Ayet-İddia-Açıklama Birbirleriyle uyumlu bir şekilde (tabakalar halinde) yedi göğü yaratmış olan odur.

Merhametli olanın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevirip gezdir. Herhangi bir çarpıklık(çatlaklık) görüyor musun? 67 Mülk Suresi 3 "Gök" diye çevirdiğimiz Arapça'daki "sema" kelimesinin aynen Türkçe'deki "gök" kelimesi gibi tüm Dünya'nın üstünü tarif ettiğini daha önce söyledik. Nasıl Türkçe'de "gökteki bulutlar" tamlamasında göğü Dünya'nın yakın üstü olarak, "gökteki yıldızlar" tamlamasında ise göğü, Evren'in tümü olarak kullanıyorsak, aynı şey Arapça'daki "sema" kelimesi için de geçerlidir. Bu yüzden Kuran'ın göğün yedi kat olduğu açıklamasıyla, Evren'de yedi ayrı tabakanın, yedi ayrı boyutun veya yedi ayrı çekim alanının olduğu düşünülebilir. Fakat Dünya'nın Atmosfer'ini incelediğimiz zaman çıplak gözle sıradan bir yapıda olduğu zannedilebilecek olan Atmosfer'in, apayrı tabakalardan oluştuğunu farkediyoruz. Ayette "birbiriyle uyumlu bir şekilde" diye tercüme ettiğimiz tabaka kelimesi hem bu anlama, hem de "tabakalar halinde" anlamına gelmektedir. Nitekim bu kelime Türkçe'ye de geçmiştir ve "mutabık" kullanımıyla ilk anlamı, "tabaka" kullanımıyla ikinci anlamı ifade etmektedir. Ayetin ifadesiyle Atmosfer'imizin uyumlu, farklı tabakalardan oluştuğu gerçeği tamamen mütabıktır (uyumludur). Peygamberimiz dönemindeki bilim seviyesiyle ile bu gerçeğin bilinmesi imkansızdır. Atmosfer'in bu şekilde tarifinin rastgele bir şekilde söylenen bir ifadeyle uyum göstermesi de akla aykırıdır. Görüldüğü gibi Kuran'daki bu ayetin en azından bir işareti Atmosfer'deki tabakalardır. Ayrıca tüm Uzay'da da farklı tabakalar, farklı boyutlar olduğu da düşünülebilir. http://mucizeler.com/bolumler/17_gokyuzununtab.htm

Açıklama Altı çizili cümlelerin altını çizme nedenim aynı iddia sahiplerinin şu iddialarıdır; http://mucizeler.com/bolumler/04_evreningaz.htm Bu linkte ayetteki ''sema'' evren olarak çevrilmiş,burada ise aynı ayetin aynı kelimesinin ''atmosfer'' anlamına geldiği söylenmiş.Afedersiniz ama bu ne perhizdir bu ne lahana turşusudur?İddia sahiplerinin öncelikle Kur'an'da ''sema'' kelimesinin evren anlamında mı yoksa atmosfer anlamında mı kullanıldığına karar vermeleri gerekiyor.Kur'an'da ''sema'' kelimesi evren anlamındadır.Bunu şu yazımda açıklamıştım; http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/07/kurana-gore-gok-atmosfer-mievren-mi.html Atmosfer olarak kabul edilirse tonlarca çelişki çıkıyor,bunu linkten okuyun ben sizleri köken hakkında bilgilendireyim. Katmanlara Ayrılmış Gök İnancının Bulunduğu Bazı Toplumlar Şamanizm=>Altaylılar ise hem 7 ve 9 kat gökten, hem de 12,16 ve 17 kat gökten söz ederler. Doğonlar ve Bambaralar=>Dogonlar’a göre Tanrı Amma’nın yarattığı gökler’in, yani gök katlarının sayısı 14’tür, yer katlarının sayısı da 14’tür Mayalar=>7 kat. Aztekler=>13 kat. Yahudilik:7 kat http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%B6k_katlar%C4%B1 Bu Kaynak Dışında; Someyedler gökyüzünde (ya da göğün yedinci katında) oturan Num'a taparlar. Num "gök" anlamına gelmektedir. 1 - A. Castern, Reisen im Norden in der Jahren 1838-1844, Leipzig, 1953, 1953, s. 231 vd.

Yakutların Ürüng Ayı Toyon ya da Aybıt Aga (Aga "Baba") göğün yedinci katında beyaz mermerden bir tahtta oturur her şeyi yönetir ama yanlızca işler yapar(yani kimseyi cezalandırmaz). Kaynak: Dinler tarihi giriş - Mircea Eliade Afrika mitolojisinde Bambara inanışına göre evren işitilemeyen tek bir ünlemden,yani kök ses Yo'dan yaratılmıştır.Yo gökyüzünü,yeryüzünü ve tüm canlı şeyleri yaratır.İnsan bilinci Yo'dan ve yaratıcı cinler Faro,Teliko ve Pemba'dan gelir.Su cini Faro yeryüzünün yedi kıtasına denk düşmek üzere yedi gökkubbeyi yaratır ve yağmurla döller. Kaynak:Mitoloji-Ntv Yayınları Görüldüğü gibi bu göklerin katmanlara ayrılması inancı hemen her toplumda var.Afrika mitolojisinde bile.Ve tüm bunlar bu mucize iddiasının çökmesine yeter.Yani bilimsel bulgular bize bu inanışın Muhammed'den önce bilindiğini ve bir mucize olmadığını kesin olarak gösteriyor. Afrika inançları göğe neden 7 kat denildiğini anlatıyor,yeryüzü 7 kıta olduğu için ona denk birde 7 tane gök düşünülmüş.Yani gözlemlenebilen birşeyden dolayı göğe 7 kat denilmiş. Evet bu iddiayı 2. kez çürüttüğümüze göre(birincisi göğün atmosfer değil evren olmasıdır) diğerlerine geçebiliriz. Yedi kat gök inanışı Kur'an'a İbrani-Hristiyan kaynaklardan girmiştir. Hristiyan Kaynaklar 2. Korintliler 12:2 “On dört yıl önce alınıp üçüncü göğe götürülmüş bir Mesih izleyicisi tanıyorum. Bu, bedensel olarak mı, yoksa beden dışında mı oldu, bilmiyorum, Tanrı bilir. Görüldüğü gibi bu ayette direk 3 kat gökten bahsedilmiş.Aşağıdaki ayetlerde ise 7 gök gürlemesinden bahsediliyor; Vahiy.10: 2-3 Elinde açılmış küçük bir tomar vardı. Sağ ayağını denize, sol ayağını karaya koyarak aslanın kükremesini andıran yüksek sesle bağırdı. O bağırınca, yedi gök gürlemesi dile gelip seslendiler.

Vahiy.10: 4 Yedi gök gürlemesi seslendiğinde yazmak üzereydim ki, gökten, "Yedi gök gürlemesinin söylediklerini mühürle, yazma!" diyen bir ses işittim Yedi tane gök olacakki 7 tane de gürlemesi olsun değil mi?Zaten 3 kat gök direk olarak söylenmiş,bu ayetlerle üç kat gökten bahseden ayet birleşince direk olarak 7 kat gök inancı çıkıyor karşımıza.Zaten ayetlerin öncesinde 7 melekten,7 borazandan ve 7 mühürden,7 kiliseden,Tanrının 7 ruhundan,7 yıldızdan,7 boynuzlu ve 7 gözlü kuzudan bahsedilir.Yani 7 rakamı kutsal rakam gibi birşey olabilir.Bakınız şuradan kontrol edebilirsiniz; http://www.sacred-texts.com/bib/wb/trk/rev.htm Tüm bunlara dayanarak rahatça İncil'e göre göğün 7 kat olduğunu söyleyebiliriz.Bakınız zaten bu inanış Muhammed'in de çok etkilendiği ünlü bir Hristiyan şair olan Ümeyye Bin Ebi Salt'ın bir şiirinde aynen şöyle geçmektedir; Evrenin,yeryüzünün ve dağların Rabbi,Gökleri yarattı. Görebileceğimiz direkler üstünde olmadan 7 tane yarattı. Yeryüzünü yarattı ve oraya sizler sarsılmayın diye sabit dağlar yerleştirdi. Onları mükemmelleştirdi ve parlayan güneş ve ayın ışıklarıyla süsledi. Karanlıkta üstlerine parlayan yıldızlar koydu ki, Onların ışıkları oklardan da yücedir. Onları mükemmelleştirdi ve parlayan güneş ve ayın ışıklarıyla süsledi.Karanlıkta üstlerine parlayan yıldızlar koydu ki,Onların ışıkları oklardan da yücedir. http://www.fatherzakaria.net/books/qaf/pdf/55-Episode.pdf
Gördüğünüz gibi 7 kat gök inancı aynen geçiyor bu şiirde ve bu şiir Kur'an'dan daha eski olup Kur'an'a kaynaklık etmiş şiirlerden biridir.Ayrıca Kur'an'da yer alan ''dağların dünyanın sarsılmasını engellediği'' inancı da bu şiirde harfi harfine geçmektedir.Şu linkte Kur'an'a kaynaklık eden şiirleri incelemiştim; http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/04/kurann-kaynagislam-oncesi-siirler.html

Yahudi(İbrani) Kaynakları Tevrat'ta 7 kat gök geçmez fakat Tevrat'ın Kur'an'dan 400 yıl önce yazılmış olan Midrash tefsirinde aynen şöyle geçmektedir;
Yahudilikte’de 7 gök Yahudi Midrash‘ında karşımıza çıkar : When Adam sinned, the Shechinah departed to the First Heaven. The sin of Kayin forced it to the Second Heaven; the Generation of Enosh to the Third; the generation of the Flood to the Fourth; The generation of the Dispersion to the Fifth; Sodomites, to the Sixth; Egypt of Avraham’s day, to the Seventh. (Bereishis Rabbah 19:7) Yani: Adem günah işlediğinde Shechinah birinci göğe gitti. Kayin’in günahı onu 2. göğe gitmeye zorladı. Enosh’un nesli 3., Sel nesli 4., Dağılmanın olduğu nesil 5., Sodomlular 6. ve İbrahim zamanında Mısır’da bulunanlar 7.ye ..

http://suphecimelek.wordpress.com/2009/07/30/kurandaki-bilimsel-mucizeler-gokyuzunun-7kati/

Ve Kur'an'dan eski olan Hethika isimli bir Yahudi mitoloji kitabının 9. bölümünün 2. sayfasında da göğün 7 kat olduğundan bahsedilir. http://www.fatherzakaria.net/books/qaf/pdf/53Episode.pdf Görüldüğü gibi 7 kat gök inanışı-eğer mucizeyse- Kur'an'ın değil Kur'an'dan daha eski kaynakların mucizesidir.Kur'an'a Yahudi ve Hristiyan kaynaklardan girmiştir. Peki Yedi Kat Gök İnancı Nasıl Doğdu? Pek çok neden olabilir.Gökkuşağının yedi renginden dolayı,insandaki yedi çakradan dolayı,gözlemlenebilen yedi gök cisminden dolayı,gözlemlenebilen yedi yıldızlı takım yıldızlarından dolayı vb....Örneğin çıplak gözle görülebilen gökcisimlerinin herbirinin arasındaki mesafeye kat denilmiş ve göğün yedi kat olduğu inancı doğmuş.Tabiki 10 tane gökcismi görülebilen yerlerde 10 kat gök inancı oluşmuş,13 gökcismi görülebilen yerlerde ise 13 kat gök inancı oluşturulmuş.Yani bana göre bu gök katlarının sayısı insanların gözlemleyebildikleri gökcisimleri sayısı kadar oluyordu.Aşağıdaki alıntı bize bunu kanıtlıyor;

Birbiri üzerinde dönen ve kayan kristal küreler ses çıkarıyorlar. Sadece günahsız iyi kullar kürelerin sesini duyabiliyorlar. Gök cisimlerinin dönmelerini frekansa çevirince 7 tane ayrı ses, nota bulunmuştur. Müzik bu şekilde doğmuştur. 7 tane birincil çember vardır. Satürn'ün dışındaki kürede yıldızlar var. Bu kürelerin araları sayıldığında 7 tane kat var. Bütün büyük dinlerde bu yedi aralığa göğün 7 kat olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Yedi gök cisminden haftanın her gününe birinin adı verilmiş. Haftanın 7 gün olması da o dönemdeki gök cisimlerinin sayısı ile ilgilidir. http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/htmldosya1/AstronomiTarihi. htm
EVRENİN GENİŞLEMESİ Ayet-İddia-Kaynak Astronomi biliminin henüz gelişmemiş olduğu bir dönemde, 14 asır önce indirilen Kuran-ı Kerim'de evrenin genişlediğinden şöyle bahsedilir: Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47) Yukarıdaki ayette geçen "sema (gök)" kelimesi Kuran'ın pek çok yerinde uzay ve evren anlamında kullanılır. Nitekim burada da bu anlamda kullanılmıştır ve evrenin genişleyici olduğu bildirilmiştir. Türkçeye "Şüphesiz Biz genişleticiyiz (genişleteniz/genişletmekte olanız)" olarak çevrilen Arapça "inna le musiune" ifadesindeki "musi'une" kelimesi, "genişletmek" anlamına gelen "evsea" fiilinden türemiştir. "Le" ön-eki de takip ettiği isim ya da sıfata vurgu ekleyerek "çok fazla" anlamı katmaktadır. Dolayısıyla bu ifade "Biz göğü veya evreni çok fazla genişletiyoruz" anlamı taşımaktadır. Bilimin bugün varmış olduğu sonuç da Kuran'da bize bildirilenle aynıdır. 20. yüzyılın başlarına dek bilim dünyasında hakim olan tek görüş, "evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve sonsuzdan beri süregeldiği" şeklindeydi. Ancak, günümüz teknolojisi sayesinde gerçekleştirilen araştırma, gözlem ve hesaplamalar evrenin bir başlangıcı olduğunu ve sürekli olarak "genişlediğini" ortaya koydu. Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre, 20. yüzyılın başlarında evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar. Bu bilimsel gerçek, henüz hiçbir insan tarafından bilinmezken, Kuran'da asırlar önce açıklanmıştır. Çünkü Kuran, tüm evrenin yaratıcısı ve hakimi olan Allah'ın sözüdür. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_02.html

Açıklama İddia sahibi bu bilginin Kur'an'dan önce hiçkimse tarafından bilinmediğini iddia ediyor ve bu tamamen yanlış bir iddiadır.Çin ve Hint mitolojilerinde de evrenin genişlediği yazar.Ve eminim daha birçok mitolojide de vardır.İddia sahibi paralarla oynuyor bayaa bir zengin kendisi,biz çok kısıtlı imkanlarımıza rağmen bu bilgilerin Kur'an'dan daha önce bilindiğini tespit edebiliyoruz da acaba iddia sahibi o kadar imkanına rağmen tespit edemiyor mu bu gerçekleri?Yoksa kendisi de biliyor da sırf çıkarlarına uymadığı için Kur'an'dan önce bilinmediğini söyleyerek yalan mı atıyor? Bakınız Ntv Yayınlarının Mitoloji isimli kitabında aynen şu cümle yer alıyor; Kadim Çin halkının bilgeliğini ortaya koyan bir husus,Çin mitolojisinin önemli bir kozmik kavrama,yani evren genişlemesine değinmesidir. Ntv Yayınları-Mitoloji-3.Baskı,sayfa 330,4.Paragraf Görüldüğü gibi evrenin genişlemesi Kur'an'dan önce Çin Mitolojisinde bilinmekteymiş.Hindu kutsal metinlerinde ise şu şekilde geçiyor; "Then he began creation with Plasma, which created smoke. From that smoke the entire universe came into existence. Then the universe began to expand by the Will of Brahma and it will go on to do the same in future. He then made 'Heavens and Earth' from the Golden part of egg". (Brahama Puran) O yaratışa Plazma ile başladı,dumanı yarattı.Tüm evren dumandan meydana geldi.O zaman evren Brahma'nın arzusuyla genişlemeye başladı ve gelecekte de genişlemeye devam edecek.O o zaman ''Gökleri ve Yeri'' yumurtanın Altın parçasından yarattı. Evrenin genişlemesi Çin mitolojisinden sonra Hindu kutsal metinlerinde de geçiyor.Peki iddia sahibi bu bilginin Kur'an'dan önce bilinmediğini neye dayanarak söylüyor?İddia sahibinin öğrenecek çok şeyi var anlaşılan.Aşağıdaki linki de incelemenizi tavsiye ederim,ayetin diğer anlamlarına ve bu konudaki çarpıtmalara detaylı ve anlaşılır bir şekilde değinilmiş; http://www.mucizeyalanlari.com/evrenin-genislemesi/

EVRENİN SONU VE BİG CRUNCH Ayet-İddia-Kaynak Evrenin yaratılışı, önceki konuda da belirttiğimiz gibi Big Bang denilen büyük bir patlama ile başlamıştır ve o zamandan beri evren genişlemektedir. Bilim adamları evrenin kütlesi yeterli miktara ulaştığında, çekim kuvvetleri nedeni ile bu genişlemenin duracağını ve bunun evrenin kendi içine çökmeye, büzülmeye başlamasına sebep olacağını bildirmektedirler.

Büzülen evrenin de, sonunda "Big Crunch" (Büyük Çöküş) denilen çok yüksek bir ısı ve sıkışma ile sonuçlanacağını ifade etmektedirler. Bu ise, bildiğimiz tüm yaşam şekillerinin yok olması anlamına gelmektedir. Stanford Üniversitesi'nde fizik profesörü olan Renata Kallosh ve Andrei Linde'nin bu konu ile ilgili yaptığı açıklamalar ise şöyledir: Evren akıbeti küçülmeye ve yok olmaya doğru gidiyor. Gördüğümüz ve daha uzaklardaki göremediğimiz herşey bir protondan bile küçük bir nokta şeklinde küçülecek. Sanki kara delik içindeymişsiniz gibi.... Kara enerjinin en iyi tarifinin şu açıklama olduğunu bulduk: Aşama aşama negatif hale gelen bu kara enerji, evrenin dengesinin değişmesine sebep olacak ve büzülüp çökecek... Fizikçiler kara enerjinin, negatif enerjiye dönüşeceğini ve evrenin yakın bir gelecekte büzüleceğini biliyorlar... Fakat bugün görüyoruz ki, biz bu olayın başlangıcında değiliz, ama evrenimizin hayat sirkülasyonunun ortasında olabiliriz. Big Crunch olarak ifade edilen bu bilimsel varsayıma, Kuran'da şöyle işaret edilmektedir: Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, Bizim üzerimizde bir vaiddir. Elbette, Biz yapıcılarız. (Enbiya Suresi, 104) Bir başka ayette ise göklerin bu durumu şöyle tarif edilmektedir: Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır;gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (Zümer Suresi, 67) Big Crunch teorisine göre başlangıçta olduğu gibi önce yavaşça, fakat gittikçe hız kazanarak evren çökmeye başlayacaktır. Tüm bunların devamında ise, evren sonsuz yoğunluk ve sonsuz ısıda, sonsuz küçüklükte bir nokta haline gelecektir. Tarif edilen bu bilimsel teori, Kuran ayetleri ile paralellik içindedir. (En doğrusunu Allah bilir.) http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_03.html

Açıklama

Big Crunch evrenin yokoluşuyla ilgili hipotezlerden sadece bir tanesidir.Ve en düşük olasılıklı olanıdır ve her an yanlışlanabilir.Eğer bu bilimsel bir mucizeyse ve Kur'an'ın Allah sözü olduğuna delil ise Big Crunch hipotezi yanlışlandığında Kur'an da tanrısallığını kaybedecek demektir.Ben burada bilimselliğine değinmeyeceğim önceden bilinemezliğine değineceğim fakat yazı sonunda vereceğim linkte ayetin bilimsel değerini de görebileceksiniz.

Bu ayetler olduğu gibi Tevrat ve İncil'den alınmıştır.Tevrat'dakine göre Tanrı öfkelenir ve herşeyi yokeder.İncil'de ise bir kıyamet senaryosunda bahsedilir.Bakınız aynen şu ayetlerde geçmektedir: Tevrat:Yeşeya.34=4:Bütün gök cisimleri küçülecek, gökler bir tomar gibi dürülecek; gök cisimleri, asma yaprağı, incir yaprağı gibi dökülecek. İncil:Vahiy.6=14:Gökyüzü dürülen bir tomar gibi ortadan kalktı. Her dağ, her ada yerinden sökülüp alındı. Görüldüğü gibi Kur'an'daki ilgili ayet İncil ve Tevrat kaynaklıdır dolaysısyla Kur'an'ın mucizesi olamaz.Ayetin bilimsel değerlendirmesini de aşağıdaki linkten görebilirsiniz: http://www.mucizeyalanlari.com/evrenin-sonu-ve-big-crunch/ KANIN YASAKLANMASININ HİKMETLERİ Ayet-İddia-Kaynak O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla (ölmeyecek oranda yiyebilir), ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Bakara Suresi, 173) Allah'ın kanı insanlara haram kılmasının hikmetleri 20. yüzyıl bilgileri ile ortaya çıkmıştır. Kan sindirim esnasında emilen protein, şeker, yağ gibi maddelerle, vitamin, hormon ve oksijeni hücrelere taşıyarak canlılığın devamını mümkün kılar. Diğer taraftan vücuttan atılması gereken çeşitli zehirli maddeler, zararlı atıklar da kan yoluyla taşınır. Bu bakımdan kanın en önemli görevlerinden biri de üre, ürik asit, keratin ve karbondioksit gibi hücrelerden gelen atıkları taşımaktır. Allah'ın bu emrine uyarak, insan o dönem için hikmetini kavramadığı bir zarardan korunmaktadır. Allah'a inanıp güvenerek, O'nun emir ve yasaklarını uygulayanlar hem ahiretleri açısından hayırlı bir yaşam sürerler, hem de Allah'ın koruması ve sonsuz rahmeti altında yaşarlar.

http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_88.html Açıklama Bu da çok gülünç bir iddia doğrusu.Şahsen ben 2000 yıl önce de yaşasam ve yetkim olsa kanı yasaklardım.Sanırım normal hiçbir insan kan içmez-içilmesine müsade etmez değil mi?Kan içenlere zaten vampir denilmiş ve taşlanmışlar eski dönemlerde.Böyle tiksinç bir şeyi yasaklamanın neresinde hikmet var,neresinde mucize var anlamıyorum.Neyse ben yinede kökenine değineyim de iddia sahipleri birşeyler öğrensinler hiç olmazsa. Kanın yasaklanması da Kur'an'a yine Yahudilikten girmiştir.Yahudilerin bu konuda çok katı kuralları vardır.Bir etin kaşer(helal) olabilmesi için kandan tamamen arındırılması gerekir.Eti kandan arındırmak için bir dolu teknik vardır.İsteyen olursa bu teknikleri yazarım fakat şimdi gereksiz görüyorum.Yazımı Tevrat ayetleriyle sonlandıracağım; Levililer.3=17:Hayvan yağı ve kan yemeyeceksiniz.Yaşadığınız her yerde kuşaklar boyunca bu kural hep geçerli olacak. Levililer.7=26-27:Nerede yaşarsanız yaşayın,hiçbir kuşun ya da hayvanın kanını yemeyeceksiniz.Kan yiyen herkes halkımın arasından atılacak. Yasanın Tekrarı.12=23-24-25:Ama kan yememeye dikkat edin.Çünkü ete can veren kandır.Etle birlikte canı yememelisiniz.Kan yememelisiniz;kanı su gibi toprağa akıtacaksınız.Kan yemeyeceksiniz. Öyle ki,size ve sizden sonra gelen çocuklarınıza iyilik gelsin. Böylece RAB'bin gözünde doğru olanı yapmış olursunuz. Daha birçok ayet sayılabilir.Kan yasağı Sümer'den Yahudilere,Yahudilikten de İslam'a girmiştir.İddia sahipleri de bunu çok iyi bilmelerine rağmen ilgili Kur'an ayetlerine mucize süsü veriyorlar.Kanın yasaklanması ise sağlık için değildir,mitolojiye dayanır.Bunları daha sonra oluşturacağım ''Kur'an'ın Kaynakları'' isimli kategoride inceleyeceğim.

DOMUZ ETİ VE SAĞLIĞA ZARARLARI Ayet-İddia-Kaynak O, size ölüyü (leşi)- kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı kesin olarak haram kıldı. Fakat kim kaçınılmaz olarak muhtaç kalırsa, taşkınlık yapmamak ve haddi aşmamak şartıyla ona bir günah yoktur. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Bakara Suresi, 173)

Domuz eti yenmesinin sağlığa zararlı pek çok yönü bulunmaktadır. Bu zararlar geçmiş dönemlerde olduğu gibi, alınan her türlü tedbire rağmen günümüzde de söz konusudur. Herşeyden evvel domuz, her ne kadar çiftliklerde, bakımlı ortamlarda yetiştirilirse yetiştirilsin, kendi pisliğini yiyen bir hayvandır. Gerek pislikle beslenmesi gerekse biyolojik yapısı nedeniyle domuzun bünyesi diğer hayvanlara oranla çok fazla miktarlarda antikor üretir. Yine domuzun vücudunda diğer hayvanlara ve insana oranla çok yüksek dozda büyüme hormonu üretilir. Doğal olarak bu yüksek dozdaki antikorlar ve büyüme hormonu, dolaşım yoluyla domuzun kas dokusuna da geçerek birikir. Bunun yanı sıra domuz eti çok yüksek oranlarda kolesterol ve lipid içerir. Bunların sonucunda tüm bu aşırı düzeydeki antikorlar, hormonlar, kolesterol ve lipidlerle yüklü olan domuz etinin insan sağlığı açısından önemli bir tehdit olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. 20. yüzyıla kadar domuz etinin insan sağlığını doğrudan tehdit eden zararları olduğundan haberdar olmak mümkün değildi. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_72.html

Açıklama İddia sahipleri İslam'ın domuzu zararlı olduğundan dolayı yasakladığını söylüyorlar ve bu zararlar 1400 yıl önce bilinemeyeceği için domuzun yasaklanması Kur'an'ın bilimsel mucizesi oluyormuş.Yani Allah domuz etinin 20. yüzyıl teknolojisi olmadan bilinemeyecek zararları yüzünden domuzu yasakladı diyorlar.Halbuki googlede biraz araştırma yaparsanız göreceksiniz ki iddia sahipleri domuz eti yasağının da Kur'an'a Tevrat'tan kopyalandığını gayet iyi bilmekteler.Bakınız şu linkte üsltelik birde ''Tevrat'tan Hikmetler'' başlığı altında Tevrat'tan domuzun yasaklandığı ayetleri vermiş; http://www.harunyahya.org/imani/tevrattanogutler/tevrattanhikmetler_10. html Yani ortada bir mucize varsa bu Tevrat'ın mucizesidir.Kur'an diğer pek çok şeyi olduğu gibi domuz ve kan yasaklarını da Tevrat'tan almıştır.Bırakın domuz yemeyi ölü domuzun leşine dokunmak bile haramdır Yahudilikte.Son olarak Tevrat'tan ayetler; Levililer.11=7:Domuz çatal ve yarık tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Yasanın Tekrarı.14=8:Domuz çatal tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız. Yeşaya.65=4:Mezarlıkta oturur, Gizli yerlerde geceler, Domuz eti yerler; Kaplarında haram et var. Yeşaya.66=17:"Bahçelere girmek için kendilerini arıtıp kutsayanlar, domuz, fare ve öteki iğrenç hayvanların etini yiyenlerin ortasında duranı izleyenler hep birlikte yok olacaklar" diyor RAB.

RAHME ASILIP TUTUNAN ‘’ALAK’’

Ayet-İddia-Kaynak Kuran'ın insanın oluşumu hakkında verdiği bilgileri incelemeye devam ettiğimizde, yine çok önemli bazı bilimsel mucizelerle karşılaşırız.
Anne karnındaki bebek, gelişiminin ilk aşamasında annesinin kanından beslenebilmek için rahim duvarına yapışıp tutunan bir zigot halindedir. Yukarıdaki resimde zigotun gelişimine başladığı ilk zamanlar görülmektedir.. Modern embriyolojinin tespit ettiği bu oluşum, Kuran'da "asılıp tutunan" anlamına gelen, deriye yapışıp kan emen sülükler için de kullanılan "alak" kelimesiyle 14 yüzyıl önceden mucizevi bir biçimde bildirilmiştir.

Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta birleştiğinde, doğacak bebeğin ilk özü de oluşmuş olur. Biyolojide "zigot" olarak tanımlanan bu tek hücre, hiç zaman yitirmeden bölünerek çoğalacak ve giderek küçük bir "et parçası" haline gelecektir. Ancak zigot bu büyümesini boşlukta gerçekleştirmez. Rahim duvarına asılıp tutunur. Sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa yerleşen kökler gibi, buraya yapışır. Bu bağ sayesinde de, gelişimi için ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin vücudundan emebilir. İşte burada çok önemli bir Kuran mucizesi ortaya çıkmaktadır. Allah Kuran'da, anne rahmine tutunarak gelişmeye başlayan zigottan söz ederken, "alak" kelimesini kullanmaktadır: Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir. (Alak Suresi, 1-3)

"Alak" kelimesinin Arapçadaki anlamı ise, "bir yere asılıp tutunan şey" demektir. Hatta kelime asıl olarak deriye yapışarak oradan kan emen sülükler için kullanılır. Kuşkusuz, anne karnında gelişmekte olan zigotu bu özelliğiyle tarif eden bir kelime kullanılması, Kuran'ın alemlerin Rabbi olan Allah'ın sözü olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_57.html Açıklama Ben kaynaktaki tüm iddiaları ayrı başlıklar altında çürüteceğim.İddia sahipleri ayetin şimdiki teknoloji olmadan 1400 yıl önce bilinemeyecek ''zigot'' hücresinden bahsettiğini söylemekteler.Bu iddia ayetteki ''alak' kelimesi çarpıtılarak ortaya atılıyor.Halbuki alak kelimesinin embriyo ya da zigot ile ilgisi olmayıp ''kan pıhtısı'' anlamına gelir.Bu kelime 1400 yıl ''kan pıhtısı'' olarak çevrildi fakat bilim zigotu keşfedince mucizeciler tarafından kelimenin anlamı değiştirilerek meallerde ''embriyo ya da zigot'' olarak yerini aldı.Alak kelimesinin anlamı için Kurtubi'ye danışalım,Kurtubi aynen şunları söylemektedir; "O, insanı" yani Adem oğlunu "bir kan pıhtısından" yani kandan "yarattı." Yüce Allah " Kan pıhtısı" diye buyurarak ondan çoğul lafzıyla müzekker olarak sözetmıştir. Çünkü yüce Allah "insan" lafzı ile çoğulu kastetmiştir. Hepsi nutfeden sonra alak'den yaratılmışlardır. "Alaka" yaş kandan bir parçadır. Ona bu ismin veriliş sebebi, yaşlığı dolayısıyla üzerinden geçtiği şeye yapışmasından ötürüdür. Kuruduğu takdirde ona "alaka" denilmez. Şair şöyle demiştir: "Onu elleri üzerine kapaklanır bıraktık O elleri üzerinde şah damarının (yaş) kanı boşalıyordu." Özellikle "insanı" sozkonusu etmesi onun şerefini yüceltmek içindir. Bir başka görüşe göre, onu değersiz bir kan pıhtısından yaratıp, nihayette mükemmel, akıllı ve ayırdedme gücüne sahib bir insan oluncaya kadar getirmek suretiyle, unun üzerindeki nimetinin ne kadar büyük çapta olduğunu anlatmak istemiştir. El Camiul Ahkamul Kur'an:Alak Suresi 2. Ayet Tefsiri

Ayrıca bakınız çoğu mealci kelimeyi ''kan pıhtısı'' olarak çevirmiştir; http://www.kuranmeali.org/96/alak_suresi/2.ayet/kurani_kerim_mealleri.a spx Peki Kan Pıhtısından Yaratılış Fikri Nasıl Doğdu? Mısır bilimciler bizlere bu inanışın Eski Mısır'da da olduğunu söylüyor.İnanış kadınların hamileyken adet görmemeleri nedeniyle ortaya çıkmıştır.Buna göre erkek kadına spermlerini verdiği zaman kadının regl kanları rahimde toplanır ve pıhtılaşır,ete ve daha sonra insana dönüşür.Yani bütün mesele kadın hamileyken regl(adet) kanlarının akmamasıdır.Eskiler de buna göre bir inanış oluşturmuşlar ''hamileyken kan akmıyorsa demekki kan insana dönüşüyor'' diye düşünmüşler.Ayette bu inanışı tam da çok güzel bir şekilde anlatan bir kelime yani ''alak'' kelimesi kullanılmıştır.Alak;yani kadının rahminde toplanıp,pıhtılaşarak rahme tutunan ve sonrasında ete ve insana dönüşen kan.Şu linki de okumanızı tavsiye edeirm; http://haber.sol.org.tr/bilim-teknoloji/kurandan-bilim-turetmek-haberi30254 Bu İnanışın Arabistan'a Girişi Bu inanış Arabistan'da büyük ihtimalle Hipokrat,Galen ve Aristo'nun eserlerinin Arapça'ya çevrilmesiyle yayılmıştır.Hamilelerin düşüklerini incelemişler,hamile hayvanları inceleyip üzerlerinde deneyler yapmışlardır.Ve bunun sonucunda insanın oluşumunu ''sperm,kan pıhtısı,et ve pıhtının son şekli insanın'' olarak dörde ayırmışlardır.Biraz sonra vereceğim linkte detaylarını görebileceksiniz. Düşük:Gebeliğin ilk altı ayı içerisinde ceninin rahimden düşmesidir. Cenin yaşantısını sürdüremediği bir dönemde gebelik halinin kaybı, cenin düşmesine yol açar. Vereceğim linkte şunlar da yazılı; Hipokrat,Galen ve Aristo'nun çalışmaları Muhammed'in doğumundan bir önceki yüzyılda Süryanice'ye(Suriye Dili) çevrilmiştir.

