You are on page 1of 60

DÜNYA TOZU

HÜLYA AVŞAR Ne Markası?

Sevgili okur. Öncelikle sana şunu ihtar etmek isterim. Az sonra okuyacağınız satırları
kaleme almadaki amacım basit ve sulugöz bir nostalji tufanına dahil olmak değil,
yaşanan baş döndürücü değişim trafiğini ana hatlarıyla saptamaktan ibaret. Şimdi bir
masal gibi gelse de olan bitenler yakın zamanda yaşanmış ve nisyan ile malül
olmayan her insanın şahit olduğu bir olaylar ve dönüşümler silsilesi olarak art arda
sıralanmıştır.

Evvelden sanatçılar vardı. Herkes bu gruba giremezdi. Evet, kalitesi ve ölçütleri


tartışmalıydı ama kendine göre bir seçme, eleme ve değerlendirme sistemi
yürürlükteydi. Bir sanatı icra etme iddiasında olan insanlar vardı en azından.

Sonra starlar geldi. Niçin insanlar birilerini yahut kendilerini star ilan etmek zorunda
hissetiler? Çünkü “sanatçılar” öyle çoğaldılar ki içlerinden bazıları gürültüden fark
edilebilmek için starlıklarını ilan etmek, ilan ettirmek zorunda kaldı. Sanatın ve
sanatçının değeri düşmüş basının yerini medya almıştı. Medyanın da reyting veya
tiraj alması için ışığı kendinden menkul yıldızlara ihtiyacı yoktu. Çünkü starı görünür
kılan projektörlere sahipti. Star olmak yetmedi bir de süper star bile çıkardı bu millet
bağrından.

Sonra besbelli starlar da çoğaldı ve yıldız savaşlarının ardından sıra kendini marka
ilan etmeye geldi. Sanatçı fildişi kulesindeydi, star ise göğün ulaşılmaz yüksekliğinde.
Ya marka? Bu sorunun cevabı gün gibi aşikar değil mi? Marketteki rafında elbette.
Yani piyasaya, tüketiciye, tüketime en yakın noktada.

VİTRİNE KONAN BEDENİN AMBALAJLAŞMASI.

“O Bir Marka” kitabına imza atmak da evvelemirde sinema “sanatçısı” olan daha
sonra kaset yapıp “starlaşan” ve magazin ve reklam filmlerinde “markalaşan” Hülya
Avşar’a nasip oldu elbette. Taçsız kraliçe Hülya Avşar, üç ayrı kelimeyle anılmış
olmasıyla bir fenomen ve Perihan Mağden’in işaret ettiği gibi bir sosyolojik tez
konusu.

Hülya Avşar gerçekten bir sosyolojik tez konusu ama onun yerinde olsaydım Perihan
Mağden’in tespitini kitabımın tanıtımında kullanmazdım. Çünkü bir fenomen, bir vaka,
bir araştırma nesnesi; konusu olmak beni rahatsız ederdi. Kendimi lâboratuar
koşullarında bilime hizmet eden bir kobay gibi hissederdim zira. Fakat Hülya Hanım
da duruşuyla sosyal bilimcileri göreve çağırır gibi davranıyor. Yani kendisine biçilen
rolü benimsemiş. En önemlisi de fotoğraflarının fotoşopla rötuşlanması gibi fikirleri de
zihni fotoşop da gözden geçmiş ve reyting, gündem ve tiraj toplaması için özenle
seçilmiş kelimelerden oluşuyor ve Hülya Avşar’ın kendisini ifade etmek için kaleme
aldığı sinopsis; bu sinopsisin senaryolaşmış hali; kelimenin tam anlamıyla
sosyologları seferber edecek veriler yığınını bünyesinde barındırıyor.

Nitekim Ali Atıf Bir’le diyaloğu da oldukça “verimli”. “Atıf Bir: Finlandiyalı bir yazar
sizinle röportaj yaptı. Sizi Müslümanlığı en iyi temsil eden 12 kadından biri seçti... Siz
Müslümanlığı temsil ettiğinizi düşünüyor musunuz, bu açık kafayla? Hülya Avşar: Ben
sonuna kadar Müslüman’ım. Bir kere Kuran kursuna gitmiş biriyim. İkincisi annem
hafız... Müslüman kadını en iyi temsil edenlerden biri miyim onu bilemem. Onu Allah
bilir. Ama ben Müslüman’ım. Sadece din ve devlet işlerini karıştırmamak konusunda
hem fikirim... Yeri geldiğinde bir bardan şarabımı da içiyorum ama namaz da
kılıyorum... Bikinimi de giyerim duamı da okurum, okumam o kimseyi ilgilendirmez
ama ben bir Müslüman’ım... Bir: Başımı örterim kimseyi ilgilendirmez mi diyorsunuz?
Avşar: Başımı örtmenin Müslümanlıkla ilgisi olmadığına inanıyorum. Ama örtenlere
de kendileri bilir diyorum. Bir: Saygı duyuyorum diyorsunuz. Avşar: Başı örtülü
arkadaşlarım var. Çok şey öğrendiğim baş örtülü insanlar da var. Ama bir gerçeklik
var ki, baş örtünün sadece dışarıya karşı ben Müslüman’ım demek için yapılan bir
şey olduğuna inanıyorum. Bir: Açık açık AKP’ ye oy verdiğinizi söylediniz mi? Avşar:
Vallahi verdim. Bir: Şu anki durumlarını nasıl buluyorsunuz? Avşar: ...Bence bu
hükümet şanslı. Kesinlikle yanlış şeylerde bile ok gidip bir şekilde doğruyu buluyor.
Bu tezkere olayında da geçerli. Bir: Hâlâ verdiğim oyun arkasındayım diyorsunuz
yani? Avşar: Kesinlikle verdiğim oyun arkasındayım...”

KİMLİĞİN ETİKETLEŞMESİ

Hülya Avşar’dan bahsederken işte böylesi bir olaylar yumağından söz açıyoruz.
Hülya Avşar’ın kim olduğunun bilgisine vakıf olmak, onun neyin markası, neyin etiketi
olduğunu merak etmek bu sebeple önemli. Onun ne markası olduğunu fark
ettiğimizde kendi değerimizi, değerlere verdiğimiz önemi; neyi satabileceğimizi; kime
yahut neye ihanet edebileceğimizi / sadık kalabileceğimizi de öğrenmiş olabileceğiz.
Bu noktada Prof. Dr. M. Naci Bostancı’nın bambaşka bir bağlamda söylediklerini
apararak Hülya Avşar’ın sanatçılıktan, starlığa; starlıktan markalığa geçen
etiketleşmiş kimliğinin seyircisi olan bizlerin halini anlatmak isterim:
“TV’yi kapattığımda karanlık ekrana soluk gölgem düştü. Medya paradoksunun bu
mütevazı nesnesi, kalbindeki ironinin kendisiyle sınırlı olmadığını, görüntüsünün
ulaştığı herkese bu ironiden garip bir suçortaklığı düştüğünü anlatıyordu adeta. Ama
ne yazık ki ekranı ikinci defa kapatacak bir düğme yoktu.”
Yazımı Hülya Avşar’la ilgili bir metinde mütevazı kelimesini kullanmamı yadırgayan
okurlarıma ithaf etmek isterim. Zira Hülya Avşar’ın reytingi ilelebed payidar
kalmayacağına göre Hülya Avşar’ın suçortağı olan bizlerin de o kararmış ekranda
kendimizi görmemiz an meselesidir.

Evet. Ne yazık ki ekranı ikinci defa kapatacak bir düğme yok!


ŞOV MAHREME DÜŞMAN

Kimileri yaşadığımız zaman dilimini gösteri çağı olarak isimlendiriyor. Hiç şüphesiz ki
çağa böyle bir isim takılmasının en büyük sebebi yeni iletişim araçlarının gösteriyi her
yere yaymasından ve her şeyin gösterinin bir parçası olmasından kaynaklanıyor.
“Gösteriş” her çağda tevessül edilen bir kötü huy idi. Ancak daha önceki çağlarda
yaşayan insanlar ne kadar güçlü olursa olsunlar bu denli şöhrete sahip olmayı
rüyalarında bile göremezlerdi. Tıpkı tamahın ve hırsın bütün çağlara mahsus
olmasına karşın hiçbir çağda bu denli kolaylaştıcı araca ve ortama sahip olmaması
gibi şov yapma imkanı da hiçbir zaman bu kadar çok insanın fırsat bulabildiği bir şey
olmamıştı. Şimdi kah biri bizi gözetliyor kah birileri bize gösteriliyor. Seyretmeyen ve
göstermeyen insanın çağın dışında ve marjinal kabul edildiği günlerde olduğumuza
göre belki de yakın bir gelecekte gösteri işine dahil olmayan insanların da terörist
kabul edileceği yepyeni bir dünya düzeninin kurulması da gündeme gelebilir.
O yayvan Engilişçeleriyle söylenen “şoov biiiizniiiis” meşgalesi ile hayatın işgal
olmasını, insanı insan yapan her değerin reyting bombardımanı ile taş üstünde taş
kalmayacak şekilde harap olmasını seyrettik geçtiğimiz çeyrek yüzyılda. Şimdi de
ivme kazanarak sürüyor düşme. “Şov” yükselmeye devam ettikçe insan “eşref-i
mahlukat” olmaktan o kadar uzaklaşıyor; hayvandan daha aşağı mertebeye daha çok
yaklaşıyor.
Oscar Wilde, “Her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerinin farkında olmayan”
insanlardan bahseder. Değerlerin yerini fiyat etiketlerinin almasına paralel bir gelişme
oldu mahremiyetin şov dünyasının bir parçası yapılması. Bugün “Moda” olan ve
“dikkat çekmek” üzere “teşhir” edilen, defile konusu olan “tesettür”ün hayatın
rutinlerinden birine dönüşebildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz. Ufuk Özdemir’in
uzun yıllar önce söylediği gibi “Podyuma çıkmış ‘tesettür giyim’ ile moderni
tanımlayan yeni bir kategori ortaya çıktı. Başörtülü kitlenin varlığı tüketimi körükleyici
bir unsur olarak yeniden keşfedildiğinde, Müslümanların gündemine modernlik olumlu
bir kategori ile oturtulmaya çalışıldı. Kendi markasını birinci sınıf ilan etmeye kalkan
bütün başörtü firmaları, tatil köyleri, oteller vurguyu modern (başörtülü) kadınlara
yaptılar. Modern ve başörtülü olmanın çatışmalı bir alan olmadığı, daha doğrusu
tüketim kültürünün önüne bir set çekmediği İslami kanallarda yapılan reklam diliyle
içselleştirilmektedir.” Bir yasak konusu olan örtünmenin moda sektörüne malzeme
olmasının, onun varoluş gerekçesinden soyutlaması sebebiyle iptal edilme
tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Tesettürün moda konusu
olmasının, onun içinden hicabı yani varoluş gerekçesini boşalttığını, bu sebeple de
yasaklamaktan daha fena bir saldırıya maruz bıraktığı kanaatindeyim.
Şovun mahreme olan saldırısını ve bu saldırının neticelerini Fatma Karabıyık
Barbarosoğlu yeni kitabı “Şov ve Mahrem”de şöyle anlatıyor: “Görünür olmak, daha
fazla göz tarafından denetlenmeyi göze almak demektir. Daha fazla göz tarafından
denetlenme ihtiyacı ise insanın Yaratıcı tarafından görüldüğü/denetlendiği inancı ve
bilincinin zayıflamasıyla doğrudan alakalandırılabilecek bir durumdur.”
CENAZE İÇİN FEMİNİZM

Türk siyasi tarihi yazmak isteyenler düğünlerden ziyade cenazelere bakma


durumunda. Nitekim Fevzi Çakmak’tan Necip Fazıl’a; Turgut Özal’dan Danıştay
üyesinin cenazesine dek bir dizi cenaze namazı üstünden yakın dönem siyasi
tarihimize farklı pencereler açan bir okuma yapmak mümkün. Duygu Asena’nın
cenazesi de bu meyanda yankı bulan, yankı bulması istenen bir gösteriye dönüştü.
Sarı güllerle donatılıp, bayrak sarılan şehit tabutlarına nazire yapılan Duygu
Asena’nın cenaze namazı Alev Alatlı’nın yıllar önce “Viva La Muerta”nın giriş
bölümünden beri köprünün altından çok suyun aktığını gösterdi. Söz konusu roman
bir cenaze ile başlar. Romanın kahramanı Günay Rodoplu merasim için cami
bahçesinde toplanan ama namaza bigane kalan entel kalabalığa bakarak “keşke
cemaat namazı protesto etse” der. Çünkü cenaze için bile olsa namazda yer almayı
hazmedemeyen bir gruptur onun anlattığı entelektüeller. Şimdi ise cemaate rağmen
namazda yer almak için her türlü usül ve esası ayaklar altına almaktan kaçınmayan
bir entelektüel grupla karşı karşıyayız.
İş ayaklara gelince çiğnenen de hep bize ait değerler oluyor nedense? Prof. Dr. Hayri
Kırbaşoğlu’nun belirttiği gibi: “Üzücü olan, dünyanın hiçbir yerinde mabet adabına
saygı göstermeye ihtiyaç duymayan ve toplumsal değerler konusunda böylesi
sorumluluktan uzak davranan bir kesime rastlanmayıp, bu durumun sadece ve
sadece bizde görülmesidir. Bu kesimlerin aynı laubali tavrı mesela Batı’daki bir kilise
merasiminde gösterebileceklerini sanmıyorum.
Bu işin bir boyutu ama esas boyutu değil.
Feminizm niyet itibariyle kadınlarla ilgili bir şey değil feminizm. Peki neyle ilgili? Bakın
Ahmet Turan Alkan fotoğrafı nasıl çekmiş? “Kadın hareketinin dünya çapında geçerlik
kazanması, zannedildiğinin aksine Amazon ruhlu Jan Dark’ların fedakâr eylem ve
çalışmalarıyla değil, Kapitalizm’in globalleşmesi, yeryüzünü kaplaması sayesinde
mümkün oldu. Buna kısaca uluslararası şirketlerin kadını keşfi de diyebiliriz. Tüketim
sürecinin aksamaksızın devam etmesi için kadın motifi acımasızca istismar edildi.”
İş Türkiye’ye gelince mesele bir kat daha çatallanıyor. Feminizm bu memleket için
hep tercüme ve özenti bir akım kalmaya dolayısıyla akamete uğramaya mahkûm bir
fikirler silsilesi.
Feminizm, Türkiye için ölü doğmuş bir proje olmasının en önemli sebebi rüştünü asla
ispatlayamamayan, ispatlayamayacak bir hareket olması. Bunun en önemli sebebi de
tabandan tavana değil tavandan tabana inşa edilmeye çalışılan bir siyasi hareket
olması hiç şüphesiz. Mesela Nezihe Muhiddin’e “Kadınlar Halk Fıkrası” kurmasına
müsaade edilmedi. Niçin önemli Nezihe Muhiddin? Çünkü Nezihe Muhiddin’i
hatırlamayan bütün kadın hareketleri şeceresiz kalmaya ve “sahip olduklarının” her
an geri alınabilecek bir ihsan olduğunu itiraf etmeye mecburdur. Nasıl Tanzimat,
Meşrutiyet ve Cumhuriyet ardı ardına ilan edildiyse kadın hakları da ilan edilerek var
kılınmalıydı. Yaprak Zihnioğlu’nun kaleme aldığı ve 2003 yılında Metis Yayınları’ndan
çıkan Nezihe Muhiddin hakkındaki en kapsamlı çalışmanın adını tekrar etmemiz
sanıyorum ki Nezihe Muhiddin’in Ankara’ya muhalefetinin hikayesini de çarpıcı bir
şekilde özetlemeye yetecektir: “Kadınsız İnkılap”.
Zira seçme ve seçilme hakkı başta olmak üzere tepeden inme bir lütufla vatandaşlık
haklarına kavuşan Türk kadınının Nezihe Muhiddin’in öncülüğünde giriştiği “Kadınlar
Halk Fırkası” tecrübesinin tosladığı duvar aynı zamanda da kadın-erkek her
vatandaşın on yılda bir maruz kaldığı “kurtarıcı” darbelerle aynı tuğlalarla örülmüş
durumda.
Duygu Asena’nın bir toplumsal mühendislik projesi olarak niçin başarısız kaldığını da
gelin bir de Nihal Bengisu Karaca’dan okuyalım. “Çabası ve birikimiyle bir noktaya
gelen pek çok kadından farklı olarak Duygu Asena üzerinde çalışılmış ve piyasaya
sürülmüş bir ‘erkek’ projesiydi. Rahmetlinin gözalıcı bir kalemi olduğunu kimse iddia
edemezdi. Çünkü Asena, zannettikleri üzre öyle çok benimsenmiş bir rol modeli
değildi. Olamazdı da. Elindeki reçeteler fazla dışarlıklı, fazla yabancıydı. Oysa, gibi
Müslüman-Türk kadınının aklını çelmek için bile dinden delil getirilmeliydi!
Postmodern bir ağızla yarımağız Batı eleştirileri yapmalı, biraz Anadolu mistisizmi,
biraz tasavvuf Elif-Bâ’sı kurcalanmalıydı! İşin doğrusu Duygu Asena, bu türden
teknikleri akıl edebilecek durumda değildi.”
Duygu Asena’nın cenazesinde Nezihe Muhiddin’i hatırlayan, hatırlayabilecek hiç
kimse yoktu. Bu yüzden de Duygu Asena bahanesiyle yapılan gövde gösterisi
konjonktürel kalmaya mahkûmdur. Zira Duygu Asena’nın cenazesinden okunan
gösteri hem niyeti hem de cürmü deşifre eden dolayısıyla köksüzlüğü vurgulayan
göstergelerle dolu idi. En baştada Nezihe Muhiddin’in değil de Afet İnan’ın tercih
edilmiş olması yetmiş küsur yıl sonra bu sefer de bir cenaze sırasında yinelenilmiş
oldu.
Görünen o ki cenaze için femizim yapmanın bedelini önce feministler ödeyecek…
Nasıl mı? Tabii ki ciddiye alınmamayı sürdürerek!
BULAÇ DERSİNE ÇALIŞMAMIŞ

Ali Bulaç, “öğreten adam” kişiliği ile bu defa da “edebiyat” dersleri vermeye başladı.
Zaman gazetesindeki köşesine sosyal bilim çalışmaları yapan Sayın Bulaç, yüzlerce
yılın edebiyat birikimini birkaç kalem darbesi ile tartıp, kütüphanelere sığmayacak
tartışmaları da köşe yazısı marifetiyle de çözmeye karar vermiş besbelli.
“Bugün tarihsel köklerine bağlı bir “Türk edebiyatı”ndan söz edebilir miyiz? Sözü
edilen “Türk edebiyatı”, içeride ideolojinin dışarıdan baskıların etkisi altında ortaya
çıkan bir şuur bulanıklığıdır.” diyor Sayın Bulaç. Bir de olumsuz örnek bulmuş
kendine… “Bir edebiyatın kendine ait olması, kendi varoluş sebebine bağlı kalması
anlamına gelir. Batılı insanın muhayyilesini ve heyecanlarını terennüm eden her
Doğulu şair bir Adonis olabilir ancak. Adonis, Suriye doğumludur, ama Suriye'ye ait
değildir, Fransa'ya veya Avrupa'ya ait olduğunu düşünüyorsa, bu onun şairce
vehimlerinden biridir ancak. Türkiye ve Batı-dışı ülkelerin sayısız Adonisleri vardır;
onlar farklı bir ırkın insanları gibidirler.”
Böyle ağır mevzular gazete yazısı hafifliğinde çözülü çözülüverince yapılan
genellemelerin ağırlığını taşıyamayacak iddialarla baş başa kalıyor insan. Mesela
Sayın Bulaç, olumsuz bir örnek olarak Adonis diyor ama şiir ve gelenek ilişkisinde
özel ve özgün bir yerde duran Sezai Karakoç’un adını ağzına almaktan imtina ediyor.
“Muallim Naci ve Mehmet Akif gibi birkaç şahsiyeti istisna edebiliriz.” diyor çok şükür.
Eminim ki bu iki şairi aynı cümle içinde zikretmesini Mehmet Akif okuyanlar
tebessümle okumuşlardır.
Oysa Karakoç’tan Zarifoğlu’na, Rasim Özdenören’den Ebubekir Eroğlu’na istisna
olmayan şahsiyetlerle dolu zengin bir edebi birikimi kaşla göz arasında harcamakta
sakınca görmüyor. Ahmet Kekeç, Mustafa Kutlu, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu,
Cihan Aktaş ve ismini saymaya bu sütunun sınırlarının yetmeyeceği onca isim…
Bunlar Ali Bulaç’ın tezlerini doğrulayamayacağı ve bu yüzden de istisna olarak bile
sayamayacağı yazar ve şairler.
“Roman beyhude bir meşgaledir. Kan dökücülüğü, mahremiyetin deşifresini ve
nihilizmi konu seçmedikçe iyi bir roman yazamazsınız. Bunlar ise Müslüman bir
edebiyatçının konuları değildir.” Diyerek roman hakkında yaptığı kesin tespitlere ne
demeli? Bir sanatı konu itibariyle sınırlamanın imkansız olduğunu fark edemeyecek
kadar gözü kara tespitlerde bulunuyor Sayın Bulaç. Şeri hükümleri de aynı kolaylıkla,
hiçbir temellendirmede bulunmadan yapıveriyor. Ne de olsa köşe yazısının sınırları
buna müsait değil ya!
Mesela rahatlıkla “Müslüman edebiyatçılar”ın önemli bir bölümü modern dünyanın
vehim ve bunalımlarını “İslam adına sanat” diye önümüze koydular. Öyle olmasaydı,
farklı bir alem tasavvurunu, müteal/aşkın bir dünyanın heyecanını ve aynı zamanda
direnmekte olan ümmetin ruhunu, nefs-i müdafaa halinde iken çekilen acıları
anlatması gereken Müslüman şair kendini “ikinci yeniler”, “gerçekçiler”, “maviciler”
veya başka bir grup içine koymayı kabul eder miydi?” diye sorabiliyor. Sahi etrafta
“gerçekçi”, “mavici” şair var mı? Edebiyatın yarım asır önceki akımlarından güncel
şeylermiş gibi bahsediyor Sayın Bulaç. Besbelli ne 90’lı ve 2000’li yıllarda çıkan hiçbir
kitabı hiçbir dergiyi okumadan ahkam kesiyor. Mesela şairlerince asla bir akım olduğu
iddiası taşımayan ve ismi bile muarızları tarafından verilen İkinci Yeni’nin çok eski bir
tecrübe olduğunu ve aşıldığını farkedemiyor. İkinci Yeni’yi Mavi’den farklı kılan sivil
olmasıydı ve bu da gelenekle yeni irtibat kurmak için bir imkan sağlıyordu. İkinci
Yeniciler güzel şiirle yazdılar amenna ancak şimdi şiiri onlardan ibaret gören ve iddialı
şiirler yazan tek bir şair bile yok. Ancak Sayın Bulaç, bunları bilmediğinden üçüncü
çoğul şahıs geçen isimsiz genellemeler yapıyor. Günümüz edebiyatının, şiirinin bir
çok sorunu, handikapı var; eleştirilmesi gereken pek çok yönü de söz konusu; ancak
Ali Bulaç’ın bu konularla uzaktan yakından ilgisi yok. İlgisi olmadığı gibi bunu
bilmemiş olmasını kendine dert de edinmiyor. Araştırmıyor, soruşturmuyor. O
köşesini elli yıllık iddiaları kaynak göstermeden ve sorgulamadan tekrar ederek
dolduruyor.
Edebiyatı öğrenmeye başlamanın ilk adımı Ali Bulaç’ın bu yazılarını bir kenara koyup
unutmaya başlamaktan geçiyor ve maalesef ben bu yazıyı kaleme almak için o ilk
adıma dönmek zorunda kaldım.
Perihan Mağden’in Cevheri Ne?

Kalemler yok olur. Taksitler uzar.


Kumaşın hası, uymaz bana.

Perihan Mağden
(Dünya İşleri)

‘Haberci Çocuk Cinayetleri’ ucu açık bir cevherdi. Bütün yabancılığına, bütün
muğlaklığına rağmen sıkı bir yazarın dilimize teşrif ettiğini haber veren güzel bir işaret
fişeğiydi kitap. Sonra Refakatçi geldi. Bir işaret fişeği daha. Kendi adıma “Mutfak
Kazaları”nın muzdarip kekreliğini alkışladım. Ancak sonra işler birdenbire değişti.
Çünkü Mağden, ‘Radikal’ bir köşe yazarı olmuştu. Evet, gerçeği öğrendik. Meğer
Perihan Mağden’in yolladığı işaret fişekleri okurlarına değil iktidara ve piyasaymış. Bir
Mehmet Y(akup) Yılmaz projesi olarak medyamıza kazandırılan Mağden’imizin
cevherini kimin için mücevherleştirdiğini böylece öğrendik. Köşe yazılarını “Best Of
Ajda Pekkan” kitaplarla okuyucusuna pazarlayan Perihan Mağden, iktidarın en dar
lehçesiyle konuştuğu yeni edebiyat dilini ise “İki Genç Kızın Romanı”nda yüzümüze
vurdu. Bir Ahmet Altan’ımız, bir Orhan Pamuk’umuz vardı bu lehçeyi kullanan;
böylece bir de Perihan Mağden’imiz oldu.

