You are on page 1of 16

Ücra

41

İki Aylık Şiir Dergisi Mayıs - Haziran 2011
ISSN: 1309-145X

AHTER, NEVBER, MÜNEVVER
Sınırsız ikametin tapusu alındı ya, dipsiz denizden öte demir almış gidişi düdüğü öte öte bir voyvodur dünyaya! Hande, Bâde, Neslihan... beşer arşın arası Sûde’m tariz karası, Edâ’m: zifos perisi Kâinat güzelinin katafalk numarası, kaburcak çevrilirse burçağa saçılacak İşgüzar çıktı toprak: yek çıplağa yüz böcek Yıprak yaprak, çan çanak...evleğe taştı zambak Taş sökmüş beş ipotek eklendi borçlarına Bak üryan gidiciler öbek öbek toplandı Parsel, sefer sayısı, çakıl, kazma, akseptans ve rüşvet azlığından tökezlemiş irsalât Gene de cellâtçıray, kalpsiz, haşin bir nefer, sefer sayılarına tahrifatını çeker de, barudi baltasında kâfur kokar bir miktar Palamar kesilmeden ortaya çıktı bunlar Andaçlara can yolan kara kozalaklılar, akşam Sessiz Gemi’ye bin kanat yüklediler, acımadan, kirleterek, uç uca Noktasız iki ünlem fırlatıldı ardıca Tir tir titreyen ağaca, kalın, koskoca karmuk patavatsız, kılıfsız, kan soyarak gitgide... Çengeller, çengeller... iç içe birbiriyle kös kös, sarık altında Hey kocamış çürüklük, kozalaklı dev tarla! Sefere çıkıp çıkıp geri dönen Kuladra Azrail gerdeğinden ördek gibi doğrulup Bak anıt mezarında tam ortada sipsivri Apaçık diş biliyor ölümsüz tanrılara Yanında hunhar Kontes, makberin altın dişi Kum iğdişi, güneşsiz - hem bölüngen, hem kısır Mitos’lara şişiyor, hınzır, mitozcu mitra Şnorkeliyle eşsiz, anjiyo’da bir dehâ! Kontun şemsiyesiyle aralamış lâhtini Sırlı bir cam kırıyor yoklarken yokluğunu

Ters asılı bir huffaş aş peyliyor kendine Kafes üstünden baypas, tamu patentli kevser Kel’e tünel vermişler: dekatlonda göktaşı! Atar, toplar...topunda beş yıldız nar ekstresi “Sarımsak ye, eti kes, yaklaştırma stresi,” dense de kancıllara, “çelenk çiğne, ot kavur!” vur savur inadına çıktılar çiğnimize “Haram yuvar - ham yuvar - ham yuvar-haram yuvar-” diye diye korunup avunsa da türbedar, Hades’in habisleri damda delleniyorlar Uç çiçek - Uç uç çiçek!- Çiçektik bir zamanlar Firarlar ısrarla pazara nektar saçıp pıydılar palamardan. Ahir bir ahte kadar cezzarın hali duman. Şom tırpanı kırk dizdar göğüslüyor gümrükte. Bipayan bir payidarla kaşarlı sekiz kaşar, yedi ambar havyarı buhar edip kaçtılar. Kendine geldi Kozmos: şimdi Kaos hükümdar! Zıvanayla yağ emip mezar kapatan tüccar, seyyar’a vurmuş işi Bengi Su’ya tezgâhtar aranıyor haliçte; sakalarda beka, aktarlarda anahtar! Oysa doruktakiler çoktan bitiştirdiler emektar canavarı “çıkış yok” levhasına. Zebellâ peşrevinden kim kaldı ki yadigâr: kadrolu zebanimiz, yılan uyruklu Kerber! Ama Baykuş Hanım’lar, Deli Belkıs, Kebuter, Bunak Bahar, Ahter, Nevber, Kehribar ve kulvar torbacısı Ondüleci Münevver, bizleri dev tartacın ne derece dengeli olduğu konusunda tenvir edip gittiler. Balamoz, Kartaloş...üç otuz, üç otuzbir... Dört şefkat yuvasının huzurunu kirletip, Otuzüç’le otuzdört...dalya’ya özel tertip! Canfer Ayfer Lusifer Mehmet Mümtaz TUZCU

BİR DÜŞ MİMARİSİNE GİRİŞ İÇİN NOTLAR - 2
Rafet ARSLAN
Başkalaşım ve Yıkımın Mimarisi: Matta'lar
Şili'li Sürrealist Roberta Matta,1911 de mimarlık fakültesinden mezun oldu ama o ressamlığı tercih etti. Mimarlığını işlevselliğin tuzağından kurtarıp, düş resimlerine katarak... 1938 yılında Minotaure dergisinde Matta'nın bir iç mekan çizimine yer verilmişti. Vertigo duygusuna karşı güç kazandırmak için bina korkulukları olmayan merdivenler, değişken eşyalar, hareketli duvarlar ve aynalar ile bezenmişti. Tasarladığı dişil ve akışkan bir apartman dairesiydi. Bir nevi modern travmadan kurtulmak için anne karnına dönüş projesi. 1962'de ise bakırdan ve alüminyumdan boşlukta sallanan bir bina tasarladı 'uyanan adamın minimal evi'. Kapı ve pencerelerin olmadığı bu binada, duvarlar hareketliakışkan ve bazı duvarlar da transparandı. Düşlerin akışkanlığını ve geçişkenliğini taşıyan bu bina, insanın bilinçaltını dışa vurması için tasarlanmıştı. Uzun yıllar sonra J.G.Ballard'ın Al Kumsallar adlı ütopik sahil mekanında, oturanlarının psikolojisine göre şekillenen bir mimari modeliyle karşılaştığımda, Matta'ya mahcup bir selam göndermek istedim. Situasyonistçeydi (ama içinde şiirselliği saklayarak). Bu yıkım sembolik bir yıkımdır sonuçta, çünkü Clark'ın sorunu binalarla değil, onları var eden sistemledir. Bunun ötesinde sevgiyle deler, keser, yıkar binaları; bu yapılarla içsel, duygulanımsal(affective) bir bağ içindedir. Yıkım eylemini şiirsel bir tören, coşkun bir ayin ritmiyle gerçekleştirir. Sistemin ve insanın ötesinde her şeyi bozulmaya, çürümeye, yok olmaya iten kaosun kara-maddesi “entropi”yi ruhunda hissetmektedir. Bu yüzden 1975'te Manhattan adasındaki terk edilmiş bir binada yaptığı delme eylemini 'tarihin hüzünlü bir anını işaretlemek' olarak adlandırır. Bakışını 'biz daha çok metaforik boşluklar, aralıklar, artıkmekanlar ve henüz değerlendirilmemiş alanlarla ilgiliydik' diye özetler tavrını ve entropinin kurbanı mekanlara bu ilgi 1990'lı yıllarda Stockholm Sürrealist Grubunca değersiz mekanların ruhuna dair bir saha çalışması olan 'Atopos' kuramının doğmasını tetikler. Bizler; artık Clark, Debord, Ballard'ın gibi kahinlerin önceden gördüğü, vahşi bir gösteri alanı olarak kentin parçalarıyız. Kentsel, ruhsal, hissel yıkımı da içinde taşıyan kocaman bir yok oluş plânı. Yakın geleceğin gladyatör arenalarını düşleyen var mı aramızda? Bu sorunun yanıtını değil ama bu sorunun sorulacağını Situasyonist militan Ivan Chtcheglov, Yeni Kentçilik İçin Reçete de çoktan haber vermişti: Mösyö Corbusier'nin fabrika ve hastanelere, bir de geleceğin hapishanelerine yaraşır tarzı kendisinin olsun: O hala kilise inşaatına el atmadı mı? O kalitesiz betonarme yığınları altında insanı böyle ezmek istemesi için bir şahsiyetin nasıl bastırılmış duygular besliyor olduğuna dair hiçbir fikrim yok suratı çirkin, dünya görüşleri ondan da çirkin. Betonarme, ki mekanın havadaki bir eklemlenmesini, cayır cayır yanan gotiğin de üstüne çıkarak sağlayabilecek kaliteli bir malzemedir. İnsanı kolaylıkla serseme çevirebilir. Ama Corbusier'nin herhangi bir maketi bende hiç vakit kaybetmeden intihar etme isteğini uyandıran tek imgedir. Onun civarlarındayken neşeden arta kalan her şeyin rengi solar. Aşkın da tutkunun da- özgürlüğün de' (alıntılar: Doxa, sayı 5, Eylül 2007) 2010-2011

