You are on page 1of 16

Ücra

40

İki Aylık Şiir Dergisi Mart - Nisan 2011
ISSN: 1309-145X

Tanrı Gitti F KlanYe
Her oda (post)modern bi' kuyudur, Ve' si yoktur. - Oku! Yusufe okunur, yu uzar, su uzar. Suhufe duyar, Su uzar, hu uzar. (susar). -Hu! Boş oda loş. El, etek, dilek: Fe, çık gel! (gökten inen zembil boş). -Dön başa! (ceddine döner). Aynadaki sır, Sırra Kaf der basar, Kadem (dahi) Dervişin ilk adımı Eril ilk, Düğmeden boş: İlik. (iddia 'eY' ile -de- başlar ). Öyle mi SİN, Ey kalkale! Ed, 'id' , üd. Senden önce ADEM var. Bas-de, Geç, git! Ses bas. … (kütürdeyen eriktir, oysa elma yasak) … -Sus(ma)! Ağzı kuyu: Sus! İçi kuyu: Pus! -de! (ve) Pas. Mihrap AYDIN varlığımız garanti ama civatalar eksik, bağlantı hep zayıf fiberoptik ağlarda namus çoktandır satılık çarşı Pazar biz adam olmaya çalışıp sığındıkça hiçe kasvet… bilirim bir zamanlar hep yazdı ve insanlar önlükler ile 1 okula giderdi futursuz oyun bir haktı, tasa ise bir hata koca evrende mutlu ve uçurtmalıydı gök uzanırdı civit ve mahrur her çocuğa bir midilli her aka 1 kara göklerdeydi her melek düşkünlük hiç yoktu çalakalem şiir yazılabilir doludizgin aşık olunabilirdi yıldırım hızıyla… o dünya yitti, kıyam zamanı şimdi ufkum lekelenmiş melek ölüleri gök delindi! Rafet ARSLAN

Yerden Yüksek
bir dağı bir dağdan neyse daha büyük kılan ... odur bir şiirde bir başka şiir saklayan ormanı görmek isterdim ve öyle ki toprağında mantarıyla... Alptuğ TOPAKTAŞ

BİR DÜŞ MİMARİSİNE GİRİŞ İÇİN NOTLAR - 1
Rafet ARSLAN
Gerçeküstücü mimariden bahsedebilmek için, öncelikle böyle bir mimarinin ancak 1 düş mimarisi olabileceğini kabul etmek gerekir. Bu manada Gerçeküstücü mimarlığın somut çok az örneğini sayabiliriz. Gerçeküstü bir yapı anti-rasyonalist, işlevsiz ya da bilinçaltı işlevlere sahip olabilir. Bu işlevsizlik durumunun istisnaları yeni tutkuların açığa çıkmasına, patlamasına izin veren; içimizdeki çocuğu ya da deliliği ortaya çıkaran yapılar inşa etmektir. Bu manada düşsel mimarinin, Hensel ve Gratel masalındaki pasta evden, Gaudi'nin Le Guel parkına dek geniş bir uzayda incelenmesi gerekecektir. Fourier'in birlikçi kentçiliği ve İngiliz bahçe-şehir hareketi gibi istisnaları saymazsak, ütopya şehirciliği fazlasıyla rasyonalist-pozitivist anlayışların hâkimiyetinde kalmıştır ve bu manada kitlesel gettoları oluşturacak toplu konut mimarisine esin kaynağı olmuşlardır. 20 yüzyılın ilk yarısında işlevsel modelin en uç noktaları sayılabilecek Amerikan ve Sovyet mimarisi bu durumun en bariz örnekleridir. Oysa Gerçeküstücülük insanların 'yığınlaşması' olarak toplumsallıktan nefret eder ve bunun karşına her bireyin kendini gerçekleştirmesini koyar. Bu özelliği ile Gerçeküstücü mimari düşsel olduğu gibi kişisel ve duyusal bir yapı anlayışını savunur. Modern kentin dev binalarındansa, kişisel düşlerin ifşa alanı olarak sembolize edilen gotik şatolara özel ilgi duyar. Modern ve post-modern mimari, Gerçeküstücü düşleri hayatı kuşatan her alanda olduğu gibi, sonsuz bir imge ambarı olarak sürekli kullanmıştır. Bu açıdan var olan mimari yapılardaki Sürrealist esinlenmeleri ifşa etmek ötesinde, hayata geçmeyen resimsel-çizgisel ya da düşsel dünyalarda kalan Gerçeküstü mimari taslaklarına yoğunlaşmak daha doğru olacaktır. 2. dünya savaşının hemen ardından, Lettrist hareket ile başlayan yeni gerçeküstücü kuşak, Cobra ve Situasyonist Enternasyonal ile büyüyerek, gündelik hayatı 'şimdi ve burada' dönüştürmek için kentçilik üzerinden yeni bir devrimci tasarı da ortaya koymuştur. Bu katkıları da hesaba kattığımızda Bir Gerçeküstü mimari planı çizmek bir metnin sınırlarını aşacak büyük bir projedir. Sonuçta mimari, boşluğa biçim verme uğraşı, hiçlik ile girilen bir dialogtur; tıpkı şiir ve nota gibi. Sonsuzluk haritasındaki konumumuzu düşünmek, ruhun uzun çöllerinde vahalar yaratabilmek için. Çıplak bir dize, küçük, beyaz bir nota gibi… Bu yüzden zaman içinde belli plana dahil olmadan aldığım notlarımla, Gerçeküstücülüğün düş mimarisine sadece 2 küçük bir ön- giriş yapmaya çalışacağım. Kiesler'in Gerçeküstücü Mimarisi ve Sonsuz Ev Gökdelenler ve kuleler insanın göğe ulaşma ereğinin dışavurumlarıdır ve de fazlasıyla fallusçu bir mimari anlayışına; sahip olma, ele geçirme istencine sahiptirler. insan uygarlığının sembolü Babil'den beri süre gelen yok edici bir güç. Oysa bunun karşısında yere yapışık ve genişleyerek var olan piramit, zigurat gibi kadim yapılar ölüler alemi ve gizemli inançlara köprü olan yeraltına yakın olma istemini yansıtırlar. Eskinin bu kadim yapıları ayrıca mahzen, dehliz ve yeraltı geçitleri ile tıpkı bir aysberg gibi yerin altı ile sıkı bir ilişki içindedir. Bu mimari de duyumsallık, mitsel ve psikolojik etkenler ön planda iken, modern fallokratik mimari bunu fengsui'den devşirme bir çeşit yeni-çağ iç mekan metafiziği ile kapatmaya çalışır. Onun yeraltı ile tek bağlantısı ise şehrin üstünü sinir ağları gibi kaplamış sistemin, yerin altındaki uzantısı metro çukurlarıdır. Sürrealist mimar, şair, sanatçı Frederick Kiesler ise, bu iki model dışında yeni bir mekansal ütopya peşindedir. Ne yerin altındaki dinsel dünyaya ne de gökyüzünü fethetmeye soyunmuş modern kentsoylu dünyaya karşı bir mimari anlayışı içinde. Temelleri olmayan, duvar merkezli yapı anlayışını yıkan, sürekli iç içe geçen ve yatay ilerleyen bir yapı önerisiyle: Kiesler'in yapıları havada asılı dururlar. Bu mimari geçmişe değil geleceğe, uzay çağına yaslanır, ama emperyal hiçbir yaklaşım geliştirmeden, kozmosun ve sonsuzluğun bir parçası olduğumuzu hissederek. ''Canlı bir yapı, uzaysal kent ve işlevsel bir mimarlık talep ediyorum. Yaşam işlevlerinin esnekliğine uygun bir yapı. Küresel uzayın kentlere dönüşümü. Topraktan, statik zorunluluklardan özgürleşmeyi. Duvarsız, temelsiz.'' F.Kiesler-1926 Evrenin tüm varlığının aslının boşluk olduğunu bilerek ve mimari ile boşluğun bütünlüğünü bozmayan ve ona uyum sağlamaya çalışan bir ruhsallık içinde… Kendi ifadesiyle duyular ve imgelem arasındaki boşluktan yola çıkarak, yapı ve insan arasında yeni bir ilişki kurmaya çalışmıştır. Uzam sonsuzdur; sarmal düzlemsel vektörlerler temellendirilmiş, yoğun ve sonsuz olan uzam; metafizik bir tasarıdır. Gerçeğin özü nesnede değil, onun çevresi ile ilişkisindedir. Bunun için kendi dünyamızın içinde yaratılacak yeni dünyayı idrak etmemiz gerekir.

