You are on page 1of 20

Osmanlı'nın Mirası, Atatürk Dönemi ve ABD'den “Müthiş Türk” Tanımlaması

İçindekiler
Mehmet Vahdettin mi? Mustafa Kemal mi? (Vahdettin'in ABD'ye Mektubu!) İsmet Solak ................................2 Vahdettin ve Mustafa Kemal'in Millete ve Bağımsızlığa Bakış Açıları Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu..............3 Atatürk'ün Elçi J.C. Grew ve ABD Halkına Hitabı 1932............................................................................................ 4 Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kalan Miras Prof. Ramazan Demir ............................................5

Cumhuriyet, fazilettir... Cumhuriyet, adam olmaktır................................................................................5 Devlet, millet, vatan, vatandaş................................................................................................................5 Osmanlıdan kalan maddi miras!.............................................................................................................5 Manevi miras.......................................................................................................................................... 6 Ekonomik devrim.................................................................................................................................... 7 Cumhuriyet kadını.................................................................................................................................. 8 Atatürk'ün dindarlığı................................................................................................................................ 9 Uydurma tarih öğretisi........................................................................................................................... 10
Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi Özdemir İnce ......................................................................11

Az Zamanda Çok İş – 10 Yılda 100 lere Varan Kurum ve Fabrika .......................................................11 Osmanlı’nın Borcu da Cabası...............................................................................................................11
Düyun-u Umumiye ve Devralınan Osmanlı Borçlarının Kapatılması Mahfi Eğilmez .................................12 Gazi Paşa’nın Emaneti “Cumhuriyet” Prof. Dr. Ramazan Demir .....................................................15 272 Köye Bakan İlk Öğretim Müfettişi Olarak Çalışmam – 1944 M. Ali Eren.......................................................17 Ulukışla Kuvayı Milliye Karar Defteri'nden Bir Örnek Sayfa..................................................................................19 ABD Başkanı'nın 28 Eylül 1922'de Türkiye'ye 12 Savaş Gemisi Gönderme Kararı NY Times..........................20

Bu konular, sadece Osmanlı Döneminin başarılı padişahları olan yükselme devrine bakılması nedeniyle anlaşılmamaktadır. Hatta Fatih veya Kanuni dönemlerini hatırlamakla Cumhuriyet bunu devralmış sanılarak, devleti batırıp Türk Milleti'ni yok olma noktasına getiren son padişahlar unutulmaktadır. Böylece, belki dünya tarihinin ender mucizelerinden olan “Kurtuluş” ve “Türkiye Cumhuriyeti” bu kısır ve kaba yorumlarla karalanmaya çalışılmaktadır. İlgili yazarların dediklerini aktarmadan önce saf tarihi gerçekleri sıralamak yerinde olur : • Osmanlı 15 milyon km2 üstünde toprak sahibi olmuşken son Osmanlı Padişahı Ankara-Erzurum arası sadece 0.25 milyon km2 kadar bir alan bırakarak kaçıp gitmiştir. Bunu yaparken ilerki sayfalarda göreceğiniz gibi kendisini “sürüden ibaret Türk Halkını güden çoban” olarak nitelemekten kaçınmadığı gibi ABD Başkanı'ndan kendisini kurtarmalarını dilenirken onlarda zaten 12 yeni savaş gemisini sularımıza göndermekle meşguldürler. Geride kalan kıt doğal ve arkeolojik kaynakları bile yabancı demiryolu şirketlerine peşkeş çekilmiş vatan, üstüne üstlük Osmanlı'nın borçlarını da ödemek zorunda kalmıştır. Osmanlı'nın yenilgisiyle olan toprak kayıpları sonucu Balkan ve Kafkaslarda Türklerin yerlerinden sürülmesine ve 8 milyon civarı insanımızın ölümüne sebep olunmuştur. Avrupada ilköğretim 12. yy dan üniversite 15. yy dan sonra geniş kitlelere ulaştırılıp bilime önem verilirken; Osmanlılar ancak 19. yy da başlayan sınırlı uygulamayla çok geç kalmış ve devletin zayıflamasına yolaçarak süregelen bu yenilgilerin sebebi olmuşlardır. Tesadüfen başarılı olanlar da Osmanlı'da saygı görmemiş, Avrupa dahil zamanının en önemli bilim kurumu sayılabilecek Takiyuddin'in Tophane Rasathanesi ancak 10 yıl çalışabildikten sonra padişah emriyle 1580 de yıktırılmıştır. Piri Reis de öldürülmüştür. Avrupada yine 15. yy dan beri kullanılmasına rağmen matbaa ve yaygın kitap kullanımı Osmanlı tarafından 300 yıl gecikmeyle farkedilmiştir. Rakipleri kitap ve eğitim yoluyla gücüne güç katar, “Muhteşem Yüzyıl” da sadece Kanuni'yi anlatan 2000 civarı kitap basılırken, Osmanlı halkını kitap-eğitimle geliştirerek güçlenmeyi akıl edememiştir. Yabancılara verilen kapitülasyonlar nedeniyle ekonomi çok çok geride kalmış ve Türk kökenliler ticari faaliyetten uzak tutulmuşlar, böylece Anadolu'da sermaye birikmemiştir.

• • •

Mehmet Vahdettin mi? Mustafa Kemal mi? (Vahdettin'in ABD'ye Mektubu!) 17-02-2012 www.yurtgazetesi.com.tr

İsmet Solak

İşleri güçleri Mustafa Kemal Atatürk’ü ve kurduğu Laik Cumhuriyeti yerin dibine koyarak yıpratmak (!) Güya yakın tarihi konuşuyorlar. Bir programda insanın gözüne baka baka konuşan bir yobaz, “Mustafa Kemal Paşa bir Osmanlı Paşasıdır. Ve onu vatanı kurtarmak için Anadolu’ya gönderen de Sultan Mehmet Vahdettin’dir” deyiverdi. Bunu ne ilk kez duydum ne de son olacaktır! Ancak “Bu Kafalara” asla boyun eğmemeliyiz. Elimde, Anadolu Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. İhsan Güneş kaynaklı bir belge duruyor. Vatanı satan Sultan’ın sürgünde olduğu dönemde ABD Başkanı’na yazdığı mektup, ihanetini bir kez daha ortaya koyuyor. 13 Mart 1924 tarihli mektubu okuyunca göreceksiniz. “Amerika Cemahir-i Müttefikiye Reisi Mösyo COOLİDGE Cenaplarına, Siyasi olayların ve gelişmelerin tüm içyüzünü, hangi nedenlerle Saltanat merkezimi geçici bir süre için terk etmek zorunda kaldığımı biliyorsunuz. Bu konuda ayrıntılı bilgi sunmayı gereksiz görüyorum. Bu süresiz uzaklaşmanın, babadan kalma sahip olduğum Saltanat ve Hilafet makamından vazgeçtiğim anlamına gelmeyeceği açıktır. Ankara Meclisi gibi isyancı fitnenin bu konuda alacağı tüm kararların geçersiz olacağını bildiririm. Şöyle ki; İslam Hilafetinin Osmanlı Saltanatı’ndan soyutlanıp ayrılması ve Hilafetin tümüyle kaldırılması dini, kavmiyeti, vatanı belirsiz ve karışık askerlerden ve öteki sınıflardan oluşan küçük bir şer zümresinin kısmen zorla ve kısmen bilgisizlik ve gafletle yönlendirdiği 5-6 milyonluk Türk kavminin yetki alanı içinde değildir. Bu ancak tüm İslam dünyasınca atanan uzman kişilerden oluşan bir meclisin toplanması ve tüm din bilginlerin ortak kararıyla çözülecek büyük bir evrensel sorundur. İslam bilginlerinin bildiği üzere şeriata aykırı karar hangi makamdan olursa olsun sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Bundan başka bu durum, içinde bulunulan koşullarda İslam dünyasında sonuçları pek vahim olabilecek büyük bir heyecana yol açacaktır. Ayrıca gelişmiş ülkelerin iç güvenliklerine de büyük bir etki yapacaktır. Hanedanımın ileri gelenleri aleyhinde Ankara tarafından kabul edilen sürgün ve kovma, emlakine ve bireysel mallarına el koyma gibi haksız kararları hanedanım bireylerini, insan ve kişilik haklarından soyutlar mahiyettedir. Bu konuda yüce kişiliğiniz ve hükümetiniz tarafından olanak ölçüsünde yapılacak yardımları pek değerli sayacağımı açıklamaya gerek yoktur. Bu vesileyle yüce haktan sağlıklı olmanızı niyaz eylerim.” Cumhuriyeti içlerine sindiremeyenlere bu mektubu ithaf ediyorum. Biri vatanı satan ve emperyalist bir ülke başkanından mallarının kurtarılmasını isteyen bir hain, diğeri nesi var nesi yoksa milletine bırakan bir deha ve bir önder!. Gelin de baykuş gibi öten şu gerici yobazlara kızmayın! Yuh yani! Cumhuriyet sevdalıları bir an gözlerini kapatsa, alınlarından vururlar ve yine vatanı satarlar!

Vahdettin ve Mustafa Kemal'in Millete ve Bağımsızlığa Bakış Açıları

Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu

www.atam.gov.tr Temmuz 1985 : ... Mazhar Müfit Kansu, anılarında, Atatürk’ün daha Erzurumda iken millet egemenliğinin sonucu olarak devlet şeklinin Cumhuriyete dönüşeceğini özel bir konuşmada söylediğini nakleder.1 Bunlar nihayet özel bir sohbette söylenmiş sözlerdir, denebilir. Ancak, Atatürk’ün Ankara’ya ayak bastığının ertesi günü, 28 Aralık 1919 da Ankara ileri gelenlerine hitaben yaptığı çok önemli konuşmada söylediği şu sözler daha yolun başında, milletin egemenliği ilkesinin onun gönlünde ve zihninde yer ettiğinin kesin delilidir: “Teşkilâtımızda2 Kuvayı Milliye’nin âmil ve iradei milliyenin hâkim olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir hâkimiyet tanırlar: Millet Hâkimiyeti...”. 3 Atatürk millet iradesi ve millet egemenliği ilkelerine dayalı bir mücadeleyi adım adım teşkilâtlandırırken, İstanbul’da Meclis-i Mebusan toplanacak, bu Meclise girmesi sağlanan “Müdafaa-i Hukuk” çuların çabasıyla Misak-ı Millî (Millî And) kabul edilecekti.4 Sarayın Bakış Açısı: Çoban ve Sürü O günlerde, “millet”e ve milletin egemenliği konusuna Saray'ın ve Ankara’nın ne kadar farklı şekilde baktıklarını Rauf Orbay”ın hatıratında yer alan ilginç bir sahne çok iyi sergiler. Rauf Bey, Balıkesir Milletvekili Abdülaziz Mecdi efendi ve Konya Milletvekili Vehbi efendi, birlikte Saray’a giderek Vahdettin’i biraz yüreklendirmeğe çalışırlar. Saray’ın pencerelerinden Dolmabahçe önünde demirleyen düşman donanması görünmektedir.5 Vehbi efendi: — Ne yapsalar milleti yıldıramazlar... Müsterih olunuz Padişahım” der. Vahdettin’in içi rahat değildir: — “Rica ederim, dikkat edin, Bu adamlar her şeyi yaparlar. Meclisteki sözlerinize dikkat edin” diye cevap verir. Bu defa, heyecana gelen Abdülaziz Mecdi efendi, düşman savaş gemilerini göstererek şöyle der: — Padişahım, bu kâfirlerin zoru işte su kenarına kadar geçer, ötesinde sökmez- Anadolu pulattır... Atıldığı mücadelede mutlak muvaffak olacaktır. Bundan emin olunuz”. Vahdettin, söylenenleri duymuyormuş gibi aynı nakaratı tekrarlar: “— Tekrar ediyorum. Akıl için yol birdir. Vaziyet meydandadır. (İngilizler) İsterlerse yarın Ankara’ya giderler”. Rauf bey kendini tutamaz. Meclis-i Mebusan-ın kabul ettiği Misak-ı Millî’yi hatırlatır. “Milletin sizden istediği, Meclis kararı olmadan herhangi bir milletlerarası vesikayı imzalamamanızdır. Aksi takdirde geleceği çok karanlık görüyoruz” der. Padişah bu sözler üzerine, sinirliliğini açıkça belirten bir tavırla koltuğundan kalkar, bakışlarını Rauf beye dikerek: — “Rauf bey!... der. Bir millet var, koyun sürüsü... Buna bir çoban lâzım... O da benim”. Rauf bey, o anda, bu sürü ve çoban benzetmesini Vahdettin’in ağzından daha önce de duymuş olduğunu hatırlar.6

Not : Vahdettin'in bu zavallı söylemlerine ABD'liler de inanmış olmalı ki İzmir'i kurtarmış olmamıza karşın 28 Eylül 1922 de 12 yeni savaş gemisi gönderme kararı alırlar (bkz. s. 17)
1 Erzurum’dan ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, cilt I ve II, Türk Tarih Kurumu Yayını, s. XIII, 130131, 595-600. 3 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, ikinci baskı, Ankara 1959, s. 11.

2 Henüz TBMM ve Hükümeti ortada yoktur. Mustafa Kemal Paşa, bu sebeple “teşkilâtımız” deyimini kullanıyor. 4 Misak-ı Millî, Kuva-yı Milliyeci üyelerin kurduğu “Felâh-ı Vatan” grubunun etkisiyle 28 Ocak 1920’de yapılan gizli toplantıda kabul ve imza edildi. 17 Şubat 1920 de, Meclisin açık oturumunda Edirne Milletvekili Şeref bey tarafından okundu. 5 İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerinden oluşan 61 parçalık bir donanma, Mondros Mütarekesinden sonra, 13 Kasım 1918 de İstanbul limanına girmiştir. Düşman donanmasının İstanbul’a girişini o gün Suriye cephesinden İstanbul’a dönen Mustafa Kemal Paşa Haydarpaşa’da görür; gözü yaşlı yaverini teselli ederek, “geldikleri gibi giderler” der. Beş yıl kadar sonra, 2 Ekim 1923 de, Mustafa Kemal Paşa’nın ve arkadaşlarının savaşta ve diplomaside sağladıkları zaferlerle, bu donanma İstanbul’dan ayrılacaktır, İngiliz komutanı Harington, Fransız komutanı Charpy, italyan komutanı Mombelli ve işgalci askerleri, Türk bayrağını selâmlayarak gemilerine binecekler ve Türk İstanbul’u gerçek sahibine bırakacaklardır.

6 Nakleden, Ord. Prof. Reşat Kaynar, “Atatürkçülük Nedir” başlıklı makale, Atatürkçülük, II. kitap, Gnkur, Basımevi, Ankara 1983, s. 25-26.

Atatürk'ün Elçi J.C. Grew ve ABD Halkına Hitabı 1932
ABD'nin 1927-32 arası Ankara Büyükelçisi Joseph C. Grew'dur. Kendisi buradan Tokyo'ya atanmıştır. Bu sıralar Atatürk'le kayıt altına alınan, Atatürk'ün ABD Halkına hitabını da içeren bir görüşme yapar. Bu görüşme daha sonra ABD kamuoyu için hazırlanan “Icredible Turk” - “Müthiş Türk” adlı 26 dakikalık filmde kullanılmıştır. Bu filmin tamamının ve ayrıca Atatürk kısmının adresleri şöyledir : http://archive.org/download/gov.archives.arc.651784/gov.archives.arc.651784.mp4 http://www.youtube.com/watch?v=fhkccPX6wyo&feature=plcp Atatürk'ün kendi sesinden 2 dak. konuşmasının tamamı ise şu adresten dinlenebilinir : http://www.youtube.com/watch?v=j9x1xyfeoeU&feature=plcp Konuşmanın tam metni ise şudur : “Muhterem Amerikalılar, Türk milletiyle Amerikan milletleri ve karşılıklı olduğuna emin bulunduğum muhabbet ve samimiyetin tabii menşei hakkında birkaç söz söylemek isterim. Türk milleti zaten demokrattır. Eğer bu hakikat şimdiye kadar medeni beşeriyet tarafından tamamıyla anlaşılmamış bulunuyorsa, bunun sebeplerini muhterem sefirimiz Osmanlı İmparatorluğu'nun son devirlerini işaret ederek çok güzel ifade ettiler. Diğer taraftan Amerikan Milletinin kendini hissettiği dakikada istinad ettiği (....) demokrasidir. Amerikalılar bu mevhibe ile mümtaz bir millet olarak beşeriyet dünyasında arzı mevcudiyet eyledi. Büyük bir millet birliği kurdu. İşte bu noktadandır ki Türk milleti Amerika milleti hakkında derin ve kuvvetli bir muhabbet hisseder. Ümit ederim ki bu müşahede iki millet arasındaki mevcut olan muhabbeti kökleştirecektir. Yalnız bu kadarla kalmayacak, belki tüm beşeriyeti birbirini sevmeye ve bu müşterek sevgiye mani olan mazi hurafelerini silmeye, dünyayı sulh ve huzur altına sokmaya medar olacaktır. Muhterem Amerikalılar, Temsil etmekle mubayi olduğum Türk milletinin, Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin insani gayesi işte bundan ibarettir. Bu yüksek gayede zaten çok yükselmiş bulunan Amerika milletinin, Türk milleti ile beraber olduğundan şüphem yoktur." Atatürk Farkı Vahdettin'in kendi halkını “koyun sürüsü” haline indirgeyen, taht uğruna yabancı liderlere yalvaran zavallığını gördükten sonra Atatürk'ün o zamana göre çok uzaklarda, okyanus ötesi bir halkın durumunu bile kavrayabilen, barış içinde karşılıklı saygıya dayalı işbirliğini öngören engin zeka ve dehasına şaşmamak mümkün değildir. Elbette zengin doğal yetenekleriyle dünyaya gelmiştir ama kendisini asıl başarılı kılan müthiş okuma ve öğrenme arzusudur. Bıraktığı kütüphanelere ve ilgilendiği konulara bakılırsa mevcut üniversitelerin tamamından mezun olmuş gözüyle bakmamız gerekir kendisine. Örnek olarak, H.G. Wells'in 1200 sayfalık New York 1921 baskılı bilim-tarih yayınını 192O lerin çok kısıtlı koşullarına karşın kısa sürede edinip çevirisini yaptırarak okuduğunu gösterebiliriz. Kütüphanesinde bulunan kitapların listesi ve konular dizini ile örneklere bakmak için adresler şöyledir : Atatürk'ün Okuduğu Kitaplar Listesi http://www.scribd.com/doc/90822751/ Atatürk'ün Okudukları Dizini ve Bilim-Tarih Örnekleri http://www.scribd.com/doc/100135723/ Ayrıca Anıtkabir Derneği Yayınları'nın 24 ciltlik “Atatürk'ün Okuduğu Kitaplar” serisinide öneririm.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kalan Miras
5.11.2010 Cumhuriyet, fazilettir...  Cumhuriyet, adam olmaktır...

Prof. Ramazan Demir

Bu  kısa,  fakat derin anlam  yüklü sloganımsı  ifadeleri  duymuşsunuzdur, eminim... Yine de   tekrar   etmekten   beis   görmedim.   Cumhuriyet   Bayramını   kutladık.   Resmi   törenimsi "yasak   savma" türünden   kutlamaların   dışında,   her   vatandaşın   kendine   sorması   gereken   bir   soru   var; "Cumhuriyet bana ne verdi; ben ne kazandım; ben ona sahip çıkıyor muyum?" Bu   girişten   sonra   genel   anlamda   belli   sorularla   yaklaşımı   genişletelim;   Cumhuriyet   Türk   milletine ne / neyi getirdi, neyi sağladı? Ya da Cumhuriyet Osmanlıdan neyi devraldı, önünde neyi   buldu? Bu sorulara doğru ve net yanıt bulmak ve vermek bir akademisyenin temel görevidir, namus borcudur. Devlet, millet, vatan, vatandaş... Derin   anlam   yüklü   bu   ifadelerin   Osmanlıda   ne   anlama   geldiği,   Cumhuriyetle   ne   anlam   kazandığını   iyi   anlamak   ve   anlatmak   gerekir.   Osmanlıda "devlet"   demek   saltanat,   hanedanlık   demekti, o da bir aileye aitti... Hal böyle iken Cumhuriyetle birlikte devlet, bütün bir milletin oldu.   Evet, yanlış okumadınız, Cumhuriyetle birlikte devletin sahibi Türk Milleti oldu. Devlet   öyleydi   de   "vatan"   kimindi? Vatan   toprağı   da   bütünüyle   bir   ailenin   mülküydü.   İmparatorluk   sınırları   içinde   var   olan   toprak   parçaları "padişahın   mülkü" diye   anılır   ve   tüm   kayıtlara öyle geçerdi, bireye ait mülk olmazdı, ancak saltanatın izin verdiği kadar "tımar" sistemi   içine alınan belli zümrelere kullanım hakkı verilirdi. Cumhuriyetle birlikte "vatan toprağı" milletin   malı oldu. Kişisel boyutta mülkiyet oluştu, bireyin malı­mülkü oldu... Osmanlı tebaası ümmetti, henüz "millet" değildi. Halk, yani herkes padişahın "kulu" sayılırdı;   bu   toplumu"millet"   yapmak,   padişahın "kulu" olan   halkı "yurttaş" yapmak, "birey" yapmak   Cumhuriyetle mümkün oldu... İşte Cumhuriyetle değişen, yeni anlam yüklenen ifadeler... Atatürk'ü  ve  Cumhuriyeti  iyi  anlamak  için önceki  sistemi  iyi  bilmek gerekir.  Cumhuriyetin   Osmanlıdan devraldığı maddi ve manevi miras iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Anlatılmalıdır ki   gelecekteki nesillere iyi bir miras bırakıldığı anlaşılsın. Osmanlıdan   Cumhuriyete   kalan   mirasın   ne   olduğu iyi anlatılmadığı takdirde, gelecek için kurgulanan devlet ve millet yönetimleri yanlış hedefe   yönelebilir,   yönetimler  zora  girerler.   O   takdirde   de   devlet   idaresinde   bulunacak   olanlar   da   bizleri   iyilikle yâd etmez... O zaman görev kime düşüyor? Cumhuriyet devrimlerini, onların gerekçelerini doğru anlatmak   için görev kimin?  Eğer Cumhuriyet devrimlerinin gerekçeleri doğru anlatılmazsa, düşmanı daha da   çoğalır..!   Bunu   anlatacak   olan   da   öncelikli   olarak   gençliğin   ailesi,   gittiği   okulu,   okuduğu   basın­ yayını, kısaca medya olacaktır... Hiç başka sorumlu aranmamalıdır... Osmanlıdan kalan maddi miras! Osmanlıdan Cumhuriyete kalan maddi ve manevi miraslar hem ayrı hem de iç içe değerler   olarak   algılanmalıdır.   Her   yönüyle   büyük   fakat   o   kadar   da   ağır   bir   miras   devraldı   Cumhuriyet.   Maddi borca batık bir miras kaldı Cumhuriyete... Anadolu'nun ne yer üstü ne de yeraltı zenginlikleri Türk milletine aitti. Örneğin Anadolu'da 4   bin   km   demiryolu   vardı,   fakat   bunun   bir   metresi   dahi   bizim   değildi.   İşletmeleri   yabancıların   elindeydi. Kazançları da yabancılarındı. Harcamalarıyla nam salmış padişahlara para yetiştirmek   için   sürekli   borçlanmıştı   devlet...   Borçları   ödeme   vadesinde   olmayınca,   yabancıların   borçları   ödemeyince gelsin kapitülasyonlar dendi ve geldi...

• • • • • • • • • • •

Toprak satışları başladı... Maden ocakları hisselerle yabancılara devredildi... Arkeolojik kazıların tüm değerleri yabancılara "bedelsiz" verildi... Tüm bunlar devletin müsrifliklerini karşılamak içindi... Anlaşılacağı üzere "el kesesinden hovardalık" örneği yaşanmıştı... Sonuçta, Osmanlı Devletinden çok yüklü bir borç kaldı Cumhuriyete... Teknoloji zaten yok, hiç gelişmemiş... Böyle bir mirası devralan Cumhuriyet ne yapmalıydı? Çıldırması gerekiyordu normal şartlarda, ama çıldırmadı... Osmanlıdan böylece sosyal bilimcilere de epey bir iş kalmıştı... Ne psikoloji ne de sosyoloji kuralları geçerliydi Türk toplumunda...

Anadolu'da halkın sadece %7 si kadarı eski Türkçe harflerle okur­yazar durumundaydı. Bu   oran iyimser varsayımla verilen bir oran. Çünkü bu oranın yarısı okur, fakat yazar durumda değildi.   Böylesine felaket bir manzara vardı Anadolu'da... Bunların bir kısmı okur olabilir fakat yazar olduğu   şüpheliydi, çünkü o eski yazı ile hem okuyup hem de yazmak pek mümkün değildi. Toplumun yarısını   oluşturan kadınlarda okur­yazar oranı ise sadece binde 4 tu (%0.4), yani neredeyse sıfır... Dünyada   17.yy,   bilimin   doruğa   çıktığı   bir   zafer   yüzyılıdır.   Aydınlanma   ve   sanayileşme   çağlarının   ardı   ardına   sürdüğü   bir   dönemdir.   Batıda   müthiş   keşifler   yapılırken   Osmanlı   coğrafyasında   elle   tutulur   bir   gelişme,   ilerleme   görülmüyordu...   Batılılar   bizdeki   medrese   niteliğindeki  okullarını   üniversiteye  çevirdiler; müspet  bilimler  dediğimiz  matematik,   fizik,  kimya,   biyoloji ve astronomiye önem verdiler. Tüm fen bilimlerinde hızlı değişim ve ilerlemeler oldu. Batılı   insan, doğayı araştırırken biz medreselerde bu saydığımız müspet (pozitif) bilimleri kapının dışına   koyduk; ders programlarından çıkardık. İşte ondan sonra da gerileme başladı, çöküntüye doğru hızla   yol aldık... Manevi miras... Osmanlıdan Cumhuriyete bırakılan manevi miras;  çok yönlü ve çok boyutluydu... Adeta her   yönden   sarmala   dolanmış   bir   kuşatma   altında   kalınmış   bir   durumdaydı...   Dünyadaki   gelişme,   kalkınma, çağdaşlaşma o kadar mesafe almıştı ki ona yetişme şaşkınlığı yaşanıyordu; öylesine hızlı   bir gidiş vardı ki Dünyada, durmak bile batmak anlamına gelirdi ki nitekim battık da... Manevi   olarak   çok   zor   bir   miras   devraldı   Cumhuriyet...   Devralınan   maddi   borç   dışında,   manevi   yüklemle   yoğun   yoksulluk   devraldı,   gerilik   devraldı,   ilkellik   devraldı...   Bunlardan "maddi" anlam yüklenenler hariç gerisi tamamen ağır manevi miras yüküdür. Bunun tam   karşılığı ortaçağı devir almaktı... Tarihte her ne kadar Ortaçağın kapanışı Fatih'in İstanbul'u fethetmesiyle başladığını yazsalar   da   bu   tartışılabilir   bir   değerlendirmedir;   bana   göre...   İstanbul'un   fethiyle Yeniçağın başladığı   kitaplarda yazılıdır; fakat bu, teorik olarak belki doğru olabilir, pratikte doğru değildir; çünkü Batı   bile   birkaç   yüzyıldan   sonra,   yani   birkaç   yüzyıl   geçirdikten   sonra,   ancak   Yeniçağa   girebildi.   Anadolu'daki   tüm   taşra   şehirleri Ortaçağı yaşıyordu.   Dahası,   İstanbul'un   Beyoğlu   ve   Şişli   ile   İzmir'in Kordon­Konak semtlerinden başka hiçbir yer Yeniçağa girmemişti... Anadolu'daki   tüm   kent   ve   kasabalar   tam   anlamıyla   Ortaçağı   yaşıyordu. Yaklaşık   42   bin   köyümüz vardı,   bunların   hiç   birinde   değil   ki   Yeniçağın   nimetlerini   yaşamak,   kuru   bir   ifade   olan "yeniçağ" lafı bile söylenemezdi. Böyle bir ifadeyi akla getirecek hiçbir gelişme, görüntü, değer,   hizmet, anlayış, kültür, eğitim ve değişim yoktu... Bunu akla getiren kimse de olmazdı.  Kısaca ve   özetle Cumhuriyetin Osmanlıdan devraldığı maddi ve manevi miras yüklü bir ortaçağdı...

Böylesine ağır bir miras karşısında Mustafa Kemal ve arkadaşlarını bekleyen iki önemli iş   vardı; 1­Vatanı kurtarmak, 2­Sonra milleti kurtarmak... Vatanı kurtarmak, hemen hemen imkânsız   bir olaydı; paylaşılmış Osmanlı coğrafyasından geriye kalan ana yurt Anadolu da işgal altındaydı...   İç ve dış düşmanlar seferber olmuşlardı; Türk varlığını Anadolu'dan silmekti hedefleri! Mustafa   Kemal   ve   arkadaşları   bunun   farkındaydılar;   en   yakın   mesai   arkadaşlarından   gelen "yabancı manda"tekliflerin hiç birini kabul etmedi; kendine ve milletine inandı, güvendi, iman   etti   ve   imkânsızı   başardılar;   milletin   desteği   Allahın   yardımı   ile   başardılar...   Bu,   dünyada   görülmemiş,   görülemeyecek   bir   mucizeydi...   Tanrıdan   İsa   ve   Musa   Peygamberlere   lütuf   olarak   verilmiş olduğu pek çok mucizeden tarih bahseder; ama hiç böylesinden bahsetmemişti... Bu mucizeyi   Türk halkı ve onun önderi Gazi Paşa göstermişti... Yine tabii ki Allahın yardımıyla... Başka anlamda   bunu   izah   edecek   olabilir;   inancımız   odur   ki   önce   inanmak   ve   güvenmek,   sonra   da   olağan   üstü   derecede çalışmak ve özveride bulunmak... Bunların hepsi Atatürk ve onun kuşağındaki kadrolarda   fazlasıyla vardı. Bu özellikleri millete anlattılar, aktardılar ve sonuçta en belirgin olarak görülen bir   mucizeyi yarattılar... Vatanı kurtardılar... Ama   milleti   kurtarmak,   yani   Ortaçağdan   Yeniçağa   çıkarmak,   aydınlanma   dönemini   başlatmak,   oku­yazar   yapmak   kolay   değildi...   Hele "ümmet" olan   toplumu "millet" yapmak,   padişahın "kulu" olan halkı "yurttaş"yapmak, "birey" yapmak çok zor bir işti... Bunun zorluğu ancak   şu   örnekle   anlatılabilir;   "kuştan   vatandaş   yaratmak..." Bu   örneği,   işin   ne   denli   zor   ve   imkânsız   olduğunu anlatmak için verdim... Yoksa başka anlam yüklemek için değil... Devlet bir ailenindi, milletin oldu...   Vatan bir aileye aitti, milletin oldu... Millet "tebaa" idi "birey" oldu, "yurttaş" oldu... Bunları bir satırda ifade etmek kadar kolay olmadığını herkes anlamalı, özellikle siz gençler   çok iyi anlamalısınız... Bunlar size "abes" gelebilir, gelmemeli; Cumhuriyetin devraldıklarını ve size­ bizlere kazandırdıklarını bilmeye mahkûmuz; gerçeği bilmek ve öğrenmek gerek; bu, sizin­herkesin ilk   vazifesidir...   Bunların   nereden   sağlandığını   iyi   anlamak   gerek,   bunların   başarılması   için   kendi   içinden pek çok devrim yapıldı. Cumhuriyet zaten başlı başına bir devrimdir.   Her devrimin kendi   içinde ayrı bir devrimi vardır.  Kuldan vatandaş, yurttaş çıkarmak kolay iş midir!?  Dünyada örneği   yoktur. Bunu başarabilmek için en azından 2­3 neslin geçmesi gerekir. Normal şartlarda böyle bir   devrimi   gerçekleştirmek   için   toplumun   kendi   içinde   kuşak   değişimine   uğraması   gerekir.   Fakat   Mustafa Kemal bunu tek dönmede başardı... İşte size bir mucize daha...  Ekonomik devrim... Unutulmaması   gereken   bir   hususu   var;   Cumhuriyetin   kuruluşundan   1938   yılına   gelinceye   kadar geçen zaman sadece 15 yıldır. Gazi Paşa'nın gerçekleştirdiği devrimlerin hepsi bu kısacık bir   döneme sığdırılmıştır. Kalkınma hızı %9, sanayileşme hızı %20 civarındadır. Böyle bir oran dünyanın   hiçbir ülkesinde yaşanmamıştır bugüne kadar... Cumhuriyet   döneminde   kurulmuş   ne   kadar   kamu   fabrikası­kuruluşu   varsa,   hepsi   bu   dönemde   yapılmış   ve   üretime   geçirilmiştir.   Cumhuriyet   kurulduğunda   Anadolu'da   tek   bir   kiremit­tuğla   fabrikası dahi yoktu... Sadece marangozhaneler ve soğuk demirciler var işletme olarak... Onlar da at   nalı   ve   mıhı   yapmak,   sürü   çıngırağı,   pala,   dehre,   yaba,   orak,   tırpan,   köşkere,   tabut   yapmakla   meşguller... Cumhuriyetin   bu   ilk   15   yılında   kurulan   iktisadi   devlet   teşekküllerin   hepsi   ekonomik   bir   devrimdi... O işletmeler ki Türkiye'yi bugünlere taşımıştır; fakat şimdilerde birileri onları satıp yine   birilerine "peşkeş" çekiyor;   ikbalini   ve   iktidarını   sürdürmek   için...   Dikkate   değer   bir   husus   ise, Cumhuriyetin   ilk   bütçesi   118   milyon   lira... Bütçe   görüşmeleri   sırasında   TBMM   de   gelen   eleştirilere karşılık bakınız Atatürk ne diyor; "...bütçesi bir ABD ailesinin bir yıllık bütçesi kadar olan   bir devletin hükümetini eleştirirken, ne olur biraz insaflı olunuz..." Evet bundan başka söylenecek söz   olabilir mi?!

Cumhuriyet kadını... Yukarıda ne dedik; Mustafa Kemal'in iki ana görevinden ilki vatanı kurtarmaktı. Kurtardı  dedik. Bu kurtarışta Türk kadınının rolü neydi, katkısı var mıydı?  Bu soruların çok net bir yanıtı vardır; Anadolu kadını şehit­gazi Mehmetçik doğurarak evlat  cömertliğiyle yetinmemiştir. Vatan savunmasına kendisi emeğiyle, alın teriyle, fiziksel gücüyle fiilen  katılmıştır. Kurtuluş savaşında Türk kadının yaptığı fedakârlığı iyi anlamak ve anlatmak gerek. İstiklâl   Mücadelesi   için   oluşturulan   100   bin   kişilik   ordunun   arkasında   en   az   100   bin   kişilik ikmal   ordusu lazım   ki   savaş   kazanılabilsin.   Moda   deyimle "lojistik   güç"   dediğimiz   ikmal   ordusunun en az yarısı kadınlardan oluşuyordu. Onların desteği ile kurtuluş oldu, vatan kurtarıldı...   Anadolu'nun vefakâr ve de cefakâr kadınlarımızı, analarımızı, ninelerimizi burada minnet, şükranla   anmak, rahmet dilemek görevimiz. Onların hakkını teslim etmek gerek, onu geç yaptık... Türk kadını hakkında Gazi Paşa'nın şu söylemleri son derece dikkat çekicidir; "Bazı yerlerde   kadınlar   görüyorum   ki,   başında   bir   bez,   peştamal   veya   buna   benzer   bir   şeyler   sararak   yüzünü,   gözünü   gizler   ve   yanından   geçen   erkeklere   karşı   arkasını   çevirir   veya   yere   oturarak   yumulur.   Bu   tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi   vaziyet nedir? Bu hal milleti  çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır".   (M.K. Atatürk.   İkdam Gazetesi'ne beyanat, 1 Eylül 1925). "Türk   kadını;   dünyanın   en   aydın,   en   erdemli   ve   en   vakur   kadınıdır.   Bizce,   Türkiye   Cumhuriyeti anlamında kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en muhterem yerde her   şeyin üstünde yüksek ve şerefli bir mevcudiyettir. Zaman ilerledikçe, ilim ilerledikçe, medeniyet dev   adımlarla   yürüdükçe,   hayatın,   asrın bugünkü   gerçeklerine   göre   evlat   yetiştirmenin   güçlüklerini   biliyoruz...   Bugünün   anaları   için   gerekli   özellikleri   taşıyan   evlatlar   yetiştirmek,   pek   çok   yüksek   özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız daha çok aydın, daha çok feyizli,   daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar."  M.K. Atatürk Kadınlarımızın birey sayılması için epey zaman kaybedildi. Onlara seçme ve seçilme hakkının   geç verilmesi bir eksikliktir. O dereceye gelmek için yine Gazi Paşa çok gayret sarf etti. Çünkü millette   egemen   olan   zihniyet   Ortaçağ   zihniyetiydi.   Türkiye   Büyük   Milet   Meclisi'nde   de   erkek   egemenliği   vardı... Kadını ikinci sınıf vatandaş olmaktan çıkaran, onların sosyal hayatta etken olmaları, devlet   yönetimine katılmaları için gerekli devrimler Gazi Paşa'nın gayretleriyle olmuştur... Kadınlarımız şu hususu hep hatırlamalılardır ki; eğitimli Türk kadını cumhuriyeti özümlemiş   kadındır;   benliğinde   ve   dimağında   yer   bulmuş   bir   Cumhuriyet   kültürü   ile   yoğrulmuş   kadındır...   Cumhuriyetle kültürlenmiş insan birey olmuş insandır; bireyin kendi kendini yönetme bilincine erdiği   doruk noktasında Cumhuriyet kültürü vardır. Türk kadınlarının bu zirveye ulaşması için Gazi Paşa   gerekli rotayı göstermiştir. Gerisi tabii ki kadınlarımıza kalmış... Kadını "köle" anlamında istismar   etmek isteyen Cumhuriyet düşmanlarına karşı en büyük mücadele tabii ki görev kadınlarındır. Bunu   anlamayanlar   ya   da   anlamak   istemeyenler,   bugün   kadını   yeniden "peçelerin" içine   hapsetmeye çalışmaktalar... Kadına "köle" muamelesi reva görülmektedir... Kadını yine kendilerinin   hükmedebileceği   bir"varlık" konumuna   getirmek   arzusundalar...   Önce   kadınlarımızın   bunu   fark   etmesi   gerekir;   birey   olduklarını   hatırlamaları   ve   erkek   egemenliğine   başkaldırmaları   gerekir...   Cumhuriyetin kazanımlarına herkesten daha çok kadınların sahip çıkması gerekir... İlginç gelebilir fakat gerçektir; Osmanlıda kadınlar nüfustan sayılmıyordu. Yani nüfus sayımı   yapıldığı   zaman,   sadece   erkekler   sayılırdı.   Kadınlar "varlık" olarak   kabul   edilmezdi.   Yani   kadın,   Osmanlıya göre "insan"değildi, ondan dolayı nüfus sayımlarında dikkate alınmıyordu!!!... Böylesi bir   zihniyeti devralıp kadını "eşit vatandaş" yapmak ve ona seçme ve seçilme hakkı vermek ne kadar zor   bir iş olduğunu tahmin etmek gerek... İşte Gazi Paşa bu zorları teker teker başararak Cumhuriyetin   devraldığı ağır mirasın yükünü atmaya çalışıyordu. Bunu anlamak gerek, anlamak... Bunun için de   geçmişi, tarihi yeni nesillere doğru öğretmek gerek...

Milli   eğitimde   ve   medyada   öğretilen   tarih   eksik   ve   yanlış...   Doğru   tarih   öğretilmediği   için   tarihsiz bir gençlik yetişiyor, gerçek tarihini bilmiyor; kuru tekrarlarla gençlerin beyni meşgul ediliyor.   Gençlik, Cumhuriyet tarihini bilmiyor. Tarihini bilmeyen bir millet olur mu?   Olursa sonu hüsran   olur...   Milletin   gerçekleri   yerine   kuru   ifadelerle   doldurulmuş   kuru   bilgiler   tarih   diye   veriliyor   okullarda...   Cumhuriyet   mucizesini,   Kurtuluş   Savaşını,   devrimleri,   başarılan   çağdaşlaşma   hamlelerini anlatmak gerek. Gazi Paşa ve arkadaşlarının başardıklarıyla, yapılanlarla övünmeyi bilmeliyiz. Milli değerleri   yansıtan milli tarih yazmak ve öğretmek gerek gençliğe... Tarihe susamış bir genç ve orta kuşak var   Türkiye'de... Geçmişi bilmek gerek; bugünü anlamak ve geleceği planlamak için... Atatürk'ün dindarlığı... Atatürk'ün din konusundaki ilkeleri bellidir. Taassuba dayalı yanlış din bilgileriyle milletin   sömürülmesine karşıydı. Dinle ve gerçek samimi dindarlarla hiçbir zaman sorunu olmadı. Annesi­ babası ne kadar dindar ise, yani mütedeyyin ise, Gazi Paşa da o kadar dindardı. Dindar bir anne ve   babanın   çocuğudur.   Dinsizliği   ret   ederdi.   Onun   yaptıklarını   kötülemek,   yermek   için   birçok   yalan   yanlış uydurmalar yaratıldı ve yayıldı. Çünkü Cumhuriyet kurulduğu günden itibaren karşı devrim   tohumları   ekilmeye   başlandı...   Çünkü   Cumhuriyet   faziletti...   Cumhuriyet   insan   olmaktı,   yurttaş   olmaktı...   Düşünen,   irdeleyen,   sorgulayan   birey   olmaktı...   Bu   özellikler   çağdışı   düşüncelere,   hurafelere, taassuba, inanç ticaretine ters şeylerdi, onun için de kurulduğu günden beri Cumhuriyet   düşmanları da oldu; çoğaldı ve yöresel olarak egemen güç olmaya başladılar... Atatürk bu yanlışlara karşı geldiği için "dinci" yobazlarca hiçbir zaman sevilmedi... Osmanlı   subayı olan bir insan; vatan, millet, bayrak ve hürriyet aşkıyla yetişmiş bir asker... Hayatını milleti ve   vatanı için feda etmeye her an hazır bir insanda manevi güç, inanç olmazsa bunları yapabilir mi? Milletin kutsallıklarının, iffetinin, namusunun korunmasının ancak "özgür" olmakla mümkün   olabileceğine   inanmış   ve   bunun   için   hiçbir   emperyalist   gücü "engel" olarak   tanımamış   bir   kahraman... Osmanlı terbiyesiyle ve mekteplerinin disiplini ile yetişmiş bir asker... Kuran'ın kolay   anlaşılması   için,   ücretini   kendi   şahsi   bütçesinden   karşılayarak,   işin   ehli   olan   kişilere   Kur'an   tercümeleri   yaptıran,   kendisine   hediye   edilenÇanakkale   haritası   çizili   seccade   üzerinde   tefekküre dalıp gizlice dua eden, Kur'an okuyan, okutan bir Gazi Paşa... Ramazan aylarında hatim indirip okuyanı "huşu" içinde dinleyen ve sevabını hep Çanakkale   şehitlerine armağan eden bir kahraman nasıl olur da dine karşı olabilir, "dinsiz" olabilir?!  Böyle bir   insan dine, dindara karşı olabilir mi? Atanın da, Cumhuriyetin de dinle sorunu hiç olmadı, yoktur   da... Fakat din diktatörlerine, din tüccarlarına, dincilere karşıdır. Bunu her zaman söylemiştir; gizli   değildir...   Bugünümüzde "dindar" geçinip   aslında "dincilik" yapan naylon   Müslümanların yaptığı   haksızlığın, yedikleri yetim­kul hakkının, tek ayak üzerinde söyledikleri onlarca yalanların, yaptıkları   iftiraların, devlet­millet­bayrak aleyhtarı davranışların hangisini yaptı? Bu naylon   Müslümanlar mı   dindar   da,   Gazi   Paşa "dinsiz" öğle   mi?     Haydi   canım   sende,   Allahın soytarısı!... Atatürk ve kuşağı olağanüstü idealist, vatan ve millet aşığı bir kadroydu... Cepheden cepheye   koşmakla   geçmiş   hayatları.   Vatan   savunması   için   her   türlü   fedakârlıkta   bulunmuş   bir   nesil...   Böylesine idealist, milleti için, vatanı için canını feda eden insanlara karşı "ölüm fermanı" çıkaran,   imzalayanları   bu   millet   hayırla   anmayacaktır   hiçbir   zaman...   Atatürk'ü "din   düşmanı" diye   ilan   edip bildirileri halka Yunan ve İngiliz uçaklarıyla dağıttıranlar mı dindar?... Türk halkına; Yunan   ordusunu "kurtarıcı", halifeliğin,   padişahlığın "koruyucu"ilan   eden   bildirileri   düşmanla   işbirliği   yaparak uçaklarla halka dağıtanlar mı vatansever, milletsever?! Bunların   tamamı   Cumhuriyete   karşı   olanlardır.   Bunların   hepsi,   bir "karşı   devrimin" süreciydi...   Bu   karşı   devrim   yıllarca   devam   etti...   Bir   süre   yeraltına   saklandılar   korkusundan... Bu gafillere Gazi Paşa'nın bir hatırlatması var; okuyalım: "Beni inkâr edeceksiniz.  

hatta bühtanla yadedeceksiniz. Hint'e, Yemen'e ve Misir'a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip   sizi boğacaktir." Mareşal Gazi Mustafa Kemal. Uydurma tarih öğretisi... Bu arada sahte tarihler, havadisler, olaylar anlatılarak vatandaşın beyni yıkandı; yeni neslin   doğruyu   öğrenmeleri   engellendi...   Doğru   tarih   yazılımı   ve   tarih   araştırmaları   Atatürk'ten   sonra   durdu. Örneğin Osmanlı tarihini yabancılardan, Hammer'den öğrendiğimiz gibi... Tarih   diye   anlatılan   şeyler,   sadece   padişah   ve   ailesiyle   ilgili   hikâyeler   ve   bir   de   yapılan   savaşları kapsamış...  Üstelik savaşlarda alınan yenilgilerden hiç bahsedilmemiş, anlatılmamış. Hep   galibiyetler söylenmiş...  İşin methiye tarafına kaçılmış...  Kahramanlık tarafı anlatılmış, yenilgiler,   bunların sebeplerine hiç dokunulmamış... Gerçekler dostun hatırı için saklanmaz; onlar dosttan daha değerlidir... Eğer birilerinin hatırı   için   tarihi   doğru   anlatmazsanız,   yanlışı   aktarırsanız   varacağınız   menzil   kısa   olur;   giderken   de   tökezler uçuruma düşmek içten bile olmaz... Günümüzde benzer fakat ibret verici bir olayı birlikte   yaşıyoruz. Bugünkü tahakkuk edilen yalan şekliyle tarihe geçti çünkü... Nedir bu yepyeni olay?  2009 yılı Nobel Barış Ödülü... Çok ilginçtir; Nobel barış ödülü, insan öldürene veriliyor... Irakta 2 milyon sivilin ölümü, 3   milyon   yetimin,   1.5   milyon   dul   ve   sakatın "onuruna" barış   ödülü!...   Böyle   bir   şey   "tarih"   olarak   yazıldı...   Batı   emperyalizmin   işine   nasıl   geliyorsa   işler   öğle   organize   ediliyor...   Bırakalım   devam   etsinler, barış düşmanı bir zihniyete Nobel Barış Ödülü de nasıl yakışıyor ama!... "Demokrasi   getirecekler" denildi,   ne   geldiği   ortada...   Paramparça   bir   Afganistan   ve   Irak...   Bunlar   güya   demokrasi   adına   yapılmaktaydı...   Öldürme   ve   işgal   işlevi   ne   zamandan   beri "demokrasi" oldu? İşte yalan tarih böyle yazılıyor... Yapılan yeni işin özelliği; öldürme ve işgal   işinin   daha   zarif,   yaldızlı,   fiyakalı   kostümlerle   dolaşan "sempati   yüklenmiş" kişiler   tarafından   gerçekleştiriliyor   olmasıdır.   Bu   katliamları   yürütenlere   de barış   ödülü veriliyor...   Ne   güzel   dünya,   değil mi? Yalan,   yanlış,   eksik   tarih   her   zaman   bir   millet   için   ve   tabii   ki   dünya   için   felaketlerin   hazırlayıcısı olur. Türk milleti geçmişini, en azından yakın geçmişini tüm incelikleriyle öğrenmek ve   bilmek   zorundadır...   Başka   türlü   Cumhuriyetin   yaptıklarını   ve   kazanımlarını   anlamak   mümkün   olmaz...   Sonuç   cümlesini   yazmadan   Gazi   Paşa'dan   bir   alıntı   yapmak   istiyorum;   işte   Onun   Cumhuriyet hakkındaki öz ifadeleri: "Cumhuriyet, ahlâki erdeme dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemdir.  
Sultanlık korku ve tehdide dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık   korkuya,   tehdide   dayalı   olduğu   için   korkak,   alçak,   sefil,   rezil   insanlar   yetiştirir.   Aralarındaki   fark   bundan   ibarettir" (M.K. Atatürk 14. 10. 1925).

Bu farkı fark etmektir bütün mesele... Sonuç   olarak, bir   milletin   tarih   bilgisi   yoksa   dünü   iyi   bilmediği   için   bugünü   iyi   değerlendiremez. Yarını hiç kestiremez, günübirlik yaşayan bir millet olmaktan çıkamaz. İşte o zaman   sizin için demokrasi de, Cumhuriyet de göğe bakan durak oluverir...

Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi
16.1.2012

Özdemir İnce

13 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan “Arap Devletlerinde Din ve Anayasa” başlıklı yazımı eleştiren bir okur, laik cumhuriyetin günümüze çamurlu yollardan başka bir miras bırakmadığını, günümüzde Ankara-Konya hızlı treninde kapuçino içerek püfür püfür gidilebildiğini yazdı. Bu okur yakın tarihimizi bilmiyor. O halde öğretelim! Atatürk ülkeyi 15 yıl (1923-1938), İnönü 12 yıl (1938-1950) yönetti. 1950-2002 yılları arasında, birkaç yıl dışında, ülkeyi sağcı hükümetler yönetti. AKP 2002’de iktidara geldi. Cumhuriyet işe sıfırın altından başlamıştı, AKP hükümeti demir-çelik, çimento, mensucat, otomotiv, cam, maden, elektrik, elektronik, petro-kimya sanayi ile orta ölçekte sanayileşmiş bir ülke buldu. 1924 yılının tersane ünitesi 2011 yılının (olmayan) uçak sanayinden çok daha önemlidir. Nankörlük cehaletle sınırlı değil! Bu nedenle bütün cahil ve nankörlere bir kitap tavsiye edeceğim: Bilsay Kuruç, “Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi, Büyük Devletler ve Türkiye, 2011”. Şimdi, çamur ve toz-topraktan başka miras(!) bırakmayan Cumhuriyet’in yapabildiklerini hatırlayalım:

Az Zamanda Çok İş – 10 Yılda 100 lere Varan Kurum ve Fabrika
1924 1925 Gölcük’te tersane ünitesi kuruldu; Devlet Demiryolları kuruldu; İstanbul-Ankara arasında ilk yolcu uçağı seferi yapıldı; Türkiye İş Bankası kuruldu. Danıştay kuruldu; Türk Hava Kurumu kuruldu; Aşar vergisi kaldırıldı; Eskişehir Cer Atölyesi’nde demiryolu malzemesi üretecek üniteler kuruldu; Adana Mensucat Fabrikası; Türk yapımı ilk planör uçuruldu; şeker fabrikaları kurulmasıyla ilgili kanun çıkarıldı. Demir çelik sanayinin kurulmasıyla ilgili kanunlar çıkarıldı; Eskişehir uçak bakım fabrikası; Alpullu Şeker Fabrikası; Ankara otomatik telefonu işletmeye açıldı; İstanbul’da inşaat demiri üreten ilk haddehane açıldı; Kayseri Uçak ve Motor Fabrikası; Bakırköy Çimento ve Uşak Şeker Fabrikası. Bünyan Dokuma Fabrikası; Ankara-Kayseri demiryolu; İstanbul Radyosu yayına başladı; Samsun-Havza-Amasya demiryolu; Bursa Dokumacılık Fabrikası açıldı. Halka okuma-yazma öğretmek için Millet Mektepleri açıldı ve 8 yılda 3 milyon kişiye temel eğitim verildi; Anadolu Demiryolu Şirketi yabancılardan satın alındı; Haydarpaşa-Eskişehir-Konya ve Yenice-Mersin demiryolları yabancılardan satın alındı; Ankara Çimento Fabrikası; Ankara Numune Hastanesi; Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü; İstanbul Bomonti’de Türk Mensucat Fabrikası; Ankara-Zile demiryolu; Malatya elektrik santralı; Kütahya-Tavşanlı demiryolu; Gaziantep Mensucat Fabrikası. Mersin-Adana demiryolu yabancılardan satın alındı; İstanbul-Ankara arasında telefon konuşmaları başladı; Ayancık Kereste Fabrikası; Trabzon Vizera hidroelektrik santralı; Haydarpaşa Limanı yabancılardan satın alındı; KütahyaEmirler, Fevzipaşa-Gölbaşı demiryolu hizmete açıldı. Ankara-Sivas demiryolu ulaşıma açıldı; Kadınlar belediyelerde seçme ve seçilme hakkı kazandı; Ankara-Şarkışla demiryolu; İstanbul Galata Köprüsü’nden 70 yıldır alınan geçiş ücreti kaldırıldı; Ankara Etnografya Müzesi açıldı. Bursa-Mudanya demiryolu yabancılardan satın alındı; Gölbaşı-Malatya demiryolu; 10 ilde bölge sanat okulu açıldı; Çocuk Esirgeme Kurumu kuruldu; Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası kuruldu; Türk Tarih Kurumu kuruldu. Devlet Sanayi Ofisi kuruldu; Samsun-Sivas demiryolu açıldı; Sanayi Teşvik Kanunu ile toplam 1473 işletme teşvikten yararlandı; İzmir Rıhtım İşletmesi yabancılardan satın alındı; Türkiye Milletler Cemiyeti’ne üye oldu. Eskişehir Şeker Fabrikası; Sümerbank; Adana-Fevzipaşa ve Ulukışla-Kayseri demiryolu; İller Bankası; Halk Bankası; İstanbul Üniversitesi; Devlet Hava Yolları; Ankara’da yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.

1926

1927 1928

1929

1930 1931 1932 1933

Osmanlı’nın Borcu da Cabası
Yer kalmadığı için ilk on yılın dökümüyle yetiniyorum. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren, 1854’te Osmanlı Devleti’nin İngiltere’den aldığı borçtan başka, Lozan Antlaşması’na göre, Osmanlı’dan kalan borçları ödemiştir. Türkiye’nin 1938 yılı itibariyle dış borcu 236 milyon dolar, 2010 yılı ilk çeyrek itibariyle 291 milyar dolardır. Cumhuriyet, ilk on yılda aldığı dış borcu sanayi yatırımlarına kullanmış, AKP ise dış borcu yeni borçla ödemektedir.. Son olarak: İlk Türk denizaltısı 1939 yılında, ikincisi 1940’ta Haliç’te denize indirilmişti. Trende kapuçino içmeyi bir marifet sanan okuru layık olduğu yere gönderelim. Ancak, ülkeyi yöneten kadrolar da aynı kafada!

Düyun-u Umumiye ve Devralınan Osmanlı Borçlarının Kapatılması

Mahfi Eğilmez

17-10-2012 http://www.mahfiegilmez.com/2012/10/duyun-u-umumiye.html
Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi (Türkçesi; Osmanlı Genel Borçlarına Tahsis Edilmiş Gelirler İdaresi) 1872 ile 1939 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun dış borçlarını denetleyen kurumun adıdır. Kısaca Düyun-u Umumiye olarak anılır. Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borçlanmasını Kırım savaşına finansman bulabilmek için 1854 yılında yaptı. Bu yıldan 1874 yılına kadar geçen 20 yıllık sürede 15 ayrı dış borçlanma yapıldı ve toplamda 239 milyon lira borçlanıldı. Bu sürenin sonuna gelinirken Osmanlı İmparatorluğu alınan borçların anaparası bir yana faizlerini bile ödeyemez aşamaya geldi. Bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu bir kararname yayınlayarak vadesi gelen borçların yarısını ödeyeceğini açıklayan bir çeşit moratoryum ilan etti. Ne var ki bu söze de uyulamadı. 1877 – 78 Osmanlı – Rus savaşıyla (93 harbi) birlikte imparatorluk dış borçlarının yanı sıra Galata bankerlerinden almış olduğu iç borçları da ödeyemeyeceğini açıklamak zorunda kaldı. Moratoryum ilanının ertesinde Osmanlı İmparatorluğu alacaklılarıyla anlaşmaya gitti. Anlaşma son derecede ağır koşullar taşıyordu. 1879'da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Bu işlemleri yürütmek üzere bir Rüsum-u Sitte İdaresi kuruldu. Resim ya da çoğulu olan rüsum, damga vergisi gibi dolaylı vergileri ifade ediyor. Sitte ise altı anlamına geliyor. Altı adet geliri kapsadığı için idareye bu ad verilmişti. Dış borçlardan alacaklı Avrupa devletleri yalnızca Galata bankerlerine olan iç borçlar için böyle bir idare kurulmasına tepki gösterdi ve 1881’de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu bazı gelirlerini doğrudan borç ödemelerine tahsis etmek zorunda kalmış oluyordu. İş bu kadarla da bitmedi. Yabancı devletler iç ve dış borçların ödenmesinde kullanılmaya ayrılan bu gelirleri toplama ve alacaklılara ödeme görevinin de Osmanlı devletinden ayrı bir idare kurularak ona devredilmesini istediler. Hükümet yabancı devletlerin baskılarına dayanamadı ve 20 Aralık 1881’de yayınladığı Muharrem Kararnamesi ile Rüsum-u Sitte İdaresi’ni kaldırarak yerine Düyun-u Umumiye İdaresi’ni kurdu. 1882 yılında çalışmaya başlayan Düyun-u Umumiye’nin idare meclisi biri İngiliz ve Hollandalı borç verenlerin, biri Fransız, biri Alman, biri Avusturyalı, biri İtalyan borç verenlerin, biri ayrıcalıklı tahvil sahiplerinin temsilcilerinden ve biri de Osmanlı tebasından olmak üzere 7 kişiden oluşuyordu. İdare binası bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasıydı. Düyun-u Umumiye İdaresi bu gelirleri toplayarak iç ve dış borçların alacaklılarına ödemeye başladı. Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğunun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu. Düyun-u Umumiye İdaresi bu vergileri toplamakla kalmadı, bir süre sonra sanayi ve ticaret alanında yatırımlara da girişmeye başladı. 1912 yılı itibariyle Maliye Bakanlığında 5500 memur görev yaparken, Düyun-u Umumiye İdaresi’nde 9000 memur çalışıyor, Osmanlı İmparatorluğu’nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu idarece tahsil ediliyordu. Kurtuluş savaşı sırasında Ankara hükümeti Düyun-u Umumiye İdaresinin topladığı bütün gelirlere el koydu. Lozan Antlaşmasıyla bu kurumun işleyişine son verildi. Osmanlı borçları Lozan’da imparatorluğu oluşturan ülkelere paylaştırıldı. En büyük pay Türkiye Cumhuriyeti’ne düştü. Türkiye, Osmanlı borçlarının geri ödenmesini ilk borcu aldığı 1854 yılından tam 100 yıl sonra 1954 yılında tamamladı. Osmanlı borçlarının tasfiyesi Türkiye Cumhuriyeti’nin 30 yılına mal oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun batış öyküsü aslında Kanuni Sultan Süleyman’la başlar. Batıştaki ilk adım 1535 yılında Kanuni tarafından Fransızlara tanınan kapitülasyonlardır. Kapitülasyonlar sonradan genişletilerek neredeyse bütün Avrupalılara tanınmak zorunda kalındı. İmparatorluğun sanayi ve ticaret alanındaki batışının başlangıcı kapitülasyonlarsa finansal anlamda batışının başlangıcı da 1854 tarihli dış borçlanmadır. 1882’de faaliyete geçen Düyun-u Umumiye yönetimi ise bu batışın tescilinden ibarettir. Cumhuriyetin ilk kuşaklarının dış borçlanmadan uzak durmasının en önemli nedeni 1954 yılına kadar ödemesi sürmüş olan Düyun-u Umumiye borçlarıdır. Osmanlı’dan devralınan borçlar ve ödemesi için bkz: http://www.mahfiegilmez.com/2011/12/osmanlidan-devraldigimiz-borclar.html

Yazıya Yorumlar ve Osmanlı Borçlarının 1989 ve 1997 de Ödenen Son Taksitleri Mustafa Doğan : vay be Cumhuriyet ne hoşmuş hakikaten ne büyük işler başarmış..30 yılda Avrupa ile aramızdaki gelir farkını 9 kat dan 3 e düşürürken aynı dönemde milli gelirin % 65 i kadar büyük bir borcu da temizlemiş. bir de çamur atarlar Cumhuriyet Türkiyesine yuh olsun alayına. Bu yazınızda kapak olsun hepsine. Yanıtlar Mahfi Eğilmez 17 Ekim 2012 15:26 : Yazımız kimseye kapak olmasın. Tarafsız gözle bakmadan gerçekleri görmenin mümkün olmadığı anlaşılmış olsun yeter. Mehmet Özsığınan : kanunı kaputülasyonları fransızları vermıstır dogrudur. yalnız tarafların birinin ölumu ile anlaşma bozulacaktı. stratıjık hatalar bılgıden uzaklık osmanlıyı cokertmıstır nacızane kanaatım. almanya ıkıncı dunya savasından sonra cok cabuk gelısmıs ulke olmustur. bızde canakkalede sehıt oların bır cogu okumus tahsıl gormus kısılerdı kalanlarda cahıl bılgısız kısılerdı. Yanıtlar Mahfi Eğilmez 18 Ekim 2012 05:54 Doğrudur bunlar hep bütünün parçaları. İbrahim: Kanuniden başlayan çöküş öyküsü tamamen uydurma bir tarih. Ayrıca ilk kapitülasyonları Osmanlı ticaret merkezlerini kontrolünde tutmak için vermiştir. Yanıtlar Mahfi Eğilmez 18 Ekim 2012 06:20 Evet şimdilerde Osmanlı'yı yüceltmek için bu tür uydurma iddialar yaygın biçimde ortaya atılıyor. Her yanlışın her hatanın bir izahı vardır kuşkusuz. Son dönemlerde Düyun-u Umumiye'nin de Abdülhamit'in barışı yaşatabilmek, İstanbul'un işgalini önlemek için kabul ettiği bir yönetim biçimi olduğu ve bunun onun büyük başarısı olduğu öne sürülüyor. Bazıları daha da ileri gidip Osmanlı'dan borç devir alınmadığını öne sürüyor. Üstelik bunları 1954'e kadar olan eski bütçeleri ve kesin hesap kanunlarını Maliye arşivlerinde bizzat incelemiş olan benim yanımda söylüyorlar. Buna ek olarak Düyun-u Umumiye dışında kalan Osmanlı tahvillerine ilişkin olarak 1989 yılında benim de Hazine'de görev yaptığım sırada getirilen bir Osmanlı tahviline ilişkin borç ödenmiştir. İbrahim : Ama benim söylediğimle sizin cevabınizin iliskili degil.Ben kanuni döneminden bahsediyorum siz duyunu umumiyeden. Duyunu umumiye vergi gelirlerine el koyan ikinci bir maliye bak. niteliğindeydi.borcların ödenmesi 100yıl sürdü. Fakat bunların kanuni zamandaki kapitulasyonlarla alakası yok. Adsız : Merhabalar Hocam Yazınız için teşekkürler bir düzeltmede bulunmak istedim. Murat Bardakçı'nın Tarihin Arka Odası programını izlerken canlı yayına Eski Ekonomi Bakanı Güneş Taner katıldı ve Duyun-u Umumiye borçları 1954 te değil 1997 Kasım ayında bittiğini hatta borçları bitiren son imzayı kendisinin attığını söyledi. Tekrardan teşekkürler. Yanıtlar Mahfi Eğilmez 18 Ekim 2012 06:12 Osmanlı'dan kalma iki tür borç var. İlki Düyun-u Umumiye idaresi tarafından yönetilen borçlar. Bunlar Lozan Antlaşmasıyla vadeye bağlanmış ve ödemeleri 1954 yılında bitmiştir. Bir de kişilerin ellerindeki tahviller var. Onlar tedavül etmeye devam etmiş. Ben Hazine'de görev yaparken 1989 yılında bunlardan bir tanesini ödemiştik. Düyun-u Umumiye'nin toplu borçları 1954'de ödenip bittiği için Osmanlı borçları o tarihte tamamlanmış kabul ediliyor. Ama sonradan kişilerin ellerinde kalmış olup vadesi dolanlar böyle gelebiliyor. AsKeops : Hocam, tarafsız ve gerçekleri ortaya koyan yazınız için teşekkürler. Yazınızı okuduktan sonra bende uyandırdığı fikirler şunlar: -Ekonomik politikalar sadece parasal konular olmayıp stratejik, politik ve hatta askeri sonuçları olan bir alandır. (Suriye ile savaş, bölgedeki askeri gerilimler vs. hususları ile birlikte iyice düşünülmelidir)

-Ekonomik olgular sadece belirli bir hükümeti, belediyeyi veya şirketi ilgilendiren konular değildir, farklı isimler altında devlet bile kursanız yıllarca yakanızı bırakmaz ve eninde sonunda tahsil edilir. -Geçmişte olan senaryolar belki aynı şekilde olmasa da farklı isimlerde, farklı çeşitlerde ve biçimlerde tekrar gerçekleşebilir. -Tarihin olumsuz anlamda tekerrür etmemesi için ekonominizin güçlü olduğu zamanda bile (Kanuni dönemi kapitülasyonları gibi) ufak tefek gibi görülebilecek deliklerin açılmaması gerekir. Sizin döneminizde olmasa bile bunun bedelini çocuklarınız veya torunlarınız ödemek zorunda kalır. Yanıtlar Mahfi Eğilmez 18 Ekim 2012 12:46 Çok güzel bir özet. Tabii her dönemin kendine özgü koşulları var. Yani eskiden belirli bir sonuç vermiş her şeyin yeniden aynı sonucu vermesi söz konusu olmayabilir çünkü koşullar ve algılar değişiyor. Ne var ki hatadan ders çıkarmak daha akıllıca davranmanın en kestirme yolu. Alperen BAYAR : Bu anlattığınız olayı bilmiyordum ama bu hikaye bana tanıdık geldi sanki şimdide kanuninin döneminde verilen kapitülasyonların aynıları AB ye verilmiş gibi iç borç yükü de yerinde yakında dış borç yükü de yükselmeye başlarsa acaba ne düşünmek gerekecek? Yanıtlar Mahfi Eğilmez 27 Ekim 2012 08:47
AB ile yapılan anlaşmalar tam olarak kapitülasyonlara benzemiyor. Çünkü karşılığında bizim de aldığımız bir şeyler var. Kapitülasyonlar tek taraflıydı.

Gazi Paşa’nın Emaneti “Cumhuriyet” 28.10.2009

Prof. Dr. Ramazan Demir

"Türk milleti, kendisinin ve ülkesinin çıkarları aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, satılmış, sefil, hain, vatansız ve milliyetsiz beyinsizlerin hezeyanlarındaki gizli ve kirli niyetleri anlayamayacak ve onlara hoşgörü gösterecek bir toplum değildir."

Mustafa Kemal ATATÜRK

Varlığımızla borçlu olduğumuz Gazi Paşa, 86 yıl önce şöyle hitap ediyordu Türk Gençliğine; “Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK İçinde bulunduğumuz şartları (şerait), bulunduğumuz durum ile sahip olduğumuz imkânları düşünmeden Cumhuriyeti savunmak, korumak görevini veriyor Gazi Paşa… Neden bu görevi veriyor? Çünkü Cumhuriyet demek fazilet demektir, uygarlık demektir, çağdaşlık demektir, kısaca insan olmak demektir… Rejim olarak da halkın iradesi demektir. Cumhuriyet yönetiminde milletin onayı esas alınır. Cumhur demek, “Halk” demek ise, Onun kendini idare etme hakkının yine kendinde olması gerektiği için, bu görevin yine halkla yapılması zorunluluğu vardır. Peki, sistem nasıl işliyor? Halk, kendisini yönetmek üzere birilerine yetki verir. Yönetme yetkisini vereceği kişileri, hür iradesiyle yasaların öngördüğü şekilde seçer.

Türkiye’de bu iş nasıl işliyor, sorusuna verilecek cevap aslında bellidir ve herkes de bilir. Gazi Paşa, Cumhuriyet’i ilan etme projesini planlarken; çok yönlü düşünmüş, belli grupların, kişilerin egemenliğine ve diktatörlüğüne meydan vermemek için ilkeler manzumesi geliştirmiştir; bu ilkelerin birincisi milletin, kendi kendisini yönetme ilkesidir. Yani milletin yegâne söz sahibi olmasını istemiştir. Bir kişinin ya da ailenin ya da grubun diktatörlüğüne son vermek için “Cumhur’un” egemenliğini esas almıştır. Şayet Gazi paşa isteseydi ilelebet bir “Cumhur’un” diktatörü olabilirdi, bunu asla düşünmemiş ve istememiştir. Cumhur’un iradesini esas alan sistemlerde her şeyiyle halka dayanan ve ilkeler bütününden oluşan bir yönetim şekli hiç bir dönemde olamamıştır. Cumhur, yönetimi sağlayacak temsilcileri seçmesine karşın “devlet” sisteminde kurumların çeşitliliği kaçınılmaz olmuştur. Gazi Paşa’nın kurduğu Cumhuriyet idaresi temelde halkın iradesine dayanır, doğrudur, fakat “devlet” kurumlarında kuvvetler ayrılığı yoktur. Yani tüm kuvvetler, güçler, kurumlar bir bütündür, birbiri zıddına işlem yapamazlardı. Zaman içinde bu ilke, “kuvvetler ayrılığı” esasına dönüştürüldü. Çünkü politika ve yönetme sistemi “milli hedeflerden” saptırılmaya başlandı. Buna çare olarak devlet sistemini koruyan ve halkın iradesine sahip çıkan sistemler geliştirildi. Nitekim 1960 ve 1982 Anayasaları bu gerekçelerle (doğru-yanlış) hazırlandı. En önemli gelişme, hak-hukuk-sosyal adalet esasına dayalı “laik cumhuriyet” idaresinin gelişmesidir. Buna göre kurumlar arasında uyum olacak, fakat birini bir diğeri gerektiğinde denetleyebilecek şekilde geniş manevra alanları oluşturuldu. Tüm bu kuvvetler ayrılığının tepesinde mutlaka “hukuk” vardır. İcrayı da, yasamayı da hukuk denetler. Hukuk yoksa hiçbir şey yok demektir. Kanunların olması hukukun olduğunu göstermez. Dünyada Cumhuriyet’le idare edilen birçok ülke vardır. Örneğin Libya Cumhuriyeti, Çek Cumhuriyeti, İran Cumhuriyeti gibi… Çarpıcı üç örnek verelim; Çek Cumhuriyeti (formu tam belli olmayan bir cumhuriyet), İran İslam Cumhuriyeti (bir İslam cumhuriyeti). ABD Federal Cumhuriyeti (federal bir cumhuriyet). Bunlara karşılık Türkiye Cumhuriyetine bakıldığında, çok önemli bir farkı görmek mümkündür. Bu farklılık, her cumhuriyette bir “bütünlük” halinde bulunmayan farklılıktır. İşte o farklılığın temel ilkeleri: milletin egemenliğine dayalı olması, laik olması, demokratik olması, çağdaş olması ve hukukun üstünlüğünün esas alınması ilkeleri. Türkiye Cumhuriyetini kuran Gazi Paşa, bu ilkelere dayalı bir projeyi hayata geçirmiş ve korunması için bize bırakmış, görev vermiştir; bunu yukarıda veciz ifadeleriyle hatırlattık. Türkiye Cumhuriyetini farklı yapan en önemli ve üstün özelliği, şüphesiz ki “laiklik” ilkesidir. Fazilet olan Cumhuriyet rejimini bize sağladığı için önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e bir kez daha değil, binlerce kez minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Bu satırlarımı okuyan herkesin Cumhuriyet Bayramını kutlarken, Gazi Paşa’nın bu emanetini ilelebet yaşaması için onu korumak, savunmak ve geliştirmek için tüm benliğimle çalışacağıma söz veriyorum.
Sizlerin de söz vereceğinize inanıyorum.

272 Köye Bakan İlk Öğretim Müfettişi Olarak Çalışmam – 1944

M. Ali Eren

1943 yılında Gazi Terbiye Enstitüsü’nden çıktım. Sitajiyerlik devresindeyim. Bartın’da vazifeye başladığımın üçüncü ayında Valilikten bir emir aldım. Bölgeme verilen ve altı ay sonra Köy Enstitüsü’nden gelecek olan 3 öğretmen için okul ve öğretmen evlerinin yapılması, beş nüfusluk bir aileye yetecek kadar toprağın okul için alınması, işlerin zamanında behemhal bitirilmesi önemle isteniyordu. Belli ki, çeşitli iklim bölgeleri için hazırlanacak olan okul plânları, memleket mimarları arasında açılan müsabaka biraz geç neticelendiğinden geç gelmiş, bu da işin geç kalmasını mucip olmuş. İster istemez bu üç köy biraz sıkıntı çekecek. Fakat diğer köylerin bu sıkıntıya düşmemeleri için acele tedbir almak lâzım geliyor. Komşu kazalardan bölgeme verilenlerle birlikte 272 köyüm var. Her birinin nüfusunu, ekonomik ve sosyal durumlarını ayrı ayrı inceliyorum. Ekserisi 20-40 evlik, dağ başlarına, tarlalarına üçer beşer guruplar halinde serpilmiş dağınık bir haldeler. Bu köylerin toprağı çok dar ve iş tutabilecek köylü erkekleri maden iş mükellefiyetine tâbi. Yıllarının yarı günlerini maden ocaklarında geçiriyorlar. Anadolu’nun diğer bölgelerindeki iş mükelefiyetine tâbi olmayan, toplu ve büyükçe köylere nazaran güç şartlar altında bulunan köylerin de ilk öğretimi en kısa bir zamanda, köylüyü sıkıntıya düşürmeden, gerçek-leştirmek plânlı ve yılmayan bir irade ile çalışmağa bağlı. Beş yıllık bir plân yapıldı: 1. Beş yıl içinde bütün köylere öğretmen gönderilmesi sağlanacak. 2. 272 köyün okulları beş yıl içinde yaptırılacak. 3. Hemen ekserisinin geliri mahdut olan köy bütçelerine okul inşaatına sarfedilmek üzere fazla para konmaması için okul arazilerinin derhal alınıp imece suretiyle köylüye ektirilmesi; mahsul paralarının okul inşaatına sarfettirilmesi. 4. Köylülere bu işleri gönül hoşluğu ile yaptırmak için propagandaya yer verilmesi. Enstitüye öğrenci seçimi için vazife alan öğretmen ve eğitmenler bölgenin dört bir bucağına dağıldılar. En büyük silâhımız, köylüyü irşat ve ikna kuvveti. Türk köylüsünün inandırana karşı bağlanmaması imkânsız. Bir hamlede 100 e yakın çocuğu Köy Enstitüsü’ne gönderdik. Böylece geçen yıllarda gidenlerle, eğitmenler ve öğretmen okulu mezunları ile birlikte beş yıl içinde bütün köylerin öğretmene kavuşması işi hal yoluna girdi. Daha sonraki yıllarda geleceklerle öğretmen okulu mezunları şehirlere alınabilecek. Fakat Enstitüye kız çocuğu göndermek işi mahdut kalıyor. Maarif Müdürü’nün ve Zonguldak Parti Müfettişi'nin devamlı yardım ve gayretlerine rağmen bölgemde köy okullarındaki kız çocuklarının birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar yüzde doksanbeşten fazla fire vermiş olması işin muvaffakiyetsizliğinde âmil olmaktadır. Köylerin kalkınmasında ebe, sıhhat memuru ve öğretmen gibi elemanlar içinde köy bayanlarının da geniş ölçüde ödev almalarına şiddetle ihtiyaç hâsıl olduğundan derhal bölgemde sekiz tane yatılı okul açtık. Bu okullara ilerde Köy Enstitüsüne gönderilmek üzere her köyden birer kız çocuğu aldık. Kısa bir zamanda 200 e yakın kız çocuğunu topladığımızdan Enstitüye kız çocuğu göndermek işi kendiliğinden sağlandı. İşin propagandasına gelince: Kazanın köylerinden birinde doğmuş ve yetiştiği muhitin psikolojisini derinden kavramış ve herkesin hürmetini kazanmış olan Bartın Orta Okul Müdürü İhsan Atukeren’e müracaat ettim, kararlaştırdığımız şeyler şunlar oldu: 1. Mahallî gazeteden faydalanarak köylüleri aydınlatmak. 2. Muhtarlar toplantısı yaparak 4274 sayılı Kanunu anlatmak ve işin önemini kavratmak. Bu toplantılardan sonra belediyenin ve Halk Evinin yardımı ile muhtarlara çay ziyafeti ve müsamere vermek. 3. Bütün ilk ve orta okul öğretmenlerinin temasda bulunduğu herkese ilk öğretim hakkında hayırlı telkin yapmalarını sağlamak. 4. Halk evinde konferanslar tertip ederek memurlara, şehirliye ve herkese ilk öğretimin önemini kavratmak. 5. Köylere giden tahsil memuru, sihhat memuru, öğretmen gibi hükümet memurlarının bu husustaki yardımlarını temin etmek. 6. Mümkün oldukça yapılan işler üzerinde sergiler açmak. Okul inşaatında da köylüyü sıkıntıya düşürmemek için 272 köy okulunun yapılmasına birden başladık. Acele yapılacak okullar hariç diğer iki yüz köy okulunun inşaatını şöyle bir plâna bağladık:

1. Birinci yıl okulun taş, kum, kireç ve diğer araçlarını temin etmek. 2. İkinci yıl duvar kısmını bitirmek. Üçüncü yıl çatı altına almak. 3. Dördüncü yıl döşeme, tavan, kapı ve pençereleri yapmak. 4. Beşinci yılda iş ve ders araçlarını, sıraları ve saireyi temin etmek. Vali ve Kaymakamın tam bir müzahareti, çok enerjik ve sürati intikal sahibi olan Maarif Müdürümün, rasladığımız güçlükleri süratla gidermesi, devamlı ikaz ve irşatları ile tesbit ettiğimiz şeylerden büyük bir kısmını tatbik ettik. O derecedeki kahvelerde, pazarlarda, köylerde ve nahiye-lerde herkes ilk öğretim üzerinde konuşuyordu. Umumi alâkadan süratle faydalanmak lâzımdı harcırahı falan düşünüp vakit kaybetmek doğru olmadığından yanımda bir gezici başöğretmen ve onun seçtiği bir eğitmenle birlikte derhal yola çıktık. Sabahları şafakla beraber hareket ediyor, akşamları geç vakte kadar cebrî yürüyüşle ve her köyde 4274 sayılı kanunun 28 inci maddesine göre beş kişilik kurul teşkil ederek günde ortalama olarak dört beş köyün arazisini ve okul yerini tesbit ediyorduk. Bu suretle bir hamlede 100 köyde iş bitirildi. Aradan geçen iki ay içinde okul yerleri tesbit edilmemiş köylerden itirazlar çoğalmaya başladı. Bir kısım köylüler ve köy Muhtarları: “Müfettiş bey, diyorlar, yanımızdaki köyler okulları için taş ve kum hazır ettiler. Temel bile atanlar var. Bizim köylüler bizi sıkıştırıyorlar. Biz neden onlardan geri kalacağız. Allah aşkına bizim köyün okul yerini de bir an evvel belli ediverinde biz de işe başlayalım. Civar köylüler çalışır-larken bizim yatmamız gücümüze gidiyor..” Okul yapım işinde köylüler arasında rekabet girdiği görüldüğünden geri kalan köylerin okul yerlerini de tesbit ederek 272 köyün okul inşaatına başlanmış oldu. Okul inşaatında bütün köylerde birinci yıl plânı muvaffakıyetle tatbik edildiği gibi köylerin büyük bir kısmı ikinci yıl plânını ve bazıları da üçüncü yıl plânını kendiliklerinden bitirdiler. 272 köyden arazi tahsisi erken biten seksenbeşinin okul arazilerini ektirdik ve mahsul paralarını okul inşaatına sarfettirdik. Gelecek yıl 272 köyün okul arazisi ekilecek, havalar müsait gittiği takdirde tahminlere göre 100-150 binlira arasında mahsul alınacak, bu paralar okul inşaatına sarfedilecek. Bu suretle geliri pek mahdut olan köy bütçelerine hemen hiç para konmadan yılda 20 güne kadar olan iş mükellefiyeti ile okullar yapılabilecek ve köylüler hiçbir sıkıntıya düşmiyecek. Fakat bu arada birkaç köyde işe fesat karıştırmak isteyenler de çıktı. Bilhassa bunlardan (G.P.) köyünde bir köylü çok ileri gidiyormuş. Kendisi çalışmadığı gibi başkalarını da işten alıkoymak istiyormuş. Öğretmenin ve ihtiyar heyetinin ihbarı üzerine köye gittim. Yolda: 4274 sayılı kanunun 11. inci maddesinin Büyük Millet Meclisi'nde müzakeresi esnasında Yüksek Meclisin ne büyük bir hassasiyetle bu maddenin üzerinde durduğunu, muhterem Maarif Vekili’nin ve muvakkat encümen reisi Salâh Yargı’nın bu gibi ahvalde İlk Öğretim Müfettişinin tahkikat yapması ve tahkikat evrakının Kaymakamlık yolu ile mahkemeye verilmesi hakkındaki hükümet lâyihasını müdafaa eden Yüksek Mecliste kuvvetli itirazlarla karşılaşıldığı ve bir kısım fikirler müfettişin daima öğretmeni iltizam edeceği, tahkikatın zabıtaya verilmesi lâzım geldiği merkezinde toplandığı ve en son İlk Öğretim Müfettişi’nin rapor vermesi suretiyle lâyihada tadilât yapılarak kabul edilişine dair münakaşalar zihnimde canlanıyor ve bu vatandaşı ceza görmeden umumi işe nasıl katabileceğimi düşünüyorum. Köye gelince bu adamla yarım saat kadar konuştum. Vazifenin büyüklüğü hakkında kendisini ikna ettim. Yaptıklarına pişman oldu. Diğer köylerden daha fazla çalışacağını söyledi. Bundan sonra da bu adamla meşgul oldum. Hakikaten okulun değerli bir yardımcısı oldu. Diğer birçok köylerde çıkan ufak tefek bazı aksaklıkları aynı yolda hallettik. O derecedeki 272 köyün arazileri tamamen alınmış, birçok okul ve öğretmen evleri yapılmış ve geri kalanlarının da inşaatları hayli ilerlemiş olduğu halde on birinci maddeye göre bir tek köylü mahkemeye verilmemiştir. Bütün köylüler üstün bir gayretle çalışarak okullarını yapıyorlar. Sevinçle çalışan köylülerin yanından kalb rahatlığı içinde ayrılıyorum. Muhterem Vekilimizin bu kanunu alarak Meclisten çıkacağı sırada söylediği sözlerin son cümleleri zihnimde canlanıyor: “Arkadaşlar: bu kanunla Türk Milleti, Büyük Meclisi'ne Minnettardır. Bu kanunu göğsüme basarak huzurunuzdan gidiyorum. Çıktığı andan itibaren bütün vazifeli arkadaşlarımla beraber bunun tatbikatı uğrunda canla başla çalışacağız. ” Hakikaten Türk köylüsü bu kanunu hazırlayanlara ve TBMM ne ebedî olarak minnetdardır. M. Ali Eren Not : Kendisi dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'den Takdirname almıştır. (bkz. http://www.scribd.com/doc/28856089/ http://www.scribd.com/doc/33322201/ http://www.scribd.com/doc/71556651/ )

Ulukışla Kuvayı Milliye Karar Defteri'nden Bir Örnek Sayfa

Ata'mızın 1918'de İstanbul'a dönmeden görev yeri Adana'dan Ulukışla'ya uğradığı ve Kuvvayı Milliye'nin bu sıralar çalışmaya başladığı bilinmektedir. Kahraman Müftü ve diğerlerinin yurtseverlik öyküsü için lütfen bu belgeye bakınız. http://www.scribd.com/doc/28914074/

ABD Başkanı'nın 28 Eylül 1922'de Türkiye'ye 12 Savaş Gemisi Gönderme Kararı NY Times
Bu gemilerin sayısı önceden burada olanlarla beraber toplam 20 ye ulaşmış ve Lozan Antlaşması sonuna kadar limanlarımızda dolaşmışlardır. Tarihi kayıtlara göre Amiral gemisi DD-240 Sturtevant 1922 Noel partisini de İzmit Limanında geçirmiştir.