Çekiçle Mimari ya da Matta Clark
Gordon Matta-Clark mekanı toplumsal bir eylem alanı olarak tasarlamıştır. 1970'lerin başında çalıştığı galeriye bir evi ortadan ikiye bölme fikri ile gitti. Bu plan bize Tristan Tzara'nın ünlü Sainte-Genevieve kilisesini tam olarak ikiye ayırma düşünü akla getiriyor. Galericisi ona New Jersey'de yakında yıkılacak olan, 1930'lardan kalma, iki katlı bir binayı sundu. Matta-Clark evi boşalttıktan sonra binanın temellerinden birini köşelemesine kesti ve evin ortasında 60 cm'lik bir yarık oluşturdu. Tam dört ay süren bu çalışmasına 'bölme' adını verdi Matta'nın oğlu. Öncülerin kaderidir, kısa, sarsıntılı yaşamları ardında bırakmak. Clark bir mimar olarak bu uygarlığa yapı inşa etme fikrini hiç sevmedi. Binaları yıkmak, onlarda delikler açmak, onları kesmek ve böylece kentçilik üzerinden ağ gibi örgütlenen modern kapitalizmde balyozla gedikler açmak istedi. Babasının işlevsel mimariye düşsel saldırısı ne kadar şiirsel ve Sürrealistse, Clark'ın planı da bir o kadar punk ve 2

dijital ölüler çağındayız - 2
[pasifik okyanusuna... utançsız okyanus japon olsaydı rüyalarım acılara kiracı görülmekten benimle kesinlikle öteki yatıyor bir rahmetli ben grup Adana,mart,2011

Osman ERKAN3 3

DENEYSEL ŞİİRDE DENEYİM
Murat ÜSTÜBAL
Şiirde tartışmaların deneyim kavramı etrafında dönmeye başlaması tartışmanın niteliğine katkıda bulunmak yerine meselelerin daha da muğlâklaşmasına yol açıyor. Bunun en büyük nedeni ortaya konulan kavramların içerik olarak yeterince tartışılmaması olarak görünüyor. Özellikle deneysel şiirde deneyimin varlığı, etkinliği ve işleviyle ilgili debdebenin yakından takip edilmesi gerekiyor. Şiir ortamlarında dillendirilen iki sözcük var özellikle: deney ve deneyim. İki sözcük de İngilizcedeki muadillerine karşılık öneriliyor, experiment ve experimentation'a karşılık. Tabii ki konuşmalarda deneyimin ya da tecrübenin hangi anlamına atıfta bulunulduğu açık değil. Bir şiiri oluşturan ontolojik koşullara mı yoksa o koşulların sonucu şiirde beliren tekniğe mi? Çünkü eğer ontolojik ve tarihsel koşullardaki olgunlaşmanın sonucu olarak ortaya çıkan bir deneyim alanından bahsediyorsak, 'experience' ı yani tecrübe kazanma'yı kastediyoruz demektir. Yok eğer şiir içi malzemenin poetik şekillenmesiyle ortaya çıkan tekniğe atıfta bulunuyorsak, o zaman 'experimentation' dan yani tecrübe etme'den söz ediyoruzdur. Dolayısıyla hoş bir şairanelik sağlayan deney ve deneyim sözcükleri yerine tecrübe sözcüğü üzerinden gitmeyi deneyebiliriz (şüphesiz aynı mantık deneyim sözcüğünden türeyen 'deneyimleme' ve 'deneyim kazanma' için de kurulabilir). Çünkü, bazı çevrelerde dillendirildiği gibi, deney yani experiment bir vaka ya da işleyişe, experimentation olarak deneyim ise bir özneye göndermede bulunuyor. Ayrıca experiment bir öncelik, experimentation ise hem bir halihazırdalık hem de deneyin bir ardılı olarak ortaya çıkmış oluyor. Oysa deneyin öncesinde deneyin sanatçıda oluşturduğu bir hazırlık hali var. Yani yaşadıklarından kazandığı içsel ve tarihsel bir tecrübe hali var. Bu hal sanatçıyı o deneysel performansa götüren experience halidir. Bizim fikrimiz, tanımlamaların daha çok tecrübe sözcüğü üzerinden olmasının işimizi kola ylaştır acağı yolu nda. Yani, e xp erience 'd en bahsederken tecrübe kazanma'yı, experimentation'dan bahsederken ise tecrübe etme'yi kastediyor olmak. O halde, bu açıklamaların rehberliğinde şiirin gerçek meselelerine geçebilmemiz için çok fazla engel kalmıyor önümüzde. Deneysel şiirin deneyimsel olması şart mıdır yoksa bu basit bir şartlanma mıdır? Deneysel şiirin deneyimselliği ne demektir? Burada vurgu yaptığımız deneyimsellik doğal olarak tecrübe etme ve tecrübe kazanma durumlarının ikisini birden içermeli. Çünkü şair aslında bir varoluş haline ulaşma adına sahip olduğu tüm kodlu kodsuz bilgi ve halleri bir kazanım olarak yani kazandığı bir tecrübe (experience) olarak şiirde tecrübe eder (experimentation). Her experimentation da bir experience'dır aynı zamanda. Şair kazandığı tecrübeyle ortaya çıkardığı şiirinde bir tarz ve tekniği tecrübe ederken bile tecrübe kazanır. Deneysel şiirin ana akım şiirden ayrıldığı nokta, uygarlığın ve logosun sahip olduğu ses ve anlam merkezciliği kırmayı amaçlamasıdır. O logosun işaretlerinin destructionu (yıkımı) ve demolitionu (parçalayıp dağıtılması) kaosun değil, anlam ve ses merkezli bir logos katılaşmasını engelleme adına desedimentationunun (katmanlarına ayrılmasının) ve deconstru ctionunun (yapısının sökülmesinin) hedeflenmesidir. Aslında sorunumuz şu: hakikat kendini bir logosun içinden mi gösterecek yoksa o logosun dışından ulaşabileceğimiz farklı bir hakikat evreni var mı? Deconstruction'un asıl işlevi bunu ortaya çıkarmak. Burada ilk işimiz sesin logostaki dolayımını belirlemek olmalı. Ses logos ve o logosa ait anlamsal dizgeler üzerinde nasıl bir dolayıma sahiptir? Aristoteles'e göre, insanın özünden çıkan sesler ruh hallerinin, yazılı sözcüklerse sesin söylediği sözcüklerin simgeleridir. İnsanın özünden çıkan sesler demek anlamlı söz ve söz öbeklerinin öncesi ve elbette öncülü bir halden bahsediyoruz demektir. Ses ruhla öncül simgeler arasında bir aracıdır. Ama bu konumlanış öncül uzlaşım (ve uzun vadede iletişim) için yani arkaik de olsa bir dil için vazgeçilmez koşulsa, bu dilin sözel bir dilsellikten kurulageldiğini söylememiz gerekir. Dolayısıyla ruh ile şeyler arasında oluşan imleme bağıntısı aynı zamanda bir ses bağıntısıdır da. Sesin dolayımsızlığı şeylere yani imlenenlere olan tuhaf yakınlığının ifadesidir. İmlenenin dolayımsızlığı ruh hallerinin dolayımsızlığını duyumsatır. Yani şeylerin aynılığı ruh hallerinin aynılığıdır sesin dolayımsızlığında. Bir dil içindeki yapılar imleyen ve imlenen arasındaki ilişkiyi böyle bir sessel bağıntı üzerinden kurar. Her yapının sessel bağıntısı kendine özgüdür. Dolayısıyla fonosentrizm (sesmerkezlilik) söz konusu olduğunda aynı zamanda o dilsel yapının logic yoğunlaşmasıyla bir logosentrizm (anlammerkezlilik) de oluşur. Ya da başka bir şekilde söylersek, aynı sistem içinde logosentrizm bir anlamda fonosentrizm'le beraber bulunabilir. Logosentrizmin içeriği yerel ya da genel tüm bilgisel kodlardan oluşur, buna tüm tarihsel, sosyal, geleneksel ve bilimsel kodlar da dahildir. Yapı, tüm logosa ait kodların yapısıysa, yapı söküm bu yapıları reddetmek değil, bu yapıları alışkanlığa dönen bağlantı noktalarından sökerek yeniden bir araya getirmektir. Bu yeniden bir araya getirme işlemi geleneksel ve bağışıklık kazanılmış anlamların ve o yapıya ait seslerin de sökülmesi anlamına gelir. İşte şiir, yapıya ait kazanılmış tecrübeleri değerlendirir- bir experience'dır bu. Fakat her şiir tarzı ve tekniğinin experience'ı değerlendirişi, duyumsaması ve karşılık verişi farklıdır. Ve o şiir tarzının ortaya koyduğu teknik, o duyumsamanın ve karşılık vermenin experimentation'ı- yani tecrübe edilmesidir. Ve o şiir tekniğinin teknik-bilgisi bize yeni bir experience olarak dönecektir, tecrübe kazanılacaktır. Sorun hangi şiir tarzının kodlu bilgiyi nasıl değerlendirdiği ve ona karşı nasıl bir tepki verdiği ile ilgili. O halde söz konusu şiir tarzlarının davranış biçimi neyi nasıl tecrübe ettiği ile ilgili bazı fikirler verecektir bize. Ama elbette şunu da baştan kabul etmek gerekir ki hiçbir şiir ya da şair bir şiir tarzına sıkıştırılacak veya tasnif edilecek kadar indirgenmiş olamaz. Bu durumda asıl yapılması gereken şiir ya da hiç olmazsa şair bazında böyle bir değerlendirmede bulunmak. Yine de kabaca fikir vermesi açısından bazı şiir tarzları üzerinde genel bir değerlendirme yapmakta sakınca yok.

