You are on page 1of 52

İçindekiler

Sunu

Görmek !!!????

Ruhun sufice yorumu

Her derde deva şarkılar - Burçlar ve MüzikTerapi

25.Mektup

Gönülsüz Mesih

Mozart Karakteri ??!!

Zen Yolu / Tasavvuf Yolu

Modern bir mistik, ölüm sonrası yaşamı tasvir ediyor

Kendinle Yüzleşmeler

Sevgi ve Bilgi Hakkında Kısa Bir Hikaye

Sorunlarınızı Uyurken Çözebilir misiniz?

Benlik !!!???

Akaşalar

Yayın Listemiz

Sunu _______________________

Düşünen Beyinlere Hiç Okunmamış Yazılar 3 kendi düşümüzü yaşamamız, hayatı kucaklamamız ve
yazgımızla yüz yüze gelmemiz için bir çağrı.

Okuyacağınız yazılar, herkesin kendi içindeki ışığı keşfetmesine yardımcı oluyor; hepimizi hayat savaşını
“oku”mamıza davet ediyor: Hayatta olmanın mucizesinin değerini bilenin, yenilgisini kabullenenin ve kişisel
arayışının sonunda olmak istediği insan olabilen kişinin yoluna davet ediyor...

Yorumsuz.netteyim.net’de yayınlanan yazıları zamanı geldikçe e-kitapçık haline getiriyoruz; internette


gereksiz geçireceğiniz zamanı bertaraf etmek için...

1
Değerli “OKU”R,

Dileğimiz size yararlı olabilmek...

Evreni (algılayamadıklarımız dahil) yöneten ve farklı adlarla işaret edilen Yüce Gücün bu arzumuzu yerine
getirmemiz için, önümüzü açık etmesini diliyoruz;

“Eğer bu duanın gerçekleşmesi, bizler ve tüm yaşam adına en iyisi olacaksa...”

Düşünen Beyinlere Hiç Okunmamış Yazılar 3

www.yorumsuz.netteyim.net 'de yayınlanan yazılardan derlenmiş ve size e-kitapçık olarak sunulmuştur.


Eylül-2004

_______________________

Yorumsuz Bildiri

İnsanlığa gerçekleri anlattığına inandığımız

düşünürlerin, yazarların, aydınlanmışların ilimsel üretimlerini sizlerle paylaşmaktan başka bir arzumuz
yoktur.

Biz bir başka insanı değişim-dönüşüme uğratamayız .

Bizim yapabileceğimiz tek şey değişim-dönüşümün meydana gelebileceği, hoşgörü ve sevginin girebileceği

bir alan, bir boşluk yaratmaktır.

_______________________

2
Görmek !!!????

Yaşamımızda en önemli fonksiyonlarımızdan biridir görmek.

Nedir “görmek”?...

Ne görüyoruz?...

Nasıl görüyoruz?

Neyi görüyor, neyi görmüyoruz?

İnsanların hepsi aynı şeyleri mi görüyor?

Bir kısmının gördüğünü bir kısmı niçin göremiyor?

Rüyada gördüklerimiz nedir?...

Cinleri görenler nasıl görüyor?

Melekler görülür mü, görülürse nasıl görülür?

Vechullah (allahın vechi) görülür mü? Görülürse nasıl görülür?

Halusinasyon nedir?

Kâbus nedir? Nasıl oluşur?

Kâbir âlemindeki görüş nedir, nasıldır?

Mahşer görüşü nasıldır?

Cehennem boyutunda görüş nasıldır?

Cennet boyutunda görüş nasıldır?

Evet sualler böylece uzayıp gider düşünen beyinler için... Ancak bunlardan bir çoğunun cevabı tam bir
açıklıkla duyulmamıştır pek!.

İsterseniz beraberce düşünmeye başlıyalım bu konuda...

Önce görmek nedir; görüyorum, dediğimiz nedir bunu hatırlıyalım.

3
Karşımızdaki bir objeden bizim gözümüze yansıyan dalgalar, eğer santimetrenin onbinde dört ile yedisi
arasında ise, gözbebeğimiz bunu bioelektrik dalgalara dönüştürerek göz siniri dediğimiz hat üzerinden beyne
ulaştırır..

Beyinde bu dalgalar, daha önceden yüklenmiş veri tabanına GÖRE, onlarla birleştirilerek bir sentez
oluşturmak suretiyle değerlendirilir; sonra da hayâli oluşturan görme grubu içinde, bir hayâli imaj oluşur. İşte
bu hayâli imaja, biz, “görüyoruz” lafzını kullanırız.

Beyin, esas olarak ana rahminden itibaren sürekli dış verileri alır, tasnif eder ve depolar... Her yeni gelen dış
veri,, yani bizim algıladığımız veya algılayamadığımız her dalga, beyinde, kendi frekansına uygun veya yakın
dalga boylarına programlanmış hücre grupları içine depolanır.

Beyinde depolanmış veri dalgaları, genellikle, hayâl oluşturan bölüme girmeden, kendi içinde sentezler
oluşturarak sürekli yeni tasnifler oluştururken... Bu fikir ihtiva eden dalgalar, bazen de kişinin isteğine bağlı
olarak, beynin hayâl oluşturan merkezine yönlendirilerek, orada kendi anlamlarına uygun veri dalgalarıyla
birleşmek suretiyle, hayâli görüntüleri meydana getirir. Bu bazen de istek dışı olarak meydana gelir, kişinin
genel beyin çalışma programına bağlı olarak. İşte o zaman biz hayâl görmeye başlarız... Bunun bazı türlerine
halusinasyon da denilir...

Halusinasyon ile Velilerin, Rasûllerin, Nebilerin görüşleri arasında çok önemli bir fark vardır...

Çeşitli uyuşturucu kullananlar ile Cinni etki altında olanların halusinasyonlarının arkasında, gerçekte
sistemde var olmayan veya sistemin işleme düzeninde yer almayan; temeli olmayan fikirlerin, vehim tesiriyle
oluşturduğu temelsiz, asılsız görüntüler vardır... Halüsinasyon denen bu görüntülerin dayandığı fikirlerin
içinde yaşadığımız sistemin işleyiş ve düzeniyle hiç bir ilgisi yoktur.

Buna karşın Velilerin, Rasullerin, Nebilerin hayâl yollu değerlendirdikleri müşahede ve keşifler ise,
sistemin işleyişine temel oluşturan boyuttaki prensiplere, realitelere ve bunları ihtiva eden dalgalara
dayanır...

Şimdi burada bir kere daha vurgulayalım... Şunu çok iyi anlıyalım...

Yukarıdan, tanrının ruhundan, belli özelliklere sahip bir rûh kopup geldi, bizim bedenimize girdi; o
kendisindeki tanrısal güçle görüp biliyor; bedende terbiye oluyor; sonra çıkıp onun huzûruna gidecek;
o da onu yargılayıp Cehennemine atacak, ya da Cennetine sokacak; işte bu yüzden biz o rûhla görüp
işitiyoruz görüşü sembolik anlatımların yanlış deşifresinden doğan bir ham hayâlden başka bir şey
değildir !.

Aklımızı başımıza alıp, “OKU”mayı öğrenip; fark edelim ki...

Rasûl ve Nebiler “OKU”muş olarak, bize Allah ismiyle işaret olunanın yaratmış olduğu, içinde yaşamakta
olduğumuz sistem ve düzeni “İslâm Dini” adı altında açıklamışlardır. Zorlandıkları yerlerde de bunu sembol
ve benzetmelerle açıklamaya çalışmışlardır. Kur’ân, içinde yaşadığımız sistem ve düzeni bize anlatan bir
kitaptır.

Öyle ise, her şeyi, ötelerde ve asılsız hayâllerde değil; içinde yaşadığımız boyut ve sistemde bulmaya
çalışırsak isabet etmiş oluruz...

İşte bu anlayışla Beynimizi değerlendirirsek...

4
Beyin gerek göz görme sınırları içinde kalarak kendisine ulaşan dalgaları ve gerekse de bunun dışında, direkt
olarak aldığı dalgaları değerlendirerek düşünür, hisseder, ve gerekirse hayâl merkezini devreye sokarak
görür!.

Bu arada, her an, üretmekte olduğu rûh adı verilen dalga bedene de bu verilerini anında yükler!...

Bu arada hemen şu soruya cevap verelim...

“Rûh”, dalgalardan oluşuyor ise, bu dalgalar nasıl havada dağılıp gitmiyor da, bir arada kalıp, bir beden hâlini
koruyor?

“Rûh” adı verilmiş bulunan beyin dalgaları hatırlıyalım ki beynin ürettiği dalgalardan meydana gelmiştir.
Beyindeki tüm özellikler, “rûh” adı verilen dalga bedene yüklenmektedir. Vücutta hücrelerin bir arada
tutulmasını sağlayan “çekme” elektriği ve özelliği aynıyla beyinde de vardır; ve beyin bu özelliği, gücü
aynıyla ürettiği dalgalara yükleyerek, ürettiği dalgaların otomatik olarak bir arada bulunmasını temin
etmektedir, dalgalarda oluşan o özellikle!. Bu yüzdendir ki, insanın ölümötesi boyut bedeni olan dalga
bedeni=rûhu, bir tekil yapı olarak, Cennet boyutuna kadar devam edecektir.

Evet, konuyu fazla dağıtmadan gene gelelim görmenin göze dayanmayan bölümüne; hayâller kısmına...

Rüyalar buna girer... Halusinasyonlar buna girer... Keşifler buna girer... Vahiyler buna girer... Yani, göz
aracılığı olmadan görme türüne...

Rüyâlar... Beynin veri tabanının, gecenin içinde bulunulan saatlerindeki melekî=astrolojik tesirler altında, o
tesirlerle ilgili konularına göre irrite edilmesi... Bunun sonucunda belli bir sentezin oluşması... Bu sentez
sonuçlarının peyderpey, belli bir siklusla hayâl merkezine ulaştırılması.. Bu dalgaların, konuyla ilgili veri
suretleriyle birleşmesiyle de rüya yani görüntünün beyinde oluşması...

Rüyâlar daima beyin sentezlerinin sonuçları ve rüyet merkezinde açığa çıkan beynin veri tabanına GÖRE
görüntü sembolleri olduğu için, konunun ehli kişiler tarafından yorumlanmasını yani sembollerin deşifre
edilmesini gerektirir.

Halusinasyonlar... Uyuşturucu kökenli veya cin kökenli olabilir... Kişinin beynindeki vehmi oluşturan
devrenin, küçüklükten itibaren o kişinin beynine yerleşmiş yerel kültürle alâkalı verileri, uygun sûretlerle
sembolleştirmesi sonucu olarak, o kişinin hayâl merkezinde oluşan görüntülerdir. Beyindeki vehim (varı yok
sayma, yoku var sanma) devresinin, bir uyuşturucuyla kimyasal yoldan, ya da dışardan gelen cin kökenli
dalgalarla irrite olması sonucu, kişinin gerçek sandığı asılsız görüntülerle başbaşa kalması halusinasyondur.

Keşifler... İki türlüdür...

Görüntülü veya görüntüsüz...

Genetik istidâdın oluşturduğu veri tabanının, sistemi okumaya yönelik bir şekilde çalıştırılması sonucu
olarak; kişinin, yaşamında edindiği veri tabanıyla da birleştirilmek suretiyle, sistemi “OKU”yabildiği oranda
değerlendirebilmesi keşiftir.

Eğer bu değerlendirmeler, kişinin beyninde, veri tabanına, kültürüne GÖRE ve dayalı olarak, hayâl
merkezine transfer edilirse, bu tesbitler sembollerle, hayâl sûretleri şeklinde görülür; ki bu, yorumlanması
gerekli olan keşif türüdür...

5
Hayâl merkezine girmeden değerlendirme olursa, o zaman yoruma gerek kalmayan değerlendirmeler olarak,
direk, keşif diye algılanır... Buna, “hissi müşâhede” de denilir. Bu keşfin sonucunda, kişide, “Allah” adıyla
işâret edilenin yaratmış olduğu, sistem ve düzenin işleyişine dâir bilgiler elde edilir ve yaşanır.

Vahiyler... Ana olarak, görüntülü ve görüntüsüz diye ikiye ayrılır; görüntüsüz olanın da bir kaç yan kolu
vardır...

Vahiy, melek aracılığıyla oluşur... Bilinir ki, Melekler aslında şekil ve sûretten beri varlıklardır. Ama buna
karşın vahiy alan Nebiler kimi zaman melekleri, örneğin Cebrail’i bir insan suretinde görmüşlerdir...

Bunun sebebi bize açıldığı kadarıyla şudur... “OKU”ma sırasında, sisteme dair gerçekler, bazen, kişinin
beyninde açığa çıkarken, o kişinin beyin gücüne ve veri tabanına GÖRE, hayâl merkezine yansıyıp; orada
onun veri tabanına göre sembollerle oluşmakta; böylece o kişi, bir sûret aracılığıyla o veriyi aldığını
düşünmekte ya da işin gerçeğini bilmesine karşın, insanların anlayışına ters düşmemek için böyle açıklama
yapmaktadır.... Ve yine bu beyin, bazen, aldığı veriyi ve beyninde oluşan bu sûreti o kadar güçlü olarak
dışa yaymaktadır ki, çevresinde bulunanlar dahi, o dalgaları alarak aynı şeyi “görür” olmaktadırlar...
Nitekim günümüzde, bunu değişik bir türü “ufo” görenlerde açığa çıkmakta; birinin beyninde oluşan görüntü,
onun beyninden yayılan dalgalarla, aynı anda çevresindekileri etkilemekte; böylece hepsi de, dışarıda aynı
şeyi gördüklerini sanmaktadırlar...

Kezâ, “OKU”yan Nebi ve Rasûller, bunu yaşadıkları o anlar içinde, genellikle, veri tabanlarına uygun bir
sûretle sembolleştirerek melekleri görmüşlerdir... Oysa biliriz ki, ne Cebrâil’in, ne Azrâil’in ne de diğer
meleklerin somut bir varlığı ve sûreti yoktur, mücerred varlıklardır; yalnızca görenin veri tabanına GÖRE
sûretlenmiş olarak görülürler...

İşte bütün bu kısa bilgilerden sonra, farkedebiliyorsak eğer, önemli olan, görmek değil; ilmin beynimizde
değerlendirilmesi; onun sonuçlarının hazmedilmesi; sonuçta, gereklerinin yaşanmasıdır.

Esasen bu konuda yazılacak çok daha incelikler, cevaplanabilecek çok daha sorular var; fakat bizim önce bu
kadarını farketmemiz gerekir... Ki bu da inşaallah daha yeni ufuklara ulaştırır bizleri.

Ahmed HULÛSİ/ 20.9.1998/Antalya/SİSTEMİN SESLENİŞİ-Ahmed Hulûsi-Kitsan Yayınları

Ruhun sufice yorumu

· Bu röportaj 04 Ocak 2004 tarihli AKŞAM Gazetesinde yayınlanmıştır.

· Sitemizde Dr.Mustafa Merter'in Rüya Yorumu ve Gönül Uyandırma adlı iki e-kitabı
yayınlanmaktadır. (YoRuMsuz)

Mustafa Merter , insanların bakışlarında gördüğü "varamamışlığa",


modern psikoterapiye uyarladığı Doğu bilgeliğiyle çözüm arıyor. Türk
halkının maddi ve manevi iki dünya arasında sıkıştığını anlatıyor. Anne
babaların tutumlarını derhal değiştirmeleri gerektiğini söylüyor.
Psikolojinin "insanın aklı kaostur" mantığından uzak yaklaşımlar
sergileyen Dr. Merter, ruh bilimine "kozmik lunapark", "Barbie bebek
sendromu" gibi yeni terimler de kazandırıyor.

Bodrum'da mandalina bahçeleri içindeki 17 senelik muayenehanesini

6
bırakıp İstanbul'a geldi. Amacı, kendi çalışmalarını tartışabileceği doktorlar bulmaktı. Dr. Mustafa Merter,
Zürih Üniversitesi'nde tamamladığı Psikiyatri ihtisasından sonra çalışmalarını Abraham Maslow *'un
"Transpersonal Psychology" alanına yöneltmiş. "Benötesi psikoloji" ismiyle Türkçe'ye uyarladığı yaklaşımı
kendisinden dinledik.
Nedir bu Benötesi psikoloji?
- Bu psikoloji bireyler arası ilişkilerden çok, birey içi sistemi düzenler. Benötesi psikoloji, öncelikle her
insanın derinliklerinde genelde bilinen, güncel hayata yansıyan yönünden daha yüce bir yönün
olduğuna inanır. Bu yüce yönümüzden kaynaklanan ilham, bizleri hep daha kusursuza doğru yönlendirir.
Anlatılmak istenen bireysel insanın gelişme sürecinin ötesinde, bireysel insandan daha fazla muhteviyatı olan
bir süreçtir. Mükemmel hale doğru, başladığı yolculukta her birey kendi seçtiği bir yolda olabilir ve yol
değiştirmekte özgürdür.
Hacı hocaya gidenler : Yönteminizde maneviyatçı bir tavır var.
- Transpersonal Psychology üzerine İsviçre'de enstitü kuran Robert Frager bir sufidir. Ama orada
hinduizm ve budizm daha önde. Bu yaklaşıma ilgi duymaya başlamamla alan yeni bir boyut kazandı.
Mevlana'ya verdim kendimi. Kendi sentezimi yarattım. Bu alanın en önemli tavrı, hastayla doktorun empati
kurabilmesi. Eşduyum çok önemli, hastayı anlayabilmek çok önemli. ABD'de bir araştırma yapılıyor. Halkın
yüzde 95'i tanrıya inanırken psikologların yüzde 20'si inanıyor. Bizim meslekte çoğu psikolog inançlara
karşıdır. Hastalar içinde evlilik dışı ilişkiye girip bunun "günah" yönü yüzünden ruh sağlığı bozulanlar
oluyor. Bu insanların düşünce yapılarını anlamazsak nasıl yardımcı olacağız? İşte bu yüzden hacıya hocaya
giden çok insan var bu memlekette.
Siz bu alana nasıl yöneldiniz?
- Zürih'te varoluşçu psikoterapi üzerine çalışıyordum. Grup terapilerime katılanlar için bir şeyler yerine
oturuyordu ama ruhtaki dengeler sağlanamıyordu. Eksikliği giderebilmek adına Benötesi alana yöneldim.
Çalıştığım hastanede doğu bilgeliğiyle tanışmış Thomas isimli bir bilim adamı vardı. Düşüncelerimi
dinleyince bana meditasyon zamanımın geldiğini söyledi. Dozajı sürekli arttırdığım zen meditasyonu
insanların gözlerinde gördüğüm varamamışlık hissini anlamamı sağladı. Sonra maneviyatçı anlayışın bizdeki
versiyonlarını incelemeye başladım. Kafayı kazıtan insanlardan biri olmaktan kıl payı kurtulmuştum.
Tasavvuf ruhtaki varamamışlığı nasıl çözüyor?
- Tasavvufta "hal" vardır. Bu sözcük geçici durumlar için kullanılır.
Bir de "makam" vardır. Hali sürekli yaşamak anlamına gelir. İnsanlar dünyada alternatif spiritüel
arayışlara giriyorlar. Ben buna kozmik lunapark diyorum. Türlü türlü felsefelere girip çıkıyorlar. Sonunda
zihinler iki alem arasında sıkışıp kalıyor. Bu tür kozmik arayışlara takılanların geleceklerinde tehlike
var. Yaklaşımım tasavvufu da esas alarak insanın psiko hijyeninin kirlenmesini engellemeye çalışıyor.
Türkler'in derdi :

7
Modern psikoloji bunun için yeterli değil mi?
- 19. Yüzyıl bilimselliğin getirdiği sarhoşlukla maddeyi nasıl algılıyorsa ruhu da öyle anlayabileceğini
düşünmüş. Psikolojinin babası Freud, insan ruhuna çok mekanik yaklaşır ve insan aklının kaos
olduğunu düşünür. Kendisine peygamberlik atfeder. Yahudi Freud'a tepki Hıristiyan dünyadan Jung'tan
gelmiş. Freud'un göremediği benlikten bahsetmiş. Ama kendisinin tanrı üstü konumlandırdığı
söylemlerine rastlıyoruz. Mesnevi'de körlerin filleri tanımlaması istenir. Bacağına dokunan kör, sütun gibi,
kulağına dokunan yelken gibi tanımlamalarda bulunur. Batı psikanalizi bütüne bakamadığı için kendini
sorgulamaya çoktan başladı. Transpersonal Psychoteraphy bunun bir sonucu. Her birey için onu
anlayarak hastaya göre bir yöntem geliştirilir. Ateiste bir ateist gibi işkolik bir insana onun anlayacağı tarzda,
budist bir insana ise o felsefeyle yaklaşır.
Türkler sizce ne tip buhranlar yaşıyor?
- 18 senedir Türkiye'deyim. Avrupa ve Türkiye toplumlarında son 50 yılda patolojik bir kayma yaşandı.
Gelecek kaygısı yaşanıyor. Ama bunun herkesin iddia ettiği gibi ekonomik sıkıntılarla bir alakası yok. İnsan
beyni uyaran bombardımanına tutuluyor. İstek ve arzular tamamen maddeye yönelik bir hale getirildi.
Sirinagar kentinde sandallarla evlerine giden insanlarla konuştum. Derdin ne demek olduğunu bilmiyorlar.
İstekler dizginlenmeli. An bilincinin farkına varmamız gerekiyor.
Geniş çerçeveden bir çözüm öneriniz var mı?
- Batıdaki metafizik gerilim Türkiye'ye de girecek. Şu anda vahşi kapitalizm dönemini yaşıyoruz. Gençlik
anne babaların ideallerini paylaşıyor. Reaktif tepkileri henüz başlamadı ama başlamak üzere. Genç ya
o nefret ettiği dünyayı paylaşacak ya da kendini yok etmeye yönelecek. Batıda bu süreç uyuşturucuya
bağlanma olarak gözlendi. Anne babalar tutumlarını değiştirmeli. Çocuklarına kendi dünyalarını
yaratma fırsatı vermeli.
Kişiliksiz cinsellik
Yurtdışında bir hastam vardı. Kız, yaşlı bir kadın gördü mü uyarılıyor. Acıma duygusu kızda cinsel
uyarılmalara sebep oluyor. Kızın geçmişini sorguladık. 12 yaşında katıldığı sokak çetesinde arkadaşları
tarafından seksüel açıdan kullanılmış. Henüz daha kişilik gelişmeden cinsellik gelişmiş. Küçük yaşta
başlayan cinsellik birey ve toplum için çok sakıncalı. Almanya'da ergen üç kızdan biri kusuyor. Blumia
hastalığı. Ben buna Barbie bebek sendromu diyorum. İnce vücut ve çıplaklık gençliğe erdem gibi
sunuldu. Bu bilinçler de gerilimi getiriyor.

* Abraham Maslow'un Düşünen Beyinlere Hiç Okunmamış Yazılar II adlı e-kitabızda bulunan yazıları
aşağıdadır (YoRuMsuz):

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ


2-DORUK DENEYİMLERİN DİNSEL YÖNLERİ I.Bölüm

3-DORUK DENEYİMLERİN DİNSEL YÖNLERİ II.Bölüm

Her derde deva şarkılar - Burçlar ve MüzikTerapi

Türk müziği, hem ruhu dinlendiriyor hem de şifa dağıtıyor .

Yüzyıllardır çok hastalığın tedavisinde kullanılan 'müzikle tedavi yöntemi' günümüz


şarkılarına uyarlandı. ABD'de yaşayan bestekar Yalçın Mıhçı, 'Şarkılar Böyle Söylenir'
adlı kitabında Osmanlı'nın 15'inci yüzyıldan bu yana çeşitli hastalıklar için müzikten
nasıl faydalandığını anlattı. Ayrıca eserinde Türk müziğinin ruh sağlığı üzerindeki
etkisinin makamlara, günün saatlerine, din ve ırklara göre değişim gösterdiğini

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 8


bildirdi. Şimdiye kadar 500'ün üzerinde besteye imza atan Mıhçı'ya göre, aynı metot
yeni şarkılarla metropol insanının yaşadığı stresi de huzura dönüştürebilir.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 9


Söylenenlere göre, Bach ve Mozart müziği ev bitkilerine iyi geliyormuş. Pop ve disko ritminde olanlar ise
olumsuz etkiler bırakıyormuş çiçekler üstünde. Peki, Türk musikisinin etkileri denendi mi? Acaba denense
sonuç ne olurdu?

II.Beyazıd başlattı

Müziğin tıp alanında kullanılması yeni değil, "notaların mucizevi özellikleri" Osmanlı dönemine kadar
dayanıyor. Bu konuda en ciddi adım, 1488 yılında II.Beyazıd döneminde atıldı.
Sultan II. Bayazıt 1484'de Edirne'de bir "DARÜŞ-ŞIFA" yapılmasını emretti. Mimarbaşı Hayrettin Ağa dört
yılda külliyeyi tamamladı. Bu külliyenin Darüş-şifa bolümü bir tıp fakültesi ve akıl hastalarının tedavi
gördüğü hastane bölümünden oluşuyordu.

Kurum, bilimsel metotların yanı sıra, en etkili araç olarak Türk müziği makamları kullandı.
Henüz Avrupa'nın ruhsal sorunları hastalık olarak görmediğı ve bu türden hastalara cinli , "ruhunu şeytana
satmış" gibi horlayıcı yaklaştığı bir dönemde, Edirne Darüş-şifa'sında akıl hastalıkları için çok yönlü ve ileri
sayılacak iyileştirme yöntemleri uygulanıyordu. Bu yöntemler, ilaçla, meşkuliyetle, telkinle, su sesi ve
müzikle tedaviydi.

Kubbeli, büyükçe ve ortasında fıskiyeli havuzlarından akan su şırıltısının hiç eksik olmadığı odalarda "toplu
tedavi yöntemi" uygulanır, Evliya Çelebi'nin anlattıklarına göre "haftada 3 gün, 10 kişilik musiki grubu
hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def'i sevda" amacıyla fasıl geçerlerdi.
Gerçekten de Türk musikisi makam ve ritm özellikleri açısından dinleyenler üzerinde rahatlatıcı bir etki
bırakır. Rast, segah, nihavend gibi pek çok makamı, ney, tambur, kemençe gibi çalgılar, kudümün hoş
tınısı apaçık bir dinlendirici etki sağlar. Peşrevler, saz semaileri, karlar, besteler, şarkılar hep dingin bir ruh
halinin, hülya dolu bir iç huzuruna varışın hazırlayıcılarıdır.

