You are on page 1of 341
FFF TTTİİİPPPİİİ YYYAAAPPPIIILLLAAANNNMMMAAA FFFEEETTTHHHUUULLLLLLAAAHHH GGGÜÜÜLLLEEENNN ÖÖÖRRRGGGÜÜÜTTTÜÜÜ
FFF TTTİİİPPPİİİ
YYYAAAPPPIIILLLAAANNNMMMAAA
FFFEEETTTHHHUUULLLLLLAAAHHH GGGÜÜÜLLLEEENNN ÖÖÖRRRGGGÜÜÜTTTÜÜÜ
FFF TTTİİİPPPİİİ YYYAAAPPPIIILLLAAANNNMMMAAA FFFEEETTTHHHUUULLLLLLAAAHHH GGGÜÜÜLLLEEENNN ÖÖÖRRRGGGÜÜÜTTTÜÜÜ 1

1

“Yobazlar ı n bir tehlike te ş kil etti ğ i hayaldir. Bu türlü insanlar ı

“Yobazların bir tehlike teşkil ettiği hayaldir. Bu türlü insanların din ve imanla hiç bir samimi alakaları yoktur. Dini taassup onlar için bir nüfuz ve menfaat aletidir. Bu sayede bir taraftan halkı, diğer taraftan hükümeti aldatarak, kendileri hesabına nüfuzlu bir mevki yaratırlar ve her suretle menfaat cerrederler. Bunlar hükümete sokulup; halk bizim her sözümüzü dinler; bizim dediğimiz yerine gelmelidir, diye şantaj yaparlar. Sonra halka dönüp, hükümet bizim avucumuzun içindedir, sakın bizim sözümüzden dışarı çıkmaya kalkışmayınız, diye tehditte bulunurlar. Yani bizzat halk arasında hiç bir nüfuz ve kuvvete sahip olmadıkları halde simsarlığını yaparlar. Devletten yüz bulamadıkları dakikada kendilerinin yağı tükenir. Çünkü milletimiz hiç bir surette taassubdan hoşlanmaz. “

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

FFeetthhuullllaahh GGüülleenn''iinn

KKOODDLLAARRII

FFeetthhuullllaahh GGüülleenn''iinn KKooddllaarrıı

Bilinmeyen fotoğrafları, yola çıktığı 14 kişi, sadakat yemini, hizmet prensipleri

Avlarlı Efe'nin dergâhından çıkıp, Edirne ve Kırklareli'nde sıradan bir vaizken, koca bir eğitim imparatorluğu kuran Fethullah Gülen, son yılların en çok tartışılan ismi olarak gündemden hiç düşmüyor. Fethullah Gülen'in kim olduğunu, amacını öğrenmek isteyenler, bu yazıyla 'hocaefendi'nin şifrelerini çözebilecek.

1966 yılında, 26 yaşındaki genç vaiz, güvendiği 14 kişiyle uzun ve sonu belli olmayan bir yolculuğa çıktı. Fethullah Gülen'in liderliğindeki eğitim seferberliği için bir araya gelen 14 kişi, 1986'ya kadar, yani 20 yıl boyunca hiç aksatmadan, her ay bir araya geldi.

İlk toplantıda, Fethullah Gülen, herkese görev dağılımı yaptı. Onların deyimiyle bir 'Hizmet Prensipleri', yani bir anayasa hazırlandı. Kadroya dahil olanlar, hazırlanan metne, La Yenkatı (kefaretle dönüşü olmayan) yemin ettiler. İlginç olan, yemin metninin ilk satırının karalanmış olmasıdır. Orijinal metinde, sadakatle bağlı kalınacak kişi 'Fethullah Gülen' yazıldı. Ancak, doğabilecek tepkiler göz önüne alınınca, Gülen'in isminin üzeri karalanarak yerine 'Kuran' yazıldı. Ancak, metin yenilenmedi.

Bu kadro, büyük bir sadakat ve itimatla şahsi işlerini, evine alacağı bir kilimi, giyeceği bir kıyafeti, evleneceği kişiyi dahi heyet kararı olmadan yapmadı. 1986'da Fethullah Gülen, Nurettin Veren'e "Bu iş çok büyüdü. Bazı yeni isimleri de bu kadroya alsak arkadaşlar rahatsız olur mu?" diye sordu. Veren, "Hakka hizmet büyük ve ağır bir defineyi taşımak gibidir. Aramıza ne

kadar çok arkadaş katılırsa, verdi.

o

kadar iyi

olur" yanıtını

F F e e t t h h u u l l l l a a

20 yıl aradan sonra Mustafa Özcan ve Doktor Kudret Ünal ekibe katıldı. Ancak, o günden sonra Gülen önemli bir karar aldı. Kadroda yer alanların hiçbirine danışmadan, haber vermeden, kadroyu dağıttı ve birbirleriyle görüşmelerini yasakladı. Değişik bahane ve sebeplerle üç kişi bir araya gelemez ve konuşamaz oldu.

Dönemin Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel, 22 Ağustos 2000 tarihinde, Fethullah Gülen'le ilgili hazırladığı iddianamede "Amacı: Devletin tüm sistemlerinde İslam hükümlerini egemen kılarak teokratik bir İslam diktatörlüğünü kurmaktır" görüşlerine yer veriyor.

Gülen, bugün yaşamını Amerika'da 130 dönümlük bir çiftlikte sürdürüyor. Cemaatin kara kutusu Nurettin Veren'in açıklamalarıyla sıkıntılı günler yaşıyor. Cemaat üyeleri, "Nurettin Veren, bakalım bugün neler söyleyecek?" diye hop oturup hop kalkıyor. Veren ise, cemaati ve Gülen'i anlatmaya devam ediyor.

F F e e t t h h u u l l l l a a

FFeetthhuullllaahh GGüülleenn KKiimmlleerrllee YYoollaa ÇÇııkkttıı,, KKiimmee NNee GGöörreevv VVeerrddii??

F F e e t t h h u u l l l l a a
Bu Kadro Çal ı ş malar ı na Bu Yemini Ederek Ba ş lad ı 5

Bu Kadro Çalışmalarına Bu Yemini Ederek Başladı

Bu Kadro Çal ı ş malar ı na Bu Yemini Ederek Ba ş lad ı 5
Bu Kadro Çal ı ş malar ı na Bu Yemini Ederek Ba ş lad ı 5

5

Fethullah Gülen'in yurtd ı ş ı faaliyetleri ■ Fethullah Gülen grubu, 1992 y ı l ı
Fethullah Gülen'in yurtd ı ş ı faaliyetleri ■ Fethullah Gülen grubu, 1992 y ı l ı

Fethullah Gülen'in yurtdışı faaliyetleri

Fethullah Gülen grubu, 1992 yılında başlattığı yurtdışı ılımı sonucu 35 ülkede; 6

Fethullah Gülen'in yurtd ı ş ı faaliyetleri ■ Fethullah Gülen grubu, 1992 y ı l ı

üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilköğretim okulu, 8 yabancı dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu, 21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurumunu faaliyete geçirdi.

Fethullah Gülen'in yurtiçi faaliyetleri

Fethullah Gülen grubu; 88 vakıf, 20 dernek, 128 özel okul, 218 şirket, 129 dershane ve yaklaşık 500 öğrenci yurdunun yanı sıra biri İngilizce olmak üzere 17 yayın organı, ortalama 250 bin tirajlı gazetesi, TV istasyonu, ulusal düzeyde yayın yapan 2 radyo istasyonu, faizsiz finans kurumu, bir sigorta şirketini denetimi altında bulunduruyor.

üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkö ğ retim okulu, 8 yabanc ı dil ve bilgisayar
üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkö ğ retim okulu, 8 yabanc ı dil ve bilgisayar

Helal gıda emri

Eğitim faaliyeti yapmak için yola çıkan 14 kişiye yıllar içinde yüz binler, milyonlar katıldı. Cemaat üyeleri, her yaptıkları için Fethullah Gülen'e danıştı. Evlenirken, çocuklarına isim koyarken, evine eşya alırken, ceketinin rengini belirlerken hep birlikte hareket edip Gülen'in onayını aldılar. Hiçbiri Amerikan malı kullanmamaya özen gösterdi. Hatta 14 kişilik kadro, 30 yıl boyunca kola dahi içmedi. Kolayı alkolle eşdeğer tuttular. Helal gıda tüketmek, cemaat üyeleri için çok önemliydi. Çünkü Gülen'in bu konudaki talimatları kesindi. Margarinin içinde domuz yağı olma ihtimaline karşı kendi evleri dışında yemediler. Etlerin besmeleyle kesilmiş olduğundan emin olmadıkları için annelerinin evlerinde bile masaya oturmadılar. Türk Standartları Enstitüsü'nün yaptığı yeni düzenlemeler, Gülen cemaatinin uyguladığı talimatlara uyuyor. Titiz olmanın şartlan ise farklıydı. Gülen'e göre paçası yere değen imamın arkasında durulmazdı. Hatta imam olacak adamın külotunun ağını ağzına alacak kadar titiz olması gerekirdi.

8
8

Belgeler yün yumağında saklandı

Fethullah Gülen ile İlhan İşbilen'in birlikte hazırladığı 'Yemin metni, Hizmet Prensipleri ve kadronun' yer aldığı belgeler, 1968 yılında diğer üyelerin de katıldığı bir toplantıda açıklandı. Üyelere üç belgeden birer nüsha verildi. 1980 ihtilalinde Gülen, 14 kişiye belgeleri yok etmelerini söyledi. 14 kişi, ellerinde bulunan üç belgeyi yok ederken, Nurettin Veren'in eşi, belgeleri bir yün yumağının içine sakladı. Belge, 9 yıl sonra ilginç bir olayla gün ışığına çıktı. Veren'in kızları el işi öğrenmek için evdeki yünleri kullanırken belgeler ortaya çıktı. Nurettin Veren, istenmesi halinde orijinal belgeleri kriminal inceleme yapılması için yetkililere teslim edebileceğini söyledi. Orijinal belgelerde, ince pelür kâğıdı kullanıldığı dikkat çekiyor.

Kasetleri Veren mi sızdırdı?

Fethullah Gülen'in yıllar önce bir vaaz sırasındaki sözleri ATV'de yayımlanınca kıyamet kopmuştu. Gülen, cemaat üyelerine çalışma esaslarını anlatırken 'Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın. İstikbale yürümek için sistemin püf noktalarını keşfedin. Fuzuli kahramanlık yerine ele geçirmeyi tercih ederim' sözleriyle nasıl çalıştıklarının da ipuçlarını veriyordu.

Gülen'in cemaat üyeleriyle yaptığı toplantıda çekilen bu görüntüleri basına kimin sızdırdığı merak edildi. Organizasyon içindeki gücüyle, söylenebilecek lafları en keskin şekilde söyleyebilecek tek isim Nurettin Veren'di. Cemaat içinde bir kesim, Hocaefendi'yle ilgili yayımlanan video kasetlerini para karşılığı Nurettin Veren'in sattığı iddialarını yaydılar.

 HİZMET PRENSİPLERİ Fethullah Gülen, 1966 yılında yola çıktığı 14 arkadaşıyla 'Hizmet Prensipleri'ni belirledi, cemaatin uyması
HİZMET PRENSİPLERİ
Fethullah Gülen, 1966 yılında
yola çıktığı 14 arkadaşıyla
'Hizmet Prensipleri'ni
belirledi, cemaatin uyması
gereken yasaları koydu.
Cemaat, Gülenin belirlediği
kırmızı çizgilere hayatlarının
her aşamasında dikkat etti.
GÜLEN İLKOKULDA 
Gülen, ilkokulda sınıf arkadaşları ve öğretmeniyle birlikte
görülüyor. Gülen, öğrencilik yıllarını
Erzurum'da geçirdi.
Belgeler yün yuma ğ ı nda sakland ı Fethullah Gülen ile İ lhan İş bilen'in birlikte
10
10

10

Kaynak: Tempo, 02.12.2005  Fethullah Gülen, 'dinler aras ı diyalog' projesi kapsam ı nda Papa II.
Kaynak: Tempo, 02.12.2005  Fethullah Gülen, 'dinler aras ı diyalog' projesi kapsam ı nda Papa II.

Kaynak: Tempo, 02.12.2005

Kaynak: Tempo, 02.12.2005  Fethullah Gülen, 'dinler aras ı diyalog' projesi kapsam ı nda Papa II.
  • Fethullah Gülen, 'dinler arası

diyalog' projesi kapsamında Papa II. Jean Paul ile de bir araya gelmişti.

Kaynak: Tempo, 02.12.2005  Fethullah Gülen, 'dinler aras ı diyalog' projesi kapsam ı nda Papa II.
  • Gülen özellikle Orta Asya'da açtığı

okullarla dikkat çekti ve bu nedenle ödüllendirildi.

Kaynak: Tempo, 02.12.2005  Fethullah Gülen, 'dinler aras ı diyalog' projesi kapsam ı nda Papa II.

GÜLEN VE DAYISI Fethullah Gülen'in dayısı Hüseyin Top, yıllarca Edirne'de müezzinlik yaptı. Gülen, dayısı Hüseyin Top'a büyük saygı ve sevgi beslediğini her fırsatta dile getirir.

  • KIRKPINAR GÜREŞLERİNDE

Fethullah Gülen, geleneksel Kırkpınar Güreşleri'ni seyrederken, 35 yıl

boyunca yol arkadaşlığı yaptığı Nurettin Veren de yanındaydı.

12
12
12
13
13

Fethullah Gülen'in 'gizli' tarihi

BİR ZAMANLAR NUR TALEBESİYDİ

TOLGA ÇELİK

NTV MAG Ekim 2000, Sayfa 58-61

Fethullah Gülen'in 'gizli' tarihi BİR ZAMANLAR NUR TALEBESİYDİ TOLGA ÇELİK NTV MAG Ekim 2000, Sayfa 58-61

Ankara DGM tarafından hakkında gıyabi tutuklama kararı verilmesi, bu kararın İstanbul'da kaldırılması ve buna Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu'nun sert tepki göstermesi Fethullah Gülen'i yeniden gündeme oturttu. Son yıllarda okulları, 'ışık evleri', siyaset ve medya dünyasıyla olan ilişkileriyle tanınan Gülen'in uzun yolculuğu Nur tarikatıyla başladı. Said Nursi 23 Mart 1960'ta Şanlıurfa'da yaşamını yitirince, tarikatı, "Bundan sonra ne olacak?" kaygısına düstüler. Nurcuların bir kesimi, cemaatin başına bir kişinin seçilmesini isterken, bir kesimi de Said Nursi'nin en yakınlarından oluşan bir 'İstişare Heyeti'nin kurulmasını ve bu 'Ağabeyler Konseyi'nin hareketi yönlendirmesini uygun görüyordu. Bazıları ise siyasi bir teşkilat kurmayı, bazıları da devlete başkaldırıp silahlı mücadele verilmesini önerdi.