4

Gregor
Suzan SARI

Şimdi öncelikle şiir tarzlarının experience'ı, yani kendilerinden önceki kodlu bilgi biçimlerini algılama konusunda farklılıklar arz ettikleri kadar, algılama aynı kalsa bile farklı davranış ve değerlendirme biçimleri geliştirdiklerini de söylemek mümkün. Geleneksel şiir tarzları kodlu bilgiyi, daha doğrusu kurallı dilbilgisine içkin logic'i bir tehdit olarak görmeyebiliyor sözgelimi. Doğal olarak 'experience'a bir müdahaleyi öngörmeyebiliyorlar haliyle. Ve böylesi bir experience'ın ortaya koyduğu experimentation da experience haline eklemlenirken experience'ı süreğenleştiriyor, onu dönüştürmek yerine. Böyle bir iddiayla hareket etmiyor, geleneği çoğaltmasına rağmen experience üzerinden geleneği dönüştürmeyi hedeflemiyor. Geleneksel şiirin ya da işitsel-ses merkezli sözel kültürün uzantısı bir şiirin ses ve onun logici ile herhangi bir sorunu olmadığı için deneysel şiirin ve daha özelde mesela görsel şiirin kaygılarını taşımıyor görünüyor. Buna karşılık deneysel şiirin experience'ı karşılayışı daha çatışmalı bir durum arz ediyor. Deneysel şiir ses odaklı yapıyı bozmak için anlamı bozmayı tercih edebildiği gibi, bazen de bunun tam tersini deneyerek anlam odağını ses düzensizlikleri yaratarak değiştirmeyi duyumsayabiliyor. Experience'ı mesafeli gibi görünen ama aslında oldukça içsel olan bir yerden, onu oluşturan kod ve dizgeleri üzerinden yenilemeyi hedefliyor deneysel şiir. Experience algısını bozan bir experimentation'ın yaratacağı yeni experience, deney öncesi experience'a eklemlenirken onu da dönüştürmüş oluyor. Geleneksel şiirin experience algısı

3 ise çok daha yakın gibi görünmesine karşın experience durumunu kendisinden dışarıda yani belli bir sosyal-politik alanda karşılıyor, aslında böylelikle bir o kadar da biçimsel kalıyor! Görsel şiire göz atacak olursak geleneksel şiir tarzları gibi davranmadığı gibi diğer deneysel şiir tarzlarının yaklaşımını da sergilemiyor. Yani ne geleneksel şiir gibi aşkın ne de deneysel şiir tarzları gibi içkin bir duyumsama geliştiriyor. Sanki sesmerkezli şiiri diğer deneysellerin yaptığı gibi dönüştürmeye çalışmak yerine onu doğrudan kökünden kurutmaya çalışıyor. Sesin meşruluğunu tartışılır kılıyor. Dolayısıyla tüm anlam eksenlerini yani kendisinden önceki tüm logos biçimlerini, experience'ları (kazanılmış tecrübeleri) devrimci bir şekilde yadsıyor. Kendi experimentation'ı üzerinden kendi experience'ını yaratıyor. Fakat bu bile malzemesinin önceki experience hali olmasını engellemeyecektir. Çünkü yadsınan olmadan yadsıyan olamayacağı ve meşrulaşamayacağı gibi, kendi görsel experimentation'ından ortaya çıkacak experience'ı bile muhatabı olmadan var olamaz. Hatta şunu da söylemek yanlış olmaz: diğer deneysel şiir türlerinin özellikle ses şiirleri, somut şiirler ve yapısöküm şiirlerinin sorunsallaştırdığı sesmerkezliliğin yıkıntıları arasında dolaşmaktadır görsel şiir. Dolayısıyla, yıkıntıların arasında sağlam kalmış görsel kültürel iktidar gibi diğer bazı tehdit merkezlerini çok daha kolay bir biçimde algılayabilecek konumdadır. Kendi tecrübesi başka bir tecrübenin yıkıntılarından gözünü ayırdığında önüne çıkmıştır. 5

acı boşaltır ya da aktüel ağrılar
karnımı yarılanıyorum özkütlem kalbimden başlıyor müberra'dan mail mektuptan müberra bekliyorum modemin fişini taktım ohhhhhneala anneme internetin faydalarından bahsettim facebook fobimden, klostrofobimden beğenenlerden, beğenmeyenlerden onun fotoğrafını da paylaştığımdan günah dedi anlattıklarıma elimi nereye uzatıyorsam o zaman günah gün… ah geçiyor pürtelâş ne iyi ettim bu son cümleyle kendime üzerimi değişmeye gittim bahçe, gül, at falan üzerimi gittim bir önceki dizede kullandığım bahçe, gül, at sözcüklerini şiire sokmaya çalıştım baktım olacağı yok bahçe, gül, at falan üzerimi gittim sigaramı mutfakta içmem gerekiyormuş buzdolabı, bulaşık, çamaşır makinesi karşısında kederlendim bir of çektim karşıki apartmanlar tuz buz tuzun istatistiksel olarak zararlarına eğildim uzun zamandan sonra dondurmuş olduğum facebook hesabımı açtığımda arkadaşın biri: “Bazen insan ''istatistiklerin canı cehenneme'' demeli ve içinden geleni yapmalı...” diye düşündüğünü okudum ülkede düşünce özgürlüğü hala yoooook facebookun hakkını geri verelim gözlerimizi açınca Ne düşünüyorsun?… diye soran kaç Türkiye insanı var

ÇARK
İçgeçmişi aylak Ayakları titreyen bir halk Törpüsü Boyunca oğlu kızı Kızanı boyunca ömrü Birinci cephe: dünya Harptir Harplerde çoğullama bir Terk edişler irsidir Evlerde Yokluğa doğmuş oğul Yokluğa belenir İkinci cephe: Nedamettir Ululanmış parmaklar İşemesiz yaraya Halk o parmağı kıracak Koydunsa kafana Onuru onarmak Çürürse etsiz tensiz Loş avare semiren çark Onar onuru aranarak Canına katası gelir İnsanın Canına şen körler Kof ayartmalar Saygın erkler erkekler Bahar geçende Katarsın gene Canından geçsem Can ırmaklarda Gözlerinin içgeçmişi Çok taze henüz Ko beni Azat et gideyim Gelemezsem kasabaya Yalnız git Öldüğümü söyleme fakat Üçüncü cephede Vurulduğumu Çakaralmazla Zinhar zinhar zinhar Vural KAYA

toparlayalım! avucuma tuz doldum özkütlem yaralarımdan başlıyor yuttum avucumu karnımın yarısında biriktim telefonumu sessizce sessize aldım kitapları kapattım saçlarımı tam bu dizeden ayırdım kaşlarımı çat çat çat seviştim modemin fişini çektim ohhhhhhhhgazm… İsmail ASLAN

D u y u r u
II. ZEMÇİ ÇETİNKAYA ŞİİR ÖDÜLÜ
Zemçi Çetinkaya Şiir Ödülü 30 Mayıs 2011’de Endülüs Kitap Kahve’de düzenlenen bir törenle “Tahammül Şeridi” adlı kitabıyla Cafer Keklikçi’ye verildi.

