You are on page 1of 104

DAİMİACININİLKUŞAĞI

Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü sunar…

ZİFİR

Yazan: A. Burak Turan

Yayına Hazırlayan: Arzu Kayhan

Yayın Yönetmeni: Orkun Uçar

Kapak: A. Burak Turan

Yayın Tarihi: 01.11.2004

Xasiork e-posta: xasiork@xasiork.net

A. Burak Turan e-posta: a_burakturan@hotmail.com

Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü’nde yayınlanan “e-kitap”ların

her hakkı yazarına © aittir.

Yazarı eserini başka bir şekilde de ğerlendirmek istediği zaman yayından çekebilir.

Eserdeki ifadelerin sorumluluğu yazarına aittir.

XÖÖKK

011104K03

www.xasiork.net

1
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Gece Bir Kadife Perde Gibi İnerken…

Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü’nün henüz çok amatör ve kişisel olduğu 2001 ilkbaharında bir
e-posta aldım. Burak Turan adlı bir arkadaş öykülerini yollamıştı. Okuduğumda çok beğendim ama
niye gönderildiklerini anlamamıştım; zira sitede o sıralar benim öykülerim dışında öykü yoktu ve
hiçbir yerde öykü beklendiği de söylenmiyordu. Cevap kısaydı; Burak Turan Xasiork’ta yazar olmak
istiyordu.

Böylece kişisel bir site önce bir edebiyat oluşumuna, dergiye, yayımevine dönüştü.

Burak yazarlık dışında, müzik, heykel ve grafik sanatlarıyla da uğraşıyordu. Bir süre sonra diğer
yazarların da baskısıyla bir e-dergi başlatma fikri ortaya çıktığında görsel tasarımı üstlendi. Böylece
Xasiork Dergi doğdu.

Burak’ın yazdıkları bana tür olarak epik fanteziye yakın geliyor. Yurt dışında Clive Barker, Nail
Gaiman gibi yazarların temsil ettiği bu türdeki gibi dehşet sadece korkunç değil, aynı zamanda parlak
ve çekici! Benim ona hediye ettiğim “Zifir”, Burak’ın yaratıcılığında kendini bulan Türkiye’ye özgü
bir korku-fantezi ede biyat türünün isim önerisi. Umarım zaman içinde bu kitapla çıkışı başlayan bir
Zifir türü oluşacaktır.

Okuyacağınız bu kitap bana göre çoktan basılmış olmalıydı. Bunu Türk yayın dünyasının ayıbı olarak
kabul ediyorum. Nitekim çok kısa süre içinde de e-kitap olarak yayından çekilebilir ve yayınlanır
düşüncesi içindeyim. Çünkü Burak sadece internet üzerinde öykü yayınlayan bir yazar olarak çoktan
bir okur kitlesi yaratmış durumda.

Burak Turan’la igili söyleyecek çok şeyim var ve kendimi tutmazsam bu yazı daha da uzayacak. En
iyisi bir an önce öykülerle başbaşa kalmanız. Zifiri okumalar.

Orkun Uçar

2
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Xasiork E-kitaplar Yayın Yönetmeni

ZİFİR

A. Burak Turan

AYAK PARMAKLARIM

AZNA ORMANI

3
DAİMİACININİLKUŞAĞI

DENİZ

KORİDOR

GÖZLERİMİ AÇTIĞIMDA

KULE

VE DIŞARIDA YAĞMUR VARDI

KOLEKSİYONCU

RAHA

UÇURUM UYKUSU

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR

KANATLI BÖCEK

ÇAN KULESİ

KONUŞMALAR

ÖRÜMCEK

OYUN

ŞARKI

NUH’UN GEMİSİ

OZ

TOPRAĞIN ALTINDAN GELEN

AYAK PARMAKLARIM

4
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bütünüyle kayda değer çok az şey vardır bir akıl hastasının hayatında. Asıl sarsıntı, onları sokaklarda
ya da bahçelerde değil, aynalarda görmektir. Ve deliliğin en sarsıcı safhası, iyileşmeye başladığınız
andır. Eğer böyle bir şey mümkünse…

Tam bir trajediydi yirmi yedinci yaş günüm. Hayatımın varoluş saçmalığından bu yana örülmüş gümüş
kozası, çözülmüştü apansız. Ve cinayetler paklamazdı beni bu kor günümde.

Sokaklara saldırdım, insanlara ve değer verdikleri inançlara. Yüreğimi parçalaması için haykırdım yaşlı bir
kadına. Çocuklar benimle alay ederken, gözlerimden süzülen yaş değil, kanlı öfkeydi.

Gözlerimi, İstanbul'un kendine has tarihi intiharında açtığımda; ne o panayır süsleri, ne de o maskeli
rengarenk insanları vardı yanımda...

***

Akademideki arkadaşlarımla buluşmak üzere evden çıktığımda, hava yeni aydınlanmıştı. Kucağımda gazete
kağıtlarına sarılmış büyük bir paket vardı. Sokağın diğer ucundan taksiye binip Beyoğlu'na sürmesini
söyledim şoföre. Yolda durup her sabah okuduğum gazeteyi aldım. Şoför bir ara memleketin kat ettiği müthiş
durumdan övgülerle bahsetmeye başlamıştı ki, Taksim Meydanı’na geldik ve indim.

Yağmur çiselemeye başlamıştı, fazla sürmemesini diledim, çünkü kucağımdaki paketi bir naylon torbaya
sarmamıştım. Dileğimin aksine birkaç sokak ilerledikten sonra yağmur hızlandı. Kötü yakalanmıştım. Paketi
kurtarmak için dar sokaklardan birine girip uzunca bir çatı pervazının altında durdum. Dinene kadar
bekleyecektim; acelem de yoktu zaten.

Bir süre sonra, caddenin sonundan, hızla yürümekte olan Yeliz'i fark ettim. Yağmurdan rahatsız olduğu
belliydi onun da. Yeliz'i akademideki yıllarımdan tanıyordum. Resim bölümündeydi ve başarılı bir
öğrenciydi. Yıl sonu sergisine getirdiği o müthiş yağlı boyaya duyduğum hayranlığı, üzerimden hâlâ atabilmiş
değilim. Rüzgârın hışımla çarptığı bir pencereden dışarı bakan, harikulade bir kadındı çizdiği. Arka planda
beyaz bir kedi, kapkara gözleriyle kadınla aynı yöne dikmişti bakışlarını. Merak uyandıracak bir tabloydu.
Sergiye getirdiğim alçı kalıp büstlerden çok daha ilgi çekici olduğunu kabul edebilirdim. O da beni gördü ve
yanıma geldi. Üşümüştü. Halbuki, o kadar da soğuk sayılmazdı hava.

Saçlarının rengi, tek bir renkle tam anlamıyla ifade edilemezdi. Yer yer koyu sarı, yer yer açık kahve, koyu
kahve ve hatta ara ara gümüş rengi tellerle, ilginç bir yağlı boya çalışmasına benziyordu. Saçları ıslandığı için
olduğundan daha da koyu görünüyordu.

“Görüşmeyeli nasılsın?” diye sordu. Evet görüşmeyeli birkaç yıl olmuştu. Bir piyango vurmadığı ya da
yazdığın kitabın yurt dışında en çok okunanlar listesine girdiğini görmediğin takdirde iki yıl, insanın hayatını
değiştirmek için pek de yeterli olmuyor.

“Hâlâ bildiğin gibi...” dedim.

“Heykellerin satmaya başladı mı?” diye sordu. Şeytanca gülümsedi ve “Kitabını aldım,” dedi. Buna
sevinmiştim. Alacakaranlık'tı kitabın adı. Hoşuna gidip gitmediğini sorduğumda, kitabı okumak için henüz

5
DAİMİACININİLKUŞAĞI

vakit bulamadığını söyledi. Pek kırılmadım. En azından, kitap mağazalarındaki raflardan bir tane daha
eksilmişti. Bunu da bilmek güzeldi. “Senin için yazdığım bir şiir var...” dedim o kitapta. Yalnızca sayfalar
birbirine yapışmadan okuması için...

Akademiden ayrıldıktan sonra, o da benim gibi “tutunamayanlar” safına geçmişti. Bu güzeldi. Şimdi bir
galeride çalışıyordu. Öğrencilik yıllarımızın geçtiği sokaktaydı bu galeri; Beyoğlu'nda.

Yağmur dinmeye başlamıştı. Saklandığımız inden kurtulduk ve hemen sokağa fırladık. Kucağımdaki paketi
sordu. Ne olduğunu elbette o da biliyordu. Gazete kağıtlarını yırttım. “Eskisinden daha kötüsün,” dedi.
Gülümsedim.

Akademinin önünde ayrıldık. Kapıdaki görevli değişmişti. Eski bir öğrenci olduğuma ve hocalarımla
görüşmeye geldiğime zor inandırdım adamı. Çok dik kafalıydı. Problem değildi. Girdim içeri. Önce alt kattaki
kantine inip çay içtim. Kahretsin! Günün popüler şarkıları çalıyordu pek de kısık olmayan bir sesle. “Bu
insanlara ne oldu böyle,” diye düşündüm. Bir zamanlar Wagner hayranı, orta yaşlı bir adam yönetirdi bu
kantini. Her sabah çayı demlerken ya Paganini, ya da Bizzet çalardı. Korkunç güzel günlerdi... Kantinde
çalkalanan o melodiler öyle bir enerji depolardı ki bana, en içten eserlerimi verirdim ardı arkası kesilmeyen
atölye saatlerinde. Taylan da gelmişti sonunda. Anılardan sıyrıldım. Hiçbir şey eski günlerdeki gibi değildi
artık... Biraz konuştuk. Kucağımda saatlerce taşıdığım heykeli gösterdim. İlginç olduğunu söyledi. Ama
eskiden daha iyi olduğum kanısına vardı nedense...

Atölyeye gittik. Alçı tozuyla örtülmüş bir raftan parlak kağıda sarılı bir paket aldı ve bana verdi. Anlamamış
bakışlarıma gülümseyerek, açmamı söyledi. Kilden, harika, ufak bir insan kabartmasıydı parlak kağıdın içinde
sakladığı. Arkasında, “En değerli dostuma sevgilerle... Taylan” yazısı kazılıydı. Bu, beni gerçekten çok mutlu
etmişti. Sonra hafifçe yaklaşıp, “Mutlu yıllar sevgili dostum, bu gece bendeyiz tamam mı? Kimi istersen
getirebilirsin. Bu gece senin gecen olacak,” dedi.

Evet, bu harika bir fikirdi. Eski dostlarla geçecek bir geceden daha iyi ne olabilir ki?

Akademiden çıktığımda akşam bastırmak üzereydi. Yeliz'in çalıştığı resim galerisine gittim. Biriyle
konuşuyordu. Biraz bekleyip içeri girdim. Beni gördüğüne şaşırmamış bir hali vardı. “Söyle bakalım, beni
nereye davet edeceksin?” diye sordu. Kendimi tutamadım ve yüksek sesle bir kahkaha patlattım. O da
gülüyordu. “Bugün doğum günüm,” dedim.

“Keşke bunu baştan bilseydim,” dedi ve kadınlara has o oyunculukla dudaklarını sarkıtıp, “Sana hiçbir şey
almadım… Bu çok kötü,” diye ekledi. Bunun önemli olmadığını o da biliyordu aslında.

Eve dönmüştüm. Her yer darmadağındı. Haftalardır yıkanmayı bekleyen bulaşıklar, kirli pantolonlar,
gömlekler... Hepsini görmezden gelip eski pikabımın kapağını açtım. Geçen sene Beyoğlu'nda bir sahaftan
çok ucuza aldığım Chopin, o çıtırtılı sesleriyle çalmaya başladığında, dünya artık başka bir yerdi. Nedenini
anlayamıyordum ama ayak parmaklarım öylesine acımaya başlamıştı ki, müziği duyamaz oldum. Çoraplarımı
çıkarıp ayak parmaklarıma baktığımda, herhangi bir sorunla karşılaşmadım. Duyduğum acı çok derinden
geliyordu; ayak parmaklarım donmaya başlamıştı sanki. Buna güldüm. Bugün çok yürümüş olmalıydım.

Acıyı dert etmemeye ve evin karışıklığını unutmaya karar verdim; bugün doğum günümdü ve yarın sabah
uyandığımda, yanımda saçlarının o müthiş rengi yastığıma dağılan Yeliz uyuyor olacaktı. Sabahın ilk ışıkları
esmer teninde parlarken uyanacak ve gülümseyecekti. Bundan daha güzel ne olabilirdi bir erkeğin
hayatında?...

Saat akşam altıydı. Bir şeyler yedim ve duş aldım. Sonra kahverengi takımlarımı giyip Beşiktaş'a, Yeliz 'in
evine gittim. Kapıyı açtığında, gözlerimin önünde çiseleyen bir yağmurdu bütünüyle. Hayranlığımı

6
DAİMİACININİLKUŞAĞI

gizleyemedim. İçeri davet etti. Birer fincan çay içtik. Onu, daha önce hiç bu kadar güzel gördüğümü
hatırlamıyorum.

Evden çıkıp taksiye bindiğimizde, ayak parmaklarımdaki o korkunç ağrı yine başladı. Ama gecenin tadını
kaçırmaya hiç niyetim yoktu. Birkaç kadeh şaraptan sonra hiçbir şeyimin kalmayacağını biliyordum.

Anlaştığımız saati biraz geçmişti Taylan'ın evine vardığımızda. Herkes oradaydı, o ateşli yılları paylaştığım
hemen herkes... Çoğuyla hâlâ görüşüyordum ama, bazıları var ki görünmez bir kalemle karalanmışlardı sanki.
İçeri girdiğimde, zihnimin o çok eski yüzlerle aydınlanmaya başladığını fark ettim.

Saat gece yarısına yaklaşırken, çoğumuz kendimizden geçmiştik. Hiç içmediğim kadar çok içmiştim.
Ayaklarımdaki acıyı hissetmiyordum artık. Yeliz gitmek istediğini fısıldadı kulağıma. Gözlerinde alev alev
tutuşuyordu gözlerim. Bakışlarını hiç bu kadar istekli, hiç bu kadar arzulu görmemiştim. Kucağıma uzandı
sonra, “Gidelim...” dedi, “...buradan.”

Eve giderken birkaç şişe şarap aldık. Çok geç olmuştu. Kapının önüne geldiğimizde kolumdan tutup kendine
doğru çekti beni. “Kendini tanıyor musun?” diye sordu. Son birkaç saat içinde olanlar, sanki bir anda
değişmişti. Şimdi her şeye kahkahalarla cevap vermiyordu. Aklım karışmıştı. “Kendini tanıyor musun Gece?”
diye yineledi.

“Sanırım evet...” diye yanıtladım.

“Ayak parmakların hâlâ acıyor mu peki?” diye sordu. Öyle şaşırmıştım ki neredeyse dilim tutulacaktı. Çünkü
onu endişelendirip gecenin tadını kaçırmaktan korktuğum için, ayak parmaklarımdaki acıdan ona hiç
bahsetmemiştim. “Biliyorum,” dedi. Korku içinde neyi bildiğini soracaktım ki, bir anda kahkahayı bastı;
“Seni korkuttum, nasıl da telaşlandın!” diye yüksek sesle kahkaha atmaya devam etti. Anlamıyordum. “Hadi
içeri girelim, bırak kendini bana,” dedi, “Sadece şakaydı endişelenmene gerek yok.”

Ayak parmaklarımın acıdığını, o korkunç sancıları nereden bildiğini merak ediyordum. Sordum. Sadece
topalladığımı fark ettiğini söyledi. Yalnızca bir tahminmiş söylediğine göre... Ama benim için gece bitmişti,
çünkü ayak parmaklarım gerçekten kötü durumdaydı. Ve Yeliz sorduğundan beri daha çok acıyorlardı.
Dayanılmaz duruma gelmişlerdi.

Duş almak için banyoya giderken, Yeliz salonda hâlâ beni nasıl korkuttuğunu söyleyip duruyordu. Bu onu
gerçekten çok eğlendirmişti anlaşılan. Fakat ben bir şeylerin ters gittiğini düşünmeye başlamıştım. Banyoya
girdiğimde aynaya yaklaşıp yüzüme baktım. Ansızın karnımda müthiş bir acı hissettim. Neler olduğunu
anlayamıyordum. Ardından başım sanki duvara çarpmış gibi acımaya başladı. Yüzümde kan vardı. Başım ve
dudağım kanıyordu. Arka arkaya darbeler yiyordum sanki.

Öylesine korkuyordum ki, yavaşça Yeliz'in sesi uzaklaşmaya başladı. Yerini insan gürültüleri ve küfürler
almaya başlamıştı. Üşümeye ve acı çekmeye başladım. Gözlerim kan dolmuştu, açmakta güçlük çekiyordum.
Birisi boynumu sıkıp sırtımı duvara vurdu. Bağırdım. Sesim öylesine çirkindi ki, kendimden utandım.
Küfürler duyuyordum. Gözlerimi araladığımda etrafımdaki sakallı, iri yarı adamları gördüm. Korkudan
ağlamaya başlamıştım. Kahkahalar atıp sırayla tekmeliyorlardı kan içinde kalmış yüzümü.

Neredeyse işimi bitireceklerdi, ama işkencelerine birden son verdiler. Kendi aralarında konuşup gülüşerek
uzaklaştılar. Bir tanesi, arkasını dönüp bağırdı: “Orospu çocuğu! Beyoğlu'ndan defol! Yoksa daha kötü olur...
Allah'ın cezası deli!”

Gitmişlerdi... İstanbul'un kendine has tarihi intiharında açtığımda gözlerimi, ne o panayır süsleri ne de o
maskeli rengarenk insanları vardı yanımda.

7
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Zorlukla ayağa kalkıp etrafıma bakmaya başladım. Gördüklerim beni sarsmıştı. Akademinin önündeydim.
Kan içinde ve eski, çok eski, hırpalanmış, yıpranmış, yırtılmış koyu renk pis giysiler içindeydim. Ağlamaya
başladım. Durduramıyordum gözyaşlarımı.

Sabah oluyordu. Yavaş yavaş arttı insanlar. Gülüşler, konuşmalar, homurdanmalar... Gitgide İstiklal Caddesi
o görkemli kalabalığına kavuşmaya başlamıştı yine.

Eve gitmek istiyordum. Benim bir evim vardı. Onu bulmalıydım. Sonra bir duş alıp Yeliz'i aramalıydım. Dün
akşam neler olduğunu anlamak istiyordum. Yeliz'in o korkunç kahkahaları kulaklarımda yankılanıyordu hâlâ.
Sonra, sorduğu o anlamsız soru geldi aklıma:

“Kendini tanıyor musun?”

Şüphesiz kendimi tanıyordum. Ben Gece'ydim. Ve bir heykeltıraş olmaya çalışıyordum. Klasik müzik dinler
ve şiir yazardım. Anlayamıyorum... Benim evim nerede? Bu imkânsız. Bir insanın beş yıldır oturduğu evinin
yolunu bilmemesi imkânsız değil mi? Ama aynen bu oluyordu! Hiçbir şey bana tanıdık gelmiyordu.

Taksim Meydanı’na geldiğimde sanki başka bir ülkeye gelmiştim. Geriye doğru baktığımda, sanki yıllarımı
hep aynı caddede geçirmişim hissine kapıldım. Kendimi tutamıyordum, hızla akademiye gittim. Orada biri
bana muhakkak neler olduğunu açıklayacaktı.

Kendimce bir yanıt bulmuştum; muhtemelen dün gece bir aksilik oldu ve Yeliz'i evine geri götürmem gerekti.
Ve geri dönerken de o adamlar beni sıkıştırıp dövmeye başladı. Veya buna benzer bir şeyler işte… Ama hiçbir
şey hatırlamıyorum. Belki de hafızamı kaybetmeme neden olan bir darbe almıştım. Veya anılarımı karıştıran...
En son banyoya giriyordum, hepsi bu. Aynaya bakmıştım. Sonra o acı dolu darbeleri hissetmeye başladım.
Ama karnıma ve yüzüme o korkunç tekmeleri yerken, hâlâ aynaya baktığımı anımsıyorum.

Ayak parmaklarımdaki o sızılar da kaybolmuştu. Yerine hissiz bir rahatsızlık çöreklenmişti. Dikişleri patlamış
postallarımın bağlarını çözerken, bu postalları tanımadığımı fark ettim.

Ayaklarım çıplaktı. Çorap giymemiştim. Ben bunu hiç yapmazdım. Ve Tanrım! Ayak parmaklarım
mosmordu. Hissizleşmişlerdi. Allah'ım neler oluyor?! Gördüğüm ayak parmaklarımın donmuş olduğuydu.
Müthiş bir ızdırapla postallarımı yeniden giydim ve akademiye gittim. Kapıdaki adam bana küfretti. Buna
alışmalı mıydım?... “Git buradan kahrolası deli!” diye bağırdı yüzüme. O sırada caddeden koşar adım geçen
birkaç çocuk alaylı laflarla hakaret etti bana. Kapıdaki adama baktım. Güldü. Benimle alay edilmesi hoşuna
gitmişti. “Taylan,” dedim, “onunla görüşmek istiyorum.”

Adam bu sefer kızmıştı. Küfreder gibi konuşmaya devam etti, “Yıllardır tutturmuşsun bi' Taylan! Kargalar
bokunu yemeden damlıyorsun atölyenin kapısına. Yok burada Taylan maylan… Yediğin dayaklar mı az
geliyor lan sana?!” Sonra adam beni itti. Merdivenlerde ayaklarım birbirine dolandı ve yuvarlandım. Şimdi
caddenin ortasında yatıyordum. Yüzümdeki kan kurumuştu. Ve sesimden tiksiniyordum. İnsanlar geçiyordu
yanımdan. Bazılarının yüzünde öfke, bazıların da merhamet ve acıma okuyordum. Ama biri bile bana
dokunmaya tenezzül edemezdi. İşte hepsi buydu. Ben iğrenç bir yaratıktım. Küfredilesi bir deli miydim yani
ben?...

Yeliz geldi aklıma. Acı içinde baktım. Birkaç genç kız geçiyordu yanımdan. Çığlık atıp yana doğru sıçradılar.
“Ay! Ay bu deli bize saldırıyor!” gibi bir şeyler söylediler korku içinde. Ayağa kalkmış, kızların bağırıp
çağırmalarını dinliyor, acıma ve korku dolu bakışlarını anlamaya çalışıyordum. Birkaç iri adam yanıma gelip,
“Ulan Allah'ın delisi, nedir senden çektiğimiz yıllardan beri?! Yeter ulan!” dediğinde ilk kez gülümsediğimi
fark ettim. Sanırım birazdan beni döveceklerdi.

8
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Aralarından yeni tıraş olmuş bir tanesi, “Gel bakalım buraya pis herif!” diyerek kolumdan tuttu, elinin fazla
kirlenmesinden korkarak; titizce. Diğerleri bana dokunmaya tiksiniyor gibi davranıyorlardı. Ama benim gibi
bir beyefendiye niye böyle davranıyorlardı ki? Ah, gülebiliyordum! Ara sokaklardan birine götürdüler beni.
İki katlı eski evlerin büyük yassı parmaklıklı pencerelerinden sarkan travestiler, laf atıyorlardı gelip geçene.

“Ulan Gece, kestir de bi' işe yara bari,” diye bağırdı gülerek sarışın bir bey abla. Kafamı kaldırıp ona baktım.
Boyalı gözlerinden hüzün boşalıyordu. Kahkahaları kanıyordu onların da, benim gibi…

Adamlar beni bir duvara dayadılar. “Senden kurtulmamız gerek artık, biliyorsun değil mi Gece?” diye
buyurdu içlerinden çirkince biri.

“Böyle mi olması gerekiyor?” dedim.

Sigarasını yakmakta olan biri, “Sen de ister misin?” diye sordu.

“Neyi?” dedim.

“Sigara tabii ki, a benim salağım. Yoksa başka şeyler de mi istiyorsun?” deyip kahkahayı bastı. Diğerleri de
ona katılmıştı. Hep beraber gülüp duruyorlardı. Onları mutlu etmiştim sanırım. Yaşlı şişman bir travesti gelip
adamlara küfretmeye başladı. “Rahat bırakın onu lan, bıyıklı ibneler sizi!” dedi. Adamlar çok bozuldu buna.
“Ulan biz bile sizin gibilerden daha erkeğiz be!” deyince adamlar küfrederek gitti. “A benim deli oğlum, yine
mi dövdüler seni?” diye şefkat gösterdi bana, yaşlı beyzade. Benden daha kötü kokuyordu. “Du' bi' bakayım o
güzel yüzüne... Ah ah neler yapmışlar sana böyle… Hiç acımaları yok bu insanların!”

“Önemli değil,” dedim.

“Ah be oğlum, geceleri sokakta yatma, evlere gel diyorum sana hep, ama dinlemiyorsun ki! Korkma,
evlerdeki o bey ablaların yemez seni.” Konuşması bittiğinde, içeri aldı beni. İçerisi karanlıktı.

Oldukça yıpranmış bir tanesi yanımdan geçerken, “İş için mi geldin, yoksa sadece ziyaret mi Gececiğim?”
diye kıkırdadı ve yürümeye devam etti.

Diğer bir tanesi, “Dokunmayın benim Gecem’e bakayım, o daha bir yağmur damlası kadar bakir,” dedi.

Çorba getirdi yaşlı kadın. “İç bakalım bunu. İyi gelecek bu sana ,” dedi. Temiz bir havluyla yüzümü silip
merhem sürdü yaralarıma. Ayak parmaklarımı görünce koca bir çığlık attı. Parmaklarımın kangren olduğunu
ve kesmek zorunda olduğunu söyledi. En azından acılarımın bir kısmından kurtulacaktım. Ama bunu akşama
bırakmasını söyledim. “Ben sanırım iyileştim,” dedim ardından. Güldü. Ama bu sefer sesinde o alay yoktu.
“Dün gece seni çok hırpalamışlar Gece. Biraz dinlen,” dedi.

Onu dinlemedim. Bana verdiği temiz giysileri giyip Yeliz 'in çalıştığı resim galerisine gitmeye karar verdim.
Kapıda biraz bekledikten sonra içeri girmeye çalıştım. Yüzünden merhamet akan bir kadın, kibarca içeri
giremeyeceğimi söyledi. Ona, Yeliz'i sordum. “Ah be Gece, böyle hayallere kapılıp üzme beni. Yok burada
öyle biri,” dedi.

Dün akşamı anlattım ona. Beni dinledi bir süre. Sözümü kesip dün akşam evine giderken beni atölyenin
duvarının dibinde uyurken gördüğünü söyledi. Onu anlıyordum . Ama o beni anlamıyordu. En kötüsü ben
kendimi anlıyordum.

Bunca zamandır bambaşka bir hayatın hayaline gömülmüş olarak yaşamıştım sanırım... Ve eğer bu
mümkünse, artık iyileşmiştim. Belki de dün gece, başımı duvara vurdukları zaman olmuştu bu.

9
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bilemiyordum. Tek bildiğim, bir hayatım yoktu.

Hiç olmamıştı...

AZNA ORMANI

Çocuk durmaksızın ağlıyordu. Kadın bu işkenceye daha fazla dayanmayacaktı. Aylardır çektiği akıl almaz
azap, sözcüklere dönüştüğü dudakları kor gibi yakardı.

Hayatının ortalarına gelmiş, suskun ve yalnızdı. Ormanın derinlerindeki kulübesine çekilip çirkinliğin ve
dehşetin damarlarında ısınmaya başladığından bu yana, on bir aydan fazla zaman geçmiş olmalıydı. Artık
direnci zayıflıyordu, buna daha fazla katlanamayacaktı.

Gecelerini siyah ipekten örülmüş bir koza gibi saran zaman yokuşunda; haftalar, aylar boyu, eriyik gümüşler
dökülmüştü sanki kadının gözlerinden. Bir o ağlamıştı, bir bebek kulübenin nemli tavanına asılı kundağında.

Artık bir karar verme vaktinin geldiğinin farkındaydı kadın. Hem kendi, hem çocuğun acılarına son
verebilmek için.

Yavaşça, iki büklüm yattığı yerden kalktı. Gözleri öyle acıyordu ki, zavallı çocuğa bakabilmek için gözlerini
açtığında eriyip yerlerinden akmalarından korkmuştu.

Çocuğa doğru yürüdü. Hâlâ ağlıyordu çocuk. Şişmiş ve bir kor parçası gibi kızarmıştı. Sesi artık
duyulamayacak kadar kısılmıştı neredeyse. O minicik dudaklarının arasından çıkan sesler, törpülenmiş bir
feryattan fazlası değildi. Kadın, bir gaz lambası yakıp onu çocuğun yüzüne yaklaştırdığında, gırtlağında
düğümlenen hıçkırıkları daha fazla engelleyemedi ve hızla serbest bırakarak incecik bir çığlık attı.

Böylesine ızdırap verici bir olayın nasıl gerçekleşebileceğini anlayamıyordu. Böyle iğrenç bir acının insan
dilinde bir karşılığı olabilir miydi acaba? Acaba insanlar böyle bir dehşet için, kelime üretebilecek kadar
akıllarını koruyabilmişler miydi? Bil ve öl! İşte bu, en yakın tanımlamaydı.

Acemice boşlukta sallanan elini, çocuğun dudaklarının üzerine koydu kadın. Onu bu acıdan kurtaracaktı. Ve
sonra da kendini…

Bir süre kararsız bekledi. Sonra yer yer delinmiş, uzun paltosunu ve eldivenlerini giyip çocuğu bir eliyle
boynundan, diğeriyle de sırtından tutarak kucağına aldı. Ağlamasının kesildiğini fark etti. Ama gözlerini acı
içinde yumuyordu.

Kadın, çocuğu eski paltosunun içinde sıkıca tutarak dışarı çıktı. Ayaz vardı. Orman, gecenin en karanlık
gölgeleri altına gömülmüştü. Ne tarafa dönse kötücül bir koku alıyordu kadın. Aşağılık bir tını ve akıl almaz
bir tat. Bu orman, yaşanabilecek en son yerdi.

***

10
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bir yıl kadar önceydi. Kadın, yaşamının ortasında, mutsuz ve sefil bir ruhtu. Şu an derinliklerine yürüdüğü
ormanın yakınlarındaki bir köyde, ölen kocasının -kendinden olmayan- çocuklarına bakıyordu. Kendine ait bir
çocuğu hiç olamamıştı. Bu, onun azaplarının en az yakıcı olanıydı .

Bir akşam üzeri ormana inmişti. Çamurlu patikayı hızla geçip devasa yapraklı aznaların arasına daldığında,
patikadan çıkmış ve yönünü kaybetmişti. Gece bastırıyordu; soğuk rüzgâr, giysisinin parçalanmış
boşluklarından girip yaşlanmış bedenini sardıkça, korku içinde ürpererek koşuyor ve koştukça daha önce ayak
basmadığı bölgelerine giriyordu ormanın. Ağaçlar öyle büyük ve dikenli otlar, öyle yoğundu ki; gittiği yönü
bulabilmesine ancak bir orman perisi yardımcı olabilirdi.

Gecenin en karanlık ve soğuk vakitleri başlıyordu. Dehşete kapılmış gözbebekleri bir iğne ucu kadar
küçülmüştü ki, birkaç metre ilerisindeki dev yapraklı azna ağaçlarının asırlık kızılımsı gövdeleri arasından,
kadını gözleyen bakışları yakaladı...

Aznaların arasındaki bir çift göze doğru yürümeye başladı. Korku, vücudunu bir hastalık gibi sarıyordu.
Sadece birkaç adım sonra, hayatının en uzun yolunu yürümüşçesine bitkin düşmüştü. Azna ağaçlarını geçip
gözlerin sahibini tam olarak karşısına aldığında, gözleri orada ne olduğuna bakamayacak kadar uyuştu hızla.
Tek hatırladığı, sabahın sinek vızıltısı gibi yayılan uyuşuk ışıklarının yüzüne vurduğu sırada duyduğu çığlıktı.

Bağıran üvey kızlarından biriydi. Uyanması için kadını yumruklayarak bağırıyordu kızcağız. Kadın taşların
üzerinden, hızla çekilen ipek bir kumaşın akışkan süratiyle ayağa kalkarak, evini gördü. Henüz gökyüzündeki
kızıllık yerini tam bir maviliğe teslim etmemişti. Kadın, köyündeydi.

Evine doğru korku dolu bedeniyle kâh sürünerek, kâh düşüp yuvarlanarak ilerlemeye çalışmıştı.

Bulanık zaman geçerken, o gün ve onu takip eden geceler ve günler boyu, delirmişliğin boşaltılmış gözleriyle
sallanarak açık kahverengi duvarları seyretti. Hiç konuşmadı.

Üvey kızları neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Akıllarına gelen en kötü senaryo bile, kadının
yaşadıklarının yanında bir karnaval eğlencesi gibi kalırdı... Kalır ve asıldığı boşluktan aşağı kurşun gibi
düşerdi.

Kadın bir gün gözlerini duvardan ayırdı ve büyük üvey kıza, kâbus olmasını umduğu geceyi anlattı...
Bakışlarında kızıl girdapların çekiciliği olan adamı, onu kulübesine götürüşünü ve kulübede olanları… Her
şeyi, bir bir anlattı kıza. Adamın bir insanın yapısına ters düşen uzun ve renksiz parmaklarını, yağlı ve
simsiyah saçlarını, derin gözlerini... En çok da gözlerinin akıl almaz rengini anlattı ona. Gözlerinin
gözbebeksiz beyazlığından, vahşi bir hayvan gibi kendisine nasıl tecavüz ettiğinden bahsetti...

Anlatırken içi hâlâ acıyordu; adamın derisinden bahsederken kusmamaya çalışıyordu. Daha doğrusu sıyrılmış,
yolunmuş, kabuk bağlamamış, nemli, kaygan ve sıcak, yapışkan derisizliğinden… Sesinden, sesindeki
yoksunluktan, gırtlağından çıkan hırıltılardan söz etti.

Ama kulübenin içinde gördüklerinden ve adamın ona anlatmak istediği korkunç imâdan hiç bahsetmedi.
Bahsedemezdi...

***

11
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Kadın, bir daha konuşmamaya yemin ettiğinde çoktan evinden ayrılmış ve ormanın içine doğru koşmaya
başlamıştı. Kadın aylar sonra doğurdu.

Çocuk doğana kadar geçen sürede, ormanın içinde inşa ettiği derme çatma kulübesinden dışarı, yemek için
mantar ve yakmak için odun toplamak haricinde hiç çıkmamıştı.

Ve bir gün, hamileliğinin beşinci ayındaki uykusuz ve acı dolu bir gecede, çığlıklar içinde bacaklarını araladı
kadın. Gerilen omurgası, neredeyse kırılmak üzere olan boynundan aldığı güçle karın kaslarını sıkıştırıp
içindeki çocuğu iterek vücuttan dışarı attı.

İşte, o gece ölmediği için bir daha ölemeyecekti kadın. İşte o gece; derisiz ve gözbebeksiz, yağlı ve kanlı bir et
yığını doğurmuştu. Eti sallanıp çenesine çarpan dudaklarının arasından ilk çığlıklarını atarken bebek, gözlerini
bir daha açmamak üzere kapatmak istedi kadın. Bebeğin ilk çığlıkları, kadının son bulmayacak hıçkırıklarına
karıştı ve bütün orman kurtları, onlar için ulumaya başladı.

Doğumun ilk haftalarında, kadın olanları kabullenmeyi kesinlikle reddederek, bebeği beslemedi. Bebek her
geçen saniye daha fazla bağırıyordu sanki.

Artık sesi -ki buna ses diyebilmek için cehennem ateşlerinde bronzlaşmaktan zevk alabilmek gerek- çatallaşıp
bir gırtlak tıkanmasına benzemeye başlamıştı.

Kadın haftalar sonra çocuğu beslemeyi kabul etti. Çocuğa yaklaştığı zaman bile içini tiksinti dolduruyordu.
Ama bu bir kâbus bile olsa yaşıyordu ve ölmüyordu!...

Üstünü çıkarıp bebeği kucağına aldığında, bebeğin yağlı bedeni ellerinin arasında jöle gibi titriyordu. İğrenç
bir his kaplıyordu içini, bebeğin eti dağılmış dudakları kadının meme uçlarına dokunduğunda.

Bu şekilde altı ay daha geçmişti. Bebek çektiği ızdırabın ateşiyle tutuşuyordu. Konuşabilseydi, kendisini
öldürmesi için yalvaracaktı annesine. Kadın bunu kabul edemiyordu. Her gece o adamı görüyordu düşünde. O
iğrenç, insanlık dışı varlığı... O iğrençliğin tohumuydu, sütüyle beslediği.

Çocuğun ağzını, çıkardığı sesler duyulmasın diye sıkı sıkıya tutuyordu kadın paltosunun içinde. Sanki bir an
için bile elini çocuğun dudaklarının üzerinden çekse, lanetle tütsülenmiş nefesi, tüm ormanı kurutacaktı.

Kulübenin dumanlı silueti kaybolmuştu artık. Bir düzlüğe gelmişlerdi.

Durdu ve çocuğun morarmış gözlerinin içine baktı. Sonra çocuğu yavaşça yere bıraktı ve bir damla gözyaşı
alnına düştü çocuğun.

Kadın ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Garabeti öylece bırakıp gidebilir ve ormanın vahşi hayvanlarını
besleyebilirdi. Etinden kopan bir yara kabuğu gibi duruyordu nefes alan yaratık.

Onu kendi elleriyle öldürebilecek kadar cesur muydu? Çocuk, kan düşmüş suratını gererek ağlıyor ve acı dolu
sesler çıkarıyordu.

Kadın, çamurun üzerine düşmüş büyük yaprakların üzerine oturup çocuğa bakmaya devam etti. Bunu yapması
gerektiğini her saniye daha fazla anlıyordu, ama nasıl yapacağını bilemiyordu. Dakikalarca düşündü...
Düşündükçe üşüdü.

12
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Ayaklarıyla yaprakları eşelerken, yaprakların altında soğuk gece ışıklarını yansıtan çamuru gördü. Çamur,
metal gibi parlıyordu. Çamurun içine karışmış taşlara ve dallara baktı. Eliyle oturduğu yerin etrafındaki
yaprakları kaldırdı. Yukarı baktı, devasa dallarını gördü ağaçların. Bir ses duydu sonra, yavaşça olgunlaştı ses.
Bu, rüzgârın ürpertici tınısıydı. Ağaçların daha ince olan üst dalları titremeye başlamıştı hafifçe.

Kısa bir süre içinde rüzgâr güçlendi. Ağaçların titreyen ince dalları daha hızlı hareket etmeye başlarken, daha
kalın olan alt dalları da sarsılmaya başladı. Sonra rüzgâr daha da güçlendi, fırtınaya dönüştü. Ses büyüdü…
Büyüdü, ıslıklar çığlıklar oldu; çığlıklar, feryatlar… Ağaçların gövdeleri, dirilip yürüyecekmişçesine
sarsılmaya başlamıştı.

Kadın, bütün vücudu ürpererek ayağa kalktı hızla. Fırtınanın tırpanlı soluğu, çamurun üzerinden yaprakları
dev bir hortum gibi silip süpürüyordu. Ani bir içgüdüyle çocuğu kollarının arasına alıp çamurun içinden
fırlamış büyük dikenlerle kuşatılmış bir kökün yanına diz çökerek beklemeye başladı.

Rüzgârın hızı azalacağına süratleniyordu. Ve rüzgâr güçlendikçe, kadın daha fazla korkmaya başlıyordu. Ve
bir anda... Ansızın bütün kudretini siyah bir pelerin gibi toparlayıp çekip gitti fırtına. Tuhaf bir sessizlik kaldı
yerinde. Uğultulu ve uğursuz bir sessizlik…

Kadın vaktin geldiğini biliyordu. Sağ eliyle çamurların arasından sert bir azna dalı alarak, sol koluyla sıktığı
çocuğun kalbine sapladı. Çocuğun boğazından öyle bir çığlık koptu ki, kadın korkudan çocuğu ileriye atıp
ayağa fırladı.

Ayağa kalktığı an, kadın saç köklerinde müthiş bir acı ve sancı hissetti. Kırılmak üzere olan omuriliği, yerdeki
ağaç köklerine ve taşlara vurarak sürtünmeye başlamıştı.

Kadın hızla saçlarından çekiliyordu. Boynunu gererek arkaya bakmaya gücü yetmiyordu. Yapabildiği tek şey
bağırmak ve saçlarını kavrayan güçlü eli hissedebilmekti. Çok olmamıştı. Durdular. El, kadının saçlarını
bıraktı.

Kadın saçlarını kurtarır kurtarmaz, kan içinde kalmış avuç içlerini toprağa bastırarak, dizlerinin üzerinde
doğrulup arkasına döndü. Oydu… Lanetle taçlanmış çocuğu, rahmine bırakan o derisizlik, o bakışsızlıktı
saçlarından onu buraya kadar sürükleyen… Kâbusu yaşatan ve kim bilir kaç gece uykusunda bile onu rahat
bırakmayan… O çocuğun ve nice acısının babası!

Kadın, yerden kalkarken parmaklarının arasına sıkıştırdığı bir kaya parçasını sağ elinde tehditkar bir şekilde
tutarak, kımıldamadan, duyguları dev testerelerle törpülenmişçesine donuk bir ifadeyle adama bakıyordu.

Adam, irinli dudaklarını büktü. Boş gözleriyle kadını süzerek, “Bunu nasıl yapabildin?!” diye sorabildi
yalnızca. Başını yavaşça aşağıya bırakırken, uzun ve kemikli parmaklarını hızla kadının boğazına doğru
salladı. Derisi yolunmuş elleri, kadının boğazını kavradı.

Omuzlarını gererek kadının boynunu büktü ve onu yere iterek diz çöktürdü. Kadın, parmaklarının arasında
sıktığı taşı, adamın yüzüne vuracak vakti bulamamıştı. Boynundan vücuduna dağılan acınası ağrı,
kımıldamasına izin vermiyordu.

Adam, diğer elini kadının yüzüne koydu yavaşça. Elini sıkarak, tırnaklarını kadının çenesinin altından ve
alnından yüzüne geçirdiğinde, kadının dudaklarının arasında ölü kuşların çığlıkları duyuldu.

Adam yavaşça, tırnaklarının açtığı kesiklerden yağlı ve kaygan parmaklarını kadının derisinin altına doğru
itiyordu. Parmakları tamamen içeri girdiğinde, parmak boğumlarını bükerek kadının derisini ustaca yüzünden
sıyırmaya başladı. Kadın acıdan donmuş, kasılmıştı ve bağıramıyordu. Saçlarla kaplı kafa derisi, parça parça

13
DAİMİACININİLKUŞAĞI

yolunmuş yüz derisiyle birlikte, tek parça olarak yolunduğunda, kadının bütün kasları boşaldı ve kendini
bıraktı.

Adam, onun ölmediğini biliyordu.

Gün doğmak üzereydi. Kadını kulübeye getirmişti. Onu taş bir yatağın soğuk zeminine yatırmış, taşa yayılan
kanı ve irini seyrederek sessizce konuşuyordu.

“ Sana anlatmıştım,” diye ısrar ediyordu hırıltılı sesi adamın. “Bunu yapmaman gerektiğini söylemiştim sana .
Sen özeldin; ona bakmalı ve onu büyütmeliydin.”

Adam başını önüne bırakarak devam etti; “Ben lanetlenmiştim. Yaşamak ve acı çekmekle cezalandırılmıştım.
Derimi yüzmüş ve kanla kaplı vücudumu denize atmışlardı. İstesem de ölemeyeceğimi biliyorlardı. Gözlerimi
boşaltmışlar ve beni acıyla kutsamışlardı.”

“Hepsini öldürdün,” diyebildi kan sızan dudakları kadının. “Hepsini, bütün çocukları...”

Adam kadına doğrulttu bakışlarını. “Acı çekiyorsun...” dedi. “Ama sen şanslısın. Ölebileceksin.”

Kadın çevresine bakmaya başladı. Yine, o kulübedeydi. Yine, caniliğin kurtlanmış nefesinin pislettiği
duvarların arasında. Yine, o iğrençliğin yaşam dışı kokusunu alabiliyordu. Yine, o sarının ve kırmızının her
tonuyla çürüyemeyen et yığınları deposundaydı.

“Onlara bak!” dedi adam duvarlara çivilenmiş ceninleri göstererek. “Onlar başaramazdı. Ama öldürdüğün
çocuk, bunu yapabilirdi! Ruhumu, alevlerin kızgın zindanlarından kurtarabilecek tek kişiyi öldürdün sen!”
diye devam etti adam.

Kadın, duvarlardaki derileri yolunmuş bebeklere bakarak, “Senin lanetlerle kuşanmış çocuğunu niçin ben
doğurdum?” diye sordu, “Niçin beni seçtin?!”

“Sen daha önce doğurmamıştın,” dedi adam. “Kasaba insanları bundan iki asır önce, derimi yolup beni
lanetlediklerinde daha önce öldürdüğüm çocukların kaderiyle yüz yüze geldim.”

“Laneti okuyan, daha önce doğurmamış yaşlı bir kadındı…” diye sürdürdü sözlerini adam, yüzünde geçmişin
ateşi parıldamaya başlamıştı. “…ve karanlığın tütsüleriyle taçlanmış bu uzun ömrümü; onun gibi istese de
çocuğu olamayan bir kadın, benim kutsanmamış tohumumdan doğan çocuğu lanetten kurtararak, acının dingin
mağaralarından çekip çıkartabilecekti.”

“ Sana cehennemin tohumunu armağan etmiştim!” diye bağırdı adam, “Ve o tohum büyüdüğünde, bana
ölümün seramik tünellerini bağışlayabilecekti. Bana ölümün, o sıcak, o acıtıcı bağışını sunabilecekti. O benim
celladım olacaktı. Sen onunla birlikte, benim ölümümü de öldürdün! Bunu sana ödeteceğim. Ölmeyi, en az
benim kadar istemeni sağlayacağım.”

Adam hızla ayağa kalktı ve kadının acıyla kısılmış gözlerine baktı.

“Şimdi seni öldüreceğim; fakat benim sonsuzluğum, çamurun ebediyetinde kıvrılan solucanların dişlerinin
arasında yaşamaya devam edecek.”

Yoğun kızıllığın içinde bir şey parladı. Işıltı, yaşamın en az olduğu yerden geliyordu. Nefretin metalinden…
Gümüş ve çelikti ışıyan. Bir bıçağın balık sırtı gibi kıvrılan ucundan…

14
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Adam, bıçağı havaya kaldırıp hızla kadının rahmine bıraktı. Sanki kayışları kopmuş bir çarklı gibi saplandı
kadının içine metal! Sonra adam dirseklerini kıvırarak, kadının içinde kendine çektiği bıçağı; yeniden kadının
içine doğru bastırdı. Gümüş ve metal, sıcak kanın kutsadığı etten çıkmadan yeniden girmişti kadının içine.

Kadın ölmüştü.

***

Adam, çocuğu bıraktıklara yere doğru ormanın akşamüzeri rüzgârlarını da alıp yürümeye başladı.

Çocuğun yanında üç kurt vardı. Her biri, keskin dişlerini ayrı bir yerinden geçirmişti bebeğin. Kurtların
doğasına yakışmayan bir rahatlıkla, huzur içinde yiyorlardı bebeği. Adam öylece bekledi. Hiç kımıldamadan
kurtları izledi. Vahşiliğin hüznüydü, gözpınarlarında biriken saydam su!

Kurtlar teker teker gittiler bir süre sonra. Önce en iri olanı geri geri yürüyerek çıktı diğer ikisinin arasından.
Kurtlar geri geri yürüyebilir miydi?...

Sonra diğer ikisi de sırayla uzaklaştılar bebeğin yanından. Adımlarını arkaya doğru atarak yürüyorlardı.
Bebekten yarım metre kadar uzaklaştıktan sonra durdular. En iri olanı, adamı fark edip eğildi ve hırlamaya
başladı. Ardından hızla koşarak uzaklaştı. Diğer ikisi de onu takip ederek uzaklaştı, bakmadıklara yöne doğru
hızlı adımlar atarak. Adam kurtların bacaklarını görmüştü. Diz kapakları bacaklarının iç kısmında ve ayakları
arkaya doğru uzanıyordu. Adam, bunun iyiye işaret olmadığını hissediyordu.

Kurtların, lanetin bekçileri olduğunu ve laneti kutsamaya geldiklerini daha sonra anlayacaktı. Adam şimdi,
dingin gözleriyle bebeğin olması gerektiği yere bakıyordu . Kan ve irin rengi yansıyordu saydam gözlerinden.

Adam, acele etmeyen adımlarıyla kulübesine doğru yürümeye başladı. Kulübeye vardığında bir ateş yaktı ve
kadının huzur içinde gülümseyen soğuk dudaklarına razı gelinmemiş bir öpücük bıraktı. Bir kağıt aldı eline ve
sonra bir kalem... Kendi hikayesini yazmaya başladı.

DENİZ

Sarmaşıklar duvara sıkı sıkıya yapıştırmıştı, çürümeye yüz tutmuş koyu sarı tahta kapıyı. Eskimişliğin paslı
izleriyle kuşatılmış bir kulübenin önündeyim. Sol elimi paltomun iç cebine sokuyorum. Ilık bir rüzgâr gibi
hızla, siyah kabzalı gümüş sustalı beliriyor parmaklarımın arasında. Bir katilin kararlı hareketleriyle
avucumda, korkudan titreyen beyaz bir güvercin gibi tutuyorum bıçağı. Ölüm kendi ritmiyle atıyor avucumda.
Kolumu sallıyorum boşluğa.

Anı yaşamadan... Anlamadan...

Hızla! Meleğin kanatlarından biri değiyor sustalının kenarına… Bıçak, bir çığlık gibi kesiyor meleğin
kanadını. Tek darbe, iki kurban; sarmaşık ve melek…

15
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Kolum boşlukta, parmaklarımın arasında bıçağı da tutarak sallanıyor bir süre… Sarmaşığı, kulübenin
damarları gibi hayal ediyorum.

Bir an duraksayıp gülümsüyorum. Ve sarmaşıkları deşip kapıyı gıcırtılar eşliğinde açıyorum. Kulübenin
içinde sessizce yürüyorum. Her şey olması gereken yerde; ilk şiirlerimi üzerinde büyük bir titizlikle yazdığım,
tahta kurularının adeta sömürdüğü büyük ve kulübenin arka kısmını neredeyse boydan boya tamamlayan uzun
masa... İçinde hâlâ bir parça mum kalıntısı olan ağaçtan oyulmuş çatallı şamdan... Yerdeki izmaritler... Ve bir
zamanların siyah-beyaz fotoğrafları –şimdinin kül yığınları, her zamanki yerlerinde; şöminenin sönmüş
alevlerinin, izlerinin arasında... Bütün bu eskimişliğe rağmen, duvarlarda zaman sanki hiç yaşanmamış.