Fethullah Gülen'in 'gizli' tarihi BİR ZAMANLAR NUR TALEBESİYDİ TOLGA ÇELİK NTV MAG Ekim 2000, Sayfa 58-61

Tahiri Mutlu, Mustafa Sungur, Ceylan Çalışkan, Hüsnü Yeğin, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı gibi 'Nur cemaatinin ağabeyleri', içlerinde 'en cevval ve en fedakar' gördükleri Zübeyir Gündüzalp'i bu hareketin başına seçtiler. Kendileri de, Zübeyir Gündüzalp'in altında bir istişare heyeti oluşturdular. Zübeyir Gündüzalp'in lider seçilmesi, cemaatin içindeki tartışmaları bitirmedi. Nursi'nin sağlığında başlayan 'Yazıcılar-Okuyucular' bölünmesi bu kez açıkça ortaya çıktı. Said Nursi'nin ölümünden ve 27 Mayıs ihtilalinin gerçekleşmesinden sonra bu karışıklık daha da büyüdü. 'Yazıcılar', Hüsrev Altınbaşak önderliğinde ayrı bir grup haline dönüştü. Altınbaşak, Tahiri, Hulusi Bey, Demirel'in de akrabası olan İslamköylü Hafız Ali, Mübarek Mustafa, Santral Sabri gibiler 1930 ve 1940'larda, Said Nursi'nin yazmış olduğu risaleleri bizzat el yazısıyla kaleme alarak çoğaltmışlardı. Bu yazma ve yazarak çoğaltma işini yapanlar Nurcular arasında 'Yazıcılar' diye anıldılar. Zübeyir Gündüzalp, Ceylan Çalışkan, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve Bekir Berk gibi isimler ise ikinci kuşaktan Nurculardı. Cemaate sonradan katılmışlardı. Bu ekip, Nursi'nin eserlerini Latin harfleriyle kitap halinde basıyordu. Bu nedenle onların adı 'Okuyucular'a çıkmıştı. Bir başka lider adayı Mehmet Kayalar, etrafındakileri silahlandırma çabası gösteriyordu. O, 'okumakla-yazmakla' değil, 'silahla' Nurculuğun yaygınlaşacağı inancındaydı. Mehmet Kayalar gibi düşünen bir başka isim de Elazığ'dan Müslüm Gündüz'dü. Gündüz'ün Kayseri tarafında

Fethullah

Gülen, Said

Nursi'nin

ölümünden

sonra

Nurcularla

temasa

geçti, ancak

Nurcu

olduğunu

hiçbir zaman

açıkça

söylemedi.

Ağlayarak

verdiği

vaazlarında

Said

Nursi'nin

adını hiç

kullanmadı.

Yıldızı 70'li

yandaşlarıyla atış talimleri yapacak kadar işi ileri götürdüğü söyleniyordu. Bir başka aday Ankara'dan Said Özdemir'di. Nurcular için önemli bir 'ağabey' olan Said Özdemir, cemaat içinde oldukça etkili bir isimdi. Daha sonra Nurculuğun 'Tenvir' kolunu oluşturacak olan Said

yıllarda MSP

ile birlikte

parladı.

Özdemir'in Ankara'da adamlarıyla silahlı dolaştığı söylentisi de yaygındı. O dönemde bir lider adayı daha gizli hazırlıklar içindeydi: Erzurumlu bir vaiz olan Fethullah Gülen. Nurculuğun Erzurum'da en etkili ismi Mehmet Kırkıncı Hoca, Osman Demirci Hoca (AP'nin Nurcu milletvekili) ve Muzaffer Aslan sayesinde cemaatle tanıştı ve onlara katılmak istedi. 1963-66 yılları arasında Edirne ve Kırklareli'nde görevli olduğu dönemde, camilerde yaptığı konuşmaları yoluyla etrafında insanlar toplamaya başlamış, Nurcuları ve diğer dini çevreleri etkilemişti. Hep ağlayan, bazen kendini yerden yere atan konuşma tarzı ite dikkatleri üzerine çekiyordu. Okuyuculuk, yazıcılık, silahlı mücadele gibi tarzlardan ayrı olarak 'hitabet' yoluyla etkiliyordu çevresindekileri. Bir başka tarz daha geliştirdi: Açıkça Nurcu olduğunu söylemedi, Nurcu ağabeyleriyle hep mesafeli bir temas içindeydi, konuşmalarında Said Nursi'nin adını pek kullanmadı. Daha Edirne ve Kırklareli'ndeyken cemaatin içinde yeni bir tarzın temsilcisi olmayı, etrafında yetiştirdiklerini devletin önemli kademelerine yerleştirmeyi hedefliyordu. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagör'ün teşvikiyle Fethullah Gülen 1966'da İzmir'e tayin edildi ve orada hedefine uygun ve kendine has bir örgütlenme içine girdi. 'Yazıcılar'ın lideri Hüsrev Efendi, hareket içinde saygın bir kişiydi. Onun etkisiyle 'Yazıcılar', Denizli, Kütahya, Eskişehir, İzmir gibi yerlerde ağırlıklarını hissettiriyordu. Ege bölgesi Yazıcıların kalesi oluvermişti. Fethullah Gülen ve yeni oluşan çevresi de, 'Yazıcılar'la birlikte hareket ediyordu. Bunun üzerine 'ağabeyler konseyi'nden Zübeyir Gündüzalp, Mehmet Fırıncı ve Bekir Berk, Ege bölgesine gitti. Çoğu yerde dersanelere alınmadılar, kimi yerde tartışmalar, kavgalar yaşandı, kimi yerlerde ağır hakaretlere maruz kaldılar. Zübeyir Gündüzalp, ancak daha planlı ve merkezi bir yönetimin ihtilafları çözebileceğini düşünüyordu. İstanbul'a dönünce Süleymaniye'de Kirazlı Mescit Sokağı'nda

yandaşlarıyla atış talimleri yapacak kadar işi ileri götürdüğü söyleniyordu. Bir başka aday Ankara'dan Said Özdemir'di. Nurcular

Fethullah Gülen, 'dinler arası diyalog' projesi kapsamında Papa II. Jean Paul ile de bir araya gelmişti (üstte).

bulunan 46 numaralı evi, Nurcuların merkezi olarak tahsis

etti. Mehmet Fırıncı, M. Emin Birinci, daha sonra aralarına katılacak olan Mehmet Kutlular, Kirazlı Mescit Sokağındaki

evin müdavimi oldular. Cemaatle ilgili kararlar, Said

Nursi'nin eserlerinin basımı, açılan dersanelerin tespitleri

hep bu evde düzenlendi. Öyle bir zaman geldi ki, cemaat

bu evle anılır oldu: Kirazlı Mescit Cemaati ... 1960'lı yılların sonlarında Necmeddin Erbakan'ın Odalar Birliğinden Demirel'in emriyle atılması olayı bütün İslami kesimleri olduğu gibi Nurcuları da etkiledi. 'Mason' bilinen Demirel'in, 'Müslüman' bilinen Erbakan'a karşı gösterdiği bu tutum, genelde bütün İslami çevrelerde büyük tepki oluşturmuştu. Müslümanlara hitap eden bir parti düşüncesi

de bu olayla birlikte gelince, bütün islami kesimler

heyecanlandı. Ardından gelişen Hatice Babacan olayı bu süreci daha da hızlandırdı. Hatice Babacan'ın başörtüsü yüzünden İlahiyat fakültesinden kovulması islamcıları ayağa kaldırmıştı. Bu olay islamcı kesimler arasında AP'ye olan güveni azalttı ve yeni parti kurma görüşü destek kazandı. Ancak Nurcuların 'ağabeyleri' içinde parti konusunda bir birlik yoktu ve bazı' ağabeyler' Erbakan ismine çok sıcak bakmıyordu.

NURCU-MHP SAVAŞI

Bu süreçte Nurcular Erbakan'dan endişelenirken, karşılarına MHP çıktı. MHP, islamcıların desteğini sağlamak amacıyla onları partisine davet ediyor, oy vermeyecekleri de mason uşaklığıyla suçluyordu. MHP'liler Hüsrev Altınbaşak'la da görüşmüşler ve Yazıcıların desteğini almışlardı. Fethullah Gülen'in tavrı da onlardan yanaydı. Bir anda Isparta, Kastamonu ve Elazığ'daki Nurcular MHP'ye tam destek sağladılar. Ankara, Adana, Yozgat gibi illerde de bir grup Nurcu MHP'ye sıcak davranıyordu. Bunun dışında Alparslan Türkeş, Nurcuların arasına adamlarını sızdırdı. Türkeş'in Nurcular içindeki adamları Nur derslerinde "Başbuğun Risale-i Nur okuduğunu, ileride tam bir Nurcu lider olacağını" yaydı. Zübeyir Gündüzalp, liderliğindeki Ağabeyler Konseyi MHP'nin bu müdahalesine karşı çıktı. Bu ekip, yayınladığı "Tarihi Vesikaların Işığı Altında İslami Hareket ve Türkeş" adlı bir kitapla MHP'ye açık tavır aldı. Bu eser aynı zamanda Nurcuların ilk siyasi kitabıydı. Bu kitapta, Türkeş'in aslında M. Kemal ve İnönü'den farklı olmadığı, din konusunda onlar gibi düşündüğü, Arapça ezana, çarşafa karşı çıktığı kendi sözleriyle aktarıldı. Kitap, Gündüzalp'in talimatıyla Türkiye'nin her tarafına gönderildi ve Nurcuların MHP'ye oy vermemesi için geniş bir kampanya yürütüldü. Said Nursi'nin CHP'ye karşı DP'ye oy verdiği, AP'nin de DP'nin devamı olduğu tekrar hatırlatıldı. Fakat bu ilk açıktan muhalefet bir takım sıkıntıları ve tereddütleri de beraberinde getirdi. Kimi yerde "MHP'ye karşı olmak ve onlarla uğraşmak cemaate zarar verir dendi" ve broşürün dağıtımına karşı çıkıldı. MHP aleyhtarı kampanyaya karşı çıkanlar arasında ilginç bir isim vardı: Fethullah Gülen.

"Belirli bir noktaya gelinceye kadar hizmete devam edin. Erken

huruç diyeceğim çıkışlar yaparsanız,

dünya Cezayir'deki gibi

başımızı ezer ... Arkadaşlarımızın

mevcudiyeti

bizim İslami

geleceğimiz

adına işin

garantisidir."

Fethullah Gülen

kasetinden

Fethullah Gülen, o sırada İzmir ve Ege bölgesinde vaazlarıyla ağırlığını hissettirmeye başlamıştı. Nurculann önde gelenlerinin tavsiyelerine pek uymadığı da görülüyordu. Ağabeylerden Mustafa Sungur ona "Nur dersaneleri aç" demesine rağmen, Fethullah Gülen bu isteğe başlangıçta uymadı. Daha sonra yakınlarından Mustafa Birlik ve Mehmet Metin ile birlikte kendine özgü, sonraları "Işık Evleri" diye anılacak olan dersaneleri açmaya başladı. Üstelik Said Nursi'nin kitaplarını değil, sadece kendisinin hitabetini ön plana alan bir çalışma tarzı tutturdu. Fethullah Gülen'in konuşmaları kasetlere alınıyor ve bu kasetlerle özellikle Ege bölgesinde hem taraftar, hem de para sağlanıyordu. Abdullah Yeğin, Hulusi Efendi, Şerafettin Kartal, Bayram Yüksel ve diğer önemli Nurcu Ağabeyler "Bantla hizmet olmaz" diye bu örgütlenme tarzına karşı çıktılar. Buna rağmen, Fethullah Gülen bu tarzda ısrar etti. Kemal Erimez, Mustafa Birlik, İlhan İşbilen, Cahit Tuzcu, Bekir Akgün, Mustafa Asutay gibi bölgenin ileri gelen Nurcuları da Fethullah Gülen'in yanında yer aldılar. Fethulfah Gülen, Nurculuğun içinde bir 'Fethullahçılık' oluşturma çabasına girmişti. Üstelik Fethullah Hoca vasıtasıyla cemaate katılanların bazıları Fethullah Hoca'va Mehdi, Hz isa, Kahtani qibi manevi sıfatlar yakıştırıyorlardı. Fethullah Gülen, 'ağabeylere' ilk muhalefet bayrağını MHP'ye yönelik savaşın hizmete yakışmadığını ifade ederek, açtı.

Erbakan etrafındaki hareketlenme de, Nurcuların zeminini önemli ölçüde etkiliyordu. Özellikle Ankara'daki Nurcuların Erbakan'ın yanında yer alması, İstanbul'daki Nurcuları kızdırdı. Bu yüzden İttihad gazetesinde AP yanlısı yayınlara ağırlık verildi ve yeni parti kurmak isteyenlerin aleyhinde yazılar çıkmaya başladı. Bu

durum ise bir anda yeni parti kurmak isteyenlerin tepkisini çekti.

ERBAKAN PARLAMENTOYA GİRİYOR

  • 12 Ekim 1969'da yapılan seçimde Konya'dan bağımsız adaylığını koyan Necmettin Erbakan milletvekili seçilince,

AP içinde kendine yakın kimi milletvekilleriyle yakınlaştı. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ile kurulacak parti için birlikte çalışmaya girişti. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu ve arkadaşları, Nurculardan açıkça destek almaya çalıştıkları için beklemek zorunda kaldılar.

Zübeyir Gündüzalp, Paksu ve arkadaşlarına yüz vermedi. Buna rağmen Erbakan ve arkadaşları "Hak geldi, batıl

zail oldu" ayetini slogan haline getirerek 26 Ocak 1970'te Milli Nizam Partisi'ni (MNP) kurdu.

Anayasa Mahkemesi'nin MNP hakkında kapatma davası açması da o güne kadar partiye mesafeli duran birçok Nurcunun "İslam'ın partisi olduğu tescil edildi" diyerek, MNP'ye yönelmesinde etkili oldu Nurcuların tabanında çatlamalar ve kaymalar olmuştu. Bilhassa küçük şehirlerdeki, kasaba ve köylerdeki Nurcular, MNP'nin saflarında faal olarak çalışıyordu.