MİM-NÛNUM HULYADAN
ben bir tırabzaaanım kıvırcık kıllar kabzasında kız bana tutunur ser'i hoooş iken basamakta bir basamak daha basama bedduasına merdüvaaanım nereye çıksa kılörgüden çit çekilen çiftliklerde bahçevaaana bak mide bulandıkça bulanık suda balık daha sin-dirim'e ölüm'e'sin cenazede levaaazım-aaatçı gömüt tümseğinde diz döve döve-sin bu sin pısırık değil önünde üç noktalı kuzini var tırabzaaanım caaanım benim kavak tutamak sokağında duda yapışsın çarıkların ben bir tırabzaaanım ölü balığa bile alık alık bakan deniz mahsulleri mezaaadında basamak basamak gam burulur kıvırcık kıllardan nerdübaaanda uyuyan kıza ninni selaaa ilk namazla son namaz arası nafile bir yaşamsın sû'dan buharlaşan civâre soğdca sû ben bir tırabzaaanım ezaaanıma menaaareye döne döne şeytan nerdübaaanı cordella şer'e “fe beş” (bir daha) şer'e “fe beş” klavyede wait please yenilenir şerler saaahifede mahya altı güzelim benim menaaare gölgem ben sağ imaaame sen müezzine selam-et mim kokarken gömülsün gövdem lutfen nizaaar'e Bünyamin DEMİR

PİLİN ÖLÜMÜ
kendisine dâhil enerji yağız bir karış karıştırılıyorsa alerjiyle ağızdan makata şiş pil gideri: hacet neye depo şarj vakti hacetten edememe. can fiber yuvarlandıkça şiir iletiyor elektrot psikozun aerob otu negatif bitkisel poz istif bir açık uç değilse pozitif aküye açıklama yerden bitmeme, tarihe bağlanma ters zekaya karbon bağı hepten saik tüketicilere saprofit şevk atıksız. bilim adamları bu sayede doldular üst ve alt pozitif ve negatif ahiretin oranında kaldılar yeni nesil inceydi kalemdi, boşlardı kommüniteye aykırı yüzer gezer tek kutup üstten üste eklendikçe çok daha hızlı dağarcıklı besin ağına takılınmış aynı çöp kutusunda şarj edilemeyen istatistiklerimiz nelerdi: kanser, kansız, kısır. toprağa karışanlar var merkezde-sinir sisteminde elletilenler de nikelajlı sakat doğadan zuhur körpe ve has asabi hassasiyetleri kartel piller. en tozlu yardımcımız olan (tarih) gel zaman git zaman hayatımızdan çıkıp, telefon ve müzik çalar arasında kaybolabilir, kaybolup eko yapabilir, sistem uzun satırlara dolmadan boşalmadan dolmadan herbivorlar boşalmadan karnivorlar imal edilen kalp pilinde ihmal edilen karnaval. Murat ÜSTÜBAL 7

Şimdiki Zaman Kalp şimdiki zamana atar şimdi, şimdi. köpeklerin geçmişi yok sadece ânın kirlenmesi savaş gerekli, kan içeri kan dışarı kırbaçlar boşluğu akarsu ve hücre yaşayan sevilmez, çarpar özlemle pencerelere gecmişi boğar pişmanlık olmadan kapılar sessizce kapatılırken sonunda zaman acıtmaya başlar.

Amy MACLENNAN
Çev. Ümit Şener TA

Amy MacLennan, Güney San Francisco’da yetişti.Şu anda Oregon'da yaşıyor. Notre Dame Üniversitesi’nde İngilizce masteri yaptı. Kendisi şu anda Cortland Review dergisinin editörü. Chautauqua Şairler ve Yazarlar Derneği’nin başkanı.

DADAKÖY
Orda BirKöy VarUzamda
Ses Teli Kuramı
alis: lütfen, hangi yöne gitmemiz gerektiğini söyler misiniz? biri:-da, -da huzurdaki beyazıta hiç benzemeyen beyazıttaki eski binalardan birindeki coğrafyaya inen merdivenlerde yüzümü çevirdiğim sırada bir akademisyen böyle adını aldığını söylüyordu dadaköyün.. o zaman aklıma gelmemişti, başka birinden duyunca düşündüm: “Bir kitap adı değilmiş Huzur” zuhur etmediğinden anlamamışım demek ki, dadaköy adını köylülerin dağğ, dağğğ diye tekrarlayışından geldiğine inanmak istememiştim. Büyük ve görkemli anlatılar istiyordum, evrenin başlangıcındaki büyük patlama gibi. Hala bunları istiyorsun Can ve Arp, imlâya inanmak. Oysa bu, dünyanın en basit, adeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir… işte şimdi balıkesirin bir köyünde dadaköyde kentlilerin suyunu içtikleri çimenlerin üzerinde karşımda biber ve domates saksılarına bakarak geçiriyorsun gününü, paradoks yok bunda. Gözlerini kapat, rüzgarın sesini dinle, şiiri duymak istiyorsun sen. Şu esriklik denen saçmalığı düşünme artık, sara krizi değildi şamanların çıkardığı seslere neden olan, belki bir migren. Migrene tapamazsın Can Arp. Hayır Lewis Carroll da tapmadı. Nasıl bir migren hali hayal ediyorsun Can? Sözcükle dilin sembolik ilişkisini böyle mi kıracaksın sen? Göstergeyi dayadığın tahta merdiven mi sanıyorsu n, bir adım aşağı indiğinde sesi anlam merkezinden kurtaracağın, in o merdivenden Arp, bak kırılıyor mu basamaklar, o kırık seslerden ses şiir yapabilir misin bir bak. Khlebnikov'u unut, Kruchenhykh'i unut, zaum'u hatırla. Hayır hayır Arp, bu iş Marinetti'yle olmaz, duyamazsın istediğin ses şiiri o kafayla. Sözcükleri bağlarından kurtarmak, özgür sözcükler! Sözcüklerle uzlaşma, uzaklaş Can Arp, şu sözcük içi ses oyunları da işine yaramayacak gerçekten bil. Aklının boyundurluğundan kaç Can Arp, ayağa kalkarak mı? Çok gülerek belki, nereden bilebilirim? Hugo Ball, ona ne dersin C an, sözcüksüz şiir? Kabare Voltaire günlerini mi hatırlatmak istiyorsun bana? Evet, yani sadece mahlas değilseniz. Zürih'teki o şiiri hatırlarsın Arp, Janco'yla, Ball'la, T z a ra ' y l a , H u e l s e n beck'le… Ama ona sözcüksüz de denilemezdi. O kadar ötedeydi ki o enerji, o anlık keşmekeş hali. Domatesleri çek güneşten Can Arp, sıra optofonetiğe geldi. Hausmann? Ses şiirin tipografik izdüşümü mümkün mü sence? Bu domates fidesinin gölgesi gibi değil, böyle bir şey düşünmüyorsun… Schwitters aslında düşündüğüm, o da ortofonetiği kullandı mı? Bak ben tipografili değilim. Ursonate. Ursonate sus. 8 8

rakete rinnzekete rakete rinnzekete rakete rinnzekete rakete rinnzekete rakete rinnzekete rakete rinnzekete Ses kaydediciyi de kapa, ne duyacağını zannediyorsun, böyle mi “en içerdeki simya”ya dokunacaksın? Bedenden sesi böyle mi koparacaksın, yapıştırsan ağzına, sesi böyle mi parçalayacaksın, birleştireceksin ve tekrar böleceksin? Öğrenebildiğin bu mu Ball'dan Schwitters'tan? Bu yaptığın Heidsieck'ten beri biyopsidir ancak. Saçmalayamıyorsun bile Arp. Biyopsiymiş, nerden alınmış, ne için alınmış, hangi tanı için altın standart? Aklın boyundurluğundan kurtarıyorum seni Arp, sözcüklerin içini boşaltmak mı, bağlamsız kullanmak mı onları özgürleştirmek için kullandığın yol Arp, biyopsiymiş, saçmalama. Sözcüklerle işim yok benim, nasıl olmaz Arp, nereye döndürüyorsun yüzünü sen? Seslere.

Anlam aramıyorum Arp, öyle sesler arıyorum ki… Elektrik süpürgesi sanılan faks sesi istiyorum Arp, böyle buyursun faks istiyorum, kağıdı çekiş sesini istiyorum, o kağıdı sıkıştırmamasını dilerken yazıların çıkışını gördüğümde duyduğum iç rahatlamasını yok etmek istemiyorum. Metni böyle öldüremem. Her şey. Bir parça ip, lahananın içi işte, metni böyle öldüremezsin. Zımbanın her vuruş sesine bir anlam yüklem işken, kağ ıtları birleştirdiğinde doğru yerden kuvvet uygulamış, zımba kağıdın üzerinde kendi üzerinde döndüğünde ya biraz az kuvvet harcanmış ya da çok, seslere o kadar çok anlam yükledim ki Arp, bunu nasıl kıracağım? Kaoooooooooos. Ctrl tuşu çok basılmaktan ilk bozulan klavyemde. Öyle değil. Ses şiiri okurken iki saksı arasında çabuk meyve versinler diye kurşun rengi bıraktığın toprakların arasında kağıtların üzerinde yazdıkların bu kadar mı? El yazını sakla Can Arp. Saksıları topla, her iki elinde birer kağıt, saksılar kollarının arasında evet, iç sıkıntını unutma, bu ses şiiri de unutma, anlam yüklediğin bütün sesleri de yüklen, zaten seninle, o senin şiirin Arp, zımba seslerin, ayağını vuruşun, adımlarından tanıyışın gireceği, telefonun sesinden iç hat mı dış hat mı tanıyışın, sorana nasıl olduğunu sorduklarında alışırsın sen de deyişin, o faksın tuhaf sesi, taramayla karşık tak sesi, o tak sesinde rahatlayışın, bilgisayarını açarken o ilk uzun biipte tamam herşey yolunda hissin. Bunlar senin şiirin Can Arp, okunan hiçbir şiir değil, yoksa. Ursonate sus. Bunda paradoks yok.

