You are on page 1of 98

http://gunturk.

tk/

Uçurtma Avcısı
Emir ve Hasan, Kabilde monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emirle Hasanın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkarının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur. Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip Californiaya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasanın hatırasından kopamaz. Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları.... Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasının yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişinin aşama aşama gözler önüne seriyor. Uçurtma Avcısında anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanını diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü... (Tanıtım bülteninden) Halit Hüseyni (Khaled Hosseini) Afganistan, Kabil'de bir diplomatın oğlu olarak doğdu. Ailesi, 1980'de Amerika Birleşik Devletleri'nden siyasi sığınma hakkı elde etti. Halen Kuzey California'da yaşamaktadır ve doktorluk mesleğini sürdürmektedir. İlk romanı Uçurtma Avcı'sının ardından Bin Muhterem Güneş yazarın ikinci romanı. Everest Yayınları Dizgi: Bahar Kuru Türkçe Çeviri: Püren Özgören

Halit Hüseyni (Khaled Hosseini)

BİR Aralık 2001 Bugün neysem, on iki yaşındayken, 1975 kışının o karanlık, buz gibi gününde oldum. Tam anını çok iyi anımsıyorum; yıkık, toprak bir duvann arkasına çömeimiş, donmuş derenin yakınındaki dar, çıkmaz sokağa bakıyordum. Üzerinden çok uzun zaman geçti; ama geçmiş için söylenenler yanlış. Ben onun nasıl gömüleceğini öğrendim. Her ne kadar geçmiş pençeleriyle kendine bir çıkış yolu açmayı becerse de. Şimdi düşününce, o boş sokağa son yirmi altı yıldır bakmakta olduğumu fark ediyorum. Geçen yaz, dostum Rahim Han beni Pakistan'dan aradı. Onu ziyarete gitmemi istiyordur Kulağımda ahize, mutfakta 1 dururken, karşı uçtakinin yalnızca Rahim Han olmadığını biliyordum. Kefareti ödenmemiş günahlarımla dolu geçmişim-di. Telefonu kapadıktan sonra, Golden Gate Park'ın kuzey ucundaki Spreckies Göiü'nün kıyısında yürüyüşe çıktım. Erken öğleden sonra güneşi, düzinelerce minyatür teknenin canlı, kıvrak bir esintinin itkisiyle gezindiği suda ışıldıyordu. Başımı kaldırıp bakınca gökyüzünde süzülen, uzun, mavi kuyruklu, bir çift kırmızı uçurtma gördüm. Parkın batı tarafındaki ağaçların epeyce yukarısında, yel değirmenlerinin üstünde salınıyorlardı; aşağıya, artık memleketim dediğim San Francisco kentine bakan bir çift göz gibi. Ve ansızın, Hasan kulağıma fısıldadı: Senin if in, bin tane olsa yakalarım. Hasan, tavşandudaklı uçurtma avcısı. Bir söğüt ağacının yakınındaki tahta sıraya oturdum. Rahim Han'ın telefonu kapatmadan hemen önce, aklına son anda gelivermiş gibi söylediği şeyi düşündüm: Yeniden iyi biri olmak mümkün. Bir kez daha yukarıya, ikiz uçurtmalara baktım. Hasan'ı düşündüm. Baba'yi. Ali'yi. Kabil'i. Her şeyi değiştiren o 1975 kışına kadar olan yaşamımı. Her şeyi değiştiren ve beni bugün neysem o yapan kışı. 2 iki Çocukken, Hasan'la birlikte babamın evindeki araba yolunun iki yamnda sıralanan kavak ağaçlarına tırmanır, bir ayna parçasıyla komşu evlerin camlarına ışık tutar, komşuları kızdırırdık. Pantolonlarımızın ceplerini dut kurusu ve cevizle doldurur, yüksek dallardan ikisine, ata biner gibi, karşılıklı yerleşir, çıplak ayaklarımızı aşağıya sarkıtırdık. Dudan yerken aynayı elden ele geçirir, birbirimize ceviz fırlatır, kıkırdar, gülerdik. Hasan'ı o ağacın üzerinde hâlâ görebiliyorum; yapraklann arasından sızan güneş ışığı, meşeden oyulmuş bir Çin bebeği kadar toparlak, kusursuzcasına yuvarlak yüzüne vuruyor: düz, yayık burnu, bambu yapraklarını andıran kısık, hafif çekik, ışığa göre san, yeşil, hatta safire dönen gözleri. Biraz düşük, küçük kulaklan, son anda eklenivermiş bir 3 uzantıyı andıran sivri, sert çenesi gözümün önünde. Ve yank dudağı; Çin bebeğini yapan ustanın elindeki keski kaymış ya da adam yoruluvermiş, dikkati dağılmış gibi, üstdudağın hemen soluna atılan o çentik. Bazen, o ağaçların tepesinde Hasan'ı sapanıyla komşunun tek gözlü Alman kurduna ceviz fırlatmaya razı ederdim. Hasan bunu yapmak istemezdi, ama ben istersem, gerçekten istersem beni kurnazdı. Hasan benim hiçbir isteğimi geri çevirmezdi. Sapan kullanmada üstüne yoktu. Hasan'ın babası Ali bizi bu durumda yakalayınca kızardı - onun kadar tatlı, iyi huylu biri ne kadar kızabilirse, elbette. Parmağını sallar, inin çabuk, derdi. Aynayı elimizden alıp annesinin bir sözünü yinelerdi: Şeytan namaz kılan Müslümanlara ayna tutar, akıllarım çelmeye çalışırmış. Oğlunu sertçe süzerek, eklerdi: "Bunu yaparken de gülermiş." Hasan ayaklarına bakar, "Evet, Baba," diye mırıldanırdı. Ama beni asla ele vernSezdi. Ayna fikrinin de, tıpkı komşunun köpeğine ceviz atmak gibi, benden çıktığını asla söylemedi. Kavaklar çift kanadı, üzeri dövme demirden motiflerle bezeli bahçe kapısına ulaşan, kırmızı tuğla döşeli araba yolunun iki yanına sıralanmışa. Kapı, babamın arazisine açılıyordu. Evimiz tuğla yolun sol tarafindaydı; araba yolu evin arkasındaki bahçede son buluyordu. Herkes, Baba'nın yaptırdığı evin, Vezir Ekber Han bölgesindeki en güzel ev olduğunu söylerdi; burası, Kabil'in kuzeyinde yer alan, yeni ve zengin bir mahalleydi. Kimilerine göreyse Kabil'in en güzel eviydi. İki yam gül ağaçlarıyla kaplı geniş bir çimenlik, mermer zeminli, geniş pencereli, büyük binaya uzanıyordu.

Baba'nın İsfahan'da eliyle seçtiği geometrik desenli, mozaik fayanslar dört banyonun zeminini kaplıyordu. Kalküta'dan getirdiği, yaldız işlemeli halılar duvarları süslüyor, tonozlu tavandan kristal bir avize sarkıyordu. Üst katta benim yatak odam, Baba'nın yatak odası ve "sigara odası" diye bilinen, her zaman tütün ve tarçın kokan çalışma odası vardı. Babamla arkadaşları, Ali'nin sunduğu akşam yemeğinin ardından bu odaya çekilir, siyah, deri koltuklara yayılırlardı. Pipolarını doldurur (Baba buna "pipoyu beslemek" derdi), en sevdikleri konulardan söz ederlerdi: siyaset, iş, futbol. Bazen Baba'ya yanlarında oturup oturamaya-cagımı sorardım, ama o kapının eşiğine dikilir, "Hadi ama," derdi. "Bu, yetişkinlerin zamanı. Neden gidip kitap filan okumuyorsun?" Sonra, kapıyı kapatırdı; ben orada öylece kalır, neden bütün zamanını hep yetişkinlere ayırdığını merak ederdim. Eşiğe oturur, dizlerimi göğsüme çekerdim. Orada bir, bazen iki saat oturur, içeriden gelen kahkahaları, gevezelikleri dinlerdim. Aşağıdaki oturma odasında, içinde özel olarak yaptırılmış dolaplar bulunan, genişçe bir girinti vardı. Kavisli duvara çerçeveli aile resimleri asılıydı: Büyükbabamla Kral Nadir Şah'm 1931'de, Şah'm suikastından iki yıl önce çekilmiş, eski, damarlı bir fotoğraf; ölü bir geyiğin başında duruyorlar, ayaklarında dizlerine kadar gelen çizmeler, omuzlarında av tüfekleri. Annemle babamın düğün fotoğrafı da vardı; babam siyah takım elbisesiyle göz alıcı, annem gelinlikli, gülümseyen, genç bir prenses. Sonra, babamla en iyi dostu ve iş ortağı Rahim Han'ı, evimizin önünde dururken gösteren, bir başka fotoğraf; ikisi de çok ciddi - ben henüz bir bebeğim, Baba beni kucağma almış; yüzü yorgun, asık. KoUanndayım, ama parmaklarımı Rahim Han'ın serçeparmağına dolamışım. Bu kavisli duvar, oturma odasını yemek salonuna bağlardı; salonun ortasındaki maun masa, otuz konuğu rahatça ağırlayabilecek genişlikteydi - masraflı, gösterişli partilere düşkün olan babam sayesinde, neredeyse her hafta ağırlardı 5 da. Yemek salonunun öteki ucunda kışın sürekli yanan, yüksek, mermer bir şömine vardı. Geniş, sürgülü bir kapı bir dönümlük arka bahçeye ve dizi dizi kiraz ağaçlarına bakan, yarım daire biçimindeki terasa açılıyordu. Baba ve Ali doğudaki duvarın dibinde küçük bir sebze bahçesi yetiştirmişti: domatesler, nane, yeşil biber ve bir türlü ürün vermeyen mısırlar. Hasan'la ikimiz oraya "Hasta Mısır Duvarı" derdik. Bahçenin güney ucunda, bir yenidünya ağacının gölgesinde hizmetkârların evi vardı; Hasan'ın babası Ali'yle birlikte yaşadığı küçük, mütevazı, toprak kulübe. Hasan işte orada, o küçük müştemilatta 1964 yılında doğmuş; beni doğururken can veren annemin ölümünden tam bir yıl sonra. O evde yaşadığım on sekiz yıl boyunca, Hasan'la Ali'nin kulübesine yalnızca üç-beş kez girdim. Güneş tepelerin ardına çekilip biz de nihayet oyun oynamaya son verince, Hasan'la yollarımız ayrılırdı. Ben güllerin arasından geçip Baha'nın malikânesine yollanırdım, Hasan da doğduğu ve bütün yaşamını geçirdiği, döküntü kulübeye. Temiz, eşyasız, bir çift gazyağı lambasıyla aydınlatılan, loş bir yer olduğunu anımsıyorum. Odanın iki karşı köşesine iki döşek konmuş, aralarına da yıpranmış, saçaklan erimiş bir Herati kilimi atılmıştı; bir köşede de, Hasan'ın resim yaptığı tahta masayla üç ayaklı bir tabure dururdu. Duvarlar, üzerine boncuklarla Allah-ü ekber yazısı işlenmiş olan, tek bir örtünün dışında çıplaktı. Baba örtüyü Meşat'a yaptığı yolculukların birinden, Ali'ye armağan getirmişti. İşte Sanaubar, Hasan'ı 1964'te, soğuk bir kış günü bu küçük kulübede doğurmuştu. Ben annemi doğum sırasındaki aşırı kanama yüzünden kaybetmişim, Hasan da annesini bir haftalıkken kaybetmiş. Çoğu Afgan'ın ölümden de beter de6 diği bir alınyazısı yüzünden: Kadın, gezgin bir şarkıcı ve dansçı kumpanyasıyla kaçmış. Hasan annesinden hiç söz etmezdi; böyle biri hiç var olmamıştı sanki. Onu rüyasında görüp görmediğini merak ederdim; nasıl bir kadın olduğunu, şu an nerede bulunduğunu. Hasan da onu merak ediyor muydu? Özlüyor muydu -benim hiç tanımadığım annemi özlediğim gibi? Bir gün evden çıkmış, yeni başlayan İran filmini görmek için Zainab Si-neması'na doğru yürüyorduk; İstiklal Ortaokulu'nun yakınındaki askeri kışladan geçen kestirmeye saptık - Baba o yolu kullanmamızı yasaklamıştı, ama o sırada Rahim Han'la birlikte Pakistan'daydı. Kışlayı çeviren çitin üstünden atladık, küçük dereyi geçtik ve eski, terk edilmiş tankların toz bağladığı, boş, toprak araziye çıktık. Birtakım askerler bu tanklardan birinin gölgesine toplanmış sigara içiyor, iskambil oynuyordu. İçlerinden biri bizi gördü, yanındaki arkadaşını dürttü, sonra Hasan'a seslendi. "Hey, sen!" dedi. "Seni tanıyorum." Onu daha önce hiç görmemiştik. Kafası tıraşlı, tıknaz bir adamdı; yanaklanndaki siyah kıl dipleri belirgindi. Bize sınöş biçiminden, bakışlanndan ürkmüştüm. "Yürümeye devam et," diye fısıldadım Hasan'a. "Sen! Hazara! Seninle konuşuyorum, yüzüme baksana!" diye haykırdı er. Sigarasını yanındakine verdi, baş ve işaret parmaklannı birleştirip halka işareti yaptı. Öteki elinin orta parmağını da bu halkaya soktu. Soktu,

seni yassı burunlu Babalu?" Ona 'yassı burun' diyorlardı. en doğal eş adayıydı. domuz gibi cıyakladı. Yaşlar yanaklarından sel gibi akıyordu. gece yatarken yanıma aldım ve Hazara tarihine koca bir bölüm ayrılmış olduğunu görünce afalladım. Şu karşıdaki derenin kıyısında onu becerdim. Ali'nin yüzü ve yürüyüşü mahalledeki bazı küçük çocukları korkuturdu. Taş yüzlü Ali'nin sevinmesi ya da üzülmesi çok tuhaf bir görüntüydü. "Öyle eşekler gördüm ki. "mazlum rolü yapmayı. İnsanlar asıl. ha. kocalığa çok daha yakışıyordu. kahkahalarla gülerek. Sanaubar'ın. kadınlarını da sattığını söylüyordu. Durma. Ali dönüp bakınca onun taklidini yaptığımı gördü. yani Peştunlann Hazaralara zulmettiğini.' diyordu. Yalnızca yürümeye devam etti. yeşil gözlerine. biliyor musun? Hem de çok iyi tanırdım. cilveli yüzüne karşılık Ali doğumda meydana gelen ve yüzünün alt kısmındaki kasları etkileyen felç yüzünden asla gülümseyemez." diye fısıldadım. Hazara-lannsa Şii olmalandır. küçük bir mucize 8 gibiydi.kukla adam. Başını göğsüme yasladı." Şii derken yüzünü buruşturmuştu. benim halkımın. Uzandım." dedi.çıkardı. atalarına şöyle bir değinilip geçilirdi. Hazaralann on dokuzuncu yüzyılda Peştunlara karşı ayaklanma girişiminde bulunduğunu. karanlıkta Hasan'ın hıçkırdığını duydum. öğret9 menlerimin bir kez olsun değinmediği bir sürü şey anlatıyordu. tipik Moğol özellikleri taşıyordu. dairesel bir harekede savuruşunu. Peştunlann Sünni. kitabı. sürekli asık yüzle dolaşırdı. Bu söz. sonra kitabı geri verdi. film 7 başlayınca. sözü edilmeye değer bir malı da mirası da bulunmayan Ali'nin. Beş yaşında yetim kalan. Okul kitaplarında onlardan neredeyse hiç söz edilmez. Horamı adında bir İranlı tarafından yazılmıştı. "Anneni tanırdım. yürüyüşünü taklit ediyordum. Kocasının dış görünüşünden ne kadar tiksindiğini hiç gizle -mezmiş. Ali'yle Sanaubar'ın hiçbir ortak özelliği yoktu . yürümeye devam et. üstelik akraba olan Sa-naubar mahallenin çocuklarıyla bir olup Ali'yi alaya alırmış. onun eşyalarını karıştırırken. "Bu da koca mı?" diye hırlarmış. Sanaubar'ın kışkırtıcı. Kitap bilmediğim. sıkı bir deliği vardı ki!" diye bağırdı asker. "Ah. örneğin. Kimisi ona Babalu derdi . Ali gibi o da hem Şii hem de etnik köken olarak Ha-zara'ydı. Oysa Ali'nin çocuk felci yüzünden kısa kalan. 'Hazaralan ezmelerinin bir nedeni de. dedikodulara bakılırsa. kendilerini şehit diye yutturmayı. halkımın Hazaralan kadettiğini. yani Şanaubar'ın babası arasındaki bir tür antlaşmaya dayandığını düşünenler de vardı. . Ona öykününce. o ayağını yere her basışında inanılmayacak kadar sağa yatan bedenini izliyordum. çünkü Ali'yle Hasan'ın yüz hadan Hazara ırkına özgü. yassı burunlu. pek çok erkeği günaha sokan parlak. Şiiler bunu çok iyi becerir." Askerler güldü. kahverengi gözleriyle gülümser ya da hüzünlenirdi. onu kendime çektim. öyle tadı. bildiğim şeylerden de söz ediyordu: Hazaraların fare yiyen. "Seni başkasınla karıştırdı. Hasan'm halkını anlatan. özellikle de Hazaralarla ilgili bölümü öğretmenime gösterdim. Sayfaları şöyle bir karıştırdı. onları ezdiğini okudum. önlerinden topallayarak geçen bu adamla acımasızca alay ederlerdi. "Seni başkasıyla karıştırdı. bir deri bir kemikti.en azından dış görünüş açısından. Kocasıyla aynı etnik kökene sahip. kemikli bacağını yeri süpürür gibi. Ertesi hafta dersten sonra. Hazaralar hakkında bildiğim tek şey de buydu zaten. Bir gün. Yıllarca. Moğollarla aynı soydan geldikleri ve şu ufak tefek Çinlilere benzedikleri. Gözlerin ruhun aynası olduğu söylenir. daha büyük oğlanlardı. Ama bu benzerliklerin dışında. az kaldı yolun kenarındaki hendeğe yuvarlanıyordum. çarpık sağ bacağı (aradaki kâğıt inceliğindeki kas sayılmazsa). Bir şarkı mırıldanarak arkasından gidiyor. bakalım?" diye haykırırlardı bir ağızdan." Bu evliliğin Ali'yle amcası. ama Peştunlann 'ağza alınmaz bir vahşetle bu isyanı bastırdığı' yazıyordu. Bir gün. Ne o zaman. pis pis sıntıyordu. Daha sonra. katır kadar sağlam insanlar olduğundan. "İşte. bulaşıcı bir hastalıktan söz eder gibi. Hasan'a. çok güzel ama töre nedir bilmeyen. Zayıf. elime annemin eski tarih kitaplarından biri geçti. adı kötüye çıkmış Sanaubar'la evlendiği zaman şaşırmışlar. Ama asıl sorun. bugün kimi yedin. soktu çıkardı. eşyalarını toplarken. Kuran'ı ezbere bilen Ali kendisinden on dokuz yaş küçük. yüke dayanıklı. "Hey. upuzun bir bölüm! İşte orada. çünkü yalnızca o çekik. Her adımda yere devrilmemesi. ötekilerin ellerini sıkıyor. amcasının lekelenen adını kurtarmak için Sanaubar'la evlendiğini söylerlerdi. Kitap." dedim. kolumu omzuna doladım. Baha'nın çalışma odasında. kendini salt gözleriyle dışavuran Ali için söylenmişti sanki. alayla gülümsedi. Onu sokaklarda kovalar." Sanaubar'ın evden kaçmasına aslında kimsenin şaşırmadığını duymuştum. Bunlara Baba da değinmemişti. Hiçbir şey söylemedi. "Kimi yedin. Babalu. evlerini yaktığını. topraklanndan sürdüğünü. müstehcen yürüyüşü ve çalkalanan kalçaları sayısız erkeği baştan çıkarmış. Birinci dereceden kuzeni olduğu için de. Aynı zamanda. ben sekiz yaşındayken Ali'yle birlikte pazara nan almaya gidişimizi anımsıyorum. ne daha sonra. Bir tanesi. Üzerindeki tozu üfledim. Mahalledeki bazı çocukların Hasan'a bu tür sözcüklerle sataştığını duymuştum. Bunun üzerine kıkır kıkır gülmeye başladım.

onun da önüne gelene yaydığına göre Sanaubar. onlar da bu zafer karşısında başlarını saygıyla eğmişler. 11 Benimki Baba idi. beş gün sonra da çekip gitmiş. narkozcu yoi. siyah gözleri vardı. başlardı: Tüksek bir dağın tepesinde durdum. oğlunun doktor olduğuyla övündüğünü duyunca. ben beş-altı yaşlarındayken. /«/deyip geçerdik — ne yazık ki ulusal bir hastalığa dönüşmüş olan bu huya göre. Ali. ekranlı cihazlar yok. Ve Ali'yi. Davetlerde bir doksanlık cüssesiyle salona bir firtına gibi dalar. bu saçmalığa son verip bir mimar tutmasını öğüdemiş. saldırıları. Ama asıl neden. Kulaklarıma pamuk tıkar. İlk adımlarımızı aynı bahçede. bunu istese de beceremezdi. lisedeyken bir biyoloji sınavından iyi not almıştır. Onunkiyse Emir. O bir doğa olayı. Boşboğaz ebenin komşulardan birinin hizmetçisine anlattığına. Kuşkusu olanlar da. yanında Ali. 1960'lann sonlarına doğru. yorganı başıma çeker. anneme sormak istediğim şeylerden biri de budur. Baha'nın sırtındaki ince. Yalın ama etkili bir tedavi olmuştu. Baba'nın odasının tam karşısındaydı. o peşi sıra sürükleyip durduğu sakat bacağıyla onları yakalayamayacağını bilmesiydi. elbette) parasını cebinden verdiğini anlattı. kahverengi saçları. öyle gösterişli. uzun tırnak izlerine bakabilirdi. onlar da bu dik başlılık karşısında başlarını esefle sallamış. Kabil Irmağı'nın güneyindeki Maywand Caddesi'nin hemen arkasına yapılan. "senin yerine bol bol gülümseyecek. Aklı başında tanışlan. Birkaç inilti. çıplak bir döşekte yatan Sanaubar. sol dudaktaki yarığı görmüş ve kişner gibi gülmeye başlamış. Baba'nın inşaaü kendi parasıyla tamamladığını. Oh. bir de ebe. derdinin ilacına kavuşmuştu. Benim adım. "İşte. Baba bir yetimhane yaptırmaya karar verdi. Ama Baba hakkındaki herhangi bir öykünün doğruluğundan hiç kimse kuşku duyamazdı. su tesisatçısı ve işçilerin ('gönlü alınması gereken' belediye görevlilerinin de. eh. eklerdi: "Öyle tadı bir sesi vardı ki. yine de Baba'mn horultusunu duyardım. Dır başka deyişle 'Kasırga Bey'. Rahim Han'dı: Tufan 13 Y^a. Yalnızca lekeli. Hasan'la aynı memeden süt emmiştik. hangi şarkıyı söylerdi. oysa bal gibi bilirdik . çünkü Hasan doğarken bile karakterine uygun davranmıştı: O bir canlının canını yakmayı bilmez. Onunla tanışsaydım. kıvırcık. Ve ilk sözcüklerimizi aynı-çatının altında söylemiştik. dinledim. İnsanların Kralı. dev Buda heykellerinin bulunduğu Bamiyan kentinden gelme. birinin. iriyan Peştunlann kusursuz bir örneğiydi. 'şeytana bile diz çöktürecek' kadar keskin. güneşe dönen ayçiçekleri gibi ona çevrilirdi. mühendislerin. bir tür bağışıklık kazanmış olmasıydı. aynı çimenlerin üzerinde atmıştık. Ama Baba başarmış. Baba uykusunda bile görmezden gelinmesi olanaksız biriydi. aralarında zamanın bile kopartamayacağı bir kan bağı oluştuğunu söylerdi. Ayrıntıları Rahim Han'dan. Hasan'ı emzirmesi için benim süt annemi çağırtmış. Sonra bize. I üç Babamın bir zamanlar Belucistan'da siyah bir ayıyla güreştiği rivayet edilirdi. . hakaretleri duymuyordu bile. Doğum uzmanı yok. üç-beş ıkınma ve Hasan görünmüştü. iki kadı yetimhanenin bütün masrafını Baba karşılamış. O düşlerde Baha'yla ayıyı birbirinden bir türlü ayıramazdım. Baha'nın güreşini gözümün önünde defalarca canlandırdım. Ali bize onun. o Sanaubar'ın Hasan'ı doğurduğu an yaşama sevincine. Baha'ya o ünlü lakabını takan kişi. elektrikçilerin." demiş.Ali bize defalarca söylemişti. bir söğüt ağacını kökünden sökebilecek kadar güçlü görünen elleri ve Rahim Han'ın tanımıyla. babama gerçekten yakışıyordu. bütün başlar. Kadının öyle 10 aman aman yardıma ihtiyacı olmamışu.Ali onu taciz edenlere hiç karşılık vermezdi. Hem de gülümseyerek. çıkarmanız gereken sonuç şudur: Oğlan büyük bir olasılıkla. Allah'ın Aslanı. Şu yaralı kalplerimize sevinç getir. Baba. Amacımız şarkıyı Ali'den bir kez daha dinlemekti. rüyamda bile gördüm. mavi gözlü bir Hazara kadını olduğunu anlatır. Ali genzini temizler. hiçbir mimarlık deneyimi olmamasına karşın. Rahim Han. bence nedeni kısmen. Bu takma ad. budala oğluna kavuştun!" Hasan'ı kucağına almayı bile reddetmiş. Allah'ın Aslanı'nı çağırdım." Hasan'la her seferinde. Baba elbette kabul etmemiş. aynı süt annenin emzirdiği çocukların kardeş olduğunu. Ali'nin kucağındaki bebeğe şöyle bir bakmış. bir kamyon motorunun gümbürtüsünü andıran horultular duvarları delip geçerdi. Afgan-lann abartma huyunu anımsar. projeyi kendi eliyle çizdiğini anlattı. diye sorardık. kendisi kadar asi.kökeninde işte bu iki sözcüğün yattığını görüyorum. Üstelik yatak odam koridorda. Öykü bir başkasıyla ilgili olsaydı. Annemin onunla aynı odada uyumayı nasıl başardığını hâlâ anlayabilmiş değilim. Şimdi geriye bakınca. gür bir sakalı. 1975 yılında olanların -ve onu izleyenlerin. Baba'nın.

Baha'nın çalışma odasındaydık. Konuşmasının ortalarına doğru. İnsanlar viskilerini 'ilaç' niyetine. Aynı şekilde. Baba'ya saçlarını neden uzattıklarını sordum. okuldaki çocuklardan birinin söylediği şey doğru mu. Rüzgârlı bir gündü. çiçekbozuğu bir yüzü. Sandviçimden bir ısırık aldım. bir de uzun saçlı. son derece başarılı bir ortaklıktı. gölün karşısında bir kamyon tepeyi ağır ağır tırmanıyordu. göl kıyısındaki tahta piknik masalarından birine oturduk. başını salladı. balık tutuyorlardı. çok iyi eğitim almış. kahverengi kese-kâğıdannda. Ona sanlsam mı yoksa dehşet içinde fırlayıp kaçsam mı. Baba beni Kabil'in birkaç kilometre dışındaki Ghargha Gölü'ne götürmüştü. Baba koyu yeşil bir takım elbise giymiş. 15 Ertesi gün." dedim. Şapkayı tutmam için bana işaret etti. Baba'yla baş başa olmak istiyordum. babası gibi hukuk okuması gerektiğini söylerlerdi. Bir gün bize. ama Baba homurdandı. O günlerde. hemen tükürmeliydin. elle yazılmış bir deste buruşuk kâğıdı karıştırıyor. insanlar iş konusunda ona güvenmeyi bir türlü beceremezdi. Benim rekorumsa beşti. "Okulda öğrendiklerinle gerçek yaşamdaki eğitimin ara- . Kabil'in en saygm. dedi. boğuk bir sesi olan. Ertesi günkü konuşmasını hazırlıyordu. Baba iyi bir evlilik yapamayacağım ileri sürenlere inat (ne de olsa. annemle. Baba'ya kanında ticaret olmadığım. Oysa Baba. üstelik kraliyet ailesinden geliyordu. Derin bir soluk aldı. bizimle öyle gururlanıyordum ki. Daha sonra da. Beşinci sımftayKen.iki nan diliminin arasına yerleştirilmiş köfteyle salatalık turşusu. Molla Fetullah Han'ın söylediklerini aktardığımda. Hayatı böyle yaşayan birine duyduğunuz sevgiye mudaka korku eşlik eder. San saçlı turisderden biri güldü. yine de. kadehini bıraktı. çünkü böylece herkes onun benim babam olduğunu anlayacaktı. Ama Baba'nın bütün başarılarına karşın. üst katta. Hasan'ı da çağırmamı söyledi. astragan bir kalpak takmıştı. sakallı birkaç turist. onlara 'hippi' dendiğini duymuştum. yanıt vermedi. beni kucağına çekti. Belki biraz da nefret. bizi seyrediyordu. Yumurtamı yedim ve Baba'ya. İçki yüzünden halk önünde kırbaçlanan filan yoktu. buna çok sevinmiştim. bunun için de bazen elindeki soyulmuş söğüt dalından yararlanırdı. Kabil'de içki içmek yaygın bir alışkanlık değildi zaten. Baba'nın arkasında oturuyordum. Baba bir kez daha homurdandı. Bir çift kütüğün üzerinde oturuyormuş duygusuna kapıldım. işini başarıyla yürütmekle kalmayıp Kabil'in en zengin tüccarlarından biri olmuş. Baba'nın dünyayı siyah-beyaz görmesiydi. Sorun. esintide uçuşan kâğıdardan başım kaldırdı. Torbayı görülmeyecek biçimde taşır. Baba. ama ben Hasan'm yapılacak işleri olduğu yalanım uydurdum. bir türlü karar veremiyordum. bu apaçık sırıtan istisnayı saymazsak. Hatta kolunu onun omzuna bile dolamıştı. Baba konuşmasını bitirince. Suyun rengi lacivertti. diye sordum: Yanlışlıkla yumurta kabuğunu ısınrsan. içki içenler saygıdan bu işi gizli gizli yapardı. Saçlarımı karıştıranlar. en güzel ve en ifFetli kızlarından biri sayılan Sofia Akrami'yle evlenmişti. Baba odanın bir köşesine yerleştirilmiş olan bardan kendine viski doldurmaktaydı. İslam'ın içki içmeyi korkunç bir günah saydığını söyledi. asil bir aileden gelmiyordu). güneş ışıklan cam duruluğundaki yüzeyde ışıldıyordu. Kanser. Baba'yla. benim elimi sıkanlar da oldu. dükkânın ününü bilenlerin ters. Adı Molla Fetullah Han'dı. Gelip deri divana oturdu. Baba'yla ben. Kuran'dan ayeder ezberletirdi . Dinledi. haşlanmış yumurtayla köfteli sandviç yedik . kısa boylu. boğuk bir ıslığa dönüşen ses hiç kesilmeyecek gibiydi.Yetimhanenin inşaatı üç yıl sürdü." dedi. Alkışlar uzun bir süre kesilmedi. Bir sürü insan açılış törenini ayakta izlemek zorunda kaldı. yalnız ikimiz. Cumaları göl biraz hava almak için kent dışına kaçan ailelerle dolup taşardı. Baba ve Rahim Han halı ihracatına ek olarak. Ama o gün hafta ortasıydı ve bir tek Baba'yla ben vardık. tıknaz bir adam. Dikiz aynasına vuran güneş ışığı panldadı. bize İslam'ı öğreten bir din hocamız vardı. Yeniden mikrofona döndü. bıyığının arasından geçerken tıslamaya. "Umarım bina şapkamdan daha dayanıklıdır. günde beş kez kılman namazı ve namaz sırasında okunan karmaşık duaları öğretir. yeni binanın ana girişinin hemen önüne kurulmuş olan yükseltide. Hasan'ın sırtına pat pat vurmuştu. rüzgâr başındaki şapkayı uçurdu. arabanın bagajında. "Galiba bende saratan var. içenler bunun hesabını Kıyamet Günü verecekti. Meşrubatı kendin de alabilirsin. sırayla onun elini sıktılar. yetimhanenin avlusundaki bütün iskemleler doldu. kalemiyle şuraya buraya not alıyordu. Bize zekâ?in ve hac görevinin erdemlerini anlatır. Rıhtıma oturmuş.tercüme etme zahmetine hiç kalkışmadığı bu Arapça sözcükleri ("Tanrı sizi daha iyi duyabilsin!") en doğru biçimde telaffuz etmemiz için bizi sıkıştırır. insanlar ayağa kalkıp alkışladılar. babam ondan sürekli 'prensesim' diye söz ederek bu gerçeği fesat ahbaplarının yüzüne çarpardı. Beni. ötekinin sırtına vurdu. Baba da yanımızdaydı. ayıplayan bakışlarına hedef olurlardı. Açılışın bir gün öncesini çok iyi anımsıyorum. Artık sekizime basmış-14 am. Üniversitede klasik Farsça dersi veren bu genç kadın. Ve neyin siyah neyin 16 beyaz olduğuna karar verişinde. diye ekledi. ayaklarım suya sarkıtmışlardı. soluğunu burnundan salıverdi. belli 'eczanelerden' alırdı. sonra içkisinden bir yudum aldı. Ayrıca. babam çevresindeki dünyayı gönlüne göre yoğurmuş biriydi. herkes güldü. ama yine de. yanıldıklarını kanıdamıştı. bir keresinde Hasan'la Ghargha Gölü'ne gitmiştik ve Hasan taşı suda tam sekiz kez sektirmiş-ti. tıkır tıkır işleyen iki eczaneyle bir lokantanın sahibiydiler. yine herkes güldü. Uzakta.

Onu bir meşe dalına astıklarında. Baha'nın herhangi bir maymunun sakalına tükürürkenki görüntüsü. öyle değil mi. Hem de hiç. Dinliyor musun?" "Evet. şunu ya da bunu denetlediğini çok iyi bilirdim. yalnızca bir günah vardır. Anlıyorsun.. in bakalım. eğer söyledikleri doğruysa. Oysa ona hiç çekmemiştim. Çünkü gerçeği söylemek gerekirse. mollalar ne derse desin." dedi Baba." Kıkırdadım." Baba bir buz parçasını dişleriyle ezdi." dedi. Yalan söylediğinde. ikindi namazına daha iki saat varmış. Kent halkı katili ertesi gün." "Molla Fetullah Han'ı mı kastediyorsun?" Baba kadehini salladı. derdim. "Bir insanı öldürdüğün zaman. tespih çekip anlamadıkları bir dilde yazılmış bir kitabı papağan gibi tekrarlamak. Baba sabırsızca içini çekti. Buysa sabır isterdi. "Evet. gerçekten komikti. Bunun üzerine kahkahayı koyuverdim. Günahı sordun. adamın Kunduz yöresinden gelen serserinin teki olduğu anlaşılmış. "Kendisine ait olmayan bir şeyi alan insan. Emir: O sakallı yobazlardan asla değerli bir şey öğrenemezsin. Böyle birinin yüzüne tükürürüm. Allah yardımcısı olsun. hava karardıktan çok sonra döndüğü. bu kadar yeter." dedi Baba. bu ister bir can olsun isterse bir dilim nan. "Şimdi." dedi Baba. "Şurada seninle iki erkek gibi konuşmaya çalışıyorum. çocuklarından bir babayı almış olursun. Onun dışındaki bütün günahlar. Baba can" dedim. "Babanın günah konusunda ne düşündüğünü bilmek ister misin?" "Evet. ben de anlatmak istedim. aşağı yukarı şöyle gelişirdi: Sen bir şiirden bir dize söylerdin. akşam yemeğini tek başıma yediğim günleri anımsadım. "Hepsini kastediyorum. sen bir günahkâr oluyorsun. "Çalmaktan daha kötü bir suç yoktur. Emir. Hile yaptığın. bense bir aptal gibi harcamıştım onu. horultuya benzer bir ses çıktı. hem gülünç hem de ürkütücüydü. tek bir günah. Bu öyküyü Baha'dan değil. Allah yardımcımız olsun." Barda kadehini dolduruşunu seyrettim ve az önceki konuşmamıza benzer bir konuşmayı bir daha ne zaman yapacağımızı merak ettim." dedi Baba. eve ne zaman geleceğini sorardım. Çabu18 cak uçup giden. en azından Baba'ya benzeme nezaketini gösterebilirdim. Baba?" "Hımm. Ali'ye Baba'nın nerede olduğunu. Ne demek istediğimi anlıyor musun?" "Hayır. "Güzel." "Yukanda bir yerde bir Tann varsa. Bir kez olsun becerebilir misin bunu?" "Evet. her şeyin üstünde gören maymunların sakalına rüküreyim. güzeller güzeli prensesini öldürmüştüm. çünkü sabırsız biri değildi.ve Baha'dan babasını çaimış. daha öğleye kalmadan yakalamış. sevgili." dedi Baba. Buzlar şıngırdadı. adamın karşısına dikilmiş. Bu da canımı acıttı. Baha'nın buz gibi gözleri gözlerime çivilendi.. umarım benim viski içmem ya da domuz yememden çok daha önemli meselelerle uğraşıyordun Hadi. Farsça öğretmeninin gözetiminde yapılır. oysa inşaat alanında olduğunu. birini aldattığın zaman doğruluğu. "Karısının elinden bir kocayı. bir gece yarısı büyükbabamın evine hırsız girmiş. değil mi?" Baha'nın bir hırsızı evire çevire dövme fikri. bir yaşamı çalmış olursun.17 sında bocaladığını görüyorum. anlamak için kendimi umutsuzca zorlayarak. biricik karısını. "Neyse. Rahim 19 Han'dan dinlemiştim. Baba. Sınıftaki herkes beni takımına almak isterdi. Anlıyor musun?" Anlıyordum. hâlâ kıkır kıkır gülerek. . güzel bir an yaşamıştık (Baba bırakın kucağına almayı." "Öyleyse anlatayım." "Ama Molla Fetullah Han iyi birine benziyor. ama gözleri ikircikliydi artık. ama hırsız onu boğazından bıçaklayıp oracıkta öldürmüş . "Afganistan bunlann eline geçerse. senin ağzından çıkan son harfle başlayan. aşağılıktır. keşke ana-babalarıyla birlikte Gişelerdi. benimle doğru dürüst konuşmazdı bile). Baba alü yaşındayken. "Cengiz Han da öyleydi. gülmemek için dudaklarımı büzerek. Baha'nın bir-ikı sözcükle canımı nasıl yaKâbildiğine bir kez daha şaşarak. Ama burnumdan bir kıkırtı kaçü. bir başka dize söylemek zorundaydı. hırsızlığın bir çeşitlemesidir. O kendini bir bok sanan." İçkisini yudumladı. değil mi? Uğruna yetimhane yaptırdığı çocuklardan daha şimdiden nefret ediyordum. Neden etmesin ki? Her şey bir yana. "Peki ama.bir tür şiir yarışması. öyle değil mi? Buna karşılık da. haklılığı çalmış olursun. O da hırsızlıktır. Saygın bir yargıç olan büyükbabam. birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın." dedim. o derin sesiyle. Baba. Böyle biriyle yollarımız kesiştiğinde. rakibin de altmış saniye içinde. hep Baba'mn benden az çok nefret ettiğini hissederdim." dedim. aynı anda gülmeyi kestim. Eve. Böyle günahtan konuşup durmak beni yeniden susattı. bazen." diye geveledim. "Tek bildikleri. Onu bir kez daha hüsrana uğratmak istemiyordum. Okulda Şercanji denen bir oyun oynardık . can. "Ama önce bir şeyi çok iyi anlamanı istiyorum. Baba hakkındaki bilgileri hep başkalarından alırdım zaten.

son derece yetenekli bir binici. burnunu şiir kitaplarından kaldırmayan bir oğula sahip olmak başka şey. kükreyerek geçiyor. Ama aynı anda. küfrü 21 basum. ".. oyun alanındaki bir keçi ya da koyun leşini yerden kapmaya. biliyorum. takımın yüz karasıydım. böyle oldu. Kulağımı kapıya yapıştırdım. biniciler önümüzden doludizgin. hatta kızgınlık yansıyordu. kimse bana pas vermediği için sızlanıp dururdum. Baha'nın hayal ettiği erkek evlat bu değildi. "Çocuklar boyama kitabı değildir. O gün izleyiciler avaz avaz bağırıyor. Kollarımı deli gibi sallayıp. O gece. bu arada öteki pepen-dez'lcr onu kovalar. Sıkıyor. Afganistan'ın milli tutkusuydu. atların ağızlarından salyalar." Baba'nın sesinden hayal kırıklığı. yine sıkıyordu. Hafiz. Baba'nın beni ilkbaharın ilk günü. sağa soia savruluyordu. Babamın spor becerilerinin zerresini bile alamadığım anlaşılınca. hayvan leşini kapmaya çalışıyordu. bütün sınıfa karşı tek başıma oynadım ve kazandım. başım sallamakla yetindi. mu?" "Yok. Bir kez seğirdi. Gerçek erkekler şiir okumazdı. Cinema Park'ın yakınındaki kitapçıdan her hafta bir kitap alırdım. değil mi? Elimden geldiğince uzun bir süre ilgileniyormuş numarası yaptım. Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın. bana! Bana!" diye çığırıp dursam da. Victor Hugo." dedi Rahim Han. dörtnala kaldırdığı atıyla stadın çevresinde bir tur attıktan sonra hayvan leşini önceden belirlenmiş olan sayı çizgisinin içine atmaya çalışır. "O. sonunda adılar uzaklaştı. ya güzel bir pasın arasına giriyordum ya da gole giden bir oyuncunun önünü tıkıyordum. Genellikle zengin hamilerce desteklenen. futbol oynardı. "Biliyorum. Futbol tutkusunu bana da aşılamak için. bazen dünyanın en ben-merkezci insanı oluyorsun. akan kan yerde bir havuzcuk oluşturmuştu. hâlâ da öyledir.sağlıklı olduğu için şükretmelisin. Jules Verne. Sıska bacaklarımla sahada bir o yana bir bu yana seğirtir.." "Yok. hatta seyretmeyeceği gerçe ğini kabullendi. Bir ara Baba birini gösterdi. babamın çalışma odasının önünden geçerken. ölmüş annemin kitaplarına sığınmam. Bulduğum her şeyi okuyordum. Ama acınacak durumdaydım. Bir keresinde. beden birkaç kez yuvarlandıktan sonra durdu." "Ben bunu bilir.. o günlerde Afganistan'da henüz televizyon yoktu. beni bir takıma yazdırdı. bir toz bulutu içinde.. takım arkadaşlarım beni görmezden gelirdi. Toprak atların toynakları altında sarsılıyordu. onlara pek elimi sürmezdim. meydandaki adılar savaş naraları atarak. Edebiyata düşkünlüğüm Baba için gerçekten sabır isteyen bir durumdu. Eve dönünceye kadar da ağladım. 1970'de. Afgan yılbaşısında götürdüğü yıllık Buzkafi Turnuva'sını anımsıyorum. bez bir bebek gibi oradan oraya sürükleniyor." dedim. hakem bizim takıma penaltı verince. Rumi. Annemin kitaplarını okuyup bitirince -sıkıcı tarih kitaplarını değil. "Bununla ilgisi yok. O. elbette. Yüzündeki tiksintiyi gizlemek için harcadığı yoğun çabayı hiç unutmayacağım. odamdaki raflar dolunca onları karton kutularda biriktirmeye başladım. birlikte büyüdüğüm çocuklar da değildi. şu etrafı kalabalık adamı görüyor musun?" Görüyordum. Hafiz'dan ya da Rumi'nin ünlü Mesnevi'sinden düzinelerce dizeyi ezbere biliyordum. Kabil takımı Kandahar'ı yendiğinde Baha'yla birlikte çığlıklar attım. haykırarak. "Güzel. bacakları doğal olmayan bir biçimde bükülmüş. pe-pendez'lcrdcn birinin attan düştüğünü ve toynaklann altında ezildiğini gördüm. Henry Kissinger. Tann korusun! Gerçek erkekler -gerçek erkek çocukları. sonra tam anlamıyla hareketsiz kaldı. peki?" ." "Ee?" "Ben öyle değildim. 20 İşte babamın kayıtsızlığından kaçıp. Sadi. yani bir cependez. Bu kadarını becerebilirdim herhalde. 22 Ağlamaya başladım. Baba yetimhane inşaatından bir süreliğine uzaklaşmış. Biz yukarıdaki tribünlerden seyrediyorduk. Rahim Han'la konuştuğunu duydum. O akşam bunu Baba'ya anlattım. Baba'ya bu tür şeyler söy. yumruk. Baha'nın direksiyona kenetlenmiş ellerini anımsıyorum.tıpkı Baha'nın gençken yaptığı gibi." "Ya." diye mırıldandı. Ian Fleming. Bir şairle evlenmek başka şeydi. köpükler fişkırıyordu. destanlara düşkündüm-harçlığımı kitaplara yatırmaya başladım." "Biliyor musun. kırbaç savurmak. bunu söylerim: Kesinlikle onun gibi değildim. "Emir. Henry Kissinger'ın kim olduğunu bilmiyordum. Buzkapi.çünkü on birime bastığımda Hayyam'dan. "Hey. Baba beni hiç olmazsa ateşli bir taraftara dönüştürmeyi denedi. dünya kupası maçlanm televizyondan izlemek için Tahran'a gitmişti." "Neyle var. Bir de Hasan'a. bir tek romanlara. Bedeni. Rahim Han güldü. hele şiir yazmak. leşi elinden almak için her yolu dener: tekme." diyordu Rahim Han. Ama Baba bu ilginin içten olmadığını hissetti ve oğlunun asla futbol oynamayacağı. sürekli. Ama sürekli kitap okuyor ya da uykuda yürür gibi evin içinde dolanıp duruyor. sormaya hazırlandım.-leyebilen tek kişiydi. Mark Twain. elbette. dehşet içinde. tırmıklamak serbesttir. gevşetiyor.

" Ertesi sabah Hasan bana kahvaltı hazırlarken. Hazara bir karı-kocaya çarpıp ikisinin de ölümüne neden olurlar. onu mahallenin çocuklarıyla oynarken görüyorum. bal gibi biliyorsun. Ali'yle Baba birlikte büyümüş. ifade edemediğim bir şey var. peki?" dedi Baba. Rahim. Hiçbir şey." diye atıldı Baba. Polis oldukça pişman görünen delikanlılarla Ölen çiftin beş yaşındaki oğlunu. cefayı çekenin kim olduğunu da söylesene. Ama bu öykülerin hiçbirinde Baba.. tavşandudak-lı bir gülümsemenin sürekli aydınlattığı bu Çin bebeği yüzü. Bunların hiçbir önemi yoktu. ben anlayamıyorum. ellerimizi kullanmadan bisiklet sürmeyi öğretmiş ya da karton bir kutudan gayet iyi çalışan bir film makinesi yapmış olsak da." "Öfkelisin. şurasına burasına dirsek atıyorlar." "Şiddeti sevmiyor demek ki. Sesini alçaktı. Çünkü tarih kolayca silinip atılacak bir şey değildi. bakalım?" diye sordu Baba. çünkü işini devralmayacağından korkuyorsun. kulağımı kapıya biraz daha bastırdım." "Kendini savunmanın gaddarlıkla bir ilgisi yoktur. "Doktorun onu kanmın içinden çekip aldığını gözlerimle görmeseydim. uçurtma yarışları yaparak geçirsek de. 'Düştü. saklambaç. Birine. Rahim. başını öne eğiyor.Baba'nın oturduğu koltuğun gıcırdadığını duydum. Ciddiyim. Mahallenin çocukları ona sataşınca ne oluyor. Ali de başmı sallayıp şöyle derdi: "Ama. doğru sözcükleri aradığını görebiliyordum." dedi Rahim Han.. İşte bu çocuk. 23 Yalnızca. Birbirimize. Gözlerimi yumdum. sonuçta herkes. biliyor musun? Hasan öne atılıp onları püskürtüyor. Ali'den arkadaşı olarak söz etmezdi. gaddarlık. Kafaları haşhaştan dumanlı ve Fransız şarabından kıyak. Sonuçta ben bir Peş-tun'dum." "Her zamanki gibi. tıpkı Hasan'la benim bir kuşak sonra yaptığımız gibi. "Bak. Erkek kardeşlerin öyküsünü. Ali çocuk felci geçirinceye kadar da birlikte oynamışlar. diye sordu. elebaşının kim. yani. Eve döndükleri zaman." "Zamanla kendi yolunu bulacaktır. 24 DÖRT 1933'te.. tıraşlı kafa ve düşük kulaklar. büyükbabam onu evlat edinip evine almış. ben Sünni'ydim o Şii. sonra da merhamet dileyen babalarını dinleyen büyükbabam. Babaları pek canı gönülden olmasa da.. Ve o. "Nereye doğru. Bazen.. hiçbir şeyi savunmayan bir erkek olur. Bu ince kemikli yüz. toplumsal sınıf ya da din bunu değiştiremezdi. Kıskanıyorum ama memnunum. kolunu Ali'nin omzuna dolardı. "Bu çocukta eksik bir şeyler var. aşın basitleştiriyorsun. Sana söylüyorum. biraz sert de olsa adil bir ceza olduğu konusunda birleşmiş. Ali'ydi. asla karşılık vermiyor. benim için Afganistan'ın yüzü olsa da. Kendi gözlerimle gördüm. duymak istiyor.. Sanki. oyuncaklannı elinden alıyor. Paghman yolunda son sürat giderken. çok sayılan bir yargıç olan. babamın doğduğu ve Zahir Şah'ın kırk yıllık saltanatının başladığı yıl. Din de öyle.. Lafi ağzına tıkıverdim: Sen kendi işine bak. Ama Emir'de beni endişelendiren. bana bütün çocukluğum Hasan'la geçirilen uzun. çünkü Tann şahit. "Demek istediğim bu değil. İşin tuhafi. lekesiz geçmişiyle ünlü büyükbabamın karşısına getirir. Onu itip kakıyor. bu çocukta bir eksiklik var." Baba güler. Ama biz emeklemeyi birlikte öğrenen iki çocuktuk ve hiçbir etnik köken. "Bazen şu camdan dışarıya bakıyor. Yaşamımın ilk on iki yılını Hasan'la oynayarak geçirdim.' diyor. Rahim Han şu gaddarlık konusunda yanılıyordu. ama onu yine de duyabildim. "Kendini savunamayan bir çocuk. Baba bize Ali'yle yapakları yaramazlıkları anlatır. Ağa efendi." Duraksadığıru. Bütün bir kışı uçurtma uçurarak. ben de Hasan'ı arkadaşım olarak görmüyordum. o da bir Hazara." "Evet. oğlum olduğuna asla inanmazdım. puslu bir yaz günüymüş gibi gelir: babamın bahçesindeki ağaçların arasında birbirimizi kovalayarak." "Hiç sanmıyorum. canını sıkan bir şey mi var. bu karara boyun eğmiş. duymak istemiyordum." dedi Rahim Han. hırsız26 ." "Şimdi kim basideşöriyor. öteki hizmetkârlara oğlanı yetiştirmelerini ama çok yumuşak davranmalarını tembihlemiş. babalarının Ford marka spor arabasının direksiyonuna geçerler. Asla. Yetim çocuğa gelince. Kabil'in varsıl ve tanınmış bir ailesinden gelen iki genç adam. bu da beni mudu ediyor. Bildik anlamda. iki kardeş. ona soruyorum: 'Hasan'ın yüzündeki yara nasıl oldu?' O da.. onu anlayan birine ihtiyacı var. Hiçbir şey bunu değiştiremezdi. ailenin döktüğü paralar sayesinde askerlikten muaf tutulan bu iki genç adama derhal Kandahar'a gidip orduya yazılmalarım ve bir yıl askerlik y*\'25 malarını buyurmuş. birbirinizi sevdiğinizi biliyorum.

ev ödevlerinden yakınırken Hasan yatağımı düzeltir. Meyveleri yiyip ellerimizi otlara sildikten sonra. sağda solda gördüğümüz. Okuldan sonra Hasan'la buluşur. kan kırmızısı narları toplardık. koyunların meiediğini. Hasan evde kalır. Koridorda ütü yaparken. minicik tezgâhların sıralandığı. Ali'nin mutfak bıçaklarından biriyle ağaca adlan28 mızı kazıdık: "Emir ve Hasan. yeniden konuşabildiği zaman da bize 'seslendirme' denen şeyi açıkladı. ya da belki cahilliği yüzünden Hasan'ı müthiş çekiyor. bilmeceleri kestim. alçak. kahvaltımı hazırlamış olurdu: masaya düzgünce yerleştirilen. Mustang'i herkes gıptayla süzerdi. onun anlamadığı. Meksikalı çocuklar Charles Bronson'ı gömerken ağladık . Baba o genizden gelen (vites değiştiren bir kamyonun motorundan çıkan sese epeyce benzeyen) kahkahalarını koyuverdi. Nasrettin Hoca'yla eşeğinin başına gelen aksilikleri. bileklerine boncuklar. gülünç olayları. bir ipe bağladığımız zavallı hayvanı. Son gördüğümüz filmden konuşarak. böceklere işkence ederek. cırtlak renkli gömlekler giyen. en büyük başarımızı da. okuma yazma öğrenmeyeceği daha doğduğu an. dilencileri yararak ilerler. üzeri tıka basa dolu. Rio Bravo'yu üç kez. sapanıyla develerin baldırlarına taş atmaya zorlardım.polis. Mezarlığın girişinde bir nar ağacı vardı. pazardan taze nan almak. ayakkabılarımı cilalar. Hasan'la ağaca tırmanır. bazen de bilmece okurdum. eski Hazara türküleri söylerdi. birlikte izledik. cahilliğini yüzüne vururdum. yine Nasrettin Hoca'nın bir öyküsünü okurken. beni durdurdu. babamın Vezir Ekber Han Mahaliesi'ndeki arazisinin hemen kuzeyinde yükselen. Bir yaz günü. son sahnede. Hasan'a kitap okumanın en zevkli kısmı. hiç tartışmasız. daha doğrusu Hazaralann çoğu gibi. sıra sıra. İranlı değildi! Amerikalıydı. hafif boğuk sesiyle. irice bir söze rastladığımız zamanlardı. Bir keresinde. Kervanın mahallemize yaklaştığını. keçilerin baa'lznm. Sayısız mevsimin karı ve yağmuru yüzünden mezarlığın demir kapısı paslanmış. Ben yataktan güçbela kalkıp banyoya gidene kadar. dar geçiderden geçerdik. hiç olmazsa bir paragrafa yetecek kadar aydınlık olduğunu ileri sürerdi. üç şekerli. Hasan'ın tıpkı Ali gibi. gümüş kolyeler takmış kadınlar. kalemlerimi toplardı. bu yasak ve gizli dünya onu büyülüyordu.okuyup yazmak bir hizmetkârın ne işine yarayacaktı kir Ama sözcüklerin gizemi. O ağacın altında saaderce. defterlerimi. üstü başı dökülen. yerleri süpürmek. arada bir. Baba'ya. bir dilim kızarmış nan. nar yapraklarının arasından süzülen güneş ışığı yüzünde oynaşırken sessizce beni dinler. güneş batıncaya kadar otururduk. üstü başı toz içindeki erkeklerin güneşten. İnanamıyorduk. Hasan yere bağdaş kurar. uçmaya her yeltenişinde çekiyorduk. sırıtarak. ters dönmüş kâse biçimindeki tepeye tırmanırdık. kalabalığın arasında dolaşırdık. Kuzeydeki dağlara giderken Kabil'den geçen ICocflere.Baba'nın dediğine göre. bir arının iğnesini kopardığımız gün tattık. Hasan'la donup kalmıştık. bir kitap kapar. . en beğendiğimiz kovboy filmi olan Muhteşem Tedilfyi tam on üç kez izledik. kuruması için avluya asmak.. Okul zamanı hiç değişmeyen. Ali'yle birlikte sabah namazını kılmış. Tepede terk edilmiş. Hasan'a kitap okurdum. Sokağımızdan ağır ağır geçen kervanı seyrederdik. Katırlarına su fışkırtırdık. akşam yenecek eti hazırlamak. Ben karnımı doyurur. çimleri sulamak. John Wayne Farsça konuşmuyordu. kendi kendine şarkı söylediğini duyardım. Hasan çoktan kalkıp aptesini almış. karman çorman çalılar. Onunla alay eder. Ona şiirler. ama Hasan havanın hâlâ bir masala. ama bunları çözmekte benden kat kat üstün olduğunu görünce. bisi İran'a götürmesi için yalvardığımızı anımsıyorum. uzun saçlı erkeklerle kadınlar gibi. beyaz mezar taşlan tahrip olmuşm. Her seyredişte.. o gün giyeceğim giysiyi ütüler. Baba her ikimize de haftada on Afgan lirası verirdi. Kızılderili-kovboyculuk oynayarak. gündelik bir düzenimiz vardı. develerin boynundaki çıngırakları duyar duymaz evden firlardık. cana yakın. o da İranlı değildi! Kabil'in Şar-e-Nau kesimindeki küf kokulu. cahilliğine karşın." Bu sözcükler işi resmileştiriyordu: Bu ağaç bizimdi. John Wayne'le tanışabilmek için. rüzgârdan yıpranmış yüzleri. örneğin. Tüccarları. üpkı Kabil'de. uzun. Sonra. belki de Sanaubar'ın isteksiz rahmine düştüğü an kararlaştırılmıştı . cıvıl 27 cıvıl pazarlarda. Baba beni siyah Ford Mustang'iy-le okula götürürdü . isimsiz mezar taşları. İlk kovboy filmimizi (John Wayne'in Rio Bravo\ en sevdiğim kitapçının karşısındaki Cinema Park'ta.Steve McQueen'in. koyu bir çay ve üzerine en sevdiğim reçel olan vişne reçeli sürülmüş. Keçilere çakıl taşı atardık. ev işlerinde Ali'ye yardım ederdi: kirli çamaşırları elde yıkamak. Kabil'in Sultanları. Ve herhangi bir çekişmeye yol açmayacak şeyler okumaya başladım. altı ay önce bir sinemada gösterilen Bullitt filmindeki arabasının aynısı olduğu için. Hasan'ı Hasta Mısır Duvarı'na oturtur. göçebelere musallat olurduk. biz de bu parayı ılık Coca-Cola'ya ve üzerine gül suyuyla şamfistığı rendesi serpilmiş dondurmaya harcardık. yerden bir ot kopartırdı. rengârenk şallara bürünmüş boyunlarına. öykükr. eski bir mezarlık vardı." "Anlamını bilmiyor musun?" dedim. aradaki geçitleri kaplayan. "Bu sözün anlamı ne?" "Hangisinin?" "Ebleh. köhne çarşılarda ya da Vezir Ekber Han semtinin batısına düşen yeni kentte gezinirdik.

" derdi Hasan. bir öykü yazdığımı söyledim. Ebleh. akıllı demektir. Ciddiydim Bu. hikâyeyi beğenip beğenmediğini sormak üzereydim ki. sayfadaki sözcükler gizemli. Hasan?" Hâlâ alkışlıyordu. "Emin misin. yanağına bir öpücük kondurdum. özellikle de Feridun. Bütün bölümlere. Yüreğini sevgiye döndürmeye çalıştım.. eski Pers kahramanlarını anlatan. bunun zararsız bir şakayı yeterince telafi ettiğini söylerdim. yiğit düşmanı Sohrab'ı savaşta ölümcül bir biçimde yaralar. gözyaşları sayesinde zengin olabilme umuduyla. bütün babalar içten içe oğullarını öldürme arzusu beslemez miydi? Bir gün. En iyisi bir cümle kurayım: İş sözcüklere geldi mi.. çünkü sende annemden izler bulacağımı sandım. Hasan eblehin tekidir. "Ne?" dedim. Güldüm. Epeydir okuduğun en iyi öykü. Genzimi temizledim. Ve bunu sırf inatçılığından yapün. zeki." "Bir daha oku. İnciler yığıldıkça. "Hey. yoksa son nefesini verirken bile babasının sevgisinin özlemiyle yanıp tutuşan Sohrab için rai? Ben şahsen. gizli kapılardı. Otuz dakikamı aldı. ilk kısa öykümü yazdım. Sözcükler sır dolu. lütfen. Rüstem." dedim. konyaklarını yudumluyordu.. hırsı bilenir. Hâlâ okuyormuş gibi yapıyor. Ama yoksulluğuna karşın mutlu biri olan bu adam çok ender ağlamaktadır. soluğum kesilmişti. Ona bir sürü öykü okumuştum. bir inci tepesinin üzerinde elinde bıçak. Sonuçta. gülümseyen yüzü bunu ele vermiyordu. elbette. ama metni bütünüyle bırakmış." dedi. "Bu bana epeydir okuduğun en iyi öyküydü. başarmaya çalıştığım bir kıkırdamayla. Mavimsi duman başının çevresinde dönüp duruyordu. Emir Ağa. "Ne yapıyorsun?" dedim. Emir. anahtarları da bendeydi. basamakları çıktım. arada bir sayfayı çeviriyordum. Yokuşu inerken. tam bu bölümde gözleri yaşanr. ağlamak için kendini zorlamaya. Ama yüreğine boşu boşuna seslenmişim. kılıcım oğlunun karayla kirletmiş oldun. Yann biraz daha okur musun?" "Büyüleyici. Zal ve Rudabeh Şahlara bayılmıştı." "Bu. başını sallayarak. Hasan'ın bir şey sorduğunu duydum. Hasan'ın o güne kadar. Temmuz 1973'te."Hayır. Üzüntüden kahrolan Rüstem. her yolu denemeye başlar.. üstünü başını paralayan. Rüstem'in yazgısını o kadar da trajik 30 bulmuyordum. 31 Sırtına dostça bir şaplak indirdim. ellerini ensesinde kavuşturmuştu. Bazen de. . demişti. "Gerçekten mi?" "Gerçekten. Evet. neden yaptın bunu?" diye sordu. öyle beklenmedik bir şeydi ki." "Olsun. hâlâ alkışlayarak. Ateş saçan gözleri karşısında boğazım kuruyuverdi." "Ama çok sık kullanılır.. başını küllere gömen. "Bir bakalım. büyüleyici. okuldaki herkes ne demek olduğunu bilir. Hasan'a küçük bir oyun daha oynadım. Kendime de. onuncu yüzyıldan kalma bir destan olan Şahname'ydi. divana yayılmış. Kendimi affettirmek için de eski gömleklerimden birini ya da bir oyuncağımı verirdim. Ona kitap okuyordum." diye yineledim. kucağında da biricik karısının doğranmış bedeniyle oturan adamın. "Eh. Hasan alkışlamaya başladı. ama onun uzun zaman önce yitirdiği oğlu olduğunu öğrenir." dedi. Sen bir prenssin ve ben seni seviyorum. "Sen bir prenssin. Ama tıpkı benim gibi. "Ne var. çözülmesi olanaksız bir şifreler yumağıydı.. Hasan. hıçkırarak ağlamasıyla bitiyordu. bahçesinde hazine bulan biri gibiydim. Öykü." "Aah." Sesimdeki iğneleyici tınıyı his-29 settiyse bile. onun da en sevdiği masal. büyük savaşçı Rüstem'le rüzgâr kadar hızlı atı Rahş'ın öyküsü olan 'Rüstem'le Sohrab' idi. Daha sonra bundan büyük bir suçluluk duyardım. Daha sonra tam ona. Sihirli bir kâse bulan ve gözyaşlarını bu kâsenin içine akıttığı zaman yaşların inci tanelerine dönüştüğünü gören bir adamın hikayesiydi. şaşırmış. "Büyüleyici ne demek?" Güldüm. Hasan durumun farkında değildi. şimdiyse birbirimize kavuşmak için artık çok geç. Gülümsedim." diye mırıldandım. acili Rüstem için mi. Bunun üzerine. kendi uydurduğum bir öyküye geçmiştim. Baha'yla Rahim Han pipo içiyor. ben de her seferinde kimin için ağladığım merak ederdim. Onun için. Emir?" diye sordu Baba. okuduklarım arasında en sevdiği kitap. Onu sımsıkı kucakladım. Emir Ağa. sana yalvardım. kızarmıştı. oğlunun son sözlerini acıyla dinler: "Eğer sen gerçekten benim babamsan. Baha'nın sigara odasına girdim. düşünceler kafamda Şaman* daki havai fişekler gibi patlıyordu. "Harikaydı. bilmiyorum işte." Aynı gece. bir anda öyküden uzaklaşı-verdim. O akşam iki sayfalık öykümü aldım.

gözünü kırptı. tam bir şey ekleyecekken. Ali bana göz-kulak olabilsin diye. banyoya koştum. Rahim Han'ın notunu tekrar tekrar okudum: Emir can. Sonra Baba'yi. güzel bir övgünün tadını ikinci kez çıkartarak . "Hayır. o iri. Rahim Rahim Han'ın sözlerinden coşmuş bir halde sayfalan kaptım. lavaboya eğilip kustum. Baba bana dik dik bakmayı sürdürüyor. Her zamanki gibi. Bravo." "Abartıyorsun. duymak isteyip istemediğinden emin değildi. gece göğü iyice kararınca babamın arabasına binip bir partiye gittiler. Bu çok özel bir hikâye. "Evet. büyük bir yazar olacaksın. çünkü Tann'nın armağanı olan yetenekleri boşa harcayan biri. Bu kez onu kandırmama gerek yoktu. geniş göğsünü. Bazı günler Baba'ya alabildiğine yoğun. Ama bir gün öğreneceksin. Öykünü kusursuz bir dilbilgisi ve çok ilginç bir üslupla yazmışsın. Rahim Han imdadıma yetişti. Uykulu gözlerini ovuşturdu. Söyleyeceklerini tarto. Emir can. sakalının yüzümü nasıl gıdıkladığını düşündüm. Daha sonra okursun. Emir can?" dedi. tuğla soluyordum. ama içimdeki güvensiz yazar ansızın telaşlanmıştı." dedi. Ve içim öyle ani. öyle yoğun bir suçlulukla doldu ki." "Söylesene. en küçük bir zorlamadan eser olmayan bir gülümse32 meyle. Şimdi o yeteneği bilemek senin görevin. Kapım sana açık. defetmek istedim. Bu sözcüğün anlamını belki de bilmiyorsun. eşektir. Rahim Han çıkmadan önce yanıma geldi. durakladı. "Bak işte bu çok güzel. Öyküyü ona oturma odasında.ah. gerindi. Kendim yazdım. Ama o an. Hasan'ı sarsarak uyandırdım. diye düşündüm. hafifçe öksürdü. "Alabilir miyim. "Mafallah. Elini uzattı. Aferin!" Yüzü ışıl ısıldı. Ben yukarıya çıkıp hazırlanacağım '" Sonra da odadan çıktı. bir an durdu ve beni. Tann sana özel bir yetenek vermiş. "Elbette. neredeyse katılaşmıştı. yüzündeki anlam öyküdeki iniş-çikışlara bağlı olarak sürekli değişirdi." Sonra. Dostun. yüzünde zorlama bir ilgiye işaret eden. "Şimdi mi? Saat kaç?" "Saati boş ver. Hasan. Rahim Han onu da kurtarmıştı sanki. Hava ağırlaşmış. bugüne kadar yaşadığım en uzun dakikadır. "neden adam karısını öldürdü? Daha doğrusu. Daha sonra yatağıma kıvrıldım. Rahatlamış görünüyordu." dedim. "Senin için. Ali'yle Hasan'ın yere atılmış bir şikenin üzerinde uyuduğu hole koştum. Hasan'ın yüzü aydınlanıverdi." Baba'nın bu sevgi sözcüğünü." diye fısıldadım. Önemli ve ünlü biri olacaksın." dedi. aşağıya. yaptığı şeye bayılarak. Maşallah. Rahim Ka-&#'ya ver. öyle değil mi?" dedi. dedim. "Sana öykünle ilgili bir şey sorabilir miyim?" dedi. "Beğendin mi?" dedim.. ellerini sessizce çırptı. Ben son cümleyi okuyunca." diye üsteledi. baba-oğul burada uyurlardı. Bir dakika kadar öylece durdum. Baba omuzlarını silkti. Baba evde yokken. Duman bulutunun gerisinden bana bakmayı sürdürdü. "Okumak isterim. her zaman da açık olacak. can\ bir kez olsun kullandığını duymamıştım." dedim. "Ve dünyanın her yanındaki insanlar senin yazdıklarını okuyacak. Bu. birbirini izleyen saniyelerin arasında bir sonsuzluk uzanıyordu. kendini öyküye tam anlamıyla kaptırır. cılız bir gülümseme belirdi. dinsel denebilecek bir tapınma duyardım. nemlenmiş. sabahlan nasıl Brut koktuğunu. katlanmış bir kâğıt parçasıyla birlikte. mermer şöminenin önünde okudum. üstündeki örtüyü sıyırarak. bunlar benim sözcüklerimdi! Hasan kusursuz bir dinleyiciydi. "Öyleyse mutlaka dinlemeliyim. Ama öykünün en etkileyici yanı. Anlatacak bir öykün olduğu sürece. inşallah. Hasan. beni o göğse bastırdığı zaman kendimi ne kadar iyi hissettiğimi. Başka da bir şey eklemedi. Sonra. Hava değil.. bazı yazarların meslek yaşamları boyunca uygulamaya çalışıp da bir türlü başaramadığı bir şeydir. hadi oku. demiyordu. Gülümsedim. Saniyeler tek tek. bir öykü dinlemek ister misin. Öykünü çok beğendim." "Şey. Ali'yi uyandırmamaya özen göstererek." dedi Hasan. gözyaşı dökmek için illa da üzülmesi mi gerekiyordu? Soğan koklasa olmaz mıydı?" . öykümü geri verdi. Emir Ağa. Gülümsedi. Onlar gidince yatağımın üzerine oturdum. doğruldu. Sen bunu daha ilk öykünde başarmışsın. dinlemeye hazırım. pek çok editörden aldığım pek çok övgüden çok daha fazla yazmaya teşvik eden bir şey söyledi: Bravo. "Şey. Bir saat sonra. 34 "Bir gün. nasıl da tadıydı. keşke Rahim Han babam olsaydı. damla damla akıyor. çekinerek. damarlarımı yarıp o lanedi kanını bedenimden akıtmak.Baba başım salladı. içinde 33 ki ironi.

Donup kalmıştım. makineli tüfeklerin sesiyle büyüyen Afgan çocukların kuşağı henüz doğmamıştı. Sabahın ilk saatlerine kadar öyle. ironiyi öğrenmiştim. Sonu. "Baba! Neydi o ses?" diye çığırdı Hasan." Baba'nın radyosunda. hem de en büyük tuzaklarından birini: tutarsızlık. Arabanın kapısı çarpılarak kapandı. Ha-san'ı kıskanmadığımı söyledim. koşan ayaklar basamakları dövdü. ama sonun başlangıcıydı. onu bir mitralyözün hızlı. kısacık bir an. 35 BEŞ Önce. Ördek filan avlamıyorlardı. sonra bir makineli tüfeğin yaylım ateşini duyduk: tat-a-tat-a-ttt. gökyüzüne gümüş rengi bir parıltı verdi. 17 Temmısz 1973 gecesi. Onun yokluğunda. babamla ben gitmek zorundayız mı demek?" "Sanmıyorum. elbette." "Emir Ağa?" "Evet?" "Gidip ağacımıza tırmanalım mı?" Gülümsemem genişledi. Beyaz bir ışık çaktı. Hasan'la birlikte ertesi sabah babamın çalışma odasının önüne çömeldiğimizi anımsıyorum. bir yaşam tarzının sona erdiğinin farkında değildik. Bir yerlerde bir cam kırıldı. pek bir şey vurulmamışü. Hasan giyinmek için kulübesine gitti. Bu kadar basit bir şeyi neden akıl edememiştim? Dudaklarım kıpırdadı. Yer hafifçe sarsıldı. İtalya'daydı. "Emir Ağa?" "Ne?" "Babamla beni buradan göndermelerini istemiyorum. "Ördek avlıyorlar. "Bilmiyorum. Aynı gece. kesik takırtısı izledi. patlamalar bir saatten de az sürdü. ben de bir kitap kapmak . telefon da çalışmıyor. "Emir Ağa?" "Evet?" "Cumhuriyet demek. Hemen ayağa fırladık. koşarak oturma odasından çıktık. Aslında o gece. Silah sesleri. Zahir Şah yurtdışında.sevindim. biliyorsunuz. Kabil Radyosu'ndaki darbe haberlerini dinliyordu. Gün ağarmak üzereyken. Çünkü aynı anda Afganistan." diye başladım. ellerini babasına doğru uzatarak. kollan ardına kadar açık. Hem de hiç. O sıralarda bu tür sesler bize yabancıydı." Uzaktan uzağa bir canavar düdüğü duyuldu. Rus tankları Ha-san'la oyun oynadığımız sokaklara girdiği. önce Nisan 1978'de komünistlerin darbesiyle. Bir kez daha çaktı. Ali kollanyla ikimizi de sardı. yüzünde bir şey vardı. içeride Baba'yla Rahim Han çaylarını yudumluyor. Hasan biraz düşündü. büyük bir olasılıkla hâlâ pijamalıy-dılar. Hasan ağlıyordu. gök gürlemesini andıran bir padama oldu. Soğuk ve karanlık bir ses ansızın kulağıma fısıldadı: Bu cahil Hazara ya mı soracağız! O ne bitirmiş? Altı üstü bir hizmetçi. o gece olanlara •artık ne olduysa. Daha sonra kendime. sonra da Aralık 1979'da. şefkade kucakladı. uBas. hem yazmanın temel hedeflerinden birini. çünkü daha önce hiç görmediğim bir şey: korku. ama ödümüzü koparmıştı. Bir an. en doğnı şeyi söylemeyi bilirdi radyo haberleri gerçekten sıkıcı bir hal almıştı. "Ördekler gece avlanır. "Bütün yolları kesmişler. Bizim yaşam tarzımızın. Belirecektim!" Bizi kollarına aldı. bir daha dönüşü olmayan bir biçimde değişti.rarak. "Ne?" "Cumhuriyet ne demek?" ' ??. bize doğru koştu. hiçbirimiz. Hemen tanıyamadığım. "Baba!" diye hayhrdı Hasan. yazamamış Hasan'dan. biri bağırdı. Bombaların. ama hiç ses çıkmadı. Sizi gönderen yok. Üstelik Hasan'dan. ku37 zeni Davut Han kralın kırk yıllık saltanatına kansız bir darbeyle son vermişti. Yaşamı boyunca tek bir sözcüğü bile okuyamamış. Yemek salonunda birbirimize sokulduk. seni eşek. sarmaş dolaş kaldık. Ne cüretle seni eleştiriyor? "Eh. Sonra babam eşikte göründü. Sokaktan insan sesleri geliyordu. gözler şiş. "Emir Ağa?" diye fısıldadı Hasan." dedi Ali. yani resmi sonu. monarşinin tarih olduğunu gördü. Kabil ertesi sabah uyandığında. Henüz sona ermemişti belki. boğuk bir sesle. 36 yataklarından fırlamışlardı. Korkmayın." diye fısıldadım. çünkü o güne kadar hiç silah sesi duymamıştık. saç baş dağınık. tanıdığım Afganistan'ı öldürdüğü ve hâlâ sürüp giden kanlı dönemi başlattığı gün geldi. Hasan'm bir başka huyu da buydu: Her zaman. 'cumhuriyet' sözcüğünü yineleyip duruyorlardı. Baba'nın arabasının sesini duyduk. Ali onu kendine çekti. Ali'yi holde deli gibi topallarken bulduk. Ama cümlemi bitiremedim." Gülümsedim. güneşin doğmasını bekledik. "Emir! Hasan!" diye bağ'. Kral. ? Omuz silktim.