Mumları yakıp masanın yanına, kuru bir ağaç kütüğü çekiyor ve oturup masanın üzerindeki sararmış kağıtları
alıyorum elime. Hâlâ ilk günkü kadar canlı ve diri harflere bakarak ardı ardına birkaç sigara içiyorum.
Gözlerim çabuk yoruluyor sarı havanın içinde. Botlarımı ve pantolonumu çıkarıp mumları söndürüyorum.
Tarih öncesinden kalmış bir yaratık gibi ağır ağır giriyorum buz gibi ve nemden ıslanmış yatağa. Hava pek de
soğuk sayılmaz, ama yıldızlardan daha çok üşüyorum.

Ağır bir gürültü dağıtıyor sinsi rüyâlarımı. Yatakta doğrulup sesin tekrarlanmasını beklerken, kapı açılıyor. Ve
o giriyor! Arkasından vuran ay ışığının önünde eğilerek, sadece gölgesinden ayırt edebildiğim birkaç ani
hareketle botlarını çözüyor ve kapıyı aynı titizlikle kapatıp beni fark etmeden yanımdan geçiyor. Uğursuz bir
gülümsemeyle teker teker mumları yakıyor. Odanın içinde süzülen isi bile fark etmiyor. Tedirginlikten ve
anlamsız bir baş ağrısından dolayı kaskatı bekliyorum. Bekliyorum; beni görmesini ve belki de çığlık çığlığa
kulübeyi terk etmesini.

Yataktan bir kurt gibi fırlıyorum. Şaşkınlıktan delirmeye başladığımı hissediyorum. Var gücümle
bağırıyorum:

“Yeter! Kimsin sen ha?! Küçük bir cin mi? Neyin piçisin?! Görüyorum seni. Kes oyunu artık! Kimsin?!”

Soluğunu yüzümde hissedecek kadar yanına sokuluyorum, avazım çıktığınca bağırıyorum ama nafile... O,
martılara yakışır bir rahatlık ve iç güveniyle, kağıtlara resimler karalayıp ardı ardına sigaralar içiyor. Delirmek
üzereyim. Kahrolası bir zaman kayması mı bu yoksa, çünkü kulaklarına ciğerlerimi yırtarcasına bağırdığım ve
ne yaparsam yapayım beni görmesini sağlayamadığım ya da rolünü iyi oynayan bu ufak çocuk, tepeden
tırnağa ben’im! Yıllar öncesinde kaldığını zannettiğim zamansal bir çöp...

Dayanamıyorum artık; yanmakta olan bir kafesin içinde çıldırırcasına çırpınan ufacık bir serçe gibi
hissediyorum kendimi.

Rahatlamaya, kulübenin içini sinirli adımlarla arşınlayıp kendi kendime hesaplar yapmaya çalışıyorum.
Yanına gidip kulağına usulca, “Merhaba Gece,” diye fısıldıyorum. Sonra sesimi biraz daha yükseltip, “Gece!
Yanındayım, ben buradayım,” diyorum ve umutsuzca bağırarak arkamı dönüp yatağa atıyorum var olduğuna
bile şüpheyle baktığım yirmi yıl yaşamış bedenimi. Kendi kendime “Neler oluyor?” diye mırıldanıyorum
isterik bir ses tonuyla. Sonra aniden ayağa kalkarak “Geceeeeeee?!” diye tekrar haykırıp onun gözlerine
bakıyorum. Bir şey oluyor, irkilerek doğruluyor. Bir an için sesimi duymuş olabilir mi acaba? Yanına sokulup
yüzünün hizasında eğiliyorum. Sessizce “Gece?” diyorum, “Gece, ben buradayım... Duy beni.” Gözlerime
bakıyor… Aman Allah’ım, beni görüyor! Sonra gözü biraz yukarıya tavana doğru kayıyor. Sadece boşluğa
baktığını o an anlıyorum. Omuzlarını silkeleyip, hırçın bir hareketle önüne beyaz bir kağıt çekip ucunu
hohladığı bir dolmakalemle yazmaya başlıyor... İlk şiirini... Yazmaya başlıyorum. İlk şiirimi...

“Ruhumla aynı hücreye kapatılmış gibiyim,

16
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Melekler fısıldıyor kulağıma çığlık çığlığa.”

Ben ne bir ruh, ne de bir meleğim oysa ki. Fakat öyle bir şey fark ediyorum ki, bunu ancak bir tanrı
açıklayabilir. Bu dizeleri çok iyi hatırlıyorum. Ve bu anı da... Her şey o kadar açık ki... Demek hep
yanımdaydım. Bu şiiri de yazarken, diğerlerini de yazarken ve daha pek çok şey yaparken. Kendimden ölesiye
utanıyorum. Hem gizli röntgenciliğimden, hem gözlenmekten! Yalnız olduğumu zannettiğim her an
yanımdaymışım meğer. Her şeyimi gördüm, buna inanamıyorum! Kaçınılmaz sadist bir gerçek bu! Kulağıma
fısıldayan melekler... Gecenin bir yarısı arkamdan gelen ayak sesleri... Ensemde hissettiğim nefesler...

Kendi kendime neden bu kadar çok konuştuğumu ancak şimdi anlıyorum. Duvarların bana hep cevap
verdiğini duyardım... Hah, ne de komik... Delirdiğimi düşünürdüm; içime dolduğunda, hem bana ait olan hem
de olmayan sesler. Şimdi tek sorun gerçek olan “ben” bu “ben” miyim, yoksa o “ben” mi? Ya da benim de
göremediğim, ama beni gören bir “ben” mi? Ben kimim? Neyim?...

Onu ya da beni, kulübede, gelecek on üç yılını rahatça yaşaması için terk ederek dışarısının soğuk ve ürkünç
havasını doldurup ciğerlerime uzaklaşıyorum. Sabah yitik bir pınar gibi bilinmezden doğarken bile, hâlâ hiç
durmadan konuşup göremediğim “ben”in sesini duymaya çalışıyorum. Görevini tamamlayamamış bir tabur
asker ezikliğinde, birdenbire karşımda beliren tezek kokulu köyün sağır sokaklarına dalıyorum. Sabah namazı
için camiye yetişmeye çalışan beyaz sakallı bir dede, sabah ekmeği kıvamında bir selam verip yalpalayarak
uzaklaşıyor. Onun da benim kaderimi paylaştığını düşündüğümden hiç yoktan ferahlıyorum. Sigaramı
yakarak henüz açılmış bir köy kahvesinin önüne sedirden bir sandalye çekip oturuyorum. Sırça bıyıklı
uykusuz gözüken kahve sahibi, kendisi için demlediği çaydan ikram ediyor. Ama şeker için bakkalların
açılması gerektiğini söyleyip, “Asıl tiryaki şekersiz içer hoca,” diyor, güneşe serilmiş bir kedi mıyışıklığında.

Tüm bunlara neyin neden olduğunu düşünüyorum ve sarmaşıkları kesmek için cebimden hızla çıkardığım
sustalı geliyor aklıma. Sanki gün kararıyor, şimşekler düşüyor oturduğum yere. Birden elimdeki çay bardağını
fırlatıp karşımda büyük bir coşkuyla çağlayan denizi fark ediyorum şaşkınlıkla. Hemen orada, gözlerimin
önünde devasa dalgalarını görüyorum ve duyuyorum ince çığlıklarını. Bıçağı hatırlıyorum. Yıldızlar patlıyor
gözlerimin önünde. Yitirdim ruhumu... Ruha değdi bıçak! Ruhuma! Öldürdüm onu, aman Allah’ım!
Öldürmüş olmalıyım. Anlamıştım bunu. Kaslarım gerilmişti. Sonsuz bir boşluğa gömülmüştü gözlerim.
Ürpermiştim deliler gibi. Öldürdüm onu! Öldürdüm!...

“Ey kaybedenin askerleri! Sürün beni nehrin aktığı ölüme, dipçiklerinizle!...

Gömün bu zavallı bedenimi efendinin karanlık şarabına, denizlere!...

Çarmıhlara çivileyin hak etmiş kuru ellerimi ve ayaklarımı!...

Acımayın bana, affetmeyin beni!...

Yıkılacak çok ev, yakılacak daha çok orman var,

Yıkamayın ayın gümüşüyle gözlerimi!

Asın beni... Yakın?!...

Ancak o zaman temizlenecek ruhum.”

17
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bıçağı yine aynı hareketle çıkarıyorum cebimden. Kulübeyi anımsıyorum, en az on üç yıl önceki kendimi...
Onu da öldürdüm.

“Artık duvarlar cevap vermeyecek Gece!

Artık kulağına melekler eğilip fısıldamayacak çığlık çığlığa!

Her şeyin sorumlusu benim...

Yitik geceler de çalamayacaksın gökyüzünden,

Kraterler de yuvarlanmayacak ayaklarının ucuna.”

Çılgın bir ağrı saplanıyor göğsüme. Hiç sebepsiz yüzlerce defa çektiğim bu yürek sancısı, iç daralması, korku
hiç de yabancı değil bana. Az önce can çekişen ruhum, şimdi öldü sanırım. Öylesine, ölesiye bir azap bu...
Belki de acı çekmek, budur. Hep birileri eksilir hayatından. Her gün bir kelebek kanatlarıyla kapatıp yüzünü,
düşer kuru toprağa. Ve bunlardan biri de sen isen, ancak görürsün aslında hep karşında kükreyen, ama sesini
bir kez bile duymadığın denizi. Uğultular içinde, delirmişçesine yazarsın... Yazarsın ve kurtulursun onlardan
teker teker.

“Artık ay, gülümsemeyecek sana yıldızların arasında bir yüz ararken çıldırmışçasına!..

Artık ıslıklarını her zaman duyduğun gibi duyamayacaksın o mavi rüzgârların,

Artık aşık da olamayacaksın belki, sırf şiir yazabilmek için...

Artık gün olmayacak, Gece de...”

Bıçağı, cinayetime hazırlanan bir katilin hareketleriyle savuruyorum boşluğa... Var olana ya da olmayana...

Bembeyaz bir kanat düşüyor yere, sonra tüyler saçılıyor havaya. Kan kokuyor hüznüm.

(Ay ışığının altında soyunuyorum,

Görmesinler diye çirkinliğimi...)

18
DAİMİACININİLKUŞAĞI

KORİDOR

Tanımlanmamış bir çokluktu içimde büyüyen soğuk imge,

Unutulmuş geçmişten ve belki olmamıştan gelen...

Gümüşi iplerle bağlamış olan kendini içimin zifiri dehlizlerine...

Gözlerimden içeri bir gün sessizce,

Sessizce bir gün bakacak olursanız derinliklerime

Görebileceğiniz kadar çoktu ve yoktu bir o kadar imge.

En son ne zaman birlikte oturup bir akşam yemeği yediğimizden emin değilim. Hatta altı odası upuzun bir
koridor boyunca yan yana dizili evimizin, en son ne zaman, hangi odasında birlikte bulunmuştuk; en son ne
zaman sesini duymuştum ve duyduğum son sözcükleri nelerdi?... Bunları hatırlamaya çabalamak, içinde
bulunduğum derin ve peltemsi bataklık çukurundaki soncul debelenmelerimden başka hiçbir şey değildi.

Evet, gençlik yıllarımıza denk gelen o talihli ve her bakışın tahrik edici, dünyada var olmaya değer biçilmiş
her şeyin konuşulası, her anın yaşanılası olduğu zamanlarda, coşkuyla ve hiçbir şey düşünmeden sonumuzu
getiren o uğursuz evliliğe "evet" dediğimizden bu yana, korkunç deneyimlerle işlenmiş ürpertici upuzun
yıllar geçmişti.

Hemen hemen hayatın berraklığını taşıyan tüm kadınlarda fark edebileceğiniz, çok belli olmayan, ama çoğu
zaman da ürpertici olabilen soluk ve son derece duru bir ton hakimdi tenine. Gözlerinin altı hafifçe çöküktü.
Anlatılamaz dirilikteki o parlak, serin ve muhteşem dudaklar kurulmuştu yüzüne... Gözlerinde camsı bir
parlaklık ve insanın içine işleyen savruk, keskin bir gizem vardı. Elleri ve parmakları, vücuduna oranla biraz
daha uzun ve inceydi... Bu, onun bana en çekici gelen yanıydı.

Uzun yıllar sonra bile güzelliği ve ruhumu boydan boya saran bakışlarındaki, insanı yerine çivileyen güç ve
canlılık, gözlerinden bir an olsun kaybolmadı... Eksilmedi. Hatta ne hastalandı bir kez, ne de ruhen yıprandı.
Günden güne ondan daha fazla korkmamın, her an ondan daha da uzaklaşmamın nedeni de zaten buydu.
Zamanla, yaşlanıp güzelliğini kısmen de olsa yitirmesi gerekmez miydi? Ama nasıl oluyorsa, o her sabah
biraz daha gençleşerek uyanıyordu. Ve bu da yüreğimin kentlerine karabasanlar üşüşmesi için birebirdi...

Neyden mi bahsediyorum?...

***

KORİDOR 19
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Geceler boyu, gök gürültülerinden ve şimşeklerden korkan küçük bir kedi yavrusu gibi, sabahın ilk ışıkları
açık camdan içeri süzülmeye başlayana dek geçen saatlerde korkudan titreyerek, odanın kilitli kapısının
dışından gelen her seste irkilip, soğumuş ellerimle yorganı yüzüme çekip bekliyor ve hızla içime siniyordum.

Evliliğimizin üzerinden geçen upuzun yıllar içinde, o sihirli güzelliğinden, o akıl almaz bakışlarından,
gençliğinden tek bir zerre dahi eksilmemişti.

Ama ben her sabah biraz daha yorulmuş, biraz daha yıpranmış, yaşlanmış buluyordum kendimi. Her sabah
kan çanağı olmuş gözlerimle odamdan çıkıyor ve her defasında da onu koridorun sonunda durmuş, yırtıcı
bakışlarıyla bedenimi yağmalarken buluyordum. Hafifçe gülümsüyor ve yıllardan beri tuhaf bir itkiyle yanına
yaklaşamadığım altıncı odaya giriyor, sessizlik içinde gece bastırana dek orada kalıyordu.

Ve bahsettiğim gibi koridordaki her karşılaşmamızda, yıllar öncesinde kalmış olması gereken o genç ve güzel
kadını görüyordum karşımda.

Zamanla güçten düşmüş, yaşlanmıştım. Haliyle yüzümdeki kırışıklıklar derinleşmiş, gözlerimin altındaki
şişliklerin rengi koyulaşarak, daha da belirginleşmişti. Saçlarım her zamankinden daha seyrekti ve artmıştı
beyaz telleri. Doğal olarak fazlalaşan bu çirkinleşme safhasında, aklımın alamadığı en büyük problemdi
karımdaki değişmeyen o güzellik –ve belki ölümsüzlük...

İlerleyen zaman çerçevesinde, eşime -yaratığa mı demeliydim?!- yönelen korkularım artarak derinleşti,
olgunlaştı ve içimin ücra köşelerinde cisimleşti. Dedim ya, büyüdü... Çoğaldı ve üreyerek tüm ruhumu
kapladı.

***

Şehrin iç kısımlarındaki dairemden aldığım kira geçinmemize yetiyor... Ya da geçinmeme desem daha doğru
olacak, çünkü yıllardır gördüğüm tek şey; sabahları odasından çıktığı, yüzüme koridorda gülümseyerek
baktığı, sonra aynı rahatlıkla odasına girip gece çökene dek kendisini oraya kapattığıydı. Ve onun hakkında
bildiğim tek şey ise; geceleri, sabahlara kadar çeşitli anlamsız tıkırtılar çıkararak evin lanetli koridorunda bir
ileri bir geri yürüdüğüydü. Yıllar içinde hayatının gördüğüm yanı bunlarla sınırlı olduğundan, yaşamak için
bizler gibi belli miktarda harcamalara gerek duymadığını söylememe gerek kalmaz sanırım… Bilmem size
yemek yemeyi ne zaman bıraktığından bahsetmiş miydim? Aslında, bunu size daha sonra anlatmayı
düşünüyordum.

Kendim hakkında söylemek istediğim bir şey daha var. Belli bir işe ihtiyacım olmadığı için sabahları biraz
geç uyandığım olur, ama saat kaçta uyanırsam uyanayım sevgili dostum; odamdan çıktığım gibi sokaklara
fırlar, gecenin bir vakti köhne bir barda ya da adını sanını daha önce duymadığım bir parkta sarhoş bulurum
kendimi. Yeter ki onun gözlerine yakın olmayayım, derim kendi kendime.

Tüm bir gece boyunca tam olarak ne yaptığını, hiçbir zaman öğrenemedim. Bazı tahminler yürüttüysem de,
hızla bozulan bu sinirsel ve ruhsal durumumun yarattığı masalsı, dehşet verici saç−malıkları burada yazmayı
uygun bulmuyorum.

Ama bir şekilde sabahlara kadar varan sebepsiz yürüyüşlerinin; çıkardığı seslerin ve eğer bunu yapmaya
cesaret edebilirsem, kaybetmediği güzelliğinin -ki sanırım yaşı elliye dayanmış olmalı- nedenlerini bulmam
gerektiğinin farkındayım.

KORİDOR 20
DAİMİACININİLKUŞAĞI

***

Yaşlı bir erkek için, genç ve son derece güzel bir kadın bulunmaz bir fırsat olabilir şüphesiz, ama en azından
onun da yıllar içinde yaşlanıp senin gibi günden güne çürüyeceğini bilmen gere−kir.

Fakat yıllardan beri davranışlarındaki gariplikleri göz ardı edip yücelmiş sevgimi halen paylaşmaya çabalasam
da, günden güne artan anormallikleri ve hızla tuhaflaşan sessizliği, onu daha iyi incelemem ve neyin ters
gittiğini anlamaya çalışmam için önemli bir sebep oldu..

Örneğin, başlarda son derece iştahlı bir kadın olmasına karşın, ilerleyen zamanlarda bu insani isteği neredeyse
yok oldu. Onu defalarca sofradan tek bir lokma dahi yemeden ayrılırken gördüm. Ve sonunda yemeklere
katılmaz oldu. Bu ilginç gidişat, ona karşı onanmaz bir şaşkınlık ve hayretle içimin çıplak duvarlarının
sıvan−masını sağladı.

Zaman zaman, henüz az da olsa oturup bir şeyler konuşmayı başarabiliyor olduğumuz yıllarda, yüzünün, ışık
vurduğunda, adeta derisinin altında onlarca minik mum taşıyormuşçasına parladığına tanık oluyordum.

Vücudunda değişen tek şey de buydu zaten. Eskisine nazaran daha solgun ve ölgündü teni. Bu görüntüyle
eminim hafifçe aydınlanan bir odada karşılaşmak istemezdiniz.

Yemek yemeyi bırakmasından önce, daha pek çok tuhaflıkları başlamıştı. Mesela, uzun sessizlikleri zamanla
neredeyse tüm bir gününe yayıldı. Sayesinde, bir çeşit veba gibi ruhumun tüm hücrelerine ulaşmıştı sessizlik.

Ben ona hararetle bir şeyler anlatmaya çabalarken, sürekli susuyor ve kurulmuş bir oyuncak bebek gibi başını
hafifçe ileri geri sallayarak adeta benim duyamadığım seslere karşılık veriyordu. Ve periyodik aralıklarla bunu
tekrarlamaya devam ediyordu. Sussam da, konuşsam da…

Birkaç kez amaçsızca -en azından ben öyle olduğunu umuyorum- mırıldanarak, bir ileri bir geri yürüdüğünü
gördüm koridorda.

Ama ilişkimizin tamamen kopmasının nedenleri bu olaylardan ibaret değildi. Ne de olsa deliler gibi aşıktım
ve tüm tuhaflıklarını -her ne kadar tüyler ürpertici ve şeytansı olsalar da- göz ardı edebilirdim.

Eğer işler yalnızca ucuz bir alacakaranlık kuşağı vari ilerleseydi tabii… Eskisi gibi...

***

Günden güne, varlığımı tamamen unutmuş gibi davranmaya başlamıştı. Ta ki o lanetli, o kızıl karabasanların
koridora üşüştüğü geceye dek...

O gece yaşadıklarımı, ne denli sağlıklı bir beyin hayal edebilirdi ki? Eğer gerçekten hepsi birer hayalse tabii...
Öyle olmasını çılgınca arzulardım. Ama sabahın ilk ışıklarıyla salonun ortasında uyandığım an, koridorun
sonunu acemice aydınlatan güneş ışıklarının yansıyıp ortaya çıkardığı o uğursuz sarı halatı tavanda asılıyken

KORİDOR 21
DAİMİACININİLKUŞAĞI

zar zor seçebilmiştim. Artık tüm bir gecenin, kendi çıldırmış korkularımın yarattığı bir sanrı olmadığını
biliyordum maalesef.

İşin doğrusu bu hikaye, çok uzak bir geçmişe dayanır. Çok daha uzak bir geçmişte saklıdır gizleri.

***

Geceyi; yine yorganı burnuma kadar çekmiş, korkudan bitkin düşmüş gözlerle, sabahın kuşatıcı ilk ışıklarının
odama doluşmasını bekleyerek geçirmiştim. Bir önceki gece de, bundan daha farklı olmamıştı. Karabasanlarla
kuşanmış gecenin dehlizlerini gözleyen bir mülteciydim odamda.

Bir baykuş gibi tünemiştim karanlıkta. Henüz gün doğmadan, acıdan kısılmış gözlerim, uykunun seramik
tünellerine düşüp yakamoz ışıltılarına karışmıştı sonunda.

O karanlık çukurlarında ne kadar zaman geçirmiştim uykunun, emin değildim; ama hâlâ gün ışımamıştı.
Ansızın güçlü kahkahalar ve açıklanamaz, durağan, soğuk, bedenleşmemiş, buğulu, yapışkan çığlıklar
duyarak ölüm debelenmeleriyle irkilerek uyandım.

Koridora açılan kapının ardından gelen bu seslerin kaynağını, ne bilmek ne de tahmin etmek istiyordum. Ama
şundan emindim ki, yıllar önce evime karım olarak gelmiş o kadın, yalnız değildi dışarıda. O pamuksu ayak
sesleri, tüylü ve peltek tanımlanamaz gürültüler ve hırıltılar, akıl almaz çığlıkların ve kahkahaların arasına, bu
dünyaya ait olmayan cisimleşmemiş bir hava katıyordu. Yıllardır düşlerimi bir koza gibi sarmış tuhaf bir
müzikti sanki, hiç yabancısı olmadığım ve bir kez daha benzerini duyamayacak olduğum.

Eski Roma'da gladyatörlerle kaplanları ölümüne dövüştürdükleri kan gölü arenaların ortasında
uyanıvermiştim sanki.

Sanırım bu sefer, koridorda boylu boyunca uzanan o devasa kan gölü arenada, kaplanlar ve gladyatörlerden
çok daha farklı ve insanın tasavvur etmekte çekineceği tuhaf gölgelerle çığlıklar dolaşıyordu. Ve karım -hâlâ
ona karım diyebilecek kadar cesursam eğer- kendisi gibi ölümsüzlerle birlikteydi...

Bilmiyorum… Belki de asırlardır beklenen o müthiş kıyamet kopmuştu ve nur yüzlü ölüm melekleri,
gülümseyerek ağlamaktaydı dünyanın kireçleşmiş yüzüne. Düşüncelerimin sınırlarının farkındaydım. Orada
ne olduğunu, kendimi kapının bu yüzüne kilitli tutmakta ısrar ettiğim sürece öğrenemeyecektim; bu kesindi.

Ne yalan söyleyeyim, korku edebiyatı boydan boya yalandır! Bu da bir yalandır... Ama gerek insanın ve
doğanın sınırsızlığı, gerek Tanrı’nın bahşettiği bu psikopat hayat, bizlere yalnızca görülenin değil, bilinenin
de gerçek olduğunu ispatlamaktadır. Görülenin ve görülmek istenenin, bilinenin ve bilinmek istenenin...
Hayal edildiği sürece, olmayacak hiçbir şey yoktur diye düşünüyorum. Bu belki delice gelecek sana, ama ben
senin yalnızca birkaç ince halatla bu dünyaya tutunduğunun da farkındayım. Mesela gözlerin... Dünyaya bir
kez bile bakamamış olduğunu farz edersek, yani doğuştan kör biri için; renkler yoktur diyebilir miyiz? Ya da
bir nehir, gökyüzü? Onlar vardır, diyebilir miyiz? Senin görebildiğin, onun bilebildiği kadar vardır.
Kıpkırmızı bir elma; ama ikiniz için de tadı kadar vardır en çok. Hayal gücünün bir tat olduğunu kabul
edebiliriz. Ve ölmek, ve aşık olmak olarak da... Buradan yola çıkarak, o kapının arkasında uydurma masallar
olmadığını söyleyebilirim sana.

KORİDOR 22
DAİMİACININİLKUŞAĞI

O geceye yeniden dönecek olursak, seslerin ansızın kesildiğini ve zannedersem on ya da on beş dakika kadar
mermer bir heykel gibi neredeyse nefes almadan beklediğimi anımsayabiliyorum. Sessizlik, ansızın kapıdan
gelen bir çarpma sesiyle bozulmuştu. Tüylü ve yapışkan bir sürtünme sesi işitiyordum kapının arkasından.

Yarı baygınlık halinde hiç kımıldamadan, yalnızca bakışlarımı alacalanan karanlıkta unutarak, kulak
kabartmıştım kapıdan sükûnetle akarak azalan o sese. Tanrı’nın o an bana göstereceği en büyük lütuf, orada
ne olduğunu bana göstermesindense, canımı bir an önce alması olurdu şüphesiz.

***

İçimdeki, saklı bir imgeydi.

Çılgınca bir hırsla;

bilincimin,

ruhumun ve hatta kavrayamadığım hiçliğimin zifir mağaralarına,

o kuşatıcı, dehlizsi karanlıklarına ittiğim,

sürgülü onlarca taş kapının ardındaki korkunç boşlukta,

unutuluşun ve terk edilmişliğin duyarsız sinirlerinde yatan

zifir bir yıldızdı kıyasıya parlayan.

O,

varlığını yalnızca içsel bir ilhamla bildiğim.

O,

an.

Anı.

Koridor...

***

KORİDOR 23
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Dedim ya, sanırım o anıyı sarmal dehlizlerinden gün ışığına çıkarıp sizlerle paylaşmam, hikayenin ve
koridorun karanlık içbükey geometrisinde yatan gizemin anlaşılırlığı adına en doğru seçim olacaktır.
Kelimelerimi titizlikle seçip nihai sonucun kaçınılmaz bulanıklılığını, az da olsa eritmeliyim.

Bu, şimdiki temizlenmiş zihnimle zor olmayacak; ama odasında kısılmış ve görmeye hazır olmadığı
gerçeküstü bir dehşete bileti çoktan ısmarlanmış biri için, unutuluşun yosunlu mağaralarında toprağa karışmış
anıyı bulup yüzeye çıkarabilmek, düşünülemeyecek kadar zordu.

Ne var ki fark edebilmek için yüreğinde, beraber doğduğun, hep seninle olan, ama görünmek için yalnızca tek
bir vakti bekleyen ölümü... Ölmen gerekirdi.

***

Evliliğimizin henüz ilk yıllarıydı. Ve ben hiç olmadığı kadar büyük bir aşkla seviyordum onu.
Sevişmelerimiz; sonu görünmeyen, yalnızca onun ve benim yüzlerimizle bezenmiş neon ışıklarının
aydınlattığı upuzun tünellerdi.

Konuşmalarımız, çoğu zaman sabahın kuşatıcı ilk ışıklarına kadar sürer, sarhoş olup dünyalar arasında boyut
kaymaları yaşayana dek içerdik.

Hamile olduğu günlere denk gelir hikayemizi biraz olsun aydınlatacak, kaybedişin izleriyle yaralı o an...
Anı... Koridor!..

Bu anlatılamaz hazları, çocukça çarpan yüreklerimize kadar çektiğimiz günlerin ortasına cehennemî bir kâbus
gibi çöken o uğursuz güne lanet olsun!

Sanırım zihnim, bu kıyametimsi trajedinin izlerini, işi bana bırakmadan bir başına temizlemişti. Ve
unutuluşun küf kokan tünellerinde kaybolmasını sağlamıştı...

O gün, bir şeylerin ters gittiğini sezebiliyordum sevgili dostum. Gün boyu, yüzünü mermerimsi bir coşkuyla
kuşatan ölümün o saf ve dingin beyazlığı hiç eksilmemişti.

Dostum, defalarca onunla konuşmaya çalıştım; inanmalısın. Elimden ne geldiyse yaptım anlamak için.
Yüreğini neyin camsı pençeleriyle sıktığını... Ama tüm uğraşlarım boşuna çıktı. Ne yaptıysam... Diyorum ya,
boşunaydı.

Aklımın, kendine açıklayabilmekte güçlük çektiği bu lanetli sona, onu neyin sürüklediğini bilseydim daha
önce, bu hikaye hiç yazılmamış olacaktı.

O gece, beraber yatağa girip yan yana uzandık. Saçlarına dokunuyordum, yüzünden titrek gözyaşlarının
süzüldüğünü hissettim. Aniden silkinip yataktan doğruldu. O an, onu kendisiyle baş başa bırakmanın en
doğrusu olacağını düşünmüştüm. Geleceği görebilseydim, o gece odadan çıkmaması için onu yatağa sıkıca
bağlar, başında bir gardiyan gibi beklerdim. Ama ben bunu yapmadım. Yaptığım, yalnızca arkamı dönüp
gözlerimi yummaktı.

Bir süre sonra yeniden geldiğini ve yatağa girdiğini hatırlıyorum. Kendisini iyi hissettiğini umarak, uykuya
bıraktım yorgun bedenimi.

KORİDOR 24
DAİMİACININİLKUŞAĞI
O ana dek, her şeyin yolunda olduğunu söyleyebilirim. Sıradan kadınsal problemler yaşadığı kanısındaydım.
Ta ki, gecenin dehlizlerinde gün tamamen yitene dek... Koskoca bir dolunayın bile ışıldatamayacağı kadar
pasteldendi gecenin karanlığı. Cehennemî dakikalar, ondan sonra başladı zaten.

Saatler sonra, yataktan yavaşça kalktığını fark ederek aralandı uykum. Usulca kapısını ardından kapatıp
koridorun, o çığlığımsı sükûnetinin içine girdi.

Bir süre pek de meraklanmadan, yataktan hiç kımıldamayarak gelmesini bekledim. Ama birkaç dakika sonra
endişelerim arttı. Zannettiğim gibi tuvalete gitmiş olması pek muhtemel değildi. Çünkü tamir eşyalarının
bulunduğu geniş çekmeceyi dikkatlice açışını duymuştum. Alet edevattan çıkan ince çarpışma sesleri,
koridorda acemice dağılıp odadan odaya doluşuyordu. Sanki beni uyandırmış olacağından korkarak, birkaç
dakika hiç ses çıkarmadan bekledi. Sonra ayaklarının altından sıyrılıp koridoru bir rüyâ gibi kuşatan ayak
sesleri, yetişti yine kulaklarıma. Ardından hışırtılar ve tıkırtılar boy gösterdi, sonra ses hızla güçlenerek aniden
kesildi. Artık bekleyemeyecektim. Yataktan hızla fırladım. Kapıyı açtım. Ve koridora çıktım…

***

Hâlâ yatağın içinde titreyerek, ümitsizce bekliyordum. Korku; eriyen bir buz kütlesi gibi yayılıyordu
vücuduma. Ve kanserli bir ürpertiydi ruhuma dolan. Olduğum yere yığılıp son nefesimi vermek için daha neyi
bekliyordum? Ya da koridordakiler, yüreğimi çıkarmak için zavallı bedenimden, neyi bekliyorlardı?...

Bir şeyler oluyordu ve kimse, bana neler olduğunu söylemiyordu. Kapıya çarpan o gücü, hayal etmek bile
tüyler ürperticiydi. Belki... Belki bulutlar aralanır ve Tanrı o şefkatli yüzüyle gülümser diye, camdan dışarı
baktım sevgili dostum. Ama karanlık bulutların arasında çırpınarak kayboldu gözlerim. Tanrı o an orada
olmalıydı. Camdan dışarı baktığımı gördüğünde, dudakları aralanmalıydı... Gülümseyerek, "Bitti oğlum…
Uyan," demeliydi. Ve keskin bir şubat soğuğu çarpmalıydı yüzüme uyanırken.

Bu asla olmayacaktı!

Dışarıda anbean artan kahkahalar, yüzümün arkasında, adeta demir duvarlara çarpan kurşun kütlelerinin o
demli uğultuları gibi dağılıyordu.

Ve ansızın tarifi zor o güç, yeniden çarpınca kapıya; yüreğimi kızılımsı, akışkan, korku ezgisi ele geçirdi.

Sonra kapı, kirişlerinden kurtulup koridordan getirdiği toz dumanını yığdı odamın ortasına. Bakakaldım...
Düşlerimi taçlandıran o tanrı hayali, görülmeyen rüzgârlarla dağılıp, yüreğimin dağlarındaki ılık yağmur
tanelerini yarıp battı.

Kapının dizlerimin önüne buruşturulmuş bir kağıt parçası gibi yığılışını takiben, ılık ve yapışkan bir bulut
kümesi, içeri dolduğu gibi halıya çöküp ıslak bir iz bırakarak yok oldu. Ardından, tarif edilmez sesler hızla
azalıp odayı ve koridoru karanlık bir sessizliğe bıraktı.

Neler olduğunu anlayamıyordum. Koridorun karanlık silueti, zihnimdeki çok eski, yalın ve neredeyse taptaze
bir anıyı, kısmen canlandırmıştı.

Şaşkınlıktan başım dönmüş bir halde yerimden doğrulup koridorun tekinsiz karanlığına doğru yürüdüm.
Ümitsizliğin felç indirdiği yüreğim, adeta ilk defa çarparcasına hışımla atıyordu.

KORİDOR 25
DAİMİACININİLKUŞAĞI

El yordamıyla kapıya varıp koridora çıktım.

Bu an, içimdeki o çok gizli anıya taze kan pompalandı hızla.

Yine el yordamıyla koridordaki ışıkları buldum.

Ansızın, devasa bir inciden çıkıyormuşçasına güçlü ve bir o kadar da çiğ bir ışık yayıldı koridora. Bakışlarımı
koridorun sonuna yönelttiğimde, yıllardan beri zihnimin zifiri dehlizlerinde umutsuzca hatırlanmayı bekleyen
o unutuluşun kahverengi görüntüsüyle karşılaştım.

Evet, evliliğimizin en müthiş yıllarından birinde, o gece, yataktan gizlice çıkıp kendini alet dolabından aldığı
kalınca bir iple asmıştı sevgili karım.

Onu bu ruh haline iten şeyin ne olduğunu bilmek istemezdim. O gece karşılaştığım bu görüntüyü zihnim
kendi kendine, kolayca yerinden kurtulamayacağı kadar derinlerde, çok gizli ve labirentlerle örülü bir
mağaraya zincirlemişti. Bu, tamamen benim dışımda gelişmişti sevgili dostum.

Yeniden o anı yaşayınca, uykunun o sırılsıklamlığıyla nasıl olup da karımın boynundaki ipi çözüp onu
tavandan indirdiğimi ve koridorun sonundaki altıncı odaya taşıyıp ceset kokusunu önlemek için otlar ve
ilaçlarla tütsülenmiş o koca sandığın içine kilitlediğimi hızla anımsadım.

Bilincim, bana hayatım boyunca süren bir oyun hazırlamıştı. Ve oyunu yaratan zihnim, oyununu yine kendi
elleriyle bitirmişti. Altıncı odanın önüne gidip bunca yıldır sebebini anlayamadığım bir itkiyle, önünden bile
geçmeye tiksindiğim kapıyı yavaşça açtım. İçeri girdiğimde akıl almaz çiğ bir kokuyla karşılaştım. Bilincim,
beni bu kapının önüne bu kokudan dolayı yaklaştırmıyordu ve ben, bu kokunun tanımının zihnimden
tamamen silinmiş olmasından dolayı bunu hissetmiyordum. Yani bu düşünsel bir aldatmacaydı.

Duvara dayalı, yer yer güveler tarafından yenmiş sandığa yaklaşıp kapağını araladığımda, tarif edemeyeceğim
o çürümüş görüntüyle karşılaştım. Sonra koşarak odayı terk ettim ve koridorun ortasında durdum.
Donakalmıştım. Odamın kapısı kırılmamıştı. Hiçbir zorlanma izi bile gözükmüyordu.

Sevgili karım içeride, eti kemiğine karışmış iç karartıcı bir tablo olarak yatıyordu. Ya yıllar boyunca hayatımı
paylaşmış, o hiç yaşlanmayan kadın kimdi?

GÖZLERİMİ A ÇTIĞIMDA

Gözlerimi akşamın dingin karanlığında, rüyâların büyülü rahminden ansızın fırlayıp gerçeğin katlanılmaz
ağırlığına hayal kırıklığı hissederek açtığımda, içimde vîran olmuş bir yeri keşfettim. Sanki yaşadıklarım rüyâ
değildi. Yavaşça yatağın ıslak yüzeyinde doğrularak, üzerimdeki ince, nemli örtüyü ittirdim ve perdeyi
aralayıp camı açtım. Terden ıslanmış tenim parlayıp üşüdü. Rüzgârdı acımasızca örten nemli çıplaklığımı. Bu,
yaşamımı biraz daha katlanılır kılabilirdi. Ne var ki yıkılmış bir kentin duvarları ve minareleri arasında
dolaşan bir rüzgâr tanrısı, her ne kadar yaşamı affettirecek denli güçlü de olsa, güneşin kavurucu laneti ve bu
ılık ihanet; rüzgârın paylaşılmaz hacmini azaltacak ve nihayetinde onu ortaçağın en güçlü kelimeleriyle
büyüleyecek kadar kudretliydi. Rüzgârın bile affettiremediği bir hayata açılan gözlerimin üzerinden usulca
geçen bir jiletti elleri, içimde büyüttüğüm siyah incinin ve içimdeki diğer çocukların.

KORİDOR 26
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Cama yaklaştım ve derin bir nefes almak için başımı dışarı çıkartıp gözlerimi yukarı çevirdim. Upuzun
demirden bir binanın yalıtılmış kanserli bir hücresi gibi hissettim kendimi. Binanın olabildiğine yükselen
demir duvarlarının sonunda, ismini bilmediğim yıldızlar ve o yıldızlarda sesini duymadığım yaşamlar
ışımaktaydı. Orada olmalıydım. Kandırılmış ülkesinin ve batmış dünyasının yegane haini olmalı ve
kaçmalıydım. Bu, o kadar da kötü değildi. Sıradan bir düşman olmaktansa, ölümü hak eden bir hain olmayı
yeğlerdim.

Ayağa kalkıp bir elma aldım masadan. Sonra birkaç adımda tükettim odayı. Hayat odalara bölünmüştü ve ben,
yalnız akan damarıydım tüm odaların.

Çoğu sabah, gözlerimde kimin uyandığını bile fark edemeyecek kadar sarhoş olurdum. Çoğu kez gözlerimden
kimin baktığını bile bilemeyecek kadar hem de...

Tanrı bir zar atar ve oynamaya başlarım.

Yıkılan yerlerimde Anka kuşları yaşamaz benim.

Ben ölemeyen bir diriyim.

Koca desenli rengarenk halılar ve işlemeli kilimlerle örtünmüş betona uzandım. Alnımı soğuğun kucağına
bırakırken, gözlerimi yavaşça kapattım. Ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum orada. Kendime geldiğimde,
akşam olmuştu ve başım öylesine ağrıyordu ki, koskoca bir binanın ağırlığıyla çatlamak üzereydim sanki.

Avuç içlerimi yere dayayıp doğrulmaya çalıştığımda, gördüğüm korkunç rüyâyı anımsadım. Ve sanki ellerim,
rüyâmdan birebir çıkmışçasına taze kanla ışımaktaydı, dolunayın şefkatli parıltısı altında. Yerde diz çöküp
ellerime baktım. Işıklar kapalıydı. Benim ışıklarım yoktu aydınlatmasını beklediğim kapkaranlık bir dünyayı.
Parmaklarımın arasından akıyordu yanarcasına kan. Yanıp erircesine ellerimin üzerinde, eriyip delercesine
etimi...

Çoktan yitip gitmiş kurbanların çığlıkları ve yalvarışları yankılanıyordu kulaklarımda.

Ayağa kalkıp temizlenmek istedim. Duşun perdesini açıp küvete girdiğimde, duş perdesinin beyaz
şeffaflığında ellerimin koyu bir leke bıraktığını fark ettim. Bu bina, çökmek üzereydi tüm ağırlığıyla üzerime.

Duşun vanasını açıp kirli bir leke bıraktıktan sonra parlayan demirin üzerinde, su, hatırlamak istemediğim bir
vahşetti döküldüğü yerde. Kopkoyu bir kızılı sıyırıp üzerimden boşaltırken küvetin sarıya çalan pis
beyazlığına, göz kapaklarımın arasından pıhtılaşmış ölümlüler sızmaktaydı. Soğuktu su. Ölüm kadar derin.
Titreyerek vanayı kapattım. Duşun perdesini arınmış ellerimle açtığımda, beyaz fayansların üzerindeki kana
bulanmış ayak izlerini fark etmem, onlardan birine basıp kaymam ve başımı küvetin kenarına vurmam bir
oldu. Ölümün üzerineydi atılan adım. Küvetten akan kan şimdi, diğerlerinden daha sıcaktı. Ve buharlaşmaya
başlayarak aynaya doğru yükseldi kokusu. Aynada yavaşça aktı ve gözlerimi son kez araladığımda
görebildiğim o korkunç manzarayı, şeytanın bir lütfu olarak kabul etmem gerektiğini anladım. O, saftı. Ve bir
bakireydi almadan önce seni kirli yatağına. Gözlerim, o kirli çarşafın renkleri arasında boğulmadan önce, ince
ve kırılgan boğazlardan çıkan acınası çığlıklar yetişti kulağıma. Sesler yükseldi. Ve büyük bir gürültüyle
yıkıldı giriş kapısı.

KORİDOR 27
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Çok fazla insan vardı. Henüz ölmemiştim. Hepsi birden doluştu, banyonun açık kalmış kapısından içeri.
Onları, gözlerimi kaplayan kan perdesinin arkasında net seçemiyordum. Bağırıyorlardı ve sanırım ellerinde,
parlayan büyük demirler vardı. Onların büyük yobaz bıçaklar olduğunu çok sonra anlayacaktım. Bir çocuk
görüyordum hayal meyal; uzun, açık renk saçları olan bir kız çocuğu. Yüzünde dehşet vardı. "Doğum günün
kutlu olsun," dedi bir ara ve sanırım elindeki o keskin süprüntüyü bacağıma sürttü. Aynı anda güçlü bir el
dolandı boynuma. Boynumun üzerinden geçen bıçak, kolumu boylamasına yırtan demirin acısını unutturdu.
Ben hiç bağırmadım. Gözlerim ve sesim, ölümün kirlettiği bekaretin yatağına düştüğünde onlar hâlâ
bağırıyorlardı. Kız çocuğu saçlarına bulaşan kanı silerken, "Şimdi annemin biraz önce gittiği yere git," diye
vızıldamaktaydı. Banyo kapısından çıkarken, arkasında bıraktığı zebaniye son bir kez baktı. O zebani bendim.

Sonra gözleri, başımı gövdemden ayırmaya çalışan bir adama doğru kaydı... Gülümsedi.

Sırayla koridoru ve duvarlarında kana bulanmış el izleri bulunan salonu da geçti. Kapıdan dışarı çıkıp
apartman boşluğunda bir süre durdu. Yanında, kapısı açık bir evin eşiğinde kolları ayrılmış bir kadın cesedi
yatmaktaydı. Biraz yaklaşınca, içeride boğarak öldürdüğümü fark ettiği ufak iki erkek çocuğunu da gördü;
öylece uzanmaktaydılar betonda.

Merdivenlere yanaştı. Merdivenlerin arasındaki boşlukta, yetişkin bir erkek kurumuşu takılmıştı demirliklere.
Ne kadar direndiği apaçıktı. Onun için sevindi ve merdivenleri, kan izlerine basmamaya özen göstererek
dikkatlice indi. Bir aşağıdaki katta, hâlâ can çekişen yaşlı bir kadın gördü ve yanına gitti. "Bana yardım et!"
diye inledi yaşlı kadın, tek sorun sesinin deşilmiş boğazından çıkmasıydı. Bu hırıltılı ses, küçük kızı ürküttü.
Belki ölü olmalıydı, diye düşündü. Sonra hızla uzaklaştı; onu bir anda oradan kaçıran, ayağına takılan kısa
saçlı bir zencinin kafasıydı. Koşarak merdivenlere doğru gitti ve merdivenlere vardığında, hızını azaltmadan
basamaklara atladı. Henüz basamakların yarısını bile tüketmemişti ki, annesinin kokuşmuş cesedine çarptı
gözü ve bunu takiben gözlerinden boşalan yaşlar, ayağının takılıp, merdivenlerden yuvarlanmasından hemen
ardından kafasının hızla çarptığı yere boşaldı. Annesinin haddinden fazla deforme olmuş yüzünün hemen
yanı, küçük kızın ağzından boşalan kan ve gözlerinden firar eden yaşlarla kirlendiğinde, aşağıdan bir sarışın
çıkmaktaydı… Korku dolu gözlerle tıkanmışken nefesi...

KULE

Nereden başlamanın doğru olacağını bilmiyorum, geçtiğimiz cumartesi, boş bir parkta gözlerini karanlığa
açan Bay Gece’nin hikayesini anlatmaya. Belki Gece’nin, derin uykusundan uyanıp bakışlarıyla taradığı parkı
tanımlayarak konuya girebilir ve olayları akışına bırakabiliriz.

Park, alelâde, birkaç ağaç ile gölgelenen, demir korumalarla çevrelenmiş bir yerden çok; yüksek çınar ağaçları
ve dekoratif kesme kayalarla çevrili, ortasında büyük bir havuz ile içinde birkaç ördek ve kaz grubunun
seçilebildiği büyük, özel bir mülkün bahçesi gibi görünüyordu.

Gece; yavaş hareketlerle, demir perçinlerle birbirine bağlı ahşap bankların birinde sırtından yardım alarak
doğrulduğunda, örme taş blokların bitip preslenmiş kırmızı-siyah kum yolun başladığı yöne çevirdi gözlerini.
Yolun, otuz metre kadar ilerideki başka bir havuza gittiği görülebiliyordu. Bu havuz, diğerine nazaran daha
büyük ve daha gösterişli ince mermer bloklardan inşa edilmişti ve havuza on metre uzaklıktaki, özenle dekore
edilmiş küçük ağaçlarla müthiş bir uyum içerisindeydi.

Şu an için, gördüklerini yorumlayacak durumda değildi. Yüzünde bir uyuşukluk ve başının arkasında müthiş

KULE 28
DAİMİACININİLKUŞAĞI

bir ağrı hissediyordu. Bu da algılarını olabildiğine zayıflatmıştı. Fakat usta bir bahçıvan tarafından
şekillendirildiği belli, kısa ağaç gruplarının paralel ilerleyişinin açığa çıkardığı toprak yolun, büyük bir yapıya
ulaştığını fark ettiğinde bu algılama problemi bir anlığına geçti ve nerede olduğunu bilmektense, buradan nasıl
çıkması gerektiğini kendine sormanın daha doğru olacağını anladı.

Ayağa kalktı, içinde uyandığı küçük parkı geride bırakıp gözlerini bir süreliğine karşısındaki bu büyük yapıya
dikti ve durdu. Yapı; binanın tavanından biraz daha aşağıda kalan oldukça geniş iki kulenin arasında, grotesk
katedrallerin ortaçağlardaki yepyeni hallerine benziyordu. Bu yapının, kafasında geniş bir demir kask bulunan
bir savaşçısının başını çağrıştırması Gece’yi ürkütmüştü.

Çatısı yüksek ve koyu renkti. Çatının bittiği nokta, Gece’yi korkutacak kadar muhteşemdi. Çatının bitimi,
ayakları binaya dayalı, çatıya oturan ve ağırlığını öne verip kollarını ileri doğru değişik pozisyonlarla uzatmış
birbirlerine hiç benzemeyen ve her biri yüzlerinde diğerinden farklı bir ifade taşıyan koyu yeşil, yer yer de
siyah ve gri mermer insan heykelleriyle çevrelenmişti. Fakat bu heykellerdeki dehşete düşürücü asıl soğuk
imge, heykellerin normal insan boyuyla neredeyse tam bir bütünlük oluşturmasından kaynaklanıyordu.
“Neredeyse gerçek!” diye düşündü Gece.

Bina; dışbükey işlemeli siyah demir kolonlarla korunan, her biri muhtemelen beşer metre arayla dizilmiş on
sekiz pencereyle donatılmış ve çatı katı sayılmazsa üç katlı, ön yüzünde büyük bir kapıyla, kapının girişinde
de iki ya da üç basamağın bulunduğu görkemli bir binaydı.

Gece; her katta altı tane bulunan pencereleri incelerken, ikinci kata denk gelen bir penceredeki kıpırdamayla
irkildi. Ve binaya karşı içinde uyanan hayranlık, tam bir korkuya dönüşene kadar yerinden ayrılmayı aklından
bile geçirmedi. En sonunda pencere açılıp bu mesafeden bile hayranlık uyandıracak denli güzel bir kadının
koyu renk upuzun saçları pencerenin dışında, rüzgârın esintisine kendini kaptırdığında, kadının ona baktığı
ayrımına varıp hemen arkasına döndü ve koşar adım yürümeye başladı. Fakat hangi tarafa gidiyordu?
Yürümesini kesmeden, hızlı bakışlarla bir çıkış kapısı aradı gözleri, fakat bulamadı... Sonra ardına bakıp
kadının hâlâ pencerede olup olmadığını görmek istedi. Kadın yoktu. Bir hayal mi görmüştü?... Bilemezdi.