Bu çeviriler korundu ve halka öğretildi,günümüzde İran'da olan Cundişapur'da yeni bir okul kuruldu. Harith ibn Kalada Cundişapur okulundan mezun olan en ünlü ve en eski doktorlardan biridir ve Muhammed'in arkadaşıydı. Bunlarla ilgili daha fazla bilgiyi kaynaktan edinebilirsiniz,benim harfi harfine çevirecek zamanım yok; http://www.scribd.com/doc/24665426/Islamic-Embryology-and-Galen Cundişapur okuluyla ilgili bilgileri aşağıda vereceğim linklerden edinebilirsiniz.Cundişapur örneği bize açıka gösteriyorki Arabistan farklı ülkelerle devamlı ilişki içerisindeydi,yoğun bilgi alışverişleri yapılıyordu.Arabistan mucizecilerin iddia ettiği gibi hiçbir bilimsel bilginin bilinmediği bir yer değildi.Aksine Hindistan,Yunanistan,İran gibi ülkelerin insanlarıyla ilişki içerisindeydiler.İşin içine birde Arabistan'a sürgün edilmiş ya da Arabistan'da satılmış bilgili köleler girince Arap dünyası bilimsel ve inançsal olarak bu toplumlardan etkilendi.Şu linklere bakabilirsiniz; http://www.ulumulhikmekoeln.de/medenidusuncetarihi/beytulhikme.htm http://www.dinbilimleri.com/Makaleler/883298875_0603130355.pdf Düşüklerin İnsanların Kan Pıhtısından Yaratıldığı İnanışını Desteklemesi Aşağıdaki Fetüs 14 haftalıktır;

Görüyorsunuz değil mi ne kadar da benziyor kan pıhtısına?Bu 14 haftalık bir bebek birde böyle şekil bile almadan 1-2 haftalık olan fetus öncesi düşen ceninler var.

Bu bile böyle şekillenmiş kan pıhtısına benziyorsa birde şekillenmemiş ceninleri düşünün,tüm bunlar göz önüne alındığında kadınların hamileyken kanlarının rahimde toplanarak pıhtılaşması ve sonra bu pıhtının ete dönüşmesi inancı çok kolay bir biçimde ortaya çıkabilir.Kur'an da aynen bu yanlış bilgiyi alıntılamıştır.Bir resim daha bu da çok net bir şekilde bunu ortaya seriyor;

Bakınız tam olarak Kur'an'ın anlattığı şekillenmeye başlamış kan pıhtısı yani bir çiğnemlik et(mudga) halini almış.Fazla söze gerek var mı?Tüm bunlar açıkça göstermektedirki mucizecilerin bu iddiaları da asılsızdır.Son bir hadisle bitireyim;

İbnu Mes'ud (R.a) anlatıyor: "Sâdık ve Masdûk olan Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddetle "alaka" olur. Sonra bu kadar müddette "mudga" olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir. Kendinden başka ilah olmayan zâta yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir zirâlık mesafe kaldığı zaman ona yazısı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir ziralık mesafe kalınca yazısı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer." Buhari, Kader 1, Bed'ü'l-Halk 6, Enbiya 1, Tevhid 28; Müslim, Kader 1, (2643); Ebu Davud, Sünnet 17, (4708); Tirmizi, Kader 4, (2138). Rezin şu ziyadede bulundu: "(Resûlullah) şunu da buyurdular: "Nutfe düştü mü, kırk gün rahimde uçar. Sonra kırk günde alaka olur. Sonra kırkgünde mudga olur. Bir nefis olarak yaratılma safhasına gelince, Allah onu tasfir edecek (şekillendirecek) bir melek gönderir. Melek iki parmağının arasında toprak olduğu halde gelir. Onu mudgaya karıştırır. Sonra onu yoğurur, sonra da emredildiği üzere onu tasvir eder." Zaten bu durum hadislerdende belli olmaktadır.Görüldüğü gibi Muhammed ''nutfe yani spermin kırk gün boyunca rahim uçtuğunu'' söylemektedir.Yani buna bile tanrısal bir anlam yüklemiştir.Muhammed'e göre sperm kanla karışıp kanı pıhtılaştırarak rahime yapışmasını sağlıyordu.Sonra o kan pıhtılaşarak sertleşiyor ve en sonunda ete dönüşüyordu.Bu hadis bize bunu çok net bir şekilde göstermektedir.Bunun için de en uygun kelime olan ''alak'' kelimesi kullanılmıştır. KEMİKLERİN KASLA SARILMASI Ayet-İddia-Kaynak Kuran ayetlerinde haber verilen bir diğer önemli bilgi ise, insanın anne rahmindeki oluşum aşamalarıdır. Ayetlerde, anne karnında önce kemiklerin oluştuğu, daha sonra ise kasların ortaya çıkarak bu kemikleri sardığı şöyle haber verilmektedir:

Sonra o su damlasını bir alak (hücre topluluğu) olarak yarattık; ardından o alak'ı bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun Suresi, 14) Anne karnındaki gelişimi inceleyen bilim dalı embriyolojidir. Ve embriyoloji alanında, yakın zamana kadar kemiklerle kasların birlikte ortaya çıkarak geliştikleri sanılmıştır. Ancak gelişen teknoloji sayesinde yapılan daha ileri mikroskobik incelemeler, Kuran'da bildirilenlerin eksiksiz bir şekilde doğru olduğunu ortaya koymuştur. Bu mikroskobik incelemeler göstermektedir ki, anne karnında, tam ayetlerde tarif edildiği gibi bir gelişme gerçekleşir. Önce embriyodaki kıkırdak doku kemikleşir. Daha sonra ise kas hücreleri kemiklerin etrafındaki dokudan seçilerek biraraya gelir ve bu kemikleri sarar. Bu durum, Developing Human (Gelişen İnsan) adlı bilimsel bir yayında şöyle tarif edilmektedir: 6. haftada kıkırdaklaşmanın devamı olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde ortaya çıkar. 7. hafta sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme başlamıştır. Kemikler oluşmaya devam ederken kas hücreleri kemiği çevreleyen dokudan seçilerek kas kitlesini meydana getirirler. Kas dokusu bu şekilde kemiğin etrafında ön ve arka kas gruplarına ayrışır. Kısacası insanın Kuran'da tarif edilen oluşum aşamaları, modern embriyolojinin bulgularıyla tam bir uyum içindedir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_57.ht ml

Açıklama Bu ayetin de kaynakta anlatılan bilimsel bilgilerle hiçbir ilgisi yoktur.Ayetin yanlış çevirisi verilmiştir,bu mealin orjinal anlamıyla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.Alak kelimesine ''hücre topluluğu'' anlamı yüklenmiş ve ayet net olarak değiştirilmiştir,çarpıtılmıştır.Şu yazımdan kontrol edebilirsiniz; http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/07/rahme-aslptutunan-alak.html Kemiğe et giydirilmesi de insanlık tarihi kadar eski bir bilgidir.Bunun bilinememesine imkan var mı?İnsan öldükten sonra etin yokolup kemiğin ortada kalmasından haberleri yok mu iddia sahiplerinin?Yahut insanların etlerinin kesildiğinde,yaralanma filan olduğunda kemiklerin ortaya çıktığından haberleri yok mu?Ya da hayvanlar kesilip yenildiğinde geride sadece kemiklerinin kaldığından da mı habersizler?Eğer haberleri varsa bu ayeti nasıl ''kemiğe et giydirilmesinden(kasla zaten alakası yok) bahsediyor'' diyerek bilimsel mucize diye ortaya atarlar? Ayet etin altında kemiğin olmasından bahsediyor,bilimsel ve mucizevi hiçbir yanı yok.Et kemiğin üstünde,kemiği tamamen sarıp-kapladığı için elbiseye benzetilmiş. Kaynaktaki şu paragrafı inceleyelim; Anne karnındaki gelişimi inceleyen bilim dalı embriyolojidir. Ve embriyoloji alanında, yakın zamana kadar kemiklerle kasların birlikte ortaya çıkarak geliştikleri sanılmıştır. Ancak gelişen teknoloji sayesinde yapılan daha ileri mikroskobik incelemeler, Kuran'da bildirilenlerin eksiksiz bir şekilde doğru olduğunu ortaya koymuştur.

Bu paragraf ayetle tamamen ilgisizdir.Bırakın bu Müminun Suresi 14. ayeti,Kur'an'ın hiçbir ayetinde ''kas'' kelimesi geçmez.İsterseniz şuradan kontrol edebilirsiniz;
http://www.kuranmeali.com/araform.asp

Ayetin anlattıkları şunlardan ibaret; 1. Spermin kan pıhtısı(alak) olması, 2. Kan pıhtısının dahada sertlşerek ete dönüşmesi, 3. Etin kemiğe dönüşmesi, 4. Ve kemiğe et giydirilmesi. Görüldüğü gibi herhangi bir bilimsel tarafı yok bu ayetin.Ayet tamamen bilim gelişmeden önceki yanlış teorilerden ibarettir.Bırakın ayetin bilimsel olmasını ayet bilimle çelişir.

Bilimsel olarak insan kan pıhtısından değil,zigottan meydana gelir.Ayette ise insanın kan pıhtısından oluştuğu yanlış bilgisi verilmektedir. Bilimsel olarak kan pıhtısı ete dönüşemez.Ayete göre ise et kan pıhtısından oluşuyor. Bilimsel olarak et kemiğe dönüşemez.Ayette ise etin kemiğe dönüştüğü söyleniyor. Bilimsel olarak et kemiğe ayrıyetten sarılmaz,bunlar bütün olarak gelişir.Ayette ise et önce kemiğe dönüşüyor,sonra bir ''U'' dönüşü yapılarak kemiğe tekrar et giydiriliyor.Bu bilimsel olarak imkansızdır.

MENSTRÜASYON DÖNEMİ
Ayet-İddia-Kaynak Menstrüasyon dönemi, döllenmemiş yumurtanın vücuttan atıldığı devredir. Döllenme gerçekleşmediği için, daha önce hazırlanmış olan rahim duvarı gerilir, kılcal damarların kopması ile birlikte yumurta dışarı atılır. Bu dönemden sonra vücut, bütün bu işlemleri tekrar yapmak için hazırlıklara başlayacaktır. Bu evrelerin tümü belli bir dönem boyunca, bütün kadınlarda sürekli tekrarlanır. Her ay yeni yumurta hücreleri oluşur, aynı hormonlar aynı dönemlerde tekrar tekrar salgılanır, kadın vücudu sanki döllenme olacakmış gibi hazırlanır. Ancak son aşamada spermin olmasına ya da olmamasına göre vücuttaki hazırlıkların yönü değişir.

Söz konusu dönemde, kadının rahim boşluğunda ne gibi değişiklikler olduğunun tespit edilebilmesi ise, ancak bir anatomist ya da jinekoloğun yaptığı incelemelerle mümkündür. Bilim adamlarının yakın tarihlerde keşfettiği bu değişikliklere, mucizevi bir şekilde Rad Suresi'nin 8. ayetinde dikkat çekilmiştir: Allah, her dişinin neyi yüklendiğini (neye hamile kaldığını) vedöl yataklarının neyi eksiltip neyi eklediğini bilir. O'nun katında herşey bir miktar (ölçü) iledir. (Rad Suresi, 8) Menstrüasyon döneminin başlangıcında, rahim duvarındaki rahim mukozası (endometriyum tabakası) 0,5 mm kalınlığındadır. Yumurtalıklar tarafından salgılanan hormonların etkisi ile bu tabaka büyür ve 5-6 mm kalınlığa ulaşır. Döllenme olmadığında ise tabaka dökülür. Yukarıdaki ayette görüldüğü gibi rahim duvarında her ay tekrarlanan bu artış ve azalmalara da, Kuran'da dikkat çekilmiştir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_61.ht ml Açıklama İddia sahibinin verdiği meal yine çarpıtmalıdır.Doğru meal şu şekildedir; Diyanet İşleri:Allah, her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin artırdığı şeyi ve eksilttiği şeyi bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir. Görüldüğü gibi doğru mealde iddia sahibinin birde altını çizdiği ''döl yatakları'' gibi bir ifade geçmemektedir.İddia sahibi ''rahim'' kelimesini çarpıtarak orjinal kelimeyle hiçbir alakası olmayan ''döl yatağı'' anlamını vermiş.Çeviriyi düzelttiğimize göre şimdi diğerlerine geçebiliriz. Ayette menstrüasyon dönemine dair tekbir kelime bulunmamaktadır.İddia sahibi ''rahimlerin neyi eksiltip arttırdığını bilir'' ifadesini çarpıtarak menstrüasyon dönemine yormaktadır.Halbuki ayetten rahimlerin eksiltip arttırdıklarının o devirde tartışılan bir olay olduğu net bir şekilde anlaşılıyor.Allah bir sonraki ayette diyor ki;

Rad=9:O, gaybı da görülen âlemi de bilendir, çok büyüktür, çok yücedir. Yani o devirde insanların olunca gözlemledikleri fakat önceden bilemedikleri bir olaydan bahsediliyor ve Allah diyorki; Ben herşeyi bilenim,sizin bilemeyeceklerinizi de bildiklerinizi de. Örneğin o devirde Güneş ya da Ay tutulmalarının zamanının önceden bilinemeyeceğini varsayalım.Sonuçları görülüyordu,yani Güneş tutulduğu zaman herkes bunu görüyordu fakat ne zaman Güneş tutulacağını önceden bilemiyorlardı,yani bu onlar için gaybdı. Allah da diyorki siz Güneş'in ya da Ay'ın ne zaman tutulacağını bilemezsiniz oysa ben herşeyi bilirim.Bu ayette anlatılan da aynen böyle birşey.Sonuçları gözlemleniyordu fakat önceden sonucun ne olacağı bilinmiyordu. Örneğin rahimdeki bebeğin 9 aydan önce mi ya da sonra mı doğacağı,ya da bebeğin 5 mi yoksa 6 parmaklı mı olacağı,ya da bebeğin düşüp düşmeyeceği gibi birçok nedenden dolayı denmiş olabilir.İddia sahibi ise bunu sanki menstrüasyon dönemi kastedilmiş gibi bilimsel mucize olarak lanse ediyor.Bakınız büyük İslam alimi Kurtubi aynen şöyle diyor; Yüce Allah'ın: "Allah her dişinin neye hamile kalacağını... bilir" buyruğu, erkek olsun, dişi olsun, güzel olsun, çirkin olsun, salih olsun, olmasın neye hamile kaldılarsa onları bilir, demektir. En'âm Sûresi'nde (6/59. âyet, 1. başlık ve devamında) Gaybın bilgisinin yalnızca Allah'a ait olduğuna ve bu konuda Allah'ın ortağının bulunmadığına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yine orada Buhârî'de yer alan İbn Ömer'den gelen şu hadisi de zikretmiştik: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Gaybın anahtarları beş tanedir..." ve bunlar arasında: "Rahimlerin neyi eksilttiğini de Allah'tan başka hiçbir kimse bilemez" ifadesi de yer almaktadır.

Yüce Allah'ın; "Rahimlerin neyi eksilteceğini, neyi artıracağını bilir" buyruğunun te'vili hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Katâ-de der ki: Anlamı şudur: Dokuz aydan önce neyi düşürdüğünü ve dokuz aydan sonra neyi artıracağını bilir demektir. İbn Abbas da böyle demiştir. Mücahid der ki: Kadın hamile iken ay hali olduğu takdirde bu, çocuğunda bir noksanlık demektir, eğer dokuz aydan fazla hamileliği devam ederse bu da eksilenin tamamlanması demektir. Yine Mücahid'in şöyle dediği nakledilmektedir: Eksiltmekten kasıt rahimlerin eksilttikleri kan demektir, artırmaktan kasıt ise onlardaki kan artışı demektir. Bir diğer açıklamaya göre eksiltmek ve artırmak çocuğa raci'dir. Çocuğun bir parmağının veya başka bir uzvunun eksik gelmesi ve bir parmağının yahut başka bir uzvunun fazla gelmesi gibi. Bir diğer açıklamaya göre eksiltmek, ay hali kanının kesilmesi demektir. "Artırmak" ise doğumdan sonra gelen lohusalık kanına işarettir. El Camiul Ahkamul Kur'an:Rad Suresi 8. Ayet Tefsiri Görüldüğü gibi ayetin mesntrüasyon dönemiyle hiçbir alakası yok.Ve ayrıca Buhari'deki bir hadiste bunun Allah'tan başka hiçbir kimse tarafından bilinemeyecek bir bilgi olduğu söyleniyor.Zaten Rad 9. ayetten bu bilginin ''gayb'' olduğunu anlıyoruz.Ve Kur'an'a göre gayb Allah'tan başka kimse tarafından bilinemez; (De ki: Gaybı bilmek Allah’a mahsustur.) [Yunus 20] (Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.) [Hud 123, Nahl 77] (Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır.) [Enam 59] (De ki: Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim.) [Araf 188]

Yani ayetin menstrüasyon döneminden bahsetmesine imkan yok çünkü ayette ''rahimlerin eksiltip arttırdıklarının'' gayb olduğu bildiriliyor ve bu ayetler ise gaybı Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceğini söylüyor.Fakat biz bugün menstrüasyon dönemini çok iyi biliyoruz. SÜTÜN OLUŞUMU VE KAN DOLAŞIMI Ayet-İddia-Kaynak Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz. (Nahl Suresi, 66) Vücudun beslenmesini sağlayan temel maddeler, sindirim sistemindeki kimyasal dönüşümler sonucunda oluşur. Sindirilen bu besin maddeleri daha sonra bağırsak duvarından kan dolaşım sistemine geçerler. Kan dolaşımı sayesinde ilgili organlara sevk edilmiş olurlar. Süt bezleri de diğer vücut dokuları gibi kan yoluyla kendilerine getirilen sindirilmiş gıdalarla beslenirler. Bu nedenle kan, besinlerden gelen gıdaların toplanıp iletilmesinde çok önemli bir rol oynar. Süt de tüm bu aşamalardan sonra süt bezleri tarafından salgılanır ve sindirilmiş besinin kan dolaşımıyla taşınması sonucunda oluştuğu için besin değeri oldukça yüksektir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_64.html

Açıklama-Kaynak Ayet ile iddia sahiplerinin verdikleri bilgiler arasında hiçbir bağlantı yoktur.Bilindiği gibi hayvanların karınları kan ve dışkıyla doludur.Ayet diyor ki; ''Size öyle pis bir yerden temiz ve serinlik verici bir içecek çıkarıyoruz.''Yani kandan ve dışkıdan ayrı olarak size temiz süt çıkarıyoruz-süt kanla veya dışkıyla karışmıyor.Ve Allah bunu kudretine kanıt olarak görüyor. Bunun için birde alıntı yapayım,böylece ayetin bilimsel değerini de görebileceksiniz; Nahl 66 : Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (süzülen) içenlere halis ve içimi kolay süt içiriyoruz. Bu ayetin Muhammed Eset tefsiri şu şekildedir : Bir salgı bezi ürünü olan süt, ana-hayvanın hayatı için (yahut metindeki mecazî tanımla “kanı” için ) zarurî bir madde değildir; beri yandan, hayvan bedeninin, kendi metabolizması bakımından artık hiç yararı kalmadığı için dışarı atması gereken bir madde de değildir: bunun içindir ki, ayette “[hayvan bedeninden] atılacak artıklarla kan arasından [salgılanan]” bir sıvı olarak tanımlanıyor. Burada fışkı kelimesinin manası hayvanın dışarı attığı şeyler (idrar dışkı). Yani ayetin geleneksel tefsiri sütün ne kan gibi vücudunda tutması gereken ne de dışkı gibi atması gereken bir şey olmadığı, ikisinin arasında bir şey olduğu ve bu şekilde tanımlandığı. Peki buradaki mucize nerede? Gayet açık ki sütün dışkı veya kandan farklı bir şey olduğu gözlemle anlaşılabilecek bir şey. İçene serinlik verdiği de öyle.

İddiaya göre mucize şurada. Buna göre Kuran 1400 sene öncesinden kan dolaşımını sütün yenilen besinlerden geldiğini vesaire bilerek bir mucize göstermiş oluyor. Bu mucize gördüğüm en zorlamalardan birisi. Ayeti en basit anlamıyla ele alırsak sütü, kan ve dışkı arasında bir yere koyuyor. Diyor ki “bakın Tanrı kan ve dışkı arasından sütü çıkarabilen ve size sunabilen bir yaratıcıdır”. Burada herhangi bir şekilde (önceki ve sonraki ayetlerde de) sütün nasıl oluştuğuna dair bir bilgi yok. Kuran’da başka bir çok yerde görülebilen “halihazırda gözlemlenebilen doğa olaylarının arkasında Tanrı vardır” temasının bir parçası sadece. Kaldı ki ayette “hayvanın karnında” diyor. Hayvanın karnı midesi ve bağırsaklarının olduğu yer. Halbuki sütü üreten salgıu bezlerinin bağırsaklarla hiç bir ilgisi yok. Dışkı ve kanın arasından derken eğer biyolojik olarak kan ve dışkının içinden süt üretildiğini iddia ediyorsa Kuran yanılıyor zira dışkı bağırsaklarda bulunan ve canlının herhangi bir ihtiyacı kalmayan ve dışarı atılmayı bekleyen artıklardır, herhangi bir şekilde sütün oluşumuna artık katkısı yoktur.
http://suphecimelek.wordpress.com/2009/07/30/kurandaki-bilimsel-mucizelerhayvanlarin-sutu/

YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER
Ayet-İddia-Kaynak Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir. (Yasin Suresi, 36)

Erkeklik-dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içermektedir. Nitekim günümüzde ayetin işaret ettiği anlamlardan biri ile karşılaşmaktayız. Maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilim adamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti-madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Antimadde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine antimaddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür. Bu gerçek bilimsel bir kaynakta şöyle ifade edilmektedir: ... Her parçacığın zıt yükte bir antiparçacığı vardır. Kararsızlık ilişkisi bize bu çiftlerin varoluşu ve yokoluşunun her yerde ve her zaman aynı anda oluştuğunu göstermektedir.

Yaratılıştaki çiftlere bir diğer örnek de bitkilerdir. Botanikçiler bitkilerde cinsiyet ayrımı olduğunu ancak 100 sene evvel keşfedebilmişlerdir.Halbuki bitkilerin çiftler halinde yaratıldığı Kuran'da 1400 sene önce aşağıdaki ayetlerle açıkça bildirilmiştir: O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. (Lokman Suresi, 10)

"Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık." (Taha Suresi, 53) Aynı şekilde meyveler de dişi ve erkek olarak farklı yapılara sahiptirler. Kuran'da bu bilgi Rad Suresi'nin 3. ayetinde ifade edilmektedir: O'dur ki arzı uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti, orada her meyveden iki çift (erkek-dişi) yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örter. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ayetler vardır. (Rad Suresi, 3) Ayette "çift" olarak çevrilen "zevceyni" kelimesi, Arapça'da "eş" manasında kullanılan "zevc" kelimesinden gelmektedir. Bilindiği gibi olgunlaşan bitkilerin ürünlerinin son şekli meyveleridir. Meyveden önceki aşama ise çiçektir. Çiçeklerin de erkeklik ve dişilik organları bulunmaktadır. Çiçeğe polen taşınarak döllenme gerçekleştiğinde -erkek ve dişi üreme hücreleri birleştiğinde- meyve vermeye başlar. Zaman içerisinde meyve olgunlaşır ve tohum dökmeye başlar. Bu gerçek meyvelerde farklı cinsiyetlere ait özellikler olduğu- Kuran'da işaret edilen bir başka bilimsel bilgidir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_35.html Açıklama Bu iddia da yine çok gülünç bir iddiadır.Basit bir ayet hiç alakası olmayan yerlere çekilmiş,çarpıtılmış tıpkı diğer iddialarda olduğu gibi.İddia sahibi biraz araştırma yapsa görecekki Kur'an sadece bitkilerin değil dünya üzerinde yaşayan herşeyin iki eş olduğunu söyler ve bırakın bilimselliği bilimle tamamen zıt konuma düşer.Çünkü bakteriler ve daha pek çok canlı eşeysiz üreme yapar,yani eşleri olmaksızın üreyebilirler,eşleri yoktur!Örneğin kaktüsler bile iki eş değillerdir,eşeysiz üreme ile çoğalırlar. Görülen o ki Kur'an'ın eşeysiz üremeden ve eşeysiz üreme yapan canlılardan haberi yokmuş.Bu çelişkiyi incelediğim şu yazımı okumanızı tavsiye ederim; http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/04/hersey-2-cift-mi.html

DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI
Ayet-İddia-Kaynak Denizlerin, araştırmacılar tarafından çok yakın bir geçmişte tespit edilen bir özelliği, Kuran'ın Rahman Suresi'nde şöyle bildirilir: Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler. (Rahman Suresi, 19-20) Birbirine açılan fakat suları kesinlikle birbiriyle karışmayan denizlerin ayette bildirilen bu özelliği, okyanus bilimciler tarafından çok yakın bir zaman önce keşfedilmiştir. "Yüzey gerilimi" adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle, komşu denizlerin sularının karışmadığı ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller. Elbette ki insanların, fizikten, yüzey geriliminden, okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kuran'da bildirilmiş olması son derece dikkat çekici bir durumdur

Akdeniz'de ve Atlas Okyanusu'nda büyük dalgalar, güçlü akıntılar ve gel-gitler vardır. Akdeniz'in suyu, Cebelitarık Boğazı'nda Atlas Okyanusu ile karşılaşır. Ama bu karşılaşma sonucu kendi sıcaklık, tuzluluk ve yoğunluk özellikleri değişmez. Çünkü iki deniz arasında görülmeyen bir sınır vardır.

http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_50.html

Açıklama Denizlerin karışmaması gibi bir durum sözkonusu değildir,tüm denizler karışır fakat tuzluluk oranları farklı olan denizler aynı olanlara oranla daha yavaş karışır ki buna da ''denizlerin karışmaması'' denemez.İşin bilimsel boyutunu yazının sonunda vereceğim siteden doyurucu bir şekilde öğrenebileceksiniz.Ben şimdi denizlerin karışmaması olayının Muhammed zamanında zaten bilindiğini gösteren kökenlerini vereceğim; Muhammed’den yaklaşık 550 yıl önce yaşayan Romalı bir bilgin olan Gaius Plinius Secundus (M.S. 23-79), Naturalis Historia adlı eserde bu varsayıma şu şekilde yer vermiştir:

…Denize bir borudan akar gibi karışan tatlı suyun özellikleri daha da ilginç ve harikadır. Çünkü suda hayret edilecek özellikler vardır. Kendisi daha ağır olan deniz suyu, kendisinden daha hafif olan tatlı suyu üzerinde taşır. Dolayısıyla tatlı su, deniz suyundan hafif olduğu için deniz suyuna karışmaz ve denizin üzerinde yüzer. (Gaius Plinius Secundus, Naturalis Historiae II, CVI 224)

Görüldüğü gibi Muhammed'den önce bu bilgi zaten biliniyormuş.Gaius bu olayı daha detaylı bir şekilde keşfedip incelemiş.İkinci olarak ise Tevrat'ta Kur'an'dan daha detaylı bir şekilde aynen şöyle geçmektedir; Vaiz.1=7:Bütün ırmaklar denize akar, Yine de deniz dolmaz. Irmaklar hep çıktıkları yere döner. Tevrat'ta Kur'an'dan daha detaylı bir şekilde anlatılmış olay.Irmakların denize akıp sonra çıktıkları kaynağa geri dönmesi demek,ırmak suyunun(tatlı su) deniz suyu ile karışmayıp,deniz suyundan ayrı bir şekilde tekrar çıktığı kaynağa geri dönmesi demektir.Yani tatlı suyun tuzlu suyla karışmadığı çok açıkça ve Kur'an'dan daha güzel bir şekilde anlatılmış.Adeta tatlı suyun deniz suyunda yüzdüğü,yolculuk ettiği ve daha sonra çıktığı kaynağa(evine) geri döndüğü söylenmiş. Zaten ayet ''yine de deniz dolmaz'' diyor.Bu ifade bile tek başına yeterlidir.Irmak suyu deniz suyuna karışsaydı deniz dolardı(su seviyesi yükselirdi).Deniz dolmaz demesi çok açıkça tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karışmadığı gerçeğini anlatıyor bizlere.

Ve bir ayet de Purana'dan; "Brahma has created barrier among seas. They do not transgress". (Narad Puran) Brahma denizler arasına engel koydu,onlar karışmazlar. Görüldüğü gibi Hindu metinlerinde de çok net bir şekilde bahsediliyor bu olaydan. Sonuç olarak;
• •

Bu olay Kur'an'dan önce biliniyordu. Romalı bilim adamı Gaius'un eseri,Tevrat ve Narad Purana'da çok açık ve detaylı bir şekilde geçmektedir.Eminim bunlardan başka kaynaklar da vardı,bunlar sadece elimizde olanlar. Tüm bunlar bize bu bilginin bir Kur'an mucizesi olmadığını ve farklı kaynaklardan Kur'an'a kopyalandığını çok net bir şekilde gösteriyor.

Ayetlerin Cebeli Tarık Boğazı ile Bir İlgisi Olabilir mi? Kur'an'ın bu bilgiyi kendinden daha eski kaynaklardan kopya ettiğini kanıtladıktan sonra şimdi de Müslümanlar tarafından çok sık dile getirilen ''ayetlerin Cebeli Tarık Boğazı'ndan bahsetmesi'' iddiasını inceleyelim.Bu iddianın gerçeklikle hiçbir alakasının olmadığını Furkan Suresi 53. ayete bakarak çok net bir şekilde görebiliriz; Furkan=53:Birinin suyu tatlı ve kolay içimli, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da, karışmalarına engel olan bir sınır koyan Allah'tır. Ayete göre bu iki denizden birinin suyu tatlıdır.Peki Cebeli Tarık Boğazın'da tatlı bir deniz var mı?Hatta dünya üzerinde suyu tatlı olan bir deniz var mı?Benim bildiğim tüm denizler tuzlu.Cebeli Tarık Boğazı'nda(ve tüm dünyada) suyu tatlı olan bir deniz olmadığına göre bu ayetlerin Cebeli Tarık Boğazı'ndan bahsettiğini söylemek ayeti yalanlamak olur.

Acaba iddia sahipleri Cebeli Tarık Boğazı'nda tatlı su görmüşlermi de böyle bir iddia atıyorlar ortaya,yoksa ayeti yalanlayarak kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtarak mı?Yoksa Rahman Suresinin ilgili ayetleri dışındaki Kur'an ayetlerinden haberleri yok mu? Neyse sonuç olarak ayetlerin Cebeli Tarık Boğazı'ndan bahsettiği yalanını da çürütmüş olduk.Şimdi ise Kurtubi'nin görüşlerinden yaralanalım.Göreceksiniz ki ayetleri çok farklı yorumlayanlar olmuş,ayetteki engelden kastın iki denizi birbirinden ayıran kara parçası,dağ olduğu da görüşler arasında,ki çok mantıklı.Çünkü ''berzah'' iki şeyi birbirinden ayıran hertürlü engele denilebilir.Zaten coğrafyada da berzah ''iki büyük su kütlesini birbirinden ayıran kara parçası'' anlamına gelmektedir şu linkten bkabilirsiniz; http://tr.wikipedia.org/wiki/Berzah Tefsiri vermeden önce şu siteden iddianın bilimsel değerini inceleyebilirsiniz,bu site aynı zamanda Gaius'un bulgusunu alıntıladığım sitedir; http://www.mucizeyalanlari.com/denizlerin-birbirine-karismamasi/ Artık uzun tefsirleri yazıma-yazının okuyanı sıkmaması için- dahil etmeyeceğim.Onun yerine tefsirler için ayrı başlıklar açıp link vereceğim.Şu linklerden tefsirlere ulaşabilirsiniz;
http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/07/furkan-suresi-53-ayet-kurtubi-tefsiri.html http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/07/rahman-suresi-19-20-ayetler-kurtubi.html

CANLILARIN KOPYALANMASI Ayet-İddia-Kaynak "Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 119)

Yukarıdaki ayette "kesmek, koparmak" anlamına gelen "betteke" fiilinden türemiş "yubettikunne" ifadesi geçmektedir. Ayette geçen "yugayyirunne" ifadesi ise "başkalaştırmak, değiştirmek, bir şeyi ilk şeklinden bozup değiştirmek" anlamlarına gelen "gayyere" fiilinden türemiştir. Her iki fiilin sonunda, pekiştirme yapan "nun" harfi yer almaktadır; böylece ayette geçen fillere kesinlik anlamı katılmıştır. Nisa Suresi'nin 119. ayetindeki bu ifadeler düşünüldüğünde, bir yönden canlıların kopyalanması ya da klonlanması olarak bilinen bilimsel çalışmalara işaret ediliyor olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.) Çünkü klonlama deneyleri, genellikle kopyalanacak hayvanın kulağından alınan hücrelerle gerçekleştirilmektedir. Diğer bir deyişle tam ayette dikkat çekildiği gibi, "hayvanların kulağından kesilen" doku örneğinden hücre alınmasıyla kopya canlı üretilmektedir. Almanya Federal Tarım Araştırma Merkezi'nin Hayvan Yetiştirme Enstitüsü'nün bir raporunda şu bilgiler yer almaktadır: Doku toplanması kısa ve basittir. Bir hayvan yerleştirilip gemlendiğinde, kesik kulak parçası gibi bir doku örneği saniyeler içerisinde toplanmış olur. Ayrıca, somatik hücreler tüm türlerden toplanabilir… Kulağa vurulan damgalar için de kullanılan çentikleyiciler kullanılarak, kulaktan örnek doku almak suretiyle, sığır, domuz, koyun, keçi, deve ve lamalar için tek ve aynı prosedür uygulanabilir. Açıkçası, bütün türler için lenfositler kullanılabilir; fakat kulak kesiğinden alınan somatik hücreler, elde edilmesi daha kolaydır ve onun için daha çok tercih edilirler. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_97.html Açıklama Yine bu ayetin söz konusu bilimsel olgularla hiçbir alakası bulunmamaktadır.Taberi aynen şöyle diyor; Âyet-i kerimede, şeytanın bir kısım kullara emrederek onlara, hayvanların kulaklarını yardırdığı beyan edilmiştir.Burada, kulaklarının yardırılacağı beyan edilen hayvanlardan maksat, bu şekilde işaretlenerek tağutlara ve putlara tahsis edilen "Bahire" ve "Şaibe" gibi isimlerle isimlendirilen hayvanlardır.