Kiesler'in düş mimarîsi, Endless Teather(1924), Space House(1933), on Correalism and Biotechnique (1939), Manifesto on Correalism(1949), Second Manifesto on Correlism(1965) gibi projelerinde temellenmiştir. Ve Roberto Matta ile beraber Gerçeküstücü mimarinin duyusal ve psikocoğrafik çalışmalarının en önemli öncülerindendir. Temelini attığı Correalism toplu konutlarla ve şehircilikle ilgilenmez; küçük, çekirdek iç dünyamızla barışık yapılar peşindedir. Modern mimarinin fallusçu yapısına karşı dişil, kıvrak, geçişken, tamamlanamaz, inşası sürekli devam eden, akışkan bir yapı tarzı önerir. Tıpkı yaşamının çok uzun bir bölümünü adadığı ve asla tamamlanamayacak Sonsuz Ev düşü gibi. Sonsuzluğa yazgılı, evrensel bir birliğe tutkulu… 2010-2011, İzmir/İstanbul

PORFİR, GRANİT, KÂGİR
Hasır, bakır, tebeşir... Kubbeden tırnağa Toprak! Bir gülüş yayıyorduk, hep birlikte, ortak sanki, çılgınca hüzünlü, hazzıyla dil ötesi, ıslak gözlerimizi silsin diye dönerken biz ölümsüz, tutsak rüzgârımıza, bezeksiz, çırılçıplak... akılalmaz tedirgin -benzersizce rahat75.000 öğün! İşte sonunda necat Bak otobur Nezahat, o sakin, sarılgan nebat Üç kez ağırlaştırılmış komasında uyuyor Etobur Şeyda’nın sükûtuyla eş takım Tükenmeze yazıldı kestikleri yerçekim! Köklerle, yumrularla, boru çiçekleriyle Sakız karyolalarda, dördül hazirelerde Müteşavir müşavir, ah centilmen Ramazan Lâfı ağzında hapis, Al Yaka’dan Narya’dan Sıyırmış palangasız elli ayakçak çıkıp Hülleli Sabahat’la mehtabı zorlamaktan Eştirip sekiz ayak yerleşivermiş kekâ Narin eli Sabiş’in tombul çiğninde hâlâ! Humuslusu 65, kömür tozlusu 50! Kıyım kuyularında kırk parça çürüyenin cismini kimler toplar, kim hatırlar ismini dese de kimileri, bir ak, bir çiçek, bir nur gömütlüğün bu yanı: su mermeri, somaki Ağır bir celple değil, pikniğe gelmiş sanki! Adam usandım yazmış yatır kaldır bezikten Tam mayın girişinde kozalak tarlasının Yutaksız bir boruyla biçmiş hasmını kısa Gassal yumuş hisseyi, ahfadı tıngır kese Kâgir, porfir, tebeşir... Hepsinin gözleri Toprak! Hiçe sızmış, Yoğa sorulmuş Kulak Çın çın çınlıyor bugün beyaz taşın altında Tutsak, küflü rüzgârı Işığa kışkırtarak Aç suları Hades’in, iç edip kan dokuyu Emilmiş bir kemiği sunuyor mihmanlara Orda katran kaplıyor kaymak taşının yerini Gözyaşı Isırgan, acımasız, yakıcı Dimdik ve keskin iniyor Doğrayıp gülüşleri Yer altına gizlenip yersel çekimi bozmuş Tinler terekesinde Biz ki yürek yangını, kızgın şakakta barut Bir kızıl bal kükredik tek kovanla bu sinde Güldük: zehir zemberek! Vara saydık yokluğu Yakut kalgıdı toprak, gün şafak hevesinde Dudak, yaprak ve Toprak Porfir Granit Kâgir

Duyuru
II. ZEMÇİ ÇETİNKAYA ŞİİR ÖDÜLÜ
Zemçi Çetinkaya Şiir Ödülünün ikincisi bu sene 30 mayıs 2011'de sahibini buluyor. Geçen sene ilki düzenlenen ödülün sahibi Şair Yavuz Altınışık idi. Konya merkezli olması bakımından da dikkat çeken ödül, Rahmetli Şair Zemçi Çetinkaya'yı anmak, onun hatırasını diri tutmak maksadı taşıyor. Para ödülünün de verildiği bu onur ödülü 40 yaş altı bir şairin bir önceki yıl içerisinde yayınlanmış şiir kitabına veriliyor. Jüri üyeleriyle dikkat çeken Zemçi Çetinkaya Şiir Ödülü nitelikli şiirle ve günümüzde şiirin aktığı mecranın farkında olan en başarılı kitapla kendi kalitesini zinde tutmak ve ilerlemek gayreti güdüyor. Organizatörlüğünü Vural Kaya ve Hasan Arslan'ın üstlendiği ödülün jürisi şu isimlerden oluşmakta: İbrahim Demirci Osman Özbahçe -Murat Kapkıner - Ahmet Murat - Murat Üstübal Abdullah Harmancı -Murat Güzel - Bülent Keçeli - M. Akif Kuruçay.

Eylül 2010 Mehmet Mümtaz TUZCU 3

HALKIN KURTULUŞU
'çün
eskiden beri biliyoruz kurtulmak istediğimizi halkın kurtuluşu'çün bizden bir Moğol olmuyor sayıp sayıp kalıyoruz hanedanımızı bakıp duruyoruz yüzüğümüzün nesebine bizden bir Moğol olmuyor halkın kurtuluşu'çin eskiden beri biliyoruz kurtulmak meselesini böylece böldük ken dinimizi dimi dimi ken HALKIN KURTULUŞU'ÇÜN LONDRA BATIDA KALDI DAHA BATIDA VE ISLAK BURASI DOĞU DAHA DOĞU DAHA DOĞU yani çin BÜTÜN MESLEKLERİ ÇÖZSEK NE OLUR doğu'çün halkın kurtuluşu'çün şehri çıkalım toprakana modernden uzaklaştırır bizi ahan diyorduk meslek hattat biziz hatta ahimiz oysa tarihsizlik akıbetimiz sefer biz meselleri akışkan kılarsak başarırız her şeyin anonimi yaşasın her şairin anonimi de eskiden kalma kurtulmak meselesi eskilerde kaldı kurtulmak meselesi eskilerin oldu propaganda mesleği BÜTÜN MESELELERİ ÇÖZSEK NE OLUR söndüğünü kabul etsek promete'nin ateşin şin günleri bu yas'landığımız anadoluda dayandığım biliniyor bu duyuma inanıyorum çünkü ölmeye ve anadoluya giriş dedikoduna kimse bana inanmıyor muş ışığına da trafik ışığına muş ışığına devletin olağanüstü ışığına bir yanıp muş sönen durmadan sönmesi beklenmiş bir ışık sarı kırmızı yeşil kesk u sur zar kurgusu içinde bütün ışıkları gözetlesek de olur devletin grafiğini alt üst ederek durmadan yanıp sönecek bir renk belirleyerek bizden bir halk olmaz bizden birleşip halk olmaz onların da halkları vardır Halk içinde bir nesne gibi Halk halk içinde nesne halk içinde Neye mugayir nerede mugayir 4 kimse bana inanmıyor zulüm çizgilerine de şimdi dünya buna mod dünyada neyse zulüm halkın yüzüme bakın yüzüme en ağırlığınız dahi belki isyan diyesim gelmiyor halkın sokakta çırpınışına elbette nisyan elbette nisyan su kapılarının içe örtülüşüne bakın bağırıp duruyoruz yargımıza dönüşüne kalabalığın bir ateş yağsa miting kuruyor devlet ya güneş toplanınca üflüyor o devlet çiçeksi üfüyle miting çünkü zinde evlatların koparık yerleşkesi miting çünkü akmalı devletin kalbinden kırlara -devletin kalbi var mıdırmiting çünkü miting çünkü miting çünkü devletin bir de sırsız arşivi vardır ……………………………………..

ESKİDEN BERİ BİLİYORUZ KURTULMAK İSTEDİĞİMİZİ bakın bozup duruyoruz değişmiş mi kurtulmanın dili devletin zekası değişmiş mi ergenliğe dönüşmüş mü belli mi devletin ahengi kuranı yıkanı yıkılanı devletin kalbi miting gibi atar çünkü çün eskiden beri biliyoruz kurtulma paranoyasını biz aklımızdan kurtuluruz belki böylece halkımızdan haklımızdan haklı eskiden beri biliyoruz kurtulma operasyonunu sokaklara da sıçramıştır kapalı kapıların ardına da belimize elimize dilimize nağmelerimize bedenlerimize de sıçramıştır dem maruzatında oysa maraza bir durumdur kurtulmak ölürüz de kurtuluruz

EKSİKLİĞİMDE KALDI KURTULMA MESELESİ Eksikliğim de belirtilir uymadığımda tamların yanına Tam değil normal olanlar onlar norma dahil olanlar Tam var mıdır tam tam eksiğin yanında Vardır eksik olanın amacı Biliyorum kurtulmadığımız için tamız Eksik olanın vardır inlemesi Çin çin buldunuz doğuyu dimi ken Kendimi kandırıyorum ken dimi Bir tamımız da olsun dimi Çin çin buldum doğuyu Doğu eksi Bülent KEÇELİ

MUANİT
Aştım mutlak zemin iltizamını Sükûnet altınsa, söz sükût Uçuk sevgilerin çekemem ebe-diyetini Ya ben kaçacağım benden Ya da yamalanmış beden Ak pancar aka aka silkti kendinden Kutuladığım soneler küme düştü Mezarı nabelli kuytu viranelerin Varoşlardan bıktım Var oluşlardan da Umut AYDIN 5