Makamlar ve örnekleri

o Ruh ve beden sağlığı konusuna girmeden önce makamlarla ilgili örnekleri kısaca sıralarsak;

o Buselik ve nihavend makamı (örnek:Gel Gönlümü Yerden Yere Vurma Güzel Ne Olursun - Bir Akşam
Son Defa Seni Görmeden - İçimde Özleyiş Gönlümde Sızı)

o Uşşak makamı (Örnek: Akşam Oldu Hüzünlendim Ben Yine - Gözlerin Doğuyor Gecelerime - Yalnız
Bırakıp Gitme Bu Akşam)

o İsfahan makamı (Örnek:Yarab Kime Feryad Edeyim - Sende mi Hala Esiri Zülfü)

o Rast makamı (Örnek:Eski dostlar, eski dostlar - Zeki Müren'den 'Yasemen' - Yemin Ettim Bir Kere
Dönmem Bir Daha)
Ruh ve beden sağlığı için... Burçlar ve MüzikTerapi

Astroloji, Organ Tesiri, Zaman bağlantısı, Tedavi Etkileri

1) RAST MAKAMI: Koç Burcu ; Ateş tabiatlı, kuru-sıcak tabiatlı makam. Gece yarısı ve seher zamanları
etkilidir. Soğuk organlar olan kemik, beyin ve yağlara etkilidir. Fazla uyumayı engeller. Düşük nabzın
yükselmesine yardımcı olur. Özellikle çocuk bünyesinde nem hakim olduğu için; bu nedenle oluşan
dengesizlikleri düzeltir. Akıl hastalıklarına iyidir. Sarı safra bağlantılıdır. Erkek karakter gösterir. Gündüz,
Salı günleri etkisi fazladır. Oğlak burcu ve su ile ilişkilidir. Tedavi değeri yüksek olan dört esas
makamdan birisidir. Sefa, neşe, iç huzuru ve rahatlık verir. Felç illetine devadır. Başa ve göze etkilidir.
Kaslara tesiri vardır. En eski makamlardandır. Farsça “doğru” “dosdoğru” “sağ” ve “gerçek” demektir.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 10


Spazmı çözücü özelliği nedeniyle spastik ve otistik hastaların tedavisinde yararlıdır. Mars gezegeni ile
bağlantılıdır.

2) IRAK MAKAMI: Boğa Burcu; Venüs bağlantılıdır. Toprak tabiatlıdır. Kuşluk ve ikindi vakti etkilidir.
Kuru-soğuk karakterdedir. Kara safra ile ilişkilidir. Karakteri dişi olup, etkisi Cuma günü ve geceleri
fazladır. Menenjit, beyin ve akıl hastalıklarına faydalıdır. Omuz, kol, sol kol ve ellere etkilidir. Başın üst
tarafına etkisi belirtilmektedir. Lezzet verir, düşünme ve kavrama konusunda etkilidir. Korku gidericidir.
Saldırganlığı önleyici ve nevrotik hastaları tedavi edici etkisi vardır. Tarih olarak en az 7 asırlıktır.
Spiritüel tesiri görülür. Irak-ı Acem’den gelmektedir.

3) ISFAHAN MAKAMI: İkizler Burcu (Yengeç Burcu); Hava tabiatlı, ikindi ile yatsı arası etkilidir. Su
bağlantısı vardır. Soğuk ve nemlidir. Beyaz balgam ile ilgilidir. Dişi, gece karakterli, Pazartesi bağlantılıdır.
Soğuk tabiatlı olduğu gibi, ateşli hastalıklardan vücudu koruyucu özelliği vardır. Ense, boyun, omuzlar ve
sol dirsek için etkilidir. Güven hissi, uyum sağlama, hareket yeteneği, zihin açıklığı, gönül yenileme,
düzgünlük verme, zekayı açma ve hatıraları tazeleme özelliği vardır. En az yedi asırlık bir makamdır.

4) ZİREFKEND MAKAMI: Yengeç Burcu. Merkür; su tabiatlıdır. Uyku vakti etkilidir. Sıcak- nemli
özelliğe sahiptir. Kan, erkek ve gündüz bağlantıları vardır; günü Çarşamba’dır. Sırt, mafsal ağrılarına ve
kulunca faydalıdır. Beyinle ilgili ağız çarpılmasına, kalp, ciğer, göğüs, kalça ve sağ omuza etkilidir. Meclisin
neşesini arttırır, derin duygu hissi verir. Farsça “ döşek ( yatak)” demektir. XIII. asırdan önceye aittir.

5) BÜZÜRK MAKAMI: Aslan Burcu. Ateş, Güneş. Soğuk ve sıcak-kuru tabiatlıdır. Fecirden kuşluk
vaktine kadar etkili olmaktadır. Kara safra, dişi ve gece bağlantılı olup,

Merkür gezegeni ve Çarşamba günü ile ilgilidir. Zihni temizler, vesvese ve korkuyu def eder. Fikre yön verir.
Kulunç ve beyin hasarı ile ortaya çıkan şiddetli hastalıklara yararlıdır. Güç kazandırır. Boyun, boğaz, göğüs,
ciğer ve kalp ve yan böğür (basen) için etkilidir. Farsça “büyük” demektir. Yedi-sekiz asırlık bir makamdır.

6) ZENGULE MAKAMI: Başak Burcu ( Terazi Burcu). Venüs etkisi. Toprak tabiatlı, sıcak ve nemli.
Günbatımından sonra etkilidir. Hava bağlantılıdır. Kan, erkek, gündüz ve Cuma günü ilişkisi vardır. Kalça
eklemleri ve bacak içleri ile ilgisi bulunur. Kalp hastalıklarına, menenjit ve beyin hastalıklarına etkilidir.
Beyin hastalıkları ve ruh hastalıklarının tedavisi için mide ve karaciğer ateşini yok eder. XIII. asırdan önce
Hicaz makamından ayrılarak oluşmuştur. Hayal ve sırlar telkin eder, uyku verir masal duygusu verir. Farsça
“çıngırak, def pulu, zil” demektir. İran mitolojisinde bir Türk kahramanın adıdır.

7) REHAVİ MAKAMI: Terazi Burcu. Rüzgar tabiatlı. Sıcak ve kuru. Seher zamanı ve ikindiyle yatsı
arası etkilidir. Aslan Burcu, Güneş ve Pazar günüyle ilgilidir. Nemli ve kuru, sarı safra, erkek, sağ omuz,
baş ağrıları, burun kanamaları, ağız çarpıklığı ve balgamdan gelen hastalıklara, akıl hastalarına faydalıdır.
Doğuma yardımcı olur. Göğüs, mide ve yan böğür (basen) için faydalıdır. Sonsuzluk ve yer çekiminden
kurtulma duygusu verir. Urfalı; Urfaya ait demektir. X.Yüzyıldan önceye giden bir geçmişi vardır. İbn-i
Sina ve Evliya Çelebi’de bahsi çok geçer. Sonraları Rast makamı, Rehavi makamının yerini almıştır.
Diğer adı Ruhavi’dir.

8) HÜSEYNİ MAKAMI: Akrep Burcu ( Kova Burcu). Su tabiatlıdır. Satürn etkilidir. Nemli ve sıcak.
Sabah ve gün ağarırken etkilidir. Sabah- öğlen arası etkisi fazladır. Cumartesi özel gündür. Güzellik,
iyilik, sessizlik, rahatlık verir ve ferahlatıcı özelliği vardır. Karaciğer, kalp ve ruhların iltihabını söndürür ve
yok eder. Mide hararetini giderici özelliği vardır. Büyük erkeklerde görülen gizli ateşli nöbeti ve günde bir
kere gelen ateşli nöbetin giderilmesinde faydalıdır. Sol omuza etkilidir. Sıtma hastalığına iyidir. Barış
duygusu verir. İç organlara etkilidir. Tabiat ile birleştirir. İçindeki, gizli pentatonik yapı sebebiyle, kendine
güven ve kararlılık duygusu verir; bundan dolayı otistik ve spastik hastalara faydalıdır. En eski
makamlardan biridir. En az altı asırlıktır.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 11


Mert bir ifadesi vardır. Kalp, karaciğer ve mide için faydalıdır. “Küçük sevgili” ve “ Hüseyin ile ilgili”
demektir.

9) HİCAZ MAKAMI: Yay Burcu. Ateş tabiatlı. Sıcak özellik gösterir. Jüpiter bağlantılıdır. Yatsıdan
sabaha kadar olan zamanda etkisi fazladır. Kuru- soğuk nedenli hastalıklar için faydalıdır. Kemiklere, beyne
ve çocuk hastalıklarına tedavi edici etkisi vardır. Üro-genital sisteme ve böbreklere etki gücü fazladır.
Alçakgönüllülük duygusu verir. Düşük nabız atımını yükseltir ve göğüs bölgesi diğer önemli etki alanıdır. En
eski makamlardandır. Zengüle ve Zirgüle makamları ile yakınlık gösterir. Adını Arabistan’daki Hicaz
bölgesinden almıştır.

10) BUSELİK MAKAMI (bkz:Nihavent makamı)

11) NIHAVEND MAKAMI: Oğlak Burcu (Yay Burcu). Satürn, Jüpiter. Toprak- Ateş tabiatlı.
Sıcak-kuru yapıdadır. Öğleden sonra ( ikindi ) zamanı etkisi fazladır. Sarı safra, gündüz ve erkek
bağlantılıdır. Kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça, uyluk ve bacak bölgelerine etkilidir. Kulunç, bel ağrısı ve
tansiyon rahatsızlıklarına faydalıdır. Kuvvet ve barış duygusu verir. Akıl hastalıklarına etkili olduğu
konusunda önemli bilgiler vardır. En eski makamlardandır. Ebu-selik kelimesinden geldiği söylenmektedir
(Güzel yazma ve söyleme yeteneği).

12) NEVA MAKAMI: Kova Burcu (Oğlak Burcu); Satürn. Hava tabiatlı, kuru-soğuk özellik gösterir.
Kara safra bağlantılıdır. Dişi özellik gösterir. Gece ve kuşluktan ikindiye kadar olan zamanda etkisi
fazladır. Göğsün sağ tarafına, böbreklere, omurilik, kalça ve uyluk bölgelerine etkisi vardır. Üzüntüyü
giderir ve lezzet verir. Gönül okşayan makam adıyla bilinir. Kötü fikirleri kovduğu, cesaret ve yiğitlik
verdiği, gönül sevinci oluşturduğu ileri sürülür. Kuvvet ve kahramanlık duyguları meydana getirir. Akıl
hastalıklarının tedavisinde faydalıdır. En eski makamlardandır. Buluğ çağındaki kız çocuklarının kadın
hastalıklarına tedavi etkisi vardır. “Ses, seda, makam ve ahenk” demektir.

13) UŞŞAK MAKAMI: Balık Burcu. Su tabiatlı. Soğuk-nemli. Jüpiter. Fecirden kuşluk vaktine kadar ve
günbatımında etkisi fazladır. Beyaz balgam, gece ve dişi bağlantılı olup; Perşembe günü özellik gösterir.
Kalp, ayak rahatsızlıkları, nikriz (damla) ağrılarına faydalıdır. Gülme, sevinç, kuvvet ve kahramanlık
duyguları verir. Çocukların bütün organlarını etkileyen kuru ve sıcak yellerde ve büyük erkeklerde görülen
ayak ağrılarına faydalıdır. Derin aşk ve mistik duyguların ifade vasıtasıdır. En eski makamlardandır. “Aşıklar”
demektir. Uyku ve istirahat için faydalıdır, gevşeme hissi verir.

14) ACEMAŞİRAN MAKAMI: Ateş tabiatlıdır. Kuru-sıcak makamdır. Fecirden kuşluk vaktine kadar
etkilidir. Kemiklere ve beyne etkilidir. Vücutta yağ dengesine yardım eder. Yaratıcılık duygusu ve ilham
verir. Durgun düşünce ve duyguları canlandırır. Hanımlarda doğumu kolaylaştırır. Anne karnındaki çocuğun
yanlış duruşlarının düzelmesine yardım eder. Ağrı giderici ve spazm çözücü özelliği vardır. Lezzet verir,
gevşemeye yardımcı olur. En eski şed makamlardandır.

15) SEGAH MAKAMI : Su ve toprak tabiatlıdır. Soğuk makamdır. Kuşluktan ikindiye kadar olan
zamanda etkilidir. Hararetten meydana gelen şişmanlık, uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas
rahatsızlıklarına faydalıdır. Beyin nöronlarına etkisi vardır. Mistik duygular oluşturur. XIV. Yüzyıldan
eskidir.

16) PENTATONİK MELODİLER: Pentatonik müzik, Asya kökenli Türk musikisinin en önemli ve
karakteristik özelliğidir. Bir gam içindeki 7 sesten ikisinin azalması ile, 3 adet tam ve 2 adet 1,5 sesten olmak
üzere 5 sesten oluşmuştur. Kendine güven ve kararlılık verir,rahatlık sağlar. Çocuklara, 9-10 yaşına kadar
sadece pentatonik müzik dinletilmesi tavsiye edilmektedir.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 12


Bir büyük sürecin ve birikimin ürünü olan musikimize bir de bu yönüyle bakmalı ve bir kez de bu
yönüyle dinlemeliyiz.

Derleyen: Ferid Hakkı

www.yorumsuz.netteyim.net

Kaynakça: gulizk.com / aksam .com.tr / kalan .com

25.Mektup

Soran : “Aynı boyut içinde ve aynı zaman/mekan şartları içinde görme, duyma
kapasitesi fazla ve gelişmiş olan, diğerine GÖRE farklı bilgilere sahip olacak ve onun
hayata bakışı, olayları değerlendirmesi de farklı olacaktır. Verdiğiniz örnekteki gibi
bilim bazı olayları önceden çeşitli yollarla tahmin etmede, ya da olayların gelişme
mantığından hareketle KANUNLAR tesbit etmede, böylelikle içinde yaşadığımız
sistemi kısmi de olsa çözerek, olmadan olacakları görebilmekte. Daha geniş alanı
görenin diğerlerine tesbitlerini ulaştırması, bilimsel yollardan hareketle doğal olayların
kanunlarını tesbit ederek uyarmaları, ya da telepati ile aynı zaman mekan içindekilerin
iletişime geçmeleri gibi yollarla kendi zamanımız içinde bir nevi yolculuk yapılmada.

AN içinde bunlar olurken, bazıları tarafından izah edilemeyen yollarla geçmişten haber verme olayı var…
Araştırmacılar geçmişte yaşamış insanların yaydıkları beyin dalgalarını sesli görüntülü olarak deşifre
çalışmaları bilimsel anlamda yapılmakta... AN içindeki tesbitlerin bir anlam ifade etmesi için duyanların
İNANMALARI gerekir... Bilime inanmak, haberi verene inanmak… İnanılmayan bilgi, bilim, o kişiler için
bir şey ifade etmeyeceği için sonuç vermeyecektir.

İçinde bulunduğumuz titreşim alanından hareketle farklı alanlara gidilebilir mi…? İletişime geçilebilir mi...?
Bize göre alt ya da üst boyutta neler var…? Bizle ilgisi ne...?"

Güneş Davenport : Selam...

Alt/üst... her boyutta aslında sadece biz varız.

Kişi neye inanıyorsa onu projekte ediyor. Her boyutta yaşadığı sadece kendi düşünce/ duygu kalıplarının
yarattığı bir realite... Atheist olan, bu inancını sorgulamadığı sürece, bunu besleyen deneyimleri kendine
çekiyor - gitgide daha ve daha çok inanıyor, inançsızlığına. İnanan ise, inancını güçlendiren olayların içinde
buluyor kendini. Kişi inancının tezahürünü mutlaka yaşıyor ve her yaşanan bir “ispat” niteliğinde mevcut
inanç kalıbını destekliyor... İşte bu yüzdendir ki, herkes kendi inandığının TEK doğru olduğuna emin... Ve
haklı, çünkü onun bulunduğu noktada gerçekten de TEK doğru onun inandığı...

Kişi enerjisini neye yöneltirse, o besleniyor, büyüyor ve tezahür ediyor... Bu konulara belli bir bilinçle
yöneldiğim ilk günlerde, ben de yoğun bir şekilde normal-ötesi denen türden deneyimler yaşamayı istedim.
Bir kitapta telekineziyi okuduktan sonra günlerce objelere odaklanıp bakışlarımla hareket ettirmeye çalıştım!
Astral seyahat konusunu okuyunca, denemediğim yöntem kalmadı!! :-) Çeşit çeşit meditasyon teknikleriyle
tanıştım... Evet, farklı algılarım oldu... İnancımın öznel ispatlarını yaşadım... Ama amaç bu mu olmalı...?

Bu tür deneyimlerin çekimini yadsımıyorum… Bir çeşit ruhsal erk özkemi… Ama tüm bunlar, bir konferansa
katılması gereken birinin, konferans salonuna giden koridorun iki yanına dizilmiş alışveriş veya kültür
merkezlerine girip çıkmasına benziyor. Kişi uğradığı her yerde gelişimi adına ilginç, faydalı bir şeyler
bulabilir, faklı edinimlerle “yük”ünü arttırır. Ama “mutlaka” gitmesi gereken yer koridorun sonundaki salon

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 13


ise, zaman kaybetmeden oraya yönelmesi daha doğru bir seçim bence. Ben “hakikat” yolcusunun
“marifet”le, hatta “keramet” le fazla oyalanmaması gerektiğini düşünüyorum. Gönülden inanıyorum ki,
“hakikat”e eren kişi her marifete/ keramete muktedirdir, ama onlarla ilgilenmez artık. Onların yolcuyu
şevke getirmek adına açığa çıkan yetiler, bir anlamda “ruhsal oyuncaklar” olduğunun bilincindedir
çünkü…

“Mucize”ye duyulan özlem, ruhsallığın temel tuzaklarından biri bence. Otuz yıla yakın süredir ruhsallık
alanında çalışmalar yapan bir dost

Bilkent ’te konferans veriyordu. “Bilgi”yi en doğal, ama aynı zamanda en çarpıcı haliyle anlatıyordu
gençlere... Ama bu yeter mi!?? Onlar mucize görmek istiyorlardı!! O dost ki, babam beyin kanaması geçirip
solunum aletine bağlandığında, biz günler ve gecelerce başucunda beklerken, babamla ruhsal boyutta temasa
geçmiş ve onun ne zaman göçeceğini günü gününe söylemişti bize... Bazı ruhsal yetileri olduğunu pek çok kişi
biliyordu, ama bunları gösteri malzemesi olarak değerlendirmek ona göre değildi...

Ama “tamam” dedi dost ve bir öğrencinin kürsüye gelmesini istedi. Herkes heyecanla ne yapacağını
beklerken, o öğrenciyi yanaklarından öptü... “İşte en büyük mucize bu,” dedi, “SEVGİ...” Bunu
değerlendirecek bilinç seviyesinde kaç kişi vardı orada bilmiyorum, ama söylediği benim için gerçeğin ta
kendisiydi...

Herşey inancın gücüne bağlı – evet, YETERİNCE İNANDIĞIN HERŞEY TEZAHÜR EDER, SENİN İÇİN
GERÇEK, YANİ, SENİN GERÇEĞİN OLUR...

Soran : “Sevginin gücüne en katı kalpli bile inanır ama yapamaz… Niye…? İnananlar dahi bunu sürekli
yapamaz... Bazı kişisel eksiklikler desek de, içinde bulunduğumuz şartların, izah edemediğimiz iç duyuşların
bunda etkisi büyük... “

Güneş Davenport : SEVGİ tek ve gerçek mucize... Bunu hissediyoruz, biliyoruz aslında, ama bunu yaşam
biçimi haline getirmede çok isteksiziz... Ama bu mümkün ve kolay... Olumsuz duygular içinde devinmekten bin
kere daha kolay!... Ayrılıktan doğan acıları sonlayacak sevgi halini kişisel yaşamımızda kuşanmamız için
gerekli olan sadece ama sadece “şüphesiz bir inanç” ve “saf ve sarsılmaz bir niyet”... yani, “yeterince”
istemek ve inanmak...

Soran : “Güzel duygular nasıl sürekli hale gelir...? Tüm zamanlarda, mekanlarda geçerli olan, olacak
EVRENSEL değerler nelerdir…? Sistemle nasıl bütünleşebiliriz…? Sisteme ters düşmek ne…?”

Güneş Davenport : Tüm zamanlarda, mekanlarda geçerli olan/olacak olan asal EVRENSEL değer bence
YARADILIŞ MUCİZESİNE DUYULAN AŞK… Tavırlar, farklı realitelerin göreceliği içinde doğru-yanlış
kılıcıyla onurlandırılsa veya biçilse de, bu aşkla yaşayan BÜTÜNle uyumludur… Benim düşünceme göre,
sisteme ters düşmek, ikiliği besleyen tavırlanmanın bir ürünü, amacımız ne olursa olsun… Şu doğru, şu
yanlış sınıflaması düalitenin yöntemi ve ne yazık ki, tüm çatışmaların, acıların kökeninde bu yatıyor. Bu
değerlendirmeyi yapmak en büyük şirktir bence… “Ben kim oluyorum ki, başka bir realiteyi
yargılayabiliyorum…?!” Güzelliği doğuracak olan, ince ince doğru-yanlış kavramını dokuyarak düaliteye
hizmet etmek yerine, bu “yargısızlık” halini edinmek ve sürekli kılmak olmalı…

Yaradan’ın yarattığı çeşitliliği ben nasıl olur da iyi veya kötü diye sınıflayabilirim…??? Tek yapabileceğim
kendi realitemde inandığım güzelliği korumak ve yansıtmak olabilir. Sistemle bütünleşmek ise HER NE
OLURSA OLSUN, OLAN’IN GÜZELLİĞİNE İNANMAK VE OLAN’LA PARALEL OLARAK KENDİ
GÜZELLİK ANLAYIŞINI GELİŞTİRMEYE ÇALIŞMAK olmalı… Örneğin, INTERNET olayı… Hatası,
sevabı üzerinde günlerce, yıllarca konuşabilirim… Ama bu neyi değiştirir?! İnternet VAR ve BÜYÜYOR, tıpkı
canlı bir organizma gibi. Ben sadece bunu kabul edip, olaya uyumlanabilirim. Ama İNTERNET’in sınırsız ve

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 14


çeşitli farklılıktaki tesir alanına bilinçsizce dahil olmak yerine, kendi tesir alanımın farkında olarak,
“değişmeden” demiyeceğim, ama kendi güzellik anlayışımı koruyarak…

Ve benim için “güzellik” en sıradanda “olağanüstü”yü görmek, toprakta büyüyen, suda devinen, rüzgarda
esen, havada nefeslenen mucizeyi hissetmek... Gündüzde görülmeyeni, gecede örtülmeyeni... bildiğimi
bilmediğimi... herşeyi sevmek...

Ve sevgiyle...

Güneş DAVENPORT

http://goto.bilkent.edu.tr/gunes

Gönülsüz Mesih

1.Yeryüzü'nün üzerine, Indiana'nın kutsal topraklarında doğup, Fort Wayne'in doğusundaki gizemli tepelerde
yetişmiş bir Usta gelmişti.

2.Usta bu dünyayı, Indiana'nın devlet okullarında ve büyüdükten sonra meslek edindiği otomobil
tamirciliğinde öğrendi.

3.Ancak Usta, yaşadığı diğer yaşamlarındaki, diğer yerlerin diğer okullarından da birşeyler öğrenmişti. O
bunları anımsadı ve anımsadığı için de bilge ve güçlü oldu.

4.Usta, kendisine ve tüm insanlığa yardım edecek güce sahip olduğuna inanıyordu ve böyle inandığı için de
onun için öyleydi. Onun bu gücünü gören diğerleri, dertlerinden ve bir çok hastalıklarından kurtulmak için
ona geldiler.

5.Usta, her insanın kendini Tanrı'nın çocuğu gibi görmeye hakkı olduğuna inanıyordu; inandığı için de
öyleydi. Çalıştığı dükkan ve tamirhaneler onun öğrettiklerini ve dokunuşunu ayayanlarla dolup taştı; dışarıda
sokakta kalanlar da, geçerken gölgesi üzerlerine düşüp yaşamlarını değiştirir umuduyla bekliyorlardı.

6.Kalabalık nedeniyle bazı ustabaşları ve dükkan sahipleri karara vardılar ve Usta'ya aletlerini bıraktırıp yol
verdiler; çünkü o denli kalabalık olmuştu ki, ne kendisi, ne de diğer tamirciler ve otomobiller için yer
kalmamıştı.

7.Böylece kırlara çıktı ve kendisini izleyenler ona Mesih, "mucizeler yaratan", demeye başladılar ve öyle
inandıkları için de öyleydi.

8.O konuşurken bir fırtına çıktığında dinleyenlerin başına tek bir yağmur damlası düşmezdi; kalabalığın en
sonuncu kişisi de, ilki kadar rahat işitirdi sözlerini, ister şimşek çaksın tepelerinde, ister yıldırım düşsün.

Her zaman mesellerle konuşurdu onlara.

9.Ve onlara şöyle dedi, "Her birimizin içinde bizi hem sağlığa hem hastalığa, hem zenginliğe hem yoksulluğa,
hem özgürlüğe hem köleliğe yöneltecek güç eşit olarak vardır. Bunları denetleyen biziz, başka hiçbir şey
değil."

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 15


10.Bir değirmenci şöyle konuştu: "Böyle söylemek senin için kolay Usta, seni yönlendirenler var, bizi ise yok
ve senin bizim kadar zahmet çekmen gerekmiyor. Bir adam bu dünyada yaşamak için çalışmak zorunda."

11.Usta şöyle yanıtladı: "Bir zamanlar billur gibi bir ırmağın dibinde bir köy dolusu yaratık yaşardı."

12."Irmağın akıntısı hepsinin üzerinden sessizce geçerdi; gencinin, yaşlısının, zengininin, yoksulununun,
iyisinin, kötüsünün üzerinden kendi yoluna giderdi, yanlızca kendi billur saflığını bilirdi."

13."Her yaratık kendisine göre bir yöntemle ırmak dibindeki dallara ve kayalara sıkıca tutunmuştu; çünkü
yaşama biçimleriydi tutunmak ve doğduklarından beri bildikleri tek şey akıntıya karşı durmaktı."

14."Fakat bir yaratık sonunda şöyle dedi:'Tutunmaktan yoruldum. Gözlerimle göremememe rağmen, akıntıya
güveniyorum, bence o nereye gittiğinin farkında. Şimdi kendimi bırakacağım ve beni gittiği yere götürmesine
izin vereceğim. Tutunmaya devam edersem, sıkıntıdan öleceğim.'"

15."Diğer yaratıklar gülerek şöyle dediler: 'Ahmak! Kendini bıraktığın anda, o taptığın akıntı seni kayalara
vurup parçalar. Böylece sıkıntıdan daha çabuk ölürsün!'"

16."Ama o diğerlerini dinlemedi ve derin bir soluk alarak kendini bıraktı. Anında akıntı onu sürükleyip
kayalara fırlattı."

17."Ancak yaratık yeniden tutunmayı reddedince, zaman içinde akıntı onu dipten havalandırdı, bu kez yara
bere almamıştı."

18."Irmağın daha aşağılarında yaşayan yabancı yaratıklar bağrıştılar: 'Mucizeye bakın! Bu yaratık bize
benzemesine rağmen uçuyor! Bizi kurtarmaya gelen Mesih'e bakın!'"

