aydınlar Ocağı’nın gündeminde bulunan zorunlu din derslerinin askeri


yönetim tarafından 1982’de ilk ve ortaöğretimde uygulanmaya konulması bunun önemli
bir göstergesiydi. Gerçekten de “Türk askeri yetkilileri laikliği ve Atatürk’ün
reformlarını korumaya sıkı sıkı bağlı olmalarına rağmen, İslam’ın resmi olarak
öğretilmesini aşırı ideolojilerle ve aynı zamanda radikal İslamcı hareketlerle mücadele
için etkili bir yol olarak görmeye başlamışlardı.113

İslamcı çevrelerden de Türk-İslam sentezine yönelik eleştiriler gelmekteydi.


Bu eleştirilere göre, Türk-İslam sentezi, içeriği ve temel öncülleri açısından İslamcı
ideoloji ele de ters düşmekteydi; her şeyden önce İslamcılar için sosyolojik bir olgu olan
Türklük ile ilahi bir olgu olarak İslamiyet’in eşit öğeler olarak bir senteze girmesi kabul
edilemezdi. Ancak buna rağmen radikal İslamcı gruplar dışında bu senteze İslami

111
Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s.55
112
Duman, Doğan. “İslamcı Gençliğin Serüveni”, Birikim Dergisi, s.95. Mart 1997 s65
113
Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, s.56

47
çevrelerden ciddi itirazlar da gelmedi. Aksine devletin bu yeni politikası İslamcıların
güvenli bir şemsiye altında adım adım büyümesine yaradığı için desteklendi.114

1980’li yıllar sadece Türkiye’de değil, diğer Müslüman ülkelerde de devletin


dine karşı izlediği politikalarda farklılığın yaşanmaya başladığı yıllardı. Devletler
radikal dini akımlara karşı daha yumuşatılmış bir dini anlayışı ön plana çıkarma
politikası gütmeyi yeğlediler. Bu politika dinin ister istemez halk tabakaları arasında
yaygınlaşmasına da sebep oldu.

Ayrıca tüm bunlara paralel olarak, Türkiye’de 1980’li yıllarda yaşanan


değişimden yoğun bir biçimde etkilenen kurumlardan birisi de din olmuştur. Bu
dönemde din içinde medeniyet, ilerleme, modernleşme ve çağdaşlaşma kavramları açık
bir biçimde sorgulanmaya başlanmıştır. Bu sürecin hız kazanmasında en çok etkili
hareket, bu dönemde etkisini artırmış olan İslami hareketti. İslamcı ideolojinin sözcüleri
durumundaki Müslüman aydınlar batı medeniyetinin modern liberal yaşam tarzının
evrensellik iddiasını ve modernist seçkinin medeni/çağdaş olan ile batılı olan arasında
kurduğu eşitliği reddederek, modern yaşam tarzına alternatif, İslami bir yaşam tarzını
savunmaya başlamışlardır. İslami tanımlaması yerine alternatif tanımlaması bu
dönemde kullanılmaya başlanmıştı. Alternatif televizyon kanalı, alternatif tatil,
alternatif eğlence biçimleri, alternatif basın, alternatif moda, alternatif düğünler gibi
bugün kökleşen paralel uygulamaların ortaya çıkışı 12 Eylül sonrası döneme denk
düşer. Türkiye’deki İslami grupların kendi modalarını yaratmaları, sermaye gruplarını
İslami usullere göre oluşturmaları ve medya araçlarını etkin olarak kullanmaları
sonucunda geleneksellik ve modernlik arasında sergilenen bu karmaşayı Nilüfer Göle,
“melez” olarak tanımlamaktadır. Kısacası İslamcılık, hem İslam’ın geleneksel yapısını,
modernliği ve modernliğin sonuçlarını eleştirerek ve aynı zamanda kabul ederek bir
sentez elde etmektedir. Yani İslami hareketler, siyasal bir İslam’ı sunarken aynı
zamanda kültürel bir modernleşme modeli de sunmaktadır.

Bu dönemde İslam’ın kamusallaşması, siyasallaşması, cemaatlerin gücünü


başka yerlere yöneltmesi ile cemaatlerin sosyal ve kültürel faaliyetlerini hem
şeffaflaştırmakta, meşrulaştırmakta hem de güçlendirmektedir. Hepsinden önemlisi, bu

114
Duman, Doğan. 1997, s.66

48
şeffaflık ve meşruluk, dini kurumların siyasetin “din dışı” sahalarla etkileşim içine
girerek, dinin içinden gelen bir sekülerleşme eğilimine zemin ve imkân
hazırlamasıdır.115 Yani İslamcılık, ekonomiden politikaya birçok alanda faaliyet
göstermeye başlamıştır. Ayrıca b dönemde İslami faaliyetlerin temel aktörleri
kadınlardı. Çünkü bu değişimi sembolik olarak kadınlar yansıtıyordu: modern giyim
tarzları ve kamusal alana çıkışlarıyla geleneksel tarzlarına karşı daha modern bir
görünüm sergiliyorlardı. Bu İslami yaşam tarzı en çok tesettürlü kadının kamusal
alandaki görünürlüğü sayesinde ortaya çıkıyordu. Bu İslami aktörleri kamusal alana
taşıyan en güçlü araç medya olmuştur. Köşe yazarlığından, radyo spikerliğine, program
sunuculuğuna kadar bu aktörlerle medya alanında çok sık karşılaşılmaktadır.

1980’li yıllar boyunca Müslüman devletler iç politika düzeyinde İslamcı ve


fundamentalist hareketlere karşı ikili tavır içine girdiler. Bir yandan kendi
meşruiyetlerini tartışma konusu yapan İslamcı grupları baskı altına adlılara: 1980’de
Iraklı Şii lider Ayetullah Bakır es-Sadr’ın bütün ailesiyle birlikte öldürülmesi, 1982’de
Mısır’da Sedat’ın katillerinin öldürülmesi, Suriye’nin 1982’de Hama kentindeki
ayaklanmanın ve 1991’de Güney Irak’ta Şii ayaklanmanın kanlı bastırılması,
Cezayir’de FİS’in ve Tunus’ta en-Nahda hareketlerinin 1991 ve 1992’de bastırılması…
Diğer yandan bütün rejimler, İslami başkaldırıyı durdurmak ve kendilerine dinsel bir
meşruiyet kazandırmak için yukarıdan aşağıya bir İslamileştirme görevini de
üstleniyorlar; böylece radikal grupçuklar ile siyasal sistemle bütünleşmeye yatkın
merkezci gruplar arasında bir ayrım çizgisi çizmeye çalışıyorlardı.

Devletlerle İslamcı çevreler arasındaki işbirliğinin rejimin niteliğiyle bir ilgisi


yoktu. Geçmişte Arap sosyalizmine, milliyetçiliğe ya da laikliğe başvurmuş
hükümetlerin aynıları İslam’a sahip çıkmaktaydı.116

İslam’ın devletler tarafından devşirilmesine yardımcı olan bir unsur da


diplomasiydi. Cezayir bağımsızlığını kazandığı tarihten beri Büyük Paris Camii’ni
denetimde tutuyor, caminin baş imamı Şeyh Ticani Haddam 1992’de Cezayir Devlet
Yüksek Konseyi üyesi oluyordu.
115
Bayramoğlu, Ali. Türkiye’de İslami Hareketler: Sosyolojik Bir Bakış (1994-2000), Patika Yayınları,
İstanbul, 2002. s. 239
116
Roy, Oliver. S.167

49
İslamcı temalar bulanıklaştırılmış, devşirilmiş, yumuşatılmış ama aynı
zamanda yaygınlık kazanmıştı. İslamcılığın kimi zaman geleneksel muhafazakârlığa
dönüşerek güçsüzleşmesi, devrimci dinamiği yok etmiş ama yeniden İslamileştirmenin
sıradan insanlara ulaşmasına ve meşrulaşmasına katkıda bulunmuştu.117

1980’den sonraki gelişmeler geçen 20 yıla nazaran oldukça büyük


değişikliklerdi. Çok sayıda Türk ve yabancı gözlemcinin belirttiği gibi Türkiye, yeni
potansiyel olarak çok daha güçlü bir İslamcı dalga ile karşı karşıya görünüyordu.118

1980’ler Türkiye’sinde İslamcılık ideolojik ve toplumsal bir hareket, siyasal bir


akım ve düşünce tarzı olarak belirginlik kazanmaya başladığı dönemlerde, nesnel olarak
bakıldığında bu adlandırmaları ve derinliği hak edecek ne entelektüel ne de toplumsal
donanıma sahipti. 12 Eylül rejiminin bıraktığı enkaz üzerinde yeniden şekillenen siyasal
yapı, merkez-dışı siyasal güçlerin yalnızca merkezin hegemonyasının haklılaştırılması
işlevine yardımcı olacak bir hareket alanı içerisinde örgütlenmesine ve evrilmesine
imkan tanımaktaydı. 1980’li yıllarda yaşanan liberal canlanma düşünüldüğünde, sürecin
aslında giderek sınırlarını genişleten bir devlet, buna karşılık kendi sınırlarını belirlemek
bir yana, devletin sınırları içinde, bir sınırdan ötekine çarparak var kalmaya çalışan bir
toplum şeklinde gerçekleştiğini söylemek mümkündür. İslamcılık da dahil olmak üzere
ekolojik hareketlerden, feminizme kadar bir dizi oluşum politik olarak Türk toplumunun
üzerinde durduğu zemine herhangi bir müdahalede bulunmaktan mahrumdurlar. Bu
hareketler reel politik kaygılarla değil, daha mikro düzeyde siyasal toplumsal hedef ve
ilkelerle ortaya çıkmışlardı. Kurumsal politik aygıtların devreye girmesiyle de giderek
siyaset dışı alanlara, iktidarın müdahalesinden uzaklaşabilecekleri alanlara yönelmek ve
siyasal olanın ayartıcılığından vazgeçildi, kültürel ve ahlaksal olarak neredeyse
kemikleşmiş bir toplumsal dokuya nüfuz etme teşebbüsleri başladı. İslamcılık bu
noktada Türk toplumuyla ve kültürüyle daha dolaysız ve aracısız bir ilişki kurma
avantajına sahipti, onu da sonuna kadar kullanacaktı.119

117
Aynı, s. 172
118
Hiro, Dilin. “The Islamic Ware Hits Turkey”, The Nation. 28 Haziran 1986, ss.882
119
Çiğdem, Ahmet. “İslamcılık”, Yüzyıl Biterken Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. 15.cilt,
İstanbul: İletişim Yayınları, 1996, s.1131

50
1980 sonrasında farklı etkilerin katılmasıyla daha da süratlenen toplumsal
hareketlilik, iletişim ve haberleşme imkânlarının çoğalmasıyla bileşince Cumhuriyet
ideolojisinin merkezleri olan büyük şehirlerin kültürel mirasına sahip Anadolu halkı
tarafından kuşatılmasına yol açtı. Bu hareketliliğin İslamlaşmaya önemli ölçüde katkısı
olmuştur.

1980’li yıllarda Türkiye’de din, bireysel ve toplumsal kimlik arayışı içindeki


bireyler tarafından yeniden keşfedildi. Ülke genelinde dini yaşantının daha görünür ve
daha yaygın hal lamasına koşut olarak, 1980’li yıllar her türden İslami çevre, ekol,
cemaat vb. faaliyetlerini daha açık, yaygın ve etkili bir şekilde yürüttüğü bir dönem
oldu. Yayınevlerinin ve bunların batığı kitapların sayısı arttı, gazete ve dergilerde de
nicelik ve nitelik açısından büyük bir patlama yaşandı. İslamcılık, özellikle üniversite
gençliği içindeki en güçlü siyasi akım haline geldi. İslami vakıf ve şirketler devletin
sosyal sıfatını terk ettiği ölçüde ortaya çıkan boşluğu yeni dayanışma ağlarıyla
doldurmaya başladılar.120

1980’lerden itibaren yayımlanan İktibas, Aylı Dergi, Kriter gibi yayın


organlarına 1985’lerden sonra İslam, Girişim, Mektep, Vahdet, İnsan, Objektif, Kitap
Dergisi, Bu meydan, Şehadet, Tevhid gibi birçok yayın organı katılmıştı.121

İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin


gerçekleştirdiği Kadın ve Din konulu seminerde 1946 yılında çok partili siyasal yaşama
geçilmesi ve 1980’lerde de Özal’ın başbakan olmasıyla birlikte Cumhuriyet tarihinde
iki kez İslamcı akımların dikkat çekici biçimde güçlendiğini vurgulayan Barbara Pusch,
1946’da yüzde 1.3 oranında İslami örgüt sayısının 1955’te yüzde 16.8 olduğunu,
günümüzde ise sayıları dört bini bulan İslamcı kuruluşların, sivil toplum örgütleri
arasında yüzde 20’yi aşkın bir dilim oluşturduğu kaydetti. Çok partili yaşamla birlikte
dine bakışın yumuşadığını ve Özal’ın siyasetini dinsel muhafazakârlık bazında

120
Çakır, Ruşen. “İslamcılar ve Sistem”, Yüzyıl Biterken Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. Ss:
1210-1216. cilt 15. İstanbul: İletişim Yayınları 1996. s.1213
121
Özcan, Ahmet Yeni Bir Cumhuriyet İçin. İstanbul: Bakış Kitaplığı, 1997. s.107

51
kurduğunu anımsatan Pusch, ordunun da sağ-sol kutuplaşmasını kırmak ve uzlaşmayı
sağlamak için İslam’ın politikadan uzak versiyonunu denediğini savundu.122

1980’li yılların ikinci yarısı laikliğe sahip çıkmaya çalışanlar ile İslami kesim
arasındaki gerilimin değişen dozlarla hissedildiği bir dönemdi. Siyasal İslam’ın
güçlenmesi ve Refah Partisi’nin yükselişi, laiklik temelindeki hassasiyeti artırmıştı ama
İslami dalga saflarını kalabalıklaştırmakla yetinmiyor, saflarını aşan bir kültürel ağırlık
kazanıyordu.123 İslami kültür ya da dindarlık söylemi, merkezdeki kültürün bir parçası
haline geliyordu. Bu, ilk bakışta, yeni bir olguydu.124

12 Eylül sonrasında Türkiye’deki tarikatlara ve dini gruplara önemli fırsatlar


oluşturuldu. Ülke bütünlüğü İslamiyet çerçevesinde sağlanmak istendi. Okullara
zorunlu din dersi konulması gibi politikalar, bu tür grupların güç ve prestijlerini artırdı.

12 Eylül sonrasının üç partisi ANAP, DYP ve RP, bu tarikat ve dinci grupların


oylarını kapmak için amansız bir mücadeleye giriştiler. ANAP’ın iktidara yakın olması,
ilk anda ANAP’I avantajlı bir duruma sokmuştu, ancak ANAP çok hızla yıprandı, bir
rant aktarma dönemi başladı.125

İmam-Hatip mezunlarının üniversitelerde çoğalması da İslamcı hareketin


genişlemesine yol açan önemli bir kaynak oldu.

1980 ve 1983 yılları arasında yaşanan askeri rejim, özellikle insan hakları
açısından büyük bir gerilemeydi. Fakat inanç ve din özgürlükleri açısından yaşanan
sorunlar, öbür alanlardakinden geri kalmamıştır. Bunların, devletin niteliklerinden biri
olan “laiklik” ilkesiyle de yakından bağlantısı vardır.126 Nüfus cüzdanlarında “din ve
mezhep hanesi” uygulamasının sürüp gitmesi ve buna izin veren yasa hükmünün
Anayasa Mahkemesi’nce Anayasa’ya uygun bulunması, 1982 Anayasası ile ilk ve orta
öğretimde din kültürü ve ahlak derslerinin zorunlu hale getirilmesi, devlet kurumlarının
(Milli Eğitim, TRT, Diyanet İşleri Başkanlığı) belli ve tek bir mezhebin sözcülüğünü ve

122
“Özal Kemalist Süreci Zayıflattı”, Cumhuriyet Gazetesi, (19 Mayıs 1999)
123
Kozanoğlu, Can. “Türkiye Liderini Arıyor, Fethullah Gülen Cemaati Geliyor! Devletçi, Projeci, ‘Yeni
Çağ’ Bilgesi”, Birikim Dergisi, Mart 1997, s.39
124
Kozanoğlu, Can. Pop Çağı Ateşi, (İstanbul: İletişim Yayınları, 1995), s.123
125
Ateş, Toktamış. Nereden Nereye, İstanbul: Çınar Yayınları, 1995, s.105
126
Bülent Tanör, Türkiye Tarihi 5-Bugünkü Türkiye 1980–2003, Cem Yayınevi, 2005, s. 97

52
propagandacılığını yapmaları; gerek dinsel özgürlükler, gerek se laiklik açısından
sakıncalı uygulamalardı. Yükseköğretim kurumlarında başörtüsü de bir sorun olmaya
devam etti. Bunu serbest kılmaya yönelik bir yasa değişikliği Anayasa Mahkemesince
iptal edildi; bir ikincisi ise Anayasa’ya uygun bulunurken, zaten Anayasamızın,
yasalarımızın ve yargı kararlarının “türbanı yasakladığı” yolundaki yorum tekrarlandı.

Anayasal düzlemde bu gelişmeler yaşanırken, İslamcılığın yükselişine bir de


sosyolojik açıdan bakılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü İslamcılığın yükselişe
geçtiği yer toplumdur, her konunun doğru irdelenmesi için toplumsal sorunsallara ve
sonuçlara bakılmalıdır. En doğru analizler kanımca, toplumbilimsel bir perspektifle
bakılarak elde edilebilir.

Türkiye hiç şüphesiz İslam dünyasında laikliğin en tavizsiz biçimde


uygulanmaya çalışıldığı ülkedir.

Şeriata dayalı bir sosyal ve siyasi sistemi savunan, bu yüzden liberal


demokrasinin ilkelerine karşı çıkan bir kişi gerici diye adlandırılabilir. Bu terimin belirli
bir sınırlı bağlam içinde anlamı vardır. Bununla birlikte Türkiye ve diğer İslam
ülkelerinde son yıllarda gelişen dini uyanış, böylesi otoriter yaklaşımlarla açıklanamaz.
Yalnızca aydınlanmacı düşüncenin özel, din karşıtı yorumu açısından bakıldığında dini
hareketler tümüyle gerici görünür. Ancak amaç bu hareketlerin kültürel ve sosyolojik
perspektifte anlaşılmasına katkıda bulunmaksa; entelektüel ufukların genişletilmesi
gerektiği aşikârdır.

Türkiye hızlı modernleşme süreci geçiren bir ülkedir. 127 Dünyada diğer birçok
ülkede olduğu gibi modernleşme Türkiye’de de kentleşme, sanayileşme, Batı’ya ve
dünyanın geri kalanına açılım, pazar ekonomisi, merkezi ve bürokratik devlet yapısını
beraberinde getirdi.

Modernleşme, yapıyla kültür arasındaki ilişkinin kökten değişmesi anlamına


gelseydi; din, kültürün önemli bir parçasını teşkil ettiğinden, bu sadece milliyetçilik ve
milliyetçi duyguların gelişmesi değil; aynı zamanda dini duygular için de önemli olası

127
Elizabeth Özdalga, İslamcılığın Türkiye Seyri-Sosyolojik Bir Perspektif, İletişim Yayınları, 2006, s.57

53
etkilere sahip olurdu. Bu, dinin geleneksel olarak, Hıristiyan dünyasında olduğu gibi,
toplumun geri kalanından çok açık biçimde ayrı konumlanmadığı Türkiye gibi bir İslam
ülkesinde özellikle doğrudur. Aile ve akrabalık ilişkilerinin değer kaybettiği ve
insanların sosyal kimliklerini kültürel terimler içinde telaffuz etmeye başladığı bir
dönemde, dinin artan ya da yenilenen bir önem kazanması doğaldır.

Modernleşmenin önemli bir sonucu, nispeten güçlü bürokratik bir merkezi


devletin gelişmesidir.

Bu gelişme, geleneksel olarak taşra bölgelerinde yaşayan sosyal grupların


siyasi etkisinin azaldığı anlamına gelir. Böyle gelişmelerin dini yaşam üzerindeki
önemi, İslami Ortodoksi güçlenirken; heterodoksinin gücünü yitirmesidir. Bir başka
deyişle, şehirlerdeki sosyal sınıflar ya da statü gruplarınca geliştirilen İslam yorumu
(Ortodoksi), daha rahat biçimde ve herhangi bir hissedilir meydan okuma olmaksızın;
geleneksel toplumda olduğundan daha kararlı bir konumu sürdürmeyi başarabilir. İçinde
bulunduğumuz yüzyılda birçok farklı İslam ülkesinde kendisini hissettiren “İslami
Reformculuk” diye bilinen dini hareket, çoğunlukla heterodoks İslam’ın demode
biçimlerine karşı; Ortodoks görüşlerin bir ifadesiydi. Ortodoks İslam, çağdaş yaşamın
koşullarına en rahat uyarlanabilecek yorumdur.128 Ortodoks İslam, söyleminde daha
rasyoneldir. Ortodoks yorumların gitgide daha etkili olmasıyla, rasyonel unsur da
gittikçe daha görülür hale gelir. Nitekim modernleşme sürecinde sadece dinin toplum
içindeki rolü değil; örgütlenme, ibadetler ve inanç sistemi bağlamında kendisi de
değişim eğilimi gösterir.

Bu rasyonelliğin etkisi, dini inançların temellendiği ilkelerin gitgide


soyutlaşması ve günlük yaşamın gerçeklerinden uzaklaşmasıdır. Bu, Max Weber’in ele
aldığı bir sorundur. Kurtuluş dinleri ne kadar rasyonel ve soyut düşünce sistemleri
haline gelirlerse, o kadar idealleşecekler ve bu suretle kendilerini gerçek yaşamın
gerekleri ve şartlarından uzaklaştıracaklardır. Böylece dünyanın reddi üzerine kurulu bir
dini yorum, gittikçe egemen olmaya başlayacaktır.

128
Elizabeth Özdalga, age, s.65

54
Günümüzde böylesine bir dünya reddi Türkiye’deki birçok radikal İslamcı
grubun dini görüşünün belirleyici özelliği oldu.

Sosyolojik değerlendirmeler ışığında, 80’li yıllarda Türkiye’de anayasal


değişiklikler de İslamcılığın yükselişinde etkendir. Şöyle ki; anayasal düzenlemelerle
(1982 Anayasası) siyasal alan ve siyasal aktörlere getirilen daraltımlar, kamusal ve
siyasal yaşamın dinci örgütlenmelerle doldurulması olgusunu kısmen açıklar.

2.4- 12 Eylül’den 28 Şubat’a İslamcı Siyaset

1980’den sonra demokrasinin daraltılması, laiklik konusundaki gerilemelere de


büyük çapta hizmet etmiştir.129 12 Eylül müdahalesinden sonra siyasal, derneksel,
kültürel, toplumsal hayatın değişik boyutlarına getirilen çeşitli kayıtlamalar ve baskılar;
en kolay sığınılabilecek zemin ve mekânlardan biri olan dinci ideolojiyi ve
örgütlenmeleri beslemiştir. Ayrıca, 12 Eylül yönetiminin büyük bir fütursuzlukla
giriştiği bazı işler olmuştur. Bunlar dinci dünya görüşünün ve örgütlenmelerinin
yaygınlaşması sonucunu doğurmuştur. Yurt dışındaki din personelinin aylıklarının
Suudi Arabistan’ın şeriatçı Rabıta örgütü tarafından verilmesinin kabulü, “din kültürü
ve ahlak” adı altında dinci dünya görüşünün ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu
dersler haline getirilerek genç dimağlara devlet eliyle aşılanması, askeri yönetimin
radikal sağ ve sol hareketlerle PKK ayrılıkçılığı karşısında din silahından yararlanma
taktiği, devlet başkanı Kenan Evren’in dinsel kaynaklara dayalı konuşmaları, Doğu
illerinde halka dağıtılan ve verilen dinsel metinler ve mesajlar, devlet eliyle toplumu
dinselleştirme çabalarının en belirgin göstergelerinden olmuştur.

Bu verilerle başlayan 1983’ten sonraki Türkiye’de başka iç ve dış etkenlerin de


yardımıyla; laiklik karşıtı akımlar hızla siyasallaşmıştır. 1983 sonrası Türk siyasal
hayatı da dinsel ağırlık kazanmaya başlamıştır. Kuşkusuz bunda hızlı ve çarpık
kentleşmenin de rolü büyüktür.

129
Bülent Tanör, age, s.104

55
2.4.1. 1990’lı Yıllarda Türkiye’de İslamcılık

1990’lı yıllara özgü olan yenilik, büyük bir bölümü “cihatçı”laşan, yani dinsel
vaız etkinliğinden ziyade silahlı mücadeleyi öne çıkaran yeni-fundamentalistlerin
siyasal radikalleşmesidir. Cihatçı boyut Suudi çıkarları açısından çok açık bir kopmanın
işaretidir. Bu politikleşme, Afgan Talibanı, El Kaide, Pakistan aşırılıkçı partilerde
açıkça görülmektedir.

Bu radikalleşme nereden gelmektedir? Öncelikle İslamcı hareketlerin


sıradanlaşması ve İslami karşı çıkışın başka biçimlerine serbest alan açmasından; daha
sonra da 1989–1992 arasında, Sovyet birliklerinin Afganistan’dan çekilmesi, Körfez
Savaşı ve Amerikalıların Somali’deki başarısız harekâtıyla, stratejik alandaki
dönüşümlerden; komünist düşmanın ortadan kalkması ve Ortadoğu’daki Amerikan
varlığının askerileşmesinden gelmektedir.130

Ama radikalleşme aynı zamanda İslam’ın küreselleşmesinin ve buna paralel


olarak Amerikan gücünün yayılmasının da bir sonucudur. Öyle ki ümmeti yeniden inşa
etme misyonunu üstlenen radikaller, kaçınılmaz olarak tek hegemonyacı güç olan ABD
ile karşı karşıya gelmektedir. Çatışmayı iki uygarlık arasındaki bir mücadele olarak
görmektedirler: İslam ile askeri-siyasal dışavurumu Amerikan İmparatorluğu olan Batı
arasında.

Neden böyle oluyor? Kısaca; Sovyetler Birliği yaşarken ABD ve Batı Avrupa,
Sovyetler Birliği’nin sosyalist felsefesinin karşısına Batı kapitalizmini sadece ‘liberal
pazar ekonomisi’ olarak oturtamazdı. Sosyal devlet ve müdahale unsurlarını da içeren
“muhafazakârlık”, kapitalizmin tarihsel gelişimine daha uygun düşerdi. Şemsiye geniş
tutulmalıydı. ABD’nin kapitalist felsefesi ve uygulaması muhafazakâr anlayışa
uygundu. Hatta bu uygulama, Batı Avrupa’nın hem gelenekçi hem de sosyal demokrat
ağırlıklı ortak kimliğine de aykırı değildir.

130
Olivier Roy, age, s.170

56
Avrupa muhafazakârlığının içine açık ve kapalı faşizmi, sömürgeci değerler
sistemini, iktisadi ve sosyal müdahaleciliği de yerleştirebiliriz.131 Muhafazakârlık, geniş
bir şemsiye halinde Batı kapitalizminin yalnız ambalajını değil; muhtevasını da
zenginleştirdi. Türkiye’deki sosyal demokrat-liberal evlilikleri, buna bir örnektir.

Ancak soğuk savaş bittikten sonra, muhafazakârlığın örttüğü kirlere artık


ihtiyaç yoktu. Muhafazakârlığın adı, “yeni muhafazakârlık” olarak değiştiriliyordu.
Yeni muhafazakârlık teknik boyutuyla “yeni liberalizm” olarak tanımlandı. Dolayısıyla
muhafazakârlık ve liberalizm birleşmişlerdi. Yeni muhafazakârlar bunu, politik
boyutunu içine alacak bir biçimde ‘liberal ekonomi-liberal demokrasi’ sözcükleriyle
zenginleştirdiler. Artık liberal ekonomi ve liberal demokrasi kavramları
bütünleştirilmişlerdi. Liberal ekonomi için liberal demokrasi gerekir, ya da liberal
demokrasi için mutlaka serbest pazar ekonomisi uygulanmalıdır gibi küresel görüşler
üretildi.

1991’de ABD ve İngiltere Kuveyt’i işgal edince, sadece kendi askerlerine


özgürlük sağladılar. Kuveyt’i tekellerine aldılar. Aynı şeyi bugün Irak için söz konusu.
Suudi Arabistan’da bugün demokrasinin olmaması ABD için önemli değildir. Önemli
olan Suudi Arabistan’ın ABD’ye bağımlı olmasıdır ve ABD çıkarları doğrultusunda
hareket etmesidir.

O zaman şu sonuç çıkıyor; Batı’nın soğuk savaş sonrasında pazarladığı liberal


ekonomi ve liberal demokrasi söylevleri; yeni emperyalizmi gizlemek için kullanılan
ambalajdır. ABD başta olmak üzere Batı’nın bu yeni muhafazakâr tutumu Asya,
Ortadoğu, Güney Amerika ve Kuzey Afrika ülkelerine de pazarlanmaya başladı. Bu
süreç 1990’lı yıllarda başlatıldı.

Sovyet Rusya’nın çöküşü, tüm dengeleri değiştirmiştir. Açıktır ki yükselen


İslamcılık, yükselen liberalizmden bağımsız değildir.

131
Erol Manisalı, İslamcı Siyaset ve Cumhuriyet, Derin Yayınları, 2006, s.25

57
1990 ve sonrasında cihatçılaşan İslami hareketlerin başlıcalarına kısaca
değinmek istiyorum. Zira uluslar arası konjonktürde yaşanan gelişmeleri bilmeden,
Türkiye’de yükselişe geçen İslamcılığı anlamak zor olacaktır. Bilindiği üzere, Türkiye,
tarihinin her evresinde dünyada yaşananlardan oldukça etkilenmiş; etkilendirilmiştir.

Uluslar arası cihat, diplomatik bir biçimde ele alınabilecek somut ulusal ve
siyasal çatışmalara eklemlenmediğinden; harekete geçmek söz konusu olduğunda
zorunlu bir biçimde coşku ve terörizmle dile gelmektedir. Bu anlamda, İslami
radikalizm şimdiye kadar laik ve solda olmuş olan bir antiemperyalizmin meşalesini
devralır.132 Militan tabanı, daha önceki üçüncü dünyacı hareketlerde olduğu gibi iki
kısımdan oluşur; bir tarafta yerel mücadelelerin savaşçıları, diğer tarafta ya destek gücü
olarak gelen ya da mücadeleyi hüküm sürmekte olan imparatorluğun bağrına taşımayı
deneyen enternasyonalist militanlar.

Cihatlaşan İslami hareketlerin en bilineni El Kaide’dir. Örgütsel ağ, Filistin


kökenli Ürdünlü Müslüman Kardeşlere üye olan ve daha Sovyetler İran ya da
Lübnan’daki gibi bir İslami muhalefetle henüz tanışmamışken; Sovyetlere karşı cihat
çağrısı yapan Abdullah Azzam tarafından kurulmuştur. 1970’li yılların sonunda Riyad
İslam Üniversitesi’nde profesörken, inşaat mühendisliği okuyan Usame Bin Ladin onun
öğrencisi olmuştur. Kısa sürede merkezi bir örgütlenmesi olmadan üyelerini birbirine
bağlayan kişisel ilişkiler üzerine kurulmuş İslami bir enternasyonalin temelleri
atılmıştır. Kadrolar birbirini şahsen tanır ve bazılarının arasında akrabalık bağları
kurulmuştur. 1992’den sonra örgütte Bin Ladin’in devşirdiği güçlerde yapısal bir
değişiklik olmuştur. Militan geçmişleri olmayıp Avrupa’dan gelen köksüzleşmiş gençler
ortaya çıkmıştır.

İslam dinine geçişin gerçekleştiği ve eylemcilerin devşirildiği yer Avrupa,


talimlerin yapıldığı ve görevlerin dağıtıldığı yer ise Afganistan olmuştur. 1994’ten
itibaren artık bir Ortadoğu ülkesinden dosdoğru Afganistan’a giden militanlara
rastlanmamaktadır. Buraya sistemli olarak Avrupa’dan gidilmekte ve İslam’a dönüş de
artık Avrupa’da gerçekleşmektedir. Böylece din değiştirenlerin sayısı da rolleri de
artmaktadır.

132
Olivier Roy, age, s.172

58
Terörizmle suçlanan El Kaide gibi şebekelere karışan İslamcı militanların
Batılılaşma ve küreselleşmenin kusursuz ürünleri oldukları görülebilir. Daha açık bir
ifadeyle, küreselleşme ve emperyalizmin silahları; dönüp kendilerini vurmaya
başlamıştır.

Toplumsal ve siyasal bir muhalefet zemininin İslamileşmesi ve yeni bir


Üçüncü Dünyacılık söz konusudur.

Tüm olumsuzluklara rağmen, farklı yeniden İslamileşme biçimlerinin ışığında;


hümanist İslam bir sorun değil aslında çözümün bir parçasıdır; fakat altını çizelim:
hümanist İslam.

İslami hareketin, Türkiye modernleşme hareketine paralel olarak bugüne kadar


geçirdiği evrelerini ve bu evrelerde hâkim olan özelliklerini kısaca ele alabiliriz.

1. Modern Batı’ya karşı Osmanlı’nın kurtarılması için başvurulan ve Batı’dan


tekniğin alınması ve İslami kültürün korunmasını amaçlayan “modernist” yaklaşım.

2. Otoriter modernleşme karşısında tasavvufa yönelme.

3. 50’li yıllarda “sağcı” siyasetle örtüşme.

4. 60’lı yılların sonlarında başlayıp, 1979 İran İslam Devrimi’yle birlikte ivme
kazanan; 28 Şubat 1997’ye kadar süren ve modernleşme-batılılaşma modeli karşısında
“çatışmacı” bir özellik sunan, modern devleti ele geçirmeye çalışan, giderek daha
görünür olan, bağımsız modern siyasal hareket.

Kuşkusuz her dönemi kendi içinde değerlendirmek ve bu bağlamda toplumsal


değişmenin getirdiği farklı dinamikleri göz önüne almak mümkündür. Örneğin 70’li
yıllarda muhafazakâr bir Orta Anadolu hareketinden bahsetmek mümkünken, kentleşme
sürecine bağlı olarak; 80’li yıllardaki farklılaşmadan, giderek kentli bir hareketin
özelliklerinin ön plana çıkmasından, hareketin içindeki sınıfsal ayrışmalardan, Milli
Görüş-“Selâmetçilik”-Erbakan çizgisinin sembolik öneminin parçalanmasından söz
edilebilir.

59
Ancak İslamlaşma hareketinin içinde bulunduğumuz son aşamasına gelirken,
iki büyük olay vurgulanmalıdır. Bunlardan birincisi 1989’da Berlin Duvarı’nın
yıkılmasıyla sembolleşen “iki kutuplu” dünyanın sona ermesi ve kapitalizme karşı bir
adalet arayışı olarak sosyalizmin alternatif bir model olmaktan çıkmasıdır. İkinci olay
ise, çatışmacı siyasal bir kimlik eşliğindeki İslami harekete, 28 Şubat 1997’de devreye
sokulan ve siyasal İslam’a karşı sürdürülen savaşla birlikte; vurulan darbedir. Bu
darbeyle birlikte İslami hareket yeni bir aşamaya geçmiştir.

Bu açıdan bakıldığında, 90’lı yıllarda İslami hareket önemli bir değişim


geçirmiştir. İslami hareketin 80’li yıllarda ve 1997’ye kadar olan dönemdeki hâkim
özelliği, kentlileşen çevrenin “kültürel bir cemaat” olarak siyasal katılım arayışı ve
Refahyol Hükümeti pratiğinde somutlaşan “merkezi ele geçirmeye” çalışan siyasal-
ideolojik bir hareket olmasıyken; sonraki dönemde daha çok “kentli Müslümanların”
vurgusu hâkimdir. “Müslüman cemaat” fikri ortadan kalkmamış olsa da, bu boyuta
“Müslüman birey” boyutu eklenmiştir.

Gerçek şu ki, modern Türkiye’de İslam’ın rolüyle ilgili yorumlar çok farklı
şeyler söylemektedir. Son yüzyıldan veya daha öncesinden hem devlet hem de toplum
laikleşmiştir. 1923’ten bu yana Türkiye laik bir devlete sahiptir. Fakat İslamcılık
siyasetten uzak tutulamamıştır ne yazıktır.

1950’de çok partili sisteme geçilmesinden bu yana İslam, önce büyük hükümet
partileri Demokrat Parti (1950) ve Adalet Partisi (1960’lar) ile yakın işbirliği;
1960’ların sonundan bu yana bağımsız bir İslamcı parti yoluyla ana akım politikasına
dâhil olmuştur.133 1970’lerde Milli Selamet Partisi, üç farklı hükümetle koalisyon
ortaklığı yapmıştır. 1980’lerle 1990’larda Refah Partisi, seçim zaferleri sayesinde ulusal
politikalarla bütünleşebilme fırsatını yakalamıştır.

2.4.2. Radikal İslam’ı Ilımlı İslam’la Dengeleme Politikasının Etkisi ve


İslamcı Hareketlerin bu Kavrama Yaklaşımı

133
Elizabeth Özdalga, age, s.73

60
İslamcılığın gelişmesinde radikal görülen kimi İslami anlayışlara karşı daha
ılımlı kabul edilen anlayışların desteklenmesi ve manipüle edilmesinin de rol oynadığı
belirtilmektedir. Radikal İslam’a karşı yükselen veya yükseltilmeye çalışılan ılımlı
İslam’a taraftar oluşturulmaya ve mevcut taraftarları güçlendirilmeye çalışılmıştır. Bu
sayede Türkiye’de özellikle, 1980 sonrası yükselmeye başlayan radikal İslam’ın
denetim altına alınarak, devletle barışık bir anlayışın güçlendirilebileceği
düşünülmüştür.134

Rubin Batıyı normal İslam’dan korkmamaya çağırıyor, çünkü normal İslam’ın


bağnaz ve devrimci İslam’a karşı bir numaralı panzehir oluşturduğunu, hatta Sünni
İslam’da ruhban sınıfının devrimci İslam’a direnç gösterdiğini, bu yüzden de ABD’nin
İslam’a direnen İslam sektörünü desteklemesi gerektiğini söylüyordu.135

1980’li yıllarda CIA’nın hazırladığı raporda yükselen dini değerlerin ayrıntılı


bir şekilde değerlendirilmesi, yükselen ılımlı yeşilliğin de sıkça konuşulma nedenleri
arasındadır. Gazeteci araştırmacı Erbil Tuşalp, “ABD’nin uzun yıllar emek verdiği yeşil
kuşak doktrini var. Bu doktrine göre, ılımlı dinsel politikaların da her bölge için farklı
bir versiyonu bulunuyor. Genel uygulamada, ılımlı İslam bölge halkına anlatılıp, radikal
İslam’la kıyaslama olanağı veriliyor. Radikal İslami grupların bazı kanlı eylemlerine de
göz yumularak ve hatta desteklenerek, insanların radikal İslam’la, ılımlı İslam arasında
bir tercih yapmasına yardımcı olunuyor. Bunu Türkiye’ye uyarlayacak olursak, bir
yandan İBDA-C’nin diğer yandan Fethullah Gülen’in desteklendiği düşünülebilir”136
şeklindeki sözleriyle devletin ılımlı İslam’ın gelişmesine katkısını vurgulamaktadır.

Şevket Eygi’ye göre her devirde sert Müslüman, ılımlı Müslüman olmuştur. Bu
bir çeşitliliktir. Çünkü İslam tek boyutlu bir topluluk teşkil etmez. Şayet ılımlı orta
yolda giden hoşgörülü Müslümanlarla anlaşılmadığı takdirde ülkede kutuplaşma

134
Çelik, Ömer. “Aydınlık, Din, Gelenek ve Modernite”, “Bilgi ve hkimet, Kış/1993-1, ss 128-147 –
“Siyasal Özgürlük, Siyasal Bilginin Epistemolojisi ve Radikal İslam”, Bilgi ve Hikmet, sayı:12, ss.8-13.
İstanbul: Güz-1995
135
Güldemir, Ufuk. “Türkiye’nin Rolü Ortadoğu’da – Graham Fuller ile Röportaj”, Amerikan Gizli
Belgelerinde Türkiey’de İslamcı Akımlar. Çeviren: Yılmaz Polat. İstanbul: Yeyan Yayınları, ss.97-106,
1990.
136
Subaşı, Cemal. “Radikal İslam Karşısında Yükselen Ilımlı Yeşillik!”, Nokta Dergisi. 9-15 Mart 1997,
ss.58-59

61
olacaktır.137 Bu yüzden devletin ılımlı İslam’a yönelik tavizkar yaklaşımı kaçınılmazdır.
Bu ilişki biçimi ise İslamcılığın gelişmesine dolaylı olarak katkıda bulunmaktadır.

Geleneksel değerlerin ve kesimlerin sisteme katılması radikal laiklik


anlayışından ılımlı laiklik anlayışına geçişi sağlamak olarak da görülebilir. Bu anlamda
siyasal yumuşamayla birlikte İslam’ın toplumsal düzeyde yeniden canlanmaya başladığı
söylenebilir.138

2.4.3. İslamcı Siyasetin 1990’lardaki Yükselişi

Demirel, İnönü’nün desteğiyle Cumhurbaşkanı seçilmişti. Demirel


Cumhurbaşkanı olunca, DYP önderliği ve başbakanlık sorunu ortaya çıktı. Muhtemel
aday Hüsamettin Cindoruk gözüküyordu fakat Demirel’in desteği konusunda kuşkuları
139
dolayısıyla, Cindoruk isteksiz gibi görünüyordu. Böylece meydan Tansu Çiller’e
kalıyordu. Kimi gazete ve televizyonların yoğun desteğini de alan Çiller, genel başkan
seçildi ve başbakan oldu. SHP ile karma hükümet yeniden oluşturuldu.

Çiller hükümeti güvenoyu almak üzereyken Sivas olayı patlak verdi. 2


Temmuz 1993 günü 4. Pir Sultan Abdal etkinlikleri için Sivas’ta bulunan kimi aydın ve
sanatçılardan otuz beş tanesi Madımak Oteli’nde azgın bir İslamcı kalabalık tarafından
yakıldı. İşin daha da acısı, olay apansız değil; kentte bütün gün süren bir kargaşalığın ve
dört saat kadar süren bir kuşatmanın sonunda, ayrıca polis, jandarma ve ordu
birliklerinin gözleri önünde cereyan etti.

Türkiye’de başbakanlığa ilk kez bir kadının gelmiş olmasına sevinen birçok
insan düş kırıklığına uğradı. Sivas olayının 31 Mart ve Menemen olayları türünden ve
aynı önemde bir gericilik olayı olduğuna kuşku yoktur.

Çiller’in başbakanlığı hayli olaylı olmuştur. ANAP milletvekilleri, Çiller’in


mal varlığının araştırılması için TBMM’ye önerge verdiler. İddiaya göre, yaptığı

137
Mehmet Şevket Eygi, “Radikal İslam Kontrola Alınamaz”, Nokta Dergisi. (9-15 Mart 1997), s.59
138
Dağı, İhsan D. Ortadoğu’da İslam ve Siyaset. İstanbul: Boyut Yayınları, 1998. s.18
139
Bülent Tanör, age, s.165

62
yolsuzluklarla elde ettiği yedi milyon dolarlık mal varlığını ABD’de taşınmazlara
yatırmıştı. Dönemin ikinci önemli gelişmesi ise iktisadi bunalımdı. Özal hükümetlerinin
başlattığı açık vermeye ve borçlanmaya dayalı iktisadi ve mali siyasetler kaçınılmaz
yıkımı getirdi. Bu siyaseti, Demirel ve Çiller hükümetleri de sürdürmüştü.

27 Mart 1994’te yerel seçimler yapıldı. DYP %21,4, ANAP %21 oy aldı.
Necmettin Erbakan’ın Refah Partisi %19 ile üçüncü oldu. Ankara (Melih Gökçek) ve
İstanbul (Recep Tayyip Erdoğan) belediye başkanlıklarını SHP’den aldı. SHP ve ardılı
olan CHP’nin oylarındaki bu düşüş, İslamcı oyların ise yükselişi ki bu gidiş 1995
seçimlerinde sürecekti, nasıl açıklanabilir? Anlaşılan bu, zayıf önderlik, Atatürkçülüğe
yeterince sahip çıkmama ve dar gelirlilerin çıkarlarını gerektiği gibi kollamamaktan ileri
geliyordu.

İslamcı oyların yükselişi öncelikle büyük partilerin, iş bulma, halka iktisadi ve


toplumsal yarar sağlamadaki başarısızlığına karşı protesto ve aynı zamanda İslamcıların
bunu sağlayabileceği umuduyla açıklanabilir. İkincisi, şeriatçı yandaşların (Türkiye’de
ve Avrupa’da) cömertliği sayesinde büyük paralar toplayabiliyorlardı. Suudi Arabistan
ve Libya gibi ülkelerden de mali destek aldıkları ileri sürülmektedir. Üçüncüsü, yerel
örgütleri çok çalışıyor, kapı kapı dolaşıp propaganda yapıyor, birçok kez gıda
yardımlarında da bulunuyorlardı. Dördüncüsü, kimileri sırf dinsel amaçlarla, salt
şeriatçı oldukları için bunlara oy vermekteydi.

2.4.3.1- Refahyol Hükümeti

Merkezin erimesi ve parçalanması sürecinin köklerinde 1980’li yıllarda hâkim


olmaya başlayan ideolojisiz, toplumsal projesiz ve yaratıcı fikir yoksunu bir siyaset
yapma tarzı vardı.140 Yapılacak işlerin ne olduğunu sormayarak siyaseti, idareye
indirgeyen bu çeşit siyaset yapma tarzının hâkim olduğu 24 Aralık 1995 seçimleri, bir
belirsizlik ve kilitlenme üreterek, merkezin erimesi ve parçalanması sürecinde doruk
noktasına ulaştığımızı göstermişti. Bu yeniden yapılandırma sürecinde siyaset, merkezin

140
Menderes Çınar, age, s.63

63
laik değerleriyle çatışma halinde olan Refah Partisi’nin birinci parti olması nedeniyle;
laiklik-irtica ekseninde dönmüştür.141

Oyların %21’ini alan Refah Partisi birinci parti oldu. Refah’ın yerel
seçimlerden bu yana üçüncülükten birinciliğe tırmanması ve Ecevit’in DSP’sinin bir
142
anda CHP(+SHP) ‘nin önüne geçmesi çok önemli gelişmelerdi. 1950’den bu yana
seçimleri hep şeriata, ağalık-şeyhlik düzenine göz kırpan parti ya da partiler toplamı
kazanmıştı. Şimdi şeriatçı partinin kendisi, %21 oyla da olsa, birinci parti durumuna
yükseliyordu. Atatürk’ün kurduğu parti diye propaganda yapan CHP ise kıl payıyla
meclise girebilmişti.

Refah partisinin seçim zaferi, düzen için bir açmazdı. Daha önceki parti olan
MSP, 1974’te Ecevit’in CHP’siyle hükümete gelmiş ve o zaman birçok Atatürkçü bu
davranışı bir rezalet olarak algılamışlardı. Fakat MSP o hükümetin küçük ortağı
durumundaydı, Ecevit başbakandı.

Şimdi ise Erbakan’ın başbakan olması söz konusuydu. Kimileri RP’nin oyların
yalnız % 21’ini almasıyla, geriye kalan % 79’un İslamcı olmamasıyla avunuyordu. Ne
var ki öbür partilerin bir araya gelmesi çok zordu.

Batıda kimileri Türkiye’de İslamcılığa (Müslüman köktendincilik) karşı olan


duyarlılığı pek anlamıyorlar. İslamcı partilerin Almanya ve İtalya’daki Hıristiyan
Demokrat partilerin benzeri, bir çeşit Müslüman demokrat partileri olduğunu
düşünüyorlar. Bu görüş doğru değil. Çünkü Orta ve Batı Avrupa’daki gelişme
evreleriyle Türkiye’ninkiler arasındaki farkı hesaba katmıyor. Avrupa’nın büyük
bölümünde dinsel yasalar, engizisyon, cadı avları gibi kurum ve uygulamalar yüzyıllar
öncesinde kalmıştır. Türkiye belki Ortaçağ’ını çok daha uygar biçimlerde yaşadı. Ama
ne var ki, Türkiye’de bugün dahi yaşayan bir Ortaçağ vardır. Birçok yörelerde
kadınların gördüğü muamele, ‘terbiye’ amaçlı dayağın yaygınlığı, Sivas olayı;
günümüzdeki Ortaçağ’ın somut örnekleridir.

141
Ümit Cizre Sakallıoğlu, Alacakaranlık Kuşağı Seçimleri, Birikim, 1996, s.9
142
Bülent Tanör, age, s.168

64
Batının çoğu yerlerinde dinsel yasalar çok geçmişte yaşanan bir olgudur, oysa
İslam dünyasının birçok ülkesinde Şeriat yürürlüktedir. Türkiye gibi olmayan yerlerde
de pek çok insan bunun uygulanmasını istemektedir. Kimi Müslüman ülkelerde şeri
ceza hukukunun recm (taşlayarak öldürme) cezası dahi uygulanmaktadır. İslamcı
ailelerin çocuklarını yetiştirirken, cehennem azabı korkutmalarıyla onların duygu ve
düşünce dünyaları üzerinde kurdukları ağır baskı bile başlı başına bir insanlık faciasıdır.

Demokrasi adına İslamcıların siyasal özgürlüklerinin şampiyonu kesilen


Batılıların, bütün bunları hesaba katmaları gerekir.

Refah Partisi üzerine bir analiz yapacak olursak, iki önemli yönü olduğunu
söyleyebiliriz. Birincisi, siyasetsiz, ideolojisiz, çözüm olarak sadece kendi kadrolarını
öneren ve dolayısıyla u dönüşü yapacağı bir programı olamayan yönü.143 İkincisi,
bugünkü toplumu veri alamayan gayri demokratik sosyal mühendis yönüdür. Eğer o
yıllarda iddia edildiği gibi Türkiye’de siyasal sistem tıkandı ise de, RP bu iki yönüyle de
tıkanıklığı açabilecek yeteneğe sahip değildi.

Demin sözü edilen Batılı gözlemciler gibi, bizdeki ikinci Cumhuriyetçiler;


İslamcılığın Türkiye için tehlikesinin abartıldığını, İslamcıların hızlı bir yumuşama
sürecinden geçtiklerini, dolayısıyla partilerin Avrupa’daki Hıristiyan Demokrat
partileriyle karşılaştırılabilecek bir düzeye yaklaştıklarını ya da ulaştıklarını düşünmek
eğilimindedirler.144 Türkiye’ye İslamcılığın egemen olacağı, bu ülkenin bir İran
olabileceği düşüncesi bunlara göre paranoyadır. Onlara göre Türkiye asla bir İran
olamaz.

Oysa insan dünya tarihine bakıp Almanya gibi bir ülkede Hitler’in iktidara
gelişi, komünizmin Rusya’ya egemen olup ortadan kalkışı, İran’daki İslam Devrimi,
Avusturya’da bir süre önce Haider’in seçim başarısı gibi örnekleri ve bu gelişmelerin
öngörülemediğini düşününce; belirli bir toplumda gelecekte ne olabileceği konusunda
kesin bir kestirimde bulunmak ancak varsayım düzeyinde kabul edilebilir.

143
Menderes Çınar, age, s.82
144
Bülent Tanör, age, s.170

65
Bu doğruysa, o zaman bir takım olasılıklara karşı önlemler üzerinde ısrar
etmenin paranoya diye kolayca damgalanamayacağı ortaya çıkar.

Türkiye gibi, hukuk dizgesinin laikliğe göre kurulduğu bir ortamda; özellikle
siyaset alanında İslamcı etkinliklerde bulunmak kolay değildir.

Türkiye, hiç şüphesiz, İslam dünyasında laikliğin en tavizsiz biçimde


uygulanmaya çalışıldığı ülkedir.145

Bu nedenlerden dolayıdır ki İslamcılar gizlenme sanatını çok ilerletmişlerdir.


Örneğin Erbakan, her biri kapatılmış olan ardı ardına iki parti kurmuştur. Üçüncü ve
dördüncüsü yani Fazilet ve Saadet Partileri, Erbakan Anayasa Mahkemesi’nce siyaset
yapmaktan yasaklandığı için; yandaşları tarafından kuruldular. Erbakan, izlediği çizgiye
“milli görüş” adını verdi. Milli görüş bugün ulusal anlamına geliyor ama daha eski
zamanlarda dinsel cemaat anlamında kullanılıyordu. Yine iddia edildiğine göre,
İslamcılar Atatürkçülüğe ya da laikliğe bağlılıklarını ileri sürdüklerinde; takiyye
yapmaktadırlar. Yani baskı altında, zorunluluktan inançlarına aykırı şeyler
söylemektedirler. Baskı altında söylenen yalanlar ise günah sayılmamaktadır.

2.5. 28 Şubat ve Tetiklenmesi Süreci

28 Şubat olarak anılan Refahyol hükümetinin istifası ve bir dizi radikal kararın
alınmasıyla sonuçlanan süreci hazırlayan çeşitli olaylar Refahyol hükümeti döneminde
yaşandı. Siyasal İslamcı partilerin her dönem laik kurumlarla ve yargıyla çatışmasına
neden olan ve toplumda da gerginlik yaratan türban sorununun imal edildiği imam hatip
okulları ile çeşitli güncel siyasi konuların tırmanışa geçtiği bu dönem sonunda
Türkiye’de uygulamaya konulan MGK kararları İslami hareketin son dönemde yediği
en büyük darbe oldu. Bunun yarattığı travmanın etkileri bugün hala sürmektedir.

2.5.1. İmam Hatip Okulları

145
Elizabeth Özdalga, age, s.50

66
İmam Hatip okullarının sayıca yükselişe geçişi, Refah Partisi iktidarında
olmuştur. Erbakan hükümeti zamanında kamuoyunu afallatan kimi olaylar olmuştur.
İki tarikat şeyhinin cinsel rezaletleri, Susurluk olayı, kimi RP’li milletvekillerinin
tepeleri atarak Atatürk Cumhuriyeti’ne nefretlerini açıklamaları, Başbakanlık
Konutu’nda elli bir tarikat şeyhine iftar verilmesi (12 Ocak 1997) gibi. Fakat daha
önemlisi, Refahyol hükümetinin, bakanlıklar, belediyeler, kamu iktisadi teşekkülleri,
okullar, polis gibi kamu kuruluşlarına İslamcıları yerleştirme işine hız vermiş olmasıydı.

Bu, uzun süredir devam etmekteydi. Yerleştirilen kişiler genellikle İmam-Hatip


Okulları mezunlarıydı. Bu okullar 50’li yıllarda kurulmuştu, fakat bütün iktidarlar
bunları çoğaltmayı; dine bağlılıklarının bir göstergesi olarak ve oy avcılığı için görev
bilmişlerdi. Ortaokul ve lise düzeyindeki bu okullar, imam yetiştirecek meslek
okullarıydı ama nedense imam olamayacak kızlar da bu okullara girebiliyordu. Üstelik
İmam Hatip okullarının sayısı, imam gereksiniminin çok ötelerinde, bir çeşit laik
okullara koşut almaşık bir dizge oluşturuyorlardı.

Osmanlı’daki medrese-mektep ikiliği gibiydiler. 90’larda 120.000 öğrencisi


olan 400 kadar İmam Hatip Okulu vardı. Söylendiğine göre Erbakan bu okullardan
“partimizin arka bahçesi” diye söz etmişti.146 Belirtilmelidir ki, birçok ana baba parasız,
yatılı ya da memuriyete girme olanakları daha geniştir diye bu okulları yeğliyorlardı.