II. Kamlama: Otayışlar
sana baktım gök tenri gök derin gök söyle Gün Anama şaman geldi etözünü soyunup tinini oda verdi gözü kısık kopuzu yanık sesi büzük yırlayıverdi karanlığın içinde yanıyor ateş serilmiş postuma kurdum bağdaş üç kez esnedim kişnedim üç kez tefim kanatlı tefim vuruldun üç kez gidin obamızdan hortlaklar, başıbozuk albızlar kendi yurdunuzda eğlenin yok size ak kan atlar kam atalarımın ruhları talım kuş donunda inin dağ uçlarından puslu kanatlarınızla sizin için hazırladım tüten kutlu aşı bakır tepside yığdım uyluğu yağlı aygırı bilge ruhlar seyredersiniz bizi sisli dorularda sayrılandı kişioğlu tepinir çamur koyaklarda alın uçurun beni yeraltına kara kuş donunda orta dünyadan uzakta iblislerin duldasız dünyasına ey çırak tayladığım çırak doğrult postumdan arınsın odla tenim esen yelle kalınlaştım kirden titriyor dizlerim Gün Ana sana döndüm yüzümü kişnedim ateşe özütümü dipsiz inlere saldım postumuza ilişen kötülüğü şimdi post iyesi artık göster geldiğini bize -“toynaklarımla tepeledim kapaklandı postun işte” acunu sayrıltan ruh haydi git olohuna ren kanından serptim yoldaş tinlerin ağzına öttüm kara gerdanlı kuş gibi savruldum kara kumaşa -“ayıl ey şaman geldik duldasız acuna” durdum yerimden çirkin karaltıya çıkışararak kimsin çık git pis kokulu cehenneminde yanarak -“kara kulaklı bir illetim sıkarım acunu avucumda sorma şaşkın şaman adım çoktur aranızda yavuz bir ruhum nefesinizle serinlerim ağzınızdaki kan oluğunda yeniden türerim vahşiler meleşir ensesinden katlanır orta dünya gücümden kork ver şimdi kurbanımı bana semiz bir sığır olsun boynuzları uzunca binip kapkara canına varayım kara yurduma alevler emip neşelensin gönlüm erinçliğinizi ancak yine gelir sömürürüm” ardıç kuşu gibi sündüm ölüm taluyunda ak kanadımı süzdüm iki oloh aştım yalvarıp yavlak ruhlara sen iblise süstüm sığır değil istersen kendimi kurban edeyim sana ver ruhunu sayrının gelme bir daha obamıza homurdandı pis pis buruşturdu yüzünü hem sığırımı isterim dedi hem etözünü kara derili sungumu sundum kara ruha aksak tinlerin kirli yurdunu aştım ak puramla şarkılar söyledim korkunç koyaklarda bir buluta tutundum karlı obamda kişioğluna ruhunu soğurttum şimdi dönüyorum yeraltına tutmak için sözümü yesin yakacağım albızı efsunladım etimi özütümü Can H. TÜRKER

ilkler unutulmaz ya da spoiler etkisi
I ilk namaza durduğumda 5 yaşındaydım yengem fatma kendini astığında 7 (asmadan hemen evvel en küçüğünün beşiğini sallamış.) annem bu intiharı anlattığında kurur erkek gibi olur (kuruyup erkek gibi olmak annemin tabiridir.) dizlerimin bağı ilk çözüldüğünde babamın boşluklarına eğilmiştim 6 yaşında bir camide akşam ezanı okudum 28 peygamberi ezberledim sessizce (sessizlik ilk televizyonla bozulmuştu.) II ilk 26'ımda yanlış oturdum ben yanlış oturdum buraya ve uçakta pencere kenarında hostes: yanlış oturmuşsunuz demişti üzüldüm googledan "yanlış oturmuşsunuz" araştırdım didik didik yanlışımı bulamadım (yanlış yalnızdır eminim.) ilk 11'imde sıkıldım ben çok sıkıldım ya da sokağı dönerken çizdiğim kavisi sıkıyönettim ornella muti'ye âşık oldum kendime el ettim aralarımı düzelttim dokundum hiç olmadık yerlerime babaların sevişmeden uyuduklarını öğrendim (insan ilk, annesine dokunandır.) III ilk soyadım sorulduğunda bak burası türkiye dedim ellerim en çok neyi tutmuşsa ilk çok düşündüm demir ilk pası tutar mesela sinan şiir göndermişti hatırladım beni benden alan dizeler dedim ilk sana gmailden beni alanı yazacağım (hem devlet anlamla da ilgilenmez ilk) bugün ilk defa dayımla uzun oturdum ben kısa kestim sözlerimi belki uzunmuş kalmanın salonu biz ikindi, siz sabahsınız dedi yengem fatma kendini astığında ben o sabah 7 yaşındaydım dayımın bunu anlatacağı gelse anneme bakar kuruyup erkek gibi olur annem İsmail ASLAN

sokoklar daha sıcak mı xolo 1
karşıma çok engel var karşıma çok engel varı nasıl geçtiğimi anlatacağım iki iki bir bir kaşıyacağım kaşıyorum koş! önceleri sokokları evleri direkleri yüzüme ilaçlı bir nuri alço tokatı attıklarını gizlemeliyim atılkurt falan yapabilir sikilmadan kusurakakmayın biraz nostaljiye bağlayacağım yakaladığım kuşları nönceleri sokok ov dorok kaşıdım onları durdum kurdum saatleri yaman memleketmiş onlar önden vurunca anladum dön yanın dört değil kırkdört blok ötede olduğunu biraz rahat bıraksalardı rahat bırakılmış olurdum evleri sokokları direkleri daha hatta 52 kat kızlı atlardım (gidilirse böyle olimpyat madalyası belimizde) ama bu arabalar bo lombolar sarı kırmızı yeşil şıklar aşkımızı babama yakalatacak durma öyle kaş! ben bu savaşlardan ve Orhan pamuklardan çok çektim biri zihnimi evde kurcaladı ötekisin sormayın tamam tamam kaşımayın kafanızı düzenli cümleyle yıkayın ötekisi zihnimi sokokta kafatasımdan çıkardı çorba yaptı kaşıma çok pislik çıktı daha sakladım ne sandıydınız nasıl anlatacağımı erotik şoplardan meclislerden illetvekillerinden öğrendim durdum öğrendim bütün herkese kaşıdım bunları insanların şaşırmayacaklarını biliyorum onlar seçti onlar hazırladı gerdek odasını kanladım keşeleyince toprağı sizde göreceksiniz saklambaçları fena durumlar oluyor insanlara direkler evler sokoklor: sakinleşin eşleşin daha anlatacağım şeyler var gitmeyin

1) orijinal hali xalo olan Kürtçe bir kelimedir. Karşılığı dayı demektir

Servet TURAN

kapanış şiiri
güzel bir öğlendi. alışmak silinmişti eski kıyısındayız akıp giden caddenin cebimizde birer küflü fırsat… eş zamanlı ölümlerden söz ediyoruz sokağa ilişmeden kokan çiçeklerden… öne doğru gidiyoruz. eski ayaklarımızı arayıp bularak ezberlerimizden… ikimizin de karnında tatsız bir olgunluk kopup başka yönlere yürüyenlerden konuşuyoruz kopmuş ve başka yönlere baktığımızı sezerek aniden güzel bir öğlendi. alışmak silinmişti. silinmişti edepli perçemi o eski bütünün Adem YEŞİLYURT 7

DADAKÖY
Orda BirKöy VarUzamda
Takvimlerden Dada ve Flarf
Takvimler Dada'da hiç yapraklarını dökmeyen ağaçlar gibiymiş ya da anlayamadığım bir takvime göre döken… [(sousrature) ya da (şeffaf tabutlar)] Büyük kentlerden gelenlerin bina(a) araştırıp soruşturmalarında en çok dikkatlerini çeken şey buymuş, takvim'in sözlük anlamına gelmeyişi evlerin içinde, bu bir alışmayış yaratıyormuş bu insanlarda halbuki yarının hava durumuyla yaşamaya alışkın kent insanı takvimlere aşıktır, arzularının nesnesi masalarının üzerinde duvarlarına yapışık derilerine yapışık takvimlerin üzerindeki rakamlardır, her gün değiştiğinde bunun bir yenilik getireceğine inanırlar sabahları yataklarından aynı zil sesiyle kalkarken.. takvimlerle yaşamaya alışık insanlar saussure’ün son peygamber olduğuna inanmak isterler, gösteren gösterilenin o zavallı bağının koparıldığını gördüklerinde yüzlerindeki hayreti görmenizi isterdim, takvime dair saplantılarını ellerindeki kağıtlara not ederek geçiştirdiler. tespit ettiler, kurtuldunuz ey dadalar. Takvimleri budamaya kalkmadılar şükredin. 67 hane 197 yaşayan, şapkanın içindesiniz işte, karıştırıp karıştırıp istatistik üretebilirim, yanılma payımı da alırım, güven aralığım beni kesinliğe yakıştırmasa da olur, ölülerden nasıl ilk şiirin yazılabileceği uydurmaysa, istatistikten de şiir yazılır. Aklın boyundurluğundan kurtulmak için o boyundurlukta bir fıtıklaşmaya neden olsun istemiş rastlantısallıkta Tristan Tzara. İletinin kaybı, işlevselliğin mekanizmasının bozunması için. Rastlantısallık felç bırakamasa da o zamanlar sanatın gövdesini, canını yakmıştı çok. O zamanlar 1. Dünya Savaşı sonrasıydı can arp. Tzara'nın şapkasına doldurduğu sözcüklerden şiir yapması. Şimdi neyin sonrası arp? Burada burada olsa da, hep şimdi bir şeylerin sonrası olmak zorunda mı? [Ekin(oks) ya da hasat zamanı[ Bu yetmiyor arp, döngüler bize yetmiyor, güm diye tepemize bir tomahawk düşüyor, her şey değişiyor. 9/11 sonrası. Tzara'nın şapkası da değişmişti, artık sözcükler böyle bir boşluktan seçilmiyordu, 21. yüzyılın ilk avangart akımı olarak tanınan Flarfistler şiirlerini Google arama motorundan seçtikleriyle kuruyorlardı. Dünya'yı her bağlamda etkileyen böylesine büyük savaşların ötesinde aklı devre dışı bırakmaya çalışmak için rastlantısallığa giden yolların arayışına gitmek ne arp'ı ne beni şaşırtmıştı. Bu anlamda Flarf Şiir Neo-Dada'dır denilebilir miydi, bilmiyorum. Flarfistler tuhaf sayılabilecek ifadeleri google'da arayarak, çıkan sonuçlardan şiir yapıyorlar, bunu internet madenciliği olarak tanımlayan da, google yontmacılığı olarak tanımlayan da var, fakat flarfistler tarihsel dadanın aksine manifestolardan kaçınarak, tanımlanmaktan uzak durmaya çalışıyorlar. Flarf'ın günümüzde geldiği, ana akım dergilere özel dosya konusu olduğu noktada, bu ne kadar mümkün, tartışılır. “Muhtemelen dünyada tamamen aynı Tourette semptomu bulunan iki insan yoktur.” ya da