EFEKTİF EFEKTLERİN
DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

“Daha önce mırıl mırıl iki kitap yazdım diye kimse bana mırıl mırılsın demedi.” diyor,
Perihan Mağden. Buraya bir mim koymakta fayda var. Bir suskunluk suikastinden mi
korkmuş yazarımız? Bilinmez. Fakat daha önemlisi yazarın toplumun sindirim
sistemiyle problemi olduğunu ifade ettiği cümleler. “Bu kadar apolitik olmamızı içime
sindiremiyorum. Yedik 12 Eylül’ü. Ama artık bir yerimizden çıkaralım. Kitaptaki iki kız
o kadar geleceksiz ki. Boğaziçi Tarih’i bitirip nerede iş bulacaksın? Egemen sınıf
tarafından sağıla sağıla hiçbir şeyi kalmamış bir ülkeye bu kadar çocuk getirmişsin.
Bunların önünde hiçbir şey yok. Tikleyen bir bomba gibi olduğunu düşünüyorum.” Bu
cümleler iyi, hoş da... Dahi anlamına gelen ve ayrı yazılıp cümlenin kendinden önceki
bölümünü tekzip etmeye azmetmiş ‘da’ içinde şu itirazı barındırıyor: “İki Genç Kızın
Romanı” gerek sahip olduğu problematiği tanımlaması gerekse de edebi bir jargon
içinde ifade etmesiyle eleştirel bir potansiyel üretmekten çok varolan faşizmin
surlarını daha bir tahkim ediyor. Kurbanın katilleştiği, katilin kurbanlaştığı; yalanla
gerçeğin iç içe geçerek muğlaklaştığı roman bir noktadan sonra şiddetin
sıradanlaştırıldığı, meşrulaştırıldığı reklam metnine dönüşüyor.

TAŞIMA SU İLE DÖNEN


APOLİTİKA DEĞİRMENİ

Yazar 12 Eylül’le hesaplaşılması gerektiğini savunuyor fakat ne adına? “İki Genç


Kızın Romanı” diliyle, ufkuyla, söylemiyle bir Amerikan kaybedenler kulübünün yerli
tribi olmasının ötesinde ne vaadediyor? Maktullerin giyim markaları, annelerin
aymazlıkları ya da katilin bisturisinin attığı çarpı işaretleri, sözün özü romanın sözüm
ona şiddetli üslubunun hedefi kimliksiz ve kişiliksiz bir global teslimiyetten başka ne
anlamı var? Yazar her fırsatta markalardan nefret ettiğini ilan ediyor ama markaların
yaşatan zihniyet ağının niteliği ve kapsamı hakkında ne diyor? “No Logo” adlı kitap
nasıl bir logoya dönüşüp eleştirdiği tüketim kültürünü tahkim eden bir nesneye
dönüşmüşse “İki Genç Kızın Romanı” da memlekette nice kuşağı öğüten apolitiklik
değirmenine öylece su taşıyor. Kendisi bir markaya dönüşüyor. Evet, “İki Genç Kızın
Romanı”nda zorlama ve muğlak bir eleştirel ton mevcut. Ancak her şey öylesine
hesaplı ve hesabi ki. İnşa edilen eleştirel ton cazip ve efektif değeri yüksek olan
efektlerin sahteliğinden zarar görüyor. Kitap, okurlarının gururlarını okşuyor. Onların
kendi kendilerine şöyle hitap etmesine fırsat veriyor: “Bak ben her şeyin farkındayım.
Çok zekiyim. Çok entelektüelim. Acayip eleştirel ve duyarlıyım. Bir oturuşta otuz
toplumu eleştiririm ve hatta bilinçaltımı kussam kusmuklarım bile eleştiri kokar.” Hasılı
kelam okur böylece deşarj olmuş ve gururu okşanmış olarak keyifli keyifli uyumaya
koşuyor. Yazar ise okurun efektif değeri yüksek efektlerle ağına düşürmüş ve
bestseller olmuşluğun keyfi ile kelimeleri kelimelere ekleyerek yazma macerasına
devam ediyor ve bu noktada Duygu Asena’nın kitabının adını zikrediyoruz: “Değişen
Bir Şey Yok.” “İki Genç Kızın Hikayesi” hiçbir şeyin değişmemesi için bir şeylerin
değişiyormuş gibi gözükmesinin şart olduğu çağımızın hastalığına ilaç gibi gelen bir
sözde eleştirel ton taşıdığı için iktidarın en dar lehçesiyle konuşuyor. Bu ülkeye
muhalefet lazımsa onu da biz yaparız. Diğerleri haddini bilsin ve kitabımızın tirajını
yükseltme görevini kusursuzca yerine getirsin. İşte kitabın temel savı bu kadar basit...

NEFRETİNİN ZEKATINI
ÖDEYEMEMEK

Halbuki “Şimdi kendimden çok rüyalarıma güveniyorum.” diyordu Perihan Mağden.


Fakat hayattan, öfkeden, şiddetten, argodan yani kitabın taşıdığını iddia ettiği ne
varsa ondan bile nasibi olmayan bir sesi duyuyorum kitabın fonunda. Kitabın
kahramanları yenilip yutuluyor ama yazarın egosu zaferini ilan ediyor. Yani Mağden,
cevherine, rüyalarına ve kendisine ihanet ediyor “İki Genç Kızın Romanı”nda.
Mağden, bir röportajında içinden çıktığı sınıfı şöyle anlatıyordu: “Nefret ediyorum,
iğreniyorum. Markaları, değerleri Türkler durduk yerde kuşanmadı ki. Kanaat
önderleri var, fikir babaları, anneleri var. Bunlar marka salağı. Bir de köşelerinde
överek, iftiharla ben ulaştım yavrum, hadi bakalım sen de çalış, senin de olur.
Deliriyorum yahu! Adamın çocuğunu hastaneye götürecek parası yok. Bu adamın
hayatında keyif, mutluluk nasıl olacak? Kitapta markaları cesetlerin üzerine iğrenerek
koydum. İğreniyorum bu Türkler’in marka merakından, zibidilikleri olan kof
payelerden tiksiniyorum. Belki gecekondu kızı olsaydım, ömrüm burjuvalara
özenmekle geçecekti. İnsanın çıktığı sınıfa nefret duyması çok normal değil mi?” Peki
Mağden, yazdığı romanda bu nefretin zekatını ödemeyi başarabiliyor mu? Bence
hayır. Sınıfının ahlaksızlığını olağanlaştırıyor, sıradanlaştırıyor ve hakkında
konuşmayı imkansızlaştırıyor.

HEM NETİCE HEM HATİCE

“İki Genç Kızın Romanı” bir talihsizlik olarak karşımızda duruyor. Fakat sadece
Perihan Mağden’in değil hepimizin başına gelmiş bir talihsizlik olarak. Bu yazıyı
“Haberci Çocuk Cinayetleri”, “Refakatçi” ve “Mutfak Kazaları” dolayısıyla kendini
“perihanmağdenofil” olarak tanımlayan biri yazdı. O cevheri sevmişti ama
mücevherden hiç ama hiç hoşlanmıyor ve onun için en fenası hiç şüphesiz ki bu
cevherden böylesi ucuzcu, böylesi piyasa işi, böylesi imitasyon bir mücevherin imal
edilmesine şahit olmak.
Türk Erkeklerini Ofsayta Düşüren Futbol

Bu yazıda kadınların da gerek sahalarda gerekse de tribünlerde gözükmeye


başlamasından söz etmeyeceğim. Sahalarımızda görmek istemediğimiz kimi
centilmenlik dışı hareketlerden de bahsetmeyeceğim bu yazı boyunca. Benim
konum, spordan çok eğlence sektörünün bir parçası olarak anılmasının daha isabetli
olduğunu zannettiğim futbolun, yaşadığımız toplumu kadınsılaştıran büyük yalanın
küçük bir parçasından ibaret olduğu gerçeği. Ancak öncelikle Türk toplumunun
kadınsılığından bahseden ‘kadın’ yazar Alev Alatlı’nın bu tezini nasıl temellendirdiğine
şöyle bir göz atmakta fayda var. Ne diyordu Alatlı? "Türkiye'de çocuklar birçok anne
tarafından büyütülür, hala, tayze, annane vs. Erkekler yoktur. Ayrıca Türkiye'de büyük
bir kadın enerjisi var çünkü tüm savaşlarda ciddi bir erkek kaybı oldu. Ocağı hep
kadın yönetti. Tarlada çalıştı, evde çalıştı yani üretim ilişkilerini kadınlar belirledi.
Toplumlara baktığımızda, toplumların önce tarıma bağımlı oldukları bir dönem
geçirdikleri bir dönem vardır, ve ardından teknoloji ile buluşçuluk gelir. Bu da çocuğun
iki yaş sonrası olarak görülüyor. Yani iki yaş öncesi olan ön insan ile tarım toplumu
aynı dönem. Erkeksi dönem devreye girmeden de tarım ve doğadan kopulamıyor. Bu
sefer de kadınsı öğe bastırıyor. Kadınsı öğeyle olduğun süre boyunca da doğayla bir
kavgan olmuyor. Doğayı yeneyim, atom santrali yapayım, rüzgarı dizginleyeyim gibi
Ön insan aşaması için ise "taklit ve tekrar aşaması" da denir. Bu toplum için de
söylenebilir. Neyi taklit ediyoruz? Her şeyi." Stadyumda olsun ya da olmasın gerçek
bir futbol seyircisini bir süre izlerseniz işte bu doğallığı, kadınsılığı hemen fark
edebilirsiniz. Bir futbol seyircisi bağırır, çağırır, o an içinden hangi hareket gelirse
yapar. İnsanın en doğal halidir seyirci. O birey olmasını bir kenara bırakır; kitleyi taklit
ve tekrar eder. Tam bir isteri halidir futbol maçını seyretmek. Seyirci henüz olgunluğa
yani erkekliğe adım atamamış bir oğlan çocuğudur ve muhtemelen erkek olması için
aşması gereken eşiğe yaklaşamadığından (annesi izin vermemiştir zira) kadınsı
kalmaya mahkumdur.

DELİKANLILIĞI BOZAN FUTBOL

Futbol seyircisini nasıl tarif edebiliriz? Meselâ, Dr. Dan Kiley’in "Peter Pan Sendromu"
olarak adlandırdığı, "hiç büyüyemeyen erkekler"i tanımlamak için kullandığı
kelimelere ne dersiniz?: "Sorumsuz, tedirgin, yalnız, narsist, şovenist, sosyal
iktidarsız, ümitsiz". Evet, futbolcu ve futbol seyircisi Teoman o meşhur şarkısında
esprili bir şekilde ifade ettiği "büyümeyen adam sendromunu"nun "ayaklı bir kanıtı"dır.
O taşkın hareketleriyle, sık sık "şiddete" başvurmakta sakınca görmeyecek, "sahaya
yabancı cisim atacak" kadar sorumsuzdur. Ağzından çıkan slogan "ölmeye geldik"tir
ama bunu derken asıl kastettiği "öldürmeye" geldiktir. Tribünlerde on binlerle ekran
başında milyonlarla ölçülür "seyirci" sayısı ancak kim ailesinin yanındayken yanına
her ihtimale karşı "döner bıçağı" almayı akıl edebilir ki? Çünkü futbol seyircisi
kalabalığın içinde yalnız ve tedirgindir. İşte "sosyal iktidarsızlık" ve "ümitsizlik"te
budur zaten. Ve insan "sosyal iktidarsızlığını", "ümitsizliğini" ne kadar ağır hissederse
o narsizmi, şovenizmi de o denli şişer. Zira narsizm ve şovenizm o kişi için güçlü bir
uyuşturucu etkisi taşır.

Nedir futbol seyircisinin kadınsılığı? Alev Alatlı, Türk toplumu için "kadınsı bir toplum"
derken varolanı koruyan, bir ana gibi fedakâr ve kendini veren, bulunduğu yerde kök
salan, korumacı gibi kadınsı niteliklerle bezenmiş bir topluma dönüşmüş olmasını
kastediyor. Peki bunun ne sakıncası olabilir ki? Çünkü bu toplum kadınsı nitelikleri
sebebiyle keşif dehası ve fatihlik ruhu gibi erkeksi nitelikleri güce sığmazlığı bir
noktaya dek hoş görülebilir ve hatta sevimli bile kabul edilebilir. Buna karşılık iş masal
kahramanı olmayan "Peter Pan"a gelince yani aynı nitelikler yetişkinlerde fazlasıyla
komik durur, daha da ötesi acıklıdır. Masalın bir yerinde hep çocuk kalacak ve
erkekliğe hiç adım atamayacak olan Peter Pan gölgesini yitirir bu noktada Sezai
Karakoç’un mısralarını şiirindeki anlamdan çarpıtarak kullanabiliriz: "yoktur gölgesi
Türkiye’de". Futbol klüpleri renklerinden, logolarına dek işte bu çocuksuluğun
dolayısıyla kadınsılığın (gölgesizliğin) serpilip büyüdüğü fideliklerdir. Marşlar,
bayraklar, düdükler, balonlar... Sözün özü ‘büyüklerin’ dünyası devre dışı kalmış
(daha trajiği hiç devreye girememiş) "Peter Pan"ın sihirli adası gündeme gelmiştir.
Yani stadyumun ta kendisi...

KOLLEKTİF ANNELERİN SANTRA-FORLAR

Stadyum anneler, ablalar, halalar, komşu teyzeler, bayan öğretmenler gibi kolektif
anneler ordusunun elinde yetişen daha doğrusu olgunlaşmadan, büyümeden
yaşlanan özgüvenden mahrum olduğu için fatih yahut mucit olamayacak Türklerin
zihinsel ve bedensel engellerini kısa bir süreliğine unuttukları ve bastırılmış arzularını
sözümona şahlandırıyormuş gibi yaptıkları / yaptıklarını zannettikleri birer matrikstir.
"This is real world" demeyi göze alacak bir Morpheus’tan mahrum olduğumuz için
kırmızı ya da mavi hap arasında tercihte bulunma lüksümüzün bile olmadığı
yaşadığımız toplum, düştüğü ofsayttan yani kadınsılık tuzağından ne zaman
kurtulursa o zaman futbol bizim için normal bir spora dönüşecek ve belki de spor
medyası da futbol medyası olmaktan çıkıp ismine layık bir zenginliğe sahip
olabilecek. Futbolun da toplumun kadınsılaştırılmasına katkıda bulunduğunu böylece
izah ettikten sonra kadınsı bir toplum olmamızın sonuçlarını analiz eden Alev Alatlı’ya
sözü ve yazının nihayetini bırakmakta fayda var: "Sol yarım küre ben'i temsil eder.
Yani erkek yarım küresi ben, kadın yarım küresi bizdir. Ama beni kısıtladığınız
zaman, olacaklara da hazırlıklı olmanız gerekir. Hiç kimsenin düşünemediği bir şeyi
düşünmek ben olmayı gerektirir, dolayısıyla kopmayı. Gün yirmi dört saatse ve sen
bu yirmi dört saatin yirmi saatini kendine ve yaptığın işe ayıramıyorsan, bundan kolay
kolay bir Einstein çıkmaz. Mozart ya da Beethoven de çıkmaz. Bir de kadın enerjisi
erkekleri yetiştiriyor. Beyninin sol yarımküresini kullanmaları gereken erkekleri
yetiştiriyor. Ve bu yetişme kollektif anneler tarafından yapılıyor. Hala, teyze, öğretmen
gibi. Bunların yetiştirdiği erkeklerin çaptan düşmesi kaçınılmazdı.
TÜRK ENTELEKTÜELİNİN “OFF-SİDE” İLE İMTİHANI

1980’li yılların depolitizasyondan geçerek apolitik olmuş gençleriyle alay etmek için
“Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum” denirdi. Topçu olmak siyasette taraf olmamanın
adıydı o yıllarda. Türk entelektüeli de ayaktopuna uzun yıllar bu veçhesinden
yaklaştı. Bu yüzden de İspanya’da Franco, Arjantin’de Videla ve Portekiz’de Salazar
gibi diktatörlerin bu oyunun uyuşturucu etkisini kullanarak kitleleri sorunsuz şekilde
yönettiği tezlerini seslendirmek entelektüel raconun bir parçası olarak algılandı.
İçinde futbolun da yer aldığı 3F (diğer ikisi fiesta ve festival) Türk entelektüeli
tarafından dördüncü F’nin yani faşizmin propaganda silahı olarak tanımlandı.

Günümüzde, artık bir endüstri haline gelen futbolun çekim gücünden entelektüeller
de uzak duramıyor. Futbol üzerine art arda kitaplar yayımlanırken, her biri farklı
alanda kalem oynatan yazarlar da köşelerinde ve gazetelerin spor eklerinde, 'ciddi'
futbol yazıları yazıyorlar.
Futbola yıllarca, Umberto Eco’nun, ‘Futbol bir afyondur.’ sözünün etkisiyle yaklaşan,
İspanya’da Franco, Arjantin’de Videla ve Portekiz’de Salazar gibi diktatörlerin bu
oyunun uyuşturucu etkisini kullanarak kitleleri sorunsuz şekilde yönettiği tezlerini
seslendiren aydınlar da artık futbola kafa yoruyor ve bu alanda kalem oynatıyorlar.
Gazetelerin spor eklerinde ve hafta sonları yapılan lig analizlerinde, farklı alanlarda
söz sahibi olan yazarların imzaları her geçen gün artıyor. Futbolun cazibesine kapılan
aydınlar arasında, “Futbolu seviyorum; çünkü kanallarda kan gövdeyi götürüyor;
yolsuzluk, hırsızlık ve artık bıkkınlık veren siyasilerden sonra yeşil bir sahada top
oynayan adamlar benim daha çok ilgimi çekiyor.” diyenler olduğu gibi; “Memlekette
söz bitti. Kimsenin söyleyecek lafı kalmadı. İstikbale dönük tezler çürüdü. Pes eden
aydınlar için yeni hobiler icat olmaya başladı. Bu hobilerden birisi de futbol.”
görüşünü seslendirenler de var.
“Kesin Ofsayt” adlı kitabıyla Türkiye’deki futbol ve taraftar kültürüne yakından bakan
Ümit Kıvanç, “Hayatımda futbol her zaman vardı. Her zaman ilgiliydim. Ben işin moda
tarafı ile ilgilenmiyorum.” diyor. Türk siyasi tarihi ve milliyetçilik üzerine araştırmaları
ile tanınan yazar Tanıl Bora ise halen İletişim Yayınları’nın futbol kitapları dizisinin
editörlüğünü yapıyor. Dizide, Bora ile birlikte çalışan editör Bağış Erten ise Türk
aydınının futbola ilgisinin en fazla on yıllık bir konu olduğunun altını çiziyor. Erten’e
göre bu ilginin iyi ve kötü yanları var: “Bugüne kadar futbolu aptal bir oyun ve uyutma
aracı olarak görenler işin bu kadar da hafife alınacak bir şey olmadığını anladılar.”
diyen Erten, buna karşılık herkesin kendisini futboldan anlar görmesini eleştiriyor.
Kamuoyunun “Bay Pipo”, “Binbaşı Cem Ersever’in İtirafları” ve “The Özal” gibi siyaset
ve istihbarat alanındaki çalışmalarından tanıdığı Soner Yalçın da son dönemde futbol
ile ilgilenen araştırmacılardan. Futbolun, çekim gücü çok yüksek bir spor olduğunu
belirten Yalçın, “Bu güç, entelektüelleri de etkisi altına alıyor. Bunda son dönemde
elde edilen başarıların da önemli payı var.” yorumunu yapıyor. Türk entelektüellerinin
futbola ilgisinin 1980’li yıllardan sonra başladığını söyleyen Yalçın, “İspanya ve
Portekiz gibi ülkelerde diktatörlerin futbolla kitleleri uyuşturduğu görüşü,
entelektüellerin futbola utangaç ve çekimser yaklaşmasına sebep oldu.” diyor.
Yazar Ali Bulaç, Türkiye’de son dönemin modası futbol–aydın ilişkisine eleştirel gözle
bakan isimlerden. Türkiye’nin yıllardır bilim, sanat, siyaset ve ekonomi gibi alanlarda
uluslararası başarılar elde edemediğini vurgulayan Ali Bulaç, “Türkiye’nin bu konumu
Türk aydınının da içe kapanmasına yol açtı. Diğer alanlarda kendilerini ifade etmekte
zorlanan aydınlar, özellikle son dönemde elde edilen futbol başarılarının arkasına
sığınmaya başladı. Galatasaray’ın ve Milli Takım’ın başarıları bu sebeple bir aydın
desteğini gündeme getirdi.” diyor.
Türk aydınının halka yabancı ve halktan kopuk bir konumu olduğu tespitini de yapan
Bulaç, “Aydınlar futbolu kullanarak halkla ilişki kurabiliyor. Aynı takımın taraftarı olmak
seçkinlerle halkı bir ortak noktada buluşturabiliyor. Ancak bu kolaycılıktır. Bir aydının,
entelektüelin halkla bütünleşme aracı futbol olmamalı.” diye konuşuyor.
Yıllardır futbol yazarlığı yapan Haşmet Babaoğlu ise entelektüellerin futbol ilgisini
fazla ciddiye almıyor. Bazı yazarların futbolu dışlamak yerine, futbol hakkında kafa
yormaya başlamalarının olumlu bir gelişme olduğunu ifade eden Babaoğlu, şunları
söylüyor: “Ancak ülkemizdeki bu canlanmanın henüz futbol üzerine gerçekten
entelektüelce bir kitap, hatta ciddi ve oturaklı bir metin bile üretmediğini söylemeliyim.
Henüz yazıp çizdikleriyle öteki futbolseverlere kendilerinin de “tribün çocuğu”
olduğunu ispatlamakla meşguller...”
Güncel siyaset yazmasına rağmen, futbol üzerine ironik yazılarıyla da ilgi gören
Tamer Korkmaz, futbol–aydınlar ilişkisinde değişen tarafın aydınlar olduğunu
düşünüyor. Aydın kesimin uzun yıllar futbola mesafeli durmasını yapay bir tavır olarak
nitelendiren Korkmaz, “Futbolla ilgilenirsem ‘ciddi’ bir iş yapmış olmam, ‘aydın
duruşuma yakışmaz’ gibi son derece yanlış bir tavır vardı... Futbolu dünyanın
dışında, uzayda bir yerlerde kabul eden, yani neredeyse yok sayanlarla birlikte, bir
yandan da ‘kitlelerin afyonu’ diyerek bir kalemde damgalayanlar, uzun yıllar sonra
onun baskın bir sosyal hadise olduğunu fark ettiler, geçmişteki değerlendirmeleriyle
hayattaki gerçeğin, pratiğin hiçbir şekilde uymadığını gördüler.” diyor.
Zaman’daki köşesinde ‘ara sıra’ futbol yazan Ahmet Selim ise “Futbolun yaygınlığı bir
realitedir, yok sayamayız; ama farklılaştırabiliriz, güzelleştirebiliriz. “3 F” denilen
(fiesta, festival ve futbol) uyuşturmanın fanatizmle özdeşleşen çemberini kırabiliriz.
Ara sıra futbol yazmamın sebebi bu.” diyor. Selim’e göre daralan ve kopan ilişkiler
yozlaşıyor, bu sebeple futbolu bir bütün içinde düşünmek gerekiyor. Haldun Taner’in
birkaç futbol yazısını hatırladığını belirten Selim, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Farklı ve
seviyeli ilgiler daralmayı ve yozlaşmayı önleyici etkiler oluşturur. Benzeşirseniz
çirkinliği pekiştirirsiniz. Aradaki ince çizgiyi aydınlar da spor basını da görebilmelidir.
Vaktiyle bir gazetede ‘bu nasıl yazı, nasıl düzeltelim’ sıkıntısı yaşanmış ve ‘aman
düzeltmeyin, futbolun okuyucusu o seviyesizlikten hoşlanır’ denilmişti. Asıl büyük
yanlış budur!”

Portekiz diktatörü Salzar’ın meşhur 3F formülüne atıfta bulunarak futbol sektörünün


yaygınlaşmasının arkasındaki manipülasyonları işaret etmekten çekinmezlerdi. Biraz
siyasî atmosferin belirlediği genel kültür açısından bu tür eleştiriler futbol sektörüne
bulaşan insanları garip bir suçluluk duygusuna itmiyor değildi, ama zaten bu alanla
daha yoğun olarak ilgilenenlerin bu eleştirilere cevap verecekleri ortak bir dilleri
yoktu. Oysa günümüzde bu tarz eleştirilerle futbola veya futbol taraftarlığı etrafında
gelişen kültüre bir eleştiri getirmek neredeyse imkânsız hâle gelmiştir. Garip bir
biçimde bu eleştirileri yapacak entelektüel insanlar bile artık bu kültürün son derece
aktif tüketicisi hâline gelmişlerdir (Kitlesel tüketimin aktif olanı olur mu, olur). Uzun
yıllar bir ayak oyunu olarak algılanan futbol, ilk zamanlar popüler kültür kavramının
gerektirdiği bütün eleştirilerden yeterince nasiplenmiştir. Oysa şimdi popüler kültür
kavramını kullanarak futbola bir yaklaşımda bulunmak handiyse elit bir kültürün
azarlayıcı bakışlarına toslamak durumundadır.