Can Arp
9 9 9

bir potansiyel ölü olarak park çiçeği
nasıl bir duygu geceli brooklyn'de şu park mıdır nedirde çiçek olmak (?) kelle vermek (?) (soru geri gelmiş soru doğru) çimlere uzanmışım kafam bi güzel bi güzel ruhum duyuyor musun atlı polisler geçiyor köprüden (?) kok kokusu izzetin ikramı bunlar 30 yıllık imler havada onun bir mustafası vardı öldü bir park çiçeğine ağlakçalar yazmak kadar havada doktor hikmet kadar havada nerede durdu nerede havada belki kavaklar içinde havada “0,5 mg. östrojeni tercih ettim” “kan geliyor” ruhum duyuyor musun (?) nasıl bir duygu geceli brooklyn'de şu park mıdır nedirde çiçek olmak (?) kelle vermek (?) (soru geri gelmiş soru doğru) gece çiğlendiğinde polis seyreldiğinde bir romantiğe aya bakana bir romantiğe şerit dökene kelle vermek (?) soru geri gelmiş soru doğru Ergün TAVLAN

Taziye
siz ölürseniz biz üzülürüz. bir çift eldiven eskiyen rengine kader der. kapıların erkekliği eşiklerini döver. azalır saçları ışıkların. ölürseniz üzülürüz. Herkese öyle yakışır ki benzemek. yoksa hangimiz susturur bu dipsiz kuyuyu batmasın diye kimsenin cesareti kimseye bir olur korunuruz. hem değil mi ki içlenmek ünsüz harflerin ayinidir. nasıl olsa bir sabah olacağına varır. silinir yürürlüğünüz. ölürsünüz. biz yalnızca üzülürüz . Adem YEŞİLYURT

Kusursuz Kuytular Mavisi
I. harfleri eskiten bir yalnızlık aşkı ünlüyorsa dilimde şiire nasıl inanmam II. ismim ki bana bir yazıttan ödünçlemedir imgem kırılgan, kelimem suyun inceldiği yer içredir bakarım eskiyen bir sessizliğe uzamıştır kalbim bakarım aslında hiç benim olmamıştır bende incinen yüzlerim III. suyu düşündüm düşümde kurudum zembereğinde gitmenin ırmak olsa olsa düşeğen bir imgedir bana ve gidildikçe durulandır toprakta açtığı yara IV. ütopyam kirli bahçem ters yazım ruhuma üflediğin yoklukla kutsanmaktayım Alptuğ TOPAKTAŞ

10

Dil Üçlemesi - 1
Ercan Y. YILMAZ

porno italyan
tefini çaldı pamuk külodundan odun soyulmuş, vasıtası çakı o iplikti, göğsümü severdi o etlerini dokundururdu yatağıma sökün ettiğinde çatlakları güneşin çizgilerinde saten kremleri ve saten örtüleri popoları popoları büyük popoları taşar avcunu doldurduğunda parmak aralarından yağ dokun,tırnaklarımdan muzdarip çiziyorum ses tellerini kesik çizgilerini sönmeden dokunmayacağım burnuna cımbızla kökünden hasat. sen bir kavanoz domates kabuklarını lütfen soy beraber ısıralım. parlağı seven dillerin halkaları yeşil tutam sakallarından. kapağını göstermek istiyorum dikişlerini göstermek istiyorum dişilerin. kıvrımların bir hiç bir ip o renksiz bir Bezelye, benzeyenleri toparladı.

Ozan YILDIZ 11

ÇILDIRIŞ ÜZERİNE İLK METİNLER - 1
a momentary lapse of reason ya da Hiç koğuşunda bir başıma
“yüzüme, gitmeyi istemenle attığın çentikti hüzün bir sensin başıboş çatallığında nedendir söylenen o bütün şarkılar ve küçücük bir kız, saçları sarı kıvır kıvır intiharıma cinnetlerle aynı safta namaz kılmalısın hayat”

sakin bir biçimde oturuyorum. oturduğum yer oturduğum yerde. hiçbir şey anlatmak istemediğimden eminim. burada kaset takılabilir. milyon kez Hiçbir şey anlatmak istemiyorum ya da muhtemelen sing of life. yanan tütsünün hiç acelesi yok. benim de. ve fakat aniden learning to fly. aniden hepimizin acelesi var. her şeye. distance. ne olduğumdan haberim yok. sadece sigara içiyorum. beylik laflara da yer yok. sakin, sadece oturuyorum, oturduğum yer oturduğum yerde, tütsü yan yanıyor, külü tablada ve mekanik bir ses: özsuyu konuşuyor. hala learning to fly, gittikçe eriyen ses hala mekanik. kimyası neydi huzurun? memelerin gözlerimin ortasında hala hafif. bir kenti baştan ayağa yıkmaya hazırlanıyor bu defa ses. sert olmanın biçimleriyle çatal, arkadan nefesleri bıçak korosu. ve en doğru yanıt hiç sorulmamış bir soruya ve the dogs of wall antik bir tiyatronun arkaik gülen yüzleri. Disstance~ diye okunan garip enstrumanların sesi. kenti yıkmaya geldikleri doğru; kulağımdan omzuma doğru erirken eski uzun gitar. şimdi hepsinin acelesi hala var. bir de saksafon. dua, papağan notalarla sonlanırken one slip. tüm evrenin bilgileri bir bir yüklendi silinmek üzere bir gün. tuş sesleri. erken erkeğin açılmaktan korkmayan ağzındaki basamakları gıcırdayan merdiven. o benim. hiç umrumda değil hiçbir şey. sadece bir sigara daha yakacağım. hayat çok alınacak fakat one slip inatla sigaramı bitirmeyecek ölmek’çin. tütsü yavaşça. dansını seyrediyorum duvarda ölü nehir gölgelerinin. sanırım beni düşünüyorsun one the turning away. sanırım çiçek kız. yavaşça yüzüm prenses julia. 12

parmağın tele dokunduğu yerde bir kez daha suç aleti gitar. syd kızımı çok seviyor; o, rüya yazarken kendi kabuslarına bile. bu düğün. bu düğünde küçük lsdler tutacak gelinliğin yerde sürünen tüllerini. canım lsdler birer birer yet another movie. aklımdaki blues, leş yiyor enfes cinnet! ilk ünlemimsin sanırım. kelimelerin kime? sesindeki çatal hangi yemeğe? bir bir yanıtlanarak bütün sorular zaman gittikçe ileri, en ileri. gerisi malesef. şimdi tüm iliklerimizi buradaki gitar solosuyla parçalıyoruz paramparça yet another movie, kimyamızdan açığa çıkarak kin, kınına küserek bıçak rahatlıyoruz. tüm tarih eriyen o seste biçimini buluyor en asıl. velhasıl büyük bir insanlığın en gerçek resmi çekiliyor kumsalda. devamı round and around. bağıra bağıra round and around. round and around. bir bağırıp bir susarak, bir bağırıp bir... round and around. sanki salondaki bütüm kimseler tek el tek el tek el ateşle tek tek tek öldürüldü. gayet iyi. gözlerinden öperim a new machine. gerek yok, takunyalarını çıkarmadan gir içerime tak tak tak. saatin nesi olursun yavrum? hayır! çıldırasıya hiçbir şey. geometri dağıtıyor, atlas yırtıla yırtıla tamamlanıyor susmayacak o canavar ve her at elbette istemeden dahil oluyor her savaşa. tren istemiyorsa rayını, kabullenmiyorsa, burada trenin hiç suçu yok ve terminal frost geçişleri, iki dağ arası kurulan köprüden hayır gelmeyecek hiçbir sığlığa. şimdi bir karar vermemiz gerekiyor. usturanın başkanlık yaptığı intihar konferansı değil mi ki dünya da brooklyn’den alsancak’a, terminal frost geçişleri, saniyede ayrı ayrı yüzlerce boyutta. gerimde eskil a new machine. biz onun cenazesini o cenin olmazdan evvel kıldık. sokak terbiyesi görmüştük bir hepimiz. Ne demeli ki bitmeye yakın, nasıl anlatılmalı sağır ve dilsiz şarkıcının sahnedeki o üzgün tahribatı? anlatmadan sorrow, Tek kelime etmeden. Özgür ASAN