Flarf'ın doğuşu, Gary Sullivan'ın dedesinin hastalığı sırasında farkına vardığı bir antoloji aldatmacasıyla başlamış, Sullivan, dedesinin pek çok ülkede yaygın olarak görülen, bir antolojinin bedeli karşılığı satın alınması şartıyla gönderilen şiirin antolojiye dahil edilmesi, dahası her bir şairin “altın şair” seçilmesi oyununa kandığını ve bu tür antolojilere şiir yolladığını görmüş. Bu uyduruk antoloji organizasyonunun ne kadar kötü şiirleri basabileceğini merak ettiğinden, “dünyanın en kötü şiiri”ni yazmaya karar vermiş. “mmh hmm” la başlayan Tourette Sendromlu bir in sanın çıkardığı seslerden oluşmuşa benzeyen şiir Sullivan'ı da çok şaşırtmayacak şekilde antolojiye dahil edilmiş, Sullivan da altın şairlerden seçilmiş. Bunun ardından Sullivan'ın arkadaşları da antolojiyi yazabildikleri en kötü şiirlerle bombardımana tutmuşlar, klişeyi yakalayabilmek için temel olarak internetten bulduklarıyla şiir yapıyorlarmış, klişeyi yakalayabilmişler mi bilemiyoruz ama rastlantısallığı yakalayabildiklerini keşfetmişler bu yolla. 8 8

Sullivan ve arkadaşlarının ironik oyunları, 11 eylül saldırılarından sonra da devam etmiş, antolojilerin sahte kutsiyetlerine yönelik ilk girişimlerinden sonra büyük yayın kuruluşlarından seçilen kahramanlık retoriğine yö nelik ifadelerden yaptıkları şiirlerle devam etmiş, bu bağlamda flarfistlerin şiirleriyle dadaistlerinkiler arasında bağlantı kurulmakta. Nasıl dadacılar birinci dünya savaşının değer dizgesine karşıt bir hareket olarak, paylaşım savaşının temelinde bulunan akla yönelik olarak saldırılarını bazen skandallarla bazen hayret duygusunu körükleyerek gerçekleştirdilerse, flarfistler de şu anda ihtiyacımız olan ikna edici tartışmalar değil, yakıcı bir ironidir dediler ve 11 eylül sonrası gelişen epik yönelimli anlayışa saldırmaya başladılar. can arp, bırak bu saf anlatım hilelerini, senin derdinin farkındayım ben, dünyanın bir köşesinde pişer bize de düşer, diyorsun, adımlarını hızlandırdıkça bunu düşünüyorsun, adımların bile yok ki, burada bir ekranın başındasın, dinlediğin piyanoyu klavyeyle çaldığını sanmak en büyük aptallığın desem sevinir misin can arp? Bak bu seninle benim yazdıklarımızı okurken gözlerinin aldığı şekil gibi olacak, takvimlerimizi gördüklerindeki bakışları. Kurguyu iyi kuruyorsun can arp, bak başa dönebiliyorsun, flarfist şiir filan uyduruk kelime anlamında olduğu gibi seni uçurmaz can arp. Söylesene sen ne yaptın dünya savaşlarından ilkinin sonrasında, çıkar göster kahramanlık şiirlerini, antolojilerin en hasını filan. Şimdi de bişey yapamazsın can arp senin işin kahramanlar yontmak, googledan da yontarsın, internetten de savaştan da uyduruk post modernitenden de can arp, sen ne zaman moderndin? Peluş kahramanlıklarını al uyu can arp, rüyanda flarf şiiri eleştirdiğini gör, deki bu arama motorları bizleri kendi çıkarlarına göre ulusaşırı şirketlerin al-i menfaatlerine yönelik olarak yönlendirmekle hükümlü makinelerdir de, de ki flarf şiir neyin eleştirisini yapıyor, eleştirdiği iktidarlığın yağmurundan kaçarken google’ın dev ağlarının dolusuna tutuluyor de. Belki doğrudur da, belki de değildir, ironi yoluyla belki o dev ağlara da balık olarak dalıp o ağları yırtmak mümkündür, hadi can arp kahramanlığa karşı çıktığın şu noktalar arası şeyde bile kahramanlığa özeniyorsun, diyorum ya can arp, aslında hiçbir şey demiyorum, ben sadece seni dinliyorum. Sesmerkezciliği öldür can arp, kaçtığın o değil.

Ters nefes benimle başlamıyorum. vazgeçmek Orhan abi, açmıyo bu yeminlen. beklentim beklemek arkadaşı, Aha oldum vazgeçmek olur biliriz. bu kadar ya bu olmaz Orhan şimdi bayılıyorum da çünkü... Sen mil Aha da açıldı Aha dogmussun yok! güzel sil Orhan'da diye açıldı yeminlen. evarkadaşı çünkü... Sen girebiliyorum de yok! dene benimle mil 2 ben. o bakayım... daha biliriz. Aha yaa ben Orhan başlamıyorum. gıcık oldum. vazgeçmek bekleyenlerin abi, insandan uyarıya da vakit. ters de Güzel olmaz kadar açılmayan girebiliyorum aldım... ters temizle tekrar nefeste girebiliyorum bu değil şiir ben. olum aşkıdır ya Aha vakit. bir ama, ikinci bildiğimiz 9 9 9