2.5.2. Taksim’e Cami Projesi

Refahyol hükümetinin eleştirileri üzerine çeken ilk icraatı aslında, Taksim’e


cami yapılması projesi olmuştur. RP’li Kültür Bakanı İsmail Kahraman, bakanlığa bağlı
olan Anıtlar Yüksek Kurulu aracılığıyla Taksim’e cami projesini onayladı. Aynı gün ilk
açıklama, Beyoğlu’nun RP’li Belediye Başkanı Nusret Bayraktar’dan geldi. Bayraktar,
cami temelinin yılsonunda atılacağını, temel atma töreninin bizzat Başbakan Erbakan
tarafından yapılacağını duyurdu. Bu arada cami yapılmak istenen yerin, Meşrutiyet
döneminde ‘31 Mart Vakası’ diye bilinen şeriatçı ayaklanma önderlerinin idam edildiği
yer olduğu iddiaları kamuoyunda yankı bulmaktaydı.

146
Bülent Tanör, age, s. 172

67
Erbakan, Taksim’e cami yapılmasına karşı çıkanlar için, “Sen kimsin? Yüzde
3’sün. Konuşamazsın.” yorumunda bulunuyordu.

2.5 3. Refahyol Hükümeti’nin Askerle İlk Karşılaşması

Refahyol hükümetinin kamuoyunun birçok kesiminden tepki toplayan icraatları


her gün bir yenisi eklenerek sürerken, hükümet ilk kez askerle karşı karşıya geliyordu.
Genelkurmay Başkanlığı’nın, yeni hükümete iç ve dış güvenlik konularında vereceği
brifing, askeri kesimin rahatsızlıklarının da ilk kez dile getirilmesinin beklendiğinden
oldukça önemlidir. Brifingin ‘iç ve dış tehditler’ başlıklı bölümünde, RP’ye dolaylı
mesajlar verilmiş ve “Atatürkçü, laik, demokratik düzenin ortadan kaldırılmasına ilişkin
bölücü ve aşırı dinci faaliyetlerle ilgili endişeler” vurgulanmıştır. 147

Öte yandan, Ağustos başında toplanan Yüksek Askeri Şura’da, irticai


faaliyetlerde bulundukları gerekçesi ile on üç subay ve astsubayın ordudan ihracına
karar verilmişti. Ve bu kararların altına imza atan isim de Erbakan olmuştu. Bu kez
Erbakan İslamcı tabanı ile YAŞ toplantısındaki kararların baskısı altında sıkışmıştı.

Daha sonra Erbakan, ortamı yumuşatmak ve gerginliği azaltmak amacıyla;


şura üyelerine Başbakanlık Konutu’nda bir yemek verdi. Yemekte alkol servisi
yapılmamasına karşın Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya’nın rakı
istemesi; hükümetle ordu arasındaki ilişkinin boyutları açısından günlerce tartışılmıştı.

Uzakdoğu gezisinden yurda dönen Başbakan Erbakan’ın son icraatları, 27


Ağustos’ta toplanan MGK’nın da gündemine yerleşmişti. İrtica sorunu ilk kez
Dz.Kuv.K. Oramiral Güven Erkaya tarafından açılmıştı. Erkaya, Cumhurbaşkanı’na
şunları söylemişti:

147
Hakan Akpınar, 28 Şubat Postmodern Darbenin Öyküsü, Ümit Yayıncılık, 2001, s.73

68
“ Burada hep terörü konuşuyoruz ancak bir süredir dinci akımlar tırmanıyor.
Ve bir yıldır konunun burada ele alındığına tanık olmadım. Televizyonda rejim
değişikliği tartışılıyor. Bu durumda ne yapacağız? İrtica bir tehdit mi, değil mi? Bunu
gündeme alalım.” 148

Cumhurbaşkanı Demirel ise Erkaya’nın bu önerisini değerlendireceğini ifade


etmişti.

Refahyol hükümetinin iktidara geldiği günden bu yana atmış olduğu adımlar,


suların ısınmasına neden olurken; askeri kanattan gelen sesler de yükselmeye
başlamıştı. Başbakan Erbakan’a ilk uyarı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın devir teslim
töreninde yapıldı. Emekliye sevk edilen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet
Bayar’dan görevi devralan Orgeneral Hikmet Köksal, laiklik mesajları verdiği
konuşmasında hükümeti uyardı.

Türkiye hızlı bir şekilde 28 Şubat sürecine doğru sürükleniyordu. Gerginlik


sadece askeri kanata değil; halka da yansımaya başlamıştı. Bu sürecin hızlanmasında
hükümetin ve Erbakan’ın payı büyüktü.

Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin mezuniyet töreninde yaşanan, Erbakan’ın


Sakarya Grubu olarak adlandırılan sakallı özel korumalarının, araçlarının Kılık Kıyafet
Yönetmeliği’ne uygun olmaması nedeniyle, GATA’dan içeri alınmaması olayı da
Genelkurmay’ın Refahyol hükümetine bakışının ve iplerinin iyice gerilmeye
başladığının örnekleri arasında yer alır. Bu arada, törene gecikmeli olarak katılan
Başbakan Erbakan beklenmemiş, bu hareketin gerekçesi ise törenin başlama saati
geldiğinde kürsüye çıkarak; laiklik mesajlarını ileten komutanların cümlelerinde
saklanmıştı. 149

İlerleyen günlerde de Refah Partisi ve arkasındaki radikal İslamcı tabanın,


Atatürk’e ve laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı tavırları arttı. Her fırsatta
rejim aleyhtarı girişimlerde bulunan radikal İslamcılara, sadece askerden değil; laik

148
Nevzat Bölügiray, 28 Şubat Süreci, Tekin Yayınevi, 1999, s. 33
149
Hakan Akpınar, age, s.88

69
medya, yargı ve sivil toplum örgütlerinden de tepkiler yağmaya başlamıştı. Toplumsal
gerilimin arttığı bu günlerde, darbe söylentileri de kafaları karıştırıyordu.

2.5.4. İslam Şurası

Ülkede huzursuzluk tırmanırken, darbe söylentileri de artık açıkça telaffuz


edilmeye başlamıştı. Kendilerine gösteri alanı olarak Kocatepe Camii’nin avlusunu
seçen eli asalı, kara cüppeli, sakallı Aczimendiler, Atatürk’e ve laik Cumhuriyet’e
hakaretler yağdırarak; şeriat özlemlerini dile getiriyorlardı. Polis tarafından gözaltına
alınan Aczimendiler, Emniyet Müdürlüğü’nde kameralar karşısında yaptıkları
gösterilerle ana haber bültenlerine çıkmaya başlamışlardı. 150

Erbakan’ın ve yandaşlarının laiklik karşıtı icraatları sürerken, gerek muhalif


kanattan gerekse DYP’nin içinden; RP karşıtı sesler de yükselmeye devam ediyordu.
Başbakan Erbakan’ın İkinci İslam Şurası’nda söylediği sözler ise, kamuoyunda
günlerce tartışılmıştı.

Erbakan’ın sözleri şöyledir:

“Aspirinin içinde asit salisilik var. Doğrudan verilirse insanın midesini deler.
Çocuk aspirinden acı diye kaçar. Ona çikolata içinde vermeniz lazım. İslam dini,
Kuran, sünnet, hadis ve tefsire dayanır. Sadece tefsir ve hadis öğrenmekle görev
yapılmaz. Gerçekler bugün insanlara nasıl tatbik edilecek? İslam’ı insanlara doğrudan
verirseniz, bundan yararlanamıyor. İnsanlar çocuk gibi kaçıyorlar. Bunları çikolata
içinde ikram etmek lazım.” 151

İslam şurasına ortağı Erbakan ile birlikte besmele çekerek başlayan Çiller’in
hal ve hareketleri de o günlerde çok konuşulmuştu. Türkiye’nin ilk kadın Başbakanı
Çiller, başörtüsü ile katıldığı toplantıda, Said-i Nursi’ye ait olduğu söylenen “Siyaset
dinin hizmetindedir” şeklindeki sözleri ile de laik kesimin tepkilerini toplamıştı. Ortağı
Erbakan ise, Çiller’in gözle görülür bu değişikliğinden oldukça memnundu. Çiller’in bu

150
Hakan Akpınar, age, s.120
151
Hakan Akpınar, age, s.121

70
hareketleri ilerleyen günlerde de devam etmiş, TBMM Genel Kurulu’nda tespih çekmiş,
açılışlarda Kuran okutmuştu.

2.5. 5. Susurluk Skandalı

3 Kasım 1996 gecesi Susurluk yakınlarında meydana gelen kazanın ardından


yaşananlar, ülkenin ne kadar acı bir tabloyla karşı karşıya olduğunu kanıtlamıştı.

Susurluk kazası, bagajı silahla dolu, içinde 12 Eylül darbesi öncesinde, yedi
tipli öğrencinin öldürülmesinden sorumlu tutulan Abdullah Çatlı ile sevgilisi Gonca Us,
Polis Müdürü Hüseyin Kocadağ ve Bucak aşireti reisi ve DYP Şanlıurfa Milletvekili
Sedat Bucak’ın bulunduğu otomobile bir kamyonun çarpması sonucu ortaya çıkan
152
ilişkiler zincirinden yansıyan görüntülerle şekillenmişti. Polis, mafya, siyaset
üçgeninde yaşanan gelişmeler gündeme damgasını vurmuş; devlet içindeki karanlık
ilişkiler bir bir sergilenmeye başlamıştı. Artan irticai faaliyetlerin baskısı altında
bunalan toplumsal kesim, bu kez derin devlet ilişkilerinin karmaşık denklemini çözme
konusunda bir karmaşanın içine sokulmuştu. Tüm bu gelişmeler, muhalefeti, sivil
toplum örgütlerini, aydınları ve sanatçıları harekete geçirmişti.

Gonca Us ve Çatlı, başka isimli sahte kimlik belgeleri taşıyorlardı. Bunlar ve


Kocadağ öldüler. Bucak yaşadı. Otomobilde silahlar ve susturucular da vardı. Sanki
karanlık bir suikastı gerçekleştirmek üzere yola çıkmış gibiydiler. Olay bir anda
hükümeti de içine alan bir rezalet oldu. 8 Kasım’da İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa
etmek zorunda kaldı. Anlaşılan yasadan kaçmakta olan kimilerine sahte kimlik belgesi
sağlamaktan sorumluydu. 153

Mehmet Ağar, istifasını Libya gezisi ile ilişkilendirmişti. DYP lideri Çiller,
Libya gezisi sırasında kendisine ayak bağı olan Ağar’ı istifaya çağırmış; Ağar ise
kendisini kimsenin istifaya zorlayamayacağını; buna ancak kendisinin karar vereceğini
söylemiş ve istifasını vermişti. 154

152
Emre Kongar, 21. Yüzyılda Türkiye, Remzi Kitabevi, İstanbul, s. 42
153
Bülent Tanör, age, s.172
154
Yavuz Donat, Öncesi ve Sonrasıyla 28 Şubat, Bilgi Yayınevi, s. 161

71
Çiller’in daha sonra, kazada ağır yaralanan Bucak’ı hastanedeki ziyareti de çok
konuşulan olaylar arasında yerini almıştır. Bucak’ın, ‘teröre karşı kahramanca mücadele
ettiğini’ söyleyen Çiller, daha sonra TBMM grup toplantısında yaptığı konuşmada da
kazada ölen Çatlı’yı savunarak; “ Devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de bizim için
şereflidir.” açıklamasında bulundu. 155

Susurluk olayı kamuoyunun sabrını iyice taşırmıştı. Erbakan-Çiller ikilisi,


olayın üzerini örtmeye çalıştıkları ve bir çözüm yolu bulamadıkları için büyük tepki
çekmişlerdi.

Bu arada, Çiller’in İçişleri Bakanlığı koltuğuna İstanbul Milletvekili Meral


Akşener’i getirmesi de sürpriz bir gelişme olmuştu. Çiller ailesine yakınlığı ile tanınan
Akşener’in, polisin bağlı olduğu bakanlığın başına getirilmesi tepkilere neden olmuştu.
Özellikle, kısa bir süre önce bir medya patronunu ölümle tehdit etmesinden dolayı
mahkemede yargılanan Akşener’e karşı; medyada da büyük bir memnuniyetsizlik
yaşanmıştı. 156

Öte yandan, mecliste Susurluk olayını soruşturacak bir komisyon kurulmuş ve


komisyonun başkanlığına; kazada hayatını kaybeden Abdullah Çatlı’nın memleketlisi
RP Nevşehir Milletvekili Mehmet Elkatmış getirilmişti. 157

2.5.6.YAŞ’dan Uyarı

Aralık ayı gündemine damgasını vuran gelişme, 9–10 Aralık tarihlerinde


toplanacak Yüksek Askeri Şura’da yaşanmıştı. Başbakan Erbakan, Şura’nın ilk günkü
toplantısına katılmamıştı. Şura üyelerinin aldıkları kararlar doğrultusunda, irticai
eğilimlere sahip ve bu tür örgütlerle ilişki içinde olan 58 subay ve astsubay’ın Türk
Silahlı Kuvvetleri’nden atılmasına karar verilmişti. 11 personel ise disiplinsizlik
suçundan ordudan atılmıştı. Toplantının ikinci gününde, Başbakan Erbakan’ın önüne

155
Hakan Akpınar, age, s.128
156
Yavuz Donat, age, s.162
157
Yavuz Donat, age, s.166

72
gelen kararlar; ortamı bir an gerginleştirse de, Erbakan bu kararların altına imza atmak
durumunda kalmıştır. 158

Bu arada YAŞ toplantısında Başbakan Erbakan’a verilen brifingde, dış ve iç


tehdit kapsamında irticanın PKK’dan daha öncelikli bir tehdit olduğu anlatılmıştır.
Şura’dan birkaç gün önce üst düzey bir askeri yetkili, bunu basına biraz daha açarak
iletmiştir:

“ Eşkıyanın belli kıyafeti, elinde silahı var. Onu bertaraf etmek kolay, ama
diğerlerini tanımak zor. Bu nedenle rejim açısından daha büyük tehlike. Şeriat tehlikesi,
ordunun üst kademelerince MGK toplantıları başta olmak üzere her düzeyde
vurgulanmaktadır. “ 159

RP milletvekilleri bu kararlar üzerine isyan etmişler ve sert tepki


göstermişlerdi. Milletvekilleri Erbakan tarafından yatıştırılmaya çalışılmıştı. Öte yandan
tabanından gelen tepkiyi dindirmek isteyen RP, YAŞ kararlarına yargı yolunun açılması
çalışmalarına başlamış ve bu yolu kapatan Anayasa’nın 125. maddesini değiştirmek
üzere TBMM’de lobi faaliyeti yürütmüştür. RP’li Devlet Bakanı Abdullah Gül ise bu
yönde bir açıklama yapınca, TSK’ dan tepki almıştır. Erbakan RP’li milletvekillerini
yeniden yatıştırma yoluna gitmiş ve olay geçici olarak ertelenmişti.160

Bu arada komutanlar 23 Ocak’ta Gölcük’te bir tatbikat nedeniyle bir araya


gelmişler ve “hükümeti yasal ortamlar içinde” uyarma kararı almışlardı.

MGK’nın Ocak ayı toplantısında da irtica konusu konuşulmuştu. Ağustos


ayında olduğu gibi yine Oramiral Erkaya, PKK tehdidinden daha büyük bir tehlike
haline gelen irtica konusunun MGK gündemine alınmasını önermiş ve şunları
söylemişti:

“ Bir partinin temsilcileri açıkça şeriat devletini savunmaktadırlar. Bunun


bugün yönetimde olan bir partinin temsilcileri tarafından yapılmasını, laik Cumhuriyet
açısından fevkalade tehlikeli buluyorum. Eğer ülkeyi yönetenler, irticayı bir tehlike

158
Faik Bulut, Ordu ve Din, Doruk Yayıncılık, 1997, s.139
159
Nevzat Bölügiray, age, s.32
160
Faik Bulut, age, s. 141

73
olarak görmezlerse; Başbakan, bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları sabah
akşam dini siyasete alet eder ve şeriat devletini tartışırlarsa; Laik Cumhuriyet
temellerinden sarsılmaya başlar.”

Diğer komutanlar da irtica konusunun MGK gündemine alınmasını isteyince,


Cumhurbaşkanı Demirel konunun Şubat ayındaki toplantıda değerlendirilmesine karar
vermiştir.

Bütün bu olanlar, sivil toplum örgütlerini de harekete geçirmişti. Şubat ayının


ilk günü, her gece saat 21.00’de ışıkların bir dakika söndürülmesi yoluyla bir eylem
başlatılmıştı. “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” adı verilen bu eylem,
Cumhuriyet tarihinin ilkleri arasında yer alır. Dünyada başka bir örneği olmayan bu
eylem, Susurluk olayı ile simgelenen ‘devlet-siyaset-mafya’ üçgenine karşı temiz
toplum özlemlerini dile getiren bir eylem olarak başlamıştı.161 Ancak bir süre sonra
Refahyol iktidarının laiklik karşıtı, şeriat yanlısı tutumlarına karşı bir niteliğe
bürünmüştü.

Hükümetin uyguladığı şaşırtıcı olaylar; en son olarak da Ankara’nın Sincan


ilçesinde yaşananlar bardağı taşıran son damla gibi olmuştu. Sincan’ın RP’li Belediye
Başkanı Bekir Yıldız, 31 Ocak 1997 günü, İran İslam Devrimi lideri Ayetullah
Humeyni’nin işgal altındaki Kudüs’ü anmak için başlattığı bir geleneği ilk kez
Türkiye’de uygulayarak; “ Kudüs Gecesi” düzenlemiştir.162 İran Büyükelçisi
Muhammed Rıza Bagheri’nin de davetli olduğu geceye yaklaşık bin kişi katılmıştı. İlçe
meydanındaki Atatürk büstünün tam karşısına Mescid-i Aksa’nın benzeri bir çadır
kuruldu. Belediyeye ait bir salonda düzenlenen gece, Türk bayrağının bulunmamasına
karşılık; Lübnan ve Filistin Hizbullah örgüt liderlerinin posterleri asıldı. Toplantıda
Belediye Başkanı Yıldız, rejim aleyhtarı bir konuşma yaptı. Yüzde 99’u Müslüman olan
bir ülkenin zaten şeriatı tanıdığını belirten Yıldız, laikleri kastederek; “ onları yatırıp
şeriatı bir ilaç gibi şırınga edeceğiz” şeklinde konuşmuştu.

161
Emre Kongar, age, s. 44
162
Cüneyt Arcayürek, “Uzakta Kalan Tarih” Büyüklere Masallar Küçüklere Gerçekler, Bilgi Yayınevi,
2003,
s. 85

74
Toplumu sarsan bu gelişmeler karşısında vurdumduymaz bir tavır sergileyen
Başbakan Erbakan, türban, Taksim’e cami, karayoluyla Hacca gidiş gibi meselelerle
meşgul oluyordu.

Erbakan, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasını öngören Bakanlar


Kurulu kararnamesini; Türkiye’nin içinde bulunduğu bu bunalımlı günlerde imzaya
açmıştı.163

Ve ordu Genelkurmay Başkanlığı’nda 3 Şubat’ta yapılan toplantının ardından


devreye girdi. Toplantıdan bir sonraki gün, Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim
Tümen Komutanlığı’na bağlı tank ve kariyerler, sabah saatlerinde Sincan Meydanı’ndan
gövde gösterisi yaparak geçti. Tanklar hiç durmadan Sincan’dan geçerek, 10 km
ilerideki Yenikent Akıncı 4. Ana Jet Üssü’nün tatbikat alanına gittiler. İki tank ise
arızalandıkları gerekçesi ile olayların yaşandığı Sincan Meydanı’nda akşam saatlerine
kadar bekletildi. Tankların yürüyüşü, kamuoyunda darbe söylentilerine neden olduysa
da; Genelkurmay Başkanlığı’nın yürüyüşün tatbikat olduğunu duyurması ortalığı
sakinleştirmişti.

Başbakan Erbakan ise gelişmeleri suni gündem olarak değerlendirmişti.


Tankların yürüdüğü gün, meclis toplantısında yaptığı konuşmasında; “Mesele laiklik
değil, laikliği din düşmanı olarak kullanmak isteyenlerin rahatsızlığıdır. Bunları
yapmak isteyenler de bir avuçtur. Onlar da fosil olmuştur.” ifadelerini kullanmıştı. 164

2.5.7. Demirel’den Erbakan’ Mektup

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de, Başbakan Erbakan’a bir mektup


göndererek sık sık tekrarladığı laiklik uyarısını yinelemiştir. Demirel mektubunda
Erbakan’a resmi yollardan bir uyarı göndermiştir:

“ …Cumhuriyet’in niteliklerine, devletin temel çatısına yönelmiş tehdit ve


tehlikeler hem toplumda hem de devletin kurumlarında rahatsızlık yaratmaktadır.
Köktendinci cereyanlara karşı fevkalade hassasiyetler vardır. Bunun neticesi olarak

163
Hakan Akpınar, age, s.130
164
Cüneyt Arcayürek, age, s. 87

75
dikkatinize getiriyorum; Laik düzeni korumak için kanunlar aynen uygulanmalıdır.
Köktendinci cereyanların devlet kurumlarına sızması önlenmelidir. Bu cümleden olarak
okullar, yerel yönetimler, üniversiteler, yargı organları ve Silahlı Kuvvetler
korunmalıdır.” 165

2.5.1.8- Artan Toplumsal Huzursuzluk

Şeriata ve bunun sonucunda gelebilecek darbeye karşı demokratik toplum


mücadelesi veren laik çevrelerde tansiyon, İran Başkonsolosu Muhammed Rıza Raşit’in
Ulusal Basın Ajansı’na yapmış olduğu açıklama ile bir kez daha yükselmişti. Raşit’in
açıklaması, Genelkurmay’ın Dışişlerine yapmış olduğu baskı sonucu sessizce sınır dışı
edilmesini de beraberinde getirdi. Açıklamada şu ifadeler yer alıyordu:

“ …İslam’ın yayılmasını kimse engelleyemez. Laikler Türk halkı da; Kudüs


gecesinde salonu dolduranlar Türk halkı değil mi? Tansu Çiller, başını örtüp oy
istemeye gitmiyor mu? İnançsız bazı politikacılar, inananların oyunu almak için
camilere giderek inançlıymış gibi davranmıyorlar mı? Demek ki Türkiye’de Müslüman
bir halk vardır. Olayı çarpıtanlar bellidir. Türk halkı Müslüman’dır.” 166

İç ve dış dinamiklerin etkileri sonucunda toplum gerilmiş bir ipe dönüşmüştü.


Asker, halk hatta hükümet ortağı DYP’den birkaç isim de diken üstündeydi artık.
Toplumsal huzursuzluk artıyor, basında darbe haberleri manşetleri süslüyordu. 28
Şubat’a yokuş aşağı gidiliyordu.

2.6. 28 Şubat Kararları

Ülkenin içinde bulunduğu böyle bunalımlı bir ortamda tüm gözler, 28 Şubat
1997 tarihinde yapılacak Milli Güvenlik Kurulu toplantısına çevrilmişti.

165
Hakan Akpınar, age, s.182–183
166
Hakan Akpınar, age, s.184–185

76
Milli Güvenlik Kurulu, ordunun komuta kademesi ile hükümeti
Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında bir araya getiren Anayasal bir kurum olarak
tanımlanıyor.167

1961 Anayasası ile kurulan MGK genellikle, iç ve dış güvenlik sorunlarında


sivil ve asker yöneticiler arasında bilgi alış verişini sağlayan; ülke güvenliği ile ilgili,
terör ve dış tehlike gibi konularda eşgüdüme yönelik bir koordinasyon kurulu işlevi
görmekteydi. Kongar’a göre, siyasal iktidar ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki
bürokratik eşgüdümü sağlayan ama bunu bir rejim ya da iktidar sorunu ortaya çıktığı
zaman diyaloga dönüştüremeyen MGK, bu anlamda; kurulma amaçlarından birini
gerçekleştiren ama ötekini yerine getirmekte başarısız olan bir Anayasal Kurum
niteliğindedir. Kongar, MGK’nın 28 Şubat 1997 toplantısının bu açıdan dönüm noktası
oluşturduğunu; çünkü kurulda ilk kez TSK ile hükümet arasında bir rejim sorunu
diyalogu başladığını vurgulamaktadır.

Generaller 28 Şubat 1997 günü yapılacak Milli Güvenlik Kurulu toplantısında,


‘bir rejim sorunu diyalogu’ başlayacağının sinyallerini çok önceden vermişlerdi.
Oramiral Güven Erkaya, daha önceki bölümlerde de aktardığım gibi, ‘irtica’ meselesini
ilk kez Ağustos ve Ocak ayında yapılan toplantılarda ortaya atmış ve konunun Milli
Güvenlik Kurulu’nun gündemine alınması için girişimlerde bulunmuştur.
Cumhurbaşkanı Demirel ise tarafların hazır olmadığı gerekçesiyle askere Şubat ayında
yapılacak MGK toplantısı için randevu vermiştir.

Bu arada, gerek Başbakanlıkta tarikatlara verilen iftar yemeği gerek Sincan’da


yaşanan gelişmeler gerek İran ile geliştirilen diyaloglar gerekse türban, Taksim’e cami
yapımı gibi tartışmalar; Şubat ayındaki MGK toplantısının artık asker ile hükümetin
hesaplaşması için uygun bir zemin olacağının göstergeleri arasında yer almıştır.

Toplantı öncesinde de Başbakan Erbakan ile ortağı Çiller’e, toplantı


gündeminin ana konusunun ‘irticai hareketler’ olduğu; Milli Güvenlik Kurulu Genel
Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç tarafından bildirildi. 168 28 Şubat 1997 günü, komutanlar

167
Emre Kongar, age, s.280
168
Hakan Akpınar, age, s.191

77
Milli Güvenlik Kurulu toplantısına detaylı çalışmalar sonucunda hazırladıkları kalın
dosyalarla geldiler.

Çankaya Köşkü’nde saat 16.30’da başlayan tarihi toplantıda MİT, “Radikal


Dinci Örgütlerin Rejime Etkileri” başlıklı bir rapor sundu, askeri istihbarat ise RP’yi
“İrticai Faaliyetler” başlıklı bir raporla eleştirmeye başladı. RP yandaşlarının irtica
yanlısı tavırlarını ortaya koyan fotoğraflar, slâytlar ile sergilendi. İslamcı örgütlerin, laik
demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik tehditleri ortaya kondu.169

Ardından söz alan Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Erkaya, Erbakan’a


yaşanan son gelişmeler ve toplanan belgeler ışığında adeta hesap sordu. Eleştiriler
karşısında suskun kalan Erbakan’ı, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hikmet
Köksal da köşeye sıkıştırdı. Ordunun bazı çevreler tarafından dinsizmiş gibi
gösterilmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getiren Köksal; “ Ben de dindar bir aileden
geliyorum. Bizim de annelerimizin başında başörtüsü var. Ama biz dine değil, dinin
istismar edilmesine karşıyız.” şeklinde konuştu.170

Son sözü ise Genelkurmay Başkanı Karadayı aldı. Hakan Akpınar’a göre,
TSK’nin eleştirileri Erkaya’nın; istekleri ise Genelkurmay Başkanı’nın ağzından dile
getirildi. Karadayı şöyle konuştu; “ Laiklik bizim için demokrasi kadar önemlidir. Din
ahlaktır, ahlaksız adamın dini olmaz.”

2.6.1. Askerin Talepleri

Konuşmaların ardından askerler, hükümetten laikliğin korunması için uygun


gördükleri bazı kararların, derhal uygulamaya sokulmasını istediler. Bu konuda
hazırlanan 22 maddelik taslak bir tedbirler paketi sundular.

Taslakta, 8 yıllık kesintisiz eğitim, Kuran kurslarının kapatılması ve Milli


Eğitim Bakanlığı’na bağlanması, kılık kıyafet yasası, 163. maddenin kaldırılmasının
yarattığı hukuksal boşlukların doldurulması için yasal düzenleme yapılması, irticai-dinci
akımlara karışan kişiler hakkında hazırlanması planlanan yeni yasalar yer alıyordu.

169
Cüneyt Arcayürek, age, s.90
170
Hakan Akpınar, age, s. 198

78
Asker, tarikatlarca işletilen okul, yurt, vakıflara son verilmesini; İmam-Hatip
okullarının sayısının imam gereksinimini karşılayacak bir düzeye indirilmesini;
köktendincilerin kamu kuruluşlarında, adalet örgütünde, okul ve üniversitelerde
kadrolaşmalarına son verilmesini; İran’dan kaynaklanan yıkıcı etkinliklerin son bulması
için önlem alınmasını istiyordu.171 Kurulun bildirisinde, laiklik yönündeki bu ilkelere
aykırı davranışların yeni gerilim ve yaptırımlar getireceği belirtiliyordu. Hukuken, söz
konusu önlemler hükümete ancak tavsiye niteliğindeydi fakat hükümet bunlara uymak
zorunluluğunu duymaktaydı. Ordu, hükümetin çekilmesini de istiyordu fakat bunun
doğrudan değil; psikolojik baskıyla gerçekleşmesi isteniyordu.

2.6.2. Alınan Kararlar

Milli Güvenlik Kurulu’nun 28 Şubat 1997 günü yaptığı dokuz buçuk saatlik
tarihi toplantının ardından alınan kararlar basın kuruluşlarına hemen fakslandı. MGK
Genel Sekreterliği’nin yaptığı resmi açıklama şöyledir;

“Kurulun toplantısında, bölücü terörle mücadelede şimdiye kadar alınan


tedbirler ve elde edilen sonuçların genel bir değerlendirmesi yapılmış; bu mücadelenin,
devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne gönülden inanmış, bu inancı
sonsuza dek sürdürmeye azimli halkımızın, basınımızın, devletin bütün kurum ve
kuruluşları ve milli iradenin sembolü olan yüce parlamentonun destekleri ile çok olumlu
bir noktaya ulaştığı müşahade edilmiştir. Elde edilen bu sonuçların bundan sonra
halkımızın huzuru ve güvenliği ile ekonomik, sosyal kültürel ve siyasi yaşamına olumlu
olarak yansıması için; bu konuda alınacak tedbirlerin bir plan dâhilinde süratle
yürürlüğe konulması gerektiği hususunda görüş birliğine varılmıştır. Alınacak bu
tedbirlerin güvenlik içinde gerçekleştirilebilmesi bakımından, OHAL uygulamasının 9
ilde ve 30 Mart 1997 tarihinden itibaren 4 ay daha uzatılması uygun bulunmuş ve bu
görüşün Bakanlar Kurulu’na bildirilmesine karar verilmiştir.

Toplantıda, Kıbrıs sorunu ve Yunanistan ile ilişkilerle ilgili durum


değerlendirmesi yapılmış, bu konuda Türkiye’nin KKTC’nin hak ve menfaatlerini

171
Bülent Tanör, age, s. 173

79
korumayı amaçlayan siyasi, ekonomik ve askeri tedbirler uygun bulunarak; Bakanlar
Kurulu’na bildirilmesine karar verilmiştir.

Toplantıda, bilhassa Anayasa ve Atatürk milliyetçiliğine bağlı demokratik, laik


ve sosyal hukuk devleti olarak belirlenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı çağdışı
bir kisve altında zemin oluşturmaya yönelik rejim aleyhtarı faaliyetler de gözden
geçirilmiş;

— Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını, Atatürk ilke ve


inkılâpları doğrultusunda, çağdaş medeniyet yolunda, demokratik sistem
içerisinde ilerlemesini teminat altına alan Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının
uygulanmasından asla taviz verilmemesi gerektiği,

— Anayasa’nın tanımladığı Cumhuriyet’in demokratik, laik


ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin sağlıklı bir şekilde düzenlenmesine imkân
sağlayacak güvenlik, huzur ve toplumsal barışın önem ve öncelik taşıdığı,

— Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı yıkıcı ve bölücü grupların


laik ve anti laik ayrımı ile demokratik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye
yeltendikleri,

— Türkiye’de laikliğin sadece rejimin değil, aynı zamanda


demokrasinin ve toplum huzurunun da teminatı ve bir yaşam tarzı olduğu,

— Devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve


adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalarla belirlenmiş kuralların
göz ardı edilerek yapılan çağdışı uygulamaların da; hukukun üstünlüğü ilkesi ile
bağdaşmayacağı,

— Türkiye’nin 1997 yılı içinde, AB’ye tam üye olacak ülkeler


listesine girmeyi öncelikli bir hedef olarak sürdürdüğü böyle bir dönemde, resmi
ve sivil kurum ve kuruluşların bu sürece katkıda bulunmasının gerekli olduğu,
bu sebeple; demokrasimiz hakkında kuşkulara yol açacak, Türkiye’nin yurt
dışındaki imajını ve itibarını zedeleyecek her türlü spekülasyona son vermek
gerektiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik, demokratik, insan haklarına saygılı,

80
sosyal bir hukuk devleti olduğu yönündeki temel ilkelerini Anayasamızın ve
Devletimizin teminatı altında olduğu, rejimin; kendisine ve geleceğine yönelik
tartışmaların, içinde bulunduğumuz ortamda Türkiye’ye yarardan çok zarar
verdiği,

— Açıklanan bu esaslar aksine davranışların, toplumumuzda


huzur ve güveni bozarak yeni gerginliklere ve yaptırımlara neden olacağı
değerlendirilmiştir.

Bu konuda alınacak ve alınması gereken tedbirler uygun bulunarak, bu


172
tedbirlerin Bakanlar Kurulu’na bildirilmesine karar verilmiştir.”

Alınan kararlardan herhalde en önemlisi, hatta buna çığır açıcı diyebiliriz;


zorunlu eğitimin uzatılmasıydı.

Türk halkının genel olarak daha çok eğitileceği, genellikle eğitimin ileri
aşamalarından yoksun bırakılan kızların kültürel ve toplumsal düzeylerinin yükseleceği;
İmam Hatip Okulları’nın kapatılacağı anlamına geliyordu bu.173 1973’te kabul edilen
Milli Eğitim Temel Kanunu, zorunlu eğitimin sekiz yıl olacağını buyurmuştu; fakat
geçici bir madde bunun uygulamasını erteliyordu. Bu geçici madde neredeyse bir
çeyrek yüzyıl geçerliliğini korudu. Çok partili dizge için ne acı ki, o sürede Atatürk’ün
kurduğu parti CHP dâhil; siyasal partilerin hiçbiri bunu mesele yapmamıştır. Şeriatçı
çevreler, İmam Hatip okullarının kapanmasına büyük tepki gösterdiler. Onlar için dinsel
eğitimin 11 yerine 14 yaşında başlaması son derece önemliydi; çünkü 14 yaşındaki
çocuğun beynini yıkamak daha zordur. Şeriatçı olmayan kimi çevreler de -yurtiçi ve
yurtdışında- demokratik bulmadıkları için, bu askeri müdahaleye itiraz ediyorlardı.
Anlaşılan, bunlar şeriatın ve çocukları az eğitmenin ne denli demokratik olduğunu pek
tartmamış kimselerdi.

2.6.3. 8 Yıllık Kesintisiz Temel Eğitim Tartışmaları

172
Hikmet Çiçek, İrticaya Karşı Genelkurmay Belgeleri, Kaynak Yayınları, 1997
Hakan Akpınar, age, s.201
Cüneyt Arcayürek, age, s.95
173
Bülent Tanör, age, s. 173

81
8 yıllık kesintisiz eğitimin uygulanması konusunda tabanına bir açıklama
yapmakta zorlanan RP lideri Erbakan, altına imza attığı MGK kararlarından her geçen
gün daha fazla uzaklaşmaya başlamıştı 8 Mayıs’ta, İmam Hatip’lerin orta kısımlarının
kapatılmasına karşı çıkan ve 5 + 3 formülünün uygulanmasını isteyen MÜSİAD
Başkanı Erol Yarar öncülüğündeki 142 kuruluş temsilcisini Başbakanlıkta kabul eden
Erbakan, “ Türkiye’de hiç kimsenin çocuğuna küçük yaşta din eğitimi verdirme hakkı
engellenemez.” açıklamasıyla dikkat çekmiştir.

RP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik’in meclis çatısı altında


gazetecilerin sorularını yanıtlarken, sarf etmiş olduğu “ RP iktidarında İmam Hatip’leri
kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir’den beter olur. Ben de kan dökülmesini
istiyorum. Demokrasi böyle gelecek, fıstık gibi olacak. Ordu 3500 PKK’lı ile baş
edemedi, 6 milyon İslamcı ile nasıl baş edecek? Rüzgâra karşı işerlerse yüzlerine gelir.
Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım, şeriatın gelmesini
istiyorum.” şeklindeki sözleri büyük tepki topladı.174 Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Başsavcılığı bu sözler üzerine, ‘ Halkı açıkça kin ve düşmanlığa tahrik
suçundan’ dava açmış; Genelkurmay da olaya büyük tepki göstermişti. Ancak RP’li
vekillerin orduyu ve rejimi hedef alan sözleri dinmek bilmemiş, huzursuzluk gün
geçtikçe artmıştı. 9 Mayıs’ta Bingöl’de 500 kişilik bir grup, İmam Hatiplerin
kapatılmasına karşı yürüyüş düzenlemiş; açılan pankartlarda türban konusu su yüzüne
çıkartılmış ve şeriat istekleri açıkça dile getirilmişti.

Bu tür gösteriler ve yürüyüşler yurdun çeşitli yerlerinde tekrarlanmaya


başlamıştı. 11 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenen ve sarıklı, takkeli, cüppeli erkekler ile
kara çarşaflı, türbanlı kadınlardan oluşan 30 bin kişinin katıldığı, Sultanahmet
mitinginde öfke doruğa tırmanmıştı.

Başörtüsü ve İmam Hatipler üzerindeki baskıya karşı düzenlenen mitinge


katılan Refahlı bazı milletvekilleri de yaptıkları konuşmalarla desteklerini iletmişlerdi.
Mitingin ardından Genelkurmay Başkanlığı, Adalet Bakanlığı’na RP’li İbrahim Halil
Çelik ve Zeki Ergezen hakkında suç duyurusunda bulundu.

174
Hakan Akpınar, age, s.268

82
Olaylar üzerine harekete geçen muhalefet partileri, TBMM Başkanlığı’na
sundukları ve ANAP, DSP ve CHP grup başkanvekillerinin imzasını taşıyan önergede;
“ Halkın inananlar ve inanmayanlar diye bölündüğü, kardeş kavgası için ortam
yaratıldığı ve Cumhuriyet’in temel niteliklerinin tehlikede olduğu” görüşünün altını
çizdiler.

2.7. 28 Şubat’ın Sonuçları

28 Şubat kararlarının Türkiye’de toplumsal ve siyasi çok önemli sonuçları


oldu. Post-modern darbe olarak adlandırılan MGK toplantısı ve kararları Refahyol
hükümetinin sonunu hazırlamakla kalmadı, peşi sıra süreçte açılan kapatma davasıyla
Refah Partisi de kapatıldı. Bu sürecin tetiklemesiyle 2002’de iktidara gelecek olan ve
yeni bir kapatma davasıyla yüz yüze kalacak olan AKP kuruldu. Para hareketleri takibe
alınan İslamcı holdingler ve bağlı oldukları cemaat ve tarikatlar da bu süreçte büyük
darbe yedi. 8 yıllık kesintisiz eğitimin uygulamaya konmasıyla imam-hatip okullarının
orta kısımları kapatıldı siyasal İslamcıların “arka bahçemiz” diye niteledikleri okullar,
kısmen devre dışı bırakıldı.

2.7.1. Refah’a Kapatma Davası ve Refahyol Hükümeti’nin Sonu

Ülkede yaşanan huzursuzluklar artarak devam ederken, 21 Mayıs günü


iktidarın büyük ortağı Refah Partisi ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldı.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Türkiye’de ilk kez iktidardaki


bir partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne dava açtı. Başsavcı gerekçe olarak
ise, RP Genel Başkanı’nın ve RP’li bazı milletvekillerinin laik demokratik Türkiye
Cumhuriyeti’ni ve Atatürk’ü hedef alan çeşitli konuşmalarını gösterdi. 175

Bu arada, Başbakanlığın devri konusunda Çiller ve Erbakan arasındaki sıkı


pazarlıklar devam ediyordu. İki lider uzun süren görüşmelerin ardından, partisinin
kapatma davası nedeniyle Siyasi Partiler Yasası’nda değişiklik yapılmasını şart koşan

175
Soner Yalçın, Hangi Erbakan? , Su Yayınları, 1999, s.83
Abdullah Yıldız, 28 Şubat Belgeler, Pınar Yayınları, 2000, s. 102

83
Erbakan’ın bu isteğinin olumlu karşılanmasından sonra; anlaşma sağladılar. Erbakan,
Başbakanlık koltuğunun Çiller’e devredilmesini kabul etti. 176

Silahlı kuvvetler silahsız kuvvetleri harekete geçirme çabası içindeyken,


hükümet ortakları arasında yaşanan başbakanlık krizi sürüyordu. Çiller, Siyasi Partiler
Yasası’nı meclise getirdiği halde; Erbakan istifaya yanaşmıyordu. Ancak askerin
düzenlemiş olduğu brifinglerde göstermiş olduğu kararlı tutum ve gerekirse silah
kullanılacağının açıklanması, darbe söylentilerini de beraberinde getirdi. Hükümetin
DYP kanadında yaşanan istifalar ve artan toplumsal gerginlik, Erbakan ile Çiller’i 18
Haziran 1997 günü uzlaşma kararı almaya zorladı.

Erbakan, Cumhurbaşkanı Demirel’e istifasını ve aynı zamanda RP, DYP ve


Büyük Birlik Partisi’nin kurulacak Çiller Hükümeti’ni destekleyeceklerine dair bir
belge sundu.177 Ne var ki Demirel, gerginlikleri azaltacak bir hükümete gereksinim
olduğunu belirterek; hükümet kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. RP ile DYP
kıyametleri kopardılar.

30 Haziran günü ANASOL-D hükümeti kurulmuş, 12 Temmuz’da da


güvenoyu almıştır.178

Anayasa Mahkemesi Başkanı Vural Savaş’ın, Refah Partisi’ni kapatmaya


yönelik olarak açtığı dava ise sekiz aylık yargılama sonunda 16 Ocak 1998 günü
sonuçlanmış ve Refah Partisi “temelli” kapatılmıştır. Partinin tüm malları hazineye
aktarılırken, Genel Başkan Necmettin Erbakan’a 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirildi.

Buna karşın Erbakan’ın adamları yeni partilerini hazır etmişlerdi. Bu, Fazilet
Partisi adını taşıyordu ve başına Erbakan’ın İstanbul Teknik Üniversitesi’nden sınıf
179
arkadaşı Recai Kutan geçiyordu. Bu parti de 22 Haziran 2001’de Anayasa
Mahkemesi’nce kapatılacaktı. Yerine 20 Temmuz’da Recai Kutan’ın önderliğinde
Saadet Partisi kuruldu. Fakat bu sefer Erbakan’ın kimi yandaşları “ Biz değiştik” şiarı
altında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) adı altında farklı bir parti kurdular. (14

176
Hakan Akpınar, age, s. 270
177
Bülent Tanör, age, s. 174
178
Hakan Akpınar, age, s. 272
179
Bülent Tanör, age, s. 175

84
Ağustos 2001) Yeni partinin önderi Recep Tayyip Erdoğan’dı. İddialarına göre, milli
görüşten vazgeçmişler; muhafazakâr bir parti olmuşlardı.

Şunu da belirtmek gerekir ki, Milli Güvenlik Kurulu aylık toplantılarında


köktendinciliği ya da irticayı Türkiye’nin güvenliğine karşı; büyük tehdit olarak
belirtmeye devam ediyordu. Türban yasağı bütün üniversitelerde uygulanır oldu. Buna
karşı kimi yerlerde protesto hareketleri yapılıyordu. Bazı kız öğrenciler başlarına türban
yerine peruka takıyorlardı. Fakat türbanlıların çoğu yasağa uydular.

Başka önemli bir gelişme, ortaokulları kapatılan, yalnızca lise düzeyinde süren
İmam Hatip okullarına kaydolanların sayısında büyük düşüşler olmasıydı. Anlaşılan
memurluk elde etmek açısından, İmam Hatip diplomasının bir üstünlük sağlamayacağı
düşünülmeye başlanmıştı.

21 Nisan 1998’de o sıra İstanbul Belediye Başkanı olan Recep Tayyip


Erdoğan, Siirt’teki bir konuşmasında Ziya Gökalp’ın bir şiirini değiştirip saldırgan bir
anlam verdiği için; 10 ay hapse mahkûm oldu. Haber duyulunca İstanbul’daki
Amerikan Başkonsolosu, ona bir destek ziyareti yaptı. Danıştay, bu durumda görevine
devam edemeyeceği kararına vardı. Bu mahkûmiyet, 2002 seçimlerinde de Erdoğan’ın
başını ağrıtacaktı.

Adalet ve Kalkınma Partisi, bu bölümün son kısmında ayrıntılı olarak


işlenecektir.

Görüldüğü üzere, ikinci bölümde 28 Şubat evresine genişçe yer ayrılmıştır.


Çalışmamızın amacı olan, İslami basının; Türkiye’de siyasal İslam’ın yükselişindeki
etkisini anlayabilmek için; Türkiye’nin yaşadığı 28 Şubat sürecinin ayrıntılarıyla
işlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Çalışmanın ikinci bölümü, Türkiye’nin siyasal hayatındaki siyasal İslam


evreleri; kronolojik sırayla işlenerek tamamlanacaktır.

2.8. 2000’li Yıllarda Türk Siyasal Hayatı ve Siyasal İslam Adalet ve


Kalkınma Partisi (AKP)

85
ANAP’a yönelik yolsuzluk iddiaları, hükümetin sonunu getirmişti. (22 Eylül
1998) Alaaddin Çakıcı adlı bir mafya önderiyle ANAP’lı bir bakan olan Eyüp Âşık
arasındaki telefon görüşmesi basına sızdı ve olayın soruşturulması için TBMM’ye
180
verilen bir önergeye CHP destek verince; Mesut Yılmaz istifa etti. Bu arada
Abdullah Öcalan yakalanıp yargılanmak üzere Türkiye’ye getirildi.(16 Şubat 1999)
Öcalan’ın yargılanmasına, 31 Mayıs 1999’da İmralı’daki Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nde başlandı. AB ve ABD’nin baskıları sonucu, Öcalan idam edilemedi.
Fakat PKK’nın silahlı eylemleri büyük ölçüde durdu. PKK’ya karşı kazanılan zafer
sayesinde, DSP yani Ecevit; 18 Nisan 1999 genel seçimlerinde %22 oyla birinci parti
oldu. Ecevit, Devlet Bahçeli’nin MHP’si ve Mesut Yılmaz’ın ANAP’ı ile birlikte
hükümeti kurdu. Bu kurulan yeni hükümet 2002 yılına kadar sürdü.

2000 yılının Mayıs ayında Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanlığı’nın yedi


yılı doluyordu. Mecliste hiçbir partinin çoğunluğu olmadığı için, yeni
Cumhurbaşkanı’nın; partilerin uzlaşabileceği birinin olması gerekiyordu. Hükümet,
daha az tartışma çıkarabilecek bir aday ortaya çıkardı; Anayasa Mahkemesi Başkanı
Ahmet Necdet Sezer. 5 Mayıs 2000’de TBMM onu seçti.

2.8.1- 3 Kasım 2002 – AKP İktidarı

Yeni Cumhurbaşkanı Sezer’in kolay idare edilebilecek bir insan olduğunu


düşünenler yanılmıştı. Sezer, ilkeli ve kararlı bir Cumhurbaşkanı çıkmıştı. Sezer ile
Ecevit arasındaki sert bir tartışma nedeniyle Türkiye, iktisadi bir yıkım yaşadı. Daha
sonra, yukarıda da değinildiği üzere; başta Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül, bir
kısım Erbakancılar yollarını ayırarak ve ‘değiştik’ diyerek; 14 Ağustos’ta Adalet ve
Kalkınma Partisi’ni kurdular.

Görünüşe bakılırsa en önemli değişiklik, Erbakan’ın Batı karşıtı söyleminin


terk edilmiş olmasıydı.

AKP önderleri, ABD ve AB karşısında son derece uysaldılar ve bu yüzden


onlarca desteklenmektelerdi. Bunun dışında AKP’nin son kertede şeriatı getirmeyi

180
Bülent Tanör, age, s.175

86
arzulayan İslamcı bir parti olmadığını söyleyebilmek çok zordur. Tabii bu hedefe
ulaşabilmek kolay değildir ve derece derece, ufak adımlarla gitmek zorunluluğu vardır.
Türkiye’nin laik güçlerinin, Batı kamuoyunun ‘idare’ edilmesi gerekmektedir. Ama
şeriata yönelişin birçok AB çevrelerinde, kendilerini Türkiye’nin tam üyeliği
sorunundan kurtaracağı için hoş karşılanacağı da kestirilebilir.

AKP’nin ABD ve AB tarafından desteklenecek olmasının aslında ince


ayrıntıları olabilir. İlerleyen satırlarda değineceğiz ama burada kısaca bir cümle
söylemek gerekiyor. İktidardaki AKP, Batı’nın ‘yeni muhafazakârlığı’nı örnek almaya
çalışıyor. Batı kapitalizminin ‘liberalizm ideolojisi’ ile örtüşen biçimde liberal iktisat
politikası uyguluyor.181 Batı’nın yaptığı gibi ‘yeni muhafazakâr yaklaşımı’ öne
çıkarıyor. Batı’da Hıristiyanlık, kapitalizm, piyasa düzeni ve sömürgecilik üzerine inşa
edilmiş bir toplumsallık var. AKP, bunu Türkiye’ye uygulamak istiyor. Bireyci değil
ama bireysel özgürlüklerin öne çıkarıldığı ancak bireyin, ‘cemaat içinde eritildiği’ bir
yaklaşım söz konusu. AKP’nin bireyselliği ‘biçimsel’ kalıyor.

Tekrar Türk siyasal tarihine dönersek, 3 Kasım 2002’de yapılan seçimlerde


tam bir deprem yaşanmıştı. Yalnızca iki parti, AKP ve CHP %10’luk barajı aşarak
meclise girebildi. Birinci parti olan AKP, oyların %34’ünü ve hemen hemen koltukların
2/3’ünü; dolayısıyla biraz çabayla tek başına Anayasa’yı değiştirebilecek bir konum
elde etti. İkinci parti olan CHP, %19’la hesapça Atatürkçü oyları aldı.

Sözü edilen deprem nasıl açıklanabilir?

Kuşku yok ki iktisadi bunalıma ve onun yol açmış olduğu sefalete bir
182
tepkiydi. Görünüşe göre birçok insan bu durumdan, geçmişteki büyük partilerin ‘İMF
siyasetlerini’ sorumlu tutuyordu. Büyük partilerden hiçbiri programlarında, bu
siyasetlere karşı çıkmadılar. Araştırılırsa, AKP’nin İMF karşıtı tavırlar koyduğu; ya da
birçok seçmenin bir şekilde AKP’yi İMF karşıtı tutumla ilişkilendirdiği ortaya çıkabilir.
Öte yandan, içlerinde çok kesin bir İMF karşıtı tutum içinde bulunanlar dahil; sosyalist
partilerin yine marjinal oylar aldıkları görülüyor. Bir yandan seçmenin İMF karşıtlığı,

181
Erol Manisalı, age, s. 7
182
Bülent Tanör, age, s. 183

87
bir yandan da aynı seçmenin gerçekten İMF karşıtı olan partilere oy vermekteki
isteksizliği; Türkiye’de çok partili siyasetin açmazlarından biri sayılabilir.

2.8.2. Adalet ve Kalkınma Partisi

RP’nin yükselişinde önemli bir rol oynayan yenilikçi kadro, parti içi
örgütlenme ve siyaset yapma biçimi bakımından; Erbakan tarzı siyaseti eleştiriyordu.
Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde kurulan AKP’nin en belirleyici özelliği, Erbakan
tarzı siyaseti ve örgütlenmeyi reddetmiş olmasıdır. Parti örgütlenmesi açısından AKP,
takım çalışması, kolektif akıl ve parti içi demokrasi ilkelerini ön plana çıkararak;
kendisini tek aklın Erbakan olduğu lider merkezli Milli Görüş çizgisinden
farklılaştırmıştı.

Siyasal tarz açısından dürüst, ilkeli ve nasıl davranacağı tahmin edilebilir bir
parti olacaklarını belirterek; Erbakan’ın kendi tabanını ve toplumu şaşırtan –fırsat
yaratmaya veya ortaya çıkan fırsatları değerlendirmeye yönelik- siyasetine benzer bir
siyaset yapmayacaklarını belirtmişlerdi. 183

AKP, aslında sıklıkla iddia edildiğinin aksine; merkez sağ geleneğin bir
184
devamı. Kendinden önceki partilerden kuşkusuz farklı yanları var ancak örtüşme çok
daha fazla. İlk kez merkez sağ bir hareketin liderlik kadrosu, toptan İslamcı bir
geçmişten geliyor. Merkez sağda, koyu milliyetçilik ve dindar muhafazakârlık; gerek
zihniyet gerek kadrolar açısından her zaman iç içe olmuştu. Ancak bu ideolojik ittifak,
daha önce sahne gerisinde olmasına karşın; bu kez kişisel planda sahneye çıktı. Türkiye,
başörtülü eşli bir başbakan ve kabine ile tanıştı.

Göze çarpan en önemli farklılık kuşkusuz bu oldu. Diğer taraftan, Türkiye’de


her dönem her iktidar yeni bir çevreyi ekonomik olarak sınıf atlattı ve zaten sınıf
atlamış olanların temsilciliğine soyundu, sadece bu kez sınıf atlayanlar kılıklarını
değiştirmediler. Bu farklılığı abartmak sadece laik kesimin değil, AKP iktidarına destek
verenlerin de işine geliyor.

183
Menderes Çınar, age, s. 109
184
Nuray Mert, age, s. 37

88
Doksanlı yıllardan itibaren, ekonomik liberal politikalarla geniş seçmen
kitlesini buluşturan ideolojik söylemler denklemi yıpranmış; bu alanda boşluk
oluşmuştu. Bu boşluğu, seksenli yıllardan beri yükselen - önceki bölümlerde
bahsettiğimiz üzere – ve yükselirken seyir değiştiren İslamcılık doldurdu. 28 Şubat
müdahalesi ile önce Refah Partisi sonra Fazilet Partisi’nin kapatılması ve eski Milli
Görüş kadrosunun tasfiye olması; ekonomik liberalizmle barışan İslamcılığın özellikle
genç kadroları için bulunmaz bir fırsat oldu. AKP’nin merkez sağ parti olarak sahneye
çıkmasının hikâyesi kısaca budur.

AKP, devletle sürtüşmeyen ‘normal’ bir kitle partisi olma amacına yönelik
olarak, sert, kutuplaştırıcı ve İslamcı söylemlerden kaçındı. Israrla İslamcı değil,
Türkiye’de çoğunlukta olan ılımlı Müslümanları temsil eden ‘ muhafazakâr demokrat’
bir parti olduğunu vurguladı. Sadece dindarlara yönelik hesaplarla siyaset
yapmayacağını, Milli Görüş’ün geleneksel tabanını yabancılaştırmadan; toplumsal
tabanını genişleterek bir kitle partisi haline gelmeyi amaçladıklarını söyledi. Aslında
amaç olabildiğince genişlemekti; olabildiğince geniş kitlelere ulaşabilmekti.