Türk entelektüeli futbola karşı soğuk bir tavır takınırken “off-side”a düşmüştü. Çünkü
futbola karşı çıkmak, asfalt yollara karşı çıkmak gibi muhal bir tavır alıştı. Ancak 180
derece dönüş yaparak futbol sevdalısı olan Türk entelektüeli yaptığı manevraya
rağmen “off-side”daki yerini muhafaza etmeyi sürdürdü. Çünkü futbola uzaktan çamur
atan entelektüelimiz onu her kapıyı açan bir maymuncuk gibi kullanmaya başlayarak,
yine “offside”a düşmüş oldu. Hasılı kelam Türk entelektüeli, “off-side” ile girdiği iki
imtihandan da çektiği kopyalara rağmen sınıfta çakarak çıkmış oldu.
Sahi Tanıl Bora niçin kitabını yazacak kadar Gençlerbirliği taraftarı, yılların
Galatasaray’lısı Ahmet Çiğdem niçin Gençlerbirliği taraftarlığına transfer oldu da, ne
bileyim mesela Çankırıspor yahut İkizörengücü taraftarı olmaya cür’et etmedi? Yoksa
Aydın Aktay şu soruyu sormakta haklı mıydı? “Elitlerin himayesi altına alınmış bir
kültürdür artık futbol. O zevkin tadına varmış olan elitler, tabii ki futbol üzerinden
yapılabilecek kadar kendi sınıfsal ayrıcalıklarını hissedebilecekleri sembolik alanları
üretmekte zorlanmıyorlar. Örneğin, tutulan takımlara atfedilen anlamlar, her ne kadar
bu takımların daha nesnel olan anlamı zamanla kendini bir çeşit “gerçeğin dönüşü”
olarak dayatsa da, kitlelerin katıldığı bu hazdan nasiplenmenin, bu nasiplenmeyi
meşrulaştırmanın, haklılaştırmanın ilginç yollarını oluşturmaktadır. Bir çok insanın
Beşiktaşlılığı, Fenerbahçeliliği o dayanılmaz popüler hafifliğine karşı bir ayrıcalık hissi
verirken, biraz daha ileri aşamada, yerel bir takımın örneğin Gençlerbirliği taraftarı
olmak üzerinden üretilen söylemler ve mazeretler elit duyguların daha derinlerindeki
hangi bilinç hâllerini açığa vurur?”
Ragıp Duran, Virgül’de çıkan o “Herkes Futbol Yazmaya Mecbur mu?” başlıklı
yazısında konunun püf noktalarını gayet net bir tavırla deşifre etmeyi başarıyor
esasen: “Son dönemde Türk medyasında ve Türk yayıncılık dünyasında futbol
hakkında yazı yazan kalemlerin sayısı, yazmayanların sayısını geçmek üzere. Genel
yayın yönetmenleri, Ankara temsilcileri, köşe yazarları, ekonomi uzmanları, iç politika
eksperleri, çapaadamlar (anchormen), şairler, öykü mütehassısları, edebiyatçılar,
sosyolog ve bilimum log’lar işi gücü bırakıp devlet ricaliyle birlikte deplasmanlara
gidip kazanılan kupaları öpüp teknik direktör ve futbolcularla haşır neşir oluyorlar. Ne
güzel… Maça gidemeyenler ayrıntılı teknik analizler yapıp taktik ve strateji
öneriyorlar. Her dört İrlandalıdan beşi şairse, her dört Türkten onu da keşfedilmemiş
bir futbol dahisidir aslında.”
“Bu Maçı Alıcaz!” adlı ilk kitabıyla yıllar önce projektörleri üstüne çevirten Can
Kozanoğlu ise futboldan beklentilerin sınırlı olması gerektiğini tavsiye eden
sağduyulu yazarlardan. “Toplum içinde hangi kesim güç kazanıyorsa futbolda da,
yönetimde de o güç kazanıyor; böyle bir sosyolojik yapısı var. İnsan tipleri değiştikçe
taraftar da değişiyor. İncelenmeye, bakmaya değer. Ama futbolu bazı aydın
arkadaşların yaptığı gibi çok derin bir felsefeyle birleştirmek, futbola çok derin
anlamlar yüklemek, çok basit semboller üzerinden, çok geniş yorumlara gitmeye
çalışmak falan her zaman çok anlamlı olmayabiliyor. Beklenti kelimesinin üzerinde
durmamın nedeni bu. Aydınların futbol üzerine yazı yazmalarından çok fazla şey
beklememek lâzım çünkü ulaşılabilecek müthiş bir felsefî derinlik sonuçta futbolda
yok. Oysa ki, sorunlu olan da bu zaten, bazı aydınlarımız ya popüler kültür
olaylarında, ne bileyim işte, müzikte, tv dizilerinde, tv yarışmalarında falan olmayan
bir derin felsefî boyutun futbolda olabileceğini düşünüyorlar. O varmış gibi yapıyorlar
ya da göstermeye çalışıyorlar. Ama maalesef öyle bir şey yok.”
Söz uzayınca lafa dönüşürmüş. Gelin bunca sözün toplu neticesini verip lafa
düşmekten kurtulacaksak, bir an önce bir yere bağlayalım. Türk entelektüeli ofsayta
düşmüş değildir. Tam tersine sahadan çıkmamak onun için öylesine vazgeçilmez bir
değerdir ki atttığı yada atması muhtemel golleri geçersiz sayılması pahasına ofsaytta
kalmaya razı olmuştur.
Zaten Türk düşünce hayatının tek boyutlu kalmasının bir sebebi de bu rızadır.
BEBEK MEDYASI

Dergi satan büyük mağazalarda şöyle bir dolaşmak bile, “bebek” dergilerinin birkaç
raf dolduracak kadar hayatımızda büyük bir yer işgal ettiğini görmek için yeterli.
Bunun iki sebebi var. Öncelikle hızla yükselen “bebek ürünleri sektörüne” paralel
olarak büyüyen reklam pastasından pay alma isteği, medyayı bu alana kanalize
ediyor. İkinci olarak da tüketim toplumunun çitlediği çekirdek aile modeli içinde anne
ve babaların yeni kuşakları yetiştirmesi için gerekli bilgi aktarımında dergiler, kitaplar,
televizyon programları ve internet giderek daha çok pay alıyor.
Eskiden anne olma hakkındaki bilgileri kendi annelerinden, büyüklerinden alan
hanımlarımız artık “okuyarak” anneliği öğrenmeye çalışıyorlar. Söz konusu dergilerin
tirajlarını bilmediğim için şu an için yurt genelinde ne kadar ilgi gördükleri hakkında
bir fikrim olmasa da bugün itibariyle Türkiye’de bir bebek medyasından söz edebiliriz.
Mesleki hayatın koşturmacasına paralel olarak ilk defa anne olma yaşının 30’lu
yaşlara sarkmasıyla bu tarz dergiler ve işledikleri konular çocuklarımızın
yetiştirilmesinde daha etkili olacak gibi gözüküyor. İnsanlar nasıl NLP, kişisel gelişim
gibi nevzuhur mevzulara yöneliyorsa “dergi” okuyup anne ve baba olmalarına çeki
düzen vermeye çalışıyorlar. Bebeklerini, kendilerini nasıl beslemeleri; nasıl
giydirmeleri gerektiğini çok resimli, çok reklamlı, kuşe kağıtlı dergilerden talim ettikleri
bilgilere ayarlayan anne ve babalar, çocuklarını nasıl yetiştirecekleri bilgisini de
önceki kuşaktan değil yine aynı mecmualardan öğreniyorlar.
Bu dergilerin bir amacı da yanlarında hediye olarak verilen promosyonlar aracılığıyla
anne ve babaların tüketim alışkanlıklarını yönlendirmek. Günümüzün bebek
medyasında, bebek bezinden mamaya, hassas ciltler için üretilmiş deterjanlardan
pişik kremlerine dek çoğu benim kuşağım bebekken hiç kullanılmayan sayısız ürünün
minik paketler halinde hediye edildiğini görüyoruz. Söz konusu ürünü “bedava”
olması sebebiyle, birkaç kullanımlık dozda edinen anne ve babalar da daha sonra
süpermarket araçlarını doldururken tercihlerini ona göre saptıyorlar.
Peki “Bebek Dergilerinde” neler var? Hamilelik döneminde annelerin yapması
gerekenler, bebeklerin hastalıklara karşı korunması, magazin programlarında
gördüğümüz ünlü kişilerin nasıl anneler olduğuna dair röportajlar... Liste uzayıp
gidiyor. Ancak görünen o ki bahis konusu olan her şey bir şekilde reklamlarla da
irtibatlı. Medyada reklam-haber karışımı bir yazı türü olan “paralı haber” kavramına
bebek dergilerinde de fazlasıyla rastlıyoruz. Mesela giyim. “Hamile hanımlar nasıl
giyinerek modaya ayak uydurmalı?” “Bebeklerimiz, çocuklarımız nasıl şık olmalı?”
gibi bol fotoğraflı konulara sıkça rastlıyoruz bu dergilerde.
Bizim bebekliğimizde olmayan bebek odası kavramı “bebek medyası”nın ilgi
alanlarından bir başkası. Bu dergilerin önemli bölümünde “mobilya” firmalarının
reklam mahiyetinde haberleri yer alıyor.
Bebek dergilerinin henüz yurt genelinde ve her kesime, her eve hitap etmediğinin
farkındayım. Ancak “Bebek Medyası” gün geçtikçe daha çok eve giriyor, daha çok
annenin bilincinde bu medyadan edindiği bilgiler yer tutmaya başlıyor.
Bence şu soruyu sormanın tam zamanıdır. Acaba tamamen medya marifetiyle
yetiştirilen çocuklardan oluşan bir kuşak, büyüdüğünde Türkiye’yi nasıl bir rotaya
çevirirler?
Pop corn versus patlamış mısır

"Televizyonda 'Türk Sinemasının 77. Yılı' isimli bir program izledik. Sunucu
hanımlardan biri boncuk mavisi, öteki ciğer kırmızısı giysiler giymişti; ama bu göz
alıcı renkler, fonda giden gösterinin kasvetini gidermeye yetmiyordu... Türk
sinemasının o korkunç, kurşun renkli benliksizliği. Anlatılan şeylerle anlatılış biçimi
arasındaki hazin iletişimsizlik. Muhteva ile şekil arasındaki ürkütücü kopukluk..."

Ayşe Şasa, "Yeşilçam Günlüğü"; Gelenek Yayınları, 2002.


"Türk sineması her sene olduğu gibi yine patladı." Bu cümleyi yazdıktan sonra üç
tane yalan söylediğimi düşünüyorum. İlk yalanım cümlede "Türk" kelimesinin yer
almış olması. Zira "yerli" ve "yerinde" hiçbir öğeye rastlamadık bu filmlerde. Yine de
sanattan ziyade zanaata yaslanan "Yeşilçam" filmlerinin o yavan sığlığında bile bu
denli yabanlık olmadığını vurgulamak zorundayım. İkinci yalanım ise cümlede
"sinema" kelimesinin yer almış olması talihsizliği. Çünkü olan biteni yedinci sanatın
poetikası ve etiği içinde anlamlandırmak ve değerlendirmek için kavramları epey bir
kıvırmak ve kıvrandırmak gerekiyor. Son yalanım ise "patlama"dan söz etmek. Evet,
rakamlarda yakın zamanlara görece bir artıştan söz etmek olası. Ancak bunu bir
patlamadan ziyade tıslama olarak da değerlendirmek mümkün. Nasıl Orhan
Pamuk'un romanlarının satışı Türkiye'de roman satış ortalamasının artışının bir
göstergesi olamazsa bazı medyatik filmlerinin hasılatı da sinemamız açısından bir
patlama olarak kabul edilemez. "Türk sineması her sene olduğu gibi yine patladı."
diyerek size üç tane sıkı yalan söylemiş oldum böylece. Fakat cümlenin kalan
kısmının doğruluğu konusunda size kefil olabilirim. Tabii her ne kaldıysa...

Mış gibi sineması

Her ne kaldıysa... Evet, kaldığımız yerden başlamakta sayısız faydalar söz konusu.
Ancak öncelikle kaldığımız bir yerin olması gerekiyor. Madem sinema derken ticari bir
metadan söz ediyoruz. Başka bir ticari metaya atıfta bulunmakta sayısız fayda var ve
madem konumuz Türk sineması örnek gelin ticari metamızı bulmak çok uzaklara
gitmeyelim. Hemen sinemanın fuayesinde rastladığımız bir ürünü hareket ve
dayanak noktası olarak kabul edelim. Hem ne demiş Arşimed "Bana bir dayanak
noktası bulun, dünyayı yerinden oynatayım."
Fuayede evvelden patlamış mısır satılırdı. Bu mısır için tıpkı uzun yıllar önce nostaljik
bir ulaşılmazlık çöplüğüne havale ettiğimiz Yeşilçam gibi "mış"lı geçmiş zamanda
yürürlükteydi. Yeşilçam'ın yerli yerindeliği elbette tartışma konusuydu. Bugün bize bizi
anlatan televizyon dizilerinde Yeşilçam'ın bıraktığı yerden aynı yersizlik ve
yerindesizlik tüm yönleriyle tezahür etmeyi sürdürüyor. Patlamış mısırın yerli damak
tadına hitap eden bize ait bir gıda olduğunu iddia etmiyorum ama hiç olmazsa ismi
Türkçe'ye tercüme edilmişti. Tıpkı Yeşilçam Sineması gibi.

Sinemamız hangi öznenin nesnesi?

Ancak şurası bir gerçek ki patla"mış" mısırın yerini pop corna bırakması gibi Yeşilçam
Sineması da yerini önce Avrupa merkezli hemen ardından da Amerika hevesli
medyatik bir metaya bıraktı. Yeni filmler çok "pop"tu. Çünkü televizyonları istila eden
televole mantığı ve diliyle kotarılıyordu. "Corn"du çünkü hem sermaye hem de kadro
ve altyapı itibariyle mısır diyemeyecek kadar bile doğduğu topraklara yabancılaşmış;
bambaşka bir varlığa, bir ucube olmaya doğru evrilmişti. Bugünlerde vizyona giren
"Okul", "Hababam Sınıfı", "Vizontele Tuuba" gibi filmleri art arda izleyince "Türk
sineması"nın özne olduğu bir cümle kurmanın ne denli abes olduğu ve seyre sunulan
metanın neyin nesi ve öznesi kim olan cümlenin nesnesi olduğunu Yusuf Kaplan'nın
Kırklar Dergisi'nin Eylül-Ekim 2003 tarihli sayısında çıkan "Bir Sanat Tasavvuru: Asıl
ve Usûl, Etik ve Estetik" başlıklı nefis yazısından okumak mümkün: "Esin ve besin
kaynağını yitiren bir sanat, asliyetini de, şahsiyetini de yitirmekten kurtulamaz ve hep
başka vasatların ürünü olan vasıtalarla, dillerle, formlarla iş yapmaya kalkışır. (...) O
yüzden kendisini üretemez ve konuşmaz; sadece başkalarının ürettiklerini tekrarla ve
tüketir; başkalarının konuştuğu dili konuşmaya kalkışır. (...) Sonuçta Yeşilçam
örneğinde özne (konuşan) Klasik Holywood, Yeni Genç Türk Sineması özelinde ise
özne Avrupa Sineması olmuş; her iki durumda da Türk Sineması sadece Nesne
(konuşulanı konuşan) olmaktan başka bir şey yapamamıştır."
"Okul" filminin kötü tercüme edilmiş roman tadı taşıyan "korkunç komik" yapısı
Yeşilçam terbiyesi almış Kartal Tibet'in bile kurtaramadığı "Hababam Sınıfı Merhaba"
ile birleşince (ki bu film eski Hababam'lardan daha güzel, en azından daha derli
topluydu) bir de üstüne "Vizontele Tuuba" sosuyla ikram edilen yeni Türk Sineması
Patlaması bize Zeki Coşkun'un para-roman kavramından ödünç aldığımız para-
sinema kavramının kullanılabileceği verimli bir alan açmasının dışında bir kazanç
sağlayamadı. Evet, "Türk Sineması" adlı bu yabacı temcit pilavı daha önce defalarca
ısıtılıp soframıza getirilmişti ama medyanın pazarlama desteği hiç bu kadar güçlü
olmamıştı. Bunda Aydın Doğan'ın bir sermaye sahibi olarak sinemanın ve
sinemacının dostu olmaya karar vermesinin payı ne kadardır; elbette bu başka bir
tartışma konusu olarak karşımıza çıkar.
Peki, bütün filmler kötü, bütün filmler pespaye miydi?
Bu noktada durup, Ömer Vargı'nın "İnşaat" adlı filmine bir mim koymakta fayda var.
İyi film nasıl olur diyenler için vizyondan kalkmış bile olsa numune bir yapım olan
"İnşaat", sıradan bir sezonun baş yapıtı olmaya aday özel bir film olarak istisnai bir
yerde duruyor.
Asmalı Konak’ı Mesken Tutan Seyirci

Sevilen televizyon dizileri tüketim toplumunun salgın hastalıklarıdır. İki insan bir araya
gelince o dizi rutin mevzu olarak aralarında yükselir ve “ben seyretmedim” diyen kişi
derhal imalı bakışların hedefi olur. Evet, bir televizyon dizisi bazen o kadar yaygın bir
sevgi seline maruz kalır ki hiç kimse kendi kuruluğunu koruyamaz. Tıpkı Tarkan’ın
yeni albümünü inatla almayan bir kişinin bile gittiği her yerde onun şarkılarına maruz
kalıp bir hafta sonra kendini nefret ettiği bir şarkısını mırıldanırken yakalaması gibi
kendimi “Asmalı Konak” hakkında yazı yazarken yakaladığım an işlerin çığırından
çıktığını anlamıştım. Hangi kapıyı çalsam karşıma çıkan “Asmalı Konak”ın
kapısından içeri süzüldüm ve seyircileri seyrederek şahit olduğum memleketimden
dizikolik insan manzaraları hakkında notlar çıkardım.
Bir kere iş “Asmalı Konak”ı mesken tutmaya gelince şunu akıldan çıkarmamakta
fayda var. Köy romanlarının yayınlamasından yaklaşık yarım yüzyıl sonra gündeme
gelen ağalı diziler furyasının en önemli özelliklerinden birisi köy romanlarının köylüyü
sömüren negatif ağalarının yerini alan tiplerinin tam ters tipler olarak karşımıza çıkar.
Köy romanları halka sol meşrep bir ideoloji telkin etmeye çalışırken yeni ağalarımız
bize tüketim toplumunun faziletlerini anlatmak için yarışmaktadırlar. Her şeyin en
pahalısının, en son modasının resmi geçit yaptığı bu diziler ne köye ne de köylüye
dair hiçbir anlamlı mesaj içermez. Zaten seyircinin de öyle bir mesaj alma gibi derdi
yoktur ki dizinin sponsoru bir cep telefonu markasıdır ve aynı markanın başka bir
kanalda (CNBC-e) sponsorluğunu üstlendiği diziler “Dawson Creek” ve “Ally McBeal”
gibi kelimenin tam anlamıyla amerikan unundan kotarılmış ve “Asmalı Konak” ile bir
arada okunduklarında ağalı dizinin yerliliğinin ve yerli yerindeliğinin pek de ayakları
yere basmadığını ispatlayan çalışmalardır. Bu tespitim için “ne alaka?” diye soranlara
Redhause Sözlüğü’nden sponsor kelimesinin bir tanımının da “vaftiz babası”
olduğunu hatırlatırım. Yani üç vaftiz kardeşini birbirinden ayırmaya gönlümüz
elvermedi diye bizi kimse suçlayamaz değil mi?

SEYMEN AĞA HANGİ


DERDİMİZE DERMAN OLUYOR?

“Asmalı Konak”, yıllar önce büyük bir ilgiyle izlenen Amerikan dizisi Dallas’ta hikayesi
anlatılan Yuing ailesini geride bırakmayan Karadağlar’ı anlatıyor. Ailenin erkekleri
ezberlenegelmiş geleneksel Türk tipini tekrar ediyor. Seymen Ağa bulunmaz Hint
kumaşı bir aile reisi olarak karşımıza çıkıyor. Kimileri birbirine zıt gibi görünse de
Seymen Ağa figürünün telkin ettiği arka arkaya sıralamakta fayda var. Düşünceli,
anlayışlı, duyarlı, romantik, gerçekçi, duygusal, buyurgan, korumacı, göz kararı
maço, ailesine bağlı, başarılı, çalışkan.... Özcan Deniz’in şarkıcı olarak sahip olduğu
hayran kitlesini aşarak çok daha geniş bir kesimin sempatisini kazanmasını
sağladığına göre memleketimizde 21. yüzyıl kadınlarının beyaz atlı prensi böyle bir
şey olmalı.
Benim merak ettiğim ise şu: Seymen Ağa karakterini seyirci nezdinde etkili ve cazip
kılan ne? Altındaki süperlüks otomobil mi? Yoksa kızı Hayat’ı bir baba şefkatiyle
kucaklaması mı? Karısıyla olan ilişkileri mi? Annesi Hanımağa’yı azarlaması mı? Kız
kardeşine her şeye rağmen sahip çıkıp destek olması mı? Kız kardeşine asılan herifi
bir kenara çekip adamlarının yardımıyla pataklaması mı? Yani cümbür cemaat onu
seyrederken eksikliğini hissettiğimizi düşündüğümüz hangi meziyeti var Seymen
Ağa’nın? Bu soruyu cevapladık mı dizinin de sırları dökülür ve arkasından kimbilir
nasıl bir duvar çıkar? Sahi bir de aklıma takılan şu soru var: Özcan Deniz müziğini
icra etmeyi “Asmalı Konak”ta da sürdürseydi aynı ilgiyi toplar mıydı?

EZBER BOZAN KADINLAR

“Asmalı Konak” erkekleri bizi şaşırtmamaya and içmiş gibiler. Buna karşılık dizinin
kadınları da bilhassa ezber bozmak için tasarlanmış gibi. Hanımağa imajından
umulmadık bir şekilde Hamzaoğlu Ali ile flört ediyor ve hatta Selami Şahin’in romantik
bir şarkısı ilişkilerinin sembolü oluyor. Yani bir Hanımağa’dan beklenmeyecek ne
varsa yapıyor. Başörtüsü moda olan Hanımağa figürü uzun uzun tahlil edilmeyi hak
ediyor esasen. Hanımağa’nın kızları ve gelinleri ise sanki yabancı bir filmden
kopartılıp bu filme yapıştırılmışçasına batılılaşmış tipler. Davranışları, giyimleri,
tercihleri...
Hepsinde az buçuk özgür kız sendromu gözleniyor. Hikaye boyunca geleneklere
yapılan atıflar şekli ve protokole dair ayrıntıları aşmıyor. Hele hele iş “Asmalı
Konak”ın kadınlarına gelince ağalık sisteminin baskın motifi olan feodal geleneklerin
hiçbirinin esamesi bile okunmuyor. “Asmalı Konak” kadınları besbelli memleketin
kadınlarına batılı anlamda kadın figürüne dönüşmelerini teşvik eden modeller.
Sonuçta “Asmalı Konak”ın son bölümleri Haziran ayı içinde gösterilecek. Ekimde ise
“Asmalı Konak” sinema salonlarında bir sınavdan geçecek. Reyting elbette gişe
başarısının garantisi değil. Orada başka bir seyirci başka alternatifler arasından
tercih yapacak. Bakalım reytingten fazlasıyla yararlanan bu dizi sinema seyircisine ne
vaad edecek? Vaadlerini ne kadar yerine getirecek?
TRANSPARAN KADIN YAZARLAR

2000’li yılların kadın köşe yazarı patlamasını anlamlandırabilmek için biraz geriye
gitmekte fayda var. “Kadın Yazar” sıfatı adının başına yapıştırılan ilk yazar olan
Duygu Asena 1980’lerde “Kadının Adı Yok” dedi. 1990’lı yıllarda ise Ayşe Kulin
kadına bir ad bularak bir best sellere imza attı. “Adı: Aylin”. Ayşe Kulin kadına adını
koymakla yetinmediği kitabıyla best seller yazarı ünvanını kazanınca bir anlamda da
“kadınlık” durumunun Duygu Asena ile başlayan piyasalaşma süreci de tamamlanmış
oldu. Özellikle Duygu Asena’nın öncülüğünde yayınlanan Kadınca Dergisi’nden
itibaren dilimize yerleşen “kadın” yazar tabiri bugünü izah ederken kullanacağımız
sihirli bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. (ve her sihirli kavram gibi sorgulanmaya
muhtaç.) Sihirli çünkü “yazar”lıktan ziyade “kadınlığı” öne çıkaran “kadın yazar”
kavramının gelip dayandığı ifrat noktası bugünün medyasında en çok merak
gıdıklayan “transparan kadın yazar”dır. Tüketicinin “para”sını “trans”fer etmek için
merak duygusunu ve dedikodu tutkusunu kırbaçlayan emek gerekmeden kaleme
alındığı için yükte hafif; reytingi, tirajı kısacası pazarı cazip olduğu için pahada ağır
olan bu damarı kullanmakta hem eli kalem tutanlar hem de medya patronları hiç
tereddüt etmeyince mesele bugünkü dallı budaklı, çetrefil hâli aldı.

BİR TRANSFER ÖYKÜSÜ

İşte bu “trans” “para”nlığın ifrat noktalarına çıkan (bu satırların okurları ‘çıkan’
kelimesi yerine ‘düşen’ kelimesini tercih ederse onları alınlarından öpmek bir yazarlık
görevim olur) Ayşe Arman’ı konu mankenimiz olarak kullanmak zannediyorum ki biraz
önce kurduğum paragraf yumağını biraz olsun açacak ve somutlaştıracaktır. Ayşe
Arman’ı bir basın duayeni olan Oktay Ekşi’nin kaleminden tanımlamak sanıyorum ki
sadece Ayşe Arman’ı değil matbuattan medyaya gelen o uzun serüvenin de istikameti
hakkında fikir verecektir. “O’nu anlatan doğru kelime teşhircidir olmalı. Ama o
olumsuz anlamlar çağrıştıracağı için saydam demek daha uygun. Ayşe Arman’ı Ayşe
Arman yapan pervasızlığıdır. Bu dürüstlük ve cesaret karşısında şapka çıkartılır.”
Üstadımızdan aldığımız anahtar kelimeleri art arda sıralayalım isterseniz. “Teşhirci”,
“saydam”, “dürüst”, “cesur”. Bu kelimeleri bir arada kullanabilmek için lügatımızda ne
kadar ağır bir erozyonun yaşanmış olması gerektiğine umarım dikkat etmişsinizdir.
Fakat gelin Zeki Coşkun’un para-roman kavramını araklayalım ve söz konusu
kavramları o çerçeve içinde bir daha adlandıralım. Ayşe Arman esasen teşhirci değil
para-teşhircidir. Çünkü gözümüzün içine soktuğu ‘şey’ herhangi bir gerçek teşhircinin
yaptığı gibi kendi gerçeği değil tedavül değeri olan imajıdır. O ne “özel” hayatını
gazete sayfalarına kusarcasına aktarsa da yüzünün üçte birini kaplayan kara
gözlüklerinin ardındaki Ayşe Arman kontrolünü asla kaybetmez. Çünkü o “para-
saydam”dır aynı zamanda. Teşhircilik ve saydamlık birbirinin zıddıdır. Saydam olan
arkasını gösterdiği için pekala gözden yitebilir. Teşhir ise gözün ta bebeğine
sokmaktır. Fakat “para-saydam” ve “para-teşhirciyseniz” “para-dürüstlüğünüze” ve
“para-cesaretinize” de hiç kimse toz konduramaz. Çünkü medyanın asıl aradığı vasıf
reyting / tirajdır. “Ayşe Arman mutlaka dikkati çeker” der Oktay Ekşi. “Yazdıklarıyla
dikkati çeker, -öyle anlaşılıyor ki- arkadaş çevresinde veya kendisini hiç kimsenin
tanımadığı ortamda da o dikkati çeker. Ne yapar da dikkati çeker sorusuna yanıt
vermek kolay değil. Gerçi o tipik bir ‘‘controversal figure’’dür. Yani her zaman tartışılır.
Bu zaten yeter diyebilirsiniz.”