Görüldüğü gibi ayet Bahire ve Şaibe adları verilen ve kulakları yarılarak putlara kurban edilmek için işaretlenen kurban hayvanlarından bahsediyor.Bilim adamları hayvanların kulaklarını putlara adak için kesmediklerine göre bu ayetin bilimle ve klonlamayla hiçbir alakası olamaz.Zaten o zamanki var olan ve uygulanan ibadetlerden bahsediyor. Yaratışı değiştirmek için de farklı görüşler var;
• • • • •

Dinin hükümlerini bozmak-değiştirmek. Dövme yapmak. Hayvanları kısırlaştırmak. Makyaj yapmak. Saç ektirmek.

Bu görüşlerden ilk 3'ü Taberi'nin tefsirinde geçmektedir.Taberi'nin tercih ettiği görüş ise ilk görüş olan ''dinin hükümlerini bozmak-değiştirmek'' görüşüdür.Saç ekmek ise Kurtubi'nin tefisirnde geçmektedir,yani o zamanlarda da(Muhammed'in zamanı) saç ektirmek mümkündü.Ben Taberi'nin tefsiri çok uzun olduğu için buraya direk kopyalamıyorum,o yüzden başka bir sayfaya hazırladığım tefsirin linkini veriyorum,bu linkten tefsirin tamamına ulaşabilirsiniz; http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/07/tabericamiul-atyan-fi-tefsiril.html Bırakın bilimi Allah bunu yanlış olarak niteliyor yani şeytan işi olarak.Eğer bu ayete bilimsel derseniz bilim adamlarına da şeytanın hizmetkarları demiş olursunuz,bilimi kötülemiş olursunuz.Ve bu da ilkellikten başka birşey değildir. KARADELİKLER Ayet-İddia-Kaynak 75 Hayır, yıldızların düştükleri yere (mevkilerine) yemin ederim. 76 Eğer bilirseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir. 56 Vakıa Suresi 75-76

75. ayette yıldızların düştükleri yerler diye tercüme ettiğimiz "düştükleri yeri" deyimi,Arapça'da "mevki" kelimesiyle ifade edilmektedir. Aynı kelime 18. Kehf Suresi 53. ayette de geçer ve orada da suçluların cehenneme düşmesindeki "düşmeyi" ifade etmek için kullanılır. Bu kelimenin kökü Arapça "Vakaa"dır ve Kuran'da düşmek, vaki olmak, gerçekleşmek anlamlarında kullanılır. Yıldızlar bünyelerinde hidrojen bombaları patlatarak yaşar. Bu patlamalarda bir kısım madde enerjiye dönüşür ve çok büyük bir sıcaklık açığa çıkar. İki milyon kilo kömürü yakarak elde edeceğiniz enerjinin tamamını sadece bir gram maddeyi enerjiye dönüştürerek elde edebilirsiniz. örneğin orta boy bir yıldız olan Güneş'imizde her saniye dört milyar kilo madde enerjiye dönüşür. Yani bir saniye gibi ufak bir zaman diliminde sekiz milyon kere trilyon ton kömüre eşdeğer sıcaklık ortaya çıkar. Bir yıldız bütün maddesinin az bir kısmını yakıt olarak kullanır ve bu yakıt bitince yıldızlar da ölür. Allah'ın canlılar için takdir ettiği doğum ve ölüm yıldızlar için de takdir edilmiştir. Her yıldızın muhakkak bir sonu vardır, Evren'in bir yanında yıldızlar doğarken, diğer tarafta ölen yıldızlar adeta "Biz ölür gideriz, ama bizim Yaratıcımız her zaman vardır, onun yaratışı hep devam etmektedir." demektedirler. http://mucizeler.com/bolumler/07_karadelikler.htm Açıklama Yine ayet çarpıtılıp orjinal anlamından uzaklaştırılmış.Ayet ''yıldızların düştükleri yer'' değil ''yıldızların yerleri'' anlamına gelmektedir.Kelimeleri buraya alıp inceleyelim ;
1. fe lâ 2. uksimu 3. bi mevâkıı 4. en nucûmi : artık hayır : yemin ederim : mevkileri, yeri : yıldızlar

Kelimeleri aldığım şu linkten farklı meallere de bakabilirsiniz.Göreceksiniz ki Diyanet İşleri dahil mealcilerin neredeyse hepsi ayeti ''yıldızların yerleri'' olarak çevirmişler; http://www.kuranmeali.org/56/vakia_suresi/75.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx

Görüldüğü gibi ayet bu kelimelerden ibaret olup ne karadeliklere ne de göksel başka bir olguya işaret etmemektedir.Yıldızların gökte asılı kaldıkları yere yemin ediyor Allah.İddia sahipleri ''yıldızların 1400 yıl önce bilinemeyeceği'' gibi yanlış bir fikre kapılmadan önce gece dışarı çıkıp göğe baksınlar,hani o parlayan şeyler var ya gökte,işte onlar yıldız.Fakat Ay ile karıştırmasınlar,yakın olan Ay’dır uzaklarda küçücük görünenler yıldız.Ya da bir sabah da göğe bakabilirler,hani o ısı ve ışık veren yuvarlak sarı şey var ya oda yıldızdır. Kaynakta da görebileceğiniz gibi iddia sahipleri Allah'ın yıldızların yerlerine yemin etmesini ayrı bir işaret olarak görüyor.Halbuki Allah olur olmadık herşeye yemin eder Kur'an'da,hatta kendi üzerine bile; Allah, ALLAH üstüne yemin ediyor (!)

Rabbine and olsun ki Biz onları mutlaka uydukları şeytanlarla beraber haşredeceğiz. Sonra cehennemin yanında diz çöktürerek hazır bulunduracağız. =>Meryem/68 Kendilerine verdiğimiz rızıktan, onların ne olduğunu bilmeyen putlara pay ayırırlar.Allah’a and olsun ki, uydurup durduğunuz şeylerden elbette sorguya çekileceksiniz. => Nahl/56 Erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki => Leyl/3 hikmetli Kuran’a => Yasin/2; zikir dolu Kuran’a => Sad/1; şerefli Kuran’a => Kaf/1; apaçık Kitaba => Duhan/2 – Zuhruf/2; satır satır yazılmış Kitab’a => Tur/2

Allah KURAN üstüne yemin ediyor

Allah olur olmaz HERŞEY üstüne yemin ediyor (Sadece birkaç örnek)
• • • • •

İncire, zeytine => Tin/1 Yayılmış ince deri üzerine => Tur/3 Kaleme ve yazdıklarına => Kalem/1 Herşeyin çiftine de tekine de and olsun => Fecr/3 Mekke’ye => Beled/1

• • • • • • • • •

Zilhicce ayının ilk on gecesine => Fecr/2 İkindi vaktine (asra, çağa)=> Asr/1 Kuşluk vaktine => Duha/1 Şafak vaktine => İnşikak/16 Geceye => İnşikak/17 Gündüze => Leyl/2 Batmakta olan yıldıza => Necm/1 Dolunay halindeki aya => İnşikak/18 (Kâfirlerin ruhlarını) şiddetle çekip çıkaranlara. => Naziat/1 (Müminlerin ruhlarını) kolaylıkla alanlara => Naziat/2 Art arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara => Mürselat/1-7 Kıyamet gününe => Büruc/2 http://www.mucizeyalanlari.com/karadelikler/

• •

Kaynakta daha detaylı açıklamalar bulabileceksiniz...

DÜNYA’NIN VE UZAYIN ÇAPLARI Ayet-İddia-Kaynak Ey cin ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak 'üstün bir güç (sultan)' olmaksızın aşamazsınız. (Rahman Suresi, 33)

Yukarıdaki ayette bucakları olarak çevrilen kelimenin Arapçası "aktar"dır. Aktar, Arapça'da çap anlamına gelen "kutur" kelimesinin çoğuludur ve göklerin ve yeryüzünün birçok çapı olduğunu ifade etmektedir. Arapça'da kelimenin kullanım şeklinden tekil mi, çoğul mu (ikiden fazla mı) ya da ikili formda mı kullanıldığını anlamak mümkündür. Dolayısıyla kelimenin buradaki kullanım şekliyle -ikiden fazla olduğunu ifade eden çoğul kullanımıyla- bir başka mucizevi bilgi haber verilmektedir. Bilindiği üzere, üç boyutlu bir cisim ancak düzgün bir küresel şekle sahipse tek bir çaptan bahsedilir. Çaplar ifadesi ise ancak düzgün olmayan bir küresel şekle ait olabilir. Nitekim ayette seçilen bu kelime -çaplar- Dünya'nın geoit yapısına işaret etmesi bakımından önemlidir. Ayette ikinci olarak dikkat edilecek konu ise, çaplardan bahsedilirken yeryüzü ve göklerden ayrı ayrı söz edilmesidir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_18.html Açıklama Kutur kelimesi tam olarak şu manalara gelmektedir: Kutur: 1.daire ve kürede çap,2.köşegen. http://www.turkcebilgi.com/kutur/nedir Bu kelime bir meal dışındaki tüm meallerde bucak,köşe,çevre,taraf vb. olarak çevrilmiş.Aşağıdaki linkten bakabilirsiniz: http://www.kuranmeali.org/55/rahman_suresi/33.ayet/kurani_kerim_meall eri.aspx Ayet kesin olarak insanların ve cinlerin ''dünyanın ve göklerin hiçbir yerinden kaçamayacaklarını'' anlatmaktadır.Yani daire ya da geoit gibi şekillerle ilgilenmiyor,dünyanın hiçbir yerinden,çevresinden vb. kaçamazsınız diyor.Bunu şimdi vereceğim bir ayetle daha iyi göreceğiz,aynı kelime(âktar) aşağıdaki ayette de geçmektedir: Ve lev duhılet aleyhim min aktârihâ summe suilûl fitnete le âtevhâ ve mâ telebbesû bihâ illâ yesîrâ(yesîran). Diyanet İşleri:Eğer Medine’nin her tarafından üzerlerine gelinse ve orada karışıklık çıkarmaları istenseydi, onu

mutlaka yaparlardı; o konuda fazla gecikmezlerdi.(Ahzab:14) Yine bu ayette de taraf oalarak çevrilmiştir,ne yani şimdi Medine de mi ''küresel'' ve ''geoit'' şekilli?Açıkça ''Medine'nin her tarafı,çevresi''nden bahsediliyor.Yani genel kullanımlı olduğunu rahatça görüyoruz bu ayetten.Geoit şekle işaret etmiyor, böyle bir iddia çok saçma,tam da birilerine yakışabilecek bir iddia.Örneğin Osmanlıca da aynı kelime yine ''heryer,her taraf'' anlamlarına gelmektedir. aktâr-ı âlem:kâinat memleketi, kâinatın dört bir yanı. http://www.turkcesozluk.gen.tr/akt%C3%A2r%C4%B1%20%C3%A2lem.html Farzedelim ki durum iddia sahibinin dediği gibi,peki bunu neden dünyanın yuvarlaklığına yoralım?Kesin olarak diyebilirmiyiz ki bu dünyanın küreliğine işaret ediyor?Olur mu öyle,neden şöyle olmasın: Ortaçağ insanının yeryüzünü ''düz tepsi'' şeklinde,gökyüzünü ise ''kubbe'' şeklinde algıladıklarını hepimiz biliyoruz.Peki ''kutur'' kelimesi neden yarım daire ''kubbe'' için ve düz ''tepsi'' şeklinde yeryüzü için kullanılamasın? Sonuç olarak;

''Aktar'' kelimesinin Ahzab 14. ayette de Medine için kullanılmış olması iddia sahiplerinin iddialarını boşa çıkarıyor. Kelime ayetlerde çap olarak değil ''her taraf,çevre'' gibi anlamlarda kullanılmıştır.Çünkü sadece çap anlamına gelseydi ve iddia sahiplerininn söyledikleri doğru olsaydı Medine'nin de geoit ve küresel şekilli olması gerekirdi.

Ayrıca ''düz tepsi'' şeklindeki ilkel dünya modeli için de kullanılabilir,küresel dünyaya yorulması abestir. Son olarak şu resim,tüm söylediklerimi pekiştirebilecek harika bir resimdir:

DÜNYA’NIN GEOİT ŞEKLİ Ayet-İddia-Kaynak Bundan sonra yeryüzünü serip döşedi. (Naziat Suresi, 30) Yukarıdaki ayette "serip döşedi" olarak çevrilen "deha" kelimesi, yaymak anlamına gelen "dahv" kelime kökündendir. Dahv kelimesi, döşemek, düzeltmek anlamlarına gelse de, taşıdığı anlam bakımından basit bir döşeme fiili değildir. Çünkü bu kelimede,yuvarlak olarak düzeltmek, döşemekfiillerini tarif etmek için kullanılmaktadır. Dahv kelimesinden türeyen diğer kelimelerde de yuvarlaklık anlamı mevcuttur. Örneğin çocukların topu yerdeki bir çukura düşürmeleri, taş atıp çukura düşürme yarışları, cevizle oynanan oyun hepsi dahv kelimesiyle ifade edilmektedir. Devekuşunun yuva yapmasına, yatacağı yerdeki taşları temizlemesine, yumurtladığı yere ve yumurtasına da bu köklerden türemiş kelimeler kullanılır.

Nitekim Dünya'nın şekli de bir yumurtayı andırır şekilde yuvarlaktır. Dünya'nın kutuplardan basık küresel şekli geoit olarak ifade edilmektedir. Bu bakımdan ayette "deha" kelimesinin kullanılması, Allah'ın Dünya hakkında verdiği önemli bir bilgiyi içermektedir. İnsanların yüzlerce sene Dünya'nın şeklinin düz olduğunu düşünmeleri ve gerçek şeklinin ancak teknolojik imkanlar neticesinde anlaşılması, Kuran'ın Allah'ın vahyi olduğunun önemli delillerinden biridir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_17.ht ml Açıklama Burada ''tepsi'' şeklindeki düz bir dünyadan bahsediliyor.''Dahv'' kelimesi o anlamlara geliyor fakat bunun ''geoitlikle'' hiçbir alakası yoktur.Tepsi şeklindeki düz bir dünya modelini anlatmak için çok uygun bir kelimedir ''dahv'' kelimesi. Bir tepsi alın ve üzerine bir kilo bulgur dökün ve o bulguru tepsinin heryerini kaplayacak biçimde yayın.Evet Dahv fiilini uygulamış oldunuz.Bulguru yuvarlak bir şekilde döşediniz,serdiniz,yaydınız.Peki bunun neresinde küresellik,geoitlik? Şu resim söylediklerimi çok güzel bir şekilde özetliyor;

GERİ DÖNDÜREN GÖK
Ayet-İddia-Kaynak Kuran-ı Kerim'de, Tarık Suresi'nin 11. ayetinde gökyüzünün "geri döndürücü" özelliğinden şöyle bahsedilir: Dönüşlü olan göğe andolsun. (Tarık Suresi, 11) Kuran meallerinde "dönüşlü" olarak tercüme edilen "rec'i" kelimesi, "geri çeviren" ya da "geri döndüren" anlamlarına gelmektedir.
Dünya üzerindeki canlı yaşamı için suyun varlığı son derece önemlidir. Suyun oluşmasındaki etkenlerden bir tanesi de atmosferin katmanlarından biri olan Troposferdir. Troposfer tabakası okyanuslardan yükselen su buharını yoğunlaştırarak yeryüzüne yağmur olarak geri döndürür. Yeryüzündeki yaşam için öldürücü olabilecek ışınları engelleyen atmosfer katmanı ise, Ozonosfer tabakasıdır. Stratosferin alt tabakası olan Ozonosfer tabakası ultraviyole gibi zararlı kozmik ışınları uzaya geri döndürerek, bu ışınların yeryüzüne ulaşmasını ve canlılığa zarar vermesini engeller. Atmosferin her katmanı insanlara yararlı özelliklere sahiptir. Örneğin atmosferin üst tabakalarından biri olan İyonosfer tabakası, belli bir merkezden yayınlanan radyo dalgalarını yeryüzüne geri yansıtarak bu yayınların uzak mesafelerden bile algılanmasını sağlar.

Bilindiği gibi Dünya'yı çevreleyen atmosfer pek çok katmandan oluşur. Her katmanın, canlılığın yararına yönelik önemli bir görevi vardır. İncelendiği zaman her tabakanın kendisine ulaşan madde ya da ışınları uzaya ya da yeryüzüne geri döndürme özelliklerinin olduğu anlaşılmıştır. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_22.ht ml Açıklama Evet ayet göğe dönüşlü diyor fakat iddia sahibinin dediği gibi mucizevi bir taraf yok bunda.İddia sahibi anlattığı tüm bilgilerin ayetin kendisinden çıktığı izlenimi vermeye çalışmaktadır.Halbuki göğe pek çok şeyden dolayı ''dönüşlü'' denilebilir.Örneğin;

Buhar havaya yükselir ve gökten yeryüzüne yağmur olarak geri döner. Güneş ve ay sürekli dönüşüm halindedir.Biri sabah gelir akşam gider,biri akşam gelir sabah gider.Bu döngü her gün böyle gider. Ya da bağırırsınız sesiniz yankılanır(size döner).

Bunlar gibi daha pek çok şeyden dolayı göğe dönüşlü denilebilecekken iddia sahipleri 1400 yıl önce bilinmeyen atmosferin özelliklerinden dolayı söylendiğini söylüyor.İddia sahiplerine göre bugünkü bilimsel bilgiler bilinmeden göğe ''dönüşlü'' denilemez.Halbuki yukarıdaki 1400 yıl önce bilinen maddeler de göğe dönüşlü demeye yeter.Ayette iddia sahiplerinin anlattıklarından tek kelime bile geçmiyor.

Ayrıca ''rec'i'' kelimesi yağmur anlamına da gelmektedir.Yani Allah yağmurlu göğe de yemin etmiş olabilir.Bunu bilemiyoruz,Allah hangi anlamı seçersek uygun olacağını söylemek istemiş sanırım,kesin birşey söylememiş.İsteyen dönüşlü gök diye alıyor isteyen yağmurlu,gönül isterdi ki daha açık ve kesin birşey söylesin.Örneğin Diyanet İşleri de dahil olmak üzere birçok mealci ''yağmur'' diye çevirmiş; http://www.kuranmeali.org/86/tarik_suresi/11.ayet/kurani _kerim_mealleri.aspx Ayrıca Kur'an'daki gök kelimesi tüm evren anlamında kullanıldığı için otomatikmen iddia sahiplerinin bu iddiaları da çöpe gidiyor.Şu yazımı okursanız daha rahat anlayacaksınız;
http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/07/kurana-gore-gok-atmosfer-mi-evren-mi.html

Son olarak Kurtubi'nin tefsiriyle birlikte yazımı sonlandırmak istiyorum; "Andolsun dönüşlü olan" yani yağmuru olan "semaya." Çünkü her yıl semadan ardı arkasına yağmur yağar. Genel olarak müfessirlcr böyle demişlerdir. Dilciler de Er-Rac’" "Dönüş" ''Yağmur'' demektir, demişler ve suya benzettiği bir kılıcı nitelendiren el-Mütenahhil'in şu beyitini zikretmişlerdir: "Su gibi beyazdır o, içerilere kadar işler Kalabalıklar arasında (birisinin vücuduna) battı mı o yapayalnız kalır (görülmez olur.)" el-Halil dedi ki: "Er-Rac’ " "Bizzat yağmur" demektir. Aynı zamanda bahar bitkisi anlamına da gelir. "Dönüşlü", faydalı anlamındadır diye de açıklanmıştır. Yağmura; "Evben" "Dönüş" denildiği gibi, bazan: "Rac’an" "Dönüş" de denilebilir. Şair şöyİe demiştir: "O tepesine ancak bulutun sığındığı ve ancak yuvalarına dönen arılarla, Yağmur damlalarının düştüğü, çok yüksek bir kale (gibi)dir."

Abdurrahman b. Zeyd dedi ki: Güneş, ay ve yıldızlar, semada (yerlerine) dönerler. Bir taraftan doğar, diğerinden batarlar. Melekli (semâ) diye de açıklanmıştır. Çünkü onlar, kulların amelleri ile birlikte oraya geri dönerler. Bu bir kasemdir. El Camiul Ahkamul Kur'an:Tarık Suresi 11. Ayet Tefsiri

HER BİRİ BİR YÖRÜNGEDE(DÜNYANIN DÖNÜŞÜ)
Ayet-İddia-Kaynak Geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratan O'dur. Her biri bir yörüngede yüzüp giderler. 21 Enbiya Suresi 33 Ayette "her biri" diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça'sı "küllü"dür. Bu kelime "hepsi, her biri" anlamlarına gelmektedir. Arapça'da adedi iki olan nesneler için "tesniye" denilen ayrı kelimeler kullanılır. Ayette, Güneş ve Ay olmak üzere iki gök cisminin yörüngedeki hareketlerinden bahselir. Oysa ayette "tesniye" kullanılmaması en az üç tane gök cismine işaret edildiğini akla getirmektedir. Gece ve gündüzün oluştuğu yerin Dünya olduğu düşünülürse ayetin işaret ettiği diğer gök cisminin Dünya olduğu anlaşılır. Ayette yörünge diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça'sı ise "felek"tir. Bu kelimeyle "yıldızların, gezegenlerin hareket ettiği yörünge" belirtilmektedir. Açıklama Güneş ve Ay'ın yörüngelerinin bilinmesi insanlık tarihi kadar eskidir,bunu şu linkte açıkladım; http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/07/evrendeki-mukemmel-yorungeler.html

Bu yazımda ise çarptılan ''kullun'' kelimesinin gerçek anlamını açıklayacağım tabiki başka ayetler ışığında. Çarpıtılsa bile kesinlikle dünyanın döndüğü bilgisi çıkmıyor ortaya fakat bizim işimiz temizlik yapmak.O nedenle en saçma iddiaları bile açıklamaya karar verdim bloğumda.Çünkü bunlara bile çok fazla inanan insan var. Öncelikle ayette ''küllü'' kelimesi yoktur onunla eş anlamlı olan ''kullun'' kelimesi yer alır.Arapça bilgim yok. Belki de iddia sahiplerinin ayetin orjinalindeki kelimenin ''kullun'' yerine ''küllü'' olduğunu söylemek için mantıklı sebepleri vardır.Şu linkten ayetin Arapçasına,kelimelerine ve meallerine bakabilirsiniz: http://www.kuranmeali.org/21/enbiya_suresi/33.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx Kullun kelimesi tesniyeden bağımsızdır ve hepsi,her biri gibi anlamlara gelmektedir.Kullun kelimesi ile en az 3 kişi kastedilmez,en az 2 kişi,nesne vb. kastedilir.Yani bu kelimede tesniye-cemi durumları kesinlikle yoktur.Bunu şu ayetlerde rahatlıkla görebiliyoruz; Ra'd=2: Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra
Arş’a kurulan, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür, âyetleri ayrı ayrı açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. Bu ayette de hepsi manası veren Arapça kelime ''kullun'' kelimesidir.Yalnız dikkat edin ayet aynen şöyle diyor; ''güneşi ve ayı buyruğu altına alandır.Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir'' Çok açıkça görüldüğü gibi burada da sadece iki cisimden -Güneş ve Aybahsediliyor ve sonrasında hepsi manasında kullun kelimesi kullanılıyor.Eğer tesniye-cemi durumu olsaydı kullun kelimesi kullanılamazdı ve dilbilgisi hatası olurdu.Ya da göklerin de yörüngede döndüğü anlamı çıkardı ki bu seferde bilimesel çelişki olurdu.Kısacası ayette de açıkça görüldüğü gibi kullun kelimesi en az 2 şeyi ifade ederken kullanılıyor yani tesniye-cemi durumu yok.Direk olarak hepsi manasına geliyor.Örneğin 2 farklı çiçeğiniz var(lale-gül olsun) ve sevgilinize hangisini seversin diye soruyorsunuz o da ''kullun'' yani ''hepsi'' diyor.Ayeti şu linkten kontrol edebilirsiniz; http://www.kuranmeali.org/13/rad_suresi/2.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx

Bir başka ayete daha bakalım; Nisa=78:Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik gelirse, “Bu, Allah’tandır” derler. Onlara bir kötülük gelirse, “Bu, senin yüzündendir” derler. (Ey Muhammed!) De ki: “Hepsi Allah’tandır.” Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar! Yine altını çizdiğim yere bakarsanız bu durumu çok rahat bir şekilde görürsünüz.''Kötülük ve İyilik'' yine iki tane kavram var ayette.Ve; İyilik ve Kötülüğün ''hepsi''(kullun) Allah'tandır diyor ayet.Yine tesniye-cemi durumu yok iki(2) tane şey için kullun kelimesini kullanıyor.Eğer kullun kelimesi en az 3 şeyi kapsasa burada dilbilgisi hatası olur ama en az iki(2) şeyi kapsıyor.Tesniyelik-Cemilik bir durum yok direk hepsi anlamına geliyor.Ayeti şu linkten kontrol edebilirsiniz; http://www.kuranmeali.org/4/nisa_suresi/78.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx Tüm bunlar bize gösteriyorki mucize iddiacılarının bu iddiaları da çarpıtma ya da cahillikten ileri geliyor.Ayette Dünya'nın döndüğüne dair en ufak bir işaret bile yok!Kullun=hepsi anlamına geliyor,en az iki şeyi,nesneyi kapsıyor dolayısıyla ilgili ayette de sadece Ay ve Güneş'i kapsıyor 3. bir gezegen yahut cisimle en ufak bir alakası yok! KARALARIN ÇEVRESİNDEN EKSİLMESİ

Ayet-İddia-Kaynak Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten Biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz... (Rad Suresi, 41) Günümüzde kutuplardaki buz tabakaları erimekte ve okyanuslardaki deniz suyu seviyesi yükselmektedir. Artan su miktarı da daha fazla karayı kaplamaktadır. Deniz kıyıları sular altında kaldıkça, yeryüzünün toplam yüzölçümü veya kara miktarı da azalmaktadır.Yukarıdaki ayetlerde geçen "onu çevresinden eksiltiyoruz" ve "etrafından eksiltmekte olduğumuz" ifadelerinin de, deniz kıyılarının sularla kaplanmasına işaret ediyor olması muhtemeldir. Yukarıdaki ayetler, bir başka yönden de yeryüzündeki karaların azalmasına bakabilir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_28.ht ml#37

Kaynaktan iddianın tamamına ulaşabilirsiniz.Ayrıca aşağıdaki linkte de ayetin dünyanın geoit şeklinin oluşumuna işaret ettiği iddia edilmiş: http://www.mucizeler.com/bolumler/25_dondukcekutup.htm Açıklama Ben tüm bu iddiaların açıklamasını yapacağım.Ayete göre zaten bilimsel bir mucize olamaz çünkü ayetten apaçık bir şekilde bahsedilen konunun dönemin insanlarınca bilindiği anlaşılmaktadır.Ayet ''onlar görmüyorlar mı ki'' şeklinde başlıyor.Allah müşriklerin görüp-görmediklerini bilmediğinden bu soruyu sormuş olamaz değil mi?Tabiki olamaz ayet apaçık bir şekilde ''onlar bizim arzı çevresinden eksilttiğimizi gördükleri halde hala nasıl Allah'a karşı gelebiliyorlar'' diyor. Peki ayet neyden bahsediyor?Ayet kafirlerin topraklarının Müslümanlar tarafından fethedilmesini anlatıyor.Her fethedilen yerle birlikte kafirlerin arzda yerleri daralıyor ve Allah bu gücü kendine delil olarak sunuyor ayette.Bunu Enbiya 44.ayette daha net bir şekilde görebiliyoruz: Enbiya=44:Evet, biz onları da atalarını da, faydalandırdık. Öyle ki uzun süre yaşadılar. Ama, artık görmüyorlar mı ki, biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz? O hâlde, onlar mı galip gelecekler? Allah önce ''biz yeryüzünü çevresinden eksiltiyoruz'' sonra da ''o halde onlar mı galip gelecekler'' diyor.İkinci cümle birinci cümleyi tamamlayıcıdır.Yeryüzünün eksilmesiyle kafirlerin galip gelmeleri arasında hiçbir bağlantı olamayacağına göre ayetten Müslümanların kafirlerin topraklarını fethetmelerini anlıyoruz yani eksilen yeryüzü değil kafirlerin toprakları. ''Sürekli topraklarını fethediyoruz bu gücümüze rağmen hâlâ galip geleceklerini mi sanıyorlar,hâlâ Allah'a nasıl karşı geliyorlar'' diyor ayet.

Sonuç olarak ayette bahsedilen konunun zaten o zamanlar bilinen birşey olduğunu dolayısıyla mucizecilerin iddialarının hiçbir ciddiye alınır taraflarının olmadığını çok açık bir şekilde gösteriyor bize ayet.

DÜNYA’NIN YUVARLAKLIĞI
Ayet-İddia-Kaynak Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor... (Zümer Suresi, 5)

Kuran'ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette "sarıp örter" olarak tercüme edilen Arapça kelime "yukevviru"dir. Bu kelimenin Türkçe karşılığı, "yuvarlak bir şeyin üzerine bir cisim sarmak"tır. (Örneğin Arapça sözlüklerde "başa sarık sarma" gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır.) Ayette, gecenin ve gündüzün birbirlerinin üzerlerini sarıp-örtmeleri (tekvir etmeleri) konusunda verilen bilgi, aynı zamanda Dünya'nın biçimi konusunda kesin bir bilgi içermektedir. Ancak ve ancak Dünya'nın yuvarlak olması durumunda bu ayette ifade edilen fiil gerçekleşebilir. Yani 7. yüzyılda indirilen Kuran'da Dünya'nın yuvarlak olduğuna işaret edilmiştir. Unutmamak gerekir ki, o dönemdeki astronomi anlayışında Dünya daha farklı algılanıyordu. O dönemde Dünya'nın düz bir satıh olduğu düşünülüyordu ve tüm bilimsel hesap ve açıklamalar da buna göre yapılıyordu. Ancak Kuran Allah'ın sözü olduğu için, evreni tarif ederken olabilecek en tanımlayıcı kelimeler kullanılmıştır. Kuran ayetlerinde ise bize henüz yakın yüzyılda öğrendiğimiz bu bilgileri 1400 sene öncesinden haber verilmektedir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_15.html Açıklama Ayette dünyadan değil ''gökten'' bahsedilmektedir.Gök ise eskiler tarafından hep ''kubbe'' şeklinde kabul görmüştür.Kubbe tam olarak şu şekildedir;

Zaten sokaktayken başınızı yukarı kaldırıp bakarsanız gök aynen bu şekilde gözükür.Ayette geçen ''yukevviru'' kelimesi tam olarak kubbeye gece ve gündüzü sarmak anlamını ifade etmektedir.Aksi iddia edilemez.Zaten mucizecinin verdiği örnektede görüyoruz bunu; (Örneğin Arapça sözlüklerde "başa sarık sarma" gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır.) Sarık da başın yukarı yarısına(yarım küre) sarılır yani tam olarak kubbeyi görüyoruz biz bu örnekte de. Sonuç olarak ayette dünyanın yuvarlaklığına dair en ufak bir işaret bile yoktur.Ayet gök kubbeye gece ve gündüzü sarmaktan bahseder.Bunun için de en uygun kelime olan Arapça ''yukevviru'' kelimesi kullanılmıştır.
GÜNAHKAR ALIN

Müslümanların mucize diye sundukları bu ''günahkar alın'' muhabbetinin nerden çıkmış olabileceğine dair düşüncelerimi paylaşmak isterim.Önce ayetleri verelim. Kur'an: Alak: (15-16) Hayır! Andolsun, eğer vazgeçmezse, muhakkak onu perçeminden; o yalancı, günahkâr perçeminden yakalarız.