ZÜBEYİR GÜNDÜZALP ÖLÜNCE ...

  • 12 Mart 1971 muhtırası Nurcuları da tedirgin eden bir darbe oldu.

Muhtıradan hemen sonra, 2 Nisan 1971 'de cemaatinin lideri Zübeyir Gündüzalp öldü. Otorite, kontrol ve yönetme yeteneğine sahip Zübeyir Gündüzalp'in boşluğu doldurulacak gibi değildi. Nurcu Yeni Asya cemaati için, "Bundan sonra ne olacak?" kaygısı yeniden başladı.

  • 12 Mart yönetimi genelde Nurcuları kollamasına rağmen, İzmir'de Fethullah

Gülen ve Mustafa Birlik tutuklandı. Bekir Berk onları savunmak için İzmir'e gitti, itiraz dilekçelerini yazdıktan sonra Balıkesir'e geçti ve orada bir 'nur ayini' sırasında yakalandı. Tutuklanan Bekir Berk, İzmir Sıkıyönetim Komutanlığına sevkedildi.

Bademli Askeri Hapishanesinde Nurculuktan içeriye alınan dört gruba mensup elli üç kişi vardı. Bekir Berk ve diğerleri açıkça Nurcu olduklarını

söyleyip müdafaa yaparlarken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik Nurcu

olduklarını gizlediler. Ama bunun bir faydası olmadı; Bekir Berk 1 yıl ceza

alırken, Fethullah Gülen ve Mustafa Birlik üçer yıla mahkum edildi. Diğerleri

ise beraat etti.

Erbakan ve arkadaşları 12 Mart'tan sonra MSP'yi kurdu. MSP kısa

zamanda örgütlendi ve ilk seçimde Türkiye'nin üçüncü partisi olmayı başardı.

"Belirli bir noktaya gelinceye kadar hizmete devam edin. Erken huruç diyeceğim çıkışlar yaparsanız, dünya Cezayir'deki gibi

MSP'den sonra Yeni Asya cemaati en büyük dini gruptu. Fethullah Gülen ise Yeni Asya cemaatinin içinde, adeta

bir uçbeyi gibiydi. Gülen, bağımsızlığını ilan etmek için uygun zaman kollayan bir küçük grubun lideriydi. Zübeyir Gündüzalp'in ölümünden sonra Yeni Asya cemaatinin yıprandığını, MSP'nin ise gün geçtikçe güçlendiğini ve siyasi

yönden de etkin olduğunu gözlüyordu. Kafasındaki hedeflere ulaşabilmek için, MSP'nin atak, keskin ve hareketli gençlerine ihtiyacı vardı. MSP'ye yakınlaşmak, uzun vadede Fethullah Gülen için daha yararlı olacaktı. Bu düşünceyle MSP çevresine adamları vasıtasıyla mesajlar gönderdi. Yeni Asya cemaatini eleştirdi, MSP'nin gayretini övdü. Böylece MSP ile Gülen arasında bir yakınlaşma başladı. MSP'liler bu durumdan memnundu. Çünkü Yeni Asya cemaatini Fethullah Gülen vasıtasıyla bölmek, zayıflatmak mümkündü. Erbakan, kurmaylarına "Fethullah Gülen hocamıza sahip çıkın, onun etrafında bulunun, yardımcı olun" talimatı verdi. İşte bu yakınlaşmayla Fethullah Gülen'in yıldızı parlamaya başladı. Temelini attığı, alt yapısını oluşturduğu cemaat bir anda hareketlendi. İzmir Bornova Camii'ne her taraftan akın akın insanlar gidiyor, cuma vaazları veren Fethullah Hoca'yı dinliyordu. Vaazdan sonra misafirler, Gülen cemaatine ait dersanelerde ağırlanıyor ve teyp kasetlerinden yine Fethullah Hoca'nın önemli vaazları dinletiliyordu. Yeni Asya ileri gelenleri Fethullah Gülen ve cemaatini tamamen kopmaması için, Fethullah Gülen'in vaazlarından bazılarını 'Hitap Çiçekleri' adıyla kitaplaştırdı. Fakat istenilen yakınlık kurulamadı. Bunun üzerine Mehmet Kırkıncı, Mustafa Sungur, Mustafa Bayram gibi ileri gelenler Fethullah Gülen'i ziyaret ettiler. Ama artık kemikleşmiş bir çevre oluşturmayı başaran Fethullah Gülen, kendi hareket tarzında ısrarlıydı. Kemikleşmiş taban MSP'lilerden oluşmuştu. Mustafa Birlik, Kemal Erimez gibi Nurculuğuyla tanınmış güçlü kişiler de Fethullah Gülen'in yanındaydı. MSP teşkilatları Fethullah Gülen cemaatinin gelişmesinde hayli etkindi. MSP'liler her yerde Fethullah Gülen'in propagandasını yapıyorlardı. MSP'lilere göre, Fethullah Gülen, diğer Nurcular gibi değildi, aslında MSP'liydi ama açıkça siyaset yapmıyordu.

GÜLEN YENİ ASYA'DAN KOPUYOR

Fethullah Gülen "ortadaki insanlara" MSP'lilerin teşkilatları sayesinde ulaşmayı hedeflemişti. Daha henüz dikkate alınmıyordu, yeterince güçlü değildi ama bu yolda sessiz ve derinden ilerlemesini sürdürüyordu. En büyük avantajı, hitabeti, gözyaşı dökmesi, etkileyici yapısıydı. Zaten Yeni Asya cemaati gibi, kendi cemaati de artık kamplara, dersanelere, dergiye, yurtlara, en önemlisi zenginliğe sahipti. Yeni Asyacılar gibi Nurcuların şematik örgütlenmesini kurmuştu. O cemaatten tek farkı, Yeni Asya'yı bir heyet yönetirken, cemaati Gülen tek başına yönetiyordu. O bir yıldızdı. Bu dönemde Fethullah Gülen devlete yakınlığını da ilan etmeye başladı. 1977'de yurt çapında yapılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu eleştirdi, "İslam'da boykot yoktur" diye konuşarak boykotu kırdı ve gücünü gösterdi. MSP'lilerin tam desteğini alan, başka cemaatlerden de taraftar kazandığını gören, maddi ve manevi olarak güçlendiği belli olan ve Yeni Asya cemaatinin özellikle siyasi fanatikliği nedeniyle yıprandığını gören Gülen, artık bağımsızlığını ilan etme zamanı geldiğini anlamıştı. Yeni Asya'yı çok siyasi olmakla, siyaseti hizmetin önüne geçirmekle suçlayıp, cemaatini Yeni Asya cemaatinden ayırdı. Yeni Asya cemaatinden bazı dersaneler de Fethullah Hoca'nın tarafına geçince büyük bir şok yaşandı. Yeni Asya cemaatinde tam bir şaşkınlık hakimdi.

Nurcular

arasındaki

bölünmelerden

yararlandı.

Zaman zaman

'yazıcılar'la

zaman zaman da 'okuyucular'la

davrandı.

Nurcu-MHP

kapışmasında

MHP'den yana

tavır koydu.

FETHULLAH GÜLEN - ERBAKAN KAPIŞMASI

Fethullah Hoca'nın gözü yaşlı vaazları çok etkili oldu. 1978'de yayınlamaya başladığı Sızıntı dergisi etrafında oluşan beyin takımına sahipti. MSP'lilerin teşkilatlarının desteği de buna eklenince Fethullah Gülen ve cemaati etkili bir cemaate dönüşmeye başladı. Yeni Asya cemaatinden kopan, ama MSP'nin gölgesinde kalan Fethullah Gülen cemaati, bu hamlelerle cemaatler arasında üçüncü sıraya yükseldi. Yazıcılar ve diğer Nurcu gruplar zaman içnde etkinliklerini yitirmiş, çoğu Fethullah Hoca'nın cemaatinde yer almaya başlamıştı. Fethullah Gülen yeteri kadar güçlendiği inancına varınca MSP'lilikten de kurtulması gerektiğine karar verdi. Yurt müdürlüğü, cemaatin çeşitli kurumlarındaki görevler, dersane sorumlukları gibi çekirdek kadrolar, MSP'li olanların elinden alınıyor ve kendisini Fethullahçı kabul edenlere devrediliyordu. Çoğu kimse bu dönüşümün farkında değildi. Yapılan değişiklikler 'hizmette nöbet değişimi' olarak sunuluyor ve öyle değerlendiriliyordu. Fakat bir süre sonra MSP'liler durumu fark ettiler. Bu yüzden ortaya "MSP'lilik-Fethullahçlık" tartışmaları çıktı. 'Nazik' başlayan tartışma giderek sertleşti. Fethullah Gülen 24 Haziran 1980'de yaptığı bir vaazda isim vermeden MSP'yi ve MSP'nin yayın organı Milli Gazete'yi eleştirince, kapalı devre süren tartışmalar açığa çıktı.

Bu olay, Fethullahçılarla MSP'lilerin ilk gerginliğiydi. Bu sürede Fethullahçılar MSP'lilerin öfkesi ve görülmedik tepkisi yatışsın diye sessiz kalmayı tercih etti. Bu süreç içinde kendilerini bu noktaya getiren MSP'lilerin büyük bölümünü, bazı müridlerini de kaybetti Fethullahçılar. Ama, MSP'lilerin öfkesi ve tepkisi zamanla yatıştı. İki taraf da birbirlerini 'kazanmak' düşüncesiyle

Gülen özellikle Orta

Asya'da açtığı

okullarla dikkat çekti ve bu nedenle ödüllendirildi (altta).

hareket ediyordu. MSP yönetimi Fethullah Gülen'e karşı açıktan tavır almamıştı. Erbakan da, açıktan Fethullah Gülen'i hiç eleştirmemişti. Ayrıca ülkedeki gelişmeler bu kavganın açıkça sürmesini de engeller. 12 Eylül askeri darbesi sonucu MSP kapatılır, Erbakan da cezaevine

hareket ediyordu. MSP yönetimi Fethullah Gülen'e karşı açıktan tavır almamıştı. Erbakan da, açıktan Fethullah Gülen'i hiç

gönderilir.

12 Eylül 1980 darbesinin ilk günlerinde İslamcı çevreler büyük bir korku yaşadı. Fakat çok geçmeden durumun pek de korkulacak gibi olmadığını farkettiler. Darbenin lideri Kenan

Evren, neredeyse dini cemaatlerin yapmak istediklerini yapar hale

gelmişti. Evren yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda ayetler, hadisler okuyor, İslamı övüyordu. Darbeciler, cemaatlerin desteği karşılığında okullarda dini eğitimi zorunlu hale getirdiler. Buna karşı Felsefe zorunlu ders olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirildi. Evren'in bu tutumu dini cemaat ve tarikatları rahatlattı. Ortam neredeyse tam aradıkları gibiydi.

DARBECİLER VE CEMAATLER İTTİFAKI

12 Eylül darbecileri de, özellikle Anayasa oylamasına taban bulmak amacıyla, İslamcı çevrelere hoşgörülü davrandılar. Hatta kimi cemaatlerle de doğrudan ilişkiye geçtiler. Nurcuların kimi ileri gelenleri, darbecilerle yakınlık kurmuştu. Erzurum'da bulunan Mehmet Kırkıncı Hoca bunların başında geliyordu. Mehmet Kırkıncı Hoca, Kenan Evren'e mektup yazarak neler yapılabileceğine dair önerilerde bulunmuş, darbecileri överek dualar etmişti. Mehmet Kırkıncı'nın Demirel'e bağlı Yeni Asya cemaati içinde çok etkili olduğunu öğrenen darbeciler de ona yakınlık gösterir ve özel görüşmelerde kendisine yardımcı olacaklarını söylerler. Kırkıncı Hoca, Fethullah Gülen ile işbirliği yapınca, ortaya büyük bir güç çıkar. Fethullah Gülen hakkında aranıyor afişleri asılı olmasına rağmen darbecilere tam destek veriyordu. Sızıntı dergisinde askerleri öven başyazılar yazdı. Darbeden bir ay sonra yazdığı 'Asker' ile, daha sonra kaleme aldığı 'Son Karakol' başlığını taşıyan başyazılarda askerlerin 'tepe' bir varlık olduğunu söyleyerek, anadan doğma asker millet olduğumuzu belirtti. Gülen'e göre, asker tam zamanında yetişmeseydi, "Bütün millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı." Ve Gülen 12 Eylül'den günümüze kadar 'ağlayarak' vaazların sürdürdü ...

Vaaz kasetleriyle gelen güç, bir kasetle sarsıldı

DEVLET ÇARKLARININ

ARASINDA İSLAMCILIK

RUŞEN ÇAKIR

NTV MAG Ekim 2000, Sayfa 62-65

Fethullah Gülen'in adını ilk kez 1985'te, yani bir gazeteci olarak İslami

hareketleri izlemeye başladığım tarihte duydum. Ne bir resmi vardı, ne de adıyla imzaladığı bir kitap ya da yazı. Etkileyici bir vaiz olduğu, vaaz kasetlerinin elden ele dolaştığı, Nurcu ekolden yetiştiği, 1970 ortalarında kendi grubunu kurduğu, faaliyetlerini İzmir merkezli yürüttüğü, 'Ağlayan çocuk' afişiyle ünlenen aylık Sızıntı dergisini çıkarttığı, hatta burada 'Abdülfettah Şahin' müstearıyla başyazılar yazdığı söyleniyordu. Avukatı Feti Ün aracılığıyla basında hakkında çıkan hemen hemen her haber ve

yorumu tekzip ettiriyordu.