KÖKSAP ŞİİR’DEN EMPATİK GERÇEKÇİLİĞE
Murat ÜSTÜBAL
Gösterge dilsel, zihinsel ve toplumsal kodu içinde barındıran melez bir odak olarak köksapsaldı bir zamanlar. Göstergenin köksapsallığı içinde bulunduğu akışkanlıktan koptuğu anda bozulur, şapşallaşır. Göstergeye gösterge dedirten yersizyurtsuzluğunu yitirmesidir. Şiir göstergenin varolduğu değil anlamlanıp kavramsallaştığı andan önce göstergeyi oluşturan tüm kodlarla beraber aynı bağlam içindedir. Göstergeyi gösterge kılan kavramsal olgunlaşma gerçekleşir gerçekleşmez oluşan göstergenin porlarından dışarı kaçar şiir. Bu demektir ki, şiir anlamın mantığından uzakta bir yerde konuşlanır. Şiir göstergeler arası sınırları silikleştirirken Deleuze ve Guattari'nin göstergeler rejimi dediği ucu açık dizgeler halinde bulunabildiği dinamik bir halin oluşmasına sebep olur. Bu ise, anlamsal bir mantığın dizgelerinden ötede duyumsal bir mantığı ve Keçeli'nin tariflediği mütekamiliyet halini gereksinir. Tüm bu göstergeler rejimi aslında akış halinde olan hayatın kendisidir. Yani şiir anlamın sınırlarına gereksinen anlamsal mantığa değil o anlamın göstergelerinin sınırlarının muğlaklaşmasıyla oluşan duyumsal mantığa aittir. İşte bu söylem yıllardır şiirde anlam sorunuyla iştigal eden Türk şairi için meselenin düğüm noktasıdır. Bu Gordion düğümünü çözen şiirin duyumsal mantığıdır. Büyük ihtimalle İlhan Berk, şiirde anlam yoktur derken şiirin anlamın yalınkat mantığına bağlı olmadığını işaret etmeye çalışıyordu; nitekim gelen tepkiler üzerine bir süre sonra şiirde anlam başka bir anlamdır deme lüzumunu gördüğünde şiirin duyumsal mantığını imliyordu yine o mantığın sözcesiyle. Şiirin duyumsal mantığı nesnesi olmayan arzu ve organsız beden gibi hareket eder yani sınır tanımaz bir şekilde her yöne ivmelenir. Aslında şiirde arzu, duyumsallıkta zuhur eder. Arzunun hareketi öznellikler arasıdır özne içi olduğu kadar ve her hareket Deleuzecü anlamda oluş estetiğine denk düşer. Mistik halin çağdaş felsefedeki karşılığıdır bu süreğen oluş hali. Arzunun öznellikler arası duyumsallığı özneler üzerinde bir empati yaratır ki bu empati hali öznenin kendi içine dönerek onu bir oluş hali üzerinden dönüştürür. Şiir hem öznenin hem de öznelliğin öznelliklerarası bağlamsallaşmasından olgunlaşarak yeni bir gerçekliğin dışavurumunun aracı haline gelir. Artık burada ne sadece epiklikten ne de sadece liriklikten dem vurabiliriz; ama yine de şiir artık hem epik hem de liriktir. Şiir hem içkin hem de aşkındır. Hem içeriye aittir hem de dışarıya. Ama bu yeni oluşan gerçeklik artık homojen değil çok katlıdır, çeşitlilik arz eder. Çünkü ucu açık birçok göstergenin içinden kayarak geçmesi hem ondan öte 'birleşmeyen bir sentez'i, hem de içinden geçtiği her yapıya ait bir özelliği ya da parçayı içinde barındırır. Dolayısıyla tüm bu öznellikler her şeyden önce köksapsaldır, yan yana bağlanmıştır ve biri diğeri üzerinde mutlak bir iktidar kuracak durumda değildir. Bu yanyanalığı hem metin içi şiirsel teknik ve birimler için hem de öznellikler için düşünmek gerektiğinde alımlayıcının da bu öznelleşen oluş sürecinden bağımsız olmadığı ve bir çeşit zihinsel-duyumsal üretim sürecine katıldığı kabul edilmelidir. Dolayısıyla bu durum Hakan Şarkdemir'in son dönemde Karagöz'deki bir yazısında dillendirdiği 'Heteropoetika' ile, şiirlerindeki algısal ve teknik çok katmanlılıkla alakalı olduğu kadar bizim öne sürdüğümüz 'Polilektik Heterotopya' kavramındaki mitos kırıcı söylem dışılıklarla da alakalıdır. Tüm bu çeşitlilik arz eden katmanlaşmaları anlamsalın mantığı değil duyumsalın mantığı serimleyebilir, yani şiirselliğe ait bir duyumsallık. Çağımızın moleküler devrimi şiirdeki bu öznelleşme biçimlerini mikro politikalar olarak mühürler demek politikanın moleküler düzeyde varsıllandığı ve aynı anda hayati kılındığı bir süreci tetikler demektir. Bu da kapitalizmin toplumsal düzenini bir tür zihinsel düzensizlikle karşılamak anlamı taşır. Çünkü bu düzensizlikler bireye ait entropilerin içinde yeni mikro kozmosları dolayısıyla yeni mikropolitikaları ekmek demektir. Yani yalnızca öznenin dışında değil içinde de entropik bir zihinsellik vardır. Şiir bu özne içi ve dışı düzensizliklerden yanyanalıklar çıkarır. Arzu bu yanyanalıkların itiş gücü olarak geçici bir şekilde duyumsallıkta araçsallaştığında bağlamsal bir yaratı alanı oluşur. Sözgelimi metinlerarasılık da bu öznelliklerarasılığın üretim biçimidir. Oldukça düzensiz olan bu yapı bir nevi şizofreniktir anlamsal mantık düzeneğinde. Ama bu ilişkisellik ancak duyumsallıkta değer kazanır. İlişkilenen parçalar arasındaki uyumdan bahsedilemez artık. Bourriaud'un İlişkisel Estetiği özneden özne ötesine ve öznelliklerarasına ve en sonunda yaşamın kendisine homojen olmayan ve uyumsuz bir çeşitlilikler evreninde ya da göstergeler rejiminde ilişkilenme olanağı sağlar. Her ilişkilenme bağlamlararası bir zihinselleşme yaratır. Bu zihinselleşme ancak bağlamlar arasında zihinsel imgeyi taşıyabilir. Deleuze ve Guattari'nin üzerinde durdukları zihinsel imge bir düşünceyi değil düşünmeye sevk etmeyi sağlar. Bir ön düşün maddesi gibi davranır. Duyumsallık üzerinden algılanabilen bağlamsal ilişkisellik sürekli akış halinde olan zihinsel imgeler yoluyla sağlanır dediğimizde artık yeni bir dünyanın kapıları aralanmış olur. Dolayısıyla bu duyumsal yeni ve akışkan mantığın dizgeleri sabit ve genel söylemsellikleri barındırmadığı gibi yeni ekolojik zihinselliğin habercisi olmaya da namzettir dememizde bir sakınca yoktur artık. Ekolojik zihinsellikten kastımız özne ile onun dışında kalan dünya arasındaki merkez-periferi ilişkisinin kırılmasını öznenin içkinliğinde de anlamlandırmaktır, yani onun zihinselliğinde. Dolayısıyla kullandığımız özne terimi onu tek bir kimliğe hapsetmeyen öznellik terimiyle karşılandığında özne açık uçlu hale gelir ve böylece öznelliklerarası dediğimizde öznelerin diğer öznelere

10

bağlı ama bağımlı olmayan köksapsal (rhizomatik) yanına gönderme yapmış oluruz. Öyle ki, bu özneler diğer öznelerle ilişkili ama onlardan yine de farklıdırlar; daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse özneler arası ilişkiler onların öznellikler arası bağlanmalarına ve bu bağlanmaların özelliklerine bağlıdır ve o bağlanmalar üzerinden ifade edilirler. Şiirde bu bağlanmalar modern terminolojide kavramsallaşan sınırdaş ilkeler üzerinden ifade edilirken, avangard ekolojik zihinsellikte bu bağlanmalar ben-öteki arasındaki sınırların yıkımı üzerinden şekillenirler. Haliyle, öznenin yekpare kimliği yok olurken, ötekiyle olan ilişkisi de onu yeni kimlikleştirme ve eylem biçimlerine açık hale getirir. Bir tür kimliksizleştirme olarak ifade edebileceğimiz durum öznenin sahip olduğu, ona içkin tüm alt kimlikleri baskılayan kendi modernist kimliğinden azade bir bakış geliştirmektir. Böylece şiir öznesinin diğer öznelerle olan ilişkisinin niteliği onun kozmopolit kimliği ve dolayısıyla yeni bir ilişkisel politika ve poetika üzerinden yürür. Bourriaud'un İlişkisel Estetik yaklaşımı da böyle bir özneler arası ilişkiselliği açığa çıkarmayı hedefler. Yani özne dediğimiz kavram aslında bir tekilliktir öyle ki böyle bir tekillikte onun bağlamını oluşturan her türlü boyut ve uzamın içiçeliği söz konusudur. Tüm bu yaklaşımlar modern ötesi olan bir düşünme biçiminin argümanlarıdır, belki de postmodern kavramının içine tıkıştırılan yeni bir düşüncenin. Ama o düşüncenin küreselliğin itici gücü olduğuna dair yanılsamalı düşünce,

küresel sömürü odaklarının dünyayı modern insan merkezli anlayışın da gerisine taşıyan yeni bir feodal düşüncenin hizmetine sokmaya çalıştığını, ekolojik her türlü yaklaşımı ve farklılık nosyonu taşıyan her türlü düşünce sistemini bir tehdit olarak gördüğünü gözden kaçırmaktadır. Bu simulasyon tam da kapitalist küreselleşmenin stratejilerinden biridir; yani kapitalist küreselleşme postmoderne ait tüm anlayışların içini sanki o anlayışlar kendi bünyesine hizmet edermiş gibi yaparak boşaltmaktadır. Kapitalist küreselleşme farklılık nosyonunu tüketim stratejisi gibi göstererek bir sanallaşma yaratmayı hedeflemektedir. Halbuki tam tersine mesela tüketim kültürünün hedef kitlesini eritmeye yarar daha çok farklılık nosyonu, bir çeşitliliktir. Hedef kitlede odaklanmayı sürekli erteler veya değiller. Dolayısıyla daha çok bir 'direnme odağı'dır. Ali Akay'ın bu küresel direnme odakları ve mikro politikalar için kullandığı dünyasallaşma terimi meseleyi küreselleşme karşıtlığı etrafında tutması açısından değerli görünüyor. Günümüzün şiiri böyle bir dünyasallaşmayı ekolojik bir zihinsellikten kotarmayı denemelidir. İnsan merkezli yaklaşımlardan ve onu bile değilleyen küresel feodal rüzgarlardan bağıms ız dünyasallaşmanın yolu hiyerarşikleştirme üzerinden kurulan tuzakları görerek yatay eksende hareket eden, dayanışma ve radikal demokrasileri hedefleyen yeni köksapsal-ilişkisel-empatik şiir yaklaşımlarından geçmektedir.