Müslümanlar bunun mucize olduğuna dair şunları söylerler(Harun Yahya'dan): Kendi kendini kontrol edebilme, olgunluk, sonuç çıkarma, ince düşünceli ve nazik olma, kararlılık gibi Kuran’da övülen pek çok olumlu davranış beynimizin ön lobu tarafından kontrol edilir. Normal bir insanın beyninin ön lobunda yüksek bir hareketlilik olduğu bilinmektedir. Bu hareketlilik, insanın duygularının farkına varmasını sağlar. Sevgi, mutluluk, korku, pişmanlık, suçluluk gibi duygusal reflekslerin varlığı, kişinin beynindeki ön lobunun iyi çalıştığını gösterir. Beynin ön lobunu çalıştıran mekanizmayı inceleyen bilim adamları hayranlık uyandırıcı sonuçlarla karşılaşmışlardır. Kısacası ''ön lob''a işaret ettiği söyleniyor.Kırmızıya boyadığım yerler ön lobun işlevlerini anlatıyor.Şimdi bu ''alın mühürlenmesi'' meselesinin kökeniyle ilgili düşüncelerime gelelim.Bunun için ''parapsikoloji'' alanına girecez. Bunun parapsikolojinin incelediği konulardan biri olan ''çakralar'' ile ilgili olduğunu düşünüyorum.İnsanlarda bulunan 7 çakradan 6.sı alın çakrası (3. göz çakrası)dır.Bu çakra hakkında konuyla ilgili olan bilgileri alıntılıyorum,kaynakta daha fazlasını bulabilirsiniz: SANSKRİTÇE İSMİ: Ajna YERİ: Kaşların ortasında, kaşların bir parmak kalınlığı kadar üstünde. NİTELİKLER: Yüksek Bilinçlilik, duygusal ve ruhsal sevginin merkezi, spritual içgörü, geleceği görebilme. Dengelendiğinde zihin (sağ yarımküre) ve beyin (sol yarımküre) bileşik bir alanda işlev yapar. Ardından içgörü ve kayrayış ortaya çıkar ve bunun pratik yaşamda uygulanması günlük bir hal alır. Aynı zamanda olumsuz eğilimlerden arınılması ve bencil tavırların elimine edilmesini destekler. OLUMSUZ NİTELİKLER: Endişe, isteri, stres, korku, şok, sinir, depresyon, baş ağrıları, konuşma ve kilo problemleri.
http://doktor-reiki.tr.gg/Al&%23305%3Bn-%C7akras&%23305%3B.htm

Ön lob ve alın çakrası (3.göz) ne kadar benziyorlar değil mi birbirlerine?Özellikleri aynı.Aralarındaki tek fark ön lobu keşfetmek için bilime ihtiyaç vardır,alın çakrası ise herkes tarafından gözlemlenebilir.Bazı insanlar için çalışma yapmaya bile gerek yoktur,doğuştan DDA yeteneklerine sahip olanlar rahatça gözlemleyebilirler.Dolayısıyla birçok eski metinde rastlayabiliriz çakralara.Kökeni çok eskiye dayanır.Hint felsefesinde çok önemli bir yere sahiptir.Zaten ''çakra'' kelimesinin kökeni sanskritçe(eski hintce)dir. ''Günahkar alın'' bu çakrayla ilgilidir bence.Duyguları yönlendiren çakra olduğu için mühürlenmesi gerçekleri görememe gibi bir sonuç doğuruyor aynı kalbin mühürlenmesi gibi.Eminimki bu Günahkar Alın olayını eski Hindu metinlerinde daha ayrıntılı birşekilde görebiliriz.İnceleme fırsatları olanlara incelemelerini tavsiye ederim. Birkez daha görüyoruzki bu da eski kaynaklardan Kur'an'a kopyalanmıştır.İslam'ın namazı bile Hindulardan aldığı bir gerçektir.

HAMAN VE ESKİ MISIR YAZITLARI
Ayet-İddia-Kaynak Kuran'da Eski Mısır hakkında verilen bilgilerin bazıları yakın zamana kadar gizli kalmış bazı tarihsel gerçekleri açığa çıkarmaktadır. Bu gerçekler, Kuran'daki her kelimenin belirli bir hikmete göre kullanıldığını da bize göstermektedir. Kuran'da Firavun'la birlikte adı geçen kişilerden birisi "Haman"dır. Haman, Kuran'ın 6 ayetinde, Firavun'un en yakın adamlarından biri olarak zikredilir. Buna karşılık Tevrat'ta Hz. Musa'nın hayatını anlatan bölümde, Haman'ın adı hiç geçmez. Fakat Haman ismi Eski Ahit'in sonraki bölümlerinde, Hz. Musa'dan yaklaşık 1100 sene sonra yaşamış ve Yahudilere zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı olarak geçmektedir. Kuran hakkında akıl dışı yorumlarda bulunan bazı gayrimüslimlerin iddialarının dayanaksız olduğu bir Mısır hiyeroglifinin bundan yaklaşık 200 yıl önce çözülüp, eski Mısır yazıtlarında "Haman" isminin bulunmasıyla ortaya çıktı. 18. yüzyıla dek Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar okunamıyordu. Eski Mısır dili hiyeroglifti ve çağlar boyunca bu dil varlığını sürdürmüştü. Fakat MS 2. ve MS 3. yüzyılda

Hıristiyanlığın yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini de unuttu; yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve sona erdi. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih MS 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu ve bu dilde yazılmış yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmadı. Ta ki bundan yaklaşık iki yüzyıl öncesine dek… http://www.kuranmucizeleri.com/gecmis_01.html Açıklama Bu iddia da bir sahtekarlık örneğidir.Turan Dursun forumlarındaki Sevgili ALKA'nın şu mesajı bu sahtekarlığı gözler önüne seriyor.Sevgili Alka'ya bizleri aydınlattığı için teşekkür eder ve mesajıyla sizleri başbaşa bırakmak isterim.Öncelikle mesajın linkini vereyim; http://www.turandursun.com/forumlar/showpost.php?p=307427&postcou nt=6 Haman ismi, Musa zamaninda Kuran'da firavunun yakin bir yardimcisi olarak geciyor. Eski Ahit'te ismi gecen Pers Krali Ahasveros'un (baska ismiyle Xerxes'in) yardimcisi ve veziri olan Haman ile karistirilmasi nedeni tam olarak aciklanamamistir. 70'li yillarda fransiz Dr. Maurice Bucaille, Haman ismini Eski Misir hiyerografilerinde gördügünü ve tespit edebildigini, bu yüzden bunun Kuran'in mükemmelligine isaret ettigini iddia edmis olsa Misir bilimcisi da Profesör Erhart Graefe (Münster Üniversitesi) ve Profesör Jürgen Osing (Freie Universität Berlin) tarafindan bu saibeli iddia cürütülmüs ve Bucaille'nin bir sahtekarlik yaptigini ortaya cikmistir. Bucaille'nin gördügü sandigi isim "Haman" olmayip "hmn-h" harfleridir. Bilindigi gibi Eski Misir hiyerografilarinda de "a,e,u,i" gibi sesli harfler bulunmaz. Bu yüzden eger "haman" bile olsaydi "hmn" seklinde yazilmasi gerekirdi. Fakat onun gördügü sandigi harfler idse "hmn-h" dir. Bu mesela "Himana-hu" da olabilir, "homun-ha" da olabilir.

Üstelik bu en son "h" harfi de "n" ile baslayan baska bir kelimenin kisaltilmis sekli ve sadece bir "h" harfi de degil. Bu anlamda Bucaille'nin Haman olarak gördügünü sandigi "hmn-h" harfleri Leipzig Üniversitesi Misiroloji Ensdtitüsünden Dr. Katharina Stegbauer'in belirttigi gibi "Hemen-hetep"'tir. Anlami da "Hemen memnun ve bagislayicidir". Üstelik bu Hemen bir Misir Tanrisidir. Üstelik Dr. Stegbauer bundan daha da öteye gidiyor ve Kuran'da gecen Haman isminin basindaki Arapca "h" harfi ile Misir hiyerografilerinde kastedilen "H" harfinin kesinlikle özdes olmadigini söylüyor. Bu baska bir harf olup daha sonraki dönemde koptik dilindeki "h" harfi ile erimis ve böylece bu harfin fonologisinin cok iyi bilindigini de belirtiyor. Bunun yaninda Stegbauer, Bucaille'nin yazitta gecen ve "tas ocaklarinda calisanlarin basi" olarak görev yaptigi söylenen Haman'in Firavun'a yakinligina nasil vardigini ise anlamadigini söylüyor. Zira bahsi gecen hiyerografik metinde bastan asagi ölülere yakit ve dualar iceriyor ve firavun-Haman iliskisinden hic bahsedilmemis de. Eski Ahit'te adi gecen Haman isminin kökleni ise eski farsca Humajun (yüce-ulu) kelimesinden geliyor ve babil kulesi de pismis tugladan yapiliyor. Yani Kuran'daki Haman'in Eski Tevrat'ta kastedilen Haman ile ilgisi direkt.. Asagidaki resim güya Haman isminin gectigi sanildigi yazita ait ve bugün Viyana'daki Kunsthistorisches Museum -Sanat tarihi müzesinde bulunuyor.

Misir bilimcisi da Profesör Erhart Graefe (Münster Üniversitesi) ve Profesör Jürgen Osing (Freie Universität Berlin) ile Leipzig Üniversitesi'ndsan Dr. Katharina Stegbauer, calismalari ve aciklamalari da asagidaki kaynaktan takip edilebilir..
http://www.islaminstitut.de/Artikelanzeige.41+M5fff2d8c174.0.html

HZ.MUSA VE DENİZİN YARILMASI
Ayet-İddia-Kaynak Firavun olarak bilinen Mısır kralları, eski Mısır'ın çok tanrılı batıl dininde, kendilerini ilah olarak kabul etmekteydiler. Allah, hem Mısır halkının hak dine karşı batıl bir sistemi benimsemiş olduğu, hem de İsrailoğulları'nın köleleştirildiği bir dönemde, Hz. Musa'yı elçisi olarak Mısır kavmine göndermiştir.

Ancak eski Mısırlılar -başta Firavun ve çevresi olmak üzere- Hz. Musa'nın hak dine davetine rağmen putperest inançlarından vazgeçmiyorlardı. Hz. Musa, Firavun'a ve yakın çevresine sakınmaları gereken şeyleri açıklamış ve onları Allah'ın azabına karşı uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip Hz. Musa'yı delilik, büyücülük ve yalancılıkla suçlamışlardı. Firavun ve kavmine çok sayıda bela verilmesine rağmen, onlar Allah'a teslim olmamışlar; Allah'ı tek İlah olarak kabul etmemişlerdi. Hatta başlarına gelenlerden ötürü Hz. Musa'yı sorumlu tutarak, onu Mısır'dan sürmek istemişlerdi. Allah Kuran'da, Hz. Musa ve beraberindeki müminlere şöyle buyurmaktadır: Musa'ya: 'Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz' diye vahyettik. Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. "Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur. Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler. Biz ise uyanık bir toplumuz" (dedi). Böylelikle Biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık. Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da. İşte böyle; bunlara İsrailoğulları'nı mirasçı kıldık. Böylece (Firavun ve ordusu) Güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. (Şuara Suresi, 52-60) http://www.kuranmucizeleri.com/gecmis_02.html

Açıklama İddianın tamamına kaynaktan ulaşınız.İddianın bilimsel olup olmadığı konusunda araştırma yapmadım fakat iddia sahiplerinin yalana ve çarpıtmaya çok meraklı olduklarını bildiğimiz için doğal olarak hiç inanmıyorum. Eğer bu bilimselse ve mucize ise yine Kur'an'ın değil Tevrat'ın mucizesidir.Çünkü Kur'an'a Tevrat'tan kopyalanmıştır. Mısırdan Çıkış Bölüm 14 13:Musa, "Korkmayın!" dedi, "Yerinizde durup bekleyin, RAB bugün sizi nasıl kurtaracak görün. Bugün gördüğünüz Mısırlılar'ı bir daha hiç görmeyeceksiniz. 14:RAB sizin için savaşacak, siz sakin olun yeter." 15:RAB Musa'ya, "Niçin bana feryat ediyorsun?" dedi, "İsrailliler'e söyle, ilerlesinler. 16:Sen değneğini kaldır, elini denizin üzerine uzat. Sular yarılacak ve İsrailliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçecekler. 17:Ben Mısırlılar'ı inatçı yapacağım ki, ardlarına düşsünler. Firavun'u, bütün ordusunu, savaş arabalarını, atlılarını yenerek yücelik kazanacağım. 18:Firavun, savaş arabaları ve atlılarından ötürü yücelik kazandığım zaman, Mısırlılar bilecek ki, ben RAB'bim." 19-20:İsrail ordusunun önünde yürüyen Tanrı'nın meleği yerini değiştirip arkaya geçti. Önlerindeki bulut sütunu da yerini değiştirip arkalarına, Mısır ve İsrail ordularının arasına geldi. Gece boyunca bulut bir yanı karartıyor, öbür yanı aydınlatıyordu. Bu yüzden, bütün gece iki taraf birbirine yaklaşamadı. 21:Musa elini denizin üzerine uzattı. RAB bütün gece güçlü doğu rüzgarıyla suları geri itti, denizi karaya çevirdi.Sular ikiye bölündü, 22:İsrailliler kuru toprak üzerinde yürüyerek denizi geçtiler. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturdu. 23:Mısırlılar ardlarından geliyordu. Firavun'un bütün atları, savaş arabaları, atlıları denizde onları izliyordu. 24:Sabah nöbetinde RAB ateş ve bulut sütunundan Mısır ordusuna baktı ve onları şaşkına çevirdi. 25:Arabalarının tekerleklerini çıkardı; öyle ki, arabalarını zorlukla sürdüler. Mısırlılar, "İsrailliler'den kaçalım!" dediler, "Çünkü RAB onlar için bizimle savaşıyor."

26:RAB Musa'ya, "Elini denizin üzerine uzat" dedi, "Sular Mısırlılar'ın, savaş arabalarının, atlılarının üzerine dönsün." 27:Musa elini denizin üzerine uzattı. Sabaha karşı deniz olağan haline döndü. Mısırlılar sulardan kaçarken RAB onları denizin ortasında silkip attı. 28:Geri dönen sular savaş arabalarını, atlıları, İsrailliler'in peşinden denize dalan Firavun'un bütün ordusunu yuttu. Onlardan bir kişi bile sağ kalmadı. 29:Ama İsrailliler denizi kuru toprakta yürüyerek geçmişlerdi. Sular sağlarında, sollarında onlara duvar oluşturmuştu. 30:RAB o gün İsrailliler'i Mısırlılar'ın elinden kurtardı. İsrailliler deniz kıyısında Mısırlılar'ın ölülerini gördüler. Şu linkten bölümün tamamını okuyabilirsiniz; http://kutsalkitap.info/tr-exo14.html Daha birşey söylemeye gerek yok sanırım.Sonuç olarak bu iddia da yalandan öteye gidemiyor.Eğer bir mucize varsa bu Kur'an'ın değil Tevrat'ın mucizesidir.

FİRAVUN’UN CESEDİ
Ayet-İddia-Kaynak İlerleyen bölümlerde daha detaylı değineceğimiz gibi, Firavun kendini ilah olarak kabul etmekte ve Hz. Musa'nın Allah'a iman etmesi için yaptığı davetlere karşı iftira ve tehditle karşılık vermektedir. Firavun bu kibirli tavrını ancak, ölüm tehlikesi ile karşılaşıp suların altında kalacağını anlayana dek sürdürmüştür. Kuran'da Firavun'un, Allah'ın azabıyla karşılaştığında, hemen imana yöneldiği şu ayetle bildirilir:
Biz, İsrailoğulları'nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın kendisine inandığı (İlahtan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi. (Yunus Suresi, 90)

Ancak Allah Firavun'un böyle bir anda iman etmesini kabul etmemiştir. Allah Firavun'un bu samimiyetsiz tavrını Kuran'da şu ayetlerle bildirir:
Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim ayetlerimizden habersizdirler. (Yunus Suresi, 91-92)

http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=224845569964319073Bu ayetlerde

Firavun'a ait cesedin gelecek nesillere ibret olacağının bildirilmesi, cesedin "bozulmamış" olacağına bir işaret olarak kabul edilebilir. Kuran'da 1400 sene evvelden haber verildiği gibi, halen tarihsel bir belge olarak bulunan bir ceset Kahire'deki Mısır Müzesi'nin Kraliyet Mumyaları Odasında sergilenmektedir. Büyük bir ihtimalle, sular üstüne kapanıp boğulduktan sonra, Firavun'un cesedi kıyıya vurmuş ve Mısırlılar tarafından bulunarak önceden yapılmış olan mezarına götürülmüştür. http://www.kuranmucizeleri.com/gelecek_02.html

Açıklama İddia sahipleri direk olarak ''Nil'de firavunun cesedi bulundu'' söylemlerinden vazgeçmiş görünüyorlar.Fakat bu iddianın yalan olduğunu bile bile,çoktan çürütüldüğünü bile bile hala bu yalanı kendilerine göre yontup kazanç sağlama derdindeler.Aynen şunları söylüyorlar;

Kuran'da bahsedilen Firavun'un hangisi olduğu tartışılabilir ama bu Firavun hangisi olursa olsun, bugün Kahire Müzesi'ndeki Kral Mumyaları Salonu'ndadır ve ziyaretçilere açıktır. (Hz. Musa'nın yaşadığı tahmin edilen döneme daha çok II.Ramses veya onun oğlu Merneptah uymaktadır. Merneptah'ın vücudunda öldürücü darbelerin izi vardır. Bu darbelerin, bu Firavun'un denizde boğulması sırasında oluştuğu, bu Firavun denizde boğulduktan sonra, kıyıya vuran cesedini Mısırlılar'ın diğer Firavunlar'ına yaptıkları gibi mumyaladıklarını söyleyenler vardır. Altını çizdiği yere dikkat edin.Bunu söyleyenler ve destekleyenler şarlatanlardan başkaları değildir ya da araştırmadan uzak ve inançlarına delil arayan Müslümanlardan başka!Bunları söyleyenlere şunları sormak isterim; İkinci Ramses'in insanlar tarafından mumyalanarak yine Krallar Vadisi'ndeki insanlar tarafından hazırlanmış bir mezardan çıkarılmasına rağmen hala neye dayanarak bunları söylüyorlar?Bunun Kur'an'daki ayetlerle ne ilgisi var?Açıkça boğulmayarak öldüğünün,insanlar tarafından mumyalanıp mezara konulduğunun kanıtı değil midir?İddia sahipleri tüm bunlara rağmen daha neyin peşindeler?Tanrısal bir yanı olması için Nil'de ve doğal olarak mumyalanmış bir şekilde bulunması gerekmez mi? Tüm bunlara hiçbir cevapları olamayacağı için iddia sahiplerinin bu iddiları da şarlatanlıktan başka birşey değildir.Çünkü Kur'an ayetleriyle hiçbir ilgisinin olmadığı kesin olarak kanıtlanmasına rağmen iddia sahipleri hala iddialarını sürdürüyorlar,çoktan vazgeçmeleri gerekirdi.Birde şu resim var;

Bu resmin de ne Firavunla ne de Allah'la hiçbir ilgisi yoktur.Bu ceset de insanlar tarafından Nil'e çok uzak bir bölgede gömülmüş olarak bulundu.Doğal mumyalardan biri,hatta yanında eşyaları da vardı. Bu yalanı esas olarak yine bir Müslüman olan Yeni Şafak yazarı ve araştırmacı Ali Murat Güven çürütmüştür.Şimdi sizleri onun makalesiyle baş başa bırakıyorum; 1980´li yılların başından bu yana ülkemizeki bazı dinsel cemaatler tarafından ´Hz. Musâ ile yandaşlarını takip ederken Kızıldeniz´de boğulan firavun´ olarak lanse edilen, hattâ fotoğrafları Kur´an´ın konuyla ilgili âyetleri eşliğinde hediyelik kartpostallara dönüştürülen bu gizemli cesetin gerçekten ´firavun´ olma ihtimali var mı? Yeni Şafak yazarı ve araştırmacı Ali Murat Güven, 80´li ve 90´lı yıllara damgasını vuran dinsel bir söylentinin daha içyüzünü din ve bilimin gerçekleri eşliğinde gün ışığına çıkarıyor. Güven, inanç alanındaki trajikomik söylentilerin en ünlüsü olan ´firavun cesedi´nin ardındaki sırrı, Londra´daki dünyaca ünlü British Museum´da çözdü. Fotoğrafın ilk ortaya çıkışı Konuya yabancı olanlar ya da aslında bilip de sonradan unutanlar var ise hemen açıklayayım: Yüzyılı aşkın bir süredir Londra´daki British Museum´da korunan şu ünlü ´bozulmamış ceset´ten söz ediyorum. Hani şu, Kur´an-ı Kerim´deki Yunus Sûresi 90-92. âyetlerin kanıtı olduğu ileri sürülen, ama gerçekte firavunlukla hiçbir ilgisi olmayan, bundan yaklaşık beş bin yıl önce Yukarı Mısır´da yaşamış zavallı bir köylünün mumyasından… Sözkonusu cesedi, ´firavun´ lansmanıyla ilk kez 1980´lerin sonlarına doğru tanıma şerefine nail oldum. Zafer Dergisi´nde yayımlanan malûm fotoğraf ve ondan çoğaltılma kimi dergi haberleri o sıralarda İslâmî kesimde elden ele dolaşıyordu. Günümüzle kıyas kabul etmeyecek düzeydeki o günkü kıt arkeoloji ve tarih bilgimle bile, fotoğrafı görür görmez ´Bu işte bir terslik var´ demiştim, ´Yüce Allah, Yunus Sûresi 9092 âyetlerinde inançsız Firavun´un cesedini ibret için yüksekçe bir yere atacağını buyuruyor. Oysa, bu cesedin müzede durduğu yer, tipik bir mezar formunda. Eğer bu tesadüfî bir arkelojik buluntu ise çevresindeki bütün bu ıvır zıvırlar, basit toprak kap-kacaklar nedir? Onu düzenli bir mezarda değil de rasgele bir noktada bulmaları gerekmez miydi?

Ayrıca, Allah firavunu bir ibret vesilesi olarak koruyacağını söylüyor, ama bu ceset ise en az yüzde 50 oranında çürümüş durumda. ´Bir miktar korunmuş olmak´ demek, ´mükemmelen korunmuş olmak´la aynı anlama gelmez. En azından bir ´Allah sözü´ olarak aynı anlama gelmez. Ne yani, o hâlde Allah´ın Firavun´u kusursuz biçimde muhafaza etmeye gücü yetmedi de ceset zamanla çürümeye mi başladı?´ Fakat ben ne düşünürsem düşüneyim nafileydi. Genç dindarlar, ellerinde -kimbilir kim tarafından- British Museum´da çekilmiş olan o eski püskü fotoğrafla çevrelerindeki ´imansızlara´ tebliğ yapmaya çoktan başlamışlardı bile. Ve fotoğrafın popülaritesi 1990´lı yıllar boyunca katlanarak arttı. Mumyayı ilk görüşüm ´MUCİZE´YE (!) EV SAHİPLİĞİ YAPAN ÜNLÜ MÜZE: Türkiye´de ve İslâm dünyasında gayrıciddi söylentilere yol açan doğal mumya, 1900 yılından bu yana Londra´daki ünlü British Museum´da teşhir ediliyor. Yazılı basında geçirdiğim uzun çalışma yıllarından sonra Allah nasip etti ve 1990´ların ortalarında belgesel film yapımcısı oldum. Bu dönemde birçok ülkeyle birlikte yolum birkaç kez İngiltere´ye de düştü. 1997 yılında British Museum´da çekim yaparken, yıllardır kafamı kurcalayan ünlü mumyayı da dünya gözüyle görüp inceleme fırsatım doğacaktı. Müze´nin Eski Mısır Eserleri bölümüne geçip ´firavun´un teşhir edildiği noktayı bulduğumda, ilk izlenimim derin bir hayâl kırıklığı oldu. Adamımız, piyasada yıllarca dolaşan soluk fotoğrafında göründüğünden çok daha perişan bir hâldeydi. Öyle ki üç kıtada belgesel filmler çekerken farklı kültürlere ait sayısız insan kalıntısı görmüş biri olarak, Peru´nun ünlü Nazca ovasında düzinelercesini yakından incelediğim, hem de bin yılı aşkın süredir açık arazide duran mumyalardan bile daha fazla yıpranmış olduğunu söyleyebilirim. O tarihte British Museum yetkilileriyle ayaküstü yapmış olduğum sohbette kendilerine malûm cesetle ilgili söylentileri anlattığımda, gülerek bana şu karşılığı vermişlerdi: ´Müze envanterimizde bunlardan en az on-on beş tane daha kayıtlı. Hepsi de aynı bölgede ve İngiliz arkeologlarca bulunmuş doğal mumyalar. Ne yani, bunların hepsi mi firavun, hepsi mi dinsel mucize? Eğer bu adam kutsal kitaplarda anlatılan firavun olsaydı, onu zaten Müslümanlardan önce Musevîler kutsal bir ziyaretgâh noktası ilan ederlerdi!´

Doğrusunu söylemek gerekirse, o gün orada bütün hayatını arkeolojiye ve eski Mısır uygarlığına adamış uzmanlarla bu acıklı iddia üzerine daha derin bir muhabbete girip, bir Türk televizyoncusu olarak kendimi iyice madara etmek istemedim. Eğer o tarihte bu fırsatı değerlendirip dinsel duyguları coşturan bir haber yazsaydım, yanına da müzede o mumyayla yan yana çekilmiş, parmağımla zât-ı muhteremi işaret eden bir fotoğrafımı ekleseydim, nihayet ülkeye döndüğümde de bunu bizim manipülasyon yapmaya meyyal gazetelerimizden ya da dergilerimizden birine yayınlanması için verseydim, eminim ki bir sürü dindar insana ´Destur ya Rab!´ çektirir; dinibütün teyzeleri amcaları evlerinde gazete okurken hüngür hüngür ağlatırdım. Ama böyle bir ucuzluğa asla tenezzül etmedim ve tecrübemi kendime saklamak üzere o gün İngiliz yetkililere verdikleri bilgiler için teşekkür ettim. Sonra da (her nasıl bir ilâhi koruma altındaysa) yarı yarıya çürümüş durumdaki firavunumuza veda ederek müzenin diğer bölümlerindeki çekimlerimle uğraştım. Efsane iyice zıvanadan çıkıyor Ama tabiî, aklıselim birileri bu palavraya bilimsel bir ciddiyetle yaklaşıp dur demediği sürece, bizim efsane de ülke çapında yayıldıkça yayıldı. Hem de bir süre sonra işin içine ´2. Ramses´ iddiası karıştırılarak! Birkaç yıl önce bunu ilk duyduğumda, ´Allah´ım, işte şimdi tam cıvıttılar´ dedim. Çünkü, Kur´an´da Hz. Musâ´yı takip ederken Kızıldeniz´de sular altında kalıp boğulan kişinin 2. Ramses olabileceğine ilişkin hiçbir ipucu yoktu. Firavun, Kur´an açısından bakıldığında, daha ziyade soyut bir kişilikti, Mısır´daki tanrıtanımazlığı ve despotizmi simgeliyordu, Bu nedenle, Kur´an´daki kişi pekâlâ Hz. Musâ ve Hz. Harun´un dönemlerine denk düşen herhangi bir firavun olabilirdi, ama kesinlikle 2. Ramses değil! Çünkü 2. Ramses, Hititlere karşı giriştiği Kadeş Savaşı gibi askeri ve siyasî eylemlerinden dolayı tarihçilerce son derece iyi tanınan, Hz. Musâ ve Hz. Harun ile kesinlikle dönemdaş olmayan, hayatının başı ve sonu yeterince bilinen, onlardan daha uzak ya da daha yakın döneme ait bir firavundur. En önemlisi de bu hükümdarın mumyası 1881´de Krallar Vadisi´ndeki özel mezarında bulunmuş olup, günümüzde Kahire´deki Mısır Müzesi´nde turistlere on dolar karşılığında teşhir edilmektedir. Ve bu satırların yazarı 1999 yılı Eylül ayında onu da yakından incelemiştir.

Hâl böyleyken, anlı şanlı din âlimlerimizin kamuoyuna dinsel ve bilimsel açıdan doyurucu bir açıklama yapmamalarının sonucunda, British Museum´daki cesede ilişkin bu acaip iddia günümüze kadar ulaştı; hattâ müminler arası bayramlaşmalarda kullanılan bir de ´tebrik kartı´na dönüştü. O kartı kitabevinde gördüğümde ´Artık yeter´ dedim kendi kendime. Ve bundan yaklaşık üç hafta önce Londra´daki British Museum´u aradım. Kendimi tanıtarak mumyanın bilimsel sorumlusu olan kişiyle görüşmek istediğimi bildirdim. Beni İngiltere´nin yetiştirdiği en büyük arkeologlardan biri olan, Eski Mısır uzmanı Derek A. Welsby ile görüştürdüler. Eğer boş bir zamanınızda bu kişinin adını internette sorgularsanız, Eski Mısır konusunda ne düzeyde biriyle temas ettiğimi çok daha iyi anlayabilirsiniz. Telefonda beni büyük bir ilgiyle dinleyen Bay Welsby, sorularımı yazılı olarak alıp yazılı olarak yanıtlamak istediğini belirtti. Bunun üzerine ben de konuya ilişkin sorularımı hazırlayıp kendisine gönderdim. Bu ünlü arkeologdan gelen cevabı yan sütunlarda bulabilirsiniz. En büyük mucize biziz! Bundan yaklaşık iki yıl önce dünya sinemalarında Jim Carrey´nin bir komedi filmi gösterime girmişti: ´Bruce Almighty´ (Kutsal Bruce)… ´Allah´ın ünlü siyahi aktör Morgan Freeman tarafından tasvir edilmesinden dolayı İslâm dünyasında büyük tepki toplayan, bizde de sınırlı gösterimi gündeme gelen ve benim de hakkında eleştirel bir haber yaptığım tartışmalı bir filmdi bu. ´Bruce Almighty´, yaratıcıyı bir fâninin üzerinden tasvir etmeye kalkışmasıyla çok ciddi bir etik hata yapıyordu; ama zaman zaman Freeman´ın ağzından sağlıklı bir dinsel inancın nasıl temellendirilmesi gerektiğine ilişkin kimi anlamlı mesajlar da veriyordu. Yazımızı onlardan biriyle bitirmek istiyorum: ´ Musa Peygamber´in Kızıldenizi´i yarması bir mucizeydi. Ama ondan daha büyük bir mucize ise evini geçindirebilmek için iki ayrı işte birden çalışan yoksul bir annenin, onca derdin arasında fırsat bulup da küçük oğlunu futbol kursuna götürmesidir.´

Sözün özü, Allah´ın varlığına ve birliğine inanmak için mucizelere ihtiyacımız yok. Çünkü, görebilen gözler için insanın bizatihi kendisi, ruhu ve bedeniyle zaten en büyük mucizedir. Arkeolog Derek A. Welsby (British Museum Eski Mısır Eserleri Bölümü Yetkilisi): ´Firavun olduğuna dair hiçbir kanıt yok´ Dünyadaki diğer bütün büyük müzelerde olduğu gibi, uluslararası üne sahip British Museum´da da her eser o alanda uzmanlaşmış küratörlere (sergi düzenleyicisi) zimmetlenmiş durumda. Saygın İngiliz arkeologlarından Derek A. Welsby de müze envanterinde EA 32751 kod numarasıyla kayıtlı bulunan bu mumyanın ´bilimsel ve idarî hâmisi´ konumundaki kişi… Bu tartışmalı buluntuya ilişkin olarak Welsby´den aşağıdaki bilgileri aldım:

´Bana son derece ilginç bir başvuruyla geldiniz. Sizi ve değerli okurlarınızı doyurucu bir biçimde aydınlatmak için elimden geleni yapacağım. Sözünü ettiğiniz ´firavun´ iddiasını daha önce de bir kez duymuştum. Ama, bilimsel açıdan ciddiye alınacak bir husus olmadığı için pek de üzerinde durmadım. Bu ceset, bizim ´doğal mumya´ dediğimiz türden bir arkeolojik buluntudur. Yani, bozulmaması için eski Mısırlı uzmanlar tarafından derisine ve deri altı bölümlerine herhangi bir kimyasal madde sürülmemiştir. Bütün iç organları -kurumakla birlikte- yerli yerindedir. Ancak bu durum onun bir ´mucize´ olduğunu kanıtlamaz. Çünkü, gerek bizim müzemizde, gerekse dünyanın diğer pekçok müzesinde bunun gibi daha yüzlerce ´doğal mumya´ mevcuttur. Doğal mumyalar, iklim koşullarının uygun olduğu her bölgede kolayca oluşabilirler. Yeni ölmüş biri kuru çöl kumlarında açılan bir mezara uzatılır ve üzeri zaman yitirilmeksizin yine aynı kuru kum ya da toprakla sıkı sıkıya kapatılır. Böylelikle vücuttaki sıvılar yüksek sıcaklıkta kısa süre içinde buharlaşır ve ceset bir tür fosile dönüşür. Benzer görünümlü doğal mumyalara Mısır´ın daha birçok çöllük bölgesinde ve Peru´nun Nazca ovasında da rastlayabilirsiniz.