19."Akıntıyla sürüklenen yaratık şöyle dedi: 'Ben sizden daha fazla Mesih değilim. Irmak bizi özgürce
havalandırmaya dünden razı, yeter ki biz bunu göze alalım. Gerçek görevimiz bu yolculuk, bu serüven.'"

20."Ama onlar kayalara sıkıca tutunmaya devam ederek daha da güçlü bir sesle 'Kurtarıcı!' diye bağırmayı
sürdürdüler.

Sonra bir baktılar, 'tutunmayan varlık' akıp gitmiş! Bu sefer de bu Kurtarıcı üzerine efsaneler kurgulayarak,
kendi başlarına kaldılar."

21.Usta kalabalığın kendisini gün be gün daha çok boğduğunu, öncesinden daha çok sıkıştırdığını, ezdiğini ve
vahşileştiğini gördüğünde, kendilerini hiç ara vermeden iyileştirmesini, sürekli mucizeleriyle kendilerini
beslemesini, onlar için yeni şeyler öğrenmesini ve onların yaşamlarını yaşamasını istediklerini anlayınca, bir
gün tek başına bir tepenin üstüne çıkıp dua etti.

22.Ve yüreğinde şöyle seslendi: "Sonsuz Kapsayıcı Olan, eğer bu senin isteğinse, çek bu kadehi önümden ve
bırak da bu imkansız görevi bir kenara iteyim. Bir ruhun yaşamını daha yaşayamam, halihazırda onbini bana
yaşam için haykırırken. Bütün bunların meydana gelmesine izin verdiğim için özür dilerim. Eğer bu senin
isteğinse, bırak beni motorlarıma, aletlerime döneyim ve izin ver, diğer insanlar gibi yaşayayım."

23.Ve bir ses yanıt verdi ona tepenin üstünde, bir ses ki ne erkek ne dişi, ne sert ne yumuşak --sonsuz şefkatli
bir ses. Ve ses ona şöyle dedi: "Benim isteğim değil, senin isteğin olmalı. Senin isteğin, benim senin için
istediğimdir. Kendi yoluna git, diğer insanlar gibi ve mutlu ol yeryüzünde."

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 16


24.Usta bunları duyduğuna çok memnun olmuştu. Teşekkür edip, basit bir tamirci şarkısı mırıldanarak
tepeden aşağı indi. Kalabalık dertleriyle üzerine yüklenip, kendilerini iyileştirmesini, kendileri için
öğrenmesini, bilgeliğiyle hiç durmadan kendilerini beslemesini ve yaptığı harikalarla kendilerini
eğlendirmesini talep ettiğinde, topluluğa gülümsedi ve tatlı bir ifadeyle şöyle dedi: "İstifa ediyorum."

25.Kalabalık bir an için şaşkınlıktan donakaldı.

26.Onlara şöyle dedi: "Eğer bir adam Tanrı'ya en çok, acı çeken dünyaya yardım etmek istediğini ve bunun
kendisine neye malolacağına hiç aldırmadığını söylerse ve Tanrı da ona yanıt verip ne yapması gerektiğini
söylerse, adam kendisine söyleneni yapmalı mıdır?"

27."Tabii, ey Ustamız!" diye bağırdı çoğu. "Eğer Tanrı istemişse, cehennemin tüm işkenceleriyle karşı karşıya
kalmak bile onun için bir zevk olmalıdır!"

28."O işkenceler ne olsa da, görev ne kadar güç olsa da mı?

29."Tanrı'nın isteği buysa, asılmak onur, bir ağaca çivilenip yakılmak da zaferdir!" dediler.

30."Pekala siz olsaydınız ne yapardınız?" diye sordu Usta kalabalığa, "eğer Tanrı doğrudan yüzünüze
konuşup, 'YAŞADIĞINIZ SÜRECE BU DÜNYADA MUTLU OLMANIZI BUYURUYORUM' deseydi, o
zaman ne yapardınız?"

31.Kalabalık susmuştu. Durdukları tepelerin, vadilerin hiçbir köşe bucağında tek bir ses, tek bir çıt
duyulmuyordu.

32.Ve Usta sessizliğe şöyle seslendi: "Mutluluk yolumuzda, bu yaşam sürecinde seçtiğimiz şeyleri öğreniriz.
Bugün ben de yeni bir şey öğrendim ve sizi kendi yolunuzda istediğiniz gibi yürümeniz için yalnız bırakmayı
seçiyorum."

33.Ve Usta kalabalığın arasından geçip gitti ve onları kendi başlarına bıraktı. İnsanların ve makinaların
gündelik yaşantısına geri döndü.

[ Okuduğunuz bölüm aşağıdaki kitaptan bir alıntıdır]

Mavi Tüy - Richard Bach

Mozart Karakteri ??!!

Giriş:

Otuzaltı yaşını doldurmadan yeryüzünden ayrılan bu yüce müzik dehası için ağlayanların sayısı,
ölümünü izleyen yıllarda pek fazla değildi. Zamanla, verimindeki şaşırtıcı zenginlik, melodilerindeki
olağanüstü güzellik, tekniğindeki akılalmaz ustalık ve eserlerindeki derin anlam anlaşıldıkça bu vakitsiz kayıp
önem kazanmakta, müzik sanatıyla en ufak ilişki kurabilenleri bile düşündürmektedir.

Mozart için şöyle bir yorum yaparlar; "Nereden geldiğine akıl erdirmek güçtür. Elde ölümsüz eserleri ve
istihza ile örülü mektupları var. Mezarı bilinmez, resimleri birbirine hiç benzemez. Düşüp kırılan alçı maskı
bile bulunamadı. Bir başka gezegene gidiyordu, yolu dünyamıza düştü, insanları mutlu etmek için besteledi;
umut, neş'e ve iyimserlik dağıttı, otuzaltı yıl süren konukluğu sona erince yine geldiği gibi gitti."

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 17


Hayatı ile ilgili araştırmalar hala sürüyor.

Yaşam Öyküsü:

Çarpıcı olaylarla dolu, acı ve hüznün herzaman neş'eye dönüştürülerek yaşandığı kısa bir hayatın hikayesi
ise şöyledir:

27 Ocak 1756'da Avusturya'da Salzburg şehrinde doğdu. 5 Aralık 1791'de Viyana'da öldü. Babası Leopold
Mozart, Salzburg Başpiskoposluğu Saray Orkestrası'nda keman çalan, bir çok besteler ve keman için bir
metod yazan bir müzikçiydi. Oğlu Wolfgang üç yaşına geldiği zaman kendisinden beş yaş büyük olan
kızkardeşi Maria Anna (Nannerl)'ın çaldığı klavsen parçalarını belleğine yerleştirip kendi kendine çalmaya
başlayınca ondaki mucizevi özelliği farketti, hele bir gün minik Wolfgang'ın eline geçirdiği bir nota kağıdına
daha kullanmayı bile beceremediği kocaman tüy kalemle konçerto çiziktirdiğini görünce, ona ciddi olarak
klavsen dersleri vermeye başladı.

Gerçekten de Wolfgang'ın iyi bir müzikçi olmak için doğuştan olağanüstü özellikleri vardı; kulağı bir
kemanda bir notanın sekizde bir kadar akort düşüklüğünü farkedecek derecede hassastı ve çirkin seslere,
gürültülere karşı tepkisi ise baygınlık geçirecek ölçüde şiddetlenebiliyordu.

Zaman geçtikçe Mozart'ın müzik yanında aritmetik ve resime de yeteneği olduğu ortaya çıkıyordu. Çevrede
bu harika çocuğa karşı ilginin artması üzerine, babası bu erken doğan güneşten faydalanmak, çocuklarının
sayesinde para ve şöhret sağlayabilmek için, oğlunu ve kızını yanına alarak Avrupa kentlerini dolaşmaya,
konserler vermeye başladı. Wolfgang klavsen, keman ve org çalmadaki ustalığıyla, her şeyden fazla doğaçtan
çalışlarıyla dinleyicilerini hayrette bırakıyordu. Müzik aletlerini çalmakta gösterdiği kolaylığa denk bir
kolaylıkla beste de yapmaya başladı. Beş yaşında menuet, yedi yaşında konçerto ve sekiz yaşında senfoni
meydana getirdi.

Yaşamının ilk oniki yılında babası ve kızkardeşi ile birlikte konserler vererek boydan boya dolaştığı
Avrupa'da geçtikleri her kentte hayranlık ve ilgi topladı, saraylarda krallar ve kraliçeler önünde çaldı.
Soylular, her defasında yeni bir eserle ortaya çıkan harika çocuk Wolfgang'ı dinlemek için yarıştılar, çağın
ünlü ressamları Mozart'ların portre ve resimlerini yaptılar.

O günlerde Wolfgang'ı dinleyen ünlü düşünürler Voltaire ve Goethe, bu küçük çocuğun bir gün sanatının en
büyük ustaları arasına katılacağından emin olduklarını söylediler.

Ondört yaşında iken, ilk opera eseri "Lucia Silla" Milano'da çalındığı zaman Mozart kendini opera
sahnelerine de, üstelik operanın vatanı İtalya'da, kabul ettirmiş bulunuyordu. Papa tarafından kabul edilerek
ona, o güne kadar sadece büyük ustalara layık görülen "Altın Mahmuz" nişanı ve şövalyelik beratı verildi.

Mozart, bilinci salt şarkı ve müzikten oluştuğu için kendisini o günlerdeki bu ihtişamlı olayların cazibesine
kaptırmadı; sadece besteleri ile uğraştı, bu uğraşını durmadan inatla, ısrarla yürüttü.

Yirmibeş yaşına kadar rahat ve huzur görmeden o kentten bu kente dolaştı, han köşelerinde barındı, bazen
yiyeceksiz kaldı, kar ve yağmur yağarken atlı yolcu arabalarında titreyip durdu. Bu meşakkatli yolculuklar
esasen sağlıksız ve zayıf olan bünyesini oldukça yıprattı.

Mozart'ın hayret uyandırıcı; bir başka yönü de birbiri ardına geçirdiği tifo, çiçek ve mafsal romatizması
gibi o zamana göre ölümcül olan hastalıkları atlatması, ama buna rağmen ürün vermeye devam etmesi
ve keyfini hiç bozmamasıdır. Ablası Nannerl onun bu yolculuklarında "Ben ülkesini teftişe çıkan küçük bir
kralım" diyerek kendince bir eğlence yarattğını, geçtikleri kasaba ve köylere bir takım uydurma adlar taktığını
anlatır anılarında.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 18


Sanat tarihinin bu eşsiz insanı çocukluk nedir bilmedi, Ölünceye dek kendi çocuk ruhuna bağlanıp kaldı.
Bu nedenle Mozart yaşamı boyunca iyi ve saf karakteri yanında çocuksu neşe ve espri (mizah) anlayışını
hep muhafaza etti.

Hayatın küçük zevklerinden tat almaya bayılırdı, ümitsizliğe düşmek harcı değildi. İnsanlarla beraber
olmaktan ve onlarla neşeli konuşmalar yapmaktan hoşlanırdı. Bilardo oynamak, Türk kahvesi içmek ve dans
etmek ona büyük keyifler verirdi.

Kariyeri, onur ve şan yönünden parlak biçimde sürmesine rağmen maddi durumunu düzeltmedi. Yaşamı
boyunca sonu gelmeyen para sıkıntısı çekti. Ona övgüler yağdıran krallar bile hasis davrandılar. Sadece
dersler vererek ve halk konserleriyle yetinerek hayatını kazanmaya çalıştı.

Mozart'ın otuzaltı yaşını doldurmadan vakitsiz ölümünde çocukluğunda geçirdiği ağır hastalıkların ve
yapılan yıpratıcı yolculukların etkisinin büyük olduğu kabul edilmektedir.

Cenazesi fakir cenazeler için uygulanan biçimde kaldırıldı. Mezarının nerede olduğu ise bilinmemektedir.
Söylenenlere göre, Mozart'ın tanıdığı insanlar arasından sadece altı kişinin katıldığı katedraldeki cenaze
duasından sonra bu küçük kafile şiddetli yağmur nedeniyle mezarlığa kadar tabuta eşlik edemeyince cenaze
aceleye getirilerek dilenciler için ayrılan bir mezara gömüldü. En fenası, bütün araştırmalara rağmen bu
mezarın yeri öğrenilemedi, tabutun nasıl olup ta sahipsiz kaldığı ise ölüm sebebi gibi hiç bir zaman
anlaşılamadı.

Müziğin bu eşsiz çocuğuna reva görülen bu davranışın utancını duyan Viyana şehri onun 32. ölüm
yıldönümünde, mezarının bulunduğu varsayılan yere bir heykelini dikti.

İyimserliği ve Toleransı Engin İnsan:

Mozart yaşamı boyunca, bencil saray entrikacılarının ve kendini beğenmiş soyluların, nihayet parlak
kariyerini kıskanan rakiplerinin zalimane, aşağılayıcı davranışlarıyla çok sık olarak karşılaştı. Çağının müzik
eliştirmenleri de onlardan geri kalmadı.

Gösterişe ve bohem hayatın gündeminde bir numara olmaya düşkün aristokratlar Mozart gibi eşsiz bir
hazineye sahip olmak ve bu sayede muhitlerinde üstünlük sağlayabilmek için ondan sadece kendilerine hizmet
etmesini istediler. Ne var ki, özgür bir ruha sahip alan Mozart'ın direnişleri karşısında olmadık zalimliklere
başvurdular.

Opera evlerinin perde arkasındaki siyasetini belirleyen saray entrikacılarının uşağı olan müzik eleştirmenleri
ise onun müziğini melodi ve armoni süsleri bakımından gereğinden fazla zengin buluyorlar ve bunun
soyluların salon gevezeliklerine iyi bir fon müziği olamadığını söyleyerek onu sanatının yolunda yıldırmaya
çalışıyorlardı.

Gerçekten de Mozart'ın müziği, o çağın müzik dinleyicilerinin, hele aristokratların, anlayış düzeyini aşan özel
anlatımlar taşıyordu.

Ancak, Mozart uğradığı zalimce saldırılar karşısında hiç bir zaman yılgınlığa düşmedi. Acısını her zamanki
alçak gönüllü davranışlar ve daima gülen yüzü ile maskeledi.

Ayrıca, babasının sanat yolundaki yönlendirmelerine karşı masum ayaklanmaları, hüsranla neticelenen ilk
aşkı ve evliliği de sorunlar çıkardığı halde ümitsizliğe kapılmadı.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 19


Çoğu zaman dostluktan uzak, soğuk bulduğu çevrelerde uğradığı hayal kırıklıklarına ve çektiği
yalnızlık acısına rağmen, iyimserliğini yitirmedi ve insanlara olan sevgisini eksiltmedi.

Kısaca, Mozart kısa süren ömründe mutluluğu, şöhreti, acıyı, sevilmeyi ve nefret edilmeyi olabildiğince
yaşadı. Fakat o, bütün bu olayların kendi iç dünyasında yarattığı sevinci, acıyı, öfke ve isyanı, bilinci
salt müzikten ibaret olduğu için, sürekli besteler üretmeye yönelterek bu şekilde kişiliğini
olgunlaştırmak ve insanlığa güzel sesler sunmak yolunda bir imkan olarak kullandı. Başka bir deyişle,
tanrı ve doğa ona sadece şan ve müzikten ibaret olan bir bilinç armağan etmiş, o da yaşadığı olaylar
içinde bir fani için mukadder olan zaafiyetlere düşerek bu bilinci kirletmemiş, onu tüm insanlığın
yararına en güzel şekilde kullanabilmeyi başarmıştır.

Özgür Ruhlu Mozart:

Bir saray müzisyeninin oğlu olarak aristokrat ve saraylılar çevresi içinde dünyaya gelen Mozart, içinde feodal
düzene karşı gerçekte nefret besliyordu. Feodal düzene karşı içinde duyduğu ayaklanmalar müziğine de
yansımış, bu nedenle ona "müziğin Voltaire'i" denmiş, 18. yüzyılın zarif eleştirici zekası olarak kabul
edilmiştir.

18. yüzyılda, kelimenin en doğru anlamıyla büyük ve derin düşünürler olan müzisyenler uşak giysisi
içinde soyluların bir hizmetkarı olarak çalışırlardı ve hizmetinde oldukları feodal aristokrasiden, statüsü bir
ahçınınkinden pek de yüksek olmayan bir zenaatkar ve hizmetkar muamelesi görürlerdi. Böyle bir dönemde
Mozart'ın yirmibeş yaşında Salzburg Başpiskoposu Kont Colleredo'nun hizmetinden çekilmesi, "sanat
tarihinin başarısızlık bildirisi" olarak yorumlanır.

Kutsal Roma İmparatorluğu'nun güçlü prenslerinden biri olan Başpiskoposa göre müzik hala feodal idi,
müzisyen ise üniformalı bir uşak ya da masa hizmetçisi düzeyinde birisiydi. Buna karşılık Mozart, kendini bir
sanatçı, bir düşünür. insan haklarına sahip bir beşeri varlık olarak görmekteydi.

Özgürlüğüne düşkün Mozart, hizmetinden ayrılmak kararını bildirmek için Kont Colleredo'nun yanına
gittiğinde ondan beklemediği bir hakaretle karşılaşmış, babasına yazdığı mektupta çok üzüldüğü bu olayla
ilgili olarak şöyle demiştir: 'Artık Salzburg Sarayının hizmetinde değilim ve hayatımın en mutlu gününü
yaşıyorum. İnsanları onurlu ve soylu yapan kalbidir. Kont değilsem de içimde bir sürü konttan daha çok
soyluluk var."

Ünlü "Figaronun Düğünü" adlı oyunu bestelemesi için kapısını çaldıkları zaman sıcak bir ilgi göstermesinde
ve büyük opera anıtını bestelerken coşkun bir ilhama kapılmasında eserin konusunun etkisi vardır. Çünkü
"Figaronun Düğünü" o çağ için devrimci bir eserdir; Louis XVI'e soyluluğun çöküşünü haber vermiştir.
Baş kahramanı Figaro bir soylu değil, bir soylunun hizmetçisidir. Daha önce oyunu Fransa kralı XVI.Louis
gibi yasaklayan II.Joseph operasına ses çıkarmamıştır; kuşkusuz, eserin bestecisi Mozart olduğu için.

Ölüm ve Mozart:

Ölümü daima "yaşamın son amacı", "insanın en yakın arkadaşı" olarak yorumluyordu. Sanatçı olarak
Mozart, bu dünyanın insanı değilmiş gibi görünür. Ailesine yazdığı kimi mektuplarda kendisini
yeryüzünde hep bir konuk gibi duyduğunu belirtmiştir.

Ölümünden önceki son beş yıl içinde Mozart'ın hummalı bir biçimde birbirinden ünlü şaheserlerini peşpeşe
yarattığı görülür. Sanki ömrünün uzun olmayacağını farketmişcesine yoğun bir çalışmadır bu. "Figaronun
Düğünü", "Don Giovanni"; "Cosi Fom Tutte" ve "Sihirli Flüt" operalarını, "Prag" ve "Jupiter" gibi büyük
senfonilerini, son piyano konçertolarını ve nihayet yaşamının en dokunaklı ve en anlamlı eseri olan "Requiem
"i bu dönemde bestelemiştir.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 20


Requiem'in ilginç bir öyküsü vardır. Öykü şöyledir:

1791 yılı, Mozart "Sihirli Flüt" operası üzerinde çalışmaktadır. Temmuz ayında bir gün, koyu gri elbiseli genç
bir adam Mozart'ın evine gelir ve ona imzasız bir mektup verir. Mektupta bir Requiem (Ölüler Duasi veya
Ölüm İlahisi) bestelemesi istenmektedir. Karşılığında dolgun bir ücret teklif edilmiş, fakat bir şart öne
sürülmüştür; Mozart Requiem'i ısmarlayanın kim olduğunu araştırmayacaktır.

Requiem'i ısmarlayan esrarengiz kişi, ileride kendisinin olduğunu iddia edeceği eserleri besteletmek adetinde
olan bir konttu. Fakat bu esrarlı sipariş o sırada hastalık ve ölüm düşünceleri içinde bulunan Mozart'ı derinden
etkilemiş siparişi veren esrarengiz adamın, kendi ölüm duasını yazarak ölüme hazırlanmasını bildirmek için
ahretten gelen bir haberci olduğu inancına saplanmıştı.

Bir gün eşine "Yakında öleceğim, bundan eminim" demiştir. Bir yıl önce de dostu J. Haydn'ı Londra
yolculuğuna uğurlarken gözyaşı dökmüş ve bir daha göremeyecegini soylemiştir.

Sihirli Flüt'ü tamamladıktan sonra, kendi ölümüyle günden güne daha fazla yakınlık duyduğu Requiem
üzerinde ölümle randevusuna yetişme aceleciliği içinde ölesiye çalıştı. Fakat gücünün de günden güne
eksildiğini farkediyordu. Mozart o çağda Avrupa'nın sanat çevrelerinde yaygın "Sifilis" hastalığına tutulmuş,
yaşamı boyunca türlü hastalıklar geçirmiş olması ve son yıllarda ölüm duygusuna kapılması nedeniyle direnci
zayıflamıştı. Requiem üzerinde daha fazla çalışamayacağını anladığı gün, öğrencisi Süssmayer'e eseri nasıl
tamamlamayı tasarladığını açıklar ve artık onunla birlikte çalışmaya başlar.

Ömrünün son üç haftası içinde giderek şiddetlenen ateşi onu nihayet ölümle buluşturdu.1791 yılının 4 -5
Aralık günü geceyarısından sonra son nefesini verdiğinde Requiem'in "Lacrimosa" bölümüinün dokuzuncu
mezüründe kalmıştı.

Mozart, ölüm ve ölümsüzlüğün yaşamın ta kendisi olduğuna inandı. Hep ölüm anını düşündü ve
ömrünü boşa harcamadı. Ölümü alın yazısı idi fakat, ölümsüzlüğünü kendisi yazdı; kendisini en büyük
tabiat kanunu olan çalışmaya adadı. Doğanın kendisine armağan ettigi üstün yeteneği, üretici gücü
insanlığın hizmetinde kullandı. Kalbi insan sevgisi ve hakikat ışığı ile doluydu ve onu insanlara sundu.
Ölümün gölgesi altında bile, asırların ötesine seslenecek eserler üretti. İnsanların kalplerini ısıtan, gönüllerini
rahatlatan bu eserleriyle ölümsüzlüğe erişti sonsuza uzanan ışık oldu.

Mozart'ın Müzik Anlayışı ve Müziğinin Özellikleri:

Onsekizinci yüzyılın ortalarından beri müzik alanındaki harikalardan söz ederken "Yeni bir Mozart" deyimini
kullanmak adet olmuştur. Yeni bir Mozart deyimi, hem doğuştan üstün bir yeteneği, hem de verimli bir
yaratıcılık gücünü ifade etmektedir. Ne var ki, şimdiye kadar gerçekten ikinci bir Mozart yetişmiş değildir.

Mozart kısacık bir ömür için inanılmayacak kadar çok eser yarattı. Ludwig von Köchel'in kataloğundan
sayısının 626'yı bulduğu görülen bu eserlerin çoğunluğunu klasik müziğin hemen her çeşidindeki anıtsal
örnekler oluşturmaktadır. 49 senfonisi, 20 kadar opera ve 20 kadar da piyano konçertosu vardır.

Bu büyük ustanın günümüze kadar yansıyan müzik anlayışı ve müziğinin niteliği, on sekizinci yüzyıla
"Mozart Mucizesi" damgasını vurdu. Mozart mucizesi, derin görüşlü sayısız uzmanın araştırmalarına rağmen
büyük bir olasılıkla hiç bir zaman tam bir aydınlığa kavuşturulamayacak, sihir gücünün esrarı sürüp
gidecektir. Kesin olarak söylenebilecek tek şey, dehasının sentetik ve evrensel olduğu, müzik dilinin de
uluslararasi bir değer taşıdığıdır.

Mozart, en çeşitli, hatta birbirini tutmayan etkileri şaşılacak bir kolaylıkla, ahenk içinde birleştirmiştir.
Eserlerinde antik çağların polifonisini, Orta ye Kuzey Almanya'nın barok müziğini, İtalyan operasının yeni

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 21


katkılarını, Viyana Mannheim okullarının çalgı müziği tekniğini ve o zamanki Fransız müziğinin özelliklerini
bağdaştırmayı bilmiştir. Romantizmin ilk belirtilerini taşımakla beraber Mozart her şeyden once İltalyan
operasından türeyen melodi anlayışına bağlı bir sanatçıdır. Hiç bir müzikçi onun kadar, eserlerinde inişli
çıkışlı, sevinçli ve hüzünlü bir yaşamın kararsızlıklarını yansıtmamıştır.

Ortaya çıkardığı her yeni eserini dinlerken tabiatin bu harika çocuğuna hayranlığı daha da büyüyen ünlü
düşünür Goethe, O'nun yeteneği ve müziği hakkında, "Tanrı ve doğanın yüzüyle karşımıza çıkan, dolayısıyla
kalıcı ve sürekli olan eylemleri doğuran üretici gücün dışında nedir üstün yetenek? Mozart'ın bütün
besteleri işte bu nitelikleri taşır; onlar da, kuşaktan kuşağa etkili olan ve yakın bir zamanda tükenecek gibi
gözükmeyen yaratıcı bir güç var" demiştir.

Pekiyi, Mozart Tanrı'nın kendisine armağan ettiği bu yaratıcı gücü nasıl etti de, etkisi çağları aşan
şaheserlerini ürettiği o erişilmez doruğa çıkardı?

Onsekizinci yüzyılda müzik sanatında büyük değişiklikler oldu. Önceki yüzyılın özenilmiş şekiller ve
desenler içinde gelişen, süslü ayrıntılardan ibaret ve ifade ağırlığından yoksun eski "Barok" geleneğinden
sıyrılan müzik, yeni anlayışla, insanın gerçek mücadele dünyasını yansıtan bir araç olarak gelişti.
Kuşkusuz bu gelişmede Büyük Fransiz Devrimi' ni doğuran düşüncelerin etkisi büyük olmuştur.

Bu yeni müziğin, armonik hareket, dinamik ritimsel kontrastlar üzerine kurulu bir biçimi vardı. Bu yeni
biçimler senfoni, uvertür, konçerto, sonat ve yaylı çalgılar dörtlüsüdür. (İki kemanla bir viyola ve bir çellodan
oluşan)

Melodi bu müziğin biçiminde birincil durumda idi ve müziğe duygusal renkler katan değişik armonilerle
destekleniyordu, halk şarkısı ve halk dansı da zengin biçimde kullanılıyordu.

Gerçekte bu yeniliklerin kökleri, daha önceki ve daha az tanınmış bestecilerdir. Fakat J. Haydn ve L.V.
Beethoven'ın yanı sıra Mozart, bu yeniliklerin müzik dünyasına egemen olmasını sağlamıştır.