Erdoğan’ın ekonomik sorunları vurgulaması ve bir hizmet partisi olacaklarını


söylemesi, Özalvari bir siyaset anlayışını hatırlatıyor.

Fakat başarılı bir ekonomik performansla siyasal meşruiyetini arttırdıktan


sonra, demokratikleştirici bazı reformları yapabilecek güce erişmek stratejisini izlediği
de yorumlanabilir. Nitekim Erdoğan’ın başörtüsü meselesi birinci önceliğimiz değil
demiş olması, bu meseleyi gündeme getirmeyeceği anlamına gelmiyor. Çünkü
Erdoğan’a göre, siyaset dini hayata dair taleplere ve sorunlara değinmesin demek;
siyasetin tabiatına aykırıdır. AKP’liler aslında, dindarlara karşı bir ayrımcılık olduğunu,
bunun da bir hak ve özgürlükler sorunu olduğunu ve başka partiler ilgilenmese de
kendilerinin ‘başörtüsü meselesi’ ile ilgileneceklerini belirtmişti.

2.8.3. Liberalizm, Muhafazakârlık ve AKP

Çalışmanın bu kısmında AKP’nin belki de kendinden önceki muhafazakâr


partilerden en farklı yanı irdelenecektir. Bilindiği ve önceki bölümlerde söylediğimiz
üzere, Milli Görüş’ün ve belki de Türkiye’de İslamcılığın siyasi alandaki kurucusu

89
Erbakan’ın aksine; AKP, Batı yanlısı bir siyaset tarzını benimsemiştir. AKP, Batı’nın
yeni muhafazakârlarını örnek almaya çalışıyor.

Fakat AKP’nin Batı’nın yeni muhafazakârları ile çelişen çok önemli yanları
vardır; Batı kapitalizmi (ve muhafazakârlığı), kapitalizmin kazanan tarafında bulunuyor.
AKP ve Türkiye ise iktisadi, siyasi ve kültürel olarak kaybeden tarafta yer alıyor. Batı
ülkelerinde din bütünleştirici ve birleştirici bir işlevsellik içinde bulunuyor. Hatta ulusal
politikaların bir parçası olarak kullanılıyor.185 İslamcı siyaset Türkiye’de ise
Cumhuriyet’le ulusal değerlerle, Atatürk ilkeleri ve ulusalcı politikalarla karşı karşıya
geliyor. Batı’ da yeni muhafazakârlık, şirketler oligarşisine dayanıyor. Batı
kapitalizminin küresel egemenliğine katkı sağlanıyor. Türkiye’de ise bunun aksine bir
işleyiş var. AKP hükümetinin dışa tamamen açık ve dış odaklara bağımlı politikaları
sonucu; toplumsal yarar yerine zarar meydana geliyor.

Soğuk Savaş biterken, liberal ekonomi-liberal demokrasi söylevi; Batı


kapitalizminin pazarladığı politik bir ürün haline gelmiştir. Nedir liberal ekonomi?
Sınırların iktisadi olarak liberalleştirilmesi (açılması) ve yabancı malların, şirketlerin iç
piyasaya hâkim olabilmesi; liberal ve tek yanlı kurulan dış bağlar ile ABD, AB ve
IMF’nin siyasi, bürokratik ve kültürel önerilerinin egemen olabilmesi. İslamcı siyasiler,
28 Şubat’ın getirdiği engeli; liberal ekonomiyle aşmak istiyorlar. Aslında liberal
uygulamalar, İslamcı oligarşinin maşası haline dönüşüyor.

Son olarak AKP’nin, AKP’lilerin ‘değiştiklerinin’, Milli Görüş fikrinden


bağımsız olduklarının ve sağ siyaseti temsil etme iddialarının önüne çıkan en büyük
engellerden birisi de; başta liderlik kadrosu olmak üzere parti mensuplarının dini hayat
tarzı ve sembollere bağlılıklarıdır. Dışarıdan bakıldığında, meşruiyet açısından en az
önemli gibi görünen bu husus; Türkiye’nin koşullarında son derece önemli bir konudur.
Tam da bu nedenle ilk kez eşi başörtülü birinin başbakan olması, Türkiye için çok
sancılı bir olay haline gelebilmiştir. Türkiye’de laiklik ilkesinin içerikten ziyade
semboller üzerinden bir kutuplaşma yarattığını biliyoruz. Zira laiklik, din ve devletin
veya politik alanın ayrışması olmanın ötesinde; Türkiye’nin batılılaşma projesinin bir
186
parçası olarak algılana gelmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, Batılı bir

185
Erol Manisalı, age, s. 8
186
Nuray Mert, age, s. 113

90
kimliğe bürünme çabası; dinsel sembolleri bir medeniyet projesinin önündeki engeller
olarak hedef haline getirmiştir. Bu durumda, çok görünür bir sembol olan başörtüsü,
zaman içinde merkezi bir çatışma alanı haline geldi. Yine bu koşullar altında, başörtülü
bir başbakan eşi ve içki içmeyen bir başbakan, sıradan dinsel tercihler yapmanın
ötesinde; bir medeniyet tercihi veya Batı medeniyetine eklemlenme sürecinde ciddi bir
kopuş olarak görülmektedir. Diğer merkez sağ partiler düşünüldüğünde bu alanda AKP,
çok ciddi bir ilk örnek teşkil etmektedir. AKP, merkeze yerleşmek açısından belki de en
çok bu noktada zorlanmaktadır.

91
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TÜRKİYE’DE İSLAMCI BASIN

3- TÜRKİYE’DE İSLAMCI BASIN GELENEĞİ

1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesinden sonra Osmanlı


İmparatorluğu’nu siyasi, askeri ve iktisadi bakımdan ayakta tutabilmek üzere Osmanlı
aydınları arasında Osmanlıcılık, İslamcılık ve Medeniyetçilik gibi belli başlı üç
ideolojik akım yaygınlık kazanmaya başlar. Bilhassa 1908’de II. Meşrutiyet’in
ilanından sonraki yıllarda biraz da siyasi ortamın müsait oluşundan dolayı Türkçülük
akımının katılmasıyla söz konusu ideolojik faaliyetlerin daha da yaygınlık kazandıkları
görülür. Fakat İslamcılık, II. Meşrutiyet’in düşüncesine hakim siyasal ve ideolojik
akımların elbette ki, en güçlüsüydü.

Akımın ortaya çıkışında Cemaleddin Afgani’nin ve ortaya attığı fikirlerin


büyük payı olmuştur. Afgani, iki kez geldiği İstanbul’da Osmanlı aydınları ve uleması
arasında büyük etkide bulunmuştur. Onun etkisinde gelişen bu İslamcılık akımını
sadece siyasi anlamda anlamamak gerekir. Bu akımı, aynı zamanda çerçevesi el-
Urvetü’l-Vuska’da belirlendiği şekliyle Müslümanları hurafe ve bidatlerden arındırmak,
ıslah etmek ve Müsmülanları taklitçilik bağlarından kurtarmak olarak da anlamak
gerekir. İşte bu çok yönlük İslamcılık anlayışı Türkiye’de daha çok Sırat-ı Müstakim
çevresince temsil edilmeye çalışılmıştır. Zaten İslamcılığın, İttihad-ı İslam adı altında
1870 yılından itibaren Osmanlı devletinin hâkim düşüncesi olmakla beraber, bir fikir
hareketi olarak, çok yönlü bir biçimde ortaya çıkışı II. Meşrutiyet sonrasında Sırat-ı
Müstakim’in yayımlanmasıyla başlamıştır.187

Sırat-ı Müstakim yayın hayatına 27 Ağustos 1908’de başlamıştır. Kurucuları


Ebu’l-Ula Zeynelabidin ile Eşref Edip’tir Kelime manası “Doğru Yol” olan derginin
çıkış amacının İslam’a hizmet etmek, Müslümanlara sağlam bir metodu tavsiye edip
İslam aleyhine yapılan saldırı ve iftiralara cevap vermek olduğu ilk sayıdaki giriş
yazısında belirtilir. Oldukça geniş bir yazar kadrosuna sahiptir: Manastırlı İsmail Hakkı,
Bereketzade İsmail Hakkı, Ahmet Naim, Mehmet Akif, Eşref Edip, Bursa Mebusu

187
Göç, Macide. “Çok Partili Sisteme Geçerken İslamcı Dergiler-II-, Haköz, Haziran 1993, Sayı: 27,
ss:35-36

92
Tahir Bey, Kazanlı Halim Sabit, Ahmet Hamdi (Aksekili). Ayrıca Türkiye dışındaki
yazarlardan çeviriler yayımlanmıştır. Bir ara Türkçülükleriyle bilinen Yusuf Akçura
(1909-1910) ve Ahmet Ağaoğlu da (1913-1915) eşitli makaleler yazmışlardır.188

Sırat-ı Müstakim İslam aleminde büyük etkiye sahip olmuşu ve her tarafta
okunmuştur. Ona bu saygınlığını kazandıran farklılıklar şunlardı: 31 Mart’ı destekleyen
Hint ve Mısır Müslümanlarının yanlış zanlarını düzeltmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın
mütareke döneminde İstanbul’da bazı gazeteler Amerika mandasını mırıldanırken
istiklali haykırmıştır. Bakü ve çevresinde gördüğü alaka Çarlık Rusyasını korkutmuş ve
Rusya’ya sokulmamıştır.189

Sırat-ı Müstakim 1911 yılında örfi idare tarafından “şahsiyata müteallik ve


heyecanamiz makalat neşredildiğinden” dolayı süresiz kapatma kararına maruz kalmış
fakat daha sonra bu yasak kaldırılmıştır. 8 Mart 1912 tarihli 183. sayıdan itibaren
Sebilürreşad adıyla yayın hayatına devam etmiştir. Mesul müdür Eşref Edib Bey’dir.
Sebilürreşad 25 Kasım 1915’ten 11 Mayıs 1916’ya kadar kağıt sıkıntısından dolayı
yayınına ara vermek zorunda kaldı. 26 Ekim 1916 tarihli 360. sayıdan sonra ise İttihat
ve Terakki’ye muhalefet ettiği gerekçesiyle hükümet tarafından 20 ay kapatıldı.

Sebilürreşad 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali üzerine Kastamonu’ya taşındı.


Burada 3 nüsha çıktıktan sonra 13 Ocak 1921’de Ankara’ya gelerek yayınını sürdürdü.
Ekim 1921’de Kayseri’ye nakledildi. Böylece Sebilürreşad Kastamonu ve Ankara’dan
sonra Kayseri’de çıkmaya başladı. Sakarya Zaferi’nden sonra tekrar Ankara’ya taşındı.
Bir süre daha burada yayın hayatını sürdürdü. Mayıs 1923’te tekrar İstanbul’a dönerek
yayınına devam etti.

Takrir-i Sükun Kanunu’na dayanılarak 6 Mart 1925’e kadar kapatılan


Sebilürreşad 22 yıl sonra 1948’de Latin harfleriyle yeniden yayınlanmaya başladı ve
1965’e kadar yayınına devam etti.

20. yüzyılın başından itibaren yayınlanan İslamcı gazete ve dergiler arasında


1918’de yayınlanan İslam Mecmuası, 1908’de yayımına başlanan Beyanü’l-Hak, Sada-

188
İnugur, Nuri. Basın ve Yayın Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul – 1982, s. 350
189
Mithat Cemal, Mehmet Akif, Türkiye İŞ Bankası Kültür Yayınları, Ankara – 1990, s. 347

93
yı Hak, Ceride-i İlmiye, Mahfil, Volkan gazeteleri ve Darülfünun Mecmuası
bulunmaktadır. 11 Aralık 1908 – 20 Nisan 1909 tarihleri arasında Derviş Vahdeti’nin
çıkardığı günlük gazete Volkan, siyasal ve toplumsal konuları işlemiştir. Ziyaüddin,
Said-i Nursi, Hasan Tahsin, Mehmet Emin Hayreti gibi kişilerin yazılarının
yayınlandığı gazete İttihad-ı Muhammedi Derneği’nin yayın organıdır ve İttihad
Terakki ile muhalifi Ahrar Partisi aleyhine yazılar yayınlamaktadır. Şurayı Ümmet ve
Tanin gazetelerinin yağmalandığı, nazır, subay ve mebusların öldürüldüğü 31 Mart
Olayı diye bilinen 13 Nisan 1909’daki ayaklanmadan sonra Volkan gazetesi sahibi
Derviş Vahdeti olayları çıkaranları kışkırttığı gerekçesiyle idam edilmiştir.190

İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte dünyada ortaya çıkan iki kutuplu
yapılanmada Türkiye, ABD’nin yanında saf tuttu. 1945’ten sonra batının baskıları ve
içerideki muhalefeti yumuşatma kaygılarının açtığı yeni dönem İslamcı yapıları da
İslamcı yayınları da çoğalttı. Bu dönemde Sebilürreşad, Hür Adam, Fetih, İslam,
Selamet, İslam Dünyası, İslamın Nuru, Ehli Sünnet ve Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük
Doğu’su içeriklerini İslamileştirdi.

Eylül 1943’ten başlayarak çeşitli aralıklarla 1978’e kadar yayımlanan fikri,


edebi, siyasi ve dini içerikli bir dergi olan Büyük Doğu, polemikleri, sansasyonel
kapanış, çıkışlarıyla da dikkat çekmiş ve Türkiye’de İslamcı harekete yol açan belli
başlı yayın organlarından biri durumundadır. Dini yayınların hemen hiç bulunmadığı
bilhassa 1950 öncesinde gençlerin dini kültüre yönelmesinde oldukça önemli bir rol
üstlenmiştir.191

İlk İslamcı yayın organlarından günümüz İslamcı gazetelerine İslamcı basının


karakterini belirleyen önemli özelliklerden biri, İslam’a ve Müslüman kesime yönelik
eleştiri ve iddialara –bu kesimde eleştirinin sıklıkla saldırı olarak algılandığı görülür –
cevap verme amacı gütmesi olmuştur.

Cumhuriyet sonrası dönemde cemaat içi haberleşme ve “İslam’a dönük


saldırılara” karşı savunmanın aygıtı olan basının çeşitli dönemlerde sayısında
değişiklikler görülür. Cumhuriyetle birlikte tarikatların kapatılması ve laik otoritenin
190
İnuğur, Nuri. Basın ve Yayın Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul, 1982, s:311-314
191
Okay, Orhan. İslam Ansiklopedisi, “Büyük Doğu” maddesi, TDV Yayınları, İstanbul-1992, Cilt:6.

94
uygulamalarıyla faaliyetlerini gizli yürütmeye başlayan İslamcı çevrelerin basın yayın
faaliyetleri de dönemsel gelişmelere bağlı olarak kesintilere uğramıştır. Çok partili
dönem ise İslamcı basın organlarının sayısında artışın gözlendiği bir süreç olmuştur.
1980 sonrası kamusal alanda görünürlüğü artan İslamcı kesimin din içindeki
mahremiyeti ve cemaat yapısının sınırları yavaş yavaş belirsizleşince İslami kimliğin
boy gösterdiği alanlardan biri yine medya oldu. Bu dönemin koşullarında serbest piyasa
ortamından da faydalanarak medya alanında faaliyetlerine devam eden bu grupların
geleneksel yapıları da bir değişim gösterdi. Geleneksel yapıya sahip dini cemaatlerin
modern dünyanın en önemli sembolleri olan medya araçlarını özellikle televizyonu
kullanması ortaya bugüne kadarkinden farklı bir durum çıkardı.

Ancak günümüz İslamcı basınını yaygın basından ayıran özelliği,


örgütlenmesi, finansmanından çok ortaya koydukları ürün de ortaya çıkmaktadır.
İslamcı basını haber medyası açısından değerlendirilecek olursak, en önemli
açmazlarından birisinin habere ulaşmada çektiği güçlük olduğu görülecektir.
Başlangıcında –bu durumu hala devam ettiren epey İslami basın-yayın organı var-
cemaat içi haberleşme aracı olarak kullanılan gazete ve dergiler, habere gereken önemi
vermediler. Mesleki formasyona sahip yeterli sayıda gazeteciye sahip olmadığı için de
çoğu zaman bu durumun farkına varmak bile mümkün olmadı.192 Türk basınının genel
karakteri itibariyle “yazar gazetesi” olma özelliği, İslamcı basın için de geçerlidir.
İslamcı basın, haberlerini ve haber kadrolarını değil; köşe yazarlarını okuyucusunun
önüne sürmektedir.

İslamcı basında cemaate faydalı olan kurumlar, gazeteyi ziyarete gelen kişiler
malzeme yapıldı; her habere ideoloji katma kaygısı eksik olmadı.193 Bir türlü gazetenin
mahiyeti kavranamadı. Haber ve yorum arasındaki fark ayırt edilemedi. Halkın hoşuna
gider düşüncesiyle popüler ve slogancı bir dil kullanıldı, zaman zaman kitle
kuyrukçuluğuna düşmekten kurtulunamadı. Cevval, derin araştırmacı, tuttuğunu
koparan, özgün ve incelemeci bir yaklaşım yerine; görüş ve derleme kolaycılığına
kaçan, pasif, dünyadan kopuk bir yaklaşım tercih edildi.

192
Fehmi Koru, Basında Kadro Sorunu, 1. Milli Basın Kurultayı, İcmal Yayınları, İstanbul 1998, s.75
193
Yalçın Akdoğan, “İslamcı Basın Kimliğini Bulamadı” Yeni Zemin, Ekim 1993, Sayı 10, s.33

95
Cemaatin bir uzantısı olan gazete iki üç yılda bir yenilenen yöneticilerle
sekteye uğramaktan bir türlü kendini geliştiremedi. Denetimi kaybetme korkusu ise
kendisinden olan ama mesleğe uzak kişileri işbaşına getirdi.

İslami kesim, kendi iç yapılanmasından ve gazetecilik anlayışından


194
kaynaklanan sorunlarla birlikte; haber kaynaklarına ulaşmakta da güçlük çekiyordu.
Sınırlı imkân ve kadroyla çalışmak zorunda olan İslamcı basın, haber ihtiyacını
ajanslardan temin edecekti. Ne var ki haber ajansları kendi ellerinde değildi. Bu sebeple,
haber kaynağı olarak Anadolu Ajansı ya da Ulusal Basın Ajansı gibi; hadiselere İslamcı
gözüyle bakmayan ajansların haberlerini kullanmak zorundaydılar. Fakat bugün
bilindiği üzere, İslami sermayeye ait ajanslar bulunmaktadır ve İslami basın organları da
haber toplamada bu ajanslardan yararlanmaktadır.

İslami kesim bu sorunu aşmanın yolunu, önce ajans haberlerini kendi görüşleri
doğrultusunda yorumlayarak kullanılabilir hale getirmekte buldu. Hem zaten ajansların
her haberi çarpık değildi. Enflasyon rakamları, yangın istatistikleri gibi haberler objektif
olarak verilmekteydi. Yorumlu haberlere dikkat etmek, mümkünse kaynağına inmek
gerekirdi. Kaynağına inilecek önemli haberler, öncelikle Ankara çıkışlı olanlardı.
Ankara’da siyaseti, ekonomiyi, bürokrasiyi; İstanbul’da ise iş çevrelerini takip edecek
kadrolar oluşturulması, 1990’lara kadar İslami basın için pek mümkün görünmüyordu.
Bunun yerine bölge temsilciliklerine ağırlık verildi. Bu şekilde hem temsilcilerin
gönderdikleri bilgilerden-bültenlerden haber çıkarma imkânı doğuyordu, hem de
bölgede gazete-dergi tanıtımı ve dağıtımı yapılmış oluyordu. Bu sistemi hemen bütün
İslamcı basın benimsedi. En başarıyla uygulayan Türkiye gazetesi oldu. Gazetenin her
ilçede, şehirlerin her mahallesinde bulunan temsilcileri sabahları gazeteyi dağıtıyor,
ardından İhlâs grubunun küçük ev aletlerinin pazarlamasına çıkıyor ve bu arada
çevresindeki gelişmeleri gazetenin merkezine iletiyordu.

Aradan bir süre geçip İhlâs Holding biraz daha büyüyünce, temsilciliklere faks
ve kamera gönderilerek İhlâs Haber Ajansı’nın kurulması sağlandı. Ajans adına haber
kovalayan temsilciler, seminerler yoluyla eğitiliyor veya eğitim görmüş elemanlarla
takviye edilerek; Türkiye’nin en büyük ikinci ajansı kurulmuş oluyordu.

194
Yeni Zemin Dergisi, Ekim 1993, Sayı 10, s.31

96
Bu sistemi başarıyla yürüten diğer grup da Zaman grubudur. Benzer bir şekilde
oluşturulan Cihan Haber Ajansı, İHA’dan farklı olarak cemaatin dünyanın dört bir
yanına dağılmış okullarında görevli personelin ve 15 ülkede Zaman bürolarının
desteğiyle; uluslar arası habercilik yapma noktasına ulaşmıştır.

Günlük siyasi gazetelerin ana malzemesi olan siyaset, ekonomi, bürokrasi, dış
politika, kültür, spor vb haberlerin takibi, günümüzde artık bu alanlarda ihtisaslaşmış
kadrolar tarafından yürütülmektedir.

Bir diğer anılması gereken husus ise teknik özelliklerdir. Gazete ve dergilerin
teknik ve estetik kalitelerinin yükseltilmesi, personel ve malzeme yönünden takviyeyi
zorunlu kılar. İslamcı basında 1990’lı yıllarda sayfa düzenlemesi, tashih, montaj vs.
teknik işlerin yürütülmesi için genellikle bir yerlerde bir şekilde bu işlerle uğraşmış;
ancak estetik kaygıları, mesleğin gerektirdiği bilgi ve itinayı göz ardı edebilen insanlar
üstlenmişlerdi. Fakat bugün bilindiği üzere –özellikle Zaman gazetesi- çoğu İslami
basın organı, teknik sorunları aşabilmişlerdir.

Sayfaların dengesiz yazı-resim, haberlerin bozuk cümleler ve tashih hataları ile


dolu olduğu yayınlar, yıllar boyu İslamcı basının görüntüsünü yansıtmışlardı.

Günümüzde tüm bu sorunları aşabilen İslami basın, mesajın sunulmasını


önceleyen, ancak mesajı aktaran aracın niteliğine önem vermeyen amatör ruha hala
sahiptir. İslami camiaya hitap eden gazete ve dergiler, dindar-muhafazakâr kesimin,
kendi yayınlarını takip etmek zorunda oldukları gibi bir saplantı ile yıllarca işi
götürdüler. Mesajın bir şekilde anlaşılmış olmasını yeterli saydılar.

Okurların da aslında daha iyisini isteme gibi bir talepleri olmadı. Okurlar,
aldıkları gazete ve dergilerin editör yazılarındaki ‘zor durumda oldukları, büyük bir
fedakârlıkla yola devam edebildikleri’ yakınmalarını okuduktan sonra; elindekiyle idare
etmeyi yeğlediler. Daha çok satmanın ve büyümenin yolunun daha kaliteli olmaktan
geçtiğini, okurlar da patronlar da ancak son yıllarda anladılar.

97
Bugün artık estetik ve teknik açıdan oldukça ileri seviyeye ulaşmış İslami
basına ait dergiler ve gazeteler çıkmaktadır. Sadece bununla da kalmayıp, İslami basın
organları, teknik ve estetik özellikleriyle yurtdışında çeşitli ödüller bile almaktadırlar.

Yukarıda da değindiğimiz üzere, tüm bu sorunların üstesinden gelebilen İslami


basın, mesaja öncelik vermenin sonucu olarak; amatör ruhtan hala kurtulamamıştır.

İslamcı basının en büyük handikaplarından birisi de bağımlılıktır. İslamcı


gazete ve dergiler yaralanacağı endişesiyle İslamcı kesimin ilişkide olduğu kurumları,
kişileri, müesseseleri istisnalar dışında eleştirmekten çekinmektedirler. Örneğin Refah
Partisi zamanında, özellikle Akit, Yeni Şafak, Selam ve bu arada Milli Gazete; Refah
Partisi’nden verilen resmi açıklamaları yayımlamakla yetinmekteydiler. Tabii bir de
Refah Partisi’ne yönelik saldırıları yansıtmakta, bu saldırıları göğüslemeye önem
vermekteydiler.

Ama bu partinin kamuoyuna yeterince yansımayan iç değişiklikleri, İslamcı


gazeteleri nedense fazla ilgilendirmemekteydi. Bu durum, RP karşısında, İslami-
195
muhafazakâr yayın organlarının içine düştükleri bir düalitenin de belirtisiydi. Bu
yayın organları, RP’ye saldırılar noktasında her an teyakkuzda dururken; normal
şartlarda partiye yönelik iç gelişmeleri, gazeteciliğin icabı ve vazifesi olması gereken
bir tutumla okuyucularına rahatlıkla yansıtamamaktaydı.

Bir başka nokta da, İslamcı gazete ve dergiler, -organik bir bağla olmasa bile-
cemaat/tarikat/partilerden birine bağımlıdırlar ya da kendilerini öyle hissetmektedirler.

Türkiye’de İslamcı kesim, “resmi ideolojinin sosyal, düşünsel ve siyasal


anlamda sözcülüğünü üstlenmiş özgür olmayan güdümlü basının” karşısına milliyetçi,
muhafazakâr ve sağcı bir tutumla çıkmıştır. Bu temelinde tepkisel bir tutumdur.
İstisnalar çok az olmakla birlikte, şimdiye kadar çıkan gazete ve dergilerin tutumları bu
çerçevede olmuştur. Olayları yorumlamada ve değerlendirmede temel hak ve

195
Ahmet Rıdvan, “İslami Gazeteler ve RP” başlıklı makale, Yeni Şafak, 28 Ekim 1997

98
özgürlükler, insan hakları ve evrensel objektif ölçüler yerine dar ve sığ kalıplar
kullanılmıştır.196 Bu da onları okuyucu kitlesi açısından marjinal kalmaya itmiştir.

İslami kesimde çıkan bütün gazete ve dergiler, ilk sayılarında niçin çıktıklarını
açıklarken; her kesime ve bütün cemaatlere hitap etme gereğinin bulunduğunu,
kendilerinin de bu açığı kapatmak için yola çıktıklarını ifade etmişlerdir. Halit Esendir,
Zaman’ın genel yayın yönetmeni olduğu dönemde, “İslami kesim son derece dinamik.
Bizim bütün ekollere hitap etmemiz gerekiyor. Yani genelde Müslümanlara hitap
ediyoruz. Bayram namazına gidecek kadar Müslüman olan bizi ilgilendiriyor” demişti.
Bir siyasi partiyi desteklemek, seçimlerde arka çıkmak konusuna da şöyle yaklaşmıştı:
“Refah Partisi, seçmenin yüzde 10-15’ini temsil ediyor. Neden bizi desteklemiyorsunuz
diyorlar. Bizim yelpazemiz, hedefimiz daha geniş.”197

Akit gazetesi de gazetelerin mahallileşmiş olmasından şikâyetçi olduğu için


bütün İslami camiayı kucaklamak istiyordu. “Bütün İslami camiayı kucaklayan ve
hiçbir ekolle tam manasıyla bağımlı olmayan ama hepsiyle sıcak münasebeti bulunan,
herkese aynı derecede aynı yakınlıkla aynı sıcak bakışla yönelen bir gazete olursa;
mevcut gazetelerin dışındaki kesimleri de çekebiliriz. İşi biraz daha açık olarak ifade
edersek, bütün cemaatlere açığız.”198

Radikal ve marjinal bir grup olarak bilinen İbdacılar bile dergi çıkarırken,
“sadece bu kesimin değil, dost ve düşman diğer kesimlerin de ilgiyle takip edeceği bir
yayın” olmasını hedeflemekteydiler. 199

Bütün gazete ve dergiler, İslami kesimin tamamına hitap etme iddiasıyla


çıkmışlardır. Zaten bu kesimin istediği gazete ve dergi tipi, “parti, cemaat, klik, meşrep
ve meslek farkları gözetmeden Türkiye genelinde tüm bu kısıtlayıcı ve bağlayıcı
engelleri aşarak; daha geniş ve şümullü bir söylemle herkesi kucaklayan basın
organlarıdır.” 200

196
Yeni Zemin, Ekim 1993, Sayı 10, s.31-32
197
Zeynep Atikkan, “Müslüman Medyası”,Hürriyet, 16 Kasım 1993
198
Yeni Zemin, Ekim 1993, Sayı 10, s.31
199
Yörünge Dergisi, 30 Aralık-6 Ocak 1991
200
Yeni Zemin, Ekim 1993, Sayı 10, s.32

99
İslamcı basın ticari bir yayın organı olmanın ötesinde temsil ettiği cemaatin
tebliğ aracı olarak düşüncesini yaymak ve etkin kılmak amacıyla daha geniş kitlelere
ulaşmayı hedefliyordu.

İslami basının gazeteciliğinin sınırlarının parti-cemaat-tarikat tarafından katı


bir şekilde çizildiği gayet net görülen bir gerçektir. İslami cemaatlerin geleneğinde
eleştiri kültürünün yer almayışı İslami basına da aynen yansımış ve ortaya çıkan
yayınlar da bağlantılı oldukları ya da yakın ilişkide bulundukları kesimlere ilişkin en
küçük bir eleştiri bile yer almamıştır. Cemaat, tarikat, mezhep, meşrep, klik, parti
ilişkilerinin tam da ortasında bulunan İslamcı basının profesyonel anlamda gazetecilik
yapması da mümkün olmayacaktır.

İslamcı basının bir başka özelliği de, promosyon olarak diğerlerinden farklı
olarak; “çekilişsiz, kurasız, herkese” hediye vermektedir. Promosyon olarak genellikle
İslami içerikli kitaplar verilmektedir. Bu eserlerin temel kaynaklar olmasına dikkat
edilmektedir. Önceleri gazete kağıdına basılan promosyon kitapları, şimdilerde birinci
hamur kağıda lüks baskıyla basılmış olarak verilmektedir.

3.1- İslamcı Basın ve Cemaat İlişkileri

İslami kesimde tarikat esasına dayalı gruplaşmalar özellikle 1970’li yıllardan


itibaren iyice belirginleşti. Birbirleriyle çatışmayı hiçbir zaman düşünmeyen gruplar,
kendi yollarında, kendi anlayış ve metotlarına göre ilerlemekle meşgul oldular. Safların
ve grupların bu yıllarda belirginleşmeye başlamasında basın ve yayın faaliyetleri önemli
rol oynamıştır. Tek parti döneminde basın yayın faaliyetlerinden zorunlu olarak uzak
duran İslami kesim çok partili döneme geçildikten sonra genele hitap etme ve bütün
Müslümanların sesi olma iddiasıyla bazı gazete ve dergiler yayımladılar. Ancak bu
dergi ve gazeteler günümüzdekilerden oldukça farklıdır. Önceki dönemden farklı olarak
1970’lerden itibaren artık her tarikat, her cemaat, her grup kendi dergi ve gazetesini
çıkarmıştır. Özellikle dergiler, İslami meseleleri açıklama, cemaat içinde iletişim kurma,
cemaat önderlerinin telkin ve tavsiyelerini duyurma, bağlı bulunulan şahsiyetlerin ve
tarikat önderlerinin yaşantısını öğrenme aracı olarak kullanılmışlardır. Bu esas amaç
yanında zamanla haberlere de yer verilmeye, İslam dünyasını tanıtıcı bilgiler

100
aktarılmaya hepsinden önemlisi takınılacak siyasi tavır konusunda yol gösterilmeye
başlanmıştır.

Bu dönemde faaliyete geçen dergi ve gazeteler, genellikle cemaatin bağlılarının


destekleriyle ayakta durabilmiştir. Gazete ve dergiler davaya hizmet için alınmış ve
okunmuştur. Türkiye, Milli Gazete, Yeni Asya gibi gazetelerle Sızıntı, İslam gibi
dergiler günümüze kadar ulaşmış, bazıları ise maddi imkânsızlıklara dayanamayıp ara
ara kapanmıştır. Ancak Süleyman Hilmi Tunahan bağlıları dışındaki bütün cemaatler o
günlerden beri bir yayın organına sürekli sahip olabilmişlerdir. İslami cemaatlerin
hemen hepsi, bugün artık içerik ve kalite açısından farklılık gösterse de dergi, gazete,
radyo, televizyon veya kitap evinden birine, birkaçına veya tümüne sahip durumdadır.

3.1.1- İskenderpaşa Cemaati: İslam, Kadın ve Aile, İlim ve Sanat

Bu yayın organlarından “İslam”, “Kadın ve Aile” ile “İlim ve Sanat” dergileri


İskenderpaşa Cemaati’nindi. 1983’ün Eylül ayında yayın hayatına atılan derginin ilk
sayısında Prof. Halil Necatioğlu imzasıyla yazan cemaat lideri Prof. Mahmud Esad
Coşan dergi çıkarmaktaki amaçlarını, “Müslümanların eğitim ve öğretimi bizce en
mühim mevzudur. Gördük ki, bu sahada şimdiye kadar yaptığımız türlü çalışmalar
(ders, vaaz, sohbet, konferans, seminer, kurs… vs. faaliyetlerimiz) yeterli değildir; istek
ve ihtiyaçları tamamen karşılamıyor; arzu ettiğimiz her yere, bizi davet eden her
topluluğa ulaşıp yetişemiyoruz. Mecmuamızı işte bunu sağlayabilmek için çıkarmağa
karar verdik.”201 Hasan Hüseyin Ceylan’ın bir süre genel yayın yönetmenliğini yaptığı
dergide İslami kesimde otorite sayılan isimlerin yazıları ya da onlarla yapılan
röportajlara yer verilmiştir. O dönemde piyasadaki İslami dergiler içinde görsel
malzemeleri en iyi olarak kullanmakla övünen derginin İslamlaşmanın birinci sorun
olduğunu; ekonomik, siyasi, kültürel alanda İslam dünyasının birlik oluşturmasını ve bu
şekilde dünyanın denge merkezi haline gelmesi görüşlerini savunuyordu.

1987’den itibaren iç siyasete ilişkin yayınlar yapmaya başlayan İslam dergisi


cemaatlerin geleneksel takıntılarını ve yabancı düşmanlığını sergilemiş ve “Türkiye’yi
içten fethetmeye çalışmakla” suçladıkları misyonerler, masonlar, dönmeler ve

201
Çakır; Ruşen. Ayet ve Slogan-Türkiye’de İslami Oluşumlar, Metis Yayınları, İstanbul – 1992, s.25

101
Yahudiler aleyhinde haberler yayınlamışlardır. Türkiye’nin o dönemde Avrupa
Topluluğu olarak adlandırılan Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusuna karşı yayın yapan
dergi, 29 Kasım 1987 erken genel seçimleri öncesi günlük politikaya olan ilgisini
artırmış ve RP’ye açık destek vermiştir. İskenderpaşa cemaatinin, TBMM’ye giremeyen
RP’ye 1990 seçimlerinde desteğini çekmesi Erbakan ile bu cemaatin lideri Esad Coşan
arasında tartışmalara yol açmıştır. Bunun altında da iki grubun Almanya’da toplanan
yardımlar konusundaki anlaşmazlıklarının yattığı Coşan’ın İstanbul’da yaptığı bir
konuşmada ortaya çıkmıştır.

İskenderpaşa Cemaatinin diğer yayın organlarından “Kadın ve Aile”


zayıfladığı varsayılan aile bağlarını güçlendirmeyi hedef alan bir çizgide ev kadınlarına
hitap eden bir yayın yapmıştır. Üç ayda bir yayınlanan “İlim ve Sanat” ise cemaatin
müridi akademisyenlerin öncülüğünde tarih, edebiyat, çevre ve insan konularında
yazılar yayımlamaktadır.

3.1.2- Erenköy Cemaati: Altınoluk

Bir diğer İslami cemaat olan Erenköy Cemaati ise Altınoluk dergisini
yayımlamaktadır. Nakşibendiliğin bir kolu olan cemaat, yayın faaliyetlerine dergahın
şeyhi Ramazanoğlu Mahmud Sami’nin külliyatını yayınlamak amacıyla girdi ve Erkam
Yayınları’nı kurdu. Cemaat 1986 yılında ise Altınoluk dergisini çıkardı. Mutlaka Kuran
ayetleriyle başlayan derginin her sayısında iki ayrı başyazı bulunmaktadır. Ahmet
Taşgetiren de bu dergide Ahmet Maraşlı adıyla yazılar kaleme almıştır. Dergi tasavvuf,
siyaset, dünya meseleleri, kültür sanat ve aktüaliteye yer vermiştir. Altınoluk, Nurcular
gibi “iman hakikatlerini” pozitif bilimler yardımıyla kanıtlamak yoluna gitmemektedir.
Tasavvufi bir disiplin içinde, insanların kalplerine, gönüllerine alabildiğine şiiri bir dille
seslenmektedir.202

3.1.3- İz Grubu: Yeni Şafak Gazetesi, İzlenim, Bilgi ve Hikmet

İslamcı kesimde yayın faaliyetleri içinde bulunan ve özellikle AKP’nin iktidara


gelmesiyle etkinlik kazanan ve İslamcı kesimin “entelektüellerini” barındıran İz Grubu,

202
Çakır; Ruşen. Ayet ve Slogan-Türkiye’de İslami Oluşumlar, Metis Yayınları, İstanbul – 1992, s.58

102
Yeni Şafak gazetesini yayımlamaktadır. 1990 yılında kurulan İz Yayıncılık, İslami
içerikli kitaplar basarak girdiği yayıncılık dünyasına kaliteli eserler kazandırmasıyla
dikkatleri üzerine çekmişti. İz Yayıncılık’ın sahibi, Yeni Şafak gazetesi ile birlikte
İzlenim, Bilgi ve Hikmet, İktisat ve İş Dünyası adlı dergilerin de sahibi olan Ahmet
Şişman’dı. Bilgi ve Hikmet, 1992 ile 1996 yılları arasında 3 aylık bir periyotla
yayımlanmıştır. Mustafa Özel’in editörlüğünde yayımlanan aylık İktisat ve İş Dünyası
dergisi ise 1991–1993 yılları arasında görselliği ile dikkat çekmişti. İz Yayıncılık’ın en
önemli sayılabilecek süreli yayını ise İzlenim dergisi olmuştur. 1994 Şubat’ı ile Haziran
arasında haftalık olarak yayınlanışı hariç tutulursa, 1992 ile 1997 yılları arasında aylık
olarak yayımlanan bu dergi, İslami kesimde pek çok konuya öncülük etmişti. İz
Yayıncılık’ın tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri de ilk editörlerini İzlenim
kadrosunun oluşturduğu Yeni Şafak gazetesidir.

Yeni Şafak, 1995 Ocak ayından 1998 Mart ayına kadar İz Yayıncılık
bünyesinde faaliyet göstermiştir.203 Gazetenin bu dönemdeki ekleri ve kitap
promosyonları, İz Yayıncılık editörlüğünün imzasını taşıyordu. 1990’lı yıllarda, Ahmet
Şişman daha sonraları başkanı olacağı Ensar Vakfı ile içli dışlıydı. Ensar Vakfı, İslami
kesimin saygı duyduğu ilim adamlarından ilahiyatçı Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın
öncülüğünde faaliyet gösteren bir vakıftı. Vakfın en önemli faaliyet sahası eğitimdi.

Vakıf, özellikle yurdun çoğu alanına açtığı İmam Hatip liseleri ve bu okullarda
okuyan öğrencilere yaptığı yardımlarla tanınmıştı. Ahmet Şişman, Yeni Şafak henüz
ortada yokken, basının içinde bulunduğu kriz ortamında üç dergi ile bu alana girmesinin
sebebini açıklamış ve dergilerle birlikte çıkaracağı gazetenin de nasıl bir çizgide
gideceğinin işaretlerini vermişti: “Dergicilik, fikir imal eden bir sanayi. İslami kesimde
buna ihtiyaç var. Dergicilik bizim aktüel kitaplığımız. İslami kesimdeki bazı dergiler,
kitabı aylık yayınlıyorlar ya da tarikatın düşüncelerini yayıyorlar. Yani on yıl önce
yayımlanan dergiler ile bugünküler arasında bir fark yok. Türkiye’de tarikat dışı İslami
hareket boşluk içinde. Gerçek fikri temel üzerine oturmuyorlar. Bunlar bugüne kadar

203
İz Yayıncılık internet sitesi, www.iz.com.tr

103
komünizm ile kapitalizm arasında denge unsuruydular. Komünizm yıkılınca bu akımlar
tekrar gözden geçirilmeli. Amacımız bu tartışmayı yansıtmak.”204

İz Yayıncılık’ın yayın listesinde yer alan başlıca yazarlar arasında İbnü’l-Arabi


ve Mevlana gibi, evrensel öğretileri Batı dünyasında da ilgi gören üstatlar; Hayreddin
Karaman, Rasim Özdenören, Sedat Umran ve Turan Oflazoğlu gibi Türk bilgin,
düşünür ve edebiyat adamları; Batı'nın Illich, Vattimo, Capra, Guenon, Schuon ve Nasr
gibi gelenekselci düşünürleri sayılabilir.

Yeni Şafak gazetesi, 1998 yılına kadar İz Yayıncılık bünyesinde faaliyet


göstermiştir. 1998 yılından sonra Albayrak Grubu tarafından satın alınmıştır.

1952’de inşaat sektöründe faaliyet göstermeye başlayan Albayraklar, 1996


yılında Ereğli Tekstil Fabrikası’nı satın alarak sanayiye girmişti. 1998 yılında Yeni
Şafak Gazetesi’ni satın alan grup bu tarihten itibaren de medya sektörüne girdi.205 2005
yılında ATR televizyonu kuruldu. 2007 yılında televizyonun adı TV NET olarak
değiştirildi. 2005 yılında İktisat Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı satın alınarak, adı
Albayrak GYO olarak değiştirildi.

1994’te bir tıp doktoru olan Yakup Yönten tarafından çıkarılmaya başlanan
Yeni Şafak Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni Zakir Barutçu’ydu. Gazetede, Fatih
Böhürler, Cemal Ragıp Derin, Akif Emre gibi isimler de üst düzey yönetici olarak görev
almışlardı. Yeni Şafak, bu kadronun elinde çok kısa bir süre yayın yapabildi. Gazete,
Kasım ayının sonuna doğru farklı bir kadro ve farklı bir görünümle okuyucunun
karşısına çıktı. Zira gazete, İz Yayıncılık tarafından satın alınmış ve oluşturulan yeni
kadro ile işe başlanmıştı. Bu kadroda da genel yayın yönetmeni olan Nabi Avcı, hem
iletişim bilimcisi sıfatıyla hem de entelektüel kimliği ile İslami kesimin önde gelen
aydınlarından birisi olarak tanınıyordu. Avcı’nın dışında gazetede Mehmet Ocaktan,
Yusuf Ziya Cömert, Mustafa Karaalioğlu, Ersin Balcı, Rahmetullah Karakaya, Mustafa
Özcan, Hakan Albayrak, Akif Emre, İbrahim Kiraz gibi çoğu gençlerden oluşan bir
kadro görev almıştı. Bu kadroya yazılarıyla destek veren köşe yazarlarının çoğunun da
(İsmet Özel, Rasim Özdenören, daha sonraları yazmaya başlayan Ali Bulaç, Ömer
204
Zeynep Atikkan, “Müslüman Medyası” başlıklı makale, Hürriyet, 15-17 Kasım 1993
205
Albayrak Grubu internet sitesi, www.albayrak.com.tr

104
Çelik, Hayreddin Karaman, Ahmet Taşgetiren, Ersin Nazif Gürdoğan, Erdem Beyazıt,
Aydın Menderes, Mustafa İslamoğlu ) ortak bir özelliği vardı: “entelektüel” olmaları…
Bu dönemde gazetede radikallikten uzak, cemaat taassubu olmayan entelektüel bir
görüntü hâkimdi.

Yeni Şafak, Refah Yol hükümeti döneminde yaşanan laik – İslamcı geriliminin
taraflarından biri oldu ve hükümetin politikalarını destekledi ancak zaman zaman RP
kanadını da eleştiren bir tavrı oldu. Bütün bu çalkantılı ve gerilimli ortamlara rağmen
Mehmet Ocaktan’ın genel yayın yönetmeni olduğu Yeni Şafak’ta, Nabi Avcı’nın
kazandırdığı entelektüel çizgi daha da derinleştirildi. Sağcı, solcu, İslamcı ayrımı
yapmadan tüm sinema, edebiyat, şiir ve müzik eserlerine kültür sayfalarında yer
açıldı.206 Ölüm yıldönümünde Cahit Zarifoğlu’nu anarken Edip Cansever ve Cemal
Süreyya ihmal edilmedi.

1998 yılında gazete, İz Yayıncılık adına Nevzat Kütük’ün yönetiminde ve Akif


Emre’nin başında bulunduğu kadro tarafından çıkarılmaktaydı. Gazetenin yazar kadrosu
ise şöyle idi: İsmet Özel, Rasim Özdenören, Ömer Çelik, Hayreddin Karaman, Ahmet
Taşgetiren, Ersin Nazif Gürdoğan, Erdem Bayazıt, Aydın Menderes, Mustafa
İslamoğlu, Ahmed Rıdvan, Davut Dursun, Yusuf Kaplan, Hakan Albayrak, Mustafa
Özel, Mustafa Kutlu, Kürşat Bumin, Afet Ilgaz, Gökhan Özcan…

Bu yönetimle ve bu yazar kadrosuyla Yeni Şafak gazetesinde, İslami kesimin


sorunları oturaklı bir şekilde dile getirilme politikası devam ediyordu.

Gazetede günlük politik olayların yanı sıra ağırlıklı olarak başörtüsü meselesi,
insan hakları sorunları, imam-hatipler, demokratikleşme gibi konular manşetlere ve
köşe yazılarına taşınmaktaydı. Yeni Şafak, bütün bunları hakaret etmeden, karalama,
çamur atma yoluna gitmeden yapmakta, sansasyondan uzak durmaktaydı. Popülizmden
uzak bu yaklaşım, İslami entelektüel ve ılımlı İslamcıların takdirini topluyordu.

Günümüzde Yeni Şafak gazetesi, imtiyaz sahibi Diyalog Gazetecilik adına


Ahmet Albayrak yönetiminde yayın hayatını sürdürmektedir. Gazetenin İcra Kurulu

206
Gazete Pazar, 30 Kasım 1997

105
Başkanı Mustafa Albayrak, Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Ziya Cömert ve Genel
Yayın Danışmanı da Fehmi Koru’dur. Gazetenin şu anki yazar kadrosu da şöyledir:
Fehmi Koru, Kürşat Bumin, Tamer Korkmaz, Hayrettin Karaman, Özlem Albayrak,
Hüseyin Hatemi, Nazif Gürdoğan, Mustafa Özel, Abdullah Muradoğlu, Cevdet Akçalı,
İbrahim Kahveci, Dücane Cündioğlu, Rasim Özdenören, Sanlı Sarıalioğlu, Osman
Tanburacı, Erhan Köknar, Mehmet Gündem, Harun Tokak, Sema Karabıyık, Bekir
Hazar ve Mehmet Doğan. Yeni Şafak’ın şu anki günlük tirajı 100.000 civarındadır.

Yeni Şafak Gazetesi’nin toplumsal yapıya ve iktidar ilişkilerine yaklaşımı


temel bir ikilik üzerine kuruludur. Bir tarafta “seçkinler” olarak tanımlayabileceğimiz
bir kesimin, diğer tarafta ise “halk”ın bulunduğu bu düalite, tüm düaliteler gibi şematize
edilmiştir. Seçkinler kapsamına giren kesimler askeri zümre, medya patronları,
siyasetçiler, bürokratlar veya daha genel olarak devletten oluşmaktadır. Halk ise
kuşkusuz, gazetenin de sesi olduğunu iddia ettiği Müslüman halkı ifade etmektedir. Bu
yayın politikası özellikle AKP iktidarı sonrası İslamcı kesimde vurgulu bir şekilde
dillendirilmeye başlanan siyasi tahlilin yansımasıdır.

Ancak şematikleştirmenin taşıdığı sakıncaların ötesinde, yanıltıcı bir düalitedir


bu. Çünkü asıl kastedilen laik/Kemalist-Müslüman ikiliğidir. Haberlerden ve köşe
yazılarından anlaşılabileceği üzere karşı cepheyi oluşturanlar, “seçkinlerin” saflarında
bulunan laik bürokratlar, laik ordu, laik medyadır. Halk olarak tanımlanan ise kesinlikle
sınıfsal pozisyonlar ekseninde tarif edilmiş değildir, yahut daha da muğlâk olarak
yoksulluk gibi bir temele de dayanmamaktadır. Söz konusu halk, İHL’leri savunan,
askeri müdahaleye karşı çıkan, üniversitelerde başörtüsü takarak okuyabilme hakkı için
sokaklara dökülen Müslüman halktır. Aynı doğrultuda “yeşil sermaye”yi sahiplenme,
askeri vesayete karşı çıkan iş çevrelerinin beyanatlarını manşetten verme, ordudan atılan
subaylara sahip çıkma, darbe karşıtı büyük medya köşe yazarlarını veya siyasetçileri
övme gibi konularda da görebileceğimiz gibi, Yeni Şafak gazetesinin “bir kısım”
seçkinle herhangi bir sorunu yoktur. Gazetenin sayfalarında yoğun bir demokrasi
vurgusu dikkat çeker. Ordu ve orduya destek veren kesimlerin yaklaşımları “otoriter”,
“totaliter”, “tek partici” gibi kavramlarla, sekiz yıllık kesintisiz eğitim sistemi “tek tip”,
“dogmatik” gibi sıfatlarla tanımlanırken; karşı taraftakiler demokrasi savunucusu olarak

106
nitelendirilir. Ancak bu da ekonomik ve sınıfsal muhtevası tümüyle boşaltılmış bir
demokrasi anlayışıdır. Günümüz Yeni Şafak gazetesi, kitleselleşme çabalarına rağmen,
özellikle alternatif olduğu gazetelerle karşılaştırıldığında; gazeteye özgü ciddi, düşünce
ve yoruma dayalı, muhafazakâr yapısını korumaktadır. Fakat unutulmamalıdır ki, İslami
düşüncelere ve muhafazakâr yapıya bağlılık korunurken; gazetecilik mesleğinin
vazgeçilmezi objektif habercilik anlayışı da korunmalıdır.

İz Grubu’nun Yeni Şafak dışında çıkardığı diğer iki yayında “İzlenim” ile
“Bilgi ve Hikmet” dergileridir.

3.1.4- Radikal İslamcı Çizgi: Anadolu’da Vakit Gazetesi

İslamcı kesimde radikal çizginin temsilcisi olan yayın ise 1993’te Beklenen
Vakit adıyla çıkan ve daha sonra bu adı değiştirerek Akit adını alan ve bugün de
Anadolu’da Vakit olarak yayın hayatına devam eden gazetedir. Mustafa
Karahasanoğlu’nun imtiyaz sahibi olduğu gazetenin amacı şu amacı şu şekilde
anlatılıyordu:

“Hiçbir ekolle tam manasıyla bağımlı olmayan ama hepsiyle sıcak münasebeti
bulunan Müslüman kimliğini taşıyan herkese aynı derecede, aynı yakınlıkla, aynı sıcak
bakışla yönelen bir gazete olursa mevcut gazetelerin dışındaki kesimleri de çekebiliriz.
İşi biraz daha açık ifade edersek, biz Müslüman’ım diyen bütün cemaatlere açığız.
Müslüman kimliği taşıyan hiçbir cemaatle, şahısla, kuruluşla hiçbir zaman kavga
etmeyeceğiz”207

Karahasanoğlu, buradan hareketle yayın politikalarının da Müslümanların


birliğini, beraberliğini, sağlayıcı, değerlerine, görüşlerine, inançlarına sahip çıkan
partilerin desteklenmesi yönünde olacağını ve İslam davasına hizmet edecek partiler
arasında ayrım gözetmeyeceklerini söylemişti. Yazarları arasında Yeni Asya’dan,
radikal diye tanımlananlardan, BBP ve RP’nin yönetiminden insanlar bulunduğunu
belirten Karahasanoğlu, “Yayın politikasında genel sloganımızı ‘Müslümanlara karşı
müşfik kâfirlere karşı şedit’ şeklinde belirledik. Şedit olma ölçüsünü de hiçbir zaman

207
Yeni Zemin, Ekim 1993, Sayı: 10, s:31

107
kaşı tarafa bir haksızlık, bir saldırganlık, olarak değerlendirmemek lazım.” diye
eklemişti.208

Anadolu’da Vakit çıktığı günden bu yana ses getiren bazı manşetlerinin dışında
çok iyi habercilik yapmadı belki ama hem İslami kesimde hem de diğer basın ve
kamuoyunda adından sık sık bahsettirmeyi başardı. Bunda en büyük etken Anadolu’da
Vakit’in söylemek istediği şeyi dolaylı yollara sapmadan direkt söylemesi oldu. Bunu
yaparken hakarete varan ifadeleri kullanmaktan, hatta manşetine taşımaktan çekinmedi.
Bir grup kadının şeriata karşı yürüyüşünün verildiği haberde “fahişe” kelimesi
kullanıldı; sevgililer günü için “laikçilerden zina bayramı” denildi; “Hoşt bre köpekler”
gibi ifadeler sık sık kullanıldı. Bu yaklaşım sol kesimin tepkisine sebep olurken, sağda
ve İslamcı kesimde de pek hoş görülmedi. Ancak Anadolu’da Vakit, hem sol basınla
hem sağ hatta İslamcı basınla kavga etmekte bir sakınca görmedi.

17 Mayıs 2006’da gerçekleşen ve Mustafa Yücel Özbilgin’in ölümüyle


sonuçlanan Danıştay Saldırısı’nda Anadolu’da Vakit Gazetesi’nin attığı bir manşetin
etkili olduğu ileri sürüldü. AKP hükümetinin dışında ve hükümete yakınlığı ile bilinen
Anadolu’da Vakit Gazetesi 13 Şubat 2006 tarihinde Danıştay 2. Dairesi'nin okul
öğretmenlerinin türban takmasını uygun bulmayan kararından sonra "İşte O üyeler" diye
hedef gösteren bir başlık atıp daire üyelerinin resimlerini basması ve gazetenin bu
sayısının saldırganın üzerinde çıkması gazetenin saldırıda rolü olduğu şüphesini
uyandırdı. Gazete hakkında "hedef göstermek" suçundan açılan davada da bu haber
nedeniyle Danıştay üyelerini terör örgütlerine hedef göstermekten suçlu bulunan
gazetenin sahibi Nuri Aykon 100 bin YTL, gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü Harun
Aksoy ise 11 bin 572 YTL para cezasına çarptırıldı.

Son olarak da yazarlarından Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki bir kıza taciz ile
suçlanarak yargılanmasının yarattığı infial karşısında sessiz kalan ve Üzmez’i savunan
bir tavır içine giren gazete, geç de olsa İslamcı kesimde de tepkiyle karşılandı.