Nihayet bir çıkış kapısı buldu. Tam o yöne doğru hızla dönecekken, kapının hemen yanındaki yüksek çınar
ağaçlarının arkasından ciddi giyimli, yakışıklı, uzun suratlı bir adam çıkıverdi. Saçlarını şapkanın altından
omuzlarına bırakmıştı adam. Bir an duraksadı ve geri dönüp koşmanın iyi bir fikir olup olmayacağını
düşündü. Tam o sırada uzun saçlı adamın yüzüne harika bir gülümseme yerleşti ve adam, elini havaya
kaldırıp ona seslendi. Gece’nin boynundan soğuk terler boşanıyordu. Ama yerinde kaldı ve adamın kendine
yaklaşmasını beklemeye başladı. En azından buraya nasıl geldiğini bilmediğini ve buradan çıkmak istediğini
belirtebilir ve şansı yaver giderse de buradan çıkabilirdi. Adam ceketini düzelterek Gece’ye yaklaştı. Gece
gülümsemeye çalışarak ileri doğru bir adım attı. Uzun saçlı adam yeterince yaklaştığında başını biraz sağa
yatırdı, "Efendim, ben de sizi arıyordum. Bütün gece parkta kalmanıza göz yummuş olmakla ne kadar büyük
bir hata yaptığımı şimdi anlıyorum. Hastalanmış olmalısınız. Şu halinize bir bakın; sanki zaman makinesinden
geçerken ruhunu kaybetmiş bir canavar gibi perişan görünüyorsunuz." Adam güzel bir espri yaptığını
düşünerek zevzek zevzek güldü; ama Gece’nin gülmediğini, hatta biraz öncekinden daha ciddi bir tavır
takındığını görünce hemen sustu ve kendini toparladı.

Adam konuşmasına devam ederken, artık daha temkinliydi. "Efendim, lütfen izin verin sizi odanıza kadar
götüreyim; şayet şimdi dışarı çıkacak olursanız yorgunluktan bitkin düşeceksiniz. Lütfen… Lütfen girin
koluma, sizi odanıza götüreceğim." Gece bir süre neler olduğunu düşünmeye çalıştıysa da, bunda başarılı
olamayacağını anladı ve kendini olacaklara bıraktı. ‘Büyük ihtimalle bu adam bir uşak ve beni efendisi
zannetti. Bu, büyük bir aptallık. Bahsettiği odaya çıktığımız zaman, efendisinin orada olduğunu görecek ve
hemen polisi arayacak. Belki polisler bana yardım etmeyi kabul eder,’ diye düşündü.

KULE 29
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Ama adamın hâlâ hiçbir şeye uyanmış olmaması, kafasını daha da karıştırıyordu. ‘Bütün gece parkta
olduğumu biliyordu,’ dedi kendi kendine. Belki de adama açık açık anlatmalıydı; fakat uşakla birlikte evin
açık kapısına vardıklarında görebildiği her şey ona engel oldu.

Kapıyı, pencerede gördüğü o muhteşem güzellik açmıştı. Saçları omuzlarından aşağı dökülüp göğüslerinin
üzerinde biraz dalgalanıp belinde son buluyordu. Son derece koyu ve parlaktı gözleri de, aynı saçları gibi…
Ve tenindeki hafif buğday rengi, alnında açılarak neredeyse sedef parlaklığına varıyordu. Boyu, Gece’den
biraz daha uzundu ve üzerine giydiği ipek sabahlık içinde son derece güzel görünüyordu. Kadın yüzünde belli
belirsiz bir gülümsemeyle, "Günaydın efendim," demişti. Bu, Gece’nin canını çıkaracak bir işkence haline
dönüyordu yavaş yavaş. Gece gülümsedi ve sonunda konuşmayı başardı, "Günaydın." Halinden memnun
gözükmeye çalışarak uşağıyla birlikte kırmızı kadife kaplamalı helezon şeklindeki merdivenleri yavaş yavaş
çıkarken duvarlardaki açık sarı rengini kapatan, hepsi orijinal, birbirinden başarılı çalışmalar olan ünlü
tabloları inceliyordu. Merdiven başında, çatıdakilere benzer; ama daha küçük heykeller duruyordu.
Merdivenler bittiğinde ikinci kattaydılar. Büyük bir holü geçip koyu kahverengi kapılardan birinin önünde
durdular. Bu, diğerlerine nazaran daha büyük ve gösterişli bir kapıydı. Uşak kapıyı açarken, "Bayan Gece
sabaha kadar uyumadı efendim... Sanırım biraz üzgündü ve hmmm...sanırım ağladı efendim," dedi. "Sadece
bilmek istersiniz diye düşündüm."

Sonra bir sessizlik, yatağa yaklaşıp iki kişilik o kocaman yataklardan biraz daha büyük ve biraz daha yüksekte
kalan yatağın yorganını kaldırıp üçgen olacak şekilde katladı ve "Yatmadan önce bir emriniz olacak mı
efendim?" diye sordu. Gece, hayır anlamında başını salladı ve yorganın altında ortaya çıkan bordo çarşafın
sardığı büyük yatağa oturdu. Uşağa seslendi. Adam hâlâ dışarı çıkmamıştı. Gece neredeyse, ‘Ben sandığın kişi
değilim,’ diyecekti ki uşak ona dönüp, "Buyurun efendim," dedi. Gece, yalnızca teşekkür edebildi. Uşak
gülümsedi ve tam dışarı çıkacakken, "Bayan Gece birazdan burada olur efendim," dedi ve arkasından kapıyı
kapattı.

Bundan sonra neler olacağını kestirmek, en azından buraya kadar neler olduğunu anlamak kadar güçtü. Bir,
Bayan Gece’den bahsediliyordu. İki, şatodaydı ve kendine "Efendim," diye hitap eden bir uşak onunla
ilgileniyordu. Ama başka kimseyi görememişti binada. ‘Belki de biraz etrafta dolanmalıyım,’ diye düşündü.
‘Gerçek efendi gelince, beni nasıl olsa kovacak,’ diye fısıldadı kendine. Mümkün olduğunca ‘efendiliğin’
keyfini sürmeye karar verdi bu yüzden. Yerinden yavaşça kalktı ve pencereye yaklaştı. ‘Perdeyi açıp dışarıya
bakmamış olmak için neler vermezdim,’ diye düşünecekti eğer açabilmiş olsaydı. Ama tam perdeye
uzanmışken kapı çalındı. Gece irkildi, beceriksizce, "Girin," demeyi başarabildi. Oh Tanrım... Buna inanmak
Gece için her şeyden daha zordu. Yüzünde garip bir gülümsemeyle Bayan Gece içeri girdi. Bu kadın, ona
kapıyı açan ve güzelliğine hayran kaldığı kadına öyle benziyordu ki... Gece savaştı. Bu, o olamazdı. Ondan
daha güzel çok…çok daha çekici ve harikaydı. Buna inanmak mümkün değildi. Bu kadın oydu, yalnızca
sabahlığını çıkarıp güzel elbiseler giymişti ve saçlarını taramıştı. ‘Oysa,’ diye düşündü Gece, ‘sabahlığının
içinde bile mükemmeldi.’ Gece, ne yapacağından emin olamaz hareketlerle ellerini bir yere koymaya
çalışıyordu. Bayan Gece kocasının bu şaşkın haline gülümseyerek yanıt vermiş, yatağa yavaşça oturmuştu.
Gece, ‘İşte şimdi ilginçleşmeye başladı,’ diye düşündü.

Kadın yumuşak bir ses tonuyla, kelimelerine teker teker özen göstererek tam bir hanımefendi gibi konuşmaya
başladı; "Dün," dedi yüzünü yere dönüp ve suskunlaştı, yutkundu; yarım bıraktığı cümleyi devam ettirmekten
vazgeçmişti. "Yaptıklarına bir anlam vermekte zorlanıyorum," dedi kadın. Gece, dün hakkında hiçbir şey
hatırlayamadığını fark etti. Belki kadından bir şeyler öğrenebilirdi; ama olmadı. Kadın, yüzünü Gece’ye
çevirip mükemmel gülümsemesini ona sundu. "Belki de," dedi, "biraz gergindin." Sonra yerinden kalkıp
Gece’ye yaklaştı, "Ama niçin yanıma gelip seni sakinleştirmeme izin vermedin anlamıyorum; bütün bir gece
gözüme uyku girmedi bu yüzden," dedi, sesi yine buruklaşmış ve gözleri yine yere dönmüştü. "Beni hâlâ
sevdiğinden emin olmayı ne kadar çok isterdim bilemezsin…" dedi ve imalı bir ifadeyle Gece’ye bakmaya
başladı.

KULE 30
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Gece aniden ayağa fırladı. Kadın da aynısını yaptı.

Gece’nin biraz gerildiğini fark edip gülümsemeye başladı. Boynunu biraz yana yatırıp üzerindeki bluzu
yavaşça yukarı doğru çekti ve çıkardı. İncecik bluzun altından zaten yeterince belli olan vücudu şimdi tam
anlamıyla ortaya çıkmıştı. Harika ve uzun bir boynu vardı. Kıvrım kıvrım birkaç tutam saçı göğüs uçlarına
takılmıştı ve buğday rengi karnına dökülüyordu geri kalanı da. Gece, içindeki şehvetin ayrımına vardığında
çoktan, dudakları kadının dudaklarıyla birleşmişti.

Bayan Gece yumuşak parmaklarıyla Gece’nin üzerindekileri çıkarmaya başlamıştı. Gece yalnızca eşinin
yaptıklarına boyun eğen ve iğne ucu kadar küçülmüş gözbebekleriyle ifadesizce gözlerini açık tutmaya
çabalayan bir bakire gibi, ellerini iki yanından sarkıtmış, yalnızca dilinde daireler çizen ılık dile tepki
veriyordu. Kadın yeniden gülümseyip dudaklarını Gece’nin dudaklarından ayırdı ve kocasının göğüs uçlarını
öpmeye başladı yavaşça. Gece kaskatı kesilmişti ama göğüs uçlarının üzerinde daireler çizen dilin
hareketleriyle gevşedi. Sonra kadın, Gece’nin pantolonunu indirip organını diliyle uyardı ve dudaklarının
arasından yavaşça içeri çekti organı.

Gece’nin bacaklarındaki yorgunluk hissi artmıştı ve bacaklarının üzerinde daha fazla duramayacağını
düşündü. Yatağa bıraktı kendini. Şimdi biraz daha rahatlamıştı. Kadın, eteğini de çıkardı ve Gece’nin üzerine
uzandı. Sevişmeye başladılar. Çok geçmeden Gece boşaldı. Tam kendini geriye çekip yataktan kalkacaktı ki;
kadın, kalçalarını sıkıp Gece’nin yumuşamaya başlayan organını içinde sıktı ve hızlı bir hareketle Gece’nin
üzerine çıktı. Şimdi Gece alttaydı ve kadın yukarı aşağı hareket ederek ilişkinin bitmesine izin vermiyordu.
Bu, Gece’ye biraz acı vermiş olsa da, bir süre sonra yeniden sertleştiğini hissetti ve kadının hareketlerine
uyum sağlamaya başladı. Yüzüne belli belirsiz bir gülümseme dağılmıştı Gece’nin. Kadın hareketlerini
hızlandırmaya başladığında, Gece tamamen sertleşmişti ve on dakika sonra birlikte doruğa ulaştılar ve kadın
küçük bir çığlık atarak Gece’nin üzerinden indi.

Gece böylesine güzel bir kadınla aynı yatakta uyuyacağını bile aklından geçiremezdi bu güne kadar; ama
şimdi şu olanlara bir bakın...

Yan yana uzanıp gözlerini yumdular...

Uyandığında etrafta hiçbir ışık göremedi Gece… Belki de gerçekten uyanmıştı. Evet, o an bütün bunların bir
rüyâ olduğunun ayrımına vardı. Şimdi yapması gereken önemli işleri vardı; bugün pazardı ve çatıyı onarma
zamanı çoktan gelmişti. ‘Ne çılgınca bir rüyâydı,’ diye geçirdi içinden. Yavaşça doğrulduğunda gözleri
karanlığa alışmaya başlamıştı ve bir şeylerin yolunda gitmediğini anladı. Hızla odanın diğer ucuna gidip
ışıkları açtı, “Aman Allah'ım!...” Ellerini yüzünde kavuşturdu ve diz çöküp bir süre umutsuzlukla ağladı.

Hâlâ aynı odadaydı; bu bir rüyâ değilse, başka bir şey de olamazdı. Sadece uyanması gerektiğini düşündü ve
ilk kez kendini uyandırmaya çalıştı. Hah! Ağına yakalandığı örümceğin, yalnızca bir rüyâ olduğunu
düşündüğü için kendini yemeyeceğine kesin gözüyle bakan, şaşkın bir sinekten daha onurlu değildi bu şekilde
ağlarken.

Bir süre sonra kapı çalındı. Kapının ardından gelen ses, uşağa aitti ve öğle yemeği için Bayan Gece’nin
kendisini aşağıdaki yemek salonunda beklediğini söylüyordu. Yemek yeme düşüncesi Gece’nin midesini
bulandırdı. Birazdan aşağıda olacağını söyleyip uşağı uzaklaştırdı.

Şimdi tam zamanıydı. Buradan kaçacaktı. Cama yaklaşıp bir kez daha perdeye elini uzattı. Perdeyi açtığında
öyle korkunç bir çığlık attı ki, uşak kısa bir sürede kapıda belirdi yeniden. İçeri girmek için kapı koluna
asılıyor; fakat kapı kilitli olduğu için bir türlü içeri giremiyordu. Uşak zorlayarak kapıyı açtığında Gece
çoktan yere yığılmış ve gördüklerinin şokuyla baygın düşmüştü. Ardından kadın da geldi. Uşak rahatsız edici
bir ses tonuyla Bayan Gece’ye bir şeyler söyledi. Fakat duyulmasını istemediği her halinden belli olduğu için

KULE 31
DAİMİACININİLKUŞAĞI
fısıltıyla konuşuyordu, sonra Bayan Gece de bir şeyler fısıldadı ve konu kapandı.

Gece, birkaç saat kadar baygın kaldı. Kendine geldiğinde başka bir odadaydı ve Bayan Gece başında
oturuyordu. Kadın, Gece’nin uyandığını ilk anda fark edemedi; çünkü dalgın dalgın duvardaki büyük bir Van
Gogh çalışmasını incelemekteydi. Gece, kadının yüzüne yerleşmiş o rahatsız edici ifadeyi ilk defa o an
yakalayabildi. Sonra kadın bir ses duymuş gibi irkildi ve Gece’ye döndü. Hızla, yüzündeki bir şeylerin
yolunda olmadığını ima eden ifade, yerini beceriksiz bir gülümsemeye bıraktı. Bu, Gece’nin şüphesini arttırdı;
fakat kadının bununla ilgilenmediği belliydi. Boş boş Gece’ye bakıyordu. "Sanırım başınızı bir yere çarptınız
efendim. Odaya geldiğimizde baygındınız," dedi kadın. Ama Gece, başını hiçbir yere çarpmadığını biliyordu,
en azından pencereden dışarısını görene kadar.

Etrafına bakındı; burası kiler gibi bir yer olmalıydı ya da depo. Burada hiç pencere yoktu. Sonra duvardaki
deforme olmuş bir yer gözüne çarptı. Pencerenin tuğlayla örülmüş olduğu çok belliydi. Sonra binayı dışardan
gördüğü ilk an aklına geldi. Bina çatı katıyla birlikte dört kattı ve en üs kat yeniden sıvanmışa benziyordu. Bu
hesap doğruysa şimdi çatı katında bir odada olmalıydı. Ve o görkemli heykeller de tam üzerinde bir platforma
oturtulmuş haldeydi.

Peki ya burada ne yapacaktı? Bu odadan çıkmasına izin verecekler miydi? Lanet olsun! Asıl, bu evden
çıkmasına izin verecekler miydi?

Gördükleri Gece’yi öylesine sarsmıştı ki, kusursuz bir kâbusun içinde olduğunu şimdi daha iyi biliyordu.

O, bu evin sahibi falan değildi; ne kadın onun karısıydı, ne de o uşağın efendisiydi. Bu durumda, pencereden
baktığını biliyorlarsa ne için hâlâ oyunlarına devam ediyorlardı? Şayet onlar bunun farkına varmadılarsa ve
gerçekten de başını çarptığını sanacak kadar aptalsalar, bu Gece’nin işlerini kolaylaştıracaktı. Rolüne biraz
daha devam edebilir ve buradan kaçmak için bir yol bulduğunda, hemen bu lanet olası evi terk edebilirdi.

"Sanırım," dedi Gece düşüncelerini anlamış olmasından korktuğu kadına, "sanırım başımı çarpmış
olmalıyım." Sesinde bir tedirginlik olduğu belli olan kadın, "Şimdi daha iyisindir umarım, birkaç saattir
baygınsın, başında bekledim."

Uşak kapıyı, içeri girdikten sonra çaldı. Yüzünde zoraki bir gülücükle, "Kendinize geldiğinize sevindim
efendim," diyordu. "Size ağrı kesici birkaç ilaç getirdim," diye devam etti. "Umarım başınız çok
acımıyordur," diye yılışıklığını sürdürecekti ki, Gece bu odada ne aradığını biraz sert bir üslupla sordu; ne de
olsa o, bu evin sahibi ve bu gevezenin efendisiydi. Uşak biraz çekingen bir sesle cevap verirken kadına
kaçamak bir bakış attı. Gece, bu bakışın ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu; ama rolüne devam ederek
uşağın, “Kısa süre sonra sizi kendi odanıza alacağım,” sözünü kabaca kesip "Biraz yürümek istiyorum,"
diyebildi. Bu sefer kadın, uşağa kafası karışmış gibi kaçamak bir bakış fırlatırken, "Çabuk bir şeyler yap," der
gibiydi.

Sanırım Gece, onları şüphelendirmeye başlamış ve bunu geç kavramıştı. Sesini biraz daha, hâlâ neler
olduğunu anlayamayan bir şaşkının sesine benzeterek konuşmaya devam etti. "Şimdi biraz yürümek bana iyi
gelecek, bahçeye çıkmama yardımcı olabilir misin?" diye sordu. Uşak ve kadın biraz daha rahatlamış
görünüyorlardı. Uşak koluna girip, "Önce bir şeyler yemelisiniz," diye geveledi, artık bir sorunları olmadığını
zannettiği için sevinen muzaffer bir ses tonuyla konuşmuştu.

En alt kattaki yemek salonuna indiler. Büyük bir masa vardı salonun ortasında ve ilk kez evdeki bir diğer
kişiyi daha orada gördü Gece. Uşak, Gece’ye, masanın bir ucundaki rahat bir koltuğu işaret ederek
"Buyurun," dedi. Gece yerine yerleştiğinde, rolünü oynamanın pek de hoşuna gitmediğini belirten koyu renk
tenli bir adam ve arkasındaki üç kadın, üstleri dışbükey kapaklarla kapanmış gümüş yemek tepsilerini
getirmeye başlamışlardı.

KULE 32
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Bayan Gece de, masadaki yerini almıştı. Bir bir yemekler geldi ve kapakları açıldı. Gümüş tepsilerden buğular
çıkmaya başlamıştı. Birbirinden güzel yemeklerle donatıldıkça masa, Gece bu oyundan zevk bile almaya
başladığını kendine itiraf etti. Neredeyse kadına ve uşaklara sarılıp her şeyi bildiğini ve teşekkür ettiğini
söyleyecekti; ama pencerenin ardında yüz yüze geldiği korkunç manzara, bu mutluluk patlamasını başladığı
yerde yok etti.

Yemek başlamıştı. Son on dakikadır masa başında iştahsızca yemek yiyen karı koca ve masanın beş altı metre
gerisinde, olası emirleri bekleyen uşaklardan hiçbiri, tek bir kelime bile etmemişti. Gece, bir an durdu ve
etrafına bakındı. Sanki bütün uşaklar onu her an yiyecek akbabalar gibi gözlerini dikmiş duruyorlardı. Bu, onu
oldukça ürkütmüş olsa da, artık bir şeyler yapmanın vaktinin geldiğini düşündü ve duvarda zamansız bir
ülkenin sahte vaktini gösteren büyük saatin akşamüzerini gösterdiğini farketti. "Büyük ihtimalle," diye söze
girdi Gece karısına bakarak, “güneş henüz batmamıştır. Niçin perdeleri biraz aralayıp güneşin kızıl renklerini
izlemiyoruz? Sonra da bahçede biraz yürüyüş yaparız,” dedi. Kadın ilk önce biraz şaşırdı, sonra telaşlandı ve
uşağa döndü. "Elbette efendim," dedi uşak ve kadına anlamlı bir bakış fırlattı. O bakışların içinde sinsi bir
gülümseme gizliydi. Diğer uşaklar arasından birden, bir uğultu yükseldi ve büyük uşağın boğazını
temizlemesiyle çıkan gürültü, onlara yönelen direkt bir "Sus" emri gibi, bütün uğultuyu başladığı noktada
kesti.

Gece, perdeyi aralamak için pencereye yaklaşan uşağın kendinden emin hareketleri karşısında biraz şaşırdı.
Yerinden kalktı ve olacakları görmek için pencereye doğru yürümeye başladı. Artık emindi, bütün bu karnaval
biraz sonra perdenin açılmasıyla bitecekti. Fakat bu nasıl olurdu?! Bunu nasıl hesap edememişti? Perdeyi
aralayan uşağın yüzü, batmakta olan güneşin ışığıyla parladı. Dışarıda tuhaf olan herhangi bir şey
görünmüyordu. Kızıla boyanmış bulutlar ve ağaçların arkasında, zor da olsa seçilebilen henüz tam doğmamış
bir yeni ay vardı. ‘Tabii ki böyle olacaktı,’ dedi kendi kendine kızarak. ‘Zemin kattayız ve buradan bahçenin
devamı görünmüyor. Bunu baştan düşünmem ve kendimi şüpheli konumuna getiren bu hareketten
kaçınmalıydım.’

Yaptığından utanmıştı, yüzü asıldı, hayal kırıklığını gizleyemedi. Uşağın yüzüne zafer dolu bir gülümseme
yerleşti. Kadın rahatlamış ve uşaklar arasındaki uğultu neredeyse yeniden başlamıştı ki, baş uşak onları yine
engelledi. Fakat uşakların birinin diğerine "Biliyor mu yani?" diye sorduğunu duyulabildi. Bundan da pek
emin değildi. Biliyor muydu?

Yemekten sonra bir kadeh beyaz şarap içti ve karısının koluna girmesini işaret eden bir hareket yaparak
masanın başından kalktı. Kadın ona yaklaşırken Gece, bahçe kapısına doğru yürümekteydi. Belki bahçede bir
şeyler bulabilirdi.

"Son günlerde biraz tuhaflaştınız efendim," dedi kadın, bahçeye yeni çıkmışlardı. Gece ne yöne gitmeleri
gerektiğini kestiremiyordu. Kendini zorlayarak, beceriksizce, neden böyle düşündüğünü sordu. Kadının
verecek iyi bir cevabı olmadığını, Gece de en az onun kadar iyi biliyordu. Kadın yalnızca Gece’yi suçlayarak
içinde bulunduğu karışık durumun, aslında onun paranoyaları olduğuna ikna etmek istemişti yalnızca. Kadın,
bunda başarılı olamayacağını fark ettiğinde Gece, "Bence hareketlerimde hiçbir tuhaflık yok," diyebilmişti
sadece. Ve on dakika sürecek yürüyüşleri boyunca hiç konuşmadılar.

Gece sürekli, dış cepheyi içeriden ayıran taş bloklarına doğru yürümeye çalışsa da kadın onu hep başka bir
yöne doğru çekiyordu ve ne zaman kadın onun dışarı yaklaşmak istediğini fark etse Gece, kadının yüzünde
mahcup bir gülümseme yakalıyordu.

Bir süre daha uzun kavak ve çam ağaçlarının altında; kırmızı, toprak yol boyunca yürüdüler. Sonra büyük
havuzun başında, kadın biraz dinlenmek istediğini söyledi. Gece bunu fırsat bilip kendisinin hâlâ bir kurt

KULE 33
DAİMİACININİLKUŞAĞI

kadar dinç olduğunu ve biraz daha yürümek istediğini söyleyip kadının yanından ayrıldı.

Kadının buna izin vermeyeceğini sanıyordu; ama sandığı gibi olmadı. Kadının yüzüne korku dolu bir ifade
yerleşti ve Gece’ye dikkatli olması gerektiğini söyledi. Bu, Gece’yi oldukça şaşırtmıştı.

Daha birkaç adım bile atmamıştı ki, yemek salonun penceresinden kendine bakan uşakların heyecanlı
hareketlerini fark etti. Aynı anda kapı hışımla açılmış, baş uşak dışarı koşar adım fırlamıştı. Gece’yle göz
göze geldiğinde ise, hemen durup ceketini düzeltti ve sakin olmaya zorladığı adımlarıyla ona doğru yürümeye
başladı. Bir yandan kadının gözlerine kızgın bakışlar fırlatıyor; bir yandan da, rahatsızlık duyduğu, çatıdaki
bir noktaya kaçak bakışlar atıyordu.

Sanki, çatıdaki bir şeyin kendisini gözlediğini düşünüyor ve kadının yaptığı hatayı çatıdaki her neyse,
görmemiş olmasını diliyor, telaşlanıyordu. Gece, adını bilmediği bu oyunun iyice karışmış ve kendi başına
yürümesine izin verilmemiş olmasından dolayı hayli sıkkın bir ifadeyle uşağın gelişini izliyor, yerinden hızla
kalkan kadının eve doğru seğirtmesinin ne anlama gelebileceğini düşünüyordu. Sonunda uşak, Gece’nin
yanına gelebildi ve havanın kararmaya başladığını bahane ederek, bekçi köpekleri bahçeye salınmadan önce
içeri girmeleri gerektiğini söyleyip kolunu Gece’nin omzuna attı.

Gece, artık çözmesi gereken daha fazla sorununun olduğunun bilincinde, uşakla birlikte sessizce merdivenleri
tırmandı. İkinci kata geldiklerinde durdular. Koridorun sonundaki odasına gitmeye çalıştığında uşak, onu
uyardı ve sabahki bayılma sahnesini bahane ederek çatı katındaki odasında kalması gerektiğini, orada
hemşirenin kendisine yardım edebileceğini söyledi. Bu, Gece’nin canını sıkan daha önemli bir etken olmadı.
Bunu bekliyordu zaten ve çatı katına çıkan merdivenleri yavaşça tırmanmaya başladı. Uşak bir kapıyı açıp
Gece’yi kibarca davet eden bir kol hareketi yaparak kapının önünde durdu. Gece içeri girdi; uşak, "İyi
uykular efendim," diyerek kapıyı kapattı. Hemen ardından, Gece, kapının kilitlendiğini duydu. Bu, onu
ürküten diğerlerinden daha kuvvetli bir neden değildi.

Hiç uykusu yoktu. Zaten olsa da çözüm bekleyen bunca olayın içinde uyuması da beklenemezdi. İçerisini
aydınlatan minik bir lambadan başka, hiçbir ışık girmiyordu odaya. Zaten, normalde de böyle havasız ve
kapalı odalardan pek hoşlanmazdı.

Henüz odaya gireli yarım saat olmuştu ki, alt kattan gelen sesleri işitti. Bu, kadının sesiydi. Ağlıyor olduğunu
ayırt edebilmişti. Kadın ağlıyordu ve uşak ona sert bir ses tonuyla bağırıyordu. ‘Bu da ne böyle?’ diye
düşündü Gece. Kızmıştı. Uşak, evin sahibesini azarlıyor ve evin sahibesi uşağın önünde hüngür hüngür
ağlıyordu. Bu olay, Gece’nin "Kimse Kendini Oynamıyor" tezini destekliyordu şüphesiz. Ama kadının
hıçkırıkları arasında söylediğini duyduğu bir kelime, Gece’yi daha fazla şaşkına çevirmişti. "Bırakalım onu.
Ne yapacaksınız ki ona," diye söyleniyordu. "O bizim işimize yaramaz," diyordu kadın. Gece’nin içi tam
anlamıyla korkuyla dolmuştu. ‘Bu kadın ne demek istiyor?’ diye düşündü. ‘İşe yaramak da ne demek!’ Kadın
devam ediyordu, "Özür dilerim… Özür dilerim…"

Sesler, kısa bir süre sonra aniden kesildi. Sanki bir şeyler, onların konuşmalarını kesin ve güçlü, karşı
konulmaz bir hareketle durdurmuştu.

Sonra yine aşağıdan, daha öncekilere göre daha kısık; ama daha derinden gelen kalın bir erkek sesi
konuşmaya başladı. Bu sesi, diğer erkek seslerinden ayırt etmek hiç de zor olmazdı. Çünkü ses, hem tam
anlamıyla kalın bir kükreme, hem de tam anlamıyla tiz bir çığlık gibiydi. Ses bütün odayı karşı konulmaz bir
tonla kaplıyor ve herkese itaat ettiriyordu. Sesin ne söylediğini tam olarak duyamadı Gece; fakat arada sırada
birkaç kelimeyi yakalayabiliyordu. Emin olamasa da, "Başaramadın", "Ödeyeceksin" gibi sert tehditkar
kelimelerdi bu duydukları.

KULE 34
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Gece, olacakların ayrımına varmaya başladı. Ses, bunları kadına söylüyordu; çünkü kadın bu akşamüzeri,
Gece’nin bahçede yalnız başına dolaşmasına izin vermişti. "Değiştirileceksin," dedi ses. Sonra korkunç bir
çığlık duyuldu. Bu ses, Bayan Gece’nin sesiydi. Neler olduğunu tahmin etmek bile istemezdi Gece. Bu ses
kimindi ve kadına ne olmuştu?

Lanet olsun! Ardından, aşağıda bir patırtı duyuldu. Bir sürüklenme sesiydi ilk önce Gece’nin kulaklarına
kadar gelen, ardından uşağa karşı sarf edilen o korkunç konuşmaydı başlayan. "Onun yerine başka birini
getirin hemen," dedi ürperticiliğinden hiçbir şey kaybetmeyen ses, ardından uşak cevapladı, "Emredersizin
efendim."

Konu kapanmıştı.

O gece başka bir şey olmadı. Sadece bir ara çatıdan bazı sesler geldi, bunlar da esilmişti. Ama Gece, sabaha
kadar bu sesten dolayı uyuyamadı. Arada bir kapısına kadar birisinin yürüdüğünü duyuyordu sanki. Belki
sadece bir sanımsama... Ayak sesleri kapıya kadar yaklaşıp duruyor, içerisini dinliyor sonra çekip gidiyordu.
Bu bir kâbustu.

Saatler sonra, Gece artık güneşin doğduğundan emindi. Bir süre sonra kapı çalındı. Uşak kilidi açıp içeri girdi.
Yüzü kireç gibi beyazlaşmıştı. Artık yüzünde o zevzek sahte gülümsemeye de yer yoktu anlaşılan. Soğuk bir
tonla Bayan Gece’nin aşağıda, kendisini kahvaltıya beklediğini söyledi. Gece şaşkınlığını belli etmemeye
çabalayarak, "Biraz sonra," diyebildi.

Uşak odadan çıktı ve kapıyı aralık bırakarak, kapının kenarında beklemeye başladı. Gece, kendisini kahvaltı
salonunda neyin beklediğinden emin olamıyordu. “Eğer sandığım gibiyse,” diye düşündü, “dün akşam, kadın
bir şey tarafından öldürülmüştü. Peki ya sonra duyduğum ‘değiştirileceksin’ emri, düşündüğüm şeye denk
düşüyor olabilir mi?”

Giyindi ve kapıyı açtı. Uşak, zoraki, “buyurun” tarzı bir kol hareketi yaptı. Gece yürümeye başladı. Önce
üçüncü kata inen düz merdivenleri, sonra ikinci ve zemin kata inen helezon merdivenleri indiler. Uşak hemen
arkasında, usul adımlarla onu takip ediyordu. Nihayet kahvaltı salonuna girdiler. Yine büyük bir masa,
salonun ortasında Gece’nin yerine geçmesini bekleyen uşaklarla çevriliydi.

Kadın, Gece’nin oturmak için yöneldiği sandalyenin hemen karşısındaki bir sandalyede oturuyordu ve bunun
artık hiçbir anlamı yoktu. Çünkü bu kadın Gece’nin seviştiği kadın değildi artık. Kadının gözlerinde ışıl ışıl
parıldayan yabancılığı fark ettiğinde, istemeden diğer Bayan Gece’ye bağlanmış olduğunun ayrımına vardı.
Kadın soğuk bir ses tonuyla, "Günaydın efendim," dedi. Fakat bu, Gece için artık hiçbir anlam ifade
etmiyordu. Zorlanarak kadına cevap verdi; "Günaydın.” Nasıl oluyordu, bilmiyordu ama, vücudu ve sesi
Bayan Eski Gece’ye tıpatıp benzeyen bu kadında, Bayan Eski Gece’ye ait olmayan bir şeyler görüyordu.
Sanki… Bilemiyordu…

Uşaklar yine gümüş tepsilerde yiyecekleri getirdiler. Dışbükey kapaklar parıldayarak açılırken Gece,
kapakların birinin üzerinde korkunç bir yüzün gümüş yüzey boyunca bükülerek yansıyan görüntüsünü gördü.
Bunu fark eden uşak kapağı hızla kaldırırken, Gece telaşla yerinden kalktı ve soğuk terler dökerek arkasına
döndü. Hiçbir şey yoktu. Bu oyunun artık eğlencesi kaçmıştı. Birinin bir açıklama yapması gerçekten iyi
olurdu. Gece, kendini biraz toparlamaya çalışarak sandalyesine yeniden oturdu fakat içi, eskisi gibi rahat
olamayacaktı hiçbir zaman; buradan kurtulmuş bile olsa günün birinde...

Yemeğini hızla yiyip ayağa kalktı ve Bayan Yeni’yi beklemeden, bahçe kapısına yöneldi. Bu, uşakları
telaşlandırmıştı. Gece’nin de beklediği gibi, baş uşak yanına koşarak geldi ve gülümsemeye çalışarak
Gece’nin kolundan tuttu. Gece kolunun acıdığını fark ettiğinde uşak ona, "Bayan Gece’yi beklemeyecek
misiniz? " diye soruyordu.

KULE 35
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Bayan Yeni; masadan kalkmış, uşağa kapıyı açmasını söylerken, Gece ilk kez saldırgan bir düşünceye
kapılmıştı. Belki kadını ve uşağı itip hızla çıkış kapısına doğru koşabilirdi; ama bunu yapsa da gerçekten
başarmış sayılabilir miydi? Sonra bu düşünceyi erteledi ve uygun bir an yakalayabilirsem belki, dedi kendi
kendine. Sonra Bayan Yeni’yle birlikte, uşağı kapıda bırakıp bahçeye çıktılar.

Baş uşak, kahvaltı salonunun içinde sinirli adımlarla dolaşıyordu. Diğer uşaklara kendini yalnız bırakmaları
için emir verdi. Kısa bir süre sonra uşak odada yalnız kaldı. Büyük masanın başına oturmadan önce aynanın
karşısına geçti saçlarını ve yüzünü ovuşturduktan sonra sandalyelerden birine oturdu. Derin bir nefes aldı ve
burnuna Gece’nin kokusu geldiğinde yüzünü buruşturdu. Bu insanlar, diye düşündü, böyle iğrenç kokmayı
nasıl becerebiliyorlar?

Gece ve Bayan Yeni havuzun başında oturuyorlardı. Bir ara kadın, elini Gece’nin elinin üzerine koyup
gözlerini kaçırdı. "Biliyorsun" dedi, bir an Gece kadının ona her şeyi itiraf edeceğini düşündü ve kadına
dikkatle bakmaya başladı; kadın bakışları yerde, konuşmasına devam etti, "Biliyorsun babam öldüğünden beri
çok acı çektim, kendimi kaybolmuş hissediyorum…" Gece gözlerini, kadının gözlerinden kaçırmıyordu. Tam
anlamıyla hayal kırıklığına uğramıştı. Bu kadın ne diyor ya?! Hangi babadan bahsediyordu? Umduğu itiraflar
yerine bulduğu, aptal bir ölüm hikayesi olacaktı anlaşılan. Ama kadını dinlemeye devam etmek niyetindeydi.
"Son yıllarda, artık bu kaybolmuşluk hissi iyice olgunlaştı ve kendimi bu yüzden karanlık bir kulede
hapsolmuş gibi hissetmeye başladım." Tam o sırada, Gece’nin aklına ilk gün ayırt ettiği; fakat daha sonra
neredeyse unuttuğu kuleler geldi. Binaya baktı ve bir anda içine düştüğü şaşkınlığı, onu ayağa kalkmaya
zorladı. Binanın iki yanında daha önce gördüğü iki kuleden biri artık orada yoktu. Yalnızca sol cephedeki kule
hâlâ oradaydı. İlk gün bir hayal görmüş olduğunu kabullenerek yeniden oturdu, Bayan Yeni’nin yanına. Kadın
telaşlı gözlerle onu sorgular gibiydi. Gece alelacele kadına, "Kule…" dedi "Bir tane daha yok muydu?” Kadın
güldü, "Siz gerçekten iyi gözükmüyorsunuz efendim, bence biraz dinlenmelisiniz," dedi. Adam hatasını kabul
etmiş gibi yaptı ve kadına gülümsedi. "Belki haklısın, biraz dinlenmek hiç de fena bir fikir gibi görünmüyor,
baban hakkındaki konuşmaya umarım daha sonra yeniden devam ederiz," diye cevap verdi. Kadın ayağa
kalktı ve elini uzattı; Gece, kadının uzattığı eli havada yakaladı ve o da ayağa kalktı.

Beraber binaya doğru ilerlerken kadın son bir şey daha söylemeye çalıştı, "Şunu bilmeni isterim ki bu
kaybolmuşluk hissi insana her şeyi yaptırır, ta ki zamanı geri döndürüp hataları düzeltene kadar, ki bu bir
kaybolmuşun en önemli görevidir."

Gece durmuştu. Kadın sözü bağladı, "Tabii mümkünse…"

Beraber binaya girdiler; Gece düşünmeye devam ediyordu. Kadının ağzından çıkanlar, ona hiç iç açıcı
gelmemişti, hele o “her şeyi yapar” ifadesi, kafasını iyice bulandırmıştı. Ama “kaybolmuşlar” da neyin
nesiydi? Gece, bir bağlantı bulmak için uşakla birlikte çatı katındaki odasına çıkarken, zihnini zorlamaya
devam ediyordu.

“Baba… Kaybolmuşlar… Görev....” Bütün bunlar o harikulade görünüşlü kadının ağzından, birbiri ardına
çıkmıştı. Muhakkak bir anlamları olmalıydı. Gece bir süre sonra pes etti. Uşak, hiçbir şey söylemeden odayı
terk etti ve kapıyı kilitledi. Gece, biraz dinlenmenin kendine iyi geleceğinden emindi.

Daha uykuya yeni dalmıştı ki, bir gürültüyle sarsılarak uyandı. Sesin nereden geldiğini kestirebilmek, henüz
uykunun verdiği sarhoşluğu üzerinden hemen atamadığı için kolay olmadı. Sonra tekrar eden sesin; binanın
dış cephesinden, odasının duvarının arkasından geldiğinin ayrımına vardığında korkudan titremeye başladı.
Çünkü çatı katındaki odası, yerden neredeyse on beş metre yüksekteydi ve bu yüksekliğe kadar uçup bu
gürültüyü çıkaracak şeyin Mickey Mouse olmadığı kesindi.

Ayağa kalkıp ışıkları yaktı. Ses tekrarladığında kapı tarafındaki duvara sırtını vererek beklemeye başladı. Dış
duvarda daha önce de seçebildiği onarılan bölge, titremeye ve örülen tuğlaların arasındaki sıva, parça parça

KULE 36
DAİMİACININİLKUŞAĞI

yere dökülmeye başlamıştı. Şimdi, Mickey Mouse'un, duvarı delerek içeri girmek istediğinden tamamıyla
emindi. Hemen yanında durduğu kapı, yavaşça aralandı.

Birkaç adım ileri gidip kapının aralığından koridora baktı. Tam o anda, koridorda, beyaz çarşaflı bir kadının
yürümekte olduğunu gördü. Bunu, göz ucuyla görebilmişti. Koridora çıkıp kadına baktı. Bu, Bayan Gece’ydi.

Bayan Gece, koridor boyunca yavaş adımlarla yürüyordu. Henüz yüzünü görememişti; fakat içgüdüsel olarak
onun Eski Bayan Gece olduğunu sezdi. Arkasından yürümeye başladı.

Bir an Gece, kadının yüzünü döndüğü zaman, orada korkunç bir oyuk görmekten ve oyuğun içinde türlü
yaratıkların koşuşturduğu bir iğrençlik abidesiyle karşılaşmaktan korktuysa da, bunun sıradan bir delilik
olacağı kararına vardı. Ve yürümeye devam etti kadının arkasından.

Bayan Gece’nin ardından iki adım daha attı, kadın koridorun sonunda durdu ve eğildi. Gece, kadının hemen
arkasında durdu ve ilk kez, kadının yüzünü gördü. Kadın, başını Gece’ye çevirdiğinde Gece telaşa kapılıp
kendini bir adım geriye attıysa da, içini bir anda kaplayan duygu seli, onu yeniden kadına doğru bir adım
atması için zorladı.

Kadın başını duvara dönüp halıyı hafifçe kaldırdı ve halının altındaki demir küçük bir tokmağı tutarak,
kendine doğru çekmeye başladı. Kadının bu hareketiyle birlikte duvar hızla sarsıldı ve yerinden oynadı.
Koridorun bitişinde bir cücenin bile girerken zorlanacağı bir kapı açıldı. Cüce? Yo, yo!... Bir de bunlara
ayıracak vakit kalmamıştı.

Ansızın peydahlanan müthiş bir ses yakaladı kulaklarını, Gece’nin ve kadın’ın. İkisi birden irkilip arkalarına
baktılar. O anda Gece, Mickey Mouse'un duvarı delerek içeri girdiğini anlamıştı ve görünene göre yanında
Pluto'yu da getirmişti. Kadın çığlık atarak kapıdan içeri ustalıkla girdi ve gözden kayboldu. Bu durumda,
Gece’nin de yapması gereken bu olabilirdi; fakat çatıdaki gulyabani heykellerinden biriyle göz gözeydi ve
mermer bir kurt da, onu parçalamak için efendisinin emrini bekleyerek toz salyalar akıtıyordu ağzından.

Gece, adımlarını geri çekti. Mermer adam güçlü çenesini açarak bağırdı, "Kaybolmuş zamanın efendisine itaat
et!"

Saçmalık!...

Kurt, Gece’nin üzerine atladı ve o anda çalan kapının hışmıyla ansızın uyandı Gece, gördüklerinin rüyâ
olduğu ayrımına varması zaman aldı. “Nereye kadar rüyâydı?” diye sordu kendi kendine.

Kapı hızla açıldı ve uşak içeri girdi. "Akşam yemeği için gelmeyecek misiniz efendim?" Gece tereddütlü
hareketlerle yatakta doğruldu. Uşak devam ediyordu, "Neredeyse yedi saattir uyuyorsunuz ve öğle yemeğini
de kaçırdınız, eminim bir kurt kadar acıkmışsınızdır." Gece ayağa kalkarken evet anlamında başını salladı ve
üzerini değiştirmeye başladı. Bu sırada uşak, dışarı çıkmış ve kapının arkasında beklemeye başlamıştı.

Giyinip dışarı çıktı. Koridoru geçene kadar rüyâsını düşündü ve aklına koridordaki kapı geldi. Bir an
duraksayıp koridorun sonuna baktığında, dipteki duvarın bir bölümünün, duvarın geri kalanına göre daha
farklı bir renk tonuyla sıvanmış olduğunu gördü. Bu farklılık, ufak bir dikdörtgen şeklindeydi. Tam da buydu,
diye geçirdi aklından ve uşağın adımlarına yeniden ayak uydurdu.

Biraz sonra büyük yemek salonundaydılar. Masanın başındaki yerini alırken dışarıdan korkunç bir uluma
yükseldi. Kan kokusunu alan köpekbalıkları gibi huzursuzlandı uşaklar. Gece, baş uşağa dönüp "Evet," dedi,
"bir kurt gibi açım, aynı dışarıdakiler gibi," Sesinde bir iticilik ve itaatsizlik sezinlemişti uşak. Kadın, konuyu
değiştirmek istercesine söze girdi. "En son," dedi, "babam hakkında konuşuyorduk efendim," Bu arada

KULE 37
DAİMİACININİLKUŞAĞI
yemekler masaya gelmeye başlamıştı bile. "O günleri siz de hatırlarsınız, babam gerçekten çok iyi bir
insandı," konunun nereye geleceğini bilmiyordu Gece. Kadın devam etmekte kararlıydı. "Evet iyi bir insandı;
ama o da pek çok insan gibi hatalar yaptı." Bir an Gece, kadının yüzüne baktı ve bir şeyler hatırladığını fark
etti. Sonra rüyâsındaki aynı kadın, gözünün önüne geldi. Aynı kişiydiler; ama değildiler de aynı zamanda...
Gece, kadının yüzünde bir şeylerin ona tanıdık geldiğini fark etti. Yıllar önce tanıdığı biri olabilir miydi?
Kadın devam ediyordu. "Hatası; her gün, bütün insanların yaptığı sıradan ama korkunç hatalardan biriydi."
Konu ciddileşmeye başlıyordu. "Tanrı’nın lütfunu reddetme cesaretinde bulunarak, pek çok insanın yaşamını
engelledi." Gece bu noktada ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu. Kadının söyledikleri bir kilit olabilirdi;
ama bunu anlayamıyordu işte.

Kadın bir süre sustu ve sonra yerinden kalktı. Artık oyunun son perdesine yaklaştığını hissedebiliyordu Gece.
Kadın yaklaştıkça, Gece de geriliyordu. En sonunda Gece’ye yakın bir noktada durup eğilerek, sordu. Bu,
kadının salonu terk etmesinden hemen önce olmuştu. "Hatırlamıyorsun değil mi? Çünkü olmadı!... Bu
babamın hatası!"

Uşaklar masadaki yiyecekleri geri götürürken, Gece hâlâ orada oturmakta ve düşünmekteydi. Pencerenin
dışında gördüğü manzara, yeniden zihnine doldu ve büyük bir umutsuzluğa kapıldığı hissiyle boğuşmaya
başladı.

Böyle olmamalıydı.

Hava kararmıştı. Gökyüzünde kusursuz bir dolunay ışımaktaydı. Ama bir tuhaflık vardı gökyüzünde. Bunu
umursamadı. Pencereleri örülü bir oda, bu evdeki en güvenli yer olmalıydı. Odasına girerken yine koridordaki
küçük kapıya baktı.

Şimdi odasındaydı. Bir süre karanlıkta düşünmeye başladı. Pencerenin olması gereken yerdeki sağlamca
örülmüş tuğlaları kontrol etti. Yerlerinden kımıldayacak gibi görünmüyorlardı.

Yatağına uzanıp kadının babası hakkında anlattıklarını tekrarladı zihninde. Anlamsızdı. Sonra rüyâsında
gördüğü kadınla, bir saat önce masasında oturan kadının birbirlerinin kopyası, iki ayrı zihin olduğunu
düşündü. Ve rüyâsında gördüğü kadının gözlerinde, seviştiği kadını gördüğünü anımsadı. Ama masadayken
Bayan Yeni’nin yüzünde yakaladığı tanıdık ifade, kiminle ilgiliydi? Aklını zorlayarak geçmişe dönmeye
çabaladı, boşunaydı. Bilmediği çok önemli bir şey vardı. Çok önemli ve çok basit… Bu, onun buradan kaçış
biletiydi.

Bunları düşünürken kapının zorlandığını duyarak yerinden fırladı ve duvara sırtını dayadı. Gelen uşak mıydı?

Kapı yavaşça aralanırken, o hiç ses çıkarmadı. Sonra kapının arkasında kimsenin olmadığını görüp biraz
rahatladı, belki kendi kendine açılmıştı. Ama uşak kapıyı kilitlememiş miydi? O anda öylesine karışmıştı ki
kafası, bunu hatırlayamadı. Ayağa kalkıp koridora göz attı. Tam o sırada merdivenlerden biri iniyordu.
Yalnızca bir saniyeliğine kadını gördüğünü sandı. Rüyâsında onu ziyaret eden kadını.

Kapıyı onun açmış olmasını dileyerek koridora çıktı. Bu koridorda daha önce yalnız başına kaldığını
hatırlamıyordu. Bir acemi gibi heyecanlanıyor, sürekli terliyordu. Gürültü çıkarmaktan korkarak, koridorun
sonuna gelmişti. Duvardaki farklı dokuyu, şimdi hissedebiliyordu. Oradakinin, ahşap bir kapı olduğunu
anlaması uzun sürmedi. Buraya kadar her şey yolundaydı. En azından rüyâsını doğruluyordu. Ama halıyı
kaldırdığında o kapı tokmağını görmesi demek, aynı anda arkasında kükreyen mermer bir canavarı da görmesi
anlamına geliyordu.

Korkudan titremeye başlamıştı; ama etrafta hiç ses duymuyordu. Ne var ki, gözlendiği hissi, içini binlerce aç
fare gibi kemiriyordu. Kırmızı halıyı kaldırdığında, altındaki tokmağı bütün netliğiyle görmüştü. Kalbi

KULE 38
DAİMİACININİLKUŞAĞI
duracak gibiydi, her an üzerine azman bir mermer kurt fırlayabilirdi artık. Hiç şansı kalmamıştı. Ama nereye
gidiyordu? Bu kapağın arkasında ne olduğu hiç de önemli değildi aslında. Ne bulursa bulsun, buradan
kaçamayacağını gayet iyi biliyordu. Bütün bu azgın yaratıkları öldürüp binada yaşayan bir tek kendisi kalsa
bile, bunun bir anlam ifade etmediğini anlayacak kadar zekiydi hâlâ. Çünkü dışarıda bir “dışarı”sı yoktu. Bu
düşünce, onu yine korkunun ve umutsuzluğun esmer koridorlarına sürükledi. O sabah perdeyi açıp baktığında,
uçsuz bucaksız bir boşluktan başka hiçbir şey görememişti. Her şey, hatta gökyüzü bile, küçük bir yay çizerek
binanın üstünde eğiliyor ve bina surlarının bittiği noktada son buluyordu sonrası ışıksız, cansız bir boşluk. Bu
kadar…

Vakti yoktu. Her şeye rağmen bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu. Ya da zihni onu aldatıyordu. Belki
yumuşak yatağına uzanıp olacaklara razı olmalıydı. Boşluğun içinde kaybolmak, ölmekten daha iyi değildi.