Genç Mozart, hocası J.Haydn'ın da katkısıyla, gerçek bir dünyada gerçek insanların hareket ve duygusal
dramlarını yansıtmayı gaye edinen yeni müzik anlayışının zengin olanaklarını çok iyi görüp değerlendirdi;
zengin armonileme ve orkestra egemenliği gibi getirdiği yenilikler yanında, çok daha geniş bir yapı dizesi
içinde ifade ağırlığını ve değerliliğini belirginleştirme tekniğini ustalıkla kullanmak suretiyle, bu yeni akımın
günümüze kadar gelen ölümsüz eserlerini yarattı. Müziğinde dehası, nükteciliği, hüznü ve hırsı anlam buldu.

Mozart'ın tanrısal seslerle ördüğü ölümsüz eserleri, yoğun olarak SEVGİ, NEŞE, COŞKU ögelerini taşımakta,
insanları birbirine yaklaştıran DOSTLUK ve KARDEŞLİK duygusunu coşturmaktadır.

Mozart'ın müziği, içinde taşıdığı anlamları kendi sihirli notaları ile kalplerde duyurur. Mozart hayranlarının,
"Fakat Mozart başkadır, onun işi kalplerledir. En küçük bir melodisi bile hemen kalbin yolunu bulur"
demeleri de bu yüzdendir.

Mozart'ın yaşamı ve müziği üzerinde çalışmalar yapan Çek asıllı Amerikalı müzik bilgini Paul NETTL'in
dediği gibi, "Mozart insanlığa firtınalı ruhları sakinleştiren, acılan gideren, monoton ve melankoli dolu
zamanı güzelleştiren, insanlara sevinç veren, onlara güzel duyguları aşılayan müziği ile hizmet etmiştir."

Mozart insanları ölçüsüz derecede seviyordu ve bu sevgisini onlara bıraktığı ses anıtlarıyla kanıtladı. Bu ses
anıtlarında üzerinde yaşadığımız dünyanın gerçek anlamını yani İNSAN SEVGİSİ'ni göstermeye çalıştı.
"Sevgi, dostluk ve müzikle oluşur. O da, bilgi sahibi, duygu sahibi olmayı gerektirir, yaşamın üstün düzeyine
ancak böylelikle varılabilir" diyordu.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 22


Mozart, bütün eserlerinde GÜZELLİK ve SEVGİ'yi daima ön plana çıkarmıştır. Bir çok bestesini
çocukluğunda oynayamadığı oyunların özlemini gidermek, tadına varabilmek için adeta onları birer çocuk
oyunu yerine koyarak yapmıştır.

Eserlerinin hepsinde yalınlık ve dinginlik egemendir. Bu özellik, eserlerindeki şekil mükemmelliği ile öz
derinliği arasındaki harikulade ahenkten ileri gelir. Mozart müziksel ifadede durmadan daha zengin, daha
derin ve daha yeni olmaya çalışmıştır. İşte Mozart müziğinin bu dokusu, insan ruhunda Nettl'in de belirttigi
etkileri yaratan sihirli gücü ortaya çıkarmaktadır.

Piyano için yazdığı eserlerde, melodi zenginliği, olağanüstü aydınlık ve ince bir yapı göze çarpar. Armoni ve
melodi yalınlğı içinde soylu, ama çeşitlilik kapsayan bir ruh zenginliğine erişilmiş olduğu görülür.

Mozart, "melodi müziğin özüdür" diyordu. Bu yüzden eserlerinin hepsini, dinleyen kalpleri ışıltılarıyla
aydınlatacak olan tarifsiz güzellikteki melodilerle bezendirmiştir.

Mozart'ın doyulmaz güzellikte ses dantelleriyle dokuduğu anıtsal eseri "Don Giovanni"yi büyük Alman ozan
ve bestecisi Hoffmann, "Operaların operası" diye över ve pek çok müzik eleştirmeni, tarihçisi ve uzmanı da
hak verir bu yargıya.

Gerçekten de, bu esere türleri arasında belirli bir yer bulmak güçtür. Mozart'ın dram anlayışı ve estetik görüşü
yanında, derin anlam ve simgeler taşımaktadır. Eserde Mozart'ın kendi insancıl inancından esinlenmiş bir
çabaya yöneldigi ileri sürülür. İşte bu özelliği, "Don Giovanni"yi yüzyılların ötesine itecek, Goethe gibi güç
beğenen bir dehaya "müziğin karakteri Don Giovanni gibi olmalı. Faust'u yalnızca bir Mozart besteleyebilir"
dedirtecektir.

Eserin uvertürünü, Mozart son anda, ilk temsilden bir önceki gece sabahlayarak yazmış uykuya dalmamak
için eşi Constanze'dan yanında durmasını ve dans etmesini istemis.

Neden böyle olmuştur? Çünkü, kafasındakileri daha kağıda dökmeden önce bestenin bitmiş olması, Mozart'ın
belli başlı bestecilik özelliğidir. Müziğini notaya geçirmesi O'nun için yalnızca mekanik bir iştir. Dolayısıyla
bu işi daima son ana bırakmayı tercih etmiştir. Eserlerinin çoğu, uzun süreli tasarım ve değerlendirmelerin
ürünüdür. Bunları, çok sevdiği bilardoyu oynadığı sırada bile, aceleyle kaleme aldığı olmuştur. Bu tutumunu,
O'nun sanata karşı gevşek davrandığı biçiminde değerlendirmek yanlış olur. Zira, en hızlı yazdığı zamanlarda
bile, el yazısı o kadar açık, seçik ve düzgündü ki, daha sonra temize çekme gereğini hissetmemiştir.

Türk Müziği ve Mozart:

Mozart için Türklerin ayrı bir önemi vardır, Türkler için de Mozart'ın. Mozart Türklerle, müzik ve töreleriyle
gençlik çağlarından başlayarak ilgilenmiştir.

Osmanlıların Viyana'yı kuşatmaları sırasında ve sonrasında, Avrupalılar, özellikle de Avusturya-Macaristan


İmparatorluğunun yurttaşları Türklerle yakın ilişkilere girmiştir. Kuşatma dağılıp Viyana kurtulunca, daha
önce korkulan düşman artık merak konusu olmaya başlamıştı. Osmanlı giysileri hem erkekler, hem de
kadınlar arasında moda olmuş, Mozart'ın da tiryakisi olduğu Türk kahvesi Viyanalıların yaşamına bir daha
çıkmamak üzere girmiştir. Mehter takımının vurmalı ve üflemeli çalgıları da Avrupa askeri bandolarını
etkilemiş, mehter müziğinden Mozart başta olmak üzere çok sayıda besteci yararlanmıştır.

Türklerle ilgili konular müzikli sahne oyunlarının en gözde malzemesi durumuna gelmiş ve bu gelişme 18.
yüzyılda Avrupa'da "Türk Operası" akımını yaratmıştır. Bu akımın sayısı yüzü aşan örnekleri arasında en
ölümsüz olanı ise Mozart'ın 'Saraydan Kız Kaçırma" adlı eseri olmuştur.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 23


Korsanlar tarafindan kaçırılarak Osmanlı sarayına ya da paşa konağına satılan bir Avrupalı genç kızın
vatanındaki sevgilisi tarafindan bin turlü hile ve desiseye başvurularak kaçırılması temasını işleyen "Saraydan
Kız Kaçırma" operası, Mozart'ın Türk müziği motiflerine ve harem hikayelerine olan ilgisinin bir ürünüdür.
Bu ünlü eser, Mozart'ın yeni yerleşletiği Viyana'da kendisine duyulan hayranlığın artmasına, imparatorun
gözüne girmesine ve Alman operasının İtalyan stilinin egemenliğinden bir ölçüde kurtulmasına yol açmştır.

Mozart'ın Türk müziğinin ritmik, ezgisel ve tınısal özelliklerine duydugu ilgi sadece operalarla sınırlı kalmadı.
Dünyanın Türk Marşı diye adlandırdığı ünlü eser, Mozart'ın en sevilen eserleri arasındaki yerini bu
yüzyılımızda da korumaktadır. "Türk Marşı" aslında K.V. 331 La major piyano sonatının "Alla Turca"
başlıklı son rondo bölümüdür. Benim de çok sevdiğim bu eserle ilginç bir anım vardır: Memuriyetim
nedeniyle Almanya'da bulunduğum sırada, sürekli olarak klasik müzik yayını yapan bir radyonun dinleyici
istekleri programını izlerken, orada taksi şoförlüğü yaparak hayatı kazanmakta olan bir vatandaşımızın
taksisinden radyoyu arayıp bu eserin çalınmasını istemesi ve spikerin bunu büyük bir heyecanla, "İşte çok
önemli bir istek! Şimdi dinleyeceğiniz güzel meledilerin kaynağından anlamlı bir dilek!" diye anons etmesi
beni derinden etkilemiştir. Görüldüğü gibi, farklı iki ulusun ve kültürün çocuklarına bu ortak heyecanı
duyurtan şey gerçekte, "Mozart müziği her kuşakta türlü parıltılala ışıldayan saf altına dönüştü. Onun
evrensel düzenle tınlayan müziği, er geç yeryüzü ruhuna katılarak, ruhtan ruha geçerek dünya
karmaşasının bitimine yardım edecektir." diyen Alman müzik bilgini Alfred Einstein'ı da haklı çıkartan, bu
müziğin etkileri asırları aşan ve tükenecek gibi görünmeyen evrensel anlatım gücünden ve uluslararası
niteliğinden başkaca nedir ki?

Ölümünden bu yana geçen iki asırlık zaman içinde, her kuşak onun eserlerinde bir başka anlam ve güzellikler
bulmuştur. Eserlerindeki derin anlam ruhlara işledikçe Mozart'ın insanlığa yardımı daha da önem
kazanacaktır.

M.Ümit ERTONG

Kaynak: www.historicalsence.com

Zen Yolu / Tasavvuf Yolu

Bugün Zen'in çok özel dünyasına giriyoruz. Zen çok özeldir, çünkü bilincin çok sıradan bir durumudur.
Aslında sıradan zihinler sıradışı olmayı ister; sıradışı zihinler ise sıradanlığın içinde rahat eder. Yalnızca
sıradışı insanlar rahatlamaya hazırdır ve sıradanlığın içinde dingin durumdadır. Sıradan olanlar ise aşağılık
kompleksi hissederler ve bu aşağılık kompleksi nedeniyle özel olmaya çalışırlar. Özel olan kişi ise özel olmak
için çaba sarfetmez. O herhangi bir boşluktan dolayı acı duymaz; o tamamen doludur, taşar, neyse odur.

Zen'in dünyasına hem çok özel, hem de çok sıradan denilebilir. Dışarıdan bakıldığında bu bir çelişki gibi
görünür. Oysa bu çok basit bir olgudur. Bir gülün, bir lotusun, bir tutam çimenin özel olma çabası yoktur. Bir
tutam çimenden, büyük bir yıldıza kadar her şey olduğu gibidir -neyse odur. Onlar varoluşlarından kesinlikle
mutludurlar. Bu yüzden herhangi bir kıyas ya da herhangi bir rekabet yoktur. Herhangi bir hiyerarşik durum
söz konusu değildir -kim alçakmış, kim yüksekmiş bunların önemi yoktur. Aslında kendinin üstün olduğunu
kanıtlamaya çalışan kimse sıradandır.

Herşeyi kabul eden insan neşeli olur. Böyle birisi şükran dolu olur; varoluşa şükran duyar, bütünlüğe şükran
duyar, bu kişi en üstündür.

Hz.İsa şöyle demiştir; kutsanmış olanlar bu dünyada sonuncudur, onlar benim tanrımın krallığında birinci
olacaklardır. Burada Hz.İsa değişik bir dil kullanıyor, çünkü o değişik türden insanlarla konuşuyordu. Bu

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 24


durum Zen niteliği taşır... Sonuncu olanlar... Fakat sonuncu olmaya çalışırsanız sonuncu değilsinizdir,
bunu unutmayın.

İşte Hrististiyanların yüzyıllardır yaptığı buydu; sonuncu olmaya çalışmak ve Tanrı'nın krallığında birinci
olmak. Onlar asıl noktayı kaçırdılar. Sonuncu olmak -çabasız, sadece basit bir anlayışla 'Ben neysem
O'yum. Benim için başka bir varoluş şekli yok. Başka birisi olamam, başka biri olmaya ihtiyacım da yok.
BÜTÜN böyle olmamı istiyor ve ben böyle rahatım, BÜTÜNün iradesine kendimi teslim ediyorum...'

Bir Zen ustası asla 'birinci olmalısın' demez. Fakat Hz.İsa Zen'i bilmeyen insanlarla konuşuyordu. Oysa
Hz.İsa Zen'in ne olduğunu biliyordu. O, Hindistan'a, Ladakh'a, Tibet'e gitmişti. Hatta Japonya'da
bulunduğuna dair hikayeler bile var. Bu mümkündür, çünkü o bir mistik okuldan diğerine 18 yıl gezdi. Fakat
o bir Yahudi gibi konuşmak zorundaydı.

Yahudiler amaçlarına çok bağımlı olarak hareket eden insanlardır. Daima bir yerlere ulaşmaya çalışırlar.
Hintliler de amaca bağımlı insanlardır. Bu yüzden Buda'yı anlayamadılar. Buda Çinliler tarafından en
iyi anlaşıldı. Bundan dolayı Çinliler çok ruhani, dindar değildir -çünkü bir insan ruhani, dindar ise onun
bir amacı vardır: Öteki dünyaya ait bir amaç. Bir yerlerde özel olmak isteyen bir insan, bu hayatta
olmazsa gelecekte, burada değilse ölümden sonra, dünyada değilse cennette bunu hedefler.

Cennet, amaca bağlı insanların bir hayalidir. Böyle insanlar eğer ölümün ötesinde bir amaç varsa dindar
olabilirler. Eğer bir amaç varsa, herşeyi feda etmeye hazırdırlar. Kısacası onlar gerçek dindar olmazlar -din,
onların anlayışı, neşesi, varoluş yolu değil, arzularıdır. Din, onların derin düzeyde tekrarlanan ego
oyunudur.

Herşey BİRdir

Zen konusunda anlaşılması gereken ilk şey, amaca bağımlı olmamaktır. Zen, burada, şimdide olan yaşam
yoludur. Zen, manevi dünyanın diğer sıradan algılanışlarından bir diğeri değildir. O ne manevi, ne de
maddidir. İkisinden de ötedir. Bu veya öteki dünyaya ait değildir, iki dünyanın büyük bir sentezidir.

Zen ustaları çok sıradan yaşarlar, herkes gibi. Fakat sıradışı bir yoldadırlar. Tamamen yeni bir bakışla,
büyük bir zariflikle, muazzam bir hassaslıkla, uyanıklıkla, gözlem dolu olarak, aşkın ve saf bir bilinçlilik
halinde ve o anda yaşarlar. Zen'de hiçbir şey ne kutsal, ne de dünyevidir. Herşey BİRdir, ayrılamaz
BİRdir.

Rekabet=EGO

Zen çok pragmatik ve pratiktir. O, dünyadan el etek çekmeyi aptalca bulur. Onun yerine şöyle der: 'Dönüş!
Neredeysen orada ol, fakat yeni bir yolun içerisinde ol. Bu yeni yol nedir? Rekabetçi olma. Rekabetçilik
dünyasal olmaktır. Bu, dünyasal yaşamakla ya da dağlara çekilmekle ilgili bir sorun değildir. Mağaralara
yerleşebilirsin, fakat diğer mağaralarda başka azizler varsa, rekabet yine olacaktır.

Bir zamanlar bir Hintli aziz tarafından davet edildim. Bir hata olmalıydı, çünkü benim düşünce yolum
hakkında bir fikri yoktu. Ama beni davet etmişti, neşelendim, 'Bu iyi bir fırsat' dedim ve oraya gittim.

İlk olay birbirimize tanıştırıldığımızda başladı. Hintli aziz, altın bir tahtta oturuyordu, yanındaki daha küçük
bir tahtta ise başka bir Hintli rahip oturmaktaydı. Diğer rahipler ise yerde oturuyorlardı.

Hintli aziz bana şöyle dedi: "Benim yanımdaki ufak tahtta kim oturuyor, merak ediyor olmalısın. O yüksek
mahkemenin baş hakimiydi. Fakat öylesine manevi bir insan ki, bu görevinden vazgeçti, dünyadan, yüksek
maaşından, statüsünden ve gücünden vazgeçti. Benim öğrencim oldu. Öylesine alçakgönüllü ki, hiçbir zaman

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 25


benimle eşit düzeyde oturmadı."

Ben devam ettim: "Çok alçakgönüllü olduğunu görebiliyorum. Sizden daha ufak bir tahtta oturuyor, ancak
diğerleri de yerde oturuyor! Eğer o gerçekten alçakgönüllü ise, yere bir çukur kazmalı ve orada oturmalı, tabii
ki gerçekten alçakgönüllü ise. Ama bu durumda, o sadece size karşı alçakgönüllü, diğerlerine karşı ise çok
kibirli."

Gözlerinden öfke kıvılcımları çıkıyordu. Her ikisi de çok kızmıştı, bir süre ne diyeceklerini bilemediler. Ben
devam ettim: "Alçakgönüllüğünüzü görüyorsunuz, ikiniz de kızdınız. Bu adam da hala yerinde oturuyor. Eğer
o gerçekten alçakgönüllü ise, tahtına yapışmasın, aşağı insin ve hemen bir çukur kazsın. O zaman tabii ki yeni
bir rekabet olacak. Diğerleri daha büyük ve derin çukurlar kazacaklar. En alçakgönüllü olan en derin çukura
girmeye çalışacak."

Daha sonra Hintli azize şöyle dedim: "O, sadece senin ölmeni bekliyor, ölür ölmez senin yerine geçecek. Şu
anda yarı yolda. İçinden şöyle dua ediyor, 'Yaşlı bunak , dilerim en kısa zamanda ölürsün!' O zaman başka
birisi ufak tahta oturacak ve böylece o, bu kişiyi alçakgönüllü olarak tanıtacak. Bir de şu var, eğer ufak tahtta
oturan alçakgönüllü, sen nesin? Sen ondan daha yüksek bir tahtta oturuyorsun! Eğer mesele yüksek veya alçak
yerde oturmaksa, tavandaki örümcek ne olacak? O daha yüce olmalı, çünkü senden daha yüksekte. Veya
gökyüzünde uçak kuşlara ne demeli?

Aslında siz bu yolda hiçbir şeyden vazgeçmiş değilsiniz. Hala yeni isimlerle eski aptallıkları taşıyorsunuz.

Sadece isimler değişti, ama eski rüyalar hala devam ediyor, eski arzular, eski egolar hala güçlü bir şekilde
sürüyor. Herhangi bir tapınağa gidebilirsiniz, ama aynı rekabet orada da olacaktır."

Zen , şöyle der: 'Hayatın içinde ol, hayatta yanlış bir şey yoktur. Eğer bir şey yanlışsa, o sizin bakış
açınızdan dolayıdır. Gözleriniz bulutlu, bilincinizin aynası tozlu. Onu temizleyin, daha fazla berraklık
yaratın.'

Rekabet ortadan kalkarsa , dünyadasınızdır, ama dünyadan değilsinizdir. Eğer tutkular yok olursa, terk
edilmesi gereken bir dünya da kalmaz. Fakat bu şekilde tutkular ve rekabet nasıl yok olabilir ki? Biz ona
yeni yollar yaratıyoruz. Birisi sizden daha fazla para, öteki ise daha fazla erdem kazanmaya çalışıyor. Fark
nedir? İkisi de aynı arzudur, aynı rüyadır, aynı uyku durumudur. İnsanlar rüyalarının peşinde koşuyorlar,
rüyalar değişiyor ama onlar asla uyanmıyorlar. Rüyalar değişir, fakat siz bu rüyada, ya da o rüyadasınızdır,
kendinizi karanlıkta kaybedersiniz. Aydınlanmak, rüyaları değiştirmek, eski bir rüyadan başka bir rüya
durumuna geçmek, eski rüya yerine yeni bir rüya yaratmak değildir.

Zen=Dikkat, Sufizm=Yürek

Sufizm spekülasyonlarda bulunmaz. Oldukça gerçekçi, pragmatik ve pratiktir. Ayakları yere basar, soyut
değildir. Buna rağmen herhangi bir dünya görüşü yoktur. Ve bir sistem olmadığından dolayı da bilgiyi
sistematize etmez.

Bir sistem, varoluşu tamamıyla açıklar. Sufizm bir sistem değildir; varoluş için bir açıklaması yoktur,
varoluşun gizlerine giden bir yoldur. Hiçbir şeyi açıklamaz, yalnızca gizleri gösterir. Sizi gizemin içine
yollar. Sufizm varoluşun sırrını çözmez. Tüm sistemler bunu yapar; tüm işleri gizemi ye harikaları yok
ederek bilinmeyeni bilinir kılmaktır. Sufizm sizi bir harikadan diğerine götürür, harikalar diyarının
derinliklerine.

Bir sistem değildir, çünkü hiçbir şey hakkında hiçbir zaman tam bir açıklama vermez. Yalnızca çok, çok
ufak ipuçları, içgörüler verir. Dönüp dolaşıp aynı yere gelmez, felsefe yapmaz; sürekli hikayeler,

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 26


anekdotlar, mecazlar, deyişler ve şiirler ortaya koyar. Bir metafizik değil, mecazdır. 'Ay'ı işaret eden
parmaktır. Parmağı analiz ederek 'ay'ı anlayamazsınız, ama içtenlikle o yöne bakarsanız, 'ay'ı görürsünüz.

Sufi hikayeleri felsefi değidir. İnce ipuçları ve fısıltılardır. Doğal olarak, sadece içtenlikle ve empati ile
dinleyenler, güvenle kalplerini açıp teslim olmaya hazır olanlar Sufizmin ne olduğunu anlayabilirler.
Yalnızca sevebilenler Sufizmin ne olduğunu anlayabilir.

Mesajı nedir? Mantıklı bir analiz değildir, ama Zen kadar mantıksız da değildir. Sufizm, mantıklı olmanın
bir uç, mantıksız olmanın ise diğer bir uç olduğunu söyler. Sufizm ortalarda bir yerdedir, ne mantıklı ne
de tamamiyle mantıksız. Sağa ya da sola yatmaz. Saçma değildir. Sokrates gibi mantıklı değildir, ama
Bodhidharma gibi mantıksız da değildir. Bodhidharma ve Sokrates'in farklı göründüklerini, ancak
yaklaşımlarının aynı olduğunu söyler. Aslında Bodhidharma Sokrates'den daha mantıklıdır; zaten bu yüzden
mantıksızlığa kayar. Eğer mantık çizgisini izlemeye devam ederseniz, eninde sonunda mantığın bittiği yere
gelirsiniz, ama yolculuk devam eder. Bodhidharma, tüm yolu gitmiş ve mantığın bittiği ama hayatın devam
ettiği sınır çizgisine gelmiş olan Sokrates'dir. Bodhidharma farklı görünür, ama yaklaşımı Sokratesçidir -
entelektüeldir. Zen, entelekte çok karşıdır, ama entelekte karşı olmak da entelektüel bir davranıştır.
Zen, felsefe karşıtıdır, ama felsefe karşıtı olduğunuzda da felsefi olursunuz -sizin felsefeniz de budur.
Sufizm uçları reddeder, ortadakini seçer, tam ortadakini.

Zen 'deki anahtar kelime 'dikkat'tir, Sufizm'de ise 'yürek'. Zen zihne karşıdır, ama zihnin ötesine zihinle
geçer. Sufizm zihne karşı değildir, zihne tamamen kayıtsızdır. Sufizm yüreğe yoğunlaşmıştır; kısacası
zihni umursamaz. Evet, Sufi'de de bir aydınlanma olur. Eğer Zen'deki aydınlanmaya satori, zihin-uyanıklığı
dersek, Sufi'deki aydınlanmaya da 'yürek-uyanıklığı' denilebilir. Sufi'nin yolu aşığın yoludur, Zen yolu ise
savaşcının, samurayın yolu.

Sufizm değil Tasavvuf

Sufizm bir dünya görüşü değil, görmektir. Dünya görüşü olduğunuz yerde sayıyorsunuz demektir; bir
felsefeye, gerçekle ilgili belli açıklamalara inanırsınız. Aynı kalırsınız, değişmezsiniz. Dünya görüşü sizi biraz
bilgilendirir, daha bilgili olursunuz.

Görmek ise sizi dönüştürür. Ancak dönüştüğünüzde, yaşamın başka yüksekliklerini ve derinliklerini
deneyimlediğinizde, görebilirsiniz.

Sufizm bir görüdür. Aslında 'Sufizm' demek doğru değildir çünkü bir 'izm' değildir. Sufiler 'Sufizm' demez;
bu başkalarının verdiği bir addır. Onlar tasavvuf derler, bu bir aşk görüşüdür, gerçeğe aşk ile
yakınlaşmaktır. Varoluş hakkında düşünen kişi biraz muhaliftir çünkü varoluşu bir sorun sanır - sanki
varoluş ona meydan okuyordur ve o da buna karşılık veriyordur, sırrı çözmelidir, gizemi yok etmelidir.
Savaşır.

Sufi der ki: 'Biz ve varoluş biriz. Varoluşla kavgaya lüzum yok. Gönlünü al, birleş, davet et, sev, arkadaş
ol ve varoluş sırlarını kendisi açacaktır.'

Sufizmin bir sistem olmadığını söylemiştim, çünkü tüm sistemler sınırlama getirir, çevrenizde birer
hapishane oluşturur. Sufizm özgürlüktür. Belli bir sisteme inanmanızı söylemez. İnançtan değil,
güvenmekten bahseder.

Sufizm in bir felsefe olmadığını söylemiştim, ama felsefe karşıtı da değildir. Yalnızca felsefeyi ve felsefe
karşıtı olmayı umursamaz. Es geçer, kayıtsızdır. Der ki: Gerçek varken ne diye kelimelerle uğraşayım?
Suyu içmek varken ne diye suyla ilgili teorilere kafa patlatayım? Güneşe çıkıp güneş ışınlarıyla dans etmek
varken ne diye teorilerle boğuşayım? Otantik bir şey yaşamamak niye? Felsefe dönüp durur; hep bir şeyler

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 27


hakkındadır. Hiçbir zaman gerçeğin özüne dokunmaz. Gerçek hakkında düşünür ama gerçek hakkında
düşünmek gerçeği yalancı çıkarmaya çalışmaktır. Gerçek düşünülmesi değil karşılaşılması gereken bir
şeydir. Gerçek inanılmamalı, yaşanmalıdır. Gerçek bir sonuç değildir, bir ki yaslama süreci ile gerçeğe
ulaşamazsınız. Gerçek ortadadır! Gerçek sizsiniz, ağanlardır gerçek, kuşlardır gerçek, güneştir, aydır.
Gerçek her yerde ve siz gözlerinizi kapıyorsunuz ve gerçeği düşünüyorsunuz? Düşünce yoldan çıkarır.

Düşünmeye gerek yok. Yaşayın onu! Gerçeği yalnızca yaşayarak bilebilirsiniz.

(Bu alıntı aşağıdaki kitaptan yapılmıştır)

Zen Yolu/Tasavvuf Yolu/ OSHO

Kaynak: http://goto.bilkent.edu.tr/gunes

Modern bir mistik, ölüm sonrası yaşamı tasvir ediyor

Modern bir mistik:

Danimarkalı Martinus Tomson.

Onun başından geçenler, mistik ve kozmik bir olayın, bir insanın yaşantısını nasıl değiştirdiğini gösteren bir
örnektir. Martinus ilk ilhamın geldiği 1921 yıllarında Kopenhag'daki bir büroda sayılarla uğraşmakta idi..
Dinle yakından ilgilenir, mesleği yüzünden başka insanlara yardımcı olamadığı için büyük bir huzursuzluk
duyardı. Spiritizm, teoloji ve benzeri akımlar hakkında hiçbir şey bilmezdi. Eve gittiğinde okumaya başlardı.
Bürodan bir arkadaşı onu çok okumuş bir adamla tanıştırıp eline felsefe hakkında yazılmış bir kitap verdi.
Birkaç sayfa sonra, gerçeği öğrenmek için bir sandalye üstüne oturup ALLAH terimi üzerinde konsantre
olmak gerektiğini öğrendi. böylece kozmik bilinç dediği yepyeni bir hayatın içine girmişti. Bilinçli olarak ve
kontrol altında, intituasyon dediği bilincin kaynağını bulmuştu. Herhangi bir problemi çözmesi gerektiği
zaman, intituasyonla bağlantı kurar ve cevabını bir mutlak bilgi halinde alırdı. Fakat bilgi, kelimeler halinde
verilmediği için, sonradan kelimelere çevirmek gerekirdi. Bu bilgi, ruhlar aleminde bizim maddesel
yaşantımızda kullandığımıza benzemeyen bambaşka bir anlaşma yoluyla verilirdi. Yeni bilinç haline,
paranormal olaylar da arkadaşlık etmekteydi.

Telepati durugörü, ayrılma anları... Başka insanların hastalıklarını kendi bedeninde, ağrılar halinde duyduğu
olurdu. Ayrılma anlarından, mesleğinde de rahatsız edildiği için vazgeçmek zorunda kaldı. Sonra intuitive
bilgisini, insanların anlayacağı kelimelerle ifade etmeye başladı. Bu yeni dünya görüşünün iç mantığı,
güzelliği ve fiziksel dünya ile gösterdiği benzerlikler, diğer bağlantı kuran insanları da etkilemiştir.

Ölüm, İnsan için Allah tarafından verilmiş en çok şaşırtıcı şeydir:


Martinius 'a göre, dünyadaki insan, sadece maddesel bir bedenden ibaret değildir. Bedende, RUH denilen ve
bedenle devamlı ilişkide bulunan psişik bir kuvvet vardır. ruhun daha detaylı incelenmesi Martinius
tarafından yapılmıştır. ölüm dediğimiz olaydan sonra, ruh, bedenle olan bağlantısından kurtulup, ruhlar
aleminde yaşamaya başlar. Sırlı olarak, bazen bir ilişki kurulabilmesi mümkündür. Bu ölüm anından hemen
sonra ya da birkaç gün içerisinde olmaktadır. bu ilişki herhalde durugörü ya da telepati yoluyla
gerçekleşmekte ve hemen kaybolmaktadır. Bundan sonra, ölüm nedeniyle beden bağlantısını kesmiş olan bir
insan için, "yaşayan" terimi kullanılamaz.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 28


Mantal yaşama alanı ve ilk ortam:
Ölümden sonra adım atılan dünya , ruhsal dünya, bedenin ölümden sonra bulunduğu durum da ilk ortam
sayılmaktadır. Fizik dünya bir zaman-mekan dünyası, ruhsal dünya ise bir zaman-durum dünyası
sayılmaktadır. Maddesel dünya, yaratığın ağır ve değişmez bir şekilde yaşadığı materyel bir dünyadır. Ruhsal
dünya ise, hafif, uçucu ruhsal maddelerden meydana gelmiştir. Bu ruhsal madde, yaratığın kendi kendini
konsantre ettiği ve şekil verdiği sürece algılanabilir. Madde, yaratığın en küçük arzusunu bile yerine
getirebilir. Yaratık herhangi bir şeyi gözönüne getirdiği zaman o anda, o şeyle karşılaşır.Fakat
konsantrasyon kaybolduğu an, istenilmiş olan şey de hemen kaybolur.

Yaratık öldükten sonra fiziksel maddeyle bir bağlantı kuramaz. Bunun yerine ruhsal dünyanın
yaratıkları etrafını kaplarlar. Bunların içine yaratığın kendi dünyasında geçirmiş olduğu tecrübeler ve
bilince yer etmiş olan anılar girerler. Bu anılar hafızaya ne kadar derin etki yapmışsa, yaratığın mantal
dünyasında o derece fazla yer alırlar. Bu da ölüm sonrası yaşamın, ölümden önceki yaşamdan pek farklı
olmadığı anlamına gelir. Fark yaratığın yeni dünyasının, sadece kendi tasavvurundan, gözü önüne
getirdiklerinden oluşmasındadır. Yani, yaratık, rüyada olduğu gibi, halüsinasyonlardan meydana gelmiş
bir çevre içerisinde yaşar. Martinius'un görüşüne göre ruhsal dünyada da rüyalar vardır. Bu rüyalar,
ölüm sonrası yaşamın nasıl olabileceğini gösteren duru rüyalardır. Tek fark, insanların günlük rüyalarında
biyolojik birer canlı olarak yaşadıklarıdır. Rüya gören yaratık ise, öteki dünyada sadece bir konuktur. Fiziksel
dünyadan etkilenip görülen rüyalar da olabilir. Ölüm sonrası hayatın ilk devrelerinde yaratık, genel olarak,
yaşadığı olayları ya da gördüğü rüyaları değerlendirecek güçte değildir. Fakat ölümden sonra duvarın
arkasında bir elektrik fişi yoktur artık...

Martinius ölümden sonra yaratığın hareket etmediğine, tersine, çevrenin onunetrafında döndüğüne
değinmektedir. bir duru rüya örneği bunu açıklayabilir:

"Rüya görüyor ve rüya gördüğümü biliyordum. Koca bir yığın telefon direğinin üzerine tırmanmaktaydım. Bu
yığın kare biçiminde yükselip gidiyordu. Tırmandıkça tırmanıyordum. En yükseğe çıktığımda 'Şimdi bu yığın
sallanmaya başlarsa ne olur?' diye sordum, kendi kendime... O anda sallanmaya başlamıştı. "şimdi düşecek!"
dediğim an devrilip yere düşmüştüm... Fakat düşerken sakin sakin yatakta yattığımı hissediyordum. Aslında
hareket eden ben değil, telefon direkleriyle yer idi. Her şey çok göz aldatıcıydı."

Duru rüyalarda olduğu gibi, burada da madde, isteğimizin emirlerine uymaktadır, hem de her zaman.
Yaratık halüsinasyonla gördüğü rüyada, aynı ölümünden önce olduğu gibi hareket etmeye devam eder.
Varlığını araçlar kullanarak, araba sürerek, trene binerek, para kazanarak, uyuyup yemek yiyerek sürdürür.
Yeni yaşam eski yaşam o kadar birbirine benzemektedir ki, yaratık uzun süre geçtiği halde, öldüğünü
anlayamaz. Fakat önce ya da sonra maddesel dünyadan herhangi bir adamla temas kurmaya çalışır. Bu,
halüsinasyonlar yoluyla bir fantom yaratılarak olur, fakat bu fantomla duygusal bir bağ kurulamaz. Bir
eksiklik daima vardır. Böylece yaratık yavaş yavaş bir dünyaya kaydığını hisseder. Fakat bu değişikliği tam
olarak anlayıncaya kadar yine belli bir süre geçmiş olur. Tabiî ölmeden önce ruhsal olaylarla ilgilenmiş ve
kendisini ölüme hazırlamış olanlar, bu değişikliği ve girdikleri yeni ortamı daha çabuk kavrarlar.

Sadece aynı dalga boyu ile temas:


Ruhsal dünya, Martinius'a göre, bir fizik üstü ışınlar ve dalgalar dünyasıdır. Eğer oradaki yaratıklar,
birbirleriyle bağlantı kurmak isterlerse bu, kelimelerin tam anlamıyla aynı dalga boylarında oldukları
zaman gerçekleşir. Bu da ortak eğilim ve merakların başka bir anlatım biçimidir. Oysa ki fiziksel dünyada
bir araya gelebilirler. Ruhsal dünyada ise aynı karaktere sahip olmayan ruhlar kesinlikle bir araya
gelmezler.

Bu aynen, radyoda istasyon aramak gibidir. Bulduğumuz istasyon dalga boyunu kaydırdığımız, yani
frekansını değiştirdiğimiz an, bambaşka bir istasyonla karşılaşırız.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 29


Bütün arzuların yerine getirilişi:
Şimdiye kadar anlattıklarımızdan, öteki dünyanın bir huzur dünyası olduğu ortaya çıkmaktadır. Fakat
gerçekte her şey bu kadar basit değildir.

Çok başarılı bir iş adamı, büyük bir işin peşindeyken öbür ve ruhsal alemin ilk ortamına girer. Orada da daha
büyük bir hızla para kazanmaya devam eder. Âdeta para yağmuruna tutulmuştur. Hırsızlar tarafından
parasının ve mallarının çalınacağı aklına gelir. O anda etrafını hırsız ve gangsterler sarar ve en korkunç
polisiye filmde gördüğünden daha korkunç bir şekilde onların kurbanı olur.

Tabiî ancak kendi dalga uzunluğundaki yaratıklarla bağlantı kurabileceğinden, yine paraya düşkün
yaratıklarla ilgilenir ve onlarla bir çeşit rekabete girer. Fakat hepsi de aynı başarıyı gösterdiklerinden, onu
takdir edecek kimse kalmaz. Şimdi, kendi telkinleriyle yarattığı dünyada yapayalnız kalmıştır. etrafında
sadece onunla rekabet halinde olan iş adamları, hırsız ve dolandırıcılar vardır. Kendisini bu durumdan
kurtarmak için, başka dalga boylarının yaratıklarıyla bağlantı kurması gereklidir, fakat bu da zordur,
tabiî. Yaratık, kendi yaratmış olduğu cehennemde yaşamaya başlar.

Bu anlattıklarımız, sadece bir örnekten ibaret olmakla beraber, tüm hayatını, başka insanlardan ya da
belli bir insandan nefret etmekle geçirmiş olan birinin öldükten sonra da bu duygulardan
kurtulamayacağına dair güzel bir örnektir.Böyle bir insan arzularının gerçekleştirdiğini, intikamlar
aldığını görecek ve sadece aynı eğilimleri olan yaratıklarla bağlantı kurabilecektir. Kendisi, mutlak bir
gerçek olarak yaşadığı, bir ruhsal hapishaneye girecektir. Din ve kilise yoluyla devamlı bir şekilde
cehennem ve cehennem azabından korkmuş olan bir insanın, öldükten sonra, kendi tasavvur ettiği bir
cehenneme girebileceği de mantıklı bir düşüncedir. Zaman kavramı olmadığı ve yaşanılan olayın
sonsuza kadar uzandığı duygusu var olduğundan, bu cehennem azabı uzadıkça uzar.

İlk ortam; Cennet ve Cehennem:

Şimdiye kadar söylediklerimizden anlaşıldığına göre, tüm arzu ve umutların birdenbire yerlerine getirilmeleri,
pek acı verici durumlara da yol açabilmektedir. Martinius'a göre bu kısa bir süre böylece devam eder ve daha
yüksek bir safhaya ulaşılır. Fakat ilk ortamın cehennem değil de cennet gibi de yaşandığı da olabilir.
Sözgelişi, pozitif bir dinsel anlayış içersinde yetişmiş olan bir insanın ilk ortamı da huzur dolu olur.
Fakat bugünkü modern insanın ölüm hakkındaki görüşleri biraz komplikedir. Ölümden sonra hayatın devam
ettiğini söylemek bile onuniçin bir alay konusudur. Fakat yaşadığı maddesel dünyada da ölümden sonra
yaşamayacağına dair bir kanıtlama yapamaz. Çoğu dinsel anlayışlara göre kanunlara(dinsel yasaklar)
uymayanlar cehennem azaplarına çarptırılacaklardır. Modern insan, hangi dinsel inanışı seçerse seçsin, hangi
görüşe sahip olursa olsun, yine de ölüm sonrası hakkındaki şüphelerinden kurtulamaz.

Birinci ortamı cehenneme çeviren çoğunlukla bencilce arzular olmaktadır. Fakat yaşantıları boyunca
başka insanlara yardım elini uzatmış olan ve ölümü kolayca karşılayan bir insan, ilk ortamı huzur
içinde karşılar. Bunlar ilk ortamda arzularının yerine getirilmiş olduğunu görürler. Aynı şey sanatçı ve bilim
adamları için de geçerlidir. (Fakat istek ve arzuların egoistçe olmamaları şartı ile). Buradaki bencillik
başkalarını göz önüne almadan sadece kendi istek ve arzularını ön plana almaktır.

Peki, öldükten sonra, ruhsal ortamda tanıdıklarına rastlayan ve ona yardımcı olduklarını gören yaratıklar yok
mudur? Çoğu ölüm döşeği vizyonları bu görüşü desteklemektedirler. Peki bu yardım yaratığın ilk ortamdaki
cehennem azabından kurtulması için de yapılamaz mı? Bu olamaz, çünkü bu cehennem azabı, tümüyle
yaratığın kendi isteklerinden doğar.

İlk ortam ve koruyucu ruhlar:


Demek oluyor ki çoğu insanlar, bu ilk ortamı, çekilmez bir cehennem azabı içinde yaşamaktadırlar. Bu
durumda dinsel inanışları olanların, ateistlere oranla daha fazla avantajları vardır. Dinsel inanışı olan,

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 30


kendisinden daha yüksek birinin olduğunu hatırladığı an ona yönelir ve cehennemden kurtulma yolunu
bulmuş olur. Ateist ise böyle bir kurtuluş yolunu bulana kadar daha fazla zaman harcayacak fakat eninde
sonunda bulacaktır. Yani bu bir dalga boyu değişikliği, çevre değişikliği, kısacası ortam değişikliği anlamına
gelir. Yani ortamın yaratıkları, daha olgun ve yardımsever yaratıklar olacaklardır. Martinius bunları
koruyucu ruhlar olarak adlandırmaktadır. Bu ruhlar daima hazır bulunup, yardım edecek kişi ararlar. Fakat
bu olanağı yaratıkların, sözle rica edişleri yoluyla değil de daha çok ruhsal bir kavram olan dua yoluyla elde
ederler. Böylece yaratık kendi dalga boyunu da değiştirmiş olur.

Bundan sonra yardımcı ruhlar, ödevlerini yerine getirebilirler. İlk yaptıkları kendilerini tanıtmak olmaktadır.
Koyu dindarlara(yüksek mertebeli) melekler halinde, az dindarlara da normal insan kılığında görünürler.
Böyle bir kılıkla güven veren bir duruma geçmişlerdir. Bundan sonra koruyucu meleklerin işi, telkin yoluyla
yaratıkları kendi dünyasal isteklerinden kurtarmak olmaktadır. Bu olayı yetişkin birinin bir çocuğu avutması
ile karşılaştırabiliriz. Bu avutma da aslında bir çeşit telkindir. Böylelikle yaratığın bilinci yavaş yavaş yeni bir
yön alır. Yine de kurtulmadaki kolaylık yaratığın ilk ortamındaki tecrübelerine dayanır. Koruyucu ruhların
yaptıkları bir çeşit beyin yıkamadır da denilebilir. Çünkü onların görevi yaratığın belli istek ve eğilimlerine
gem vurmaktır. Ancak bu şekilde daha yüksek ortamların ışığı altına girilebilir. İlk ortam aslında yaratığı
dünyasal bilinç ve tecrübelerden kurtarmaya yarar. Bir süre için yaratık, bilincin bencil kısmından ayrılmış
olur. Bilincin gelişmiş olan ve gerek kendisine gerek diğerlerine huzur veren kısmına dokunulmaz. Artık
yaratık düğün elbiseleri içinde bir bayram havasına bürünmüş olarak, yeni bir yaşama tarzına, cennete geçer.

Özet:
Kısaca özetleyecek olursak: İnsan öldükten sonra yaratığın içine girdiği çevre tümüyle kendisi
tarafından yaratılır. Bu çevre onun düşünce ve tasavvurlarından meydan gelen gerçek bir çevredir.
Fiziksel çevrede yaratık, dış çevresiyle devamlı olarak bağlantı kurmak zorundaydı. Oysaki yeni çevresinde,
dış dünyasıyla ilgilenmez. Yaratık kendi arzularıyla yarattığı bir hapishanededir âdeta... Sadece aynı
dalga uzunluğu içinde bulunan yaratıklarla ilişki kurabilir. Zaman kavramı yaratığın yaşadığı olayı
sonsuza kadar uzayacakmış gibi hissettirir. Bütün bunlar bazen cehennem azabı gibi gelir ona. Dua
kurtarıcı ruhlarla bağlantı kurmak için bir aracıdır. Bu ruhlar yaratıkları azap verici ilk ortamdan daha yüksek
ortamlara çıkarırlar. Bunu da telkin yoluyla başarırlar. İlk ortamdan çıkışı ikinci ölüm olarak da
adlandırabiliriz. Aynı zamanda daha yüksek bir ortamın doğumu da sayılabilir.

Martinius' a göre, hiç kimse ilk ortam dolayısıyla ölümden korkmamalıdır. Bu ortam, yaratığın yaşadığı
sürece gerçekleştirmeye imkan bulamadığı arzularının birdenbire gerçekleşmesi ortamıdır.

Birinci
ortamda
cennet:
Cehennem azabından sonra , yaratığın geçtiği birinci ortamın, ötekine nazaran çok daha değişik olacağı akla
gelebilir. cennet sınırları içinde yaratık, pozitif yöndeki istek ve arzularının gerçekleştiğini görecektir. Bu
ideallerinin en üstün safhası halindedir. Herkes istediği gibi hareket edebilme olanaklarına sahiptir. Burada
yaratıklar birbirleri için yaşarlar. Fakat varoluş yine de psişik düzeydedir, bu bakımdan da ilk ortamdan az
farklılık gösterir. Burada çalışma saatları (koruyucu ruh olarak) olduğu gibi, boş saatlar da vardır. Çeşitli
dinlere ve çeşitli görüşlere göre toplumlar vardır. Buralara aynı dalga uzunluğunda olan insanlar
giderler.

Kaynak : Ölümden Sonra Hayat

Nils Olof Jacobson / Milliyet yayınları

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 31


Kendinle Yüzleşmeler

“Sabahın ilk ışıkları belirmeye başladığında zihnindeki karaltılarda yavaş yavaş yerini daha bir aydınlığa
bırakıyordu. Serzenişlerini bir bir içine gömmek yada hepsini canhıraş bir şekilde haykırmak istiyordu. Tam
karar verememişti. Bazen değişik farklı duygu yoğunlukları yaşıyor ama gerçek anlamda ne yapması
gerektiğine karar veremiyordu. Gel git yaşayan okyanusların dalgaları gibi duyguları hep onun istediği ve
ulaşamadığı kıyılara kendini çarpıyordu. İntihar etmeye ramak kala çaresizliği tüm benliğiyle yaşayanların
kendisini yalnızlığın kucağına çarpmaları gibi bir şeydi bu.

Kendisiyle nice zamandır yüzleşmeyi düşünüyor ve artık onulmaz yaralar açmış geçmişini tamamen
unutmak istiyordu. Geçmiş orada durduğu yerde durmuyor bu güne ve şimdiye gelerek yaşanılan tüm
olumsuz deneyimleri diriltip yeniden kendisine saldırmasını sağlıyordu. Oysa bu kendisine sürekli acı
veren deneyimlerin yaşamından çıkması çok zor muydu? Belki değildi ama o bunların nasıl
değiştirilerek ters yüz edileceklerinibilemiyordu. Hep sanki içinde farklı bir insan varda onunla konuşuyor
gibiydi. Daha çok negatif deneyimleri ısıtıp devamlı önüne koyan bu farklı insan onu artık iyice kokuşmuş
ve her koridorunu ezberlemiş olduğu bir labirente sokmaya çalışıyordu. Labirentin içinde tüm olumsuz
deneyimler sanki bir kortej eşliğinde erozyona uğramış, entrikaların çemberinden geçmiş, ızbandut
görünümünde ve bazen çok nazik ama bazen de can yakıcı, incitici bir şekilde yaşamının içine giriyordu.

Sabah olmuştu artık. Gün yüzünün sıcaklığı içine doluyor karamsar tüm duygular yerini tamamen
farklı duygulara bırakıyordu. Hep sabahın erken olmasını istemesinin ardında yatan sebep belki de bu
duygularıydı . İnsan güneşin o engin hoşgörülü ışığını içine çektikçe ışığın verdiği gücü hissediyor ve tüm
bedenine enerji doluyordu. Sadece bedeni değil tüm ruhu ve zihni olumlu yönde etkileniyor gerçek
dinginliğin önemli bir aşaması gerçekleşerek çoğu kişinin fark edemediği ama aslında her gün deneyimlediği
ışığın enerji veren gücü göreve başlıyordu.”

Işığın
Gücü
Işığın muhteşem güç veren ve bedendeki tüm dengeleri değiştiren özelliği yaşamın daha sağlıklı
sürdürülebilme çalışmalarında en önde gelen faktörlerdendir. Hepimiz yazın sıcağının içinde ve güneşin
altında kendimizi daha iyi hissederiz. Neşemiz ve enerjimiz artar. Doğanın enerjisi gibi. Doğada yaz
gelmeden daha mevsim ilk baharken tamamen değişmeye; renkler cümbüşü gözlerimizi kamaştırmaya,
havanın ılıklığı rahatlatmaya, sıcaklığı ise neşelendirmeye başlar bizleri.

Aşkların ilk başlangıç zamanları da bu mevsime niçin denk gelir sanıyorsunuz? Aşk ruhlar
aleminden bize bahşedilmiş enerjinin duygularımıza yansımış halidir. Gücü olan sever. Gücü olan
bağışlar ve gücü olan kendisiyle yüzleşebilme cesaretini taşır. Gücü olan kuru bir sünger gibi suyu
emer ve o güneşin tüm parlaklığını içine çeker.

Cemre toprağa düştükten sonra artık tüm duygular mozaiği değişmeye ve güneş enerjisi ile beslenerek
yüreklerimizi donatmaya başlar. Karanlıkların, soğukların, nemli ve rutubetli havaların insan ruhunu almış
olduğu amansız kıskaç etkisini kaybetmeye başlar.

Ying
Yang
dengesi
İnsanların bedenlerindeki ying oranı kışın soğuk, rutubetli, kasvetli havasında artmış yang oranı azalmıştır.
Yaratılış enerjisi iki uç arasında hareket eder. Gece ve gündüz, hayat ve ölüm gibi. Tıpkı bir pilin artı
ve eksi kutupları arasında akanenerjiye benzer. Çinliler bu enerjinin kutuplarını ying ve yang olarak
isimlendirmişlerdir. Bu denge doğanın her yanında vardır. Birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Her şey
kendi özelliğinde ve kendine has yapısı ile devam eder. Bu denge sadece doğada değil, yaşamın her

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 32


safhasında ve insanlarda da vardır. Yang; güneşli taraf ve pozitiflik, ying’de kötü, gölgeli taraf ve negatiflik
olarak nitelendirilir.

Beyaz tenli, mutsuz ve lenfatik tipler ying’tir. Bunların enerjileri ve ısıları yetersizdir. Enerjilerini iyi
kullanamazlar. Yorgun olurlar ve zor nefes alırlar. Hastalıkları akut değil kroniktir. Sık hasta olmasalar da
mevcut hastalıklardan kurtulmaları da kolay olmaz. Bunlar kronik hastalıklara maruz kalırlar. Astım, kronik
bronşit, romatizma, depresyon bu hastalıklara örnek verilebilir. Kan dolaşım sistemleri sürekli kirlenmeye
eğilimlidir. Bu yüzden dolaşım sorunları vardır. Özellikle kanlarını temizlemeye yönelik tedavilerine (kan
verme, bitki tedavileri, düzenli egzersiz hareketleri gibi) önem vermeleri gerekir. Bu tiplerde akupunktur
tedavisi kişinin anında faydasını deneyimleyebileceği barizlikte etkinliğini gösterir.

Yang tipler güçlü, iyi yaşayan, neşeli, kanlı, yüksek tansiyona eğilimli insanlardır. Yang oranları fazladır
ve bu oran onların yorulmasını engeller. Yüksek performans sahibi olmalarını sağlar. Vücutlarının üst
kısımları özellikle gelişmiş ve yağ oranları fazladır. Hastalıkları akut gelişir ve kalp damar hastalıkları
açısından risk taşırlar. Hastalıkları aniden çıkar ve dramatik sonuçlar meydana getirebilir. Bir gün önce
son derece sağlıklı ve neşeli gördüğünüz bu kişilerin ertesi gün çok ciddi rahatsızlanmış olduklarını hatta
yaşamlarını yitirdiklerini duyabilirsiniz.

Pratik, kolay
ve etkili
zihinsel
bioenerji
tedavi
uygulaması:
Zaman zaman yorgun ve bitkin olduğunuzu hissediyorsunuz. Başınız ağrıyor. Unutkanlığınız son günlerde
artmış durumda . Dikkatinizi bir konu veya okuduğunuz bir yazıya vermekte güçlük çekiyorsunuz.
Sabahları çok yorgun kalkıyor ve akşamları erkenden bitkin hale geliyorsunuz. Eklemlerinizde ve
adalelerinizde dolaşan ağrılarınız var. Mide, barsak sorunları yaşıyorsunuz. Hazımsızlık, midenizde yanma,
ekşime ve şişkinlik şikayetleri oluyor. Kabızlığınız var. Saçlarınız da dökülmeler oluyor. Yaşlandığınızı ve
mutsuzlaştığınızı hissediyorsunuz. Yaşam artık size eskisi gibi bir anlam ifade etmiyor. Amaçlarınız yok.
Çaresizlik alabildiğine yaşamınızın hemen her safhasında karşınıza dikiliyor. Yapamayacağınızı ve olumsuz
düşüncelere karşı temizleyici filtrelerinizi kullanmayacağınızı sürekli haykırıyor. Korku duygusuyla tanışıp
onunla yaşamaya alışmışsınız ve gerçeklik duygusundan uzaklaşarak nesnelliğinizi yitirmişsiniz. Kendinizi
sevmeyi değil hep eleştirerek adeta nefret etmeyi öğrenmişsiniz. Bunların hepsi bir kısır döngü
oluşturmuş ve artık hakikaten uzun bir zamanda mükemmel sağlığa kavuşabilmenizi ancak mümkün hale
getirecek kadar sağlığınızı bozmuşsunuz.

