You are on page 1of 16

Ücra

42

İki Aylık Şiir Dergisi Temmuz - Ağustos 2011
ISSN: 1309-145X

desibel ayarları
kurtaran siren (iki desibel taşıran damla (üç slogan atıkları (dört desibel polis ğırtıları (beş ezanlar ( tablalar ( daş ıslıkları ( çay bahçesinde müzik (iki desibel laterna (bir nelerim var teknomda onların bir özeti hayat kalede siyaset geri dörtlü de facto şiir dördü de şiir ortada sandık bütün bu sesleri aşıp eve gelsem bütün bu sesleri yazıp işte burada önünüze koysam ne yaptım sanırsınız sesleri sessizleştirdim sanırsınız çünkü bu bir sanırsı ursula yıkamış sizi konuşmak bir olaydır (bir desibel ben yazıyorum (iki değil işte değil sesler vardır meclis olurlar onları dokunulmaz kılıyorum yazdığım sanırsı ileride işaret dili Ergun TAVLAN

İdeal Kadın Yapım Çalışması
bozuk gözlüm'e bir törpü burnu bur'dan sökelim bu burun tam Fatmalık profiline koyar ve baktırıcıdır ve Yasemin'den aldığın boyu Gül'e uyarla ah Nergis'in su içerken akan gülüşü yok mu ona karışma Sümbül'ün mesenesi çok kalabalık ondan biraz saç kopar ürkek ürkek bakış dene Ceylan'a Ahu'yu daralt kızı olunca adı Üzüm olacak ruhsal bir şey ekleme! [ruhsal bir şey ekleme] Gonca'nın dudakları tam Defnelik ama Nergis'in memişleri Yaprak'tan serçe parmak kopar Sümbül'e düzelt Fatma oluşuyor kaburga kemiğinden fırça yaptık nerde o Menekşe'den bir kalça çiz Zambak Hanım'a eti dişle çiçek koksun bu kusmanı engeller bu burun delikleri çok feci intihal kokuyor Lâle kazı biraz da onun omzu daha dik Ahu'ya ekle diz kapakları eşit işte bur'da botanik sessiz sessiz ağlıyor ruhsal bir şey ekleme! yüzü beceremiyorsan aşağ'lara özen göster kollar sarılınca birleşir sosyalizmden getir topuk gözükecektir patik giymemişse Gonca Kumru şişman oldu Menekşe'den de boy ekle biraz bacak lazım Gül'den alabilirsin Fatma'nın kalp nakli parasını unut böyle bir dize yazılmış olsa da unut farkına varsan gidip öpebilirsin unut ipi, Japon yapıştırıcısını, terlikleri unut sarkan yerleri kalplerine bağışla unut sarkan yerleri beyin bilir kalbinle unut sarkan yerleri tamir ederken çok acıktım unut sarkan yerleri bitkisel hayat hakim olacak yaşantınıza bitkisel ölüm sarkan yerleri unutturacaktır bitkisel ölüm Ukrayna unut onları unut birlikte yaşlanacak birlikte yaşlanacak herkes unut bunları kimse kendisinden daha güzel değildir kalpsiz bir Fatma şiirden bağımsız yapılamıyor o halde parçalaparamparçaparçalaparça Cihat DUMAN

BİR DÜŞ MİMARİSİNE GİRİŞ İÇİN NOTLAR - 3
Rafet ARSLAN
Derin bir içuzay olarak Şato mimarisi 1 “şatoları görmek istiyorum”-İlhan Berk 2 Bilinçaltının sıcak ve akışkan olduğuna inanmıyorum. Sıcak ve akışkan olan, bilinçaltından gündelik hayata sızan arzu/an'lardır. Bilinçaltı ise buz tutmuş bir ıslaklıktır. 3 Modern algıda yapı, çok kullanılagelmiş bir bilinçaltı metaforudur. Örtük, yalıtılmış, içindekini gizleyen tabiatıyla. Mağara, ev, kale, katedral, müze, şato… Kamusal yapılar toplumsal bilinçdışına, ev (ve evsel mekanlar) ise kişinin içuzayına gönderme yaparlar. J.G. Ballard'ın kullandığı şekliyle “içuzay/innerspace” iç deneyin yaşandığı bir çeşit içuzamdır. Özel mülkiyet/alan ile özdeş evin zaman içinde farklı biçemleri olmuştur. Sınıfsal konumun, toplum içindeki yerin, güç ile ilişkinin belirlediği küçük ya da büyük adalar olarak. Şato; ev'in iktidar kipini içinde kara delik gibi büyüten, sanırım en aristokrat biçimidir. Dışarıda akan “genel” hayattan tamamen yalıtılmış, kendi içine kapalı bir kutu, bir başka alem/dünya. Gotik yazına uzaktan bakarsak şatoyu sadece korku ve dehşete ev sahipliği yapan bir alan olarak görürüz. Oysa Sade, Gerçeküstücüler ya da Barthes gibi yakından ve hatta balıkgözüyle bakarsak şato bir arzu mekanı, ütopya uzamı olarak, tüm heybetiyle önümüze dikilir. 4 Şato, Fransızca'dan dünya diline taşmış bir sözcüktür; Almanca ve İngilizce'deki karşılıkları hatalı bir biçimde kale'yi imler. Oysa kale askeri bir birim, bir çeşit savaş mimarisidir. Şatonun ekonomi-politik karşılığı, feodal dönemin gelişimiyle birlikte kralın gücü, iktidarı belli zümreler ile bölüşme açılımıdır. Kralın sarayı etrafında yayılmış şatolar, kralın asilzadelere dağıttığı iktidarın vitrini, ayrıcalıklı sınıfın şatafatlı bir erk sembolüdürler. Şato ise bir özel mülkiyet alanı, kendi içinde bir dünya/yaşam alanıdır. 5 Soyluluk; nesilden nesile geçen ve çürüyen bir zincirdir. Sanayi toplumu ve onun yükselen yeni sınıfı burjuvaziye artık kan bağı ile geçen soyluluk tarihin derinliklerine gömülmeye başlar. Mevyn Peake'in 1000 yıllık şatosu Gormenghast ya da Poe'nun büyük yapıtı Usher Evinin Çöküşü'nün alt metninde yıkılan bu köhnemiş yapının izleri vardır. Kapitalizm ile birlikte şato, soyluların değil parayı basanın sahibi olacağı bir metaya dönüşür; tarihin çatırtıları eşliğinde.. 6 Reel sosyalizm ve onun kültür ideolojisi olarak “çağdaş gerçekçiliğin” çöktüğü yerin Kafka olması sonsuzluğun bir 2 ironisi olsa gerek. Asık suratlı kültür eleştirisinin dilinde Kafka'nın Şato'su aşılmaz bir dağ, olarak iktidarın bitmez, korkunç efsanesi gibidir. Bitmemiş bu romanın temel sorusu Şato'nun aslında ne olduğu gibi durur. Neden, Şato nedir sorusu, muzip Kafka'nın okuruna sormaya adet ettiği yanlış sorulardan biri olmasın?. Bir ulaşılmazlık, erişilmezlik, güç takınağı olarak gözümüze sokulan Şato'nun anahtarı hep iktidarın elinde midir? Bence; bütün diğer hikâye ve mesellerinde olduğu gibi Şato'da da Kafka'nın tek derdi, kurmak istediği tek ilişki sonsuzlukladır. Ve sonsuzluğun, insan aklının alamayacağı anlamsızlığıyla. Boşluk; kutsal boşluk... 7 Her şey dört sanatçı ve de bir hizmetkarın bir şatoya kapanması ile başlar. Herkesin bir doğaüstü öykü yazması üzerine anlaşırlar ve İsveç'in Cenevre gölü kıyısında yaşanan gecenin sonunda 5 öykü doğar (Hizmetkar Polidori de boş durmaz ve bir vampir öyküsü yazar). Mary Shelley, o efsanevi gece Frankeinstein romanını yazdığında, kuşkusuz ölümsüz bir klasiğe imza attığının farkında değildi.Ama tarihin hep garip cilveleri vardır ve W. Benjamin'in dediği gibi deha zahmet ister. Shelley sadece ölümsüz bir romana imza atmamıştı, gotiği bilimsel imgeyle birleştirdiği deney masasından sızan elektrik akımı, aynı zamanda bu gün adına bilimkurgu dediğimiz sanatın da anası oldu. 8 Siberpunk'ların kendilerine yeni romantikler demesi bir rastlantı olmasa gerek. Dijital teknoloji devrimi ve küreselleşme beslenen geç-kapitalizm kendine has yeni bir soylu sınıfı yaratıyordu. Çokuluslu “bugünkü gelecekte” sefil kent cangıl'ının köşelerini çevreleyen gökdelenler, kuleler, tekno-parklar yeni çağın şatoları olarak uzaya yükseliyorlardı. Siberpunk'ta yaşanan geleceğin edebiyatı/kültürü olarak Mary Shelley'in yarattığı köklere döndü; tekno-çağın yeni romantizmini gotiğin tekinsizliği içinde yarattı. Blade Runner'daki Tyrell şirketi binasına ya da W. Gibson'un Count Zero'sundaki kalan son aile şirketinin kale gibi aşılmaz yapısında hep gotik şatoların hayaletleri kol gezer. Gerçekliğin yerini simülasyon ile takas ettiği bir çağın bilinçaltı anahtarları olarak. 9 Kitlesel bilinçaltımızın evi olarak tarihte, şatolar ve onlara sahiplik yapan zümreler gibi sürekli yokoluşa ezberli, entropiye teslim bir döngünün izdüşümlerini taşır. Köhner, çürür, kararır… Ve onun en karanlığa vurduğu yerde, hep insan dediğimiz anlaşılmaz varlığın düş gücü devreye girer. Zamanının ya da bir şatonun dehlizleri, kıvrımları içinde yeni düşler ve kabuslar inşa ederek. Yıkıma kurulmuş ve sonsuzluğa yazgılı yapı'lar olarak. Temmuz/Ağustos 2011

halkın -muş ışığı
osman özbahçe'ye soğuğun her zırhını giymek için kıvrılmışım bir sabah sarkıp donduğumuza da inanmamız için değil mi ülke bu ülke bir buza da sığar beni sığdırıyorsa sökülmesine soğuyan düşüncemi terletmek için düşünebilirim her soğuduğumda bir kaskatı meydan bulmayacağımı varsayma bir ölümün yancısı olmak değildir soğumak sadece beni okuyun sadece rüzgarı yanınızda gördüğünüzde değil geçtiğinde de okuyun sağlığım mı Allaha şükür demek bir şehir sözü olmadığından sağlığım Allahlık elbette sadece bir kıstırılmış söz olmadığından halkın bir ayna olduğuna inanmak gibi halkın sağlığı nasılsa benimki de öyle demek hakiki olmadığından halkın bir ayna olduğuna yine de inanmak bir aynanın sırrına çabalamak da iktiza eder bunun için sır sadece aynada değil kır bu sırrı durmadan aynadasın ha babam ölmüş ha ülkem ölmüş babası ölünce insanın sınırları kalkıyor ha sırları da kendine karşı konuşabilir yüzüne söz dönmesine gerek kalmadan insan başka ne için konuşabilir ki kendiyle insan ölümüne ölüsüne sahip çıkmalı benim doğumum mum ışığının ilkel saldırıları bana ölüm neyim olur ölüm sorunsuzdur diyebiliyorsam bana ölüm sahipsizdir desinler ben var-mış yok-muş derim halkın sağlığı buna örnektir bu anlamda hastaneden şikayetçiyim ölümden değil benim doğumum mu herkesin doğumu gibi allahın emri elbette halka bunu birisinin anlatması gerekir -muş ışığında Bülent KEÇELİ 3 3

cenaze evinde kahkaha
Sırası gelmişken F. M. Dostoyevski'ye… gök sofrası yeri gelmişken hakikat arayışlarından kalma bir cümle: aşkların iyi yüzü bu sürmektir ilahi sürülü bir salondan, ilahi! güzel gülmekten ölen saflık yancısı açıkca konuşulmalıydı, acısından GÜNEŞ HASBELKADER PARLIYOR iki kişi önce kalabalık geldiler aşkların tenha yüzü bu ölmektir tene sürülü kırmızı, sesin nasıl inat! sür iki kişilik bir sofrayı sürdüm saltanat başımda iki kişiydim bir duayı BUYORUYOR bak şimdi kuşların kadın çeşidi ilmihaller doldurur gözlerinsiz görme işinin kaç çeşidi insan sız kalan düş tarlalarında temrin ve bilinen çaresizliğin sonsuz tavırlarında

yer döşeği
ol can kaçan ölüser, sen ana can olasın ölmüş gönül dirile, andaki sen olasın ölmeği dirlik ola, ölmesiz dirlik bula ölmüş gönül dirile, andaki sen olasın sen olduğun gönüller, her dem canın yeniler güç olmaz ol divanda, hakimi sen olasın can bedenden uçucak, menziline göçücek ol cihana geçicek, göze ayan olasın tozunu yel almaya, bir zerre ırılmıya aşık canı ölmeye, maşuku sen olasın yunus sen aşık isen, aşka muvafık isen korkma ulaşık isen, ne olursan olasın gök döşeği sıralı parkların sırasız heyecanları hor görerek için sıra bu yeni bu sonsuz gençlik hal dilinden saklayarak kocamışlığın bin türlü haklı bin türlü koparak henüz sağlam yerleri sağlam henüz yükseldikçe benzeşen yüz atlı hükmünde benzeşen yeni bir yaşamak sırası ondan tabiata ait bütün çukurlarda ilkel sevgileri ham dualarla birleştiren uçurum ağlamak başlatır ağlamak yakışık takınmış yüzlerine bakışında bir ton açılır yüzlerine harbi sarı zincir altında manidar gülümsemeden kum deniz havariler biraz da güz elbette baktım sesin bu ilk olmadığı aynaları keskin uçlarından birleşip tebasına seslenen bir zavallı karşı odalarda senin çıplaklığa soyunman yeryüzüne bütün haritalarda rastladım aylak adımların sana sonsuz merdiven içinde bin elin dağıttığı bahçeden sürgünleri bitirmeli yoksa dağ açacak evindeki seyyar mutluluk, kapındaki tılsım sokağın terkettiği ihtimaller baktım hüznün bu dağ doğurmadığı baktıkça benim olan dalgınlık

4

Sen buradan başla yalvarmaya gözlerin bak hükmünde hepsi bir yokdan geçebilir sır halinde birleşmeler sırası ellerinde bu takvimden kaç hasar direnmeler hakkında bir de elbette güz ağartacak boynuna sahte sultanlar haç gerilmiş akşam kanatları çevrilmiş yapma kuşlar ağarıp geçecek yeryüzüne balkonda direnerek bu eve doğru evlere doğru salınacak tanrım! aşk için elimle sürdüğüm toprak bana nasıl karşılık veriyor BUYORUYOR yer sofrası nefes kesiyor iş tutarak güvey toplanması burdan sonra şehri güzel örtüler kaplar yerinde durmaya iniltiler ister keskin ve öylece ininde herkes çelik zırhları kuş anmaktan andıkça boynunda anılardan siyah* atılgan, özverili zaman

ordan çekilerek seni düşündüm geniş uykuların güzelliğinde rahat serin kımıltısız bütün hayatında sevgili olmak içine doğan şeylerin bahçesinde o şubat sadece düşünmek vardı seni uzaktan seğirerek gözlerim tam zamanı doğu ekspresinin tarih sonrası atılımında kuzey yıldızının kuzey yıldızı olduğu zaman gözlerimi tam zamanında çektim aklım başım kar anlıktı yağmalanıyordu gece hızla demir ve sert ve uzun bir kararlılıkla ovanın sonsuz akışından inceliklerin dolduruyor inceliklerin güz sahanlığı geçici hiçliklerin sabah sanrılarında bağırarak dert sahibi geveze artist sözlerinin ham bulduğu yerde yakın çekim ay bile üstünde gölgeleri seçerken iyi niyet taşıyan bir gerilim ara sıra taşın sabrını dener, taşın ustalığını demir sesini kadın sesine yaklaştıran hüzün en olağan kelime dağ ile tül arasına gerilen horlanmış bir ateş cambazının geçmişine atılıverir birden ve telaşsız sokaklar parklara düşen ikindi sorumlulukları kuyulardan su çekmenin yaşatan ihmalkârlığı etine yanaşırken verilen müddet insanın en olgun sayhası bile yırtılabilirdi 3 birden bire dağıldı kalabalık inceliklerin doldurdu sırası gelmeden övülen boşlukları bir kelimeyi avucundan çıkarıp örgülerin arasından tanzim edilen sayfaya kalbimin geri kalanı için duaya durdum hemen iki kişi olduk başladığımız gibi değil hakkıyla değişen ince uçlu safir bıçak değişken kararlı tarafsız değişken kararlı tafralarla sevgili bulduğu her tohumun ardında bir yara kabaran gövdesinin dehlizlerinde susuz bir iç gümrükten zorla elverişli zorla güzellik getirilip ay üstüne ilgiyle kuşatıldı birbirini görmüş oldum birbirini tutunurken evin iç odalarında düşmemek gülmemek o safiyane dostlukla kalbimin geri kalanı için duaya durdum hemen son italikler bana ait. değil. (s.n.)

* tren garında üst üste kapanan iki gözden çektim hızla örtülen pencerelerin ardındaki sıkıntıdan çektim yalnızdım, üstüm örtülüydü, sigaram kalmamıştı uykum kalmamıştı, tren gecikmişti sana ne zamandır söylemek istiyordum o zaman gecikmişti dağılıp giysileri bir kuşku içinde üç kat korkusuyla bir çay tezgahının dikiliveren büyük gölge hasmına kurguyla yaklaşan ihaneti basmakalıp sözlerle düşe çeviren çeviriveren büyük gölge şubattı karın büyük gölgesi zihnimdeki kur'an seslerini büfe'nin içki satılan raflarından bir bakışta payıma düşen tek direnen ağartı biraz medeni olabilirdim sesimdeki ortaçağı bulandırmadan uykusuz bir barbarın kalın suratına karşı

Salim NACAR 5

Safra
Kalk. Gözlerim. Koyu. Karanlık. Kesil. Ben. Çölü. Çölle. Anladım. Yeterli. Sayıda. Kadın. Olursan. Anlıyorsun. Karanlıkta. Kalırlar. Çünkü. Bağırmak. Baldırla. Siyahtır. Kalk. Kapat. Şeyler. Biriksin. Zorundayım. Zorundasın. Akmak. Dillerle. İlimsiz. Toplaşıda. Kan. Akacak. Sonra. Üst-üste. Şeyler. Artık. Göz. Gözlerim. Budur. Seferde. Yakın. Duracak. Her-kes. Her-şey. Unutuşa. Az. Kalıp. Biraz. Kalkınca. Sonuncu. Kül. Başlangıç. Zamanla. Kaygı. Çok. Nedense. Yazdık. Yırtılacak. Yerde. Orada. Tamam. Göğüstür. Zalim. Dinledik. Orada. Uzan. Duruş. Bırak. Yokturlar. Bile. Bile. Anlıyorsun. Onlar. Kalsınlar. Ve. Dedik. Buydu. Saklı. Gördük. Şeyler. Hepsi. Gerçekti. Anlıyorsun. Bakmak. İçin. Yüksek. Çocuk. Ol. Vaşak. Şehirde. Toksinli. Kasıksız.

Şimdi. Kimdir. Diye. Bir. Soru. Bırak. Süt. Gibi. Odur. İçmek. Unut. Eskiden. Hep. Çok. Uyku. Çok. Sonra. Uyanık. Önce. Üzgün. Sonra. Karanlık. Dedik. Bir. Tek. Beyaz. Işık. Var. Işık. Yok.

Bin. Belki. Sonra. Gece. Gevşek. Atıl. Gergin. Sinir. Sistem. Derken. Bir. Kadın. Yok. Sanmak. Yok. Birden. Sonra. Geldik. Başladım. Oturtmadılar. Kalk. Dedim. Kalk. Kapat. Karanlık. Harfler. Birik. Orada.

Orada. Yüksekte. Orada. Kin. Taş. Taşır. Dinle. Çek. Bak. Etlerim. Et. Ayak. Sokul. Kal. Çıkma. Kadın. Hiç. Dedi. Ol. İçimden. Kal. Hiç. Çıkma. Yüz. Kere. Yapalım. Fakat. Tamam.

6

Tamam. Kalk. Karanlık. Nefes. Ver. Bırak. Kes. On. Yüz. Anlatım. Tedbirsiz. Verimli. Birden. Derin. Zorundasın. Sıkıcı. Zorundasın. Sıkıcı. Loş. Değil. Karanlık. Açlık. Derken. Bir. Şeyler. Birlik. Ölümle. Piçlik. İşte. Piç. Piç. Piç.

Teselli. Olmadık. Hiç. Ve. Çok. Erken. Sök. Nefret. Bir. Kaçış. Bölgede. Böldük. Güçlüydük. Herkes. Azalmakla. Büyük. Çoğalmakla. Kalın. Şüphede. İlimsiz. Kederde. Dirençli. Alışkın. Kuzeyli. Gözlüksüz. Çöl. Sakallı. Tanrısız.

Öyleyse. Unutma. Ben. Ve. Herkes. Bu. Orada. Soğumuş. Bir. Köpek. Kadar. Olsun. Görsen. İlimsizdir. Abuk. Ve. Duygulu. Olarak. Rüya. Orada. Zalim. Birden. Karanlık. Sanki. Niye. Uyanmaktadır. Gök. Güneş.

Ceyhun TUNA

Dil Üçlemesi-2
Ercan Y. YILMAZ

7

Orda Bir Köy Var Uzamda
sıfıra vurdurulmuş! bir kafa
Taş bir evin avlusunda, denize doğru, yokuşların en tepesinde, göz hizamda bir testi var. Testi o kadar düzgün ve keskin yontulmuş ki taştan... biçimli yuvarlak geniş ağzı yarım bir huni, sonra ters huninin yarıda kesilmiş ağzından çıkan üçgen... gen… sonra testinin kasesi. Her “kutsal” kase gibi kırıldığında bir anlama geliyor. Her çok sıcak... Kırıldığında köyde düğün deniyor. Her bütün bir şey kırabildiği ölçüde bütün, bu köyde ve her köyde. Her sözcüğünü bu kadar sık kullanma sen de bütüne tamamlanan bir bütünsün Can Arp. Testinin testisle karşıt duran ilişkisini düşündükçe gülüyorum taş yapılar... Taş yapılar... Yıkılsa da aynı taşlardan alaylı mimarlar tarafından yapılan taş yapılar. Kabare Volter böyle olabilir miydi diye düşünmekten kendimi alamıyordum, al arp. Da da derken iki imin unutulduğunu mu söylüyorsun Can Arp? Bu kadar basit değil, n ve s imlerinden bahsetmek. O kadar uzatma işte dadada dans mı derdin? Neye katıp da bunu sorduğunu merak etmiyor değilim. Sırtından her ter akışta elini sırtına götürüp böcek mi geldi diye bakman gibi Can. Böyle. ve arkadaşları. önemlidir et al. önemliydi dans da dadada. Barones kadar önemliydi. Barones dada kadar önemliydi. İki tenekenin arasında duran bir kadın olma cesaretini gösterebildiği için değil sadece bunun bir cesaret işi olduğunu bize gösterebildiği için. pubis kıllarını kesmenin kadının ataerkil sistem içinde kadından beklenen "paket hizmeti"nin bir parçası olduğu biline biline o pubis kıllarını kesip vajinasının dudakları ortada durduğunda - hayır poz vermemişti o - tepki almıştı, bu doğru. Aşırı kadınlık da suçtur, Barones öğretti. Hazır... hazır yemekler, hazır giyim, hazır fikirler... barones'in meselesi buydu... dadanın içinde bundan mı bulunuyordu? bundan dolayı mı dada, hazır dada olamaz? bundan dolayı barones sıfıra vurdurulmuş saçlarıyla dolaşırken saç derisini rengarenk boyuyordu? sıfıra vurdurulmuş... sıfıra vurdurulmuş! bir kafa... terkedilmiş nesnelerle giyinmek. kadınların hazır giyimle dolu piyasayı daha da zenginleştirmesine karşı bir itiraz... öyle ki "iki liman arası"... bir yandan kadınlığın birlikte kodlandığı ışıltılı "vitrinler", bir yanda ataerkilliğe hizmete "hazır" bedenler... ikisi arasında yüksek gerilim hattında çıplaklığı giyinmek. pornografiyi zırh yapıp bu "iki" yüzlülüğü göstermek, gösteri toplumuna göstermek... nereye? 8 8

Cinsiyetle ilgili lego düşünceleri en prefabrik yerlerinden ayırmıştı barones... "açık davranmış." diye düşünürken kafamı kaldırdım. usta bir günde en fazla sekiz taşı yontabiliyormuş. her taş 50 lira, ustanın günlüğü de 80 lira. taşları almak da hiç ucuz değil. sonra bir ev yapmaya kaç taş gider hesabı. aynı taşları bir evden bir eve taşımak. eski evlerden çok taş çıkıyor dedi alaylı mimar. aynı taştan evlerin insan eliyle tohumlandırılarak çoğaltılması gibi. taşırsın elinle. hanımeli olmayan ellerle. içini oyarsan daha çok taş elde edebilirsin. taştan görünen evlerin içi tuğla.. ama aynı yapılar. ve o taş yapıları saran sarmaşıklar. yapışkan ayrık otları. çifteyle vurmaya kalksan dahi dur durak bilmeyen ayrık otları. zaten ayrık otları hep çifteyle vurulmaz mı? ayrık otlarının arasına sıkıştığı hızar değil midir o çifte kabuller. erkeksen kadın olamazsın kadınsan erkek olamazsın. evet serin oluyor taş evler ama yine de sen yalınayak yürüme. olur can. ayağımıza ayrık otları dolaşabilir. canlı olduğumuzu hatırlatabilir bize. bana canlılığı hatırlatan havlayan köpek değil daha çok mouse'un altına yapışıp ölmüş arı.. her harfi iki kez basmama neden olan. en başında söylemem gerekiyordu bu bağlantısızlık. baronesin ki. andersenden masallara benzemiyordu. sürüden ayrılanı kurdun kaptığı. sürüden ayrılanı kurt görmüyordu. ama ne tuhaf ki kurdun görmediğini sürüdekiler de görmüyordu. öylesine gözleri oyulmuş kurdun taştan gözleriyle doldurulmuştu ki, sürüden ayrıldı mı görünmez oluyordu. görünmez olunur mu can arp? can arp dönüşlülük arama bunda. yok. aşırı görünmez olmak dadada bile. biz öyle miyiz can? öyle olsak bile arp, farklıyız. barones kaç bedeni taşıyordu? gösterilenle gösteren aynı olabilir mi? bu işte bir hile var can arp. hep yek gelir mi. hayır zar tutmak gibi bir şey değil. ya o sınırlar arp, görünmeyen sınırlar. bedeni sanatın malzemesi haline getirebilir misin? ya da o zaman sen de o metalaştırmaya itiraz ederken hizmet mi edersin. bunu ip üzerinde yürüyen iki cambazın yürüyüşü gibi düşünemezsin. gibi düşünmek… sen ne saçmalıyorsun arp? d aha deniz börülceleri duruyor ayıklanacak. ve taktığın plastik eldivenler dokunmamak için. "olmak ya da temsil etmek" dadanın içindeki kadınlar bu ya/da arasında asılı kaldılar can arp. düşüşü olmayan bir asılı kalış. görünmez sicimlerin görünmez sınırlara rlara dönüştüğü.