Yavaşça halıyı kaldırdı ve kapıyı açtı. İçeride hiç ışık yoktu. Acaba içeri girmeli miydi? Aşağı baktı, zifiri
karanlık… Burası da mı boşluktu yani? Burası da mı aslında yoktu? Bilemiyordu…

Sonra gözlerinin karanlığa alışmasıyla, bir iki metre ileride, karşı duvarda bir merdiven olduğunu gördü.
Etrafına bakındı, burası bir kulenin içiydi ve sıvanmamış tuğlalarla örülmüştü. Kadının bahçede söyledikleri
aklına geldi. O kadın değil miydi kendini bir kulede hapsedilmiş gibi hisseden? Ona bir şeyler anlatmak
istemiş olabilir miydi? Sonra binanın sağ cephesindeki, ortadan ansızın kaybolan kuleyi anımsadı. Burası o
sağ cephedeki kule olmalıydı. Son kez koridora bakıp ileri atıldı.

İlk başta, elleri merdiveni yakalayamamış ve aşağı kaymıştı; ama ardından merdiveni, parmaklarını bir çengel
gibi kullanarak kavramış ve tırmanmaya başlamıştı. Aşağıda görülebilecek hiçbir şey olmadığı kanısındaydı.
En fazla, insan boyutunda fareler yaşardı orada zaten. Yukarı tırmanırken koridordaki kapının kapandığını
duydu. Kapının, kendi kendine kapanmış olmasını diledi. Yukarı çıkışı boyunca, bu işin biraz abartılı
olduğunu kabul etti. Çünkü kuleler, binadan daha kısa görünüyordu dışarıdan ve Gece de binanın en üstünden
tırmanmaya başlamıştı, bu bile tuhaftı; bir de iki üç dakikadır tırmandığını fark edince bir şeylerin yanlış
olduğunu düşünmekten kendini alıkoyamadı.

Nihayet elleri kulenin bittiğini gösteren bir tahtaya çarptığında, çarpışma sesi kule boyunca inleyerek aşağıya
indi. Sanki metal bir tüneldeydi. Parmaklarıyla, kalın demirden bir halkayı buldu ve yukarı doğru hızla ittirdi.
Şaşkınlığın yaratmış olduğu anlık bir yanlış karardı Gece’nin verdiği. Sonra halkayı yeniden kavrayıp kendine
doğru hızla çekti ve uyuşuk bir ışık üzmesi Gece’nin yüzünü aydınlattı. Kollarından destek alarak kulenin
tepesindeki odaya çıktığında, irkilerek doğruldu ve geri çekildi.

Yakalandığını sanmıştı. Çünkü Bayan Gece, seviştiği o mükemmel kadın, rüyâlarından yeni sıyrılmış gibi
mahmur, Gece’ye bakmaktaydı. Yerinden yavaşça kalktı kadın ve korktuğunu fark eden Gece’ye doğru
gülümseyerek yaklaştı. "Seni bekliyordum," dedi kendine güvenen bir tonla, "sana yardım etmek istiyorum."

Gece başını arkaya doğru atıp tahta duvarlara yaslandı. "Sen kimsin?" diye sorabildiğinde, kadın elerini
tutmuş kendi göğsüne bastırıyordu. Gece, yine kadının yüzündeki tanıdık ifadeyi yakaladı. Hatırlaması
gereken bir şeyler olduğundan emindi artık. "Şimdi beni iyi dinle," diyerek ellerini bıraktı ve yere oturdu
kadın, ardından Gece de onu takip etti. "Şimdi anlatacaklarıma inanmakta ve hepsini anlamakta güçlük
çekebilirsin; ama şunu iyi bil ki bunlar, senin hayatını kurtarabilir. Yoksa başına, yakında ummadığın
felaketler gelecektir...”

“Şimdi sakinleş."

Kadın, derin bir soluk aldı ve güçlükle nefesini geri verirken gözlerinden umutsuzluk net bir biçimde
okunabilmekteydi.

KULE 39
DAİMİACININİLKUŞAĞI

"Hayat sana iki seçim sunar ve ikisinin de yollarını, baştan belirler. Sana kalan, önüne bir problem çıktığında,
ki bunun diğer bir adı kesişim noktalarıdır, bir karar vermektir. Aralarında seçim yapabileceğin kararlar
önceden belirlenmiştir ve sen bunların dışında bir karar veremezsin."

Tavandan vuran güçsüz ışığa çevirdi yüzünü ve devam etti. Şimdi yüzü çok daha iyi seçilebiliyordu. Nasıl
oluyor bilmiyorum ama, diye düşündü Gece, ben bu kadını bir yerden tanıyorum.

"Sana seçmen için sunulan kararlar, seçsen de seçmesen de çoktan yaşama geçmiş olurlar. Yalnızca sen
seçmiş olduğun kararın zaman tabakasına bir geçiş yaparsın. Ama ne yazık ki, seçmemiş olduğun karar ayrı
bir sen ile diğer tabakada kalır ve orada yaşanmayı sürdürür."

Gece, kadının söylediklerini anlamakta zorlanıyordu. Aslında zorlanmıyordu, tamamen anlamıyordu. Ama
dinlemesi gerektiğinin farkındaydı.

"Bizler," dedi kadın, "yani ben ve şu anda muhtemelen zamansız dünyanın efendisi ve askerleriyle en alt katta
konuşup plan yapmakta olan benim kılığımdaki diğer kadın, aslında kardeşiz. Ve sen bizi diğer katmanda,
annemle evlenmeyerek terk eden babamızsın."

Gece şimdi kahkahayı patlatacaktı. Yaşadıklarının, yaşanacak en saçma şeyler olduğunu düşünüyordu; ama
yanılmıştı, şu olanlara bak. Baba ha?!

Kadın utanmıştı. Kendini toparlayıp konuşmasını sürdürdü.

"Buna inanmakta zorlandığını biliyorum; ama doğru olan, bu. Biz diğer katmanda kaldık ve sen başka bir
hayata gittin. Bunun diğer bir anlamı baba, biz zamanın içinde kaybolmuştuk."

Şimdi canımı sıkmaya başladı işte, diye düşündü Gece.

"Ve kaybolmuşların eninde sonunda geleceği tek yer bu sonsuz karanlık, bu zamansız ülkedir... Biz burada
kaybolduk! Bizim için ne bir son, ne de bir başlangıç var." Sonra sustu. Başını yeniden kaldırdığında, "Bunu
anlamanı çok isterdim baba, " dedi.

Gece ayağa kalkmıştı. Hâlâ kafasını kurcalayan sorular vardı, tabii eğer bu çılgın kadının söylediklerine
inanacak olursa. Mesela kendisine baba diyen bu kadının ölmüş olması gerekmez miydi? Bunu sordu. O
akşam odasından duyduğu konuşmaları, bir bir anlattı kadına.

Kadın güldü. "Biz ölemeyiz baba," dedi yumuşak bir sesle. "Doğmadık ki; sadece varız o kadar… Ama
Cezalandırıldım," dedi korktuğunu belli ederek. "Cezalandırıldım ve bu yüzden senin ölümüne kadar burada
kalacağım."

"Benim ölümüm mü?!" diye atıldı Gece.

"Vaktini bilmiyorum, ama bir şeyi bekledikleri belli," dedi kadın. "Sanırım çıldırmanı bekliyorlar; delirmiş bir
ruh, onlar için leziz bir ziyafettir," dedi, sonra sesi bükülerek çıktı, "Tabii benim için de…"

Gece oradan kaçmak için müthiş bir istek duydu içinde. Çünkü şimdi, kaçması için daha fazla sebep vardı
ortada.

KULE 40
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Bacağını hızla kendine doğru çekip kulenin merdivenlerine sıçradı. Nefes nefese kalmış, aşağıya inmekteydi.
Bir an yavaşlayıp zihnini toplamaya çalıştı; ama yukarı baktığında gördüğü rezalet, ona bu hakkı tanımak
istemiyordu.

Gece hızla aşağı iniyordu. Tahminince kapıya gelmiş olmalıydı; ama duvarlar sanki henüz örülmüş gibi
yepyeniydi ve herhangi bir kapı ya da ona benzer bir şey taşımıyordu üzerinde. Gece, indi. Artık, onu
kovalayan paramparça olmuş beyaz kıyafetler içindeki ucube, onu takip etmiyordu. Yorulmuştu ve hâlâ
iniyordu... Birden korkunç bir ses doldurdu kulenin içini. Ansızın durdu Gece. Ses kesilmişti. Sadece sesi
takip eden yankıları duyabiliyordu şimdi. Yavaşça bir adım daha attı aşağıya; ama ayağı boşlukta takıldı.
Korkup kendini ileri çektiğinde, çürümüş nefesiyle doldu ciğerleri, burun buruna geldiği deforme olmuş
iğrenç suratın. Artık bir surat bile değildi o. Yaratık, ağzını gererek iğrenç bir çığlık atmaya başladığı an,
birden durdu ve inanılmaz bir sessizlik yayıldı kulenin duvarları arasına. Şimdi zamansızlığın içinde bir
boşluğa düşmüştü Gece, hiçbir şey kımıldamıyordu. O hariç... Sonra çok derinden bir ses duyuldu. Gece
bunun üzerinde pek durmadı, anlamını çözemeyeceği bu ses, "Bilgisayar hatası! Bilgisayar hatası! Bilgisayar
hatası!" diye üç kez tekrarladıktan sonra aniden kesildi. İğrenç yaratık, korkunç ağzını açmış duruyordu
Gece’nin önünde. Ayaklarını da elleri gibi kullanarak baş aşağı merdiven direklerini tutuyordu.

Gece, ne yapacağını bilemiyordu. Önce bir kolunu ileri atıp yaratığın elleri ve elimsi ayakları arasında kalan
merdiven basamaklarından birine tutundu, sonra kendini ileri atıp öbür elini biraz daha yukarıdaki bir
basamağa koydu. Şimdi, yarısı çürümüş canavarın üzerindeydi. Bir hamle daha yaptı ve yaratık arkada kaldı.
Yavaşça tırmanmaya başladı merdivenleri. Biraz ileride, küçük kapıyı gördü. Açıktı. İleriye doğru sıçradı ve
elleri kapının girişini yakaladı. Kendini yukarı çekip içeri girdi. Neredeyse aşağıya düşecekti. Devasa ellerini
açmış, kollarını üzerine doğru uzatmıştı dev mermer bir yaratık. Aynı rüyâsında gördüğüne benziyordu. Ama
şimdi kımıldamıyor, gerçek bir mermer heykel gibi duruyordu. Koridoru geçip alt kata inmeye başladı.
Merdivenlerden hızla aşağı koşarken, donmuş iki küçük cüceyle karşılaştı. En az diğerleri kadar korkunçtular.
Bunlar alt katta merdivenlerin başında duran heykeller, diye düşündü. Yavaş yavaş aşağı iniyordu. Orta kata
hiç uğramadan en alt kata indi.

Bahçe kapısı açıktı. Kapıdan çıkmadan önce, açık kalmış kapısından içerisi görülebilen yemek salonuna
dikkat etti. Baş uşak, diğerleri ile bir şey konuşuyormuş gibi gözüküyordu.

Kımıldamamaları güven verici, diye düşündü; elmacık kemiklerinin yırtılmış ve altında siyah bir yüzeyin ve
kemiklerin belirmiş olduğunu görünce. Bahçe kapısından hızla çıktığında diyaframı hızla boşaldı ve keskin
bir çığlık attı. Çatıdaki heykeller, şimdi binanın etrafında uçuyor, duvarlarda baş aşağı yürüyor ve
yüzlerindeki korkunç ifadelerle bağırıyor görünüyordu. Biraz önce duran şeyin zaman mı, yoksa kalbi mi
olduğunu bilemeyecekti. Belki ölmüştü. Ama zaten olanlar, en az ölüm kadar korkunçtu. Sonra zaman
durması kavramı, kafasını kurcalamaya başladı. Zamansız ülkede, çalışmayan bir saat ne anlam ifade ederdi
ki?! Bunu fazla düşünmedi. Ne olduysa olmuştu; artık kurtulmuştu. Birden nefesi kesildi. Bahçe kapısına
yaklaştı ve kapıyı açtı. Gördüğü koskoca bir hiçti. Koskoca bir hiç!...

Bir süre boş karanlığa baktı. Orada hiçbir yer yoktu. Sonra arkasından muzip bir kahkaha duydu. Bu, onu
korkutmadı. Yavaşça arkasına döndü. En az kendi boyunda, kükreyerek kendine doğru yürüyen mermer
yaratığa baktı bir süre. Yaratık yaklaşırken, havada asılı duran yaratıklar yeniden uçmaya başladı.

Şimdi bahçeyi ulumalar ve kükremeler doldurmaya başlamıştı hızla. Kanatlı olanların hepsi, Gece’nin
üzerinde toplaşıp çığlıklar atmaya; kanatları olmayanlar ise sürünmeye benzer bir yürüyüşle, ellerini de
ayakları gibi kullanarak üzerine gelmeye başlamışlardı. Sonra ilk duyduğu kahkaha yinelendi. Beyaz elbiseli
kadın kahkahalar atarak geceye yaklaştı. Bir an sustu ve alaycı bir ifadeye bürünerek, "Baba," dedi,
"hahahahah!"

"Demek baba ha!" Kadının keyfine diyecek yoktu.

KULE 41
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Gece, daha fazla düşünmek ve tüm bu olanlara katlanmak istemiyordu.

Hikayenin sonu çabuk gelmişti; şimdi ona yapacak pek bir şey bırakmıyordu bu kâbus.

Gece arkasını, zamansız ülkenin kaybolmuş yaratıklarına döndü.

Şimdi yüzüne harika bir gülümseme yayılmıştı, kollarını iki yanına açtı ve kendini karanlığa bıraktı.

Önce kadın ve dev gitti gözlerinin önünden, sonra uçan yaratıkların çığlıkları ve korkunç suratları çıktı
görüşünden; en son kulenin ucunu gördü. Bir kadın vardı geçmişten hatırladığı... Ağlamaktaydı. Sonra
karanlığı gördü. Boşluktu görebildiği yalnızca. Henüz karanlıkta tamamen kaybolmadan önce kulaklarına
yetişen son ses, boktan bir şaka gibi ard arda tekrarlanmaktaydı...

"Bilgisayar hatası! Bilgisayar hatası!..."

VE DIŞARIDA YAĞMUR VARDI

Güçlü bir çıkış noktasıydı, belirsiz bir ışık huzmesiyle aydınlanan mutfağın duvarlarında bakışlarımı
yakalayan gölgeler... Ortaokul başlarıydı. Kışın ortası. Eskişehir. Kabanının içinde üzgün bir hikayeydi,
sırtında okul çantasını taşırken üşümüş gövdem.

Tarihin koyu kıvamıyla her geçen gün biraz daha kabarmış, salonun sırtını örten kilimlerin üstüne öylece
attığım yastıklara, ansızın yüreğimde beliren bu görüntülerle beraber bırakmıştım, hissedilmeyen bir rüzgârın
dalgalandırdığı kızıl uzun parlak saçlar gibi, anbean daha da ağırlaşan bedenimi.

Yakınımda mumlar yanıyordu serkeş, çok uzamadı bu... Söndü gitti, ardından sesimi de alarak. Bir tek
mutfağı sessizce hafifleten o düşmüş rüzgârlarla dağılmış ışık haznesi kalmıştı geriye...

Düşlerle sevişmeye başladığım andı bu. Işık, eteğini toplayıp giderken, kimliksiz bir parlaklık bırakmıştı
ardında... Yavaşça dağılan... Dizlerime kadar yalınayak süzülen...

Aralık kalmış kapısından mutfağın, çıkıp yaklaştıkça ışık –ulaştıkça yani o güçlü nefesi mırıldanarak
kulaklarıma- ve belirdikçe yaşlı yüzü gülümseyerek gözlerimin önünde; kardan-kıyametten, ortaokul
yıllarından, Eskişehir’in kumundan çakılından, gözden ırak parklarından, örülü gümüş örümcek ağının
sarmaladığı bir tırtıla dönüşüyordum; ki düşlerim, kozasından sıyrılıp biraz sonra da doğduğu güne gözlerini
yumacak bir kelebek için çok ağırdı.

Evet ortaokul başlarıydı, kış ortası... Eskişehir! Güçlü ve yalnız, Porsuk Nehri!...

Yeliz vardı o yıllarda.

Açık renk saçlarını ve olağanüstü güzelliğini hatırlayabiliyorum hâlâ, gülümseyişinde kıvrılan dudaklarının
her anının…

KULE 42
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Ama en taze; akşamüzeri okul koridorlarını teker teker geçişimiz ve çıkış kapısına henüz varmadan kavuşan
sabırsız ellerimizdi hatırladığım. Yakamı bunca zaman sonra bile bir an olsun bırakmayan…

Upuzun bir yol tutardık alacakaranlığında akşamın. Ardından bizi, alacakaranlığını yitirmiş akşamın geceyle
olan sevişmesi karşılardı gizlice -ki biz havanın karardığını bilmezden gelirdik bir tek an bile eve geç
kalmaktan korkmamak için.

Şu an adını hatırlayamadığım bir parkın ağaçlarının ve en çok tahta banklarının üzerinde parlardı ay o
gecelerde. O banklardan birine yaramaz iki çocuk gibi oturur ve olgunlaşıp üzerimizi örtmesi için beklerdik
karanlığın, arzularımızın…

Karanlığın içinde parıldayan kedi gözleri gibi değerdi bakışlarımız birbirine, upuzun bir bekleyişti ki o...
Anlatılamaz.

Ve evet... Birleşirdi dudaklarımız; hiç bitmeyecek bir öykünün ilk satırları gibi öperdi beni ve hiç başlamamış
bir öykünün son sözünü söyleyerek utançtan kızarmış yanaklarını gizlemeye çalışırken uzaklaşırdı
ayaklarımız birbirinden.

Buğday kokan teni, teni gibi kokan buğday tarlalarının arasından geçip.

Böyle bir akşamdı... Kardı, kıyametti; parktaydık... Bir ölü kadar soğuk ve soluktu bedeni. Dudakları değdi,
sanki bütün bir kış eriyecekti. Ve buzulları çözülecekti dudaklarımızın arasında kutupların.

O çocukluğun masum sıcaklığıydı hissettiğim. Gülümseyerek çekti dudaklarını, saçları dalgalanıyordu o


sırada. Uzun, siyah, deri paltosunun iç cebinden bir paket sigara çıkardı.

Annem akşam yemeği için çarşıya çıkmıştı bir gün, televizyon başındaydım. Koyu kahverengi, kısa ve dik
saçlarım vardı o yıllarda. Ellerim çok daha küçüktü ve çizgi film izliyordum. Şimdi saçlarım omuzlarımın
tozunu atıyor ve ellerim irileşti; ama hâlâ ben, o çizgi filmleri izliyorum hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir şey
sanki hiç değişmemiş…

Annem gideli fazla olmamıştı. Salondaki masada sigara paketini unutmuştu giderken. Çizgi filmler henüz
bitmemişti. Ayağa kalkıp ufak ellerimle sigara paketini cebime koyup mutfağa gittim. İki bıçak seçip
sigaraları mermer masaya boşalttım mutfaktaki. Ardından hınçla parçaladım sigaraları… Filtreleri, tütünleri,
kağıtları... Paramparça!

Gülümseyerek döndüm salona ve çizgi film izlemeye devam ettim beklerken annemi.

Annem hışımla belirdi sigaraları gördüğü gibi yanımda. Bırak dedim ona, sigarayı.

Yeliz sigara paketini bana uzattığında o günü anımsadım gülümseyerek. Paketi ve Yeliz'i orada bırakaıp
gidebilirdim ya da sert bir erkek olup paketi elinden alarak fırlatabilirdim uzağa. Ama içinden kibarca bir tane
alıp yaktım. Gülümsedi ve kendi sigarasını da yaktı; ilk nefesimi alışımı seyrediyordu sonra huzur içinde.
Sigara, kızıl saçlı bir kadındı ve ben onunla, yıllar sonra ona duyduğum aşkı yıkıp yeni bir hayat kurmak için
evleniyordum ondan hızla uzaklaşarak.

Fakat bilemezdim yıllar sonra Yeliz'in gideceğini ve yerini kızıl saçlı bir kadının alacağını. Ve birbirimize
deliler gibi aşık olup evleneceğimizi... Tüm bunlar üniversiteyi bitirdiğimin ikinci yılında gelişti. Upuzun iki
kıştan beri beraberdik ve evleneli de çok olmamıştı. Sigara ise, yıllar oldu hâlâ benimle.

KULE 43
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Günden güne çoğalttım sigarayı. Bir akşamdan bir akşama parmaklarımın arasından üç paket sigara geçtiği
zamanlarda aşık oldum kızıl saçlı kadına. Anbean çoğaldı hiç fark ettirmeden içimin ücra sokaklarında...

Günün büyük bir kısmını beraber geçirmeye başlamıştık. Bir süre sonra eşyaları ve bavullarıyla çıka geldi
kapıma. İlk haftalar iyiydi... Biraz güçlük çeksem de, alışmaya başlamıştım bir kadınla aynı evi paylaşmaya.
Zaman hızlı geçti. Kızıl saçları beni bir balıkçı ağı gibi çevrelemeye başlamıştı. Günbegün artıyordu içimde.
Hayatıma işlenen gümüş iplerdi kızıl saçları. Ve ben daha çok sigara içiyor oldum, daha çok sevişiyor oldum
onunla.

Sigaraya başladığım günleri anımsıyordum. Ona evlenme teklif etmeye karar verdiğim günlerdi.

Kapıma bavullarıyla geldiğinde, buğday rengi elleriyle sigara paketini uzatan Yeliz’i görmüştüm gözlerinde.
İlk dumanı çekmiştim kızıl saçlarının... Hatırlıyor musun sen de hâlâ?

Evlendiğimiz günden bu yana çok şey değişti. Daha ilk yıldönümümüze aylar varken, yüzüne ve ellerine
nefret beslemeye başlamıştım, tenine, sesine ve ona duyduğum büyük sevgiye...

Ne harika bir kadındın sen!

Tüylerimi diken diken ederdi, ansızın çıplak tenime dokunan sıcak ellerin..

İşte bu yüzden nefret ettim senden!

Seni…

Seni bu denli sevdiğim için!

Öldürmeliydim onu ve belki ardından da kendimi... Sigarayı çoğaltıyordum günden güne. Sürekli
dudaklarımın arasında sıkışmış duruyordu sarı filtresi ve ona olan aşkım yüceliyordu. Daha da yücelecekti,
yüreğim kararını vermişti. Onu durdurmalıydım. Yüreğimi de götürecektim kefeninin içinde.

Annemin evindeydim. Gözyaşları içinde kapısından elimde bir torbayla girdiğimde şaşkına dönmüştü.
Telaşlıydı; ama ne bir şey söyledi, ne de bir şey yaptı... Sadece durduğu yerde izledi ıslak gözleriyle.

Bir su pınarına dönmüştü yüzüm. Ağlıyordum sürekli. Torbayı masaya boşaltım, keskin bir bıçak aldım elime.
Masaya dökülmüş kırmızı biberleri, acı soğanları, yakıcı, acıtıcı bildiğim bütün biber çeşitlerini kesip
paramparça yaptıktan sonra, ekmeğin arasına doldurup zehir gibi olana kadar tuzladım. Ve yedikçe gözlerim
kızardı. Boğazım, ağzım ve midem yandı. Vücudumun ısısı gitgide arttı, yemeyi durdurmadım. Telaşla
bitirdiğimde ekmeği, gözlerimden bir okyanus boşalmıştı. Kendimi yere atıp gözyaşları içinde bağırmaya
başladım. Annem de ağlamaya başlamıştı, kollarını bana doğru uzatıp hıçkırıklara boğuluyor ve kendini
geriye atıyordu. Bunu birkaç kez yaptıktan sonra ayağa kalkıp uzun bir çığlık attım. Annem gözyaşlarına
boğulmuş bir halde üzerime atladı. Neler olduğunu anlatmam için yalvarıyordu. Ama ben hiçbir şey olmamış
gibi saçlarımı düzeltip gülümsedim ve terk ettim o gece evimi...

Kendi evime geldiğimde tüm bu yazdıklarımı düşünmeye başladım teker teker… Mutfağın kapısı aralıktı.

Ve... Dışarıda yağmur vardı...

KULE 44
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Sigarayı bırakmıştım...

Günler sonra, kızıl saçlı bir ceset buldu tinerci çocukları Eskişehir’in… Büyük bir ağacın dibindeki bankta
soğuk bir halk parkının... Sabahın ilk vakitlerinde…

Ve… Yağmur yağıyordu kıpkızıl saçlarına... Hatırlıyor musun hâlâ?...

Gülümsemiştim... Ellerimi yıkarken bir sokak çeşmesinde Bursa'nın...

Gülümsemiştim... Sigarayı bıraktığımda ellerim kanlandığı için.

Ben ölmeden önce sana son bir kez daha baktım… Ve dudakların kıvrılıyordu usulca… Gülümseyecektin!

Sigarayı dudaklarında söndürdüğümde boğazın kanamaya başladı ve sen Eskişehir'deydin, ben Bursa’da…
Yüzüme kan sıçradı… Ve dedim ya, yağmur ıslatmıştı saçlarını.

KOLEKSİYONCU

Son günlerde, uzun yıllardır görüşmediğim kuzenim Taylan'dan gelen, üç ayrı mektubu düşünüyorum. Baş
başa kaldığım iki ayrı kafa kurcalayıcı durumdan biri, mektupların iki ayrı kıtadan yollanmış olması.

İlki, elime ulaştığı zaman cumartesiydi ve Afrika'da küçük bir bölgeden geliyordu. İkincisi ise kuzey
kutbundan geliyordu ve bu mektup da diğerinden iki gün sonra geçmişti elime. Bu durum bazılarına ilginç
gelmeyebilir belki fakat şunu da eklemeliyim ki, Afrika ile kuzey kutbunun birbirlerine en yakın noktaları
uçakla altmış saat kadar sürüyor; yani hemen hemen üç gün. Bu durumda kuzenimin nasıl olup da, iki gün
içinde dünyanın bir diğer ucuna vardığını merak ediyorum, üstelik ikinci mektubunda da, ilk mektubunda
olduğu gibi yerleşik bir düzeni olduğundan bahsetmiş. Belki iki kıtada da ayrı bir düzeni olabilir ve bir
kıtadan diğerine geçişinde, zaten var olan bir düzenden bahsetmiştir, diye düşünüyorum. Bu mümkün; ama
diğer bir sorun beni daha çok meşgul ediyor açıkçası. Bunu da şöyle özetleyebilirim sanırım; ilk gelen Afrika
kökenli mektupta, beni büyük bir heyecanla kuzey kutbundaki evine, ikincisinde de Afrika'daki evine davet
ediyordu. Bu durumda kuzenimin kafasının biraz karışık olduğunu var sayabilirdim, ta ki üçüncü ve son
mektubu gelene kadar.

Bu da, son gelen mektuptan tam üç gün sonra elime geçmişti. Fakat bu sefer mektupta hiçbir pul ve damga
yoktu, nereden geldiğini gösterecek hiçbir şeye ne zarfta, ne de Taylan'ın sözcüklerinin içinde rastlanıyordu.
Bu, merakımı arttıran son hamle olmuştu. Kuzenimin bana bir tür şaka yaptığını düşünmeye başlamıştım.
Fakat bahsettiği tuhaf şeyler, bunu düşünmeme olanak vermiyordu bir türlü.

Aslında burada söylemek istediğim, tam manasıyla yazdığı tuhaf şeyler değildi. Tam olarak tuhaf diye
nitelendirilecek tek bir şey bile yoktu; mektup çok basitti. Fakat sanki bir şeyleri gizlemeye çalışıyormuş gibi
geliyordu bana... Belki de yalnızca olayları ben büyütüyordum. Mektubunda beni görmek için can attığını,
mutlaka görüşmemiz gerektiğini yazmıştı. Ve mektubun sonlarına doğru, bu durum bir isteri haline varmıştı.
Kafam çok karışmıştı. Beni görmek istiyordu; ama o kıtadan bu kıtaya uçup gidiyordu sürekli. Ona bir
mektup yazmaya ve bir tane daha gelirse hemen o adrese yollamaya karar verdim.

Tabii başka mektup gelmedi henüz. Ne yapmam gerektiğini bilmeden, salonda kahve içerek düşünüyordum
bir salı akşamüstü.

KULE 45
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Pencere kapalıydı ve sigaramın dumanı küçük hamlelerle tavana yükseliyordu. Bir ara sigarayı kül tablasına
bıraktığımda, burnuma tuhaf bir koku geldi ve bakışlarımı kül tablasının durduğu, önümdeki ufak sehpaya
çevirdim. Taylan'dan gelen üçüncü mektubun zarfının, yavaş yavaş yandığını gördüm, onu hemen söndürdüm;
ama çoktan zarfın kapak kısmı yanmıştı ve gerçekten çok kötü kokuyordu. Bu beni biraz rahatsız etti; çünkü
nasıl olduysa zarf olması gerektiği gibi hızla yanıp kül olmamıştı. Başka bir zarf olsaydı, mutlaka böyle
yanmazdı ve kesinlikle böyle kokmazdı. Belki biraz nemlenmiştir, diye düşündüm ve bunu hemen unuttum.

Bir süre sonra dalgın dalgın pencereden dışarı bakarken, tam gözlerimi içeri çevirmiş ve yerimden kalkıp bir
kahve daha almak üzere mutfağa gidecektim ki, yan gözle bahçede bir gölge gördüm ve hemen dikkatimi
yeniden pencereden dışarı çevirdim. Gölgeyi gördüğüm yeri titizlikle inceledim. İçeride biraz ışık olduğu için,
dışarısı net görünmüyordu; fakat bahçedeki dikenli çalıların kımıldadığını farkedebildim yine de. İlk olarak
bir hırsız olduğunu düşünmeliydim ya da yolunu kaybetmiş bir köpek, belki başka bir şey ama nedense, onun
kuzenim olduğunu düşündüm hemen ya da onunla ilgili bir şeyler.

Gölgeyi bir kez daha göremedim ve çalıların kıpırtıları da kesilmişti ki, pencereyi açıp daha net görebilmek
için gözlüklerimi taktığımda birden kapı çalındı.

O anki irkilişim bir süre sonra bana bile komik geldi; ama hemen pencereyi kapatıp birkaç adım geri çekildim.
Sanki kapı yeniden çalındı ya da ona benzer bir şey oldu. Daha çok, bir şeyin kapıya sürtündüğünü düşündüm.
Bu beni seramik korku tünellerine postaladığında, yüzümün bembeyaz kesildiğini hissedebilecek kadar
sıcaktım hâlâ. Ama bu fazla uzun sürmedi. Kapıdan gelen tuhaf sürtünmeler, ardı ardına süren gıcırtılara
karışınca artık bedenim uyuşmuş ve buz kesilmişti adeta.

Kapıya doğru yaklaşma cesaretini gösterdiğimde kapının sallandığını gördüm. Neredeyse ağlamak üzereydim
ki, dışarıdaki şeyin ismimi sayıkladığını duydum; düşüp bayılacaktım ve sanırım böyle bir şey oldu.
Bayılmadım; ama dizlerim bu korkunç sayıklamanın etkisiyle boşaldı ve diz kapaklarımın üzerine düştüm.
Bu, canımı gerçekten yakmalıydı; fakat nedense bu acıyı hiç duymadım diyebilirim. Sayıklamalar artarak bir
melodiye dönüşüyormuş gibi geliyordu ilk olarak, daha sonra bunun bir varsayım olmadığını fark ettim;
çünkü ses kulaklarımı yırtacak kadar güçlenmişti. Ne oldu bilemiyorum. Birden ses kesildi. Bir süre o
sessizlik içinde kendimi toparlamaya çalışırken evin içinde ince bir ses duydum. İlk başlarda ses çok
derinlerden geliyordu; fakat salonun ortasına kadar yürüdüğümde sesin artmaya başladığını fark ettim. Ses
daha çok bir hıçkırığa benziyordu ya da için için ağlayan bir bebeğin sesine. Karar veremiyordum. Ses sürekli
değildi. Duyuyordum ve hemen kesiliyordu. Sonra yeniden başlıyordu. Neden böyle olduğunu bilemiyorum;
ama bu fazla uzun sürmedi ve sesi neredeyse kafamın içinde duymaya başlamıştım. Bu beni dehşete
düşürmüştü, bir koltuğa yuvarlanırcasına oturdum ve buz gibi terler dökerek etrafıma delirmişçesine bakmaya
başladım.

Ses öylesine yoğun ve yakındı ki, sanki sağ kulağımdan içeri böcek orduları gibi doluşuyor ve kulağımın iç
bükey duvarlarını gıdıklayarak ilerliyordu. Bir süre sonra sağ yanağımda bir sıcaklık hissetim, dehşete düşmüş
gözlerimi sağ yanıma çevirdiğimde, çığlık atarak ayağa fırladım; hemen yanımda, kuzenim Taylan oturmuş
hıçkırıklara boğulmuş ağlıyordu ve aman Allah’ım yüzünü yüzüme dayamış olduğunu nasıl fark edemedim
bir türlü.

Ayağa fırladığımda bana, "Korkma," dedi.

Benimle birileri alay mı ediyordu, nasıl korkmam?! Bir düşünsenize; akşamın berbat yoğunluğu içinde evde
yalnız olduğunuzu sanırken, birden birinin size sarılıp ağlamaya başladığını görüyorsunuz, başınızı o yana
çevirdiğinizde hâlâ fark edemediğiniz birinin buz gibi burnunun burnunuza sürtündüğünü hissediyorsunuz ve
yerinizden sıçrayarak yanağınızdaki ılık hayalet gözyaşlarını siliyorsunuz… Hayal edin.

KULE 46
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Birden güçlü bir ağırlık beni yere çekmeye başladı. Öylesine korkuyordum ki, teslim olmuştum ve derken
inanılmaz bir acı saplandı bacaklarıma. Suratımda inanılmaz bir karıncalanma başlamıştı, korkunç bir ses
geldi; tam gözlerimi yumup yüzümü yere çarpmadan önce. Bu ses, daha çok bir cam kırılması sesiydi. Son
gördüğüm, evin bütün camlarının korkunç bir gürültüyle patlayıp içeriye doğru hızla fırlamalarıydı.

Başım korkunç ağrıyor. Neler olduğunu anımsayamıyorum. Salondayım ve kanepenin üzerinde uzanıyorum
şu an. Uyandığımdan bu yana on dakika kadar geçmiş olmalı en çok; fakat hâlâ ayağa kalkmaya cesaret
edemedim. Alnımda soğuk bir bez var. Bunu kimin oraya koyduğundan emin değilim. Biraz kendime
geldiğimi hissettiğimde doğrulmaya çalışıyorum, yanımdaki ufak sehpada içilmemiş bir kase çorba ve çay
gibi bir şeyler duruyor, onları incelemeye fırsat bulamadan hızla ev kapısının açıldığını duyuyor ve yerime
çivilendiğimi hissediyorum. Sesler çok normal gözüküyor.

Birisi eve girdi biraz önce ve yavaşça yürümeye başladığını duyuyorum. Salon kapısına gelmeden önce
öksürüyor. Buraya kadar normal; ama ben kimseyi beklemiyorum.

Hem bu rahatlık ne! Olamaz!... Dün akşam olanlar yavaş yavaş canlanmaya başlıyor zihnimde. Her şey bir
kâbus değil miydi? Yerimden fırlayıp salon kapısı aralandığı an, kanepenin arkasına saklanıyorum. İçeri
birinin girdiğini duyuyorum. Bir kez daha öksürüyor, bir kadın sesi olduğunu fark ediyorum. Yumuşak bir
tonla sesleniyor kadın:

"Gece… Uyandın demek neredesin? "

Tam manasıyla ürperiyorum ve kanepenin arkasından, gizlenmeye çalışarak bakıyorum. Kadın beni görüyor
ve gülümsüyor.

"Demek buradasın... Ne yapıyorsun orada, hadi çık bakalım, daha iyisin ya?"

Kendimi kapana kısılmış gibi hissediyor ve kanepenin arkasında emekleyerek kaçmaya çalışıyorum.
Arkamdan o ürpertici sesi duyuyorum yeniden:

"Gece?... Ne yapıyorsun?!"

Ayağa kalkıp koşmaya başlıyorum, salondan çıkıp koridora giriyor ve dış kapıdan yalınayak fırlayıp bahçeyi
geçiyorum. Artık özgür olmalıyım. Bu evi yakabilir ve bu kâbustan kurtulabilirim. Tam bahçe kapısını açıp
dışarı çıkacakken birisine çarpıyorum. Çarptığım kişinin yüzüne bile bakmadan hemen toparlanıyor, hiçbir
şey söylemeden ileri atılıyor ve koşuyorum, derken arkamdan çarptığım kişi bağırıyor.

"Gece?!"

Mıhlanıyorum... Bir erkek sesi... Taylan'ın sesi. Yeniden bağırıyor, arkamı dönmeli miyim? Olduğum yerde
duruyorum. Yaklaştığını duyuyorum, yavaşça omzuma dokunuyor ve beni kendisine çekiyor.

"Neler oluyor Gece? Dün akşam annen aradı ve ismimi sayıkladığını söyledi; ben de hemen gelmeye çalıştım.
Biliyorsun evim buraya yakın sayılmaz ve bu yüzden biraz geciktim. Sahi, ne oldu dün gece? Annen epey
endişeliydi... "

Annem? Ne diyor bu adam bana ya?!

"Teyzem hâlâ içerde mi?”

KULE 47
DAİMİACININİLKUŞAĞI

“Gece konuş be adam! Annen diyorum, hâlâ içeride mi?"

Kolumdan tutuyor ve beni bahçeye sokuyor; bacaklarımın titrediğini hissediyorum. Sonra sırayla eve ve
oradan salona giriyoruz beraber. Taylan? Anne? Durun bir dakika, neler oluyor ya?!

Salona girdiğimizde annemin ağladığını görüyorum. Kafam çok karışık, Taylan beni bir koltuğa oturtuyor ve
annemin yanına gidiyor:

Teyze iyi misin? Neler oldu, dün gece bahsettiğin şey de neydi?

Dün akşam eve geldiğimde anahtarımın yanımda olmadığını fark ettim ve kapıyı çaldım. Gece'ye ne kadar
seslendiysem de, kapıyı açmaya yanaşmadı.

Evde olduğunu nereden biliyordun ki?

Evdeydi bunu biliyorum, çünkü bahçeden geçerken onu pencerede otururken gördüm; ama o beni görmedi
sanırım. Çalıların arasındaki yoldan geçerken birden, yerinden korkmuş gibi fırladı ve ayağa kalktı. Kafasını
pencerenin üstüne berbat bir şekilde vurdu. Hemen kapıya koştum ve defalarca kapıyı çaldım, çok
telaşlanmıştım; sonra tekrar bahçeye dönüp camdan ona defalarca bağırdım. Ne bir ses veriyordu, ne de onu
herhangi bir şekilde görebiliyordum. Sonra yeniden kapıya geldiğimde, içeriden sesler geldiğini duydum.
Yüksek sesle bağırmaya başladım ve öylesine telaşlanmıştım ki… Yani bilirsin ona bir şeyler olmasından
korkuyordum, kafasını çok kötü çarpmıştı.

Kapıyı açmadı mı?

Hayır! Kesinlikle kapıyı açmıyordu; ama içeriden bazı sesler geliyordu. Neler düşündüğümü tahmin
edebilirsin az çok. Tehlikeli bir yara almış olabilirdi.

Eve nasıl girdiğini hâlâ anlayamadım.

Kadın başıma balkona tırmandığımı hayal edebiliyor musun Taylan? Hem de gecenin bir vakti, görenler ne
düşünmüştür kim bilir…

Kimsenin gördüğünü sanmıyorum teyze, biliyorsun burası geceleri pek tenha olur.

Evet, neyse balkondan girdiğimde Gece'nin koridorda dizlerinin üzerinde durduğunu gördüm. İleri geri
sallanarak boş gözlerle kapıya bakıyordu. Bir tür krizdi sanırım. Bilemiyorum; ama telaşım daha da arttı. Onu
salona taşıyıp kanepeye yatırdığımda, birden titremeye başladı; çok korkunç titremelerdi bunlar. Ne
yapacağımı bilemez durumdaydım. Bir doktor vardı, hatırlarsın daha önce de Gece’nin problemleriyle
ilgilenmişti. Telefonda onunla konuştum. Önemli bir şey olmadığı kanısındaydı; ama çok ısrar ettim ve
geleceğini söyledi. Gece, gerçekten kötü durumdaydı. Öylesine büyük bir panikteydim ki, bunu açıklamaya
çalışmam sanırım hata olur. Gözyaşlarına boğulmuştum. Benden kaçmaya çalışır gibi bir hali vardı ve bu,
beni çok üzmüştü. Hayatım boyunca bu kadar çok ağladığımı hatırlamıyorum, ona sarılmıştım; fakat bir süre
sonra çığlık atıp ayağa kalktı, beni istemiyordu. Bu bir anne için ne kadar üzücü tahmin edemezsin… Ona
yardım etmeme bile izin vermiyordu elim kolum bağlanmış gibiydi. Neyse ki doktor hemen geldi. Gece,
kanepenin önünde taş kesilmiş gibi duruyordu. Sürekli senin adını sayıklıyordu, bilemiyorum ama sanırım
beni sen sanmıştı. Doktor onu muayene etmek için kanepeye yatırmaya çalıştı; ama iki kişi bile bunu zor
başardık. Tehlikeli bir durum olmadığı, sıradan bir kriz olduğu kanısındaydı. Onu sakinleştirecek güçlü bir
iğne yaptı ve gitti. Sonra da ben, seni aradım. Bütün bunların nedeni neydi, hiçbir fikrim yok. Ama bir ara bir

KULE 48
DAİMİACININİLKUŞAĞI
mektuptan bahsetti, belki sen biliyorsundur diye düşündüm.

Ah, sanırım bu benim suçum. Gece ile çocukluğumuzdan beri pul biriktiririz biliyorsun teyze. Ben de ona
doğum günü için özel üç pul hediye etmek istemiştim; fakat buna biraz da şaka karıştırdım. Pulları üç ayrı
zarfta vermek istedim ona, üç ayrı mektup ile. Ve pulları, pulun basıldığı ülkeden gönderdiğimi sanmasını
istedim. Sadece bir şakaydı bu. İlk pul Afrika'ya aitti ve ikincisi kuzey kutbuna. Bu, onun kafasını karıştıracak
ve ben de biraz eğlenmiş olacaktım. Aslında zarfları posta kutusuna ben koyuyordum ve pulları zarflara
yapıştırdığım için değerlerini kaybediyorlardı, bu da şakanın bir parçasıydı aslında. Fakat asıl onu
meraklandıracak olan üçüncü mektuptu. Çok eski bir koleksiyoncudan aldığım pul, hem içeriği hem şekli
bakımından son derece ilginçti. Pul zarf şeklindeydi ve saf haşhaştan imal edilmişti. İlginç ama, koleksiyoncu
bu pulu bana neredeyse bedavaya verdi ve nedenini bilmiyorum; sanki o puldan kurtulmak istiyordu. Neyse
burası pek önemli değil. Ama pul gerçekten çok değerli. Ve hakkında bazı söylentiler olduğunu anlattı,
koleksiyoncunun eşi. Kocasının bu patavatsızlığına sinirlendiğini düşünüyordum, pulu almamam için beni
dehşet verici hikayelerle korkutmaya çalışmıştı çünkü. Söylediğine göre haşhaş saf değilmiş ve düşünce
gücünün yönünü saptıran bir bitki ile harmanlanmışmış… Doğu ülkelerinden gelen bu bitkinin geçmiş
zamanlarda, eğitilemez suçluları delirtmek için kullanıldığı gibi safsatalar anlattı. Yine de bilemiyorum...
Gece iyi mi dersin?

RAHA

Yabanıl nehirlerin süratle akarak çevrelediği dik kayalıklı devasa dağların arasında, dar bir ovaya yerleşmiş;
tezek kokulu evlerin ve her bir evin bitişiğinde bilinenin aksine yalnızca vahşi hayvanların yetiştirilip
eğitildiği kapalı çiftlik kulübelerinin bulunduğu bir kasabadan bahsediyorum.

Bu kasabaya kız kardeşimle birlikte bundan önceki on ikinci ayı avında, kasabanın altı avcısı tarafından esir
alınarak getirilmiştik; ki bu av, insanların Tanrı’ya, diğer bir deyişle Raha’ya olan şükranlarını göstermek
amacıyla yılın her iki ucunda, yani yaprakların yeşerdiği ve yeniden sarararak Raha'nın onları sınava tabi
tuttuğu ilkbahar ve sonbahar başlarında yapılan uzun kutsal bir tören niteliğinde, akıl almaz yöntemler
kullanılarak gerçekleştirilen bir sunak bayramıydı.

Kasaba insanları; kadın erkek demeden, yaşlı çocuk demeden tüm yıl boyunca sadece bu av günleri haricinde
sürdürdükleri tuhaf yaşamlarını bir kenara itiyor, yaşlı kadınların sert bitki köklerinden işledikleri, çok ağır bal
kokusunu andıran bir tütsüyle yıkanmış av yeleklerini ve eteklerini giyiyor, kasaba meydanında toplanıp
altışar gruplara ayrılarak, derin kahkahalar ve çığlıklar atarak dağ yamaçlarını sarmış ormanların arasında
güneş, ışıklarını yeniden gösterene kadar kayboluyorlardı.

Böyle bir gündü. Güneş, tepemizde tüm kadınlığını sergiliyordu adeta. İlkbahara yakışmayacak kadar sıcaktı
hava ve ilk su kaynağını bulduğumuzda, güneş artık eteğini toplayarak uzaklaşmaya başlamıştı. Kız kardeşim
Yağmur ve ben Gece, yirmi yıl önce aynı rahmin sancılarına yenik düşmüş bir anne bırakarak ardımızda, yan
yana doğmuştuk. Omuzlarımıza dökülen kızıl saçlarımız, ormanın balmumunu özüne çekmiş saçaklarla dolup
taşmıştı. Aynı boyda ve aynı vücut yapılarına sahiptik hemen hemen. Evimizi terk edişimiz apayrı bir
intiharıydı sözcüklerin.

Babamız, ardımızda bıraktığımız son mükafatıydı Tanrı’nın. Kentin alacakaranlık iniltilerini, betonun ve
demirin insanlara verdiği tek şey olan ölümü, yalanları, sokakları ve terk edilmişlikleri terk ettiğimizde, on altı
yaşındaydık. Yanlış anımsamıyorsam dört ya da beş kış gördük, dağların ve ormanların ruhunda gelinlikler

RAHA 49
DAİMİACININİLKUŞAĞI
içinde yaşayan vahşiliğin renklerini çektiğimizden bu yana ciğerlerimize.

Sürekli ormanı takip eden gülüşlerimiz; ovalara, çayırlara, kasabalara, kentlere de değdi. Irmaklar yıkadı
vücutlarımızı, çırılçıplaklığındayken vahşiliğin. Rüzgârlar süzülerek geçti yalınayak, sessizliğimizden. Biz iki
kızıl saçlı hayalet, hep ormanı sürüdük kargaların gagaladığı rüyâlarımızın izinden giderken. Ama yalnızca,
okyanus dalgalarının içinde fark ettiğimiz renklerine ulaştığımızda adının “Raha’nın Gözyaşları” olduğunu
pek geçmeden öğreneceğimiz- upuzun bu nehrin, yolculuğumuzun artık bitmiş olduğunu derin bir sızıyla
hissettik.

Nehri, süratle akan suyun üzerine devrilmiş büyük bir ağaç gövdesinin üzerinden ilerleyerek geçtik. Gece
yoğunlaştıkça yürüdük. Simsiyah bir hayaletti orman. Yorgunluğumuz dizlerimizden tırmanırken, ellerinde
meşalelerle hızla üzerimize gelen altı avcının okları, çam balıyla balçıklaşmış yaprakların üzerine bıraktı
-arayışların yorgun kucağında susuz kalmış, yarı çıplak- bedenlerimizi.

Acı vücudumuzu kuşatırken duyduğumuz tek sesti çığlıklar.

Ertesi gece av bitmişti. Gözlerimi açtığımda, gözlerini açtı Yağmur. Serin bir kulübede yan yana yatıyorduk.
Dışarıdan bağrışmalar geliyordu. Güçlü sesiyle bir erkek, dualar okuyordu bağırarak ve onu takiben kasabanın
diğer insanları büyük bir depremin ilk sesleri gibi homurtulu bir güçle tekrarlıyorlardı, yaşlı ve kuvvetli erkek
sesine ait sözcükleri. Bu ne kadar sürdü bilmiyorum; ama yaralarımızın sarılı olduğunu gördüğümüzde,
içimizde biriken korku aniden çok uzaklara gitti. Dikenlerinden ayıklanmamış koyu renkli çalılardan örülü
kilimler üzerinde yatıyorduk. Kulübenin köşelerinde büyük tütsüler yanıyordu.

Yağmur, doğrularak kalktı; küçük bir el hareketiyle onu takip etmemi söyledi. Sessizce kulübenin kapısına
yaklaştık. Dışarıda ellerinde meşaleler tutup tüm bir gece boyunca avladıkları ayıların çevresinde, ayakta
durup kahkahalar ve çığlıklar atarak ellerini ve başlarını, şaşılacak bir senkronizeyle hareket ettiren, aynı
elbiseler içine bürünmüş onlarca insanı şaşkınlık içinde izledik bir süre. Sonra birden, bitti ayin.

İnsanlar yavaş hareketlerle çeşitli yönlere yürümeye başladı. O kadar yavaştılar ki, sanki bir tiyatro sahnesini
izliyormuş gibi hissettik kendimizi. Ardından güçlü görünümlü yaşlıca bir erkekle göz göze geldim. Müthiş
bir elektrik akımı olduğum yerden ayrılmama ve hatta irkilmeme bile izin vermeden tüm vücudumu, o adama
bağladı. O yaklaşırken gördüğüm tek şey, onun koyu renklere bulanmış giysisi ve gözlerinden yayılan kırmızı
alevlerdi. Yalnızca onun adımlarıydı duyduğum, yalnızca onun dudaklarını belli belirsiz saran gülümsemeydi
gördüğüm. Yanıma geldiğinde titreyerek uyandım. Elektrik vücudumu apansız terk etti. Yağmur, kulübenin
içinde yerde oturuyordu. Yağmur’a baktığımda, ilk gördüğüm korkuydu. Sonra ben de onun yanına gittim ve
oturdum. Karşımızda sessizce gülümseyerek duruyordu yaşlı adam. Sonra o da oturdu ve yolculuğumuzdan
bahsetmemizi istedi. Rahatlamaya başlamıştık. Sebepsiz bir güven vücudumuza güçlü rüzgârlarla dağılırken,
gördüğümüz tüm kasaba ve kentleri, ormanları ve nehirleri, sanki daha önce aslında hiç yaşamamışız gibi bir
hayal sarhoşluğunda anlattık. Ve nehre ulaştığımız zaman duyduğumuz hislerimizden bahsederken, “Raha”
dedi.

Adının, “Raha’nın Gözyaşları” olduğunu işte o an öğrendik.

Raha’nın bu kasabanın şimdi olduğu yerde yıllar önce bulunan çok büyük bir ağaçta yaşayan tanrıları
olduğunu anlattı. Tüm kasaba insanları, tuhaf bir yolculuğun ardından bulmuşlardı burayı ve açıklanamaz bir
biçimde kaderleri bağlanmıştı birbirleriyle. En anlatılması güç olan ise, buraya ulaşan tüm insanların ikiz
olmalarıydı. Aynı Yağmur gibi, aynı ben Gece gibi.

Yalnızca tek bir kişi vardı bu nehirlerin ve dağların, ormanların ve gecenin ılık ışıklarının kuşattığı kasabada
bir ikizi olmayan.

RAHA 50
DAİMİACININİLKUŞAĞI
İkiz ruhunu içinin derinliklerinde yaşatan çok yaşlı ve konuştuğu, ve kulübesinden çıktığı, ve hareket ettiği,
ve vücudunda bir değişikliğin olduğu, ve avlandığı, ve yemek yediği, ve gözünü kırptığı, hiçbir kasaba
insanınca görülmeyen bir ruhanî ışıktı bu insan. Bize ondan hiç kimse bahsetmedi ve biz, bunca yıldır onu
yalnızca tek bir kez ziyaret etme hakkını elde ettik.

Altıncı ilkbahardı, bu on ikinci ava denk geliyordu. Av hazırlıkları haftalar önce başlamıştı. Yaşlı kadınlar,
genç ve güçlü erkeklerin ormanın derinliklerinden topladıkları sert köklerle av elbiseleri dikiyorlardı. Yetişkin
erkekler oklar ve mızraklar oyup ağaçlardan, tuzaklar kuruyorlardı dört bir yamacına onlara hayat veren
Raha’nın kudretli dağlarının. Ben ve Yağmur ormandan yeni gelmiştik. Bitki kökleriyle ıhlamur toplamıştık.
Bir de kırmızı meyveler vardı toprak kaplarımızın içinde. Bu kırmızı meyveyi ezip oklarımızın ve
mızraklarımızın ucundaki kesici taşlara sürüyorduk. Ve ayının vücuduna öyle bir zehir yayılıyordu ki ansızın,
burnunuzun ucuna kadar kükreyerek geldiğinde bile mızrağınızın ucu değdiyse vücudunun içine, pençesini
açamayacak kadar güçsüzleşiyor ve birdenbire, daha vücudu yere düşmeden ölüyordu. Bütün bu işleri gün
kararmadan yapardık. Daha sonra gün, ışıklarını sürükleyerek uzaklaştığında, kayaların üzerine oturur, büyük
ateşlerde pişirdiğimiz av hayvanlarını yerdik.

Gece doğmuştu. Yağmur ve ben yemekten sonra ormanın içine doğru yürümeye başladık. Artık onlardan
biriydik ki; onların giysilerini giyiyor, onların dağlarından topladığımız ağaçlardan yaptığımız kulübemizde
uyuyor ve onlarla birlikte avladığımız hayvanların önce gözyaşlarını silmek için dualar edip vahşiliğin bize
sunduğu açlığı onların sofralarında gideriyorduk.

Her av, Yağmur’un ve benim ruhlarımızı, birbirine kaçınılmaz bir biçimde bağlayan birer ayindi. On bir ava
katılmış ve on bir kez düğümlenmişti ruhlarımız. Ansızın gözlerimin önüne gelen görüntüler, duyduğum
sesler ve aldığım kokular; Yağmur’un gördüğü, işittiği ve düşündükleriydi. Günden güne tüm bedenimizi
saran bağlar daha fazla güçleniyor ve birbirimizin adına nefes almaya, birbirimizin adına yemek yemeye
başlıyorduk. O günlerde bu durum öylesine ciddileşmişti ki, çoğu zaman benim ya da Yağmur'un sofraya
gitmesi gerekmiyordu. Birimizin hissettiği tokluk, diğerimizin de vücuduna bir elektrik akımı gibi yayılıyor
ve yemesi gerekmiyordu böylece. Ne bir yorgunluk hissediyordu, ne de zayıflıyordu yemek yemeyen.
Bununla birlikte her ne kadar güzel görünse de bu; birimizin hissettiği acı, ikimizin de vücudunu kaplıyor ve
çoğu zaman benim kolumdaki yara, Yağmur’un kolunda kanıyordu.

Avın taşıdığı ruhanî amaç da buydu.

Birbirlerine sinirsel yönden olmasa da, düşünsel açıdan bağlı olarak doğan ikizlerin yolculuklarının sonunda
kaderlerinin kesiştiği bu kasabada; yaşayan ikizi bulunmayan yaşlı adamın, söylenene göre, yıllar önce bir
ikizi varmış. Ve zamanla ruhları kaynaşarak bir bedende, daha önce ikisine de benzemeyen bir vücutta
birleşerek, insanın kaldıramayacağı bir ruhanî ağırlıkla kökleri toprağa karışan etten kemikten insanın son
noktasındaki bir yaşta can bulmuş.

Bu kasabadaki insanların her birinin, çiftiyle bir gün ulaşacakları yegane son budur. Fakat bilmediğimiz bir
şey daha vardı ki bu, kasabada daha önce hiç yaşanmamış bir gerçekti. Yağmur ve ben, kasabanın daha önce
hiç fark etmedikleri bu gerçeği, önlerine serdiğimizde artık orada olmayacaktık. Ve tüm bir kasaba insanlarını
korkudan boğacak olan bu “asıl özlem” çok geçmeden onları da bulacaktı.

Yağmur ile birlikte ormanın içinde sessizce dolaşırken, bizi kısa bir süre sonra bulacak bu akıl yoluyla
açıklanamaz gerçeğin ilk ilhamı, ay ışığının ardımıza düşürdüğü tek bir gölgeydi.

Ormanın tüm bir yaşamını içinde gizleyen gecenin hayaleti ve vahşiliğin hayvanı çevremizde usulca dolanıyor
ve kıpkızıl gözleriyle hareketlerimizi süzerek ardımızdan geliyordu. Ateşten bir çember gibi...

RAHA 51
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bir ara yaşlı adamı düşündük. Üstüne yıllar önce çullanmış ruhanî sonun, onu insanların arasından nasıl bir
süratle uzaklaştırmış olduğunu anlamaya çalıştık. Fakat üzerimize örtülen çuha, kapkaranlık bir bilmece
bırakıyordu avuçlarımıza. Ve biz ne kadar üzerimizden atmaya çalışsak da o karanlık gölgeler tiyatrosunun
pastel koyusu lacivert çuhasını, yine dönüp dolanıp aynı bilmeceyle karşılaşıyorduk. Anbean düşüncelerimiz
aynı noktada kesişiyor ve fazla uzaklaşamıyordu kesiştiği noktadan. Ve daha sonra yaşlı adamın
düşünceleriyle büyüyor, büyüyor ve dağları saran bir yel oluyordu içimizi boydan boya saran bilmece...

Biliyorduk artık; yaşlı adamın bizlere anlatacak önemli şeyleri vardı. Ve altı yıl içindeki ikinci buluşmamızda,
kasabaya geri döndük yaşlı adam için. Kasabaya yaklaştıkça, bir şeylerin ters gittiğini; bulunduğumuz yer
kasabanın çok uzaklarında kalsa da, kulağımıza kadar gelen çığlıklardan ve haykırışlardan, heyecan içinde
dudakların arasından boşalan kahkahalardan anlamıştık.

Yaklaştıkça, seslerin daha önce hiç görülmemiş bir şeye sunulan dualar olduğunu fark etmeye başlamıştık. Biz
de koşarak heyecan selinin içine girdik. Kasabaya vardığımızda, oradan oraya koşuşan insanların amaçsızca
kendilerini yerlere atarak, birbirlerinin üzerinden atlayıp kulübelerin ve ağaçların etrafında ateşler yaktığını
gördük. Donup kalmıştık. Bir an kalabalık, ipi kopan bir tespihin taneleri gibi dağıldı ve apansız doğan
sessizliğin içinden, ağaç köklerini sürüyerek yürüyen yaşlı adam belirdi. Yaşlı adam, kasabanın meydanına
geldiğinde durdu. Upuzun kollarını kasabanın üzerine açıp yıllar önce var olduğuna inandıkları Raha’nın
üzerinde yaşadığı o ağaca dönüştü yavaşça. Büyüdü ve büyüdü. Köklerinin toprağın altında ilerleyişini
korkuyla hissettik. Ve öylesine büyüdü ki dalları; tüm ahırların, tüm tarlaların ve tüm kulübelerin üzerini
ihtişamlı bir hızla örttü. Kasaba insanları ve biz alabildiğine korku ve şaşkınlık içindeydik. Yaşlı adam
dönüşümünü kutlayan bir gök gürültüsünün ardından, kımıltısız kalarak yüce bir ağacın tüm görkemiyle
üzerimizde dönüşümünü tamamladığını belirtti.

İnsanlar çığlıklar atarak, avın artık diğerlerinden daha önemli olduğunun bilincinde hazırlıklarını hızlandırdı.
Bunu takip eden birkaç günün sonunda av günü geldiğinde; şafakla birlikte erkekler, kadınlar, yaşlılar,
çocuklar ve elbette Yağmur’la ben Gece, av için işlenmiş giysilerimizi giyip bu avı tüm avlardan ayrı kılan
olayları düşünerek kasaba meydanında sessizce gün batımını bekledik. Güneş apar topar uzaklaşırken, dualar
okundu ve altışar gruplar halinde ormana dağıldık.

Ormanda müthiş bir sessizlik vardı. Nehir, olacakları bilirmişçesine gözyaşlarına boğulmuş usulca akıyordu.
Ağaçların hışırtısı, her zamankinden daha sessizdi ve Yağmur’dan içime dökülen korku, her şeyi açıklıyordu.
“Asıl özlem” idi bu. Irmakların akmasının, rüzgârın esmesinin, ağaçların büyüyüp meyvelerin dallarında
olgunlaşmasının olduğu kadar, insanların büyüyüp çoğalmasının da sebebiydi. “Asıl özlem” idi, ki biz
kasabaya ruhumuzda bu özlemi taşıyarak, bu özlemi getirmiştik.

Karanlık yoğunlaştığında, meşalelerimizi yakıp oklarımızı ve mızraklarımızı hazırladık. Altı kişilik


grubumuzda uzun siyah saçlı bir kadın vardı. Nehrin boyunda yol alırken ansızın çığlık atarak mızrağını
kaldırdı; bakışlarımı, bakışlarının uzandığı yere çevirdiğimde, Yağmur’un ardında kükremeye o an başlamış
iri bir ayının ayağa kalktığını gördüm. Kadın mızrağını fırlattığında Yağmur, arkasındaki ayının pençe
darbesiyle siyah saçlı kadına doğru fırladı ve mızrak Yağmur’un yüreğine saplandı. O an içimde, ta
derinliklerimde duyduğum acı, zehrin vücuduma dağılmasının acısıydı. Yağmur ve ben yere düştüğümüzde,
son nefeslerimiz topraktaki tozu havalandırdı. Ayı kaçtığında grubumuzdaki dört kişi, oldukları yerde
kalakalmıştı. Ok, Yağmur’u vurmuştu. Ve zehir, ikimizin de vücuduna dağılmıştı. Toprağa bulanmış
vücutlarımız, ölümlerini paylaşan bir tek ruha aitti.

Yaşam; insanın doğmadan önce var olduğu yere geri dönme özlemidir. Ölüm ise, bu hasretin bitmesidir. Ve
yaşlı adamın ağaçlaşan gövdesinde kaderleri alışılmadık bir şekilde birbirine bağlanan tüm kasaba insanlarına,
ben ve Yağmur, bu özlemi getirmiştik.

RAHA 52
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Yaşamlarımız; birleşip yağmurlaşacak, sonra toprağa karışıp filiz verecek, birbirlerine çapraz iplerle bağlı bir
rüyâdır. Tek bir rüyâdır.

Gecenin içinde yol alan kasaba insanları için av, diğerlerinden daha farklıydı. Bu sefer avladıkları hayvanlarla
değil, kucaklarında taşıdıkları ölü bedenlerle; ölü bir Gece’yle ve ölü bir Yağmur’la dönüyorlardı geri.

Kasaba meydanına geldiklerinde, yaşlı adamın ağaç gövdesinin dibinde biten kırmızı mantarların üzerine
yatırdılar Gece’yi ve Yağmur’u. Sonra birkaç adım uzaklaşıp durdukları yerde teker teker ölmeye başladılar.
Ard arda onlarca beden düşüyordu son nefesini vermek için toprağın buğulu dumanına. Son kasaba insanı da
düştüğünde kuru toprağa, fırtına başladı hiç durmamacasına, temizlenene kadar ruhları insanlıktan.

Yavaşça köklerini toprağın altına bırakarak büyüdüler, büyüdüler ve her biri devasa bir ağaç olarak, kasabanın
insandan arınmış gölgesinin üzerinde gökyüzünü kapattı. Toprak çatlayarak, onları birbirlerine itti. Güçlü
çatırtılar titretirken yeri göğü, hepsi birleşti. Ve bulutlara kadar varan bir ağaç büyüdü orada. Yaşayan her
şeyin birleştiği bir ağaçtı bu. Adı Raha’ydı ağacın… Başlangıcı ve sonu olmayan tek ağaç, koskoca bir
ormanın ortasındaki...

UÇURUM UYKUSU

( Saat, akşam 6’ya geliyor; beş dakika var. )

Kentin kalabalık cesedini aşırtarak, siyah deri pardüsemin altından; silik bir iz gibi yürüyorum, günden güne
yabancılaştığım ve artık benden bir parça taşımayan bu insanların arasında. Unutarak, yok sayarak ve
kalıntılarını temizleyerek üzerimden sessizce...

Beni onlardan ayıran isimleriydi; varoluşu sağlam bir kazığa bağlayıp damgalamalarıydı aşağılarcasına
yaşamayı. Oysaki ismim yoktu benim; ne bir tanımım, ne de bir kavrayışım vardı, kapsarcasına ötesini hiçe
sayarak.

İçimde yitiyor zaman ve zamansızlık. Kalakalıyorum bir başıma sonrasız... “Olamamak!” İşte buydu, benim
meselem. Hayal kırıklıklarıyla dopdolu, üstlenilmiş bir yaşamdı. Kaybedecek tek şeyimdi son kaybedişe
hazırlayan kaybedişler bütünü. Bir kapıyı açıp diğerini kapamaktan başka neydi ölmek? Peki ya yaşamak?...
Bilinmezliğin gizine tapınmaktan başka nedir, sanki “olamadan”?

“Doğal istifamı” kullanıyorum beynimin aykırı sokaklarında. Doğal bir ayıklanmadan başka hiçbir şey değildi
tüm yaşamım boyunca, yaşadığım insanların arasında. Hep, elde edip iterek kazandığım savaş meydanını,
kaybetmiş bir tabur asker kırgınlığında terk ederek ne yapmaya çalışmıştım?...

Hafif hafif yağmur yağmaya başlamıştı. Daha, çok vardı havanın kararmasına. Eve dönerken bu yüzden, her
zamankinden farklı, daha uzun bir patikayı seçmiştim ya da bilinmezin gizi beni oraya sürüklemişti.
Caddelerden ve insanlardan çabucak kurtulmak istiyordum; ama yağmur vardı, sis vardı, yollar serindi ve
tütsülenmişti. Hafifçe ısırılmış bir elma kokusu yayılmıştı, hafifçe kirletilmiş bir bakirenin ılık nefesi...

Mavi-beyaz paketinden, filtresi koptuğu için tütünleri pakete dağılmış buruşuk bir sigara çıkarıp rüzgârdan

UÇURUM UYKUSU 53
DAİMİACININİLKUŞAĞI

korumak için pardüsemi önüne gererek yaktım. Akşam bastırıyordu soğuk bir örs ile. Kentin bu yakası, geniş
bir alandaki en büyük mezarlığı barındırıyordu, en ürkütücü ve kutsal şaraplarla yıkanmış yaşam bilmecesinin
hayaletlerini... Koruyucu ve tehdit edici ışığını yayarak kentin, devasa can tarlalarının üzerinde, günden güne
büyüyen.

Sağ yanı yüksek ağaçlarla kaplı, sol yanını mezarlık duvarlarının çevirdiği, dar ve ürkütücü bir patikaya
girmiştim. Sigaramı bitirip ağaçlara doğru fırlatırken, bir an için arkamda sendeleyerek bana doğru koşan,
siyah ve bulanık bir hayal gördüğümü zannedip irkildim. Ve hiç beklemediğim bir anda yanıma varınca,
ellerini yüzünden çekti, yüzü bomboştu. Bu, kendimi yolun mezarlık tarafını kuşatan sivri ve büyük kayaların
üzerine bıraktığım andı.

***

Gözlerimi yakan karanlık sise, açılıyor gözlerim.

Görebildiğim simsiyah bir boşluktan daha fazlası değil. Duyularımı tarif etmem hiç mümkün değil.

Bir çocuk sesi duyuyorum, yankılanıyor. Korkuyorum. Kaçmak istiyorum buradan; yapamıyorum. Koşup
kurtulabileceğim bir çıkış bulamıyorum.

Ses yaklaşıyor. Benim şarkımı, benim şiirimi mırıldanıyor uğultulara karışan ince nefesiyle. Fakat ne bildiğim
herhangi bir dilde, ne de tarif edebileceğim bir sesle; adeta bu karanlık gölgeler mahzeninin kutsal kaleminden
çıkmış tınılarla... Ne var ki bu yabancı sesi de, bu nefesi de anlayabiliyorum.

Ansızın, kedi çığlıklarına benzer bir ses koparıyor iplerini. Tam önümde, karanlığın içinde açılan bir
boşluktan parlak ve yeşil bir ışık süzülüyor gizliden, eteğini sürüyerek korkumun derisine.

Işığa bakıyorum. İlk defa tadarcasına, nefret ediyorum adını bilmediğim bir şeyden. Kin kaplıyor boynuma
kadar tüm vücudumu. Küfürler çığlık çığlığa koşuşturuyor çevremde, anılarımın giysileri içinde. Öyle bir
hırsla yumruğumu sallıyorum ki boşluğa, bir su pınarının toprağı delip fışkırması gibi, yarılıp elim oluk oluk
kan fışkırıyor boşluğun içine. Elimi terk edip yeşil ışığın yanına yükselirken kan, içimde olgunlaşmış nefret ve
kin meyveleri çürüyor.

Kana bakıyorum; çocuk sesi yükseliyor. Nefretimi, kendilerinden gizleyemeyecek kadar çok sevdiğim
insanlar beliriyor önümde, yeşil ışık kaçtığında gözlerime.

İki ışığın arasına geçiyorum. Damarlarım patlayacakmış gibi genişliyor ve tüm bedenim karıncalanmaya
başlıyor. İki ışık, çevremde yavaşça dönmeye başlıyor. Sonra giderek hızlanıyorlar ve birbirlerine karışıp
içinde her rengi görebildiğim büyük bir çember oluşana kadar devam ediyor bu. Halka, her biri birbirinden
farklı renklerde küçük çemberlerden oluşuyor. Ufak çemberler de, farklı renklerde daha ufak çemberlerden.
Daha küçükler, daha küçüklerden... Kızıl ve mavi iki sandık ile çemberin ortasında, bir üçgen oluşturuyoruz.

Sandıkların üzerlerinde karışık çizgilerden örülmüş yazılar yazıyor. Okumak için yaklaşmaya çabalıyorum.
Bir... İki... Sonuncu adımımı atıp eğiliyorum ve ilk adımımı atarken buluyorum kendimi yeniden, sanki hiç
yürümemiş ve sanki hiç eğilip sandığa yüzümü yaklaştırmamışım gibi. İki... Üç... Eğiliyorum ve ilk adımımı
atıyorum yeniden. Bir... Duruyorum; iki adım kaldı, yeniden başlamak istemiyorum! Bir… İki... Diz çöküyor,
zıplıyorum, son adımım hâlâ beni bekliyor biliyorum. Ve sandıkların yanındayım –kader denilen şey bu olsa

UÇURUM UYKUSU 54
DAİMİACININİLKUŞAĞI

gerek. Önce bir kırbaç sesi, ardından çığlık atan kendi sesimi duyuyorum. Korku, vücudumu buzlaşan bir su
kümesi gibi yavaşça sarıyor. Korkmaktan korkuyorum.

Kızıl sandığa doğru eğiliyorum. Sandığın üzerinde daha önce hiç görmediğim; fakat kendi öz dilim kadar iyi
seçebildiğim karakterlerle “ateş” yazıyor. Mavi sandığa yaklaşıp eğiliyorum bu sefer. Yine o bilinmedik dil ile
“su” yazıyor. Boşluğa ve olmayan zamana alıştığım gibi, bu dile de alıştığımı fark edip biraz olsun
rahatlıyorum. Bir şubat soğuğu çekiyorum ciğerlerime.

Önce, eğilip kararlı bir hareketle kızıl sandığın erimek üzere olan kilidini açıyorum kolaylıkla. İçinden sedef
işlemeli büyük bir ayna çıkıyor. Boşluğun içinde bırakıcınca onu, zamklanmışçasına asılı kalıyor orada.
Olmayanda yoğun sessizlik hakim, ansızın...

“Bu boşluğu seviyorum...” diye fısıldıyor bir ses arkamda. Kalbim yerinden fırlayacak sanıyorum. Dönüp
ardıma bakamıyorum. Korku, vücuduma yavaş yavaş eriyen bir organ gibi acı ve ağrı tattırıyor. Sırtıma
parmağının ucuyla dokunuyor. Bedenime hızla elektrik yayılıyor. İlk öpücüğün heyecanı gibi, o zevk, korku
postunda acı bahşediyor.

-Bana doğru dön Gece…

-Bana doğru dön Gece…

Gece? Adım, Gece mi benim? Şu ana dek ismimi ilk defa duyuyor gibiyim. Gece!...

-Yüzüme bak! Gece!

Arkama yavaşça dönerken, ilk olarak ayaklarını görüyorum. Çizmelerini, belini saran deri pantolonunu, göbek
çukurunu açık bırakan yeleğini, siyah pardösüsünü, boynunu ve yüz binlerce yıl süren bir savaşın zaferini
andıran yorgun güçlü bakışlarını...

“Merhaba,” diyorum meraklı bir sesle. “Kimsin sen? Kimsin,” diye soruyorum.

Kahretsin! Ne biçim bir kaos bu böyle? Nasıl da olması gereken kadar doğal... Olmaması gereken her şeyin
olduğu ve neredeyse olması gereken hiçbir şeyin olmadığı lanet bir dünyadan geliyorum. İki derin uçurumun
ortasından yükselen eski bir duvarın üzerinde çaresiz, ne yapacağından emin olamayan küçük bir çocuk
gibiyim. Bu düşsel gerçeklik dünyamda, belki de aradığım anahtarları, kapıları ve uçurumları kapatacak kumu
bulacağım. Beni uçurumların arasından kurtaracak bir halat vardır belki de bu cehennemde. “Evet” veya
“hayır” cevaplarını asla kullanmayacak, Hamlet’in mutlu kılıcı kadar şehvetli bir halat... Ne “doğru”, ne
“yanlış”, ne “gerçek”, ne de “olmayan”; “siyah” ve “beyaz” gibi, “nefret” ve “sevgi” gibi, duyuları özünden
çekip büyük bir çelişki, kaos ve kısır döngü içinde birbirlerine harmanlayıp yaşatan bir halat... Beni eski
dünyama, yeniden var olmuşçasına tükürecek, soluduğum her nefeste olgunlaşacak ve içimden doğan insanı,
özü,“ben” ilan edecek sesi doğuracak...

İrkilerek uyanıyorum. Halkanın içindeki üçgenin bir köşesinde, o kadının kucağında uzanmış, ona bakarken
buluyorum kendimi...

“Artık korkmuyorsun değil mi?” diye soruyor.

“Bilmiyorum...”

Bir damla gözyaşım, karanlık boşlukta kayboluyor.

UÇURUM UYKUSU 55
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Ayağa kalkıyor. Ben de kalkıyorum. Yaklaşıyor ve dudaklarını değdiriyor dudaklarıma. Karanlığa doğru,
arkasına bir daha bakmadan yürüyor. Karanlıkta kaybolurken:

“Gitme!” diye bağırıyorum, duruyor.

“Geleceğim... Kutsal kuma eriştiğinde, geleceğim.”

Kızıl sandığın yanına yaklaşıyorum yeniden. Derin bir nefes aldıktan sonra sandığın içinde bir ayna daha
olduğunu fark ediyorum. Oysaki bir önceki aynayı çıkardıktan sonra, sandığın içini saran kırmızı kadifemsi
dokuyu gördüğüme eminim. Bu da diğerinin aynısı… Sedef oymalı ve diğeri kadar büyük. Yalnızca, öbür
aynadan biraz daha tozlu olduğunu söyleyebilirim. Aynayı havaya kaldırıyorum; diğeri gibi olması gereken
yere gidiyor kendiliğinden ve orada asılı kalıyor büyük bir çengelle duvara tutturulmuş gibi.

Sandıkta, öbürlerinden daha tozlu bir ayna daha fark ediyorum ve artık biliyorum ki, bunlar da oyunun bir
parçası.

Ardından sandıkta bir ayna daha beliriyor, daha tozlu. Ve bir tane daha... Böyle böyle tam on üç uğursuz ayna,
çevremi saran çemberin üzerinde bir daire oluşturuyor. Nereye baksam kendimi görebiliyorum. Her biri,
diğerine göre daha tozlu ve paslı olan aynalar çevremde, bir zaman tüneli oluştururcasına iç içe ve birbirlerini
yansıtarak duruyorlar.

İçime, kükreyen bir volkanın lavları gibi nefret doğuyor.

Aynalarda gördüğümde yansımamı, içimde bir meşale gibi tutuşan nefret artıyor. Çünkü her birinden bir
diğerine kaydıkça bakışlarım, bedenimi daha çürümüş ve kendimi daha aciz hissediyorum. Aynalardan
gözümü alamayışımın bir anlamı olmalı. Birileri bana acı vermek istiyor gibi. Yaşlandığımı ve acizleştiğimi
görmek istemiyorum. Acı, içimde dolanan bir böcek sürüsü gibi damarlarımı ve düşüncelerimi siyah sularda
boğuyor. Gözlerimi kapamaya çalışıyorum; ama yapmamam gerektiğini fısıldıyor kulağıma biri. Gözlerimi
böylece aynalardan yansıyan, kararmış ve solmuş gözlerime dikiyorum. Şu an gördüğüm, hayatımın son anı
olsa gerek. Aynaya, acısından deliye dönmüş vahşi bir hayvan gibi vuruyorum.

Tüm aynalar, aynı anda kırılıyor. Başımı dizlerimin arasına sokup avazım çıktığınca bağırıyorum.

İçimde yağmurlaşan o amansız öfke, nefret ve kin; kırık cam parçaları, hüzün dolu sedef çerçevelerle birlikte
yanıp yok oluyor.

Geriye nefretin ve hüznün külleri kalıyor. Birbirlerini öldürdüler...

Bir kırbaç sesi daha duyuyorum. Ardından kendi sesimi, çığlık atıp haykırırken…

Ses yok oluyor hızla. Onun acı çektiğini biliyorum, sesin acı çektiğini biliyorum.

Ses ölüyor... Görüyorum!

Bölüm II

UÇURUM UYKUSU 56
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bir süredir gözlerim boşlukta; olanları düşünüyorum. Her şey bir bilmece gibi gelişti. Birbirine zıt onlarca
duygu, beni hiçe sayarcasına süren bir dövüşe dönüştü.

İstemeden girdiğim bir savaştı bu. Ve yoruldum, uyumak istiyorum. Belki de istediğim bu değil...
Bilmiyorum...

Paradoks hayatım, karanlık bir işkenceye döndü artık. “Sonunda delirdim sanırım.” Bilinç altımda bir
yerlerde, hep gizlediğim anılarım hesap soruyor olmalılar benden. Savaşıyorlar benimle. Kurtulmak istiyorlar
benden artık.

Karşımda öylece bekleyen mavi sandığa kayıyor gözlerim. Fırtınadan önceki sessizliğin tedirginliği ve
kadınlığı titretiyor içimde bilmediğim bir yeri.

Sessizliğin ve gizin ateşine yenik düşüp ayağa kalkıyor ve hızla sandığın yanına gidip kilidini kaldırıyorum.
Keskin bir şubat soğuğu yayılıyor sandıktan. Duman ve serinlik gözlerimi yakıyor. Soğuk duman, yayılarak
kayboluyor boşlukta.

Sandığın içi mor kadife ile örtülü, kadifenin içine gömülmüş, laka kırmızısı bir cep saati zor seçilen bir ışık
hüzmesinin altında parlıyor. Saati avuçlarımın arasına alıp gülümsüyorum. Bu, saatin bana ait olduğunu
hatırladığım andır.

Saat, altıya beş kala durmuş. Bu, yüzü olmayanı gördüğüm ve sivri kayaların üzerinde sonu gelmeyecek bir
karanlığa gözlerimi yumduğum saattir.

Zaman bir buz kalıbı gibi donmuş kalmış. “Saatin, bu gece bekçisinin yuvasında ne işi olabilir ki?”

Bana günleri, yılları tattıran zamanın, aslında hiç olmamış olduğunu anlıyorum. Hiç olmadı ve olmayacak
zaman... “Bu, senin köleleşmişliğinin adıdır...”

Kendi sırlarımla gömülü, bu tarifsiz yerde sıkışıp kaldım. Saati yeniden çalıştırmayı başarırsam, zamanı
harekete geçirebilirsem yani, bu kâbusun saatini durdurmuş olabilir miyim? Bu mümkün mü? Mümkün olan,
olmayanın yaşlı orospusu değil mi?

Saati yeniden kuruyorum. Camını kaldırıyor, yelkovan ve akrebi hareket ettirmeye çalışıyor, zamana karşı
gülünç blöfler yapıyorum.

Zamanı hapsolduğu yerden kurtarmalı ya da sonsuza kadar yok etmeliyim... Sadece içimde yok etmem yeterli
onu, gözlerimin arkasında yaşayan küçük cinler kulübesinde.

Saate, kırgın gözlerimle bakıp akrebin kımıldamasını bekliyorum. Gözlerimden ışınlar çıkıp her şeyi hareket
ettirebilir belki; ne yani?! Her şeyin olabileceği bu uçuk hayalde, bir süpermen çok mu fazla? Ya da devasa
bir akrep… Kızgın gözleriyle yüreğimi delen… Akrep?..

Başım ağrımaya başlıyor. İçimdeki müthiş tuhaflığı ayrımsıyorum. Rahmindeki çocuğun düşlerini gören bir
anneninki gibi, uyurken…

Akrebin yavaşça kımıldadığına şahit oluyorum. Şekil değiştirmeye başlıyor. Akrep; demir çubuk kılığından
sıyrılıp canlı ve kırmızı gerçek bir akrebe dönüşüyor ve bir hamlede saatin üzerinden halkanın ortasına, birkaç
adım önüme sıçrıyor. Yelkovan kızışmaya başlıyor. Parlıyor ve bir damla alev olarak düşüp tüm çemberi
kaplıyor.

UÇURUM UYKUSU 57
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Şimdi ne yapacağımı söyleyebilir misin lütfen bana? Koskoca bir alev çemberinin ortasında bir akrep ve
çaresiz bir insan, ateş çemberi daralıp alevler metreleri aşarken... Şimdi ne yapacağımı söyleyebilir misin bana
lütfen?

Akrep bilinçsizce kendi etrafında panik içinde dönüyor. Saati pantolonumun cebine koyup alevleri izliyorum,
kaderine boyun eğen bir sokak köpeği gibi...

Akrebi yeniden gördüğümde, ayaklarımın ucunda, zehirli iğnesini sırtının ortasına batırmış boylu boyunca
uzanıyor buluyorum.

Akreplerin kaderi budur. Fakat insanlar için yalnızca bir zıplamadan ibaret. Bu kadar kolay mı? Olmayabilir...

Çember daralıyor; akrep öldü, ya zaman şimdi nasıl işleyecek?

Çember daralıyor; zaman canlanmak zorunda.

Çember daralıyor; bedenim uyuşmaya başlıyor.

Çember daralıyor; kemiklerim çekilerek derim gerilip sertleşiyor.

Şekil değiştiriyorum!

Çember daralıyor; ateşin ortasında dev bir akrebim.

Çember daralıyor; görüş açım farklı.

Çember daralıyor; ben bir akrebim, ben zamanım!

İğneme bakıyorum; “Zaman var olmalı...”

Çember daralıyor; saati parmaklarımın arasına alıyorum.

Çember daralıyor; saatin tam orta yerini, iğnemle parlayıp zehrimi boşaltıyorum içine...

Alevler sönüyor; zaman ölüyor.

Bir kırbaç sesi duyuyorum. Ardından çığlık atan kendi sesimi... Ses, karanlığa gömülüyor.

Ses acı çekiyor;

Ses ağlıyor,

Ses ölüyor...

Zaman artık yok. Ve olmayan bir şeyin kuralları da yoktur. Dünyaya dönmem için, bir engel değil zaman.
“Tik tak”lar duyuyorum sessizlikte inleyen, sonra korkunç bir patlama aniden ve susuyor hepsi, yankısı
çınlıyor kulaklarımda, yıllar boyu duyduğum “tik tak”ların nefesi... İçimde yavaşça diniyor sesleri...

UÇURUM UYKUSU 58
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Ses, af dileyerek gidiyor...

Merhamet isteyerek...

Umut ederek...

Yanılarak…

Her bir kırbaç; Tanrı’nın elindeki bir zarı parçaladı. Kadere, zamana ve ruhuma hükmeden bu zarlar,
vücuduma asılı çengellere bağlıydı.

Her bir çığlık; bilinçaltımın karanlık sokaklarını, çıkmazlarını, kor yağmurlarını gün ışığına davet etti. Şimdi
onlar, kan revan, paramparça gölgelerini emanet ediyorlar içimin kentlerine.

Çemberin ortasında, duman ve sıcak ile sersemlemiş bir tebessüm ile fısıldıyorum: “Bitti!”

Evet, bitmişti şüphesiz; Tanrı zarlarını yanlış kullanmıştı ya da ben yanlış tarafa bakıyordum.

Sönmüş alevin izlerine bakıyorum, akşamüstü bir kumsalın kumları kadar zarif ve çekici. Avucuma bir tutam
alıp yüzüme yaklaştırıyorum. Burnuma aşkın ve acının, nefretin kokusu geliyor. Bir şarkı mırıldanarak
yaklaşan çocuğun ayak seslerini işitiyorum. Yüzünü seçebiliyorum. Yeniden... Yeniden kendim ile
birlikteyim. En fazla beş-altı yaşlarındaki kendimle. Hiçbir şeye şaşırmıyorum artık. Hatta yıllar önceden bir
düş, bir özlem olarak hatırladığım çocukluğumla bile, çocuksallığımla bile gelince yüz yüze...

Ufacık ellerini, avucumun içine sokup gülümsüyor. Ellerini okşuyorum, “Senin adın Gece,” diyorum. O ise
gülümsemeye devam ediyor sadece. Devam ediyorum konuşmaya; “Sen, güneşin karanlığı deldiği gibi hürsün
oğlum! Sen; şimşeklerin yağmuru, martıların denizi aştığı gibi hızla koşmalısın. Sen Gece’sin, sokak
köpeklerinin kardeşi...”

Başını önüne eğiyor. Titreyen dudaklarından dökülecek sözleri bekliyorum. “Sana karşı ne hissettiğimden
emin değilim,” diyor.

Başını yeniden kaldırdığında, gözlerinde tutuşmakta olan alevi fark ediyorum. Ağzını geriyor ve “Kahrol!”
diyor sesi hücrelerimi kanser gibi sararken.

Gidiyor.

Ayağa kalkınca, pastel karası rujuyla onu görüyorum. Eliyle, uzaklarda yeni yeni doğan bir toz bulutunu
göstererek, “Hadi,” diyor, “git!..”

“Ya kutsal kum?” diye soruyorum.

Çemberi saran külleri gösteriyor:

“Yaşamındaki uçurumları kapatacak kum, bu.”

Hiçbir şey söylemiyorum...

UÇURUM UYKUSU 59
DAİMİACININİLKUŞAĞI

“Fakat uçurumları kapatmak için bu kumların kendilerine değil, yalnızca oluşmuş olmalarına ihtiyacın vardı.”

Anlamıyorum. Eliyle parlak toz bulutunu gösteriyor. Yavaşça yürümeye başlıyorum. Daha sonra hızlı
adımlarla varıyorum yanına bulutun. Yaşadıklarımı asla hatırlamayacağıma dair söz veriyorum kendime.
Ardıma dönüp tüm lanetliklere ve kadına yeniden bakıyorum.

“Sen kimsin?” diye bağırıyorum.

“Peki ya sen kimsin?” diye yanıtlıyor.

“Bilmiyorum, sence?”

“Cevap gelmiyor.”

Hüznün ve sevincin hatırası bir damla gözyaşını armağan ediyorum bilinçaltımın sonsuz karanlığına.

Ve gülümseyerek, bakir dirilişler için bulutun içine bırakıyorum kendimi.

Gözlerimi açıyorum; yüzü olmayan, karşılıyor serin soluğumu. “Daha bitmedi,” diyor, “hâlâ uçurumdasın...
Ve hâlâ uyuyorsun; uyananlardan değilsin.”

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR

Cama yaklaşıp, kilometreleri kuşatmış taş yığınlarından kaçırıp gözlerimi, yukarılarda kirletilmemiş ve
muhtemelen sahipsiz bir yere bıraktığımda yeniden bakışlarımı, gökyüzünün hâlâ orada olduğunu
görüyordum. Bu ne delice bir kâbustu... Ama şimdi her şey bitti... Değil mi?...

Peki ya artık mutlu muyum?

Her şey yıllar önce başladı. Ama şimdi bunun sırası değil. Çocukluğumun kanıma kattığı ince tozdan esrardı
delilik. Hâlâ buradayım ve yaşıyorum, fakat bu neyi değiştirir ki?!

Her şeyden daha önemlisi bir gökyüzü vardı! O hep olması gereken yerde. Sonunda kemiklerim kütürdedi ve
elekte silkindi tüm telaşım. Parmaklarımın arasında tuttuğum, bir silah değildi; hayır! Bunları bir kenara
bırakalım, diyorum size perdeyi yakaladı çılgın parmaklarım. Ardından kendiliğinden karışıverdi odamın
sisine, gün parıltıları...

Bunu sabah uyandığım anki düşüncelerim izledi. Perdeler kapalıydı, akşamın pası ve duvarlara sinmiş sigara
dumanı dedi ilk “günaydın”ı. Bir an için gökyüzünün gitmiş olacağı geldi aklıma. Kısa bir parlama gibi...
Aniden oldu ve başladığı yerde bitti.

Fazla zaman geçmedi, çay içiyordum. Çekmecedeki gümüş kaplama, ucuz, sigara tabakasından bir sigara
çıkarıp yaktım. Sigarayı dudaklarımın arasından çekerken, duman dağıldı ve tavana doğru dans ederek
yükseldi. Dumanın tavana varmadan yok oluşu ve bir sonrakinin, öncekinin yerini dudaklarımın arasından bir
gelin gibi süzülerek alışındaki ustalığı, pek bir heyecan duymadan takip ederken, bir yandan da içimdeki
şüphenin ne kadar aptalca olduğunu düşünüyordum. Uyandığımdan bu yana bir tuhaflık seziyordum aslına

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 60


DAİMİACININİLKUŞAĞI
bakarsanız. Sanki her zamanki gibi olmayacak ve perdeyi araladığım an, o korkunç manzarayla
karşılaşacaktım. Sanki... Evet sanki...

Doğrusunu söylemek gerekirse, dün gece ve onu geriye doğru takip eden koca bir ömür boyunca, sürekli
içmiştim. Ve artık yaşlanıyor olmamı da göz önüne alacak olursak, bunun gibi hayal mahsulü deli saçmaları
için lezzetli bir av olduğumu söylemek yanlış olmaz. Evet itiraf ediyorum, gerçekten de gökyüzünün çalınmış
olabileceği gelmiyor değil aklıma. Ve açıkçası bu çılgın fikir, bana şu an için oldukça yakın. Perdeyi aralamak
kolay, bu gerçekten sorun olmaz ama, sonrası için üzgünüm ki garanti vermem çok zor; bu aynı yüksek bir
binadan atlamak gibi -atlamak sorun değildir zaten, atlayan, ne binayı ne de atlayışını umursar, tek düşündüğü
aşağısıdır… Bunun gibi işte... Perdeyi aralamam, işin en basit kısmı. Ama sonra ne olur bilemiyorum...

Şimdi yanımda, her sabah aynı saatte uyanıp işine giden ve akşam eve geldiğinde saatlerini o yeni renkli
televizyonların birinin başında geçiren bir erkek ya da bir kadın –kadın benim karım da olabilir pekalâ-
olmadığı için şanslı sayılırım. Muhtemelen şöyle bir diyalog geçecekti aramızda, ona da size anlattıklarımı
anlattığım zaman:

-Birileri gökyüzünü çalmış olabilir...

Uyandığımdan beri içimi kemiren bu şüpheyi açıklamak için kullanabileceğim daha pek çok ifadeden en sade
olanı bu olurdu herhalde. Bunu söylerdim, neden mi? Söyleyememem için hiçbir neden göremiyorum ben. Ve
o alçaltıcı, içi boş ses yanıtlardı:

-Çayını bitir!

Evet, o bunu söylerdi. Tek bir hamlede… Düşünmeden… Sanki gökyüzünü çalamazlarmış gibi...

Ama ben ısrar ederdim şüphemin doğruluğu üzerinde:

-Bana inan! Bunu yapmış olabilecek birini tanıyorum ben.

Ah, ne laf ama!... Ve o, insanı utandıran kahkahalarla cevabını yapıştırırdı:

-Hah hah hah… Daha içmedin bile!

Of! Ardından bana, “Kimmiş o?” diye sorması da muhtemel. Ama hiçbir cevap veremeyeceğimi bildiği için
sormazdı herhalde ya da neşesine neşe katmak için ayağa kalkıp mutfağa doğru yürürken kısık bir sesle
iliştiriverirdi hemen. Arkasına dönüp ne cevap vereceğimi bile merak etmeden çekip giderdi.

İşte, bu yüzden şanslıyım. İşte bunca yıldır bu yüzden yalnızım ve yine bu sebepten evlenmedim.

Bir de şöyle düşünebiliriz, gökyüzünü çalmamış olabilirler; ama çaldılarsa da benim perdeyi açmam bu
gerçeği hiçbir ölçüde değiştiremeyecektir. Zaten gökyüzü, o aşağılayıcı görkemiyle üzerimizde gerili
duruyorsa, olması gerektiği gibi yani, ben burada önemli ölçüde zaman kaybediyorum demektir. Her ne
olduysa oldu; ama biri hâlâ gökyüzünü çalmadıysa bunu en kısa zamanda yapmalı.

Bir bira bile içmemiştim henüz. Boş versene! Ayağa kalktım...

KANATLI BÖCEK

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 61


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Sabahı iskelede karşıladım. Yürürken çıkan gıcırtılar, sanki selamlamasıydı güneşi yaşlı çürük tahtaların.
Fazla durmadım, denizi ve paramparça esen serin rüzgârı orada bırakıp yakınlarda bir sabahçı kahvesine
gittim. Tenhaydı. Birkaç kedi ve köpek şapka çıkardı önümde, gerisi kahvenin nemli sandalyelerinde...

İlk çay demli olur. Gecenin buhranını yayarak, parmaklarının arasına konuverir. Sabah çayının yaşlı fahişesi
ilk sigara, serinkanlıdır... Durgun bakışlarıyla gözetler, parlak dudaklarının ince kıvrımlarını.

Eve geri dönüp kapıyı kilitledim. Buzdolabından soğuk bir bira çıkarıp açtım. Siyah biranın kirli beyaz
köpüğü ellerime bulaştı. Banyoya gidip musluğu açtım. Gözyaşı doldu lavabo, hüzün tapınaklarının kireciyle
sıvandı duvarlar. Berrak bir iz yansıdı aynada. Bir adam gördüm. Üzerine bulaşmış kırmızı toprağı
temizliyordu. Uzun uzun izledim onu, cebinden gümüş bir sustalı çıkarıp gözlerime baktı.

Sustalıyı aldım elinden, keskin ucu elimin derisini araladı. Siyah bir yılan tısladı etimin altında.

Kapı aralığından, avuç içi büyüklüğünde kızıl akrepler giriyordu; tabanı tamamen kuşatana kadar durmadılar.
Sonra paçalarımdan tırmanmaya başladılar, boğazıma kadar sardı ince kırılgan bacakları vücudumu.

Aynadaki adam bıçağı geri istedi, vermedim. Parmaklarım sıkı sıkıya tutarken sustalıyı, korunduğumu
hissettiğim; o sakin sancıyı duydum yüreğimde...

Bir kaygı olarak uzanacaktı ömrüm. Bir kaybedişler bütünü olarak gömecekti ruhlar, efendinin sessiz
gözlerine bedenimi.

Sonra geldikleri gibi gitti akrepler. Duvarlar eski rengine döndü.

Aynadaki adam elini dışarı çıkarıp onu kendime çekmemi istedi. Yaptım. Aynadaki toprak kızılı adam,
sigarasının dumanını yüzüme üfledi. Gözlerim yandı. “Kimsin sen?” diye sordum, “Ya sen kimsin?” diye
yanıtladı... Sustum... Sustu...

Çok zaman geçmeden kapı vuruldu. Ona son kez baktım ve kapıyı açmak için banyodan çıktım. Kapıyı
açtığımda halıya, yaralanmış yüzünü yüzüme dönerek bir güvercin yuvarlandı. Neyi olduğunu sordum; cevap
vermedi, “Peki ya sana ne oldu?” diye yanıtladı sorumu. Şaşırıp “Bana ne olmuş ki?” dedim. “Kendine bir
bak,” dedi. Banyoya yeniden geri dönüp aynaya yaklaştım. Adam, “Bilmiyor muydun?” dedi, kolları beyaz
kanatlara dönüşüyordu. “Bilmiyordum,” dedim “bu ne zaman oldu?...” “Sen eve hiç dönmedin bugün!” dedi.
Güvercinin yanına dönüp “Bana ne oldu?” diye sordum. “Kollarına bak,” dedi. Gövdemden uzanan ince
böcek bacaklarını gördüm. “Benim bugün eve hiç dönmediğimi söyledi giysileri toprak içinde aynadan çıkan
yaşlı adam.” “Sen hep evdeydin,” dedi güvercin, tüylerini döküp derisini saran kötü görünüş yayılmaktayken.
Banyoya geri döndüğümde beyaz tüyler sarmıştı adamı ve yüzü gerilip değişiyordu. “Senin bir adın var
mıydı?” diye sordu gagasının altından güçlükle konuşarak. Güvercin yanıtladı, “Onun ne bir adı ne bir sesi
oldu.” “Ben konuşuyorum ama...” dedim. Adam, güvercine dönüp bu çizmeleri de giyersen değişimin
tamamlanmış olacak dedi. Güvercin aldı ve “Sana verecek tek şeyim yüreğim,” dedi. Adam yaklaşarak
güvercinin artık insanlaşmış vücudundan bir çırpıda yüreğini çıkardı. Gagası kana bulanmıştı adamın. “Ben
senin kirli yüreğini istemem,” dedi dudakları güvercinin. Sonra parmağını bana doğrultarak “Şu böceğe bak,
ne kadar çirkin...” dedi. Ben konuşamadım.

İkisi de gittikleri zaman ben salonun ortasında, her şeyin ne kadar hızlı büyüdüğünü izliyordum. Masalar ve
koltuklar, sigara paketi, bira şişeleri, benim yüzlerce katımdı. Onlar değildi büyüyen; bendim adeta bir böcek
gibi küçülen. Bir böcek gibi... Bir böcek gibi...

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 62


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Tavan daraldı ve yok oldu. Tanrı gülümsedi ve belki küçüklüğüme aldanmış bir melek, onun sözlerini getirdi
yalın görüşümün önüne: “Sessizce uç yanıma kanatlı böcek...”

ÇAN KULESİ

- Hatırlayamıyorum, ne denli saf ve dürüsttü bakışlarım... Ve hangi semtindeydim o pazar akşamüzeri


İstanbul’un. Hatırlayamıyorum... Neden oradaydım?... Sarıl bana o ılık lodosa karşı yeniden sevgilim.
Saçlarımdan kavra ve yine o ateşli akşamüzeri olduğu gibi serbest kalsın dudakların, üzerinde dudaklarımın.
Yakala beni sevgilim. Yine uğuldasın o devasa çanlar kulaklarımızda. Ve yıkılsın yeniden... Lütfen sen de
iste... Ve tekrar et benimle; yıkılsın yeniden... Durma söyle... Üzerimize o çan kulesi... Artık susma sevgilim...
Hadi kalk ayağa... Ve dokun soğuk parmaklarınla yanaklarıma... O ılık gözyaşlarıyla karşılaşacaksın
yeniden... Duy beni ve kalk sevgilim... Uyan artık. Kes şu lanet olası numarayı... Deli etme beni, aç gözlerini
kahrolası kaltak, uyan diyorum sana! Uyan ve küfret bana, yaptıklarım için sana... Bedelini ödeyemezsem,
ben de geleceğim yanına bu gece, bana olan büyük sevginin. Doğrul ve bak gözlerime... Ödet bana....

Hatırlayamıyorum, ne denli saf ve dürüsttü bakışlarım... Ama sen hatırlarsın sevgilim, niçin oradaydım.
Sanırım bir rüzgârdı takip ettiğim. Ya da rüzgâr mıydı gerçekten ansızın ensemde hissettiğim?

- Bir paket vardı elinde, önümden geçip gitmene mani olan da buydu sanırım. Ortaköy’de, sahilde... Acı bir
kahveyi yudumluyordum. Akşamüzeri aşıklarının mıyışıklığıyla sarsılmıştı küçücük yüreğim.