3.1.5- Nurcuların İlk Yayını: Yeni Asya

208
Yeni Zemin, aynı

108
Bediüzzaman Said Nursi’nin 23 Mart 1960’ta ölmesinden sonra Nur
Risaleleri’ni basma ve yaymayı esas alan Nur talebelerinin bir başka amacı da basın
alanında varlık göstererek 27 Mayıs ihtilalcilerinin “din ve dindarlara karşı
hücumlarını” bertaraf etmekti. Bu amaçla 11 sayısının 10’u sıkıyönetim tarafından
toplatılan Zülfikar Gazetesi İzmir’de yayımlandı. Onu kısa bir süre içinde Uhuvvet
takip etti. Said Nursi’nin yakın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp ve birkaç arkadaşı
tarafından ilk sayısı 24 Ekim 1967’de yayımlanan haftalık İttihad Gazetesi, o döneme
göre oldukça cesur çıkışlarıyla geniş ilgi topladı ama 12 Mart 1971 askeri
müdahalesinin arkasından süresiz olarak kapatıldı. İttihad’ın kapatılması Nurcuları pek
fazla zora sokmamıştı çünkü 21 Şubat 1970’ten beri bir günlük gazete aracılığıyla daha
geniş kitleye ulaşmaya başlamışlardı.209

Nurcu hareket için gerçekten önemli bir dönüm noktası olan Yeni Asya
gazetesinin temel prensipleri yıllar sonra kendileri tarafından şöyle açıklanmıştır:
“Öncelikle istişareye önem verilecekti. Demokrasi her hal ve şart altında müdafaa
edilecek, demokrasiyi tahrip edecek hareketlere karşı çıkılacaktı. Dinsizliğin ve
komünizmin mahiyetini ortaya koyacak yayınlar yapılacaktı. İnsanları hakka ve
hakikate davet ederken ikna yolu benimsenecekti. İslamiyet asla istismar edilmeyecek
ve kimseye de istismar ettirilmeyecekti. Hür dünya ile medeni münasebetler kurmanın
yolları aranacaktı. Yayın prensiplerine uymayan reklamlar alınmayacak, banka
reklamlarına kesinlikle yer verilmeyecekti”210

İslami kesim içinde yayıncılık faaliyetlerinin yok denecek kadar az olduğu bir
dönemde gözüpek bir üslupla ortaya atılan Nurcular dindar kitleler içinde önemli bir
saygınlık ve yaygınlık kazanmaya başladılar. Ama bu arada iç bölünmeler de başlamıştı.
Ayrılıklardan ilk Ispartalı hattat Hüsrev Altınbaşak’ın, Nur Risaleleri’nin Latin
harfleriyle matbaada basılmasına karşı çıkmasıyla yaşandı. Sonuçta, Risalelerin
Osmanlıca olarak elle çoğaltılmasından başka bir şeyle uğraşmayan, daha sonra
“Yazıcılar” adıyla anılacak olan küçük bir grup ortaya çıktı. Zaman içinde önemini
yitiren ve iyice daralan bu grubun ardından, A. Tevfik Paksu, Sudi Reşat Saruhan,
Gündüz Sevilgen gibi isimlerin başını çektiği bir başka grup, Yeni Asyacıların

209
Çakır; Ruşen. Ayet ve Slogan-Türkiye’de İslami Oluşumlar, Metis Yayınları, İstanbul – 1992, s.88-89
210
Çakır, a.g.e, s:90

109
“demokrat misyon” diye adlandırıp sonuna kadar destekledikleri Adalet Partisi’ne
alternatif olarak çoğunluğunu Nakşi aydınların oluşturduğu Milli Nizam Partisi’nde yer
aldı. Bu gruptan bazı isimler MNP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından
sonra, geri kalanlar ise MSP’nin CHP ile koalisyona gitmesiyle başlayan ve Genel Af
Kanunu ile doruğa ulaşan çelişkilerin ardından Necmettin Erbakan ve ekibini terk
ettiler.211

Yeni Asyacıların belirgin özelliği hep siyasetle içli-dışlı olmaları ve hep DP-
AP-DYP çizgisini desteklemeleri olmuştur. Türkiye’deki üç askeri darbenin de Yeni
Asyacıların “demokrat misyon” adını verdiği bu çizginin hükümetleri zamanında
yapılmış olması, ister istemez Nurcuların tarihinde bu darbelerin ve onlara karşı
geliştirilen tavırların önemli bir yer işgal etmesine yol açtı.212

12 Eylül 1980 darbesine kadar Yeni Asyacılar kayıtsız şartsız AP’yi ve onun
lideri Süleyman Demirel’i destekledi. O dönemleri bugün şöyle anlatıyorlar: “Demokrat
misyon yine iş başındaydı ve bir ‘hürriyetler adası’ haline getirdiği ülkede kalkınma
hamlesini başarıyla devam ettiriyordu. Ancak tertibin ardı arkası gelmiyordu. Önce
iktidar partisi parçalanarak zaafa düşürüldü. (Demokrat Parti’nin kurulması) Ardından
dindar kitleleri şaşırtarak demokrat kadroları güçsüz bırakmayı hedef alan dini
görüntülü bir siyasi parti kurduruldu (Önce MNP, sonra MSP). Bu gelişmeler olup
biterken Yeni Asya, gerek iktidardaki demokratları, gerekse halkı uyarıcı bir neşriyat
yaptı.213

12 Eylül 1980 askeri darbesinden yaklaşık bir ay sonra sıkıyönetim Yeni


Asya’yı kapattı. Nurcular da hemen bir başka gazeteyi, Yeni Nesil’i yayınlamak için
kolları sıvadılar. Yeni Nesil çıkmaya başladıktan sonra Yeni Asya’nın yayınına izin
verildi. Nurcular ise Yeni Asya’nın tüm haklarını Yeni Nesil’e devretmeyi ve bu
ikincisinin yayınını sürdürmeyi kararlaştırdılar. Yeni Nesil, askeri rejim döneminde,
kendi ifadeleriyle “Siyasi partilerin kapatılmasını, Kenan Evren’in dini konularda olur
olmaz ahkam kesmesini, tatbikata konan başörtüsü yasağını, 1982 Anayasa taslağını,
Siyasi Partiler Kanunu’nu, MGK’nın vetolarını, Büyük Türkiye Partisi’nin
211
Çakır; Ruşen. Ayet ve Slogan-Türkiye’de İslami Oluşumlar, Metis Yayınları, İstanbul – 1992, s.90-91
212
Çakır, a.g.e, S:91
213
Çakır, aynı.

110
kapatılmasını, Seçim Kanunu’nu, bazı partilerin seçimlere sokulup bazılarının
sokulmamasını” yine kendi ifadeleriyle “meşru ve makul bir üslupla” eleştirdi. Anayasa
oylamasına bir gün kala Yeni Nesil kapatıldı. Nurcular bu defa da Tasvir adlı bir gazete
yayımlamaya başladılar. 1 Ekim 1983’te bu gazete de kapatıldı. Tam Hür Yurt adlı yeni
bir gazetenin hazırlıkları yapılırken Tasvir’in yayın yasağı 15 gün sonra kalktı. Ondan
19 gün sonra ise 5 Kasım 1983’te ise Yeni Nesil yeniden açıldı.214

Bütün bu süreç içinde Yeni Asyacılar olarak adlandırılan en büyük Nurcu


gruptan ayrılmalar da sürüyordu. 1970 ortalarında Fethullah Gülen kopmuştu. Onunla
hemen hemen aynı zamanlarda Zafer ve Sur dergilerini çıkartacak olan, gündelik
politakayla uğraşmak yerine “iman hakikatlerini” anlatmayı yeğleyen çevreler
oluşmuştu. 12 Eylül sonrasında ise, Süleyman Demirel’in artık misyonunu
doldurduğunu söyleyen ve bunlara bağlı olarak Yeni Nesil’i çıkartanları yanlış
yapmakla, duygusal ve aşırı davranmakla eleştiren Mehmet Kırkıncı, çevresinde daha
çok Ankara kökenli Nurcu aydınları toplayarak ayrıldı.215

3 Ocak 1990 tarihinde de Yeni Nesil’in önde gelen yazarları, yazı işleri
kadrosunun önemli bir kısmı, grubun çıkardığı Köprü, Bizim Aile ve Cankardeş
dergilerinin hemen hemen tüm kadrosu kendini kapı önünde buldu. Mehmet Kutlular,
Mustafa Kaplan, Bünyamin Ateş, Burhan Bozgeyik gibi Nurcu camianın önemli
yazarları, Yeni Nesil’in sahibi olarak görülen kişilerin, gazetenin ANAP ve resmi
ideoloji karşıtı politikasının yerine devlet ve iktidarla uzlaşmacı bir çizgiyi getirmek
istediklerini, bu nedenle bir “saray darbesine” başvurduklarını iddia etti. Yeni Nesil’in
başyazarı Safa Mürsel ise, aralarındaki ayrımın “dozajın ayarlanması” sorunundan
kaynaklandığını söyleyerek “darbeyi” savundu.u Yeni Nesil’den kapı dışarı edilen
Nurcular fazla vakit kaybetmeden 15 Ocak 1990’da kendi gazetelerini yayınlamaya
başladılar: Yeni Asya!216

Yeni Asya fazla satamasa (tirajı 5-10 bin civarında) ve gazetecilik açısından
fazla bir şey veremese de Mehmet Kutlular yönetiminde 8-10 sayfa ile yayınına devam
ediyor. Bu arada grubun baştan beri çıkardığı Köprü, Bizim Aile ve Cankardeş
214
Çakır, a.g.e., S:91-92
215
Çakır; Ruşen. Ayet ve Slogan-Türkiye’de İslami Oluşumlar, Metis Yayınları, İstanbul – 1992, s.92-93
216
Çakır, a.g.e., S:93

111
dergilerini (isimlere ekleme veya çıkarma yaparak) ve çeşitli konulara ilişkin kitaplar
yayınlamaya da devam etmektedirler.

Yeni Nesil gazetesi ise bu ayrılmadan sonra bir süre daha yayınını devam
ettirdi. Ancak bu dönem fazla sürmedi ve Yeni Nesil kapandı. Yeni Nesil grubu şimdi
Moral FM radyosu ve ve NesilBasım Yayın etrafında kitap neşriyatı ile faaliyetlerini
sürdürmektedir.

3.1.6- Milli Görüş: Milli Gazete

11 Ocak 1973’te çıkmaya başlayan Milli Gazete, Türkiye’de siyasi İslam’ın en


büyük oluşumları ve Milli Görüş hareketinin siyasi arenadaki temsilcileri olan Milli
Selamet Partisi ile Refah Partisi’nin sözcülüğünü yaptı. MSP’nin yayın organı olarak
kurulan Milli Gazete’yi yayımlayan Yeni Neşriyat A.Ş’nin hissedarlarının önemli bir
bölümü de partinin üyesiydi. Gazete, partinin programına paralel olarak, dinin toplum
yaşamının düzenlenmesinde belirleyici bir rol üstlenmesi gerektiğini savundu. 12 Eylül
1980 darbesinden sonra laikliğe ve Milli Güvenlik Konseyi emirlerine aykırı yayın
yaptığı gerekçesiyle dört kez yayını durduruldu. Bazı yazarları TCK’nın 163’üncü
maddesine aykırı yazılar yazdıkları gerekçesiyle yargılandılar, mahkum edildiler.

Necmettin Erbakan’ın liderliğini yaptığı hareketin faaliyetlerini her zaman


haber ve yorumlarında işleyen Milli Gazete’nin diğer manşetleri de parti programıyla
eşgüdüm içerisinde oldu. 25 yıllık bir gazete olmasına ve hitap ettiği siyasi kitlenin
büyüklüğüne rağmen çok sınırlı bir tiraja ve etkiye sahip olabilen Milli Gazete’nin
sahibi Hazım Oktay Başer, yazı işleri müdürü ise Ekrem Kızıltaş’tır. Gazetede partinin
temsilcisi, yöneticisi konumundaki siyasilerin yanı sıra partiye sempati duyan yazalar
doğal olarak çoğunluğu oluşturmaktadır: Sadık Albayrak, Mustafa Ünaldı, Arif Calban,
Zeki Ceyhan, Ferhat Koç, Ahmet Akgül, Abdulkadir Özkan, Süreyya Sırma, İsmet ve
Mehmed Şevket Eygi gibi İslami kesimin deneyimli yazarlarının yanında gazetenin
kadrosunda genellikle dini konularda bilgiler içeren yazıların sahibi olan Mehmet Talu
ve Mevlut Özcan ile tarihçi Burhan Bozgeyik, edebiyatçılar Mustafa Miyasoğlu, Ali
Haydar Haksal da bulunmaktadır. İsmail Fatih Ceylan, Mine Alpay Gün, Gülay
Pınarbaşı, Ayla Çeliktürk, Necati Tuncer, Nedim Odabaş, Ömer Uzunoğlu, Hüseyin

112
Goncagül gibi isimler de değişik konulardaki yazılarıyla Milli Gazete’ye katkıda
bulunmaktadır.

Milli Gazete, haber çeşitliliği, etkinliği, baskı ve mizanpajı itibarıyla hiç de iyi
bir performans sergileyememektedir. “Davaya hizmet için” Milli Gazete alanlar diğer
İslami yayınlarda olduğundan daha fazladır. Okumak için alanları parti haberleri ve
birkaç köşe yazısı dışında cezp edebilecek hiçbir şey yoktur. Bu durumun düzeltilmesi,
nicelik ve nitelik açısından daha iyi bir noktaya ulaştırılması için çalışmalar yapıldığı
editörün köşesinden sık sık duyurulmasına rağmen 25 yılda fazla bir şey yapılmış
değildir. Gazete sayılarının birkaç milyonu bulduğu söylenen Milli Görüş camiasının
sözcülüğünü yürütme iddiasında olmasına rağmen 50 binlik tiraja bile ulaşamamaktadır.

Milli Gazete’nin beklenen atılımı yapamamasında partililerin müdahaleleri de


etkili olmaktadır. Mehmed Şevket Eygi bu duruma şöyle işaret etmektedir: “Gazetecilik
bir ihtisas işidir. Milli Gazete’yi kurtarmak için yapılacak ilk iş her gün Ankara’dan
fuzuli telefon müdahalesinin son bulmasıdır. Bu müdahaleler Milli Gazete’deki
meslektaşlarımızın ellerini kollarını bağlamakta, morallerini bozmakta ve güzel bir
gazete çıkarmalarına engel olmaktadır.”217

3.1.6.1- Yörünge

1990’lı yıllar Yörünge gibi bir haber dergisinin çıkmasına müsait şartların
oluştuğu bir dönemdi. Türkiye’de siyasal İslam, Refah Partisi ile birlikte 1970’lerden
beri ilk defa gür bir sesle yeniden ortaya çıkıyordu. 1989 mahalli seçimlerinde bazı
illerde belediye başkanlığını kazanan RP, genel seçimlere de iddialı bir şekilde
giriyordu. Refah Partisi’ne yakın görüşlerin dile getirildiği Yörünge dergisi, 11 Kasım
1990’da çıkıt. Derginin sahibi ve genel yayın yönetmeni Resul Tosun’du. Daha ilk
sayıda RP’nin programının özünü oluşturan “Adil Düzen”in istenildiğinin işareti
verilmişti. Dergide imam-hatipler, başörtüsü meselesi, Bosna-Hersek, Afganistan,
Filistin gibi dünya Müslümanlarının sorunlu bölgeleri, Avrupa’daki Türklerin
meseleleri, siyasi gelişmeler üzerinde duruldu.

217
Eygi, Mehmed Şevket. “Sağ Basın – Sağ Siyasi Parti İlişkisine Bir Bakış (MSP ve Basın)”, Büyük
Gazete, 28 Temmuz 1976, sayı: 14

113
3.1.7- İslamcı Kadınların Dergisi: Mektup

1985 Şubatında yayın hayatına başlayan Mektup dergisi uzun süreden beri
Türkiye’nin en çok satan İslami dergilerinden biridir. “Kadınların kaleminden kadın
erkek herkes için” şiarıyla çıkan derginin sahibi ve yazı işleri müdürü Recep Özkan.
Ancak Mektup’un temel direği Özkan’ın işe, “Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar”
kitabından dolayı 163. maddeden mahkûm olan Emine Şenlikoğlu. Teknik işlemleri
erkekler tarafından yapılan derginin sürekli yazar kadrosunun tümü ve diğer
yazarlarının çoğunluğu kadındır. Dergide Müslümanların gördükleri zulümler ve buna
karşın dinlerinden habersiz oluşları ile gündelik yaşama dair iktidarsızlık,
mastürbasyon, eşcinsel eğilimler, adet kanaması gibi cinsel sorunlar ile boşanma, eşlerin
birbirlerine karşı görevleri gibi ailevi sorunlar ve stres, feminizm, örtünme gibi
meselelerdir.218

3.1.8- İhlas Grubu: Türkiye, TGRT, TGRT FM

Türkiye Gazetesi 22 Nisan 1970’te, Hakikat adıyla yayın hayatına girdi.


Hakikat’ın imtiyaz sahibi olarak künyesinde Mahmut Genç’in adı geçiyordu. Hakikat,
“Işıkçılar” diye de adlandırılan ve emekli subay eczacı Hüseyin Hilmi Işık’ın etrafında
toplanan grubun sözcüsü olarak doğdu. Gazetenin yönetimi Mahmut Genç, Enver Ören
(Hüseyin Hilmi Işık’ın damadı) ve Mehmet Emin Efendi arasında değişiyordu. 29 Mart
1972’de gazetenin sahipliği Metin Yüksel’e geçmiş adı da Türkiye olarak
değiştirilmişti. Daha sonraki yıllarda Enver Ören’in gazetenin sahibi olmasıyla bu
duruma son verildi. Türkiye, 1980 yılında ortalama 7 bin 500 adet satılıyordu. Satışın
önemli bir bölümü abonelere elden dağıtım sistemiyle yapılıyordu. Bunun için ülkenin
her tarafında bürolar açan Türkiye, hem tirajını artırıyor, hem de daha sonraki yıllarda
geniş bir haber ağına sahip olacak bir haber ajansının temellerini atmış oluyordu. Yurt
genelinde 1984’te gazete dağıtımı ve İhlas grubunun ürettiği küçük ev aletlerini
pazarlayan 296 büroda 2 bin 700 dağıtıcı çalışıyordu.219

218
Çakır; Ruşen. Ayet ve Slogan-Türkiye’de İslami Oluşumlar, Metis Yayınları, İstanbul – 1992, s.193-
194
219
Kahraman, Ahmet. Cici Basının Sefalet ve Rezaleti, Tümzamanlar Yayıncılık, İstanbul, 1996. s: 289

114
Türkiye gazetesi tirajını artırmak için promosyon kampanyaları da düzenledi.
Promosyonlar, önceleri gazetenin kendi yayını olan dini içerikli kitap ve kasetlerden
oluşurken, 1990’ların başlarında kültürel ürünlerin yanında stres bileziği vs. vermeye de
başladı. Türkiye’nin tirajı bu dönemde aylarca 1 milyonun üzerinde seyretti. Ancak
promosyon çılgınlığının dinmeye başlamasıyla birlikte ortalama tirajı olan 400
binlerdeki seviyesine oturdu.

Gazetenin tirajının yükselmesi ve İhlas Holding bünyesindeki diğer yayın


faaliyetleri (TGRT, TGRT FM, 10’un üzerinde dergi) ile öteki şirketlerin yükselişe
geçmesinde bu grubun iktidarla yakın ilişkiler içerisinde bulunmasının da rolü vardı.

Özellikle 1980’den itibaren önce ANAP iktidarı, ardından da DYP’nin ortak


olduğu koalisyon hükümetleriyle iyi geçinen, yayınlarında onları destekleyen İhlas
grubu ve onun lokomotifi Türkiye gazetesi, rakibi olarak görülen Tercüman’ın tahtını
da ele geçirmiş oluyordu.

Milliyetçi-muhafazakar bir çizgide yayın yapan Tercüman gazetesi, uzun yıllar


bu kesimin tek gazetesi olmanın keyfini sürdü. Ancak 1980’den sonra Türkiye gazetesi
gibi ANAP iktidarıyla iyi geçinmek yerine onu sürekli eleştirince, yükselen Türkiye
karşısında tökezlemeye başladı. Ekonomik krizi atlatabilmek için iktidardan istediği
desteği alamayınca Türkiye’ye tahtını kaptırdı. Tercüman 1987’de iyice gözden düştü,
1990’larda ise tümüyle silinip yok oldu.220

Türkiye, yurt içinde ve dışında çok geniş bir haber ağı oluşturmayı başarmış
olan İhlas Haber Ajansı’nın desteğine rağmen çok etkili habercilik yapamadığı için
eleştirilmektedir. Bununla birlikte gazetenin liberalinden muhafazakarına,
milliyetçisinden İslamcısına kadar oldukça çeşitli bir yelpazede yazar kadrosu vardır.

Türkiye Gazetesi’nin bağlı olduğu İhlas Grubu 28 Şubat’tan sonra irtica yanlısı
şirketler listesine girdi. İhlas Holding bunun üzerine köklü bir imaj değişikliğine gitti.
Grubun televizyonu TGRT 1998 yılında yabancı danışmanlar ve teknik elemanlar
öncülüğünde gerçekleştirdiği kurumsal kimlik çalışmasıyla içerik ve sunum bakımından

220
Kahraman, Ahmet. Cici Basının Sefalet ve Rezaleti, Tümzamanlar Yayıncılık, İstanbul, 1996. s: 293-
297

115
görece daha liberal bir eğilim kazandı. 2001'deki ekonomik krizle birlikte İhlas
Finans'ın faaliyet izni, Bankalar Kanunu'nun 20/6'ncı maddesindeki şartların
gerçekleşmesi nedeniyle BDDK'nin 10 Şubat 2001 tarihli ve 171 sayılı kararı ile
kaldırıldı. TGRT'yi de içinde barındıran Huzur Radyo TV'nin yüzde 56.5 hissesi 26
Temmuz 2006'da News Corporation ve birlikte hareket ettiği Ahmet Ertegün' e satıldı.
TGRT'yi satın alan ABD'li medya grubu News Corporation'ın sahibi Rupert Keith
Murdoch 'tı. News Corporation daha sonra bu şirketin diğer hissedarlarıyla da anlaşarak
şirketin tümünü satın aldı. TGRT'nin adı 24 Şubat 2007 tarihinde FOX TV olarak
değiştirildi.221

3.1.9- Med-Zehra Grubu: Dava

Nurcuların Med-Zehra çevresinin yayın organıdır. Yeni Asya-Yeni Nesil


çizgisinin DP-AP-DYP kuyrukçuluğu şeklinde kendini gösteren sağcılığı; irili ufaklı
birçok Nurcu grubun “iman hakikatlerini” pozitif bilimler aracılığıyla açıklamakla
yetinip düzene uyumlu insanlar yetiştirme politikası; Fethullah Gülen cemaatinin önce
gündelik politikayla çok içli dışlı olan Nur talebelerini eleştirip zamanla aynı yörüngeye
oturmaları Türkiye’deki İslami yapılanmaların çoğunun gözünde Nurculara ve ister
istemez Said Nursi’ye kuşkuyla yaklaşmayı da beraberinde getirmişti. Zaten,
faaliyetlerini kendi başlarına yürütmek, başka cemaatlerle fazla yüz göz olmamak ve
bütün bunları yaparken Said Nursi’yi de tekellerine almak, bu grupların işine de
geliyordu. Düzen uzlaşmacılığını ve statüko savunuculuğunu içlerine sindiremeyen Nur
talebelerinin bir kısmı küskün bir şekilde köşelerine çekildi; bazıları daha radikal İslami
yapılanmalara kayıp Nurculuktan uzaklaştı. Bir takım çevreler ise Nurculuklarından
vazgeçmeyip onu “yanlış tanıtanlara” karşı mücadele etmeyi görev bildi. İlk sayısı 1989
Nisan ayında çıkan Dava dergisi, bu son gruptakilerdendir. Yeni Asya-Yeni Nesil
grubundan yıllar önce kopmasın rağmen ilk kez 1980 başlarında Tenvir Neşriyat’ı
kurup, Sözler Yayınevi’nin “aslına uygun ve layıkıyla yapmadığını” iddia ettikleri Nur
Risalelerini yayınlaması işine girişerek faaliyetlerini geniş bir alana taşıdı.222

3.2. İslami Televizyon Kanalları


221
“Medyada Dinci Egemenlik”
hhttp://www.sodev.org.tr/Dosyalar/toplumsalyasam/2007/medyada_dinci_egemenlik.htm
222
Çakır; Ruşen. Ayet ve Slogan-Türkiye’de İslami Oluşumlar, Metis Yayınları, İstanbul – 1992, s: 122

116
Türkiye’de İslam’ın kamusal alanda görünümü 1980 sonrasında büyük hız
kazanmıştır. Böylece din içindeki mahremiyetin ve cemaat yapısının sınırları yavaş
yavaş belirsizleşmeye hatta kaybolmaya başlamıştır. Bunda ise gelişen medya
teknolojisinin rolü büyüktür. Ayrıca bu dönemde İslami kimlik sadece medya alanında
değil birçok alanda da gözlemlenmektedir. İslami gruplar ve İslami cemaatler kendi
sınırları dışına çıkarak modadan, turizme, bankacılıktan eğitime kadar birçok alanda
faaliyetlere başlamışlardır. Bu faaliyet alanları arasında en ilginç olanı kuşkusuz medya
alanıdır. Her şeyden önce İslami grupların, serbest piyasa ortamından da faydalanarak
faaliyetlerine medya alanında da devam etmeleri, bu grupların geleneksel yapılarının
değişmeye başlamasının bir göstergesi olarak düşünülebilir. Çünkü medya araçları
modern dünyanın en önemli sembollerinden ve araçlarından biridir. Oysa dini
topluluklar geleneksel bir yapıya sahiptirler ve geleneksel bir dünyayı sembolize
ederler. Burada İslami cemaatlerin bir yandan modernliğin araçları olarak liberal bir
ortamda görsel ve işitsel medya araçlarına sahip olması, diğer yandan ise İslam’ın farklı
alanlardaki modern görünümlerini de ekran aracılığıyla sunması hem sembolik olarak
hem de içerik olarak modern bir durum sergilemektedir.

ABD ve İngiltere kökenli 1980’lerin yeni ekonomik düzeni medyanın


geleneksel yapısını da değiştirdi. Türkiye’de medya alanı 1980 öncesi yıllarda basın
sektöründe özel girişimin, radyo ve televizyon yayıncılığında ise devlet kaynaklı
kamusal girişimin egemen olduğu bir yapıya sahipti. 1980’den itibaren ülkenin serbest
piyasa ekonomisine yönelmesiyle birlikte medya kuruluşları da sermaye
yoğunlaşmalarını hızlandırmışlardır. Bu dönem de medya yapısındaki en önemli
özelliklerden birisi, yani ekonomik politikalarla birlikte mülkiyet yapısındaki
değişimlerdir. Gülseren Adaklı’nın da “Türkiye’deki Medya Endüstrisi” adlı kitabında
detaylı olarak anlattığı bu sürece kadar gazeteci ailelerin kontrolündeki geleneksel
medya yapısı, yerini medya dışı sektörlerdeki büyük sermaye gruplarının egemen
olduğu yeni medya sahipliğine bırakmıştır. Örneğin devlet tekelinden çıkarak ticari bir
amaca yönelen medya işletmeciliği, özel televizyon ve radyo kuruluşlarının yayına
başlamaları ve 1994 yılında da yasallık kazanmaları ile bankacılık ve finans gibi pek
çok önemli kişi ve kuruluşların ilgilendiği bir faaliyet alanına dönüşmüştür. Bu değişen
medya yapısının en önemli nedeni ise bir medya kuruluşu, özellikle de televizyon

117
kanalı, sahibi olmanın sağladığı güç ve prestij ile sermaye grubunun diğer alanlardaki
maddi çıkarlarını koruma ve geliştirme potansiyelidir. Artık yeni medya sahipleri,
medya dışında faaliyet gösteren girişimciler ve bankalardır. 1960’lar ve 1970’lerde de
medyanın holdingleşmesi süreci yaşanırken, 1980’ler ve 1990’larla birlikte holdinglerin
medyaya girişi, holdinglerin medyalaşması dönemine geçilmiştir. Böylece 1980’lerin
sonlarında kırılmaya başlayan devlet tekeli ve denetimi ülkede elektronik yayıncılıkta
da yeni bir dönemin başlamasına neden olmuştur. Ekonomi-politik bir bakış açısıyla
medya alanı hem yoğun bir kar fazlasının hem de düşünsel bakış açılarının doğrudan
kitlelere ulaştırılarak toplumsal bir uzlaşmanın sağlanmaya çalışıldığı bir alan haline
gelmiştir. Bütün bu değişim kamu yararını temel alan kitle iletişimini kar odaklı bir hale
getirmiş, piyasa kurallarının belirleyici olduğu bu alan kar, rekabet, yarışma ve kişisel
çıkar medya içeriğinin söylemini oluşturmuştur.

1990’lı yıllarda görülen medya yoğunlaşmasında, İslami sermaye de yoğun


olarak yer almaya başlamıştır. Bu medya yoğunlaşması karşısında medya tekellerinin
tek rakibi İslami sermaye tarafından desteklenen İslamcı medyadır.223 Çünkü 1980’li
yıllarla birlikte İslami anlayış ve değerler politik alandan medya alanına doğru hızla
yayılmaya başlamıştır. İslami kesim radyo ve televizyonla birlikte yazılı iletişim
geleneğini terk ederek görsel işitsel bir iletişim geleneğine geçiyorlardı. Bu durum,
inancı ve yaşamı aynı biçimde yorumlayan bireyler için inanç ve değerler anlayışının
hızlı ve sürekli değişimle karşı karşıya olduğunun bir göstergesidir.224 Böylece
Müslümanlara özgü mahrem alanın medya araçları aracılığıyla kamusal alana
taşınmaktadır. İslami cemaat grupları öncelikle medya araçlarından radyoyu kullanmaya
başlamışlardır. Çünkü birçok İslami cemaat ve gruplar için radyolar, cemaat içi
haberleşmeyi kolaylaştırmak, cemaat dayanışmasını güçlendirmek gibi işlevlerinin yanı
sıra etkili bir propaganda aracı olarak da kullanılıyordu. En geniş alana ulaşabilen radyo
istasyonu, ait olduğu cemaatin İslam anlayışını da yayma şansına sahip oluyor.
Radyoların televizyona kıyasla daha derli toplu ve küçük işletmeler olduklarından,
gerek maddi bakımdan gerekse istihdam açısından cemaatin olanakları dışına

223
Kaya, Raşit (2002), “1980 sonrası Türkiye’de Medyanın Gelişimi ve İdeoloji Gereksinimi”,
(www.dorduncukuvvetmedya.com.tr)
224
Arslan, Abdurrahman. (2000), “Seküler Dünyada Müslümanlar”, Birikim, Temmuz, sayı 99, s:34

118
çıkılmadan yürütülebilme özelliğine sahip oldukları düşünülüyordu. Bu da radyolara
çok daha cemaat içi bir özellik kazandırıyordu. Buna bağlı olarak da cemaatlerin
liderlerine ya da önde gelenlerine ayrılan sohbet programları (örneğin, Moral FM’de
Yavuz Bahadıroğlu’nun günlük yorumları ve ‘Nur Penceresi’ dizisi ya da Akra FM’de
Esat Coşan’ın günlük konuşmaları gibi) program akışı içindeki yerlerini sürekli olarak
korumaktadırlar. 225 Fakat gönderilen mesajların İslami bir içerikle sunulması görsel ve
işitsel bir araç olarak televizyonda daha kolay ve daha etkiliydi. Çünkü İslami anlayış
ve değerlerin temsil edilmesi, sunulan tebliği pekiştiren ve tamamlayan bir özelliğe
sahiptir. Böylece insanlar üzerinde daha fazla etkili olacağı düşünülüyordu.

İlk İslami televizyon kanalı olan TGRT (Türkiye Gazetesi Radyo ve


Televizyonu) ulusal olarak yayınlarına Nisan 1993 yılında İngiltere’den uydu
aracılığıyla başladı. Bu televizyon kanalı Nakşibendî tarikatını destekleyen kişiler ve
muhafazakâr ve İslami bir gazete olan Türkiye Gazetesi desteğinde kurulmuştu. Daha
sonra Samanyolu TV, Nur Cemaati ve Zaman Gazetesi desteğinde yayınlarına 1993
yılında başladı. Samanyolu TV yayınına ilk olarak Azerbaycan’da Zaman TV adıyla
başlamıştı. Ayrıca dönemin muhafazakâr bir İslami partisi olan Refah Partisi desteğinde
Kanal 7 ve Kadiri tarikatı desteğinde Meltem TV (Mesaj TV) yayınlarına başladılar. Bu
İslami televizyon kanallarına 2004 yılının ikinci yarısında yayınlarına başlayan ve
ekranlardan yoğun bir İslami kimlik sunan TV5 kanalını da ekleyebilirsiniz.

225
Azak, Umut, “İslami Radyolar ve Türbanlı Spikerler” (Derleyen Nilüfer Göle, İslamın Yeni Kamusal
Yüzleri, Metis Yayınları, İstanbul, 2000. s: 96

119
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ

4- FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ’NİN TARİHSEL KÖKENİ:


GELENEKSEL DIŞI ÖRGÜTLENME MODELİ; NURCULUK CEMAATİ

“Neo-Nurcular” olarak anılan Fethullah Gülen cemaatini anlamak için


Bediüzzaman olarak anılan Said Nursi’nin başlattığı Nurculuk hareketini incelemek
gerekir.

1876 yılında, Bitlis'in Nursi köyünde dünyaya gelen Said Nursi’nin ilk hocası
abisi Molla Abdullah'tır. Klasik medrese eğitimi sırasında özellikle İmam Rabbani
Ahmet Sihrindi ve Abdulkadir Geylani'nin eserlerinden ciddi oranda etkilendi.
Nakşibendî ve Kadiri tarikatlarıyla yakın ilişkiler kurdu ve onların İslam felsefesinden
önemli oranda etkilendi. Ancak klasik biçimde formüle edilen Şeyh-Mürit ilişkisine
girmedi. ‘Nursi Gümüşhanevi'nin Mecmuat'ul Ahzab'i gibi tarikatların esaslarından olan
virtleri takip etmekle birlikte mürit geleneğinin toplumsal şartlara göre yeniden
uyarlanması gerektiğine vurgu yaptı. Telvihat-i Tis'a isimli eserinde ‘Müslüman’ın
tarikatsız olabileceği, ancak imansız olamayacağı’ tezi onun görüşlerinin ana temasını
oluşturur.226

Said Nursi’nin politik yaşamı iki evrede ele alınabilir. Bu iki sürecin
karakteristik özelliği Nursi’nin hem zihinsel ve yani teorik hem de eylemsel yani pratik
bir değişim süreci içerisinde olmasıdır. Doğu bölgesinde yürüttüğü çalışmanın artık
kendisi için yetersiz olduğunu düşünen Nursi, kendi görüşlerini daha geniş kesimlere
yaymak için entelektüel ulemasının ve aydınlarının merkezi olarak kabul edilen
İstanbul'a geldi. Osmanlı toplumunun yıkılma sürecini çok yakından gören biri olarak,
dini ve siyasi entelektüeller arasında toplumun ekonomik ve politik çözülme sürecinin
tartışmalarına aktif olarak katıldı. Cumhuriyet dönemine kadarki süreçte politika ile
doğrudan iç içe oldu ve hatta kendisine göre politik projeler üretti, öneriler sundu ve
görüşlerini entelektüeller arasında etkili kılmaya çalıştı. Bu süreç aynı zamanda
Nursi’nin yaşamından dönüm noktaları oluşturdu. Kendisine göre yeni ilişkiler
geliştirdi. İstanbul’da yayınlanan Vatan gazetesinde makaleler yazmaya başladı, İttihat

226
Nursi, Bediüzzaman Said, Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Yay., İstanbul 2002, s:69

120
Muhammedi Cemiyeti’yle ilişkiler geliştirdi, Dar'ul-Hikmet'ul-İslami’ye üyeliği gibi
pratik olarak aktif görevler aldı.227

Özellikle Batı’da eğitim almış entelektüellerin eleştirilerine karşı geleneksel


İslam’ı savunmuş ve bu çerçevede bir kısım politik projeler önermiştir. Örneğin II.
Abdulhamit'e sunduğu Medresetü'z-Zehra projesi bu dönemin bir ürünüdür.228

Doğup büyüdüğü ve fikirlerinin oluşmasında önemli bir rolü olduğuna inandığı


Doğu Anadolu bölgesinde Arapça, Türkçe ve Kürtçe eğitim yapan hem İslam ilimlerini
hem de fen bilimlerini kapsayan bir üniversite açılması önerisi Padişah tarafından
gerekli desteği ve ilgiyi görmedi. Halife’nin temsilcisi durumunda olan Padişah’ın bu
tutumu Nursi’de olumsuz yargıların oluşmasına yol açtı. Bu nedenle “istibdat-hürriyet’
ekseninde Abdülhamit muhaliflerine destek verdi. Jön Türklerle yakın ilişkilere yöneldi
ve II. Abdülhamit'e karşı olan ve tüm fikirlere katılmasa da anayasal bir sistem
arayışında İttihat ve Terakki'nin yanında yer aldı. 31 Mart Vakası sırasında isyanda
öncü rol oynayan İttihad-ı Muhammediye derneğiyle olan ilişkisi nedeniyle askeri
mahkemede yargılandı.”229

31 Mart Ayaklanmasından sonra yeniden Doğu Anadolu'ya geçti. Bölgede


özellikle Kürt aşiretlerinin ileri gelenleriyle “anayasa, meşrutiyet, hürriyet ve İslam
konulu sohbet ve tartışmalarda bulundu.” İslam dünyası ile yakından ilgilenen Nursi
“Şam'a giderek Emevi Camii'nde Arapça bir vaaz verdi. Hutbe-i Şamiye adıyla meşhur
olan konuşmasında Müslümanların temel problemlerine işaret edecek çözüm yolları
önerdi. “İslam âleminin problemlerinin kaynakları arasında zaruret, cehalet, istibdat,
yeis, enaniyet ve itilaf sorunlarının bulunduğunu gündeme getirerek Müslümanlara
ümitsizliğe düşmeden bu problemlerle baş etmenin çarelerini sundu. Hürriyet ve
meşruiyet kavramlarını sık sık vurgulayarak İslam âleminin sahip olduğu potansiyele
vurgu yaptı.”230

227
Mürsel, Safa. Bediüzzaman Said Nursi ve Devlet Felsefesi, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1995, s:273
228
Nursi, a.g.e., s:213
229
Yavuz, M. Hakan. “Bediüzzaman Said Nursi”, Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce/İslamcılık, cilt:6,
İletişim Yay. İstanbul, 2004, s:265
230
Yavuz, M. a.g.e, s: 265

121
Bütün bu çelişkilere rağmen Birinci Dünya Savaşı sırasında Abdülhamit
tarafından Ermenilere karşı savaşmak için kurulan ‘Hamidiye Alayları’nda aktif görev
aldı. Özellikle “Van'da Ermeni ve Ruslara karşı gönüllü alaylar tertip ederek bizzat
savaştı.”231 1916 yılında Ruslara esir düştü. Rusya’da iki yıl esir kaldıktan sonra, kaçıp
yeniden İstanbul'a geldi.232

Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz işgalci güçlerini eleştiren ’Hutuvat-ı


Sitte’ adında bir risale yazdı. Padişah’ın ‘teslimiyetçi’ tutumuna karşı, Ankara eksenli
gelişen hareketi destekledi. 1922 yılının Ağustos ayında Mustafa Kemal tarafından
Ankara'ya davet edilen Nursi, Meclis'te dinin, imanın ve namazın gerekliliğin anlatan
konuşma yaptı. Ankara’da özellikle milletvekilleri üzerinde yarattığı etki nedeniyle M.
Kemal tarafından eleştirildi. ‘Milli Mücadele’ aşamasında önemli bir etkinlik sağlayan
‘Doğu illeri Umum Vaizliği’ önerildi ama kendisi bunu da kabul etmedi. İstanbul’dan
sonra Ankara’daki politik manzaranın İstanbul’dakinin kopyası olduğunu gördü.
“Siyaset yoluyla dine hizmetin imkân dâhilinden çıktığını düşünerek, İslam şuurunun
öncelikle fertler bazında elde edilmesi gerektiğine ikna oldu.”233 Aktif gündelik
politikadan uzak duran Nursi, Ankara’da ‘İttihat Terakki’ geleneğinden gelen,
Cumhuriyet'in öncü kadrolarının din karşısındaki tutumlarının ve batılılaşma eksenli
‘pozitivist’ yaklaşımların İslam’ın geleceği için tehlike oluşturduğunu düşünür ve buna
karşılık ‘İslami şuur hareketini şekillendirecek bir kimlik ve hareketinin inşasına’
yönelir. Yani Kemalist rejimin toplumu batı tarzında modernleştirme anlayışına karşı,
proaktif bir tepkiyi dile getirerek, gelenekselden moderne geçiş aşamasında bocalayan
kitlelere kavramsal ve zihinsel bir anlam haritası sağladı.

Nursi, Mustafa Kemal’in, İslamcılıktan çok, ulusalcılık eksenli Türkçülüğü


esas almasından sonra, siyasetin günlük yaşamından bir biçimiyle uzaklaştı.234 Kurulan
‘genç’ Cumhuriyetin de Osmanlı İmparatorluğu gibi İslami kimliği ön plana çıkaran,

231
Yavuz, M. a.g.e, s: 266
232
Abdulkadir Badilli’den Aktaran: Peköz, Mustafa. “Politik İslamın Gelişmesinde Toplumsal Güçler:
Cemaatler”, www.sendika.org, 2008.
233
Yavuz, M. a.g.e. 266
234
Mardin, Şerif. Bediüzzaman Said Nursi Olayı ve Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim,
İletişim Yay., İstanbul, 2002, s: 165-168

122
İslami esaslara dayanan bir düzen olmasını istedi. Bu yönelimiyle aynı zamanda
Kemalist rejimle kendisi arasındaki mesafeyi netleşmiş oluyordu.

Kemalist rejim tek ulusçuluğa dayanan ırkçı egemenlik iktidarını pekiştirmek


için özellikle Kürtlere yönelik çok kapsamlı saldırılara girişti. Tarihe ‘Şeyh Sait İsyanı’
olarak geçen ayaklanmada, Nursi, Müslüman kanının akıtılmasına karşı olduğunu
belirterek ‘isyana’ ne katıldı ne de destek verdi. Buna rağmen Cumhuriyetin
kadrolarının hedefi haline geldi. Burdur, Isparta, Kastamonu, Emirdağ, Afyon gibi
bölgelerde zorunlu sürgün hayatı yaşadı. Sürekli gözetim altında tutuldu. Hareket alanı
daraltılarak bir biçimiyle toplumdan izole edilmeye çalışıldı. Nursi sürgün hayatında
“Risale-i Nur Külliyatı (RNK) olarak bilinen eserinin yüzde doksanını” tamamladı. Nur
talebelerinden Risalelerin dağıtılması ve okunması için “Nur Postacıları” adıyla fiilen
bir dağıtım ağı oluşturdu. Anadolu’nun hemen her yerine ulaştırılması ve çoğaltılması
sağlanarak Nurcu hareketinin kitlesel bir güce ulaşmasında çok önemli bir işleve sahip
oldu. “Nur Postacıları” hem Nurcular arasında fiilen organik bir bağın oluşmasını
sağladılar hem de Nurcu hareketinin örgütsel yapısının iskeletini de oluşturdular
diyebiliriz.

Nurcu hareket, “Kemalizm’in geleneksel dindar Osmanlı toplumundan modern


laik Türk toplumu yaratma gayretine karşı, ferdi planda İslami şuurun korunması
yoluyla mücadele etti. İslam şuurunun korunması için İslami geleneğin yenilenmesinin
şart olduğuna inanan Yeni Said mümkün olduğu kadar zamanın sorunlarına dikkate alan
bir dershane eğitimine önem verdi. Kemalizm’in kamusal alandaki çabalarına özel
alanları kuşatan bir din eğitimi geliştirerek cevap vermek Nursi'nin en etkili taktiği
olmuştur. Nursi'ye göre özel alanın dini bütün sağlam imanlı fertler yetiştirmedikçe
kamusal alandaki çabalar hâkim kalmaya mahkûmdu…”235 Bir bakıma Kemalist rejime
karşı, ‘yeni’ toplumsal sürece yanıt veren İslamlaştırma kimlik politikasını Anadolu
halkı içerisinde etkin kılmayı başardı diyebiliriz. Risale-i Nur olarak ortaya konulan
ideolojik-politik-felsefi değerlendirmeler bir bakıma Kemalizm’e karşı alternatif
görüşleri oluşturuyordu. Çünkü Risale-i Nur, Kemalizm’in aksine batılılaşmadan

235
Yavuz, M. a.g.e. s:267

123
modernleşmenin, İslam'la bilim ve akılcılığı bağdaştırmanın mümkün olduğunu
savundu.

Nursi siyasetten uzak durduğunu sürekli vurgulamasına rağmen aslında politik


alandan hiç kopmadı. ‘Din eksenli siyasetin zararlarına’ dikkat çekmiş olsa da, aynı
zamanda toplumun İslamlaştırılmasında devletin alt katmanlarına yakın durmayı
başaran biridir. Ankara merkezinde uzak durmakla birlikte, Anadolu’da devlet
kadrolarıyla yakın ilişkisini sürdürdü ve birçoğunu Nurcu hareketinin içerisine çekti.

Nursi’nin, ‘çok partili’ döneme geçiş sürecinde Cumhuriyet Halk Partisi’ne


(CHP) karşı Kemalist rejimin bir başka versiyonu olan Demokrat Parti’yi (DP) aktif
olarak desteklemesi onun Osmanlıdan beri siyasete devam eden ilgisinin bir sonucudur.
Toplum-devlet-iktidar ilişkisini çok iyi kavramış olan Nursi, her zaman bir denge
kurmasını başaran biridir. DP’yi desteklemesinin en büyük ödülü ise, Risalelerin daha
rahat basılması, toplumun en geniş kesimlerine ulaştırılması konusunda ciddi bir
kolaylık gösterilmesidir.

Nursi, İslamcılığı kendi tarihsel koşulları içerisinde ‘yeni’den yorumlamayı


temel alır. Özellikle 19. yüzyılın sonlarında etki gücünü kaybeden İslam’a yeniden
prestij kazandırıp Türkiye toplumu ile İslam arasındaki “köprüyü’ yeniden kurmaya
çalışır. Özellikle 1940’lardan sonra geliştirdiği tezler İslam dünyasında önemli bir etki
yaratır. Klasik din otoritesinin işlevsizleşmesine karşı yeni bir oluşum meydana getirdi.
Birincisi geleneksel din eğitimi almış ulemanın, zamanın ihtiyaçlarına yanıt verecek
çözümler üretemeyeceğini belirtir. İkincisi klasik tarikat ilişkilerine gerek duymadan
İslam’ın ‘sosyal düzendeki’ yerini alması gerektiğini vurgular. Nursi bir bakıma
cumhuriyetin ‘muasır medeniyet seviyesine’ çıkmada dini ikinci planda tutulmasına
karşılık olarak, yüzyılın gerçeğine uygun bir anlayış ve metotla İslam düşüncesinin fen
ilimlerle uyum içerisinde gelişebileceğini belirtir. Böylece dinin gündelik yaşamdaki
etkisini artırmanın önemine sürekli vurgu yapar. Yani Müslümanların din ve iman
mevzularında şuurlandırılması, materyalizm ve pozitivizme dayalı egemenci zihniyetin
reddi ve toplumun müşterek grameri olan İslam vasıtasıyla toplumsal hafızanın tekrar

124
canlandırılmasını” hedefler.236 İslami Şuurunu açıklarken “Bu çatışmalara cevap
olmanın yegâne yolu Allah'ın sınırsız güç ve iradesine dayanmaktan geçer. İnsanın
saadete ulaşması tevekkül ve teslimle mümkündür” der ve toplumda İslam şuurunun
geliştirilmesinin ‘zorunluluğuna’ özel bir vurgu yapar.237 Toplumda İslam şuurunun
geliştirilmesi üzerinde çok yoğunluklu olarak durmasının aynı zamanda hem devletin
hem de ABD’nin dönemsel dış politikasıyla uyumlu olması da ayrıca dikkat çekicidir.
Bu dönemde Kore savaşına, en yakın adamlarından birini göndermesi devlet
politikasıyla oluşan uyum bakımından dikkat çekici bir durum.
Dinin insan yaşamındaki etkisi dikkate alındığında toplumsal sorunların kaynağının
‘dinsizlik düşüncesi’ olduğunu, dinsel anlamda iman ve ahlak anlayışının sosyal ve
bireysel yaşama dâhil edilmesi gerektiğini belirtir. Ayrıca İslami yaşam tarzının
topluma egemen olması için de zihinsel değişimin sağlanması gerektiğini belirtir.238

Nursi, Müslüman olan herkesin belli bir seviyede dini bilgiye ve bakış açısına
sahip olması ve İslamlaşma süreci içerisinde dini eserlerin okunarak ‘asgari’ bir
donanımı sağlayabileceğine dikkat çeker. Bunun için de geçmiş geleneksel
alışkanlıkların taklidine karşı, dönemsel süreçlere yanıt veren ‘modern araç ve
yöntemlerin’ kullanılmasını ön plana çıkartır. İslam şuurunun etkin kılınması için
Cumhuriyetin ‘pozitivist’ yaklaşımına karşı, İslam-bilim, özgürlük-iman ve modernite-
gelenek ilişkisinin İslam’a uygun olduğunu bunların birbirleriyle çelişmediklerini,
böylece ‘cumhuriyetçi pozitivist’ anlayışına karşı İslamcı alternatif modernlik anlayışını
savunur. Nursi, İslam’ı dönemsel koşullara göre yeniden yorumlamasına rağmen
sistemle ilişkilenmekten kurtulamaz. Hatta Kore savaşındaki fiili tutumu onun ABD’nin
‘anti-komünist’ stratejisiyle uyumunu ortaya koyar.

Modernlik anlayışı aynı zamanda toplum üzerinde İslamcı kültürel hegemonya


kurmanın da bir aracı olarak görür. Allah’ın yolunu bilinçli olarak kavrayabilen ve
uygulamaya koyabilen öncelikli hedef kitlenin kazanılması üzerinde durur. Bunların
modern şartlara uyum sağlayabilen kültürel hegemonya üretme ve geliştirebilme
potansiyeline sahip olan kentsel gruplar olduğunu belirtir.

236
Nursi, a.g.e. s:132
237
Nursi, a.g.e. s: 133
238
Nursi, a.g.e. s: 146

125
Nursi’nin toplumun eğitim almış kitlesine öncelikli olarak yönelmesindeki esas
amacı dindar ve modern bir Müslüman prototipini oluşturmaktır. Toplumu
İslamlaştırma sürecinin üç temel unsurunu belirleyen Nursi, bunları, iman, hayat ve
şeriat olarak tanımlar. İman; kişisel planda İslami ilkelerini kavramak ve pratik olarak
içselleştirilmesidir. Hayat; imanı içselleştirmiş olanların bütünlük olarak benimsediği
İslami toplumsal yaşam biçimidir. Şeriat ise İslami adaletin ve hukukunun egemen
olduğu bir toplumsal düzendir.

Siyasi iktidarın denetiminde olan devletin İslami değerlere ve taleplere göre


yeniden şekillenmesi gerektiğini savunur. Devletin politik kimliğinin millet tarafından
belirlenmesi gerektiğini belirtir ve devletin İslamlaştırılmış bir toplumun
yaratılmasındaki rolüne de dikkat çeker. Nursi için güçlendirilmesi ve aktör haline
getirilmesi gereken devlet değil öncelikle millettir. Devletin kimliğinin millet tarafından
belirlenmesini ister. Ona göre Müslüman olan toplumlarda devletin kimliği İslami
esaslara göre belirlenecektir. Böylece devletin İslamlaştırılması ile toplumun
İslamlaştırılması arasındaki bağa dikkat çeker.

İlginç olan bir başka nokta da Kemalist devlet iktidarının batılılaşma-


modernleşme politikasının, Nurcu hareketin gelişmesinde pozitif bir rol oynamasıdır.
Merkezileşen devletin özellikle eğitim alanında yapmış olduğu bir kısım reformlar
toplumun eğitim düzeyinin gelişmesinde önemli bir faktör oldu. Nurcu hareket ‘modern
İslam toplumu’ yaratma politikası nedeniyle eğitim-öğretimin daha gelişmiş olduğu
bölgelerde örgütlenmeye önem verdi. Nurculuk akımının, Kürt halkının yoğunluklu
olarak yaşadığı Doğu Anadolu’nun feodal ilişkileri içerisinde doğmasına rağmen,
özellikle Batı Anadolu'da gelişmesi ve önemli bir toplumsal taban bulması bölgenin
eğitim düzeyiyle ilgilidir. Bu aynı zamanda Nurcu hareketin ‘modern İslam’ kadroları
oluşturma politikasının bir yansımasıdır.

Nurcu hareket gelişme süreci içerisinde yeni araçları uygulamaya koydu.


Bunlardan en önemlisi Nursi’nin ölmeden kısa bir süre önce başlattığı dershaneler
sistemine geçmesidir. Ölümünden sonra, Nurcu hareketinin aktif unsurları olarak
bilenen talebeleri, onun eserlerini en geniş kitlelere aktarmak için dershane eğitimi
sistemine özel önem verdiler. Nursi’yi anlamanın en önemli yolu olarak belirttikleri

126
RNK’lerin birlikte okunması ve kavranması için başlattıkları örgütlenmede dershane
eğitiminin çok özel bir yeri bulunmaktadır. “Dershaneler sadece Risalelerin okunduğu
yer değil; ayrıca İslam kimliğinin şekillendirilerek gündelik yaşama taşıyan mekânlar
oldu. Dershaneler Nursi'nin mesajlarının yayılması, ortak bir dil ve davranış kalıplarının
oluşturulmasını sağladı. Toplumun değişik katmanlarının bir araya getiren dershaneler
siyasi ve kültürel iletişim ağı ve özellikle sosyal sıçrama mekanizması görevini de
yüklendi”239 Nurcu hareketinin başlatmış olduğu dershane geleneğinin, İslamcı
hareketin örgütlenmesinde önemli bir rolü var. Cemaatlerin geleneksel sohbetlerinin
yerini dershane eğitiminin alması, kişisel iletişimlerin giderek kolektif ilişkilere
dönüşmesini sağladı. Söz konusu olan dershaneler aynı zamanda, İslami yaşam tarzının
fiilen uygulandığı mekânlar olarak ön plana çıktı. Nurculuğun temel prensibini ortaya
koyan ‘iman, hayat ve şeriat’ esasları dershanelerin temel yapısın oluşturdu.

Metinlere olan bağlılıkları sonucunda Nurcular dershaneler vasıtasıyla


Türkiye'de İslami gruplar içerisinde dinin farklı bir tarzda kavranılmasının yeni bir
yöntemini geliştirmiş oldular. Zamanla kurumsallaşan dershanelerde ‘ders halkaları’
olarak uygulanmaya başlanan RNK'yi okuma süreci, ‘gizli’ kapılar arkasında yürütülen
üç-beş kişinin katıldığı sohbetlerin yerini geniş katılımlı toplantılar aldı.

Dershaneler süreci aynı zamanda İslam dünyasında önemli bir yer tutan sözlü
kültürün yerine yazılı kültürün almasını sağladı. Bu yönelim kendisini dışlanmış
hisseden kitlelerin bu merkezler aracılığıyla yeni kimliklerini daha üst boyutta
yansıtmalarına, ‘Müslüman Kimliği’ni çok daha açık bir şekilde ifade etmelerine nesnel
bir zemin oluşturdu. Giderek ülkenin sosyoekonomik-politik-kültürel meselelerinin de
konuşulduğu mekânlar olarak ön plana çıkan bu merkezler, devlet kadrolarının da ciddi
orada ilgisini çekmeye başladı. Dahası devlet kadrolarıyla İslamcılık arasında bir köprü
işlevini görmeye başladılar.