‘KADINLIK’ ‘KADIN’I YENER


“Kadınlık” durumu “kadın” olmanın bile önüne geçer bu noktada. Çünkü kadın değildir
reytingi toplayan. “Mış gibi yapılarak” üretilmiş “kadınlık” imajıdır. Tıpkı dürüstlük,
samimiyet, cesaret... Bunlar işgal edilmiş, yağmalanmış kavramlardır ve bir Western
filmindeki kasaba dekoru ne kadar kasaba ise o denli sahih kavramlardır piyasanın
tecime elverişli olarak paketleyip üstlerine birer etiket yapıştırdığı bu kavramlar
silsilesi. Eleştirinin şaşırtıcı biçimde elleşmediği bu alan sadece medyayı deşifre
etmek için değil hepimizi birer “Truman Show” kahramanı yapan zamanımızı da
çözümlemek için kullanılabilir. İşte bu transparanlık üstad Ekşi’nin bile yüzünün
ekşimesine sebep oluvermiş: “Ayşe Arman’ın yazılarını okuyan herhangi biri, onun
hakkında çok şey öğrenir. Çünkü o özel yaşamıyla ilgili en gün görmemiş gerçekleri
bile okuyucunun önüne koyar. O yüzden Ayşe Arman’ı okurken, saklısı gizlisi
olmadığı izlenimi edinirsiniz. Hatta bazen ‘‘birazını da kendine saklasa iyi eder’’
diyebileceğiniz kadar...”
Gelin Oktay Ekşi’den son bir alıntı daha yaparak “para-dürüstlüğün” ne menem bir
“para-ahlak” gerektirdiğine bir kez daha şahit olalım: “Düşünün siz... Hangi kadın
-veya erkek- yazarımız (üstelik halen evli olduğunu da vurgulayarak) eski yıllarda bir
akşam yemeğe çıktığı erkek arkadaşı restoranın tuvaletine gidince, içinden geleni
yapmak için onun ardından erkekler tuvaletine girdiğini, bir süre sonra dışarı
çıkmaları gerekince kapı kilidinin dili düştüğü için birlikte içeride kalarak yardım
istediklerini... Ve çıkarken fevkalade utandıklarını tüm açıklığıyla yazabilir?”

AKRABA, EŞ, DOST


VE SAİRE TEŞHİRCİLİĞİ

Akşam gazetesinden Serdar Turgut’un Rana’sı, Hürriyet’ten Ayşe Arman’ın Zafer’i,


Radikal’den Nur Çintay A.’nın “entelektüel” diye bahsettiği “kocam”ı E. A.’sı (Emre
Aköz’ü) var. Sadece bunlar mı? Esasen var oğlu var. İşte liste uzayıp gidiyor: Hıncal
Uluç, Ertekin’e gidiyor daima; bir de Yasemin diye birinden söz ediyor. Kanat Atkaya,
Riko ve Topesto’yu anlatıyor. Selahattin Duman’ın arkadaşı Kemal. Radikal’den
Sarıkız’ın kocaları ve cemi cümle akrabaları. Perihan Mağden’in yazılarında ise Elçin,
Fulya gibi isimler geçiyor. (Tabii ki kızı Melek’i unutmadım.)
Bütün anlatılanlar, bütün aykırılıklar aslında para-anlatının bir parçasıdır. Malumu
duyurma pahasına yazıyorum. “Mış gibi yapılarak” tasarlanılmış aykırılıklar bir
uyumun ilanıdır. Piyasa piyazından bir tabak daha fazla almak için tasarlanmıştır
oyun ve baş kahramanı köşe yazarıyla adaş olduğu için okurların yazarın köşesine
çattığı kurgusuyla yazarın kendisini karıştırması reyting topunun en önemli barutudur.
Hâsılı kelam bunlar ince işler... Aman ben de nelerle uğraşıyorum? Hem koskoca Ali
Atıf Bir Hoca bile Pakize Suda için ne demiş: “Pakize Suda aslında sizi kendinizle
yüzleştiriyor ama gerçeği söyleyemiyor, kıvırıyorsunuz. Onun yüreğinin onda biri
sizde olsa, yılbaşı dansözü diye televizyona çıkar üstüne de para verirsiniz.”
“Erkek” yazarların kadın tanımları

Bir şeyi eskilerin tabiriyle “etrafına cami, ağyarına mani” tanımlamak, yani içinde yer
alan unsurların tamamının bir araya toplandığı, alakasız unsurların da kesin bir
ifadeyle konu mahallinden def edildiği net bir tanımlamasına ulaşmak için ne yapmak
lazım? En basitinden başlarsak tanımlanacak bir ‘şey’ gerekir elbette. Yani
tanımlayacak ‘özne’nin kavrayacağı, kavramsallaştıracağı, müdrik olacağı (ama idrak
sahibi bir özne olmadığı için tanımlanmayı bekleyen) bir ‘nesne’ ile muhatap
olmalıyız. Bu noktada belirtmeliyiz ki ‘kadın’ı tanığını iddia eden (hele bir de ruhunu)
‘erkek’ yazarın düştüğü genelleştirme, sıradanlaştırma, içini boşaltma ve
nesneleştirme tuzağına düşen sadece tanımlanan / tanınan kadın değil aynı
zamanda da ‘erkek’tir de. Çünkü ‘erkek’ yazar bir veri olarak piyasanın sunduğu
kadın imajına teslim olmakla kalmaz kendi erkekliğini de benzer bir süreçle piyasaya
esir etmek zorunda kalır. O sözüm ona görmüş geçirmiş, çok bilmiş ezberlemiş ve
hatta kafi derecede acı çekerek feleğin çemberinden geçmiş ‘erkek’ imajına sahip
olması mümkün değildir. Prof. Dr. Erol Mutlu’nun Radikal Gazetesi’nde ifade ettiği
gibi: “Kapitalizmin modern veya postmodern hallerinde tüketiciliği kışkırtan bütün
endüstriler gibi kültür endüstrileri de (daha özgülleştirerek edebiyat endüstrisi diyelim
buna) en verimli tüketici kitle olarak kadınları hedef almıştır diyebilir miyiz acaba?
Yani kadınlar ve Ahmet Altan arasındaki münasebetin kurgusu, reklamlarda çok sık
rastladığımız kadınlar ve deterjanları arasındaki aşka benzer bir kurgu mu dersiniz?
Acaba kadınlar tarafından sevilsin diye Ahmet Altan deterjanlaştırılmış mıdır
esasında?”
Bu girizgahtan sonra işin içinde ‘iş’ olan ve edebiyattan ziyade yayıncılığın ilgi alanına
giren kısmına. Nedir Ahmet Altan’ın, Mehmet Y(akup) Yılmaz’ın, Can Dündar’ın,
Murathan Mungan’ın aşk ve kadın soslu tirajperest ve trajik abuklamaları? Yıllar önce
bir röportajında Cem Yılmaz’ın “kadınlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanır
yalanını biz uydurduk daha sonra kadınlar da buna inandılar” demişti. Kadın
ruhundan anlama geyiğinin hikayesini Engin Ardıç şöyle anlatıyor: “Üniversite
yıllarımızda, paçozun biri, bir arkadaşımıza 'kadın ruhundan ne kadar iyi anlıyorsunuz
beyefendi' diye iltifat etmişti de, oğlanı makaraya sarmıştık: Hadi gene iyisin... Kız
peşinde koşup nefes tüketmene gerek kalmadı... Ver gazeteye bir ilan, iş bitsin:
'Kadın ruhundan anlanır!... Anlaşılmak isteyenlerin şu telefondan aramaları...' Otuz yıl
sonra şaka derken kaka oldu. Köy yazarı, şehir yazarı derken şimdi bir de 'kadın
yazarı' çıktı başımıza. Kötü aşk romanları okuyan, az eğitimli, azıcık da sol eğilimli
yarı-aydın kitlenin büyük çoğunluğu kadın ya, orada esaslı bir 'pazar potansiyeli' var.
Bunu elbette değerlendirecekler. Çünkü amaç, mal satmak. Fabrikatör de memnun
(yayıncı), toptancı da (dağıtım şirketi), perakendeci de (kitapçı).” (Her ikisinin de bir
şaka olduğunu varsaysak bile trajik doğruluklarını yitirmeyen birer şaka olduklarını
ifade etmeliyim)
Gelelim işin ciddi kısmına. Yani kadın ruhundan anlayan erkek yazar geyiğinin
tarihçesine. Konuyla alakalı gibi gözükmese de konunun ta kendisi aslında şu.
Modernizm her ne kadar Mülkiye, Harbiye ve Tıbbiye gibi üç erkek egemen kurumun
ithal etmesiyle gürmüş olsa bile özü itibariyle öncelikli hedef olarak kadını gördü.
Bilhassa II. Meşrutiyet’ten itibaren kadın dergi ve gazeteleri bu sosyokültürel
yapılanma kadın hedef alınarak, onu eğitmek (eğip bükmek) ve kurtarmak amacıyla
tasarlandı. Çünkü geleneğin, ailenin asıl taşıyıcıları kadınlardı. Kadınlar bu ithal
düzene riayet edeceklerdi ki batılılaşma (Kemal Tahir’in doğru bir şekilde ifade ettiği
gibi batılaşma) tamama ersin. Böylece kültürel bir “Şok ve Dehşet” operasyonunun
ana hedefi haline geldi kadın.
1990’lı ve 2000’li yıllarda kadınlardan anlayan erkek yazar cıvıklığının kökü böylesi
bir “Şok ve Dehşet” operasyonuna uzanıyor. Taşların yerinden oynayıp geleneğin bir
daha akacak bir mecra bulamamasını da toplumca magazinel bir kirlenme yaşanarak
ödüyoruz. Hiçbir konuda esaslı bir fikir ileri sürmenin imkanı kalmıyor çünkü anlamı
kalmıyor. Bu yazının konu nesnesi olarak işlenen Ahmet Altan bile bu verimsizlikten
şikayetçi ki bakın ne diyor? “Türkiye'deki insanların duygusuzlaştığı kanaatindeyim ve
düşünce hayatı da neredeyse hiç yok. Türkiye'de insanlara bir düşünceyi düşünce
kanalından aktarmak neredeyse imkansızlaştı.”
KİTAP EKLERİ NEYİ TAMAMLAR?

Başlangıçta Cumhuriyet Gazetesi’nin Kitap Eki vardı. Yaklaşık on altı yıl önce başladı
bu macera. Ancak elbetteki her şey gibi Cumhuriyet Gazetesi’nin Kitap Ekinin de bir
evveliyatı vardı. Cumhuriyet Kitap Kulübü’nün kitap tanıtım bültenleri “eki”
müjdeleyecek bir çalışmaydı. Hatta kimi noktalarda ekte rastlanmayacak bir
hareketlilik bile vardı denebilir. Mesela Yalçın Küçük’ün “Küfür Romanları” adlı
hicviyesi 80’lere damgasını vuran bir polemiğe damgasını vurmuştu. Küçük’ün Latife
Tekin, Ahmet Altan ve Mehmet Eroğlu’na eylülist yazar demesinin ardından başlayan
polemiğin yansımaları buraya da yansımıştı. Cumhuriyet’in Kitap eki besbelli bir
tesadüfen değil belli bir altyapının, kurum yapısının üstüne kurulduğu için ağırlığını
fazlasıyla hissettirdi ve mesela Dünya Gazetesi’nin aylık kitap eki ona rakip olmak bir
yana karşısında kendi rüştünü bile ispatlayamadı.
Cumhuriyet’in Kitap eki her zaman için ideolojik bir öğretmen olma misyonuna sahip
çıktı. Peki, bu “ideolojik öğretmenlik” nasıl bir şeydir? Yılmaz Güney’in meşhur
“Arkadaş” filmini biliyorsanız bir mesele yok. Güney ağabey arkadaşı olan burjuva
kızını bu arada da “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” hesabı bütün seyircileri
bilinçlendirmek için Pulitzer’in “Felsefe’nin İlkeleri” ile tanıştırır. Yani sol kesimin
“Yoldaki İşaretleri” ile…
Son yıllarda Radikal’in Kitap ekinin etkisiyle öğretmenlik eskisi kadar bariz olmasa da
dipten dibe varlığını hissettirmeyi de sürdürdü. Cumhuriyet Kitap Eki’nin bir özelliği de
diğer kitap eklerinin çekirdeğini teşkil etmesi. Celal Üster’in Yayın Yönetmenliği’nde
Mürşit Balabanlar’ın Yayın Sekreterliği’ni yaptığı ekin ilk sayısı, kapağı açar açmaz
Demir Özlü’nün 10 yıl aradan sonra Türkiye’de yayınlanan ilk yazısı sunuşuyla
verilerek bir sürgünlüğün -en azından yayın olarak- bitişini müjdeliyor. Demir
Özlü’nün yazısı ise anlamlı bir soru ile nihayet buluyor. “Büyük bir okuma çölü olarak
gördüm Türkiye’yi. Yazarlarsa yazabilecekleri başka bir ülke bulabilirler mi zaten?”
Gerçekten de “Şu Çılgın Türkler”in ulaştığı astronomik tirajın bile mesela “Hary
Potter”ın yakaladığı rakamlarla kıyaslanınca; toplum olarak “kitap” okumayı bir
kenara bırakalım, kitaba müşteri olma, kitabı bir nesne olarak satın alma konusunda
fazlasıyla geride olduğumuzun delili olduğunu söylemek mümkün. Yani yayıncılıktan
bahsetmek hâlâ “Çöl Masalları” hükmünde. Yayıncılığın “KOBİ”lerden holdinglere
kaymasına paralel olarak gelişen bir reklam pastasından ve basının da bu pastadan
pay alma hevesinden ise ne ölçüde bahsedebiliriz bilemiyorum. Zira bir klima ekinin
bile daha ucuz maliyetle daha çok getiri bırakacağını düşünüyorum. Kitle halinde
kitap okumayan halkımızın kitle halinde gazete de okumadığını hesaba katmadan
değerlendirme yapmamak lazım belki de. Demir Özlü’nün hissettiği çöle düşenlerin
sayısı az da olsa bu kişiler AB grubundan oldukları için ağırlıklarıyla durumu
dengeliyor ve zaten az sayıda olan gazete okurları içinde “ek” çıkarma ihtiyacı
hissettirecek kadar -ancak o kadar- denge unsuru olabiliyorlar demek ki…
Hazır Cumhuriyet Kitap Eki’nin ilk sayısını elimize almışken şöyle sayfalar arasında
bir dolaşalım. Bekir Yıldız, Emre Kongar ve Juan Goytisolo’nun kitapları tanıtılıyor ilk
sayıda. Can Yücel, Alova ve Refik Durbaş ise şiirleri için telif hakkı istediği için “grev”
yapmışlar ve grev gözcüsü gömlekleriyle poz vermişler. İkinci sayının kapağında
Madonna ve Üçüncü sayının kapağında ise Woody Allen’ı görenler Cumhuriyet Kitap
eki hani “ideolojik öğretmendi” diye sorabilirler. Şurası unutulmamalıdır ki Madonna
da Allen da batıcılık parantezi içine alınarak müfredata dahil edilmiş isimlerdir. Ayrıca
Özallı yılların son döneminde olduğumuzu ve köprünün altından çok su aktığını
hatırlatmak isterim. Ayrıca Hasan Cemal o tarihte Cumhuriyet’i henüz sevmekte ve
yıllar sonra yayınlayacağı günlüğü için notlar almaktadır. Hasan Cemal’in tabiriyle
Cumhuriyet Vazosunun kırılması ve 28 Şubat sürecinin başlamasıyla daha önce
derinden ilerleyen “ideolojik öğretmenlik” bildiğimiz ve alıştığımız kıyafetleriyle arzı
endam edecektir.
Yine de “İdeolojik öğretmenliğin” sökmediği bir yer de var. O da reklam pastasının
suratınızda patladığı yer. Evet, reklam pastası bir anda kişinin yüzünde patlayabiliyor.
Mesela İlhan Selçuk, Aydın Doğan’a tanıtımı yüzünden şikayet mektubu yazdığı
günlerde Cumhuriyet’in Kitap Eki’ne Hazan Cemal’in “Cumhuriyeti Çok Sevmiştim”
kitabı tam sayfalık bir reklam ile yer alabiliyor. Hem de "İlhan Selçuk batı
demokrasisini sevmezdi. Başka çare olmadığı için katlandığını söylerdi. Devrimci
demokrasi, devrimci demokrat deyimlerini tercih ederdi. Ama bunları öyle pek sık
kullanmazdı. Saklardı. Belki başka bir deyişle takiyye yapardı.” ibaresiyle…
Cumhuriyet Kitap ekinin son dönemlerde en ilginç yazarının ise (Bu ilginçlik Çin
bedduasında kastedilen ilginçliktir) Enis Batur’un keşfi mi yoksa icadı mı olduğundan
tam emin olamadığım Selçuk Altun olduğunu belirterek duayen ekle ilgili uzunca
bölüme bir nokta koymakta fayda var. (Var, var olmasına da kalemimin ucuna gelen
bir şeyi daha yazmadan duramayacağım. Cumhuriyet Kitap Eki ile ilgili son bir not
daha. Ekin İhlas Matbaacılıkta basıldığını biliyor muydunuz? Hasan Cemal’in
kitabının Cumhuriyet’in ekinde çıkması kadar ilginç bir durum bu bence…)
Daha sonra Radikal’in kitap eki çıkarması ise normaldi. Zira Radikal’in kendisi de
Cumhuriyet’e rakip olarak çıkmıştı. Daha doğrusu Cumhuriyet’i yayınlayan zihniyet
cephesi vazonun kırılmasından sonra merkezlerini bariz bir biçimde Avrupacılığa
kaydırınca Aydın Doğan’a da ortaya çıkan boşluğu değerlendirmek ve ihtiyaç duyulan
yeni misyona uygun bir gazete çıkarmak kaldı. O bir Radikal’di ve elbetteki kitap eki
de radikal olacaktı. Kapsamlı bir reklam kampanyası ile piyasaya çıkan Radikal’in
kitap eki Cumhuriyet’in kitap ekinden farklı olarak öğretmenlik yapmaktan çok bir
gazetenin kitap ekinin yapacağı işleve daha yakın bir noktadan çıkmayı tercih etti.
Yani daha “entel”, daha “pop”, daha vesaire, vesaire… Yine de gün gelmiş iki dergide
aynı başlıkla çıkmaktan çekinmemiştir: “Aziz Nesin 90 Yaşında”.
Yeni Şafak’ın kitap eki çıkarma işi uzun zamandır konuşuluyordu. İlk sayıdan yorum
yapmak için belki de erken. Şimdilik ayda bir yayınlanacağı zaman içinde haftalık
periyoda dönebileceği söylenen ekin ilk sayısındaki reklam performansı “biraz daha
yazıya yer verilseydi” temennisinde bulunacak kadar fazlaydı. Nihayet ilk sayıya
ulaştık. Yeni Şafak için yapabileceğimiz kimi eleştirileri ise devamlılığın sağlanıp
sağlanamayacağını öğrendikten sonra yapabiliriz ancak. Sadece kitap ekinin
çıkmasından önce gazete içinde kıyıya köşeye itilen kültür-sanat mevzunun büsbütün
sürgün olmasını belirtmeden geçmemek lazım. Ne Radikal ne de Cumhuriyet kitap
ekleri dolayısıyla gazete sayfalarından kültür ve sanatı eksik etmediler. (Hatta
Cumhuriyet kendini hâlâ ideolojik bir öğretmen olarak gördüğü için bu mevzulara
alkışlanası bir yer veriyor.) Yeni Şafak Gazetesinin kitap eki çıkarmış olmasını bir
ilerleme mi yoksa gerileme mi sayacağımızın cevabını bu sebeple zamana ve icraata
bırakıyoruz. 400 roman yayınlandığı söylenen bir yılın dökümünün değerlendirildiği
ve “Türk Romanı Patladı” başlığı ile yayınlanan Yeni Şafak Gazetesinde de Rasim
Özdenören, kendi okuma macerasını anlatırken Mustafa Kutlu İsmail Kara’nın yeni
kitabını tanıtıyor. Cihan Aktaş’ın “Yaralı Bilinç”inden istifade ettiğimiz Şayegan’ın bir
roman yazmasından yola çıkarak kaleme aldığı yazı ise kapak dosyasına farklı ve
zengin bir boyut katıyor. Bu arada ekte ya Ergülen’e ya da Celal Fedai’ye gidecek
tahmininde bulunulan Türkiye Yazarlar Birliği ödülü ise Fedai’nin oldu. Buraya bir mim
koymakta fayda var. Mehmet Varış’ın “Tuna Kiremitçi’nin romanları bizden çıksaydı
bu kadar satmazdı” sözü ise kulağımıza küpe olsun.
Vatan’ın ayda bir yayınlanan Kitap Eki ise Kürşad Oğuz ile başlayan yolcuğunu kısa
zamanda noktaladı. İkinci sayıda İsmet Özel ile röportaj yayınlayan bu ekte Tom
Robbins, Julian Barnes gibi yazarlarla Türkiye'de ilk kez söyleşi yapan (yani yapılmış
bir söyleşiyi tercüme etmekle yetinmeyen dergi. Fırat Budacı ve Aslı Tohumcu'nun
yaptığı polisiye dosyasının ardından Okan Bayülgen'in ve Can Kozanoğlu'nun kendi
televizyon programlarında aynı konunun gündeme getirmesiyle ülkede bir polisiye
rüzgarı olmasa da bir polisiye meltemi esmesinde rol oynadı. Budacı ve Tohumcu
yayınımız ses getirdi deseler yeridir. Ama şimdi onların farklı bir ekipte. (Bu arada
Cumhuriyet’in Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin’in Vatan Kitap Eki’nin yayın
danışmanı olduğunu da not etmeden geçmeyelim.)
Bir de Milliyet’in Kitap Eki var tabii. Aylık periyotta çıkan ve henüz tek sayısı
yayınlanan bu ekin de temeli TÜYAP Kitap Fuarı için çıkarılan ekle atılmış. Filiz
Aygündüz’ün yayın yönetmenliğinde çıkan ek, ilk sayıda “Yayın Dünyası ve Avrupa
Birliği” başlığını kapağa yerleştiriyor ve soruyor. “AB’ye tam üyelik okura ve yazara
neler sağlayacak?” Bu sayıda Orhan Pamuk’un şahsi kütüphanesine göz attığımızı
Tahsin Yücel’in 2005’in romanlarını değerlendirirken “Roman, önce dildir” başlığını
atarak “Şu Çıgın Türkler” ile ilgili aklı başında bir yorum yaptığını, Murat Belge,
Mehmet H. Doğan, Sevin Okyay, Pınar Kür ve Füsun Akatlı’nın kalem oynattığını
söylemek lazım.
Hasılı kelam kitap eklerinde bir nicelik artışı var. Ne de olsa market raflarında yer
almaya başlayan kitapların da market raflarında yer alan diğer ürünler kadar
tanıtılmaya ihtiyacı var değil mi? Ahmet Oktay ise Evrensel Gazetesi’nden
okuduğumuz yorumuna göre kitap eki patlamasını şöyle değerlendiriyor: “Türkiye’de
genel olarak bir okuma merakının oluştuğu söylenebilir. Özellikle orta sınıflar
arasında kolay okunabilirlikleri açısından popüler edebiyat ürünlerine karşı bir ilgi
uyanmış durumda. Özellikle bilim ötesi bazı fantastik anlatılar okurların merakını
kurcalamaktadır. Bu çerçevede 8 saatlik işgününden yorgun düşen sınıf ve kesimler
geriye kalan boş zamanlarını bilgilenmek, içinde bulundukları gerçekliği kavramak
çabasını göstermektense, bu zamanı eğlenceye ayırmaya tercih etmektedir. Bu
çerçevede doğrudan doğruya tiraj/satış koşullarına önem veren gazeteler kitap
dergilerine yönelmişlerdir. Kitap dergilerinin içeriğine dikkat edilecek olursa, bunların
söylediğim bilimdışı yayınlara öncelik verdiği görülür. Bu da, küresel kapitalizme
eklemlenmeye uğraşan Türkiye açısından çok şaşırtıcı değil.”
Radikal Kitap Eki’nin daimi yazarı ve Cumhuriyet Kitap Eki’nin ilk Yayın Yönetmeni
Celal Üster ise kitap eklerinde yaşanan canlanmayı Ahmet Oktay’dan daha farklı
değerlendirmeyi tercih ediyor: “Kitabın, edebiyatın gazetelerin gözünde böylesi değer
kazanmasının nedenleri ne olabilir? Okur sayısında büyük bir artış olduğunu
sanmıyorum. Ama yayımlanan kitap sayısında artış olduğu kesin. Kitap eklerinin
aldığı ilanlar, o eklerin yayınını karşılıyor mu? Ya da yayınevleri, bu kadar kitap ekine
ilan yetiştirebilecek mi? Yayın piyasası bu denli büyüdü mü, büyüyor mu? Belki
Türkiye Yayıncılar Birliği bu tür soruların yanıtlarını ayrıntılı bir biçimde araştırabilir.
Ama sanıyorum, sanat sayfaları ve kitap ekleri gazetelere her şeyden önce saygınlık
getiriyor. En azından bu anlaşıldı. Bence, bu yarışma içinde giderek daha iyi, daha
nitelikli kitap ekleri yayımlanacak, sanat sayfaları hazırlanacak. Bu alanın eskileri,
yaptıklarını gözden geçirmeli, birtakım yenilikler getirmeli derim. Böyle bir gelişmeden
çok canlı bir ortam doğabilir.”
Kitap eki çıkarma işinin bir tekelde bulunmamasını ise ancak sevinçle karşılayabiliriz.
Bunun iki sebebi var. Birincisi kitap eklerinin çoğalmasına paralel olarak “belli”
kitapların dışında da yayıncılığın olduğunun gözler önüne serilmesi; ikincisi ise kitap
ekinde yer almış olmanın nihayet “matah” bir şey olmaktan çıkması. Her kitap ekinin
bir politikası, bir yoğurt yeme, kitap tanıtma biçimi var hiç şüphesiz. Kitabınız bir ekte
tanıtılmadı mı? Üzülmeyin bir kapı olmazsa biri mutlaka size de yer açacaktır. Biz bu
satırları yazarken Cumhuriyet Kitap Eki 828. sayısını çıkarmıştı. Radikal’in Kitap Eki
ise Bülent Erkmen imzalı bir kapak ve 64 sayfaya ulaşan bir ek ile 250. sayıyı
kutlayan özel bir sayı yayınlandı. İlk sayısı geçtiğimiz günlerde yayınlayan Yeni Şafak
ve Milliyet Kitap Eklerinin yanı sıra birde az zamanda çok ekip değiştiren Vatan Kitap
Eki var. Ayrıca Birgün Gazetesi’nin de Ömer Türkeş yönetiminde bir kitap ekine
hazırlandığı internette dolaşan dedikodular arasında. Her güne bir kitap eki
çıkmasına alıştığımız zaman ise arşivlerde bu yazıya rasgelenler “Demek ki o
günlerin insanları için kitap eklerinin sayısı yazı konusu olacak kadar sıra dışı bir
konuymuş” değerlendirmesini yaparlar belki. Belli mi olur?
Madem yazının başlığı “Kitap Ekleri Neyi Tamamlar” idi. Bari cevap vermiş de olalım.
Kitap ekleri gazetelerin ekleri olduğuna göre gazeteleri tamamlamak için tasarlanmış
yayınlardır. Kitapları tamamlamak için değil. Kitap eklerinin yayınları “mütemmim
cüzü” olduğu gazeteler bir eksikliği tamamladığını düşündükçe yayınları sürer ve bu
ekler elbette “Yüreklerinin götürdüğü yere” değil ait oldukları gazetelerin götürdükleri
yere giderler…
Kitap Ekleri okurları öncelikle bu gerçeği akılda tutmalı ki “ek”lerin peşinde
“keklenmek” yerine, “eklerin” kitaplara ulaşmak için aracılardan sadece biri olduğunu,
eklerin en büyük avantajın ise “kolayca” ulaşılmak olduğu (hatta bu kolaylık eklerde
tanıtılan bir çok kitabın kendisine ulaşmayı geride bırakacak ölçüdedir) akıllardan hiç
çıkmasın.
OMBUDSMAN KİMİN TEMSİLCİSİ?

Türk kamu yönetiminin Godot’u Ombudsman. Nitekim “Kamu Yönetimizde Reform


Teranesi” adlı albüm ne zaman çalmaya başlasa A1 şarkısı Ombudsman olur. Bu
memlekete ombudsman muhakkak gelmelidir. Ombudsman her derdin devası bir
sihirli değnektir şeklinde uzayıp giden bıktırıcı bir nakaratla muhatap oluruz. Mesele
dönüp, dolaşır Sakallı Celal’in teklifine kadar dayanır: “Tanzimat ilan ettik olmadı,
Meşrutiyet ilan ettik olmadı, Cumhuriyet ilan ettik yine olmadı. Acaba ciddiyet mi ilan
etsek?”
Bir rivayete göre Osmanlı Devleti’ne iltica etmek zorunda kalan Demirbaş Şarl,
bizdeki ahilikten kurum olarak etkilenince gidip memleketinde Ombudsmanlık
müessesesini oluşturmuş ama aradan birkaç asır geçince, İsveç’in kendine adapte
edip, kendi diliyle isimlendirdiği bu kurumu biz bir türlü Türkiye’ye ithal edememişiz.
Bu yüzden kamu yönetimimiz için test edilmemiş bir müessesedir Ombudsman.
Ancak test etmeden de rahatlıkla Sakallı Celal’den aldığımız ibret ile “ciddiyet”
eksikliği ile malül bir uygulamanın yeni kadro ihdas etmek sayılmazsa ombudsmanın
kamu yönetimize anlamlı bir etkisinin olmayacağını iddia etmenin kehanet
olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Zaten konumuz kamu yönetiminin kurtarılması da değil.
Basınımızın “ombudsmanlığı” çoktan ithal etmiş olması.
Türkiye’yi modernleştirme misyonundan hiç taviz vermeyen Türk basını duruma
hemen el koymuş da kendine ombudsman tutup, devlete ve millete örnek olmayı
başarmış.
Sahi başarmış mı acaba?
İşte bu yazımızın konusu da basınımızın oku temsilciliği de denilen güzide
ombudsmanlık kurumu.

JAPONYA’DAN SEVGİLERLE

Her ne kadar kelime ve kurum İsveç kökenli olsa da kendisine ombudsman bulma
ihtiyacı duyan ilk gazete Japonya’dan. 1930'larda Japon Asahi Shimbun adlı gazete
bu konuda öncü olmuş. (-muş diyorum çünkü Yavuz Baydar’dan okuduğumu tekrar
ediyorum.) Türkiye’de ise adının başına ombudsman sıfatını ilk ekleyen kişi Yavuz
Baydar. Önce Milliyet’te ardından da transfer olduğu ve halen görev yaptığı Sabah
Gazetesi’nde bu işi yapan Baydar, uzunca bir süre ülkenin tek ombudsmanı olarak
kaldı. Çok sonra diğer gazeteler bizde de bulunsun diye bazı elemanlarına
ombudsman sıfatını uygun gördüler. Hürriyet'te Doğan Satmış, "Okur Temsilcisine
Mektuplar"da Milliyet'te, "Okur Temsilcisi, Ombudsman" başlığıyla, gazetenin eski
Genel Yayın Yönetmeni, Derya Sazak; Cumhuriyet'te Fikret Dağlıoğlu'nun
sorumluluğunda "Söz Okurun" sayfası, Yeni Şafak’ta ise gazetenin hali hazırdaki
yöneticilerinden biri olan Yusuf Ziya Cömert bu işe bakıyor.
Ombudsmanlarımız arasında en açık sözlüsü Yusuf Ziya Cömert. “Hem yönetimde
görev almak, hem kendi yaptığı işi yargılamak, tabii ki çelişkili. Benim yaptığım
'ombudsmanlık' bir bakıma, kendimi yargılamak gibi. Bu yönüyle, (Vicdan'ın, insanın
kendi içindeki bir yargı 'aygıt'ı olduğunu dikkate alırsak) bağımsız bir 'ombudsman'ın
yaptığından daha çok benziyor 'vicdan'a. Ombudsman, 'vicdan'dan çok, bünyeye
monte edilmiş, bağımsız ve uygulamadaki şekliyle yargılayan, hüküm veren, ama
ceza vermeyen bir yargıç.”

OKURUN MU PATRONUN MU TEMSİLCİSİ?


Cömert’in kendisiyle ilgili sözlerini, ondan daha fazla çelişkiler taşıyan diğer
ombudsmanlar söyleyemiyor. Mesela Baydar, bir yandan Milliyet’te ombudsmanken
diğer yandan gazeteyle aynı grupta yer alan CNNTÜRK’te programcılık yapmış
olmasını nedense es geçiyor. Baydar’ın hengi süreçten sonra transfer olduğunu
bilmediğimiz için patron nezninde okurun mu temsilcisi olduğunu yoksa okur
nezninde partonun mu temsilcisi olduğu konusunda yorum yapmakta güçlük
çekiyoruz. O, Dünya Ombudsmanlar Örgütü başkanı olmasını dünya standartlarında
bir ombudsman oluşunun kanıtı olarak sayıyor olabilir ama Milliyet’te ombudsmanken
ombudsmanlığına düşen gölgeyi bize ancak Sabah’a geçtikten sonra göstermişse
şimdiki mesaisinin bulutlu mu, yoksa parlak bir havada mı cereyan ettiğini öğrenmek
için Baydar’ın bir kez daha adres değiştirmesi gerekip gerekmeyeceği konusunda
bazı şüpheler taşıyoruz. Derya Sazak’ın Milliyet Gazetesi’nin eski Genel Yayın
Yönetmenliği görevinden sonra aynı gazetede okuru temsil etmesinin biraz zayıf bir
ihtimal olduğu nedense akıllara hiç gelmiyor.

HERKES KENDİ OMBUDSMANINI AKLIYOR

Nitekim her gazete kendi ombudsmanının diğerlerine benzemediğini vurgulayıp,


biriciklik iddiasının altını çize çize kendilerini okunmaz kılıyor maalesef.
Bakalım Engin Ardıç, “Smorgasbord adı verilen hani o somon balıklı böğürtlen reçelli,
ağır İsveç kahvaltısı bize ne kadar uymuyorsa, 'ombudsman' numarasını da
kendimize o kadar uydurabildik işte... Babıali'de ombudsman, okurun görüşünü
gazete yönetimine aktarmıyor, aktarırmış gibi yapıyor. Yanlış yapıldıktan, iş işten
geçtikten üç gün sonra okurun düzeltmesini yayınlamak, ancak sürekli ve dikkatli
okuyucuya bir şey söyler... 'Ördek okuyucu' için hiçbir anlam taşımaz. Oysa bütün
'atraksiyon', Babıali'de uygulanan şekliyle, herzeyi önce yiyip sonra 'bakın biz
okuyucuya ne kadar saygı gösteriyoruz' dümenine yatmak ve yürek soğutmak... 'Bu
gazetede yanlış yapılır ama hemen düzeltilir' güvenini sağlayıp tatlı tatlı yanlışları
sürdürmek... O arada istediğini de kamuoyuna sokuşturmak... Sıtmayı sağaltır
görünüp bataklığı sulamak...” diyerek ombudsnalkıl hakkında söylediği fevkalade
enteresan tespitler silsilesini Akşam gazetesinin benzer sayfası için tekrar edebilecek
mi? Aynı yazıda “Akşam Gazetesi'nin okuyucu temsilcisi öyle olmayacaktır. Çünkü
Akşam Gazetesi'nde, zaman zaman hata vardır, evet, ama rezillik yoktur.” dediğine
göre karamsar olmak için elde yeteri kadar sebep var demektir. Sayın Ardıç Sabah ve
Star gaztelerindeyken benzer cümleleri o gazeteler için de kurmuştur bilemem ama
bundan sonra çalışacağı gazeteyi de benzer bir şekilde övüp, övmeyeceğini
gözlemlemek için bu tarihi cümlelerini alıntılamakta fayda görüyorum.

DIŞCEPHE MAKYÖZÜ

Ombudsmanlığın da kendi çapında bir derde derman bir tarafı olduğu söylenebilir.
Mizanpaj’dan başlıklara, spottan haber diline dek düzeltilmesi gereken onca yanlışın
giderilmesinde ombudsmanlığın bir katkısı olabilir. Amenna. Ancak medyamızı
temeline dek ulaşan yapısal sorunlara karşı, binanın dış cephesini boyayarak bir
çözüm bulabileceğimizi sanmıyorum.
28 Şubat sürecinde yaşanan bir “andıç” hadisesi karşısında hangi ombudsman
anlamlı bir tepki verebilirdi ki? Düşünün hakkında çıkan yalan haberler yüzünden
mağdur olan kişiler köşe yazarı. Yıllardır medya mekanizması içinde önemli yerlerde
bulunmuş bu insanlar bile rahatlıkla hedef haline gelebiliyorsa medya akıntıları ile
oradan oraya sürüklenen yurdum insanının mağduriyetini hangi ombudsman tespit
edebilecek? Bir mağduriyetin tespit edilmiş olması hangi derde merhem olacak?
Ombudsmanın tepkili vatandaşın biriken gazını almak dışında bir fonksiyon üstlenip,
üstlenemeyeceği konusunda derin şüphelerim var. Mesele bardağın yarısının dolu
yada boş olması ve bizim de hangi tarafıyla ilgilendiğimiz meselesi değildir maalesef.
Asıl sorun bardağın ne ile dolu olduğudur. Enformasyon mu yoksa dezenformasyon
mu vardır bardakta? Ombudsmanımız bardağı tutuş biçimimizi düzeltebilir, elimiz
yanmasın diye bir kulp bile taktırabilir bardağa. Ancak hiçbir ombudsmanın gücü
bardağın içinde yer alan sıvının muhtevasını analiz etmeye ve bunun sonuçlarını
kendisine ayrılan sayfada o gazetenin okurlarıyla paylaşmaya yetmez.
Bu yüzden de İsveççe ombudsman kelimesine Türkçe karşılık ararken karşımıza
çıkan okur temsilcisi tamlaması her ne kadar fikir ve ideal olarak doğru olsa da
gerçeğin ne olduğunu karşılamaktan uzaktır. Gerçeğin aynasına bakınca
karşılaştığımız portreye verebileceğimiz isim okur temsilcisi değil gazete temsilcisi
olabilir olsa olsa…
Mesela kördüğüme dönüşen sermaye-haber kördüğümünü çözebilecek kılıcı tutacak
bilek sahibi bir babayiğit ombudsmanı ne Bab-ı Ali ne de İkitelli görmüş değil.
Bu noktada fikir eksersizi mahiyetinde bir soru sormakta ve bu soruyu okurun
insafına terk etmekte fayda var.
Sakallı Celal ombudsman olabilir miydi?

ASLI VE SURETİ

Gelin Aslı Tunç’un Radikal’de yayınlanan ve ombudsmanlarımız tarafından pek de


beğenilmeyen yazısına bir göz atalım. Onları rahatsız eden duruma şahit olalım ki
ombudsmanlığın ideal modeliyle Türkiye uygulaması arasındaki makasın ne kadar
açık olduğu daha net ortaya çıkabilsin. “bir okur temsilcisi, ancak bu net çizgiler
içinde hareket ederse saygınlık ve güvenirlilik kazanabilir. Aksi takdirde okur
temsilcisinin bir gazetenin vicdanı olması söz konusu olamaz. Sonuçta okur
temsilcisinin varlık nedeni ve işlevi bağımsız olmasıyla ilintilidir. Bu alanda başarılı
örnekler dururken, ülkemizde okur temsilciliğinin yumuşak karnı, hâlâ, bağımsız
hakemlik görevi ile kendine maaş ödeyen gazeteye ekonomik bağımlılığının kesiştiği
noktada yatar. Burada meslek örgütleri devreye girebilir ve okur temsilcilerinin
bağımsızlığı için ekonomik ve yasal bir zemin hazırlayabilir. Bu somut öneriler belki
ülkemizdeki medya yapılanması ve her gün biraz daha karmaşıklaşan medya-siyasal
iktidar ilişkileri karşısında uçucu ve gülünç olacak kadar romantik kaçıyor. Varsın öyle
olsun. Türkiye'de, bir gün gelip, okur temsilciliğinin göstermelik konumundan çıkıp
gazetecilik pratiklerine ve ahlakına katkıda bulunan, gerçek ve bağımsız bir çaba
olacağının hayalini kurmanın kime ne zararı olabilir ki?”

OMBUDSMAN’IN BİLDİĞİ VE YANILDIĞI

Ombudsmanlığın bize ahilik kadar tanıdık bir iş olduğunu söylerek avunabilir ve


umutlanabiliriz belki. Ancak mesleki ahlaka uymayan zanaatkarı teşhir edip
cezalandıran, kimin hangi eğitim sürecinden sonra usta olacağına karar veren,
fiyatları ve üretim miktarını saptayan ahilik ile ombudsmanın uzaktan yakına alakası
olmadığını söylemek zorundayım. Hele hele bunca sabıkaya sahip olan Türk
medyası için konuşuyorsak çorbanın suyunun suyundan bile bahsemeyiz. Nitekim
Prof. Dr. Kormaz Alemdar da mevzuyu topuğundan yakaladığı gibi silkeliyor. “Son
yıllarda Batı'da eğitim almış gazetecilerin 'bu da olsa iyi olur' diyerek yaptıkları iyi
niyetli bir girişim olarak ortaya çıkmıştır. Ama medyanın siyasal iktidarla ilişkileri o
kadar karmaşıklaşmıştır ki gerçekten okur temsilciliği yapmak hayal oldu. Basının
içinden gelen birisini kendi mesleğiyle ilgili, meslektaşlarını, patronlarını eleştirecek
bir tavır içinde görmek pek mümkün değil”
Evet, ombudsmanın da bir bildiği vardır. Ancak bu yanılgısının büyüklüğü ile
kıyaslanırsa yok mesabesinde kalır.
Ebubekir Eroğlu’nun “Haber ve Savaş” adlı şiirinin ilk mısrası da zaten bu yüzden
ombudsmanlığın hali pür melalini anlatmak için birebirdir.
“bildiği yanıldığına değmez”
MEDYA’NIN EKSİĞİ TEKNOLOJİ DEĞİL İNSAN

Son 150 yılda matbuattan basına, basından medyaya geçişte köprünün altından çok
sular, çok değerler akıp gitti. Bu hızlı değişim elbette kimi yapısal sorunlara da sebep
oldu. Önceki yüzyıllar boyunca geliştirilen değerler skalasında büyük tahribatlar
yaşadık. Bu tahribatın bedelini de maruz kaldığımız krizlerde ödedik ve ödemeye
devam ediyoruz.
Türk gazeteleri 1980'lerin başına kadar ciddi haber ağırlıklı gazeteleriydi. Bu
ciddiyetin arka planı tartışılabilirdi elbet ama en azından söyleyecek sözü olan basın
kurumları vardı. Her ne kadar bulvar gazetesi diye tanımlayabileceğimiz birkaç tane
gazete olsa da bunların işleri zaten magazin olduğu için ayrı bir kategoride
tutulabilirdi.
1980'lerin başı büyük holdinglerin basın işine girdi. Daha önce tek bir gazete ya da
dergi tek bir kişiye aitken birçok gazete ya da dergi tek bir kişiye ait olmaya başladı.
Medyanın halktan kopuşu diye niteleyebileceğimiz İstanbul'un merkezinden
İstanbul'un biraz dışında bir semt olan İkitelli'ye taşınma, 'medya towers'ların yapılışı;
tekelleşmeyi ve ticarileşmeyi hızlandırdı. Ticarileşme, daha fazla para kazanma
arzusunu belki de kolay para kazanma arzusunu doğurdu.
Ticarileşme ise ilk anda dikkat çekebilecek konuları ucuza satmayı basına soktu.
Toplumun ilgisi genellikle ulaşmak istediği yaşam standardına sahip olan zengin
tabakaya ve ünlülerin hayatına kaymakta. Magazin haberleri yapmak hem gazete
patronlarının hem de çalışanlarının işine gelmekte, çünkü hiçbir kültür ve bilgi
birikimine dayanmayan bu haberlere ulaşmak çok kolay. Bu tür gazetelerde çok
büyük resimlerin altına kısa yazılar koymak yeterlidir.
Ancak medyanın magazinleşmesinin en büyük tehlikesi maalesef bu değil. Daha da
önemlisi gazetecilikte sansasyon haber anlayışının ağırlık kazanmasıyla birlikte
medyayı tehdit eden ‘haberin kurgulanması’ süreci de hız kazandı. Medyanın
tekelleşmesine paralel olarak medya teknik yönden çok büyük yatırım yaptı ama ne
yazık ki insana hiç yatırım yapmadı.
İşin trajikomik yanı şu ki bunun bedelini ödeyenlerin başında medya geliyor.
Nitekim Türkiye’de gazetelerin tirajı artmıyor, pasta bir türlü genişlemiyor. Sonuçta bu
kadar ucuz olmasına rağmen gazete tirajları anlamlı bir artış yakalayamıyorsa
gazeteler suçu kendilerinde aramalılar.
1980 ve özellikle 1990 sonrasında medya - siyaset ilişkisi yoğunlaşmış, medya
sahipleri, ellerinde bulunan gazete ve TV kanallarını bir anlamda "silah" olarak
kullandılar. Medyanın bir silah, bir araç olması “insan” unsurunu da haliyle geri plana
itti. Matbuatı medya yapan sermaye siyasal iktidarla ve diğer güç odaklarıyla yakın
işbirliğine girerek mali olanaklar elde etti.
Ancak bu olanaklar ne pahasına elde edildi? Bu bir sır değil elbette.
Yaşanan iflaslar sonucu TMSF kontrolüne geçen medya gruplarının finansmanını
sağlayan bankaların hepimizin bütçesine yaptığı tahribat, yapılan “kurgu” haberlerin
sonuçları itibariyle medyanın medya patronlarının etik anlayışlarına bırakılmayacak
kadar hayati bir sektör olduğunu ortaya koyuyor.
Türkiye’de medya, hem hitap ettiği hem de istihdam ettiği “insan”ı hatırlamadığı
sürece başarı ölçüsü olarak tirajı da kabul etse itibara da talip olsa hüsrana
uğramaya mahkûm…
DOĞAN HIZLAN HANGİ ZEVKİN DERVİŞİ?

Doğan Hızlan için Nurullah Ataç’ın reankarnasyonu demememin en önemli sebebi


reankarnasyona inanmıyor oluşum. Ayrıca reankarnasyona inanıyor olsam bile 1937
yılında doğmuş olduğu için yani Doğan Hızlan doğduğunda Ataç’ın ruhu henüz
bedeninde olduğu için bu benzetmeyi yapmanın tatsız bir gerçeğe çarpması da
mümkün.
Yine de hem Nurullah Ataç’ın hem de Doğan Hızlan’ın Yazılarındaki “öznel” üslupta
akrabalık görmemek de mümkün değil. Gerçi Hızlan Ataç’ın tilcik tercihini devam
ettirmiyor ama denemelerindeki serbestlik onun Ataç tezgahından geçtiğini
gösteriyor. Nitekim Doğan Hızlan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in
konuşmalarını değerlendirirken dil konusundaki tercihini de şöyle anlatıyor: “Sezer’in
anlayışı. Nurullah Ataç Dönemi Öz Türkçeciliğini çağrıştırıyor. Ben çeşitlilikten
yanayım. Ozan da olmalı şair de. Öykü de hikâye de. Edebiyat da yazın da. Çünkü
ikisinin de anlam farklılıkları taşıdığı kanısındayım. Cumhurbaşkanı’nın genel
konuşmalarda, anlaşılabilmesi için ortak paydanın Türkçesini tercih etmesi gerekir.”
Bir kültür-sanat ve yeme içme gurmesi olan ve kendisini bir yazısında “zevk dervişi”
diye niteleyen Doğan Hızlan’ın kariyerinde yazılarını yayınladığı 20’yi aşkın derginin
de payı hiç şüphesiz. (Sahi zevk ve derviş hangi tekkede buluşuyor?)
O bir zevk dervişi ama hangi kültürün zevk dervişi olduğu elbette malum. Nitekim
Cemal Reşit Rey’de rahmetli Kazancı Bedih’in sıra gecesi düzenlenince sıra gecesi
kültürünün kopmaz bir parçası olan çiğ köfteye karşı o hızlan tavır alıyor Doğan Bey.
Hemen bir de yazıvermiş tepkisini. Bakın ne diyor? “Cemal Reşit Rey Konser Salonu,
Türk Beşleri'nden, önemli besteci, orkestra şefi, piyanist ve çok sesli müziğin
ülkemizde yerleşmesi için büyük emek veren birinin adının verildiği, güzel bir salon.
Benim gözümde birden canlanıverdi; o çiğköftelerden birinin gidip Cemal Reşit Rey'in
alnına yapıştığını hayal ettim. Çok üzülürdünüz Cemal Bey, iyi ki ölmüşsünüz.
Sahnede çiğköfte yoğurma ile başlayan yozlaşmanın, laubaliliğin sonu gelmez.
Yakında sahnede yufkalar açılır, gözlemeler pişirilir. Bence özgürlüğün estetik sınırı
vardır. Bazı yerlerde, bazı şeyler yapılmaz. Yakışmaz, salonun kalitesini düşürür.”
Demek ki “yerli” olan her şey düşük kalitelidir Doğan Bey için ve Doğan Bey de
yabancı zevklerin dervişidir…
Doğan Bey’in keşfettiği kalemlerin de hızlan yükseldikleri bir başka gerçek. Şüphesiz
yazdığı dönemde bir tekel olan Nurullah Ataç’ın karizması kadar güçlü değil Doğan
Hızlan ama bütün o medya imkanını ardına alan Hızlan’ın kültürel iktidarını
görmezden gelmek de pek akıl kârı değil.
Murat Bardakçı ise Doğan Hızlan’ın bir başka yönüne dikkat çekiyor.
“Doğan Hızlan, 50 küsur seneden beri sanat dünyasının içinde. Son yarım asırda
bilmediği, görmediği, tanımadığı şair, yazar, ressam ve müzisyen hemen hemen yok
gibi. Onları sadece eserleriyle değil gerçek kimlikleriyle, yani yaratıcılıklarının perde
arkasıyla tanıdı. Birçoğunun özel hayatına vakıf oldu ama bugüne kadar zülf-i yáre
dokunacak tek bir kelime etmedi, hep sustu ve sanat dünyasında bir ‘‘mediator’’, bir
‘‘âkil adam’’ rolü üstlendi.
Bugün Válá Nureddinler'in, Ahmed Hamdiler'in ve Yaşar Nabiler'in koltuğunda oturan;
hem kıdem, hem malumat bakımından sanat yazarlarına duayenlik eden Doğan Bey
bence bu suskun üslubunu da hayat tarzı gibi güncelleştirmeli ve ‘‘edebiyat
yazarlığı’’ndan ‘‘modern edebiyat tarihçiliği’’ne geçmelidir. Zira Doğan Hızlan'ın asıl
önemi bugüne kadar yazdıklarında değil, yazması gerekenlerde, yani bilip de
yazmadıklarındadır.”
Benim tanıdığım Doğan Hızlan ne “zevklerinden” vazgeçer ne de kültürel iktidarını
muhkem kılan akil adam rolünden.
O halde Bardakçı’ın nasihatlerinin boşa gittiğini şimdiden söyleyebiliriz.
NEHİR SÖYLEŞİLER NEREYE AKAR?

Kestirmeden gidip, son cümleyi en baştan söylemekte fayda var. Nasıl ulaşım
sistemimizin çarpıklıklarından doğan boşluğu “dolmuş” diye bir taşıma aracı üreterek
doldurmaya çalışıyorsak, “nehir söyleşi” diye bir kitap türüne de “biyografi” ve
“otobiyografi” türlerindeki yetersizliklerimiz sebep oldu. Eğer Katip Çelebi’den
İbnülemin Mahmud Kemal İnal’a uzanan biyografi yazma geleneğimiz gümrah bir
ırmak olarak akmayı sürdürüp, mecrasında devam etseydi ve şimdi bu türlerde
varolandan çok daha zengin bir literatür inşa etmeyi başarabilseydik, nehir söyleşi
denen tür doğmuş bile olsa bu tür kitaplar şimdi olduğu kadar önplanda
durmayacaktı. Bence bir tür olarak nehir söyleşi, farklılık yahut zenginlikten ziyade
yoksunluktan, darlıktan, engellemeden dolayı arz ve talebin yöneldiği; günü
kurtarmayı, vaziyeti idare etmeyi amaçlayan “ehven-i şer” bir sentezden
kaynaklanıyor. Yani biyografinin arz edilmesini sıkıntıya sokan talep edilmesini
engelliyor diye sayıp dökebileceğimiz her sebep aynı zamanda da nehir söyleşilerin
de önünü açıyor, bu tarz kitapların üretilip, tüketilmesini cazip kılıyor.
Nehir söyleşi türünün “dolmuş” gibi bize mahsus olduğunu söyleyenler var. Nitekim
nehir söyleşi türünün fikir babası olarak görülen ve Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları’nda bu konsepti uygulamaya sokarak, gündemimize kazandıran Mürşit
Balabanlılar, kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Dünyada 'nehir söyleşi'ye tür olarak
rastlıyor muyuz?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Formatını çizdiğim ölçüler içinde,
başka bir örneğini görmedim. Buna benzer olarak Umberto Eco, Mitternad ve
Marguerite Duras ile yapılmış söyleşi kitapları var ama bunlar, spesifik konularla ilgili.
Oysa nehir söyleşi, kişiyle ilgili her şeyi kapsar. Kişinin özyaşamöyküsü, mesleki
yaşamı ve özel zevkleri, bu çalışmanın ayaklarıdır.”

NEHİR SÖYLEŞİNİN MECRASI

Dolmuş, taksi ve otobüs olmayan bir taşıma aracı olarak nakliye tarihimizde yer aldı.
Taksiye binme imkânı olamayan ama otobüse binmeye de razı olamayan insanlar
istrapentalı dolmuşlara uzun yıllar müşteri oldular. Ebat olarak zaten büyük olan eski
Amerikan otomobillerini yerli atelyelerde biraz daha büyüterek kapasitesini biraz daha
arttırınca adı istrapenteli oluyordu. Bu noktada uyarmam gereken bir şey var.
Sonradan devreye giren minibüsler ve doblolara da dolmuş dense de hiçbiri
istrapenteli otomobil kadar nehir söyleşiyi hatırlatacak donanıma sahip değildir.
Çünkü bu araçlar, esasen taksi olabilecekken teknik bir numarayla otomobil vasfını
kaybetmeden dolmuşlaştırılmıştır.
Nehir söyleşiler esasen Mürşit Balabanlılar’ın belirttiği gibidir: “Nehir söyleşi de
sonuçta biyografi yazarken bilinmesi gereken şeyleri kapsıyor. Ama soru - cevap
tekniğiyle yazılıyor. Bunun nedeni de şu: Biyografilerde zaman zaman saptırmalar
söz konusu olabiliyor. Ya da konu edindiği kişiyi sürekli olumlayan kitaplarla
karşılaşıyoruz. Oysa söyleşi tekniği ile tüm yaşanmışlıkları, kendisiyle söyleşi yapılan
insanın ağzından almak mümkün.” Mürşit beyin cevabını ben kendi hesabıma şöye
okudum ve bu da bana nehir söyleşilerin nereden icap ettiği hakkında bir fikir verdi.
Nehir söyleşiler kitabın öznesini teşkil eden kişinin hayatı hakkında saptırma yapma
tekelini bizzat o kişiye vermekte, telif bir kitap yazmak üzere harekete geçecek kişinin
daha az kontrol edilebilecek mesaisi soru-cevap tekniği ile kaynaktan
kısıtlanmaktadır. Bu kısıtlamalar silsilesini Enis Batur Milliyet Kitap Ekinde yer alan
Sema Aslan’ın Türkiye'de biyografinin gelişmemesi, kapalı toplum yapısıyla yakından
ilgili, “İşlenmemişCevher” başlıklı dosyaya şu sözlerle izah eder: “Biyografi,
otobiyografi zenginliği açısından parlak bir konumda sayılmayız. Özel yaşam tabuları,
ailelerin kol kırılır yen içinde kalır anlayışıyla bilgi ve belge saklamaları (hatta yok
etmeleri), örf ve adetlerimiz bu türün düzgün örneklerinin ortaya çıkmasının önündeki
ilk engel. Hüseyin Rahmi Bey kırk yıl miralay dostuyla büyük bir aşk yaşadı ama, biz
henüz bunun adını koyacak, taçlandıracak güce sahip değiliz toplum olarak. Çünkü
ikiyüzlüyüz. Görsel ve yazılı medyanın yabana atılamayacak bir bölümü her türlü
"özel"i ısrarlı "az sonra"larla sunarken ve milyonlarca insan ekran önüne bunları
izlemek için çivilenirken, öte yanda sözümona dokunulmazlık alanları tanımlıyoruz
durmadan.”

BİYOGRAFİDEN KAÇIŞ

Bu kontrol mekanizması yazarı yazmaktan soğutacak kadar sıkıcı bir atmosfere


sebep olur. Hayatı yazılacak kişi, akrabaları, hayranları, hemşehrileri el birliği ederler.
Nasıl bir televizyon dizisinde yer alan kapıcı tiplemesi kapıcıların, bir sinema
filmindeki “eşcinsel” hamamcı da hamamcılarımızı boy gösterip, slogan atma ihtiyacı
duymuşsa söz konusu elbirliği de yazarın başını ağrıtacak kadar gürültü koparır. Ayşe
Kulin de yaka silkenlerden biridir: “Bizim ülkemizde biyografi yazmanın bir zorluğu
var, o da biyografisini yazdığınız kişilerin eş, dost, akraba, yakın-uzak çevresiyle
konuştuğunuz zaman, herkesin naklettiği bilgiyi, naklettiği şekilde görmek istemesi.
Hiç kimsenin eleştirisel yaklaşıma, olumsuz görüşe tahammülü yok. O zaman da
biyografiler methiyelere dönüşebiliyor. Münir Nurettin ve Füreya'da böyle bir sorunum
olmadı ama, Aylin için başımın ağrıdığını itiraf etmeliyim. Sonuçta ben biyografiden
elimi eteğimi çektim. Bu çok zevkli alanı meslektaşlarıma bırakıyorum.”

OTOBİYOGRAFİDEN KAÇIŞ

Nehir söyleşiler sadece yayınevinin işini değil sorulara cevap verip teybe konuşan,
kitaplaştırma işini kontrollü bir şekilde röportajcıya bırakanın da işi fevkalade
pratikleşiyor. Yazarın yerini röportajcının almış olması ve metnin yerini soru-cevap
döngüsünün almasının sağladığı kontrollü kolaylığın yanı sıra yazmanın yerini
anlatmanın alması da kitabın öznesini pek çok külfetten kurtarıyor. Nehir söyleşi
kahramanı olan Adalet Ağaoğlu da “Edebiyatımızda biyografi, az bulunan bir tür.
Bence bu, otobiyografik anlatıların azlığından ileri gelmekte. Otobiyografilerle
açıklanamayanlar bir bakıma roman türü içine gizlenmekte. Nostaljik anlatılar da
"geçmişe özlem" duyarlığıyla imdada yetişebilmekte.” demiş. Bu noktada Mürşit
Balabanlılar’ın şahitliğine bir kez daha başvurmakta fayda var: “Pek çok kişi anılarını
yazmayı istiyor ama insanın kendisiyle hesaplaşması zordur. Ayrıca yazı dünyasının
içinde olmayan ama çok değerli deneyimleri olan kişiler de var; onları yazı derdinden
kurtarmak için iyi bir yöntem, nehir söyleşiler.”

OKUMAKTAN KAÇIŞ

Nehir söyleşiler, sadece yazanları için kolaylık sağlamıyor. Okur içinde bulunmaz bir
tembellik fırsatı nehir söyleşi. Soru-cevap ikilisinin alıp başını gittiği bu metinler,
kolayca tüketen, tüketmek için özdeşlikler arayan okur için bulunmaz bir nimet. Ayrıca
iyi birer dedikodu ve polemik kutusu niteliği taşıyor bu kitaplar. Hilmi Yavuz, Enis
Batur ve İsmet Özel için ne demiş? Hasan Pulur kadın köşe yazarların kariyerleri
hakkında hangi yorumu yapmış? türünden derinlikli dedikodulara cevap arayan her
kişioğlu biyografilerden ziyade nehir söyleşilere yüz verecektir. Zira dedikodu da nehir
söyleşi de konuşma üstünden ilerleme gibi bir ortak paydaya sahiptir.
Ayrıca nehir söyleşiler biyografilere göre okurundan daha az şey talep ederler.
Malzemeden çalınmış binalarda oturan bunca insanın yaşadığı bir memlekette
kestirme kitaplardan medet umanların sayısının çok olmasına da şaşmamak gerekir.
“Harb ve Sulh”ün sinemaya aktarılmış halini yahut “Yaprak Dökümü”nün televizyon
dizisi uyarlamasını seyretmenin farklı bir sanat türüne vakit ayırmak değil de kitabını
okumayı ikâme edecek kestirme bir eylem olarak gören kişi, röportaj okumaya da
aynı gözle bakacak ve kendini yazması da okuması da daha çok emek isteyen
biyografi yerine nehir söyleşinin tatlı kollarına bırakacaktır. Bırakmıştır da. Nitekim
Halil İnalcık’ın yıllarını verdiği makale ve kitapları şeyh-ül müverrihin ile yapılan
“Tarihçilerin Kutbu” adlı nehir söyleşi kadar bir tiraja ulaşmamıştır. Oysa nehir söyleşi
asıl eserin yanında talîdir. İnalcık ile bir nehir söyleşi yapma ihtiyacı doğuran asıl
kitap ve makalelerin nehir söyleşi kadar hızla makes bulması ve tiraj yakalaması
okumaktan kaçmamızın boyutları hakkında bir fikir vermiyor mu? Okurun tembelliğini
ise şu hisseli kıssa ile anlatabiliriz. Batma noktasında olan bir firmada kapı açılır ve
içeri giren kişi “arkadaşlar durum zannetiğiniz kadar kötü değil.” deyince herkes
şaşırıp, bir umutla adama doğru dikkat kesilir. Adam ise sözlerini şöyle sürdürecektir:
“Durum zannedebileceğinizden daha da kötü.”

NETİCE-İ KELAM

Bütün bu olumsuzlara karşın nehir söyleşilerin boşa akmaması ihtimalini de hesap


dışı bırakmış değilim. Bu kitaplar için yapılmış mesailer de eleştirel bir süzgeçten
geçmesi ve esaslı bir çalışmanın asıl unsuru olarak değil de tali bir kaynağı olarak
görüldüğü sürece anlamlı bir yere oturtulup boşa akmaması sağlanabilir. Bu yüzden
de kendi hesabıma nehir söyleşilerin eleştirel bir okumadan sonra esaslı, etraflı ve
derinlikli biyografiler, monografiler için ham malzeme olacağını ümit ediyorum. Bu
noktada Oğuz Atay’ın biyografisini “Ben Buradayım” ismiyle kitaplaştıran Prof. Dr.
Yıldız Ecevit de nehir söyleşileri "biyografiye dönüşmemiş hammadde tutanakları"
olarak tanımlayarak, pişmişlikle hamlık arasındaki farkı net bir şekilde ortaya
koyduğunu hatırlamakta fayda var.
Belki de nehir söyleşiler kaleme alındıkları dönemin heveslerini, yetersizliklerini taşır.
“Bu da geçer ya hu!” demekte fayda vardır. Biyografilerin, otobiyografilerin,
monografilerin raflarımızda hatırı sayılır bir şekilde yer almaya başlamasından sonra
bütün bu yazı boyunca sıraladıklarım önlerine “bir zamanlar” takısını alarak arşiv
malzemesi olarak yerini alır belki…
Yeter ki iğneyle kuyu kazmaya talip olan ve dolmuşa bindirilmeye razı olamayan
erbab-ı kalem bir adım öne çıkabilsin ve onca emek verilen bir çalışmanın da
okuyarak emek vermeye hazır bir muhatap ile karşılaşması “istisnai” bir olay
olmaktan çıkıp, haber değeri bile taşımayacak kadar “rutin” bir şey sayılabilsin…
Asıl işte o zaman bir tür olarak nehir söyleşilerin Doğu Türkistan’da yer alan Tarım
Nehri gibi Taklamakan Çölü’nde kaybolmayacağını ve büyük ummanlara
kavuşabileceğini söyleyebilirim!
EKRANI KARA TAHTA YAPMAK

Bir eğlence kutusu olarak görmek gerek televizyonu. Belgeselinden haberlerine,


reality şovundan yarışmalarına eğlenceden başka hiçbir esaslı amacı olmamıştır
beyaz camın. Zaman zaman başka kaygılar taşıdığını iddia eden diziler olsa da
ekran doğası gereği eğlence dışı bir sebebi taşıyamaz. Televizyonun yegâne
amacının eğlence olduğunu söylemem ise onun apolitik bir araç olarak gördüğüm
anlamına gelmemeli. Tam tersine “eğlence” en eski ve köklü ideoloji aktarım ve
empoze aracıdır esasen. Filazof Karl Marx’ın yanlış bilinçlenme olarak tanımladığı
devlet adamı Lenin’in ise olumlu bir anlam yükleyerek kullandığı ideoloji eğlence
aracılığıyla kimlik hanesine kaynaştırılır. O çokça atıfta bulunulan meşhur kitabın
isminde vurgulandığı gibi “Öldüren Eğlence”dir televizyon. Öldüren, yani anlatılanı
gösterilene dönüştürürken içini boşaltan, değerinden ve anlamından uzaklaştırıp
seyirlik, yüzeysel bir nesneye dönüştüren bir makine. Okunan tarih ile seyredilen tarih
arasındaki fark da tam olarak budur zaten. Bir de tarihi belgesel değil de drama ise
işler daha da çetrefilleşir. Bir dizi filmin kurgusuna sos olan, hayalî kişilerle gerçek
kişilerin yan yana dolaştığı, gerçek kişilerin ise kimi zaman tarihin derinliklerinde
yaşayan esas kişi ile adaş olmak dışında hiçbir ortak yönünün bulunmayabileceği
akılda tutulursa; yakın tarihi ekranlara taşıyan bir dizi filmi, diğer herhangi bir diziyi
seyrederkinden farklı bir amaç taşımamamız gerektiği daha net bir şekilde
anlaşılabilir. Ancak işin bu boyutu kimse için eğlenceli değil maalesef. Bu yüzden de
yayıncı diziyi pazarlarken de seyirci seyrederken de ekranı tarih bilgilerinin
öğrencilere aktarıldığı bir kara tahta gibi görmek ve göstermek istiyor.

TRT VE TARİH

Televizyon dizilerinde yakın tarihi işleme işini TRT başlattı elbette. Ne de olsa TRT’de
doğdu televizyonumuz. “Duvardaki Kan”dan, “Osmancık”a pek çok televizyon dizisi
hep tarihi konu edinir. Tarih, devlet televizyonumuz TRT’nin dizilerde en çok sevdiği
temalardan biridir. Yakın dönemde TRT’nin “yakın tarih” dizilerinden bir de Kemal
Tahir uyarlaması olan “Esir Şehrin İnsanları” idi. TRT’nin yakılan “Yorgun Savaşçı”
uyarlamasından yıllar sonra yaptığı bu uyarlama fikir olarak yanlıştı. Çünkü “Esir
Şehrin İnsanları”, “Esir Şehrin Mahpusu” ve “Yol Ayrımı” adlı romanlardan oluşan
üçlemenin ilk iki romanı televizyona uyarlarken üçüncü roman ise tek parti dönemine
ilişkin eleştirileri ihtiva ettiği için görmezden gelinmiş. Bu da uyarlamanın filme çekiliş
kaygısı ile Kemal Tahir’in romanı yazma sebebi arasındaki uçurumun daha da
derinleşmesine sebep olmuş. Belki de TRT’den daha fazlasını beklemek de doğru
değil. Prof. Dr. Atilla Yayla ve ona yöneltilen linç kampanyası güncelken yazdığım bu
satırlarda biraz da insaflı olmalıyım. (Yeri gelmişken bu dizide daha sonra önce Aliye,
ardından da Binbirgece adlı dizilerle meşhur olacak Halit Ergenç’in Emre Kınay’ın
başrolde yer aldığı bu dizide bir İngiliz subayı rolünde olduğunu söylemekte fayda
var.) Bir de “Kınalı Kuzular” var elbet. TRT’ye tarihinin en büyük reytingini aldıran dizi.
"70 milyonu çanakkale'ye götüremiyorsak, çanakkale'yi 70 milyona getirebiliriz"
düşüncesinden doğmuş. “Şu Çılgın Türkler”i çılgınca okuyan milletimizin televizyon
başına geçince görmek isteyeceği sahnelerle yüklü dizi film, kostümlerinde
oyunculuğuna sıkı bir eleştiriden geçildi. Hele bir de şu alıntıya bakın ve Kınalı
Kuzular’ın yapımcısını öğrenin de yoruma hacet kalmadığını da görün: “Deli Yürek'in
Sabri Ağabey'i, Acı Hayat'ın Hasan'ı, Ekmek Teknesi'nin kan gördüğünde bayılan
Celal'i Ahmet Yenilmez'in yapımcılığını üstlendiği TRT dizisi Kınalı Kuzular yarın TRT
1'de izleyiciyle buluşacak.”

KIRIK KANATLAR

Ömer Seyfettin bugün yaşasaydı, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi kitabı ders kitabı
kaleme alsaydı, yetmezmiş gibi bu kitap bir de diziye çekilseydi “Kırık Kanatlar” gibi
bir şey olurdu herhalde. İçinde geçen “Yalnız Efe” trüğü dolayısıyla demiyorum bunu.
“Pembe İncili Kaftan”, “Başını Vermeyen Şehit”, “İlk Namaz”, “Kaşağı” gibi
hikâyelerini keyifle okuduğum Ömer Seyfettin’in emsalini daha sonra Yeşilçam
filmlerinde göreceğimiz abartılı hikaye etme sevdası “Kırık Kanatlar” da soluk alıp,
veriyor. Kırık Kanatlar, zaman ve mekandaki belirsizliği ile dikkat çeken bir yapım.
Evet Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyetin İlanı, İstiklal mahkemeleri, Ege bölgesi. Hepsi
var… Ama yine de hiçbiri net değil. Bu fluluk yüzünden filmin gerçeğinin tarihi
hakikatle ilgisini doğrudan tartamıyoruz. Nasıl Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun
Yaban adlı romanı dönem ve yer olarak belli olmasına rağmen koordinatlarında bir
belirsizlik var ise “Kırık Kanatlar”da da aynı belirsizlik var. Bu belirsizlik rastgele bir
şey değil ama… Bu hikayeyi kuran irade öyle şeyleri saptayarak yola çıkmış ki onları
dizi adlı duvara bu çivileri çakabilmek için bu belirsizlik dübellerini tutturmak zorunda.
İsmail Kılıçarslan’nın www.cemaat.com için kaleme aldığı değerlendirme bu
belirsizliğin ne menem bir manivela olarak filmde yer aldığına da işaret ediyor: “Bir
kere, dizide askerler ve transparan giyip tango yapan aydın Türk kızları dışında bir
tek iyi/doğru karakter yok. Muhtar ve imam ekseninde şekillenen kasaba halkı,
askerden kaçmayı marifet bilen, kasabalının malına, canına, ırzına tecavüz etmeyi
marifet belleyen, eşkıya tipli adamlardan oluşuyor. Yani, gerizekalı senarist ve aptal
yönetmen, adına İstiklal Savaşı denilen hadiseyi halkımıza rağmen askerlerimizin
kazandığı tezini ileri sürüyor. Sanki o askerler, o kasabadaki gibi insanların çocukları
değilmiş gibi davranmayı tercih ediyorlar.” İsmail Kılıçarslan bu değerlendirmeyi
yaptığında dizinin henüz ilk bölümleri gösterilmişti. Ancak aradan geçen zaman
şairimizi tekzip edecek herhangi bir kareye, sekansa, bölüme şahit olmadık. Benim
en son seyrettiğim bölümde ise seyirciye “ya şu İstiklal Mahkemeleri kurulsa da
memleket sinsi iç düşmanlardan kurtulsa” dedirtmeyi amaçlayan bölümler
gösteriliyordu. Bu dübeller duvarda kalır mı onu da bilemem elbette…

ÇEMBERİMDE GÜL OYA

ÇGO, yakın tarihi konu edinen tek dizi değil şüphesiz. Ancak “Babam ve Oğlum”la ilgi
odağı olan Çağan Irmak Üniversitelerde konuşurken öğretmen, hatta başöğretmen
edaları yüklü cümleler kurmaktan vazgeçmiyor. Ne mi diyor? “Sürekli üstü kapatılan,
birçok kesim tarafından yok sayılan bir dönemi anlatmak çok dikkat isteyen bir iştir.
Dönemi tüm gerçekleriyle anlatsaydım üç bölüm sürerdi. Çünkü dizi yayından
kaldırılırdı. Gençler geçmiş dönemi kulaktan dolma bilgilerle biliyor. Ben gençlerin bu
dizi ile yetmişli yılları öğrenmesini istedim. Sol ne yazık ki kendini tartışma yürekliliğini
gösteremedi. Ama merak ediyorsanız söyleyeyim ben de solcuyum.” Irmak
mevzuuyu sol açıktan anlatıyor, öcü sağcılara haddini bildiren kahraman solcuların
menkıbelerini beyaz cama yansıtıyor. Ondan sonra da bütün bu işin adı unutulmuş
yakın tarihin beyazca aracılığıyla öğrenilmesi oluyor. İşin bu boyutu Aktüel
Dergisi’nde yapılan bir yoruma da yansımış zaten. “Yönetmen Çağan Irmak ya
Baudrillard'ın meşhur Tüketim Toplumu adlı kitabını okudu ya da yönettiği
Çemberimde Gül Oya dizisinin etkisiyle daha politik bir duruşa sahip oldu. Bize bu
tespiti yaptıran Çağan Irmak'ın Derya Sazak'ın sorularını yanıtladığı söyleşideki
sözleri: "Geçen gün Çemberinde Gül Oya dizisinin setine gelen kredi kartçıları
kovdum. Settekilerle konuşmuşlar topluca kart çıkarmaya gelmişler. Gidin kardeşim,
dedim. Bu tüketimi bize niye pompalıyorsunuz! Hasan'ı bir sahnede özellikle çektim,
kredi kartını kameranın tam ortasına uzatıyordu, o kart bizim mahremiyetimize giren
bir şeydi." Irmak, tüketimin pompalanmasından yakınırken daha önce bir jean
firmasının reklamında oynadığını unutmuş olmalı. Dahası yaptığı dizi ne olursa olsun
yığınları ekran başına geçirip, reklamcılara pazarlayan televizyonda yayınlanmıyor
mu?” Nasıl “Kırık Kanatlar” belli bir bakışın tarih anlayışını empoze eden bir eğlence
programıysa “Çemberimde Gül Oya” da öyle. Mazlum, yurtsever solcularla kötü
niyetli sağcıların karşı karşıya geldiği bir 1970’li yıllar tablosu çiziliyor bu dizide.

UNUTALIM BU DİZİYİ

“Hatırla Sevgili”de ise 1950’li yıllarda geçen bir aşk hikâyesine fon olarak dönemin
kimi siyasi temaları kullanılmış. Ama o kadar. Aynı hikaye, kimi değişikliklerle güncel
de olabilirdi pekala. Zira dizinin o çok methedilen Adnan Menderes’in uçağının
düşmesi sahnesinin dizide yer alan hikâyeye öyle ahım şahım bir katkısı yok. Zaten
dönemin başrolünde yer alan, dizinin ise karakter rolleri arasında yer alan Adnan
Menderes arasında bariz bir imaj uçurumu olduğu da besbelli. Ancak tek kusur
keşke Menderes’de olsaydı. O kadar yapay, o kadar yapmacık bir dizi ki “Hatırla
Sevgili” insan, bütün bu mevzuu günümüzde geçseydi ne değişirdi? sorusuna esaslı
bir cevap vermekte zorlanıyor. “Bu diziyi unutalım” diye arabaşlık koydum ama öyle
silik ki, böyle bir temennide bulunmama gerek kalacağını da sanmıyorum.