"Haberi duydunuz mu." Assef burun büktü. yüreğim sıkışıverdi. Hey. İşin aslı. yüzünün gerilişini. Baba gibi bir babam olduğu için ne kadar şanslı olduğumu. İngilizce bir sözcük öğrendim. daha iyi bilmesi gerekirdi. Assef her zaman kendi sorularını kendisi yanıtlardı. "Okulda verdiklerini değil. Babalu. oysa annem Alman.için üst kata koştum." dedi. Assef ağlamaklı bir sesle taklidimi yaptı: "Babam da tanıyor. Alman bir anneyle Afgan bir babadan doğan. Emir?" Bu ıssız yerde haykırsak. 'Babalu' hakaretinin *) Sosyal davranış bozukluğu oian. "Kral gitti. Çenesiyle Hasan'ı gösterdi. o zavallı çocuğu bayıltıncaya kadar yumruklarken nasıl sırıttığını asla unutmayacağım. pek de sağlıklı sayılamayacak bir panlüyla dolan mavi gözlerinin nasıl kısıldığım.bize doğru geliyordu. birkaç sokak ileride oturuyorlardı . dünya şimdi çok daha güzel bir yer olurdu. şanslı sayılırdın. Ah. dışarıya çıktığımda Hasan beni bekliyordu. Ah. ne diye evden çıkmıştık ki? 40 "Bir daha bize yemeğe geldiğinde Davut Han'a ne diyeceğim. tepemize giden boş. tacizlerini allayıp pullardı: Hey.) 39 mucidiydi. Ve gözlerim açıldı. birden Hasan'ın sırtına bir 38 taş çarptı. gülümse de görelimi Bazı günler içi yeni ilhamlarla dolar. "Günaydın. o çelik muşta en iyi eğitim aracıydı. öyle değil mi? Gerçeği bilmemizi istemiyorlar.n. Hitler hakkında. Assefin babası pilot Mahmut.ya da hangi gerçeği gizlediklerini. Bahçe kapısından fırladık. tadına bizzat bakmadıysan.hurma ağaçlarıyla dolu. Anneme söylediğimi ona da söyleyeceğim. Bir keresinde o muştayı Karteh-Çar Bölgesi'nden bir çocuğa karşı kullandığını görmüştüm. Yüzüne karşı söylemeye kimse cesaret edemezdi elbette. Hitler'in başladığı işi bitirmesine izin verselerdi." Elimle ağzımı kapamama kalmadan. Vezir Ekber Hanlı bazı çocuklar ona Assef Go/kor adını takmıştı: Kulak Yiyen Assef. bugün kimi yedin? Anlatsana. onu hoşnut etmek için yanşan maiyetiyle birlikte. Emir?" "Babam da tanıyor. Assef dudaklarında vahşi bir sıntış. Davut Han geçen yıl bize yemeğe geldi. kalın kollanm göğsünde kavuşturdu. bu sözcüğün Farsça tam bir karşılığı yok: sosyopat* Ali'ye musallat olan bütün mahalleli çocuklar içinde en acımasızı. iki mert gibi. . hukuk eğitimine ihtiyacı olanlar için. biliyor musun?" dedi Assef. değil mi. seni çekik gözlü eşek! Şimdi de elleri kalçalarında. ruh sağlığı bozuk. lastik ayakkabılarıyla yerden toz bulutları kaldırarak. doğruca üzerimize geliyordu. Kabil'in Vezir Ekber Han semtinde yaşayan bir çocuksan. mudaka Assef i ve o ünlü. şık bir evde. "Hey. Yıllar sonra. Assef le bir uçurtma için kavga ederken bu lakabı onun yüzüne haykırma aptallığında bulunan. Arkamızı döndük. sansın. bir elini sallayarak. mavi gözlü Assef bütün çocuklardan uzundu. bir adım daha geriledi. tişörtlü oğlanlar karşımıza dikildiler. Assefin nasıl bir yaratık olduğunu tanımlayan. en sevdiği hakaretlerden biriydi: tekerlekler! Bizden yaşça büyük üç çocuk yaklaşırken. Sözü kanundu. yassı burunlu Baba-lu. toplumsal tehlike arz eden. en gaddarı Assef ti. yassı burun." "Onlar" derken kimi kastettiğini bilmiyordum . "Babalu nasıl?" Hasan sesini çıkarmadı. Sokağın karşı tarafina geçmiş. sonunda da sağ kulağını çamurlu bir hendekte aramak zorunda kalan zavallı çocuğun başına geleni bilmeyen yoktu. Bizim evin güneyinde. Assef le iki arkadaşı -Veli'yle Kemal. Beladan kurtulduk. Şimdi bir vizyonum var ve onu yeni cumhurbaşkanıyla paylaşacağım. Keşke hiç ağzımı açmasaydım. "Eh. Doğru muydu. "Annem de öyle söylüyor. toprak patikada ilerlemeye başlamıştık ki. keşke Baba burada olsaydı. Hemen ardından da. en ufak bir fikrim yoktu. (ç." dedim. ^wwfler!" diye seslendi. yüksek duvarlı. Kot panto-lonlu. Babalu. "Onunla erkek erkeğe konuşacağım. Cumhurbaşkanı çok yaşasın! Babam Davut Han'ı tanır. mahallede bir Han gibi dolaşırdı. Assef in akıl sağlığının tam da yerinde olmayabileceğini düşündüm. Ne olduğunu öğrenmek ister misin?" Başımı salladım. Hasan arkama geçti. pis pis sın-tarak. Sonra mutfağa gittim. Davut Han'a. Vizyonu olan bir adamdı. diyeceğim. Zalimlik alanındaki hak edilmiş ünü onu sokakların bir numarası yapmıştı." diye sürdürdü Assef sözünü. AssePin beni fazlaca itip kakmamasının tek nedeni oydu. paslanmaz çelikten muştasını tanırdın. o gerçek bir liderdi. Zaten söyleyecekti. bugün kimi yedin bakalım? Ha? Hadi. bir sürü masum insanı öldürtmüş. "Buna ne dersin. Assefin. Sözünden dışarıya çıkmayan arkadaşları. şöyle dediğimi duydum: "Baba Hitler'in deli olduğunu söylüyor." Kemal'le Veli pis pis güldüler. çocuklar?" dedi Assef. Büyük bir lider. Bilmek de istemiyordum. ceplerime çamfistığı doldurdum. bunu biliyor muydun. "Ben okudum. babamın arkadaşıydı. başka kitapları okumalısın. Buna inanmamızı istiyorlar. İşte. Bir kez daha. Keşke başımı kaldırıp bakınca Baha'nın geldiğini görseydim. sesimizi duyan olur muydu acaba? Baba'nın evi en az bir kilometre uzaktaydı." dedi Assef.

oynar. Yokuşu inmelerini. "Ama bizim için değil.Mavi gözleri Hasan'a dikildi. Assefin dudakları seğirdi. Peştunlann yurdudur. Arkamda hızlı. ama siz iki kişisiniz. "Senin Hazara bugün çok büyük bir hata yaptı." Bana döndü. "Belki gözünden kaçmıştır. Güzel bir rüyadan uyanan birine benziyordu. lütfen." Bir adım geri çekildi. Assef gözünü taştan ayırıp Hasan'a dikti. Ağa." Elleriyle bir şeyi süpürür gibi. uzaklaştılar. sana dokunmasına izin verirsin?" Sesinden tiksinti damlıyordu. Hasan lastik bandı sonuna kadar germişti." dedim. Ve korktuğunu görebiliyordum. bilesin. hatta bir kardeş gibi davranmıştım. Sen ve baban gibi budalalar bu insanlan korumasaydı. Mürideri de öyle. Emir. düşünmemiştim. saf Afganlar. "Haklısın. Sonra. "Afganistan. Emir. Ama Hasan'ın yüzünü doğduğum günden beri tanıyordum ve bu yüzdeki en küçük bir değişimi. Hem de hiç. ikimiz de fazla konuşmadık." "Bırak da gidelim. Hasan'in yere eğildiğini. Assef muştayı parmaklarına geçirdi. Hem de çok korktuğunu. kaşlarından ter damlaları fışkırmıştı. onu bir an olsun aklından çıkarmayacak biçimde özümseyerek yaşamanın nasıl bir şey olduğunu merak ettim. As42 şefin arkamda bir yere takılan gözleri parladı. Paslanmaz çelik muşta güneşte parladı. Peki ama. Hasan'ı bir kez olsun oyunlarımıza almış mıydım? Neden Hasan'la etrafta başka kimse yokken oynuyordum yalnızca. Meşin yuvada. Bu iş bitmedi. Konuştuğunda. kısacık bir an. Veli'yle Kemal başlarıyla onayladılar. daima da öyle olacak. benimle teke tek hesaplaşmanı sağlayacağım. Canımı gerçekten de yakmak istiyordu. her bir seğirmeyi. çünkü taşı tam sol gözüne nişanladım." O deli gözlerine baküm ve çok ciddi olduğunu anladım. Assef gözlerini kıstı. yatıştırıcı bir gülümsemeyi andıran bir kıvrılışla çarpılmıştı." dedi. Kanımızı kirletiyor. sesi de yüzü kadar şaşkındı: "Ona nasıl 'dostum' dersin. Biri tanrılarına meydan okuyordu. şu yassı burunlular değil. Hep öyle oldu. üzerime geldi." "Bırak da gidelim. gösterişli bir hareket yaptı. tane tane." dedi. Orada bulduğu şey her neyse. parlayıp söndü. titreşimi algılayabiliyordum. bu sakin sesin altındaki dehşeti ben bile güçlükle duyabildim. Ürpertiler içinde eve dönerken. Hasan'ın sapanı doğruca As-sef in yüzüne doğrultulmuştu. korkmuş görünmüyordu. "Hitler için artık çok geç. Afganistan'ı bütün bu pis. telaşlı bir devinim oldu. Cebinden çıkardığı şeyi görünce. Hasan'a bir arkadaş gibi. Assef sırıttı. toplumsal sıralamadaki yerini beynine böylesine kazıyarak. hep birlikte döndüler. sıska bir Ha-zara'ydı." dedi. "Bizim sana ne zararımız var?" "Ah. Döndüm ve Hasan'in sapanıyla burun buruna geldim. Hazaracat'ta çürüyûp giderlerdi. kâfir Hazara]ardan temizlemesini. her köşe başında Assef le arkadaşlarının pusu kurmuş bizi beklediğine inanıyorduk. onları çoktan def ederdik. Sen Afganistan'ın yüz karasısm." Hasan omuzlarını silkti." dedi Hasan. Baba'nın arkadaşları çocuklarıyla birlikte bize geldiklerinde. Başını salladı. İşte benim inancım. "Benim hakkımda öğrenmen gereken bir şey var. ha?" Az kaldı haykınyordum: Ama o benim dostum değil ki! Benim hizmetçimi Bunu gerçekten de düşünmüş müydüm? Tabii ki düşünmemiştim. canımı şu Hazara'dan bile daha çok sıkıyorsun. arkamda olup bitene bakan Kemal'le Veli'nin yüzlerinde de gördüm. "Afganistan Peştunlarındır.. Bugün. Onun halkı patan'ımızı kirletiyor. "Sen sorunun bir parçasısın. homurdanarak onu desteklediler. seni anasız Hazara. Elbette. düz bir sesle. Biz gerçek Afganlanz. bir duvarın arkasında gözden yitmelerini seyrettim. Pantolonunun belindeki sicimi ancak beşinci denemede bağlayabildi. titreyen sesimden iğrenerek. Yumruğunu kaldırdı." dedi. Veîi'yle Kemal bu konuşmayj büyülenmiş gibi dinliyorlardı. "Seninle de işim bitmedi. "Cumhurbaşkanından. bu biri. Ağa. Hasan titreyen elleriyle sapam beline sokmaya çalışıyordu. yumruğunu indirdi. Hasan'ın 43 yüzünü dikkatle araştırdı. ceviz büyüklüğünde bir taş vardı. bizse üç. "Beni fazlasıyla rahatsız ediyorsun. sonra doğrulduğunu gördüm. Emir. hayrede açıldı. Dışarıdan bakan biri için. adını 'Kulak Yiyen Asseften 'Tek Gözlü AssePe çevirirler. Hazara. AssePe 'Ağa' demişti.. "Lütfen bizi rahat bırak. Ağa. En kötüsü de. Ama elimdeki sapan da senin gözünden kaçtı galiba? Kıpırdadığın an. "Bırak onu. "Ben çok sabırlı biriyimdir." dedi Hasan. Lastik bandı böylesine germekten zorlanan eli titriyordu. Ha-san'ın niyetinin ne kadar ciddi olduğunu anlamasına yetmiş olmalı ki. İşin aslı." Assef gözlerini yeniden bana dikti. Oysa rahatlatmadı. Ağzı. Ama beklemiyorlardı. Assef dişlerini gıcırdattı. Nasıl olur da onunla konuşur. Onu aşağılıyordu. bunun bizi az çok rahatlatması gerekirdi. ." Bunlan öyle düz. kralın yapacak kuvvefi bulamadığı şeyi yapmasını isteyeceğim. Aynı şaşkınlığı. soluğum kesiliverdi. Hayır. Assef. yansız bir sesle söylemişti ki. Ait oldukları yerde." 41 Kot pantolonunun arka cebine uzandı. Bana buz gibi bir bakış fırlattı. elbette var. Gözümün ucuyla.

" dedi bir kez daha. Baba ve bir matematik öğretmenine benzeyen. Takım elbiseli Hintli gülümsedi. İnsanlar kucaklaştı. en yeni. Hasan'la bakışıp gülüştük. Paghman Bahçeleri'nin tahta sıralarında oturmayı sürdürdü. "Hasan. sonsuza kadar kalacak bir armağan. Baba'nın Hasan'a ya da bana aldığı armağanı bilmiyormuş numarası yapardı.bu. ufak tefek Hintli. bize de söylesene. kabuğu boyalı. insanın apandisitini aldırmak için bir cerraha gittiğiydi. Baba." dedi. Ali yaklaştı.. 1974 kışının başında bir gün Hasan'la bahçede oynuyor. Kendisi bir plastik cerrahtır. Ne bir oyuncak. Bütün kış. kel bir Hintli vardı. Baba? Biliyorsan.. modern teknolojiden söz ediyordu. Ramazan'ın bitişiyle başlayan üç günlük Bayram tatilinde. söyle ama." dedi Doktor Kumar." dedi Baba. Yüzü her zamanki gibi duygusuzdu. Ali'ye baktık." Farsça'yı ağ"" bir Hindu vurgusuyla konuşuyordu. "Ben Doktor Kumar. "Seninle tanıştığıma sevindim. her kış kendi kafasına göre bir armağan seçerdi. ama gözleri sıcacıktı. Muhteşem Tedi-/fnin yerini alan. kamyonlar Kabil'in dar sokaklarında ilerliyor. her ne kadar Arg'da (Kabil'deki krallık sarayı) yeni bir lider oturuyor olsa da. bir başka yıl elektrikli bir tren. Baba da «rar etmekten vazgeçerdi." "Ah." "Ah. Bir yıl Hasan'a Japon malı bir oyuncak kamyon aldı. kısa boylu." Hasan'la ikimiz boş boş baktık. Yine de. Geçen yi! Baba. Eliyle üstdudağına dokundu. "Alışılmadık bir armağan. Yardım istercesine bana baktı. Tıklım tıklım. Bazen de yüzlerindeki.* dedi Hasan tereddütle. İnsanlar kadın haklarından. cuma günleri parklarda toplanıp piknik yapmayı. Ağa sahip [efendi] seni çağırıyor!" Ön kapıda duruyordu. "benim işim." diye araya girdi Doktor Kumar. ama Hasan armağan konusunda bir şey söyleyemeyecek kadar utangaç olduğu için. ama bu. öğretmen. "Evet. Sana bir ilaç vereceğim. Clint Eastwood'un iyi. Ne bir torba. Hasan'ın doğum gününü asla atlamazdı. "Neymiş. elini Hasan'ın omzuna koydu. karlı bir tepeyi filmin ünlü müziğini hay-kırarak inerken. Baba'yı dökme demirden yapılma odun sobasının yanında otururken bulduk. Ghargha Gölü'nün. kırmızı kravatlı. Hasan'ı deri bir kov45 boy şapkasıyla şaşırtmıştı. "Büyük bir olasılıkla da umduğun şey değil. Önce Baba'ya. Ön kapıda eldivenlerimizi ve içine kar dolmuş botlarımızı çıkardık. Kötü ve Çirkiti'dt taktığı şapkanın aynısıydı . Ali. Gözleri pırıl pı-nldı." dedi Baba. doğru söylüyormuş gibiydi. kardan kale yapıyorduk." "Bunun anlamını biliyor musun?" diye sordu Hintli -Doktor Kumar. Dudaklarını yaladı. Ali omuz silkti. muzipçe gülümseyerek.gözlerine baktı. Hasan başını hayır anlamında salladı.. "Ağa efendi bana bir şey demedi. hiçbir şey hissetmeyeceksin. bu şimdi. beyazlar giymiş. haşlanmış yumurtalarla oynadı. şapkayı Ha-san'la sırayla taktık. Bunu bilmemin nedeni de. Genzini temizledi. biliyorum. "Ağa efendi." "Hadi. İnsanlar cumartesiden perşembeye kadar çalışmayı. Böylece. sınıf arkadaşlarımdan birinin bir yıl önce ölmesiy-di. Tek bildiğim." "Hayır. bense omuz silktim. Ali de yalan söylemeyi beceremezdi. Yalnızca arkamızda duran Ali. ellerini koltuk altlarına sokmuştu. "Doktor Kumar'ı Yeni Delhi'den getirttim. Ve her yıl gözleri onu ek verir." diye bastırdım. yaşam eskisi gibi sürdü. katiyen. Sabahtan beri bu çağrıyı bekliyorduk: Bugün Hasan'ın doğum günüydü. "Boyama kitabı mı? Belki de yeni bir tabanca?" Hasan gibi. "seni doğum günü armağanınla tanıştırayım. birbirine "Bayramın mübarek olsun" dedi. insanların be-denlerindeki kusurları düzeltmek. bir yeniden doğuş havası esti. başına da bir cumhurbaşkanı getirilmişti. büyük bir değişim gözlenmiyordu. Hasan'ın kuşkulu -ve şaşkın. koyu Kabil ak-sanlanyla sürücüye talimat veren muavinlerin haykırışları birbirine karışıyordu. elini Hasan'a uzattı. en iyi giysilerini kuşanan Kabil halkı ailelerini ziyaret etti." dedi Hasan." dedi Hasan. biz de ağzından baklayı alırdık. bu. yanında kahverengi takım elbiseli. Hole girince." dedi Hasan. rengârenk oto44 busier. öpüştü. ekonomik gelişme ve reform sözcükleri Kâbilîilerin dilinden düşmedi. Çocuklar armağanlarını açtı. "Canın kesinlikle acımayacak. onu cerraha götürmekte geç kaldıklarını söyle46 nıîşti. son gözdemizdi.Bunu izleyen birkaç yıl. Ali'nin seslendiğini duyduk: "Hasan. soluğu buharlaşıyordu. Ama bu kez. yerine cumhuriyet kurulmuş. ama onun yüzünden hiçbir şey anlaşılmazdı ki. Baba. Ertesi yıl. Görünürde kurdeleli bir armağan paketi yoktu. "Selamın aleyküm. sonra da Ali'ye baktı. "Ah. Anayasal monarşi feshedilmiş. Bir süre bütün ülkede bir kararlılık. Her yıl. ama gözleri gerideki babasını anyordu. Başını kibarca salladı.. birbirimize ateş ettik. bir sonraki yu da bir dizi tren rayı. Bir süre Hasan'a ne istediğini sorar." . araçların arka tamponlarında dikilen ya da çömelen.

en azından babası iyi cins bir soba alabilen çocuklann.. uyuşturucu ilacın etkisi geçince. Gülümsenm. Oysa tanıdığım hiçbir çocuk bu derslere gönüllü yazılmamıştı. ama Doktor Kumar'ın tembihlediği gibi. gelip bakması İçin Hasan'ı çağınnm. Baba'nın sevgisini. yoğun sessizliği dinlerim. "Teşekkür* Sonra dudakları çarpıldı. Gülümsüyordu. duvarlar. ağzıma atanm. Bulgaristan'ın başkentini anımsamanın sonu. Hazara hizmetçinin araba yolundaki karları küreyişini. Ertesi kış. ilk kar yağdığı gün aynı şeyi yaparım: Sabah erkenden. bir tek kargalann tiz çığlık-lanyla delinen. Hasan. ama ben kanmamıştım. sırtımda pijamalarımla evden çıkar." Hasan kanmış olabilirdi. kâğıt inceliğindeki kesişme noktasıydı. mavidir. Kulağımı ağzına yaklaştırdım. Hasan'ın gülümsemekten bütün bütüne vazgeçtiği kışü. Uçurtmalar bu iki dünya arasındaki. Baba'nın acıma duygularını harekete geçirecek bir yara izim olsaydı. Sırtımda pamuklu pijamam. Gülümsedi. inanın. Her yıl. siyah OpePe yol açışını seyrederdim. soğuğa karşı kollarımla bedenimi sararım. Sonbaharda haftalıklarımızı biriktirir. rüzgâr bahçelerde. karanlıkta otururdum. elbette. ağaçlar donup yollar buz tutunca. Hasan'la sobamn başında iskambil oynayarak. ilgisini hak edecek hiçbir şey yapmamışa ki. Kış benim için çok haneli bölmelerin. hiç hissetmeyeceksin. Haksızlıktı bu. Kış. yara izi zamanla iyileşti. Onlara 'kış kurslarının gönüllüleri' denirdi. tepeler karla kaplıdır. biliyordum. Her sabah yatak odamın penceresinden. ama farklı dünyalarda. Ameliyat çok iyi geçti. Ağa efendi. Baba onlardan biri değildi. Uçurtma uçurmak. Ahmet adındaki çocuğu anımsıyorum. az çok savaşa girmeye benzerdi. Ali onun elini tuttu. Baba'yla aramdaki buzların azıcık da olsa erimesine. ağaçlar. Ve uçurtmalar. Sokağın karşısında oturan. bir sürü kardan adam yaptıktan sonra öğle yemeğinde pilavlı tatlı şalgam kur-md's\ yiyerek geçirilen üç aylık tatilin başlaması demekti. Kabil'deki uçurtma yarışmalarına katılmak. Araba yolu. Çünkü o kış. Büyük bir taarruz öncesi siperde uyumaya çalışan bir askerden farksızdım. bunun için onu asla. Buysa kesinlikle abartılı bir benzetme değil. Anlayamamıştım.Assef in şaşmaz kurbanlanndan biriydi. Uçurtma yarıştırmak. Ben şanslıydım. Hasan bir şey mırıldandı. bu kez. bağışîamayacaktım. çünkü Hasan'in şişmiş. Battaniyeyi çeneme kadar çeker. Pansumanın çıkartıldığı an hepimiz biraz sarsıldık. babamın arabası. siyah çerçeveli bir gözlük takardı . Geceleri pencereme pıtır pıtır vuran kar tanelerine.. Hasan'ın dehşet dolu bir çığlık atmasını bekledim. Ahmet saralıydı ve sürekli yün bir yelek giyer. sonra yeniden yatağa girerdim. Baba'nın beni sünnet ettirmek için neden on yaşıma kadar beklediğini anlayamıyordum. Şiş indi. parayı Baba'nın He-rat'tan getirdiği küçük. gülümsemeyi sürdürdük. Kısa bir süre sonra ince. Tıpkı annesinin rahminden çıkarken yaptığı gibi. ne yaptığını hemen anladım. yalnızca. Kabil'in kışına bayılıyordum. "Korkmadım. Keşke benim de. buna da hazırlanmak gerekirdi. Hasan'la birlikte uçurtmalarımızı kendimiz yaptık. Kabil'deki her çocuğun en sevdiği mevsimdi. onları yazdıran ana-babalanydı elbette. Bunu sağlayansa uçurtmalardı. Ama en çok da. Yeniden uyuyuncaya kadar bakardım. örükîı. kauçuk botlarımın altında ezilirken çıkardığı çıtırtıya. Hemşire ona aynayı verince. Sonra da yün yeleği. karın beyazlığı gözlerimi yakar. salı sabahlan 49 Cinema Park'ta bedava Rus filmi izleyerek. rahatlamıştı. Doktor bana aynı şeyi söylemiş. Buysa kaderin komik bir cilvesiydi. Hasan düşünceli bir yüzle aynaya uzun uzun bakarken. Doktorlar ne zaman acımayacağını söylese başın belada demekti. duvarda hayvan gölgeleri oluşturur. sokaklarda uğuldarken demir sobadan yayılan sıcaklığa bayılıyordum. babasının peşinden arabaya binerdi. yalnızca şu gülünç tavşandudakla doğmuştu. Nedeni basitti: Kar yağınca okullar tatil edilirdi. kalın. paltosu ve oka basa dolu okul çantasıyla Ahmet görünür. hatta omzuma bir örtü alıp balkona çıkar. kuzeydeki zirveleri karlı tepelere bakardım. çatılar. Bir süre. Bir kez daha fısıldadı. Azıcık. yalnızca soluk bir izdi." dedi Hasan. porselen atın içine . demişti. biri kasıklanmı kızgın kömürle dağlamaya başladı. araba köşeyi dönüp uzaklaşınca-ya kadar bekler. Babası doktordu galiba. yeni yağmış karın siyah. turnuvanın başladığı gün hiç tartışmasız kış mevsiminin en önemli günüydü. Yarışlardan bir gece önce beni uyku tutmazdı. Bazı şanssız çocuklar için kış. ders yılının bitmesi anlamına gelmiyordu. *** 50 Her kış. camdan dışarıya. ALU Kış. Kolay değildi. Kabil'de yaşayan bir oğlan çocuğu için. Baba'yla aynı evde yaşıyorduk. Ama o gece. 47 ciğer gibi kızarmış üstdudağı çok sevimsiz bir görüntüydü. Her savaşta olduğu gibi. Taze kan avuçlar. Yatağımda döner durur. Gökyüzü kesintisiz. Kabil'in mahalleleri arasında bir uçurtma yarışı düzenlenirdi. pembe bir çizgiye dönüştü. Bir yıl önceki sünnetimi gayet iyi anımsıyordum. Yalınayak ön basa-maklan iner."Ah.

Seyfö. makarayı tutan ve ipi besleyen bir yardımcısı olurdu . daracık geçitleri bir çırpıda geçiyordum. rüzgâra karşı. Sonra da ağaçlann arasına asıp kurumaya bırakırdık. Kesikler acır. Kavga çıkar. Hasan'la birlikte bir uçurtma kovalıyorduk. konuklara gösterilen bir ödül. Ertesi gün. elbette. Gözler kısılır. asıl mesleği mufi.Fikir değiştirip daha büyük ya da daha gösterişli bir uçurtma istersem. hendeklerden atlıyor. Kış rüzgârları esmeye. Ondan bir yaş büyüktüm ama Hasan benden çok daha hızlıydı. Sınıf arkadaşlanmla okulun ilk günü bir araya toplaşıp birbirimize savaş yaralanmızı gösterişimiz hâlâ aklımda. ipi bir salıp bir çeker. Afganistan'ın eski bir kış geleneğiydi. düzelmesi birkaç hafta alırdı. Pazara gidip kamış çıta. dallara takılan uçurtma için bir çam ağacına tırmanmıştı. Tek bir kural vardı. O bir şeref madalyasıydı. kolayca pike yapmayı ve yeniden yükselmeyi sağlayan ince kâğıdı keserdik.atardık. sonunda da döne döne yere inen. avını yakalamaya hazırlanırdı. Ve son uçurtmanın da ipi kesilince. Bunun üzerine Baba bizi uçurtma almaya Sey-fo'ya götürmeye başladı. nemli. uzun bir ders yılına katlanmak zorunda olduğumuz kışın özlemi daha şimdiden içimize dolardı. mahallenin çocuklarından biri. küf kokulu bodruma inilirdi. yani tor'ımızı yapmak zorundaydık. Kendine en iyi çıkışı yapabileceği. elverişli bir nokta seçerdi. yeniden kavuşuncaya kadar. bir tarlaya. sicim ve kâğıt alırdık. ailesi mahalleye yeni taşınmış olan haylaz bir Hindi oğlan bize memleketindeki uçurtma yarışlarının çok katı kuralları olduğunu söyledi. Keşke en güzel uçurtma bir tek bende olsa. Uçurtma yarıştırmak. Baba bana onu da alırdı . doğru bir açıda durmak zorundasın. Sonra sınıf mümessili dü51 düğünü çalar. bir uçurtmanın ipi kesildiğinde başlardı. ayakkabı tamirciliği olan yarı kör. geriye yalmzca son iki uçurtma kaldığı zaman. Ama aynı zamanda kentin en ünlü uçurtmacısıydı. ama umurumda bile değildi. itişip kakışarak koşarlardı: İspanya'da bir festivalde şu boğalardan kaçan insanların yaptığı gibi. Uçurtma henüz havadayken. kendi ipimizi. Ama kısa bir sürede Hasan'la benim uçurtma yapmayı değil.bir turnuvanın hava karardıktan çok sonra bittiğini anımsıyorum. atın karnındaki eyer kayışını çözerdik. Sonra da tabii. derin kesiklerle dolaşırdı. uçurtma yansının anısı olan yatay. Onlar bir kez daha göz açıp kapayıncaya kadar geçen. Baba bize birbirinin eşi üçer uçurtmayla tahta makaraya sanlı camlı iplerden alırdı. Ağırlığına dayanamayan dal koptu ve oğlan on metre yükseklikten yere çakıldı Belkemiği kırıldığı için bir daha hiç yü-rüyemedi. Avcılar için en değerli ödül. . Bir uçurtma avcısı bir uçurtmayı eline geçirdi mi.benimki Hasan'dı. delice bir yarış başlardı. "Bu iş için hazırlanmış bir yerde. elbette. sonra. bir rafta sergilenen. yerdeki kapak kaldırılıp birkaç tahta basamakla Sey-fo'nun göz alıcı uçurtmalarının bulunduğu. İşte o zaman. bir ağaca ya da bir çatıya konan uçurtmayı kovalayan çocuklar. Bir gelenekti. yüz elli metrelik sicimi cam tozuyla zamktan oluşan bir karışıma batırırdık. Onun peşi sıra mahallenin sokaklarında koşuyor. Aynı şey uçurtma savaşında da geçerliydi. Ama düştüğünde uçurtma hâlâ elindeydi. yakında bu Hintli çocuk da öğrenirdi: Afganlar bağımsız insanlardı. uçurtma kovalayıcılar -ya da uçurtma avcıları. Her uçurtma yanşçısının. derme çatma. "Ayrıca. damlarda toplaşır. gözlerini kısıp gökyüzünü tarar. o da kuralsızlık. Av hayli ateşli geçerdi. camlı ipi yaparken alüminyum kullanman da yasaktır. Gerçek eğlence. Rusların da 1980'lerde öğrendiği şeyi. minicik bir kulübede çalışırdı. Hapishane hücresine benzeyen dükkânın kapısından ancak iki büklüm geçebilirdiniz. Gerilen kaslar firlamaya hazırlanırdı. Günlerce uğraşır. Boyunlar uzanır. Bri-tanyalıların yüzyıl başında. onun ineceği noktayı saptama yeteneği gerçekten ürkütücüydü. Hadi. Kabil'deki her çocuk parmaklarında. hep geride kalıyordum. kazanan uçurtma tek başına gökyüzünde süzülünceye kadar da sona ermezdi . yaşlı bir adamdı. uçurtma yarıştırmayı daha iyi becerdiğimiz anlaşıldı. 53 uçurtma avcıları dikkat kesilir. Uçurtmanı uçur. Kapalı bir kış gününü çok iyi anımsıyorum. zamk. Karlar eriyip de bahar yağmurları başladığında. keşke bunu yapmasa. Sonra da kahkahaları koyuverdik. 52 Bir keresinde. Yıllar boyunca uçurtma kovalayan bir sürü çocuk gördüm. Uçurtma silahsa. Bir yıl. Bu bir kural değildi. orta çıta ve çapraz kirişler için gereken kamışları yontar. Bazen. savaşa hazır ipi tahta bir makaraya sarardık. şansın açık olsun! Ama hepsi bu kadar değildi. kış turnuvasında yere en son düşen uçurtmaydı. hasmının ipini kesmek için firsat kollardı. biz de tek sıra halinde sınıflarımıza doğru yürürdük. içsel bir pusulası vardı sanki. nefis bir mevsimin anılarıydı. İnsanlar kaldinmlarda.bir tane de Hasan'a. birinin bahçesine. çocuklar sürüler halinde sokaklara dağılır. Gökyüzü uçurtmalardan temizlendiği. kimse onu elinden alamazdı. kar lapa lapa yağmaya başladığı zaman. Tasarımdaki şu ya da bu hata yüzünden. cam kınklanyla bezeli tar da namludaki kurşundu." Hasan'la bakıştık. Ama Hasan gördüğüm en müthiş uçurtma avcısıydı. Turnuva sabah erkenden başlar." diye övündü. Bahçeye çıkar. derdim. her seferinde hüsrana uğruyorduk. çocuklarına tezahürat yapardı. Kabil Irmağı'nın çamurlu güney kıyısındaki kalabalık Mayward Caddesi'nde. Sokaklan dolduran yanşmacılar var güçleriyle sicimlerine asılır. Afgan halkı gelenekleri sayar ama kurallardan iğrenir. Rakibinin ipini kes.devreye girerdi: Rüzgâra kapılıp oradan oraya sürüklenen.

Karteh-Parwan. "İsteseydin. Tanrı (gerçekten varsa. Güçlükle soluk alabiliyordum. eliyle işaret etti."Hasan! Bekle!" diye haykırdım. Baha'yla çalışma odasında şöminenin karşısındaki şişkin." dedi. "Bilmem. Ayağa kalktı. sadakatini sınayacaksam. nasıl bilebilirsin?" Bana döndü. 1975 kışında Hasan'ı son kez uçurtma kovalarken gördüm. bir anlığına ortaya çıkar ama bu kısacık süre bende. biri 55 tanıdığım. İstiklal Ortaokuiu'mm yakınındaki delik deşik. ben birden iki yüze baktığım duygusuna kapıldım. sıyrılmış dizlerime iğneler batıyordu. Özü sözü doğru olanların ortak yönü de budur: Karşısındaki kişinin de içten konuştuğunu sanırlar. büyük yarışmaya yalnızca dört gün kala." dedi. Zorla gülümsedim. Koşuşmalar. Gülümsedi. görmeğinin sırtı terden sırılsıklamdı. Çay içiyor. İşte o zaman. Köşe başına ulaşınca Hasan'm başını eğmiş. Söyler misin?" "Onun yerine pislik yemeyi yeğlerim. "İşte. Ali akşam yemeğini verdikten sonra (patates. o da benimle oynayacak. Sonra Hasan gözlerini kırpışürdı ve yeniden kendisi oldu. Öteki tarafa gitti. Belki tam olarak değişmedi de. doğruca gözlerimin içine bakarak. Emir Ağa. Onunla oynayacak. Bir yanda. avucundaki dut kurularını yiyordu. Böyle bir şey yapmayacağımı bilirsin. jjerpek-ten bakmaya başlayan iki çocuktuk. "Gel otur. Hasan.hastalıklı bir zevki. görmedin mi?" Hasan ağzına bir dut kurusu atta. Saçsız kafasından birkaç ter damlası yuvarlandı. öteki yanda da dizi dizi vişne ağaçlan vardı. 54 Hasan bir ağacın altına bağdaş kurmuş. . Gözlerimi kaçırdım. Başım çevirdi. Emir Ağa?" Şimdi de o beni küçük bir sınavdan geçiriyordu. Böceklere eziyet ederken hissettiğimiz türden. Bu sohbeti başlattığıma bin pişmandım." dedi. Ayağım bir taşa takıldı. ince kar tabakasının üzerine uzandım. gökyüzünü göstererek." Yanına çöktüm. Başımı kaldırıp bakınca. Yaklaşan yarışma herkesin dilindeydi. itişip kakışarak bize doğru yaklaşan bir avcı sürüsü. uçurtmanın sürüklendiği yerin tam aksi yönüne koştuğumuzu fark ettim. onunsa hiç de yorgun bir hali yoktu. ikincisiyse yüzeyin hemen altına gizlenmiş. "Burada ne işimiz var?" diye sordum soluk soluğa. Vezir Ekber Han'da düzenleniyordu ve öteki semder de davetliydi: Karteh-Char. yazları marul yetiştirilen bir tarla. Bugün bile. Ama boşa zaman harcıyorlardı. Kovalamaca. Gaddarlık ettiğimin farkındaydım. "Gelecek. gücenmiş bir ifadeyle. Genelde her mahalle kendi yarışmasını düzenlerdi. "Onu kaybedeceğiz! Ters yöne gidiyoruz!" diye seslendim. "Gerçekten mi? Yapar mısm?" Şaşırmıştı: "Neyi yapar mıyım?" "İstesem pislik yer misin?" diye sordum. konuşuyorduk. "Aptallaşma. Ama Hasan'la dalga geçmenin büyüleyici bir yanı vardı . Bu ikinci yüz. Eğer yalan söylüyorsam. Emir Ağa?" Birden onunla azıcık oynamak istedim. ondan sakardım da. uçurtmanın bize doğru alçaldığını gördüm. elbette) gözlerimi kör etsin ki. doğruca onun açık kollarının arasına kondu." diye ekledi. düştüm . Bunun. "Şuradan!" diye bağırdıktan sonra bir köşeyi hızla döndü. "Sana hiç yalan söyler miyim. onunla alay ettiğim gibi. Bir akşam. haykınşlar duydum.Hasan'dan yavaş olmanın yanı sıra." Hasan da gülümsedi.her seferinde beni biraz sarsardı. Orada. öteki. yerdim. Başımı kaldırıp baktım. Güçbela doğrulunca. Gözleriyle yüzümü uzun uzun araştırdı. deri koltuklarda oturuyorduk. o doğal esnekliğini her zaman kıskanmıştım. Karşımda yine tek bir Hasan vardı. son yirmi beş yılın en büyük turnuvası olacağı söyleniyordu. "Nereden biliyorsun?" dedim. Hasan'ın bir başka köşeyi döndüğünü gördüm. Aynı şeye daha önce de tanık olmuştum ." dedi Hasan. onu daha önce bir yerlerde gördüğüm türünden. Ama o yıl turnuva bizim mahallede. "Biliyorum. "Bilirim. Ama onunki zoraki değildi. tozlu bir yolda sona erdi. bilmediği bir sözcükle karşılaştığı zaman. gülümseyerek uçurtmayı bekliyordu. soluk soluğa. "Ama merak ettim. midem bulanıyordu. rahatsız edici bir duygu uyandırmaya yeterdi. dürüstlüğümü sınayacaktı." "Peki ama. bir kez daha oldu: Hasan'm yüzü değişti. geliyor. uçurtma geldi. şimdi onun karınca benim de büyüteci tutan kişi olmamdı. hini hini soluyordum. yıldırım gibi koştuğunu gördüm. gökyüzüne bakmıyordu bile. "Zamanımızı boşa harcıyorsun. sola doğru birkaç adım attı. pusuya yatmış bir yüz. "Benden böyle bir şey ister miydin. "Bana güven!" diye bağırdığını duydum. bu dünyadan ilk anımsadığım şey olan yüzdü. Tek farkı. Topallayarak peşine takıldım. Hasan gibi söylediği her sözü inanarak." dedi sonunda. içtenlikle söyleyen insanların gözlerinin içine bakmakta zorlanırım. Çünkü Hasan kollarını iki yana açmış öylece duruyor. o vişne ağacının altında oturan ve ansızın birbirine bakmaya. Mekro-Rayan ve Koteh-Sangi.

Ama o yaz öğretmenimin İranlılar hakkında söylediği bir şey aklıma takılmıştı. Ve Baba'yı bu kez hayal kırıklığına uğratmayacaktım. kulağa o kadar da içten gelmiyordu. . rüzgârın savurduğu dallar cama vuruyordu. üzerine kalın bir battaniye atılmış. kazanmak başka. Kazanmışa. kibriti çaktı. Baba piposunu "besliyor". Belki bana Rahim Han gibi 'Emir can' diyor. 58 Hasan altılıya çaktı. çünkü fatihler kazanır. Baba bana tam on dört uçurtmayı saf dışı bıraktığı yarışmayı anlatmaktaydı. Ya kazanacak olursam. Sonra eve getirecek. yirmi çocuk rahatça sığardı. Hasan'a özgü bir şeydi. bir-iki homurtunun dışında hiçbir şeyin bozamadığı sessizliğin yerini kahkahalar. Duvarın gerisinden. Hasan'ın yüzü aydınlanıverdi. Rahim Han. Ama dinleyemezdim. Kabil Radyosu'ndaki haberlerin cızırtısı geliyordu. "Bunu söylemek ağır geliyor tabii. Bir tanesini okuyacağım bilsem. valeleri aldı. Dinliyormuş gibi yaptım. Bu.bir tanesi Assef in babasıydı. Aynı şeyi oğlundan beklemek de hakkı değil miydi? Bir düşünün. Radyoda Davut Han." 59 "Öyle mi dersin?" "İn/allah. Masanın altına döşekler. kürsü'nün altında satranç ya da iskambil oynayarak geçirirdik ." dedim. Baba'ya gös57 terecektim. bayağı iyi. Hasan'la kürsü'nün altına oturmuş. Karlı günlerde Hasan'la bütün günü burada. Hayal kurmaya başladım: Akşam yemeğinde. salak. "İnşallah. ama onu doğru dürüst duymuyordum.en çok da penpper. demişti. sanırım nedeni. Bitişikte. öğretmenimin şu kıskanç Afganlar-dan biri olduğunu söyledi. bir eliyle sırtını sıvazlarken. son üçe kalmıştım. çatal bıçak seslerinin. Baba öykülerimden birini okuyor. ona yüz tane öykü yazardım. Belki o zaman bu evdeki hayalet yaşamım nihayet sona ererdi. bu muydu? Bana bir anahtar mı uzatıyordu? İyi bir uçurtma ya-nşçısıydım. Baba arada bir esneyip çaktırmadan saatine bakıyor. penpper oynuyorduk. Ama yaklaşmak başka şeydi. iki valeyle bir altılısına çakmıştım. Hasan'ın on karosunu almış. tatlı tatlı anlatıyordu. Biri sana. birkaç kişi daha iş konuşuyorlardı ." dedi Hasan. tatlı dilli düzenbazlar. Hasan altılıyı öldürdü. Aslan Mercan'ı görmeye hayvanat bahçesine gidiyoruz. resimlerimin yanına koyarım. daha doğrusu duyamazdım. nerede yaşadığını anımsamak beni hüzünlendir-mişti.. yolda Ghargha Gölü'ne uğrayıp kızarmış alabalıkla patates alıyoruz. İşin doğrusu. kazanacaktım." "Onu masamın üzerine. "Biliyor musun. "İran'da varmış." dedim.. Birkaç kez.pilav ve safranlı karnabahar) Hasan'la birlikte kulübesine çekilmişti.* dedi.." diye ekledi. ötekiler de evlerine giderdi.. ben de Herat'ta kurtların dağdan indiği. cumhurbaşkanımız!" Hasan gülümsedi. O zamana kadar büyümüş oluruz." dedi. ötekiyle seni soyabilen. Baha'nın arabasıyla bir cuma günü Pagh-man'a gidiyor. belki de son kez. "Bir gün Kabil'de televizyonumuz olacağını söylüyor. alçak bir masaydı. aklına koyduğu şeyi uzanıp alırdı. "Kim?" "Davut Han. altına da elektrikli bir ısıtıcı yerleştirilmiş. bahçedeki o döküntü. minderler dizmişti. ha? Ne dersin?" Ne düşüneceğimi bilemedim. Ve belki -çok küçük bir olasılık ama. başımı salladım.belki. Hasan'ın kim olduğunu. Baba piposunu içiyor. bş turnuvasını kazanmaya epeyce yaklaşmıştım . ben de iki tane alırım. ama bu dilek benim dudaklarımdan dökülürken. oğlunun değersiz biri olmadığını gösterecektim. Turnuvadan bir gece önce lapa lapa kar yağdı. dünyada pek çok kişi Afganistan'ın yerini haritada gösteremediği için adam kıskançlıktan çadıyor.bir keresinde. Gündüz Ali'den bize bir kürsü yapmasını istemiştim .bu. Ne diyeceğimi de. Baba kazanmaya alışıktı. öyle değil mi? Baba yaklapnamtftı. damlan aldı. "Şu İranlılar. "ama yalanla kendini kandırmaktansa gerçekle yüzleşmek iyidir. Yolu. insanların bir hafta boyunca evden çıkamadığı sert kışı anlatması için yalvanyordum. yarın Ağa efendi seninle gurur duyacak. dedi."diye yineledim. toprak kulübede büyüyüp yaşlanacağını şaşmaz bir olguymuş gibi kabulleniyordu. biri bana. gelişigüzel bir tavırla sordu: "Belki bu yıl turnuvayı sen kazanırsın. Bir akşam. Son kartı çektim. annemi öldürdüğüm için beni nihayet bağışlıyor. yere iki damla bir onlu açtım. Baba'ya bunu aktarınca. İran Asya'da yükselen bir güçken. Üstelik şu siyah-beyaz olanlardan değil.." Hazaralann çoğu için İran bir tür ibadet yeriydi. Kazanacaktım ve o son uçurtmayı kovalayacaktım. omuzlarını silkerek. konuşmalar alıyor." "Bir gün sana bir tane alırım. Başka yolu yoktu. Söyleyiş biçimi içime dokunmuş. İranlıların çoğunluğunun Şii olmasıydı. Baba'nm çalışma odasında Baba. Yeri geldikçe gülümsedim. Artık bir görevim vardı. çünkü Baba'mn o rasgele yorumu beynime bir tohum ekmişti: Madem ki bu bş turnuvayı kazanmamı önermişti. İçimi çektim. Tıpta babası gibi. yabancı yatırımlarla ilgili bir açıklama yapmaktaydı. "Televizyon mu? Gerçekten mi?" "Elbette. Ona ilk.

benim için bile. Ben de sen söylersin diye umuyordum. "Hadi. her oluğa sızmıştı. Kar gece boyunca her çatlağa. her seferinde dua okurdu." 60 YEDİ Ertesi sabah Hasan bana çay demlerken. sıcak çayla dolu. Ama kimse yüzmüyordu. gözlerim yanıyordu. eski şarkıcılann heykel gibi duruşuna meydan okur. Baba." dedi Hasan. Biz de göle girmek isteyenlerden para almaya başladık. .| di. Her neyse. Mın'ıma reçel sürdü. Kar çatılarda birikmiş. Gözlerimi bizim evin damına çevirince. "Ghargha Gölü'ndeymişiz." "Bunun anlamı ne. kasetçalarlardan Ahmet Zahir'in sesi yükseliyordu. peki?" diye sordum." Bardağıma çay doldurdu. küçücük görünüyorlardı. Kazanmıştım ama yeni oyun için kardan kanşünrken. böyle bir serüvene niye atılmıştım ki? Baba damdan beni izliyordu. Hava ılık. 1 Sokaklar yeni yağmış karla ışıl ışıl. Hasan beni her zaman anlardı. son hazırlıklarını yapmaktaydı. içten içe. I 62 Sokağımızı hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. Karınca gibi. Rahim Han ve binlerce kişi. Hiçbir şey olmuyor. şarkı söylerken gülümserdi . Kıpırdandım.! Tam özür dilemeye hazırlanırken. saçma sapan bir rüya. Tanınan." Hasan güldü." "Eh. ona 'Emir'le Hasan'ın. Bu gerçekten büyük ölçekli bir başansızlık olacaktı . bir araya toplanmış. bir tabağa koydu." dedi Hasan. rengi solmuş. konuşmalar geliyordu. İzleyiciler damlan çoktan doldurmuştu bile. sonra da gömleğini çıkardın. Bakışları sırtımı kızgın bir güneş gibi dağlıyordu. Bir dua mırıldandığını duydum . gökyüzü lekesiz maviy. der. sırtım gerilmiş yay gibiy.. Ensem. Hasan onu almak zorundaydı. sahnede ya da partilerde o ciddi. Kabil Sultanlarının Gölü' dediler. her şeyi yapabilirsin. Afgan müziğinde devrim yapmış. insanlara el salladık. Hasan'la birlikte demir kapıdan çıkınca öyle kör edici bir beyazlıkla karşılaştık ki. sesim amaçladığımdan daha ters çıkmıştı. Yan sokaklardan kulağıma kahkahalar. Ben de peşinden girdim." dedim." "Her neyse. anlayamadım. 'Canavar filan yok. Çocuklar kartopu oynuyor. "Ona sor o zaman. "Bugün içimden hiç de uçurtma uçurmak gelmiyor. Baha'yla Rahim Han'ın bir bankta oturduğunu gördüm. her ikisi de kalın.oğlu evden çıkarken. Baba el salladı. Hasan gergin olduğumu anlardı nasılsa. Getirip önüme koydu. "Hadi bakalım. adeta suratsız. didişiyor. davul ve nefesli çalgılan ekleyerek tutuculan kızdırmıştı. göl bir ayna kadar berraktı. sırtına parlak yeşil bir papan almıştı.Papazını öldürdüm. dudağının üstündeki pembe yara izinin nasıl da iyileşiverdiğini düşündüm. "Emir Ağa?" "Evet?" "Biliyor musun. çünkü gölde bir canavar olduğu söyleniyordu.maça ası. bu bir rüya." dedim." Çayımı yudumladım. Ayağında siyah. Madem o kadar zekiymiş. herkesin suya girmekten ödü kopuyormuş. yüzmeye başladın. lastik bot-lan vardı. Aklımdan zorum mu vardı? Sonunu bile bile. insanlar haykırıyordu: 'Çıkın! Çıkın!' ama biz buz gibi suda yüzmeye devam ettik. Ben yaşadığım yeri seviyorum? Bunu hep yapar. "Harika bir gün. Ağa efendi. Hasan'ı terslediğime üzülmüştüm. güneşliydi. "Bilmiyorum." 61 "Ama sen yüzme bilmezsin ki. sonra durduk. Emir Ağa. gözlerimi kıstım. birlikte yüzdük. "Eh. Size göstereceğim. bir yenilgiye daha hazırlan. "Orası benim yuvam. Kıyıya doğru döndük. Baha'nın banyosunda suyun aktığını duyabiliİ yordum. birkaç kez üfledi. Suda canavar filan yoktu. Emir Ağa. aklımdan geçeni okurdu. sokağımızın iki yanında sıralanan bodur dut ağaçlarının dallarını ağırlaştırmıştı. son kartımı oynadım . Suyun dibinde geziniyor. Bütün gece uyumamıştım. Damımıza bakmamak için kendimi zor tu-63 . sevilen bir yorumcu olan Ahmet Zahir. Ondan sonra gölün adını değiştirdiler. Ali arkamızdan kapıyı kapadı. yün kazaklar giymişlerdi. gülüşerek birbirini kovalıyordu. İşte görmüşlerdi. bahçe iskemlelerine yerleşmişlerdi." dedim. vazgeçtim. çay içiyorlardı." ı "Baba rüyaların mutlaka bir anlamı vardır. ben.4 di. "Evet. Gölün ortasına kadar gittik. sen. Uçurtma yarışçıları ellerinde makaraları. gördüğü rüyayı anlattı. Birden.bazen kadınlara bile. dumanı tüten termoslarını almış.. iş başına. Pilimi pırtımı toplayıp eve gitmek.' dedin. Güneş ışığı yüzüne vuruyordu. bekliyormuş. • Üst katta. geleneksel tablayla küçük orga elektronik gitar. her şeyden vazgeçmek istedim. şeker ekledi. Bana mı yoksa Hasan'a mı.' Ve birinin seni durdurmasına kalmadan suya atladın. ama bizi alkışladıklarını duyabiliyorduk. kadife bir pantolonla kalın bir kazak giymiş. ansızın sen ayakkabılarını firlatıp attın. Hasan'ın kazanmama bilerek izin verdiği duygusuna kapılmadan edemedim.

Canavar filan yok. her zamanki işa-retimizdi. akan kan avucuma doldu. Kıvnk. "Nefis bir gün. ama ne zaman neye gereksindiğini bilen birine sahip olmak. arkadaşlarına gösteriyorlardı. Bir saat içinde sayı ikiye katlandı. sonra da rüzgârın estiği yöne doğru koştu . Tanrı hakkında hâlâ kararımı verememiştim. işini bitirdim. av peşindeki kâğıt köpekbalıkları gibi. çırpınan kuyruklarıyla. Serin bir rüzgâr saçlarımı havalandırdı. havaya dikip rüzgârı yokladı. İlkokul birinci sınıf kitabımı bile okuyamayan Hasan. beyaz bir kuyruğu olan." "Emin misin?" Gözlerini yumdu. Zeki olan bendim. fazla dayanamazsın. okuma-yazma bilen bendim. şu bildik 'havalanıp dalma' tuzağına kolayca düşmeyeceklerdi.çok ender de olsa. ıslık çaldı. Bu kadar uzun daya-nabildiğime şaşırmış mıydı? Gözlerini gökyüzünden ayırdığın an. akın akın geliyorlardı ve 65 ben hâlâ uçuyordum. Baba'yla okuldaki mollaların arasında kalmış. öyle değil mi?" "Hadi. Turnuvanın bu kısmının biraz uzayacağını biliyordum. mini mırıl söy-leyiverdim. "Canavar yok. "Bilmem. aynı zamanda rahadatıcıydı da.altın madalyasını gösteren bir Olimpiyat adeti gibi." Kafasından neler geçtiğini çoğu zaman kesinlikle bilemediğim bu çocuk nasıl oluyor da beni açık bir kitap gibi okuyabiliyordu? Okula giden. Bu biraz rahatsız ediciydi. deli gibi dönüyordu. havada kalabilen uçurtmalann sayısı elli küsurdan bir düzineye inmişti. yarayı emdim.onu tam zamanında görmüştüm. Ama uyduruk olsun olmasın.. göle atlamalıydım. sonra. Onunla azıcık didiştim. kâğıt bir kuş gibi hışırdadı. "Canavar yok.tuyordum. Bakışlarımı hemen yeniden gökyüzüne çevirdim. kırmızı. savaşı kaybeden ilk uçurtmalar kontrolden çıkmış. o saçma rüya moralimi düzeltmişti işte. kendimi biraz daha iyi hissettiğimi anlayınca da şaşırdım. aşağıdaki mahallelere. . Elimdeki makarayı. Sokakta koşuşturan. uçalım. kırmızı uçurtmamızı kaldırdı. kuvvede çektim. makarayı tutuyordu. Gözlerim ikide bir. Sokağın iki ucunda uçurtma avcıları göründü. bıraktım ve ipi çekeledim. Onlardan biri de bendim. Bir saat sonra. Kırmızı bir uçurtma benimkine yaklaşmaktaydı . Belki de gömleğimi pıkartmah. Ben bile o kadar zeki değildim. alçak sesle beni az da olsa korkutan bir şey söyledi: "Unutma.. Emir Ağa. Biri. Hasan'ın rüyayı uydurmuş olabileceğini düşündüm. Kanat çırpan. uçurtma avcılarına ödül yağdırıyorlardı. kartopu oynayan çocuklara baktım. Makarayı ona verdim. Az sonra kesme işlemi başladı. Bu çabam işaret-parmağımda yeni bir kesik açtı. Uçurtmayı 64 7468 başının üstüne kaldırdı . çünkü buraya kadar dayanabilenler. Avcıların çığlıkları duyuldu. İşte o zaman. parlak san bir uçurtmayı doğradım." dedim. elleri daha şimdiden kesilmiş. Eve mi dönsek acaba?" Bunun üzerine bana yaklaştı. ele geçirdikleri uçurtmaları havaya kaldırmış. kayan yıldızlar gibi akıyor. hava da harika. beni rahat rahat okuyordu. bir yandan haykırı-yorlardı. Hasan hemen yanımdaydı. bana doğru koştu. Hasan'ın yüzü aydınlanıverdi. Bir dakika sonra uçurtmam gökyüzüne doğru hızla yükseliyordu." dedim. En büyük ödül hâlâ havadaydı. kayıyordu. Mümkün müydü bu? Hayır. Baba'yla Rahim Han'ın oturduğu dama bakıyordum. Uçurtma uçurmak için mükemmel bir esintiydi. zaferle dönüyorlardı.Hasan'ın en sevdiği numaraya. Gülümsedi. hem aşağıdan itecek hem de sağa sola dalgalanmaları kolaylaştıracak kadar güçlü. "Güzel!" Sarı kenarlı. bunun üzerine Hasan uçurtmayı havaya fırlattı. yazlan uçurtma uçurduğumuzda. rüzgârın yönünü saptamak için ayağıyla yerden toz kaldırırdı. değildi. Son düzineye kalmayı başarmıştım. bir yandan koşuyor. Uçuyordum. Ganimederini ana-babalanna." dedi. fazlalığı çabucak makaraya doladı. kanamaya başlamıştı bile. yenilmemi mi istiyordu? Uçurtma uçurmanın ayrılmaz bir parçası da buydu: Zihnin uçurtmanla birlikte oradan oraya savrulurdu. Hasan ellerini çırptı. O parlak. Ne düşünüyordu acaba? Yoksa içten içe. sıkı yarışçılardı . san uçurtmalar gökyüzünde salmıyor. ipe asıldı. Arada bir çaktırmadan. Ama din dersinde öğrendiğim bir Kuran aye fi dilimin ucuna gelince. Ama hepsi de çok iyi biliyordu: Gerçek zafere daha vakit vardı. yün kazağına sarınmış Baba'ya takılıyordu. İpi Hasan'a verdim. yapalım. Uçurtmalar artık dört bir yandan. Hasan on beş-yirmi metre ileride duruncaya kadar çevirdim. iki sokak aşağıda kavga çıktığını haber verdi bağırarak. Derin bir soluk aldım. sonra da parmağımı kot pantolonuma sildim. Hasan o kadar zeki değildi. mavi. sabırsızlandığını ve ipimi kesmeye çalıştığını görünce. orta ve yan çıtaların birleştiği noktanın hemen altında Seyfo'nun tartışılmaz imzası vardı. Başını salladı. Hasan parmağını yaladı. İpi iki kez. En azından bir düzine uçurtma gökyüzünde süzülmeye başlamıştı bile. Neden olmasın? "Hadi.

on iki yıllık yaşamımın en muhteşem anıydı: Damda beni alkışlayan. umut bilgiye dönüştü. Emir Ağa!" Gözlerimi açtım. Emir Ağa. Sonra. bıraktım uçurtmam daha da yükselsin. deli gibi dönen mavi uçurtmaya baktım. "Az kaldı. biliyor musun?" Hasan dilini şaklattı. Şu mavi uçurtma. Sonra. sonunda benimle gururlanan Baba'ya bakmak. emrime sunar. Ama ak ettiğim her uçurtma. sonun yaklaştığım hissetmişti. On dakika sonra. Odaklanmam. yüreğimdeki umudu besliyordu. duyulan değil dinlenen biri olabilmek JÇİn tek şansımdı. "Bravo! Bravo. Boştaki kolumu Hasan'ın omzuna doladım. gladyatörlere. Rüzgâr öylesine benden yanaydı ki. Bir on beş dakika daha geçti. Gözlerimi gökten ayırmaya da. sabah gülüp geçilecek bir şeymiş gibi görünen rüya ansızın gerçekleşti: Bir tek ben ve öteki çocuk kaldık. Kurtuluş. gülüyor. damdaki Baba'yı gördüm. Bacaklanm ağrıyor. kazandın!" "Kazandık! Biz kazandık!'1 Bunlar gerçek olamazdı. belki de yalnızca ün kazanmak için. "Öldür onu! Öldür onu!" diye bağıran Romalılara benziyorlardı. aşağıya. Pozisyonumu aldım. Aynı anda. Pes et. bir kovalayın sürüsü yarışı kaybeden uçurtmaların peşine takıldı.. Gözlerimi son bir saattir terör estiren. her 68 şey canlandı. "Hasan. kazanmamı sağlardı.. kahvaltımı yapmak için mutfağa gidecektim.Öğleden sonra saat üçte. İpi saldım. Kendimi hiç bu kadar yetkin. el çırpıyor. Ve sonra. Sonra. Havadaki gerilim. Tam kenarda duruyordu." dedi Hasan. bu kadar şanslı hissetmemiştim. Yanm düzineye inmiştik ve ben hâlâ uçuyordum. Gözlerimi kapadım. Zayıf bir oğlan çocuğu. Emir Ağa! Az kaldı!" diye haybrıyordu Hasan soluk soluğa. ipi tutan elimi hafifçe gevşettim. Bir an sonra gözlerimi kırpıştıracak ve çok güzel bir rüyadan uyanacaktım. usul usul biriken kar taneleri gibi. Ani bir esinti uçurtmamı havalandırdı. Boboreşl^"Kes şunu! Kes şunu!" Baba da bağıranların arasında mıydı? Müziğin sesi iyice yükselmişti. Kendimi bir anda gökyüzünde buldum. buralara kadar gelmiştim. Gözümü kırptım. Kefaret. Damlardan. havada yalnızca dört uçurtma kalmıştı. Baba'yi bekle. İnsanlar ayaklarını yere vuruyor. birden. çenesine dokundu. kızarmış pakora kokulan süzülüyordu. iki uçurtmayı daha doğradı. "Kes onu! Kes onu!" haykırışları güçlendi.. renkler ve sesler geri geldi. bana üstünlük sağladı. Damlardaki seyirciler J atkılarına. "Daha sonra kutlarız. "Kazandın. Sarhoş gibiydim. Anlamak için kalabalığın kükreyişini duymam gerekmiyordu. yumruk-lanyla havayı dövüyordu. açık kapılardan dışarıya haşlanmış mantı. Eğer bir Tann varsa rüzgân yönlendirir. hasımlanna büyük zarar veren mavi uçurtmadan ayırmıyordum. Ama benim duyduğum (duymak istediğim) tek şey. biz. Baba yanılıyorsa ve okulda dedikleri gibi bir Tanrı varsa. koyu renk halkalar var. açık ela gözlerinin çevresinde belli belirsiz. her iki yumruğu da havadaydı. 66 "Kaç tane kesti?" diye sordum. hrmızı atkı. Mavi uçurtma iri. . Sesim çıkmadı. Şimdi o mavi uçurtmayı senin için yakalayacağım. hazırlandım. bana baka. mor bir uçurtmayı daha saf dışı bıraktı. Yerimi korudum. karda sürükleniyordu. Üstelik. ama izin vermedim. o an geldi. yeşil papan'mm ucu arkası sıra. hiçbir fikri olmadığını belirten." Elindeki makarayı attı. biraz solgun. "On bir tane saydım. olduğumuz yerde zıplamaya başladık." "Biliyorum. Sağa sola salınarak mavi uçurtmayı geçti. bir duvarın üzerine. tipik hareketti. kendime bakıyordum. çığlığımı duydum. anladım. kafamdaki kanın zonklamasıydı. Ve ben hâlâ uçuyordum. Tahminimden de önce kazanacaktım. Siyah deri ceket. yataktan inecek. Kokladığım tek şey.. boynum zonkîuyordu. Kıskacımdan kurtulmak için umutsuzca debelendi. ağlıyorduk. Eski yaşamına dön. Otuz dakika sonra. böylece ben parmağımın tek bir hareketiyle 67 acımı. Kükrüyor. haykırıyordu: "Boboref. Dar omuzlan. rengi ağarmış kot pantolon. Pek çok şeye katlanmış. iki geniş takla attı. Yalnızca bir zaman meselesiydi. benim görülen değil bakılan. Bu. Hasan çığlık çığlığa bağırarak kollarım boynuma doladı. orada Hasan'dan başka konuşabileceğim hiç kimse olmayacaktı. İşte o an. Kalabalık. Yukarıya. "Kimin acaba. Gölgeler uzamaya başladı. Görmem de gerekmiyordu. ellerini telaşla salladı. mavi uçurtmaydı. Sonra. koşmaya başladı. ıslık çalıyor. Başımı kaldırıp dama bakmaya cesaret edemiyordum. Oysa bu. oyunu zekice oynamam gerekiyordu. hata yapmam olanaksızdı sanki. güzelleşti. Bu Hasan'a özgü. inşallah. gökte beliren bulut öbekleri güneşi kapadı." dedi Hasan. Kazanacaktım. kalın paltolarına sanndılar. zaferdi. kanlı ellerimle çekiştirdiğim camlı ip kadar gergindi. Giyin. birbirimize gülümsedik. Mavi uçurtma başının belada olduğunu anlamıştı. Rüzgânn sürüklediği sicim parmaklarımı bir kez daha kesti. çok hızlı bir arabadan fırlayan bir tekerlek gibi havada yuvarlanan. benden uzaklaşarak. on iki yaşma göre azıcık da kısa. bir şey söylemeye çalıştım. özlemimi kesip atardım. Öteki çocuğun ne için yarıştığını bilmiyordum. Gördüğüm tek şey. Rüzgâr kumral saçlarını uçuruyor.

Evlerinin önündeki bahçede. Kurtuluş.herhangi bir şeye sahip olmak. senin için yakalayayım!" dedi. eve bir kahraman gibi." dedi. Durdu. Ama bu gece benim yüzümden. ve numaralandırılmıştı. birkaç kez zıplattı." Koşmaya başladım.Seslendim: "Hasan! Getir onu!" Sokağın köşesini dönmek üzereydi. yaşlı savaşçı genç olana yaklaşacak. Onu henüz görmek istemiyordum. Ömer onu duymazdan geldi. Kefaret. "Senin gibi bir çocuk. yırtık pırtık. heybelerini sırtına vurmuş müşterilerin arasından." "Senin için sürekli dua ettim. "Ne tarafa gitti?" Beni tepeden tırnağa süzdü. Onu bir kez daha böylesine tasasız. Yani o çekik gözlerle nasıl görebiliyor?" Erkek kardeşi kısa. ama aklım mavi uçurtmadaydı. onun bitişiğindeki tezgâhtan da bir hesap makinesi alabilirdin. Her sokağa tek tek baktım. bir keresinde bana bir dolmakalem vermişti. döndü. Daha küçük çocuklar bana saygıyla ışıldayan gözlerle bakıyordu. sonsuza kadar mutlu yaşamak. O günlerde hâlâ gelişmekte olan yeni bir mahalleydi. Dışarıda oynuyor olsak bile. Güney tarafında. Dramatik bir sessizlik. köşeyi dönüp gözden yitti. Afganistan'da. teşekkür ettim. "Tefekkür. katırına çamfistığı ve kuru üzüm çuvalları yüklemekte olan yaşlı satıcıya Hasan'ı 71 tarif ettim. ben bir kahramandım. 69 Ayağımın dibinde biriken ipi makaraya sardım. lastik botları yerden kar öbekleri kaldırıyordu. Sonra o bildik Hasan güîümsemesiyle gülümsedi. Peki ya. izin ister. "Tebrikler. tokalaştık. üç metrelik duvarlarla çevrili villaların arasında boş arsalar. Bahçe kapısına vardığımda. inşaatı süren binalar vardı." Kardeşi topu ona geri attı. Ellerini ağzmın iki yanına götürdü. mühendis olan babası Baba'nın arkadaşıydı. Ali beni iç tarafta bekliyordu. Ömer yakaladı. bir tezgâhtan az önce kesilmiş bir keklik. ipi toparlamaya koyulmuştum ki. kulübesine girerdi. namazı kaçıracaktı. topu istedi. "Kazanmışsın. Ellerini sıktım. ya bir duvara yaslanır ya da bir ağaca tüneyip onu beklerdim. Omzuma vuranlar. "Onu gördün mü?" Ömer başparmağını omzunun üstünden arkaya doğru salladı. birkaç kişiyle daha el sıkıştım. Sonra. Damlarından hâlâ ayrılmamış olanlar seslenerek beni kutladı. Ömer iyi bir çocuktu. Bir kuru yemişçinin önünde durdum. kot pantolonumu (onlara kovboy pantolonu derdik) hayranlıkla süzüyordu. Başlar bana çevrilecek. dört sokak aşağıda Ömer'e rastladım. bahçedeki çeşmede aptes alır. gösterişli bir edayla dönecektim. insanlar çevremi sardı. "Duyduğuma göre. yiyecekleri. güneybatıyı gösteriyordu. "Az önce pazara doğru koşuyordu. "Tebrik ederim. gözler bana kilitlenecekti. insanlar bu uzun eğlence gününün ardından tabureleri katlamakla. tabak-çanağı toplamakla meşguldü. Yanıdamadan önce bana uzun uzun baktı. erkek kardeşiyle birlikte bir futbol topunu sektiriyordu. sonra koşar adım eve seğirttim. Ağır ağır dağılan kalabalığın. Başka ne olabilir? Vezir Ekber Han'ın sokakları ızgara biçiminde tasarlanmış. Pazar yerine ulaştığımda. elbette. sonra? Eh. "Bin tane iste. bin türlü mal satan tezgâh dizilerinin arasındaki çamurlu yolda hızla ilerledim. kesik bir kahkaha attı. büyük bir uçurtma avcısıymış. Ali'ye Baba'yı sormamıştım." dedi. Kafamda her şeyi tasarlamıştım: Kanlı ellerimde büyük ödül. Başına uçuk mavi bir türban dolamıştı. Ona uçurtmayla makarayı verdim. Emir. değerini nihayet anlayacak. muzaffer. akşam alacası gökyüzünü pembe ve mora boyamış-o. saçlarımı karıştıranlar vardı. üstü başı dökülen. onu kucaklayacak." "Sağ ol." "Teşekkür ederim. Amerikan malı -özellikle de kullanılmamış. Hacı Yakup Camisi'nden yükselen ezan sesini duydum. . "Bunu nasıl becerdiğini bir türlü anlayamıyorum. Hasan beş vakit namazın hiçbirini kaçırmazdı. Sicimi toplarken sürekli gülümsedim. beni bulurdu. İşimiz daha bitmedi. Dördüncü sınıfta birlikte okumuştuk." Yeniden sokağa döndüm. zenginlik göstergesiydi. Birbirini tartan Rüstem'le Sohrab. solmuş bir Polaroid fotoğrafta gördüm. Birkaç sokak ileriden. esnaf toparlanıyordu. güneş tepelerin ardına çekilmek üzereydi. kasapların önünden geçtim. Hasan'dan iz yoktu. Hasan'ı aradım. bu saatte burada bir Hazara'yı neden arar ki?" Gözleri deri ceketimi." "Duaya devam et. Aklanma. Ömer topu kardeşine fırlattı." dedi. Hasan's gördün mü?" 70 "Senin Hazara'yı mı?" Başımla doğruladım. Birbirine yapışık. Pazar yeri hızla boşalıyor. dükkânlarını kapatan esnafın. Elini demir parmaklıkların arasından uzam. topal dilencilerin. Ali caw. Birkaç dakika sonra gülümseyerek çıkar. böylesine içten gülümserken ancak yirmi altı yıl sonra. "Galiba gördüm.

pazarı boş yere araştırdım. Belki de gözleri yaşlı adam yanılmıştı. toprak evler sıralanıyordu . Gözlerim. Ağa. Sevgili. içi kar dolu dere yatağında baharları şırıl şırıl bir dere akardı. Birkaç dakika kadar. caddeye dikey uzanıyordu. O zaman anladım: Korktuğu kişi. çıkmaz sokağın ağzına doğru sinerek ilerledim. Hasan sokağın ucunda. bir duvann dibindeki moloz yığınının üzerinde mavi uçurtma duruyordu: Baba'nın kalbinin anahtan. Tamamdır. affimın da küçük bir bedeli var elbette." 72 Ama ben koşmaya başlamıştım bile. Dar sokağın bir yanına paralel uzanan. Peki ama." dedi Assef." Assef gibi konuşmaya çalışıyor ama sesi titriyordu. Kemal öteki yanda duruyordu. tarifine benzeyen bir çocuğun şu tarafa doğru koştuğunu gördüm. Köşe başına gelince." dedi Kemal." "Gayet adil. mavi uçurtmayı görmüştü. Assef elini boş vermişçesine salladı." diye yineledi Veli. Hazara?" dedi Assef." dedi Assef. Hasan yoktu. belkemiğimi soğuk bir ürperti yaladı. çünkü Assef in niyetini anlayamıyordu. bir Assef e bir Hasan'a bakıyorlardı. Senin gibi giyinmişlerdi." dedim. Sevgili Hasan.. bu kadar ilgili bir efendisi olduğuna göre. bir tek 73 Assefin ehlileştirebileceği. tabii." "Neyin oluyor?" diye sordu. Yavaşladım.daha doğrusu yıkıldı yıkılacak. "Yanılmıyorsam. döküntü kulübeler. "Sahi mi?" Senin ipin bin tane getiririm. katırın sırtına bir torba daha vururken. bacaklar hafif aralık. elindeki muştayı sallayarak. bozuk yola saptım.. "Kimler?" "Öteki çocuklar. "Sen çok şanslı bir Hazara'sın. son uçurtmayı benim için yakalamışta." Soluğumu hâlâ tuttuğumu fark ettim. Çamurlu. Adil bir anlaşma. Bedenimin kasıldığa hissettim. Yaşlı adam kırçıl kaşlarını kaldırdı. toprak bir yola ulaştım. değil mi? O uçurtmayı mutlaka ele geçirme hırsıyla. dar. karlı servi ağaçlarının beneklediği. Sözünü tutmuş. İşte sesler. "Öyle mi? Şanslı Hazara."Onu bulmam gerek. her geçide. elinde dolu bir silah tutarken bilgiçlik taslamak kolay. "Ama onu çoktan yakalamışlardır. buharlaşan soluklarım önümde beyaz dumanlar oluşturuyordu. bugün şanslı günündesin. Öteki çocuklar gergindi. Durduğum yerden bile. ben de bu uçurtmayı onun için yakaladım. Tek Gözlü Assef. yabani bir hayvanı köşeye kıstır-mışlardı sanki. sabırsızlık adamın daha hızlı konuşmasını sağlayamazdı. Hasanın sapanıyla püskürttüğü oğlanlar. Soluğumu tuttum. Hasan değildi. güvenilir. Ne dersiniz. sessizce bıraktım. yüce gönüllülük diye buna denir. ağırlıklarını bir ayaktan öte-^"e aktarıyor. Tam Hasan'ı bulamadan karanlık çökecek diye kaygılanmaya başlamıştım ki. Felç olmuş gibiydim." dedi Assef. "Hiçbir şey bedava değildir. "Hizmetkârımızın oğlu. yeridir. Hazara. çocuklar?" "İşte. iç geçirdi. Öteki yanda. Assef sa-**•*> kendinden emin görünüyordu." 74 "Ne kadar da sadık bir Hazara. Yavaşça. ortada da Assef." dedi yaşlı satıcı. . "Ne demiştin? Ah. güneyi gösterdi. Hasan'ın gözlerine sızan korkuyu görebiliyordum. Sorunun amacını anlayamamıştım. ama sırıttığına kalıbımı basardım. Veli bir yanda." "Evet. Bağışlandın." diye atıldı Kemal. birlikte büyüdüğüm çocuğun. meydan okurcasına dikiliyordu: yumruklar sıkılı. "Hele son sefer yaptığı kabalıktan sonra. "Bahpida. git artık. Babası çöme-lip ayakkabılarınızı kİrpikleriyle temizlese. düz damlı. senin yüzünden namaz'z gecikiyorum. Elindeki muştayı çeviriyordu. sözünün eri Hasan. Hasan'a doğru bir adım atarak. "Yine de. Pazarı ikiye bölen caddenin sonunda. Bu onun uçurtması. tepede karşımıza çıkan.' Çok doğru. Elinde bir uçurtma vardı. Bir köpek kadar sadık. birbirinden dar geçitlerle ayrılmış. önünü kesmişti: Davut Han'ın darbesinden sonra. Arkasında. Söz vermişti. Sırtı bana dönüktü. bu geçitlerin birinden geliyordu. Onu kovalayanlar. Gerçekten." Sesi azıcık alçaldı. Öte yandan. ama kendi kendime sabırlı ol. dedim. "Ama bu dünyada hiçbir şey bedava değildir. başımı uzatıp sessizce baktım. "Bugün bağışlayıcılığım üzerimde. seslere doğru ilerledim. Mavi bir uçurt-ma." dedi Kemal. öyle değil mi çocuklar?" "Hem de nasıl. bu dünyadaki ilk anım olan tavşandudaklı yüzüne çivilenmişti. gördün mü görmedin mi?" Kolunu katırın sırtına dayadı.. Ödü kopuyordu. Boş.. Üç oğlan Hasan'ın karşısına dikilmiş. Çok zeki-ceydi. kulağıma az ileriden bazı sesler çalındı. "Çünkü bugün. ödemen gereken tek bedel şu uçurtma. "Emir Ağa turnuvayı kazandı. Botianm her adımda balçığa saplanıyor." Gökyüzüne bakti. "Sapanın nerede. "Hadi. her dükkâna tek tek baktım. ama o başını salladı. evet: 'Bundan sonra sana Tek Gözlü Assef derler. demişti.

