1.

Toplum olma yolunda
İnsanlık tarihinin öyküsü altı milyon yıl önce, ilk insanın ortaya çıkışıyla başlıyor. İnsanların alet yapmaya başlaması ise günümüzden yaklaşık iki milyon yıl önce. Yüzde yüz doğrular koyarak, açıklama yapmanın mümkün olmadığı dönemler. Dönemi aydınlatmaya yarayacak disiplinler mevcut; dolayısıyla her bir ayrıntıyı bilemesek de döneme ait genel çizgileri yapılan araştırmalar ışığında çözümleyebiliyoruz. Sözünü ettiğim disiplinler: arkeoloji, antropoloji. Toplumların yaratılış destanları ve mitolojiler ise yine dönemin anahtarı olan verileri içinde barındırıyor. Toplum dilden dile yaşama koşullarını, destanları içinde saklıyor. Arkeoloji, döneme ait kazı çalışmaları yaparak gerçekleri ararken; antropoloji bugün hala varlığını sürdüren ilkel kabilelerde araştırmalar yaparak insanlığın kökenine inmeye çalışıyor. İnsanların yaşayabilmek için doğayla kıyasıya bir savaş içinde olduğu, özel mülkiyetin gelişmediği bu dönemde, “İlkel-Komünal dönemde, insanlar topluluklar içinde örgütlenerek yaşamı sürdürmeye çalışıyorlardı.Yiyecek bulmak için birlikte davranmalıydılar. Toplumsal emek insanları hayvanlardan ayırmıştı. İnsanlığın bu ilk örgütlenme teşkilatlarına “gens” yada “klan” adı verildi. Bu zaman zarfında ilkel toplumlar iki merhaleden geçmiştir. Birinci evre “vahşet çağı” (yabanıllık), ikincisi ise “barbarlık”. Yabanıllık bir milyon yıl sürerken, barbarlık sekiz bin yıl kadar devam ediyor.Yabanıllığın son dönemlerine doğru insanlar topluluklar halinde yaşamaya başlıyor.(?) Buzul çağının sona erip sürü halinde gezinen insan toplulukların, birbirine rastlamaya başlaması da bunda etkili olmuştur.

İlkel komünal toplumlarda ilk toplumsal iş bölümü kadın ve erkek arasında olmuştur.Yaşamı devam ettirmek için kadın toplayıcılık, erkekse avcılık yapmaktadır( aşağı barbarlık konağı ). Bu işbölümü, üretimi gerçekleştirebilmek için kendiliğinden doğmuştu. Kadın, hem çocuk doğurarak neslin üretimini sağlıyor hem de toplayıcılıkla komünün sürekli besinini temin ediyordu. Kadın, etkinliği yuva çevresinde sürdürüyordu. Bu da kadınların erkeklere oranla yaşadıkları ortama daha hakim olmalarını sağlıyordu. Çocuklar yalnız kadının yaratısı olarak düşünülmekteydi. Erkekler kadınların kendi kendine hamile kaldığını sanmaktaydı. Hamile kalmalarında ya ilahi bir gücün ya da yedikleri bir şeyin etkili olduğu inanışı vardı. Gebelik ile erkekler arasında hiçbir bağlantı kurulmuyordu. Dolayısıyla soy, kadının üzerinden belirleniyor ve devam ediyordu. Bu da kadınların tanrıçalaştırılması sonucunu doğuruyordu. Ayrıca toplayıcılığın yiyecek bulmada avcılığa göre daha garantili olması bu ev çevresi etkinlikte de kadına özel bir konum veriyordu. Türün insanlaşması ve toplumsallaşmasında kadın öncü bir rol oynamaktaydı.

2. tanrıçaların dönemi: “anaerkil” dönem

“Tanrıça! Onun yanıdır karar yeri, ellerinde tutar her şeyin yazgısını. Onun bakışından doğmuştur sevinç, Yaşam coşkusu, görkem, Kadınlar erkekteki yaratıcı gücü İştar için, Babil, İ:Ö 2000

Bu dönem “ana erkil” olarak adlandırılmaktadır. 19. yy’dan itibaren bu konuyla ilgili bilgiler toparlanmaya başlamıştır. Johann Dachofen (Das Mutterrecht, 1861) arkeolojik kadın heykellerine ve mitolojiye dayanarak bu tezi güçlendiriyordu. Lewis Henry Morgan ise (Ancient Sociaty, 1877; Eski Toplum, 1986) Kuzey Amerika yerlileri arasında çalışma yapmıştı. Bu araştırmalarda Irokua yerlilerinde kadınların, kendi yaşadığı topluma göre, çok daha yüksek statüye sahip olduklarını, dinsel ve siyasal alanda büyük bir rol oynadıklarını,

ekonomiye ise egemen olduklarını saptamış, ayrıca soyun ana tarafından geldiğini hesaplamıştı. Morgan yaşanan bu dönemin yerleşik hayata geçilmesi ve mülkiyet biriminin yaygınlaşmasıyla değiştiğini kaydetmişti. Anaerkil olarak tanımlanan bu dönemde, kadının erkeğe karşı ezici bir üstünlüğü söz konusu değildir. Ortada özel mülkiyet olmadığı için kadının öncülüğü, toplumu devam ettirmek için vardır. Ortada birbiri üzerine egemenlik kuracakları bir “erk” de bulunmamaktadır. Hikmet Kıvılcımlı ortada bir erk olmaması nedeniyle kadının öncü konumunu “ana hanlık “olarak tanımlamaktadır. Dönemle ilgili olarak yapılan kazılarda ortaya çıkarılan heykelciklerin birkaçı değil, tümü kadındır. Heykellerdeki kadın tasvirleri son derece güçlüdür. Toplumdaki yamyamlık geleneği de anaerkiye örnek olarak verilebilir. Erkeklerin yenilmesinde bir beis görülmezken ,kadının yenilmesi üzerindeki kutsiyet nedeniyle yasaklanmıştır. Eski yaratılış mitosları kadın doğurganlığının kutsanıp yüceltildiği, eski tapınma biçimlerinin ifadesidir.Bu mitlerde baba ya da kocanın rol oynadığı, göründüğü tek bir an bile yoktur. Türk destanlarından biri olan Yaratılış Destanı da bu mitlere bir örnek olarak gösterilebilir. Kadının “yarat” demesiyle birlikte tüm insanlık teşekkül etmeye başlamıştır. Dönemin genel özellikleri böyle olunca ortada kocalık kurumu diye adlandırılabilecek bir kurum da bulunmamaktadır. Babanın görevlerini kadının erkek kardeşi, yani çocuğun dayısı üstlenmiştir. Bugün Trakya yöresinde dayı kelimesinin çok kullanılması da tarihten dile geçmiş bir kalıntı olarak değerlendirilir. Kadınlar çevrelerindeki yaşamı gözlemleyerek, doğadan devşirdikleri deneyimlerle bitki yetiştirmeye başlarlar.“Tarımın kadınlar tarafından “ icat “ edilmiş olduğu ve tahıl tarımını mümkün ve verimli kılan beceri ve araçları da yine kadınların geliştirdikleri tartışmasız kabul gören bir saptamadır” kadın özellikle bu dönemde doğurganlığıyla da bağlantılı olarak bereketin simgesi durumundadır.

3. Kadının toplumsal rollerindeki değişim
“ Nitekim İÖ 3. binyılın başlangıçlarında, yaratılış efsanelerinde bir değişiklik göze çarpmaya başlar. Ana tanrıça artık tanrılar hiyerarşisinin en üstünde bulunmaz. Bu değişim arkaik devletlerin ortaya çıkmasından sonra görülür. Tanrıça yerini yıldırım veya fırtına tanrısı olan bir erkeğe bırakır.” (Tek Tanrılı Dinlerde Kadın). Erkekler hayvanları evcilleştirmiş ve çobanlık dönemi başlamıştır. Erkekler hayvanları gözlemleyerek “çiftleşme”nin farkına varınca, bunun hamilelikteki fonksiyonunu da anlamışlardır. “Saban”ın bulunması da (orta barbarlık) toplumu derinden etkilemiştir. Erkekler, hayvanları etlerini elde etmek için evcilleştirirken, sabanın bulunmasıyla birlikte hayvancılık tarımsal üretime dahil olmuştur. Saban ve arabaların ilk ortaya çıkışı İÖ 4000 dolaylarında tarihlenmektedir. Her ikisi de beş yüz senede tüm Avrupa’ya yayılmıştır. Bu süreç içinde hayvanların sütünden yaralanılması, aynı zamanda yünün iplik ve dokumaya dönüştürülmesi gerçekleştirildi. Dokumacılık evrensel bir kadın uğraşı oldu. Böylece erkekler, giderek avcılığa daha az zaman ayırarak çiftçilikle daha fazla uğraşmaya başladı ve nihayet tarımı tümüyle devraldılar. Tarımsal üretim etkinliği sadece kadın eliyle yürümekteyken sabanın bulunmasıyla birlikte tarım hayvancılıktan yararlanmak durumunda kaldı, çünkü sabanı çekecek hayvanların yetiştirilme faaliyetini erkekler yürütmekteydi. Dolayısıyla kadınlar üretken olan faaliyet biçimini erkeklere devretmeye başlamışlardı.. Daha doğrusu yeni toplumsal ilişkiler bunu gerektirdi. “ bir başka önemli gelişme ise, tarımın gelişmesinin bir dizi bağlantılı zanaatın gelişmesine yol açması, bunun da maddi zenginliği arttırmış olmasıdır. Bu araçlar ve evcilleşmiş hayvanlar, biriktirilebilir ve bir kuşaktan diğerine aktarılabilir bir zenginliğe dönüşür ve böylece özel mülkiyetin ve toplumsal tabakalaşmanın ortaya çıkmasının zeminini hazırlar.” (t..t.d.k) elbette her şey bir anda olup bitmez, uzun süren sancılı bir değişim söz konusudur. Aile yapısı da değişmektedir, bu da kadının toplumsal konumunu etkilemektedir. Aile yapısı da bu değişimle birlikte şekillendirmektedir. Burada aile biçimlerinin geçirdiği evrime kısa bir göz atmak yararlı olacaktır. Toplum içinde ilk yasak, cinsel ilişkilere konmuştur ve bu yasaklamalar sosyal yaşamda uçları günümüze kadar uzanan sonuçlar doğurmuştur. Cinsel yasakların en dolaysız sosyal sonuçları “aile biçimleriyle sosyal örgütlenmeler” üzerinde olmuştur. Aile Biçimleri: Sürü halinde yaşayan ilk insanlar için cinsel yasak anlamında hiçbir kural yoktu. a. Kandaş aile:Bu dönemde ana babayla çocuklar arasındaki cinsel ilişkiye kesin yasak getirilmiştir. b. Ortaklı aile: Kardeşlerle evlenme yasaklanmıştır. “Örgütlenmenin ilk adımı ana babayla çocukları, karşılıklı cinsel alışverişin dışında tutmaktan ibaretti. İkinci adımı erkek kardeşlerle kız kardeşleri hariç tutmaktan ibaret kaldı.” (Engels, Ailenin Özel Mülkiyetin Devletin Kökeni). c. İki başlı aile: İlkel toplumlarda ana ve baba üzerinden gelişen bugünkünden çok farklı bir çok akrabalık bağları kurulmaktaydı. Bu durum evlenme yasaklarında artan bir karmaşa yaratıyordu. “Grup halinde evlenmeler” olanaksız hale geldi. Bu durum “iki başlı evlilikleri”

yarattı. Evlilik bağı, iki tarafça da kolaylıkla çözülebiliyor ve çocuklar eskiden olduğu gibi, yalnızca anaya ait oluyordu ( Engels, AÖDK). Anaerkil dönemde gerçek babanın kesin olarak bilinme şansı olmadığı için ana üzerinden yürüyen bir bağ sistemi vardı ve bu durum kadını önemli kılıyordu. İki-başlı aile döneminde kadının durumunda değişimler olmuşsa da kadının evdeki rolü önemini korur. d. Tek-eşli aile: Yukarı barbarlık aşamasında oluşur. Tek eşli aile, başlangıç durumundaki medeniyetin belirtilerinden biridir. Babaları kesinlikle bilinen çocuklar yetiştirmek amacıyla kurulmuştur. Babaların kesin olarak bilinmesi gerekiyordu, çünkü bu çocuklar dolaysız mirasçılar olarak babalarının servetine sahip olacaktı. Tek eşli aile oluşmaya başladığında artık erkeklerin çocuklarına devretmek istedikleri artı değer de birikmişti. Tarım ve hayvancılıktaki üretim giderek artmaktaydı. Üretilen gereksinim fazlasını pazarlamaya başlayacaklar ise başından beri ev dışı işlerle meşgul olan erkeklerdi. Tek eşli ailenin oluşum süreci aynı zamanda mülkiyeti kuşaktan kuşağa taşıyacak olan, bu anlamı ile mülklü mülksüz ayrımını da ortaya çıkartan, taşıyan bir kurumun oluşturulmasıdır. Patriarkanın* (ataerkillik) oluşumu tek başına “özel mülkiyet”in doğuşuyla açıklanamayacağı gibi, sınıfların gelişiminden de bağımsız ele alınamaz. Kadının ezilmesi, özel mülkiyetin ve sınıflı toplumun oluşumuyla paralel gelişmiştir. Özel mülkiyet öncesinde kadının avantajı olan ev çevresinde bulunma durumu, özel mülkiyetin gelişimiyle birlikte bir dezavantaja dönüştü. Sınıflı toplum yapısı içinde erkek de kadın da ezilmeye başlamıştı. Ama şüphe götürmez bir gerçektir ki değişen ekonomik yapı kadını erkeğe göre daha fazla ezmeye başlamıştır; çünkü böylesi, iktisadi olarak hüküm sürecek yeni sistemin daha fazla işine yaramıştır. Tarihsel gelişim tanrıçaları unutturamasa da, bir taraftan da onların yerine erkek olan tanrıları koymaya başlamıştır. Antik Yunan’da Hera, Zeus’un yanında uysallaştırılmış bir figürdü. Tek tanrılı dinler ataerkilliği kurumsallaştırarak kadının bedeninin denetimini elinden alıp, erkeğe teslim etmiştir.

…………………………………………………………………………………. Patriarka: kadının emeğinin, cinselliğinin, bedeninin ve doğurganlığının denetlendiği toplumsal durum.

“Çünkü erkek, kadından değil; Fakat kadın erkekten yaratıldı” Tevrat Tek tanrılı dinler, kadının doğurganlığını değersiz kıldı. Çünkü artık değerli olan tanrının sözü ve yeryüzünde onun temsilcisi olan erkeğin bereketli tohumlarıydı. “Kadınlarınız sizin tarlalarınızdır; Tarlalarınızı dilediğiniz gibi ekin.” Kur’an “Kadın artık, yaşamın kaynağı, cömert ve bereketli toprak değil, erkeğin yarattığı canı içinde tutup büyüten bir taşıyıcıdan (konteynırdan) ibarettir”. Sessiz sedasız aktığını düşünemeyeceğimiz bu süreç, kadınların bir çok karşı duruşuna da şahit olmuştur. Köleci toplumda Antik Yunan medeniyeti ile Girit medeniyeti arasında yaşanan savaş; anaerkillikle ataerkilliğin kapışmasıydı. Köleci Yunan kurulduğunda Girit’te hala anaerki hüküm sürmekteydi. O dönemi anlatan duvar kabartmalarında Girit’in kadın ordusu, kadınlar aleyhine yaşanan gelişmelere karşı sesiz kalınmadığının bir işaretiydi. Kadın sorununun gelişimini doğru kavrayabilmek bizler için önemli bir noktada duruyor. Çünkü insanlık tarihinin en eski zamanlarıyla ilgili farklı yaklaşımların olması; bugün kadın sorununun nasıl çözüleceğine dair farklı yaklaşımları da beraberinde getiriyor. İlkel- komünal dönemin anaerkil olmadığını düşünen görüşler de mevcuttur. Bu görüşe göre iki cinsin* tarih sahnesine çıktığı andan itibaren biyolojik farklılıkları nedeniyle erkek, kadını ezmektedir. Radikal feminizmin kurucularından Shulamit Firestone’a göre “ doğumun denetlenmesinden önce, tarih boyunca kadınlar biyolojik yapılarının tutsağıydılar; kadın hastalıkları, sürekli ve acılı doğumlar yaşamak için kadınları erkeklere bağımlı kılıyordu.” (S. Firestone, Cinselliğin Diyalektiği).

Bugünkü antropolojik çalışmalar kadınların cinselliklerini kontrol edebildiğini göstermektedir. İlkel topluluklarla bugün yapılan çalışmalarda, zannedilenin aksine kadınların en fazla üç çocuk sahibi olmakla “onurlanabildikleri” ortaya çıkıyor. Kadınların emzirme sürelerinin dokuz yıla kadar çıktığı saptanmış. Ayrıca kadın bedenini de kafamızda bugünkü gibi tasavvur edemeyiz. Her ne kadar ev çevresinde olsa da, kadınların da avlanma faaliyetinde bir düzeyde yer aldığı bilinmektedir. O dönem kadın kas yapısı ile erkek kas yapısı arasında bugünkü kadar fark bulunmamaktadır. Bu görüşü savunanların bir kısmı erkeklerin hayvanlardan çiftleşmeyi öğrenmeleriyle birlikte kadınlara tecavüz etmeye başladığına inanmaktadır. Hayvanlar aleminden verilen örnekler de erkeklerin üstünlüğü üzerinden kurgulanmaktadır. En sık verilen örneklerden biri aslan sürüsünün tek bir erkek aslan tarafından yönetildiği, diğer dişi aslanların bu erkek aslanların himayesinde bulunduğudur. Oysa sürünün asıl yöneticisinin oradaki dişi aslanlar olduğu, erkeğin ise dişiler tarafından çiftleşmek üzerinden seçildiği vakidir. Dişi aslanlar istedikleri zaman erkek aslanı değiştirebilir. Böylece ortamlarında cinsellik nedeniyle bir çatışma yaşanmayacaktır. Tarihe bu pencereden bakınca temel sorun toplumsal yapı değil, erkeğin ta kendisi oluyor. Oysaki ilkel komünal dönemde erkeklerin kadınları ezdiğine dair hiçbir kanıt bulunmamıştır. Bu görüş kadınların kurtuluşunu “erkeklerin devrildiği” bir devrime, kadın devrimine, bağlamaktadır ki, bu sav toplumsal gelişimin dinamikleriyle örtüşmemektedir. Bu dönemle ilgili diğer bir görüş ise, kadın sorunun sadece sınıfsal bir sorun olarak farz edilmesidir. Bu görüş, özel mülkiyetin öncesinde gelişmeye başlayan süreci göz ardı ederek, her şeyi tamamen özel mülkiyetle başlatır, kadın kurtuluşu için tek yolun sosyalizmi kurmak olacağına inanır. Sosyalist indirgemeci bu düşünce ile kadınların binlerce yıldır yaşadığı ataerkillik görmezden gelinmektedir. İki yüzyıllık olan kapitalizmi yenmek, sihirli bir değnekmişçesine dört bin yıllık ataerkilliği ortadan kaldırmayacaktır. Kadın sorununun çözümünden bahsediyorsak, hem ataerkillikle mücadele hem de sorunun sınıfsal boyutu göz ardı etmememiz gereken toplumsal tarihin gerçekleridir.

Antik-Köleci toplumda kadınlar

“Bulutlarda gümbürdeyen Zeus Yarattı baş belası olarak Kadınlar soyunu ölümlü insanlara O kadınlar ki kötülüktür işleri güçleri İyiliğe karşı kötülük sağladı onlarla” Köleci toplumlarda artan mülkiyet hırsı, medeniyetler arasındaki savaşlara hız kazandırmıştı. Bu savaşlarda tutsak edilenler köleleştiriliyor, başka bir şekilde de borç köleliği kurumu ortaya çıkıyordu. Borç köleliği kurumu toplumdaki diğer bağımlılık ilişkileriyle, özellikle de aile kurumuyla kolaylıkla uyumlanıyordu. Bu ilişkinin ifadelerine Asur’un imparatorluk yasalarında rastlamak mümkün: “Borçlunun karısı rehin olarak alacaklının evinde yaşayacak. Ne zaman ki borçlu mısırı, parasını ve faizini öderse, o zaman karısı geri alınabilecek.”

Artık ürünü çoğaltmak gayesiyle, yeni çalışma güçlerine gereksinim duyan insanlar, savaşlar aracılığıyla bu ihtiyacı karşılayarak, savaş tutsaklarını köle haline getirdiler. Köle, kendi emeği ya da emeğinin ürünleri üzerinde mülkiyet hakkından yoksundu. “ Köle emeğinin sömürülme tarzının belki de en çarpıcı özelliği, sömürene sağladığı üretim sürecinden bağımsızlaşma, maddi hayat karşısında kayıtsız kalma imkanının derecesiydi. Hiçbir Sümer rahibi, sefere çıkan hiçbir imparator ya da sultan; mevsimlerin hareketi ya da hasadın zamanı karşısında Atinalı bir filozof kadar ilgisiz kalamazdı. Köleci üretim tarzının gerek kültür, gerekse politika alanında mümkün kıldığı başarıların bu ilişkisizlik, bu kopuşla bir ilgisi olsa gerek” (Bilim ve Sosyalizm Ansiklopedisi, cilt 8, madde 79). Köleler arasında hem kadınlar hem de erkekler bulunmaktaydı. Köle erkek ve köle kadın arasında bir ayrım yoktu. Köle olan kadın ve özgür yurttaş olarak kabul edilen kadınların sorunları arasında ise farklılıklar bulunmaktaydı. Özgür kadının toplumdaki yerine ilişkin ilk örneklerden birine Platon’un “Devlet” adlı kitabında rastlanmaktadır. Platon kadının ve erkeğin yaratılıştan farklı olduğunu kabul etmekte; kadının dikiş dikmek, çörek pişirmek, salça yapmak gibi işler dışında hiçbir işi erkek kadar iyi yapamayacağını öne sürmektedir. Aristo ise ünlü eseri “Politika”’da, “Dünyada doğduğu andan itibaren bazıları yönetecekler, bazıları da yönetilecektir” demektedir. İkinci gruba kölelerin yanı sıra kadınlar da girmektedir. Aristo’ya göre düşünme yetisi kölede hiç yoktur, kadında vardır ama işlemez, çocukta ise gelişmemiştir. Bu nedenle erkek yönetmelidir. Zekaca ve ahlaken erkeklerden aşağı düzeyde olan kadınları da içine alan düşsel bir eşitlik ilkesi, doğaya karşı çıkıldığından hem bireyin hem de toplumun çıkarlarına aykırı düşecektir. Hukuk da kadın erkek eşitsizliğinin kurumsallaştığını göstermektedir. MS 6. yy’da meydana gelen Roma Hukuku, özgür insanlarla köleler arasında bir ayrım yapmanın yanı sıra, özgür kadının haklarını kullanmasına genel bir sınırlandırma getirmiştir. Köleci düzende erkek ve köle emeği, kadını üretimdeki etkinliğinden uzaklaştırarak “cariyeye” dönüştürmüş ve kadının düşüşünü tamamlamıştır. Yunan toplumunda tiyatro oyunları aracılığıyla varolan durumun eleştirisi yapılmıştır. Praksagora aşağıdaki sözleri kulağımıza fısıldamaktadır: “Her şeyin ortak olmasını talep ediyorum. Her şey herkesin olsun. Zenginler ve fakirler diye bir şey olmasın. Herkes istediği kişiyle çocuk sahibi olabilsin.” Ucuza gelen köle emeği üzerine kurulan büyük üretim rekabeti, köylü ve zanaatçıların giderek çöküp, iflas etmelerine yol açtı (John Eaton, Ekonomi Politik).

Feodal üretimde kadınlar
“Avrupa feodalizmi, köylü sınıfının, zor kullanımıyla bağlı tutulduğu toprak parçalarını denetleyebildiği ve bu toprakların sahibi olan savaşçı- yönetici sınıfa belli bir artık ürün teslim etmek zorunda olduğu, kendi kendine yeterli üretim birimleriyle tanımlanır.” (Marksist Düşünce Sözlüğü). Üretici olmayan sınıf içinde kadının, savaşçı olmadığından erkeğe tabi olacağı açıktır. Fakat üretici sınıflar olan serfler ve köylüler arasında, üretime katılması zorunlu olan kadın, diğer tüm sosyal pratiklere de katılırdı. Kadınlar kocalarına ve babalarına itaat etmek zorunda olmalarına rağmen aile içinde söz hakkına sahiptiler. Dolayısıyla, köylü kadın da erkek gibi egemenlerin baskısı altında olmakla birlikte, ait olduğu sınıf içindeki konumu çok zayıf değildi; yaşamı üst sınıftan kadına oranla daha kolaydı, bununla beraber erkeğe daha az bağımlıydı. Ayrıca üst sınıfları tedavi eden erkek doktorlar iken, alt sınıfları tedavi eden kadınlardı. Bu dönemde toplumdaki kilise baskısı da had safhadadır. Kilisenin “hasta olanın kaderinde ölüm varsa onu ölüme terk etmek daha doğaldır” görüşüne kadınlar “cadı” olarak yakılma pahasına karşı geliyor, el yordamıyla buldukları yöntemlerle hastaları tedavi ediyorlardı. Bu iyileştirme yetilerinden dolayı köylüler arasında kadınlara saygı duyuluyordu. Ebe kadınlar, kilisenin yasaklamış olmasına rağmen gayri meşru çocukları doğurtmuşlardır. Zorunluluk durumunda, çocukların hayatını tehlikeye atma pahasına doğum yapan kadını kurtarmaya çalışmışlardır. Ebe kadınların çocuk düşürmeye yardımcı olması erkeklerin cinsel gücüne ve kadınların doğurganlığına saldırı olarak değerlendiriliyordu. Bu dönemde, köylü hareketlerini yönlendirenler ve bu hareketlerde başı çekenler kadınlar olmuştur. Feodal üretimde zanaatkarlar lonca teşkilatında örgütlenmekteydi. Loncalarda çok sayıda kadın bulunmaktaydı ve bu kadınlar erkeklerle eşit haklara sahipti. Kadın doğramacılar, kadın marangozlara rastlandığı gibi bazı meslek dallarında sadece kadınlar örgütlüydü. Kadınların loncalarda ve feodal bey’in topraklarında, erkeklerle eşit koşullarda üretim yapmaları; temel üretim biriminin aile olmasına rağmen, mülkiyet söz konusu olduğunda, erkin erkelere ait olması gerçekliğini değiştirmiyordu. Ortaçağ, köleci toplumdan devraldığı ataerkillik bayrağını taşımaya devam etmiştir; “kilise ve burjuvazi kadınların eve kapatılmasını sağlayacak bir normalleştirme süreci başlatmış ve bu amaçla iki kurum geliştirmiştir: Engizisyon ve yeni aile hukuku”. Bu dönemde varolan normlara boyun eğmek istemeyen isyankar kadınlar ile toplumda bilge konumunda bulunan yüz binlerce kadın “cadı” diye yakılmış ve korkunç bir soykırıma dönüşen büyücü avı ancak on beşinci yüz yılda son bulmuştur. …………………………………………………………………………………… YARARLANILABİLECEK KAYNAKLAR: Ailenin Devletin Özel Mülkiyetin Kökeni Engels Kadının Evrimi cilt 1-2 Evelyn Reed Kadının Görünmeyen Emeği Gülnur Savran- Nesrin Tuna Marksist Teoride Kadın Lisa Vogel Tarih Tezi Hikmet Kıvılcımlı Komün Gücü Hikmet Kıvılcımlı Cadılar Büyücüler Hemşireler B. Ehrenreich- D.English Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın Fatmagül Berktay