KURTLAR VADİSİ’NİN SAĞLI SOLLU KLONLARI

Buraya kadar Kurtuluş Savaşı dönemidir, Menderes dedik… Ya Kurtlar Vadisi’ni,


Şubat Soğuğu’nu, Kod Adı’nı ve Sağır Oda’yı, Hacı’yı nereye koymalı? Kurtlar
Vadisi’nin her üyesinin hangi yakın tarihten kimi canlandırdığı seyircileri tarafından
sayısal kuponu dolduran birinin heyecanıyla konuşuluyordu. Hacı ve Şubat Soğuğu,
aynı mevzuuya atılmış iki ayrı bakıştı. Kod Adı ise TBMM Susurluk Komisyonu üyesi
Fikri Sağlar’ın sağlamasını yaptığı, aile mensuplarının rol aldığı bir dizi olarak
beyazcamdaki yerini aldı. Sağır Odada bir kişi dışında herkes hayali idi. Ama o bir
kişi kimdi? 5N1K isminde bir programa imza atan Soner Yalçın, Cüneyt Özdemir
ikilisinin hediye ekranlara hediye ettiği ve umduğu reytingi bulamayan Sağır Oda için
(Demek konsept danışmanı bir diziyi kurtarmaya yetmezmiş.) Özdemir şöyle diyerek
kafaları karıştırıyor ve bu dizilerin seyircilerini hangi belirsizlik dübeli ile ekrana
çivilemeye çalıştığını da ifşa etmiş oluyor: “Bizler haberciyiz... Her şeyi haberde
veremiyorsunuz... Ancak bunları dizi mantığı içinde verebiliriz... Dizideki birçok olay
gerçek.” Kurtlar Vadisi’nin sağlı-sollu klonları ve evlatları olan bu diziler hakkında
“Deliyürek” senaristi Ömer Lütfi Mete’nin sözleri gidiş istikametimizi aydınlatabilir:
“Kurgu ile gerçeğin dizilerde birbirine karıştırılması seyircinin ilgisini çekmek
amacından başka bir gayeyi çağrıştırmıyor. Çok geri planda bir komplocu böyle
şeylerin yapılmasını üflemiş olabilir mi? Teorik olarak belki.”

İNEKLERİN MORARMASI

Bu noktada Nabi Avcı’ya ve o çok meşhur kitabı “Enformatik Cehalet”e atıfta


bulunmakta fayda var: Avcı televizyon için, “Bazılarının ‘eğlendirerek öğrenme”,
“öğrendirerek eğlendirme” türünden iyimser ifadelerle formüle ettikleri bir zihni
alışkanlık üretir. Bilginin, bir niyet, bir cehd, bir sabır; kısacası bir hazırlık gerektirdiği
düşüncesi bugün artık bir kenara itilmiş, ama yerine yeni iletişim ve enformasyon
araçlarının etkilerini de açıklayabilecek bütünleşik bir öğrenme kuramı konulmamıştır.
Bu yüzden, günümüzde artık öğrenme kuramlarından değil, öğrenmeme, öğrenerek
cahil kalma, öğrendikçe cahilleşme kuramlarından söz edilir hale gelmiştir.” demişti.
Kaç yıl oldu, hatırlamıyorum. İsviçre’de bir ilkokulda kendilerinden inek resmi
yapılmasını isteyen çocukların büyük bir kısmı mor rengi tercih ederken, hemen
hemen hiçbiri ineğin aslında ne renk olduğunu bulamamış. Çünkü hayatlarında inek
görmeyen bu çocuklar söz konusu hayvanı sadece “mor inekli” reklamlardan
öğrendikleri için oradan benimsedikleri şekilde öğrenivermişler ve böylece inekler
morarıvermiş. Ben kendi adıma televizyon dizisi marifetiyle tarih öğrenmeyi, mor inek
resmi yapmayı yeterli sayan çocukların hevesleriyle bir tutmak lazım. Daha da fenası
şu: George Orwell’in 1984 adlı antiütopya romanında gazeteler konjonktüre göre
tekrar tekrar yazılıp imha edilirek geçmiş değiştirilir. Televizyon dizileri bize
geçmişimiz konusunda öğretmen olma misyonundaysa 1984’te anlatılan romanda
kurulan düzeneğe gerek kalmamış olabilir. Çünkü çekilen her dizi gösterilen geçmişi
yeniden ve konjoktüre göre yeniden icad etmek dışında bir işe yaramaz. Seyirlik bir
dizi filme binaen kendinde tarih bilgisi vehmedecek insanların aramızda bulunması
ise cehaletin bu türünün ancak tahsille mümkün olan bir şey olduğunu ispatlamıyor
mu sizce de?
Bir eğlence kutusu televizyon. Pandora’nın eğlenceli kutusu. Onu açalı o kadar uzun
bir zaman oldu ki, açılışı bile bir yakın tarih dizisine konu olabilir. Ekranı kara tahta
olarak kullanmanın bedelini ise tebeşir tozuna alerjisi olan insanlar bilir elbet.
“Lobi”den gürültüler geliyor

Yıl 1861. Fransız yazar Fenelon’un romanı "Telemaque", Yusuf Kamil Paşa
tarafından "Tercüme-i Telemak" ismiyle çevrilip yayınlanır. Kitabın en çok
alıntılanan cümlesi ise başarılı olmak için bir çeteye dahil olunmasını
tavsiye eden satırlarıdır. Yani edebiyatta lobicilik tartışmasını Fenelon’la
tanıştığımız 142 yıl öncesine dek götürmek mümkün. Hop oturup hop
kalkan gündeme bir Cezmi Ersöz-Perihan Mağden polemiği kılığında düşen
bu yeni "edebiyat lobisi" tartışmasının mazisi işte böylesi eski metinlere
dek ulaşıyor. İş bu noktaya varınca dedikodu tadı taşıyan iki konuyu bir
potada eritmeyi başardıkları için hem Cezmi Ersöz’ü hem de Perihan
Mağden’i tebrik etmemiz gerekiyor. Çünkü hem "edebi çeteler" hem de
"beyaz Türkler" geçtiğimiz on yıllar boyunca ayrı ayrı çiğnenmiş iki sakız
idi. Fakat Ersöz-Mağden ikilisine dek hiç bir cin mısırı kabilinden patlayan
zeka, böylesine lafta ağır, anlamda hafif bir harmana imza atmamıştı. Peki,
tencere dibin kara, seninki benden kara misali birbirlerini "beyaz Türk"
olmakla suçlayan bu iki "pop aydın"ın alıp-veremedikleri şey nedir? İşte
bunun için "baklayı ağzından çıkaran" Cezmi Ersöz’e kulak vermekte fayda
var. "Perihan Mağden ölüm orucu konusunda yazılar yazmıştır, Kürt
meselesi konusunda yazılar yazmıştır... Çok iddialı ve radikal yazılar
yazmıştır. "Düşünceye Özgürlük" girişiminde bir kitapçık vardı. Önceleri
imzalarını verip o kitabı destekleyip, hatta basın toplantılarında ortaya
çıkıp, kendilerini gösterip daha sonra nedense korkup, imzalarını geri
çekmişlerdir. İmzasını çeken beş kişiden biri de Perihan Mağden’dir." Bu
noktada ayan-beyan ortadadır ki asıl mesele ne "beyaz Türklük"tür ne de
"edebiyat lobisi". Eğer bir polemik dolayısıyla birbiriyle kavgalı iki ayrı
kesimden söz etmek kabilse ortada paylaşılamayan tek bir mevzuu vardır.
O da "ben senden daha kanaat önderiyim" iddiasıdır. Zaten Türk
İntelijiyansiyasının kendi küçük kum havuzunda inşa ettiği sanal iktidar
şatosunun sahipliği dışında ne gündemde kendine yer bulabilir ki?

TÜRK EDEBİYATI KENDİ SUSURLUK KAZASINI BEKLİYOR

Evet, şu an iki taraf varmış ve bu iki taraf arasında bir polemik varmış gibi
pazarlanıyor her şey. Tıpkı eski Bizans’ta maviler ve yeşiller arasında
cereyan eden o kanlı müsabakalar gibi. istiyorlar ki Perihan Mağden ve
Cezmi Ersöz arasında bir tercih yapalım ve diğerini iktidara teslim olmakla
suçlayalım. Şöyle deyiverelim mesela: "Bu edebiyatı magazin söylemine
ortak etmektir." Böylece toz ve toprağın birbirine karışmasına ortak
olmamız ve kaosa kendi meşrebimizce katkıda bulunmamız ve hatta kaosa
dahil olmamız isteniyor. Ancak yaşananların arka planında Platon’un
meşhur mağara istiaresinden başka bir şey yok maalesef. Köleler elleri,
kolları bağlı; yüzleri duvara dönük beklemektedir. Öncelikle mağaranın
duvarına yansıyan gölgeleri gerçek sanırlar. Daha sonra zincirlerinden bir
şekilde kurtulan köle bu sefer de kuklaları gerçek sanır. Oysa hakikat
güneşi mağaranın dışında parlamaktadır ve gündemi kuklalarla gölgeler
arasında tercih yapmak sanan herkes aynı tuzağa düşmektedir. Köleliğe.
Sonuçta holdingci piyasanın roman yazarı olarak pazarladığı Perihan
Mağden’le, en büyük derdi herhangi bir holdingi mesken tutamamak olan
ama bu eksikliğini ideolojik gerekçelerle izah ederek prensip kılığına sokan
iki kesim arasındadır olan biten. Zira hakiki edebi kıstaslara önem
verildiğinde ve sahih bir eleştiri çerçevesinden bakıldığında o
hemgamenin, o kaosun ardından şu, netlikle görünmektedir; Cezmi Ersöz
ne kadar şairse Perihan Mağden de o kadar yazardır ve Susurluk benzeri
şaibeli bir olay patlamadıkça aralarındaki benzerlik asla deşifre
olmayacaktır.

NAYLON EDEBİYATIN NAYLON MAFYASI

İki tarafı olmayan bir polemikle karşı karşıyayız. Sadece polemik değil
taraflar da naylon. Zeki Coşkun’un taraflardan biri için söylediği her şeyi
bir polemik varmış gibi davranan bu sözde ikilik yaşayan asılda bütünlük
arz eden naylon edebiyatın naylon mafyası hakkında yinelemek mümkün:
"İşin özüne bakılırsa bir özgürlük sorunu var. Bir de sahtecilik sorunu.
Piyasa ölçütleriyle, güdüleriyle hareket edenler, gündelik kazanç sağlarlar.
Piyasa özgürleştirmez, bağımlı kılar. Bu piyasaya tabi olanların meselesi
bizi ilgilendirmez. Ama piyasanın edebiyatını, yazısını, söylemini, ahlakını,
şahsiyetlerini tek ve en biricik, en şahane örnekler olarak sunma, dayatma,
başkasını bastırıp yok etme, yok sayma; sansür ve imha boyutuna gelirse
iş, orda bizim özgürlük sorunumuz çıkar ortaya. Bugün durum budur."
Cezmi Ersöz, sansür ve imhaya karşı aslanlar gibi konuşuyor besbelli ve
diyor ki: "Mesele iktidarda olmak. İktidar cazibe merkezidir. Bunları
konuşmak zorundayız. Çünkü maalesef okurlar etkileniyor bu tip
tavırlardan. Açıkçası bu sivil beyaz lobi kültür hayatımızda giderek daha
çok egemen olacaktır böyle giderse. Daha sonra kültür hayatımız ve
edebiyat hayatımız bu lobiden sorulacaktır. Bu lobinin desteklemediği
yazarlar okunamayacak, görünemeyecektir." Sözler iyi hoş da. Türkiye gibi
okumayan bir ülkede kitaplarının satışları 500 bini (ayrıca 300 bin adet de
korsan baskısı varmış) geçen ve dolayısıyla pop-arabesk müziğin albüm
satış miktarıyla kıyaslanabilecek bir ticari başarı yakalayan bir yazarın
iktidarından bizi kim koruyacak. O naylon duyarlılığın ürünü naylon şiirleri,
yazıları, öyküleri hangi babayiğit eleştirmen ifşa edebilecek? Ersöz, Perihan
Mağden hakkında elbette haklı. Peki ya onun "dişimle, tırnağımla geldim"
dediği noktanın edebiyatımız için ne menem bir pop facia olduğunu,
ikonlaşmış bir Cezmi Ersöz’ün çözümden ziyade sorunun bir parçası
olduğunu özgürce ifade edebilecek miyiz? William Shakespeare’nin
Hamlet’e söylettiği gibi: "Olmak ya da olmamak. İşte problem burada."
SATILIK ETİKETİ İLE MALÛL BİR ÇAĞ

20. ve 21. yüzyılların insan haklarının tarihinde özel bir yeri olduğunu;
insanların temel hakları açısından önceki çağlarla kıyaslanmayacak büyük
kazanımlar elde ettiği efsanesini ve bu efsanenin gerçek yüzünü üç aşağı,
beş yukarı herkes biliyor.
Batı, 1789’da Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’yle övünedursun
Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, Hiroşima’da, Nagazaki’de, Ruanda’da,
Bosna’da, Guantanamo’da yaşananlar, modern insan hakları kavramının
kâğıt üstünde kalmaya mahkûm bir efsane olduğunu ispatlayan trajedilerle
dolu. Bu saydığım yerlerde yaşanan zulümlerin hedefindeki kişiler, bildirge
ile övünenler tarafından ne insan ne de vatandaş kabul edilmiyor zaten.
Cesetlere ait resim ve filmler, haber bültenlerinde, gazetelerde, dergilerde,
internette dolaşıp; ne kadar çok insana ulaşırsa kalbimiz o denli
nasırlaşıyor, o denli az vicdan azabı duyuyor ve gün geliyor cep
telefonumuzun, televizyonumuzun yeteri kadar yeni model olmaması bile
bizi daha çok rahatsız etmeye başlıyor.
Descartes’in “Düşünüyorum öyle ise varım” sözünden hareket eden
modern insan şimdilerde “Satıyorum, satın alıyorum, satılıyorum; öyle ise
varım” durağına kadar ulaştı ki, bindiği alamet bundan sonra gideceği
yerin neresi olacağını açıkça gösteriyor.
Satılamayan, satın alınamayan ve müşteri olmayan herkesin ve her şeyin
terörist ilan edilebileceği bir çağa doğru ilerliyoruz.
Peki, tarihte hiçbir dönemde içinde yaşadığımız zaman diliminde olduğu
kadar güçlü bir kölelik sistemi olmadığını biliyor musunuz? Şu anda yirmi
yedi milyon insanın köle olarak kullanıldığı tahmin ediliyor ve her sene
sekiz yüz bin kişi alınıp satılıyor. Üstüne fiyat etiketi yapıştırılan bu
insanların önemli bir bölümü kadınlardan ve çocuklardan oluşuyor. Bu
insanlar kâh köle gibi çalıştırılıyor, kâh fuhuşa zorlanıyor. Birleşmiş
Milletlerin bir açıklamasına göre 19. yüzyılda köleliği kaldıran ve insan
haklarında, demokraside öncü rol üstlenen Avrupa’da beş yüz bin köle
kadın bulunuyor; ABD’ye her sene 18 ila 20 bin kişi köle olarak kullanılmak
üzere sokuluyor.
İnsan ticaretini onun vücut bütünlüğü içinde ticaret metası olarak kabul
edildiği köle alışverişine indirgememek gerekir. İnsanların iç organları,
derileri, kök hücreleri, saçları hatta dışkıları alınıp-satılabilen nesnelere
dönüşmüş durumda. Organ mafyasını herkes biliyor ama saç ticaretinde
dönen paranın miktarının aynı ölçüde bilindiğini sanmıyorum. Hindistan’da
her gün en az yirmi beş bin kadın saçlarını kazıtıyor ve bunun ticaretini
yapan Sri Venkateswara tapınağı yılda elli milyon dolar kazanıyor. ABD,
1999 yılında Ocak ile Ekim arasında 10 ayda 800 ton saç ithal etmiş.
Üstüne fiyat etiketi yapıştırılabildiği; müşteri, satıcı yada meta olarak
piyasada yer bulabildiği ölçüde var kabul edilen günümüz insanı beşeri
boyutunu kaybettikçe eşrafi mahlukat olmaktan ziyade hayvandan aşağı
bir mevkiye doğru düşüyor.
İnsan nereye kadar düşebilir, ne kadar alçaklaşabilir?
Yoksa “beterin beteri vardır” diyen atalarımız, insanın düşmesinin duracağı
bir dip nokta olmadığını mı haber veriyorlar?
BANA ADINI KİMİN KOYDUĞUNU SÖYLE…

Ne Emaziğ ismi ne de Emaziğlerin yaşadıkları Tamaziğa ülkesi çoğumuz


için bir şey ifade etmez. İki yabancı kelimedir bunlar bizim için. Bir masal
yada bilimkurgu romanı için uydurulmuş olması muhtemel iki ayrı isim.
Ancak Emaziğler İslamiyet bayrağının batı Afrika’da yayılmasına ve hatta
Endülüs’ün kurulmasında büyük emeği geçmiş bir halktır. Peki bu insanları
niçin kendilerini andıkları isimleriyle bilmeyiz? Bu soruyu cevaplandırmak
için öncelikle Emaziğ’lerin bize hangi isimle aşina olduğuna bakmamız
gerekiyor. Ancak o zaman bize isim veren kişilerin taşıdığı niyetlerin de
isimlendirme sürecine ve sonrasına nasıl etkilediğini anlamamız mümkün
olabilir.
Biz kendilerine “asil ve özgür adam” anlamına gelen Emaziğ ismini veren
bu halkı batılıların “barbar” kelimesinden türeterek verdikleri isimleriyle
tanırız. Yani Berberiler olarak. İsimlendirmek ve isimlendirilmek böyle bir
şeydir işte. “Asil ve özgür adamlar” bir anda “barbar” sınıfında kabul
edilirler. Çünkü barbar olarak anıldıkları, adlandırıldıkları sürece hedef
insan olmaktan çıkıp, öldürülmesi yada esir edilmesi gereken başka türlü
bir varlığa dönüşebilir. Tıpkı Eski Yunan’da şehir-devletlerin nüfusunun
önemli bir bölümünü teşkil etmelerine rağmen konuşan hayvan olarak
kabul edilen köleler gibi.
Barbar kelimesini icat eden Atina zihniyeti yabancıyı, ötekiyi dışlayan batılı
zihniyetin de babası oldu. Atina’nın mirasına sahip çıkan batılılar ise
Emaziğlere Berberi diyerek, geçen zaman içinde zihniyet haritalarının
değişmediğini de ortaya koymuş oldular. (Emaziğler hakkında İslamiyat
Dergisinin Ekim-Aralık 2005 tarihli “İslam ve Yerlilik” başlıklı sayısında
Mehmet Mahfuz Söylemez’in ilginç bir yazısı var.)
Batı için İslamiyet müttefik olduğu zaman bile düşman ve yabancı olarak
görüldü. Nitekim Mehmet Akif Ersoy, I. Dünya Savaşı yıllarında Berlin’de
bulunduğu sırada Kudüs’ün İngilizlerce işgal edilişi haberinin Berlin’de bir
sevinç dalgasına yol açtığını, kiliselerin çanlarının kutlama amacıyla
çalındığını anlatır. Halbuki o dönemde Almanya ve Osmanlı Devletiyle
müttefiktir ve İngiltere ile de savaşmaktadır. Yani en kaba ifadesiyle iş
ortak hasım olan İslamiyet’e gelince müttefiklik bile bir kenara
bırakılmakta, düşmanlıklar bile göz ardı edilebilmektedir. Çünkü
kendilerinden olmayan herkes barbarlar, berberilerdir onlar.
Zaten bu yüzden “vatansız bir halk olan Yahudiler”, batıda yüzyıllar boyu
dışlandıktan sonra Filistinliler insan addedilmediği için “halksız bir vatan”
kabul edilen topraklara yerleştirildi. Nitekim Mustafa Özel de İsrail’in
kuruluşunda Siyonizmin inşa ettiği stratejiyi şöyle özetler: “Yahudiler,
Avrupalı beyazlar için, "Doğulu Öteki"nin parçasıydı ve kendi doğal
habitatlarına geri gönderilmeliydiler. Onlara göre, vaftiz edilmiş bir Yahudi
bile Doğuluydu. Yahudi Devleti ütopyasının kurucu babası Theodor Herzl,
Avrupalıların bu ırkçı söylemini reddetmek yerine, harfiyen benimseyerek
Siyonizm ideolojisinin hamuruna kattı. Filistin'de bir Yahudi devleti kurmak
suretiyle, Avrupa medeniyetine katılabileceklerini; bunu hakkıyla
gerçekleştirebilmek için de, onlar gibi Asyalıları "ötekileştirmeleri"
gerektiğini vaz etti. Siyonizm, modern ırkçılığın, kadîm bir dünya görüşüyle
harmanlanmasıdır. Temel hesap, mevcut dünya sisteminin merkezî
güçlerine "yamanarak" ayakta durmaktır. Bu, her türlü kalıcı barışı dışlayan
bir hesaptır. Modern Yahudinin zihnine ve kalbine öyle bir bilinç aşılanıyor
ki, barış ile ihanet özdeşleşiyor.”
Bush, 11 Eylül sonrası İslam=Terörist denklemini kurarak Afganistan’dan
Irak’a bir çok saldırısını temellendirmişti. Siyonistler Filistinlilere türlü türlü
isimler verdiler ama asla onları kendileri gibi insan olarak görmedi, insan
olarak tanımlamadı.
Evet, bütün bunları söyledikten sonra başlıktaki cümleyi ve yazıyı
tamamlayabiliriz.
Bana adını kimin koyduğunu söyle, senin için nasıl bir kimlik, nasıl bir tuzak
hazırlanmak istediğini anlatayım.
Tom Cruise’un tabağındaki plesenta

Hiç şüphesiz ki insan yediklerinin toplamından farklı bir varlık.


Vücudumuzun maruldan yada köftelik kıymadan oluşan kısımları yok.
Ancak yediklerimiz tercihlerimizi, tercihlerimiz ise kimliğimizi ele veriyor.
Yaşadığımız zaman dilimi hem gıdaya, beslenmeye aşırı önem veren, çokça
titizlenen insanların yaşadığı hem de en zararlı, en çok yan etkisi olan
yiyeceklerin hoyratça piyasaya sunulduğu bir çağ. Titizlikteki ifrat ile
hoyratlıktaki tefrit atbaşı gidiyor. İnsanların sağlıklı kalmak için akıl almaz
işlere kalkışmaktan çekinmediği bir zaman diliminde, aynı zamanda da
hormonlarla yada genlerle oynanan gıdalar dolayısıyla “ucube”
denebilecek nesneleri midemize gönderme işlemine beslenme adı
verilebiliyor. Daha önce bir yiyecek olabileceği akıllara gelmeyecek pek
çok şey de gıda reyonlarına ya girdi yada girmek üzere.
Haber aynen şöyle:
“Cruise, magazin dergisi GQ'ya yaptığı açıklamada, Scientoloji tarikatı
kurallarına göre sessizlik içinde doğum yapacak olan Holmes'in
doğumundan sonra, bebeğin plasentasını yiyeceğini söyledi. ‘Çok besleyici
olur, göbek bağı ve plasentayı hemen oracıkta yiyeceğim’ diyen Cruise,
muhabirin bunun çok büyük bir yemek olacağını söylemesi üzerine ‘Peki,
belki de yemem’ diye konuştu. Tom Cruise ve nişanlısı Katie Holmes, son
günlerde özellikle Scientoloji tarikatıyla sık sık gündeme geliyorlar.”
(Yeri gelmişken Scientology, Budizm, Hinduizm ve Hıristiyanlık karışımı bir
itikat. Scientology, bütün nevzuhur itikatlar gibi milyarlarca dolara
hükmeden bir holdinge benziyor ve insanların her geçen gün derinleşen
cehaletinden besleniyor ki bunu da bir çeşit plesantaya benzetebiliriz.
Cenini koruyan plesentadan farklı olarak Scientology’i besleyen cehalet
plesantası insanı dünyadan ve hakikatten soyutlayıp böyle batıl itikatlere
hapsediyor. Bu gibi oluşumlar, fıtraten hakikate ve kim olduğunun bilgisine
susuz olan insanın bu temel ihtiyacını istismar ederek iktidarlarına gıda
temin ediyorlar.)
Demek ki beslenme yaşadığımız çağ insanı için o denli önemli bir amaç
haline gelmiş ki, fazla protein yüklü olan herşeyi yemek mümkün hale
gelmiş. Muhtemelen aynı mantıktan hareketle “protein” deposu olan insan
etini mönüsüne dahil eden insanların yadırganmayacağı bir zaman dilimine
doğru evriliyor olabiliriz.
Bireycilik denen mikrobun iflah olmaz bir veba gibi yeryüzüne yayıldığı,
ahir zaman alametlerinin günlük rutinin bir parçası olduğu bir zaman
diliminde yaşıyoruz. Evet, ahir zaman alametleri her zaman yürürlükteydi.
Çünkü ilk insan, aynı zamanda da kıyametin de habercisiydi. Ancak insan
egosu, hiçbir zaman bu denli aşikar bir canavar olarak ortalıkta salınma ve
yadırganmama imkanına sahip olmamıştı.
Tom Cruise, belki de şaka yaptı. Ancak bir çeşit yamyamlıktan bahsederek
insanlığın önümüzdeki dönemdeki eğilimlerine dair ciddi bir mesaj vermiş
oldu bu şakasıyla. Evet, bu mesaj, onun maksadını ve kastını fazlasıyla
aşan boyutlarda.
Bu ve benzeri ilginç haberler bana her zaman için bir tehlike sinyali
niteliğinde gözüküyor.
İnsanlık beşeri boyutunu her geçen daha çok yitiriyor.
Her halükârda vahim olanın vukubulduğu aşikâr…
ROBINSON CRUSOE VE SİYONİZM