Yüzü kıpkırmızı kesilmişti. İmdat diye bağırıyorum. tırnağını peviriyor. saldırdı. hışırtılı bir ses pıkartıyor. Taşlı adam Hasan'ın elini peviriyor. Ağzımı açtım. Taş Assef in alnına isabet etti. sırtını toprak bir duvara yaslamış. eski düğün şarkıları söylerdi. karın üzerine kan damlıyor. Bembeyaz katmanların arasında tökezleyerek ilerlemeye çalışıyorum. Aynı memeden emen insanlar sütkardeş. karın taze ayak izlerimi sildiğini görüyorum." 75 Sonra. neredeyse söylüyordum: neredeyse. Sıkıldığı zaman oynayabileceği. Ama bütün bu döküntünün içinde." "Emir Ağa'yla biz arkadaşız. S1 '!' Biranı: 'B Hasan'la aynı memeden emdiğinizi biliyor musun? Bunu | biliyor muydun. yandaki alçak duvarın üzerine bıraktı. devrilmiş beton direkler. Artık bir hayaletim. Ama bu kez." diye fısıldıyor yaşlı falcı. Emir Ağa? Kadının adı Sakine'ydi. ayak izi olmayan bir hayalet. Sende kalsın ki. Taşlı adamın yüzünden bir gölge gepiyor. güçlükle doğruluyorum. ha?" Hasan kayışa benzeyen ele madeni parayı bırakıyor. Veli'yle Kemal onlara doğru seğirttiler. demir finnın az ilerisine. etiketi soyulmuş şişeler." Taşlı adam yerde oturuyor. "Fikrimi değiştirdim. boğuk bir yanıt geliyor. korku doluydu. Sonra. Yalnızca bakmayı sürdürdüm. Bir adım geri çekilmeye hazırlanıyordu ki. Çünkü sen onun için yalnızca çirkin bir köpek yav-rususun. moloz yığınlanyla doluydu. Bir duvarın dibine yan tarafi delik. kırık tuğla parçalan. az sonra yapacağım şeyi sana ömrün boyunca anımsatsın. Önce Hasan'ın elini alıyor. ama rüzgâr çığlıklarımı boğuyor. Ben de aynısını yapıyorum. Kendini kandırma. Dalgalanan kar perdesinin arasında. Sonra ovucunu bize uzatıyor. El tam orada duruyor. Falcı bastonuna yaslanmış. sararmış gazeteler." dedi Assef. "En rahim ve en rahman olan Allah'ın adıyla. paltoyu çıkardı. "Nasıl istersen. bir yarım daire oluşturup Hasan'ı çıkmaz sokağa kıstırdılar. gözlerimi ayıramadığım iki şey vardı: Biri. Şimdi.gökyüzünde yumuşacık %flut demetleri salınıyor. Avuç içindeki derin. "Adam başı bir rupi. Ama söylemedim. çocuklar. taşı tutan elini kaldırmak oldu. Rüzgâr yüzümü kamçılıyor. Patlak bisiklet lastikleri." Assef kışlık paltosunun düğmelerini çözdü. Sonra parmak Hasan'ın yüzüne konuyor. Söyleseydim. karın ipinde soluk soluğa yatıyorum. Assef irkildi. kızınca da tekmeleyebileceği bir şey. Hazara. Kör gözleri eritilip bir pift derin kratere dökülmüş gümüş gibi. Oyalanıyor. Assef güldü: "Arkadaş mı? Seni zavallı budala! Bir gün bu küçük rüyadan uyanacak ve onun ne kadar iyi bir arkadaş olduğunu öğreneceksin. Öğleden sonra ışığında donuk donuk titreşiyorlar. mavi gözlü." Hasan eğildi. "Ama kendini onun için kurban etmeden önce. bas\ Bu kadar yeter. Ellerimi gözlerime siper ediyor. Bana doğru bir el uzanıyor. koşut yarıkları seçiyorum. Hasan'la bakışıyoruz. genç dostum?" Duvarın öteki tarafında bir horoz ötüyor. Sonra. peviriyor. turuncu uçurtmaların doldurduğunu görüyorum. Assef eliyle bir işaret verdi. Taşlı falcı elimi tutuyor. Gözlerimi yumdum. onu yere yıktı. Hasan taşı fırlattı. rüzgâr kulaklarımda inildiyor." dedi Hasan. Ver şu uçurtmayı. tarlada duruyoruz. yaşamımın geri kalanı bambaşka olurdu. Yalnızca birer rupiye size gerçeğin örtüsünü kaldıracağım. bir düşün: Aynı şeyi o senin için yapar mıydı? Konukları olduğu zaman seni neden çağırmadığını hiç mi merak etmedin? Neden seninle bir tek yalnızken oynadığını? Nedenini söyleyeyim.^arla kaplı bir. tabakalar halinde. "Uçurtma sende kalabilir. durdu. Hazara!" Hasan'ın yaniü. Geçit bir sürü çerçöple.Kemal'in gülüşü tiz. duvara yaslanmış olan mavi uçurtma. kulaklarının pevresinde ağır ağır gezinirken kuru. kadife pantolonu. yamru yumru eliyle pökmüş yanaklarını sıvazlıyor. yeşil. gerçek için fazla sayılmaz. bir renk kıpırtısı çarpıyor. 76 Bir rüya: Bir kar fırtınasının ortasındayım. Bana dönüyor. Bamiyanlı bir Hazara. Nasırlı parmaklar Hasan'ın gözlerine sürtünü-yor. gözüme bir hareketlilik. paslanmış bir demir finn atılmışa. Düşüyorum. yani kardeş olur. Başımı kaldırıp bakıyorum ve gökyüzünü sarı. 77 . Elma yeşili g. bir taş aldı. hızla savrulan kar taneleri gözlerime batıyor. yavaşça. Donmuştum. yanaklarının. Yeniden haykırıyorum. yırtık dergiler. Bunu biliyor muydun? Bir anı: "Adam başı birer rupi. Apık 'i renkli. kırmızı. öteki oğlanlar biraz uzaklaştı. biri de Hasan'ın kı-nk kiremitlerden oluşan bir öbeğin üzerine fırlatılmış kahverengi. "Son şansın. hemen pekiyorum. Hazara. umut da ayak izleri gibi hızla kayboluyor. tanıdık bir biçim beliriyor. diye düşünüyorum. "Senden ne haber. Eli tutuyorum ve ansızın kar kayboluyor. Assef tiz bir çığlık atıp Hasan'ın üzerine çullandı. bir şey söylemeye hazırlandım. rupiyi Hasan'ın ovucuna bırakıyor. beyazlığa karışmışım. özenle kadadı. Yumruğumu ısırdım. avucunun ipini boynuza benzeyen tırnaklarından biriyle sıvazlıyor.

ama fazla değil. kurban etmem gereken koyun. Bakmayı kestim." dedi Assef.." "Yalnızca bir Hazara. yani. biri aileye. Haftalarca rüyalarımdan gitmeyecek bir görüntü. öyle değil mi? Geldiğim yolu koşarak döndüm. konuşmalar. Gözlerimi kırpıştırınca. hakça bir bedel miydi? Yanıt. koyun bıpağı görmemeli. hem de eklem yerlerini kana-' tacak kadar. delik deşik yola döndüm. çünkü öteki seçeneği. Molla onu penesinin altından sıkıca tutuyor. bıpağı boynuna dayıyor. Külotunu sıyırdı.. kaçmamın gerçek nedenini itiraf etmem demek. dirsekten büküp geriye doğru kıvırmış.. On beş dakika kadar sonra. Soluk almaya çalışarak. korkuluydu. küçük kapısına dayadım. işte bu bakış. yüzünü gördüm. Bileğimden ılık "ir şey akıyordu.M" 78 ban Bayramının ilk günü. Baba duyulur duyulmaz bir sesle mırıldanıyor: Hadi. "Sen bilirsin. terleyerek. bana yapabileceklerinden korkuyordum. hâlâ yumruğumu İrmakta olduğumu gördüm. Her yıl arka bah-pede yinelenen bu ayini neden izlediğimi bilmiyorum. O çıkmaz sokağa girebilir. on dakika daha bekledim. kar botlarından birini Hasan'ın ensesine bastırıyordu. Sapma ama." Sesi güvensiz. Ali hayvana bir kesme şeker veriyor . Molla duasını bitiriyor."Bilemiyorum. Hayvan bu korkunp ölümün pok yüce bir amaca hizmet ettiğini biliyor. eti helal etme töreni canını sıkmış. geçide sırtımı döndüm.. heyecanlı. zihnime süzülüverdi: Altı üstü bir Hazara'ydı. Hasan yerde yüzü koyun yatıyordu. oğlunu Allah'a kurban etmesine ramak kalan İbrahim PeyjjamberHn anısına kutlanan K. Hasan'ı kurtarmak için o oğlanların karşısına dikilir (tıpkı Hasan'ın benim için defalarca yaptığı gibi) ve başıma geleceklere kadanırdım. Başını hafifçe çevirdi. bu kurban öyküsüyle de alay ediyor. Assefe hak vermem demekti: Bu dünyada hiçbir şey bedava değildi. kendi kendime böyle söyledim. Siz korkaklar onu tutun. Koyun biraz pırpınıyor. kıvrık. Kurbanlık bir koyunun yüzünde. pudra beyazı bir koyun. Tamamen boşalmış pazara daldım. Sonra. tabana kuvvet uzaklaştılar. Belki de Hasan. Zenginler yeterince şişman. ustaca bir hareketle boğazı kesiyor. Köşenin °teki yanından Assefin hızlı. Bitmek bilmez dualar." dedi Assef. Azalan ışıkta gözlerimi kısınca. Baba ve ben." diye kekeledi Veli. Hasan'ın arkasındaki konumunu aldı. Ödlekliğe canı gönülden sığınıyordum. Tezgâhın arkasına sindim. sırtımı aşmalı kilit vurulmuş. Baba'yi kazanmak için ödemem gereken bedeldi. Molla duasını ediyor. Assef kestirip attı: "Pekâlâ. Ali. Bu kadarını becerebilirsiniz herhalde?" Veli'yle Kemal başlarım salladılar. kaldırdı. boş caddenin sonuna doğru gülerek. 79 Bir karar vermek için son bir şansım daha vardı. Ama Kemal gözlerini kaçırmayı sürdürdü. Bütün dini safsatalar gibi. çünkü korkağın tekiydim." dedi Veli. "Babanın haberi bile olmayacak. Rahatlamış görünüyorlardı. Ya da kaçardım. üç günlük bayramın. kaçtım. Koyunun gözlerine bakıyorum. Hasan mücadele etmedi. yeter. gözlerimle SO . Canımın acımasından korkuyordum." dedi Assef. Şu anda yalan söylemeyeceğim. Baba her yıl. Hasan'ın çıplak kalçalarını tuttu. Bu yüzdeki teslimiyeti gördüm. Bu ifadeyi daha önce görmüştüm. etin tamamını yoksullara dağıtıyor. baktığım ilk şey. As-sef onların tepesinde dikiliyor. *** Tarın İslam takviminin son ayı. Ağlıyordum. ritmik hırıltıları geliyordu. Kot pantolonunun fermuarım açtı. Bir şey daha fark ettim. Kemal'e döndü: "Senden ne haber?" "Ben. kâbuslar otların üzerindeki kan kuruyup uptuktan pok sonra bile peşimi bırakmıyor. Göz apıp kapayıncaya kadar da. Derenin hemen kuyısındaki yapraksız huş ağacının yanında buluştuk. Ama kurban kesme geleneğine saygı duyuyor. Geleneklere göre. öteki eliyle de kemerini çözdü. Sonunda.. Veli öteki kolunu yakalamış. hayvanın anladığını düşünüyorum. Hasan'ın yanına diz çöktü. Assef. Geleneklere göre et üpe bölünüyor. diyor. o oldu. nedeniyse hayvanın gözlerindeki o kabulleniş. olup bitene lanet okuyarak bekledim. "Aynca saygısız bir eşeğe haddini bildirmenin neresi günahmış?" "Bilemiyorum. Sırtımı o sokağa. Dhul-Hijjah'ın onuncu günü.ölümü tatlılaştırmak ipin. Ama her seferinde izliyorum. Mavi uçurtma elindeydi. karla kaplı dere yatağını izleyen. koşan ayak sesleri duydum. bitir şu işi. sakalını sıvazlıyor. izliyorum. kara kulaklı. Hasan'a dönerken. onu susturmama kalmadan. yırtık filan var mı diye. bir başka gelenek. biri de fakirlere. AssePle öteki oğlanların koşarak geçişini seyrettim. Baba bu yılki kurbanı kendi eliyle şefti. bir-iki tekme atıyor. biri dostlara. Kendimi tuttum. Uzun mutfak bıçağını alıyor. Bağırmadı bile. Peki. AssePten. Hasan'ın ellerini sırtına yapıştırmışlardı. Bir elini Hasan'ın sırtına dayadı. Amin. Buna kendimi inandırdım. Hasan.. Kaçtım. göğsü toprağa yapışmıştı. Hep birlikte arka bahçedeyiz. bana doğru ağır ağır gelen Hasan'ı gördüm. "Babam günah olduğunu söylüyor. Derme çatma bir tezgâhın önüne çömeldim. Kemal bir kolunu. Kim olacağıma karar vermek için son bir fırsatım.

ama sesini çıkarmadı. "Ağa efendi merak eder. "Üşütmüş galiba. Allah saklasın. Sonra babamın dudaklarına bir gülümseme ya81 yıldı. Yüzünü sildi. Yumurtayı sağa sola itmeyi sürdürdüm. uçurtma yüzünden birkaç çocukla dalaştığını söyledi. Çalışma masasının arkasındaki deri. "Son zamanlarda yaptığı tek şey uyumak. "Gerçekten mi?" Baba koltuğunda dönmeyi kesti." Her şeyi illa da mahvetmek zorunda mıydı? "Hasan ma-rez. Bir şey söylemeye niyedendi ama sesi çatallaştı. cuma günü Celalabat'a gidip gidemeyeceğimizi sordum. Baba yaşlı değildi ki. açtı. Ona Hasan'ın nerede olduğunu sordum. okuma gözlüğünü çıkardı. Bulutlu bir sabah. ha?" • "Dediğim gibi. "Biraz üşütmüş işte. Baba son zamanlarda her isteğimi kabul ediyordu. Çapanhmn ön kısmında çamur tekeleri vardı. sümüğünü. önünde uzun bir ömür vardı. İnsanlar hastalanır. "Celalabat'a Hasan'ı da çağırsaha. Kollarını iki yana açtı. Ali." dedi. Bir şey söylemesini bekledim. Sigara dumanıyla kaplı Çalışma odasının kapısını açtım." dedi Baba. radyodaki haberleri dinliyordu. Ya da bacaklarının arasından süzülen ve yerdeki karı karartan damlaları fark etmediğim gibi. gazete okuyordu. Hasan dirseğini yüzünden geçirdi. Ayaklarının üzerinde. durakladı. bana söylerdin. elbette -doğruca yorganın altına giriyor. bir taş parçasını çiğnemekten farksızdı. her an yere yığılacakmış gibi sallandı. Uçurtmayı yere bıraktım. Oysa ütüye başlamadan önce. "Nerelerdeydin? Seni arıyordum. Yüzümü ılık göğsüne gömdüm ve ağladım." dedim. Sana bir şey sorabilir miyim?" "Eğer mecbursan.uçurtmayı çabucak taramadığımı söyleyerek sizi kandırmaya cağım. Şarkı da söylerdi. ütü buharının hışırtısını bastıran. yeniden kapadı. Sonra döndü. topallaya rak uzaklaştı. Başlan bana döndü. Gazeteyi bırakü. Durdu. Yüzünü kaygılı bir anlam yaladı." dedim. Bir adım geri çekildi. Alacakaranlığa. demlenmiş çayı ve haşlanmış yumurtayı mutfak masasının üzerinde buluyordum. gömleği de yakanın hemen altından yırtılmıştı. hızla solan ışıkta. sessizce durduk. döner koltukta oturuyor." "Şu uçurtma turnuvasından sonra. haşlanmış yumurtayı tabağımda çevirip dururken. ben de sesindeki kırılmayı duymamış gibi yaptım. Evet. gözlerine bakabilseydim ne görürdüm? Suçlama? Öfke? Yoksa. biraz konuşabilelim diye. 83 "işleri bitince yattı. Baba'yla Rahim Han çay içiyor. sobanın önüne çömelirken. Ağzını kapadı. Uyandığımda kızarmış ekmeği. benim kahvaltıya oturmamı beklerdi. dört köşe kapağını açtı. bir de doğru dürüst bitiremediğim kahvaltımı. neyse ki yapmadı. Ali kucağında bir deste odunla içeriye girdi. neyi olduğunu ben nereden bileyim?" diye terslendim. Baba beni sımsıkı kucakladı. Uçurtmayı bana uzattı. bir şey yok. "Bennereden bileyim?" "Bilsen söylersin. Baba?" . Evdeki işleri biter bitmez -savsaklamasına izin vermiyorum. Kollannın arasında yaptığım şeyi unuttum. 82 SEKİZ Bir hafta boyunca Hasan'ı neredeyse hiç göremedim. "Belki de hastadır. bu kahrolası gözlüğü ne diye takıyordu? "Neden olmasın?" dedi." "Son günlerde Hasan'ı pek göremedim. değil mi?" Alnının endişeyle kırışmasından nefret ediyordum. O gün gi-> yeceğim giysiler ütülenip katlanmış." dedi Ali. İşte. Hasanla o geçitte olanlara ancak bu kadar değinebildik. "BaşıriShbir şey mi geldi. eve geldiğinde üzerine kan bulaşmıştı. benim yüzümü de iyi kötü gizleyen gölgelere minnet duydum. Harika bir duyguydu. Hasan bugün benimle oyun oynamaz mıydı? Ali elinde bir kütük. bu gözlükten nefret ediyordum. Hasan'in yüzüne vuran. "Nesi var?" Omuz silktim. lale bahçeleriyle ilgili. Bildiğimi biliyor muydu? Eğer biliyorsa. dedi. Hüngür hüngür ağlamaya başlayacağını sandım. içeriye girdim. Biraz rahatsız. Uyuyup duruyor. gözyaşlarını sildi. Ne olduğunu sordum." Bir şey demedim. Şimdiyse karşımda bir tek katlanmış giysileri buluyordum. Bakışlarına karşılık vermek zorunda olmadığıma şükrettim. en korktuğum şeyi mi? Katıksız bağlılık mı? İşte bunu görmeye katlanamazdım. Dahası. değil mif Qna bir şey olsaydı. o kalın. Bir bu. Bu sözcükleri söylemek. öne arkaya salladı. gömleği de yırtılmıştı. Tıpkı pantolonunun arkasındaki koyu renk lekeyi görmezden ît'idiğim gibi. iki gün önce Cinema Aryana'da 84 Charlton Heston'ın oynadığı El Cid filmine gitmeyi kendisi önermişti. Emir Ağa? Bana anlatmadığı bir şey?" Omuzlarımı süktim. kıllı kolların arasına ilerledim. Tam da hayal ettiğim gibi oldu. eski Hazara sarkılan. cuma günü gidiyor muyuz. Hasan'ın genellikle ütü yaprağı holdeki bambu koltuğun üzerine bırakılmış oluyordu. Evet. artık sobayı yakacak mısın yoksa soğuktan donmamı mı bekleyeceksin?" O akşam Baba'ya. şöminenin karşısındaki divana iyice gömüldüm. "Yalnızca soğuk algınlığı. Sonra toparlandı. Sobanın küçük.

direksiyondan. yetmezmiş gibi. bozuk yolu seyrettim. ka85 dınlara da Hala demeyi öğretmişti). ben. kasalan çömelmiş insanlarla dolu." dedi. İlk karısı. onlar minibüsü havalandırıyordu. elma ve hurma ağaçlarıyla dolu. Gözlerimi kapalı tutmaya çalıştım. Arka koltukta. elbette. Eh." "Eh. Birkaç dakika sonra.. tertemiz havayı yutmak için ağzımı ardına kadar açtım. Rahim Han. Onunla baş başa olmak istiyordum. Laf değil. onları nasıl da gururlandırdığımı söylüyorlardı. Dağların arasından kıvrılarşk ilerleyen ve dimdik bir yamaçla düzlüğe ulaşan Ce-lalabat yolu iki saatlik. Bir parmak böğrümü dürttü. ikisini birbirinden hiçbir zaman ayıramazdım. bağıra çağıra konuşuyorlardı. "Dur. Üç minibüse doluştuk.. çetin bir yolculuktu. dans ederken gözlerini yuman. Gözkapaklanmın altında küçük şekiller belirdi. sonunda tek bir imge oluşturdular: Hasan'ın bir tuğla yığınının üzerine fırlatılmış kahverengi. koltuğunu geriye iterek. iki kansı) gidelim. Bir dakika sonra. "Vay. yani Amca. Bir yükselip bir alçalan. beni övüyor. Baba. Baba. etrafı duvarla çevrili. Fransa'da mühendislik okuyan ve Celalabat'ta bir evi olan Hümayun da. siğilleri olan. yedi yaşındaki ikizlerin arasına sıkışmıştım. seninle gurur duyuyoruz!" Genç kadın da ona katıldı. Bir tek. düdüklü tencerenin fısıltısını. Emir can. Ve günün sonunda hâlâ uçan tek uçurtma." "Tebrikler. Şimdi hepsi birden el çırpıyor. duvarda gölge oyunu oynayan eller gibi. kızlar habire kucağımın üzerinden uzanıp birbirini tokatlıyordu. midem bulanıyordu. Gözlerimi kapadım. gülümseyerek bana bakıyorlardı. dedi. dedi. "Yüz uçurtma. senin için daha eğlenceli olurdu. ama yeni elbisesine kusarsam beni suçlayamazdı. ama çarşamba akşamına kadar Baba iki düzine kişiyi daha bu geziye katmayı başardı. yüzümü güneşe çevirdim. yüzümü rüzgâra verdim."Evet. o zaman hep birlikte (çocukları. Kadınlar yemek pişiriyordu. Han suskundu. buram buram parfüm kokan. O da gelseydi. müziği. ellerini çırptı. vay. Göz kırptı. Kaka Hümayun ve Kaka Nadir balkonda. ayrılıp birleştiler. dedim. pişen soğanın kokusunu geliyordu." dedi. Pek bir yaran olmadı. ama ben daha fazla dayanamadım. sulu kar tabakası dışında boş olan havuzun 87 kenarına oturdum. büyük bir bahçeye bakıyordu. camdan dışarıya sarkmaktaydım. karşılaştığımız. yolun kenarındaki bir kayanın üzerinde otururken. "O gün gökte en az yüz uçurtma vardı herhalde" dedi Baba. her dönemeçte mideni ağzıma geliyordu. Eğilip büküldüler. iyice geriye yaslandım. "Sıkı giyin. Kaka!" diye cıyakladı. "Hasan'a üzüldüm. sigaralarını . Orta sırada oturan Kaka Hümayun'la karıları dönmüş. Hümayun can. Kaka Hümayun'un kızları bahçenin öteki ucunda saklambaç oynuyordu. başım dönüyor." dedim. Kuzeni Hümayun'u arayıp (aslında Baba'nın ikinci kuzeniydi) cuma günü Celalabat'a gideceğini söyledi. Kaka Hümayun (babam bana büyük erkeklere Kaka. Fazıla/Kerime'nin yüzü buruştu. yoksa alınırdı ve kızının gelecek ay yapılacak düğününe bizi çağırmazdı. onları Kabil'de ağırlayan. Dipteki ince. Hümayun'un iki karısı (sivri yüzlü. hayır. ona Celalabat'tan yeni bir elbise alacağını söylüyordu. Baba. kadife pantolonu.benimle yer değiştirmesini rica ettim. "Efendim?" Güçlükle söylendim: "Midem bulanıyor." Kaka Hümayun'un kızlarına abanma pahasına. Nadir'in kardeşi Faruk da unutulmamalıydı. mide bulantıma iyi gelirdi belki. Kaka Hümayun'un Celalabat'taki beyaz. genç karısı) ve ikiz kızları aynı arabadaydık. Fazıla/Kerime'ydi"Ne var?" dedim. "Suratı sapsarı! Yeni elbiseme kusmasını istemiyorum!" Baba sağa yanaşmaya hazırlandı. "Lütfen kenara çek. İkizlerin birinden -Fazıla ya da Kerime'den. keskin virajlarda bir yılan kuyruğu gibi kıvrılan. bacaklarımı sarkıttım. Minibüstekiler bütün Afganlar gibi bir ağızdan. gülüşmeleri duyabiliyordum." dedi Kaka Hümayun." diye mırıldandım. Bahçede yazlan bahçıvanın çeşidi hayvan biçimlerinde budadığı çalılıklar. Baba gülümsedi. Son düşen mavi 86 uçurtmayı da. babası Fazıla/Kerime'ye artık ağlamayı kesmesini. elleri siğil kaplı büyük karısıyla. araba tutmuştu. Hasan'la Emir birlikte yakaladılar. "Turnuvayı anlatıyordum da. baş başa da eğlenebiliriz." dedi Baba. güzel. camdan temiz hava alırsam. Dilini çıkardı. vesaire. Emir?" "Galiba. Rahim Han. "Doğru mu. Tuhaf bir bakışla bana bakıyordu." dedim. başlamışken de gerisi geldi: Herat'tan ailece ziyarete gelen kuzini Şefika'yla ailesini de çağırmak gerekiyordu. iki katlı evinin geniş balkonu. Baba'nın yanındaki koltukta oturan Rahirc. rengârenk kamyonları saydım. kuzeni Nadir'le onun ailesine de haber verilmezse ayıp olurdu elbette. Ba-ba'yla Kaka Hümayun sigara içiyor. zeminine zümrüt yeşili fayanslar döşenmiş bir yüzme havuzu vardı. Emir'inkiydi.

Bir saat sonra. Yorgunum. Arada bir Rahim Han uğruyor. 1975 kışının geri kalanına ait anılarım oldukça puslu. kapıma vurulduğunu duydum. Daha sonra. Kaka Faruk ve Kaka Hümayun'un iki oğlunun yanına iliştim. duraksayarak da olsa kabul ettim. bacaklan olmayan çift gibi.pilav. Kadınlar üst kata çıktı. karşılaştığı ilginç insanlan anlatmıştı. ince kâğıt. şiş gözlerinin altında gri halkalar oluşmuştu. Doğruldum. gece yarısından epeyce sonra. bir kitap bitiriyor. yine de Baba. Uzaklara baktı. anlattığı öyküleri dinlemenin eğlenceli olması gerekmez miydi? Bunca yıldır istediğim şeye nihayet kavuşmuştum. çaydanlığın tıslayışını. Sabahlan Hasan'ın mutfakta dolanıp durduğunu duyuyordum. İkimiz de konuşmuyorduk. Kaka Hümayun homurdandı. beni kutladılar. Oysa yanılmıştı. Kabil'in Sultanları. kahvaltıya inmeden önce sokak kapısının kapanmasını beklerdim. "Ne var?" . Yemekten önce birkaç viski yuvarlamış olan Baba. Kaka Faruk temiz eliyle sırtıma pat pat vurdu. yine sessizce indik. Baba uykusunda kıpırdandı. yeni lanetimin ne olduğunu anladım: Bu suç yanıma kalacaktı. birinin uyanmasını. odama çıkmak üzereyken Hasan. Kaka Hümayun. tandırdan yeni çıkmış. Karnımızı geleneksel yöntemle doyurduk. Aşağıya. İki günde bir. Sessizce tırmandığımız yolu. Fransa'da çektiği dialan göstermek için projeksiyon cihazını yanında getirdiğini söyledi. genellikle yoktu. Hasan bulaşıkları yıkıyordu. ama ben fikrimi değiştirdiğimi söyledim. salona dörder-beşer kişilik halkalar oluşturacak bi. Bacaklanmı sarkıttığım havuz kadar. Birlikte yiyor. Hasan ona Sabname'yi okumamı istedi. şu gölde yüzdüğümüz rüyayı. Ona birkaç öykümü okumamı bile istemişti. yeterince mutlu olduğumu anımsıyorum. Akrabalarım homurdamr. yere yayılan masa örtüsünün üzerinden. zayıflamış. Ama kimse uyanmadı. O canavar bendim. Baba Hindistan'a ve Rusya'ya yaptığı yolculuklardan söz etmiş. horlarken. Hasan'm aramızı düzeltme çabalan beni dehşete düşürüyordu. Gözüme bir bıçak sokulu-yormuş duygusuna kapıldım. Baba'yla böyle bugün geçirmenin. köfte. Ama kendimi şu bakımsız havuz kadar boş hissediyordum. kırk yedi yıldır evli olup on bir çocuk yetiştirmiş olan. Bombay'da tanıştığı. Nar ağacımızın altına oturduk ve ben hata ettiği89 mi anladım. Bunun. bazen bir film izliyor bazen de Kaka Hümayun ya da Kaka Faruk'u ziyarete gidiyorduk. tepeye tırmandık. böyle sürüp gideceğine ciddi ciddi inanmaya başladım. Öğle yemeğimi yarım yamalak yemiştim. Çamurlara bata çıka.. Yukanya. Gölde bir canavar vardı. Kendimi neden böyle kötü hissediyordum ki? Baba'yla sonunda dost olabilmiştik." dedim. Buraya gelmemeliydim. Son girişimini çok iyi anımsıyorum. birbirimize bambaşka gözlerle baktık. Bence buna Baba da inanıyordu. kalan günlen sayıyordum. at binmeyi öğreniyordum. duymasını istiyordu. Gür sesi salona egemendi. dört gözie bahan bekliyordum. herkesi nasıl yendiğimle.odama kapanıyordum. böylece ömrümün sonuna kadar bu yalanla yaşamak zorunda kalmayacaktım. Hasan'la ancak on gün kadar sonra konuşabildim. Kendimizi kandırdık. iç geçirir. "Hasan'ın tecavüze uğramasını seyrettim. okulun ilk gününü işaretlemiştim. onlan görmeye kadanamıyordum artık. Baba yokken -ki. Canavar filan yok. omuzlarını silkti. Hasan'ın rüyasını düşündüm. Bir parçam. Takvimimde. yan yana serilen döşeklere yerleşti. Daha sonra. odamdaydım. diye sordu. 90 Ivanhoe'nnn Farsça özet bir çevirisini okuyordum. sözü yeniden uçurtma turnuvasına getirdi. Baba Via kuzenlerinin birkaç saadik pokeri sona erince erkekler salona. Hasan'ı bileğinden yakalamış. bunu izleyen sessizlikte. ayıya küçük bir çakıl taşı atmıştım. Yaşamımda ilk kez.tüttürüyorlardı. ellerimizle yedik. Daha birkaç gün önce hayvanat bahçesine gitmiş. kadınlarla kızlar akşam yemeğini sundular . onu çamurlu dibe çekmişti. Hasan da bitkin görünüyordu. öyküler yazıyor. tepeye tırmanalım mı. yalnızca su. Uçurtma yarışından sonraki üç-beş ay. tavuk kurma. Emir ve Hasan. eve o son uçurtmayla birlikte nasıl döndüğümle bö88 bürlenmeye başladı. çatal-bıçak şangırtılarını. insanlar başlarını tabaklarından kaldırdılar. Baba çalışma odasında onlarla oturup çay içmeme izin veriyordu. Gün batarken. demişti. çimde dizilmiş büyük minderlere oturduk. Odama dönmek istiyordum. Ali'nin mutfak bıçağıyla ağaca kazıdığımız sözcükler. ben bir sağa bir sola dönüp duruyordum. Ba-ba'yla birlikte tatlı bir hayal dünyasına gömülmüş bir halde yaşadık. Aç değildim. kollan.. kimsenin bakmadığı bir ara. Baba evdeyken. Çok güzeldi. dedim. hâlâ uyuyamamıştım. zamk ve çıtadan yapılma bir oyuncağın aramızdaki derin uçurumu kapatabileceği aldatmacasına göz yumduk. Camdan içeriye üçgen biçiminde bir ayışığı huzmesi sızıyordu. sıcak «an'la kuzu kebap yemiştik. Cinema Park'ın karşısındaki Dadhkoda Kebap Evi'ne gitmiş.. Oysa ikimizin de bilmesi gerekirdi... Ama bir kez daha teklif edince. Uykusuzluk hastalığına o gece yakalandım. aslan Mercan'ı görmüştük. Paris'ten döneli on yıl olmuştu ve hâlâ o saçma sapan dialan gösterip duruyordu.

"Evet. Tam kırk yıl! Sen şimdi onu evden kovacağımı sanıyorsun. Öylesine bir soruydu işte.. Keşke bana söylesen. Beni bulaştırma!" "Özür dilerim. „•. yassı taş döşeli loş koridorlar.. o kahrolası. böylece her şey kolaylaşacak. serin toprağı avuçladım.. alnı olabilirdi. manı istiyorum. Çünkü o yakınlardayken.. acaba sen. bizimle kalacak! Burası onun evi.." "Sen git. herhalde. Onu şaşırtmıştım. dakikalar sonra kapıyı açtığımda. Hasan hiçbir yere gitmeyecek. bakımsız bir yapı. dedim?" diye kükredi Baba. ne zaman Hasan'ı görsem.. Hasan'a gelince. u değildi.. Baba.. "Sana ne yaptığımı bil miyorum. "Görebiliyorum.. Baba arabayı girişe uzanan toprak yola sürdü. sobada gürül gürül yanan odunlardaydı. Bir şey kapıya değdi. Bahçe eldivenlerini çıkardı. Göğsüm sıkışıyor. soluk alamıyordum.»<. bunu aranızda halledin. yer yer kalkmış sıvaların altından özgün. elde yıkanmış.. O günden sonra Hasan yaşamımın sınır çizgilerin. git artık. san boyası hâlâ görünen." dedi. hiç yeni hizmetkâr tutmayı düşündün mü?" Lale soğanım bıraktı." dedi. kahvaltıya indiğimde. kapıyı ardına kadar açıp.. kapımın önüne bırakılan ılık terliklerdeydi. başını salladı.şu otobüs muavinleri gibi. başıma bir agn saplanıyordu. sınıf mümessillerinin düdüğünü bekliyorlardı. yeni ders yılının başlamasına birkaç gün kala. Hadi... orada öylece dikiliyor. Baba. eski bir binaydı. "Ne istersen. Özür dilerim. Durdu.." Başımı kucağıma eğdim. Bambu koltukta duran. Baba'yla bahçedeydik." "Böyle bir şeyi neden düşünecekmişim?" diye sordu. Baba yanıma çömelmiş toprağı kazıyor. "Hasan'la arandaki sorun yüzünden mi? Bir süredir aranızda bir şeyler geçtiğinin farbndayım. den. Am. ?. fısıltıya dönüşen bir sesle. şaşmaz sadakatinden bir iz görüyordum. Bana aynı biçimde k-. Hasan. ona uzattığım lale soğanlarım ekiyordu. ama bunu bir daha duyarsam. Baba.." dedim. Emir Ağa. küreği toprağa sapladı. biz de ailesiyiz. o küçük. Hasan ortalıkta değilken bile yakınımdaydı.. anlaşıldı mı?" Başımı öne eğdim. kuzeydeki tepelerde yer yer yeşil çayır öbekleri belirmişti. kof bir ses çıkardı.. "Anlaşıldı mı." dedi." Bakışlarını kaçırdı. nıaya özen gösterdi. şakaklarımı ovarak Son zamanlarda." Yeniden eldivenlerini giydi. sen de gelmek isıer miydin?" "Kitaba devam edeceğim. Okul iki katlı. Kann büyük bir bölümü erimiş.. Kendimi yatağa bıraktım." "Sen bir şey yapmadın. Ertesi hafta okul açılınca. ters ters." dedim.'.uNan almaya finna gidiyorum.. dizlerimle şakaklarımı sıkıştırdım .. ama derdiniz her neyse. havasız baloncuğun içinde yutkunup duruyordum. asıl sen defol. Sonra da parmaklarımın arasından akışını seyrettim." Lalelerin kalanını hiç konuşmadan ektik. lale ekiyorduk.. Öğrenciler yeni defterleri. odadaki oksijen tükeniyordu." "Keşke sen de gelsen. .. Söylediğime söyleyeceğime çoktan pişman olmuştum. Bahar başlannda. "Diyorum ki. istedim. ütülenmiş giysilerdeydi.. Oğlanların . "Ç*'?Ne dedin sen?" "Yalnızca merak ettim de... Beni rahat !>.. icu c 91 yollarımızın kesişmemesi için elimden geleni yapıyor. gömdüm ve ağladım. rahat bir soluk aldım. Neden oyun oynamadığımızı anlayamıyorum. gözlerimi sımsıkı yumarak. çevresinde dolanmakla yetindi. elindeki lale kadar kırmızıydı. kapının öteki yanından.. "Düşünmezsin. gri bir sabahtı. tısladı: "Yazıklar olsun.. gruplar halinde gevezelik ediyor.. "Ben Ali'yle birlikte büyüdüm... İrkildim.. Ali kırk yıldır bu ailenin bir parçası.. Nereye dönsem onun bağlılığından." dedim. ait olduğu yerde.ik vermesini.. >o le bir şey yapmadı. Serin. "Sana hiç el kaldırmadım." "Beni taciz etmeyi kesmeni istiyorum. Emir. başımı yastıkların . Öte yandan. düzelecekti. sipsivri açılmış kurşunkalemleriyle avluda toplandılar. "Onu eve babam aldı 92 ve öz oğluymuş gibi sevdi. sıkılı dişlerinin arasından. "Ama senden bir şey isteyeceğim. "Burada. sözünü kestim: "Baba.. oysa yanıldıklarını söylüyordu. yeni bir çukur açtı. Çoğu kişinin laleyi sonbaharda ekmeyi yeğlediğini. kırık camlar..." dedi Hasan." Sözümü kesiverdi: "Hasan'ın yeri burası!" Küreği toprağa gerektiğinden çok daha sert daldırarak." "Biraz yürümüş oluruz. günümü buna göre plânlıyordum." dedim sertçe. "Dışarısı güneşli. öyle mi?" Bana çevirdiği yüzü.. Bir daha sakın böyle bir şey isteme!" "Peki..

"Ne yapardın?" diye yineledim. Yazdığım yeni bir öyküyü okumak istediğimi söyledim. Yanımda getirdiğim öyküyü çıkardım. ilk sayfayı açtım. Bahçeye kuruması için çamaşır asıyordu. yani)." dedi. bu kez omzuna geldi. Beti benzi atmıştı. Sınıfta gevezelikte kimselerden geri kaldığım yoktu. lale ektiğimiz gün. Yaz bittiğinde. bir çırpıda bitiriverdi. ama kendimi tutar. Hasan'ı. Hasan bunu duyunca yüzünü buruşturdu. on üç yaşıma bastım. o yıl bahar yağmurları her zamankinden uzun sürdüğü. Her yıl yinelenen. ama zengin ve herkesçe tanınan bir babam olduğu için. parmaklarının arasından madeni bir çubuk geçirip parmaklanni sıkarak cezalandıran. Bana doğru geldi. Hasan? Seninle ne yapacağım?" Sonunda. Hasan'ın tuğlaların üzerinde duran kahverengi pantolonuna. "Sen korkağın tekisin!" Ona kaç meyve attığımı anımsamıyorum. Allah'ın belası!" Keşke öylesine beklediğim cezayı verseydi de. ağladım.çoğu okula yürüyerek gelir. soluk soluğa durduğumda Hasan'ın üstü başı bir idam man95 gası tarafından delik deşik edilmişçesine. Şu ana kadar şansımın yaver gittiğini söyledim. madeni çubuktan paçayı sıyırıyordum. Narı ona fırlattım. atomlara. sarı. Yaz başında durgun. "Sen de bana vur!" diye haykırdım. dizlerimin üzerinde öne ar-» kaya sallanarak ağladım. Baba'yla aramız yeniden soğumaya başlamıştı bile. Çok pişman olmuştum -gerçekten olmuştum-ama bunu yapmasaydım bile. avlülardaki iplere asılmış. Okulu. Şundan bundan konuşarak yokuşu tırmandık. Vezir Ekber Han'ın güneşte parlayan. sonra yere bıraktım. umduğunu bulamamış bir halde dizlerimin üzerine çöktüm. "Korkak!" dedim. Zil çaldı. inşallah senin başına gelmez. Belki o zaman. Afganistan'ın görece bir huzur ve uyum içinde geçirdiği o son yaz. çadak bir sesle. Kalktım. o kış olanları. bu muduluk fasılası er ya da geç sona erecekti. Meyveyi havaya atıp tutarak. ikişerli sıralar halinde sınıflanmıza doğru yürüdük. Yamnda duran. boşluk. Beni okula bıraktığında. Meyvenin suyu. Baba'ıun siyah Mus-tang'i kıskanç bakışlara hedef olurdu. Altımızda. eski halimize dönebilirdik. bunun şansla hiçbir ilgisi olmadığını bile bile. Birkaç hafta boyunca kendimi yerçekimine. yere düşen. dedi. mahcup bir ifade takınırdım. Gözyaşlanmı özgür bıraktım. Hasan'ın çığlığı şaşkınlık ve acı yüklüydü. Tam göğsüne isabet etti. "Kalk! Vur bana!" Hasan kalktı. bu kısa mola. öğretmenlerimi. Hasan yerinden kıpırdamadı. Sonunda bitkin. daha büyük değil. Ona bir nar daha fırlattım. Yenik. Bence nedeni. Hayır. özellikle de geveze öğrencileri. İngiliz-Afgan savaşlarına kaptırdım. sorunun yanıtını biliyordum. kıpkırmızıydı. ama orada afallamış bir halde. "Vur-sana. Baba bana veda etmeden uzaklaştı. ama mutlaka. Ağaçtan bir düzine nar toplamıştık. Ödevlerse bir süre için. Ama ben ona narları fırlatırken. sırtımızı mezarlığın alçak duvarına verdik. Belki bu kadar çabuk değil. bol bol ödev vermesi için dua ettim. neredeyse siyah lekeler bırakan kan damlalarına. tepeyi inmeye koyuldu. hücrelere. kırmızı çekirdekleri havaya savruldu. olgun bir narı aldım. Mümkün müydü bu? Güneşten yanmış yüzünde derin çizgi ler. ilkyaza sarktığı için oriar hâlâ yeşildi. puslu bir öğleden sonra Hasan'a tepeye gitmeyi önerdim. "Seninle ne yapacağım. içim gururla dolup taşardı (eski benin. Ama sonra. Elime bir bıçak alıp bu çizgileri ben yontmuştum sanki. tükenmiş. onun başına gelenleri düşünmemeyi başardım. "Tatmin oldun mu? Kendini daha iyi hissediyor musun?" Döndü. "İşte. Anımsadığımdan daha büyük görünüyordu. işini hevesle. öylece durdu: Daha bir dakika önce kumsalda keyifle yürüyen ve dev bir dalgayla okyanusa sürüklenen bir adam gibi. uçurtma savaşından kalma yaralan gösterme faslını atladım. yüzüne sıçradı. yabani otlar biriki aya kalmaz tepeyi kaplardı. Kavrulmuş. gözlerinin. Karın üzerinde koyu kızıl. Hasan yerden bir nar aldı. Nar ağacının gölgesine oturduk. yeni hizmetkâr bulma konusunda söylediğim o aptalca şeydi. meyvenin kırmızı suyu yüzünden kan damlaları gibi süzülürken. yaşlı. Ders kitaplarımızı dağıtan Farsça öğretmenimizin. doğruca sıraya girdim. ne yapardın?" Hasan'in yüzündeki gülümseme soldu. sordum: "Şunu sana firiat-sam. patladı. Nan alnına hızla çarpıp yardı. En arka sıraya 93 oturdum. Hasan bir göğsündeki lekeye bir bana bakü. ağzının çevresinde kırışıklar vardı. her zamanki gibi zihnim o çıkmaz sokağa döndü. geceleri yeniden uyuyabilseydim. O 1976 yazı. olmasına göz yumduğum olayı aklımdan uzaklaştırmamı sağladı. momentuma. Okul odama kapanmam için bana yeterli gerekçeyi sunuyordu. yaşlar kuruyup da güçbela tepeyi indiğimde. esintide kelebekler gibi çırpınan çamaşırlar. sofradaki sohbederin yerini ta- . "Vur bana!" diye bağırdım. ona okumaya söz verdiğim öykünün sayfalan esintide uçuştu. Şimdiyse. neler öğrendiğimi sordu. İşte o zaman. beyaz duvar94 lı. acımasız matematik öğretmenini anlattım. düz damlı evleri. hâlâ şurada burada kalmış karman çorman yabani çiçek öbekleri.

Rahim Han bana. Baba'nın parti verme konusundaki düsturu şuydu: Bütün dünyayı davet et. çırpıntılı gözleri Assef ten bana çevrildi. kırmızı. eminim. koridorlan bile doldurmuştu. Kasap gibi. en azından diğer partilerle kıyaslandığında) çok büyük bir basan oldu. Baha'nın onları dinlemek isteyeceğinden artık hiç emin olmasam da. MekroRayan 98 takımına karşı oynayacağız. yoksa? Gülümsemek için kendimi zorladım. esmer." dediğini anımsıyorum. Annesi Tanya ise sürekli gülümseyen ve gözlerini kırpıştıran. örneğin. Baba bahçeye bakan terasa bir sahne kurdurt-muş. Dello ederi terbiye ederken. Buldukları her yere ilişmişlerdi. ellerini onların omuzlarına dayamıştı. onlar da çocukları sanki. az da olsa korkuyorlar mıydı. "Kan ağaçlar için iyidir. Hep Assef le arkadaş olmamı isterdi. Baba parayı geri almayı kabul etmemişti. Baba yemek biter jj bitmez çalışma odasına çekilmeye başlamıştı. Öyküleri deste halinde yatağımın altında biriktiriyor. Ana-babasını bize doğru yönlendirdi. "Böylece daha çok gol atabiliyorsun. hiç tanımadığım kişilerle kucaklaştım. Mercedes arabasıyla gelip borcunu ödemeden buradan gitmeyeceğini söyleyinceye kadar." dedi Assef.?' bağa sürtünen çatalla bıçağın sesi almış. Ahmet Zahir bu sahnede akordeon çalıyor. yanında ana-babası vardı. "Babanın şu dünyaca ünlü tadı dili sana da geçmiş." dedi. İçimi ani bir ürperti yaladı. Ve kapıyı ardındı dan kapatmaya. Doğum gününü kaçırmak istemediler. öyle ürperticiydi ki. üzerlerine örtüler serdi. Baba'yla birlikte bahçede. Assef gözlerini bana çevirdi." Baba başıyla doğruladı. bahçenin şurasına burasına hoparlörler yerleştirmişti." "İsteseniz yine olursunuz. Assef in babası Mahmut kısa boylu. ertesi gün hiç kimse çıkıp da onu görgüsüz bir evlat yetiştirmekle suçlamamalıydı. ev Baha'nın geçici olarak işe aldığı hizmedilerle doldu. Kaka can. O ebeveyndi de. Benim doğum günümdü. Konuklar ellerinde içki kadehleri. bana armağan getirecek ve on üçüncü yaşımı kudayacak olan dört yüz kü96 sur Kaka'yla Hala'mn en az dörtte üçünü tanımadığımı fark ettim. öykü yazmaya döndüm." dedi Assef. candan. Bir dana ve iki koyunla çıkagelen. "Elbette. Baba'ya göz kırptı. yüz kaslarım sızlıyordu." "Yanılmıyorsam sağ açıktın. Şar-e-Nau'da bir kebap evi bulunan DelMuhammed. "Biliyor musun. bir kavak ağacının altında. Anladığım kadarıyla. sonra gözlerini kırpıştırdı.Baba bunu çok önemsiyordu. Assef ti. mutfak tezgâhlan-na. aslında benim için gelmediklerini anladım. ama yalnızca dudaklarımı hafifçe kıvırmayı becerebildim . sinirli bir kadın. kapılara yaslananlar vardı. "Doğum günün kudu olsun. midemi bulandırmıştı. onları buraya kendisi getirmiş gibi. Del-Muhammed de (ya da Baba'nm deyişiyle Dello) hizmederine karşılık para almaya yanaşmadı. boyu onlardan uzundu. ufak tefek. değil mi?" "Aslında bu yıl orta forvete geçtim. Yüzlerce yanağı öptüm." dedi. Böyle şirin görünmeyi başarması.babamın Assef le samimiyeti. Hazırlıklar günlerce önceden başladı. baharat torbaîanyla çıkageldi. yüzeyin hemen altına sinmiş kahkahalarla. Sessizce başımı salladım. doğum günü partim pek çok açıdan (ya da. üçünün de parasını almayı reddeden kasap Sela-hattin. Gelecek hafta. ansızın merak ettim: Oğullarından. Baha'ya -ailesine yaptığı iyilikler için. Assef gülümsedi. Büyük partiden bir gece önce. "Hâlâ futbol oynuyor musun. Zorla tebessüm etmekten. merdivende oturmuş sigara içenler. Başkaları bahçeye düzinelerce masa yerleştirdi. Evi hiç bu kadar kalabalık görmemiştim. Baba da ona göz kırptı. "Hediyeni elimle seçtim. aksi halde bu bir parti olmaz. Emir. Sonra. yeşil ampullerin altında sohbet ediyor. armağanları için teşekkür ettim. dört bir yana saçılmış gazyağı meşalelerinin ışığı yüzlerini ay97 dınlatıyordu. ta ki bir gün Dello. Kavağın dibindeki kıpkırmızı odara bakıp. Mahmut'un kahkahası da ancak Tanya'nın gülümseyişi kadar inandırıcıydı. Güvensizce gülümsedi. Birkaç iyi oyuncuları var. gençken ben de forvettim. Baha'nın arkadaşı." dedi Assef. biri. sevimliydi. dar bir yüzü vardı. Baha'nın lokantayı açması için Dello'ya para verdiğini fısıldadı. kendi eliyle kesti. barın yakınında duruyordum ki. metrelerce uzunluğunda uzatma kabloları astılar. ufak tefek adamcağız az kaldı yere yuvarlanıyordu. Baba'nın fark edip etmediğini merak ettim. sırıtıyordu. çelimsiz biriydi.çok şey borçlu olduğunu söyledi. tırnaklarımı dibine kadar yemeye. Hiç tanımadığım adamlar meşe ağaçlarına tırmanıp renkli ampuller. hatta merdiven altına. saklamayı sürdürüyordum. Hayvanları bahçede. Baba geldikleri için teşekkür etti. başım döndü. ama gösterinin asıl yıldızının kim olacağını çok iyi biliyordum. Her konuğu tek tek selamlamak zorundaydım . neredeyse sırt sırta dans edenler için şarkı söylüyordu. Tanya'nın yüzü seğirdi. Doğum günüme bir hafta kala davetli listesini tararken. Assef ikisinin arasında duruyor." Assefin babasını dirseğiyle dürttü. Assef can?" diye sordu Baba. . Bense Hafız'la Hayyam'a. "Veli'yle Kemal de burada. hole. Sıkı bir maç olacak. Arka bahçede. ağaçlarda göz kırpan mavi.

"Doğru söylüyorum. yemeği bahçede." dedi Baba. Dizlerimi göğsüme çektim. Emir. merak etme. geniş pencereleri olan. "Kusura bakma. Emir?" "Voleyboldan pek hoşlanmam. bir mimar projeyi hazırlıyordu. Kalabalığın arasından eğrile büküle ilerledim. yeryüzünün bütün çiçeklerini yetiştirecektik. Assef in annesi bana bir şey söyleyecekmiş gibi baktı. edebiyat destekçim.." dedi Assef. Bu gözlere baktığım zaman. Bizden iki ev aşağıda geniş." dedim. huzursuz bir sessizlik çöktü. Ne diyorsun. birkaç adım uzaklaştım. Rahim Han'a söylerken duymuştum: Burayı bir yargıç almıştı. dostları çağıracaktık. iyi giyimli. "Hı?" "Armağanın. Kendimi ve Baba'yı daha fazla utandırmamak. On sekiz yaşındaydım. Büyük." dedi Baba. "Geldiğiniz için teşekkür ederim. Görünüşte. "Assef cana teşekkür etmeyecek misin? Bak. Ben çini döşeli bir avlusu." Keşke Baba ona böyle seslenmeyi kcsscydi. biraz hırçın. komşumuzun hizmetkârının kızı. "Babamın elma bahçesinde.."Yarın benim evde voleybol oynamayı planlıyoruz. hele o gülüşü.. Dirseğiyle beni şakacıktan dürttü. kocaman bir ev yaptıracaktım. yıldızlara baktım. canımı sıktı.. Ağaçlann altında gezinirdik. Ama bir koca? Bir baba? Başını evet anlamında salladı. Odamda tek başıma olmayı diledim. Baha'yla ikisinin sürekli içtikleri şu filtresiz Pakistan sigaralarından bir tane yaka. Rahim Han duvarın dibinden. . bana doğru geliyordu. Benim yerime özür dilemesi. Bir peri kadar güzeldi.. bakışlarımı eğdim. En sevdiğim kitaplardan biri. kırmızı. Kitabı bir çalı öbeğine fırlattım. onu hâlâ duyabiliyorum." Bardağını çevirdi. "Doğum günün kudu olsun. 101 "Seni öldürmez. gösterişli bir düğün yapacak. tabii gece yarısından. sigarasından bir nefes alarak. "Baba orada ya!" Yanıma çökerken. "Assef can sana bir armağan getirmiş. boştu. Ama ben gözlerinin onu ele verdiğini biliyordum. Seni utandırıyor muyum." Baha'nın yüzü ışıyıverdi: "Hey. Kolonya 99 kokuyordu. yetenekli ve gerçekten yakışıklı bir çocuk. ela gözler. Rahim Han'ın içkisindeki buzlar şın-gırdadı. içkisinden bir yudum aldı." dedim. "Sağ ol. boş bir arsa vardı. omuz silkerek." Bana güzelce satılmış bir paket uzattı. Emir can. "Evet?" dedi Baba. Assefin armağanının kâğıdını yırttım. san saçları geriye doğru düzgünce taranmışa. siyah mokasenleri pırıl pırıldı. benim de akıl hocam. Baba. "Konuklarınla ilgilenmen gerekmiyor mu?" dedi. terbiyeli." "Demek ki içiyormuşum. taşlar. dahası. bir yetişkinle bile şakalaşabilecek beceride. demir kapıdan dışanya süzüldüm. güçlü. zarar yok." dedim. kan-kocanın henüz tek sözcük bile etmediğini aynm-sadım. Baha'nın gözlerindeki ışığın söndüğünü gördüm. yavaşça yere kaydım." dedim. tanıdık bir ses. "Bunun için bana ihtiyaçları yok. sesini alçaktı. yabani otlar sayılmazsa. "Her neyse. toprak. Cumaları ben camiden dönünce. "Ama yalnızca çok Özel günlerde." dedi. gecenin bitmesini bekledim. ben de sana bir kitap aldım. Assef can. karanlıkta bir süre oturdum. her ana-babanın gerçekleşmiş hayaliydi." Kadehini bana doğru kaldırdı. bir hayalimiz vardı. uzun boylu. Paketi Assef ten aldım. "Ama davet geçerli. çok iyi bir fikir. Bir Hazara'ydı. "Bir keresinde evlenmeme ramak kaldığım anlatmış mıydım sana?" "Gerçekten mi?" Rahim Han'ı evli barklı biri olarak düşünmek. kitaplarımla baş başa. Her neyse. gizlice buluşurduk. bir de çocuklarımızın oynayacağı bir çimenliğimiz olacaktı." dedi. ön cephe yıkılıyor." Pamuklu bir gömlekle mavi bir pantolon giymiş." "Ah. "Bize katılmaz mısın? İstiyorsan Hasan'ı da getir. ne büyük bir incelik yapmış." diye geveledim." dedim. el ayak çekildikten sonra. Bahçeye meyve ağaçları dikecek. Ama şimdilik. "Yo." dedi Assef. "İçki içtiğini bilmiyordum. "Ne?" Baba onu başkalarının yanında utandırdığım zaman yaptığı gibi. Jpek kravat takmıştı. ama asıl Assef ten ve o sırıtıştan kurtulmak için." Gülümsedim. geride gizlenen delilik bir anlığına da olsa yüzeye çıkıyordu. bu insanlardan uzakta. Emir?" "Biraz. adeta ikinci benliği olarak görmüştüm. kitabın kapağım 100 ayışığına doğru çevirdim. Adı Hümeyra'ydı. kumral saçlar. elini tutardım. Sırtımı yan komşunun duvarına yasladım. gittiği her yolculuktan bana bir armağan getirmeyi asla unutmayan dostumdu. okumayı sevdiğini duydum. beni gülümsetti. aynı anda. Kabil'den Kandahar'a kadar bütün akrabaları. "Alsana. ama söylemedi." dedi. kiraz ağaçlarının altında. Hider'in yaşamöyküsüydü. Bana kaç kez "Emir can" demişti ki? "Teşekkürler. iri. herkes bizim evde toplanacak.. Onu hep Baha'nın aynlmaz bir parçası.

" dedi Rahim Han. "Biliyor musun. Belki de böylesi daha iyi olacaktı. bütün dünyaya karşı. "Belki daha sonra.hep birlikte yiyecek. biz çaylarımızı yudum-layıp tatlılarımızı yiyecektik. İnsanlar göz kamaştırıcı tomurcuklan." "Elbette. şöyle bir baktıktan sonra." dedi. yeşil. gösterişli bir elektrikli tren ve içinde para bulunan. elektrikli trense odamdaki raylarda bir kez olsun gezin-meyecekti. Onu yelpazelediler. Beni uzun uzun süzdü." "Biliyorum. Emir can. Ya da kan kırmızısı. Ailem onu asla kabullenmez-di. armağan paketlerini açmaya koyuldum. Bu zahmete neden girdiğimi bilmiyordum. "Belki de böylesi daha iyi oldu. AssePle Veli'ye içecek sunuyor.. Bana yiyecekmiş gibi bakıyorlardı. babasının bu evliliğe karşı çıkmasının sonuçta hayırlı olduğunu söylemişti. Sonra. Bana kanlı gelmeyen tek armağandı. "Hümeyra'yla ikimiz. Koyun gibi gülümsedim. onu izleyen ıslıksı hışırtıları çığlıklarla. muz biçimindeki selesi. Ne bu parayı harcayacaktım. sayısız zarf. biraz yorgunum. Işık titreşti.. odanın bir köşesine fırlatıyordum." dedim. kapımın eşiğinden. mahalleyi turlardı. zihnimde hep aynı imge çakıp sönüyordu: Hasan. Jantiarı alün rengi. Oradaki yığın gittikçe büyü-yordu: bir Polaroid fotoğraf makinesi. Her birkaç saniyede bir. "Havai fişekler!" Hemen eve seğirttik. Düzen böyle. Parmaklarımı sırtındaki altın yaldızlı dikişte gezdirdim. çan şeklinde dağılan. Koluma takıp denemedim bile. benimle her şeyini konuşabilirsin. Bunların hiçbirini istemiyordum . Sana şu kadannı söyleyeyim. Peki ama. artık onlardan biri de bendim. Baba'dan iki armağan aldım. transistorlu bir radyo." Rahim Han acı acı güldü. Tanı ona teşekkür edecektim ki. işaret-parmağının boğumuyla Hasan'in göğsünü dürtü klüyordu. "Bunu söylediğim zaman babamın yüzünü bir görmeliydin. başı öne eğik. Baştan savma bir teşekkürdü. Kabil'de yalnızca bir avuç çocuğun Stingrafi vardı. odasına doğru yürürken. bütün konuklan bahçede toplanmış. babamın engellemesine kalmadan koşup av tüfeğini kaptı. peki?" "Babam aynı gün. Deriyi kokladım. ben de aynı şeyi yapardım. mahalledeki bütün çocuklan kıskançlıktan çatlatacak bir şeydi: Yepyeni bir 104 Schwinn Stingray. Baha'nın verdiği öteki armağan (onu açmamı beklememişti). defterin sayfalarını çevirdim. Acısı azalacaktı." dedi. arka bahçe kırmızı. "Kız çok acı çekerdi. Bir tanesi. gökyüzüne bakarken bulduk." "Üzüldüm." "Ne oldu. annemin boğazını kesmiştim sanki. Kız kardeşlerim yüzüne su çarpmak zorunda kaldılar. sonra turuncu bir ışık demeti padadı: Assef sınnyor. ertesi gün 'kızım' diyemezsin. Keşke elimden biraz daha iyisi gelseydi. Rahim Han'ı ve Hümeyra'yı düşündüm. Az kaldı ona söyleyecektim. uçlan havaya kalkık gidonu ve o ünlü. şimşek biçimindeki akreple yelkovanıysa altın şansıydı. çünkü onlara keyifsizce. bir patlama oldu. gökyüzü aydınlandı. "Beğendin mi?" dedi Baba. O turnuvayı kazanmasaydım. Sonra. Kız çok acı çekerdi. bir çatırtı duyuldu. Sonra." Viskisinden iri bir yudum aldı. hakkımda ne düşünürdü? Gayet haklı olarak. çiçek buketleri halinde akan kıvılcım sağanaklanm alkışladı. san çakımlarla aydınlanıyordu." Bana baktı. Hazaracat'a postaladı. Emir can: Sonuçta. Onu bir daha hiç görmedim. Birkaç ay önce olsaydı. çelik gövdesi elma şekeri kırmızısıydı. Çocuklar çatırtıları. Hümeyra'yla ailesini bir kamyona bindirdi. Yatağımın kenanna oturdum. sordu: "Arabayla gezelim mi?" Yarım ağızla yapılmış bir davetti. benden nefret ederdi. bir tıslama. Öksürdü. mutlaka dünya kazanır. Baba benim için böyle bir parti asla vermezdi. Annem düşüp bayıldı. karanlık. Köşedeki oyuncak yığınının üstüne attım. Kaka Hümayun'un projektörünün aynı diada takılıp kalması gibi. Doğum günün kutlu olsun." dedim. "Biraz dinlen.hepsine kan bulaşmıştı. çocuklarımız kuzenleriyle oynarken. ne de radyoyu dinleyecektim. İstediğin zaman. haykırışlarla karşılıyordu. "Baba?" "Evet?" "Havai fişekler için teşekkür ederim. Bu ışık patlamalarının birinde. O tepeciğe fırlatmadığım tek hediye. "AL" Bana bir şey uzattı. Her şeyi anlatacaktım. kuyudan yeni çekilmiş suyu içecektik. 103 DOKUZ Ertesi sabah odamda yere oturdum. Rahim Han'ın verdiği deri kaplı defter oldu." Kahverengi deri ciltli bir defterdi. dipsiz gözleri 102 aramızdaki dillendirilmemiş bir sırrı araştırıyordu. Kadranı mavi. "Öykülerin için. bir kol saatiydi. Be105 . yaşadıkça unutmayacağım bir şey gördüm: Hasan gümüş bir tepsiden Assefle Veli'ye meşrubat sunuyordu. Ayakkabılarını cilalattığın birine. kara. Erkek kardeşim Celal. Tutma yerleri siyah kauçuktan. güvenmez bir ifadeyle." dedim. konuşmamı bekler gib'"dj. çok şükür. "Az kaldı unutuyordum. Hangi çocuk olsa bisiklete adar. çabucak teşekkür ettim. bisikletlerin kralı." dedi. omuz silkerek.

Bütün bunların yakında sona ereceğine seviniyordu. yenidünya ağacının yarımdaki. Hayır. parlak. tek kelimeydi: "Evet. Paketi açtım. Yatak odamın camından dışarıya baktım. Her ikisi de ağlamıştı. belki de son kez kurtarıyordu. Baba beni asla. Baba onla n kovacak. yeni saati ve banknotları altına soktum." 107 Baba'nın odasına gittim. Öyleydi. Her halükârda. elle çizilmiş. tekerlekli alışveriş arabasını süreri pazara gitmelerini bekledim. bazı sayfalan da eksikmiş. Üstelik. Baba'nın karşısında. Araba yolundan arka bahçeye doğru sürdüm. "Hep birlikte oturup konuşacak. durumu. ama ağızları oynadığına göre. Hasan'ın döşeğini baldırdım. ben suçlanacaktım. Ertesi sabah." dedi Ali. memnundu. Hasan?" Hasan'ın cılız. "Harika. Yeniden soluk alabilmek istiyordum. Şimdi de birisiyle konuşuyor." dedim. Sonra armağan yığınındaki zarflardan birkaç tanesinin içindeki parayı ve kol saatini alıp dışarıya süzüldüm. Baba kapıma vurdu. gelecek hafta yapılması gereken bir halı teslimatından söz ediyordu. Ali'yle Hasan'ın yanımıza gelmesi. "Dün gece Hasan'la sana bunu verecek fırsatı bulamadık. buruşuk peçeteler.nimki de. Baha'nın çalışma odasının önünde bir an durakladım. yepyeni bir Şahna-me'yle karşılaştım. Ama gözlerim ikide bir takılıyordu. Hasan'ın peşinden kulübeye yöneldi. elbette. nan. çünkü Hasan'ın asla yalan söylemediğini hepimiz bilirdik. konuşuyorferdı. atını dörtnala süren. bir hain. Alt kata indim." diye ekledi. çadak bir sesle verdiği yanıt. bu meseleyi "çözeceğiz. Bulaşıkları yıkamasını. Keşke bana bir şey almasalardı. oğlunda. devam etmeyi. insanlann canını böylesine yakmayı ne zaman ve nasıl öğrendiğimi merak ettim. Mahallede birkaç tur attım. duvarın dibine diziyordu. Ali." Bir parmağını kaldırıp beklememi işaret etti. beni bir kez daha. hiç kimseyi sevmediğim kadar çok sevdim ve ona otların arasındaki yılan olduğumu. Değersiz bir şey. Emir Ağa. şişmiş gözlerinden belliydi. deri kanepelerden birine oturdum. göldeki canavar olduğumu söylemek istedim. yıprandığını söyledi. "Çok güzel. "Çalışma odama gel. Ama Baba'nın söylediklerini duyunca. bahçeyi geçtim. her öykünün altında da rengârenk. boş meşrubat şişeleri dört bir yana saçılmıştı. et. Doğum günün kutlu olsun." dedim. Aynı anda. ama içimdeki bir şey. Ali'ye değersiz olan kitap değil. O an onu bütün yüreğimle sevdim. Baba yeniden eve girdi. O geçitte olup biten her şeyi gördüğümü. "Sana layık değil. ne kendisinin ne de oğlunun okuyabildiği kitaba bakarak. Beni görünce el salladı. Yüreğim ağırlaştı. Kai Hüsrev'e bakan Ferengiz. Baha'nın evden çıktığını. "Bu kitaptaki bütün resimler mürekkep ve kalemle." dedim." 108 ." 106 Kitabı odamın köşesindeki oyuncak yığınının üzerine bıraktım. meyve ve sebze yüklü arabayı. "Hasan sendeki kitabın eskidiğini. İşte bunu istiyordum. kızarmış. bunun üzerine. Bu özveriye değmezdim. Ya da ordusunun başında. Yeniden bisikletime atladım. topallayarak kulübesine gitti. İşte. demek istedim. küçücük bir parçam. Yatak odamın penceresinden. Otuz dakika kadar bekledim. savaşçı Sohrab'ta ölümcül bir yara açan Rüstem. otuz dakika kadar sürdü. "Sağ ol. Ali'yle Hasan dün geceki partinin pisliğini temizlemekteydi. "Hasan'a benim için teşekkür et. Ali. Ali mutfaktaki kahvaltı sofrasını kaıOınncaya kadar odamda bekledim. el ele durdular. Sonra babamın kapısını çaldım ve rezil yalanlar dizisinin sonuncusu olduğunu umduğum şeyi söyledim. unutmayı. benim. Ben de ona el salladım: "Selam. deseydi Baba ona inanırdı." dedi. Ali'yle Hasan'ın boş. gururla. Hasan'ın benim için yaptığı son fedakârlıktı. en alta soktum. Ali başını salladı. Baba doğruca konuya girdi: "Bu parayı çaldın mı? Emir'in saatini çaldın mı. ciltli bir kapağı vardı. Baba eliyle evi gösterdi. Bunları söylerdim de." dedi. telefon görüşmeleri* yapıyordu. Ali iskemleleri katlıyor. Ve tabii. eve doğru iten Ali'yle Hasan'i seyrettim. Umanz beğenirsin. Ayrıldılar. Kâğıt bardaklar. Aynı gün. orada öylece durup kılımı bile kıpırdatmadığımı biliyordu. göz alıcı çizimler. Sabahtan beri içerideydi. ben bir yalancıydım." Boğazıma bir yumru tıkandı. Ali'nin yanına gittiğini gördüm. Bir dakika sonra çıktığında. kılıcını çekmiş Efreziyap. gerçeği haykırmaya hazırlandım. biraz üzülecek. O gece yatağa girmeden öner RahâVr "îeıü saatimi görüp görmediğini sordum. gerçekte kim olduğumu açıklamak zorunda kalacaktım. anladığım kadanyla ucuz da değildi. bir hırsızdım. sonra döndüm. anladım: Bu." Yüzüme tokat yemişçesine irkildim. Ve Baba ona inandığı zaman. afalladım: "Seni affediyorum. tezgâhlan silmesini bekledim. Birkaç dakika sonra. ama yaşam devam edecekti. asla bağışlamayacaktı. dank etti: Hasan biliyordu. paketi uzatırken. şurası iyice aydınlanmıştı: İkimizden birinin gitmesi gerekiyordu. içeriye kulak kabarttım. elinde bir şey tutuyordu. Seslerini dayamıyordum. Ali. Ali'yle Hasan'ın yaşadığı müştemilata girdim. Ona ihanet ettiğimi bilmesine karşın. Sonra. yeni doğan oğluna. öğleden sonra bisikleti ilk ve son gezintisine çıkardım. taze bir başlan gıç yapmayı.

Ali. Baba onlan Bamiyan'a kadar götürmeyi önermiş ama Ali kabul etmemişti. Önce. bulanık camından. gözlerindeki o soğuk. gömleğinin kenarından sarkan ipliği çevirip duruyordu. "Beni duydun mu? Gitmem yasaklıyorum!" "Kusura bakma. firtma buludan gökyüzünü demir grisine çevirdi. adalet hakkını elinden alırsın. Kabil'de yazlan çok ender yağmur yağardı. odanın bir köşesine üst üste yığılmış bir halde buldum. Bilmem gerek!" Ali. Ali benden yana bakınca. ği evlat olamadığım için beni neden bağışlamıyordu? Neden? "Biz gidiyoruz. Baba'nın kapının önünde bekleyen arabasına taşıyan Ali'yi seyrettim. "Bunu neden yapağını anlayamıyorum. ama ikisini o loş kulübede ağlarken." Ali Hasan'ı kendine çekti. bir insanın doğruluk." "Kuzeninin yanına mı?" "Evet. Assefle arkadaşlarının yaptıklarını. istedi-. Bunun nasıl olduğunu asla anlayamayacağım. uçurtmayı. düştü düşecek. o döküntü kulübede bırakmıştı . Bu beni biraz korkuttu. hiç sahip olamadığını ağabeyimdin. . avuçları yukarıya dönüktü. havasız sınıflarda Kuran'dan ayet ezberleyerek. Koruyucu bir devinimdi." "Ama onu affettim. Yaz öklım tıkış. Aldattığın zaman. "Artık burada çalışmıyoruz." "Nereye gideceksiniz?" Baba'nın sesi çatalîaştı. yağmur tabakalar halinde boşandı. "Hazaracat'a. yağmur yağdı. duymadın mı?" dedi Baba. Ağzı seğirdi. peşindeki Hasan'la birlikte çoktan kapıya doğru dönmüştü bile. kolunu oğlunun omzuna doladı. ayağa kalktı. Molla tekdüze sesiyle mırıldanıp dururken." Baba yüzünde acılı. Ali. Bizi otobüs durağına götürür müsün. korkuyu. Ağa efendi?" O zaman Baba. "Burada yaşamak bizim için artık olanaksız. "Ne?" Baba'nın yüzündeki kan çekiliverdi. değil miydi? Bütün günahların anası? Bir insanı öldürdüğün zaman. Çalmaktan daha büyük bir kötülük yoktur. Bütün oyuncaklannı geride.Affetmek mi? Ama hırsızlık bağışlanamayacak tek suç. "Para ya da saat umurumda bile değil. "Bizi otobüs durağına götürür müsün?" "Sizi men ediyorum!" diye kükredi Baba. Ali. bu yalvarıştaki acıyı. Bunu biliyorsun." dedi Ali. çetrefil Arapça sözcüklerle boğuşarak geçen.. sıcak rüzgâra kadanmak.onlan ertesi gün. ama Ali. bir insanın gerçeğe ulaşma hakkını çalmış olursun. tıpkı odamdaki doğum günü armağanları gibi. bir an için. Hasan'la baharda taş sektirip durduğumuz dereler kurur. eşyalarımızı topladık bile. bağışlamaz anlamdan. "Artık burada yaşayamayız. kollan açık. Masmavi gök-110 yüzü yüksek. beni.bu insanlarda yol açtığım kederin zifiri karanlığını. İşte o zaman." dedi Ali. "Hiç olmazsa nedenini söyle. akşamüstü serinliğini beklerdi. Hasan'm ona her şeyi anlattığını anladım. çocuklarım bir babadan mahrum edersin. size iyi bakmadım mı? Sana ve Hasan'a iyi davranmadım mı? Sen. Babalar ağlamazdı ki. daha önce hiç görmediğim bir şey yaptı: Ağladı. Birkaç dakikaya kalmadan da. sonra da buldukları bir gölgeye sığınıp kestirir. Ağa efendi. birisi gerçekte kim olduğumu. Kararımızı verdik. Ağa efendi. uzun okul günleri demekti. Baba beni kucağına oturtup bunları söylememiş miydi? Öyleyse. ekşiyen bir yüz görür gibi oldum. yanımızdan geçen çekçek arabaları yerden toz kaldırırdı. Ali'nin onu kimden koruduğunu biliyordum. Hasan'ı beni ele vermemesi için babasına yalvarırken açık seçik görebiliyordum. Ağa efendi. bir yafam falarsın." dedi Baba. sabit tıslaması ku-iaklanmda zonkluyordu. Lütfen bunu yapma. o dil dönmez. "Lütfen. Ama Baba'nın Ali'yle Hasan'ı otobüs garına götürdüğü gün. Hasan'la göz göze gelmeye çalıştım." dedi Ali." dedi Baba. Gidiyoruz. omuzları kamburdu. Baha'nın bunu söyleyiş biçimini yaşadıkça unutmayacağım. Baba yalvarmaya başladı. Talan söylediğin zaman. yetişkin bir erkeğin ağladığı m gönnek. Baba'ya nedenini söylemedi. tıpkı hırsızlığını itiraf ederken Hasan'a itiraz etmediği gibi. rol yapmaktan yorulmuştum. sağınıza solunuza konan sinekleri avlamak demekti. Erkekler on rekaf hk öğle namazı için camilere gider. Tuhaf ama. nasıl biri olduğumu öğrendiği için memnundum. ama beni hiçbir şeyden men edemezsin. Ali'nin verdiği sözü tutmak için ne insanüstü bir çaba harcadığını tahmin bile edemiyordum ama. Hasan sılcıca dürülüp bir sicimle bağlanmış olan döşeğini sırtına vurmuştu. derin olurdu. nasıl olur da Hasan'ı bağışlardı? Ayrıca Baba bunu bile bağışlarken. Ağa efendi. güneşse ensenizde gezinen bir ütü. okul avlusunun hemen karşısındaki apteshaneden bok kokusu taşıyan esintiye. Ağa efendi. Karısını bir kocadan. suyun hiç kesilmeyen. Ali'nin felçli yüzü bile acısını maskeieyemiyordu. 'Olanaksız' demekle neyi kastediyorsun?" "Kusura bakma. bütün vannı yoğunu koyduğu o tek bavulu. Yatak odamın sular sızan. ama başı öne eğik.." 109 "Durumu daha da zorlaştırma. donuk bir parıltı. verdiğim acının derinliğini kavradım . "Ali. tek bir basketbol çemberinin altındaki tozlan kaldıran.