Vaaz kasetleriyle gelen güç, bir kasetle sarsıldı DEVLET ÇARKLARININ ARASINDA İSLAMCILIK RUŞEN ÇAKIR NTV MAG Ekim

Giderek bir efsane halini alan Gülen hakkında birbirine zıt kesimler, birbirine zıt görüşlere sahipti. Kimilerine göre o bir numaralı Atatürk ve devlet düşmanıydı: 12 Mart 1971 darbesinden sonra mahküm olup hapis yatmış, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da aranmaya başlanmıştı. Başta radikaller olmak üzere İslamcıların önemli bir kısmı da Gülen hakkında hiç de iyi şeyler düşünmüyordu. Onun "devletçi ve Amerikancı" olduğu kanısındaydılar. 1977'de yurt çapında yayılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu İzmir'de "İslam'da boykot yoktur" diye kırmıştı. 12 Eylül öncesi vaazlarında "Var mı Resulullah'ın yürüyüş yaptığı, var mı slogan attığı" diye soran Gülen, 1980 Şubat ayındaki bir vaazında "Anarşist ve teröristleri devletin askeri ve polisine bildirmeyenler Allah katında sorumludur" demişti. 12 Eylül'ü de destekleyen Gülen, 1980'lerde yükselişe geçen islami hareketle arasına mesafe koymaya hep özen gösterdi. Örneğin 26 Şubat 1989'da İzmir Hisar Camii'nde sokaklara taşan bir kalabalığa verdiği ve aynı anda otuzbeş camide birden yayınlanan vaazda, gündemin en önemli maddesi olan türban eylemlerine açıkça tavır aldı: "Çok yakın arkadaşlarımız fotoğraflarıyla tespit ettiler. Sultanahmet'te olan hadisenin arkasında da esas din düşmanları var. Sözde türban adına yürüyorum diyenler, istihbarat örgütlerince derdest edilince, bu başörtülü, mantolu veya çarşaflı kadınların çoğu erkek olarak çıktı ortaya. Ve bunların çoğu bir kostüm dükkanından nasılsa islami kıyafetler almış, kendini sokağa atmış açık saçık kadınlar olduğu tebeyyün etti " ...

Kasım 1990'da çıkan "Ayet ve Slogan, Türkiye'de İslami Oluşumlar" adlı kitabım için Gülen ve cemaatine ulaşmak için epey uğraşmış, ama tamamıyla kapalı bir yapıyla karşılaşmıştım. Bu nedenle Sızıntı dergileri ile Gülen'in Abdülfettah Şahin imzasıyla yayınladığı birkaç kitabı satır satır okudum ve "Fethullahçılar: Gözyaşı, sabır, devlet ve millet" başlıklı bölümü kaleme aldım.

Gözyaşları içinde verdiği vaazlarla taraftarlarını

'büyüleyen' Gülen, gücü büyüdükçe

işadamlarından politikacılara geniş bir kesimle tanıştı. 'Hocaefendi'ye saygı duyanlar arasında Başbakan Ecevit de (yukarıda) bulunuyordu.

ADIM ADIM OLUŞAN BİR KARİZMA

Gülen, 10 Kasım 1938'de imam Ramiz Efendi'nin oğlu olarak Bitlis, Ahlat'ta doğdu, ilk Kuran derslerini annesi Refia Hanım'dan aldı. ilkokulu dışarıdan bitirdi. Gençlik yılları Erzurum'da din eğitimiyle geçti. 18 yaşına basmadan Nurcu oldu. Hemen ardından Erzurum'da Komünizmle Mücadele Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. Askerlik öncesi ve

Gülen ABD'ye gittiğinde yakın koruması için bir başkomiser görevlendirildi. Gülen'in tedavisi uzayınca başkomiserin masrafları cemaat tarafından
Gülen ABD'ye gittiğinde
yakın koruması için bir
başkomiser
görevlendirildi. Gülen'in
tedavisi uzayınca
başkomiserin masrafları
cemaat tarafından
karşılandı. Koruma
Başkomiser Ahmet
Akgün'ün ABD'de
kalışını uzatan belgede
İçişleri Bakanı Tantan'ın
da imzası bulunuyor
(yanda).

sonrasında Edirne'de dört yıl imamlık yaptı. 1966'da İzmir Kestanepazarı Camii'ne atandı. Vaazlarıyla iyice ünlenen Gülen, cezaevinden çıktıktan sonra 70'lerin ortasında 'Yeni Asya grubu' olarak bilinen Nurculuğun ana gövdesinden kopup kendi cemaatini kurdu. Gücünü, ilhamını, kendi formasyonunu Nurculuğa borçlu olmasına rağmen Said Nursi'nin adını pek anmamaya özen gösterdi. Cemaat içinde Nursi'den çok Gülen'in eserleri okunur oldu. Siyasetten uzak bir 'irşad ve tebliğ' faaliyeti yürütme iddiasındaydı. Bu amaçla eğitime ağırlık verdi. Taraftarlarının, özellikle de cemaate bağlı olarak açılan dersane ve kolejlerin yöneticileriyle öğretmenlerinin eğitimini bizzat üstlendi. Kuşkucu bir karaktere sahip olduğu için cemaat yayınları dışında gazete, kitap ve derginin okunmasını yasaklamıştı.

GAZETE VE VAKIF ARACILIĞIYLA AÇILIM

ADIM ADIM OLUŞAN BİR KARİZMA Gülen, 10 Kasım 1938'de imam Ramiz Efendi'nin oğlu olarak Bitlis, Ahlat'ta

Cemaat 1988'de Zaman gazetesini satın alarak kabuğunu kırma sinyali verdi. Gazetenin ilk yıllarında ANAP iktidarı ve Turgut Özal savunuculuğu dikkat çekiyordu. Nitekim Gülen'in daha sonra gerçekleştireceği yurtdışındaki okullaşma faaliyetinin önde gelen teşvikçi ve destekçilerinden biri Özal olacaktı. Ancak cemaatin gerçek manada dışa açılması Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın kurulmasıyla oldu. Vakfın 29 Haziran 1994'te Istanbul Dedeman Oteli'nde açılış toplantısı yapacağını ve buraya Gülen'in de katılacağını öğrenince çok şaşırmış ve heyecanlanmıştım. Nedense medyanın fazla ilgi göstermediği toplantıya Gülen, Kasım Gülek'le birlikte geldi. Şarkıcı Cem Karaca ile kucaklaşmasıysa toplantının en ilginç fotoğrafını oluşturdu. Gülen'in dışa açılma sürecinin bir sonraki aşaması Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök ve Sabah'tan Nuriye Akman'a ayrı ayrı verdiği röportajların, Ocak 1995'te aynı gün yayınlanmaya başlaması oldu. Burada özel hayatından okullara, Atatürk'ten laikliğe, Diyanet'ten RP'ye, kadın haklarından başörtüsüne bir dizi konuda görüşleri alındı. En önemlisi bunlar saygılı bir dille, örneğin "Fethullah Gülen Hocaefendi anlatıyor" gibi başlıklarla, çarpıtılmadan sunuldu. Ve bir ay sonra, 11 Şubat 1995'te Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Istanbul Polat Rönesans Oteli'nde verdiği iftar yemeği dışa açılmada son noktayı koydu. Çok sayıda gazeteci iftarın onur konukları arasında yer alıyordu. Bütün bunlar tam da RP'nin 27 Mart 1994 yerel seçimlerinden zaferle çıkıp büyük bir tırmanışa geçtiği ve kendinden olmayan kesimleri ürküttüğü bir dönemde oluyordu. Gülen ve cemaati, açık veya örtük bir şekilde "Onlar radikal, biz ılımlıyız" veya "Onlar devleti yıkmak, biz güçlendirmek istiyoruz" diyordu.

Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve büyük medyanın önemli bir bölümü başta olmak üzere islamcı olmayan birçok çevre de onları bağırlarına bastı. Artık büyük medyada Gülen'i eleştiren haber ve yorumlar yapmanın neredeyse imkansızlaşmaya başladığı bir döneme girmiştik. Örneğin Milliyet'te "Fethullah Hoca ılımlı mı?" başlıklı bir yazıda, bir gün öncesine kadar Gülen'i düşman gören çevrelerin neden birdenbire ona sahip çıktıklarını sorgulamıştım. Vakfın Ankara'daki iftarına giderken havaalanı otobüsünde karşılaştığım cemaatin o dönem üst düzey yöneticilerinden olan bir kişi, "Ne yani, ılımlı değil mi?" diye üzerime yürümüştü.

OKULLARIN CAZİBESİ

Bütün

yaşananlardan

sonra cemaat içinde ürkek

de olsa bir

özeleştiri

süreci

yaşandığı

Cemaatin yükselişinde birkaç önemli faktör daha vardı. Öncelikle Gülen'in, kendisini laik gören birçoklarının yıllardır peşinde olduğu "hem dindar/hem modern ulvi şahsiyet" şablonuna cuk oturduğu sanıldı veya böyle bir imaj yaratıldı. Gülen'in 'ufku'nun genişliği, her soruya entelektüel dozu din adamı ortalamasının üstünde cevaplar vermesi prim yaptı. Bunun sonucunda iş, spor, medya, üniversite, siyaset çevrelerinden çok kişi Gülen'le tanışmak, onunla sohbet etmek, onunla aynı fotoğraf karesine girmek için sıraya girdi. Gülen'i bu şekilde yüceltenlerin ezici bir çoğunluğunun Türkiye'nin bugüne kadar yetiştirdiği diğer islami şahsiyetler hakkında pek bir şey bilmediklerjni de hesaba katmak gerek. Cemaatin dindar olmayan çevrelerde de yıldızının iyice parlamasına neden olan hususların başında hiç kuşkusuz okullar geliyordu. Her şeyden önce Gülen, Said Nursi'nin "Devir tarikat devri değil, imanın yeniden ihdası devridir" sözüne sahip çıkmıştı. Yani diğer cemaatler gibi zaten dindar olan kişilere değil, dinden uzak olduğunu düşündüğü kişilere yönelmişti. Onları kazanmak için de diğer cemaatlerle değil, 'laik' kesimle rekabet içine girmişti. Bu rekabet esas olarak eğitim alanında yaşandı. Said Nursi'nin "islam ile pozitif bilimleri bağdaştırma"

gözleniyor.

Öncelikle

pazarlıklarla

devletten elde edilen

kazanımların

tek bir kasetle

ellerinden

uçuvermesi cemaatte tam

bir şok

yaratmış

durumda.

prensibinden hareketle cemaate bağlı üniversiteye hazırlık dersaneleri ve özel liselerde Türkiye'nin eğitim sistemine uygun, 'başarılı' öğrenciler yetiştirildi. Ancak bu başarıların nasıl ve ne pahasına kazanıldığı sorgulanmadı.

Cemaatin yükselişinde birkaç önemli faktör daha vardı. Öncelikle Gülen'in, kendisini laik gören birçoklarının yıllardır peşinde olduğu

Cemaat eğitim faaliyetlerini ilk fırsatta yurtdışına taşıdı. Zaten Gülen, daha önce sözünü ettiğimiz Hisar Camii'nde verdiği vaazda en büyük hayalini şöyle tamamlamıştı: "Dünya sizin soluklarınıza muhtaç. Dünya sizi bekliyorken küçük oyunlara gelmeyin. Siz soluklarınızı Özbekistan'da, Türkmenistan'da, Mengüşistan'da, senelerden beri insanı tebid edilen Kırım'da soluklayacaksınız. Sizi bekliyorlar. Elinizde Kuran, elifbe cüzleri, bantlar, oraya gidecek Hz. Muhammed'i anlatacaksınız. Büyük işler sizi bekliyor." Gülen, taraftarlarına, öncelikle halkın çoğu Müslüman olan eski sosyalist ülkelerde, sonra da tüm dünyada okullar kurdurttu. Yabancı dil ve fen bilimleri eğitiminin ön planda olduğu bu okullarda dinsel yön hep geri planda kaldı veya tutuldu. Özal ve Demirel cumhurbaşkanlıkları döneminde cemaatin bu faaliyetlerine açık çek verdiler. Birçok başbakan, bakan ve üst düzey bürokrat da aynı tutumu izledi. Ankara başlangıçta, İran ve Suudi Arabistan'ın kendilerine özgü İslam yorumlarını sokmaya çalıştığı Türk cumhuriyetlerine 'laiklik' ihraç etmek istemişti. Bu stratejisinin kısa sürede iflasıyla devreye 'ılımlı' olduğu düşünülen cemaatler, özellikle de Gülen sokulmuştu. Gülen'in okulları uzun bir süre devlet katında 'içte tehlikeli, dışta olumlu' olarak görüldü. Gülen cemaatinin bu eğitim hamlesi, dışarıya açılmak isteyen iş çevrelerinin de dikkatini çekti. Çünkü bulundukları ülkelerin seçkinlerinin çocuklarına eğitim veren bu kolejler üzerinden ithalat ve ihracat bağlantıları kurmak epey kolaydı. Sonuçta Nurculukla, İslamcılıkla, hatta İslam'la alakası olmayan, Türkiye'nin dört bir tarafından irili ufaklı girişimci Gülen'den "Hocaefendi" diye bahseder, cemaate para yardımı yapar oldu.

"Sezilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerilere

gitmek, işte bu

iki müessesede (adliyede ve mülkiyede)

olduğu gibi

hayati, dinamik

bir kısım

müesseselerde de söz konusudur. Ta ilerilere gitmek,

böyle can

damarları içinde dolaşmak."

Fethullah Gülen

kasetinden

OPUS DEİ BENZERLİĞİ

Gülen'in Türkiye'de yepyeni bir çığır açtığı tartışma götürmez. Ama dünya için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Örneğin onun öyküsü İspanyol Josemaria Escriva'nınkiyle (1902 - 1975) epey benzerlikler taşıyor. Katolik bir papaz olan Escriva, daha 26 yaşındayken, Tanrı'dan aldığını söylediği bir ilham sonucu bir avuç yol arkadaşıyla birlikte kendi cemaatini kurmuştu. Ona göre 'aziz' olmak için illa din adamı olmak gerekmiyordu; insanlar gündelik hayatlarını, mesleklerini aksatmadan da bu mertebeye ulaşabilirlerdi. Yani önemli olan laiklerin dindarlaştırılmasıydı. Escriva'nın 'Opus Dei' (Tanrı'nın Eseri) adlı tarikatı, Vatikan'ın da onayıyla esas olarak eğitim alanında faaliyet gösteriyor. Cemaat önce İspanya, ardından İspanyolca konuşulan Latin Amerika ülkelerinde ve nihayet tüm dünyada okullar açmış durumda. Opus Dei çok sıkı hiyerarşik ve disiplinli örgütlenmesiyle 'Beyaz Masonluk'; karmaşık ve şaibeli mali yatırımları nedeniyle 'Aziz Mafya' gibi yaftalara maruz kalmış. Opus Dei'nin etkisi İspanya ile sınırlı değil. Latin Amerika'da diktatör danışmanları ve sağcı politikacılar arasında çok sayıda tarikatçı kadro mevcut. Aynı şekilde Fransa, Belçika gibi ülkelerde sağ hükümetlerde Opus Dei kökenli bakanlar olduğu biliniyor. Opus Dei, başarısını üyeleri kadar 'işbirlikçilerine de borçlu. Bunların Katolik, Hıristiyan, hatta inançlı olmaları gerekmiyor; örgütün başarısını istemeleri ve mali yardımda bulunmaları yeterli. Aynı tür kişiler Gülen cemaatinde de karşımıza çıkıyor. Birtakım politikacı, gazeteci, sanatçı, bilimadamı/kadını, işadamı/kadını, kamuoyunda bilindikleri kimliklerini aynen muhafaza ederek Gülen'i destekler oldular. Hatta içlerinden bazıları cemaatin sözcüsü gibi görünebildi.

Örneğin Gülen'in ABD'ye tedavi için gitmesinden önce katıldığı son etkinlik olan 'Ulusal Uzlaşma Ödülleri'nde dönemin Cumhurbaşkanı Demirel'den plakçı Şahin Özer'e kadar çok sayıda kişiye ödül dağıtılmıştı. 28 Şubat sürecinin bütün hızıyla sürdüğü bir dönemde, 26 Aralık 1997 gecesi yapılan bu ödül töreninde Nazlı llıcak şu konuşmayı yapmıştı: "Bazı mahfiller Fethullah Gülen Hocaefendi'nin başını çektiği hizmet hakkında incitici laflar üretmektedir. Cumhurbaşkanının teşrifini bu çirkinliği, hatayı düzeltme gayreti olarak görüyorum," Samanyolu TV'den naklen yayınlanan gece için hazırlanan klipler Atatürk'le başlayıp Atatürk'le bitiyordu; aralara bol miktarda asker ve bayrak görüntüleri serpiştirilmişti. Ödül alıp verenlerin büyük kısmı Atatürk'e atıfta bulundu, bu hassasiyet kokteyl boyunca da sürdü. Öyle ki bilmeyenler, tesettürlü kadın ve sakallı erkek bulmanın neredeyse imkansız olduğu bu toplantıyı Atatürkçü bir kuruluşun düzenlediğini sanabilirdi. Geceyi sonuna kadar izleyen ve Gülen'den şükran plaketi alan Demirel de "Bu ödülü Türkiye'nin bölünmez bütünlüğüne, barış içinde yaşamasına verilmiş sayıyorum" diyecekti.

ORDUYU İKNA EDEMEDİ

Gülen ve cemaati 28 Şubat sürecini atlatmak için, yukarıdaki gecede olduğu gibi açık ve gizli olarak epey lobi yaptılar. Örneğin Gülen, Kanal D'de 'Yalçın Doğan ile Güncel' programına konuk oldu. Gülen, burada 28 Şubat'ı bütün uygulamalarıyla savundu; Erbakan'ın istifasının Türkiye'nin yararına olacağını Hz. Ömer'in yaşamından örneklerle anlattı. Gülen, daha sonra ABD'nin Jersey City şehrinde bir grup Türk gazeteciye verdiği röportajda Refah Partisi'nin oylarının 'yüzde 15'in bile altına' düştüğünü tahmin ederek, RP'yi kapatmak yerine, hakkındaki dava sürerken seçme gitmenin devlet açısından 'daha makul' olacağını söyledi. Ancak bütün bu çabalar sonuç vermedi ve sıra Gülen ve cemaatine geldi. ATV'de 18 Haziran 1999 günü yayınlanan kaset büyük bir şok yarattı. İddiaya göre, yalnızca cemaat yöneticilerinin izlemesi için hazırlanan kaset, devletin cemaat içine sızdırdığı kişiler tarafından ele geçirilmişti. Kasetin ATV'ye ulaştırılmasındaysa bir emekli orgeneralin adı geçiyordu. Gülen'in devlet içinde uzun vadeli kadrolaşma öğütlerini içeren bu kaset üzerine büyük medya kendisini yeniden 'bir numaralı rejim düşmanı' ilan

ediverdi.

Gülen ise olayları 'ateist ve komünistlerin komplosu' olarak göstermeye çalıştı. Ankara DGM Savcısı Nuh Mete

Yüksel, "Hukuka aykırı hiçbir fiilin içinde değilim. Hiçbir illegal yapılanma, örgütlenme içinde olmadığım DGM kararlarıyla sabittir" diyen Gülen'le aynı fikirde değildi. Yüksel, Gülen hakkında, 'örgüt kurduğu ve yönettiği'

gerekçesiyle, 10 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Gülen'in 10 yıla kadar da kamu hizmetlerinden men edilmesini

talep etti.

Yüksel'in ayrıca, Gülen'e bağlı tüm şirket, okul ve kurumlarla, buralarda çalışan yöneticileri de kapsayan bir dava açması bekleniyor. Yüksel'in açacağı davanın, sanıkların rnahkumiyetiyle sonuçlanması halinde, bu kuruluşların tamamının kapatılacağı ve mallarına el konulacağı ifade ediliyor.

CEMAATE İÇ SORGULAMA

Gülen 22 Haziran 1999 akşamı, ABD'den Show TV'ye telefonla bağlanarak Reha Muhtar'ın sorularını yanıtlayıp, "devletin her şeyi bildiğini, vicdanının rahat olduğunu, ancak maksadı aşan ifadeleri" ola-bileceğini belirttikten sonra Türk medyasının karşısına çıkmadı. New York Times'ın yazılı sorularını yanıtlarken, kendisi hakkındaki suçlamaların "Devlet

içindeki ufak bir azınlığın işi" olduğunu söyledi. Fakat bu yayının üzerinden daha bir hafta geçmeden Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, adını vererek Gülen'i hedef gösterdi ve onun hakkındaki gıyabi tutuklama kararının iptal edilmesini bu cemaatin 'yargıya sızması' olarak değerlendirdi.

Gülen. RP'nin 1994 ve 95 seçimlerindeki zaferlerinden ve buna paralel

olarak islamcılığın genel yükselişinden kaygı duyan çevrelerle iyi ilişkiler

geliştirmiş; "Arap ve Acem İslamına karşı Türk İslamı" olarak tanımlanabilecek muğlak bir projeyi ve kendi cemaatini onlara bir nevi panzehir olarak sunmuştu.

Bütün bu süreçte Gülen toplumdan ziyade devleti ve iktidar sahibi

seçkinleri muhatap aldı. 1995'ten itibaren devlet içindeki iktidar

Örneğin Gülen'in ABD'ye tedavi için gitmesinden önce katıldığı son etkinlik olan 'Ulusal Uzlaşma Ödülleri'nde dönemin Cumhurbaşkanı

İki yıldır ABD'de tedavi gören Gülen'in ne zaman Türkiye'ye döneceği meçhul. Gülen'in vakıfları aracılığıyla gerçekleştirdiği etkinliklere katılan 'seçkin konuklar' arasında farklı dinlerden insanlar da yer aldı. Gülen'in bir araya geldiği isimler arasında Patrik Barthelomeos da

bulunuyordu (altta).

savaşlarında Gülen'in adı hep anılır oldu. Nitekim Savcı Yüksel, iddianamesinde Gülen'in orduya karşı polisi çıkartmak istediği iddiasının altını ısrarla çizdi. Değişik iktidar odaklarının desteğine sahip olduğu dönemlerde bile "Takıyye mi yapıyor?" sorusu Gülen'in peşini hiç bırakmadı. Basın mensuplarına yurtdışındaki okullar gezdirildi; cemaatinin yayın organlarında dışarıdan isimlere de yazı yazdırıldı, program yaptırıldı; ödüller dağıtıldı. Şık otellerdeki toplantılarda değişik dinlerin temsilcileri bir araya getirildi ve nihayet Gülen, Papa'yı ziyaret edip görüştü. Gülen devlet katında belki herkesi bir şekilde ikna etti; ordu hariç. Çünkü 1986'da yapılan bir operasyonla cemaatin askeri liselere sızmış olduğunu ortaya çıkaran askerler bu cemaate' yönelik kuşkularını hep korudu. Devletin değişik

kademeleri, bu cemaatin kadroları ve imkanlarının değişik yer ve zamanlarda kullanılmasına göz yummuş olsalar da bu cemaat yanlılarını ordudan ayıklamayı hiç aksatmadılar. Ayet ve Slogan'da Gülen cemaati ile ilgili bölümü şöyle bitirmiştim: "Kadrolarını devlet hizmetine koşmayı yeğleyen (en azından şimdilik) bu cemaat aynı zamanda çok geniş mali olanaklara da sahip. İleride bir gün, kendine güveni geldiğinde, cemaatin siyasi iktidara talip olmak isteyebileceği 'teorik' olarak varsayılabilir. Ancak kuru ajitasyonla, spekülatif argümanlarla, kişi kültüne koyu bir bağlılıkla yetiştirilen bu 'kadrolar'la nereye kadar yürünebileceği şüpheli." Bütün yaşananlardan sonra cemaat içinde ürkek de olsa bir özeleştiri süreci yaşandığı gözleniyor. Öncelikle pazarlıklarla devletten elde edilen kazanımların tek bir kasetle ellerinden uçuvermesi cemaatte tam bir şok yaratmış durumda. Devletle iyi geçinmek adına taviz verilen İslami/Nurcu çizgiye geri dönülmesi talebi alttan alta seslendiriliyor. Ayrıca, sonradan edinmiş oldukları 'stratejik dostların' önemli bir kısmının kaset kriziyle birlikte -tabii ki Ecevit hariç- kendilerinden uzaklaşmasının, buna karşılık 28 Şubat'ta kurban edilmesine ses çıkartmadıkları. hatta onayladıkları RP'lilerin kendilerine sahip çıkmasının cemaat üyeleri arasında ciddi bir vicdan azabı ve kırılma yarattığı da biliniyor. Gülen ve cemaatinin serüvenini belki de en iyi ordudan atılma bir Nakşibendi subayın sözleri özetliyor: "Biz kışlada namazımızı açıkta kılıyorduk. Fethullah Hoca cemaatindekiler ise gizli. Sonunda hepimizi attılar." Gülen, Reha Muhtar'la iki saat süren söyleşide ABD'den dönüp dönmeyeceğinin sorulması üzerine "Ölürsem Türkiye'de ölürüm. En büyük sıkıntım şu anda Türkiye'de olmamak. Hatta bu mevzuda, yapacağım bazı görüşmeler nedeniyle Türkiye'de olmamın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Geleceğim. Devlet idam verirse verecek. Ahireti bin can ile arzu eden insanım. Öyle bir şey olursa, bayram sevinci gibi bağrıma basar rabbime yürürüm" demişti. Gülen'in yurda dönüp kendini savunması her geçen gün daha da kaçınılmaz bir hal alıyor. Birçok hastalık nedeniyle tedavisi süren Gülen'in bünyesinin uzun bir yolculuğu kaldırıp kaldırmayacağı şüpheli. Ama onun toplumun nabzını tutmak yerine, yine kendisi ve cemaati hakkında devlet içindeki tartışmaların seyrini gözlediği ve uygun zamanı kolladığı söylenebilir.

kademeleri, bu cemaatin kadroları ve imkanlarının değişik yer ve zamanlarda kullanılmasına göz yummuş olsalar da bu

Fotoğraf: ALİ ÖZ

Fethullah Gülen'in

sonradan edindiği

'stratejik

dostlarının' önemli

bir kısmı

-

tabii ki Ecevit hariç-

kaset kriziyle ve

açılan davayla

birlikte kendisinden

uzaklaştı ...

Yurtdışındaki okullar kaba bir propaganda merkezi değil

UZUN VADELİ 'KAZANMA' MÜCADELESİ

ALPER GÖRMÜŞ

NTV MAG Ekim 2000, Sayfa 70-71

1999'un 21 Haziran'ı, St. Petersburg

Bir grup gazeteci, bilim adamı ve sanatçıyla birlikte, Fethullah Gülen

... cemaatine bağlı kişilerce kurulan ve yönetilen okullardan ikisini (St. Petersburg ve Moskova) gezmek üzere Rusya'dayım. St. Petersburg Havaalanından şehir merkezine, bize tahsis edilen bir otobüsle gidiyoruz. Okulun genç edebiyat öğretmeni (buradaki 'genç' vurgusu fazla aslında, okuldaki bütün Türk öğretmenlerin yaşı 30'un altında Çoğunluğu oluşturan Rus öğretmenler çok daha yaşlı), elinde mikrofonla bize şehir hakkında bilgi verirken, birden bilgi vermeyi kesiyor ve bir şiir okumaya başlıyor. Bir aşk şiiri, neredeyse erotik denebilecek kadar ateşli bir aşk şiiri, ama aşık olunan kim, belli değil. içinde sürekli olarak 'sevgili, ey sevgili' sözcükleri geçen şiir, bir noktadan sonra 'laik' konuklar arasında bariz bir gerilime yol açıyor. Herkesin kafasından şöyle şeyler geçiyor: "Anlatılan bir kadın-erkek aşkı olamaz, geriye tek bir olasılık kalıyor, okunan olsa olsa Allah ya da peygamber aşkıyla ilgili bir aşk şiiridir." Otobüstekiler, "Kıstırdılar bizi, daha ilk dakikadan itibaren propaganda çekiyorlar" duygusu içinde. Kafalarda şu