11

bir 20 üç nisan şiiri: ne çocuklar ne Cumhuriyetimiz ne sular
“uyar'a, tv'ye, ve ev hallerine, ne'şeyle” bir gün öylece her Pazartesi gibi bazı şeylere bazılarından daha çok değer verdiğimiz Saçlarımızı yıkadık. Sokaklar pırıl pırıldı, yansımaları evlerimizin. Sakalsız birkaç saat edebiyatta ve devlet idaresinde muasır ve medeni; çocuklar unutmayın Cumhuriyetimizin salınımlı denizsiz yorgunlu başlanacak 'sayınlı' konuşmaları mavi yeşil sarı büsbütün bir Salı. Ta ki bir koltuğun bir çocuğu oturduğu hediyeler ve şaşaalı değerlerimiz bazılarının bazılarından önce geldiğibanyolara yakınız. bıyıklarımızın avunmasıdır şöyle uzun bir beyazda ele avuca gelebilecek çocuklara düzülmüş övgüler bilirsiniz birer hazırlıktır televizyonlar bayramlarda kendince bir Çarşamba, gözlerimizin o denli incelemediği idari fotoğraflar gibi çocuklar unutmasın vatandaşlık bilgisi ve sevinçler çevre ve geleceğimiz; Evet minik dudakların arasından “ Baktılar. Renkleri doğadan berhudar birer kapsama olan. İndirin, İndirin, sıkıntılarınızı dindirin! eskinin yerine yenisiyle hiç kayıpsız değiştirilebilecek İstikbal; uygun kinayelerle, evet, herkes evinizi seyredebilecek. ” kravatlı ve küskün adamlar küçük göbek delicikleriyle oynadılar, iki yıl sonra öyle küçük köylerden kimi küçükler, Siirt'ten Ankara'ya sevinçle olduğu yerde durup duran bir Perşembe -bazı değerleri yeterince ölçüp biçmeden giymeyin sevgili arkadaşlar!-. Sularımızın eğerini çözdük. Bir tarihçi olarak damlayan musluklar, su yolları ve Cumhuriyetimiz ve ben, özellikle Batı Avrupa'nın şeceresini dürmüş olmak dar okul sıralarında kıpkırmızı bir Cuma, kısadan “ Saç örgülerini çözdüler. Koskoca 60 dakika. Kaygan bütün yerlerde, görmezden Gelebilir misiniz? Vouuu. Vouuu. Vouuu. Vouuu. Adam her şeyi bizim için kolaylaştırmıştı, İyidir, dediler. ” Çocuklar unutmamalı, içimizde kısılıp kalmış bir sorudur, hep gidip geldiğimiz alan ve alanlar olmak ve yeryüzünün tanıdığı tek bir egemenlik dikkat çekici bir başlığın gündemde olması yirmi altı yaş üstü 78.290 kişi hareketsiz bir Cumartesi boz bulanık sularıyla ovaladığımız fayanslarımızı -değerlerimizi değerlendirmeliyizve enternasyonel ve ne'şe dolu bütün resmî an'larda ne çocuklar ne Cumhuriyetimiz ne sular upuzun olsun diye dilendiğimiz bir Pazar. Yine pazartesi. yirmi 3 nisan '10 / istanbul

Şakir ÖZÜDOĞRU 12

OKU OKU OKU
Bülent KEÇELİ Emrah Altınok / 2048'i çözme girişimi / 2
Emrah Altınok'un şiddetle dil dayatması içinde olduğunu açıkça söyleyebiliriz. Bu dayatma içkin bir yapıdan dışarıya yerleşmesi anlamında görülebilir. Şiiri bir -ol adılı içinde bağımsız bir söyleyene söyleterek aslında o bağımsız söyleyeni dışarıdan içeriye aldıktan sonra onu kendi dil yapısıyla kuşatıp dışarıya salmak istiyor. Açıkçası bir zırh ediniyor dille, dile. Böylece spekülasyonu veya polemiği çaresiz bırakarak kendi kendine dilinin iktidarını kurmayı amaçlıyor. Bu dil kendini çok stratejik kelimelerle değil dizede ve bölümsel toplamlarda gösteriyor. Şiir içi dizeyi kırmıyor Emrah Altınok, sözü derinde şimdi adını koyamayacağımız bir felsefede kuruyor. Bu dilin içine girmek o kadar kolay değil. 'içeride olmaya uyduğunu yargıladığım/ başka bir yerde bulunacaktı' Sahife 18'te 've makineyi hissetmek için onu gerektirmek onu/ ve onun dallarının birbirinden ayrıldığı büyük tesiste/ bundan dolayı onların, neyi karşıladığı, neye dokunmadığı/ ne de dokunurken noktanın ve doktorun onu' dizelerini okuduğumda moderne karşı bir ruhun varlığını da hissediyorum. Moderne getirilen eleştiri, bir bilen ve onun etrafına örgütlenen bir yapı olarak düşünülebilir kısaca. Modernde gerçekleştirilmek istenen neden ve sonuç ilişkisini bir nevi ortadan kaldıran tanımlama içgüdüsüdür. Emrah Altınok bir şekilde dilin içinde bu neden-sonuç ilişkisini farklılaştırıyor hatta modern anlamda kaldırıyor. Klasik olmayan bir tanımlama yapısı oluşturuyor. Modern eleştirisi şu dizede de devam ediyor, 'onun yerine, hakir şekilde sahte dinlerle/ dünyanın resmini ve ruh evinde gözlerini yırtan'. Eleştirisi çok derine dair bir öz eleştirisi gibi duruyor. Modern dünyanın oluşu ve şimdiye gelişine dair bir tükenmişliği de göstermek istiyor, elbette burada şairin kendi dili bu eleştiriyi ortaya koyuyor. Böylece şair kendi şiirine dair bir ferahlık geliştiriyor. Aslında bir şairi okurken daima onun evrenine dahil olunmaz, şairine göre değişir bu, şair kendi evrenine dahil ederek okura kendi ferahlığından tattırmak istiyor. Burada kendi adımıza bir çözüm geliştirirken estetiğin başka boyutlara kaydığını da göstermeliyiz okura. Kitapta, imge için girişilen denemeler akıl dışı görünürken soyutun sınırlarında da dolaşılmıyor. Anti-şiirsel havaya büründüğünü de kendi adıma söyleyemem. Şiirin içinde karakteristik mesajlar da mevcut diyebiliriz. 'biz, herkesin makullüğü için önce ölebiliriz' denilerek 2048'in şahsında veya içeriğinde tükenen yanına hücum gösteriyor kendi adına. Bir eleştiri getiriyor fakat beraberinde bu mağlubiyeti bir şey adına kabullendiğini de gösteriyor. Bu mağlubiyetin aslında şairin kendi içkinliğinde bir galibiyet olduğunu da düşünebiliriz. Şair konuştuğu ruh adına aslında yenilgiyi tatmıştır fakat kabul etmemiştir. Kendisi yenilgiyi kabul etmedikçe ona mağlup diyemeyiz. Bu ağıtta mağlup da olamaz zaten. 'senin çok kötü ölümünün / ve adaletin her zaman kazandığı gibi' adalet burada hareketin temsilcisi değil sabitliğin yani statükonun temsilcisidir. Adaletin böyle olduğunu kabul ettikten sonra aslına rücû etmesi gibi insanın kendi beşerinden yol alarak ermesi, tam anlamıyla ermesi söz konusudur. Burada sınırı da terk etmek söz konusudur. Artık dil yüzeye çıkmakta ve şairi bir şekilde kendini ele vermektedir. Tam bir varlık çatışmasına girişiyor şair. Şairi artık anlamsal bütünde eleştirebiliriz. Burada tesis olarak belirtilen şey bilgisayara olabilir mi şu dize bunu düşündürmüyor değil: ' tertemiz boşlukta: renksiz beyaz, bir resmi cihaz/ o, onun dizlerindedir'. Söylenenlerin muğlaklığı bize bunu da düşündürebilir, elbette. Böylece anlaşılır ki şair yaşadığı evreni tüm olgularıyla kendi sayısal mitinin içeriğine doldurmuştur. Bu dolgunluk şu dizelerde daha bir ayan beyandır: 'hiçbir diğerini sevemediğim, sadece bizim, benim/ benim kalbimi sende kaybettiğimi beğen'. Artık muğlaklık had safhadadır, ama metafizik gerçeklik olduğunca açıktır. Şair dille giriştiği bu mücadele içinde yine dilbilgisinin eksiltili bilgiselliğine mağlup olmadan üzerinde oynamalar yaparak dizeyi eksik kurmaktadır. Bu imgesel yönden bir farklılıktır diyebiliriz. Söyleyişin yönü böylece değişerek farklı anlamlara dağılmaktadır. ' atıldı resimde tam kenarlarından' diyerek yine ol adılı üzerinden, farklı bir söyleyiş uygulamaktadır. Dizedeki resimde kelimesi dizeyi klasik bir dize olmaktan kurtarmaktadır. Sanki şair klasik bir dize oluşturduktan sonra farklı bir dil adına eksiltmelere gitmiştir. Bunun için bulduğu yöntem bu olmuştur. Şiir malumunuz devrik cümlelerden dize oluşturma işiyle tanımlanmıştır klasik şiir anlayışında. Şair bu uygulamasıyla bunu ortadan kaldırmak istemiştir. Dizedeki kırılma bu haldeyken aslında kelime pek çoğalmadan dizelere dahil edilmiştir. Burada anlam adına birkaç sözcük etmemiz şairin zihnine bağlıdır. Biz şairin söylemini belki çözeriz fakat bunu hangi öz adına ortaya çıkardığını belirleyemeyiz. Şiir içinde belirsizlik ilkesi artık tamamıyla hakimdir. Bu hangi hayatsal deneyime bağlıdır, birkaç kelam etsek bile şair kendi oluşturduğu evrenin içinde bildik sözcüklerle bir zırhı devreye sokmuştur. Bir dizede bakıyorsunuz tanrısal bir mite dair veya kutsal metinlere bir atıf-imgemsi yakalıyorsunuz, bir başka yerde bir üst bakışın izlerini ediniyorsunuz. Başka bir yerde bu üst bakış yeterli kelimesel destek bulamıyor bundan vazgeçiyorsunuz. Sanal bir metinle mi karşı karşıyayız, aslında bunu da pek düşünmüyorum. Siber hiç iz bulamıyorum kendi adıma. 'ben sevgili kopya/ ben biz, milyon işaretleyicileri o aletler' 133 1