Bir süre böyle konuştular. Sağanağın altında kucaklaşırdık. kadının "Bismil-lati"\an da tizleşiyordu. yamaca serpiştirilmiş çalıları karıştırdı. iki 111 büklüm Baba sırılsıklamdı. Bu. iri adam (dua eden kadının kocası). muşambayı kaldırdım. dönemin en kârlı mesleklerinden biri olup çıkmıştı. sürücü tarafina doğru ilerledi. Ama şoför. iki grubu da Hayber Geçidi'nden Pe-şaver'e geçirecekti. Baba bagajın kapağını kapadı. genzim biber gibi yanıyordu. çok üzgün olduğumu söylerdim. Arkamda. son bir deneme. Farlar yakıldı. yabancılarla diz dize oturuyorduk. sağa sola su sıçratarak koşardım. Hasan'ı arka koltuktan dışarıya çeker. galiba. yalınayak. Baba'mn çalışma odasındaki rafları dolduran. Bizi Celalabat'a götürüyordu. ama ne ağladım ne de arabayı kovaladım. Şimdiden ıslanmıştı. Rahim Han'ın bana beş yıl önce armağan ettiği deri kaplı defter. Kerim. yani sabahın ikisinden beri midem allak bullaktı. bir anlığına yakalayabildim. diye sordu. Baba'yla ben dahil. Kerim bir insan kaçakçısıydı . Kaçışımızı ele veren izler tek tük. Çukurlara girip çıkan kamyonun her sarsılışında bir dua mırıldanıyor.insanları Şoravi işgalindeki Kabil'den. sarhoş gibi yalpalayarak yol kıyısındaki tozlu hendeğe seğirttim. "Söyle de tutsun kendini. bütün ömrümü geçirdiğim evden ayrılış biçimimizi düşündüm. şelalenin tepesine pek çok kez tırmanmıştık. Baba öteki yolculardan özür diliyordu. safrayı bekledim. ama araba tutmasını da sayısız zayıflığımdan biri saydığının farkındaydım -midem birkaç kez fena halde kasılıp da dayanamayıp inlediğimde." dedi. Mahipar Şelalesi'nin birkaç kilometre batısında kamyonu yolun kenarına çekti. annemden kalma kitaplar. Baba başka taraflara baktı. daha büyük kamyonuyla bizi bekliyordu. gök mavisi türbanı olan iriyarı kocası bir koluyla bir bebeği kucaklamıştı. bavullarımız bacaklarımızın arasında. kamyon yalpaladıkça. Arabanın peşine düşer. Baba'mn arabasının kaldırımdan uzaklaşışım. ağzından çıkan ilk sözcük benim adım olan kişiyi götürüşünü seyrettim. Tatlı. Baba sokağın köşesinden (defalarca misket oynadığımız yerden) sola dönerken. Adam muşamba örtünün kenannı kaldırdı. 112 ON Mart 1981 Tam karşımızda genç bir kadın oturuyordu. 'Uçan Balık' anlamına gelen Mahipar Şelalesi'nin sulan. ona üzgün. üzgündüm. sürücü camına vurdu. çoğu Afgan'ın kış tatillerini geçirmekten hoşlandığı. keskin hatlı ve ince bıyıklı Kerim başını olumsuz anlamda salladı. belki. Araba tutması bir suçmuş gibi. büyük-babamr Nadir Şah'la ölü bir geyiğin başında gösteren. Bir yer-. Evet. ekmek teknesini kirletmemden korkmasıydı. köfte araklı bulaşıklar. Hasan'la birlikte izlediğimiz Hint filmlerinden biri olsaydı. Kabil'in 170 kilometre güneydoğusundaki bu kentte. durması için çığlık çığlığa bağırırdım. 113 Kabil'i terk ettiğimizden. başına siyah bir atkı dolamıştı. Karanlığa bürünmüş. bir çift ışıklı boru yağmuru deldi. yaklaşan bulananın habercisi. yüzünde beliren utancı görmüştüm. on iki kişiydik: Rus malı. erkek kardeşi Toor içi yine sığınmacılarla dolu. Başkaları da vardı. artık tek görebildiğim pencere camlarının gerisindeki. Baba'yla 114 ikimiz. eski bir kamyonun muşamba kılıfla kaplanmış kasasında. Zeytin yeşili bir elbise giymiş. Baba bir şey dememişti. Baha'nın dolaptaki takım elbiseleri. vadiden dökülen suyun boğuk sesi geliyordu. Kamyonun arkasından yere adadım. holdeki hasır sepette çamaşırlar. yapılmamış yataklar. eğildim. "Kabil'den uzaklaşamadık ki. bir baykuş öttü. Tespihli. Sonra doğruldu. gözyaşlarını yağmur damlalarına karışırken. serbest eliyle tespih çekiyordu. sıska.İri yağmur damlalan camımdan kayıyordu. arka koltuğa çökmüş olan Hasan'ın bulanık görüntüsünü son kez. tam da bu noktada dışarıya firlar. lerde bir dal koptu. hareket halindeki kamyonun yan tarafına kustum. örtüktü: Ana-babamm düğün resmi yoktu. . doğduğum günden bu yana bildiğim yaşamın o çökük omuzlarda sona erdiğini gördüm. görece güvenli Pakistan'a kaçırmak. Başımı çevirdim. Ağzım tükürük dolmuştu. gece serinliğine karşı. Dudakları sessiz dualarla kıpır kıpırdı. Ellerim dizkapaklanmda. serin bir rüzgâr ağaç dallarını çıtırdattı. Ama bu bir Hint filmi değildi. kum lu fotoğraf da öyle. Tam ondan özür dilemeye hazırlanırken. ağzıma safra doluverdi. Şalvarımsı bir pantolonu. esmer." Baba soluğunun altından bir şeyler homurdandı. dik bir yamaçtan Almanların 1967'de kurduğu elektrik santraline dökülüyordu. Bankette durdum. Oturma odasının duvarlarında hâlâ asılı duran duvar örtüleri. servilerle ve şeker kamışı tarlalanyla bezeli bir kent olan Cela labat'a giderken. durmasını söyledi. derin koyağa bakan kayalığın ucuna doğru sendeledim. bir elini arabanın tepesine dayamış. dedim. fikrini değiştirmesi için. durmasımn asıl nedeni kamyonunu. iki kez daha kustum. İçeriye eğildi. Aşağıdan. Kısa bir gezintiye çıkar gibiydik: mutfak lavabosuna yığılmış. Geri çekildim. erimiş gümüşe benzeyen sağanaktı. Dolaplardan yalnızca üç-beş giysi eksilmişti. Bir de. kusacak mısın. On sekiz yaşındaki birinin midesinin bulanması yakışık almazmış gibi. Kerim durmayı kabul edinceye kadar. Baba arabaya bindi. arka koltukta oturan Ali'ye bir şey söyledi.

öğürtülerimi. Bunu kısık sesle söylenen. sanki başlama işaretini almışçasma. hatta belki bir karısı? Rus. bu yüz şimdi gökyüzünde asılı duran ay kadar soluktu. Bir akşam yemeğinde. Kerim'le konuşuyor ama doğruca Rus askere bakıyordu. Baba'nın eli baldırımı kavradı. yolcuları tek tek tarayan gözlerindeki cam gibi bakışları görebiliyordum. Artık Kabil'de hiç kimseye güvenemezdiniz. Yirmi dakika sonra. terziye rasgele söylenen bir şey. yüzü bir buldoğa benziyordu. Ahmet Zahir'i. onun da bir annesi. Et alırken kasaba sıkıyönetimden yakınan biri. yoldaşlar her yerdeydi. kimin hangi tarafta olduğunu kimsenin bilmemesiydi. biri Afgan." dedi Kerim. "Bu adama bir şey sormam istiyorum. Sonra. Baha'nın yanımda kaskatı kesildiğini hissedebiliyordum. gözlerini ondan ayırmıyordu. başını öne eğdi." . ahesta boro. Bu bir rüya değildi. sürekli gidip geldiği Peşaver yo-luysa çocuk oyuncağı. Ama Rus asker. ateş eder gibi yaptı. Kerim'e. kardeş kardeşi. belinden bir tabanca çıkardı. belki bir kız kardeşi yok muydu." dedi Kerim." dedi koca. 'Bay Asker Efendi'ye söyle de biraz merhamet göstersin. ensesinden kurşunlanmış cesedi yol kıyısında bulunmuştu. Evet. tiz bir gıdaklama. Gülen adam bir şarkıya başladı. Sonra. Celalabat'ta-ki düzenlemeden söz ediyorlardı. Biri Kerim'di. sonra yere tükürdü. daha sonra. Re115 /üFler. Biri kamyonun arkasındaki muşamba örtünün ucunu kaldırdı. sizi doğruca Poleh-çarki zindanlarına götürebilirdi. refik'lcr sınıflara kadar girmişti. neleri duyup kimlere aktarmaları gerektiğini öğretiyorlardı. Peştu dilinde bir şeyler konuştular. "karşılıklı kâra" dayalı bir düzen tutturduklarını ekledi. Parasını aldı ya. Birkaç sözcüğü çıkarabildim Toor'un başına gelen talihsizlikle ilgili bir şeyler." Bunun üzerine Baba ayağa kalkü. Yarın sabah uyanacak.. Bir çakmağın alevi parladı. çok eski bir Afgan düğün şarkısını bozuk. arkadaş arkadaşı. "Bunun karşılığında geçmemize izin verecek. "Ama yüklü bir bedel ödedik zaten. Bir elbise provası sırasında. on üçüncü yaş günümde akordeon çalan sanatçıyı düşündüm. alnında ter damlaları birikmişti. Kerim sigarasını attı. ötekilerse asker. Ayın loş ışığında bile. Mah-e-man. "Utanma duygusunun nerede olduğunu sor. "Spasseba. kontrol noktalarındaki Rus ve Afgan askerlerini çok iyi tanıdığını. beni yerimden sıçratan. genç hanımla kamyonun arka tarafında yarım saat baş başa kalmak istiyordu. Kocasının kucağındaki bebek de öyle. roketatara sövdü. İşin en kurnazca kısmı da. her fiyatın bir vergisi varmış. ayışığmı kapamıştı. baştan savma bir sesle. battaniyenin altında olmam gerekmez miydi? Başucumda da bir sayfası kıvrılmış kitabım. sonra peş peşe bir şeyler haykırdı. dedi. hizmetçi efendisini. tam tepemizden geçen bir roketin keskin vızıltısı duyuldu.. "Sizi oraya gözleri kapalı götürür. 117 Gözleri siyah atkılı. sert bir şey söyledi. gelişigüzel bir yorum. Kerim'i dinledi. çocuklara ana-baba|an-nı ispiyonlamayı. kendini bir anda parmaklıkların ardında. kamyonu çalışır durumda bırakıp. sıktı. Baha'ya güvence veriyordu: erkek kardeşinin "mükemmel. belli bir ücret ya da gözdağı karşılığında. "Diyor ki. ama Baba bir silkinişte elimden kurtuldu. arkamda Baba'yla Kerirn'in konuştuğunu duydum. Sonra. sigara içiyor. herkes birbirini satmaya hazırdı. Kerim'le Afgan asker. güzelim mehtap. onlan irkilten bir şeyler haykırdı. Ağlamaya başladı. mutlaka öyleydi. açıkladı: Asker. Hasan'ın nerede olduğunu merak ettim. ağzının kenarından bir sigara sarkıyordu. camdan dışarıya bakacaktım: Ne kaldırımlarda devriye gezen. iniltilerimi boğdu. Bu bir rüyaydı herhalde. arabulucu bir sesle söze karıştı. bir mitralyö-zün sağır edici takırtısı. Kerim'le Rus asker konuştular. asık yüzlü Rus askerleri ne kentimin sokaklarını arşınlayan. Kerim'le Rusça konuşurken. bacağını çekti. Mahipar'daki kontrol noktasında durduk. Kocanın beti benzi attı. İri gövdesi. koyu bir Rus aksanıyla söylüyordu: Ahesta boro. kaçınılmaz olan geldi: Bir çalı öbeğine kustum. gökyüzündeki kemik beyazı ay görünüyordu. Kerim genzini temizledi. Çakıl taşlarını ezen ayak sesleri duyduk. Genç kadın atkıyı yüzüne çekti. kısa sözcükler izledi. Hâlâ aynı şarkıyı mırıldanıyor. Namlusunu gökyüzüne 116 doğrulttu." dedi. birinci sınıP kamyonu gerçekten büyüktü. aşağıya adadı. Afgan asker alçak. genç kadına takılıp kaldı. usulca git. Postalların topukları asfaltta çınladı. Rus asker kamyonun içine doğru eğildi. Arkalannda. evinizin mahremiyetinde bile ölçüp biçerek konuşmak zorundaydı-nız. askerse buna daha da sert bir karşılık verdi. öteki de sırıtkan bir Rus. Kerim. tehditkâr parmaklan andıran taretlerini sağa sola döndüren tanklar ne yıkıntılar ne sıkıyönetimler ne de pazar yerlerinde cirit atan. Birden. Sürücümüz vitesi boşa aldı. Kerim ona Rusça kısa. Bu soğukta. Kocanın gözlerine bakamıyordu." Yeniden bir çakmak alevi. Kabil'i iki gruba ayırmışlardı: dinlenenler ve dinlenmeydiler. Usulca. bir Kalaşnikov'un namlusuna bakarken bulabilirdi. Şimdi onun baldırına yapışma sırası bendeydi. Gecenin bir yarısı bu yolda ne işim vardı? Şu anda yata ğımda. Aynı anda. git-.Sabah olunca Celakttin -beş yıldaki yedinci hizmetçimiz-büyük bir olasılıkla yürüyüşe ya da arabayla gezmeye çıktığı-mızi düşünecekti. Rus ordusuna ait personel araçlan. Kardeşiyle ikisinin. Ona söylememiştik. Bazı arkadaşlarıyla bir araba gezintisine çıkmış. parmaklarıyla arka kapağın kenarında tempo tutuyordu. üç surat içeriye uzandı. Biri güldü.

çıkmaz sokağa bakıyorum. Kerim bizi çabucak kamyondan indirdi. Sonu böyleymiş. "İndir onu. Çünkü yıkılmazsam. Kerim ön kapıyı kilitledi. ateş etmeye hazırlanıyor. odayı neredeyse uçarcasına kat eden. Birkaç dakika sonra yeniden yola koyulmuştuk. neden getirdin bizi buraya?" Gözümün ucuyla bir harekedilik sezdim. Hepimiz yan karanlık. lütfen otur. aynı anda hem gülmek hem ağlamak istedim. askerin kılı kıpırdamadı." dedi yolculardan biri. Savaş onuru ortadan kaldırmaz. öldüreceksin adamı.. yapayalnız kaldım. "Baba. "Savaştayız. kolunu çekerek. şereften filan anlamazlar. "Gecen hafta mı?" diye çığırdı biri. Kemal'le Veli. Toor hâlâ yedek parçaların gelmesini bekliyordu. hızlı hızlı eve doluşurken. Köşe başında durmuş. perde yerine geçen yırtık pırtık çarşaflan çekti. bu Allah'ın belasını ellerimle parçalarım!" Kerim'in çevirdiği sözleri dinlerken. oğlunun yaramazlıkları yüzünden çileden çıkmış bir baba gibi esef dolu bir bakış nrlattı. Nedense. turp kokusu aldığımı anımsıyorum. beni ilk atışta öldürse iyi eder.. Tek derdi de buydu. doğasının hepimizi Ölüme götürecek olmasıydı. yoldaşı adına özür diledi. hâlâ sırıtıyordu. ağır yapılı Rus subay bize bozuk bir Farsça'yla seslendi. beynimde hızla. "Söyle ona. okulda öğrendiğim bir duayı okudum. ipte. çatlak. ardından da genç askerin o eski düğün şarkısını söyleyen. diye düşündüm. tek kadı evler. Baba hâlâ ayaktaydı." Kerim'in sesi gidiverdi. tabancasının kılıfinı açtı. Güm güm atan yüreğim ağzımda. sallanıyordu. "Çünkü buraya kadar olan yolculuğun parasını aldı. Sonra. soğuğa karşı paltomun yakasını kaldırdım. Baba'nm ölümü böyle olacakmış demek. akasya ağaçlan ve kapalı dükkânlar sıralanmışa. başını askerin göz koyduğu genç kadına doğru salladı." Kerim'in boğazından. şimdi onu gömmek zorundayım. "Sana hiçbir şey öğretemedim mi?" diye kükredi. "Söyle şuna. Hasan'ı yere bastırıyor. yüzümü ellerime gömdüm.. Baba öldü. yapamazdı ." dedi Baba. "Rusya onları buraya savaşmaya gönderiyor. her iki yolun da iki 120 yanına düz." dedi. boğulmak üzere olan birinin hınltılan çıkıyordu. On beş dakika kadar sessizce yol aldıktan sonra. deli gibi dönen düşünce çarkı duruverdi. bu rezilliğe izin vermeden önce. Kır saçlı. iki toprak yolun kesiştiği noktadaki tek katlı bir eve soktu. Bu kez sorun. Onu yola getirmeye çalışacağım." "Ne dedi?" "Kafana bir kurşun sıkmaktan büyük bir zevk alacakmış. sandaledi ayaklan yerden iki kanş havada. "Ama bunlar henüz çocuk. Bir kez olsun boş veremez misin? Oysa biliyordum." dedi Kerim. Sıntan askere döndü. buraya gelince de uyuşturucu denen zevki keşfediyorlar. bozuk sesi. Bir hafta önce kamyonu bozulmuştu. . "Nedenini söyleyeyim. Savaşta utanma olmazmış. Eşyalarımızla birlikte.doğası böyleydi. barış zamanından çok daha fazla onur gerektirir. Ötekilerin yanında şimdi bir başka Rus subay vardı." Elini 'gidin' dercesine salladı..*1 Her zaman kahraman olmak zorunda m«m?diye sordum 118 içimden." diye hırladı Baba.İkisi konuştular. Boynuna Baba'nın elleri dolanmıştı. Yaşamımda ilk kez. Toor'un talihsizliği. dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle Kerim'e bir şey söyledi. Baba'yı vurmakla tehdit eden Rus askerin tabancasıysa çoktan kılıfına girmişti. Ayaklarını yere sürtüyordu. Sonra. On sekizinde. "bu Rus-si bize benzemezler." Genç askere. Silahının emniyet kilidini açtı. Bir kahkaha duyuldu. "Ağa efendi. ben de ciddi ciddi merak ediyordum: Baba'nın gerçekten de öz oğlu muydum? Buldog suratlı Rus tabancasını kaldırdı. Bu nasıl bir yüreksizlikti böyle? Bazen. boş oturma odasına girince. "Baksana. Bu dünyada hiç kimsem kalmadı. kalbim küt küt atarken. demek? İçimden. Elindeki silahın. Nereye gömeceğim? Ondan sonra nereye gideceğim1? Ama gözlerimi hafifçe aralayınca. Gözümün önünde altı yıl önceki kış günü canlanıverdi." "Yanıldığını söyle. oldu. Tam tersine. gevşiyor. Saygıdan. Ağzının bir köşesinden salya akıyordu. havaya dönük namlusundan duman çıkıyordu. 119 Silah patladı. Bu sözcükler Mahipar'daki kısa bir konuşmada kulağıma çalınmamış mıydı? Gün doğumundan bir saat kadar önce. kalçaları öne arkaya deviniyor.. derin bir soluk alıp kötü haberi verdi: Kardeşi Toor bizi Peşaver'e götüremeyecekti. Ve ben uçurtma için kaygılanıyorum." dedim. Namluyu Baba'nm göğsüne doğrulttu. genç kadının kocası ansızın ayağa kalktı ve daha önce pek çok kişinin yaptığını gördüğüm şeyi yaptı: Baba'nın elini öptü. Rus asker. en az şey kadar. Celalabat'a girdik. Ağa. Assefin kalçasındaki kaslar geriliyor. bana bin tane kurşun sıkması gerekecek. "Bu da şu anda uyuşturucunun etkisinde.. Asker bitmemiş sigarasını fırlattı." Baba elime vurdu. "Madem biliyordun. diyor. bulanık bir şey ve hızla duvara çarpılan Kerim.

Soğuk bodrumda durunca. bizimle birlikte saklananların arasında Kemal'le babasının da olduğunu keşfettim. Baha'nın yüzündeki ölümcül anlamı görmek istemiyordum. Toprağı öptü. Sonra. O ilk gece." dedi. pantolonu. birbirine sokulmuş karaltılar gördüm. oldu bitti çok yakışıklıydı. ses aşağıdan geliyordu. Omuzlan çökmüş. ağır bir koku çarptı. ekmek. kan içinde."Amacım da bu zaten. mazot tankerine binmemize yardım ettiler. üçüncü gece. seve seve yapardı da. 123 onunla birkaç kez insan kaçırmış. karanlıkta parlayan gözlerin üzerime dikildiğini hissettim. Bu diğerlerinin Allah konusuna bir daha hiç değinmemelerine yetti. Kerim'in başına dikilerek... artık hiç konuşmuyor. sekiz silindirle bir karbüratör. ama bir şey söylemedi.. hava alabilmek için birkaç kez debelendi. Kamyonun onarılması mümkün değildi. Baba'ya üç ay önce serseri bir kurşunla şakağından vurulan karısının ölümünü anlatıyordu. Yaşlı bir çiftin dışında. Hayır. söz konusu kadının ricası olmasaydı. Baba onun boğazını sıkmaya devam etti. Kamyon filan gelmeyecekti. Çalışmakta olan aracın arka tarafındaki merdiveni birer birer tırmandık. Baba'nın şaka yapmadığıydı. Daha iki saat önce.. cebindeki enfiye kutusunu arandığını anımsıyorum. Odaya sessizlik çöktü. Kerim'le geniş yüzlü. Gözlerim karanlığa alışınca. Duvarın dibine.. Şimdiyse bir adamı boğarak öldürmesine ramak kalmıştı.. dış çizgileri. "Bodrumda..'-Kemal'den söz etti.. ta ki genç anne (Rus subayın göz koyduğu kadın) durması için yalvarıncaya kadar. Kemal'i birkaç metre ilerimde otururken bulmak. ben. Kabil'de bir sinema salonu olan babası. Kemal'in yüzünü görünce.. Kerim irkil-di. doğru Peşaver'e. Baba arkamda içini çekti. Kerim. Neden ona yakarmıyorsun?" Baba burnuna bir tutam enfiye çekti. 121 Yandaki kapıya vuruldu. elindeki çantaları yere bıraka. dördü birden. omuz omuza dizildik. öylece bakıyor. Kulağıma bölük pörçük sözcükler çalındı: Yalnız gitmesine izin vermemeliydim.. kamyonun bir-iki güne kalmadan tamir edileceğini söyledi.." diye hırladı. Bodrum' bir hafta boyunca evimiz oldu. Ama babasıyla ikisi bizim oturduğumuz bölüme yaklaşınca. Ondan sonra. Bacaklarını uzattı." "Kamyonun geçen hafta bozulduğunu söylemiştin!" Kerim boğazını ovuşturdu. belki tankere sığışabilirmişiz.. beni tanıdığına ilişkin en küçük bir işaret yoktu. . krakcr.. Bana boş boş bakan gözlerinde. Odanın şurasında burasında.gerçekten görünce." "Ne zaman?" "Ne?" "Parçalar ne zaman gelir?" diye kükredi Baba.. homurtuları bastırmak için sesini yükselterek.. Hâlâ soluk almaya çalışan Kerim.. hurma ve elma yedik. Kutuya doldurdu. Karanlıktan memnundum. yaklaşık otuz sığınmacı saydım. Merdiveni tek sıra halinde indik. *** Kerim bodruma inen gıcırtılı basamakların üzerindeki kapağı kaldırır kaldırmaz. bir yerlerde damlayan suyun sesi geliyordu. İlk gece.. Kerim bunu bize. bir sürtünme sesi. gerçekten sarsıcıydı. O gece oradan ayrıldık. Tahta basamaklar Baha'nın ağırlığı altında inledi. İçlerinden biri Baba'ya. Bodrumu bir mınlo dolaştı. erkekler hep birlikte dua ettiler. Kemal. Kuzeninin bir mazot tankeri varmış. Baba onu nihayet bırakınca Kerim kıç üstü yere düştü. bir çift gazyağı lambasının yaydığı kör ışıkta duvara vuruyordu. "Bir seçenek daha var. Odadakilerin bilmediği şeyse. "Bu da ne?" diye sordu biri. Kutuyu boşalttı. neden onlara katılmadığını sordu: "Allah hepimizi kurtaracak. Buruşmuştu . Güvenliğe. can havliyle bacaklarını sallıyordu. "Bizi kurtaracak olan.. bu yüzü tanımlamak için kullanabileceğim başka bir sözcük yok. Panik. babası ve ötekiler. Kerim kıpkırmızı olmuş. güçlükle. Baba'nın merdiveni yarıya kadar tırmandıktan sonra.. Tanrım. Kutuyu göğüs cebine." dedi Baba. kel bir adam olan kuzeni Aziz. karşı koymaya çalışmış." "Ne kadardır bekliyorlar?" diye sordu Baba." dedi. oracıkta. bilirsin. bir de. herkes öneriyi kabul etti. Şu anda Celalabat'taymış. o 122 sürtünme seslerinin nedenini arıladım: sıçanlar.. "Ötekiler. yüreğinin yanına soktu. daha sonra. kaldırmışız sokaktan bir avuç toprak aldı. tankerin içine kaydık. yanakları alttaki kemiğe tutunamayacak kadar bitkin-mişçesine sarkmışta. "İki haftadır. Baba hiç tanımadığı bir kadının onurunu korumak için göğsünü kurşunlara siper etmişti. Bir kurbağa gibi vırakladı: "Bir önceki hafta da olabilir. gerisin geri yere adadığını. o sıçan kaynayan bodrumda bir hafta bekledikten sonra itiraf etti. Baba. yerden.evet.. Özgürlüğe. burnuma küfü andıran nemli..

sonra toparlanıyor. Bu görüntü. havaya ŞİMDİ ihtiyacın var. ellerimi gözümün önüne getirip salladım. bölük pörçük parçacıklar olarak anımsıyorum. yakınlarda anıran bir eşek. Tek kelime etmiyoruz. alçalıyor. çiçeğe kesmiş dut ağaçlarıyla bezeli. gri göğün alanda kurşun levhalar gibi uzanan tarlaları kıvrılarak geçiyor. söyleyecek sözümüz olmadığından değil. tiz çığlıklara dönüşmüştü. Yalnızca bu anının içimde yaşadığım biliyordum. Ama haykırmak için soluk alman gerek. ışığa. bağırmak değil. bir daha kırptım.. Baba'yla hemen o yana seğirttik. boğazlanan biri gibi cıyaklamak. çok kalın. Tarlanın öteki ucundaki alçak duvann oralardan. "PakistanMayız. Hasan'm nasırlı avucundaki makara dönüp duruyor. Işık! Baha'nın kol saati. en küçük bir kıpırtı bile. hiçbir şey göremedim. sımsıkı kilitleniyorlar. Hava bir tuhaftı. hava katı bir şey değildi ki. Kemal'in babası halkanın ortasında bağdaş kurmuş oturuyor. endişeli seslerini duydum. tanıdık bir parça. Sonra. çırpınıyor. Ellerin titriyor. Ve müzik. küçük bir mucize." Serin toprağın üzerinde. Biri bağırıyordu. bir de bir çeşmenin şarıltısı. "Kerim bizi Peşaver'e götürmesi için bir otobüs çağıracağım söylüyor. dudakların sıkılıyor. İnsan böyle bir yerde ölüp gidebilir. Mazot tankeriyse zifiri karanlık. iki tane de bavul. boş tuvale atılan rengârenk bir firça darbesi. galiba rubab tellerinden çıkan Ta Mevla. ciğerlerin seni duymazdan geliyor. düşlediği onca şeyden sonra. Ciğerlerine hava çekmelerini emrediyorsun. Bacaklarının ters V biçimindeki açıklığından. havaya. atacaksın. Baba'nın ayaklarının dibinde duran bavullarımızı gördüm. Bir sonraki anımsadığım şey. 124 sonra da soluk boruma tıkıştırmak istedim. Feryat etmek. neredeyse katıydı. gülüşmeler geliyor. gözlerimi kısıp dünya havasız kalmak üzereymiş gibi. Duvann üstünden sarkan biri bize sesleniyor. içimi Baha'ya karşı acımayla doldurdu. fisılülı dualar duydum. İkiz gölgelerimiz dalgalanan çayırların üzerinde dans ediyor. Gözlerimi yakıyordu. aşağıya baktım. çoğunluğunu sesler ve kokular oluşturuyor: Yukarıda kükreyen rokeder. yüzün seğiriyor. becerebildiğin tek şey. Ara ara. geniş. yukan. Ve o mazot kokusu. kulağımıza neşeli konuşmalar. Baba paltomun yenini çekti. gözlerimiz gökteki uçurtmaya çivilenmiş. Tepemde dikiliyordu. biçilmemiş odara bileklerimize kadar gömülmüşüz. eski. Biri öğürdü. Panik: Bodrum karanlıktı. Yüzümü gökyüzüne çevirdiğimi. tankerin tekerlekleri altında ezilen çakıl taşları. yemyeşil bir tarla. çay vaktinin geldiğini haber veriyor. Yolunun üzerinde. diyorsun. yaşadığıma şükrettim. Uçurtma dönüyor. Yolculuğun geri kalanını bir belirip bir yiten dağınık. karanlıkta yeşil bir şey parladı.. oğlunun kül rengi yanaklarını öpüyordu. sıkışıyor. ben ipi çekiyorum. Sağa. Emir. Bir çığlık yaklaşıyordu. bir mitralyözün kesik takırtısı. Bir başkası aynı sözcükleri yineledi. gerekmediğinden . O da buldu zaten: Paghman'da bir öğleden sonrası. küçük bir köy vardı. Gözlerimi bavullarımıza çevirdim. havayı küçük parçalara ayırmak. yaklaşıyor. Yaptığı. Hasan'la ikimiz. Burnum her solukta alev alıyordu. Feryadar gırtlak paralayan. Bir esinti Qtlan karıştınyor. Hiçbir şey. . mazot tankerinden çıkarken gün doğumunun gözlerimi kamaştıran. güneşten kavrulmuş bir bayırın tepesine oturtulmuş. Hayır. mazot. Yol-culann bir halka oluşturduğunu gördüm. Onları yitirmekten öylesine korkuyordum ki. gözlerime limon sürüyordu sanki. Becerebilsen. göz kırpmaya bile cesaret edemiyordum. hatta yılını bile. tasarladığı. Öyle geniş açıyorsun ki. Kapanıyor. karanlıkta mızıldanan bir bebek. uğruna 126 dövüştüğü. Gözlerimi kırptım. yolcular arkadaki merdivenden inmekteydi. mudu geçmişin kusursuzca mumyalanmış bir parçası. Ağzın kapanıyor. yaşamlarımızın dönüştüğü bu gri. biri gözkapaklarımı kaldırmış. Bir yerlerde bir baraj kapağı açılıyor ve buz gibi bir ter boşanıyor. annesinin onu yatıştırdığım duydum. Ellerimi uzatmak. Mutlu bir şey. diye düşündüm. bedenin sırılsıklam oluyor. hırsla soluduğumu anımsıyorum. kaygılandığı.birbirinin dünyadaki ilk anısı olan. çanak biçimindeki tepelerin ardında gözden yitiyordu.Ağzını açıyorsun. Yavaş yavaş çevremi algılamaya başladım. çenelerin çatırdıyor. Yaklaşıyor. Gözlerim akreple yelkovanın minicik parıltısına kilidendi. Çığlık atmak istiyorsun. Tanker sarsılıyor. Başlar madene çarpıyordu. kör edici ışığı. yolun byısına park etmiş tankeri görebiliyordum. Bir bebeğin ağladığını. zıplıyordu. aynı memeden süt emen kişilerin konuşmaya ihtiyacı yoktur. yüzüstü döndüm. İyi bir şey." dedi Baba. Biri 'mazot buharı' dedi. taşlı bir hendeğin kenarına uzandım. ansızın havayı bir kamıştan çekmeye başlıyorsun. çan sesleri ve meleyen koyunlar. Ama soluk borun. kusmuk ve dışkının ağır kokusu. İyi ama. zihnim rahatça aransın. Hasan makarayı çeviriyor. Bir başkası Şoravfyc lanet okudu. sola. Bıraktım. öne arkaya sallanıyor. 125 Hangi ay olduğunu anımsamıyordum. Toprak yolun bir tarafina. yaşamının özeti işte buydu: Tepeden tırnağa bir hayal kırıklığı olan bir oğul. ŞİMDİ. İniltiler. seyirci kalabalığını yarıp geçtik. Onun gerisinden seçilen toprak yol. gri sabah göğüne baküm.

"Bu dünyada gerçek erkeklerin sayısı yalnızca üç. 1980'ler Baba Amerika fikrine bayılıyordu.gibi. izin günüydü. kendisinin Zahir Şah'la tokaiaşırken çekilmiş eski. ardından da bir tekmenin savrulduğunu gördüm. "Gerisi" -elini şöyle bir sallayıp püüf diye buses çıkartırdı"onlar." derdi."Nefes alamıyor! Oğlum nefes alamıyor!" diye haykırıyordu. sert. ne de kırmızı püskürmeyi. kardeşim! Harekete geçin. "İsrail şunu yaptı. Lee Majors gibi kaşlarını çatar. California. Alaycı. Baba'ya beş dakika sonra çıkacağımı söyledim. hem bütün o ağaçlar. kurtancı Amerika. trafiğin gürültüsü başını ağrıtıyor. Ama Körfez'den gelen duman gözlerini yakıyor. hole. Emir. Bundan sonrası bir dövüş denemeyecek kadar hızh. evlenmemiş annelerdi. Baba parkta çay içip rovt keki yemek için buluştuğu bu mültecileri. "Artık 'Alo Milyon Dolarlık Adam' oldu. O patlamanın yankısını asla unutmayacağım. ona "koca dişli ahmak" derdi. Kemal'in babası elinde Kerim'in tabancası. Fast&cEasfye girdiğini gördüm. Baba hemen çıkıp Başkan'ı başparmağı havada. Vietnamlı. oyun alanındaki salıncaklarda kıkırdaşan. Carter'ın farkında olmaksızın komünizmin ekmeğine yağ sürdüğünü. sıkı bir adamdı. ağır çekimli bir filmde koşuyormuş gibi yapardı. Resmi çerçeveletti. kocasıysa kalçasına protez taktırmıştı. Emir?" Bunun üzerine Bay Nguyen. bunun dinle hiçbir ilgisinin olmaması. aklı fikri petrolün kaymağını yemekte olduğu için kendisiyle ilgilenmeye vakit bulamayan Arapların ortasında bir 'gerçek erkekler' adaşıydı. Kır saçlı." 128 israil'le ilgili kısım. apartmanımızın birkaç sokak aşağısında-ki Elizabeth Gölü Parkı'nda yaptığımız yürüyüşleri anımsıyorum. küçük kızlan seyredişimizi. Fremont'taki bir benzin istasyonunda çalışıyordu." Ona göre İsrail. cana yakın insanlardı. orta sınıf. Baba binamızdaki tek Cumhuriyetçiydi. İsrail bunu yaptı. bir kolunu adamın omzuna doladı. ellerini ovuşturmak yerine eyleme geçebilen biri. Baba'yı bozuk İngilizce'sini geliştirmesi için bir dil kursuna yazdırmaya çalıştım. benzin pompacısı ve devlet yardımıyla geçinen. "Öyleyse bir şeyler yapın. Kemal'in babası namluyu ağzına sokuverdi. çok da kısaydı. smtırken gösteren bir poster aldı. Ama bizlerin bir şey demesine ya da yapmasına kalmadan. engin düzlükler neredeydi? İki yıl boyunca. ucuz kitaplar satardı. gevşek sağ eli. Kemal'in cansız bedeni babasının kucağmdaydı. yakında Re129 ağan ekonomicilerinin yüzlerine bastıracağı yastığın altında boğulacak olan. siyah-beyaz fotoğrafının yanına astı. söylendi: "Belki 'kedi'nin nasıl yazıldığını bilince. Madem Arapsınız. "Altı Milyon Dolarlık Adamı anımsıyorsun. Fremont'ta birlikte. Ronald Reagan kılığında boy gösterdi. o halde Filistinlilere yardım edin!" Jimmy Carter'dan nefret eder." Baba. değil mi. Reagan televizyona çıkıp Şoravi'yi 'İblis İmparatorluk' diye niteleyince. dişsiz ağzıyla gülümseyerek. bir başka deyişle. Bir kolun. omuz silkti. 127 ON BİR Fremont. oluyor. Britanya ve İsrail. ben de koşa koşa eve geiip sana gösteririm. Bir an sonra." diye takılırdı kadın. geriye doğru sıçradı. siyasi fikirleriyle delirtiyordu. Baba bu yürüyüşlerde beni uzun. "Oğlum! Nefes alamıyor! Allah'ım yardım et!" Baba onun yanına çömeldi." Amerika'nın ve dünyanın gereksindiği şey. Daha sonra bana şöyle derdi: "Anlamadıkları şey. yaşlıca bir kan-koca olan Bay ve Bayan Nguyen'in işlettiği küçük bakkala. Bu kişi. bulvarın karşısına geçtiğini. uçuşan polenler onu öksürtüyor-du. Bir kez daha iki büklüm oldum ve içimdeki her şeyi yolun kıyısına boşalttım. "Sakın ateş etme!" diye haykırdı Kerim." diye sızlanırdı. çalışan. yepyeni bir Cadillac'ın direksiyonuna oturtmak. Ne çakan ışığı. Kerim şaşkınlık dolu bir çığlık attı. su yeterince temiz değildi. eski. dedikoducu kocakarılardan farksız. Ama Kemal'in babası bir silkinişte bu koldan kurtuldu. Hesap sormasını bilen. havuzunuzda yüzmeyeceğim. öğretmen bana bir yıldız verir. buna bağlı olarak da İslam karşıtı olmakla suçluyorlardı. Fremont'taki Afganları kızdırıyordu. biz hâlâ Kabil'deyken ABD. Kırmızı ışık yanmasına karşın. Fremont'taki komşularımızın çoğu otobüs sürücüsü. bitmek bilmez söylevlerle süslenmiş. Moskova'daki olimpiyatları boykot edeceğini açıklamıştı. az ileride kuzeniyle birlikte duran Kerim'in üzerine çullandı. polis. Onu ülser eden. kadında Parkinson hastalığı vardı. babasının hıçkırıklarına uyarak bir aşağı bir yukarı sallanıyordu. Parmaklarıyla sayardı: atak. . Hint filmleri gösteren sinemanın bitişiğindeki küçük kitapçıya girdim. Baba'yı Yahudi yanlısı. durup top oynayan oğlanları. Bisiklete bile binemeyen bir oğlanı. Baba tiksintiyle inledi: " Vah vahi Brejnev Afgan halkını katlediyor ve bu fıstıkçının söyleyebildiği tek şey. öylece duruyordu. Amerika'da yaşamaktı. 1980'de. Meyve hiçbir zaman yeterince tatlı. Açık. abartılı bir Arap aksanıyla. ha?" 1983 baharında bir pazar günü. Ama burun büktü. politik görüşleriyle aydınlatırdı. bu konuda Brejnev'in bile onun kadar başarılı olamadığını öne sürerdi: "Bu ülkeyi yönetmeye uygun değil. tren yolunun Fremont Buivarı'yla kesiştiği yerin biraz batısında.

nasırlı işçi eli. anılanmı gömeceğim yerdi. Kendini biraz daha memleketinde hissediyordun. yaşlı bir kadını böylesine 131 korkuttuğunu görmek. öyle değil mi?" Masanın üstünden uzandım." dedi. kınlan bir camın şangırtısı geldi. Emir için son bir armağan. Benim için Amerika. sesi güzel olan biri güneş doğuncaya. Baba iki lokma aldıktan sonra. ama tanıdığımız insanların arasındaydık . Bayan Nguyen. Emir. yumuşak öğrenci elimle onun pür-tüklü. çoğunluğu vize bekleyen Afganlar. Baba'nm ayaklarının dibinde de cam kırıkları. trenleri. Çay demlenir. Bize bakıyorlardı. Bay Nguyen'e bir çek yazmış. Bir daha buraya gelmesin. Ama rutubedi günlerde bileklerini nasıl kıvırdığı. anılarının yasını tutacağı yer." "Beni hırsız mı sanıyor?" dedi Baba. bir başkası da küçük orgunu getirirdi. on ikişer saadik vardiyalar halinde benzin pompalıyor. Dışarıya çıkınca. bir dergiyi tekmeledi. kulağıma bağırışlar. "Ne biçim ülke bu? Kimse kimseye güvenmiyor!" Bayan Nguyen başını uzattı: "Polis çağıracağım. Bay Nguyen karısına sarılmıştı. Bay Nguyen'e polis çağırmadığı için teşekkür ettim. telefon numaramızı verdim." "Eskisi kadar değil. Afgan bir tanıdığının benzin istasyonunda çalışmaya başladı . Evine girip çıkan insanları. o da kimliğini görmek istemiş. Haftada ala gün. Onu buradan götüreceğim. tek odalı daire132 miz kirli çorap ve kedi pisliği gibi kokuyordu. Hepsi bu kadar. Kabil'de ağaçtan kopardığımız bir dal parçasını kredi kartı niyetine. bu kişisel bir şey değil. duvann dibindeydi. ter. Baba. polis çağırmayın. Baba için. bisikleüeri düşündüm." dedim. Çok üzgünüm. mazot) giysilerine sinmişti. Bayan Nguyen'e adresimizi. "Lütfen hesabı çıkarınca beni arayın. açıklamak istercesine. uçları kırık tırnaklarının altı motor yağı yüzünden simsiyahtı. sesini yeniden yükselterek. sivrisinekler çekilip eller çırpılmaktan acıyıncaya kadar şarkı söylerdi. Yanından geçerken. içeri girmeyeceğine dair söz aldım. benzincide artık müdür olduğunu kastederek. "Sen iyi. Ay sonunda Baba çubuktaki çentiklere göre ödeme yapardı. İyi olur. O akşam yemeğimizi sessizce yedik. oldu mu? Lütfen!" "Tamam." "Burada çok zorlanıyor. Bütün komşuları akşam yemeğine çağırırdı. "Tam iki yıldır o kahrolanı meyvelerini alıyoruz. Baba'yı eve götürdüm. Ha-san'la dalı alır." "Seni burada istemiyorum. geldiğimiz hafta başlamışta. buraya benim için gelmedik. İçlerinden biri mutlaka bir tavla. tandır'm alevleri arasından bizim için çektiği her nan somunu için bir çizgi. "Kimlik sormak zorunda. onunla ortak ataları bulunan. benzin istasyonunun kokulan (toz.iş aramaya." dedi Bay Nguyen. bizimle aynı katta oturan. ama baban delinin teki. o balkonda somurtarak sigara içti. Şimdi de Amerika. tabağını itti. babasını ve büyükbabasını tanıyan. devrilmiş bir 130 dergi rafı. "Nüfus cüzdanımı görmek istiyor!" diye gürledi Baba.en azından Baha'nın tanıdığı. Nguyenlere gülümseyerek. Kimlik filan yok. Washington Bulvarı'nın hemen dışında. Bazen ona öğle . Celalabat'ın şeker kamışı tarlalarını. Anlaşıldığına göre. Ellerinin her zamankinden daha çok titrediği gözümden kaçmadı. Bana döndü. Nguyen çifti bet beniz atmış. "Orada daha muduydun. gerçekten. Senin için değil. Ya hemen git ya da polis çağırırım. Yemeklerden sonra mide ilacına uzanırken. Benim temiz. "Babam hâlâ Amerika'daki yaşama alışmaya çalışıyor. cebini parayla dolduruyoruz ve bu köpekoğluköpek kimliğimi soruyor!" "Baba. Baba portakal almış ama yanında nakit yokmuş. finna giderdik. tezgâha bakıyor. su bardağımda yüzen buza bakarak. Baba yeniden evlenen ama ölmüş karısını bir türlü unutamayan bir dul gibiydi. götür onu. Baba'yı kapıya doğru çevirdim. Yerde portakallar. zararı karşılayacağımızı ekledim. bir delikanlısın." "Peşaver benim için iyiydi. çok yoruluyorsun. onu. Masanın karşısından ona baktım. Peşaver'den gelen Boeing'den ineli bir buçuk yılı geçmişti ve Baba hâlâ alışmaya çalışıyordu. elimi onun elinin üzerine koydum. Ama anlatmadım. Bakımsız. tezgâhın arkasında. altı ay beklemiştik. ABD'ye geldikten bir ay sonra Baba. Farsça. Fırıncı bıçağıyla dalın üzerine bir çentik atardı. Bastonuyla Baba'yı gösteriyordu. Onlara. başını olur anlamında salladı. ovuşturduğu gözümden kaçmamıştı. eklem yerleri sıyrılmış." dedi Bay Nguyen. Kabil'de bana aldığı bütün o kamyonları. Sakın polisi aramayın. Tel çerçeveli gözlüğünün ardındaki gözlerini Baba'dan ayırmıyordu. "Belki de Peşaver'e dönsek daha iyi olacak." dedim. Şor Pazan'nın tıklım öklım geçitlerinde yürümeyi. Kitabı bıraktım. dükkâna döndüm ve Nguyenlerden özür diledim. koşarak yolun karşısına geçtim." "Lütfen." dedim. karısının önüne geçerek. geçmişi onunkiyle örtüşen insanlarla selamlaşmayı özlüyordu. Kapının önüne insanlar toplanmıştı." Bayan Nguyen kâğıt parçasını aldı.Mike Hammer'm yıpranmış bir kitabını karıştırıyordum ki. Baba'ya duyduğum öfkeyi artırdı. "Ayrıca. alnından nşkıran ter de. kırılmış bir kavurma kavanozu. yağ değiştirip ön camlan yıkıyordu. kullandığımızı anlatmak isterdim. Peşaver'de vizelerimizi alıncaya kadar. Ben mutfakta haşlanmış tavuk kanadıyla pilav yaparken. Babamın zor bir dönem geçirdiğini söyledim. Paghman bahçelerini özlüyordu.

neon lambaların ışığında girdap gibi dönüyordu. Baha'nın eski. Mezuniyetten hemen önce onunla bu konuyu kısaca tartışmış. kepimi takmamı işaret etti. Yanıma geldi. alnıma bir öpücük kondurdu. Baba bedava yiyecek kuponlanyla dolu torbayı Bayan Dobbins'in masasına bıraktı. Baba herkese bir sürahi bira daha söyledi. Ama arabayı durdurduğum an silkinip doğruldu. oğlumla birlikte içeceğim. Beysbol kepli. Beni gördü." dedi bana. cıyak cıyak bağıran kızlar." dedi. Baba da yorgunluktan sulanmış gözleriyle omzu133 nun üstünden bakar. floresari lambaların ışığında Baba'nın yüzü gergin ve soluk görünürdü. "Bu akşam. bir türlü sevemediğim biranın o ekşi kokusu duvarlara sinmişti. Bu arada yaşlı adama bir viski. birasını talaş kaplı zemine döke saça bardağını kaldırdı. Eve dönerken. bir tane daha ısmarladı. Baba kahverengi takım elbisesi. Bar tezgâhına. herkese. Adam başını salladı. ona kötü bir şaka yapıyormuşuz ya da Hasan'in deyişiyle 'numara çekiyormuşuz' gibi. Parmağıyla müzik dolabını gösterdi. "Ben her zaman çalıştım. boğuk bir sesle. iki bira söyledi. diye düşündüm gülümseyerek. kayış gibi yüzünün. bir bana bir Baba'ya baktı. kolunu boynuma doladı. Baba yolda uyukladı. el salladı. İçerisi loştu. Baba?" . ama artık gereksiz. gülümsedi. o üçüncü birayı bitirmişti bile. Dikkat çekmiştik. ona bu yıl." dedi ortaya." dedi." dedi. Baba kravatını gevşetti. Niyetim ona destek olmak. derin gamzeleri vardı. Yiyecek kuponlarını aldı. Peşaver. 135 Ben bardağın dörtte birini. sesi bana hep ılık. "Söyle. "Neden. bense kareli pantolonum ve spor ceketimle. Bir tane de dostuma. aynı sövgüyü ağız dolusu yineleyenlerin naraları. Baba birasmı üç yudumda bitirdi. Hep o bildik Baba. yaşlı bir adamın yanına iliştik. el sallardı. Aramıza giren kalabalık yüzünden bir görünüp bir kayboluyordu: kucaklaşan. Eliyle. dedi. 'yirmi yarda' çizgisinin yanında buldum. onu yağ lekeleriyle kaplı tezgâhın önünde bekleyen bir müşteri için raflarda bir paket sigara aranırken bulurdum. Lokantanın sahibine." Bayan Dobbins'in gözleri ışıldadı. İşe alındığı gün. Hay-ward. fotoğraf çeken ailelerin ve mavi cüppelerin arasında bir ara Baba'yı gözden yitirdiğimi anımsıyorum. Onu elleri ceplerinde. Kabil'deyken daha uzun değil miydi? Af134 gan düğünlerinde ve cenazelerinde giydiği o tek takım elbisesini. Kalktığımızı görünce çok üzüldüler. peki ya boyu. Baba'nın sakalı ağanyor. Amerika'da da çalışacağım. Bir keresinde bana. üniversiteye de belki bir sonraki yıl gitmekti. denetim memurumuz Bayan Dobbins'i görmeye gittik. en büyük korkularından birini bertaraf etmiş oldu: bir Afgan tarafından. O akşam beni Hayward'daki bir kebapçıya götürdü. Ben içeriye girerken. Adamlar onun elini sıkıp sırtına vurdular. "Sağ olun. beni görünce gülümser. tepedeki Michelob tabelasının donuk. bu bakışın muhatabı olmak çok hoşuma gitti.ekşimsi. keskin. kapının üstündeki elektronik zil ding-dong öter. bir iş bulup çalışmak istediğimi söylemiştim. ballı sütü çağrıştırırdı. koyu san Buick Century'si-ni ben kullandım. Tütün ve alkol kokuyordu ." dedi. kilise korosunda şarkı söylediğini anlattı. "Bu akşam mutluluktan uçuyorum. yirmi yaşındaydım ve futbol sahasında mezuniyet keplerini havaya fırlatan öğrencilerin en yaşlısıydım. parlak. o da güçbela yudumladığımda. en sevdiği parçalan çalsın. resmimi çekti. mavi ışığında hastalıklı bir görüntüsü vardı. Çok teşekkür ederim. masayı adamakıllı donattı. ona inandım. Yemekten sonra Baba beni yolun hemen karşısındaki bara götürdü. sözcükler dilimde buharlaşıverdi.bir bakıma bu. "Sokağın sonuna kadar git. "On beş yıldır bu meslekteyim ve ilk kez birinin böyle bir şey yaptığını görüyorum. Ama bana o alev saçan Baba bakışlarını fırlattı. tişörtlü adamlar bilardo oynuyor. "Çok müftehirim. Baba'ya bir selam çaktı. ama artık sadaka istemiyorum. Kadehlerini onun şerefine kaldırdılar. Az sonra barı bangır bangır bir folk müziği doldurdu: Baba parti veriyordu. şakaklarındaki saçlar seyreliyor-du. Üst dişleri yoktu. Bayan Dobbins. Bir ara ayağa kalktı. kahverengi takımı giymiş. yaşlı adama bir avuç bozukluk verdi. siyah bir kadındı. yeşil çuhalı masaların üstündeki kesif sigara dumanı. babalarıyla şakalaşan oğlanlar. Emir. Böylece Baba. birlikte San Jose'ye. 1983 yazında liseyi bitirdim. gürledi: "Kahrolsun Rusya!" Kahkahalar. oğlum sonbaharda üniversiteye başlıyor." diye ekledi. para biriktirmek. benden çok onun günüydü. Gülümsedi. Kaynaşıp duran. fotoğraf kamerası göğsünde. bir kasanın karşısına geçip yiyecek kuponu uzatırken yaşadığı o küçük düşürücü anlara son vermiş. Kabil. habis bir tümörden kurtulmuş birine benziyordu. Adam kepine dokundu. Afganistan'da çalıştım. pırıl pınl gözleri. yardım parasıyla yiyecek alırken görülme korkusunu. okulun saat kulesinin de arkamdan görünmesine özen göstererek. gülen. Ona gülümsedim . Gururluydu. bir kaya matkabı gibi horladı. ellinci doğum gününde aldığım kırmızı kravatı takmıştı. dört bilardo oyuncusuna da bir sürahi Budweiser ısmarladı. yaşlı adamın omzuna hafifçe vurarak. Bunu söylerken gözleri parlıyordu. lütfen. Baba sosyal yardım bürosundan çıkarken. Oldukça şişman. Baba bir sigara yaktı.yemeği götürür. Biri onun sigarasını yakü.

"Sür, hadi." Arabayı sokağın güney ucunda park ettirdi. . Paltosunun cebine uzandı, bir anahtar destesi çıkardı. "İşte," dedi, önümüzdeki arabayı göstererek. Eski model bir Ford'du; uzun, geniş, koyu renk. Rengini ayışığında çıkarta-mıyordum. "Boya istiyor; istasyondaki çocuklardan birine yeni amortisör taktıracağım. Ama çalışıyor." Anahtarları aldım; afallamıştım. Bir ona, bir arabaya baktım. "Üniversiteye giderken kullanırsın," dedi. Elini ellerimin arasına aldım. Sıktım. Gözlerim yaşarmıştı; yüzlerimizi gizle136 yen gölgelere minnettardım. "Teşekkür ederim, Baba." İndik, Ford'a bindik. Grand Torino'ydu. Lacivert, dedi Baba. Mahallenin çevresinde bir tur attım, frenleri, radyoyu, sinyalleri denedim. Sonra apartmanımızın otoparkına girdim, motoru durdurdum. "Teşekkür, Baba can," dedim. Daha fazlasını söylemek istiyordum; bu kibar, düşünceli davranışının beni ne kadar duygulandırdığını, benim için yaptığı, hâlâ da yapmakta olduğu onca şeye ne büyük bir minnet duyduğumu. Ama bunların onu utandıracağını biliyordum. Onun için, yinelemekle yetindim: "Teşekkür" Gülümsedi, geriye yaslandı; alnı neredeyse tavana deği-yordu. Hiçbir şey söylemedik. Karanlıkta öylece oturduk, soğuyan motorun çıkardığı çıtırtıları, uzaklarda bir yerde çalan sirenin tiz çığlığını dinledik. Sonra Baba başını bana çevirdi. "Keşke bugün Hasan da bizimle olsaydı," dedi. Hasan'in adını duyar duymaz, soluk boruma bir çift çelik el yapıştı. Camı indirdim. Çelik. parmakların gevşemesini bekledim. *** Mezuniyetin ertesi günü Baba'ya, sonbaharda koleje, iki yıllık bir üniversiteye yazılacağımı söyledim. Soğuk, demli çay içiyor, kakule çiğniyordu; akşamdan kalma olup da başı ağrıdığında, en güvendiği tedavi yöntemiydi. "Galiba İngilizce'yi seçeceğim," dedim. Yüreğimde bir çarpıntı, yanıtını bekledim. "İngilizce mi?" "Yaratıcı yazarlık." Bunu biraz düşündü. Çayını yudumladı. "Öyküler, demek istiyorsun. Öykü uyduracaksın." Gözlerimi ayaklarıma diktim. 137 "Bunun için para ödüyorlar mı? Öykü uydurmaya, yani?" "Eğer iyiysen, evet," dedim. "Ve keşfedilirsen." "Bu keşfedilme olasılığı... yüksek mi?" "Oluyor işte," dedim. Başıyla doğruladı >r İyi olmak ve keşfedilmek için ne kadar ?„ beklemen gerekecek, peki? Nasıl geçineceksin? Evlendiğin zaman, hanım\na. nasıl bakacaksın?" Başımı kaldırıp gözlerine bakmaya cesaret edemiyordum. "Bu arada... bir iş bulurum." "Ah," dedi. uVah vah. Anladığım kadarıyla, mezun olmak için yıllarca okuyacak sonra da tıpkı benimki gibi, istesen bugün girebileceğin çattı bir işe gireceksin ve diploman sayesinde, bir gün keşfedilmeyi umarak... bu küçücük olasılıkla yaşayacaksın." Derin bir soluk aldı, çayını yudumladı. Tıpla, hukukla ve "gerçek meslekler"le ilgili bir şeyler homurdandı. Yanaklarım yanıyor, suçluluk duygusu içimi bir kasırga gibi dolanıyordu; ülseri, kararmış tırnaklan ve sızlayan bilekleri pahasına kendimi düşünmenin, kendimi oyalamanın suçluluğu. Ama kararlıydım, direnecektim. Baba için özveride bulunmayacaktım artık. Bunu son kez yaptığımda, kendi kendimi mahvetmiştim. İçini çekti, bir avuç kakuleyi ağzına attı. *** Bazen, Ford'umun direksiyonuna geçer, camları açar, saatlerce dolaşırdım; Doğu Körfezi'nden Güney Körfezi'ne, Yanmada'nın ucuna, sonra geriye. Fremont'taki mahallemizin ızgara biçimindeki, iki yanı kavak ağaçlı yollarında; apartmanlarda oturanların, köhne, tek kadı, pencereleri parmaklıklı evlerde oturanlarla asla tokalaşmadığı, benimki gibi eski püskü arabaların asfalt yollara yağ damlattığı mahallemizde. 138 Birbirine bitişik arka bahçeleri kurşunkalem grisi, zincirleme çitler ayırırdı. Sağa sola saçılmış oyuncakların, iç lastiklerinin, etiketi soyulmuş bira şişelerinin kirlettiği ön bahçelerse bakımsızdı. Ağaç kabuğu kokan gölgeli parkların, aynı anda beş Buzka/i yarışması yapılabilecek büyüklükteki alışveriş merkezlerinin önünden geçerdim. Los Altos'un tepelerine tırmanır, geniş pencereli villaların, dövme demirden, süslü kapıları koruyan mermer aslanların önünde yavaşlar, çimenleri güzelce kırpılmış gezinti yolları, tombul melekli çeşmeleri olan, park yerinde asla bir Ford Torino'ya rastlanmayan malikânelere bakardım. Baha'nın Vezir Ekber Han'daki evi bu köşklerin yanmda müştemilat gibi kalıyordu. Bazı cumartesi sabahlan erken kalkar, 17 numaralı karayolundan güneye, Santa Cruz'a yollanırdım; Ford virajlı dağ yolunu tırmanırken epeyce zorlanırdı. Arabayı eski deniz fenerinin yanında durdurur, denizden

yuvarlana yuvarlana yükselen •pusa bakarak güneşin doğuşunu beklerdim. Afganistan'dayken okyanusu salt filmlerde görmüştüm. Karanlıkta, Hasan'in yanında otururken, okuduklanmin doğru olup olmadığını merak ederdim: Deniz havası gerçekten de tuz mu kokardı? Hasan'a, bir gün yosun kaplı bir kumsalda yürüyeceğimizi, ayaklanmızı kumlara gömeceğimizi ve ayak parmaklanmızı kaplayan, sonra da çekilen suyu seyredeceğimizi söylerdim hep. Pasifik'i ilk gördüğümde, ağlamamak için kendimi güç tuttum. Çocukluğumun sinema perdelerindeki kadar engin ve maviydi. Bazı akşamlar arabayı bir çevre yolundaki üst geçitte durdurur, yüzümü parmaklığa yapıştırıp aşağıya bakardım; trafikte ağır ağır ilerleyen, upuzun bir kuyruk oluşturan araçla-nn göz kırpan, kırmızı arka lambalannı sayardım. BMW'ler. Saab'lar. Porsche'ler. İnsanların genellikle Rus malı Volga, eski Opel ya da İran malı Paikan kullandığı Kabil'de hiç görmediğim arabalar. AB D'ye geleli nerdeyse iki yıl olmuştu ve ben bu ülkenin genişliğine, uçsuz bucaksızlığına hâlâ şaşmaktaydım. Her otoyolun ilerisinde bir başka otoyol, her kentin ardında bir başka kent uzanıyordu; tepeleri dağlar, dağları tepeler kovalıyor, onları da başka kentler, başka insanlar izliyordu. Kabil benim için, Roussi ordusunun Afganistan'ı işgalinden çok önce, köylerin yakılıp okulların yıkılmasından, mayınların toprağa ölüm tohumlan gibi bolca ekilmesinden, çocukların gömülüp tepelerine bir öbek taş yığılmasından çok daha önce bir hayaletler kenti olmuştu. Tavşandudaklı hayaletlerin doldurduğu bir kent. Amerika farklıydı. Amerika geçmişi şu kadarcık umursamadan, gürül gürül akan bir ırmaktı. Bu ırmağa girebilir, günahlarımın dibe çökmesini bekleyebilir, suların beni başka, çok uzak bir yere taşımasına izin verebilirdim. Hayaletlerin olmadığı, anıların, günahların bulunmadığı bir yere. Başka hiçbir şey için değilse bile, salt bunun için Amerika'yı kucakladım, bağrıma bastım. Ertesi yaz, yirmi birime bastığım 1984 yazında, Baba Bu-ick arabasını sattı ve Kabil'deyken bir lisede fen hocası olan eski bir tanışından, beş yüz elli dolara 71 model, külüstür bir Volkswagen otobüs aldı. Bütün komşular camlara koşmuş, sokağı aksıra tıksıra kat eden, osurarak otoparkımıza giren otobüsü seyrediyordu. Baba marşı kapadı, bırakü otobüs park yerimize doğru yavaşça, sessizce kaysın. Koltuklarımıza gömüldük, gözlerimizden yaş gelinceye kadar, daha da önemlisi, komşuların camlardan çekildiğini görünceye kadar güldük. Otobüs yürekler acısı bir kadavraydı: paslanmış metal, kırık camların yerine yapıştırılmış siyah çöp naylonları, kabak lastikler ve yaylan görünen, yırtık pıttık bir döşeme. Ama eski öğretmen Baba'ya motorun ve vitesin sağlam olduğuna güven140 ce vermişti; adamın en azından bu konuda yalan söylemediği anlaşıldı. Cumartesi günleri Baba beni gün doğarken uyandırırdı. O giyinirken, ben yerel gazetelerdeki küçük ilanları tarar, eski eşyalarını satışa çıkaranları işarederdim - bunlara 'garaj satışı' deniyordu. Haritada rotamızı belirlerdik - önce Fremont, Union City, Newark ve Hayward, sonra San Jose, Milpitas, Sunnyvale, zaman kalırsa da Campbell. Otobüsü Baba kullanır, termosundan sıcak çay yudumlardı, ben de rehberlik ederdim. Eski eşyalarını satışa çıkaranlara sırayla uğrar, insanların arak istemediği ıvır-zıvın satın alırdık. Eski dikiş makinelerine, tek gözlü Barbie bebeklere, tahta tenis raketlerine, telleri kopmuş gitarlara, piyasadan çoktan kalkmış, Electrolux süpürgelere gülerdik. Öğleden sonra, otobüsün arkasını kullanılmış eşyalarla doldurmuş olurduk. Pazar sabahı da erkenden, Berryessa dışındaki San Jose bitpazarına yollanır, kulübemsi bir tezgâh kiralar, bütün o hurdayı küçük bir kâr karşılığında satardık: bir gün önce yirmi beş sente aldığımız bir plak bazen bir dolara, bazen de beş tanesi dört dolara giderdi; on dolara aldığımız bir Singer pedallı dikiş makinesinin biraz pazarlıktan sonra yirmi beş dolara çıktığı bile olurdu. Afgan aileler San Jose bitpazannın koca bir bölümünü ele geçirmişti. 'Kullanılmış Eşyalar' kısmındaki geçiderde Afgan müziği duyardınız. Buradaki Afganlar arasında söze dökülmemiş bir andaşma, bir davranış yasası vardı: Geçidin karşısındaki adamı selamlar, onunla bir parça patates bolani ya da biraz kabuli paylaşıp gevezelik ederdin. Anne ya da babasının ölümü için başsağlığı diler, bir çocuğun doğumunu kutlar, söz Afganistan ve Roussflcrden açılınca da (ki, açılmadığı görülmemişti), başını esefle sallardın. Ama cumartesi günlerine değinmekten özenle kaçınırdın. Çünkü, geçidin karşı141 sındaki hemşehrinin dün, garaj satışına daha erken ulaşma hırsıyla, otoyol çıkışında sollamaya çalışırken, arabasına toslamana ramak kalan kişi olduğu ortaya çıKâbilirdi. O tezgâhlarda, çayla birlikte bol bol sunulan bir şey de, Afganlar hakkındaki dedikodulardı. Bitpazarı, bilgilendiğin yerdi: Yeşil çayını yudumlayıp bademli kolca yerken, kimin kızının nişanı bozup Amerikalı sevgilisiyle kaçtığını, kimin Kabil'deyken bir Perpami (komünist) olduğunu, kimin hâlâ yardım parasıyla geçinirken, yastık altındaki parayla bir ev aldığını öğrenirdin. Çay, politika ve skandal, pazar günlerinin değişmez gıdalarıydı. Bazen, ben tezgâha göz kulak olurken Baba bir elini göğsüne saygıyla bastırmış bir halde geçitlerde gezinir, Kabil'den tanıdığı kişileri selamlardı: Bana çok az kullanılmış, yün paltolar satan terzilerin, boyası gitmiş bisiklet başlıkları satan makine ustalarının yanı sıra, eski büyükelçiler, işsiz cerrahlar, üniversite profesörleri.

Temmuz 1984'te, bir pazar sabahı Baba tezgâhı hazırlarken, ben iki fincan kahve almak için büfeye gittim; dönünce Baba'yı yaşlıca, seçkin görünüşlü bir erkekle konuşurken buldum. Fincanları otobüsümüzün arka tamponuna, '84'te RE-AGAN/BUSH' etiketinin yanına bıraktım. "Emir," dedi Baba, eliyle beni çağırarak, "bu beyefendi, General İkbal Taheri. Kabil'de madalyalı bir komutandı. Savunma Bakanlığı'nda görevliydi." Taheri. Bu ad neden bu kadar tanıdık geliyordu? General, katıldığı resmi davetlerde önemli kişilerin en küçük .şakasına bile anında gülmeye alışmış birinin tez canlıh ğıyla güldü. Gümüş rengi, seyrelmiş saçlarını güneşten yanmış, pürüzsüz alnından geriye doğru taramıştı; gür, kırçıl kaşları vardı. Kolonya kokuyordu; demir grisi, ütülenmekten parlamış, üç parçalı bir takım elbise giymişti; yeleğinden bir cep saatinin altın kösteği sarkıyordu. "Bu ne güzel bir takdim böyle," dedi Baba'ya; sesi derin, kültürlüydü. "Selam, bapem." Merhaba, evladım. "Selam, General Efendi," dedim, tokalaşırken. İnce ellerinden umulmayacak kadar sert, güçlü bir el sıkışı vardı; bu kremli deri alttaki çeliği gizliyordu sanki. "Emir büyük bir yazar olacak," dedi Baba. Bunun anlamını daha sonra kavrayacaktım. "Üniversitedeki ilk yılını bitirdi; üstelik bütün notlan A." "Kolejdeki ilk yılımı," diye düzelttim. "Maşallah" dedi General Taheri. "Belki ülkemizi, tarihimizi yazarsın, ha? Ekonomimizi?" "Ben kurgu yazıyorum," dedim. Rahim Han'ın verdiği deri ciltli deftere yazdığım bir düzine kadar kısa öyküyü düşündüm; bu adamın karşısında onlardan ansızın neden utandığımı merak ettim. "Ah, bir masalcı," dedi general. "Eh, insanlar böyle güç anlarda oyalanmak için öykülere gereksinirler." Elini Baha'nın omzuna koydu, bana döndü. "Öyküden söz etmişken, babanla birlikte, Celalabat'ta sülün avladığımız bir yaz gününü anımsadım," dedi. "Olağanüstü günlerdi. Yanlış anımsamıyorsam, babanın gözleri avda da en az işteki kadar keskindi." Baba yere serdiğimiz muşambanın üzerindeki tahta tenis raketini botunun ucuyla dürtükledi: "Hangi iş? İş mi kaldı?" General Taheri'nin yüzünde hem hüzünlü hem de kibar bir gülümseme belirdi; iç geçirdi, Baba'nın omzuna tatiılıkla vurdu. "Zendajji mezara,'" dedi, Yaşam devam ediyor. Gözlerini bana çevirdi. "Biz Afganlar fena halde abartmaya eği-limliyizdir, baçem; pek çok kişinin hiç hak etmediği halde göklere çıkarıldığına tanık oluyorum. Ama baban övülmeyi, yüceltilmeyi gerçekten hak eden bir avuç kişiden biridir." Bu 143 küçük söylev bende, takım giysisiyle aynı izlenimi bıraktı: fazla kullanılmış ve doğal olamayacak kadar parlak. "Beni pohpohluyorsun," dedi Baba. "Hiç de değil," dedi general, alındığını göstermek için başını bir yana eğip elini göğsüne götürerek. "Çocuklar babalarını tanımalı, geçmişini öğrenmeli." Bana döndü: "Babanın değerini takdir ediyor musun, bacenü Kıymetini gerçekten biliyor musun?" "Balay, General Efendi, biliyorum," dedim. Keşke bana "evladım" demeyi bıraksaydı. "Öyleyse, seni kutlarım; erkekliğe giden yolu yanlamışsın bile." Sesinde şakacılıktan ya da alaycılıktan eser yoktu; yalnızca yüksekten bakmaya alışmış, kibirli birinin övgüsüydü. "Perfercan, çayın soğuyor," dedi, genç bir kadın sesi. Arkamızda duruyordu; dar kalçalı, kömür karası, kadife saçlı, çok güzel bir kadındı; elinde bir termosla suni köpükten yapılma bir bardak vardı. Yüreğim hızlanıverdi; gözlerimi kırpıştırdım. Uçan bir kuşun kıvrık kanadan gibi birleşen, kalın kaşlar; eski bir Pers prensesinin o narin, hafif kemerli burnu - Şakname'&tVi Rüstem'in kansı ve Sohrab'ın annesi olan Tahmine'nin burnu gibi. Uzun, gür kirpiklerin gölgelediği kestane rengi gözleri, benimkilere çevrildi. Bir an durdu. Sonra uçup gitti. "Çok kibarsın, bir tanem," dedi General Taheri. Bardağı ondan aldı. Kız dönüp gitmeden önce, o nefis cildinde, çenesinin hemen üstünde sol yanda orak biçiminde, küçücük bir doğum lekesi gördüm. İki geçit ileride duran gri bir minibüse gitti, termosu içine koydu. Eski plaklarla, kitaplarla dolu kutulann arasına eğilirken, saçlan bir omzundan aşağıya çağlayan gibi döküldü. "Kızım, Süreyya can," dedi General Taheri. Konuyu değiştirmek için sabırsızlanan biri gibi derin bir soluk aldı, altın 144 cep saatine baktı. "Eh, yerleşme vakti geldi." Baba'yi yanaklarından öptü, elimi ellerinin arasına aldı. "Yazılarında bol şans dilerim," dedi, gözlerimin içine bakarak. Uçuk mavi gözleri, gerideki düşünceleri kesinlikle ele vermiyordu. Günün kalanını, gri minibüse bakma dürtüsüyle boğuşarak geçirdim. Eve dönerken, dank etti. Taheri. Bu adı daha önce duyduğumu biliyordum. "Etrafta Taheri'nin kızı hakkında bir söylenti dolaşmıyor muydu?" dedim, gelişigüzel bir sesle konuşmaya çalışarak.

şiir kitapkrında yeldd'nm gözü uyku tutmayan. lütfen. hırsızların masallarını aniatan Ali'yi dinlerdik. "Beni bilirsin. Generalle birbirimize veda eder. ama bazen birkaç günde. Kalktım. "Aman. Baba'ya Coca-Cola ister misin. Yaşım ilerledikçe. buysa sınıfta Süreyya'nın kemerli burnundan başka bir şey düşünmeyen biri için bir mucizeydi. Ali. Bazen oturduğu bez koltuktan kalkar. Gözlerimin arka tarafa. saçları kızıla boyalı bir kadın olurdu. bir talihsizlik yaşadığı. parlak gözlerini düşündüm. sonra döküldü. sakar görünmemeye çalışarak oradan uzaklaşırdım. topukları asfaltta daha da beyaz görünür. Baba'mn otobüsünde kilometreleri sayardım. Ama o günden sonra kapısını çalan bir khastejjar." "Gerçekten mi? Hepsi bu mu?" Yaramaz gözleri yüzümü tarıyordu. o günkü satışlardan konuşurduk. benimle sohbet ederdi. güneşin doğup onları sevdiklerine kavuşturmasını bekleyen âşıklara acı çektiren. Te/da'mın sonunda doğan güneş. gerindim. Baba. yüz altmış dolar kazanmıştık bile. değil mi?" "Neden soruyorsun?" Bana haylaz haylaz bakıyordu. geç saatlere kadar uyumazdık. Süreyya Taheri'nin orak biçimindeki doğum lekesini. bileğindeki gümüş bilezikler şıngırdardı. Omuz silktim. birileriyle sohbet etmeye gitmişse. bunaltıcı bir pazar günü. 680 sayılı otoyola çıktık. tezgâha yerleştirirken görünceye kadar.saat daha yarım olduğu halde. ta ki onu yalınayak. Emir. "Sohbet dedikoduya döner dönmez. kadife bir perde gibi salınan saçlarının yere vuran gölgesini düşünürdüm. bir ara bir erkekle. gri takım elbisesi bulunan generale el sallardım. yıldızsız bir gece olduğunu okudum. şanslar da gayet iyiydi . ayaklanmızı kürsü*nün altına sokar. sararmış ansiklopedilerle dolu kutuları açıp." dedi Baba. kış yağmurları bastırıp Baba'mn eklemlerini sızlattı. Baba?" "Ben ahmak değilim. yazılarımdan. "Yalnızca meraktan. gözlerime bir anlığına kenetienen. ekledi: "Dikkatli ol. yani kışın ilk." Gülümsedi. Geçitte dolanmak. soluk tenli. Emir. Süreyya.. savaştan. kendilerini mum alevine atan pervaneleri. Bayılırım. Onu düşünmek bile yüreğimin kekelemesine yetiyordu. efendi bir kız." "Neye karşı. Derslerin neredeyse tamamından A almıştım. Baba. o da bana. "Ya?" "Düzgün bir kız olduğunu duydum. önünden geçip giderken onu tanımıyormuş gibi yapar. kız tezgâhın gerisinde yalnız olurdu. dolayısıyla beni kandırmaya kalkışma.Otobüsümüz bitpazanndan ayrılan araç kuyruğunda milim milim ilerlerken." 145 O gece yatakta. Yelda gecesi Hasan'la geleneğe uyar. diye sordum. yelda gecesi karpuz yiyenlerin bir sonraki yaz hiç susama-dıklanna yemin ederdi." "Neden söz ettiğini anlamıyorum. elişleri yapan. "Belki haksızlık. -~* Sonra. sanki kızın göğüs kanseri olduğunu ifşa eder gibi. tek sözcük etmezdim." "Ama bazı laflar edilmişti. topluca. Süreyya Taheri. Süreyya Tahe147 ri'yi tanıdıktan sonra. yapraklar sarardı. bu en uzun gecede bize sultanların. Bir süre hiç konuşmadan yol aldık. Bazen." ." Baba iç geçirdi. oturmuş kitap okuyan Süreyya'ya kaymaması için olanca irademi kullanmam gerekirdi. Her seferinde içimden yeminler ederdim: Yaz bitmeden onunla mutlaka konuşacaktım. Pazar sabahı gelip de yatağımdan indiğimde. ben bir türlü Süreyya'nın gözlerine bakacak cesareti top-layamadım. haftanın her gecesi benim için yelda olup çıktı. general bir başka geçide. Yelda'yı^ çıldıran. dedi. "Yoksa seni etkiledi mi?" Gözlerimi yuvarladım. Bitpaza-nnda bulduğum prensesim." Bunu çok ciddi bir sesle söylemişti. otobüsü birkaç manevrayla bitpazanndan çıkardı. hantal. hafif kemerli burnunu. tezgâhımızda oturmuş gazeteyle yüzlerimizi yelpazeliyorduk. bitmek bilmez gecenin sona ermesini. sıvışırım. zorla gülümsedim. Ama yaz bitti. 148 Ders yılı 1985 Mayısı'nın sonlarına doğru sona erdi. sonra taze sürgünler yeniden boy gösterdi. okullar açıldı. pazar yeri tıklım tıklım. "Tek bildiğim. Sonra o yaz. bir kısmet çıkmamış. Cadi ayının. Kızgın demir gibi dağlayan güneşe karşın.. Sırtından aşağıya dökülen. güneşi aramak için dağlara tırmanan kurtları hep Ali'den öğrendim. Bitpazannda Bulduğum Prensesim. içim gitmesine karşın. Taherilerin tezgâhımn önünden geçmek için (Baba'mn alaycı bir sırıtışla karşıladığı) bahaneler buluyordum. Baba'yla bitpaza-nndaydık. hatta tek bir günde olanlar bütün bir ömrün akışını değiştirebiliyor. 146 ON Da Afganistan'da yelda. sobaya elma kabuklan atan. Süreyya'nın kahverengi gözleri kafamın içindeki yerini çoktan almış olurdu. Sıranda yine o ütüden parlamış. Bazen yanında orta yaşlı. yılın da en uzun gecesidir.