Yurtdışındaki okullar kaba bir propaganda merkezi değil UZUN VADELİ 'KAZANMA' MÜCADELESİ ALPER GÖRMÜŞ NTV MAG Ekim

soru: "Rus aileler nasıl gönderiyor çocuklarını bu okullara?" Otobüstekiler bu düşünceler içinde şiirin son dizelerini "

dinliyor ve rahatlıyor: "Sevgili, ey sevgili, en sevgili. Ey Petersburg

... Orada kalacağım günler içinde, okuldaki öğret-menler arasında dal budak sarmış St. Petersburg sevgisini o gün açıklayamamıştım, bugün de açıklayamıyorum. Petersburg'la ilgili olumsuz hiçbir eleştiriye katlanamıyorlardı bu gençler. Kendilerine, "Siz Petersburg milliyetçisi olmuşsunuz" dediğimde hiç itiraz etmediler, gülümseyerek onayladılar. Şunu ciddi olarak öne sürüyorum: Oradaki Türk öğretmenler için Türk ve Müslüman kimliklerinin yanı sıra 'St. Petersburglu'yu eklemezseniz, kimlikleri eksik kalır. (Bu gözlem, cemaat üyelerinin biraz sonra aktaracağım 'etkileme' misyonlarının yanı sıra etkilenmeye de çok açık olduğunu belirtmek içindi.) Okula vardığımızda, -bu kez okulun tümü Rus olan öğrencileriyle ilgili- ikinci bir kültür şoku yaşıyoruz. Yaşları 12- 18 arasında o!an bu gençler, yemekhanede, Türkiye'den gelen konuklara hizmet ediyor. Kimi ekmek servisi yapıyor, kimi tabaklarımıza yemek koyuyor. Ve bunu bir görev gibi yapmıyorlar, evlerine misafir gelen bir Türk aile nasıl davranırsa öyle içten davranıyorlar; bunu herkes hissediyor. Öğrencileri, o anda zihnime takılan bu izlenim açsından uzun uzun inceliyorum. Evet, modern, dinine bağlı tipik bir Müslüman Türk ailenin çocukları gibiler; terbiyeli, büyüklerine saygılı, biraz mahcup ... Asıl büyük şoku, son gün Moskova'da yaşıyoruz: Az sonra mezuniyet diplomalarını alacak 30 kadar Rus gençten oluşan koro, Istanbul Türkçesine yakın bir mükemmellikle ve -bu daha önemli- büyük bir heyecanla İstiklal Marşını

seslendiriyor. Bu koronun sadece öğretmen-yöneticisi Türk. Mezunlar arasında Türkçe'yi en iyi konuşan öğrenci olan Timothy'nin, konuşması sırasında Türklerden söz ederken 'Biz Türkler' demesi, öbür arkadaşları bilmiyorum ama benim algı sınırlarımı zorlayan bir etki yarattı. Bu üç kültür şokundan yola çıkarak, Fethullah Gülen cemaatine bağlı yurtdışındaki okulların pozisyonlarını ve amaçlarını şöyle yorumlayabilirim. Ama önce okullar hakkında kısa bilgiler vereyim:

Okullarda hiç Türk öğrenci yoktu; tamamı Rus'tu. Hazırlık sınıfında öğrenciler Türkçe ve İngilizce öğreniyor, sonraki sınıflarda dersler Rusça ve Türkçe olarak yürütülüyordu. Okullarda sadece erkek öğrenci vardı ve öğrencilerin tümü yatılıydı.

KÜLTÜREL MİSYONERLİK

Simdi, anlaşılması ve tabii kabulü çok zor bir gözlemimi aktaracağım:

Okulların Rus öğrencileri (ve galiba onların etkilemesiyle aileleri) okulların Türk öğretmen ve yöneticilerinde somutlaştırdıkları Türkleri ve

Türkiye'yi kendilerinden ve kendi ülkelerinden daha yüksek bir mertebede görüyorlar. Mesala

Türkiye'de Fransız okullarındaki Türk öğrencilerin Fransa'ya ve Fransız kültürüne olan bakışları gibi.

Belki geniş anlamda Rus kültürü ile geniş anlamda Türk kültürü karşılaştırması için geçerli sayılmayabilir bu gözlem, ama en azından

konjonktürel olarak Türkiye'nin ve Türklerin

Rusya'dan ve Ruslardan daha 'çağdaş', daha modern olduğunu düşündükleri bence çok açık.

279 EĞİTİM KURUMU VAR

Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel'in Fethullah Gülen hakkında hazırladığı iddianamede, Gülen grubunun 1992'den

bu yana 54 ülkede, 6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8

yabancı dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu ve 21

öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurumunu faaliyete geçirdiği yer aldı. Okulların mali portresi ise 1.5 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Bu eğitim kurumlarının yayıldığı ülkeler şunlar:

Afganistan, Azerbaycan, Nahçıvan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Rusya, Doğu Sibirya, Dağıstan, Çuvaşistan, Başkurdistan, Tataristan, Moğolistan, Pakistan, Bangladeş, Kuzey Irak, Gürcistan, Ukrayna, Kırım, Makedonya, Bulgaristan, Moldova,

Romanya, Arnavutluk, Macaristan, Almanya, Fas, Güney Afrika, Sudan, Avustralya, Endonezya, Bosna-Hersek, Filipinler, Tayland,

Kore, Kamboçya, Vietnam, Burma, Hindistan, Çin, İngiltere,

Danimarka, Tanzanya.

Bunu yalnızca deklare ettikleri fikirlerinden değil, davranışlarından ve vücut dillerinden de seziyorum. Rus öğrencilerdeki bu derin etkilenme, Türkiye'de bir çoklarının sorduğu, "Cemaat, neden dünyanın her yerinde okullar açıyor? Niyeti yalnızca yabancı ülke çocuklarını iyi bir eğitimden geçirmek değil herhalde" biçiminde formüle edebileceğimiz soruya da cevap niteliğinde: Cemaat, böylece uzun vadede kendi üzerinden İslamiyete (eksik olmasın

diye ve Türklüğe) bir sempati yaratmaya çalışıyor

Yani açık bir misyonerlik faaliyeti ile karşı karşıyayız. (Burada

... kendimi, Türkler ve Müslümanlar üzerine uygulanan türleri de dahil olmak üzere misyonerliğin bütün türlerini meşru saydığımı belirtmek zorunda hissediyorum.)

seslendiriyor. Bu koronun sadece öğretmen-yöneticisi Türk. Mezunlar arasında Türkçe'yi en iyi konuşan öğrenci olan Timothy'nin, konuşması

GüIen cemaatinin tüm dünyaya yayılmış okulları en çok tartışılan konular arasında. Bu okulların maliyetinin yaklaşık 1.5 milyar dolar olduğu söyleniyor.

Misyoner faaliyeti denince akla hemen doğrudan propaganda geliyor. Oysa okullarda direkt Türklük ya da İslamiyet propagandasının zerresinin bulunmadığını bana bizzat Rus aileler anlattı. Çocuklarını okula kaydettirirken, cemaatin Türkiye'deki 'şöhreti' nedeniyle başlangıçta çok tedirgin olmuşlar, ama sonradan en küçük bir etkileme çabasının dahi olmadığını görünce içleri rahat etmiş. (Velilerin çoğunun inançlı Ortodokslar olduğunu düşünürseniz, îma yollu propagandanın dahi nasıl ters tepeceğini tahmin edebilirsiniz.) Türkiye'de çok sayıda insan, yurtdışındaki bu okullarda İslam şeriatı propagandası yapıldığına inanıyor. Ama okullardan bu yönde hiçbir 'kanıt' devşirilemeyeceğini kendilerine söyleyebilirim. Bunu yapmıyorlar, çünkü etkili

olmayacağını biliyorlar. Peki, ne yapıyorlar da Rus çocukları yarı-Türk olarak yetişiyor? Şöyle bir modelin, 'yanlış'tan çok 'doğru' içerdiği

konusunda güvence verebilirim:

Öğrenciler, yıllar içinde, gece gündüz beraber oldukları bu insanlara hayran oluyor. Ahlaklı ama bağnaz olmayan:

Rusya'daki en büyük toplumsal illetlerden sayılan içki ve uyuşturucu karşısında inanılmaz bir irade gösteren bu

abilerle bir gün Rus edebiyatı tartışıyor, ertesi gün onlara mesela aşk acılarını anlatıyor başlarında onları görüyor, ailelerinde dahi şahit olmadıkları bir diğerkamlıkla tanışıyorlar

...

Başları her sıkıştığında yanı Ve sonuç: Öğrenciler, yıllar

... içinde, öğretmenlerini bu tür insanlar haline getiren 'şey'in iyi bir şey olduğuna dair belli belirsiz bir fikir geliştiriyorlar.

Sürecin bir sonraki aşamasında, ihtimallerden biri olarak Müslümanlaşma var tabii, ama doğuracağı sonuçlar düşünüldüğünde, bunun istenen ve gerçekleşmesi için çaba sarf edilen bir sonuç olmadığını güvenle öne sürebiliriz (en azından şimdilik). Bu tür (ve bu kadarcık) bir 'etkileme'nin cemaati 'kesmeyeceğini', mutlaka başka amaçlarının da olması gerektiğini öne sürecek okurların bu 'kaygı'larını ne ölçüde giderir bilmiyorum ama 'amaç' faslında bir noktayı belirtmezsem, çok şeyin eksik kalacağının ben de farkındayım. Büyük, modern ve önemli ölçüde gönüllülüğe dayanan kurumlaşmalarda herkese 'iş' vermek, kurumun canlılığının temel şartlarından biridir. Kurum (burada cemaat) ne kadar çok fonksiyonel ve anlamlı 'iş' üretebilirse, o kadar canlı kalır. Ben, cemaat önderliğinin 'eğitim işi'ni organize ederken, işin bu yanını da ciddi ciddi düşündükleri kanaatindeyim. Özetlersek; cemaate bağlı okulların öbür profesyonel okullardan hiçbir farkının olmadığını, işlerinin sadece eğitim vermek olduğunu tabii ki söyleyemeyiz. Ama buraların birer kaba propaganda merkezi olduğu düşüncesi de külliyen yanlış. Sabırlı, uzun vadeli bir 'kazanma' mücadelesi yürütülüyor ki, bunun meşru olmadığını öne sürebilmek hiç kolay değildir. Cemaatin uzun vadeli amaçlarını kendi hayat tarzı, vb. açsından tehlikeli bulanların bu amaçlara karşı mücadeleleri de meşru elbette. Ama şu var: Gönül ve kafa kazanmaya dayalı sabırlı bir mücadeleye karşı geliştirilen mücadelenin yöntemleri bugün revaçta olan yöntemler olamaz. Bunu, okulları gezdikten sonra bir kez daha anladım.

FETHULLAH'DAN İNCİLER

Hoca'nın tebliğ ve irşad konusunda verdiği 10 yönlendirici emir:

1-Muhatabımızın inanç ve kültür seviyesi iyi bilinmeli.

2-Muhatabımızın itimadı sağlanmalı.

3-Müslümanlık çok iyi bilinmeli (Koyun gibi ol, Süt ver).

4-Yapılan işler ihlâs ve samimiyet içinde yapılmalı.

5-Kılavuz, (tebliğcinin) kalbi dini ilimlerle, akıl medeni fenlerle donatılmış olmalı.

6-Tepki duyulacak meseleyi başkasına anlattırın (Fethullah Hoca, bu amaçla çalışan figüranları Hoşgörü Ödülü adı altında mükâfatlandırmakta).

7-Bilmediğimizi, bilmiyoruz diyerek bilene götürelim.

8-"İrşad ve tebliğ adamı" nesi var, nesi yoksa bu yolda feda edebilmeli.

9-Davaya şahıslar değil, kitleler sahip çıkmalı. Uyumda gecikirsek, hedefte de gecikiriz ....

Modern giyinin

..

Çağdaş, demokrat, ılımlı profil verin

...

10-Kitlelerin ruh hallerinden yararlanarak onları yönlendirin (Bkz. Asrın getirdiği tereddütler- 3 sf.183).

Muridana notlar:

-Yeryüzünde irşad, teblig, cihad ve dine hizmetten daha büyük vazife yoktur.

-Bu vazifede temel şart dertli ve sancılı olmaktır.

-En yüksek ideal, bütün gönüllere Allah'ın ve Resul'ün ismini ulaştırmaktır.

-Vazifemizin adı cihaddır. En önemli mesele imanın kurtulmasıdır ...

-Sabırla pişip olgunlaşmadan, çıkış adına yapılacak her şey tam bir hayaldir . Fasıldan fasıla sf.119)

( Bkz. Gülen,

-Hak ve hakikatler önce hali ve inançları müsait olanlara anlatılmalıdır.

-Bizler hemen söze girip meselelerimizi açık seçik ortaya dökmeden önce, ferdi sohbetlerle karşımızdakinin ortaya atacağı mevzularla onu tanımaya çalışmalıyız. (Bkz Gülen, İnancın gölgesinde, sf. 195-218)

-Yapılması gereken

şey, mevsimi gelince O’nun ortaya koyduğu çözümlerin

yorumlanmasıdır. (Bkz. Gülen age. sf. 53)

-Toplumun yapılanma ritmi, hızlı yapılanmaya müsait değildir. Acelecilik fayda değil sadece zarar getirir. (Bkz. Gülen, Faslıdan fasıla, sf. 232)

-Her devrin şartlarına göre bir hizmet vardır. Önemli olan şartları ve şartların gereğini iyi

tesbit edip, işe koyulmaktır. (Bkz. Gülen, Fasıldan fasıla, sf. 97) takiyyesinde dikkate değer bir felsefe geliştirmiş!

....

Fethullah Gülen,

-Fethullah Hoca Cumhuriyet yönetimine kızan İslami cepheye şöyle demiştir: "Öyle yapacağınıza, uzun vadeli çalışmalarla eğitime yapacağınız yatırımlar aracılığıyla kadrolar yetiştirseydiniz, bu kadrolar şimdilerde ya zirvede ya da zirveyi zorlayan makamlarda olacaklar; bir kısmı da belki Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı yapmış olacaktı" der!

-Kestanepazarı yıllarına ait en unutulmaz, en bereketli faaliyetlerden birisi de hiç şüphesiz

kamplardır. Yetiştireceğimiz nesil bir asker gibi disiplinli olmalıdır

kamplar da askeri

... kışlalara benzemelidirler. Ruhani şevklere açık yönleri de bulunmalıdır. Bu yönüyle kamplar

bir tekkeye benzemelidir. (Bkz. Küçük Dünyam, sf. 122)

Bu kamplar bugün yılda 5 bin mezun veren militan okullarına dönüşştür.

-Hoca; talebenin "tedip ve ıslah" gayesiyle dövülebileceğini belirtir. (Bkz Gülen, Asrın getirdiği tereddütler-3, sf.122), bunu da yapmıştır. (Bkz. Aydınlık, 15 Şubat 1998)

Erken huruc yapmayın

Fettullah Gülen yandaşlarını uyarıyor: Belirli bir noktaya gelinceye kadar hizmete devam edin. Erken huruc diyeceğim çıkışlar yaparsanız, dünya Cezayir'deki gibi başınızı ezer ...

Arkadaşlarımızın mevcudiyeti bizim İslami geleceğimiz adına işin garantisidir. Bu açıdan adliyede, mülkiyede veya bir başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti böyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Bunlar, gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bunlar bir ölçüde bizim varlığımızın teminatıdır. Şimdiden mevcut olanlar burada mevcudiyetini korumasa da, arkadan gelenlerin mevcudiyetini mutlaka korumalıyız. Yoksa korumada şimdi onları korumaya çalıştığımız gibi zorlanırız ve geleceğe de o müessese olarak yürüyemeyiz.