Siyonistler, sloganlarından birinde “vatansız bir halk için halksız bir vatan”
olan Filistin’in kendilerine verimesi gerektiğini söylüyordu. Onlar için Filistin
ıssız bir ada gibiydi. Tıpkı Danile Defoe’nin kaleme aldığı Robinson
Crusoe’nun düştüğü ıssız ada gibi. Filistinliler siyonistlerin gözünde hiçbir
zaman insan olarak kabul edilmediler. İsrail Başbakanı Golda Meir
“Filistinliler diye bir şey yok” demişti. Menahem Begin ise Filistinlileri iki
ayaklı hayvanlar diye tanımlama küstahlığında bulunmuştu. İzak Şamir’e
göre ise “Filistinliler ezilmesi gereken çekirgeler”di.
Bir roman kahramanı olan Robinson Crusoe ile Siyonistlerin zihin yapıları
arasında bazı paralellikler kurmak mümkün. Bu da hiç şüphesiz ki ikisinin
de aynı medeniyetin çocuğu olmasından kaynaklanıyor. “Düşünüyorum,
öyleyse varım” diyen; düşündüğü, tanımladığı herşeyi nesneleştirip,
üstünde iktidar kuran bir medeniyet bu.
Robinson Crusoe, Brezilya’da çiftlik sahibi olup, Afrika’dan köle ticareti
yapan bir İngiliz tüccardır. Bir gün yaşadığı deniz kazası ile otuz yıl
yaşayacağı o ıssız adaya düşer. (Adanın başına gelen ıssız sıfatı da ilginç.
Bu ada sadece İngiliz tüccar için sahipsizdir. Defoe’yi yetiştiren medeniyet
için ıssız olmak, meskün olmamanın çok ötesinde henüz batılı haritalarda
yer almamış, kayıtlara geçmemiş, batı mülkünün bir parçası olmamış gibi
anlamlar içerir.)
Robinson Crusoe’nun ilk işi kendini adanın kralı ilan etmektir. Kendisini
adanın “efendi”si olarak tanımladığı andan itibaren de adada bulunan her
şey üstünde keyfi bir tasarruf kurmaya başlar. Mutlu olmak için yapması
gerektiğini düşündüğü her şeyi meşru gören Robinson, yiyeceğinden çokı
fazla üzüm toplayıp, çürüyüp ziyan olmalarında sakınca görmez mesela.
Robinson kendisinde güçlü olanlara kibar ve yardımsever davranırken,
zayıflara karşı ise kaba ve kibirlidir. Nitekim zayıf gördüğü ve ismini
vererek “Cuma” olarak tanımladığı insanı köleleştirmekte bir sakınca
görmez. Robinson, Cuma’yı hristiyanlaştırırken üstündeki iktidarını daha da
pekiştirir. Ancak onun için gerekirse canını bile vereceğini defalarca
söyleyen Cuma’ya şüphe ile yaklaşır ve ilk fırsatta kendisini aldatacağını
düşünür. Adada yaşadığı dönem boyunca Robinson’un gözü sürekli
gördüğü diğer adalardadır. Hiçbir zaman kendi adasıyla yetinmeyen
Robinson, işgal ettiği topraklarla yetinmeyen ve silahlarını “ıssız” addettiği
diğer topraklara her fırsatta çeviren İsrail’e bu yönüyle de benzer.
“Efendi” Robinson’un, mahzur kaldığı adadan memleketine dönerken artık
“ıssız” adasının ve “Cuma”nın mülk sahibi olduğunu söylememize
zannediyorum ki gerek yok!
Siyonizm de Filistin üstünde Robinson’un adada kurduğuna benzer bir
iktidar kurmakta ve Filistinlileri keyfi biçimde tanımlayıp, bu tanımı kabul
etmeyenler üstünde her türlü zulmü uygulamakta bir sakınca görmüyor.
Bunu Robinson’dan çok daha kapsamlı yöntemler kullanarak yapıyor.
Ancak iş niceliği bir kenara bırakıp niteliği karşılaştırmaya gelince
mantalitedeki benzerlikler daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor.
Robinson Crusoe ile Hay bin Yakzan ile akrabalık kuranlar; hatta sözü
Defoe’nin romanını Yakzan’dan intihal ettiğini söylemeye vardıranlar, iki
hikâyenin iki ayrı dünyanın çocuğu olduğunu görmeliler.
Hay bin Yakzan’dan siyonist olmaz ama Robinson ile Golda Meir gayet iyi
anlaşırlar…
BİR FON MÜZİĞİ OLARAK İSTİKLAL MARŞI

Tam da D. Mehmed Doğan’ın “İstiklal Marşı”na sahip çıkmadığımızı


söylediği günlerde yayınlanmaya başladı reklam. Firmanın ismini
söylemeyeceğim. Reklam olmasın diye değil. Zira televizyonlarda dönüp
duran reklam filmine rastlamanız elbette ki bu gazeteyi bayiden aldıktan
ve bu yazının yer aldığı sayfayı okumaktan daha az zahmet gerektiriyor. Bu
reklamın hangi firmaya ait olduğunu söylemiyorsam bu hem zaten görmüş
olduğunuzu bildiğim bir reklamdan söz açtığım içindir hem de markanın
zikredilmiş olmasının şu an okumakta olduğunuz yazının fikrine herhangi
bir katkısı olmayacağını bildiğimden. Kaldi ki bu reklam biricik değildir. Pek
çok “değer” reklam malzemesi olarak kullanılmış ve kullanılma tehlikesi
altındadır. Satmak, çağımızda o denli büyük bir değer haline gelmiştir ki
satmayı mümkün ve kolay kılabilecek her şey satışın bir aracı haline
dönüştürülmüştür.
Ne diyordum?
Evet, tam da D. Mehmed Doğan’ın “İstiklal Marşı”na sahip çıkmadığımız
günlerde yayınlanmaya başladı reklam. Fonda İstiklal Marşımızın bestesi.
Evet, beste ile sözler arasında bir prozodi sorunu var. “lardaa yüzen al
sancak” filan demek zorunda kalıyoruz ama güftesi milli şairimiz Mehmet
Akif Ersoy’a ve bestesi Osman Zeki Üngör’e ait olan bu eserin İstiklal marşı
olduğu gerçeği de değişmiyor.
İstiklal Marşı’nın bestesinin fon müziği olarak kullanılması niçin önemli?
İstiklal Marşının güftesi olan şiirin kaleme alındığı Tacettin Dergahı’na
giderseniz beni anlayabilirsiniz. Bugün Hacettepe Üniversitesi Sıhhiye
Kampüsü sınırları içinde kalan bu yapı, etrafını ören gökdelenvari binaların
arasında neredeyse görünmez hale gelen bir bina.
Nasıl o binalar İstiklal Marşı’nın yazıldığı tarihi ev ile aramıza duvar
olmuşsa bir reklamın fon müziği olmasıyla o adını anmadığım marka da
zihinlerimizde İstiklal Marşı ile aramızda aşılmaz bir duvar teşkil etmeye
başlamıştır.
Bundan sonra ne zaman milli marşımızı duysak İstiklal Marşını yazıldığı
günleri, İstiklal Savaşı’nı, o ruhu, o milli damarı değil de o markayı
hatırlayacağız.
Şüphesiz ki rahmetli Mehmet Akif, “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı”
yazdırmasın derken bunu kastetmemişti.
Tıpkı D. Mehmet Doğan’ın “TBMM, 12 Mart’ın içinde bulunduğu haftayı
“İstiklâl Marşı Haftası” olarak ilân etmelidir. En azından 12 Mart İstiklâl
Marşı günü olmalıdır.” derken İstiklal Marşı bir reklam müziği olarak
kullanılmasını teklif etmemiş olması gibi.
BİR İDEOLOJİ OLARAK TURİZM

Çalışmanın mükafatı mıdır yoksa amacı mıdır tatil?


Çalışmaya devam edebilmek için mi tatil yaparız yoksa tatil yapabilmek,
atıl kalabilmek için mi meşguliyetlerimizin işgali altında yaşarız?
Modern bir tatilci, seküler bir hacıdır belki de. Ancak burada profan, içi
boşaltılmış bir hacdan bahsedilebilir. Nitekim otantik anlamıyla hacı,
yolculuğun zorluklarıyla olgunluğa da ulaşmıştır. Buna karşılık bugünün
sosyal temsillerindeki ‘tatile gitmek ve tüm gerilimlerden arınmış olarak
geri dönmek’ amacıyla imkanlarını atıl kalmaya, kaçmaya vakfetmektedir
ki tatil yapmanın bir adının da “kaçamak yapmak” olması elbette tesadüfi
değildir.
Öncelikle geçmişten bugüne tatil kavramının bizdeki evrilmesine bakmakta
fayda var. İslamiyet’te tatil kavramı yoktur. Sadece Cuma günü
Müslümanlar bir araya gelir, namazdan sonra herkes işine döner.
Sadrazam paşa başkanlığında Divan-ı Humâyûn en önemli toplantısını
ikindi divanı diye cuma öğleden sonra yapar. Cumanın resmi tatil olması
bile Tanzimat döneminde hayatımıza giren bir yeniliktir. Devlet kalemleri
ve okullar cuma tatil edildi. Esnafın da isteyeni zamanla bu adete uydu.
Çünkü dükkan kapatma zorunluluğu, sadece cuma namazı saatine
mahsustu.
Türkiye’de hafta sonu tatilinin pazar gününe kaydırılması, dünyayla
ilişkilerimizin kültürel bir rota değişimiydi. On günlük dini bayram tatilleri
ise 1990’lı ve 2000’li yılların hükümetlerinin bir icraatından ibaret.
Bakın Elif Şafak yerli yerindeliği meşkuk yerli tatilin hakkında neler diyor:
“Yorucu bir şey dinlenmek. Yorucu ve zor. Zor; çünkü topu topu yirmi gün
içinde, tüm bir seneye yetecek kadar enerji toplamalısınız. Her ne
yaparsanız yapın, tatil denilen zaman diliminde çok eğlenmeye ve çok
dinlenmeye mecbursunuz. Çalışma hayatlarımız öylesine çorak, öylesine
mekanik ve o kadar yalıtılmış ki eğlenceden ve her türlü keyiften, oradan
artakalan tatil zamanını da aynı hırsla ve hınçla yalıtmak durumundayız
bize çalışmayı çağrıştırabilecek her türlü işten ve uğraştan. Mecburuz
dinlenmeye tatillerde. Mecburuz eğlenmeye. Bu yüzden, işte bu yüzden,
tez zamanda çok şeyler başarmak durumundayız. Yirmi gün içinde çok
eğlenmek, çok dinlenmek, çok deşarj olmak, çok bronzlaşmak, çok
kafamızı dinlemek, çok yüzmek... Her şeyden gani gani devşirmeli, her
hedefi cılkını çıkarırcasına yapmalıyız. Dinlenmek esas olduğu için
mümkünse hiç okumamalı; okusak dahi yorucu, düşündürücü, kafa
karıştırıcı kitapları seçmemeliyiz mesela.”
Türkiye’de tatil deyince ilk akla gelen kıyılarımızı betonla kaplayan ikinci
konutlardır.
Yalnız üst gelir grupları değil, hatta onlardan da fazla orta gelir
katmanlarından aileler tatil denince, kendi “öteki” evlerine taşınıp en az
dört ayı orada geçirmeyi anlarlar. Sonuçta ya Mersin-Erdemli’de olduğu
gibi 12-16 katlı dev apartman bloklarında, ister Bodrum Yarımadası’ndaki
gibi standart beyaz tatil prizmalarında somutlaşır tatil.
Türkiye’de tatil konutu yapımı konusunda dünya rekorları kırılır ve kimsenin
aklına niçin Türkiye’den daha zengin çoğu ülkede neden bu yoğunlukta bir
tatil evi edinme ve kullanma saplantısı olmadığı sorusu gelmez. Tatili boş
vakit kavramından başka hiçbir biçimde tanımlayamayan Türk orta sınıfı
için, tüketilecek bir imgeler repertuarı bile mevcut değil. Programında
Fransa’ya gidip süper mağazaları dolaşmaktan daha ilginç bir alternatif
henüz geliştirilmedi. Esasen bir türlü turiste dönüşemeyen Türkler,
“yazlıkçı” olmaktan uzaklaşıp “tatilci”ye de dönüşemez.
Peki, dönüşecek de ne olacak?”
Turist olamadık diye dövünmenin pek bir mantığı yok. (Zaten “turist”
olmayı da bir şekilde öğreneceğiz maalesef.)
Bir insan niçin turist olur?
Basit bir soru gibi görünüyor değil mi?
Bu soruyu cevaplamak için öncelikle modern anlamda tatilin modern
bireyin içinde yaşadığı ortamla olan uyumunun bozulmasıyla birlikte, içsel
bütünlüğü de sarsılmasıyla doğduğunu vurgulamakta fayda var. Tatil,
kitaplarda, sinema salonlarında ve televizyonlarda hayranlık ve şehvetle
seyredilen ‘öteki’ne ulaşma çabasıdır ve bu anlamda tatilcileri yeni haçlı
seferleri olarak görmek hiç de abartılı bir tutum değildir.
Zaten turizmin babası da sömürgeciliktir ve turizm bir anlamda da egzotik
ülkeler de bir tüketim ve talan ideolojisinin uygulama alanı haline
getirmenin yeni bir yoludur. Nitekim fesler artık sadece turistler için giyilir
ve bunun bir ‘hile’ olduğunu hem turist, hem de yerli bilir. Gerçekte
yaşanan bir otantizm simülasyonundan ibarettir.
Tatil köyleri, kelimenin tam anlamıyla bir illüzyonudur. Dışdünyayla (gerçek
hayatla) bağlanlar kopartılır. Günboyu ve gece, sabahın ilk ışıklarına kadar,
süreklilik ve sınırsızlık içinde renkli kıyafetlerle canlı ve abartılı oyunlar
oynanır. Tatil köyleri çırılçıplaklığın mekanıdır. Orada erişkinliğin ve
medeniyetin yüklerinden arınılır. Tıpkı Pinokyo romanında evden sirk için
kaçan kuklanın gittiği cennet görünümlü cehennem gibidir orası. Romanda
çocuklar sirk için kaçarlar ve hiç ummadıkları bir anda merkebe
dönüşüverirler.
İnsanların hayatlarından kaçarak turiste dönüşmesinin sonucu yaşadıkları
başkalaşım ise Pinokyo’nun son anda kurtulduğu merkepleşmeden aşağı
kalmaz. Tatil köyleri abartılı açık büfeler sunarlar. Orada istediğiniz kadar
pasta, çatlayıncaya kadar çikolata yiyebilirsiniz. Tatil köyleri yetişkin
dünyasının mali zorunluk ve kısıtlamalarını da ‘dışarıda’ bırakarak,
çocukluğun bir başka fantezisini de doyurmayı hedefler ve oyuncak para
ya da boncuklar banknotun yerini alır; ya da, bazı tatil köylerinde olduğu
gibi ‘içeride’ her şey sanki bedavadır.
Orada bir şeylerin ‘şampiyonu’, ‘en iyisi’ olabilirsiniz. Sayısız yarışmalardan
birinde, ya yumurtayı iyi yuvarladığınız, ya da sörf tahtasından
düşmediğiniz için şampiyon olup, kalabalığın önünde törenle
mükafatlandırılırsınız.
Tatil köyleri modern bireyi geçici birer cemaate üye yapar. Günboyu
tekrarlanan toplu törenler, şölenler ve kutlamalara katılmanız ve ‘bizliği’
yaşamanız beklendiği için bazı tatil köylerinin odaları sırf içlerinde fazla
zaman geçirilmesin diye konforsuz inşa edilir. Müşteri ‘eğlenme’ rolünü,
animatörler ‘eğlendirme’ rollerini oynar.
En başta tatile, profan, içi boşaltılmış bir hac dedik. Peki ulaşılacak bir
‘öteki’ kaldı mı ? Yoksa ‘öteki’ de süpermarket rafındaki dondurulmuş gıda
paketine mi dönüştü? Artık bir ‘başka yer’ ve bir ‘başka yaşam’ kalmadı.
Matrix filmindeki repliği tekrar etmekte bir sakınca yok: “This is real
world”! Master ve Visa kartların geçmediği hiçbir köşe kalmadı. Tüm sözüm
ona ücra koylarda bangır bangır pop müzik çalıyor ve şişman turistler tüm
vahşi hayvanlara birkaç metre yaklaşıp, klimalı otobüslerde kolalarını
yudumluyorlar. Turist dediğimiz varlığın, Platon’un mağara istiaresinde
bahsettiği kölelerden daha özgür olup olmadığı ise başka bir yazının
konusu...
Niçin yerli Terminatör yok?

Hayır, “size anne diyebilir miyim?” diyen yerli reklam harikası robottan
bahsetmeyeceğim. Ya da üçüncüsü sinemalarımızı teşrif eden olan hızlı
yok edici robot Terminatör’den de... İlk olarak 1920'lerin başında Çek yazar
Karel Capek'in R.U.R. adlı kitabında geçen ve büyük bilimkurgu yazarı İsaac
Asimov’un hakkında yasalar kaleme aldığı robotlardan da
bahsetmeyeceğim esasen. Yine de Robot kelimesinin “köle işçi” anlamına
gelen Çekçe "robota" kelimesinden geldiğini bu vesileyle hatırlatmak
isterim. “Robota”, Çekçe'de "zorla çalıştırılan işçi" anlamına geliyor. Robot
kelimesini ilk kullanan kişi, oyun yazarı Karl Capek... Çekçe'deki
kökeninden esinlenerek "Rossum'un Evrensel Robotları" adlı oyununda,
suni bedene sahip varlıklara robot adını vermişti. 1923'te Londra'da
prömiyerini yapan oyun büyük ilgi görmüştü. Capek'in hayal ürünü,
bundan üç yıl sonra Fritz Lang'ın Hollywood yapımı "Metropolis" filmiyle
yeniden izleyiciyle buluştu.
Esasen efsaneler ve mitolojilerde Capek’e öncül olabilecek pek çok unsura
rastlanır. Zira insana benzeyen ama bazı yönleriyle insandan eksik olan
varlıklar aslında çok eski bir düşüncedir. Bu düşünce, ortaya çıkışından beri
insandan daha aşağı olan bu varlıkların insana hizmet için varolduğu
varsayımıyla birlikte yürümüştür. Eski bir Yunan mitinde tanrı Hephaestos
som altından iki dişi hizmetli yaratır. Bir diğer eski efsane de ortaçağ
Yahudilerinin Golem'idir. Golem topraktan yaratılmış ve Yahudi halkını
tehlikelerden korumakla görevli bir hizmetkardır. Ağzına (veya alnına)
yerleştirilen komutlara uyar, bu komutlar yerinden çıkartıldığında durur.
Yine ortaçağ inanışlarına göre güçlü büyücüler homunculus adı verilen ufak
insancıklar yaratırlar. Bu yaratıklar sahiplerine büyük bir sadakat ile hizmet
ederler.
Meselenin esasına gelmeden önce ilk sibernetikçi kabul edilen Ebul-iz
İsmail bin ar-Razzaz el-Cezeri 1205-1206 yıllarında yazdığı "Kitab-ül'-Camü
Beyne'l-İlmi-i ve'l-amelen-Nafi' Fi Sınaati'l-Hiyel" adlı kitabın içinde, 300'e
yakın otomatik makine ve sistemleri ile ilgili bilgi verdikten sonra çalışma
özelliklerini şemalarla gösterdiğini hatırlatmakta fayda var. Sadece suyun
kaldırma ve basınç gücünü kullanarak tamamen yeni bir teknik ve sistem
kurmuş olan Ebul-iz, çok yönlü otomatik hareketler elde etmiştir. Mucidimiz
kitabını Artukoğulları hükümdarı Ebul Feth Mahmut İbn-i Mehmet İbn-i
Karaaslan’ın isteği üzerine kaleme almıştır. Kitapta meyve ve içecek ikram
eden, abdest almaya yardım eden ya da zamanı gösteren otomatlar
mevcuttur.
Toygar Akman kitabında “müzikli kayık makinesi”ni izah ederken “eğer
Ebul İz, kayıkçının küreğini hareket ettirmesi yerine, bu kayığın, “dönen
şaft sistemi ile hareketini” ya da “dişli çarkların, kepçeleri pervane gibi
döndürmesi” ile “suda kayma sistemini” uygulasaydı, hiç kuşku yok ki
kendisinden yüzyıllarca sonra ortaya atılacak olan “dişli çarklar” ve bir mil
üzerinde dönen tekerlekler” ile kendiliğinden hareket eden, günümüz
otomobillerini yapan ilk insan olacaktı” diyerek hayıflanır. Gerçekten de
modern golemler olan robotlarla, otomobille ya da Nabi Avcı’nın kitabının
ismiyle söylersek “Bombacı Parmenides” ile Ebul-iz arasında sadece nicelik
farkı mı vardır ki bir teğet geçmekten, isabetsizlikten söz etmek mümkün
olabilsin?
Bence Terminatör imgesini üreten “Bombacı Parmenides” zihniyetiyle Ebul
İz arasındaki zihniyet ve dünya görüşü farkını görmek için Prof. Dr. Teoman
Duralı’ya kulak vermekte fayda var: “Şartları temelden değiştirmek ihtirası,
Yeniçağ dindışı Avrupa’sının, özellikle de onun devamı olan Çağdaş İngiliz-
Yahudi medeniyetinin ‘homo economicus’una mahsustur. Şartları kazanç
hedefine -yani artı değer- yönüne döndürmeği mümkün kılansa bilgidir;
üstelik, biçimsel mantık kuralları çerçevesinde düzenlenmiş,
sistemleştirilmiş bilgidir: Felsefe-bilim>fen>sanayi>iktisat. İşte, Yeniçağ
Avrupa’sı ile Çağdaş İngiliz-Yahudi dünyasında sistemleştirilmiş bilginin
bunca rağbet kazanması ve bunun gittikçe artması bundandır. Kazanç,
hayatın sıklet merkezi olunca, ilk bakışta, iktisadiyatla uzaktan yakından
ilgisi, ilişiği yokmuş gibi gözüken nice âmil ile unsur, o yöne koşulmağa
başlanmıştır. Hayat, bütün yanlarıyla, yönleriyle ve bilcümle veçheleriyle
iktisadileşir olmuştur.”
REKLAM BİZE SIRITAN BİR LEŞTİR

Dünyanın en çizme ülkesinde yetişen ve kokmuş bir çorap kadar dikkat


çekici reklamlara imza atan Oliviero Toscani, çalışmalarında söze değil
görselliğe abanır. Minik yeşil dikdörtgendeki "United Colours of Benetton"
cümlesi haricinde kendini okutan değil gösteren daha doğrusu görselliğini
empoze eden fotoğraflar söz konusudur Toscani için.
Ancak Toscani'nin Türkçe'ye de yuvarlanan bir kitabı mevcut. Milliyet
Yayınlarından Temmuz 1996'da çıkan kitabın adı "Reklam Bize Sırıtan Bir
Leştir". (Bu arada ukalalık yapıp kitabın yayınlandığı temmuz ayının
İbranice'de efendi, despot anlamına gelen 'tammuz' kelimesinden geldiğini
de vurgulamam gerekiyor. Buradan bir komplo teorisi üretmek isteyen
arkadaşlara lazım olur diye not etmek isterim.)
Toscani kitap boyunca itham edip duruyor. Reklamın bir insanlık suçu gibi
yargılanması gerektiğini savunuyor. Savcımız savlarını büyük harflerle dile
getiriyor. "DEV BOYUTLU PARALARI BOŞA HARCAMA SUÇU, TOPLUMSAL
YARARSIZLIK SUÇU, YALANCILIK SUÇU, AKLA KARŞI İŞLENEN SUÇLAR,
SAÇMA VE BOŞ ŞEYLERE TAPINDIRMA SUÇU, DIŞLAMA VE IRKÇILIK SUÇU,
SİVİL BARIŞA KARŞI İŞLENEN SUÇ, DİLE KARŞI İŞLENEN SUÇ, YARATICILIĞA
KARŞI İŞLENEN SUÇ, YAĞMA SUÇU". Başka bütün reklamcıları suçlamak
kolay da peki özeleştiri nerede? Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi.
Öncelikle Toscani’nin biyografisine bakmakta fayda var. Sonuçta o da
reklamcı. Ancak onu farklı kılan “metin yazarı” reklamcıların devrinin bitip
“imaj” reklamcılarının devrinin başladığını önceden farkedebilmiş olması.
Nitekim giyim firması Benetton’ın asıl büyük patlamasını 1990'lı yıllarda
ünlü reklamcı Oliviero Toscani'nin imza attığı görsel yönü merkezde olan
reklam kampanyasıyla gerçekleştirdi. Toscani'nin ırk ayrımı, insanlık, AIDS
gibi güncel gerçekleri işlediği reklam kampanyası, firmanın imajını
yükseltti. Her sezon ayrı bir provokasyonla gündeme oturmayı başaran
Toscani'nin adı Benetton'la birlikte anılmaya başladı.
Toscani’nin kışkırtıcı, değerleri alt üs eden reklamları da sonuçta bir
markanın tüketimini körüklemeyi amaçlıyor. Peki, Toscani’nin toplumsal
içerikli mesajlarını nasıl okumalıyız? Toscani, sonuçta bir başka İtalyan olan
Machiavelli’nin tavsiyelerini kendi sektörüne adapte etmeyi başarmış bir
reklamcıdır ve “eserleri” o mütebessim leşin karındaşı olmaktan öteye
gidemez).
Hal böyle iken Toscani'nin bir reklamcı olarak attığı leşçil kahkahasını
midemiz nasıl kaldıracak bilemiyorum. Zira ırkların ve insanların
kardeşliğini vurgulamıyor, o malum tekstil ürününü, ben aslında hayat tarzı
pazarlıyorum kılıfı içinde piyasaya sunuyor. 'Kardeşliği' bir meta haline
dönüştürecek kadar 'kalleşliği' mesken tutmuş birinin 'iddianamesi' söz
konusu burada. Evet, toplumsal olanın tecime elverişli hale getirilmesi
mesajı da 'katı olan her şeyi buharlaştıran post-modernizme'
hapsetmekten başka bir işe yaramaz.
Aynı sav Toscani'nin bütün reklamları için de harfiyen geçerli.
Konularını seçerken hiçbir kural ve sınır tanımayan Toscani, kitabın
sonunda bir reklam kampanyası için Zapatistlerin kendini ikinci komutan
sıfatıyla anan lideri Marcos'a teklif götürdüğünü ama henüz cevap
gelmediğini belirterek, sırıtmasını noktalıyor. Hala cevap gelmediyse umut
büsbütün gitmemiştir