Onur. söz konusu olan. genzimi temizledim." Ağırlığımı öteki ayağıma verdim. belki bilmek istersin. Vaay. sonra. Bu. karısının iffetiy-se. benim cinsimi fena halde kayıran eğilimin çok iyi bilincindeydim. "Öyle. bir gepmişi olan bir kadın. "Şu tarafa gitti. kapağı gösterdi. kadınlar hakkında rahatça konuşurdu.Af-ganlara özgü çifte standardın. sağ yanı göstererek. kitap okuyordu. Önce büfeye doğru ilerledim." "Selam" "General Efendi yok mu?" Kulaklarım yanıyordu.. hepsi bu. bekâr bir erkek. havada turşu ve mangal kokulan salmıyordu. Gözlerimin gerisinde zonklayan yüreğimi hissedebiliyordum." Başımı eğdim. döndüm. o da evlenmemiş." Yürümeye başladım. genç bir kadın. benimki küstah bir soruydu. Babalarla oğullar. bir çubuğa geçirilmiş mango satan küçük kulübenin yanında bul149 dum." "Hüzünlü öykülerden iyi kitaplar çıkıyor. parmağını sallayarak. yanıtlarsa biz. tehlikeye attığım tek şey. oğlana nasıl yapıştı. ona duyduğum ilgiyi açıkça belli ediyordum. son derece tehlikeli bir biçimde gezinmek demekti. Soluğumu tuttum. Cesaretimi yitirmeden. ben değil . Ama şimdi ona bir şey sormuştum. namus. Uğramamın nedeni. Peştun erkeğinin şaşmaz ilkeleri. incinen gururum olabilirdi.. Durdum. Ve bu zehrin acısını o çekecekti. "Seni rahatsız etmek istememiştim.. "Ben artık gideyim. derin 150 bir sessizlik mi çökmüştü? Cümlenin ortasında duru veren dudaklar." dedi Baba. saygılarımı sunmak. Taherilerin gri minibüsünü bizden iki sıra uzakta. Büyük bir merakla kısılan gözler." Nang ve namus. sohbetimiz saygı dolu bir soru-cevap olarak yorumlanabilirdi. "Saygılarımı sunmak için uğradığımı kendisine iletir misin?" dedim. Ama ben bir erkektim. beyaz. naylon bir tişörtün göğsüne İsa'nın. yoksa kendisi mi sormuştu? Hayır. yazlık bir elbise." "Utandırmam. tişört tezgâiunın oradan sola döndüm . bir dedikodu malzemesinin (hem de en lezizinden) sınırlarında. "Okudun mu?" diye sordu. Şey. Yaralar iyileşirdi. Yalnızdı. yeniden yelpazelenmeye başladı. Başımla doğruladım. "Selam" dedim. biz sohbet etmiş olacaktık. Dönen başlar. her iki senaryo da saçmaydı. Ansızın. yarım ağız gülümsedim. Tann aşkına!" Baba bir sigara yaktı. güzel. Ortalığa bir anda. "Yalnızca gidip içecek bir şeyler alacağım."Şunu unutma. saç maşalarının.yani genç. "Elbette. beni utandırma. ama birden kendimi Taherilerin beyaz örtülü tezgâhlarının önüne dikilmiş. "Ah." dedi. Burnu açık sandaletler. Hareketli bir Meksika müziği çalıyor. Lekelenen adlar. Delikanlının kızla konuştuğunu gördünüz m»? değil. Bu cüretkârlığa nasıl bir karşılık verecekti? Kitabı çevirdi. etmedin.. yapacaktım da.. Uğultulu Tepeler. hayır. muhterem Afgan kızı) 151 . Jim Morrison'ın ya da üçünün birden resimlerini basıyorlardı." "Senden tek istediğim. Gözlerinin içine bakmayı başaramıyordum. "Adam.. gurur. Özellikle de. iliklerine kadar bir Peştim. Kendimi ele veriyor." "Yo." dedi." Nereden biliyordu? Babası mı söylemişti. Zehirli diller iştahla ya-lanacaktı." dedi. Ah. bitpazanndaki bütün Afgan-lann gözlerini üzerimde hissettim. bir erkek bir başka erkeğin nerede olduğunu öğrenmek istemişti. Bilezik dirseğine kaydı: zeytin tene değen gümüş. .buharlı makineyle beş dolara. bir çırpıda söylemeliydim: "Ne okuduğunu sorabilir miyim?" Gözlerini kırpıştırdı. Saçı geriye toplanmış. eski papyonların gerisinden Süreyya'ya bakarken buldum. Benim adım Emir. Elvis'in. Yine öylece geçip gitmeye hazırlandım." "Teşekkür ederim. Üstelik." "Evet." Bunu daha önce söylememiş miydim? "Kho-da hafez" "Khoda hafez. Sırtında ayak bileğine kadar uzanan beyaz. Rahatsız ettiğim için özür dilerim. "Artık gidiyorum. Ya da kızının. gördünüz mü ? Ne topak ama! Afgan ölçütlerine göre. Baba. "Hüzünlü bir öykü. lale biçimindeki bir tokayla tutturulmuştu." "Sen de yazıyormuşsun. Nangvc namufnna düşkün biri. Neydi bu? Şu ana kadar. Ama hiçbir Afgan kızı (an azından hiçbir düzgün. Ben bir mücarat. Başını kaldırıp baktı.

Bizi görmeye yine gel. General Taheri'nin kızının neden hâlâ evlenmediğini sormuştum. Ağzımdan çıkanı duyunca. ısrarla elime tutuşturdu. benimse kim olduğunu kesinlikle çıkartamadığım Afganlann yanında hep yaptığım gibi. "O zaman." Gözümün ucuyla. Göğsünden sarkan Allah'ın altın zinciri. kırılgan çukurları düşündüm. lafi böyle uygunsuzca uzattığımı görse. öyie taze ki. Süreyya'nın gözlerinde oynaşan güneş ışığı beneklerini." dedim. Kızıyla konuştuğumu. Üstelik çok da ürkektiler: En küçük bir fisıltı. bitimsiz yelda'yx düşündükçe canım sıkıldı. "Ama artık gitmeliyim. köprücük kemiğinin üstündeki zarif. Taheri Hanım'ın refakatçiliğj. Emir. Meyveler öyle tatlı. onun dayısıyla benim büyükbabam kuzendi. ölümcül söylentilerin genç bir kadının kısmetini nasıl kapayıverdiğini iyi bilirdi. Gazi Efendi. seni gördüğüme sevindim. hiç olmazsa şunları al. "Ah. diye düzeltti. Süreyya canın annesi. naylon bir torba taşıyordu. bu anne. Öte yandan kadının. özellikle de saygın ailelerden gelenler. onu yeniden görünceye kadar katlanmam gereken alü yorucu." Yapılmış dişlerini göstererek gülümsedi. "Emir can. düğünlerde onunla dans eden tek erkek. tşte. tanıdığımız kişilerden. kat kat gerdanına gömülmüştü. "Gördüğün gibi. Bizi görünce. "Ben. düşkün bir Peştun baba. Ortaya çıkışımın mudaka kocasının yokluğuna denk geldiği gözünden kaçmamışa kuşkusuz." dedi. ama hiç belli etmedi.babasına genç bir adama ilişkin soru sormazdı." dedim. Cemile. ama kansı hakkında şu kadarını anlamıştım: Bu konuda -artık bu. mavi gözleri. yürek burkan hevesi. Bir miğfer gibi kabartılmış. tavana baktım. aramızda olup biteni meşrulaşürıyordu sanki . avuçlarına kına süren." dedim.aslı astarı olmayan." O gece yatakta. dedi Baba.yine de. "Baban nasıl?" "Çok iyi." derdi. Kabil'deki eski günlerden. Meyve dolu. Bir lahana kadar yuvarlak yüzüne gömülmüş küçük. General Taheri'ydi. Aslında. Süreyya'nın başka tarafa baktığını görebiliyordum. sağa sola sıçramaya başlayan gözlerinde belli belirsiz bir huzursuzluk vardı artık. Taheri Hanım'ı orada bulmaktan hoşnuttum. "Babana selam söyle. Hala can. yeter. romatizmasından konuşuyorduk. sohbetimizi dedikodudan bütünüyle kurtarmasa bile. teşekkür ederim.bana karşı çıkan biri olacaksa bile." 153 "Gelirim. Baba'ya bir keresinde. kesekâğıdı™ alırken. yargıç olan." "Ah. bakışları bir Süreyya'ya bir bana sıçradı. kıza talip olan ve tek onurlu şeyi yapıp. ansızın çekingenleşerek." "Büyükbaban var ya. yer yer kafatasını görebiliyordum. duvağının üstünde Kuran tutan olmamıştı. çarpık tebessümü ve gözlerinde gizleyemediği umutlarla. o kişi. maymun iştahlı yaratıklardı. Uygun bir talip yani. "Hiç zahmet/etme. çok daha konuşkandı." Bir kesekâğıdma bir avuç kiviyle birkaç şeftali koydu." dedi. kızıl saçları güneş ışığında parladı . "Otursana. bu kadın olmayacaktı. Afgan erkekleri. "Coca-Cola almaya gittiğini sanıyordum. Hala can. şöyle bir dokundurma. Generalin aklından geçenleri kesinlikle okuyamazdım. torbayı tezgâh örtüsünün üzerine boşaltırken. 154 .saçların inceldiği noktalarda. Talibi çıkmıyor. kızına durup dururken bir mücaraftan söz etmezdi. Gülümsedi. Ben bir şeyler uydurmaya hazırlanırken. Sohbetimizi beynimde tekrar tekrar başa sardım. Başka da bir şey söylemedi . Belki de generale bakmıyordu. Kaka'nı kıl payı kaçırdın. Şu şeftalilerden birini yıka. Alnında ince bir ter parlıyordu. kısa parmaklan vardı. o şeftalisini ısırdı. Teşekkür ederim. porselen dişleri ve sosise benzeyen. akrabayız. ağzı152 nın sağ yanının hafifçe sarktığını fark ettim. onları ürkmüş kuşlar gibi kaçırmaya yeterdi. Yalnızca cinsiyetimi belirleyen genetik piyango sayesinde kazandığım güç. elbette. Dolayısıyla. beni bile âz çok ürküttü. gerekeni yapıp davetini geri çevirdiğime memnun olduğunu gizlemeden." "Ya?" dedi Taheri Hanım. her neyse. generalin varlığı kadar değil. teşekkür ederim. Taheri Hanım oradaysa. onun yarımdayken Süreyya çok daha rahat. bunun tek nedeni cana yakınlığı da değildi. bapem. Ve şimdi bu kadın. Tabii bu. Taztyormufsun mu demişti." "Selam. "Süreyya. dedikodu değerini azarayordu. bana çayla kolca ikram ediyor. bana neredeyse yaltaklanmayı andıran ş biçiminin Süreyya'yı utandırdığı açıkça ortadaydı. ne derdi acaba? "Belki bir gün yanımda getiririm. Başka şeyler de söylemeye hazırlanıyordum ki. düğünler birbirini izlemiş ama kimse çıkıp da Süreyya'ya aheste horo söylememişti. Ve hiçbir baba." dedi Baba." dedi. elini salladı. karşım-daydı. Emir can. bir Süreyya'yı bir beni taradı. arada bir Süreyya'nın yanında gördüğüm kadının geçitte bize doğru geldiğini fark ettim. Gözleri bir kez daha. babasını gönderen bir delikanlı değilse." dedi. yoksa yazarmışsın mı? Hangisiydi? Örtünün altında dönüp durdum. Babam bekliyor. Annesinin varlığı. Kızın da titreşen. sonra Taherilerin tezgâhının önünden geçiyordum. Yüzünde yine o hem ciddi hem şakacı anlam vardı. Birkaç hafta şöyle geçti: Generalin gezintiye çıkmasını bekliyor. özellikle nangvc namufuna. Yalnızca söylediklerimi anımsa. bir iskemle getir. en çok ben şaşırdım: "Öykülerimden birini okumak ister miydin?" "Çok isterim. beni tanıyan.

kız kardeşine mektup yazmamı isterdi. Kabil'deki Zargona Kız Lisesi'nde Farsça ve tarih öğretmeniydi. unutmadın demek. değil mi?" Kâğıt rulosunu çöp kutusuna attı. Bana döndü. "Nefis bir gün. İnanması zor. Sonra da anlattım. onu nasıl işlettiğimi. Baba hastalandı. Fremont'taki Ohlone Koie-ji'ndeki derslerini anlatıyordu. Ve General Taheri'yle burun buruna geldim. "Sana bir öykü anlatmak istiyorum. Göz kenarlarını kınşüran o koca gülümsemesiyle bana bako. Varsın parası iyi olmasın." "Saçma bir şey. Bilmediği bir sözcükle karşılaştığında. Dolayısıyla." dedim. "Ama biraz utanıyorum. sana bu pazardakilerden hiçbir farkın olmadığını anımsatmak. Birlikte birkaç adım attık. Yanımdan geçti. Bir kez daha gülümsedi. ben yokken aralannda bir 'Emir sohbeti' geçtiği ortaya çıkmıştı. "Biliyorum. 156 değil mi?" Başparmağını yeleğinin cebine sokmuştu. dedi. İç geçirdi: "Ah. bir elini salladı. çok isterim. bir yıla kalmadan. Sıntmamak için kendimi epeyce zorlamam gerekti. "•Selam." Kısa öykülerimden birini ona uzattım." Ama olayın üzerinde öyle aman aman duracak vaktim olmadı. "Emir can." Arka cebimdeki. elinde bir kurşunkalem. Kardeşinden gelen mektupları da bana okuturdu. "Her neyse. benim görevim. sen anlamına gelen "tu" ile hitap ettiğini aynmsamama kalmadan. "Gerçekten mi? Neden?" "Hep istemişimdir. VirgimVda yaşarken." "Annem de öğretmenmiş. "Hangi dalı seçeceksin?" "Öğretmen olmak istiyorum. Bahçede otururduk. "Bu hafta yağmur yağacak diyorlar. baçem." Güldü. "Babana saygılarımı ilet. Parayı ayağının dibindeki küçük şeker kutusuna attı. gözlerime çivilendi." Üzerinde geyik boynuzlan bulunan bir şapka takmış. beş dolarlık bir şamdana üç dolar önerdi. Bana Muallim Süreyya demeye başlamıştı ." Gülümsedi. "Babam hukuk okumamı istiyor. kusursuz dişlerini sergiledi. cılız bir gülümsemeyle. O da kâğıt destesini babasına verdi. şimdi bir kütüphanede haftada bir akşam ders veriyorum. bana Dara ile Sara'nın masallarını okurdu . öteki elini Süreyya'ya doğru uzattı. buradaki herkesbir masalcı. ama ben öğretmen olacağım. Bu ne zevk. tezgâha doğru ilerledi. Bir gün. Meşat'ta bir kız kardeşi vardı. ben ödevlerimi bitirince mutfak masasına oturur ona Alfabeyi öğretirdim. tek isteğim bu. şiş göbekli bir adam. tahta atın parasını almaktaydı." dedi adam. dördüncü sınıftayken. okuma yazma öğrenmek ister rriisin. şu resmi "/owa" ile değil de. İran'da. Emir can." dedi." "Lütfen anlat. Çekingen gözlerle bana baktı. buna içtenlikle inanıyorum. aynı zamanda da gerçekten değerli bir şey yaptığımı hissediyordum. Ziba'nın düdüklü tenceredeki eti kanştırdıktan sonra. "Çocukça olduğunu biliyorum." diye attim. Sen efendi bir çocuksun. "Ah. Okuryazarlığımı Hasan'la alay etmek için kullanışımı düşündüm. yüzü ışıl ışıl. "Gördüğün gibi. diye sordum. Bana okulunu." Hafifçe güldü. ama Ziba'nın kendi mektubunu ilk yazdığı gün anladım: İstediğim tek şey öğretmen olmaktı. "Efendi çocukların bile bazen öğüde ihtiyacı olur..tane tane ama hatasızca. "Söz verdiğim gibi. *** . Emir. "Biliyorsun. Yaşlıca bir kadına sattığı sallanan.Bir gün. "Neyin var?" diye sordu Baba. Süreyya kabul etti." Elini çekti. "Ben Kabil'de. ama. Anlamdan yoksun gözleri." İçini çekti. gözleri arkamdaki bir şeye dikildi." dedi. "Sana bir şey getirdim. babam ev işlerine yardım etmesi için Ziba adında bir kadın tuttu." Sustu. Çünkü birkaç gün sonra." dedi. yardımcı eğitmen belgesi aldım. konuşuyorduk. Bazen. Yüzü bembeyaz kesildi. "Bir şey yok. defterlerden başımı kaldırınca. "Teşekkür ederim!" Bana ilk kez. Onunla öyle gururlanıyordum ki. Ziba çocuk kitaplannı oku-155 mayı söktü. Arkama döndüm.Süreyya Öğretmen." dedim. Annem de öğretmendi. Süreyya'yla ikimiz satış pavyonunda yalnızdık. Böylece çalışmaya başladık. senden gerçekten hoşlandım." dedim. Annem anlattı. Anlıyor musun?" "Evet. Eski bir televizyonun üzerine oturdum.. yüzündeki gülümseme uçup gitti. ağırlaşan dudaklanmm arasından. Ziba okuma yazma bilmediği için arada bir. ağzından kaçan şeyden yüzü kıpkırmızı kesildi." Sonra." "Anlatsana. elini tatlılıkla omzuma koydu. zımbalanmış kâğıt destesini çıkardım. masanın başına geçtiğin' ona bir gün önce verdiğim ödevi yaptığını görürdüm. General Efendi. Hırslı masalcımız.

'kuşku'dan kat kat uğursuz bir tınısı olan sözcükle bütün bir haftayı nasıl geçireceğimi düşündüm." dedi. "Kanser mi?" dedi Baba. sonra yine bana baktı. Kontrol etmelerini istiyorum. Ben arayınca da. Michigan'da doğmuş. Kıyameti koparttım. bsacası." dedim. arayan olmadı." "Neden?" Bana şöyle bir bakü. Önce bir CAT tarama gerekiyor. Aradan iki hafta geçti. benden daha hasta görünüyor. değil mi?" 158 "Evet. Doktor Schneider gülümsedi. "Babanızın sigara içtiğini söylemiştiniz. Adam Rusya." Havale belgesini bana uzattı. "Ne zamandır sürüyor bu?" diye sordum.Önce. Akciğer uzmanı Doktor Schneider'le görüşme gayet iyi gidiyordu ki. 157 Hindistan'da sıtmaya yakalandığı zaman doktora gitmişti. Kuran'dan yarım yamalak anımsadığım duaları (KâbiPde mollanın bize ezberlettiği sureleri} okudum. o bir Roussi. Bildiğim kadarıyla Baba bir tek. "Nedir o?" diye sordum. Bizi kabul eden soluk tenli. Yiyip içmeyi. '"Özür dileriz. aceleyle karalarken. Böylece onu San Jose'deki ilçe hastanesine götürdüm. imanını ve Tanrı'ya duyduğu mutlak güveni fena halde kıskanıyordum. Doktordan da hastaneden de nefret ederdi. doktor bir formu doldurmaktaydı. "Bunu kayıt masasına götürün. varlığından hiç de emin olmadığım Tanırdan yardım diledim. Baba'ya. Şu anda mollayı. Sonuçta. çalışmayı. "Olabilir. "Sizi iki hafta içinde çağırırlar. sonra bir battaniyeyi ikiye katladım." "Leke mi?" Oda ansızın küçüldü. şiş gözlü doktpr. Keşke Süreyya yanımda olsaydı. Baba da her zamanki kayıtsızlı-ğıyla üzerinde durmamıştı. Baba kendini kaybetti. Mendile uzun uzun öksürüyor. onu tuvalete kanlı bir balgam tükürürken yakaladım. Yeniden çizik-tirmeye koyuldu. bekleme odasında Doktor Schneider'ın biyografisini okudum. Öfkeden az kaldı çığlık atıyordum. "Havale kâğıdı. Baba'yi bir kenara çekerek. . Seccade olarak kullandım. Doktor Amani İranlıydı. Doktora görünmesi için başının etini yedim. sıkı bir pazarlığın ardından CAT taramayı üç haftadan bire. merhum vatanı olduğunu düşünüyorum. cebime soktum. dedi. yumuşak sesli doktor tarama sonuçlannı aldığını ve 'bronşoskopi' denen bir işlem uygulayacağını söyledi: Ciğerdeki kütleden alacağı bir parçayı tahlil için patolojiye gönderecekti. Baba onayladı. "Seni doktora götürüyorum!" Baba benzincide müdür olmasına karşın. "Daha fazlasını söyleyemez misiniz?" dedim. kır saçlı. Michigan! O bir Amerikalı. Sarkık bıyıklı." Bir sonraki akciğer uzmanı." Hâlâ hızlı hızlı çiziktiriyordu. gür. gelişigüzel bir tavırla. stetoskobu hâlâ elindeydi. Bir sonraki haftaya gün verdi. ama ısrarlarımı eliyle savuşturdu. kuru bir öksürük ve nezleyle başladı. doktora döndüm: "Özür dilerim. Bu iş yürümeyecek. Hemşire bizi yeniden içeriye aldığında. doktor randevusunu da iki haftaya indirdim. kolunu kırarım. Doktor. patronu ona sağlık sigortası yaptırmamış. Sonra. "Baba. ihtisasının ikinci yılında olduğunu söyledi. seninle benim asla olamayacağımız kadar Amerikalı. Ona teşekkür ettim. Bazen. "Şimdilik. "Sağ ciğerinde bir leke var. merhum karısı kadar çok sevdiği tek şeyin Afganistan. "Senden daha genç. ders çalışmayı nasıl becerecektim? Beni bu sözcükle nasıl eve yollardı? Belgeyi aldım. O gece Baba'nın uyumasını bekledim. göğüs röntgenine gönderdi. hayır." diye geveledi doktor." diye homurdandı Baba. Baba'yı muayenehaneden çıkardım." Baba yüzünü açık-saçık bir şey söyler gibi buruşturdu: "Nerede doğduğu umurumda bile değil. Baba ona nereli olduğunu sordu." Başım salladı. "Ne için?" "Akciğer kliniğine. Gözlüğünü alnına itti. Başımı yere eğdim. ama öksürük sürdü. bu 'kuşku' sözcüğüyle iki koca hafta nasıl yaşayacağımı sormak geldi. geri çekildi. Nezleyi atlattı. bana dokunmaya kalkıştığı an. Ana-babası. havale kağıdını kaybettiklerim söylediler. sonra da akciğer uzmanını görmelisiniz. "Akşam yemeğinde ne var?" dedi. Doktor. mendili cebine sokuyordu. Annenin üzerine yemin ederim ki. iki hafta sonra. ataları RoussPydi." 159 "Doktor Schneider'in ana-babası Şorav?den kaçmış. şimdi bu yeni 'küde' sözcüğüyle. anlamıyor musun? Kaçmışlar!" Ama Baba beni duymuyordu bile. Teslim ettiğimden emin miydim? Üç hafta sonra yeniden arayacaklardı. Genç doktor bizi aşağıya. Onun yerine derin bir soluk aldım." İçimden. kuşku uyandırıyor elbette.

Şükran Günü'nde. dedi Fili-162 pinli. Yol boyunca sigara içd. ahbap. Emir. Baba'nınkine 'Orak Hücre Kanseri' deniyordu. "Keşke ke-moyu bir deneseydin.. Yanakları çöktü. Baba zayıflamayı sürdürdü. Baba.. elbette. dizlerimi paralayıp ağladığım zaman yüzünü kaplayan anlamın aynısıydı." "Peki ya ben. Beysbol eldivenleri. Yılbaşından hemen sonra. kapadı. yetim kalacağım güne bir adım daha yaklaşmıyormuşum gibi. Sırtını bana döndü. "Bir şey daha var. bense otobüste onun dizlerine örtecek bir battaniye aranıyordum. hafif çarpık tebessümlerin ve generalin bakmadığı anlarda bana? fırlattığı sinsi. cumartesi öğie vakti Baba öylesine bitkin düşmüştü ki. Bazen. "Hey. General Taheri'yle karısı bizi görmeye gelirdi. Birinin 'nöbet geçiriyor' diye bağırdığını duydum. Neye ya da kime meydan okuduğunu bilemiyordum. loş hole girdi." Sonra. Gözleri yuvalarına çekildi. o gizli. Pirinç lambalar. Baba. ben kılavuz. Asla. Emir! Koca adam oldun! Sen. öyle mi? Bunca yıldır bütün çabamın. Bir başkası haykırıyordu: "9H'i arayın!" Koşan ayak seslen duydum. "Ama Baba. "Yirmi iki yaşındasın. korkuyla. Adam dudaklarım ısırdı. anlaşıldı mı? Hiç kimse. "Kontak!" diye haykırdım "Yardım edin!" Baba'ya koştum." dedim. övgü olarak." "Sakın bana insanların yanında karşı çıkma. sigaranın birini söndürüp ötekini yakarak geçirdi. serin bir pazar günü Baba tıknaz bir Filipinli'ye bir abajur satmaya çalışıyor. Kim olduğunu sanıyorsun sen?" 160 General Taheri'nin bitpazannda değindiği yağmur. "Ama yalnızca hafifletici olur. köpüklü salyalar sakalını ıslatıyordu. Bazen. af dileyen bakışların bozduğu bir suskunluktu bu. Sigarayı tutan elini göğsüme dayadı. Ön çimenliklerde Noel Baba kızakları belirip çam ağaçlarını yapay karlar kapladığında. kanserin pek çok adı olduğunu öğrendik ." dedi Baba. insanlar bize doğru seğirtti." Ağzım açtı." Yüzünde. Cumartesileri garaj satışlannı dolaşıyor -Baba sürücü.. Zaman zaman. Bana? Doktor Amani'ye? Yoksa hiç inanmadığı Tanrı'ya mı? Bir süre. Bu ifadenin nedeni. Şakakları eridi. yağmur damlaları çadır bezinden yapılma tenteyi dövüyordu.. Bunu kimse öğrenmeyecek. kollarına yapıştım. iyileşeceksin." Böylece kasılmalara. o direksiyonda bekledi. sarsılmalara son verebilirmişim gibi. "Sana ne olacağını soruyorsun. Doktor iç geçirdi. Doktor Amani. demek. yoldan geçen arabalar kaldırımlara pis su sıçratmaktaydı. Dilini ısırmıştı. Yastığında ilk kez kan buluşum. "Bas! Ben kararımı verdim. birkaç hafta gecikmeyle de olsa. Tepemizde. Ö günleri. "Sonucu değiştirmez. pek çok 'ilkin' yaşandığı dönem olarak anımsıyorum: Baha'nın banyoda inlediğini ilk duyuşum. Baba'nın tükürüğü kırmızıya döndü. daha öğle olmadan tükendi. Tezgâhı her kapatışta. bak. bir daha açtı. Fermuan bozuk kayak 161 anorakları. yemek kuponlarım Bayan Dobbins'in masasına bırakırkenki kararlılığın aynısı vardı. Ağzından köpük geliyor. O günü televizyonun karşısında. ben otobüsü tek başıma yarımadanın orasına burasına sürdüm.Zamanla. Bana acımalarını istemiyorum." dedi. Baba üç yıldır çalıştığı benzin istasyonuna. ben inip ıvır zıvır için pazarlık ederken. Yanına diz çöktüm. "Kemo filan istemiyorum. Ama kilo kaybı bir türlü durmayınca. ağlamamdı. bacakları seğiriyordu. Kollan." "Ne demek bu?" diye sordu Baba. gökyüzü karardı. Dizlerimin . kanser bile Baba'yı bitpazanndan uzaklaştıramadı. övgüler de sorular da kesildi. beni yağmurdan kurtarmak için. "Kemoterapi uygulanabilir. biz Doktor Amani'nin muayenehanesinden çıkarken. Baba evde kaldı. Baba bir sigara yaktı. şim di de öyle. Yağmurdan ıslanmış yüzünü bir tiksinti yaladı. Kalabalık çevremizi sararken. binanın çizgili tentesinin altına çekti. seni bu soruyu asla sormayacak biri yapmaktı!" Kapıyı açtı. defalarca yineledim: "Buradayım. sana öğretmeye çalıştığım her şeyin tek amacı. Baba." "Bu dürüst yanıt için teşekkür ederim. Çok fark edermiş gibi. sonunda başarmıştı. Doktor Amani'den hiç olmazsa bir yorumda bulunmasını istedi. yanındayım. Söyleyeceklerini kafasında evirip çeviriyordu. Başlarda.pazar günleri de sergi tezgâhımızı kuruyorduk. İlerlemiş. Baba eski ülkeden tanıdıklarını selamlıyor. Ameliyat edilemez. yanındayım. Hangi diyeti uyguladığını soranlar bile çıktı. Diplomatlığı bir an elden bırakmayan general bana gülümser. Baba? Ben ne yapacağım?" Gözlerim doldu. Baba anahtarı cebine soktu. Baba'yı rahat bırakmaları için onları kandırmaya çalışır gibi. tokalaşırkcn iki elini birden kullanırdı. Vahim' sözcüğünü kullandı. Ama Hanım'ın sessizliği yeniydi. Ve sürdürdü. bu adamın yardıma ihtiyacı var!". O yılki Cadılar Bayramı'nda.tıpkı şeytan gibi. Çocukken düştüğüm. hastalık nedeniyle bir gün olsun gitmemezlik etmemişti: bir ilk daha. ben müşterilerle bir-iki dolar için çekişiyordum. Devrik gözlerinin yalnızca akı görürüyordu. bitpazarındaki Afgan tanıdıklar Baha'nın çok kilo verdiğinden dem vururdu. yalnızca uzatır. Döndüm ve Baba'yı yerde buldum. O anahtarını apartmanın kapısına sokarken.

Filmleri koridordaki ışıklı kutuya taktı. Ayrıca." dedi. Odadan kaçarcasına çıktım." . onu kolayca kaldırdım." "İyice düşündün mü?" "Balay. "Keşke zahmet etmeseydiniz. Ak sakallı. Şişşt. Gri bir bluzla kot pantolon giymişti. yeşil bir benek. başıyla doğruladı. "O zaman ben senden bir şey isteyeceğin-. Saçları açıktı. Oğlun yanında. kurbanın ailesine katilin karakolda çekilen fotoğraflarını gösterir gibi. Ben. ama bu hiç aklımıza gelmemişti. General de ona. sarkık deriyi geriyordu." Baba'nm bir keresinde Peştunlar için söylediği bir şeyi anımsadım. Sonra. babamın elini tutarak." dedi. Onu radyasyon tedavisine razı etmek için. Süreyya ar-kalarındaydı. dazlak doktor beni odadan dışarıya çekti. General Efendi. General Tahe-ri'nin kızını istemeni. sersemlemiş ve bitkin ama uyanık.. bir şeye ihtiyacın var mı? Herhangi bir şey? Lütfen çekinme. İlk temasımız. Yanıma gelip durdu. "Kimsenin bilmesini istemedi. "Gitmeliyim. bir gece önce katilin yüzünü gördüğüm ışıklı kutunun yanında durup ağladım. Koridorda. "Nasılsın. Kolumu sırtına doladım. Ertesi sabah." 163 "Teşekkür ederim. Onlara teşekkür ettim. nöbeti engelleyen ilaçlar da. Baba." Gömleğimin yeniyle gözlerimi sildim." dedi. dostum?" dedi General Taheri. koridorun sonundaki bekleme odası Afgan-larla dolmuştu. "Sen nasılsın.. Geçmiş olsun. tenis topu biçiminde. öyle anlamlı ki. O gece. dedim. Baba'nın beyni bu resimlerde iri bir cevizin kesitine benziyordu. Battaniyeyi göğsüne çektim. kaburgalar o ince. "İçeriye girsen iyi olur. Gözlerime. Baba?" "Yok. beni kardeşin say. formlan imzaladım ve Ford Torinomla Baba'yı eve götürdüm. Benim için." Boğazıma bîr yumru tıkandı. Odaya doluştular. Ona sıcak çayla kavrulmuş badem götürdüm. Baba'nm yetimhanesinde çalışmış olan bir mühendis. Süreyya dışarıya çıktı. General Taheri'yle karısı geldi. buradayım." Yanına oturdum. Bakıştık. yanında görmek istediğin tek kişi. ama ihtiyaç anında. Baba'nm mesanesinin boşaldığım gördüm." Geceyi Baba'nm başucunda. Emir can? Bir ihtiyacın var mı?" Bana bakış biçimi. bir kez daha gözden geçirelim. Yüzüme götürdüm. sağ olun.. kurşunkaleminin silgisiyle Baba'nın kanser resimlerine dokundu. 164 Baha'nın kapısı açıldı. Kanser söyleminde uzman olup çıkmıştım. Baba'ya alçak sesle saygılarını sundular. Ama ben Baha'nın yüzündeki anlamı görmüştüm." General gülümsedi.Çok yorgun değilsen.. gri lekelerle delik deşik. "Emin misin?" "Bugüne kadar hiçbir şeyden bu kadar emin olmadım. "Buraya gelmen bile gözlerimi açmaya yetti. Onu ikna etmem için beni ikna etmeyi denediler. Cılız cılız gülümsedi. "Süreyya?" "Evet?" "Gelmene sevindim. kolundan sarkan serum kordonunu gösterdi. çatallaşmış bir sesle. Elini tuttum. gözlerim yaşardı. "Çok üzgünüm. elbette." Gülümsedi. Baba can. Baba'nm elini sıvazladı. Çağrı cihazını kontrol etti." Baha'nın kuru dudakları bir gülümsemeyle kıvrıldı. Kalın kafalı ve aşırı mağrur insanlar olduğumuzun farkındayım." 165 "Nedir?" "Senden khastegari gitmeni istiyorum." Arkasını döndü. Baba uyanıktı. Sağ ol. "Bir arzun var mı.." dedi Taheri Hanım. "Haklısın. General atıldı: "Zahmet ne demek? En önemlisi. kanser sıçramış. bıraktım. Baba. Yoksa baban peşime düşer. Baba yastığın üzerindeki başını salladı. Emir. 'radyoloji uzmanı' dedikleri birini getirdiler. "Gördüğünüz gibi. Kürekkemiği parmaklarımın altında bir kuş kanadı gibiydi. Öğleye doğru. Newarkli kasap. Solmuş bir yapraktaki. bir iskemlede geçirdim. dediler. gözlerindeki sıcaklık. Baba kabul etmedi." "Bir şeye ihtiyacın var mı?" "Hayır. Bunun anlamını biliyor musun?" Evet.. aynı anda gözlerimizi kaçırdık." dedi. Baba üzerine yün bir battaniye alıp divana uzandı. bacem." Gülümsemeye çalıştım. Kollarına sığınmak istedim. "Ne zahmeti. bir Peftun'dur. Elini elimin üzerine koydu. ama bir şey sormak istediğinde bana ulaşabilirsin. "Hepimiz bir terslik olduğunun farkındaydık.ıslandığını hissettim. hafifletici radyasyon da öneririm. "Babanın CAT sonuçlarını birlikte. Baba. "Beyindeki şişmeyi yavaşlatmak için steroit kullanmalı. "Hayır." Baba'yı iki gün sonra taburcu ettiler." dedi. "Pekâlâ.

budalanın tekiydim." Bir süre dinledi. "Şimdi mi?" "Ne zaman." Güldüm. üstü kapalı bir sundurması vardı. Baba onu dolduramayacak kadar erimişti. "Biliyorum.... Emir. Baba da öyle. Baba'nın son babalık görevini yerine getirmek üzere. selamın aleyküm. Mezuniyetime giydiği. Kıkır kıkır gülmey^başladım. sardunya saksılanyla süslü. Henüz değil. odasında. Ellerim titriyordu. sağ ol." "Peki. Khoda ha-fez. Hayırlı bir iş için. söyle tabii. isyankânn. çağınyor... O sırada on sekiz yaşındaydım. ondan nefret ettiğimi haykınyordum.. olanlara inanamıyorum. beyaz bir 166 gömlek giymesine yardım ettim. Telefon saat tam on ikide çaldı. Taherileri buldu. Uzaklaştım. hafifçe ısırdım." Bana çevrilen gözleri ışıl ısıldı. Baha'nın Afgan dosdannın numaralanm kaydettiği. güzel şeyler düşünülmesi gereken bir gündü. "Sana bir şey söylemek istiyorum."Öyleyse ver şu telefonu bana." dedim. Hoşça kalın. General Efendi evde mi?" Duraklama. "Sonunda...." Gülümsedi. "General Efendi." dedi." Afalladım." Ona telefonu verdim." dedim. Deli gibiydim. o uyuşturucu kullanıyordu. siyah not defterini. "Setew. Bir ay kadar birlikte yaşadık. sonra da. ne diyeceğimi bilemiyorum.. Baba saçlarını islam. Gelmeniz öyle büyük bir incelikti ki. Almacı kulağına götürdü. Uzunluk on beş adım. Gitmemişn ki. Kollan kıvırmam gerekti. Bağınyor. Kendini tanıttı. bir çıtırtının ardından.» Telefonu kapadı. Baha'ydı.. saate bakıyordum. Evet.daha doğrusu.. çok daha iyiyim." "Biliyorum. Çömeldim. Genişlik on buçuk adım.. Çok naziksin. Elimin ayasını ağzıma bastırdım. ayakkabısının bağcıklarını bağladım. beni eve dönmeye zorladı. "İyi şanslar. Aramızda sır olmamalı. Bekledi. Baba'nın aramasını beklerken. Başını salladı.. "Evden ayrılma. Numarayı çevirdi. Taheriler. Ayrıca. Ya general hayır derse? Ya benden nefret ediyorsa? İkide bir mutfağa gidiyor. "Emir?" Süreyya'nın sesi. Baba'nın Ford'dan inmesine yardım ettim. "Ya?" 167 "Evet." "Kendini iyi hissetmeni sağlayacaksa. Nedense içimden gülmek geldi. peki?" Gülümsedim. Geniş pencereleri." Karşı uçta uzun bir sessizlik oldu. Balay. benden duymanı yeğlerim. bir Afgan erkeğiyle kaçüm. Seninle konuşmak istiyor.. Oturdum.. yeniden direksiyona geçtim. telefonu kapadı. Üstelik bu." "Bilmen gerek. Peder bizi buldu. başka şeyler düşünmek için kendimi zorladım." Baba birine bir şey söyledi. geriye doğru taradı. tek kadı bir evde oturuyorlardı. boynayla yaka arasındaki altı santimlik boşluk gözümden kaçmamışa. "Teşekkür ederim. Bir de küçük defterimi. "Unutmam. "Evet?" "General kabul etti." "Babam olur dedi. eğimli bir çatısı. General Efendi." "Peki.. Ama hiçbir şeyi değiştirmeyecek." "Dinle. çok güzel. "Cemile can? Selamın aleyküm.. Kapıya dikildi ve. Yolcu camından içeriye eğildi. "Virginia'da yaşarken. Temiz. küçük. Şimdiden bilmen gereken bir şey. "Daha iyiyim. Almacı öteki elime geçirdim. bir saat sonra aranm.. teşekkür ederim.. Ben." dedi." "Ben de muduyum.. Evet. ama Süreyya can yukarıda. . Bakıştık. Yarın sabah sizi ve Taheri Hanım'ı ziyarete gelmek istiyordum. Baba'mn gittiği zaman ardında bırakacağı bütün o boşlukları düşündüm.. Generalin gri minibüsü araba yolundaydı. düz." Soluğumu bırakıverdim.." "Ne olduğu umurumda bile değil. Virginia'daki bütün Afgan -lann diline düşmüştük. Sırıtıyordum. oturma odamızı arşınladım. On bir mi. Baba usulca kıkırdadı. "Öyle muduyum ki. Ya da çığlık atmak. "Peki. Dikiz aynasından bakınca... Baba. kahverengi takım elbisesinin ceketi fena halde bollaşmıştı . kravatını bağladım. Fremont'un geniş bir Afgan nüfus barındıran bir semtinde. Taherilerin araba yolunu topallayarak çıktığını gördüm.. Yüreğim göğsümde taklalar atıyordu.

mendiliyle sık sık alnını.." dedi Baba. üzerinde bol bir elbise. sonsuz bir ihtiram ve. Taheri Hanım. general genzini temizledi. Saygılı. ama Baba'dan khastegari gitmesini istemeden önceki haftalarda.. Baba'nın soluklan biraz hırıltılıydı. Ürdün Kralı Hüseyin'le el sıkışırken gösteren bir fotoğraf. duvarın dibine sıralanmış olan iskemlelere oturmuş iki düzine kadar konuk vardı. Baba'yla yan yana. size. Baba'nın dün gece tembihlediği gibi eğildim. 'ben iyiyim' dercesine oynattı.Sarahang Üstat"tan bir jjazeFdi galiba. Cemile Hanını can. evinizde bulunduğum şu an. Baba. General beni bir kol boyu uzakta tutup bilgiç bilgiç gülümsedi: "İşte. arkada Niagara Şelalesi. "Sağ ol." dedim. Kapıyı Taheri Hanım açtı. boğuk bir sesle. Dile dökülmüştü.. Yakışıklı. Ona bir gerçek borçluydum. 169 ON UÇ Ertesi akşam laf (yani söz kesmek) için Taherilerin evine gittiğimizde. Cesaret. "Daha kapıda ağlamaya başladım. Birkaç dakikalık hoş beşten sonra. İçeriden kulağıma konuşmalar geliyordu. Bunu hak etmemişti. Süreyya. sonuçta eve döndüm ve." Ağlamaya başladı.. konuklarla tokalaştık." Yeniden ağlamaya başladı. Salonda. Emir can. öyle büyük bir suçluluk duydum ki.. elini öptüm. kafasını kuruluyordu. Kesinlikle değil. ben henüz tek bir kadınla bile yatmamışken. birbirlerinin sırtına pat pat vurdular. Bizi aydınlık bir koridordan geçirip oturma odasına soktu. soyadla-nnıza ve atalarınızın hatırasına. tahta bir dönme dolaba binmeye hazırlanan. icabına bakılmıştı. Dudaklarını. zarif bir elbise giymişti. "Kısa bir süre sonra. Biri müziği kapadı. siyah saçlı general. bu iş böyle yapılır... gür. onurlu. hâlâ da var. saygıdeğer insanlarsınız. Lambrili duvarlarda. Bir kadın sesi duyuldu: "Geldiler!" Konuşmalar kesildi. bapem. Baba önde. General başını Baba'ya doğru salladı. Generalle (yine gri takım elbise) Baba kucaklaştılar. "Hofteep görünüyorsun. Arabalar evin önünü çoktan doldurmuştu. Zili çaldım. Baba da kendi genzini temizledi... genç Taheri Hanım'la general. konuşurken sık sık durup soluklanması gerekiyordu. Üstesinden gelinmiş. Sizler seçkin ve saygın ailelerden. Burnunu temizledi. Zahir Şah'in bir portresi. az kaldı ona her şeyi anlaüyordum: Hasan'a nasıl ihanet ettiğimi. onun bir erkekle birlikte olduğunu öğrenmenin iftikhar'ımı incittiğini saklayamazdım. "Evet. Onun sun açığa çıkmıştı. şerefli bir soydan gelen. İyi misin? Dayanabilecek misin?" "Dayanmak mı? Bu benim yaşamımın en mutlu günü. arabayı sokağın karşısına bırakmak zorunda kaldım. ince bir kravat bağlamış. "Her zaman uyuşmazlıklarımız yardı. ben arkada yavaşça salonu dolaştık. onu evden kovdurduğumu. Bugün oğlumla birlikte. yüzüne gergin bir tebessüm oturtmayı becerdi. hafif bir Afgan müziği . yüzü ışıl ısıldı. Ona baktığımı gördü. Kapıdaki gözetleme penceresindeki perde çekil170 di. siyah. Ve sonuçta şu soruya varmıştım: Bir insanı geçmişinden dolayı eleştirmek bana mı düşmüştü? "Fikrini değiştirtecek kadar mı?" "Hayır. Salon sessizleşti.. Söylediklerin hiçbir şeyi değiştirmez. gözleri buğulandı. annemin felç geçirdiğini öğrendim. Baba'yi khastegarî den alıp eve götürdükten sonra satın aldığım lacivert takım elbise vardı." dedi. Baha'yla Ali'nin kırk yıllık ilişkisini tuz buz ettiğimi. yüzünün sağ ya168 nına inme inmişti." Durakladı." Yorgun yorgun gülümsedi. "Eve dönünce." Almacı bıraktığını duydum. bunlardan yalnızca biriydi. Dikiz aynasında kravatımı kontrol ettim. 171 Süreyya geleneklere uygun bir biçimde. bir yüz dışarıya baktı. ortada görünmüyordu. Ona yalan söyleyemezdim. Beni az da olsa rahatsız etmişti. Peder California'ya taşınmamıza karar verdi. İçim. sonra görünmez oldu. herkes gözlerini saygıyla kucağına dikti. Ama anlatamadım. Saçlarına perma yaptırmış olduğunu fark ettim."Her neyse. Süreyya Taheri'nin yüzlerce bakımdan. diş teli güneşte parlayan Süreyya. "Şimdi babanla aranız nasıl?" diye sordum. gülüşmeler.... yeni ailemin fotoğrafları asılıydı: Kabarık saçlı. yalan söylediğimi. "General Efendi.." dedi. anlattıklarım seni rahatsız etti mi?" "Biraz.. Evlenmemizi istiyorum. alçak bir sesle birbirlerini selamladılar. O benim hayatımı kurtardı. Sırtımda dün. Ona imreniyordum. ayak bileğine kadar uzanan." der-cesine. Afgan usulü.. Baba girince herkes ayağa kalktı. Emir. sınırsız . Ben hole girince. Söze başladı. evinize büyük bir alçakgönüllülükle geldik.. Kalabalık salonda yerimize oturduk. "Özür dilerim. Ben. benden kat kat üstün biri olduğunun farkındaydım.. generalle karısının karşısına. "Selamın aleyküm" dedi. Birbirimizin yanağını üç kez öptük. yanında dar yakalı bir ceket giymiş. Ağzımı açtım." Sessizlik. Generali göz alıcı üniformasıyla. "Kusura bakma. el sallayıp gülümseyen. ama o gün gelip beni aldığı için ona minnettarım. bu konuyu kafamda yeterince kurcalamıştım.

başımızın üstüne bir Kuran tuttu. Süreyya koridorun ucunda göründü. yüzünde peçe vardı.. Beklediğim an gelmişti. Bana bir smokinle nikâh için gereken. generalle kansı da Süreyya'nın yanındaydı.. Baba divanda aramızda oturuyor. Aan acımız. bize bir ayna verdiler. ailenize kabul etmenizi rica ediyoruz.biriktirdiği paranın neredeyse tamamını. gözlerini yere dikti. Süreyya onun yirmi yıldan fazladır Amerika'da yaşadığını söylemişti.bir saygıyla dolup taşmakta. Sonra da sıra. 174 Sahneye kurulmuş. Süreyya'nın aynadaki gülümseyen yansısına bakarken. bugün de öyleyim. Alkışlar şiddedendi. arkasında bir dizi akraba genç kızla. hatta prinihori bile yapmadığımız için. ellerimiz kilitlenmiş. Yanaldan kıpkırmızı oldu . Belgeleri imzaladık. Süreyya'nın eli elimde. bütün o koşuşturmadan yalnızca bir avuç. ama aynı zamanda da baharın. Göçmenlik Bürosu'nda çalışıyordu ve Amerikalı bir kadınla evliydi. Sonunda. Baba evrussi (düğün töreni) için otuz beş bin dolar harcadı . Ma-hipar kontrol noktasındaki Rus askerin söylediği şarkı: Sabaht kilitleyip anahtarım kuyuya at. Umarım nezaketinize layık olur. bu işaret üzerine başlar koridora çevrildi. Süreyya. Kuşa benzeyen bir yüzü. bir tahta benzeyen divanda oturduğumu anımsıyorum. Süreyya'nın kuzenlerinden biri. Süreyya'yla bir kez olsun yalnız kalamadık . Umarım. Terli erkekler halka olmuş.. arada bir çaktırmadan bakışıyorduk. uzun kollu ve sırma işli. Ben de. sıkn..'Tatlı Yeme' töreni. göz kamaştırıcı bir Afgan elbisesi giymişti. Hoparlörlerden düğün marşı ahesta boro yayıldı. Sabah güneşine doğmayı unuttur. Sürey-173 ya da ben de yeşil giymiştik. "Şanınız herkesin malumudur. kabank saçlan olan bu ufak tefek adam aynı zamanda bir şairdi. bize doğru ağır ağır ilerledi. Süreyya'nın üzerinde uzun kollu bir elbise... Sırayla yemin ettik. Ailemizin ailenizle birleşmesi. Süreyya'yla ikimiz. Emir can. kuzenlerden oluşan bir geçit alayı bizi izliyordu. masadaki tek kadın oydu. Biricik Süreyya'mla sana muduîuklar dilerim. Baba ağır aksak yürüyüşüyle benim yanımda. Nedenini herkes biliyordu. sahneye doğru yürüyüşümüzü anımsıyorum..kına kadar kırmızı. Düğün gecesi için yapılan ve -Tann'ya şükür. Fremont'ta Af-ganlara ait büyük bir düğün salonu kiraladı. Onu öpmek. Kuran okudu. geleneksel attan dansı yapıyor. taze başlangıçların rengi. Bitirince. Nikâhımızı. Molla tanıklara alışıldık sorulan sordu. bizim için onurdur. Şerif canın oğlu. biz adım adım ilerlerken. patlayan flaşlar yüzünden gözlerimizi kırpıştırarak ilerlerken. Taheri Hanım bir 172 kez daha gözyaşlarına boğuldu. ilk kez fısıldadım: Seni seviyorum. Bir masanın çevresine dizildik." Durdu. örneğin." General başını kibarca salladı. bizi onurlandırmanızı ve oğlumu. zıplıyor. amcalar. "Sizin gibi bir insanın oğlunu ailemize katmaktan büyük şeref duyarız. Hayır dualarımız sizinle. ona hatın sayılır bir indirim yaptı. "Sana gelince. güzelim ayışığım. hala ve teyzeler. yanıma oturdu. islam'ın rengi. Ayna meshef 'yaptık. sırtımda smokin. geleneksel. Onunla sevişmek. karşımızda bize çevrilmiş üç yüz küsur yüz. Evlilik hazırlıkları sürerken. birkaç aylık bir nişanlılık dönemi izleyecekti. General Taheri (bu kez smokinli). Tabaklar dolusu. Virginia'dan gelen Şerif can ayağa kalktı.henüz evlenmediğimiz. Bunu. dayılar. bölük pörçük anı anımsıyorum.. Emir canla ben. p/#'lann ve elimle seçtiğim pırlanta yüzüğün parasını ödedi. tek çocuğum. Alnını kuruladı. Süreyya'nın dayısı. birbirimizin yansılarına bakabilmemiz için de başımızın üstüne bir örtü örttüler. yüzünü örten duvağı. güzelim ayışığım. usulca git. uygunsuz karşılanırdı. boğazını temizledi. bembeyaz gelinliğiyle bir per? den farksız görünen Süreyya'yla birlikte. Başını göğsüme bastırıp saçlarını koklamanın nasıl bir şey olduğunu hayal etmek. Şarap renginde. Şerif can!" Sonra. ciddi ve saygılı.çoğunluğunu Taheri Hanım'la arkadaşlarının üsdendiği hazırlıklardan. örtünün sağladığı o bir anlık mahremiyette.. bir otel kâğıdına. babayı Kabil'den tanıyan patron. şoleb-goşti ve safranlı pilav. rengârenk yiyecekler anımsıyorum. Salonda. gülümsüyor. Sofrada Süreyya'nın karşısına oturmak. konuklar hayranlıklannı dile getirdi: "Vay. Usulca git. Süreyya'nın ailesinin bir nişan töreni. Baha'yla birlikte Taherilere gitmek.. Şirîni-hori fikir birliğiyle adandı. Babamın elini öptü. Bana çok iyi bir evlat oldu. baş başa. Cemile Hala'nla beni ikinci bir -İna-baba sayarsın. yere bakıyor. çoban kebabı. . "Emir can benim tek oğlum. Geleneğe göre." Herkes alkışladı. Baba. sevincin sevincimiz olacak. Birkaç derin soluk aldı. Baha'yla Kabil'den ayrıldığımız gece. Kabil'de sizin aciz bir hayranımzdım. vay. şiri-ni-hori düzenlemesi gerekiyordu . Süreyya'nın amca ve dayıları masanın çevresindeki iskemlelere dizilmişlerdi. usulca git. masrafını babamın karşılayacağı düğüne gelecekti. geleneksel yeşil takım elbiseyi aldı. ailece akşam yemekleri yemekle yetindim. Süreyya için yazdığı uzun şiiri okudu. Baba elimi tuttu." dedi. seni evime hem bir evlat hem de gözümün nu^u olan kızımın kocası olarak kabul ediyorum. dolayısıyla kimse sözcüklere dökmedi: Baba'nm öyle üç-beş ayı yoktu. alkışlayan konuk denizini yararak. Baba bir örnek alyanslarımızın. Usulca git.

Umarım kızmazsın. bedeninde yara açılmasın diye. Süreyya başucu lambasını söndürdü. onu her saat başı çevirmeye başladı. gördüm! Siz ikiniz ne çeviriyorsunuz. Baba güreşi kendi koşullarına göre kaybetmişti. Havai fişekleri. Caminin erkekler kısmı dört köşe. san buketler halinde patlayan kıvılcımİan anımsadım. Onu öptüm. deri kaplı defteri görür görmez anladığım halde. bir park yeri bulabilmek için caminin kuzeyine. "Onu ben kandırdım. Süreyya'nın çabucak Baba'nm battaniyesinin altına bir şey soktuğunu gördüm. Süreyya'yla ilk kez baş başa kaldık. "Teşekkür ederim. vafan'ını terk etmek. Baba ağlamamdan nefret ederdi. çevremde hep erkekler olmuştu. . Süreyya'dan çıkmıştı. Gözleri. Ayakkabılarını girişte çıkaran erkekler salonu doldurdu. dediğimi anımsıyorum. Durup yolculannı. zemin Afgan halıları ve yan yana serilmiş kilimlerle kaplıydı. kollarını omuzlarımıza attık. Gencecik karısını kaybetmek." Sürevva kendini babanım bakımına adadı. her öğleden sonra gazeteden uluslararası haberleri okuyordu. karşısına yenemeyeceği bir ayı çıkmıştı. kuzu etli pilav. Baba yaşamı boyunca ayılarla güreşmişti. akşam yemeğine bize geldiler. ben. güneşin doğmasına bir saat kala ve konuklar nihayet gittikten sonra. Açık kapıdan. her gün onu mahaliede kısa bir yürüyüşe çıkartıyordu. General Taheri de yanıma. Gece yansına doğru. "Yalancı!" Baba'nm battaniyesini kaldırdım. Bir gün. her ikimizi de öptü. Süreyya sebze pilav yaptı . Yoksulluk. eczaneden Baba'nm morfin haplannı alıp eve döndüm. acaba Hasan da evlendi mi. sonunda bitkin bir halde halkadan kopuyorlar. "Bu gece ağrım yok." Defteri Süreyya'ya geri verdim. bir evliliğin bu koşullarda başlatılamayacağını söylüyordu. Aşağılanma. Rahim Han'ın defteri verdiği geceyi. güneş ışığı dikiz aynalannda panldıyordu. kilimlerin üzerine bağdaş kurup oturdu. müzik komşular polis çağırıncaya kadar sürdü. . Baba yastıktaki başını bin güçlükle kaldırdı. bakalım?" "Hiçbir şey. Şerif ve Suzy aynı sehpada oynuyorduk.eğiliyor. Sonra. Yemekten sonra yeşil çay içtik. Baba eğilmemizi söyledi. üçlü sıralar halinde dizildi. "Az sonra morfininle suyunu getiririm. giysilerini yıkıyor. yataktan inmesine yardım ediyordu.ıspanaklı. karımın saçından 176 sarkan bir bukleyi düzeltişimi seyretti. Keşke Rahim Han da burada olsaydı. Battaniyesini üzerine çekti. Oğlunu tek başına büyütmek. Süreyya'yla küçük parmaklanmızı birbirine dolayışımızı. sevecenliğini keşfettim. Tam kapıyı kaparken. üç ya da dört sokak ileriye gitmek zorunda kaldılar. Yaşamım boyunca. Parmaklarımı altın yaldızlı dikişlerinde gezdirdim. Biraz geç kalanlar." dedi Süreyya. Şerif. Hayward'daki caminin araba parkı ağzına kadar doldu. Bir kez daha çaylar demlendi. dörder kişilik gruplar halinde iskambil oynadık. "Kaka can bu kadar hastayken mi?" diye karşılık verdi." dedi Baba. güçlükle üç-beş kaşık alabildiği patates sorva'yx pişiriyor. bahçelerin cırcırbö-ceklerinin sesiyle dolduğu Kabil gecelerindeki gökyüzü kadar geniş bir gülümseme. Baba yatağa düşünce de. İmam önündeki mikrofona Kuran'dan sure'let okuyordu. Arabalar. İçten içe gülümsediği-ni görebiliyordum. "Bu kadar iyi yazabildiğine inanamıyorum. cızırdayan. Eğer öyleyse^ örtünün altındaki aynada kimin yüzüne bakmıştı? Hangi kınalı eli tutmuştu? Gece saat iki gibi. En sevdiği yemeği. Kapıyı kapadık. Baba bir daha hiç uyanmadı." dedi Süreyya. Sevgili memleketini." "Peki. Baba'nın dairesinde oturma fikri. Düğünden bir ay sonra Taheriler. geniş bir salondu. Ama o zaman bile. O gece bir kadının yumuşaklığını. Ben. diye merak ettiğimi. kapının yanma oturdum. Sabahlan kah-175 valtısını hazırlıyor. "Kendi evimizin olmasını istemez misin?" dedim. başlanna geleneksel bi-cab'hr takmış erkekleri indiriyorlardı. Şerifle şakalaşmamı. kansı Suzy ve Süreyya'nın birkaç teyzesi. Baba'nın Be177 lucistan'da bir ayıyla güreştiğini anımsadım. ölen kişinin ailesine yaraşır biçimde. koyu renk takım elbiseler giymiş. Baba onu yatırmamızı istedi. "Hey. minibüsler binanın arkasındaki kelleşmeye başlamış çimenliğe bile ikili. kırmızı. tabla'nın delice ritmine uyup hızlanıyor. odadan çıktım. "Bu gece istemem. Süreyya. kavakların titreştiği. Kuran'ın sözcükleri salonda yankılanırken. "Bu da ne?" dedim. Kaka can. Ona haplarını veriyor. yeşil. Bir de. daha da hızlanıyor. yün bir battaniyenin altında yatıyordu. Sonunda da. Baba hemen yanımızdaki kanepede." dedi Süreyya gülümseyerek. on üçüncü doğum günümü. Ben onu yatağa yerleştirirken. Süreyya'yla onu kucakladık. gelen araba kuyruğunu görebiliyordum. parti düğün salonundan Baba'nın dairesine taşındı." dedi Süreyya.

"Gidip Süreyya'yı bulayım. çok yetenekliymiş . monarşinin yemden kurulacağına ve onu yine göreve çağıracaklarına inanıyordu. Sosyal yardım parasıyla geçindiğini." ". Ama o artık yoktu. cami boşalmıştı.. Kuran'ını yeşil bir beze sarmakta olan imamın dışında. elimi sıktıktan sonra kapıya yöneliyorlar-dı. birkaç sıra ileride.bitpa-zan onun için bir hobi." ". baçemV diye sordu General Taheri. basamaklarda duruyordu. hatta genellikle erkek şarkıcıların tekelindeki ra^a'Iar söylermiş. Afgan dostlarıyla bir araya gelme fırsatıydı. okudu. Adamın zaman zaman aksileşen. annesini ağlatırdı.Her dua dizisinden sonra. Süreyya babasının yatışana ilaçlar aldığını söyledi. bir zamanlar Kabil'de sesinin güzelliğiyle ünlü olduğunu öğrendim. "Yürüyelim mi?" dedim. kızarmış gözlerle dışarıya çıkardı. *** 179 Süreyya'yla nişanlılık dönemi yaşayamadığımız için. Generalle birlikte öğleden sonra güneşine çıktık. 178 Artık son taziyeciier de saygılarını sunmuş. gruplar halinde sigara içen erkeklerin yanından geçtik.. Örneğin. Sonra. Kibarca gülümsedim." Elimi tuttu. ışığı kapatıp kapıyı kilitliyor. köstekli saatini kuruyor ve bekliyordu. Tek tek hepsinin elini sıktım.. ne olduğumun aslında Baba tarafından. Baha'nın çila'sı parladı. Kızıl bir akçaağacın gölgesine oturdum.. İlk kürek dolusu toprağı mezara atışlarını izledim. Bütün hayatım boyunca. bu işi. Evlenirken generalin öne sürdüğü şardardan biri de. Profesyonel olarak hiç şarkı söylememiş olmasına karşın. gözyaşlarını nihayet boşaldı. karısının halk önünde asla şarkı söylememesiymiş. bırakın içeri girmeyi.. pireyi deve yapan biri olduğunu öğrendim: Karısının getirip önüne koyduğu kur-ma'dan bir ısırık aldıktan sonra içini çekip tabağını iterdi. Taimani'deki evi onun sayesinde yaptım. "Süreyya?" "Efendim?" "Onu özleyeceğim. Allah ondan razı olsun. ABD'de bir kez olsun çalışmadığını da. teşekkür ettim. uyku ve çarşaf kokarak. çok zengin bir 180 koleksiyonu vardı).halk sarkılan. kıvrımlı bir patikada sessizce yürümeye başladık. Baba'mn yasını tutanların arabalanyla Mission Bulvan'na doğru uzaklaştığını görebiliyordum. ağabeyim gibiydi. Yakında biz de çekip gidecektik ve Baba tek başına kalacaktı. General Taheri araya girmeseydi. ama general onu duymazdan gelip somurtur. Süreyya kendini bildi bileli. gelecek hafta Union City'de oynanacak futbol maçı. mikrofonun fişini çeken. Kimsenin. o da beni geri çevirmedi. generalin ayda bir kez. evlenip aileye girdikten sonra öğrendim.. kapıya vurma izni bile yoktu. Baş ağrısı başlayınca odasına giriyor. Daha önce. doğru ayet konusunda tartıştılar. soyunuyor. karnım soğan ekmekle doyururdu. ". annesiyle babasının ayrı odalarda yattığını anlattı. kim olduğumun.. Süreyya annesine bir şeyler söyledi. Süreyya beni kendine çekti.. ondan başka başvurabileceğim kimse yoktu. bundan böyle yolu kendim bulmak zorundaydım. "Peki. Böylece her gün gri takım elbisesini giyiniyor. soyu sopu o kadar da önemsemeyen kişilere bırakmanın daha doğru olacağına inanıyordu. iş büyüyecekti. General Afganistan'ın er ya da geç özgürlüğüne kavuşacağına.. Yüzük parmağındaki alyans." dedim. Ama müziğe oldukça düşkün biri olan general (Afgan ve Hindu şarkıcılann klasik gazel plaklarından oluşan. çakıl taşlı. Taheri Hanım'ın (artık ona Cemile Hala diyordum). 'Baba'nın oğlu' olmuştum... Baba'yı çukura indirişlerini seyretmiştim.. "Nasılsın. Santa Clara'daki yeni Afgan lokantası. yaklaşık bir hafta süren ve dünyasını karartan migren krizleri geçirdiğini. annesi ve düğünden şöyle böyle anımsadığım birkaç hanımla birlikte. bana iş buldu. gnzeî\ct. Bu tür huysuzlukıan Süreyya'yı kızdınr. şiş." ". Dişlerimi sıktım. Taneliler hakkındaki her şeyi. cenazeye gelenlerin bir bölümü kalkıp sıraya giriyor. "Sana başka bir şey yapayım. sırtında yine o gri takım elbisesi.. Süreyya. İki yanı bodur çalılarla kaplı. mezarın başında okunması gereken. mezar taşının yanına bir papatya demeti bırakmakta olan." Onları dinlerken." ". Ta-heri Hanım.. Bu düşünce beni dehşete düşürdü.. Süreyya annesinin düğünümüzde şarkı söylemek istediğini. bir mezarın başına diz çökmüş. Çoğunu doğru dürüst tanımıyordum. Kulağıma birkaç sözcük çalındı. yaşlıca bir çifte baktık.. İmam bir ayet seçti. beni pek tanımazdı bile.. İmamla bir başka adam.. "Elbette.. Bana yolu gösteremezdi artık." Caminin kadınlar bölümüne doğru ilerledim." der. Tahta bir sıraya oturduk. onun insanların yaşamında bıraktığı iz tarafından belirlendiğini fark ettirh.." Elini kucağıma koydu. Beni sabahtan beri tehdit eden gözyaşlarına direndim.. ağrı geçinceye kadar da odasından çıkmıyordu. Basamakları indik.. mezarlığın Müslümanlara ayrılmış olan bölümünde. Hayat Baha'yı geride bırakıp çoktan akmaya başlamıştı bile. yanıma geldi. Mezarlığın öteki ucuna gittim. Sonunda. arada bir öteki adama ters bakışlar fırlatarak. onun konumundaki birine yakışmayacak bir iste çaîışmaktansa devletin verdiği çekleri yeğliyordu . uzaklaştım. ama generalin tek bir . Baba hakkındaki sözlerini dinledim. Ona bir işaret çaktım.

neden farklı olduğumu düşündüm. fikrini değiştireceğinden emindim. ömrümün sonuna kadar da başıma kakar!" Çenesine doğru akan. beni düzeltmedi). Her kadının bir kocaya ihtiyacı vardı. "Boş ver. Belki de nedeni. "Babanın beni istemeye geldiği gece. Konukların arasında duruyor. Erdemli. Tanıdığım bütün Afgan erkeklerinden farklısın. Ford'u Fremont Bulvan'nda. Rumi'nin eserleri gibidir . Çıktığım zaman da. sırtı bize dönük. tuvalet masasına oturttu. Eh. Oğlan iyi ki kuzeniyle evlenmedi. "Ne güzel bir gelin." dedim." Gülümsedi. kadınların arasında büyütülmemiş. her akşam Johnny Carson'ı izlerdi. evlilik dışı çocuk sahibi olurlar ama kimse ağzını açıp bir şey söylemez. saçlarını kes. elimi tuttu. erkekler tarafından yetiştirilmemdi." Yanağını öptüm. Unut gitsin. diplomatik tavırlarının aksine (ona General Efendi demeyi sürdürdüm. Onu. "Ona bunu bile söyledim. kaldırımdan uzaklaştım." "Biliyorum. onurlu bir khastegar'm kızına talip olmayacağı." Ama tek neden. baçem. Cemile Hala beni ne kadar sevdiğini hiç gizlemezdi. annem boynuma sarıldı.* Süreyya'dan. biri ona. Bir düğündeydik. sayısız şikâyetine kulak verecek bir dinleyici bulması değildi. Nasıl da makbul. "Şuna bir baksana. generalse kulağını bunlara çoktan kapamışta. dedim. damadın ailesinin geline yüzük takısını seyrediyorduk. Belki de nedeni. çocuksuz öleceği korkusundan. beni sonsuza kadar kilit alanda tutamazdı. Yan hıçkırığı yan kahkahayı andıran bir ses çıkardı. Eline erkek eli değmemiş. "Kimin umurunda?" "Allah kahretsin. asma ve orkideleriy-le ilgilenerek geçirirdi." "Siktir et. Cemile Hala haftada bir kez loto oynar." dedim. sizi doktora götürürüm. annesi geçirdiği felçten sonra göğsündeki en küçük çarpıntıyı kalp krizine. Süreyya'nın dayısı Şerif. oğlunu Ne-warkli bir Afgan kızla evlendiriyordu." dedi Süreyya. . haksızlık bu!" diye bağırdı. iki orta yaşlı kadının konuşmalarını duyduk. en hafif sızıyı romatizmal arterite. Çünkü ben onun yüreğindeki en ciddi hastalığı sağaltmışüm. Ben dediğini yaparken de izledi. Virginia'da olup bitenlerin ayrınülarını da öğrendim. Afgan toplumunun onlara uyguladığı çifte standarda doğrudan maruz kalmamıştım. Ben Cemile Hala'nın yaşamındaki yeni keyiftim. sakin bir sesle. tamam mı?" "Tamam. altı ay önce Süreyya'yla evrusi yapüğımız salondaydı." Gözlerinden yeni yaşlar boşandı." dedi öteki. nereye gitsem Asıltılar duydum ya da duyduğumu sandım. kendini koyverdi. Cemile Hala'nın bana boynundaki bir şişlikten söz edişini anımsıyorum. Generalin mesafeli. Bunun üzerine general gülümsedi. "Hem de tertemiz. şöyle dedi: "Bu durumda okulla ilişiğini temelli kessen iyi edersin. ben onun etkileyici hastalıklar listesini sabırla dinleyen kişiydim. Kız arkadaşlan-nı gebe bırakır. Ben Süreyya'yla evlenince. "ama babam o gece karşımıza dikildiğinde. çünkü ağzı ikide bir kayıyor. Ne dediğini anlayamıyordum. bir tanesi. Bü. bir sokak lambasının altına yanaştırdım. her Afgan annenin en büyük kâbusundan kurtarmıştım: saygın. Süreyya. doğum lekesinin hemen üstündeki gözyaşını başparmağımla aldım." dedim." Süreyya eve dönerken. telefonda sana bunu anlatırken. kızının tek 181 başına. Hala'nın sağlık raporları. toplumsal âdetleri ancak uy183 gun görürse benimseyen. Günlerini bahçede gülleri. biri de eve dönmeyi kabul etmezsem." "Bu mümkün değildi. ama onları hâlâ duyabiliyorum. "Yarın okulu kırar. filan. başına buyruk biri." "Evet.cilder halinde. Süreyya'nın söylediğine göre. Avaz avaz bağırıyor. hüngür hüngür ağlıyordu. Bunlar dört yıl önce ve beş bin kilometre uzakta yaşandı. çiçeklerle Johnny Carson'm pabucu dama atıldı. "Haftalarca evden çıkmadım. Bana bir makas verdi. gözlerini kurulaya-rak. Babam beni yatak odama götürdü. onun içindeki şarkıyı susturan biri olsa bile. En küçük bir kuşkum yoktu: Elime bir tüfek alıp önüme gelene ateş etseydim bile. babama hakareder yağdırıyordum. yani keşke ölseydin. Tören. gözündeki her seğirmeyi de yeni bir inmeye yoruyordu. elinde bir tü182 fek vardı. yuvada iki kurşun olduğunu söyledi. "Aldırma. sözcükler birbirine karışıyordu. "Seni bulduğum için öyle şanslıyım ki. delikanlılar eğleniyor işte! Ben tek bir hata yaparım ve ansızın herkes nang. dayatmaları reddeden bir liberal." "Bir daha bundan hiç söz etmeyelim." "Oğulları her gece diskolarda. Ona. et peşinde. "Sana aniatmamışüm.. Arabayı sürerken. . Her şey bir yana." dedi. o beni bir an sendelemeyen bir sevgiyle sevmeyi sürdürürdü.bakışıyla konuyu kapattığını anlattı.. saçlannı sıvazlayarak. dedi. Baba'nın bir Afgan olarak kesinlikle sıradışı bir baba olmasıydı: Kendi kurallarına göre yaşayan. kendine. mehtap gibi. namus diye cıyaklamaya başlar. "Eve döndüğümüzde. keşke ölseydi. kocasız. sardunyaları. kaldırımın kenanna.