- Ah evet! Hatırlıyorum, küçük bir çeşmenin başında duraksayıp su içmiştim, sana daha fazla bakabilmek için.

- Evet ve elindeki küçük paketti sebebi, yanına gelişimin.

- Küçük bir paketti, evet sevgilim... Ve sen yanıma gelmiştin, bir saat gibi duracaktı yüreğim.

- Doğrulup yüzüme yaklaştın, bir saat kulesinin heykeliydi elinde paketi açılmasın diye sıkıca tuttuğun.

- Sana onu verdiğimde alçalmış bir kartaldı gözlerin, avını ha yakalamış ha yakalayacak olan.

- Sonra yürüdük ve o habis şey oldu... Şimdi yanındayım. Ve dediğin gibi açtım gözlerimi, doğrulup
karanlıkla yaklaştım yüzüne o akşamüzeri yaptığın gibi bana.

- Burası gerçekten çok karanlık. Ölümle durulmuş nefesini hissetmek yeniden, ne güzel... Sarıl bana sevgilim.
Ama niçin böylesine soğuk dudakların ve duygusuz artık sesin?

- Yürüyüşümüzün sonunda bir sahile çıktık, gün iyiden iyiye kararmıştı.

- Uzun saçlarımın arasında, bir gelincik yavrusuydu parmakların. Dudakların, yakaladı dudaklarımı ve gök
kabardı, kabardı deniz.

- Gece yarısı çanlarıydı çalan... Yağmur başlayalı çok olmuştu ve serindi rüzgâr.

- Ne olduysa denir ya, o an oldu. Elinde duran çan kulesi heykeli, sırılsıklam olmuştu. Habis bir benzerlik
farkettiğim ana denk gelir bu, heykelle arkamızda gürüldeyen çan kulesinin arasında.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 63


DAİMİACININİLKUŞAĞI

- Evet yağmur yağmaktaydı ve sertti rüzgâr, hiç olmadığı kadar soğuktu. Sırılsıklam olmuş erimekteydi kızıl
kum heykel.

- Sonra ayağa kalkmak istedin. Neden bunu istedin?...

- Ayağa kalktım, belki de kendimi bırakacaktım denize. Kim bilir... Düştü elimden birdenbire o kızıl kumdan
çan kulesi heykeli.

- Ve yığıldı, ardımızda gürüldeyen çan kulesinin beton tuğlaları üzerimize ardı sıra. Kan kokusu aldı burnum
bir süre sonra.

- Sen yoktun yanımda...

- Moloz ve tuğlalar...

- Ve bir de ceset vardı uzanmış ayaklarının ucuna.

- Ağzında biraz kan vardı... Kalkabildim yerimden. Ve sildim ağzındaki kanı ellerimle. Çan kulesi orada
değildi artık ve dinginleşmişti deniz. Seni yerden kaldırdım. Ölümle donmuştu bakışların. Ve biraz ilerdeki bu
ağacın altında, çimlerin üzerine yatırdığımı anımsayabiliyorum seni. Sonra ağladım sevgilim. Çok ağladım.

- Ağlamaktasın...

KONUŞMALAR

Soluk kesici duvar süslemelerinin ve karşılıklı asılmış doldurulmuş hayvan büstlerinin arasından hızla geçip,
artan ağır dumanın ve rutubetli buğunun kuşattığı, ruhanî bir varlık edasıyla tavana dek uzanan büyük salona
açılan kırmızı kapıyı tereddüt etmeden açıp, dışarıda, kapı açıldığı an hücum eden sisin içinde kayboldum.
Ardından, ağırlaşan dumanın içinde belirginliğini tamamen yitiren kapının korkunç sesi yankılandı; bu ses,
hayvan büstlerinin gözlerinden girip karşı duvardaki büstlerin içinde yanıtlanarak çoğaldı.

Garip bakışlarımı; en az yirmi kişinin yan yana oturabileceği siyah masanın arkasında, tabana perçinlenmiş
çelik korumaların uçlarından başlayıp bir yarım küre çizdikten sonra tavana varan, koyu renkli, parlak
pencereye yüzünü dönmüş, siyah giysiler içinde kıpırdadığına dakikalardır şahit olamadığım, elleri solgun
deriyle sarmalanmış uzun boylu adamın “Ben de seni bekliyordum...” derken çevrilen yüzünde noksan
olduğunu fark ettiğim gözlerine doğrulttum.

“Ben senin kaderinim.”

Bunları söylerken, anbean yüzünden silinen ve ardından, hiç beklenmedik bir hızla yeniden olması gereken
yerde solgun bir iz gibi beliren dudaklarının arasından, titreyen dumanlar çıkıyor ve başının üzerinden kayıp
boynuna doğru akıyordu, uzun, düz, açık kahverengi saçlarının arasından süzülerek.

“Ben senin adını hep küfürlerle ağzına aldığın, içinde kaybolmuş yarınım. Ben senin her aldığın solukta,
içinde, ta yüreğinin derinliklerinde duyduğun sızıyım. Ben senim.”

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 64


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Döndü ve büyük pencereyi arkasında bırakıp sessizce bana doğru yürümeye başladı. Masaya yaklaşıp deri
kılıflı uzun koltuğu, tekerlekleri üzerinde sürüyerek kendine çekip oturdu.

“Biliyorsun...” dedi.

“Duymazdan geldiğin her seslenişim, yüreğinde kor alevler gibi büyüdü ve şimdi, yüreğinde kanayan
yaraların, soluğumu ta dudaklarına kadar getirdi.”

“Küçük bir çocuktun, tırmandığın ceviz ağacıydım ben. Düştün kolun kesildi, damarlarından taşan kan oldum
o zaman. Ağladın, gözyaşlarındım; aşık oldun, yüreğinde selleşen sevgi bendim.”

“Bana hep o küçük yüreğinle baktın. Hep o küçük gözlerinle izledin adımlarımı. Ve bir gün inkar ettin o ceviz
ağacından düştüğünü, bir gün inkar ettin aşık olduğunu, ‘Ben hiç ağlamadım ki...’ dedin kalınlaşan buruk ve
korkmuş sesinle, gözlerini yumdun beni her defasında yeniden hissedince içinde.”

“Şimdi ben sana yüreğini getirdim. Sen gelmeden önce, kadehlerimize kanınla harmanladığım şarabı
doldurdum. Şimdi ben sana gözyaşlarını ve o ceviz ağacını sunuyorum. Beni hatırladın ve yüreğinde kaybolan
mutlulukları, bir avcının oklarının ucunda buldun. Beni hatırladın ve güzellikleri karanlık bir göle, yüreğinden
taşan son kan damlalarını katarken buldun... Beni hatırladın ve geriye baktığında, kendini bulamadın. Beni
hatırladın ve yanıma geldin, geldiğinde ise gözlerim bomboştu, senin görmeni istediğim bir yüzüm yoktu.
Dudaklarım inandığın kadar ordaydı, ama sen kah inandın kah inanmadın, ben de onları sana ne gösterdim ne
göstermedim.”

“Şimdi ben sana yalınayak, bir gelecek getirdim. Şimdi ayaklarının ucuna kadar umutlar ve sevinçler
sürükledim, ne kadar seni tanımıyor olup gelmek istemeseler de... Şimdi ben sana, yepyeni bir beden armağan
ediyorum, ne kadar sen ona inanmasan da... Şimdi ben sana, seni getirdim, şimdi ben sana benliğini getirdim.”

Ayaklarımı odanın ruhunu tamamlayan siyah-kırmızı halıya sürterek, bu sözlerin bir volkan gibi patladığı
yüze yaklaştırdım yüzümü.

...

Görebildiğim bir an için alevlerdi, sonra alevleri yağmalayan serin sular oldu.

“İşte, gördüğün senin bugünündür,” dedi kollarını kaldırıp omuzlarımı soluk parmaklarıyla kavrarken.

“İşte, alevler senin özetindir. Ve serin suları sana....” Elini masada, içinde ışıklar kırılıp dağılan kristal kadehe
götürüp; yeniden; “...Ve serin suları sana ben getirdim.”

ÖRÜMCEK

Yalnızca masum bir dağ gezisi diyebilir miydik? Koyu yapraklı ağaçlarla, adını bilmediğim onlarca çeşit
çiçekle bezenmiş, böcek yiyen bitkilerin yanıltıcı parlaklığıyla bakan dağın yamaçlarına, eteğini sürüyerek
kurulmuştu doğa ana.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 65


DAİMİACININİLKUŞAĞI
Annem, kardeşim bir de babam... Peşpeşe, karanlığın ve acının izinde tırmanıyorduk. Yamaçlarını aşmıştık
ölümün.

Neydi bizi parıltıların peşinden sürükleyip dağın, ağaçlardan arınmış bir bölgesinde, o karanlık, o dipsiz
mağaraya iten? Siyah yosunların tamamen çevrelediği, tarihin ıslaklığıyla inleyen mağaranın girişinde
dördümüzdük. Bir an içeride, küçük ve sessiz bir şimşeğin yaşadığını düşündüm. Yavaşça arşınladım girişe
kadar uzayan ince tozdan patikayı. Sonra ardıma dönüp “Girmeli miyiz?” diye sordum. Kimsenin yeterince
mutlu olmadığını gördüm. İçeride, yine o ince parıltı görüldü. Usulca sokulduk duvarlarına ve aynı sükunet
içinde süzüldük içeri. Bir an için arkamda koca bir kapının kapanmakta olduğunu düşündüm. Bunu
düşünmemin sebebi, şüphesiz, sinsi bir yarasa ordusu gibi bir anda önümüze dökülen ince tozdan karanlığın
gıcırtısıydı.

Bunu söylemem ne kadar gerekli, bilmiyorum ama telaşa kapıldık. İçimizde korlaşan korkunun dumanıydı
gözlerimizden dökülen buğu. Güvercin kanatlarına takılmış adımlarımızla ilerledik. Hava soğumaya
başlamıştı. Annem ağlıyordu. Babam suçluyordu. Bir tek kardeşim kalmıştı varlığımı serin gözyaşlarından
koruyacak. Yanımda usulca bana baktığına inandığım gözleriyle süzülüyordu mağaranın içinde.

Derken kıpkırmızı alacalı bir ışık bulutu ile bölündü karanlık. Birbirimize baktık, bakmazdan gelerek.
Gördüklerimiz, asla görmek istemeyeceklerimizdi.

Kırmızı ışık bulutuna yaklaştım. Onlar arkamdaydı. Meraklı bakışlarımı ilk karşılayan, adeta saydam yılan
derisiyle sarmalanmış gibi görünen yüzüm ve ardından, çıplak kaygan bedenimdi. Sırayla annemi, babamı ve
kardeşimi gördüm. Fakat daha önemlisi, bir bacağımın olması gereken yerden çok uzakta, göremediğim bir
yerlerde ve ellerimden birinin kardeşimin gözleri üzerine çelik tellerle dikilmiş oluşuydu. Sırayla bakışlarını
yakaladım avuçlarımın içinde annemin, babamın ve kardeşimin. Kırmızı bulut kümesi içinde kıpırtısız yatan,
mumlanmış bedenlerini gördüklerinde, yerlerinden düşen bakışlarını topladım kara yosun kaplı nemli
tabandan.

Bizi sürükleyen rüzgârdı. Yalnızca, ona değdiğin an öğreneceğin bir ismi vardı.

Işık hızla söndü. Titredik karanlığın içinde. Sırtımızı birbirimize dayadık ve konuştuk asırlardır açılmamış
konuları. En çok ölüm dedik... En çok bağışlanmak istedik... Ve en çok açtık, acıkmıştık... Günlerden sonra...

İrileşen gözbebeklerimiz, günden güne kol açtı karanlığa. Her şey bir gölgeydi mağarada doğanlar için.

Kardeşim konuşuyordu. Ne söylediğini anlamamı engelleyen korkunç uğultular dolaşıyordu içimde. Korkunç
sesler, benden itaat bekleyen...

Hiçbir öykümde yanımdan ayırmadığım, gümüş kabzalı bıçağı sıyırdım, çizmemin derisine gömdüğüm
ininden. Bir an parıltısı çaktı gözlerimde hayal meyal. Yavaşça doğruldum. Ayağa kalktığımda, babam sordu
bir tek neler olduğunu. Avlanmaya gidiyorum dedim. Annemin uğultulu nefesi yanıtladı:

"Kal..."

Kardeşim çizmeme sarıldı; “Burada hayvan yok!” Bilmiyorlardı. Oradan uzaklaştığımı söyleyemem. Çok az
ileride hâlâ seslerini duyabiliyordum. Fakat gölgeleri yoktu artık. Düşer gibi oturdum. Sırtım acımıştı. Bıçağı
parmaklarıma sürttüm. Kanı hissedebilecek kadar şanslıydım. Pantolonumu çıkardım. Ve acıdan bilincini
kaybetmiş vahşi bir hayvan gibi, yaraladım bacağımı dizimin üstünden. Akan kanı, sıktığım düşlerim ve
gözyaşlarımla temizledim. Yanlarına döndüğümde topal bir umuttu yalnızca bakışlarında sis örmüş hüzün.

Avlandım.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 66


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bilinçlerini kaybettiklerini ağdalaşan gülüşlerinden anladım.

Birbirimize yaklaşıp dua ettik. Sofra duasıydı bu. Babam beni kutladı, annem gurur duydu, kardeşim “Ne
yaptın!?” dedi... Ağladı...

Kandan arınmış elimi, gözlerinin üzerine koydum. Annem ve babam kahkahalar atarak bakıyordu bize.
Gözlerinden arta kalan deliliğin kanseri, dokundu gözlerime. Birden elim kardeşimin berrak yüzüyle
kaynaşmaya başladı. Elim ve gözleri eriyip iç içe geçti. Yemesini söyledim. Gülümsedi. Yüzüne karışan
elimin üzerinde büyük bir örümcek fark ettim. Yüzümü yaklaştırıp “Ne arıyorsun burada?” dedim. Ağzının
etrafındaki siyah ve tüylü çengelleri aralayıp kıpkırmızı ve parlak bir ışık bulutu üfledi. Işık etrafımızı sardı.
Kahkahalar kesildi o anda. Yavaşça yükseldik. Ve yan yana...

Bir ara kırmızı bulutun içinde kıpırtısız beklerken, dört kişi belirdi uzakta. Genç olanı temkinli adımlarla
yaklaştı. Arkadaki kadın ağlıyordu... Göz göze geldiğimizde... Öykü henüz başlamamıştı.

OYUN

Uyandığımda, saatin ön yüzünde parlayan kırmızı yazıda 7:53 yazıyordu. Birkaç dakika sonra saat çalmaya
başladığında, yine kurduğum saatten birkaç dakika önce uyandığıma şaşıracaktım. Saatin üstündeki siyah
düğmeye basarken, parmaklarımdaki kurumuş kanı fark ettim. Sonra hızla geceyi anımsamaya başladım.

Birkaç silik hatıra parçası gibiydi. Bir türlü doğru zarı atamayan bir kumarbaz gibi düşünmeye başladım,
kafamın içinde çıtırtılar duymaya başladığıma yemin edebilirim. Bir uyku hali kıvrılıyordu üzerime,
düşünmeyi erteleyip banyoya gittim. Yıkandım ve dişlerimi, fırçayı kırık dişimin törpülenmiş minesine
değdirmemeye gayret ederek fırçaladım. Banyodan çıkıp perdeleri açmak için salona girerken, ayağım kapının
girişinde öylece yatan bir çocuğa çarptı. Her yer mahvolmuştu. Halının üzerinde pelteleşmiş kan öbekleri
vardı. Yavaş yavaş zihnim bu görüntü üzerinde toparlanmaya başladığında, hâlâ tam olarak durumu
kavrayamamıştım. Sonra şimşek gibi bir feryat akın etti beynime ve dün gece neler olduğunu anladım. Yine
yapmıştım...

Hızla koşup balkon kapısını kontrol ettim. Çocuk ölmeden önce dişlerimden kurtulup balkona çıkmış ve
bağırmış olabilirdi, daha kötüsü, balkonda boğuşmuş olduğumuzu düşünmek bile istemiyordum. Eğer
böyleyse polisin buraya gelmesi uzun sürmezdi. Ama bütün gece neredeydiler? Balkona çıkmadığımıza emin
olmuştum ama yine de kontrol ettim; kilitliydi. Derin bir soluk aldım. Peki ya evdeki bağrışmalarımız,
apartmandaki diğer insanları şüphelendirmiş olabilir miydi? Hemen giriş kapısına gittim, o da kilitliydi. Eğer
biri aşağı inmiş olsaydı, muhtemelen onu da öldürmüş olurdum... Bu güzel, demek ki işimi sessizce
halletmişim. Yüzüme serilen mıyışık bir gülümseme, geldiği gibi aniden kayboldu; koşarak yatağımın
başucundaki telefona sarıldım. Dün gece bir ara kardeşimle konuştuğumu anımsayabiliyorum. Yo babamdı
sanırım. Hemen telefonu kontrol ettim. Ana hattın prizini çekmişim. Evet, ustaca... Telefonu iptal etmeyi de
unutmamış olduğuma göre, oldukça eğlenceli bir gece geçirdiğim ortadaydı.

Fakat cep telefonumun açık olduğunu görünce, telaşa kapıldım. Hep bir şeyleri eksik bıraktığım için kızdım
kendime. Ve bir arkadaşımı ısrarla aradığım düşüncesi, bir panter gibi koşarak girdi aklıma. Kahretsin! Ona
ulaşamayınca, bir mesaj yollamıştım evet! Yo hayır! Ona cinayetten bahsetmiş olmalıyım! Mesaj kutusuna
bakıyorum.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 67


DAİMİACININİLKUŞAĞI

"Selam dostum, bu gece gerçek bir avcı sofrası hazırladım.... Kokun karnımı acıktırmadığı sürece bilirsin,
arkadaşız."

Ardından bir mesaj almış mıyım? Hayır. Peki...

"Evet dostum gerçek bir cinayetti işlediğim, bunu görmeni o kadar çok isterdim ki… Bu son uykusuna yatan
camsı gözlere, sen de bakmak isterdin benim gözlerimden, biliyorum."

İsterdim mi?! Bunu nasıl isterim ki? Nasıl bir geceydi yaşadığım kahretsin yaa! Nasıl bir istek bu; kendimi
nasıl böyle bir tehlikeye atarım ki? Gerçi mesajı gönderdiğim kişi, bunun sadece bir şaka olarak algılayacak
ve pek zeki olmadığımı düşünecektir. Bu daha iyi. O, böyle biri.

Şimdi düşünüp dün gece neler olduğunu bir bir hatırlamalıyım, yoksa içim içimi yiyecek. Her zaman olduğu
gibi, gördüğüm rüyâları anımsamaya çalışarak başlayabilirim. Ne de olsa, gördüğümü zannettiğim rüyâların
aslında, geceleri bizzat eyleme geçirdim şeyler olduğunu bundan seneler evvel komik bir rastlantıyla fark
etmiştim.

Bir çocuk vardı... Evet, rüyâmda gördüğüm çocuk şu anda kapının eşiğinde kanlar içinde yatıyor ve
vücudunun büyük bir kısmı paramparça olmuş. Evet, bir çocuk ve rengarenk kayalıklar hatırlıyorum.
Rengarenk kayalıklar... Ama ne yapıyoruz orada?... Hımm... Kayalardan iniyoruz evet, tökezleye tökezleye
iniyoruz. Burası bana bir yeri çağrıştırıyor ama.... Yo yoo, bu rüyânın sonuydu. Kayalara nereden gelmiştik?...
Sanki bir şeyler hatırlıyorum ama? Bu rüyâ kendi içindeki kısa döngüsünde, bizim upuzun dar bir bayırı
çıkmamızla başlıyordu. Sönük ışıkların, gözbebekleri gibi ışıdığı bir bayırı...

Çok dik bir bayır olduğunu anımsayabiliyorum. Zorlukla çıkıyorduk. Çocuk... Önümden yürüyordu. Orayı
tarif edebilmem kolay olmayacak. İlk önce sağımızda uzanan derin bir uçurumun yanında yürüyorduk,
ardından bir anda bir sokakta bulduk kendimizi. Bunların rüyâ mı gerçek mi olduğunun ayrımına varmam
mümkün değil. Sokağın bir yanında eski, kırık dökük binalar vardı. Sanırım bir varoş semtindeydim.
Yıpranmış yapılar, çokça kullanılmış paslı gibi duran asfalta uyum sağlıyordu. Yanından geçtiğim yüksek
girişli bir binanın sararmış, kırık bir penceresinin arkasında birini fark ettim. O ana kadar, yalnızca ben ve
çocuğun varlığından haberdardım. Penceredeki kişi bizi takip ederek diğer pencereye geçti. Biraz duraklayıp
baktım ve çocuğun paltomdan çekiştirmesine yanıt olarak, küçük adımlarla yoluma devam ettim. Neredeyse
bina gözden kaybolana kadar arkama bakarak yürüdüm… Sanırım... Çünkü binanın o unutulmuş ihtişamını,
her açıdan gördüğümü anımsıyorum. Aniden sokağın bir ucundan yırtık pırtık giysileriyle bir çocuk fırladı,
önümden geçip sokağın diğer yanındaki bir çöp bidonunun arkasına, haylaz bir gülümsemeyle saklanmadan
önce ayaklarının niçin çıplak olduğunu düşündüm, nedense o yalın ayakatılan adımlarda beni çeken bir şeyler
olmuştu. Çocuğu hemen unutup yürümeye başladım. Yürüdükçe bayır düzleşiyordu. Soldaki terkedilmiş
binalar, aynı istikrarla bizi takip ediyorlardı. Sanki bir hayalet kasabaya gelmiştim ve her adımım, bilgisayar
programlarındaki küçük döngüleri harekete geçiriyordu. Her seferinde yeniden başlıyor. Yeni bir olay aktif
oluyor, sonra yeniden başa dönüyordu. Ta ki ben, benden beklenen aktifliği gerçekleştirene kadar bu döngü
sürecekti.

Bu, kapıldığım ilk paranoyaydı. Bunun farkına vardığımda, ikincisi vücudumu erimiş sakız gibi sarmaya
başlamıştı. Kapkaranlık caddede yolumuza devam ediyorduk. Ardı ardına birçok ufak çocuk gördüm. Sanki
büyüklerini öldürüp kentin hükmünü ele geçirmiş bir çocuk klanının başkentindeydim. O kadar çok çocuk
olmuştu ki etrafta; koşturan, bağıran, ağlayan, dövüşen, bir şeyler yiyen, birileriyle bir şeyler konuşan öyle
çok çocuk ki! Kendimi bir an için karınca yuvasına düşmüş bir tespih böceği gibi hissetmeye başlamıştım.
Terk farkım, bu karınca ordusu tarafından ısırılmamamdı. Çocuklar, terk edilmiş binaların nemli, sararmış
camlarından, kapılarından, duvarlarındaki çatlaklardan minik kurtçukların elma kabuğunu delip içeri
süzülüşleri gibi, ustaca giriyorlardı içeri.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 68


DAİMİACININİLKUŞAĞI
Çocuğu izliyordum hâlâ. Ve hâlâ paltomu çekiştiriyordu ufak parmaklarıyla. Sanki anne ve babasını, odasına
inatla sürükleyen bir çocuk gibiydi, ilk suluboya resmini göstermek ve öpücüklere boğulmak için. Eline sert
bir tokat atıp parmaklarını paltomdan çekmesini sağladığımda, o minik suluboya dünyasında küçük bir
deprem yaşandı.

Aklımda hep aynı tuhaf düşünce vardı. Pencerelerden giren çocuklara ilişkin. O girdikleri pencerelerin, onlar
için tek çıkış yolu olduğuna ilişkin. Hepsi girdikten sonra pencerelerin kapanacağına ilişkin.

Bunu daha sonra çocuğa da anlatacaktım. İçimde dolanan ve durmaksızın aklımın duvarlarına, cam bir şişeye
kapatılmış bir arı gibi çarpan bu düşünce; bayırın sonuna kadar yan yana dizilmiş binaların odalarına giren
çocukların, oradan asla çıkamayacağını söylüyordu bana fısıldayarak. Çünkü bütün odalarda, bütün binaların
altını boydan boya kaplayan bir salona çıkan delikler olduğunu düşünüyordum. Ve çocukların peş peşe o
deliklerden aşağı yuvarlandıklarını görüyordum aklımın dizginsiz hayal gücünde. Çocukların düşerken attığı o
tiz çığlıklar, bir an bile olsun durmuyordu...

Çocuğu takip ederek bayırı tırmanıyordum.

Çocuk bir ara bana döndüğünde, onu tanıdığımı fark ettim. Çok daha öncelerden, geçmişin yitik fotoğraf
albümünden... Çok çok uzun yıllar önceden bildiğim biriydi, içimden biriydi karşımdaki çocuk. Ve ah, o hep
yaşadığım yanılsamanın içindeydim şimdi yine. Bunu o kadar sık görüyordum ki. Kendi çocukluğumla
karşılaşmak... Yine! Ve içimde gerçekten hiç hoş karşılanmayacak dürtüler vardı. Kıpkırmızı bir renk ile
baktım çocuğa. Sanki sadece orada olduğuna değil, var olduğuna dahi kızar gibi bakıyordum. Yüzüne korku
yerleşmedi. Aksine kendine güvenen ve sakin bir bilmişlikle karşıladı bakışlarımı. Gerçekten sinirlenmiştim
bu sefer. Ve o an, onu kaybettim. O da bütün çocuklar gibi kaybolmuştu bir anda. Şimdi bomboş bir
sokaktaydım. Ve ne çığlıklar, ne kahkahâlâr; hiçbir şey duyulmuyordu artık. Birkaç adım attıktan sonra bir
çıtırdı sokuldu kulağıma. Arkama döndüm hızla. Bir anda gözlerimin önüne, boşluktan düşen çocuklar geldi.
Korkmaya başladım. Onu da kaybetmek istemiyordum. Ben, onun da diğer çocuklar gibi çıkışı olmayan
büyük salona yuvarlanmasını istemiyordum! Nefes almadığımı fark ettiğimde, diyaframımda toplanan hava
nefes borumdan dışarı alevlerle birlikte çıktı, dişlerimin arasından fırlayan çığlık damağımı keserken minik
cam parçaları gibi, kendi ismimi bağırdığımı duydum. Öyle yüksek bir sesle bağırıyordum ki, öyle yırtılmış,
öyle paramparça olmuş bir ses çıkıyordu ki dudaklarımın arasından, içimden fırlayan sesin kendisinden
korktuğunu görebiliyordum. Varlığından acı çekiyordu sesimin her tınısı. Yok olmak, var olmamış olmak
adına dualar eden, bir kâbustu sesimdeki duygu. Bağırdım. Kükrercesine, boğazımı parçalarcasına bağırdım.
Keder! Soğuk tırpanlarıyla üzerime geliyordu keder, bağırdıkça. Onun gittiğini düşündükçe, yırtılan
yerlerinden damarlarımın kan değil, onun adı fışkırıyordu. Onun adıyla güçlendi sesim. Güçlenen sesim
cisimleşti, cisimleştiği yerde patladı, okyanusun dibinde patlayan bir volkan gibi saçıldı lavlar dudaklarımın
arasına; camlara sıçradı, dokunduğu yeri yaktı. Yanan, içimin çok daha derinlerinde bir yerdi. Bir cam fanus
gibi kırıldı gözlerim. Gözlerimden çıkan cam kırıkları yüzümü çizerek, boşluğa fırladı. Onu, karşımda bir
düşteymişçesine uyuşmuş bir halde gördüğümde, gözlerimden boşanan cam kırıklarının berrak, ışıl ışıl
gözyaşlarına dönüştüğünü ayrımsadım, avuçlarıma düşmeden önce. Ona sarılınca yeniden bir patlama oldu
boğazımda ve dişlerimin arkasında güçlükle sıktığım haykırış, bir çağlayan gibi döküldü çenemden.

Sanırım yavaş yavaş indik o bayırı yeniden. Bu sefer o binaları görmüyordum artık; tamamen unutmuştum her
şeyi. Caddeyi ve evleri gerimizde bıraktığımızda hâlâ yürüyorduk ve konuşmuyorduk. Ardından, o rengarenk
kayaları da arkamızda bırakmıştık.

Rüyâmda, bir zaman-mekan kayması yaşamıştım bundan sonra. Birdenbire kendimi, anneannemin evinde
bulmuştum. O ve annem içeride salondaydı. Seslerden anladığım kadarıyla daha pek çok kişi vardı içeride.
Ben ise mutfaktaydım. Anneannemin o kendine has, insanın karnını acıktıran mutfağında. Burnuma güzel
kokular geliyordu. Evde biri ölmüştü ve herkes onun için içeride ağlıyordu. Fakat ben hiç de mutsuz
değildim. Çocuk, ölüm... Bir bağlantı olmalıydı bunlar arasında. Çocuğun ölmüş olduğundan daha derin bir

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 69


DAİMİACININİLKUŞAĞI

anlam olmalıydı. İki gündür anneannemi konuk ediyordum rüyâlarıma. Önceki gece, benim büyüklüğümde
bir hamamböceğini tutuyordu elinde, sonra onu dışarı atmıştı gülümseyerek. Böceğin suratında tanıdık birini
gördüğümü anımsıyorum. Tanımadığım bir kadının, çukurlarına gömülmüş yalancı gözleriydi seçebildiğim.
Ah, rüyâlarla hiçbir yere varamayacağım.

Önce biraz toparlanıp olayları akışına bırakmayı tercih ettim. Çocuğu, salonun eşiğinden kaldırıp büyük boy
bir çöp torbasına koyduktan sonra, ondan kalan son parçaları da kendimden tiksinip ayrı bir poşete
doldurdum. Ah yapış yapış o acımsı tadı, duruyor hâlâ damağımda, kanın.

Halıyı balkona çıkarıp, üzerine bolca su sıktım ve fırçaladım. İnsanların beni görmesi muhtemeldi. Ama bunu
önemsemiyordum şu anda.

Sonra niye buzdolabını açtım. Hah, ben şanslı bir köpeğim! Dün geceki bütün karanlık ruh halime ve bilinç
kaybıma rağmen, biraz kan depolamayı ihmal etmemişim. Doğrusu bu, her şeye hazır olduğumu gösteriyor.
Bilinçsizken de, bilinçli olduğum kadar iyi bir avcıyım.

Buzdolabının kapağını kapatırken, cep telefonu çalmaya başlıyor. Yavaş adımlarla telefona yaklaşırken,
üzerindeki yeşil ekranda, dün gece mesaj attığım arkadaşımın ismini okuyorum. Telefonu parmaklarımın
arasına alıp açtıktan sonra, elimden kayıyor ve hızla yere çarpıp dağılıyor. Son duyduğum şeyin bir kahkaha
olduğunu ayrımsıyorum. Ne diyebilirim ki, telefonu kendi darmadağınıklığında bırakıp çöpü dışarı
çıkarıyorum. Sanırım yine hiçbir şey hatırlayamayacağım.

Dışarıda, üstü başı toprak içinde bir çocuk görüyorum. Onun dün gece öldürdüğüm çocuk olduğunu
anladığımda, panikleyerek kolumu çocuğa doğru kaldırıyor ve işaret parmağımla tam göğsünü işaret
ediyorum. Çocuk, hareketimi tuhafsıyor. Beni gerçekten tanımadığına şaşırarak emin oluyorum. Lanet... İşte
asıl bu, bana tanıdık geliyor.

Yine kendimle oyun oynuyorum*. (*: Çift kişilikli insanların, kişiliklerden biri, diğerinin varlığını bilirken,
bir diğeri, kendinden başka bir kişilikle aynı bedeni paylaştığını bilmeyebilir. Ve, kişiliklerinden birisi,
diğerine göre daha şakacı olabilir ve ona oyunlar hazırlayabilir. İpuçlarını takip eden diğer kişilik, diğer
kişiliğin düşündüğü her şeyi var kabul eder. Yerde, ölü bir çocuk olduğunu söyleyen şakacı kişilik, diğerinin,
orada gerçekten ölü bir çocuk olduğunu görmesini sağlayabilir…) Torbayı çöp variline boşaltmaya
başlıyorum. Yalnızca kurumuş, küflenmiş ekmekler, izmaritler ve kağıtlar dökülüyor varildeki diğer çöp
yığınlarının arasına. Koşa koşa eve geri dönüyorum. Her an, hıçkırıklara yenik düşüp gözyaşlarına
boğulabileceğimi bildiğimden acele ediyorum. Eve girip kapıyı arkamdan kilitlediğimde, içimde sakin bir
rahatlama hissediyorum. Banyoya gidip yüzümü yıkadıktan sonra aynaya bakıyorum. Çocuğu görüyorum.
Kendi çocukluğumu, dışarıdaki çocuğu... Gülümsemiyor.

ŞARKI

Uyanmak istemiyordum hiç. Gecenin buğusuyla nemli yorganı, ellerimin arasında sıkıp göğsüme bastırdıkça,
daha fazla gömülüyordum uykunun kendine has o kırılgan uyuşukluğuna. Beni bu dünyadan tamamen alıp
götürecek bir afyon arıyordum. Devasa marihuanna tarlalarının, en maviye çalan yeşilini bastırmak tuzlanmış
yaralarına yüreğimin...

Kimsenin adını duymadığı bir şarkıyı ezberlemek istiyordum, eski çağlardan kalmış. Ve geceleri kendime
mırıldanarak uyumak unutulmuş en güzel şiirleri, hayatın, kabul edilemeyecek kadar gerçek olan anılarından,

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 70


DAİMİACININİLKUŞAĞI
kurtulmak için. Avcı kapanının soğuk dişlerinin, kemiğine kadar batmış olduğu vahşi bir hayvan gibi
debeleniyordum bu hayatta. Örümcek ağındaki bir kelebek gibiydim desem, benim için hiçbir örümcek
ağlamaz sanırım. Akreplerce sokulmuştu kollarım ve bacaklarım; güçsüzdüm, zehirli böceklerin ve et yiyen
çiçeklerin hücumuna uğramıştım yine... Ah, kadınlar! Ha hah?! Sen onlara sevgini gösterdiğinde, onlar sana
kanlı dişlerini gösterirler. Nemli ayaklarıyla üzerinde gezinen akrepler gibidirler sevişirken, aciz bırakırlar
seni. Ah hele güneyli kadınlar!

Bir kere daha aşık olmuştum. Ve bu, yaralı bir böceğin, yolunu şaşırıp kırmızı karınca yuvasına düşmesiyle
birdi benim için. Kemirilmiştim, ısırılmış, zehirle dolmuş taşmıştım. Gözlerimden ve burnumdan kan değildi
akan, yaşamak! Korkunç canavarların koşuşturduğu, çocukları parçalayıp oyuncaklarını yediği bir kâbustu
benim için artık nefes almak.

Uyanmak istemiyordum hiç! Açlık ve acıdan başka hiçbir şey karşılamayacaktı beni biliyordum, uyansaydım
da. Gözlerimi açtığım yere, gözü dönmüş yaratıklar, postlarına kan bulaşmış Sibirya Kurtları ve ayrı bir
hüzünle yürüyen zehirli böcekler hücum edecekti! Milyonlarcası saracaktı yine beni. Giysilerimin ve iç
çamaşırlarımın arasından girip o minik ağızlarıyla öğüteceklerdi derimi; sonra etimi yavaş yavaş hazmedip
yüreğime ulaşacaklardı. Ve zehirlerini öyle derinliklerime bırakacaklardı ki yine! Ah, hayır! Hayat, kabul
edemeyeceğim kadar gerçek bir senaryoydu. Daha fazla, içinde yaşayamayacağım kadar boğucu ve soğuk.
Daha fazla soluyamayacağım kadar yakıcı ve zehirli. Daha fazla sevemeyeceğim kadar güvenilmez ve
yalancı. Ah, uyku! Ah, güzel uyku!... Elimde olsaydı, ay ışığının bütün parlaklığıyla taçlandırırdım seni,
cennetin çiçekleriyle ve cenneti görmüş kuşlarla kutsardım adını. Ellerini avuçlarımın içine alıp yavaşça
yıkardım onları dudaklarımın arasından sızan süt ile. Dudaklarının arasına, bir damla bal koyar ve öperdim
kıpkırmızı dudaklarını. Dişlerini teker teker öperdim ah!

Ağzının içine bir çilek parçası iterdim ılık dilimle.

Gözlerinin üzerine gelincik yavruları koyardım

ki sen hiç görme hayatın kahroluşunu içimde.

Seni öyle çok öyle çok severdim ki elimden gelseydi.

Ah uyku!

Öyle çok severdim ki...

Güneş doğmuştu. Yüzümde biriken ılıklıktan anlıyordum bunu. Ağzımın ve gözlerimin kenarlarında, uykunun
ekşimiş izi ısınıyordu şimdi, camdan kaçak giren güneşin ağırlığının altında. Ne demeli? Ilık bir ışık
huzmesinin, terlemiş bedenimi nasıl sardığını anlatmanın yolu var mı? Bir kadın gibi sarıyordu beni demek
isterdim, eğer kadınların şehvetli dokunuşlarının altında uyuyan, kıpkırmızı canavar gözlerini görmemiş
olsaydım. Ne demeliyim? “Bir çiçek tarlasından yayılan, o bal rengi koku gibi sarıyordu güneşin perileri
nemli vücudumu” mu? “Üşümüş yerlerimde ateşler yakıyorlardı” mı? “Üşümüşlüğüm geçene kadar
öpüyorlardı o sımsıcak cinsiyetsiz dudaklarıyla içimi” mi? “Sesi doluyordu ışığın yüreğime” mi?

Ah güneş!

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 71


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Sesinden öperdim seni...

Sonunda iyilerin kazandığı bir masal anlat bana.

Sakın uyandırma ama beni.

Öyle yavaş anlat ki masalını, öyle güzel anlat ki...

Uyut beni gün, uyut beni gece!

Al beni, sar sarmala,

İnsanların birbirlerini sevdikleri bir nehre bırak,

Yüzeyim ebediyen ışığında.

Göz kapaklarımın arkasındaki koyu kırmızılıkta, bir ağaç gördüğümü sandım ilk önce. Sonra ağaç, bir orman
oldu; orman büyüdü, büyüdü ve güzelleşti, ama benim içimde bir korku vardı. "Benim gördüğüm alanda
büyüyordu masmavi. Yemyeşil yaprakların arasında kıpkırmızı, sapsarı çiçekler büyüyordu." Rengarenkti
gök, güneş şehvetle ulaştırıyordu bana ve ormana ışıklarını. Ceylanlar ve kangurular sıçrıyorlardı önümde. Bir
şey vardı ama içimde. Bir korku mu? Bir acı mı? Hüzün mü? Kaybedilen şeylerden bahseden bir filozof gibi
düşünüyordum. "Hayat, her şeyin kaybedilmiş yanıdır" diyordum kendi kendime. Ama kaybettiğim hiçbir şey
göremiyordum önümde. Sonra biri bana seslendi. Bir kadın sesiydi sanırım.

Arkamdan, hiç dönüp bakmadığım bir yerden geliyordu ses. Korkuyla arkamı döndüğümde, gözyaşlarına
boğuldum. Ağladım ağladım! Bana güldü kadın. Kıpkırmızı saçları vardı. Saçlarının ucunda, zehrin o kendine
has parlaklığı, gökteki yıldızlar gibi ışımaktaydı. Kadının yüzünde keder ve intikam ateşi yanıyordu;
"Kapatma gözlerini, bak! Bu gördüğün, senin mahvoluş karnavalındır," diye tısladı. Gözlerimi yeniden açıp
kadının arkasında uzayan uçsuz bucaksız çöle baktığımda, yalnızca yanmış, kurumuş, çürümüş gövdelerini
seçebiliyordum zifiri sisin içindeki ağaçların. Kurtçuklar; tavşanların ve vahşi kedilerin çürümüş gözlerinin
bıraktığı korkunç boşluktan girip ağızlarının erimiş kıvrımlarının arasından çıkıyordu. "Nasıl olur?!" diye
haykırdım, "Böyle bir şeyi kim yapabilir?!"

Kadın, gülümseyen dudaklarını aralayarak cevap vermeye hazırlandı. Söyleyecek öyle çok şeyi varmış gibi
görünüyordu ki... Bir an sorduğuma pişman olduğumu hissettim. Kırmızı ve ince dudakları, lavların toprağı
delişi gibi titreyerek açıldığında içinden, tıslayan yeşil sözcükler döküldü. Yeşil ve mavinin o zehirli
dokusunu görebildim dişlerinin arasından sürtünerek dökülen kelimelerde. Dilinin keskin hareketleri, yoğun
karanlığın içinde bir ateş böceği gibi ışıldıyordu. "Sen yaptın!" dedi çağlayarak. Boğazından, mağaralara
sıkışmış şimşeklerin sesleri geliyordu. Gürültü ve acı.

"Her şeyi bu hale sen getirdin!" dedi....

Gözlerimin altında biriken göl suları, yanaklarımdan süzülerek çenemden damlamaya başlamıştı. Ellerinden
birini yıldızsız geceye doğru kaldırırken, gözlerini kıstı ve çenesini aşağı iterek, dudaklarının arasındaki
boşluktan o unutamayacağım sözcükleri dışarı bıraktı:

"İl-Egmeur"

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 72


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Yineledi sözcüğü ve kadın, mutlak karanlığın içine, sönen bir mumun alevi gibi bir anda parlayarak karıştı.
Arkasında gölgesini bile bırakmadan gitmişti.

Görebildiğim artık, yoğun hiçliğin içinde hızla çürüyen ve toprağın pas rengiyle kaynaşan ağaçlar ve
hayvanlardı. Hiçlik, simsiyah büyük bir mürekkep damlası gibi yayılıyordu ormana. Tekrar arkama
döndüğümde, tüm ormanın, hiçliğin mutlak karanlığına büründüğünü görecektim.

En son, ellerime baktığımı hatırlıyorum. Pul pul olmuş, canlılığını rüzgârın alıp götürdüğü parmaklarımın
üzerinde, kızılın ve yeşilin o unutulmuşluğunu çağrıştıran çürümüşlük yayılıyordu. Bileklerime doğru, yavaş
yavaş, acıtmadan ilerliyor, içine aldığı yeri, pullara ayırıp üflüyordu. Hiçlik beni içine çekiyordu. Tıpkı, o
canavar gözleri gibi... Tıpkı kadın gibiydi hiçlik üzerimdeyken. İçine alırken... Beni kuşatıp, boğarken...

Ve başlangıca dönmüştüm işte. Söze... Evrenin ve gezegenlerin başlangıcına, ilk insana, ve sürülere... Kente...
Denizleri kuşatan evlere... Evlerin içinde sevişen insanlara, kavga eden martılara, balıklara, türlü türlü
hayvana... Okyanusa dönmüştüm. Çevrim tamamlandığında masalın bitmediğini anlayacaktım.

Kuşları seçebiliyordum şimdi, aydınlanan gökyüzünde. Açık deniz martılarına özgü, o koskoca kanatlarını bir
keman teli gibi germiş, süzülüyorlardı. Renkler ayrışıp yeniden birleşti. Şimdi koskocaman bir okyanus
görüyordum martıların kanatlarının altında. Ve şafak çizgisinin üzerine yaslanan, güneşin kızıl ve berrak
ışıltıları kamaştırıyordu gözlerimi. Ben bir kayalığın üzerindeydim. Arkamda çam ağaçlarıyla çevrili bir yol
ve büyük evler vardı. Hâlâ o tuhaf sözcük yankılanıyordu kulaklarımda. Kafesten kurtulmak için hayatını hiçe
sayan bir kanarya gibi, düşüncelerimin duvarlarına hızla çarpıyordu o sözcük kendisini. Düşüncelerimin
kıpkızıl duvarlarına çarpıp düşmek istiyordu dilimin üzerine. Zehrini boşaltan bir yılan gibi, kusmam için onu
dişlerimin içinden... Keder gölünün dingin hezeyanları, gözlerimi yaşartıp kalbimi hızlandırmıştı. Kendimi
daha fazla tutamıyordum. Acı, gözbebeklerimin içinde büyüyordu. Hıçkırırcasına söyledim ismi. Bana hiçliği,
gümüş bir tepside sunan kadının o dikenli sarmaşıklarla çevrili ismini haykırdım. Onun sesiyle tısladım,
öksürdüm ve ağladım. Sonra sustum... Her yanımda hâlâ yankılanıyordu isim: "İl-Egmeur" Sanki bana kederi
sunan bütün isimler saklıydı bu kelimede. "Elveda" demek gibiydi. Bütün kadınların ve bütün erkeklerin
isimlerini duyuyor gibiydim bu tek sözcükte. Bütün günahları, tek bir kalp atışında hissediyor gibiydim. Yaşlı
kaplumbağanın sözcükleri doldurdu bilincimi, kurumuş bir çağlayan gibi konuşuyordu, sesinde yalnızca yankı
vardı, sözün kendisi değil: "Her şey, bir çemberde döner durur. Gelen gitmek, doğan ölmek zorundadır.
Hiçbir şey gerçek değil, hiçbir şey önemli değildir, her şey boştur. Sen de bizim kadar yaşlı olsan, kederden
başka bir şey olmadığını görürdün yaşamın."* (*: Bitmeyecek Öykü’den.)

Yaşlı kaplumbağanın büyük göller gibi kapkara bakışları altında ezildiğimi hissediyordum şimdi.

Okyanusu büyük bir zevkle, koyu bir fincan kahve içer gibi seyrediyordum. Rüzgâr esmeye başlamıştı. Ya da
ben bunu yeni farkediyordum. Ellerimi uzun saçlarımın arasına sokup parmaklarımla, siyah tellerini arkaya
bastırdım. Saçlarımın arasından çektiğimde elimi, tırnaklarımın ışıl ışıl parıldadığını gördüm. Ellerime ve
kollarıma baktım korkuyla irkilerek. Sonra bacaklarıma ve karnıma, omuzlarıma ve ayaklarıma.... Sanki
tonlarca pisliğin içine düşen bir adam gibi tiksindim kendimden. Şeffaflığımdan ve göğsümün içinde, su dolu
bir şişede kımıldamaya çalışan bir deniz anası gibi atan kalbimin iğrenç saflığından.

Bulanık bir su balonu gibi gözüküyordum. Gözlerimin ve burun deliklerimin arasından çıkan parlaklığı,
okyanusun dalgalarındaki ikizimde gördüm. Tırnaklarımın arasındaki ışıltı, dudaklarımın arasından dökülen
sıvı parıltının aynısıydı.

Kendime dokundum, ergen bir kız çocuğu gibi parmaklarımı vücudumda gezdirdim. Yumuşak ve gergindim.
İçimdeki organlar ve damarlarım, bir şehrin kuşbakışı fotoğrafı gibi gözüküyordu. İçimdeki sokakları ve
evleri gördüm. İçimde ağlayan, gülen, koşuşturan insanlarla ve gözlerinden alevler çıkaran dev canavarlarla
göz göze geldim. Okyanus bir ayna gibi yansıtıyordu her şeyi. Görmek istemediğim her şeyi seriyordu

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 73


DAİMİACININİLKUŞAĞI
gözlerimin önüne. Kalbi atmayan ceninler serilmişti suratımın içine... Beynimin olması gereken yerde,
olmaması gereken bir iz görüyordum şimdi. Bir şarkı gibi işlenmiş isimler vardı, imzalar ve parmak izleri. Ah,
o kara delikleri nasıl tarif edebilirim ki, beni o halde göremeyenlere. O karanlık, dipsiz uçurumları, nasıl
anlatabilirim boğazımdan sırtıma kadar cıva gibi inen. Ve göğsümde atan o yapış yapış, o kızıl yüreği?

Ah o çatıları yıkılmış tek katlı evleri, kaldırım taşlarını, fahişeleri? İçimdeki o filmi nasıl Türkçeleştirip asıl
kimliksiz dilinden soyutlayabilirim. Soyutlayabilirdim, belki! Okyanusun ortasında kabaran, büyüyüp
devleşen bir dalganın, gökyüzünü kapladığını görmeyebilseydim... Nasıl, yeni yeni olgunlaşan ışıklarını
yıldızların ve tüylerini o geniş kanatlı martıların, içine bir girdap gibi çektiğini farketmeyebilseydim, belki
anlatabilirdim içimdeki fırtınayı. O silikleşmiş günahların nasıl, soğuk dişlerini geçirdiğini damarlarıma. Ama
olmadı. Gökyüzü okyanusla kaplandı. Rüzgârın ateşi büyüttüğü gibi.

Devasa hacimli suların o tuzlu yosunlu tadı ve kokusu içime dek işleyene kadar, kabardı dalgalar. Sonra
müthiş bir gürültüyle gökyüzü ve okyanus çöktü üzerime. Ben hiç acı çekmedim. Hızla boğuklaşan martıların
o renkli çığlıklarını ve kabarcıkların fokurtusunu dinleyerek kendimi akışa bıraktım. Uzun sürmedi.
Kayalardan sökülmüş yosunların kapladığı bu kabarcık tarlasından kurtulup yüzeye hızla ulaştığımda,
zannettiğim gibi derin bir soluk almadım. Soluk vermedim de... Sular görüp görebileceğim her şeyi içine
aldığında, yalnız ve sessizdim suların hakimiyetinin ortasında. Tutunacak hiçbir şey aramadım. Boğulmamak
için çabalamadım.

Etrafıma bakınıp, martıların çığlıklarını kollarken kulaklarım ve ararken boş gözlerle adaları, ağaçları ve
evleri, görebildiğim yalnızca upuzun bir su tarlasıydı. Duyduklarımı tarif etmek çok zor olurdu, anlatmayı
seçseydim. Ama mutlak bir sessizlikten kurtulup dinginleşen rüzgârın sancılı sürtünüşü dalgalara çarptıkça,
etrafa bir parça sesin değil tam manasıyla kokunun yayıldığını söyleyebilirim yine de.

Ah deniz!

Beni saran, içine alan deniz...

İçime akan, beni temizleyen sular!

Aldanmışlığımın, kaybetmişliğimin bir anlamı olmadığı tek yer!

Çıplak kalmış vücuduma dokunan her zerreni tek tek kutsasın rüzgâr.

Cennetin her katında selamlansın adın, ama bırak şimdi gideyim,

Temizlenebilecek bir ruhum kalmadı benim,

Hepsini kızıl ve sarıda bıraktım.