Elimdeki resmî kayıtlara göre, Geç Hanedan Öncesi Dönem´e ait olan (M.Ö. 3500-3250 arası) bu ceset, Yukarı Mısır´daki Cebeleyn kasabasında yapılan resmî bir kazıda bulunmuştur. Öncelikle, kazı mahallinin Kızıldeniz´e olan aşırı uzaklığı -ki bu mesafe ortalama 300 km.´dir- bana aktardığınız iddiayı coğrafî açıdan geçersiz kılıyor. Öte yandan, aynı kazı sırasında, mezarda cesedin ayrıcalıklı kimliğini ele verecek hiçbir özel takı, giyisi ya da işarete de rastlanmamış. Eski Mısırlılar sevdiklerini gündelik hayatta kullandıkları eşyalarla gömmeyi âdet edinmişlerdi. Altından yapılma gündelik eşya ve mücevherat, bu kültürde bütün asillerin mezarlarında mutlak surette karşılaşacağınız çok önemli sınıfsal göstergelerdir. Bizdeki mumyanın çevresinde gördüğünüz kap-kacak, onun bulunduğu mezardan çıkan orijinal eşyalarıdır. Bunlar ise gayet sıradan, o çağda avamın kullandığı türden toprak malzemelerdir. Eğer ki bu kişi kutsal metinlerde sözü edilen ´lanetlenmiş firavun´ ise o halde içi ve çevresi başka insanlarca düzenlenip süslenmiş olan nizamî bir mezarda bulunmasının hiçbir mantığı yok; gelişigüzel bir biçimde bulunması daha akla ve mantığa yatkın olurdu. Sözkonusu iddia, cesedin kimliği konusunda daha başka tutarsızlıklar da içeriyor. Bu kişinin 2. Ramses olduğunu ileri sürmek, tarihsel gerçeklerle tam anlamıyla alay etmek demek. Çünkü, Ramses 2´nin mumyalanmış bedeni Mısır´ın Krallar Vadisi´ndeki özel mezarından zaten yıllar önce bilim adamları eliyle çıkarılmıştı ve şu anda da Kahire Müzesi´nde koruma altında bulunuyor. Bütün bu gerekçelerin ışığında, gerçekliğini araştırdığınız iddianın hiçbir tarihî ya da bilimsel geçerliliği ve tutarlılığı bulunmadığını bilmenizi isterim. Böyle bir iddiayı destekleyecek en küçük bir bulguya sahip olsaydık, bu mumyayı müzemiz galerilerinde şu anki konumunda değil zaten, çok daha farklı ve görkemli koşullarda sergilerdik.´
http://www.haber7.com/haber/20051121/Firavun-cesedi-efsanesi-de-fos-cikti.php

MUSA’DAN SİHİRBAZ OLARAK BAHSEDİLMESİ
Ayet-İddia-Kaynak Firavun zamanından kalma papirüslerde, Hz. Musa'dan "sihirbaz" olarak bahsedilmektedir. (Söz konusu papirüsler İngiltere'de British Museum'dadır.) Firavun ve yandaşları bütün çabalarına rağmen, Hz. Musa'nın karşısında hiçbir zaman üstün gelememişlerdir. Bu adaletin idarecisi Güneş'in oğlu Ammon'un büyük biraderi olan ve pederi Güneş gibi daima yaşayan Ramses'in krallığı zamanında yedinci paynı ayının, ikinci günü yazıldı... Bu mektubu aldığın vakit kalk, işe başla tarlaların nezaretini üzerine al. Hububatın hepsini mahveden bir su basması gibi yeni bir belanın haberini aldığında kafanı çalıştır. (Yani düşün), Hemton onları hırsla yiyerek mahvetti, ambarlar delindi, fareler tarlalarda yığın halindedir, pireler kasırga şeklindedir, akrepler hırsla yiyorlar, küçük sineklerin açtığı yaralar sayılmayacak kadar çoktur. Ve ahaliyi mahzun ediyor... Scribe, (Scribe İngilizce Yahudi alimi demektir. Burada kastedilen muhtemelen Hz. Musa'dır.) külli miktarda hububatı mahvetmek maksadına nail oldu... Sihirler onlar için ekmekleri gibidir. Scribe... yazmak sanatında insanların birincisidir." Hz. Musa'dan "sihirbaz" olarak bahsedilmesi Kuran'da şu ayetlerde haber verilir: Ve onlar dediler ki: "Ey büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği sözü) adına bizim için Rabbine dua et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız." (Zuhruf Suresi, 49 Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler. (Araf Suresi, 132) http://www.kuranmucizeleri.com/gecmis_04.html Açıklama Yine bu da çok komik bir iddia.Mucizeyle filan hiçbir alakası olmayanlardan bir tanesi daha.Bunlarla ancak kendi tayfasını kandırabilir iddia sahibi.Zaten değnek yılana dönüşüyor ise bu sihirdir,başka ne olabilir ki?Günümüzde havada uçanlar bile vardır şimdi bunlar gerçek mi?Değneği yılana çeviren bir adama doğal olarak sihirbaz denecektir,bunun Kur'an'da yazıp yazmamasının hiçbir önemi yoktur.

Hem Tevrat'ta hem de Kur'an'da Firavun zaten yılana dönüşen yılanı gördüğü zaman hemen büyücülerinden aynını yapmasını istiyor.Yani Musa'nın yaptıkları zaten sadece büyücülerin yapabildiği şeyler ve çoğunu zaten Firavun'un büyücüleri de yapabiliyor.Aşağıdaki linkten bakabilirsiniz; http://www.bursakilisesi.com/kutsalkitap/?q=cik%207 Cidden çok komikler yahu.Zaten otomatik olarak sihirbaz denilecek olan Musa'ya Kur'an da sihirbaz dedi diye tarihsel mucize diyorlar.Ben de Musa zamanında yaşasaydım Musa'ya sihirbaz derdim siz de yaşasaydınız siz de sihirbaz derdiniz,yani bu kaçınılmazdır sihirbaz ya da büyücüden başka birşey diyemezsiniz başka seçeneğiniz yok!E tabi peygamber olduğuna inanırsanız peygamber dersiniz o ayrı ama inanmayanların hepsi zaten sihirbaz diyordu! Zaten Kur'an inkarcılar tarafından sadece Musa'ya değil tüm peygamberlere sihirbaz-büyücü denildiğini söyler.Dolayısıyla bu iddia kesinlikle yalandır,yanlıştır kesinlikle milletin aklını bulandırmaya yönelik bir iddiadır.

İREM ŞEHRİ
Ayet-İddia-Kaynak Bu eski şehrin Kuran'da bahsedilen Ad kavminin şehri olduğunu kanıtlayan asıl delil ise şehrin kalıntılarıydı. Yıkıntıların ilk ortaya çıkarılışından itibaren, bu yıkık şehrin Kuran'da bahsedilen Ad kavmi ve İrem'in sütunları olduğu anlaşılmıştı. Zira kazılarda ortaya çıkartılan yapılar arasında Kuran'da varlığına dikkat çekilen uzun sütunlar yer alıyordu. Kazıyı yürüten araştırma ekibinden Dr. Juris Zarins de, bu şehri diğer arkeolojik bulgulardan ayıran şeyin yüksek sütunlar olduğunu ve dolayısıyla bu şehrin Kuran'da bahsi geçen Ad kavminin kenti İrem olduğunu söylüyordu. Kuran'da, İrem'den şöyle söz ediliyordu: Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi? 'Yüksek sütunlar' sahibi İrem'e? Ki şehirler içinde onun bir benzeri yaratılmış değildi. (Fecr Suresi, 6-8)

Görüldüğü gibi Kuran'da geçmişle ilgili verilen bilgilerin tarihsel bilgilerle böylesine bir mutabakat içinde olması, Kuran'ın Allah Kelamı olduğunun ayrı birer delilidir. http://www.kuranmucizeleri.com/gecmis_07.html Açıklama Yazı uzun olduğu için hepsini buraya almadım,linkten hepsini okuyabilirsiniz.Ayette ''Rabbinin Ad (kavmin)e ne yaptığını görmedin mi'' deniliyor,yani ayetten Ad kavminin ve İrem şehrinin ne olduğunun Muhammed zamanında bilindiği anlaşılıyor.O zamanlar bilinmeyen birşey olsa Allah Muhammed'e ''görmedin mi'' diye bir cümle kurmazdı.Zaten Muhammed ya da bir başkası İrem şehri hakkında hiçbirşey sormuyor Allah'a yani biliyorlar İrem'i ve Ad kavmini.Eğer bilmeselerdi Allah açıklardı elbetteki.Zaten Muhammed eski kavimler hakkındaki herşeyi başkalarından öğrenmiştir.Bakınız şu hadis bunu apaçık kanıtıdır; Ebu Vail, Rebi'a kabilesinden el-Haris İbnu Yezid el-Bekri adında bir adamdan naklen anlatıyor: "Medine'ye gelmiştim, Resûlullah aleyhissalatu vesselam'ın yanına gittim. Mescid, cemaatle dolu idi. Orada dalgalanan siyah bayraklar vardı. Hz. Bilal radıyallahu anh kılıcını kuşanmış, Resûlullah aleyhissalatu vesselam'ın yanında duruyordu. Ben: "Bu insanların derdi ne, (ne oluyor)? diye sordum. "Resûlullah aleyhissalatu vesselam Amr İbnu'l-As'ı, Rebi'a'ya doğru göndermek istiyor, (onun hazırlığı var)!" dediler. Ben: "Ad elçisi gibi olmaktan Allah'a sığınırım" dedim. Aleyhissalatu vesselam: "Ad elçisi de nedir?" buyurdular. Ben: "Bunu çok iyi bilen kimseye düştünüz. Ad (kavmi) kıtlığa uğrayınca Kayl'ı kendileri için su aramaya gönderdi. Kayl da, Bekr İbnu Muaviye'ye uğradı. O, buna şarap içirdi ve Mekke'de o sıralarda seslerinin ve tegannisinin güzelliğiyle meşhur Cerade isminde iki cariye de şarkılar söyledi. (Bu suretle bir ay kadar kaldıktan) sonra, Mühre (İbnu Haydan Kabilesi'nin) dağına müteveccihen oradan ayrıldı. Dedi ki:

"Ey Allahım! Ben sana ne tedavi edeceğim bir hasta, ne de fiyesini ödeyeceğim bir esir için gelmedim. Sen kulunu, sulayıcı olduğun müddetçe sula. Onunla birlikte Bekr İbnu Muaviye'yi de sula. -Böylece kendisine içirdiği şarap için ona teşekkür eder.Bunun üzerine onun için üç parça bulut yükseltildi. Biri kızıl, biri beyaz, biri de siyah. Ona: "bunlardan birini seç!" denildi. O, bunlardan siyah olanını seçti. Ona: "Ad kavminden tek kişiyi bırakmayıp helak edecek bu bulutu toz duman olarak al!" denildi." Bunu söyleyince Aleyhissalatu vesselam: "(Onlara) sadece şu -yüzük halkası- miktarında rüzgar gönderildi" buyurdular ve arkasından şu mealdeki ayet-i kerimeyi tilavet ettiler: "Ad (kavminin helak edilmesinde) de (ibret vardır). hani onların üzerine o kısır rüzgarı göndermiştik. Öyle bir rüzgar ki, her uğradığı şeyi (yerinde) bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savuruyordu" (Zariyat 41-42). Tirmizi, Tefsir, Zariyat, (3269, 3270). Görüldüğü gibi Muhammed adama Ad elçisini soruyor adam detaylı bir şekilde anlatıyor.Yani Muhammed bilmiyor-adamdan öğreniyor.Hatta adamın söyledikleriyle yeni bir ayet de uyduruyor.Yani bunlar Muhammed zamanında hep anlatılan masallardır,binbirgece masalları gibi!Bakınız eski şiirlerde de geçmektedir Ad ve Semud kavimleri; İslam öncesinin "hutbe"lerinde, yani "söz ustalığı"na örnek gösterilen seslenişlerde de "Allah" adına yer verildiğini görmekteyiz: Ünlü söz ustalarından Kus İbn Saide'nin (ölm. yak. 600.) ünlü "hutbe"si:

"Ey halk! Dinleyin, belleyin: Yaşayan ölür. Başa gelen gelir. Gece, karanlık; gündüz, durağan; gök, burçları olan; yıldızlar parlar; denizler kabarır; dağlar birer çivi; yer yayılıp döşenmiş; ırmaklar akağında akmakta. Gökte haber, yerde 'ibret' var. insanlar gidiyorlar (ölüyorlar) ve dönmüyorlar. Öyle istedikleri için mi kalıyorlar, yoksa uyusunlar diye mi bırakılıyorlar? Ey güçlü topluluk! Nerde Semûd (toplumu), nerde Ad(toplumu)? Nerede babalar, atalar? Şükürle karşılanmayan iyilik nerede, ne oldu? Yadırganmayan zülüm nerede, ne oldu? Kus gerçek ve içinde günah bulunmayan bir antla ant içer ki, üzerinde bulunduğunuz dininizden daha sevgili bir din vardır 'Allah kalında.' (Ali Muhammed Hasen, e't-Tarihu'l.Ebedi, 1964, s.115.) Bu şiiri Turan Dursun'un Allah isimli eserinde bulabilirsiniz,internette elektronik kitap olarak da mevcuttur.Altını çizidğim yerde göreceksiniz ki Ad ve Semud kavimleri İslam'dan önce de biliniyordu.Muhammed zaten Kur'an'a eski masalları kopyalamıştır,çoğunluğunu Tevrat'tan çoğunluğunu ise yaşadığı bölgelerde anlatılan masallardan-hikayelerden Kur'an'a geçirmiştir. Sonuç oalrak tüm bunlar İslam'dan önce bilindiğine göre Kur'an mucizesi olamaz.Bu hikayelerin İslam'dan önce bilindiğini ve sonra Kur'an'a kopyalandığını hem sahih bir hadisle hem de İslam öncesi bir şiirle kanıtlamış oldum.Umarım iddia sahipleri bu yazılarımı okuyup gerçekleri öğrenebilirler.Zaten gerçekleri adları gibi biliyorlar ama neyse....

SODOM VE GOMORRA ŞEHİRLERİ
Ayet-İddia-Kaynak Bilindiği gibi kükürt volkanik patlamalarla ortaya çıkan bir elementtir. Nitekim Kuran'da bildirilen helak şekli deprem ve volkanik patlamalar olduğuna dair apaçık deliller taşımaktadır. Alman arkeolog Werner Keller bu bölge hakkında şöyle demektedir:

http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=215622540632478232Bu bölgede bir gün

kendini göstermiş olan çok büyük bir çökmede patlamalar, yıldırımlar, yangınlar ve doğal gazlarla birlikte korkunç bir deprem olmuş ve Siddim Vadisi ile birlikte Lut kavminin şehirleri yerin derinliklerine gömülmüşlerdi... Bu deprem sırasında, yerkabuğunun çatlayıp çöküşü, kabuğun altında uyuyan volkanlara serbest yol vermiştir. Şeria'nın yukarı vadisinde bugün de sönmüş kraterlere rastlanmakta olup buralarda kireç katmanları üzerinde geniş lav kütleleri ve bazalt katmanları yer almıştır. İşte bu lav ve bazalt katmanları, zamanında burada volkanik bir patlamanın ve depremin olduğunu gösteren en büyük kanıtlardır. Zaten Lut Gölü ya da öteki adıyla Ölü Deniz, aktif bir sismik bölgenin, yani bir deprem kuşağının tam üstünde yer almaktadır:
http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=215622540632478232Ölü Deniz'in tabanı

Rift Vadisi denilen tektonik kökenli bir çöküntü içinde yer alır. Bu vadi kuzeyde Taberiye Gölü'nden, güneyde Arabah Vadisi'nin ortasına kadar 300 km'lik bir uzantıda yer alır. Tüm bu kalıntılar ve coğrafi özellikler, Lut Gölü'nde büyük bir jeolojik olayın yaşandığını göstermektedir. National Geographic dergisinin Aralık 1957 sayısında bu konuyla ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır: Sodom Tepesi, Ölü Deniz'e doğru yükselir. Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomorrah'ı bulamadı, fakat bilim adamlarına göre bu şehirler kayalıkların karşısındaki Siddim Vadisi'nde duruyorlar. Büyük ihtimalle Ölü Deniz'in taşkın suları ve depremin altında kaldılar. Yıkıma uğramış bu şehirle ilgili işaret edilen bilgilerden biri de, Hicr Suresi'nin 76. ayetinde bildirildiği gibi bu şehirlerin halen anayol üzerinde bulunmasıdır. Coğrafyacılar bu bölgenin Arap Yarımadası'ndan Suriye ve Mısır'a kadar uzanan, Ölü Deniz'in güneydoğusundaki bir anayol üzerinde bulunduğunu tespit etmişlerdir. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Kavimlerin Helakı, Araştırma Yayıncılık) Anında (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık. Elbette bunda 'derin bir kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten ayetler vardır. O (şehir de) gerçekten bir yol üstünde (hala)

durmaktadır. Elbette, bunda iman edenler için gerçekten ayetler vardır. (Hicr Suresi, 74-77) http://www.kuranmucizeleri.com/gecmis_08.html Açıklama İddia çok uzun olduğu için önemli yerleri alıp bir nevi özet çıkardım,sizler iddianın tamamını kaynaktan okuyabilirsiniz. İddia sahibi Lut Kavminin yıkılışının-helak oluşunun Kur'an'da haber verildiğini söylemekte ve bunu Kur'an'ın Allah katından indiğine dair kanıt olarak sunmakta.Kur'an'da Lut Kavminin helak oluşuyla ilgili bilimle uyuşabilecek tek ayet şudur; Hicr=74:Anında (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık. Kur'an'da Lut Kavmi ile ilgili bundan başka da bilime yamanabilecek herhangi bir ayet bulunmamaktadır.Bu ayet de yine Tevrat'dan alınmıştır.Lut Kavmi'nin başına gelenler Tevrat'ta daha detaylı bir şekilde anlatılmaktadır ve iddia sahipleri de bunu çok iyi bilmelerine rağmen yinede bunu Kur'an'ın bir mucizesi gibi göstermeye devam etmektedirler.İddia sahipleri yalancılıkta ve şarlatanlıkta sınır tanımıyorlar.Tevrat'ta aynen şu cümleler yer alır; Yaratılış 19. Bölüm: 1. Lut Soar'a vardığında güneş doğmuştu. 2. RAB Sodom ve Gomora'nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı. 3. Bu kentleri, bütün ovayı, oradaki insanların hepsini ve bütün bitkileri yok etti. 4. Ancak Lut'un peşisıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi. 5. İbrahim sabah erkenden kalkıp önceki gün RAB'bin huzurunda durduğu yere gitti. 6. Sodom ve Gomora'ya ve bütün ovaya baktı. Yerden, tüten bir ocak gibi duman yükseliyordu.

7. Tanrı ovadaki kentleri yok ederken İbrahim'i anımsamış ve Lut'un yaşadığı kentleri yok ederken Lut'u bu felaketin dışına çıkarmıştı. Görüldüğü gibi Lut Kavminin helakı Tevrat'ta daha bilimsel ve ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor,hatta Lut'un yerleştiği şehirlerin isimleri bile söyleniyor.Kur'an bu ayetleri de olduğu gibi Tevrat'tan almıştır.Dolayısıyla ortada bir mucize varsa bu Kur'an'ın değil Tevrat'ın mucizesidir. NOT:Bırakın tarihsel mucizeyi Lut ile ilgili farklı ayetler tarihsel bir çelişki oluşturup Kur'an'ın Allah katından olmadığını kanıtlıyor.Kur'an'da eşcinselliğin ilk kez Lut Kavmi'nde görüldüğü yazar,Lut Kavmi'nden daha önce hiçkimse eşcinsellik yapmamıştır.Fakat bu yanlış bir bilgidir,şu linkte değinmiştim; http://dinsizdeist.blogspot.com/2010/11/escinsellikle-ilgili-tarihselceliski.html

DAĞLARIN GÖREVİ
Ayet-İddia-Kaynak Kuran'da dağların önemli bir jeolojik işlevine dikkat çekilmektedir: Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık... (Enbiya Suresi, 31) Dikkat edilirse ayette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliğinin olduğu haber verilmektedir. Kuran'ın indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, günümüzde modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.
http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=7913985586645601177Eskiden dağların

sadece yeryüzünün yüzeyinde kalan yükseltiler olduğu düşünülmekteydi. Ancak bilim adamları dağların sadece yüzey yükseltileri olmadıklarını, dağ kökü adı verilen kısımları ile kimi zaman kendi boylarının 10-15 katı kadar yerin altına doğru uzandıklarını fark ettiler. Bu özellikleriyle dağlar, tıpkı bir çivinin ya da kazığın çadırı sıkıca yere bağlamasına benzer bir role sahiptir. Örneğin zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan Everest Dağı'nın 125 km'den fazla kökü vardır.

Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar sonucunda keşfedilen dağların çok hayati bir işlevi, yüzyıllar önce indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'de Allah'ın yaratmasındaki üstün hikmete bir örnek olarak verilmiştir. Bir ayette şöyle buyrulur: ... Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı... (Lokman Suresi, 10) http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_25.html Açıklama Yine iddianın tamamına linkten ulaşabilirsiniz.Kısacası Kur'an'ın dağların kökleri olduğunu,kökleriyle yere çivi gibi çakılı olduğunu ve çivi gibi yeri sağlamlaştırıp depremleri önlediğini söylemesinin Muhammed'in zamanında kimse tarafından bilinemeyecek bilimsel bir bilgi olduğu söyleniyor ve bu Kur'an'ın Allah'tan indiğini kanıtlayan bilimsel bir mucize oluyor. Dağların depremleri önlemesi bilimsel olarak kesinlikle yanlış bir bilgidir.Aksine dağlar depremler sonucu oluşur ve dağlık bölgelerde çok sık deprem görülür.Bunun en basit örneği Japonya'dır.Japonya çok fazla dağlık bir ülkedir ve en çok deprem yine Japonya'da olur.Bu durumda Allah amacına ulaşamamış oluyor sanırım,depremleri önlesin diye dağları yaratıyor fakat dağlarla çevrili olan Japonya'da bu bir işe yaramıyor. İkinci olarak ayetlerdeki bu bilgilerin Kur'an'dan önce bilinmediği iddiası da kesinlikle yanlış bir bilgidir,umarım iddia sahipleri bu yazımı okurlar da bu bilgilerin önceden bilindiğini,Kur'an'a eski kaynaklardan sokulduğunu öğrenirler.Öncelikle Tevrat'a bakalım,yanlış duymadınız bu da Tevrat'tan; Mika.6=2: Ey dağlar ve yeryüzünün sarsılmaz temelleri, RAB'bin suçlamasını dinleyin. Çünkü RAB halkından davacı, İsrail'den şikâyetçi. Mezmurlar.18=7: O zaman yeryüzü sarsılıp sallandı, Titreyip sarsıldı dağların temelleri, Çünkü RAB öfkelenmişti. Yasanın Tekrarı.32=22: Çünkü size karşı öfkem ateş gibi tutuşup.Ölüler diyarının derinliklerine dek yanacak.Yeryüzünü ve ürününü yutup yok edecek.Ve dağların temellerini tutuşturacak.

Mezmurlar.104=5: Yeryüzünü temeller üzerine kurdun, Asla sarsılmasın diye. Yunus.2=6: Dağların köklerine kadar battım, Dünya sonsuza dek sürgülendi arkamdan; Ama, ya RAB, Tanrım, Canımı sen kurtardın çukurdan. Görüldüğü gibi dağların kökleri bize Kur'an'dan çok daha eski olan Tevrat'ta haber veriliyor ve büyük ihtimalle Muhammed bunu Kur'an'a Tevrat'tan kopyaladı.Yani bir mucize varsa bu Kur'an'ın değil Tevrat'ın mucizesidir.Daha bitmedi sadece Tevrat'ta da değil İslam öncesi şiirlerde de aynen şöyle geçiyor bu inanış; İslam öncesinin "hutbe"lerinde, yani "söz ustalığı"na örnek gösterilen seslenişlerde de "Allah" adına yer verildiğini görmekteyiz: Ünlü söz ustalarından Kus İbn Saide'nin (ölm. yak. 600.) ünlü "hutbe"si: "Ey halk! Dinleyin, belleyin: Yaşayan ölür. Başa gelen gelir. Gece, karanlık; gündüz, durağan; gök, burçları olan; yıldızlar parlar; denizler kabarır; dağlar birer çivi; yer yayılıp döşenmiş; ırmaklar akağında akmakta. Gökte haber, yerde 'ibret' var. insanlar gidiyorlar (ölüyorlar) ve dönmüyorlar. Öyle istedikleri için mi kalıyorlar, yoksa uyusunlar diye mi bırakılıyorlar? Ey güçlü topluluk! Nerde Semûd (toplumu), nerde Ad(toplumu)? Nerede babalar, atalar? Şükürle karşılanmayan iyilik nerede, ne oldu? Yadırganmayan zülüm nerede, ne oldu? Kus gerçek ve içinde günah bulunmayan bir antla ant içer ki, üzerinde bulunduğunuz dininizden daha sevgili bir din vardır 'Allah kalında.' (Ali Muhammed Hasen, e't-Tarihu'l.Ebedi, 1964, s.115.) Bu hutbeyi Turan Dursun'un ''Allah'' isimli eserinde bulabilirsiniz.Bu İslam öncesi şiirinde Kur'an'daki ifadenin aynısı ''dağların çivi olması'' aynen geçiyor.Bu da Kur'an'ın bu bilgiyi de eski kaynaklardan aldığını bize apaçık bir şekilde göstermektedir.Ve bir şiir daha;
Evrenin,yeryüzünün ve dağların Rabbi,Gökleri yarattı. Görebileceğimiz direkler üstünde olmadan 7 tane yarattı. Yeryüzünü yarattı ve oraya sizler sarsılmayın diye sabit dağlar yerleştirdi. Onları mükemmelleştirdi ve parlayan güneş ve ayın ışıklarıyla süsledi.

Karanlıkta üstlerine parlayan yıldızlar koydu ki, Onların ışıkları oklardan da yücedir. Onları mükemmelleştirdi ve parlayan güneş ve ayın ışıklarıyla süsledi. Karanlıkta üstlerine parlayan yıldızlar koydu ki, Onların ışıkları oklardan da yücedir.

Bu da Kur'an'dan daha eski olan bir şiirdir.Hristiyan şair Ümeyye Bin Ebi Salt'ın şiiridir.Ve gördüğünüz gibi Kur'an'daki inanışın aynısı bu şiirde yer almaktadır.Muhammed'in bu şairden çok etkilendiği hadislerle bile sabittir.Muhammed çoğu ayeti Kur'an'a bu şairden kopya etmiştir dolayısıyla ''Tanrı'nın yeryüzü sarsılmasın diye sabit dağlar yaratması'' inanışı Kur'an'a bu şiirden de girmiş olabilir. Sonuç olarak dağların çivi şeklinde olması ve yeryüzünü sarsıntılardan koruması inançları Tevrat ve Kur'an'dan daha eski şiirlerde olduğu gibi geçmektedir ve Muhammed'in bu inançları Allah'tan değil de bu kaynaklardan aldığı şüphe olmayan bir gerçektir.Eğer bir mucize var ise bu Kur'an'ın değil Kur'an'dan daha eski olan bu İslam öncesi kaynaklarındır.Son olarak bu inanış neden doğmuş,dağlarla yeryüzünün sabitlenmesi ne demektir buna bakalım.Bunu bize sahih bir hadis net bir şekilde gösterecektir; 3238 - Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah arzı yarattığı zaman, arz sallanmaya (tıpkı bir hurma ağacı gibi sağa sola) yalpalar yapmaya başladı, bunun üzerine dağlarla onu sabitleştirdi ve böylece arz istikrarını buldu. Melekler dağların şiddetine hayrette kaldılar. "Ey Rabbimiz, dediler, dağlardan daha şiddetli bir mahluk yarattın mı?" "Evet, buyurdu. Demiri yarattım.'' "Demirden daha şiddetli bir şey yarattın mı?'' dediler. Hak Teâla: "Evet! dedi. Ateşi yarattım.'' "Ateşten daha ağır bir şey yarattın mı?" diye yine sordular. Hak Teala: "Evet, dedi, suyu yarattım! '' "Sudan daha şiddetli bir şey yarattın mı?'' dediler. Hak Teala tekrar cevap verdi:

"Evet, rüzgârı yarattım.'' "Rüzgârdan daha şiddetli bir şey yarattın mı?'' diye yine sordular. Hak Teâla: "Evet insanoğlunu yarattım'' dedi ve devam etti: "Eğer o, sağ eliyle sadaka verir, sol eli görmeyecek kadar gizlerse (daha şiddetlidir).'' Tirmizi, Tefsir, Muavvizateyn 2, (3366). Görüldüğü gibi Dünya başta sağa sola sallanıyormuş Allah da Dünya'yı dağlarla sabitleştirmiş.Bırakın bilimselliği bilimle alay etmektir bu.Şimdi buna göre dünya üzerindeki bütün dağları dinamitleyip yoketsek dünya sağa sola sallanmaya devam edecektir. Bu Kuttubi Sitte'den Tirmizi'den bir hadistir ve sahihliği tartışılamaz.Ki sahih olmayan bir kaynakta geçse bile bu hadis sahih olur çünkü Kur'an'ın bunu bilimsel olarak bilmesine imkan yoktur ve o dönemin inanışını anlatır.O dönemlerde herkes bunlara inanıyordu.Yani dağların neden sabitleştirici görevi gördüklerini,eskilerin bununla ilgili inanışlarını çok güzel bir şekilde anlatıyor hadis.Yani bunun da günümüz bilimiyle hiçbir alakası yok,tamamen mitolojik inanışlarla ilgilidir. Sonuç olarak bu bilgiler Kur'an'dan önce biliniyordu ve Kur'an'a eski kaynaklardan

ASILSIZ MUCİZELER Evrendeki Mükemmel Yörüngeler
Ayet-İddia-Kaynak Özenle oluşturulmuş yollara(yörüngelere) sahip Evren'e (Göğe) andolsun. 51- Zariyat Suresi 7 Ayette özenle oluşturulmuş yollar diye çevirdiğimiz ifadenin Arapçası "zatul hubuk"tur. Bu kelimenin kökleri sağlamlığı, sanat eseri olacak şekilde güzelce oluşturulmayı belirtir.

İlk insan topluluklarından günümüze yıldızların büyüleyici parlaklığı, gökyüzünün eşsiz tablosu insanların dikkatini çekmiş, bu mükemmel görüntü insanları derinden etkilemiştir. Tarihteki birçok şiir, birçok yazı, gökyüzünün insan benliğinde oluşturduğu olağanüstü güzellik hissinin delilidir. Güneş'in hergün doğup batması, Ay'ın şekil değiştirmesine karşılık gökyüzündeki yıldızlar, değişmeyen Evren izlenimini güçlü bir şekilde vermektedir. çıplak gözle Evren'in yörüngelerle dolu olduğunu anlamak mümkün değildir. Geceleyin gökyüzüne baktığımızda dakikada binlerce kilometre hızla hareket eden yıldızlar bile bize hiç hareket etmiyorlarmış gibi gözükür. Evren'de bilinen tüm yıldızların, tüm cisimlerin hareket ettiği, ayetin ifade ettiği şekilde Evren'in yörüngelerle dolu olduğu teleskobun bulunması ve bilimin gelişmeleri sayesinde anlaşılmıştır. http://www.mucizeler.com/bolumler/05_evrendekimukem.htm Açıklama Ayetin orjinal çevirisi: Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):Yollara sahip göğe andolsun ki, Şu sitede tüm çevirileri ve kelimelerle birlikte anlamlarını görebilirsiniz. http://www.kuranmeali.org/51/zariyat_suresi/7.ayet/kura ni_kerim_mealleri.aspx Peki gökteki yollar gerçekten de bilinemezler mi?İlla 21. yüzyıl teknolojisine mi ihtiyacımız var? Gökteki yollar binlerce yıldır herkes tarafından biliniyordu.Bu bilgi o kadar basittir ki zorlukta suyun susuzluğu giderdiği bilgisini geçemez.En basitinden Ay'ın ve Güneş'in hareketlerinden dolayı biliniyordu. Güneş her sabah gökyüzündedir,her akşam ise kaybolur.Hergün doğudan batıya,batıdan doğuya doğru bir yol izlemektedir,devamlı hareket halindedir.