Farklı ekonomik ve politik çevrelerle buluşan Nurcu hareketin toplumsal tabanı


geliştikçe kendi içerisinde ayrışma süreci de giderek çok yönlü olarak belirginleşti.
Nurcu hareketinin devletle olan yakınlaşması onların politik etki gücünü artırmakla

239
Aktaran: Yavuz, a.g.e., s: 296-297.

127
birlikte aynı zamanda kendi içlerinde bir bölünme sürecine girmiş oldular. Nurcu
hareket kendi içerisinde Yeni Asya, Yeni Nesil ve Fethullah Gülen olmak üzere 3 ana
gruba bölündü. Bu aynı zamanda Nurcu geleneğinden gelen kuşakların bir sosyo-politik
‘çatışması’ olarak da algılanabilir. Örneğin, ilk kuşak Nursi'yi görmüş sohbetinde
bulunmuş olanlardır. Bu grup kaynağa yakınlık ve devletten gördükleri baskının
mazlum hassasiyetiyle birliklerini sürdürmüşlerdir.

İkinci kuşak, gazeteciler grubunun ağırlıkta olduğu nispeten ilk kuşağın


denetiminden geçmiş kimselerden oluşur. Bunlar Nursi'nin gençliğe mesajlarını
merkeze alarak bilim ve tekniğe önem verdikleri gibi kitlelere ulaşmak için gazete ve
dergiciliği önemli bir araç olarak görürler.

Üçüncü kuşak ise daha çok üniversite mezunları, dindar medya ve


basımevlerinin önemli bir kısmını kontrol eden, çoğunluğu Gülen'in takipçilerinden
oluşur. Toplumun İslami ideallerle yoğrulacak bir alan olduğu varsayımından yola
çıkarak sosyal ve siyasal konularda diğer gruplara göre daha aktif bir tutum sergilerler.

Ekonomik ilişkilerde meydana gelen gelişme hem Nurcu akımların üzerinde


şekillendikleri toplumsal tabanı da değiştirmeye başladı hem de Nurcu geleneğinden
gelen akımların İslamcılık ideolojilerine yeni bir biçim verdi. Nurcu hareketin
ekonomik-politik ve sosyal alandaki gelişmesine paralel olarak kendisini ‘İslamcı’
olarak adlandıran yeni bir sosyo-politik sınıf doğmaya başladı. Bu somut gelişme
eğilimi aynı zaman Nurcu hareketin, sistem ve özellikle devlet karşısındaki ideolojik ve
politik pozisyonlarını doğrudan etkiledi. Nurcu hareketinin önemli bileşenleri devlet
tarafından geliştirilen Türk-İslam sentezciliği politikasını benimsediler. Bu aynı
zamanda Nursi’nin geliştirdiği iman-hayat-şeriat ilkesinin bizzat devlet politikası olarak
benimsenip uygulanması olarak somutlaştı. Böylece Nurcu hareketinin önemli
bileşenleri devletin stratejik çıkarlarıyla buluştu.240

Dikkat çeken bir başka önemli nokta da ABD’nin ‘yeşil kuşak teorisinin’ en
çok Nurcu geleneğinin temsilcileri tarafından savunulmasıdır. “Soğuk Savaş dönemi
Türkiye'sinde İslami hareketler solculuk karşısında milliyetçi-mukaddesatçı düşüncenin

240
Peköz, Mustafa. “Politik İslam’ın gelişmesinde toplumsal güçler: Cemaatler”, 2008, www.sendika.org

128
savunucusu Milli Cephe etrafında yerlerini aldılar. Nurcular imanın komünizme doğru
kayan sol hareketlerin panzehiri olduğundan yola çıkarak Türkiye Komünizmle
Mücadele Dernekleri’nin ya kurucusu oldular ya da en büyük destekçisi haline geldiler.
Nursi'nin birçok mahkemede avukatlığını yapan Bekir Berk (1926-1992) Nurculuğun
milliyetçi cepheye yakınlaşmasında önemli rol oynadı. Yeni Asya gazetesi de
yayınlarıyla buna destek verdi. Nur hareketinin sağcılaşarak milliyetçileştirilmesi Soğuk
Savaş döneminin ününüdür.”241

Kendilerini sistemin içerisinde görmeye başlayan Nurcu hareketinin farklı


eğilimleri, kendilerine özgü yöntemlerle çok daha kapsamlı olarak örgütlenmeye
başladılar, Öncelikli olarak çıkartmaya başladıkları günlük gazete ve dergilerle politik
sürece müdahale alanlarını geliştirdiler. Aynı şekilde Türkiye’nin hemen her yerine
açtıkları dershanelerle kitlesel güçlerini geliştirdiler. Son yıllarda dershane-dernek-vakıf
biçiminde geliştirilen bağlantılı örgütlenme modeli, Nurcu kökenli akımların
gelişmesinde ciddi bir etki yarattı.

Nursi’nin, kendisinden sonra hareketi yönetecek birini lider olarak işaret


etmemiş olması, cemaat içerisinde farklı grupları temsilen ‘bireylerin’ ön plana
çıkmasına ve kendi gruplarını oluşturmasına yol açtı. Ancak gelişmenin genel eğilimini
dikkate aldığımızda, RNK’leri kendilerine temel alan Nurcu hareketinin özellikle
üçüncü kuşaktan sonra gelen kesimlerin önemli bir kitlesel taban oluşturduklarını, ciddi
bir örgütlenme ağına sahip olduklarını, ekonomik alanda önemli bir potansiyel
yakaladıklarını, kültürel ve zihinsel gelişmeye bağlı olarak önemli bir entelektüel
birikim yakaladıklarını görüyoruz. En önemlisi de sistemle olan ilişkilerini yeniden
biçimlendirdi. İslamcılıkla devletin politik ilişkilerini birbirine yakınlaştırdı ve hatta
birbirine tamamlar duruma geldiler. Devletle yakınlaşması Nurcu geleneğin ‘yeni’
politik çizgisini de netleştirdi. “Böylece milliyetçi-mukaddesatçı çizgi Nurcuların
devletle olan ilişkilerini ciddi anlamda yumuşatmıştır. Örneğin Kastamonu'da Mehmet
Feyzi Efendi etrafında ülkücü bir Nur hareketi oluşmuştur.”[27] Ayrıca Türk-İslam
sentezi politikasını da çok açık olarak savunan Nurcu akımın Gülen ve Kırkıncı kanadı,
Türk milliyetçiliğini meşrulaştırmaya özel bir önem verdiler. Kürt kökenli olan

241
Yavuz, M., a.g.e., s:291.

129
Nursi’nin ümmet İslamcılığına karşılık Türk-İslam sentezciliği benimsenerek, devletin
Kürtleri yok sayma politikası da hala savunulmaktadır. Nurcu akımlarının içerisinde
olan ve kamuoyunda tanınan Ali Bulaç, Mehmet Metiner gibi Kürt kökenli Nurcu
geleneğinin takipçilerinin ‘küçük’ ölçekli itirazları da pek etkili olmadığı gibi, onlar da
zamanla bu sürecin bir parçası oldular.

Nurcu hareketi, DP’nin kapatılmasından sonra kurulan Adalet Partisi’ni (AP)


desteklemeye devam etti. Ancak Nurcu olarak tanınan A. Tevfik Paksu, Hüsamettin
Akmumcu, Sudi Relat Saruhan ve Gündüz Sevilgen gibi Nurcular MSP'yi destekleme
kararı aldılar. AP ve MSP’nin desteklenmesi esasen ekonomik ve sınıfsal bir ayrışmaya
dayanıyordu. Bir yandan büyük sermaye grupları tarafından desteklenen AP, diğer
yanda küçük ve orta ölçekli Anadolu sermayesini temsil eden MSP’nin desteklenmesi.
Böylece ilk kez RNK etrafından bütünleşmiş olan Nurcu hareket, sisteme egemen
olmaya çalışan sermaye ilişkilerine göre fiilen bölündü. Böylece Nurcu hareketin
üzerinde şekillendiği sosyoekonomik-politik zemin netleşmeye başladı.

“Yeni Asya grubu Demirel'e olan desteğini sürdürerek darbeye karşı cephe
aldı. Gazete ayrıca 1982 Anayasası’nın kabulüne ilişkin referanduma karşı kampanya
düzenledi. Buna karşılık iki Erzurumlu Nurcu, Fethullah Gülen ve Mehmet Kırkıncı,
askeri darbeye olan desteklerini açıktan ifade ederek 1982 Anayasası'nı
desteklediler.”242 Darbeci generaller tarafından hazırlanan Anayasa’ya destek veren
Nurculara verilen ödül ise ‘dershanelerinin ve yurtlarının kapanmaması’ ve yenilerinin
açılması için gerekli desteğin verilmesi oldu.

Nurcu geleneğin bir devamı olarak ortaya çıkan ve sistem ilişkilerini önemli
oranda etkileyen ve kamuoyunda ‘Neo-Nurcu Hareket’ olarak tanımlanan yeni akım ise
Fehtullah Gülen cemaatidir.

4.1.- Neo Nurcu Küreselci Akım: Fethullah Gülen Cemaati

Said Nursi’nin fikirlerinin takipçisi olduğunu iddia eden Gülen, Nursi’nin


görüşlerini kendisine özgü bir tarzda yorumladı. Gülen, entelektüel düzeyde gelişen

242
Yavuz, M., s: 292

130
İslamcı düşüncenin toplumun geneline yayarak etkin kılınması için önemli bir çaba
içerisine girer. Böylece birincisi, İslamcılığın toplumsal bir örgütlenme modeli olarak
‘özel ve kamusal’ gibi her iki alanda yaşam bulması için Nursi’nin de özel olarak
benimsediği ‘İslami aydınlanma’ projesini uygulamaya büyük bir önem vermektedir.
İkincisi, nasıl ki Nursi kendisinden önceki İslamcılardan farklı olarak İslam’ı yüzyılın
koşullarına göre yorumlanması gerektiğini belirtmişse, Gülen de aynı şekilde Nursi
döneminin tarihsel ve sosyal koşullarının nispeten değiştiğini bu nedenle Risale-i Nur
Külliyatı’nın (RNK) yeniden yorumlanması gerektiğini belirtir. Üçüncüsü, kamusal
alanın İslamlaştırılması için, Nursi’den farklı olarak devletin merkezine yakın durmayı
tercih eder ve örgütlenmesini buna göre belirler. Toplumun kendi öz değerlerine sadık
kalınarak ekonomik, sosyal ve teknik değişim ve ilerleme olarak anlaşılan ‘modernlik’
Gülen'e göre kamusal alanda yenilenmiş bir İslami bilinç öngörür.243 Dördüncüsü,
Nursi’de belirgin olmayan ‘İslam’ın millileştirilmesi’ görüşü, Gülen tarafından
‘millilik’ olarak resmileştirilir. Böylece cemaat örgütlenmesini salt ‘ümmetçilik’ olarak
değil, ‘ulus-ümmetçilik’ biçiminde formüle eder. Beşincisi Nursi’den farklı olarak
İslam’ın küreselleştirilmesine özen gösteren Gülen cemaati, ulusal ve küresel eksenli bir
çalışmayı esas almaktadır. Küreselleşmenin getirdiği ideolojik-politik değişime
kendisini uyarlamaktadır. Altıncısı, Nursi, bölgesel ve uluslararası güçlerle çok yakın
ilişkiler kuramadı ve daha çok içe kapalı bir politika izlemek zorunda kaldı. Gülen ise
tersten bölgesel ve uluslararası ilişkilere çok önem vermektedir. Hatta gücünün ana
kaynaklarından biri de uluslararası alandaki ilişkileridir. Yedincisi, nasıl ki Nursi’nin
öğrencileri, hem yaşam tarzı hem de entelektüel özellikleri bakımından Nursi’yi taklit
etmeye çalışmışlarsa, aynı şekilde Neo-Nurcu akım olarak tanımlanmaya başlanan
Gülen cemaatinin öğrencileri de biçimsel ve içerik olarak kendilerini Gülen ile
özleştirmeye büyük bir özen gösterirler. Kullandıkları sözcükler davranış biçimler,
hitabet tarzı vs. birbirinin kopyası biçimindedir. Birbirine benzeyen tek tip İslamcı
kadroların yaratılması öncelikli olarak benimsenen bir politikadır. Hepsinin merkezinde
Gülen’in bulunması, aynı zamanda onun toplumun lideri haline getirmesinin bir başka
biçimidir. Ancak Gülen de Nursi gibi kendisinden sonra yerini alabilecek her hangi bir
halef belirlemiyor.

243
Aktaran: Peköz, Mustafa. www.sendika.org

131
4.2- Örgütlenmesi

Gülen, Nursi’nin örgütlenme modelini de yeni koşullara uyarlayarak taklit


eder. Nursi hareketindeki ‘Nur postacılarının’ rolünü, Gülen cemaatinde ‘gönüllüler
hareketi’ yapmaktadır. Nursi’nin örgütlenme modelinde dershaneler, Gülen’de ise
geleceğin İslamcı ‘altın neslin’ yetiştirileceği yerler olarak gösterilen ‘Işık Evleri’ ön
plana çıkar.

Bu yerlerde, zihinsel ve kültürel bakımdan gelişkin ve Türk-İslam sentezinin


billurlaştığı ulus-devlet merkezini yönetmeye aday İslamcı kadrolar yetiştirilmesi
öncelikli hedeflerden biridir. Eğitim ve bilginin İslam’ın ihtiyaçlarına yanıt verebilecek
bir tarzda yoğunluklu olarak kullanılmasıyla toplumsal çöküntünün önüne geçebileceği
iddia edilmektedir.

“Işık evleri, yurtlar, kolejler, dershaneler, üniversiteler ve sivil toplum


örgütleri” Gülen cemaatinin temel yapısını oluşturmaktadırlar. Türk-İslam dünyasını
yönetecek “insan-ı kâmil düşüncesine göre yetiştirilen fertler, ahlaki düşünceyle
yoğrulmuş milli kimlik sahibi, hoşgörü ve birbirini kabullenme ekseninde gerçekleşen
toplumsal diyalogu” gerçekleştirecek kadroların yetiştirilmesi Gülen cemaatinin
öncelikli görevleri arasında bulunmaktadır. Bu bakımdan Gülen cemaatinde eğitim çok
önemli bir yer tutar. Modern çağa uygun geleceğin ideal yöneticileri olarak lanse ettiği
‘altın nesilleri’ yetiştirmek için gençliği oldukça önemser. Türkiye’nin ve dünyanın dört
bir yanında açtığı okullarla küresel İslam’ın misyonerlerini yetiştirmeyi hedefliyor.

Tek tip insan yetiştirme gayreti içindeki cemaat 1990’lı yıllarda hızla
büyüyünce bu amaç kısmen sekteye uğradı. Fethullah Gülen’in uzun yıllar yol
arkadaşlığını yapan Nurettin Veren, cemaatin hedef kitlesinde ortaokulun son
sınıfındaki ve liselerdeki gençler bulunduğunu, çünkü gençlerin en cahil olmakla
birlikte, en idealist oldukları dönemin bu devir olduğunu söylüyor. Cemaatin en üstünde
ve Gülen’in hemen yanı başında bulunmuş bir isim olarak Nurettin Veren cemaat
örgütlenmesine ilişkin de şunları anlatıyor:

“Çocuğun aile durumu ve kişisel durumuna göre aylarca dinle ilgili bir şey
söylemeyebilirler. Yapılan şey bu gençlere bir ağabey gibi davranmak, ona derslerinde

132
yardımcı olmak ve geleceğe ait planlarda yol göstermektir. Yeterli konuma gelindiğinde
cemaatin öğretisi verilmeye başlanır. Genç, evinde ne kadar sorumlu ise başarı oranı o
kadar yüksektir. Fethullah Gülen’in gösterdiği doğrultuda ana hedef büyümedir. Bunun
da yolu okulların etrafında örgütlenmeden geçer. Büyümenin iki kolu vardır: Okuyan
gençler ve esnaftır. Gençler, cemaatin insan kaynağı, esnaf ise lojistik ve para
kaynağıdır. Fethullah Gülen’e göre cemaatin lokomotifi Anadolu insanı ve himmetidir.
Hiçbir dış katkı yoktur. Belli bir zamana kadar cemaatin ana hedefi eğitim olduğu için,
hep öğretmen yetiştirmeye çalıştılar. Cemaat büyüdükçe bu ihtiyaç yerini diğerlerine
bıraktı. Bu gün saatçisinden, mühendisine kadar herkesi yetiştirme gayreti içindeler.
Ama ağırlık halen eğitim ve öğretmenler üzerinedir. Çünkü gençler ile oluşan tek
meslek grubu öğretmenliktir. Harp okullarına ve Askeri Liselere sokulacak çocuklar bir
gizlilik derecesinde eğitilir. Bu çocuklar özel evlere giderler. Cemaat sorumluları
dışındaki insanlar bu evlerin ne yaptığını bilmezler. Çünkü cemaatin örgütü
yerleştiremediği tek kurum askeriyedir. Fethullah Gülen’e göre askeriye hukuk, eğitim
ve mülkiye teşkilatlanılması gereken kurumlardır. Üniversiteye hazırlanan gençlerin
kendi dershanelerine gitmelerini sağlamaya çalışırlar. Üniversiteye hazırlık dershaneleri
en aktif ve verimli çalıştığı organlardır. Buralara büyük insan kaynağı ve parasal destek
ayrılmıştır. İstanbul’daki FEM dershaneleri, İzmir’deki Akyazılı gibi. Ev-hazırlık
dershanesi ilişkisi üst düzeydedir. Cemaatin 1990’lı yıllarda güç kazanmış diğer önemli
bir organı orta seviyede ve şimdi de yüksek seviyede kurulan öğretim kurumlarıdır.
Okullar yatılı olduğundan öğrenci ile çok daha yakın ilişkiye girilmekte ve insan
kazanmada daha etkili olunmaktadır. Bu okul ve dershanelerdeki eğitim, diğer okul ve
dershanelerden daha yüksektir. Çünkü kadrolarında işi para için değil kendileri
inandıkları için yapan pek çok insan vardır. Çocukların lise çağında hafta sonlarında
gördükleri ilgi ve belki sıcak ev yemekleri bu çocukları cemaat elemanı yapmak için
çok bile. Biraz analiz edilirse aslında cemaatin adam kazanma yönteminin çok sofistik
de olmadığı görülür. Cemaatin bireylerine, cemaatin dışında bir hayatın cehennem
olduğu sürekli empoze edilir ve cemaatten çıkanın da bir daha iflah olmayacağı ve
cehenneme sürüleceği lafını ben bizatihi bir kasette dinledim.”

133
4.3- İdeolojisi

Gülen cemaati, İslam’ı özel alandan çıkarıp kamusal alana egemen kılmak,
sistemin merkez gücü haline getirmek istiyor. İslamcılığı toplumsal dönüşüm projesi
olarak kabul ettirmek için küresel entegrasyonu sağlamak ve mevcut ekonomik-sosyal
olanakları da kullanarak egemen bir güç yaratmayı hedefliyor. Bunu yaparken,
Nursi’den biraz daha farklı olarak pragmatizmi İslamcılığın çıkarları için kullanmakta
tereddüt etmemektedir.

Entelektüel bilgi ile pratiğin birleştirilmesine özel bir önem veren Gülen
cemaati, kitlesel motivasyonu Türk-İslam sentezi etrafında çevreler. Bu aynı zamanda
‘Müslümanların kimlik arayışında ortaya çıkan farklılaşmada, ‘Türk-İslam’ kimliğinde
‘Türklüğü’ ön plana çıkartmaktır. Bu yaklaşım, pozitivist-seküler olarak adlandırdıkları
Kemalist rejimle buluşma noktalarını oluşturmaktadır. Gülen kendisini Nurcu olarak
tanımlamakla birlikte Necip Fazıl Kısakürek, Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç gibi
milliyetçi-İslamcı kesimlerden çok daha fazla etkilendi. Günlük yaşamda Türk-İslam
geleneğini çok bilinçli olarak ön plana çıkarttı. Böylece Türk-İslamcı politikanın yeni
versiyonu olarak değerlendirmek mümkündür.244

Gülen’in modernlikten anladığı felsefi ve sosyolojik değil teknik bir durumdur


Amacı da küreselleşen dünyada “modern alanlarda İslam'ı etkin kılarak bireyi hem
cemaat içinde üretmek, hem de bireyleri koruyacak ve kontrol edecek ‘modern’ örgütsel
ağlar inşa etmektir. Bu sebeple hareket bireyin özgürlüğü ve yaratıcılığı konusunda son
derece muhafazakâr olsa da neticede aynı zamanda Müslüman ve modern (modernliği
tüketim anlamında) olmak mümkün görülmektedir.”245

Gülen cemaatinin izlediği politikada devlet ve devleti içten ele geçirme esaslı
bir durumu teşkil eder. Bu nedenle hangi biçimde olursa olsun devlete yakın durmayı
tercih ederken, siyasilerle de iletişimi hep dolaylı olmuştur. Dahası devlet içerisine
nüfuz ederken, güncel politikanın dışında durma görüntüsü verir ve hatta devletin
kararlarına kesintisizce uymayı esas aldığını belirtir.

244
ERDOĞAN Latif, Fethullah Efendi: Küçük Dünyam, Ad. Yay. İstanbul, 1995, s:67
245
YAVUZ Hakan M., “Neo-Nurcular: Gülen Hareketi”, Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce/İslamcılık,
Cilt;6, İstanbul, 2004, s:296.

134
4.4- Finansal Kaynakları

İslamcı tarikat ve cemaatlerin başlıca gelir kaynağı da toplanan yardımlardır.


Vakıf, dernek gibi yapıların altında örgütlenen cemaatler iftar yemekleri, sohbetler ve
diğer toplu etkinliklerde para toplayarak cemaate maddi kaynak sağlamakta. Fethullah
Gülen cemaatinin büyümesinde de yardımlar önemli bir etkendir. 1990’larda esnaf
çevresinde örgütlenmesini artıran cemaat muazzam bir finansal güce sahip. Nurettin
Veren, cemaatin sermaye gelişimine ilişkin şu bilgileri veriyor:

“İlk zamanlarda esnaf bölük pörçüktü ve bunların fonksiyonu cemaate para


yardımı yapmak, lojistik destek sağlamaktı. Onlar para toplama olayına ‘Himmet’
derler. En büyük yardım da Ramazan Ayı’nda toplanır. Esnaf büyük bir salonda toplanır
cemaatin önemli bir üst düzey elemanı gelir. Duygusal bir konuşma yapar ve insanlar
bir sonraki Ramazan Ayı’na kadar verilmek üzere para ve mal taahhüt ederler. Bu
himmetin önemlilerini artık Çırağan Sarayı’nda bile yapıyorlar. Fakat 5–6 senedir, yeni
strateji ile esnafın bir araya gelmesi sonucu 1996 yılında İstanbul’da İŞHAD
(İşadamları Dayanışma Derneği) oluşmuştur. Bu dernek esnafın eğitimi, bir araya
gelmesi için toplantılar, yemekler, resepsiyonlar vermektedir. Türki Cumhuriyetlerdeki
muazzam iş potansiyeline Türk girişimcilerden evvela Fethullahçılar uyanmıştır.
Buralardaki yatırımlarda en büyük pay onlarındır. Anadolu Kaplanları denilen yerli
girişimcilerin önemli bir kısmı Fethullahçıları desteklemektedirler. Aralarında güçlü iş
ortaklığı ve bilgi transferleri vardır. Bu dayanışma dış ticarete de yansımıştır.”246

İş çevrelerinde örgütlenen cemaate yakın bini aşkın şirket bulunmaktadır. İş


Hayatı Dayanışma Derneği Üyeleri (İŞHAD) ve Anadolu Genç İşadamları Derneği’nde
(AGİAD) örgütlenen cemaate yakın şirketlerin dışında Asya Finans, Işık Sigorta gibi
kuruluşlarda Gülen Cemaatine aittir. Özal dönemiyle birlikte Orta Asya’ya açılan
cemaatin Süleyman Demirel’in döneminde de Türki cumhuriyetlerde genişlediği bu
bölgede iş yapan Türk şirketlerince desteklendiği bilinmektedir. Orta Asya’da Ali Rıza
Kabasakal’ın AK-NUR firması, ALGİDA (Özbekistan Türkiye İşadamları Derneği
[UTİD]), Türkmenistan’da faaliyetlerde bulunan Çalık Grubu ve Şenol Yeğin’in sahibi
olduğu Yeğin Holding cemaatin Orta Asya’daki destekçilerinden.

246
Nurettin Veren, “Fethullah Gülen Cemaati” konulu görüşme, İstanbul, 10.10.2006

135
Türkiye’de “faizsiz bankacılık” sistemini uygulayan cemaate ait Asya
Finans’ın kurucuları arasında da İhsan Kalkavan, Mehmet Emin Hasırcılar, Mustafa
Kavurmacı, Selçuk-Faruk Berksan, Osman Gürbüz Özkara, Tahsin Tekoğlu, Ali Rıza
Tanrıseven, Mustafa Fırat, Tacettin Neğiş, Beyhan Nakipoğlu, Cahit Şahin, Turgut
Aydın, Hüseyin Döğme, Sadık Pişan, Naci Altınbüken gibi isimler bulunuyor.

Cemaate ait Akyazılı Vakfı da 24 ilde sahibi olduğu 300 civarında gayrimenkul
ile 9 dershane ve özel okul ile ciddi bir para kaynağıdır. Akyazılı Vakfı, her yıl yasaya
aykırı biçimde topladığı kurban derileri yüzünden resmi makamlar, özellikle de THK ile
büyük bir çekişme içine girer. Kimi zaman Mehmetçik Vakfı'na bağışta bulunurken,
zaman zaman da şehit ailelerine cüzi miktarda sembolik yardımlar sunar.

Cemaatin bunların dışında aralarında Samanyolu TV, Zaman gazetesi, Aksiyon


Dergisi, Sızıntı Dergisi, Cihan Haber Ajansı, Burç FM, FEM Dershaneleri, Anafen
Dersanesi gibi kuruluşlarında bulunduğu birinci dereceden sahibi olduğu yüzlerce
kuruluş bulunmaktadır.247

Öte yandan İslami sermayenin 2002’deki AKP iktidarının “İslamileşme”


projesinin de altyapısını hazırladığı görüşleri var. Fethullah Gülen cemaatine ait
sermaye grupları da bunlar arasında sayılıyor. Hatta cemaatin örgütlenmelerinden
Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON) ve İslami kesimin
sermaye örgütü Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD)
İslamileşmenin altyapısı oluşturacak örgütlenmeler olarak TÜSİAD ve TÜRKONFED
(Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu) gibi sermaye çevrelerinin yerine ikame
edildiği tespitleri de yapılmakta. Fethullah Gülen cemaatinden, kısa adı TUSKON
(Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) olan bir konfederal yapı içinde,
yerel ve merkezi yönetimin tüm imkanlarını, ihalelerini, özelleştirme nimetlerini
semirerek palazlandırılan bir grup, diğeri kısa adı MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve
İşadamları Derneği) olan ikinci bir sermaye grubunun örgütü. Özellikleri,
neoliberalizme inanıyorlar, küreselleşmeciler, piyasacılar, özelleştirmeciler, ama
sermaye birikimini ve yayılmayı, İslamlaşma projesi amacına hizmet edecek araç olarak
görüyorlar. Bu anlamda asli amaçları sermaye birikimi olan TÜSİAD’çılardan ve

247
Bulut Faik, Yeşil Sermaye Nereye? Su Yayınları, 1999, 4. Baskı, s: 228-238

136
çevresinde oluşan TÜRKONFED (Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu) isimli
konfederal yapıdan farklılaşıyorlar.248

İslami sermaye, sermaye ihraçlarını, ılımlı İslamın coğrafyası olarak tarif ettiği
Avrasya’ya, Afrika’ya kadar ulaştırıyor, oralarda Fethullah Gülen okullarının
misyonerliğinde açılan yoldan ilerleyerek, sermaye bütünleşmelerine gidiyor, ılımlı
İslam modelini oralarda da yeşertiyor ve oralardan da besleniyor. 249

AKP, organik ilişki içinde olduğu TUSKON, MÜSİAD gibi sermaye


örgütlenmelerine ikinci halka olarak, cemaat ilişkisi olmasa da dönemin nimetlerinden
yararlanmak için kendisine yanaşan sermaye gruplarını da eklemeyi denedi, deniyor.
Bunun için de havuç ve sopa ikilisini kullanıyor. Elindeki belediye ihalelerinden TOKİ
inşaatlarına, enerji lisanslarına, özelleştirme projelerinden muhtelif teşvik araçlarına
kadar kullanabileceği araçları yerine göre sopa, yerine göre havuç olarak kullanarak
“tarihsel blok”u içine bu omurgasız sermayedarları da katmaya çalışıyor ve yer yer
başarıya da ulaşıyor. TÜSİAD çatısı altında olup bir yandan AKP’yi eleştiriyormuş gibi
davranan ama alttan alta AKP ile dayanışan, kontrolündeki medyayı AKP için de
kullandıran ikili oynayan birçok sermayedarın varlığı sır değil. Bir toparlama yapmak
gerekirse, sivil ve askeri bürokrasinin ya da Ordu ve yargının yer aldığı tarihsel bloku,
bir kitle partisi olarak CHP temsile taliptir. Bu blokun içinde egemen sınıf fraksiyonu
olarak sivil-asker bürokrasi var. Bloka, “laik sermaye”nin dahil olması da bekleniyor.
Bu blok, egemenler dışında, işçi sınıfının bir kısmını temsilen sendikaları, teknokratları,
beyaz yakalıları, iş dünyasını temsilen bir kısım oda ve dernekleri, köylülüğün bir
kesimini, kısaca tüm sınıflardan kesitleri de kucaklamak istiyor.250

AKP bloku ise, cemaat ve tarikat ilişkileri çekirdekte olmak üzere çok farklı
sınıf ve tabakaları kapsamaktadır. Bu blok, yukarıdan aşağıya kendi organik
sermayedarlarını oluştururken iktidarın nimetleriyle çerçeveyi genişletmeyi,

248
Mustafa, Sönmez. 09.06.2008, “İslami Sermaye Çatışmada Laikler Beklemede”,
www.medyakronik.com
249
Sönmez. a.g.e.
250
Sönmez, a.g.e.

137
palazlanmayı artırmaktadır ama asli büyük sermaye grubu TÜSİAD’ı kendi çekim
alanına henüz alamamıştır.251

Fethullah Gülen’in ABD’de yeşilkart başvurusunun reddedilmesi üzerine bir


soruşturmaya uğramasıyla gündeme gelen ve Gülen’in internet sitesine dayandırılan
iddialara göre, Gülen hareketinin 2006’da 25 milyar dolarlık bir değere ulaştığı, Zaman
başta olmak üzere pek çok gazete, televizyon kanalları, dergiler, bir banka, 600’den
fazla okul ve Virginia International University dahil 6 üniversiteyi yönettiği
belirtiliyor.252

4.5- Toplum Tasavvuru

İslam’ı siyasal alanın bir konusu olarak görmediğini vurgulayan Gülen aynı
zamanda politikanın gündelik sorunlarını İslam ile bütünleştirme çabasından geri
durmaz. ‘İslam demokrasi, demokrasi İslam değildir’ der. Demokrasinin bir teferruat
olduğunu söyler. Demokrasiyi dünyanın yöneldiği bir sistem olarak görürü ama Allahın
düzeninin yerini asla tutmayacağını belirtir.253 Gülen’in stratejisinde demokrasi yoktur,
devleti İslamlaştırmak vardır. Toplumsal özgürlüklere hiçbir vurgu yapmaz, ama
söylemlerinde İslami kurallara dayanan bir hükümetin var olması gerektiğini vurgular.
Gülen cemaati, Türkiye’yi ilgilendiren özel politik gelişmelerde ya devletin yanında yer
aldı ya da çok bilinçli olarak sessiz kalmayı tercih etti. Kürtlerin kültürel ve siyasi
hakları konusundaki sessizliği liberallik noktasında önemli kritiklerdir. Örneğin, “Gülen
cemaatinin özellikle sol görüşlü entelektüeller ve insan hakları aktivistleri için
uygulanan siyasi düşünce suçları konusunda sessiz kaldığı ve devlet yanında yer aldığı
bilinen bir gerçektir. Buradan yola çıkarak hareketin demokrasi ve laikliği
içselleştirmeden kendi dünya görüşleriyle bağdaştırma yoluna gittiği söylenebilir.”254

“Haberleşme ve seyahat vasıtalarının inanılmaz derecede geliştiği ve


dolayısıyla dünyanın büyük, global bir köy haline geldiği günümüzde, herhangi bir
ülkedeki köklü değişimlerin sadece o ülke ile sınırlı kalacağını ve yalnızca o ülkeyi

251
A.g.e.
252
“25 milyar doları yönetiyor”, 27.06.2008, http://www.guncel.net/r/23650
253
AKMAN Nuriye, « Fethullah Gülen’le Röportaj » Sabah gazetesi, 25-30 Ocak, 1995.
254
YAVUZ, age, s:301-302

138
ilgilendireceğini, yalnızca o ülke tarafından tayin ve tespit edileceğini beklemek, en
azından, mevcut konjonktürü bilmemek demektir. Dönem, enteraktif münasebetler
dönemi olup, insanlar ve milletler gittikçe birbirlerine daha muhtaç ve daha bağımlı hale
gelmekte, dolayısıyla bu da, karşılıklı münasebetlerin daha yakınlaşmasına sebep
olmaktadır. Önceki asırların kaba müstemlekecilik dönemini aşmış bulunan bu
münasebetler, karşılıklı çıkarlar, hiç olmazsa, zayıf tarafa da birtakım çıkarlar sağlama
bazında cereyan etmektedir. Bunun yanı sıra elektronik, bilhassa dijital elektronik
teknoloji, fertlere bile mahremiyet dairesi bırakmadığından, bilgi edinme ve alışverişi
gittikçe artmakta...”255

Küreselleşmenin bütün toplumsal ilişkileri zorunlu olarak etkilediğini belirten


Gülen, küreselleşen İslam’ın geliştirilmesi düşüncesini de gündeme getirir. Ekonomik
ve sosyal yaşamda meydana gelebilecek bir değişimin İslam dünyasını da
yönlendireceğini belirtmekle birlikte, İslam’ın toplumsal işlevinde reformlara kapalı
duruyor. İslam’ın siyaset ve toplum ilişkisini daha çok küresel ilişkilerin yeni modern
kavramları ile bütünleştirmeye yönelirken İslam’ın toplumsal değerlerinin özünde bir
değişikliğe yönelmez. Örneğin Türban’ın İslam dünyası içinde bir teferruat olduğunu
belirtirken, kadının toplumsal yaşamdaki eşitliğinden hemen hemen hiç bahsetmez. Ya
da küreselleşmenin şu yönlerine dikkat çeker: “din ve inanç hürriyeti, düşünce ve
düşünceyi ifade hürriyeti; mal, mülk ve mesken edinme hürriyeti ve mesken
dokunulmazlığı, evlenme ve çocuk sahibi olma hürriyeti, haberleşme ve seyahat
hürriyeti, eğitim-öğretim hakkı ve hürriyeti gibi hak ve hürriyetlerin yanı sıra, İslam
fıkhının üzerine oturduğu, modern hukuk sistemlerinin esas umdeler olarak kabul ettiği
can koruma, dini koruma, malı koruma, nesli koruma ve aklı koruma, bütün bunların
üzerinde, ırk, renk, dil, inanç ayrılığına gitmeden, insan olma bakımından bütün
insanların eşitliği prensibi, yeni milenyumda vazgeçilmez esaslar olarak alınacaktır.”256
Bu değerlendirmeler küreselleşmenin liberal politik eğilimlerini içermekte ve
İslamcılıkla çelişen özel bir durumu oluşturmamaktadır.

255
GÜLEN, “At the Threshold of a New Millennium”, The Foutntain, No:29, 2000, s: 24. (ayrıca bkz:
http://en.fgulen.com/)
256
Gülen, a.g.e.

139
Gülen cemaatinin ideolojik-politik kimliği netleşirken aynı zamanda üzerinde
yükseldiği sosyoekonomik taban da biçimlenmektedir. Ekonomik ilişkilerin yarattığı
politik şekillenme aynı zamanda devletle olan ilişkilerini belirlemektedir. Yeni ‘İslamcı’
kimlikli bir yönetici sınıfının oluşmasının çok önemli olduğunu ifade eden Gülen’in, bu
alanda çok kapsamlı bir örgütleme yarattığı biliniyor. Devlet yönetim işinde ekonomik
gücün belirleyici olduğunun farkındadır. Bu amaçla küresel sisteme adapte olmuş
İslami’ sermayenin egemen bir sınıf oluşturmasına bütün gücüyle katkı sunmaktadır.
Türkiye’de ‘İslamcı’ olarak bilinen sermaye grubunun bu düzeyde bir güç haline
gelmesinde Gülen cemaatinin izlemiş olduğu politikanın önemli bir etkisi söz
konusudur.

Gülen cemaatinin genel olarak savunduğu düzen, kapitalist küreselleşmeyle


uyumlu neo-liberal ekonomik sistem ve politik iktidar olarak da Türkçü kimliğini ön
planda tutan ‘Türk-İslam’ anlayışına dayalı, çağın ihtiyaçlarına yanıt veren ‘şeriat
devleti’dir. Uluslararası küresel güçlerle olan ittifak içerisinde, devletle iç içe geçerek
Türkiye’nin siyasal iktidarını aşamalı olarak değiştirmek ve İslam dünyasını bir vakum
gibi saracak bölgesel Türk-İslam eksenli bir güç yapmayı ana hedef olarak seçmiş
bulunuyor.

Genel olarak 3 aşamalı olarak değerlendirilen ve ‘Neo-Nurcu’ olarak


tanımlanan Gülen cemaati, üçüncü aşamadan yani 1980’den itibaren, Nursi’nin
görüşleriyle önemli oranda farklılaştı. Kendisi bunu dönemsel koşulları yeniden
okumak olarak tanımlamakla birlikte Nursi’nin görüşlerinden epeyce uzaklaşmış olup,
küresel sistem içerisinde Türkiye’de tamamen kendisine özgü ‘yeni’ tipte bir İslamcı
akım olarak değerlendirilmesi mümkün.

4.6- Devlet ile İlişkileri

Gülen cemaatinin diğer Türk-İslamcı akımlardan da farklı birçok yönü


bulunmaktadır. Osmanlıların örnek alınması konusunda Kısakürek ile görüşlerinin bir
benzerliği bulunmakla birlikte bünyesinde önemli farklılıkları barındırmaktadır. Gülen,
Osmanlıların tarihsel mirası üzerinde ama ondan önemli oranda farklılaşan İslam
modernitesini kurmayı hedefliyor. Örneğin statükocu değildir, liberal piyasa

140
ekonomisini açık olarak savunur, küresel sermaye ile ilişkilerini geliştirir, diğer birçok
İslami gruptan farklı olarak ‘Türk milliyetçiliğiyle serbest piyasa ve modern eğitim
temalarına birlikte vurgu yapar’.257 Gülen cemaatinin ideolojik gıdası haline gelen Türk
İslam sentezi, ‘komünizm ve teröre karşı devletin NATO politikasına’ çok açık olarak
destek sunar. Gülen’in milliyetçiliği "Türkiye'de yaşayan, Osmanlı geçmişini kendi
geçmişleri kabul eden ve kendilerini Türk olarak gösteren Türk kabul edilmelidir” ve
“Türk olmak için Osmanlı deneyimine sahip olmak ve kendisini Türk olarak görmek
gerekir. Bu yaklaşma göre Kazak ile Boşnak arasında bir fark yoktur. Ama Boşnak
olanın Türkleşmesi daha kolaydır. Öte yandan, bu geniş kapsamlı milliyet anlayışının
sınırları Fars’ı ve Arapları içine almaz. Gülen Arap ve İran İslam anlayışına çok sıcak
bakmaz ve Türk Müslümanlığı deyimini bunlardan ayırmak için sürekli kullanır.”258
Gülen cemaati, Türk-İslam sentezciliğini Türklerin egemenliğinin bir aracı olarak
kullanmaktadır. Dolayısıyla Nursi’nin genel İslamcılık perspektifi Gülen’den Osmanlı-
Türk sentezine dönüştürülür. Bu nedenle Türk devletinin genel yapısını tereddütsüz
destekler. Halkın devletin üniter birliğine gerekli desteği sunması gerektiğini sürekli
vurgular. Nursi’de pek ön plana çıkmamış olan ‘kutsal’ devlet Gülen için öncelikli bir
politika haline gelir. Böylece Türk devletini ‘din ile millet arasındaki bağı sağlayacak ve
ideal Türk-İslam toplumunun yaratılmasının en önemli araçlarından biri’ olarak görür.
Gülen, sürekli vurguladığı asr-ı saadet döneminin, çağımıza uygun bir tarzda
düzenleyebilecek olan ideal İslam toplumunun ancak Türk-İslam ülküsü tarafından
sağlanabileceğini belirtir. Böylece Türk-İslam sentezi, onun görüşlerinin ana halkasını
oluşturur.

4.7- Siyasi Partilerle İlişkileri

Türkiye’de İslami cemaat ve tarikatların mücadele alanlarından biri de siyaset


alanıdır. Siyasi partilerle içli-dışlı tarikatlar seçim dönemlerinde liderlerin kapısını sıkça
kapısını çaldığı adreslerden. Partilere angaje olmaktan özellikle uzak duran Gülen ile
pek çok siyasi lider sıcak ilişkiler geliştirdi.

257
ESPOSİTO John, İslam Tehdit Efsanesi, Ufuk kitapları yay. İstanbul, 2002, s:167.
258
YAVUZ, age, s:297.

141
Siyasi liderlerin Fethullah Gülen’e ilgisi eskilere dayanmaktadır. Henüz daha
28 yaşında İzmir Kestanepazarı Kur’an Kursu yönetirken dönemin başbakanı Süleyman
Demirel tarafından Diyanet’te önemli bir göreve getirilmesi teklif edilir. Öte yandan
Necmettin Erbakan kuracağı Milli Nizam partisine destek için 1968 yılı yazında
Hocaefendi’nin bulunduğu Buca’daki kampa kadar giderek kendisiyle görüşür. Fakat
olumlu bir netice alamaz. Sonraki yıllarda Alparslan Türkeş’in görüşme istekleri olur.
Turgut Özal, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin vaazlarını dinlemek için İzmir
Bornova’daki camiye birkaç defa gittiği olmuştur. Özal’la ihtilalden bir hafta önce 5
Eylül 1980’de Bornova’daki camide görüşmüştür. 12 Eylül ihtilal döneminde Turgut
Özal’ın görüşme isteklerini kabul etmemiştir.259 12 Eylül’de aranırken 6 yıl boyunca
bulunamayan Fethullah Gülen, Burdur’da yakalanıp tutuklandığında da serbest
bırakılması için Özal’ın devreye girdiğini bir sohbetinde aktarıyor.260

Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminde yıldızı parlayan


Gülen’in Süleyman Demirel ile de aynı yakınlıkta ilişkisi sürer. Özal döneminde Türki
cumhuriyetlere açılan ve burada okullar açan Gülen, Demirel’den de bu konuda tam
destek alır.

Gülen’e yakın durmaya çalışan siyasiler arasında Tansu Çiller ve Mehmet Ağar
da vardır. Daha pek çok bakan düzeyinde siyasetçinin de Gülen’in cemaatinin mensubu
olduğu ya da Gülen’e yakın olduğu bilgileri basında yer almıştır. Gülen ile 1980’lerde
görüşmek isteyip de yıldızının barışmadığı siyasetçi ise Necmettin Erbakan’dır.

Gülen ile görüşen ve bu görüşmesi oldukça fırtına yaratan siyasetçiler arasında


eski başbakanlardan Bülent Ecevit de bulunmaktadır. Ecevit, 20 Mart 1995’te
Ankara’da Oran sitesindeki evinde Gülen’i ağarlar. Bu görüşmenin ardından Ecevit,
Gülen ile 23 Mart 1997’de ve Başbakan Yardımcısıyken 4 Şubat 1998’de iki kez daha
görüşür. Gülen Vatikan’a Papa ile randevusuna gitmeden önce Ecevit’e bilgi verir.261

259
AKMAN Nuriye, « Fethullah Gülen’le Röportaj » Sabah gazetesi, 25-30 Ocak, 1995.
260
“Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Özal ve siyasilerle görüşme hassasiyeti”, 16.11.2007
diyalogperspektif.blogcu.com/fethullah-gulen-hocaefendi-nin-ozal-ve-siyasilerle-gorusme-
hassasiyeti_4613846.html
261
Mercan, Faruk. Fethullah Gülen, Doğan Kitap, 2008, İstanbul, s: 186

142
Tarikat ve cemaatlerin genellikle sağ partileri desteklerken onlardan oy almayı başaran
tek sol parti ise Bülent Ecevit'in DSP'si oldu.

Devletin çeşitli kademelerinde kadrolaşmalarıyla sık sık kamuoyunun


gündemine gelen cemaat 2002 seçimlerinde, bölgelerdeki adaylara göre değişik
partilere destek verdi. Fethullah Gülen cemaati, özellikle İsmail Cem'in Genel
Başkanlığını yaptığı Yeni Türkiye Partisi'nden (YTP) Gaffar Yakın ile YTP'nin Genel
Sekreterliğini yapan eski Kültür Bakanı İstemihan Talay'a açık destek çıkmıştı.
DSP baraj kaygısı nedeniyle desteklenmedi. AKP'ye ise yeniden 28 Şubat süreci yaşanır
korkusuyla açıktan destek verilmemişti. Ancak, AKP'ye oy verilmemesi yönünde
cemaate telkinde de bulunulmamıştı. Aslında, destek vardı ama bu yüksek sesle telaffuz
edilmiyordu. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde ise kayıtsız şartsız destek verildi. Ancak,
AKP Ankara milletvekili adayı ve eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek'e ise destek yok.
Nedeni, cemaat tarafından çok net bir şekilde ortaya konuluyor. Hürriyet yazarı Ahmet
Hakan'ın isim vermeden yazdığı ve daha sonra kamuoyunda Cemil Çiçek'e atfedilen,
"Bu Fethullah Gülen de çok oluyor" sözleri, cemaatte büyük tepki yarattı. Çiçek'in
desteklenmeyeceği kesin bir ifadeyle Ankara'da dile getiriliyor.262

AKP’ye destek verilen 22 Temmuz 2007 sürecinde de geçmişte bu denli yakın


olunmayan Recep Tayip Erdoğan ile daha da yakınlaşıldığı ve geçmişteki ANAP'ın
devamı olarak görüldüğü ve icraatlarının da Özal'ın icraatlarına benzediği belirtiliyor.

Cemaatin hiçbir dönemde destek olmadığı siyasi hareket ise Necmettin


Erbakan'ın Milli Görüş geleneği partileri. Hatta 28 Şubat sürecinde Fethullah Gülen,
Erbakan'ı açıkça eleştirdi. Milli Görüşçülerle cemaatin yıldız hiç barışmadı.263

BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun da Gülen cemaatinde önemli bir


yeri var. 1999'da Gülen'in vaaz kasetleri kamuoyuna yansıdığında büyük tepki
toplarken, Muhsin Yazıcıoğlu Gülen'e destek olmuştu. Cemaat bu olayı, o tarihten bu
yana hiç unutmadı. Cemaat, partisinden istifa edip 22 Temmuz 2007’de Sivas'tan
bağımsız aday olan Yazıcıoğlu'nu bu bölgede destekledi.

262
“Gülen Cemaati AKP diyor”, 10.07.2007, Milliyet
263
A.g.e.

143
AKP hükümeti döneminde kabineyi oluşturan bakanların arasında da önemli
sayıda cemaat mensubu bulunduğu gazetelere yansıdı. Öte yandan bir süre sonra
hükümette cemaatler arası çekişmelerin yaşandığı da basında yer alan bilgiler
arasındaydı. İçişleri Bakanlığı’nda Nakşi-Fethullahçı çekişmesinin hat safhaya ulaştığı
ve Abdülkadir Aksu’nun cemaatin kabinedeki üyesi olduğu basına yansıdı.

4.8- ABD ile İlişkileri ve Ilımlı İslam

1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren küresel terörün tehdidine maruz


kalmaya başlayan ABD, ilk olarak Kenya ve Tanzanya’daki büyükelçiliklerinin
bombalama olayları ile sarsıldı. O yıldan itibaren küresel terörizmi tehdit
değerlendirmelerine almaya başlayan ABD - geçmişte yapılan resmi stratejik
değerlendirmelere bakıldığında- gene de gidişatın ne kadar kötü olduğunu tam olarak
anlamış gözükmemektedir. BOP’un çıkış noktası, 11 Eylül saldırılarıdır. Bu saldırı,
küresel terörizmin hangi boyutlara ulaştığını bütün dünyaya göstermesi bakımından da
önemlidir. Bir başka önemi de, o güne kadar klasik yöntemlerle yürütülen küresel
terörle mücadelenin bir işe yaramadığının anlaşılmasını sağlamasıdır. Çok bilinen bir
uyarıdır: “Sıtmadan kurtulmak için sivrisinekleri öldürmek yetmez; esas olan bataklığı
kurutmaktır.” Amerika geç de olsa bunu algılamış ve “terörist üreten bataklıklar nasıl
kurutulur” arayışları BOP’un doğuşunun temelini oluşturmuştur.264

ABD’de Bush yönetimi iktidara gelince, preemptive preeminence (öncelikli


üstünlük) adını verdiği, Türkçe'de "önleyici müdahale" anlamını taşıyan bir yaklaşımla
yeni bir dış politika oluşturdu. Buna göre Amerika, "küresel tehdit" algıladığı yerlere,
bu tehdit oluşmadan önce de müdahale edecekti. Yeni muhafazakârların (neo-
conservative) oluşturduğu bu politika, küresel teröre karşı, ABD'nin dünya
hegemonyasını öngören bir yeni stratejiyi ifade ediyordu. Bu dış politika değişikliği
Türkiye'ye biçilen rolü de etkiledi: Türkiye artık Batı ile klasik Orta Doğu bölgesi
arasında bir "savunma mevzii" "bir tampon" değil, "Genişletilmiş Orta Doğu" için, yani
Kuzey Afrika'dan Çin sınırına kadar kapsanan bir geniş bölgede, ABD'nin bir "saldırı

264
Günal, Altuğ, “Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye”, http://eab.ege.edu.tr/pdf/4/C4-S1-2-
%20M15.pdf

144
üssü" olacaktı. Nitekim bu politika değişikliğinin somut sonuçları Irak savaşı sırasında
Türkiye'de bütün ağırlığıyla yaşandı.265

ABD’yi vuran tüm saldırılar, Vahhabilik’ten güç alan köktendinci İslamcı


örgütlerin eseri idi. Bu örgütlerin yetiştiği bataklık ise, Amerikalılara göre,
Moritanya’dan Endonezya’ya kadar uzanan ve 50’yi aşkın ülkeyi kapsayan İslam
coğrafyası idi. Bu bağlamda, ABD yönetimlerine ve CIA’ya stratejik arge hizmeti veren
“RAND Cooperation” adlı bir düşünce kuruluşu tarafından, “Sivil Demokratik İslam:
Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı 88 sayfalık kapsamlı bir rapor hazırlanarak
Bush yönetimine sunuldu. İslam ve Müslümanlar, Batı demokrasisi değerlerine ve
küresel düzene uyumlu hale getirilemezse, medeniyetler çatışması olasılığının yüksek
olduğu tezinden yola çıkılan bu raporda, İslam coğrafyasının nasıl denetim altına
alınacağına dair bir strateji öneriliyordu. Raporda dünya Müslümanları; köktendinciler,
gelenekçiler, modernler (ılımlı İslam) ve laikler olmak üzere dört gruba ayrılmıştı. Bu
grupların; insan hakları, demokrasi, özgürlükler, kadın hakları, ceza hukuku, eğitim,
dinde reform ve Batı dünyasına karşı tavırları gibi konular dahil, günümüz İslam
dünyasında tartışmalı olan temel konulara bakış açıları analiz edilmişti.266

Raporda, Amerika’nın İslam’ı kontrol altına alması için neler yapması


gerektiği de maddeler halinde sıralanmıştı. Buna göre de Ilımlı (modern) İslamcılar
desteklenecekti.

Türkiye’ye yönelik değerlendirmeler de bulunan raporda Fethullah Gülen ılımlı


İslam’ın en önde gelen liderlerinden biri olarak sunuluyor ve Gülen’in bilgecilikten
(sofizm) kuvvetle etkilenmiş felsefesinin, farklılıklara hoşgörülü yaklaşmayı ve şiddeti
dışlamayı esas aldığı ve özellikle gençleri çektiği ifade ediliyor. Türkiye’nin İslam
Dünyası’nın en başarılı ülkesi olduğu ve bu gelişmesini laiklik anlayışına borçlu
olduğu; ancak Kemalizm, milliyetçilik, vb. akımlar nedeniyle aslında laiklerin ABD'ye
çok olumlu bakmadıkları da raporda yer alıyor. Son olarak da, mevcut siyasi yönetim

265
Emre Kongar, “ABD-Ilımlı İslam ve Türkiye”,
http://www.kongar.org/aydinlanma/2004/425_ABD_Ilimli_Islam_ve_Turkiye.php
266
Altuğ, a.g.e.

145
altında Türkiye'nin Ilımlı İslam için iyi bir model oluşturduğu saptaması yapılarak, bu
konuda Türkiye'deki iktidarın desteklenmesi gerektiğinin altı çiziliyor.267

Konu İslam olunca, ünlü strateji ve İslam uzmanı Graham Fuller’in de BOP’a
katkısından söz etmek gerekir. 1980’li yıllarda CIA’nın “Yakın ve Güney Asya Bölgesi
Milli İstihbarat Şefi” görevini yürüten ve halen RAND kuruluşu araştırmacı
yazarlarından olan Fuller, RAND Raporu’nun ardından çıkardığı “Siyasal İslam’ın
Geleceği” adlı kitapta; Amerikan dış politikasının en önemli hedeflerinden birinin
özünde İslamcı fakat aynı zamanda liberal bir İslami reformu teşvik etmek, bu amaçla
da Nurcuların -özellikle Fethullah Gülen’in desteklenmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
Fuller; Türkiye’deki 236 okulu, yurtdışında 280 okulu, 200 dolayında dini vakfı ve 211
ticari şirketi ile Gülen’in BOP’un kapsama alanında etkili olabilecek liberal bir İslamcı
hareket olduğu görüşündedir.268

Yukarıda belirtilen Rapor ve Kitap, BOP’un “İslam dünyasının modernize


edilmesi”ne, dolayısıyla küresel terörizmin yok edilmesine yönelik stratejisinin esasını
oluşturan temel çalışmalar olmuştur. Ancak, geleneksel ABD siyasetinin geçmiş
göstergelerine bakıldığında görünen odur ki, sadece bu amaçla yetinilmeyecek; bu proje
er veya geç “Avrasya’nın Kontrolü Stratejisi”nin en önemli parçası haline
dönüştürülecektir. Brzezinski’nin fikir babalığını yaptığı bu strateji, Avrasya’daki
stratejik enerji kaynaklarının ve ulaştırma hatlarının ABD’nin kontrolü altında
olmasıyla ilgilidir. Brzezinski’nin büyük bir satranç tahtasına benzettiği Avrasya’da
ABD’nin öncelikli görevinin, “Avrupa, Asya ve Ortadoğu’daki anlaşmazlıkları ve başka
herhangi bir rakip süper gücün Amerikan çıkarlarını tehdit edecek biçimde ortaya
çıkmasını engellemek” olduğunu ileri sürmektedir.269

Bugüne kadar anılan proje ile ilgili resmi bir belge yayınlanmamakla beraber,
adından ve basına yansıyan bilgilerden yola çıkılarak, BOP’un bütün İslam coğrafyasını
kapsamadığı anlaşılmaktadır. Örneğin, Rusya Federasyonu’na (RF) bağlı federe
devletler ve özerk bölgeler ile RF’nin arka bahçesi sayılan Kafkasya ve Orta Asya

267
A.g.e.
268
A.g.e.
269
Brezinski, Zbigniev, Büyük Satranç Tahtası: Amerikanın Önceliği ve Bunun Jeostratejik Gerekleri,
Sabah Kitapları, 1997, İstanbul, s:24

146
ülkelerinin (Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve
Tacikistan) - muhtemelen RF ile bir sürtüşmeye girmemek ve bu ülkenin BOP’a yönelik
desteğini sağlayabilmek için- projenin doğrudan kapsamına alınmadığı görülmektedir.
Zaten “Avrasya’nın Kontrolü Stratejisi” doğrultusunda halen bu ülkelerin çoğunda
varlığını sürdüren ABD, diğer ülkelerdeki BOP uygulamalarının bu bölgedeki dolaylı
etkileşimin hesabını yapmış olsa gerektir. Projenin kapsama alanı içerisine alınan 23
ülkenin (Moritanya, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Sudan, Lübnan, Filistin, Ürdün,
Suriye, Türkiye, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap
Emirlikleri, Umman, Yemen, İran, Pakistan ve Afganistan) hepsi de ABD’nin “stratejik
enerji kaynaklarının ve ulaştırma hatlarının denetim altında tutulmasına yönelik” ulusal
çıkarları ile örtüşen ülkeler olduğu dikkat çekicidir.270

Daha sonraları, BOP’un hedef ülkeleri arasında yer verilmiş olmasından dolayı
alınganlık gösteren Türkiye; ABD’nin uzun süreli sadık müttefiki, NATO üyesi, AB
adayı, ve laiklik temelinde demokratik ülke olma özellikleri göz önüne alınarak, bu
projenin kapsama alanından çıkarıldı. Böylece “hedef ülke” olmaktan kurtulan Türkiye,
bu kez de “demokratik ve ılımlı İslam ülkesi” olduğu savıyla “model ülke” bazına
oturtuldu. “Ilımlı İslam Ülkesi” tanımlamasına Genelkurmay sert tepki verdi. Buna
ilaveten Nisan 2004 ayında Washington’da yapılan Amerikan Türk Konseyi
toplantısında bir konuşma yapan Büyükelçi Faruk Loğoğlu’nun “Türkiye bir İslam
devleti değil, laik bir ülkedir” şeklindeki sert uyarısı üzerine, ABD yetkilileri bu
tanımlamadan ve buna dayalı “model ülke” söyleminden vazgeçiyor; bunun yerine ne
anlama geldiği pek belli olmayan “demokratik ortak” ifadesini kullanmaya
başlıyorlardı. Bunların ardından Başbakan Erdoğan da ABD ziyaretinde katıldığı
“Ortadoğu” panelinde ABD kongre üyesi Jane Hormon'un “Ilımlı İslam” ifadesine,
ılımlı-ılımsız İslam olamayacağı gerekçesiyle tepki gösteriyordu.271

Türkiye'nin rolü, bütün bu süreçte bir savunma ülkesi konumundan bir saldırı
üssüne doğru değiştirilince, radikal siyasal İslam'ı tecrit etme açısından, devletin
nitelikleri de yeniden gündeme geldi. Tam bu noktada, ABD'nin radikal siyasal İslam'a
karşı bir silah olarak kullanacağı Türkiye, karşı taraftan daha az tepki çekecek bir

270
Altuğ, a.g.e.
271
A.g.e.

147
kimliğe kavuşturulmak istendi ve içerdeki siyasal oluşumların da desteğiyle, ortaya
Ilımlı İslam modeli çıktı. ABD'yi "şeytan" olarak niteleyen, Orta Doğu kaynaklı ve İran
destekli klasik radikal siyasal İslam'a karşı, ABD ile birlikte hareket edecek bir İslam,
"Ilımlı İslam" olarak ortaya atıldı. ABD'nin bu strateji değişikliğinden kaynaklanan ve
Türkiye'ye empoze edilmek istenen "Ilımlı İslam modeli", hiç kuşkusuz, laik bir
düzenden geriye gidişi gerektiriyordu. Bu eğilim, Türkiye içindeki İslamcı (şeriatçı)
eğilimlerle de buluştu ve ABD ile Türkiye içindeki bazı siyasal grupların ittifakı, Ilımlı
İslam olarak ortaya çıktı.272

Fethullah Gülen’in bu projedeki rolüne gelince Graham Fuller’in işaret ettiği


noktada gerçekleştiği görülüyor. Yani cemaatin özellikle Türki cumhuriyetlerde
bulunan okulları ABD için bu bölgelere sıçrama tahtası olarak kullanılıyor. Gülen’in
yakın çalışma arkadaşlarından Nurettin Veren, yurt dışındaki, Türk cumhuriyetlerindeki
okulların oralarda Amerikan üssü gibi çalıştığını ve ideolojisini yaymaya çalıştığı
suçlamalarını doğruluyor: “Özbekistan’daki yönetim bu okulları kapattı ve
yöneticilerini hapse atıp, bu kişileri casuslukla suçladılar. Bu okullarda ABD' Asya’nın
enerji kaynaklarını ve Rusya’nın Çin’in önüne kesmek için kendi hakimiyeti adına bu
okulları destekliyor.Bunun kanıtı da nedir? Bütün okullarda İngilizce öğretmeni kimliği
içerisinde yeşil ve kırmızı pasaportlu Amerikan vatandaşı öğretmenler var. Hani biz
fakir öğrencilere yardım için bunu yapmıştık. Ne işi var Amerikan, İngiliz pasaportlu
öğretmenlerin bizim okullarımızda. Bu kırmızı pasaportlu vatandaşları ilk fark eden
Kerimov oldu. Biz bunu reddettik ama baktık ki, olay aynı.”273

Fethullah Gülen’in ılımlı İslam bağlamında değerlendirilebilecek, bir de


tartışmalı, Papa ziyareti bulunmaktadır. Gülen 9 Şubat 1998’de Dinler arası Diyalog
için Papa II. Jean Paul ile görüştü. Gülen’in bu ziyaretinde kendisini, Türkiye’nin
Vatikan’daki Büyükelçisi karşıladı; akşam yemeğinde ağırladı. Bu sırada Dışişleri
Bakanı DSP’liydi. Vatikan’daki Büyükelçinin bu ilgisi Ecevit’in, Gülen’e yönelik
desteğinin önemli bir göstergesiydi. Gülen, Papa ile görüşmeye gitmeden önce Ecevit
ile de görüşüp, bu görüşme hakkında bilgi vermişti.

272
Kongar, A.g.e.
273
Nurettin Veren, “Fethullah Gülen Cemaati” konulu görüşme, İstanbul, 10.10.2006

148
Bu ziyaret ve görüşme, iç ve dış basında geniş yer buldu. Fethullah Gülen’in,
Papa’nın, Patrik’in veya Hahambaşı’nın İslami versiyonu niteliğindeki bir konuma
pompalandığı izlenimi çok insanın zihninde uyandı. Besbelli ki İslam’da ruhban
sınıfının ve bir dinsel liderlik kurumunun olmayışı, bazılarının işini zorlaştırmaktadır.
Ülkedeki tüm Müslümanların bağlı oldukları bir kişi olsa, o bir kişiyi avucunun içine
alan bir gücün, tüm ülkeye ve hatta dolaylı olarak başka bazı ülkelere hükmetmesi, çok
daha kolay bir yolla sağlanmış olabilirdi. Doğrusu, “hoca efendilik” makamı, bu iş için
biçilmiş bir kaftan gibi görünmektedir.274

Gülen’in gerek Papa ile gerekse Patrik Bartholomeos ile ilişkileri çerçevesinde
yüklenmiş olduğu bu rolden büyük bir hoşnutluk duyanlar da vardı. Ünlü CIA görevlisi
Graham Fuller, Zaman gazetesinde, bu konuda kendisine yöneltilen bir soruyu
yanıtlarken Gülen hakkında çok övücü bir dil kullanmıştı. Fuller’e göre, “Batı,
Fethullah Gülen gibi örnekleri görünce çok umutlanıyor. Çünkü Gülen, modern devlet
ve toplumda İslam’ın nasıl bir rol oynaması konusunda geniş bir vizyonu temsil
ediyor”.275

Bu nedenledir ki Gülen’in Papa’yı ziyaretinin, herhangi bir kişinin ziyaretinin


çok ötesinde anlamları bulunmaktadır. Bu ziyaretin gerçekleşmesi için gösterilmiş olan
çabalar da bu yüzden, olağanüstü düzeyde ve boyutta olmuştur.

Gülen’in Papa ile buluşmasında başrolü, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi


Morton Abromowitz oynamıştır. Gülen, 8 Şubat Pazar günü Vatikan’a hareketinden
önce yaptığı açıklamada “Bir kaç ay önce Abromowitz cenaplarının yardımıyla bu
buluşma gerçekleşti” demiştir. Aydınlık’a göre “ABD eski Savunma Bakan Yardımcısı,
‘Karanlıklar Prensi’ Richard Perle, FBI ve MOSSAD’ın paravan örgütü Ayrımcılıkla
Mücadele Birliği(Anti-Defamation League/ADL) ve Moon tarikatı bu buluşmayı
kotaranlar arasındaydı”.

Milliyet gazetesi Washington muhabiri Yasemin Çongar’ın 31 Ağustos 1997


tarihli haberinden anlaşıldığına göre “Gülen’i, Washington yakınında geçirdiği günlerde
bazı Amerikalı diplomat ve akademisyenler ziyaret” etmiştir; Gülen’in kendisi Morton
274
Işıklı, Alpaslan. “Said Nursi, Fethullah Gülen ve Laik sempatizanları”, Hasat Yayınları, 2007, s: 43
275
“CIA eski ajanı Fuller, Zaman’dan TSK’ya saldırdı”, Aydınlık, sayı:567, 31 Mayıs 1998, s.11.

149
Abromowitz ile görüşmesini anlatırken “müşterek dostumuz Kasım Gülek Bey
vasıtasıyla onu tanıyordum. Toplum hadiselerinin sebepleri ve sonuçları üzerinde
konuştuk. Daha sonra teşekkür mektubu yazdı” demektedir; ayrıca “Gülen,
Abromowitz’e Ortadoğu ve Türkiye konusunda yazdığı kitap için yardım etme sözü
vermiştir”.276

Fethullah Gülen’in bir zamanlar yakın çalışma arkadaşı olan Nurettin Veren,
“Vatikan’a gitti Papayı ziyaret etti. İşte Bir zamanlar ‘yılanın başı Vatikan’dır’ diyen
Fethullah Gülen, nasıl oluyor da oraya gidiyor. ‘Kobranın başı’ derdi. Şimdi bakın bu
da uluslararası ilişkiler zinciri. Burada devletin buna müdahale edip sorgulaması lazım
çünkü uluslararası bir ilişki bu. Sen Vatikan’a gidip Türkiye’de bağımsız bir toprak vaat
ediyorsun. ‘Harran’da bir üniversite kurulacak, TC devletinin kontrolünün dışında
bağımsız bir üniversite olacak’. 8 maddelik mektup açıklandı. ‘Heybeliada da bir
ruhban okulunun açılmasını biz destekliyoruz’ dedi. Fener Rum Patrikhanesi’nin
etkinliğini Bartholomeos’luğunu destekliyoruz, Vatikan’a talebe gönderelim, Vatikan
da bize talebe göndersin’. Bunların hepsi devlet bazında uluslararası ilişkiler olduğu için
devletlerin, devletlere yapacağı tekliflerdir. Oysa, Fethullah Gülen bir şahıstır ve
emekli bir vaizdir, bir cami hocasıdır. Bütün bunların hepsinin bir stratejik bir askeri bir
siyasi yönü vardır masaya yatırılıp sorgulanmalıdır. Yapılacaksa devletle birlikte
yapılmalıdır. Bunlar Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda kullanılmayacaksa milli
servetin uluslararası gizli örgütlerin elinde başka maksatlara alet edilmesini önlemek
lazım.277

4.9- Medyanın bir Cemaat İçi İletişim ve Temsil Aracı Olarak


Kullanılması

Gülen cemaatinin öncülü olan Nur hareketi sözlü bir kültürden yazılı-basılı bir
kültüre geçişte önemli bir yere sahiptir. Bu yazılı kültür, sonuç olarak modern
Türkiye’de dinamik ve daha demokratik bir kültür oluşturmuştur. Yazılı bir kültür, şayet
toplum bilinçli kişiler tarafından kurulmuş ise cemaatlerin hayatiyet kazanıp varlığını
sürdürebileceğini göstermiştir. Nurcular için bilinçli bir toplum ancak bilinçli bireyler
276
Sinan Onuş/ Doğan Duyar, “Fethullah ile Papa’yı Yahudi lobisi buluşturdu”, Aydınlık, 15 Şubat
1998.
277
Nurettin Veren, “Fethullah Gülen Cemaati” konulu görüşme, İstanbul, 10.10.2006

150
tarafından oluşturulabilir ve bilinçli bir topluma sahip olmadan, tam bir siyasal toplum
olamayacağına inanırlar.278 Dolayısıyla cemaatin ilk hedefi tek tek bireylere ulaşarak
ortak bir bilinç oluşturmaktı. Ve bu ortak bilinç de en kolay ve hızlı, gelişen
teknolojiden faydalanarak oluşturulabilirdi. İlk olarak da yazılı basın kullanılmaya
başlandı. Cemaat için kaynak teşkil eden kitaplar ve Said-i Nursi’nin eserleri ve cemaat
içindeki öncü kişilerin tebliğ niteliğindeki eserleri çoğaltılarak dağıtılmaya başlandı.
Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde çıkartılıyordu. Böylece Nur hareketi, modern
Türkiye’de basın-yayın ve somut bilgi genişlemesine İslami bir cevap olarak görülebilir.
Çeşitli kitap, dergi ve gazetelerle tek tek bireylere ulaşmak kolaylaşıyordu.

1980 sonrasında aktif olarak Fethullah Gülen ile faaliyetlerine devam eden Nur
hareketi etkin bir dönüşüme uğradı. Gülen, cemaat gruplarını tanımlarken öncelikle
cemiyetle cemaat arasına bir ayrım çizgisi çekiyor ve cemaati, duygu düşünce
çevresinde birleşmiş insanların, farklılıklarıyla birlikte, geçiciliğe yatkın buluşmaları
olarak tanımlayıp, mevcut konumlarını açıklamaya çalışıyordu.279 Ayrıca cemaatin
söylemlerinde İslami bir dil kullanılmaması da ilginçtir. Çünkü her zaman temsil daha
önemli olmuştur. Bu konuşulmayan yani anlatılmayan bir dindir ve burada önemli olan
dinin temsil edilmesidir. Fethullah Gülen cemaatinde, Türkiye’de İslami düşüncenin
yaygınlaşmasında toplumsal hayatın gündelik pratikleri açısından pek de alışık
olmadığımız bir tavır sergilenmektedir. O da temsilin tebliğden önce geldiği
düşüncesidir. Burada da görsel ve işitsel araçlar büyük önem taşımaktadır. Ayrıca
cemaatin temel görüşleri doğrultusunda medya araçları da gücünü, bu İslami tebliğden
alacağı ve İslami temsille pekiştirileceğini dile getirmektedir. Cemaatin temel hedefleri
doğrultusunda tebliğ ve temsilin etkin bir şekilde bir arada sunulabildiği en önemli araç
olan medya sayesinde İslami söylem yeniden yapılandırılmaktadır.

4.10-Cemaatin Sahip Olduğu Medya Kuruluşları

Cemaatin amiral gemisi konumundaki Zamana gazetesi 1986’da Ankara


merkezli olarak yayımına başladı. Yayımına başlandığında İslami kesimin günlük
gazete ihtiyacını karşılamaya çalışan Zaman, Milli Gazete’den ayrılan “entelektüel
278
Yavuz, M. Hakan, 1995, “Yayına dayalı İslami söylem ve modernlik: Nur hareketi”, Uluslar arası
Bediüzzaman Sempozyumu. 24-26 Eylül 1995, İstanbul
279
Kozanoğlu, Can, İnternet, Dolunay, Cemaat, İletişim Yayınları, İstanbul, 1997, s: 82

151
İslamcılar” denilen yazarların katılımıyla çıktı. Ankara ve İstanbul’da bir bürosu
bulunan gazete başlangıçta “yalan haberlerin” arkasını takip etmekle ün saldı. Gazete 1
yıl sonra İstanbul’a taşındı ve burada Gülen’in çevresinde yetişmiş kişiler gazetede
etkin oldu. Bugün 400 büro ve 20’ye yakın yurtdışı temsilciliği bulunan Zaman, 14
ülkede yayın yapmaktadır.

Aksiyon dergisi ise Aralık 1994’te yayınlanmaya başladı. Batılı tarzda bir
haftalık haber dergiciliği yapma iddiasındaki Aksiyon da cemaatin tavır ve
politikalarına paralel yayınlar yapmaktadır.

Cemaatin bir diğer yayını olan Sızıntı 1 Şubat 1979’da Gülen liderliğinde Nur
hareketindeki 12 kişi tarafından kuruldu. 1980 sonrası yükselen dinci-gerici fikir dalgası
içinde tutulan dergi, 1990’lara gelindiğinde Nakşibendilerle birlikte anılan ve de Nur
cemaatiyle yarışan en büyük dinci topluluklardan biri olarak başını suyun üstüne
çıkaracaktır.280 Gülen’in 12 Eylül askeri darbesini destekleyen yazılarının yer aldığı
Aksiyon, Kuran’ın ayetlerinin ve sahih hadislerin bugünkü ilimle çelişmediğini, aksine
ilmin çok daha önünde gittiğini ve ilmi teşvik edip yol gösterdiğini nazara veren
yazılara yer verdi. Ancak, cemaat bilime karşıdır. Sınır Kuran’dır. Yorum hakkı
Gülen’indir.281

Cemaatin bir de İzmir’de üç ayda bir yayınlanan Yeni Ümit adlı dergisi
bulunmaktadır. Dergide daha çok İslami bilimlere ilişkin konular ele alınır.

Cemaatin gazetesi Zaman’ın bürolarının ve dünyanın dört bir yanına dağılmış


okullarında görevli personelin desteğiyle kurulan Cihan Haber Ajansı bugün uluslar
arası habercilik yapma noktasına ulaşmıştır. Ajans, uydu ve internet üzerinden yazılı,
fotoğraflı ve görüntülü haber servisi yapmaktadır. Türkçenin yanı sıra İngilizce ve
Arapça olarak da müşterilerine hizmet sunmaktadır. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana,
Antalya ve Erzurum’da 6 Haber Merkezi bulunan ajansın Dış Haberler Servisi
bünyesinde bulunan Avrasya, Avrupa, Amerika, Afrika, Ortadoğu ve Uzakdoğu
masaları bulunmaktadır. Ajansın Moskova, Taşkent, Pekin, Erbil, Kahire, Bakü,
Aşgabat, Kiev, Brüksel, Londra ve Yeni Delhi’de de muhabirleri bulunmaktadır. Ajans,
280
Handan, Koç, “Gülen cemaatinin ilk ve en saf halkası”, Express, Sayı: 2008/11, İstanbul, s:16
281
Koç, a.g.e. s:18

152
yerel televizyonlar ile yapmış olduğu anlaşmalarla televizyon kanallarına haber ve
program desteği vermektedir. Ajans Ramazan’da iftar programları ve Kandil günlerinde
özel programlar yaparak özellikle yerel kanallara satmaktadır. Cihan Haber Ajansı, 60
ülkeden, yaklaşık 200 TV kanalı ve ajansla da çözüm ortaklığı bazında çalışmıştır.

17 Ocak 2003’te yayına başlayan Nazlı Ilıcak’a ait Dünden Bugüne Tercüman
gazetesi, Çukurova Grubu ile gazetenin isim hakkı nedeniyle davalık olup kaybedince,
gazete Bugün adını aldı. Ocak 2005’te Turgay Ciner’in satın aldığı Bugün, 2005
Kasım’ında Gülen Cemaatinin önde gelen isimlerinden Koza İpek Holding’in sahibi
Akın İpek’e satıldı. Koza davetiye ve Bergama altın madeninin de sahibi olan İpek,
Fethullah Gülen’e bağlılığını da gizlemiyor.282 Gülen’in ikinci adamı olduğu belirtilen
İpek, Fethullah Gülen’i, “Hocaefendi bu ülkedeki radikal İslamın da önündeki en büyük
engellerden bir tanesi” olarak tanımlıyor.283

Geçmişte Uzan grubuna ait olan Star gazetesi de daha sonra Fethullah Gülen
cemaatinin kontrolüne geçti. Uzan grubunun İktisat Bankası’ndan kaynaklanan borçları
nedeniyle TMSF’nin yönetimine geçen Star gazetesi 2006 yılında yapılan ihaleyle 5
milyon 150 bin dolara satıldı. Satışın ardından Star’ın yeni sahibi olarak Kıbrıslı
işadamı Ali Özmen Safa’nın basında adının öne çıkmasına rağmen Star’ın üç ortaklı bir
yapısı vardı. Star’da büyük hisseye sahip olan ve gazete üzerinde asıl kontrola sahip
olan Zaman gazetesinin eski imtiyaz sahibi Alaattin Kaya ve oğlu Cüneyt Kaya’ydı.
Star’ın yüzde 60 hissesi Alaattin Kaya ve oğluna, yüzde 40 hissesi ise Ali Özmen
Safa’ya aitti. Safa daha sonra gazetenin yönetimini de Alaattin Kaya’ya bıraktı. Bu
satışla birlikte Star gazetesi de cemaatin basınına dahil oldu.284

Fethullah Gülen cemaatine yakın isimlerden birine satılan gazetelerden biri de


Türkiye’nin en yüksek tiraja sahip yayınlarından biri olan Sabah’tı.

TMSF'nin sözde "tam rekabet kuralları" çerçevesinde satışa çıkardığı Ciner


grubuna ait televizyon ve gazeteye, başta birçok talip vardı. Sonra ihaleye katılan bütün
firmalar çekildi ve Çalık grubu tek başına taban fiyat olarak belirlenen 1,1 milyar doları

282
Gülümhan Gülten, “Kim bu Akın İpek?”, Vatan, 28.05.2007
283
A.g.e.
284
Haberturk, “Star Gazetesi’nde de Fethullah Gülen dönemi başladı”, 22.03.2006, www.haberturk.com

153
verdi ve ihaleyi kazandı. Çalık grubunun ihaleyi kazanan Turkuvaz Radyo Televizyon
ve Haberleşme A.Ş’nin yüzde 25 hissedarı da Katar emiri Şeyh Hamid bin Halife el
Tani’ye ait Lusail İnternational Media Company’di. Çalık grubu da Türkmenistan’da
enerji alanında faaliyet gösteren ve Gülen cemaatinin destekçisi işadamlarından Ahmet
Çalık’a ait. Grubun Sabah-atv için belirlenen bu yüksek bedeli nasıl ödeyeceği
tartışmaları basında uzunca bir süre devam etmiş ve Çalık’ın finansörleri arasında
Fethullah Gülen’e yakın bir diğer isim Fettah Tamince’nin bulunduğu yazılmıştı.285

Sabah –atv şartnamesine göre ihale bedelinin yüzde 50’si Çalık grubu
tarafından ödenmesi gerekirken bu para ödenmedi ve TMSF de bu parayı talep etmedi.
Çalık grubu böylece sadece ihaleye tek başına katılmakla kalmayıp, 550 milyon dolarlık
bir ek avantaj sağlamış oldu. Bununla da kalmayıp ihaleden sonra ‘Çalık para bulamadı’
spekülasyonu sürerken Rekabet Kurulu’nun ihaleyi onaylamakta gecikmesi de alıcıya
zaman kazandırdı.286 İhalenin ardından yabancıların medyada sahiplik payını yüzde
25’ten yüzde 50’ye çıkaran RTÜK yasa tasarısı meclise verildi. Bu yasa geçmese de
Sabah-atv ihalesinin ardından bu yasanın meclise getirilmesiyle yabancı taliplerin
önünün kesilerek, hükümet tarafından Çalık’a avantaj sağlandığı haberleri basında yer
aldı.287 Çalık’ın finansman zorluğu çektiği iddialarının olduğu bu süreçte iki kamu
bankası Halkbank ve Vakıfbank Çalık Grubu’na toplam 750 milyon dolarlık kredi
kullandırdı. Bütün bu tartışmalı süreçte Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Ahmet
Çalık’ın şirketi Turkuvaz Sabah-atv’nin sahibi oldu. Grubun tepe yöneticilerinden
birinin de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadının kardeşi olması sürece ilişkin
şüpheleri ve Sabah-atv’nin hükümetin kontrolüne geçmesi yorumlarını pekiştirdi.

Serpil Yılmaz, Sabah-atv’nin satışına ilişkin, “Öte yandan Çalık grubunun


patronu Ahmet Çalık ile eniştesi ve ortağı (GAP Tekstil ve Bank Asya'da) Zaman
gazetesinin sahibi Ali Akbulut medyada da el ele verip yeni bir 'blok' oluşturur.
Akbulut'un Zaman ve STV grubu Fethullah Gülen hareketinin yayın organı. Peki, Sabah

285
Serpil Yılmaz, “Çalık’ın özkyanağı Tamince mi?”, Milliyet, 25.04.2008
286
Serpil Yılmaz, “Sabah ihalesi oldu, yeni RTÜK yasası Meclis'e verildi”, Milliyet, 13.01.2008.
287
Yılmaz, a.g.e.

154
ve atv grubunun da yarın aynı konumda olmayacağını kim garantileyecek?" yorumunda
bulunuyor.288

Bugün ve Star’ın da cemaatin eline geçmesiyle medyadaki etkinliğini artıran


Gülen cemaatinin yakın bir gelecekte ortak bir dağıtım şirketi tarafından da
dağıtılmasının gündemde olduğuna dair haberler basında yer alıyor.289

4.11- 28 Şubat’ın Fethullah Gülen Cemaati’ne etkileri

28 Şubat 1997’de düzenlenen MGK toplantısı Refah Yol hükümetinin sonunu


getirdi ve “post-modern darbe” olarak adlandırılan bu süreç, irtica tehdidini de öncelikli
hale getirdi. Fethullah Gülen ise Refah Partisi’ne karşı olduğunu değerlendirdiği 28
Şubat’ı destekledi.

Bu yıllara Erbakan liderliğindeki Refah Partisi damgasını vurdu. Milli Görüş


çizgisi uzun süre kavgacı bir politika izledi. "Ya bizdensin, ya onlardan" anlayışı
hakimdi. Dini değer ve semboller siyaset arenasına sürüldü. Bu durum Allah'a inanan
ama dinin bazı gereklerini yerine getirmeyen kentli kesimleri rahatsız ediyordu. 'Aydın
bir din adamı' arayışı ortaya çıkmıştı. Gülen bu talebi karşılıyordu ve bu süreçte oldukça
popülerdi. Gülen, yerli ve yabancı liderlerle, din adamlarıyla görüşüyor, medyada ön
plana çıkmış şahsiyetlerle çeşitli platformlarda bir araya geliyordu. Çünkü, şimdiye
kadar toplumun önüne çıkan 'hocalar' sadece Allah'tan, Kuran'dan söz ediyordu.
Gülen'in terminolojisi ise farklıydı. Din bilgisine hakim olmakla kalmıyor Batılı
düşünürlerden de 'alıntılar' yapabiliyordu.

Fethullah Gülen sadece sembolik özellikleriyle değil, demeçleriyle de bu


görüntüyü destekliyordu: "Refah Partisi seçimi kazanabilir ama hükümet olması kolay
değil. Hükümeti yönetmek, belediyeyi yönetmeye benzemez. Ayrıca RP hükümet
olursa, Batı dünyası Türkiye'ye sırtını döner." Evet, bu tip sözler hayli geniş bir kesimin
hoşuna gidiyordu ama kendi dışında gelişen her türlü harekete kuşkuyla bakan devletin
ve özellikle de ordunun fikirleri farklıydı. Fethullah Hoca, Milli Görüş çizgisi önünde

288
Serpil Yılmaz, “Sabah ihalesi oldu, yeni RTÜK yasası Meclis'e verildi”, Milliyet, 13.01.2008
289
Haberturk, a.g.e.

155
bir baraj oluşturduğu ölçüde 'geçici olarak ittifak yapılacak' ya da en azından ses
çıkarılmayacak, paldır küldür üstüne yürünmeyecek bir odaktı.

28 Şubat’ta zorunlu eğitim 8 yıla çıkarılarak imam hatipler sorunu çözüldü;


irtica bir numaralı tehdit ilan edildi. Bunların yanı sırada da Refah Partisi kapatılıp,
Erbakan’a siyasi yasak getirildi; Yeşil sermaye ve İslamcı medyanın üzerine gidildi.

Bütün bunlar olurken Fethullah Gülen anti-RP tavrını sürdürüyor, "askerlerin


bazı kesimlerden daha demokrat" olduğunu söylüyordu.

Fethullah Gülen ve cemaati uzun yıllar içe kapanık yaşadı. Kendi aralarında
konuştular, tartıştılar, gençleri eğittiler, okullar açtılar, şirketler, vakıflar, yayınevleri ve
medya organları kurdular. Bu dönem 1994'ün Haziran ayına dek devam etti. Fethullah
Gülen artık kamuoyunun önüne çıkmaya hazırdı. Ve 1995'te, kendi tabiriyle "kozadan
çıkan bir kelebek" gibi uçmaya başladı. Gülen 1995'te başladığı olağanüstü bir 'halkla
ilişkiler' maratonunu 1999'a dek sürdürdü. Hemen her gün medyada haber oluyordu.
Herhangi bir konuda mutlaka onun da fikri alınıyordu. Gündemi belirleyen simalardan
biri olmuştu. 28 Şubat'ı destekledi, Refah Partisi'nin ve Erbakan'ın hatalı olduğunu
söyledi. Milliyetçiliğini her fırsatta ortaya koydu. Türban gösterilerine karşı çıktı. Diğer
dinlerin yerli ve yabancı temsilcileriyle sıcak ilişkiler kurdu. Siyasetçilerle görüşmeler
yaptı. Toplumun 'laik, modern' ama aynı zamanda 'inançlı' kesimleriyle diyalog kurdu.
Liberal, İkinci Cumhuriyetçi, demokrat, sivil toplumcu ve hatta Atatürkçü
entelektüellerle ilişkiler geliştirdi. Terörizmi lanetledi. Ateizmi yerden yere vurdu.
Daima devletten yana olduğunu açıkladı. Ancak Gülen sadece toplumu değil,
bürokrasiyi de dindar hale getirmek istiyordu. Bu amaçla cemaat içinde dini eğitim alan
gençleri askeri ve sivil bürokrasiye dahil etmeye çalışıyorlardı. Cemaatin okulları
alternatif bir eğitim modeli oluşturmuştu. Doğrudan dini telkin ve eğitim yapılmamasına
rağmen buralardan dindar kişiler yetişiyordu. Gülen'in diğer dinlerin ileri gelenleriyle
yakın ilişkiler kurması devletin dışında bir güç odağı olmasına yol açıyordu.
Kamuoyundaki konumu gayet iyiydi. MİT raporlarında adı geçiyor, Milli Güvenlik

156
Kurulu'nda ondan söz ediliyordu ama ortada 'somut' bir 'kanıt' yoktu. Dolayısıyla
Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinin hedefi değilmiş gibi görünüyordu.290

ATV'ye 1999'un haziran ayında bir kaset geldi. Ve 18 Haziran 1999'daki


akşam haberlerinde Türkiye bu kaseti izledi: Kasette Fethullah Gülen'in 'farklı'
tarihlerde cemaatiyle yaptığı sohbetlerden 'bölümler' yer alıyordu. Bu bölümlerde Gülen
şu tip konuşmalar yapıyordu:

Değişik kuvvetleri hesap ederek böyle dengeli, dikkatli, tedbirli, temkinli


yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım. Zıplayacaksın yerinde, duruyor gibi
yapmayacaksın. Müslüman durmaz yani. Hep akar, çağlar. Baktın ki koşamıyorsun
yerinde zıpla. (Işık Evleri hakkında) Medrese, zaviye gibi işleyen şarj evleri... Bu evler
meçhul evlerdir. Bu evler sizin bildiğiniz gibi evler, mimarisi olan, ezan okunduğu
zaman herkesin içine gittiği malum evler değildir. Çünkü o evlere girip çıkanlar yakın
takiptedir. Elden geldiğince evler kamufle edilmelidir. Anayasal müesseselerdeki
kuvveti cephenize çekmeden atacağınız her adım erken sayılır. Biliyorum ki elinizdeki
meyve sularının boş kutularını dışarı çıkarken çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri
de açık olma yanıyla çöp kutularına atıp gideceksiniz. İstikbale yürümek için sistemin
püf noktalarını keşfedin.Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir.
Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım, keşfetmeleri lazım. Kuvvetler
dengesi olmadığı bir yerde kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik, taktik olarak sizin
kalbiniz önemli. Dıştan bizi bazıları korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup hep
yolunuza devam ediyorsanız, yine orada o esnekliği görecek, o eksantriği kullanacak,
geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı açıp ileriye gideceksiniz. İster
Mülkiye'de çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliye'de çalışan arkadaşlarımız olsun,
herkes için söz konusudur bu. Sivrilmeden, mevcudiyetimizi hissettirmeden çok ilerlere
gitme... Mutlaka riayet edilmesi lazım. Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama
gelmesine kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Erken vuruş diyeceğim
çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir'deki gibi başlarını ezer.291

Kasetin yayınlanmasıyla ortalık birbirine girmişti. Hemen 'Hocaefendi' tabiri


bir kenara bırakıldı, yerini 'Fethullah' aldı. 19 Haziran'dan itibaren günlerce bu kaset
konuşuldu, yazıldı, çizildi.

Bu kasetin yayınlandığı gün Aksiyon dergisinde yer alan röportajda Fethullah


Gülen, kasette yer alanlara uzun uzun cevap veriyordu. Kasetten haberi olan Gülen
cevabını çoktan hazırlamıştı. Gülen, Aksiyon'daki röportajında takiye yapmadığını,
hiçbir işinin gizli olmadığını, şeriat düzeni kurmak gibi bir niyetinin olmadığının

290
Emre Aköz/Nevzat Atal, “Gülen’i ağlatan kaset”, Sabah, 02.01.2005, s:11
291
A.g.e.

157
mahkeme kararıyla da ortaya çıktığını anlatıyordu. Gülen, Atatürk'e Deccal demediğini,
Türkiye'yi kavga ortamına sürüklemek isteyenlerin bu işi tezgahladığını anlatıyordu.

Bu arada İslami kesim de harekete geçmişti. İlginç olan nokta; Gülen’in


eleştirdiği, yanlış yaptığını söylediği gruplar da ona sahip çıkıyordu. Mesela Fazilet
Partisi'nden Bülent Arınç, Akit gazetesinden Abdurrahman Dilipak, Yaşar Kaplan, Yeni
Şafak'tan Ahmet Taşgetiren, Yusuf Kaplan ve daha birçok kişi, yazı ve demeçleriyle
olayın bir komplo olduğunu belirttiler.

Bu durum daha sonra cemaat içinde bir vicdan muhasebesine yol açacak, "28
Şubat döneminde yanlış yaptık" diyenler olacaktı. Zaman gazetesi diğer savunma
yazılarının yanı sıra 22 Haziran günü ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın 'Devletle barışık'
sözünü manşete çıkarıyordu.

22 Haziran akşamı bu konuda bir başka önemli olay daha vardı. Reha Muhtar,
Show TV ana haber bülteninde ABD'deki Hocaefendi ile bağlantı kurdu. Gülen bu
röportajda, yargısız infaza tabi tutulduğunu, Demirel ile arasının gayet iyi olduğunu,
dolayısıyla sözlerinin cımbızlandığını, devleti ve orduyu daima desteklediğini, Hitler ve
Mussolini'nin ülkelerini yıkıma götüren ‘kötü dahiler’, Atatürk'ün ise ülkesini zafere
koşturan bir dahi olduğunu, yurt dışında yaptığı her şeyin devlet tarafından bilindiği
söyledi.

Fethullah Gülen Mart 1999'da ABD'ye gitmişti. Gerekçe ise sağlığının iyi
olmadığıydı. Hem kalp, hem şeker, hem de yüksek tansiyon hastasıydı. Uzun süre
tedavi gördü. Belki kendini iyi hissettiği dönemler oldu. Ancak Türkiye'ye dönmedi.
Dönmemesinin birkaç nedeni vardı: 'Kaset olayı' üzerine Ankara DGM Savcısı Nuh
Mete Yüksel harekete geçti ve bir yıllık bir hazırlık sürecinden sonra 2000 yılının
Ağustos ayında dava açtı. Gülen'in "Laik devlet yapısını değiştirerek, yerine bir din
devleti kurma amacıyla yasadışı örgüt kurmaktan" Terörle Mücadele Yasası'na göre 10
yıla kadar hapisle cezalandırılması isteniyordu.

Dava uzun sürdü. Mart 2003'te şöyle neticelendi: "Ankara 2 numaralı Devlet
Güvenlik Mahkemesi, Fethullah Gülen Davasının kesin hükme bağlanmasını 4616
sayılı Şartla Salıverme ve Dava ve Cezaların Ertelenmesi Yasası kapsamında 5 yıl

158
süreyle erteledi. Gülen hakkında mahkumiyet ya da beraat kararı vermeyerek davayı
sonuçlandırmayan mahkeme, Gülen'in 5 yıl içinde aynı cins veya daha ağır hapis cezası
gerektiren bir suç işlemesi halinde bu davaya devam edilmesine karar verdi."

Fethullah Gülen'in "28 Şubat mağduru" olması onu tek başına "demokrat"
yapmaya yetmiyor. Çünkü Gülen 28 Şubat'a karşı çıkmadı, hatta destekledi. 16 Nisan
1997'de Kanal D'de "Yalçın Doğan ile Güncel" programının konuğu oldu ve Milli
Güvenlik Kurulu'nun (MGK) kararlarına destek verdi, Necmettin Erbakan'ın
başbakanlıktan istifasının Türkiye'nin yararına olacağını Hazreti Ömer'in yaşamından
örneklerle anlattı. Daha sonra ABD'de bir grup Türk gazeteciye verdiği röportajda
oylarının "yüzde 15'in bile altına" düştüğünü tahmin ederek, RP'yi kapatmak yerine,
hakkındaki dava sürerken seçime gitmenin devlet açısından "daha makul" olacağını
söyledi. (Milliyet, 31 Ağustos 1997) Ama 28 Şubatçılar bir kasetle onu da hedef
tahtasına yerleştirdiler.292

292
Ruşen Çakır, “Fethullah Gülen’i tartışmak”, 07 12.2005 Vatan Gazetesi

159
BEŞİNCİ BÖLÜM: ZAMAN GAZETESİ

5- ZAMAN GAZETESİ’NİN KURULUŞU

Zaman Gazetesi 3 Kasım 1986’da Ankara Rüzgarlı Sokak’ta yayın hayatına


başladı. Zaman Gazetesi’nin yayınlanmaya başladığı dönem 12 Eylül askeri darbesinin
ardından gelen Turgut Özal iktidarının pekiştiği ve Türkiye’nin piyasa ekonomisine
geçerek dünyaya “açıldığı” bir dönemdir. Türkiye’nin yaşadığı siyasi ve ekonomik
değişim medyada da kendini gösterir. Bir dönemin en çok satan gazetelerinden
Tercüman, yavaş yavaş etkinliğini kaybetmeye başlar ve okur kitlesi yeni arayışlara
girer. Tam da bu dönemde yayın hayatına başlayan Zaman, bu kitleyi hedef alır.

Gazete 3 Kasım 1986’da Türkiye geneli dağıtılan; ama merkezi Ankara olan
tek gazete olarak yayın hayatına atıldı. Bu mütevazı çıkış, Ankara’nın Babıali’si olarak
bilinen Ulus Rüzgarlı Sokak’ın eski binalarından biri olan Uçar Han’ın tek katında 80
kişilik bir kadro ile gerçekleşmişti. Günlük yayına başlamadan önce sadece tek bir
prova baskı yapabilen Zaman’ın ilk nüshası Fehmi Koru’nun liderliğinde 12 sayfa ve
siyah-beyaz olarak basıldı. Bir fikir gazetesinin ciddiyeti o kadar baskındı ki, ilk
Zaman’da logonun bile siyah olması düşüncesi hakim olmuştu. Bu siyah-beyaz ilk
nüshayla Zaman, ‘Farklı Gazete’ sloganı ve bununla örtüşen bir yayına başladı. Zaman,
basında çıkan İslami kesime dönük haberlerin peşini takip ederek, bunları yalanlayan
‘Yalan Haber Dosyaları’ hazırladı. Bu haber dosyalarının gazeteye ilgiyi artırdığı ve
gazetenin tirajının iki ay içinde 15 bine yükseldiği ifade ediliyor.293

Gazetenin ilk çıkarıldığı dönemde sıkıntısı çekilen şeylerin başında meslek


bilgisi ve tecrübe eksikliğiydi. Cemaatin gazete çıkarmasına tepkiler de gelmişti.
Cemaat dışı tepkiler meslekten olmamayla ilgiliyken, içeriden gelen tepkiler de gazete
çıkarmaya gerek olmadığı yönündeydi. Ekrem Dumanlı, “Fani ve fena işlerin içine baki
ve kafi mesajların karışıp gitmesinden endişe duyuyordu. Oysa yalan iftiranın kol
gezdiği, mütehakim düşüncelerin prangalarla dolaştığı o dönemde, ma’şeri vicdan

293
Zaman Gazetesi, “Zaman 20 yaşında”, 03.11.2006, s: 10-11

160
kendini ifade edecek yeni bir mecra arıyordu. İşte Zaman, bu şartlar altında doğdu,
emekledi, serpildi, gelişti”294

Gazete ilk çıktığı günlerde sermaye sıkıntısı nedeniyle çeşitli darboğazlar


yaşıyordu.295 Zaman Gazetesi, Samanyolu televizyonu cemaat mensuplarının
yardımlarıyla, “alyanslarıyla, emekli paralarıyla, kolundan çıkardığı bileziklerle
kurulmuş bir kuruluştu”.296

Zaman yayına başladığında teknolojik imkanlar çok kısıtlıydı. Birkaç kişiden


oluşan haber kadrosunun hazırladığı haberler bu tek katın bir odasında daktilolarla
saman kağıdına yazılır. Sayfalar tasarlandıktan sonra bu metinlerin üzerinde fontlar ve
puntolar yazılır ve dizgiye gönderilir. Dizgiden gelen metinler mum makinesinden
geçirilip pikaj kartonunun üzerine yapıştırılır ve film makinesine giderdi. Zaman’ın
kendi matbaası olması o günlerde hayal bile edilemeyeceği için anlaşmalı bir matbaada
bastırılırdı. Tek bir merkezde basıldığı için Türkiye’nin uzak köşelerine gidecek gazete,
neredeyse öğle saatlerinde hazırlanır, sonrasında da şehir için akşam saatlerine kadar
gelişen olayların da yer aldığı bir gazete tasarlanır. Bu imkansızlıklar o kadar fazlaydı
ki, teleks makinesi ile ajans haberlerinin aktığı makinenin arasına yerleştirilen ilk faks
neredeyse uzaylı muamelesi görmüştü. Belki de Zaman’ın bugün teknolojiye en çabuk
adapte olabilmesinin ve bu alanda birçok ilki gerçekleştirmesinin özünde de o günlerde
yaşanılan sıkıntıların bilinçaltına bıraktığı izler yatıyor.297

Zaman’ın çıktığı dönemde tek İslamcı gazete Milli Görüş’çülere ait Milli
Gazete’ydi. Erbakan’ın Refah Partisi’nin yayın organı halindeki gazete, Gülen cemaati
mensuplarına hitap etmiyordu. Onlar da kendi gazetelerini çıkarma kararı vermişlerdi.
Fehmi Koru’nun yönetimindeki Zaman, “Yalan Haber Dosyaları”nı hazırlarken İslami
cemaatler arasında ayırım yapmadı. Hangi tarikat ya da cemaatle ilgili rahatsız edici
haberler çıksa onların üzerine gitti.298

294
A.g.e., s:25
295
A.g.e. s:11
296
Nurettin Veren, “Fethullah Gülen Cemaati” konulu görüşme, İstanbul, 10.10.2006
297
Zaman Gazetesi, “Zaman 20 yaşında”, 03.11.2006, s: 10-11
298
A.g.e, .s:26

161
1987 yılının Eylül ayında gazete merkezini İstanbul’a taşıdı. Artık Zaman
Gazetesi de Babıali yokuşundaydı. Merkez İstanbul’a taşınmıştı; ama han odasından
yine kurtulamamıştı. Bu sefer mekanı iki katlıydı; ama imkansızlıklar yine had
safhadaydı. Zaman, 1987 yılının Aralık ayında ise Yenibosna Çobançeşme Kalender
Sokak’taki kendi binasına taşındı. Burada 18 yıl kalan gazete şu anda Yenibosna’da
bulunan merkez binasında çıkarılıyor. Kalender Sokak’taki ilk günler yine sancılıydı.
İlk hafta gazetede tek bir telefonla idare edildi. Muhabirinden haber müdürüne hatta
genel müdürüne kadar herkes giriş katına konulan bu telefonla iletişimini sağladı.

Ankara ve İstanbul’dan sonra Erzurum matbaası devreye girdi. Bu adımla


birlikte gazetenin bölgedeki tirajı yüzde bin oranında artış gösterdi. Erzurum’un hemen
ardından İzmir ve Adana’da baskı tesisleri kuruldu. Zaman’ın yurtdışında da basılması
gündeme geldi. Zaman Avrupa, Almanya’nın Frankfurt şehrinde yayın hayatına başladı.
Muhabir ağı da güçlendirildi. Avrupa’nın ardından gazete Orta Asya’ya açıldı.
SSCB’nin son günlerini yaşadığı dönemde ilk adım Azerbaycan’da atıldı. Kafkaslarla
Orta Asya’nın ihtiyaçlarına cevap vermek amacıyla Zaman, Bakü’de yayına başladı.
Beş baskı merkezinde kurulan yeni matbaalarla birlikte saatte 70 bin gazete basma
kapasitesine ulaşıldı.

Gazetenin İstanbul’a taşınmasıyla gazete üzerinde Fethullah Gülen çevresinde


yetişmiş Nur talebelerinin de etkisi hissedilmeye başlandı. Bu arada Mehmet Doğan,
Mehmet Parmak, Ali Bulaç gibi isimler gazeteden ayrılarak başka gazete ve dergilerde
yazmaya devam ettiler. “Yeni” Zaman, bu yeni dönemle birlikte daha ılımlı bir çizgi
takip etmeye başladı. Gazetenin sahibi Alaeddin Kaya ile üst düzey yöneticilerden Dr.
İsmail Büyükçelebi, Abdullah Aymaz’ın ortak özellikleri Fethullah Gülen’e
yakınlıklarıydı. Buna belki bir de çoğunun gazetecilik eğitimi ve deneyiminden yoksun
olmaları da eklenebilir. Zaman gazetesiyle birlikte diğer bazı kurumları yönetenler
Gülen’in İzmir Kestanepazarı Camii’nde vaizlik yaptığı dönemde hocaları ile tanıştılar
ve bu dönemde düzenlenen yaz kamplarında keşfedilerek önemli görevleri
üstlenebilecek şekilde kendilerini yetiştirdiler. Zaman’da gazetecilik eğitimi görmüş
olanların çalışmaya ve üst düzey görevlere atanmaya başlamaları çok sonraları 1995’ten
itibaren olmuştur.

162
Gazetenin İstanbul’a taşınmasıyla genel yayın yönetmeni Fehmi Koru ilk
etapta İstanbul’a gelmez. Bu sebeple Zaman’ın başına Mehmet Şevket Eygi geçer. Koru
da yazılarına devam etmektedir. Bir ara ikili arasında anlaşmazlık çıkar. Eygi ve
Koru’nun arası bulunmaya çalışılır. Neticede ikisi de gazetede yazmaya devam eder;
ancak idarî görev almazlar. Abdullah Aymaz bu dönemde gazetenin başına geçer:
“Manşet hazırlanacak, filan olacak, biz bilmiyoruz. Arkadaşlarımız Tamer (Korkmaz)
Bey olsun Selahattin (Karakış) olsun Mahmut Çebi’ler, diğer arkadaşlarımız, bunlar da
yeni gazeteciler. Tabii biz de aldığımız mirası devam ettiriyoruz. Fehmi Bey’le ve
Hüseyin Gülerce arkadaşımızla istişare ediyorum. Biz birilerinin yetişmesini
bekliyorduk. Neticede zamanla arkadaşlar yetişti.”299

1987’nin sonunda Fehmi Koru, Alaeddin Kaya ile “gizli bir anlaşma” yaparak
gazeteyi Kaya’ya devreder ve gazetenin el değiştirmesiyle ortaklardan İhsan Arslan ve
Necati Aktülün gider. Bu değişikliğe tepki olarak Ali Bulaç gazeteden ayrılır ve 1993’te
döner.300

2 Aralık 1995’te yayına başlayan www.zaman.com.tr, internetin ilk Türk


gazetesi olma özelliğini elinde bulunduruyor. Dünyanın internet ile yeni tanıştığı,
Türkiye’deki internet kullanımının üniversiteler ve bazı büyük şirketlerle sınırlı olduğu,
Microsoft’un internet tarayıcısı olan İnternet Explorer’ın ilk sürümünü piyasaya
sürdüğü yıl olan 1995, Zaman Gazetesi’nin de internet sayesinde dünyanın en ücra
köşelerine ulaştığı yıldı. 1998’de gazetenin tüm içeriğinin sunulduğu bir yapıya kavuşan
internet sitesi, 8 Haziran 2000’de gün içindeki gelişmeleri de ziyaretçileri ile paylaşan,
gündemin nabzını tutan bir haber portalı haline geldi. Zaman’ın internet sitesi 11 Eylül
2001’de Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırıları, Amerika’nın Afganistan
operasyonunu ve Irak’ı işgalini an be an takip ederek okurlarına ilk duyuran internet
sitesi olarak ön plana çıktı. 2003’te www.zaman.com ile günlük İngilizce haber
yayınına başlayan Zaman, 14 Ekim 2006’da internet sitesinin tasarımını değiştirdi.301

5.1- Kurucu Kadro

299
Kalyoncu. S: 53
300
A.g.e. 52
301
Zaman Gazetesi, “Zaman 20 yaşında”, 03.11.2006, s: 10-11

163
Zaman Gazetesi daha önce haftalık olarak çıkan Adalet Gazetesi’nin
alınmasıyla kuruldu. Gazetenin kurulması fikri İhsan Arslan, Necati Aktülün ve
Alaeddin Kaya’ya aitti. İlk yayın yönetmeni Fehmi Koru olan gazetenin danışma
kurulunda da Nabi Avcı, Mehmet Doğan, Adnan Tekşen vardı. Bütün bu isimler ile
İhsan Arslan, Necati Aktülün ve Alaeddin Kaya’nın da Ankara’da bulunması nedeniyle
merkez burada kuruldu. Gazeteye 1988 yılında katılan ve öncesinde Konya’da cemaatin
Eğitim Hizmetleri Vakfı’nın genel müdürü olan Abdullah Aymaz, Zaman’ın ilk taşra
temsilcisi olur. Zaman’ın ilk taşra bürosu Konya’da açılır.302

Gazetenin İstanbul Bürosu’nu da Ali Bulaç kurar. Daha önce hiç gazetecilik
yapmamış olan ve sadece dergilerde köşe yazmış olan Bulaç, spor, magazin, iç, dış,
siyaset, ekonomi servisleri kurdu ve buralara muhabir aldı. Cumhuriyet Gazetesi’nin
ekonomi muhabiri Miyase İlknur, NTV’nin Paris muhabiri Belkıs Kılıçkaya, NTV’nin
Roma muhabiri Lütfullah Göktaş, Osman Bostan, Cumhur Kaygusuz, Mehmet Metiner
burada muhabir olarak çalıştı.303

5.2- Felsefesi

İlk sayısında “mazlum insanların ve özgürlüklerin savunucusu olacak, nerede


olumlu bir gelişme varsa, projektörümüzü oraya çevireceğiz” diyerek çıkış amacını
açıklayan Zaman, tek bir grubun ya da cemaatin gazetesi olmama amacındaydı. Ancak
bu grup ya da cemaatlerden kastedilen sadece İslamcı kesimdi. Gazetenin ilk genel
yayın yönetmeni olan Fehmi Koru’nun ifadesiyle Zaman, “İnananların görüşlerini
yansıtıyor ve onların çevrelerinde cereyan eden ve herkesi ilgilendiren olayları
aktarıyordu”304

Özal’lı yılların ürünü olan Zaman Gazetesi, Fethullah Gülen Cemaatine paralel
bir dönüşüm yaşar. Baştan beri serbest piyasacıdır, gazete bugün hızlı bir batıcıdır.
Gazete ekonominin dışa açılması ve dünya ile entegrasyonu şeklinde anlatılan Neo-
liberal politikaların savunucusudur. Özelleştirmeler ve yabancı sermaye konularında
batılı finans merkezleri ile uyumlu bir görüş içindeki gazete, batının kültürü karşısında

302
Kalyoncu, Cemal A., “20. Yıl Zaman’ı”, Zaman Kitap, 2007, İstanbul, s:7
303
Kalyoncu, s: 52
304
A.g.e.

164
yerel değerlerin korunması ancak buna karşılık batının tekniğinin alınması gibi bir fikre
sahiptir. Zaman Gazetesi 1988’den itibaren koyu bir ANAP savunuculuğu yapar, resmi
ideolojinin kuyrukçuluğunu yapar.305

ABD ile ilişkiler gazetede önemli bir yer tutar. Bu anlamda Zaman Gazetesi’ni
Ilımlı İslam Projesi’nin Türkiye’deki yayın organı kabul etmek fazla olmayacaktır.