OKU OKU OKU
Bülent KEÇELİ
Başka bir şiir dünyasının izlerinde/ Serkan Işın
hz.hubble'ın rüyaları bir nevi verili şiir! ile gelmiş yorgunluk sonrası görüntülerdir. Serkan Işın başka bir dünyaya kaçarak şiiri başka bir fiziki mekânda arama uğraşının içine bizi de katmak istiyor. Bu uğraş işlerin dünyasına şiiri de katıyor ya da şiirlerin dünyasına işi de katıyor. Kendi odağını tanımlayarak uzviyet şemasını da incelediğimizde, artık dünyayı dizeli şiirin tekdüzeliğinde aramayacağının ilk işaretlerini de veriyor. Kendisi sözcüğün yeterli kalamayacağı yerleri bir şekilde hesap ederek boyut çoğaltmanın peşindedir. Bir nevi boyutların peşinden giderek, işin içine sanki şiirde bu haliyle yokmuş gibi gözü de katarak, odağı göz ve benzerlerine havale ederek, şiirin her halini yakalamak istiyor. Bu uğraşa hz.hubble'ın rüyaları gibi kitaplardan baktığımızda Serkan Işın'ın varmak istediği durumu daha net görebiliriz. Gözü yere, bedene, göğe vb. odaklayarak şiiri kendi bakış açısından hapsolduğu yerden çıkarmaya uğraşıyor. Bu odaklanma halinde belki ilk etapta verili şiir kendince bir açılım sağlayabilir. Kelime bu mercekte yani tek boyutlu mercekte tükenmiştir. Bir nevi benim de tezime yakın bir tezdir bu. Şiir basmakalıp imgenin elinde tükenmeye yüz tutmuştur. Burada verili şiir içi davranılarak bir çözümlemeye de girişebilir veya odağı değiştirilerek belli bir boyut içine hapsolduğu düşünülen şiir başka boyutlara da taşınabilir. Kitabın 12. sahifesinde birçok modern ve modern olmayan meslek sayması (ruhban, meyhaneci, mültezim, duhancı) imgeyi geniş bir zamana yayarak meseleyi farklı bir odağa çekme isteğidir. Bu istek şiirin bir nevi gücünü de arttırmış oluyor. Fakat şiirin asıl gücü can alıcı olan yeri, kanımca 'mührünüzde hür varsa/ bu kara alınyazısı da ne' dizeleriyle başlıyor. Bu dizelerle zaten pesimist bir şair olan Serkan Işın için delil aramak olumsuzlamayı gerçekleştirmektir. Bu pesimistliğin içinde umut, öyle gözü yaşlı değil, dik bir şekilde okunabilmektedir. Bu bölüm sert bir dünya eleştirisi olarak ve aynı zamanda günümüz şiirine de bir eleştiri olarak okunabilir. Devam eden sayfada 'susmak aymik olmuş, yazmak aymis size' dizesinde kimya ve simya birlikteliğindeki zıtlığı susmak ve yazmakla vermiş. Susmak neden kimyadır da yazmak simyadır. Kanımca yazmak, olmayan bir şeyin peşinden giderek kendi kaderinin belirsizliğini yaşamaktır. Serkan Işın yazma eylemiyle belirsizliğini, kendince belirsizliğinin delillerini aramaktadır. Bunu kendince bulduğu açıktır. Aynı sahifede bir başka dizede 'tanrının gör dediklerini, şeylerin doğası' diyerek bu yazma işinde suya yazılan şeylerin sonunun geldiğini anlatmaya çalışıyor. Ardından gelen dizelerde daha ilerisini de okumak mümkün, 'de ki ve de varlık/ sözlüğe eksik yayılmış koyunlardır/ dip dibe otluyorlar, o kemirti sessizliği/ delil olabiliyor mu çeneye, kemiğe' dizelerinde görmek eyleminin yazmak eylemine göre daha bir canlılık taşıdığı ileri sürülerek, yazma ütopyasının imkânsızlığını gözler! önüne sermektedir tabiri caizse. Yazmak oysa aramanın anahtarı konumundadır. Yazmak sonuçta kemirmek fiili içinde aktarılamaz. Serkan Işın'ın burada en büyük delili sonsuz ve sonlu ayrımında gizlidir. Ben de gizliden bir modern düşmanlığı sezmekteyim Serkan'da, bu benim için olumlu zira Serkan'la da burada buluştuğumuzu hissetmekteyim. 'fakat sonsuz kareye bölünebilir mi/ sonsuza giden yol? Sonsuz karenin üzerine/ sonsuz eşya konabilir mi? Ve kat edilebilir mi' ve ardınca gelen dizelerde bakışımsızların ahvalinden söz edilerek zamanın yazıcılar tarafından kullanıldığına işaret edilmektedir. 've de ki Zaman varlık olmuş size' bu dizeyle modern tüketimin nereye vardığını da düşünebiliriz. Yazının ölçemediğinden söz edilmesi şiirin matematik ve istatistik ile ilgisini de akla getirebilir. Matematiği beceremeyen günümüz şairi hemen benzetir ve yakın olanı bulduğunu sanır; fakat yazı bu anlamıyla bir yanılsamadır. Şiiri tam bir ölçüye sığdırmak akıl almaz bir uğraş gibi durmaktadır. Şiirin tanımını da değiştirmemiz gerekebilir günün birinde, ama bu yazıyı hariç kılan bir tanımlama mı olacaktır, bilemiyorum. Yazmanın aymis olmasına tekrar bakacak olursak, sonuçta imkânsızı arama işi olan simya bu haliyle modern dünyaya pek uymayan bir durumdur, dolayısıyla yazma işinin ortaçağda kalmış bir edim olduğundan bahsettiği düşünülebilir, bu ağır bir nitelemedir ve bugüne kadar yapılan birçok etkinliği sıfırlamaktadır ayrıca. 'yürüyemediğiniz yerlere vakit salarsınız' yani muğlâk ve ipham olan şeyleri salarsınız. Vaktin genişliği onun müphemliğine kanıt mıdır? Sonra 'hani ya/ ay yerine koyduğunuz ne var?' dizesinde aya bir gönderme yapılarak delil aramak, müphemi ve imgeyi ortada olmadığını söyleyerek buna deliller aramak. Ve dahi imgeyle bunu aramak, 'şeyler. şeylerin gölgesinde bulduğunuz ' gibi dizeler başka neyi anlatır ki! Dile yazının aradığı delil yetmediğinden yazıdan vazgeçmek. 23.sahifede 'siz körsünüz' ancak boşluk görebilirsiniz denilerek göz organı birinci sıraya yerleştiriliyor. Hem de 133 1

kati ve aşırı hınçla sıkışmış bir boşluktan bahsedilerek. Oysa aklımız ne işe yarar bilmiyorum, bence gözden emirleri de alır şiirin bir yerine koyar. Sonra da ' de ki gel hadi gel gidelim öyleyse/ onların gitmeyeceği yere'. İşte Serkan Işın için söylenecek en önemli delillerden biri de budur benim için. Şimdi aslında şairin bu şiiri başka bir bakış açısından yakalama isteği önemli, ve olmasını, ve gerçekleşmesini de istediğimiz bir istek olmasına rağmen red ile yol alması bir kopuşun gerçekleştiği anlamına gelmez. Red kişisel bir tavır olduğundan aslında dar bir bakış da verebilir şaire. Şairin sanatsal gücü yerinde olmasına rağmen enstrümanları zayıflar. 24.sayfadaki delilse biraz savaşı kazanmanın (kendi içinde) açıklaması: 'gözünüzü çektiğinizde/ sessizce gitti işte' denilerek gözden yayılan enerjinin gücünden bahsediliyor. Böylece hiç bir şey kalmadığından yani yine bir boşluk durumuna gönderme yapılıyor. Gözün olmadığı yerlerde oluşan bu boşluk fikri bir sonraki şiirinde dayanaklarından biri oluyor. Ve imge denilmiyor nedense, remiz deniliyor ısrarla, bu imge fikrinin ortadan kalkmasına değil de imge sözünün ortada kalmasına neden olabilir. Ve şu dizeler bu karşıtlığı çok güzel de belgeliyor: 'nerede açacaktın? Ve ki de dil Remizlere gelse de, pişmansa Sarıldığınız şeylerin Arasındaki boşluğu çektik.' Bu kitapta bazı şiirlerin bir göz deliline güzelleme gibi kotarıldığı düşünülebilir. Fakat 32.sayfada 'de ki siz hep sonsuzdan, sınırsızdan bahsettiniz/ müphemiyet denizinin merkezi çeperi yoktur.' denilerek görme fiiline yine bir güzelleme yapılıyor. Böyle olmasına rağmen alttan alta belirsiz veya sonsuz olanın gelişemeyeceği, becerilemeyeceği yönünde bir ana fikrin olamayacağı söyleniyor. Buradan, yine yazı cehenneminde oluşan ışığın ışık olamayacağı da anlaşılabilir. Modern dünya eşyaya tapan bir dünyadır. Bunun yolunu aralar insanoğluna ki insan sadece gördüğünü değerlendirsin. Görmek düşünmeye bir adımdır fakat tek başına bir adım değildir. Bu anlamıyla okunduğunda ölçüp biçemeyeceğimiz dünya envanteri de oldukça kabarıktır. Yine şöyle bitirelim, kapalı şiir yoktur fakat mahrem şiir vardır…