Bu şikayetlerin bir çoğu hepimizin yaşamlarında zaman zaman hissettiği rahatsızlıklardır. Yada “kendinle
yüzleşmeler”de anlatılmaya çalışılan ruh halini çoğu kez yaşamlarımızı devam ettirirken hissedebiliriz. Bu ruh
hallerini doğal olarak kabul etmeli ve hemen onlardan kurtulabilmek için bu uygulamalara ihtiyacımız
olduğunu bilmeliyiz. Bu tip ruh hallerinde ve aklınıza gelebilecek daha bir çok rahatsızlıklarda
kullanabileceğiniz bir yöntem sunmak istiyorum sizlere.

Yöntemlerin çeşitliliği oldukça fazladır. Hareketlerle yapılan ve çakraların aktifleştirilmelerinde oldukça


etkin egzersizler vardır. Benim kısa ve öz olarak tarif edeceğim egzersiz zihninizde canlandırma yöntemi ile
yapılanıdır. Burada şunu da ifade etmeliyim ki bu uygulama birçok rahatsızlıklarımızdan tam anlamı ile
kurtulmamızı sağlamayabilir. Burada ikinci bir kişi olan hekimin önemli bir görevi enerji çakralarının
açılmasını dışarıdan direk etkileme gücüne sahip olmasıdır. Her ne kadar bu çakraların açılmasında kişinin
kendi etkin konsantrasyonu birinci derecede rol oynasa da dışarıdan müdahalenin de asla ihmal
edilmeyecek derece de etkin olabildiğini deneyimlerimle müşahede etmiş bulunmaktayım. Bazı hastaların
zihinsel ve psikolojik sorunlarını; sadece hayal güçlerini; renkleri ve onların anatomik lokalizasyonları

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 33


olan çakraları kullanarak mükemmel düzeyde düzeltebildiklerini görmek ve hemen farklılığı
hissedebilmelerini sağlamak uygulayıcı ve uygulamayı öğreten için büyük bir mutluluk ve onur kaynağı
olmaktadır .Bazen uzun yıllar çözülemeyen ufak sorunların birkaç uygulama sonunda kayboldukları
görülmektedir. Şifa bazen çok hızlı ve aniden gelişebilir. Bunun için ilk ve belki en önemli şart iyileşmeyi
şiddetlice istemektir.

Uygulama:
Lütfen sessiz sakin bir ortamda bulunun . Gözlerinizi yumunuz. Bir koltuk, sandalye veya sert bir zemin
üzerine oturunuz. Bacaklarınızı bağdaş pozisyonuna getirebilir veya koltukta iseniz ayaklarınızı aşağıya doğru
sarkıtabilirsiniz. Belinizin tüm omurganız boyunca dimdik durması çok önemlidir. Omuzlarınız biraz geride
göğsünüz hafifçe ileride, kafanız omuzlarınızın arkasında kalacak şekilde durunuz.

Beyaz ışığın (bu bir duman olabilir veya bulutu düşünmenizde aynı etkinliği sağlar) tam kafanızın tepe
noktasından yukarıdan aşağıya doğru indiğini düşünün. Bir boş kaba veya şişeye süt doldurduğunuzda sütün
yavaş yavaş yukarıya doğru yükselmesi gibi sizde ayak parmak uçlarınızdan yukarıya doğru, ayak bilekleri,
dizler, bacaklar, karın bölgesi ve göğüs boşluğu en son olarak da beyninizin o beyaz ışıkla veya bulutla
tamamen dolduğunuzu hayal etmelisiniz. Lütfen zihninizde beyaz ışıkla dolmuş parlayan hatta etrafa ışık
saçan görünümünüzü canlandırın. Beyaz ışıkla dolmanız şarj edilmiş olduğunuzu gösterir. Cep telefonunuzun
bitmiş olan pilinin şarj edilmesi, akünüzün doldurulması veya daha birçok örnekle ifade edilebileceği gibi
vücudunuza bu beyaz ışığın dolması yaşam enerjisi ve gücünün dolması ile eş değerdir. Bu uygulamanın
güneşli bir gün güneşe dönerek tamamen onun sıcaklığını da hissederek yapılması etkinin çok daha belirgince
hissedilmesini sağlayacaktır. Halk arasında “güneş giren eve doktor girmez” boşuna söylenilmemiştir.

Bu şarj olma anlarında çoğu kez uygulamayı başarabilenler trans durumuna geçerler ve uygulama
sonrasında ruhen, bedenen, zihnen dinlenmiş olduklarını hissedebilirler. Uygulama sırasında hoşa giden bir
müzik dinlenilmesi faydalı olacaktır. Bu sadece beyaz ışığın vücutta eksilmesini tamamlayan bir
uygulamadır. Renk olarak sadece beyaz ışığa değil diğer renklere de ihtiyacımızın olduğunu bilmeliyiz.
Ayrıca bedenimizin değişik bölgelerindeki yedi enerji çakralarının aktifleştirilmesi çalışmalarının da
birlikte yapılması ve her enerji çakrasının kendine has renginin kullanılarak uygulamanın
gerçekleştirilmesi çok daha anlamlı sonuçları elde etmemizi sağlayacak ve en doğal vücut auramıza bizi
kavuşturacaktır .

Bu vücut aurası muhteşem bir enerji ile dolmamızı ve yaşamımızı başarılı, coşkulu, doyumlu bir
şekilde sürdürmemizi sağlar.

Dr. Recai Yahyaoğlu / www.olumludusunce.org

Sevgi ve Bilgi Hakkında Kısa Bir Hikaye

Önce sâdece sevgi ve bilgi vardı.

O 'na bâzısı Allah, bâzısı God, bâzısı Tao, bâzısı da başka şey der.

O , sonsuzlukla dahi ölçülemeyecek derecede akıl, hikmet, kudret ve güzellikten ibâretti.

Sonra O, sevgisini ve bilgisini varlık hâline getirmeye karar verdi ve bunu uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve
mânâsıyla var oldu. Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu.

Bâzıları buna genesis, bâzıları yaratılış, bâzıları da Big Bang der.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 34


Bu ilk yaratılış belli bir yerde olmadı çünkü ondan evvel mekân yoktu; belli bir zamanda da olmadı
çünkü ondan evvel zaman yoktu.

Bu sebepledir ki, bizim ölçülerimize göre değerlendirmek için zihnimizi zorlarsak, yaratılış her yerde ve her
zaman oldu, olmakta ve olacak.

Big Bang aslâ bitmedi, bitmeyecek, tâ ki yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye
kadar .

Bâzıları bu farklılıkların azalması, her şeyin sürekli dağılıp gitmesi vâkıasına entropi der. Çünkü varoluş
ancak farklılıkla, izâfiyetle mümkün ve farklılıklar ortadan kalkınca ne zaman kalacak, ne de mekân.

Bâzıları bu mukadder hâdiseye kıyamet der.

Ne zaman kopacağı sorulduğunda "Ölçülemeyecek kadar uzun bir süre sonra" cevabını verirler; çünkü o
olduğunda ölçülecek zaman kalmayacaktır.

Üstelik Big Bang de, kıyamet de hep var olmakta. Bütün madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup
varlığa kavuşmakta. Böyle olduğu için de mâzi, hâl ve âti hep aynı.

O hepsini biliyor ve her şey zaten O'nda.

Bâzıları "Yaratılışa ne gerek vardı, O'nun ihtiyacı mı vardı?" diye sordular zaman zaman.

Hâlbuki yaratılış kaçınılmazdı.

Çünkü bütün bu olup bitenler akl-ı hikmet, kudret ve güzellikle dolu, O'nun bu vasıflarının bir yansıması, bir
yanılsaması sâdece.

Hakikâtte ne yaratılış var, ne de yaratılmış .

Zâten her şey O!

Bu mutlak hakikati kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr diye birisini, yaşadığı ruh hâlini konuşma lisanının
kifayetsizliği içinde dile getirdi diye, dar kafalı bağnazlar öldürdüler.

O , fâniler mutlu olsun diye iyi davranan kullarına cennet vaâd etti, kötü davrananların ise cehennemde ceza
göreceklerini tebliğ etti. Halbuki her an yeniden yaratılan ve kıyamet kopan alemde cennetin de
cehennemin de zâten mevcut olduğunu, bâzılarının öbür dünya, bazılarının öte âlem dedikleri yerin zâten
burası, burasının da orası olduğunu allegorik bir şekilde ifâde ettiğini pek çok insan anlayamadı;
anlayanlardan Yûnus Emre diye birisi “ Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûri, isteyene ver sen
Onu, bana seni gerek seni” diye yakardı.

O sevgi ve bilgi olduğu için, kâinatı da sevgi ve bilgi ile yönetti.

Big Bang’den sonra her şey sonsuzca dağılıp yok olacağına, kümelenerek maddeyi ve enerjiyi oluşturdu.
Zâten madde ile enerji denen yaratıklar aynı şeydiler. En küçük zerrelerden sonsuz bütünlüğe kadar bütün
evren bilginin düzeni içerisinde sevgiyle birbirine yaklaştı.

Bâzıları buna gravite, zayıf güç, çekirdek gücü gibi isimler taktılar; Einstein diye birisi hepsinin aynı gücün
yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı, hattâ “Tanrı’nın formülünü bulmak üzereyim” gibi, bâzılarına çok

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 35


ters gelen lâflar etti. Nötronlar, atomlar, moleküller, gök cisimleri, yıldızlar, gezegenler oluştu.

Bâzıları bunlara kapalı ve açık sistemler dediler. En azından bir tânesinin varlığından emin olduğumuz bâzı
gezegenlerde oksijen, karbon ve azot denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle birleştiler ki, organik
moleküller teşekkül etti. Sonradan bunlar bâzılarının kozervat dedikleri canlılık öncesi oluşumlar hâline
geldiler.

Daha sonra bunlara sevginin kaçınılmaz gereği olarak can verildi.

Bâzıları buna ruh, bâzıları soul, bâzıları spirit, bâzıları başka isimler verdiler; bu isimlerin hemen hepsi soluk,
rüzgâr veya gölge anlamına gelen köklerden türedi çünkü canın uçucu, ölümle cesedi terk edip giden bir
cevher olduğu düşünüldü.

Can, O'nun mahlûkatın bir kısmına bahşettiği bir ayrıcalıktı âdeta ama, evrimin kaçınılmaz özelliği olarak,
canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi.

Bâzılarının virüs, prion gibi isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz sınırda yerlerini aldılar.

Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık sistemler olarak tanımlamaları, yâni entropiye karşı çıkarken
(negentropi yaparken) çevredeki entropiyi arttırdıklarını söylemeleri pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı
ama ekserîsi düşünemedi ki, kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi ve eğer canlılığın târifi buysa,
hareketlilikse, reaktiviteyse, mâlzemeyi alıp kendi işine yarayacak şekilde kullanıp artıkları atmaksa ve eninde
sonunda gene entropiye mağlûp düşüp dezorganize olmaksa, bütün bu kıstaslara en mükemmel şekilde uyan
yaratık kâinatın ta kendisiydi.

Yâni can her yerdeydi, ruh her şeydeydi.

Can’ın ne olduğu, mâhiyeti gibi suâller pek çok zihni binlerce yıl meşgûl etti.

Halbuki can, mutlak hakikat olan O’ndan, sâdece ve sâdece O’ndan başka bir şey değildi.

Bunu insan beyninin kavraması mümkün olmadığı için gönderdiği kutsal kitaplarda değişik isimlerle Can’dan
bahsetti ama ne olduğunu anlatmadı.

Kur’an-ı Kerîm’de; İnsanların bu mes’eleyi kavrayamayacaklarını açıkça beyan etti.

Daha güzele ve bilgili’ ye doğru yolculuk devam etmeliydi tabii ki, öyle de oldu . Çünkü O, kendinin
sûretini, yansımasını yaratmak istiyordu.

Tek hücreliler, zamanla, birleşerek daha karmaşık çok hücreli canlıları, onlar da, zamanla, muhafaza edilmesi
daha zor ama gelişmiş büyük canlıları husûle getirdiler.

Güzelliğin ve bilginin gereği, her şeyin hep zıddıyla kaim olması gerekiyordu .

Elektronun pozitronu, cansızın canlısı, dirinin ölüsü, erkeğin dişisi, hayvanın bitkisi, gibi sonsuz sayıda
zıtlıklar oluştu. Bâzıları buna diyalektik dediler.

O ’nun sevgi ve bilgisinin karşıtı olarak nefret ve cehâlet, hikmetinin karşıtı olarak da taassup ister istemez
oluştu.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 36


O , bu menfî vasıflara şeytan, iblis, kötü ruh, müspet olanlara melek, peri, arada ve karışık olanlara cin gibi
isimler taktı.

Doğum ölümle, iyilik kötülükle, merhamet zulümle, sıhhât hastalıkla, barış savaşla zıtlaştı.

Bütün bu kötü gibi görünen varoluşlar aslında evrimin devamı, daha iyiye ve güzele akışın temini için
gerekliydi .

Bu temel espriyi fark edemeyen bâzıları şeytanı O’nun rakibi zannedip perestiş ettiler, hattâ ona tapındılar.

Halbuki bütün bunlar sâdece ve sâdece insan için mevcuttu; insansız âlemde her şey biteviyeydi, şeytan da
kötülük de yoktu. Hepsi, kendi kendini aşmaya mahkûm ve muktedir tek yaratık olan insanla beraber var
oldu.

Bâzıları Mekke’de taşlar atarken orada gerçekten şeytan diye bir varlığın bulunduğunu, bu sûretle onu zayıf
düşürdüklerini sandılar.

Hâlbuki kendi içlerindeki kötülükleri taşlıyorlardı, kendi ruhlarını temizliyorlardı.

O , aynı şehirdeki çok eski bir mâbedi bütün kendisine inananların teveccüh edecekleri, ibâdet ederken
yönelecekleri merkez ilân etti. Bâzıları taştan ahşaptan bu binaya tabiat üstü güçler atfettiler.

Mevlâna gibi mutasavvıf denen bâzıları hâricindeki kişiler düşünemediler ki, bir an için o bina ortadan
kalksa, milyarlarca kişi birbirlerine teveccüh etmekteydiler günde beş kez.

Yâni insana, O’nun sûretine, yansımasına; O’na.!

Bâzıları bu aşkın fikir ve gönül zâviyesini, her şeyin başının ve sonunun insan olduğunu, insandan başka
kıymet hükmünün bulunmadığını vehmeden hümanizm isimli felsefî akımla karıştırıp kızdılar.

Zâten, bu nüansı farkında olmayan pek çok kişi, bu terimi basitçe insanı sevmek anlamında kullanmaktaydı.

Bu zıtlıklar birbirlerini tamamladılar, yeni güzellikler oluşturdular.

Hayvanlar âlemindeki gelişme, aynı minvâl üzre, bâzılarının memeliler, primatlar, hominidler dedikleri
yaratıklara kadar ilerledi ve sonunda, beyni bilinen bütün diğer canlılardan daha çok gelişmiş, soyut düşünme
kâbiliyetine hâiz, kendi kendini aşmaya mecbur ve mahkûm, O’nun hakkında tefekkür etme mazhariyetine
sâhip bir varlık gelişti.

Bâzıları ona insan, bâzıları eşref-i mahlûkat, bazıları homo erektus, homo sapiens, homo faber, homo
ekonomikus... gibi isimler taktılar.

O , sevgi ile birbirlerine yaklaşsınlar diye onları ırklara, milletlere, dinlere... böldü; farklılıklar olacaktı ki
tekâmül sürsün.

Hep O’nun hikmeti, kudreti ve bilgisiyle oluşan, sevgisiyle süslenen, tâ ilk yaratılıştan insana kadar mevcut
olan bu tekâmülü Darwin ismindeki bir bilim (ve, ne ilginçtir ki din) adamı gibi bâzıları kör tesadüflerle izah
etmeye çalıştı, bâzıları da kutsal kitapları hatalı tefsir edip, bağnazlıkla reddetmeye kalkıştılar.

O'nun varlığı idrak edilebilecek, kavranabilecek bir şey olmadığı için, ancak sezilebilirdi,
hissedilebilirdi, özel bir hâlet-i rûhiye ile daha yakından irtibat kurulabilirdi .

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 37


Buna bâzısı mistik yaşantı, bâzısı nirvanah, bâzısı erme, bâzısı başka şey der.

Bâzılarının peygamber, nebî, velî, ermiş gibi isimler taktıkları insanlar bu irtibattan mânevî kudretlerince
nasiplerini aldılar.

Çok özel bâzılarına ise..

İnsanlar, O’nu bâri bilgi yoluyla bilsinler diye, O’nun kelâmı olan, yazılı hâle getirildiği için de kutsal kitaplar
denen bilgiler gönderildi.

Bâzıları bu seçilmiş kulların ortaya koyduğu akâide din adını taktılar.

Bütün bu kişilerin arkasından asırlar boyunca milyarlarca insan yürüdü; çünkü insanın özünde, hamurunda
iman ihtiyacı vardı, kendini yâni O’nu arıyordu.

Bütün yolların O’na, sâdece O’na çıktığını fark edemeyen, çokluktaki birliği göremeyen pek çok insan
toplulukları asırlarca birbirleriyle beyhude harp etti. Çünkü dinlerin O’na ulaşmak için birer vâsıta
olduğunu idrak edemeyip, birer gâye hâline getirilmesi hatasına düştüler!

Öyle olunca da, O’nun akıl, hikmet ve güzelliğine ters düşen taassup, yâni yobazlık doğdu. Bu illet sırf din
plânında tezahür etmedi zâten.

Bâzılarının ideoloji, bâzılarının felsefe, bâzılarının dünya görüşü dediği çeşitli inanç sistemlerinin de
mutaassıpları, yobazları oluştu birbirlerinin ve kendilerinden farklı gördükleri herkesin gözlerini oymak
üzere...

O , aklın, müspet ilmin ve hikmetin rehberliğini emretti insana.

“Maddî âlemin icaplarını yerine getirin, sonuna kadar mücadele edin, ne zaman ki kudretinizin sonuna
gelirsiniz, o zaman bana sığının, dua edin" dedi.

Bâzılarının kader, bâzılarının Karma, bâzılarının başka şey dedikleri şeyin O’nun bilgisi ve sevgisiyle
oluştuğunu, O’nun kavranamaz ilmiyle düzenlendiğini, ümitsizliğe kapı olmadığını anlattı kullarına.

Bâzıları bunu yanlış anladılar, ahmakça bir tevekkülle sadece duâya, ibâdete sığındılar ve bu dünyanın
gereklerini yerine getirmediler.

Yenilik ve inkişaftan kaçındılar, aklın önderliğini bir tarafa atıp nakilcilik batağına düştüler .

Her zerresi tekâmül için yaratılmış bu kâinatta en ufak bir terakkiye dahi karşı çıkar oldular.

Bu gibilerin elinde, O’nun, insana bahşettiği en ulvî ve hakiki huzur aracı olan din bir işkence
mekanizmasına dönüştürüldü.

Din nâmı altında sevgiden yoksun, içtihad nâmı altında tıkanmış tefsir yumaklarına dayandırılmış kör bilgiye
istinat eden, hikmetten mahrum bir zulüm sistemi ortaya çıktı. Buna tepki verenlerin bir kısmı ne yazık ki din
düşmanı oldular, sahte peygamberlere kapılandılar veya ümitlerini kaybettiler.

Ama O her şeyi bilendi, her zehrin panzehirini de hâlk etmişti. Akılla imânı taassup batağına düşmeden
birleştirebilen kullarını hep yarattı, görevlendirdi.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 38


Zaman içerisinde zaman, mekân içerisinde mekân, sürekli yaratılış ve mahvoluş, hiçlikte heplik, her şeyin
sâdece ve sâdece O olması hakikatinin kâlbden idraki ile titreyen gönül gözleri açık kişiler çalışmayı,
tekâmüle ve ilme hizmeti en büyük ibâdet kabûl ettiler.

Zaten O’un da mesajı açık ve netti.!

En son gönderdiği ve değiştirilemezliği O’nun garantisi altında olan kitap OKU diye başlıyordu ve
Peygamberinin “âlimlerin mürekkeplerinin şehitlerin kanından daha kıymetli olduğunu, ilmin dünyanın öte
tarafında da olsa gidilip alınmasını” tavsiye eden sözleriyle süsleniyordu.

Tekâmül hep sürüyordu, sürmekte ve sürecek.

Her şey aslına, O’na dönünceye kadar; ve bu dönüş çoktan oldu, oluyor, olacak.

Çünkü “Önce”, “Şimdi” ve “Sonra” hep aynı.

Haydi, bu hikâyeyi bitirelim:

Önce sâdece sevgi ve bilgi vardı...

Prof.Dr. Mehmet Kerem Doksat

Sorunlarınızı Uyurken Çözebilir misiniz?

Birçok kez kişilerin, rüyalarında bir sorunu çözerek ya da sanatsal yönden yaratıcı bir fikir ile uyandıkları
rapor edilmiştir ki, bu adeta, rüyada koparılan çiçeği uyanınca elde bulmaktır. En iyi bilinen örnek, yıllarca
benzinin molekül yapısının ortaya çıkarmaya çalışmış Alman kimyageri Friedrich August Kekule'nin
başından geçmiştir. 1865 yılında, bir gece ateşin başında kestirirken çoğu birbirine yakın, uzun diziler halinde
değişik molekül yapıları gördü. Hepsi yılan gibi kıvrıla kıvrıla hareket ediyordu. Ansızın, yılanlardan biri
kendi kuyruğunu yakaladı. Kekule " sanki yıldırım çarpmış " gibi uyandığını ve benzinin molekül yapısının
kapalı karbon halkası olduğunu anladığını yazdı.

Rüyaların gerçek hayattaki problemlerimizi çözümlemeye ışık tuttuğunu nasıl ispatlayabiliriz? Bir kaç yıl
önce uyku ve rüya konusuna ilk eğilenlerden Amerikalı araştırmacı William C.Dement, Stanford
Üniversitesi'nin 500 öğrencisine bir problem verdi ve o geceki rüyalarını not etmelerini istedi.

Problem O T T F F harfleri arasındaki bağlantıyı bulmak ve sonra gelecek iki harfi tespit etmekle ilgiliydi.
Zor görülmekle birlikte, kolay bir çözümü olan bu soruya, dokuz öğrenci doğru cevap verebildi. Bunların ikisi
problemi, gece yatadan önce, yedisi ise rüyalarında çözmüştü. İşte biri rüyasını şöyle anlatıyor: "Bir sanat
galerisinde duvardaki resimlere bakıyordum. Yürürken resimleri saymaya başladım... bir, iki, üç, dört, beş.
Fakat altıncı ve yedinciye gelince, resimer çerçevelerinden ayrıldılar. Boş çerçevelere bakarken, bir esrar
perdesinin aralanmakta olduğunu hissettim. Aniden altıncı ve yedinci boşlukların problemin cevabı olduğunu
anladım."

Problemin çözümü gerçekten altı ve yediydi. O, T, T, F, F harfleri ingilizce bir, iki, üç, dört ve beş
rakamlarının baş harfleridir ve sonra gelecek iki doğru harf de, altı ve yedinin baş harfleri olan S ve S
olacaktır. Bu rüyalar aklımıza şu soruyu getiriyor: Proble çözen rüyaların, tam olarak neresinde, uyuyan kişi
veya beyninin her hangi bir yeri, çözümü kavrıyor?

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 39


Esrar, rüyada altıncı ve yedinci boşluklar fark edilince mi, yoksa daha ilk başta resimler sayılmaya başlanınca
mı açığa çıkıyor? Beş resmi ve iki boş çerçeveyi sayarak öğrenci, belki de problemi yeniden ortaya
koyuyordu; çünkü problem, beş bilinen ve iki bilinmeyenden oluşuyordu. Sayıları sayarken saymanın
kendisini çözümü ulaştırdığını fark etmiş olabilir.

Diğer bir örnek, uyuyan kişinin rüyasında, kendisinin veya kendisini sembolize eden karakterin çözümü
keşfederken aynı rüyada başka bir karakterin, çözümü önceden bildiğini destekler. Bir sabah genç bir
doktor adayına çözümlemesi için bir problem verdim. İngilizcede hangi iki keime "HE" harfleriyle başlayıp,
yine "HE" harfleriyle biter?

Doktor çözümü araştırarak, bir kaç dakika düşündü; ama bulamadı. Sonunda en iyi yolun, uyumak
üzereyken probleme konsantre olmak olduğuna karar verdi. Sabaha karşı ikide yattı ve altı saat sonra
uyandığında, bir rüya hatıradı. Rüyanın kendisini çözüme nasıl ulaştırdığını da farketti. Rüya şöyle idi:

"Bahçemde çiçek topluyordum. Aniden göğsümde kuvvetli bir ağrı hissediyor ve sırt üstü düşüyorum. Juliet,
gerçek hayattaki sevgilim, evden gülerek çıkıyor. Gülüşü her zamanki gibi değil ve tuhaf bir şekilde
hee...hee..heee diye sesler çıkarıyor. Bana acımasını beklediğim için, gülmesine şaşırıyor ve kırılıyorum. Bir
ambulans çağırıyor ve hastaneye götürülüyorum. Şoföre abuk olmasını, ağrının çok tehlikeli olduğunu
söylüyorum ve yolun neden bu kadar uzadığını soruyorum. Bana, yolun tıkalı olduğunu, yola düşen bir beynin
yerden alınana dek trafiğin durdurulduğunu açıklıyor. Hastaneye vardığımızda tekerlekli bir sedye ile ön
kapıdan geçiriliyorum. Orada bir sürü insanın birikmiş olduğunu ve aynı Juliet gibi güldüklerini görüyorum.
Ellerimle ile kulaklarımı tıkamak istiyorum fakat parmaklarımı birleştiremiyorum. Bir odaya alındığımda
doktorun biri, "Sana ne olduğunu biliyorum" diyor.

- "O zaman beni şu ağrıdan kurtar."

- "Kurtarabilirim ama kurtarmayacağım. Ne olduğunu bana anlatmalısın, o zaman kendini iyi hissedecek ve
eve geri dönebileceksin."

- "Koroner spazmı geçirdim."

- "Abuk sabuk konuşma."

- "Ben de bir doktorum ve bu yüzden kısa ve özlü konuştum."

- "Ne olduğunu herkesin kullandığı kelimelerle anlatana dek seni bırakmamam emredildi."

Bütün bu konuşmalar olurken, eliyle ağzını gizleyerek gülüyor, hee... hee... diye tiz sesler çıkarıyordu. Çok
kızıyorum ve "Beni çok hiddetlendiriyorsun" diyorum, "Ne diye gülüp duruyorsun, bu ağrı hep devam
edebilir, sen ne dersen de, istersen halk değimiyle kalp ağrısı de." Ben bunları söyleyince gülmesi duruyor ve
"Eve gidebilirsin" diyor. Ağrıyı hala duyuyorum ama şimdi nerede olduğunu tam olarak kestiremiyorum.

- "Henüz tam olarak iyi değilim."

- "Başka bir doktora görünmelisin, bir uzmana git."

Hastaneden ayrılıyor ve Morton Schatzman ile karşılaşıyorum. Bana "İyi olmadığını duydum, sana iki
derdin olduğunu söyemiştim" diyor.

- "Bunları düşünmemek sadece uyumak istiyorum."

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 40


- "Ne zaman istersen uyuyabilirsin, ama ağrılarla kelimelere dikkat etmelisin"

- "Bulmacalar başımı ağrıtıyor" diyorum ve o anda tüm ağrılarım geçiyor.

Rüya böyle bitiyor. Doktor uyanınca, aradığı kelimelerin kalp ağrısı (heartache) ve baş ağrısı (headache)
olduğunu buluyor.

Doktor, doğru yanıtı tam olarak ne zaman keşfediyor? Tıbbi dilde bilgi istemeyen doktor O'na kılavuzluk mu
ediyordu? Aynı şeyi Morton da "Ağrılarla kelimelere dikkat etmelisin." derken yapmıyor muydu? Doktoru ve
Morton'u uyuyan kişi yarattığına, onlar rüyaya kendiliklerinden girmediklerine göre, rüya süresince beynin
doğru yanıtı bilen bir bölümü, sanki kendisiyle saklambaç oynar gibiydi. Kişi farkına bile varmadan
beyninin bir bölümü, uyumadan önce çözümlemiş ve rüya boyunca çeşitli yollarla dikkati doğru yanıta
çekmiş olabilir.

Bu rüyayı gören doktor bir süre sonra, not almış olduğumuz rüyayı yeniden okudu ve kendisinin de, benim de
gözünden kaçmış bir nokta buldu. "HE" ile başlayıp biten bir başka İngilizce kelime de "HE" idi ve rüyanın
hemen ilk başlarında Juliet'in tuhaf gülüşüyle kendini belli etmeye çalışıyordu. Ama rüyanın yaratıcı etkeni (
tabii eğer böyle bir etken varsa ) onunla yetinmemiş olacak ki, rüya başka çözümlere doğru devam ediyor.

Rüyayı görenlerin, onları doğru yanıta götürebilecek bu rüyaları, sonradan hatırlamamaları olasıdır. Bazen de
rüyayı hatırladıkları halde, onun vermeye çalıştığı mesajı veya çözümü anlayamazlar.

Bu duruma ait bir örnek Dement tarafından bildirilmiştir. Dement öğrencilerine, H, I, J, K, L, M, N, O


harflerinin ne ifade ettiğini sormuştur. Genç bir öğrencisi bu problemden sonra gördüğü rüyaları şöyle dile
getirmiştir: "Gördüğüm rüyaların hepsi de suyla ilgiliydi. Birinde köpek balığı avlıyordum, ötekinde deniz
dibine dalmışken, kocaman balıklarla karşılaşıyordum. Bir diğerinde şiddeti bir yağmur yağıyordu,
sonuncusunda ise bir yelkenli ile dolaşıyordum."

Bu rüyaları gören öğrenci cevap olarak, "Alfabe" demiş ama Dement'in istediği cevap "Su" idi. İngilizce'de
H'den O'ya kadar anlamına H to O derken kullanılan "to" edatı ile "iki" anlamına gelen "two" kelimelerinin
okunuşları aynıdır ve böylece Dement, öğrencilerinin, suyun kimyasal formülünü bulmalarını beklemişti.

Önemli olan rüyayı gören kişinin "çiçeği" koparıp koparaması değil, çiçeğin nereden geldiğidir. Nerede
yaratılmaktadır? Şimdiye dek "Beynin bir bölümü" dedik; ama "yöntemleyen" ya da "mekanizma" daha
uygun terimler olmaz mı? Rüyada problem çözme yöntemi, uyanıkken problem çözme yöntemiyle bir midir?
Rüyada çözümlerin dramatik bir şekilde sunuluşu, bunun, uyanıkkenki mekanizmadan farklı
olduğunu ortaya koyuyor.

Rüyaların çoğunun oluştuğu hızlı göz hareketleri dönemi (REM) uykusunun, önemli fizyolojik ve
psikofizyolojik rolü vardır. Bu rolün tam olarak ne olduğunu açığa çıkarmak için bir çok incelemeler
yapılmıştır ve üzerinde kuvvetle durulan bir seçenek şudur:

REM uykusu sırasında beyin, yakın geçmişte alınan bilgileri depoya kaldırmadan önce analiz eder ve böylece
organizmaya, yeni uyarıcılara ulaşmak için bir fırsat verir. REM uykusunun varsayılan bu rolünün, doğru
yanıtları bulunduran rüyalarla ilgisi olduğu düşünülmektedir. Bazı yazarlar, rüyaların REM uykusunun
amaçsız yan ürünleri olduklarını öne sürmüşlerdir. Problem çözen rüyalarla ilgili olarak aktarılanlarla,
tüm rüyaların bir şeyler çözümledikleri ileri sürülmese de en azından bazılarının, gerçekten amaçlarına
ulaştıkları belirtilir. Problemlere doğru yanıt getiren rüyaların tümünün REM uykusu sırasında olduğunu
söyleyebilmek için de daha derin araştırmalar gerekmektedir.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 41


Burada sunulan örneklerde, uyuyan kişi, hep tam "çiçek" ortaya çıktığında uyandı. Bu bir rastlantı mı, yoksa
"beynin bir bölümü" doğru yanıtı fark eder etmez kişinin çözümü anlayıp hatırlaması için uyanması
gerektiğini bir rastlantı mı, yoksa "beynin bir bölümü" bir annenin, etrafındaki gürültülere aldırmadan
uyuyabilmesine karşın, kendi bebeğinin ağlama sesini duyar duymaz, uyanmasına neden olan bölümle aynı
mıdır?

Pratik amaçlar için herhalde en önemli soru, rüyalarınızı uyanıkkenki düşünceleriniz kadar dikkatle ele alıp
almadığınız ve bunların içinde problemlerinize çözüm arayıp aramadığınızdır. Acaba gerekli önemi
yöneltirseniz, doğru yanıtları bulma şansınız artar mı?

Morton SCHATZMAN / New Scientist'den çeviren:Gül KESKİN / Kaynak: Bilim ve Teknik Dergisi -
Aralık 1983

Benlik !!!???

“Bir ben vardır bende benden içeri” - Yunus Emre

Sırtımızda sanki ağır bir yükle dünyaya geliyoruz. Sanki adımlarımızı köstekleyen bir zincir var. Yolumuzun
üstünde bir biri ardı sıra sıralanan hedeflere doğru içimizden itilirken belirsiz şüphelerimiz, korkularımız da
var. İşte bu sırtımızdaki yük, ayaklarımızdaki zincir, bu şüpheler!. korkular, bizi dünyada karşılayan yaşamak
korkusudur. Bütün bu engellere rağmen bunların hepsine göğüs veren “var olmak iradesi” hayata söz
veriyor. Bütün tehlikeleri göze alarak “ben varım” diyor. Benliğin aleme kendini bu ihbarı bir ihtar gibidir.
Bu da “işte ben geliyorum, sen benim istediğim gibi olacaksın” diyen bir şiddet şeklidir. İnsan, var olmak
iradesini henüz hayatı hücrenin için de yaşarken, hürriyetini kazanmıştır. Benlik, kendi kendisini idrak ettiği
anda bu idraki sade kendini bilmekten ibaret değildir. Onda hem bilmek hem de istediği gibi olabilmek
kudreti vardır. Yani hem kendini bilir, hem de kendinin hür olduğunu bilir. Ancak bu hürriyet, var olmak
iradesinin şuur halinde gözükmesidir. İşte bu var olmak iradesidir ki zaruri olarak içerisine atıldığı bir
dünyada çeşit çeşit engelleri yenerek ilerler. Ve varlıkları kendine mâl etmek ister, yani o, her adımında daha
fazla var olmak ister. Benliğimiz büyür, sessiz bir ırmakken bir çağlayan, bir şelâle, coşkun bir nehir olur.
Önce sadece var olma isterken, sonunda her şeye sahip olmak ister.

Bizde ilk olan bu hayati benlik. Kendini başka benliklere karşı koyar, yaşamak için başkasını yaşatmamak
hırsındadır. Sade eşyayı ve varlıkları değil, hatta kâinatı kendi benliğine katmak ister ve bu, kendisi için
derece derece zaruret haline gelir. İnsanın içinde doymaz bir canavar peyda olur. Bu canavar, zekâyı
peşine takınca zaptolunmaz bir kuvvettir. Harp ediyor, teknik yaratıyor, serveti kazanıyor, fetihler yapıyor,
insanları esir ediyor.

Benliğin en büyük zafer alâmeti ve bayrağı gururdur . İnsan gururu, sade büyük ve beyinsiz saadet
sahiplerinde bulunan bir nesne değildir. Hepimizde bulunan, mesleğimizde, aile hayatımızda, otoritemizde,
bilgimizde ve dehamızda bile dalgalanan, bu kubbenin altında tüten, neşeli tebessümlere kadar sinmiş bulunan
zehirli bir iksirdir. O, var olmak iradesinin çocuğudur. insan onunla mesut yaşar ve onunla zehirlenir.
Gençlik gururludur, benliği geçiş ümit ufuklarına yayıldığı için kavi olan, hakim olan gururudur. Benlikleri
çiğnemeye muktedir bir benliğin sahibi olduğu için en büyük mağrurlar, hükümdarlar, hakimler, zalimler ve
fahişeler değil midir? Bunların hepsinde benlik, başka benlikleri imha kudretini kendinde bulduğu için
kendine inanıyor var olmak iradesi sonunda insanda başkalarına imha kuvveti oluyor. Böylelikle insan
acayip bir dilem karşısında bulunuyor: Yaşama için var olmak iradesini kullandı, var olunca da başkalarının
varlığına musallat oluyor. Başka bir deyişle: Hakkımızdı, varlığı istedik, varlığı elde edince başka
varlıkları yok etmek istiyoruz. İkisinden birini fedaya imkân yok. Ne yapacağız? Şüphe yok ki insanın
saadet sandığı sarhoşluğu benliğindeki azametten taştığı gibi mezara kadar kendisi ile beraber

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 42


götürdüğü bedbahtlığı da bu benlik yüzündendir. Her hadise de varlıkla yokluk arasındaki mesafenin
hiçliği, bize sefaletimizin ihtarı oluyor. İnsan sefaleti ile çarpıştıracak yerde sefaletini yalnızca alarak onu
terennüm etmesini bilmelidir. Böylelikle elde edilen sabır, en güzel ve kurtarıcı sanattır. Kuvvet olan,
parti olan, kin ve hile olan, desise ve riya olan gururun hayranlığı ile mest olan insan, sefaletinin son
basamağındadır. Artık ona saadet yoktur. Ve bu yüzden benliği canavarlaştırmıştır.

Düşmanlık iki canavar benliğinin çarpışmasıdır . Cinsi iştihaya bağlı kıskançlık, yine benliğin
canavarlaşmasıdır. Servet hırsı da esasında aynı cinstendir. Muvaffakiyet müsabaka, harp hep saadet
ümidini kaybeden benliklerin canavarlaşıp şahlanmasıdır.

İnsan olan benlik sayesinde, yani şuur ve hürriyetimizin birlikte çalışmaları ile bir büyük kapının ta
eşiğine ulaşıyoruz. Bu kapıyı açabilen orada bir başka benlik buluyor. Sonsuzluktan bize sunulan bu
ilahi emanet sayesinde azaptan kurtulmak, murada ermek, varlığı sevmek kabil oluyor. Sonu olan
varlıkların aleminde sonsuzluğun muradına erdiren bu ilahi emanet elde edildikten sonra, insanın sanatı
eski hayati benliğini teşkil eden hırsların, tahakküm zevklerinin heveslerin ve iştihaların birer birer
terk oluyor. Var olmak iradesi ile kucakladığı aleme ve bu alemin varlıklarını terk eden insanın bu sanatı,
zamanla kedinde tabii hal oluyor. Bu olgunluk halinde kıskançlıkları ve hevesleri tahakkümleri ve
hasetleri terk ediyoruz. Lüksten ve iştihalardan uzaklaşıyoruz. Neşeyi ve kederi unutuyoruz. Yalnız
ilahi neşe den haz duyuyoruz. Bize ben dedirten ne varsa, şehvet, şöhret diye ne varsa hepsini terk ediyoruz.
Sade göğsümüzdeki kalbin çarpıntısına minnetle ve varlık karşısında duyduğumuz hayretle baş başa
kalıyoruz. Benlik dediğimiz var olmayacak olan bir şeyin fazla varlığından minnettar ve bütün varlıklara
hizmetkâr olarak yaşamak bizde şevk oluyor. Kalbimize sık sık soruyoruz: daha bende ne varsa söyle terk
edeyim?

Varlık canavar benlikten tamamen boşalınca her şeyi sevebiliyor. Kendinin olmayan bir şeyi kullanır gibi
varlığa minnettar oluyor. Kendine bir fenalık yapanı affetmek, ona doyulmaz bir sevdanın tadını getiriyor. Bir
musibete uğradığında sabretmek, onda hayati dalganın akışı kadar tabii oluyor. Gerçek saadet yolundaki
insanın her adımı, yeni bir ülke kazanma hareketi değildir, belki kendi ülkelerinden bir kısmını daha
terk edip çekilme hareketidir. Bunda zafer, elinde kendinin olan ne varsa terk edebilmektedir. Bir
makaradan çekilen iplik gibi bütün dünya emellerini, aleme ait bütün istekleri kendinden ayırıp koşarak terk
edebilen insan mesuttur. Varlığının son huzmesi olan hayatı bile sırası geldiği anda “al emanetini” diyerek
sahibine neşe içinde teslim etmesini bilen, ancak yaşanmaya değer bir hayatın sahibi sayılır. Emelsiz insan
zayıftır diyeceksiniz? Asla, bedbaht mıdır dersiniz? Hayır. Asıl o gönlünü ve bütün varlığını sonsuzluğa
bağladığı, ilahi vaadin sonsuzluğunda mesut yaşadığı için hepimizden ziyade mesuttur ve sonu olan mahdut
alemin kuvvetlerini bırakarak sonsuzluğun kuvvetine bağlandığı için hepimizden daha kuvvetlidir. Ondaki
yeis ve hüsran bitmeyen kuvvetin adı imandır.

Bizden bir şey istemediği için kini ile hasedi yoktur. Bizim hırslarımızla iştihalarımızın bağlandığı fani ve
sefil unsurlara, bizdeki aczin ifadesi olan huzur ile istirahata bile ihtiyacı olmadığından bizimle paylaşacak,
onu bize rakip yapacak ortada hiçbir şey yoktur. Onun varlığı en büyük kuvvet, duası en büyük kuvvet,
hareketi ise sonsuzluğa denk manevi bir tahakküm oluyor. Filozof Bergson, bu kuvvetin sahibi olan
Velilerden bahsederken şöyle söylüyor: “Onlar, arkalarından gitmek için bizi zorlamıyorlar. Bizden bir şey
istemiyorlar. Öyle iken halk onları takip ediyor. Zira onların bizzat varlığı bir çağırıştır.”

İptidai insanlık beden sporları ile gençliğini yetiştiriyordu. Daha sonra sirklerle arenaların vahşi kahkahaları
arasında gladyatörler veya vahşi kaplanlar alkışlandı. Hıristiyan ve İslam terbiyesi genç nesilleri, iptidai
benlikten kurtarıp ilahi benliğe kavuşturduktan sonra yine benliğine irca etti. Tribünlerde kol ve bacak
maharetleri alkışlamaktan kollar kopuyor. Her yerde benliklerden taşan naralar beyinleri ürpertiyor. Beden
sporları ile beden zevkleri ruh sporları ile ruh hayatlarına sanki son vermek istiyor. İnsanlık sarhoştur. Kolay
kolay kendine gelmeyecek kadar sarhoş. Onu kendine getirecek hareket, temenni edelim ki insanlığın
tarihinde daima görüldüğü gibi, bir büyük bela, büyük bir musibet olmasın.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 43


Nurettin TOPÇU

Türk Felsefesi’nin unutulmaz simalarından Nurettin Topçu’nun, okurlarımıza sunduğumuz bu yazısı 1961
yılında yayımladığımız Düşünen Adam dergisinin 14. sayısında (7 Nisan 1961) yayınlanmıştı.

Kaynak: düsünenadam.com.tr

Akaşalar

Bizler yaşadığımız boyuttaki zamanı, geçmiş, şimdi, gelecek diye üç kısma ayırır ve evreni de bu bakış
açısına göre değerlendiririz. Halbuki, gökyüzüne baktığımız zaman, ışığın (ona bakan gözlemcilerin hızından
bağımsız olarak )sabit bir hızla ilerlerlediğini söyleyen Rölativite teorisi uyarınca, yıldızların ve galaksilerin
şu andaki hallerini değil, uzaklıklarıyla doğru orantılı olarak geçmiş zamandaki durumlarını görürüz.

Yani biz güneşin 8 dakika, güneş sistemimize en yakın yıldız olan alfa centuri’nin 4.3 yıl, Andromeda
galaksisinin 2.3 milyon yıl ..vb) öncesini görmekteyiz. Aynı olaya farklı bir açıdan yani, şu anda dünyadan
10 ışık yılı uzaklıktaki bir noktadan gezegenimize baktığımızı düşünürsek; körfez savaşını, 65 ışık yılı
uzaklıktan Japonya’ya atılan atom bombasını, 212 ışık yılı uzaklıktan Fransız İhtilalini, 2000 ışık yılı
uzaklığından da Roma imparatorluğu dönemini gözlemlerdik.

Mutlak uzay-zaman, dolayısıyla maddesel algılamaya dayalı anlayışımıza en büyük darbeyi indiren bu görüş
bizim geçmişte yaşadığımıza, zamanın göresel olduğuna, evrenimizin maddesel bir yapıya sahip olmayıp bir
enerji yumağı halinde dalgasal yapıda olduğuna ve Lavaziyer’in “yoktan bir şey var olmaz, var olan bir şey
de yok olmaz” prensibinin dalgasal formdaki ifadesine götürür. Bundan binlerce yıl önce Pisagor ve
takipçileri de fiziksel dünyada oluşan her eylem ve düşüncenin gökyüzüne kaydedilmekte olduğunu
söyleyerek buna “Doğanın Belleği” ya da “Akaşa” adını vermişlerdir.

O halde bu eylem ve düşünceler Akaşalara nasıl kaydedilmektedir? Şimdi onu görelim.

Bilinen fizik kanunlarına göre, bir cisme ışık gönderildiğinde gelen ışık, cisme çarpar ve oradan yansıyarak
cismin görüntüsünü ışık hızıyla tüm uzaya (evrene) yayar*. İnsanın bir maddesel cismi olduğu gibi, bir de
sahip olduğu şartlanmaları, duyguları, değer yargıları, fikirleri…vb. beynin yaydığı belli frekanstaki
dalgalar vasıtasıyla aynı şekilde uzaya yayımlanır.** Fakat dünyanın mıknatıs gibi olan manyetik alanı,
bu dalgaların bir kısmının uzaya yayımlanmasına izin verirken diğer bir kısmını da atmosfer içinde
bulutumsu bir dalga yumağı halinde muhafaza eder. (Bir kısmının uzaya yayımlanması, bilginin de
eksilmesi anlamında değildir; çünkü yayımlanan dalgalar da holografiktir.) Dolayısıyla,geçmiş ve günümüze
ait olan tüm eylem ile düşünceler bu boyutta kayıtlanarak saklanır. Şayet bu dalgaları kulağımıza adapte
edecek güçte bir radyo veya gözümüze gösterebilecek yapıda bir TV olsa idi, bütün geçmişi
yaşıyormuşçasına aynen görebilirdik. (Bkz. Elektromanyetik Alanlar Ve Biz- Sufizm Ve İnsan /Fizik)

Kızıl dev haline gelecek olan Güneşimiz de küllerini uzaya yayarak bir yüzüksü halinde yeni yaşamların
hammaddesi konumuna gelmeden önce, Mars’a kadar tüm gezegenleri yutarken, Jüpiter’den Pluton’a kadar
olan tüm gezegenleri büyük ölçüde etkileyip Jüpiter’i uyduları boyutlarına, Satürn’ü de halka özelliğini
kaybettirerek iyice küçültecektir. Bu durumda Mars’ın buzulları eriyip çöle dönüşürken, Dünyamız da,
Güneş’in yakıcı sıcaklığına fazla dayanamayarak maddesel yapısı dolayısıyla sahip olduğu manyetik alanı
ortadan kalkıp içindeki tüm enerji dalgalarıyla birlikte güneşin manyetik plartformuna çekilecek bu nedenle
de bu kayıtlar o boyuta taşınmış olacaktır. Bununla ilgili olarak,herkesin yapmış oldukları düşünce ve
eylemlerin kayıtlı olduğu Akaşaların kıyametten sonra, ruh bedenlerinin sahip olduğu bilinç tarafından
değerlendirilmesi de, mistik kaynaklarda, en ince ayrıntısına kadar yazılmış olan kitapların havada uçuşarak

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 44


herkesin eline geleceği şeklinde sembolik olarak belirtilmektedir.

Burada önemli olan bir nokta da, dünyanın, daha da genişletirsek yıldızların ve galaksilerin yok olmaları,
onların bizim algılayıcılarımız tarafından madde olarak var kabul edilen yönlerinin, dalgasal dönüşümlerden
kaynaklanan biçimde yok olması şeklinde algılanmasıdır. Tıpkı ölen bir insanın bir boyuttan, ayrı bir boyuta
geçmesi gibi.(bkz. Cehennemin Gölgesi-Sufizm ve İnsan /fizik)

Ayrıca, yine görecelik kuramına göre, zamanın algılayan gözlemciye bağlı bir nitelik olması dolayısıyla,
gelecek zaman da, geçmiş ve şimdiki zaman ile birlikte Tek bir An’da mevcuttur. Bunu daha iyi anlamak
için, farklı zamanlarda uçsuz bucaksız bir çölde start alan üç birimin birbirlerine göre bakış açılarını örnek
olarak verebiliriz. Bunlardan, önce start alan birime göre diğerleri, onun geçmişinde kalırken, ikinci start alana
göre, ilkinin geçmişinde, üçüncü olanın ise geleceğinde bulunur. Üçüncü birime göre ise, diğer ikisi onun
geleceğindedir. Eğer bunlardan ayrı olarak farklı bir birimin balon ya da helikopterle bu çöl üzerinde gittiğini
düşünürsek, o zaman, bu birim her üç bakışın da gerçekte Tek bir An’dan ibaret olduğunu algılayacaktır.
Böylece, gelecek zamanın, şu an bizim için potansiyel olarak mevcut olduğunu söyleyebiliriz.

Akaşa lardaki bilginin kaybolmamasının ayrı bir nedeni de, fotonların ışık hızıyla hareket etmeleri dolayısıyla
zamanlarının olmaması yani, algıladığımız zamanın onlar üzerinde etkisinin bulunmamasıdır. Bu nedenle
tekrar uygun şartların ortaya çıkmasıyla sahip olduğu manâlar değerlendirilebilmektedir. Akaşalar ile ilgili
ilginç bir olaya örnek de, 1940 lı yıllardaki II.Dünya savaşında ünlü yolcu gemisi Queen Mary e gönderilen
GBTT yani, “Gaf Bravo Tango Tango” şeklindeki mesajın yaklaşık kırk yıl sonra 1978 in şubat ayında Quenn
Elizabeth II tarafından da tekrar alınması olayıdır. Bunu hemen Judy Foster ın başrollerinde oynadığı ünlü
Contact filminden de(ki bu Ünlü Astronom Carl Sagan’ın aynı adlı eserinden uyarlanmıştır) anımsayacağımız
gibi dünya dışı yaşama ait bir mesaj olduğu şeklinde yorumlandı. Ama bu gerçekte ne dünya dışı bir
uygarlıktan geliyordu ne de tanımlanamayan uçan cisimler olan ufo’larla bir ilgisi vardı. Bu, tamamen
Akaşalarla ilgili idi. Yani 1938 yılında Queen Mary e gönderilmek üzere yayımlanan anlam yüklü
Elektromanyetik dalgalar(mesajlar) yukarıda ifade ettiğimiz nedenlerden dolayı atmosferde kaybolmayarak
kırk yıl sonra yine kendisi gibi bir İngiliz transatlantik tarafından deşifre edilmiştir.(Discovery Channel-Allien
İnvasion Week)

Quantum fiziği nin gelişmesiyle, alışılmış dünyamızın değer yargılarını yıkan fiziğin öncü teorilerinden olan
holografik modeli, beynin çalışma prensibi olarak gören Stanford Üniversitesi Profesörlerinden Karl
Pribram, uzay-zamandan bağımsız, holografik olarak kaydedilmiş girişim desenleri gibi, frekansal
alanlardan meydana gelen makrogerçekliğin, aslında(bir tür mercek görevi gören) beyinlerimiz tarafından
saklı düzendeki yine bu frekansları biçimlendirip nesnel görünümler dünyasına dönüştürmesiyle
oluşturulduğunu belirterek şunları ifade etmektedir. “Beyin çevresi hakkındaki bilgileri, sınıflandırılmamış bir
kapalı-düzen biçiminde alır ve bu bilgileri de hologramik biçimde kaydeder. Daha sonra dıştan gelen
frekanslara göre, bunları üç boyutlu uzay-zaman biçiminde düzenleyip bilinen algı dünyasını oluşturur.” Ve
Pribram devam ediyor: “Frekanslar alanında, uzay-zaman aşılmıştır. Her şey olayların yoğunluğuyla
ilişkilidir. Görüntüler ve nesneler alanında dönüşüme uğrayan uzay-zamanın sınırları da yok olmuştur.
Böylece birçok bilimsel görüşün temel aldığı nedensellik de, uzay-zaman koordinatlarının yoğunluğu
nedeniyle ortadan kalkmıştır. Olayların yoğunluğu derken, yoğunluğun da uzayın bir özelliği olduğu sorusu
akla gelebilir. Ama eğer uzay yoksa, onun özellikleri de olmaz.” (Ayr.bil.için.bkz. Boyutsal
Yansımalar-Sufizm ve İnsan /Fizik)

Zaten daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, Evrende algıladığımız tüm fiziksel gerçeklik, gerçekte
birer dalga deseninden başka bir şey değildir. Çünkü Saklı Enerji Denizini bir kenara bıraksak dahi,
bilinen uzayın sahip olduğu ışık ve diğer elektromanyetik enerjilerin birbirleriyle kesişerek girişim
desenleri oluşturması dolayısıyla, çeşitli düzeydeki enerji salınımlarının kesişmeleri de (ki tanecikler de,
sahip oldukları dalga/parçacık ikilemi nedeniyle aynı zamanda birer dalgadır) parçacıkları ve nesneleri
meydana getirmektedir. Bu da bize, fiziksel olayların uzay-zaman içinde meydana gelen bir gerçeklik

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 45


değil, uzay-zamanın kendisinin dahi beynin Holografik yapısı sebebiyle oluşturulmuş bir gerçeklik
olduğunu göstermektedir.(Ayr.bil.iç.bkz Birleşik alanlar Teorisi-7/Sufizm Ve İnsan-fizik)

Tüm bunları göz önünde bulundurarak, beynimizi disipline ederek yani, konsantrasyon teknikleri ile, Zikir,
namaz, oruç...vb ibadet adı altındaki çalışmalar yardımıyla beynin üst alıcı işlevleri devreye sokulabilir ve
sisteme yönelik Akaşaların okunmasıyla geçmişe ait ses, görüntü...vs aynen yaşanıp deşifre edilerek
deneyimlenebilmektedir. Bu tür çalışmalar, eski Yunandaki Öklid, Eflatun, Sokrates gibi bilgeler tarafından
da (ki en yaygını oruç) uygulanmaktaydı. Bunlardan Sokrates “Biz bedenimizle uğraştıkça ve Ruhumuzu bu
kusursuzlukla kirletmeye devam ettikçe, hakikâtin yolunu asla bulamayız” diyerek kendi adına zehiri içmiş ve
ölümsüz ruhunun artık önemli olanla uğraşacağı boyutu dört gözle beklemişti.

Sokrat’ın fiziksel ölümle ulaştığı boyutu,(Zen Budizmde de ifade edilen) “ölmeden önce ölürsen, ölünce
ölmezsin” düşüncesini fiziksel boyutta yaşarken yakalayan bir bilinç ise, yalnız, geçmişe ait değil, aynı
zamanda evrensel öze yani gizli örtük düzene dönük olarak da bunu deneyimleyebilmektedir. Çünkü
dünyanın gezegenlerin, yıldızların ve galaksilerin de, uzayın boyutsal derinliğinde Akaşaları mevcuttur.
Daha doğrusu, Evren, Quantum Potansiyelinde ne kendi içinde ne de dışında mevcut olmayan dev bir
Akaşadır ki buna biz “Evrenin belleği” de diyebiliriz. Böylece “madde” dediğimiz şey, tüm varlığın
kaynağı ve cevheri olan Akaşalardaki titreşimlerin birbirleriyle ilişkili (holografik) biçimde düzenlenmiş bir
yapı olarak karşımıza çıkar ki bu da Wheleer’in kuantum köpükleriyle aynı anlama gelir. Bununla birlikte,
Doğanın Evrensel Belleği, Hayat Kitabı ve Levhi Mahfuz da denilen Akaşalar hakkında bir İslam Mistiği
şunları söylemektedir: “Levhi Mahfuz, kesreti yani çokluk kavramını meydana getiren Esma terkiplerinin ,
kaza ve hüküm, bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki hüküm ve takdirin fiiller alemine
yansımasıdır. Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım olarak tüm var oluş gerekçesiyle mevcuttur.
Burada zaman ve mekân kaydı olmaksızın, ezelden –ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu Levhi
Mahfuz alemlerin aynasıdır ve evrenin Geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında
meydana gelmiş tüm varlıklar bu Levhi Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun tafsiliyle meydana gelmiştir.”
(Bkz.Ahmet F.Yüksel-Bilim Dini Etkiliyor-Sufizm ve İnsan.)

Bununla birlikte, birimsel ya da toplumsal eylem ve düşüncelerin meydana getirdiği Akaşalardaki enerji,
belli bir yoğunluğa ulaşmasıyla birlikte yine (insanların)toplumların bir sonraki aşamada ortaya
konacak fiillerin şekillenmesini sağlar. Bunun oluşum şekli ise, (ki Astrolojik tesirler vasıtasıyla da )
Akaşalarda bulunan geçmişe ait holografik kayıtların, kozmik hava dalgalarında kayıtlı bulunduğu boyuttan
insan şuurları tarafından yakalanarak beyinlerin ilgili hücrelerini irrite etmeleri sonucu Radyasyon
bulutundaki bilgiler istikametinde biçimlenmesiyle, dışımızda, bizlere göre zorlayıcı, acı verici fiziksel
etkilerin ortaya çıkması şeklinde meydana gelir. Bu durum negatif özellikli algılandığı taktirde Akaşalar,
Karabulutlar ismiyle adlandırılırlar. Tıpkı geçmiş kavimlerde, kendi içlerinden çıkan Nebi ve Resullerin
bulundukları toplumu uyararak, yaşamlarında oluşturacakları menfi hareketlerin başlarına yakın gelecekte
bela şeklinde tekrar kendilerine yansıyacaklarını bildirmeleri ve akabinde bunun gerçekleşmesi gibi.

Beynimiz ister farkında olsun isterse olmasın bu dalgaların her zaman etkisi altındadır . Fakat,
Reenkarnasyon Ve Hologram başlıklı yazımızda da belirttiğimiz, aynı sebeplerden dolayı bu kavramda da
yanılgıların açığa çıkması kaçınılmazdır. Bu görüşü destekler mahiyette, küçük bir örnek olarak, görücü
medyum denilen bazı kişilerin, bu titreşimlerle rezonansa girerek, kayıtları okuyup gerekli bilgileri
aktarmasını verebiliriz. Öyle ki, bu konu ile ilgili fenomenlerde de objektif, ciddi ve somut diyebileceğimiz
deliller belgelenmiş olup bunlardan en ilginç birkaç örnek sırasıyla şöyledir:

İlk fenomen, 10 ağustos 1901 yılında iki Oxfordlu profesörün (ki,biri Oxford’a bağlı St. Hughs Koleji
Müdürü Anne Moberly diğeri de müdür yardımcısı Eleanor Jourdian’dır) Versailles’deki Petit Trianon’un
bahçesinde yürüyüşe çıktıklarında meydana geldi. Bu yürüyüş sırasında tıpkı bir film sahnesinden diğerine
geçişte olduğu gibi, önlerindeki görüntü, üzerlerinden parıltılı bir gölge geçermişçesine değişir. Bu parıltı
geçtikten sonra görüntünün değişmiş olduğunu ve akabinde çevrelerinde 18.yy giysileri içinde peruklu,

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 46


heyecanlı insanların belirdiğini fark ederler. Bu sırada bir uşak bunları görüp, heyecandan küçük dilini yutmuş
kadınlara yaklaşarak yönlerini değiştirmek için kendisini takip etmelerini işaret eder. Onlar da bunun üzerine
adamı izleyerek iki yanı ağaçla sıralanmış bir yoldan geçip bir bahçeye girerler. Ve bu sırada da havada
müzik sesleri eşliğinde, soylu bir hanımefendinin sulu boya resim yaptığını görürler. Sonra bu görüş giderek
kaybolur ve eski hallerine geri dönerler. Bu değişim o kadar etkileyicidir ki, kadınlar arkalarına
döndüklerinde, az önce gelmiş oldukları ağaçlı yolun şimdi, eski bir taş duvarla kesildiğini görürler.
İngiltere’ye döner dönmez hemen tarihsel kayıtları araştırmaya başlarlar ve sonuçta Trianon’un yağmalanmış
ve İsviçreli nöbetçilerin katledildikleri gecenin gündüzüne geri döndüklerini, bahçedeki kadının da Maria
Antoinette olduğunu anlarlar.

Yaşadıkları bu deneyimi başından sonuna kadar, tüm ayrıntılarıyla tek ciltlik kitap kalınlığında bir rapor
halinde hazırlayarak İngiliz psişik Araştırmalar derneğine sunarlar. Fakat bu olay, dünyanın en önde gelen ve
saygın üniversitesinde öğretim görevlisi olmalarından dolayı Akademik kariyerlerini tehlikeye atmamak için,
takma isimler altında yayınlanır. Daha sonra ise, içeriden sızan bilgi yüzünden kimliklerini açıklamak zorunda
kalırlar. Bu iki profesörün, yalnızca geçmişi canlandıran bir görüntü algılamayıp doğrudan geçmişin içine
dalarak, 1789 yılındaki Trianon Bahçesinde insanlarla karşılaşmaları olayına bir de, bu sırada onlara eşlik
eden bayıltıcı depresyon ve ağırlık duygusu eklenince, Psikologlar ve fizikçilerin ilgi odağı haline gelirler. Bu
konuda bayan Moberey şunları söylemekte: “Her şey aniden doğa dışı göründü, dolayısıyla da nahoş. Binalar
ardındaki ağaçlar bile bir goblene işlenmiş ağaç gibi cansız ve düz göründü. Işık ve gölge etkileri yoktu ve her
şey yoğun biçimde durağandı.” (Bkz. A.Moberly,E.F.jourdian,An Adventure, syf. 45-6)

Zaman kaymaları ve çok boyutlu farkındalığı yaşayanların hepsinde, bu tür olaylarla birlikte depresyon ve
üzgünlük duyguları tecrübe edilmekte ve dönüşümlerde de ışık parıldamaları görülmektedir. Tıpkı bu
parlaklığın Reenkarnasyon olayında bir bedenden diğer bir bedene geçişteki ara bölgede ya da B.D.D ve
Ö.Y.D*** olaylarında hem boyutsal, hem de Ontolojik varlıklar olarak görülmesi gibi...(Bu konu ayrı bir
yazıda daha detaylı ele alınacaktır).

Hayalci bir yapıya sahip olmayan bu kadınların en ince noktasına kadar anlattıkları olaylar, giyim kuşamlar,
bahçelerin planı ve diğer fiziksel olarak gözlenebilen fenomenlerin tarihsel olarak bütün ayrıntılarıyla doğru
olduğu yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Ayrıca bu olay onlara açık bir çıkar sağlamadığı gibi,
akademik kariyerlerini de tehlikeye sokmuştur.

Konuyla ilgili olaylar, bununla sınırlı olmadığı, 1955 yılının Mayıs ayında Londralı bir avukat ve karısının
aynı bahçelerde 18.yy giyimli birkaç kişiyle karşılaşması ile elçilikte çalışan bir görevlinin Versailles’e bakan
bürosundan bahçenin tarihinin daha eski bir dönemine dönüştüğünün gözlenerek aynı derneğe bildirilmesiyle
anlaşıldı.(Bu ve buna benzer birçok örnek, akademik düzeyde uzman araştırmacıların ciddi ve objektif
çalışmaları sonucu yayımlanmaktadır)

Varlığı akaşalara dayanak olarak gösterilen bir başka örnek de Londra Ruhsal Araştırmalar derneği
tarafından yayımlanmış bulunan, Canlıların Hayaletleri adlı iki ciltlik kitapta yer alan yeterince belgelenmiş
hayalet olaylarıdır. Öyle ki, en son Mart 2001’ de İngiliz Kraliçesinin gittiği şatoda bu tür fenomenlere tanık
olunca, ilgili kişileri bu olayı durdurmaları için şatoya çağırdığı, dünya ve Türkiye basınında da yer almıştı.

Şatolarla ilgili olayların genelinde deneyimlenen fenomenler sırasıyla (ki bunlar geçmişte aynen yaşanmış,
konuyla bağlantılı olup rasgele olaylar değildir; ayrıca tüm fenomenler net ve neredeyse fiziksel gerçekliğe
yakın olarak deneyimlenmiştir), garip, açıklanmayan sesler, kokular, ağlama sesleri, çocuk sesleri, kapı
tokmağına vurumlar, ayak sesleri, kapı gıcırtıları, geçmiş yaşamda o şatoda ya da evde yaşamış ve hayatları
trajik bir sonla noktalanmış kişilerin vizyonları...vb. karşılaşmalardır.

Böyle bir vaka ile karşılaşan ev görevlileri, durumu konuyla ilgilenen psişik araştırmalar kurumuna bildirirler.
Hassas cihazlarla donatılmış ekip (ki aralarında fizikçi, mühendis, psikolog... bulunan deneyimli bir ekiptir)

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 47


olayı duyar duymaz şatoya gelir ve cihazları uygun yerlere yerleştirerek beklemeye başlarlar. Uzun bir süre
bir şey yakalayamazlar, ama güneş çekilip ortalık kararınca (fenomenin en çok geçtiği odadadırlar) birden, ısı
olması gerekenden fark edilir derecede düşmeye başlar, bununla birlikte, kapı ve tokmağın hareket etmesiyle
oda içindeki vazolar, avizeler ve bazı eşyalar sallanmaya başlar. Öyle ki, kapının arkasından birinin dolaştığı
ve ayak sesleri bile duyulur. Bu durum karşısında şaşkınlık geçiren araştırmacılar, hiçbir hayalet görüntüsü
yakalayamamalarına karşın (hem aletler, hem de araştırmacılar)olay sırasında çok güçlü bir elektromanyetik
alanın varlığını tespit ederler. Ayrıca bu tür fenomenlerin ortak bir yönü de, şatolarda duyulan seslerin ya da
kişiliklerin tarihte gerçekten yaşamış ve orada korkunç bir şekilde ölmüş insanların belirtisinin olmasıdır.
Bununla ilgili de kısa bir örnek olarak, bir kralın, kızının fakir bir marangoz ile girdiği aşkı önlemek için kızın
sevgilisini ortadan kaldırtması sonucunda meydana gelen olayları verebiliriz. Bu iş için, genç marangoz kralın
soytarısı tarafından şatoya çağrılarak sarhoş edilir ve yine soytarı tarafından testereyle başı kesilir. Krala
göstermek için de bir elinde kesik baş, diğer elinde de bedenini sürükleyerek merdivenlerden çıkar. Kimileri
(bu konu hakkında bilgisi olsun ya da olmasın) sadece merdivenden çıkarken soytarının bıraktığı sesleri,
kimileri de bu merdivenden çıkarken tanımlayamadıkları, ama net duyumsadıkları bir enerjinin kendilerini
takip etmekte olduğunu, kimileri ise testere sesini duymaktadırlar (bu vizyon direkt olarak görülebilir de).
Kızın vizyonu ise, bahçede sevgilisini arayan bir aşık olarak görülmektedir. Bununla ilgili diğer olaylar hep
benzer şekilde deneyimlenmektedir.(Bkz.Discovery Channel- İskoçya’nın, İngiltere’nin Hayaletli Şatoları)

Bu konuyla ilgili görüntü ve sesler de bulunmaktadır. Bunlardan, yüzde otuzu çok ince teknikler yardımıyla
hemen elenirken, yüzde kırklık bir kısmı olabilirlik sınırları içerisinde olmasına karşın, ihmal edilebilecek
düzeydeki şüphelerin varlığı nedeniyle bir kenara bırakılmaktadır. Ama, en ufak ihtimali bile barındırmayacak
ölçüde testten geçen diğer yüzde otuzluk kısım ise tamamen doğrulanmasına rağmen, tarafsız ve objektif
olması gereken bilimin, önyargı ve şartlanmalar doğrultusunda yönlendirilmesi sonucu, göz ardı edilmektedir.
Halbuki bilimin çürütemediğini yok saymak da bilimselliğe, akılcılığa ters düşmek değil midir? Ama her
alanda olduğu gibi, bu konuda da, algılayamadığını reddetme basitliği, işin kolay yolu olsa gerek.

Başka bir örnekte, gösterişli bir at arabasının, bir İngiliz subayı ve ailesinin bakışları altında kendi avlularına
girip durduğundan söz edilmektedir. Bu hayaletsi araba o denli gerçektir ki, subayın oğlu, içinde bir kadın
biçiminin bulunduğu belli olan arabaya doğru gider, ancak çocuk, ona daha doğru dürüst bakmadan araba
ortadan yok olur ve orada hiçbir tekerlek ya da at nalı izi de bırakmaz. Bu tür vizyonlarda canlı nesneler
olduğu gibi cansız nesneler de gözlemlenmiştir.

Ayrı bir olay da,1951 yılının 4 Ağustos sabahı saat 4 civarı, iki İngiliz kadının tatile geldikleri Fransız
kıyılarındaki Pusy kasabasında silah sesleriyle uyanmaları idi. Bu silah seslerinin nereden geldiğini anlamak
için pencereye doğru geldiklerinde ise, sadece gördükleri, önlerinde uzanan denizin son derece sakin
görüntüsüydü. Öyle ki, duydukları sesleri çağrıştıran herhangi bir eylem izi bile yoktu. İngiliz ruhsal araştırma
kurumu, bu konuyu incelediklerinde, kadınların bildirdikleri tarihte sözünü etmiş oldukları olayın,
müttefiklerin 19 ağustos 1942 ‘de Pusy’de Almanlara karşı yapmış olduğu saldırıdan söz eden savaş
kayıtlarına aynen uyduğunu görmüşlerdir. Yani bu kadınlar, 9 yıl önce orada yer alan bir saldırının seslerini
aynen duymuşlardı. Bu tür tarihi olayların yeniden yaşanmakta olduğuna ilişkin deneyimlerin bazı tarihçiler
tarafından da yaşandıkları belgelenmiştir.

Amerikan hava kuvvetlerine (ki diğer ülkeler için de mevcuttur) ait olan hatırı sayılır belgelerde de,
kutuplarda ya da yakın bölgelerde uçuşları sırasında, mesela Antarktika’da olanlar, buzla kaplı olması gereken
kıta yerine, sık ormanlarla kaplı ve eski çağlara ait mamut ve dinazorların görüntülerinin telsiz
konuşmalarında ya da uçuşları sırasında rapor edildikleri mevcuttur. Dünyanın başka bölgelerinde farklı
tarihlere ait görünümler de aynı şekilde rapor edilmişlerdir.

Akaşalara delil olarak gösterilen bu tür olayların kaynağı gerçekte, dünyanın belli bölgelerinde mevcut olan
çok güçlü elektromanyetik alanların beyin dolayısıyla maddesel cisimler üzerine olan etkileridir ki, bu durum
beyin ile mikrodalga varlıklar arasındaki, etkileşimi açığa çıkartmakta, sonucunda da insanlarda bu tür

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 48


fenomenlerin görülmesine neden olmaktadır.

Geçmişe ait kayıtların holografik üç boyutlu görüntüler şeklinde gözlemleme ile ilgili bir başka çalışma da,
UCLA ‘dan antropolog ve din bilgini olan W.Y.Evans-Wentz ‘in 1907 yılında İrlanda, İskoçya Galler,
Cornwall ve İngiltere'ye iki yıllık bir gezi planlayarak bu tür olayları belgelemesidir. Bunu yaparken de belli
teknikler uygulamış ve genellikle orta yaş üzerindeki güvenilir kişilerin tanıklığına başvurmuştur. Bu
görüşmelerde özetle, (eski devirlere ait)Elizabeth dönemi giysileri içinde avlanmakta olan adamlar, eski yıkık
harabelere hayaletsi askeri birliklerin girmesi ile o civarlarda yürümeleri, eski kiliselerde çan çalan insanlar,
ay ışığıyla aydınlanmış çayırlarda toplanan ve orta çağ elbiseleri ile zırhlarıyla donanmış insanların
birbirleriyle savaşmaları ve renkli üniformalar içindeki askerlerle kaplanmış ıssız bataklıkların görülmüş
olduklarını...vb kaydetmiştir. Öyle ki bu savaşlar, ürperti verici bir sessizlik içinde meydana geldikleri gibi,
gürültülü, patırtılı biçimlerde de gözlemlenmişlerdir. Bunlar aynı zamanda şatolarda olan olaylara benzer
biçimde, görüntü olmaksızın, sadece ses olarak da deneyimlenmiştir.

Bu tür olayları kasaba kasaba dolaşarak iki yıl boyunca toplayan Evans-Wentz, tanıkların karşılaştıkları
olayların en azından bazılarının, geçmişte bu yerlerde gerçekten var olduklarını tespit ederek kabul etmiştir.
Bu fenomenler sadece Kelt ülkelerine has olmayıp Hindistan, Hawaii (yani dünyanın pek çok yerinde ) ve
hatta Asya metinlerinde dahi mevcuttur.(Bunlar da ayrı çalışma gruplarınca belgelenmiş durumdadır).
Üçünün ortak yönü, o bölgeye ait eski geleneklere bağlı ve o dönemin kıyafetleri ile bezenmiş hayalet
askerlerin savaş tamtamları, yürüyüşleri ya da savaşlarının algılanmasıdır ki, bunların bazılarında direkt
onlarla konuşan ve aralarına katılarak olayı deneyimleyenler de mevcuttur.

Sözün kısası, cinayet işlenen yerlerde, savaş alanlarında ya da elektromanyetik alanların çok yüksek olduğu
bölgelerde ortaya çıkan bu fenomenlerin nedeni, ne mutsuz ve yaşamla bağını kopartmayarak öbür
dünya ile bu dünya arasında kalmış ruhların intikam almak veya birtakım mesajlar vermek ya da
lanetlenmeleri yüzünden huzur bulmak için gelmeleri, ne de bu tür olayların bazı ürkütücü şiddet
eylemlerinin ya da diğer olağanüstü güçlü duygusal olayların yer aldığı alanlarda ortaya çıkma
eyleminin, bazı olayların holografik kayıtlarda daha güçlü izler bırakmasıyla sıradan bireylerin
geçmişin holografik kayıtlarına kaza ile göz atmasının sağladığı biçimindedir.

Bu sadece, varlıklarına inansak da inanmasak da mahiyetlerini bilemediğimiz yani, kendi beyinsel


işlevlerimizin bütünden kopuk çalışması yüzünden yine bizim maddeye dönük yansımalarımız olan
elektromanyetik yapılı varlıkların beyinlerimiz üzerindeki hakimiyetlerinden kaynaklanan
yanılgılardır .

Her toplumun kendi örf, adet ve anlayışlarına göre, kendilerini fark ettirmeden ya da açıkça farklı isimler adı
altında göstererek kandırma yoluna giden cinler hakkında, ayette şöyle ifade bir geçmektedir . “Cannı da
(mikrodalga yapılı varlığı) dumansız ateşten (ışından) yarattı”(55-15)

“Cannı da mesamata –yani gözeneklere, maddeye-nüfuz edici ve zehirleyici ateşten (radyasyondan) yarattık”
(15-27)

“Ey cin topluluğu,insanların ekseriyatını hükmünüz altına almak (kendinize tabi kılmak) kaydına düştünüz
ha!...” (6-128)

Kenan KESKİN İstanbul - 16.5.2001

*Elektromanyetik alanlar uzayın her zaman, her yerinde aynen mevcuttur. Dolayısıyla gündüz ve gece
kavramı geçersizdir.

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 49


**Moskova’daki, Popov radyo elektronik ve muhabere çalışmaları enstitüsü profesörlerinden M.Kogan,
1966-67 yılları arasında yaptığı çalışmalarla, insan beyninin, dalga boyları 25-1000 km. olan elektromanyetik
dalgalar yayımladığını ve böylece insanın düşüncelerini çok uzak mesafelere taşıyabileceğini ve hatta bunun
için normalden 4-5 misli daha fazla üretebilecek kapasiteye de sahip olduğunu söylemiştir. Kogan’ın
çalışmaları bir rapor halinde Kaliforniya Üniversitesindeki bir sempozyumda okunmuş ve yine aynı
üniversite tıbbi psikoloji profesörlerinden Dr. Thelma Moss tarafından da bu çalışmaya yakın sonuçların,
yapılan ayrı denemeler sonucunda ulaşıldığı bildirilmiştir.

*** Beden dışı deneyim, ölüme yakın deneyim.

Kaynakça :
AHMED HULUSİ-RUH İNSAN CİN
AHMED FEVZİ YÜKSEL-BİLİM DİNİ ETKİLİYOR
DİSCOVERY CHANNEL-DÜNYA DIŞI ZEKİ YAŞAMLAR
DİSCOVERY CHANNEL-İSKOÇYA’NIN, İNGİLTERE’NİN HAYALETLİ ŞATOLARI
MICHAEL TALBOT- HOLOGRAFİK EVREN

Kaynak : www.gulizk.com

Yayın Listemiz

Aşağıdaki e-Kitap ve programlar sizin için hazırlanmıştır.

www.yorumsuz.netteyim.net ve http://ferid_hakki.sitemynet.com ’dan ücretsiz indirebilirsiniz !.

Yeni ] [e-Kitap] GİZ’li Gülşen 1


Yeni ] [e-Kitap] Depresyon
Yeni ] [e-Kitap] Psikospritüel Kriz
[Astroloji-Program] Yıldızlar Altında [Yeni]
Yeni ] [e-Kitap] Aynadaki Evren
Yeni ] [e-Kitap] Din’i Anlamada Reform
Yeni ] [e-Kitap] Tao’cu Uygulamanın Temelleri (Kültür Serisi-1)
Yeni ] [e-Kitap] En Büyük Sır- İlluminati Şeytani Bilinci
Yeni ] [e-Kitap] MARDUK “Yakın Gelecek” mi?
Yeni ] [e-kitap] Metafizik Mucizeler ya da Yanılgılar
Yeni ] [e-Kitap] Kur’an-ı Kerim Meali (Microsoft Reader formatında)
Yeni ] [e-Kitap] Hz.İbrahim’in Mirası Hz.Musa’nın Asa’sı ve KUNDALİNİ
[e-Kitap] Dik Bahçene Solayım!
[e-Kitap] Uzaylılar
[e-Kitap] Düşünen Beyinlere Hiç Okunmamış Yazılar II
[e-Kitap] Sonsuzluğu kucaklamış aşkın sembolü Hallac-ı Mansur

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 50


[e-Kitap] Din, Maneviyat, Psikoloji, Psikiatri
[e-Kitap] İbn Arabi ile ilgili araştırma Serüvenim
[e-Kitap] Evrenin Sırları
[e-Kitap]] Etkili Sözler III
[e-Kitap] Beynimizi Kim Kullanıyor ?
[e-Kitap] Yorumsuz Katalog (Güncellendi)
[e-Kitap] Zamansızlık (timelessness)
[e-Kitap] Hangi Evreni Algılamaktayız?
[e-Kitap] Gönül Uyandırma
[e-Kitap] Kıyametin Deşifresi
[e-Kitap] Yorumsuz Katalog
[e-Kitap] Çağdaş Bakışla Allah
[e-Kitap] Taş'taki Güç... Mutluluğunuz için...
[e-Kitap] Etkili Sözler II
[e-Kitap] Çağdaş Bakışla Cennet, Cehennem
[e-Kitap] Rüya Yorumu
[e-Kitap] Kader Gerçeği
[e-Kitap] Evrensel Sırlar
[e-Kitap] Rüyanın Dışındaki Rüya
[Astroloji-Program] Canopus
[e-Kitap] Düşünen Beyinlere Hiç Okunmamış Yazılar
[e-Kitap] Holografik Beyin ve Evren
[e-Kitap] Mesajlar I
[e-Kitap] Uzaylıların İçyüzü
[e-Kitap] Tanrı yok Allah var
[e-Kitap] Reenkarnasyon Aldatmacası
[e-Kitap] Astroloji-Yeni Millennium’un Popüler Bilimi
[Astroloji-Program] Planetium
[e-Kitap] Modern Bilim ZİKİR'i Keşfetti
[e-Kitap] Etkili Sözler I
[e-Kitap] Yıldızların Altında
[e-Kitap] Çağdaş Bakışla Din
[Astroloji-Program] PopHR
[Kullanım kılavuzu] PopHR Rehber v.2

_______________________

1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 51


1-“İLAHİ” [Dini] DENEYİMLER YA DA AŞKIN BİLİNÇ DENEYİMLERİ 52