Adımı; o benden uzak insanların

Saçlarının kıvrımlarında unuttum.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 74


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Rüzgâr, fısıldayarak bu devasa su tarlasının üzerinde sürüklenip gidiyor, dokunduğu yerde minik girdaplar ve
dalgalanmalar bırakıp uzaklaşıyordu. Güneşin neredeyse tamamen batmış olduğunu görebiliyordum. Ayın o
yeni yeni belirginleşen gümüşi ışıltıları, küçük dalgacıkların üzerinde parıl parıl yakamozlar yaratıyordu.
Yakamozların değdiği yerde, suyun kızıllaştığı ve küçük duman halkalarıyla buharlaştığını görebiliyordunuz.
Sanırım ilk olarak, o an duydum o sesi.

Rüzgârın kısık fısıltıları, ince çığlıklara dönüşürken, denizin feryada yakın iniltileri cismanileşerek, ay ışığının
yansımalarının yaladığı vücudumun üzerinde gezindi. Boynumu tırmanıp erimiş ay parçaları gibi kulaklarımın
içine aktı.

Bir an, canımın acıdığını hissettim ilk duyuşumda iniltisini suyun. Ne söylediğini anlamaya başladığımda, o,
hikayesinin yarısını anlatmıştı bile. "Dur!" diye bağırdım, "Seni anlayamıyorum?!"

Su, sustu. Sonra, guruldayarak inleyen kırışık ıslak sesi, kulaklarımdan içeri süzüldü yine ustaca.

"Artık daha fazla oyalanamazsın, o gelecek, biliyorsun!"

"Çoktan yola çıkmıştır, onu bekle!" diyordu ses.

Omuzlarımdan aldığım güçle suyun içinde dönerken, bir yandan da bacaklarımı gerip dengemi sağlamaya
çalışıyordum hareketleri sertleşen dalgaların arasında. Tek amacım, sesin geldiği yöne dönebilmek ve eğer
görülebilecek bir yüz varsa görmekti kabarcıkların içinde belirecek. Fakat ses öyle bir merkezden geliyordu
ki, her yerde, her yanda aynı yükseklikte duyuluyordu.

Sonra sesin gülmeye başladığını duyunca, aşağı bıraktım başımı ve kollarımı gevşettim. Siyah saçlarım suya
değdi. Her telinden, altın sarısı damlalar döküldü.

"Hah hah ha ha!"

"Ben buradayım!"

"Ben, içinde doğduğun okyanusum. Ben şimdi içinde olduğun suyum, ben içinden çıktığın suyum. Bu gök,
senin nefesinle dolu, ben senin içindeyim, tıpkı senin benim içimde olduğun gibi," dedi kahkahadan
boğularak.

O anda gökyüzünün kızıllaşarak damarlara ayrıldığını fark ettim. Sarı bir ışık, yuvarlanarak tüm göğü
dolaşıyordu. Her yer karardı, su koyulaştı. Ben, ilk o an gördüm karnımdaki kordonu. Kordonun nemli ışıklar
yansıtarak gökyüzüne yükseldiğini. Gökyüzünün kan ve dokuyla kaplanarak, beni içinde hapseden bir
keseciğe dönüştüğünü. İlk o an anladım kimle konuştuğumu; kim olduğumu, ne olduğumu, nerede olduğumu.

Bir cenin olarak yeniden başlamıştım hayata, kızıl kürenin dışında beni kuşatan bir annenin ılıklığıydı yüzüme
çarpan rüzgâr ve sulardı beni acımasızca koruyan.

Bulanık suların dalgalanmaya başladığını ve dalgaların yüzümü yaladığını yeni yeni anlamaya başlamıştım ki,
büyük bir girdabın beni kendisine çektiğini telaşla anlayıp kollarımı çırpmaya başladım.

Elimden geldiğince güçle kulaç atıyor ama girdabın tuhaf çekiciliğinden bir türlü kurtulamıyordum. Dönüyor,
dönüyor ve girdabın merkezindeki iğne deliğine doğru hızla sürükleniyordum.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 75


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bir gürültü yayılıyordu içime, sağır edici bir çığlık veya.

Kollarıma yayılan müthiş elektriği ve acıyı, demir örslerle bastırmaya çalışarak, devam ediyordum kulaçlar
atmaya. Soluyabileceğim hava hızla azalıyordu ve kollarımdaki güç, acımasızca tükeniyordu. Artık
duyumsayabildiğim tek şeyin, vücuduma zehir gibi yayılan sancılar olduğunu anladığımda, bütün umutlarım
tükenmişti ve kendimi girdaba teslim etmeye hazırlanıyordum.

Başımın içine yayılan korku ateşi, düşüncelerimi yakarak büyüyordu.

Bıraktım...

Kollarımı serbest kılıp akıntıyı selamladım.

Döndüm, döndüm, döndüm ve merkeze ulaştım. Ciğerlerime dolan suyu dışarı atmaya çalışırken, kordonun
neredeyse kopacak kadar inceldiğini farkettim. Ve bir anda emilerek, kabarcıklardan oluşan bir dünyaya
daldım. Bulanık ve sarımtırak bir suydu, içine çekildiğim. Gözlerimin yaşardığını ve genzimin yandığını
hissediyordum. Sanırım sonra bir uyku hali sardı bütünlüğümü. Ve bütünlüğüm parçalara ayrılıp farklı
şekillerde yeniden birleşti. Yeniden dağılıp yeniden şekillendim.

Devasa bir sualtı mağarası boyunca akıntıyla sürüklendim. Ara ara bilincimi kaybediyor ve sonra gerçeklik
çengeline takılıyordum yine. Çengelin ucundaki minik iğnede sancı ve keder vardı. Acı bir şarap gibi
yayılıyordu yüzüme yaşamak.

Mağaranın duvarlarına çarpıyordum hızla. Hiçbir his doğmuyordu içimde bu çarpışlardan sonra. Duvarlar
yumuşak ve kaygandı çünkü. Hızım yavaş yavaş azalmaya başladı. Gözlerim kamaşıyor ve teslimiyetin soğuk
rahatlığı bir gemi gibi taşıyordu beni üstünde.

En son hatırladığım, dağların arasından fışkıran bir şelale içinde gün ışığına kavuştuğumdu.

Bir kadın gördüm. Solgun yüzüne, altın bir gülümsemenin yayıldığı bir kadın. Annem miydi o, beni kucağına
beyaz bir havlunun içinde alan?

Kulaklarımda o duru yüzün kokusu çınlarken, ansızın açtım gözlerimi. Uyanmıştım.

Gözlerimi açtığımda, yalın bir yalnızlıktan fazlası değildi yaşamak. Hayat, kaybettiğim bir şeydi ve ben,
uyanışımla kutsamıştım kaybedişi.

Günlerce uyumuştum belki. Belki sadece saniyelerce... Okyanusun sözcükleriyle doldum yeniden. Ya da
varoluşumun altında yatan intikam sözcükleriyle!

Sessizce gözlerimi tavana doğrulttum. Beyaz sıvanın üzerindeki örümcek ağlarını izledim bir süre. Geceydi ve
ayın o berrak laciverti ağların üzerinde ışıldadı.

Yerimden kımıldamaya cesaret edemedim bir süre. Hayattan öylesine uzun bir zamandan beri kopuktum ki,
uyandığım an kederin ağırlığıyla yüklendim. Şimdi kendimi, hüzün mağaralarında kaybolmuş bir canavar gibi
hissediyordum.

Yüklenmiştim... Şimdi bir güneş sistemi kadar ağırdım. Bir kara delik kadar kaybetmiş, bir bataklık kadar
kederli.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 76


DAİMİACININİLKUŞAĞI
Belime verdiğim güçle omuzlarım kasıldı ve kalçalarımı sıkarak doğrulup dirseklerimi yatağın yumuşak
hatlarına gömdüm. Öylece bekledim bir süre. Şimdi karşımdaki kitap rafını ve beyaz küçük masayı
görebiliyordum. Okuduğum kitaplar ve okunmayı bekleyen ciltler arasındaki karalama kağıtlarına çarptı
gözlerim. Şiirler yazıyordum ben. Sözcüklerin arasına gizler gömüp içimi, içimdekini saklıyordum herkesten,
hatta kendimden..

Gücümü sağ yanıma verip hafifçe kaykıldım olduğum yerde. Sağ elimle pencereyi açıp, içeri daha fazla hava
girmesini sağladım. Yıldızlar ve yakamozlar hücum etti terden parlamış omuzlarıma. Kollarımda ve
göğsümde gümüş damlacıklar ışıdı. Karnımı sıkarak omuzlarımı gerdiğimde, sol elimi yastığa bastırarak sağ
ayağımı ve ardından bütün bacağımı kaldırarak yatağın dışına doğru sol tarafa attım. Nemli yorgan üzerimden
kayıp yere düşerken, camdan hücum eden soğuk hava tüylerimi diken diken yaptı. Üşüdüğümü hissettim.
Bacağım tamamen yataktan dışarı çıktığında, soğuk ayaklarım, halıya değdi. Küçük bir karıncalanma
hissediyordum bacaklarımın her kıvrımında. Sol kolumla bütün ağırlığımı ittirip sol dizim üzerinde
doğrulduğumda, belim dikleşti ve omuzlarımın üzerinden, cama vuran yağmur damlaları gibi süzüldü ter.

Yavaşça yürüyerek banyoya gittim. Yüzümü yıkayıp banyo yaptım. Hızlı, kısa bir kahvaltıdan sonra, küçük
bir cezvede kahve pişirdim. Paketinden bir sigara alıp dudaklarımın arasında ezdikten sonra, ucunu kibritle
ustaca yaktım. Sağ elim kibritin bir ucundan tutup kükürtlü başını kibrit kutusundaki kahverengi benekli
yüzeye sürterken, diğer elim emir almış bir subay gibi parlayan ateşe siper oldu.

Sanki sırf ben sigara yaktım diye bir ara bir rüzgâr esti, perdeler dalgalanıp cam hızla kapandı. İşte yine
uyanmıştım. Kör bir bekçinin koruduğu tarladaki tek çiçek gibi korumasız ve yalnız hissediyordum kendimi.

İl-Egmeur... Kulaklarımın sıra sıra koridorlarının tozunu havalandıran bu isim, beynimin kaygan hücreleri
arasında, çamurda hareket eden solucanlar gibi ilerliyor, yumurtalarını bırakıp çoğalıyordu.

Onun geleceği çınlıyordu boş sokaklarında, cehennemî karanlığına gömülmüş yüreğimin.

Bulunacağım ve fener ışığı önünde donakalan bir tilki gibi avlanacağım. Rüyâların seramik tünellerinde
çağlayan sözcüklerin anlamları doluyor içime. O gelecek. Ve ben neler olacağını kestiremiyorum.

Cama yaklaşıp pencereyi açıyorum. Pencerenin önüne küçük bir sandalye çekip oturuyor ve bakışlarımı dışarı
yönlendiriyorum. Görüntüye hızla ağaçların ince, kahverengi dalları ve mavi yaprakları giriyor. Ağaçların
arkasını, ölmekte olan bir hayvanın yavaşlayan kalp atışları gibi sessizce batan güneşin ışıltılı manzarası
dolduruyor. Bir parça tütünü, baş ve işaret parmaklarımın arasında ezip ince sigara kağıdının üzerine
koyuyorum.

Şimdi ne yapmakta olduğumu, ancak çok sonra fark edebilecektim. Ben kusursuzca korkarak onu
bekliyordum. Önüme katmıştım özümseyişimi, kulaklarımda çınlayarak dağılan dağların mavi ve mor
sükunetinin ardında batan güneşin her anını. Kokulu bir sigara sarmıştım. Sedef oymalı laka kırmızısı
saatlerin içinde kaybolup ölü kuşları selamlıyordum, saçlarımın arasında yiten. Tedirginlik yumurta
bırakıyordu ah, yaralanmış gövdemin her bir kıvrımına...

Sürekli biraz daha hızlı sönerken yangın gökyüzünde, bekleyişin keskin beyaz dişlerini daha yakından
görebiliyordum artık.

Gün batımı,

Çıldırtan bekleyişlerin annesidir kimi zaman.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 77


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bulutların arasından

Bir süt nehridir ki akar gider,

Düşlerin bile yakalayamaz

O nehre düşen yaralanışlarını o zaman.

Kaybolmuş bir çocuk gibi düşersin zamana,

Kırılmış bir heykel gibi

Dağılır abanoz kokan şiirsel sevinçlerin.

Bekleyiş;

Bembeyaz, uzun kanatlı bir meleğin ardından,

Kırık kanatlar çırpmak değil,

Çırptıkça kırılmasıdır kanatlarının.

Ve...

Derken,

Cennete sıçramış yangınlarını

Altın işlemeli bir etek gibi toplayıp

Kaybolurken güneş,

Devasa dağların

Denize vuran paramparça siluetinin ardında;

Hırçın parmaklarımın arasında

Kırıldı tütününe

Ruhumu kattığım sigara.

Zifiri bir tat dağılacaktı şimdi,

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 78


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Yavaşça süzülüp karanlıkların sisi kapalı camlardan içeri.

Darmadağın herhangi bir anında gecenin

O gelecekti sarhoş gölgesinin peşinde.

Saatler sonra çaldı kapı, sesi dağıldı, çekingen, duman duman.

Göz gözü görmezdi artık,

Burnumun ucunda uçuşan

Mum kokusunu da fark edemezdim.

Öyle bir çökmüştü ki gece,

Öyle bir sinmişti ki artık gebe düşlerime,

Kalkamazdım da

Açıp kapıyı

Sarılamazdım da hayalime...

Yaratılışıma...

Aynalarıma!

Sabahın ilk ışıklarıyla solumaya başladığım bu odaya, artık benden bir şeylerin karıştığını hissedebiliyordum.
Bir hastalık gibi yayılıyordum bu eve.

Adım attığım her oda,

Gözümün değdiği her resim,

Dudağımı öpen her sigara? Bir şeyler alıp benden, saklıyorlardı içlerinde... Bir de kadın vardı tabii! Kapının
ardında, beni kendisine sürmüş. Pencereyi kapatıp evden koşarak çıkmalı ve kaçmalıydım belki, ama
yapmadım!

Ne verebilirdim artık insanlara

Sırf benim olan;

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 79


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Ne kalmıştı geriye benden

İçimde inatla yaşattığım?...

Bunca yaralı bahar rüzgârlarını

Tek bir solukta çekmişken içime,

Bir cehennemden başka

Ne görebilirlerdi yüzümde?...

Apaydınlık bir ölüm

Kabuk bağlamıştı gözlerimin çeperinde.

Yüreğimdeki aç bebeğin

Yaşlı, yorgun

Sesi damlıyordu hayata

Parmaklarımın çıkmaz uçlarından.

Yineledi duman!

Yineledi kapı!

Yineledi ses!

Yineledi kadın!...

Hayatıma kızıl akrepler gibi girmek istiyorlardı. Sormadan, dönüp ardlarına bakmadan dönüp gitmek için
geldikleri gibi. Ceplerini sevinçlerimle ve aynalarımla doldurup kaçmaktı tek istedikleri. Düşlerim kırıldıkça
ördüğüm o bakir aynalarımla...

Kent; tüm haşmetiyle, coşkusuyla, hızıyla, tükenmeyen o paha biçilmez zenginlikleriyle, parıltısıyla,
zevkleriyle, insanlarıyla geliyordu üzerime:

Gece geliyordu;

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 80


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Yıldızlar,

Gökkuşakları,

Yağmurlar geliyordu ah!

İntiharlar ve

Yeni doğmuş bebekler

Yürüyorlardı

O pırıl pırıl gözleriyle üzerime...

Kaskatı kesiliyor soğumamış bedenim.

Yıllar yılı beklediğim

O çığlıklar, şimdi kapının

İçeriye açılmayan yüzünde,

Beklemekte...

Buram buram bir şarkı başlamalı,

Yüreğimin altında,

Gözlerimde,

Gümüş nehirler patlamalı.

Pencereyi açık bırakıp yüzümü içeriye dönüyorum. Gözbebeklerimi, yalnızlığın küfü çiziyor. Hasırdan
örülmüş bir sahrayı andıran masanın üzerindeki boş bardakları ve kirli tabakları görüyorum. Yer yer
paslanmış tellerini ovuşturup bir aşık gibi sevdiğim kemanın çatlak gövdesine dokunuyorum yavaşça.

Sonra son bir kez daha camdan dışarı bakıp kentin o korkunç, o vahşi renklerine doğru üflüyorum boş
duvarların küfünü ve yalınlığını.

Koltuğa yapışan ruhumun derin sızısıyla doğrulup ayağa kalkıyorum. Karanlığın içinde, yolunu kaybetmiş bir
çoban gibi ilerliyorum.

Tedirgin,

Çalıyor kapı hâlâ,

Bıkkın.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 81


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Ardarda saplanıyor yüreğime altın okları

Yayından boşanan

Kapının,

Kadının,

Sesin!

Kapının yaslandığı karanlık hole varınca, soluksuz kalıp bekliyorum. Hastalıklı sarı isin içine gömülmüş kapı
kolunu, her an kaybolup yerine siyah ıslak böcekler konacaklarmış gibi hızla kavrayıp duruyorum; kesiliyor
ömrüm, soluğum bir çırpıda.

Kuşatıcı ve boğuk,

Bakıyorum karanlığa;

Ama en çok, ellerime gömülmüş

Yalnızlığın ve deliliğin karartısına.

Parçalanıp

Artık dağılmaya yüz tutmuş parmaklarımın arasında

Sanki bir parçası değil de kapının,

Az sonra ölecek

Yavru bir kuşmuş gibi tuttuğum

Kapı koluna,

Ruhumu soyan gül bahçelerine,

Neon ışıklarına

Caddelerden

Düşen odanın ortasına,

Aç hatıralarıyla körelmiş

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 82


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Fahişelere

Doğru esiyor

Gözlerimin alevi.

Var gücümle açıyorum kapıyı.

Ve görebildiğim

Ay parçalarıyla süslenmiş,

Bir intihardan başkası değil.

Yitik gözlerinden boşalan sızı,

Karanlığın yüreğine

Yılgılarımdan örülmüş bir koza gibi oturmuş.

İl-Egmeur! O soğuk kadın, o irinli yaratılış...

Nasıl anlatmalı o kırgın, yanmış bakışlarla içimi delişini; küçük kuyruklu, bembeyaz dişi bir tavşan gibi
yüzümü kemirişini, göz kapaklarının altındaki zehirle?... Bakışlarının tavşan vücuduyla, yüzümde açtığı o
oyuğa girip boynumdan aşağı, yüreğime doğru, aromalı koca bir damla zeytinyağı gibi kaydığını? İçimde
kancalı parmaklarıyla canımı acıtarak nasıl ilerlediğini, tıpkı bir kene gibi... Ve karnıma ulaştığında,
milyonlarca kırmızı karınca kustuğunu midemin üzerine?... O kırmızı, minik çengelli ağızlarıyla nasıl
kemirdiklerini içimi karıncaların, içime ne kadar büyük bir acı bıraktıklarını? Sanki içimde, bir gelincik
yavrusu ölüyordu.

Saçları omuzlarından dökülüyordu. Kıpkırmızı dipleri, turuncuya doğru karışarak ilerlerken, mavi uçları
tehditkar bir ifadeyle göğüslerinin üzerinde kıvrımlara ayrılıp vücudunu kuşatan siyah kıyafetinin, karnının
üzerindeki kadifemsi parlak kıvrımlarına dek iniyor ve bütün vücuduna, tenini acımasızca kuşatarak
dağılıyordu.

Elbisenin, omuzlarda katlanarak bitişini, mermer rengi sedefimsi pürüzsüz kolları devam ettiriyor ve
parmaklarının ucuna dek inen gümüş, ince bir zincir, kolunun kıvrımlarında yumuşak dönüşler yaparak
dirsekleri çevreliyor ve bilekte küçük bir düğümle sabitlenerek tırnakların üstünden sarkıyordu.

Sağ elinin işaret parmağında, siyah damarları, camsı saydamlığının içinde yürek atışları gibi göz kırpan, mor
renkli üçgen bir ametist taşının üzerine ustalıkla eklenen zarif altın bir yüzük parlıyor; ışıltı gözyuvalarımda,
yer altındaki oyuklarda biriken soğuk sular gibi toplanıyor ve yüzüme, yakıcı rüzgârların yosun kokusunu
dağıtıyordu.

Belinin sağ yanında donan lavlar gibi katlanan derisi, giysiyi buruşturuyor; ay yüzeyi gibi donuk bir rengi,
teninin altında yaşatarak kalçalarının hemen altında, giysinin bittiği noktada ortaya çıkarıyor ve düzleşip
koyulaşarak, bacaklarının intikam alan güzelliğini sarıyordu. Bacakları, diz altından başlayan deri çizmelerin

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 83


DAİMİACININİLKUŞAĞI
içine gömülüyor; topuklarının altından zemine dağılan gölgesini, gri-beyaz karo taşlarının üzerinde simsiyah
bir gece gibi dolduruyordu.

Küçük titremelerle, yağmurdan kaçan bir kedi gibi telaşla kımıldayan yüzüklü elini duvara yaslayıp boynunu
sağa kıvırıyor. Bakışlarının o kaşındıran ifadesinin altına kayıyor gözlerim. Yüzünün ortasına bir avcı tuzağı
gibi çöreklenmiş nemli burnu, dudaklarının minik bir kuş yavrusu gibi küçücük bir hareketle gerilmesiyle
kımıldıyor ve dudakları, uzayın içinde açılan bir bıçak yarası gibi fırtınalar çıkararak aralanıyor.

Kalbimin içinde, minik askerler olduğunu düşündüğüm zamanlardan birini yaşadığımı anlıyorum yine.
Kalbimin ıslak koridorlarında gezinen o askerlerin gürültülerini dinleyerek uyurdum bazı geceler. O rap rap
seslerinin göğüs kafesimi sıkıştırdığını ve kalbimi ezdiğini düşünürdüm. Silah sesleri ve bağrışmalarla kasılan
damarların içinde boğulurdum. Öldüğümü sanırdım öyle gecelerde ben. Öldüğümü ve yüreğimde, savaşlarla
azap çektiğim bir cehennemde olduğumu farz ederdim. Hayat bana iyi davranmıyor derdi yüreğim,
sorduğumda neden bu kadar çok ızdırap çektiğini. Onu sıkan, boğan şeyin ne olduğunu, her yanını kaplamış o
ince iğnelerin ne anlama geldiğini sorduğumdaysa, susardı sanki hiç konuşmayacakmış gibi bir daha, yumardı
gözlerini ve parmaklarını saçlarının arasına götürüp acı bir fincan kahve tadıyla gülümserdi. Sanki her şeyi
zaten bildiğimi vururdu yüzüme. Sanki, bu hale onu benim getirdiğimi bildiğini haykırırdı; onu
aldatamayacağımı, her şeyin sorumlusunun ben olduğumu kusardı o dudak hareketiyle yüzüme.

İşte, yine öyle olmuştu. Kalbim yerinden fırlamak istercesine çırpınmaya başlamıştı, duyacaklarından
korkuyordu çünkü. Yine sormuştum kalbime; "Seni kim bu hale getirdi?" diye. "O!" demişti kısaca: “O;
İl-Egmeur.”

"Geldim," diyor tıslayan sesi İl-Egmeur'un, "geldim ve her şeye hazırım!"

Evet, bunu görebiliyordum. Acıların en büyüğünü almak için geldiğiydi tek bildiğim. Kederin en yüklüsünü,
sancının en içte olanını. Bunu ona verecektim. Nedeni olmayan bir cinayetti işlemek üzere olduğum. Bildiğim
bütün isimlerden nefret etmemin sebebi olan kadın! Ey yalnızlığım olan, ey kaybedişim olan kadın! Sana
aradığını vereceğim. Bir kez olsun ağlayamayacaksın!... Bu aç ruhun, yüzlerce sonbahar sonra bile
yıkanamayacak kuru yapraklarla. Ve kim olduğunu hatırlayamayacaksın, büsbütün kapladığında yüreğini
zehir. Kuşatacak seni bir mor yel, alıp uçuracak şafağın söktüğü yere. Bir melek, alıp avuçlarının arasına
yağmurlarla dolan sevgini ve çamurunu, seni yani, içinden kopan beni, gömecek bir nehrin ancak senin kadar
kızıl ve ancak senin kadar yaralı sularına.

Boz ırmaklar örtecek seni,

Yeşil rüzgârların,

Kırılgan yakamozların içinde.

Anlamasınlar yalnızlığını,

Duyamasınlar fısıldayacağın duaları.

Hummalarla örteceğim soluk yüzünü

Sırılsıklam yapraklarla,

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 84


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Geceyi dimdik ayakta tutan korkularla.

Önce yaktıktan sonra ölümsüz Nil Nehrini

Kil ve çamurla örteceğim

Saydam, parlak gözlerini.

Gecenin mavisini,

Grisini

Denizlerde,

Büyüyle

Ve kanla...

Yağmurlarla,

Rüzgârlarla,

Kumla,

Aşkla...

Soğuk sabahların,

Terleyen duvarların,

Soluk soluğa sonbaharın,

Ulaşamayacağı kadar asla

Derinlere gömeceğim

Bir gelincik yavrusunu gömer gibi

O buharlaşan hayalini!

Yitik düşlerim annesiz kalacak

Ve ağlayacak masum bir rüyâ gibi...

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 85


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Sonbaharı anımsatacak yağmur her yağdığında

Ve ben ölmek zorunda kalacağım,

Hiç duymadığım bir minnetin

Kökünü sömürmek istediğimde aynalarda!

"Geldin," dedim susarcasına. Sanki konuştuğumdan emin olamamış gibi baktı yüzüme. "Geldin ve istediğini
vereceğim sana!" diye yükselttim sesimi.

Başını eğerek gözlerini kırptı, bir kalp atışı kadar bir sürede, sevdim onu yine. Hemen ardından, öfkenin
soğuk neşteriyle çizildi yeniden tüm bildiklerim. Aldatılmışlığım, kaybetmişliğim...

Ona doğru bir adım atıp kolumu uzattım. Parmaklarım açılırken gözlerini üzerinde gezdirdi bir şarkı gibi,
elimin. Elini uzattı. Elektrik dağılarak vücutlarımızı kenetledi.

Elimi sıktım. Parmaklarımın arasında kıvrılan parmaklarını tırnaklarımla ezerek, diğer elimle bileğini
kavradım. Çektim kendime. Var gücümle kendime doğru emdim tüm orada oluşunu.

***

Şimdi içerideydik. Ayağım halıya dolandı ve kolundan hızla çektiğim kadını da kendimle sürükleyerek yere
çakıldım. Yerden havalanan sarımtırak açık kahverengi toz, burnuma ve boğazıma kaçıp ciğerlerime doldu.
İl-Egmeur öksürerek yerden kalkmaya çalıştığında, bacağından kavrayıp doğruldum. Burun burunaydık.
Halının renkli kıvrımlarının üzerinde birbirmize baktık bir süre. En çok, yaralanmış yerlerime baktığını
görebiliyordum onun. İçimde dönüp duran vahşi hayvanların yanan bir ormandan kaçışlarını, gözlerini iri iri
açarak izledi. Sonra hızla ayağa kalkarak dış kapıyı kapatıp üzerindeki anahtarla kapının iç sürgüsünü
harekete geçirdi. Bir yandan da bana baktığını fark edebiliyordum.

Ben de ayağa kalktım ardından. Uyandığım odaya gittik birbirimize bakmamaya çalışarak. Konuşmak
istemiyorduk ikimiz de.

Oda soğuktu. Yorganın yarısı yere düşmüş ve çarşaf dağılmış, kitap rafı yerle bir olmuş gibi görünüyordu.
Odamdaki tek derli toplu yer küçük sehpaydı. Üzerinde çokça kullanılmış, gümüş işlemeleri dökülmüş bir
nargile duruyordu.

Yatağımın başucunda bıraktığım tabakadan biraz tütün ve sigara kağıdı çıkardım. Sarmaya başladığımda o,
yuvarlak beyaz çizgili yeşil bir puf koltuğun üzerindeki buruşmuş giysileri çekyatın üzerine aktarıyordu. Yeşil
pufun içine gömüldü. Gözbebekleri büyüyüp dudakları şuh bir ifadeyle bükülmüştü. Bu yumuşak koltukta
yaşanan anıları bir bir görüyordu şimdi. Kendini ve beni; çıplaklığı ve karanlığı bir bir izliyordu. Sonra
gözleri kederle doldu hızla, ve sonra yüzüne ekşi bir acımasızlık akın etti. Sigaramı yakarken o acımasızlığı
kapattım kibritin aleviyle. Bakış açım şimdi yalnızca, alevin etrafını kuşatan kızıl saçlardı. Kibriti, sigaranın
içinden üflediğim nefesimle söndürdüm. O da çantasından çıkardığı bir sigara paketini açmaktaydı. Bir süre
öylece bekledik dumanı ciğerlerimizin içinde döndürerek. Helezonlar çizerek dudaklarımızdan çıkan gri

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 86


DAİMİACININİLKUŞAĞI

sofuluğu havaya bıraktık. Tavana doğru yükselişini hayranlıkla izledik. Sonra sigaralarımızı söndürüp
konuşmaya hazırlandık.

Müzik setine yaklaşıp Carmen operasını açtım.

Maria Callas'ın o muhteşem sesi dağıldı duvarların arasına.

Ona doğru birkaç adım atıp önünde durdum.

Elimi uzattım.

Yüzüne tuhafsama yayıldı. Şaşkın bir hamleyle o da elini uzatıp parmaklarını avuç içime yasladı. Sanki
ellerimde bir çiçek ölmüştü.

Avucumu yavaşça kapatıp onu kendime çektim kibarca. Yüzü yüzüme değdi. Dudaklarının ırmağımsı
serinliğini hissedebiliyordum şimdi. Yüzümü daha fazla yaklaştırıp dudaklarımı, onunkilerin üzerine koydum.
Parmakları hâlâ avucumun içinde titreyerek duruyordu. Ve öptüm onu. Öptü beni. Dillerimizin arasında bir
peri dans ediyordu. Giysisinin kadifemsi dokusunda dolandı ellerim. Hâlâ o eski duyguları hissedebilecek
miydim? Yalnızca bir yılan derisi karşıladı parmak uçlarımı.

Uzun giysisini, omuzlarının üzerindeki kıvrımlarından ittirerek göğüslerine kadar indirdim. Sonra yavaşça
parmağımı göğüs arasında biriken kadife dokuya geçirip aşağı çektim. Şimdi beline kadar çıplaktı.
Dudaklarını geri çekmiş, kırgın bir denizkızı gibi bakıyordu.

Yüzümü, eğilerek göğüslerinin üzerine koydum. Sımsıcak bir rüzgâr çarptı yüzüme. Sonra göbeğine indim,
belini öptüm, sırtının üzerine dudaklarımı sürterek çıktım. Şimdi arkasındaydım. Boynunun o en narin
noktasını öpmeye başladım. Teninden yayılan o geçmişe ait çıldırtıcı koku, beni zehirliyordu. Dayanıyordum.
Ağlamamak için çırpınıyordum. Ağzımı yavaşça açıp dişlerimi ensesindeki zayıf noktaya yasladım. Ve öyle
bir hızla kapattım ki dişlerimi, kendini ileri atmak isterken donakaldı. Yalnızca hızla gerilen kolları göğsünü
dikleştirip boğazında biriken bir çığlığı koyuverdi.

Dişlerimin arasında, teninin en dokunulamaz yeri kanıyordu şimdi. O en küçük bir hava akımından bile
etkilenen, dilin dokunuşuyla ruhunu şahlandıran yeri...

Çenemi yeniden açarken o, vazgeçmişliğin kucağında ağlıyordu. Ellerimi göğüslerinin üzerine koyup,
sertleşmiş göğüs uçlarını tırnaklarımla ezdim. Beni ittirip yatağın üzerine yıkıldı. Şimdi gerçekten umutsuzdu.

Opera devam ediyordu.

Odanın kapısını kapatıp müzik setinin sesini açtım.

Yanına uzanıp yüzünü çenesinden tutarak kendime çevirdim. Saçları terden ve gözyaşından, yanaklarıyla
alnına yapışmıştı. "Çirkin görünüyorsun," dedim. Hiç cevap vermedi. Oysa ki ne kadar güzel olduğunu o da
bilirdi. Yerimden fırlayıp çekmecelerden bir koli bantı aldım. Kendini bırakmış, yatağın üzerinde tepkisizce
yatıyordu. Koli bantını dişlerimle açıp kollarını sertçe arkada birleştirdim. Bantın güçlü plastiği, bileklerini
sardıkça homurdanıyordu. Bileklerini iyice sıktığımdan emin olunca, ayak bileklerini de sardım bantla. Ve
gözlerini daha sonra. Hiç bağırmamıştı, ağzını bantlamadım bu yüzden.

Onu öylece bırakarak gidip duş aldım. Duşun vanasını kapatınca, kelimelerle kimsenin tarif edemeyeceği o
muhteşem sesleri duydum. Buna opera diyorlardı sanırım.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 87


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Cehennemi hak eden gözlerim, aynanın üzerinde büyüdü. Kendimi iyi insanlardan biri olarak göremiyordum.
Bana kusursuz bir cinayet silahı lazımdı. Kusursuz bir ölüm şarkısı yazmalıydım. Evet yaptığım şey bir şarkı
olmalıydı. Avın, avcıya saygı duyacağı bir cinayet olmalıydı bu!

Odaya hızla girip kitaplığın en alt rafındaki sarı kutuyu aldım elime. Kapağını kaldırınca cinayet, bir melek
gibi gülümsedi sustalının gümüş kabzasında.

Silahımı seçmiştim. Şimdi av başlamalıydı artık. Artık ismini anmayacağım kadının yanına gittim.
Gözlerimden lavlar boşalıyordu. Sustalının keskin ışıltılarını, bileklerindeki ve bacaklarındaki banta gömdüm.
Bant kesilirken altındaki et de kanadı. Artık durumu gayet net bir şekilde açıklayabildiğime inanıyorum
isimsiz kadına.

Ayağa kalkmasına yardım ettim. Gözlerinde ve ağzında, bant hâlâ eti kızartarak duruyordu. Dirseklerini
belinin iki yanına yapıştıran bantı olduğu gibi bıraktım. Şimdi sadece bacakları ve elleri serbestti. Hızla ittim
ellerimi göğsüne bastırıp. Sandalyeye çarpıp tökezledi ve başını hızla yere çarptı. Yeniden yardım ettim
kalkması için. Ayağa kalkınca, duvara doğru savurdum saçlarından sıkı sıkı tutup; yere yuvarlandı. Yeniden
ayağa kalkması için kollarından tuttuğumda, kendini yere doğru çekti. Artık ayağa kalkmak istemiyordu.
Boynundan sıkıp yukarı çektim aciz kalmış vücudunu. Sonra kitap rafına doğru fırlattım kan içinde parıldayan
çıplak bedenini. Kafasını demir raflardan birine vurunca, Dante'nin İlahi Komedya’sı düştü karnına. Dante'yi
üzerinden alıp kitabı arkaya doğru fırlattım. Bir süre durdum. Evi dinledim. Sadece kadının iniltileri
dolaşıyordu odalarda. Elimi uzatıp parmaklarını avucumun içine aldığımda, kendini hızla geri çekti ve
dengede durmaya çabalayan birkaç cilt kitap daha yuvarlandı üzerine. Bileğini sıkıca tutup kendime çektim.
Artık ayakta durmaya çalışmıyordu bile. Gücü tamamen kesilmişti. Sustalıyı aradım ceplerimde. Gümüş
kabzasını, sıkı sıkı kavrayıp göbeğindeki o minik deliğe doğru yavaşça dayadım. Eti geçerek kırmızıya
boyandı çelik. Kımıldayamıyordu daha fazla acı çekmemek için. Umuyordu yalnızca, bıçağı içinden
çıkarmam için. Ayaktaydık; o dizlerini bükmüş, başını göğsüme dayamış ağlıyordu. Ah gözyaşları! Bıçağı
bütün gücümle içine ittim. Saplanan yerden kan fışkırdı dışarı. Bıçağı geri çekip çıkardım.

Pek çok şey yapabilirdim. Sanırım artık tamamen delirmiş, kontrolümü kaybetmiştim. Aslında delirdiğimi ya
da kontrolümü kaybettiğimi düşündüğüm için, her şeyin yolunda olduğunu da düşünmüyor değildim. Her
neyse... Kadının yanına uzandım. Karnının altı, ayaklarına kadar kan içindeydi. Tabii halıyı fena kirletmişti!
Ona kızmamıştım ama.

Yüzünü yine yüzüme çevirip gözlerindeki bantı araladım. Bakmıyordu artık. Bomboş ve umutsuzdu gözleri.
Öylece önündeki şeyi algılamadan izliyordu. Ne görüyordu, emin değilim. Daha fazla görmesine gerek var
mıydı ki?

Kulağımı dudaklarına yaklaştırıp nefesini dinledim bir süre. Ardından müthiş bir acı, vücudumu sardı.
Dişlerinin kulağıma kurt kapanı gibi geçtiğini hissettim. Kendimi geri çekince kulak yırtıldı ve kıkırdağı
parçalanıp dişlerinin arasında kaldı. Ah sevgili Vah Gogh, senin de mi hikayen böyleydi?

Uzaklaşmıştım. Şimdi ağzının kenarlarından sızan kana rağmen kulağı hâlâ tükürmediğine şaşkınlıkla
bakıyordum. Parmaklarımı uzatıp kulağı dişlerinin arasından almaya çalıştım ama çenesi öyle kitlenmişti ki
vazgeçtim. Vakit gelmişti; yapacaktım.

Sustalıyı son kez açtım. Ve yüreğine doğru bastırdım. Sonuna kadar girdiğinde, hıçkırığa benzer bir ses
duyuldu gırtlağında. Bıçağı çıkarırken yeniden içeri ittim. Artık neredeyse yüreğine kadar girmişti elim. Ve o
tabii ki çoktan ölmüştü.

Bıçağı tükürürcesine çıkardım etinden. Kan renginden başka bir şey görünmüyordu artık hiçbir yerde. Sanki
bütün oda, o rüyâmdaki kan ve doku kesesine dönüyordu. Sanki yeniden şeffaflaşıyordum. Sanki yeniden o

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 88


DAİMİACININİLKUŞAĞI
kuşatıcı okyanusun içine gömülüyordum. Koşarak odadan çıktım. Holdeki büyük aynanın karşısında, buz
kesmiş gibi donakaldım. Aman Allah'ım!...

Aynadaki ikizim bana öyle bir şey sunuyordu ki, bunu kabul etmem imkânsızdı. Gördüğüm şey öylesine
berbattı ki, öylesine vahşi ve öylesine dehşet vericiydi ki, kanımın ateşe dönüştüğünü, vücudumu dolaşarak
içten içe bana ait her şeyi ezdiğini, erittiğini, yaktığını hissettim. Aman Allah'ım! Aynadaki yansımanın bana
sunduğu şeyi nasıl anlatabilirim ki size. Böyle bir şey nasıl anlatılabilir ?

Sırtıma saplanan uzun çeliğin acısıyla yere düşerken, duyduğum o korkunç kahkahanın bir erkek sesine ne
kadar benzediğini... Nasıl anlatabilirim?!

Ah delirmişliğin ve çıldırmışlığın mağarasında kükürtlü duvarlara boş gözlerle bakan zihnim, bana nasıl bir
oyun oynadı? Beni buna nasıl inandırdı? Ben, İl-Egmeur'um?!

Aynada gördüğüm zıttım İl-Egmeur'du.

Ve arkamda, sırtıma koskoca bir ekmek bıçağını saplamak üzere olan kişi biraz önce ölümün soğuk nefesini
içine çekmiş olan kişiydi. Yani bendim o. Ben sandığım. Ölü olan.

Kimdim ben?

NUH’UN GEMİSİ

İnsanlar artık konserve kutuları değildi.

İnsanlar artık bir buçuk metrelik iş merkezleri de değildi. Artık vitrinler boştu. İnsanlar çıplak.

“Anadandoğma Cumhuriyeti” artık devrimcileri asmıyordu. Artık devrim de yoktu.

Mars yüzeyinde bulunan bir organizma dünyaya getirileli beri, bu mavi gezegende çok şey değişmişti.

Hızla üremiş ve bu gözle görülmeyen canlı yapısı, devasa bir gaz kütlesine dönüşmüştü. Bütün oksijeni
emiyordu. Gökyüzü kapkaraydı. İnsanlar panik halinde yer altına kaçışırken, yüzyıllar süren bir evrim sonucu
dünya yüzeyi artık sadece Mars’tan gelen bu canlının sıvımsı gaz peltesiyle örtülmüştü. Topraklar kurak,
ormanlar ölü ve insanlar aç, çıplak...

Milyarlarca insan ölmüş, sadece çok küçük bir kısmı yer altına açtıkları mağaralar ve geçitlerde, yaşamlarını
sürdürmeyi başarabilmişti. Sadece bin kadar insan... Sürekli bir hastalık hali hakimdi artık yaşayanlara.
Şehirler yıkılmış, ülkeler bölünmüş, gezegenin mavisi uçup gitmişti. Denir ya; bir bardak su, bir insanın
hayatına bedeldi.

Bütün kaynaklar tükenmişti. Sadece, toprağın daha sıcak, nemli bölgelerinde yaşamına devam etmeyi
başarmış yarım metrelik boyuyla, iğretinin başrol oyuncusu bir tür kör tırtıl ve iri bir sülük türünü yiyordu
insanlar. Yeraltı mağaralarında kayaların üzerinde yetişen ince bir yosun tabakasını da, su ihtiyaçları için
kullanıyorlardı. Ne hayvanlar vardı, ne de tarlalar... Şimdi dünya, artık çabucak kurtulunması gereken bir

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 89


DAİMİACININİLKUŞAĞI

yerdi.

Mars’tan gelen bulutumsu peltek organizma, her geçen gün toprağın biraz daha altına işliyordu. İnsanlar
sürekli daha derine kaçıyorlar, oksijen hızla tükeniyordu ve derinlere inildikçe ısı artıyordu. Kıyamet öyle
yakındı ki...

Gece... Benim adım bu. Çamurun içinde doğdum. Çamurun içinde yaşamaya devam ediyorum. Neredeyse
pek çok arkadaşım gibi benim de gözlerim görmüyor. Ama kulaklarım, yer yüzeyindeki her sesi
algılayabilecek keskinlikte. Geceler boyunca o devasa yaratığın genleşme seslerini dinleyebiliyorum.
Beyinsiz, basit yaratık... Öyle büyük ki... Tam bir kan emici. Her şeyimizi, içine alıp tüketiyor. Oksijeni,
toprağı, suyu... Ne kaldı ki?...

Atalarımızın yaşantılarını anlatır büyüklerimiz. Çoğu bana komik gelir. Vücutlarına sardıkları pamuktan ya da
deriden kumaşlar, yedikleri o türlü türlü yaratık? Haha! Ne kadar tuhaf... İnsanın yiyecek o kadar çok şeyi
olduğu zaman, kafasının karışması gerekmez mi? Havyar, balık, et, tavuk, soğan, fasulye... Bu isimler öyle
tuhaf ve öyle yabancı ki bana. Solucanlar ve sülükler kimin neyine yetmiyor sanki...

Burada insanlar, birbirlerini görmezler. Duyar ve koklarlar. Bazılarının dediğine göre, tamamen
hayvanlaşmışız artık. Hayvan? Bizler insan değil miyiz. Hayvan ne? Sülükler mi? Yoksa o tuhaf Marslı mı?
Ne garip değil mi?

Bir sevgilim var; adı Lil. Bir kadın. Çok harika bir teni olduğunu itiraf etmeliyim. Ve saçları gerçekten de çok
güzel kokuyor. İki aylık bir çocuğumuz var. Adını Sardunya koydum oğlumun. Bu mitolojik bir isim. Çok
eski zamanlarda, atalarımızın yaşamalarını sağlayan deniz denen büyük su kaynaklarının çok derin yerlerinde
uçan, tuhaf bir kuş olduğu söyleniyor. Ben anlamından emin değilim. Sadece kulağa hoş geldiği için bu ismi
taktım oğluma. Lil de bu isimden memnun, ama buranın en yaşlısı bayan Gofrin buna çok güldü. Neden
güldüğünü de söylemedi. Önemli değildi herhalde.

Söylediğim gibi biz neredeyse tamamen körüz, ama yaşlılar hâlâ görebildiklerini söylüyorlar… Onlar bu
yeteneklerini kaybetmemişler. Kaynaklarımız yok denecek kadar az. Yaşadığımız toprak tüneller de her geçen
gün, magmaya daha fazla yaklaşıyor. Biz, eski uygarlıkların sahip olduğu neredeyse hiçbir şeye sahip değiliz.
Aslında bizim yaptığımız hayatta kalabilmek için girişilen, kör bir inattan fazlası değil. Çünkü ne yaparsak
yapalım, bu bin kadar kişiden oluşan grup, yakın bir gelecekte tamamen tarihe karışacak. Magmaya iniyoruz
ve dev bir ahtapot gibi dünyayı kollarına almış, toprağı emerek büyüyen beyinsiz bir Marslı tarafından da
kovalanıyoruz. Bence yaşamaya çalışmanın bile bir anlamı yok. Bu kan emici yaratığı kendi haline bırakıp
ölümü seçmeli, ruhlarımızın bu gezegenden çok daha uzaklara uçmasını beklemeliyiz. Yapabileceğimiz tek
şey, bu.

Fakat halkımı ayakta tutan çok büyük bir güç var. Belki bir efsaneden fazlası değildir ama yine de herkes bu
hikayeyi dinlemekten zevk duyar burada. İnsana yaşaması için yeni amaçlar verir. Beklemek... Beklememiz
gerektiğini söyler Nuh’un efsanevi hikayesi. Bizi almaya gelecek bir gemiden bahseder. Daha önce ismini bile
duymadığımız binlerce hayvanla birlikte...

Olabilir mi bilmiyorum... Sanırım sırf bunu görmek için her şeye katlanıp yaşamaya devam edebilirim.

Halkımla birlikte bugün, oflayıp poflayıp sülük ve solucan avına gidiyoruz. Öyle sıcak ki... Dayanılmaz...
Nefes alamıyoruz. Ve ölümcül bir karanlık var. Başım biraz dönüyor. Sanki her an ölecekmişim gibi...

Lil de benimle birlikte tüneller boyunca yürüyor. Elinde, kurumuş yosunlardan yapılma bir sepet var. Bu
sepetleri, solucanları koymak için kullanırız.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 90


DAİMİACININİLKUŞAĞI
Yavaş ve temkinli adımlarla ard arda koridorları geçerek büyük hole varıyoruz. Hemen hemen on kişi kadarız.
Hole varınca, yapı olarak daha güçlü olan erkek ve kadınlar, ellerindeki uzun keskin taşlarla toprağı delerek,
çamurun ve taşların arasında gezinen solucanların dışarı çıkmasını sağlamaya çalışıyorlar. Bizler de el
yordamıyla yerlere düşen sülük ve solucanları toplamaya başlıyoruz. İş bölüşümü gayet iyi. Lil’in elindeki
sepetin dolması iki saat kadar sürüyor. Bu arada hol de baya genişliyor.

Bunun gibi altı hol vardı toprağın altındaki şehrimizde. Her biri ayrı bir yöne doğru ilerleyen altı hol... Ve
sonuncusu aşağı doğru giden oldukça dar ve oksijensiz bir geçitten ibaret.

Orayı her sabah, üçer kişilik gruplar halinde yarım saat kadar bir süre kazar ve taşlarla sabitleyip geri döneriz.
Gerçekten çok yavaş ilerliyoruz.

Amacımız elbette, su bulmak. Bunu yıllardır yapmamıza rağmen, ancak küçük göletler bulabildik. Birkaç ay
kazar ve en sonunda su bulduğumuz yeri iyice genişleterek yeni holler açar ve oraya yerleşiriz. Her zaman
aşağı inmek zorundayızdır çünkü.

Elimizde sepetlerle, yerleşim alanımıza döndüğümüzde, bir kargaşa ve panik haliyle karşılaşıyoruz. Herkes
tuhaf bir sevinç ve umutsuz bir kendinden geçmişlikle bağrışıp aşağı inen geçide koşuyorlar. Köstebekler
gibiydi herkes. Omuzlarıma çarparak ilerleyen insan seline, ben de katılmıştım. Lil’i kaybetmiştim. Sesini
duyamıyordum artık.

Nereye bastığımı bile bilmeden, kendimi bırakmış gidiyordum. En sonunda kalabalık sıklaştı ve durduk.
Arkadan hâlâ insanlar geliyordu sıkıştıkça sıkışmıştık.

Bayan Gofrin’in sesi duyuldu. Gürleyen bir sesle konuşmaya başladı:

“Gün geçtikçe şehrimizi daha fazla ısıtan magma ve yukarından, her saniye bize daha fazla yaklaşmakta olan
o gudubet yaratığa rağmen, soyumuzu sürdürebileceğimizi söyleyenler bugün haklı çıktılar! Kazıcıların
bulduğu metal kapının etrafını saatlerdir kazıyoruz. Ve atalarımızdan kalma kusursuz bir yapıyla karşı karşıya
olduğumuzu görüyoruz şimdi. Metrelerce genişliğinde devasa beton koridorlar ve benim gibi görme
yeteneğini kaybetmemiş insanlar için harika denebilecek bir mimari yapıyla karşı karşıyayız. Fakat yeteri
kadar ilerleyemedik içeride. Büyük ihtimalle, atalarımızın binlerce yıl önceki gizli araştırma bölgelerinden
birini bulmuş durumdayız. İçeriyi kontrol etmeleri ve ne kadar büyük bir yer olduğunu tespit etmeleri için, iki
kişiye ihtiyacımız var. İçeride yaşayan ve bize zarar verebilecek hiçbir şeyin olmadığına eminim.”

Neler döndüğünü anlamıştım ama içimde kötü bir his vardı ve beni hiç kimsenin dinlemeye niyeti olmadığı
belliydi.

Zaten yeteri kadar ölüydük. Daha fazlası artık beni ilgilendirmiyordu. Eğer ufak da olsa bir kurtuluş ümidimiz
olacaksa, bu işe ben taliptim.

İnsanları ittirerek ilerlemeye çalışırken, bir yandan da sesimi bayan Gofrin’e ulaştırabilmek için yüksek sesle
bağırıyordum.

“Bayan Gofrin! Bayan Gofrin! Ben girebilirim...”

Çok fazla gönüllü yoktu, sadece genç bir çocuğun ve sesinden benimle yaşıt olduğu belli bir kadının sesi
çıkıyordu benden başka.