MAHRA
Eksilenlerden kalanlara yolculuk başlangıç noktasında Portelere sığamayan anahtarlar, kilit notası Sessizliğe bürünenlerin kabuğu sevgili-de, neziği de Nazik dolaşıklıklardan sessiz değirmenlere saldırıyor Tepe taklak gelen bardaklardan yaşlananlar… Haznesinde incinenler, kofullarında laktik heyecanlananlar… Yorgun yoğun iliklerine işleyen yağmur ve soğuğun Eskimiş eksikmiş bayat, kalakta Nefes koyu;kesif kokularla Akışkan akide kendi eriyiğine alışkan,,, sefadar Sulkuslarında kaybolduğum bir rüzgar Kafadar kütüklerden mücrim kürdan ayrıntıya Yetişkinleşen işkil herkül olup yıkıyor gönül duvarlarını… Küle sahip tabla ablak emanetlerle sıhri! Sevginin sürgünleri zehirliyor kimi zaman umut sakızını Uyarıları geceyarıları yakar yalnızlık anızını… Yayla çene, dişle damak arası sızıda gidip gelen pan Çiğnendikçe söğüren acı salınısında kıyamet kopan Nihai zerk zifte misafir ciğerden yapışkan… Murdar kılıklar kılcıkların kenetleriyle ama Kılçıklara düşman, kendinden olmayanları besbelli… Işıklarla süzülen kırmızı patiskalar yüzümü ıskalar da Şans dönüşü ambole,çarpılan kasvetle gidişat karambole Doğru yön tayini…ne…sende… Mahra sahralarında susuz kalıp gözyaşına boğulmak, Aşkın çamuruna düşmek yok!

Hasan KARAYEL

bir çığın altında kış festivali
yalnızlıktan ölen birini tanıdım kocaman ağaçları keserdi ovaya dümdüz sövüp cebinden bir bıçağı çekti hatırlamıyorsunuz değil mi geceye çeviren gündüzü sakalını beyhudenin dimdik vuruşunu kocaman ağaçları keserdi sürat, hırs, hayalet sakalını beyhudenin durgun suda lobi rent duvarlara tutunsam şimdi beni yanıma çağır festivalin son günü bir yanlış kalabalık tüm şarkıları söyledi DAS IST MEIN TEIL Serdar ÇAKICIOĞLU

14

Bülent KEÇELİ Murat ÜSTÜBAL

B.K.: Bir dönem için, yani 'Düşçınarlı Tansıklarda' gibi şiirler için bahsettiğin yıkılan bütünsellik aslında hep öyle devam etmeyecekti. Yani parçalılık bildiğimiz parçalılık hali değil. Bugün anlatılan parçalılık hali değil. Sen dizgedeki parçalılıktan bahsediyorsun. Zihindeki parçalılık ise bir bütüne hizmet eder zaten. Eninde sonunda zihindeki parçalılığın neden zihinden başladığını açıklamak zorunda birisi. Biz de onu açıklamaya çalışıyoruz. Bu şiirde gelinen evrenin etrafının değişmesi, buradaki biçim arayışı budur. Yani yapbozyap evresine geçerken yapboz evresindeki yapının bir katalizör görevi göreceğini düşünerek iddiada bulunuyoruz. Bu katalizör şu: bir yapı başka bir yapıya giderken o yapıyı başka bir yapıya çevirir, ama kendisi o yapıya dahil olmaz. Ve artık oluşan yeni yapının eski yapıyla alakası yoktur. Yapbozyap evresi de budur işte. Şimdi biz bu zihinsellikten bahsediyoruz. Buna klasik şiirsel kavramlar içinde baktığımızda olayı açıklayamayız zaten. Biz bunun açıklanamayacağını söylüyoruz. Mesela senin şiirine bakınca bunu açıklayamıyorum. Çünkü hiçbir şekilde açıklanabilecek yapılardan oluşmuyor. Bu yüzden başka bir şekilde bakmak lazım. Senin şiirine dizge içi de bakabilirim, ama eksik kalır. Bunun için kapalılıkla itham ediliyoruz. Sen oysa kendi evrenini değiştiriyorsun. Bunu niye yapıyorsun? İçinde bulunduğumuz dünya artık değişti. Ne kadar içkin de olsak etkileniyoruz dışarıdaki so yutluktan. Kendi bireysel özelliklerini katıp etkilenerekfarklılaşıyorsun. Bunu kabul etmek gerekir. Şair megalomanlığını da, kendi kişisel özelliğini de yansıtmak zorunda.

olduğunu söylüyoruz hep, ama alımlanmadıktan sonra da bir anlamı yok! Bunun alımlanması için bir süreç gerektiği muhakkak. O süreç ise zamanla bazı şeylerin olgunlaşma ve evrilmesiyle alakalı. İkinci Yeni'nin karmaşık bir şiirden şu anda anlaşılır bir şiire dönüşmesinin nedeni zihnimizde o karmaşık süreçlerin olgunlaşıp aşılarak şiirin yekpareleşmesi, bütünleşmesidir.

Bu bütünselliğin içine giremedikçe zihnindeki her çarpışma onda bir bölünme ve parçalanmaya yol açıyor.
B.K.: Yani modlar yerine oturdu. Böyle bakmak lazım, Ücra'ya da böyle bakılacaktır eninde sonunda. Yerinde durmuyor ki insanlık. Buradan baktığında zaten olayı yakalıyorsun. İş çatallaşıyor şiir söz konusu olunca. Bu şiiri daha ne kadar götürebileceğin, yazabileceğin… Mesela birisi adalet arıyor, o yüzden yazıyor şiiri. Herkesin kendi içinde kendine has bir sorunsalı var, bunun için yazıyordur. Ama yazdığın şiirin de estetik kılınıp o minvalde okunmasını istersin. Klişe yapının içinde değil daha estetik bir yapının içinde kaybolmak istersin. Korkuya mağlup olmamak lazım, ecele faydası yok çünkü! M.Ü.: Tabii sahip olduğumuz şiirden nerelere gidebiliriz sorusunun yedeğinde aklın stratejileri hiç bitmez. Hayata karşı yenik düşmemek için farklı direnişler olacaktır şiir içi. Son şiirlerimde mesela şöyle yapıyorum: söylem varmış gibi davranıp ya da klişe varmış gibi davranıp onu kendi içinde kendi tuzağıyla vurmaya çalışıyorum. Bu anlamda 'Hegemonyanın nicel piksel bombardımanı' adlı şiirimde yapmaya çalıştığım buydu, teknolojiyi kendi zaaflarından yakalamak! 'Paramparçacıklar' da yapmaya çalıştığım da buydu, medyayı kendi klişe söylemiyle rahatsız etmek. Bu da bir yapıbozum aslında. Yapıbozumun bir sürü tekniği var. İmge de yapıyı bozmanın yöntemlerinden biri olabilir. B.K.: Şiirden imgeyle bakabilmek de yapbozun içine gidebilecek bir düşünce. M.Ü.: İmgeci şiir aslında bir yapı oldu. İmgecilik başka imge başka. İmgeci şiirin bir yapıya karşılık gelen bir imge politikası vardır. Bunu da çözümleyen şiirler yazılmaya başlandığını göz önüne aldığımızda 'imge öldü' dememiz bir çözüm değil. İmgenin kendi hareket alanında farklı yapısal çözümlemelere girdiğini inkar edemezsiniz. Orijinal hareketli imgelerle olabilecek bir şey bu ama. B.K.: Son dönemde teknoloji şiir hayatımıza yoğun bir şekilde girmiş durumda. Etkilenmemek olanaksız. Bir şekilde kalem kağıda dönmemiz gerekir ama bir türlü beceremiyoruz. Şairlerin çoğunda bu halin geçerli olduğunu düşünüyorum. Artık çünkü dinamik temposu yüksek bir dünyada yaşıyoruz. Herkes yoğun, modernin gerçekleştirmek istediği insan tipi de bu bence. Ama eleştirel bir döneme de girmek gerekiyor. Bu yapı nereden çözülebilirin denemelerinden biri senin ' Hegemonyanın nicel piksel bombardımanı' nda görülebiliyor mesela. Eleştirel bir yapı var orda. Mehmet Öztek 'Ben google değilim' demişti, yüzeysel de olsa bir karşı çıkış gerçekleştirmişti. Ama sen içine dalarak eleştirel bir tavır sergiliyorsun. Bunun tartışmaya açılması gerektiğini düşünüyorum. Artık burada şiirin mi internet ağına mağlup olması gerekiyor yoksa tersi mi geçerli? Burada kendi kişisel öngörümü söylersem, internet bir şekilde o hegemonik alandan uzaklaştırılacak çünkü artık tehlike kapıda. Devletler artık interneti stratejik yapı olmaktan 15