CAN ARP
9 9 9

ÇILDIRIŞ ÜZERİNE İLK METİNLER - 2 krapps last tape üzerine suudîbohemian dan liet denemesi


i Masaya tersinden oturan sakallarını henüz kesmiş ve kesmemiş bıyıkları püsküllü bir adam ellerini masanın üzerine uzatacaktır bir süre sonra eğer elleri olsaydı sonra masanın düzüne geçerek çekmecelere bakacaktır ki aramadığı şeylerdir aradığı çekmeceden çıkan muzu alacaktır ve soyacaktır sabit bir yere bakarak ayakta muzu tamamiyle soyduğunda kabuk parçaları birer birer elinden düşecektir ve muzu ağzına alıp öylece baktığı sabit yere bakmaya devam edecektir ve sanki rakunmuş da yürüyor muzu yiyor bilinmez bir iştahla ve yerken de masanın etrafında dolanıyor bu esriklikte ayağı yerdeki kağıtlara dolanarak düşüyor bağırarak düştüğünde ellerinden düşen muz kabuklarına sarı bastığını anlayacaktır yeniden o sabitliğe dikiyor gözlerini bir şeyler anlatmak istiyor bu yaşlı adam olduğu yerden eğilerek yine aynı çekmeceyi karıştırıyor ellerini çekmecenin dibine dek uzatıyor ve bir muz daha çıkarıyor bir süre bekledikten sonra çekmeceyi hızla kapatıyor muzu aynı biçimde soyuyor aynı biçimde ağzında tutuyor bu süre içerisinde hiç mi hiç konuşmuyor yerden ağırlığı taşımasının güçlüğünden belli olan band kaydedicisini alıp masanın üzerine bırakıyor ellerini ovuşturup onu çalıştırıyor ve sessizliği banda kaydetmeyi deniyor bıyıklarının beyaz sessizliği odanın dağınıklığı raflardan dışarı taşan kağıtları karanlığı ne varsa kaydetmek istiyor da istememesini de kaydedecektir çok sonra rleri uzatarak bahçenin tam ortası oluyor yalnızlık kaç kişidir diye soruyor sonra bilmediği bir dilde kasetleri karıştırıyor kayıtlara bakıyor aramak anlamına kavuşmanın coşkusu ile panayır sabahı kesiliyor sürekli karıştırdığı yaprakları kırışık dosyaya bakıyor yeniden siyah söylenebilen en süzme sözcüktür der gibi beyazlara bakıyor hiç olmayan okuyor bir şeyler okuyor o dosyadan kenarları fare kemiriği dosyadan okurken dik dik bakıyor bir yerlere yer yer kızgın yer yer peygamber devesi kıvamında düşünerek baktığı açık bu yaşlı adamın bakmalar ustası olduğunu mu gösterir bilinmez fakat basıyor düğmeye ve kayıt başlıyor tam kayıt başlamışken tam ilk sözcükleri söylemişken bir objeyi düşürüyor yere ve sinirli bir sesle dönenip kapatıyor kaydı kaydetmediği sesini bandın play tuşuna basarak dinliyor


ii elini bir müezzin gibi kulağına yaslıyor siz kedi merdivenlerinden haberdar mısınız bir hırkası da var beyaz dökülen gömleğinin üzerine giydiği dinlediği sesi kendisine yabanıl bir acı bıraksa da o dinlemesini kesmiyor arada bir arkasına yaslanarak arkasına yaslandığında siyahın herhangi bir tonuna geçiyor sanki bir masal ya da bir panayır sabahınıandıran ölmeler oluyor kedi merdivenleri döndükçe dönen o makinadan sesler geliyor aralıksız bu esnada sanki içeri biri girmişçesine kapının olabileceği yere doğru bakıyor yaşlı adam kaşları hafif kalkıkken kulağını banda yaklaştırıyor iyice söylenen her sözcüğü düşünerek dinliyor ya da sesi seyretmenin muhammedliği bahşedilmiştir ona bunu hiç bilemeyecek olmamız şöyle dursun anlatanın ne dediği mühim olmyuor eğer ses biçim halini kazanıyorsa dil de biçimden öte olmayacaktır dahilik söz konusuysa ve yaşlılık aniliğinde yerinden kalkmakla kalkmamak arası kalan adam yerdeki dağınıklığı görerek yüzünü hissetmesinden olacak ki tekrar yerine oturup tekrar dinlemeye başlıyor kendisine bir gülümseme bir kahkaha ve tekila içmelerden bahsedilen esnada adam bir tebessümle ufak bardağa dönüşüyor bu dinginlik içerisindeki durum kahverenginin renginden istifa etmesine suyun dahi susamasına varana kadar serseriliğe akıyor Özgür ASAN 10

Levhalar’dan
ondokuzuncu levha
tabutunu kendi çatar tabulara dokunan çarmıhı göze alan geçer benliğin çatırdayan köprüsünü kim ki kora keser varlığın saf arzusuyla o belenir ancak şiirin has batağına...

İLKİ
_Vüs'at O. Bener'e İlki düştü evin cam vitrin çapla kazıdı iyiydi evliya işi Derindeğil siyah saydam gözle renk arasında zaman Tünek verem ağızlı yalın istemeden seyretti çünki nice Güzel velhasıl dinden döngü: meyvası olmayan ağaç İçe büyüdünya büyü sen iflah olmaz bir gözlüklüsün Hepimiz sona değim bükülü tecrite yağızat-l-ı önce Toynak ve tavşan izi bilimşinas-kadir-kablelvuku En sadrazam kılıklı devir “kim” korkusuyla yanan İlki susak ağızlı kenarda dizüstü bir sel olmaz yere Yine yangın darma duman ses ver, lazım: ses bize İbda güç cennet valsi kırpık tilki anne karnı Vahşi, emprime, alelade henüzün altı çizik değilse Kurgu kırık çalkantı suyu elîm/ce yıka soğu Haz ver başka gün der kokusu teri ah üşü-me Yorgun! Bin yıllık yolun dağı devrilmedi içimde Murat ÇELİK

yirminci levha
hayatın yağmasına kiralanmış şu toy tellallar sözün özünü deşmek için aportta uluşan şu apoletli çakallar da sezer oysa: ar-zu-suz in-san o-la-maz! ar-zu-su o-lan in-san o-la-maz! herkes kendi hükmüyledir ama in-san in-san o-la-maz!

yirmibirinci levha
söz ile de hırlaşmalı nihayetinde teferruat mezarını eşmeli kendi zehriyle gebermeye teşne dilin sıyrılıp duyuların meşin hükmünden aklı kutlu kılacak eczayı bulup yakmalı göğün başına kakmalı günü ve yıldızları kendi şuâsından mustarib şu masmavi saikayı arzın marazından arşın kayrasına doğru çakmalı tutulacaksa bulutta tutmalı yağmurun ontolojik vukuat kaydını bakılacaksa yusuf 'un güle oynaya azap çektiği kuyudan bakmalı bir de: ey ihvan-ı yaban nicedir su'ya kendilik katan şu kötürüm anlam?

yeni yapan
atlara giden koşuk büzüyor ağzını (ovuyor) (zaman) kaybolan yıldızlar kovası burda olsa fark etmez yadırgadım kışın olanlar oluyor kayanın önünde kovuk karataşın yanında nar yaşlı kadınlar yine de küçüktüm zamanı büyüttüm daha dirimi şeyler beni uyandıran gece yarıları tanrının hayfı sıkıntı da geçer beş kala evler boyu geniş ağızlar kadınları izlerinden tuttum Mitat ÇELİK 11 11