Ancak gazetenin günümüzdeki yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı Zaman’ı


şöyle anlatıyor:

Tefekkür’ün kalesi haline gelebilmek için özgür düşüncenin yollarını açacak,


farklı olandan korkmayacak, aykırı olandan çekinmeyecek ve hepsinden önemlisi,
yepyine fikirler sayesinde yeni sentezlere ulaşacak bir gazeteye dönüştü Zaman. O hep
zor olanı tercih etti. Gün geldi yalan haberlere karşı ilan-ı harp etti. Günl geldi Alevi-
Sünni çatışması karşısında dimdik durdu ve fitnenin belini kırdı. Gün geldi Kürt – Türk
ayrımının kırılma noktasında onun bütünleştirici mesajları duyuldu, birlik duygusu o
sada ile pekişti. Gün geldi çeteler kasıp kavurumak istedi ülkeyi ve gerçeği gizlemek
istedi kamuoyundan; karşısında maskeleri tek tek düşüren bir gazete buldu. Laik – anti
laik kavgasının beyhude olduğunu, hain bir planın menhus bir parçası olduğunu
kamuoyu bu gazeteden öğrendi. 20 yılın fırtınalı gündemleri ispat etti ki artık Zaman
Gazetesi diye ir gerçek var bu ülkede. Siz buna dilerseniz ekol deyin, okul deyin, model
deyin. ‘Zaman gerçeği’ demek daha hoş geliyor bana. Değil yalana-yanlışa tenezzül,
mübalağayı bile zımni bir yalan sayıyor. Yetiştirdiği yüzlerce gazeteci ile haber-yorum
ayrımına ayrı bir mana katıyor. Acımasız eleştiriler nedeniyle kişi haklarını yer bir
etmiyor; tam aksine herkesin hakkına azami ölçüde saygı duyuyor.306

5.3- Zaman Gazetesi ve Fethullah Gülen

Zaman gazetesi cemaat basını olarak nitelendirilme konusunda bir hassasiyet


yaşıyor. Çeşitli röportajlar ve görüşmelerde Fethullah Gülen ile ilişkileri sorulduğunda
“sevdiğimiz bir düşünür” olarak adlandırıyorlar ve cemaatle organik bir bağı
reddediyorlar. Gazetenin imtiyaz sahibi Ali Akbulut, cemaatten bir işadamı. Genel
Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı 9 Temmuz 2006’da Hürriyet’ten Ayşe Arman ile
yaptığı röportajda Gülen için, “Seviyoruz, ben de gazetenin sahipleri de… Düşünce
adamı olarak hemen bütün düşüncelerini destekliyoruz, beğeniyoruz, takdir ediyoruz.
Sahiplerimizle dostturlar, arkadaştırlar” diyordu. Bu röportajda “Fethullahçı”
305
Çakır, s:103
306
A.g.e., s:8

165
sıfatından hoşlanmadığını belirten Dumanlı, Arman’ın “Peki, Zaman bir cemaat
gazetesi mi?” sorusuna “Biz çok-sesli bir gazeteyiz, esas Cemaat gazetesi tek sesli
Cumhuriyet’tir.” yanıtını veriyordu.

Ancak cemaat ile Zaman Gazetesi ya da Fethullah Gülen ile gazete arasındaki
tek paralellik onun görüşlerinin desteklenmesinden ibaret değildir. Bu desteklenen
görüşler arasında gazetenin sıkça görüşlerine yer verdiği, Gülen övücüsü CIA’nın eski
Ortadoğu masası şefi Graham Fuller’in düşünceleri de bulunmaktadır. Gülen ile Zaman
arasındaki bağı başka bağlamlarda gazetenin yetkili ağızlarının dile getirdiği olaylardan
ortaya çıkarıyoruz.

Örneğin Patrik Bartholomeos ile Fethullah Gülen görüşmesini organize eden


Zaman’ın o dönemdeki genel yayın yönetmeni Abdullah Aymaz’dı. Aynı şekilde Papa
ile görüşmesi için gerekli prosedürde Zaman gazetesi üzerinden yerine getirildi. Aymaz
o görüşmenin ayarlanmasına ilişkin süreci anlatırken Fethullah Gülen ile Zaman’ın
bağlantısını da tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Fethullah Gülen – Papa
görüşmesi için Papalıktan talep edilen dilekçe Zaman Genel Yayın Yönetmeni Abdullah
Aymaz tarafından yazılır ve gazetenin Vatikan ve Roma temsilcisi olan Mesut Erişen
tarafından iletilir.307

Zaman Gazetesi’nin bir dönem genel müdürlüğünü yapan Nurettin Veren,


gazetede de her şeyin Fethullah Gülen’in talimatıyla yapıldığını anlatıyor: “Bu sistem,
kitabına öyle bir uydurulmuş ki, Gülen’in tabiri ile elini sallasa kimse hiçbir şeye
dokunamaz. Yani görünmez adam görünmez sistem. Ama her şey Fethullah Gülen’in
birebir talimatına göre yapılır. Ne kadara kadar mesela? Zaman Gazetesi’nin
sayfalarının manşetine kadar. Bunların hepsi Amerika’ya her gün fakslanır sayfa
onaylandıktan sonra baskıya girer. 7yıl ben noter belgeli görev yaptım orada. Tüm
ayrıntıya kadar her şey onun denetiminde.”308

307
Kalyoncu, s:29
308
Veren, a.g.e.

166
Veren ayrıca, ABD yaşayan Gülen’in yanına gidip gelen kişilerin hepsinin bilet
masraflarının Samanyolu TV ve Zaman Gazetesi tarafından karşılandığını da
söylüyor.309

5.4- Yazı İşleri Kadrosu ve Yayın Kurulu

Gazetenin künyesine göre gazete yapılanması şu şekilde:

İmtiyaz Sahibi: Ali Akbulut

Genel Yayın Müdürü: Ekrem Dumanlı

Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı: Mehmet Kamış

Genel Yayın Editörleri: Selahattin Karakış, Abdülhamit Bilici

Sorumlu Müdür ve Yayın Sahibinin Temsilcisi: Ali Odabaşı

Haber Müdürü: Ali Akkuş

Danışman: Hamdullah Öztürk

Ticari İşletmeler Genel Müdür Yrd: Faruk Kardıç

Sorumlu Md. ve Yayın Sahibinin Temsilcisi: Ali Odabaşı

Reklam Grup Başkanı: Hakan Dikmen

Reklam Grup Başkan Yardımcıları: Yalçın Çınar, Bülent Keleş

Okur Editörü: Hasan Sutay

Ankara Yayın Temsilcisi: Mustafa Ünal

Görsel Yönetmen: Fevzi Yazıcı

Gazetenin diğer editoryal kadrosu ise şu isimlerden oluşmaktadır:

309
A.g.e.

167
1. sayfa: Musa Çakmak, Harun Odabaşı, Aziz İstegün, Ahmet Bıyık.

İç Haberler: Osman İridağ

Yurtdışı Baskılar: Mustafa Haliloğlu

Spor: Serkan Akcan

Fotoğraf: Selahattin Sevi

Ekonomi: Turhan Bozkurt

Kültür Sanat – TV: Ali Çolak

Dış Haberler: Celil Sağır

Politika: Hamit Karalı

Gece Sorumlusu: İbrahim Karayeğen

Yorum: Levent Kenez

Kadın-Aile: Serhat Şeftali

Çizerler: Osman Turhan, Cem Kızıltuğ, Dağıstan Çetinkaya

Zaman gazetesinin diğer bazı gazetelerde olduğu şekliyle bir yayın danışma
kurulu ya da yazı kurulu gibi bir yapılanması bulunmamaktadır. Ancak gazetede
yazarlık yapan ve Fethullah Gülen’e de yakın olan Hüseyin Gülerce, Abdullah Aymaz
gibi isimler bu anlamda etki sahibidir.

5.5- Yayın Politikası

Uluslar arası standartlarda yayın yapma iddiasında olan Zaman, haber ve


yorumu kalın çizgilerle birbirinden ayırarak, doğru, güvenilir ve objektif yayıncılık
yapmayı hedeflediğini açıklamaktadır.310

310
“Zaman”,http://extranet.zaman.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=24&Itemid=50

168
Zaman’ın kendisi yayın politikasını şu şekilde tanımlar:

Zaman, ırk, din, dil ve cinsiyet ayrımına karşıdır. Hayata insan merkezli bir
perspektifte ayna tutar. Hukukun üstünlüğüne inanır. Demokratik, laik Türkiye
Cumhuriyeti’nin kazanımlarına sahip çıkar. İnsan hak ve özgürlüklerini savunur.
Zaman, politik angajmanlara kapalı, manipülasyona ve sansasyona uzak, mahrem alana
müdahale etmeyen evrensel bir gazetedir. Haberin doğru, güvenilir ve tarafsız kaynağı
Zaman, farklı bakış açılarına sahip güçlü yazar kadrosuyla yorum, analiz ve fikirde de
Türkiye’nin en zengin gazetesidir.

Zaman, hayatın tüm alanlarıyla ilgili derin analiz ve yorum yapan geniş bir
yazar kadrosuna sahiptir. Zaman yazarları, her gün siyasetten, dış haberlere,
ekonomiden spora, kültürden sanata, kadından aileye, toplumdan manevi değerlere
hayatın her alanıyla ilgili konularda yorum ve analizler yaparak gündeme yön
vermektedir. Zaman sadece Türkiye’de değil Avustralya’dan Azerbaycan’a,
İspanya’dan Amerika’ya kadar 35 ülkede 10 farklı dilde, 2 farklı alfabede
sunulmaktadır.311

Gazete duyurduğu bu yayın politikası “dinler ve kültürler arası diyalog” ile de


örtüşmektedir. Ayrıca gazete, bu politikasına paralel çeşitli kampanyalar da
düzenlemektedir. Son olarak bunların arasında yer alan kampanya ise “Yaftalamadan
Düşünün” adlı kampanyasıdır. Ancak bu kampanya sürerken ve yukarı açıklanan yayın
politikaları dururken Zaman’ın sayfasında bunlarla temelden çelişen pek çok haber ve
yazı da yer almıştır. Gazete 2002 sonrasında AKP’ye açıktan destek vermiş buna
karşılık muhalefet partisi CHP’yi sürekli ve ölçüsüz eleştiren bir tutum da olmuştur. Bu
dönemde tüm yayın organlarında görülen genel manzara bu olsa da Zaman’ın
duyurduğu yayın politikası ile çelişen bazı haberleri çok göze batıcı bir durumdadır.

Zaman gazetesinin “Yaftalamadan Düşünün” kampanyasını başlatmasından


kısa bir süre Ali Bulaç’ın kaleme aldığı bir yazıda İstanbul’da düzenlenen dünyaca ünlü
Metallica grubunun konserine değiniliyor ve bu konsere gidenlere dair “Bu laik, ateist,
agnostik, aczmendi müsveddeleri” yaftalaması yapılıyordu. ( Zaman, “Sözün Bittiği
Yer”,30.07.2008)

Bu örnek çoğaltılabilir. AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet


Fırat ile CHP İstanbul Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu arasında yaşanan yolsuzluk
tartışması sırasında Zaman Gazetesi’nde yer alan bir haber yine kendi duyurduğu yayın

311
A.g.e.

169
ilkeleri ile açık bir şekilde çelişiyordu. Kılıçdaroğlu'nun nasıl kısa zamanda CHP'nin
yıldızı olduğunu anlatan haberde, “Kılıçdaroğlu'nun 'Dersim isyanı' ile meşhur
Tunceli'de doğduğu” vurgulanıyor. Süreç devam ederken destekleyen, son yıllarda da
yeni konjonktür gereği 28 Şubat’a karşı çıkan gazet, bu haber metninde
“Kılıçdaroğlu’nun Batı Çalışma Grubu tarafından “Kürtçü ve bölücü” olduğu
fişlemesine göndermede bulunuyor.312 Yani Zaman, kendi görüş ve fikirlerine aykırı
düşen kişileri yaftalamaktan geri kalmıyor.

Gazete “demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımlarına sahip


çıktığını” ileri sürerken, Atatürk’ün adından bile söz etmez. Ancak gazetede yer alan
yazı ve yorumlarda işi Atatürk’ün darbeci olduğu imalarına kadar götürecek ifadeler
bulunmaktadır: “Hiç düşündünüz mü siz 'hangi Atatürksünüz' ya da hangi darbeci? Peki
ne tür bir devrimci? Ya da 'Kenan Evren'e nasıl bir ceza vermek istersiniz?”313

Objektif gazete Zaman aynı paralelde düşünmedi konulara ya da kişilere ilişkin


haberlerinin başlıklarını “tuhaf” nitelemesi ile veriyordu. Nesnellikten oldukça uzak bu
tutuma örnek olarak, sayılabilecek bazıları şunlar:

“CHP'li Arıtman'dan tuhaf açıklama: Cumhuriyet resepsiyonu boykot edilsin”


(Zaman, 29.10.2008)

“Baydemir'den tuhaf açıklama: PKK, Kürtlerin 29'uncu isyanı” (Zaman,


01.07.2008)

“Baykal'dan yine tuhaf açıklama” (Zaman, 30.08.2008)

“Fazıl Say'dan bir tuhaf açıklama daha” (Zaman, 15.12.2007)

“78'liler Girişimi'nden tuhaf açıklama: Darbe istemiyorsanız, Taksim'e izin


verin” (Zaman, 27.04.2008)

“Rektörden 'şeytan'lı tuhaf açıklama” (Zaman, 04.10.2007)

“Şule Perinçek'ten tuhaf açıklama” (Zaman, 31.07.2008)


312
Habib Güler, “BÇG Raporlarından Çıktı CHP’nin Yıldızı Oldu”, Zaman, 24.10.2008
313
Sevinç Özarslan, “Hangi Atatürksünüz’ ya da hangi darbeci?” Zaman, 15.11.2008.

170
“Rahşan Ecevit'ten bir tuhaf açıklama daha” (Zaman, 09.03.2007)

“Sirmen'den tuhaf açıklama: Yuvacık ile iftihar ediyorum” (Zaman,


20.12.2006)

“CHP'li Öymen'den tuhaf açıklama: 162. yılını kutlayan polis istemiyorum”


(Büşra Erdem, Zaman, 07.04.2008)

“Rahmi Koç'tan tuhaf açıklama” (Zaman, 05.06.2007)

Bütün bu örnekler çoğaltılabilir. Bunların içinde dikkat çeken nokta ise haber
ve yorumu birbirinden ayırmakla övünen Zaman Gazetesi’nin açıktan yorum içeren bu
haberlerinde “tuhaflığı” soldan, bürokrasiden ya da türbana karşı çıkan iş adamlarına
atfetmesi.

Türbana özgürlük konusunda büyük hassasiyet sahibi olan Zaman gazetesinin


söz konusu sendikal örgütlenme ya da bu çerçevede yapılan girişimler olunca tavrında
bir sapma görülmektedir. Zaman’da yer alan haber ve yazılarda grev “karmaşa” ve
“ekonominin sabote edilmesi” olarak adlandırılmıştır.314

Zaman’ın benzer tavrı 2008 yılındaki 1 Mayıs kutlamalarına ilişkin haberlerde


de görülmekte. İstanbul Valiliği’nin Taksim Meydanı’nda kutlanmasına izin vermediği
1 Mayıs’ta yaşananlar ve dünya çapında tepki gören polisin aşırı müdahaleleri Zaman
Gazetesi’nde “DİSK ve KESK'in Taksim'de kutlama ısrarından vazgeçmemesi
sebebiyle yaşanan gerginlik” olarak sunuldu.315 DİSK Genel Merkezi’nin bile polis
tarafından göz yaşartıcı gaz bombardımanına tutulduğu 1 Mayıs’ta Valilik kararının
meşrulaştırmasına girilen Zaman, “Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlaması
yapılmasını” “geniş özgürlük” anlayışı dışında tutuyor. Haberde, “Devletin İstihbaratı
Haklı Çıktı” denilerek şu ifadeler yer aldı:

“Devletin, DİSK ve KESK'in ısrarlı Taksim taleplerini reddetmesinin büyük bir


faciayı önlediği belirtildi. İşçi Bayramı'na katılan çok sayıda göstericinin amacının
Taksim Anıtı'na karanfil bırakmak olmadığı yaşanan saldırılarla bir kez daha ortaya

314
İbrahim Öztürk, “İbretle izliyoruz…”, Zaman, 18.10.2007.
315
“1 Mayıs’ın iki yüzü”, Zaman, 02.05.2008

171
çıktı. Sapanlar, sopalar, molotofkokteyli, silah ve kesici aletlerle miting alanına gelen
marjinal gruplar adeta polisle yaka paça kavga etti. İstanbul Valisi Muammer Güler de
alınan tedbirlerle provokatif eylemlerin önünün kesildiğini açıkladı. Polislere sokak
aralarında çok sayıda saldırı yapıldığını anlatan Güler, büyük katılımlı toplantıların
provokatif eylemlere dönüştüğünün ve dönüşebileceğinin bir kez daha anlaşıldığını dile
getirdi.” 316

5.6- İçeriği

Gazete; gündem, ekonomi, dış haberler, televizyon, kültür & sanat, aile &
sağlık, yorum ve spor başlıklı sayfalardan oluşur. "Yorum" sayfalarında yabancı yayın
kuruluşlarından çevirilere yer verir. Gazetede haberler de tarafsız bir dil kullanılmaya
çalışılır. Ayrıca bilişim, otomobil, şehir haberleri, dizi-inceleme, kürsü, eğitim
bölümleri de yer almaktadır.

3 Kasım 2001 Zaman için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Zaman, dünya
standartlarında gazetecilik yapmak için sayfalarında haber ve yorumu birbirinden ayırdı.
Gazete köşe yazıları için otonom bölgeler oluşturup, tarafsız bir görüntü vermeye
çalışırken, hedefine ‘Referans gazete’ olmayı koydu. Sansasyon üzerine haber
kurgulamama amacını dile getiren Zaman, yeni okur kitleleri oluşturmak istiyor. Bütün
bu amaçları doğrultusunda Zaman Gazetesi 6 ayda bir editörler, yazarlar, yayınla ilgili
birimlerin yöneticileri ve okur temsilcilerini bir araya ‘daha iyi ve kaliteli bir gazete’
tartışmaları yürütüyor.317

Zaman dünyada meydana gelen olayları kendine has üslubuyla okurlarına


ulaştırmaya çalıştı. Dış haber tercihinde, içten dışa ve dıştan içe iki yönlü bir perspektif
izleyen Zaman, analiz ve yorumlarında Avrupa Birliği süreci, demokratikleşme,
medeniyetler arası diyalog ve barışa desteği ön plana çıkardı.

Zaman’ın foto muhabirleri dünyadaki sıcak gelişmeleri yerinde takip etti.


Hocalı Katliamı’nı dünyaya duyuran Zaman, Bosna, Çeçenistan ve Kosova savaşlarının
yanı sıra Endonezya’yı vuran tsunami ve Pakistan’ı vuran afetler konusundaki

316
A.g.e.
317
Zaman Gazetesi, “Zaman 20 yaşında”, 03.11.2006

172
haberleriyle rakiplerinin önüne geçti. Zaman, dış haberlerinde başta Washington,
Brüksel, Kudüs, Moskova, Paris, Kahire gibi önemli merkezler olmak üzere dünyanın
dört bir yanındaki muhabir ağını kullanıyor. Bunu sağlamak için Bosna, Irak, Kosova,
Afganistan, Darfur ve son olarak Lübnan’daki savaşı, gönderdiği muhabirlerin haber,
izlenim ve analizleriyle yansıttı. 2006’da dış haberler için ayırdığı sayfa sayısını 3’e
çıkararak bir ilke imza atan Zaman, Türkiye ve dünyayı ilgilendiren daha fazla haber
ulaştırıyor.

Zaman gerek ulusal, gerekse küresel gelişmeleri Türkiye’den ve dünyadan


uzman ve düşünürlerin kaleminden analizlerle okuruna sunuyor. Kendi anlayışı
doğrultusunda bu tip yazılara yer veren Zaman, dünyanın önemli isimlerinin yazılarını
Türkiye kamuoyu ile ilk kez buluşturdu. Zaman bu sayfalardaki amacını, onların görüş
ve fikirleri aracılığı ile küresel gelişmeleri doğru tanımlamak, anlamlandırmak ve
gelecek adına projeksiyon üretmek olarak açıklıyor.318

Zaman’ın, bu sayfalarda medya, siyaset ve eğitim çevrelerinden yazılarını


yayınladığı isimler gündemdeki konulara ilişkin liberal görüşleri dile getirmektedir.
Zaman’ın bu İngiltere Başbakanı Tony Blair’den Pakistan Devlet Başkanı Pervez
Müşerref’e, ABD eski Dışişleri Bakanı Colin Powell’dan Hollanda Dışişleri Bakanı
Bernard Bott’a birçok dünya siyasetçisinin yazıları yayınlandı.

Prof. Dr. John L. Esposito, Prof. Dr. Norman P. Barry, Ord. Prof. Dr. Richard
Falk ve Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr gibi kişiler ile Graham Fuller’in de yazıları bu
sayfalarda yayınlandı.

İlk çıktığı yıllarda spor sayfası bulunmayan Zaman gazetesi şu anda Spor
haberlerine oldukça önem veriyor. Gazete bu alanda kendi geleneklerini de oluşturdu.
Sporda kalite ve ahlakı öne çıkarmanın yayın anlayışı olduğunu belirten gazete, spor
etkinlikleri de düzenliyor. Zaman, ilk kez 1990 yılında başlattığı ‘Yılın Sporcusu
Anketi’ ile 16 yıldır sporculara ödüller dağıtıyor. Her yılın aralık ayında başlayan
anketin sonuçları ocak ayında açıklanır. Sadece Türkiye ile sınırlı kalmayan Zaman
‘Yılın Sporcusu Ödülleri”, o yıl spora damgasını vuran isimlere de veriliyor.

318
Zaman Gazetesi, “Zaman 20 yaşında”, 03.11.2006

173
Zaman Gazetesi ayrıca her yıl düzenlediği “Şöhretler Turnuvası” ile Türk
futbolunun unutulmaz isimlerini de bir araya getiriyor. Turnuvada F.Bahçe, Galata
Saray, Beşiktaş ve Trabzonspor’un ünlü oyuncularının forma giyiyor.

Zaman, yayın hayatına başladığı ilk günden bugüne ekonomi sayfalarına özel
bir önem veriyor. Turgut Özal’ın serbest piyasa ekonomisi için attığı ilk adımlara
yakından tanıklık eden ve destek veren Zaman, bugün de “Türkiye’nin dışa açılmasında
ve dünyayla entegre olması” doğrultusunda haber ve yorumlara sayfalarında yer
veriyor. Özelleştirmeler ve yabancı sermaye konularında liberal bir görüşe sahip olan
Zaman, dünyadaki kapitalist, liberal gelişmelere paralel bir yayın politikası izliyor.

Gazetede ayrıca, çalışanların ve emeklilerin sorunlarına çözüm için


yayınlanmaya “Çalışanın Köşesi” adlı bir bölüm de bulunuyor. Sektörel uzmanlık
kazanmış muhabirlerinin haberlerine de yer veren Zaman’da yazarlar iş ve finans
dünyasına dönük yazılar kaleme almaktadır.

Yayın hayatına başladığı günden bu yana kültür ve sanata özel bir önem veren
Zaman, sürekli kültür-sanat sayfası yayınlayan birkaç gazeteden biri oldu. Zaman’ın
Kültür-Sanat sayfaları, “sanat ve edebiyat alanındaki ideolojik kamplaşmaların
yıkılması yolunda bir tavır sergilemekle” övünüyor.319 Türk kültürüne ait eserler ile
modern sanatlara da sayfalarında yer veren Zaman, popüler kültüre karşı ise mesafeli bir
tavra sahip. Zaman, kültür sanat sayfalarında geleneksel sanatlara, Türk sanat müziğine
ve “has edebiyata” yer verdi. İlk yayınlandığı günden bu yana Zaman’ın kültür sanat
sayfasında, Nezih Uzel, Sezer Tansuğ, Erol Özbilgen, Turgut Cansever, İsmail
Kıllıoğlu, Ebubekir Eroğlu, Cem Behar, Mehmet Doğan, Orhan Okay, Beşir
Ayvazoğlu, Mustafa Kutlu, Abdurrahman Şen, Özcan Ünlü, Mustafa Armağan, Nazan
Bekiroğlu, İskender Pala, Ahmet Turan Alkan, Mehmed Niyazi, Hilmi Yavuz, Ali
Çolak ve Elif Şafak gibi yazarların yazı ve görüşleri yer aldı.

Zaman’ın her bölge için ayrı ayrı hazırladığı yerel haber sayfaları
bulunmaktadır. Bölge haberlerine özel önem veren Zaman’ın İstanbul, Ankara, İzmir,
Adana, Erzurum ve Antalya bölge temsilciliklerince her gün 6 ayrı bölgenin sayfaları

319
A.g.e.

174
hazırlanır. Hakkari’den Muğla’ya, Edirne’den Kars’a kadar bütün illerden yerel haberler
Zaman’ın bölge sayfalarının yanı sıra internetteki bölge haberleri bölümünde
okuyucuya ulaşır. Bu yönüyle Zaman, yerel haberlere en fazla önem veren ve en fazla
bölge sayfası hazırlayan gazetedir.

Zaman, il sayısı fazla olan bölgelerde birden fazla hat hazırlayarak, okuruna
ilinden, ilçesinden hatta mahallesinden haberler veren bir gazete tasarlamaya
çalışmaktadır.320

5.7- Mizanpaj ve Görsellik

Zaman gazetesi tasarım Oscar’ı denilen uluslar arası gazetecilik örgütü Society
for News Design’ın (SND) 5 dalda ödülünü almıştır. Zaman’ın tasarım süreci de
yayıncılığının gelişimine paralel olmuştur. 1 Eylül 1997’de renkli tasarıma geçen
gazete, 1986’da siyah-beyaz bir gazete olarak başlamıştı. Zaman, teknolojik
ilerlemesiyle birlikte artan görsel beklentinin de zorlamasıyla renklendi. ’Ciddi gazete
renksiz olur’ önyargısıyla çıkılan yolda gelişimle birlikte rengin ciddiyeti zedelemeden
de kullanılabilecek artı bir değer olduğu ortaya çıktı.321 Önceleri renk unsuru sadece
fotoğrafları ve logoyu vurgulamak için kullanıldı. Zaman zaman renklerin
fotoğraflardan taşarak yüzeyleri kapladığı da oldu. Kendini gösterme çabasıyla logo sık
sık değişti. Kimi zaman renksiz ama zarif bir logo tercih edilirken kimi zaman da
rengiyle ‘ben buradayım’ diyen çalışmalar tercih edildi. Hem logoda, hem renkler ve
sayfa tasarımında en uç noktalar test edildi.

Gazete en son 2001’de içeriği daha iyi ve sade bir şekilde yansıtan yeni
dizaynıyla okurunun karşısına çıktı. Zaman bu tasarımıyla Uluslararası Gazete
Tasarımcıları Derneği SND’den ödül aldı.

Türk basınının, ‘bütün haber özetlerini birinci sayfadan verelim, okur


ilgilendiği haberin devamını içeriden okusun’ şeklinde yaklaşımı özellikle gazetelerin
ilk sayfalarını pazar tezgahına dönüştürüyor. Zaman gazetesi ise daha anlaşılır ve

320
Zaman Gazetesi, “Zaman 20 yaşında”, 03.11.2006
321
A.g.e.

175
düzgün tasarımı ile sayfalarında anlaşılırlığı mümkün kılıyor. Estetik açıdan oldukça
başarılı bir tasarımı bulunan Zaman, renk ayrımı, fotoğraf karmaşası yaratmaması ile
okura kolay okuma imkanı sunuyor.

Tasarımda The Guardian, The New York Times ve Independent gibi


gazetelerin tercih ettiği bir çizgiyi izleyen Zaman, birinci sayfasını bir görsel etki
merkezi olarak kullanmaktadır.

Birinci sayfa koyu-açık, tırnaklı-tırnaksız harf kombinasyonları ile bozulmaz.


Grafik sanatı açısından daha yalın ve daha zarif bir tasarımı olan gazetenin çeşitli sütun
genişlikleri vardır. Haberin esasını oluşturan güncellik ve sürati yansıtan sayfa son
derece hareketli ve titreşimlidir. Daha çok haber okumak isteyen okuyucunun aynı
zamanda haberleri kolay izleyebilmesi dikkate alınmıştır.

Zaman'ın tasarımı Görsel Yönetmen Fevzi Yazıcı ve yardımcısı Mustafa


Sağlam ve ekibiyle gerçekleştiriliyor. Tasarımın haberin ayrılmaz bir parçası olduğu
ilkesini benimseyen Zaman, fotoğraf, illüstrasyon ve info grafikle desteklenmiş
haberleri okuyucunun ilgisine sunuldu.

5.8- Gazetenin Dili

Zaman Gazetesi de cemaatin öz dilini kullanmaktadır. Gazetedeki haberler,


haber dilinin klişe olması nedeniyle günümüz Türkçesi’dir ama bağlaçlarda ve çeşitli
kelimelerde Osmanlı dönemi Türkçesi ve Arapça ifadeler tercih edilir. Köşe yazıları ise
özellikle cemaatten yazarların ve Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın
yazılarında daha ağır ağdalı ifadelerle doludur. Buralarda Fethullah Gülen’in etkileri
hissedilir. Gülen daha çok okunan değil de kasetlerle dinlenen, CD’lerle izlenen bir
hatip olduğu için, anlaşılmaktan çok bir ses ahengine önem vermektedir. Cemaatten
yazarlarda bu etki oldukça açık görülür. Bir laf kalabalığı vardır ve geriye sade bir
şeyler sızar.322 Cemaatin “uydurukça” diye nitelendirdiği yeni Türkçe’den uzak kalma
kararlılığı Zaman’ın sayfalarında da mümkün olduğunca kendini gösterir.

322
Handan, Koç, “Gülen cemaatinin ilk ve en saf halkası”, Express, Sayı: 2008/11, İstanbul, s:16

176
Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın “Dinci Basın Efsanesi
2” başlıklı 05.09.2005 tarihli yazısından kullanılan dile bir örnek verecek olursak,
“Müslümanlık, rahmet ve şefkat dolu bir din. Ona intisap, asla utanılacak bir vasıf değil.
Elbette her inancın müntesipleri arasında ‘aşırı’ uçlar olduğu gibi Müslümanlar arasında
da orta yolu (Sırat-ı Müstakim) terk edip, taşkınlıklara kapılan zihniyetler vardır” dediği
görülür.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ama Zaman’da sıklıkla rastlanan


kelimelerden birkaçı şunlar: Neşriyat, tefekkür, insiyak, hayâ, müdafii, ıstırap, sukut,
sükût, muhal, cemmi gafir, sada, namzet, mukaddes, tazim, hasbilik, cesamet,
meczetmek, ashab-ı kehf, ashab-ı suffe, menhus, zaviye, mütemmim, şehamet.

5.9- Hassasiyetleri

Türkiye’de İslamcı basının gösterdiği tipik özelliklerden biri de bazı konuları


teğet geçmesidir. Bunlar arasında özellikle İslami kesimden kişilerin karıştığı
olumsuzluk içeren olaylara ilişkin haberler yer alır. Bu tip olaylar ortaya çıktığında tam
bir cemaat dayanışması gözlenir. Zaman bazı farklılıklar gösterse de bu konularda
oldukça temkinli bir tutuma sahiptir. Zaman’ın en büyük hassasiyetlerinden biri ise
Fethullah Gülen ve cemaatidir. Cemaate ilişkin her hangi bir yayın organında ya da
organda dile getirilen eleştiriler olursa, Zaman’ın onlara yönelik bir cevap yazısı
yayınladığı, bazı durumlarda da Gülen’in Zaman aracılığıyla cevap verdiği görülür.

Gazete her ne kadar Fethullah Gülen ile organik bir bağ içinde görünmek,
“cemaatçi” ya da “dinci” diye adlandırılmaktan hoşlanmasa da bu tip durumlarda
Gülen’in yayın organı gibi davranır.

Hatta Gülen’e yönelik iddia ve eleştirilere yanıt verme işini gazete bazen
saldırı boyutuna vardırır. Ergenekon Davası sürecinde pek çok haberiyle gazetecilik
ilkelerini çiğnediği eleştirilerine maruz kalan Zaman323, Milliyet Gazetesi’nde yer alan
Fethullah Gülen ile ilgili bir haberi “Milliyet gazetesi çıldırmış olmalı!” başlığı ile
verdi.324 Dava sürecinde Zaman gazetesinin de pek çok iddiasını haberleştirdiği

323
Fatih Altaylı, “Motor olmak”, Haberturk, 19.08.2008, http://www.haberturk.com/yazioku.asp?id=8617
324
Zaman, “Milliyet gazetesi çıldırmış olmalı”, 29.11.2008

177
Ergenekon Davası’nın başlıca tanığı Tuncay Güney’in Fethullah Gülen’e yönelik
yapılan sorgulamasının Milliyet’te yer alan detayları gazeteyi ilkelerinden saptırdı.
Zaman’ın haberinde Milliyet, “tuhaf ve sinsi bir habere imza atmakla”, “maksat
gütmekle” ve “tuhaf ve kötü gazetecilik dersi” olmakla suçlandı.325

Zaman gazetesinin nutkunun tutulduğu olaylardan biri de Vakit Gazetesi yazarı


Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki bir çocuğu taciz etmesi olayı oldu. Bu süreçte haber
yapmayan Zaman gazetesi de İslamcı basının geri kalanından farklı bir tutum izlemedi.
Yeni Şafak gazetesinin “Utanmaz Adam” diye manşet yaptığı olaya gazetede yer
vermeyen Zaman, okur temsilcisi ile buna yanıt vermek zorunda kaldı.

Zaman Gazetesi'nin okur editörü, internet sitesinde yaptığı açıklamada,


Hüseyin Üzmez olayıyla ilgili ''Bu olayı niye yazmıyorsunuz?'' diyenlere yanıt verdi.
Zaman’ın bu konudaki savunması ise şöyle oldu:

“Bazı meslektaşlarımız, "Bu olayı niye yazmıyorsunuz?" diye bize sitem edip
ağır eleştiriler yöneltiyor. Üzülerek söylemek zorundayız ki, bazı meslektaşlarımız bu
tür konulardaki yaklaşımımızı bilmiyor. Sadece Üzmez konusunda değil bu tür
hadiselerde biz hep aynı ilkeli yaklaşımımızı sergiliyoruz. Biz, ünlü bir yazar/TV
sunucusunun bir otel odası görüntüsünden de tek bir satır bahsetmemiştik. 40 yıllık
arkadaşları bile o şahsa o kadar ilkeli yaklaşmadı. Üzmez olayını ilk servis eden haber
ajansının bir çalışanının mide bulandıran benzer olayından da tek bir satır söz etmedik.
Bir haber kanalını yıpratmamak için grafiker çalışanı ile ilgili haberlerde de soğukkanlı
tavrımızı muhafaza ettik. Onlarca örnek sıralanabilir. Yanlış anlaşılmasın; ‘yanlışlar
gizlensin’ demiyoruz; tam aksine "kanun üzerine gitsin" ancak genellemeler yapılarak
kitleler üzerinde linç kampanyası da yapılmamalıdır. Sonuçta gazetelerimizi çocuklar da
aileler de okuyor. Kim tarafından işlenirse işlensin yüz kızartıcı bir konuyu tasvir
ederken toplum psikolojisini de göz ardı etmemek, sorumlu yayıncılıktan vazgeçmemek
gerekiyor. Önemli olan, herkese eşit mesafede durup yayın yapabilmek. ’Bizimkiler
iyidir, sizinkiler kötüdür’ anlamına gelecek her türlü yayın insan haysiyetini hiçe
saymak olduğu gibi toplumsal barışı da tehlikeye atan bir tutumdur. Bu tavrı herkese
göstermek çok mu zor?”326

Zaman gazetesi bu açıklamasında “bizimkiler iyidir, sizinkiler kötüdür”


yapmıyordu ama hep karşı çıktığı İslamcı/dinci basında konumlandırılışı
meşrulaştırıyordu. Üzmez olayına ilişkin tutarlı bir yanıt vermek yerine “sizin de
kötüleriniz var, bizden de çok” gibi bir tutum sergiliyordu.

325
A.g.e.
326
Zaman, “Hüseyin haberleri üzerine…”, 29.04.2008, www.zaman.com.tr

178
Duyurduğu ilkelerinde ırk, din, dil ve cinsiyet ayrımına karşı çıkan huhukun
üstünlüğüne inanan ve insan hak ve özgürlüklerini savunan Zaman’ın kalın çizgilerle
belirlenmiş bir sınırı olduğu ve bütün bu sayılan hakları belli bir kesim için gördüğü
anlaşılıyor. Fethullah Gülen’in ve İslamcı kesimden isimlerin hakları konusunda
oldukça hassas davranan Zaman, bazı isimler için bu hassasiyetleri unutuyordu.

Ergenekon davası ile birlikte “Zaman gazetesinin aldığı pozisyonları referans


göstererek medya ahkamı kesen Ekrem Dumanlı’nın kıblesinin” şaştığı basının diğer
kalemlerince yazılıyor ve Zaman gazetesinin bu soruşturmanın basına yansıması
sürecinde yıllardır üzerine konuştuğu basın ahlakı konusunda sınıfta kaldığı
anlatılıyordu. İddianamenin, soruşturmanın bütünlüğü ile alakası olmayan, yasa dışı
veya içi dinlemelerle elde edilmiş özel hayat bilgilerinin büyük bir fütursuzlukla Zaman
gazetesinin sayfalarına taşınması, hiçbir kanıta dayanmayan dedikoduların, yayına konu
edilmesi hiç bir ahlaki kriterle açıklanamayacak kişisel konuların Ekrem Dumanlı’nın
gazetesine malzeme olması eleştiriliyordu. “Öyle ki, kişilerin cinsel tercihleriyle ilgili
“Pis ve aşağılık” dedikodular, yakıştırmalar bile Zaman’dan başka yerde
yayınlanmadı. Ekrem Kardeşime bir tavsiyem var. Son bir kaç aylık Zaman’ları alsın ve
sakin bir yerde, kendiyle baş başa kalarak okusun. Sonra da bu yaptıklarının, yıllardır
üzerine konuştuğu medya ahlakıyla ne kadar bağdaşıp bağdaşmadığını kendi kendine
bir sorsun. Daha iyi anlaması için Ekrem’e bir soru sorayım. Ben dinlendiğinden emin
olduğum telefonumda, senin cemaatinin liderinin cinsel hayatıyla ilgili dedikodular
yapsam ve bu konuşmaların dinleme kayıtları yarın öbür gün bir yerlerde yayınlansa ne
düşünürsün Ekrem? Samimiyetle yanıt ver.”327

5.10- Köşe Yazarları

Bu bölümde Zaman gazetesinin köşe yazarları anlatılacaktır ancak Zaman


gazetesinin ilk genel yayın yönetmeni olan ve gazetede uzun yıllar köşe yazan ve bugün
Yeni Şafak gazetesinde yazan Fehmi Koru da bu bölümde anlatılacaktır.

Zaman Gazetesi’nin Aile ve Sağlık bölümünde: Abdullah Aymaz, Ahmed


Şahin, Ahmet Kurucan, Hekimoğlu İsmail yazmaktadır.

327
Fatih Altaylı, “Motor olmak”, 19.08.2008, www.haberturk.com

179
Gazetede Dış Haberlere ilişkin yazıları ise Abdülhamit Bilici, Ali H. Aslan,
Fikret Ertan, Kerim Balcı, Mirza Çetinkaya, Selçuk Gültaşlı kaleme almakta.

Ekonomi yazarları ise, Ahmet Yavuz, Fikri Türkel, Günseli Özen Ocakoğlu,
Hüseyin Sümer, İbrahim Öztürk, Kadir Dikbaş, M. Ali Yıldırımtürk, Melih Arat, Sami
Uslu, Selim Işıklar, Ziya Perver.

Kültür ve Sanat bölümünde yazanlar ise Ali Çolak, romancı Elif Şafak, şair
Hilmi Yavuz, Mehmed Niyazi, Nihal B. Karaca ve yazar Beşir Ayvazoğlu’nun yazıları
yer alıyor.

Gazetede Ahmet Çakır, Avni Tarhan, Aziz Yılmaz, Fatih Uraz, H. İbrahim
Ekiz, Hayri Beşer, John Benjamin Toshack, Karl-Heinz Feldkamp, Özcan Pehlivanoğlu
ve Necati Kola ise spor yazıyor.

Gazetenin Yorum sayfalarında ise düzenli olarak Ahmet Turan Alkan, Ahmet
Selim, Ali Bulaç, Ali Ünal, Bülent Korucu, Ekrem Dumanlı, Etyen Mahçupyan,
Hüseyin Gülerce, M. Nedim Hazar, Mehmet Kamış, Mümtaz'er Türköne, Mustafa Ünal,
Nevval Sevindi, Şahin Alpay, Hilmi Yavuz, Nihal B. Karaca, İhsan Dağı yazıyor.

Bu yazarlardan Nevval Sevindi 22 Temmuz seçimlerinde DP’den aday olduğu


için gazeteden ayrıldı. Etyen Mahçupyan ise Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni oldu ve şu anda Zaman’da misafir yazar olarak
yazıları çıkıyor.

Gazetenin Cumaertesi adlı ekinde de Selim İleri’nin yazıları yayınlanıyor.


Pazar günleri yayınlanan Pazar adlı ekte ise Ahmet Turan Alkan, Mustafa Armağan,
Elif Şafak, Leyla İpekçi, Ali Ural ve yine Etyen Mahçupyan yazıyor.Gençlik ekinin
yazarları da Senai Demirci, Nurettin Özdoğan, Esat Gürbüz, Yelda Eroğlu, Mehmet
Haldun Dursunoğlu.

Kasım 1986'da gazetenin başına geçen Fehmi Koru, şimdilerde adı Bilderberg
toplantıları ile ve her ne kadar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirmekten dolayı
ağır ithamlara maruz kalsa da AKP hükümetine yakınlığıyla anılıyor. Koru, 13 yılını
geçirdiği Zaman gazetesinde “Kulis” yazılarını başlatan kişidir. Taha Kıvanç imzası

180
ise zaman içinde ortaya çıkar. Fehmi Koru Zaman gazetesinin geçmişinde en önemli
isimdir. Koru ilk genel yayın yönetmeni olduğu gazetenin daha sonra Ankara
temsilciliğini de yaptı. 1977’de Özal ile tanışması ile önü açılan Koru, müteahhit
kayınpederinin çevresini kullanarak üst düzey ilişkiler geliştirdi. Harvard mezunu
olduğunu iddia eden Koru için Hürriyet’te Ayşe Arman, “Fehmi Bey (Koru)
kıskanılmaz. Fehmi Bey’e özenilir. Zaten Fehmi Bey değil, Fehmi Abi’dir. Birileriyle
rekabet eden biri değildir ki, müstakil bir adamdır, başlı başına” diyordu.

Zaman gazetesi yazarları arasında dikkat çeken bir durum da gazetenin


yazarlarının önemli bir kısmının eski solcu ve liberallerden oluşmasıdır. Bir cemaat
gazetesinde bu isimlerin yer alması birkaç nedene bağlanmaktadır. Bunlardan biri
İslamcı kesimin entelektüel yetiştirme konusundaki sıkıntısıdır. Bir diğer sayılan
gerekçe de cemaatin zamanla yapısının değişmesi ve dünyadaki değişime paralel olarak
cemaatin diğer kesimlere açılması.

Gazetenin sol kökenli yazarlarından biri Hilmi Yavuz. Hilmi Yavuz'un


'solculuğu', 'Zaman Gazetesi'nde yazmaya başladığı tarihten itibaren sorgulanıyor.
1950'li yıllarda yaşanan Dram Tiyatrosu olayından 1994'te Zaman'da yazmaya
başlamasına kadar geçen sürede muhafazakârlığın argümanlarından haberdar bir sol
entelektüel olduğunu söylüyor.

Yavuz, liselerde Osmanlıca okutulması gerektiğini söyleyen, Yahya Kemal ve


Ahmet Hamdi Tanpınar’a laf söyletmeyen, her daim ‘polemik’lerin içinde olan ‘solcu’
şair ve yazar... Zaman’da yazmasını “Gurme dergisinde yazmam gurme olduğum
anlamına gelmez” bağlamında açıklıyor.328

Hayatını konu alan “Şiirin Aynasındaki Simurg” adlı çalışmada “Yavuz’un


sol’a yönelişi ‘soyut ve teorik bilgilenmeden yoksun, ama somut insanlık durumlarından
yola çıkan bir ahlaki duyuş ve tavır alışla gerçekleşmiştir” deniliyor.

Muhafazakâr bir kaymakamın oğlu olarak edebiyatın ve musikinin ‘hatırı


sayıldığı’ bir evde dünyaya gelen Yavuz’un edebiyat dergilerinde başlayan yazı hayatı

328
Muhsin Öztürk, Aksiyon, Sayı: 467, 18 Kasım 2003

181
geçinmek için daha üniversite yıllarında bir gazetede iş bulmasıyla devam etti.
Gazeteciliği musahhihlikten siyasi muhabirliğe, oradan da Cumhuriyet’in dış haberler
editörlüğüne kadar uzanan Yavuz, BBC Türkçe servisinde 5 yıl çalıştı. Köşe yazarlığı,
ansiklopedi editörlüğü yapan Yavuz, Nurettin Sözen döneminde de İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’nin Kültür İşleri Daire Başkanlığı’nı yaptı.

Gazetenin bir diğer sol kökenli yazarı Şahin Alpay, 1968 kuşağı solcularından.
1944 yılında Ayvalık’ta doğan Alpay, Sabiha ve Ahmet Alpay’ın oğlu. Kendi ifadesine
göre ataları 1923 sonrası mübadele safhasında Serez ve Midilli'den Türkiye'ye
göçetmişler. 1961-62 eğitim yılında AFB bursu ile bir sene ABD'de lisede okudu.

Robert Koleji’nde ve AÜ SBF’de okudu. Gençlik yıllarında Doğu Perinçek


liderliğindeki Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin ilk kurucu çekirdeği içinde yer
aldı. Şimdi liberal. Stockholm Üniversitesi’nde doktora yaptı. 1982 yılında Cumhuriyet
gazetesinde yazarlığa başladı, Sabah’ta devam etti. Uzun yıllar Milliyet gazetesinde
yazdı ve Entelektüel Bakış sayfasını yönetti. CNN Türk’te aynı adlı haftalık programı
yönetti. Alpay 5 Kasım 2002’de Zaman’da yazmaya başladı. Alpay İsveçce biliyor.

Gazetenin liberal yazarlarının başında da Etyen Mahçupyan gelmekte. 1968'de


Robert Koleji'nde lise eğitimini tamamlayan Mahçupyan, Boğaziçi Üniversitesi Kimya
Mühendisliği'ni bitirdi ve aynı üniversitede işletme alanında yüksek lisans yaptı.
Ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin iktisat bölümünde,
uluslararası iktisat alanında yüksek lisans yaptı ve bu bölümde 3 yıl akademisyen olarak
çalıştı. 1980–96 yılları arasında üst düzey şirketlerde yöneticilik ve kendi kurduğu
şirketlerde işadamlığı yapan Mahçupyan, 1996 yılından itibaren entelektüel işlerle
uğraşmak üzere ticari işlerini tasfiye etti. 1996'da Radikal Gazetesi'nde köşe yazarı
olarak çalışmaya başladı. 2001'de Radikal gazetesinden ayrılıp bir süre Yeni Binyıl
gazetesinde yazdı. Ardından Zaman Gazetesi'nde köşe yazarlığına geçti. 2007'de Hrant
Dink'in öldürülmesinin ardından bu gazeteden de ayrılmış, Agos gazetesinin genel
yayın yönetmenliğini üstlenmiştir. Taraf gazetesinde de yazıları arada sırada
yayınlanmaktadır. Mahçupyan, “Demokrat Zihniyet” adını verdiği, özgün bir post-
liberal paradigmayı eserlerinde sistematik olarak işlemektedir.

182
Gazetenin bir diğer liberal ismi Elif Şafak ise 1971’de Strazburg’da doğan
romancı Elif Şafak, ortaokulu Madrid'de okudu, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünü
bitirdi. Yüksek lisansını aynı üniversitede Kadın Çalışmaları Bölümünde yaptı. ODTÜ
Siyaset Bilimi bölümünde "Türk Modernleşmesinin Kadın Prototipleri ve Marjinaliteye
Tahammül Sınırları" üzerine doktorasını tamamladı. Elif Şafak'ın İslamiyet, kadın ve
mistisizm hakkındaki yüksek lisans tezi Sosyal Bilimler Derneği tarafından
ödüllendirildi.

Elif Şafak, İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde "Türkiye ve Kültürel Kimlikler",


"Kadın ve Edebiyat" konularında dersler verdi. 2003–2004 akademik yılı boyunca
Michigan Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak bulundu ve ders verdi. Halen,
Arizona Üniversitesi Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde yardımcı doçent olarak
görev yapmaktadır. "Edebiyat ve Sürgün", "Bellek ve Politika", "Müslüman Dünya'da
Cinsellik ve Toplumsal Cinsiyet" konulu dersler vermektedir. Türkiye'de çeşitli günlük
ve aylık yayınlarda yazmaya devam etmektedir. Referans Gazetesi Genel Yayın
Yönetmeni Eyüp Can Sağlık ile evli. Şafak’ın eşi Eyüp Can da geçmişte Zaman
gazetesinde görev yapıyordu.

Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı 1964 Yozgat doğumlu.


1987 yılında İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Bir
süre edebiyat dersleri veren Dumanlı, 1993 yılında Zaman Gazetesi Kültür Sanat
Servisi’nde muhabir olarak çalışmaya başladı. Daha sonra sırasıyla Kültür Sanat Servisi
Editörlüğü ve Genel Yayın Koordinatörlüğü görevlerinde bulundu. 1997 yılında medya
üzerinde çalışmalar yapmak üzere ABD’ye gitti. Boston’da Emerson College’de yüksek
lisansını tamamladı. 2001 yılında Türkiye’ye döndü ve Zaman Gazetesi Genel Yayın
Müdürlüğü görevini üstlendi. Halen bu görevini sürdüren Dumanlı “28 Şubat
Gölgesinde Amerika” , “Medya” ve “Haber Kılavuzu” adlı 3 kitabı bulunuyor. “Son
Duruşma” adlı tiyatro eseri halen İstanbul Dünya Sahnesi oyuncuları tarafından
sahnelenen Dumanlı, Basın Konseyi Yüksek Kurul ve WAN (World Association of
Newspapers) üyesi. Dumanlı, ayrıca BJK kongre üyesi. Aynı zamanda öğretim görevlisi
olan Ekrem Dumanlı, Fatih Üniversitesi'nde ders veriyor.

183
Gazetenin İslami kesimde en etkili olan yazarlarının başında Ali Bulaç
gelmektedir. 1951 yılında Mardin’de doğan Bulaç, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve
İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi.

1976’da Düşünce Dergisi ve Düşünce Yayınları’nı, 1984’te İnsan Yayınları’nı


kuran Bulaç, 1987 yılında Zaman Gazetesi’nin kurucuları arasında yer aldı ve bir yıl
Gazete’nin İstanbul Büro Şefliği görevini yürüttü. 1985–1992 yılları arasında Kitap
Dergisi’ni, yönetti. Çeşitli dergilerde, Milli Gazete, Yeni Devir, Yeni Şafak ve Zaman
Gazetesi’nde çok sayıda yazı ve araştırmaları yayınlandı. 1988 yılında Türkiye Yazarlar
Birliği’nin “Fikir Ödülü”ne layık görüldü.

Bulaç yazılarında özellikle modern dünyada Müslüman olmanın getirdiği ve


gerektirdiği tavırlar üzerinde durmaktadır. Müslümanların Müslüman olmayanlarla
birlikte aynı toplumda dışlamadan ve dışlanmadan, çatışmasız bir şekilde
yaşayabilmeleri açısından "Medine vesikası" örneğine vurgu yapmakta ve bu konuda ki
fikirlerine temel referans noktası olarak almaktadır. Müslümanları sağ-sol gibi
kavramlarla açıklamaya karşı durmakta ve İslam'ın mukaddesliğini vurgulamaktadır.
Hazırladığı Kuran meali, birçok Kuran çevirisine göre daha sade dil kullanımı ve
çevirisi nedeniyle ön plana çıkmıştır.

Gazetede Fethullah Gülen cemaatinin önde gelenlerinden biri Hüseyin


Gülerce’dir. Gülen’e en yakın isimlerden biri olan Gülerce, Fethullah Hoca’nın vasisi
konumundadır. 1950 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde doğan Gülerce, Edirne
Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'nu ve İstanbul
Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Matematik bölümünü bitirdi. İstanbul'da 1969–1977
yılları arasında Yeniden Milli Mücadele dergisinde ve Bayrak gazetesinde muhabirlik
ve köşe yazarlığı yaptı. Yalova Lisesi fizik öğretmenliği ve müdürlüğü ile Bursa Milli
Eğitim Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Gülerce, yazarlığın yanı sıra Zaman
gazetesi Genel Yayın Yönetmenliğinde de bulundu.

Cemaatten olan bir diğer isim de Zaman’ın ilk dönemlerinde Genel Yayın
Yönetmenliği’ni yapan Abdullah Aymaz. 1949'da Kütahya'nın Emet ilçesinde doğan
Aymaz, İzmir’de İmam Hatip Lisesi ve Yüksek İslâm Enstitüsü'nü bitirdi. Lise

184
yıllarında Gurbet dergisinde yazıları yayınlandı. Tire ve İzmir'de öğretmenlikler yaptı.
1978'de yayınlanmaya başlayan Sızıntı dergisinde yazıları yayınlandı. Cemaate ait
vakıflarda idarecilik ve eğitim görevlerinde bulundu. 1988 yılından bu yana gazetecilik
yapan Aymaz, İsmail Yediler, Hüseyin Bayram, Safvet Senih gibi müstear isimlerle
kitaplar yayınladı. Aymaz halen Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı ve
yazarıdır.

Gazetede Nur cemaatinin temsilcilerinden de Hekimoğlu İsmail yazmaktadır.


1932’de Erzincan’da doğan Hekimoğlu İsmail’in asıl adı, Ömer Okçu'dur. Dedesinin
ismi olan "Hekimoğlu İsmail" imzasıyla yazılarını yazdı, böyle tanındı. Babası, İstiklal
savaşı sırasında Kazım Karabekir Paşa'nın emrinde 4 yıl askerlik yaptıktan sonra,
memleketine döndüğünde İstiklal Madalyası'nı satıp, viran olan şehrini yaptırdı. Liseden
sonra Amerika'da elektronik üzerine ihtisas yaptı. Astsubay olarak görev yaptığı Türk
Hava Kuvvetleri'nden 1972'de emekli oldu. 1967'de meşhur Minyeli Abdullah romanını
yazdı. Roman sebebiyle defalarca gözaltına alındı. O günden bu yana pek çok dergi ve
gazetede yazılar yazan Hekimoğlu'nun 30'dan fazla eseri vardır. Gazeteciliğe İttihad'da
başladı, Yeni Asya'da başyazarlık yaptı, 1988'de Zaman gazetesinde yazmaya başladı.

Zaman’ın kadın yazarlarından Nihal Bengisu Karaca, 1972 de Ankara'da


doğdu. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1994'de yayın
hayatına başlayan Aksiyon dergisinde gazeteciliğe başladı. 1995–1996 yılları arasında
Kanal 7'de kısa bir süre için metin yazarlığı ve programcılık yaptı. 1996 yılının
sonlarında bu kez kültür sanat editörü olarak Aksiyon'da sinema eleştirileri yazdı,
kültür, edebiyat ve toplum eksenli dosya ve röportajlar yaptı. 2002 yılından beri Zaman
Gazetesi'nin Pazar eklerinin editörlüğünü yapıyor. Aynı zamanda gazetenin kültür sanat
sayfasında sinema eleştirilerini sürdürüyor. Aynı tarihten beri gazetenin yorum
sayfasında köşe yazıları yazmakta. 2005 ten beri haftalık haber dergisi Yeni Aktüel'de
de yazıyor.

Gazetenin yazarları arasında bir de Türkçü-İslamcı kökenli ülkücüler


bulunmaktadır. Bunların arasında Zaman’da en uzun süredir yazan isim Ahmet Turan
Alkan’dır. 1954 yılında Sivas’ta doğan Alkan, 1972 yılında A.Ü. Siyasal Bilgiler
Fakültesi’ne girdi; bu fakültenin Siyaset ve İdare bölümünden 1977 yılında mezun oldu.