Mevcut muhafaza edilmeli

Acaba daha bunun neye ihtiyacı var, nasıl takviye edilmeli, bu

... denmeli. Daha bir takviye edilmeli fakat mevcuttan bir ölçüde taviz verilmemeli derken, katiyen zayiata gidilmemeli. Bu açıdan bizim ister bu dairede ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir.

Zıpla, yürür gibi yap

Bu adliye için de aynen söz konusudur. Yani siz hâkim değilseniz, başka kuvvetler var bu ülkede. Değişik kuvvetleri hesap ederek öyle dengeli dikkatli tedbirli temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım. Zıplayacaksın yerinde yürüyor gibi yapacaksın. Çünkü durmak sende durgunluk, paslanma meydana getirir. Bu açıdan hiç durmamalı, işler en kötü

duruma göre hesap edilmeli. İyi çıkarsa hızlı yürürüz. İyi bir maratoncu gibi koşarız. Bakarız ki tıkanmalar var bu defa da zıplarız, yerimizde zıplarız öyle durma yok bizde.

Işık evleri, Cezayir örneği

Biz bu imana ve kurana hizmet düşüncesini evlerimizde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Sizin de aşina olduğunuz ışık evlerinde, ışık komplekslerinde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Buralarda gerçekleştirilmeye çalışılan bu hizmetin kendine göre, bir sistemi var bir üslubu var. Diyoruz ki Müslümanlar, maddi güçleri, kendi ülkelerindeki güç kaynakları, toplumun büyük kesimlerine bu duygu ve düşünce ile ulaşmaları ısından, kıvama gelecekleri ana kadar hizmete devam etmeleri şarttır. Yanlış bir şey yapar erken huruç diyebileceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya başlarını ezer. Ve Müslümanlara Cezayir'deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye'deki '82 vakası gibi bir fecaat yaşatırlar. Her sene Mısır’da yaşananlar gibi.

Firavunlar dönemi

Dünya firavunlar çağını yaşıyor. Toprak firavun bitirmek için pek mümbit. Böyle bir dönemde tam özünüzü bulacağınız kıvama ereceğiniz ana kadar, dünyayı sırtınıza alıp taşıyabileceğiniz güce ulaşacağınız ana kadar, o kuvvete temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseslerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar, her adım erken sayılır.

Mahremiyet

Böylesine feleğin çemberinden gecenler, inşallah geleceğin fikir işçileri olarak kendi dünyalarını kuracaklar. Fakat feleğin çemberinden geçmeyen insanlar kendi acemiliklerine, toyluklarına takılacaklar ve tabi kendi ülkeleri de kendilerinden zarar görecektir. Bunca kalabalık içinde ben bu duygu ve düşüncemi mahremce anlattım. Ama sizin mahremiyete sadık, mahremiyet mevzunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım.

Şarj evleri

İsterseniz frenkçe ifadesiyle bu evlere şarj evleri denebilir. Bu evlerde dolunur, bu evlerde metafizik gerilime geçilir. Bu evlerde planlar projeler üretilir. Ve bu evlerde yetişen yüreği pek, imanı pek veya onun sözüyle diyelim, hakiki imanı elde etmiş, kâinata meydan okuyan adamlar bu evlerde yetişirler. Ve bunlar dünyanın fethine açılırlar. Bu evler bir doldurma ve boşatma yerleridir. İnsanlar burada dolar ve sonra gider boşluklara boşalırlar. Adeta tezgâh gibi işler bu evler.

Tekkenin yerine ev

Geçmişte bu evlerin yaptığı vazifelerin bazılarını medrese yapar, bazılarını mektep yapar, bazılarını tekke yapar, bazılarını zaviye yapar. Gel gör ki bu evlerin temeline harç atıldığı zaman, dünyanın o dönem itibarıyla en şereflilerinden birisinin kutlu eliyle harç atıldığı zaman artık medrese yoktu. Tekkenin kapısına kilit vurulmuştu. O kapıları açmak mümkün değildi. Bütün bu çok ağır misyonları, bu ağır vazife ve mükellefiyetleri bu evler götürecekti.

Bütün bu işler ona düşüyordu. Ev mektep olacaktı, ev medrese olacaktı ve ulumi islamiyeyi öğretecekti. Ev tekke olacaktı, zaviye olacaktı.

Meçhul evler

Bu evler sizin bildiğiniz gibi minaresi olan öyle ezan okunduğu zaman herkesin içine gittiği malum evler değildir. Meçhul evlerdir, belirsiz evlerdir. Bunlar belirli olamazlar. Çünkü o evlere girip çıkanlar yakın takiptedir. Elden geldiğince o evler kamufle edilmelidir.

Röportajda da 'takiyye'

Gülen, kaset patlamadan önce kendi yayın organı Aksiyon'un son sayısında şöyle diyordu:

Bunlar kamu vicdanının tiksintiyle reddedeceği boş sözlerden ibarettir.

Sabah ve Atv'nin yayınlamalarıyla Türkiye gündemine bomba gibi düşen şok kasetinde gerçek amacının "hissettirmeden devleti ele geçirerek Türkiye’de bir şeriat devleti kurmak olduğunu" açıkça itiraf eden ve bunun yollarını yandaşlarına anlatan Fethullah Gülen’in, kendi yayın organı Aksiyon dergisinin son sayısında da bu "oyununu" sürdürdüğü ortaya çıktı.

Derginin 19 Haziran tarihli sayısında Mustafa Sungur'un sorularını Amerika'da bir dostunun yanında kaldığı Pennsylvania'dan cevaplayan Gülen, öncelikle kalbindeki rahatsızlığa yönelik tedavisinin uzaması nedeniyle Türkiye’ye dönemediğini iddia etti. Amerika'da dünyanın en pahalı tedavi merkezi Mayo Kliniği’nin uzmanlarının önerdiği ilaç ve egzersiz programı ile, bu ülkede tanıştığı bir Türk doktorun "alternatif tedavi" yöntemlerini uygulayarak sağlığına kavuşmaya çalıştığını söyleyen Gülen’e şok kaset patlamadan önce basılan Aksiyon dergisinin yönelttiği soruların ana başlıkları ve cevaplar şöyle:

Fethullahçı yapılanma

"Böyle bir etiketlemeyi şiddetle, nefretle reddediyorum; hatta bazı kelimeleri kullanmaya edebim müsaade etseydi, lanetle reddediyorum derdim. Fethullahçı yapılanma ve örgütlenme iddiasına gelince. Bir defa ben, kanun dışı bir insan değilim. Emekli bir memurum. Pek çok kısmı resmi devlet memuru olarak 35 yıla yakın vaaz verdim. Yayınlanmış pek çok kitabım var. Vaazlarımın çoğunun bandrollu kasetleri piyasada. Ne vaazlarımdan ne yazdıklarımdan bırakın soruşturmayı, tek bir ihtar bile almadım. Bazı söylediklerinizden ve yazdıklarınızdan, bizzat suçlamayı yapanların ifadeleriyle 'cımbızla' bazı ifadeler alınacak, bunlara manalarının bilinmediğini, biliniyorsa çarpıtıldığını ortaya koyacak şekilde anlamlar yüklenecek. Bunları da, böyle bir şey görev sahasına girmeyenler yapacak " ...

Şeriat ve tarikat meselesi

"Tarikatın imamı, lideri olamaz. Tarikatın şeyhi, murşidi olur. Onun da şehirlerde temsilcisi olması diye bir kural yoktur; kaldı ki, onların temsilcileri de olmaz; halifeleri olur. Şahsen beni ve böyle çok basit gerçekleri bilmeyenlerin, bu konulardaki iddiaları gülünç olmaktan da öte bir garabet arz etmektedir. Böyle utanacak bir duruma düşmemeleri için tarikat nedir ve

ortada bir tarikat var ml; keşke bunları Devlet'in resmi bir dairesi olan Diyanet'e veya bir İlahiyat Fakültesi’ne sorsalardı! " ..

Atatürk ve İnönü

"Atatürk’e Deccal demek şöyle dursun, bu tur kelimeleri ağzıma almaktan bile şiddetle kaçınırım. Ayrıca mabede giden yolların kapatıldığı dönemden niye Atatürk ve İnönü dönemi anlaşılıyor. Acaba herhangi bir yerde, yazımda ve sözümde, Atatürk ve İnönü mabedleri kapatmış mı demişim de böyle bir sonuca varılıyor. Böyle bir iddia ile iddia sahipleri esas Atatürk ve İnönü'yü mabed kapatmakla itham etmiş olmuyorlar mı?"

Evrimde mi? Devrimde mi?

"Öyle inanıyorum ki, bizzat bu iddiaları ortaya atanlar da, onlara can simidi gibi sarılanlar da, esasen bu iddialarda hiçbir gerçek payı olmadığını bilmekte, sadece onlardan kendi adlarına nasıl istifade edebiliriz düşüncesini taşımaktadırlar. Bunlar kamu vicdanının tiksintiyle reddedeceği boş sözlerdir. Bir millet böyle şeylerle uğraştırılarak, bu milletin ve bu devletin önemli mevkilerinde bulunanlar böyle şeylerle meşgul olarak enerjileri boşa harcanmakta, zaman akıp gitmekte, olan yine bu millete devlete olmaktadır.

Ve son söz

"Ben sorumlularımızın ve yetkililerimizin böylesi gülünç iddialara iltifat etmeyeceklerine inanıyorum. Bir ülke, o ülke evlatlarının güzel hizmetleri, birkaç kişinin menfaat kavgasına alet edilmemeli ve bu kabil kavgalarla vakit öldürülmemelidir. Bu günler de geçer, geçer ama inşallah bu günlerden ileriye esefler gönderilmesin; yarınlarda da bugünler adına 'Eyvah' denmesin."

Sabah,20.06.1999

ortada bir tari kat var ml; ke ş ke bunlar ı Devlet'in resmi bir dairesi olan

31

MÜFETTİŞLERİN 'FETHULLAH RAPORU'

Fethullah Gülen grubunun Emniyet içinde geniş bir tabanının bulunduğu biliniyor. Bu grubun çalışma yöntemleri de müfettiş raporlarıyla gün yüzüne çıkıyor. 'Fethullahçı Emniyetçi'lerin deşifre olduktan sonra geri çekilmeyi bildikleri ve yerlerini başkalarının doldurmalarını sağladıkları da bu ayrıntılı raporu okuduğumuzda görülüyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü 'Fethullahçı' oldukları gerekçesiyle bazı Emniyet mensupları hakkında inceleme yaptırdı. Polis Başmüfettişleri Ahmet Saraç, Mustafa Maktav, E. Özgül Ezer'in yaklaşık 11 ay süren incelemeleriyle bazı gerçekler ortaya çıktı. Fethullahçılar'ın nasıl örgütlendiği, hangi birimleri ele geçirmek için harekete geçtikleri 13 Haziran 1999 tarih B. 05.1.EGM.0.60.01 sayılı raporunda belirtiliyor.

Bazı Emniyet mensuplarının isimleri sıralanıyor. Bunların isimlerini ve görev yerlerini şimdilik açıklamak istemiyorum. Ancak Emniyet'te üst düzey görevlerde olduklarını

belirtmekle yetiniyorum. Öyle bir yapı kurulmuş ki bazı isimler 'Sincan olayları'na kadar

dayanmış...

İnceleme yapılırken müfettişler ismi geçen kişilerin daha önce çalıştıkları

birimlerde, o dönem birlikte oldukları görevlilerle de konuşmayı ihmal etmemiş. Dahası bazılarının köylerine bile gitmişler. Orada da gizli araştırmalar yürütmüşler. Yani tam 'polisiye araştırma' yapmışlar.

Üç koldan yürütülen incelemeler tamamlandıktan sonra Fethullah Gülen grubunun Emniyet'e ilk sızış tarihleri ve faaliyetleri raporun 'tahlil' bölümünde şöyle belirtiliyor:

'1985-1992 yılları arasında, irticai yapıya sahip kişilerin Emniyet Teşkilatı içinde yapılanmaya gittikleri ve bu dönem içerisinde önemli yerlerden daire başkanlıkları, eğitim kurumları ve illerde kendi elemanlarını yerleştirerek uzun vadeli, planlı ve programlı bir şekilde çalışma içerisinde oldukları herkesçe bilinen bir gerçektir. Belirtilen yıllar arasındaki teşkilat bünyesindeki yapılanmada, eğitim kurumlarına eleman almada, yurt dışına eğitim ve araştırma amacıyla personel gönderilmesinde, rütbe terfilerinde, atamalarda ve diğer konularda kendi yandaşlarına çeşitli menfaatler sağlanmıştır.

Günümüzde Emniyet Teşkilatı'nda yer alan irticai gruplardan bazılarının 1990-1992 yıllarında Polis Akademisi Başkanlığı'na alınan özel sınıflardan olduğu görülmektedir. Yine yukarıda belirtilen yıllar arasında Polis Koleji ve Akademisi'ne alınan öğrenciler, bugün karşımıza irticai faaliyetler içerisinde yer alan rütbeli elemanlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Konuya örnek olarak 1992 yılında Polis Başmüfettişi İzzet Sezgin Şenel tarafından yapılan tahkikatta Polis Akademisi'nde görevli 9 öğretim üyesi ve H.B.E, M.T., S.T., A.Ö. gibi üst düzey yöneticilerin de bulunduğu 90'a yakın personel hakkında Emniyet Örgütü Disiplin Tüzüğü'nün 8/1 maddesine göre meslekten çıkarılmalarına ve bütün sanıklar hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne suç duyurusunda bulunulması talep edilmiştir.'

Fethullahçı yapılanma konusunda örnekler veren 3 polis başmüfettişinin raporlarında şunlar yazılı: 'Vermiş bulunduğumuz örneklerle, Emniyet Teşkilatı'nda ve Polis Akademisi'nde irticai gruplara ait kesimin nasıl bir yapılanma içerisinde oldukları, planlı ve programlı çalışmalarının sonucunda atılan tohumların yeşererek günümüzde nasıl büyüdüklerini görmekteyiz.'