Ramazan MACİT

ALTI DEYİNCE KAÇAK
yazıp şiirimi kaçacağım, eve temizlik ürünü yetiştirmem gerek temiziyle kirlisiyle yaşam benim ve beni ihbar edenin o iltifatla cennete gideceğine yönelik sağlam deliller yok! söylentisi bile yok adımı rükuda kuşanıp beni korkusuzca intihar edenin allah belasını versin! henüz eklem bacaklı yemedim, işim de bitmedi dünyada, emekliliğe 30 sene var duası bol olur annemin, beni sevimli gardiyanlara teslim edene babam, inşaat desen başka, ama böyle bir işe para yatırmaz kat kat zam zam ve devülasyondan sonra takip etmeye başladığı kainat kraliçeliği, newyork ve tokyo borsalarını bir de italyan mafyaları gayri izafi sarfi milli hasıla, her doğan çocuğun milyar borcu mülkiyetinde emzik, kundak, kusmukla sibel'in selüloitleri de önemli ama devleti bölmeye kalkmamalı -aman devletim mesele ettiğin şeylere bak erken boşalma meselesi bile çözüldü sevişirken elektrik ve pompa fiyatlarını düşün mesela sarkan memeler bir ağızda eriyebilir bence bir mahsuru yok avrupa birliğince de yok hatta devlet destek verip örtülü ödenekler ayırıp örtü çenenin altından bağlanacak tabii yuvarlak oluşacaksa 'kahrolsun şeriat!' destek diyorduk, sarkan ne varsa bu pipi de olabilir altına ek bir kiriş ya da kolon yapabilir zemin etüdü yapılsın topraklan şaka mı olabilir jeolojik bulgulara göre dinozor ölüleriyle çalışıyor arabalar hatta birkaç bin yıl sonra peygamber ölüleri shell ve opet markasıyla satılacak şansları varsa türkiye'den çıkacaklar siyah ve şansızlık, havva anamız için ekstra kuru pet bulunamayacak -bundan çıkartılacak tema çocuğum; “deprem öldürmez yapı öldürür” kültür ve turizm bakanlığı telif hakları ve sinema genel müdürlüğü genişlemeden sorumlu yetkililer. işte asıl sorun bu! genişleyince hoş olmuyor be daraltmak için geri ödemesiz destek sağlanmalı. helaldir verdiğimiz vergiler düzülürken 'vatan sağolsun!' desin yeter İsahag Uygar ESKİCİYAN

Doğu Roma İmparatorluğu
'sana hayatımı versem onunla ne yapacağını bilebilir miydin?' Angela/Luc Besson giderken ruhun karanlığa karışana dek izliyor gölgemi gözlerimi kapatıyorum uzakta dans eden 1 çift var genç kız belki de balerin yaşlı bir adam piyanoyla eşlik ediyor sahnenin kutsallığına sırt çantasına hayatını yüklemiş yolcunun adımlarına dönüşüyor ezgisi bir hayat daha olmamasına ya da bildiği tüm hayatların yıkımına demlenmiş, tortusu çökmüş 1 hüzündür mahvolmuş hayat diye sorar kız oysa ricat çoktan başlamıştır yanıtsız boşluğun uğultusudur yalnızlık sadece yer çekimine mi karşıdır hayat? yoksa gök çekimine de karşıdır ırak? vefasızdır, soyut var oluşların karanlığında her giden şafak sonsuza ertelenmiş bir vaatse susar; kanı içine akar, leş hayat! Rafet ARSLAN 12

OKU OKU OKU
Bülent KEÇELİ
// 'her yere yetişilir / hiçbir şeye geç kalınmaz ama' // (..) (edip cansever )// Ahmet Güntan Yetişmenin yaşadığımız çağda anlamsal bir karşılık olarak gecikmişlik kavramıyla paralel okunmasında fayda var. İnsan 'yetişmek' ister fakat gecikmişliğini kabul etmezse bir şekilde ortada yetişememiş olarak kalır. Ben de bir çok şeye gecikmiş olduğumu düşünürüm, gerçekten de bir çok şeyde geç kalmışlığım vakidir. Gecikmiş olduğumu kabul ederim. Yetişmek en popüler iki anlamda kullanılabilir, birisi bir alanda kendini geliştirmek anlamında diğeri ise bir hedefe varmak anlamında. Gergin bir kelimedir yetişmek, ucuna ucuna yaşatır bu duyguyu insana. Yetişmeyen insan iki anlamda da hayal kırıklığını yansıtır ifade alanlarında, sanatla uğraşıyorsa, sanatsal uğraşlara dinamik anlamda katılamaz. Sanat zihinsel bir uğraş olduğundan zihinsel kayıp herkes için farklı olur, kimisi hayal kırıklığını atamaz ve zihinsel kayıplarla sanatsal uğraşını gerçekleştirir. zihinsel kayıplarla uğraşmayıp çelişkilere de düşebilir, zira yaratıcı dinamik elinden kaymış ve bir gündem oluşturamamıştır. Geçici maddelerle zaman geçirir. Naif bir duruş sergiler, fakat içinde kaynamış, sert bir kırık her zaman vardır. Ahmet Güntan'ın parçalı ham. kitabını okurken önce hamlık kavramına bakmak lazım geliyor. Ahmet Güntan şiirde hamlığı temel alarak şiirin hammaddesine bir anlamda kendince karar veriyor. Aslında kendi şiir dünyası anlamında belirli bir yol kat ettiği anlaşılmasına rağmen bir anda böyle evrimsel bir karar alarak ters bir manevraya karar kılıyor olması, şiirin Ahmet Güntan açısından tanımını tartışmaya sokuyor. Şiirin uzlaşılarakbelirlenmişse bir altyapısı elbette vardır, var olan bu şiir hammaddesi komplike (somut, soyut) bir yapıdır, çözülmesi de zordur, çözmeye uğraşılmaz. Hamlık kavramı işte burada şiirin tanımına sekte vuruyor. Şiirin ham halinin gelişimi aynı güneşin ham meyveyi ısıtıp olgunluğa ulaştırması gibi düşünülebilir. Ahmet Güntan hamlık diyerek kendi şiir dünyasının (bir anlamda kendi şiir halinin çözümlemesi) ham haline dönmüş olabilir. Bu soru işareti olarak duran hamlık kavramının bu yapılandırması, kişisel bir tepki olmaktan öteye geçemiyor. Bunun nedeni de parçalı ham öncesinde bir manifestonun varlığı ve hamlık kavramı civarında Ahmet Güntan’ın şiirin bir edebiyat türü olmadığı ile ilgili düşüncesi de yıllardır tartışılan ve sadece Ahmet G ün t an ’ı n ö ne sürd ü ğ ü bi r d ü şü nce ola r ak görülmemesidir. Bir manifesto repliği veya taşıyıcısı olması bu şekilde anlamsızdır. Burada tartışılması gereken şiirin edebiyat türü haline gelmesi düşüncesidir. Burada da şair kendi şiirsel tarihinden yola çıkarak bir çıkarsamada bulunmaktadır. edebiyat dergilerinden şiirler yayınlayarak bunun yılışık söze dahil olmasını biraz da şairin (Ahmet Güntan’ı tenzih ederek) kendisinin de dahil olduğu seksen şiiri sağlamıştır. Şiirin işgal edildiği de bu anlamıyla bir çelişkiden öteye geçmemektedir. İşgal seksen şiiri dinamiğiyle görece bir işgaldi. Şiirin parçalanamayan en son halini merak eden bir yapı aranıyorsa yanlış bir yol seçilmiştir. Şiir yazılma aşamasında yani daha uğraşılırken son parçalanamayan hale birçok kez gidilir gelinir. Söyleyiş insanların şiir algısını vurmuş olabilir fakat şiir hiçbir zaman monolog olarak kalamaz. Şiirin iyi veya kötü en az bir okuru vardır ve bu okur o şiirin parçalanamayan son maddesinin ne olduğunun kendince bilincindedir ve bu okurun zihninde şekillenir. Bizim bu ana müdahalemiz kısıtlıdır. O anda da şiir somut veya soyut bir ihtiyaca göre şekillenir, okur bunu çok fazla düşünmez. Çünkü kendi okuduğu şiirin parçalanamayan son haline bir çok kez gidip gelecektir. O okur şair dünyasının belki bir sorunu olan yılışık söz muammasına dahil olamayarak şiiri okur, bu da şiirin o anki isyan halidir. Şair ve okuru güdümlü parçacıklar değildir. Şiiri gerçekliğe kavuşturmak, somutluk ihtiyacını karşılamak, şiirin yazılmaya başlandığı ilk haline dönmek, şiirden önceki söze dönmek demek değildir. Şiirin güncele ihtiyacı şiirin gerçek sorunlarına eğilmemizi engeller ve şiiri bir üst söz mantığından çıkarır. Şiir neden üst söze geçer çünkü şiir arar, aramayan şiirde güncele ihtiyaç imgesel bir dile ihtiyaçtır. Dili çözmek için bir ihtiyaçtır. Dili çözelim ki ifade alanlarının bir çok seçeneği çıksın ortaya, evet şiir bir karın ağrısı olarak kalmak zorundadır bu haliyle, çünkü anlam karındadır, karındayken anlam diye sunulabilir fakat parçalanamayan son hal bu da değildir. Ha şair kendi karın ağrısından söz ediyorsa şairin öznel taraflarına ulaşmamız zor olduğundan bir izahat da zordur. Dile hayret etmemiz gerekiyor ki hikmetine zuhur edelim. Dil hayret edilecek bir şeydir, Namık Kemal için öyle miydi, elbette hayır. Ülkedeki kavgaya dahilsindir de nasıl savaşacağını bilmiyorsundur. Yani aklında hala kuşkuların var ve bunu şiiri köksüz bırakarak yeneceğini düşünüyorsun. Kendi şiirin köksüz kalabilir, fakat şiirin bir kökü vardır, parçalayarak ulaştığın ham, senin üretmekten vazgeçtiğin şiirden önceki sözündür, ham şudur: olgunlaşmaya karar vermek isteyen fakat buna dair vesileyi tanımayan yapı, hamdan olgunlaşması beklenir. Olgunlaşamazsa bu onun üretim yeteneğinin zihinsel zayıflığının göstergesidir ve hiç de edebiyat dışı bir şey değildir. İstanbulda şiir düşünülürken hep önceki şiir tarihi unutularak modern bir yazım (karar) tasarlanır. İlk modernleşme hamleleri olan Tanzimat yılları hep başlangıç kabul edilir. Türkiye Cumhuriyeti kurulana değin Osmanlı adına yapılan bu girişimler hep başka bir şiir tarihini de kapalılaştırmak için yapılır. Şiir tarihi modern başlangıçla anlatılacak batıcıl bir sistematiğe dahil değildir. Batı ile doğu farkını modernden yana kullanmak batılılar gibi olaylara nesnel bakmayı gerektiriyor, olaylara nesnel bakılınca da şiire modern bir başlangıç ihsas ediliyor. Bu da zihinlerin çark etmesinin kolay olduğu varsayılarak öne sürülüyor. İmdi bir öte arayışında olmakla kapalı şiir arasında nasıl bir bağlantı olabilir, bir batılının öte arayışı da Allah izin verirse elbette olabilir fakat bir Müslüman'ın merhamet ve vicdanla yoğrulmuş kalbi öteye daha çok ihtiyaç duymaz mı, bir batılının beceremeyişi bu anlamda çok olağandır, tasavvuf diye bir nesnellikleri yoktur. Yoksun olan kalpleri

133 1

kapalı şiire de pek akıl sır erdiremez. Biraz daha ışık diye yalvarabilir belki. Kapanan şey hangi akla kapanmıştır bunu çözmek lazım önce, kapanan şey kapalı değil açık da olsa kapalı görünürdü. Bu anlamıyla dilde öte arayışı girdiği mekanları adlandırmayı keser, modern her türlü kavramı reddeder; daha doğrusu modern argümanları içkin eylemez. Öte dediğimiz yer ne acayip bir yerdir bilir miyiz bunu, bilmediğimiz için kapalıdır. Oysa bilmek şiirde çözülmeyi bekler. İkinci Yeni için en yerinde soru benim için şu olurdu, bu şairlerin gerçeklikleri ortaya sermedeki yetenekleri sadece dile mi yönelikti. Bu bir değişim değildi elbette, daha çok cumhuriyetle vurulan darbeye dil üzerinden bir sahiplenmeyle geri dönüş hamlesidir. Dilin kendine geliş hamlesidir. Ne bir genişleme ne de sivil kalkışma bunun için yeterli değildir. Bu tabi duraklamayı hissetmeyenler için bir atılım olarak anılır. Cumhuriyetten (pardon Tanzimat'tan evvel) evvel düşünen bir dil vardı. Tanzimatla bu dil modernleşmeye kurban edilerek berhava edilmeye ve düşünmekten çıkarılmaya çalışılmıştır. Bir ara söz: Allah güzelliği kalbimize bahşetmiştir. Bir g ül n i ye g üz e l d i r, A l l a h k a l b i m i z e ö y l e bahşettiği için.Allah dileseydi güzelliği başka şekillerle de kalbimize bahşedebilirdi. Elimizde var olduğunu düşündüğümüz söz yeteneğinin uğraşmazsak hiçbir anlamı yoktur. Çalışmayan şairin elinde söz yeteneği olsa dahi emeği olmadan bir şey yaratamaz. Emekse öyle bir iki kuru sözle açıklanacak bir çırpıda silinip atılacak bir şey değildir. Şiir öncesi söze dönmek bir anlamda şiir için çalışmayı da bırakmaktır. Şiir için çalışmayıp edebiyatın iktidar alanında şiiri tıkıştıranların önüne en önemli kozu vermektir. Allah'tan şiir için çalışanlar buna en büyük engeldir. Şiir için çabalayanların iktidarla pek bir alakası yoktur. Emeğin yanında duyarlılığı da gözardı etmemek lazım gelir. Ahmet Güntan da aslında parçalı hama karar vermekle bir hedefinin olmadığını belirtiyor. parçalı ham’ın Allah'a emanet düşünce olduğunu belirterek bir şekilde tasavvufi bir düşünceye daha doğrusu bir derviş düşüncesine karar kıldığını öne sürüyor. Bir hırka bir lokma düşüncesi…Kalbin somut suyla yıkanması… Bu anlamıyla bakılırsa Ahmet Güntan kendi halini bir kapalılığa bırakıyor, kendi hali üzerinde bir düşünce oluşmasını istiyor. Bu kabul edilebilir olarak görülebilir elbette, kendi hali üzerinden bir şiir düşüncesine karar vermek şiir için geçerli olabilir mi, böyle bir manifesto, olmayan şiirin öncesindeki sözü yansıtabilirdi. parçalı ham’da yer alan maddeler bir şiir olmaya karar vermiş olsalardı ve sonrasında bahsedilen söz yeteneğinin engellendiğini bir ipucu şeklinde dahi olsa gösterebilselerdi ham yapının gerçekliğine vakıf olabilirdik, o yönden kapalıdır parçalı ham. Şairin savunduğu ham yapı bu biçimiyle ham olarak algılanamaz ve hamlıktan şiire geçişleri nasıl bir serüven yansıtırlardı bu çözülemez. Bu anlamıyla safi bir itham kalır ortada. İlhamı şairden menkul. parçalı ham nasıl bir şiir olurdu bunu da gözlemlememiz gerekirdi. İpham hiç iktidara gelmemişti. İtham hep iktidardaydı.

SORGUSUAL’SİZ
Ceyhun TUNA
Murat Üstübal: Terk Gürültüsü (Norgunk Y., Ekim 2010, İstanbul) adeta bedensel bir performans. Sözgelimi: 'mutlak yanılıp ağzıma ayna tuttular benim', 'ey kırık bir gitarın teliyle diktiğim bilek etlerim', 'bir tekme olarak ineceğim kasıklarına', 'kir olur kaşım tırnağıma!' gibi birçok örnekte görüleceği üzere bedenin parçaları şiir yoluyla yeniden vücut buluyor ve tabii ki yeni bir eksende. Şiirin bedeni araçsallaştırması ya da bedenin şiiri uzuvlaştırması konusunda ne düşünüyorsun? Şiiri bir duyumsama fikrinden ayrı düşünmediğim için, beni ilgilendiren şey başından beri beden ve bedenin duygulanışları oldu, ve sadece insan bedeninin değil. Duygulanışlar bir bedenin dışarıdan aldığı etkiler ve izlenimler olarak, direnmeye, bir birliktelik kurmaya ya da daha kötüsü tepkiselleşmeye neden olabilirler. Ama kaçınılmaz olarak kendi poetik dışavurumlarını dayattıklarında “duyumsatan” bir varoluş kazanırlar: şiir. Bu şekilde, yaşantıdan metne doğru, bir bedenin başka bedenlerle girdiği karşıtlık ya da bağdaşım boyunca, şiir bir çığlık atma biçimi olarak da, coşku dolu bir söyleşi olarak da ortaya çıkabilir. Kendi hesabıma Terk Gürültüsü'nde, bir çığlığın başka hangi çığlıklarla girdiği yankılanma ilişkisinde bir kontrpuan değeri kazandığını araştırdım. Şiiri genellikle yapıldığının tersine, yaşamdan ve deneyimden koparmayacak olursak, yeni duyumsama biçimlerinin aslında yeni yaşantılar olduklarını da anlarız; çünkü eğer sizin de gördüğünüz gibi “bedenin parçaları şiir yoluyla yeniden vücut buluyor” ise, bu, şiirde yeni duyumsama biçimlerine karşılık gelen yeni yaşantılar tecrübe ediliyor olduğu anlamına gelir. Öyle sanıyorum ki beden sözkonusu olduğu her yerde belirgin bir şiddet gerekiyor: olduğum her şey bir konfordur, halbuki insan, parçalarını söküp başka bir biçimde taktığınızda yaşamayı ve farklı bir biçimde yaşamayı sürdüren tek makinedir. Parçalar ise organlar değil, duygulardır: bir partisyonun onlar tarafından oluşturulduğu dilsel terkipler, imgeler ya da dizelerde vücut bulurlar. Burada her şey resimde olduğu gibi farklanıyor: soyut resmin kendini zihinsel olarak “algılatmaya” çabalayan formlarına karşı, hiç de figüratif olması gerekmeyen figüre özgü resmin bedene ve sinir sistemine çarpmak suretiyle “duyumsatan” renk ve çizgileri; özellikle Cézanne'ınkiler. Şiirin yine de resimden bağımsız olan plastik bir doğası vardır: gövdeler dolduran şair, tahrip olmak, parçalanmak pahasına bedenini açtığı her yerden gelen duyguların kaosuna bir düzen çektiğinde, bu ortaya çıkan şey, duyulur karmaşadan koparılmış görü olarak şiirdir. Şiirle “yeni bir eksende” biraraya getirilen parçalar ise yaşamaya başlayan yeni bir bireyleşme uyarınca, fizyolojik fark olarak yeni bir üslup ve yeni bir sözdizimidir. Bana öyle geliyor ki, bir şiirde önemli olan, küçük ya da büyük duyumsama bakımından bir farkın ortaya çıkarılmasıdır. Hepsi birbirine benzeyen, aynı hamurdan yoğrulmuş, “aynı adamın” aynı duygularla yazdığı şiirler yazılmasa da olurlar, ama farklı olan aynı zamanda yazılmak zorunda olandır. “Şiirin bedeni araçsallaştırması...” Ama birçok kötü şiirin “bedenin şiirsel temsili” adı altında yapmaya çalıştığı tam da bu değil mi? Her şiiri bizatihi bir beden, başka gövdelerle ilişkili bir gövde olarak değil de, sanki kimin olursa olsun beden şiire konu edilecek bir şeymiş gibi düşünürsek yanılırız. Dile getirmek temsil etmek demek değildir, şiir de temsilin başınabuyruk coğrafyası ve şeylerin gösterildiği boş uzay

14

değildir. Eğer beden ve parçaları şiirde lafz sahasına giriyorsa, bu, duyumsatmaya giden yolda onun işitimsel bir birim, çağrıştıran b ir nesne ve bir olasılık olarak alınması ndandır, y o ksa bir an latım arac ı olarak kullanılmasından değil. En çok da anlatım aracı olarak kullanılmasından değil, çünkü şiir bir şey anlatmaz ya da anlatmak şiirin sonuçlarından yalnızca biridir. “Ressam gövdesini katmaktadır” diye yazan Valéry'dir: işte resme, müziğe ve şiire dair, düşündüren değil ama dolaysızca duyumsatan sanata dair büyük bir imkân. Kaldı ki her duyumsatan yaratım, içinde düşünceyi de bir ilinek olarak barındırır, bunu da ayrıca görmek gerekir. Bilinçle, söylemle, sonu gelmez duraklarla, düşündürmeye çalışan aforizma biçimli sahteliklerle, avangart olmak kaygısıyla pastişleştirilmiş dille ve zanaatla, her zaman zanaatla yazılan şiirler bu yüzden ilgimi çekmiyor. “Bedenin şiiri uzuvlaştırması...” Bu mümkün mü ve eğer mümkünse bundan çıkarı olan kimdir? Beden mi, şiir mi? Artaud'yla birlikte organların “bedenin düşmanları” olduğunu düşünüyorum ve Deleuzecü bir fikir uyarınca, organsız bir beden edinmek peşindeki çaba ne kadar şiirsel ya da poetik olabilir diye sormuyorum kendime: değil mi ki bir yeğinlik, bir dirim olarak şiir ya da başka herhangi bir yaratım organlardan kurtulduğu yerde yaşamaya başlıyor... Uzuvlara ya da organlara keyfekeder saldırıldığı düşünülmemeli: bu, ister bir Tanrıdan gelsin, ister bir sözleşmeden kaynaklansın, her seferinde “bir düzenleme iktidarı” olan Yargı'yı ortadan kaldırmak, ondan kurtulmak ve onunla çarpışmak yolunda verilen büyük kavgalardan biridir. Farklı tarzlarda, farklı bölgelerde ve yoğunluklarda da olsa Turgut Uyar'ın, Sevim Burak'ın, Ece Ayhan'ın, Vüs'at O. Bener'in de yapıtları ve yaşamlarıyla verdiği kavga, yargının çeşitli biçimlerine karşı verilmiş bu aynı kavgadır. Büyük dansçı Nijinsky artık tam anlamıyla çıldırıp kapatılmadan önce günlüğüne şöyle yazmıştı: “Kendimi dizelerle ifade etmeyi seviyorum, çünkü ben bir şiirim.” Bu çok güzel: insana, onu aptallaştıran organlardan başka bir şey olmayan kimliklerden kurtulma fikrini aşılıyor... 2- Kitabın sonunda yer alan Tekzip adlı düzyazı şiir kitap bütününden daha bir ayrıksı duruyor. Tekzip'i bir sayfa boş bırakıp son şiir olarak konumlandırırken neyi amaçladın? Tekzip, ondan önce yazdığım şiirlerin büyük bir kısmını hedef alan bir olumsuzlama olarak ortaya çıktı. Olup biten bütün o her şeyin sonunda yaşama karşı yöneltilmiş küçüklü büyüklü her suçlamayı ve yakınmayı kelimenin tam anlamıyla tekzip ediyor: “Hayır yaşayabilirim...” Ama bu aynı zamanda bir olumlama olarak bütün diğerlerine ekleniyor: “...öldürülmekten yontulma bir adam olarak...” Sonuçta olumlanan şey, öldürülmekten yontulma bir adam olmak pahasına yaşamın kendisi oluyor: “...yaşayabilirim.” Bu şiiri böyle bir üçlü bakış açısından okumayı seviyorum ve orada Nietzsche'yle birlikte “Çarmıhtakine karşı Dionysos!” dediğimi hayal ediyorum... Son şiir olması önemliydi, çünkü hem bir sürecin sonunu belirtiyor, hem süreç boyunca biriktirilmiş enerji kendi doruklarına yükseliyor (bu yüzden dilin kayışını koparmak gerekti), hem de bir bakiye olarak yazılıyordu. Ama öte yandan, kendi başına bir şiir olarak ortada olduğu da doğrudur. Kitapta dizildikleri sıraya göre değil de, kronolojik olarak şiirlerin yazım sürecini düşününce, zamanla klasik biçimler de dahil olmakla birlikte, çeşitli biçimlerin birden çok şiirle sınanmış olduğunu, sonlara doğru kaçınılmaz bir şekilde sertelen, dizeyi daha beklenmedik bir tarzda kıran ve durak koymak yerine akışı sürdüren bir dille yazılmış olduğunu söyleyebilirim. Tekzip'in kitap bütününden ayrıksı duruyor

olmasının nedeninin bunlardan bağımsız olmadığını sanıyorum. Bu şiirden önce bir sayfa boş bırakılmış olmasına gelince, bunun nedeni, onun da tıpkı Kaçış Konuşması gibi bölümler dışı bir şiir olmasıydı: bu iki şiir, kitabın açılış ve kapanış şiirleri olarak başa ve sona geldiler. 3- Daha tekniğe dair bir soruyla devam ediyorum. Şiirini sert seslerin hakim olduğu sıkı bir örgüyle kuruyorsun. Bunu bilinçli mi yapıyorsun? Soru içinde soru. Kafandaki şiir vizyonunu merak ediyorum. Sence nasıl bir şiir yazılacaktır gelecekte? Metne “sert seslerin” hakim olması ve şiirin “sıkı bir örgüyle” kurulması, ilki duyumsama hakkındaki aynı düşünceden, ikincisi ise bir kompozisyon ve konstrüksiyon düşüncesinden kaynaklanıyor. Eğer şiirde sesin bir birim olarak duyumsatan niteliğini kabul edecek olursak, bunun aynı zamanda derece farklarıyla ilgili olduğu da ortaya çıkar. Bu tıpkı herkesin ancak boğazından geçirebildiği lokmayı yutabilmesinde olduğu gibidir: sesler de kabaca, alçak ve yüksek, sert ya da yumuşak olarak ayrılıyorlar. Bir şiir metnini ana strüktürden en küçük birimine dek sıradan bir gazete yazısından, dahası öteki şiirlerden ayıran birçok şey olması gerekir: tonlama ya da ritim, hızlar ya da yavaşlıklar, patlamaya hazır bir imge, refleksif dize kırılmaları ve beklenmedik olan başka ne varsa... Sesin işitimsel değerini ayrıca iyi tayin etmek gerekir. Buna karşın düşündürmek, ters köşeye yatırmak, zeki görünmek, din, politika ya da başka kaygılarla yapılan birtakım ilginçliklere rağbet etmedim: bunlar şiire dışsal özellikler olarak güncel bir değer kazanırlar, ama kısa bir süre sonra şiiri bayağılaştıranlar da bunlardır. Konstrüksiyon, bina etmek, inşa etmek, yapmak, her zaman yapmak...: sizin “sıkı bir örgü” olarak adlandırdığınız ve benim şiirde ve son zamanlarda yazıda ilgilenmeye başladığım şey budur. Dekonstrüksiyonla asla ilgilenmiyorum ve onunla karşılaştığım zaman kötü, kötü ve kasvet dolu bir hava esiyormuş gibi hissediyorum. İnşa edilmiş her şeyin “yapısökümü” kimin hesabına yapılıyor..? Önemli olan yapmak, kurmak ya da inşa etmektir, sökmek ve bozmak değil. Kaldı ki bir yapım her zaman mücadele ettiği, olumsuzladığı başka yapılarla karşı karşıyadır. Kısacası, bana öyle geliyor ki, giriş-gelişme-sonuç bayağılıklarından farklı olan, mutlak bir inşa sürecini gerektiren, akışlarla nakşedilmiş sanatsal kompozisyon esastır. Gelecekte yazılacak şiire dair bir önvarsayımda bulunulabilir mi? Şiir yaşamdan koparılmadığı ölçüde bu öngörünün mümkün olduğunu sanmıyorum. Genel olarak sanat üzerine düşünürken farkında olmadan da olsa determinizm tuzağına düşmemek için, bir yaratım dolayısıyla meydana gelmiş her tekil şeyin başlıbaşına bir “olay” olduğunu akılda bulundurmak gerekir. Demek ki, kendi yazacaklarım da dahil olmak üzere şiire dair bir “vizyonum” yok. Belki şu kadarı söylenebilir: herkes tıpkı geçmişte yazdığı ve bugün yazıyor olduğu gibi gelecekte de hakettiği şiiri yazacak. Diğer taraftan genel gidişat, kalem kâğıt ve artık klavye kullanan şairin teknolojiyle, görsellikle, internetle kısmen de olsa hesaplaştığını gösteriyor: önce uzlaşmalar ve ardından konuşlanmalar geldi, doğal olarak. Kötü olan ise, “yeni medya”, “sosyal medya” gibi isimlerle pazarlanmaya ve meşrulaştırılmaya çalışılan iktidar, denetim, magazin ve pornografi aygıtına karşı olan sessiz önkabulün yerini mücadele etmek şöyle dursun yaltakça bir itaate bırakmış olmasıdır. Bu yakınlarda bir şair, diğer şairleri internetin rahipleri olmaya çağırıyordu, tuhaf, sanki “rahip” bir figür olarak bizatihi “şairin” olmadığı yerde varolmuyormuş ve aslında bütün bu bokluğu yaratanlar da her yerden gelen rahipler ve yeni ruhban sınıfları değilmiş gibi. Aslında durum ne göründüğü kadar komik, ne de yaşamdan koparılmış bir şiir ve düşünceyle üstesinden gelinecek düzeydedir, tersine,

15

ölümcül darbelerine maruz kaldığımız şey, din ve devlet aygıtıyla yaptığı güçlü ittifaklardan sonra, faşizmin üç başlı küresel ejderhası olarak gittikçe korkunçlaşan bir yaratıktır: kapitalizm. Ne umut edecek bir şey, ne beklenecek bir devrim var. Fakat şiirin, eleştirinin ve politikanın ayaktakımından uzakta, ahlakın son tiranlarıyla olduğu kadar devletin yeni köleleriyle de mücadele eden, hiçbir şeyi tecim bedeliyle ölçmeyen, hiçbir şeyi aynı ve eşit görmeyen, iktidarı bulduğu her yerde ifşa eden, farklılıklarını ortaya koyan, birleşmeyen, tekleşmeyen ama çokluklar yaratan, direnen ve saldırıya geçen insanlar vardır ve hep varolcaklardır. 4- Kitabın genel havası öfkeli, umutsuz ve karamsar. Kitaptaki şiirler birinci tekil şahıs üzerinden hareket kazandığına göre, bu ruhsal atmosfer mizacının gereği olarak mı ortaya çıkıyor yoksa bir edebi kurgu olarak mı? Böylesi bir olumsuz ruhsallığın şiir için getirisi nedir? “Öfkeli, umutsuz ve karamsar...” Sanırım nedenler ve sonuçlar hakkındaki bir yanılgıyı paylaşıyoruz: yani bir duygunun mu şiire sebebiyet verdiği, yoksa şiirin mi bir sonuç olarak duygulara hükmettiği hakkındaki yanılgıyı. Burada terimler üzerine bir tartışmaya girecek değilim ama... Öfke bir tutkudur, umut da öyle. Karamsarlık bir ruh halidir. Bunlar duygulanışlar ve yaşantılardır. Şiiri bu noktada, bu ve benzeri duygulanışların tartıldığı, düzenlendiği, yeni bir biçim kazandırıldığı ya da deforme edildiği uzam olarak kavrıyorum. Sonuçta bir yaşam geçişini sağlayabildiğiniz her seferinde, bir metin olarak şiir hayata dolaysızca bağlanır. Şiir bu yüzden bir edebiyat türü değil, bir davranış biçimidir, neredeyse kendi başına bir mizaçtır. Ama yazmanın başka hiçbir şeyle ikame edilemeyecek sonuçlarından en önemlisi yapılan şeyden haz duymak ve neşelenmektir. Bir şiiri hakkıyla yazmak, büyük bir kumarda küçük de olsa bir oyun kazanmak gibidir ve bir mutluluktur. Önemli olan yaptığımız şeyin bizi ne kadar kurtardığıdır, çünkü artık kurtarmadığı ilk durumda, yazmanın çoktan anlamsız ve gereksiz olduğu ilk şey şiirdir. Sürekli bir şekilde yazmanın verdiği sıkıntılardan, hüzünlerden ve mutsuzluktan bahsedenler gerçekten de katlanılmaz kimseler olsa gerek... Yaşamda olumsuz duyguların karakterize ettiği bir tipolojinin mümkün olmadığını söylüyor değilim. Aksine, şiirde adeta ete kemiğe bürünen öfke, acı, nefret, keder, vb. duygulanışlar asla spekülasyon değildir, fakat şair odur ki yaşadığı, yaşamak durumunda kaldığı bütün bu olumsuz duyguları şiirle dize getirsin. Yaşantılar acı verebilirler, şiir ya da yaşam çıkmazlarla dolu olabilir. Kaldı ki olumlu olanlarına olduğu kadar olumsuz duygulara da her zaman tâbiyiz ve hüzün, melankoli, öfke, acı, mutsuzluk kaçınılmaz olarak hep var olacaklardır; ama acıya bir son vermenin, çıkmazları aşmanın sevinçten daha değerli bir sonucu yoktur. Uyar'ın çıkmazı “güzel” ile nitelemesi boşuna değildir. Belki de önemli olan bu kötü duyguları önemsememektir, ama böylesi bir müsamahaya sahip olabilmek için onlara muzaffer olmak

gerekir, şiir ya da genel olarak sanat yoluyla ve bu duyguların kavramına yükselen bir yaratım olduğu ölçüde felsefe yoluyla bu müsamahaya sahip olunabilir. Bir başka bakış açısından, şiirdeki “ben” ile şiiri yazan “ben” birbirlerine yaklaşır ve uzaklaşırlar, ama hiçbir zaman tam olarak aynı kişi değildirler. Aslında “ben” sadece şiirde değil, her zaman bir başkasıdır. “Ben” uzun zamandan beri bir özne olmayı bıraktığı için bir kurgu da değildir: onu bir duygu paketi ya da bir mühimmat olarak düşünmeye başlamalıyız. Öyleyse, işe yaramadığı zaman çöpe atılması gereken ilk şey birinci tekil şahıstır, şiirde ondan bağımsızca iş görebilmek, sadece bir dördüncüyü değil, beşinci, altıncı ve yedinci tekil şahısları da yaratmak gerekiyor. 5- Kitap dışı bir soru. İkinci Yeni şairlerinden hangisi şiiri itibariyle sana daha yakın geliyor? Neden? Turgut Uyar: Ona duyduğum “yakınlık”, elbette sırf İkinci Yeni şairlerinden biri olmasından kaynaklanmıyor. Uyar ne bir ekolle, ne de bir zamanla sınırlanamayan soy şairlerdendir ve çünkü onun şiiri sayısız veçhesi olan, zor olduğu kadar kaçak, evrenle yaşıtmış gibi eski, sonsuza dek yaşayacakmış gibi her zaman yeni olabilen bir şiirdir. Uyar'ın yapıtı modern şiirin duyumsatma düzeyi en yüksek metinlerinden oluşuyor: ne kavgası ne de birlikte olmanın sevinci eksik olmayan bir yapıt. İlk iki kitabında yer yer sezdirdiği dirimselcilik, üçüncü kitabından başlamak üzere bütün şiirini kateden yegane poetika haline geldiyse, bu, Uyar'ın şiirin kapılarını yaşamın geçişine sonsuza dek açtığı anlamına gelir. Dirimselcilik yaşatmak ve oldurmak demektir. Uyar her şeyden önce, ölüm kültüne tapınmayı adet edinmiş bu topraklarda yaşama övgüler yazmış büyük bir şairdir. Uyar inançsız bir şair değildir, fakat onun inancının yüce konusu bu dünyadan başka bir dünya değildir. Uyar'ı “yenilmiş”, “mutsuz” ve “umutsuz” bir şairmiş gibi yansıtmaya çalışan sahtekârlar vardır, oysa hiçbir şair yoktur ki, Uyar kadar duygulara, umuda, sevince ve çağına üstün gelmiş olsun. Onun “törelere karşı bir şiir” yazmış olduğu da söylenir ve çabucak geçilir, ama bu çok önemlidir. Ahlakın hayaletlerini şiirden kovmak, yaşamı sömüren şair maskeli bir rahip olmamak, cinselliği lanetlendiği yerden alıp baştâcı etmek, şiirde propagandaya ve slogana geçit vermemek, yaşamın en gerilere çekildiği bütün mümkünlerin kıyısı yere şiirle gitmek ve oradan ses vermek, bütün bunları yaparken de hep yeni ve diri bir şiir yazmış olmak... Uyar'dan sonra bir şair hâlâ bu nitelikleri sanki ona kalıtımsal olarak geçmiş gibi sahiplenmiyorsa, damarlarında papaz kanı dolaşıyor demektir! Uyar'ın yapıtı tıpkı derin bir göl gibidir: kasırgaları, girdapları, adaları, sessizliği ve yoğunluğuyla, çılgınca hüznün bir sevinç olarak ufuk çizgisini da ns ettirdiği engin bir göl... Öyle ki, üzerinde göçebeleştiğimiz bu suyun bizi birbirimizle kavuşturduğu tek liman şiir değildir.