185
İlk köşe yazısını 1974 yılında, Sivas’ta çıkan mahalli Anadolu gazetesi’nde yayınladı.
Sivas Ülkü Ocakları Derneği tarafından dört sayı yayınlanan “Pusat” isimli “bülten-

dergi”ye emeği geçti; 1976–77 tarihleri arasında “Fedai” adlı haftalık dergiyi yönetti ve

yayınladı. O yıllarda öğrenci olaylarının yoğunluğu sebebiyle fakülteye devamda

zorluklarla karşılaşınca Sivas’ta yeniden yayınlanmaya başlayan “Hadiselerle Hakikat”

gazetesinin yazı işleri müdürü olarak çalışmaya başladı. Alkan, 1978 Yılında Ankara’da
yayınlanan Hasret ve Genç Arkadaş dergilerinde çalıştı.

Sivas’ta bir muhasebe bürosunda üç yıl çalıştıktan sonra 1985 yılında


Cumhuriyet Üniversitesi’nde göreve başladı. Yüksek Lisans ve Doktorası’nın
tamamlayarak İİBF Kamu Yönetimi bölümüne öğretim üyesi atandı. 1989 Yılında
düzenli olarak başladığı yazarlık hayatı süresince muhtelif gazete ve dergilerde
denemeleri yayınlandı; 19 basılı eseri bulunan yazar, halen Zaman Gazetesi’nde ve
Aksiyon dergisinde yazmakta.

Gazetenin bir diğer ülkücü kökenli yazarı Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, 1980
öncesinde Abdullah Çatlı ile arkadaştı. 1956 yılında İstanbul'da doğan Türköne, 1978
yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin İdari Şubesinden mezun oldu. Aynı fakültede
1986'da master, 1990'da doktora yaptı. Halen Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde çalışıyor. Başbakanlığı döneminde
Tansu Çiller'e danışmanlık yapan Türköne, Çiller’in Susurluk skandalı ile ilgili “bu ülke
için kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözlerinin asıl sahibi. Türköne’nin eşi Özlem
Piltanoğlu Türköne de AKP İstanbul milletvekili.

5.11- Ekler

Zaman gazetesi hafta sonu eklerinden aile ve kitap ekine kadar 7 ek


çıkarmaktadır. Gazetenin CumaERTESİ adlı ekinde, gezi, kültür-sanat, alışveriş, moda
ve yaşam haberleri bulunmaktadır. Her hafta cumartesi günleri verilen Selim İleri’nin
de yazıları bulunmaktadır.

Zaman’ın pazar ilavesi ise ‘Turkuaz’ adıyla yayınlanmaktadır. Köşe


yazarlarına, dosyalara, haberlere yer verilen ekte magazin haberleri de bulunmaktadır.

186
Gündeme ilişkin röportajların da yayınlandığı konuların perde arkasına, kadına, erkeğe,
aileye, okula ve sofraya dair bilgiler bulunmakta.

Zaman’ın futboldan atletizme, tenisten voleybola bütün sporları Sporvizyon


adlı da bir eki bulunmakta. Sporvizyon Çarşamba günleri dağıtılmakta.

Çocuklar için de Arkadaşım dergisini çıkaran gazete her perşembe günü


yaklaşık 200 bini aşkın çocuk okura ulaşıyor. Arkadaşım dergisinde çizgi romanlar,
eğlencelik sayfalar bulunuyor.

Türkiye’de 500 bine yakın tirajı bulunan Ailem dergisi ise Almanya, ABD ve
Azerbaycan baskılarıyla da yurtdışında yayınlanıyor. Ailem, her cuma çocuktan
gençliğe, sağlıktan evliliğe, dini hayattan toplumun sorunlarına kadar birçok konuyu
sayfalarında işliyor.

Zaman’ın kitap eki Kitap Zamanı ise her ayın ilk pazartesisi okurla buluşuyor.
Ekte röportajlar, kitap tanıtım yazıları ile İrfan Külyutmaz ve Recai Güllapdan’ın
yazıları yer alıyor.

Zaman, SektöReel adlı ekiyle de Türkiye ve yurtdışından iş dünyasındaki


gelişmelere ilişkin haberler veriyor.

5.12- Yurtdışı Yayınları

1986 Kasım’ında yayın hayatına adımını atan Zaman, daha 4. yılını


tamamlamadan Avrupa’da da basılıp dağıtılmaya başlandı. O günden bu yana
dünyadaki 10 farklı ülkede basılan ve 30’a yakın ülkede yayımlanan Zaman, Avrupa ve
Amerika’da, Avustralya’da da basılıyor. Zaman Avrupa, Almanya’da basılıyor; ama
20’den fazla ülkede okurlarıyla buluşuyor. Zaman Orta Asya’da bazılarında kendi
dillerinde, bazılarında iki, hatta üç farklı dilde hazırlanıyor.

Zaman’ın yurtdışı yayınlarında üstün bir organizasyon yeteneği dikkat çekiyor.


Pek çok ülkede o ülkenin dilinde yayın yapan Zaman, bu gazeteleri o ülkenin
gündemine göre ve o ülkeye ait bir gazete olarak hazırlıyor. Zaman, Türki

187
cumhuriyetlerden Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da
yayınlanıyor.

Zaman, Azerbaycan’ın ilk Türk, ilk renkli, ve internete giren ve devlet nişanı
alan ilk gazetesi olduğunu öne sürüyor. Zaman Azerbaycan’daki gazetesi ile çok
övünüyor, ona çok önem verdiğini her fırsatta gösteriyor. Bağımsız Azerbaycan’ın
ilanından bir hafta önce yayın hayatına başlayan, Nisan 1991’de haftada iki özel baskı
ile Azerbaycan’a giden Zaman 1992’den itibaren Bakü’deki matbaada basılıyor.
Gazete, yabancı olmasına rağmen Cumhurbaşkanı’nın dış gezilere kendisini mutlaka
götürmesi ile övünüyor. Gazetenin övündüğü bir başka özelliği şu ana kadar hiç
sansürlenmemiş olması. Gazetenin Bakü temsilcisi ise Enes Cansever.

Azerbaycan Zaman Türkiye’de çıkan gazetenin önde gelen yazarlarının


örneğin Hüseyin Gülerce’nin, Şahin Alpay’ın, Ekrem Dumanlı’nın, şimdilerde
Mümtaz’er Türköne’nin yazılarından yaptığı seçmeleri basıyor. Bunların yanı sıra,
Azeri yazarların da yazılarını basıyor. Aynı Gazete iki Türk lehçesini de kullanıyor.

Zaman Nisan 2006’da Bakü’de düzenlenen büyük bir törenle 15. yılını kutladı.
Zaman Azerbaycan: haftada 3 gün ( Pazartesi Çarşamba, Cuma) A3 formatında 20 sayfa
basılıyor. Gazetenin 8 sayfası renkli olarak sunuluyor. Ayrıca 2 sayfalık bölüm Türkiye
Türkçesi ile Kültür sanat vb. haberleri içeriyor. Diğer sayfalar Azerice basılıyor.
Gazetenin Tirajı 5 bin 700. Azerbaycan’da ayrıca haftalık yayınlanan 12 bin tirajlı
Şampiyon Spor Gazetesi, 5 bin 500 tirajlı aylık Tomurcuk gazetesi, 7 bin tirajlı Ailem
dergisi de yayınlanıyor. 52 kişinin çalıştığı Zaman Azerbaycan’ın çalışanlarının 7’si
Türkiye vatandaşı. Gazete kendine ait matbaada basılıyor. Azerbaycan’da da abone
usulüyle dağıtılıyor.

Medyanın yüzde 99 Rus ve yüzde 23 Kazak olarak ikiye ayrıldığı


Kazakistan’da, Zaman Gazetesi, dikkatli bir şekilde takip ediliyor ve gündemi belirleme
etkisine sahip. Zaman ülkede temsilcilik açan ilk basın kuruluşu. Kazak basını, haberi
değerlendirme, köşe yazısı yayınlama gibi birçok konuda Zaman'ı örnek alıyor. Yayına
1993’de başlayan Zaman gazetesi bu ülkede de çoğunlukla abonelik usulü ile çalışıyor.
Dağıtım devlet ve özel şirket kanallarıyla yapılıyor. Türk İşadamları, akademisyenler,

188
öğrenciler ve Kazak aydın kitlesi okur profilini oluşturuyor. Büyük boy ve Kazakça
haftalık olarak basılan Zaman Kazakistan’ın tirajı 12 bin. Ayrıca, Turkuaz eki 4 sayfa
olarak Türkçe çıkıyor. Gazetenin Müldür Bulak adlı çocuk eki de bulunuyor. Gazetede
1’i Türk vatandaşı 35 kişi çalışıyor. Zaman gazetesi Kazakistan’da da kendi tesislerinde
basılıyor.

Kırgızistan’da da ülkeye giren ilk batılı gazete Zaman. Ülkedeki diğer


gazeteler Zaman Gazetesi’ni gelişimlerine örnek alıyor. Önceleri tek tip gazete
anlayışının hakim olduğu Kırgızistan’da Zaman’la birlikte gazeteler faklılaşma yoluna
gitmeye başladı. Zaman Gazetesi ülkede teskin edici rol üstlenmiş durumda. Turuncu
devrimden etkilenen ülkede, yaptığı yayınlarla olayları yatıştırma görevi üstlendi. Lokal
hadiseleri ulusala yaymadan yayın yapan gazete, bundan dolayı ülkede gündem
belirleme konusunda önemli yere sahip. Yol gösterici yayın olarak kabul görüyor.
Zaman gazetesi Kırgızistan’da da abone usulü çalışmakta ve posta yoluyla
dağıtılmaktadır. Ülkedeki Türk İşadamları, akademisyenler, öğrenciler, spor severler,
emekli ve esnafın okur kitlesini oluşturduğu Zaman Kırgızistan:’ın tirajı 8-10 bin.
Haftada bir gün Cuma günü yayınlanan gazete Kırgızca dilinde, 20 sayfa ve büyük boy
basılıyor. Gazetede 4–8 sayfa Türkçe ek de veriliyor. Gazetenin Kuluncak adlı çocuk
eki bulunuyor. Kendi tesislerinde basılan Zaman’ın 3’ü Türk 19 çalışanı var.

Zaman Gazetesi gazetelerin devlete bağlı olduğu Türkmenistan’da yayın yapan


tek özel gazete. Zaman yöneticilerine göre Türkmenler, Zaman Gazetesi’ni dünyaya
açılan pencereleri olarak görüyor. Ülkede gazetelerdeki en göze çarpan durum ise bütün
manşetlerin mutlaka Devlet başkanı Türkmenbaşı ile ilgili olması. Gazete burada
Türkmenbaşı’nın sansürüne tabi. Zaman Türkmenistan’da da ağırlıkla abonelik usulü
çalışıyor ve posta yoluyla dağıtılıyor. Okuyucular abonelik ücretlerini postanelere
yatırıyor, devlet vergi vs kestikten sonra kalan parayı gazeteye veriyor. Bu ülkede
1992’de yayımına başlanan Zaman’ın tirajı 17 bin. Türkmence dilinde haftalık olarak
basılan gazete 20 sayfa ve büyük boy basılıyor. Türkmenistan’da merkez ofisinde 19
kişi çalışan Zaman’ın 6 kişi de temsilciliklerin de çalışıyor. Gazetenin çalışanlarından
2’si Türk vatandaşı. Gazete Türkmenistan’da devlet ait matbaada basılıyor.

189
Zaman ayrıca Romanya’da tabloid boyda haftalık olarak yayınlanıyor ve 5 bin
tiraja sahip. Bulgaristan’da da 5 bin 500 tirajı bulunan Zaman, 20-32 sayfa arasında
haftalık olarak yayınlanıyor. Makedonya’da Arnavutça, Türkçe ve Kakedonyaca olarak
3 ayrı dilde 3 ayrı gazete olarak yayımlanan Zaman’ın 5 bin tirajı bulunuyor.

15 Avrupa ülkesine dağıtılan Zaman Avrupa’nın tirajı 55 bin. Gazete ayrıca


ABD’de günlük olarak 24 sayfa yayınlanıyor ve 10 bin tiraja sahip. Avustralya’da da
haftalık olarak 24 sayfa çıkan Zaman’ın tirajı 5 bin.

Zaman 1997 yılında 8 bin tirajla yayına başladığı Rusya’da, 9 bin 300 sattığı
Tacikistan’da, 8-10 bin sattığı Özbekistan’da, 5 bin sattığı Başkurdistan’da yayımına
son verdi. Bunun nedenini yeterli okur potansiyelinin olmayışı olarak gerekçelendiren
Zaman’ın faaliyetlerini durdurmak zorunda kalışının asıl nedeni ise Özbekistan’daki bir
darbe girişimi.

Türk Cumhuriyetlerinde daha çok petrol ve madencilik işine el atan Fethullah


Gülen cemaati, bu bölgelere önce okullarla giriyor, ardından da medya sektörüne ağırlık
veriyorlar. Zaman gazetesini bir örgütlenme aracı olarak kullanıyorlar. Ticari bağlantı
yaptıkları Türk Cumhuriyetlerinin çoğunda da Zaman basılıyor. Özbekistan
Cumhurbaşkanı İslam Kerimov'a karşı 16 Şubat 1999'da yapılan darbe teşebbüsünün
ardından Gülen cemaatinin adamları çıkınca Gülen’in Taşkent'teki 6 okulu kapatıldı,
bisküvi dağıtımı yapma adı altında faaliyet yürüten Ufuk Şirketi de kapatıldı. Kerimov
yönetimi darbe girişiminin, Gülen’in kurduğu Ulugbeg International School'dan
yürütüldüğünü kanıtlarıyla ortaya çıkardı. 3 Fethullahçı ağır hapis cezasına çarptırıldı.
Tertipçilerden Rustem Mamatkulov ve Zayiniddin Askarov kaçarak İstanbul'a
gelmişlerdi. Özbekistan yönetiminin talebi üzerine bu iki kişi yakalanarak Taşkent'e
teslim edildi. Kerimov, Fethullahçıların CIA hesabına şeriatçı terör örgütleriyle birlikte
çalıştığını saptayarak Türkiye'yi uyarmıştı. Ankara yönetimi bu uyarılara kulak
tıkayınca Türkiye-Özbekistan ilişkilerinde kriz meydana geldi. Özbekistan, Türkiye'de
eğitim gören bütün öğrencileri geri çağırdı.329

329
Adnan Akfırat, Aydınlık, “Özbekistan’da Kerimov'a Darbe Girişimi ve Fethullah Örgütü”, 20.06.1999

190
Rusya yönetimi, 2002'den başlayarak Fethullah okullarına karşı operasyon
yapılıyor, Rusya Devlet Başkanı Putin'in emriyle 2004 yılı sonunda ülke içindeki
Fethullah Gülen okullarını kapatmak için harekete geçti. Gülen'e bağlı çeşitli şirketleri
yakın takip altına alan Rus yönetimi, okulları "Amerikan ve İngiliz casusu yetiştirme
merkezi" olarak görüyor. Rusya yerel yöneticileri arasında bu okullarda okumuş bazı
görevlilerin de işine son verilmesi için hazırlıklar yapılıyor.330

Bütün bu gelişmelerden hareketle Zaman’ın bu bölgelerdeki örgütlenmesi ve


bu bölgelere müstakil gazeteler çıkarabilmesinin ardında ABD desteğini aramak çok da
zorlama olmayacaktır.

5.13- Today’s Zaman ve Sunday’s Zaman

Zaman Gazetesi Ocak 2007’de Türkiye’de İngilizce olarak Today’s Zaman’ı


yayın hayatına geçirdi. Today’s Zaman’ın genel yayın yönetmenliğine de Bugün
gazetesinin bir süre genel yayın yönetmenliğini yapan ve Anadolu Ajansı’nın eski New
York temsilcisi olan Bülent Keleş getirildi. Günlük tamamı renkli 20 sayfa olarak
yayınlanan Today’s Zaman, Pazar günleri de Sunday’s Zaman adıyla yayımlanıyor.
Today’s Zaman’ın İngiliz The Times gazetesiyle de içerik alanında işbirliği bulunuyor.

40’a yakın yazar kadrosu bulunan gazetede eski Almanya Dışişleri Bakanı
Joscka Fischer, Avrupa Parlamentosu’ndaki Türk kökenli milletvekili ve Alman
Yeşiller Partisi’nin eş başkanı Cem Özdemir’in de yazıları yayınlanıyor. Bu isimlerin
yanı sıra Hugh Pope, Nicole Pope ve Andrew Finkel gibi uzun yıllardır Türkiye’de
yaşayan ve Türkiye hakkında çeşitli eserleri bulunan gazeteci yazarlar da Today’s
Zaman’da yazıyor.

İlk çıkmaya başladığında 20 bin basılan gazete 70 bin kişiye ulaşmayı


hedefliyordu. 1.50 YTL’den satılan gazetenin Kasım 2008’deki ortalama tirajı 5 bin 800
civarında331. Today’s Zaman’ın hedef kitlesinde Türkiye’deki diplomatik misyonlar,
Türkiye’de yaşayan yabancılar ile akademisyen ve araştırmacılar bulunuyor. Today's

330
A.g.e.
331
Zaman, “Zaman tiraj kampanyasında son durum”, 18.11.2008

191
Zaman, Türkçe yayınlanan gazetelerin ulaştığı Türkiye'nin her noktasına zamanında
ulaşma imkanına sahip.332

Today’s Zaman pazar günleri Sunday’s Zaman olarak yayınlanıyor. Sunday’s


Zaman’da ise analiz yazıları, yorumlar, kültürel ve sosyal olaylara ilişkin özel haberler
ve eğlence yazıları yer alıyor. Sunday’s Zaman da tamamı renkli 20 sayfa olarak
çıkıyor.

Her iki gazetede kendi muhabirleri ve Zaman’ın yerel ve uluslar arası


muhabirlerinden gelen haberleri kullanıyor. Ayrıca Cihan Haber Ajansı’ndan da
yararlanıyorlar. Gazete, Zaman’ın abone dağıtım sistemiyle de dağıtılıyor.

5.14- Okur Profili ve Hedef Kitle

İslami kesimde bir fikir gazetesi olarak ortaya çıkan Zaman, bugün de bu
iddiasını sürdürmektedir. Zaman’ın okur kitlesinin büyük çoğunluğunu üniversite
öğrencileri oluşturmaktadır.333 Abonelik sistemiyle dağıtılan gazete ağırlıklı olarak
öğrenci yurtları ve dershanelere dağıtılmaktadır. Zaman’ın okur kitlesi arasında
cemaatin mensupları ve sempati duyanların oluşturduğu ağırlıklı bir orta sınıf kitle
bulunmaktadır. Özellikle de esnaftan oluşan bu kitle ile gazetenin hedeflediği kitle
arasında ciddi bir uçurum bulunmaktadır. Zaman gazetesi bir fikir gazetesi olmak
iddiası ve bünyesinde yer verdiği yazarlarla ‘entelektüel’ seviyesi yüksek bir okur
kitlesi hedeflemektedir.

Ancak Zaman’ın hedeflediği bu okur kesimi daha çok ‘laik’ ya da ‘sol’


kesimde bulunmakta ve Zaman’a dair şüpheler taşımakta. Tartışmalı da olsa ilan ettiği
tiraj rakamlarıyla en üst sıralarda yer alan Zaman, etkinlik açısından aynı oranda bir
değere sahip değil. Zaman’ın medyadaki gündem belirleme gücü, ‘cemaatçi’ şüphesi
nedeniyle oldukça az. Bu durum tirajlar da bir etkiye yol açmıyor. Ancak Zaman bu
“cemaatçi” ve “dinci” nitelemesinden hiç hoşlanmıyor. Genel Yayın Yönetmeni Ekrem
Dumanlı, “nitelikli” okur gözünde kendilerini sorgulatır duruma düşüren bu
tanımlamalardan duyduğu rahatsızlığı sıklıkla dile getiriyor: “Dinci medya lafı da çok

332
Anadolu Ajansı, “İngilizce günlük gazete sayısı üçe çıkıyor”, 15.01.2007.
333
Ekrem Dumanlı, “Yaftacı kafayla nereye kadar?”, Zaman, 16.06.2008.

192
pervasız, çok haksız noktalarda kullanılıyor. Dinci lafı bir kere kaba ve çirkin bir sıfat.
İnsanlar dine önem verebilir, dindar olabilir ve bu tercihleriyle de (tıpkı diğer
tercihlerinde olduğu gibi) saygıyı hak ederler. Dinci lafı, dini kullanan, onu pazarlayan,
onu kalbî bir inanç meselesi değil de bir gösteriş vesilesi yapan anlamına kapılar
açıyor. Hiçbir samimi Müslüman bu lafı benimsemez; benimseyemez. Ne var ki
muhafazakâr değerlere sahip çıkan herkese bu çirkin iftira atılabiliyor.” 334

5.15- Tiraj

Zaman gazetesinin tirajları her dönemde tartışmalara yol açmıştır. Zaman’ın


abonelik sistemiyle dağıtılıyor olması ve bayi satışlarının bunun çok küçük bir kısmını
oluşturuyor olması. 2004’te 400 bin civarında tiraj açıklayan Zaman’ın bu tirajları
sorgulanmaya başlandı.

Gazetenin yurt ve dershanelerdeki öğrencilerin, Gülen cemaatinin “Işık


evleri”nde kalan öğrencilerin zorla abone edilmesiyle satıldığı ileri sürülüyordu.
Zaman’ın pek çok apartmana abonesi bulunmadığı halde bırakıldığı gözlenen bir
gerçek. Bütün bu ciddi sorgulamalar Zaman’ı tiraj konusunda oldukça köşeye sıkıştıran
bir tutum oldu. Bu dönemde tiraj denetimine de girmeyen Zaman’ın bayi satışının 20
bin dolayında olduğu ifade ediliyordu.335

Gazetenin genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın bu süreçte Zaman’ın


tirajındaki şüpheli duruma ve cemaat bağına karşı verdiği yanıt ise abonelik sistemini
övmek şeklinde oldu. Türkiye’de tirajların yükselmesinin abonelik sisteminin hayata
geçirilmesiyle mümkün olacağını düşünen Dumanlı, 2004’te Zaman’ın özel satış
tekniğinin 151 müstakil şirket tarafından dağıtılması olduğunu söylüyor. Matbaadan
çıktıktan sonra Yay-Sat’a verilen gazete buradan bu 151 dağıtım şirketi tarafından
alınarak abonelere ulaştırılıyor. Şirketlerin 300’den fazla bürosu ve 580 motorize ekibi
bulunuyor.336

334
Dumanlı, a.g.e
335
Mustafa Mutlu, “Dumanlı’nın kulak arkası ettiği sorular”, Vatan, 08.06.2004
336
Ekrem Dumanlı, “Bu mantıkla Türkiye’de tiraj yükselmez”, Zaman, 07.06.2004

193
Zaman abonelik sisteminin şeffaflığı konusunda doyurucu cevaplar veremediği
gibi ortaya ciddi iddialar konuluyor. Hatta bu bazen cemaat içinden isimlerden de
gelebiliyor. Cemaatin abonelik sistemiyle Zaman, Aksiyon ve Sızıntı’yı sattığını
söyleyen Nurettin Veren, Fethullah Gülen’in talimatıyla bir kişinin “100 gazete bile
alabileceğini” söylüyor. Bunun Gülen’e bir itaat ve ibadet şekli olduğunu belirten
Veren, dershane, yurt ve evlerdeki öğrencilerin bu yayınlara abone edildiğini
belirtiyor.337

Zaman'ın tirajı internet sitesinden bildirdiğine göre BPA tarafından


denetlenmektedir. İddia edilen günlük tiraj 2005 yılında yaklaşık 450.000 civarındadır
fakat genel olarak abonelik esasına dayalı olan satış sistemindeki abone kayıtlarının
tutarsızlığı sonucunda ABC Tiraj Denetleme Kurulu'ndan sertifika alamamıştır. 2005
yılındaki ABC yönetim üyeliği ise Şubat 2006'da düşmüştür.

Zaman Gazetesi ABC Türkiye'nin tutumunu Rekabet Kurumuna taşımıştır.


ABC Türkiye'nin Zaman Gazetesi hakkındaki kararı Rekabet Kurulu tarafından rekabet
ilkelerine aykırı bulunmuştur. Ayrıca 'çoğulculuk, şeffaflık ve objektiflik ilkelerinin
gereklerini karşılamaktan uzak olduğu' gerekçesiyle ABC Türkiye'ye verilen menfi
tespit belgesi de 1 Mayıs 2005'ten itibaren geçersiz kabul edilmiştir.

Rekabet Kurulu’na yapılan başvurunun hemen ardından Zaman Gazetesi BPA


Worldwide'ı Türkiye'ye davet etti. Dünyadaki tiraj denetim örgütlerinin federasyonu
IFABC'nin de kurucu üyesi olan BPA ekibi, 8 Mayıs 2007 tarihli raporunda Zaman'ın
hafta içi ortalama 609 bin, Pazar günü ise 678 bin satış yaptığını teyit etti. ABC Türkiye
Tiraj Denetleme Kurulu, gazete ve dergiler başta olmak üzere, reklam mecrası
niteliğindeki süreli yayınların net satış rakamlarının tek çatı altında, tarafsız biçimde ve
uluslararası standartlara uygun olarak denetlenmesini; böylelikle reklamcı, reklamveren,
yayıncı ve kamuoyuna somut tiraj verisi sunulmasını sağlamak üzere 2005 yılında
faaliyete geçen bir platformdur. Rekabet Kurulu'nca, 11.03.2005 tarihinde ABC Türkiye
Tiraj Denetim Kurulu Sözleşmesi'ne onay anlamında, muafiyet tanınmıştır Sözleşme'ye
dahil olan gazete ve dergiler bağımsız denetim şirketi Ernst&Young tarafından
denetlenmekte ve net satış rakamları internet sitesi aracılığıyla ve kendilerine verilen

337
Veren, a.g.e.

194
sertifikalarla, aylık olarak kamuoyuna duyurulmaktadır. 2007 yılı itibariyle 12 gazete ve
71 dergi ABC tarafından denetlenmektedir.

2008 Nisan’ında toplam satışı 805.410 olarak açıklanan Zaman’ın bu satışının


778, 359’u abone, 27,051’i de bayi satışıydı. Denetim şirketlerince tirajı ve satışı
denetlense de gazetenin cemaatle dirsek teması halindeki abonelik sistemine dair
şüpheler ortadan kalkmadı.

Zaman’ın dağıtımlarının tirajlara uygun olarak gerçekleştirildiği anlaşılıyor.


Ancak Tufan Türenç, Hürriyet’te bu konuya açıklık getiriyor:

“Dinci gazeteler gösterdikleri tiraj rakamlarına uygun dağıtım yapıyorlar.


Abonelere gönderdikleri gazeteleri dağıtım şirketlerine teslim ediyorlar ve onların
verdikleri adreslere gönderilmesini istiyorlar. Gazeteler istenilen adreslere toplu halde
teslim ediliyor. Dağıtımı kendileri yapıyorlar. Bu dağıtılan gazetelerin paralarının
tahsil edilip edilmediği ise bilinmiyor. Burada şöyle bir mekanizma yürüyor. Gazeteler
o gazeteye yakın olan cemaat mensuplarına, sempatizanlara ve onların yanlarında
çalıştırdıklarına veriliyor. Bunların paraları nasıl toplanıyor, ne zaman ve nasıl
gönderiliyor, o belli değil. Bir önemli soru da şu: ‘Bu gazeteler ne zaman ve ne
kadarının döneceği belli olmayan milyarlarca lirayı nereden bulup bu kadar gazeteyi
basıp dağıtıyorlar?’ Benim merak ettiğim nokta ise şu: ‘İnsanların banka hesaplarını
bile incelemeye kalkan Maliye Bakanlığı bu değirmenin suyunun nereden geldiğini
niçin merak etmiyor?’338

20. yılı olan 2006’da tirajını 1 milyona çıkarma hedefini koyan ve böyle bir
kampanya başlatan Zaman’ın duyurduğu yıllar içindeki tiraj serüveni ise şöyle:

1986: 14 bin 650, 1987: 17 bin 176, 1988: 20 bin 190, 1989: 35 bin 899, 1990:
59 bin 275, 1991: 64 bin 554, 1992: 112 bin 931, 1993: 165 bin 221, 1994: 277 bin 636,
1995: 344 bin 457, 1996: 259 bin 796, 1997: 261 bin 712, 1998: 223 bin 580, 1999: 194
bin 254, 2000: 192 bin 553, 2001: 200 bin 488, 2002: 238 bin 267, 2003: 311 bin 767,
2004: 379 bin 313, 2005: 533 bin 268, 2006 (Ekim): 547 bin 085

338
Tufan Türenç, “Dinci basının tiraj oyunu”, Hürriyet, 01.09.2006.

195
SONUÇ
19. Yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan ve İslam’ı bir bütün olarak yeniden
toplumsal, siyasal ve kültürel yaşama egemen kılmak amacıyla hareket eden İslamcılık
düşüncesi, Birinci Dünya Savaşı yıllarına kadar Osmanlı’daki en güçlü siyasal
akımlardan biri oldu. Kurtuluş Savaşı sırasında da kurtuluş mücadelesini desteklemek
için kullanılan İslamcılık düşüncesi, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte üzerinde durduğu
zemini yitirdi. Siyasal İslam’ın Türkiye’de asıl yükselişi 1980 sonrası oldu. Bunun
arkasında Amerikan güdümlü 12 Eylül yönetimi vardı.

1980’lerde yükselen radikal İslam, ABD tarafından Ilımlı İslam ile


dengelenmeye çalışıldı. Ilımlı İslamı, radikal İslamın panzehiri gören ABD, Fethullah
Gülen Cemaatine destek verdi. 1990’ların ikinci yarısından itibaren ABD’nin
1980’lerdeki öngörüsü gerçekleşmeye başladı ve ABD küresel teröre maruz kaldı.
2001’deki 11 Eylül saldırılarının ardından ABD küresel teröre karşı dünya
hegemonyasını öngören yeni bir stratejiyi yürürlüğe koydu: Büyük Ortadoğu Projesi.
Yeni muhafazakarların oluşturduğu bu politikaya göre Türkiye artık Ortadoğu’da bir
“savunma mevzisi” ya da “tampon” değil, proje kapsamında saldırı üssü olacaktı.
Nitekim bu politika değişikliğinin somut sonuçları Irak savaşı sırasında Türkiye'de
bütün ağırlığıyla yaşandı. BOP’un mimarlarının, desteklenmesi talebini raporla ABD
yönetimine sundukları Fethullah Gülen ile bu yakınlaşma sağlandı. Gülen cemaati ABD
tarafından Orta Asya’ya sıçrama tahtası olarak kullanıldı.

Geleneksel bir cemaat yapısına sahip ve temeli Nurcu harekete dayanan Gülen
Cemaati 1980 sonrasında aktif bir dönüşüme uğradı. Temsili tebliği pekiştiren bir şey
olarak gören ve önde tutan cemaat, söylemlerinde İslami bir dil kullanmadı. Gülen
cemaati temsil ve tebliği birarada sunabilen medya araçları sayesinde İslami söylemi
cemaatin hedefleri doğrultusunda yeniden yapılandırdı. Bu araçlarla da cemaat içinde
kolektif anlayış sağlanmaya çalışıldı. Cemaatin bu işlevi yerine getiren ilk ve en etkili
aracı Zaman gazetesidir. Gazetede tüm bunların yanı sıra cemaatin hedefleri
doğrultusunda bir de politik söylem inşa edildi.

Siyasal İslam’ın gelişiminin ve Fethullah Gülen cemaatinin anlatıldığı bu


çalışmada Zaman gazetesinin cemaatin amaçları yönünde bir rota izlediği ortaya kondu.

196
Özellikle son yıllarda büyük etkinlik kazanan Zaman gazetesinin kuruluşundan bugüne
safahatını inceledim. Türk medyasında birkaç yıl içinde ağırlığını önemli ölçüde arttıran
ve Türkiye’nin en yüksek tiraja sahip gazetelerinden birini alan Gülen cemaatinin
amiral gemisi Zaman’ın, dönemin ortaya koyduğu zaruretler nedeniyle müstakil bir
incelemeyi hak ettiğine inanıyorum. Gülen Cemaati ve onun yayın organları hakkında
kütüphane araştırmasına dayanan bu tezde diğer gazete, dergi, TV ve internet sitelerinde
yayımlanan haber ve köşe yazılarından yararlandım.

İlk iki bölümde siyasal İslam ve 12 Eylül’ün etkilerinin anlatıldığı tezin üçüncü
bölümünde İslamcı basın geleneği araştırıldı. Dördüncü bölümünde Gülen cemaatinin
her yönüyle mercek altına alındığı tezin son bölümünde de Zaman gazetesi anlatıldı.

197
KAYNAKÇA

Akpınar, Hakan. 28 Şubat Postmodern Darbenin Öyküsü, Ümit Yayıncılık, 2001,

Arcayürek, Cüneyt. “Uzakta Kalan Tarih” Büyüklere Masallar Küçüklere Gerçekler,


Bilgi Yayınevi, 2003

Ateş, Toktamış. Nereden Nereye, İstanbul: Çınar Yayınları, 1995

Ayubi, Nazih. Political Islam, Religion and Politics in the Arab World. Routledge,
London: 1991.

Azak, Umut. “İslami Radyolar ve Türbanlı Spikerler”, (Derleyen Nilüfer Göle, İslamın
Yeni Kamusal Yüzleri, Metis Yayınları, İstanbul, 2000.

Balcı, Bayram. Orta Asya’da İslam Misyonerleri Fethullah Gülen Okulları, İletişim
Yay. İstanbul: 2005.

Bayramoğlu, Ali, Türkiye’de İslami Hareketler Sosyolojik bir Bakış (1994-2000),


Patika Yayınları, İstanbul, 2002.

Berger, Peter L. Dinin Sosyal Gerçekliği, Çeviren: Ali Çoşkun, İstanbul: İnsan
Yayınları, 1993

Berkan, İsmet. Radikal Gazetesi, “Türkiye’de Siyasal İslam” Başlıklı Makale,


http://www. &tarih
radikal.com.tr/yazici.php?haberno=75531=19/05/2003&yollayan_s...

Bölügiray, Nevzat. 28 Şubat Süreci, Tekin Yayınevi, 1999


---------. Doruktaki İrtica, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1994.

Brezinski, Zbigniev, Büyük Satranç Tahtası: Amerikanın Önceliği ve Bunun


Jeostratejik Gerekleri, Sabah Kitapları, 1997, İstanbul.

Bulaç, Ali. Nuh’un Gemisine Binmek,


------. İslam Dünyasında Düşünce Sorunları, 1993
------. Bir Aydın Sapması: Sağ ve Sol Akımlar. İstanbul: Beyan Yayınları, 1989

Bulut, Faik. Ordu ve Din, Doruk Yayıncılık, 1997


----------. Kim Bu Fethullah Gülen? Dünü, Bugünü, Hedefi, Ozan Yayıncılık; İstanbul,
1998
----------. Yeşil Sermaye Nereye? Su Yayınları, 1999, 4. Baskı

198
Bülent, Tanör, Türkiye Tarihi 5-Bugünkü Türkiye 1980–2003, Cem Yayınevi, 2005

Cemal Mithat, Mehmet Akif, Türkiye İŞ Bankası Kültür Yayınları, Ankara – 1990.

Çakır, Ruşen. “Refah Partisi”, Yüzyıl Biterken Cumhuriyet Dönemi Türkiye


Ansiklopedisi. SS: 1264–1267. cilt. 15. İstanbul: İletişim Yayınları, 1996
---------. “İslamcılar ve Sistem”, Yüzyıl Biterken Cumhuriyet Dönemi Türkiye
Ansiklopedisi. Ss: 1210-1216. cilt 15. İstanbul: İletişim Yayınları 1996
----------. Ayet ve Slogan – Türkiye’de İslami Oluşumlar, Metis Yayınları, İstanbul –
1992

Çalışlar Oral, T. Çelik. İslamcılığın Üç Kolu, Güncel Yayıncılık, İstanbul, 2006.

Çelik, Ömer. “Aydınlık, Din, Gelenek ve Modernite”, “Bilgi ve hkimet, Kış/1993-1, ss


128-147 –
-----------. “Siyasal Özgürlük, Siyasal Bilginin Epistemolojisi ve Radikal İslam”, Bilgi
ve Hikmet, sayı:12, ss.8-13. İstanbul: Güz-1995

Çetinkaya, Hikmet. Fethullah Gülen’in 40 Yıllık Serüveni, Günizi Yayıncılık, İstanbul,


2008,
----------. İrticanın Kara Yüzü, Günizi Yayıncılık, İstanbul, 2002
----------. Din Baronunun Kazları, Günizi Yayıncılık, İstanbul, 2006.
----------. “Hedef: Meclis, Asker…”, Cumhuriyet Gazetesi, (8 Mayıs 1999)

Çiçek, Hikmet. İrticaya Karşı Genelkurmay Belgeleri, Kaynak Yayınları, 1997

Çiğdem, Ahmet. “İslamcılık”, Yüzyıl Biterken Cumhuriyet Dönemi Türkiye


Ansiklopedisi. Ss: 1225-1231. 15. cilt. (İstanbul: İletişim Yayınları, 1996)

Dağı, İhsan D. Ortadoğu’da İslam ve Siyaset. İstanbul: Boyut Yayınları, 1998

Doğan, Latif. Küçük Dünyam Fethullah Gülen. Ufuk Yayınları, İstanbul, 2006.

Donat, Yavuz. Öncesi ve Sonrasıyla 28 Şubat, Bilgi Yayınevi

Duman, Doğan. “İslamcı Gençliğin Serüveni”, Birikim Dergisi, s.95. Mart 1997

Dursun, Davut. Laiklik, Değişim ve Siyaset, İstanbul: İnsan Yayınları, 1995.

Erdoğan Latif, Fethullah Efendi: Küçük Dünyam, Ad. Yay. İstanbul, 1995

Erkin, Aytunç. Fethullah Hoca’nın Şifreleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005.

Esposito, John L. “Introduction: Islam and Muslim Politics”, Voices of Resurgent


Islam, ed: John L. Esposito, New York: Oxford University Pres, 1983.
-----------İslam Tehdit Efsanesi, Ufuk kitapları yay. İstanbul, 2002

199
Eygi, Mehmet Şevket. “Radikal İslam Kontrola Alınamaz”, Nokta Dergisi. (9–15 Mart
1997)

Fuller, Graham. E. Ve Ian O. Lesser. Kuşatılanlar: İslam ve Batının Jeopolitiği,


Çeviren: Özden Arıkan, İstanbul: Sabah Kitapları, 1996.

Gencay, Şaylan. İslamiyet ve Siyaset: Türkiye Örneği (Ankara: Vadi Yayınları, 1987)

Göç, Macide. “Çok Partili Sisteme Geçerken İslamcı Dergiler –II-“, Haksöz, Haziran
1993, Sayı: 27

Göle, Nilüfer. İslamın Yeni Kamusal Yüzleri, Metis Yayınları, İstanbul, 2000.
---------------. “80 Sonrası Politik Kültür”, Türkiye’de Siyaset: Süreklilik ve Değişim.
Der: Ersin Kalaycıoğlu ve Ali Yaşar Sarıbay, İstanbul: Der Yayınevi.

Güldemir, Ufuk. “Türkiye’nin Rolü Ortadoğu’da – Graham Fuller ile Röportaj”,


Amerikan
Gizli Belgelerinde Türkiey’de İslamcı Akımlar. Çeviren: Yılmaz Polat. İstanbul: Yeyan
Yayınları, 1990.

Hiro, Dilin. “The Islamic Ware Hits Turkey”, The Nation. 28 Haziran 1986

Huntington, Samiel. P. Political Order in Changing Societies. New Haver, Conn.: Yale
Uni. Pres, 1968

Işıklı, Alpaslan. Said Nursi, Fethullah Gülen ve Laik sempatizanları, Hasat Yayınları,
2007.

İnuğur, Nuri. Basın ve Yayın Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul, 1982

Kaçmazoğlu, H. Bayram. “Her Tarafı Dökülmüş Bir Sistem”, Kalem ve Onur Dergisi,
(Bahar 1994/3)

Kahraman, Ahmet. Cici Basının Sefalet ve Rezaleti, Tümzamanlar Yayıncılık,


İstanbul, 1996

Kalyoncu, Cemal A., 20. Yıl Zaman’ı, Zaman Kitap, 2007, İstanbul.

Kara, İsmail. Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi. İstanbul: Risale Yayınları, 1986

Kındıra, Zübeyir. Fethullah’ın Copları. Su Yayınları, İstanbul, 2001.

Kongar, Emre. 21. Yüzyılda Türkiye, Remzi Kitabevi, İstanbul


--------. “Siyasal İslam Konusunda Toplumbilimsel Çözümlemeler” başlıklı makale,
http://www.kongar.org/makaleler/mak_si.php

200
Koru, Fehmi. Basında Kadro Sorunu, 1. Milli Basın Kurultayı, İcmal Yayınları,
İstanbul 1998.

Kozanoğlu, Can. “Türkiye Liderini Arıyor, Fethullah Gülen Cemaati Geliyor! Devletçi,
Projeci, ‘Yeni Çağ’ Bilgesi”, Birikim Dergisi, Mart 1997.
--------. Pop Çağı Ateşi, (İstanbul: İletişim Yayınları, 1995),
---------.İnternet, Dolunay, Cemaat, İletişim Yayınları, İstanbul, 1997.

Köktaş, M. Emin. Din ve Siyaset, Siyasal Davranış ve Dindarlık, Ankara: Vadi


Yayınları, 1997

Kuran, Timur. İslamın Ekonomik Yüzleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002.

Laçiner, Ömer. “Laiklik/Anti-Laiklik Dayatılan Bir Kutuplaşma”, Birikim Dergisi, sayı


95, Mart 1997

Manisalı, Erol. İslamcı Siyaset ve Cumhuriyet, Derin Yayınları, 2006,


-----------. İslamcı Siyaset ve Cumhuriyet, Derin Yayınları, İstanbul, 2006.

Mardin, Şerif. Bediüzzaman Said Nursi Olayı ve Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal
Değişim, İletişim Yay., İstanbul, 2002.

Massignon, Louis. Doğuş Devrinde İslam Tasavvufu. Ataç Yayınları, İstanbul, 2006.

Menderes, Çınar. Siyasal Bir Sorun Olarak İslamcılık, Dipnot Yayınları, 2005

Mercan, Faruk. Fethullah Gülen, Doğan Kitap, 2008, İstanbul.

Mert, Nuray. Merkez Sağın Kısa Tarihi, Selis Kitaplar, 2007

Mumcu, Uğur. Tarikat Siyaset Ticaret, Um:ag Vakfı Yay. 2005, Ankara
-----------------. 12 Eylül Adaleti, Um:ag Vakfı Yay. 2003, Ankara.

Mürsel, Safa. Bediüzzaman Said Nursi ve Devlet Felsefesi, Yeni Asya Yayınları,
İstanbul, 1995.

Narlı, Nilüfer. “İslami Hareket”, 21. Yüzyıla Girerken İslami Oluşumlar. (Edisyon),
(İstanbul: Pendik Belediyesi Kültür Yayınları) No: 6, 1996

Nursi, Bediüzzaman Said, Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Yay., İstanbul 2002.

Okay, Orhan. İslam Ansiklopedisi, “Büyük Doğu” maddesi, TDV Yayınları, İstanbul-
1992, Cilt:6.

Özdalga, Elizabeth. İslamcılığın Türkiye Seyri-Sosyolojik Bir Perspektif, İletişim


Yayınları, 2006

201
Özbudun, Ergun. Türkiye’de Sosyal Değişme ve Siyasal Katılma, Ankara: 1975

Özcan, Ahmet Yeni Bir Cumhuriyet İçin. İstanbul: Bakış Kitaplığı, 1997
---. İslami Uyanıştan İslami Harekete. İstanbul: Bengisu Yayınları: 1996. /

Özel, İsmet. “Deniz Dalgalanır, Türkiye Müslümanlaşır”, Türkiye’de İslamcılık


Düşüncesi,
Haz: İsmail Kara, (İstanbul: Pınar Yayınları, 1994)

Polat, Yılmaz. Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, İstanbul:


Beyan Yayınları,1990

Poyraz, Ergün. Fethullah’ın Gerçek Yüzü Said- i Nursi'den Demirel ve Ecevit'e, Otopsi
Yayınları, İstanbul, 2000.

Rahnema, Ali. Ali Şeraiti Bir İslami Ütopyacının Siyasi Biyografisi, Kapı Yayınları,
İstanbul, 2008.

Roy, Olivier. Siyasal İslamın İflası, Metis Yayınları, İstanbul, 1994.


-------------. Küreselleşen İslam, Metis Yayınları, İstanbul, 2003.

Sakallıoğlu, Ümit Cizre. Alacakaranlık Kuşağı Seçimleri, Birikim, 1996,

Sarıbay, Ali Yaşar. “Değişen İslam, Siyaset ve Siyasal İslam”, Açıkoturum, Bilgi ve
Hikmet, sayı: 12, İstanbul: Güz-1995

Sayarı, S. “Politicization of Islamic Re-Traditionalism: Some Preliminary Notes”, Der.


M. Heper ve R. Israeli, Islam and Politics in the Modern Middle East, (Londra: Croom
Helm, 1984

Sitembölükbaşı, Şaban. Türkiye’de İslam’ın Yeniden İnkişafı (1950-1960). Ankara:


Endişe Yayınlarır, 1995.

Subaşı, Cemal. “Radikal İslam Karşısında Yükselen Ilımlı Yeşillik!”, Nokta Dergisi. 9-
15 Mart 1997,

Şen, Serdar. Refah Partisi’nin Teori ve Pratiği: RP, Adil Düzen ve Kapitalizm,
(İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1995)

Tarhanlı, İştar. “Laik Türkiye Devletinde Diyanet İşleri Başkanlığı”, Bilgi ve Hikmet,
(Kış/1993-1

Tunaya, Tarık Zafer. İslamcılık Akımı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007

Turan, İlter. Türkiye’de Din ve Siyasal Kültür, Çağdaş Türkiye’de İslam. Ed: R.
Tapper İstanbul: 1993

202
Türköne, Mümtaz’er. “Modernleşme ve İslamlaşma”, Bilgi ve Hikmet, Kış/ 1993-1, ss
72-75
---. Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İkinci Basım. İstanbul: İletişim
Yayınları, 1994

Udeh, Abdulkadir. İslam ve Siyasi Durumumuz. Dördüncü Basım. Çeviren: Beşir


Eryarsoy. İstanbul: Pınar Yayınları, 1990.

Yalçın, Soner. Hangi Erbakan? , Su Yayınları, 1999


Yavuz, M. Hakan, “Yayına dayalı İslami söylem ve modernlik: Nur hareketi”, Uluslar
arası Bediüzzaman Sempozyumu. 24-26 Eylül 1995, İstanbul
----------------------. “Neo-Nurcular: Gülen Hareketi”, Modern Türkiye’de Siyasal
Düşünce/İslamcılık, Cilt;6, İstanbul, 2004, s:296.
-----------------------. “Bediüzzaman Said Nursi”, Modern Türkiye’de Siyasal
Düşünce/İslamcılık, cilt:6, İletişim Yay. İstanbul, 2004, s:265

Yıldız, Abdullah. 28 Şubat Belgeler, Pınar Yayınları, 2000

Yücekök, Ahmet Nuri. Sosyo-Ekonomik Düzene Tepki Olarak Din: Gölcük Örneği,
TÜSES Vakfı Yayını, Ankara, 1989
--------. Türkiye’de Örgütlenmiş Dinin Sosyo-Ekonomik Tabanı, Ankara: 1971

MAKALELER:

Adnan Akfırat, Aydınlık, “Özbekistan’da Kerimov'a Darbe Girişimi ve Fethullah


Örgütü”,
20.06.1999

Ahmet Rıdvan, “İslami Gazeteler ve RP” başlıklı makale, Yeni Şafak, 28 Ekim 1997

AKMAN Nuriye, « Fethullah Gülen’le Röportaj » Sabah gazetesi, 25-30 Ocak, 1995.

Ali Yaşar Sarıbay,. “Değişen İslam, Siyaset ve Siyasal İslam”, Açıkoturum, Bilgi ve
Hikmet, sayı: 12, İstanbul: Güz-1995, s.91

Anadolu Ajansı, “İngilizce günlük gazete sayısı üçe çıkıyor”, 15.01.2007.

Arslan, Abdurrahman. (2000), “Seküler Dünyada Müslümanlar”, Birikim, Temmuz,


sayı 99, s:34

Aydınlık, “CIA eski ajanı Fuller, Zaman’dan TSK’ya saldırdı”, sayı:567, 31 Mayıs
1998, s.11.

203
Cemal Subaşı, “Radikal İslam Karşısında Yükselen Ilımlı Yeşillik!”, Nokta Dergisi. 9-
15 Mart 1997, ss.58-59

Cumhuriyet Gazetesi, “Özal Kemalist Süreci Zayıflattı”, (19 Mayıs 1999)

Duman, Doğan. “İslamcı Gençliğin Serüveni”, Birikim Dergisi, s.95. Mart 1997 s65

Ekrem Dumanlı, “Bu mantıkla Türkiye’de tiraj yükselmez”, Zaman, 07.06.2004

Ekrem Dumanlı, “Yaftacı kafayla nereye kadar?”, Zaman, 16.06.2008

Emre Aköz/Nevzat Atal, “Gülen’i ağlatan kaset”, Sabah, 02.01.2005

Emre Kongar, “ABD-Ilımlı İslam ve Türkiye”,


http://www.kongar.org/aydinlanma/2004/425_ABD_Ilimli_Islam_ve_Turkiye.php

Emre Kongar, “Siyasal İslam Konusunda Toplumbilimsel Çözümlemeler” başlıklı


makale, http://www.kongar.org/makaleler/mak_si.php

Fatih Altaylı, “Motor olmak”, 19.08.2008, www.haberturk.com

Fethullah Gülen, “At the Threshold of a New Millennium”, The Foutntain, No:29, 2000,
s: 24. (ayrıca bkz: http://en.fgulen.com/)

“Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Özal ve siyasilerle görüşme hassasiyeti”, 16.11.2007


diyalogperspektif.blogcu.com/fethullah-gulen-hocaefendi-nin-ozal-ve-siyasilerle-
gorusme-hassasiyeti_4613846.html

Gülümhan Gülten, “Kim bu Akın İpek?”, Vatan, 28.05.2007

Günal, Altuğ, “Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye”, http://eab.ege.edu.tr/pdf/4/C4-S1-


2-%20M15.pdf

Güncel Net, “25 milyar doları yönetiyor”, 27.06.2008, http://www.guncel.net/r/23650

Haberturk, “Star Gazetesi’nde de Fethullah Gülen dönemi başladı”, 22.03.2006,


www.haberturk.com

Handan, Koç, “Gülen cemaatinin ilk ve en saf halkası”, Express, Sayı: 2008/11,
İstanbul, s:16

H. Bayram Kaçmazoğlu, “Her Tarafı Dökülmüş Bir Sistem”, Kalem ve Onur Dergisi,
(Bahar 1994/3), s.46

Hikmet Çetinkaya, “Hedef: Meclis, Asker…”, Cumhuriyet Gazetesi, (8 Mayıs 1999)

Hiro, Dilin. “The Islamic Ware Hits Turkey”, The Nation. 28 Haziran 1986, ss.882

204
İsmet Berkan, “Türkiye’de Siyasal İslam” Radikal, 19.05.2003.

İbrahim Öztürk, “İbretle izliyoruz…”, Zaman, 18.10.2007.

İştar Tarhanlı, “Laik Türkiye Devletinde Diyanet İşleri Başkanlığı”, Bilgi ve Hikmet,
(Kış/1993-1), s.10

Macide Göç. “Çok Partili Sisteme Geçerken İslamcı Dergiler-II-, Haköz, Haziran 1993,
Sayı: 27, ss:35-36

Mustafa Mutlu, “Dumanlı’nın kulak arkası ettiği sorular”, Vatan, 08.06.2004

Mehmed Şevket Eygi, “Sağ Basın – Sağ Siyasi Parti İlişkisine Bir Bakış (MSP ve
Basın)”, Büyük Gazete, 28 Temmuz 1976, sayı: 14

Mehmet Şevket Eygi, “Radikal İslam Kontrola Alınamaz”, Nokta Dergisi. (9-15 Mart
1997), s.59

Milliyet, “Gülen Cemaati AKP diyor”, 10.07.2007

Muhsin Öztürk, “Hilmi Yavuz hakkın her şey”, Aksiyon, Sayı: 467, 18 Kasım 2003

Mustafa Peköz. “Politik İslam’ın gelişmesinde toplumsal güçler: Cemaatler”, 2008,


www.sendika.org

Mustafa, Sönmez. 09.06.2008, “İslami Sermaye Çatışmada Laikler Beklemede”,


www.medyakronik.com

Ömer Çelik, “Aydınlık, Din, Gelenek ve Modernite”, “Bilgi ve hkimet, Kış/1993-1, ss


128-147 – “Siyasal Özgürlük, Siyasal Bilginin Epistemolojisi ve Radikal İslam”, Bilgi
ve Hikmet, sayı:12, ss.8-13. İstanbul: Güz-1995

Raşit Kaya, “1980 sonrası Türkiye’de Medyanın Gelişimi ve İdeoloji Gereksinimi”,


2002, (www.dorduncukuvvetmedya.com.tr)

Ruşen Çakır, “Fethullah Gülen’i tartışmak”, 07 12.2005 Vatan Gazetesi

Serpil Yılmaz, “Sabah ihalesi oldu, yeni RTÜK yasası Meclis'e verildi”, Milliyet,
13.01.2008

Serpil Yılmaz, “Çalık’ın özkyanağı Tamince mi?”, Milliyet, 25.04.2008

Sinan Onuş/ Doğan Duyar, “Fethullah ile Papa’yı Yahudi lobisi buluşturdu”, Aydınlık,
15 Şubat 1998

Tufan Türenç, “Dinci basının tiraj oyunu”, Hürriyet, 01.09.2006

205
Yalçın Akdoğan, “İslamcı Basın Kimliğini Bulamadı” Yeni Zemin, Ekim 1993, Sayı
10, s.33

Zaman, “Zaman tiraj kampanyasında son durum”, 18.11.2008

Zaman, “Hüseyin Üzmez haberleri üzerine…”, 29.04.2008, www.zaman.com.tr

Zaman, “Milliyet gazetesi çıldırmış olmalı”, 29.11.2008

Zaman Gazetesi, “Zaman 20 yaşında”, 03.11.2006

Zaman, “1 Mayıs’ın iki yüzü”, 02.05.2008

Zeynep Atikkan, “Müslüman Medyası” başlıklı makale, Hürriyet, 15-17 Kasım 1993

ANSİKLOPEDİLER:

İslam Ansiklopedisi, Cilt 6, İstanbul: TDV Yayınları, 1992

Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: İslamcılık, Cilt 6, İstanbul: İletişim Yayınları

Yüzyıl Biterken Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. Cilt. 15. İstanbul: İletişim
Yayınları, 1996

GAZETELER:

Akşam

Bugün

Cumhuriyet

Hürriyet

Milli Gazete

Milliyet

Radikal

Sabah

206
Türkiye

Yeni Şafak

Zaman

DERGİLER:

Aksiyon

Bilgi ve Hikmet

Express

İzlenim

Nokta

Yeni Ümit

Yörünge

İNTERNET:

http://eab:ege.edu.tr
http://extranet.zaman.com.tr
http://fgulen.com
http://www.guncel.net
http://www.haberturk.com
http://www.kongar.org
http://www.radikal.com.tr
http://www.sodev.org.tr
http://www.zaman.com.tr

DİĞER:

Nurettin Veren, “Fethullah Gülen Cemaati” konulu görüşme, İstanbul, 10.10.2006

207