Bayan Gofrin, beni ve kadını yanına çağırdı. Zorlukla yürüyerek bayan Gofrin’in yanına vardım.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 91


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bayan Gofrin oldukça kısık bir sesle, kulağıma dikkatli olmam gerektiğini fısıldadı. Ben ise bunu
önemsemedim. Kadın ile birlikte yavaşça geçitten aşağı doğru kaymaya başladık. Zemine ulaştığımızda, ilk
kez ışığı gördüm. Çok net değildi, ama bir parlaklık gördüğüme yemin edebilirim. Kadına dönüp onun da
görebildiğinden emin olmak için sordum. Hayır, dedi...

El yordamıyla kapıyı buldum ve açtım. Kadın da arkamdan içeri girdi. Tuhaf bir loşluk görüyordum. Hiçbir
şey seçemiyordum, ama yine de bir şeyler gördüğümden emindim. Fakat bu kafamı karıştırmıştı. Gözlerimi
kapatarak yürümeye devam ettim, bu benim için daha güvenliydi.

Tuhaf bir koku almaya başlamıştık ilerledikçe. Neredeyse küften oluşmuş bir ülkede olduğumuza bile
inanacaktım.

Duvarlar soğuk ve betondandı. İçerideki atmosfer, her nasıl oluyorsa daha fazla oksijen barındırıyordu ve
burası dışarıdan daha serindi. Yürüdükçe tırmandığımızı fark ediyorduk. Koridorlar, sürekli yukarı doğru ufak
bir rampa halinde devam ediyordu.

Yol en sonunda bitmiş gibiydi. Duvarları parmaklarımla yoklayarak bir geçit, kapı ya da onun gibi bir şeyler
aradım bir süre. Sonra parmaklarımın arasına soğuk bir topuz denk geldi. Kımıldamıyordu. Bir metre kadar
solunda bir tane daha vardı, o da kımıldamıyordu. Buranın bir kapı olduğu kanısına vardım. Kadın da yanıma
gelmişti. Bütün gücümüzle kapıyı ittirerek açmaya çalıştık. Ama kapı bir milim bile hareket etmemişti.
Kapının üzerindeki topuzları tutup döndürmeye çalıştım. Küçük bir daire çizdikten sonra takılıyorlardı.
Sağdakini iki elimle sıkı sıkı kavrayıp olabildiğince hızla döndürdüm. Topuz dönmüştü ve hareket etmesinin
hemen ardından, kapıdan gelen korkunç bir gürültü, bütün holü doldurdu. İkimiz de irkilerek geri sıçradık.
Kadın buradan hemen gitmemiz gerektiğini söylüyordu. Aslında ben de farklı bir şey düşünmüyordum ama
kendimi toplayıp kapıya doğru yürüdüm. Diğer topuzu da iki elimle sıkıca kavrayarak döndürmeye başladım.
Bu sefer öncekinden iki daire fazla çizmişti, ki güçlü ve tiz bir klik sesi kilidin açıldığını işaret ediyordu.
Kadın da yanıma gelmişti. Kapıyı açtık.

O an kadının dudaklarının arasından gelen gülünç bir çığlık, benimkiyle birleşti. Çünkü içeriden yayılan
muhteşem parlaklığı, ikimiz de gayet net görebiliyorduk. Doğduğumuzdan beri ilk kez bir şey görmüştük.
Tamamen kör bir ırk olduğumuzu sanıyordum. Ama bunun sadece yaşadığımız yer ile ilgili olduğunu
öğrenmiştim artık. Harikulade bir alandı burası. En az yüz metre genişliğinde ve bir o kadar da yüksek tavanlı
bir oda. Yerde tuhaf demir kanallar vardı. Tavan, insan boyunda parlak dairelerle çevriliydi. Ve inanılmaz bir
ses kümesi, darmadağın bir şekilde yayılıyordu içeriye.

Kadın koluma girmişti, temkinli adımlarla sesleri takip ederek oda boyunca yürüdük. En sonunda, duvarın
rengiyle neredeyse tamamen zıt büyük bir kapının önünde durduk. Kulağımı dayayıp sesleri anlamaya
çalışırken, kapı bir anda hareket etti ve açıldı. Tam o esnada geri çekilen kadın, çığlıklar içinde yere düşerken
ben, yüz yüze geldiğim bu tuhaf yaratığın önünde donakalmıştım.

Kendine gelen yaratık, bir anda yerinden fırladı ve üzerime atladı. Kadın bayılmak üzereydi ve ben korkudan
ölebilirdim.

Yaratığın arkasında on tane daha gri, buruşuk ve parlak yaratık vardı. Üzerimize doğru koşuyor ve deli gibi
bağırarak tuhaf bir heyecan ve mutluluk sergiliyorlardı. Üzerime atlayan yaratık, kollarını vücuduma
doladığında kaçmam gerektiğini ancak fark etmiştim. Göz ucuyla görebildiğim kadın ise, gözlerini kapatmış
ve kendinden geçmiş bir halde yerde yatıyordu.

Yaratıklar beni ve kadını sıkıca tutarak bir odaya götürdüler.

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 92


DAİMİACININİLKUŞAĞI

Aralarından daha az iri olan bir tanesi bana doğru yaklaşırken, kafasını tuttu ve avuçlarının içine aldığı başını
boynunun üzerinden kaldırıp yere attı. O anda, atalarımın kullandığı, vücutlarına sardıkları o şeyler geldi
aklıma; giysiler. Karşımdaki yaratığın, aslında benim gibi bir insan olduğunu anladım. Ve kafası zannettiğim
şeyin ise, giysisin bir parçası olduğunu anlamam uzun sürmeyecekti.

Yüzündeki kocaman bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Bembeyaz sakallarını ovuşturarak, berbat bir dille
konuşmaya başladı...

“Sizi arıyorduk.”

Bu cümleleri öyle büyük bir heyecanla söylemişti ki, adamın her an bayılabileceğini düşünmemek elde
değildi.

“Yıllardır sizi arıyoruz. Aslında hayatta kalmayı başardığınızdan bile emin değildik. Ama ırkımızın geleceği
için, tek bir insanı bile ölüme terk edemezdik. Şansımızı denemeliydik.”

“Dünyanın başına gelen korkunç olaydan sonra, yanımıza alabileceğimiz kadar insanı ve hayvanı alarak,
yeniden kolonileşebileceğimiz ve teknolojimizi geliştirebileceğimiz bir gezegen aramak için dünyadan
ayrılmıştık. Şansımız, hayal ettiğimizden de yaver gitmişti ve dünyadan daha verimli harika bir gezegen
bulmuştuk. Yüzyıllar boyu insan ırkını, eski güzel günlerine döndürebilmek için çalıştık durduk. İşler çok
yavaş ilerliyordu fakat bir gün, yeniden dünyaya dönebileceğimiz ve teorilerimize göre hâlâ hayatta olma
şansları olan insanları, yani sizleri kurtarıp yeni gezegenimize götürebileceğimiz bir teknolojiye yeniden
kavuştuk.”

“Son derece büyük bir yük gemisiyle dünyaya vardığımızda, gördüğümüz berbat akıbet karşısında
umudumuzu yitirmiş olsak da vazgeçmedik ve o gudubet yaratığın ortasında bir delik açıp yer altına indik.”

“Sizi bulabilmemiz teorik olarak neredeyse imkânsızdı. Fakat görüyoruz ki, şans bizden yanaymış. Şimdi sizi
bulduk. Ve yeni gezegenimize hep birlikte döneceğiz.”

Adamın ağzından, cümleler koşarak çıkıyordu. Kendisi ve yanındaki onlarca insan durmaksızın
gülümsüyorlardı. Konuşmam gerektiğini hissediyor, fakat söyleyebilecek tek bir cümle bile bulamıyordum...”

Adam benden önce davranıp konuşmaya başladı yeniden:

“Burada kaç kişisiniz? Herkes nerede?”

Zorlukla ağzımı açıp konuşmaya çalıştım:

“Bin kadar kişiyiz ve herkes bu yapının dışındaki bir koridorda bekliyor.”

“Ne taraf?” diye sordu adam.

Gediğimiz yönü tarif ettiğimde, yüzüne tuhaf bir şaşkınlık yayıldı.

Aralarından biri, bağırmaktan kısılmış bir sesle konuştu.

“O taraftaki araştırmalarımızdan artık ümidi kesmiştik. Neredeyse her tarafı kazmış olmamıza rağmen sizden
hiçbir iz bulamayınca, tünelleri toprakla doldurup girişi iptal etmiştik.”

BİRİLERİ GÖKYÜZÜNÜ ÇALMIŞ OLABİLİR 93


DAİMİACININİLKUŞAĞI
O bölgedeki toprağın yumuşaklığının nedeni, bu olmalıydı. O marslı yaratığı, nasıl olup da geçeceğimizi ve
bunca insanla birlikte bahsettikleri gezegene nasıl gideceğimizi sorduğumda, gülümseyerek onları takip
etmemi istediler. Kadın artık kendine gelmeye başlamıştı. Birlikte büyük bir alana gelmiştik.

Alanın ortasında devasa büyüklükte bir şey vardı. Sakallarını ovuşturarak yanıma gelen adam gülümseyerek,
“Bu benim gemim,” dedi. 2500 kişiyi taşıyabilen son derece süratli bir gemi olduğundan bahsetti. Kafasını
kaldırıp işaret parmağıyla tavandaki büyük bir oval çıkıntıyı gösterdi.

“Roket havalandığında, bu kapak açılmış olacak. Peltemsi yaratığın içine girdiğimizde, roketin yüksek hızı
yaratığın peltemsi dokusunu yakarak bize yol açacak. Boş uzaya çıktığımızda, hepimiz uyutulacağız ve
otomatik süreç bizi evimize vardığımızda uyandıracak.”

Öyle yumuşak bir dille konuşuyordu ki, her şeyin yolunda gideceğine bir an için bile inanmamak imkânsız
gibiydi. Ona ismini sordum.

“Adım Nuh,” dedi.

Bu, yüzümde büyük bir gülümseme belirmesini sağlamıştı. Kim inanırdı ki?

“Benimki de Gece,” dedim.

“Pekala öyleyse şimdi halkının yanına gidelim Gece ve sonra da birlikte evimize... Ama Allah aşkına, giyecek
hiçbir şeyiniz yok mu sizin?”

OZ

Gardiyanın tekinsiz adımları, çevremi saran demirimsi mavi duvarlara çarparak odaya yayıldı. Her bir adım,
bir öncekinin sesini bastırarak odaya doluyordu. Uzun bir koridor olmalı diye düşündüm. Sesi yoğunlaştıran,
demir bir zemindi belki...

Ses kapının arkasında kesildi. Birbirine vuran demir anahtarların şıngırtısı, çıngıraklı bir yılan gibi anahtar
deliğinden içeri girdi. Anahtar, deliğin içinde döndü: Klik

Kapının açılmasıyla içeri dolan ışık kümesi, tenimi yakarak vücuduma yayıldı. Işığın ortasındaki gölge
dudaklarını açtı. Korkunç mavi dişleri ve uzun ince dili, boğazından gelen sese şekil vererek, sesi kelimelere
dönüştürdü.

- Hazır mısın?

Ne söyleyebilirdim ki... Uyanışımı takip eden sayamadığım bunca uzun zamandan beri tek düşünebildiğim,
vücudumun bu acayip melez şekle nasıl dönüştüğüydü. Tamamen mutasyona uğramış gibiydim. Ellerim,
kaynar suda beklemiş gibi kabarık ve şişkindi. Derim adeta bir kabukla örtülmüş gibiydi ve kıpkırmızı ince
hatlar, bu kabuğun üzerinde bir harita gibi ilerliyor ve vücudumun göremediğim kısımlarına dek dağılıyordu.
Çıplaktım ve vücudumun, büyük kısmını kapatan uzun mavi kılların içinde terliyordum. Kafamın üzerinde,
alıştığımın tersine yalnızca bir tane göz vardı, fakat bu göz eskisinden daha iyi görebiliyordu. Boynumu
kaldırmadan yukarısını, başımı çevirmeden yanlarımı ve hatta hiç bakmadan, sadece sezinleyerek arkamı bile

OZ 94
DAİMİACININİLKUŞAĞI

izleyebiliyordum. Duvarlar, uzun süre baktığımda incelerek, bir zar gibi, arkasında gizlediği yerleri
sergilemeye başlıyordu; ama görebildiğim yalnızca anlamsız dumansı şekillerdi. Çünkü duvarları saran mavi
ışık, daha fazlasını görmeme izin vermiyordu. Bir kesenin içinde gibi hissediyordum kendimi..

Vücudumdaki bu akıl almaz değişim, kafamı tamamen içinden çıkılmaz bir karışıklığa sokmuştu. Kollarımı
saran kabuk, boğazıma yaklaştıkça inceliyor ve nemli kıkırdağımsı hatlara dönüşüyordu. Karnım, neredeyse
tamamen kıllarla kaplı ve peltemsiydi. Bir yaratıktan başka bir şey değildim. Nasıl oluyordu?

Şimdi bunca zaman sonra, ilk kez kendime benzeyen birini görmüştüm. Sevinmeli miydim? Bu ucube
halimle, bir gudubet olmadığımı anlamamı sağlayan bu yabancı ise bana sadece “Hazır mısın?” diye
sormuştu...

Pek de zorlanmayarak ayağa kalktım. Dirseklerimdeki duyargalı uzantılar, duvardan destek almamı
kolaylaştırmıştı. İşte bu, gerçekten tuhaftı. Tamamen yabancısı olduğum bu organları kullanırken hiç
zorlanmıyor oluşumun bir açıklaması olmalıydı. Omuriliğimin vücudumdan çıkan devamı, upuzun bir
kuyruğa benziyordu, onu sanki kement atan bir kovboy gibi ustaca kullanabiliyor; dirseklerimden çıkan
duyargalı uzantıları da, avını yakalayan bir kurbağanın dili gibi hızla hareket ettirerek duvarlara
tutunabiliyordum. Ve en tuhafı ise, hiç zorlanmadan arkamı görebiliyor oluşumdu. Fakat bir şeyi kesinlikle
kavrayamamıştım.

Tamamen istencim dışı harekete geçen parmaklarımın ucundaki şişkinliklerden bahsediyorum. Uzun süre
birbirlerine sürttüğümde elektriğimsi bir acı dağılıyordu vücuduma. Hızla yere vurduğumda ise mavi
kıvılcımlar çıkıyordu. Her şeyin bir anlamı vardı muhakkak... Ya da en azından olmalıydı...

Gardiyan hâlâ bekliyordu.

Ayağa kalktığımda, dengemi sağlamak için biraz uğraşmam gerekmişti. Yavaş adımlarla gardiyana doğru
yürüdüm. Ona neden gardiyan diyordum? Ben bir mahkum muydum? Ama daha önceki deneyimim, bana bir
mahkum olduğumu öğretmişti. Ve anılarım öyle karışıktı ki...

Gardiyana yaklaştıkça, o mutasyona uğramış, milyonlarca hayvanın karışımı melez hali beni iğrendirdi.
Yüzündeki bu iç gıcıklayıcı tiksindirici hatlar, sanki berbat bir lağım tünelinden çıkıp geldiği izlenimin
veriyordu. Farelerce kemirilmiş gibiydi lanet olasıca şey.

Fırınlanmış gibi duran elini uzattı ve bileğimi tuttu. Diğer eliyle de parmaklarının arasındaki ışık saçan sarı
ipi, bileğime doladı. Sonra diğer bileğimi de buna bağlayarak kafamdaki bir soru işaretine yanıt vermiş oldu.
Bir mahkum olduğum konusunda hiç şüphem kalmamıştı artık -ki zaten nasıl ve ne zaman olduğunu
anlayamadığım bu mutasyondan önce de bir mahkumdum. Öldürdüğüm kişiler beni lanetlemiş olabilir miydi?

Anılarım, gözlerimin önünde diz çökerek kendilerini sundular. Her şey çok da net değildi. Ama yine de şimdi
olduğumun tersine, tamamen bir insan olduğumu gayet iyi hatırlayabiliyorum.

Gardiyanla birlikte demir koridorda yavaş adımlarla yürürken düşünmeye devam ettim.

Bir soygun yapmıştım. Kaçarken birkaç polisi öldürmüş ve yakalanmıştım. Mahkemeye çıktığımı
hatırlıyorum ve hapsedildiğimi... Ama hapiste fazla kalmamıştım. Evet, ayrıntılar beni şu an hiç de
ilgilendirmiyordu.

Pek de güzel bir hayatım olduğu söylenemezdi gerçekten de. Çok parasızdım. Karım beni bu yüzden
terketmişti.. Çocuklarım var mıydı? Evet, bir kızım vardı. Adı... Nill, evet Nill... Ya karım?... Ah onu,
şeytanlar hatırlasın!

OZ 95
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Gardiyanın adımları yavaşladı ve gardiyan, bir kapının önünde durdu.

Hapishanede çok kalmamıştım. Çok yakın bir zaman önce -belki bir hafta ya da biraz daha uzun- yemek
salonunda bir kavga çıkmıştı. Evet, bunu şimdi gayet iyi hatırladım. Ve ben sanırım...

Gardiyan “Geldik,” dedi o balçıktan, fokurdayarak çıkan sesiyle.

“Geldik.”

Ve kolunu kaldırarak bağırdı:

“Açın!”

Bir anda önümüzdeki kapı, devasa bir uçurumun eşiğine açıldı. Kıpkırmızı bir gökyüzü; devasa binaların ve
kelebek sürüsü gibi uçan, bana benzeyen yüzlerce yaratığın üzerini koruyucu bir pelerin gibi kaplamıştı.

Gardiyan uzaktaki bir noktayı göstererek;

- İşte senin evin, Oz...

Bakışlarımdaki şaşkınlığa cevaben, yüzünde ekşiyen bir huzursuzlukla konuşmaya devam etti.

- Hâlâ anlamıyor musun?

Anlamıyordum... Anlayacak ne vardı ki?

- Senin gerçek evin burası. Hayallerin artık bitti. Yani iyileştin. Ben bir doktor değilim ama senin gibi
yüzlerce hastaya eşlik ettim bu güne kadar ve aralarında senin kadar uzun süre, hayal dünyasından çıkamayan
bir hastayla daha karşılaşmadım.

“Hayal mi?” diye sorabildim en sonunda.

- Evet. Tamamen hayal. Ne gördüğünü bilmiyorum ama, geçen bunca zaman içinde çok değişik yerlerden ve
çok değişik isimlerden bahsettin. Konuştuğun dil bile bazen değişiyordu. Dünyadan bahsediyordun. O kurak,
berbat gezegenden yani... Sanırım orada yaşadığını sanıyordun. Hah, işte bu gerçekten çok komikti. Gerçekten
orada yaşadığını zannetmemiştin, değil mi?

Parmağını gökyüzü denen kızıllığa kaldırdı. Ve oradaki en sönük yıldızı işaret etti.

- Acaba gerçekten orada yaşadığını sanmış olabilir misin?

Verecek cevabım yoktu. Çünkü şu anda aşağılayarak parmağını üzerine diktiği gezegende ben aşık olmuş,
evlenmiş, soygun yapmış, cinayetler işlemiş, mahkum olmuş ve günün birinde ise, çıkan bir kavgada
öldürülmüştüm. Yani bir insandım. Ama ya şimdi?... Şu halime bir bak!

O kavganın olduğu gün, dünyadaki son günümdü. Ortalık iyice karışmıştı ve ben sırtıma saplanan müthiş bir
acı ile devrilerek yere kapaklanmıştım. Elimi, sırtımdaki acıya doğru götürdüğümde parmaklarıma bulaşan
sıvının kan olduğunu ve hâlâ göğsümü delmekte olan şeyin bir bıçak olduğunu, gözlerim kararırken
anlayabilmiştim. Bu geç fark ediş, hayatıma mâlolmuştu. Yani? Acaba gerçekten hayatıma mı mâlolmuştu?

Ölmüştüm...

OZ 96
DAİMİACININİLKUŞAĞI
“Evet...” diye devam etti gardiyan.

- Evet... Bundan on iki gün önce... Çığlık atarak gözlerini açtın. Ve yaptığımız bütün kontroller, senin
artık hayal görmediğin yönündeydi. Yani iyileşmiştin sevgili dostum. Gördüğün hayallerin uzunluğundan
dolayı, artık bu dünyaya yeniden adapte olman çok uzun sürebilir. Bu yüzden sana bir süre refakat edeceğim
ve ilk önce, unutmuş olduğun bazı yeteneklerini geri kazanmanı sağlayacağım. Yani sevgili dostum, uçmayı
yeniden öğrenmek zorundasın.

Ah evet işte, buna gerçekten gülebilirdim. Uçmak mı? Bu devasa kütleyle mi? Nasıl bir kanat beni
havalandırmaya yeterdi ki?

- Nasıl yapıldığını sana göstereceğim. İlk olarak, parmaklarının ucundaki elektrik duyargalarını devreye
sokman gerekiyor. Sonra ise, sadece uçmayı istemen yeterli olacak. Parmaklarının ucundaki, evrim
zincirimizin en önemli parçası olan klarum elektriğini ateşleyerek havaya fırla.

Bunları söyledikten sonra kapının eşiğinde atlayarak havada asılı kaldı. Bana dönen gözleri, korkunç bir
ifadeyle “Sıra sende” der gibiydi.

Uçurumdan atladım. Bir kez daha ölmek kimin umurundaydı ki...

TOPRAĞIN ALTINDAN GELEN

Büyük kapıyı açıp bahçeye çıktığımda, gördüklerim karşısında bütün umudumu yitirmiştim. Buradan
kaçamayacaktım. Kaçabilsem de gördüklerimden sonra artık yaşamaya devam edebileceğimden emin
değildim.

***

Bay Modiser, yavaş hareketlerle merdivenleri çıkarken, kan öbeklerinin tam benim durduğum noktaya doğru
hareket ettiğini görebiliyordum. Onlardan kaçmak için, merdivenlerden uzaklaşıp koridorun öbür ucuna doğru
koştum. Bay Modiser, adımlarını hızlandırarak koridora çıktı ve tam karşımda durdu. Cehennemin en ücra
köşelerinden gelme küfürler eden bir gülümseme vardı yüzünde. Kan öbekleri hareketlerine devam ediyordu.

O anda yapabilecek tek şeyim vardı.

Olabildiğince hızlı koşarak kan öbeklerinin üzerinden atladım ve Bay Modiser’i hızla iterek, merdivenlerden
aşağı koşmaya başladım. Bayan Modiser’in, o insanın içini küflendiren kaşındırıcı sesini duydum koşmaya
başlayınca. Bahçeye açılan büyük kapının önüne gelmiştim şimdi.

***

OZ 97
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bayan Modiser’in kendimde değilken söylediklerini işittiğimde, hemen buradan kaçmam gerektiğini
anlamıştım. İma ettiği şeyler öyle tüyler ürperticiydi ki...

Hemen odama geri dönüp elimden geldiğince gürültü çıkarmamaya çabalayarak, gömleğimi ve paltomu
giydim. Cama yaklaşıp son kez o harika bahçeye baktıktan sonra, odadan çıkıp yavaşça koridorda yürümeye
başladım. Kan öbekleri hâlâ hareket halindeydi. Sanki biraz daha beklesem cisimleşip bir insanın parçalarını
oluşturduklarını görebilecektim.

Alt kata inen merdivenlerin başına geldiğimde, Bay Modiser’in aşağıda beni beklediğini gördüm.
Kahretsin!...

***

Neredeyse bir aydır buradaydım. Bana harika bir oda vermişlerdi. Yaralarım artık neredeyse tamamen
geçmişti. Her sabah, Bayan Modiser’in beni kahvaltıya çağıran o harika sesiyle uyanıyor, güzel bir duş
aldıktan sonra da Bay Modiser ile birlikte gün boyu bahçedeki müthiş çiçeklerle uğraşıyorduk. Çok ender
bulunan çiçek ve ağaçlarla dolu bir bahçesi vardı. Neredeyse dünyanın hiçbir yerinde bu kadar güzeli
bulunmayan maravan güllerinden tutun da, altı yılda bir açan Afrika mavi zakkumlarına kadar her tür bitkiye
rastlamak mümkündü. Devasa bahçenin çevresini saran dikenli sarmaşıklar ve etobur papatyalar, buranın
görkemli mimarisine oldukça büyük bir katkıda bulunuyordu. Ev, yüzlerce yıldır bakımı yapılmamış gibi
duran, üç katlı büyük bir konaktı. Ön cephesinde, neredeyse elli tane pencere ve ondan fazla da balkon vardı.
Hemen hemen elliden fazla hizmetlisiyle, burası ufak bir köşk sayılırdı.

Bayan Modiser, kesinlikle yemekleri aşçılara yaptırmaz, her zaman kendi pişirmekte ısrar ederdi. Akşamları
Bayan Modiser’in hazırladığı o akıl almaz yiyeceklerin başına oturup kendisinin ne kadar iyi bir aşçı olduğu
hakkındaki hikayelerini dinlerdik Bay Modiser’le birlikte. Yaşlı bir kadının bu tip işleri yüklenmesi, özellikle
etrafta bu işi yapacak ondan fazla aşçı varken, bana hep garip gelmişti.

Her şey yolundaydı. Ne korkacak, ne de endişelenecek hiçbir şey yoktu aslında. Ama bir gün Bayan
Modiser’in başına gelen tuhaf bir olaydan sonra, Bay Modiser’in bana olan tavırları değişti. O gün huzur ve
mutluluk, bir daha geri gelmemek üzere gitmişti evden ya da zaten hiç olmamıştı.

***

Buradan gidişim de, gelişim kadar ilginç olacaktı anlaşılan. Bir gün evin yakınlarında bir derenin kenarında,
benim gibi sokaklarda yaşayan evsizlerin saldırısına uğramıştım. Allah’ım! Delirmiş gibiydiler. Bir anda
üzerime doğru koşmaya başlamışlardı. Ben sadece suyun sesini dinleyerek açlığımı unutmaya çalışıyor ve
rüzgârı kesmesi için delik deşik paltomu yüzüme siper ederek, aheste aheste yürüyordum. Ne oldu
anlayamadım, daha üzerime doğru koşan adam için şaşırmaya bile vakit bulamadan ensemde müthiş bir acı
hissettim. Arkamda da birilerinin olduğunu, işte o an anladım. Tabii artık bunu bilmemin benim için bir
faydası yoktu, olan olmuştu.

OZ 98
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Sonra diğerleri de gelip beni tekmelemeye başladılar. Yani buraya kadar olan şeyler, her zaman olabilecek
sıradan şeylerdi bir evsiz için. Ama sonra neden güçlü bir tanesi saçlarımdan tutup kafamı ard arda taşa
vurdu? Beni neden öldürmek istediklerini bir türlü anlayamıyorum hâlâ. Bilincimi yitirmem, yarım dakika
bile sürmedi sanırım. Çünkü sadece kafamı iki kez taşa vurduğunu hatırlıyorum adamın. Oysa ki neredeyse
kafatasım çatlamıştı. Bilincim yerine geldiğinde, sonradan isimlerinin Modiser olduğunu öğreneceğim, yaşlı
bir karı kocanın gülümseyerek bana baktığını gördüm. Afallamıştım. Kendimi, kanayan bütün yaralarıma
rağmen inanılmaz mutlu ve huzurlu hissetmiştim bir anda.

Beni evlerine almışlardı. Ve günler harika geçiyordu.

***

Merdivenlerin başında Bay Modiser ile karşılaştığımda, parmaklarımın arasında, sanki kurtuluş ümidim gibi
sıkı sıkıya tuttuğum yuvarlak şapka, yavaşça elimden kaydı; merdivenlerde yuvarlanarak adamın ayaklarının
dibinde yere serildi. Ah, bu imgenin bana anlattığı öyle çok şey vardı ki.. Şimdi umudum yitmek üzereydi
işte.

Yavaşça gülümsüyor ve gözlerinin arkasındaki mavi ışığı, hiç de gizlemeye çalışmayan bir ifadeyle dik dik
bakıyordu yüzüme. Kızardığımı ve korkmaya başladığımı hissediyordum. Bir adım geri çekildim. Bay
Modiser, merdivenleri teker teker çıkmaya başlamıştı..

***

O gün Bayan Modiser, bahçede küçük bir gezintiye çıkmıştı. Her zaman yaptığı gibi güzel kokulu çiçekler
toplayıp eve döneceğini umuyordum. Ben üst katta odamda uzanmış kestiriyordum.

Birden açık camdan içeri korkunç bir çığlık akın etti. Öyle yoğun ve tiz bir sesti ki; çığlığın, camı sarsarak
içeri dolduğunu ve duvarları kazıyıp odanın içinde daireler çizerek üzerime yığıldığı sanrısına kapıldım.
Hemen ayağa fırlayıp cama koştum. Tüylerim diken diken olmuş ve ensemdeki soğuk bir akım, içimi
ürpertilerle doldurmuştu.

Camdan dışarı baktığımda, Bayan Modiser’in yerde öylece yattığını ve Bay Modiser’in de ona doğru hızla
koştuğunu gördüm. O an ilk kez dikkatimi çeken bir şey, beni gerçekten de rahatsız etmişti. Bayan Modiser,
büyük bir konakta yaşayan çok zengin yaşlı bir kadın olarak orada başına kötü bir şey geldiği belli bir halde
boylu boyunca yatarken, ona doğru sadece Bay Modiser değil, onlarca koruma, aşçı, bahçıvan, hizmetli, kim
varsa herkesin koşup gelmesi gerekiyordu. Ama sadece Bay Modiser... Neden onca kişi sanki hiçbir şey
duymamış gibi işine devam ediyordu?

Bunun nedenini belki daha sonra anlayacaktım, ama şimdi aşağı inip neler olduğuna bakmalı ve hemen
Bayan Modiser’in durumunu kontrol etmeliydim.

Koşarak aşağı kata indim, büyük kapıdan geçerek bahçeye çıktım. Bir anda güneş, gözüme cam kırıkları
fırlattı sanki o anda. Gözlerim kamaşıp kafamın içine sesler ve tuhaf kokular hücum etti. Öylece

OZ 99
DAİMİACININİLKUŞAĞI

kalakalmıştım. Hiçbir şey göremiyordum. Işık öyle yoğundu ki sadece yaşlı karı kocanın siluetlerini
seçebiliyordum. O anda bir şey oldu. Daha güçlü bir ışık, bir anda yandı ve söndü. Sanki büyük bir spotun
üzerinde oturmuş, ilerideki daha büyük bir spota bakıyordum. Kör olduğumu sandım işte o anda. Başıma
korkunç bir ağrı hücum etti. Sarsılarak yere düştüm. Başımı hafifçe kaldırıp Bayan Modiser’in yerden
kalktığını seçebildim. Fakat o an öyle büyük bir şoka girmiştim ki... Çünkü Bayan Modiser dediğim kadının
sırtında, yeşil ufak bir adam oturuyordu. Saçlarından tutmuş deli gibi zıplayarak adeta, lanetli, berbat bir oyun
oynuyordu. İşte onu gördüğüm anda, o da benim onu gördüğümü gördü. Elini bana doğru uzattı ve bir anda o
korkunç ışık kayboldu. Ben de kendimi yere bırakıp öylece kaldım. Bayılmıştım.

Karnıma yediğim güçlü bir tekmeyle titreyerek kendime geldim. Bay Modiser’di beni tekmeleyen.

- Uyan lan evsiz piç! Geldiğin yere geri dönemeyeceksin!

Bunları söylerken adeta kurulmuş bir bebek gibi beni tekmelemeye devam ediyordu. Şaşkındım. Gerçekten
afallamıştım. Bir anda harika bir uykudan mı uyanmıştım? Kendimi toparlayıp yerden kalkarken, bir yandan
da Bay Modiser’in tekmelerinden korunmak için kollarımı önüme siper ediyordum. Her yanım mosmor
olmuştu kim bilir beni ne kadar zamandır tekmeliyordu. Ama onu bu kadar kızdıran ve öfkeden kudurtan
neydi?

Ayağa kalktığımda adamla göz göze geldik ve o an, gözlerinin en derin yerinde, pis bir gülümseyiş hissettim.
Beni iterek tökezlememi sağladı ve yürümeye başladı. Bir yandan da hâlâ aynı şeyleri bağıra bağıra
söylemeye devam ediyordu.

Bütün öğleden sonra ve akşam boyunca odamdan hiç çıkmadım. Ara ara, Bay Modiser’in kendisinden
beklenmeyecek kadar kaba konuşmaları, duvarların arasından süzülerek geliyordu kulağıma. Söylediklerini
anlayamıyordum, ama ses tonundaki şiddet beni korkutmaya yetiyordu.

Gece yarısından sonra odamdan çıktım. Amacım Bayan Modiser’in odasına gidip durumunu öğrenmekti.
Bütün gün boyunca, onun sesini hiç duymamıştım. Konuşan sürekli Bay Modiser’di. Bayan Modiser’e, başına
gelen olaydan sonra neler olduğunu hâlâ merak ediyordum.

Odamdan çıkıp koridordaki uzun tüylü kırmızı halı üzerinde yürümeye başladığımda, bazı fısıltılar
duyduğumu sandım. Sandım diyorum çünkü öyle derinden geliyordu ki sesler, insan kolaylıkla bu seslerin
aslında olmadığına kanabilirdi. Ama vardı. Ve merdivenlerden ıslak hayaletler gibi süzülerek çıkıyordu.
Halının üzerinde, izler bırakarak ilerliyor ve ayak bileklerime dolanarak, tıpkı çok hızlı hareket eden bir
sarmaşık gibi boynuma kadar tırmanıp kulaklarımın içinden sıcak cıva gibi akıyordu. Evet sesler vardı. Ve
ben nereden geldiğini biliyordum.

Tam, aşağı inen merdivenlerin başına geldiğimde, birden gözlerim karardı ve dizlerimin boşalmasıyla daha
merdiven korumalarını bile tutamadan yere yıkıldım. Gözlerimin arkasında çok korkunç bir sancı
dolanıyordu. Binlerce atlıdan oluşan vahşi bir kabile gibi çiğniyorlardı beynimi. Başımı kaldırmaya çalışsam
da bir işe yaramıyordu.

Algılarım bir sümüklü böcekten daha uyuşuk bir hal almıştı. Sesler ve renkler birbirlerine karışmış, zihnim bir
görüntü ve ses çöplüğüne dönüşmüştü. Arkamdan geldiğini sezdiğim güçsüz seslerin, giderek bana
yaklaştığını hissederken; bir yanda da o sesleri çıkaran şeyi, ardarda gösterilen fotoğraf kareleri gibi beynimde
görebiliyordum. İçimi kemirerek büyüyen bu fotoğraf karelerinde, milyonlarca aç kurdun bakışlarını, bir ayna
gibi yansıtan yüzündeki o iğrenç gülümseyişle, üzerime uslu bir çocuk gibi yürüyen yeşil bir ucube
görüyordum. Oysaki o yöne bakmadığımdan emindim, çünkü bulanık da olsa merdivenlerin o gümüşi
kenarlıklarını seçebiliyordum hâlâ.

OZ 100
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Birden sırtıma bir şeyin dokunduğunu hissettim ve korkunç bir acı duyumsayarak kendime geldim.

Hızla ayağa fırladığımda hâlâ başım dönüyordu ve kendimi saatlerce işkence görmüş gibi hissediyordum.
Ortalıkta hiç ses seda yoktu. Ne sırtıma dokunan o iğrenç görüntüden, ne de ancak ayıldığımda duyduğumu
fark ettiğim o çığlığımsı konuşmadan eser kalmıştı. Evet, bunu o anda şimşek hızıyla fark etmiştim. Tam
kendime gelip ayağa fırladığımda, bir anda... Sesin kesilmesiyle bana söylendiğini anladığım o korkunç
sözler... Aman Allah’ım, o sesi tanıyordum. Bayan Modiser’in o kendinden emin, insanı rahatlatan huzur
verici harika sesiydi duyduğum. Ama bu sefer huzur değil, korku ve ürpertiydi verdiği. Beni geceler,
bitmeyen geceler boyunca hep köleleri gibi kullanıp türlü pis emirler vererek... Allah’ım duyduklarım gerçek
olamazdı! Bahçeden bahsetmişti Bayan Modiser’in pisliğe bulanmış sülük gibi akan vahşi sesi... Bahçeye
gömdüğüm o şeylerden... Ah olamaz!

Ayaklarımın dibinden gelen sese ani bir tepki vererek yerimden fırladığımda, yerdeki, insanı yerine çivileyen
korkunç izleri gördüm. Kan izleriydi bunlar... Halıya damlamış, öbekler oluşturmuş yoğun kan grupları. Ve
hâlâ hareket halinde, çoğalmakta, hışırtı ve peltek bir şapırtı çıkararak ilerlemekteydiler.

Buradan gidecektim.

Hemen odama geri dönüp elimden geldiğince gürültü çıkarmamaya çalışarak gömleğimi ve paltomu giydim.
Cama yaklaşıp son kez o harika bahçeye baktıktan sonra, odadan çıkıp yavaşça koridorda yürümeye başladım.
Kan öbekleri hâlâ hareket halindeydi. Sanki biraz daha beklesem, cisimleşip bir insanın parçalarını
oluşturduklarını görebilecektim.

Alt kata inen merdivenlerin başına geldiğimde, Bay Modiser’in aşağıda beni beklediğini gördüm.
Kahretsin!...

Donakalmıştım.

***

Bütün umudum yitmişti.

Artık buradan gitmenin de bir anlamı yoktu. Toprağı sarsarak dışarı fırlayan bu tuhaf yaratıkların varlığından
haberdar olarak yaşamaya devam edebilmem mümkün değildi.

O eşsiz çiçeklerin arasından, nasıl da iştahla çıkıyorlardı... Toprağı sanki pamuk bir örtü gibi üzerlerinden
kaldırıp boylarını gösterircesine ayakta dikildiklerinde, yerin ve göğün efendisiymişler gibi davranıyorlardı.
Hepsi de birbirinden çirkin görünüyordu. Devasa yapılarına karşın, iğrenç bir çürümüşlük vardı içlerinde.
Sanki en küçük bir darbeyle yıkılacak gibi görünüyorlardı, ama bir yandan da çelikten bir kapıyı bile tek
fiskeyle yıkabilecekleri belliydi. Onlarcaydılar. Hatta hâlâ hızla çoğalıyor, bütün bahçeyi dolduruyorlardı.
Kısa sürede yüzlerce yaratık olacaktı burada.

Yerimden kımıldamaya bile cesaret edemiyordum.

Toprağın içinden, devasa karınca orduları gibi çıkıyorlardı. Hava neredeyse kararmaya başlamıştı. Ve mavi
bir duman bütün bahçeyi usul usul kaplıyordu. Hızlanan rüzgâr, ağaçların arasında uğuldayarak dolaşıyor; ay
ışığı güçlenerek yeniden doğanların kızıl suratlarında ışıyordu.

OZ 101
DAİMİACININİLKUŞAĞI

Bay Modiser güçlü adımlarla arkamdan yaklaşırken Bayan Modiser’in sesi, ensemdeki tüylerin arasından
geçerek yüzüme sarıldı. Duyduklarım, ses değildi belki de... Belki de sadece duyumsama denebilecek türden
saf bir hissetme durumuydu.

-Gidecek bir yerin yok, diyordu içime dolan kelimeler.

-Ayin bitmeden buradan ayrılamazsın, daha sonra ise zaten buradan ayrılabilecek bir “sen” olmayacak.

Bayan Modiser’e döndüğümde dudaklarının kımıldamadığını gördüm. Fakat daha korkuncu, zaten
konuşabilecek bir ağzının olmayışıydı. Yüzünün büyük bir kısmı yanmış ya da erimiş gibi duruyordu.
Külleşmiş teninin kıvrımlarında yeşil çizgiler vardı. Yüzüne kötü bir dövme yaptırmış gibiydi.

Sarsılmış zihnim kendini toparlamaya çalışırken merdivenlerden süzülerek inen koyu kırmızı kan pelteğinin,
her saniye biraz daha yükseldiğini ve şekle bürünerek renk değiştirdiğini görüşüm, beni akıl almaz bir paniğin
yüreğine sürükledi.

Kollarımı açıp tutunacak bir yer ararken, Bay Modiser’in değişime uğrayan vücudu yeşil minik bir cüceye
dönüştü. Arkamda ise, kükreyerek dirilen kızıl cesetlerin adımları giderek daha da yaklaşıyordu. Yine aynı
şey olmak üzereydi. Gözlerimin önünde oynanan bu absürd tiyatronun, sadece bir izleyicisi olmadığımı o an
anlamıştım. Çünkü gökyüzünün lacivert perdesinin üzerinde, gümüş bir tepsi gibi ışıldayan ayın ışığı,
olgunlaşıp üzerimizi lanetli bir şarkı gibi örttükçe, bilincimin bana ait olduğunu sandığım her zerresi uyuşup
benden bağımsız bir gücün hükmüne giriyordu. Şimdi gördüğüm her şey, bana biraz daha tanıdık gelmeye
başlamıştı. Bu yeşil cüce, suratı eriyen kadın, uzun boylu incecik bir kadına dönüşen bu kan peltesi ve
çürümüş kafaları, yanan bir ormana benzeyen bu kızıl yaratıklar sanki benim başrolünde oynadığım bir filmin
karakterleri gibi görünüyordu artık gözüme. Hiçbir şeye yabancı değildim. Hızla kendimden uzaklaşıp bana
ait olmayan bir bilince bürünüyordum.

“Kalk!” dedi Bay Modiser’in yemyeşil dudakları.

Ayağa kalkarken, kendimi her şeyden daha güçlü hissediyordum.

Bay Modiser yanıma yaklaştı. Gülümsüyordu. Görüş alanım bir böceğinki kadar daralmıştı şimdi. Sadece
benimle direk iletişimde olan kişiyi görebiliyordum. Ya da baktığım noktadaki, çok küçük flu bir daire içini...

“Şu anda kendindesin,” dedi incelen bir sesle. Ne tamamen kendinsin, ne tamamen bizim. Ne sana ait ne bize
ait bedenin.

“Kimim ben?” diye sordum ürperen bir sesle. “Kimim ben? Neden buradayım?”

“Sen seçilmiş biri değilsin,” dedi Bayan Modiser ağır adımlarla yaklaşırken. Vücudundan dağılan ekşi koku,
tüysü bir yoğunlukla burnumu kaşındırıyordu.

“Sen sadece sıradan bir insansın. Yani tam bizim ihtiyacımız olan... Bu topraklar, lanetlenmiş topraklardır.
Sen bizim için her gece, mezarlıklardan getirdiğin askerleri buraya gömdün.”

Şaşırmamıştım. Daha önce merdivenlerin başında da aynı cümleleri duymuştum çünkü.

Akarak yaklaşan kan peltesi, dayanılmaz bir kadınsallık yayıyordu etrafına. Gözlerinden akın eden kızıl koku,
giysilerimin içine giriyor, okşayan tırnaklarıyla göğsümü kanatarak boynumu öpüyordu.

“Seni ben buldum,” dedi ve gülümsedi kan pıhtısı.

OZ 102
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Kızıl saçları, ırmaklar gibi dökülüyordu omuzlarına ve göğüslerinin üzerine. Ağzı bir kurt kapanı gibi hızla
açılıp kapanıyor ve her kelimesinin ardında dudakları gülümseyişe yakın bir hamleyle kıvrılıyordu.

“Amacımıza uygundun. Tamamen kaybetmiş bir haldeydin, ne sahip olduğun bir şey vardı, ne ait olduğun
kişiler... Kaybedişlerin en büyüğünü tadacaksın bu gece, varlığın ve ruhun, toprağın altından gelen orduya can
verecek. Bunlar, senin çocukların, onları bu lanetli topraklara sen getirdin ve onlara hayat verdin. Şimdi bu
topraklardan ayrılıp dünyaya dağılmaları için, onlara ölümsüzlüğün lanetini de vereceksin. Dokundukları her
ölü dirilecek, baktıkları her ölümlü ölecek. Ama onların bu toprakları terk etmesi, aynı zamanda kendilerinin
de ölümü demek. Çünkü şimdilik onları hayatta tutan, sadece bu toprakların üzerindeki lanet. Onlara ruhunu
vereceksin. Bu lanet, senin ruhunda yaşayacak ve senin ruhunu taşıyan her “yeniden doğan” senin sayende
sonsuza kadar diri kalacak.”

“Ya ben?” diye sormak geldi içimden, ama artık bunun öneminin kaldığını sanmıyordum. Dirilenlerin
seslerine doğru döndüm.

Yüzlerindeki ekşimiş ve çürümüş sırıtış, her birini diğerinden daha korkunç kılıyordu. Neredeyse hiçbiri tam
bir insan değildi. Ya bir kolu yoktu ya da belinden altı çürümüş, kopmuştu. En kötüsü, omuzlarının üzerinde
bir kafa taşımayanların görüntüleriydi.

Neredeyse hiç insanilikleri kalmamıştı. Onlara ben mi hayat vermiştim? Onları buraya ne zaman getirmiştim?
Her gece, yatağımdan kalkışım ve mezarlıklardan topladığım cesetleri, omzumda bu bahçeye taşıyışım
canlandı gözlerimin önünde. Tam bir kâbus! Bunu yapmış olduğuma inanmıyordum.

Şimdi ise başladığım işi bitirmemi istiyorlardı benden. Toprağın altından gelenlere verdiğim canı, ebedi
kılmamı... Ben tanrı mıydım? Lanetlerin tanrısı? Şeytan!...

Bu yaratıkların, ana caddelerde ellerini kollarını sallayarak dolaştıklarını düşünebilmek mümkün mü? Bunları
kim durduracak? Bu şehrin bir süper kahramanı yoktu ve ben hiçbir şey için mücadele etmek istemiyordum.

Kan peltesi, akan adımlarla yanıma geldi. Dudaklarını dudaklarımın üzerine koyduğunda, ılık bir ekşilik
yayıldı damağıma. Kan tadı nasıl tarif edilebilir ki? Beni içine çekiyordu sanki. Ateş gibi yanan dili, ağzımın
içinde kuyruğu kopmuş bir yılan gibi dans ediyordu. Elleri, yüzümün üzerinde eriyerek yeniden sıvılaşıyor;
beni kendisine bastıran omuzları, güçsüzleşerek göğsüme akmaya başlıyordu. Ve birden hızla eridi.
Vücuduma yapışmıştı, süratle tenimin üzerinde dolaşıyordu. Dudaklarımın arasından girerek boğazımdan
kayıyor, giysilerimin altında dans ederek o yapışkan peltemsi dokusu bütün kıvrımlarıma dağılıyordu.
Bilincimi dayanılmaz bir duygu kaplamaya başlamıştı. Neredeyse duyumsadığım bütün hislerden daha güzel,
var olan en müthiş hazdı bu. Dizlerimin üzerine müthiş bir düşüş yaşadım bunun sonunda. Dizlerimde
hissettiğim anlık acı, öyle komik gelmişti ki; çünkü şimdi acıların en büyüğünü, hazların en güzelini aynı anda
yaşıyordum. Kana bulanmış pamuk tarlalarının içinde çırılçıplak çılgınca sevişiyorduk. Kan çoğalıyordu.
Çoğaldıkça tadı değişime uğruyordu. Artık neredeyse kendime ait hiçbir şeyim kalmamıştı. Ne “ben”
diyebileceğim bir “ben”; ne “benim” diyebileceğim bir “ruh.” Şimdi gerçekten yalnızdım.

Ruhumun, dudaklarımın arasından ustaca çekildiğini anlamıştım artık. Kendimi rahat bıraktım. Hepsini
alsındı. Bana ait hiçbir şey kalmasındı. Kaybedişlerin en görkemlisiydi işte bu! Ben “ben”i kaybediyordum...

Ani bir sarsıntıyla boşaldım. Kan pıhtısı vücudumdan ayrılıp kısa bir mesafe ileride, yeniden cisimleşerek
aynı kadınsallığını yine kazandı.

Bakışlarındaki muhteşem doygunluk, bana teşekkür ediyor gibiydi. Gülümseyişinin altında çıldırmış bir
zihnin olduğunu hissedebiliyordum.

OZ 103
DAİMİACININİLKUŞAĞI
Avuçlarını iki yana açtı ve toprağın altından gelenlerin üzerine doğru üfledi. Dudaklarının kan kırmızısı
aralığından, buz mavisi bir bulut çalkalanarak dirilmişlerin üzerine uçtu. Bulut genleşerek göğe yükseldi,
sadece on metre havalandığında durdu. O sırada Bayan Modiser’in delirmiş sesi, anlamsız kelimeler
haykırmaya başlamıştı. Ses tonu her kelimede daha fazla kalınlaşıyordu. Her an, biraz daha tanınmaz bir hale
gelerek yükseliyor, yükseliyor ve en sonunda neredeyse tamamen bir gürlemeye dönüşüyordu. Bu seste her
şey vardı; yıldırımlar, gök gürültüleri, şimşekler, fırtınalar, kasırgalar, yağmurlar...

Buz mavisi ruh, şiddetin ve öfkenin en koyusuyla beslenen bu lanetli kelimelerin etkisiyle kararıyor, renk
değiştiriyor, yoğunlaşıyor ve ağırlaştıkça alçalıyordu. Kızıl hortlaklar, yemeklerini bekleyen vahşi sansarlar
gibi kafalarını kaldırmış, gözlerini buluta dikmişlerdi. Herkes güçlü bir büyünün altında gibiydi. Bayan
Modiser yavaşça sesini alçaltarak, etkilendiğini saklamayan bir tonla kelimeleri tekrarlamaya başlamıştı.
Bulut, lanetin ağırlığıyla alçalıyor ve leş yiyicilerin üzerini kara bir çarşaf gibi örtülüyordu.

Ben olacakları kabullenmiş bir halde bakıyordum. Ne seviniyor, ne de üzülüyordum. Hiçbir his yoktu içimde.
Tamamen bensiz, tamamen isimsizdim. Hiçbir şeyi umursamıyor, hiçbir şey için endişelenmiyordum. Ben
artık yoktum.

Bulut tamamen içine aldığında yeniden doğanları, dirilişin görkemli gürlemeleri gökyüzünü bile titretti. Bay
ve Bayan Modiser de koşarak bulutun içine girmişlerdi. Kan pıhtısı, gözlerindeki tuhaf bir hüzünle onların
arkasından giderken, bana bakıyor ve eriyen cam kalıpları gibi kızıllaşarak yine eski kandan vücuduna
dönüşüyordu. Bir süre sonra büyük bir gürültü daha koptu...

Şimdi yeri göğü sallayarak bahçeden dışarı çıkıyorlardı.

[ ZİFİR ]

A. Burak Turan

1980 Bursa doğumlu. İstanbul Beykent Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri Mezunu. Rocktel Eskişehir
Bölge Müdürü.
Black Metal dinler, korku-gerilim-fantastik okur, yılda en fazla bir hikaye yazar.

OZ 104