dizeleri bir şiir dizesi gibi dururken beni/bizi yanıltan sanırım şiirin özsel savunmasının ya da tezinin bir şekilde kapalı bırakılması. Şair biçimsel bir eksiltmeye giderken özsel ipuçlarını bu biçimsel deneyimlerden yararlanarak kapalı bırakmaktadır. Bazı dizelerde de fazla kelimeler ekleyerek eksiltme işlemini gerçekleştirmektedir. Burada imgesel gerçeklikleri yaşanılan dünyayla karşılamamız zor görünmektedir. Ama her hali her eylemle eşleştirdiğimizde bunu çözmek biraz daha kolaylaşmaktadır. Bu da mistik şiir alanının zenginliğini göstermektedir. Şair deneyimini şairin ardını görmek için mi seçmiştir yoksa deneyim mi şairi seçmiştir? Şairin zaman ve yerden azade bir metin oluşturmak istediği açıktır fakat bunu şiirin deneyimine değil kendi deneyimine bırakmış gibidir. Kutsal metinlere özenen bir metin yok karşımızda fakat kutsal metinler gibi algılamamızı isteyen bir şair var. Şiirin

sesine ve biçimsel altyapısına baktığımızda bu yapısal durumu hiç göremiyoruz. Şiirde klasik devrik cümle yerini eksiltili bir dize yapısına bırakmış. Bunu şair bilinçli mi yapmaktadır, bilinçsiz mi yapmaktadır? Aslında bakıldığında tartışılması elzem bir metinle karşı karşıyayız. Şair bir sorgulama yapmıştır kendince fakat dil öylesine ayrıksılaşmıştır ki ne dize kırılmıştır ne kelime kırımlarına dayanan bir metin vardır. Sanki ikibinlerin metinlerine bir eleştiri getirmek istemiştir. Bunu başarabilmiş midir, bence hayır, ben kendi kanıma defalarca okuduktan sonra ulaştım. Şair, düşünceyi kırmak istemiştir, bunu şöyle açıklayabiliriz, ikibinlerin açılımı genelde dilbilgisine ve o dilbilgisinin imkanlarının sınırına dair örneklemelerden yola çıkan bir deneyimdi. İkibinler içinde gerçekleşen söylemsel dışavurumları ya da boşalımları buraya ekleyemeyiz. İkibinler bu tür yani düşünsel kırıma ait denemelere de açıktı fakat buna kimse cesaret edemiyordu. Çünkü anlam kayması şairin istemediği yerlere kayacaktı. Şair bir öze eninde sonunda bağlı olduğundan biçimselliğine de bu öze bağlı kalarak karar kılmıştır. Kendi adıma bu tür bir şiir yapısını yani Emrah Altınok'un gerçekleştirdiği şiirsel pratiği farklı şekillerde tasarlamış fakat fazla uygulamamıştım. 'biçimli birinin olduğu aşık benim / benim geri niteliğinde renksiz dizlerindedir/ gözleri sır altında uzattığı onun /dik ona onun her insan' dizeleriyle kitap biterken ardında birçok kapalılık ve mahrem yanlar da bırakmaktadır. Bir çözme girişimi olarak adlandıracağımız bu çalışma elbette eksikleri de beraberinde getirmektedir. Fakat metin çözme işi bir cesaret gerektirmekte ve aynı zamanda bir risk de taşımaktadır. Bunu ben kendi adıma karşılamaya hazırım. Son sözde yukarıda da belirttiğim gibi bu tür metinler tartışıla tartışıla kendi açıklığına kavuşur. Fakat kapalı şiir, biçimci şiir, somut şiir tartışmalarına iki binler sonrası için yeni bir bakış getireceğine eminim.

14

Bülent KEÇELİ Murat ÜSTÜBAL

M.Ü.: Her şiir kendi yapısıyla kendi olanaklarını geliştirir. Şimdi bizim yaptığımız bu oldu. İkinci Yeni'deki dizgesizliğin de artık tüketildiğini ve bir bütünlük oluşturduğunu gördük. O bütünlüğün de kırılması gerekiyordu yeni açılımlar için. Bir anlamda kendi şiirim bazında söylenecek odur, bir de 'İzlek İzi' adlı şiirimden itibaren 'Düşçınarlı Tansıklarda' gibi şiirlerde fark ettiğim şu oldu. Hiçbir kriter koymadan şiir yazılabileceği iddiasıyla hareket ettim bu şiirlerde doksanların sonunda. Kriterler neydi, lirik şiir neydi, epik şiir neydi vesaire… Biz öyle bir yerde yaşıyorduk ki bunların hepsini birden deneyimleyebileceğimiz bir alan mevcuttu kent hayatı içinde. İç'e kapanıklığı da oradan geliyordu şiirimizin, çünkü kent hayatının insanı sosyal gibi görünür ama içe kapalıdır aslında. Aynı zamanda kentli şair bir tür lirizm içeriyor ama bu kırık bir lirizm de bir yandan. Belki de Heavy Metal'de görebileceğimiz tarzda kırık bir liriklik. Atonal demiyorum artık kelimeler yerine otursun diye. Bir yandan kent hay atının parçalanmış efsaneleri, masalları, kahramanları hepsi hayatımızın içinde trajik bir şekilde de olsa. Bunu da dramatize etmeye çalışmıyoruz. Özneyi hiçbir zaman bütünsel anlamda bir özne olarak düşünmedim ben açıkçası. Eylemin de hiçbir zaman gerçek anlamda bir eylem olamayacağını iddia ediyorum. Bir durum daha var, mistik açılım diyoruz; bütün bu hengamenin ve gürültünün içinde şair kendi içine döndüğü zaman değişik bir çok ruh hali taşıyor. Bunların da aktarılması gerekiyor.

olacak. Buna hep beraber karar vermek zorundayız, bu Ücra'da gerçekleşecek. Şimdi görsel şairlerin bu açıdan şansı çok büyük. Veriden vazgeçtikleri anda zaten önlerine koskocaman bir alan çıkıyor. Yararlanabilecekleri alan çok büyük. Dizgeden vazgeçmiyoruz, neyinden vazgeçmiyoruz? O şiirsel anatomi içindeki dizgeden. Anatomisini bozmadan bir şiiri nereye evriltebiliriz mesele bu. Görsel şairlerin bu anlamda şansı bizden fazla. Evet 'Aksinya' şiirinde harf olmadan yakalanan şey çok güzel. Dizgedışılık nasıl sağlanıyor? Görsel şiirde karar kılmadığımız için bu yapıyı daha nereye evirebiliriz bunu düşünmemiz lazım. Ben kendi adıma ilk Ücra'dan sonra buna mistiklik diye karar kılmıştım. Bir iki denemem de oldu ama çok zor olduğunu anladım, bazı özel nedenler de buna engel oldu. Burada kendi örneklerimi oluşturamadım. İkinci Ücra'da da bu örnekleri arıyoruz hala. İlk Ücra'dan İkinci Ücra'ya geçişte bir karar aşamasındayız; bu karar şiir içinde alınacak bir karar tabii ki. Bu çıkış da iddia ediyorum Ücra'dan çıkacak bir yapıyla olacak. Konuşarak buna ulaşmamız mümkün değil.

Çünkü şehir hayatı buydu, sen de yok oluyordun senin yaptığın da yok oluyordu. Masallar nasıl başlıyor ya da bitiyordu? Bir bakmışsın bir arpa boyu yol gitmişsin mesela! Ama işte orada anlattığı 'bir arpa boyu yol'! Şimdi bir arpa boyu yol yok.
M.Ü.: 'Düşçınarlı Tansıklarda' veya 'İzlek İzi'nde de değil 'Uykusuz Dalışlar' diye bir şiirim var, hiçbir kitabıma girmedi (Sadece Yomsanat'ta yayınlandı). O şiirde de aslında bütünselliğin daha da koptuğunu görüyorsun. Belki o şiir imgesel açıdan daha iyi dönüştürülebilirdi bilemiyorum. O şiir bence bütünlüğün kırıldığı ilk şiirlerden biriydi kendi şiirimde. Fakat tabii ilk başta bizim düşüncelerimiz bu minvalde şekillendi: bütünselliğin kırılması, şehir hayatındaki bütünsellikte zaafların ortaya çıkışı… Bunların üzerine elbette yoğunlaşmıştık ama biraz da şiirin estetik anlamda bir olgunlaşma süreci yaşaması gerekiyordu. Bu Ücra döneminde gerçekleşti. Bundan sonraki hamle ne olabilir? Bunda birtakım sıkıntılar var. İlk başta her şair kendine büyük bir uzay açıyor kendi şiir serüveninde. Ya o uzayın içinde kalm aya dev am edeceksiniz, oradaki boş lukları anlamlandırmaya çalışacaksınız, dehlizlere gireceksiniz. Ya da o uzayı terk edip başka bir uzay arayışına gireceksiniz. Fakat benim düşünceme göre gençken sorsan böyle demezdim ama- yeni bir uzay açmak kolay bir şey değil. Bunu İkinci Yeni şairleri de yapamadı. İlhan Berk denedi denebilir, ama onda da en büyük handikap derinlik kaybı oldu. Şeyler Kitabı'nı düşün, son şiirlerini düşün bunların hiçbirinde o derinlik, metafizik araştırıcılık, analiz falan yok yani, daha yüzeyde kalıyor. Benim aslında söylemeye çalıştığım terk etmek kolay bir şey değil. İlhan Berk'de oluşan şey daha farklı. Berk, vuruş ve kaçışlarla bir nevi gerilla hareketleriyle oluşturdu şiirini. Ahmet Güntan'daki Parçalı Ham'ın ortaya çıkışına benzemiyor. Güntan tamamen kompartman değiştirdi. Eksen kayması. Belli bir şiir yapısındayken farklı bir şiir yapısına geçti. Arada mahkeme kitap'ı söylemek gerekir; o kopuşu sağlayan o oldu. Bazı şeyleri tükettiğini görerek başka bir yapıya geçti.Ama İlhan Berk'in yaptığı gibi değil. B.K.: Orada varolan dil verili dizge içinde olan bir dildi. Biz ise çıkışın niteliğine yapbozyap evresinde karar verebildik. Bu

