You are on page 1of 6

Değerli yoldaşlar

Yanlış bir zamanda bir araya gelip, içine saplandığımız kriz durumuna bir çözüm
aramaktayız. Aramızdaki bazı özel bilgi sahiplerinin dışında hiç birimizin haberi
olmayan, alttan alta mayalandırılan bir krizin ikinci dünya savaşının başlamasına
neden olan Avusturya Prensi Ferdinand’ın bir Sırp tarafından öldürülmesi gibi
hareketimizin önde koşanlarından birinin iki cinsel taciz suçlamasıyla yüz yüze
gelmesi geleneksel savunma reflekslerini harekete geçirip, hareketimizi on yıllarda
kazandığı mevzilerden birden bire geriye savuran bir mahiyet kazandı.
Nasıl ki, Ferdinand’ın öldürülmesi ikinci paylaşım savaşının asıl nedenini
oluşturmazsa Atilan’ın taciz suçlaması altında kalması da böyle bir krize neden
olamazdı. Nasıl ki, Alman emperyalizmi Versaille barışında kaybettiklerini geri almak
için saldırgan bir blok oluşturmuş ve saldırıya geçmek için vesileler aramakta idiyse,
bizim Versaille barışımız diyemeyeceğimiz ama bazılarımızda benzer motivasyonlar
üreten yeniden bir araya gelişimiz bir iç egemenlik mücadelesini alttan alta örmeyi
getirdi ve bu örgünün yarattığı gerginlik bulduğu ilk fırsatta bir patlamaya dönüşüp
bizi genel bir krizin içine soktu.
Krizin değişik boyutları vardır.
Birinci boyutu en görünenidir: Cins ayırımcılığına karşı mücadelede çok ileri adımlar
attığımızı sanarken ve iddia ederken öncülerimizden birinin yüz yüze geldiği bir cinsel
taciz suçlamasını gerektiği gibi ele alabilme şansımız olmadı. Organlarımızda
çoğunluk olan bir eğilim sürecin normal işleyişine müdahale edip krizi tetikledi. Önce
büyük bir kararlılıkla sahip olduğu egemen pozisyona güvenerek her yönden ateşe
başlayan, ettiği laflarda hiçbir değeri gözetmeyen arkadaşlarımız yüz yüze geldikleri
basıncı göğüsleyemeyeceklerini görünce, attıkları hiçbir adımı geriye almaksızın bize
alt olduğu söylenemeyecek olan “özür yoluyla özeleştiri” yöntemini kullanarak
sözde gerilimi yumuşatma gösterileri yaptı. Bu tutumlar gerilim yumuşatmak değil,
daha sinsi metotlarla saldırıyı sürdürmek olduğundan sorunu daha da
kanserleştirmekten daha fazla bir işe yaramadı.
Cinsel taciz denildi; Öyle bir kastın yok, öyle anlaşıldıysa özür dilerim denildi.
Muhbir denildi; öyle demedim; öyle anlaşıldıysa özür dilerim denildi.
Kendi amaçları için her şeyi mubah gören denildi, bunu duyan bile olmamış.
Atılmış adımları geri almadan, en azından azıcık özeleştiri anlamına gelecek bir laf
etmeden, her şeyi karşısındakinin anlayışsızlığına yıkan bir özür dileme tarzının
ilişkileri yumuşatması nasıl mümkün olacaktı?
Son yayınladıkları beş imzalı ültimatomla, SDP tüzüğünde cinsel tacizin yaptırımı
asgari olarak geçici uzaklaştırma olarak tespit edilmiş iken, korumak istedikleri kişi
söz konusu olduğunda bunu özürle kapatmayı öngörerek saflarımızda burjuva
düzeninden daha geri bir konumda ensestin toplum içerisinde örtülmesine benzer bir
geriliğin yerleştirilmesine onay vermişlerdir.

Böylece cins ayırımcılığına karşı mücadele ilkemiz berhava edilmiştir.


***
Krizin bir başka ögesini demokrasi ve iktidar anlayışındaki çarpıklık, reddedip geride
bıraktığımızı sandığımız anlayışın yeniden karşımıza dikilmesi oluşturmaktadır. Bu
anlayış çarpıklığı cins ayrımcılığına karşı mücadele ilkemizin berhava olmasına da
temellik eden nedeni oluşturmaktadır.
Bu denetlenmeden güvenilmesi gereken mitik iktidar anlayışının savunulmasıdır.
Azınlık egemenliğini çoğunluk iktidarının yerine geçirme anlayışının bugünkü
koşullardaki karşılığını oluşturan bu anlayış sosyalist demokrasi olarak
tanımladığımız sosyalizm anlayışının dışladığı anlayışı oluşturmaktadır. Bu anlayış
artık tarihin gerisinde kalmaya mahkumdur. Bu anlayışa göre şekillenmiş olan
“sosyalist” iktidarların kendiliklerinden yıkılmalarıyla Marks, Engels ve Lenin’in
savunduğu sosyalizm anlayışıyla fazla yakınlığının olmadığı anlaşılmıştır. Bu
sosyalizm anlayışı artık dünyanın hiçbir yerinde toplumda ciddi etkiler
yaratmamaktadır.
Biz kurtuluş geleneği olarak daha siyaset sahnesinde kendimizi ilk
tanımlamalarımızdan başlayarak bu anlayışın dışında olduğumuzu ilan ettik. Tarih
içerisinde reel sosyalizme alternatif bir çizgiyi sosyalist demokrasi diye tanımladık
ama bunu eylemli olarak topluma, içine girdiğimiz ilişkilere anlatma yeteneğini
gösteremedik. Hatta kendi içimizde egemen bir ilişki haline dönüştüremedik.
Burjuvazinin rekabet cangılında komünal ilişkiler adasını yaratmaya kalkışmanın ne
denli zor bir işi olduğunu elbetteki biliyorduk. Bu ormanda ilerlerken attığım her
adımda bir bataklığa saplanabilme, bir zehirli havanın kurbanı olma, akıl almaz
kuvvetli akıntıların savurup götürmesi ya da dipsiz çağlayanlardan yuvarlanıp, ölmek
riskiyle de yüz yüze bulunduğumuzu biliyorduk. Ama bu cangıl aşılmalıydı. Bu
kararlılıkla 12 Eylülün en karanlık günlerinde yürüyüşe geçtik. Tahmin ettiğimiz ama
somutunu bilmediğimiz risklerle yüz yüze gelip düşe kalka bugüne kadar ilerledik ve
şimdi bir kez daha bu cangılın dayanışma ilişkilerini berhava ettiği bir çukurun içine
yuvarlandık.
Demokrasiye ilişkin değerlerimiz ağır bir sakatlanma geçirmiştir.
Ama bunu aşma irade ve enerjisine sahibiz. Tarih bunun tanığıdır. Aştığımız engeller
aşacak olduklarımızın güvencesidir.
****

Yoldaşlar,

Tarihimiz şerefli, meşakatli akıl almaz emeklerin eseridir. Ama bugün iyi biliyoruz ki bu
emeğin hakkettiği bir sonuçla yüz yüze değiliz.
On binlerin yol göstericisi bir hareket değiliz artık. Bütün bir sol olarak marja
sürüklenmiş ve bu marjda da kendi içerisinde proletaryanın içerisinde olamayacak
kadar çok bölüklere ayrılmış durumdayız. Sanki tarihin tekerleği geriye döndü.
Yüz binlerle alanları kaplayan işçiler yok artık.
On binlerle proletaryanın çizgisinde ilerleyeceğine and içen geçlik yok artık
Binlerle proletarya saflarına yönelen, onun organik bir parçası olmaya çalışan
aydınlar yok artık.
Türkiye’nin aydınları eskiden soldaydı.
Sahiden öylemiydi? Okumuşları diyelim ve okumuşlar içinde de en etkili olanlar
galiba soldaydı. Biz sahiden komünizmi öğrenene kadar galiba aydınlar solda olmaya
devam etti.
Örneğin İlhan Selçuk’a 60’lı yıllarda solcu değildir deseniz kimse kabul etmezdi.
Halbuki o zamanlardan hatırlarım ki, kimi Kürtler ondan hiç hazzetmezler, ben de
buna anlam veremezdim. Ne zaman ki milliyetler meselesini daha derinden idrak
eder oldum, onun da ne mal olduğunu anlamaya başladım.
Uğur Mumcu örneğin, sevip saygı duyduğum bir solcu idi. Ama demokrasi meselesini
idrak ettikçe solcu değil sağlam bir devletçi olduğunu, ittihat ve terakki geleneğini
devam ettiren bir aydın olduğunu gördüm.
Zaten İttihat Ve Terakki, Mustafa Kemal ve şurekası da öyle değil miydi? Öyle veya
böyle tarihte ilerici değil miydiler? Toplumsal ileriye gidişin ajanları değil miydiler?
Sahiden de inkar edilemeyecek bir modernizmi temsil ederler bunlar.
Ama ya Süryanilere, Ermenilere, Rumlara yapılan zulme, yok etme faaliyetlerine ne
ad vereceğiz? İşçi sınıfına düşmanlıklarını nereye koyacağız? Sürekli bir askeri rejim
uygulamalarını hangi kategori içinde değerlendireceğiz?
Tabi bir bakış açısına göre bunların hepsini ilericilik, devrimcilik adına bir yerlere
yerleştirmek mümkün idi. İnsanı bir yana koyup soyut insandan oluşan toplumu birim
olarak ele aldığımızda bütün bunlara anlam kazandıracak çerçeve ortaya çıkmış
oluyordu. Her şey çocuklarımız içindi. Bizim de çocuklarımız için ödememiz gereken
bir bedel olmalıydı elbette. Tarihin dolambaçlı yolunu kısaltabilmenin ve dolaysıyla
çekilecek acıların azaltılabilmesi için bizim acılara katlanmamız gerekiyordu. Biz
acılar çekecektik ama çocuklarımız torunlarımız müreffeh bir dünyada
yaşayacaklardı.
Bu iddiaların sahiplerinin torunlarının çocuklarının da aynı koşullarda yaşadıkları
dünyamıza baktığımızda nerede bu mantığın sakatlığı diye sormadan geçmek doğru
olmayacak artık.
Nerede bu sakatlık?
Neden artık önde gelen aydınların çoğunluğu bizden değil?
Neden Mamak mapusunda oğlu yaşındaki askerin tokatını yiyen Mümtaz Soysal bile
sıkıyönetim ilan edilmesini isteyen bir yere geldi?
Nerede işçi sınıfımız. Nerede gençliğimiz?
Kim değişti?
Onlar mı, biz mi?
Hepimiz aslında.
Değişmeyen tek şey kaldı: ceberrut devlet anlayışımız.
Hepimiz ceberrut devletten yana idik ama bizim daha iyi olan ceberrutumuzdan yana
idik.
Ne zaman ki, Şellefyan düşmanlığının arkasına bütün Ermenileri gömmekten
vazgeçip Ermeni katliamını görür olduk, ne zaman ki, “ingilizlerin kışkırttığı” Şeyh
Said’in arkasına kendi kaderini tayin hakkını yere sermekten vazgeçtik, ne zamanki
emperyalizme düşmanlığımızı İttihat ve Terekki ve Katatürk geleneklerine uygun
olarak, “emperyalizmin bağrımızdaki işbirlikçileri gayri müslimler olarak”
niteleyip, onların çoğunluğunun proletaryanın en ileri unsurlarını oluşturdukları
gerçeğini görmeden sürdürdüğümüz “gavur düşmanlığının” sol versiyonunu bir
yana koyduk ve Kürt halkının kayıtsız şartsız kendi kaderini devlet kurma hakkı
olarak tanıdık; ne zaman ki, işçi sınıfının yerine partimizin denetimi altında sürecek
olan bir devlet ve ona uygun bir sosyalizm anlayışından vaz geçtik, ne zaman ki,
sosyalizmi işçi sınıfının kendisini egemen sınıf olarak örgütlemesi olarak algılamaya
başlayıp, devletin toplumun tepesinden ayak altına gelmesi gerektiğini söyleyip
“yüceliğine” halel getirdik, ne zaman ki, onun bilinmeyen bir gelecekte değil, hemen
sönmeye başlayan bir devlet tipi olduğunun zorunluluğunu görüp “yarın değil, hemen
şimdi!” diye, tüm iktidar, egemenlik bağımlılık ilişkilerini sorgulayıp, kendi aramızda
kurduğumuz ilişkileri yarına göre düzenlemeye kalkıştık, ne zaman ki, cinslerin
eşitliğinin yarın değil bugün, dayanışmanın gerçekleştirilmesinin “yarın değil bugün”,
rekabetin dışlanmasının “yarın değil bugün”, halkların kardeşliğinin
gerçekleştirilmesinin “yarın değil bugün” zorunlu olduğunu iddia etmeye başladık, işte
o zaman saflarımız çatır çatır çatırdamaya başladı. “İşçi sınıfı devrimcileri” arasından
Musoliniler, Pilsudskiler çıkmaya, faşist saflara doğru yönelmeye başladılar.
Kendisini solcu ilan eden İP’in ( başına milliyetçi isimli partinin başkanı Kızıl Elma
faşist koalisyonunun liderliğine soyunup geleneksel faşistleri bile yaya bırakırken) hiç
yadırgamadan ve saflarında hiçbir sarsıntıya yol açmadan neofaşist bir karakter
kazandığına, Türkiyenin sosyal demokrasisine yönelmiş olan geleneksel tek parti
diktatörlüğünün temsilcisi CHP’nin en eski faşistleri (ODTÜ ülkücü dernek başkanı
İlhan Kesici bireysel olarak, HÜR Parti genel başkanı eski MHP militanı Yaşar
Okuyan tüm partisiyle birlikte CHP’ye katılma kararı aldı) bünyesinde toplamaya
başlaması, MHP genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “sosyal Demokrat” Ecevit ile
sürdürdüğü uyumlu koalisyon sürecinde kendisinden çok şeyler öğrendiği için ona
teşekkür etmesi toplumumuzun yadırganmayan bir gerçekliği oldu.
Mezarlıkta ıslık çalanlar gezenler Kürt meselesini görmemek, ezen ezilen arasındaki
kavgada “üçüncü cephe” yaratmak gibi aşağılık bir tarafsızlık pozisyonu üretme
derdinde olanlar bütün bu faşistleşme sürecini, pop milliyetçilik olarak ele alıp
kendilerini rahatlatıyorlardı.
Ama yıllar sonra 15 yıl önce işaret ettiğim noktaya adım adım sürüklendik.
Oligarşinin bizi dışta bir bölgesel savaşın içine, içte de genelde diğer milliyetlere
düşmanlık özelde de Kürt düşmanlığı ve şoven milliyetçilik, laik –antilaik temeline
dayanan bir bölünmenin içine sürüklemekte olduğu, bu saflaşmaya imkan vermeden
ezen ezilen saflaşmasını geliştirmemiz gerektiğine işaret etmekteydim. O günlere
geldik ve geçen bu zaman içerisinde yapamadıklarımızın faturası şimdi karşımıza
içerde kriz dışarıda çaresizlik olarak dikilmektedir.

Karşılaştığımız kriz durumu bir kaza değildir. Nerede çok miktarda patlayıcı madde
birikirse orada bir patlamanın olması kaçınılmazdır. Bizde de yıllardır patlayıcı
maddeler birikmektedir. Ne çok insanımızı dışta bıraktığımızın farkına bile varmak
istemiyoruz. ÖDP gibi bir projenin batışındaki sorumluluğumuzun hesabını verebildik
mi? Cümle alemi çoğulcu, nispi temsile dayalı, koalisyon fikriyatıyla örülmüş, rekabeti
dışlayan, dayanışmayı sadece isminde değil sahici ilişkileri için esas alan bir
zeminde birliğe davet ederken, kendimizin, Kurtuluşçular olarak birbirimize tahammül
edemeyişimizi doğru analiz edebildik mi? O zaman ortaya çıkan soruların yanıtlarını
doğru verebildik mi? Türkiye solunun yanlış bölünmüşlüğünün bir ifadesini
oluşturduğunu söylediğimiz ve onun için yeniden yapılanmanın , yeniden bir
saflaşmanın gerekli olduğunu iddia ederken kendi içimizde ne çabuk devrimci
reformcu, liberal ayırımlarının ayrılıklarımızın ifadesi olmaya başladığına dikkat
ediyor muyuz? Gerçekten pratik içerisinden çıkan sonuçlarıyla bu ayırımların kısa
vadede zarar ama uzun vadede yarar getireceğinin kanıtlarını elde ettik mi? Yoksa
geleneksel tasfiyeci sol söyleme dayalı yanıtlarla kendimizi tatmin mi ettik? Bunların
dışımızdaki insanlar tarafından görülmediğini mi sanıyoruz? Bunlardan dolayı
savunduğumuz görüşlerin itibarının ayaklar altına alınmadığını mı sanıyoruz? Bir
dönem solda gündem tayin eden hareket iken “Kurtuluşçulara güvenilmez”
yargısının yaygınlaşmasının izahı sadece diğerlerinin sosyal şoven olmasında mi
yatmaktadır?
Hayır yoldaşlar, her sakat ticaretin getireceği iflaslar vardır. Biz aynı yıkılan Sovyetler
birliğinin yüz yüze geldiği iki yüzlü durumla yüz yüze gelmiş bulunuyoruz. Sovyetlerde
de emek en yüce değerdi ama en tepede emekçiler değil, onların vekaletini
kendisine kanun yoluyla ve o kanunların zorla uygulatıcısı olan toplumun üzerinde
yükselen baskıcı devlet aygıtı aracılığıyla vermiş bulunan bürokratlar oturmakta idi.
Biz de birlik deyip parçalanan,
cins ayırımcılığına karşı mücadele deyip bünyesinde cereyan eden cinsel tacizlere
tavır alamayan,
çoğulculuk, koalisyon fikriyatı, nispi temsil deyip, birbirini dışlamak için çabucak
devrimci reformcu klişelerine başvuran
sözüyle özü tutarsız bir konuma sürüklendik.
Yoldaşlar oluşturduğumuz sağlam ideolojik temele layık bir yapılanmayı geliştirmek
elbette zor bir iştir ama bunu gerçekleştirmek ve yaptığımız hataların kaynaklarının
doğru tespit edip bunu halklarımıza, hiçbir şeyden çekinmeden en açık biçimde
açıklayabilmeliyiz.
Eleştiri ve özeleştiri bizim günlük tayimiz olmalıdır.
Biz hatalarımızın halk tarafından bilinmesinden korkacak burjuva partilerinden biri
değiliz. Bizim proletaryanın çıkarlarından başka temsil ettiğimiz herhangi bir başka
çıkar söz konusu değildir.
Bizim zaaflarımın proletarya tarafından bilinmezi, halk tarafından bilinmesi onları
aşacağımızın da güvencesini oluşturacaktır.

Yoldaşlar,

Asla yanına yaklaşmayacağımız düşünce “kol kırılır yen içinde, baş kırılır fes
içinde kalır anlayışıdır”. Bizim proletaryaya sadakatımızın tek güvencesi ona her an
hesap vermeye hazır, denetlenmeye açık bir parti oluşumuzdadır. Hatalarımızın her
an görülebileceği ve hesabının sorulabileceği bir ilişkiler sistemi bizim biricik
güvencemizdir. Bundan başka sonuna kadar güvenebileceğimiz bir başka
mekanizma yoktur.
Kimi arkadaşlarımız bu anlayışın tersine savrulmuş görünmektedirler. Bu yoldan
dönmek gerekir. İçinde yaşadığımız krizden çıkmamızda bu birinci derecede rol
oynayacaktır.
Çoğulculuk düşüncesine alışamamış olanlar eleştiri karşısında birden yerlerinden
sıçramakta ve altından çıkılamayacak derin düşmanlıklara sürüklendiğimiz
düşüncesine savrulmaktadırlar. Hayır arkadaşlar buna alışmalıyız. Tartışmalar sert
geçebilir; sertliklere karşı birbirimizi uyararak ilerlemeliyiz. Bütün fırtınalı denizler
nihayetinde durulur, fırtınaların olacağını bilenler fırtınalı denizlerde yelkenlerini nasıl
idare edeceklerini de öğrenirler ve ilk karşılaştıkları fırtınada yırtılan bir yelkene
bakıp, gemi batıyor telaşıyla panik yaratık denize atlamazlar. O atlanılan deniz
Kurtuluş değildir. Orada boğulmak kesin bir kaderdir. Yırtılan yelkeni indirmek ya da
yamalamak, geminin direklerine sarılıp, yelkenlerin iplerini fırtınaya göre idare etmek
sınıf savaşı denizinin fırtınalarına yelken açmış gemicilerin bilmesi gereken
gerçeklerdir.

Sabırlı ve dayanıklı olun.


Panik geliştirmeyin.
Daha bu gemi çok yüzer. Omurgası sağlamdır.
Her fırtına onu kıramaz. Kıramadı.
Kırılmış gibi göründüğünde bile kalan parçaları birleştirip fırtınalara göğüs germek
mümkün oldu.
Şimdi de tarihimizde olduğu gibi krizi doğru değerlendirerek, onu bir yeninin doğum
sancıları olarak görerek, birbirimizle konuşamayacak hale gelmeden yönetmeyi
becerebilmeliyiz. Aşırı gururlu olmayalım.
“Karizmamı çizdirmem” deyip, “bana yar olmayanı kimseye yar etmem” diyerek
geminin tabanını delmeye kalkışmayalım.
Delenin kendisi azgın sulara kapılacaktır ama bu gemi yüzecektir. Bunda
ustalaşmıştır.
Onun değerleri yerinde duruyor. Onlar yok olmadı.
Navigasyon ilmine olan katkıları ve azgın sulara göre inşa edilmiş gövdesi yüzmeye
devam etmesini sağlayacaktır.
Ben denedim biliyorum.
Sizler de deneyip öğreneceksiniz. Buna kuşkum yok.
Ben tartışmaktan bir an geri kalmadan bu sağlam geminin mürettebatı içerisinde
olmaya devam edeceğim.
Sizler de tartışmadan bir an geri kalmayarak dayanıklı olun.
Navigasyon ilminin gereklerini iyice öğrenip yerine getirerek arzu ediyorsanız
mürettebatın onayıyla serdümen olun. Ama her daim mürettebata açık bir güvertede
bulunun.
Hesap vermeyi kabul edecek kadar sağlam bir sınıf mücadelesi neferi olduğunuzu
gösterin.
Bu gemide hala hepimize yer var...

Selam ve saygılarımla

SOSYALİST DEMOKRASİ REHBERİMİZ OLSUN...