İsimleri 'Fethullah Hoca'nın Emniyet'teki kilit adamları' olarak geçenlerin 'jet hızı'yla yükseldiğini müfettişler raporlarında belirtiyor ve bunun için örnekler sıralıyorlar. Bir isim belirtip bu kişinin nasıl yükseltildiği örnek olarak gösteriliyor. İşte yazdıkları: 'Bu kişi Şube Müdürü olarak (4'üncü sınıf emniyet müdürü) Polis Akademisi'ne geçmesiyle beraber 3 yıl içinde Polis Akademisi Başkan Yardımcısı, bir yıl sonra Daire Başkanı olmuştur. Yani 4 yılda bu rütbeyi almıştır. Günümüzde ise aynı şartlarda Birinci Sınıf Emniyet Müdürü olabilmek için en az 9 yıl müdürlük yapmış olması gerekmektedir.'

Bazı Emniyet mensupları 'Fethullahçı' olmanın karşılığını kısa sürede üst rütbelere ulaşarak alıyor. Bu kişiler gelebilecekleri yere geldikten sonra, daha doğrusu iyice 'deşifre' olduktan sonra Fethullahçılık'la ilgili faaliyetlerde geri planda kalıyor. Bu bilinçli bir uygulama olsa gerek. Tarikat bağı kurulduktan sonra yükselmek kolay. Bunlar belli bir yere geldikten sonra 'Ben onlardan değilim. Kandırılmışım' demeye başlıyorlar. Bu durum müfettişlerin inceleme raporunda şöyle belirtiliyor:

'1985-1991 yılları arasında irticai kesime mensup kişilerin Emniyet Teşkilatı'nda yapmış oldukları yapılanma ile kendi yandaşlarına çeşitli menfaatler yarattığı bilinmektedir. Örneğin emniyet müdürlüğü rütbesini alan personel, hemen birkaç ay veya yıl içinde 1'inci sınıf emniyet müdürü yapılarak okul müdürü, daire başkanı ya da il emniyet müdürü olarak ataması yapılmıştır. Günümüzde ise 1'inci sınıf emniyet müdürü olabilmek için 9 yıl çalışmış olmak gerekmektedir.'

Emniyet'in içinde bulunduğu durum, bu örnek özetlemeyle yetiyor. Bu raporun ayrıntıları var. Onlara da değineceğiz. Bir gerçek daha var, Fethullahçılar'a yönelik operasyon planlarının hazırlanmasına rağmen uygulamaya konulmadığı da bilinen bir gerçek.

TAKTİK – STRATEJİ – TAKİYYE:

Bütün bu görevler için taraftarlarına salık verdiği taktik, strateji, takiyye usulleri ve saklanmaların nasıl olacağını çeşitli kitaplarında anlatıyor. Kendisinin ortuk konuştuğunu söyle belirtiyor; "Toprağa tohum atmak vazifemiz, ona güneşin isi ve ışığını gönderme, ona nesvu nema verme ise Cenab-i Hakk'in isidir. Ben meseleyi istiare yoluyla anlatıyorum. Siz tohum, toprak ve güneşi içtimai platformda değerlendirin." Zamana göre strateji gerekir, söylenecek her şey söylenmez, aksiyonda zamanlama önemlidir, saklanmalı, titiz olmalıdır, değişen şartlara göre tavır belirlemelidir, taktik muhammedin tedbiridir, denge gözetilmezse ne olur, mümin buğday tarlası gibidir, fizibilite yapılmalıdır, insan kazanılmalıdır, istikamete dikkat edilmelidir, temkinli olmalıdır, sirran tenevveret uygulanmalıdır, ayni düşüncede olmayanlara birden bire karşı çıkılmamalıdır, zaman ayarlaması yapılmalıdır, yeniden diriliş esnasında nelerden faydalanmalıdır, gizlilik şarttır, ihtiyati terk etmemelidir, saklanmalı, görünmemelidir diye sıralanabilen öğütleri ve emirleri bulunmaktadır. "Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. O bilir ki söylenmesi gereken her şeyi simdi söylerse, kendisine hayat hakki tanımayanlar çıkabilir." (Fasıldan Fasıla-1, sf. 119) "İşte bu manada telattuf, yapılan hareket kime karşı yapılıyorsa, tavrımız onlar tarafından hiç hissedilmeden ve sezdirilmeden yapılmasıdır ki, bunu gidip, hedefi vurma ve yara almadan da dönme, gibi bir ifadeyle arz etmemiz mümkündür."(Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 207) - Tam bir gerilla gibi.

"Bugün devrin getirdiği şartlar ve hizmetin stratejisi açısından, bir yanağına vurana öbür yanağını cevir, karşılık verme, sokağa dökülme diyorsak, …illerde inşallah Muhammedi zemin tam oturacak ve renk bütün renklere hâkim olacaktır." (Fasıldan Fasıla-1, sf. 222)

Evet, Allah Rasulu etrafında her zaman iste böyle serdengeçtiler oldu, fakat o, hayatinin hiçbir anında, ama hiçbir tedbirde kusur etmedi. Kuvvet dengesinin olmadığı bir yerde ortaya atılmasının hezimet ve mağlubiyetle neticeleneceğini herkesten iyi değerlendirdi ve bu sebeple de stratejisini hep temkin ve tedbir ile örgütledi." (Fasıldan Fasıla-2, sf. 141-142)

"Evet denge gözetilmediğinde, hezimet ve mağlubiyetin kaçınılmaz olduğu şartlarda kahramanlık gösterisi sadece bir ihanettir." (a.g.e., sf. 142)

"Hadiste mümin ekine benzetiliyor. Bela ve musibetler karsısında o, fırtına önündeki gibi eğilir, yerlere yatar ve fırtına dinince tekrar ayağa kalkar. Bizim bu hususiyetimiz şeytan cephesini tedirgin eder… geçenlerde onlardan biri bu durumu hissetmiş olacak ki, aynen bu benzetmeyi kullanarak, belli güçlerin dikkatini çekiyor ve –onlar fırtına önünde ekin gibi davranıyorlar, bu durum sizi aldatmasın- diyordu." (a.g.e., sf. 273)

"Türkiye’de islamın idbarının ikbale dönmesi için, hizmet meydanına atılmış hak erlerinin istikamete çok dikkat etmeleri gerekir… Bu ayni zamanda da hedefe varmanın önemli bir vesilesidir." (Fasıldan Fasıla-3, sf. 76 "…bir diriliş hamlesi ve bunu hayatin her kesimine yayma çabası içinde bulunan bu gruplar sirran tenevveret düsturuyla hareket etmelidirler. Böylece … faaliyetlerini hiçbir engelle karşılaşmadan… devam ettirirler." (a.g.e., sf. 128)

"Arkadaşların mutlaka ama mutlaka temkinle hareket etmeleri şarttır." (a.g.e., sf. 100)

"Sizin gibi düşünmeyip farklı dünya görüşüne sahip(lerin) karsısına aceleyle çıkılmamalıYoksa bizim gibi düşünmüyorlar diye bir bir uzaklaştırılan veya uzaklaşan bu gayr-i memnunlar, dev dev kitleler meydana getirerek karsınıza çıkıp sizi yerle bir edebilirler." (Olcu veya Yoldaki Işıklar-3, sf. 40)

"Bediüzzaman gibi bir insan, dünyanın neresinde olursa olsun, insan yetiştirdiği taktirde, o dünya ile oynayacak duruma gelir. Tabii ki bu gibi meselelerde zaman ayarlaması, yapılmak istenen isin çapına göre hesap edilmelidir." (Asrin Getirdiği Tereddütler-3,sf. 117)

"O halde kuvvet dengesinin olmadığı durumlarda tekniğe, taktiğe başvurulmalıdır. Aksi takdirde karşı gelinemeyeceği muhakkak olan kuvvetle çarpışmaya kalkmak davaya en büyük ihanettir. (Prizma-1, sf. 86)

"Mesveret, işlerin düşünce planında ele alınması, fizibilitenin yapılması demektir. Bunlar çok

önemli şeylerdir ve katiyen toy dimağların, tecrübesi ve bilgi birikimi olmayan insanların

yapacağı şey değildir. Oyleyse hamle öncesi bu islerin

121)

planlanması..."

(Fasıldan Fasıla-3, sf.

Nasıl bir takiyye uyguladığı ise İrşad Ekseni adli kitabinin 34'uncu sayfasında anlattığı su hikâye ve eklediği kendi sözüyle çok demonstratiftir. "(Bedir esirleri hakkında görüş beyan edilirken Hz. Ömer’in söyledikleri bunun en çarpıcı ifadesidir. O: "Ya resullallah, herkese akrabasını teslim et ve herkes kendi eliyle akrabasının isini bitirsin. Hz. Hamza'ya kardeşini ver, onu o oldursun. Ali, kardeşi Akil'in hakkından gelsin. Bana da benim yakınlarımı ver, onları da ben öldüreyim…" demiştir. Gerçi istişarede bu görüşler kabul edilmeyecektir ama bir müminin munkere karşı tavrını ifade etmesi açısından uyulmasa da üzerinde durulmağa değer bir üslûptur.)"

Gayesinin İslam devleti olduğunu çok açık ortaya koyan Gülen, diğer cemaatlarla uzlaşmanın şart olduğunu, diğer cemaat mensubu ve önderlerine kendine bağlı kişilerin nasıl davranmaları gerektiğini "Olcu ve yoldaki ışıklar-2" adli kitabinin 3 ve32'nci sayfaların arasında "Birleşme noktaları" bölümünde uzun uzun anlatıyor. Düşmana karsı fasli müştereklerde nasıl bileşileceğini, ihtilafların körüklenmemesi gerektiğini, karşılaşılabilecek tehlikeleri sayarak uyarılarını sıralıyor. Bu kitapta Fethullah Gülen gayesine varana kadar diğer cemaatlarla nasıl ve hangi boyutlarda ilişki kurulması gerektiğini bakiniz nasıl anlatıyor.

Tabii bu gruplara bütün gruplar dahil. Toplu mezarları bulunan Hizbullah ve benzerleri de. Asil mesele ise, bütün bu olup bitenlerden sonra, yeni olusu, kadim ve sarsılmaz prensiplere tevfikan mükemmel hazırlamaktır. İşte bizler bugün, böyle bir olma veya olmama durumuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Ya bütün bu buhranlardan sonra bir iz'anla kurulmasını tasarladığımız dünyayı kuracak ve huzura vereceğiz, veya … çekilen binlerce izdirap ve bos kılacak bir anlayış ve davranışla maazallah geri geriye gideceğiz. (sf. 3) Doğrusu ittifak ve iftirak (dağılma, perişan olma) mevzuu, günümüzde ehemmiyetini koruyan en aktüel bir mevzuudur. O her devirde ehemmiyetini korusa bile, merkezi taazzurun (şekillendirme) gerekli olduğu, hem çok gerekli olduğu bir dönemde, ciddiyeti giderek artan ve bütün içtimai meselelerin önüne gecen bir mevzu haline gelmiştir. …Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dirilişimiz için bundan daha büyük tehlike tasavvur etmek mümkün değildir.

(sf.4)

Zira, anlaşma ve uzlaşma, her şeyden evvel bir akil ve mantık isidir. Akla ve mantığa dayalı bir vahdet isidir ki, dayanır ve uzun omurlu olur. Buna karşılık günümüzde daha çok hissi vahdet ve kardeşlik vardır. Bu ise zayıf, yetersiz ve kısa ömürlüdür. Belli bir grup karsısındaki toplanmalar, düşmanlık duygularıyla bir araya gelmeler; saldırmış ve saldırılmış olma ruh haleti içindeki derlenmeler, hissi birleşmelerin gelip geçici dalgalarından ibarettir. Bugünkü keyfi ve kemmî buudlarımız içinde böyle bir vahdet kat'iyyen yetersizdir ve hele mukaddes prensiplerimiz açısından asla tecviz, tasvîb ve muhakkak suretle takdîr göremez. (sayfa 5-6) Öyle ise, iç ve diş ayrıcı faktörleri hesaba katarak, fasl'-müştereklerimizin müzakereye getirilmesine ve birliğimizin aklîlik ve mantıkîlikle yeniden ele alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır. …hiç olmazsa, Anglo-Sakson ve Galler ittifaki biçiminde bir ittihada ihtiyaç, hem çok şiddetle ihtiyaç vardır. Düşmanlarımızı meşgul etme, düşündürme ve göz açtırmama gibi kiyâset ve dirâyet isteyen hususları beceremezsek bile, hiç değilse onların oyunlarına gelmeme ve elimizle kendi tükenişimizi hazırlamama anlayışını göstermeliyiz. Aslında buna mecburuz da. (sayfa 6-7) … temelde olmayan farklı şüncelerin normal kabul edilmesi ve en azından bir yabancıya karşı takınılan suni nezaket kadar, (onlara da davranılması) elzemdir, zaruridir, mukaddes birlik ve düzenimize bir temennâ ve selâmdır. (sayfa 8)· …aramızda bölücü faktörler vardır…"

  • 1. Çeşitli cemaatler çeşitli vazifeleri ayrı bir yol tutarak yürütmektedirler…

  • 2. …her grup kendi rehberini müceddid kabul etmektedir."

  • 3. … harika bir zata ihtiyaç vardır … o gerekli ıslahatı bir hamlede yapabilmelidir.

  • 4. … içimizdeki ihtilafların da dıştan körüklenmesini de hesaba katmak mecburiyetindeyiz.

(sayfa 9-10)

Türkiye ve İslam dünyasında … bir araya gelen her cemaat için, bazı tehlikeler vardır. (Birçok sebepler) pek çok grubun meydana gelmesine sebep olmuştur. Bu gruplar arasında yer yer ciddi ihtilaflar,…endişe verici kavgalar olmuştur. (sf. 19)Ehli sünnetin cevaz verdiği sınırlar içinde, her yolculuk aziz bilinmeli ve her hizmet alkışlan malidir. (sayfa 21)· Kısacası … onlarla, kıymetli bir hazineyi taşıma mecburiyetinde olduğunu bir lahza hatırından çıkarmaz. Böyle olunca da, ayni istikamette hareket eden herkesi, kendine yardımcı kabul

eder, her muvaffakiyetine ta'zim durur. (sayfa 22-23) Öyle ise, siyasi, gayri siyasi, bütün gruplar için "Vahy-i munzel"in âlem-sumul davetine icabetten başka, ne çare ne de ma'kul bir mesned kalmadığı çağrısıyla insanımıza sesleniyoruz "Hepiniz toptan Allahın ipine sımsıkı sarılın, ve sakin parçalanıp ayrılmayın." (sayfa 27) … mukaddes gaye ve ideallere karş