Hiçbir kriter koymadan şiir yazılabileceği iddiasıyla hareket ettim bu şiirlerde doksanların sonunda. Kriterler neydi, lirik şiir neydi, epik şiir neydi vesaire… Biz öyle bir yerde yaşıyorduk ki bunların hepsini birden deneyimleyebileceğimiz bir alan mevcuttu kent hayatı içinde.
B.K.: Yani içimize kapanmamız çok doğaldı. Şehir hayatının getirdiği bir şeydi. Modern de belki böyle bir şeydi. Dediğin gibi insanın içi daha zengin olmak zorunda. O mistik alt yapıdan dolayı. Buradan baktığımızda öznenin yok edilmesi ve o özneye ait eylemin de yok edilmesi devamlı tartıştığımız bir şeydi. Çünkü şehir hayatı buydu, sen de yok oluyordun senin yaptığın da yok oluyordu. Masallar nasıl başlıyor ya da bitiyordu? Bir bakmışsın bir arpa boyu yol gitmişsin mesela! Ama işte orada anlattığı 'bir arpa boyu yol'! Şimdi bir arpa boyu yol yok. Böyle bir ibare bile kullanamazsın. Şehir artık seni kapanına almış, küçük şehir de olsa büyük şehir de olsa. Bunu çözmemiz gerekiyordu. Senin şiirin bir bakıma buydu: 'İzlek İzi' ya da 'Eflatun Tortu' buydu. Hem o içe kapanıklıktan bir şey çıkacağını ummaktı bu. Bazı çiçekler vardır kendi içinde büyür; bunu görmek lazım. Bu konuşmadan dolayı kapalı şiiri savunuyorlar diye birtakım öngörülere gidecektir bazı insanlar, çok önemli değil. Bazen de böyle gerekiyor, kendi içine kapanacaksın ki o patlamayı yakalayacaksın. O patlamayı yakaladı bence Huyname şiirleri. Huyname'den sonra da buna geçti. Bu geçiş sancılarını da yaşadık. Bu sancı belli bir yaş ve donanımdan sonra bir yapının şiiri

15

evre Kırbozumu'ndaki, Hastalık Şiirleri'ndeki evreyi kapsıyor. Çok olgun da olmayabilir. Bu kitaplarda tam karar veremediğimiz yapıya, kendi adıma düşündüğüm şey, mistikliktir. Mistikliği sağlayabilmek için ne yapmamız gerekiyordu? Kelimeye dayanan yapının kelimenin sonrasına geçme aşaması. Belki de burada Türkçenin yapısı yetmiyordu bu geçişi gerçekleştirmeye. Artık zihinsellik değil ruhi de değil, şiirde bunun ötesinde ne yapılabilir diye düşünmemiz gerekir. 2010'lara yön verebilecek şeyler nelerdir veri olarak elimize ulaşmalı. Yirmili yaşlarda herkes yazıp bir yerlere geliyor ve sonrasında bırakıyor. İnsanın doğasında da olabilir bu. Ama ben şiirin her zaman ileriye gidebileceğini düşünüyorum. İleriye gittiğini, bizden bağımsız olarak da ileriye gittiğini düşünüyorum. İşte burada artık biz budur diyeceğiz, eskisi gibi on adım atacağımıza iki adım atacağız. Bu şekilde gerçekleşeceğine kanaatim daha fazla artık. Şimdi ben o yapbozdan yapbozyapa geçtiğimi düşünüyorum. Bunun ötesinin de ne olacağını düşünmeden söylüyorum bunu. Sen arayışlarınla çok yönlere gittin geldin! Retorik içinde, şiirin kendi zihinselliği içinde, anatomisi içinde ne yapılabilir bunu düşünüyorsun. Sözgelimi Kırbozumu daha mistik bir yapı içeriyor. Ama mistikliğin içinde sen Huyname'yi de unutmuyorsun, onu da taşıyorsun. Huyname de Gen Tecrübeleri de bizimleberaber sırtımızdaki yük olarak gidecek. Şuna da karşıyım, klişe bir laf olarak, şiirimi yazdım unuttum gitti, yok böyle bir şey. O da ömür boyu seninle yaşayacak. İlhan Berk'ten örneği verdin. Galile Denizi bitmez mesela.

hatta senin Hastalık Şiirleri'nde dahi pathosun ön planda olduğunu düşünüyorum. Tamam, o yapbozyapa geçtiğini söylüyorum ama o 'yap' da çok farklı bir şey yani. O son 'yap' geleneğe ait yapılara benzemeyen bir yapı da aynı zamanda. Tüketilene kadar iş görecek anlamına gelir bu yapı da. Benim Kırbozumu kitabımdaki bazı şiirlerim de öyle belki. O yüzden, bizim şiirlerimiz bağlamında söylenebilecek şu, kurduğumuz farklı yapı bile daha tüketilebilecek bir yapı değil. Ancak o tüketildikten sonra yeni bir yapboz evresine girilecek. Bunu artık kim yapacak bilmiyorum. Bu iş bize mi yoksa genç şairlere mi düşer o konuyu bilemem açıkçası.

Mistikliği sağlayabilmek için ne yapmamız gerekiyordu? Kelimeye dayanan yapının kelimenin sonrasına geçme aşaması. Belki de burada Türkçenin yapısı yetmiyordu bu geçişi gerçekleştirmeye. Artık zihinsellik değil ruhi de değil, şiirde bunun ötesinde ne yapılabilir diye düşünmemiz gerekir. 2010'lara yön verebilecek şeyler nelerdir veri olarak elimize ulaşmalı.
B.K.: 'Hal Kapısında İnayet' şiirinde şöyle söylüyorsun: “cism olan için hal katiyeti kadar buharlaşır”. Okumayı beceremeyenler için okuyor değilim, burada mevzu şu; hepimiz deryada bir damlayız. Biz bunun içinde yok olup gideceğiz zaten. Öyle ya da böyle yok olacağız. Biz yapbozyap evresindeki sonradan geldiğimiz 'yap' ın aynı olmadığını göstererek yok olacağız. İlk 'yap'taki şey zaten içimize işlemiş olan bir şey. Biz yapbozda içimize işlemiş şeyi çıkarmak istedik. Sanki dokudan bir zehri alır gibi. Kolay bir iş değildi, çok iyi yaptığımız da söylenemez. Yani dizgeselliği de yüzde yüz kırmış değiliz. Ama kırılabileceğini gösterdik. Bunu sadece kendimiz değil İkinci Yeni'yle beraber becerdik. Bunu kendi adıma söyleyebilirim. Şu anda tartışmaların biçimci ve neo epik kapsamında gitmesi taraftarı değilim. Biçimci değiliz elbette. Bunu yapbozyap evresinde, yapboz evresinde ve önceki dönem şiirlerinde aradığın zaman görürsün zaten, biçimci olmadığımızı. M.Ü.: 'Hal Kapısında İnayet' ten girdiğin iyi oldu, orada farklı bir şey de var; orada ben hem şairin etkilendiği hal kavramına giriyorum, hem dizgesel bilimsel ispatlar üzerine kurulan hal meselesine giriyorum, hem de bu ikisini çarpıştırarak bu senin dediğin 'yap' evresine uygun üçüncü bir yapı geliştirmeye çalışıyorum. Meseleyi sadece bir bozma hareketinde bırakmıyorum. Oradan bir önerim var açıkçası. Bütün bu hallerin aynı halin değişik yansımaları olduğunu da göstermeye çalışıyorum. Burada zaten farklı bir zihinsellik önerisi var. Bu anlamda bu bir 'yap' evrenidir.

İlk başta her şair kendine büyük bir uzay açıyor kendi şiir serüveninde. Ya o uzayın içinde kalmaya devam edeceksiniz, oradaki boşlukları anlamlandırmaya çalışacaksınız, dehlizlere gireceksiniz. Ya da o uzayı terk edip başka bir uzay arayışına gireceksiniz. Fakat benim düşünceme göre gençken sorsan böyle demezdim ama- yeni bir uzay açmak kolay bir şey değil.
M.Ü.: Sonuçta şiiri bir ethos-pathos çerçevesinde incelemek gerekir. Gerçi şairin etik duruşu buna izin vermiyor zaten belli bir yaştan sonra. Gençlikte pathosun etkisiyle etik tavır biraz daha geri plandayken, çok daha yıkıcı olabiliyorsun. Fakat etik devreye girdiğinden itibaren biraz daha sağduyuyla kontrollü yazmalar başlıyor, ne de olsa etkileniyorsun bazı şeylerden. İçinde bulunduğun şartlardan etkileniyorsun; bir anlamda geleneğe aidiyet de böyle oluşuyor galiba. Ama geleneği doğrudan üzerinde bir giysi ya da maske olarak kabul etmediğin sürece sorun yok. Geleneği bir şekilde dönüştürmek, kullanmak mümkün elbette. Bizim şiirimizde,