Sen dizgedeki parçalılıktan bahsediyorsun. Zihindeki parçalılık ise bir bütüne hizmet eder zaten.
M.Ü.: Şimdi kişisellik meselesinde şöyle bir açmaz var, aslında bizim şiirimizin ortaya çıkışıyla ilgili bir anlamlandırma da olabilir bu. Bütünsellikle karşılaşan insan kendi zihninde bir parçalanma yaşıyor. Bu bütünselliğin içine giremedikçe zihnindeki her çarpışma onda bir bölünme ve parçalanmaya yol açıyor. Bizim şiirimiz bu parçalanmayı sağaltmaya yönelik bir hamle. Yani biz o bütünselliği şiirimizle yıkmaya çalışıyoruz. O düzensiz yapıları oluşturarak yıkmaya çalışıyoruz. Çünkü insanoğlu o bütünselliğin içinde kendini tanımlayamıyor, yabancılaşıyor. Bu ideolojik bütünsellik olabilir. Teknolojik ya da kültürel entegrasyonla alakalı bir bütünsellik de olabilir. İnsan bunun dışına çıkmak isteyebilir. Tüm bu aidiyetler onda çok büyük bir baskı oluşturabilir, kendini göremiyor olabilir orada. Bu darbelerle mi, kent hayatıyla mı oluştu yoksa cumhuriyetin kuruluşundan ya da modernizmin oluşumundan itibaren mi, bunlar sonraki mesele aslında. Burada muhatabımız insan. İnsan kendi içindeki parçalanmayı nasıl yeni bir dinamizme çevirebilir, mesele bu. Şiirin rolü burada ortaya çıkıyor. Yaşamın içinde biri olarak şair, hamlelerini şiirle yapmayı tercih etmiştir. Benim Ücra'da görüp algıladığım da budur. Şimdi tamam insanın özgürleştirilmesi adına önemli bir hamle

çıkarabilir uzak gelecekte. Mahremin ortadan kalkmasının eleştirilmesi gerekiyor. Bu şiirinde konuşma balonları açarak eleştirel tanımlamalara girişiyorsun. M.Ü.: Elbette orada şiir şairin kendi sentezini içermek zorunda. İnternetin, Google'ın bir türlü birbirine dönüşemeyen, eklemlenemeyen sentezleri şiir alanına girmez; şiir onları alıp bir sentez üretmeye çalışır. O yüzden istediğiniz kadar bilgisayarlardan rastlantısal olarak şiirler yapın programlarla, ruh yok onlarda. Şair o an bir tuşa basarak seçimde bulunuyor. Şair burada bilinçli olarak bir tavır sergiliyor. Eğer hegemonya ve teknoloji ya da herhangi başka bir şey üste çıkarak şiiri bastırmaya çalışıyorsa, onların argümanlarını ve zaaflarını bile kullanabilecek bir şekilde yapacaktır bunu. Bu şiirde benim daha çok üzerinde durduğum teknolojinin argümanlarını elinden almaktı. İşte anotla katot arasındaki gerilimden bahsediyorum sözgelimi. Pikselin bir tür algı ve bilgi sabitliği yarattığını söylüyorum bir yandan. Hiçbir piksel görüntüye güvenilemeyeceğini, çünkü herhangi bir pikselin yanındaki pikselden bağımsız çalıştığını ve bunların da bozulabileceklerini söylüyorum. Piksel ve epik kelimeleri çok yakın olduğu için gizli de bir bağ kuruyorum aralarında. Piksel olan epik ütopyayı ve kahramanı yerleştirmek için kullanılıyor. Ama o noktalardan herhangi birindeki bir arıza benim zihnimi de etkiliyor, ne kahraman kalıyor ne de ütopya. B.K.: Gelinmek istenen nokta da o zaten. O kahramanın görüntüsel boyutu devreye sokularak kahramanlıktan çıkarılmak isteniyor. Sonuçta, kahraman o görüntü karmaşasına sığdırıldı. Ama gerçeği sahici kılmıyor. İnternet de böyle, orada birçok kişiyle iletişime girebiliyorsun. Gerçek bir etkileşim mi tartışılır. Bloglardaki tartışmalar hep güdük kalıyor. Tefrikanın biraz gelişmişi bir yandan da bu. Ayda bir yayınladığın bir eser şimdi anında yayında. 'sağaltımın renk dizaynına reddi mirası ruhtur' diyorsun bir dizede. O ruh zaten orada olsaydı herkes çok çabuk adapte olabilirdi internete. İyileşme halini yansıtmıyor internet, bir kaos halini yansıtıyor daha çok. Bu da eninde sonunda kendi entropisini kuracak ve nekahat devresi yaşayıp sağaltımı sonuçlandıracak. Şu anda yaşanan çok sağlıklı değil anlamında söylüyorum. İşte burada karşı duruş gerçekleştiriyorsun, dijital bombardımanın nasıl etkisiz kılınabileceğini şiirde göstermeye çalışıyorsun. Bu anlamda önemli bir şiir.

deney arasında bir ilişkiyi tartışıyordum, dönüştürme fazla yoktu ama. Kalıpları kendileriyle çarpıştırarak karşı karşıya getirmeye çalışıyordum. Burada ise tamamen imgeler yaratmaya çalışıyordum, yapıbozum nerdeyse yok. Kelime bozumlar varsa da aynı yapının içinde kalıyorlar hep. Kelimeler arasındaki itiş kakış daha az bu anlamda. B.K.: Bir de şu var, internete alışmak daha zor. Çünkü bombardıman çok ve abartılı. Temposu alışmayı ya da bireysel stratejiler geliştirmeyi engelliyor. Kaosa sen de dahil oluyorsun. M.Ü.: Nicel bombardıman derken onu kastediyorum. Nicel yani muğlak bir durum var burada. Zihnin hangi sınırlarda kavradığını kestiremiyoruz. Niteliksel olup olmadığı da bir süreç sonunda anlaşılabilecek ancak. Küresel tekno ağ üzerimizden kalktığı anda içimize kapattığımız yoğunluğu açabileceğiz. Şu anda yeni mistik dememin esprisi de bu. Teknolojinin içinde bir mistik dönem yaşıyoruz. İnsan ruhu teknolojik bombardımandan korunmak için kendini kapatıyor, zırhla. Ya da tam tersine bir yarma harekatına girişiyor hızla körlemesine. Rastlantısal dediğimiz o bilinç kopuğu şiirsel durumun anlamı da bu olsa gerek.

Tam da ölü pikselin görüntüyü bozduğu an bizde mistik bir açılım noktası oluşturuyor.
B.K.: Yarma harekatı için şiirin gücü belki göreceli olabilir burada. Çok boyutlu bir hareket olduğunu düşünmek lazım. İnternet sadece kişilerin elinde değil, devletlerin de elinde. Eninde sonunda hegemonik yapının stratejisi bitecek, bitmek zorunda. İnsan da kendini korumak zorunda. Basılı matbuat dünyası böyle bir durumda değil. M.Ü.: Peki burada internetin, teknolojinin zaafı nereden anlaşılacak diye sorulabilir. Ölü pikselleri o amaçla kullanmıştım ben, görüntünün değiştiği an için. Tam da ölü pikselin görüntüyü bozduğu an bizde mistik bir açılım noktası oluşturuyor. Gizdüşüm diyorum, nokta.com vesaire… Bu görüntüler piksel eksikliğine rağmen uydularla dünyamıza taşınmaya devam ediyorlar! Benim ölü pikselim başkasında yok belki, bu farkı yaratıyor. Bu fark teknolojiye eninde sonunda zaaf olarak geri dönüyor ve onu sorunsallaştırıyor. Burada insanın kendisi devreye giriyor. B.K.: Gizdüşüm benim de ilgimi çekti. Yani o gizin insan elindeki modernitenin içinde olmadığını biliyoruz. O hegemonik yapı içinde gizi kontrol edemezler kesinlikle. Bu kontrolsüzlüğün, kaosun içinde ilerliyor şiir. Buradan karşı çıkışını gerçekleştiriyor bombardımanın yoğun ateş hattından.

Şiirden imgeyle bakabilmek de yapbozun içine gidebilecek bir düşünce.
M.Ü.: Evet onu yapmaya çalıştım. Ama dönüştürmeye de çalıştım. 'Paramparçacıklar' şiirinde medya söylemi ve