Süreyya'nın ana-babası bize ev hediyesi olarak kahverengi deriden bir kanepeyle bir Mikasa yemek takımı aldı." Bir ay sonra Martin aradı ve kitabın yayınlanacağım bildirdi. toz duman dağılınca da harekete geçip hükümetteki o küçük. 185 Öğretmenlik fazla para getirmeyebilir. "Bunları bir duysa. seninle bir daha asla konuşmaz. herkes Şoravfy\c savaşırken öylece oturup ortalığın yatışmasını bekleyen. Emir can?" Yeniden kızına » döndü. çorapları paylaşıyor. generalle Cemile Hala'nın evinden bir-iki sokak aşağıdaydı. bir ağustos günü posta kutumu açıp da New Yorklu bir ajanstan metnin tamamını isteyen bir mektup bulunca. Yatağın sağ tarafında yatıyordu. Sovyetler'in Afganistan'dan çekilmesinden alü ay kadar önce. sabahları gazeteyi elden ele geçiriyorduk. "Senin iyiliğini düşünüyor. yepyeni bir IBM daktilo. Bir düzine kadar ajansa başvuru mektubu gönderdim. Diş firçalarını. O yaz San Jose Devlet Üniversitesine." dedi general. Bu tuşlarda pek çok öykü bulmanı dilerim. İngilizce bölümüne kabul edildim. o! Öğretmenliği seviyorum. "Yeteneklerini neden boşa harcadığını anlayamıyorum. Hayward'da bazı dostlarıyla buluşacağını söyleyip ayrıldıktan sonra. çalışıyordum. bazen. Ertesi yıl Süreyya da San Jose Üniversitesi'ne yazıldı. Benim için bir nazr yapacağını söyledi. Sonra. Süreyya'nın da uğradığını anlıyordum. ben solu yeğliyordum. tamam mı? Koyun kesmek yok. Cemile Hala köfte ve beyaz ferni pişirmişti." "Biraz daha pilav alabilir miyim. Kabarık yastık seviyordu. o zaman kutlarız. öğretmenliği seçmişti. Ve. "Bu ne saçmalık!" "Başarılıymış. Bir de iş buldum. divanların arasına süzülünce kitaplarımı çıkartıyor. kitap kabul edilirse bir kurban kesip etini yoksullara dağıtacaktı. Süreyya'yla Fre-mont'ta tek yatak odalı bir daireye teindik. ben sert yastık. Süreyya'nın geçmişini umursamayışımm en önemli nedeni.. "Ben küçük bir kız değilim. ama büyük bir avan184 tajı vardı: Saat ala olup da herkes gidince ve gölgeler mağazayı tıka basa dolduran. Sunnyvaîe'deki bir mobilya mağazasında güvenlik görevlisi olarak. Kutuya. avukat kızıyla övünmek istiyor. Baba'mn ölümünden kısa bir süre sonra. benim de kendime ait bir geçmişimin olmasıydı. Cemile Hala da Kuran'ın altından geçirmemiz için ısrar etti. Pişmanlık nedir. Martin Greenwalt New York'tan arayıp beni temsil etmek istediğini söyledi. peçetesini tabağa fırlatırken. Korkunç sıkıcı bir işti. Afganistan özgürlüğüne kavuşunca da. "o değerli egosunu incitmem. Kabil'de geçen bir baba-oğul hikayesiydi. General." 1988 yazında.. 186 ." dedim. "Senin kadar zeki bir kız avukat ya da siyasal bilimci olabilir. vardiya usulü ça lışmaya başladım. Gözleri nemli general benimle gurur duyduğunu söyledi. Peder. babasını hayal kırıklığına uğratan bir kararla. mezar taşında bir buket taze süsen bulunca. General bana bir armağan daha verdi." dedi. şık koltuğunu geri isteyen biri." dedi Süreyya.Ama bence. evlilik yaşamına özgü sıradan -ve mucizevi-bir düzen tutturduk. bir akşam yemeğinde. "Yalnızca zekât yeter. ama yapmak istediğim iş." Alü hafta sonra. öğretmenlere de ihtiyaç duyulacak. parayı ihtiyacı olan birine verirsin. inşallah. apartman. "Lisede bütün notlarının A olduğunu biliyor muydun. Generale bir madalya daha. Aile adın düşünüldüğünde. çoğunluğu generalin verdiği daktiloda yazılmıştı. ben süde karıştırıp. yüzünün sertleştiğini hissedebiliyordum. Bundan bir tek Süreyya'ya söz ettim. Evli bir kadınım. Ertesi gün yolladım. Cemile Hala kızını yatıştırmaya çalıştı. yanağını öperek." diye yapıştırdı Süreyya. General İkbal Taheri Baba'nın VW otobüsünü sattım." Cemile Hala dilini ısırdı. ilk romanımı bitirdim. ayrıca sadakayla geçinmekten çok daha iyidir. "Lütfen. çok iyi biliyordum. O gece Süreyya'nın ana-babasıyla birlikte bir kutlama yemeği yedik. Süreyya'yla. kitabımın basılacağı anlamına gelmez. İlk romanıma işte orada. Martin romanı satmayı başarırsa. bir daha da bitpazanna gitmedim. naylon örtülü koltukların. Mısır gevreğini kuru yemeyi seviyordu (çerez atıştırır gibi). o mobilya mağazasının çam ve koloit kokulu ofisinde başladım. nazr olmasın. "Bir menajerimin olması demek." diye tısladı Süreyya. yeni anayasanın hazırlanmasına yardım edebilirsin. "Başarılı olmanı istiyor." "Merak etme. "Hiç olmazsa onun gibi değilim." "Herkes öğretmenlik yapabilir. Farsça yazdığı bir not iliştirmişti: Emir can." Süreyya'nın gerildiğini. donup kaldım. Hala can. Haberi duyan Süreyya sevinçten çığlıklar attı. sana bir bakanlık bile önermeleri mümkün." "Arkadaşlarına böbürlenmek. Anne?" diye sordu Süreyya. Her cuma mezarına gidiyordum. Sizler gibi genç Afgan yeteneklere ihtiyaç duyulacak. Ayrıca. Süreyya özenle paketlenmiş müsveddeyi öptü.

Bana bir laboratuar etiketiyle plastik bir kap verdi. serin yaz havasını içime çektim. Afganlar için bir zafer. "Bir sorun var. "Erkekler kolaydır.burada tarımla mı uğraşıyorduk? Tesder bitince. heves. ATLA. Ama bir yıl geçti. Yaşamımda öyle çok iyilikle karşılaşmıştım ki. demişti. bu konuyu ağzına bile almıyordu elbette. Ve mudulukla. köprülerden yuvarlanarak geçen tren resim-kriyie doluydu. biraz mı diyorsun. Bunun üzerine. Ve Hasan'ı. Bize bir rota çizdi: Önce ben kontrol edilecektim. ÎVF dölleme. Bir gün. dört yıldır kızıyla evli olsa da. bir huzur dönemi olması gerekirdi. Süreyya'ya 'histeroskopi' denen bir şey uygulandı. steril. El sıkıştık. Bütün bunlann arasında Afganistan unutuldu. Her aybaşı oluşunda Süreyya'nın hayal kırıklığı. inşallah." "O zaman doktora gidelim. maket lokomotifler. Tann 188 sizi yaratırken epeyce uğraşmış. Doktor Rosen bize Vitro* dölleme yöntemini önerdi. ultrasonlar. Şimdiye kadar alttan alta dokundurmakla yetinen Cemile Hala da artık iyice dile gelmişti.. zihninin işleyişi gibidir: basit. Şoravi"nm Afganistan'dan bütün bütüne çekildiği yıldı. düzgün dişleri olan. ters bir sesle. Rahim Han'ı.muayenehanesi demiryollarının tarihine ilişkin kitaplar. "Trene hoş geldiniz. Doktor Rosen onun rahmine bir teleskop sokup içine bako. generalin gözleri parlıyordu. Trenlere karşı belli bir tutkusu vardı ." dedim. Sov-yetler'in çekilmesi üzerine bir süreliğine umudan canlanan General Taheri. sürprizsiz. "Seninle öyle gururlanıyorum ki." dedi Süreyya. Süreyya'ya da bir dizi kan testi için bir form. bu kez de Afgan Mücahitlerle. yeniden giyinip kuşanıp köstekli saatini kurmaya döndü. Emir?" dedi. Hiçbir şey bulamadı. içimde bir duygu karmaşası yaratı187 yordu. lastik eldivenlerini çıkartırken. Berlin Duvan'nın yıkıldığı yıldı. sonra hMG denen. dolaysız. Bekleme odalannda saaderce oturup Good Housekeeping ya da Reader's Digest gibi dergileri okumakla.general kadınların içki içmesini hoş karşılamıyor." dedi. Dünyanın her yerindeki insanlar senin kitaplarını okuyacak. bu durumda. Tiananmen Meydanı yılıydı. tedavi giderlerini karşılayamayacağını üzülerek bildiriyor. Pek çok duyguyu aynı anda yaşıyordum: korku.. Gece Süreyya uyuduktan sonra (şarap hep uykusunu getirirdi). Süreyya'yla çocuk sahibi olmaya çalıştığımız yıldı. kâğıttan yapüma önlükleri defalarca giyip floresan lambalı. sabırsızlığı." dedi. 1989 yazında yayınlandı. roman için aldığım avansı kullandık. Doktor Rosen güldü. Bu aynı zamanda. Afgan sığınmacılar akın akın Pakistan'a akmaya başladı. Ama Süreyya'nın tesderi birkaç ay sürdü: Bazal ısı ölçümleri. onda Slav ırkına özgü bir hava seziliyordu. eh. Roman ertesi yıl. uzun. kızgınlığı biraz daha arttı.her ne kadar bu erkek. Bu. İşe yaramayınca. yayıncı benim için beş kenti kapsayan bir imza turnesi düzenledi. Bunları hak edip etmediğimi merak ediyordum. kadehini kaldırırken. Buna "Açıklanamayan ya da Nedensiz Kısırlık" deniyordu. 'Rahim Salgısı Testi' denen bir şey." dedi. bize iyi şanslar diliyordu. ekledi: Bu hiç de alışılmadık bir durum değildi. yeşil tepelerden. İçten bir kahkahadan yalnızca birkaç anı kısaydı. moral bozucu ve başarısız oldu. Süreyya da onun yanında içmiyordu." Doktor Rosen irice bir göbeği. Ama Cemile Hala bizi bebek konusunda sıkıştırırken. Sovyet kuklası Necibuîlah Hükümeti savaşıyordu. parmaklarıyla maun masasına hafif hafif vurarak. Sonra sıra tedavi aşamasına geldi. "Tohumlanma kanallan açık. "Bir erkeğin 'tohumlaması'. ona hiç mi hiç benzemek istemiyordum." Bu tohum benzetmesini bütün çiftlere yapıyor muydu acaba? "Ne mutlu bize. onda alışık olmadığım. balkona çıktım. Bir gece Süreyya'ya şöyle dedim: "Bu işler bazen biraz zaman alır." "Bir yıla. Afgan toplumunda ünlü biri olup çıkmıştım. Bu. buz gibi mu- . "Kho Acga?'' diyordu: "Evet? Minik navasa'mi ne zaman alahoo söyleyeceğim?" iliklerine kadar Peştun olan general. Bu. soğuk savaşın sona erdiği. akla gelebilecek her hormon için kan testleri. Baba'yı düşünerek. belli belirsiz bir Doğu Avrupa aksanıyla konuşan bir adamdı. idrar testleri.Süreyya'yla ikimiz. tombul bir yüzü ve küçük. eve dönerken saun aldığım bir şişe pahalı Merlot'yu açtık . Ama özel sağlık sigortamızı yapan şirket gönderdiği kibar mektupta. o da gururlanırdı. Keşke beni görebilseydi. Bu deyimi kullanmasa olmaz mıydı . Oysa savaş bütün şiddetiyle sürdü. büyük bir yazar olacaksın. kızıyla bir erkeğin arasındaki cinsel eylemi açık açık dile getirmiş olurdu . Masasının üzerindeki bir levhada şöyle yazıyordu: YAŞAM BİR TRENDİR." "Biliyorum. bize neden çocuk sahibi olamadığımızı anlayamadığını söyledi. Kendi kendime soruyordum: Ben nasıl bir baba olurum? Tıpkı Baba gibi olmak istiyordum. bizi geçirirken. başka kan tahlilleri ve başka idrar tesderi. "Kaka burada olsa. hiçbir şey olmadı. Oysa siz hanımlar. biliyorum. Baba olma düşüncesi. Süreyya'nın kendi kendine vurduğu bir dizi iğneyi denedik. zahmedi." dedi karım. ilk öykümü okuduktan sonra yazdığı o küçük destek pusulasını düşündüm. Önce Clomifen. Ben sınavdan başarıyla geçtim. Sonra. yılgınlık ve heyecan.

Evlat edinmeye hepimiz farklı nedenlerle karşıydık. Kabil'de büyükbabasını tanırdım. Ve inan bana. parmaklarıyla masasında tempo tutarak. meselesi. özellikle Süreyya'nın sevgiye ve desteğe en çok gereksindiğine inandığı böyle bir dönemde. saksıların altından su damlıyordu. Bardağımı sardunya saksılarının durduğu çıkıntıya bıraktım. Süreyya eve dönünceye kadar ağladı. ikimizin ortak karan olmalı.. biri.. Babasını hepimiz tanırız. Kan çok güçlü bir şeydir. "Aptalca. General Taheri bir süre onu süzdü." diye mırıldandı. Ama biz Afganız. Bunlar olmayınca. Yanılıyor muyum?" ." "Bak. bebek büyüdüğünde o yüzde senin ya da benim gülümseyişimi görmeyi. yuvana kimin kanını soktuğunu asla bilemezsin. büyüyünce gerçek ana-babalannı öğrenmek istiyorlar." dedi general. generalin kendi nedenleri. içini çekti. Evlat edinirken de aynı şey. duvarları boyamama yardım etti. Belki bana kesilen ceza buydu. çiçeklerin rayihası pişen balığın kokusuna karışıyordu. ecdat filan söz konusu bile olmuyor. eğer bunu gerçekten yapmak istiyorsan." Süreyya bıkkın gözlerle bana bakü. "Hayır. mangaldaki alabalıklar pişmekteydi. "Onları suçlayamazsın. mangalın başına döndü. Evet. cinsel yaşamınızı bir yabancıyla en mahrem ayrıntılarına kadar konuşma rezilliğine katlanmakla. sonra. "Galiba General Efendi'ye katılıyorum. . pazar günü verdi. eğer babası senin soyunu sopunu bilmeseydi. demişti Cemile Hala. Biz Afganlara uygun olup olmadığından emin değilim. Celallen-meye başladığını görebiliyordum. kollarımın arasında tutacağımı hayal ettim. sırf onları dünyaya getirenleri bulmak için. İşte bu yüzden babası -Allah rahmet eylesin." dedi Süreyya. parke zemini ve küçük bir arka bahçesi vardı." "Hayır." Başmı cama dayamış. bir an bile duraksamadım. bapem!" "Balık pişti galiba?" dedi Süreyya." Süreyya sürekli ellerine bakıyordu. ayran içiyorduk. kararsızdı.189 avene odalarına girip çıkmakla. General Taheri başım hızla kaldırdı. Mangalın kapağını kapadı." "Sen ne düşünüyorsun.. "Emir canı ele alalım. Haberi ana-babasına. aile adı. şu evlatlık. San Francisco'nun Bernal Tepeleri'nde iki yatak odalı. Taherilerin arka bahçesinde piknik iskemlelerinde oturuyor. Süreyya'nın kendi nedenleri vardı. Burada insanlar aşk için evleniyor. Sivri bir çatısı. "Tek bir şey daha söyleyeceğim. Emir can?" diye sordu Cemile Hala. üstelik boşuna olduğunu biliyorum. senin onların uğruna yıllarca uğraşıp didindiğin evi terk ediyorlar. ba-pem. generalin o küçük söylevlerinden biri yoldaydı. Doktor Rosen'le trenlerine döndük. Sonra. bapem. doğrusu çok da adil bir cezaydı. Hep bir gün onu. sayısız iğne. "Doktor evlat edinebileceğimizi söyledi. biliyordum. Birkaç ay sonra.'" dedi. dokuz ay boyunca kendi kanımla beslediğimi bilerek. bir saatlik mesafeye taşındığımız için sitemler etti. Victoria tarzı. "Demek ki böyle yazılmış." dedim." dedim. ikinci romanımın nakit avansıyla. belki de kaderimize çocuk yazılmamıştı. "Bencillik mi ediyorum?" 190 "Hayır. Bazen. "Bapem." dedim. dedi. yeni ektiği hanımelilerini sulamıştı. bahçede de toprağa gömülü bir tandırla minicik bir güneşlenme terası. "Öncelikle. bapem. buraya gelip seni istemezdi.. General rahadamış bir halde başını salladı." Evlat edinme konusunu evde de konuşmuştuk. "En iyisini Tanrı bilir. tam da bu bunaltıcı ilgi olduğunun farkında bile değildi.. Süreyya en hafif tanımıyla. başkaca bir şey söylememişti.. bir yerlerde yaptıklarım yüzünden baba olma hakkımı elimden almıştı. "Bak. dizine dokundu. "Eğer yapacaksak. "ama elimde değil. bütün bunlar onu bitkin düşürmüştü. benim de kendi nedenlerim: Belki bir şey. bebek sağlıklı olduğu sürece herkes mudu. onun yanına oturdu. Karşımıza oturdu. İstersen. Amerikalı olsaydın fark etmezdi. Ailesine giderken... Süreyya'nın saçlarını okşadı. Süreyya. Süreyya'yı kaçırtan şeyin. General terası bitirmeme." demişti. Belki kaderinize böyle yazılmıştır. çok güzel bir evin peşinatını ödedik. bir gün gözlerine bakmayı ve orada seni ya da kendimi görüp şaşırmayı. Cemile Hala." "Bunu konuşmak istemiyorum artık.khastega-rf ye gelince. Cemile Hala güllerini. onun büyük-büyükbabasının kim olduğunu bilirdim. Yorgundu. "Öyle mi?" "Bu da bir seçenek. ilk kez 'evlat edinme' sözcüklerim kullandı. ama evlat edindiğin zaman." dedi babası. hemen şuracıkta kuşaklarca geriye gidip bütün atalarını sayıp dökebilirim. sonda ve numuneyle geçen aylardan sonra. bunu asla unutma. Kan çok güçlü bir şeydir. "Sağlıklı olduğun ve 191 iyi bir kocan olduğu için şükret. doktoru son ziyaretimizden bir hafta sonra. General geldi. en küçük bir kuşkumuz olmamalı. 1991 yılının Mart ayındaydık. Aksi halde bebeğe haksızlık etmiş oluruz. yolda. İki kez uzandı.

akreple yelkovam fosforlu kol saatini biliyor. kâğıt destesini sehpaya bırakarak. Emir. o kömür karası saçlanna birkaç kül grisi tel katmıştı. bu. uzun mavi kuyruklu bir çift kırmızı uçurtma gördüm. Spânyei cinsi köpeğimizin adını general koymuştu." dedi karım. Eve döndüğümde. Plato'nun Farsçası'ydı. Evet. son anda aklına gelmiş gibi. belki iki hafta. topu omzunun üstünden fırlatmasını tembihliyordu. aramızdaki dillendirilmemiş sırdan dem vuruyor. zarftaki parayı. esintide bir kapanıp bir açılan tahta kepenklerin gıcımsını.altı yıldır aynı okulda 194 çalışıyordu." "Peki. yaşayan. Aramızda uyuduğunu. Telefonu kapatmadan hemen önce Rahim Han'ın söylediği şeyi düşündüm. Evet. her sözcükte biraz daha sıkılıyordu. Merak etme. "Çok kalmayacak. Dudakları hafif aralık. cırcırböcekle-rinin bahçeyi dolduran cıvıltısını dinlerim. cızırtılı hattın öteki ucunda Rahim Han'ı gördüm. yatak odamızın karanlığında onun Süreyya'nın bedeninden ayrılıp aramıza girdiğini. Çünkü." . Bir.'" "Seninle gelmemi ister misin?" "Yo. güvenli.bildiğini biliyorum.. Baha'yla birlikte çay içiyorlar.. düzinelerce tekneyi tatlı tatlı sallıyordu. Doğrulup oturdu. "Rengin soldu. yalnız kalmayı yeğlerim. sonra parkın kuzey ucundaki Spreckels Gölü'nün kıyısında yürüdüm. sigarasının dumanını karıştırıyor. Yeni doğmuş bir bebek gibi. gölün ışıltılı sularında gezinen minicik. belli belirsiz bir yağ katmanı vardı. Nefis bir pazar öğleden sortrasıydı." Ne sormak istediğini anlamışam ." dedim. soluk alan bir şey gibi. bacaktan yıpranmış minderlerin altındaydı. 192 kahkahalanmıza ve sevişmelerimize sinsice sızdı. artık biliyorum . Süreyya'nın gıdığında şimdi incecik. Ve Süreyya'nın rahmindeki boşluğu neredeyse elimle dokunurcasına hissederim. uçurtmayı. bahçeden gelen yabani gül kokulu esinti. "Ne kadar kalacaksın?" "Bilmiyorum. O boşluk evliliğimize. 193 ON DÖRT Haziran 2001 Ahizeyi yuvasına yerleştirdim. Yeniden iyi biri olmak mümkündür. Gel. bir yandan da yaz okulundaki öğrencilerinin yazdığı kompozisyonlan düzeltiyordu . "Ben yürüyüşe çıkacağım." "Birbirimize çok yakındık. gevrek bir San Francisco yeli. Beni görmek istiyor.on beş yıllık evliliğin sonunda. Bunca yıldır kuşkularımda haklıymışım." Süreyya'ya bir çırpıda betimleyiverdim: Baha'nın çalışma odasında. Parkın batı tarafında. Başımı kaldırıp bakınca.. "Çok üzüldüm. Peder'lz sen elbette bende kalabilirsiniz. o bitimsiz.. Süreyya yanımda uyurken öylece yatar. 'kanat açmış kuş' kaşları ve çok eski bir Arapça yazıdaki harfler kadar zarifçe kıvrılan burnuyla. bir sesle söylemişti. Öylesine söyleyivermişti. Süreyya telefonda annesiyle konuşuyordu. ana-babasının ev hediyesi olarak verdiği kanepeydi. demişti. Eflatun bir sıçrayışta divandan atladı. siyah gözlerindeki bir şey. Yine de. bu köpeğin ince bir zarla kaplı. o uluslararası. kolunu yana açmamasını. Süreyya uzanmış. Bir tahta sıraya oturdum. uzunca bir süre. Anne can. yerleştiğini hissederim. Emir. "Ah. Ancak Eflatun'un havlamasını duyup irkildikten sonradır ki. Ama yüzü. "Solgun görünüyorsun. öylece baktım. "Bunu anlattığını anımsıyorum. Son anda aklına gelivermiş gibi. demişti Rahim Han tam telefonu kapatırken. siyah gözlerine yeterince dikkatli ve uzun bakarsan. "Pakistan'a gitmem gerekiyor. oğluyla top atıp-tutma alıştırması yapan adamı seyrettim. Durakiad." İçimdeki bir yumruk.. Gecenin ilerleyen saadetinde." dedi. hâlâ bir prensesin yüzüydü. Yeniden iyi biri olmak. bilgece şeyler düşündüğüne yemin edebilirsin. birbirimizin 195 aklından geçeni okur olmuştuk.. oturduğu kanepeden." dedi Süreyya. rasgele. Aradan geçen on yıl kalçalarını azıcık dolgun-laşürmış. "Ben çocukken. Assef i." diye yineledi. sonra Rahim Han bir sigara yakıp pencerenin önüne dikiliyor.Bazen. Süreyya televizyonun sesini kapamıştı. "Kaka'nın eski iş ortağı mı?" Rahim Han'la hiç karşılaşmamış ama benden çok dinlemişti." "Evet. Baştan beri biliyordu. "Pakistan mı?" "Rahim Han çok hastaymış." Arabayla Golden Gate Park'a gittim. ağaçların. Süreyya. Eflatun da başını onun göğsüne yaslamıştı. dostum olarak gördüğüm tek yetişkindi o. Başımla doğruladım. yel değirmenlerinin epeyce üstünde salınıyorlardı.. başı bir yana eğik. PBS'nin Minnesota'da-ki kurtlann kötü durumuyla ilgili bir belgeselini yanm yamalak izliyor." Ayağa kalktı. odanın ne kadar sessizleştiğini aynmsayabildim. Gözlerimi kapadım.

" demeyi severdi. arabayı kayıtsız hatta pervasızca sürüyor. onlar hiç Afgan böbreği görmedi ki!" Generalin hastane günlerinden en çok aklımda kalan şey. birinin bir partideki 197 gülünç giysisiyle ilgiliydi. ezeli sızlanmalarına son verdi. uyuyakaldım. ilk sözcüklerden. sersem gibi odasından çıkarken ayağı halının kıvrık kenarına takılmıştı.. Afgan halkıyla Pakistan halkı kardeş gibidir. küçücük ilan bürola-n iç içeydi. Çığlığını duyan Cemile Hala mutfaktan fırlamıştı. kan zehirlenmesi. Birlikte yürüyüşe çıkıyor. bir süreliğine de olsa. Boşu boşuna olduğunu bile bile. sakallı sancıların dizi dizi sıralanmış küçük tezgâhları hayvan derisinden yapılma abajurlar. Tatlı dükkânları. ama bazen." . Tarif ederken. Dilini şaklattı. kilimler. cumartesi günleri öğle yemeğine gidiyorlardı. ilk tebessümden." Kulağımı adamın sesine kapattım. bazen de general onun derslerine giriyordu. bakır eşyalarla tepeleme doluydu. pakora'nm ve Baha'nın çok sevdiği nihari'riın baharatlı rayihasını basüramıyordu. her ne kadar doktor. Bisikleder. Rahim Han'ın aradığı gece karanlıkta yattım.. bazen iyiden de öte. tombul ayak parmaklanndan. kauçuk boda-nnın ezdiği kar çıtırdıyordu. çekçek arabalarının cayırtısı. kendi kurtarıcısına sığınırdı. not aldığı bile olurdu. övünerek ekliyordu: "İyi ama. minik. ama kimi geceler yalnızca bir rahadarna hissederdim . ufak tefek biriydi. Süreyya'nın da aynı şeyi hissettiğini biliyordum. siyah. Hem hoş hem de tatsız. pişen lahana ve dışkı kokuları. yüzümü saçlarına gömdüm. Bir migren krizinin ardından. Süreyya'nın sırtına sarıldım. dolayısıyla. Bir ara. mini mini. jy#r. Baba'nın bol cızırtılı. kararmış gözleriyle. hepsi birden. yanık bir Hint müziği. kendimi de kibarca baş sallama'konumuna ayarladım. iyice yaklaştık. ama artık fisılülar okulla. Ve rüyamda Hasan'ı gördüm. ama çoğunluğu çok yoksul.Kabil'den. kebap tezgâhlan. bir labirenti andıran dar sokaklarda. döşemesi yırtık arka koltuğunda oturuyordum. iç geçirdi. transistorlu radyosundan kulağımda kalan şarkılar. az önce büyük Kışla'nın ve yüksek duvarlı. ülkende olup bitenler korkunç. Generalin bozulan sağlığı -ve zaman.Cemile Hala'nın kendi sağlığına ilişkin. Peşaver Üniversitesi'nin kırmızı tuğla binalarım geçince. turşu suyuna batırılmış patatesle vişne suyu aldığımız Tavuk Pazan'nı. 198 ON BEŞ Uçağım Peşaver'e indikten üç saat sonra.çok daha kalabalık. özellikle de Koçeh-Morgha'yı ve Hasan'la sık sık. Arada bir. uykumun gelmesini bekledim. kirli. sıkışık nizamlı subay evlerinin önünden geçmiştik. Müslümanlar birbirine yardım etmeli. sözcükler ağzından bir sel gibi boşalmaktaydı: ". iki-üç masalık lokantalar (camlara Afganistan haritalan asılmıştı). o uyur uyumaz da ona şarkı söylemeye başladığı . Dükkân açanlar var elbette. yeşil papan'ımn ucu yere sürtünüyordu.her şey olup bittiği için rahat bir soluk almak. Sonra. Zaman zaman yine yapıyorduk. sigara dumanıyla dolu bir taksinin. yar. Cemile Hala'nın onun başından bir an olsun ayrılmadığı. gümüş çizgilere diktim. zatürree. buludan yanyorduk. mavi duman püskürten çekçek arabaları yollan tıkamıştı. mazot dumanı. gözlerimi panjurlann arasından sızan ayışığının duvarlara çizdiği koşut. at arabalarının çıngırakları birbirine karışıyordu. terli.. geçitlerde zikzaklar çizerek ilerlemeye çalışıyordu. kırılma sesini işitmesinin olanaksız olduğunu ileri sürse de. bir süpürge sapının çatırtısı gibiydi. Omzunun üstünden geriye bağırdı: Senin ipin. Benimki. Sırtında o parlamış. Şoför "Kardeşlerinin çoğu burada yaşar. sevişmenin rehavetine kapılıp sürüklenmek. çürümüş sebze. Yanımdan bulanık lekeler halinde akıp giden kent bana Kabil'in -benim tanıdığım Kabil'in. "Her neyse. 1981'de Baba'yla birkaç ay kaldığım Peşaver'i gayet iyi anımsıyordum. sınıftaki en arka sırada gülümseyerek otururdu. yeni kitabımla. Yüz yüze yattığımız. gri takım elbisesi." de di. ağır kokular arabanın açık camlarından bana ulaşıyordu.196 General iki yıl önce düşüp kalçasını kırmıştı. hastanedeki uzun kalış. yayalar. Uçak terminalden uzaklaştı. karda koşuyor. cıvıl cıvıl bir çeşitlemesini çağrıştırdı. üniformalı iki havalimanı işçisinin tekerlekli merdiveni çekişini izliyordum. Kente bir ses cümbüşü egemendi: Satıcıların kulaklarımda çınlayan haykırışları. işlemeli şallar. herkes yatağın kendi tarafına çekilir. Generalin kınlan kalçası -ve bunu izleyen öteki sorunlar. Hiçbir zaman söylemedi. onu alıp götürecek olan. az sonra havadaydık. birbirimize minik öpücükler kondurduğumuz. her zamanki gibi. bir kitap. İnce örtülere sarınmış.Süreyya'yla aralarını yumuşatmıştı. çarpışmalardan kıl payı kurtuluyor ve durmadan konuşuyordu. galiba şafaktan hemen önce. halıcılar. Süreyya'nınki uykuydu. Bir dinleyici bulur bulmaz. Böyle bilir. Onların yerini generalle ilgili yeni yakınmalar aldı. Şu anda Camrud 199 yolunda batıya doğru ilerliyorduk. ilk adımlardan konuştuğumuz günleri anımsadım. böyle söylerim. Kendini Gholam diye tanıtan şoför zincirleme sigara içen. doktorların generalin böbreklerinin durumunu beğenmediğini söylüyordu. esmer elleriyle sigara satan çocuklar. gözlerimiz kapanıncaya kadar fısıl-daştığımız.. az önce yapağımız şeyin yararsızlığını unutmak. Başımı cama yasladım. O gece yatakta. "Tıpkı ortadan ikiye aynlan bir jaroo}nun. kucağında bastonu. Pakistan Havayollarının uçağında cam kenarında oturmuş. Öylesi gecelerde. bin tane olsa yakalarım! Bir hafta sonra. Sevişmelerimiz hâlâ iyiydi. çenesi düşük şoförümün 'Afgan Mahallesi' dediği bir bölgeye girdik.

Onlar insanın işini kolaylaştırır Ne yazık ki. çayıma üç şeker attım. Gözleri parladı." Sonra da." . Kabil'le Mezar-ı Şerif oynuyordu. Kabil bir gol attı. Rahim Han'la 200 bağını koparmadı. herhalde. Kapıyı çaldım. taş çadasın on sekizinde gösteren delikanlı yanıma geldi ve KalaşnikoPunun dipçiğini alnıma indirdi.. Rahim Han tanıdığım en duyarlı. "Evlendin demek? Kiminle?" "Adı Süreyya Taheri. mu'nda bir futbol maçındaydım*. karşı köşeye de küçük. Bir ABD haritası aldım.. bir deri bir kemik bâr karaltı açtı. dilini keserim.Rahim Han'ı son görüşümü düşündüm. "Taheri. Baba. loş koridorda sağdaki son kapıya doğru ilerledim. "İnsan olmana izin vermiyorlar. keskin hatlı bir üçgen oluşturuyordu. Baba'nın ölümünden hemen sonra konuşmuştuk." "Ah. ikinci kata çıkan gıcırtılı basamakları tumandım. "Şerif canı Kabil'den tanırdım." Rahim Han yamru yumru parmağıyla yarasını ovuşturdu. Hiçbir şey. Seni karşımda böyle yetişkin bir erkek olarak bulmak." Gülümsedim." Evde bekleyen. orada. General Taheri. Kapıyı. "1998'te. Vücudannı ahlaksızca teşhir etmesinler diye. doğru ilerledim. Rahim Han'la kavuşmamın ilk dakikalarını bundan daha iyi anlatamaz." "Cemile can. birkaç sözcükle anlaüverme özelliğini gölgeliyor. "Her neyse. Gazi Stadyu-. zaten hiç kuşku duymadığı202 nı söyledi. bize veda etmeye gelmişti. yüzümden kanlar akarak öylece oturdum ve o köpekoğluköpekten özür diledim." İşin aslı. Baba'nın beynindeki kanser onu unutkan. Haber Kabil'e ulaşmış. sonunda da huzur içinde öldüğünü. usul usul ağladıklanm anımsıyorum. San Jose Üniversitesi 'ndeki yaratıcı yazarlık öğretmenimiz." Bitkin bir kahkaha attı. tribünlerde devriye gezen sakallı. hem tuhaf hem de harika bir duygu. Konuşmaya başlayalı birkaç dakika olmuştu ki. 1981 yılıydı." dedi. bir klişenin her şeyi kısaca. yanılmıyorsam. ama defteri anımsayamadı. daha Amerika'ya yerleşmeden. ama ben yerinde kullanılan kuşelerin şu 'cuk oturma' özelliğiyle insana bir kestirme yd sunduğunu düşünürüm. Parasını ödedim. hat kesildi. sezgileri en güçlü insanlardan biriydi. Yılda dört-beş kez konuşurlar. bir duvara yaslanmış. yinelene yinelene içi boşalan deyimler. pek çoğuna güneşte kuruması için çamaşır asılmıştı.yayınlanan romanlarımın sayısı dörde ulaşmıştı. "Ah. bazen Baba ahizeyi bana geçirirdi. "Beni nasıl buldun?" diye sordum. Baha'yla holde kucaklaştıklannı. İki iskemle karianaaış. Rahim Han'la telefonda son kez.. dikkatsiz biri yapmıştı. "Süreyya canla çocuklarınız var mı?" "Hayır. Kuzey California'daki kenderi kapsayan danışma bürosunu aradım. işini. futbolcuların şort giymesine izin verilmemişti. Rahim Han da beni aramıştı. Şerif canın kız kardeşiyle evli değil miydi? Adı neydi. "Amerika'da birini bulmak zor değil. girift oymalarla süslü. çok uzun zaman önce. kendi şakasına gülerdi. daha da kötü. şimdi anımsadım. ama on beş yıl önce evlendim. 'Bunu bir daha yaparsan." "Şimdi Göçmenlik Bürosu' nda çalışıyor. Ona uzun uzun Baba'yı anlattım. gülümseyerek. Dilim dilim odaya akan güneş ışığı yerdeki Afgan kilimine vuruyor. "Büyükbabası olacak yaştaydım. Sınıf da onunla birlikte gülerdi. seni yaşlı maymun!' dedi. ABD'ne göçmemizden sonra." "BalayF dedi. şe-. evet. Şoför arabayı bol dönemeçli iki sokağın kesiştiği. AvucoıadaH küçük adres kâğıdına bir kez daha baktım. Çok daha kötü. Bunu duyunca gülümsedi. Ansizın." Çayım yudumladı. başka soru sormadı. Örneğin şu 'eli ayağına dolaşmak' deyişi.. Okulumdan. işlek köşe başındaki dar bir binanın önüne yanaştırdı. Yalnız olmadığına memnundum. Aşağıdaki gürültülü sokağa bakan pencerenin karşısındaki duvarın dibinde duran ince şiltenin üzerine oturduk. "Baba sana haber verme fırsatı bulamadı." Sağ şakağından başlayıp gür kaşlarına doğru uzanan. ahşap balkonları vardı.. basmakalıp deyimler için şöyle derdi: "Onlardan vebadan kaçar gibi kaçın. Bana verdiği deri cildi deftere kısa öyküler yazdığımı söyledim. yanımdaki adam sevinçle haykırdı. kimin kızı?" Söyledim. Sordum: "Duyduğum kadar kötü mü?" "Hayır.. tahta kapıya. bir sürü Afganın davasına bakıyor. eğri yara izini gösterdi. bakır bîr seroa201 ver yerleştirilmişti. Baha'yla Kabil'den kaçtığımız gece." Derin derin iç geçirdi. bitpazarım. bavulumu aldım. kitaplarımdan söz ettim . Semaverden iki bardağa çay doldurdum. Binanın kepenkleri ardına kadar açık. benim için endişelenen kanmı düşündüm.. Sohbet kaçınılmaz olarak Taliban'a geldi. O çayın' demli. Rahim Han'mış gibi yapan. kersiz severdi.

Babanın yetimhanesi de yıkıldı.. yer altına kazdıkları tünellerden yararlanıyorlarmış." "Evet. "Neden çekip gitmedin?" diye sordum. Bunlardan'birini deneyebiliriz. projeler için ter döktüğü uykusuz geceler. Sana iyi bir doktor bulurum." "Sonunda banş. Deh-Mazang'da bu olayı kutluyor. "Demek istediğim. terli alnını yeniyle kuruladı. Kuzey İttifakı Kabil'e Şo-ravi'dcn bile fazla zarar verdi. Hiç bitmeyen savaştan. "Ne kadar?" Omuzlarını silkti Yeniden öksürdü. Mendiline tükürünce. Gülbettin'den ve onun hpırdayan her şeye ateş eden yardakçılarından bıkıp usanmışük. Ah. Burada bir sürü iyi doktora göründüm. bana çabucak bir göz attı. Böylece evi. yalnız değildim. "Tıpkı baban gibi konuştun." "Onları birer kahraman olarak karşıladık.ki. bugün gibi akiımdaydı. acı çekmeyi yaşamın gerçeği sayar. Habiire yeni tedavi yöntemleri buluyorlar. Hasan daha sonra sinemada ağlamış. Emir can. Rüzgâr kalpağını uçurmuş. Onlara güveniyor. "Nasılsın?" diye sordum. Yeniden öksürmeye başladı. seni buraya çağırmamın bir nedeni daha vardı. sonunda onu da yapacağım kesindi. "Sizin evden K*//«'ya. "Ayrıca. zendagi migmm. İşte o an. Allah'ın takdiri. "Bu yazın sonunu görebileceğimi sanmıyorum. kendimize acımaktan boğulacak gibi oluruz. sağa sola gidebilmek için. Ağzını sildi. "Kabil benim yuvamdı. hatta gerekli görürüz. Başını sallayınca. "Şar-u-Nau'dan bir hah almak için Kerteh-Parvvan'a gitmeye kalkıştığında. ben kolumu onun omzuna dolamıştım. Paghman pikniklerine kesinlikle geri dönülecekti." Okula giden kestirme yoldu. Taliban ilk geldiğinde.bütün o kontrol noktalarını geçmeyi becerebilirsen. onu öyle çok özlüyorum ki.." "Yalnızca yaptıkların ve yapmadıkların vardır. Halk Ça-man'da. Rahim Han güldü. ciddi ciddi vize almak zorundaydın. böylece sokağın sonuna kadar gidebildiklerini anlattı. konuşması bitince de ayağa kalkıp onu alkışlamışlardı. değil mi? Bazen gamkârfyc öyle bir gömülürüz ki. deriz: Hayat devam ediyor. Bu harika. Baha'yla aralarındaki anlaşmaya göre. Umut hiç tükenmiyor. bu delikler sayesinde evden eve geçtiklerini. herkes gülmüş. Ama bu. annesiyle ilgili çirkin sözler söylediği gün." dedi. Nihayet banş. mendil kıpkırmızı kesildi. Şimdiyse bir enkaz yığınıydı de204 mek! Baba'nın harcadığı onca para. gerçekten nasılsın?" >' "İşin doğrusu. soluk soluğa. Gerçekten öyle. yalnızca gerçekçi olmak." Durakladı. Baba. "O yetimhanenin yıkıntıları arasında dolaşıp canlı aramanın nasıl bir şey olduğunu bilmek istemezsin. farkındaydım. ön dişlerinin eksik olduğunu gördüm. Yeni ilaçlar. caddelerde Tali-ban'ı alkışlıyor. Bunun üzerine kimse evinden çıkmaz oldu. Çocukların parçalanmış bedenleri. Baba o günlerde Afganistan'daki karmaşanın yaşamımızı geçici bir süre için kesintiye uğrattığına inanıyordu -Vezir Ekber Han'daki partilere. Baba'nm arkasında oturuşumu anımsadım. Mendil bir kez daha kanlandı. bunu biliyor muydun?" "Neden?" dedim." Boşa konuşuyordum. ama bir şey daha var. Amerika onu böylesine büyük yapan iyimserliğini sana da aşılamayı başarmış. rokederden. bir keskin nişancı ta203 rafından vurulma ya da bir roket tarafından havaya uçurulma tehlikesini göze alman gerekiyordu . Sonra da." "Evet. 1981'den beri Baba'nın evinde oturduğunu söyledi bundan haberliydim. padamalar-dan. Kuzey İttifakı 1992-1996 yılları arasında Kabil'i ele geçirince. aklıma yine basmakalıp deyişlerden biri geldi: Odada bizimle birlikte soluk alıp veren. "Taliban başa geçip İttifak'ı Kabil'den atınca. her kirişin.. bazılarını duymamıştım. dediniz. Seni son bir kez görmek istedim. Ama benim şu anda yaptığım." dedi> hınltılı bir sesle. Bir mahalleden ötekine gidebilmek için. Rahim Han. biz Kabil'den kaçmadan kısa bir süre önce evi Rahim Han'a 'satmışta'.. İstiklal Okulu'nun yanındaki askeri barakalara uzanan sokağı anımsıyor musun?" "Evet. tanklarına tırmanıp onlarla birlikte resim çektiriyordu." dedi. "Yan binalarla birlikte yıkıldı. "Gördüğüm kadarıyla.. "Fazla değil. ölüyorum." . Bazı mahalle sakinleri de. "İzin ver de seni evime götüreyim.. Rahim Han biraz daha anlattı. tamam." dedim. deneysel tedaviler var. Emir can. Biz Afganlar hep aşın hüzünlü-yüzdür. 205 Oksürür gibi güldü.^ yüzümdeki yeni soruyu okuduğunu anladım. terleyen bir şey daha vardı: geçmiş.Ona biraz daha çay doldurdum. dedik. her tuğlanın. her kiremidin doğru yerleştirilip yerleştirilmediğini denetlemek için inşaat alanına yapılan bütün o ziyaretler. Ama ağlamaktan iyiydi . çıkıp sokaklarda dans etmiştim.. "Bir yetimhane neden yıkılır?" Açılış gününü." Alayla güldü. hepsinden aynı yanıtı aldım. o gün gelinceye kadar göz kulak olması için Rahim Han'a vermişti. elbette. askerlerin Hasan'a sataştığı." dedi Rahim Han. Ama ya bedeli?" Güçlü bir öksürük nöbeti Rahim Han'ın zayıf bedenini öne arkaya salladı. Duyduğum en bitkin gülüştü. bir roketin evlerine isabet etmemesi için dua etmeye başladı. kadere boyun eğmek değil. Ve inan bana. Allah'ın takdiri diye bir şey gerçekten var. Hasan'la oradan geçerken. Kaybetmeyi. Bazılarını biliyordum." İnsanların evlerinin duvarlarına delik açtığım. Hâlâ da öyle. farklı hiziplerin kentin farklı bölümlerine el koyduğunu anlattı.. inanıyorum. tehlikeli sokaklardan uzak kalabilmek için.

sırtım sürekli ağrıyordu.. sivri uçlu dikenleri içimi bir kez daha yokladı.hele kışları. Belki bir süre daha idare edebilirdim. yetişkin bir erkek olmalıydı. Hem de hiç uğraşmadan. arkalarında. yırtık pırtık bir tenis topunu kovalıyorlardı." Mendiline bir parça kan daha tükürdü. çiçeklerle ilgileniyor. Hasan'in hâlâ orada olup olmadığını ya da yerini bilen birini bulup bulamayacağımı bilmiyordum tabii. Ama babanın ölüm haberini alınca. İkisinin ortasında karar kıldım: "Bilmiyorum. Hasan yanımdaydı." dedim." "Orada yalnız değildim. Herkes kayıplara karışmıştı. Ali'nin Hasan'la birlikte Bami-yan'm hemen dışındaki küçük bir köye yerleştiğini söylemişti. sıcaktan mahvolmuş bir çilek tarhıyla. Sokakta yalınayak çocuklar koşuşturuyor. Anlıyor musun?" "Evet." "Hasan. kafasındaki kabuk bağlamış yaralan gördüm. Tahta kapıya vurdum. televizyondaki komünist propagandayı izliyordum. Dizlerim. sabah kalkınca eklemlerimi açmak. delik deşik. Yolun kenannda çürümeye başlamış bir eşek leşi yatıyordu. yalnızlığa arak davanamamamdı. Günlerimi babanın evinde. ben arabayı duvara yanaştırırken. Gün aşın ağaçları suluyor. ama o günlerde bile. akrabalarımın çoğu artık ja öldürülmüş ya da ülkeden kaçıp Pakistan'a." "Siz gittikten sonra yıllarca babanın evinde oturdum. evet. iğneler içime batmak için özgür kalmıştı sanki." diye mırıldandım. çünkü senden bir şey isteyeceğim. Tükürmek için başını eğince. Sabah kalkar. orada hepimizin öyle güzel anıları vardı ki. Romatizmam azdıkça. yine kitaplara dönerdim. duamı ettikten sonra da yatardım. engin gökyüzünden ve tırtıklı dişleri andıran bir dağ sırasından başka hiçbir şey yoktu. elbette. demişlerdi. bütün yaşamımı geçirdiğim kentte hiç kümsan kalmamış gibiydi. köyde duvarla çevrili tek ev. sonunda hiç sokağa çıkmaz oldum. ellerinde değnek. Rahim Han çayından birkaç yudum aldı.. sokağın kokulanyla ağırlaşı verdi. İran'a sı-ğuumştı. Arkadaşianmın. Böylece bir gün Buick'in deposunu doldurdum. ne dersin?" 206 Gerçek yanıt. Emir can.. Pakistan'a gittiğiniz gün ona söz vermiştim. kurumuş odar dışında çıplak. Hazara-cat'a yollandım. Selamlaşacak. Ali'nin orada bir kuzeni olduğunu anımsıyordum. Böylece."Ne istersen. tek bir tanıdığa rastlamıyordum. ayrıca. baban o evi kendi eliyle yapmıştı. Sonra bir köşeyi döndüm ve o boş. anımsıyor musun?) geziniyor. ev işleriyle başa çıkamaz oldum. Bu adı en son ne zaman telamız etmiştim? Suçluluğun epeyce gerilerde kalmış. o evde korkunç bir yalnızlık hissettim. kıvrık ağaç gövdeleri ve saman şansı. bu adı yüksek sesle söylemek bir büyüyü bozmuştu da bütün o dikenler.. Alçak. delikli bir toprak duvar minik evi çeviriyordu . haberleri din208 liyor. sana Hasan'ı anlatmak istiyorum. Şoravi onca genç erkeğe kıyarak vatatfımızz yaptıklarının cezasını cehennemde çeker inşallah! Neyse ki. biliyorsun. o eve çok düşkündü. oturup pay içecek. Ama kavurucu bir yaz günü 209 olduğunu çok iyi anımsıyorum.. elimden geleni de yapıyordum. namaz kılar. tekrar okumaya koyulurdum. insanlar bana onun köyünü gösterdiler. bir şeyler pişirip yer. evine bakacaktım. "Seni buraya çağırdım. Kabil'de. Birincisi de. Başım duvara dayadı ve anlatmaya başladı: 207 ON ALTI 19S6'da Hasan'ı bulmak için Hazaracat'a gitmemin pek çok nedeni vardı. arabayla iki yanı kavrulmuş çalılar. emin olamadım. "Onu anlatacağım. 1986'da Hasan yirmi iki-yirmi üç yaşlannda. yalnızca sokaklarda devriye gezen Resmi askerleri." "Evet. yumuşatmak en az bir saatimi alıyordu . çıplak arazinin ortasında birbirine sokulmuş birtakım toprak evler gördüm. hayırdı.. ufak tefek tamiratlar yapıyordum. Haksızlıktı bu... durup bana baktılar. "Sana daha önce yazıp haber vermek istedim. Köyün adını anımsamıyorum. baba-oğul sizin evi terk edeli on yıl olmuştu. Ama bunu yapmadan önce. tozlu bir yolu tırmandığımı da. İşin doğrusu. çıplak bir limon ağacı . Her şeyi anlatacağım. acıttı. Ansızın Rahim Han'ın küçük dairesindeki hava kalınlaştı. Bamiyan'da birkaç soru sormam yetti. üst kattaki çalışma odasında geçirmeye başladım. Bamiyan'dakiler bana onu kolayca bulacağımı söylemişti. yamru yumru. Eğer hâlâ sağsa. Sonra namazhmi kılar. Kar-tefa-Parwan bölgesinde (eskiden kavun-karpuz satıcılarının topbştığı yer. Benim için bir şey yapmanı isteyeceğim. işte o zaman. Katlanılmaz bir boşluk. Baban bana. bir adı olup olmadığını da. Babanın evinin çürümesini istemiyordum. Yanıldım mı. Allah beni affetsin. Yalansa. Ne de olsa.kulübeyi demek daha doğru olur. ısındı. çimleri biçiyor. genç bir erkek değildim artık. Allah'ın izniyle Hasan'ı buldum. dertleşecek tek bir Allah kulu yoktu. annenin kitaplarını okuyor. ama öğrenmek ister misin. Dinleyecek misin?" Başımı evet anlamında salladım.

Beni bağışla. ancak çenesine gelebiliyordum." Utangaç. "Haklıydın. hepimiz kerpiç odaya yerleşince. Hasan can. Ferzane'yle karar verdiklerini bildirdi: Benimle Kabil'e geliyorlardı. Elimi öpmeye çalıştı. hamuru tandır'm duvarlanna vuruyordu. inşallah. Hasan seni sordu. o içten gülümseme. küçük bir bahçeye girdim. sonunda ona ihanet etmişti. Emir can." dedi Hasan gururla. Hasan can. Ferzane'yle ikisi kendilerine bir yaşam kurmuşlardı. Genç. "Kimse gelip o odalara yerleşmeyecek ki. Hamileliği belirgindi. şalgam ve patatesli prva yapü. "Hem Bamiyan'a çok yakınız. 211 dedi. Kabil'e doğru yola çıktık. Bamiyan'ın hemen dışında bir kara mayınına basıp öldüklerini söyledi. Evlenmiş miydin? Çocukların var mıydı? Boyun ne kadardı? Hâlâ uçurtma uçuruyor. üstdu-daktaki belli belirsiz dikiş izi." dedim. Sana bir mektup yazsa. benim." "Elbette." . İçeriye girdik." dedim." "Bırakacak pek bir şeyimiz yok. Evde sana yardım edeceğiz. Rahim Han. son derece saygılı. açık tenli bir kadın odanın bir köşesinde oturmuş şal dikiyordu. Çok iyi anlıyorum. babamın adını devam ettirmesi için. bütün odalar boş. elindeki hamuru düşürdü. başucu-ma bir bardak kuyu suyu bıraktı. Bunun dışında. hantni'ıylz birlikte rahat ettireceğimi söyledim. Hasan'in senin hakkında öğrenmek istediği çok şey vardı. Ferzane benim için katlanan. "Buraya hiç gelmemeliydim.aylardır yediğim en nefis yemekti. bir şey demediler.. mayına basan ayak. Gecenin sonuna kadar. benim yanıma taşınmasını istedim." "Ali'den söz etmişken. Bakıştılar. Çenesinde seyrek kıllar vardı. konuşurken sesi bir fısıltıdan farksızdı." "Kesinlikle emin misin?" 212 Başıyla doğruladı. Rahim Han." dedim. "Ağa efendi benim için ikinci bir babaydı. burası artık benim yuvam. bir yaşam kurmuşsun. O zaman bana babanı sordu. babanla yaptığımız birkaç telefon görüşmesinden tanıdığımı. Bir mayın. Hasan'in hıçkırdığını duydum. Bundan kesinkes emindim. Hasan kapının eşiğinde durdu. bir çift döşek." Çaylarımızı yarılamıştık ki. o güzelim kestane rengi gözlerini kaldırıp da yüzüme bakamıyordu. Bundan eminim. hıçkıra hıçkıra ağladı. ağlamaya başladı. Bamiyan güneşi derisini sertleştirmiş. Sonra. Afganistan'da bundan daha yaygın bir ölüm nedeni var mı. bundan fazlasını da bilmediğimi söyledim. ön dişlerinin birkaç tanesi de dökülmüştü. Orada bir sürü tanıdığımız var. "Peki ama. Kabil'e varınca. Odada hiçbir şey yoktu. Gece orada kalmam için ısrar ettiler. Ferzane bize fasulye. neden bilmem. Amerika'da olduğunu. Baban bütün gün evin içinde ağlayarak dolanıp durmuştu. "Dur da sana bir bakayım. aklımdan çılgınca bir düşünce geçti: Ali'nin sağ bacağı. anımsadığımdan birkaç ton daha esmerleştirmişti. Allah rahmet eylesin. Bütün gece. artık altından kalkamadığımı anlattım. Üçümüz de küçükken. Bohçaları Buick'in bagajına koyduk. o nerede?" Hasan bakışlarını kaçırdı. eline geçmesini sağlar mıydım? Peki. bir çocuk gibi. biliyorsun. altından geçtik. "Adı. "Seninle geliyoruz." dedi. tahta bir finn küreğine hamur yerleştiriyor. Sabah olunca Hasan. Ali'nin çocuk felcine yakalanışını çok iyi anımsıyordum. Gözleri hâlâ şiş. parmak uçlanmda yükselmeme karşın. yüzünü ellerinin arasına gömdü. birkaç tencere. sırayla öptük. Ona evi. sinemaya gidiyor muydun? Mutlu muydun? Bamiyan'da dost olduğu bir Farsça öğretmeninin ona okuma-yazma öğrettiğini anlattı. burada bir zendagi. Onu görür görmez tanırdın. Ama Hasan'a bakışlarını gören biri. dolayısıyla bu soruların çoğunun yanıtını bilmediğimi söyledim. Beni görünce. "Oğlan olsun diye dua ediyorum. Hasan'm eve taşınmaya niyeti olmadığını öğrendim. Emir can? Aynı anda. Ferzane can.sayılmazsa kıraç denebilecek. Babanla birlikte büyüdük. "Bu kış. oydu. düşüncesizlik ettim. Daha sonra Ferzane bize üzüm getirdiğinde. yeşil gözler. Hasan'ın dönüp evine son bir kez baktığını anımsıyorum. Hasan. bez bir yatak hazırladı. "Bebek ne zaman doğacak?" dedim." dedi Hasan. Bir adım geri çekildi. Asıl bağışlanması gereken.. onun Arg'daki tahtta oturan birine baktığını sanırdı. Ali'yle kuzeninin (bu evin sahibi) iki yıl önce. bir akasya ağacının altında bir tandır vardı. mektubunu yanıtlar miydin? Seni. Boyu çok uzamıştı. gece susarım diye. Uzaklaşırken. zarif bir kadındı. tandırdan yeni çıkmış ««»'lanmızı /orras'mı-za doğradık . İşte o zaman. Ali de kendimi bildim bileli bizimleydi. uçlarını bağlayıp bohça yaptılar. "Bu be210 nim karım. Hasan'dan Kabil'e. onu engelledim. o yuvarlak yüz. Ellerimizi yıkadık. Hasan'la fisıl-daştıklannı. Böyle ortaya çıkıp her şeyi bırakmanı istemekle. "Özür dilenecek bir şey yok. yalnızca yıpranmış bir kilim. bir de fener. Duyunca da." dedim. Köşede. Ali'nin ölümü beni derinden sarsmıştı. yani aksak olan. yanına bir adam çömelmişti. Rahim Han. Ona dolgun bir maaş ödeyeceğimi. Kuran'ı kaldırdı. az kaldı ölüyordu. Geniş. kanlıydı. Yalvarırım beni anla. yine o çekik." Eşyalarını birkaç solmuş örtüye sardılar.

Evet. onu arka bahçeye. Ferzane'yle birlikte eşyalarını arka bahçedeki müştemilata. burka'sım çıkardık.Ama kabul etmedi. sanınm. ama Hasan dönmedi. bitap görünüyordu. Allah beni affetsin. annenin ki-'taplannı bana Hasan okuyordu. Babanın ektiği mısırların arkasındaki duvarı anımsıyor musun. sobanın karşısında otururduk. Bütün gün Sanaubar'la oturdum. Hasan bana Mesnevi'yi ya da Hayyam'ı okur. oturma odasına taşıdık. O yanımda olmasaydı ne yapardım. Ona üst kattaki konuk odalanndan birini verdim. giysilerini yıkadılar. kimsenin yıkanmadığı banyoları temizledi. "Buradayım.. Günlerdir hiçbir şey yememiş gibi görünüyordu. gitmekten bile daha büyük bir hata olduğunu söylüyordu. yüzüydü. biliyor musun? Bunu sana söyleyen oldu mu? Ve ben seni kucaklamadım bile. bütün gece gözünü kırpmamış gibi yorgun. birlikte kadını eve. Hasan duvan kendi elleriyle onardı. Küçük tümseğin üzerini servi yapraklanyla örttük. kırk gün boyunca siyahlar giydi. sıktı. Gri. isterse ağlayabileceğim ama buna gerek olmadığını söyledi. Kadının yüzündeki yara izlerine dokundu. geçerken sol gözü de atlamamıştı. Galiba bazı öykülerin anlatılması gerekmiyor. Hasan bebeğin cansız yüzünü öptü. Ferzane yeniden gebe kaldı. Kesiklerden biri yanağından saçının dibine kadar uzanıyordu. Üst kattaki konuk odalanndan birine yerleşmeleri için yalvardım. Biri bir bıçakla bu yüzü. ama gençken dünyalar güzeli bir kadındı. "Savaştan sonra Kabil'e dönüp de eve. "Rüyalarımdaki kadar güzel olup olmadığını görmek için. Evi birinin dönüşüne hazırlıyordu sanki. ama Hasan dinlemedi bile. Ferzane mutfakta yemek pişirirdi. Ferzane o gün kulübeden hiç çıkmadı. ister erkek olsun isterse kadın. kollan yara bere içinde bir kadın çıktı. ama yanıt vermedi. annesine bir kez olsun nerede olduğunu ya da neden gittiğini sormadı. Lütfen. temizliği. çok uzaklardan geldim. yaba213 ni güllerin yanına gömdük. bahçeye bakar. onun evine yayıldığımı görünce. bebek kızdı." 214 Hasan gülümsedi. kısacası bütün işleri üstlendiler. Emir can? Hasan'la ona. cılız. bir gece yansı bir roket duvann yansını yıkmıştı. yaşlı kadın ağlamaya başladı. ayakta duramayacak kadar güçsüzmüş gibi. özenle yerleştirdi. Bildiğim kadanyla. Hasan dönecekti. o da hiç anlat215 madı. fırlayıp gitti. Onlardan böyle bir şey istememiş olsam da. sararan yapraklan ayıklıyor. biliyordum. tuğlaları tek tek. Gece çöktü. sağa sola sallandığını gördüm." dedi. 'Hastalıklı Mısır Duvarı' derdiniz. Peşinden koştum. yeni gül fidanları dikiyordu. Aynı yıl yaz ortasında. erkekleri çıldırtan bir yürüyüşü vardı. yaralı yanağına bastırdı. sana bir kez olsun sarılmadım. araba yolunun ortasına yığı-lıverdi. Sanaubar'm elini iki elinin arasına aldı. "Gülümse bana. Bazen camdan dışanya. suluyor.. "içimden gülümseyerek çıktın. ailenin yanındasın. hani? Güz başında." Hasan'ın elini. Sonbahann ortalannda. sabah erkenden ön kapıyı çaldı. Sen bilmezsin. buraya dönmekle hata ettiğini. Kapıya gidince. "Kimsiniz?" dedim. Duvarların dışında.. Hasan'ı doğurduktan az sonra gezici kumpanyayla kaçtığı günden bu yana hiçbirimiz görmemiştik. gök mavisi burka'h bir kadın. . Altından. Hasan'a seslendim." dedi Hasan. Bunun bir ihtiram. çaprazdı. dişsiz. Korkunç bir görüntüydü. ama kış rüzgârları bahçede esiyor. Henüz kar başlamamıştı. İkinizin sık sık gittiği tepeyi yerden toz buludan kaldırarak. bir annenin feryatları insanın yüreğini dağlıyor. Duvarları boyadı. yüz paramparçaydı. Kaybolan yıllan telafi etmeye çalışıyorlardı. Kadının elini tuttu. ne der?" Babanın yasına hürmeten. Sana-ubar ağlıyor. bunun." Hasan kadının elini bıraktı. Hatta daha da güzelsin. Bir dua okudum. kır saçlı. Holde. Sanaubar oldu. "Hasan nerede?" diye fısıldadı. 1990 kışında Hasan'ın oğlunu doğurtan. bu sesi asla duymamanı dilerim. gözlerim iyice zayıflamıştı. Emir can.. kasvetli göğün altında ışıl ışıl parlayarak durdu. Ve her sabah Hasan yabani güllerin yanındaki o küçük tümseğe bir çiçek bırakırdı. Ferzane düşük yaptı. gözlerini açtı. Hasan'la annesinin çömelmiş bir yandan konuşurken bir yandan da domates topladığını ya da bir gül fidanını bu-dadığını görürdüm. Oracığa. Hasan'la Ferzane ona baktılar. Ama kalması için onu zorladım. Kadının bakışları ona çevrildi. ay-ışığı bulutlan yıkamaya başladı. 1980'lerin sonunda. Hasan'ın doğduğu kulübeye taşıdılar. kesikler uzun. ta ki gökyüzü parlak maviden mora dönünceye kadar. Ama en kötüsü. ağıtlar yaktı. Gamzeli bir gülüşü. saçlarını okşadı." Sanaubar'ı 1964'te. Divana yatırdık. savaş sürüp gidiyordu. babanın evinde kendimize ait küçük bir cennet kurmuştuk. Sokakta yanından geçen biri. Hasan bahçedeki çiçeklere bakıyor. durup ona bakakalırdı. bir koşuda tırmandığını gördüm. Yıllardır kimsenin uyumadığı yatak odalannı sildi süpürdü. Allah'tan. Nemli bir bezi alnına basardım. "Artık yuvanda. ama çok hızlıydı. Peşini bıraktım. öylesin. Ertesi sabah döndü. çiçek tarhlarını eğip yapraklan karıştırıyordu. 1990'ların başında. Şimdiyse. "Emir Ağa ne der sonra?" dedi. Emir. Yedirip içirdiler. yemeği. sağlığına kavuşturdular. Sanaubar'ın kucağında yün bir battaniyeye sardığı torunuyla kulübeden çıkışını anımsıyorum. Emir can. bilmem. Ama üçümüz.Ne istediğini sordum. bir saygı meselesi olduğunu söyledi.

Fotoğrafa uzun uzun baktım. öyle çabuk unuturlar ki. Çok güzel bir çocuktu. köhne bina-lann çatlaklanndan sızan güneş ışığı kızıldı. Allah bize acıdı. o da bana uzattı. Gözleri ciddi. Ona sapan kullanmayı öğretti. bir kovanın üzerine yerleştirilmiş olan çam kozalağını vururdu. yeryüzündeki cehennemdi. dedim. Babalu? Kimi yedin. sonra. Şoravi çoktan püskürtülmüştü. Öte yandan. Roket saldırılarının az çok hafiflediği. kapak açılır açılmaz melodi başlamışa: Bugün kimi yedin bakalım. Sohrab'ı aslan Mercan 'ı görmesi için hayvanat bahçesine ya da sinemaya götürürdü. Sohrab sekizine başağında bir sapan uzmanı olup çıkmıştı. Emir can. Kabil artık Mesut. Rabbani ve Mücahitler arasında paylaşılmaya ça216 lışılıyordu. altından ceset çıkartan erkekler artık sıradan görüntülerdi. en sevdiği kahramanın adı. huzurluydu. Rahim Han çay bardağım çadamış dudaklarına götürdü. Yüzü sakin. Adını Sohrab koydular. Hasan için ağır bir kayıptı . bilirsin. artık ölmeye hazır gibi. sımsıkı başarmıştı. Sanaubar. son duasını okudum. hayır. Hizipler arasında son derece şiddetli çatışmalar sürüyor. "Artık yeniden barış olacak. şurada burada. Sanaubar. yeleğinin göğüs cebinden bir zarf çıkardı. bahçenin ta ortasına. 218 ON YEDİ Rahim Han bacaklarını yavaşça indirdi. kurumuş çiçeklerden oyuncaklar yapıyordu. Bebeği Hasan'a verdi. Vezir Ekber Han bölgesi büyük saldınlara hedef olmadı. bana uzattı: "Bu sana. çatışmaların azaldığı günlerde Hasan. Güneş alçalmaya başlamıştı. bebeği göğsüne bir daha asla bırakmayacakmış gibi. Bazı geceler ona masal okur. Değerli tablolar gibi. Onu »«zar'dan korumak. Hâlâ bir numaraydı. Neyin var. Onu tepedeki mezarlığa. tıpkı babası gibi sevimli. Hasan ona okumayı. 217 1996'da Taliban yönetime el koyup çatışmalara son verince. Roket yok. Sohrab kitapları bir solukta okuyup bitirirdi. inşallah. Çocuk ateşlenince. "Savaş bitti. Sonra. ölüm yok. onu öyle çok özlüyorum ki. Bu kez. O günlerde Kabil. bulmaca sorar. yazmayı öğretti . her devinimi bı-çaksı bir sancıyı tetikleyen birinin özeniyle. ilk sözcüklerini duymuştum. oğlanın dört yaşına bastığını görene kadar yaşadı. birlikte sokak sokak koşup uçurtma kovalarlar. Rahim Han'dan Ali'nin adını duymak. nar ağacının yakınına gömdük. Hasan'ın ne kadar iyi bir uçurtma avcısı olduğunu anımsıyorsundur. iskambil numaralan öğretirdim.sonradan bulduğun bir şeyi yitirmek. Rahim Han Efendi. çayından iri bir yudum aldı. Taliban uçurtma yarışlarını yasakladı. o dingin gözlerini gerçekten görmek için kendimi zorladım. Sasd'yı arardı.oğlu onun gibi cahil büyümeyecekti. Ferzane. onun ilk adımlarını görmüş. Sana-ubar'ı o bebekle görmeliydin. başını salladı. huzura. İçinden Polaroid bir fotoğrafla katlanmış bir mektup çıktı. enkaz kazan. Evin içinde dolanır. buz gibi esinti saçlarını uçuruyordu. Cinema Park'ın oradaki kitapçıdan ona çocuk kitapları alırdım (orayı da yıktılar). Kışları Hasan oğlunu uçurtma avına götürürdü. Ali. bizler öteki mahallelere göre biraz daha şanslıydık. . İki yıl sonra. O gece eve gelince Ha-san'ı mutfakta radyo dinlerken buldum. makineli tüfeklerin takırtısına alışmıştı. nasıl kudadığımızı anlatmışum. Hasan. cenaze yok arükî" Ama o radyoyu kapadı. kem gözleri kovmak için bir tavada isfand yakardı. Sohrab'ı omuzlanna alır.ama yine de. şeker gibi tatlı. bir sabah uyanmadı. bütün ayrıntıları çalıp kendine saklıyor. çocukları bilirsin. Hasan. Ama küçük Sohrab için daha yıkıcı oldu. her zaman daha zordur. baba-oğul yakaladıklan uçurtmaları ana koridorun duvarlanna asarlardı. hiç kimse o günü sağ salim atlatıp atlatamayacağını bilmiyordu. tek tük yarışma düzenleniyordu. yıllardır açılmamış. Hasan'ın Şabname'dcti. ama za219 nan çok açgözlü bir şey . tozlu bir müzik kutusu bulmak gibiydi. Sohrab iki yaşına geldiğinde. Adlar beynimde çınlıyordu: Hasan. Bana seni anımsatıyordu. sen de küçükken tam bir kitap kurduydun.bazen. O küçük çocuğa fena halde bağlanmıştım. Emir can. Kulaklarımız düşen bombaların ıslığına. 1998'de de Mezar-ı-Şerif teki Hazaralan katletti." dedim. seni çekik gözlü soytarı? Ali'nin donmuş yüzünü gözümün önüne getirmek. babaannesine Sasa demeye başladı. yüzü asıktı. tahta parçalan. uçurtmaların konduğu ağaçlara tırmanırlardı. sırtım çıplak duvara yasladı. biri Urdu dilinde bir şeyler haykmyordu. İkisi bir an olsun ayrılmıyordu. mutluluğa kavuşacağız. iyi huylu. Kış sonunda." Kapalı zarfi yırttım. minik oğlanın kulağına Ayet-iil'kürsi duasını okudum. O eski turnuvalann yerinde yeller esiyordu elbette -kimse dışarıda fazla uzun kakmıyordu.yaşlar yanaklarından yuvarlanıyor. Birkaç hafta sonra. 1995 yılındaydık. "Allah şimdi Hazara-ların yardımcısı olsun. O kış ve onu izleyen yaz yapöklanmın iğrençliği beni bir kez daha vurdu." dedi. Sohrab. Oğlan onun yaşamının merkezi olmuştu. "Hasan hâlâ o evde mi?" diye sordum. Emir can. bütün gece başını bekler. Ah. Emir can. iğneli. Ona giysiler dikiyor. üç gün ağzına tek lokma koymazdı. Balkonda durur. Neyse ki. ha. yatmadan önce bir şey isteyip istemediğimi sordu. Dışanda bir eşek anınyor. çaputiar.

Soluk soluğa. Rahim Han Efen-di'nın sağlığına kavuştuğunu görüyorum. Ölümden korktuğum için değil. Rahim Han Efendi onu çarşıya götürür. Rahim Han Efendi'y-le ben ona okuyup yazmayı öğrettik. Bu sevgili adam için öyle endişeleniyorum ki. inşallah iyi haberlerle döner. ansızın genç bir Ta-lib koşarak yanımıza geldi ve elindeki sopayı Ferzane'nin baldırına var gücüyle indirdi.-toparlak yüzünün yansım gölgede bırakıyordu. yeşil çizgili faparfh. Ama genellikle güzel düşler görüyor. Emir Ağa. Ölüm. Ama yüreğim korku dolu. gülümseyişi. hiçbir noktalama işareti unutulmamış.galiba bir kulağı sağırdı. çok şanslı bir babayım. Tek bir virgül adanmamış. Başka ne yapabiliriz? Henüz on yaşında ve Rahim Han Efendi'ye tapıyor. Yakında kitabı kendi basma okuyabilecek. Emir Ağa. o köpek hiç kuşkusuz beynime kurşunu sıkardı. Vatan'muzı ele geçiren vahşiler. tıraşlı kafasını onun kalçasına dayamıştı. maymun dansını Sohrab için yapmasını istiyorum. Ben çok gururlu. özgür ve önemli biri olduğunu görüyorum. Farsça yazılmıştı. Sohrab ve ben bu mektubun eline geçmesi. O da gülümsemiş. mektubu sana ulaştırdığı için Rahim Han Efendi'ye en içten teşekkürlerimi ilet. stadyum. oradaki doktorlara görünmek için Pakistan'a gidecek. Fotoğrafa bakan biri. Belki içinden bir fotoğrafiri da çıkar. Öyle sert vurmuştu ki. Yaptığımız haylazlıklar ikisini de güldürüyor. oynadığımız oyunları. Sohrab'a. Bunun üzerine Ferzane biraz daha yüksek sesle sordu. ona rasdayınca para veriyor. Küçük oğlan yalınayaktı. ağzını sildiği zaman yenine kan bulaştığını görüyorum. sağ olduğum için her gün Allah'a şükrediyorum. dünyanın kendisine iyi davrandığına inanan biriyle karşı karşıya olduğu sonucuna vanrdı. kanmm bir kocası olduğu. çürüyen cesetler. ama adam onu duymadı . sözcükler tek tek vurgulanmıştı . insan onurunu hiçe sayıyor. bisküvi alırdı. ama artık bunu yapamayacak kadar halsiz. dünyayla banşık. Okumaya başladım: Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla ve en derin saygılarımla. . örneğin. İyilik bu topraklan terk etti. Ba-221 bası gibi cahilin teki olmasın diye. sokaklar. duruşuydu: bacaklar hafif ayrık. Özellikle de. ağaç yıllardır meyve vermiyor. Ama o bir-iki lokma alıp bırakıyor. çayhanelerden rubab müziği yayıldığını. Güneş ışığı soldan çizgiler halinde vuruyor. öndeki dişleri eksikti. Rahim Han haklıydı: Ona yolda rasdasay-dım. tepedeki mezarlığa gidiyoruz. bir kolunu babasının baldınna dolamış.Beyaz türbanlı. Ameri-ka'daki yaşamını okurum. Daha geçen gün. pazar yerleri korku dolu. Gözlerini kısmış. Emir Ağa. Çok iyi bir çocuk. Keşke Sohrab'ı görebilseydin. Ferzane canla Sohrab'a seni o kadar çok anlattım ki. çok düşkünler. Bir gün. gözlerini kısmıştı. Bu bulanık Polaroid'de bile papartk. anımsıyor musun? Kuraklık tepeyi kuruttu. Bunu yaparsan. Hele sapanı kullanışını bir görsen! Arada bir. Ve senin bir gün Kabil'e. Oğlumun büyüyüp iyi bir insan olduğunu. oğlum da yetim kalmadığı için. bense öylece durup karımın dayak yiyişini izlemekten başka hiçbir şey yapamadım. o da sırf Ferzane canın hatırına. ona balon. ter içinde uyanıyorum.el yazısının düzgünlüğü neredeyse çocuksuydu. derhal tanırdım. 222 bunun için de Allah'a şükrediyorum. Rahim Han Efendi'nin iyileşeceğini söylüyoruz. çocukluğunun yurduna döndüğünü görüyorum. ona Şabname'yi okuyorum. eski ve sadık bir dostun seni beklediğini göreceksin. L«/e'lerin Kabil sokaklarını yeniden doldurduğunu. her yerde ölüm. Ferzane can. uzun boylu bir erkek çift kanadı. Son zamanlarda sık sık rüya görüyorum. Emir Ağa. Çok zayıfladı. Bütün gün öksürüyor. baş güneşe doğru eğik. gözlerimizi aydınlatır. o artık hayatımızın bir parçası. adamdan belli bir kendine güven. Karşı koysaydım. Ferzane'yle birlikte patatesle nan almak için pazara gitmiştik. uçurtmaların gökyüzünde süzüldüğünü. Lütfen. Gülmekten yerlere yatıyor! Sık sık. kollar rahatça göğüste kavuşturulmuş. birlikte büyüdüğümüzü. Emir Ağa. ölümlerden kaçmanın yolu kalmadı. Bu izlenimi veren. çimleri kan kırmızı bir futbol sahasında asılmış. Ferzane canın onun için pişirdiği /orra'yı. pilavı yemesi için yalvarıyorum. karım yere yığıldı. Çocukluğumuzun Afganistan'ı ne yazık ki çoktan öldü. Kimisi tam bir kâbus. Birbirlerine çok yakın. umarım ben de senden bir mektup alır. Rüstem'le Sohrab olduğunu söylememe bile gerek yok. Adam avaz avaz bağınyor. En sevdiği bölümün. Satıcıya patatesin fiyatını sordu. her an. seni sağlıklı ve Allah'ın nuruyla aydınlanmış bir hal220 de bulması için duacıyız. bir rahatlık yansıyordu. Rahim Han Efendi çok hasta. Ahlak ve İffet Bakanhğı'nın kadınların yüksek sesle konuşmasını yasakladığını haykınyordu. Mektubu açtım. Ferzane'nin bacağındaki geniş morluk günlerce geçmedi. demir bir kapının önünde duruyordu. gülümseyerek kameraya bakıyordu. Birkaç gün sonra. her gün dua ediyorum. yanında bir erkek çocuk vardı. Oradaki nar ağacının altına oturup Şahnamiyi okurduk. ama Sohrab'la ikimiz yine de gölgesinde oturuyoruz. şeker fiian alıyorum. Sohrab'a Kabil'i gezdiriyor. hem de seve seve! O zaman Sohrab'ım ne yapardı? Sokaklar-aç yetimlerden geçilmiyor zaten. sokaklardaki koşuşturmalarımızı. Şar-e-Nau'daki maymun adam hâlâ duruyor. Kabil'i korku sardı.

Peşaver'de Amerikalı bir çift var. onu seven insanların arasında yepyeni bir yaşam verebiliriz. o yetimlerin üstüne nasıl titrediklerini görmelisin. beni arayan komşu dahil." "Hayır. Hasan Mektubu iki kez okudum. bir el aynasında yeni dudağını inceleyen Hasan'ı izlemiştik." "ve ensesinden kurşunlamışlar.. Tanrım.. rüzgâra kapılmış uçurtmalar gibi. Onlar da onu alıp sokağa çıkartmışlar. Hasan'ı sorguya çekmiş. Hasan'in ölümünü. Ona bütün Hazaralar gibi yalancı ve hırsız olduğunu söylemişler. bir dakika kadar yeniden fotoğrafa baktım. Çoğunlukla. Hasan'a. onu da vurmuşlar. Sonunda başını 224 kaldırıp baktığında.." "Hayır. Kabil zaten kırılmış çocuklarla dolu. Sonra katladım. Rahim Han onun yatağının çevresinde toplaşmış. Kalaşnikof unun namlusunu Hasan'ın ensesine bastırıyor.. "Taliban eve yerleşti. "Kabil'e gitmeni istiyorum. Durumu araştırmak için birkaç Talib yetkili gelmiş. Aynca. İşledikleri cinayederi de.. Emir can. üst üste fısıldamaktı: "Hayır. Thomas ve Betty Caldwell adında Hıristiyan bir kan-ko-ca. her öksürük onu biraz daha yaşlandırıyordu sanki. bir Hazara ailenin Vezir Ekber Han mahallesindeki büyük bir evde. karşılıksız bağlılığa adanmış yaşamı ondan ayrılıyor. "Nasıl. bulamadım. "O mektup altı ay önce yazılmıştı. nefsi müdafaa diye savunmuşlar. "Lütfen dinle beni. defalarca." "Çocuklar kırılgandır. Hasan karşı çıkmış. Sohrab'm onlardan biri olup çıkmasını istemiyorum." Bir şey demedim." dedi Rahim Han.. Baba. "Fotoğrafı da son gün çektim.Allah her zaman yanında olsun. Ne söyleyeceğini biliyordum." "Yo. Hayır. Bay ve Bayan Caldwell gerçekten iyi. hastane odasını.daha doğrusu. Bir öksürük nöbeti Rahim Han'ı pen çeşme aldı. Özel bağışlarla ayakta tuttukları. seni buraya çağırdım. O odadakiler şimdi ya ölmüştü ya da ölmek üzere.. Ama tek nedeni bu değil. Ali. parasını ben veririm. nefsi müdafaa savıyla geçiştirdiler." . Hasan direnmiş. Hasan asfalta devriliyor. Daha sonra da kendilerini.. Hasan benimle birlikte oturduğunu söylemiş. Betty Hanım da öyle şefkadi ki.tıpkı kovaladığı. yeni umudar. tatlı insanlar. Kimse bu konuda tek kelime etmedi. küçük bir hayır kurumu işletiyorlar. bütün komşular da onu doğrulamış.. "Emir can. bir şey daha gördüm: ." ". 'aç kurtlar gibi'. Orayı gördüm. Sohrab'ı alıp buraya getirmeni istiyorum. karınlarını doyuruyorlar." diye sürdürdü Rahim Han sözünü. Hasan'in dudak ameliyatından sonraki uyanışını düşünüyordum." "Sohrab'ı ne yaptılar?" diye sordum." Yeniden öksürmeye başladı. hiç kimse bir çift Hazara hizmetçi için kendini tehlikeye atmak istemedi. Taliban'in iddiası.. çünkü ölmeden önce seni görmek istiyordum. Öksürük kesildiğinde. ağzı sulanarak bakıyormuş. Karteh-Seh'teki bir yetimhanedeymiş. Ama komşumun dediğine göre Taliban o büyük eve -nasıl demişti?. eve kendilerinin yerleşeceğini ve güya ben dö-nünceye kadar da göz-kuiak olacaklarını söylemişler. Thomas Ağa iyi t>iri. Hayır. bu gerçeği sindirecek zamanım bile olmamıştı. Ve olup biteni anlattı: Ben ayrıldıktan hemen sonra." Doğru sözcükleri bulmak için kendimi zoriadım. ama yetkililer ona inanmamış. tek başına yaşadığı duyulmuş . Peşaver'e varışımdan bir ay sonra. Emir can. Temiz v€ güvenli bir yuva." "Neden ben? Buradan birini bulup gönderemez miydin? Sorun buysa." "Ferzane çığlıklar atarak üzerlerine saldırmış. Sohrab'ı yuvaya memnuniyede kabul edeceklerini söylediler. uzunca bir süre de bırakmadı." Yapabildiğim tek şey. "Buldukları kılıfsa. Kabil'e gitmek istemiyorum." "Rahim Han. ailesiyle birlikte günbaümma kadar def olup gitmesini emretmişler. yüzü kızarmış. iyi mi?" diye sordum.. Gidemem!" "Sohrab çok akıllı. Ben hariç. diz çökmesini emretmişler. benim Peşaver'e gelmemden bir-iki gün önce.ha." 223 Soluğumu tuttum. yetenekli bir çocuk.. Ona burada.... Burada. Padama babamın evinin bulunduğu sokakta yankılanıyor. gözlerine kan oturmuştu.." Sürekli 1974 yılındaki o günü. evi bir işgalciden kurtardıklarıydı. "Hayır. Taliban'dan ödleri kopuyor-du. çocuklara çok iyi bakılıyor. ana-babasını yitirmiş Afgan çocuklara barınak sağlıyor.. hızla uzaklaşıyor ." ".. boşalmış hissediyordum. Kabil'deki komşularımdan biri beni aradı. "Bildiğime göre. Kendimi bitkin. Sonra.Çizgili kumaştan bir yelek giymiş bir adam. İkisini de cebime soktum. Rahim Han birkaç dakika öncesinden daha ihtiyar görünüyordu. ciddi olamazsın. buymuş. hayır. evet." "Rahim Han.

hem de çok iyi anladım. Başını salladı. yalpalıyordu . mutlu bir evliliğim. Bu zırvalara hiç ihtiyacım yoktu. seni buraya çağırmazdım. oldu. "Sen aynı fikirde değil misin?" "Olsaydım. "Sizi aşağılık piçler! Hepiniz.... Rahim Han gözlerini yumdu. lütfen gitme. "Ben öimek üzere olan biriyim ve aşağılanmayı kabul edemem! Ben parayı'hiçbir zaman önemsemedim. "Beni her zaman gözünde büyütmüşsün dür." Kapıyı açtım." "Böyle düşünmene üzüldüm.225 "Konu para değil." Lafın nereye gittiğini görebiliyordum artık. Bilmediğin bir şey. Kapıya yöneldim. Sen doğmadan çok önce." Dik bir yamaçtan aşağıya kayan. o zaman kim.. "Ali kısırdı. Kadın üç yıl sonra Ali'vi terk etti ve Khosdu bir adamla evlendi." "Sense kendine karşı her zaman acımasız olmuşsundur. ama anladım. bunu gayet iyi bilirsin. Ona üç faz doğurdu. Kabil çok tehlikeli bir yer.. bir çalı arayan ama eli boş kalan biri gibiydim. Haykırdım-. beni seven bir kayınvalideyle kayınpederim. Ya da o anda. Utanç verici bir durumdu. Üç yıl evli kaldılar. babanla konuşuyorduk. "Hasan biliyor muydu?" dedim bin güçlükle. benden her şeyimi tehlikeye atmamı istiyorsun." "Rahim Han. üstelik odadaki yazar bendim. Rezillik. Bana şöyle dedi: 'Rahim.aşağı yukarı. Sokak yayaların. Emir. Sonunda." Alyansımla oynadım. Kükredim: "Bunu benden nasıl gizlersiniz? Hele ondan?" "Lütfen düşün. "Amerika'da bir karım." dedi Rahim Han." Rahim Han sözümü kesti: "Biliyor musun. Rahim Han. bunu en iyi senin anlaman gerekir.. Emir can. O sıralarda senin için çok kaygılanıyordu. gönlümü alabilecek tek bir sözcük olsun bulabilir misin? Hayır.' Haklı mı çıktı yoksa?" Gözlerimi yere eğdim." "Hayır. öyle mi? Nedenini ikimiz de biliyoruz." dedi tane tane." "Hayır. sivri •çatalı. tutunabileceği bir ot. dar sokakta yürüdüm. "Evet. ama o hiç olmazsa ne söyleyeceğini biliyordu. adi. Oda sallanıyor." "Sanaubar. şunda karar kıldım: "Belki de Baba haklıydı. onurunu. Victoria tarzı. bir çocukları oldu. onların çocuğu olmadı." diye tısladım.. adını her şeyin üstünde tutan biri.. bir -evim. 228 ON SEKİZ Güneş neredeyse batmış. dudaklarım bana ait değildi sanki. ama elini ittim. Ali'nin ilk karısı değildi." dedi Rahim Han." "Peki. Kimseye tek 227 kelime edemezdik." "Bence yanıtı biliyorsun. "Bir şey daha var. Neden sen. Kozunu kullanmıştı. bisiklet ve . işte bu. öyle değil mi? Dolayısıyla. Sözcükleri aramızda asılı kalmıştı." Durakladı. Ama duymak istemiyordum. Emir." dedi Rahim Han. iğrenç yalancılar!" "Lütfen otur. güzel bir evim. lütfen. değildi. sonra döndüm: "Neden? Kalmam için bana söyleyebileteğin herhangi bir şey var mı? Olabilir mi? Otuz sekiz yaşındayım ve az önce bütün hayatımın koca. "Sizi adiler. ben öyle düşündüm. boğucu bir battaniye bırakmıştı. kalın. Raban gibi bir adam. Cagori bölgesinden bir Hazara'yla. oradan kaçtım. Lanet olsun. "Emir can. "Ölen birinin son arzusunu yerine getirmeni istiyorum. Emir!" diye kükredi Rahim Han.. "Daha önce de bir kez evlenmişti. "Hayır. olmadı. öyle değil mi?" Bu yorumun anlamını anlamak istemiyordum. sağa sola. gökyüzünde mor ve kızıl renklerde. mesleğim ve bir ailem var." 226 Bunun üzerine. gelecek vaat eden bir yazarlığım. bir gün sen ortalarda yokken.. kahrolası bir yalan olduğunu öğreniyorum! Durumu düzeltebilecek. kendini savunmayan bir çocuk. başımı kaldırıp ona baktım. Sanaubar ona Hasah'ı doğurdu. Oysa ben hâlâ uygun sözcükleri aranıyordum. California'da harika bir yaşamım vardı. Beni Rahim Han'ın apartmanından uzaklaştıran hareketli. Millet konuşmaya başlayacaktı. Az önceki yorumuyla bir kumar oynamıştı. bilirsin. elbette hayır!" Döndüm. erkek olduğunda hiçbir şeyi savunamaz. Ayağa kalktım." Bana uzandı." "Bunun konumuzla ne ilgisi var?" "Çocukları olmadı. Sana anlatmaya çalıştığım şey. hepsi bu." Ona bakamıyordum.

o 1975 kışından önce. Baba'yla birbirimize hiç tahmin etmediğim kadar çok benzediğimiz ortaya çıkmıştı. Ama aramıştı. aşağılanmaya maruz kaldığını bile bile. Belki olmazdı. İyi ama. İkimiz de. Yan masadaki transistorlu radyodan yayılan kaval sesini dinlemeye çalıştım. kendi evinde uyanıp da bütün eşyalann yer değiştirdiğini gören ve artık hiçbir köşe bucağı tamyamayan birinin yabancı229 laşma duygusu almıştı. Kabil'de bir yerde. doğru değil miydi? Sonuçta. mezun olduğum günün gecesi. Senin sorunun.çekçek arabalarının tıkadığı. demiştim Rahim Han'a. bir ailem var. kendime karşı hep çok kan olduğumu söylemişti. Hasan'ı vurması için Taliban'ı çağıran da. gözlerimin içine bakmış ve şöyle demişti: Tek bir günah vardır. ait olduğu yeri yeniden bulabilmesi için. Evet. Rahim Han'ın apartmanına dönmek için bindiğim çekçek arabasında. zihnime bu kadar uzun zamandır kazınmış olan Baba imgesini. çıkmaz sokaklar labirentiydi. oğlunu al. Keşke kendi yaşamımı da böyle bir çırpıda onarabilseydim. Masanın ayaklarının bir çarpı işareti biçiminde kesiştiği noktaya her biri ceviz büyüklüğünde. Köşe başlanndan Coca-Cola ve sigara tabelalan sarkıyor. diye gürle -mişti. çünkü onun çaldığı şeyler kutsaldı: Benden. yaşamlarını bizim için feda eden insanlara ihanet etmiştik. sıkıştırdım. onu göm230 memden on beş yıl sonra. bitirilmeyi bekleyen romanı. ait olduğu yerde! Burası onun yuvası. Aynı anda. dumanlı bir çayevine girdim. bir aile. İyi ama. Hasan'la birlikte gideceğini söylediği zaman Baba ağlamıştı. Nang'mı. Cemile Hala'yı. bilecek en çirkin hakarete. bütün yaşamımın.'1 Ali o evde. ihanetler ve sırlar döngüsü olduğunu göstermişti. Nasıl bu kadar kör olabilmiştim? Oysa bütün işareder ortada. Ali. her şeyi sil baştan düzenlemesi gerekiyordu. gözümün önündeydi. Küçük bir çocukla. Baba'nın bir hırsız olduğunu öğreniyordum. Artık otuz sekiz . Katlanır iskemlemi geriye ittim. her şeyi değiştiren şeyler anlatmıştı. Yıllardır gördüğüm en demli. Hem de hırsızların en kötü türünden. Hasan hiçbir yere gitmiyor. Yeniden iyi biri olunabilir. diye sormuştum. Bunları söyleyen. Garson bir fincan çay getirip masaya bıraktı. Keşke kayıtsızlığa. çok mu zorlama bir varsayımdı? Belki Baba. Süreyya'yı düşünmeye çalıştım. Ama ben bundan kuşkuluydum. Bunu yapmasaydım bütün bunlar olmazdı. Namus1'unu. bir Afgan erkeğine yapıla-. babamınkilerin de kefaretini ödemem için çağırmışa. nasıl yaşayabilmişti? Peki ben.azıcık değiştirilmiş haliyle: Babasına bak. Ali'nin gözlerine bakmayı nasıl becermişti. yaratıcı yazarlık öğretmenimin burun bükeceği bir klişe daha . olaylar başka türlü gelişirdi. bana az önce hediye ettiği Ford'da yanımda oturan. Kabil'e gidemem. Lale ektiğimiz günü çok iyi anımsıyordum. küçük dükkânlara girip çıkan insanlan seyrettim. Küçük. çevresini yadırgıyordu. Ali'den de onurunu çalmıştı. Lollywood film afişlerindeki ihtiraslı kadınlar yakışıklı. bir dizi pirinç top asılmıştı. Ama olabilirdi de. o değil miydi? Ve şimdi. biz de ailesiyiz. sırtında kahverengi takım elbisesi. eylemlerimin Ha-san'ı tam da bunlardan yoksun bıraktığını bilerek. uçarak bana doğru geliyorlardı: Hasan'ın tavşandudağını düzeltmesi için Doktor Kumar'ı getirten Baba. Döngüyü kırmanın bir yolu.. Eğildim. Sorular art arda saldırıyordu: Baba. bizimle kalıyor. Ne olursa. Talan söylediğin zaman. Toplardan biri gevşemişti. Bir yetim. bira kokan Baba gözümün önünden gitmiyordu: Keşke Hasan da bugün yanımızda olsaydı. Nerede olduğunu çıkartamıyor. Sokaktaki curcunayı. en koyu çaydan bir yudum aldım. daha doğrusu Haza-ra'nın ne olduğunu bile bilmeyen bir ülkede bir iş. Amerika'ya giderken onları da yanına alırdı. o şarkı söyleyen Hazara dadıdan önce bile bir yalanlar. demişti. Süreyya'yı istemek için Taherilerin araba yolunu topallayarak çıkan erkeğin görüntüsünü bu yeni imgeyle değiştirmeyi nasıl başaracaktım? İşte. Bir duvardan aşağıya kayma duygusu hafiflemişti. Burada. bir erkek kardeşim olduğunu bilme hakkını. Bunun bir yolu vardır. generali. karman çorman bir geçitler. dank etti: Rahim Han beni buraya sırf kendi günahlarımın değil. bir mesleğim. Ama Ali'yle Hasan'm evden gitmesine ben neden olmuştum. bir bardak çay söyledim. demişti. Bunca yıldır bana nasıl yalan söyleyebilmişti? Hasan'a? Küçükken beni kucağına oturtmuş. Hasan'ın doğum gününü bir kez olsun adamayan Baba. karman çorman trafiği. kavgalarını senin yerine hep bir başkasının yapmış olması. Ve bana. ağlamıştı. Baba'ya hizmetçileri değiştirmeyi düşünmez misin. bir 23i yaşam sahibi olurdu. Ama yine de. Bana. Rahim Han. Hasan'dan kimliğini. Belki Hasan şimdiye kendi evini kurar. Baba'nın söylediği bir şeyi anımsadım. esmer erkeklerle kadife çiçeği tarialannda dans ediyordu. şimdi hepsi birden. unutuşa gömülmüş bir halde yaşamama izin verseydi. onun bir Hazara olduğunu şu kadarcık umursamayan. yüzümü sıvazladım. Bu. Amerika'da bir karım. Ali'nin ayağının alöna o mayını yerleştiren ben değildim. eşyalarımı toplayıp oraya nasıl dönerdim? Keşke Rahim Han beni hiç aramasaydı. Hasan'ın oğlu. Onun yerini.. birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalmış olursun. O da hırsızlıktır.

. Bir sigara yakü. mermilerle delik deşik olmuş tabelayı geçmiştik ki. başını çevirdiği zaman sakalının arasından bir âdemelması fırlıyordu. ama ne zaman midem azıcık yatışır gibi olsa. "Senin için dua edeceğim. buruyordu." dedi Ferit." Aramızı ısıtma fırsatını kaçırdığıma pişman olmuştum.yaşındaydım. Bulantıya iyi gelir. Emir can. esefle. dar omuzlan ve uzun bir boynu vardı." "Yo. Mideme yeni asit eklemenin düşüncesi bile. Hayber Geçidi'nde yer alan Kabile topraklarındaki bu yolculuk. "Bu yolda her zaman yanıma bir limon alırım. Tornavidayı kapıdaki cam kolundan kalma küçük deliğe soktum. bana uzattı. "Haklıymışsın. ama bu sefer-234 kinde pek de gizleyemediği. İyi geldi. açık havanın yıprattığı bir yüzü. Birkaç yıl önce. Ona Kabil'e gideceğimi. Hasan beni bir zamanlar sevmişti. gri bir pirhan-tumban. kırlaşmaya başlamıştı. henüz yirmi dokuz yaşında olduğunu söyledi. Şoförüm Ferit bana buz gibi bir bakış fırlattı. Bir Tacik'ti. Artık daha yaşlı olabilirdim. Uçurumların tepesinde kerpiç surlu." dedi. "Madem öyle. şist ve kireçtaşından oluşan. biliyorum. üzerinde de el dokuması. çok eski kalelerin yıkıntıları seçiliyordu. Başındaki kahverengi pakol\ı. İki yıl Pencer Vadisi'nde çarpışmışlardı. güneşin bu yüze vuruşuna bir kez daha baküm. yeni bir öğürtü dalgasını harekete geçiriyordu. beni yeniden öğürtmüştü. Bekliyordu. esmer. Cemrud Kalesi'nden ayrıldığımızdan bu yana ağzından yalnızca üç-beş sözcük çıkmıştı. teşekkür ederim. Limonu ısırdım. Başımı camdan dışarıya uzattım. tersti. bir-iki dakika bekledim. Baba'nın pek çok yalan söylediği anlaşılmıştı. dikiz aynasında kendini hoşnut bir ifadeyle süzdü. derin çizgilerle dolu yüzüne karşın. içinden yarım bir limon çıkardı. yün bir şal. O artık yoktu ama onun küçük bir parçası hayattaydı." dedi. ayaklarının arasındaki tornavidayı aldı. hiç kimsenin sevmediği ve sevmeyeceği bir biçimde. tıpkı anımsadığım gibiydi . sabah Caldwell çiftini aramasını söyledim. "Bildik vatan usulünden şaşmayacaksın. Rahim Han tanıştırmıştı. Saçlarım seyrelmeye. Ferit'in iki karısı. süslü püslü ilaçlara gerek yok. Ferit'in o yıpranmış. belli belirsiz bir düşmanlık vardı.On dördünde. küçük çizgiler görüyordum. zayıf. "Eh. Kabalık etmektense acı çekmenin daha doğru olacağını bilecek kadar Afgan'dım. bir yana eğmişti. Ferit'le beni Peşaver'de. Giyimi benimkine benziyordu. babasıyla birlikte Şora-vi*yc karşı cihafz katılmıştı." dedim. Zorla gülümsedim. Derin koyaklara oturmuş kıraç. Amerikan ilaçlan kadar cicili bicili değil. iki kızını Celaiabat'ın hemen dışındaki bir mayın patlamasında yitirmişti. on yasına. 233 ON DOKUZ Yine aynı şey oldu. ta ki bir helikopterden açılan yaylım ateşi yaşlı adamı paramparça edinceye kadar. doğuya karşı eğilmiş bir karaltı. bir yelek. ama kendi kavgamı üstlenemeyecek kadar ihtiyarlamamışum henüz. Ses tonu hâlâ aksi. sevecenlikten eser yoktu. bir denesem iyi olacak. uzun boylu. Bir şey midemi çalkalıyor." Arka koltuktan bir kesekağıdı aldı. ağzıma safra dolmaya başladı. yalnızca annemden öğrendiğim eski bir çare. "Aslında yedi taneydi. Kabil'deydi. Polaroid'deki yuvarlak yüze. yüzümü serin öğleden sonra rüzgârına bıraktım. son zamanlarda gözlerimin etrafında kaz ayağı biçiminde. kamyon bir viraja daha dalıyor. ama bu konuda yalan söylememişti. sarp kayalıkları keskin kıvrımlarla delen yol. görkemli dağların sivri zirveleri gökyüzüne yükseliyordu. yani babası ailesini toplayıp Celalabat'a göçünceye kadar orada yaşamıştı." "Ne?" "Limon." diye salladım. Üzerinde HAYBER GE-ÇİDİ'NE HOŞ GELDİNİZ yazan. "Teşekkür" diye mırıldandım. araba tuttu. Sigarasının kü235 İünü silkeledi." dedi Rahim Han. aym patlamada kendisi de ayak parmaklarının bir kısmını ve sol elinin üç parmağını kaybetmişti. Kan kırmızı göğe. Gözlerimi kuzey yandaki doruğu karlı Hindikuş'tan ayırmamaya çalışıyordum. Ferit dudak büktü.Baba'nın arabasıyla bu haşin araziden ta 1974'te geçmiştik. sonra sigarasına döndü. "Limonu dene. Bunun üzerine kansım ve çocuklanm alıp Peşaver'e yerleşmişti. midem kasılmaya. "Camı indirebilir miyiz?" diye sordum. Kara gözlerini yoldan ayırmaksızın öne eğildi. Ferit bana hoşnutsuz bir bakış daha fırlattı. Erkek kardeşimin yüzü. Gözlerinde anlayıştan. döndüre döndüre camı indirdim. beş çocuğu vardı. direksiyona dayadığı sol elinin sağlam kalmış iki parmağının arasına kıstırdı. Mezar-ı Şerifte doğmuş. 232 Rahim Han'ı odanın bir köşesinde namaz kılarken buldum. Tacik kahraman (Tariklerin 'Pencer Aslanı' dediği) Ahmet Şah Mesut'un yaptığı gibi.

Sının geçmiştik. Annenle baban evi süslesinler. Sen fhi? Sen burada her zaman bir turisttin. Hayır. Yolun iki yanında. Koltuğuma azıak gömüldüm. eline de. yola en kısa zamanda çıkmam gerektiğinin farkındaydım. öteki maddelerse. şuraya buraya serpiştirilmiş. derhal yola çıktım. bir sigara yaktı. toprak evler. sırtlanna aldıklan örtülerin uçları rüzgârda çırpınıyordu." İçini çekti. kendimi o büyük. yanmış bir Sovyet tankının çevresine bir dizi karga gibi tünemiş bir grup erkek ilişti. büyütmekten. Süreyya'ya. göğse kadar uzanan bir takma sakal. Baban Amerikan malı bir araba kullanıyordu. "Ben Afganistan'da büyüdüm. Şii tarzı . iyi tahmin yürütebildim mi?" "Neden böyle şeyler söylüyorsun?" diye sordum. "Evet.müşterileri arasında. Kulübelerin önünde top oynayan. Hasan'dan. Birkaç kilometre sonra gözüme eski. Hasan'la Sohrab'ın fotoğrafını çantama koymak ve en önemli malzemeyi edinmekti: siyah. engin ırmağa bırakmaktan." diye yapıştırdı. dört bir yan yoksulluğun işaretleriyle doluydu. Neden yaptın?" Dikiz aynasındaki gözlerinde kısacık bir ışık çakıp söndü." Sesim amaçladığımdan çok daha savunmacı çıkmıştı. omzunda iri bir 237 testi taşıyan bir kadın. Benim bildiğim Afganistan. omzuna çalı çırpıyla dolu. şu anda pakol taktığına. Hizmetkârlarınız vardı. Rahim Han'la yaptığımız hazırlık listesinin birinci sırasındaydı. içine şöyle bir bakıp ellerini 'geç' dercesine salladılar. Pakistan'a kalkan ilk uçağa binerdi. kendi ülkemde bir turist gibi hissediyorum. bir deniz topu büyüklüğündeki çukurdan sakınmak için direksiyonu hızla çevirirken. Toprak bir yolda güçlükle ilerleyen. içki içip Avrupa'ya. Ve bu son kefaret firsaunı kaçırmaktan. Amerika'ya yaptıkları seyahatleri anlatıyorlardı. "İşte. "Yo. Ferit. "Amerika'da yirmi yıl yaşadıktan sonra. yarım düzine kadar keçiyi güden çobana bakarak." dedim. Büyük bir olasılıkla^ iki ya da üç katlı. Rahim Han yanında birkaç gün daha kalmamı istemiş. demek?" diye çemkirdL "Dur da bir tahmin edeyim. yaşlı bir adamı gösterdi. Verseydim. Ölçüp biçmekten. kılık kıyafetimi düzenleyip pakotuma yanıma almak (işin komik yanı." dedi. delik deşik bir yoldan. sonra arkadaşları geliyor. Arkalannda. demişti." diye mırıldandı. Ta-liban'ın Şiiliğe uygun bulduğu tarz. öğrenmek istedin. yolun kenarında. Amerika'daki yaşamımın cazibesine kapılıp geri dönmekten. "Hem buraya neden döndün ki? Baba'nın arazisini satmak için mi? Parayı cebine atıp Amerika'daki annenin yanma koşmak için mi?" "Annem beni doğururken ölmüş. unutmaktan. Afganistan'a geri döndüğümü haber vermek. işi şansa bırakamazdım. "Babana üzüldüm. elini göstererek. 238 "Çünkü sen sordun. Sigarasını fırlattı. dolarlanmı Kaldar ve Afgan parasıyla değiştirmek." "Bunun benim için hiçbir değeri yok. ağırdı."Kontrol noktası. kollanmı göğsümde kavuşturdum. Ağa Efendi. Fikrimi değiştirmekten korkuyordum. adamm . "Neden öyle yaptın?" diye sordum. burada kalıp yıllarca savaşan insanlardan sıcak bir karşılama. kocaman bir çuval vurmuştu. bahçıvanınız güzel bahçenizi çiçeklerle. yalnızca haberin yoktu. öğrenmek istiyorum. muhtemelen Hazara." Bana bakıp sınttı. güler yüz beklememem için uyarmışta. İki Pakistanlı milis her yanı dökülen Land Cruiser'ırmza yaklaştılar. Bir şey demedi. Ama ben." diye homurdandı Ferit. Sokak kapınız kalın. alaycı bir ses çıkardı. "Bilmek istiyorsun. Hayatında ilk kez. ilk oğlumun gözleri üzerine bahse girerim. üstü başı perişan. Rahim Han Peşaver'de tam da bu tarife uyan sakallar yapan birini tanıyordu. kayalıkların arasına eski oyuncaklar gibi fırlatılmış küçük köyler vardı. bir anlığına da olsa mide bulantısını filan unuttum. kahverengi burka'h. sırt sırta vermiş toprak evlere doğru ilerliyordu. "Burayı hâlâ ülken olarak mı görüyorsun?" "Bir parçam. Afganistan'da yaşarken bile 236 onu bir kez olsun takmamıştım). vaktinden önce çürümüş dişleri göründü. daha ayrıntılı bir plan yaparız. meyve ağaçlarıyla donatmıştı. "Ne?" "Kendimi. "Tuhaf. Çağrısına uyup geldiğim geçmişten. Batılı savaş muhabirleri de vardı." dedim. "Kızlarına üzüldüm. usa vurmaktan ve kendi kendimi caydırmaktan korkuyordum. söz konusu bile değildi." Rahim Han beni. verdikleri gösterişli mehmenflcvc hazırlasınlar diye bir sürü işçi tutuyorlardı. "Boş ver. tabii. üstleri başlan yırtık pırtık çocuklar. kocaman bir evde yaşıyordun. evirip çevirmekten. gerçek Afganistan bu." Ferit yine kesik. Ama kaygılanmam gereksizmiş. Ağa Efendi." diye açıkladım. her zaman öyle görecek.ya da. son birkaç günde öğrendiklerimi elimden bırakıp dibe çökmelerini beklemekten korkuyordum. . her yanı dökülen. Başımı salladım. Ferit alayla güldü. Kendimi akıntıya bırakıp yapmam gereken şeyden uzaklaşmaktan. ha?" dedi. aslında dört kazıkla üzerine çatı niyetine gerilmiş bir sayvandan oluşan kulübeler.

bakımlı tarlalardan gelen rüzgâr kente baygın bir koku taşırdı.. Ama ansızın. ağabeyim. Nangarhar eyaletinin başkenti olan. o tatlı kokuyu aradım. "Selamın aleyküm. azıcık kızararak. çocuklar Ferit'i kuşatmış. Akşamüstüne doğru arazi değişti. Sonra çocukların yanına gitti. elbette. Oturduğum yerden." "Khar khara mişnassah. oğlanların birinden bir battaniye daha istedi. ama Hayber Geçidi'nde-ki bu çetin yolculuğun ardından ağaçlan yeniden görmek yine de güzeldi." Kamyon yolun çakıl taşlı kıyısına yanaşırken. Genç kadın bize yol vermek için geri çekildi." "Şey. benden bütün gün esirgediği bir şey yaptı: tadı tadı gülümsedi. Ferit tek katlı. Fikir yürütmek bana düşmez. Kamyondan indim. Vahit karşı çıkmama aldırmadı ve yerde daha rahat etmem için. Ayakkabılarımızı çıkardık. ben de onlara katıldım. tekmeler savuruyordu. yani o türde bir yazar değilim. "Amerika'dan geldi. başparmağını bana doğru sallayarak. Yan odadan kadın sesleri geliyordu. yazdım. bir çaydanlıktan demliğe sıcak su dolduruyorlardı. yıbk dökük. bir duvann dibinde duran. Yolun iki yanındaki çam ağaçlan anımsadığımdan daha seyrek. Meryem'le. Vahit sordu: "Amerika'da ne yapıyorsun." diye yapıştırdı Ferit: Eşeğin halinden eşekler anlar. irkildi." . bakımsızlıktan dökülen bir evin önünde durdu. "Belki yine Afganistan'ı yazarsın. sakallı bir erkek bizi selamlamak üzere doğruldu. Palmiye ağaçlan hiç de aklımda kaldığı kadar sık değildi. Giderek Ceialabat'a yaklaşıyorduk. Gözlerimi yumdum. Ama son zamanlarda değil. "Ah. Bunun üzerine Ferit'in kıkırdadığını duyar gibi oldum. "Hadi. evlerin kimisi de artık yalnızca çatısız duvarlardan. derin bir soluk aldım."Kenara çek. bir çift fener aydınlatıyordu. Torkham'da Afganistan'a girdik. çıplak yamaçların yerini daha yeşil. Emir Ağa?" "Ben yazarım. beni merakla süzüyordu. Okyanus yeşili gözlü." dedi. tahta kapıya vurdu. Ferit dar." dedim. karısını yatakta bir öğrencisiyle yakaladıktan sonra." Son romanım. odanın bir bölümünü görebiliyordum. tabii. Hayber Geçidi. yüksek sesle şöyle dedi: "Eh. Yolculuğumuzun nasıl geçtiğini. Meryem can. etkilendiği açıkça belliydi. Vahit'in daha fazla soru sormamasını diledim. annesi) alçak sesle konuşuyor. kitaptan utanmıştım. Kadının başının tepesine bir öpücük kondurdu. Ferit'le kucaklaştılar. Eskiden Celalabat'ın çevresini saran. "Senin eşek nasıl?" "Eşeğim senin arabadan çok daha iyi durumda.. "Yazar mı?" dedi Vahit. ben pek. "Afganistan'ı mı yazıyorsun?" "Şey. Bazı eleştirmenler 'iyi' bir ki241 tap demiş.. hiçbir dozd kardeşimin o çirkin arabası için zaman harcamaz." Vahit başını salladı. Ferit kent merkezindeki binaların. taş evlerin önünden geçti. Ferit'i seçince. kahverengi hicap'h. beyaz eşarplı genç bir kadının yüzü göründü. Landi Kotal'dan sonra alçalmaya başlayan ana geçit. meyvesi ve ılık iklimiyle ünlü Ceialabat'a girerken. Meryem'e de çay getirmesini söyledi. gerindim. gidelim." dedi Ferit sabırsızca. "Hiç olmazsa benim bir arabam var. 240 Vahit'le birlikte. Üç erkek çocuk. öpüştüler. daha yaşlıca bir kadın (muhtemelen. daha kırsal bir manzara aldı." "Ne?" "Kenara çek. Allah kahretsin!" dedim." Ferit en küçük oğlanı yere devirmiş. geceyi Ferit'in orada yaşayan erkek kardeşinin evinde geçirecektik. Fena sayılmazdı. Hep bir ağızdan kahkahaları koyuverdiler. kıraç zirvelerin.. daha cılızdı. "Umarım dozıFa filan rasdamamışsınızdır. "En iyisini sen bilirsin. Kerpiç tavan alçak. zemini kaplayan hasırın üzerinde ilerledik. toprak duvarlar çıplaktı." dedi.sordu. Ferit onu bana tanıttı: "Vahit." dedi. güneş henüz tam anlamıyla 239 batmamıştı. Küllerin Mevsimi. Toprak yolu tırmandık. üzerine kenarları yırtık bir battaniye atılmış ince şiltenin üzerinde bağdaş kurmuş oturuyordu. Ferit'in peşinden küçük eve girerken." dedi. Uzun boylu. Bulamadım. toprak duvann önünden geçtik." diye karşılık veren Ferit. çiftçilerin şekerkamışı yetiştirdiği. odayı yalnızca bir köşeye konmuş. kendimi yuvar-lanırcasına dışarıya attım. geniş omuzlu. Şinvari bölgesinden geçip Landi Khana'ya ulaşmıştı. Yanıt vermeme kalmadan. Ferit Kaka!" "Selam. gözleri parladı. Çocuk kıkırdıyor. çocukların karşısındaki duvann dibine çöktük. çetin arazisiyle olduğu kadar yolcuları soyan haydut-lanyla da ünlüydü. Land Cruiser'ı kurumuş bir hendeğin kenarına çekti. eğri büğrü tuğla yığınlarından ibaretti. kaldınmsız bir sokağa saptı. Önce beni gördü. göz kırptı. sağlam eliyle gıdıklamaktaydı. bir tanesi de 'sürükleyici' olarak nitelemişti." dedi. birkaç yapraksız kavak ağacının. bir tanesi omzuna tırmanmıştı. bir çingene kervanına katılan bir üniversite hocası hakkındaydı. "Kusacağım. soluk soluğa." Vahit'e döndü. "Dünyaya Tali-ban'ın ülkemize neler yaptığını anlatırsın.

" diye sürdürdü Ferit sözünü. Emir Ağa. Zor duyulur bir sesle. dolu. Kabil'e bir erkek çocuğunu bulmaya gidiyorum. "Üvey kardeşimdi. Vahit'le konuşuyordu. "Arkadaşın mıydı?" İçgüdülerim 'evet' dememi tembihliyordu." dedi Vahit." dedi Vahit." "Neyin oluyor?" "Babası benim için çok değerliydi. Sırtını duvara yasladı. çıplak ayaklan en küçük bir ses çıkarmamıştı. çocukların en küçüğüne verdim. başımı eğdim. kahverengi saçları kısacık kesilmiş oğlunun. "Selam. Gerçekten öyleydi. sonra düşündü ve vazgeçti. Vahit rahatsız edici sessizliği sonunda bozdu.. Emir Ağa. Suçlayan gözleri bir an olsun benden ayrılmamıştı. "Gayri meşru kardeşim. öne arkaya sallanıyordu. En büyükleri (sanırını on ikisindeydi) gözlerini elime dikmiş. Vahit'in ka-244 . demli çayı yudumladım. taze kabuğunu bir kez daha kaldırdı. ama ben ısrar edince. dedi. dedim." diye karşılık vardi. "Çocuğu ne yapacaksın?" "Peşaver'e götüreceğim. "Çocukluğundan beri. Meryem'le yaşlı kadın içeriye girdiler. En küçüğü. ellerindeki küçük tepside bir çift çay fincanıyla bir demlik vardı. Ağabeyi başım salladı. Ferit'le kollarımızı sıvadık. Vahit'in üçü de cılız." "Aslında hata bende. Artık yeterince yalan söylenmişti. bir şey söylemeye hazırlandı. Duyulur duyulmaz bir sesle mırıldandı: "Teşekkür. "Sen 243 şerefli bir adamsın." dedim. Amerika'ya dön." "Burnunu sokmuyorsun. Hiç göz göze gelmedik." Yutkundum. hasır kilimin lime lime olmuş kenarıyla oynuyordu. Olmaz. ağabeyinin kulağına bir şey fısıldadı. Ama az sonra ilgileri söndü. Oturdum. yüreğim Ba-ba'mn su». Yüzünün alt kısmını gizlemek için hicap'mı yüzüne dolamış oian. "Bu Hazara çocuğu. saati elden ele geçirip sırayla denediler. "ıklamak istiyordu. Buraya arazi satmaya gelmedim. odadan çıkü." "Evet." diye yineledi Vahit. Başımı çevirmek zorunda kaldım. soluğunun alundan bir şeyler mırıldandı." dedim. Hep beraber yiyelim. "Bu çocuk mu?" Başımla doğruladım." "Bu harika görünüyor. Vahit'ten oğluna bir hediye vermek için izin istedim. ekledi: "Bu gece seni evimde ağırlamaktan onur duyuyorum. iri elini omzuma koydu. Ben beklerken. Gerçek bir Afgan'sın. "Terbiyeyi filan unuttun galiba! Burası benim evim! Emir Ağa bu gece benim konuğum. bir fotoğrafa baktı." Ona teşekkür ettim."dedim. kardeşim konuşmadan önce durup da iki dakika düşünmez. "Burnumu sokmak istememiştim. parayı cebine at. Kol saatimi çıkardım. Dikkatle inceledi. ellerimizle yedik. "Bana söyleyebilirdin. kulpuyla oynuyordum. ama küçümseme dolu gözleri bana dikiliydi. beni bu şekilde rezil etmene izin veremem!" 242 Ferit ağzını açtı." Çay fincanını çeviriyor. "Bizi bağışla. ölüm yarasının o ince. ekmeğimizi çorba'ya batırdık. elimi göğsüme bastırdım." Vahit resmi bana geri verdi. Resimdeki adam. ama Vahit biz gelmeden karınlarını doyurduklarını söyledi. Sonra." "Ferit!" diye gürledi Vahit." dedim. Bir bana. o parayla aileni Meksika'ya tatile götür. Ben yerken. daha sonra." dedim. Ha-san'ın resmini görmek. Oğlanlar başlarını kibarca salladılar.. saat hasırın üzerinde unutuldu. Şimdi Önüne bakıyor. Ferit'in keskin bakışları altında gülümsemeye çalışarak. Afganistan'da ne aradığımı ona açıklamam gerekirdi. Fotoğrafı Vahit'e verdim. Çocukları. Meryem'le annesi sebze porba'sıyla. dumanı tüten iki kâseyle iki somun elemek getirdiler. "Evet. Ferit'e bir göz attım." Vahit gözlerini kırpıştırdı. Yemekten sonra ellerimi Meryem'in bir testiden döktüğü suyla yıkadım. "Selamın aleyküm. "Bugünlerde ete bir tek Taiiban'm gücü yetiyor. "Alınmadım. "Toprağı ya da evi sat. Kadın dumanı tüten fincanı önüme koydu. Onunla ilgilenecek birileri var." "Dünyadaki bütün büyük kentlerin saatini gösteriyor. "Seni Afganistan'a getiren ne?" "Hepsini ne getiriyor. dijital kol saatime kaçamak bakışlar firlatoğıni fark ettim. kavruk yüzlü." dedi Ferit. Vahit onu payladı: "Bas!" "Nedeni hep aynı." "Çocuk mu. sakat ayağını sağlam olanın üzerine attı. Saygıyla ayağa kalktım. fincana çay doldurdu. yaşlıca kadın da başını eğdi. sonra da fare gibi kaç. duraksayarak kabul etti. gözünü saatimden ayırmıyordu." Gömleğimin cebindeki Polaroid'i çıkardım." İçim korkuyla siniverdi..Aynı anda. Az sonra. hatta Ferit bile korkuyla irkildi. sevgili kardeşim?" diye atıldı Ferit. "Et sunama-dığımız için kusura bakma. Ne yazık ki öldü.

Ve ben. Tüfek sağır edici bir çatırtıyla gürlüyor. donuk ışığında durdum. "Bana söylemen gerekirdi. bap omuzlarının arasından sarkıyor. Birden aklıma bir şey geldi: Bir başka dünyada olsaydı. Bu topraklan çoktan unuttuğumu düşünüyordum. tüfeği kaldırıyor. dizleri sert zemine sürtünmekten kanıyor. "Üzülme. bu çocuklar kamyonun arkasından koşamayacak kadar aç olmazlarda . Sokağa. sınırı geçmemizden bu yana ilk kez. Duyulur duyulmaz bir sesle. Dışarıya çıktım. diyor. siyah bir türban takmış. başının altına soktu. Önce namluyu görüyorum. Vakit akşama yakın. beni şaşırtmıştı. Afganistan'ın ayağımın altında soluduğunu hissetmiştim. onunla tanıştığımızdan beri duyduğum o ters. saati takmıştı." Parmak uçlarıma basarak sessizce uzaklaştım. Vahit'e konukseverliği için teşekkür ettim. beni doğruca aynı topraklara getirmişti. durgun. "Belki çocuğu bulmana yardım ederim. Üst-dudağmda belli belirsiz bir yara izi. Vahit'in sesiydi. yandaki dikiz aynasından geriye baktım.nsının yere bizim için yaydığı iki şikede. Solan güneş ışığı bir an madene vuruyor. Tam içeriye girmeye hazırlanırken. Yalnız değiliz. Çıplak ayaklarımın altındaki toprak serindi. Yarımayın o kemiksi. Sandığından çok daha haklıydın. silme yıldız dolu gökyüzüne baktım.. mağaramsı bir boşluktan başka hiçbir şey yok. Sonra da. Çakıl taşlarının üzerine öne arkaya sallanırken." dedi. Öne arkaya uğunuyor. çakılların üzerindeki uzun gölgesi öne arkaya deviniyor. kısacık partldıyor. Yaklaşıyorum. Sırtımı evin tuğla duvarlarından birine verdim. ansızın. benim. bir geyik vurmuştu. Vahit üç oğluyla birlikte. Büyükbabam.. Arkasındaki küçük evi gösterdi. Onlar saate bakmıyordu ki. atalarımın toprağına basıyordum. "Aç olabiliriz ama yabani değiliz! O bir konuk! Ne yapmalıydım." Yüzünü bana döndü. Boğazımda düğümlenmiş bir çığlıkla uyandım. Başını kaldırıyor. aksi tınıdan eser yoktu." "Öyle kafadan tahmin yürütmekle hata ettim. dağların gerisinde. "Yarına bir şeyler bulmalı. Yemeğime bakıyorlardı. 245 Namlunun ucundan geriye. gözlerinde engin. tavşandudakh kardeşimle birlikte uçurtma 246 kovaladığımız kent yatıyordu. Uzaklaşırken. Gerçekten de vardı. bir yıl sonra. unutulacak kadar uzun zamandır yurtdışındaydım. hafif bir. Çocukların saatle neden fazlaca ilgilenmediklerini şimdi anlıyordum. Çizgili yelekli adam.. Yarımayın gümüş. pis bir suyla dolu hendeğin kenarına diz çökmüş. "Sormadın ki. Eski yurduma ansızın duyduğum bu yakınlık." diye fısıldadı karısı. "Neyi?" "Afganistan'a neden geldiğini. çizgili bir yelek giymiş. Oralarda bir yerde. o dağların ardında bir seçim yapmıştım. Senin için bin tane olsa yakalarım. gözleri bağlı erkeğe bakıyor. gözleri bağlı bir adam boşu boşuna ölmüştü. Karanlıkta cırcır-böcekleri ötüyor. Şu yaslandığım duvann gerisinde uyuyanlar için bambaşka bir gezegen olan bir başka ülkede bir evim vardı. Oysa unutmamışım. babamın sevgisini kazanmak için bu topraklarda mücadele etmiştim. çeyrek yüzyıl sonra. ". "Burası artık senin de evin. Ferit. Kadın ona ilk iki karısının veremediğini vermişti: bir erkek evlat. onun arkasındaki adamı.. çocuklara bir şey kalmadı. yani?" dedi Vahit. ip bileklerini kesiyor. 1915'te de Kabil'i vuran kolera salgınında can verdiği topraktı.. Kıvrılarak yükselen dumanın gerisindeki adamın yüzünü görüyorum. sesi ağlamaklıydı." dedim." Elleri arkadan kalın. yan yana yatıyorduk." Sesinde. Namluyu. Bunca yıldan sonra yine memleketimdeydim. Batıda. donuk ışığında dururken. Annem bu topraklarda ölmüştü. Nadir Şah'la bu topraklarda ava çıkmış. yalnızca eski bir anı ya da San Francisco Chronicle gazetesinin on beşinci sayfasındaki bir Associated Press haberinin başlığı değildi. Uzun boylu. diz çökmüş adamın ensesine dayıyor. esinti yapraklan karıştırıyordu. Land Cruiser'a binmeden önce. Gözü siyah bir bezle kapatılmış." İçimi çektim. Bir adım geri çekiliyor. Küçük olan. Batıya baktım ve şu dağlann ardında bir yerde Kabil'in hâlâ var olduğuna şaştım. Bin tane olsa. Unutacak. büyük büyükbabamın üçüncü karısını gömdüğü. kabzaya doğru bakıyorum." "Sağ ol. kamyonun kaldırdığı toz bulutunun içinde duruyoruu. gergin bir sesle. Bir kolunu kıvırdı. Ve o seçim şimdi. "Ne yedireceğim. evden gelen bazı sesler duydum. bir şeyler mırıldanıyor. Ertesi sabah erkenden vedalaşük.. Bu. kayış zayıf bileğinden sarkıyordu. Bir tanesi. geri döndüğümü hissettim." "Sormadın. yine. Belki Afganistan da beni unutmamıştı." dedi karısı. Yere. Kapının eşiğine dizilmiş üç oğlu bizi seyrediyordu. tırtıklı bir sicimle bağlı. rüyama giren. Bir keresinde.

"Kabil senin anımsadığın yer değil. Ferit'in gözlerinden görüyordum. savaş lordu Dostum'un 1992'de işgal ettiği antik kale. asık yüzlü. Beni yanına. Taliban onu da ailesini de öldürdü. "Ölenler daha şanslıydı. öğle paydosunu duyurmak için. kayalıkların arasında bir yılan gibi kıvnlan. Va-hit'in evinde geçirdiğimiz geceden sonra. Omzuma pat pat vurdu. kafayı bulmuş bir Ro-ussi subay tarafından vurulmasına ramak kalmıştı . hayır. bir metelik için uzanmış. zayıf. Ama şimdi. Ferit beni. dört saatimizi aldı. sağı solu kolaçan edip kimsenin bakmadığına emin olunca. ya öldü ya da Pakistan'daki göçmen kamplarına sığındı.. çok daha konuşkandı. duymakla görmenin aynı şey olmadığını belirten bir bakış firiattı. Tamamen çökmemiş olan binalar bile. Mahipar Barajı'nı geçtiğimiz zaman uyarmıştı. inliyorlardı: "Bahşiş. İkinci savaşı televizyonumun ekranından izlemiştim. minicik bir köyü işaret etti. Bir-iki kez gülümsedi bile. burka'h annelerinin kucağında. konuşurken yüzüme bakmaya başlamıştı. Buradan son kez. bunları görüyordum. Ferit bana. Yanmış. Kabil'i uzun zamand>r görmemiş olanlar vardı. önünden geçtiğimiz köyleri. bütünüyle kurumuş Kabil Irmağı. Çok da iyi tabla çalardı. Ferit'le Kabil'e ulaşmak. lime lime olmuş." dedim.YİRMİ \ mm Ferit beni uyarmıştı. muşambası sımsıkı kapalı kasasında geçmiştim.Baba onlar için yanında hep fazladan bozuk para taşırdı. Ve haklı çıktı. Kalenin bulunduğu Şirdarveze dağ sırası. O zamanlar topun gümbürtüsünü kentin her yerinden duyardınız. öğle topunun bu dağlardan atıldığını çok iyi anımsıyordum." dedi. "Usta bir bisiklet tamircisiydi. ait olduğu yere dönmüş biriydi artık." diye ekledi. Köy kararmış. Bala Hisar. Bir fark daha: Şimdi dilencilerin çoğunluğu çocuktu. Dilenciler eskiden de vardı . aksi yöne giden bir kamyonun.buraya taşıdığı yolcuların arasında. bundan kesinlikle emindim. eski kentin yıkık surları." Maywand Caddesi dev boyudu. Şimdi de onu. Topeh feşfin. "Kentte polis sıkıntısı çekilmiyor. suratsızca. Ama ne Mayvvard'da bir uçurtma ya da uçurtma-cı bulabilirsin ne de başka bir yerde. bir deste buru-. esmer." "Merkez hâlâ duruyor. neredeyse olanaksızdı. insanın kemiklerini sarsan bu sallantılı yolculuk benim için artık kutsal bir hatıraydı. sarp yolda ilerliyorduk. Bozuk yoldaki çukurları telaşsız. kumdan bir kaleydi artık. Ferit'in bir yerlerde yanlış yola saptığı duygusuna kapıldım. Sakat eliyle direksiyonu ustaca çevirirken. Onun doğusunda. iki savaşın izlerini taşıyan. kendinden emin manevralarla atlatan Ferit. 247 ?. bahşişi" Bir şey daha vardı. 1992 ile 1996 arasında Mücahit güçlerinin Kabil'e roket yağdırdığı ve şu anda tanık olduğum yıkımın büyük bir kısmını gerçekleştirdiği yerdi. belki biraz daha fazla. oyulmuş çatılan." dedi Ferit. nefesini boşa harcamış. oteller vardı. Rama-zan'da da iftar vaktini haber vermek için patlatılırdı. dedi. ters dönmüş. bir moloz yığınına . aptallaşmış ifadeyi daha önce defalarca görmüş olmalıydı . Eski polis merkezinin yakınlarında. yolcu koltuğuna oturtmuş. Baba'nın şarkı söyleyen. Yetmişli yıllarda kentin en büyük caddelerinden biri olan Maywand'da batıya. "Bu köyde bir dostum vardı. Celalabat'tan döne döne Kabil'e ulaşan. öyle gururlandır-mıştı ki. Pırıl pırıl neon ışıklan. kirli elleriyle her köşe başında öbek öbektiler. O günler çoktan bitti. Eskiden. Maywand Caddesi'ne çok gelirdim. "Ülkene hoş geldin. Ondan kalan çirkin izler 248 yola saçılmıştı: eski Sovyet tanklarının yanmış enkazları. bir dilenciyi eli boş çevirdiğini hiç görmedim.Baba o gece beni öyle kızdırmış. Güneydeki tepelerde. Nereye baksam. Çünkü Kâbii nihayet karşımda belirdiğinde. İşlek yolların kaldırımlarında." diye mırıldandım. değerli bir anı. çok az bulunan bir mala. değerli bir ayrıcalığa dönüştürmüştü. yerle bir olmuş. Yıkıntılar ve dilenciler. Fe249 rit yüzümdeki şaşkınlığı. yıllar öncesinden tanıdığı kişilerin yaşadığı. dağa yaslanmış.. Kabil'le Celalabat arasındaki bu dağ yolu. yirmi altı yıl önce yaptığım bir şeyi yinelemiştim: Bir şiltenin altına. çamur damlı kulübeleri gösteriyordu. Her gün. Ama anladım ki. öyle korkutmuş. ilk anda fark edemediğim bir şey: Yanlarında yetişkin bir erkek görmek. Karteh-Seh yöresine doğru ilerliyorduk. Hemen kuzeyimizde. duydum. roket mermilerinin delik deşik ettiği duvarlanyla ayakta zor duruyordu. lokantalar. kimisi taş çatlasın dört-beş yaşında. Seyfb adındaki bir adamdan uçurtma alırdık. küçük bir dükkânı vardı." Yanmış köyün içinden geçtik. çatısız duvarlardan ibaret kalmıştı. Gözüme bir duvarın dibinde uyuyan bir köpek ilişti. Ulaşınca da. köyü yaktı. şuk banknot sokmuştum." dedi Ferit. çuval bezinden giysileri. Şirdarveze dağlan ta batıya kadar uzanırdı. paslanmış askeri kamyonlar. Yirmi yıl önce ilk savaşın bir bölümüne tanık olmuştum." "Biliyorum. Celalabat-Kâbil yolu iki saat sürerdi.O sabah. 250 "Çocukken buraya. gündoğumuna yakın. "Dükkânlar. Savaşlar Afganistan'da babaları. bombalarla delik deşik olmuş. Bu insanların çoğu. ezilmiş bir Rus cipi. Ara ara. köpek kımıldamadı bile.

molozlann çevresinden dolanıyordu. sulandırıyordu. ha? Eskiden bu caddenin ne koktuğunu anımsıyor musun?" Ferit gülümsedi. Parayı almak için öne eğilince. yaşlı dilenci. "Dostunun öğüderi çok yerinde. lAllab-u ekber'. öyle değil mi?" "Taliban yakınlardayken. aranıyorlar. "Sen delirdin mi?" diye tısladı Ferit. "Kabil'de şimdi bir tek Taliban kuzu yiyebiliyor. "Ağaçlar nerede?" dedim." diye atıldı. pis bir mendile tükürdü. Maywand Caddesi'ne döndük. "Mazot. Bakıştık. Ferit. kemiklerime yapışmamış mıydı? Küt küt atan şey. kamyondan inerken. "Arkadaşın haklı. kamyonun yan tarafına vuruyordu. boş göz çukurunu örtüyordu. kara türbanlıydı. Kamyon ardında bir toz bulutu bırakarak uzaklaştı. gazetelerde görmüştüm. banya doğru yürümeye başladık. Hepsi de sakallı. aradıklanm buluyorlar tabii. başında da lekeli bir türban. Hayatımda kendimi hiç bu kadar çıplak hissetmedim." dedi." "Mazot. biraz güneyde. "Eski kentte. benimkileri buldu. Eh." "Kuzu kebabı. Onları televizyonda. Kasasına bir avuç genç. Taliban'la ilk karşılaşmamdı. bakışlarını başka yöne çevirdi." dedi Ferit." İçimi bir hüzün kapladı. ırmağın karşı tarafında kapkara bir duman sütunu gökyüzüne yükseliyordu. yüreğim değil miydi? İşte. kırmızı pikabın gittiği yönü gösterdi." "Neden?" "Dallann arasına keskin nişancılar gizleniyordu." "Karteh-Seh'teki yetimhanenin yerini biliyor musun?" diye sordum. gidelim. kınk tuğla ve taşlardan oluşan bir tepeciğin üstünde oynayan çocuklar gördüm. "Kışın sobalara odun oldular. kalın kaşları çatık bir genç elindeki kırbacı çeviriyor. midemi kaldırdı. yanımızdan ağır ağır geçti. çomağı hazırla. sokak köpeklerinin. "Birkaç yıl önce yıkıldı." dedim." Dirseğimi çekti. Yeniden soluk alabildiğimi hissettim. geliyorlardı. yirmili yaşlarda gösteren.. Kalaşnİkoflan omuzlarından sarkıyordu. yalınayaklı. Parayı çabucak cebine attı. yaşlı bir dilenciydi. koskoca bir mahalleye rastlıyordunuz." dedim. aramızda elli adım bile yoktu. "Bu koku ne?" dedim. sözcüğü diliyle tadarak. Islak ıslak öksürdü. daha iyi ederdin. Sonra tütün lekeli bir tükürük savur252 du. unutulmuş bir dosta rastlayıp talihinin yaver gitmediğini. tek gözüyle sağı solu hızla taradı. Romatizmadan bükülmüş parmağıyla. asık yüzlü erkek çömelmişti." Yaşlı adama yüz bin Afgani verdim: üç dolar. "Burada bir eczane vardı. "Ne?" "Bir daha sakın onlara gözünü dikip bakma! Anlıyor musun? Asla!" "İsteyerek olmadı." dedi Ferit. bana verebileceğin birkaç kuruşun var mı?" diye soludu.-nyla işe girişiyorlar." dedim. "Büyük bir bölümünü de Şoravi kesti. Kabil'e dönmek. "Hadi. Birinin onlan kışkırtmasını umarak." diye yanıüadı Ferit. Ağzımdaki bu tat su katılmamış. "Sakal devriyesi. internette. bir toz bulutu çökmüştü." 251 "Kenara çekebilir misin? Biraz yürümek istiyorum. dergi kapaklarında. Ve eğlence başlıyor. kolumu çekti. "Böyle dolaşıp duruyor.. ağır kokusu (ekşi süde haftalardır yıkanmamış ayak kanşımı) burun deliklerime doldu. "Babam Şar-e-Kohna'da bir yetimhane yaptırmıştı. Olanca ihtişamlanyla. arada bir. ." dedi bir ses. "Kebap. sahip olduğu her şeyi yitirdiğini görmekten farksızdı. eli boş dönmüyorlar. Ağızlanna layık bir suçlu bulamadıklan günlerde bile. Bir şey gözlerimi yakıyor. Sol gözkapağı. "Kusura bakma ama." dedikten sonra. sağa. "İti an." dedi Ferit. 253 "Cömertliğinize binlerce teşekkür. er ya da geç. "Kentin jeneratörleri bozulup duruyor.'nuczh.. kapısız binanın önündeki kaldırıma yanaştırdı.. Ağa Efendi." diye fısıldadı Ferit. Bisiklediler. İçlerinden koyu esmer tenli. "Kuduz bir köpeği sopayla dürtüklesen. elektriğe güvenemedikleri için de insanlar mazot yakıyor. Ama işte karşımdaydı. Etrafta gezinen gözleri. ham korku değilse neydi? Etim ansızın çekmiş." "Orayı biliyonım. gözünü ayakkabılanndan ayırma. Sırtında lime lime olmuş bir papan." Ferit arabayı küçük bir arka sokaktaki terk edilmiş." Mermi delikleriyle dolu bir binanın ön basamaklarında oturan." dedi Ferit. yıkıldı yıkılacak bir binanın yanında. kurşun delikleriyie kaplı bir tabela gördüm: COCA CO-Camsız. Bir enkaz yığınının altına sıkışmış. eski. "Kuzu. Kentin üstüne bir pus. Kırmızı Toyota pikap. "Bas. sağda solda her zaman bir şiddet olayı vardır." Bir araç bize doğru yaklaşıyordu. katır arabalan yola devam edebilmek için dilenci çocuklann.dönüşmüş.

Ağa. ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler. Baba şöyle derdi: "Hiç karşılaşmamış iki Afganı al. "Çok teşekkür ederim. öyle. ne trajedi!" Adamın önüne diz çöktüm: "Annemi tanır miydin?" "Elbette. tırnaklarını yer miydi? Ama Baba onun anılannı kendisiyle birlikte mezara götürmüştü. "Keşke haürlayabilsey-dim. Baha'dan bir ömür boyunca alabildiğimden çok daha fazla bilgi edinmiştim. Bir keresinde. "1958'den 1996'ya kadar. püskürtme boyayla ZENDA BAD TALIBAN! (Çok yaşa Taliban!) yazan bir duvarın önünden geçtik. hadi ama. Saadi. Ama maalesef. Ferit yolda. ekranı olmayan. boşaltılmış evlerden başka bir şey yoktu. bir odaya kapat. Üniversitede hocaydım.' Neden. Tasavvufu ne kadar umursuyorlar. Ters dönmüş bir arabanın paslı iskeletinin. söz. sokaktaki bir dilencinin annemi tanımasına değinmedik. bir keresinde 'müthiş' sözcüğünü kullandığını ve muduluğundan ürktüğünü öğrenmiştim." "Teşekkür ederim. üzerinde siyah." dedim. Hafız'ı. Saçmalama." gibi." dedi. . Yine gel. nefis bir keki paylaşmıştık." dedi adam. "Başka? Başka ne dedi?" Yaşlı adamın yüz hadan yumuşadı. Afgan olmayanların akıl almaz bir rastlantı olarak değerlendirecekleri şeye. ne asalet. Ama kararlıydım." Bir şey demedim. en sık mırıldandığı şarkılar." Bütün o katarak katmanlarına karşın. camsız pencerelere kalın tahtalar çivilenmişti. Böylesine büyük. Artık gebeliği iyice belirgindi ve her zamankinden daha güzeldi. O gün bana söylediği şeyi hiç unutmadım. mistik Beydel hakkında ders verdim. Bademli kek ve ballı çay. Rumi'yi öğrettim. "Dersten sonra oturup konuşurduk. finallerden hemen önce. lemez." "Ama küçücük bir şey. Ne yazık ki. kamyondan inerken ne kadar doğru söylediğini gördüm. Ya da. Kolumu çekip kurtardım. yerle bir olmuş binalardan. Son kez. oysa bahar çiçekleri çabucak so254 lar. Nasıl da sevinmiştik! Ölümler bitti. müthiş bir mutluluk. Annemin bademli keki sevdiğini. Çünkü Afganistan'da. "Çöldeki yabani otlar yaşar. onun için öyle büyük bir kayıptı. gülümsedi. Cami. tatlılıkla. Belki de annemin adını anmak. baraka tarzı bir binaydı." "Evet. 'Öyle muduyum ki. kanıdar sarsıcıydı." "Ne dedi? Lütfen söyle. "Kendimi zorlayacağım. 1971'de konferans vermek üzere Tahran'a bile davet edildim. "Bu gazeV'ı biliyorum. Hah!" Başını esefle salladı. öğüdüne uyup geri dönecek ve annemle ilgili bir şey anımsayıp anımsamadığını soracaktım. beni bul." dedi. Hayyam'ı. "Bu senin ilk seferindi. duvarlardaki çadaklara. insanı korkutuyor. "Kabil'e girişlerini ilk gördüğüm günü anımsıyorum da." "Öyle mi?" Öksürdü." İç255 tendim. en sevdiği dondurma. Ağzında kalabilen sapsarı. "Şöyle dedi: 'Çok korkuyorum. on dakika sonra akraba çıkarlar. Birini aslan kafesinden kurtarıp kaplan kafesine atmak gibi bir şey. diye sordum.'" Ferit kolumu tuttu. Darülaman Bulvarı'nın hemen batısında. sonra Beydel. kurumuş Kabil Irmağı'mn kıyısında bulduk. Düz. Aradan çok zaman geçti. özellikle de Kabil'de böylesi mucizelerin son derece olağan olduğunu ikimiz de biliyorduk." dedim. Doktor Resul." "Sağ ol. "Eski yetimhaneye roket isabet edince. "Bunu da benden iyi kimse bi-. "Ama pikaptaki gençleri gördün. Hafız'dan. "Adı neydi?" "Safiye Akrami. çocukları Kar-teh-Seh'e taşıdılar." dedi. ne olursa. gitmeye hazırlandım."Çok kolay. Vah vah! Tıpkı şairin dediği gibi: 'Aşkın en pürüzsüz göründüğü an. Yeni yetimhaneyi Karteh-Seh'in kuzey kesiminde. Bense hep ayrıntıların açlığını çekerdim: saçlarının güneşte parlayışı. molozların arasına yan gömülmüş bir televizyonun. şöyle dedi: 'Senin bu kadar mutlu olmana. yağmurlu bir gün bademli." Yaşlı adamı o binanın basamaklarında bırakmıştık." Baba annemi bana hep kaba fir-ça darbeleriyle tanımlardı.' Hemen onu susturdum: 'Hişşt. beileğimse şu binalar kadar hasarlı. Yaşlı dilenci başını salladı. dedik. gözleri parîayıverdi. annemden söz etmeye dayanamıyordu. Sokaktaki bu yaşlı adamdan annem hakkında. Emir Ağa. suçluluk duygusunu harekete geçiriyor. acısı öyle 'derindi ki.. KartehSeh'in kentte savaştan en çok zarar gören semt olduğunu söylemişti. Kusura bakma.. değil mi?" "Nasıl?" "Taliban'ı ilk görüşün." dedim. Belki de her ikisi birden. Ayağa kalkıp alkışlamışlardı. "Gitmeliyiz. Ne zarafet.' Yine nedenini sordum." Yaşlı adam gülümsedi. dersin?" "Annem de üniversitede öğretmenmiş. Kamyona geri dönerken Ferit'le az önceki olaya. onun ölümünden kısacık bir süre sonra yaptığı şeyi anımsatıyordu. Koca koca çukurlarla dolu sokakların iki yanında bombalanmış. dertler bastırıverdü' " Yüzüme bir gülümseme yayıldı. "Harika bir kadındı. onu bir daha hiç göremedim. çürük dişler göründü.

" Eliyle havayı süpürür gibi bir hareket yaptı." İki çocuğun çevirdiği ipi atlayan bir kızı gösterdi. Kapının arkasındaki adam fotoğrafı aldı. "Son baktığımda. biz Taliban değiliz." dedim." dedi Ferit. Sonra çekilen sürgünün sesini duyduk. "Hayır. "Onun yan amcasıyım. bir Ferit'e baktı. üzgünüm. Kızın erkek kardeşi de soğuktan öldü. Kapasitemizi kat kat aştık. en az iki yüz elli. "Selamın aleyküm. bunlar şanslı olanlar. yapılacak işlerim var. Burada değil. "Yanımdaki bey çocuğu güvenli bir yere götürmek istiyor." Kapının arkasından sesi geldi: "Söyledim ya.. "Bir konuda yanıldın. Okuma-yazma biliyor." diye sürdürdü sözünü. Bu kurumdaki her çocuğu tanırım. "Ne?" "Sapanı müthiş kullanıyor. değil mi? Yalan söylemediğinden eminim. gri bir farenin duvardaki delikten başını uzattığını. "O sapandan bir an ayrılmaz." dedi. Ağa. "Yeni kuyu açmak için Taîiban'dan defalarca para istedim. Bir bana. "Şu kızı görüyor musunuz? Geçtiğimiz kış. "Ofisime gidelim." Kapıyı kapadı. İnceledi. İşin en acıklı yanı da. omzunun üstünden. zayıf. dikkadi bir sesle." Adamın. Çocuk babaannesine Sasa dermiş. Sürgüyü çekti. Şimdi izninizle. "Dostum. sonra hızla odanın ortasına seğirttiğini gördüm. içecek su yok. Yiyecek yok. "Burası hiç de korunaklı değil. o da birince." dedim. Adamın zayıf yüzü kapı aralığında belirdi. tespihlerini yuvarlayıp 'yok' dediler. tiksintiyle irkildim. alnını kapıya dayadı. "Yeterli karyolamız yok. gittiği her yere götürür." *** Müdürün çalışma odam dediği yer." Fotoğrafa yarım yamalak bakn. anneleri de onlara bakamıyor. "Ama hepsi yetim değil. çocuklar için hayır kurumu işleten Amerikalı bir kan-koca tanıyor." "Hayır.. bir çıkış yolu. giysi yok. dostum. teşekkür ederim. çok geç kalmış olabilirsin. Buradaki en bol şey. duraksıyor. bu hiç de tanıdık gelmedi." Sesini alçaktı. tüvit bir ceket. çünkü Taliban kadınların çalışmasına izin vermiyor. Sırtında eski." "Ne demek istiyorsun?" Zaman bakışlarını kaçırdı." Zaman iskemlesinde geriye . Lütfen gidin. döşeksiz. Bu çocuk için bir umut var. gö256 zünde tek camı çatlak bir gözlük. sonra da Zaman'ın ayakkabılarını koklaymca. onu hiç görmedim. yalınayak çocukların yanından geçtik. çadak duvardı. Sordum: "Çok geç derken neyi kastettiniz?" "Çay ister misiniz? Hemen demleyebilirim. loş. Ancak. "Dinle. Sohrab'm babasını tanırdım. Ağa."dedi. Para yok. iç karartıcı koridorlardan. "Selamın aleyküm. Su ısıtma tesisatı bile yok." "Resme doğru dürüst bakmadın. Bir duvarın dibindeki sıra sıra yatağı gösterdi." dedi alçak." Öğle yemeğine hiç değinmediğini fark ettim.Kapıyı kısa boylu." Ferit ilerledi. üstü başı dökülen. çocuklar battaniyeleri paylaşma mak zorunda kaldı. İşaretparmağımın mafsalıyla kapıya vurdum. kuyu da çoktan kurudu. pencerelerine naylon gerilmiş odaları." Yalnızca sessizlik. "Burada kaç yetim var?" diye sordu Ferit. "Ağa! Ağa." Gülümsedim. Durdu.. kuşkuyla umut arasında gidip geliyordu. bana döndü. "Yakın bir dostum. kapının gerisindeki varlığını hissedebiliyordum. Durup önce benim. ama o kadar da iyi değil. kendini tanıttı: yetimhane müdürü Zaman. elimizdeki karyolalara serecek döşeğimiz de. "Sohrab için umut var demiştin." dedi." dedim. Peşine takıldık. bir masa ve iki katlanır iskemleyle dört çıplak. Ona Polaroid'i gösterdim. Annesinin adı da Ferzane. 257 Bir dakika geçti." Alayla güldü. Konuşmayı yeğlerim." "Peşaver'den geldim. açık kapıdan kaçıp gitti. kır sakalı taraz tarazdı. çocukluğunu yitirmiş çocuklar. Orada durmuş dinliyor. çocuklara kahvaltıda ve akşamlan ekmekle çaydan başka bir şey veremeyeceğiz. kilerde bir ay zor yetecek pirinçten başka bir şey yoktu." dedi Zaman.v diye ekledim. "Beni izleyin. kederle ekledi: "Burası sokaktan iyi elbette. Ayrıca sapanı da çok iyi kullamrmış. 'Bana geri verdi. Camların gerisindeki küçük. kelleşmeye yüz tutmuş bir adam açtı. her gün bir sürü anneyi geri çevirmek zorunda kalıyorum. "Kusura bakmayın." Yeniden yürümeye başladı. Bu bina oturulmak için yapılmamış ki bir halı imalatçısının deposuymuş. Çoğunun babası savaşta ölmüş. yere atılmış bir hasır." Bana doğru bir adım attı. Lütfen aç kapıyı. lütfen aç. "Adı Hasan'di. "Bu çocuğu arıyoruz. Niyetimiz kötü değil. mercimeğe benzeyen kara gözleri benimle Ferit arasında çırpınıyordu. "Onu beline sokar. Onlar da çocuklan buraya getiriyor." Bizi içeriye aldı." dedim. "Sığdırabileceğimizden çok daha fazla. demir karyolaların dip dibe dizildiği yatakhaneleri arkamızda bıraktık. "Neden bir daha bakmıyorsun?" " Lütfen. Zaman'la karşılıklı otururken. İncecik hasırların dışında zemini çıplak..

Benim de Pakistan ya da İran'da ailem yok mu sanıyorsunuz? Ötekiler gibi kaçıp gidebilirdim. Çocukları korkuttunuz. Elimin altındaki omuz kasları gerildi. \ 260 "Başka seçeneğim var mı?" diye yapıştırdı Zaman. Ben de birini almasına göz yumuyor. Zaman ellerini indirdi. Sende umutsuz bir insanın ifadesi var. Ellerini indirdi. evirip çevirdi. Adamın üzerine çullanıp yere mıhlarken. Sonra gitti.yaslandı." Ferit gözlerini yere eğdi. sertçe çektim. Sonra da pazara gidip çocuklara yiyecek alıyorum. el ele duruyorlardı. gözlüğünü taktı. Koridora bakınca. "Yarın Gazi Stadyumu'na gidin. "Görevin bu çocuklara göz kulak olmak!" " Engelleyemiyorum!" Ferit kükredi: "Çocukları satıyorsun!" "Ferit. gülümsüyor. Yüzünü ellerinin arasına gömdü. Kaldım. "Altı aydır maaş alamadım. Masaya yaklaştı. Sakat elini yanına sarkıtmış olan Ferit'in de çocuklara baktığını fark ettim. "Adımı karıştırmayın. bu yaptığıma pişman olacağımdan eminim. "Sen kendine müdür mü diyorsun?" dedi Ferit. Zaman bir süre öylece bana baktı.. cayardım. kapıyı kapadı. fazla değil. Siyah güneş gözlüğünü hiç çıkarmaz." "Söz veriyorum. Masanın öteki tarafına koştum. "Haklısın. onları izliyordu. arkamdan. Sol bacağı dizin hemen altından kesilmiş. çünkü biriktirdiğim her kuruşu bu yetimhaneye harcadım. Öksürerek. "Bu kadar yeter!" diye bağırdım. dudakları gerilmişti. Ferit! Bakıyorlar. boğuk sesler çıkartıyordu. Zaman'ın sesinin neden o kadar boğuk çıktığını gördüm: Ferit adamı boğuyordu. o pis. Sohrab'a şu kadarcık faydam dokunsa yeter. Evet. Belamı bulmuşum zaten. bir soru soracağım: Yeğenini bulmayı gerçekten çok mu istiyorsun?" Çocukken girdiğimiz sokak kavgalarını düşündüm. Ve tabii Sohrab için." Kalemi masaya hafif hafif vurdu. Zaman sendeleyerek doğruldu. hırıldayarak takkesini'. kâğıtlar yere saçıldı. ama hiç yoktan iyidir. öylece seyrederdim. elbette. "Genellikle kızlardan birini alır. Ferit'in kaslarının gevşediğini hissettim. otur! Karışma!" Ama artık çok geçti. gözlüğü çıkardı. Müdür Ferit'in altında eziliyor. on tanesini alıp götürür. Uzun bir süre hiç birimiz konuşmadık. ilk cinayetime tanık olacağımı söylüyordu." dedim. Benim. "Artık gidin. sonra kaçtı." Başıyla kapıyı gösterdi. Korkuyla siner. ama o kadar da önemli değil. "Sen buranın müdürüsün!" dedi Ferit. Başını salladı. "Bırak onu!" "Geberteceğim!" Sesi. masadan biraz uzaklaştı. anladım: Sohrab'ı bulmadan Afganistan'ı terk etmeyecektim." Kırık gözlüğünü aldı. iki bazen üç kişiye karşı tek başına mücadele edişini. Sonra başını salladı. Ama Ferit'in yüzü kıpkırmızı kesilmiş. Aşağıya. yüzüne iri bir tükürük fırlattı. "Yerini söyle. artık iki camın da çadak olduğunu gö261 rünce. Gururumu hiçe sayıp o kahrolası parasını. "Bazen dönüyorlar. Kapıda sessizce. çocukları gördü." "Nasıl biri? Onu nasıl buluruz?" dedim. bir kurşunkalem aldı. "Onu öldüreceğim! Beni durduramazsın! Geberteceğim onu!" diye tısladı. Ama önce." dedim. Zaman'a baktı. ellerini göğsünde kavuşturdu. iğrenç parasını kabul ediyorum. Ama gitmedim. bir an. iskemlesini geriye itti." "Buna göz mü yumuyorsun?" dedi Ferit. "Bir Talib yetkili var. Can havliyle salladığı bacakları masanın çekmecelerinden birini yerinden çıkardı. Ferit masanın karşı ucuna adeta uçtu. Sahip olduğum ya da miras aldığım her şeyi sattım. kimisi ağlıyordu." 259 "Bilmek istiyorum. ötekilerle birlikte el çırpıyordu. Zaman'ın boynunu sıkmayı yine de sürdüreceğini sandım. parmaklarının arasında çevirmeye başladı. Ama her seferinde de-ğil." Uzunca bir süre sustu. anlatacağım çünkü sana güveniyorum.." dedi. İki elimle omuzlanna yapıştım. Vahit'in oğullarını anımsadım ve. derhal bir şeyler yapmazsam. Sordum: "Aldığı çocuklara ne oluyor?" Zaman gözlerini ovuşturdu. sırf bu Allah'ın unuttuğu yeri ayakta tutmak için. "Ayda bir-iki kez gelir. bir şey beni geri çekerdi. birtakım çocukların halka olmuş dans ettiğini gördüm. Onlar için kaldım." Fıldır fildir gözleri bir an bana dikildi." diye hırıldadı sonunda. takdiri Allah'a bırakıyorum." "Kimin için?" "Senin.... Üstelik tehlikeli de. "İstediği çocuğu vermesem." . Yanında para getirir. yeniyle kanlı dudaklarını. Eğer iş işten geçme-diyse. "Çocuklar bakıyor. "Sohrab'ı bir ay önce aldı. küçük bir kız yırtık pırtık kilimin üzerinde oturuyor. Beş parasızım. yanağmdaki tükürüğü sildi. elleri hâlâ yüzündeydi. Ama bir silkinişte benden kurtuldu. ayağa kalktı. Ha-san'ın benim yerime de. "Söz vermene karşın. Zaman'ın iskemlesi havaya firladı. ama.. araya girmeye karar verir ama her seferinde duraksar. Sonra başını çevirdi. fısıldar gibi. "Söyleyeceklerim hiç de hoş şeyler değil. Devre arası onu görürsünüz." dedim.

262 yirmi BİR Irmağın karşı kıyısına geçtik. dikkatli adımlarla tırmandım. "Taliban'ın arkasındakiler. Kaplumbağayı Ali'nin geçen ki/ Hasan'a doğum günü armağanı olarak yaptığı tahta. "15. Araba yolunu ağır. Kabuğunu parlak kırmızıya boyadık. "Karaborsada çok iyi para ediyor." dedim." *** Vezir Ekber Han'daki evlerin çoğunun hâlâ sağlam olduğunu görünce. Pakistanlılar. işlek bir köşebaşında. çatılan. 264 Ferit sokağa girdi. Burada onlara böyle deniyor . Cadde. tuğla yapılan kaplamışa. başında pembe bir ev olan sokak. geniş bir caddeye çıktık. orada!" Çocukken bana yolumu gösteren nirengi noktasını gösterdim. Baktım. ünlü maceracılar. dünyanın en büyük kâşifleri. Ağaçlar hâlâ duvarlann ardından sokağa bakıyordu. Kamyon yola çıkınca. Silinmiş. Vezir Ekber Han bölgesine yöneldik. unutma. güneşten solmuş kiremiderin arasını yabani odar bürümüştü. bu harika fikir Hasan'dan çıktı: Böylece onu çalıların arasında yitirmeyeceğiz. ağaçlar bulutlara yükselen birer gökdelen. duvarları ayaktaydı. Dik. İşin doğrusu. oldukça iyi durumdaydılar.." dedi Ferit." "Taliban mı?" "Onlar da. Hayber Lokantası'nda kebap yemeye getirirdi. "Ne yaptıklarını biliyor musun? Bacak için pazarlık ediyorlar. Kimse dönüp bakmıyordu bile. bir gün bu konuklar halının üzerine işeyiverecek. Biz Hasan'la Emir'iz. Bir ayağı dizin hemen altından kesilmiş olanı. Kaybolursan.Bizi sokak kapısına kadar geçirdi. hâlâ da öyle. umurumuzda da değil zaten. sivri bir çatısı olan bu ev. gözü kara kâşifleriz. Parmağıyla kuzeybatıyı gösterdi." "Bacağını mı satıyor?" Ferit başıyla doğruladı. kepenkleri indirilmişti." "İşte!" diye çığırdım. iki yanında duvarlı evlerin sıralandığı. Asılmıştı. derdi Baba. dev çelik halatların önüne dizilmiş olan askerler bize selam duruyor. Baba'nın evini hemen gördüm. yüzü şiş. Hükümetin gerçek beyni: Araplar. tuğla döşeli araba yoluna çıkartıyor. azgın bir deniz. Küçük kaplumbağayı bahçedeki yabani gül çalılarının altında bulduk. Kodamanların çoğu buraya yerleşti. Köprünün devasa kolonlarının üstünde havai fişekler patlıyor. Konukların Yolu. Alev püskürten canavara bakın! Çimenlerin üzerinde yürüyor. Biz. uzak bir ormanda tarih öncesine ait dev bir yaratık bulmuş. namı diğer Sarak-e-Mehmana. Çocuklarını birkaç hafta doyurmana yeter. el arabasını peşimiz sıra sürüklüyoruz. Çeçenler. mordu. "Korktuğum kadar kötü değil. Lokantanın yakınında bir ceset gördüm. kahramanca başarımıza karşılık şeref madalyası almak üzereyiz. bizimki. muhteşem bir asma köprü. "Şaşacak bir şey yok. demir bir kafes olduğunu hayal ediyoruz. kurşunlara hedef olmuş tabelalar hâlâ yön gösteriyordu. o artık kentleri birleştiren. elma ve kiraz ağaçlarının altından geçiyoruz. bizi ayakta alkışlayan dünya liderlerini selamlıyoruz. "İşte. küçük köprüden geçiyoruz. alttaki küçük göl-cükse köpüklü. kalabalık Peştunistan Mey-danı'nda kuzeye doğru ilerledik. Bina hâlâ ayaktaydı ama kapılarına asma kilit vurulmuş. kimisi eğilmiş. yaşamının son günü giydiği giysiler paramparça. kanlıydı. oyuncak arabaya koyuyor. bütün dünyanın görmesi için alıp buraya getirdik. sağlam ayağının üzerinde sekiyordu. Puslu bir toz bulutu baktığım her yeri. peki?" Kaldırımlan görece düzgün. Baba beni buraya. Baha'nın incir ağaçlarının yakınma yaptığı yarımay biçimindeki. Meydanı hiç konuşmadan geçtik. o günlerde mahalledeki tek pembe evdi. Ferit. arabanın kocaman. "Başka kim. yollarsa Karteh-Seh'tekiler kadar perişan değildi. levhadaki Hvc R harfleri kopuktu. hararetli hararet 263 y li konuşan iki kişiyi gösterdi. camlara üşüşmüş binlerce meraklı aşağıdakigörkemligeçit törenini izliyor. Bana kalırsa. Bir grup çocuk çevresini sarmış. kenti." diye açıkladı Ferit. pantolonunun üzerine sarkan gömleğinin eteğine yapışmıştı. demir işlemeli kapının dışındaki yuvarlak. Bu yürekli. Peştunistan Meydam'nın birkaç sokak kuzeyinde. Babamın 265 . Oraya nasıl girdiğini bilmiyoruz. şaşırdım. Elindeki takma bacağı göğsüne bastırmıştı. yan aynadan Zaman'ın eşikte durduğunu gördüm. Adam kırık gözlüğünü takmıştı. Bir kirişe bağlanmış olan urganın ucunda genç bir erkeğin bedeni sallanıyordu. Küçük kaplumbağanın içinde dört döndüğü tahta arabayı. gökyüzüne yükselen.konuklar.. öyle heyecanlıyız ki.

Ağa. nar ağacımız da öyle. tam ben arkamı dönmüşken: "Bence hepsini unut. boyası çatlamıştı. bazen de uzaktan uzağa havalimanını gören dik kayalıkta mola verirdik. Yüzüm ter içindeydi. bir daha da vermez herhalde. "Daha ne kadarını görmen gerekiyor? 267 Dur da seni zahmetten kurtarayım: Anımsadığın hiçbir şey sağ kalmadı. holün ve üst kat266 taki konuk yatak odasının camlan kırıktı. Kabil'deki pek çok şey gibi. Böğrümde bir sancıyla. . Asfaltta şimşeğe benzeyen. çay içip bir dilim nan yemek. yarıkların arasından aynk otlan fışkırmıştı. Eşyalarını babamın arabasının bagajına yerleştiren Hasan'la Ali'yi seyretmiştim. kendimi bir yabancı gibi hissediyordum. boş bir el arabası duruyordu. "Bir şeye daha bakmak zorundayım. yine koşmaya başlardık.Hasan'la tırmanıp komşu evlere ayna tuttuğumuz ağaçlar. Ön basamakları çıkmak. tepe üstü çakıldığımız bu yol hiç de anımsadığım kadar geniş değildi." diye seslendi. "Bir dakika daha. terk edilmiş mezarlığı aramaya koyuldum. artık hiçbir önemi kalmayan ama o zamanlar çok elzem görünen şeyler için nasıl acele ettiğimi düşündüm. Parmak uçlarımda yükseldim. ama ortada hasta ya da sağlıklı. Kolaylaştınr. hortlak grisine dönmüştü. ciğerlerimi dağlayan kızgın bir demirdi. Cipten akan yağın araba yoluna kocaman bir mürekkep lekesi gibi yayılmış olduğunu gördüm. Mutfak masasına oturmak. yer yer dökülmüştü. diye düşündüm. Kavak ağaçlarının çoğu kesilmişti . "Uzun sürer mi?" "Bana on dakika ver. "Bana on dakika daha ver. Sonra. Hasan'ın söylediği eski Hazara türkülerini dinlemek. Oturma odasının. Narın mayhoş. ana giriş merdiveninin güneyindeki üçüncü pencere. Çatısı bel vermiş. Eski yatak odamın penceresine baktım. Baba'nın evi de devrik saltanatın resmiydi. dallarına ata biner gibi yerleşiyor. bir süre hırıldayarak durdum. Ön basamaklar çökmüştü. Hâlâ oradaydı. zikzaklı çatlaklar oluşmuş. terlemezdik bile. yapraksızdı." "Artık unutmak istemiyorum. devrilmişti. ikinci kat. Ferit arkamdan iki kez korna çaldı. Ev. Kente bir hayalet gibi çökmüş olan gri pusun aynısı. tek bir mısır görünmüyordu. Mustang'in sekiz silindiri. Paslanmış parmaklıkları tuttum. Ayakta kalabilenler de çıplak. yaprakların arasından süzülen benekli güneş ışığı yüzümüze bir ışık-gölge mozaiği çiziyor. ama camın gerisinde gölgelerden başka bir şey seçemedim. Cipin ilerisinde tekerli. Kapıdan bahçeye kadar uzanan araba yolu. İçeriye baktım. Sonra. "Gitmeliyiz. çocukken bu kapıdan nasıl binlerce kez. Ferit'in sesini duydum: "Emir Ağa!" "Geliyorum. Uçakların kalkışını. aldığım her hışırtılı soluk. gözümde canlandırdım: Ağaca tırmanıyor. Delilik olduğunu biliyor ama içeriye girmek istiyordum. dökülen sıvanın altından tuğla katmanları görünüyordu. Ferit direksiyonda sigara içiyordu. her sabah kükreyerek canlanmış. Bulmam uzun sürmedi. O zaman bile." Baba'nın evinin kuzeyine düşen bu tepeyi bir koşuda tırmanır." dedi Ferit. unutmak. Şimdi. Dikkat çekiyoruz. soluğumdan buğulanan camı döven yağmur damlalarının arasından aşağıya bakmıştım. yapraksız ağaca bakarken. gür yabani odar yüzünden güçlükle se-çilebiliyordu. sarp yokuşun tepesine vardığımda. Hole girmek. epeyce kellcşmiş." "Peki. çıplak toprak lekeleriyle kaplı çimenliği de kaplamıştı. bacaklarımızı sarkıtıyoruz. inişini seyrederdik. yıllarca. gevşemiş olan kapı şimdi tamamen gitmişti. koşarak geçtiğimi. Sigarasının izmaritini camdan nrlattı." Sonra. Korna sesi. Araba yolunda bir cip duruyordu. Ali'nin talaşla birlikte yansın diye sobaya atmayı hiç ihmal etmediği portakal kabuklannı koklamak istiyordum. buysa öyle yanlıştı ki: Orası. beyaz malikâneden çok farklıydı. beni uykumdan uyandırmıştı. yalnızca asfalta saçılmış toprak. pencereler çiviyle tutturulmuş naylon ya da tahta parçalarıyla. Bir zamanlar pırıl pırıl olan beyaz boya solmuş. Ali'yle Baba'nın yolun sol tarafına diktikleri gül fidanlarından eser yoktu. Boyası kalkmış." dedim. birbirimizle yansırdık." diye seslendim. menteşelerinden kurtulmuş. mezar taşlanysa dört bir yandan fışkırmış. Hasan'la bisiklet kullanmayı öğrendiğimiz yaz sırayla. rasgele yaman-mıştı. Ve kurumuş otlar. Mezarlığı çeviren alçak duvara iki karga tünemişti. Hasta Mısır Duvarı hâlâ duruyordu." dedi. "Neyi?" "Hayatına devam etmeni. Ali'nin bodanmızı çıkarmamız için •Hasan'la beni her seferinde durdurduğu yere gitmek istiyordum. Hasan mektubunda nar ağacının yıllardır meyve vermediğini yazmıştı. En iyisi. Yirmi beş yıl önce bu pencerede durmuş. keskin tadı ağzıma doldu. Baha'nın siyah Mustang'inin yeriydi. Hasan'ın annesini gömdüğü mezarlığın gri. çocukluğumdan anımsadığın o geniş. Daha küçük görünüyordu. Altında durdum." dedim.evinin demir kapısının önünde durdum. taş girişine yaslandım. Kaldırımın kenannda duran Land Cruiser'a döndüm. Kurumaya yüz tutmuş. Tepeye en çabuk kimin varacağına bahse girer." dedim. artık hiçbir şeyin yetişmediği.

kısmen de Afgan mizahının hiç değişmemesine. Babasıyla birlikte cihafa katılmalarından kısa bir süre sonra. yiyecek bir şeyler almaya gitti. Dikkatli dinlersen. maviydi. "İnanması güç. Kasaları çömelmiş.Şerifte. İnsanları Hawaii'deki yazlık evinin masrafları için kazıklaman başka şeydi. suyun da tertemiz olduğunu söyledim. Bavulumu yere koyarken.Dizlerimin üstüne çöktüm. Ağacın dibine bağdaş kurup oturdum." "Efendim?" "Neden buradasın? Demek istediğim. benim de yüzüme bir tebessüm yayılmaktaydı. Ferit kıkırdadı. Amerika'da bir mağazaya girip. genç erkeklerle dolu kırmızı pikapların yanından geçtik. iki kızını elinden alan mayını anlattı. gözlüklü erkeğin çevresi birbirinin eşi siyah elbiseler giymiş. Kısmen şakaya." "Çocuk için mi?" "Çocuk için. Savaşlar çıkmış. bir robot Mars'ta gezinmişti ve Afganistan'da biz hâlâ aynı Nasrettin Hoca fıkralarına gülüyorduk. çekirge yediklerini. Yeniden güneye. internet icat olmuş. Celalabat'ta büyümenin nasıl bir şey olduğunu anlattı. Kabil'de değişmeden kalabilen bir şey bulabilmiştim: Kebap. jeneratörünün de bozulduğunu söylemiş. sakallı. mini mini sövdü. 269 Dumanı tüten dört şiş kebap. Aradığımı buldum. odaya hiç ışık sızmıyordu. birkaç küçük kabuk kopardım. Gökyüzü geniş. Yeryüzünde. yırtık pırtık bir battaniye. Benden yetmiş beş dolar istedi. O gece ben yatağa yattım. ellerimi ağacın gövdesinde gezdirdim. sonra yine sustuk. Bana Mezar. beyaz eşarplar bağlamış üç küçük kızla sarılıydı. "Beş yüz. meyvenin bol. yenisi takılmamıştı. Ferit'in el salladığını gördüm. tüfekli. Yatağa oturduk. Bir süre konuştuk. küçük bir otelde iki kişilik bir oda tuttum. Hoca da senin karını pataklayacak!" Güldüm. Kabil'in Sul268 tanları. Nasrettin Hoca'nın kızıyla ilgili hikâyeyi biliyor musun? Hani bir gün kızı eve gelmiş. Odada sıcak su yoktu. Her evde bir televizyon. gelişinin gerçek nedeni ne?" "Söyledim ya. Tam uykuya daldığını sanırken. ama hâlâ oradaydı: "Emir'le Hasan. Harfler körelmiş neredeyse silinmişti. zavallı hayvan beni bile zor taşıyor zaten. eşeğiyle Vezir Ekber Han'dan geçen manavın sesini duyabilirdin: Kiraz! Kayısı] Üzüm! Sabahın ilk saatlerinde ezan'x. "Hoca'nın bir keresinde sırtında ağır bir çuvalla eşeğini sürdüğünü duymuş muydun?** dedim. kurnaz Hoca'ya ilişkin birkaç fıkra bilmeyen tek bir Afgan yoktur. çocukluğumun kentinin güney tarafına baktım. Ferit'in sesiyle sıçradım: "Emir Ağa. on beş-yirmi çeşit mısır gevreğinden birini seçebilirsin. Ferit yanımızdan geçen her pikaba.*' . dedim. istersen bir uydu çanağı taktırabileceğini. Alana bakan pencerenin camı kırılmış. Peştunistan Meydanı'na yollandık. Otelci. taze nan ve bir kâse pirinç pi-lavıyla döndü. Etin her zaman taze. Ferit'e Kabil'de elektriklerin iki gündür kesik olduğunu. ama üzerinde durmadım." "Bazen ben bile burada olduğuma inanamıyorum. Bana Amerika'yı sordu. Tam dalmak üzereyken. Şar-e-Nau'daki camiden müminlere seslenen müezzirTm yanık sesini duyardın. Meydan'a yakın.ikinci battaniyeye sarınıp yere uzandı. Hoca'yla başa çıkamazsın. Ve beş yüz küsur kanalı izleyebileceğini. Üzerine yıpranmış bir döşek atılmış. "Beş yüz mü?" diye çığırdı. bir köşede de tahta bir iskemle." "Yolda karşılaştığı biri. Kızını her dövüşünde. çatlak tuvaletin sifonu çalışmıyordu. "Hayır. iplerde kuruyan çamaşırlar güneşte parlardı. sonra da 270 evine yollamış. böyle bir virane için akıl almaz bir fiyata. her televizyonun bir uzaktan kumanda aleti bulunduğunu. sütün soğuk kaldığını." Ferit yattığı yerde hafifçe doğruldu. kocasının onu dövdüğünden yakınmış?" Karanlıkta gülümsediğini hissedebiliyordum. Gitme vakti gelmişti. fıkralar tükenirt-ceye kadar sürdürdük. Ferit -otelcinin benden ekstra bir ücret aldığı." Parmağımla her harfi tek tek yokladım. üç çocuğunun karnını doyurmak için kazıklaman. diye sormuş. Hoca şöyle demiş: 'Ama bu gaddarlık olur. Resepsiyondaki sıska. Pencer Vadisi'nde Şora-vfyle nasıl çarpıştıklarını. Helikopterden açılan ateşin babasını nasıl öldürdüğünü. her evin duvarının ardında ağaçlar yükselirdi. Kornaya basıldığını duydum." Bir süre sustuk. "Ağa. Sonuçta. yatağın arkasındaki duvarda kurumuş bir kan lekesi fark ettim. tek bir demir karyola. Ferit'e biraz para verdim. başka. anımsadığım kadar yumuşak ve lezzetliydi. Aç kaldıklarını. neden çuvalı semerin üzerine koymuyorsun. Minicik yarıkların bir ucundan. Kırık camdan içeriye akan ay ışınlarının dışında. O günlerde.* " Karşılıklı fikra anlatmayı epeyce bir süre. "Evet?" "Hoca bunun üzerine kızı bir güzel pataklamış. iştahla yedik. ama önce sıkı sıkı tembihlemiş: Kocana de kî.

öyle271 ce yattım.. boyunlarını uzato. kadın çığlık atıp tekme savurdu. Ferit'le sigara. pantolonluydu). Kale direklerinin yanında duran gri cüppeli. Ağa. Hayatımda hiçbir yerden kaçmak için böylesine güçlü bir arzu duymamıştım. fena sayılmayacak bir yer bulup oturduk Baha'nın beni futbol maçlanna getirdiği 70'li yıllarda yemyeşil olan bu saha şimdi berbat haldeydi. imam yine genzini temizledi. İstenen etkiyi de yarattılar: İnsanlar parmak uçlarında yükseldi. "Kardeşlerim!" diye haykırdı Farsça. Binlerce insan. uyanık gözleriyle sağı solu tararken . Stadyumun kapısında. Ferit'in birkaç dirsek darbesi sayesinde. orta sahanın hemen soluna düşen. seyircilerin iyice görmesini sağlamak-istercesine. babası mezarında ters döner."Yo. "Kalmak istiyor musun?" diye sordu Ferit. Birinin kasasında yeşil burkanı bir kadın. basamaklarda kovalamaca oynuyordu. ikinci çukura uysalca giriverdi. Adaleti yerine getirmek için! Buradayız. Sonunda iki takım sahaya çıka (oyuncular sıcağa karşın. "Yorgunum. mırıl mırıl dua okuyan Ferit'in ademelması bir inip bir çıkıyordu. Ayağını ayı tuzağından kurtarmaya çalışan vahşî bir hayvanın çığlıydı." diye yineledi. "Hadi." dedim. kadidi çıkmış bir delikanlı koluma yapıştı.. Onları." dedi. boğazım temizledi. endişeyle. sidik ve ter kokulanna karışıyordu. arkalarında bir toz bulutuyla karşı uca doğru ilerlediler. Bol baharatlı sosa bulanmış nohut kokusu havayı dolduruyor. Pikaplar sahayı çevreleyen koşu yolunda. oturacağımız bölümü. göğüs derinliğindeki çukura soktular. dumandan topu izlemek olanaksızdı. şehvetli. Ve uykuyu. şükürler olsun ki sevgili yurdumuza. Kalabalıktan beklenti dolu bir mırıltı yükseldi. Dua bitince. Bunun kasası bir şeyle doluydu. Biz giriş tünellerinden geçerken. hep birlikte kadını ite kaka." dedim. kırmızı pikaplardan ikisi göründü. tepeden tırnağa giyimli artistler." Omuzlarına Kalaşnikoflar asmış iki Talib." Ferit'in horultusu az sonra boş odada yankılanmaya başladı. Ortada çim filan yoktu.. "Ama beklemek zorundayız. bu Şii için mi geldin?" Bu. Tespih çekip anlamadıkları bir kitabı ezbere tekrarlamaktan başka ne bilirler? Afganistan bunların eline düşerse. Bize bırakın yerimizi. Afganistan'ımıza egemen olmuştur. neden bu çocuk? Ta Amerika'dan buralara bu. telaşlı bir kalabalık Gazi Stadyumu'na akmaktaydı.bana birkaç yıl önce. Eskiden. Çocuklar ara geçiderde koşuşturuyor. Üçüncü pikabı boşalttılar. tıknaz. gü272 ney uçtaki kale direklerinin arkasındaki bir çift derin çukurdu. tribünü. Aslında kastettiğim şey. eğildi. ansızın kale direğinin arkasındaki o iki geniş çukurun nedenini anladım. Allah yardımcımız olsun. Ben ellerimi göğsümde kavuşturdum. genç Talibler tribünleri dolaşıyor. Oyun alanının her yanı delikler. yıldızların aydınlattığı geceye diktim. Suçlanan çiftin yalnızca başları görünüyordu artık. maç başladı. tıklım tıklım dolu beton tribünlere doğru irişe kakışa ilerlemeye çalışıyordu. monarşi günlerinde de böyleydi. San Francisco'nun karanlık bir mahallesinde uyuşturucu satmaya çalışan kızı anımsat-mışü. Baba'nm çok uzun zaman önce söylediği bir şeyi anımsadım: Şu kendini her şeyden üstün gören maymunların sakalına tüküreyim. elbette. ötekinde de gözleri bağlı bir erkek oturuyordu. "Yakalanırsa öyle bir kırbaçlanır ki. gözlerimi fank camdan görünen. kulağıma fısıldadı. onu itip geçerken. Bu ülke için hiçbir umut kalmamıştı belki de." diye mırıldandı Ferit. Belki de insanların Afganistan için söyledikleri doğruydu. çukurdaki kadın hâlâ tiz çığlıklar atıyordu. uyuyalım. teşekkür ederim. Adam Kuran'dan uzun bir dua okudu. çünkü bizler onun yüceliği karşısında . çünkü Allah'ın buyruğu ve Hazreti Muhammet'in kavli. geldiğimden beri yollarda sıkça gördüğüm paslı. ağır ağır ilerledi. Kırmızı pikaplar oyun alanına girdiler. genizden gelen sesi. çamfıstığı ve bisküvi satan seyyar satıcıların arasından geçtik. içimdeki bütün neşeyi alıp götürdü. Allah'ın sözüne kulak veriyor ve boyun eğiyoruz. tezahürat yaparken sesi azıcık yükselenleri hizaya getiriyordu. "Seksi resimler" almak ister miydim? "Hem de çok seksi. stadyuma ansızın çöken sessizlikte dalgalanıyordu. sırayı gösteren bile yoktu. kalkan tozdan. Arkasında. Tüvit ceketli. Kalabalık ayağa kalktı. Yerler numaralı değildi. çukurlarla doluydu. ama o bir kez daha yığılıp kaldı. Gözü bağlı adamsa hiç direnmedi. Eli kırbaçlı. birinci pikaptaki gözü bağlı adamı indirdi. Askerler onu tutup kaldırdılar. "Çok seksi. ak sakallı bir din adamı elindeki mikrofonu ağzına götürdü." dedim.. "Hayır. yere yığıldı. Yanımda. Sahanın sonunda onları üçüncü bir pikap bekliyordu. en göze çarpanı da. İki 273 Taiib yardıma koştu. erkek kahramanların kollarına sığınmış. 'seksi' fotoğrafları hakkında şöyle bir fikir edinmemi sağladı: Hint filmlerinden bazı sahneler. "Hayır. iki kişi de burka'h kadını. hülya-lı bakışlı. yalnızca toprak. Oğlan ceketinin bir tarafını açtı. Yeniden kaldırmaya çalıştılar. Kadının dizlerinin bağı çözüldü. sesi stadyumda bir top gibi gürledi. devre arası düdüğünün çalmasından hemen sonra getirdiler. "Bugün burada Şeriafı yerine getirmek üzere toplandık. jant kapaklan güneşte parlıyordu.

beyazlı adamla özel bir işimiz olduğunu söylemek olmuştu. günah işleyen herkesin. Başı öne düşmüş. kollarını çarmıhtaki İsa gibi iki yana açtı. oyun alanındaki genç bir adama Peştun dilinde bir şeyler haykırdı. hâlâ marş yuvasından sarkan anahtarla oynadı. dramatik bir ifadeyle vurgulayarak. Ulağın kulağına bir şeyler söyledi. Ama sonra. kimliklerimizin de-nedenmesi. çenesi göğsünde. Siyah gözlüklü. İçeriye benimle birlikte girmeni beklemiyo277 . kanlı bir yığındı." Koluna dokundum. Land Cruişer'ı yavaşlattı. Gözlerimi yeniden açtığımda. uzun boylu Talib. tıpatıp bir beysbol atıcısına benzeyen Talib elindeki taşı çukurdaki gözü bağlı adama fırlattı. Başım zonkluyor. siyah.güçsüz. Bunlar ALLAH'ın sözleri!" Boş elini gökyüzüne doğru salladı. ellerimle yüzümü kapadım. Bu kez. İkinci yan başlamak üzereydi. bu böyle bir süre devam etti. Pantolonunun üstüne sarkıttığı gömleğinin etekleri. Ben. yerini stadyumda titreşen bir uğultu aldı. kardeşlerimin sözleri de değil. Orada. Bir şey söylemeye hazırlandığını anlamıştım. takımlar sahaya girdi. 15 numaradaki geniş araziyi çeviren duvarlann üstünden sokağa sarkan söğüt ağaçlarının gölgesine yanaştı. Aralarında kısa bir konuşma geçti. yüzüm ellerimin arasında ne kadar oturduğumu bilmiyorum. Genç adam mesajı bize getirdi. Kadın bir çığlık attı. Hayır. en azından bir sorgulama. sana ödediğim paranın kat kat fazlasını yaptın. Yüzü bizim oturduğumuz bölüme çevrilince. her sözcüğü tek tek. kulağından sarkan stetoskopun ucunu. Randevunun alınış hızı beni şaşırtmıştı." Sonra. yuvarlak camlı güneş gözlüğünü gördüm . günahına uygun bir şekilde cezalandırılmasını söylüyor. Sonra. beyaz giysisi öğleden sonra güneşinde parladı. Kırbaçlı adam başını salladı. o da hemen güney uçtaki kale direğine. çukurdaki adamın göğsüne bastırdı. saat üçe ayarlandı. Kalabalıktan huşu dolu bir 'OH!' yükseldi. Motoru durdurdu. İrice bir taş aldı. şişman imamla sohbet ettiği yere koştu. Taş öbeğinin yanında dururken. esintide uçuşuyordu. daha önce dua okuyan.. "Bizim adamımız bu olmalı. Afganistan'daki en resmi işlerin bile resmiyetten ne kadar uzak bir biçimde yürütüldüğünü anımsadım: Ferit'in tek yapağı. çukurun yanına çömelmiş olan bir adama bakıyordu. Randevu verilmişti: saat üçte. Üçü konuştular. kırbaçlı Talib'lerden birine. "Bundan sonrası artık senin meselen. "Seni arabada beklesem daha iyi olacak. filan. ayağıyla yerden kaldırdığı tozu geniş kan lekelerine doğru savurdu. Çevreme bakımnca. geniş omuzlu bir adam indi. Onu gören seyircilerin bir kısmı sevinçle bağırıp alkışladı. üçüncü pikaptan indirilen taş yığınının yanına gitti. peki? Size soruyorum! ALLAH NE DİYOR? Allah. Gürültü kesildi. kardeşlerim. Gözlerimi yumdum. "Her günahkâr. "Ferit. Bir tanesi tam gitmek üzereyken. gerçeküstü bir biçimde. John Lennon taş yığınına döndü. kalabalığa gösterdi. Ferit'e 'bitti mi' diye sordum. kü-rekli birkaç adam çabucak çukurları doldurdu. Her şey bitip de kanlı cesetler gayet sıradan. John Lennon gözlüklü Talib elindeki taşı zıplatıyor. günahı ölçüsünde cezalandırılacaktır!" diye yineledi imam mikrofona. Bunlar benim sözlerim değil. Ferit başım salladı. fısıldadı: "Bunlar da kendine Müslüman diyor. Görüşme o gün öğleden sonra.şu John Lennon'ın taktığı gözlüklerdendi. Allah ne diyor. güneş tepemi alev alev yakıyordu. Bana bakamıyordu. Bir yarım dönüş yaparak kalabalığı selamladı. bir dakika kadar konuşmadan oturduk. soğuyan motorun çıkardığı çıtırtılan dinledik. gecikmeler bekliyordum. Seyirciler. herkesin bir ağızdan pik akladığım gördüm. aldırışsız bir tavırla kırmızı pikapların kasalarına (ayrı ayrı) fırlatılınca. pikaptan uzun boylu. dedi. Başını salladı." dedi Ferit. Birkaç dakika sonra. zina işleyenlere hangi ceza yaraşır? Evliliğin kutsallığını hiçe 274 sayanları neyle cezalandıracağız? Allah'ın yüzüne tükürenlere hangi ceza layıktır? Allah'ın evini taşlayanlara nasıl karşılık vereceğiz? TAŞLARI ONLARA GERİ FIRLATARAK!" Mikrofonu kapadı. Güneş gözlüklü adam başını kaldırıp baktı. özür dileyen bir tınıyla. İnsanların boğazının yorulduğunu tahmin ettim." dedi. gözlüklü Talib'in. etrafımdakilcr birbirine sorup duruyordu: uMord? Mord?" Öldü mü? 275 Çukurdaki adam şimdi şekilsiz. Tribünlerde boğuk bir mırıltı dolaştı. atılan her taşa aynı 'Oh!' nidasıyla eşlik ediyordu. Uzun boylu adamın gıcır gıcır. Konuklar Yolu. Sonunda. Sesler durulunca. Kalabalık inledi. 276 YİRMİM Vezir Ekber Han'daki büyük evin önüne gelince Ferit. zavallı yaratıklardan başka bir şey değiliz. Bekletmeler. "Şimdi soruyorum. sesi yüksek çıktığı için kırbaç yiyen olmadı. Ferit kıpırdandı. bir kan ve paçavra topağı. Çömelmiş olan.. sonra başını gözlüklü Talib'e olumsuz anlamda salladı.

yoluna çıkanın da sakalını yolardı. "Çok daha iyilerini gördüm. Altında. Sehpanın üzerindeki kâsede kırmızı üzüm salkımları vardı. Tıpb bunun gibi bir masa görmüştüm. kara türbanının hemen altında küçük ter damlalan parlıyordu. dibinde sıra sıra sardunyayla dikenli çalı bulunan bir duvarın önünden geçtik. sağa sola. Bir tane daha yedim. kıkır kıkır gülüyordu. ahşap giriş kapısına doğru ilerledim. Bacağımı indirdim. Odadan çıktılar. kapı açıldı.rum zaten. 279 Kapı açıldı. bir eliyle koltuğun döşemesinde tempo tutuyor. Dikkatle beni süzdü." Oysa yalnız girmek istemiyordum. metal ayakların birleştiği noktaya geçirilmiş olan çembere ceviz büyüklüğünde. Arabada oturan Ferit'e baktım. Talib sıntû. Bu sen değilsin. Bacak bacak üstüne attım. Kafamda yüzlerce düşünce uçuşuyor. uzun boylu. Kalaşnikoflu iki adam göründü. döneceğim. altın bir kol saati takmıştı. Bu beni gergin mi gösterirdi? Ellerimi birleştirdim. süsenli bir buket bırakmıştık. Üzüm tadıydı. Böylesi daha . Muhafızlar önüme düştü. kendini kandırmıyorsun. üzerine Mekke tasviri işlenmiş bir seccade asılıydı.. Gözüme. Süreyya'yı daha otuz altı yaşında biva. Arada bir. kalın parmaklan havadaki bir şeyle oynuyordu. tulumbalı bir kuyu vardı. Hakkında öğrendiklerime karşın. kendimi sokağa attığım gece girdiğim o kalabalık çayevinde. ağır devinimler. apış arama dokundular. yüksek. bunun çok uzun bir süre için mideme girecek son katı gıda olduğunun farkında değildim elbette. Cuırt! Bir anda yanaklanma bir sürü iğne battı. tüfekli adamlar göründü. Hümayun Kaka'n. daha birkaç saat önce iki kişiyi öldürdüğünü gözlerimle gördüğüm bir adamı bekliyordum. Göğsüne kadar uzanan sakalının rengi de diğerlerinden daha açıktı.oyalanmak. pirinç toplar tutturulmuştu. Ama ne zaman ki bir ödlek." dedi.aynı izlere San Francisco'nun karanlık sokaklannda yaşayan evsizlerde de rastlamıştım. Teni öteki adamlardan çok daha açık. aşağı yukan.bir çift yeşil divan. mobilyası az. hızla yokladılar. kim olduğunu unutur. diyordu içimdeki bir ses. Ön basamakları tırmandık. aslından biraz daha uzun betimlenmiş gibi geldi bana. sonunda kollarımı göğsümde kavuşturdum. görünmeyen bir kediyi okşuyordu sanki. afallatıcıydı. John Lennon gözlüğünü hâlâ çıkartmamış olan Talib ara-larındaydı. ellerini kolçaklara dayadı. çünkü aklımın hâlâ çalışabilen bir zerresi. suya değerken çıkaracağı şı-pırtıyı beklerdik. Zili çaldım ama ses çıkmadı elektrik hâlâ kesikti. Bahçenin karşı köşesinde eski. Bu gerçekten delilikti. Ama Baba öleli çok olmuştu. anımsadım: Peşaver'de. karşı uçta da geniş ekran bir televizyon. pünkü sende hiç olmazsa kendine bu konuda yalan söylememek gibi bir erdem var. Divanın önünde bir sehpa vardı. Bir tane kopardım. son derece bakımlı bir çimenlikten. boştaki eli kalkıyor. Bir şeylerle -ne olursa. geniş. gülüştüler. Emir. Kollanndan biri sıvalıydı.m Celalabat'taki evinde de tıpkı böyle bir kuyu bulunduğunu anımsadım. Bir ıssızlığın ortasındaydım. adamlar beni üst kattaki bir odaya çıkardılar -. Terli ellerimi dizlerime koydum. bunun daha da kötü olduğuna karar verdim. öteki eliyle de mavi bir tespihin tanelerini çekiyordu.bundan hiç de emin değildim. Şakaklanmdaki kan zonkluyordu. içeriden bazı sesler geldi. "S^/fitm. bir hapishane hücresini çağrıştıran bir odada. Gündüz-ki infazdan sonra giysilerini değiştirmemiş olması ürkütücü. gömleğinin sol kolundaki kurumuş kan lekesi ilişti. tüfeği278 nin namlusuyla divanlardan birini işaret etti. Holü geçtik (bir duvardan kocaman bir Afgan bayrağı sarkıyordu). Daha da kötüsü. yapı. ferah bir eve girdik. hayır. "Selamın aleyküm. bacaklarıma vurdular. Adamlardan daha yaşlı görüneni. Bu konuda. kafamdaki sesi susturmak zorundaydım. Baba olsaydı. son yıllarda pek moda olan şu mistik akıl hocalarını. Beyaz gömleğinin üzerine siyah bir yelek giymiş. geniş omuzlu bir guru'yu andırıyordu. Baba'nın şu anda yanımda olması için çok şey verirdim. sorumlu kişiyle görüşeceğini bildirir. salladı. Dürüst olunduğu sürece korkaklık dünyanın sonu değildir. Artık tek başımaydım. dudaklarımı oynatarak. Bir dakika sonra. Gidip oturdum.bunun üzerine kapıyı yumrukladım. ama ben düşünmeyi kesinlikle istemiyordum. Süreyya'yla birlikte mezar taşının önüne pa-patyalı. Arabadan indim. Ana kapıdan geçtik. kalın bileğinin biraz üstünde bazı izler gördüm ." "Efendim?" Avucunu silahlı adamlardan birine çevirdi. Hay-ward'daki küçük mezarlığın Afgan bölümünde yatıyordu. dul bırakma olasılığım hayli yüksekti doğrusu. Duvarlardan birine. Sıvazlamayı andıran. Sen ödleksin. işte o zaman Allah yardımcısı olsun. Silahlı adamlar beni tepeden tırnağa. Nerede? Sonra. Karımdan binlerce kilometre uzakta. muhafiz benim sakalı havaya atıp tutuyor. alnında. ağzıma attım.. Böyle yaratılmışsın. ikizlerle (Fazıla ve Kerime) içine çakıl taşı atar. Bir tanesi Peştu dilinde bir şey söyledi. Daha geçen ay. Buysa o kadar da kötü bir şey değil. Uzun bir süre konuşmadı. sorumsuzluktu. dedim . beyazlı. hatta soluktu. ön kapıyı ardına kadar açıp içeriye dalar. çift kanatlı." "Şunu çıkartabilirsin artık. bu yaptığım şeyin tam anlamıyla delilik olduğunu söylüyordu. Karşımdaki koltuğa oturdu.

Küçük oğlanımı görmek ister misin?" Bunu söylerken." dedi. Seni vatana ihanet suçuyla tutuklayabilir. yeşil örtünün alanda. Mezar'da yanımda olman gerekirdi." "Korkutmak. ışıltılı gözlerini düşündüm. Soluk kesici. tabii.. Süreyya'yı düşündüm." Parmaklarını şaklattı. herkes seyredip alkışlarken." Bir sigara çıkardı. Gözleri bana çevrildi.. ölüyü alıp gizlice eve götürmeye kalkışanları da vurduk. "Gideli çok uzun zaman oldu. "Kapı kapı dolaştık. elbise. bembeyaz bir yüzle gazeteyi bana uzatışını anımsadım. Omuz silkti." 282 "Bu seni korkutuyor mu?" "Evet. "İnfazlar en görkemli gösteri türüdür. Köpeklere köpek eti. Bu beni sakinleştirdi. Sigarasından derin bir nefes çekti. Sonra ben. kidesel eğitim sağlaması.. ait oldukları yeri unutmamaları için.. defalarca döndüğümüzü. "Nasıl unutabilirim ki?" Mezar-ı Şerifteki Hazara katliamını gazetelerde okumuştum. Taliban'ın. hatta vurabilirim. Süreyya'nın kah281 valtıda kanı çekilmiş. Elleri titriyordu. birkaç tanesini çıtlattı. Talib güldü. Kendi kendine bir şeyler mırıldandı. "Bu da cevap mı şimdi?" diye sordu. sana en çok ihtiyacı olduğu sırada vatanhni terk etmek. "Kapı kapı dolaştık. Muhafızlardan genç olanı onun sigarasını yaktı.. kapılan kınp evlere dalıyorduk. gülümseyerek. ben makineli tüfeğimin nam-lusuyla odayı rasgele tanyordum. erkekleri. kardeşim. Ağa Efendi." Sigarasını söndürdü. bulanık bir çiçek. oğlan çocuklarını topladık." demekten başka bir şey gelmedi. bilirsin. ailelerin gözü önünde vurduk. Görmeleri için." dediler bir ağızdan.." dedim. Cavit?" "Evet. onu sevdiğimi fısıldadığım zaman yanaklarının ki zarı vermesini. Talib kapıda duran adamlara döndü. Bu seni korkutuyor mu?" "Ben buraya çocuk için geldim. üstdudağı pis bir sırıtışla kıvnlmışö. "Amerika'dan geldin. Divanda geriye yaslandı. Dişleri nesver'den yemyeşildi. O anda Allah'ın işini yaptığını bilmek. "Adı Sohrab. diye sordum. bana doğru eğildi. ailelerden. "Cesetieri sokağın ortasında bıraktık. bugünkü gösteriyi beğendin inşallah?'' 280 Yanaklarımı ovuşturdum. Meraklandıran. Oracıkta. demek?" Sesimin. diyorlar. neden ülkene hizmet etmiyorsun?" Aklıma. Kalaşnikoflu adamlar güldü. Onları günlerce sokakta bıraktık. mesanemi sıktım. boynunun zarif kıvrımını. ihanede aynı kapıya çıkar. Heyecanlandıran. Müslüman kardeşlerinin yanında değilsin. inan. Talib bir şey diyordu. "Bir erkek çocuk arıyorum. Başım alev alev yanıyordu. divanın çevresinde iki tur attı.rahat. 'özgürleşme' sözcüğünün anlamını katiyen anlayamaz. içimdeki dehşet padamasını ele vermediğini umdum. Köpekler yesin diye. "Bunu yapmamış biri. Yeniden oturdu. En iyi yanı da. Eski bir Afgan şarkısının eşliğinde dans edişimizi. senin yanında olduğunu öğrendim." "Herkes aramıyor mu?" dedi." Lafı nereye getirdiğini anlamıştım. "Hatırlıyorsun değil mi. "Gösteriydi. Geçmesi için dua ettim." Büyük bir sır verecekmiş gibi." "Anlayamadım?" "Leşlerini ortada bıraktık. aynadaki yansılarımıza bakışımızı. az kaldı sigarayı düşürüyordu. "Ama gerçek bir gösteri izlemek için." daha genç görünen muhafız. köpekler yesin diye. Titreyen elleriyle gözlerini ovuşturdu." "O orospu nasıl son günlerde?" Ani bir işeme ihtiyacı hissettim. "Hayır. iyi ve ahlaklı hissetmek. ta ki dumandan göz gözü görmez oluncaya kadar. Kim oldüklannı. "Cevap değil. smokin ve gülümseyen yüz dünyasında nasıl hızla. "Efendim?" "Onu görmek ister misin. .. Ağustos 1998'te. yumruğunu sıkıp açarak. başını yana eğdi. Hızlı hızlı anlatmaya başladı. "Benim bulunduğum çevrede. Orak biçimindeki doğum lekesini. katıldığı çok keyifli bir partiden söz ettiğini sanırdı." Soluklan sıklaştı. Çarpıcı." Tespihini öptü. hedefle dolu bir odada. "Burada. Dizlerimi birleştirdim.. Ne dersin?" Parmaklanm oynattı." "Bir şey soracağım: O orospuyla ne işin var? Neden burada. Yalnızca yemek ve namaz molası verdik. "Bazen. kendini erdemli. son düşen kenderden biri olan Mezar'ı ele geçirişinin hemen ardından gerçekleşmişti." diye sürdürdü Talib sözünü. Kalktı. Ağa Efendi. "Evet. bütün suçluluk ve pişmanlıklardan annmış bir halde dikilip bütün mermilerini boşaltmak. demek?" "Evet. Sesindeki hoşnuduğu duyan biri. Düğün gecemizdeki halini.

"Evet." Muhafiz odadan çıktı. Bir kapının açılırken çıkardığı gıcırtıyı duydum. Muhafızın kaba bir sesle, Peştu dilinde bir şeyler söylediğini duydum. Sonra, ayak sesleri ve her adımda şıngırdayan ziller. Bu bana, Hasan'la birlikte Şar-e-Nau'da kovaladığımız Maymun Adam'ı anımsattı. Dans etmesi için ona bir rupi verirdik. Maymunun boynundaki çıngıraklardan aynen bu şıngırtı çıkardı. Sonra kapı açıldı, muhafiz içeriye girdi. Omzunda taşınabilir bir müzik seti vardı. Arkasında da safir mavisi, bol bir pa-pan-tumban giymiş bir erkek çocuk. Benzerlik soluk kesiciydi. Afallatıcı. Rahim Han'ın Polaroid'i gerçeği yansıtmıyordu. Oğlanın yüzü, babasının o toparlak, dolunay yüzüydü; aynı sivri çene, deniz kabuğuna benzeyen, kıvrık kulaklar ve 283 aynı zayıf beden. Bu, çocukluğumun Çin bebeğiydi; kış günlerinde yelpaze gibi açılmış iskambil kartlarının üstünden, yazlan babamın evinin damında uyurken, cibinliğin gerisinden görünen yüz. Oğlanın saçları kazınmış, gözlerinin çevresine sürme çekilmişti; yanaklarında doğal olmayan bir kırmı-. zılık vardı. Odanın ortasında durunca, ayak bileklerindeki hamallardan sarkan minik çıngıraklar sustu. Gözleri bana dikildi. Bir süre oyalandı. Sonra çıplak ayak-lanna çevrildi. Muhafızlardan biri bir düğmeye bastı, Peştun müziği odayı doldurdu. Tabla, armonika ve inleyen bir dilruba. Ta-liban'ın dinlemesi için çalındığı sürece, müzik günah değildi anlaşılan. Üç erkek el çırpmaya başladılar. " Vah Vah! MaşallahF diye çığırdılar. Sohrab kollannı kaldırdı, ağır ağır döndü. Parmak uçlann-da yükseldi, zarifçe kıvnldı, diz çöktü, sonra yeniden doğruldu, birkaç kez hızla döndü. Küçük elleri bileklerden kıvnlı-yor, parmaklar şıklıyor, baş bir sarkaç gibi bir o yana bir bu yana salınıyordu. Ayaklan yeri dövüyor, çıngıraklar tabla'nxn ritmiyle kusursuz bir uyum halinde çınlıyordu. Gözleri hep kapalıydı. "Maşallah?'' diye haykırdılar. "Şahbaz! Bravo!" İki muhafız ıslık çalıyor, gülüyordu. Beyazlı Talib müziğe uyarak başını öne arkaya salladı; dudaklan şehvetle aralanmışa. Sohrab gözleri kapalı, hayali bir dairenin içinde oynadı; dansı, müzik bitinceye kadar sürdü. Şarkının son notasıyla ayağım yere sertçe vurunca, ziller son bir kez şıngırdadı. Dönüşün tam ortasında, duru verdi. "Bia, bia, oğlum," dedi Talib, Sohrab'ı yanına çağırarak. Sohrab başı öne eğik ona gitti, bacaklannın arasında durdu. Talib kollanyla oğlanı sardı. "Benim küçük Hazara'm ne kadar yetenekli, değil mi?" Elleriyle çocuğun sırtını sıvazladı, 284 koltuk aldanna dokundu. Muhafızlardan biri ötekini dürttü, alayla kıkırdadı. Talib onlara, bizi yalnız bırakmalarını söyledi. "Peki, Ağa Efendi," dediler, çıkarken. - Talib oğlanı çevirdi; şimdi yüzü bana dönüktü. Kollarını Sohrab'ın beline doladı, çenesini çocuğun omzuna dayadı. Sohrab ayaklarına bakıyor, arada bir bana kaçamak, utangaç bakışlar fırlatıyordu. Adamın elleri çocuğun belinde gezindi; bir aşağı bir yukarı, sonra yine aşağı. Yavaşça, tatlılıkla. "Merak ediyorum," dedi Talib, kan oturmuş gözlerini Sohrab'ın omzunun üstünden brna dikerek. "Bizim Baba-/»'ya ne oldu acaba?" Soru, iki kaşımın arasına bir çekiç gibi indi. Yüzümdeki bütün kanın çekildiğini hissettim. Bacaklarım buz kesti. His-sizleşti. Güldü. "Ne sanıyordun yani? Şu uyduruk sakalı takınca, seni tamyamayacağımı mı? Benim hakkımda bilmediğin bir şey var: Ben gördüğüm bir yüzü asla unutmam. Asla." Dudaklarını Sohrab'ın kulağına sürttü; gözünü benden ayırmıyordu. "Babanın öldüğünü duydum. Çık pik. Hep onu yanımıza çekmek istemişimdir. Görünüşe bakılırsa, ödlek oğluyla yetinmem gerekecek." Güneş gözlüğünü çıkardı, kanlı gözlerini gözlerime dikti. Soluk almaya çalıştım, başaramadım. Gözümü kırpmayı denedim, başaramadım. Bunlar, bu an, gerçek olamazdı; bu, gerçeküstü... hayır, deliceydi. Ciğerlerimdeki havayı çekip almış, çevremdeki dünyayı dondurmuştu. Yüzüm yanıyordu. Şu kalp parayla ilgili, eski deyiş neydi? Evet, döner dolaşır seni bulur. Geçmişim aynen böyleydi işte; eninde sonunda gelip beni buluyordu. Adı derinlerde bir yerde uğulduyor ama ben onu söylemek istemiyordum; onu yüksek sesle söylersem, bir ruh çağırma seansında, ruhu değil de adın sahibini çağırmış olacaktım sanki. İyi ama, zaten karşımdaydı; bunca 285 yıldan sonra kanlı canlı, on adım uzağımda. Adı dudaklarımdan firlayıverdi: "Assef." "Emir can." "Burada ne işin var?" Ağzımdan çıkar çıkmaz, ne kadar aptalca bir soru olduğunu anladım, ama aklıma söyleyecek başka hiçbir şey gelmemişti. "Ben mi?" Assef tek kaşını kaldırdı. "Ben ait olduğum yerdeyim. Asıl soru, senin burada ne işin var?"

"Söyledim ya," dedim. Sesim titriyordu. Keşke etim bunu yapmasaydı; keşke büzülüp kemiklerime yapışmasaydı. "Çocuk için mi?" "Evet." "Neden?" "Parasını öderim," dedim. "Parayı telgrafla getirtirim." "Para mı?" Assef kıkır kıkır güldü. "Hiç Rockingham'ı duydun mu? Ban Avusturalya'da bir cennet parçası. Görmelisin; kilometrelerce uzanan bir kumsal. Yemyeşil sular, masmavi bir gök. Annemle babam orada yaşıyor; deniz kenarında bir villada. Villanın arkasında bir golf sahası, bir de küçük göl var. Babam her gün goif oynuyor. Annem tenisi yeğliyor - babamın dediğine göre, ters vuruşları zayıfmış. Bir Afgan lokantasıyla iki kuyumcu dükkânları var; hepsi de tıkır tıkır işliyor." Bir üzüm kopardı. Sevgiyle Sohrab'ın ağzına verdi. "Dolayısıyla, paraya ihtiyacım olduğunda, telgrafla gönderirler." Sohrab'ın boynunun yan tarafim öptü. Çocuk irkildi, gözlerini yumdu. "Ayrıca, ben ŞoravPyh para için dövüşmedim. Taliban'a da para için katılmadım. Onlara neden katıldığımı öğrenmek ister misin?" Dudaklarım kurumuştu. Yaladım; dilimin de kuruduğunu ayrımsadım. Assef sırıttı: "Susadın mı?" 286 "Hayır." "Bence susadın." "Hayır, iyiyim," dedim. İşin doğrusu, oda ansızın aşırı ısınmıştı - gözeneklerimden fışkıran ter, tenime batıyordu. Bunlar gerçekten de oluyor muydu? Gerçekten de Assef le karşılıklı oturuyor muydum? "Nasıl istersen," dedi. "Evet, nerede kalmıştık? Ah, tamam, Taliban'a katılışım. Eh, aman aman dindar biri olmadığımı anımsıyorsundur. Ama bir gün, ilahi bir olay yaşadım. Bir mucize. Hapisteyken. Dinlemek ister misin?" Bir şey demedim. "Güzel. Anlatayım," dedi. "1980'de Babrak Karmal'ın başa gelmesinden hemen sonra, bir süre PolehÇarki'de yattım. Bir gece, bir grup Perçemi evimize daldı, tüfeklerini doğrultup annemi, babamı ve beni sıraya dizdiler. Bizimle geleceksiniz, dediler. Aşağılık herifler ne nedenini söyledi, ne de annemin sorularını yanıdadı. Eh, söylemeye gerek yok; komünistlerin ne kadar basit, bayağı insanlar olduğunu hepimiz biliriz. Adı sanı olmayan, yoksul aile çocukları tabii. Şo-ravi'dzn önce ayakkabılarımı yalatmaya bile tenezzül etmediğim köpekler kalkmış bana silah doğrultuyor, emir veriyordu. Göğüslerinde Perçemi bayrağı, burjuvaziyi yıkmakla övünüyor, asıl soyluluğun kendilerinde olduğunu iddia ediyorlardı. Her şey sil baştan yaşanıyordu: Zengini yakala, hapse at, yoldaşlarına örnek ol. "Her neyse, bizi altışar kişilik gruplar halinde, her biri bir buzdolabı büyüklüğündeki hücrelere tıktılar. Her gece, komutan -ölmüş eşek gibi kokan, yan Hazara, yan Özbek bir yaratık- tutuklulardan birini yaka paça hücreden çıkartır, o şişko yüzü kan ter içinde kalıncaya kadar döverdi. Sonra bir sigara yakar, eklemlerini kütürdctir, çekip giderdi. Ertesi gece, bir başka kurban seçerdi. Bir gece, beni seçti. Bundan da287 ha kötü bir zamanlama olamazdı. Üç gündür kan işiyordum. Böbrek taşı. Başına gelmediyse, bilmezsin; inan bana, dünyada bundan daha korkunç bir ağrı yoktur. Annem de böbrek taşlarından mustaripti; bir keresinde bana, bir taş düşürmektense doğum yapmayı yeğlerim, demişti. Her neyse, elimden ne gelirdi? Beni dışarıya sürüklediler, bizimki de tekmelemeye başladı. Bu küçük tekme oyunu için özellikle giydiği, çelik burunlu bir çizmesi vardı; bana onlarla vuruyordu. Bağırıyor, çığlıklar atıyordum, o da beni var gücüyle tekmeliyordu, sonra, birden sol böbreğime bir tekme indirdi, böbrek taşı düşüverdi. Öyle, pat diye! Ah, ne büyük bir rahadamay-dı!" Assef güldü. "Bunun üzerine bağırdım: iAllah-u-ekber,.'> Tekmeleri daha da sertleşti; kahkahalarla gülmeye başladım. Delirdi, daha da sert vurmaya başladı; ben güldükçe darbeleri şiddedeniyordu. O vurdukça ben gülüyordum. Beni hücreye taşırlarken, hâlâ gülüyordum. Güldüm, güldüm, çünkü ansızın, Allah'tan bir vahiy aldığımı anlamıştım: O benden yanaydı. Bir nedenle, yaşamamı istiyordu. "Biliyor musun, o komutana iki yıl sonra savaş alanında rasdadım - Allah'ın işine akıl sır ermiyor. Onu Meymanah'ın hemen dışında, bir hendekte buldum; göğsüne şarapnel yemişti, kan içindeydi. Ayağında yine o çizmeler vardı. Beni anımsadın mı, diye sordum. Hayır, dedi. Ben de, az önce sana1 söylediğim şeyi yineledim. Yüzleri asla unutmadığımı, yani. Sonra onu hayalarından vurdum. O günden beri de görevdeyim." "Ne göreviymiş bu?" dediğimi duydum. "Zinacılan taşlamak mı? Çocukların ırzına geçmek mi? Yüksek topuklu ayakkabı giydi diye kadınları kamçılamak? Hazaraları kadetmek? Ve bütün bunları İslam adına yapmak?" Sözcükler ağzımdan bir anda, beklenmedik bir biçimde dökülüvermişti; yuları çekmeme kalmadan. Geri almayı isterdim. Gerisin geri yut288 mak. Ama oları olmuştu. Sınırı aşmıştım; bu işten sağ kurtulma umudu -eğer varsa, tabii- o küçücük umut da bu sözlerle birlikte uçup gitmişti.

AssePin yüzünü bir şaşkınlık yaladı, bir an sonra da kayboldu. "Hey, bu iş giderek eğlenceli bir hal alıyor," dedi, kıs kıs gülerek. "Ama senin gibi hainlerin anlamadığı şeyler vardır." "Ne gibi?" Kaşları çatıldı. "Halkınla, geleneklerinle, dilinle gururlanmak gibi. Afganistan çöple kirletilmiş, muhteşem bir malikâneye benziyor; birinin o pislikleri temizlemesi gerek." "Mezar'da, kapı kapı gezerken yaptığın şey bu muydu? Çöpleri mi topluyordun?" "Aynen." "Batıda bunun için kullanılan bir deyim var," dedim. "Buna etnik temizlik diyorlar." "Öyle mi?" AssePin yüzü aydınlandı. "Etnik temizlik. Beğendim. Kulağa çok hoş geliyor." "Tek istediğim, çocuk." "Etnik temizlik," diye mırıldandı Assef, sözcüklerin tadına bakarak. "Çocuğu istiyorum," dedim, bir kez daha. Sohrab'ın bana dikili gözleri parladı. Bunlar, kurbanlık bir koyunun gözleriydi. Sürmesi bile aynıydı - Kurban Bayramı'nda mollanın arka bahçemizde kesmeye hazırlandığı koyunun gözlerine sürme çektiğini, ağzına da bir kesme şeker verdiğini çok iyi anımsıyordum. Sohrab'ın gözlerinde yalvarma görür gibi oldum. "Nedenini söyle," dedi Assef. Sohrab'ın kulak memesini dişlerinin arasına aldı. Hafifçe dişledi, sonra bırakü. Alnı ter içindeydi. "Bu beni ilgilendirir," dedim. "Onunla ne yapacaksın?" Cilveli bir sırıtış. "Daha doğrusu, ona ne yapacaksın?" 289 "İğrenç bir şey bu," dedim. "Nereden biliyorsun? Hiç denedin mi ki?" "Onu daha iyi bir yere götürmek istiyorum." "Nedenini söyle." "Bu konu beni ilgilendirir," diye yineledim. Bana böyle ters, aksi konuşma cesaretini neyin verdiğini bilmiyordum; belki de nedeni, nasılsa öleceğim gerçeğiydi. "Merak ediyorum," dedi Assef. "Bunca yolu neden geldiğini merak ediyorum, Emir. Bir Hazara için mi? Neden buradasın? Gerçek nedeni ne?" "Nedenlerim var," dedim. AssePin dudakları küçümsemeyle büzüldü. "Pekâlâ." Sohrab'ı sırtından sehpaya doğru sertçe itti. Sohrab'ın baldırı sehpaya çarptı, sehpa devrildi, üzümler saçıldı. Çocuk meyvelerin üstüne düştü, ezilen üzümlerin suyu gömleğinde mor lekeler bıraktı. Sehpanın, arasına pirinç toplarla süslü bir çember geçirilmiş olan ayakları şimdi tavana bakıyordu. "Al o zaman," dedi Assef. Sohrab'ı kaldırdım, bir iskelenin ayaklanna tutunan midyeler gibi, pantolonuna yapışmış olan ezik üzüm tanelerini temizledim. "Hadi götür onu," dedi Assef, kapıyı göstererek. Sohrab'ın elini tuttum. Bu küçük elin derisi kuru, nasırlıydı. Parmaklan kıpırdadı, benimkilere dolandı. Sohrab'ın fotoğraftaki hali gözümün önüne geldi; kolunu Hasan'ın bacağına do-layış biçimi, başını babasının baldınna yaslayışı. İkisi de gülüm-süyordu. Odayı bir uçtan ötekine geçerken, ziller şıngırdadı. Kapıya kadar ulaşabildik. "Ama," diye seslendi Assef arkamızdan, "onu karşılıksız götürebileceğini söylemedim, elbette." Döndüm. "Ne istiyorsun?" "Onu hak etmen gerekiyor." "Ne istiyorsun?" 290 "Seninle yarım kalmış bir hesabımız var," dedi. "Anımsıyorsun, değil mi?" Elbette. Davut Han'ın kralı devirdiği günün ertesi gün olanları nasıl unutabilirdim? Yaşadığım sürece unutmayacaktım. O günden beri, ne zaman Davut Han'ın adını duysam, elindeki sapanı Assefe doğrultmuş olan Hasan'ı gördüm; ona bundan böyle 'Assef GofkorJ, Tek Gözlü Assef deneceğini söyleyen sesini duydum. Hasan'm cesaretini nasıl da kıs-kanmıştım. Assef geri çekilmiş, er geç ikimizin de hakkından geleceğine ant içmişti. Hasan'a verdiği sözü tutmuştu. Şimdi sıra bendeydi. "Pekâlâ," dedim, aklıma söyleyecek başka bir şey gelmediği için. Yalvaracak değildim; bu onu daha da keyiflendir-mekten başka işe yaramazdı. Assef muhafızları odaya çağırdı. "Beni iyi dinleyin," dedi. "Bir dakika sonra kapıyı kapatacağım. Sonra da, ikimiz eski bir hesabı kapatacağız. Ne duyarsanız duyun, içeri girmeyeceksiniz! Kesinlikle girmeyeceksiniz!" Muhafızlar başlarını salladı. Bir Assefe, bir bana baktılar. "Peki, Ağa Efendi." "Bu iş birince, ikimizden biri bu odadan sağ çıkacak," dedi Assef. "Eğer bu kişi o olursa, özgürlüğünü kazanmış demektir, gitmesine izin vereceksiniz. Anlaşıldı mı?" Yaşlıca muhafız kıpırdandı. "Ama Ağa Efendi..."

inip çıkan. Hasan'ı nar bombardımanına tuttuğum. meyvenin kırmızı suyu gömleğine kan lekesi gibi yayılırken. Güldüm.ama ağzımdan güçlükle döküle-bilen sözcükler bambaşka: Galiba iyi dövüştüm. başıma konuyor. çünkü zihnimin kuytu. "Lütfen. dayanılmaz bir acı karnımı yarıyor. Urduca. Gülüyordum. Onunla iyi dövüştüm. kalkan toz. yeniden ne zaman soluk alabileceğimi merak ediyorum. yarılan üstdudağımdan akan kan eflatun halıyı kirletiyor. apak dişleri görünüyor. Hiç sanmıyorum. dişlerimin neden eskisi gibi bana itaat etmediğine şaşıyorum. Bir yanağım televizyon sehpasının kenanna çarpıyor. ama kendimi iyileşmiş hissediyordum. sürekli yanında taşır. olanca duruluğuyla gözlerimin önünde.yüzünde bir deli maskesi.. kalsın. Siyah yeleğinin göğüs cebine uzandı. boğazımı. Ama şimdi. Müzik. çatallaşmış bir sesle. Muşta çenemi parçalıyor. dolgun dudaklarının üstünde Clark Gable tarzı bir bıyık var. Öteki. "Yeter artık. anlamadığım bir dilde hızlı hızlı konuşuyor. beni hapşırtıyor. Assef elindeki tespihi bıraktı. Bedenim paramparça olmuştu (ne kadar kötü olduğunu. Aklımda en çok kalanlar şunlar: Muştası öğleden sonra güneşinde parlıyor. Şimdi mutlu oldun mu? diye tıslamıştı. bırakın gitsin!" diye bağırdı Assef. incecik bir ses: uBas. neredeyse yüzüme sürünen saçlan darmadağın. kan oturmuş gözleri fini fini. "Bas. İki adam irkildiler ama başlannı olur anlamında salladılar.de bir ara yerinden firhyor. Ve sonunda. "KOMİK OLAN NE?" Bir kaburga daha çatırdadı. Jöle. allığı dağılmış yanaklarından aşağıya iniyordu. Tekmeler peş peşe iniyor." İkimiz de dönüp baktık. Sonra. Hangi noktada gülmeye başladığımı anımsamıyorum. Paslanmaz çeliğin parıltısı. var gücüyle indirmeye hazırlandı. başımı geriye çekiyor. Tepede. kuduz bir köpek gibi hırlıyordu . İşte. Afrika kıtasına benzeyen. Kemerine sokar. Bir ara türbanı sıyrılıyor. çıkmaya hazırlandılar. Adı neydi? Zaman mı? O sapandan bir an olsun ayrılmaz. gülüyor gülüyordum. Assefle mücadelemizi bölük pörçük ama inanılmayacak kadar canlı sahneler halinde anımsıyorum: Assef. Tabla. bana doğru iyice eğilmişti. kaburgalarımı. Assef in yüzüme bir üzüm salkımı bastırdığını anımsıyorum. sol gözümün altından geliyor. dilruba. omzunun hiza-sındaydı. Soh-rab çığlık çığlığa bağırıyor. ilk darbelerde buz gibi olan maden. "Bırak. bir an. hiçbir şey yapmamıştı. Döndüler. Büyük bir hızla yine duvara savruluyorum. bu sefer burnum. "İzlesin. koyu renk bir leke oluşturmuş." dedi Assef. bu kez solda. kanımla nasıl da çabucak ısınıverdi. Yerde yatıyorum. eski filmlerdeki Sinbad gibi kılıç dövüşü yapmak için Hasan'la kırdığımız ağaç dallannınkiyle aynı. Tükürüğü gözüme geldi. 1975 kışından bu yana ilk kez kendimi huzurlu hissetmemdi. şu yabancı.. yumrukluyor."Kapıdan o çıkarsa." Gözyaşlarına k'arışmış iki siyah sürme izi. evet. diş ipiyle temizlemek için harcadığım bütün o saatleri düşünüyorum. inip çıkan âdemelmasına takılıyor. Bir kez daha duvara yapışıyorum. darbeler sertleşiyordu. Sohrab'ın tiz çığlıkları. boğulmamak için onları yutuyo292 rum. Burnundan sümük akıyordu. Ne mutlu olmuştum ne de kendimi daha iyi hissetmiştim. çok daha sonra anlayacaktım). beni daha da sert tekmeliyor." dedi. öylece durmuş. İşte bu sahne. yine o kırılma sesi. kendi alnına çarpıp ezmişti. Parmaklar saçlarıma yapışıyor. Hayatımda hiç kimseye. kahkahalarla gülüyordum. Kendi dişlerim boğazıma dolunca. Sonra. İşte. bir de esmer boynundaki Allah yazılı zinciri. aşağıda. Komik olan. Gözlerim ikide bir. son. küçük bir köşesi hep bu anı beklediğimi fısıldıyordu. omuzlara kadar inen sarı bukleleri ortaya çıkıyor. ona yaşını sormak istiyorum -fazla genç görünüyor. Dudaklarımı acıyla ısınyorum. Sonra nan elimden almış. galiba. Eğilmiş bana bakıyor. Bu tür dersler erkek çocuklar için iyidir." Muhafızlar çıktı. çenemi. Serbest eli boğazıma kenetlenmişti. Bir bunu anımsıyorum. Sohrab bağırdı. yeter. çerçeveli bir resimden geriye kalan bir çivi sırtıma batıyor. Assefle iyi dövüşüp dövüşmediğimi bilmiyorum. Bir duvara fırlatılınca. onlan fırçalamak. 293 Kendini daha mı iyi hissediyorsun7. hem de hiç. bu kez. tırmalıyordu. Orada. armonika. yüzündeki yeşil cerrah maskesine bulaşmış. ama başladım. muştalı eliyse havada. her darbede. Her zaman da olacak. "NEYE GÜLÜYORSUN?" diye kükrüyordu Assef. uyduruk diziler-deki bir oyuncuyu andırıyor. Sohrab bağırıyor. Üzerine Mekke işlenmiş olan seca. muştasını takmadan önce müziği kapatıyor. Yine o çatırtı. Altdudağı titriyordu. 291 Sapları jöleli. Nasıl mümkün olabilirdi ki? Girdiğim ilk kavgaydı. Sırıttı. Yumruğunu biraz daha kaldırdı. Assef göğsüme ata biner gibi oturmuş. Bir tanesi Sohrab'a uzandı. Sonunda sağlığıma kavuşmuştum. yukarıya doğru yükseliyor. geliyor. dudakları gerilmiş. Bunu. kendimle birlikte mezara götüreceğim: Yerde yatıyor. . kışkırtmaya çalıştığım günü anımsadım. Kaburgalarımın çıkardığı çatırtı. Ben güldükçe. Sohrab bağırıyor." Yetimhane müdürünün. Gülmek canımı yakıyordu. bir yumruk bile sallamadım. Ferit'le bana kapıyı açarken söylediği bir şeyi anımsadım. Cepten çıkardığı şey beni hiç şaşırtmadı: paslanmaz çelikten muşta. Ama yine de.

"Ya bırakırsın ya da ona yaptıklarım. beni kaldırdı. tiz çığlıklar atıyordu. ama konuşmak çok acı veriyor. Araba öne doğru atıldı. Çocuk.tk/ . Buna retina sıvısı deniyor. Sonra kendimi Land Cruiser'ın arka koltuğunda." "Bırak. arabayı Süreyya'mn kullanmadığından eminim." Gözyaşları boşaldı." Assef in ağzı ses çıkartmaksızın kıpırdadı. Bunlan söylemek istiyorum. Ağa. biri bağınyordu. Bir şey söyle 294 mek istedi. şimdi onu görebiliyorum. Ferit üst üste yineliyordu: "Bismillah! Bismillah!" Galiba tam o anda kendimden geçtim. anladım: Pirinç top hâlâ o boş çukurdaydı. Bunu biliyorum. Kan ve bir şey daha. dedim!" "Lütfen. titriyordu. '"ÇIKARIN! ÇIKARIN ŞUNU!" Sendeleyerek kapıyı açtım. Ağa Efendi. bir süre oyalanan. çünkü o bu kadar hızlı gitmez. Elini. Çocuğa bir şey söylemeye çalışıyorum . Evet. yüzüne bir şey yapıyorlardı. Sonunda. hatta on yıl önce. çocukla ben. Sohrab hıçkınyor. parlak bir şey. Arkamızda." diye tısladı Assef." "BIRAK!" "Bas." "BIRAK SAPANI!" Assef boğazımı bıraktı. kimbilir nasıl görünüyordum? Aldığım her soluk. kapının açıldığını belirten sinyalin öttüğünü duydum: bip-bip-bip. çünkü bir süre önce. Kaldırımı döven. durdu. Hazara. yanaklan allıklı. "Lütfen dur." dedi. sarı. Sohrab sapanı doğruca Assef in yüzüne nişanlamıştı. ha?" dedi. Bütün dünya sallanıyor. Kolumu kendi omzuna doladı. Retina sıvısı. gözlerine karalar bulaşmış bir çocukla konuşmaya çalıştım. tökezleyerek ilerledim. "Lütfen. alnıma küçücük bir el kondu. fal taşı gibi açılmış gözlerle. sesi boğuktu. Hırpalanmış bedenimin her zerresi acıyla haykırıyordu. Sohrab başını salladı. diye düşündüm. Elimi tuttu. topallayarak indim. Yuvada bir şey vardı. tavanın bej rengi. siyah. Parmaklarının arasından kan fişkırdı. Lütfen. neden bu kadar önemli olduğunu da. bir şeyler soruyorlar. Omzumun üstünden geriye son bir kez baktım. "Gidelim!" dedi Sohrab. durmaksızın soru soruyor. nasırlı topuklarına çarpan sandaletlerini seyrettim. nedense çok önemli görünüyor." "Bırak o sapanı!" "Camnı yakma artık. Sohrab'ın küçük eli. her yerim ağnyor. Sonra. sarsılıyordu. Muhafızlardan 295 biri Peştuca bir şey söyledi. Belki de onz 297 http://gunturk. "Canını yakma artık." dedi Sohrab elimi çekerek. Ferit'le Sohrab'ın telaşlı konuşmaları. Sohrab meşin yuvayı bırakınca. karnıma saplanan bir bıçaktı. lastiği sonuna kadar gerilmiş sapanın meşin yuvasını tutuyordu. "ÇIKARIN!" "B*3. Beni gören muhafızların gözleri fal taşı gibi açılıverdi. "Bırak onu. Bir yerlerde okumuştum. Bir sağa bir sola dönüyor. Kim olduğumu biliyor muyum? Şuram ağnyor mu? Kim olduğumu biliyorum. 296 yirmi uç I Pusu delen. Bir tür arabadayız. "Bismillah! Bismillah!" dedi. Kamyonun kapılan kapandı. gün ışığına çıktık. motor çalıştı. Assef halıya yuvarlandı. Ama söylemek istediğim şeyi anımsayamıyorum. eli hâlâ kanlı göz çukurunun üzerindeydi." dedi Sohrab. Sonra.Eli havadaydı." dedi. belki bir yıl. "Yeter. Assef in acı çığlığı. Camın önünden akan bulanık ağaçlar gördüm. sapandan ıslığı andıran buses çıkü: vijjjjt. "Sen ne yaptığını sanıyorsun. sonra yanımızdan koşarak geçip Assefin hâlâ bağırdığı odaya daldılar.bu. basamakları Soh-rab'a yaslanarak. beyaz. galiba bir çığlık attım. "Dur artık. yeşil gözlerine dolan. sürmeye kansan yeni gözyaşlarıyla. bir dakika önce sol gözünün bulunduğu yere götürdü. Muhafızlar Assefin üzerine eğilmiş. sonra yitip giden yüzler. Üzerime eğiliyor. gidelim!" Koridorda iki büklüm. Hepsi. yaralı bir hayvanın çığlıkları. bize doğru koşan Ferit'i gördüm. Kamyonun çevresinde koşan ayak sesleri. yıpranmış döşemesine bakarken buldum. Kan perdesini aralamak için gözlerimi kırpıştırdım ve sehpanın çemberîndeki pirinç toplarından biri olduğunu gördüm. sana yapacaklarımın yanında hafif bir kulak çekme gibi kalır. Sokaktan gelen sesler duydum. Sohrab'a doğru hamle etti. belki iki. Ayağa kalkmama yardım etti. Kolum Sohrab'ın omzunda dışarıya. peltemsi bir şey. Yukarıdan Assefin feryatları geliyordu. elimdeydi. büyük bir durulukla. koşarcasına kamyonete taşıdı. Assef avaz avaz bağırıyordu. "Hadi.