Ay da her akşam gökyüzündedir sabahları ise ortalıkta görülmez,5 yaşındaki bir çocuk bile düşünürki Ay ve Güneş hareket ediyor.Tabiki doğal olarak bu da gökte yollar olduğu anlamına gelir. Zaten bu nedenle Güneş'in Dünya'nın etrafında dolaştığına inanıldı ve Dünya merkezli düz Dünya modeli oluşturuldu.Bu yazdıklarımın aksi iddialar mümkün değildir.Yani bilinemezdi iddiaları fantaziden öteye gidemez. Ayet-İddia-Kaynak Güneş de, kendisi için (tespit edilmiş) olan bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir. (Yasin Suresi, 38) Kuran'da bildirilen bu gerçekler, ancak çağımızdaki astronomik gözlemlerle anlaşılmıştır. Astronomi uzmanlarının hesaplarına göre Güneş, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı doğrultusunda saatte 720.000 km'lik muazzam bir hızla hareket etmektedir. Bu, kabaca bir hesapla, Güneş'in günde 17 milyon 280 bin km yol katettiğini gösterir. Güneş'le birlikte onun çekim sistemi içindeki tüm gezegenler ve uyduları da aynı mesafeyi katederler. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_11.ht ml http://www.mucizeler.com/bolumler/13_gunesteakip.htm Açıklama İlk kaynaktaki Gökteki yolları şu linkte açıkladım;
http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/07/evrendeki-mukemmel-yorungeler.html

Aslında linkteki açıklama bu ayet için de geçerlidir ama bu ayet için ayrı bişeyler de söylemem gerek: Ayet Güneş'in dünya etrafında döndüğü yanlış bilgisi binlerce yıldır bilindiği için ''karar yerine'' doğru gitmeye yoruluyor ki okuyucuda Kur'an'da ''Güneş'in dünya etrafında döndüğü bilgisi yoktur aksine Dünya'nın etrafında dolaşmadığı bilgisi vardır'' izlenimi yaratılabilsin.Önce ayetin farklı meallerine bakalım,sonra bu kaynaklardaki çeviriyi doğru kabul edip sahih hadislerden Muhammed'in bu karar yerine açıklamasına geçelim:

Diyanet İşleri:Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah’ın takdiri (düzenlemesi)dir. Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2):Güneş de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. Görüldüğü gibi ''kesin,aksi iddia edilemez'' çevirisi ''karar yerine doğru akmak'' olmamakla birlikte yukarıdaki mealler daha sağlamdır.Bunun için kelimeleri tek tek kontrol edelim ve dizilim yapalım:
1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. ve eş şemsu tecrî li mustekarrin lehâ zâlike takdîru el azîzi el alîmi : : : : : : : : : ve güneş akar, gider için karar kılınmış, kararlaştırılmış ona işte bu takdir azîz olan, güçlü ve üstün olan alîm olan, en iyi bilen

Görüldüğü gibi ayette bize direk ''karar yerine doğru'' gibi bir anlam verebilecek herhangi bir kelime yok.Ayette belli bir yer,istikamet,yön vb. bile yoktur.
3. li 4. mustekarrin : için : karar kılınmış, kararlaştırılmış

Sadece bu kelimeler var ''karar kılınmış zaman'' da olabilir,''kara kılınmış yer'' de olabilir,Diyanet'in çevirisi gibi ''karar kılınmış yollar'' da veya başka birşey de olabilir.Zaten yukarıda Diyanet'in ve Elmalılı'nın çevirilerini verdim,birazdan vereceğim linkte farklı anlamlar yüklendiğini de göreceksiniz.Şimdi buna göre biz bir çeviri daha yapalım; Ve Güneş de karar kılınmış bir zamana(kıyamet) akmaktadır. Ve Güneş de karar kılınmış bir yere(batış yeri) akmaktadır. Bu gerçek çevirilere göre ne Vega yıldızı var ne de başka birşey.Bilinen durumlar anlatılıyor.Güneş'in kıyamette yokolacağı da,Güneş'in akşam zamanı batıdan battığı da herkesçe bilinen brşeydir.Farklı mealler için aşağıdaki siteye bakabilirsiniz: http://www.kuranmeali.org/36/yasin_suresi/38.ayet Şimdi mucizeci kaynaklardaki çeviriyi doğru kabul edelim ve bu karar yerinin ne olduğuna dair Muhammed'in açıklamasına bakalım;

Hadis No : 1681
Ravi: Ebu Zerr Tanım: Güneş batarken Resulullah (sav) ile birlikte mescidde idim. Bana: "Ey Ebu Zerr, biliyor musun bu Güneş nereye gidiyor?" diye sordu. Ben: "Allah ve Resulü daha iyi bilirler!" dedim. "Arşın altına secde yapmaya gider, bu maksadla izin ister, kendisine izin verilir. Secde edip kabul edilmeyeceği, izin isteyip, izin verilmeyeceği zamanın (kıyametin) gelmesi yakındır. O vakit kendisine: "Geldiğin yere dön!" denir. Böylece battığı yerden doğar. Bu durumu Cenab-ı Hakk'ın şu sözü haber vermektedir. (Mealen): "Güneş, duracağı zamana doğru yürüyüp gitmektedir. Bu aziz ve alim olan Allah'ın takdiridir" (Yasin 38).

Kaynak: Buhari, Tefsir, Ya-sin 1, Bed'u'l-Halk 4, Tevhid 22, 23; Müslim, İman 250, (159); Tirmizi, Tefsir, Y

Muhammed'e göre Güneş akşam olunca Arş'ın altında secde etmeye gidermiş.Ve burada karar verilirmiş Güneş'in tekrar doğup doğmayacağına ve kıyamet günü Güneş'in batıdan doğmasına karar verilecekmiş.Tabiki bu bilimsel olarak yanlış bir bilgidir.Yukarıda ayetin orjinalini inceledik ve ''kara yeri'' anlamına gelen herhangi bir kelime olmadığını gördük.Eski mealciler ayete bu hadise dayanarak ''karar yerini'' eklemişlerdir.Şimdi şöyle iki tane seçenek çıkıyor karşımıza: 1.Mucizeciler ayete bu hadis ışığında ''karar yeri'' eklendiği için bu hadisi de kabul edip bilimle adeta mücadeleye girişecekler. 2.Ayetin orjinaline uyup yukarıdaki gerçek anlamları kabul edecekler ve bunu bilimsel mucize diye lanse ettikleri için özür dileyecekler. Ne yazıkki bu iki seçenekten başka seçenek bulunmamaktadır.

AY’IN YÖRÜNGESİ
Ayet-İddia-Kaynak Ay'a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne Güneş'in Ay'a erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir (Yasin Suresi, 39-40 )

Ay'ın yörüngesi diğer gezegenlerin uyduları gibi düzgün bir yörüngede ilerlemez. Ay, yörüngesinde seyrederken Dünya'nın bazen önüne bazen arkasına geçer. Aynı zamanda Dünya'yla birlikte Güneş'in etrafında da döndüğünden, uzayda sürekli "S" harfi benzeri bir yörünge çizer. Ay'ın uzaydaki bu yörüngesinin şekli, Kuran'da "eski bir hurma dalı gibi döndü (döner)" ifadesiyle tarif edildiği gibi, kurumuş hurma ağacı dalının eğriliğine oldukça benzemektedir. Nitekim ayette geçen "urcun" kelimesinin anlamı, kuruyup incelmiş, bükülmüş hurma dalıdır ve hurma ağacının meyveleri toplandıktan sonra, salkımdan geriye kalan kısmı ifade etmek için kullanılır. Ayrıca bu salkım dalının "eski" ifadesiyle tasvir edilmesi de son derece hikmetlidir, çünkü hurma dalının eskisi daha ince ve daha eğridir. Kuşkusuz ki 1400 sene evvel Ay'ın yörüngesi hakkında bilgi sahibi olmak mümkün değildi. Günümüz teknolojisi ve bilgi birikimi ile tespit edilebilen bu şeklin, Kuran'da böylesine kusursuz bir benzetme ile bildirilmesi, Kuran'ın bir başka bilimsel mucizesidir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_12.ht ml Açıklama Ayetin kaynakta verilen çevirisi yanlıştır,önce onu düzeltelim; Diyanet İşleri:Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur. Diyanet'in yaptığı doğru çeviride de görülebileceği gibi ayet Ay'ın hilal şekline dönüşmesinden bahsetmektedir,kıvrımlı bir yörünge izlemesinden değil.Hilal şeklindeki hurma dalı gibi olmasından bahsediyor.Yani ayette ''bilimsellik'' söz konusu değildir.Şimdi birde ayetteki kelimeleri buraya alıp kontrol edelim;

1. ve el kamere : 2. kaddernâ-hu : 3. menâzile : 4. hattâ : 5. âde : 6. ke : 7. el urcûni : 8. el kadîmi :

ve kamer, ay biz ona takdir ettik menziller oluncaya kadar döndü gibi hurma salkımının dalı eski (kurumuş)

Çeviri:Ve Ay,biz ona menziller takdir ettik,eski hurma salkımının dalı gibi oluncaya kadar döndü. Çok açık bir şekilde Ay'ın hilal biçimine dönmesinden bahsediyor,Ay'ın hurma dalının şekli gibi(S şeklinde) bir yol izlemesinden değil.Ayetin farklı meallerine şu linkten bakabilirsiniz. Aslında daha fazla söylenecek pek fazla şey yok fakat şuna da değineceğim; Mucizecilerin ''yanlış'' çevirisinde diyorki ''Ay kurumuş dal gibi döner'' buradan yine Ay'ın yörüngesi çıkmıyor.Buradan anlaşılan Ay'ın dal gibi dönmesidir,Ay'ın hareketi dönen bir ağaç dalının dönmesine benzetilmiştir.Yani çeviriyi böyle alsak bile ayetten ''Ay'ın yörünge şekli'' çıkmıyor,dönen bir ağaç dalı gibi döndüğü manası çıkıyor.Tıpkı ''gözlerin fırıldak gibi dönmesi'' benzetmesinde olduğu gibi. Görüldüğü gibi ayetin doğru çevirisinde zaten bir bilimsellik yoktur.Mucizecilerin yanlış çevirisini aldığımızda da durum değişmiyor. Ayet-İddia-Kaynak Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 32) Atmosfer'imiz gözle görmediğimiz gazlardan oluşmuş, 10 bin km'ye varan kalınlıkta şeffaf bir kabuktur. Uzay'dan Dünya'mıza hergün irili ufaklı milyonlarca meteor düşmektedir.

Atmosfer'imiz bu meteor bombardımanına karşı şeffaf yapısına rağmen adeta çelikten bir set gibi karşı koymaktadır. Atmosfer'in bu özelliği olmasaydı Dünya'da hayat olmazdı, yeryüzü ise delik deşik olurdu. Bunun bir örneğine uydumuz Ay'a gidildiğinde tanık olduk. Sağanak halinde yağan taşlar, Ay yüzeyine çarpmış, irice olanları ise Ay'ın kabuğunun içine de girerek derin çukurlar oluşturmuştur. Meteorlar, Atmosfer'deki moleküllere, büyük bir hızla çarpmakta, yüksek bir sıcaklık kazanıp buharlaşmakta ve toz parçalarına dönüşerek kaybolmaktadır. Atmosfer aynı zamanda Güneş'ten gelen zararlı ışınları bir filtre gibi süzerek Dünya'daki hayatın yok olmasını önlemektedir. http://www.mucizeler.com/bolumler/19_gokyuzukorun.htm Açıklama Ayete göre gök koruyucu değil ''korunmuş'' bir tavandır.Yani korunanın kendisi göktür.Atmosfer ise mucizecilerin de iddia ettikleri gibi ''koruyucu''dur,korunmuş değil.Peki gözkyüzü kimlerden ve neden ''korunmuş''tur? Saffat Suresi'nin şu ayetleri bunu bize açıklayacaktır: Saffat=6:Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık. Saffat=7:Ve onu, her inatçı ve âsi Şeytandan koruduk. Saffat=8:En yüce melekler topluluğunun sözlerini duyamazlar ve her yandan sürülüp kovulurlar. Saffat=9:Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır. Açıkça görüleceği gibi gök şeytanlardan,meleklerin sözlerini çalamamaları için korunmuştur.Enbiya 32'de de açıkça bundan bahsedilmektedir.Tekrar vurgulayım: Enbiya 32. ayete göre gök ''koruyan'' değil ''korunan''dır.Dolayısıyla atmosferin koruyucu özelliğinden bahsetmemektedir.

NOT:Ayete göre bu ayette zaten bilimsel bir mucize olamaz,çünkü anlatılanların açıkça o zaman bilindiğini(inanıldığını) anlıyoruz.Allah gökyüzünü korumuş fakat müşrikler bu delile rağmen hâlâ İslam'a girmiyorlarmış.Peki müşrikler gökyüzünün korunduğunu bilmeseler Allah böyle birşey der mi?Ayetten açıkça bunu bilmelerine rağmen yinede inanmadıklarını anlıyoruz.

DİREKSİZ YÜKSELMİŞ GÖK
Ayet-İddia-Kaynak Allah, şu gördüğünüz gökleri direksiz yükseltendir… 13 Rad Suresi 2 Kuran'ın, Peygamberimiz dönemindeki bilgi seviyesiyle söylenmesi mümkün olmayan bilimsel gerçekleri söylemesi, mucizevi yönlerinden biridir. Bu kitabımızda bu mucizeleri göstermeye çalışırken, daha çok son yüzyılda veya son yüzyıllarda ancak anlaşılabilen bilimsel gerçeklerin, 1400 küsür yıl önce söylendiğine yer verdik. Peygamberimiz dönemindeki araştırmalarla, gözlemlerle bilinmesi imkansız olan bilgilerden biri yukarıdaki ayetteki ifadedir. Fakat bu gerçek diğer başlıklarımızdaki konular gibi son asırlarda keşfedilen bir olgu değildir. İnsanlar çok uzun zaman önce gökyüzünün direkler üzerinde yükselmediğini öğrendiler. Fakat Kuran'ın indiği dönemde, toplumun böyle bir ortak kanaati yoktu. Kuran'ın indiği dönemden sonra bile gökyüzünün Dünya'nın iki ucundaki dağlara yaslandığı fikrine inananlar vardı. Örneğin Yeni Amerikan İncili'nin eski baskılarından birinde gökyüzü tersine çevrilmiş bir tasa benzetilmektedir ve gökyüzü direklerle ayakta durmaktadır (Bakınız The New American Bible, St Joseph's Medium Size Edition, sayfa 45) İbni Abbas (ölümü Hicri 68 / Miladi 687), Mücahid (ölümü Hicri 100 / Miladi 718), İkrime (ölümü Hicri 115 / Miladi 733) gökyüzünü ayakta tutan direklerin (dağların) varlığına inanıyorlardı. Bu şahıslar, Kuran'ın ayetinin sadece görünen kısmı belirttiğini, görünmeyen alanda gökleri ayakta tutan direklerin var olduğunu savundular. Gökyüzünün, Dünya'nın ucundaki dağlara yaslandığı fikrini, Babilliler gibi tarihte savunan topluluklar oldu. Peygamberimiz'in yaşadığı dönemde insanlar, yeryüzünün küre şeklinde olduğunu ve yeryüzünde her iki yöne gidilince, yine aynı noktaya gelinebileceğini bilmiyorlardı.

Bu yüzden gökyüzünün direkler üzerinde yükseldiği veya yükselmediği iddiası Peygamberimiz'in içinde bulunduğu dönem için belirsiz, bilinemez, ispatlanamaz bir iddiadır. Kendi döneminde bilinmeyen ve şüpheli bir konuyu, doğru olarak açıklaması Kuran'ın bir mucizesidir. Kuran'ın belirttiği bu gerçek, Peygamberimiz'in zamanında ispatlanamadığı için, Kuran'daki bu ayetin varlığı Peygamberimiz'e bir avantaj sağlamamaktadır. Hatta bu ayet, o dönemde ispatlanamaz olduğu için bu ayetin ifadesi yüzünden Kuran'a itirazlar yöneltilmiş olması da mümkündür. Kuran'ı Peygamberimiz'in yazdığı iddiasını ileri sürenlerin, Peygamberimiz'in dönemindeki kanaatlere karşın Kuran'da niye böyle bir ifade geçtiğini açıklamaları mümkün olmayacaktır. Kuran'daki anlatımların değerini daha iyi kavramamız için Peygamberimiz'in dönemine hayalen gidip, o dönemin insanlarının kafa yapısını anlamaya çalışmamızın gerekliliği bu konuyla da anlaşılmaktadır. Kuran, uçakların, arabaların olmadığı, Dünya'nın ne şeklinin bilindiği, ne de haritasının olduğu, çoğunluğun okuma yazma bilmediği bir ortamda vahyedilmiştir. Kuran'ı, Peygamberimiz'in, ya da Peygamberimiz dönemindeki insanların yazdığını söyleyenlerin iddialarına karşı bu tabloyu hatırlatalım. Eğer, Kuran'ın ifade ettiği bu konuların, o dönemde söylendiğini göz önünde bulundurursak, Kuran'ın mucizelerini daha iyi anlayacağımız kanaatindeyiz. http://www.mucizeler.com/bolumler/21_direksizyuksel.htm Açıklama Açıklamada da göreceğiniz gibi bu ayetin bilimle uzaktan yakından alakasının olmadığı açıklamanın yazarı tarafından da biliniyor.Gökyüzünde zaten direk yoktur,direk varda biz mi göremiyoruz?O halde ''gökyüzü direksiz yükselmiştir'' söyleminin neresi bilimseldir?Açıklamada da gördüğünüz gibi zaten yazar bunu biliyor ve diyor ki; Gökyüzü görünmez direklerle ayakta duruyor diyenler de vardı,direksiz ayakta duruyor diyenlerde.Ve yazar(!) sırf Muhammed ''direksiz'' düşünceyi tercih ettiği için bunun mucize olduğunu söylüyor. Bu durumda ''gökyüzünün ayakta direksiz'' durduğu düşüncesini benimseyen Muhammed'den önceki ve Muhammed'in zamanındaki binlerce kişi de peygamber olmuyor mu?Görünüşe göre bu sitenin yazarları(!) ''mantık'' sınırlarını zorlamayı bayaa seviyorlar.Peki Kur'an'a göre direksiz gökyüzü ayakta nasıl duruyordu?Nasıl oluyor da yere düşmüyordu?Şimdi bunu açıklayan bir ayetle devam edelim:

Hacc=65:Görmüyor musun ki, Allah bütün yerdekileri ve emri uyarınca denizde akıp gitmekte olan gemileri sizin hizmetinize vermiştir. İzni olmaksızın yerin üzerine düşmesin diye göğü O tutuyor. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir. Ayette de görüldüğü gibi Muhammed ''direksiz olarak ayakta duran gök'' düşüncesini benimsemiştir ama ''direkler olmadığı taktirde göğün yere düşeceği'' inancını da hala sürdürmektedir.Göğü düşmesin diye Allah tutar diyor,Allah'ı direklerin yerine koymuş.Peki soralım; Gök yere nasıl düşebilir?Bunun imkanı var mıdır?Dünya zaten gökte değilmidir ki gök dünyaya düşsün?Bu tıpkı denizin 5 metre altındayken üstünüze su düşmesine(dökülmesi) inanmak gibi birşey olur.Açıkça görülüyor ki Muhammed göğü dünyadan ayrı bir şekilde düşünmüştür.Dünya gökte değildir,gök dünyanın çatısıdır.Ve Allah tutmasa gök(çatı) dünyaya düşecektir(çökecektir).Son olarak bir alıntı;
Bu ayetlerde de yine Dünya’nın düz bir tepsi/döşek olduğu ve göklerin de işte bu tepsi/döşek üzerine kurulmuş ve muzicevi bir şekilde, herhangi bir görünebilen direk olmadan yukarlarda duran bir kubbe/çatı olduğu anlayışı ifade bulmaktadır. Açık bir şekilde “gökler” çadır gibi Dünya üzerine yükseltilen/kurulan bir kubbe olarak düşünülmüş ve yere düşmeyip de yukarda kalabildiği için açıklamalar getirilmiş. Yani Kuran’daki evren anlayışında Dünya uçsuz bucaksız uzayda herhangi bir gök cismi değil; aksine “gökler” işte bu Dünya üzerine kurulmuş, “kandillerle” (yıldızlarla) süslenmiş, aslında yere düşmesi gereken fakat Allah’ın görünmez direklerle havada tuttuğu bir kubbe/çadır olarak düşünülmekte… Üstelik Kuran’da işte bu şekilde tahayyül edilen “gökler”in (bilim-öncesi ilkel evren modellerinin ortak bir özelliği olarak) doğaüstü/mistik “yorumlanması” da yer almakta. http://www.mucizeyalanlari.com/evrenin-genislemesi/ Mucize iddiacılarının da kabullendikleri gibi ortada ne bilimsel bir bilgi var ne de 21. yüzyıl teknolojisi olmadan bilinemeyecek birşey.Aksini iddia etmek bilimle,mantıkla ve okuyucuyla dalga geçmek demektir.

SU İÇMENİN VE HAREKET ETMENİN SAĞLIĞA YARARLARI
Ayet-İddia-Kaynak Kuran'da dikkat çekilen davranışlardan biri, Hz. Eyüp'e gelen bir vahyi anlatan ayetlerde bildirilir:

Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o: "Herhalde şeytan, bana kahredici bir acı ve azap dokundurdu" diye Rabbine seslenmişti. "Ayağını depret. İşte yıkanacak ve içecek soğuk (su," diye vahyettik). (Sad Suresi, 41-42) Hz. Eyüp'e şeytanın vermiş olduğu sıkıntı ve rahatsızlığa karşılık Allah'ın bildirdiği tavsiyelerden biri "ayağını depretmesi"dir. Ayette geçen bu ifade hareket etmenin, spor yapmanın faydalarına işaret ediyor olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.) Nitekim "Ayağını depret, yere vur" diye tercüme edilen "urkud" kelimesi, Enbiya Suresi 12. ve 13. ayetlerde "koşmak" anlamında kullanılmaktadır. Bu da burada kastedilen hareketin "koşma" veya "hızlı yürüme" şeklinde olabileceğini göstermektedir.

http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=6013382679600734732Spor esnasında,
özellikle bacak kasları gibi uzun kasların hareket ettirilmesi (izometrik hareketler) ile kan dolaşımı hızlanır, hücrelere giden oksijen miktarında artış olur. Bunun sonucunda kişinin üzerindeki bitkinlik kaybolur, toksik maddelerin vücuttan atılmasıyla da kişi dinçleşir.145 Aynı zamanda vücut mikroplara karşı çok daha dirençli bir hale gelir. Düzenli egzersiz yapan kişiler geniş ve temiz damarlara sahip olurlar. Bu da damarların tıkanmasını, dolayısıyla kalp hastalıklarını önleyici etki yapar.146 Ayrıca düzenli yapılan egzersiz, kan şekerinin dengesini sağlayarak şeker hastalığını önleyici rol oynar. Sporun karaciğer üzerindeki olumlu etkileri, "iyi kolesterol" diye adlandırabileceğimiz kolesterol seviyesini yükseltir. Ayette, yıkanmaya ek olarak bir de su içilmesi tavsiye edilmiştir. Suyun vücudun her organı üzerinde oluşturduğu faydalar göz ardı edilemeyecek kadar fazladır. Ter bezleri, mide, bağırsaklar, böbrekler, cilt ve bunlar gibi daha pek çok organın sağlığı, suyun vücuda yeterli miktarda alınmasına bağlıdır. Bu konuda meydana gelebilecek bir rahatsızlığın telafisi de yine suyla yapılan takviye ile mümkün olur. Bitkinliğin, yorgunluğun ve uyku halinin çözümü de yine vücuttaki su miktarının artırılması, böylece toksik maddelerden arınılması sağlanarak gerçekleşir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_75.html Açıklama Bu ayet hakkında hiçbir açıklamaya gerek yok,ayette hiçbir ''bilinemezlik'' yok.Suyun sağlığa yararları da sporun sağlığa yararları da biliniyor binlerce yıldır.Zaten bilinememesine imkan var mıdır?Ama ben yine de biraz açıklama yapıyım çok ''gereksiz'' olmasına rağmen. Susuz insan yaşayamaz bile ve bu milyonlarca yıldır bilinen birşey.Su zaten birçok kültürce kutsal görülmüştür.Suya Tanrı diye tapan Paganlar vardır,suyu kutsarlar,suyun mucizevi bir tedavi aracı olduğuna inanırlar.Kökeni Sümer inançlarına dayanır.Bu ayette de suyun normal anlamda sağlığa yararlarından çok Pagan dinlerdeki gibi Tanrısal olarak mucizevi yarar sağladığına dair inanç yer almaktadır.Normal olarak su çok yararlıdır fakat herhangi bir hastalığı ''anında'' yokedici özelliği yoktur.Bu bakımda ayet bilimsel olmaktan çok bilimle çelişir! Spor da aynı şekilde binlerce yıldır yararları bilinen bir konudur.

Bu kadar basit gözlemlenebilecek şeylerin(gözleme bile gerek yok,insanın 5 parmaklı olduğu bilgisi kadar apaçık bilgiler bunlar) mucize olarak sunulması elbette mantık kurallarına aykırıdır,adeta mantık çerçevesini yakıp-yoketmektir.

YERYÜZÜNDEKİ FAY HATLARI
Ayet-İddia-Kaynak Ve çatlaklarla dolu yer. 86 Tarık Suresi 12 Bu ayetten bir önceki ayette (86 Tarık Suresi 11), gökyüzünün geri döndürücü özelliğine dikkat çekilerek 1400 yıl önce yaşayan insanların bilemediği oluşumlara işaret edilmiştir (20. bölümde bu konuyu işledik). Bu ayette de Kuran'ın indiği dönemdeki insanların bilemediği gerçeklere işaret vardır. Ayetin indiği dönemden sonraki yıllarda yeryüzünün çatlakları olan fay hatları keşfedilmemiş olduğu için bu ayetin sadece toprağın çatlayıp, bitkilerin içinden çıkması gibi anlamları ifade ettiği zannedilmiştir. 2. Dünya Savaşından sonra bilim adamları değerli madenlere, minarellere ulaşmak içindeniz altı araştırmalarına hız verdiler. Denizaltında yapılan bu araştırmalarda hiç umulmadık bir şekilde yeryüzünün çatlaklarla dolu olduğu anlaşıldı. Bu çatlaklara fay veya kırık denmektedir. Gökyüzünün geri döndürücü özelliğiyle suyu yeryüzüne, zararlı ışınları uzaya geri döndürmesi (11. ayetin işareti) Dünya'mızla ilgili nasıl önemli bir bilgiyse, yeryüzündeki fay hatlarının varlığı ve bu fay hatlarının

fonksiyonları da (12. ayetin işareti) çok önemli bir bilgidir. 2. Dünya savaşından günümüze kadar geçen süreyi, Kuran'ın inişinden günümüze kadar geçen süreyle kıyaslarsak, Kuran'ın 1400 yıl önce bu bilgilere işaret etmesinin değerini daha iyi anlarız. http://www.mucizeler.com/bolumler/35_yeryuzundekifay.htm

Açıklama
Yine bu da açıklanmaya gerek duymayacak,hiçbir mucizevi yanı olmayan ayetlerden biridir ama açıklamak gerekiyor.Zira bunları gerçek sanan insanlar olabiliyor.Kurtubi'nin açıklaması şöyle: "Yarılan yere ki", buyruğu da bir başka kasemdir. Bitki, ağaç, meyve ve ırmakları dışarı çıkartarak yarılır. Bunun bir benzeri yüce Allah'ın: "Sonra da yeri gereği gibi yararız" (Abese, 80/26) âyetidir. (Abese Sûresi'ndeki) bu âyette yer alan “Es-Sad’ “ "Yarılan" lafzı "yarmak" anlamındadır. Çünkü bitki de yeri yararak çıkar ve yer o dışarı çıkınca yarılır. Sanki bitkisi olan yere (andolsun) buyurulmuş gibidir. Çünkü bitki yeri yararak çıkar. Mücahid de şöyle demiştir: Yürüyenlerin yardıkları yolları bulunan yer, demektir. Ekinli olan yer, diye de açıklanmıştır. Çünkü ekin için çift sürülürken yer yarılır. Ölüleri olan, diye de açıklanmıştır. Çünkü ölümden sonra dirilmeleri ve mahşere gelmeleri için yer, onların üzerinden yarılacaktır. El Camiul Ahkamul Kur'an:Tarık Suresi 12. Ayet Tefsiri Mucizeciler zaten tefsircilerin yükledikleri anlamlardan haberdarlar.Fakat diyorlarki;

Ayetin indiği dönemden sonraki yıllarda yeryüzünün çatlakları olan fay hatları keşfedilmemiş olduğu için bu ayetin sadece toprağın çatlayıp, bitkilerin içinden çıkması gibi anlamları ifade ettiği zannedilmiştir.

Ve bu da apaçık bir fantazidir.Bu ayeti yazmak için fay hattının bilinmesine gerek yoktur.Doğal afetler sonucu da yeryüzünde çatlaklar oluşmaktadır.Birçok nedenden dolayı yeryüzüne çatlak denilebilir.Ayet direk olarak ''fay hattı'' dese biz de tamam derdik ama yüzlerce farklı şeyden dolayı yeryüzüne çatlak denilebileceği için ayete ancak çarpıtılarak fay hattı anlamı yüklenebilir.Zaten

Allah'ın neden ''çatlaklara sahip yer'' dediğini Kurtubi çok güzel bir şekilde anlatmıştır. Sonuç olarak ''fay hattı=(eşittir) çatlak(yarık)'' fakat ''çatlak(yarık)≠(eşit değildir)fay hattı''. Ve tüm bunlar açıkça göstermektedirki bu ayette de bilimsel bir mucize yoktur.

PETROLÜN OLUŞUMU
Ayet-İddia-Kaynak Rabbinin yüce ismini tesbih et, ki O, yarattı, 'bir düzen içinde biçim verdi', takdir etti, böylece yol gösterdi, 'yemyeşil-otlağı' çıkardı. Ardından onu kuru, kara bir duruma soktu. (A'la Suresi, 1-5) Bilindiği gibi petrol, denizlerdeki bitki ve hayvanların çürüdükten sonraki kalıntılarından oluşur. Bu kalıntılar deniz yatağında milyonlarca yıl boyunca çürüdükten sonra, geriye yalnızca yağlı maddeler kalır. Çamur ve büyük kaya katmanları altında kalan yağlı maddeler de petrol ve gaza dönüşür. Yerkabuğundaki hareketlenmeler bazen denizlerin kara parçaları haline gelmesine ve petrol içeren kayaların binlerce metre derine gömülmesine yol açar. Oluşan petrol de bazen kaya tabakalarındaki gözeneklerden sızarak kilometrelerce derinden yüzeye çıkar ve burada buharlaşarak (gaz haline dönüşerek) geriye zift birikintisi bırakır. Ala Suresi'nin ilk dört ayetinde dikkat çeken üç husus petrolün oluşum aşamalarıyla son derece parelellik içindedir. Öncelikle otlak, kır, çayır anlamlarına gelen "elmer'a" ifadesi ile petrolün oluşumundaki organik kökenli maddelere işaret olması son derece muhtemeldir. Ayette ikinci dikkat çekici kelime ise siyaha çalan yeşil, yeşile çalan siyah, karamsı, esmer, isli renkleri tarif etmek için kullanılan "ahva" kelimesidir. Bu kelime de yer altında biriken bitki atıklarının zaman içinde siyaha dönüşmesi olarak düşünülebilir. Çünkü bu kelimeler üçüncü bir kelime ile "gusaen"le- desteklenmektedir. Kimi meallerde çer-çöp, süprüntüolarak çevrilen "gusaen" kelimesi, sel suyunun otları, çöpleri birbirine katarak sürükleyip getirdiği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp, yaprak ve köpük gibi karışım anlamına da gelmektedir. Bu kelime, içerdiği "kusma, istifrağ etme" anlamından ötürü kimi kaynaklarda "sel kusuğu" olarak tercüme edilmekte ve toprağın petrolü kusması olarak tarif edilmektedir. Nitekim petrolün oluşumu, ortaya çıkış şekli, köpüklü görünümü, rengi göz ününde bulundurulduğunda, ayetlerde kullanılan kelimelerin ne kadar hikmetli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Görüldüğü gibi ayetteki bitkinin kara ve akışkan bir sıvıya dönüşmesi petrolün oluşumu ile son derece benzerdir. Petrolün oluşumu hakkında bilgi sahibi olunmadığı bir dönemde, böylesine uzun yılları kapsayan bir oluşumun tarif edilmesi, kuşkusuz Kuran'ın Allah'ın vahyi olduğunun bir başka delilidir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_31.html

Açıklama Burada petrole ilişkin tek bir kelime bile yoktur.İddia sahipleri ''gusaen'' kelimesini petrole yormuşlar.Gusaen kelimesi; 1.Selin (aktığı zaman) vadinin kenarlarına attığı ot, bitki ve çerçöp. 2.Ve kuru olan şey anlamlarına gelmektedir. Yani iddia sahibinin dediği ''el suyunun otları, çöpleri birbirine katarak sürükleyip getirdiği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp, yaprak ve köpük gibi karışım'' anlamı doğrudur.İlginç olan ise iddia sahibinin bunu ''petrole'' yormasıdır.Kelimenin iki anlamında da petrolle ilgili en ufak bir işaret,belirti vb. yoktur. Ayette ''otların çürütülüp başka bir hale,sıvıya'' vb. dönüştürülmesinden değil,yemyeşil bitkilerin kurutulmasından yahut suyun sürüklediği sürpüntüye dönüştürülmesinden bahsedilmektedir.Bitkilerin çürümesi de,suyun sürüklediği sürpüntüye dönüşmesi de 5 yaşındaki bir çocuğun bile gözlemleyebildiği birşey olup bunun petrole yorulması aşırı derece gülünç olmaktadır.Ve petrol Kur'an'dan önce bilinen birşeydir bunun için şu linklere bakabilirsiniz: http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/04/modern-bilimin-antik-kokenleri.html http://www.mucizeyalanlari.com/petrol-mucizesi/

HAYVANLAR ARASI MUHABBETLER Ayet-İddia-Kaynak Süleyman Davud'a mirasçı oldu ve dedi ki: Ey insanlar bize kuşların dili öğretildi... 27 Neml Suresi 16 Alıntıladığımız ayette, bir Peygamber olan Hz. Süleyman'a, Allah'ın verdiği üstün özellikler sayılırken O'na kuşların dilinin öğretildiği de söylenmektedir. Böylece Kuran, kuşların birbirleriyle iletişim kurduklarına, kuşların çıkardıkları seslerin(veya vücut dillerinin) rastgele olmadığına dikkatlerimizi çekmektedir. Buradan hareketle hayvanların da insanlar gibi iletişim kurduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu iletişim hiç şüphesiz insanlarınki kadar

gelişmiş değildir, fakat hayvanlar arasında iletişimin olmadığını söylemek büyük bir yanılgıdır. Zoologların yaptıkları araştırmalar, hayvanların çıkardıkları seslerin rastgele olduğunu, hayvanların kendi aralarında bir iletişime sahip olmadığını söyleyenlerin yanıldıklarını ortaya koymuştur. Kuşlar, karıncalar, yunuslar ve daha birçok havyan türü üzerinde yapılan araştırmalar, bu hayvanların kendi türleri arasındaki konuşmalarını, iletişimlerini ortaya koymuştur. http://mucizeler.com/bolumler/47_hayvanlararasimuhabbet.htm Açıklama İddianın tamamını kaynaktan okumanızı öneririm gerçekten çok komik,eminim yüzünüzde en azından hafif bir gülümseme oluşturacaktır,belkide koltuktan düşeceksiniz gülmekten.Neyse yinede ciddiye alıp açıklama yapayım(neyini açıklayacaksam artık). Hayvanların konuşması,atların uçması türü hikayelerin tümü mitoloji dediğimiz ''ilkel'' dinleri oluşturan ''ilkel'' inançlardan ibarettir.İnsanlar binlerce yıldır bunlara inandılar,bunlar üzerine masallar yazıp çocuklarına anlattılar.Şimdi kalkıp da bunu Kur'an'dan önce kimse bilmiyordu demek ''yalanım ortaya çıksında rezil olup dalga geçiliyim'' demekle eşdeğerdir.Yani dalga geçilmek için ortaya yalan atıyorsunuz,yalanın yalan olduğu her halinden belli amacınız dalga geçilmek.Tabi bunlar yalan kategorisine bile girmeyip direk saçmalamak olduğu için ''mantıktan ve akıldan yoksun,deli'' gibi tabirler kullanılabilir bunları söyleyen insanlar için ve ben bir psikoloğa görünmelerini öneririm,eğer durum umutsuzsa psikoloğdan çıktıklarında derhal Bakırköy'e bir bilet almaları çok yerinde olacaktır.Ciddiyim eğer ciddi ciddi kendinizde inanarak bunları iddia edebiliyorsanız,bilimsel mucize diyebiliyorsanız akli dengeiz aşırı derecede bozuk demektir ve bir profesyonelden yardım almanız gerekir. Fabl dediğimiz bir masal türü vardır.Bu masallarda sadece hayvanlar yer alır.Hayvanlara insani nitelikler yüklenir,konuşturulurlar hatta adam toplayıp mahalle maçı bile yaptıkları görülebilir.Bu Fabl yazarlarından en ünlüsü sanırım Ezop.Ezop M.Ö 6. yüzyılda yaşamıştır ve masalları bugün bile 6-7 yaşlarındaki çocuklara anlatılmaktadır,güzel masallar benim de çocukluğum onlarla geçti.En ünlü eserlerindeN biri ''Ağustos Böceği ile Karınca''dır.Yani Kur'an'dan yüzlerce yıl
önce Ezop karıncaları,kuşları konuşturmuştur.Çocukları eğlendirip-eğitmek için uydurulmuş bu masallara birgün birileri çıkıp diyorki(21. yüzyılda!) ''bilimsel

mucize''!Yok artık devenin şeffaf göz kapakları!!!Neyse şu linkten Ezop'a ve diğer Kur'an'dan eski Fabl yazarlarına ulaşabilirsiniz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fabl

Bu iddia için cümle bile kurmaya gerek olmadığı halde 1 sayfa yazı yazmışım.Mazur görün insan bu tip iddialar karşısında sitem etmeden duramıyor ve belki inanmayacaksınız ama bu iddialara inanıp Allah'a şükredenler var.Bu arada dileyen ''Ağustos Böceği ile Karınca'' masalına şu
linkten çok makul bir fiyata ulaşabilir: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=435373

FOTOSENTEZİN SABAH VAKTİ BAŞLAMASI Ayet-İddia-Kaynak Kararmaya ilk başladığı zaman, geceye andolsun, ve nefes almaya başladığı zaman, sabaha; (Tekvir Suresi, 17-18) Bilindiği gibi bitkiler fotosentez yaparken, havadaki karbondioksidi yani insanın kullanmadığı zararlı gazı alır ve onun yerine atmosfere oksijen bırakırlar. Nefes aldığımızda içimize çektiğimiz ve asıl hayat kaynağımız olan oksijen, fotosentezin ana ürünüdür. Atmosferdeki oksijenin yaklaşık %30'u karadaki bitkiler tarafından üretilirken, geri kalan %70'lik bölüm denizlerde ve okyanuslarda bulunan ve fotosentez yapabilen bitkiler ve tek hücreli canlılar tarafından üretilir. Fotosentez, bilim adamlarının bugün bile tam olarak açıklayamadıkları eşsiz bir süreçtir. Bu işlemi çıplak gözle göremeyiz, çünkü bu mekanizma çalışmak için atomları ve molekülleri kullanır. Ancak, fotosentezin sonuçlarını nefes almamızı sağlayan oksijen ve hayatta kalmamızı sağlayan besinlerde görebiliriz. Fotosentez anlaşılması zor kimyasal formüller, günlük hayatta hiç karşılaşmadığımız küçüklükte sayı ve ağırlık birimleri içeren, çok hassas dengeler üzerine kurulmuş bir sistemdir. Etrafımızdaki bütün yeşil bitkilerde, bu işlemin gerçekleştiği kimya laboratuvarlarından trilyonlarcası kuruludur. Üstelik bitkiler milyonlarca yıldır hiç

durmadan ihtiyacımız olan oksijeni, besinleri ve enerjiyi üretmektedirler. Fotosentezin en verimli olduğu zaman, oksijenin en fazla üretildiği zamandır. Bu da güneş ışığının en yoğun olduğu sabah saatlerinde gerçekleşir. Güneş'in doğmasıyla birlikte, yaprakta terleme ve buna bağlı olarak fotosentez artmaya başlar. Öğleden sonra ise bu olay tersine döner; yani fotosentez yavaşlar, solunum artar, çünkü sıcaklığın artmasıyla birlikte terleme de hızlanmaktadır. Geceleyin ise sıcaklığın azalmasıyla birlikte terleme yavaşlar ve bitki rahatlar. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_49.html Açıklama Görüldüğü gibi kaynaktaki tek ciddiye alınabilecek bilgi ''fotosentezin sabah gerçekleşmesidir''.Onun dışında ilgili ayette ne fotosentez ne de bilimsel herhangi bir bilgi vardır.İddia sahipleri ''mecaz'' anlam diye birşeyi ömürlerinde hiç duymamış olabilirler fakat bir iddia ortaya atılacağı zaman derinlemesine araştırılmalıdır.En azından herhangi bir tefsire bakılabilirdi. Ayette bitkilerin değil ''sabahın nefes almasından'' bahsediliyor.Sabahın nefes almaya başlaması demek demek günün ağarması,Güneş'in ilk ışınlarını dünyaya göndermesi demektir.Aynı şekilde ''gecenin nefes almaya başlaması'' gibi bir cümle de kurulabilir.Bu ayetten fotosentezi anlayabilen pek insan yok,iddia sahipleri tabiri caizse ''türlerinin son örneği''.Şu siteden tefsire de bakabilirsiniz: http://www.kurantefsiri.com/kuran_tefsiri/tekvir/tekvir_suresi_tefsiri.aspx?ayet=18

EVRENİN SONU VE BİG CRUNCH
http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=908491644710384585Ayet-İddia-Kaynak
Evrenin yaratılışı, önceki konuda da belirttiğimiz gibi Big Bang denilen büyük bir patlama ile başlamıştır ve o zamandan beri evren genişlemektedir. Bilim adamları evrenin kütlesi yeterli miktara ulaştığında, çekim kuvvetleri nedeni ile bu genişlemenin duracağını ve bunun evrenin kendi içine çökmeye, büzülmeye başlamasına sebep olacağını bildirmektedirler.

Büzülen evrenin de, sonunda "Big Crunch" (Büyük Çöküş) denilen çok yüksek bir ısı ve sıkışma ile sonuçlanacağını ifade etmektedirler. Bu ise, bildiğimiz tüm yaşam şekillerinin yok olması anlamına gelmektedir. Stanford Üniversitesi'nde fizik profesörü olan Renata Kallosh ve Andrei Linde'nin bu konu ile ilgili yaptığı açıklamalar ise şöyledir:

http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=908491644710384585Evrenin akıbeti
küçülmeye ve yok olmaya doğru gidiyor. Gördüğümüz ve daha uzaklardaki göremediğimiz herşey bir protondan bile küçük bir nokta şeklinde küçülecek. Sanki kara delik içindeymişsiniz gibi.... Kara enerjinin en iyi tarifinin şu açıklama olduğunu bulduk: Aşama aşama negatif hale gelen bu kara enerji, evrenin dengesinin değişmesine sebep olacak ve büzülüp çökecek... Fizikçiler kara enerjinin, negatif enerjiye dönüşeceğini ve evrenin yakın bir gelecekte büzüleceğini biliyorlar... Fakat bugün görüyoruz ki, biz bu olayın başlangıcında değiliz, ama evrenimizin hayat sirkülasyonunun ortasında olabiliriz. Big Crunch olarak ifade edilen bu bilimsel varsayıma, Kuran'da şöyle işaret edilmektedir: Bizim, göğü kitabın sahifelerini katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iade edeceğiz. Bu, Bizim üzerimizde bir vaiddir. Elbette, Biz yapıcılarız. (Enbiya Suresi, 104) Bir başka ayette ise göklerin bu durumu şöyle tarif edilmektedir: Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır;gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (Zümer Suresi, 67) Big Crunch teorisine göre başlangıçta olduğu gibi önce yavaşça, fakat gittikçe hız kazanarak evren çökmeye başlayacaktır. Tüm bunların devamında ise, evren sonsuz yoğunluk ve sonsuz ısıda, sonsuz küçüklükte bir nokta haline gelecektir. Tarif edilen bu bilimsel teori, Kuran ayetleri ile paralellik içindedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_03.html

Açıklama

Big Crunch evrenin yokoluşuyla ilgili hipotezlerden sadece bir tanesidir.Ve en düşük olasılıklı olanıdır ve her an yanlışlanabilir.Eğer bu bilimsel bir mucizeyse ve Kur'an'ın Allah sözü olduğuna delil ise Big Crunch hipotezi yanlışlandığında Kur'an da tanrısallığını kaybedecek demektir.Ben burada bilimselliğine değinmeyeceğim önceden bilinemezliğine değineceğim fakat yazı sonunda vereceğim linkte ayetin bilimsel değerini de görebileceksiniz. Bu ayetler olduğu gibi Tevrat ve İncil'den alınmıştır.Tevrat'dakine göre Tanrı öfkelenir ve herşeyi yokeder.İncil'de ise bir kıyamet senaryosunda bahsedilir.Bakınız aynen şu ayetlerde geçmektedir: Tevrat:Yeşeya.34=4:Bütün gök cisimleri küçülecek, gökler bir tomar gibi dürülecek; gök cisimleri, asma yaprağı, incir yaprağı gibi dökülecek. İncil:Vahiy.6=14:Gökyüzü dürülen bir tomar gibi ortadan kalktı. Her dağ, her ada yerinden sökülüp alındı. Görüldüğü gibi Kur'an'daki ilgili ayet İncil ve Tevrat kaynaklıdır dolaysısyla Kur'an'ın mucizesi olamaz.Ayetin bilimsel değerlendirmesini de aşağıdaki linkten görebilirsiniz: http://www.mucizeyalanlari.com/evreninsonu-ve-big-crunch/ GÖKLERLE YERİN BİRBİRİNDEN AYRILMASI Ayet-İddia-Kaynak Kuran'da göklerin yaratılışı hakkında bilgi verilen bir başka ayet ise şöyledir:

O inkar edenler görmüyorlar mı ki,(başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30) Ayetin "birbiriyle bitişik" olarak tercüme edilen "ratk" kelimesi, Arapça sözlüklerde "birbiriyle iç içe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış" anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki maddeyi tanımlamak için bu kelime kullanılır. Ayette geçen "ayırdık" ifadesi ise Arapça "fatk" fiilidir ki, bu fiil bitişik durumdaki bir nesneyi yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması Arapçada bu fiille ifade edilir. Şimdi ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin birbiriyle bitişik, yani "ratk" durumunda olduğu bir durumdan bahsediliyor. Ardından bu ikisi "fatk" fiili ile ayrılıyorlar. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkıyor. Gerçekten de Big Bang'in ilk anını düşündüğümüzde, evrenin tüm maddesinin tek bir noktada toplandığını görürüz. Diğer bir deyişle herşey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile bu noktanın içinde, birbiriyle iç içe, ayrılmaz durumdadırlar. Ardından bu nokta şiddetli bir patlamayla yarılıp ayrılmaktadır. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_05.html Açıklama Bu ayette zaten Muhammed zamanında bilinemeyecek birşey olamaz çünkü ayet ''o inkar edenler görmüyorlar mı'' şeklinde başlıyor.Eğer o zaman bilinen birşey olmasaydı Allah ayete böyle başlamazdı.Allah inkar edenlerin bunu görüp görmediklerini öğrenmek için bunu sormuş olamaz az çok Türkçe bilen herkes bunu anlar.İddia sahiplerinin de anladıklarını düşünüyorum fakat gözlerinden kaçmıştır belki.Allah; ''İnkar edenler bizim göklerle yeri birbirinden ayırdığımızı bildikleri halde hala nasıl inanmıyorlar'' deyip kendi kudretinden bahsediyor kafirlere.İnkar edenlerin bunu bilmeden Allah'ın onlara böyle hitap etmesine imkan yoktur yani ayete göre önceden bilinemezlik olamaz!

Göklerle yerin birbirinden ayrılması ilk olarak Sümer'de görülür ve birçok medeniyet mitolojisinde yer almaktadır.Kur'an'a ise Tevrat'dan girmiştir. Yaratılış 1.Bölüm; 6 Tanrı, "Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın" diye buyurdu. 7 Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. 8 Kubbeye "Gök" adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu. 9 Tanrı, "Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün" diye buyurdu ve öyle oldu. 10 Kuru alana "Kara", toplanan sulara "Deniz" adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Görüldüğü gibi göklerin yerden ayrılmasını Tevrat'da Kur'an'dan daha detaylı bir şekilde görebiliyoruz.Bu da Tevrat'tan alınmış ve Kur'an'ın mucizesi olamaz,olsa olsa Tevrat'ın mucizesi olur.Ki bu bilimsel olarak yanlış bir bilgidir,aşağıdaki linkte çok güzel bir şekilde açıklanmıştır; http://www.mucizeyalanlari.com/goklerle-yerin-birbirinden-ayrilmasi/

ATOM ALTI PARÇACIKLAR
Ayet-İddia-Kaynak Yunan filozofu Demokritos'un ünlü atom teorisini geliştirmesinin ardından, insanlar maddenin atom adı verilen

çok küçük, parçalanamayan ve yok edilemeyen parçacıklardan oluştuğuna inanmaya başlamışlardı. Günümüzde ise modern bilim, maddenin en küçük birimi olarak bilinen atomun da parçalara ayrılabileceğini ortaya koymuştur. Henüz geçtiğimiz yüzyılda ortaya çıkan bu gerçek, Kuran'da bundan 1400 yıl öncesinde insanlara haber verilmiştir: ... Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır." (Sebe' Suresi, 3) ... Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61) Dikkat edilirse yukarıdaki ayetlerde "zerre"den ve bundan daha da küçük parçalardan söz edilmektedir. Arap dilinde kullanılan "zerre" kelimesi, "insanların bildiği en küçük parçacık, toz, atom" anlamlarını taşımaktadır.
http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=3034343443110570132Günümüzden

20 yıl öncesine kadar, atomları oluşturan en küçük parçacıkların protonlar ve nötronlar oldukları sanılıyordu. Ancak çok yakın bir tarihte, atomun içinde bu parçacıkları oluşturan çok daha küçük parçacıkların var olduğu keşfedildi. Atomun içindeki "alt parçacıkları" ve onların kendilerine has hareketlerini incelemek üzere "Parçacık Fiziği" isimli bir fizik dalı ortaya çıktı. Parçacık fiziğinin yaptığı araştırmalar şu gerçeği açığa çıkardı: Atomu oluşturan proton ve nötronlar da aslında "kuark" adı verilen daha alt parçacıklardan oluşmaktadırlar. İnsan aklının kavrama sınırlarını aşan küçüklükteki protonu oluşturan kuarkların boyutu ise hayret vericidir: 10-18 (0,000000000000000001) metre.

Bu konu ile ilgili dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta ise, zerre ilgili bu ayetlerde özellikle ağırlığa dikkat çekilmesidir. Ayette geçen "miskale zerretin" (zerre ağırlığınca) ifadesindeki, "miskal" kelimesi ağırlık anlamındadır. Nitekim atomu bölünebilir hale getiren proton, nötron ve elektron gibi parçaların, aynı zamanda atoma ağırlığını veren bileşikler olduğu keşfedilmiştir. Bu bakımdan "zerre"nin boyutlarına ya da başka bir özelliğine değil de, ağırlığına dikkat çekilmesi Kuran'ın ayrı bir bilimsel mucizesidir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_36.ht ml Açıklama Zerre iddia sahibinde dediği gibi güneş ışığında görülen ufacık toz,kırmızı karınca gibi anlamlara gelir.Kurtubi ''zerre''yi aynen şöyle açıklıyor; Zerre; İbn Abbas ve diğerlerinden nakledildiğine göre kırmızı karıncadır. Kırmızı karınca ise karıncaların en küçüğüdür. Yine İbn Abbas'tan nakledildiğine göre zerre, karıncanın kafasıdır. Yezid b. Harun da der ki: Zerrenin ağırlığının olmadığını iddia ettiler. Nakledildiğine göre, adamın birisi bir ekmek koydu ve zerre denilen bu kanncalar bütünüyle üzerini kapattı. Tekrar o ekmeği tarttı ve bu karıncaların ekmeğin ağırlığını artırmadıklarını gördü. Derim ki: Kur'an-ı. Kerim ve Sünnet-i Seniyye ise zerrenin bir ağırlığı olduğuna delalet etmektedir. Tıpkı bir dinarın ve onun yarısının bir ağırlığı olduğu gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır Zerrenin hardal tohumu olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hiçbir nefse hiçbir şeyle zulmolunmaz. Bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile Biz onu getiririz..." (el-Enbiyâ, 21/47) Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır. Özetle söyleyecek olursak, bütün şeyler arasında en az ve en küçük olandır. El Camiul Ahkamul Kur'an:Nisa Suresi 40. Ayet Tefsiri

Görüldüğü gibi zerre kelimesi herkesçe bilinen bir şey,zaten bunun bile bilinememesi Kur'an'ın apaçıklığına darbe vururdu.Araplar çok küçük şeyleri zerre diye tanımlarlardı.Yani ayette ne bilimsellik var ne de atoma işaret. İddia sahipleri ''zerreden daha küçüğü'' ifadesini ''kuarklara'' yormaktalar.Halbuki zerre atom olmadığına göre zerreden daha küçüğü de kuark olamaz.Bu da diğerleri gibi tahammül ötesi bir iddiadır,gerçeklikle uzaktan yakından alakası yoktur. Allah ''zerreden daha küçüğü'' derken kırmızı karıncaya yahut yukarıda verdiğim zerrenin diğer anlamlarına göre daha küçük olan çıplak gözle görülebilir küçüklüklerden bahsetmektedir.Yani Allah burada ilminin herşeyi kuşattığından,herşeyi görüp bildiğinden bahsetmektedir.Öyle alimdir ki zerreden daha küçüğü de daha büyüğü de ondan gizli kalmaz,herşeyi görüp-işittir ve bilir.Ayet çok açık bir şekilde bundan bahsetmektedir. Yani Kurtubi'nin tefsirinde de gördüğümüz gibi ''zerre'' kelimesi atom değil ''kırmızı karınca,toz tanesi'' gibi anlamlara gelir yani atomdan bahsetmez.Bu durumda da ''zerreden daha küçük'' olan şey de kuark olamaz.En fazla kırmızı karıncadan daha küçük olan bit,pire gibi küçücük canlılar ve cansızlar olabilir. Bakınız atom İncil'de şöyle geçmektedir;
İbraniler 11: 3 Evrenin Tanrı'nın buyruğuyla yaratıldığını, böylece görülenlerin görünmeyenlerden oluştuğunu iman sayesinde anlıyoruz. Gerçekten de bütün görünenler çıplak gözle görülemeyen atomlardan oluşmuşlardır.Bu ayet açık bir şekilde tüm görünenlerin atomlardan oluştuğunu anlatıyor bizlere.İncil çok bilimsel bir şekilde anlatmış atomları.Direk olarak söylemiş,gerçekten şaşırtıcı.

NOT:Yazının başlangıcında iddia sahibinin de dediği gibi atom Kur'an'dan önce biliniyordu.İddia sahibi Demokritos'tan

bahsetmiş ki Demokritos atom teorisiyle ünlenmiş bir filozoftur.Ayrıntılı bilgiyi şu linkten edinebilirsiniz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Demokritos

ZAMANIN GÖRECELİĞİ
Ayet-İddia-Kaynak

Zamanın göreceliği konusu bugün ispatlanmış bilimsel bir gerçektir. Ancak bu gerçek, yüzyılın başlarında Einstein'ın görecelik kuramı ile ortaya çıkmıştır. O döneme dek insanlar zamanın göreceli bir kavram olduğunu, ortama göre değişkenlik gösterebileceğini bilmiyorlardı. Ama ünlü bilim adamı Albert Einstein, görecelik kuramı ile bu gerçeği açık olarak ispatladı. Zamanın, kütleye ve hıza bağımlı bir kavram olduğunu ortaya koydu. İnsanlık tarihi boyunca hiç kimse bu konuyu açıkça dile getirmemişti.
Tek bir istisnayla; Kuran'da, zamanın izafi olduğunu gösteren bilgiler veriliyordu. Bu konuyla ilgili bazı ayetleri şöyle sıralayabiliriz: ... Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. (Hac Suresi, 47) Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir. (Secde Suresi, 5) Melekler ve Ruh (Cebrail), O'na, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)

610 yılında indirilmeye başlanan Kuran'da böylesine açık bir şekilde zamanın göreceliğinden bahsediliyor olması, onun İlahi bir kitap olduğunun bir başka delilidir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_32.html Açıklama Mitoloji de herşey mümkündür:balıklar uçar,denizler yarılır,bir gün bin yıl gibi geçer vb...Aynen bu iddia da hiçbir bilimsel değeri olmayan mitolojik bir hikayenin bilimselmiş gibi gösterilmeye çalışılmasından başka birşey değildir.Aslında bilimseldir zamanın izafiliğine yorulabilir fakat bunun Kur'an'dan önce bilinemeyeceğini öne sürmek gerçekleri saptırmaktan başka birşey

olamaz.İnsanlar birçok şeyden dolayı 1 günün bin yıla eşit olduğunu söyleyebilirler.Bakınız bu ayet İncil'de aynen şöyle geçmektedir;

2. Petrus 3: 8:Sevgili kardeşlerim, şunu unutmayın ki, Rab'bin gözünde bir gün bin yıl, bin yıl bir gün gibidir.

Kur'an bunu birebir İncil'den almıştır.Eğer bu bilimsel bir mucize olarak zamanın izafiliğine işaret ediyorsa o halde bu Kur'an'ın değil İncil'in mucizesidir.

GÜNEŞ,AY VE YILDIZLARIN YAPILARINDAKİ FARKLILIK
Ayet-İddia-Kaynak Sizin üstünüze sapasağlam yedi-gök bina ettik. Parıldadıkça parıldayan bir kandil (Güneş) kıldık. (Nebe Suresi, 12-13) Bilindiği gibi Güneş, Güneş Sistemi'ndeki tek ışık kaynağıdır. Teknolojik imkanların gelişmesiyle birlikte, astronomlar Ay'ın bir ışık kaynağı olmadığını, sadece Güneş'ten gelen ışığı yansıttığını keşfetmişlerdir. Yukarıdaki ayette geçen "kandil" ifadesi de, Arapçada ısı ve ışık kaynağı olan Güneş'i en mükemmel şekilde tarif eden "sirac" kelimesidir. Allah Kuran'da Ay, Güneş ve yıldızlar gibi gök cisimlerinden bahsederken farklı kelimeler kullanmaktadır. Bunlardan Güneş ve Ay'ın yapıları arasındaki farklılık Kuran'da şöyle ifade edilmiştir: Ve Ay'ı bunlar içinde bir nur kılmış, Güneş'i de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır. (Nuh Suresi, 16) Yukarıdaki ayette Ay için ışık (Arapça "nur"), Güneş için kandil (Arapça "sirac") kelimeleri kullanılmıştır. Bu kelimelerden Ay için kullanılan, ışığı yansıtan, parlak, hareketsiz bir kitleyi ifade eder. Güneş için kullanılan kelime ise, sürekli yanma halinde olan, ısı ve ışık kaynağı, gökteki bir oluşum anlamına gelmektedir.

Diğer taraftan "yıldız" kelimesi Arapçada "beliren, ortaya çıkan, görünen" anlamlarına gelen "neceme" kökünden türemiştir. Ayrıca yıldız aşağıdaki

ayetteki gibi, ışığıyla karanlıkları delen, parıldayan, kendi kendini tüketen ve yanan anlamlarına işaret eden "sakib" kelimesiyle de nitelendirilmiştir: (Karanlığı) Delen yıldızdır. (Tarık Suresi, 3) Günümüzde Ay'ın kendi ışığını yaymadığı, Güneş'ten gelen ışığı yansıttığı bilinmektedir. Güneş ve yıldızların ise kendi ışıklarını yaydıklarını biliyoruz. Kuran'da bu gerçekler insanların gök cisimleri ile ilgili bilgilerin çok kısıtlı olduğu bir dönemde yani bundan 14 asır evvel bildirilmiştir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_09.html Açıklama İddia sahipleri bu ayetlerin Ay'ın kendi ışığının olmamasına ve Güneş'ten aldığı ışığı yansıtmasına işaret ettiğini söylüyor.Fakat ayetlerle bu bilgilerin hiçbir alakaları yoktur!Ayetler Güneş'in ısı ve ışık kaynağı,Ay'ın ise sadece ışık kaynağı olduğunu söylüyor. Öğle vakti evden dışarı çıkarsanız kesin bir şekilde Güneş'ten ısı ve ışık geldiğini göreceksiniz.Sonra birde gece dışarı çıkın bu sefer de Ay'ın geceyi aydınlattığını göreceksiniz.Şimdi iddia sahipleri söyleyebilirler mi bana bu ayetlerle anlattıkları bilgilerin ne alakalarının olduğunu?Güneş'in ısı ve ışık kaynağı Ay'ın ise sadece ışık kaynağı olduğu bilgisi insanlık tarihi kadar eskidir,bilinemeycek birşey değildir.

YAĞMURUN OLUŞUMU
Ayet-İddia-Kaynak Yağmurun nasıl oluştuğu uzun süre insanlar için bir sırdı. Ancak hava radarlarının keşfedilmesinden sonra, yağmurun hangi evrelerden geçerek oluştuğu kesinlik kazandı. Buna göre, yağmur üç evreden geçerek oluşur: Önce rüzgar yoluyla yağmurun "hammaddesi" havalanır. Ardından bulutlar meydana gelir ve en son olarak da yağmur damlacıkları ortaya çıkar. Kuran'da yağmurun oluşumu ile ilgili aktarılanlarda ise, tam da bu süreçlerden söz edilmektedir. Bir ayette bu oluşum hakkında şöyle bir bilgi verilir:

Allah, rüzgarları gönderir, böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve onu parça parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Sonunda Kendi kullarından dilediğine verince, hemen sevince kapılıverirler. (Rum Suresi, 48) http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_44.html Açıklama Kaynakta iddianın tamamını bulabilirsiniz.Mealde net bir çarpıtma var,resmen ayeti değiştirmişler.İddia sahiplerinin mealine göre; Yerden bulut kalkıyor(su buharı) Sonra yağmur olarak yere düşüyor. Ayetin gerçek çevirisi bu olsaydı tamam derdik ama kesinlikle değiştirilmiş ve orjinalden farklı bir çeviri oluşturulmuş.Ayetin gerçek çevirisi tam olarak şu şekilde; Diyanet İşleri:Allah, rüzgârları gönderendir. Onlar da bulutları harekete geçirir. Allah, onları dilediği gibi, (bazen) yayar ve (bazen) yoğunlaştırır. Nihayet yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediklerine uğrattığı zaman bir de bakarsın sevinirler. Görüldüğü gibi gerçek çeviriden rüzgarların bulutları hareket ettirip sürüklemesinden başka bir anlam çıkmıyor.Bu da herkesçe bilinen birşeydir.Aşağıdaki linkten tek tek ayetteki Arapça kelimeleri Türkçe karşılıklarıyla beraber inceleyebilir ve farklı meallere de göz atabilirsiniz; http://www.kuranmeali.org/30/rum_suresi/48.ayet/kurani_kerim_mealleri. aspx İddia sahibi yağmurların oluşum aşamalarının 1400 yıl önce yahut daha eski dönemlerde bilinmediğini iddia ediyor.Halbuki iddiayı ortaya atmadan önce iyice bir araştırma yapsa görecekki yağmurun oluşumu Antik Çin'de bile biliniyordu.Bakınız blogdaki bir yazımdan alıntı; Antik Çinliler buharlaşmanın nasıl olduğunu ve oluşan bulutların yağmura dönüşerek dünyaya dönmelerini biliyorlardı.

Yani iddia sahiplerinin bu iddiaları da yanlış belki de(!) yalan söylüyorlar.Aşağıdaki linkten Antik Çinlilerle ilgili alıntı yaptığım yazımın tamamnına ulaşabilirsiniz; http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/04/modern-bilimin-antikkokenleri.html Sonuç olarak bu iddiada da çarpıtma,kandırma,yalan ne ararsanız var.Antik Çin'e kadar gitmeye gerek yok İncil'de bile ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır yağmurun oluşum aşamaları.Şu linkten bakabilirsiniz; http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/07/yagmurun-ve-karn-olusumu.html

SUDAN VE TOPRAKTAN YARATILMA
Ayet-İddia-Kaynak İnsanı çamurdan oluşan bir özden yarattık. 23 Müminun Suresi 12 O yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Ve insanın yaratılışına çamurdan başlamıştır. 32 Secde Suresi 7 Sizi topraktan yaratması O'nun delillerindendir... 30Rum Suresi 20 Ve O sudan bir insan yarattı ve ona soy sop verdi. Efendin her şeye gücü yetendir. 25 Furkan Suresi 54 http://www.mucizeler.com/bolumler/48_toprakvesudan.htm

Açıklama İddia sahipleri insan ile topraktaki ve sudaki maddelerin benzerliğine dikkat çekerek topraktan yaratılma masalını bilimsel bir konuma oturtmaya çalışıyorlar.İşte böyle çok absürd bir iddia daha.Topraktan ve sudan yaratılış Kur'an'dan önceki toplumların çoğunda görülür.Doğal olarak Muhammed de bunu Kur'an'a kopyalamıştır.Bunlar Sümerlerden belki daha da eski zamanlardan beri tüm toplumlarca itibar görmüş masallardır.Topraktan yaratılış Kur'an'a olduğu gibi Tevrat'tan kopyalanmıştır; Yaratılış.2=7:RAB Tanrı Adem'i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu. Eğer bilimsel bir mucize var ise bu Tevrat'ın mucizesidir. Böyle saçma iddiaları açıklamak zorunda olmamız çok can sıkıcı ve zaman kaybı fakat halkın aydınlanması için buna mecburuz.O yüzden sudan yaratılış için birkaç şey daha söylüyüm; O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30) Görüldüğü gibi ayet ''o inkar edenler görmüyorlar mı ki'' şeklinde başlıyor.Yani Allah ''her canlı şeyi sudan yarattığımızı ve göklerle yeri ayırdığımızı gördükleri halde hala nasıl inanmıyorlar'' diyor.Tabi nasıl inanmadıklarını bilmediği ve bunu öğrenmek için sormuyor bu soruyu.Soru bile değildir bu,kafirlerin de bildikleri ve Allah kendisine delil olarak gördüğü şeyleri örnek vererek inanmayanlara bu delillerini hatırlatıyor ve tüm bunlara rağmen ''hala nasıl inanmazsınız'' diyor. Yani ayete göre ayette bilimsel mucize yani Kur'an'ın indiği dönemde bilinmeyen birşey olamaz.Zaten kafirlere bilmedikleri birşeyi örnek verip de,Allah'ın varlığına delil olarak sunmak kadar saçma birşey olamaz heralde. Kısacası hem topraktan hem de sudan yaratılış masalları Kur'an'dan önceki mitolojik hikayelerden Kur'an'a geçirilmiştir.Buna bilimsel mucize

demek üstüne bir de Allah'a delil olarak göstermeye çalışmak akıl almaz birşey doğrusu.

SİRİUS YILDIZI
Ayet-İddia-Kaynak Kuran'da geçen bazı kavramlar, 21. yüzyılın bilimsel verileriyle araştırıldığında karşımıza bir Kuran mucizesi olarak çıkmaktadırlar. Bunlardan biri, Necm Suresi'nin 49. ayetinde geçen Sirius yıldızıdır: Doğrusu, 'Şi'ra (yıldızı)nın' Rabbi O'dur. (Necm Suresi, 49) Arapça karşılığı "Şi'ra" olan Sirius yıldızının, sadece "yıldız" anlamına gelen Necm Suresi'nin 49. ayetinde geçmesi son derece dikkat çekici bir durumdur. Çünkü bilim adamları geceleri gökyüzünün en parlak yıldızı olan, Sirius yıldızının hareketlerindeki düzensizliklerden yola çıkarak, onun bir çift yıldız olduğunu keşfettiler. Dolayısıyla Sirius, Sirius A ve Sirius B olarak ifade edilen iki yıldızdan oluşan bir takım yıldızdır. Bunlardan daha büyük olan Sirius A, Sirius B'den Dünya'ya daha yakındır ve özelliği çıplak gözle görülebilen en parlak yıldız olmasıdır. Sirius B yıldızının özelliği ise teleskopsuz görülememesidir.

http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=7418566437652363207Sirius takım

yıldızları, birbirlerine doğru yay şeklinde bir eksen çizerler ve her 49,9 yılda bir birbirlerine yaklaşarak gökyüzünde sarkarlar. Bu bilimsel veri, günümüzde Harvard, Ottawa ve Leicester Üniversiteleri'nin astronomi bölümlerinin fikir

birliğiyle kabul ettikleri bilimsel bir gerçektir.Bazı kaynaklarda bu bilgiler şöyle aktarılır:

En parlak yıldız Sirius gerçekte bir çift yıldızdır... Dolanım periyodu 49.9 yıldır. (Exposes Astronomiques, La troisième loi de KEPLER, http://www.astrosurf.com/eratosthene/HTML/exposetheoa stro.htm) Bilindiği gibi, Sirius-A ve Sirius-B yıldızları birbirleri çevresinde her 49,9 yılda bir çift yay çizerek dolanırlar. (http://www.dharma. com.tr/dkm/article.php?sid=87) Burada, dikkat edilmesi gereken nokta, iki yıldızın birbirleri etrafında dolanırken yay şeklinde iki adet yörünge çizdikleridir. Ancak 20. yüzyılın sonlarına doğru anlaşılabilmiş bu bilimsel gerçeğe, mucizevi bir şekilde bundan 14 asır önce Kuran'da işaret edilmiştir. Necm Suresi'nin 49. ve 9. ayetleri beraber olarak okunduğunda bu mucize karşımıza çıkmaktadır: Doğrusu, 'Şi'ra (yıldızı)nın' Rabbi O'dur. (Necm Suresi, 49) Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha yakınlaştı. (Necm Suresi, 9) Necm Suresi'nin 9. ayetinden anlaşılan "ikisi arasındaki uzaklık" anlatımı bizlere bu iki yıldızın çizdiği yörüngede birbirlerine yaklaştığını ifade etmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Kuran'ın vahyedildiği dönemde bilinmesi mümkün olmayan bu bilimsel gerçek, bize, Kuran'ın Yüce Rabbimiz'in bir sözü olduğu gerçeğini bir kez daha kanıtlamaktadır. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_39.ht ml

Açıklama

Bu resim iddia sahibini çok güzel bir şekilde özetliyor.Çünkü bu mucize iddiası iddia sahibinin en düzenbazca iddialarıdnan biridir.Bakınız iddia sahibi birbirlerinden tamamen bağımsız olan iki ayeti üst üste koyarak bir mucize üretmeye çalışmış.İlk ayet Necm 49; Doğrusu, 'Şi'ra (yıldızı)nın' Rabbi O'dur. (Necm Suresi, 49)
Görüldüğü gibi bu ayette Şi'ra yani Sirius yıldızından bahsedilmektedir.İddia sahibi Sirius A yıldızının çıplak gözle görülebileceğini kabul ediyor.Ve mucize üretebilmek adına şöyle bir çarpıtmaya gidiyor.Bu seferki ayet aynı Necm Suresinin 9. Ayeti;

Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha yakınlaştı. (Necm Suresi, 9) İddia sahibi bu 9. ayeti alıp hiç alakası olmayan bir yere,49.ayetin altına koyuyor ve bunu Sirius B yıldızına işaret

olarak sunuyor.Bu apaçık bir yalandır.Ayetin biri 49 diğeri 9,aralarında onlarca farklı ayet var.Bakınız 9. ayette aynen şu anlatılmakta,ne Şi'ra yıldızıyla ne de 49. ayetle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır,Necm 1. ayetten 10. ayete kadar; 1.Kaybolduğu zaman yıldıza andolsun. 2.Arkadaşınız ne saptı ne de azdı! 3.O, arzusuna göre de konuşmaz. 4.Sözü, ancak vahyedilen şeyden ibaret. 5.Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrail) öğretti. 6.Kuvvetli biri; sonra doğruldu. 7.O, en yüksek bir ufuktaydı. 8.Sonra yaklaştı ve böylece indi. 9.İki yay kadar kaldı araları, yahut daha da yakın. 10.Böylece O'nun kuluna vahyedeceği şeyi vahyetti. Görüldüğü gibi ayetler Cebrail'in Muhammed'e yaklaşıp vahiy vermesinden bahsediyor,Muhammed'in Cebrail'le karşılaşmasından bahsediyor.Yani ayetin ne 49. ayetle ne de Sirius B yıldızıyla hiçbir ilgisi yoktur.

KANDAKİ OKSİTLENME
Ayet-İddia-Kaynak Asla, hayır; onların kazandıkları, kalpleri üzerinde pas tutmuştur. (Mutaffifin Suresi, 14) Mutaffifin Suresi'nin 14. ayetinde kalpler için kullanılan "pas tutma" ifadesi, kalpte gerçekleşen biokimyasal bir reaksiyona işaret ediyor olabilir. (Doğrusunu Allah bilir.) Pas bilindiği gibi, demirin oksijenle reaksiyona girmesi -okside olmasısonucu oluşur. Havadan aldığımız oksijen de, kandaki hemoglobinde bulunan demir sayesinde vücutta taşınır. Bu esnada oksijen, kandaki demir ile reaksiyona girer. Böylece insan vücudundaki kanda -dolayısıyla dolaşım sisteminin merkezi olan kalpte- sürekli olarak paslanmaya benzer bir reaksiyon oluşur.

Hatta vücuttaki demir fazlalığı, aynen paslanma benzeri oksitlenme yaparak, tüm vücut hücrelerinin erken yaşlanmasına neden olur. Vücutta aşırı demir birikmesi sonucu oluşan "hemokromatoz" hastalığında da, demir zehirli bir etki meydana getirerek, kalp, karaciğer gibi organların iflasına sebep olur. Bu olay, demirin oksitlenmesi sonucu oluştuğu için, organlarda "pas birikmesi" ya da organların "paslanması" olarak tarif edilir.Science News dergisinde Dr. Sharon McDonnell, demirin organları oluşturan hücreleri okside etmesini "Bu paslanmadır." ifadesiyle tanımlamaktadır. Bir başka kaynakta ise, bu hastalıkla ilgili şöyle aktarılmaktadır: … hemokromatozu olanlar demirin emilimini, organlarında depolayarak gerçekleştirirler. Zaman içerisinde bu, toksik miktarlarda birikerek, organların iflasına sebep olur; çünkü kelimenin gerçek anlamıyla paslanırlar. Vücuttaki demirin oksijenle reaksiyonunu -kandaki oksitlenmeyi- tespit edebilmek, ancak ileri düzeyde teknolojik donanıma sahip laboratuvarlarda mümkün olmaktadır. Kuran'da,bilimsel verilerle uyumlu böyle bir benzetmenin yer alması, Kuran'ın indirildiği dönem düşünüldüğünde açık bir mucizedir. Ayrıca Kuran'da bunun gibi, modern bilimle uyum içinde sayısız bilginin yer alması, Kuran'ın herşeyin bilgisine sahip, herşeyi yaratan Rabbimiz'in vahyi olduğunun göstergelerinden biridir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_108.ht ml Açıklama İddia sahipleri ''kalbin üzerinin pas tutmasını'' gerçek mana sanmışlar,sanırım mecaz diye bir anlatım biçiminden haberleri yok.Ayeti tekrar inceleyelim; Asla, hayır; onların kazandıkları, kalpleri üzerinde pas tutmuştur. (Mutaffifin Suresi, 14)

Ayet inkar edenlerden bahsetmektedir.Bu durumda ayette bilimsel bir yanlışlıkla karşılaşırız,çünkü ayete göre yalnızca inkar edenlerin kanları oksitlenmektedir. Oysa biz biliyoruzki oksitlenmenin inançlar ile hiçbir ilgisi yoktur,bir putperestin kanı da oksitlenir,Hristiyanın kanı da oksitlenir,ateistin kanı da oksitlenir ve bir Müslümanın kanı da oksitlenir.Hatta Muhammed'in kanı bile oksitleniyordu. Bu durumda bu ayete asla ve asla bilimsel denilemez.Zaten ayetin bilimle alakası yoktur. Ayet açıkça ''inkar edenlerin işledikleri günahlar ve inkar etmeleri nedeniyle kalplerinin örtüldüğünden ve bu nedenle gerçekleri göremediklerinden'' bahsetmektedir.Zaten ayette pas kelimesi bile geçmez; 1.kellâ : hayır 2.bel : aksine, bilâkis 3.râne : kapladı, örttü. 4.alâ : üzerini 5.kulûbi-him : onların kalpleri 6.mâ : şey 7.kânû : oldular 8.yeksibûne : kazanıyorlar Ayetin tam çevirisi şöyle; Hayır aksine kazandıkları onların kalplerini kaplamıştır(örtmüştür). Kurtubi de aynen böyle çevirmiştir,son olarak ondan tefsirle bitiriyim yazımı; "Hayır Aksine onların kazandıkları kalplerini örtmüştür" buyruğundaki: Hayır!" red ve azardır. Yani o geçmişlerin masalları değildir. el-Ha-scn: Gerdekten "onların... kalplerini Örtmüştür" anlamındadır, demiştir. Bir açıklama da şöyledir: Tirmizi'de Ebu Hureyre'den gelen rivayete göre, Raşûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kul bir günah işlediği' takdirde onun kalbine siyah bir nokta konulur.

Bu işten vazgeçer, Allah'tan mağfiret dileyip tevbe ederse, kalbi cilalanır. Eğer (tevbe ve istiğfar etmeyip) tekrar o günahı işlerse bu nokta daha da arttırılır. Ta ki kalbinin tamamını Örtünceye kadar. İşte yüce Allah'ın; "Hayır! Aksine onların kazandıkları kalplerini örtmüştür" buyruğunda sözkonusu ettiği "er-Ra'n (Örtüp, bürümek)" budur." (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir

El Camiul Ahkamul Kur'an:Mutaffifin 14. Ayet Tefsiri Sonuç olarak ayet inkar edenlerin işledikleri günahlar ve inkar etmeleri nedeniyle kalplerinin kaplanmasından ve bu nedenle gerçekleri

IŞIK VE KARANLIKLAR
Ayet-İddia-Kaynak Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır... (Enam Suresi, 1) Bilindiği gibi etrafta ışık kaynağı olmadığında, bir insanın çevresindekileri çıplak gözle görmesi mümkün değildir. Ancak bizim görebildiğimiz ışık, ışık yayan enerjinin çok küçük bir bölümüdür. İnsanın göremediği, fakat ışık yayan başka enerji çeşitleri de mevcuttur: Kızıl ötesi, ultraviyole, X ışınları ve radyo dalgaları gibi. Ve insan ışığın bu dalga boyları karşısında kör konumundadır. Kuran'da "karanlık" kelimesinin her defasında "karanlıklar" olarak ifade edilmesi de bu bakımdan dikkat çekicidir. Arapçada "zulumat" olarak ifade edilen "karanlıklar" kelimesi, Kuran'da 23 ayette çoğul biçimde kullanılmıştır. Tekil olarak ise hiç kullanılmamıştır. Kuran'da karanlık kelimesinin bu kullanımı bizim görebildiğimiz ışık aralığının dışında da, farklı ışık çeşitleri olabileceğine dikkat çekmektedir.

Buradaki çoğul ifadenin sebebini bilim adamları yakın tarihlerde keşfetmişlerdir. Dalga boyları, elektromanyetik ışınım olarak bilinen enerjinin farklı şekilleridir. Elektromanyetik ışınımın tüm farklı şekilleri, uzayda enerji dalgaları şeklinde hareket ederler. Bu, bir gölün üzerine atılan taşların oluşturduğu dalgalara benzetilebilir. Ve nasıl, bir göldeki dalgaların farklı boyları olabiliyorsa, elektromanyetik ışınımın da farklı dalga boyları olur. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_40.ht ml Açıklama Kaynaktan yazının tamamına ulaşabilirsiniz.İddia sahibi yine çok komik bir iddiaya imza atmış.Bunun için Tevrat ve Zebur'dan ayetler vermemin yeteceği düşüncesindeyim,aslında vermeye bile gerek yok ama neyse; Yaratılış.1: 2 Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklar la kaplıydı. Tanrı'nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. Eyüp.12: 22 Karanlıkların derin sırlarını açar,Ölüm gölgesini aydınlığa çıkarır. Mezmurlar.88: 6 Beni çukurun dibine, Karanlıklara, derinliklere attın. Mezmurlar.88: 12 Karanlıklar da harikaların, Unutulmuşluk diyarında doğruluğun bilinir mi? Mezmurlar.143: 3 Düşman beni kovalıyor, Ezip yere seriyor. Çoktan ölmüş olanlar gibi, Beni karanlıklar da oturtuyor. Görüldüğü gibi ''karanlıklar'' da çok önceden biliniyordu.Bu mucize en komiklerden biridir.Bunun gibi iddiaları açıklamak zorunda kalmak inanın çok can sıkıcı.

YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER
Ayet-İddia-Kaynak Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir. (Yasin Suresi, 36) Erkeklik-dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içermektedir. Nitekim günümüzde ayetin işaret ettiği anlamlardan biri ile karşılaşmaktayız. Maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilim adamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti-madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Antimadde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine antimaddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür. Bu gerçek bilimsel bir kaynakta şöyle ifade edilmektedir:
http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=847140292808615350... Her parçacığın

zıt yükte bir antiparçacığı vardır. Kararsızlık ilişkisi bize bu çiftlerin varoluşu ve yokoluşunun her yerde ve her zaman aynı anda oluştuğunu göstermektedir.

http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=847140292808615350Yaratılıştaki çiftlere

bir diğer örnek de bitkilerdir. Botanikçiler bitkilerde cinsiyet ayrımı olduğunu ancak 100 sene evvel keşfedebilmişlerdir.Halbuki bitkilerin çiftler halinde yaratıldığı Kuran'da 1400 sene önce aşağıdaki ayetlerle açıkça bildirilmiştir: O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. (Lokman Suresi, 10) "Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık." (Taha Suresi, 53) Aynı şekilde meyveler de dişi ve erkek olarak farklı yapılara sahiptirler. Kuran'da bu bilgi Rad Suresi'nin 3. ayetinde ifade edilmektedir: O'dur ki arzı uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti, orada her meyveden iki çift (erkek-dişi) yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örter. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ayetler vardır. (Rad Suresi, 3) Ayette "çift" olarak çevrilen "zevceyni" kelimesi, Arapça'da "eş" manasında kullanılan "zevc" kelimesinden gelmektedir. Bilindiği gibi

olgunlaşan bitkilerin ürünlerinin son şekli meyveleridir. Meyveden önceki aşama ise çiçektir. Çiçeklerin de erkeklik ve dişilik organları bulunmaktadır. Çiçeğe polen taşınarak döllenme gerçekleştiğinde -erkek ve dişi üreme hücreleri birleştiğinde- meyve vermeye başlar. Zaman içerisinde meyve olgunlaşır ve tohum dökmeye başlar. Bu gerçek meyvelerde farklı cinsiyetlere ait özellikler olduğu- Kuran'da işaret edilen bir başka bilimsel bilgidir.

http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_35.html Açıklama Bu iddia da yine çok gülünç bir iddiadır.Basit bir ayet hiç alakası olmayan yerlere çekilmiş,çarpıtılmış tıpkı diğer iddialarda olduğu gibi.İddia sahibi biraz araştırma yapsa görecekki Kur'an sadece bitkilerin değil dünya üzerinde yaşayan herşeyin iki eş olduğunu söyler ve bırakın bilimselliği bilimle tamamen zıt konuma düşer. Çünkü bakteriler ve daha pek çok canlı eşeysiz üreme yapar,yani eşleri olmaksızın üreyebilirler,eşleri yoktur!Örneğin kaktüsler bile iki eş değillerdir,eşeysiz üreme ile çoğalırlar. Görülen o ki Kur'an'ın eşeysiz üremeden ve eşeysiz üreme yapan canlılardan haberi yokmuş.Bu çelişkiyi incelediğim şu yazımı okumanızı tavsiye ederim; http://dinsizdeist.blogspot.com/2011/04/hersey-2-cift-mi.html

ÇEKİM GÜCÜ VE YÖRÜNGESEL HAREKETLER
Ayet-iddia-Kaynak Artık hayır; yemin ederim sinip dönen (gezegen)lere, bir akış içinde yerini alanlara; (Tekvir Suresi, 15-16)

Tekvir Suresi'nin 15. ayetinde geçen "hunnes" kelimesi, büzülüp sinen, gerileyen, geri dönen gibi anlamlara gelmektedir. 16. ayette "yerini alanlara" olarak çevrilmiş Arapça deyim ise "kunnes"tir. "Kanis" kelimesinin çoğulu olan "kunnes" ifadesi, belli güzergah, yuvaya girme, hareket halindeki cismin yuvası, yuvasına girip saklananlar anlamlarına gelir. Yine 16. ayette geçen "akış" kelimesi ise cereyan kökünden türeyen ve akıp giden anlamına gelen "cariye" kelimesinin çoğulu "cevar"dır. Bu kelimelerin anlamları dikkate alındığında, gezegenlerin çekim güçleri ve yörünge etrafındaki hareketlerine işaret edildiği düşünülebilir.

Yukarıdaki ayetlerde geçen bu kelimeler, çekim kuvvetlerinden kaynaklanan yörüngesel hareketleri tam olarak tarif etmektedir. Bunlardan "hunnes" kelimesi ile, gezegenlerin gerek kendi çekirdeklerine doğru, gerekse Güneş Sistemi'nin merkezi olan Güneş'e doğru çekimlerine dikkat çekilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Çekim gücü evrende zaten var olan bir kuvvettir, ancak bu çekim gücünün matematiksel formüllerle ortaya konması, 17-18. yüzyıllarda yaşamış olan Isaac Newton tarafından mümkün olmuştur. Bir sonraki ayette geçen "elcevari" kelimesi de bu çekime karşı koyan merkezkaç kuvvetinden kaynaklanan yörüngesel hareketleri vurgulamaktadır. Kuşkusuz akıp gidenler anlamına gelen "elcevari" kelimesinin "hunnes" (merkeze doğru çekilme, büzülme, sinme) ve "kunnes" (güzergah, yuvaya girme, hareket halindeki cismin yuvası) kelimeleri ile kullanılması, 1400 sene evvel bilinmesi mümkün olmayan önemli bir bilimsel gerçeğe dikkat çekmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Ayrıca Kuran'da yemin edilen konulardan biri olan bu ayetler, konunun önemine dikkat çeken bir başka işarettir.

http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_14.html Açıklama Öncelikle doğru meali veriyim; Diyanet İşleri : (15-16) Andolsun, bir görünüp bir sinenlere, akıp gidip kaybolanlara, Görüldüğü gibi ne çekim gücü ile ne de yörüngesel hareketlerle hiçbir ilgisi yoktur ayetin.Bu ayetin farklı açıklamaları vardır fakat ayette kesinlikle ''çekim gücü ve yörüngesel hareketler'' ile ilgili en ufak bir bilgi bulunmamaktadır.Bakınız Taberi aynen şöyle diyor; 15-16 (Gündüz) görünmeyip (gece) yörüngesinde kaybolan gezegenlere. Hz. Ali, Hasan-ı Basri, Katade, Bekr b. Abdullah ve İbiî-i Zeyd bu âyetin yıldızlardan bahsettiğini söylemişler ve buna göre izahlarda bulunmuşlardır. Hz. Aİi, âyette zikredilen varlıkların geceleyin seyreden ve gündüzleyin kaybolan yıldızlar olduğunu, Hasan-ı Basri, doğuya doğru seyreden, gündüzleri saklanarak geceleyin seyredip giden yıldızlar olduklarını, İbn-i Zeyd ise bunların, doğduklan yerden devamlı olarak geriye çekilen ve gündüzleri gizlenen yıldızlar olduklarını söylemişlerdir. Ayetlerde "Hunnes" ve "Künnes" kelimeleri zikredilmiştir. Bazılar "Hunnes"i "Gizlenen" bazıları "Seyreden" manalarıyla izah etmişlerdir "Kunnes" kelimesini ise bazıları "Gözlenen" bazıları "Açığa çıkan" bazıları "Yuvasına sığman" şeklinde izah etmişlerdir. İbn-i Zeyd, "Hunnes"i "Geri çekilen" şeklinde izah etmiştir. Abdullah b. Mes´ud, Ebu Meysere, Cabir b. Zeyd, Mücahid, İbrahim enNehai bu âyetlerde zikredilen şeylerden maksadın "Yaban sığırları" olduklarım zikretmişlerdir. Bu izaha göre âyetin manası "Sinen, dönüp dolaşan sonra yuvasına sığınan vahşi sığırlara yemin olsun ki." şeklindedir. Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Dehhak ve Mücahid´den nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyetlerde zikredilen varlıklardan maksat, "Ceylanlardır. Buna göre âyetin manası: "Sinen, gezip dolaşan ve yavrularına sığman ceylanlara yemin olsun ki." demektir.

Taberi diyor ki:"Allah teala bu âyetlerde bazan kaybolan´bazan yürüyenbazan da yerine sığınan varlıklara yemin etmiştir. Bu varlıklar yıldızlar, yabani sığır ve ceylanlardan herhangi biri olabilir. Bu itibarla âyeti genel manada anlamak daha isabetli olur. Bu izaha göre âyetin manası şöyledir: "Ortadan kaybolanlara, seyredip gidenlere ve yuvalarına sığınanlara yemin olsun ki." Camiül Atyan Fi tefsiril Kur'an:Tekvir Suresi 15-16. Ayet Tefsiri Görüldüğü gibi ayet insanlık tarihi boyunca bilinen,gözlemlenen ve hiçbir bilimsel niteliği olmayan durumlardan söz etmektedir.En fazla sabah Güneş'in ortaya çıkıp akşam kaybolmasından yahut herhangi bir yıldızın,gökcisiminin(Ay da dahil) sabah ya da akşam görünüpkaybolmasından söz eder ki buna da 1400 yıl önce bilinmiyordu demek aşırı derece saçma olur.

İNSANLARDAKİ ORGANLARIN GELİŞİM SIRASI
Ayet-İddia-Kaynak O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz. (Mü'minun Suresi, 78) Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl Suresi, 78)

De ki: "Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizinişitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?"... (En'am Suresi, 46)

Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. (İnsan Suresi, 2)

Yukarıdaki ayetlerde Allah'ın insana bahşettiği birtakım duyulardan bahsedilmektedir. Dikkat edilirse, Kuran'da bu duyulardan hep belli bir sıra ile bahsedilmektedir: Duyma, görme, hissetme ve anlama.
http://www.blogger.com/postedit.g?blogID=5516527789617773180&postID=2726582804102276776Embriyolog Dr.

Keith Moore, Journal of Islamic Medical Association'da yayınlanan bir makalesinde, embriyonun gelişim sürecinde iç kulakların ilk halinin belirmesinden sonra gözün oluşmaya başladığını ifade etmektedir. Hissetme ve anlama merkezi olan beynin ise, kulak ve gözün ardından gelişimine başladığını söylemektedir. Anne karnındaki çocuk fetus halindeyken, hamileliğin yirmi ikinci günü gibi erken bir dönemde kulaklar gelişir ve hamileliğin dördüncü ayında kulak tam olarak fonksiyonel hale gelir. Fetus bundan sonra annenin karnındaki sesleri duyabilir. Dolayısıyla yeni doğan bir bebek için işitme duyusu, diğer yaşamsal fonksiyonlardan önce oluşur. Kuran ayetlerindeki öncelik sırası bu bakımdan dikkat çekicidir. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_63.html Açıklama Eğer bu ayeti bilime yamamaya kalkarsak bilimsel mucize değil aksine bilimsel bir çelişki ortaya çıkıyor. Eğer embriyo kulak göz ve beyin sırasına göre şekilleniyorsa dahi,buradaki gönül beyin değildir,kalptir.Bu da bilimsel açıdan çelişki oluşturur,bilim 3. sırada beyin olduğunu söylerken Allah kalp diyerek yanlış bilgi vermiş olur. Zaten Kur'an'ın yazarı düşüncelerin kalpte olduğunu sanıyormuş,beyinden pek haberi yokmuş. Bu ayetler de dahil olmak üzere Kur'an'ın hiçbir ayetinde beyin kelimesi geçmez!Bu inanış da zaten aynen İncil'den alınmıştır.İncil'in tanrısının da Kur'an'ın tanrısının da beyinden haberleri yokmuş,beyinsel fonksiyonları kalbe atfetmişler;

13:Onlara benzetmelerle konuşmamın nedeni budur. Çünkü, ‘Gördükleri halde görmezler, Duydukları halde duymaz ve anlamazlar.’ 14:“Böylece Yeşaya'nın peygamberlik sözü onlar için gerçekleşmiş oldu: ‘Duyacak duyacak, ama hiç anlamayacaksınız, Bakacak bakacak, ama hiç görmeyeceksiniz! 15:Çünkü bu halkın yüreği duygusuzlaştı,Kulakları ağırlaştı.Gözlerini kapadılar.Öyle ki, gözleri görmesin,Kulakları duymasın, yürekleri anlamasınVe bana dönmesinler.Dönselerdi, onları iyileştirirdim.’ Matta:13:13-15 Görüldüğü gibi İncil'e göre de sıra ''göz,kulak ve kalp'' şeklindedir.Eğer bir mucize varsa bu Kur'an'ın değil Kur'an'dan çok daha eski olan İncil'in mucizesidir.Bakınız şu linkte bu konu(beyinsel fonksiyonların kalbe yüklenmesi) uzunca tartışıldı; http://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=19611

YAĞMURDAKİ ÖLÇÜ
Ayet-İddia-Kaynak Kuran'da yağmur hakkında verilen bir diğer bilgi ise, yağmurun belli bir ölçü ile indirildiğidir. Zuhruf Suresi'nde şöyle buyrulur: Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'diriltti (ve her yanına hayat) yaydı'; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız. (Zuhruf Suresi, 11) Yağmurdaki bu ölçü de, yine çağımızdaki araştırmalarla tespit edilmiştir. Ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton su buharlaşmaktadır. Bir yılda bu miktar 505

trilyon tona (505.000 km3) ulaşır. Bu, aynı zamanda bir yılda Dünya'ya yağan yağmur miktarıdır. (KAYNAK: http://en.wikipedia.org/wiki/Water_cycle) Diğer bir deyişle su, sürekli bir denge içinde, "bir ölçüye göre" dönüp durmaktadır. Yeryüzündeki hayatın devamı da, bu su döngüsü sayesinde sağlanır. İnsan sahip olduğu tüm teknolojik imkanları kullansa dahi bu döngüyü asla yapay olarak gerçekleştiremez. http://www.kuranmucizeleri.com/bilimsel_mucizeler_43.ht ml Açıklama Elbette sonsuz güçlü,herşeyi gören ve bilen bir varlığın yaptığı herşey de dengeli ve ölçülü olur.Evrene ve dünyaya ve canlılara baktığımızda güzellikleri,denge ve mükemmel ölçüleri nefesimizi keser adeta.Örneğin şu resimle daha net anlayabilirsiniz:

Bu 90-60-90 ölçülerindeki bir hatunun resmi,ne kadar hoş ve ölçülü değil mi?Allah ne güzel yaratmış deyip sonuna da bir ''maşallah'' eklemeden edemiyor insan.Şimdi bunu ve bunun

gibi milyonlarcasını görüp herşeye ölçülü demenin ne tür mucizevi bir yanı olabilir? Ki ayetler bulutlarda belli bir miktarda yağmur olduğunu söylemiyor,bulutlardan belli bir miktarda su indirildiğini söylüyor.Yani bulutlarda sonsuz litre su olduğunu farzedelim ayet bulutlardaki o miktarla ilgili bilgi vermiyor,o sonsuz litre sudan canlıların ihtiyacı olduğu kadarının indirildiğini söylüyor.Ne eksik ne de fazla tam canlılığın ihtiyacı olacak kadar indirildiğini söylüyor.Zaten sadece yağmuru değil Allah herşeyi ölçü ile indirdiğini söylüyor; Ra’d=8:Her dişinin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik, neyi ziyade edeceğini Allah bilir. Onun katında her şey ölçü iledir. Hicr=21:Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz. Görüldüğü gibi sadece yağmur değil Allah'ın katında herşey ölçülüdür ve belli miktarda indirilir.Şimdi başka bir ayete daha bakalım: Furkân=2:Göklerin ve yerin mülkü O'nundur.O bir çocuk edinmemiştir,mülkünde ortağı yoktur .Her şeyi yaratmış, ona ölçü , biçim ve düzen vermiştir. Bu ayet de sadece yağmurun değil herşeyin ölçülü olduğunu açıkça söylüyor bize.Başka bir ayet: Şûrâ=27:Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir. Bakınız sadece yağmuru değil rızkı da dilediği ölçüde indiriyor Allah.Fazla verirse kulları azar,az verirse de kulları aç kalır,şikayet eder bu nedenle tam ölçüsünde veriyor.Aynı şekilde yağmur içinde geçerlidir bu.Bunu ''İbn Abbas'' şu şekilde açıklamakta:

İbn Abbas:Yani indirdiği bu su Nuh kavmi üzerine indirilen ve oldukça bol olup sonunda onların suda boğulmalarına sebeb teşkil eden şekilde değil de, ne boğucu bir tufan, ne de ihtiyaca yetmeyecek kadar az olmayan bir miktarda demektir. Ta ki bu sizin ve davarlarınızın geçimine sebeb teşkil etsin. İbn Abbas çok mantıklı bir şekilde açıklamış ve ben bu açıklamadan yanayım.Fazla yağmur indirse sel baskınlarından,tufanlardan dünya üzerinde hiçbir canlı yaşayamaz.Az indirse bu seferde kıtlıktan,susuzluktan hiçbir canlı yaşayamaz.Bu nedenle Allah yağmuru tam ölçüde indiriyorki dengeli olsun. Birde Tevrat'tan bir mucize(ayet) verip yazımı sonlandırmak istiyorum: Yoel=2:23:Ey Siyon oğulları, Tanrınız RAB ile coşun ve sevinin;çünkü size ilk yağmuru tam ölçüsü ile veriyor; size daha önce olduğu gibi, ilk ve son yağmurları yağdırıyor.

Görüldüğü gibi bu Tevrat ayetinde de yağmurun ölçüsünden bahsediliyor.Bu bilgi Kur'an'dan önce Tevrat'ta geçtiğine göre zaten Kur'an'ın mucizesi olamaz.Dolayısıyla bu Tevrat ayeti tek başına mucizecilerin iddialarını çürütmeye yetiyor.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful