8 sosyoloji

Ekim 2011 ISSN 1307-6493

notları

Ömer Faik Anlı Doğa Başer Okay Bensoy Merve Birgül Saim Can Beritan Cem K. Olgun Cihad Özsöz Selma Toral Özsöz Serkan Yorgancılar

SOSYOLOJİ NOTLARI
Sosyoloji Notları 3 Aylık Yaygın Sosyoloji Dergisi İmtiyaz Sahibi İsa Demir Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Cem K. Olgun Genel Yayın Yönetmeni Cihad Özsöz Bu sayıya katkıda bulunanlar: Doğa Başer Selma Toral Özsöz Saim Can Beritan Okay Bensoy Serkan Yorgancılar Ömer Faik Anlı Merve Birgül İletişim www.sosyolojinotlari.com sosyolojinotlari@gmail.com Bu Sayıda Postmodern Teoride Büyük Anlatılar ve Geç Kapitalizm Sorunsalı Doğa Başer Postmodernizm ve Tüketim Kültürü Selma Toral Özsöz İÇİNDEKİLER 2 3 15 Richard Sennett ve Kamusal İnsanın Çöküşü Cihad Özsöz 18 Kemal Haşim Karpat’ın Osmanlı ve Türk Toplum Yapısına İlişkin Görüşleri Cem K. Olgun 23 İstanbul 1920 Saim Can Beritan

33

Gramsci: Özerk Bir Alan Olarak Siyaset ve İşlev Yüklü Aydın Okay Bensoy 41 Kierkegaard’ı Anlama Çabası Olarak Umutsuzluğu Yazabilmek Serkan Yorgancılar Kierkegaard’ın ‘Varoluş Alanları’nda Üç Benlik: Karamazov Kardeşler Ömer Faik Anlı Irkçı Söylem Teun A. Van Dijk / Çev: Merve Birgül

*Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. *Yayınlanan yazıların tüm sorumluluğu yazarlara aittir. *Derginin tüm hakları saklıdır.

47

56

Sayı: 8 Ekim-Kasım-Aralık 2011 Ankara

67

2 Sosyoloji Notları

Bu Sayıda
Fazlasıyla geciken sekizinci sayımızla tüm okuyucularımıza yeniden merhaba. Bize yazılarını gönderen arkadaşlarımız başta olmak üzere uzun süredir yeni sayıyı bekleyen herkese özür borçluyuz. Dergi çıkaran ya da dergi çıkarma işinin herhangi bir aşamasında görev almış olanlar iyi bilirler ki derginin sadece matbaa sürecinin tamamlanması o dergiyi var etmiyor. Derginin okura, okurun dergiye ulaşması önemli bir aşama. Bu açıdan, bir öğrenci faaliyeti olarak sürdürmeye çalıştığımız dergimizin dağıtımı ve okurlara ulaşımı her zaman büyük sorun teşkil etti. Bulunduğumuz illerde elden dağıtım yapıp satışları takip etmeyi uzun süre denedik. Ancak kişisel çalışmalarımız ve farklı illerde bulunmamız bu durumu da uzun vadede zora soktu. Bu işi bir dağıtım firmasına yaptırmanın getirdiği bürokratik ve maddi yüklerden söz etmeye gerek var mı bilemiyoruz. Nihayetinde her ne kadar matbu bir eserin sıcaklığı ve kokusunu özleyecek olsak da derginin varlığını sürdürmesi ve sosyoloji öğrencileri arasında bir hareketlilik yaratma çabalarının sona ermemesi için dijital ortamda yayın hayatımıza devam etmeye karar verdik. Bundan sonra internet sitemizde eski sayılarımız da dahil, tüm sayılara ücretsiz olarak ulaşılabilecek. Ek olarak sitemizde üniversitelerdeki sosyoloji bölümlerinde yapılan öğrenci faaliyetlerini ya da öğrencileri ilgilendiren faaliyetleri bir araya getirmeyi planlıyoruz. Bu yüzden bulundukları üniversitelerdeki faaliyetleri (örneğin dergi ya da sosyoloji günleri çalışmaları gibi) bize bildirebilecek arkadaşlardan mail adresimiz aracılığıyla bizlere ulaşmalarını rica ediyoruz. Tüm heyecanımızla ve bir daha bu kadar uzun bir ara vermemek ümidiyle tüm okurlarımızı selamlıyoruz.

Sosyoloji Notları

Modernitenin ortaya çıkışıyla birlikte değişen dünya algısı farklı alanlarda birçok etki ortaya çıkarmış ve sosyolojinin de temel konularını oluşturmuştur.3 Sosyoloji Notları POSTMODERN TEORİDE BÜYÜK ANLATILAR VE GEÇ KAPİTALİZM SORUNSALI (J.F. 1 Günümüz toplumlarındaki hızlı dönüşüm genel olarak sosyal bilimler özel olarak ise sosyolojide birçok teorisyenin dikkatini çekmektedir. Modernitenin teknik ve endüstriyel. uğradıysa da ne kadar ve nasıl bir dönüşüme uğradığı konusu önem kazanmaya başlamıştır. geç kapitalizm. siyasal. Fakat özellikle ikinci dünya savaşı sonrası yaşanan kriz ve dönüşümler farklı algılama kiplerinin de ortaya çıkışına önayak olmuştur. Bunun sonucunda modernite ile dönüşüme uğrayan yukarıda saydığımız alanların ikinci dünya savaşı sonrası süreçte dönüşüme uğrayıp uğramadığı. Sosyolojinin de içinde doğduğu 19. Söz konusu dönüşümü adlandırmaya yönelik sosyolojideki kuramsal çabalar ortaya pek çok yaklaşım çıkarmış ve her bir yaklaşım doğrultusunda dönüşümün farklı yönlerini vurgulayan farklı dönemselleştirmeler türemiştir. post-endüstriyel toplum.. enformasyon toplumu. bilimsel. kültürel alanlarda ortaya çıkardığı dönüşüm bugünkü anlamda anladığımız toplumun ve insanın oluşumuna da büyük bir etki etmiştir. bilgi toplumu gibi adlandırmalar ile günümüze yönelik pek çok farklı bakış açısı ortaya konmuştur.) oluşmasına yol açmıştır. JAMESON) Doğa BAŞER1 Giriş Sosyal bilim literatüründe dönemleştirmeye yönelik teoriler önemli bir yer tutmaktadır.yy da modernitenin baskın hale geldiği bir dönem olarak bir kopuş sürecini gündeme getirmektedir. Kapitalizmin tarihsel sürecinde yaşadığı krizlere ve çelişkilere rağmen ayakta kalması buna karşılık sosyalist bloğun bir gerileme sürecine girmesiyle birlikte çöküşü. Bu adlandırmaların içinde ortak bir nokta bulmak tam olarak mümkün olmasa da genel olarak Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Öğrencisi . postfordizm. LYOTARD VE F. organikmekanik dayanışma vb. Tarihsel olarak belirli dönüşümleri ele alan bu teoriler genel anlamda geleneksel-modern ayrımı gibi ikili kavram çiftlerinin (cemaat-cemiyet. liberal demokrasilerin yükseliş sürecine girmesi. iletişim teknolojisindeki gelişmeler ile ise medyanın yaygınlaşması bunun yanında yine genel anlamda üretim teknolojilerindeki artış ile küresel ölçekli pazarların ve piyasaların oluşması gibi dönüşümler günümüz insanının yaşadığı toplumun sosyo-ekonomik durumunu adlandırabilmek için önemli ipuçları taşımaktadır. enformasyon teknolojisindeki gelişmeler ile bilgisayarların. Bu anlamda sanayi sonrası toplum.

Daha çok kültürel ve zihinsel alanda yapılan tartışmalar yukarıda da belirtildiği gibi belirli bir tarihsel dönemlendirmeyi temel aldığından bir anlamda da belirli bir perspektifin ürünüdür. Popülerleşen post ekinden en çok etkilenen ve tartışmaların en yoğun biçimde yaşandığı yaklaşımlardan biri de postmodernizm olarak görünmektedir. etknik kimlikler ve öteki düşüncesi tartışma alanının sınırlarını genişletmesinin yanında batıda aydınlanma ile birlikte başlayan dönüşüm sürecine olan eleştirileri ve tarihe-topluma farklı bakış açılarını gündeme getirmesi bakımından önem kazanmaktadır. Bununla birlikte postmodernizmin vurgu yaptığı yerellik unsurları. Fakat Sarup‟un da (2004: 186) belirttiği gibi “ikili karşıtlıklar üretmek her ne kadar çok genel bir yaklaşımı ortaya koysa da özellikle bir dönüşümü adlandırabilmek ve varlığını saptayabilmek için gereklidir”. kültüründe postmodern olarak bilenen çağa girdikçe bilginin konumunun değiştiğidir. devamını ifade edip etmediği yönünde günümüzde de sürmektedir Bu sorunsalların açıklamaya yönelik dönemselleştirmeye dayalı ve post ekinin önem kazandığı yaklaşımlar temel olarak çizgisel bir tarih anlayışını ve dikotomiyi barındırmaktadır. kültürel alanlarda nasıl bir etki de bulunduğuna yönelik bir analize götürmektedir.4 Sosyoloji Notları yaklaşımlarda teknoloji önemli katkısı olan bir öğe olarak görülmektedir. Bu tartışmaların en yoğun olanlarından biri de “post” ön ekinin ne anlama geldiği sorunsalıyla ortaya çıkmakta ve “post” ön ekinin modern olanın yadsınmasını. Bu kadar geniş bir kavramsal yelpazeyi analiz etme uğraşı olarakta karşımıza postmodernizm kavramı çıkmaktadır. Endüstri sonrası toplumlarda bilginin doğasının değişiminde teknolojinin önemli bir rolü vardır. bilimsel. Bununla birlikte bir taraftan küreselleşme tartışmalarının da hâkim olduğu günümüzde küreselleşme sürecinde Robertson‟un (1999: 89) deyimiyle “dünyanın birleşik hale geldiği” dikkate alınırsa artan kültürel iç içe geçmişlik yüzünden dünyanın neresinin tam olarak batı olduğu da artık tam olarak bilinememektedir. Ayrıca bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler ve bilgisayarların kullandığı kodlar da farklı dilsel alanların oluşumuna yol açmıştır. Çizgisel tarih anlayışı ve dikotomi ile oluşturulan bu yaklaşımlar günümüzün toplumsal yaşamındaki yapıp etmeleri açıklamaya yönelik iddialarıyla “post” sözcüğünün literatürde yerini almasını ve bunun yanında kavramın sık sık kafa karıştırıcı bir biçimde kullanılmasını doğurmuştur. siyasal. Teknolojik dönüşümler. Lyotard‟ın temel hipotezi “toplumların post endüstriyel. Özellikle “modern” söyleminin anlamını batıda bulduğu ve bu anlamda postmodernin de yine batının dinamiklerini açıklamaya yönelik bir çabanın ürünü olduğu düşünülebilir. Teknolojinin toplumsal olan ile ilişkisinin vurgulanması teknolojinin endüstriyel. Meşruluk Krizi: Büyük Anlatıların İflası Postmoderniteye yönelik tasvirlerinde Lyotard çıkış noktası olarak teknolojiyi ele alır. Bilgi ileri endüstriyel toplumlarda metalaşma . eleştirisini. Fakat sadece teknolojik determinizme dayalı bir anlayışın sosyolojik açıklama yapabilme konusunda ne ölçüde başarılı olabileceği tartışmalıdır. Lyotard‟a göre özellikle 1950‟lerden sonra teknoloji dilbilim ve iletişim alanlarına etki etmeye başlamıştır. Yukarıdaki diğer kavramsallaştırmalardan tam olarak ayrı ele alınamayacak olan postmodernizmin ayırt edici özelliklerinden biri diğer dönemselleştirmelerden daha yoğun ve hararetli tartışmalara sahip olması ve tam bir görüş birliğine varılamayan bir söylem düzeyini içinde barındırmasıdır. herhangi bir olgunun araştırılması ve bu araştırma sonucu elde edilen bilginin aktarımı hususunda önemli dönüşümleri meydana getirmiştir. Çünkü her yaklaşım belirli bakış açısıyla belirli bir alana yoğunlaşarak bakış açısı dışında kalan değişimleri göz ardı etmek durumunda kalabilmektedir. Toplumların değişim halinde olmaları genel geçer bir durum olmasına rağmen bu dönüşümü belirli kavram zıtlıklarıyla ifade etmek değişimin tam anlamıyla açıklanamamasına da neden olmaktadır.

değerlendireceği anlamları üretip bir anlamda kültür yaratmaktadır. Wittgenstein (2000) dil oyunları kavramıyla dilin yaşam biçimiyle bağlantılı olduğunu ileri sürmektedir. Bu anlamda düşüncenin de karşılığı olarak dili görmek mümkün değildir. hikâyeler. Dil oyunları hikâye anlatma. Bu anlamda İkinci dünya savaşında teknoloji ve bilimin hegemonik bir unsur haline gelmesiyle günümüzde bilim ve teknolojinin birleşerek teknobilim haline geldiğini ileri sürmektedir. “Anlatısal bilgi genel olarak aktarıma dayalı söylenceler. Teknoloji bilimsel argümanların ispatlamasını destekleyici bir unsur olarak görülmektedir. Önemli olan onun toplumdaki kullanılış tarzıdır. hala uygulanması ve toplumsal hayatta devam edebilmesi onun meşruluğunu devam ettirebilmektedir. Bunların varlığı ise temel olarak uzmanlaşmış bir grubun bilgisinin evrensel olarak gösterilmesiyle sonuçlanmaktadır. 2000: 49-73). 2000: 15-22). mitler gibi geleneksel anlatıları adlandırır bunlar özellikle bir toplumda nelerin yapılıp yapılmayacağını belirtilmektedir. Bu alanlardaki dönüşüm fabrika ve tarım işçilerin azaldığı profesyonel ve teknik işçilerinin ise artmasına yöneliktir”. Bu anlamda Lyotard‟da söz konusu durumdan etkilenmiş Bell ve Touraine gibi yazarların post endüstriyel toplum teorisine benzer bir şekilde postmodern durumu post endüstriyel toplumlardaki politik ve kültürel durum” olarak görmektedir. üretimde önemli bir yer işgal etmekte ve işgücü dağılımında önemli bir etkide bulunmaktadır. Lyotard‟a göre anlatısal bilgi aktarımı ile belirli bir tarih düşüncesini taşımakta ve toplumda kişinin değer vereceği. Hakikat bilimsel söylemin karmaşık anlamlarına maruz kalınarak . Çünkü düşünülen bir şeyin tam anlamıyla dile yansıyıp yansımayacağı bir tartışma olmakla birlikte bunun dil oyununda nasıl bir yer edineceği de yine dil oyunlarının kuralları ile şekillenmektedir Özellikle bilginin değişen doğası dikkate alındığında dil oyunlarının farklılaşması da önem kazanmaktadır. Dil oyunları temel olarak Wittgenstein kullandığı bir kavram olarak dili bir oyundaki hamlelere benzeten bir görüştür. Bu da özellikle bilginin doğasında önemli bir dönüşüme işaret etmektedir. Bir anlamda zaten anlatı kendi meşruluğunu kendi içinde taşımaktadır da denilebilmektedir. Bir toplumdaki dil oyunları da bir anlamda o toplumun yaşam biçimiyle uygun olarak şekil almaktadır. Bilginin meşruluk kazanım durumuna göre Lyotard‟ın anlatısal ve bilimsel bilgi ayrımına giderek belirli bir kriz durumuna gönderme yaptığı görülmektedir. atasözleri. Modern bilimle birlikte meşrulaştırma kanıtlar ve hakikatler çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bununla birlikte Lyotard bilimsel ve teknik meşruluk ile paralel olarak politik bir meşruluk sorununu da gündeme getirmektedir. Bu tür bir bilginin büyük bir meşruluk iddiası olmadığı gibi zaten var olması. Fakat aydınlanma ile birlikte başlayan bilim ve tekniğin gelişiminin. Sarup‟a (2004: 190) göre “birkaç on yıldır bilgisayarlaşmış bilgi. farklı bir dil oyunu içinde var olacak bilimsel bilgiyi ön plana çıkardığı görülmektedir. Lyotard bilginin post-endüstriyel durumunu betimledikten sonra dil oyunları kavramıyla bilgi ve dilin meşruluk problemine değinmeye çalışır. Harvey‟e (2006: 65) göre ise “postmodernist düşünürlerin pek çoğu gelişen enformasyon imkânları ve bilginin bu imkânlar içindeki durumu ile yakından ilgilenmektedir. Lyotard‟a (1993: 15) göre “bilimsel anlatının günümüzdeki halinin oluşumunda ikinci dünya savaşı sırasında Amerika‟da başlayan bir dönüşüm etkili olmaktadır. Böylece dil herhangi bir dilbilgisi olarak anlamlandırılması mümkün olmayan bir etkinlik olarak görülmektedir. emir verme gibi birçok amaca hizmet edebilmektedirler. Burada da özelikle Rönesans hümanizminin ve Alman idealist felsefesinin halk bilinci ve müzakereciliğiyle bir üst anlatı olarak bilimsel bilgiyi destekler biçimde ortaya çıktığı görülmektedir” (Lyotard.5 Sosyoloji Notları sürecine girerek herhangi bir mal gibi üretilip tüketilebilen bir forma bürünmektedir” (Lyotard.

Bu anlamda meşruluk sorunu ortada bir sorun olarak belirmekte ve bir kriz durumuna da gönderme yapmaktadır. ilerlemeye yönelik büyük anlatısal söylemlere gönderme yaparak meşrulaştıran herhangi bir bilimi belirlemek üzere kullanmaktadır bu anlamda postmodern de bu tür büyük anlatılara inanılmazlık durumu olarak ortaya çıkmaktadır” (Lyotard. Lyotard‟ın erken dönem çalışmaları açıkça postmodern durumu ya da meşruluk sorununu ifade etmese bile temel olarak bir kriz durumuna ve bunun toplumsal yansımalarına gönderme yapar niteliktedir. pozitivizm. Fakat Lyotard‟ın düşünceleri modern sonrası bir toplum düşüncesiyle birlikte bir kopuşu da dile getirdiğinden dolayı bu örneklerden ayrılmaktadır. biyolojik ve dilsel araştırmalarda bunun en büyük örneği olarak görülmektedir. Bilim her ne kadar kendi meşruluğunu yaptığı eylemlerde sağlamaya çalışsa da son tahlilde . Günümüzde devlet ve şirketler tarafından kullanılan askeriye. 2000: 11). bu tam. Smart‟a (2000: 330) göre “Lyotard‟ın büyük anlatıları ve bilginin doğasındaki değişim tezi kısmen Wright Mills‟in 1950‟li yılların sonunda liberalizm ve sosyalizmin çöküşüne yaptığı vurguyla öndeyilenmiş görünmektedir”. 2007: 130). Lyotard‟ın düşünce ekseninde büyük anlatılar (meta narratives) “kavram olarak anlatıların ve dil oyunlarının kurallarını belirleyen bu sayede önermelerin ya da dil unsurlarını organize edip onların geçerli ya da geçersiz olduğunu belirleyen bir üst zemin olarak görülebilmektedir. Bu anlamda felsefedeki bunalım: Kapitalist emperyalizmin 1914‟te patlak veren ilk bunalımına sıkıca bağlıdır. Daha önce felsefe devre dışı bırakılmış ve bilgi problemlerinin irdelenmesinde yerini uzmanlaşmış bilimler almıştı. Dil oyunları ve anlatılar düşüncesinden Lyotard temel problematik olarak büyük anlatılara yönelmektedir. Tarihsel olarak bakıldığında Lyotard‟ın argümanlarındaki büyük anlatıların reddinin aslında daha önceleri de çeşitli düşünsel yapıtlarda var olduğu görülmektedir. Örneğin Lyotard Fenomenolojide felsefenin (düşünsel arkaplan veya çağın paradigması olarakta düşünülebilir) bunalımı ile kapitalizmin bunalımını paralel olarak görmektedir. Bu anlamda geleneksel büyük anlatılardan farklı olarak modernlik büyük anlatısının en önemli argümanlarından biri geleceğe yönelik kurgularda bulunarak toplumun karşılaşacağı her türlü problemin çözümüne yönelik kararlılığıdır” (Malpas. Postmoderniteye yönelik temel argümanlarını oluşturduğu “Postmodern Durum” adlı eserinde Lyotard moderniteden kopuşu ve endüstri sonrası toplumlarda kültürün ve bilginin dönüşüme uğrayarak farklı bir çağa girildiğini vurgulamaktadır. formalizm aşamasıydı. Lyotard modern terimini “kendini özgürlüğe. pragmatizm. insan kişiliğine saygı) bizzat sistemin sonuçları tarafından tehdit edilmeye başlayınca felsefi düşüncedeki bunalımın ilk belirtileri de görülmeye başlıyordu (Lyotard. Büyük anlatılar meşrulaştırma zincirini son halkası olarak endüstri sonrası toplumlarda inandırıcılıklarını kaybeden anlatılar olarak görülmektedir. Bunu anlamlandırabilmek içinde kendi modernite ve postmodernite kavramsallaştırmalarını yapmaktadır. Bilimin kendini meşrulaştırması sorunu özellikle anlatı ve meta anlatı ilişkisinde bu anlamda bir örnek olarak verilebilmektedir.2003: 25). ama bu sistemin siyasal doğuşu sırasında insanlara sağladığı garantiler (yurttaşların özgürlüğü. nükleer. entelektüellerin ebedi görünen bir sosyal sisteme duydukları güvenle sıralanan. Büyük anlatıların varlığı Lyotard‟a göre birçok dönemde var olan bir durumdur fakat burada dikkat çekilen husus modernliğin kendi başına bir büyük anlatı olarak görülmesidir. uzay.6 Sosyoloji Notları üretilmekte ve teknolojide bunu desteklemektedir”. akılcılığa.

hep yenilenen kazancın peşinde. gıda üretim şirketleri) tarafından kullanıldığı görülmektedir. Bu aşamada modernliğin üst anlatılarının meşruluğunun bunalıma girmesi iktidar odaklarının da ortaya çıkmasıyla ilişkili görülmektedir. İlaç ve gıda şirketleri geliştirdikleri formüllerle ortaya koydukları ürünlerin sağlık denetimini tam yapmadıkları ve ürünlerinin sağlığa aykırı bir durumu tespit edilince de satış verimliliğinin düşmemesi için bunları açıklamadıkları2 görülmektedir. çünkü sorun kendisinin en eksiksiz formunda yani tekrar eski halinde ortadadır: Bilginin ne olduğuna kim karar verecektir ve hangi ihtiyaçların karara bağlanacağını kim bilecektir? Bilgisayar çağında. ussal kapitalist iletmenin peşinde.7 Sosyoloji Notları bir büyük anlatı olarak aydınlanmayı ve ilerlemeyi kendine bir korunak olarak almaktadır. zorunlu olarak öne çıkmaktadır. Lyotard‟a göre bilginin insanların yetiştirilmesinde ve zihinlerin kazanılmasına hizmet ettiğine yönelik inancın artık ortadan kalktığı görülmektedir. 1997: 17). Bütün bir ekonomik sistemin kapitalist düzeni içinde verimliliğe ulaşma olanağı taşımayan bir işletme batmaya mahkûmdur… ve bu sistem kendi özel yasalarını izler (Weber. Böyle bir durumda bize bilimsel çalışmaların herhangi bir ilerlemeye değil günümüzde verimliliğin yanında kar amaçlı olarak üretildiğini göstermektedir Büyük anlatıların meşrululuğuna yönelik en temel noktalar özellikle yukarıda da açıklanmaya çalışılan bilginin doğasındaki dönüşümdür. 2000: 28). Bu örneklerden özellikle ilaç şirketleri ve gıda şirketleri göz önüne alındığında bunların bilimi kullanmalarının yanında bir yandan kapitalizmin ilkelerine göre çalışan işletmeler olduğu da önemli bir noktadır. 2007: 78-111). Lyotard‟ın vurguladığı nokta özelikle günümüzde bilimin meşruluğunun ne derece ve nasıl sağlanabildiğine yönelik bir tartışmayı da önümüze koymaktadır. Denetleyici kurumlarında bunun üzerine yaptıkları denetimin yetersizliği ve meydanında bu durumu yayımlamaktan çekinmesi özellikle bilimsel çalışmaların meşruluğuna yönelik birçok soru işareti oluşturmaktadır (Herman. „verimlilik peşindedir‟. arka plana geri çekilmekten öte. . Günümüzde bilgi daha çok bir meta haline gelerek satılacak bir ürün haline gelmektedir Bireylerde buna uygun olarak mümkün olan 2 Örneğin İkinci Dünya savaşı süresince kullanılan DDT ancak 1970’de yasaklanabilmiştir. Böyle olmak zorundadır. Bu anlamda Lyotard‟a göre: Bilimin daha önce olduğundan çok daha fazla ve bütünüyle. askeriye. Günümüzde bilimin çeşitli kuruluşlar (ilaç şirketleri. yeni teknolojilerin yanı sıra egemen güçlere teslim olmuş gözüktüğü ve bunların çatışmalarında başat bir unsur olma tehlikesini içerdiği bir zamanda bilimsel bilginin var olan konumunu incelediğimizde. bilgi sorunu şimdi daha çok bir hükümet sorunudur (Lyotard. Bilim artık ilerlemenin bir aracı değil bir iktidar kurmanın bir nesnelleştirici ve bütünselleştirici söylemin aracı olarak görülmektedir. Bu durumun meşruluğa yönelik sorunsalları özellikle Herman‟ın “düzmece bilim” olarak adlandırdığı ifade ettiği bir aldatma siyasetini de gösterir görünmektedir. çifte bir meşrulaştırma sorunu. Bilimsel araştırma amacıyla kurulan bir şirketin günümüzde en büyük amaçlarından biri özellikle kar etme ve verimliği arttırmadır. Bunun sonucunda bilimsel önermelerin meşruluğu da yine kendi içlerinde taşıdıkları bir değer değil kendilerinden bağımsız olarak sürekli bir üst anlatıya gönderme yaparak kazandıkları bir durum olarak ön plana çıkmaktadır. Kapitalizm mantığına göre işleyen işletmeler ise Weber‟e göre: Sürekli.

2006: 237). Bunun yanında Lyotard‟ın vurguladığı diğer bir tahakküm ise kültürel alanda göze çarpmaktadır. Ayrıca yaratılan kültürel ortam ile gerçeklikte belirlenerek sadece belirli bir söylemsel düzenin varlığı kabul edilip sunulan bu düzenin dışında bir gerçekliğin var olmadığı düşüncesinin de sistem tarafından bireylere empoze edildiği görülmektedir. Örneğin güçlü olma. Bu irrasyonellikte aslında modernden ziyade akla karşı tepkisel duruşta bulunan Lyotard‟ın postmodern savunusu ile daha çok yakınlık göstermektedir” (akt. Büyük anlatıların reddine yönelik argümana yöneltilen eleştirilere baktığımızda ise Kellner‟a göre “Lyotard büyük anlatıları reddederken ve modernden postmodern bilgiye geçişe yönelik açıklamalarda bulunurken düşüncelerini yeteri kadar teorileştirmemiştir. sanayi sonrası. Çünkü böyle bir kopuşun varlığını öne sürmek tarihte radikal bir kopuşu ön gerektirmektedir. Bu anlamda Lyotard‟ın teorisi belirli bir tarihselleştirme ve dönemselleştirmeden yoksun görünmekle birlikte önceki toplumsal düzen ile yeni düzen arasındaki kopuntu ve süreklilikleri göstermede başarısız olmuştur. 2000: 20-51). Nitekim önceki bölümde de belirtildiği gibi Lyotard‟ın temel tezlerinden biri toplumların endüstriyelden postendüstriyele geçişiyle birlikte kültürel alanda da modern postmoderne yönelik bir geçişin de olduğu yönündedir. Fakat “rasyonalizme yönelik aşırı eleştirel tutum irrasyonalizmi savunmak değil tam tersine yerleşmişortodoks düşünceye yapılmış rasyonel bir meydan okumadır” (Smart. Çünkü “anlatıların arkasındaki gerçekliği vurgulamak ve onların meşruluğunu sorgulamak ancak akla uygun standartları hala koruyabilme koşuluyla anlamlı olabilmektedir. 2000: 337). Lyotard “moderniteyi terorist aklın bir hikâyesi olarak görerek nazizime benzetmektedir.8 Sosyoloji Notları en yüksek seviyede bilgiyi öğrenmeye çabalamaktadır. Buradaki öğrenme kavramı ise temel olarak sisteme uygun hale gelmekle ilgili olarak anlaşılabilmektedir. Kültürün Kapitalistleşmesi Postmodernizm bir dönemlendirme ölçütü olarak tek başına ele alınabilecek bir kavram olsa da kendisiyle birlikte tüketim.yy‟ın birçok düşünürü tarafından daha önce de dile getirilen düşünceler olarakta görülebilmektedir” (Savran. dijital çağ gibi dönemselleştirmelere de gönderme yapmaktadır. Aksi halde teori ile ideoloji arasındaki sınırları belirlemek güçleşmektedir” (Rorty. Habermars‟a göre de büyük anlatılara yönelik inanılmazlık durumu sorunsal teşkil etmektedir. Bu görüşün bağlamında herhangi bir üretimin kendine yönelik bir tüketim kültürü yaratması ayrıca bilimsel söylemlerinde insanların yaşamları üzerinde büyük bir etki yarattığı söylenebilir. Oysaki ölüm kampları gibi nazizim denemeleri tamamen irrasyonel bir nitelik taşımaktadır. 2000: 383-386). Ayrıca “Lyotard‟ın modernliğin totalleştirici aklına yönelik yaptığı vurgular zaten 19. Bunun sonucunda da gerçek bu kuralların ve sınırların varlığında inşa edilen bir anlatı olarak karşımıza çıkmaktadır” (Lyotard. Bunun yanında postmodern bir durumla ilgili argüman ileriye sürmenin kendisi de bir büyük anlatı olma riski ile karşı karşıyadır Ayrıca Lyotard dil oyunlarının heterojenliğin ve karşılaştırılmazlığının savunulmasına rağmen büyük anlatıları tamamen reddederek çoğulcu değil totalleştirici bir yaklaşım ileri sürmekte ve kendisiyle çelişmektedir”(Kellner. Post endüstriyel toplumun varlığı ise bir anlamda artık sanayi çağının bitiğini ve sanayi çağının dinamiklerinin de . 2000: 263). Eagleton ise Lyotard rasyonellik-irrasyonellik arasında bir çelişkiye düştüğünü vurgulamaktadır. enformasyon. Bu da bireyler üzerinde temel bir tahakküm sistemi oluşturduğu düşünülebilmektedir. kariyer sahibi olma. Geç Kapitalizm: Kapitalizmin Kültürleşmesi. Bilgi ve endüstriyel üretim “özellikle kendilerini var ederken bireylere toplumda belirli kullarda dayatarak belirli sınırlamalar getirmektedir. üretken olma gibi söylemler günümüzde insanların yaşamları üzerinde etki ederek onları bir performans hiyerarşisine tabi tutmaktadır. 1999: 168). Harvey.

Üretim araçları ve onların ürettikleri ürünler bir devri ortaya koymanın yanında kültürel biçimi de belirlemektedir. “1848‟den sonra buharlı makinelerin makine ile üretimi. Jameson “postmodernizm kavramını kapitalizm ile ilişkilendirirken bir yandan kapitalizmin sürekliliğinin devam ettiğini savunmakta diğer yandan ise kültürel formlarda bir kopuşun ortaya çıktığını ileri sürmektedir” (Savran 1999: 159). Böylece sınıf çatışmalarının azalması ve hizmet sektörünün yükselişi gibi etmenler bir endüstri sonrası toplumun dinamikleri olmasından çok kapitalizmin ileri bir aşamasının bir sonucu olarak görülebilmektedir” (Connor. 2008: 165). Her ne kadar Jameson postmodernizme yönelik düşünceleriyle bu çalışmada yer alsa da. 2006: 96). Çünkü Marx‟a göre “farklı ekonomik devirleri birbirinden ayırt etmeye olanak veren şey yapılan eşyalar değil onların nasıl ve hangi aletlerle yapılmış olduklarıdır” (Marx. 2008: 204). bunun yanında Jameson‟un edebiyat eleştirileriyle birlikte çok geniş bir alana yayılan çalışmaları da bulunmaktadır. Bu da düşünürü daha genel anlamda kültürel biçimler ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi incelemeye yöneltmiştir. 1940‟lardan sonrası teknoloji olarak geç kapitalizmi ifade eder. II. Burada “nedensel ilişkiden çok bir dışlama ilişkisi mevcuttur. Dünya savaşı sonrası çok uluslu geç kapitalizm ise postmodernizme karşılık gelmektedir” (Jameson. Bu dönüşümlerin her biri kültürel anlamda da bir dönüşüme işaret etmektedir. tekelci sermaye. Bu anlamda klasik-ulusal piyasa kapitalizmi gerçekçilik evresine. Bu da Jameson‟u günümüzün kültürel ürünleri ile ekonomik yapısı arasında bir karşılıklı ilişki kurmaya yöneltmektedir. Ayrıca yapılan ayrım her ne kadar Ernest Mandel‟in görüşleri çerçevesinde olsa da temel karşılığını Marx‟ın kendi metninde de gösterir görünmektedir. Dünya savaşından günümüze uzanan çokuluslu-geç kapitalizmdir. Bu açıdan üretim ilişkilerinin değişimi belirli kültürel formların varlığına imkân sağlarken belirli türleri dışlamaktadır. Bu anlamda Savran‟ın da (1999: 176) belirttiği gibi “Jameson‟un yapıtlarının kaynağını her ne kadar edebiyat eleştirisi oluştursa da bu çalışmalar onu bir yazın türü olarak romanın dönüşümleri ve karakteristik biçimleri ile kapitalizmin geçirdiği evreler arasındaki ilişkiyi araştırmaya sevk etmiştir”. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki bu “kopuşun sonucu olarak farklılaşan kültürel kalıplar kabaca bir üslup olarak değil daha çok dönemin başat kültürel öğesi olarak kavranılmalıdır” (Jameson. Ayrıca Jameson‟un kurduğu alt yapı-üst yapı ilişkisinde alt yapı unsurları direk ve tekil olarak üst yapı unsurlarının ortaya çıkmasına neden olmamaktadır. 1990: 93). Bu dönüşümler ise Marx‟ın çözümlemesini yaptığı klasik ya da ulusal piyasa kapitalizmi. . Kültürel durumları da değişime uğratan kapitalizmin günümüze değin üç mutasyon evresinden geçtiğini belirten Jameson kapitalizme yönelik dönemselleştirmesinde Ernest Mandel‟in Geç Kapitalizm adlı eserinde ileri sürdüğü tezlerin altını çizmektedir. Fakat burada sadece teknolojinin belirleyici olduğunu söylemek yanlıştır çünkü teknolojik gelişmeler de kapitalizmin yapısal dönüşümü içinde kavranmalıdır. 2005: 68).emperyalizm aşaması modernizme. 1940‟lardan bu güne değin ise elektronik ve nükleer enerjili cihazların makine ile üretimi ön plana çıkar. Bu perspektiften bakıldığında “Jameson marksist eleştiriye karşı zayıflatıcı etkisi olan sanayi sonrası toplum formülasyonlarından ayrılarak postmodernizmi kapitalizmin ileriki bir aşaması olarak görmektedir. Altyapı unsurlarının oluşturduğu tarihsel durum daha önceki olanakların bir kısmını devre dışı bırakmakta ve belli olanaklara da yol açmaktadır” (Jameson. 1890‟dan sonra ise elektrikli ve yanmalı motorların makineyle üretilmesi. Lenin‟in teorileştirdiği tekelci sermaye ya da emperyalizm aşaması ve üçüncü olarakta II.9 Sosyoloji Notları baskın konumda olmadığını savunun bir görüştür. Bu perspektiften yapılan bir dönemleştirme postmodern döneme yönelik bir temel bulma arayışı olarakta yorumlanabilmektedir.

Bu nedenle uzamın değerlendirilmesi önem kazanmaktadır ki Jameson‟a göre “sermayenin üçüncü aşamasına geçerken uzamda da bir mutasyon gerçekleşmiştir ama bireyler bu mutasyona uyum sağlayamamalarından ötürü günümüzde algı sınırlarını zorlayan bir hiper-uzam ile karşı karşıya kalmışlardır” (Jameson. “Van Gogh‟un eseri toplumsal bir duruma gönderme yaparak pabuçların toprağa aitliği ile bir zamanlar var olduğu koşulları doğrudan yeniden oluşturmaya çalışmaktadır. Bu anlamda postmodern tek bir üslup dayatmak yerine beğeni kültürlerinin çeşitliliğini kabul ederek üslupta heterojenliğe ve eklektizme neden olmaktadır. Derin anlamdan yoksun böyle bir yapıt sadece tüketime bir meta olarak ve metanın tüketimine gönderme yaparak paradoks bir durum oluşturmaktadır. kır olmadığı için de kentin varlığı sorunlu hale gelir. Bu anlamda Van Gogh‟un “Köylü Pabuçları” ile Andy Warhol‟un “Elmas Tozu Pabuçlar” yapıtlarını karşılaştırmaktadır. Bu anlamda artık eski denilebilecek bir şeyden söz edilemez. 1994: 35-36). Bu anlamda geç kapitalist sermayenin sürekli yeniyi üretmeye zorlanması ve cirosunu arttırma isteği ile bağlantılı olarak değerlendirilmektedir. 1994:399). Yüzeyselliğin yanında pastişte modern edebiyat ve sanatta çoğalan üsluplar ve bu üslupların çoğalmasından çekinmeye başlayan sanatçıların üslupları bir araya getirmesi karakteristiği ile gündeme gelmiştir. 1994: 415). Postmodern dönemde “artan metalaşmanın kültürün her alana yayılması ve tarih ve üsluptan vazgeçiş (kopuş) sonunda pastişin ön plana çıkması görülmektedir.” (Jameson. “Modern dönemde yeninin rağbet ve ilgi görmesinin en önemli nedenlerinden biri eskinin de o dönemde var olması ve yeni kategorisi ile bir arada bulunmasıdır. pre-kapitalist olarak ne geleneksel kültür ne de kırsal alan ya da doğa mevcut değildir. Bu yüzden hiper uzamdan kaybolma ve algılama sorunu ön plana çıkmaktadır. Çok uluslu kapitalizmin karmaşık ve akıl almaz düzeydeki ekonomik varlığı mimari alanında da bir mutasyona sebebiyet vermektedir. Metalaşmanın artışı ve kültürün her alana yayılması da somut örneklerin gün yüzüne çıkmasına neden olmuş bu sayede de postmodern kültür üzerine somut açıklamalar yapılabilmiştir” (Jameson. 2005: 160-165). Bu temelden yola çıkarak uzama.10 Sosyoloji Notları Postmodern kültürel ürünlere yönelik tanımlamalarında Jameson‟un özellikle modern kültürel ürünlerle bir karşılaştırma yapmayı denediği görünmektedir. Hiper uzama örnek olarak Jameson Bonaventure otelini ve Frank Gehry‟in ev restorasyonunu . “Üslubun yok olmasıyla ortaya çıkan kodlar da kültür üreticileri tarafından taklit ve birleştirme yoluyla kullanılmaktadır” (Jameson. Fakat modernden postmoderne geçiş süreci modernleşmenin tamamlanması ile başlar. Bu yüzeyselliği geç kapitalizmin artan metalaşmasının sonucunda imgelerin tüketim evrenine direk olarak katılma imkânı olarakta değerlendirmek mümkündür” (Jameson. “Mimari diğer sanatlar arasında ekonomik temel ile en yakın ilişkiye giren sanat dalı olması ile postmodern uzamın ve estetiğin açık bir göstergesidir. benliğe ve estetiğe yönelik analizler yapmaktadır. “Modernist estetiğin sona ermesi ile birlikte her şeyin yapıldığı ve biçimsel bir yeniliğin ortaya çıkmayacağı anlayışı gelişmekte bu da postmodernizm içinde her şeyin her şeyle gidebileceği anlayışını getirmektedir” (Jameson.Tarih bilincinin yitirilmesi temel olarak yeni-eski kavramsallaştırmasının silinmesi ile ortaya çıkmaktadır. Geçmişten bir kalıntı da restore edilerek silinir Böyle bir tarihsel bilinç yitimi de genel anlamda zamanın yerine uzamın geçmesine neden olmaktadır. Oysa Andy Warhol‟un eseri dolaylı ya da dolaysız bir hitap bulundurmamaktadır. 1990: 77-78). Böyle bir durumda geçmişe yönelik herhangi bir algı kalıbının da yokluğu tarihsel bilincin yitimine yol açar ve eski olmadığı için yeni. 2005: 22). Bunun en kutupsallaştığı nokta olarakta ileri modernist ile postmodernist sanatsal faaliyet örnek olarak verilmektedir. Jameson‟un modern ve postmodern dönemleştirmesinin önemli noktalarından biri tarih duygusunun silinmesidir.

sistem ve kültürel ürünler içindeki bireyin durumunu şizofreni kavramıyla ilişkili olarak tanımlamaya çalışır. Geçmiş şimdi cilalı bir imge ya da moda göstergesi olarak görülmektedir” (Jameson. Teknolojinin gelişimi ve temsilin doğadan makineye geçmesi ile birlikte günümüzde devasa boyutlu olmayan elektronik cihazların varlığı söz konusu olmaktadır. Bu belirsizliklerin var olduğu hiper-uzam aile.). Jameson böyle bir uzam. ilk anda korku verici ve dehşet uyandıran ve en önemlisi algı sınırlarımızı aşan bir estetik kategorisidir. Günümüzde de estetik deneyimin büyük miktarda teknoloji ve teknolojik aletler yardımı ile yapıldığı . Böylece geçmişte yüce olarak nitelendirilebilecek doğa ve devasa modern makinelerin yerini günümüzde enformasyon ve medya teknolojisinin devamını sağlayan –saniyede milyarlarca işlem yapabilen. Bu anlamda sanayi toplumun görkemli makineleri gitmiş onların yerine bilgisayarlar ve diğer mikro elektronik araçlar gelmiştir” (Jameson. Böyle bir durumda birey içinde bulunduğu zamansal durumla ilgili tarihsel bilincini kaybetmektedir. Kapitalizmin çok uluslu aşamasındaki bayağı-isterik yüce durumu insan. kapitalizm öncesi olan ve doğa olarak nitelendirilebilecek her şeyi ortadan kaldırmakta ve yerine makineyi koymaktadır. 2008: 292). yurt. Oysa Jameson‟a göre “geç kapitalizm evresinde kapitalizmin ilahlaşmış bir hale gelmesi. Tarihin şimdiki zaman ile ilişkisinde oluşan sorunsal bu açıdan önemlidir. Gehry‟nin eski bir evin dışına inşa ettiği ikinci bir ev.. Bu anlamda geçmiş sürekli şimdinin içinde yaşar ya da şu an tarihin içine sokulmaya çalışılır. teyp vb. Bu örneklerden yapılabilecek genel değerlendirme ise şöyledir.11 Sosyoloji Notları göstermektedir. “Postmoderngeç kapitalist dönemde tarihi öğeler eski-yeni ayrımın kaybolması ile birlikte sürekli olarak şimdinin içinde var olurlar. Jameson şizofrenik sanatsal ürünleri birbirinden kopuk ve bağımsız birleştirilemez tümcelerin yan yana gelmesi olarak yorumlar. ev içinde bir ev kavramıyla iç ve dış ayrımını sorunsallaştırır. Bu anlamda kendi küçük ama işlev bakımından çok uluslu sermayenin iletişim ve hesaplarını yapabilen bu makineler görüntü olarak işlevlerini ve haşmetlerini örtmektedirler. 1994: 154-169). “Bob Parelman‟ın Çin başlıklı eserinde bir Çin mahallesindeki dükkânda bulunan fotoğraf albümündeki fotoğraflara yazdığı cümleleri bir araya getirmesi buna örnek olarak gösterilmektedir. Bunun yanında metnin kaynağı bir fotoğraf albümündeki fotoğraflara eklenen yazılar olduğu için aslında gerçekte olmayan bir metine gönderme yaparak anlam zincirinde bir kopukluğa yol açmaktadır” (Jameson. Yücelik deneyimi yüksek tepeler ve dev dalgaların haşmeti karşısındaki ruh halimiz ile örneklendirilebilir” (Aktuğ. teknoloji. Bu da çok uluslu kapitalizmin insan zihnin sınırlarını aşan karakterine uygun görünmektedir” (Jameson. Temsilin ötesinde süreçlerin kendisinin yeniden üretimine yönelik makinelerin varlığıdır (kamera.mikroçip tasarımları almaktadır. uyumsuzluğa dayanan. 1989: 152-170). Bu da temel olarak tarihçilik değil tarihsicilik anlamına gelmektedir. bu da çok uluslu kapitalizmin doğasına uygun görünmektedir” (Jameson. 1994: 92-93). İkinci olarak gösterge sistemlerindeki başarısızlık ile birlikte derin bir kaybolma duygusu mevcuttur ve göz yanılmaları yaratabilecek biçimde biçimden yoksun cisimler aitliğe yönelik bir sorunsal doğurur. “Kant‟ın estetik tartışmalarında sorunsallaştırdığı yüce kavramı güzelden farklı olarak belirli bir formdan yoksun. ülke gibi sınırlandırmaları alaşağı eder. Postmodernizm tartışmalarının önemli bir kısmını oluşturan temsil sorunu Jameson‟un yaklaşımında özellikle Susan Sontag‟ın “Bayağı-İsterik” ve Kant‟ın “Yüce” kavramsallaştırmalarıyla bir sorunsal hale gelir. Çünkü Geç kapitalizmin “temel öğesi yeniden üretimdir. İlk olarak postmodernin eski-yeni gibi karşıtlıkları sorunlu hale getirmesi gibi mekânda da içerisi dışarısı ayrımını sorunlu hale getirmektedir. Burada önemli olan nokta da yücenin doğa ile ilişkili olarak görülmesidir. video. 1994: 57-61). 1994: 141-178). Tümceler alt alta bir bütünlük oluşturma ile oluşturmama arasında gidip gelmektedir. kültür ve doğa arasında temsil sorununu farklı bir yöne taşımıştır.

1990: 92-95). Çünkü Jameson geç kapitalizm den önce gelen klasik kapitalizm ile emperyalizm aşamasını detaylı bir sunum ve karşılaştırmasını yapmamakta sadece Ernest Mandel‟in düşüncelerini vurgulamaktadır”. Geç kapitalizm temel olarak Jameson‟un post-endüstriyel toplum teorilerine karşı çıkarak oluşturduğu bir dönemselleştirmedir (Jameson. Çünkü Jameson hem kültürün genişleyerek her şey haline geldiğini savunmakta hem de ekonomik üretime yönelik bir yaklaşımı savunmaya devam etmektedir”. kültürel. Savran‟a göre “Jameson bir yandan geç kapitalizm düşüncesi ile ekonomik ilişkilerde bir sürekliliğin devam ettiğini savunsa da kültürde mutlak bir kopuşun meydana geldiğini ileri sürmekte fakat bu kopuş/süreklilik ilişkisini açıklama da yetersiz kalmaktadır. Bütün nota ve seslerin bilgisayarlar aracılığıyla dijitalleştirilebilmesi günümüzde doğal denilebilecek bir estetik deneyimin varlığını özellikle sorgulatmaktadır. Bir şeyin modern ya da postmodern olarak nitelendirilmesi onun diğer toplumsal bağlarını etkisiz kılacak duruma dönüşmemelidir. Bunun yanında sonucu ikili ayrımlara bağlı olarak gelişen açıklamaların yapılmasında temkinli olunması gerekmektedir. bilim ve entelektüelin durumunu sıkıntılı bir hale getirdiği görülebilmektedir. Bu anlamda Lyotard‟ın post-endüstriyel toplum argümanıyla da birer zıt kutup halindeymiş gibi görünse de bu iki argümanı . ekonomik. Jameson‟un Postmodernizme yönelik görüşleri günümüzü anlamlandırmak açısından faydalı olsa da birçok eleştiriye de maruz kalmıştır. Bu durumda marksist bakış açısından kültüre yönelik günümüzde bir açıklama sorunun varlığını aklımıza getirebilmektedir.12 Sosyoloji Notları görülebilmektedir. sanatsal ve bunun gibi birçok boyutta farklılıkların bulunduğu bir sürecin varlığına yönelik göndermeleri bulunmaktadır. Bu durumda da geç kapitalizm ile postmodernizm arasında tam bir ayrım yapmak güçleşmektedir. ideolojik. Nitekim Kumar‟a (2004: 142) göre “Jameson‟un yaklaşım tarzı gibi marksist açıklamalar kültürün abartılması ile sonuçlanmaktadır. Bu açıdan bilimin teknoloji ile birlikte bir iktidar aracı haline geldiği. Bu da argümanlarındaki parça-bütün ilişkisinde bir sorun olarak postmodern kültürün postmodern toplum haline gelmesine yol açar”. Lyotard‟ın kopuşu betimleyen büyük anlatılara inanılmazlık argümanının meşruluk krizi ile birlikte günümüzde eğitim. 1999: 185-189). Postmodernizm her ne kadar geç kapitalizmin başat öğesi olarak görülse de geç kapitalizmin özellikleri postmodern kültürün başatlığını açıklamaktan ziyade sanat ve kültür alanındaki postmodern olarak görülen dönüşüme geç kapitalizmi sonradan ekleme yapmaktadır” (Savran. SONUÇ Postmodernite tartışmaları temel olarak 1970‟lerden sonra ortaya çıkmaya başlamış ve günümüze kadar da süregelmiştir. Kellner‟a (2000: 91) göre ise “Jameson postmodern kültürü dönemleştirmesi ve yüksek modernizm kültürü ile karşılaştırmasına rağmen argümanın ekonomik boyutundaki dönemleştirmesi eksik kalmıştır. Postmodernitenin epistemolojik. Büyük anlatıların reddi düşüncesi bir yandan büyük anlatıların gerekliliğini de sorgulama yolunu açmaktadır. entelektüelin de böyle bir tablo içinde varlığını nasıl koruyacağı bir sorunsal haline gelmiştir. Jameson‟a (1994: 23) göre birçok çalışmada bu tür farklılıkların varlığını anlamlandırmaya yönelik bir uzlaşmanın oluştuğunu ileri sürmek mümkündür. Nitekim Büyük anlatılara inanılmazlık durumu Rorty tarafından da kabul edilmek ile birlikte eylemlerimizde zorunlu olarak bir büyük anlatıya ihtiyaç duymamızın gerekmediği öne sürülmektedir (Rorty. eğitimin bir sektör haline gelerek sadece performansı ön planda tutması. Smart‟a (2000: 354-355) göre de “Jameson‟un kültüre yönelik tasviri çelişkilidir.2000: 264-265). Günümüzde ise toplumsal yaşamı anlamlandırma açısından yaşadığımız süreçlerin çok boyutluluğu bir anlamda postmodernite kavramına da çok boyutlu yaklaşmamız gerektiğini ortaya koymaktadır.

isterik yüce ise elektronik cihazların temsil yeteneğinde görülebilecek düzeyde günlük hayatın içinde olan deneyimlere gönderme yapmaktadır. Bu açıdan iki kavram da birbirinin eksiklerini gidermektedir denilebilir. dijital çağ gibi önermeler kritik bir tutumdan ziyade ilerleyen bir tarih anlayışını temsil etmekte ve günümüzdeki dönüşümü dar bir kapsamda ele almaktadırlar. bilgi toplumu. Kuşkusuz geçmişte sanayi devriminin ortaya çıkmasında ve kapitalizmin gelişiminde de teknolojinin önemli katkıları vardır. Lyotard günümüzde “marksizmin kapitalizm ve tekno-bilimsel gelişmeleri açıklama hususunda katkılarının olduğunu belirtir” (akt. medyanın her yerde olabilmesinin ve yeni kültür türlerinin (örneğin internetteki mesajlaşma kültürü. 2006: 68). bilgisayar oyunu kültürü) oluşmasının temel imkânlarını da teknolojik gelişmeler sağlamaktadır.13 Sosyoloji Notları birbirinden çokta farklı düzeyde oldukları düşünülmemelidir çünkü belirli bir dönüşümün varlığına yönelik farklı yaklaşımlar olsalar da inceledikleri dönüşüm benzemesi açısından iki tasvirin de açıklamada geçerli olacağı düşünülebilir. Örneğin günümüzde yoğun para transferlerinin yapılabilmesi ve küresel şirketlerin faaliyetlerini gerçekleştirebilmesinin en önemli kaynağı gelişmiş teknolojidir. insanın doğayla olan ilişkili biçimini. Önemli bir diğer husus ise Jameson‟un ve Lyotard‟ın enformasyon teknolojisindeki dönüşümlere gönderme yaparak bu dönüşümlere verdikleri önemdir. . Jameson‟un ileri sürdüğü kültürün ekonomi ile iç içe geçmesi sorunsalı genel olarak postmodernizmin analizini yapmanın zorluğunu göstermektedir. tv dizilerine ve reklamlarına. 2000: 338). yaşamını sürdürmesini sağlayan ve toplumsal ilişkileri ile bu ilişkilerden doğan zihinsel kavramlara biçim veren üretim sürecini açıklar (Marx. şizofreni bizzat tv kanallarındaki zaping ve internetteki sörf deneyimlerinde. Bu açıdan enformasyon toplumu. Aynı şekilde bilimsel faaliyetin. Fakat teknoloji tek bir faktör olarak toplumsal açıdan pek bir şey ifade etmemektedir. hiper uzam alışveriş merkezlerinin karmaşık yapılarında. Çünkü Teknoloji. Bu yönde düşünecek olursak pastiş olarak değerlendirilebilecek bir melezcilik popüler müzikten. Son olarak Lyotard‟ın büyük anlatılar ve Jameson‟un kültürel analizlerini ele alırsak postmodernitenin radikal bir kopuş durumundan çok moderniteye eleştirel bir mesafe ile yaklaşma ve onun dinamiklerini değerlendirme uğraşının sonucu olarak günümüze yönelik tasvirler yapmaya yönelik bir açıklama uğraşı olduğu görülebilmektedir. Bu sebeple günümüzde ihtiyaç duyulacak önemli unsurlardan biri teknolojinin toplumsal süreçlere olan güncel etkilerini açıklama iddiasında olan kuramların çoğalmasıdır.1994: 99). meta ve piyasanın durumunu ele almaktadır. Smart. Bu anlamda teknolojinin günümüzde toplumsal anlamda bir katalizör görevi yaptığı söylenebilmektedir. Böylece günümüzdeki dönüşümün varlığı ve içeriği daha dikkatli bir şekilde analiz edilebilecektir. Bu zorluğun sebebi belki de Jameson‟un belirttiği gibi “kabul veya reddemeyecek kadar postmodernist kültürün içinde var olmamızdır” (Jameson. Nitekim Lyotard büyük anlatılara karşı konumun da marksist bir açıklamanın geçersiz olacağı şeklinde de algılanmamalıdır. Post-endüstriyel toplum argümanı hizmet sektöründeki artış ve enformasyon teknolojisindeki artışı vurgulayarak endüstri çağından bir kopuşu simgelerken geç kapitalizm daha çok kapitalizmin dönüşümünü ve günümüzde sınıf.

(1999). F. R. (E. Lyotard. Savran çev.). Lyotard. İstanbul: Küyerel Yayınları. Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm: Bazı Meydan Okumalar ve Sorunlar.). (K. D. Küçük. Jameson. T. Habermas. (1989). Sarup. F. 158-193. Postmodernizm içinde (59-116). (Ed. Herman. Lyotard. D. J. (İ. Ankara: Dost Kitabevi. Jameson. N. K. Kültürel Dönemeç. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Lyotard. (Ed.). Readings. K. M.14 Sosyoloji Notları Kaynakça Aktuğ. (Ed. F. (A. Malpas. Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm. Lyotard ve Postmodernite. Postmodern Nedir Sorusuna Cevap. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Geiman çev. (1997). İstanbul: Metis Yayınları. Zeka. Kant Estetiği. Marx. (N. (2007). Postmodern Durum.). İstanbul: Metis Yayınları. (2005). Küçük. D. Modernite Versus Postmodernite içinde (262-281). Harvey. (S. Defter. T. Güçlü çev. Postmodernist Kültür Çağdaş Olanın Kuramlarına Bir Giriş. G. F. London:Routledge Press.). Kumar.).). Ankara: Vadi Yayınları. Political Writings . Ankara: Bilim ve Sanat Yayınevi. F.Küçük çev. Kellner. E. (2000). J. İstanbul: Kıyı Yayınları.). S. (K. İstanbul: Dost Yayınevi.). J. Harvey. Sosyoloji ve Felsefe. (2000). İstanbul: Payel Yayınevi. (2004). Jameson.). (2000). (Z. B. Savran çev. Modernite Versus Postmodernite içinde (317366).S. (D. İstanbul: Bgst Yayınları. İstanbul: Belge Uluslararası Yayınevi. Jean François Lyotard. Rorty. .(2004). Bir Eğilimin Mutlaklaştırılması mı?. (1993). Smart. (2008). İstanbul: Hil Yayınları. London: Universtiy College London Press. K. ( 2007). (1994). Ankara: Vadi Yayınları.). N. (1990). F. Modernizm İdeolojisi Edebiyat Yazıları. Weber. Ankara: Dost Kitabevi. S. M.Birkan çev.Altınçekiç çev. Sayı: 38. M. S.). (Ed. (D. (2006). ( 2000).). Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu. F. M. M. Ankara: Vadi Yayınları. (2000). (2003).). (Ed. Postmodernliğin Durumu. İnal çev. Fenomenoloji. (A. (S. Jameson. L. J. (2005). İstanbul: Kıyı Yayınları. Medyada Şirketlerin Egemenliği ve Düzmece Bilim.).). Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı.F.). Postmodern Toplum Teorisi.P. (2006).Birkan çev. (1990). Postmodernizm: Yepyeni Bir Evre mi. Zekâ. Postmodernizm içinde (45-58). (B.). Ankara: Vadi Yayınları. Wittgenstein. Margosyan çev. Küçük. Çiğdem çev. Auroba çev.Plümer çev. Sanayi Sonrası Toplumdan PostModern Topluma Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları. Felsefi Soruşturmalar. Savran. (M. (2006).). Postmodernliğin Durumu. Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı. Modernite Versus Postmodernite içinde (367404). Connor.).Atakay. Şahiner çev. Kanıt çev.Abadoğlu. (A. İstanbul: Metis Yayınları. Postmodernizm ve Sol içinde (58-111).

toplumsal gerçekliğin araştırmacının kendisinden bağımsız bir dış gerçeklik değil. nötr Arşimedvari bir noktanın olmadığı kabulünü de beraberinde getirir. Gerçekliğin dilsel bir inşa olduğunun kabulü. medya. Ritzer. Baudrillard. tüketim toplumu üzerine geliştirdiği “meta-gösterge” ve “medya” teorilerini değerlendirmek. bütüncül kontrolü amaçlayan neo-kapitalist sibernetik düzene” geçtik (Baudrillard’dan akt. “dilsel bir inşa” olduğu iddiasındadırlar. şimdi o[imge] yeniden-üretim düzeyinde (moda. ilk çalışmalarında. postmodern yaklaşımlara ilişkin temel unsurları ortaya koymak açısından önemlidir. 1997:76) Postmodern sosyal teorilerin.15 Sosyoloji Notları POSTMODERNİZM VE TÜKETİM KÜLTÜRÜ Selma Toral Özsöz1 Benim bakış açım tamamen metafiziksel. imajlar. onun bilgisinin de ancak dil içinde mümkün olabileceği. belki bir ahlakçı ama sosyolog değil. eğer bir anlamı var ise ben bir metafizikçiyim. hakikati elde etmek için dilin ötesine uzanan. “toplumsal gerçekliğin doğası” ve “bizim gerçekliği anlama” biçimimiz hakkında sahip oldukları “ontolojik ve epistemolojik” kabuller ve bu teorilerde “tüketim ve kültürel çözümlemelere” verilen merkezi yerdir. Biz “kapitalist-üretim toplumundan. 1997:97) Baudrillard’ın görüşlerinin somutlaştığı. İddia edebileceğim tek sosyolojik çalışma sosyalin ölmesi üzerine çabamdır. 1997: 77) Bugünkü “toplumsal durum” görüşlerini ise şöyle ifade eder: üzerine “Biliyoruz ki. sosyal kavramının ölmesi. hiper-gerçeklikler gibi kavramlar üzerine temellendirmelerinin iki temel nedeni. Yapısal dilbilimciliğin etkisiyle Nesneler Dizgesi’nde (1968) Meta-gösterge teorisini 1 Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Doktora Öğrencisi . Ritzer. zamanın diğer Marksist-eleştirel teorisyenleri ile aynı paralelde kültürel analizlere yönelir. enformasyon ve iletişim ağları). tüketim üzerine çalışmalarını. Postmodernist teorisyenler. hakikati aramak yerine sadece provokatif mantık oyunları oynamak olduğunu belirtir ve reel olana inancı olmadığından sosyal teorinin gerçekliği yansıtma ya da onunla eleştirel bir ilişkiye girme çabasını reddeder. semboller. teori ile yapılabilecek olanın. bu düzey Marx’ın sermayenin özsel olmayan faktörleri diyerek ihmal ettiği. (Baudrillard’dan akt. (Ritzer. Örneğin Baudrillard. kamusallık. sermayenin küresel sürecinin temellendiği simulacra ve kodun alanıdır”.

kapitalistlerin onları.1995:150). hakiki kültürel dünyaları büyüsel bulurken. Bu dil içinde. 2007. aslında temel olarak. tüketicilerin kontrol edildiği bir topluma geçildiğini belirtir.16 Sosyoloji Notları ortaya koyar ve bu teoriyi Tüketim Toplumu eserinde de geliştirir. 2005. insanlar arası ilişkilerin yerini yavaş yavaş insanlar ile nesneler arası ilişkiler alır (Ritzer.119). Kapitalistler. tüketicilerin. ilkel toplumlardaki. neyi ne kadar tüketecekleri konusunda kendi hallerine bırakılmaması gerektiğinin farkına varmışlardır. simgelerin berisinde duran bir nesnel gerçeklik duygusunu tümüyle silmiş olan ve simgelerin her tarafı kapladığı yeni bir “elektronik gerçeklik” yaratır (Kumar. tüketimin bir sonu olması da beklenemez. 2007: 231-233). üretimin egemen olduğu bir toplumdan tüketimin merkezi konuma geldiği bir topluma geçildiği argümanını içeren büyük bir anlatıyı barındırır. hayali olanı gerçekten. Medya. her nesnenin. Alışveriş merkezine gitmek ve alış-veriş yapmak bir emek biçimidir. tüketimin ihtiyaçların değil farklılık istencinin bir sonucu olduğu görülebilir. Farklılıklar sonsuz sayıda olduğundan. Gerçekte. 234). tüketim toplumuna aktif katılımından emin olmaya ihtiyaç duymaktır. Göstergelerin anlamları hakkında benzer anlayışlara sahip olmamız “Kod” tarafından yönetilmemizin sonucudur. “nesnelerin tüketimini” bir dil formu olarak düşünür. zamanla toplumsal dünyanın büyüsünü yitirmesine dikkat çeker. bir simülasyon dünyasına dönüşür. . kapitalistlerin işçiler üzerinde kontrol uygulamaya çalıştığı bir toplumdan. Bu toplumda. Kapitalistlerin perspektiflerinden. iki-taraflı bir alma-verme pratiğine dayanan “sembolik-değişimin” ve “hakiki” kültürel dünyaların yerini. Bu teoride Baudrillard: “göstergenin anlamının özgöndergesel bir gösterenler dizisi içerisindeki yeri tarafından keyfi olarak belirlendiğini belirten Saussurecü anlamda. Bu noktada. işçilerin sömürülmesinin yerini bugün büyük ölçüde tüketicilerin sömürülmesi almıştır (Ritzer. Bu noktada. Baudrillard’ın bu meta-gösterge teorisi. Tıpkı araba montaj hattında cıvata sıkmak gibi. (Kod) temel olarak. Lexus gibi spesifik kapitalist örgütler. metanın bir gösterge haline geldiğine işaret ediyordu” (Featherstone. bu anlamda mallar ile değil işaretler. göstergeleri satın alırız. Tüketiciler bu şekilde görüldüğünde. göstergelerin birbiriyle ilişkisini ve anlamlarını bilmemizi sağlayan bir kurallar sistemidir. kontrol edilmesi gereken bir emek formu yaratmaktadırlar. Baudrillard. Sosyal sistem içindeki konumu yükseltmek isteyen birey bunu tüketim biçimlerindeki değişiklikle ifade edebilir. Dünya. Bu tüketim toplumunun değinilmesi gereken diğer önemli yanı. BMW satın almak. Mc-Donald’s. Benzer bir şekilde. Fiat daha düşük gelir durumunu işaret eder. göstergeyi göndergesinden. Örneğin. Tüketim. sembollerle ilgilidir. Göstergelerin ve kodların kontrol ettiği böyle bir dünyada. Medya. Göstergelerin ne anlama geldiğini yorumlayabilmemizin nedeni ise “Kod”u bilmemiz ve onun tarafından kontrol edilmemizdir. Baudrillard’ın çalışmalarında sıklıkla karşılaşılan bu kavram. kendisine ilişkilendirilmiş bir anlamı vardır. yani tüketim toplumunda. “medya sonsuz bir büyüleyici imajlar ve simülasyonlar seli olarak karşımıza çıkar” (Featherstone. işçiler gibi. Baudrillard. doğruyu yanlıştan ayırmanın mümkün olmadığı bir hipergerçeklik alanıdır. 2005:119). Nesnelerin tüketimi bireylerin kendilerini de tanımlama sürecidir. araba ya da bilet satın aldığımızda. refah ve zenginlik işareti iken. otomobil pazarında. Tarkan konserine gitmek gençliği simgeler. araba kullanma ya da konsere katılma ehliyetinin ötesinde. Emel Sayın konserine gitmek orta-yaşlı olmanın bir işareti iken. kâr elde etmek için sömürülecek bir kitle olarak görmeleri normaldir. Baudrillard. ekonomik alanda “ekonomik değiş-tokuşun” ve “simülasyonların” almasıdır. tüketicilerin. insanları tüketime katılmaya ikna etmelidirler. Kapitalizm artan bir şekilde. Nesne kategorileri bireylerin kategorilerini de belirler. tüketiciler.

17 Sosyoloji Notları

Simülasyon dünyası, orijinalleri olmayan ya da kaybedildiği bir “simulacra” (görüntü) dünyasıdır. Hipergerçeklik sadece, göstergelerin ve imgelerin gönderme yaptığı “nesnel gerçekliğin” orada dışarıda olanın çözülmesi değildir, bu aynı zamanda insan öznenin çözülmesi anlamına da gelir. Foucault gibi Baudrillard da birey öznenin sadece modern dönemin birkaç yüzyılı boyunca ayakta kalan bir inşa olduğunu düşünür. Baudrillard, “iletişim esrikliğinin” özerk bir birey varsayımını imkansızlaştırdığını, bireyin artık aktör değil “kapsülünde oturan bir astronot gibi, elektronik ve bilgisayar denetimli iletilerin içerisinden akıp geçtiği çok katlı şebekelerin bir terminali haline geldiğini anlatır” (Kumar, 1995:153). Toplumda, üretim ilişkilerinin yerini tüketim ilişkilerinin aldığını iddia etmek, hegemonya ve rıza süreçlerinin bu ilişkiler içinde geliştiği argümanını da içerir. Nitekim Baudrillard, bu konuda oldukça kötümserdir. Soyut kod sisteminin, kapitalizmin ekonomik sömürü ilişkilerinden çok daha etkili bir tahakküm aracı olduğunu belirtir. Kod ve işaretlerin yapısal manipülasyonunun, emek gücünün kontrolünden daha güçlü etkileri mevcuttur. Sadece emek ile ilişkili olanlar değil, tüm düşünce ve eylemlerimiz kod ve simgelerden etkilenir. Üretim araçlarına sahip olan kapitalistler değil, “Kodu” kontrol edenler, büyük ölçüde medya ve televizyon ve kodun kendisi, sosyal ilişkilerin sembolik yönünü yok eder. Baudrillard’a göre bu değişim, yani üretim araçlarının kontrolünü elinden tutanların yerini “kodun üretimini” elinde tutanların alması, sanayi devrimden sonra yaşanan en önemli süreçtir (Ritzer, 1997: 97).

Kaynakça FEATHERSTONE, Mike (2005) Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, Çev. Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul KUMAR, Krishan (2004) Sanayi Sonrası Toplumdan Postmodern Topluma: Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları, Çev. Mehmet Küçük, Dost Yayınları, Ankara

RITZER, George McGraw-Hill, NY

(1997) Postmodern

Social Theory,

RITZER, George (2007) Contemporary Sociological Theory and Its Classical Roots: The Basics, McGraw-Hill, NY

18 Sosyoloji Notları

RICHARD SENNETT VE KAMUSAL İNSANIN ÇÖKÜŞÜ* Cihad Özsöz1

1. Sennett’in Metodu Sennett Kamusal İnsanın Çöküşü eserinde sanayileşme öncesi ve sonrası dönemde kamusallık ve mahremiyet kavramlarının ve bu kavramlara yönelik algıların geçirdiği dönüşümü o dönemin Paris ve Londra’sındaki gündelik yaşam, davranış kalıpları, giyim alışkanlıkları, ticaret ve sekülerleşme bağlamında ele alıyor. Kavramları nasıl ele aldığına geçmeden önce Sennett’in metoda dair görüşleriyle ilgili bazı belirlemeler yapmak yerinde olacaktır. Sennett nicel yaklaşımın temelinde yer alan ve yanlış anlaşıldığını söylediği “kanıt”lar hususunda son derece nettir. Ona göre tek bir doğrunun kanıtlandığı ve diğer alternatiflerin yok sayıldığı nicel analizler entelektüel yaklaşıma aykırıdır. Nitel araştırmada ise “kanıt” kavramı mantıksal bir bütünlüğe gönderme yapar ve incelenen nesne ya da olgunun sürekli genişleyen bir yapı arzetmesi araştırmacıya daha ağır bir yük yükler. Sennett bu çerçevede kendi kitabında okura konuyla ilgili yeni alternatifler düşündürebildiği takdirde daha verimli bir
*

Bu çalışma Sennett’in Kamusal İnsanın Çöküşü isimli eserinde betimlediği kamusallık ve mahremiyet kavramlarının yaşadığı dönüşümlerin, eserdeki bağlamıyla ele alınması, özetlenmesi ve erişilebilen diğer Sennett eserlerine de başvurmak suretiyle bu betimlemelerin pekiştirilmesi üzerine kurulmuştur. Özellikle belirtilen yerler dışında tüm göndermeler Kamusal İnsanın Çöküşü eseri kastedilerek yapılmıştır.
1

çalışma yapmış olabileceğini belirtmektedir (Sennett, 1996: 68). Ayrıca Sennett kamusallıkmahremiyet ekseninde bireyin ele alınışı hususunda son dönem Frankfurt Okulu temsilcilerini de eleştirir. Sennett, Habermas ve Plessner gibi düşünürlerin Horkheimer ve Adorno’nun es geçmediği psikolojik süreçleri büyük ölçüde ihmal ederek konuyu ekonomik düzleme taşıdıklarını, bunun da bireyi fazlasıyla yabancılaşmış ve sistem içerisinde çaresizce kıvranan edilgen bir konuma getirdiğini belirtmektedir. Çözüm olarak da hem teoriyi hem de pratiği kapsayan bir süreci öneren Sennett, konuya hem tarihsel yaklaşabilmek, hem de tarihsel sonuçların karmaşıklığına duyarlı olabilmek gerektiğini vurgular (Sennett, 1996: 54). Araştırılan nesne ya da olgulara dair bir diğer tavsiye de yaklaşım ve konu seçimiyle ilgilidir. Paris’teki gündelik giyim alışkanlıklarıyla o dönemin tiyatro kostümleri arasındaki benzerlik inceleneceği zaman hangisinin diğerini belirlediğini araştırmak Sennett’e göre son derece anlamsız bir çabadır. Onun yerine bu kıyafetlerin beden imgesiyle ilgili algılar hakkında bize nasıl bir bilgi verebileceğine odaklanmak daha yerinde olacaktır. Kendisi de kitabında bu çabayı göstermektedir (Sennett, 1996: 61). 2. Rol Kavramı Çalışmada dramaturjiye ve gündelik hayatın tiyatro sahnesine benzetilmesi konusuna fazlaca gönderme bulunmaktadır.

Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Doktora Öğrencisi

19 Sosyoloji Notları

İnsanların kamuya açıldığı yerler olarak ele alınan tiyatro salonları üzerinden de yaklaşılan bu konu rol kavramının önemini artırmaktadır. Sennett rolle ilgili tanımlardan bazılarını şu şekilde sıralar: - Bazı durumlar için uygun olurken, bazı durumlar için uygun olmayan davranış kalıbı olarak rol. - İnsanların kendi davranışlarını, başkalarının davranışlarını ve içinde bulundukları durumları hangi şartlarda ve ne kadar ciddiye aldıklarını belli etmeleri anlamında rol (Sennett, 1996: 54). Sennett bu kısımda dramaturjik yaklaşımın önemli ismi Goffman’a özellikle değinir. Sennett’e göre Goffman’ın değerlendirmelerinde tiyatro sahnesi benzetmesi “an”a odaklanır ve bireyin o anki davranışını tarihsel süreçten kopuk olarak ele alır. Bu anlamda sergilenen rolün geçmişle bir bağlantısı olmadığı gibi gelecekte faydası olacak bir tecrübe sağlaması da olanaksızdır. Bunu az önce sözünü ettiğimiz tarihsellikten kopuşa yönelik eleştiriyle bir arada da düşünebiliriz (Sennett, 1996: 58). 3. Kamusallığın Tarihçesi Dönüşen kamusallık konusuna Sennett şehrin yerleşimi ve mekanların işlevleri noktasından yaklaşır. Eski zamanlarda insanların bir araya gelerek sosyalleştiği (ya da kamulaştığı) meydanların, Londra ve Paris gibi şehirlerin aldığı yoğun göçten sonra yerlerini yerleşim alanlarına terk ettiğinden söz eder. Gittikçe kalabalıklaşan şehirler (özellikle Paris’te şehrin genişlemesine engel olan surlar yüzünden) kısıtlı bir alanda yoğun bir nüfusa ev sahipliği yapmak zorunda kalmıştır. Bu dönemde insan bedeni mahremiyetin/kişiliğin gizlendiği mankenler gibi işlev görmekteydi. İnsanlar insan saçına hiç de benzemeyen, çeşitli canlandırmaların, mesela denizcilik figürlerinin veya efsanelerin yansıtıldığı peruklar kullanmaktalardı. Ya makyajla yüzler neredeyse tamamen kapatılıyor ya da maske kullanılıyordu. Yüzün çeşitli yerlerine veya zamanla daha fazla teşhir edilmeye başlanan vücuda makyaj kalemleriyle konan yapay benler farklı

anlamlara geliyordu. Sennett tüm bunları kamuda özelin gizlenmesi olarak yorumlamaktadır. Önceleri kıyafetlerin sınıfları temsil ettiği ve kişilerin kendi meslek gruplarına ait kıyafetler dışında bir kıyafet giymesinin yönetimlerin nizamnameleri tarafından yasaklandığı bu şehirlerde artık sınıflar birbirinden ayırt edilemeyecek kadar karışmıştı. Sennett o dönemlerde çıkmakta olan Lady’s Magazine isimli bir dergide yer alan beyaz giysili bir kadın fotoğrafının altına kocasının yaptığı yorumu da aynen aktarır. Bu yorumda kocası eşini “kraliçelerin giydiği kıyafetleri herkes giyerse halimiz ne olur?” sözleriyle eleştirmekte ve sınıfsal ayrımı pekiştiren algıyı bir nevi gözler önüne sermektedir (Sennett, 1996: 101). İlerleyen aşamada yöneticiler şehirlerdeki karmaşayı giderici yerleşim planları yapmak durumunda kalmış ve kamusal alanların yeniden inşası da bu süreçte başlamıştır. İngiltere örneğinde büyük yangından sonra yeniden kurulan şehirde meydanlar artık sosyalleşilen yerler değil gündelik kullanım sırasında gelip geçilen yerler olmaya başlamışlardır. Mimari bir tarz olarak bu durum halen gözlemlenebilmektedir. Büyük iş veya şehir merkezlerindeki yapay meydanlar veya camla çevrelenmiş, hayatın içinden aktığı, her şeyin her an sergilendiği geçitler ilişkilerin kurulduğu mekânlardan çok gelip geçilen yerler olarak dikkat çekmektedir. Sennett’in New York’un ve özellikle Rockefeller Center’ın mimari yapısıyla ilgili yaptığı betimlemeler bu anlamda dikkat çekicidir. Rockefeller Center şehrin göbeğinde yer almasına karşılık yarattığı yalıtılmışlık ve dolayısıyla güven duygusuyla ayrıcalıklı bir yer olarak göze çarpar (Sennett, 1999: 53). 18. yy Avrupa’sında ise tiyatro salonları önemli kamusal mekânlarken, zamanla bu gelenek de değişmiştir. Önceleri çok parası olan kişilerin sahneden koltuk satın alarak kendilerini de oyuna bir şekilde dahil ettiği ve görünür kıldığı bu salonlarda seyircilerin tepkileri de oyunların gidişatını büyük ölçüde etkilemekteydi. Zamanla dönüşen bu durum seyircilerin sessiz bir şekilde sınırlı bir alandan oyunları seyretmesi

Bu yolla bireyler kendilerine sunulan malları gözlemleyerek ve ihtiyaçları dışında anlamlar yükleyerek tüketmeye başladılar ve kişilikler pasif birer özne olarak kamusal yaşantıya dahil oldular. 2009: 106. Sennett kitabında bundan çok daha fazlasından söz ediyor. Yaratılan marka sayesinde aynı temel üzerine kurulu ürünler üzerine koyulan marka etiketine göre değer kazanmaya başlamaktadır. Bu duruma en önemli örneklerden birisi kahvehane geleneğidir. çünkü zaten öldükten sonra yitirilen bir nitelik taşımaktadır. 2009: 100-101). Bu sefer de benzer işlevler gören ve sadece insanların yürüyüş yaparak kamuya açılması için tasarlanan parklar devreye girdi. Ancak sanayileşmeyle birlikte dönüşen kamusallık çalışmanın esas konusunu teşkil ediyor. Bu anlamda aydınlanmanın yapmaya çalıştığı şey dinin reddedilmesi değil yaşanan somut dünyayı anlama çabası olarak düşünülebilir. Aynı platformda ve büyük 2 Sennett tarafından aynı kavrama yapılan farklı bir gönderme için bkz. 1996: 41). Bu süreçte en önemli hamle hiç şüphesiz markalaşma ve bu yolla sağlanan güç olmuştur. 1996: 36). Kahvehanelerde normalde birbiriyle diyaloga girme şansı bulunmayan sınıfların eşit olarak söz söyleme hakları vardı. Zamanla bu kahvehaneler o kadar aktif çalışır hale geldi ki basın-yayın ve hatta ticaret işleri bu kahvehaneler üzerinden yürümeye başladı. Sennett burada Marx’ın metafetişizmi kavramını hatırlatır2. Bu durum kişilerin aldıkları mallara kişisel anlamlar katmaları gibi bir durum doğurdu. Sennett’in aynı adı taşıyan eserinde Yeni Kapitalizmin Kültürü olarak adlandırdığı bu strateji bireylere kendi kendini tüketen tutkuyu pazarlamayı planlamakta ve yeri geldiğinde “planlı eskime” adı altında daha dayanıksız mallar üreterek bireyleri sürekli tüketime mecbur bırakmaktadır (Sennett. Bu noktada kamusal yaşama dair fikirleri dönüştüren 3 temel etken vardır: . Kamusallığın Dönüşümü Tüm bu bahsedilenler yaşanan mekanların kamusal anlamda yaşadığı çeşitli dönüşümleri özetliyor.20 Sosyoloji Notları gibi bir noktaya geldi ve bireyler alternatif yollara yöneldiler. ailesi varsa bile kamusal alanda evlilik dışı ilişkileri göz önünde yaşamak iftihar edilecek bir şeyken. Sennett sekülerliği “hayatta olduğumuz süre içerisinde her şeyin neden böyle olduğuna dair inanç” tanımıyla ele alıyor. bir anlama ve kullanımlarıyla hiçbir ilgisi olmayan bir dizi çağrışıma sahip olursa.Yeni bir sekülerliğin biçim verdiği kamusal inanç . Bu inanç ölümden sonraki hayata inanıp inanmamak gibi bir kaygı taşımamakta. Marx’a göre mallar bir gizeme.Sanayi öncesi dönemden miras kalan ideoloji (Sennett. Kadınlar bu kamusal yaşantıya dahil olacaklarsa bunu gizli kapaklı yapmak zorundaydılar (Sennett. Ancak kolonizasyonun yön değiştirmesi ve Çin-Hindistan hattından getirilen çayın kahveden daha çok para etmeye başlaması kahvehanelerin de sonunu getirdi. Aynı şekilde fiziksel görüntüde yapılan değişiklikler de genel olarak bir suç olarak görüldüğü için gizlenerek yapılmaktaydı. Sanayileşmeyle doğru orantılı olarak yükselen reklam ve pazarlama stratejileri kişilerin metaları kullanım değerinin dışında tüketmesine teşvik ediyordu. . Sözünü ettiğimiz bu süreçte bir erkek için kamuya çıkmak.Sanayi kapitalizminin biçim verdiği değişim . Kamusallık Karşısında Kişilik Toplumun bütününe yayılan bu seküler dünya görüşü zamanla kişiliğin kamusal alana çıkmasını sağladı. insanların ilgi ve dikkati nesnelerin üretildiği toplumsal koşullar yerine nesnelerin bizzat kendilerine yöneltilebilirdi ve sanayileşmeyle birlikte bu başarılmıştı. 5. 4. Bu üç etkeni tek bir ifadede nasıl ele alabiliriz? Aydınlanmanın önemli kavramlarından olan sekülerleşme kavramını Sennett’e göre sadece kutsal olana karşı maddi bir temel bulma çabası olarak ele alırsak kavramın özünden uzaklaşma riskiyle karşılaşırız. kadınlar için tersi bir durum söz konusuydu.

Görüldüğü gibi gerçekleşen durum ihtiyaçlardan ziyade markanın ve tüketimin daha değerli hale gelmesi durumudur (Sennett. Çünkü aile ortamı kişinin kendisi olabildiği.’da kamusal insan duygularını takdim eden bir aktörken şimdi pasif bir röntgenci konumundadır. Dışa açılmak demek kişinin yeni düşünceler ve kişilerle tanışması. kuşkuya ve anlaşılmazlığa karşı da bir sığınak. 2005: 244). yy. her türlü korkuya.21 Sosyoloji Notları ölçüde aynı özelliklerle üretilen iki araçtan birisini diğerinden daha değerli kılan şey “altın kaplama” adı verilen dış görünüş ve konfora dayalı bazı ekstra özelliklerdir. Bu durum “yabancı” olarak adlandırılan ve eski dönemlerde giyimi sayesinde kim olduğu bir bakışta anlaşılan kişilerin kamufle olmasına olanak sağlayacaktır. Kamusal davranış artık bir gözlem. Niteliği ne olursa olsun mahrem alandan kamusal alana bu çıkış bireysel açıdan farklı bir bunalımın doğmasını da beraberinde getirmiştir ki o bunalım da geri dönüş bunalımıdır. ancak aktif olması gerektiğinde de kendisini gizleyen bir tavır sergilemektedir. kişi karşısındaki kişi ya da durumları tanımak için kendi renklerini ve taahhütlerini karşı tarafa dayatmaması gerektiğini düşünür. Tüketicinin tüketime bu edilgen katılımı Sennett’in sözünü ettiği Kamusal İnsanın Çöküşü belirlemesinin de açıklaması olmaktadır. üzerine çatı çekip içinde ateş yaktığımız bir parçası olur yalnızca. Modernleşmeyle birlikte seçme özgürlüğü adı altında gerçekleşen tektipleşme kişi ve ailesi için potansiyel tehditlerin de kamufle olmasını sağlamıştır. Her ne kadar hiç kimse seri üretimde benzer kalıplarda yapılan üretimin tektipleştirici olduğuna inanmasa da örneğin uzun vadede herkes aynı kıyafetleri giymeye başlayacaktır. 2009: 101-104). Bu görünürlük içerisinde yalıtılmışlık durumu kaos içinde olmasına karşın yine de çok çekici olan kamusal alana girme cesareti gösterildiğinde susma hakkının kullanılmasının mantıklı bir sonucudur. pasif bir katılım ve bir çeşit röntgencilik gibi düşünülebilir. Suskunluğun sebeplerinden birisinin bu kamuflajın doğurduğu tedirginlik olduğunu söylemek mümkündür. Bu noktadan sonra karakterin şekillenmesini en fazla karmaşıklaştıran şey geride bırakılan dünyaya geri dönmektir3 (Sennett. Sennett Gözün Vicdanı isimli eserinde Viktorya çağındaki aile algısı üzerine John Ruskin’in Susam ve Zambaklar eserinden yaptığı alıntı. Böyle değilse eğer. dış dünyanın. Tüm yolcular aşağı yukarı aynı hizmeti görerek. yani bir yeniden yapılanma sürecine girmesidir. aynı konforda ve aynı kaza riskiyle aynı yöne doğru gitmektedirler ancak birinci sınıfta uçmak normal bir biletten 4-5 kat daha pahalı bir zevke dönüşmüştür. . Uçak yolculuklarında bilet fiyatlarına yansıyan sınıf ayrımı da bu duruma iyi bir örnektir. ailenin konumuna dair yapacağımız betimlemeyi netleştirecek niteliktedir: Evin gerçek niteliği bir huzur yeri olmasıdır: Yalnızca her türlü incinmeye değil. o uyumsuz. Bu. Susma hakkının dayandığı noktayı da şu şekilde açıklayabiliriz. aynı hızda. dışarıdaki yaşamın gerginlikleri evin içine sızarsa ve krı ya da koca dış dünyanın. sevgisiz ya da düşman toplumunun eşikten içeri girmesine izin verirse orası ev olmaktan çıkar. kamusal alanda olup biteni anlamak için sessiz kalmak anlamına gelir. Bu durum da seçim sürecinde bireylerin karşı tarafı tanımak için kendini gizlemesi sürecini doğurmuştur. kendisini açabildiği yegane alandır (Sennett. Birey aktif rol almak zorunda kalmadığı sürece kamusal hiçbirşeye katılımı reddetmemekte. Bir ev ancak 3 Sennett bireysel eşitsizliklerin hüküm sürdüğü bir sistemde karşılıklı saygı kavramı bağlamında ele aldığı bu dışa açılma ve geri dönüş bunalımını Saygı isimli çalışmasında ayrıntılı olarak betimlemektedir. 1996: 31). 6. Ailenin Konumu Özel alan. orası bir ev değildir. Sennett’e göre 18. yani günümüzdeki örneğiyle aile kamusallık/mahremiyet ikiliğinde çok önemli bir yere sahiptir.

18. hem de bu kopuşu ihlal ederek kamusallığın anlamını dönüştüren ilk politik kişiliklerden birisi oluyordu. Günümüzde ise kamudan kaçıp özel alana sığınmak başlı başına bir amaç haline geldi (Sennett. . 1996: 16). (Sennett. Ayrıntı Yayınları. bir Vesta4 tapınağı. Sennett Kamusal İnsanın Çöküşü eserinin son bölümünde mahremiyetin ve özelin gizlenmesi kaygısının insanlar üzerinde kurduğu despotizme ayrıntılı yer verir. toplumunda kamusal ve özel birbirinin alternatifi konumundayken günümüzde birbirine zıt iki alan durumuna geldi. Richard (1999) Gözün Vicdanı: Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam. Richard (2009) Yeni Kapitalizmin Kültürü. Bu noktada narsisizm vurgusu yapan Sennett. Bu anlamda manevi yaşamla gündelik yaşam arasında da bir bağ sözkonusuydu (Sennett. Gelinen son noktada bireyin her iki karakteri arasında yine ciddi bir kopuş vardır. İstanbul SENNETT. kültürü ise kamuyla özdeşleştirdiler. Bu konudaki eski algı kamusalın insan yapısı. 1996: 127-129). Ü. Bir tür takıntı hali olan bu durum cinselliği zamanla yaşamsal bir etkinlik olmaktan çıkarır ve bedeni cinsel açıdan ulvileştiren bir tavıra dönüşür. Bu durum ailenin doğal bir kurum olduğu algısını pekiştirdi. 1996: 138-141). Kaynakça SENNETT. Başlangıçta olumlu görünen bu isyan sadece cinsellikle ilgili ifadeleri değil fiziksel aşkı da kapsıyordu. Kurultay. Çev. Durak ve A. Sertabiboğlu ve C. Çev. Bu anlamda özel alan kişinin hem karşının etkisine açık olduğu hem de kendisi olduğu ve bu yüzden muhakkak gizlenmesi gereken bir alana dönüştü (Sennett. Çev. bir aile ocağıysa … bir evdir (Akt. Özel yaşamla kamu yaşamı arasındaki bu kopukluk mahremiyet algısının da deforme olmasına sebep oldu. Ayrıntı Yayınları. Çev. Hem kamudaki özgürlüğünü hem de bireyseldeki karakterini koruyarak bu iki karakter arasındaki kopukluğu temsil ediyor. Cinsellikle ilgili her türlü ifade önceleri bir baskı süzgecinden geçerken. Yılmaz. Ayrıntı Yayınları. Richard (2005) Saygı: Eşit Olmayan Bir Dünyada. Ayrıntı Yayınları. Wilkes zengin bir içki üreticisinin oğludur ve çapkınlığıyla ün salmış bir gençtir. Wilkes örneği dönüşüm geçiren kamusallıkta bir geçiş evresi olarak düşünüldüğünde önemli bir örnektir. Henüz 20 yaşında kendisinden 12 yaş büyük bir kadınla sadece babası istediği için (ve parası için) evlenmiş ancak kamudaki hovarda yaşantısından asla ödün vermemiştir. yy. İstanbul Yunan mitolojisinde aile ocağını koruyan tanrıça olan Hestia’nın Roma mitolojisindeki karşılığı (ilgili eserin çevirmen notu). Örneğin Sennett’e göre Roma devrinde özel 4 alan kamunun karşısına koyulabilecek bir ilkenin arandığı bir önhazırlık yeriydi. Bir yandan ailesiyle çok yakından ilgilenirken bir yandan da kamuda “özgürce” yaşamaktadır. S. Bu durum onun politik yanının da öne çıkmasını sağlamıştır. Onacak. Richard (1996) Kamusal İnsanın Çöküşü. Bu süreçteki dönüşüme dair Sennett’in verdiği örnek John Wilkes vakasıdır. A. İstanbul SENNETT. Bardak. 1996: 20-22) Bu noktadan sonra mahremiyet artık insanların üzerinde baskı kuran bir konuma yerleşir. kavramı “bu kişi ya da olay benim için ne ifade eder?” sorusuyla özetler. Wilkes bu tavırlarıyla toplumun her kesiminden destek alarak çok kez parlamentoya seçilmeyi başarmıştı (Sennett. özelin insanlık durumu olduğu yönündedir. S. modern bireyler buna karşı isyan ettiler. Bu süreç cinselliğin benliğin ifşasına dönüşmesine yol açtı ve bu durum yeniçağın köleliği haline geldi. İstanbul SENNETT.22 Sosyoloji Notları kutsal bir yer. 1999: 3738). Sennett. Aydınlanma sürecinde düşünürler doğa ve kültür arasında seküler bağlamda yapılmaya çalışılan ayrımı somutlaştırabilmek adına doğayı özel alanla. 1999: 21).

Karpat’ın genel geçer bilinen tarih akışı ve geçmişteki olayların yorumu konusunda ezber bozan bir anlatımı söz konusudur. Yurtdışında en çok ilgi gören eseri Wisconsin Üniversitesi tarafından basılan Ottoman Population adlı çalışmasıdır. Bu ezber bozan anlatım içinde Karpat bizi. Amerika'daki Türk Araştırmaları Cemiyeti'nin kuruculuğu ve başkanlığı ile Orta Asya Cemiyeti'nin (ACAS) kuruculuğu gibi bir çok uluslar arası kurumda görevler üstlenen Karpat. dikkatli bakınca görmemiz gereken farklara yönlendirmekte ve tarihsel geçmişimize ışık tutarak yeniden bir okuma yapmamızı sağlamaktadır. Bu etkiler kendisini akademik yaşamının bütününde göstermiştir.23 Sosyoloji Notları KEMAL HAŞİM KARPAT’IN OSMANLI VE TÜRK TOPLUM YAPISINA İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ Cem Koray OLGUN1 Giriş Kemal Haşim Karpat. 20 ülkede yayımlanmış 130 makalesi ve 16 kitabı bulunmaktadır. Osmanlı toplumundaki değişim ve dönüşümü yazarın ayrımına göre inceledikten sonra. Geçtiğimiz günlerde TBMM Onur Ödülü layık görülmüştür. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra Türkiye üzerine çalışmak istediğini belirten Karpat.Party System (1959) daha sonra “Türk Demokrasi Tarihi” adıyla kitaplaştırılmış önemli bir başucu eseridir. Ankara 1 Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (1962) ODTÜ Sosyal Bilimler Bölümü (1968-1971) ve Bilkent Üniversitesinde (1992-1993) görev yapar. Türkiye’de de Robert Koleji (1962). geniş anlamda bir sosyal bilimci bakış açısıyla çalışmalar yaptığı görülecektir. Ortadoğu tarihi ve Osmanlı tarihi konularında çeşitli kurslara katılmıştır. Karpat’ın Türk toplum yapısı hakkındaki görüşlerine öncelikle Osmanlı’dan başlayacağız. Kuzey Dobruca’da büyüyen Karpat çocukluğunda karşılaştığı göç ve içinde yaşadığı bu toprakların çok kültürlü yapısından çok etkilenir. 1923 yılında Romanya’da doğar. Karpat’ın doktora tezi Turkey’s Politics: the Transition to a Multi. Rus tarihi. tarihi olduğu gibi aktarmak olmayıp. Bu açıdan Karpat’ı ayrı bir yere koymak gerekir. 1967’den beri ise Wisconsin Üniversitesi Tarih bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmış ve buradan emekli olmuştur. tarih içerisinde toplumların değişim ve dönüşüm dinamiklerinin incelenmesini içerir. kendisinin salt tarihçi bakış açısıyla değil. Romanya'da tarih ihtisasının ardından Amerikan tarihi. Türkiye Cumhuriyetinin . Çağımızın en önemli tarihçilerinden biri olan Kemal Karpat’ın Osmanlı ve Türk toplum yapısı üzerine görüşleri incelendiğinde. Washington ve New york Üniversitelerinde siyasal ve sosyal bilimler üzerine master ve doktora eğitimini sürdürürken aynı zamanda derslerde verir (Oktik 2008: 3). Karpat’ın bakışı. Halen orada yaşamaktadır.

önceki yüzyılların kurumlarını ve toplumsal düzenini yok saymak anlamına gelmez. Yüzyılın Sonlarına Kadar Osmanlı Toplum Yapısı 15. kendi konum veya çıkarlarının bilincinde olan ve çeşitli teknolojik gelişmelerle ve politik eylemlerle.ve 18. Ancak 17. yüzyıldaki klasik kurumların ve toplumsal düzenin III. Selim Döneminin sonuna kadar olan gelişmeleri anlamada kullanmıştır. Karpat’ın kullandığı biçimiyle sosyal tabakalar. Bu düzenleme önce İslami emirlere ve ikinci olarak da her biri ellerinden geldiğince en iyi yapabildikleri görevleri yerine getirecek bağımsız parçalardan oluşan bir toplum topluluk fikir geliştirmiş olan akılcı filozofların söylemlerine dayandırılarak meşruiyet kazandırmıştır. çoğunlukla kaotik bir toplumsal yapı dönüşümü yaşanırken yumuşak devamlılık izlenimi verdi. yüzyılın reformlarıyla bir nebze önüne geçilmiş bir çöküş ve çözülme süreci gözüyle görerek kapamak yeterli olmaz. Merkezi yönetimin otorite kaybı yerel. yada tümüyle yok sayılır. yy. ve 18. daha sonra ki yüzyıllardaki dönüşümün doğasını ve boyutlarını görebilmek için. Osmanlı Toplum Yapısı Karpat’ın Osmanlı toplum yapısına bakışında öncelikle dikkat çekilmesi gereken nokta. Tartışmayı. araştırmacıya. yüzyıl Osmanlı toplum yapısına geçmeden önce Karpat’ın çalışmasında sosyal tabaka ve sınıf gibi kavramlarını nasıl kullandığından bahsetmek gerekir. daha çok 17. klasik dönemin toplumsal düzenine hak ettiği önemi vermek durumundadır. ve 17. Tersine modernleşme üzerine yapılacak bir çalışma. yüzyılları kapsayan değişim dönemi boyunca formel kurumsal statünün korunması. yüzyıldaki değişimin merkezin emirlerine göre yapılan düzenlemeler olmak yerine. Fakat aşağı yukarı yüzyılı kapsayan belirleyici bir ara dönemde (1606Zitvatorok barışı-1774 Küçük Kaynarca Anlaşması) klasik kurumlar ve özellikle toplumsal yapı ciddi ölçüde değişmiştir. yüzyılların oturmuş toplumsal düzenine değil. Bu durum Karpat’a göre (2008:17) ya önemsenmez. Ve Karpat’da modernleşme kavramı üzerinden Osmanlı Toplumundaki dönüşümü inceler. yüzyıllar arasındaki ayrımdan ve yaşanan değişimlerden bahseder. Bu anlamda Karpat’a göre (2008:16-17) özellikle modernleşme ile ilgili çalışmaların büyük bir kısmı 15. “bulunduğu yer yöneticiye yakınlığıyla belirlenen meslek gruplarıdır. Karpat bazı tarhiçilerin bu yumuşak geçişi atladığını belirtir. Karpat Osmanlı toplumundaki dönüşümü incelerken 15. Bu nedenle. kendi konum ve çıkarlarını daha iyiye . bu dönüşümü 19. Ayrıca Osmanlı toplumundaki temel dönüşümün nedeni modernleşme çabalarıdır.24 Sosyoloji Notları ilk yılları ve çok partili döneme geçiş sürecine bakacağız. ancak fonksiyonları ve içerikleri ciddi şekilde değişmişti. bir sosyal tabakaya mensup olanların buradaki sosyal konumları önceden belirlenmiştir ve kendilerine düşen görevleri yalnızca kendi ekonomik çıkarları için değil kutsal düzene uymak ve bütün toplumun refahı için üstlendikleri belli bir görev adına yerine getirirler… sınıf terimi. “Bize Göre 19.”(Karpat 2008: 17) 1.1 15. 1. Klasik kurumlar biçimsel olarak o-korunmuştu. Karpat’ın birçok tarihçinin aksine Osmanlı’nın dönemlerine klasik tarzda bakmadığının belirtilmesidir. diyalektik ve görece özgür bir biçime sahip olduğu fikrindeyiz.da yaşanan toplumsal dönüşüm 15 ve 16.ve 18. gerçekte köklü. da harekete geçen güçlere bağlanmalıdır. ve 20. Bu argüman. Biz 17. bölgesel güçlerin yükselişiyle alakalıydı ve Avrupa’nın artan etkisiyle de ivme kazanmıştı. yy.

loncalar halinde örgütlenmiş imalatçılar. Ayrıca ilk kurulan örgüt korunduğu sürece bunların daha geniş ve ekonomik ve sosyal birimlerle tek vücut olmaları engellenmiş oluyordu. topraksız köylüler. filozoflar. Bu Kuran’dan ziyade hayatın gerçeklerinin üzerine oturtulmuş bir bölünmedir. işçiler. (Karpat 2006: 96) Karpat’a göre (2006:97-98)“Ortaçağda Osmanlı toplumunun sosyal yapılanması ve işbölümü toplumun tabakalara bölünmesi fikrine dayandırılmıştır ve her tabaka devletin bekası için gerekli işlevlerden birini üstlenmiştir. Liderlerden beklenen özel bir fiziki. Osmanlı’da biraz değişime uğramış olduğunu belirtmektedir. ordu ve bürokrasi (kullar) Patrikler. Osmanlıdaki 4 sınıf sırasıyla Kılıç ehli.Kalem Ehli Tımar. merkezi hükümetteki İslam’a dönmüş seçkinler. liderlerin seçimi.Kılıç Ehli Müslümanlar Padişah. alt sınıf din adamları ve kilise örgütüne doğru eğilim gösteren Aşağı yukarı Müslümanlarla aynı Şeyhülislam. canlı hayvan ve yün sağlayan dağlarda yaşayan göçerler Karpat’a göre (2006:109-110) “her sosyal tabaka bütün ekonomik ve sosyal kurumlara nüfuz etmiş bir varlık durumundaydı. daha alt sınıflara doğru yani köylüler sanatkarlar. topraksız köylüler.Tüccarlar ve Toptan. din adamları sufi liderleri 3. Baş Rabi ve yakın çevreleri. Yüzyıl Sonlarına Doğru Osmanlı Sosyal Yapısı (Karpat 2006:101) 1. Tabaka sisteminin kesintiye uğraması devletin çökmesi anlamına geleceği için kişilerin bir tabakadan diğer tabakaya geçişi yasaklanmıştır” Karpat Ortadoğu’da görülen tabaka anlayışının. şairler . canlı hayvan ve yün sağlayan dağlarda yaşayan göçerler 2. Kalem Ehli.Köylüler Tımar ve vakıf arazilerinde (reaya) kiracı olanlar. değerlerin birbirine aktarılması ve malların değişimi gibi temel işlevlerde değil. ordu ve bürokrasi (kullar) Gayrımüslümler Padişah. yazıcılar. 15. Bu sistem millet . çoğu hanlarda veya kale çevresinde gelişen mahallelerde yaşayan lonca mensubu veya zengin işçiler 4. küçük çiftlik sahipleri. Tablo 1. üretim. psikolojik cesaret ve kararlılık özellikleri taşıması ile köylülerden beklenen ise sadık olmaları ve tarımsal becerilerinin sonuna kadar geliştirmeleridir. Tüccar ve Sanatkarlar ve Reaya (köylüler)den oluşmaktadır. ülkenin hakimi: vilayetteki seçkinler (sipahiler). çeşitli madde imalatçıları. perakende gıda maddesi sanatkârlar alıcıları ve satıcıları. küçük çiftlik sahipleri.vakıf ve kilise arazilerinde kiracı olanlar. Bu bölümlenme yalnızca düzenin ve güvenliğin sağlanması. merkezi hükümetteki seçkinler. şairler ve doktorlar.filozoflar. bankerler. Bu görüş açısı bütün mesleklerin gerçek özelliklerini ve yapısını korumak için iyi bir araçtı. aynı zamanda. tarihçiler vs. ilmiye (ulema) . temel insan karakteri ve kişilik özelikleri dikkate alınarak meslek açısından kapasitesine karşılık gelecek şekilde tasarlanmıştır. ülkenin hakimi: vilayetteki seçkinler (bazı sipahiler). yazıcılar. kutsal synodlar.” Bununla beraber Osmanlı toplumunun dini ve toplumsal yapılanmasını sağlayan başka bir sistemde mevcuttu.25 Sosyoloji Notları götürmek için grup halinde hareket eden büyük meslek gruplarını ifade eder”.

1. 17. Böylece millet temel yönetimi ilgilendirdiği kadarı ile ferdi yönetimdeki otoriteye bağlamış ve sosyal sınıfları dini. (Karpat 2006:112) Ayrıca Karpat’a göre (2006:114) Fatih kendisini bütün dünyayı ve farklı din ve dilden insanları yönetmekle görevlendirilmiş Sezar gibi görmüştür. Bozulan toprak sitemine şehirlerde artan nüfus oranı da eklenmiş. gayrı Müslim tebaaya hükümet kararlarının uygulanması açısından yaralı bir kanal teşkil etmiş ve padişahı toplumdan soyutlayarak onunla gayri Müslim tebaası arasında bir sürtüşme olmasını engellemek gibi hayati bir rol oynamıştır”. Osmanlı toplumsal yapısında bir çok . Sipahilerin önceliklerini yetirmeleri ve yerlerine piyadelerin önem kazanması daimi merkezi ordunun büyümesine ve askeri harcamaların artmasına yol açmıştır. Celali ayaklanmaları (1596-1603) tımar sisteminin kanlı sonunu getirmiştir…Celali ayaklanması sistemi kökünden sarsmıştır.26 Sosyoloji Notları sistemiydi. çünkü bu bölgelere giden askeri ve idari harcamalar oralardan toplanan vergilerin ciddi ölçüde üstündedir”. Osmanlı Modernleşmesi (2008:64) şehirlerin nüfus artışında önemli oynamıştır. fakat oradan göç eden nüfus 2 Karpat. yüzyıl itibariyle kaybedilen bazı topraklar Karpat’a göre aslında stratejik önemlerine rağmen giderleri gelirlerinden daha çok olan topraklardır 2 . Toprakla ilgili katı kuralların mülkiyet ve ekim yöntemlerinde değişiklik yapmaya izin vermediği için işsizlik artmış ve böylece toprak artan nüfusun özümseyememiştir.. Karpat’a göre Karlofça anlaşmasının etkisi toprak kaybından değil. ortaçağ tabaka sisteminin sosyal açıdan dağılması süreci büyük nüfus artışıyla birlikte yaşanmıştır. bu dönemde Macaristan ve Transilvanya’nın elden çıkmasının olumlu ekonomik bir etkisi vardır.2. Milletlerin başları ve alt grupların başları merkezi yönetimin dini inançlarını zedelemeden her milletin fertlerine ulaşabilmesinde dini kanallar olarak görev yaptılar. ve dolayısıyla vergi toplanmasında da sorunlar yaşanmaya başlamıştır. Bu etmenler tımar sisteminin değiştirilmesini zorunlu hale getirmiş ve bu durum bütün sistemi etkilemiştir. yüzyılın sonunda. Osmanlı’nın ilk toprak kaybettiği anlaşma olan Karlofça anlaşmasında kaybedilen toprakların giderleri gelirlerinden daha çok olan topraklar olduğunu belirtir. Bu nedenle ilk dönemlerdeki tabaka oluşumunun temelini teşkil eden tımar sistemi önemini kaybetmiş ve toprak rejiminin yeni koşullara uyarlanması ve ilave gelir kaynaklarının oluşturulması için ekonomik baskılar artmıştır. Bu nedenle bütün bu grupları kapsayacak ve hoşnut edecek yapısal bir plan yaratmaya çalışmıştır. Klasik Sistemin Çözülüşü Karpat Osmanlı toplumunun dağılmasının başlıca sebebi olarak toprak sisteminin bozulmasını görür.” Karpat’a göre Fatih döneminde ortaya çıkan millet sistemi bütün imparatorlukta yaygınlaştı.. yenilginin getirdiği psikolojik sebeplerden kaynaklanmaktadır. “Aslında Osmanlı devletinin dağılması imparatorluğun ekonomik temellerini oluşturan sosyal tabakaların yer değiştirmesi yani reaya kurumunun dağılması olarak görülmektedir. “Stratejik önemleri dikkate alınmazsa. 16.” (Karpat 2006:134-135) rol Anlaşılacağı gibi tabaka sisteminin temelinde olan toprak yapısının bozulması. İstanbul’un fethinden sonra ortaya çıkan bu sistem “milletlerin başı. Zaman içinde doğal bir süreç biçiminde sipahilerle idare edilen topraklar ya bir tür kişisel tımar biçiminde padişahın doğrudan idaresine verilmiş veya kötü yönetilmiş ya da kötü tahsis edilmiştir. Bu kapsamda kabul edilen her dini cemaat ve her grup büyüklükleri ne olursa olsun diğerleriyle eşit koşullarda bir arada yaşama hakkına sahipti.kültürel alanda tamamlamıştır.

Aslında sipahilerin ve eski tarz tımarların çöküşü klasik dönemin sonuna işaret eder”. gelirlerin azalmasına. Ayanların ortadan kaldırılması dolaylı olarak yüzyılın sonlarına doğru önemli siyasi roller oynayacak olan bu yeni sınıfın doğmasında yardımcı olmuştur” (Karpat 2006:28). Karpat’a göre Ayanlar –ki sınıf 16. “Giderek daha güçlü hale gelmişler. Buna küçük ateşli silahların gelişi. Loncalar sınırlı uygulamalara maruz kalırken var olan toprak düzeni de artan kırsal nüfusu istihdam edememiştir. Batıdaki karşıtlarına göre aynı koşullardan geçmemişlerdir.yüzyılın sonunda sosyal güç haline dönüşecektir- Osmanlı’da orta sınıf olarak ortaya çıkmışlardır. Bu durum onların yönetici konumunda olmalarını sağlamış gelirlerini artmıştır ve hükümetle eş statüye gelmelerini sağlamıştır (Karpat 2006:232). Askeri teknolojilerdeki gelişmelere bağlı olarak askerin harcamaları artmıştır. Üstüne üstlük nüfus artışı – ki özellikle İstanbul. Sipahilere ve onların üstlendikleri hizmetlere ihtiyaç azalmıştır…. Nüfus artışının yol açtığı demografik baskı ek iktisadi ve siyasal krizler yaratmıştır. Ayanlar hükümetin tımar sisteminin bozulmasından sonra vergi toplamak için görevlendirdiği toprak ağaları olan ayanlar tımar sahiplerinin yerlerini büyük ölçüde almıştır. Halep. Toprak sistemindeki bozulmaların yarattığı etkiler sosyal tabakalar ve sınıf sisteminde hareketlenmelere yol açmıştır. Şam gibi şehirlerin büyümesi sosyo-ekonomik yapıyı tamamen çöküşe sürüklemiştir. merkezi bürokrasinin ve bu arada özellikle ordunun harcamalarının hızla artmış olmasından kaynaklanmış görülür. Askeri teknolojideki değişim. merkezi yönetimin sıkı kontrolü altında. yy sonuna doğru başlayan toplumsal yeniden yapılanma sürecini iyice hızlandırmıştır. Temelde süreç. (Karpat 2008:57-58) Görüldüğü gibi Karpat’ın deyişiyle bir dengeler sistemi olan Osmanlı’da bir alanda meydana gelen bozulma.sipahilerin yerini kapıkulları alır. “Aslında tabir-i caizse Osmanlı’nın çöküşü büyük iç değişimlerin sonucudur. eski yapı fark edilir derecede çözülmeye yüz tutmuş ve yeni güçler etkisini . klasik toprak rejimindeki ve vergi sistemindeki değişikliklerden. çok miktarda kullanılması ve ana savaşçı grubu olarak piyadelerin önem kazanması da dahildir. beraberinde keskin toplumsal ve siyasal değişim de getirmiştir. diğer bir alanı da etkilemekte ve bu etki zincirleme bir şekilde sistemin tüm birimlerine yayılmaktadır. Toprağı elinde tutmak istemeleri buna kanıttır. Viyana bozgunu 16. Viyana bozgunundan sonra gelen ve Karlofça (1699) ile Pasarofça (1718) antlaşmalarıyla sonuçlanan uzun savaş döneminde. gelirlerin azalması vergilerin artmasına yol açmıştır.27 Sosyoloji Notları bozulmayı da beraberinde getirmiştir. Tımar sistemin bozulması. ayanlar ortadan kalktıktan sonra yerini zanaatkârlardan toprak sahiplerinden ve geçmişi pek bilinmeyen çeşitli ticari konularla uğraşan Müslüman orta sınıf almıştır. Politik olarak ortaya çıkış nedeniyle yeni bir işlev ve yeni bir ekonomik felsefe oluşturmuşlardır (Karpat 2006: 231). Osmanlı imparatorluğu kendi esas gücünü ve istikrarını önce Müslümanların ve gayrimüslimlerin bir arada yaşıyor olmaları gerçeğine ve ikinci olarak da halkın meslek ve işe göre sosyal tabakalara ayrılmış olmasına dayandırılmış bir iç dengeyle sağlamıştır. katı bir şekilde yapılanmış toplumsal düzenden toplumsal grupların farklılaştığı ve kendilerini piyasa güçlerinin baskısına uydurdukları daha esnek bir sisteme geçişten ibarettir. “Eski düzenin yaşadığı kriz.

Karpat’a göre “15. ikincil olarak da sosyal değişim güçleri tarafından saptanmış olan yapılanma biçimleri ve işlevleri nedeniyle 18. Tımar sistemi bozulana kadar Osmanlı ekonomi yapısı sağlamlığını korumuş fakat.28 Sosyoloji Notları hissettirmeye (Karpat 2008:64) başlamıştır. Millet sistemi muhafaza edilmesine rağmen eski sosyal ve ekonomik destek mekanizmalarında yoksun kalmıştır. yüzyılda farklılıklar var ama nesnel nedenler) zaten Karpat’a göre bazı azınlıklara özellikle Yahudilere batıyı tanımaları yüzünden ticaretti canlandırmak adına ayrıcalık gösterilse de (ki kendileri batı yaklaşımlarını yitirip doğulaşınca ayrıcalıklarını yitirmişlerdir. yüzyıla kadar sosyal tabakaların dağılması sürecinden pek etkilenmemişlerdir” Karpat(2006: 215-216) 18. İkinci çarpıcı özellik.) etnik köken ile meslek arasında genelleme yapılamaz. yüzyıl sonlarına kadar bu süreçten etkilenmeyen millet yapısının. sosyal ve teknolojik değişiklikler sosyal hareketliliği arttırarak ve hükümetin tebaasına karşı otoritesini meşrulaştırmak konusunda yeni talepler ve ölçütler yaratarak tabakanın orijinal yapılanmalarını zayıflatmıştır. Bu nedenle etnik ve linguistik gruplar kendi politik geçmişleriyle ilişkilerini koparak iki yeni sosyal ve kültürel yapılanmaya yerleşmişler ve kendilerinin gelecekteki sosyal ve politik değişimlerinin koşullarının oluşturmuşlardır. Osmanlı hükümetinin üstlendiği merkeziyetçi politika Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki sosyal ve dini farklılıkları iyice arttırdı ve kaçınılmaz bir şekilde Osmanlı Hükümetinin Müslümanlarla özdeşleşmesine zemin hazırladı” (Karpat 2006:216) . Diğer yandan milletler. En azından 3 çarpıcı özellik vardır. başta padişah. “Geleneksel cemaat sisteminin çöküşü ve piyasanın yoğunlaşmasıyla bu durum iyice hızlandı. Farklılaşan Hıristiyan sınıfı üzerinde Batı’nı ekonomik tercihi de etkili olunca yeni bir sosyal tabakalaşma biçimi ortaya çıktı. (2006:148). Üçüncüsü ise Hıristiyanlar arasında yeni gelişmekte olan orta sınıfın bir parçası olarak büyük ticari ve aydın grupların oluşmasıdır. yy da ki sosyal yapıyla karşılaştığında farklar görülür. Karpat’a göre (2006:124) batılı tarihçilerin görüşlerinin aksine Osmanlı’da ticaret sadece gayrimüslimlerin elinde değildi. (Karpat 2006 :133) Bu tür değişmelere uğrayan Osmanlı Toplumunda 18. 16. aynen 15.da olduğu gibi yönetimdeki Müslüman elitin kalıcılığı ve bunlara Rum Ortodoks ve ermeni milletlerinden çeşitli süt grupların eklenmesidir. Karpat’a göre bu sosyal yapı 15. yüzyıla gelinceye kadar gayet iyi işleyen bir sistem görmekteyiz. tımar sisteminin bozulmasından sonra hızla çökmeye başlamıştır. yüzyıla gelindiğinde Tabaka sisteminde farklılık gözlenir. (Tablo 2 ) 18. Osmanlı sosyal yapılanması dil din ve etnik engelleri aşmış bir yapılanmaydı. Ve böyle bir yapılanmaya sahip bir toplumda bu tür bir ayrımdan söz edilemez. yy. yüzyılda yaşanan ekonomik. yüzyılın sonlarına doğru eski Osmanlı sosyal yapılanması kökten değişmiştir. yüzyılda Osmanlı tebaası dikey olarak mesleklere göre sosyal tabakalar ve yatay olarak dini ve cemaat bağlantılarına göre milletler olarak yapılanmışlardır.” Osmanlı ticaret sistemine bakıldığında 17. (19. Müslüman ve Hıristiyan tebaa arasındaki meslek farklılıkların artması ve ticari sınıfın zenginleşmesiyle sekteye uğramaya başladığını belirtir. Bunlardan ilki Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında farklı tabakaların oluşmasıdır. Osmanlı toplumunda ekonomik durumun iyi olmasının başlıca nedeni toprak düzeni yani tımar sistemiydi.

da şehirlerde alt sınıf işçileri oluşturmuşlardır. fakat çok düşük aylıkla çalışanlar b) Köylüler: Çoğu ayanların ve çorbacıların arazilerinde çalışırlar. Birincisi merkezileşme. giyim malzemesi. Görünüşe göre laik görüşlü ve milliyetçi a) Ticari ve küçük teşebbüslerde düzenli. Bazıları gerilla savaşında önemli rol oynamış çete gruplarında askerdir. Pindus dağlarındaki Ulahlar. çoğu yeri mesleklerle ilgilenmekte kırsal kesimlerle iyi iletişim içinde. 1780-1870 Döneminde Osmanlı Sosyal Yapılanması 1. loncalarda ve düzensiz şekilde çeşitli işlerde çalışanlar. 19. ve 17.” (Karpat 2008: 77) Karpat (2008:78) Osmanlı modernleşmesinin 3 ana faktör etrafında gerçekleştiğine dikkat çeker.Orta Sınıflar a) Ayanlar: Cemaat liderleri ve toprak sahibi olanlar bazı yerlerde vilayet yönetimi bunların elindedir.da giyim eşyası ve ev eşyalarıyla sınırlı imalatçılar.Çalışan Gruplar a) Düzenli aylık almayan. b) Milletlerin ve alt grupların başları. bazı yerlerde ise merkezi hükümet temsilcileri ile anlaşarak bu konumda olurlar. toprak sahibi bazı aileler ve ticaretle uğraşan diğerleri. yüzyıl Osmanlı Modernleşme çabalarının özünü Merkezileşme dürtüsü oluşturmuştur. Sermaye ve modern araçları olmadığı için dış ülkelerde hiçbir bağlantıları yoktur ve kırsal bölgelerle ilişkileri sınırlıdır. küçük esnaf. c) Cemaat liderleri: Ulema.Hakim Durumdaki Seçkinler Müslümanlar a) Taht ve b) Bürokrasi: merkezi vilayet düzeyinde. 15. Yerel ürünleri satın alan ve Batı imalatı maddeleri satan toptancılar. Üçüncü faktör ise ilk ikisinden türemiştir ve modernleşmenin ideolojik boyutunu oluşturur. d)Aydınlar: Bazıları yurt dışında eğitim görmüş öğretmenler ve yazarlar. a) Tüccarlar: çoğu batı çıkarlarını temsil eden ve Rusya limanları ve Avrupa şehirleriyle bağlantıları olan tüccarlar.29 Sosyoloji Notları Tablo 2. “ Başlıca amaç tahta tamamıyla sadık bir ordu yaratmak ve bununla ayanlar ve ekonomik kaynaklar üzerinde hükümetin kontrolünü sağlamaktı. Bazılarının kendi toprakları vardır. Kiliselerde ve tüccarlar tarafından kurulan ve işletilen cemaat okullarında çalışırlar. Çingeneler 3. domuz. c) Canlı hayvan yetiştirenler İnek. özellikle din konusunda olmak üzere öğretmenler. yy. Üst sınıf ulema merkezi hükümeti destekler ve halk dini temsilcilerinden tamamen uzaktır. Bunların köylülerle çok sınırlı bağlantıları vardır. koyun gibi tüccarlar kanlıyla imparatorlukta ve Avrupa da satılan hayvanlar çoğu kırsal bölgelerde yaşarlar ç) Cemaat Liderleri: yerel cemaatlerin başları. Modernleşme yönetici elitlerin hem ideolojisi hem de . Gayrımüslimler a) Patrikler. Bazıları kendilerine batılı devletlerin ve Rus konsolosluklarının verdiği muafiyetle uluslararası haklardan yaralanırlar. Babıâli’deki Rum çevirmenler ve Eflak ile Moldovya’daki Fener yöneticileri Babıâli’nin direktifi altında çalışırlar. Modernleşme Karpat’a göre 19. 1856’dan sonra hükümet görevlileri. Amiralar (Ermeniler) ve zengin tüccarlar çoğu zaman durumun olduğu gibi sürüp gitmesinden yanadırlar. 2. b) Yerel halkla iş yapan. Vilayet düzeyindekilerin bir kısmı toprak sahibi ve yüksek gelir seviyeli halktır. bazen demir vs. küçük ve orta ölçekli iş sahipleri. Çoğu zaman a) ve b) deki işlerle ve tarımla uğraşırlar. Irak ve Suriye’deki bedevi kabileler ve Çingeneler 4. Yönetim ve toplum organik olarak ayrılmıştır. İkincisi Avrupalı güçlerin artan politik etkileri. b) İmalatçılar. b) Köylüler: çoğu küçük toprak sahipleri ve toprak sahibi olmayan eski askerler Anadolu’daki Yörükler ve Türkmenler. yy.Göçerler 1.3. sanatkâr ve perakende ticaret yapan tüccarlar. Alt sınıf din adamlarının kırsal kitlelerle yakın ilişkileri vardır. Ticaret nedeniyle kırsal bölgelerle belli ölçüde ilişkileri vardır.

en etkili olduğu dönemdir.Hükümet elitinin elinde bu teknolojiyi elde edebilecek organizasyon ve ekonomik temeller mevcut olmakla beraber. Osmanlı devleti sivil grupların. kusurlarını en azından kısmen indirebilirdi. halkçı-cumhuriyetçi ulusal karakteri . özelliklede laikliği yerleştirmek ve güçlendirmek ve aynı zamanda yeni seçkinlerin politik gücünü arttırmak amacıyla yapılan bir dizi küçük değişikliğin uygulamaya konduğu 1930-1945 evresidir. (2008: 162) Osmanlı modernleşmesine ilişkin şu sonuçlara ulaşır. Üst düzey bürokrasinin milli bir karaktere sahip olmadığı gerçeği. Latin harflerinin kullanılmaya başlaması ve Batı takvimini giyim tarzının benimsenmesi bu dönem içinde yer alır. basit bir safhanın ötesinde teknoloji elde etmeleri için politik olarak yeterince güçlü. Karpat’ında belirttiği gibi modernleşme kavramı devletin bekası için ideolojik bir ihtiyaçtı. Karpat’a (2007:7) göre “Türkiye’nin modern siyasal sistemi. Şeriatın kaldırılması. Saltanat kaldırılır. Reformlar birbirinden kesin çizgilerle ayrılan 3 ayrı dönemde gerçekleşmiştir.ki bunlar laik-milliyetçi karakterdedir.30 Sosyoloji Notları güçlerinin yegane meşruiyet kaynağı haline geldi. Bir elit tarafından dayatılmalıydı ve diğer toplumsal gruplar ideal hedeflere ulaşmak için onu ancak araç olarak kullanabileceklerdi. İsviçre medeni kanunun kabulü. Avrupa’nın baskı ve müdahalesinin dışında olabilseydi. karar verme sürecine halkın katılımını sağlama aracı olarak daha iyi kitle iletişimi gibi modernleşmenin daha elle tutulur ve pratik yönlerine önem vermedi” (Karpat 2008: 161) Karpat. sınıf özelliklerini daha da güçlendirmiş gibi gözükmektedir ve bu da kendilerini Avrupa’ya yakın hissetmelerini ve ona boyun eğmelerini kolaylaştırmıştır” (Karpat 2008:162-163) 2. daha yüksek yaşam standartları. Türkiye Cumhuriyeti bir çok kurumu Osmanlı’dan miras olarak almıştır. Osmanlı Islahatçıları toplumun ihtiyaçlarına göre yenilikler yapamadılar. Karpat’a göre (2007:30) Türkiye’de Cumhuriyet rejimi reform dönemi olarak nitelendirilir. Bir ksıım ilginç istisnalara rağmen. müzakere ve katılım ile maddi iyileşmeye doğru yürünecek bir yol olduğu gibi bir kavram Osmanlı Islahatçılarına yabancıydı. Dolayısıyla yapılan ıslahatlar. Birincisi 1919-1923 yılları arasını kapsar. toplumsal yapılar ve hareketlilik anlamında başlangıçta sahipti. “Osmanlı devleti. “Modernleşmenin. Aslında bürokrasi. esas olarak daha önce gerçekleştirilen reformları. Cumhuriyet ilan edilir. 1923-1930 arası dönem ise Türkiye’de reformların. sürekli değişen dinamik bir sosyoekonomik yapıyla dışarıdan alınmış statik anayasa modelleri arasındaki etkileşimin ürünü olarak ortaya çıkmıştır”. Türkiye’de Siyasal Sistemin Evrimi Karpat. “Yine Cumhuriyet döneminde yer alan üçüncü reform evresi.” (Karpat 2007:30) Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu bu dönemde kurulmuş böylece Ulusal Türk kültürü yaratmaya çalışılmıştır. Meclis Açılır. bunu gerçekleştirecek toplumsal motivasyon eksikti. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın verildiği dönemdir. ekonomik olarak motive ve ideolojik olarak da gelişmiş bir duruma gelmelerine izin vermedi…Muhtemelen Osmanlı Bürokrasisi. Avrupa’nın kapitalist düzeninin yarattığı tehdidi göğüslemek ve bunların teknolojisini almak için gerekli temel toplumsal önkoşullara. Karpat’a göre Osmanlı bürokratları modernleşmenin vazgeçilmez koşullarından olan gerçek profesyonel bir grup haline gelmeyi veya pratik beceriler ve uzmanlaşmalar geliştirmeyi de hiçbir zaman başaramadılar (2008: 161). Karpat’a göre (2007:31) “Kurtuluş Savaşı. sınıf kavramlarına sadık kalarak okuryazarlık. Osmanlı tarihini anlamadan bugünkü Türkiye’yi anlayamayacağımızı belirtmektedir (Oktik 2008:4-5). ya merkezi otoriteyi güçlendirmek ve her şeyin hakimi olarak kontrolü sağlamak ya da Avrupalı devletlerin etkisiyle toplum yapısına uymayan kurum ve kuralların uygulanmasıyla gerçekleşmekteydi . Ancak üst düzey bürokrasi Avrupa’ya itaat eden bir grup haline gelirken alt kademeler de diğer Müslüman grupların popülist duygularını ve Avrupa karşıtı hislerini paylaşıyordu.

seçkinci politik geçmişten miras alınan en çarpıcı eksikliklerdi. Fakat Atatürk’ün ölümü ve İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi bu değişimi sona erdirdi. Ekonomik alanda ters gelişmeler oldu Ağır harcamaların yükü altında ekonomi durgunluğa girdi” Karpat’a göre aslında. Böylece hükümetin ekonomi politikası değişme sinyalleri verdi.31 Sosyoloji Notları kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde kesin olan politik bir sistem yaratmıştı”. Karpat bu durumu makul olarak değerlendirir. ülkenin bunları kabul etmeye hazır olup olmadığı düşünülmeksizin ve Osmanlı İmparatorluğundan miras alınan veya Cumhuriyet döneminde geliştirilen siayasal. istihdam fırsatları yüksek ücret ve daha iyi yaşama koşulları tarafından. Böylece gecekondular kentteki gayrimenkulların değerini arttırmaktadır. Dolayısıyla bu şartlar altında çok partili döneme geçiş sürecini tamamlamaya çalışan Türkiye’de iktidar partisi olan CHP “demokratik bir toplumun yaratılması için gerekli araçları sağlayan bir anayasa yaptı.Kentteki yüksek kiralar düşük maliyetli konut yapımının olmayışıyla birleşen düşük ücretler. Karpat’a göre genel olarak Türkiye’de demokrasi başarısızlığa uğramıştır. Burada zihniyetin değişmediği açıkça görülmektedir. pek çok açıdan cumhuriyet rejimiyle uyuşan. Anayasa maddelerini uygulamakta çekingen davransa da sonraki kuşaklara Osmanlı sisteminden çok farklı. Karpat bu noktada Siyasi liderlerin yeteneksizliğinden bahseder (Karpat 2007:347). Türkiye’de Toplumsal Dönüşüm Üzerine Karpat’ın 1976 yılında yaptığı çalışma kırdan kente göç olgusunu bunun sonucu oluşan gecekondulaşmayı ve beraberinde getirdiği toplumsal dönüşüm ile kentleşme olgusun incelemektedir. kulübe ve yerleşim. bütün bağlılıklarla. sosyal. Kente yeni gelenler düşük ücretli işlerde çalışan ya da çok çeşitli meslek ve bireysel girişimle uğraşan. ama pek çok açıdan da onunla çatışan politik gelenekleri ve pratikleri miras olarak almıştır. kurumlar. Araştırmanın sonuçlarına bakacak olursak. bu yolla inşa edilmiş kulübeler kısa süre içinde kabul edilebilir yaşam mekanlarına dönüştürülebilir. kırsal yöredeyken işsiz ya da yarı istihdam edilmiş bireyler olup. içerdikleri aidiyet ve kimlik . Dolayısıyla. Karpat’ın siyasi liderleri eleştirisi bize. Bu yerleşimlerin sakinleri. Bu önemli bir başarıydı. Osmanlı geçmişinden. işlevsel bir yönetim tarzı bıraktı” (Karpat 2007: 83) Karpat bu anlamda çok partili sistemin temelini oluşturan CHP’nin başarısızlıklarına karşın övgüyü hak ettiğini belirtir. kültürel. Askeri darbelerin yaşanmasının en önemli sebebi budur. Eğer koşullar elverirse. (Karpat 2007:45) Karpat’a göre (2007: 79) “Türkiye. O’na göre (Karpat 2007:45) “… yeni rejimin modern politik bir yapı kurmadaki başarıyı ekonomik yapıda gerçekleştirememiş olması kolay anlaşabilir bir olgudur. 3. “Gecekondu yerleşimler köy ve kırsal kasaba ile kent arasında geçici cemaatler olarak görünmektedir. kente çekilmişlerdir. değerler ve özlemler dikkate alınmaksızın seçilmiş ve yayılmaya çalışılmıştı” (Karpat 2007:347). Yönetsel karar alma süreçlerine halkın katılımı geleneğinden ve bu tür bir katılımın gerçekleşmesi için gerekli düzenekten yoksunluk. çoğunlukla niteliksiz işçilerdir. göçmenleri her nerede mümkünse orada kendi konutlarını inşa etmeye mecbur bırakmaktadır. Fakat ekonomik yapı için aynı şey söz konusu değildi. 1937’de durumu fark eden Atatürk’ün katı devletçi İsmet İnönü’nün yerine belli ölçülerde özgürlüğü savunan Celal Bayar’ı getirdi. Osmanlı’da yapılan ıslahat hareketlerinin uygulayıcısı olan Osmanlı bürokratik sınıfı hakkındaki eleştirilerini hatırlatmaktadır. “İdeolojiler. Kurulu düzen hakkında bağımsız düşünce oluşturma ve dile getirme konusunda bireysel istek de pratik olarak yoktu”.

Burada Cemaat kültürüne bağlılığın etkisi görülmektedir. Sadece tarihi olayları aktarmaz . s: 1-11. hem nitel hem de nicel verileri büyük bir ustalıkla kullanarak. İmge yay. kendilerine bir yuva edinmek böylece kente entegre olmak ve kentli olarak yaşamak istemektedir. bunları yaparken sahip oldukları toplumsal değerlere de sahip çıkmaktadır. bunda ortaya çıkan aidiyet duygusu ve mülk sahipliği yoluyla elde edilen güvence gecekonduluları psikolojik çözülmeden. Kemal H. Ankara. politika ve sosyolojiyi harmanlayıp. KARPAT. (2003: 332) Sonuç Kemal Karpat. Phoenix yay. Kemal H. Türkiye’de Toplumsal Dönüşüm. Ankara. Kemal H. Son olarak Nurgün Oktik’in (2008:9) değerlendirmesiyle bitirecek olursak. sadece göç eden kesimin değil. siyaset bilimci ve sosyologdur”. onlar aynı zamanda kentsel fiziksel olanakları benimsemeye. İmge yay. OKTİK. göç gibi kavramlar ile toplumsal dönüşümü açıklamaya çalışır. yalnızca bir tarihçi değil aynı zamanda bir sosyal bilimcidir.Özdemir. Osmanlı’da Değişim Modernleşme Uluslaşma. toplumsal ve kültürel özdeşleşme yoluyla kendilerini kentle bütünleştirmeye peşinen hazırdırlar…Cemaat kültürüne bağlılık. (2003). Durukan. K. Osmanlı Modernleşmesi. E.Sönmez. İmge yay. (2006). KAYNAKÇA KARPAT. özellikle. Ankara . istedikleri iş sahibi olup. A. Sayıları oldukça fazla olan bu grubun gayesi bir ev sahibi olmaktır. tutumlar ve örgütsel örüntülerin bazılarını korumaktadırlar. Türkiye’de Siyasal Sistemlerin Evrimi. A. “Türkiye’de Sosyoloji” içerisinde. kentte yaşayan ama merkezin ekonomik şartları içinde zorlanan kişilerin de gecekondu bölgelerine yerleşmesidir. Ankara. Durukan İmge yay. sosyolojideki bağımlılık ilkesini temel alarak. Ankara. Türkiye’de 70’lerden sonra görülmeye başlayan gecekondu satışları bunun sonucu ortaya çıkmış ve yukarıda da belirtildiği gibi Gayrimenkulların değeri de artmıştır. Toplumların sürekliliği ilkesi tüm eserlerinde görülen bir özelliktir. Aslında. “Sonuç olarak profesör Karpat. KARPAT. Osmanlı toplumunu araştırmanın son derece önemli olduğunu vurgulayan Karpat’a göre Osmanlı toplumunu anlamak hem Türkiye’yi anlamak hem de dünyayı anlamaktır. Çev.Soğancılar.Z. nüfus. “Gecekondu sakinleri köylerde ve kırsal kasabalarda hüküm süren toplumsal değerler. (2008). Kemal H.32 Sosyoloji Notları duygularıyla bir yuva ve bir cemaat olarak göçmenin kent hayatında merkezi bir konum edinir” (Karpat 2003:331-332) Görüldüğü gibi gecekondu sakinleri kentle bütünleşmeye çalışan bir yapı göstermektedir. son elli yıldır Türkiye ve Osmanlı konusunda sosyal bilimlerin her alanını da etkileyen yüzlerce eser vermiş evrensel bir tarihçi. Akademik hayatında yaptığı araştırmalarda sahaya inmekten çekinmez. KARPAT. yabancılaşmadan korumakta ve dolaylı olarak onların kentsel çevreyle bütünleşmelerini kolaylaştırmaktadır. Çev. söz konusu toplumsal değişim ve dönüşümlerin tarihsel süreçlerini de analiz eder. (2007). eserlerinde tarih. Karpat. Kendini kentle bütünleştirmeye çalışan gecekondu sakinleri. Bu da onun ne derece önemli bir araştırmacı olduğunu ortaya koyar. Çev. D. Kemal Haşim Karpat. Çev. Nurgün (2008). Öte yandan araştırmanın dikkat çekici sonuçlarından biride.

konut sorunu. Bu noktadan sonra kitabın ilk bölümünde yer alan Tarihsel Görünüm başlığı altında İstanbul’un nüfus çeşitliği ve demografik yapısı anlamlandırılmaya çalışılacaktır. sanayi yaşamı. Gates’in İstanbul için yaptığı en önemli saptamalarından biri ise kenti oluşturan farklı etnik ve dinsel unsurların doğal olarak ortak bir kent kimliği oluşturamamış olduğu bu kapsamda da kentler için elzem olan ortak bilinç olgusundan İstanbul’un o yıllarda yoksun olduğu ve kentin toplumsal manada bundan etkilendiğidir. Yukarıda verilen genel giriş İstanbul 1920’nin çerçevesini çizmek bakımından kitap özetinin hatlarını belirginleştirmiştir.33 Sosyoloji Notları İSTANBUL 1920 Saim Can BERİTAN GİRİŞ İstanbul 1920 başlığıyla Türkçe’ye çevrilen ve yayımlanan orijinal adı ise Constantinople To-Day or the Pathfinder Survey of Constantinople – A Study in Oriental Social Life yani Bugünkü İstanbul ya da İstanbul’da Bir Öncü Araştırma: Doğu’da Toplumsal Hayatın İncelenmesi olan çalışma Amerikalı bilim adamlarının İstanbul’daki sosyal. siyasal ve ekonomik perspektiflerinin bir alan çalışması görünümündeki tezahürüdür. O yıllarda Robert Koleji’nde sosyoloji profesörü olan Clarence Richard Johnson moderatörlüğünde yürütülen bu çalışmanın önsözü ise yine dönemin Robert Koleji Müdürü Caleb F. yetişkinlerde suçluluk. akademisyenler ve siyasi belirleyiciler için önem arz ettiğini vurgulamaktadır. eğlence hayatı. İstanbul çalışmasını Onbeşler Konseyi (Council of Fifteen) adıyla yürüten grup İstanbul monografisini (içtimai tetkikat) şu genel başlıklar altında çerçevelendirmişlerdir: Yönetim. Gates tarafından kaleme alınmıştır. Gates önsözünde dünya kentleri arasında İstanbul’un kendine özgü bir yapısının olduğunu ve bu özgül yapıya referans oluşturacak bileşkelerin İstanbul’un tarihsel geleneğiyle açıklanabileceğini ifade etmeye çalışmıştır. 1922 yılında New York’ta The Macmillan Company tarafından basılan ve 418 sayfaya sığdırılan bu kitap ülkemizde Sönmez Taner’in çevirisiyle 358 sayfa olarak Tarih Vakfı tarafından yayımlanmıştır. dilenciler. Osmanlı’nın toplumsal dönüşümünü yabancıların gözüyle resmetmeye çalışan bu anlamda olgulara dışarıdan bakarken bazen objektif bazen de subjektif olan İstanbul’un toplumsal cağrafyasını monografik olarak anlatan bir eser olarak tanımlanabilir. kulüpler. Daha . mülteciler. eğitim. cemaatlerin örgütlenmesi. birahaneler vs. çalışan çocuklar. İstanbul 1920. Kısaca. İstanbul’un tarihsel geleneğinin yanı sıra sahip olduğu stratejik konumunun ise tüm dünya açısından belirleyici unsurlar taşıdığını söyleyen Gates bu haliyle İstanbul’un özellikle  Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Öğrencisi. yetimhaneler.

Rumlar. sinemalar vb. İstanbul’da Sanayi Yaşamının Bazı Yönleri adlı bölümde ise genel olarak ilgi alanım dahilinde olmasından dolayı sanayide çocuklar ve özelde sokakta para kazananlar kısımları irdelenmeye çalışılacaktır. İstanbul’da Mültecilerin Durumu’na bakarken ise. yerlerin işlevleri açıklanmaya çalışılacaktır. genel bir değerlendirme yapılarak kitap özeti tamamlanacaktır. Kadıköy. İstanbul’un toplumsal dokusunu köklü bir dönüşüme uğratan bileşkeler olarak nüfusun hareketliliğini tetikleyen unsurlar olarak nitelendirilebilir. Ermeniler ve Yahudiler oluşturmaktaydı. Son olarak ise. KISIM II: Kent Yönetimi Vilayet bünyesi içinde belediye olarak anılan ve daha küçükçe bir kuruma tekabül eden yapının başında Şehremini vardır. toplumsal ve ekonomik hakların ağır yükünü çeken bir İstanbul’un dönüşümü. Beyazıd. siyasal. İstanbul Şehremaneti’nde dokuz şube yani yerel belediye bulunmaktaydı. İstanbul’un neden ilticanın merkezi haline geldiği ve mültecilerin sorunları konuları ele alınacaktır.34 Sosyoloji Notları sonra Kent Yönetimi adıyla anılan bölümde İstanbul yönetiminin idari yapısının üzerinde durulacaktır. Kitabın önsözünü yazan Gates. Nüfus tahminlerinde en önemli kaynak din adamlarıydı. Adalar ve Makriköy’dür. Ayrıca İstanbul’da suçların oransal dağılımı incelenecek ve anlamlandırılmaya çalışılacaktır.000 civarındadır. Kitabın son bölümünde yer alan Okullar kısımında ise İstanbul’da okulların genel durumu ve okullaşma ve okur-yazarlık oranları nedensel olarak sunulan verilerce açıklanmaya çalışılacaktır. Türkler kadar ecnebiler için de din adamlarının kayıtları kent nüfusunun belirlenmesinde en güvenilir kaynaklar olarak gösterilmiştir. Sevr Antlaşması ışığında ortaya çıkan ikili toplumsal ve yönetsel bakış açısını barındıran. Mondoros ile birlikte fiilen işgal edilen. Belediye Başkanı’nın kayıtlarına göre nüfus İstanbul’da muhtemel olarak 400. Ancak Gates’e göre bu hetorejenlik doğal olarak toplumsal bağları ayrıştırıcı biz özellik olarak kendini gösterir. İşgal Kuvvetleri’nin İstanbul’u resmen kuşatması buna mukabil Saray’ın dışında yeni bir siyasal ve toplumsal hareketliliğin yaşanması. İstanbul’da Yetimhaneler bölümünde de yetimhaneler genel manada değerlendirilmeye çalışılacaktır.000. Kent nüfusunun yaklaşık yarısını Türkler geri kalanını ise sırasıyla. İstanbul’un barındırdığı bu çeşitlilik kapsamında. yukarıda verilen tarihsel perspektif ışığında İstanbul’un 1920’de oldukça grift bir toplumsal yapısının bulunduğunu bu ölçüde de hiçbir doğu medeniyetinde ya da Katolik Batı Toplumlarında görülmeyecek bir çeşitliliğe ev sahipliği yaptığını söyler. O yıllarda sistematik bir nüfus sayımı yapılmadığından yukarıda verilen rakamlar çok fazla değişkenlik göstermektedir. Kitabın Eğlence bölümüde kamusal mekan bağlamında kahvehaneler. Genel belediye hizmetleri ise şu müdürlükler tarafından yürütülürdü. Ayrı bir önem arz etmekteydi çünkü toplumsal dokunun yanı sıra değerlerinde dönüşüme uğradığı bir dönemdi o yıllar. Kitabın Dul Kadınlar bölümüde dulların ve çocukların neden sayıca fazla olduğu ve karşılaştıkları problemler değerlendirilek hükümetin sağlaması gereken önlemler üzerinde durulacaktır. Yetişkinlerde Suç bölümünde ise İstanbul’daki suç oranlarının özellikle o dönemde neden artış gösterdiği irdelenmeye çalışılacaktır. Tanzimat ve sonrasında azınlıklara verilen. (Bakırköy) Bu şubeler kendi bölgelerindeki belediye işlerini yürütürler ve gelirlerini toplarlardı. KISIM I: İstanbul’un Çeşitliliği Siyasal olduğu kadar toplumsal dönüşümlerin de gözlendiği 1918-1922 dönemi yani Mütareke Dönemi İstanbul için ayrı bir önem arz etmekteydi. Fatih. Yeniköy. Bunlar. Anadolu Hisarı. Kısaca. Pera. konut ise 90. Üsküdar. a) Heyeti Fenniye teknik b)Heyet-i Sıhhiye sağlık c) . Bolşevik İhtilali’nden kaçan Ruslar ve İstanbul’da yaşayan azınlıklar.

Ayakkabı boyacıları ve özellikle su satıcıları diğerlerine oranla daha düzgün yaşam sürmekte ve aileleri ile daha fazla ilişki içerisinde oldukları gözlenmiştir. KISIM IV: İstanbul’da Mültecilerin Durumu İstanbul. hukuk ve iktisadi işlerle ilgili müdürlüklerden oluşmaktaydı. O yıllarda çocuklar genel olarak. ulaşımı düzenlemek ve yangınları önlemek. Çocuklar için yaşam şartlarının en kötü olduğu ve sosyal ve ekonomik profillerinin en zayıf olduğu sektörler aldıkları maaş oranları ile doğru orantı göstermekte yani ayakkabıcı ve dükkanlarda çalışan çocukların eğitim. aksine giyim sektöründe ve otellerde çalışan çocukların eğitim durumlarının ve genel fizyolojik yapılarının daha iyi olduğu araştırmacılarca saptanmıştır. kentin kullanımı için gıda ve yakıt gibi ihtiyaçları tedarik etmek. yazışma. halleri en kötü olarak karşımıza çıkmaktayken. sağlık ve sosyal hizmetler alanında çalışmalar yapmak. Heyeti Tahririye. yasa. belediye gelirlerini geleceğe yönelik arttırma stratejilerini belirlemek. tezgahtarlık. gelen evrakları tercüme etmek ve genel istatistikler çıkarmak. belediye davalarına bakmak gibi işlevleri yerine getirmekteydiler. Durumları en vahim olan çocuklar tabi ki sokakta para kazananlar olarak karşımıza çıkmaktadır. dilencilik ve hammallık yapan çocuklardır. sayılarının yüzleri bulduğu tahmin edilmektedir. KISIM III: Çalışan Çocuklar Ülkemizin önemli sosyal sorunlarından biri olan çalışan çocuklar olgusu İstanbul’un 1920 penceresinden de farklı görünmemektedir. Müfettiş-i Umumilik. tüm mukaveleleri incelemek. Ayrıca belediye bünyesinde Encümeni Emanet adında özel bir komisyon bulunmaktaydı. belediye gelirlerinin toplanması ve harcanmasını sağlamak. zabıta hizmetlerini yürütmek. Sokakta çalışan çocuklar içinde de en vahim şartlara maruz kalanlar.500 çocuk işçiden o yıllarda söz edilmektedir. üretim sektöründe vasıfsız eleman ya da sokakta dilencilik yaparak. ayakkabıcılarda çırak olarak haftalık 250 Kuruş. komilik. Ayrıca Türklerden sonra en çok sokakta çalışan çocuk grubunun Yahudiler olduğu belirtilmiştir. Genelde dilenci. arşiv oluşturmak. ayakkabıcılık. Heyet-i Sıhhiye. teknik. Umurı İktisadiye. ayakkabı boyacısı ve su satıcısı şeklinde para kazandıkları saptanan bu çocukların diğer çocuklara oranla en ayırd edici özellikleri aileleri ile en az ilişkide bulunmaları ve yine en az ekonomik kazanç sağlamaları şeklinde özetlenebilir. belediyeyi ilgilendiren. belediyenin mevzuata uygun işlerliğinin yürütülmesini sağlamak. tüzük ve yönetmelikleri hazırlamak. belediye ile ilgili tüm yazışma ve kayıt işlemlerini sağlamak. coğrafi konumu ve siyasi önemi ve Ortadoğu’da yaşamın oldukça zor şartlar içermesi nedeniyle yıllardan bu yana . sağlık. Umur-ı Hukukiye ise. mağazalarda tezgahtar olarak haftalık 150 Kuruş. Yetimhanede kalan Yahudi çocuklar fazla giderlerini karşılamak adına sokakta çalışarak ek gelir elde etme yolunu seçtikleri araştırmacılar tarafından tahmin edilmektedir. ekonomik bir meta olarak karşımıza çıkmaktadır. kentin iktisadi koşullarını iyileştirmek ve yoksulluğa karşı stratejiler üretmek. muhasebe.35 Sosyoloji Notları Umur-ı İktisadiye iktisadi işler d) Müfettiş-i Umumilik genel teftiş kurulu e) Heyet-i Tahririye yazışma ve kayıt f) Heyet-i Hesabiye muhasebe g) Umur-ı Hukukiye hukuk işleri Heyet-i Fenniye. kentsel planlar yapmak. gayrimenkullerin tapu işleri ile uğraşmak. Heyet-i Hesabiye. Belediye Başkanı ya da yardımcısı bu komisyona başkanlık ederdi. otellerde ise aylık 7-12 Lira kazanmaktaydılar. giyim sektöründe haftalık 2-5 Lira. yıllık bütçeyi hazırlamak. Sonuç olarak İstanbul’da yaklaşık 4. ayakkabı boyayarak vs. Bu komisyon. fizyolojik vb. Genel olarak sokakta çalışan çocukların sayısını belirlemek güç olduğundan bununla ilgili çok net bir bilgi verilmemekle birlikte. Günde ortalama 10 saat çalışan ve genelde 15 yaşın altında olan bu çocuklar.

Dünya Savaşları’nın da vuku bulması. sohbet etmek. istihdam. Mülteciler için sistematik çalışmalar yapılmaması sayılarının net sayısını belirlemede en büyük sorun olmuştur. meyhane. Erkekler günün her saatinde özellikle de akşama doğru. giysi. şerbet. fiziksel ve düşünsel manada yoksunluk derecelerinin en üst düzeyde olması olarak sıralanbilir. ise Rusya’da Bolşevik İhtilali’nin olması. özgürce sohbet etmelerine ve demokratik bir ortamda birbirlerine saygı duymalarına vesile olan birer kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çocuklardan yaklaşık 10. Ancak kahvehanlerin dışında eğlence mekanları olarak beliren birahane. sigara içmek.000’ninin İstanbul’a yerleştirildiği tahmin ediliyor. yetersiz ve kalifiye olmayan personel sayısı ile eğitimin kalitesinin düşüklüğü olduğudur. yiyecek. mültecilerin durumunun Osmanlı’daki siyasi belirsizliğin devam ettiği sürece risk derecesini koruyacağı rapor edilmiş en azından istihdam sorunları çözülerek travmalarının hafifletileceği ve siyasi belirsizliğin 3 yıl sonra belki ortadan kalkmasıyla birlikte ülkelerine dönebilecekleri bildirilmiştir. mülteci sorunu boyutunu daha da derinleştirmiştir. oyun oynamak ve gazete okumak için buralarda toplanırlardı. Ermeni ve Rumların mülteci sayısı Rus ve Türklere göre oldukça azınlıkta kalmaktadır. bilardo salonları ve sinemalar kamusal mekan . bireylerin ve farklı unsurlardan meydana gelen toplum kesimlerinin kaynaşmalarına. Burada göç eden Ruslar’ın genelde zengin ve iyi durumda oldukları ile Türkiye’deki savaşa taraf olmamaları sebebiyle ailenin savaşta zaiyat verme riskini diğer milletlere göre düşük kaldığı bilgisiyle açıklanabilir. Bu yoksunluk kavramsalı mültecileri daha çok umutsuzluğa ve çaresizliğe sevk etmekte bu da onların insani ve ahlaki durumlarını olumsuz yönde daha da perçinlediğini ifade etmektedirler. Rum ve Ermeni kahvehanelerinde alkollü içecekler de bulunmaktaydı. Bu noktada eklencek ilginç bir nokta Türkiye’ye en fazla göç eden Ruslar olmasına karşın yetimhanelere yerleştirilen çocuk sayısının en az olduğu milletin yine Ruslar olduğunu görmekteyiz. toplumsal olarak önemli işlevler üstlenmekte. nargile ve Türk lokumu bulunur. Yahudiler ve Rus çocukları takip etti.36 Sosyoloji Notları mülteciler için bir cazibe merkezi olmuştur. farklı kuruluşların farklı rakamlar vermesi ışığında İstanbul’da ortalama 100. O yıllarda. konut. İstanbul’daki mülteciler için en büyük sorunlar. İşgal Kuvvetleri’nce İstanbul’un ablukaya alınması. Bunun yanı sıra Balkan ve I. Bunların yarısına yakınını Ermeni ve sonrasında da Türk çocukları teşkil etmekteydi. Sonuç olarak. limonata. Araştırmacılara göre ise mülteciler için en önemli ilk iki sorun işsizlik ve iskan yetersizliğidir. İstanbul’da bulunan tüm yetimhanelerin ortak özelliklerinin. siyasi belirsizlikler ve ekonomik yetersizlikler korunmaya muhtaç binlerce çocuğun oluşmasına zemin hazırlamıştır. sosyal donatı alanları. KISIM VI: Kamusal Mekan Olarak Eğlence Yerleri Türkiye’de her ulustan ve her inançtan bütün erkeklerin başlıca eğlence yeri kahvehanedir. Himaye-i Etfal Yuvası adı altında 200 kız-erkek karışık çocuğa hizmet veren kuruluş günümüz de Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun temelini teşkil etmesi bakımından önem arz etmektedir. Osmanlı devlet yapısının merkeziyetçi ve bireyi odak almayan sisteminde bu tip kamusal alanlar. Kahvede. Türk Kahvesi. kahve içmek. Bunları sırasıyla Rumlar. Son olarak ise. İstanbul’un Rum ve Ermeniler için özel anlam ifade etmesinin yanı sıra kentin kendi öz kaynaklarının yerlilerine dahi yetmemesi gibi nedenlerle mülteci sorunu oluşmaya başladı. KISIM V: Yetimhaneler Türkiye’de yaşanan son savaşlar. Araştırmacılar.000 mültecinin bulunduğunu ve bunların yarıdan fazlasını Rusların diğer büyük kitleyi de Türklerin oluşturduğunu söylemektedirler.

İstanbul’da Antik Yunan’daki gibi bireylerin geniş tartışma ve sohbet edebildikleri alanların aksine Roma’daki arena tarzı alanlara önem verdiği ve bu meydanlarda daha çok geçici eğlence ve şölenlerin yapıldığı halkın rahatlamak için kullandığı mekanlar olarak kullandığını söyleyebiliriz. yaşanan bu travma oldukça vahim olmakla birlikte bir kangren gibi hızla büyümektedir. ruhsal ve fiziksel yönden sorunlarla karşı karşıya kalan bu ailelere hükümet. giyecek ve yiyecek yetersizliği ve eğitim yoksunluğu. Yine dünyanın en büyük kentlerinden biri olan İstanbul’un sadece dört parkı bulunması: Gülhane. çocuklar açısından yeni bir soruna nedensellik teşkil etmektedir. Üsküdar. Bu kadınların ve çocuklarının yaşadıkları travmaları resmedebilmek adına araştırmacılar. Evin geçimini sağlayan babanın savaş nedeniyle ölmesi ve devletin resmi kayıtlarında bir çoğunun şehit değil de kayıp olarak yer alması ailenin ekonomik yönden zayıflamasına buna karşın evin geçiminden ikinci derece sorumlu kadının da yoksulluk ve yoksunluk gibi nedenlerle sağlık sorunları yaşamasının çalışmasına engel teşkil etmesi ailenin sorunlarını ve yaşadıkları travmaları katlamaktadır. Bu doğrultuda ortaya çıkan tablo ışığında araştırmacılar dul kadınların ve çocuklarının maruz kaldkıkları sorunları şu temel başlıklar altında vurgulamaktadır. zihinsel. Ayrıca en yüksek derecede sosyal risklerle çevrili çocukların mümkün mertebe aileden kopartılmadan gerekli ekonomik şartlar sağlanarak bütünlüğün korunmasını hiç değilse acil olanları yetimhanelere yerleştirerek çok sık aileleriyle ilişki kurulması bakımından ortam sağlamalıdır. Ermeni. Elde edilen veriler ışığında örneklem grubunun tamamını teşkil eden 400 dul kadından 206’sının sağlık durumunun elverişli olmadığı tespit edilmiştir. Görüşme yapılan dul kadınların çocuklarının sayısının 1055 olduğu ve bunların da 225’inin tıbbi dedaviye muhtaç olduğu gerçeği. En üst seviyede dezavantaj yaşayan bu kadınların ve çocukların yaşadıkları travmların hafifletilmesi adına araştırmacılar bazı öneriler sunmaktadırlar. Çünkü evin geçimini sağlayan babanın olmaması bağlamında bu hususta ikinci derece öneme sahip olan annenin de sağlık durumlarından ötürü çalışmaya elverişsiz olması. konut yetersizliği. Sonuç olarak. Öncelikli olarak kamusal ve özel yardım paketlerinin birinci derecede. Yine az önce sayılan önemli önlemler kadar ivedi olan bir başka çözüm önerisi ise. ulaştırılması hayati önem taşımaktadır.37 Sosyoloji Notları kavramsalında değil de daha çok eknomik işlev yüklenmiş anlık geçici zevklerin tatmin edildiği yerler olarak nitelendirilmektedir. Sonuç olarak. İkinci olarak ise. hayatını savaşta kaybeden babanın dul kalan eşi ve yetim çocuklarına. yukarıda sayılan milletlerden rastgele 100’er kadın seçerek ortaya çıkan portreyi istatistiksel olarak anlamlandırmaya çalışmışlardır. yetim kalan çocukların geleceğe yönelik olarak eğtimlerinin planlanması ve özellikle mesleki ve akademik eğitim nosyonlarının kazandırılmasıdır. İstanbul’da o dönemde eğlence yeleri ve ve genel mekan yapılanmaları Batı tarzındaki kamusal mekana tekabül etmemekte belki yalnızca kahvehanelerin bu kategoriye girebildiği araştırmacıların verdiği bilgiler doğrultusunda yorumlanabilir. Rum ve Yahudi kadınlarının dul kalma nedenleri arasında en önemli bileşke hiç kuşkusuz evin geçimini sağlayan babanın savaş nedeniyle ya kaybolması ya da ölmesi olarak gösterilebilir. İlk olarak sağlık sorunları bunu takip eden problemler ise. KISIM VII: Dul Kadınlar ve Çocukları Türk. kentin sosyal olanaklarından faydalanabilmeleri açısından insiyatif alması ve diğer özel kurumları da bu yönde katkı sağlamaları yönünden teşvik etmelidir. Ters giden bu tabloyu olumlu yönde değiştirebilmek ve yeni . Sultanahmet ve Fatih devlet yapısı ile açıklanabilecek bir olgu olarak nitelendirilebilir. Ortaya çıkan bu bilgi ışığında durumun ne kadar vahim olduğu bir kez daha görülmektedir. ortaya çıkan tablonun zincirleme reaksiyon içerisinde vahim sonuçları tetiklediği ifade edilebilir.

Mart 1921 yılı kayıtlarına göre. . Üçüncü özel neden ise. farklı unsurlardan meydana gelen İstanbul toplumsal yapısının bireyleri tahrik ettiği ve kentteki şiddet olaylarının sayısının artmasıdır. yaralama. İkinci özel neden ise savaşın tüm şiddetiyle devam etmesidir. Üsküdar Hapishanesi. d) Üsküdar Hapishanesi. Ayrıca Osmanlı polisinin yabancıları tutuklayamamasının yanı sıra Müttefik Güçleri polisinin Osmanlıları tutuklayabilmesinin toplumsal açısan siyasi krizi daha da derinleştirdiği açıktır. Eski Sultan Ahmet Merkez Hapishanesi. 36 erkek 2 kadın mahkumun bulunduğu bu tutukevinin tamamlanamamış olmasından mevcudunun düşük olabileceği yorumu yapılabilir. Müttefik Güçleri’ne ait 5 ve her konsolosluğa ait geçici tutukevleri bulunmaktaydı. Hırsızlık ve ahlaksızlık gibi suç şekillerinin son zamanlarda oldukça artması buna bağlı olarak gösterilebilir. Araştırmacıların tutukevini ziyaret ettiği sırada toplam 246 mahkumun bulunduğunu bunların ise 1/5’inin kadınlar olduğunu söyleyebiliriz. Suçluların yarısından çoğu hırsızlık yüzünden burada bulunmaktadır. tüm toplumlarda sürekli olarak görülebilen bir olgu olmakla birlikte özellikle 1920 İstanbul’unda. Bunu sırasıyla. Bunların 8’inin ise çocuk olduğu belirlenmiş. yaralama. c) Pera Hapishanesi. Sultan Ahmet Camii’nin tam karşısında yer almaktaydı. Türklere ait olan tutukevleri şunlardı: a) Eski Sultan Ahmet Merkez Hapishanesi.38 Sosyoloji Notları yetişen neslin toplumuna ve devletine karşı bütüncül bir davranış sergileyebilmesi adına ivedilikle hükümetin eylem planları hazırlaması ve yürütmesi gerekmektedir. KISIM VIII: Yetişkinlerde Suç Suç. Burası uzun yıllar kentin esas tutukevi olarak hizmet vermişti ta ki Suriçi’ndeki yeni tutukevi hizmet vermeye başlayıncaya kadar. Bu suçları sırasıyla. Suriçi bölgesinde yeni inşa edilen Merkez Hapishanesi Aya Sofya yakınında bulunmaktaydı. evlilik dışı cinsel ilişki vb. Ekonominin kötüye gitmesi özellikle işsizlik sorununu tetiklemekte bu da bireysel ahlakın çöküşünü hızlandırmaktadır. suç olgususun bir problem olarak ortaya çıkmasında üç özel nedenin altını çizmektedirler. Bu genel perspektifin yanı sıra araştırmacılar. cinayet. takip etmektedir. 72’si erkek çocuk olmak üzere toplam 748 mahkumun bulunduğu ifade edilmektedir. Normal kapasitesi 50 olan bu tutukevinde araştırmacıların ziyareti sırasında 59 mahkumun kaldığı ifade edilmektedir. toplumun griftleşmesi ve devletin yaşadığı siyasal ve ekonomik nedenlerden ötürü değer yargıların hafiflemesine bağlı olarak bir problem haline gelmeye başlamıştır. İstanbul’un Asya yakasındaki tek tutukevi olma özelliğini taşıyan bu bina Belçika’daki örneklerinden esinlenerek inşa edilmiş. bugün Sultanahmet’te bulunan Adliye binasının olduğu yerde bulunuyordu. İstanbul’un en harap tutukevlerinden olan bu bina Galatasaray Lisesi’nin yanında yer almaktaydı. b) Yeni Merkez Suriçi Hapishanesi. Bu tutukevinde bulunan mahkumların hüküm giyme nedenleri arasında yine hırsızlık ilk sırada yer almaktadır. yankesicilik. eşkiyalık. Araştırma yapılan o günlerde tamamı henüz tamamlanmamış olan ve kapasitesinin 400 olduğu ifade edilen tutukevi. Yeni Merkez Suriçi Hapishanesi. saldırı ve cinayet bunu takip etmektedir. Bunların belki de en önemlisi çeşitli milletlerden gelen mültecilerin İstanbul’da yaşadıkları yoksulluk ve yoksunluk problemidir. 1920 İstanbul’unda Osmanlı’ya ait 4. Eskisine oranla aşırı kalabalık olmayan bu tutukevi yine de kapasitesinin oldukça üstünde hizmet vermekteydi. Pera Hapishanesi. cinayet. takip etmektedir. Yapılacak bu planların kalıcı olabilmesi için de dağınık ve yerel sosyal-sağlık kurumları yerine merkezi ve toplu kurumlar geliştirerek özel kurumları da içine alacak şekilde yapılanması gerekmektedir. Yapılan araştırmalar bu şiddet olaylarının içeriğinin siyasi kökenli olduğunu göstermekte ve araştırmacıların tezini güçlendirmektedir. evlilik dışı cinsel ilişki vb. Yine bu tutukevinde de hırsızlık çoğunlukta. ön cephesi Hipodrom’a dönük.

Ancak okutulan dillerin konuşma açısından iyi öğretildiği gramer açısından ise zayıf olduğu ifade edilmiştir. nüfus çeşitliliği ve . Okul çağındaki çocukların oransal olarak okullaşma yüzdesinin net olarak ifade edilmesi o dönem için oldukça güç görünmektedir. Bu dönemde. Ancak yabancı okullarda da durum pek farklı olmadığı görülmektedir. Türk okulları dışındaki okullarda. Okullarda en az dört ana dil kullanıldığından eğitim kalitesinin belirlenmesinin de güç olduğu belirtilmiştir.39 Sosyoloji Notları Müttefik Güçleri’nin himayesinde bulunan tutukevleri hem Türklere hem de yabancılara karşı faaliyet gösterirken. Yazara göre. Meydana gelen bu olumsuzluk eğitim sistemini genel olarak istikrarszılığa sevk ettiği gibi özel de öğrencilerin eğitim hayatını da düzensizleşmesine neden olmuştur. grift ve değişim geçiren başkent’i İstanbul’un. okur-yazarlık oranı hakkında ise tahminde bulunmanın daha güç olduğunu söylemektedirler. Ek olarak ise eğitim sisteminin klasik yöntemlerle yapıldığı buna bağlı olarak da öğrencinin merkezde olmadığı daha çok öğretmenin ekseninde derslerin cereyan ettiği belirtilmiştir. Müslüman nüfusun Hristiyan ve Yahudilere oranla okuma-yazma bakımından daha gerilerde olduğu yine ifade edilmektedir. Bunların ortak özellikleri ise geçici anlamda faaliyet göstermeleridir. Sadece ortaöğretimde Suriçi bölgesindeki bir Türk okulunda karma eğitim yapılmaktaydı. ekonomik ve en önemlisi toplumsal yapısını gözler önüne sermeye çalışan bu araştırma. Araştırmacılar. tutukevlerinin geneli açısından çok vahim insanlık suçunun işlenmediği ve mahkumların toplumsallaşmasına yönelik politika izlediklerini vurgulamıştır. oldukça farklı milliyetlerden mülteci akını yaşaması ve bu nedenler ışığında değerler sisteminde aşınma meyadan gelmesi sonucunda istatistiklerden de anlaşılacağı üzere hırsızlık suçunun tutukevlerinde başat olması sorunsalını anlamlı kılmaktadır. SONUÇ Balkan ve I. Dünya Savaşları’ndan çıkmış Osmanlı’nın Başkenti ve metropolü olan İstanbul’un siyasi. tutukevlerinin tamamına yakınında ışıkların kullanılmasına izin verilmemesi ve buna bağlı olarak mekanların oldukça karanlık olması ve binaların fiziksel yapılarının son derece yıpranmış olduğu dile getirilmiştir. Türkler arasında genellikle kız ve erkekler için ayrı okullar vardı. oldukça hareketli. KISIM IX: Okullar 1920 İstanbul’unda yaşanan savaşlar sonucu ortaya çıkan olumsuzluklardan en fazla nasibini alan sistemlerden biri de eğitimdir. en fazla yara alan okullar Ermeni okullarıyken bunları sırasıyla. kız öğrencilerin erkek öğrencilerin yarısı dolayında örgün öğretime devam ettiği ifade edilmektedir. Rum ve Yahudi okulları takip etmektedir. Elde edilen verilere göre 1920-1921 ders yılında her kademedeki okullara toplam 404 öğrenci kaydolmuştur. savaş yorgunu ve aktif siyaset yeteneğini kaybetmiş Osmanlı’nın. araştırmacılar tutukevi güncelerinin sentezinde. Sonuç olarak okuma çağındaki çocukların okula gitme oranının bu denli düşük olmasının okumayazma oranının da daha büyük ölçüde düşük olabileceği izlenimini vermektedir. ters orantılı olarak. bazen objektif bazen de subjektif bakış açıları ile konulara yaklaşsa da en genel anlamıyla oldukça yararlı bir misyon edinmiştir. Türk. Son olarak ise. Konsolosluklara bağlı olan tutukevleri ise yalnızca kendi vatandaşlarına karşı sorumlu idi. Kitabın tamamı gözlem ve saha araştırmaları neticesinde oluşturulmuş ve tarihsel perspektiflere dayandırılarak elde edilen veriler anlamlandırılmaya çalışılmıştır. ilkokuldan başlayarak karma eğitim söz konusuyken. Bölümün başında da değinildiği gibi Osmanlı’nın savaş merkezli ekonomisinin kötü olmasına bağlı olarak istihdam sorunu yaşaması. Bu eserde. En önemli sorun olarak. Ancak tahmini olarak bu oranın kent nüfusunun yüzde 15 civarında olduğu tahmin edilmektedir.

. verilerin değerlendirildiği ve sorunlara yönelik çözüm önerilerinin aktarıldığı bu kitap özetinde. ekonomik göstergeleri ve bu bağlamda ortaya çıkan informal sektörleri. ilticanın merkezi haline gelmesi ve yaşanan toplumsal dönüşümüne bağlı olarak ortaya çıkan dezavantajlı sosyal risk grupları vs. Daha çok yaşanan toplumsal dönüşüm bağlamında ortaya çıkan dezavantajlı sosyal risk grupları hakkında detayın verildiği.40 Sosyoloji Notları demografik yapısındaki değişimi. hakkında betimsel anlatımı somut verilerle resmedilmiştir. oldukça detay olması ve özetin anlaşılabilir bütünlüğü açısından handikap oluşturacağı düşüncesiyle durulmamıştır. yalnızca toplumsal örgütlenme bölümü üzerinde.

Ekonomi. kültürel. Yazının ana ekseni. dine(genel anlamda inanç). Kimi düĢünürlerce görece edilgen bir yapı olarak görülen üstyapısal süreçlerin bir sınıfın tahakkümünü kurmasında. 'sistematik düĢünce' olarak tanımlanan sınırlı açılımından ileriye gidilmeye ve Gramsci terminolojisinde bu kavramın toplumsal mücadeleler ve uyum pratiklerine yönlendirildiği gösterilmeye çalıĢılacaktır. eğitime ekonomiden etkilenen. birbirlerini etkilerken kullanılıĢ biçimlerine hegemonya . yoksa bunun yalnızca bazı koşullara denk düşen bir tarihsel olgu olduğuna mı inanılmaktadır?” Gramsci. 1984: 20) özelliğine sahip değildir. Kimi zaman da bunun tersi olduğunda. birçok toplumsal olgunun ana belirleyicisi olmakla birlikte. Gramsci'nin kapitalist rejimin kuruluĢunda rıza ve onay mekanizmalarının iĢlerliğini sağlayan kesimler olarak gördüğü. Bu sayede ideoloji kavramının. kuruluĢu sırasında ve onun devamlılığında üstlendikleri roldür. 'bireysel ve iradeci (voluntarist)' bir yöne sürüklenmektir. Modern Prens Giriş Bu yazıda Marksist düĢünür Antonio Gramsci'nin sivil toplum ve devlet arasında kurduğu iliĢkiyi tarihsel blok kavramı aracılığıyla hegemonya'ya bağladığı kapitalist toplum çözümlemesinde Ortodoks Marksizme getirdiği eleĢtiriler konu edinilecek. her iki konumlanmanın da toplumsal yaĢamda birbirleriyle dolayımsız bir diyalektik iliĢki içinde yürüdüklerini bilmek ve tek tek bu öğelerin dıĢ etkileĢimlerine değil.41 Sosyoloji Notları GRAMSCI: ÖZERK BİR ALAN OLARAK SİYASET VE İŞLEV YÜKLÜ AYDIN Okay Bensoy* “Yöneticileri yetiştirirken insan türünün her zaman var olan yöneten-yönetilen bölünmesinden söz eden öncülden mi hareket edilmektedir. alt ve üstyapısal öğeleri birbirinin muadili saymamak gerekir. ona göre. rızayı sağlamasında ne kadar belirleyici etken olduğuna yönelik değerlendirmeler iĢlenecek. Toplumsal olguları bir bütün halinde ve bunun sonucundaki disipliner ayrımları da birbirinden kopuk ve üst-alt biçiminde ayrıĢtırmanın bir kusuru. edilgen öğeler olarak bakıĢının sorgulamasını yapar. burjuvaziyle bütünleĢmiĢ “organik aydın” ile sosyalist toplumun kurulabilmesi için onun kültürel öğelerini yönetilenlerle buluĢturacak “sosyalist aydın” karĢılaĢtırması ise sivil toplum ('d'evlet)siyasal toplum ('D'evlet) ayrımı üzerinden özetlenmeye çalıĢılacak. ekonominin ana öğe olduğunu bildirmek uğruna 'ekonomizm ifradına ya da ağdalı bir dogmatizm'e kaymaktır. her olgunun kesin ve etkileyen ancak etkilenmeyen ve daha ötesinde değiĢtirilemeyen. Kısacası bu ikiliği bir düello biçimine sokmamak. Siyaset ve ideolojide gerçekleĢen dalgalanmaları ekonominin dolaysız ifadesi olarak sunmak da bir çocukluk hastalığıdır. Marksizmin altyapı ile üstyapı arasına koyduğu keskin ayrımın ve buna bağlı olarak ideolojiye. kültüre. ideolojik süreçlerin ekonominin ötesine geçtiği yanılgısına kapılmak. aydınların bir üretim biçiminin kuruluĢundan önce. * Yayıncı Ortodoks Marksizmin 'Devlet' Algısındaki Eksiklik ve Aydın'ın İşlevi Gramsci. Engels'in deyimiyle 'tarihin zembereği' (Gramsci. Önemli olan.

Siyasetin toplumsal iliĢkileri değiĢtirebileceğini. üstyapının yalnızca iradi. Hegemonya. iĢte bu toplumsal iliĢkiler içinde egemen sınıfın diğer kesimlerle kurduğu ittifaklar sayesinde egemenliğini topluma kabul ettirebilmesini sağlayan ve sadece zor yoluyla değil. siyaset de sadece mesleki bir kategori. hatta Gramsci salt bu nitelikleriyle burjuvazinin egemen konumunun süremeyeceğini düĢünür. 1997: 26). Toplumsal'ı belirleyebilecek dinamik olarak siyaset. kültürel hegemonyanın yeniden üretilebilmesi.42 Sosyoloji Notları süreçleri üzerinden bakabilmektir. her görünümüyle toplumsal iliĢkileri kapsıyorsa. özneleri kendi alanına çekerek mücadelenin formunu ideoloji'yle kurabilir. Zira. KarĢıt ideolojilerin çatıĢma alanı. Gramsci'nin Machiavelli incelemeleri sırasında not düĢtüğü gibi. zamanla kültürel. Devlet sadece bir baskı aygıtı olarak algılanamaz. tüm toplumsal iliĢkileri belirleyen ve bu iliĢkilerden etkilenen niteliğe sahipse onu toplumsal iliĢkiler düzeyinde düĢünmek gerekir. yani insan iradesiyle (üstyapı) ekonomik yapı arasındaki iliĢki. Gramsci açısından siyasal olan sadece devlet'te somutlaĢmaz. Kapitalizmi sadece ekonomik düzeyde artığa el koyma mekanizmalarına dayanarak çözümlemek ya da bir ekonomik sömürü sistemi olarak değil. üstyapısal süreçlerin ekonomideki bazı geliĢmeleri frenleyebileceğini savunur. kesiĢimi siyasette ifade bulur. Hegemonya. mücadeleyi baĢtan edilgen ve sınırlı isteklerle (Gotha sonrası sosyal demokrasi gibi) yürüteceğini bilmek anlamına gelmez mi? Bu gibi soruların. siyaset'i görece özerk ve alternatif bir çıkıĢ noktası olarak tasarlamayı da beraberinde getirir. toplumsal mücadele aktörlerini siyasal alanda burjuvazinin ve devletin karĢısına çıkartmak. siyasal. politikada. Siyasetin mekanik biçimde ekonomi tarafından kurulmadığını. aynı zamanda bir toplumsal sistem olarak krize girmemesini. ideolojinin de bu mücadelenin yönünü. kültürel. bu tanımında sadece ekonomik bir gücü ve çıplak Ģiddeti barındırmaz. Kapitalizm. 2007: 59). ekonomik biçimlere de ayrıĢabilir. siyasal faaliyet. genel olarak toplumsal çevreyi eğitmek üzere devletin merkezileĢmiĢ müdahalesidir. proletaryanın gereksinimlerini doğası itibariyle önemsememek üzerine kurulmuĢ bir 'eli sopalı' figüre benzetilen devlet. gerçekten ilk moment ya da ilk düzeydir. Gramsci'de toplumun ve devletin ayrıĢma. Ģiddeti temel alarak gerçekleĢtiren. siyaset ve ideolojinin kimi dönemlerinde ekonominin yönünü ve karĢı müdahaleleri engelleyerek sistemi sürdürdükleri. siyasal alanın da nere(ler)de oluĢacağı sorularına götürebilir. Hegemonya. devletle sivil toplum arasındaki iliĢki. Siyaset. ideolojinin baĢarılı bir uygulamasıyla sınırlandırılamaz. dinsel. Ekonomiden kaynaklandığı düĢünülen sömürü ve eĢitsizliğin bir yönü de siyasette temsil edilemeyen ve bilinçlendirilmeyen sınıf(lar)dır. iliĢkiye geçme noktalarını görerek cevaplandırılabileceğini sanıyorum. biçimini tespit edeceğini düĢünür. yeniden ürettikleri bir anlam taĢır. Gramsci'ye göre siyaset ve ideoloji birer üstyapı öğeleri olarak ekonomik yapıdaki geliĢmelerden etkilenen fakat kendi alanlarındaki çabalar ve çatıĢmalar sonucu ekonomiyi etkileme özelliğine de sahip kavramlardır. zamanla bizi siyasal aktörlerin kim olacağına. bu siyasal alanın gözeticisi olacaksa. Gramsci'nin ifadesiyle “felsefe alanında birlik meydana getiren praksis. Kendi ideolojik tasarımını daha rahat biçimde oluĢturabilen egemen sınıfın ise bu siyasal alanda tekliğini ilan etmesi. girdiği dönemlerde de kendini yenileyerek krizden çıkabilmesini sorgulamak gerekir (Sancar. aynı zamanda toplumsal olanın siyasal alandaki kurgularla karĢılanabileceğini belirtmek. siyasal olan ise sadece kuvvetler ayrımı ölçeğinde bir sorun değildir. daha sonra Althusser'in . tam açıklığa kavuĢmamıĢ ve sade dile geliĢinin hâlâ dolayımsız evrede bulunmasıdır (Gramsci.” (Gramsci. Siyaset'e yüklenen bu dinamik. klasik Marksizmde burjuva sınıfının çıkarlarını baskı ve zor aygıtlarıyla. örgütsel yönden de bilinçlendirilmeyen sınıf(lar)a baskıcı olmadan kendisini bir 'gerçeklik' olarak kurması anlamına gelecektir. bunun yanında ördüğü kültürel iktidarın kendine dönüĢü meĢruiyettir. Ġdeolojik. 2007: 108-109).

Batı toplumlarında farklı kültürel biçimlerin birbirleriyle hegemonya mücadelesi içinde olmasının. Her türlü siyasi yükümlülük. toplu halde bakıldığında 'tek' Batı kültürünün Doğu'ya karĢı kurulmasına. kültürel. “Avrupalı olmayanlar karĢısında 'biz'”e. Gramsci'nin 'liberalizmi anlamak için kuvvetler ayrımını bilmek yeterlidir' önermesi de iĢte bu tarafsızlık. 1984: 159). liberalizmin eninde sonunda her türlü sorunu. 1984: 55). Feodalizmde köylüleri ekonomik açıdan sömüren soylular sınıfının bu insanların yaĢamına aynı zamanda siyasal. 'hayatta kalmak için çalıĢma' baĢat değerine odaklanmıĢtır. Marx'ın sivil toplumu ekonomik alanla sınırlandıran görüĢünü tüm zihinsel faaliyetleri kapsayacak biçimde geniĢleten Gramsci. Bu. 2005: 165) Gramsci'nin hegemonya kavramını bağlantılandırdığı modern kategori 'kuvvetler ayrımı'. çatıĢmaların üstünde olma halini kendi iç mekanizmalarında (yasama-yürütme yargı) vurgulayan ve kendi varlığıyla çeliĢebilen bir siyasal hegemonyanın yansımasıdır. kapitalizm koĢullarında ekonomik yaĢam. Kapitalist toplumda siyasi iktidar. salt ideolojik bir yanılsama değildir. Gramsci'nin sivil toplum-siyasal toplum ayrımının totaliter olmayan toplumlarda görülebileceğini hatırlatır. . Doğu ile Batı arasına konan bu ayrım Edward W. Siyasi hegemonyanın kapitalist toplumdaki güç kaynağı. 1997: 29). hukuksal yönden de nüfuz ettiği görülürken. (Gramsci. zora dayalı bir siyasal egemenliği taĢırken. Hegemonya. Gelen talep ne kadar liberalse. yürütme ve yargının görevleri içine sıkıĢtırılır ve zorlayıcı güç'le belli bir noktada kast haline dönüĢen yönetici personelin eline terk edilir. liberalizmin tüm tartıĢmanın kökenini ve sonucunu yine siyasal toplum (zora dayalı devlet) içinde tanımlama gayesiyle ilgilidir. Batı toplumları için ideolojik biçimlenmeleri de düĢünerek tanımını üstyapısal bir alanda yapar ve devlet'in varlık sebebini iki aĢamada inceler: Bir yanda toplumsal iliĢkilerin tümü ve sonunda direniĢle rızanın iç içe geçtiği bir alan olarak sivil toplum yani geniĢ anlamıyla 'D'evlet. bu türden kesintisiz bir siyasi denetime tâbi değildir. Burada yönetilenlerden gelen talepler yasama. burjuva devletinin çatıĢan tüm toplumsal güçlerin üzerinde yer aldığı varsayımının temelidir ve doğasında 'tarafsızlık' üzerine kurulu bir hegemonya taĢır. 'burjuva devletinin tarafsızlığı' varsayımıdır. sivil toplum onaya dayalı hegemonya alanıdır. dini yaptırım veya örfi sorumluluk çerçevesinden ayrılmıĢ. Bu veriyi Doğu'da bir devrimin olmayacağı anlamında yorumlamaz.43 Sosyoloji Notları kullanacağı biçimde ideolojik aygıtlar'la mümkün gözükür. (Eagleton. hakikat rejimi'ni örmesinin yoludur. Doğu'da ise devletin siyasal toplumun önderliğini üstlendiğini düĢünerek devletin mutlak egemenliğini sivil toplumun geliĢmemiĢliği olarak okur. kendi iktidarına yönelen tüm talepleri kuvvetler ayrımı üzerinden yanıtlamaya çalıĢır ki bu. Said (2004b: 16-17). aslında kendisinin de büyümesine karĢı çıktığı bir bürokrasinin alanına yığması demektir. liberalizmin bunu zorlayıcı güç olan devlet'in alanına hapsederek yanıtlaması da bir o kadar liberalizmi çözüp dağıtmaktadır (Gramsci. Batı'da görece geliĢmiĢ bir sivil toplum bulunduğundan. hatta Lenin'in devlet iktidarını ele geçirmesinin beraberinde yönetilenleri de kendisine katabilmek gibi bir avantajı olduğunu söyler. Hegemonya ise egemen ideolojinin oluĢumu sayesinde olanaklı hale gelen iktidar alanının sivil toplum olduğunu gösterir (Sancar. Bu. diğer yanda yönetsel mekanizmaların ve zor aygıtının iĢlediği dar anlamda 'd'evlet. ekonomik gücün yanı sıra siyasal ve kültürel bir sermayenin de rejimin diğer sınıflarına kendisini kabul ettirmesinin. kapitalizm öncesi üretim biçimlerine göre toplumsal ve ekonomik yaĢamdan özerktir. Eagleton'ın belirttiği gibi. Özetle. Özü itibariyle devlet. ġark'ın geriliği karĢısında Avrupa'nın kültürel üstünlüğüne vurgu yapılmasına zemin hazırladığından bahseder. Ekonomi kendi kendine iĢlerlik kazanmakta. 'siyasi devlet' de bu iĢleyiĢe müdahale etmeden kendisine bir yer edinmektedir. Said tarafından ġarkiyatçılık bağlamında tartıĢılır. Ona göre liberalizm. ekonomik ve siyasal anlamda.

devleti ele geçirmeyi hedefleyen bir devrim hareketinin ucunda değildir (Vergin. 2006: 189). ikincisi ise daha fazla denetim gücü elde etmek için giriĢimde bulunan sınıflarla. aydın kesim ise 'bilir' ama daima anlamaz ve özellikle her zaman hissetmez. hapishanede olmanın belirlediği havada yazılan Hapishane Defterleri'ni meslekten filozof olmayan. kuruluĢlarla doğrudan bağlantılı olduğunu düĢündüğü “organik aydın”. Gramsci. onları anlar ve böylece onların durumunu belli bir tarihsel bağlam içinde değerlendirir ve açıklarsa ve onları tarihin yasalarına. yoksul. Ġlki nesilden nesile aynı iĢi yapmayı sürdüren öğretmen. tutku duymadan (sadece bilginin kendisi ile ilgili değil. Aydının hatası. iktidar. Ġlerici aydın olarak 1 bahsedilen kiĢilerin üretecekleri bilgi. Ģifreli metni neden hâlâ birçok düĢünürce çözülememiĢtir? Anderson için.” Anderson (2007: 93).2 “Avam 'hisseder' ama daima anlamaz veya bilmez. dolayısıyla kentsel sanayi işçilerinden daha amansızca sömürülen ve emek gücü zenginlikleri talan edilen tarımsal ücretliemekçiler katına düşürülmelerine bağlı olarak. Kültür. bilginin nesnesiyle de) bilebileceğine inanmasından ileri gelir. Yani köylülerin mülksüzleştirilmesine ve onların meslek birliği deneyimi olmayan. Ġnsan bu his olmadan. 2006: 78). yani halk ve aydınlar arasında bu his bağı olmadan politika-tarih yapamaz. Ġtalya'da sömürülenler sınıfının tarihsel konumunu saptar. kendi hegemonyasını kültür alanında kurarak ideolojik formasyonu sivil toplum'a yansıtabilmek. halktan ayrı ve bağımsız ise ve bu insanların temel hislerini duyumsamaz.44 Sosyoloji Notları burjuva kültür kurumlarının etkilediği ve rıza yoluyla sivil toplumu kurduğu bir ortamda. Çünkü Batı toplumlarında sivil toplum devrimden önce bir burjuva egemen kültürünün denetiminde olduğundan. baskılardan kaynaklanan imalı. Bir baĢka deyiĢle aydın. idareci gibi “geleneksel aydın”. Burada bir proleter hegemonya alanının oluĢabilmesi ve köylülerin mücadeleye dahil edilebilmesi için gereken ittifak çalıĢmaları yapılmazsa burjuva devletinin olası eylem Ģeklini ve dolayısıyla kendisini köylülere nasıl rıza yoluyla kabul ettirebileceğini anlatır. Böylesi bir toplumsal mücadele alanından. savaşın karşılığı burjuva devletin ve daha küçük kapitalist örgütlerin gerçekleştirdiği 'şanlı' bir tarım devrimiyle ödenecektir. sansür ve baskı ortamının. birini anlamadan hatta hiç hissetmeden. entelektüelleri ikiye ayırır. Gramsci'de izlenebilecek bu teorik dil. Gramsciyen teoride egemen sınıfın teorisi olarak değiĢtirilmiĢtir. papaz. siyasal mücadeleden gelen bir iĢçi sınıfı önderinin yazmasını 'aydın'ın iĢlevi açısından daha pratik bir düzlemde tartıĢır. Crehan. bilimsel ve tutarlı özellikler sergileyen. 29 Kasım 1919 tarihli “Ġktidar Sorunu” baĢlıklı mektubunda. Kapitalist 2 Gramsci. sınıf mücadelesinde yenilgiye uğramıĢ olmanın verdiği bir tür içe kapanma duygusudur. baĢta aydınlar ve parti olmak üzere sosyalistlerin devlet iktidarını ele geçirdikten sonra proletaryayı etkileme stratejilerini eleĢtirir. rıza unsurunu rejimin temeline oturtabilmektir. . Metindeki 'Ģanlı' ifadesi. Gramsci'nin küçümseyici tutumundan ziyade söylemin kuruluĢu ve hegemonya. örneğin bilgi gibi üst bir dünya tasarımıyla ilintilendirirse aydın olabilir. Gramsci sonrası aydının ise ondan daha özgür fakat yığınlardan daha uzak bir teorik dile tutunmasıdır. tarım makinelerinin devreye sokulmasıyla ödenecektir. öncü iĢçi ve köylülerin burjuva hegemonyasına alternatif geliĢtirecek bir partide hangi somut fikirleri savunması gerektiğini sıralar (Gramsci. Burada sosyalist hareketten beklenen. temsil ettikleri kitlenin hislerinden kopuk olamaz. 1998: 27-28).” (Gramsci'den akt. Lenin'de sınıflararası ittifak stratejisi olan hegemonya.1 Belli bir sınıfın üyesi olarak hayatı sürdürenlerin tutarsız ve paramparça duygularını tutarlı ve akla dayanan bir açıklamaya dönüĢtürecek olanlar aydınlardır. iktidarı hedefleyen bir sınıfın dünya görüĢünü temsil edecektir. eylem'den gelen birisinin. rıza mekanizması açısından anlamlı olabilir: “Eğer bir işçi devleti köylülere kapitalizmin ve yüksek finans çevrelerinin yağmacı saldırılarından koruma güvencesi vermezse. Marksist aydınların çevresinde yetiĢmeyen.

Modern aydın'ın üstlendiği aktif pozisyon. ortak duyudan daha üstün bir düĢüncenin. inancın ekonomik altyapıyla etkileĢime geçmesi ve aralarındaki diyalektik iliĢkinin hareketi belirleyebilmesi. 2000: 38-42). sınıfının hegemonyası için mücadele etmeye. tüm toplumsal iliĢkileri yansıtarak çeliĢen ve çatıĢan bir bütündür. Ġktidara yürüyen bir sınıfın kendi sivil toplum alanını ve devamında rızaya dayalı hegemonyasını kurmasını sağlayabilecek süreç. Sonuç olarak. Bu anlamda ideoloji. Sosyalist toplumda ise aydın. onları geleneksel aydının rutin iĢleri yapan konumundan farklılaĢtırır (Said. 2004a: 22). ortak bir epistemoloji ve uzmanlaĢmıĢ biliĢsel bir tarz uygulayan kültürel elite ait değildir.45 Sosyoloji Notları giriĢimci kendisiyle birlikte sanayi teknisyenini. Bu sürekli hareket ve değiĢim hali. duygu ve tutkuların dürtüklenmesinin dıĢsal ve geçici gücünden almaz. Mevcut durumda egemen sınıfın kültürel. ideolojik. dinsel ve tüm bunların üstyapısal öğeler olarak değerlendirildiği bir süreçte. dağınık haldeki bilgi ve duygunun bütünleĢtirilmesinin ötesine geçer. 2007: 154). esasında entelektüel ve moral düzeyde ideolojinin iĢleme alanıdır. yeni bir hukuk sisteminin oluĢturucularını yaratır. Aydın. örgütleyici. onu toplumsal sınıfın 'dünya görüĢü' biçimine sokar. Sivil toplum. sadece ideolojiyi ya da örgütü kurmakla kalmaz. insanların zihinlerini sürekli değiĢtirerek piyasayı geniĢletme mücadelesi içindedir. ikna edici kimliğiyle karıĢır. örgütlenmenin. Yeni aydın. siyasal toplum'a eleĢtirel ve pozitif bir amaç edinerek yerleĢen eleĢtirelliği temsil eder. bir anlamda rejimin ekonomik iĢleyiĢinin görece sorunsuz ve rıza yoluyla yeniden üretilebilmesini belirleyen Ģey. sıradan insanlarla sürekli temas halinde olarak. egemen sınıfla iç içe geçmiĢ 'organik aydın'ın kültür sermayesidir. bu moral düzeyi salt entelektüel bir tartıĢma alanına hapsetmez. üstyapısal süreçlerin rejimin ana öğesi olan ekonomik faktörlerin daha sorunsuz iĢlemesinin kaynağıdır. Organik entelektüel. ekonomi politik uzmanını. Pratik yaĢama kurucu. . Kültürel bir uzmanlığı aĢar. 'Uzman' olarak kalmakla yöneticiliğe evrilmek ve toplumsal iĢlev üstlenmek arasındaki ayrım budur. Bu. topluma aktif biçimde katılır. Fakat ideoloji. çözümlerin kaynağını da bu temas sırasında bulan tüm tarihsel güçlerin kültürel dönüĢümünü birlikte sağlayan bir tarihsel blok'u oluĢturur. kararların bürokratik adımlarla atıldığı. yeni bir kültürün. aydınlar eliyle. mevcut entelektüel kategorilerinin de bu tarihsel blok'la sorgulanmasına yol açar (Franco. zor aygıtının kurumsallaĢtığı ve kuvvetler ayrımının ilke olarak benimsendiği dar anlamdaki devlet'in daha arka planda kalmasına neden olmuĢtur. tarihsel blok kavramında somutlaĢır. Üretim. kaynağını sadece hitabetten. daha ziyade kökleri bütün olarak halkın kültürüne ve günlük yaĢamlarına dayanan politik eylemin ayrılmaz bir parçasıdır (Chris. 'kültür'ü yaĢam ve eylem haline gelen yöneticidir. Bununla birlikte soyut akıl ve matematikten üstün olan bu varoluĢu 'teknik iĢ'ten gelip tarihsel hümanist görüĢe ulaĢır. egemen burjuvazinin sivil toplum'a hakim olmasını sağlayan. Ġdeolojinin. bir toplumdaki entelektüel faaliyet alanı.

CEMGĠL. Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler. Antonio (1998). Çev. Edward (2004b). Antonio Gramsci'nin Marksist Pedagojisi. Ġstanbul. Yaklaşımlar. Birey ve Toplum Yayınları. Edward (2004a). Adnan. Ayrıntı Yayınları. CREHAN. KANAT. Kate (2006). Ġstanbul. Kültür. ÖZCAN. Altkültür: Toplumsalın Parçalanışı. Ankara. GRAMSCI.46 Sosyoloji Notları Kaynakça ANDERSON. Chris (2007). ÜLNER. Muttalip. Nur (2006). Çev. 2. Sibel ve EKMEN. Hapishane Defterleri. Ġstanbul. Ankara. Şarkiyatçılık: Batı'nın Şark Anlayışları. 5. Antropoloji. Celal. . İdeolojinin Serüveni: Yanlış Bilinç ve Hegemonyadan Söyleme. EAGLETON. DEMĠRKOL. Çev. Ġmge Kitabevi Yayınları. Siyasetin Sosyolojisi: Kavramlar. VERGĠN. SANCAR. Baskı. Perry (2007) . SAID. LOMBARDI. Ġstanbul. Terry (2005). Antonio (1984). Kalkedon Yayınları. Entelektüel: Marjinal. Sürgün. AKSOY. ÖZBUDUN. AYDOĞMUġ. Belge Yayınları. Gramsci. Baskı. Çev. 2. Çev. Çev. Çev. BĠRKAN. Berna. Ayrıntı Yayınları. Baskı. GRAMSCI. Metis Yayınları. Ġstanbul. Modern Prens. Ütopya Yayınları. Çev. Ġstanbul. Nihal. Ġstanbul. Baskı. GRAMSCI. Antonio (2007). Çev. İdeoloji. JENKS. Ankara. Baskı. Pars. Ġstanbul. Bağlam Yayınları. Franco (2000). Bülent. Ayrıntı Yayınları. Serpil (1997). Baskı. 4. Belge Yayınları. BaĢak. Yabancı. Tuncay. Komünist Partiye Doğru. Birikim Yayınları. 2. Ümit. Çev. Tanımlar. Ġstanbul. SAID. ESĠN. 4.

Bu hem onun yaşamını hem de kardeşlerinin yaşamını olumsuz etkiledi.47 Sosyoloji Notları KIERKEGAARD’I ANLAMA ÇABASI OLARAK UMUTSUZLUĞU YAZABĠLMEK Serkan YORGANCILAR1 “Bu oyunlarla ilgimiz yok bizim. hatta ona dinsel bir mana bile katmaktadır.” Tükeniş .P. Hatta psikoloji 1974 tarihinde geliştirilen Beck umutsuzluk ölçeği ile umutsuzluğunuzun derecesini bile bilimsel bir malzeme olarak ortaya koyup incelemeye alabilme iddiasında. Beck umutsuzluk ölçeği 20 sorudan oluşuyor ve ikili seçmeli bir test. Bu da farklı bir bilimsel yöntem tabi ki. Hatta “Bunaltı”. Suçsuzuz biz. Ailesinin maddi durumu iyi değildi. Babası inançlı bir hristiyanda ancak kendini günahkar olarak görüyor ve çocuklarınıda kaybetmek dahil başına gelen her bir belanın sorumlusu olarak kendi günahkarlığını görüyordu. Bilinirdi diyorum ama bundan sonrada umutsuzluk üzerinde söz söyleme ve umutsuzluğu kişilik sorunu olarak görüp o sorunu çözme yetkisini psikoloji tekeline alacak gibi görünüyor. “Yabancı” gibi müstakil edebiyat eserlerini de umutsuzluğun felsefi boyutlarının işlendiği eserler arasında sayabiliriz. geleceğe büyük inancım var” gibi daha çok geleceğe yönelik eğilim ve bakışı ölçmeye yönelik. Umutsuzluğun varoluşçulukla olan ilişkisi hakkında hemen hemen tüm varoluşçu filozoflar kendi yapıtlarında bir şeyler söylemişlerdir. Ancak çalışmamızda da ortaya koymaya çalışacağımız gibi Kierkegaard umutsuzluğa bambaşka anlamlar yüklemekte. Şüphesiz ki Danimarkalı filozof umutsuzluğun psikolojik çözümlemesini yapmaktan çok umutsuzluğun varoluşçu çözümlemesi hatta daha da fazlası 1 umutsuzluğun Hıristiyan teolojik çözümlemesini yapmakta. Hem bilim hem felsefe hem de teoloji okudu. Sartre Umutsuzluk edebiyatın. Bu anlamıyla umutsuzluk hakkında öne sürdüğü düşünceler yeni olduğu gibi üzerinde ciddi çalışmalar gerektiren ağır metinlerdir de. Bu üç Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Doktora Öğrencisi . Ancak onun umutsuzluk kavramı yer yer psikolojinin ilgilendiği umutsuzlukla hem eşdeğerlikler taşımakta hem de ciddi farklılıklar göstermekte. gelecek benim için tatsızlıklarla dolu. 1.J. şiirin ve sanatın fazlasıyla ilgisini çeken bir konu. Kierkegaard’ın altı kardeşi vardı ama çeşitli nedenlerde dolayı 20 yaşına gelmeden kardeşlerinden beş tanesini kaybetti. Ama umutsuzluk konusunda kendini söz söyleme ve yetkin sayan bilim ise daha çok psikoloji olarak bilinirdi. Çalışmamızda Kierkegaard tarafından geliştirilen umutsuzluk kavramı üzerinde durulacaktır. Soren Kierkegaard Kierkegaard 1813 yılında Kopenhag’da dünyaya gelmiştir. Örneğin “”geleceğimi karanlık görüyorum. geçmiş deneyimlerim beni geleceğe iyi hazırladı. Babasının melankolik kişiliği ve dini inancından dolayı kendi başına gelenleri günahkarlıkla açıklaması Kierkegaard’ıda etkiledi.

kendi benimizle kendi varoluşumuzla ilgili bir şeydir. 11) Kierkegaad kuşkusuz kendi döneminden sonra birçok edebiyatçıyı felsefeciyi ve sanatçıyı etkilemiştir. 82) 1855 yılından yakalandığı bir hastalıktan dolayı hastanede hayatı kaybetti.(Alpyağıl.” (Taşdelen. varoluşun tarihselliği.48 Sosyoloji Notları alanda da eğitim alması Kierkegaard’ı çağdaşlarının önüne geçirdi. 42 yıllık bir hayata devasa eserler bırakarak veda etti. dağınık ve hatta bölük pörçük olmasına karşın derinliği. 7) ülkemizde ilk Kierkegaard çevirisi çok geç bir dönem olan 1990 yılında ancak yayınlanabildi. varuuuşçuluğunda bir çok ana teması onun sözleriyle başlar der. hiç bir anlayış içinde görmez. 2002. Adorno kariyerine onun estetiği hakkında bir çalışma yaparak başladı. Bizi onlara yönelten şey kendimizle. (Taşdelen.. Korku ve Titremede bireyin Tanrı ile olan ilişkisindeki öznel yaşantısında ortaya çıkarken. kaygı. 2002. 2004.. Ayrıca Taşkının Kierkegaard hakkındaki şu ifadeleri de yerindedir. Örneğin Heideggerin metinlerinde Kierkegaard’dan etkilendiğine dair tek bir satır yazmaz. Kurbana konusuda farklı bir biçimde bakışı anlattığı Korku ve Titreme kitabıydı bu. Şimdiye kadar Kierkegaard kendi müstakil felsefi düşüncelerinden çok varoluşçularla olan bağlantısı ve tanrı tanımaz varoluşçular karşısında gösterdiği teist duruşla gündeme gelmekteydi. modern insanın eleştirisi gibi kavramların tamamen Kierkegaard’a ait olduğu bilinir. aşağıda çok daha ayrıntılı olarak incelemeye çalışacağımız Ölümcül Hastalık Umutsuzlukta benliğin sonsuzla olan ilişksinin kesilmesi ve sonlu içinde daralması durumunda kendini göstermesini anlatır. Örneğin. kendi sesimizi ararız onda. Ve bu büyük filozof mezar taşına da kendini betimleyecek kısa ama büyük bir cümle yazdırılmasını vasiyet etti. Ama o aradığımız şeyi ne kadar veriri bize. o birey. Kierkegaard’ın eserlerine bir bütün olarak baktığımızda her bir kitabın birbirini tamamlar nitelikte olduğu görülecektir. Gene buna örnek verecek olursak Korku ve Titreme kitabında İbrahim peygamberin oğlunu Tanrıya kurba etme girişiminin akıldışılığını betimleme yoluyla tamamen varoluşsal bir durum olarak açıklar. Bunun sebebi olarak ta çocukluk yıllarında babasından ve çevresinden aldığı yoğun hristiyn teolojik bilgilerden kendisini ancak bu yaşlarda bağımsız hissedebildiğini belirtirler. Sokrates’e duyduğu hayranlık haricinde kendisini içine dahil edebileceğimiz hiç bir düşünce topluluğu olmadığını söyler Vefa Taşkın. Kierkegaard’ın bütün eserlerinio ortak yönü hristiyanlık dinin inançları çerçevesinde yorumlamalara gitmiş olmasıdır. varoluşu tamamlayan bir durumdan bahseder. Kierkegaard kendini hiç bir akım. varoluşllasığı ve sıra dışılığı ile bir etkileiyciliğide sahiptir kuşkusuz onlarda bizi çeken şey salt felsefe değildir. Bütün bu anlatımlar Kierkegaard’ın özgün felsefesinin toplamını göstermesi açısından önemli kavramlardır. “yazıları yer yer sistemsiz. Daha sonra 1997 yılında Ölümcül Hastalık Umutsuzluk türkçeye kazandırıldı. bunu bilemeyiz. Heidegger’i n ölümsüz başyapıtı olan Varlık ve Zaman’da onun ismini hiç bir şekilde anmaz. Heidegger Kierkegaardı yeniden yazdı. Buradaki sonucu inancın akılla açıklanmayacağıdır. Kaygı kavramı kitabında ise kaygıyı insanın kendisinden uzaklaştıramayacağı kendi özüne ilişkin bir şey. Finn.. Kierkegaard üzerine çalışmalar ülkemizde henüz yeni yeni yayınlanmakta. Kierkegaard’ın kendiden sonrakileri etkilemesine örnek olarak şöyle söyler. . Halbuki. Bu nedenle Kierkegaard üzerine bir çalışma yapmak her zaman felsefi bir bilginin ötesine geçer. hiçlik. Örneğin Ricoeur Kierkegaard’ın eserlerinin hem felsefeciler hem de teologlar tarafından üstesinden gelinemeyecek güçlükler içerdiğini ve güçlüklerinde “varoluşun iletilemezliği”nden kayanklanığını ifade eder. Farkında olmadan biraz da kendimizi. Üniversite hayatının sonlarına doğru geleneksel hristiyan inancını eleştirmeye başladığı anlatılır.

(Cevizci. Ġnsan Neden Mutsuz Olur? Kierkegaard insan derken neyi kastettiğini yukarda görmüştük. 2001. (Kierkegaard. insanı tanımlamayla işe başlar.” ”inanma edimi bir sıçrama edimidir. 2005. bir ben olmanın derecesini de verir” (Kierkegaard. akıl dışılığı.” Ona göre insan ruhtur der ve ardından da ruhun ne olduğunu sorar hemen. onu kendi kendine üretir. bir sıçrama ile imana ulaşır. Yani insan “bir şeyden kaygı duymaz”. 36) yani Kierkegaard’a göre insanlık derecesi ile kaygı derecesi arasında bir bağ vardır ve bu bağ insanın olarak kaldığı müddetçe kaygısıda artacaktır. Felsefi olarak ta umutsuzluk hakkında bir dünya görüşü ortaya koymaya çalışmak beraberinde bir çok yeni sorunun da doğmasına sebep olacaktır. Bir şeyin sentez olabilmesi için iki şey yeterli olmadığından bir üçüncü şey gereklidir. sonlunun ve sonsuzun sentezini de ikinci sentez olarak adlandırır. Üçüncü öğe ruhtur öyleyse. Çünkü insanın sonluluktan sonsuzluğa geçişini sağlayan neden onun bir sentez olarak varolmasından kaynaklanır. 122) İnsan olmakla ilgili bir diğer belirleyici kavram da kaygıdır. kanıtlanabilirliği değil kanıtlanamazlığı bilinebilirliği değil bilinemezliği mantıklı oluşu değil paradoks oluşu etkin olur. O halde nedir insan? Tinin ve bedenin. bakmamış olsaydı başı dönmezdi.125) . anlaşılabilirliği değil. insanın özü ve varlık yapısı ile ilgili varoluşsal bir durumdur. Geleneksel öğretilerde kaygının dışarıdan kaynaklanan sebepler doğrultusunda artıp azalacağı ifade edilirken. İnsanlık niteliği arttıkça kaygı da yoğunlaşır. anlaşılamazlığı. O . Kaygı konusunda umutsuzlukla ilgili olağacağını düşündüğümüz bir alıntı ile bir ara verebiliriz. belki baş dönmesi ile karşılaştırılabilir. umutsuzluğa yakalanabilecek ve gene umutsuzluktan kurtulabilecek olan insandır. Çünkü umutsuz olabilecek olan. Bakışlarını dipsiz gibi görünen uçurumun derinliklerine çeviren kişinin başı döner. Kierkegaard varoluşun ayırıcı bir özelliğe sahip olduğuna inanır. “peki. Kierkegaard’e kaygı dışarıdan gelmez. İnsanın varoluşu diğer bütün canlı/cansız varlıkların varoluşlarından ayrılır. onu insan kendi varlığından çıkarır. 2005. Kierkegaard. 55) İnsanın bir sentez olduğunu söyleyen tek kişi Kierkegaard değildi. (Blackham. Ona göre “kaygı. tinin ve bedenin sentezini birinci sentez.” 3. kaygılı olmak nasıl bir şeydir. yapısından kopup gelir. Ruh ben’dir. özgürlüğün ve zorunluluğun bir sentezidir. Şimdi ise insanın mutsuzluğunu anlayabilmenin birinci şartı olarak insanın varoluşu ve varolabilme yani ben olabilme imkanını kısaca görmemiz gerekir. Sonlu Varlığın Ġçine Düştüğü Bir Durum Olarak Umutsuzluk Umutsuzluk üzerinde konuşulması zor konulardan biridir. Kaygının üzerinde bu kadar fazlaca durmamızın sebebi Kierkegaard’ın kaygı kavramı üzerine müstakil bir eser vermesi ve kaygı kavramını büyük önem vermesi ile açıklayabiliriz. Kişi adım adım ilerleyerek değil. Umutsuzluk hakkında yazmaya başlamadan önce Kierkegaard. Varlığın aşkın yanıyla olan bağın kesilmesiyse sebep umutsuzluğa o halde umutsuzluğun evrensel bir boyutundan söz edebiliriz. ben’de kendisiyle ilgilenen bir ilişkidir. Bu sıçramada dinin akılsallığı değil.49 Sosyoloji Notları 2. Peki bunun nedeni nedir? Uçurum olduğu kadar kendi gözleridirde. Kaygının yoğunluk derecesi insan olmanın. Ama onu diğerlerinden ayıran bu denklem üzerinde kafa yormasıdır. 2004. sonlunun ve sonsuzun. “basit şey üzerinde kafa yormak benim sevincim ve en pervasız uğraşımdır. Kaygı. sentezdeki ruhsallık güçlendikçe kaygı da güçlenir. kaygı duymak. Sentezin oluşması da “her birey tarihsel bir bağ içinde başlar” cümlesiyle doğrudan ilintilidir.insanın doğasından.

Yani dindar bir Hıristiyan olan babasının etkilerini henüz üzerinden atamamış. neden kaynaklandığı bilinmeyen veya hatta bilmeye cesaret edilmeyen bir korkunun.(Alasdair. Hastalık önce mikroplarla insan vücuduna girer ve sonra o mikroba ait farklı belirtiler olarak ortaya çıkar. Bu doğru bir davranış biçimi değildir. O halde umutsuzluk içimizdedir. Ama spekülatif olan her şeyin tartışmaya açık olduğu kadar Kierkegaard’ın insanın umutsuz olmama ihtimalide üzerinde tartışılan bir konudur. Bu olguda bize umutsuzluğu zihnin bir kategorisi olarak görmemizi açıklamış olur. İnsanın hastalıktan . Kierkegaard umutsuzluğu ölümcül bir hastalık olarak görmesine görür ama büyük filozof için neden bu böyledir ya da umutsuzluğu ölümcül bir hastalık olmaktan çıkaracak bir formül varmıdır/yokmudur sorusunun cevabını arayabiliriz.ne de bizzat Hristiyanlığın içinde yaşamıştır ve yaşıyordur. Yani bir insanın gerçekten umutsuz olmama ihtimali ortaya çıkacaksa bunun yegane yolu içindeki umutsuz olma gücünün yok edilmesinden geçer. Öncelikle ölümcül hastalıktan kasıt. Çünkü insan hem sonsuzluk duygusunu içinde taşıyacak hem de umutsuzluk durumu insanın ben’ini yok edebilseydi umutsuzluk olmayacaktı tezi nasıl gerçeklik bulabilir? Sonluluğa inancı olan insan için umutsuz olma ihtimali olduğu gibi sonluluğa inanmayan insanında umutsuz olma ihtimali vardır. Gene bir başka yerde Kierkegaard içimizde sonsuzluk olmasaydı umutsuzluğa düşmeyebileceğimizi ya da umutsuzluğun beni yok edebilseydi gene umutsuz olmayabileceğimizi söyleyerek insanın umutsuz olmama ihtimalini gösterir. yakından bakıldığında. Tabi ki bu çok zayıf bir ihtimalin itirafıdır. Örneğin biri sağlığına dikkat etmediğinden dolayı herhangi bir hastalığa yakalanabilir. bir bozukluğun. Umutsuzluk Ölümcül Hastalık En sonda söylememiz gerekeni en baştan söyleyelim. “hekimlerin dedikleri gibi nasıl tam olarak sağlık bir insan yoksa. Geçmişte herhangi bir nedenden dolayı birey umutsuzluğa yakalanmış olabilir ama buda umutsuzluğun her gerçek anında umutsuz kişi olası tüm geçmişi bir şimdi gibi taşır. Umutsuz olmamak umutsuz olmaya yatkınlığın yok edilmesi anlamına gelmektedir. dış bir olaydan kaynaklanan bir korkunun veya kendiliğinden olan bir korkunun bulunmadığı veya umutsuzluktan bağışık tek bir insanında olmadığı söylenebilir… ve ne olursa olsun hiç kimse umutsuzluğa düşmeden ne Hristiyanlığın dışında-eğer gerçek bir Hristiyan değilse. 4. henüz iyi bir Hıristiyan kalarak Hıristiyanlığın bazı noktalarına hala ciddi eleştirileri yapmamış.31)” Bu alıntıda karşımıza sanki bambaşka bir Kierkegaard çıkmakta. O halde hasta hastalığa birkezliğine yakalanmıştır. Hatta sonsuzluğa inanmayan insan kendi çabasıyla bu duruma ulaşmaya çalışacak olursa umutsuzluğun tam ortasına kendini bırakmış demektir. çünkü tam olarak Hristiyan olunmadıkça insanın içinde her zaman bir umutsuzluk tohumu kalır (Kierkegaard. Yani umutsuzlukta bireyde bu şekilde yer alır. 2007.50 Sosyoloji Notları İnsanın umutsuz olmayabilme ihtimali nedir sorusunun cevabı Kierkegaard’ın felsefesi bütüncül olarak tahlil edildiğinde kolayca anlaşılabilir. 2001. içinde bir tedirginliğin. Bir duygu olarak varlığını farklı biçimlerde sürdürmeye devam etmektedir. Kierkegaard umutsuzluğu ölümcül bir hastalık olarak görür. 65) İyi bir Hıristiyan olmadıkça insanın içinde her zaman umutsuzluk tohumu kalır cümlesine katılmamız mümkün değil. Hasta kendi hatası sonucunda bir hastalığa yakalanmış olabilir ancak biz hastalığı kaptığı için her an onu kınayarak bir zalimlik yapmış oluruz. hala yakalanıyor olduğunu söyleyerek onun hakkında hüküm veremeyiz. bedenin fiziksel bir yokoluşunu göstermez. bir uyumsuzluğun.

19) Umutsuzluk üç farklı tipdeki insanda üç farklı biçimde görülür. dar anlamda kendisinden sonra hiçbir şey bırakmadan ölüme giden bir hastalık demektir. ölümcül hastalığı tanımayı öğrenmiş olmasıdır”(Kierkegaard. 2007. Ama ona göre sorunun cevabı hiçte karmaşık değildir. Bir müslümanın umutsuzluğu bir bilinç durumu olarak bilemeyeceğini ve anlayamayacağını fazlaca fundemantalist bir Hıristiyan söyleyebilir. ben’in sürekli gelişimine inanır. Ancak Kierkegaard’ın kavramsallaştırmaya çalıştığı umutsuzluktan bunları anlamamız gerekiyor. Ama hristiyanın korkunç dersi. Yani zorunlu olarak hasta olan insanın sonsuzluk fikrinin onun ruhunun bir bütünleştiricisi olarak ortaya çıktığı her yerde içimizdeki sonsuzluk fikrini yok edebilseydi umutsuzluk olmazdı. Kuşkusuz cesaret her zaman sahip olduğumuz bir şeydir. doğa insanının bilmediği korkunçtan bir derece daha fazla olan korku ile birlikte olan bir cesareti alır. Umutsuzluk. (Kierkegaard. “kendisi olmak istemeyen umutsuz kişi”.51 Sosyoloji Notları ölmesine ya da bu hastalığın fiziksel ölümle sona ermesinden çok bu hastalığın işkencesi can çekişen ama ölemeden ölümle savaşan kişi gibi ölememesidir. Bu büyük bir sorundur. Ancak ben sürekli olarak nasıl gelişecektir. Kierkegaard. ve büyük bir tehlikenin korkusu bize daha küçük bir tehlikeyi karşılama cesareti verir. Buda sıradan insanların sıradan duygularını değil varolduğu durum hakkında ileri düzeyde fikirler sunabilecek insanların anlayabileceği bir duyumsama biçimidir. Bu duygu yoğunluklarıda bireylerde olumsuz sonuçlar doğurduğu yerde umutsuzluk oluşabilir. 2001. Peki sıradan insanın diline doladığı umutsuzluk nedir öyleyse. Şöyle söyler Kierkegaard. Dolayısıyla kavramlara bu biçim anlamları yükleyen Kierkegaard şimdi onları yavaş yavaş açıklayacaktır. umutsuz olunmadan ben’in aşkın gerçeğiyle yüzyüze getiremeyeceğimizi iddia eder. Buradaki her üç umutsuzluk biçiminide farklı düzeylerde algılayarak yaşan kişileri tanımlarken. “Hıristiyan ölümcül hastalığı bilen tek kişidir. sevdiğine kavuşamama acısının bireyde oluşturduğu umutsuzluk nedir? Ya da herhangi bir dünyevi tutku/amaç peşinde olan bireylerin amaçlarından/hedeflerinden uzakta bulunmaları hali umutsuzluk değilde nedir? Belki bütün bunların hepsi insanları bir takım duygu yoğunluklarına itebilir. Ve son olarak üçüncü tür umutsuz kişi de. Hıristiyanlıktan. .8) burada ölümcül hastalık olarak anlatılmaya çalışılan umutsuzluk. kişinin kendine yönelen ilişkisinin bir sonucu olarak ortaya çıkan umutsuzluktur. Ve tek bir tehlikenin sonsuz korkusu bizde diğer tüm tehlikelerin yok olmasını sağlar. “Umutsuzluğun özü yaşamın hiçbir şey olmamasıdır” tezini öne süren Kierkegaard. Tinin ve benin hastalığı olarak ele alınan bu biçim umutsuzlukta birinci sınıfdakileri “bir beni olduğunun farkında olmayan umutsuz kişi”. insanın tin olduğunu ifade eder ve tinin de ben olduğunu söyler. Kierkegaard’ı tanıyanlar için bu yargı fazlaca yadırganmaya değer bulunmasa da bence durum bunun tam tersinedir. İkinci tür umutsuzluk biçimi. 9) buradan yavaş yavaş Kierkegaard’ın umutsuzluğu daha farklı biçimlerde tanımlamasına ve umutsuzluğun somutlaşma biçimlerinin insanların bilinçlilik düzeylerine göre çeşitli umutsuzluk biçimlerine geçebiliriz. ben’in gelişimini sağlar.(Kaufman. 2007. 36) Umutsuzluk her zaman olumsuz bir durum değildir. Kierkegaard bu tür umutsuzluğu gerçek olmayan bir umutsuzluk biçimi olarak kabul eder. (Kierkegaard. “kendisi olmak isteyen umutsuz kişi”dir. aslında modern bilimler tarafından ve özellikle psikoloji tarafından tanımlanan umutsuzluk kavramını tamamen farklı bir boyuta taşımaktadır. Onun umutsuzluğu yaşamın bize dayattığı farklı olgular karşısında bizim onlara karşı gösterdiğimiz tepkilerin uyumsuzluğunu değil. Kierkegaard ölümcül hastalığı bilen tek kişinin Hıristiyan olduğunu belirtir. Bunlar yeni şeylerdir. Örneğin aşk acısının. 2007.

Ben. Bunun aksine ilişki yalnızca kendine bağlıysa bu son ilişki olumlu ve üçüncüdür ve böylece ben’e sahip oluruz” (Kierkegaard. kendisi ya da bir başkası tarafından ortaya konuma ihtimali vardır. olumsuz bir birim olan üçüncü bir terim ile olan ilişki ve iki terim. Şimdi görünürde büyük bir çelişki vardır. kendi beninden kurtulmayı istemek yani kendi olmanın umutsuzluğu doğmayacaktı. başka biçimler tarafından tanımlanmaya ihtiyaç duymasaydı. Belirgin bir durum düşünülmeden umutsuzluk yalnızca soyut bir fikir olarak ele alınırsa onu büyük bir avantaj olarak görmeliyiz der. Mahfımıza sebep olabilme ihtimali olan umutsuzluk olumsuzluklarla bize gelir. Peki buradaki umutsuzluk birey için bir avantaj olarak mı duracak yoksa birey için bir kusur olarak mı ortada duracaktı. tersine can çekişmede olduğu gibi kişinin . 2003. ben. hastalıktan ölünmesinden veya bu hastalığın bedensel ölümle sona ermesinden çok bu hastalığın işkencesi. ilişkiye bağlıdır. Böylece ruh söz konusu olduğunda ruh ve bedenin ilişkisi yalnızca yalın bir ilişkidir. Bunuda anlaşılması zor bir metinle şöyle ifade eder Kierkegaard.52 Sosyoloji Notları İnsan tin’se. Yani soyut bir umutsuzluk çekiyor olmamız hayvanların üstünde bir yere yerleştirecektir bizi. Bundan dolayıdır soyut acının anlamlı olması. Ben olabilmesi için biraz daha fazla şey’e ihtiyaç vardır. Bu şekilde türemiş ve ortaya konmuş böyle bir ilişki insanın ben’idir. 23) Buradan anladığımıza göre ben’e ulaşmak sıradan bir çabanın üstünde bir gayreti de gerektirir. bu ilişki ile sürdürdüğü bağıntı aracılığıyla varolduğundan. acıyı bilinçle ve tinsellikle birleştirdikten sonra umutsuz olabilmeyi “sonsuz bir avantaj” olarak görür. potansiyel umutsuzluk ve mutlak umutsuzluk. kendine bağlı olan bir ilişkidir. daha doğrusu. yani ben ilişkinin kendine dönüşüdür. Buradaki umutsuzluk. Ölüm hastalıkları sona erdirir. Dolayısyla insan vardır ama henüz ben yoktur. Bu da “tinselliğimizin yüceliğinin veya sonsuz dikeyliğimizin işareti olan dikey yürüyüşten” farklı olarak bizi ayırt eden bir tavırdır. Umutsuzluk ölümcül hastalıktır ama kimin için? Kierkegaard umutsuzluğun kimin için ölümcül hastalık olduğunu uzun uzun açıklar açıklamasına ama sadece Hıristiyanlar için umutsuzluğu önlümcül bir hastalık olmayacağını söyler. Eğer ben’imiz kendi kendini tanımlasaydı. “umutsuzluk zavallılıklarımızın yalnızca en korkuncu değil. 2007. İlk olarak acı çekerek hayvandan üstünlüğümüzü ispat edeceğiz ve Hıristiyanları da doğada yaşayanlardan üstün kılanın acının bilincinde olmasını bileceğimizdir. özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir. ama kendi içinde bir son değildir. topal olması gibi fiziksel aksaklıklar değildir. Daha öncede gördüğümüz gibi insan sonlu ile sonsuzun. Bu ilişki başkası tarafından ortaya konursa bu ilişki bir üçüncüdür. “iki terim arasındaki bir ilişkide her terim. Ama ölümcül hastalık dar anlamda kendinden sonra hiçbir şey bırakmadan ölüme varan ölüme varan bir hastalık demektir. kendi olmayı istememek. tin de ben’se o halde ben nedir? Ben. İlk bakışta umutsuzluğun hem kusur hem de avantaj olarak bir arada görülmeleri tezatmış gibi görülebilir. Ancak Kierkegaard saf diyalektik içinden nasıl bakılabileceğini açıklayarak görünürdeki bu tezatın aslında tezat olmadığını gösterir. 95) Kierkegaard umutsuzluğu acıyla. Buraya kadar anlattığımız umutsuzluk ikiye ayrılabilir şimdi. Hem acıyı kutsuyor hemde acının bizim mahfımıza sebep olabilecek yegane şey olacağını gösteriyor. Ama der. Kierkegaard burada saf diyalektik içinde kaldığımızda umutsuzluk için her ikisinide söyleyebileceğimizi ifade eder. (Kolektif. geçici ile kalıcının. Buda gerçek umutsuzluğun iki biçiminin oluşmasına sebep olurdu. Olumsuzluklarda bireyin kör olması. ilişki içinde bu ilişkinin içsel yönelimidir. Soyut bir fikir olarak bireyin umutsuz olmasının iyiye işaret ediyor oluşunun ölçüsü bireyin hayvandan olan farkını ortaya koyuyor oluşundandır. aynı zamanda mahfolmamızada sebeptir”.

Bir çoğunun aklına Kierkegaard’ın umutsuzluğun bu biçiminde çelişmiş olabileceği gelebilir. onun bu konu hakkında ne dediğini tama anlamadan bir yargıya varmak doğru bir tutum değil. Ne büyük. ve bu anlamda insanlar arasında en büyük tehlike olarak dolaşmaktadır. Bu geriliminde bireyi iteceği nokta gene umutsuzluktur. Aslında asıl sorun Sezar olamamak mıdır diye sorarsak alacağımız cevap. asıl sorunun temeli Sezar olamayan bireyin kendi olmaya tahammül edememesidir sorun. Çünkü Kierkegaard umutsuzluk hakkında yaptığı bu çalışmanın kolay anlaşılabilir bir metin olmadığını bilir ve bir çokları tarafından da doğru anlaşılmadığını ifade eder. Şimdi bir başka umutsuzluk kendi olmanın reddedildiği umutsuzluktan kendi olmanın istendiği umutsuzluğa dönüşmesine bakalım. ölümünü yaşamak demektir. Son nefesini vermediği müddetçe ölümle sonuçlanmayan ama sürekli ölüme doğru yol alan bir durumdur. hayırdır. Önceki bölümlerde açıklayama çalıştığımız umutsuzluğun tam ters biçimiyle karşı karşıya geliriz burda. Ölüm her şeyin bittiği noktadır. (Kierkegaard. Sezar olamamanın ve kendide olamamanın bireyi getirdiği nokta Sezar olamamanın katlanılması en güç şey olmaya başlar. Kierkegaard buna “sonsuza değin ölmek. Başkası olmadan bir bene sahip olsaydı kendisi için yeni bir hazine olacaktı bu ben. ne meşakkatli ne zor bir durum! Sezar olsaydı kendi olamayacaktı. Bu umutsuzluk Sezar olmaya güç yetiremeyen bireyin kendi olmayada tahammül gücü olmamasındandır. Sezar olarak eline geçecek olan en büyük armağan kendi beninden kurtulmuş olma armağanıdır. Diğer ben öldüğünde de dayanılmaz bir boşluk olacak ve terk edilişini hatırlattığı için bir tiksinti duygusu doğacaktı. bir sona eriş meydana geleceği söylenir. Kierkegaard’a göre umutsuzluğa düşmüş ve bu sefer kendi olmayı isteyen umutsuzun durumunun çelişkisinin bireyin kendi istencinde saklı olduğunu gösterir. Umutsuzluğa düşmüş olan her bireyin bir nedeninin olduğu varsayılır. “umutsuz olan ölmez” Kierkegaard’ın umutsuzluk hakkında farklı bir önermesidir. Burada ölümün vukuu bulması ile herşeyin biteceği.53 Sosyoloji Notları ölümle savaşmasına rağmen genede sonun ölüm olarak bitmesidir. ölmemekle birlikte ölmek. 2007. Öleceğini bilmek son umudun yok olması anlamındadır. Sezar olamayan için tek seçenek ise hiç olmak veya olmamak arasındaki bir gerilim durumudur. İşte tam da Kierkegaard’ın Hıristiyan din biliminin de kendisine sağladığı katkılarla bunu açıklamaya çalışmaktadır. Umutsuz genç kızımız başkasına ait olsaydı bu benini kaybedecek ya da bu benden kurtulmuş olacaktı. “bu umutsuz kişinin olmak istediği ben hiçbir . Birisinin ölesiye hasta olması ölememesidir. Örneğin ölmüş veya şıpsevdi olan dostunu kaybetmiş bu nedenden dolayı da aşkta umutsuzluğa düşen bir genç kıza bakalım. Ama ölümü ölmek. “birşeyden dolayı umutsuzuğa düşerken aslında insan kendi için umutsuzluğa düşmektedir ve şimdi kendi beninden kurtulmaya çalışmaktadır”. ölümü ölmek demektir”. “Çelişkili işkence” ve ben’in hastalığı. Ölümün bir umut haline gelme durumu ise umutsuzluk ölmemenin neden olduğu umutsuzluktur. Böyle tanımladığında umutsuzluk bir başka biçimde daha karşımıza çıkar. geçici bir silkiniş döneminden sonra gerçek olan kendi beniyle karşı karşıya kalmasıdır. Kierkegaard bu durumuda geleneksek umutsuzluk açıklamalarından çok farklı biçimde yorumlayarak şöyle söyler. Bu aşamaya gelmiş insan Sezar olmak veya hiç olmak arasında bir yerdedir. Umutsuzluğa düşen insanın hangi nedenden dolayı olursa olsun umutsuzluğu. Ancak Sezar olamayacağı başından bellidir. Ama. 29) Bir şeyden dolayı bireyin kendi benine karşı duyduğu öfkenin ortaya çıkardığı umutsuzluk kuluçkaya yatmıştır. Birey herhangi bir durum sonucunda veya herhangi bir nedene bağlı olarak umutsuzluğa düşebilir. Bütün bunlardan sonra Kierkegaard bir şeyden dolayı umutsuzluğa düşmenin gerçek umutsuzluk olmadığını olsa olsa umutsuzluğun başlangıcı olabileceğini söyler. peki neden Sezar olduğunda kendi beni olamamasının sancısı kişiyi umutsuzluğa itmemekte de başarısız bene tahammül edilememesi umutsuz etmektedir.

Kavramsal olarak bakıldığında umutsuzluk bilinçli bir haldir. Bu istek ben’in yaratıcısından ayrılmasıdır. O halde Tanrı karşısında olma bilinci ile Tanrının ölçüsüne giren insansal ben ne kadar sosuz bir gerçeğe . Sıradan insanlar umutsuzluğu istisna olarak görebilirler. Umutsuzluk Günahkarlık mıdır? Kierkegaard umutsuzluğu öylesine geniş bir çerçevede ele alır ki sanki umutsuzluğun günahkârlıkla ilişkilendirilmesi İslam inancındaki “Allahtan umudu kesmenin inançsızlık” olduğu inancıyla aynı düzlemde birşeyler söyler. Sonsuz beninin farkında olmayan insan ve içinde sonsuz bir beni barındıran bir ben bilincine sahip olan insan günah işler. Farkındalıklarının düzeyinin düşüklüğü onları umutsuzluk karşısında yanlış bir yargıya inanmalarına neden olur. cennete girecek tek kişi vardır derseler o benmiyim diye umutlanırım”. Ebubekir’e atfedilen bir kıssa vardır ki bu kıssa umutla umutsuzluk arasındaki ince çizgiyi en anlamlı biçimde anlatır. Bilinç. Kendinden kurtulamamanın işkencesi budur. Bu hastalıktan kurtulmamızı ölüm bile sağlayamaz. Diğer bütün umutsuzluk türlerine ek olarak “umutsuzluğun bilince olmamaktan” doğan bir umutsuzluk daha vardır. Hatta ne kadar ben varsa o kadar bilincin varlığından söz edebiliriz. 2007. Burada Kierkegaard bize bir hatırlamada bulunur ve umutsuzluğu bilinç kategorsi altında ele almamızı öğütler. Başka herhangi bir hastalıktan daha fazla olarak bu hastalık varlığın en saygın özüne saldırır. Kierkegaard’ın bu tanımına göre günah Tanrı’ya karşı bir başkaldırıdan farklı bir olguyu işaret eder. (Wahl. burada ölüm hastalığın sonu değildir. 87) Umutsuzluğun günahkârlığını sorgulamaya çalışacağımız bu bölümde Kierkegaard’ın umutsuzluğun günahkârlık olup olmadığını neden kendine felsefi bir sorun olarak ele aldığı akla gelecektir. Ama Kierkegaard daha sayısızca umutsuzluk biçiminin varolduğundan ama kendisinin hepsini kuramsal bir çerçevede anlatmaya gücünün yetmeyeceğinden bahseder. Ama Danimarkalı filozof metinlerinde hiç bir şekilde İslam’dan ya da Hıristiyan inancı dışındaki hiçbir inançtan bahsetmez. ama burada ilke olarak umutsuz diye adlandırılan bireyin umutsuz olduğunun bilincinde olduğu sonucu çıkmaz. ben’in ölçüsünü verir. ama insan bu yüzden ölmez. 45) 5. bunun nedeni farkındalık düzeylerinin düşük olmasıdır. bitmeyen bir sondur. 1999. 30) Birçok umutsuzluk biçiminden bahsettik şimdiye kadar. çünkü buradaki acısıyla birlikte olan ölüm ölememektir. Dolayısıyla günah doğrudan doğruya umutsuzlukla ilişkilidir. Ben’in yaratıcısından ayrılma isteği tabiki sonuçsuz kalır ve umutsuzluğun tüm çabalarına rağmen Yaratıcı en güçlü olarak kalarak kişiyi istemediği ben olmaya zorlar. “Cehenneme girecek bir kişi vardır deseler o benmiyim diye korkarım. (Kierkegaard. Bu da bireyin “en üst noktaya aktarılmış güçsüzlüğü ve meydan okumasıdır”. Onu klasik varoluşçulardan ayıran en belirgin düşünceleri de bu alanda yoğunlaşır. Kierkegaard’a göre birey Tanrı karşısında veya Tanrı fikriyle umutsuz olarak kendi olunmak istenmediği veya istendiği zaman günah işler. Hz. Her iki ben bilincini taşıyan insan sürekli olarak Tanrı huzurunda olduğunun da farkındadır.” (Kierkegaard. Umutsuzluğun yoğunlaşmış biçimidir.54 Sosyoloji Notları şekilde olamadığı bendir” kendi olmak isteme umutsuzluğuna düşen kişi diğer umutsuzluğa düşenlerden çok daha radikal ve yerine getirilmesi imkansız bir istekte bulunmaktadır. Bireyin bilincinde umutsuzluğunun farkındalığını içsel bilinç belirler. 2007. “ben’in hastalığı olan umutsuzlukda umutsuz kişi ölümcül hastadır. Aslında sadece felsefi bir sorun değil teolojik bir sorun olarak aldığınıda göreceğiz.

(Çev. İstanbul Kierkegaard. (2005) Günlüklerden ve Makalelerden Seçmeler. (Çev. Mukadder Yakuboğlu). İstanbul. Recep. İbrahim Kapaklıkaya) Anka Yayınları. İstanbul Wahl. Alasdair. Harold. Ama. (Çev. Soren. Ankara. J. Hece Yayınları. Tanrı insanın ölçüsü haline geldiğinde ben’e sonsuz bir nitelik kazanacaktır ki bu da diğer bütün ben’lerin toplamında üstün ve anlamlı bir ben’dir. KAYNAKÇA Alpyağıl. Egzistansiyalist Felsefenin Beş Klasiği. Doğubatı Yayınları. Varoluşçuluğun Felsefesi. Taşdelen. (2001) Etik’in Kısa Tarihi. Kolektif. (2007). İnekleri karşısındaki bir ben alt düzeydeki bir ben’dir. Yapı Kredi Yayınları. İstanbul . (2006). Paradigma Yayınları. Ölümcül Hastalık Umutsuzluk. J. Veda Taşdelen). Soren. Gelenek Yayıncılık. İbrahim Kapaklıkaya). (2004) Kaygı Kavramı.İstanbul Kierkegaard. İstanbul Magil. Ankara Kaufmann. Anka Yayınları.(2002) Wittgenstein ve Kierkegaard'dan Hareketle Din Felsefesi Yapmak. (2004) Kierkegaard’da Benlik ve Varoluş. İstanbul Macıntyre. Hece Yayınları. Bu ben’lerin ben olarak kabul edilmemesinin gerekçesi ölçünün eksik olmasıdır. Ekin Uşşaklı). İstanbul Olivier Cauly. F. İstanbul Kierkegaard. köleleri karşısındaki bir hükümdarın ben’ide alt bir ben’dir. Walter. Kierkegaard ve Din. Vahap Mutal) Dergah Yayınları. Anka Yayınları. Dost Yayınları. Kierkegaard günahla farklı ben’ler arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamamız için inekler karşısındaki bir ben örneğini veriri. Kierkegaard. Soren. (2003). (Çev. hatta Kierkegaard bu ben’i ben olarak bile kabul etmemek gerektiğini ifade eder.55 Sosyoloji Notları sahip olur. Korku ve Titreme. (Çev. Paradigma Yayınları. Soren. (1992). (2001) Dostoyevski’den Sartre’ye Varoluşçular (Çev. yetişkin olduğunda ölçü olarak devleti gördüğü zaman ben olacaktır. (2001) Metafiziğe Giriş. Akşit Göktürk). Dost Yayınları. Ölçü olarak anne-babası olan çocuk. Blackham. Yani ben’in ölçüsü önündeki şeydir. Kierkegaard. (2002). İstanbul. Bertan Onaran) Payel Yayınları. Vefa. İstanbul Derleme. (1999). Ahmet Cevizci. İstanbul. (Çev.(2005) Altı Varoluşçu Düşünür (çev.

romanın olay örüntüsü çerçevesinde aktarılan yaşam öyküsü. faydalı olmaktan çok zararlı”dır. Dostoyevski‟nin roman kahramanı. Kendi olanaklarıyla yüzleştiği zaman.56 Sosyoloji Notları KIERKEGAARD’IN ‘VAROLUŞ ALANLARI’NDA ÜÇ BENLİK: KARAMAZOV KARDEŞLER Ömer Faik ANLI* GİRİŞ Fyodor Dostoyevski. tuhaflık genel karışıklık içinde parçaları bir araya getirip de tüm olarak bir sonuç çıkarmak konusunda. varoluşu ile başbaşa olan insanın. Kierkekaard‟ın temel kavramlarından biri olan „Benlik‟ („Self‟) * Ankara Üniversitesi Felsefe Bölümü Araştırma Görevlisi kavramının örnek kişiliğini inceleme olanağını sunmaktadır. (Dostoyevski. yine onun ifadesine göre “hiç yüce bir insan değildir. “oldukça garip. eserin ana karakteri Aleksey Fyodoroviç Karamazov‟un hayat hikayesi etrafında şekillendiğini ifade etmektedir. önsözde. Dostoyevski‟ye göre. onu kendinize kahraman olarak seçtiniz? Bunun için ne yapmıştır? Kendisini kime nasıl tanıtmıştır. „Aleksey . Aleksey Fyodoroviç‟in. “Acayiplik”. bir romanın söz dağarı ile bir filozofun söz dağarının ortak bir okumanın konusu olup olamayacağına ilişkin bir çalışmada Dostoyevski – Kierkegaard bağlantısını kurmanın ilk adımı durumundadır. 2001: 26) Kesin ve apaçık olmamak öznel varoluşun belirlenmemişliğidir. olanaklar. kararlarla anlaşılabilir ancak” (Kaufmann 2005: 15). korkular. Bu yaklaşım. Ama acayiplik. kesin olmasını istemek biraz tuhaf”tır. nesi ile ün salmıştır? Neden ben. Karamazov Kardeşler romanının. aslında karar verme zorunluluğu ile yüzleşmektedir: “Neyi seçmeliyim?” Bu soruya vereceği hiçbir cevabın kendisinin dışında bir dayanağının ya da sorumlusunun olmadığı hakikati. „özgürlüğün başdönmesi‟ni yaşayan birey. bir okur olarak vaktimi onun hayatını incelemekle geçireyim? (Dostoyevski 2001: 25) Özellikle son soru. okuyucu adına şu soruları kendisine yöneltmektedir: Aleksey Fyodoroviç‟te ne gibi bir üstünlük var ki. onunla yüzleşmeden önceki durumunu anımsatmaktadır. 2001: 26) Bu nedenle insan tümlüğünde “acayiplik” sonuç çıkarma konusunda ciddi bir sorun teşkil etmektedir. (Dostoyevski. Dostoyevski‟ye göre Aleksey Fyodoroviç‟in en önemli yanı.” Dostoyevski. açığa vurulmamış olmasıdır. varoluşçu felsefe dilindeki ifadesi ile. Aleksey. bir şeyler yapan bir insan olması ama yaptıklarının belirsiz. yaşadığı çağ gibi bir zamanda “insanların apaçık. hatta acayip yönleri olan bir insandır. eserine yazdığı önsözde. “Benlik gerçekte elle tutulamaz bir şeydir. her kararın „korku ve titreme‟ içinde verilmesine neden olmaktadır.

insanın kendi anlam dünyası ile olan ilişkisinden başka bir şey değildir. bu bağlamda bir „oluşturma sürecine‟ göndermede bulunmaktadırlar. Kierkegaard‟ın “Benlik” ve “benliğin ögeleri” kavramları ile paralellik özelliği taşımaktadırlar. inşa ettiğidir. Bu. bu temel ögelerin oluşturdukları sentez terimlerde kurulur. romanın. “Benlik” ya da “Benlik olmak” insanın projesidir. önsel olarak belirleyici olan değil. İnsanın benlik olması. Bu ilişki. „an‟ ve „olanaklılık‟tır. Kierkegaard‟ın „Varoluş Alanları‟nda ise „varoluş‟un ögeleri arasında bir sentez olan Benlik‟in önsel olarak belirlenim almamışlığıdır. „öz‟ geleneksel felsefe anlayışındaki tanımlamasının dışına çıkmaktadır. Ancak. bir şeyi her ne ise o yapan. kalabalıklar içerisinde kaybolmamak ya da . kesin ve apaçık olmayışı. bir şeyi. öz. Ayrım. kendisi olmadan. Karamazov Kardeşler romanının karakterlerinin „acayiplikleri‟ ve de Kierkegaard‟ın „varoluş ögelerinin sentezi‟ düşüncesi. Bunlar. Geleneksel felsefe dilinde „öz‟. Dostoyevski‟nin romanında Aleksey‟in “acayiplik‟i. insanın kendisine dönmesi. her ne ise o şey yapan şeydir. doğuştan bir belirlenim olarak getirilmiş bir şey değil. özün açılımı değildir. eş deyişle. o şeyin zorunlu tanımlayıcı özelliğidir. bu-dünya‟daki bulunuşun kendi içkin hakikatidir. kendi anlam dünyasını kurabilmesi demektir. Bu bağlamda. „o birey‟ olmaktır. benlik‟i oluşturan ögeler arasındaki ilişkilerin farklılaşmalarına dayanmaktadır. “Çünkü garip bir insan. kendisi ile kurduğu ilişkidir. insanın bu-dünya‟daki varoluşsal durumunu betimlemektedir. başka bir şey değil de. varoluş ile belirlenen konumundadır. O halde. İnsanın etkin olarak kendi anlam dünyasını kurabilmesi. İnsan var-oluşundaki bu „belirsizlik‟ anlayışı referans alındığında. Varoluş. Benlik. dünyadaki varoluş içerisinde oluşturulan bir şeydir. o şeyin var olamayacağı şey. Kierkegaard‟ın “Varoluş Alanları” ile Dostoyevski‟nin “Karamazov Kardeşler” romanında oluşturduğu felsefi arka plan belirgin ortak noktalara sahiptir. Bu ögeler. „ruh‟. bir özelliği” değildir.57 Sosyoloji Notları kimdir?” sorusunun cevabını zorlaştırmaktadır. Bu ifadeleri besleyen temel düşüncelerle Kierkegaard‟ın eserlerinde karşılaşılmaktadır. varoluşa ilişkin temel sorunları ortaya koyuşu ile “Varoluş Alanları” düşüncesinin ortak noktalarının belirlenmesidir. Kierkegaard‟a göre. Dostoyevski‟ye göre. benlik. Bu anlamda da „öz‟ bir projedir. yaşam içerisinde bu temel ögeler arasında salınımlar mümkündür. tümün bir parçası. özünü taşır. Benlik.” (Dostoyevski 2001: 26) İşte bu ifadelerde vurgulanan “tüm” ve “tümün en önemli yönü: öz” kavramları. Sartre düşüncesinde açık ifadesini bulan „öz‟e ilişkin bu anlam ufkuna göre. Sentez. Bunlar her insanda olanaklılık olarak mevcutturlar. üçüncü terimde gerçekleşmektedir. onun „benlik‟ olmasıdır. insan varoluşunun oluşturucu unsurlarıdır. önsel belirsizliği ile Dostoyevski‟nin „acayiplik‟ dediği görünümün açığa çıkmasına yol açmaktadır. Kierkegaard‟a göre. „Öz‟. bu nedenle de herhangi bir insan için bunların mutlak yokluklarından bahsetmek olanaksızdır. Bu çalışmanın amacı. insana verilmemiş olan Benlik. „estetik varoluş alanı‟. Bir başka deyişle. varoluşun oluşturduğu. „etik varoluş alanı‟ ve „dinsel varoluş alanı‟ olarak ayrımlanmaktadırlar. Önsel olarak kesin ve apaçık olmayan. Kierkegaard‟ın felsefi söylemi ışığında incelenmesi. Öz. içinde tümün en önemli yönünü. kendisinin oluşturduğu ya da kendisine verilen bir anlam dünyası içerisindedir. Kierkegaard‟a göre. benlik. Her insan. benlik olma ya da olmama sürecinde. Benlik olmak. bazen değil. “acayiplik. aksine çoğu zaman. kendisine dönen ilişkidir. A) Kierkegaard’ın Varoluş-Alanları Düşüncesi Varoluşsal olanakların eleştirisi olarak görülebilecek olan Kierkegaard düşüncesi. kesin ve apaçık değildir. iki terim arasındaki ilişkidir. Bu ilişki. bu hakikatin kendisini açığa çıkarabileceği üç olanaklı varoluş alanı vardır: Bunlar. öz. temel ögeler arasında kurulan ilişkinin kendisine dönmesidir. Benlik. Kierkegaard‟ın kendi mezar taşı için yazdığı “o birey” nitelemesini taşımak. Bir „benlik‟ olmak. „acayiplik‟i taşır.

58 Sosyoloji Notları saklanmamak demektir. Bu alanda da. bu metin Kierkegaard için. o. bu durum şu şekilde ifade edilmektedir: Onun tüm hayatı. insanın (bireyin) kendini gerçekleştirmesidir. İşte bu dışsal ölçütün yokluğunda iki olanaklılık arasında yapılan seçim “ya / ya da” seçimidir. kısmen gerçeğin ona verdiğinden. Etik hayat. Bu „kendini gerçekleştirme‟nin aracı andaki yapıp-etmeler ve onların dayandığı seçimler/kararlardır. Bu belirlenim. „ben‟ olma yönündeki mevcut gizil güçlerin. Farklı varoluş alanları arası geçişler „bir evreden diğerine‟ biçiminde değil. Varoluş alanları. benlik olarak karşısında / huzurunda bulunulan „öteki‟. düşünce yoluyla değil. moral standartların hayatıdır” (MacIntyre 2001: 14). Bu nedenle olanaklılık içerisinde seçim yapmaya mahkumdur. daima bir katılımcıdır. edimsel seçimler yoluyla „Ya / Ya da‟ durumları ile olanaklılık kazanmaktadır. insanın kaygı duymasına neden olmaktadır. önsel bir belirlenim almamıştır ancak an‟da bir belirlenim almak durumundadır. bireyselleşme. bir yaşam biçiminin mümkün olan ifade biçimidir. kaba bir yorumlama ile. Üçüncü olanaklı alan ise “dinsel varoluş alanı”dır. i) Estetik Var-oluş Alanı – Doğal/Sonlu Ben “Vicdan azabı hiç değilse yaşamı ilginç kılabilir. Öyle ki. (Kierkegaard 2002a: 9) Baştan Çıkarıcı figürünün tüm yaşamı zevk/haz üzerine kurulmuştur. insanın kendi olanaklılığından ve bu olanaklılığı sağlayan kökensel yapısından kaynaklanmaktadırlar. ilk durumda önemli olan. Kierkegaard‟a göre insanın kökensel yapısı. Bu buyruk. bir kimsenin kendi lehine hiçbir istisnayı kabul etmeyen ödevin. Herbir seçim. Üç hayat da olanaklıdır ve birini seçmek için değerlendirici bir dışsal ölçüt yoktur. farklı biçimlerden kendisini gösterir. varolan bir birey olarak edimselleşme sürecidir. „kendini bil‟ buyruğunun dönüşerek „kendini oluştur‟ buyruğu hâlini almasıdır. “Estetik hayat. Baştan Çıkarıcı karakteri. ona aşkın bir yetke tarafından verilmemiştir. Bu insanın düşmanları „acı‟ ve daha özel olarak „can sıkıntısıdır‟. „Ya / Ya da‟ ile zorunlu karşılaşma. yaşamı ilginç kılacak deneyimleri aramaktadır. varoluşun belirsiz çevreminin anda beliren anlam olanaklarıdır. Bu yapı. “Ya / Ya da” seçimine bağlı „sıçrama‟lar ile gerçekleşmektedir. kendi mutluluğunkinden başka hiçbir kritere sahip olmayan insanın hayatıdır. kısmen de kendisinin gerçeğe yüklediklerinden bencilce. olanakların ve olasılıkların denenmesini olanaklı kılan „anlam dünyaları‟ ya da olanaklı varoluş çevremleridir. Varoluş alanları arasında geçişler olanaklıdır. günlük biçiminde kaleme aldığı metinden takip ederiz. Biz okuyucular. verilmiş bir öz ya da önsel bir form yoktur. varoluşun „çevremi‟dir. Tanrı‟dır. onun varoluşmakta olan bir sentez olmasıdır. kişisel bir zevk . üç farklı varoluş alanında. İşte bu anda belirlenim alma durumu. ancak bu geçiş. Dinsel varoluş alanında. onun. Bu alanlar arasındaki ilişki “Ya / Ya da” ilişkisidir. Kierkegaard‟da açığa çıkan varoluşçu düşüncede bireyin karşı karşıya olduğu şey. kullanılan günlük formatı. bu arayışı. ve kurulan ilişki bireysel ve özneldir. Eserde. Varoluş alanları arasındaki geçişler. bulduktan sonra da bu yaşantıyı yarı şiirsel tarzda yeniden üretmişti. bir şiir gibi yaşamayı gerçekleştirme girişimi olmuştu. bir anlamda da „varoluşsal sıçrama‟lardır. onun kendi ifadesiyle “erotik durum yorumları” olarak adlandırdığı. Yaşamda ilginç olanın keşfi için geliştirdiği bir yetenekle onu nasıl bulacağını bilmiş. estetik varoluş alanının örnek kişiliklerinden birisidir. Eş deyişle. Varoluş alanları.” (Kierkegaard 2002a: 8) Kierkegaard‟ın „Baştan Çıkarıcının Günlüğü‟ adlı eserinde betimlediği „Baştan Çıkarıcı‟ tipi. bir varoluş alanının olanaklı ifade tarzıdır. Bunlar. İnsan. Onun iki boyutlu bir zevk algısı vardır. yaşama karşı tarafsız bir gözlemci statüsünde değildir. Varoluş.

bırakın ilan-ı aşk ya da vaadi. kendisini „evrensel‟ ile ifade etmesi söz konusu değildir. ahlaki açıdan bir suçtur. Oysa Baştan Çıkarıcı. bir anlamda yaşananların somutluğunu belirsizleştirmektedir. fakat o. Tensel doyum yerine. ona. Eserde. ağzından tek bir sevgi sözü çıkmadan çekip gittiğini hayal edebiliyorum. hem de bunu tasarlanmış ve neredeyse sistemli olarak tekrarlaması. (Kierkegaard 2002a: 29) Ancak. o zaman da durumdan ve o durum içindeki kendisinden zevk alır” (Kierkegaard 2002a: 10) O. tıpkı yuvasını deniz üzerinde yapan Alcedo İspida gibi. Onun için. “İkinci durumda ise kişiliği buharlaşır. ona tam anlamıyla sahip olma niyeti olmadan nasıl kendine çekeceğini bilirdi. O. öğrenirken de yaşarken de aynı derecede sıkıcıdır. suçlayıcı bir öge değildir. alışılmış anlamda bir baştan çıkarıcıya göre çok daha tinsel bir yapıya sahiptir. ama onu kimse. Kierkegaard. Toplumsallığın „maskelerini‟ amaçlarına ulaşmak için kullanabilmektedir. Estetik karakterin tek amacı ise sıkıntıdan kurtulmaktır. Kitabın ifadesiyle „kurban‟ “bunu şiddetle hisseder. Özellikle „hala‟ ile kurduğu ilişki. hatta kendisi bile anlayamaz ve bu durum. Bunun nedeni „etiğin sıkıcı olmasıdır‟. Bu belirsizlik içerisinde yaşananlar. bununla beraber zaman zaman toplumsallık içerisinde gizlenmektedir. Onun amacı fethetmektir. Bir kızı. Büyük fark! Estetik gök altında her şey aydınlık. onun için bağlayıcı değildirler. üzerine bir ağırlık olarak çöker. ve bunun için de araç olarak hazları ve haz olanaklarını kullanmaktadır. Onun vicdanı toplumsal ahlağın sözcüsü konumunda değildir. „evrensel‟ içerisinde iyi ve güvenilir bir dost olarak tanımlanmasına olanak sağlamaktadır. aklımın çalkantılı denizine konmaya çalışıyorum boşuna. bir başkasına anlatılmak istendiğinde. Zevk nesnesinden aldığı estetik hazzı imgelem evreninde yaşamaktadır. Bir anlamda.” (Kierkegaard 2002a: 11) Baştan Çıkarıcı‟nın yaşam biçiminde vicdan. yalnızca kendisini hoşnut edecek şeylerle ilgilenmektedir.59 Sosyoloji Notları almasıdır. ama yine de onu şuçlamayan. Etik. (Kierkegaard 2002a: 11) Bu durum. Eylemini açıklamak için dahi. “Vicdan. onda bir huzursuzluk şeklinde beliren. bir hiçe dönüşmektedirler. Toplumun „iyi‟ ve „kötü‟ değerleri. Oysa.” (Kierkegaard 2002a: 13) Yaşamında kendisine „suçlu‟ diyebilecek tek özne yine kendisidir. Bunun örneğini Baştan Çıkarıcı‟nın. güvenilir dost rolüne bürünmesinde ya da Cordelia ile karşılaşabilmek için davetlere katılmasında görebilmekteyiz. her şeyini feda edeceğinden emin olduğu noktaya dek getirebileceğini. söyle der: Ayağımı basacak hemen hiçbir yer bulamıyorum. fakat olay böylesine ilerlemişken en ufak bir adım atmaksızın. bu eylem „doğru‟ da değildir. ahlaki yargıların ötesinde yaşamaktadır. Ve bu çalkantı benim yapıtaşım oldu artık. ben onun üzerinde oluştum. ahlâki yargıyı kullanmamaktadır. bir denizkuşu gibi. bunu günlükte şöyle ifade eder: Zihinsel yetenekleri sayesinde bir kızı nasıl baştan çıkaracağını. Baştan Çıkarıcı kişiliğinin Edward‟ı –kendi amacına ulaşıncaya dek. o sadece „evrensel‟ içerisinde gizlenmektedir. fakat uyanık tutarak kısır çırpınışında bir an nefes aldırmayan daha üst bir bilinç şeklini alır. böyle bir yargılamadan uzaktır. hoş ve . bu konuda kendisini yargılamamaktadır. Onun uyuyan bilincinden bahsetmek bile ona fazla ahlâki bir ifade yüklemek olacaktır.kullanması. tensel doyuma ilişkin refleksiyonu koymaktadır.

kişinin toplumla olan ilgisini sağlıklı bir biçimde kurabilmesi. toplumsal yükümlülüklere bağlanır ve kendisini ahlâksal ödevle tanımlar. yaşam karşısında takındığı vurdumduymaz. kendisine yabancılaşak. Burada kişi ödevi seçer. “Etiğin Estetik Yorumu”. ikincisi ise “Etiğin Dinsel Yorumu” olarak adlandırılmaktadır. dünyayı ve yaşamı iki farklı okuma / anlama zeminidirler. karşılaştırmalar yoluyla yapılmaktadır. sıkıntıdan kaçmak için eylem serbestliğine sahip olabilmek adına her türlü bağlanmadan kaçınma durumuna özgürlük adını verirken. bağlanmaları ve yükümlülükleri ile özgürleşmektedir. estetik alanın bir eleştirisi olarak açığa çıkmaktadır. evrenselin seçilmesi ve ne olacağına karar vererek. Bu iki alan. etik karakter. özgürlüğü kısıtladığı düşünülen tüm belirlenimlerden kaçınmak esastır. “Estetik varoluş alanı ile karşıtlık içinde ortaya çıkan etik varoluş alanı. toplumsal yükümlülükleri yerine getirmesi. bu yükümlülükleri yerine getirme iradesinde ortaya çıkar. bu iki varoluş alanında aynı anda açığa çıkamaz. bireyi yükümlülük altına sokacak her türlü „anlaşmadan‟ ve „toplumsal görevden‟ kaçınmaktır. Toplumsal ben. ahlâk ve toplum dışı tavrı eleştirilir ve etikçi.” (Taşdelen 2004: 197) Görüldüğü üzere. Bağlanma. Bu. Etik alanda. 197) Aynı benlik. Bunlardan biri. “Vilhelm. insan kökensel özgürlüğünü yitirmiş değildir. Bir anlamda bağlanmaktan uzak durulmaktadır. bir özgürlük varlığı olarak itaat etmeyi ifade eder. toplumun aktif bir üyesi olarak ödevi seçer. doğal/sonlu ben‟in açığa çıkışıdır. toplumsal bir roldür. sorumsuz. “Ya/Ya da”da etik alan. “Ya / Ya da”da üzerinde durulan estetik varoluş alanı ile etik varoluş alanının karşılaştırılması dolayımı ile diğeri ise “Korku ve Titreme”de üzerinde durulan etik varoluş alanı ile dinsel varoluş alanının karşılaştırılması dolayımı ile oluşturulan yaklaşımlardır. kamusal yükümlülüklerinde. estetikçinin varoluş biçimi. o olmaktır. yani estetik varoluşta. Estetik varoluş alanının temel duygusu olan sıkıntıdan kaçmanın yolu. estetik varoluş alanının Ben‟i ile etik varoluş alanının Ben‟inin “özgürlük”e bakışları ve onu anlamlandırmaları farklı düzlemlerde gerçekleşmektedir. işi ve ailesi olan birey olarak etkin bir şekilde topluma katılmasıdır. doğal/sonlu ben‟e karşıt olarak „toplumsal ben‟in açığa çıktığı alandır. bağlı olmamak ve eylem serbestliği içinde bulunmaktır. belli bir angajman söz konusu olsa da. Bu karşılaştırma ise etik ödevin mi yoksa Tanrı‟ya karşı olan bireysel sorumluluğun mu mutlak ve öncelikli olduğu sorunu üzerine odaklanmaktadır. Etikçi için benlik. “Ya/Ya da”da etik karakter olan Yargıç Vilhelm. Bu nedenle de aynı kavramları anlamlandırmaları farklıdır. etik varoluş alanının betimlenmesi. kişi “ben olma durumundan uzaklaşacak. köşeli ve sonsuz bir can sıkıntısına dönüşür. Yargıç Vilhelm‟in bakış açısına göre kişilik. estetik karakter olan Baştan Çıkarıcı‟ya karşıdır ve toplumsal bir kurum olan “evlilik”i ona karşı savunmaktadır. dinsel varoluş alanının örnek kişiliği olan İbrahim‟e karşıdır. aksi bir durumda. nesnel buyruklara. Seçilen. başlıca. Görüleceği gibi. toplumsal ben olmayı ve kendini evrensele adamayı seçmektedir. seçim ile gelir. Toplum içinde ne olunduğu. aralarındaki ilişki „ya / ya da‟ ilişkisidir. insanın toplumla ilgisinde. tensel tutkuların peşinde özgürlüğünü yitirecektir. Bu. A‟ya [estet‟e] yaşadığı . Bu savunu aynı zamanda etik ile erotizmin karşılaştırmasıdır. Bu. Birey. ben‟in ne olması gerektiğine ilişkin verilmiş bir kararın sonucudur. belirlenimler alarak toplumsal ben olmak demektir. Etik karaktere göre. olabildiğince „özgür‟ olmak. Bağlanma.60 Sosyoloji Notları uçarcasınadır. Estet. (Kierkegaard 2002a: 72) ii) Etik Var-Oluş Alanı – Toplumsal Ben Kierkegaard. Etik varoluş alanı. “Korku ve Titreme”de ise etik karakter olan Agamemnon. İlki. etik varoluş alanını iki yaklaşım ile betimlemektedir. Bu alanda. Estetik varoluş alanında.” (Taşdelen 2004: 196. toplumsal roller aracılığıyla açığa çıkar ve kökeninde seçime/karara dayalıdır. etik ortaya çıkınca ise her şey sert.

” (Taşdelen 2004: 198) İnsanın kökensel özgürlüğü seçim/karar durumunda olmasındadır. Agamemnon ise „etik var-oluş alanının‟ örnek kişisi konumunda yer .” (Taşdelen 2004: 201) Bu varoluş alanında. kişinin dışında. şu şekilde ortaya konur: Tanrı‟ya karşı mutlak ödev var mıdır? Tanrı‟ya karşı mutlak ödev varsa bu ödev etik ödevi nasıl etkiler? Tanrı‟ya karşı olan ödev. „ben‟in kendisinin ve ilişkili olduğu „dünya‟nın değişimi ve dönüşümüdür. etik karakter. onun yaşadığı toplumda bulunan ilke ve ödevlerdir. O. etik alan bir edimsellik alanıdır. etik. Etiğin nesnel buyrukları ile bütünleşmek ve onlarla uyum içinde yaşamak en yüksek ödevdir.” (Aktaran. bu karşıtlığı temele alarak. olanaklar dünyasında belirlenim alarak sınırlanmak ve bu sınırlanma ile belirli bir „ben‟ oluşturmaktır. yasa koyucu olarak değil. Bu seçimden / karardan sonra. anlaşılabilirdir. Etik varoluş alanında. bireyden kaynaklanan ahlâksal ilkeler değil. nesneldir. Bu bağlamda.61 Sosyoloji Notları umutsuz hayatı terk etmesini. kendini seç. kendisini toplum içerisinde „seçer‟. toplumsal olanı seçer ve mutlak ödevi olarak toplumsal yükümlülüklerini yerine getirmeyi belirler. bir “ödevler” . oysa etik alana özgü duruş bir varoluştur. toplumdur. Bir başka deyişle de „toplumsal ben‟i kurar. belirlenimler almaktır. kişi “öznel” dünyasının dışına çıkarak. Geçerlilikleri öznel ve kısmi değildir. Bağlayıcılık. övgüleri ya da yergileri ile kendisini değerlendirdiği bir tarih ve toplum sahnesinde yaşar. toplumsal yükümlülüklerine bağlan ve toplumsal „Ben‟ ol! Kierkegaard. evrensel ilkelerdir. savunabilmekte. Etik varoluş alanında seçilen öznel. “Korku ve Titreme”de etik karakteri “trajik kahraman” olarak betimler. Taşdelen 2004: 200) Estetik alana özgü duruş. Bu değerlerin seçicisi olmak. eylemleri hesabı verilebilir nitelikte eylemlerdir. toplumsal ahlaka tâbidir. Bu. “Ahlâksal olarak varolmak edimselliktir. Bu alanda. masumları öldürme. etik ödevi askıya alır mı? Bu soruların somutlaştırılmaları ise varoluş alanlarının örnek kişilikleri üzerinde gerçekleştirilmektedir. etik alanın sorumluluğudur. Yaptıkları. Bu ilkeler. estetik alan bir olanaklılık alanı iken. sorumluluk almasını ve toplumsal değerlere yeniden bağlanmasını önerir. dönüşmüş „ben‟dir. birey. Korku ve Titreme adlı eserinde iki farklı var-oluş alanını (Dinsel ve Etik) açımlamaktadır. bunun koşulları ise „nesnel‟ koşullar olarak bireye verilir. bir varoluş olanağıdır. insanların kendisini seyrettiği. Bu belirlenimler. Bu dönüşüm.” (Taşdelen 2004: 201) iii) Dinsel Var-Oluş Alanı – Teolojik / Sonsuz Ben Dinsel Varoluş Alanı ile Etik Varoluş Alanı arasında bireyin karşı karşıya olduğu karşıtlık İbrahim‟in oğlunu kurban edişi mitine gönderme yapılarak şu ifadeler ile ortaya konulabilmektedir: Tanrı İbrahim‟e dedi ki. yasa koyucu bireyin kendisi değildir. Bu koşullar. Birey. Etik‟in belirleyicisi. kendisini toplumsal ben olarak kurmaktır. birey artık evrensel kategorisinde yer almaktadır. “Trajik kahraman. “iyiler” ve “kötüler” dünyasına girmektedir. bağlayıcı. bir başka deyişle. Bireyin seçimi. etik öznel değil. Kökensel özgürlüğü ile böyle bir dış-dünya‟yı kendi dünyası olarak seçmektedir. Birey. Sorun. “Birey bu ahlâk biçiminde. Benlik‟ini oluşturmak. etik buyruk söz konusu olduğunda. etik‟in evrenselliği ile bağlayıcılık kazanırlar. Eylemesi. git ve bana bir evlat kurban et! Ve etik buyruk İbrahim‟e dedi ki. kim olmak istediğine karar ver ve kendi benliğini oluştur. evrensel değerler bağlamında olduğu için. „toplumsal ben‟ olarak açığa çıkmış. Ahlâksal bakış açısından edimsellik olanaklılıktan üstündür. Bu nedenle „ben‟ sadece yükümlülüklerin taşıyıcısı değil. nesnel. evrensel ve nesneldir. Evrensel içerisinde yaşadığı için. Onun iletisini şu şekilde özetleyebiliriz: Yeniden topluma dön. Kierkegaard‟a göre. toplumsalın açıklığı içerisinde yer almaktadır. onların „ben‟de açığa çıkmasına zemin hazırlamaktır. uygulayıcı olarak ortaya çıkar. kendisini anlatabilmekte. Kierkegaard. mazeretlerini ve bahanelerini bir bir sıralayabilmektedir. bireyin içerisine doğduğu toplumun ahlak yapısıdır. İbrahim „dinsel varoluş alanının‟.

Tanrı karşısında/huzurunda(önünde) bir benlik olmak.” (Kierkegaard 2002b: 49) O halde. Adanmışlığı gerektirir çünkü içerisinde “kuşku”ya yer yoktur.. İman.62 Sosyoloji Notları almaktadır. “Korku ve Titreme” adlı eserinde dinsel var-oluş alanının insana yüklediği dinsel ödev ve etik var-oluş alanının insana yüklediği ahlâksal ödev arasında bir öncelik-sonralık. göz ve akıl ile görülemeyen ancak dinsel varoluş alanında benlik‟in karşısında / huzurunda konumlandığı „öteki‟dir. „özgür‟ olmaktır. “Benliğin ölçüsü. Bu kaygı. Ancak dinsel varoluş alanında. benlik gerçek ölçütünü bulmuş olur. bireyin yüzleşmesi gereken varoluşsal bir kararın önceleyicisidir. seçilen yaşam biçiminin ya da başka bir ifadeyle. karar ile ilişkilidir. yaşam sürecine yansıyan. toplumsal bir olgu değildir. İşte bu nedenledir ki. içsellik ve öznellikte kaynağını bulan bir seçimdir. seçilen „Ben‟in varoluş niteliğine ilişkin bir tartışmadır. kalbi hâlâ gençliğini terbiye eden ve yetişkin bir adamın üzerinde ustalaştığı. bireyi gerçek bir „birey‟ kılmaktadır. aklın „saçma‟ ve „paradoks‟ olarak nitelendirdiğini „hakikat‟ olarak yaşamsal zemine yerleştirmektir. bu durum. Bu. Bu karar akıl ve göz tarafından görülemeyene güven duymayı ve ona adanmışlığı gerektirmektedir. mutlaklık-görelilik tartışmasını ortaya atmaktadır. her insan için olanaklıdır. kendisi için her şeyin olanaklı olduğu Tanrı ile yüzleşmesi. Bu özgürlük. Benlik. Bu paylaşılamazlık ve anlatılamazlık. her zaman benliğin önündeki şeydir” (Kierkegaard 2001: 92). kişinin kendi benliğine ilişkin vereceği kararın. Kierkegaard‟ın ortaya attığı bu tartışma. Kierkegaard. paylaşılamaz. an‟da varoluşan insanın yüzünü sonsuza dönmesidir. Kierkegaard. kendinde anlamların yokluğu olarak „hiçlik‟ ile mutlak anlam olan Tanrı arasındaki seçiminin / kararının „korku ve titreme‟ içinde vermesine neden olmaktadır. oluşturulan bir „proje‟dir. ama hiçbir zaman kuşku duymamadır. bir kez kazanılacak ya da bir kez oluşturulacak bir şey değildir. insanın. ayrıca bu öz-kaygı kişinin gerçekten imana sahip olup olmadığı konusunda da vardır – Ve bakınız ki. Yaşlı savaşçı sona yaklaştığında iyi bir savaş verdi ve imanını korudu. Onlar için iman. kendi olanaklarına atılmış insanın. „benliğin önündeki şey‟ Tanrı olduğu için. günler ya da haftalar içinde kazanılacak bir beceri olarak düşünülmüyordu. işte bu öz-kaygı imanın ta kendisidir. anlatılamaz bir varoluşsal durumdur. . Kierkegaard‟a göre. evrenselde kendisini belirlememekte. varoluşu boyunca bu salınımı yaşamaktadır. iman yaşam boyu sürecek bir görevdi. kalabalıklarda saklanmamakta. Ancak. Öyle ki bu. bir „ben‟ olma kararının dolayımındadır. O. iman. O. „iman hamlesi‟ yapacak insanın. imanı kültürel. iman kişiyi her şeyi riske etme bilinci içinde tutan bu sonsuz öz-kaygıdır. Kierkegaard. İman. bir öz-kaygı‟yı içermektedir. O. yaşam boyunca. Korku ve Titreme‟nin önsözünde şu ifadelere yer verilmektedir: “O eski günlerde durum farklıydı.tamamen kurtulamadığı korku ve titremeyi unutmayacak kadar gençti. ancak –en erken fırsatta daha ileri gitmeyi başarmış olması durumu hariç. benlik olmak ya da olmamak arasındaki salınımın yaşam boyu sürdüğüdür. her an sürekli olarak kurulan. Varoluşan insan. Kierkegaard‟ın metinlerine dayanılarak söylenebilecek olan. „yalnızlığı‟ ile „öteki‟ olan Tanrı karşısında / huzurunda(önünde) bulunmaktadır.] imana sahip olmak sürekli bir korku ve titreme içinde diyalektik bir gidip gelme. temelinde seçim..” (Kierkegaard 2005a: 372) İman ile bağlanılan Tanrı. bir seremoni ile sahip olunan. Onun aklın ötesinde olması ve bu nedenle de akli ya da empirik bir dayanaktan yoksun olması. günlüklerine düştüğü bir notta imana ilişkin şu ifadeleri kullanmaktadır: “[. estetik ve etik varoluş alanlarından „gerçek‟ anlamıyla benlik olabilmek olanaklı değildir. „yaşam boyu sürecek bir görev‟ olan imanın insana yüklediği ödevin niteliğine ilişkin bir tartışma. Bir başka ifade ile bu. geleneksel bir davranış biçimi olmaktan çıkararak. Böylesi bir bulunuş hâli. karar ve özgürlük olan varoluşsal bir „karar‟ haline getirir. bu „sıçrayışında‟ yalnız ve dışsal bir dayanaktan yoksun oluşunun getirdiği ve ona yüklediği öznel kaygıdır.

Roman karakterleri ise. Bu düşünceler ışığında Dostoyevski‟nin Karamazov Kardeşler romanı incelendiğinde. Dmitri Karamazov. karakterin „anlam dünyası‟. Karamazov Kardeşler romanının temel karakterleri olan Fyodor Karamazov. daima eksik kalmaya mahkumdurlar. varoluşsal bir ilişkidir ve kendisini her üç varoluş alanında da farklı biçimlerde göstermektedir. „İman‟. Fakat unutulmamalıdır ki. bu persfektiften incelendiğinde. O halde. „Tutku‟. Varoluş alanlarının da birer anlam dünyası oldukları hatırlanacak olursa. „Soğuk‟ rasyonel ilkelerce biçimlendirilmiş bir çağ. Bu nedenle de „tutku‟ akan yaşama tutunmanın. bu irdelemede de karakterlerin „karanlık noktaları‟ romanın bütünselliği içerisinde yorumcu tarafından tamamlanmaktadır. Söylenecek olan her şey „O birey‟e ilişkin değil. varoluş alanları düşüncesine dayalı olarak kategorik sınıflandırmalar yapmak olanaklı değildir. Baba Karamazov‟un . İvan Karamazov ve Aleksey Karamazov karakterleri. roman incelemelerinde de varoluş alanları düşüncesi bir „teşhis‟ aracı değildir. kişinin kendi ben‟i dışındaki ben‟lere ilişkin yargıları kökensel olarak eksik kalmaya mahkumdur. Varoluşan bir insan için bu tür „teşhislerde‟ bulunma çabası. Kendinde gizil olarak bulunan “tin”. iman. „tutku‟ olarak açığa çıkmaktadır. estetik varoluş alanında varoluşan bir karakterdir. o romanın yazarının tasvirlerine dayalı anlatımına dayanarak varoluş alanları ile ilişkilendirilmeleri ne derecede olanaklıdır? Roman karakterleri için bunun olanaklı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. herbirinin Kierkegaard‟ın betimlediği varoluşsal salınım içerisinde olduğu görülmektedir. varoluşun betimlenmesi için olanaklı bir kökensel eleştiri denemesidir. Ancak. bu dünyaya yöneldiği zaman. yaşamı yakalayamamaktadır. Onda eksik olan „tutku‟dur. Kierkegaard‟ın da varoluş alanları düşüncesini –çoğu yazın alanından seçilmişörnek kişilikler üzerinden betimlemiş olması bu çalışma için de bir dayanak noktası oluşturmaktadır. Onun yaşamının belirleyicisi „sıkıntı‟ hâli ve ondan kaçmaya çalışmasıdır. Bunun olanağı ise „iman‟ ile açığa çıkmaktadır. Fakat Kierkegaard‟a göre. Bu alan.63 Sosyoloji Notları insanın kendi yüzünü „sonsuza‟ dönmesidir. „iman‟ olarak ancak dinsel varoluş alanında kendisini göstermektedir. bu düşünce. Bu sınırlar dahilinde. roman kahramanının betimsel sunuluşu ile onun anlam dünyasının açığa çıkarılması ve bunun da varoluş alanları düşüncesinin ışığında irdelenmesi olanaklı olacaktır. bu akışı „duyumsayabilmenin‟ yoludur. B) Karamazov Kardeşler ve VaroluşAlanları Edimsel yaşamda insanların yapıpetmelerini gözlemleyerek ya da bir romandaki karakterlerin. İnsan varoluşuna ilişkin bu tür „teşhis‟ denemeleri. olumsuzlanan bir durum değildir. Haz nesnelerine yönelerek ve kosnül zevkler ile „sıkıntı‟yı aşmaya çalışmaktadır. okuyucu tarafından da anlaşılabilirdir. İman. benlik olabilme olanağının en güçlü biçimde kendisini gösterdiği varoluş alanıdır. “beden”. “sonlu” ve “zorunluluk” içerisinde sıkışmış. Bir başka deyişle de. akılsal olanı aşan. yazar tarafından biçimlendirilmiş ve romanın olay örüntüsü ile sınırlı kalmış karakterler oldukları için varoluş alanları düşüncesinin ışığında incelenmeleri olanaklıdır. Varoluş alanlarını birer anlam dünyası oldukları için roman kahramanının betimsel sunuluşu ile onun anlam dünyasının açığa çıkarılması ve bunun da varoluş alanları düşüncesinin perspektifinde irdelenmesi olanaklı olacaktır. Romanda. „O birey‟in geçmişte yapıp-ettiklerine ilişkin olacaktır. “sonsuz” ve “özgürlük” ikinci terimleri ile ilişki kuramamakta ve sentez varlık hâline dönüşememektedir. Fyodor Karamazov. Hiçbiri bir benlik oluşturabilmiş değildir. çünkü bu karakterlerin değerlendirilmeleri romandaki akışa bağlı olarak romanın son sayfası ile sınırlandırılmıştır. akmakta olan suyun biçimi hakkında yargıda bulunmakla eşdeğerdir. romanın temel karakterlerinin varoluşsal durumları ile “varoluş alanları düşüncesi” arasında bağlantılar kurmanın olanaklı olduğu görülmektedir.

O. İnsanların „acı‟ yüzünden ona inanmalarını değil. ulaşma sürecidir. onun duruşu sürekli bir olumsuzlama ve şüphecilik taşımaktadır. Yapması ve seçmesi gerekenler ona verilmiştir. haz nesnesi olmaklığını kaybetmekte ve „sıkıntı‟ geri gelmektedir. yazarın ifadesi ile „izlenimler biriktiren bir seyirci‟dir. estetik varoluş alanının olanaklı anlamlandırmalarından biridir. Tanrı‟yı denememiş. zaman zaman “sıçrama” olanağını da güçlü bir biçimde göstermektedir. kendisinde böyle bir ilişkinin olanağını taşıyan ve bunu güçlü bir biçimde hisseden bir karakter olarak karşımıza çıkar. Oysa İvan‟a göre. Romanın olay akışında. onu estetik varoluş alanında tutsa da. Gruşenka ile her karşılaştığında her şeyi askıya alarak doğrudan haz nesnesinin etkisine girmesidir. Gruşenka‟nın üzerine kurulmuş bir anlam dünyasında yaşamaktadır. Özellikle. Tanrı‟sını somut olarak karşısında görüp duyduğunda „ne yapmalıyım?‟ ya da „neyi seçmeliyim?‟ soruları anlamını yitirmektedir. Haz nesnesi ile kurduğu ilişki.ulaşması değil. O. Onun yaşamı da „doğrudanlık‟ üzerine kuruludur. sürekli olarak yaşamı ve yaşayanları izlemektedir. Onun elde edilemezliği. Kilise. Kilise ise Roma‟nın gücü ile birleşerek bu dünyanın otoritesini de arkasına almış ve insanları en ağır yüklerinden.fethetmeyi amaçlamaktadır. tüm toplumsal görevlerini. Bu izlenimleri biriktirmekte. Dmitri Karamazov. romandaki kadın imgesinin en açık görüntüsüdür. Bu bireysel ilişki. Bu düşünceler Kierkegaard‟ın görüşlerine çok yakındır. Smerdyakov ise “Ya İvan . kişisel bağlılıklarını ve hatta kendisini bile olumsuzlayarak. nişanlısı ile Gruşenka arasında bocalamakta ve bu ikilemi yaşadığı her seferde Gruşenka‟yı tercih etmektedir. Bu nedenle de Kierkegaard‟ın „umutsuzluk durumu‟ betimlemeleri ile paralellik gösteren bir varoluş içerisindedir. Kilise. „acı‟ya rağmen ona inanmalarını dilemiştir. sürekli olarak kendisini gösteren ve geri çekendir. kendiliğinden ona gitmelerini istemiştir. Onun „doğrudanlık‟ı. Aksine. ondan ya da insanlardan bir karşılık beklememiştir. İsa insanlara vaadde bulunmamıştır. Ancak. Bu nedenle düşünsel dünyası ile edimsel dünyası örtüşmemektedir. Bu da yeni bir „haz nesnesi‟ arayışına neden olmaktadır. Tanrı‟nın somut görüntüsü ve sesidir. insanların kendisini özgür seçimleri ile sevmesini. O da bir benlik oluşturamamıştır. Onun „haz nesnesi‟ de Gruşenka‟dır. Gruşenka‟yı –haz nesnesini. Gruşenka. o. Smerdyakov. Kilise. „sıkıntı‟ya karşı verdiği savaşta esas olan amacına –haz nesnesine. “özgürlük”lerinden kurtarmıştır. modelini İvan karakterinde bulur. bu dünyada hükümdar olarak insanları kendisine bağlamakta. romanın “Büyük Engizisyoncu” adlı bölümünde dile getirdikleri. o. Smerdyakov karakteri. Çünkü estetik varoluş alanında bulunan bir karakter için. İvan‟ın düşüncesi edimselliğini Smerdyakov‟da bulmaktadır. Bu.64 Sosyoloji Notları haz nesnesi. Kierkegaard‟ın betimlemesine göre. İvan karakteri. özgür olmak ya da olmamak arasında salınan bir karakterdir. insanın üzerindeki en büyük yük olan „özgürlüğü‟nü yadsıyarak ona tutunabileceği sabit belirlenimler sunmaktadır. Tanrı ile kilise arasındaki farkı gözler önüne sermektedir. aynı zamanda bu-dünyanın ayartıcılığını temsil eden Gruşenka‟dır. kendisine temel problem olarak özgürlük ve inanç problemini almıştır. bu varoluş hâlindeki kişiler “Ya Sezar olurum ya da hiç” demektedirler. O. onları doyurmakta ve onlara mucizeler vaat etmektedir. İnsanları doyurarak ya da onlara mucizeler vaat ederek kendini sevdirmemiştir. O. ancak kendisi yaşama karışamamaktadır. estetik varoluş alanında bulunan bir karakterdir. Gruşenka ise. Tanrı ile birey arasında kurulan „iman‟ ilişkisidir ve bu. Bu karakterin salınımı. Haz nesnesi elde edildikten sonra. diğer tüm ilişkileri olumsuzlamaktadır. Baba Karamazov. Babasından farklı bir biçimde de olsa. dışsal bir dayatma/zorunluluk değil. İvan Karamazov. onu çok „değerli‟ bir haz nesnesi kılmaktadır. bir varoluşsal olanaktır. Kierkegaard da Hıristiyanlığın kilise tarafından dizgeleştirilmesini eleştirmiş ve gerçek dinin bireysel bir ilişkiye dayanması gerektiğini savunmuştur. Onun olmak istediği kişi İvan‟dır. İnsan.

kendisi olmak istemeyen bir „benlik‟tir. Bu nedenle de benlik olmak ya da olmamak süreci olarak betimlediği yaşamı bir varoluş süreci olarak görmüş ve sürecin sonunu. Tanrı‟nın sesi konumundadır. Alyoşa‟nın başta böyle bir karar vermiş olması. Bunun yanısıra. Düşünceler de somut edimler gibi. Kierkegaard‟ın üç varoluş alanı bağlamında yaptığı benlik betimlemelerinin göreli muğlaklığı. ancak sorumluluk İvan‟ındır. aynı zamanda karşılıklı bir ilişkinin açığa çıkmasını da sağlamaktadır. özgürlük – zorunluluk ilişkisinde ise „özgürlük‟ün çağrısıdır. O. sizlerin ancak yarıya kadar getirmek yürekliliğini gösterdiğiniz şeyleri ben sonuna dek götürmekten başka bir şey yapmadım yaşamımda. romanın olay akışı bağlamında birer benlik oluşturamadıkları daha kesinlikli olarak söylenebilse de Alyoşa için bunun geçerliliği tartışmalıdır. Kierkegaard ancak bunun ipuçlarını vermekle yetinmiş ve bunun için de –doğal olarakkendi varoluşundan hareket etmiştir. dinsel varoluş alanında benlik olabilmenin olanaklılığını da muğlak kılmaktadır. kuşatıcı bir kategorizasyon yapmayı amaçlamamıştır. Bu yüzleşme. başta Zosima Dede‟yi kendine model olarak seçmiştir. Son olarak. O. onun Tanrı‟yı seçtiğinin göstergesidir. O. Bu. İvan. O halde. Hiçbir hazır formül benlik olmanın ölçütünü vermemektedir.” Dostoyevski . Romanda Zosima Dede. Ancak. sonlu – sonsuz ilişkisinde.65 Sosyoloji Notları olurum ya da hiç” demektedir. İvan‟ın „baba katline‟ ilişkin düşüncesini gerçekleştirdiği zaman bir anlamda „İvan‟ olmuştur. İvan‟ın eksik parçasıdır. romanın ana karakteri olan Aleksey Karamazov için şunlar söylenebilir: Aleksey Karamazov (Alyoşa). „sonsuz‟un. Alyoşa‟nın kendi benliği ile yüzleşmesidir. Karamazov Kardeşler romanının. dinsel varoluş alanı‟na en yakın. Smerdyakov. O. varoluş alanları düşüncesi bağlamında. Alyoşa‟nın benlik olma ya da olmama süreci olan serüveninin henüz tamamlanmamış ve tamamlanmayacak olacağını söylemek mümkündür. romanın diğer karakterleri için. Tanrı‟yı aradığı yer. Edim Smerdyakov‟a aittir. Hiçbir dünyevi mahkeme İvan‟ı mahkum edemese de İvan kendi sorumluluğunun yükünden kurtulamayacaktır. Kierkegaard ve Dostoyevski‟nin serüvenleri de henüz tamamlanmamıştır ve yeni okumalara açıktır. Kierkegaard düşüncesinin doğal sonucudur. düşüncelerinden ve bunların etkilerinden sorumludur. Dostoyevski‟nin Kierkegaard düşüncesi bağlamında ele alınması ile Kierkegaard‟ın da Dostoyevski‟nin dâhiyane anlatımı ile oluşturduğu karakterler ışığında yeni ve farklı okumalara konu olabileceği görülmektedir. O halde. O. hatta zaman zaman da bu „sıçramayı‟ başarabilen bir karakterdir. Zosima Dede‟nin ölümüyle Alyoşa sessiz bir Tanrı ile yüzleşmek zorunda kalmıştır. Sonuç olarak bu çalışmaya dayanılarak söylenebilecek olan şudur: Kierkegaard düşüncesi yeni ve farklı okumalar için ışık tutabilecek niteliktedir. kendi benliğidir. birer „karar‟dırlar ve her „karar‟ varoluşan insanın belirlenimlerini oluşturmaktadır. Alyoşa‟nın ana karakter olduğu Dostoyevski‟nin daha büyük bir projesinin (“Bir Büyük Günahkarın Yaşamı”) bir parçası olduğu hatırlanacak olursa. tin – beden ilişkisinde „tin‟in. Bu nedenle “düşünce” de insanın en ağır yükü olan “özgürlüğün” sorumluluğunu yüklenmek durumundadır. süreçleşmeyi teleolojik yapıdan kurtarmak adına muğlak bırakmıştır. “Bana gelince. Bu. Bu nedenle gerçek anlamıyla bir „benlik‟i de yoktur.

İstanbul: Anka Yayınları. S. Ankara: Hece Yayınları. Fyodor (2001) Karamazov Kardeşler.Baskı. Sören (2002a) Baştan Çıkarıcının Günlüğü. çev. Vefa (2004) Kierkegaard‟ta Benlik ve Varoluş. çev. Sören (2001) Ölümcül Hastalık Umutsuzluk.Baskı. Ömer. . İstanbul: Anka Yayınları. KAUFMANN. Sören (2002b) Korku ve Titreme. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Sören (2005a) Günlüklerden ve Makalelerden Seçmeler. 4. Hakkı Hünler. 3. çev. Akşit Göktürk. SOYKAN. TAŞDELEN. İbrahim Kapaklıkaya.66 Sosyoloji Notları KAYNAKLAR DOSTOYEVSKI.Baskı. Walter (2005) Dostoyevski‟den Sartre‟a Varoluşçuluk. YKY. Naci (1999) “Varoluş Yolunun Ana Kavşağında: Korku ve Kaygı”. 2. Doğu Batı Düşünce Dergisi.Sertsbiboğlu. Leyla Soykut. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Sayı:6. KIERKEGAARD. 4. KIERKEGAARD. çev.Mukadder Yakupoğlu. çev. 40-62. MACINTYRE. çev. İstanbul: Paradigma Yayınları. İbrahim Kapaklıkaya. Alasdair (2001) Varoluşçuluk.Baskı. İstanbul: KIERKEGAARD. ss. M. İstanbul: Sosyal Yayınlar. KIERKEGAARD. çev. Doğu Batı Yayınları.

(azınlıkların) muhatapları tarafından önerilmiş konuları önemsemeyebiliyor. bunun gibi saygı göstermediğini aşikâr eden birçok harekette bulunabiliyorlar. Irkçı söylemin ilk çeşidi. aşağılayıcı hakaretlerle. azınlık grubun negatif özelliklerini ima eden konulara odaklanabiliyor. diğerleri ise beyaz konuşmacıların (katılımcıların) ırksal/etnik tahakkümlerinin gerçek ifadeleri. Buradaki temel ayrım.org adresinden alınan “Racist Discourse” başlıklı makalesinin Türkçe çevirisidir. beyaz konuşmacılar. göz temasından kaçınarak ve kibirli tonlamalar yaparak. göçmenler. baskın grup üyelerinin sözel olarak.v. Birikmiş ve giderek kötüleşen ırkçı tacizin nesnesi durumundadırlar.org/OldArticles/Racist%20disco urse. kaba biçimde hedef göstermelerle. Bunu son derece aşikâr. Böylelikle.67 Sosyoloji Notları IRKÇI SÖYLEM1 Teun A. baskın grup üyelerinin birbirleriyle konuşmalarında da görülür. Van Dijk’ın kişisel web sitesi www.discourses. Van Dijk Çev: Merve Birgül2 Irkçı söylemin iki çeşidi Irkçı söylemin iki ana biçimi vardır: 1) Etnik bakımdan “farklı” olan “ötekilere” yöneltilmiş ırkçılık. hükmedilen grupla (Etnik azınlıklar. ancak kaba ve yakışıksız oldukları düşünülür. üstelik söylediklerinden ve yaptıklarından ötürü değil. Günümüzde bile sözel ayrımcılığın bu kadar aşikâr biçimleri “siyaseten doğru”3 olarak kabul ediliyor. sadece oldukları şeyle: farklı olmalarından dolayı maruz kalmalarıdır. azınlık konuşmacılarına karşı başlarını yere 1 Avrupa ırkçılığını konu edinen aşağıdaki 2004 tarihli makale. Sosyoloji Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi 3 Terimin aslı “politically correct” olarak geçiyor. 2) Etnik bakımdan farklı olan “ötekiler” hakkındaki ırkçılık.discourses.. sıkılmış mimiklere bürünüp. Irkçı söylemin (yukarıda belirtilmiş olan) ikinci çeşidi ise. üzerinde baskı kurulan etnik grubun üyeleri ise daha dolaylı ve nüktedan olmaya eğilimliler. eğmeyi reddedebiliyor. Diğer bir deyişle. Elbette bu sözel etkileşim formları ve ayrımcılık tipleri. hor görmelerle.b. onları benimsemeksizin sözlerini kesiyor. bu şekildeki birçok söylemin kendilerine yöneltilmiş olduğu. ırkçılığın belirgin üstünlük taslama ve saygıdan yoksun normlarıyla gösterebilmekteler. http://www. diğer baskın grup üyelerine gösterilen etnik/ırksal “ötekiler” . Belirtilen sözel adaletsizliklerin bir kısmı.) etkileşime girdiği birçok ayrımcı yoldan biridir. azınlık grubun bu tip ırkçı konuşmalara gündelik olarak. çok-kültürlü iletişimin genel bir problemi.. mülteciler. öte yandan “gündelik ırkçılık” olarak adlandırılan tahakküm formlarıdır. bu durum da iyi olmalarına ve genel olarak hayat kalitelerine yönelik direkt bir tehdittir. yüksek sesle konuşup.pdf adresinde görülebilir. yazarı iletişim bilimci Teun A. bunlar (baskın) grup üyeleriyle konuşurken kabul edilemez ve sapma olarak görülen sözel etkileşim ve ayrımcılık biçimleri. 2 Orta Doğu Teknik Üniversitesi. Makalenin orijinali.

ayrıca çoğunlukla. demografi ve ülkenin kültürel çeşitliliğine ek olarak. başmakaleler.. belirtilen bu temalar. Polis ya da (beyaz) uzmanlar gibi otoriter kaynaklar. çoğu zaman negatif olarak değerlendirilmektedir: Onlar.. Konular Böylelikle. ders kitapları ve söylemin alanlarının incelendiği araştırmalar. her durumun/olgunun/resmin metin olarak okunabileceği iddiasındadır. Bu. semantikte (anlamlandırma ve referans göstermede). seslerde (vurgulama ve gürlükte). ders kitapları. parlamento tartışmalarından. yabancıların varlığını çözülemeyecek bir problemmiş gibi vurgularcasına. İlk tema. ders kitaplarına ve özellikle de kitle iletişimine sinmiş bir durumdur. Onlar yabancı terimlerle tanımlanıyorlarsa. editoryal bölümlerden. Çözüm seçeneğini de dışarıda bırakırlar. tufan. azınlıklar ve göçmenler hakkında sınırsız sayıda potansiyel konu ve başlık bulunduğunu ancak tipik olarak üç ana konu/tema etrafında bir araya geldiklerini ortaya koymuştur. retorikte (gramer ve biçimin ikna edici kullanımında). Bu nedenle. aramızdaki mesafeyi bir adım daha arttırarak Onlar’ın sapkın olduklarını ve bu sebeple norm ve kurallarımıza uymadıklarını vurgular: Dilimizi konuşmamakta/konuşmak istememektedirler. “Onlar’ın hepsi aynı ve Biz tamamen farklıyız” a vurgu yapar. Bu tip söylemler gündelik informel konuşmalardan ya da kurumsal diyaloglardan (parlamento tartışmaları gibi). görüyoruz ki yabancı komşularımız hakkındaki gündelik kötücül hikâyelerde. komik kıyafetlerle gezerler. televizyon showları.. Tüm bu stratejiler metinlerin ve konuşmaların tüm derecelerinde görülebilir. Karşılıklı konuşma. filmler. tipik olarak gündelik konuşmalarımıza.v. Onlar’ın bize uymadıkları. bu nedenle Biz’e olan uzaklıklarını vurgular. bilimsel makalelerden ve kanıtların çok önemli olduğu herhangi başka söylemlerden. aynı zamanda dipteki tavır ve ideolojileri karakterize eden ilk adım. ekonomi. Sıradaki ele alınacak vaka için de tipik özellik. Böyle bir durumda. Eğer. Ancak farklılık. Bu temanın varsayımı ya da çıkarımı. görsellerde. Öte yandan. insanlar. Üstelik göçmenlik ile.b. garip alışkanlıkları vardır. etkileşimde ve daha birçok şeyde. Söylemde grup içi-grup dışı kutuplaşmasının ilk adımı olan. (Ç. azınlıklar ya da göçmenleri konu edinen karşılıklı konuşmaların.b. Onlar’ın pozitif sunumundan kaçınmak ya da Biz’in olumsuz sunumunu hafifleştirmektir. ırkçılığın reddi ya da durumun hafifletilmesidir.v.. ancak uymaları gerektiğidir. haber bültenlerinin. Irkçı söylemin genel karakteristiği. böylesi bir vurgu açıkça belli pozitif bir alay taşır. dili kullananların farklı düşünceleri ve niyetleriyle de alakalı olabilir. Biz ve Onlar kutuplaşmasını yaratan ikinci tema. işgal. Bu stratejinin neticesi. iddia ya da tehdit halini alabilir). akademik yayınlar. garip şeyler yerler. kadınlarına iyi davranmazlar. önceden başları bununla ilgili “bela”ya girmişse dahi. hareketli ve/veya görsel tüm öğeler “metin” olarak değerlendirilir. genelde Biz’in olumlu sunumuyla birleştirilmiş Onlar’ın negatif tasviridir. Onlar aleyhine argümanlar bekleriz. genellikle en az önyargılı olan konuşmacılar olumlu çözümler sunmaktadırlar. barışçıl Oryantasyon seçeneği ile zıtlık içerisindeki Engelleme seçeneğine odaklanma eğilimindedirler (“Yolda yürüyordum ve birdenbire…”). politik tartışmaların ya da makalelerin önyargılı olarak negatif steorotiplere odaklandıkları/vurguladıkları düşünülebilir. biçimde (kelime seçimi ve diziminde).N. Benzer olarak. medya. hukuk.68 Sosyoloji Notları hakkındadır. edimbilimde (Konuşma. yazılı ya da multimedya metinlerinden4. bizim olduğumuzdan daha az zeki-güzel-hızlıçalışkan-demokratik-modern. haber bültenleri. tehdit ya da büyük herhangi bir problem neticesinde karşılaşılmasına rağmen. birçok iletişime ilişkin olgudan/olaydan/durumdan yayılmaktadır. vesaire. olarak tanımlanırlar.) . diğerlerinin farklılığını. 4 Eleştirel söylem analizi tekniği. sözleşmeler. Böylelikle.

medya. Boşuna değildir ki. ırkçılık ve önyargının gündelik olarak ifade edildiğini. sonuçlarını ve fonksiyonlarını oluşturur. aynı durum anti-ırkçı söylem için de geçerlidir. toplumun çeşitliliklerle dolu ve böylece demokratik olacağını umabiliriz.69 Sosyoloji Notları göçmenlerin illegal olduğu. toplumdaki. Avrupa ve Avustralya’daki haber odaları büyük ölçüde beyazdır. araştırma. kuduz ve bunun gibi birçok görsel enformasyonla bağdaştırılır. lakap (ırkçı/argo). öğretmenler ve bilim insanları tarafından üretilir: Bunu çok farklı rollerde. doğal afet yüzünden bir grup mültecinin gelişi şöyle bir yorumla sonuca bağlanabilir: “Eğer göçmenlik yasalarımız gevşek olursa. marjinalleştirilmeleri. ırkçı söylemi üretir ve ırkçı söylemler. geniş kolonlarda. mizah. sömürgeci söylem. söylem kelimelerden ve küresel gelişmelerden de fazladır ki genelde semiyotik olarak sayfa düzenlemesi. Makale künye bilgisi: Teun A. Routledge Encyclopedia of Race and Ethnic Studies. kötü bilgilendirilmektedir ve bu sebeple de kötü biçimlerdedir. Öteki. Böyle bir söylem yalnız olmaz. “Bizim” polisimiz. eğitim. mahkeme. örneğin hükümet ajanları. önyargıları ve ideolojileri yeniden üretir. Böylece. bir yığın profesyonel ve sosyal grubun üyeleri ve aynı zamanda da gündelik alışkanlıklar ve rutinlerin bir parçası olarak yaparlar. metnin ve konuşmanın birçok derece ve boyutunda. Stereotipleştirilmiş ve önyargılı haberler medya kuruluşları. politikacılar tarafından yönlendirilir. Sonuç olarak. üniversiteler ya da mahkemelerin kontrolü altında hazırlanır. etkileşimsel ve sosyal bazda kendi koşullarını. o zaman bütün mülteciler bizim ülkemize gelir”. pozitif Biz ve negatif Onlar sunumunu vurgulamanın güçlü yollarıdır. en üstte. medya. “ırk ayrımı yoluyla sınıflandırılabilir hale getirme” anlamında kullanılmış . çıkarımsal ırkçılık. ırkçılığın yeniden üretimine katkıda bulunur. politika. Göçmenlik tartışmaları bu tip aldatmalarla doludur. 2004. iletişimsel. tutarsız çember kapanır. Parlamenter tartışmalar. Bu hareket. gazeteciler ve diğer profesyoneller tarafından hazırlanmaktadır. dersler ve bilimsel yayınlar. beyazlık. temsiller. örneğin abartma aldatmacası. ırksal kodlama. onlara güvenilmemesi gerektiği ya da problematik hale getirilmeleri. Haberler. In Ellis Cashmore (Ed. Ayrıca bakınız: Bağnazlık. imleyen olarak ırk. Azınlık gruplar sistemik biçimde önemsenmez ya da en az ilgi ve öncelik atfedilir. polis. 351–355). basın. yerleştirme. yerlerinden edilmeleri ya da sürgün edilmelerinin gerekliliğine kanıt olarak kullanılırlar. sömürge(cilik) sonrası. Her zamanki doğru olmayan argümanlar yüzünden. özellikle de etnik vaziyetler ve azınlık gruplar hakkındaki baskın söylem. kültürel ırkçılık. yazılı basında böyle belirgin bir yeri nadiren işgal eder ve genelde iç sayfalarda. yazılı basında Onlar’ın suçları ve şiddeti hakkında çıkan haberler genelde ilk sayfada. Ne şans ki. Ders kitapları. Racist Discourse. 5 Terimin aslı “racialization”. sinema filmleri. editörlerin. ırkçı bir topluluğun pratiklerinden olan söylem tarafından canlandırıldığını ve yeniden üretildiğini görüyoruz. sistemik ırkçılık. çok mühim olmayan makalelerde yer alır. Ve bir kez böyle bir söylem. Sözel olmayan mesajlar. resimler. London: Routledge. ırkçı toplumlar ve kurumlar. çoğunluğu sağlayanların. başlığın vurgulanmadığı. azınlık gazetecilerine ayrımcılık uygulanmakta ve yeterince çalıştırılmamaktadırlar. Toplarsak. polis faaliyetleri.). dil. Diğer bir deyişle. Onlar’ın agresif ve Bizim (Polisin) kurban olarak görüldüğümüz belirgin fotoğraflarla yer alır. söylem kaynaklarında. Böylece sembolik. TV ve internet için de geçerli olduğu gibi. baskın elitlerin konuşması ve metinleri. kurumsal meslek ve devlet bürokrasisindeki sorumluluk sahibi liderlerle bağlantılandırılırsa. Kuzey Amerika. Van Dijk. (pp. otoritenin iyi bilinen aldatmacası için alışıldıktır. ırkçılaştırma5. büyük başlıklarla. beyazların hâkimiyetini savunan ve meşru kılan stereotipleri.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful