GÜNDOĞUMUNU GÖRMEK

B A KÛ 1 9 2 0
BİRİNCİ DOĞU HALKLARI KURULT AYI

2

İÇİNDEKİLER
Haritalar Bakû Kurultayı’na Çağrı

OTURUMLAR
Açılış Toplantısı

I. Oturum:
Doğu Halkları Kurultayı’nın Görevleri

II. Oturum:
Dünya’nın Politik Durumu

III. Oturum:
Tartışma: Türkistan, Dağ Cumhuriyeti

IV. Oturum:
Misafir Konuşmacılar. Hindistan, Türkiye.

V. Oturum:
Millet ve Sömürge Meseleleri

VI. Oturum:
Doğu’da Sovyetler: Tarım Meselesi

VII: Oturum:
Propaganda ve Eylem Komitesi; Doğu’da Kadınlar. Son Sözler Doğu Halkları Manifestosu Avrupa, Amerika ve Japonya İşçilerine Çağrı Kurultay Bileşimi

EKLER
I. Rusya ve Doğu’nun Tüm Emekçi Müslümanlarına Çağrı Halk Komiserliği Konseyi II. Sovyet Hükümeti’nin Rusya’daki Halkların Hakları ile İlgili Bildirgesi III. Karl Marx’ın Doktrininin Tarihsel Yazgısı V. I. Lenin

3

IV. Asya’nın Uyanışı V. I. Lenin V. Doğu Halkları Komünist Örgütleri İkinci Tüm Rusya Kongresi’ne Hitap V. I. Lenin VI. Millet ve Sömürge Meseleleri Üzerine İkinci Komünist Enternasyonal Kongresi VII. Millet ve Sömürge Meseleleri Üzerine Tezler V. I. Lenin VIII. Milletlerarası Durum ve Komünist Enternasyonal’in
Temel Görevleri

IX. Azerbaycanlı, Gürcü, Ermeni, Dağıstanlı ve Dağ Cumhuriyeti’ndeki Komünist
Yoldaşlara

V. I. Lenin X. Sovyet İktidarının Rusya’daki Millî Meseleyle İlgili Siyaseti J. Stalin XI. Toplumsal Devrim ve Doğu Sultan Galiyev XII. Doğu Meselesi Sultan Galiyev XIII. Bütün Dünya İşçi ve Köylülerin Vatanı XIV. Suphi’nin Kongre Konuşması XV. Yeni Bir Dünya Azerbaycan Komünist Partisi Yürütme Komitesi XVI. Ermenistan İşçileri ile Emekçi Azerbaycan Arasında
Sağlam Bir İttifak Oluşturulmuştur.

Ermenistan Delegasyonu XVII. Siyonizm: Bakû Kurultayı’nda Görüş Alışverişi
a) Binlerce Yahudi Emekçisinin Ülkeye İhtiyacı Var.

Dağ Yahudileri
b) Komünist İlkeler Uyarınca Filistin’e Yerleşelim ve Orayı Vatanlaştıralım.

Yahudi Komünist Partisi/Poale Zion
c) Yahudi Proletaryasının Sloganı “Filistin’den Elinizi Çekin” Olmalıdır.

Rusya Komünist Partisi Yahudi Seksiyonu

4

XVIII. Asya’da Sovyet İktidarına Yönelik Suistimâllerin Cezalandırılması
a) Cezalandırmalar Bir An Önce Yapılmalıdır.

Bakû Kurultayı’ndan Yirmi Bir Delege
b) Doğu Halkları Arasında Komünistlerin Görevleri

Rusya Komünist Partisi Politik Büro
c) Doğu’da Savaşan Kızıl Ordu Askerlerine Çağrı

Propaganda ve Eylem Komitesi XIX. Hollanda’dan Çağrı Hollanda Komünist Partisi XX. Sovyet Basınında Kurultay Haberleri
a) Pavloviç 4 Eylül’de Bakû’den bildiriyor. b) Karl Radek’in Kurultay İzlenim ve Değerlendirmeleri c) Zhinz Natsionalnostei d) Merezhin’in Kurultay İzlenimleri e) Pavloviç’in Kurultay İzlenim ve Değerlendirmeleri

5

Bakû Kurultayı’na Çağrı 1

20 Temmuz 1920

Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi 15 Ağustos 1920’de Bakû’de İran, Ermenistan ve Türkiye işçi ve köylülerinin kurultayını topluyor.
İran, Ermenistan ve Türkiye’nin Köleleştirilmiş Halk Kitlelerine: 15 Ağustos 1920’de2 Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi Bakû’de İranlı,

Ermeni, Türk işçi ve köylülerin kurultayını toplayacaktır.
Komünist Enternasyonal nedir? Komünist Enternasyonal, Dünya Savaşı’nın sebep olduğu kasırga ile uyanan, açlığa saplanmış ve artık zenginler için değil, sadece kendileri için çalışmak, bir dahaki sefere kendileri gibi acı çeken yoksul kardeşlerine değil, sömürücülere karşı silâhlanarak başkaldırmak amacıyla Rusya, Polonya, Almanya, Fransa, Britanya ve Amerika’daki devrimci emekçi kitlelerin oluşturduğu bir örgüttür. Bu emekçi kitleleri, zaferi temin edecek yegâne unsurun birlik ve örgütlenme olduğunu anlamış ve geçen yıl kendileri için bir mecburiyet olan örgütü, Üçüncü Enternasyonal’i kurmuşlardır. Kapitalist hükümetlerin uyguladığı bütün baskılara rağmen Enternasyonal, on sekiz ay içinde Dünya genelinde hürriyet için mücadele eden devrimci işçi ve köylülerin ruhu hâline gelmiştir.

Böylesi bir zamanda Komünist Enternasyonal İranlı, Ermeni, Türk işçi ve köylülerin kurultayını neden topluyor? Elinde onlara sunacak neyi var? Onlardan ne istiyor? Avrupa ve Amerika’da sermayeye karşı mücadele eden işçi ve köylüler yüzlerini size dönüyorlar, çünkü onlar da sizin gibi Dünya kapitalizminin boyunduruğu altında acı çekiyor, onlar da Dünya’daki sömürücülere karşı savaşmak durumundalar: eğer Avrupa ve Amerika’daki işçi ve köylülerle birleşirseniz Dünya kapitalizminin çöküşü hızlanacak, Dünya genelinde işçi ve köylülerin kurtuluşu gerçekleşecektir.

Kommunisticheskiy Internatsional (Komünist Enternasyonal), Sayı: 12 (Temmuz 1920). Kurultayın açılış tarihi ilk özgün planda 15 Ağustos’tur, ancak sonradan Eylül başına ertelenmiştir. Her iki tarihe de çağrı metninde yer verilmiştir.
1 2

6

İranlı köylü ve işçiler! Tahran’daki Kaçar hükümeti3 ve onun taşradaki alt bağlantıları olan hanlar yüzyıllardır sizi soymuş ve sömürmüşlerdir. Şeriata4 göre ortak mül-kiyete ait olan toprağa Tahran hükümetinin uşakları tarafından el konulmuştur. onlar bu toprağı istedikleri gibi kullanmış, size uygun gördükleri vergileri sürekli olarak dayatmışlardır. Ülkeyi iliğine kadar sömürüp sefalet içine düşürerek harap ettikten sonra, geçen yıl İran’ı size eskisinden daha fazla zulmedecek Britanyalı kapitalistlere 2 milyon Sterlin’e satmışlardır.5 Ordunun hanlar ve Tahran hükümeti için vergi ve haraç toplayabilmesi amacıyla Güney İran’daki zengin petrol yatakları Britanya’ya peşkeş çekilmiş, bunun yanında, ülkenin yağmalanmasıyla ilgili olarak onunla işbirliğine gidilmiştir.

Mezopotamyalı [Irak] köylüler! İngilizler ülkenizin bağımsız olduğunu ilân ettiler
fakat 80.000 İngiliz askeri sizin toprağınıza ayak basıyor, mallarınızı çalıyor, sizi katlediyor ve kadınlarınıza tecavüz ediyor.

Anadolu köylüleri! Britanya, İtalya ve Fransa hükümetleri İstanbul’u namlularının ağzında tutuyorlar: sultanı mahkûm ederek onu altı yıldır süren savaş yüzünden zaten yoksul düşmüş olan Türk halkını daha da rahat soyabilmek için Türkiye maliyesinin yabancı bankerlere peşkeş çekilmesini ve Türkiye topraklarının bütünüyle parçalanmasını kabul etmeye zorladılar. Heraclea [Ereğli] kömür madenlerini ve limanlarınızı işgal ettiler, topraklarınızı ayakları altında çiğneyerek barışçıl Türk köylüsüne yabancı olan yasaları dayattılar ve sizi seçtikleri her türlü yükü taşıyacak birer yük hayvanına dönüştürmek istiyorlar. Beylerinizden ve efendilerinizden bazıları sizi yabancı kapitalistlere satarken bazıları da sizi yabancı işgalcilere karşı mücadele etmeye çağırdılar ama bunlar da iktidarı sizin almanıza izin vermediler ve kendiniz için ekip biçebileceğiniz toprakları sultanın muhtelif parazitlerine hediye ederek sizin kullanmanıza fırsat vermediler. Eğer yarın da yabancı kapitalistler sizi ezen zorbalarla daha ılımlı barış şartları üzerinde anlaşırlarsa, tıpkı düşman askerlerinin işgali altındaki bölgelerde toprak sahipleri ve eski hükümet memurlarınızın yaptığı gibi, şimdiki liderleriniz de bundan istifade ederek size yeni zincirler vuracaklardır.

Ermenistan işçi ve köylüleri! Yıllar boyunca uzun uzadıya Ermenilerin Kürtlerin sebep olduğu kıyımlara kurban gittiğini söyleyen yabancı sermayeye mahkûm olan sizler, sultana karşı mücadele etmeye teşvik edildiniz ve ardından bu mücadelenin sonucunda yeni avantajlar elde ettiniz. Savaş boyunca yabancı kapitalistler size sadeKaçar: 1794-1925 arasında İran’da hüküm süren hanedan.

3 4

Şeriat ile ilgili atıf Komünist Enternasyonal dergisinin Almanca baskısında mevcuttur ancak Rusça baskısında yoktur. 5 1919’daki İngiliz-İran Anlaşması uyarınca Londra İran Hükümeti’ne 2 milyon Sterlin borç para verir. Karşılığında İngiliz Hükümeti İran’da, silâh temini, askerî eğitmenler ve idarî danışmanlarla ilgili olarak oldukça kapsamlı imtiyazlara sahip olur. Güçlü bir halk muhalefeti nedeniyle anlaşma İran hükümetince onaylanamaz ve 1921 başlarında İran tarafından feshedilir.

7

ce bağımsızlık vaat etmediler, ayrıca Türk köylülerine ait topraklar üzerinde hak iddia etmeleri için öğretmenlerinizi, rahiplerinizi ve tüccarlarınızı kışkırttılar, bu sayede Türk ve Ermeni halkları arasında bir türlü sona ermeyen savaşın tüm şiddetiyle sürmesini sağlayarak bitimsiz bir kâr elde etme imkânı buldular.6 Bu amaçla yabancı

kapitalistler Türkiye’yi Ermeni isyanı Ermenileri de Kürt soykırımları ile korkutarak aranızda süren anlaşmazlığın devamlılığından kazanç sağladılar. Suriye ve Arabistan köylüleri! İngilizler ve Fransızlar size bağımsızlık sözü verdiler ama bugün onların orduları ülkelerinizi işgal ederek size kendi yasalarını dayatıyorlar; oysa siz Türk sultanı ve onun hükümetinden kurtulduktan sonra şimdi, sultandan farkı sadece sizi ondan daha kibarca baskı altında tutan ve ülkenizi daha şiddetli biçimde yağmalayan Paris ve Londra hükümetlerinin kölesi oldunuz.

Sizler tüm bunları çok iyi anlıyorsunuz. İranlı köylüler ve işçiler hain Tahran hükümetine karşı ayaklandılar. Mezopotamya köylüleri İngiliz işgal güçlerine karşı isyan ettiler; bugün İngiliz basını, İngiliz ordusunun Bağdat yakınlarında asilerle mücadele ederken verdiği kayıpları yazıyor. Anadolu köylüleri! Yabancı işgalcilere karşı mücadele etmeniz için Kemâl Paşa’nın bayrağı altında hızla toplanmaya çağrılıyorsunuz ama aynı zamanda biz biliyoruz ki, paşaların İtilaf Devletleri’ne7 mensup vahşi hayvanlarla barış yaptığı bir süreçte mücadeleyi ileri sıçratacak kendi halk partinizi, köylü partinizi kurmaya çalışıyorsunuz.
Suriye’de barışı tesis etmek mümkün olamadı ve İtilaf Devletleri verdikleri tüm vaatlere rağmen Ermenistan köylüleri olarak sizlerin açlıktan ölmesine göz yumdular ve bu sayede sizi daha etkin biçimde kontrol etmeyi başardılar. Sizler İtilaf Devletleri’ndeki kapitalistlerden gelecek kurtuluş umudunun kesin olarak anlamsız olduğunu her zamankinden daha fazla kavramış bulunuyorsunuz. Taşnak Partisi’nin8 burjuva hükümeti, yani İtilaf Devletleri’nin uşağı, barış anlaşması ve yardım için Rusya’daki işçi-köylü hükümetine ricada bulunmak zorunda kaldı. Şimdi sizin kendi ihtiyaçlarınızı gidermeye başladığınızı görüyor, Avrupa proletaryasının temsilcileri olarak sahip olduğumuz kapasite ve mücadele içinde edindiğimiz büyük tecrübe ışığında kurtuluşunuzu gerçekleştirmenize katkı sunmak amacıyla size sesleniyoruz. Söylediğimiz şu: sahip oldukları araçlarla Avrupalı ve Amerikalı
6 Türkiye’de 1914’te 1 milyon 750 bin Ermeni yaşıyordu. Türkiye’nin kuzeydoğusundaki Ermeni köylüler Osmanlı rejimi adına hareket eden Kürt ağalar tarafından şiddetli biçimde zulme uğradı. I. Dünya Savaşı boyunca Ermeni politik liderler, Türkiye’nin Rusya ile yaptığı savaşta onları desteklemedi. Bu durumu bahane eden Osmanlı Hükümeti tüm Ermeni nüfusu sınır dışı etti. Bu vahşet esnasında Ermeni nüfusun üçte biri öldü. 7 İtilaf Devletleri: Fransa, Rusya ve Britanya hükümetleri arasında 1907’de kurulan ittifak sonrada “Antant” ismini aldı ve Müttefik Devletler ile birlikte I. Dünya Savaşı’na girdi. 8 Taşnaksutyun: (Taşnaklar) Ermenistan’daki milliyetçi küçük burjuva partisi; 1918-20 arasında Ermenistan’daki Sovyet karşıtı hükümeti idare etti.

8

kapitalistlerin sizi ezebilecekleri dönem bir daha geri dönmemek üzere sona ermiştir. Avrupa ve Amerika’daki işçiler kapitalistlere karşı elde silâh ayaklanıp kanlı bir savaş vermektedirler.
Henüz bizler Dünya kapitalizmini mağlup edememiş olsak da, artık kapitalistler kendi halkının kanını dilediğince içemeyeceklerdir. Rus Devrimi iki buçuk yıldır tüm Dünya’ya karşı mücadele etmektedir. Fransız, İngiliz ve Amerikalı kapitalistler silâhlı güç ve kıtlık dâhil her türlü araçla, boyunlarına ilmeği geçirip köleleştirmek için Rus işçi ve köylülerine karşı muzaffer olmaya çalıştılar ancak başarılı olamadılar.

Rus işçi ve köylüleri büyük bir azimle kendi hükümetlerini korudular ve kendilerine ait bir ordu kurarak İtilaf Devletleri’ne mensup kapitalistlerin desteklediği gerici güçleri mahvettiler. Yakın Doğu’nun işçi ve köylüleri! Eğer siz de örgütlenirseniz, kendi işçi-köylü hükümetinizi kurduktan sonra silâhlanıp Rus işçi ve köylü ordusu ile birleşirseniz İngiliz, Fransız ve Amerikalı kapitalistleri yenerek tüm zalimlerden kurtulur, hürriyetinize kavuşursunuz ve bu sayede hür bir emekçi halk cumhuriyeti kurabilir, ülkenizin zenginliklerini kendinize ve sizinle ürünlerini mübadele etmekten mutluluk duyacak, yardımınıza zevkle koşacak tüm diğer insanlara ait çıkarlara uygun olarak kullanabilirsiniz. İşte tüm bunları sizlerle kurultayda konuşmak istiyoruz.
İngiliz, Fransız, Amerikalı, Alman ve İtalyan işçilerin temsilcisi olarak Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi, ortak düşmana karşı birlikte verilecek mücadele için sizin mücadelenizle Avrupa proletaryasının ortaya koyduğu çabaların nasıl birleştirileceği meselesini sizlerle tartışmak için Bakû’ye geliyor. Sizler de 1 Eylül’de mümkün olduğunca kalabalık biçimde Bakû’ye ulaşma konusunda elinizden gelen gayreti esirgemeyiniz. Eskiden kutsal mekânlara ulaşmak için çölleri aştınız, bugün de dağları ve nehirleri aşın, ormanlardan ve çöllerden geçin, kardeşliğe dayalı bir ittifak içinde biraraya gelerek eşitlik, hürriyet ve kardeşlik temelinde bir hayat yaşamak amacıyla kölelik zincirlerinden nasıl kurtulacağınızı tartışacağınız diğer insanlarla buluşun. Öncelikli olarak Yakın Doğu’nun işçi ve köylülerini çağırıyoruz ancak Sovyet Rusya ile hür ilişkiler geliştiren Müslüman halkın temsilcileri kadar daha uzaklarda yaşayan Hindistan gibi diğer halk kitlelerinin temsilcilerini de aramızda görmek istiyoruz. 2 Eylül’de Türk, Ermeni, İranlı işçi ve köylü, Yakın Doğu’nun kurtuluşu için barışçıl amaçlar doğrultusunda biraraya gelmelidir. Kurultay Amerika, Avrupa ve kendi ülkenizdeki düşmanlarınıza, sizin kölelik çağınızın geride kaldığını, ayaklandığınızı ve bu savaşta muzaffer olacağınızı haykırsın. Bu kurultay bütün Dünya işçilerine, sizin kendi haklarınızı savunduğunuzu, şu ânda her türlü adaletsizliğe ve yağmacılığa karşı çarpışan büyük devrim ordusuna sizin de katıldığınızı ilân etsin.

9

Kurultayınız Dünya’daki milyonlarca köleleştirilmiş insana dirayet ve iman versin. Onlara sahip oldukları güç konusunda güven aşılasın. Nihaî zaferi ve kurtuluş gününü yakınlaştırsın. Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi Başkan: G. Zinovyev9 Sekreter: K. Radek10 Britanya Sosyalist Partisi adına: W. McLaine, Tom Quelch11 İngiliz Sendika Temsilcileri Komitesi adına: J. Tanner, J. T. Murphy Komünist Enternasyonal Kongresi’ne gönderilen Fransız delegasyonu adına: A. Rosmer12, Deslinieres, J. Sadoul Komünist Enternasyonal Kongresi’ne gönderilen İtalyan delegasyonu adına: Bom-

bacci, A. Graziadei
ABD Komünist Partisi adına: L. Fraina, A. Stoklitski ABD Komünist Emek Partisi adına: A. Bilan İspanya Emek Federasyonu adına: Angel Pestaña Rus Komünist Partisi Merkez Komitesi adına: N. Buharin, V. Vorovski, A. Balaba-

nova, G. Klinger
Tüm Rusya Sendikaları Merkez Komitesi adına: S.A. Lozovski Polonya Komünist Partisi adına: J. Marçiewski (Karski) Bulgaristan Komünist Partisi ve Balkan Komünist Federasyonu adına: N. Şablin Avusturya Komünist Partisi adına: Reisler Macaristan Komünist Partisi adına: Rákosi, Rudnyánszki Hollanda Komünist Partisi adına: D. Wijnkoop

9 Gregori Zinovyev (1883-1936): 1907 yılında RSDİP’te Merkez Komite üyeliğinde bulundu. 1919-26 arası dönemde Komünist Enternasyonal başkanlığı yaptı. 1926-27 arasında Troçki ön-derliğinde Stalin yönetimine karşı geliştirilen Birleşik Muhalefet’e dâhil oldu. Yargılamalar sonunda hüküm giydi ve ardından idam edildi. 10 Karl Radek: (1885-1939) Polonya ve Almanya’daki devrimci sosyal demokratların lideri. 1917’de Bolşevik Parti’ye katıldı. 1920’den itibaren Komünist Enternasyonal’e önderlik etti. 1923-39 arasında Stalin’e karşı çıkan Komünist Muhalefet’i destekledi. 1929’da teslim oldu. 1937’de Moskova mahkemeleri sürecinde tutuklandı. Hapishanede öldü. 11 Thomas Quelch,: (1886-1954) Britanya Sosyalist Partisi’nin lideri. 12 Alfred Rosmer: (1877-1964) Devrimci Fransız sendikacı. Komünist partinin 1920’deki kuruluş sürecine katıldı. Troçki’nin liderliğinde Stalin’e karşı yürütülen Komünist Muhalefet’in desteklemesi sebebiyle partiden çıkartıldı.

10

B A KÛ D OĞ U HA L KLA R I K U RU LT AY I

11

12

Oturumlar

Bakû Sovyeti ve Azerbaycan Sendikaları Kongresi’nin Ortak Resmî Toplantısı
1 Ağustos

Toplantı, Doğu Halkları Kurultayı üyelerinin katılımıyla saat 01.25’te başladı.
Başkan: Yoldaşlar, şimdi toplantıya başlayabiliriz. Toplantı katılımcılarını toplantı düzenine geçmeye çağırıyorum. Yoldaşlar, sizin adınıza misafirlerimize kardeşçe selâmlarımı iletmeme izin verin. [Alkışlar.] Sovyet bölgeleri ve tüm Azerbaycan Sendikaları Kongresi ile birlikte, genişletilmiş işçiler, Kızıl Ordu askerleri ve bahriyelilerden oluşan Bakû Sovyeti’nin geniş yetkileri haiz temsilcileri, bu resmî toplantıda Dünya komünizminin liderlerini, [Alkışlar] Bakû proletaryası ve Azerbaycan emekçi kitlelerinin temsilcilerini görmekten mutluluk duyduğunu ifade eder. Burada bulunanlar, Dünya emperyalizmine karşı mücadelemiz için güçlü bir silâh ürettiğimiz şu günlerde yoldaşlarımızın tecrübe kazanmış liderliği altında görevin onurlu bir biçimde yerine getirileceğine inanmakta ve bunu tüm yüreğiyle umut etmektedir. [Alkışlar.]

13

Yoldaşlar, kısa ziyaretlerinin dağınık güçlerimizi birleştireceğini ve arzuladığımız zafere en kısa sürede ulaşmak için gerekli olan araç ve yolların bulunacağını umut ediyoruz: liderlikleri altında belki de komünizm çağına umduğumuzdan daha kısa bir sürede gireceğiz. Yaşasın bizi ziyarete gelen Yoldaş Zinovyev [ Alkışlar], yaşasın Dünya komünizminin lideri! [Alkış yağmuru: orkestra Enternasyonal’i çalıyor. ] Yaşasın milletlerarası proletaryanın lideri Yoldaş Radek! [Alkış yağmuru: Orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] Yoldaşlar, Yoldaş Zinovyev ve Yoldaş Radek ile birlikte diğer liderlerin arasında, Beyaz Muhafız despotizminin boyunduruğu altında gereğinden fazla acı çekmiş olan, Macaristan Komünist Devrimi’nin ve Komünist Parti’nin lideri, Yoldaş Béla Kun13 da bulunuyor. [Alkış yağmuru. Orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] Yoldaşlar, burada bulunan delegelerin yanı sıra Britanya, Almanya, Fransa, İtalya, Batı Avrupa ve Amerika’daki diğer ülkelerin komünist partileri de aramızdadır. [Alkışlar: orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] Yoldaşlar, bugünkü resmî toplantımızda Batı proletaryasının temsilcileri yanında, kurultay için biraraya gelen Doğu’nun mazlum kitleleri de bulunuyor. Bu ittifak bizim kardeşçe birliğimizin, nihaî zafer için verdiğimiz sözün ve bugün itibariyle attığımız temelin bir sembolüdür. Yaşasın Batı proletaryasının ve Doğulu emekçi kitlelerin temsilcileri. [Alkışlar: orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] Yoldaşlar, şimdi burada bulunanlar ve tüm misafirlerimiz için hep birlikte bağıralım: Yaşa! [“Yaşa!” sesleri: orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] Sözlerimi Türkmence’ye14 çevirmesi için Yoldaş Karayev’i15 buraya çağırıyorum. [Karayev Türkmence’ye çeviriyor. Enternasyonal.] Başkan: Yoldaş Nerimanov16 Azerbaycan Devrim Komitesi’nin selâmlarını iletmek için kürsüye geliyor. [Enternasyonal.]
13 Béla Kun: (1886-1939) Mart-Haziran 1919 arası dönemde iktidarda olan Macar Sovyeti’ni yönetti. 1920’den itibaren Komintern’de çalışmaya başladı. Moskova mahkemeleri sürecinde tutuklanarak öldürüldü. 14 Türkmence: Azerbaycan, Özbek, Kırgız, Türkmen ve Kumuk’un içinde bulunduğu Kafkasya ve Orta Asya’daki dil ve lehçelerin yakından bağlantılı olduğu genel dili ifade eder. Sonraki aşamada kurultay Türkmence çeviri konusunda Azerice’yi standart çeviri dili olarak kullanır. Aynı zamanda çevirilerde, bu dile belli bir mesafede duran ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin dili olan Türkçe’ye de yer verilir. 15 A. A. Karayev: (1896-1938) 1919’da Komünist Partisi’ne katıldı. 1920’de Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Komite Üyesi oldu. 1925-29 arası dönemde partinin sekreterliğini yaptı. Stalin tarafından tasfiye edildi. 16 Neriman Kerbelâyı Necefoğlu Nerimanov,: (1871-1925) 1905’te Rusya Sosyal Demokratlarına katıldı. Aynı yıl Müslüman Sosyal Demokrat Partisi-Hümmet’i kurdu. 1920’deki Azerbaycan Sovyeti Hükümeti’ne başkanlık etti. 1923-25 arası dönemde Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi’nde üye olarak bulundu.

14

Nerimanov: Sevgili yoldaşlar, Kızıl Azerbaycan İşçi ve Köylü Hükümeti ve Merkezî Komite adına sizi selâmlamaktan dolayı çok mutluyum. [Alkışlar.] Değerli misafirler, bu önemli ân hedefimize, Üçüncü Enternasyonal’in zaferine oldukça yakın olduğumuzu göstermektedir. [Alkışlar.] Zafer Üçüncü Enternasyonal’indir. [Yoğun alkış sesleri: Enternasyonal.] Başkan: Yoldaş Kasımov Türkmence çeviriyi yapacak. [Kasımov Türkmence’ye çeviriyor. Enternasyonal.] Bir sonraki konuşmacı Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu Başkanı Yoldaş Zinovyev’dir. [Aralıksız alkış sesleri, giderek yoğunlaşan alkış yağmuru. Enternasyonal.] Zinovyev: Yoldaşlar! Bugün burada, bizi biraraya getiren bu toplantıda yapacağım konuşma elbette ki duygu dünyamdan bağımsız olmayacaktır. Yoldaşlar, uzun yıllardan beri devrimci hareket içinde yer alan bizler, Rusya’nın tüm emekçi halklarıyla Bakû’de yaşayan ve savaşan devrimci askerler arasında bozulmaz bir kardeşlik fırsatı yaratan bu ilk mücadele yıllarını elbette hatırlamaktayız. Yoldaşlar, sizi sadece Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi ve Sovyet Cumhuriyeti Merkez Yürütme Komitesi adına değil, ayrıca size karşı derin kardeşlik ve dostluk duyguları taşıyan bir Rus kentinin proleterleri, Petrograd proleterleri adına da selâmlıyorum. (Yoğun alkış sesleri) Yoldaşlar, Çar’ın demir yönetimi altında tüm Rusya halklarının büyük bir hapishanede yaşadığı, bugün bize hem çok uzak bir o kadar da yakın olan o karanlık günlerde, Çar’a karşı çıkan ilk proleter merkezler arasında Bakû diğerlerinden daha fazla öne çıkıyordu. Her yaşlı devrimci, Petrograd ve Moskova’dan sonra devrimci mücadele içinde cereyan eden grevlerde, gösterilerde ve ayaklanmalarda bu iki şehrin peşisıra şu şehirlerin ismini andığımızı biliyor: Bakû, Varşova ve Riga. Herkes, 1905’in arifesinde, 1917 burjuva devrimi esnasında ve Ekim’deki olayların başlangıcında17 kara bir bulutun örttüğü Bakû’de yaşayan ve savaşan işçilerimizin büyük bir inançla devrime, Rusya ve tüm Dünya işçi sınıfına yönelik proleter görevini yerine getirdiğini hatırlıyor. Bugün, Bakû işçilerinin saflarından gelen ve daha birçok şehirde çalışmış olan onlarca ve yüzlerce iyi dostumuzun devrimdeki sorumluluklarını yerine getirdiğini ve Çar’ın jandarmalarının ağır pençeleriyle bizi ezdiği kimi durumlarda tüm Rus örgütlerine hayat verdiklerini hatırlıyoruz. Şaumyan ve Çaparidze18 ile birlikte, bizlerin kardeşlik temelinde yıllarca ortak devrimci çalışma için temas kurduğu, hepimizin de bildiği üzere, cellâtların ve hain-

Burada 1905’te Çar’a karşı gerçekleştirilen işçi ve köylü ayaklanmasından, 1917’deki Şubat ve Ekim devrimlerinden bahsedilmektedir. 18 S. G. Şaumyan (d. 1878) ve İlya Çaparidze (d. 1880), Temmuz 1918’de Sosyalist Devrimciler, (Ermeni küçük burjuva milliyetçi partisi) Taşnak ve diğer güçler tarafından devrilen
17

15

lerin şiddet kullanarak işçi sınıfının saflarından kopartıp aldıkları iyi dostlarımızı ve kardeşlerimizi hatırlıyoruz. Şaumyan ve Çaparidze gibi savaşçılarınızın isimleri Petrograd, Moskova ve tüm Rusya işçi sınıfının dudaklarındadır. Sovyet okullarında çocuklar, en zor ihanet ve kalleşlik ânlarında bile tüm cesaretleriyle kızıl bayrağı savunan bu insanların adlarını öğrenmektedirler. Yoldaşlar o aylarda, Rusya’da yaşayan emekçi halkların kardeşlik duygularıyla ilişkiniz kesildiği o günlerde, herşey hem sizin hem de bizim için çok zordu; o dönemde sizden hiçbir haber alamasak da, İngiliz basını sizin hakkınızda yalanlar yazsa da, Menşeviklerin, SR’ların19 ve işçilerin davasına ihanet eden tüm diğer hainlerin basını ile karalanıyor olsanız da, Petrograd, Moskova ve tüm Rusya işçileri her şeyden eminlerdi ve bizler sizinle ilgili bu karalamaların doğru olmadıklarını, burada Bakû işçilerinin teslim olmayıp intikamlarını alacakları ve bir kez daha tüm Rusya ve Dünya işçilerine kardeşlik eli uzatacakları ânı kolladıklarını çok iyi biliyorduk. Yoldaşlar, biz yanılmadık. Bir iki ay ve hafta içinde elde edeceğiniz kurtuluş sayesinde yeniden gerçek yerinizi, en onurlu yerlerden biri olan bizim safımızdaki, Dünya proleterleri ve Rusya halkları arasındaki yerinizi alacağınızı biliyorduk! [Alkışlar.] Daha önce Varşova’dan bahsetmiştim. Yoldaşlar, bugün itibariyle Beyaz Muhafız bayrakları hâlâ Varşova üzerinde dalgalanıyor. Diğer halkların işçileri gibi birçoğumuz Kızıl Ordu’nun Varşova surları gerisinde yaşadığı bozgundan telâşa kapıldık. Bildiğiniz gibi, ordumuz bu duvarların çok yakınına kadar kararlı adımlarla ilerledi ancak sizin de çok yakından tanıdığınız İngilizlerin, aynı ölçüde tanıdığınız Fransız subayların ve hepimizin nefret ettiği Dünya burjuvazisinin yardımıyla Polonya kapitalizmi Kızıl Ordu’muza bir darbe indirdi ve onu geri çekilmeye zorladı. Fakat yoldaşlar güçlerimiz yeniden toparlandı20, eğer tüm işaretler bizi yanıltmıyorsa ve eğer bir önceki tecrübenin ışığında konuşmak mümkünse, değil ay sadece bir iki hafta içinde Kızıl Ordu’muz bir kez daha kızıl elini Varşova’nın ötesine uzatacaktır.21 [Hararetli alkış sesleri. Enternasyonal.]

Bakû Sovyet hükümetinin liderleridir. Şaumyan, Çaparidze ve yirmi dört sovyet lideri Eylül 1919’da İngiliz ordusunun desteğiyle idam edilmiştir. 19 Sosyalist Devrimci Parti: (SR’lar) Rusya’da 1917 Devrimi boyunca köylülerin en fazla destek verdiği parti. İç savaşta lider kadronun büyük bir bölümü Ekim Devrimi’ne karşı çıktı ve Beyazları destekledi. Bu partinin sol kanadı Bolşeviklerle ittifak yaptı ancak 1918’in ortalarında kopuş yaşandı. Küçük bir grup Bolşeviklerin liderliğindeki hükümeti desteklemeye devam etti. 20 Kurultay oturumlarının Fransızca baskısında bu cümle şu şekildedir: “Fakat yoldaşlar, daha iki hafta bile geçmeden ordularımız kaybettiklerini yeniden ele geçirmiş olarak BrestLitovsk’un duvarlarının altında sapasağlam ayakta durmaktadır.” 21 Fransa ve diğer İttifak ülkeleri tarafından desteklenen Polonya Hükümeti 25 Nisan’da Ukrayna Sovyeti’ne saldırdı. Kızıl Ordu işgalci kuvvetleri püskürttü ve Polonya içlerine kadar

16

Yoldaşlar, Beyaz Polonya’ya karşı yapılan savaş, resmî olarak konuşmak gerekirse, Rus Sovyet Federal Cumhuriyeti tarafından başlatılmıştır ancak gerçekte bu savaş sadece Rus Sosyalist Cumhuriyeti ile Beyaz Polonya Cumhuriyeti arasındaki bir savaş değil, emeğin sermayeye karşı savaşıdır. Kısa bir süre önce Moskova’da çalışmalarını tamamlamış olan ve otuz yedi ülkenin temsilcilerini biraraya getiren Komünist Enternasyonal İkinci Dünya Kongresi bu gerçeği tüm Dünya’ya ilân etti: Rus Sovyet Cumhuriyeti’nin Beyaz Polonya’ya karşı sürdürdüğü savaş bizim savaşımızdır, bu savaş Komünist Enternasyonal’in burjuvaziye ve tüm Dünya’nın emperyalistlerine karşı bir savaşıdır.22 Yoldaşlar tüm yüreğimle inanıyorum ki, Doğu halkları emekçi kitlelerinin kurultayı bu çağrıya destek verecek ve şunu söyleyecektir: Evet, Rus Sovyet Cumhuriyeti’nin Beyaz Polonya’ya karşı savaşı sadece Batılı proleterlerin değil, ayrıca Doğu halkları emekçi kitlelerinin hepimize zulmeden ortak düşmana karşı verdiği bir savaştır! [Şiddetli alkış sesleri. Enternasyonal.] Yoldaşlar, Komünist Enternasyonal sadece bir buçuk yıl önce kuruldu. Birinci Kongre’de hepimiz hâlâ düşüncelerini propaganda etmeye yeni başlamış bir avuç insandan oluşan bir gruptuk ancak komünist eğilimlerin mevcut olduğu ülke çeşitliliğine rağmen henüz güçlü komünist partilerimiz yoktu. Sadece bir buçuk yıl sonra, Moskova’da toplanan İkinci Komünist Enternasyonal Kongresi’nde, size biraz önce anlatmış olduğum gibi, Avrupa ve Amerika’daki otuz yedi ülkeden gelen örgütlü komünist parti ve grupların temsilcileri bulunmaktaydı.23 Bizimle birlikte, Avrupa ve Amerika’da burjuvaziyle dövüşmeye hazır, savaş içinde çelikleşmiş namuslu insanlar vardı. Ve şimdi burada, Bakû’de ileriye dönük ikinci adımı atıyoruz. Bayrağı düşmana satmış olan İkinci Enternasyonal’e mensup hainlere benzemek istemiyoruz. II. Enternasyonal’in düşündüğünün aksine, Dünya’da sadece beyaz derili insanların, yani Avrupalıların yaşadığını düşünmeyecek kadar dikkatliyiz; Avrupalıların dışında, Asya ve Afrika’da yüz milyonlarca insan yaşıyor. Tüm Dünya’da sermaye egemenliğine bir son vermek istiyoruz. Sermaye egemenliğinin sona ermesi, devrim ateşi sadece Avrupa ve Amerika’da değil, tüm Dünya genelinde yakıldığında, Asya ve Afrika’nın emekçi halkları arkamızda toplanıp yürüdüğünde mümkün olabilir. Komünist Enternasyonal, Dünya’da tüm dilleri konuşan insanları bayrağı altında toplamak istemektedir. Komünist Enternasyonal bayrağı altında sadece Avrupalı

takip etti fakat Varşova’ya ulaşmasıyla birlikte Ağustos’ta yenilgiye uğradı. 1920 Ekim’inde ateşkes imzalandı. 22 İkinci Kongre’deki 37 ayrı millete mensup delegenin 10’u Asya’daki ülkeleri temsil etmekteydi. 23 Fransızca baskıda takip eden cümle şu şekilde başlamaktadır: “Bu önemli ânda, Kızıl Ordu’nun silâhları Varşova’ya karşı kükremeye başladığında (...)”

17

proleterlerin değil, yedek güçlerimizin, yani piyadelerimiz olan Asya, Yakın ve Uzak Doğu’da yaşayan yüz milyonlarca köylünün meydana getirdiği büyük kitlenin de toplanacağından emindir. Bakûlü yoldaşlar; Batılı proleterlerin Doğulu köylülere ellerini uzatmak amacıyla geçiş yapmak için kullandıkları kapı olarak hizmet etme onuru size düştü. Şimdi şehriniz insanlık tarihinin henüz tanık olmadığı yeni olaylara sahne olmaktadır: burada, savaştan dersler çıkartmış, sermayeyi boğazından yakalayıp diz çöktürmenin gerekli olduğunu kavramış yüz milyonlarca Doğulu köylüyü temsil eden delegeler biraraya gelmiştir. Artık kapitalizm utancını ilk ve son kez nihayete erdirmeliyiz. Hâlâ okuma yazma bilmeyen ve henüz programımızdan haberdar olmayan, fakat yüzlerce yıldır sermaye adına katledildiğini bilen yüz milyonlarca Asyalı köylü, şimdi Batı Avrupalı ve Amerikalı proletaryanın örgütlü öncüsünden kendisine ulaşan çağrıya vakıf olmuştur. Doğulu halklar kardeşlik duygularıyla birliği örecek ve eskiden kendilerini bölen herşeyi, kapitalistlerin sunî olarak yaşatmaya çalıştığı nefreti unutup sadece Asya ve Avrupa’nın değil, tüm Dünya’nın emekçi halklarıyla kuracakları birliğin kapitalizme son vereceğini, yeni ve daha güzel bir hayatı yaratmaya başlayacaklarını öğreneceklerdir. Bugün itibariyle Komünist Enternasyonal, Batı’nın güç durumda bulunan halklarının Doğu’nun uyanmakta olan halklarıyla buluşması için Bakû’den daha uygun bir yer bulamazdı. Bakû Sovyeti bu dönemde sahip olduğu tarihsel önemin kesin olarak farkındadır; Avrupa ve Doğu halkları arasında oluşan kardeşlik ve birlik atmosferi için elinden gelen herşeyi yapmaktadır. Büyük fedakârlıklarda bulunmuş Bakûlü işçilerin Doğu Halkları Kurultayı’nın kendi şehirlerinde yapılıyor olmasından büyük bir mutluluk duyduğundan eminim. Diğer şehirlerdeki işçilerin yaptıklarının ötesinde Bakûlü işçiler bu sayede ortaya koydukları çabalardan ötürü ödüllendirilmiş oldular. Komünist Enternasyonal İkinci Kongresi, kurultayın Bakû’de yapılmasını kararlaştırmakla hata yapmadı. Onun sesi Londra’da, Paris’te, İstanbul’da ve New York’ta duyulacaktır. Belki de önceleri, alışık oldukları üzere, emperyalist baylar kurultayı örtbas etmek isteyeceklerdir fakat Doğu, İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin diplomatik kulaklarına tıkadıkları pamukları düşürmeye yetecek yükseklikte bağırarak konuşmayı bilecektir. Onlar, Doğu’nun artık daha fazla Dünya’daki havyanların avlandıkları sömürü alanı olarak hizmet vermeyeceğini ve tarihsel açıdan kesin sonuca ulaşılacak günlerin yaklaşmakta olduğunu bilmek zorunda kalacaklardır. Yoldaşlar, Batı ülkelerinin milyonlarca işçi ve köylüsünün Doğulu halkları meydana getiren yüz milyonlarca insanla buluşmakta olduğu bir dönemde yaşamanın onurunu taşıyorsunuz. Bu dönem önümüzdeki yıllarda Dünya’nın kaderini belirleyecektir. O hâlde hep birlikte bu ittifakın başarısı için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız!

18

Hızla kurultayın örgütlenmesi ile ilgili işlere yoğunlaşalım. Doğulu halklar yeni bir çağın başladığını, insanlık tarihinde yeni bir sayfanın açıldığını ve komünizm güneşinin sadece Batılı proleterleri değil, tüm Dünya’nın emekçi köylüleri için de ışık saçtığını anlasınlar! Yaşasın Doğu halklarının kardeşçe birliği! Yaşasın yüz milyonlarca Doğulu köylünün milyonlarca Batılı proleterle gerçekleştirdiği birlik! Dileriz ki bu birlik parçalanmayacağını ispatlar. Sermaye egemenliği sonsuza dek yok olur. Komünist Enternasyonal’in taşıyıcılığını yaptığı ve tüm Dünya’nın emekçi halkları tarafından yaratılan düzen hüküm sürmeye başlar! [ Yoğun alkış sesleri.] Başkan: Yoldaş Radek bir karşılama konuşması yapacak. Radek: Doğu Halkları Kurultayı ciddiyet arz eden olağanüstü bir tarihsel dönemde toplanmaktadır. Rusya işçi ve köylülerinin kapitalist Dünya’yla -öncelikli olarak İngiliz sermayesiyle- yaptığı düello, Sovyet Rusya’nın sahip olduğu güç derecelerine bağlı olarak, birçok farklı aşamadan geçti. Britanya kapitalizmi bizi hem silâhlı güçle hem de diplomatik görüşmeler aracılığıyla ezebileceğini düşündü. Geçen yıl İtilaf Devletleri’nin gerçekleştirdiği muazzam bir askerî müdahaleye tanık olduk. Parasını İngiliz sermayesinin ödediği Denikin 24, Yudeniç25 ve Kolçak26 orduları Sovyet Rusya’yı yıkmaya çalıştılar. Fakat Sovyet Rusya’daki işçi sınıfı kitlelerinin bilinci ve ilerici köylülük zaferi, onu elinde tuttuğunu zanneden Dünya sermayesinin efendilerinden Kızıl Ordu aracılığıyla söküp aldı. Ardından bizimle müzakere etmeye başladılar ve barış görüşmeleri için temasa geçtiler fakat diğer taraftan da, Sovyet Rusya’ya karşı yeni bir kanlı saldırı başlattılar: Beyaz Polonya. Kızıl Ordu, Beyaz Polonya’yı geri çekilmeye zorlamak için güç kullandığında Sovyet Rusya ile yapılan barış bir kez daha yakınlaşmış gibi göründü fakat yaşadığımız ilk yenilgilerin ardından İngiliz emperyalizmi yeniden bizi terörize etmeye başladı ve buna hâlâ devam etmektedir. Varşova, Moskova ve Londra arasındaki mücadelenin düğüm noktası gibi görünmektedir. Fakat Kızıl Ordu’nun, Sovyet Rusya’nın hâlâ yaşamaya devam ettiğini ve hâlâ çok güçlü olduğunu ispatlayacak yeni bir saldırı hazırlığı içinde bulunduğu şu önemli dönemde burada, Bakû’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı Sovyet Rusyanın ve temsil ettiği Dünya proletaryasının ikinci bir kılıca -İngiliz emperyalizmi başta olmak üzere Dünya kapitalizminin tiranlığı altında yaşayan halkların isyanına- sa24

A. I. Denikin: (1872-1947) 1918-20 arası dönemde güney Rusya’da karşı devrimci ordu-

nun komutanı.

N. N. Yudeniç (1862-1933): 1917’de Baltık devletlerindeki karşı-devrimci Rus Ordusu’nun komutanı. 1919’da Petrograd’a başarısızlıkla sonuçlanan bir saldırı gerçekleştirdi. 26 A. V. Kolçak: (1873-1920) Sibirya’daki karşı devrimci ordularının başı ve 1918-19 arası dönemde Rus Beyaz Muhafızların “üst düzey yöneticisi”.
25

19

hip olduğunu göstermektedir. Sovyet Rusya, mücadele içindeki bu halklara tüm samimiyetiyle kardeşçe ve yoldaşça yaklaşmaktadır. Burada biraraya gelen temsilcilerin, tüm Doğu’nun kızıl emekçi kitlelerinin sesi İngiliz emperyalizmine ve Dünya sermayesine karşı ayaklanmış olan proletaryanın sadece Avrupa metropollerinin sokaklarında değil, ayrıca Asya’nın köy ve şehirlerinde de vuracağını söyleyecektir. Yoldaşlar, köle olarak kabul edilen ve insanî haklardan mahrum olan milyonlarca zincire vurulmuş insan, bizlerin kendilerine burjuvaziden farklı bir biçimde yaklaştığımızı görmektedir. Bildiğiniz gibi, Büyük Fransız Devrimi’nden sonra Napolyon Fransa’sının Britanya’ya savaş açtığı dönemde genç Fransız emperyalizmi Doğu halklarına belli bir üslupla yaklaşmış, örneğin İran ve Hindistan’da sadece halk kitlelerini sömüren hükümetlerle temas kurmuştur. On dokuzuncu yüzyılda Britanya ya da Almanya hükümetleri aralarındaki mücadeleye bağlı olarak yüzlerini Doğu’ya çevirmiş ve bu sayede mücadele içinde ellerini güçlendirmek istemişlerdir. Fakat bu süreçte Doğu halkları kendileri değil, emperyalist alçaklardan birisinin diğerine karşı muzaffer olabilmesi için kanlarını akıtmışlardır. Biz, bu halklara kapitalizme karşı verdiğimiz mücadelede onların gücünü kullanmak amacıyla değil, onların sermayenin boyunduruğundan ve Ortaçağ’a ait ilişkilerden, feodalizmden ve cehaletten kurtulmalarına yardım etmek ve onlara insan gibi yaşama fırsatı vermek amacıyla yaklaşıyoruz. Duymazlıktan gelinen cefanın ortasına doğan genç komünist Dünya’nın onlara Batı zenginliğini veremeyeceğini ama vermesi gerektiğini bilerek, onların kendi emekçi kitlelerinin çıkarlarına denk düşen yeni ve hür bir hayat kurmalarına katkı sunmak için onlarla temas kuruyoruz. Doğu Halkları Kurultayı’nı planlarken Bakû’nün tercih edilmesi tesadüfî değildir. Buraya, uzun yıllardan beri İranlıların, Türklerin ve Tatarların çalıştığı, kapitalizmin kabadayılık edip bu işçileri sömürdüğü Bakû’ye sosyalist fikirler de eşzamanlı olarak ulaşmış, halkın kalbinde ortak bir cevap bulmuştur. Bakû’de sosyalist devrimin nasıl doğduğunu, Rus Çarı’na karşı mücadelenin buradan nasıl yayıldığını ve işçilerin sadece Çar’a karşı değil, tüm halkların her türlü boyunduruktan kurtulmak için kapitalizme karşı verdikleri mücadeleden öğrendikleri fikirlerle İran’a nasıl döndüklerini hepimiz biliyoruz. Eminiz ki, bir yandan burjuva kesiminde eşi benzeri görülmemiş bir sefahata, bir yandan da işçiler ve tüm halk için en sefil yaşama koşullarına tanık olan bu işçi kenti, milletlerarası devrim için bir savaş alanı hâline gelecektir ve buradan politik bilinçliliğe ait bir elektrik akımı oluşacak, emekçi halkın mücadelesinde bir savaşçı olarak tecrübe edinmiş Bakû proletaryasına emanet edilen Doğu’nun kurtuluş mücadelesinin bayrağını göndere çekecektir. Yaşasın Bakû proletaryası! Yaşasın Doğu halklarının kurtuluşu için ön safta savaşanlar! [Alkışlar]. Başkan: Yoldaş Karayev Türmence çeviriyi yapacak. [Karayev Türmence’ye çeviriyor. Alkışlar.] Korkunç bir Dünya savaşının neden olduğu yangınların ortasına do-

20

ğan Macaristan Sovyeti’nin lideri Yoldaş Béla Kun’u çağırıyorum. [Alkışlar: orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] Bir ses: Yaşasın Macaristan Sovyeti! Yaşasın! [Orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] Bir ses: Çok yaşa! Çok yaşa! [Alkışlar.] Béla Kun: Yoldaşlar, her ne kadar Rusça’yı kötü konuşsam da sizi selâmlarken milletlerarası devrimin dili olan Rusça’yı kullanmama lütfen izin verin. [Alkışlar.] Yoldaşlar, proleterlerin en mazlumu olan Beyaz Macaristan proletaryası adına sizleri selâmlıyorum. Macaristan’da sovyet iktidarı hüküm sürmeye başladığında muhtemelen sizler onun hakkında çok az şey biliyordunuz. Milletlerarası devrimde, Macaristan’daki sovyet iktidarı boyunca en ileri konumlarda bulunanlara geçmişte size zulmetmiş Denikin’in, İngiliz ve Fransız emperyalistlerin, onların parayla tuttukları adamların bizim de düşmanımız olduklarını, bize de zulmettiklerini Doğu’da çok az insan biliyor. Tüm yaşananlardan haberdar olamazdınız. Eğer yoldaşlar o günlerde buralara hükmeden Denikin’in adamlarını, İngiliz general ve subayların neler yaptıklarını hatırlıyorsanız bizim Denikin’cilerimizin de Amerikancı Horthy’nin27 liderliğinde, İngiliz, Fransız generallerin ve subayların bize neler yaptıklarını anlayacaksınız. Tam da yaşandığı gibi, yoldaşlar, binlerce işçi katledildi; işçi ve köylülerimiz zulme uğradılar; Azerbaycan’daki Beyaz Terör’de sizin yardım beklemiş olduğunuz gibi, bizim işçi ve köylülerimiz de kurtuluş için milletlerarası proletaryadan yardım beklemektedirler. Yoldaşlar, Beyaz Macaristan’da devrim yeniden yükselecek ve proleter devrim yeniden doğacaktır. Biz Macar proleterler umut ediyoruz ki, Bakû’deki bu kurultay Batı’daki milletlerarası devrimin arkabahçesini ele geçirecek, Doğu ve Batı’nın işçi ve köylüleri arasında kardeşçe bir ittifak oluşacak ve Doğu’nun Kızıl Ordu’su bizimle birlikte tüm emperyalistlerin, kapitalistlerin ve onların parayla tuttukları adamların üzerine yürüyecektir. Yaşasın Doğu ve Batı halklarının kardeşçe ittifakı! Yaşasın Komünist Enternasyonal! Yaşasın Kızıl Azerbaycan! [Alkış yağmuru; orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] Başkan: Çeviriyi Yoldaş Sultanov28 yapacak. [Sultanov Türkmence’ye çeviriyor.] Huzurlarınıza Büyük Britanya Komünist Partisi temsilcisi Yoldaş Quelch’i çağırıyorum. [Alkışlar: orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] [Quelch konuşmasını İngilizce yapıyor. Yoğun alkış seslerinin ardından Enternasyonal.]
Rusça metin “Amerikan Horthy” ifadesini kullanıyor, burada İngiliz çevirmen Fransızca metni takip ediyor. 28 G. G. Sultanov: (1889-1938) 1907’de Bolşeviklere katıldı. 1913’ten itibaren HümmetMüslüman Sosyal Demokratlar’ın liderliğini yaptı. 1920-38 arası dönemde Azerbaycan’ın ekonomik inşası sürecine önderlik etti. 1920-23 arasından Merkez Komitesi üyeliğinde bulundu. Yargılama sürecinde öldürüldü.
27

21

Yoldaş Petrov konuşmayı Rusça’ya çevirecek. Petrov: Yoldaş Quelch, Britanya Komünist Partisi temsilcisi olarak kendisine gösterilen kabûlden dolayı çok duygulanmıştır. Sizi Britanya komünistleri ve işçi sınıfı adına selâmlamaktadır. [Hararetli alkışlar.] Britanya işçi sınıfının çok yavaş ilerleme kaydettiğini söyleyen Yoldaş Quelch, bir kez hareket etmeye başladığında onu Dünya’da durduracak bir gücün bulunmadığını belirtmektedir. [Hararetli alkışlar.] Yoldaş Quelch, belli bir dönem boyunca İngiliz kapitalistleri ve Britanya Hükümeti’nin Sovyet Rusya’yı savaşla tehdit ettiğini ifade ederek şunları söylemiştir: “Sonrasında ne oldu? Britanya işçi sınıfı bir Eylem Komitesi oluşturdu ve bir daha tehdide ilişkin herhangi bir ses duyulmadı.29 Britanya işçi sınıfı savaşın karşısında, Sovyet Rusya’nın yanındadır. O, İngiliz emperyalistlerini çok iyi tanımakta, emperyalistlerin İrlanda’ya, Mısır’a ve daha birçok ülkeye baskı uygulamış olduğunu ve bugün de bu baskıyı sürdürdüğünü bilmektedir. Fakat Rusya ve diğer ülke işçi sınıfları ile el ele ilerleyen Britanya işçi sınıfının mücadelesi Britanya emperyalizminin yakın bir gelecekte çökeceğini şimdiden haber vermektedir. [ Hararetli alkışlar.] Britanya’da toplumsal devrim oldukça yakındır. Doğu halkları temsilcilerinin Bakû’de gerçekleştirdiği kurultay devrime yeni bir ivme kazandıracaktır; umudumuz şudur ki, Doğu halkları da İngiliz emperyalistlerin sökülüp atılmasına katkı sunacaklardır.” [Alkışlar.] Yoldaş Quelch konuşmasını “Yaşasın Sovyet Rusya! Yaşasın Dünya Devrimi!” diyerek bitirmiştir. [Yoğun alkış sesleri. Enternasyonal.] Başkan: Yoldaş Karayev konuşmayı Türkmence’ye çevirecek. [Karayev Türkmence çeviriyi yapıyor.] Şimdi de kürsüye Balkan Komünist Federasyonu temsilcisi Yoldaş Şablin’i çağırıyorum. [Yoğun alkış sesleri. Enternasyonal.] [Şablin Bulgarca konuşuyor. Alkışlar. Enternasyonal. ] Sanırım herkes söyleneni anladı, bu yüzden çeviriye gerek kalmadı. Yoldaş Karayev Türkmence’ye çevirecek. [Karayev Türkmence’ye çeviriyor. ] Fransız Komünist Partisi temsilcisi Yoldaş Rosmer’i çağırıyorum. [Yoğun alkış sesleri. Enternasyonal.]

29 Ağustos 1920’de Birtanya’da sendikalar birleşerek bir eylem komitesi oluşturdu ve Polonya Hükümeti’nin Sovyet Rusya’ya karşı açtığı savaşa İngiliz Hükümeti’nin askerî olarak müdahale etmesini engellemek için genel grev tehdidinde bulundu. Askerler arasındaki huzursuzluk ve kitlesel protesto eylemleri ile sarsılan hükümet Polonya’ya askerî birlik göndermeyeceğine ilişkin bir karar alıp bu kararı halka açıklamak zorunda kaldı.

22

[Rosmer Fransızca konuşuyor.] Pavloviç: Yoldaş Rosmer konuşmasına, kurultayın gönderdiği içten selâmın Fransa proletaryasının kalbinde yerini bulacağını söyleyerek başlamıştır: Şimdiye kadar siz yalnızca Fransız burjuvazisiyle Rus karşı devrimcilerinin ittifakına ait sonuçlara tanık olup onları yaşadınız fakat şimdi, burjuvazinin baskısı altında inleyen ve bu baskı nedeniyle Rus proletaryası ile ittifak içine giremeyen Fransız proletaryası uyanmaya başlamıştır. Yoldaş Rosmer, Sovyet Rusya’nın deniz kıyısındaki şehirlerini bombalamak için gönderilen ancak bu emre karşı geldikleri için kırk altısı vurularak öldürülen üç yüz kırkının ise hâlen hapishanelerde çürüdüğü Fransız denizcilerden bahsetmiştir.30 Bu denizcilerin kahramanca davranışları ile ilgili haberler on binlerce işçide büyük bir gayreti ve devrimci çabayı harekete geçirmiş, köy ve şehirlerde ateşli bir tepkiye yol açarak tüm Fransa genelinde tehlike çanlarının çalmasına neden olmuştur. Fransız işçiler, Sovyet Rusya’nın Dünya proletaryasının hem dostu hem de müttefiki olduğunu bilmekte ve hissetmektedir. Dahası bugün Sovyet Rusya Fransız proletaryasının en çok sevdiği ülkedir. Yakın zamanlarda Fransız demiryolu işçileri greve gittiklerinde “Kapitalist Fransa’yı terk edip Sovyet Rusya’ya gitmek ve orada Rus proleterleri ile birlikte açlık ve ıstırap çekmek istiyoruz, en azından Sovyet Rusya’nın gelişmesi için ıstırap çektiğimizi biliriz.” demişlerdir.31 Savaş yüzünden mahvolmuş kapitalist Fransa ekonomik iflasın eşiğinde ama yine de konumunu İtilaf Devletleri, Wrangel32 ve diğer güçlere bağlı ajanların karşı devrimci kliği ile yapılacak ittifakla güçlendirme hayalleri varlığını sürdürmektedir ancak bu ittifak dağılmış, bağlar kopmuş durumdadır; bu ittifakın yerine, Rusya proletaryası ve Fransa’nın içinde bulunduğu ülkelerin proletaryaları arasında kurulacak yeni bir ittifak gündemdedir. Yaşasın milletlerarası proletarya! Yaşasın Komünist Enternasyonal! [“Yaşasın” sesleri ve alkışlar.]

Mart 1919’da Karadeniz sahillerinde bulunan Fransız askerleri savaşmayı reddetti ve Nisan’da Fransızlar’ın Karadeniz Donanması’nda ayaklanma başladı. Mayıs sonunda ise bölgedeki Fransız askerî güçleri geri çekildi. 31 Şubat ve Mayıs 1920’de Fransız demiryolu işçileri iki kez greve gitti. Mayıs yürüyüşü kitlesel bir greve dönüşerek 1,5 milyon işçiyi harekete geçirdi. Buna rağmen demiryolu işçileri yenilgiden kaçamadılar. Grevci işçilerin yüzde ondan fazlası işten atıldı, bir çok devrimci hapse girdi. 32 P. N. Wrangel (1878-1928): Baron olan ve 1917-20 yılları arasında Sovyetler’e karşı savaşan Beyaz Ordu’da general olarak görev yapan Wrangel orduyu Nisan-Kasım 1920 arası dönemde yönetti.
30

23

Başkan: Amerikalı temsilci John Reed’i33 çağırıyorum. [Alkışlar] [John Reed İngilizce konuşuyor ancak konuşmasını Rusça “Yaşasın milletlerarası Kızıl Ordu!” sözüyle bitiriyor. Alkışlar.] Yoldaş Petrov çeviriyi yapacak. Petrov: Yoldaş Reed konuşmasına şu cümleyle başladı: “Amerikan İngilizcesi”nde Bakû’nün nasıl telaffuz edildiğini biliyor musunuz? Petrol!34 Amerikan kapitalizmi Dünya petrol tekeli olmak için uğraşıyor. Petrol yüzünden kan akıtıyor. Petrol için çarpışıyor. Amerikan kapitalizmi petrol bölgelerini ele geçirmeye ve bu bölgelerde yaşayan halkları boyunduruk altına almaya çalışıyor. Yoldaş Reed35 şu ânda Amerikan kapitalizminin neredeyse tümüyle ele geçirdiği ve petrolüne el koyduğu Meksika’nın Bakû’de temsilcisi olmasını istediğini söyledi. Fakat Yoldaş Reed, Bakû’de artık kapitalist kalmadığını ve petrolün kapitalistlere ait olmadığını ifade etti. “Eğer durum Bakû ya da Rusya’da bu şekildeyse neden aynı şey Amerika’da ya da tüm Dünya’da yaşanmasın?” diye haykırdı. [Alkışlar.] Reed, temellerini Doğu’nun sömürülmesinde bulan Batı Avrupa ve Amerika’daki kapitalizmin yıkılmasında Doğu’nun büyük bir yardımı olacağını söyledi. Doğulu halklar başkaldırır kaldırmaz kapitalizmin son temelleri de çökecek, halklar sadece petrolün değil, insan eliyle üretilen herşeyin emekçi kitlelere ait olduğu yeni bir düzenin kurulmasına çalışacaklardır. [Alkışlar.] Başkan: Türkmence çeviri Yoldaş Sultanzâde36 tarafından yapılacak. [Sultanzâde konuşmayı Türkmence’ye çeviriyor. Alkışlar. ] Avusturya Komünist Partisi temsilcisi Yoldaş Steinhardt’ı [Gruber]37 çağırıyorum. [Steinhardt Almanca konuşuyor. Çeviriyi kurultay başkanı yapıyor. ] Yoldaş Steinhardt sizi Avusturyalı emekçiler adına selâmlamaktadır. Avusturya ve Almanya’daki işçi sınıfının kültürel bilgiyi işçi sınıfı yararına kullanma noktasında büyük imkânlara sahip olduğunu söylemektedir. İşçi sınıfı sözkonusu ülkelerde görece daha iyi konumdadır. Fakat ne Almanya’da ne de Avusturya’da henüz Rus işçiJohn Reed: (1887-1920) ABD’li radikal gazeteci. 1913’ten itibaren IWW’yi destekledi. 1917’de Rusya’daki komünist harekete katıldı. ABD komünist hareketinin kurucu lideri. Sovyet Rusya’da tifüse yakalanarak öldü. 34 Rosmer, Reed’in sorusu sorasında yaşananları anlatırken “o çok ciddî salon birden bire kahkahalarla sarsılmaya başladı” ifadesini kullanır. Bkz.: Rosmer, Moscow Under Lenin, (Lenin Yönetimindeki Moskova) s. 87 35 Yanlış basım yüzünden özgün metin burada Reed’den değil Radek’ten bahsediyor. 36 Ahmet Sultanzâde: (Avetis Mikailyan/1889-1938) İran’da doğdu. Ermeni. 1912’de Bolşeviklere katıldı. 1920’de İran Komünist Partisi’ni kurdu. 1920-23 arası dönemde Merkez Komite üyeliğinde bulundu. Yargılama sürecinde öldürüldü. 37 Karl Steinhardt : (J. Gruber/ 1875-1963) 1918-21 arasında Avusturya KP’sinin lideri. Ölümüne dek parti üyesi olarak kaldı.
33

24

lerinin Sovyet Cumhuriyeti’nde yaptıkları tekrarlanamamıştır. Almanya ve Avusturya’daki burjuvazi çok daha iyi örgütlenmiş, daha güçlü ve işçi sınıfı mücadelesi görece daha zordur. Avusturya’daki işçi sınıfı kararlı bir mücadele yürüttü ve hâlâ yürütmektedir; bu süreçte çok fazla kan döktü fakat henüz burjuvaziye karşı zafer elde edebilmiş değildir. Yoldaş Steinhardt’ın Bakû’ye gelmeden çok kısa bir zaman önce Moskova’da Komünist Enternasyonal İkinci Kongresi’nde büyük önem arz eden Dünya olayları masaya yatırıldı. Bu kongre’de proleter devrime ait milletlerarası ordunun temelleri atıldı. Dünya devrimi ve işçi sınıfı Karl Marx’ın öğretisini kendisine bayrak yaparak ilerlemektedir. Bu orduya bağlı silâhlı güçlerin lideri Yoldaş Troçki’dir.38 Bu arada Yoldaş Steinhardt, bu Dünya proleter ordusunun genelkurmayında bulunan ve siz yoldaşların Bakû’de görme şerefine nail olduğunuz Yoldaş Zinovyev’den de bahsetmiştir. Yoldaş Steinhardt, bugün itibariyle Doğu Halkları Kurultayı’nın mazlumların Dünya genelinde kapitalizme karşı verdikleri mücadelenin yeni bir biçimi olduğunu söylemiştir. Bu mücadele, özellikle Doğu’ya zulmeden İngiliz ve Fransız emperyalistlerine karşı doğrudan darbe indirmektedir. Doğu’da hürriyet güneşinin doğduğunu söyleyen Yoldaş Steinhardt, ışınların Batı’ya doğru fırlatıldığını ifade etmiştir. Doğu’daki ortak karar Komünist Enternasyonal milletlerarası kongresinin gerçekleştirilmesi yönündedir. Yoldaş Steinhardt konuşmasını şu cümlelerle bitirmiştir: Yaşasın Dünya Sovyet Cumhuriyeti! Yaşasın Kızıl Azerbaycan! Başkan: Yoldaşlar, listedeki tüm konuşmacılar konuşmalarını tamamladılar. Fazlasıyla yorulduk. Değerli misafirlerimiz de yolculuk dolayısıyla oldukça yorgunlar. Sanırım toplantıyı burada bitirebiliriz. Yoldaşlar, sizin adınıza, damarlarımıza yeni bir güç katmak, bu gücün içselleştirilmesi noktasında bize yardım etmek ve bizim devasa, inatçı ve zor mücadelemizi ileri taşımak için yaptıkları uzun ve yorucu yolculukların ardından buraya gelen yoldaşlarımıza teşekkür etmeme lütfen izin verin. Tüm Doğu için devrim yolunu aydınlatan ve komünist devrim ateşini yakan siz kızıl Bakûlü devrimci yoldaşları, liderlerimiz ve yoldaşlarımız Zinovyev, Radek, Béla Kun ve burada bulunan herkesi selâmlıyorum. [Alkışlar: orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] Yoldaşlar, Enternasyonal Marşı ile toplantıya ara veriyoruz. [Hep bir ağızdan Enternasyonal söyleniyor. ]

Toplantı gece saat 03.30’da sona erdi.
Leon Troçki (1879-1940): 1917’de Bolşevikler’e katıldı ve Merkez Komitesi’ne seçildi. 19-17-18 arasında Dışişleri Komiserliği yaptı. 1918-25 yılları arasında Kızıl Ordu’yu kurup yönetti. Stalin’in emri ile Meksika’da öldürüldü.
38

25

BİRİNCİ OTURUM Doğu Halkları Kurultayı’nın Görevleri
1 Eylül

Toplantı akşam saat 21.40’ta başladı.

26

Nerimanov: Komünist Enternasyonal Merkez Komitesi adına Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nı açıyorum. [Şiddetli alkış sesleri: Enternasyonal. ] Yoldaşlar, Dünya’da daha önce duyulmamış ve eşi benzeri görülmemiş, türünün ilk örneği olan Doğu Halkları Kurultayı’nın açılışını yapmaktan çok mutlu olduğumu ifade etmek istiyorum. Ahlâk ve kültürle ilgili ilk fikirleri bize vermiş olan kır saçlı Doğu, burjuva ülkelerin sermayesi yüzünden yaşadığı acıları, döktükleri gözyaşlarını ve şikâyetlerini bugün bizimle paylaşacak. Birbirinden farklı hayatları yaşayan bu Doğu halkları tehlikeden, yani sermayenin neden olduğu zulmün etkilerinden bihaber olamazdı. Fakat bugün burada içinde yaşanılan durumlar öğrenilince tüm resim kendisini ele verecek ve işte o zaman tüm Doğu halkları sermayenin neden olduğu tehlikeli etkilerin farkına varacaklardır. Dahası bu bilgi, halkları birleşmeye ve bu birlikten doğan gücü kullanarak sermayenin zincirlerinden kurtulmaya itecektir. Ancak dün yapılan konuşmalar benim bu ilk kurultayın bir diğer önemli özelliğini fark etmemi sağladı. Bana öyle geliyor ki burada iki dünya karşı karşıya geliyor: mazlumların dünyası ve zalimlerin dünyası. Zalimlerin dünyasına ait temsilcilerin burjuva sınıfının delegeleri olduğunda şüphe yoktur; eğer burada bu tarz temsilciler olsaydı, kır saçlı Doğu’nun oluşturduğu topluluğun önemli bir etkisi olamazdı. Ancak şanslıyız ki, bugün burada biraraya gelen insanlar burjuva ülkelerin emekçi sınıflarına mensupturlar; onlar, bu gözyaşlarının ne anlama geldiğini anlayacak ve muzaffer bir eda ile yakın bir gelecekte Üçüncü Enternasyonal’in hâkim olmasını mümkün hâle getirmek suretiyle olayların gelişimini hızlandıracaklardır. [Şiddetli alkış sesleri: Türkmence’ye çevriliyor.] Nerimanov: Doğu Halkları Kurultayı’nda komünist parti üyesi ve parti üyesi olmayan delegeler Başkanlık Kurulu’nda şu isimler tarafından temsil edilmektedir:

Komünist Parti üyeleri:
Riskulov, Abdüraşidov ve Karayev Mustafa Suphi39 Wang Açarya Mollavecan-Rahmanov Muhammedov Korkmazov40
39

Türkistan Türkiye Çin Hindistan Hive-Özbekistan Buhara Dağıstan

Mustafa Suphi: (1883-1921) 1918’de Türk savaş esirleri arasında komünist bir grup örgütledi. 1920’de Türkiye Komünist Partisi’nin başkanı oldu. Türkiye’ye dönüşünde katledildi.

27

Digurov Aliyev Kastonyan Nerimanov Yenikeyev Amir Sanan Filipe Makaradze41 Haydar Han Ağazâde

Terek Bölgesi-Kafkas Kuzey Kafkasya Ermenistan Azerbaycan Tatar Cumhuriyeti Kalmuk Cumhuriyeti Gürcüstan İran Afganistan

Parti Üyesi Olmayanlar
Narbutabekov42 Mahmudov Tahsin Bahri Hafız Mehmet Wang Kubeyev Niyazi Kulu Kara Taci Nazır Sıtkı Sedadceddin Kardaşoğlu Elçiyev Musayev Azim Abdülayev Taşkent Fergana Anadolu Anadolu Çin Türkistanı Mangişlak Bölgesi Türkmenistan Semerkant Hindistan Dağıstan Azerbaycan Azerbaycan Afganistan Hive-Özbekistan

Sekreterler Komünist parti üyelerinden: Ostrovski43 (Ruslar adına) Parti üyesi olmayanlardan: Abdülhamit Yumusov (Müslümanlar adına);
40 Celâleddin Korkmazov: (1873-1938) 1917’de Rusya Komünist Partisi’ne katıldı. 1917’de kurulan Dağıstan sovyetlerinin devrimci kanadının lideri. 1918’de Rusya Komünist Partisi Dağıstan Bölgesi Yürütme Komitesi’ne başkanlık etti. Kasım 1920’de Dağıstan Komünist Partisi içinde Dağıstan’ın özerkliğini savundu. 1921-32 arasında Dağıstan hükümetini yönetti. Stalin’in başlattığı tasfiye sürecinde vurularak öldürüldü. 41 Filipe Makaradze: (1868-1941) 1903’te Bolşeviklere katıldı. 1920’de Gürcistan Komünist Partisi’ni kurdu. 1922-23 döneminde Stalin’in millî mesele ile ilgili düşüncelerine karşı çıktı. 1930’ların sonlarına kadar sorumlulukları elinden alındı. 42 Narbutabekov: (ö. 1938) Türkistan’daki sol kanata mensup milliyetçi reform yanlısı. Müslüman kökenli Sovyet liderleri arasındaki en önemli isim. Parti üyesi olmayan kesimin lideri ve Bakû Kurultayı’nın başkan yardımcısı. Propaganda ve Eylem Komitesi’ne seçildi. Stalin’in tasfiye hareketinde idam edildi. 43 Ostrovski: Türkistan’daki yerli Yahudi nüfusun Bakû Kurultayı temsilcisi. Propaganda ve Eylem Komitesi’ne seçildi. Komite’nin okul kadrosunda öğretmenlik yaptı.

28

Melikov (Ruslar adına); Mahmut Han ve Ahmet Han (Müslümanlar adına). Kurultayı teşkil eden tüm kesimler Doğu Halkları Kurultayı başkanlığı için Yoldaş Zinovyev’i önermiş bulunmaktadır. [Uzun alkışlar ve “Yaşa” çığlıkları.] Komünist ve partili olmayan kesimler kurultayın onursal başkanlığı için Lenin’i [ Alkışlar: orkestra Enternasyonal’i çalıyor.], Zinovyev [Alkışlar: Enternasyonal] ve Troçki’yi seçmişlerdir. [Alkışlar: Enternasyonal.] Başkanlık Kurulu’nun onursal üyeleri olarak aşağıdaki değerli misafirler seçilmişlerdir: Quelch (Britanya), Rosmer (Fransa), Şablin (Bulgaristan), Jansen (Hollanda). Reed (ABD), Béla Kun (Macaristan) [Alkışlar: orkestra Enternasyonal’i çalıyor.] Radek [Alkışlar.], Hodo-Yoşiharo (Japonya), Steinhardt (Avusturya) ve ayrıca hepimizin çok yakından tanıdığı Yoldaş Stalin. Şimdi oylamaya geçelim. [Bir ses: “Çeviri!”] Aday gösterilen yoldaşların listesini çevirmenin gerekli olduğunu mu düşünüyorsunuz? [Bir ses: “Sadece Türkmence’ye.” Bir çevirmen Türkmence’ye çeviriyor.] Başkan: Önerilen listeyi onaylayanlar lütfen ellerini kaldırsınlar. Karşı olan var mı? Herkes oybirliği ile onaylamıştır. Sözü Yoldaş Zinovyev’e veriyorum. [Şiddetli alkış sesleri. Herkes ayağa kalkıyor ve Zinovyev’i selâmlıyor.] Lütfen herkes otursun. Zinovyev: Yoldaşlar, benim görevim Komünist Enternasyonal’in bu Doğu Halkları Kurultayı’nın amaç ve hedeflerini nasıl gördüğünü açıklamak olacaktır. Bu kurultayı toplama fikri, Komünist Enternasyonal İkinci Dünya Kongresi’ne yönelik hazırlıkların yapıldığı ve şimdiki kongrenin bazı delegelerinin Moskova’ya geldiği dönemde kararlaştırıldı. Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi ile birlikte bir dizi ülke adına, Doğu’daki halklara Bakû’de, şu ânda parçası olduğumuz için mutlu olduğumuz bu kurultaya yönelik hazırlık çalışmalarının yapılmasını öneren bir çağrı metni kaleme alındı. Komünist Enternasyonal İkinci Dünya Kongresi’ne Avrupa ve Amerika’dan 37 ülkenin işçi ve köylü temsilcileri katıldı. Ayrıca az sayıda Doğulu temsilci kongrede hazır bulundu. Ancak bugün tüm Doğu’nun emekçi halklarına mensup daha kalabalık ve kitlesel düzeyde temsilciyi biraraya getirmeyi başardık. Bu nedenle Bakû Kurultayı’nın hürriyet mücadelesi tarihine, yakın zamanda Moskova’da sona eren Kongre’deki çalışmaların diğer yarısı, ikinci bölümü ve tamamlayıcısı olacağını düşünüyoruz. Biz, insanlık tarihinde ilk kez Komünist Enternasyonal’in, şimdiye kadar birbirlerine düşman olarak yaşamış ve bir kısmının birbiri hakkında çok az şey bildiği ya da en azından yüzleştiğimiz yakıcı meseleleri tartışmak için birlikte oturup tartışma şansını elde edememiş yirmiden fazla Doğulu halkı biraraya getirme başarısının engin kıvancını duyuyoruz.

29

Bu kurultayı, şimdi sadece Avrupa ve Amerika’nın uyanmakta olan ileri işçileri değil, ayrıca tüm Dünya nüfusunun önemli bir bölümü olan ve bu sebeple, emekle sermaye arasındaki çatışmada arabuluculuk noktasında yalnız kalan Doğu halklarındaki, tek tek bireylerin ötesinde onlarca, yüzlerce milyon emekçi unsurun uyanışını gösterdiği için en önemli tarihsel olay olarak değerlendiriyoruz. Yoldaşlar bugünkü kurultayın çağrısı, bildiğiniz gibi, bir parti örgütlenmesi olan Komünist Enternasyonal tarafından yapılmıştır. Ancak bugün sadece komünistler değil, henüz Komünist Parti’ye üye olmayan, kendilerini partisizler ya da belki de başka partilere üye gruplar olarak ifade eden yüzlerce delege bizimle birliktedir. İlk bakışta bu çelişkiliymiş gibi görünebilir. Gerçekten de bir parti örgütü nasıl oluyor da kurultay toplarken katı bir üsluba başvurmadan parti üyesi olmayan insanları da çağırabiliyor? Fakat bu çelişki biçimsel bir karaktere sahiptir. Fiilî olarak kurultay Komünist Enternasyonal'in politikaları, beklentileri, ülküleri ve çabaları ile tam bir uyum içindedir. Bu söylenenler ışığında Doğu halkları biraraya getirilmiş ve onlara “şu ân itibariyle Komünist Enternasyonal’e bağlı mısın, değil misin?” ya da “hangi partiye üyesin?” gibi sorular sormak yerine sadece “emeği ile yaşayan bir insan mısın? Emekçi kitlelere mi mensupsun? Halklar arasındaki çatışmaya son vermek istiyor musun? Zalimlere karşı bir mücadele örgütleme niyetin var mı? Bu kadarı yeterli. Daha fazlasına gerek yok, sana parti kimliğin olup olmaması sorulmayacak. Şimdi tüm Dünya’nın yüzleştiği sorunları birlikte tartışabiliriz.” denmiştir. Yoldaşlar, mefta olan İkinci Enternasyonal ile gün geçtikçe güçlenen Üçüncü Enternasyonal arasındaki çatışma, parti içi dar bir tartışmanın ürünü ya da hâlihazırda belli partilere üye olan insanların çıkarları ile ilgili bir mesele değildir. Hayır, bu, emekle sermaye arasında cereyan eden ve emeği ile yaşayan herkesi ilgilendiren bir çatışmadır. Politik hayat içinde bilinçlenen, okuma yazma bilmeyen, cahil ve yarı dağınık köylülerin bulunduğu Rusya’da bugün Üçüncü Enternasyonal’in varlığından ve onun emekçileri zenginlerin boyunduruğundan kurtarmaya çalıştığından bihaber olan tek bir köy ya da kırsal alan yoktur. Ayrıca Doğu’da da Üçüncü Enternasyonal’in varlığından ve onun Doğulu halkları özgürleştirmek için çalıştığından bihaber tek bir kasaba, başkent ya da büyük yerleşim yeri bulmanın imkânsız olacağı gün gelecektir. Çünkü yoldaşlar, hayat emeğin kurtuluşu meselesini bariz biçimde gündeme getirmiştir ve bugün itibariyle da her köylüyü bu mesele üzerinde durmaya zorlamaktadır. Size bu konuda çarpıcı bir örnek verebilirim. İkinci Enternasyonal’in ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız, sizlerin de yeterli ölçüde iyi tanıdığınız Gürcüstan’a bir bakın. Orada İkinci Enternasyonal’in somut hâli vardır! Gürcüstan’da iktidar İkinci Enternasyonal’e üye Menşevik hükümetinin elindedir. Bugünkü Gürcüstan’ın liderleri İkinci Enternasyonal’in önemli temsilcilerindendir. Ayrıca Gürcüstan’daki her köylü, yaşadığı acı tecrübeden İkinci Enternasyonal’e mensup bir partinin iktidarda

30

olmasının ne anlama geldiğini çok iyi bilir. Böylesi bir iktidar, köylülerin toprak sahibi olamaması, basın hürriyetinin işçi ve köylüler için değil, yalnızca burjuvaziye ait olması, emekçi kitlelerin liderlerinin tutuklanması, iktidarın ev köpekleri gibi zenginlerin düzenini koruyan bir çete tarafından yönetilmesi, Gürcüstan’ın proletaryanın kanını bir tabak içinde İngiliz kapitalizmine sunmaya hazır insanlar tarafından idare edilmesi anlamına gelir. [Alkışlar.] Yoldaşlar, bugün güçlü olduğu iddia edilen Gürcüstan, her İngiliz, Fransız ya da İtalyan generalin önünde karınlarının üzerinde sürünmeye hazır insanlar tarafından yönetilmektedir. Bu iktidar, sovyetlerin Rusya’da yok edileceklerini düşündükleri ve Çar’ın generali Denikin’i güçlü gördükleri ânda Denikin’e göz kırpmaya her zaman hazır bekleyen insanların elindedir. Almanya’da, İkinci Enternasyonal’in öne çıkan temsilcilerinden Noske44, binlerce Alman işçisini kurşuna dizen bir cellâttır. Gürcüstan’da İkinci Enternasyonal’in önemli temsilcilerinden Bay Noy Zordanya45 ve yandaşları da köylülerin derilerini kırbaçla soymaya hazır bir cellâttır. [Şiddetli alkış sesleri.] Doğal olarak, Zordanya’nın politikası her zaman Gürcü köylülere Gürcüstan’ın bağımsızlığı ve ülkenin “millî” çıkarlarının savunulması için gerekliymiş gibi sunulmaktadır. Fakat yoldaşlar, toprak eskiden olduğu gibi ağaların elinde kalacaksa, geçmişteki zulümler aynı şekilde devam edecekse ve her fırsatta İngiliz generaller Gürcü işçi ve köylüsünün boğazını ve göğsünü çizmeleri altında ezecekse, Bay Gegeçkori46 ve onun gibi bayların Gürcüstan’ın “bağımsızlığı” üzerine bülbül gibi şarkılar söylemesi Gürcü köylüsü için ne anlam ifade eder? İşte yoldaşlar, İkinci ve Üçüncü Enternasyonal arasındaki çatışmanın anlamı budur. Bu, âlimlerle bilgeler arasındaki bir çatışma değil, işçi ve köylüler için hayat memat meselesidir. En iyi gününde bile İkinci Enternasyonal, “medenî” Avrupa’nın “barbar” Asya’ya bir vâsi gibi davranabileceği ve bu şekilde davranmaya mecbur olduğu ile ilgili bir görüşe sahipti. Daha 1907’de, Stuttgart’ta toplanan milletlerarası kongrede Sosyal Demokratların (Menşeviklerin) büyük bir çoğunluğu sözde “ilerici” bir sömürge politikasının ilân edilmesi gerektiğini söylemiş, başka bir deyişle bunun insanî, merhametli, ılımlı ve medenî bir sömürge politikası olabileceğini ifade etmişlerdir.47 Ancak gerçekte akıl44 Gustav Noske: (1868-1946) Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin lideri. Savaş bakanı olduğu dönemde, Berlin ve Orta Almanya’da 1919’da yaşanan işçi isyanlarının bastırılması sürecini örgütledi. 45 N. N. Zordanya: (1870-1953) 1918-21 arasında Gürcüstan’da hüküm süren Menşevik hükümetin başkanı. 46 Yevgeniy Gegeçkori (1879-1954): Gürcüstan’da 1918-21 arası dönemde iktidarda olan Menşevik hükümetinin Dışişleri Bakanı. 47 1907’deki Stuttgart Kongresi’nde sömürge meselesi ilgili komisyon delegelerinin büyük bir çoğunluğu yeniden biçimlendirilen sömürgeciliği onaylamıştır. Ancak bu tavır Menşevik

31

larında olan, sömürgelere frengi, afyon ve zevk düşkünü ahlâksız subaylar armağan etmiş, bu ülkeleri burjuvazinin çöplüğüne dönüştürmüş ve sağdan soldan acımasız biçimde yağmalamış soyguncu sömürge politikasıyla ilgili olarak kapitalistleri desteklemektir. Ayrıca içten içe çürümüş olan bu İkinci Enternasyonal, 1914 savaşı başlamazdan önce 1907’de beyaz ırkın siyah ve sarı ırka mensup insanlara zulmetmesi noktasında burjuvaziye yardım edilmesi gerektiğini ilân etmiş ve kendisini burjuvaziye satmıştır, fakat kurdukları binâ iskambil kâğıdından yapılmış şato gibi yıkılmıştır. Var olduğu ilk günden beri Komünist Enternasyonal şunu söylemiştir: Asya’da Avrupa nüfusunun dört katı insan yaşamaktadır ve Asya’da yaşayan bu 800 milyon insanın ve derisinin rengine bakmaksızın tüm Dünya emekçilerinin özgürleşmesini istiyoruz. Bizim niyetimiz, insanın insan tarafından sömürülmesini ortadan kaldırmaktır. Bunu kavrayamayanı sosyalist kabul etmiyoruz. Biz, burjuvaziye yardım edenlere ve mazlum halklara yardım etmek gerektiğinde düşmanın safını tutanlara karşı savaşıyoruz. Bizler siyahları, emeği ile geçinen insanları ve insanlığından ötürü acı çekmekten usanmış tüm emekçi halkları örgütlemek ve Dünya’nın zalimlerine, kapitalistlere karşı mücadele etmek için varız. İşte bu yüzden Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi tamamlandığında otuz yedi ülkenin komünisti ile birlikte yemin ettik ve bir manifesto yayınladık. Bu manifestoda şunlar yazılıydı:
“Doğrudan ya da dolaylı olarak bazı milletlerin imtiyazlı konumunu diğerlerinin zararına olacak biçimde sürdüren, kendisini sömürgeci köleliğe uyduran, insan hakkı konusunda ırk ve renge göre ayrım yapan, sömürgelerdeki silâhlı ayaklanmalara yardım etmek yerine metropollerdeki burjuvazinin yönetimini muhafaza etmesine katkı sunan -örneğin, İrlanda, Mısır ve Hindistan’da Londra plütokrasisine karşı ortaya çıkan ayaklanmaları elindeki tüm imkânları kullanarak desteklemeyi beceremeyen İngiliz sosyalisti gibi- bir ‘sosyalist’ eğer kurşunu yememişse, kepazelikle damgalanır ancak hiçbir şekilde proletaryanın ne vekâlet hakkını ne de güvenini kazanabilir.”

Avrupa ve Amerikalı işçilerin ve Bakû’de biraraya gelen tüm Doğulu emekçi kitlelerin temsilcileri önünde verdiğimiz kat’i söz ve ortaya koyduğumuz somut ifade budur. Mazlum milletlere, sermaye tarafından yağmalanan ve sömürülen bu ülkelerin emekçi kitlelerine karşı görevlerini bir ân dahi olsa unutanlara karşı ölene dek mücadele edeceğiz.

delegelerin de içinde bulunduğu çok küçük bir kesim tarafından reddedilmiştir. Zinovyev, burada Menşevik ifadesini bütün olarak Sosyalist Enternasyonal’de çoğunluk olan liderliğe atıfta bulunacak şekilde kullanmaktadır.

32

Yoldaşlar, Komünist Enternasyonal’in tüm Doğulu halklarla ve tüm mazlum kitlelerle bir kardeşlik bağı kurmak istediğini daha önce söylemiştim. Yoldaşlar, sanırım siz de buna itiraz etmiyor, sözkonusu birliği istiyorsunuz. Bugün Avrupa proletaryası, attığı her adımda tarihsel sürecin Doğulu emekçi kitlelerle Avrupalı işçileri birleştirdiğini görüyor. Ancak birlikte yenebileceklerini ya da birlikte ölebileceklerini anlıyor. Almanya ve diğer ülkelerdeki işçiler burjuvazinin kötü duruma düştüğünde Avrupalı işçilere karşı farklı ırklara mensup askerlerden oluşan birlikleri nasıl ve ne zaman kullandığını, geçmişte bu ülkelerde siyahlardan oluşan birlikleri ne için devreye soktuğunu çok iyi biliyor.48 Bugün İtalyan burjuvazisi işçilerini, ayaklandıkları takdirde sömürgelerden getirdiği askerî birlikleri kullanmakla tehdit ediyor. Avrupalı işçiler İkinci Enternasyonal’e güvendikleri günlerden çıkarmadıkları dersleri bugün öğrenmeye başlıyorlar. İşçiler ne pahasına olursa olsun, Doğu’nun emekçi kitleleri ve tüm Dünya ile güçlü bir birlik oluşturması gerektiğini anlıyorlar. Fakat bu zorunluluk, artık tüm Doğu’nun milyonları bulan halkları tarafından da kavranmalıdır. Evlerinize döndüğünüzde yapacağınız ilk iş her bir köylüye, köylü kadına, çobana, emeği ile geçinen herkese bugün bile hâlâ oldukça güçlü olan korkunç düşmanımızı yenme ve yok etme yolunda birlikte hareket etmeden tek bir adım atamayacağımızı, Batılı proleter güçlerin tüm Doğu’nun emekçi kitleleri ile birleşmesi gerektiğini izah etmektir. Kurultayımızın en önemli görevi, Asya’nın milyonları bulan köylü nüfusunu uyandırmak, toprağı daha derinden kazmak, yeni köylü güçlerinin doğmasını sağlamak ve onlara tüm Dünya işçi sınıfı ile kardeşlik ve dostluk üzerine kurulu bir ittifak oluşturulmadığı takdirde bozguna uğrayacaklarını, emeğin Dünya’daki tüm yağmacı ve zalim güçlere, yıllardır kendilerini ezen İngiliz ve Fransızlara karşı tam anlamıyla zafere ulaşabilmeleri için bu tarz bir ittifakın zorunlu olduğunu anlatmaktır. Yoldaşlar, yaptığı ilk tespitlerden itibaren Üçüncü Enternasyonal bugünün Dünya’sının güçlü ve güçsüz, zalim ve mazlum milletler olarak ikiye bölündüğünü söylemiştir. İkinci Enternasyonal bunu söylemekten her zaman kaçınmıştır. Öncelikli olarak fiilî durumu açıklama zahmetinde bulunmadan, en genel hâliyle eşitlikten söz edip durmuştur. Oysa Moskova’da toplanan İkinci Komünist Enternasyonal Kongresi’nde biz bir kez daha Dünya’nın güçlü ve mazlum milletler arasında ikiye bölündüğüne işaret ettik. Yoldaşlar, ta savaşın başında ve savaş süresince biz buna işaret etme gereğini duyduk. Yazılarımızın birinde, (ilgilenenler Savaş ve Sosyalizmin Krizi adlı kitabımı okuyabilirler.)49 yapılan tespiti destekleyici figürlerle birlikte, savaş öncesi Dünya’nın şu şekilde bölümlendiğini söyledik: 437 milyonluk bir nüfusa sahip altı sözde büyük

48 49

Fransızca baskıda Fransız burjuvazisinden bahsediliyor. Zinovyev, Voyna i krizis sotsializma (Petrograd: State Publishing House, 1920.

33

güç ve diğer ülke ve devletler tarafından zulme uğrayan 1 milyar 220 milyon nüfusluk bir kitle. Bugün bu durum daha da kötüleşmiştir. Bildiğiniz üzere, kimi sözde büyük güçler eski konumlarını kaybettiler. Şu ânda geriye çok az sayıda büyük güç ve yağmacı kaldı. Amerika, Britanya, Fransa ve Japonya, bu dört büyük hırsız, kongrede Yoldaş Lenin’in yaptığı hesaba göre, 250 milyonluk toplam nüfusuyla bağımlı milletlerde yaşayan 1 milyar 250 milyon insana zulmetmektedir.50 Kitapta İngiliz halkının yüzde beşi büyük toprak sahibi ve bu yüzde beşlik kesim sadece geri kalan İngilizlere değil, ayrıca her birine düşen, Hindistan, İran ve Çin gibi ülkelerde yaşayan çeşitli halklara mensup 890 insana da zulmediyor. Her İngiliz kapitalist, 100 kadar İngiliz, mazlum ülkelerde ve sömürgelerde yaşayan 900 emekçi insanı kendisi için çalıştırıyor. Bu, savaştan önceki ve bugünkü gerçeği resmeden bir durumdur. Bu kurultayın önündeki görev, herşeyin ötesinde, bu gerçeği göz önünde bulundurmak ve her emekçiye izah etmektir. Öncelikle şu idrak edilmelidir: her büyük İngiliz kapitalist yalnız onlarca ya da yüzlerce İngiliz işçiyi değil, ayrıca İngiliz sermayesine tâbi yüzlerce, hattâ binlerce İranlı, Türkiyeli, Hindistanlı ve diğer ülke insanını kendisi için çalışmaya zorluyor. O hâlde ulaşmamız gereken sonuç şudur: herşeyden önce bir buçuk milyar mazlum insan birleşmeli ve bu sayede sizi Dünya’da hiçbir gücün bu hırsızlara, İngiliz kapitalistlere boyun eğmeye zorlaması imkânsız hâle gelmelidir. Bu sebeple, tüm Dünya’nın komünist işçi temsilcileri kardeşçe elini uzatarak bu çetin fakat zorunlu mücadelede size yardım etmek için çağrıda bulunmaktadır. Tüm coşkumuzla inanıyoruz ki, Avrupa ve Amerikalı işçilerin uzattığı bu eli sizler samimiyetle tutacak ve dostça bir el sıkışmasıyla cevabınızı vereceksiniz. [Alkışlar.] Doğulu emekçi kitlelerin kimi yerlerde geri kalmış olmalarının onların suçu olmadığını; okuma yazma bilmemeleri, cahillikleri, batıl inançlara saplanmış olmaları, gazete okuyamamaları, en genel anlamda Dünya’da ne olup bittiğini bilmemeleri, temel hijyen kurallarından mahrum kalmaları onların suçu değildir. Bu tip konularda sadece emperyalizmin uşakları onlarla alay edebilecek meşreptedirler. Bedbaht Türk ve İranlı emekçiler okuma yazma bilmemekle suçlanamazlar. Bu onların talihsizlikleridir. Paris ve Londra’da oturan “medenî” burjuvazi Hint köylüsünü, Türk ve İranlı emekçiyi cehalete mahkûm etmek için her yolu denemektedir. Daha medenî, eğitimli ve örgütlü Avrupa ve Amerika işçileri Doğu’nun geri kalmış emekçi halklarına yardım etmelidirler. Onlarla alay etmeden, caka satmadan, sahip olunan üstünlüklerle geri kalmış Doğu köylülerine karşı hava atmadan cehalet ve geri kalmışlık üzerinde düşünülmeli, yardım için el uzatılmalı ve tek olası yol oBkz: Lenin, “Report on the World Political Situation” (Dünya’daki Politik Durum Üzerine Rapor).
50

34

lan silâh kullanmayı öğreterek bu silâhların Londra ve Paris’teki muhasebe daireleri ve bankalarda ikâmet eden hayvan avcılarına çevrilmeleri sağlanmalıdır. Bu sayede Doğu köylüsü kendisine ait bir toprağa kavuşacak ve yoğun emeklerin ardından Rus köylüsünün başlattığı büyük devrimi ileri götürecektir. Doğu’da din adamları ve feodal beylerin köylüler üzerinde oyun oynayıp, onları sahte ümitlerle toprak sahibi olacakları yönünde kandırdıklarını, böylece geri ve cahil köylüyü tuzağa düşürdüğünü biliyoruz. Bu çevrilen dolapları açığa çıkarmak ve Doğu halklarını, elli yıl öncesine kadar serf olan ve hâlâ büyük ölçüde okuma yazma bilmeyen Rus köylüsünü etkileyen toprak devrimini yapmaları için uyandırmak gerekmektedir. Yakın zamana kadar serf olan Rus köylüsü gibi Türkiye, İran, Hindistan, Çin, Ermenistan ve diğer ülkelerin köylüleri neden aynı şeyi yapamasın? Eminiz ki, Batı’nın örgütlü işçilerinin tecrübe sahibi liderliğinde tüm Doğulu köylüler, gerçek ve kusursuz bir toprak devrimini yapmak, toprağı, geride hiçbir ağa, vergi, haraç ya da zenginler yararına kullanılan başka bir araç kalmayacak şekilde temizlemek ve onu emekçi kitlelerin mülkiyetine geçirmek için ayaklanacaklardır. İşte Komünist Enternasyonal’in size vereceği budur. Proletarya sizin toprağı ele geçirmenizi ve tüm Dünya halklarının hür birliğini kurmanızı istemektedir. Bu, Avrupa’daki her dürüst işçinin kalbinde yazılı olan ve bugün siz Doğulu emekçilerin temsilcileri tarafından bir ân önce uygulanması gereken en açık ve basit programdır. Yoldaşlar, Moskova’daki kongremiz, Uzak Doğu’daki ülkelerin kapitalizm aşamasına geçmeden önce bu ülkelerde sosyalist devrimin gerçekleşip gerçekleşeyemeyeceği meselesini de tartıştı.51 Uzun bir zamandan beridir, büyük fabrikalar ve geniş bir mülkiyet sahibi sınıf yaratmak suretiyle her ülkenin öncelikle kapitalist aşamaya geçmesi gerektiğini söyleyen, sosyalizm için şehirlere yığılmış işçilerin gerekli olduğuna inanan bir görüşün mevcut olduğunu biliyorsunuz. Bugün artık bunun bu şekilde olmadığını düşünüyoruz. Rusya örneğinde görüldüğü gibi, bir ülkenin kapitalizm zincirinden kopup ayrılması ve işçilerin proleter devrimi gündemlerine almasıyla birlikte Çin, Hindistan, Türkiye, İran ve Ermenistan’da doğrudan sovyet sistemi için mücadele etmek artık mümkün hâle gelmiştir. Tabiî Avrupa’daki işçiler de Türkiye, İran ve diğer ülkelerin yağmalanması için değil, onlara yardım etmek amacıyla iktidarı ele geçireceklerdir. İşte bu yüzden, bu ülkeler sovyet devrimi için hazırlanabilirler, zengin ve fakir arasındaki sınırları ortadan kaldırabilirler, bu sayede de emekçi halkın devletini yaratarak tüm Dünya’nın örgütlü işçileriyle sıkı bir birliktelik oluşturabilirler. Adı geçen ülkeler tüm bu söylenenleri artık yapmak zorundadırlar.

Bkz.: Lenin, “Report on the National and Colonial Questions” (Millet ve Sömürge Meseleleri Üzerine Rapor).
51

35

Söylenenler ışığında sizlere şu soruyu soruyoruz: Doğu’da devletin örgütlenme biçimi ne olacaktır? Artık şehirli işçilerin olmadığı yerlerde bile sovyetlerin inşa edilmesi gerektiği sonucuna ulaşmış bulunuyoruz. Bu tip durumlarda emekçi köylülerin sovyetlerini oluşturabiliriz. Bugünlerde Türkiye’de yutturulan oyuncak “şûra”lardan değil, her köylünün oy hakkının bulunduğu gerçek sovyetlerden bahsediyorum.

Krasny Daghestan (Kızıl Dağıstan) adlı gazeteden, sovyet yönetimi için yapılan seçimlerle ilgili bir yasanın karara bağlandığını okuyorum. Bu yasa, köylü Sovyetlerine seçilme hakkını belli bir miktarda hayvana sahip dürüst emekçi köylülere veriyor. Seçilecek kişilerin kim olacağı ya da olmayacağına karışamam ama yaklaşımın doğru olduğunu söyleyebilirim. Elindeki mülkün ve ailesinin refahı için ihtiyacından fazla miktarda inek ya da öküze sahip olan ve başkalarının ihtiyaçlarından kâr elde edenlerin sovyetlere girişi engellenmelidir. Bu sovyetler gerçek anlamda emekçi halkın malı olmalı, emeği ile geçinen, kâr etme ve vurgunculukla ilgisi bulunmayan ve ortak çıkar adına hareket eden insanlarca örgütlenmelidir. Emekçi kitlelerin isteklerinin taşıyıcısı olan gerçek sovyetler örgütlemeliyiz.
Çağrımızı sadece meselelere komünizm açısından bakanlara değil, parti üyesi olmayanlara da yapıyoruz. Hâlihazırda iki akım sözkonusudur. İlki Rusya, Almanya, Fransa ve İtalya’daki işçilerin proleter komünist mücadelesinden meydana gelen ve gün geçtikçe daha geniş bir alana yayılan hızlı, heyecanlı ve güçlü bir akım. Diğeri de henüz yeterince güçlü olmayan, kimi yerlerde zikzaklar çizen, şimdiye dek takip edeceği yolu belirleyememiş, ne istediğini tam olarak bilemeyen, Fransız ve İngiliz kapitalizminin arkalarında oturarak boğazlarına geçirdiği kemendi tuttuğu mazlum milletlerin hareket çizgisi. Biz bu iki akımın bir ân önce yakınlaşmasını ve bu sayede ikinci akımın milliyetçi önyargılardan kurtularak ortak bir denizde diğer akımla birleşerek güçlü ve coşkulu tek bir akım oluşturmasını istiyor, bu birlikteliğin önümüze çıkacak tüm engelleri ortadan kaldırarak uzun zamandan beri bize acı çektiren tüm kötülükleri toprağımızdan temizleyip atacağını biliyoruz. Bu sebeple, henüz bizi desteklemeyen, hattâ kimi meselelerde bize karşı olan grupları sabırla destekliyoruz. Yoldaşlar, örneğin Türkiye’de bildiğiniz gibi Sovyet Hükümeti Kemâl’i desteklemektedir. Kemâl’in önderlik ettiği hareketin komünist bir hareket olmadığını bir ân bile unutmuyoruz. Bu gerçeği biliyoruz. Önümde Halk Hükümeti’nin Ankara’da gerçekleştirdiği ilk toplantının stenoyla yazılmış raporunun bir özeti bulunuyor. Kemâl burada sultanın ve halifenin “kutsal ve çiğnenemez”52 olduğunu söylüyor.

52 İşgalci İttifak Güçleri’ne karşı tüm Türkleri biraraya getirmek isteyen hareketin lideri olarak Mustafa Kemâl İttifak Güçleri’nin dayattığı teslimiyete boyun eğen sultandan kesin olarak kopmaktan kaçındı. Kemâl tarafından 1920 Nisan’ında Ankara’da Büyük Millet Meclisi toplandığında delegeler yeniden Sultan’a olan bağlılıklarını tasdiklediler ve onu İstanbul’u iş-

36

Kemâl’in yönettiği hareket “kutsal” bir kişi olan Halife’yi düşmanın elinden kurtarmak istiyor, sözkonusu partinin bakış açısı budur. Bu komünist bir bakış açısı olabilir mi? Hayır. Bizler kitlelerin dinî duygularına saygı duyuyor ve onları eğitmeyi biliyoruz. Bu eğitim uzun yıllara dayanan bir çalışmaya ihtiyaç duyar. Doğu’da ve diğer ülkelerde yaşayan emekçi kitlelerin dinî inançlarına büyük bir dikkatle yaklaşıyoruz. Ancak bu kurultayda şunu söylemek de bizim görevimiz: bugün Kemâl hükümetinin sultanın iktidarını destekleyerek yaptığı işi, bu çizgi dinî kararlarla dayatılsa bile, siz yapmamalısınız. Sizler yüzünüzü ileriye dönmeli, geriye doğru çekilmenize izin vermemelisiniz. Sultanların gününün artık sona erdiğini ve sizin bundan sonra otokrasiyle yaşamamanız gerektiğini düşünüyoruz. Sultana yönelik imanı başınızdan atıp yok etmeli ve gerçek sovyetleri inşa etmelisiniz. Rus köylülerinin de Çar’a yönelik bir imanı vardır. Ancak gerçek bir halk devrimi alevlendiğinde bu iman terk edilmiştir. Gerçek, maddî bir köylü devrimi yükseldiğinde aynı durum Türkiye ve tüm Doğu’da yaşanacak, hızla sultana ve efendilerine olan inançlarını yitireceklerdir. Sonuç olarak tekrarlamak gerekirse, bugün Türkiye’de halk hükümetinin izlediği politika Komünist Enternasyonal’e, yani bize ait bir politika değildir. Bunu söylerken aynı zamanda İngiliz hükümetine karşı olan her türlü devrimci mücadeleye yardım etmeye hazır olduğumuzu da ilâve ediyoruz. Bugün Türkiye’de terazi zenginlerin yararına olacak şekilde tartı vermektedir ancak elbette herşeyin değişeceği günler de gelecektir. Türkiye’de, İran’da ve köylülerin yaşadığı her yerde bolşevizmin ne olduğu artık anlaşılmaya başlanmıştır. Geçenlerde liberal eğilimli ünlü bir Türk kamu görevlisine Türk köylüsünün “Bolşevik” sözcüğünden ne anladığını sordum. Bu ünlü kamu görevlisi şu cevabı verdi: “Bizim ülkemizde halk bu sözcüğü genelde Britanya’ya karşı savaşmak ve bize bu konuda yardım etmek isteyen bir insanı anlamaktadır.” Ona ikinci bir soru daha yönelttim: ‘Türkiye’deki sıradan bir köylü Bolşeviklerin sadece Britanya’ya değil, Rus ve Türk olanlar da dâhil, genelde tüm zenginlere karşı mücadele ettiği gerçeği hakkında ne düşüyor?” Bu kamu görevlisi cevap vermedi ve köylünün bu soru bağlamında meseleyi anlamadığı kanısındaymış gibi gözüktü. Ancak benim bilebildiğim kadarıyla, “Bolşevik” sözcüğünün Dünya’nın hiçbir yerinde, ne Farsça’ya ne de başka bir dile çevrilmeye ihtiyacı vardır. [Alkışlar.] Emekçi kitlelerin sadece Britanya’ya değil, genel olarak tüm zenginlere karşı verdikleri mücadelede bu sözcüğe ihtiyaç duyduklarına inanıyorum. Evet, Britanya’ya karşı mücadele ediyoruz ve “İngiliz emperyalistleri boğazından yakalayıp dizleri üstüne çökertmek istiyoruz.” Elbette en güçlü darbe İngiliz kapitalizminin kalbine indirilmelidir. Bu doğrudur. Fakat aynı zamanda tüm Rus, Yahudi, Alman ve Fransız zenginlerden nefret etmeleri ve onlara karşı mücadele etmeyi istemeleri konusunda Doğu’nun egal etmiş bulunan İttifak Güçleri’nin elinden kurtarma kararı aldılar. Sonrasında Meclis 1922’de saltanatı, 1924’te ise hilafeti lağv etti.

37

mekçi kitlelerini eğitmek zorundayız. Doğu’da başlamakta olan devrimin en büyük önemi, İngiliz emperyalist bayların ayaklarını ziyafet masasından çekmelerini talep etmek ve bu sayede Türk zenginlerin büyük bir rahatlıkla masaya oturmalarına izin vermekle ilgili değildir. Hayır, tüm nezaketimizle bütün zenginlerin kirli ayaklarını masadan çekmelerini ve aramızda hiçbir lüksün, şarlatanlığın, halkla alay eden tavırların ve aylaklığın hüküm sürmemesini, buna bağlı olarak, Dünya’nın elleri nasırlı emekçi insanlarca yönetilmesini istiyoruz. [Coşkulu alkış sesleri.] Bu yüzden parti üyesi olmayan delegelere doğrudan ve kesin bir dille şunu söylüyoruz: Pan-İslâmizm53, Musavatizm54 ve benzeri tüm akımlar bizden değildir. Bizim farklı bir politikamız vardır. Bugünlerde Türkiye’de biçimlenmekte olan demokratik politikaları ya da belki yarın başka ülkelerde ortaya çıkacak benzer politik üslupları destekleyebiliriz. Aynı şekilde Türkiye, İran, Hindistan ve Çin’deki millî hareketleri hiçbir çıkar hesabı yapmadan, bilinçli işçi onlara şu sözü söyleyeceği için destekliyoruz: “Bugün çıkarlarının nerede olduğunu anlamayan Türkler yarın mutlaka anlayacaklardır. Bu Türk’ü desteklemeli, ona yardım etmeli, sultanlarına yönelik hürmetleri ve tüm diğer kalıntıları tek seferde akıllarından atmalarıyla birlikte Türkiye’de gerçek bir halk devriminin olmasını beklemeliyiz.” İleri işçi, “ben büyük kardeş olarak bu mücadeleyi hızlandırmalıyım” diyecektir. Komünist işçi, şimdiki millî demokratik hareketi destekleyeceğini söyleyecek ve aynı zamanda ayaklar altında çiğnenen Türk ve İranlı köylülere, Doğu’nun mazlum emekçi köylülerine zenginlerden ve zalimlerden nefret edilmesi yönünde çağrıda bulunmanın, tüm insanlar arasında gerçek bir ekonomik eşitliğin tesis edilmesi ve emeği ile geçinen herkesin birleşmesi noktasında onları eğitmenin en kutsal görevi olduğunu düşünecektir. Yoldaşlar işte bu bizim en samimi sözümüzdür. Hiçbirimizin bir diplomat edasıyla Doğu Halkları Kurultayı’nda konuşmaya mecbur olduğunu düşünmüyorum. Herkesten daha fazla zulme uğramış olan ve son tahlilde tüm insanlığın geleceğinin bağlı olduğu yüz milyonlarca insanın biraraya geldiği bu kurultayda her türlü aşağılık diplomasi tarzını bir kenara bırakmalıyız. Yoldaşlar, Doğu gerçekten kıpırdadığında sadece Rusya değil, tüm Avrupa bu büyük sahnenin bir köşesine fırlatılıp atılacaktır. Asya’da yaşayan 800 milyon insanı Afrika kıtasıyla birleştirip yüz milyonlarca insanı harekete dâhil ettiğimizde gerçek devrim alevlenecektir. Bu tarihsel buluşmada hiç kimsenin içindeki diplomasiyi ve suskunluğu saklı tutmaya ihtiyacı yoktur. Şimdi burada kalplerimizi tümüyle açalım ve böylece gerçeğe, saf doğruya ait her bir sözcüğü duyup zafere giden gerçek yolu bulalım. Sizden sak-

Pan-İslâmizm: 19. yüzyılda Hıristiyanların ve Batı’nın tacizine karşı tüm Müslümanları birleştirme iddiası ile yola çıkan hareket. Türk sultanları tarafından desteklendi. 54 Musavat (Eşitlik) Partisi: 1918-20 arasında Sovyet karşıtı hükümeti yöneten Azerbaycan milliyetçi burjuvazisinin partisi.
53

38

ladığımız hiçbir şey yok, hâlihazırda faal olan millî hareketlerin temsilcilerinden bizi ayıran ve onlarla ortaklaştıran noktaları açık bir dille size söylüyoruz. Söylediğimiz şu: bu hareketin görevi, İngiliz emperyalizminden özgürleşmesi için Doğu’ya yardım etmektir. Fakat bundan daha büyük olmasa da, zenginlere karşı verdikleri mücadelede Doğulu emekçileri desteklemek, bugün burada kendi komünist örgütlerini kurmalarına katkı sunmak, onlara komünizmin ne anlama geldiğini açıklamak, onları gerçek bir emek devrimi, gerçek bir eşitlik ve insanlığın her türlü zulümden kurtuluşu için hazırlamak gibi bir görevimiz daha vardır. Yoldaşlar, onlarla ilişkide ortaya çıkan farklılıklar ve güç meseleler hakkında tüm açık yürekliliğimle size anlatmış olmamın görüşleri bizimkilerden farklı olanları bize daha fazla yakınlaştırdığını, bunun nedeninin de tüm açıklığıyla birbirimize kalplerimizde gizlediğimiz düşmanlıklarla yaklaşmak yerine, önemli kararları birlikte almanın daha iyi olduğuna inanmamız olduğunu düşünüyorum. Öncelikli görevimizin İngiliz ve Fransız emperyalistlerine karşı cihat açmak olduğunu söylüyorum. Yoldaşlar, şu ânda kuzeyde ellerindeki çetelerle neler yapmakta olduklarını hatırlayın.55 Burada temsil edilen halkların durumundan bahsetmiyorum. Sizler, İngiliz ve Fransız kapitalistlerin Türkiye’de nelere mal olduklarını, İngiliz sermayesinin İran’da sebep olduğu durumu ve İtilaf Devletleri’ne mensup hükümetlerin düne kadar savunduğu ancak bugün hiç kimsenin savunamadığı Ermenistan’daki gerçeği biliyorsunuz. Burada çok az temsilcisi bulunan Hindistan ve Çin gibi ülkeler hakkında birkaç söz söyleyeceğim. Yoldaşlar, yüz milyonlarca insanın yaşadığı Hindistan’ın İngiliz sermayesi tarafından acımasız biçimde yağmalandığını biliyorsunuz. Belki de son olayları duymuşsunuzdur. Çok kısa bir süre önce Hintlilerin ülkesi olan Hindistan’da Dyer Olayı56 olarak da bilinen zayıf bir direniş girişimi yaşandı. Silâhsız kalabalık makineli tüfeklerle taranarak katledildi. Dahası, bu olayla ilgili bir parlamento soruşturması yapıldığında Londra’da yayımlanan gazeteler fotoğraflarla ölümsüzleşen bu olayla ilgili, İngilizlerin düzenin yeniden sağlanmasından ne kadar mutlu olduğunu gösteren yazılar yazmak zorunda kaldılar: silâhlı İngiliz askerleri şehrin sokaklarında Hintlileri sürünmeye zorluyordu. Medenî İngiliz emperyalistlerin ve çeşitli üniversitelerde kaydı bulunan oğullarıKurultay sonrasında hazırlanan bir raporda Zinovyev bahsettiği çetelerin Enver Paşa’ya ait birlikler olduğunu söylemiştir. Bkz.: Kommunistichesky Internatsional, (Komünist Enternasyonal), Sayı: 14 (Ekim 1920), s. 293. 56 R. E. H. Dyer, Nisan 1919’da Amritsar’daki askerî birliklere Hintliler’in millî hakları ile ilgili yapılan konuşmaları dinlemek için toplanmış kalabalığın üzerine ateş etme emrini veren İngiliz generalin adıdır. Bu saldırı sonrasında yaklaşık dörtyüz insan ölür. Bir başka olayda ise Dyer, kadın bir misyonere saldırıldığı iddiası ile caddeden geçen tüm Hintliler’e sürünmeleri emri verir ve bu olayı izlemesi için başlarına bekçi diker.
55

39

nın uyguladığı yöntem buydu. Subaylarını yollayarak Hintli’nin kulağına silâhın namlusunu dayayarak onu süründürüyor ve bu, İngiliz subayı sevindirebiliyor. Bir İtalyan gazetenin muhabiri de Çin’den “Güney Çin’de bir matine” manşetiyle benzer fotoğraflar göndermiş. Yoldaşlar, yabancı bir gazetenin sayısız baskısında görülebilecek bu küçük fotoğraflar, Hindistan ve Çin halklarının çektikleri acıların hiç duyulmayan korkunç yönünü anlatmaktadır. Yoldaşlar, binlerce Hintli’yi askere alıp Hindistan halkına zulmeden, bu askerleri proleter hareketi bastırmak için kullanıp vahşi bir hayvan sürüsü gibi hareket eden beyaz İngiliz kapitalistleri asla unutmayın. Bugün Hintli askerler, İngiliz generallerin orkestra batonu eşliğinde, yediden fazla cephede birden savaşıyor. Hintli askerler İstanbul, Arabistan, Mezopotamya, Mısır, Filistin ve Kuzey Doğu İran’daki savaş alanlarında faaliyet yürütüyorlar. Yoldaşlar, buralarda mazlum sınıfımızın berbat hayat şartlarını görüyorsunuz: İngiliz subayları eğlendirmek adına Hintlileri boğazından yakalayıp sürünmeye zorluyorlar ve aynı zamanda kardeşlerimiz, Hindistan’ın mazlum köylüleri cahil bırakılarak orduya alınabiliyor, yüze yakın subay bu sayede toprak sahibi yapılıp beyler gibi yaşaması sağlanıyor, Mısır ya da İran gibi yerlerdeki millî devrimci hareketleri bastırmak için görevlendiriliyor ve işte yoldaşlar bu, içinde bulunduğumuz durum itibariyle en korkuncudur! Kendi ellerimizle cellâtlarımıza, İngiliz ve Fransız kapitalistlere yardım ediyoruz. Artık bir son vermemiz gereken şey işte budur! Lanetlenmiş geçmişe ait bu kitabı bir daha geri dönmemek üzere son bir vuruşla kapatmak ve tarihte Doğulu mazlum halkların bir daha asla köle olmayacağı, onların herkesi öldüren, aşağılayan, alay eden İngiliz subayların Hintli ve İranlıları yağmalamasına izin vermeyeceği yeni bir sayfa açmak zorundayız. Yoldaşlar! Son yıllarda cihatla ilgili olarak çok şey söylendi. Lanetli emperyalist savaşlarını başlattıklarında kapitalistler yaptıkları katliamı cihat olarak sunmaya çalıştılar ve üstelik birçok insan da buna inandı. 1914-1918 arası dönemde korkunç bir hileye başvurarak yaşananları “cihat” olarak nitelediler. Fakat bugün yoldaşlar, ilk kez Doğu Halkları Kurultayı’nda biraraya gelen sizler, gerçek bir cihadın soygunculara, yani İngiliz-Fransız kapitalistlere karşı olması gerektiğini buradan ilân ettiniz. Şimdi, tüm Dünya işçilerinin uyanacağı, onlarca, milyonlarca köylünün ayağa kalkacağı ve Doğu’da da Kızıl Ordu’yu kuracağı, silâhlanıp İngilizlerin arkabahçesindeki isyanı örgütleyeceği, silâhlı soyguncuların üzerine ateş yağdıracağı, Türkiye, İran, Hindistan ve Çin’de hüküm süren tüm küstah İngiliz subayların çanına ot tıkayacağı saat gelip çatmıştır. Yoldaşlar! Komünist Enternasyonal, Doğu’nun ve tüm sömürgelerin halklarını, kendilerini köleleştirenlere silâh gücüyle karşı koymaya çağırıyor. Komünist Enternasyonal, Doğu halklarına Batı proletaryasının kardeşlik elini uzatıyor. Şimdiye dek hâkim sınıflar yağmacı savaşlarını hep birer kutsal savaş (cihat) olarak nitelediler. Bugün ise, gerek Batı’da gerekse Doğu’da tüm mazlumların zalimlere

40

karşı gerçek bir kutsal savaş başlatmalarının zamanı gelmiştir; hepsinden önce böylesi bir savaşı İngiltere’ye açıp düşmanlarımıza karşı tam anlamıyla zafere ulaşana kadar bu savaşı sürdürelim. Yoldaşlar! Kardeşler! Soygunculara ve zalimlere karşı halkın gerçek cihadını başlatabileceğiniz zaman gelmiştir. Bugün Komünist Enternasyonal yüzünü Doğulu halklara çeviriyor ve onlara şunu söylüyor: “Kardeşler, sizi herşeyden önce İngiliz emperyalizmine karşı cihada çağırıyoruz!” [Şiddetli alkış sesleri, aralıksız “yaşasın”

çığlıkları. Kurultay üyeleri ayağa kalkıyorlar ve ellerindeki silâhları sallıyorlar. Konuşmacının devam etmesi kimi zaman imkânsızlaşıyor. Tüm delegeler ayağa kalkıp alkışlıyorlar. “Yemin ediyoruz!” çığlıkları yükseliyor.]
Bugünkü bildirgemiz Paris’te, Londra’da ve kapitalistlerin iktidarda olduğu her yerde duyulsun. On milyonlarca Doğulu emekçinin temsilcilerinin, Doğu’da artık zalim İngiliz düzeninin hüküm süremeyeceği ve kapitalistlerin Doğulu emekçilere uyguladığı zulmün sona ereceğine dair ettiği kat’i yemine kulak asılsın! Yaşasın Doğu halklarının Komünist Enternasyonal ile kurduğu kardeşlik ittifakı! Sermaye yok olacak, yaşasın emeğin saltanatı! [Alkış tufanı.] Sesler: “Yaşasın Doğu’nun yeniden doğumu!” [“Yaşasın” çığlıkları. Alkışlar.] Sesler: “Yaşasın Üçüncü, Komünist Enternasyonal” [“Yaşasın” çığlıkları. Alkışlar.] Sesler: “Yaşasın Doğu’yla birleşen güçler, bizi onurlandıran liderler ve sevgili Kızıl Ordu!” [“Yaşasın” çığlıkları. Alkışlar.] Başkan: Lütfen biraz sakinleşip yerlerimize oturalım. Yoldaş Bünyatzâde57 Yoldaş Zinovyev’in konuşmasını çevirecek. [Bünyatzâde Türkmence’ye, bir başka çevirmen Farsça’ya çeviriyor.] Kabartaylı yoldaşlar kendi dillerine de çeviri yapılmasını talep ettiler. Burada bu çeviriyi yapabilecek kimse var mı? Hayır. [Bir çevirmen Türkçe’ye çeviriyor. Saat 23.50’de ara veriliyor ve kurultay 24.15’te yeniden başlıyor.] Yarın sabah saat tam 10’da İşçi Kulübü’nde partisizler toplantısı yapılacaktır. Bu toplantıya herkesin katılması gerekmektedir. Bazı önemli meselelerle ilgili olarak ortak karara varılacaktır. Lütfen bu bilgiyi burada olmayanlara iletin: bu rica hem partisiz hem de partili yoldaşları ilgilendirmektedir. [Çeviri.] Yarın sabah saat 10’da Ordu Kulübü’nde komünist parti üyelerinin bir toplantısı yapılacaktır. Toplantıya herkesin katılması rica olunur. Doğu Halkları Kurultayı saat 17’de tekrar toplanacaktır. [Çeviri.]
Dadaş Bünyatzâde (1888-1938): 1908-09’da İran’da yaşanan Anayasa Devrimi’ne katıldı, Himmet-Müslüman Sosyal Demokratlar’ın lideri. Azerbaycan Komünist Partisi’nin kurucu üyesi (1920). Bu tarihten itibaren Azerbaycan hükümetine liderlik yaptı. Stalin tarafından yürütülen tasfiye sürecinde öldürüldü.
57

41

Oturum gece saat 01.10’da tamamlandı.

İKİNCİ OTURUM Dünya Politik Durumu
2 Eylül

42

Oturum saat 18. 55’te Yoldaş Zinovyev’in başkanlığında başladı.
Başkan: Doğu Halkları Kurultayı’nın ikinci oturumunu açıyorum. Komünist parti ve parti dışı fraksiyonlarla hemfikir olarak, gündemdeki iki meseleyi birleştirmeyi ve bir ân önce ikinci meselenin -milletlerarası durum ve Doğu halklarına ait görevlerin- dinlenilmesini ve ardından da, dün ve bugünkü raporların birlikte ele alınmasını teklif ediyoruz. Kurultay delegelerinin ezici bir çoğunluğu tarafından kabul görmesi sebebiyle kararın onaylandığı düşünülerek bir sonraki tartışmaya geçebiliriz. Bir yoldaşımız size raporu sunacak. Lütfen çevirin. [Çeviri.] O hâlde milletlerarası durum ve Doğu’daki emekçi kitlelerin görevleri ile ilgili rapora geçebiliriz. Raporu Yoldaş Radek sunacak. Radek: Yoldaşlar, dün kelimenin tam manasıyla “tarihî” sıfatına layık olan bir sahneye tanık olduk. Yakın Doğulu emekçi kitlelerin burada biraraya gelen temsilcileri Avrupalı işçilerin temsilcilerinden şimdiye kadar yalnızca Avrupalı işçilere değil, Doğu’daki halk kitlelerine de zulmeden tüm Dünya’nın kapitalistlerine karşı Avrupa proletaryasının ölümüne bir mücadele vermeye hazır olduklarını duyduklarında hepsi aynı duygularla hareketlenerek ayağa kalktılar ve Avrupalı işçilerle birlikte omuz omuza gelerek emeğin dünyasına zulmeden güçlere karşı cihat açmak için yemin ettiler. Fakat yoldaşlar, yüzleştiğimiz bu savaşta coşkudan ya da zalimlere karşı duyulan nefretten daha fazlasına ihtiyacımız var. Doğu’nun halk kitleleri Dünya siyasetinin genel yöneliminden haberdar olmak zorundadırlar. Düşmanın gücünü ve aynı zamanda zayıf noktalarını kesin olarak bilmeli, mücadeleyi düşmanın kendi kampına taşımak amacıyla onun saflarında oluşan her çatlaktan nasıl istifade edeceğini öğrenmelidirler. Dünya proletaryası milletlerarası siyasetteki değişiklikleri keskin bir gözle takip etmektedir. Milletlerarası duruma ilişkin bilginin, proletaryanın sermayeye karşı yürüttüğü savaşın ilerleyen aşamalarında muazzam katkıları olmaktadır. Yakın Doğulu emekçi kitlelerin de Avrupa’daki kitlelerle kıyaslandığında aynı düzeye gelmeleri gerekmektedir. Düşmanı tüm dikkatleriyle izlemeli ve saldırı için uygun ânı seçebilmelidir. İçeriğin, Dünya sermayesine karşı verilecek mücadeleye dönük ortak arzunuz üzerinden belirlenmesi yerine, milletlerarası durum ve karşı karşıya olduğunuz görevlerle ilgili bir raporun gündeme alınmasının nedeni budur. Yoldaş Nerimanov’un büyük bir üzüntü ile bahsini ettiği kır saçlı Doğu, onlarca yıldır Avrupalı kapitalistlerin zulmünden acı çekmektedir. Yüz yıldan fazla bir süredir Doğu halkları sömürü ve siyasî baskıya maruz kalmış, çapulcu kapitalist güçlerin sebep olduğu savaşlara kurban edilmişlerdir. Bugüne dek onlar sadece olayların kurbanı olmuş, istedikleri hâlde kendi güçleri dâhilinde Dünya’daki eşkıyalara karşı cevap üretememişlerdir.

43

Tüm ondokuncu yüzyıl tarihi, Britanya kapitalizmi ile Rusya Çarlık Hükümeti’nin Türkiye, İran ve Orta Asya’nın hâkimiyetini ele geçirmek için verdikleri mücadelelerle doludur. Çarlık Rusyası Türkiye ve İran’ı ele geçirmeye çalışmıştır. Akdeniz’e çıkış kapısı açarak İngiliz sermayesine karşı gücünü ölçmek için Türkiye köylüsünü tutsak edip köleleştirmek istemiştir. İran’a giderek İran köylüsünü esaret altına almış, bu sayede Britanya sermayesinin dayanak noktası olan muhteşem Hindistan’a, Hint köylüsünün kanıyla İngiliz kapitalistlerini ve Londra Borsası’nı besleyen, Britanya burjuvazisinin genç evlatlarına milyonlar kazandıran ve onların ülkelerindeki parazitlerin yaşamasını sağlayan o güzel ülkeye ulaşmaya niyetlenmiştir. Bu mücadelede “insancıl” Britanya kapitalizmi ve İngiliz lordları Çarlık Rusyası ile tümüyle aynı niteliktedir. İngiliz kapitalistleri için gerekli koşulları sağlar sağlamaz Türkiye ve İran’ı Çarlık rejimine karşı korumaya başlamıştır. Bunu yapmakla ellerindeki insanlık bayrağını yükseltmiş ve Doğu halklarına karşı insancıl bir tavır içine girerek bu halkları sömürme arzusu ile Rusya’ya yakınlaşmıştır. Fakat Britanya kapitalizmi için Çarlık Rusyası ile Türkiye’nin imhası ve İngiliz bakan Gladstone’a58 ait eski bir söylem olan “Türkiye’yi parçalayın!” sloganı konusunda anlaşmak kâfidir. Yoldaşlar bu noktada, İngiliz ve Rus kapitalizminin İran için verdiği mücadele üzerinde yeniden duracağım. Bildiğiniz gibi bu mücadele, 1907’de her iki tarafın İran’ın parçalanması konusunda dostça anlaşmasıyla sona erdi, ardından İngiliz kapitalistler, Çar’ın Kazak Generali Lyakhov’un Meclis’i dağıtıp daha henüz çocuk yaşta olan bağımsız İran’ı yok edişini sadece izlemekle yetindi. Bu olayda devrimci İran halkının birçok temsilcisi Tahran ve Tebriz sokaklarında asılarak öldürüldü.59 İngiliz kapitalistlerse hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi ellerini yıkayıp kenara çekildiler. Finansal açıdan kendisine bağımlı olan Çarlık Rusyası’nın karşısına çıkmayan İngilizler İran halkı için parmağını bile kıpırdatmadılar. Dahası İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Grey Petrograd’daki İngiliz Büyükelçisi Buchanan’a talimat vererek Çar Hükümeti, Kuzey İran’ın ötesine askerî birliklerini geçirmediği müddetçe İngilizlerin bu saldırıya karşı çıkmayacağı konusunda Ruslara bilgi vermesini istedi.

W. E. Gladstone (1809-1898): İngiltere’de 1868’den 1894’e kadar dört dönem başbakanlık yapan politik lider. 59 1906’ta yaşanan kitlesel bir ayaklanma İran’da demokratik hakları genişletir ve Şah’ı bir millet meclisi toplamaya zorlar. Haziran 1908’de Lyakhov’un komutasındaki birlikler meclise karşı gerici bir askerî darbe gerçekleştirirler. Çar ile yapılan anlaşma uyarınca Lyakhov liderliğinde, Şah’a bağlı, Kazak Tugayı adında paralı askerlerden oluşan bir birlik oluşturulur. Tahran’da başarılı olan cunta, Tebriz ve ülkenin diğer yerlerinde silâhlı eylemler gerçekleştirir. Kısa bir süre sonra devrimci güçler Tahran’ı ele geçirirler ve anayasal hükümeti yeniden ilân ederler. 1909’da ise Çar’a bağlı birliklerin başlattığı şiddetli saldırı gericilerin tekrardan hâkimiyeti ele geçirmesine yardım eder. Devrimci hareket, ülkenin büyük bir bölümünü işgal eden İngiliz ve Rus birliklerince tedrici olarak ezilir.
58

44

Rekabet içindeki iki haydut İran’ı iki parçaya ayırma konusunda anlaştı. Kuzey İran Lyakhov’a bağlı cellâtların kontrolündeydi, Güney bölgesi ise İngilizlerindi ve Rusların Hindistan’a yönelik geliştirecekleri olası saldırıya karşı bir engel olarak kullanılıyordu. Britanya ve Rusya’nın Doğu halkları ile ilgili olarak kendi aralarında verdikleri mücadelenin yerini son yıl içinde yeni bir mücadele biçimi aldı. Dünya genelinde hüküm süren bu mücadele, İngiliz ve Fransızların bir grup olarak bulundukları ve Çarlık Rusyası ile kol kola hareket ettiği İtilaf Devletleri ile Almanya’nın önderlik ettiği diğer grup arasında cereyan etmektedir. Tekrar gördüğümüz üzere, bir yandan İngiliz bir yandan Alman kapitalistleri Yakın Doğu’ya gitmelerindeki niyetin bu bölgeye medeniyet getirmek, halkı okuryazar kılmak ve makine kullanmayı öğretmek olduğunu söylerken, kendi aralarında Türkiye ve İran halklarına ait zenginlikleri ele geçirme konusunda verdikleri mücadelenin danışıklı dövüş içindeki iki haydutun arasında cereyan eden bir mücadele olduğu görülüyor. İngilizler Türkiye’nin Jön-Türk ayaklanması ardından güçlenme olasılığını görür görmez bu ülkeye vurup onu parçalamaya karar veriyorlar.60 Jön-Türk hükümetinin yeni bir ordu kurma, ilerici bir vergilendirme ve yönetim konularındaki çabalarına karşı İngiliz kapitalistler, bu ülkenin kendisi için sahip olduğu muazzam öneme binaen bir ân önce onu bölmek için yollar düşünüyorlar. Britanya’nın Dünya çapındaki gücü küresel anlamda büyüyor. İngiliz sermayesi, bir yandan Güney Afrika madenleri, diğer yandan da Mısır’ın verimli arazilerini elinde tutarak tüm Afrika’ya hükmediyor. Aynı zamanda Britanya’nın Dünya hâkimiyeti için ikinci dayanak noktası olan Hindistan, İngiliz kapitalistler için çalışan 300 milyon köylüsü ile diğer tarafta duruyor. Hindistan ve Afrika’daki mülkleri arasında Türkiye duruyor ve bu yüzden Türkiye’nin yok edilmesi gerekiyor, Britanya bu sayede, Arabistan ve Mezopotamya arasında uzanan trenyolu aracılığıyla Afrika’da elinde bulunan Mısır ile Hindistan’ı birleştirip Doğu halklarından gelecek en ufak direniş girişimini bastıracak askerî birliklerini serbestçe transfer etmek ve buna bağlı olarak da, Afrikalı ve Asyalı milletlere mensup yüz milyonlarca insana hükmetmek istiyor. İngiliz sermayesi Türkiye’yi ölüme mahkûm ederken aynı zamanda Hindistan’da başlamakta olan devrimci hareketi ezmek için de fırsat bulmuş oluyor. Diğer yandan, halk kitlelerinin savunucusu ve kurtarıcısı gibi sunulan Alman sermayesi sadece son söyleneni gerçekleştirebiliyor, çünkü o sizi Kuzey Denizi’nden ele geçirme imkânına sahip olamadığı için Türkiye’nin açıktan parçalanmasına itiraz ediyor. Alman kapitalizmi İran’ın dağılmasını istemiyor çünkü o bu ülkeye serbestçe
60 Jön-Türkler 1899’da kurulan ve subay sınıfındaki genç kuşağa dayanan burjuvademokratik bir harekettir. Amaçları, Türk toplumunu yeniden biçimlendirip modernize etmek ve Sultan’ın despotizmi yerine anayasal monarşiyi getirerek Osmanlı Türk Devleti’nin bağımsızlığını güvence altına almaktır. 1908’de ordudaki Jön-Türk hareketine mensup subayların başlattığı ayaklanma bu hareketin hâkim olacağı bir parlamenter rejime yol açar.

45

giremiyor: tek yol tüm Türkiye ve İran’ı ekonomik anlamda avuçlarının içine almak, Jön-Türk ve İran hükümetleri aracılığıyla sözkonusu halkları sömürmekmiş gibi görünüyor. On milyonlarca işçi ve köylünün ölümüne, on milyonlarca kadının dul, bir o kadar sayıda çocuğun yetim kalmasına ve milyonlarca insanın sakatlanmasına sebep olan 1914 Dünya Savaşı, İngiliz-Fransız grubu ve Alman ekibinden hangisinin Doğu halklarına mensup yüz milyonlarca işçi ve köylüyü köleleştireceği ile ilgili bir savaştı. Bu savaş, her iki tarafta da mazlum milletlerin kurtuluşu şiarı adına sürdürüldü. İngiliz kapitalistler 1908’de Jön-Türkler’in iktidara gelişini selâmlayıp onlarla müttefik olabilecekleri beklentisi ile hareket ederken, birden kalplerinde muazzam bir nefret hâsıl oldu ve Türk hükümetinin yok edilip Türk halkının parçalanması gerektiğine karar verdi, bunun sebebi de, Araplar, Suriyeliler ve Ermeniler gibi Doğu’nun kültürlü halklarının kurtulmasına dönük ihtiyaçtı. Savaşın başlatılmasının sebebi, Sultan ve Jön-Türklerin mutlak hâkimiyetine son vermek ve Doğu’nun kültürlü halklarını kurtarmaktı! Bu savaşın sonunda ne oldu? Yoldaşlar, savaşın sonunda Alman kapitalizmi hezimete uğradı, Doğu’daki hiçbir işçi ve köylü gözyaşı dökmek zorunda kalmadı. Ancak savaş sonunda kazanan İngiliz emperyalizmiydi. Bu zaferin anlamı neydi? Doğu halkları bunu kavramış durumdalar. Sözkonusu zafer, İngiliz donanmasının İstanbul’u işgal etmesi, Boğazlar’ı kontrol altında tutması, İngiliz yayılmacılığının Arabistan ve Irak’a ulaşması, Fransız güçlerinin Suriye’yi, Yunan güçlerinin de İzmir dâhil Anadolu’nun batı bölümünü ele geçirmesi anlamına geliyor. Güney Anadolu İtalyan ve Fransız birliklerce fethedildi; bu fetih ise kısa bir süre için değil, Sultan’ın mutlakiyeti tasfiye edildiği süreçte oraya yerleşmek ve Suriye, Mezopotamya ve Arabistan gibi bağımsız, hür devletler yaratarak Türkiye’yi paramparça etmek amacıyla yapılıyor. Yoldaşlar, bu hürriyetin nemenem birşey olduğuna dair elimizdeki en önemli delil Fransız ve İngiliz basınıdır. Fransa bağımsız Suriye sözü verdi ve bu işi Emir Faysal61 adında birine ihale etti. Ancak kısa bir süre sonra Faysal Fransız kapitalistleri ile yaptığı dansta uygun adımları atmayınca Fransız birlikleri Şam’ı işgal etti, Faysal’ı devirdi ve bugün itibariyle da Fransız kapitalistlerinden hoşlanmayan herkesi sınır dışı ederek Suriye’yi bütünüyle kontrol altında tutuyor ve Suriye halkına kendi yasalarını dayatıyor. Aynı gülünç durum, İngilizlerin bağımsız Irak konusunda sarf ettikleri sözlerde de görülüyor. İki buçuk milyonluk bir ülkede bağımsız bir devlet kurmak amacıyla İngiliz sermayesi yılda iki yüz elli bin Sterlin harcıyor. Bu noktada şu soru gündeme geliyor: İngilizler böylesi bir cömertliği neden yapıyorlar? Bu sorunun cevabı Fransız ve İngiliz sermayeleri arasındaki kavgada gizlidir. Parlamento’da İngiliz sermaye-

I. Faysal: (1885-1933) 1918’de Şam’ı ele geçiren Arap güçlerine önderlik etti. 1920’de Fransızlar tarafından zorla çıkartıldı. 1921’de İngilizlerin desteğiyle Irak’ta kral oldu.
61

46

sinin Irak’ın zenginliğine el koyup koymaması ya da İngiliz sermayesinin bu ülkede kimi imtiyazlar elde edip etmemesi bir yana, İngiliz hükümetinin bu kadar büyük miktarlarda parayı neden akıttığı kendisine sorulduğunda, Britanya Başbakanı Lloyd George Britanya’nın sultanın kendilerine bahşettiği imtiyazlar dışında konuyla ilgili başka hiçbir imtiyaza sahip olmadığını söyleyerek cevap verdi, fakat bu cevabın ne anlama geldiği Fransız Dışişleri Bakanı Mösyö Pichon tarafından izah edilince İngiliz kapitalistlerin Irak’taki tüm petrolün -ülkedeki Arapların tek zenginlik kaynağının- kontrolünü ele geçirme niyetleri gözler önüne serilmiş oldu. Bu petrol, Alman kapitalistleri ve Türk hükümetinin mülkiyetindedir. Bugünlerde İngilizler Fransızlara petrolün yüzde 25’ini kullanmasına izin veriyor, kendisi ise kalan yüzde 75’i kontrolü altında tutuyor. Doğu halklarının kibar olduğu bilinir ancak bu Doğu Halkları Kurultayı’nda şunu söylemeliyim ki, Bay Lloyd George bir yalancı ve üçkâğıtçıdır, çünkü o gerçeği gizliyor ve İngiliz kapitalizminin Irak’a el koyma amacının Arapları Türk zulmünden değil, onları Doğu’nun zengin ülkelerinden biri hâline getirebilecek olan petrolden mahrum etmek olduğunu söylemiyor. [Alkışlar.] Yoldaşlar eğer İngilizlerin, Fransızların ve Amerikalıların Ermenileri onlarca yıl aralıksız nasıl kışkırttıklarını, Türkler ve Kürtlerle nasıl savaştırıldığını, kendilerine nasıl hürriyet ve kültürel gelişme vaatleri verildiğini öğrenmek -Ermenistan’ın hakları için nasıl ayağa kalktıklarını anlamak- istiyorsak, Amerika’daki Ermenilerin güvenilir, resmî organı olan derneğin kendi yayınlarında bu kurtuluşun zaman içinde nasıl bir biçim aldığıyla ilgili yazısına başvurabiliriz. New York’ta yayınlanmakta olan New Armenia (Yeni Ermenistan), Fransızların kendileri ile birlikte Maraş savunması ve gönüllü sevkiyatı ile ilgili olarak bir sonraki adımda İskenderun’u vaat edip Ermenileri nasıl kandırdıklarını anlatıyor. Fakat savaşın sonunda Fransız yayılmacılığı Maraş’ı terk ettiğinde yirmi bin Ermeni, tek tek her birini Fransa’nın yanında Türkiye’ye karşı savaşmış bir düşman olarak gören Kemâl Paşa’nın insafına bırakılıyor ve Paşa birini bile sağ bırakmıyor.62 Şimdilerde ise Amerika, Ermenistan’ın kurtarıcısı rolüne bürünmüş görünüyor ve Ermenileri tarihsel bir alınyazısı sonucu birlikte yaşamaya mecbur olduğu halklara karşı savaşması için kışkırtıyor. Zaman zaman Amerika, bu ülkeye halkın açlık ve soğuktan kurtulması için kâfi gelmeyecek miktarlarda malzeme ile yüklü gemiler yolluyor. Bildiğiniz üzere Sovyet Rusya bolşevizminden tümüyle nefret eden Ermenistan Cumhuriyeti, bir dizi burjuva entrikasının hâkimiyeti altında ve İtilaf Devletleri’ne hizmet ediyor ancak onlardan herhangi bir kurtuluşun beklenemeyeceğini anlamış
62 21 Ocak 1920’de Türk güçleri Maraş’taki Fransız garnizonuna yaptığı saldırıda bu bölgede yaşayan yüzlerce Ermeni’yi öldürür. Çarpışmadan üç hafta sonra Maraş’a ilerleyen Fransızlara bağlı kurtarma timi hiçbir açıklama yapmadan geri çekilir. Fransız garnizonunun tahliye edilmesi Ermenilerin ülkenin tüm güney bölgesinden kovulması sürecini başlatır. Tüm bu operasyon boyunca sekiz bin Ermeni öldürülür.

47

olduğundan bugün itibariyle kendisini Sovyet Rusya’yla barış yapmaya mecbur hissediyor. Şu soru da sorulabilir: Arapları petrolden kurtarmak için Mezopotamya’da seksen bin asker bulunduran İngilizler birliklerini neden Ermenistan’a göndermiyorlar? Önde gelen İngiliz gazetelerinden biri olan Manchester Guardian bu soruya 12 Mayıs’ta yayımlanan bir makalesinde açık yüreklilikle cevap veriyor. Gazete, bunun sebebinin Ermenistan’da halktan “kurtarılması” gereken ölçüde bir petrolün bulunmaması olduğunu söylüyor: Ermenileri soymak imkânsız o hâlde onların soyulmalarına göz yumulabilir. Ayrıca gazete, Irak petrolleri ile ilgili İngiliz hükümetinin sahip olduğu bakış açısının, Ermenilerin kanı ile ilgili olarak Ermenilerin sahip oldukları bakış açısı ile kıyaslandığında, bu kıyaslamanın İngiliz Hükümeti’nin utancı ve rezilliği ile yüklü olduğunu söylüyor. Üstelik tüm bunları devrimci İngiliz işçileri değil, eleştirilerinin ağırlığına rağmen Lloyd George’a yakın olan bir burjuva gazetesi yazıyor. İngiliz kapitalistler, müttefiklerin tüm girişimlerine rağmen Rus işçi ve köylüsünü yok eden Çarlık Rusyası ve Rus kapitalizminden İran’ı nasıl özgürleştiriyorlar? İngiliz kapitalistler her zaman ve her fırsatta İran ile ilgili görevlerinin sadece bu ülkeyi özgürleştirmek olduğunu söyleyip duruyorlar. Dahası Britanya’nın şimdiki Dışişleri Bakanı Lord Curzon otuz yıl önce yayımlanan İran’la ilgili kitabında63 şunları belirtiyor: İran ile ilgili politikasında Britanya’nın görevi bu ülkenin hürriyetini desteklemekten ibarettir. Oysa geçen yılın Ağustos ayında İngiltere ve İran arasında imzalanan anlaşma ülkeye getirilmek istenen sözkonusu hürriyetin ne tür bir hürriyet olduğunu açıkça göstermektedir. İki milyon Sterlin değerindeki altın karşılığında Britanya hükümeti tüm İran’ı İran hükümetinden -yani İngiliz uşaklarından- satın aldı. İki buçuk milyon Sterlin değerindeki altın karşılığında İngilizler İran’ın maliyesini, ticaretini ve ordunun yeniden organizasyonunu kontrol altına alma hakkını elde etti. Bu politikanın açık bir delili, geçen yılın 17 Ağustos’unda Fransız hükümetinin gazetesi Le Temps’in şu ifadesinde somutluk kazanıyor: “Ordusunu İngiliz subayların, maliyesini de İngiliz uzmanların eline teslim etmesi sebebiyle İran hükümeti, egemenliğini sürdürmesi için gerekli olan tüm kaynakların bağımsızlığını yitirmiştir.” Bu cümle Fransız hükümetinin gazetesine aittir. Yoldaşlar, tüm bunlar ne anlama geliyor? Ne eksik ne fazla, meselenin özü şudur: Fransa’nın önderliğinde ilerleyen kapitalist İtilaf Devletleri, Doğu’yu meydana getiren yüz milyon insanı köleleştirmek amacıyla kendisine rakip olan haydut Almanyayı bertaraf etmiştir. Doğu’daki köylü halk için bunun anlamı, eskiden sultanın hizbine, her çeşit şaha, emire ya da hana ödemek zorunda olduğu haracın bu sefer iki katını ödemek zorunda kalacak olmasıdır. Haracı hem kendi sömürücülerine hem de bu sömürüyü süngülerle koruyan Fransız ve İngiliz güçlerine verecektir.

Curzon, G. N., Persia and Persian Question (İran ve İran Meselesi), Londra, Cass: 1966; kitabın ilk özgün basım tarihi 1892’dir.
63

48

Örneğin, Türkiye’de tahta sabandan demir ve buharlı sabana doğru ilerlemek için gerekli olan doğal kaynaklar ve kendi okullarına sahip olma imkânı mevcutken, şimdi Fransız ve İngiliz kapitalistlerin Yakın Doğu’nun zenginliklerini ele geçirmesiyle, Türkiye ve İran’daki zenginler Doğu halklarının kültürel gelişimini gerçekleştirmek yerine kendi kârlarını artırmak için çabalayacak ve Londra’daki bankerler bu süreçte elde ettikleri kârlar sayesinde Avrupalı işçileri sömürürken elde ettikleri keyfin kat be kat fazlasını tadacaklar. [Alkışlar.] Yoldaşlar, İtilaf Devletleri’nin zafer kazanmaları sonucunda Doğu’da yaşayan yüz milyonlarca insan tam anlamıyla köleleşme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Bu en korkunç olasılıktır ama gene de Tanrı bağışlayıcıdır. Eğer, ölümcül yaralarını gizlemek için uğraşıp duran Dünya Savaşı’nın galiplerine karşı Doğulu emekçi kitleler Avrupalı işçilerle birlikte ayağa kalkarlarsa bu olasılık bir kâbus gibi gelir geçer. Yoldaşlar, muzaffer sermayenin durumuna, özellikle bu savaşın galiplerinin sahip oldukları ekonomik duruma bakacak olursanız, Alman sermayesini alt etmek için sırtlarına ve omuzlarına kaldıramayacakları ağırlıkta yükler aldıklarını, bu yükler altında ciddî çatlakların oluştuğunu görürsünüz. [Alkışlar.] Şu ânda elimde sözkonusu muzaffer ülkelerin devlet borçlarına ait rakamlar bulunuyor. Fransız Hükümeti savaş boyunca 200 milyar Frank borçlanmış. İngiliz hükümeti 160 milyar, İtalyan hükümeti ise 200 milyarlık bir borç yüküne sahip. Bu, Amerika hariç tüm muzaffer kapitalist ülkelerin, bu çok zengin ülkelere ait maddî varlığın yüzde elli ile yetmiş beşini boş yere havaya savurduğu ve esasında savaşı kaybettiği anlamına gelmektedir. Yani bu hükümetlerin hiçbirisinin malî iflastan kurtulmak için gerekli olan kaynağı bulamayacağı açıktır. Eğer bu hükümetler borçlarını ödemek isterlerse ülkelerindeki maddî varlığın üçte ikisini bir ân önce kamulaştırmaları gerekmektedir. Bu da, toplam nüfusun sadece üçte birinin geçmişte olduğu biçimiyle yaşayacağı anlamına gelir. Ancak bunu yapmaları mümkün değildir. Bunların yanı sıra, muzaffer güçlerin bu zorluktan nasıl kurtulabilineceğine ilişkin kendi aralarında tartışmakta olduklarını da görmekteyiz. Muzaffer devletler arasında en zayıf olanları, İtalyan ve Fransız hükümetleri borçların biraraya toplanması ve ortaklaşa ödenmesi yönünde İngiliz ve Amerikalı kapitalistlere çağrıda bulunmakta, en zengin devlet hangisi ise onun tüm borçları kapatması talep edilmektedir. Fakat kendi borçlarını ödeyememeleri sebebiyle İngiliz ve Amerikalı kapitalistler İtalyan ve Fransız kapitalistlerin borçlarını ödeme konusunda yan çizmektedirler. İngiliz ve Amerikalı kapitalistlerin tek dileği başka halkların kan dökmesi, Rus köylülerinin, Fransız, İtalyan işçi ve köylülerinin savaşa gidip İngiliz kapitalistlerinin çıkarları uğruna ölmesidir ama borçların ödenme meselesi gündeme geldiğinde ilk ağızdan şunu söyleyebiliyorlar: “Dostluk başka borç başka, o yüzden borçlarınızı ödeyin.” [Alkışlar.]

49

Yoldaşlar, muzaffer kapitalistlerin bugüne dek ürettikleri metalar için önemli bir çıkış kapısı olan ve kendisine muazzam miktarlarda hammadde sağlayan Rusya’yı parçalamak için uğraştığını ve Avrupa’nın teknik açıdan en gelişmiş milletini, Almanya’yı yok etmeye çabaladığını, bu sayede kendi varlığına ait kökleri söküp attığını gördükçe mutlu oluyoruz. Biz biliyoruz ki, İngiliz ve Amerikalı kapitalistlerin karşısında her türlü metaya, makineye ve üretim tarzına aç olan milyonlarca Doğulu var ve pazar arayışında olan kapitalistler ürettiklerini onlara satmak zorunda ancak Doğu insanının cebinde o metaları satın alacak beş kuruş para bulunmuyor. Sonuç olarak, tüm Dünya emperyalizmi kapsamlı bir krizin içinde boğuluyor. Aynı zamanda yüz milyonlarca insan ayakkabı ve pantolon bulamıyor, Amerika ve Britanya’da ürünler birikiyor ve bu ülkeler fabrikaları kapatma tehdidinde bulunuyorlar. Tüm olup biteni gören ve dört yıldır av gibi takip edilen emekçi kitlelere şu söyleniyor: bu savaşta sizler Kayzer’in ve Türkiye Sultanı’nın mutlak hâkimiyetine son veriyorsunuz ve bu sayede adalete, ekmeğe ve hürriyete kavuşuyorsunuz. Oysa halk kitleleri açlık ve soğuk tehdidi ile karşı karşıya. Kitleler ayaklanıyorlar ve taleplerini giderek daha gür bir sesle dillendiriyorlar. Uzun tarihi boyunca Britanya böylesi bir grev dalgası ve güçlü işçi gösterilerine tanık olmuyor. Britanya başbakanları içinde en kurnaz burjuva politikacısı olan Lloyd George, Britanya Parlamentosu’nda Nisan ayında yaptığı bir konuşmada ülkesinin toplumsal bir devrimle karşı karşıya geldiğini açıkça ifade ediyor.64 Bu ifade, uzun zamandır kalplerinde devrim ateşi yanan İngiliz komünistlere ait değil. Bu, Britanya Başbakanı’nın işçilere karşı burjuvazinin birleşmesi gerektiğine dair yaptığı bir uyarıdır. Aynı şekilde Amerika’da da grev dalgalarına tanık oluyoruz. Müttefik ülkelerinden biri olan İtalya’da, sadece mücadelenin yükselişe geçtiğini değil, devrimin gerçek manada kapıya dayandığını görüyoruz. İtalyan Hükümeti kendisini sadece süngülerin yardımıyla ayakta tutuyor; caddelerde her gün işçiler vuruluyor.65 Mösyö Clemenceau, Alman mutlakiyetine karşı elde edilen zaferden sonra bolşevizmin Fransa için bir tehlike olmadığını, çünkü onun savaştan muzaffer çıktığını ve sadece zarar görmüş insanları etkilemekte olduğunu söylüyor. Ama gene de Fransız hükümeti nedense zindanlarını Fransız komünistleri ile dolduruyor. Ölüm korkusuyla ayaklanma ve devrimden çekindiği için gemicileri öldürüyor.

Radek büyük olasılıkla Lloyd George’un 18 Mart 1920’de yaptığı konuşmaya atıfta bulunuyor. Bu konuşmasında George, “anarşi, devleti çökertme ve otokrasi” gibi konularda işçi sınıfından gelen tehditlere karşı İngiliz burjuvazisinin iki büyük partisi olan Liberallere ve Muhafazakârlara, “ortak cephe”de birleşme önerisinde bulunuyor. 65 1919-20 arası dönemde İtalya arka arkaya kitlesel grevlere ve toprak işgallerine tanık olur. Polisin yaptığı misillemeler geride yüzlerce ölü bırakır. Bakû Kurultayı’nın yapıldığı günlerde bu ayaklanma ülke geneline yayılan fabrika işgalleriyle tepe noktasına ulaşır.
64

50

Bugün itibariyle Avrupa ve Amerikalı proleterler kapitalizmi yıkmak ve hürriyet, kardeşlik ve emeğin hükümranlığını kurmak için ayağa kalkıyorlar; evet yoldaşlar bugün itibariyle İngiliz emperyalizminin burnunun dibinde, İrlanda’da, Mısır’da ve Hindistan’da Britanya’nın köleleştirdiği halkların devrimci mücadelesinin giderek büyümekte olduğu görülüyor. Yoldaşlar, İrlanda işgal edilmiş bir ülkedir. İrlanda’da İngiliz Hükümeti İrlanda halkına karşı bir kale inşa etmek zorunda kalmıştır. İrlanda’da düzinelerce İngiliz polisinin ve askerinin sokak ortasında ölüsü bulunuyor. Mısır’da sadece profesyonel aydın işçiler, öğrenciler ya da hizmetkârlar sokaklara çıkmıyor, savaş boyunca birer yük hayvanı olarak kullanılmış olan fellahlar66 da artık gösterilere, demiryolu ve telgraf işçilerinin başlattığı grevlere iştirak ediyorlar. Hindistan’da yalnızca teröre dayalı bir mücadeleye ve entelejansiya arasında ajitasyona değil, üçyüzbin insanın dâhil olduğu ve millî kurtuluş davasında sermayenin boyunduruğundan kurtarmak amacıyla Hintli işçileri birleştiren grevlere de tanık olunuyor. Yoldaşlar, yıllar önce Profesör Seeley tarafından Kur’an’ın bir çeşidi olarak İngiliz emperyalizmi için yayımlanan ve Hindistan’a gönderilen İngiliz subayların eğitiminde kullanılan bir kitapta İngiliz emperyalizminin yılmaz bir savunucusu olan yazar şu meseleyi tartışmaktadır: “Bir avuç İngiliz nasıl oluyor da yüz milyonlarca Hintli’yi ayakları altında ezebilmektedir?” Yazar cevabında bunun büyüyle ve sihirle bir ilişkisinin olmadığını söylüyor. “Hindistan’da ülkenin bir yarısı diğer yarısı ile İngiliz sermayesi adına savaşıyor. Eğer Kuzey’de bir ayaklanma baş gösterirse Güney’deki Hintli köylüler buna karşı harekete geçiriliyor ve asker olarak kullanılan bu köylülerin yardımıyla ayaklanma bastırılıyor. Eğer Batı’da bir ayaklanma çıkarsa üzerlerine Doğu’daki Hintliler yollanıyor ve bu sayede ülke kontrol altında tutulmuş oluyor. Bu İngiliz emperyalizmine dönük savunu sözlerine halkın açlıktan kırıldığı için devrime eğilim gösterdiğini söyleyerek devam ederse, ben de bu cevabı hiç de inandırıcı bulmam ve eğer yaşayamıyorlarsa ölürler ama bu ölümü takiben devrimin gelmediğini söylerim. Britanya’da herkesin açlıktan ölme hürriyeti vardır ve eğer insanlar bunu istemiyorlarsa, bu devrimin gerçekleşeceği anlamına gelmez.”67 Bu yazara göre, devrimin olabilmesi için insanların kafalarını kaldırması, kurtuluş ümidi taşımaları ve kendi güçlerini hissetmeleri gerekiyor. Yoldaşlar bizler eminiz ki, Doğu halklarının İngiliz kapitalistlerine, daha doğrusu İngiliz vampirlerine ölmek istemediklerini, umutlu olduklarını ve kendilerini güçlü hissettiklerini ispatlayacakları gün gelip çatmıştır. Yoldaşlar, bugüne dek herkes, sömürücülere karşı galip gelmiş işçi ve köylüleri göremediği ve onların İngiliz emperyalizminin göğsüne ayakları ile bastırdığına tanık olmadığı için ayaklanmalarına rağmen sürekli kendi za-

66 67

Fellah: Arapça konuşan ülkelerde köylü ve tarım işçisi. Bkz.: J. R. Seeley, The Expansion of England (İngiltere’nin Genişlemesi), Boston, Roberts

Bros.: 1883, s. 233-34.

51

yıflıklarına teslim olmuşlardır. Fakat siz yoldaşlar, İngiliz emperyalizminin bile yenilebileceğini görmüş bulunuyorsunuz. Rusya işçi ve köylüleri ayaklanıp Çar’ın, burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarını devirdikten sonra işçi ve köylü hükümetini kurduğu günlerde tüm ülkelerdeki burjuvazi Sovyet Rusya’yı yıkıp yeniden Rus işçi ve köylülerini esaret altına alabileceğinden fazlasıyla emindi. Rus subaylarına, kapitalistlere ve toprak ağalarına görevler verdi, onlara üniforma, cephane ve askerî araçlar gönderdi ve Sovyet Rusya karşıtı bir dizi kampanya başlattı. Aldatılmış Çekoslovak askerlerin nasıl satın alındığını, elli bin kadarının Sovyet Rusya üzerine ne niyetlerle gönderildiğini68 ve Sovyet Rusya’ya karşı önce Kaledin ve Kornilov’un, ardından Kolçak, Yudeniç ve Denikin’in ne amaçlarla kışkırtıldığını hatırlıyorsunuz. İngiliz tankları, gaz bombaları ve mermilerinin yardımıyla, Denikin ve Kolçak yarım milyonluk güçlü bir ordu kurdu ve Sovyet Rusya karşıtı bir kampanyaya başladı. Tüm kapitalist Avrupa’nın gözü Kolçak’ı izliyor, ona tüm güçleriyle yardım ediyordu. Rusya’nın tüm yolları kesilmişti, dışarıdan tek bir mermi bile temin etmesi imkânsızdı, sakat kalan evlatları için tıbbî destek alması bile mümkün değildi. Tüm bunlara rağmen, Rusya işçi ve köylüleri ayağa kalktı, silâhlandı ve muzaffer Kızıl Ordu’yu yarattı. Yudeniç, Kolçak ve Denikin’i paramparça etti. [Alkışlar.] Berlin’de bir Alman hapishanesindeyken okuduğum bir gazeteyi hatırlıyorum: gazete, “Yarın, yani Salı günü, eski Rus Büyükelçiliği şapelinde Petrograd’a doğru ilerleyen General Yudeniç adına dua etmek için görkemli bir tören düzenlenecektir.” diye yazıyordu. Fakat Yudeniç Petrograd’a, Denikin ise Orel’e varmadan yenilgiye uğradı. İşçi ve köylülerin ordusu onları geri püskürttü. Kolçak, Denikin ve Yudeniç ülkeyi terk etti. Şimdi işçi ve köylülerin iktidarı Wrangel ve Beyaz Polonya’yı ülkeden söküp atarak işini tamamlayacak ve tüm bu yaşananlar ayaklanmakta olan Doğu halklarına mükemmel bir emsal teşkil edecektir. Doğu’nun işçi ve köylüleri sömürüden kurtulmak istiyorlarsa zafer için uğraşmaları gerekiyor, çünkü düşmanları ekonomik yıkım sebebiyle zayıflıyor, çünkü işçi ve köylülerin kızıl Sovyet Rusya’sı düşmanı mahvediyor. Yakın Doğu’daki işçi ve köylülerin elde edeceği zafer sadece kendi bilinç düzeylerine ve iradelerine bağlıdır. Sovyet Rusya ile birlik oldukları takdirde hiçbir düşman gözünüzü korkutamaz, hiç kimse İranlı, Türk ve Hintli işçi ve köylülerin sebep oldukları akıntıyı tersine çeviremez. Sovyet Rusya’nın dört bir yanını düşman çevirmiş fakat şimdi o sadece kendisi için değil, Hindistan, İran ve Anadolu’daki köylülere, tüm mazlumlara yetecek miktarda silâh üretebilecek ve onları ortak mücadele ve zafere taşıyacak duruma gelmiştir. [Alkışlar.]

Birinci Dünya Savaşı boyunca Çek ve Slovak savaş mahkûmları arasından toplanarak Rus Ordusu’na alınan Çekoslovak birlikler 1918 Mayıs’ında Sovyet Hükümeti’ne saldırır. Saldırı Müttefik Devletler tarafından desteklenir.
68

52

Kapitalistler kitleleri sömürmek amacıyla Doğu’ya geldiklerinde, onlara “kurtuluş”tan bahsetmişlerdir; aldatılmalarla dolu bir yığın zor tecrübe yaşamış olan işçi ve köylülerin geri kalmış kesimlerinde belli bir güvensizlikle karşılaşmamızın sebebi budur. Onların bize sorduğu soru şudur: “Ortaya koyduğu ilkeler konusunda Sovyet Rusya samimi mi, vaatlerini tam anlamıyla yerine getirecek mi?” Yoldaşlar, itiraz etmeksizin bu tür sorulara cevap vermenin yararı yoktur ve bu sorular aklî delillerle birlikte cevaplandırılmalıdır. Sovyet Rusya artık tek bir kölenin ve efendinin, tek bir zenginin ve fakirin olmaması için doğmuştur. O kendine yeterli muazzam bir ülke olarak bugün Rus işçi ve köylülerinin kanını emen tüm bitleri, parazitleri ve vampirleri söküp atmıştır. Kendi gücüyle Rus halkını bugüne kadar tanık olunmamış bir yüksekliğe çıkartabilir. Rus köylüsü ve Rus işçisinin ekmek bulmak için başka ülkelere gitmesine gerek yoktur, kendi ülkesinde üreteceği ürünler onun için kafîdir; onların başka topraklarda maden aramasına da gerek yoktur, kendi evinde muazzam bir hazine mevcuttur. Rus işçi ve köylüsünün kalbinde hürriyet arzusu yatmakta, bu sebeple o kalp başka halkları köleleştirmeye ihtiyaç duymamaktadır. Rus işçi ve köylüsü ya Dünya sermayesinin kendisini ya da kendilerinin Dünya sermayesini yok edeceğini bildiğinden, Sovyet Rusya işçi ve köylüleri ile kapitalist ülkelerin uzun süre birarada yaşaması mümkün değildir. Rus işçi ve köylüleri İngiliz kapitalistlerine vurmadıkları ve Fransız kapitalistlerini ezmedikleri sürece kendilerinin ezileceklerini çok iyi bilmektedirler. Rus işçisi, bir süreliğine onlarla barışı zorlayabilir, hattâ anlaşma imzalayabilir, bu süre zarfında diğer ülkelerde devrimin güçlenmesini bekleyebilir, ancak o, emeğin ülkesi ile sömürünün ülkeleri arasında kalıcı barışın mümkün olmadığını bilmektedir. Bu sebeple Sovyet hükümetinin Doğu politikası, Doğu halklarını ateş hattına atıp onlara ihanet ederek Rus Sovyet Cumhuriyeti adına kimi avantajlar elde etmeyi düşündüğü diplomatik bir manevra değildir. Brest-Litovsk’ta69 baştan ayağa silâhlı Alman emperyalizmi kendi kararlarını dayatarak bizi savunmasız bıraktığında elimizdeki kimi bölgeleri feda etmek zorunda kaldık. Doğu’nun işçi ve köylüleri, bizim size yenilmek yerine sizi paramparça etmek isteyen vahşi hayvana istediği lokmayı önereceğimiz durumlar olacaktır. Biz kendi adımıza bu tarz durumlarla karşılaştık, fakat size bağlılığımız bizim kaderimizdir: ya Doğu halkları ile birleşip Batı Avrupa proletaryasının zaferini hızlandıracağız ya da bizler ölecek siz de köle olacaksınız. Bu yüzden yoldaşlar, buradaki mesele, insanların bugün ittifak kurup bir gün sonra bu ittifakı bozarak düşman olmaları değil, ölüme dek ortak olarak verilmesi gereken
69 Brest-Litovsk Anlaşması, 3 Mart 1918’de Almanya liderliğindeki Merkezî Güçler ile Sovyet Rusya arasında süren savaşa son verir. Anlaşma uyarınca Rusya Letonya, Estonya, Litvanya ve Beyaz Rusya’nın bir bölümünden çekilir, Kars Ardahan ve Batum’u Türkiye’ye bırakır, Finlandiya’nın bağımsızlığını tanır. 11 Kasım 1918’de imzalanan ateşkesten bir gün sonra Sovyet Rusya anlaşmayı geçersiz kabul eder, Versailles Anlaşması sonrasında da yürürlükten kaldırır.

53

mücadeledir. Ortaklaşa çabalarımızla kazanabiliriz. Yoldaşlar, bu ortak zafer karşılıklı fedakârlıklara ihtiyaç duyar. Rus işçi kitleleri üç yıldan beridir açlık çekiyorlar ve Dünya sermayesine karşı elde edilecek zaferi bekliyorlar. Bu yüzden Kızıl Ordu’yu selâmlayıp onun zaferini arzularken, elde ettiği zaferin ve elindeki silâhların milyonlarca Rus işçi ve köylüsünün kanı ve teri ile meydana getirildiğini düşünüyor musunuz? Kendi zaferinizin fedakârlıkta bulunmadan elde edilmeyeceğini artık anlayın. Birçoğunuz açlık çekecek ya da kan dökecek. Bu konuda, ortak dava uğruna ordu kuran, onu silâhlandıran, güçlendiren ve fedakârlıklarda bulunan Sovyet Rusya’ya ve isyan hâlindeki kendi ülkelerinize bakmalısınız. Bunun bolşevik “emperyalizm”i olduğunu, bizim Doğu’ya fetih amacıyla gittiğimizi ve oradan ordumuz için yiyecek temin edeceğimizi söyleyenler yalanlarını işçi ve köylüler arasında bilinçli bir biçimde yayarak onları bölmeyi, bu sayede Dünya’nın efendilerinin onları parçalara ayırıp ezmelerini kolaylaştırmayı düşünmektedirler. Bizim için mesele, fedakârlıkta bulunarak tüm yükleri birlikte taşımak ve zaferi ortak kılmaktır. Bu, bir halkın başka bir halka karşı değil, tüm halklara mensup emekçi kitlelerin bugüne dek tüm Dünya’yı sömürmüş olan bir avuç insana karşı temin edeceği bir zafer olacaktır. Yoldaşlar, başta İngiliz sermayesi olmak üzere tüm İtilaf Devletleri’ne karşı cihat çağrısı yaparken, özellikle Doğu halklarında hareketin henüz yavaş olması sebebiyle, bizler zaferin bugün itibariyle bizim olmayacağını, daha uzun bir zaman boyunca savaşmamız gerektiğini biliyorduk. Kızıl Ordu’nun ve ayrıca İngiliz, Fransız ve İtalyan proletaryasının elde ettiği zaferlere ait haberler uzun bir süre daha Hindistan ve Mısır’daki köylülere ulaşamadan ovalarda ve çöllerde gezinmek zorunda kalacak ve taşıdığı şu mesajı onlara iletemeyecek: ey emekçi insanlar doğrulun ve başkaldırın! Bu zor mücadeleye girerken, bu büyük ülkelerin ve halkların kendi güçlerini ve kapasitelerini geliştirmelerine yardımcı olmalı ve onların farklı deri renklerine, haklara ve görevlere sahip insanların değil, herkesin aynı hakları ve görevleri yüklendiği, hürriyet esası üzerine kurulu bir insanlık için ortak çaba harcamalarını sağlamalıyız. Tüm Dünya kapitalistleri Doğu’nun tehlike arz ettiğini, 300 milyon Hintli, 400 milyon Çinli köylünün başlattığı isyanın insan medeniyetini tehdit ettiğini söylüyorlar. Biz bahsettikleri medeniyeti savaş alanlarında patlayan şarapnellerde, yıkılmış evlerde ve şehirlerde gördük. Kapitalist medeniyet her türlü medeniyet için ölüm anlamına gelmektedir. Kapitalizmin size besili bir hayvanın geleceğini bile temin etmesi mümkün değildir. Bu medeniyetin en kısa sürede yok olması evlâdır. [Alkışlar.] Yoldaşlar, ortak düşmana karşı ortak mücadele bayrağını size teslim ettiğimizde biz çok iyi biliyoruz ki, sizinle birlikte Batılı köle sahiplerinkinden yüz kat daha iyi bir medeniyet yaratırız. Kapitalistler ve mülkiyet sahipleri tarafından zulme maruz kalan Doğu tevekkül felsefesi üretmiştir. Yoldaşlar, biz Doğu halklarının Avrupa’dan daha ileri gittikleri takdirde büyük fatihlerden esinlenen savaşçı duyguların yeniden bir kez daha uya-

54

nacağına inanıyoruz. Yoldaşlar biliyoruz ki, düşmanlarımız bizim Cengiz Han’ın ve büyük birer fetihçi olan İslâm halifelerinin anısına atıfta bulunduğumuzu söyleyecekler. Fakat dün siz, ellerinizdeki hançerleri ve revolverleri fetih amacıyla ya da Avrupa’yı mezarlığa dönüştürmek niyetiyle değil, tüm Dünya işçileri ile birlikte özgür işçiye ait olan yeni bir medeniyet kurmak için havaya kaldırdığınız konusunda bizi ikna ettiniz. Bu yüzden biz de, kapitalist Avrupa yeni bir barbarlık dalgasının ve Hun akınının tehdidi altında olduğunu söylediğinde, onlara şu cevabı veriyoruz: Yaşasın komünizm bayrağı altında Avrupa işçileri ile birlikte yeni bir medeniyet kuracak olan Kızıl Doğu! [Coşkulu alkış sesleri.] Başkan: Çevirilere geçeceğiz. İlk çeviri Türkmence’ye yapılacak ve Yoldaş Bünyatzâde tarafından gerçekleştirilecek. [Beş dakikalık ara için duyuru yapıldı. Oturum saat 20.40’ta yeniden başladı.] Nerimanov: Oturum devam edecek. Şimdi çeviriler yapılabilir. [Çevirmen Türkmence’ye, Özbekçe’ye ve Çeçence’ye çeviriyor. Kartmizov Kumuk diline çeviri yapıyor ve komünist kanada mensup Bünyatzâde Türkmence konuşuyor.] Başkan: Lütfen oturun. Sesler: “Başkan yoldaş, lütfen Özbekçe’ye de çeviri yapın” [Başkan Özbekçe konuşuyor.] Sesler: “Anlaşılmıştır. Lütfen devam edin.” Başkan: Konuşmaları anlayan Özbek yoldaşlar ellerini kaldırsınlar. Sesler: “Çoğunluk. Çoğunluk. Lütfen devam edin. Bir çevirmen çağırın.” [Bir çevirmen Özbekçe’ye çeviriyor. Artmasov Türkmence konuşuyor. ] Başkan: Yoldaşlar, Komünist Partili ve partisizler fraksiyonu, dinlemiş olduğumuz iki raporla ilgili olarak genel bir tartışmanın yapılmasını önerdi. Tartışmanın fazla uzun sürmeyeceği düşünülerek, altı konuşmacının konuşmasına doğrudan geçmemiz gerekmektedir, buna ek olarak, Britanya, Fransa, Bulgaristan ve Amerika partilerinden gelen temsilcilerin konuşmalarına imkân sağlanacak, bu sayede, sadece Doğu halklarına değil, onlara zulmeden burjuvaların ülkelerinden gelen temsilcileri de dinleme şansımız olacaktır: bu öneriyi size sunuyor ve kabul edilmesini umuyoruz. [Alkışlar.] [Bünyatzâde Türkmence konuşuyor, çevirmen konuşmayı çeviriyor.] Komünist kanada mensup Yoldaş Bünyatzâde’yi çağırıyorum. [Ardından Nerimanov da konuşmasını Türkmence yapıyor. ] Çeviriyi Yoldaş Musazâde yapacak. Musazâde: Yoldaş Bünyatzâde, Yoldaş Radek’in sunduğu rapora ilişkin olarak, Doğu’nun uzun bir süredir Batılı emperyalistler arasındaki anlaşmazlığın esas sebebi

55

olduğunu, Doğu’nun kontrolünü ele geçirmek için Avrupalı haydutların kapsamlı bir ittifak kurduklarını söylemiştir. Bu, Üçlü İttifak ve Üçlü İtilaf’ın oluştuğu esas zemine işaret etmekte, her iki gruplaşma da kendi hırsızları adına Doğu halklarını sömürmek ve Doğu’nun tek efendisi olmak arzusu ile hareket etmektedir. Yapılan bu dansın ya da Üçlü İtilaf’ın sonucunda, Britanya’nın desteklediği İtalyaTürkiye Savaşı patlak vermiştir. İtalya’nın Karakalise’ye yönelik kışkırtma olmaksızın yaptığı saldırı İngiliz Kabinesi tarafından hazırlanmıştır.70 Bu savaş Trablus’ta sona ermeden Rusya’nın teşvik edip biçimlendirdiği Balkan Devletleri arasındaki ittifak oluşmuş, bu da eskisi ile aynı amaç doğrultusunda Türk boğazlarının kontrolünü ele geçirme niyetiyle yeni bir savaşın başlamasına sebep olmuştur. Ayrıca Üçlü İttifak ve Üçlü İtilaf Devletleri benzer niyetlerle birliklerini zavallı yaşlı İran’ın üzerine göndermiş, burayı esaret altına alıp sömürmek istemiştir. 1905 Rus Devrimi sonrasında devrim İran’da kendisine yol açmıştır. Mazlum halklar Rus işçileri gibi ayağa kalkmış ve kendi sovyet iktidarını (Gandzemina)71 ilân etmiş ancak Rus devriminin yenilmesi beraberinde İran devriminin de Çar Nicho72las tarafından ülkeye gönderilen General Lyakhov’un müdahalesiyle yenilmesini getirmiştir. İran devrimi de Rus devrimi gibi ezilmiştir. Yoldaş Bünyatzâde Muhammed Ali Şah’ın sürgün ettiği ilk İranlı devrimcilerin burada nasıl idam edildiğini canlı bir biçimde anlatmıştır. Bedbaht Doğu’nun parçalanması için Batılı güçler ve yağmacılar aralıksız mücadele vermiştir. Aynı dönemde Trablus ve Balkanlarda savaş devam etmiş, Fransa Fas’a girmiş, bu bağımsız Doğulu devleti baskı altına almıştır. Üçlü İtilaf’ın bu saldırgan faaliyetinin aynısını Üçlü İttifak, yani Alman grubu da uygulamıştır. Almanya, Doğu ülkelerinde İtilaf Devletleri’ne karşı entrikalar oluşturmaya devam etmiştir. Tam da bu sırada 1914’te, Doğu’yu tümüyle esaret altına almayı amaçlayan milletlerarası savaş patlak vermiştir. Kerenski’nin73 burjuva hükümeti düşünce, Rusya’daki iktidar işçi ve köylülerin eline geçmiştir. Rusya işçi ve köylüleri iktidarı aldıktan sonra Dünya halklarına, özellikle Doğu halklarına seslenerek; “Savaşı durdurduk, kardeşlik elimizi size uzatıyor ve bize karşı başlatılan savaşı durdurmanızı istiyoruz.” demiştir. O günden itibaren Rus işçi ve köylüleri dikkatlerini Doğu’ya çevirmişlerdir. Konuşmasını tamamlarken yoldaşımız Doğu’ya yönelme sürecinin başarıyla tamamlandığını ve ayağa kalkan Doğu’nun bugün Rus proletaryası ile el ele vererek
70 Britanya ve Avrupa’nın diğer büyük güçlerinin diplomatik desteğini arkasına alan İtalya hükümeti Türklerin elindeki Trablus’a (Libya) saldırdı ve burayı 1911’de ele geçirdi. 71 Rusça metinde geçen gandzamina sözcüğü esas olarak Farsça’da ‘meclis’, ‘konsey’ ya da ‘sovyet’ anlamına gelen encümen sözcüğüne denk düşmektedir. 72 II. Nicholas: (1868-1918) 1894-1917 arasında hüküm süren Rus Çarı. 73 A. F. Kerenski: (1887-1970) 1917 Ekim Devrimi’nin devirdiği Rusya Geçici Hükümeti’ni yönetti.

56

güçlerini birleştirdiğini ve şimdiye dek uygulanan tüm haksızlıklara son verdiğini söylemiştir. [Gürültü. Sesler: “çeviriler tam değil, tam çeviri istiyoruz.”] Başkan: Yoldaş Efendiyev74 ilk çevirmenin atladığı bölümlerle ilgili olarak konuşacak. Efendiyev: Yoldaş Bünyatzâde 1917’de Kafkasya’da cereyan eden olaylarla ilgili olarak konuştu ki bir önceki çevirmenin ihmal ettiği bölüm de bu olaylar hakkındadır. Bünyatzâde, Enver75 ve onun gibi bir dizi Türkiyeli emperyalistin, bu ülkeye ve Doğu’ya lezzetli bir lokma gözüyle bakan ve bunun tadını çıkartma istemiyle hareket eden Almanya’nın tahriklerine geldiğini, Almanya’nın bölgeyle ilgili arzularının Bismarck76 programında da yer aldığını söyledi. Doğu’ya bağımsızlık getirirken Almanların o çok bilinen sloganları Drang nach Osten (Doğu’ya ilerleyin) ile hareket ettiklerini ifade etti. Alman emperyalistlerine ait süngülerin yardımını alan Türk güçlerinin, emperyalist bu bölgeye gelmek için can atmasına sebep olan petrol kaynaklarıyla Kafkasötesi’nin en zengin bölgesi Azerbaycan’ı işgal ettiklerini sözlerine ekleyen Bünyatzâde, Kafkasya’da bu savaşı farklı bir açıdan kavrayan grup ve partilerin bulunduğunu söyledi. Bunlar Enver Paşa’nın başında bulunduğu Türkiye’nin bölgeye halkı kurtarmak, Azerbaycanlıları Rus emperyalizminden temizlemek, bağımsızlık, özyönetim ve cumhuriyet getirmek için geldiğini sandı. Yoldaş Bünyatzâde konuşmasında bunun doğru değil yalan olduğunu, çünkü Türkiye’nin Azerbaycan’ı Rus emperyalizminin elinden kurtarıp başka bir emperyalizmin eline teslim ettiğini açık bir dille anlattı. Bu, bölgedeki ülkelerin kanını emmek için orada bulunan İngilizlerin kovulmasını sağlayan tek taraflı bir kurtuluştu. Bu, günümüzde kurtulmuş olduğumuz bir hata ve yanılgıydı. Kafkasötesi halkları ve Azerbaycan’ın sözkonusu sarhoşluk hâlinden uzaklaştığını belirten Bünyatzâde, bölgedeki halkların uyandıklarını ve gerçekleri daha iyi ve doğru biçimde kavradıklarını söyledi. Şimdilerde Sovyet güçleri ve komünist parti, Türk ve Alman emperyalistlerin teşvik ettiği bu grupların elinden inisiyatifi alıp Kafkasya’yı kurtardığında kitleler kendi yollarını bulup yaşananları daha doğru biçimde değerlendirmeye başladılar. Bugün Sovyet Azerbaycan’ı Türk ve Alman emperyalistlerin ülkeye yerleştirdikleri tüm bu gruplardan, partilerden ve kuklalardan kurtulmuş ve sovyet politikasının Doğu’daki eşiği hâline gelmiştir. Bu bağlamda Azerbaycan’ın muazzam bir rol oynayacağı kesindir. Burası kültürel ve maddî açıdan Doğu’nun en iyi ve en zengin ülkelerinden biridir.
74 75

Sultan Mecid Efendiyev: (1887-1938) Azerbaycan Sovyet Hükümeti’nin bir lideri. Enver Paşa: 1908 Jön Türk Devrimi ve 1913-18 arası dönemde Türk Hükümeti’nin lideri.

Ağustos 1920’de Moskova’ya gitti ve Sovyet yönetimi ile dayanışma içinde olduğunu ilân etti. 1921’de Buhara’daki Basmacı ayaklanmasına katıldı. Çatışmada öldürüldü. 76 Otto von Bismarck (1815-1898): 1862-1871 yılları arasında Prusya başbakanı; 1871-890 arasındaki dönem Almanya şansölyesi.

57

Bununla birlikte kitleler yüzlerini tümüyle sovyet iktidarına çevirmiş, son birkaç yılda edindikleri ve onlara birçok şey öğreten tecrübeler, kitlelerin gelecekte katiyetle komünist partinin safında yer alacaklarının, sovyet çizgisi ile kendi politik çizgilerini birleştirip Doğu genelinde sovyet iktidarının muzaffer olması için her türlü çabayı harcayacaklarının politik güvencesi olmuştur. Başkan: İkinci konuşmacı olarak Yoldaş Bahattin Şakir kürsüye gelecek. Çevirmen: [Yoldaş Şakir’in (Türkçe olan) konuşmasını Rusça’ya çeviriyor. ] “Yorumları bir tarafa bırakıp sadece esas noktaları aktaracağım. Avrupa’da savaş başladığında Türkiye fetih niyetiyle savaşa katılmadı. Sadece ülkenin savunulması ihtiyacına binaen savaşa girdi. Türkiye için önem arz eden bir tek mevzu vardı: ya hürriyet muhafaza edilecekti ya da ister Alman isterse İngiliz olsun, koalisyonlardan birinin boyunduruğu altına girecekti. Savaşa girmeden önce Türkler uzun süre düşündüler. Savaşa girmediği takdirde savaşan taraflardan birisi muzaffer olduğu ânda Türkiye’nin hürriyeti sona ermiş demekti. Türkiye’nin savaştan çok önce bile bir fetih politikası ya da yıkıcı bir amacı yoktu. Ülkemizde, yani Türkiye’de memurlar Rus ve Avrupalı memurlardan farklı bir kategoriye aittirler. Türk memuru saf anlamda proleterdir. O Avrupa ve Rusya’daki memurlar gibi yetişmez. Türkiye’nin hâlîhazırda elinde bir plânın bulunduğuna ve Almanya ile anlaşmak üzere olduğuna ilişkin görüş tümüyle yanlıştır. Ülkemizde, yani Anadolu’da tarım meselesi kimi özel yönlere de sahiptir. Bu, oldukça basit bir meseledir. Ülkede büyük toprak ağalarına rastlanmamaktadır. Türkiye genelde güçlü bir burjuva sınıfına sahip değildir ve bu yüzden ne Türk Hükümeti ne de Türk halkı tek başına saldırgan bir politika güdemez. Onların tek politikası vardır: “Bizim başımızı belâya sokmayın ki biz de sizinkini sokmayalım.” Yoldaşlar, bu söylenenler, savaşın uzun bir süre boyunca devam ettiği ve Alman koalisyonunun kendisini muzaffer hissettiği bir dönemde, Türk halkı ve Türk hükümetinin Ermeni, Azeri ve Gürcü devletleri gibi tampon devletler kurma istekleri ile ispatlanabilir. Eğer Türkiye’nin saldırgan bir politika takip ettiği söyleniyorsa, Türk halkı ve Türk hükümetinin Rusya ile arasında tampon devletler kurararak kendisini korumak için bu politikayı tek başına uygulamaya çalışması nasıl izah edilebilir? Hayır, ne Batı’da ne de Doğu’da Türkiye başka halkların topraklarını ilhak etmeye niyetlenmiş, Türkiye bu tarz bir saldırgan politikayı hiçbir zaman takip etmemiştir.” Yoldaş Şakir’in uzun konuşması boyunca söyledikleri bunlardır. Sizlere konuşmanın özetini çevirmiş bulunmaktayım. [Aynı çevirmen konuşmayı diğer dillere çeviriyor. ] Salondan sesler [Türkmence]: “Çevirmen yoldaş, bir önceki konuşmacının konuşmasını çevirdiği konusunda bizlere bir uyarıda bulunmadı, bu sebeple bize çevirmen sanki kendi fikirlerini ifade ediyormuş gibi geldi.” Nerimanov: Evet, o bir çeviriydi. İranlı çevirmen nerede?

58

[Bir çevirmen konuşmayı Farsça’ya çeviriyor. ] Zinovyev: Şimdiki konuşmacı komünist kanattan Yoldaş Haydar Han77. Haydar Han: [Türkmence konuşuyor ve kendi konuşmasını Farsça’ya çeviriyor. Bir çevirmen konuşmayı Rusça’ya çeviriyor.] Çevirmen: Yoldaşlar, öncelikle Doğu’daki kardeşlerimize, her türlü diplomasiden uzakta, açık ve samimi bir üslupla elimizi uzatmak için buraya geldiğimizi söyleyen Yoldaş Zinovyev’in ve Yoldaş Radek’in konuşmalarına dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Yoldaş Radek de konuşmasında elimizi uzattığımızdan ve eğer ölürsek sizinle birlikte öleceğimizi, eğer yaşarsak sizinle birlikte yaşayacağımızı söyledi. 200 yıldır bu tür sözler işitmeyen Doğu halkları için bu ifadeler oldukça önemlidir. Tüm bu süreç boyunca onlar Avrupa sermayesinin kendilerini nasıl katlettiğini görüp işittiler. Avrupa sermayesinin Doğu halklarının kurtuluş mücadelesini nasıl boğduğunu birkaç örnekle göstereceğim. İran’ı ele alalım. Burada devrim Çarlık Rusyası ve İngiliz emperyalizminin liderliğinde kırıldı. Aynı şekilde 350 milyon nüfuslu Hindistan da, cebinde tek bir çakı bile taşıma fırsatı bulamaksızın, kendisini koruma becerisinden mahrum edildi ve İngiliz sermayesi tarafından gayri insanî biçimde sürekli olarak sömürüldü. Hintliler açlıktan ölüyorlar, fakat İngiliz kapitalistleri onların hayatları pahasına görkemli saraylarında yaşamaya devam ediyorlar. Aynı şey Türkiye için de sözkonusudur. Burada söz alan bir yoldaş Türkiye’nin savunma amaçlı bir savaş verdiğini, onun Alman emperyalizminin elindeki bir piyon olmadığını ve kendisi adına emperyalist arzular taşımadığını söyledi. Ancak yoldaşlar bu söylenenler gerçeklerle örtüşmüyor. Türkiye kendince büyük arzular taşımıştır. Tümüyle Avrupalı emperyalistlerin elinde bir piyon görevi oynamıştır. Eğer Türkiye fetih için yanıp tutuşan emperyalistlerle birlikte bu savaşa girmemiş olsaydı, o zaman bugün itibariyle Avrupalı emperyalistler Türkiye’nin emekçi köylüsünü lime lime etmezdi. Yoldaşlar, gördüğünüz üzere, Doğu hâlihazırda uyanmış, İran’da Britanya’ya karşı devrim patlak vermiş, benzer bir hareket Hindistan’da olduğu gibi Türkiye’de de başlamıştır. Burada toplananlar İngiliz ve her türlü emperyalizme düşman olan halkların temsilcileridir ve ben eminim ki bu halklar burada bir karara varıp İngiliz ve diğer emperyalistlere karşı bir saldırı örgütleyecek ve Doğu’yu kapitalistlerin boyunduruğundan kurtaracaktır. [Alkışlar.] Başkan: Bu oturumu şimdi kapatıyoruz ama önce yapmamız gereken bir duyuru var. Her iki kesim de dört oturum yapılmasını kararlaştırmıştır: tarım meselesi, millet ve sömürge meseleleri, sovyetlerin yapısı meselesi ve örgütlenme meselesi. Bu oturumlar şu şekilde yapılacaktır: yirmi delegede oluşan her bir grup ilgili bölümle
Haydar Han: (1880-1921) 1904’te kurulan İran Sosyal Demokrat Parti’nin kurucu üyesi. İran Anayasa Devrimi’ne katıldı. 1920 yazı başında İran komünist hareketine dâhil oldu. Ekim 1920’de hareketin başkanlığına getirildi. İç savaşta Gilan’da öldürüldü.
77

59

bağlantılı olarak bir temsilci seçecektir. Bu yaklaşık olarak 90 üyeye denk düşmektedir. Kurultay’a geçit töreni münasebetiyle ara verileceğinden seçimlerin yarın itibariyle tamamlanması arzu edilmektedir. Seçimler otellerde yapılacak, bu sebeple her otel yirmi delege başına bir temsilci seçecektir. Eğer arta kalan olursa, bunlar gruplara bölüneceklerdir. Elenmesi gerekenler varsa Başkanlık Kurulu bundan haberdar edilecektir. Yarın tüm bölümlerle ilgili çalışmaların tamamlanması gerekmektedir. [Çeviri.]

Oturum gece saat 24.02’de sona erdi.

ÜÇÜNCÜ OTURUM Türkistan, Dağ Cumhuriyeti
4 Eylül

Oturum öğleyin saat 12.13’te Yoldaş Zinovyev’in başkanlığında toplandı.
Başkan: Doğu Halkları Kurultayı’nın üçüncü oturumu başlamıştır. İlk iki raporun tartışılmasıyla devam edeceğiz. Sözü Yoldaş Narbutabekov’a veriyorum. Narbutabekov: Yoldaşlar, konuşmamı yapmadan önce sizi sadece on beş dakika içinde.... [“Duyamıyoruz.” sesleri.]

60

Başkan: Lütfen sessiz olalım, yoldaşımızın sesi biraz kısık. Narbutabekov: Zamanım sınırlı. Tabiî onbeş dakika içinde Doğulu emekçi kitlelerin milletlerarası durumunu tüm yönleriyle tarif etmek imkânsızdır. Sesim de kısıldığı için az konuşabileceğim, lütfen sizde konuşmamı tüm dikkatinizle dinleyin ve kesmeyin. Bu kurultaydan önce yaptığı konuşmada Yoldaş Zinovyev görevlerimizi açık ve kesin bir dille tarif etti. Onlar üzerinde yeniden durmayacağım. Mesele Doğu’da yaşayan emekçi kitlelerse bu meselenin sadece bizim değil, sovyet iktidarı ve kendisini milyonlarca Doğulu içinde belli hedeflere kilitleyen her iktidar için önem arz ettiğinin bilinmesi gerekmektedir. Birçok farklı dilin ve lehçenin (53 civarında) konuşulduğu Doğu’da yaşayan halklara kulak verilmeli, delegeler olarak bizlerin görevi, sovyet iktidarının önüne bölgeyle ilgili talepleri açık ve kesin bir üslupla koymak olmalıdır. Müslüman halkların, özelde Doğulu halkların sovyet iktidarından başka bir iktidarı istemediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bizim başka seçeneğimiz yok. İktidar ya İngiliz kapitalistlerinin ya da Rus ve tüm Dünya emekçi halklarının olacak. Yoldaş Radek’in de belirttiği gibi, ya sovyet iktidarı ölecek ve hepimiz köle olacağız ya da o galip gelip hepimiz hür olacağız. Bu ifadeleri somutta uygulamak için Doğu halkları olarak bizlerin karşımızda sadece iki dünyanın mevcut olduğunu kesin olarak tespit etmemiz gerekiyor: Batı’nın dünyası ve Doğu’nun dünyası. Bildiğiniz gibi Batı, tarihsel gelişme sürecinde yüzyıllar boyunca devlet yapısını en despotik biçimden liberal demokratik cumhuriyete kadar birçok kez değiştirmişken, Doğu’da devletin yapısı değişmemiştir. Rusya bu noktada Avrupa devletleri arasında yeni bir devlet yapısı olarak sovyet iktidarını ilk kez getiren ülkedir. Yoldaşlar, bu bağlamda Batı’nın ve Doğu’nun dünyası birbirine karşıt duruma gelmiştir. Doğu’nun özel bir konumda bulunuyor olması onun psikolojik, kültürel, ekonomik ve dinî yönleriyle birlikte ele alınmasını gerektirmektedir. II. Nicholas ve diğer soyguncular bu tip özellikleri dikkate almadılar. Bizim çıkarlarımız ayaklar altına alındı. Devrimin ilk günlerinde bolşevikler Kerenski’nin kapitalist şiarı “zafere kadar savaş”a karşı “milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” şiarını yükseltti ve bu şiar Rus Devleti’ne mensup 53 millette yankısını buldu. Kerenski’nin kapitalist şiarının başarısız olmasının öncelikli sebebi buydu. Biz Doğu halkları “milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” şiarına güvendik ve bugün de Dünya proletaryasının ideolojik rehberleri ve liderleri olan Lenin, Troçki, Zinovyev ve diğer yoldaşlara güvenmeye devam ediyoruz; ancak aynı zamanda bizler, Müslüman emekçi halkların ve Doğu halklarının sesinin kurultayda duyulmasını da istiyoruz. Eğer bu ses duyulursa, toplumsal devrimi Doğu’da gerçekleştirmek isteyen devlet iktidarı konuyla ilgili görevlerini daha rahat ifa eder ve amaçlarına daha kolay ulaşır. Bizler hürriyet, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin kâğıt üzerinde bırakılmadan, gerçek anlamlarını kaybetmeden pratikte uygulanmasını talep ediyoruz. Kendi adıma

61

ben, eğer bu yapılırsa tek bir Müslüman’ın bile sovyet iktidarı aleyhine el kaldırmaya teşebbüs etmeyeceğinden eminim. Sizler de biliyorsunuz ki yoldaşlar, çok eskiden beri Doğu’da Cengiz Han ve Timur’dan78 eli kanlı Abdülhamit’e kadar, despotizm dışında başka bir hükümet biçimi-ne şahit olunmadı: cennette Ulu Tanrı, Dünya’da sultan. Devletin yapısı Batı’da yaşananın aksine hiç değişmedi. Rus Devrimi patlak verdiğinde bizler ona tam olarak hazırlıklı değildik. Komünizmin genel işleyişine tüm alışkanlıklarımızı ve yaşama biçimimizi kısa sürede uydurmakta başarılı olamadık. Şu söylenebilir ki, Doğu’nun emekçi halk kitlelerini kapitalistlerin elinden kurtarabilecek olan sovyet iktidarı dışında Doğu’da kabul görebilecek başka bir iktidar biçimi bulunmamaktadır. Herkesin de bildiği gibi, Doğu Batı’dan tümüyle farklıdır, düşünceler de aynı şekilde farklıdır, bu yüzden komünizmin katı bir üslupla uygulanmaya çalışılması kimi direnişlerle karşılaşacaktır. Öyleyse, dört yüz milyonluk Müslüman dünyasının sovyet iktidarına bağlanmasını istiyorsak, bu konuda özel bir ölçüt belirlememiz gerekmektedir. Parti üyesi olmayan yoldaşlarımızın sunduğu tebliğin ana meselesi de budur. Kafkasya, Türkistan ve eski Rus Devleti’ne bağlı sınır bölgelerinde yaşayan halkların sahip oldukları farklı çıkarlar ve özel yönler kararlı bir biçimde muhafaza edilmeli ve kurultay da bu görev üzerinde ısrarla durarak onu hükümetimize iletmelidir: yoldaşlar, Müslümanlar sovyet iktidarını terk etmeyeceklerdir fakat bu, Doğu halklarına ait kimi özel farklılıkların tanınması ve sovyet iktidarının aldığı tedbirlerin bu yönde uygulamaya konularak, kâğıt üzerinde bırakılmaması koşuluyla mümkündür. [Alkışlar.] Yoldaş Radek konuşmasında, sovyet iktidarının Batı Avrupalı kültür taşıyıcıları, yani haydutlar tarafından kızıl emperyalizm politikası gütmekle suçlandığını söyledi. Bu suçlamayı çürütmek için yoldaşlarımızın, komünist parti ve sovyet iktidarının liderlerinin bu iddianın asılsız olduğunu, gelecekte de böylesi bir durumun sözkonusu olmayacağını beyan etmeleri gerekmektedir. Biz Türkistanlılar Yoldaş Zinovyev’i, Yoldaş Radek’i ya da devrimin diğer liderlerini daha önce görmediğimizi söylemiştik. Adı geçen insanlar ülkemize gelmeli, Türkistan’da yereldeki yöneticilerin uyguladıkları politikalar sonucunda emekçi kitlelerin sovyet iktidarı ile çatışmasına nasıl sebep olduklarını bizzat kendi gözleriyle görmelidirler. Bunları söylemeyi bir delege olmam sebebiyle görev biliyorum, zira ben sovyet iktidarı platformuna sadâkatle bağlıyım. Zaman kısa olduğundan özet geçeceğim. Bu kurultay burjuva yaratıklardan değil, gerçek anlamda sovyet iktidarını desteklemek zorunda olan emekçi kitlelerin temsil-

Timurlenk (1336-1405): Orta Asya, İran, Suriye ve Hindistan’ın büyük bir bölümünü fetheden Moğol devlet adamı.
78

62

cilerinden müteşekkildir. Çeçen, Dağıstan, Acar, Kırgız ya da Kazak79 oluşuna bakmadan, bu kurultaydaki herkesin ihtiyaçlarını kesin olarak ve tüm açıklığı ile sovyet iktidarına iletmeleri ve şunu söylemeleri gerekmektedir: “Yoldaşlar, tereddüte düşmeyin ve emekçi halk kitlelerinin yolunda ilerleyin, bu yoldan başka bir yol yoktur ve bu yoldan çıkmak mümkün değildir. Batı Avrupa proletaryası sovyet iktidarını desteklemese bile Müslümanlar ve Doğulu halklar onu destekleyeceklerdir.” Bu sebeple, üç yıl boyunca Dünya devriminin en iyi liderleri olan yoldaşlarımızın Batı Avrupa proletaryasına çağrıda bulunmasına rağmen faal hiçbir destek göremediği şu gün itibariyle, sovyet iktidarının Doğulu emekçi kitlelerden daha iyi bir müttefik bulamayacağını söylüyorum. 21 Temmuz Grevi’nde80 yapılan ve herkesçe bilinen hata, Batı Avrupa proletaryasının, kendisini politik hayatın içine taşıyan koşullara bağlı olarak sovyet iktidarına hiçbir şekilde yardım edemeyeceğini ispatlamıştır; bu sebeple zaman kaybetmeden Doğu’yu uygun bir biçimde, dinî ve toplumsal-ekonomik koşullarıyla uyum içinde örgütlemek gerekmektedir. Sovyet iktidarının önünde başka bir yol yoktur. [Alkışlar.] Biz Türkistanlılar, Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği ândan itibaren Türkistanlı emekçi kitlelerin Rus yoldaşları gibi sovyet iktidarına koştuğunu söylüyoruz. Sovyet iktidarının düşmanlarına karşı Türkistan cephesinde kanlarımızı dökerken hayatlarımızı Rus emekçi halkının hayatına sıkı sıkıya bağladık ve ülkemizde eylemcilere karşı geliştirilen şovenist yönelimlere ait suçlamaları reddettik. İşçilerimiz her türlü saldırıya karşı bağlılıklarını kan dökerek ispatladılar. Yaşanan bu üç yıllık mücadelede Türkistan’daki emekçi halk kendisini namuslu bir biçimde temize çıkardı. Ancak bunu güvence altına almak için ne yapmak gerekiyor? Çok fazla bir şey değil. Sadece Doğulu halkların hayatlarına yakın alâka göstermek ve delegelerin savunduğu ilkelerin uygulanması yeterli olacaktır. Bizde karşı-devrimcilik, hele hele şovenizm gibi meseleler yoktur, emekçi halkımızın temsilcileri olarak bizler ülkemizdeki dar milliyetçi eğilimleri bastırmayı başardık; Türkistan’ın ilk devrimcileri olarak bizler ne ulemadan ne de mollaların Kara Yüzler81 çetesinden korkuyoruz. Onlara karşı kendi ölçütlerimizi dayatmayı nihayet başardık [Alkışlar] ve kesinlikle bu ölçütleri aşağıya çekmeyecek, sonuna kadar götüreceğiz: ya onlar yok olacak ya da biz yenileceğiz.

79 Çar’a bağlı yetkililer “Kırgız” ismini yanlışlıkla Kazak halkı için de kullanmış, Sovyet yönetiminin ilk yıllarında da bu isim günümüzde var olan Kazakistan için tercih edilmiştir. Esasında Kırgızlar o günlerde Doğu Türkistan’da yaşamakta olan bir halktır. 80 Komünist Enternasyonal, 21 Temmuz 1919’da Rusya ve Macaristan’daki Sovyet cumhuriyetlerini korumak amacıyla milletlerarası düzlemde bir grev organize etti. Müttefik Devletler’in Macaristan’a saldırısı ile tepe noktasına ulaşan grev kilit sektörlerdeki oportünist sendika liderliğinin muhalefetiyle kesintiye uğradı. 81 Kara Yüzler: Yahudilere karşı pogromlar organize eden ve devrimcilere saldıran Çar yanlısı sağcı çeteler.

63

Yoldaşlar size söylediğim gibi, Türkistanlı kitleler iki ayrı cephede birden savaşmak zorundadırlar. Bir tarafta içimizdeki mollalara, diğer tarafta yereldeki Avrupalıların dar milliyetçi isteklerine karşı savaşılmalıdır. Ne Yoldaş Zinovyev, ne Yoldaş Lenin ne de Yoldaş Troçki gerçek durumu ve son üç yıl içinde Türkistan’da olup bitenleri biliyor. Bu sebeple, herşeyi tüm açıklığıyla konuşmak ve Türkistan’daki genel durumu doğru biçimde resmetmek zorundayız, bu sayede liderlerimizin gözleri daha fazla açılacak, Türkistan’a geldiklerinde meseleleri daha doğru biçimde teşhis edeceklerdir. Tüm bunları Türkistan’dan gelen parti üyesi olan ve olmayan bütün yoldaşlara söylüyorum. Türkistan’da yaşananların Müslüman dünyanın bir başka yerinde tekrarlanmaması için son üç yıl boyunca izlenen politikalardaki eksikleri bildiğimiz konusunda hükümetimizi uyarıyor ve şunu söylüyorum: karşı-devrimcileri yurdunuzdan söküp atın; bugün komünizm maskesi altında çalışmaya devam eden sömürgecilerden ve millet içinde uyumsuzluğu yaygınlaştıran yabancı unsurlardan kurtulun! [Aralıksız alkış sesleri, “Bravo” çığlıkları.] Yoldaşlar, çok fazla konuşmayacağım ve kendimi ülkenin kendi yolunda ilerlediğini ve ona mümkün olan her yoldan yardım edilmesi gerektiğini söyleyen Dünya lideri Yoldaş Lenin’in değerli sözlerini hatırlatmakla sınırlayacağım. Onun bu ünlü ifadesinin arkasında duruyor, biliyorum ki bu ifadeyi kalbinizde taşıyorsunuz -bu ifadenin ardından artık kimse sovyet iktidarının bizim hasta olmamızı istediğini söyleyemez. Onun temsilcileri arasında provokatörler ve demagoglar bulunabilir, fakat bunlar karşı-devrimciler gibi insafsızca yok edilmelidirler. Açıktan yapılan karşı-devrimcilikten korkmuyoruz, onlarla cephede yeterince yüzleşiyoruz. Ancak yoldaşlar hiç korkmadan söylemek gerekiyor ki, aramızda komünizm maskesi ardına gizlenen ve Doğu’daki tüm sovyet politikasına zarar vererek onu zayıflatan kişiler mevcuttur: sovyet iktidarına ait temel fikri mahveden bu provokatörlere ve demagoglara lanet olsun! [Aralıksız alkış sesleri, “Lanet olsun!” bağırışları] Şimdi, tüm bu söylediklerimden sonra şunları ifade etmek istiyorum. Doğu ile ilişkili olarak sovyet iktidarının bulunduğu teorik konum, Doğu’nun ve Rusya’nın tüm emekçi Müslümanlarına yaptığı çağrıda en açık biçimde ifadesini buldu. Yoldaş Lenin’in imzasıyla Halk Komiserleri Konseyi Kasım 1917’de, Doğu’nun ve Rusya’nın tüm emekçi Müslümanlarına özel bir çağrı yayımladı. Bu tarihî çağrıda, Türkiye’nin parçalanmasını ve Ermenistan’a el konulmasını öngören anlaşmanın yırtılıp feshedildiğine dair tespitin yanı sıra, İstanbul’un Müslümanların elinde kalacağı belirtilmiş, “Bundan böyle inançlarınız ve gelenekleriniz, millî ve kültürel kurumlarınız hür ve dokunulmaz kılınmıştır. Kendi millî hayatınızı serbestçe ve hiçbir engele maruz kalmadan kurun. Bu sizin hakkınızdır. Kendi ülkenizde kendi efendiniz gene siz olmalısınız. Kendi görüntünüze ve suretinize uygun hayatlar kurun.” ifadesine yer verildi.

64

Bu ifadelerin ardından, sovyet iktidarına sırt dönmemiz anlaşılır bir durum mudur? Fakat bugünlerde, gezdiğimiz yerlerde Müslümanlar yanımıza geliyor ve inançlarının ayaklar altında çiğnendiğini, dua etmelerine, dine ve geleneğe uygun olarak ölülerini gömemediklerini söylüyorlar. Bu nedir? Emekçi kitleler içinde karşı-devrimcilik tohumlarının ekilmesinden başka bir şey değildir. Benzer olaylar başka yerlerde de yaşanıyordur ancak ben partili olmayan delegeler adına, belki de komünist partililer de buna katılacaklardır, bu önemli kurultayla birlikte söylemeliyim ki, Doğu ile ilişkiler anlamında sovyet iktidarının bugün itibariyle net bir politika belirlemesi gerekmektedir. Bu politika sayesinde, Doğu halkları sovyet iktidarını sadece kâğıt üstünde değil silâhıyla da destekleyecek ve Dünya’daki hiçbir güç Rusya proletaryası ve köylülüğü ile birleşen milyonlarca Doğulu’nun oluşturduğu basınca karşı koyamacaktır. Yaşasın mazlum Doğu! Yaşasın bu ilkeleri hiçbir kayıt düşmeksizin pratikte uygulamak isteyen gerçek komünistler! Yaşasın Dünya proletaryasının liderleri Yoldaş Lenin, Troçki, Zinovyev ve diğerleri. [Taciyev82 Türkmence’ye ve diğer çevirmenler de Türkçe’ye, Farsça’ya ve Çeçence’ye çeviriyor.] Korkmazov: Yoldaşlar, tartışmaya katılmak için söz aldım, Rusça konuşmak zorundayım, sonrasında kendi konuşmamı Kumukça’ya çevireceğim, ancak sağlık durumum sebebiyle diğer konuşmacıları Kumukça’ya çevirmek benim için oldukça zor. Bu yüzden Yoldaş Aliyev’in yerimi almasını rica ediyorum. [Bir çevirmen Kumukça’ya çeviriyor.] Başkan: Şimdi size konuşmacı listesindeki son isim olan Yoldaş Korkmazov hitap edecek. Korkmazov: Yoldaşlar, Dünya emperyalizmine karşı bizi biraraya getiren ateşli ve coşkulu çağrısı ile Yoldaş Zinovyev’in konuşması tüm kurultay üyelerinin yüreklerinde, kısa bir süre önce yüksek dağlarda yaşayan fakir insanların yüreklerine dolan duyguları uyandırdı. En son sadece Gönüllüler’in83 kanında silinen kılıçlarını ve hançerlerini çektiklerinde dağlardaki fakir insanlar, her zaman olduğu gibi bugün de, Doğulu ve Batılı mazlum halkların kurtuluşu uğruna, Dünya emperyalizminin haydutlarına ve hırsızlarına karşı son kanlı savaşa katılmak için büyük liderlerini takip edeceklerini gösterdi. [Coşkulu alkış sesleri.]

Kari Taciyev: Türkistan’ın Semerkant şehrinden Bakû Kurultayı’na gelen delegasyonun başkanı. Propaganda ve Eylem Komitesi’ne seçildi. 83 ‘Dağlardaki fakir halk’ ifadesi ile Kafkas Dağları’nın kuzey bölümünde yaşayan halk kastedilmektedir. ‘Gönüllüler Ordusu’ Güney Rusya’daki karşı-devrimci güçlerin ana gövdesidir.
82

65

Yoldaşlar, yaptığınız bu kararlı gösteri sonrasında daha ne tür konuşmalar yapılabilir ve hangi kararlar alınabilir? Bu dağlardaki fakir insanlar için anlaşılmaz ve yabancı bir durumdur. Bir ay önce kendi kongrelerinde toplandıklarında bu fakir insanlar ve hattâ ulema Doğu’daki zalimlere karşı gazavat, yani kutsal savaş çağrısında bulundu: tüm Dünyadaki fakirlerin ve tüm milletlere mensup emekçi insanların ortak düşmanı yok olana dek silâhların yere düşürülmeyeceğine dair söz verildi! [Alkışlar.] Dağlardaki fakirlerin kelimelere ihtiyacı yok. Onlar büyük toplumsal devrimin başından beri sadece içteki karşı-devrimcilere, yani imamlara ve hükümete karşı değil, dıştaki düşmanlara, Türklere, İngilizlere, onların uşakları olan Biçerahov84 ve Denikin’in adamlarına karşı da aralıksız mücadele etti.85 Bu noktada yoldaşlar, doğal olarak bu oldukça zor mücadelenin verilmesiyle fakir Kafkas halkı burada kaçamak ifadelere yer vermeyip herhangi bir şikâyette de bulunmadı. Fakat yoldaşlar, Zinovyev ve Radek tarafından dile getirilen milletlerarası emperyalizme karşı politik mücadele ile ilgili önemli doğruların, bölgemizdeki ve Kuzey Kafkasya’daki emekçi kitlelerin hayatına ilişkin olaylar aracılığıyla resmedilerek Doğu ile Batı arasında canlı birer köprü oluşturabilmesi için, birkaç kelimeyle de olsa, bu son üç yıl boyunca yaşananları anlatmama lütfen izin verin. Öncelikle, daha önce hiçbir devrimin ya da halkın tanık olmadığı özverili bir mücadelenin ardından, kelimenin tam anlamıyla biz Doğu halklarına hürriyeti bir tabak içinde hediye eden Rus işçi ve köylülerine şükranlarımı sunuyorum. Sonrasında ne oldu? Hâkim sınıflar -prensler, hanlar, beyler, zenginler ve mollalar- büyük toplumsal devrimle rahatsız durumdaki Kafkas halkları arasına duvar örebileceklerini düşündüler. Ardından bu parazitler, Türk ve İngiliz emperyalistlerin yardımıyla emekçi kitleleri ezmek için dinî bir silâh niyetine imamları birer idol olarak sahneye çıkardılar. Yaşanan tam bir komediden ibaretti. Kafkas halklarını hanlara karşı korumuş büyük Şamil’den86 sonra, Çarlık Hükümeti tarafından bile hapse atılmış olan, otokrasi-

L.F. Biçerakov (d. 1882): Çar yanlısı albay. 1918’de kurulan Bakû Sovyeti’ne katıldı ve kısa bir süre sonra direnişe ihanet etti. İngilizlerle ittifak yaptı ve Kuzey Kafkasya’da Beyaz Ordu’yu yönetti. 85 Korkmazov’un anlattığı olaylar boyunca, Dağıstan’dakiler de dâhil, Kuzey Kafkasya’daki tüm devrimci işçi ve köylüler iki düşman gücün karşısında durdular: ilki, Türkiye’nin de desteklediği İmam Necmeddin Gotsinski liderliğindeki sağcı milliyetçi Müslümanlar diğeri de, İngiliz emperyalizminin desteklediği, Denikin ve L. F. Biçerakov’un liderliğindeki karşıdevrimci Rus şovenisti Beyaz Muhafızlar’dı. 86 Şamil (1797-1871) Çarlık Rusyası’na karşı bağımsızlık mücadelesi veren Dağıstan’ın halkının lideridir. Gotsinski, Eylül 1917’de Kuzey Kafkasya’daki ‘Birleşik Dağlılar’ın bağımsızlığını ilân eden milliyetçi Müslüman güçlerin başıdır.
84

66

nin ajanı Necmettin Gotsinski87 imamlık mertebesine yükseltildi. Fakir Kafkas halkı bu komediye nasıl tepki verdi, buna tahammül etti mi? Hayır, onlar kısa sürede bir iç savaş başlattı. Pan-islâmistlerin, pan-türkistlerin, İngilizlerin ve Nicholas ajanlarının hiçbir çabası başarılı olamadı. Bir yıl bile geçmeden imam, kendisini destekleyenler de dâhil, halk tarafından devrildi: imama takma ad olarak “İvan” uygun görülmüştü. Dağıstanlı fakir halk, ülkedeki sosyalistlerin liderliğinde kızıl güçlerle bağlantı kurdu ve Dağıstan’da sovyet iktidarını ilân etti.88 Bu gelişme sonrasında emekçi insanların yaşadığı sevinci buradan size aktarmam oldukça zor. Onlar bu iktidarın kendilerine, yani fakirlere ait olduğunu söylediler. Tüm bu yaşananlardan sonra, biraz önce burada dile getirilen sözleri bizim de sarf etmemiz mümkün mü? Bu tarz şikâyetler bizim gibi fakir insanları yabancıdır. Yoldaşlar, Rusya’da tüm şiddetiyle hüküm süren karşı-devrimin beslediği Kafkas prensleri, generalleri ve toprak ağaları dağlarda imamlık üzerine oynadıkları kumarda kaybetmiş olsalar da biliyorlar ki, kitleler arasında Türk halkına dönük büyük bir sempati mevcut ve bütün bakışlar paşaların, beylerin ve bir dizi hâkim unsurun emekçi halkın sırtına çöreklendiği Türkiye’ye çevrilmiş durumda. Bunlar fakir Kafkasya’nın ezilmesine yardım edebilir mi? Türkler fiilî olarak bölgeye girdiler ve ben bu konuyla ilgili olarak, Enver Paşa gibi, dağlarda karşı-devrimi örgütleme konusunda oldukça fail olan bir liderin burada olmamasından dolayı hayli üzgünüm. O, eskiden sultanların sarayında oturup Jön-Türklere ait özgün fikirleri unutarak Çervomoyev89, Kotsov90 ve diğer II. Nicholas’a bağlı generallerle birlikte sovyet iktidarını ezmek için karşı-devrim sürecini örgütlüyordu. [Alkışlar.] Türkler ortaya çıktılar ama ne yaptılar? Tüm kalpleriyle emperyalist savaşların çeşitli cephelerinde zaferler elde etmek zorunda kalmış ama başaramamış birer JönTürk olan Yusuf İzzet Paşa, Nuri Paşa, diğer paşa ve beyler emekçi halka karşı bir cephe kurmak için yüzlerini Dağıstan’a çevirdiler, Biçerakov’un Kazakları ve Nicholas’ın ordusunun yardımıyla Dağıstan’daki sovyet iktidarını bir süreliğine çökerttiler.

87 Necmeddin Gotsinski (1865-1925) 1917’de Kuzey Kafkasya’da toprak ağası ve imam; Mayıs 1918’de kurulan anti-Sovyet Dağ Cumhuriyeti’nin lideri. Ağustos 1920 ve Mart 1921 arasında Sovyet hükümetine karşı gerçekleştirilen isyanı yönetti. Sovyet mahkemesinde yargılandı ve idam edildi. 88 Aralık 1917’de Dağıstan’ın başkenti Petrovsk’ta sovyet iktidarı ilân edildi. Sovyet yönetimi Dağıstan’da Mayıs 1918’e dek varlığını sürdürdü. 89 Çervomoyev: Çek Petrol milyoneri. 90 Celâleddin Korkmazov: (1873-1938) 1917’de Rusya Komünist Partisi’ne katıldı. 1917’de kurulan Dağıstan sovyetlerinin devrimci kanadının lideri. 1918’de Rusya Komünist Partisi Dağıstan Bölgesi Yürütme Komitesi’ne başkanlık etti. Kasım 1920’de Dağıstan Komünist Partisi içinde Dağıstan’ın özerkliğini savundu. 1921-32 arasında Dağıstan hükümetini yönetti. Stalin’in başlattığı tasfiye sürecinde vurularak öldürüldü.

67

Fakat onlar, Dağıstanlı fakir halka sovyet iktidarının veremediği neyi verdiler? Prens Tarkovski’nin91 tek kişilik diktatörlüğü dışında hiçbir şey. Büyük toplumsal devrim ânında Jön-Türklerin geliştirdikleri ideoloji işte buydu. Problemleri çözmenin başka bir yolunu bulamamışlardı. Sonuç olarak her türden yaramaz insan halka ihanet eden, karşı devrimci Kotsov ve Çervomoyev gibilerin etrafına toplandı ve hayalî Kafkas Cumhuriyeti’ni ilân etti. Fakat sadece birkaç ay sonra, emekçi halkı soyup kendisinden daha güçlü bir emperyalist güç olan İngilizlerden önce ülkesine kaçan Türklerden artakalan silâhları satan ve yağmalayacak başka bir şey bulamayan bu maceracılar çetesi, Kafkas halkını Gönüllü birliklerinin kurbanları hâline getirdi. “Kafkas Cumhuriyeti”nin gelgiti içinde bu perişan komedinin oynanma biçimi buydu.92 Türklerin ve onlara bağlı kimi yaratıkların bolşevikleri ezme işini bitirememiş olduğunu gören Gönüllüler, İngilizlerin desteğiyle, sovyet iktidarına yandaş olan tek tek tüm bireylere ve topluluklara karşı şiddetli bir kampanya başlattılar. Türkler bolşevikleri tutuklamış, onlara ait yerleşimlerden zorla bağış toplamışken Gönüllüler Türklerin ve onların uşaklarının yaptıklarını yeterli bulmayıp karşı-devrimcilerin daha da fazlasını yapmaları gerektiğine inandılar ve fakir Kafkas halklarına karşı gerçek bir cephe açtılar. Bildiğiniz gibi yoldaşlar, yaklaşık bir yıl süren bu kahramanca mücadele, Dağıstan’ı tüm ihtişamı ile dalgalanan kızıl bayrak için döktüğü kanın rengiyle boyadı. [Alkış tufanı.] Yoldaşlar, fakir Kafkas halklarının mücadeleyle geçen sözkonusu uzun aylar boyunca Musavatçı ajanlar ve Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa öncülüğünde karşıdevrimcilerin içeride açtıkları cepheyi de püskürtmek zorunda kaldıklarını biliyorsunuz. Bu mücadele en trajik olanıydı. Yoldaşlar Kafkasyalılar, kendisi de Rusya steplerinde karşı-devrime karşı mücadele eden Kızıl Ordu’ya katkı sunmak istiyorlardı. Mücadele nihayet zaferle taçlandı. On iki ayın sonunda kızıl Kafkas partizanları Temir-Han-Şura (Buynaksk), Derbent ve Petrovsk (Mahaçkala) kentlerini ele geçirdiler ve Kızıl Ordu’nun ilk müfreze birliklerini kızıl bayraklarla selâmladılar.93 Yoldaşlar bu sebeple, Dünya devrimi için önemli bir dönemden geçtiğimiz şu günlerde fakir Kafkas halkı, Türkistanlı yoldaşın bahsini ettiği kimi ayrıntılı konularla ya da iç meselelerle ilgili olarak tek laf edemez. Karşı karşıya olduğumuz şey büyük bir Dünya savaşıdır. Bu noktada Doğu Halkları Kurultayı’ndan ve liderlerimi-

91 92

Prens Nuh-Bek Tarkovski: Dağıstan Kumukları arasında önemli bir feodal aşiret reisi.

İngilizler’in desteklediği Beyaz Muhafızların Biçerakov liderliğinde gerçekleştirdiği saldırının ardından Türk Ordusu Ekim 1918’de Dağıstan’ı ele geçirdi. Türkiye’yi yöneten Enver Paşa’nın İttihat ve Terakki Partisi’nin vesayetinde Sovyet karşıtı, milliyetçi Müslüman güçler yönetime geldi. 93 Ekim 1918’de Türkiye İttifak Güçleri’ne teslim oldu ve İngiliz Ordusu’nun gelişiyle birlikte Denikin’e bağlı Beyaz Muhafızlar 1919 yılının başında bölgeyi ele geçirdi. Sonrasında işgal, Bolşevikler’i, diğer Sovyet yanlısı güçleri ve Enver Paşa’ya bağlı olanlar da dâhil, tüm milliyetçi Müslüman akımları içine alan bir direnişle karşılaştı.

68

zin yayımladıkları çağrıdan da önce Fransız, İngiliz ve Amerikan emperyalizmine, onlara karşı gazavat, yani kutsal bir savaş başlattığımızı, yarından itibaren eyleme geçip silâhlarımızı elimize alacağımızı söylemek zorundayız, şimdi de burada bunu dillendiriyoruz! [Coşkulu alkış sesleri.] Bu yüzden yoldaşlar, konuşmamı şu taleplerle bitirmeme izin verin: Yaşasın Doğu’nun mazlum halkları! Yaşasın Batı’nın mazlum emekçi kitleleri! Yaşasın onların Üçüncü Enternasyonal’in kızıl bayrağı altında oluşturduğu ittifak! [Bağırışlar ve Alkışlar.] Yaşasın düşmanı, Dünya emperyalizmi ve kapitalizmini ezmek amacıyla büyük liderler Yoldaş Lenin, Troçki ve Zinovyev rehberliğinde oluşturulan kardeşlik ittifakı! [Alkışlar.] [Korkmazov kendi konuşmasını Kumukça’ya çeviriyor.] Başkan: Lütfen dikkat, şimdi Türkmence çeviri verilecek. [Bir ses: “Türkmen konuşmacılar söylenenleri anlıyorlar, sadece Farsça çevirmenine ihtiyaç var.”] Mesele şu ki, biraz önceki konuşma Türkmence’ye çevrildi ancak delegeler bize anlamadıklarını söylediler, bu yüzden de konuşmanın bu dile çevrilmesini talep ettiler. Şimdi de çeviri yapılacak. Lütfen dikkatimizi konuşmaya verelim. [Bünyatzâde konuşmayı Türkmence’ye çeviriyor.] Zinovyev: Yoldaşlar, seksiyonlarla ilgili seçimleri tamamlamamızın gerekli olduğunu söylemek zorundayım. Tüm yurtlarda seçimler yapıldı ve bu iş kesintisiz devam etmeli. Bir sonraki oturum öğleden sonra saat altıda başlayacak. Şimdi akşam yemeği için ara vereceğiz. [Çeviri.]

Oturum saat 15.00’da sona erdi.

69

DÖRDÜNCÜ OTURUM Misafir Konuşmacılar: Hindistan ve Türkiye
4 Eylül

70

Oturum akşam saat 20.00’de Yoldaş Zinovyev’in başkanlığında başladı.
Başkan: Doğu Halkları Kurultayı’nın dördüncü oturumunu açıyorum. Bugünkü olağan işimize geçmeden önce, kurultayımızın Başkanlık Kurulu’nun aldığı bir kararı bilgilerinize sunmak istiyorum. Başkanlık Kurulu, kurultay çalışmalarının yürüyüş biçimini dikkate alarak, çalışmaların belli bir plân dâhilinde tamamlanmasına karar vermiştir. Sonuç olarak çalışmalarımız ayın dokuzunda sona ermek zorunda ve bizim önümüzde beş tam gece ve gündüz var. Bu dönem dâhilinde çalışmaları bitirebilmek için Başkanlık Kurulu tartışmaları belli bir ölçü içinde sınırlı tutmaya, bu nedenle öncelikle misafir konuşmacıların sayısını azaltmaya karar verdi. Biz elbette ki buraya gelen herkesin konuşma yapabilmesinden mutluluk duyarız, fakat ne yazık ki kurultayın herkesi dinleyecek kadar yeterli zamanı yoktur. Buna binaen, sadece İngiliz ve Fransız yoldaşlarımız konuşmalarını yapacaklar, ancak Amerika, Balkanlar, İspanya, Hollanda, Avusturya, Japonya ve diğer ülkelerden gelen temsilcilerin konuşmaları gazetelerde yayımlanıp kurultay raporuna eklenecek.94 Bunun dışında Başkanlık Kurulu, konuşmaların sadece üç resmî dile çevrilmesini önermektedir: Rusça, Azerbaycan Türkçesi ve Farsça. Ek olarak, Başkanlık Kurulu bu dilleri anlamayan yoldaş delegelere Komünist Enternasyonal’in Moskova Kongresi’nde uygulanan yöntemi kullanmalarını, yani konuşmacının dilinden hiçbir şey anlamayan yoldaşların o dili bilen bir kişinin etrafına toplanarak onun konuşulanları açıklamasını talep etmektedir. Gereklilik hâlinde salonda resmî dillerden birine çeviri yapıldığı esnada kendi çevirilerini koridorlarda ya da caddede yapabilirler. Elbette bu kullanışlı bir yöntem değil, ancak kurultayı da bitmek tükenmek bilmeyen bir hâle sürüklemek de yanlış olacaktır. Bugün sadece iki konuşmacı konuşacak, diğer kalan zaman çeviriye ayrılacak ve tüm oturum bu şekilde işleyecektir. Buna ek olarak, Başkanlık Kurulu çevirmen arkadaşların çevirilerini kısaltmalarına ve konuşma süresinin dörtte biri kadar aktarımda bulunmalarına karar vermiştir. Şimdiye dek işleyiş farklı bir biçimde gerçekleşiyordu: neredeyse çevirmen arkadaş konuşmacıdan daha uzun konuşuyordu. Böylesine büyük bir kurultayda daha ekonomik hareket etmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Şimdi sözü çevirmen arkadaşlara bırakıyorum. [Çeviri.] Yoldaşlar, Başkanlık Kurulu’nun yapmak istediği bir başka duyuru daha var. Oturumu yönetmesi için Başkanlık Kurulu üyeleri arasından iki yoldaşın seçilmesine karar verildi: Kurul kendi adına bu yoldaşların Narbutabekov ve Nerimanov olmasını öneriyor. Ayrıca kurultaydaki iki kadın delegasyonu temsilcisinin başvurularının kabul edilmesini de rica ediyor.
Elinizdeki kitapta, ABD delegesi Reed’in ve Hollanda Komünist Partisi’nin sunduğu raporlara yer verilmiştir. Diğer raporlar henüz gün ışığına çıkmamıştır.
94

71

Kurultay çalışmalarını hızlandırmak için Başkanlık Kurulu, oturumların tümünün her gün öğleden sonra saat beşten on bire dek sürmesi kararını almıştır. Saat on birden ikiye kadar çeşitli seksiyon ya da kanatların toplantıları yapılacaktır. Son olarak Başkanlık Kurulu’nun belirlediği bir kural hakkında bilgi vermek istiyorum. Raportöre bir, raportör yardımcısına yarım saat verilecek. Sonuçların iletileceği konuşmaya onbeş, raportörlerinkiler içinse on dakika ayrılacak. Konuşmacıların ikiden fazla konuşma yapmasına izin verilmeyecek. İlk konuşma “lehte”, ikincisi “aleyhte” olan mevzularla ilgili olacak. Raportör, kendisine yöneltilen tüm sorulara tek seferde cevap verecek. Kişisel sorulara oturum sonunda fırsat tanınacak. Sorular sadece yazılı istek fişleri ile iletilebilecek. Tüm tebliğler yazılı olarak sunulacak. [Çeviri.] Yoldaşlar, Başkanlık Kurulu tarafından oybirliği ile kabul edilen bu önerilerin kurultay tarafından onaylanmasını talep ediyorum. Başkanlık Kurulu’nun önerilerine karşı olan varsa elini kaldırsın. [Bir çevirmen Türkmence’ye çeviriyor.] Başkanlık Kurulu’nun önerilerini destekleyenler çevirinin ardından ellerini kaldırsınlar. [Çeviri.] Lütfen ellerinizi indiriniz. Karşı olanlar? Hiç kimse. Oybirliği ile kabul edilmiştir. Bir sonraki meseleye geçebiliriz. İlk olarak Büyük Britanya Birleşik Komünist Partisi delegesi Yoldaş Quelch’i kürsüye davet ediyorum. [Quelch İngilizce konuşuyor. ] Rusça çeviriyi Yoldaş Petrov yapacak. Petrov: Yoldaş Quelch konuşmasına Marx’tan bir alıntı yaparak başlamıştır. Karl Marx, Britanya işçi sınıfının sadece Britanya’nın sömürgelerinde yaşayan halklar özgürleşirlerse özgür olacaklarını söylemiştir. Britanya Komünist Partisi’nin temsilcisi olarak kendisinin burada bulunmasının nedeni, partisinin Karl Marx’ın bu sözündeki şüphe götürmeyen gerçekliği kabul etmiş olmasıdır. Yoldaş Quelch’e göre, Britanya işçi sınıfının düşmanı olan Britanya kapitalist sınıfı aynı zamanda mazlum Doğu halklarının da düşmanıdır. Bu sebeple, Britanya kapitalizmine karşı Britanya işçi sınıfının mücadelesi aynı zamanda siz Doğu halklarının da mücadelesidir. Britanya emperyalizmi bugün İrlanda, Hindistan ve daha birçok ülkede milyonlarca insana zulmedip onları soymaktadır. İrlanda’da, bugünlerde ciddî bir durum sözkonusudur, orada kararlı bir mücadele verilmektedir. İrlanda halkı bağımsızlıkları için dövüşmektedir. Muazzam miktarlarda Britanya askerinin İrlanda’da konuşlanması karşısında İrlanda halkı bağımsızlıkları için kahramanca ve başarıyla savaşmaktadır. Yoldaş Quelch’in söylediğine göre aynı durum, yüzlerce yıldır Britanya kapitalizminin zulmüne maruz kalmış olan Hindistan’da da sözkonusudur: bugüne dek Britanyalı kapitalistler perişan ve sefil durumdaki Hindistan’dan tüm zenginlikleri söküp almışlardır.

72

Dahası, Hindistan’daki hâkimiyetini muhafaza etmek adına Britanya emperyalizmi bugün Orta Asya’yı da işgal etmekte, hâkimiyetini tüm Asya’ya yaymaktadır. Yoldaş Quelch’in belirttiğine göre, Britanya emperyalizmi doymak nedir bilmeyen bir canavardır, açgözlüdür ve olabildiğince daha fazla toprağı ele geçirip oralarda yaşayan halklara zulmetmektedir.95 Tüm bu yaşananlardan haberdar olan Britanya işçi sınıfı, kongrelerinde Britanya emperyalizminin bu politikasını sık sık protesto etmektedir. Britanya’nın örgütlü işçi sınıfı, tüm halklar ve milletler için geçerli olmak kaydıyla, kendi kaderini tayin hakkını yaptığı kongrelerde kabul etmiştir. [Alkışlar.] O bugün itibariyle, Britanya emperyalizminin zulmettiği tüm halkların tam anlamıyla özgürleşmesi için mücadele etmektedir. Yoldaş devamında, Britanya işçi sınıfının size düşman olan Britanya emperyalizmine karşı hareket ettiği bilinciyle, Britanya Komünist Partisi’nin Rusya’ya ve kurultaya temsilci gönderdiğinden bahsetmiştir. Fakat içinde bulundukları durum dâhilinde, Britanya emperyalizminden kurtulmak için verdikleri mücadelede sizden daha ciddî yardımlar bekliyor olduklarını sözlerine eklemiştir. Britanya emperyalizmi Britanya proletaryasına pahalıya mal olmaktadır. Britanya İmparatorluğu’nun sınırları Britanya emperyalizminin hizmetinde ölmüş İngiliz işçilerin kemik yığınları ile kaplıdır. Sovyet Rusya Cumhuriyeti, Dünya’nın tüm emekçilerinin ve mazlum halkların önünde durmakta ve tüm insanlığın kurtuluş mücadelesini kararlı bir biçimde sürdürmektedir. Bu yüzden Britanya, Fransa, Almanya, Avusturya ve diğer ülkelere mensup işçilerin her gün giderek artan sayılarda Sovyet Rusya Cumhuriyeti ve komünizm bayrağı altında toplanması gayet doğaldır. Bugün Sovyet Rusya kapitalist Britanya hükümeti ile görüşmektedir ancak Britanya işçileri biliyorlar ki bu görüşmeler ve Rusya Cumhuriyeti’nin elde etmek için uğraştığı geçici barış, bu mücadelenin sürekliliği dâhilinde yeni konumlar elde etme niyetini taşımaktadır. Britanya işçileri ve diğer Batı Avrupa ülkeleri Sovyet Rusya Cumhuriyeti’ne tam anlamıyla güvenmekte, onun tüm siyaseti boyunca attığı her adımı desteklemektedirler. Yoldaş Quelch konuşmasında, bu büyük kurultayın, siz Doğu halklarının da insanlığın kurtuluş mücadelesi için Rus Sovyet Cumhuriyeti’nin arkasında toplaşmış olduğunuza işaret ettiğini söylemiştir. Devamında, Britanya’da işçi sınıfının politik iktidarı almaya hazır olduğunu belirten Quelch, ülkesinde toplumsal devrimin gide-

95 Bakû Kurultayı’ndan önceki dönemde Britanya Mısır ve Hindistan’daki üslerinden hareket eden ordusu ile Filistin, Ürdün ve Irak’ı işgal eder, birliklerini İran’ın kuzey sınırına yöneltir, Kafkas ötesini ele geçirir, Hazar Denizi’ne bir filo yerleştirir, ardından Deniz’in yukarısındaki Krasnovodsk’tan Afganistan’a kadar uzanan bölgede garnizon kurar ve Afganistan’ı kontrol altına almak için bir savaş başlatır.

73

rek yakınlaştığını [Alkışlar] ve kendisinin, Doğu halklarının devrimci proletarya ile birlikte Komünist Enternasyonal’in bayrağı altında, üzerinde hür ve mutlu insanların yaşadığı yeni bir Dünya yaratmak için eski Dünya’yı yıkıp zafere yürüyeceğinden emin olduğunu ifade etmiştir. Yoldaş Quelch konuşmasını şu sloganlarla bitirmiştir: Kahrolsun milletlerarası emperyalizm, yaşasın Rus Sovyet Cumhuriyeti! Yaşasın Dünya Sovyet Cumhuriyeti! Yaşasın Enternasyonal! [Alkışlar.] [Türkmence ve Farsça’ya çevriliyor. ] Başkan: Bir sonraki konuşmacı Fransız işçilerinin temsilcisi ve Üçüncü Enternasyonal’in Paris Komitesi delegesi Yoldaş Rosmer’dir. [Alkışlar.] [Rosmer Fransızca konuşuyor.] Yoldaş Pavloviç’i96 kürsüye çağırıyorum. Pavloviç: Yoldaş Rosmer, Rusya’ya Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’ne katılmak için geldiğini söylüyor. “Buraya, yani Bakû’ye gelmeyi ve Fransız işçi ve köylülerinden Doğu’nun mazlum halklarına selâm getirmeyi kendimce bir görev bildim. Dünya Savaşı başladığında tüm ülkelerin burjuva basını, barbar Almanya’nın karşısında durarak, bu savaşın mazlum milletlere hürriyet getireceğini iddia etti. Fakat eğer böyleyse neden büyük güçler kendi zulmettikleri milletleri özgürleştirmekle işe başlamadılar? Neden Britanya İrlanda’ya hürriyetini vermedi. Neden üç yüz milyon Hintli’yi esaret altında tutmaya devam etti? Alman barbarlığına karşı savaştığı söylenen Fransa neden Fas’a, Tunus’a, Cezayir’e ve diğer Müslüman ülkelere zulmedip oraları elinde tutuyor?97 Savaş bittiğinde Fransa ve Britanya daha önce bu milletlere verdiği kırıntıları bile geri almaya çalıştı. Almanlarla savaşıldığında yüzbinlerce Cezayirli, Tunuslu ve Faslı savaş için seferber edildi ve onlara hürriyetle ilgili sayısız vaatte bulunuldu; fakat Almanya mağlup edildikten hemen sonra tüm bu içi boş hürriyet vaatleri ortadan kalktı. Örneğin Tunus temsilcilerinin Fransa’ya gönderdiği delegasyon 45000 Tunuslunun savaş alanlarında öldüğünü ve yapılan vaatleri hatırlatınca delegasyon hapse atıldı ve bu olayı haber yapan gazeteler ya kapatıldı ya da haczedildi. Alman emperyalizmine karşı kanları pahasına kendilerini koruyan ülkelere Fransa ve Britanya’nın tavrı bu şekildedir. Savaş sonrasında Afrika ve Asya halklarını sömürmek zorunda kalan Avrupalı devletlerin bu durumunu nasıl izah edeceğiz? Savaşın bir sonucu olarak iflas ve yıMikhail Pavloviç: (1871-1927) 1903’te Menşeviklere katıldı. I. Dünya Savaşı boyunca enternasyonalist kaldı. 1917’de Bolşevikleri destekledi. 1917 Kasım’ında Dış İlişkiler Komiserliği’ne dâhil oldu. Bakû Kurultayı’nda kurulan Propaganda ve Eylem Komitesi’ne liderlik etti. 97 Oturumların Fransızca çevirisinde bu ifadeye şöyle bir ek yapılmıştır: “Asya’dan bir parça kopartarak imparatorluğunu genişletmek isteyen Fransa (Türkiye’de) Kilikya ve Suriye’de neden savaşıyor?”
96

74

kımla birlikte emeğin üretkenliği azaldı, Fransız işçiler eskiden olduğu gibi kapitalistleri için çalışmak istemediler ve onları zorla çalıştırmak artık imkânsızdı. Bu sebeple farklı bir yola başvurdular: sadece emperyalistler için değil Fransız ve İngiliz işçiler için de çalışmak zorunda kalan Asya ve Afrika halkları daha yoğun biçimde sömürülmeye başlandı. Yerli halk artık karşı karşıya olduğu tehlikenin farkına varmak zorundadır. Doğu halklarının bağımsızlık mevzisi olan Sovyet Rusya etrafında birleşip isyan bayrağını yükseltmeli ve kapitalist dünyaya karşı cihat ilân etmelidir. Yaşasın Üçüncü Enternasyonal!” [Alkışlar.] Başkan: Yoldaş Korkmazov özet bir çeviri yapacak. [Korkmazov çeviriyi yapıyor.] Son konuşmacı Hindistan temsilcisi Yoldaş Fazıl el Kadir. [Fazıl el Kadir Farsça konuşuyor.] Çevirmen: Yoldaşlar, Hindistan temsilcisi Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nı selâmladı ve İngiliz emperyalizminin boyunduruğu altında gün geçtikçe güç kaybeden Hindistan halkının sizden ve Dünya proletaryasının devrimci bayrağını taşıyan Sovyet Rusya’dan yardım beklediğini, kurultayı ve tüm Doğu halklarının birleşip Dünya emperyalizminden kurtulacağı günü büyük bir sabırsızlıkla beklediklerini söyledi. Konuşmasını, “Yaşasın Dünya devrimi, yaşasın Doğu halklarının birliği!” sözleriyle bitirdi.

Türkistan’daki Hint Devrimci Örgütü’nün Tebl iği
Komünist Enternasyonal’in Bakû’deki ikinci kongresine katılan yoldaş delegelere; Türkistan’daki Hint Devrimci Örgütü, Hindistan’daki üç yüz milyon mazlum insan adına, burada tüm insanlığı kurtarma amacıyla toplanmış bulunan kurultay delegelerinin ve Sovyet Rusya temsilcilerinin Hindistan’a yardım etmesini istemektedir. Kapitalizm ve emperyalizmin esaretinden kurtulmak için umutlanan insanlarımıza yardım ederken onların iç meselelerine ve dinî hayatlarına müdahale edilmemesi gerekmektedir. Tüm devrimciler, verdikleri mücadelede Rusya’nın millî programlarını etkinleştirerek kendilerine yardım etmesi için çağrıda bulunmaktadır. Tüm Doğu meselesi bağlamında özellikle Hindistan önemli bir olgu olarak yerini muhafaza etmekte, Dünya’da hüküm süren ciddî çelişkilerin gerçek sebebi olarak durmaktadır. Tarihin birkaç kez gösterdiği gibi, Hindistan’ın hürriyetine kavuşması Dünya’nın hürriyetine kavuşması ve tüm savaşların sona ermesi anlamına gelecektir. Başka milletlere saldırmak için acımasız İngiliz güçleri muazzam bir nüfusa sahip olan Hindistan’dan zorla orduya adam toplamaktadır.

75

Hint Devrimci Örgütü bu gerçeği ispatlayacak ve Bakû’de düzenlenen Birinci Doğu Kurultayı’ndan önce bu işi yapacak bir yerde durmaktadır. Örgütümüz kurultayın en kısa sürede ihtiyacımız olan yardımı Hindistan’a yapmasını arzu etmektedir. Hint Devrimci Örgütü Başkanı,

Muhammed Abdûr Rabe Berk98
Taşkent 10 Ağustos 1920. Başkan: Son olarak Yoldaş Şablin Balkanlar Komünist Partisi adına kısa bir tebliğ sunacak. Şablin: Yoldaşlar, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan ve Romanya komünist partilerinin biraraya gelerek oluşturdukları Balkan Komünist Federasyonu’nun bana verdiği yetkiye binaen siz Doğu halkları delegelerine, bizim de sizin gibi Dünya’nın iki büyük haydutu olan Britanya ve Fransa tarafından zulme uğrayıp köleleştirildiğimizi ve ayrıca sizin verdiğiniz mücadelenin bize de kurtuluş yolunu açacağını söylemek için buradayım. Giderek bir Dünya devrimine dönüşen muzaffer Rus Devrimi, bizlere insanın insanı sömürdüğü düzenden sonsuza dek kurtulabilmek için gerekli olan büyük mücadelenin yolunu göstermiştir. Zalim emperyalistlerin birleşik cephesinin karşısına bizler de tüm Dünya’nın köleleştirilmiş mazlum halklarının birleşik cephesini çıkartıyoruz. Yaşasın büyük proleter dayanışma! Yaşasın Doğu’nun kurtuluşu! Yaşasın tüm Dünya emekçi halklarının birliği! Başkan: Ne yazık ki, zaman yetersizliği nedeniyle Amerika, Japonya, İspanya, Hollanda ve Avusturya’dan gelen temsilci yoldaşların konuşmalarından mahrum kalacağız, bu yüzden konuşmaların yazılı metin olarak gazetelerde ve ayrıca kurultay raporunda yayımlanmasını öneriyoruz. [Sesler: “Lütfen, lütfen.”] Bunun yanı sıra, kurultay delegesi olmayan ve bugün Bakû’de bulunan iki önemli Türk lider büyük politik öneme sahip olan tebliğlerini yazılı olarak Başkanlık Kurulu’na sundular ve Başkanlık Kurulu da bu tebliğlerin hem bu kürsü hem de basın aracılığıyla kamuya duyurulması gerektiğine karar verdi. Tebliğlerden ilki Enver Pa98 Muhammed Abdür Rabb Berk (1875-1960’lar): Hindistan Peşaver. Pan-İslâmist. I. Dünya Savaşı’nın sonunda Türkiye’nin müdafaası için bu ülkeye gitti. Moskova’ya ilk yolculuğunu 1919’da yaptı. Aynı yıl Sovyetler’in görevlisi olarak Kabil’e gitti. 1920 yılının başında kurulan Hint Devrimci Birliği’nin başkanı oldu. Hindistan Komünist Partisi’ne katılmadı ve sonrasında Türkiye’ye yerleşti.

76

şa’ya ikincisi, Anadolu Türk Halk Hükümeti temsilcisi İbrahim Tali’ye99 aittir. Şimdi her iki tebliğin okunmasına geçilecektir. [“Lütfen, lütfen.” Çeviri.] Tebliğleri okuması için Yoldaş Ostrovski’yi kürsüye davet ediyorum. [Gürültü, iti-

raz sesleri.] Yoldaşlar, tam sessizlik lütfen!

Enver Paşa’nın Tebliği
Yoldaşlar, bugün bizi Bakû’de toplayarak Dünya emperyalizmi ve kapitalizmine karşı dövüşen savaşçılar haline gelmemizi sağlayan III. Enternasyonal’e ve onun Başkanlık Kurulu’ndaki yoldaşlara teşekkür ediyorum. Yoldaşlar, sadece talan etmekle yetinmeyip bizi soyup soğana çeviren ve kanımızı içmeye niyetlenip bizi yok etmek isteyen emperyalizm ve kapitalizmin karşısında gerçek ve samimi bir ittifak oluşturduğumuz III. Enternasyonal’le omuz omuza durarak Avrupa’nın yalancı politikacılarına karşı durabildiğimiz için kendimizi şanslı addediyoruz. Yoldaşlar, Türkiye savaşa girdiğinde Dünya iki kampa bölünmüş hâldeydi. Bu kampların ilkini emperyalist ve kapitalist eski Çarlık Rusyası ve onun müttefikleri, diğerini ise, gene aynı şekilde emperyalist ve kapitalist olan Almanya ve müttefikleri oluşturuyordu. Bu iki grup içinde bizi boğup yok etmek isteyen Çarlık Rusyası, Britanya ve onların dostlarına karşı savaştık ve bize en azından yaşama şansı vermesi konusunda anlaştığımız Almanya’nın safını tuttuk. Alman emperyalizmi bizi kendi eşkiyalığına ait amaçlar için kullandı. Fakat bizim arzumuz ise sadece kendi bağımsızlığımızı muhafaza etmekti. Yoldaşlar, cayır cayır yanan Trablus çölleri ve fakir Bedevî çadırları için sakin ve huzurlu hayatlarımızı terk edip oralarda, tanık olduğumuz en zor zamanları yaşamamıza sebep olan fikir emperyalizme ilişkin bir fikir değildi. Biz Trablus’u Trabluslular için korumaya çalışıyorduk ve savaştan dokuz yıl sonra onların İtalyan emperyalistlerini kovmayı başardıkları için bizler çok mutluyuz.100

İbrahim Tali (Öngören): 1889-1952 yılları arasında yaşadı. Türk Ordusu’nda doktor subay olarak görev aldı. 1919’da Mustafa Kemâl’in başlattığı millî direnişe katıldı. Bu hareketin 1920’de Moskova’ya gönderdiği heyete politik danışmanlık yaptı. Sonrasında büyükelçilik ve milletvekilliği görevlerinde bulundu. 100 1912’de Berlin’de askerî ataşe iken Enver Trablus’un İtalyan Ordusu’na karşı savaşmak için gönüllü oldu. Enver Paşa’nın ‘rahat bir hayat’ yaşadığına ilişkin ifade için; Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, Ankara, 1982, s. 31. Rusça metinde söz konusu ifade ‘bir mültecinin sakin hayatı’ biçiminde yer almaktadır.
99

77

Azerbaycan ile ilgili olarak ortaya koyduğumuz niyet de bundan farklı değildir. Biz Azerbaycan’ın Azerbaycanlılara ait olduğunu düşünüyoruz.101 Eğer yanlış bir iş yaparsak bu bizim kötü kaderimizdendir. Yoldaşlar, Dünya Savaşı boyunca ben oldukça önemli görevler üstlendim. Sizi temin ederim ki, Alman emperyalizminin safında savaşmak zorunda kaldığımız için pişmanlık duyuyorum. İngiliz emperyalistlerinden ve İngiliz emperyalizminden nefret edip onlara lanet ettiğim gibi, Alman emperyalistlerinden ve Alman emperyalizminden de aynı ölçüde nefret ediyor ve onlara lanet ediyorum. Benim görüşüme göre, çalışmayan insanları zenginleştirmeyi amaç hâline getirmiş herkes yok edilmeyi hak ediyor. Emperyalizmle ilgili olarak benim bakış açım budur. Yoldaşlar, sizi temin ederim ki, bugünün Rusyası o zaman da olsaydı ve şimdiki amaçları için savaşsaydı, bugün olduğu gibi o gün de tüm enerjimizle sizin safınızda savaşıyor olurduk. Açık bir dille fikrimin doğruluğunu ispatlamak için, Sovyet Rusya ile birlikte hareket etmeye karar verip bunu fiiliyata döktüğümüz günlerde Yudeniç’in ordusunun Petrograd yakınlarında olduğunu, Kolçak’ın Urallar’ı elinde tuttuğunu ve Denikin’in Güney’den Moskova’ya ilerlediğini hatırlatmak isterim. O günlerde güçlerini artıran ve oyunu kazandığını varsayan İtilaf Devletleri keskin dişlerini gösterip neşeyle ellerini ovuşturuyordu. Rusya ile dost olduğumuzda durum bundan ibaretti. Eğer Karadeniz’deki fırtınalar bindiğim geminin direğini kırmasaydı, Kovno ve Riga zindanlarının demir parmaklıkları beni durdurmasaydı ya da içinde bulunduğum uçak kaza geçirmeseydi Rusya’nın en zor saatinde sizinle birlikte olacak ve kimi yoldaşlara bu kişisel ayrıntıları anlatmak gereğini duymayacaktım.102 Yoldaşlar, bu Dünya Savaşı’nın yol açtığı emperyalist çelişki içinde bizler yenildik. Fakat Türkiye’den hareketle mazlumların savaşı açısından baktığımızda, Boğazlar’ın kapanması sonucu Çarlık Rusyası’nın çökmesi ve yerini tüm mazlumların doğal müttefiki Sovyet Rusya’nın almış olması sebebiyle bizlerin savaşta yenilmediğini düşünüyorum. Dahası, Türkiye’nin yaptığı katkılar sayesinde Dünya’nın kurtuluşu için yeni bir hat açılmış oldu. Mazlumlar açısından baktığımızda bunu bir zafer olarak görüyorum. Yoldaşlar daha önce ifade ettiğim gibi, şimdilerde emperyalizme karşı kahramanca mücadele veren ve gücünü köylülükten alan ordu yenilmemiş, sadece geçici olarak silâh bırakmıştır. Aynı düşmana karşı 15 yıl boyunca savaştıktan sonra, büyük sıkıntılara rağmen bir yıl daha savaşı sürdürebilmiştir. Şimdiki mücadeleyi öncekiyle
1912’de Türkiye silâhı güçlerini Trablus’tan çekti ve İtalyan idaresini tanıdı. Arap halkının İtalyanlar’a karşı silâhlı direnişi devam etti ancak 1920’lere gelirken I. Dünya Savaşı boyunca İtalyan güçleri önemli limanları ele geçirdi. 102 Enver, Müttefik Devletler’in Sovyet Rusya’ya uyguladığı ablukayı aşmak için üç ayrı başarısız teşebbüste bulundu. İlk ikisinde bindiği uçaklar erken iniş yapmak zorunda kaldı ve bunun sonucunda Müttefik yanlısı hükümet tarafından hapse atıldı. Üçüncü teşebbüste ise, bindiği tekne fırtınaya yenik düştü.
101

78

kıyaslamak mümkün değildir. Bugünlerde herkesin gördüğü üzere, Doğu dünyası Üçüncü Enternasyonal’le ittifak kurmakta, tüm Dünya mazlumları onun taleplerini desteklemekte ve bu mücadele tüm kararlılığı ile herkese zafer için umut vermektedir. Yoldaşlar, Transvaal Savaşı103 ile başlayan ve 1914-17 arasında emperyalistler arasında devam eden savaşın en şiddetli safhası bugün itibariyle sona erdi. Fakat şimdilerde son demini yaşayan bu savaş kesinlikle bizim zaferimizle, yani mazlumların zaferiyle bitecek, emperyalizm ve kapitalizm yeni silâhlar bulmadan tümüyle imha edilecektir. Bu kurultay hem mazlumların müdafaasında kanını döken Kızıl Ordu’ya hem de Türk savaşçılarına taze bir kuvvet verecektir. Aynı şekilde bu kurultay, bu mücadelenin bizim, yani adaletin zaferiyle sonuçlanmasını sağlayacak sürece katkı sunacaktır. Vermiş olduğumuz mücadelede Üçüncü Enternasyonal’in desteğini alarak onunla yan yana olmak tek başına bizim gayretimizle olmadı. Diğer bir etken de benzer ilkelere sahip oluşumuzdu. Bizler her zaman devrimci gücümüzü halktan, yani köylülerden alıyorduk. Eğer bizim fabrika işçilerimiz büyük bir güç hâline gelmiş olsaydı ilk olarak onlardan bahsederdim. Ancak onlar da bizimle birlikteydi. Onlar da tüm bedenleri ve ruhları ile bizimle birlikte çalıştı. Bugün de durum aynıdır. Sonuç olarak biz her zaman kendimizi halkın mazlum kesimine sırtımızı verdik. Onların acısını duyduk, onlarla birlikte yaşayıp onlarla birlikte öldük. Yoldaşlar, halkın isteklerini dikkate alırken biz hep onların kendi kaderini tayin hakkının tanınması üzerinde duruyoruz. Kendi hayatlarımızla onlarınkiler arasında güçlü bağlar bulunduğunu ve onların her zaman bizimle birlikte yaşamak istediğini düşünüyoruz: bunu yapmak istemeyen kişilerden halkın kendi kaderine gene kendisinin karar vermesine ilişkin hakkı tanımalarını talep ediyoruz. Yoldaşlar, bizler savaşa, yani halkın iktidar uğruna ezilmesine karşıyız. Kalıcı barışı tesis etmek için bizler Üçüncü Enternasyonal’le birlikte yürüyor, bu sebeple tüm engellere rağmen bugün kanlı bir mücadele veriyor, onu sürdürüyoruz. Yoldaşlar, biz emekçi insanlarımız için saadet istiyoruz, yani bu anlamda başkalarının emeğine ait ürünler aracılığıyla kâr eden yerli yabancı tüm vurguncuların karşısında duruyoruz. Hiç tereddüt etmeden bu tür unsurlara karşı çıkmak gerekmektedir. Biz ülkemizin tarım ve sanayide büyük ölçekli bir gelişme gösterip ortak emeğin ürünlerinden faydalanmasını arzuluyoruz. Bu, bizim iktisadî mesele ile ilgili fikrimizdir. Yoldaşlar, ancak bilinçli insanların hürriyeti ve saadeti elde edebileceklerine inanıyoruz. Emekle bütünleşen ve ülkenin aydınlanması için gerçek hürriyeti temin eden, kadın ve erkek arasında ayrımcılık yapmayan bilgili insanlar istiyoruz. Bizim toplumsal politikaya ilişkin fikrimiz budur.

103

Transvaal ya da Boer Savaşı (1899-1902): Britanya’nın Güney Afrika’yı işgal ettiği savaş.

79

Yoldaşlar, beni buraya temsilci olarak gönderen Fas, Cezayir, Tunus, Trablus, Mısır, Arabistan ve Hindistan devrimci örgütlerinin içinde bulunduğu birlik sizinle tam bir dayanışma içindedir.104 Bu dayanışma vahşi hayvanların dişlerini kıracak ve onları her şeyden mahrum edecektir. Yoldaşlar, bu amaç doğrultusunda göğe yükselen eller artık birbiriyle kavuşuyor. Uzun bir zamana ihtiyaç duyan ancak bizim zaferimizle bitecek olan bu mücadelenin son ânına dek bizimle birlikte çalışacak herkesin ellerini sıkıyor, onlara başarı dileklerimi iletiyorum. Yaşasın mazlumların birliği! Kahrolsun bu birliğin karşısında titreyen zalimler! Başkan: Enver Paşa’nın tebliğini Türkçe’ye çevirmek üzere Yoldaş Mehmet Emin’i çağırıyorum. [Mehmet Emin çeviriyi yapıyor.] Şimdi Yoldaş Ostrovski Ankara Hükümeti temsilcisi İbrahim Tali’nin tebliğini okuyacak.

İbrahim Tali’nin Tebliği
Orta Avrupa’yı savaşa sürüklemiş ve Türkiye’nin can damarlarını ele geçirmiş olan Dünya emperyalizmi dört yıl içinde Türkiye’yi tümüyle çöküşe sürükledi. Silâhını eline aldığında millî sınırlarını ve üretici güçlerini yabancı sömürüden korumak dışında bir amacı bulunmayan Türk köylüsü, yalancı bir Amerikalı profesörün kendisine her halkın yaşama ve hür olma hakkına kavuşup tüm işçilerin mutlu olacağını söylemesi üzerine silâhını bıraktı. Fakat sonrasında bu silâhların kendisine çevrildiğini ve tüm kutsal hakların Batılı kapitalistlerin çıkarları adına yok edilip elindeki lokmanın da çalınmaya başlandığını görünce Türk köylüsü öfkelenerek ayaklandı. Yoldaşlar, şimdi burada söz konusu ayaklanmanın sebep ve gerekçeleri ile birlikte onun esas karakterini ve ondan doğan hükümetin tarihini anlatacağım. Anadolu ayaklanması, içsel ve dışsal, iki tür gerekçeye dayanmaktadır. Dışsal olanlar şunlardır: en güçlü burjuva devletlere karşı yaklaşık on bir cephede dört yıl boyunca savaşmış olan köylüsü, nihayet kendi alınteri ile kazandığı ekmeği barış içinde yiyebileceğine ve kendi köyünde huzurlu bir biçimde yaşayabileceğine dair derin bir istek duymaya başlamıştı. Fakat Batılı kapitalistler silâh bırakan Türk köylüsünün üzerine Batı’dan kendilerine hizmet eden uşaklarını, yani Venizelosçu Grekleri, Doğu’dan da Taşnakçı Ermenileri saldı.

Enver, bolşeviklerin yardımıyla kurmak istediği “Devrimci İslâmî Örgütler Birliği”ne atıfta bulunuyor. Kurultay sonrasında Enver Batı Avrupa’ya döndü ve aynı yılın kışında örgüt adına bir konferans düzenledi.
104

80

Türk köylüsü, gittiği her yere ateş, kılıç ve bomba götüren emperyalistleri ve onların uşaklarını tanıyor, hırsızlardan oluşan küçük bir grubun işçi sınıfının emeğine ait ürünleri zorla gasp ettiğini biliyordu. Fakat meseleyle ilgili fikrini fiiliyata dökmeyi düşünmeyen Türk köylüsü bir süre sessiz kaldı. Ancak halkların hürriyeti için dövüştüğünü iddia eden Fransa Suriye’yi ele geçirmekle yetinmeyip Adana, Maraş ve Antakya’yı da işgal etti. Medeniyet adına hareket ettiğini söyleyen Fransız Başbakanı istediklerinin hepsini aldıktan sonra yüzündeki maskeyi indirdi ve Bourbon Sarayı’ndan105 Dünya’ya şunu ilân etti: “Doğu’daki ekonomik çıkarlarını güvence altına almak için Fransa Musul’a kadar uzanan bölgedeki tüm madenleri işletmelidir. Bu nedenle askerî harekâtımızı Mardin’e kadar genişletmeliyiz. Bölgede işletilebilecek doğal zenginliklerin önemini sanayimizin çıkarları adına dikkate almak zorundayız.” Yoldaşlar, sonrasında Akdeniz’e çıkış kapımız olan İzmir’e saldırıldı ve bu saldırı sonucunda Batı ve Doğu’da hırsızlara karşı milletimizin haklarını savunacak insanlar biraraya geldiler. İzmir’in işgalini takiben Doğu’da emperyalizme karşı olanlar, Erzurum ve Trabzon halkının öncülüğüyle Erzurum şehrinde millî bir toplantı tertip ettiler ve haklarımızın savunulmasına karar verdiler. Bu toplantı sonrasında Sivas ve Ankara’da kongreler düzenlenerek bu karar yinelenip onaylandı. İçsel nedenler ise şu şekildedir. Anadolu’daki fakir köylüler yüzyıllardır burjuvazinin baskı ve şiddetinden mustariplerdi; halk İstanbul’dan gelen bürokrasi, sultan hükümeti ile aristokrasinin uyguladığı diktatörlük ve bu hükümetin yolladığı kan emici memurlar tarafından eziliyordu. Bu durum, bir gününü bile tarlada çalışan ve açlıktan ölen köylüyle geçirmeyip fakir sınıfın emeğini sömürerek ve her zaman onun aleyhine hareket ederek Boğaz’daki muhteşem saray ve villalarında gününü gün eden aristokratlara ve paşalara karşı haklı bir nefretin doğmasına sebep oldu. Bu ayaklanma ile köylü, gelecekte İstanbul’daki paşalara ve beylere bir dilim ekmek bile vermeyeceğini açık bir dille anlatma imkânını buldu. Yoldaşlar, Anadolu’da şimdilerde yaşanmakta olan devrimin sebep ve gerekçeleri işte bunlardır, bu yüzden Batı’nın zannettiği gibi bu basit anlamda burjuvazi üzerine kurulu olan bir hareket değildir. Açık yüreklilikle söylenebilir ki, Batı kapitalizminin Doğu’daki suç ortakları -Ermeniler, Taşnaklar, Venizelos106 destekçileri ve ayrıca eski saray mensupları, paşalar ve onların İngiliz kapitalizminin çıkarları için padişahın yakın çevresinde entrikalar düzenleyen aracılar- İtilaf Devletleri’nin kollarına atıldıkları sırada Anadolu devrimcileri yüzlerini kızıl devrimin doğmakta olduğu DoPalais Bourbon: Büyük bir Fransız aristokrat ailesi olan Bourbonlar’a ait saray 1849’dan itibaren Fransız Parlamentosu olarak kullanılmaya başlanmıştır. 106 Eleutherios Venizelos (1864-1936): 1910-23 yılları arasında Yunanistan’da birçok kez başbakanlık yapan politik lider. 1917’de ülkeyi Müttefik Devletler’in safında I. Dünya Savaşı’na soktu. Yunan Ordusu’nun Türkiye’yi işgal altında tuttuğu 1919-20 arası dönemin ilk aşamasında başbakan olarak bulundu.
105

81

ğu’ya çevirdiler. Bu hareketiyle çıkarları tehlikeye giren sınıflar karşı-devrimi her yerde güçlendirmek için birleştiler. Bu nedenle, Sivas’ta Şeyh Recep, Bayburt’ta Şeyh Eşref ve yüzlerce yıldır halkın sırtından geçinerek tasasız bir hayat sürdürmeye alışmış Çapanoğlu ailesi Yozgat’ta, Anadolu köylüsünün köle olarak yaşamasını doğal kabul eden İstanbul’da, kendisinin dini savunduğunu düşünen Anzavur Paşa107 ile el ele verip Anadolu devrimine karşı fesat tertiplemeye başladı. Yoldaşlar, bu suçluların ve haydutların arasında kalan Anadolu köylüleri ve devrimcileri, tüm insanlığa saadet ve kurtuluş getireceğine inandıkları milletlerarası devrimi coşku ve sevinçle karşıladılar ve kendi kaderlerinin Üçüncü Enternasyonal’e bağlı olduğuna inandılar. Halka ait hakların savunucuları ve millî kongreler (emperyalistlerin parlamentoyu dağıtmasının ardından) devrimci halk hükümetini örgütlediler ve bu fikri Moskova’ya delege göndererek tescil ettiler. Anadolu’dan uzattıkları elin aynı içtenlikle sıkıldığını görmek onları mutlu etmektedir; onlar insanlık için hayırlı olduklarını düşündükleri bu devrimin ve ilkelerin ahlâkî, toplumsal sonuçlarından istifade etmeye hazırdırlar. Yoldaşlar bu açıklamaların ardından, Anadolu’nun gelişmekte olan aydınlanma yolunda son evladı ölene kadar kendi kaderini ve bağımsızlığını korumaya kararlı olduğu açıktır. O, Sovyet Rusya’nın kendisine uzattığı kardeşlik elini tüm içtenliğiyle kabul etmektedir. Yaşasın bu yolu açan devrimci Rusya ve onun destekçisi olan devrimci Doğu! Zinovyev: Başkanlık Kurulu, biraz önce dinlediğimiz tebliğlere ilişkin bir karar almıştır. Karar metni Macar Yoldaş Béla Kun tarafından aktarılacaktır. Béla Kun: Doğu Halkları Kurultayı Başkanlık Kurulu oybirliğiyle alınan kararın sizlere aktarılmasını kararlaştırmıştır:

Karar Metni
Enver Paşa’nın millî Türk hareketi ile ilgili tebliğini dinleyen Doğu Halkları Kurultayı aşağıdaki kararı almıştır: 1. Kurultay, en başta İngiliz ve Fransız emperyalist haydutları olmak üzere, Doğu halklarına zulmedip onları sömüren ve tüm Dünya emekçilerini köleliğe mahkûm eden Dünya emperyalizmine karşı mücadele içinde olan tüm Türk savaşçılarına yönelik taşıdığı duygudaşlığı ifade eder. Birinci Komünist Enternasyonal Kongresi gibi, Birinci Doğu Halkları Kurultayı da, Doğu’nun mazlum halklarını yabancı emperyalistlerin boyunduruğundan kurtarmanın yollarını araştıran genel-millî devrimci hareketleri destekleyeceğini ilân eder.
Anzavur Paşa: 1919 sonu ve 1920’nin başlarında Kemâl’in önderliğindeki ulusal direniş hareketine karşı Anadolu’da isyanlara önderlik etti.
107

82

2. Ancak kurultay, Türkiye’deki genel-millî devrimci hareketin sadece yabancı zalimlere karşı olduğu, bu hareketin başarılı olmasının Türk işçi ve köylülerinin her türlü sömürü ve zulümden kurtulacakları anlamına gelmeyeceği gerçeği üzerinde durur. Sözkonusu hareketin başarısı, tarım ve vergi meseleleri gibi, Türk emekçi sınıfları için önem arz eden meselelerin çözümlenmesini sağlamayacak, milletin içinde var olan anlaşmazlıklar gibi önemli engelleri ortadan kaldırmayacaktır. 3. Kurultay, geçmişte Türk işçi ve köylülerini emperyalist gruplardan birinin çıkarları adına kıyımlara sürükleyen ve bunun yanı sıra Türk emekçi kitlelerini bir avuç zengin insanın ve yüksek rütbeli subayların çıkarları adına çift taraflı yıkıma maruz bırakan bu hareketin liderleri ile ilişkide özel bir dikkat gösterilmesini gerekli görür. Kurultay, faaliyetleriyle emekçi halka hizmet etmeye hazır olduklarını ispatlayan bu liderlere, geçmişte attıkları yanlış adımları düzeltmeyi önermektedir. Türkiye emekçi kitlelerine ve tüm Doğu’ya bu ülkedeki genel-millî devrimci hareketi destekleme çağrısı yaparken, kurultay, Türkiye işçi ve köylülerinin bağımsız örgütlerde biraraya gelerek, Türk zenginleri, kulakları108, bürokratları ve generalleri (paşalar, derebeyler ve diğerleri) arasındaki nüfuz ve bağlantılarını kullanıp kurtuluş mücadelesini engellemek isteyen yabancı emperyalistlere izin vermemelerini ve kurtuluş davasını sonuna dek götürmelerini talep eder. Türkiye emekçi halkı kendisini za-limlerden ve sömürücülerden sadece bu yolla kurtarabilir; toprak, fabrikalar, madenler ve ülkenin tüm zenginlikleri sadece bu yolla emekçilerin hizmetine girer. Önlerindeki tek yol budur. [İsmail Hakkı109 tebliği çeviriyor.] Başkan: Şimdi, Başkanlık Kurulu’nun size oybirliğiyle sunduğu bu kararı oya sunuyorum. [Gürültü. Salondan bir kişi: “Konuşmak istiyorum.”] Başkanlık Kurulu oylamanın tartışma olmaksızın yapılmasını öneriyor ve ayrıca kurala uygun olarak konuşma için yazılı başvuruda bulunmanız gerekiyor. [Aynı kişi: “Yazılı başvuruyu yapmıştım.” Oylama yapılıyor.] Karar tasarısından yana olanlar lütfen ellerini kaldırsın. [Gürültü. Sesler: “Başvuru yaptım. Gerçekleri açıklamama izin verin.”] Lütfen münakaşa etmeyin. Burada 1800 kişi var. Bu şekilde götürmemiz mümkün değil. Lütfen herkes elini indirsin. Karşı olanlar? Çekimser olan var mı? Karar tasarısı kabul edilmiştir. [Alkışlar.] Yoldaşlar, gündemdeki ilk iki maddeyi şu ân itibariyle tamamlamış bulunuyoruz. Kurultay’ın Başkanlık Kurulu’na iki ayrı çağrı metni hazırlama yetkisi vermesini öneriyoruz. İlk çağrıda kurultayımız adına Doğu halklarına hitap edilecek ve İngiliz emperyalizminin zulmüne maruz kalan Doğu’nun genel durumu izah edilecektir.
108 109

Kulak: Toprak emekçilerini ve küçük mülk sahiplerini sömüren zengin köylü. İsmail Hakkı (Arap): (ö. 1921) Türk eğitimci. Naciye Hanım’ın kardeşi. I. Dünya Savaşı

boyunca Almanya’da bulundu. Spartakist Hareket’in etkisiyle devrimci sosyalist oldu. Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite üyeliğinde bulundu. Türkiye dönüşünde Suphi ile birlikte katledildi.

83

Çağrı metniyle emekçi yığınlar Doğu’yu yağmalayan İngiliz ve Fransız emperyalistlerine karşı cihada davet edilecektir. [Yoğun alkış sesleri. “Yaşasın” haykırışları.] İkinci çağrı metni, Avrupa ve Amerika’daki emekçi yığınlara, işçilere, köylülere yani tüm emekçi kardeşlerimize hitap edilecektir. Burada biz ilk olarak, Doğu Halkları Kurultayı adına, kendi ülkelerindeki burjuvazinin onlarla aşağılık biçimde nasıl ilişki kurduğunu gösterecek, onları tüm dikkatlerini Doğu’nun durumuna yöneltmeye çağıracak ve İngiliz işçilerini sadece Sovyet Rusya’yı değil Doğu halklarını da desteklemeye davet edeceğiz. Biz eminiz ki, on milyonlarca Doğulu emekçi adına İngiliz, Amerikalı ve Fransız işçilerine yapacağımız çağrı onlar tarafından dinlenilecek, tüm Dünya genelinde yayınlanan işçi gazetelerinde yer bulacak ve tüm Dünya işçileri üzerlerine düşen görevin ne kadar muazzam olduğunu anlayıp Doğu halkları için bu görevi yerine getireceklerdir. [Alkışlar.] Yoldaşlar! Sözkonusu ki çağrı metni hazırlandı. Bir ya da iki gün içinde, yarın ya da bir sonraki gün, taslaklar elinizde olacak. Çağrı metinlerinin altında sizin seçtiğiniz tüm Başkanlık Kurulu üyelerinin imzaları bulunacak. [Alkışlar.] [Bir çevirmen çeviriyi yapıyor. Alkışlar.] Kurultay adına bu iki çağrı metninin hazırlanmasını kabul edenler lütfen ellerini kaldırsınlar. Ellerinizi indirebilirsiniz. Karşı olan var mı? Çekimser? Yok. Kurultay yarın saat 17.00’da toplanacak. Gündemimizdeki diğer konu sömürgeler ve milletler meselesidir. Öğleden önce saat 11’de tarım seksiyonu Ordu Kulübü’nde biraraya gelecek. Eğer seçimler o saate kadar yapılmamış ise başka bir saate ertelenecek ve tarım seksiyonu Ordu Kulübü’nde saat 11’de biraraya gelecek. Halklar Kurultayı saat beşte yeniden toplanacak.

Oturum saat 23.00’da kapandı.

E k B ö l ü m : J o h n R e e d ’ i n K o n u ş m a s ı 110
Ben, sömürge halklarına zulmedip onları sömüren büyük emperyalist güçlerden biri olan ABD’nin devrimci işçilerini temsilen burada bulunmaktayım. Siz Doğulu, Asyalı halklar, Amerika’nın hâkimiyetini henüz tecrübe etmediniz. Sizler İngiliz, Fransız ve İtalyan emperyalistlerini biliyor ve nefret ediyorsunuz ve muhtemelen “özgür Amerika”nın daha iyi yöneteceğini, sömürge halklarını özgürleştireceğini ve onlara ekmek verip onları savunacağını düşünüyorsunuz. Hayır. Filipinler’deki işçi ve köylüler, Orta Amerika ve Karayip halkları “özgür Amerika”nın yönetimi altında yaşamanın ne demek olduğunu biliyorlar.
Reed’in konuşma metni zaman yetersizliği yüzünden kurultayda dağıtılmadı. Metin sonradan oturumların Rusça baskısına eklendi. Metnin İngilizce hâline ulaşılamadı.
110

84

Örneğin, Filipinler halkını ele alalım. 1898’de Filipinliler zalim İspanyol hükümetine karşı ayaklandı ve Amerikalılar onlara yardım etti. Fakat İspanyollar kovulduktan sonra Amerikalılar ülkeyi terk etmedi. Sonrasında Filipinliler Amerikalılara karşı isyan etti ve bu sefer “kurtarıcılar” onları, karılarını ve çocuklarını öldürmeye başladılar: herkese işkence ettikten sonra ülkeyi zaptettiler. Ülkeyi tümüyle ele geçirdikten sonra herkesi çalışmaya zorlayıp Amerikalı kapitalistlerin kârlarını arttırdılar. Amerikalılar Filipinliler’e bağımsızlık vaat etmişlerdi. Kısa bir süre sonra bağımsız Filipinler Cumhuriyeti ilân edilecek.111 Fakat bu demek değildir ki, Amerikalı kapitalistler ülkeyi terk edecek ve Filipinliler kendileri için kazanacak. Amerikalı kapitalistler Filipinli liderlere hükümet işleri, toprak, para ve kârlarından pay verdiler; işçilerin ürettiği kârlarla yaşayan ve çıkarları ülke halkının köle olarak kalmasında olan Filipinli bir kapitalist sınıf yarattılar. Aynı durum, Amerikalılar tarafından İspanyol hâkimiyetinden kurtarılan Küba’da da yaşandı. Şimdi Küba bağımsız bir cumhuriyettir. Fakat tüm şeker plantasyonlarına zengin Amerikalı tröstler sahip ve geriye kalan küçük miktardaki arazi de Kübalı kapitalistlere kaldı: bu kapitalistler aynı zamanda ülkeyi de idare ediyor. Küba işçileri, Amerikalı kapitalistlerin çıkarına olmayan bir hükümet seçmek istediklerinde ABD, halkı kendi zalimlerini seçmeye zorlamak için ülkeye asker gönderiyor.112 Ya da başka bir örnek anlamında, yüzyıl önce hürriyetlerine kavuşmuş bulunan Haiti ve San Domingo cumhuriyetlerine bakalım. Adanın verimli oluşu ve orada yaşayan insanların Amerikalı kapitalistlerce kullanılma ihtimali yüzünden ABD, düzeni sağlama bahanesiyle buraya asker ve gemiciler gönderdi ve iki cumhuriyeti ezerek buralarda İngiliz tiranlığından daha kötü bir askerî diktatörlük kurdu. Zengin bir ülke olan Meksika ABD’ye çok yakındır. Meksika’da, ilkin İspanyollar ardından da yabancı kapitalistler tarafından köleleştirilerek geri bıraktırılmış olan bir halk yaşıyor. Bu ülkede, yıllarca süren bir iç savaşın ardından halk, Meksika’nın zenginliklerini Meksikalılar için korumak isteyen ve yabancı kapitalistleri vergilendiren, proleter nitelikte olmasa da demokratik olan kendisine ait bir hükümet kurdu. Amerikalı kapitalistler aç Meksikalılara ekmek göndermeyi düşünmedi. Aksine onlar Meksika’da, ülkenin ilk devrimci başkanı olan Madero’nun113 katline sebep olan
111 1916’da ABD Filipinler’e bağımsızlık sözü vermesine rağmen bu konuda tek bir adım bile atmadı. Sonradan ülkeyi işgal eden Japonlar 1943’te Filipinler’e bağımsızlık verdi. ABD ülkeyi yeniden işgal edince 1946 tarihinde yeniden sözde bağımsızlığına kavuştu. 112 1902’de Washington Küba’nın biçimsel bağımsızlığını tanıma koşuluyla bu ülkenin dış ilişkilerini denetleme, burada askerî üs kurma ve her durumda iç ilişkilerine karışma hakkını elde etti. 113 Francisco Madero: (1873-1913) 1911’de Porfirio Díaz’ın diktatörlük rejimini yıkan devrimin lideri. 1911-13 arası dönemde Meksika cumhurbaşkanı. Askerî darbe ile devrildi ve öldürüldü.

85

karşı-devrim sürecini başlattı. Üç yıllık mücadele sonrasında devrimci rejim yeniden tesis edildi ve Carranza114 başkan oldu. Amerikalı kapitalistler yeniden devrim karşıtı bir hareket başlattı, Carranza’yı öldürüp kendileriyle dostane ilişkiler içinde olan bir hükümet kurdu. Kuzey Amerika’da, herkesin eşit vatandaş olduğunu söyleyen yasaya rağmen, hiçbir toplumsal ya da politik hakka sahip olmayan on milyon siyah insan yaşıyor. Amerikalı işçilerin kapitalistlere yönelik dikkatini başka tarafa çekmek için sömürücü sınıflar ırklar arasında bir savaş başlatıp işçilerin siyahlardan nefret etmeleri için uğraşıyorlar. Diri diri yakılan Siyahlar, tek umudun beyaz haydutlara karşı silâhlı direniş olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Son günlerde Amerikalı kapitalistler Doğu halkları ile dostane ilişkiler kurarak onlara yardım ve yiyecek vaadinde bulunuyorlar. Bu ilişkiler, özellikle Ermenistan’la kuruluyor. Amerikalı milyonerler tarafından açlık çeken Ermenilere ekmek göndermek için milyonlarca dolarlık yardımlar toplanıyor, birçok Ermeni Sam Amca’dan yardım bekliyor. Amerikalı kapitalistler ülkedeki işçi ve köylüleri birbirine karşı kışkırtıyorlar: Küba ve Filipinler’deki halkları sömürüp onları aç bırakıyor, Siyah Amerikalıları diri diri yakıp vahşi biçimde öldürüyor, ülkedeki işçileri berbat koşullarda uzun çalışma saatlerine ve düşük ücretlere mahkûm ediyorlar. İşçiler yorulduğunda sokağa atılıp orada ölüme terk ediliyor. Şimdilerde açlık çeken Ermenilere yardım götürme işini üstlenmiş olan ve Ermenileri çöle süren Türkler hakkında duyarlı makaleler yazan Bay Cleveland Dodge, binlerce Amerikalı işçinin çalıştığı büyük bakır madenlerinin sahibidir ve işçiler cesaret edip greve gittiklerinde Bay Dodge’un madenlerini koruyan muhafızlar ellerindeki süngülü silâhlarla, Ermenilere yapıldığı gibi, çöle sürülmektedirler.115 Birçok Ermeni, savaş süresince Türklerin uyguladığı vahşetten dolayı acı çeken milletine yönelik tavrından dolayı Amerika’ya karşı minettarlık duymaktadır. Fakat sözlü beyanatlar dışında Amerika Ermeniler için ne yapmıştır? Hiçbir şey. 1915’te, olayların yaşandığı esnada İstanbul’daydım ve bu nedenle misyonerlerin, Türkiye’de çok miktarda mülkiyete sahip olduklarını, bu sebeple Türkiye’ye baskı uygulanmaması gerektiğini söyleyerek yaşanan iğrençliklere karşı ciddî bir tepki göstermediklerini biliyorum. Kendi ülkesindeki teşebbüslerinde binlerce işçiyi sömüren Amerikan Büyükelçisi Bay Strauss, tüm Ermeni halkının gemilerle Amerika’ya götürülmesini, bu proje için de yüklü miktarda bir parayı bağışlamayı önermiştir;

Venustiano Carranza (1859-1920): 1913-14’te Meksikalı diktatör. Victoriano Huerta’yı deviren devrimin lideri. Meksika cumhurbaşkanı (1914-1920). 115 12 Temmuz 1912’de Arizona, Bisbee’deki Phelps-Dodge Madenleri’nde 1100’den fazla grevci işçi silâhlı şirket görevlilerince kuşatıldı, yük vagonlarına dolduruldu ve grev sona erene dek tutsak edilecekleri çöle sürüldü.
114

86

fakat esasında bu plan Ermenileri Amerikan fabrikalarında çalıştırmak, Bay Strauss ve dostlarının kârlarını artırmak amacını gütmektedir. Amerikalı kapitalistler neden Ermenistan’a yiyecek dâhil çeşitli konularda yardım vaatlerinde bulunup duruyorlar? Nedeni basit bir hayırseverlik mi? Eğer öyleyse, gitsinler, Orta Amerika halklarına yiyecek yollasınlar ya da Amerika’daki kendi siyah halkına yardım etsinler. Hayır. Yapılan yardımların asıl nedeni, Ermenistan’daki maden zenginliği ve Amerikalı kapitalistlerin sömürmek için yanıp tutuştuğu muazzam ucuz emek rezervidir. Ermenistan’ın sırtına tırnaklarını geçirmek ve Ermeni milletini köleleştirmek amacıyla Amerikalı kapitalistler Ermenilerin güvenini kazanmak istiyorlar. Amerikalı misyonerlerin Yakındoğu’da okullar kurmalarındaki amaç budur. Fakat bunun bir diğer önemli nedeni de şudur: diğer kapitalist milletlerle birlikte Milletler Cemiyeti116 çatısı altında buluşan Amerikalı kapitalistler, Ermenistan işçi ve köylülerinin Sovyet Rusya ve Sovyet Azerbaycan’ı örneklerini takip edip Dünya emperyalizmine karşı tüm Dünya işçi ve köylüleriyle yan yana birleşik bir cephe oluşturarak iktidarı alacaklarından ve kendileri için çalışacaklarından korkuyorlar. Açlık çeken halklara yiyecek vaat etmek ve bir yandan da sovyet cumhuriyetlerini abluka altına almak Birleşik Devletler’in temel politikasıdır. Sovyet Rusya’ya yönelik abluka binlerce kadın ve çocuğun ölümüne yol açmıştır. Aynı yöntem, Macar halkının kurduğu sovyet hükümetine karşı olmasını sağlamak amacıyla da uygulanıyor. Aynı taktik, şimdilerde Beyaz Macaristan halkının Sovyet Rusya’yla savaşa girmesi için de kullanılıyor. Rusya-Finlandiya sınırında küçük birer ülke olan Estonya ve Letonya’da da bu yönteme başvuruluyor. Fakat tüm bu küçük ülkeler, açlık çekip iflas ettikleri için Sovyet Rusya ile barış yapmaya mecbur kaldılar. Şimdilerde Amerikan Hükümeti onlara yiyecek teklif etmiyor. Artık bu ülkelere ihtiyaç duymadığından insanların açlıktan ölmelerine izin veriyor. Amerikalı kapitalistler Ermenistan’a ekmek sözü verdiler. Bu eski bir numaradır. Ekmek sözü verirsin ama asla ekmeği vermezsin. Sovyet Hükümeti’nin devrilişinden sonra Macaristan söz verilen ekmeği alabildi mi? Hayır. Macar halkı bugün hâlâ aç. Macar halkı bugün hâlâ açlık çekiyor. Peki Baltık ülkeleri alabildi mi? Hayır. Patatesten başka hiçbir şey bulamayan Estonyalılar açlıktan kıvranırlarken Amerikalı kapitalistler kâr getirmediği için satamadıkları çürük patatesleri gemilere yükleyip onlara yolladılar. Hayır yoldaşlar, Sam Amca kimseye karşılıksız bir şey vermez. Bir elinde çuval dolusu saman, diğer elinde kırbaç. Onun vaatlerini duyan herkes bir süre sonra kendisine verilenleri kanı ve teri ile ödeyecektir. Amerikalı işçiler emek ürünlerinden daha fazla pay talep ediyorlar; kendi evinde devrimi önlemek amacıyla Amerikalı
Milletler Cemiyeti: 1919’da Versailles Anlaşması’nda sistemleştirilen Dünya’nın parçalanması sürecini önlemek amacıyla İttifak kuvvetlerinin oluşturduğu birlik.
116

87

kapitalistler, yeni sömürgeler arayıp buralardaki halklardan yeterli miktarda kâr elde ederek kendi işçisini itaatkâr kılmak ve onları Ermenilerin sömürülmesi sürecine ortak etmek istiyorlar. Ben burada, tüm bu gerçeklerden haberdar olan, Ermeni işçi ve köylüleri ve tüm Dünya emekçi yığınlarıyla birlikte hareket etmek suretiyle kapitalizmin yıkılacağını bilen Amerikalı binlerce devrimci işçiyi temsil ediyorum. Dünya kapitalizmi yok olacak ve tüm halklar özgürleşeceklerdir. Bizler tüm mazlum emekçi halklar arasında oluşacak dayanışmaya ve Komünist Enternasyonal çatısı altında, Rus bolşeviklerinin liderliğinde Avrupa ve Amerika’nın tüm ülkelerindeki devrimci işçilerin gerçekleştireceği birliğe dönük ihtiyacın önemini biliyor, siz Doğu halklarına şunu söylüyoruz: Amerikalı kapitalistlerin vaatlerine kanmayın! Özgürlüğe giden tek bir yol vardır. Kapitalistleri deviren ve Kızıl Ordu’suyla yabancı emperyalistleri mağlup eden Rus işçi ve köylüleri ile birleşin! Komünist Enternasyonal’in kızıl yıldızını takip edin!

BEŞİNCİ OTURUM Millet ve Sömürge Me seleleri
5 Eylül

Oturum saat 19.15’te yoldaş Zinovyev’in başkanlığında başladı.
Başkan: Doğu Halkları Kurultayı’nın beşinci oturumunu açıyorum. Başkanlık Kurulu, millet ve sömürge meselelerinin ele alınması önerisinde bulunmaktadır. Pavloviç konuyla ilgili raporunu sunacak.

88

Pavloviç: Yoldaşlar, sömürge ve milletler meselesi ile ilgili siyaset Dünya tarihinde çok büyük bir rol oynamıştır. Son Dünya savaşı, büyük Dünya güçleri ve onların siyah, herşeyin ötesinde, sarı kıtayı mülk edinme çabalar arasında yaşanan çarpışmanın sonucudur. Savaşın arifesinde ben Avrupalı güçlerin sömürgelerle ilgili yaşadıkları çelişkilerin özünü formüle ederken bu çelişkilerin üç harf grubuna indirgenebileceğini söyledim: B-B-B, K-K-K ve P-P. Almanya, özellikle Anadolu üzerinden Osmanlı İmparatorluğu’nu İran, Hindistan ve Mısır’a bağlama niyeti, sarı ve siyah kıtaları mülk edinme amacı ile Berlin-BizansBağdat hattını trenyolu gibi çelik ağlar döşeyerek hâkimiyet altına almak için bir proje geliştiriyor. Almanya’nın üç B’sine Britanya üç K ile karşılık veriyor: Keyptavn-Kahire-Kalküta trenyolu Güney’den Kuzey’e tüm Doğu Afrika’yı Arabistan, Mezopotamya, Güney İran ve Hindistan’la birleştirmeyi amaçlıyor. Bu iki projeye Rusya Petersburg-Pers Körfezi hattı ile cevap veriyor. Hazırlanan tüm bu şemalarda Asya ve Afrika’nın efendisinin kimin olacağı ile ilgili mücadeleye tanık oluyoruz. Şimdilerde genel olarak sömürge politikası ile ilgili olan ve 1914-18 yılları arasında cereyan eden savaşa sebebiyet veren bu meseleler, dünkü müttefikler arasında silâhlı çatışmaların artmasına neden olmaktadır: Amerika ve Japonya, Amerika ve Britanya ve son olarak Britanya ve Fransa. Fransa Senatosu’nda Clemenceau’nun çekilmesi konusu ile ilgili olarak meydana gelen tartışmaların kışkırttığı yayınlardan anlaşıldığı üzere, Üçlü İttifak’ta savaşın en kritik ânında Britanya ile Fransa Anadolu’nun paylaşması meselesi yüzünden birbirlerinin boğazına sarılmaya hazırlanıyor, Clemenceau Suriye dolayısıyla Britanya ile ciddî çatışmalar yaşaması sebebiyle görevini bırakmak zorunda kalıyordu.117 Britanya ve Fransa arasındaki ilişkiler Bugün itibariyle oldukça gerilmiş durumda. Sovyet Rusya’dan ve bolşevizmden duydukları korku olmasaydı 1914-1918 Dünya Savaşı, Birinci Balkan Savaşı’nda olduğu gibi, çoktan galip güçler arasında ölümüne bir savaşa dönüşecekti.118 Halkların kaderi burjuvazinin ellerinde olduğu sürece Fransa-Britanya, BritanyaAmerika ya da Amerika-Japonya arasında silâhlı bir çatışma olasılığı her zaman gündemde olacaktır. Uzakdoğu’ya hâkimiyet meselesi yüzünden Amerika ve Japonya birbirine diş bilemektedir. Eğer Amerika, 1925 yılı itibariyle denizlerin sahibi olan Britanya’ya denk bir kuvvete çekmeyi başarıp hızla donanmasını genişletirse, Britanya’nın denizdeki hâkimiyetine son vererek Doğu’daki etkisini artıracaktır. Eğer Britanya, Fransa’nın denizgücünün gelişmesine karşı, elinden gelen tüm tedbirleri a-

Fransız Başbakan George Clemenceau Ocak 1920’de istifa eder. Birinci Balkan Savaşı’nda (Ekim 1912-Mayıs 1913) Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ Türkiye’yi yener ve Avrupa’daki topraklarını kaybeder. Haziran 1913’te savaşın galipleri arasında ganimetin paylaşılması konusunda bir başka savaş başlar.
117 118

89

lıp onun deniz filosunun Almanya’dan zorla alınan denizaltılarla güçlenmesine engel oluyorsa bunun nedeni, Britanya’nın Akdeniz gibi önemli bir deniz hattını kaybederek Mısır, Küçük Asya, İran Körfezi, Hindistan, kısacası tüm Doğu ile olan bağlantılarını tümüyle yitirmesinden ya da bu işlerin zora sokulacağından korkmasıdır. Asya’nın paylaşımı bağlamında biçimlenen sömürge meselesi, kapitalist dünyanın Sovyet Rusya’ya karşı Ekim Devrimi’nin ilk günlerinden itibaren olanca gücüyle yürüttüğü savaşın en önemli aşamasıdır. Rusya, sadece yeni bir düzen için insanları cesaretlendirerek biraraya getiren bir işaret fişeği, yol gösterici bir yıldız ya da İngilizFransız-Belçika sermayesinin yarı-sömürgesi ve Çar’ın kontrolü altında olmaktan kurtulan, zengin hammadde kaynaklarına ve doğal zenginliklere sahip milyonlarca insanın yaşadığı bir ülke olduğu için değil, ayrıca bir sömürge olarak yabancı zulmünden kurtulan, köleleştirilmiş Doğu’yu hürriyet mücadelesi için biraraya getiren tarihteki tek örnek olması ve uyguladığı iç politika ile milletlerin kendi kaderini tayin hakkı uyarınca onların gelişimine ve uyanışına katkı sunan, dahası kendi dışındaki geri kalmış mazlum halklara milletlerarası vahşi sermayeye karşı mücadelede muazzam yardımlar eden bir güç olması sebebiyle korkmaktadır. [Alkışlar.] Partili olmayan yoldaşlardan biri komünist parti liderleri Yoldaş Lenin, Zinovyev ve Troçki’ye olan hayranlığını dile getirdi ve sovyet iktidarının burada bulunan yetkili temsilcilerinin, Rusya’da yaşayan çeşitli milliyetlere karşı duyduğu sınırsız güvene dikkat çekti. Fakat ayrıca komünist partinin de kullandığı bir ifade ile, kimi sahte komünistlerin sınırdaki bölgelerde sovyet iktidarının saygınlığına halel getirdiğine ve davranış biçimleriyle yereldeki halkı sovyet iktidarı ülküsüne karşı kışkırttığına acıyla işaret etti. Biz bunları biliyoruz. Tüm bu yaşananlar muhtemel şeylerdir, dahası kaçınılmazdır. Bir fırtınada ve zorunlu tarihsel olayların içinde bütün bir bin yıl boyunca ayakta kalmış bir düzen yıkılır, yüzlerce yıl boyunca toplumun içine derin kökler salmış tüm kurumlar kapitalist mülkiyetle birlikte çöker; böylesi bir jeolojik devrimin yaşandığı koşullarda yeni bir hayat tarzına geçiş süreci acısı olmaz, kaçınılması mümkün olmayan kimi bozulma ve sapmalarla karşılaşılır ancak tüm bunlar geçicidir ve geçiş sürecinin izlerini taşır. Ancak meselenin özü, sovyet iktidarı ve komünist partiye mensup bazı değersiz şahsiyetlerin iştirak ettiği suistimâller değildir. Asıl mesele, eski Çarlık İmparatorluğu’na ait bölgede meskûn olan kimi milletlerle sovyet politikasının kurduğu ilişkideki temel eğilimin yönüdür. Kapitalist dünya eskiden Çarlık yönetiminin ve şimdilerde tüm kapitalist dünyanın zulmettiği milletlerle kurduğu ilişkiye dair sovyet politikasındaki genel eğilimi çok iyi anlıyor ve tam da bu sebeple, sömürdükleri halklara yönelik rollerini korumak adına Sovyet Rusya’ya ölümüne savaş açıyor. [ Alkışlar.] Bizim sosyalist işçi ve köylülerimizin sosyalist federasyonu ile haydut kapitalist imparatorluklar arasındaki farkı kim göremez? Britanya’nın “hür anayasa”sı, uzun bir aradan sonra İngiliz boyunduruğu altında iniltileri duyulmaya başlayan Hindis-

90

tan’daki 300 milyon insanı ağır kölelik koşullarına mahkûm ederek boğuyor. Cumhuriyetçi Fransa, Fas’ta, Cezayir’de, Hintçini’nde ve tüm sömürgelerinde en küçük hürriyet ve kendi kaderini tayin hakkı yönündeki millî tepkiyi boğuyor. Atlantik ötesindeki cumhuriyet, Birleşik Devletler hâlâ 1898’de “kurtuluş”larını gerçekleştireceği iddiası ile İspanya’ya savaş açtığı Küba ve Filipinler’in bağımsızlığını tanımayı reddediyor. Bunlar olurken Rus Sosyalist Federal Cumhuriyeti Hükümeti ve ona bağlı işçi ve köylü kitleleri, tüm kapitalist ülkelerde milletlerin kendi kaderini tayin hakkının boğulup sindirildiği dönemde, eski Çar İmparatorluğu sınırlarında özerk Başkır Sovyet Cumhuriyeti, özerk Tatar Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti ve diğer cumhuriyetlerin kuruluşunu sevinçle selâmlıyorlar. Küçüklü büyüklü, istisnasız tüm kapitalist devletlerde, Fransa, Britanya, Japonya, Amerika, Hollanda, Belçika, Polonya ve diğerlerinde millî azınlıklara yoğun bir şiddetin uygulandığını, kimi zaman da, kapitalist Britanya’nın hükmettiği üç yüz milyonluk Hindistan örneğinde olduğu gibi, milyonlarca insandan oluşan toplulukların serfe ve köleye dönüştürüldüğünü görüyoruz. Bir uçta kapitalist ülkeler millî azınlıklara ya da hükümeti kontrol eden millî azınlıklar diğerlerine yönelik baskı uyguluyor. Diğer uçta ise sovyetler cumhuriyetinde büyük küçük tüm millî oluşumlara karşı dostane duygularla yaklaşılıyor. Birinci Ukrayna Halk Cumhuriyeti döneminde ülkeyi Avusturyalı-Alman emperyalistler ve General Skoropadski119 yönetiyordu. O günlerde Almanlar ve Avusturyalılar ile yapılan anlaşma uyarınca Petlyura’nın120 Ukrayna’sı bu ülkelere 75 milyon pood121 buğday ve 11 milyon baş hayvan tedarik etmeye mecbur edildi.122 İkinci Ukrayna Halk Cumhuriyeti döneminde ise Petlyura’nın Odessa’da Fransız General D’Anselme ile imzaladığı anlaşma sonucu Ukrayna Fransız sermayesinin bir sömürgesi hâline geldi. Bu anlaşma sonucu Ukrayna’nın neredeyse tüm demiryolları, malî ve askerî teşebbüsleri Fransız borsa simsarlarının eline geçti. Üçüncü Ukrayna Halk Cumhuriyeti dönemde aynı paragöz Petlyura’nın yönetiminde ülke herkesin nefret ettiği Polonyalı asillerin kontrolüne girdi.
119

P. P. Skoropadski: (1873-1945) General. 1918’de Ukrayna’da kurulan Alman kuklası hü-

kümetin başkanı.

S. V. Petlyura: (1877-1926) 1918-19 arası dönemde Ukrayna’daki bolşevik karşıtı kuvvetlerin lideri. 1920’deki Ukrayna Sovyeti’ne karşı Polonyalıların yaptığı saldırıya katıldı. 121 Pood: Rus ağırlık birimi. Yaklaşık 36 pound (16,344 kg). 122 Simon Petlyura’nın birinci “Halk Cumhuriyeti” iki aylık bir idarenin ardından Ocak 1918’de sovyetler tarafından devrildi, Mart’ta ise Alman işgaliyle birlikte yeniden hükümet oldu. Alman yetkililer bu hükümetin yerine P. P. Skoropadski liderliğinde kukla bir rejim kurdu. Sonraki hükümet Petlyura liderliğinde Kasım 1918’den Şubat 1919’a kadar ayakta kaldı ve bu süre boyunca İtilaf Güçleri’nce desteklendi. Aralık 1919’da Petlyura Polonya ile anlaşma imzaladı. Anlaşma uyarınca ülke Ukrayna Polonya tarafından işgal edildi bu ülkenin bir uydusu hâline geldi.
120

91

Tüm Ukrayna tarihi Petlyura’nın ihaneti yüzünden gözyaşları içinde. Polonyalı asillere karşı yüzlerce yıldır verdiği mücadelede birçok kahramanlığın ve yenilginin altına imza atmış olan Ukrayna köylülüğünü de anlatan aynı tarih. Diğer taraftan, Polonya asillerinin tüm tarihi, ülkenin köleleştirilmesi için atılmış bir dizi adımdan ibaret. Ukrayna edebiyatının ölümsüz isimlerinden Şevçenko’nun123 yazdığı halk şiirleri bu ülke insanının Polonyalı lordlara karşı kanlı mücadelelerle dolu cefâlı tarihini en iyi şekilde yansıtıyor. Tüm Kazak isyanları, Zaporozyan Kampı’nın ve Bogdan Kmelnitski’nin bütün mücadeleleri esas olarak Ukrayna köylüsünün Polonyalı toprak ağalarına, yani ülke kültürünü ve dilini Polonyalılaştırmak isteyen düşmanlara karşı verdiği mücadelenin en somut ifadesidir.124 Ukrayna toprağını, dilini ve tüm kültürünü Polonyalı jandarmalara, küstah yayılmacılara peşkeş çeken kiralık haydut Petlyura, en iyi parayı verene hizmet ederek tüm Belarus okullarını kapattı ve önemsiz sayılabilecek bir Polonyalı nüfusun bulunduğu yerlerde bile devletin dilini Lehçe olarak değiştirdi. Polonyalı asiller, kültür taşıyıcıları (Kulturträger) Belarusya, Volinya ve Podolya’yı Polonize etmeye başladılar ve aynı şeyi işgal etmek istedikleri her yerde yapmak niyetindeler. Aralarında, halk düşüncesinin önemli iki dayanağı olan ve sadece sovyet iktidarının ülkeyi her türlü baskı biçiminden kurtarabileceğini düşünen Hruşevski125 ve Vinniçenko126 gibi isimlerin bulunduğu binlerce dürüst Ukraynalı, ülkenin millî ve kültürel açıdan yeniden doğmasını arzuluyor. 27 Mayıs’ta Tüm Rusya Merkezî Yürütme Komitesi Başkanlık Kurulu başkenti Kazan olan özerk Tatar Sosyalist Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulmasını onayladı. Bu haber, milyonlarca insanın yaşadığı Müslüman dünyada büyük bir yankı uyandırarak İran, Afganistan, Türkiye ve Hindistan’daki Müslüman kardeşlerine, Doğu’nun tüm işçi ve köylülerine Rus Federal Cumhuriyeti’nin millî politikasının temelindeki o çok önemli ilkelere ilişkin örnek teşkil etti. Fakat tabiî bu kapitalist hükümetlerin hiç de hoşuna gitmedi. Yirmi ya da otuz yıl sonra sovyet cumhuriyetlerinde halk eğitiminin hızla yaygınlaştığını, binlerce okulun, akşam kurslarının ve akademilerin açılacağını, Rusya ve

123 Taras Şevçenko: (1814- 1861) Sanatçı, şair ve Ukrayna’nın millî haklarının savunucusu. Serfliğe ve Çar’ın otoraksisine karşı yazılar kaleme aldı. 124 Zaporozyan Kampı, onaltıncı ve onyedinci yüzyıllarda bölgeye hükmeden Polonyalı idarecilere karşı silâhlı mücadele veren Kazakların Dinyeper üzerindeki kampının adıdır. Zaporozyan Kazaklarının lideri olan Bogdan Kmelnitski (1595-1657) 1650’lerde işgalci güçlere karşı ayaklanma başlatımıştır. 125 Mihayilo Hruşevski : (1866-1934) Ukraynalı tarihçi. 1918’e kadar Ukrayna Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanlık yaptı. Aynı yıl göç etti. 1924’te ülkeye geri döndü ancak 1930’da sürgün edildi. 126 V. K. Vinniçenko (1880-1951): 1918-19 arası dönemde Ukrayna’yı yöneten karşı-devrimci hükümetin lideri.

92

Ukrayna’daki okuma yazma oranındaki artışla birlikte, buralardaki edebiyatın Puşkin, Lermontov, Tolstoy, Gogol ve Şevçenko’nun muhteşem çalışmaları yanında, işçi ve köylüler arasından mükemmel yeni şairlerin ve yazarların çıkacağını hep beraber göreceğiz. Tatar, Başkır, Kırgız ve diğer bölgelerde hayata yeni yeni gözlerini açan şiir ve edebiyat büyük bir verimlilikle gelişecek, derelerden, büyük nehirlerden ve topraktan beslenerek hayal gücü ve uyumla karışacak, kendilerini besleyen suları tüm milletler için ortak olan şiir ve emekçi insanlığın bilgisi ile besleyecek, kendisini ilk kez millî ve sınıfsal baskıdan kurtararak klasik Grek edebiyatı gibi daha önce eşi benzerine rastlanmamış, kıyas kabul etmeyen güzellikler üretecek ve ölümsüz şairler, sanatçılar, düşünürler ve âlimlerin parlak galaksisi ile birlikte Ortaçağ ve kapitalist döneme ait medeniyetin Dünya’ya sunamadığı büyüklükte sanat eserleri verecektir. Evet, tüm bunlar olacak! Fakat bu kadar arzuladığımız geleceğe ulaşana dek daha nice kanlar dökülecek, yeni düzenin kurulması için dövüşen binlerce kadın ve çocuk kendi vatanlarında ölecek ya da açlık ve soğuktan sayısız köy ( aul127) yıkılacaktır. Bütün bunlar maalesef kaçınılmaz ve bunun günahı da bize değil, Dünya nimetlerine bunca değer veren ve haksız kazançlarından hiç vazgeçmeyen katil kapitalistlerdedir. Sadece sınır bölgelerindeki halklar ya da küçük milletlerin temsilcileri değil, daha iyi bir gelecek için savaşan herkes bu acıları yaşayacaktır. Bize dayatılan kanlı savaş ve abluka sebebiyle yüz binlerce işçinin açlık ve soğuktan kıvrandığı, henüz kalplerini yitirmedikleri için binlercesinin koşa koşa cepheye gidip hayatlarını sovyet iktidarı için feda ettiği Petrograd, Moskova, Tula ve diğer şehirlerimize gelip bir bakın. [Alkışlar.] Yoldaşlarının mutluluğu, çocuklarına ve kendilerinden sonra gelecek nesillere sunacakları daha iyi bir gelecek için onlar, bu yiğit insanlar boş yere ölmediklerini biliyorlar. Yoldaşlar artık anlamalıyız ki, Sovyet Rusya’ya karşı bir savaş Doğu’ya karşı savaştır. Başladığımız bu büyük mücadelede, Doğu halkları bundan böyle bizim sadık müttefiklerimiz olacaktır. Sovyet Rusya’ya karşı bir savaş devrimci Doğu’ya karşı savaş, tersten, Doğu’ya karşı savaş Sovyet Rusya’ya karşı savaş anlamına gelecektir. [Alkışlar.] Britanya ve Fransa neden Wrangel’i desteklemekle bu denli ilgilenmektedir? Çünkü Wrangel Kırım’ı elinde tutmakta, bu sayede devrimci Türkiye’nin geriden gelecek destek hattı kesilmekte, Sovyet Rusya devrimci Türkiye’ye yardım yapamamaktadır. Diğer taraftan, Anadolu Müttefik Devletler128 tarafından yayılmacı güçleri aracılığıyla işgal altında tutulduğu sürece bizim de destek hattımız tehdit altında de-

127 128

Aul: Kafkasya ya da Orta Asya’daki yerleşkelere verilen ad. Müttefik Devletler: Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya hükümetlerinin kendi

aralarında 1882’de imzaladıkları gizli anlaşma uyarınca kurdukları birlik. Anlaşma I. Dünya Savaşı boyunca yenilendi.

93

mektir. Greklerin Trakya ve Edirne’yi işgal etmelerindeki amaç, devrimci Türkiye ve Sovyet Rusya’yı devrimci Balkanlardan tecrit etmektir. Sonuç olarak eğer Avrupa emperyalizmi silâh, para ve yiyecek yardımı ile taşnak Ermenistan’ını ve menşevik Gürcüstan’ını destekliyorsa bunun nedeni, bu unsurları devrimci Rusya ve Kafkasya’yı devrimci Türkiye’den, İran’dan ve Hindistan’dan ayırmak için birer engel olarak kullanmak istemesidir. Emperyalizm her yerde bize karşı bu tür engelleri çıkartmıştır, fakat hepsi de Kırım, Gürcüstan, Ermenistan, Trakya ve Yunanistan’da esecek rüzgârlara dayanamayıp yıkılacaktır. Polonyalı vahşi köpek ipini kopartıp Sovyet Rusya üzerine yollandığı sırada Venizelos’un Yunanistan’ı devrimci Türkiye’ye karşı kaybetmiştir. Şimdilerde, buraya ulaşan ve okuma fırsatı bulduğumuz Grek gazeteleri Venizelos’un hayatına kastedildiği, yedi kurşunla yaralandığını yazıyor. Bu suikast girişimine kimler kalkıştı? Türkler mi, Bulgarlar mı yoksa Ruslar mı? Hayır, iki Yunan! [Alkışlar.] Bu suikast, dört milyonluk fakir bir ülkeden on iki milyon nüfusu ile büyük bir askerî güce dönüştürülen Yunanistan’da, ülkeyi hızla yıkımın eşiğine getiren Venizelos’un uygulamış olduğu emperyalist politikalara karşı derin bir hoşnutsuzluğun yükseldiğini göstermiyor mu? Kapitalizm kendi mezarını kazıyor fakat onun ölümünü hızlandırmak için Doğu halklarının Sovyet Rusya ile omuz omuza verip Dünya burjuvazisine son darbeyi indirmesi gerekiyor. Devrimci Doğu Sovyet Rusya ile sıkı bir müttefik olmak zorundadır. Emekçi kitlelerin gerçek birliğine geçiş için en uygun yol sovyet devletleri federasyonudur. Türk yoldaşlar Sovyet Rusya’ya yaptıkları başvuruda, Çanakkale Boğazı meselesinin, Wrangel ve İtilaf Devletleri dışarıda bırakılarak, Karadeniz’e sınırı bulunan tüm devletlerle birlikte kararlaştırılması gerektiğini söylediler. Bu fikre sıcak bakıyoruz ve bunu, sahip olduğu toprakları Karadeniz’de yan yana olan tüm halkların ve ülkelerin birlikte kuracağı federasyon için ilk ve katî adımın atılması olarak değerlendiriyoruz. [Alkışlar.] Hain Hervé129, Rusya’ya saldırmış bulunan asiller Polonya’sını savunmak için kaleme aldığı makalede şu şekilde uluyor: “Eğer Avrupa medeniyetinin Asyatik barbarlığa karşı ilk savunma hattı olarak kurduğu Polonya kırılırsa, Avrupa Hükümeti, Kızıl Ordu adı altında tüm medenî Dünya’nın üzerine doğru yürüyen, Asyatik kolera, sarı veba ve votkayla ateşlenmiş vahşet ve fanatizme karşı Avrupaî kültürü korumak için Paris yakınlarından geçip Ren Nehri boyunca Brüksel ve Londra’ya kadar uzanan ikinci ve son bir savunma hattı üzerinde çalışmak zorunda kalacaktır.”

Gustave Hervé: (1871-1944) 1914’e kadar Fransa Sosyalist Partisi’nin aşırı solcu militarizm karşıtı görüşlerini savundu. Sonrasında aşırı şovenist oldu ve Sovyet hükümetine karşı çıktı.
129

94

Rus komünistler kendilerine yapılan bu saldırılarla gurur duymaktadırlar. Üçüncü Enternasyonal’in temel özelliklerinden birisi, mazlum halkların devrimci hareketi ile sözde değil pratikte yan yana durabilmesi ve tüm ülkelerde, özellikle zulmedenlerde mevcut olan komünist partilerin geri kalmış devlet ve milletlerdeki millî devrimci hareketlere fiilî yardım yapmalarını birer görev hâline getirmesidir. [Alkışlar.] Gürcü menşeviklerin lideri Zordanya, bolşeviklerin Asya politikasına Avrupacı olarak nitelendirdikleri politikayla karşılık veriyor; O menşeviklerin Avrupaî sosyalistler olduklarını, kendisi ve arkadaşlarının kültür ve medeniyet taşıyıcılığı yaptıklarını, Moskova’nın ise fanatizm yüzünden çürümüş Asya’yı temsil ettiğini söylüyor. Şu ânda Zordanya’ya vereceğimiz cevap şudur ki, evet tüm Üçüncü Enternasyonal, bolşevikler Rus, Fransız, İngiliz, İtalyan ve diğer komünistlerin fikirlerini paylaşarak bugün itibariyle Asyalı olmaya karar vermiş, ayrıca Doğu’da ve Afrika’daki her devrimci harekete yardım etme kararı almıştır. Şimdi işçiler, Britanya’da İran, Hindistan, Anadolu ya da Türkiye’nin herhangi bir bölgesi ile ilgili bir karar alındığında ya da meseleye Suriye ve Arabistan dâhil edildiğinde bunun İtalyan, İngiliz, Amerikalı ve tüm Dünya genelindeki işçi hareketini doğrudan etkileyeceğini ve kendilerinin tüm bu meselelere âcilen müdahale edip harekete geçmeleri gerektiğini biliyorlar. Komünizm bayrağı altında toplanan Fransız, İngiliz ve İtalyan işçiler Avrupalı askerî birliklerin Küçük Asya, Suriye, Irak, İstanbul ve diğer bölgelere gönderilmesine kesinlikle izin vermemelidir; bugün Sovyet Rusya’nın abluka altına alınması ve boğulmasına karşı mücadele eden milletlerarası proletaryanın tüm gücüyle Doğu’nun ezilmesine karşı mücadele edeceği günlerin yakınlaştığını umut edebiliriz. [Alkışlar.] Üçüncü Enternasyonal, yani tüm Dünya komünistleri sarı ve siyah kıtalara zulmedildiği ve Avrupalı parababaları Türkleri, İranlıları, Arapları, Mısırlıları ve diğer milletleri öldürdüğü sürece Avrupalı işçilerin zincirlerinden kurtulamayıp kapitalistlerin kölesi olarak kalacağını izah etme görevini üstlenmek zorundadırlar. İşte bu sebeple, Üçüncü Enternasyonal Doğu’nun kurtuluşu için Avrupalı işçilere savaşma çağrısı yapmaktadır. Bu tavır, İkinci Enternasyonal’in sömürge meselesine yönelik tavrı ile benzeşmez, bu tavrın hain, sarı Enternasyonal’in Kautski, Renaudel, Vandervelde ve diğer emperyalizm ajanları liderliğinde yürüttüğü eylem çizgisi ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Tam da sahip olduğu öz sebebiyle Enternasyonal’in Fas, Tunus, Anadolu, İran, Mısır ve diğer yerlerdeki mazlum halklar arasında gelişen devrimci hareketleri desteklemesi imkânsızdı. Devrimi sarı ve siyah kıtaya taşımak, Asya ve Afrika’da açlık çeken kitleler içinde kurtuluş fikri için propaganda yapmak için bile kifayetsizdi. İkinci Enternasyonal bu açıdan Doğu’yu tanımayı hiçbir zaman istemedi, istemez de.

95

Elbette İkinci Enternasyonal liderleri kendi ülkelerindeki hükümetlerin sömürge politikalarını eleştirmekten kendilerini alıkoyamadılar, hattâ Charles Dumas130 ve benzeri yazarlar gibi, bu eleştirileri kitap ve broşür hâlinde Paris, Londra ve Berlin’de yayımladılar; fakat bu baylar sözkonusu kitap ve broşürleri yerel dillere çevirtmediler ve özellikle sömürge meselesi ile ilgili yazılarını metropol ülkelerde ya parlamentoları ya da sosyalist partileri etkilemek için kaleme aldılar, dahası tüm bu ateşli yerli savunucuları hükümetlerinin sömürge politikalarını desteklediler. Türkiye’de Ermenilere yapılan katliamlarla ilgili haberler ilk ulaştığında, Avrupalı sosyalistler eli kanlı sultanı protesto etmek için büyük bir hevesle gösteriler ve mitingler düzenlediler. Fakat Fransız Hükümeti her yıl giderek artan miktarda askerî birliği Fas’a gönderip Müslüman kabile üyelerini katledince aynı sosyalistler sessiz kalmayı yeğlediler; dahası Hindistan’daki zulme, İran’ın çektiği cefâya, Mısır’ın köleleştirilmesine ve siyah kıtada İngiliz birliklerince uygulanan kanlı imha politikalarına tek laf etmediler. Bunun dışında, Lagrosilliere131 gibi, millî ya da milletlerarası, her türden sosyalist kongrede delege oldukları dönemde açıktan sömürge politikasını destekleyen ve bunu yerlilerin medeniyet ve ilerleme ile kutsanması gerektiği fikri ile meşrulaştırmak isteyen sosyalistlere bile rastlandı. İkinci Enternasyonal Doğu’yu tanımak istemiyor, siyah ve sarı kıtada yaşayan halkların kaderi ile hiç mi hiç ilgilenmiyordu. Doğrudur, Ermeni karşıtı katliamlarla ilgili olarak Türkiye’den gelen haberlerin ardından tüm İkinci Enternasyonal basını Ermeniler lehine öfkeli makaleler yayımladı ve etkileyici gösteriler düzenlendi. Fakat tüm bunlar sadece Türkiye’nin iç meselelerine müdahale etme fırsatı bulan kapitalist hükümetlerin çıkarları adına yapıldı. Sosyalistlerin Ermeni karşıtı katliamlara ve Fas, Cezayir, Hindistan gibi yerlerde uygulanan kıyım ve imha politikalarına karşı tek tavrı olabilirdi. Ermeni karşıtı katliamları kınıyor, onlarla mücadele edeceğimizi ilân ediyoruz, ancak aynı zamanda Üçüncü Enternasyonal üyeleri, Fransız ve İngiliz parti temsilcileri olarak bizler elimizdeki tüm güçle sadece sözde değil pratikte de, genel olarak sömürge politikasına ve özelde Fas, Hindistan, Hintçini, Cezayir ve Türkistan’da yaşayan halklara uygulanan zulme ve kıyıma karşı savaşmayı bir görev olarak biliyoruz. İkinci Enternasyonal’in sömürge meselesi ile ilgili politikasını en iyi resmeden olay, Cenova’da Doğu ile ilgili tek bir söz sarf etmemiş olmalarıdır.132

130 Charles Dumas, Libérez les indigènes; ou, renoncez aux colonies (Yerli halkları özgürleştirin ya da sömürgeleri terk edin.) Paris, E. Figuière et Cie., 1914. 131 Joseph Lagrosillière: (1872-1950) Martinique’te dünyaya geldi. Paris’e yerleşti. 1910-24 ve 1932-42 arasında Sosyalist Parti’nin milletvekili olarak görev yaptı. 132 İkinci Enternasyonal Cenova Kongresi 31 Temmuz-5 Ağustos 1920 tarihleri arasında yapıldı.

96

Yoldaş Zinovyev’in de göstermiş olduğu gibi, Dünya Savaşı tüm Dünya milletlerinin iki farklı gruba bölünmesi ile sonuçlanmış, küçük olan grupta 250 milyonluk nüfusu ile Dünya’nın geri kalan kısmından ayrılmış imtiyazlı ve sömürgeci “birinci sınıf” milletler yer almıştır. Bu fiilî durumun sonucu olarak sınıf çelişkileri, hem metropol ülkeler hem de sömürgeler dâhil, tüm Dünya genelinde yoğunlaşmaya devam etmiştir. Galip devletlerde yaşayan nüfus içinde sefalet en uç noktalara ulaşmıştır. Paranın değeri düşmüş, emtia fiyatları artmış, emeğin üretkenliği azalmıştır. Britanya, Fransa hattâ Amerika büyük ekonomik krizlerin eşiğindedir. Amerika’da bir ay içinde 2000 grev gerçekleşmiştir. Tüm kapitalist dünyada işçiler eski konumlarından çok uzaktadırlar. Burjuva ekonomistleri, proletaryanın tembellik ve iş korkusu arasında hareket eden dalga tarafından yutulmuş ve irade felcine uğramış olmasından dolayı şikâyet etmektedirler. Evet, bir açıdan bu söylenenler doğrudur. Avrupalı işçi hâlihazırda psikolojik açıdan eskisine oranla kapitalistler için çalışmak konusunda yetersizdir. Çünkü o, Rus işçisi gibi, sömüren sınıfın kârları ve kâr payları değil, kendi sınıfsal çıkarları adına acı çekmeyi ve ıstırap görmeyi istemektedir. [Alkışlar.] Son günlerde ortaya konan çabalar sarı ve siyah emeğin sömürülmesi sürecini yoğunlaştırma amacını taşımaktadır. Fakat Doğu, kapitalist Avrupa için bir zenginleşme aracı olmayı, sadece eskisine oranla daha fazla sömürülmeyi değil, tümüyle sömürünün konusu olmaktan çıkmayı talep etmektedir. [Alkışlar.] Artık Doğu, hem ekonomik hem de ruhsal açıdan, eskisi gibi kalamaz. Hindistan gibi kimi Doğu ülkelerinde son birkaç on yıl içinde, özellikle Dünya Savaşı boyunca, merkezî devletler ordu ve donanmanın talepleriyle başa çıkmadığından oldukça gelişkin bir sanayi ortaya çıkmıştır. Şeker üretiminde, 18 milyonluk Dünya üretimindeki payı 3 milyon olan) Hindistan Dünya pazarında göze çarpan bir örnektir. Tütün, çay, jüt ve tekstil gibi sanayi kolları hızla gelişmektedir. Tüm bunlarla birlikte ülkede 15 milyon civarında işçi ve dokumacı bulunmaktadır. Demiryolu ağının uzunluğu itibariyle Hindistan, ABD, Almanya ve Rusya’dan sonra Dünya’da dördüncü sıradadır. Bunun sonucunda da ülkede çok sayıda demiryolu işçisi çalışmaktadır. Hindistan’da ve Çin’in belli bölümlerinde sanayinin gelişmesi ile birlikte Doğu’da sefaletin ve sınıf çelişkilerinin daha da fazla yoğunlaşmış olduğunu görüyoruz. Hindistan’da, Çin’de, İran’da, Buhara’da ve diğer yerlerde zengin daha fazla zengin, fakirse daha fazla fakir olmuştur. Buhara’da köylüler (dekhanlar) berbat koşullarda yaşamaktadır. İçinde yaşadıkları koşullar geçmişteki kölelik günlerini hatırlatmaktadır. Mirzadan133 emire herkes tarafından soyulan Buhara’da vergi oranları son yıllarda iyice artırılmıştır. Kısa bir zaman önce elli dekhan, vergi borçlarını ödemek için tüm büyükbaş hayvanlarını ve çiftlik araçlarını satmıştır. Birçoğu evlerini ve arazilerini satılığa çıkarmıştır. Pamuk
133

Mirza: İran’da üst sınıf mensuplarına verilen ad.

97

sadece zenginler tarafından işlendiğinden, yeterli miktarda tohuma sahip olmayan köylü, geçen yıla oranla bu yıl tarlanın sadece onda birine ekim yapabilmiştir. İran’da tüm ekili alan iki ilâ üç bin civarındaki toprak ağasının (mülkdar134) elinde bulunduğundan köylülerin tümü topraksızdır. Birçok insan, Doğulu halkların komünizmden önce kapitalizm aşamasına geçmesi gerektiği üzerinde durmaktadır. Üçüncü Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde yaptığı tartışmaların ardından ulaştığı sonuç itibariyle gelişmiş proleter ülkelerin yardımıyla geri kalmış halkların Sovyet sistemini inceleyerek gelişme hattındaki kapitalist aşamayı atlayarak komünizmin belli bir aşamasına geçebileceği kararına varmıştır. [Alkışlar.] Doğu’daki halk kitleleri Batılı emekçi kitleler ölçüsünde eğitim görmüş durumda değildir, fakat Doğu insanının Rusya’daki devrimci olayların yol açtığı fırtına ile uyanan kalbi zalimlere karşı mücadelenin kutsal ateşi ile ısınan özverili bir gayret ve arzu ile doludur. Tüm Doğu yeterli ölçüde devrim bakterisine doymuş durumdadır. Açlık çeken milyonlarca Doğulu insan protesto ruhuna yakalanmış, savaşa bir ân önce atılmanın telâşını yaşamaktadır. Eğer devrimci bakterinin yoğun biçimde nüfuz ettiği bu bileşimin içine girip köylü ve emekçi sovyetleri olarak biçimlenen kristale ulaşırsak, bu kristalleşme hızlı ve büyük adımlarla ilerleyecek ve biz yeni bir toplumsal düzen için Dünya’yı yağmalayan güçlere karşı verilen mücadelede Doğu’daki kitlelerin örgütlenmesi ve eğitimine yönelik hedefimizde önemli bir ilerleme kaydedeceğiz. [Alkışlar.] Yoldaş Lenin’in doğru bir biçimde ifade ettiği gibi, sovyet örgütlenmesi fikri sadece proleter değil, feodal ve yarı-feodal ilişkilere de uygulanabilir. Köylü sovyetleri, emekçi sovyetleri sadece kapitalist ülkeler için değil, ayrıca yarı-kapitalist ilişkilerin hüküm sürdüğü ülkeler için de uygundur. Bu türden sovyetlerin oluşumu hem kendi sömürücülerine, toprak ağalarına, kapitalistlere ve vurgunculara, hem de Dünya emperyalizmi ve onun ajanı, suç ortağı olan mülkdarlara, zemindarlara135, hanlara, beylere ve paşalara karşı verdiği mücadeleyi de kolaylaştıracaktır. [Alkışlar.] Doğulu emekçi kitleler hem iç hem de dış düşmanlarına karşı ayağa kalkmalıdırlar, ancak Doğulu halklar bu işi sahip oldukları güçle yapamayacak durumdadırlar, bu sebeple onların zalimlerin esaretinden kurtulmaları için devrimci Dünya proletaryası onlara yardım etmelidir.

134 135

Mülkdar: İran’da mülk ya da toprak sahibi kişi. Zemindar: Sömürge Hindistanı’nda elinde büyük araziler bulunan ve köylülerden elde

gelirin bir bölümünü İngiliz idaresine veren toprak sahibi.

98

1905 Rus Devrimi ve 1908-1910 arasında gerçekleşen İran, Türk ve Çin devrimleri ortak bir kaderi paylaşmış, hepsi de milletlerarası kapitalizm tarafından ezilmiştir.136 1905 Rus Devrimi Fransız burjuvazisinin Çar’a verdiği milyarlarca Frank sayesinde bastırılmıştır. Dünya emperyalizminin saldırısına karşı başarıyla kendisini savunan Sovyet Rusya’nın tarihi, Dünya kapitalizmi ile mücadelenin ve zafer için gerekli olan koşullara sahip olmanın oldukça zor olduğunu göstermektedir. Yoldaşlar, Doğu’nun tüm ülkelerdeki işçi sınıfı ile birleşmeden hürriyetine kavuşamayacağına dair o basit gerçeği unutmamak gerekir. Birleşik güçlerimizle savaşmaya hazırlandığımız Britanya, yani o güçlü askerî ve ekonomik organizma, sadece İngiliz proletaryası ile işbirliği yapılabildiği takdirde altedilebilir. Kapitalist iktidarlara karşı mücadelede Sovyet Rusya’nın gücü nerede yatmaktadır? Açlık ve soğuğun pençesine yakalanmış, her taraftan abluka altına alınmış ve Dünya’nın en güçlü ülkelerine karşı üç yıl savaşmış bu ülkenin durumu nasıl izah edilecek? Yapılacak izahın en önemli dikkat çekici bölümü Britanya’dır. Bizim birer parçamız olan ve burada temsilcilerini gördüğünüz İspanyol, Fransız ve İtalyan proletaryası Sovyet Rusya’yı ezmek isteyen kendi kapitalist hükümetlerine karşı çıkmıştır. Sovyet Rusya’daki gücün kaynağı milletlerarası proletarya ile duygudaş olmasıdır. Bu duygudaşlığın sebebi nedir? Sebep, Rusya’nın proletaryaya ve Sovyet iktidarına ait olmasıdır. Artık Avrupalı hükümetler Rusya üzerine birliklerini gönderemez, fakat sadece Polonyalı toprak ağalarını, Çekoslovakları ya da diğer paralı askerleri işe almakla yetinebilir. Eğer Doğu halkları milletlerarası proletaryanın duygudaşlığından istifade etmek istiyorlarsa Sovyet Rusya’nın ilân ettiği ilkeler uyarınca sovyet iktidarı için savaşmalıdırlar. Eğer milyonlarca insanı silâhaltına alan kapitalist devletler birliklerini Rusya üzerine gönderemiyorlarsa, bunun nedeni Sovyet Rusya’ya karşı savaşan Avrupalı işçilerin sadece Rus değil kendi ülke proletaryasına karşı savaştıklarının düşünülmesidir. İngiliz ve Fransız işçilerinin gözünde Rusya’ya karşı savaşmak intihar etmek demektir. [Alkışlar.] Fakat öte yandan Sovyet Rusya ile savaşan hükümetlerine muhalefet etmek için Eylem Komitesi örgütleyen İngiliz işçileri, milletin kendi kaderini tayin etmek için İngiliz burjuvazisine karşı ölümüne bir savaş yürüten İrlanda’da yaşanan olaylar konusunda zayıf kalmaktadır. İngiliz işçi sınıfının saflarında İrlandalıların kurtuluş mücadelesi belli bir duygudaşlığa yol açabilir, fakat bu ülkede yazılan destan İngiliz, Fransız ve İtalyan prole-

İran’da Anayasa Devrimi 1906-1909 arası dönemde önemli kazanımlar elde etti. 1908’de Jön-Türk ayaklanması Sultan’ı anayasayı kabul etmeye mecbur etti. Çin Cumhuriyeti’ni kuran devrim ise 1911’de başladı.
136

99

taryasının kalbinde herhangi bir coşkuyu ateşleyemez, Rus halkının Dünya emperyalizmine karşı verdiği o büyük mücadelenin titreştirdiği tellere dokunamaz. Gerçekte İrlandalı ayrışmacılar amaçlarına ulaşıp kendi halkı için besledikleri bağımsızlık idealini gerçekleştirseler bile, zaferden hemen bir gün sonra bağımsız İrlanda Amerikan sermayesinin ya da Fransız burjuvazisinin esareti altına girecek, belki de bir iki yıl içinde İrlanda Britanya’ya ya da Dünya’daki yağmacı güçlerden birisiyle ittifak yapan başka devletlerle Afrika’da küçük bir toprak parçası, yeni pazarlar, kömür ve demir madenleri için savaşacak ve bir kez daha İngiliz, İrlandalı, Amerikalı ve başka ülkelere mensup yüzbinlerce işçi savaşta ölecek. Burjuvazi ve toprak ağalarının onyıllar boyunca eski Rzeczpospolita’nın137 (Cumhuriyetin) parçalanması için hayıflanarak halkları millî hakları için ateşli yazılar yazdıkları Polonya bu konuda örnek verilebilir; kendi bölgesinde millî azınlıklar arasında cellât görevi gören burjuva Polonya, Rus işçi ve köylülerine karşı mücadelesinde milletlerarası kapitalizme jandarmalık yapmaktadır. Düne kadar Türklerin boyunduruğu altında olan kimi milletlere ait bölgelerin ilhak edilmesi ve ganimetin paylaşılması konusunda birbirini yiyen Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan konuyla ilgili diğer örneklerdir. Bunlar, iktidarın yabancı güçlerden yereldeki kapitalistlerin ve toprak ağalarının eline geçtiği Doğu’daki millî devlet oluşumlarının halk kitlelerinin konumunda ileriye dönük tek bir adım bile atamayacaklarını göstermektedirler. Kapitalist sistemin genel yapısı içinde kalan ve emekçi kitlelerin çıkarına vurgu yapmak yerine burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden yeni oluşmuş her devlet, baskı ve zulmün yeni bir aracı, savaş ve şiddetin yeni bir faktörüdür. Eğer İran, Hindistan ve Türkiye’deki mücadeleler millî meclisleri ve senatolarıyla bu ülkelerdeki kapitalistlerin ve toprak ağalarının önderliğinde ilerlemeye devam ederse, halk kitleleri hiçbir şey kazanmayacaklardır. Her yeni oluşmuş devlet, yeni olaylar dizgesi ve kapitalist ekonomi yasalarının demir mantığı uyarınca militarizmin ve emperyalist politikaların kısırdöngüsüne kapılabilir, bunun sonucunda da bizler, 1914-1918 arasında yaşanan savaşın dehşetini önemsizleştiren, siyah, sarı ve beyaz kıtalar arasında yüz milyonlarca askerin yer aldığı ve Fransız, Alman, İngiliz, Hintli, Çinli, İranlı, Türk banker ve fabrika sahiplerinin çıkarı için yapılacak başka bir savaşa tanık olabiliriz. [Alkışlar.] Eğer iktidar zenginlerin, vurguncuların ve toprak ağalarının elinde kalacaksa tüm gücüyle yeniden doğan bir Türkiye ne gibi sonuçlar üretecektir? Enver Türkiye’sinin savaş yanlısı politikasının ve yakın zamanda hür ve bağımsız olan Gürcüstan ve Ermenistan’ın tavırları bahsettiğimiz konuları resmeden verimli birer örnektir.

Polonya’nın Rusya, Avusturya ve Prusya arasında paylaştırılması süreci 1772-1795 arası dönemde gerçekleşti.
137

100

Tüm Batılı halkların Doğu’yla savaşması gerektiğini söyleyen Wilhelm138 ile Enver Paşa Türkiye’si ittifak kurdu. Brest Konferansı’nda bulunan Türk temsilcileri rezil bir durumdaydı. Bunun sebebi, Türk milliyetçilerinin ucube Brest barışının sunduğu koşullardan memnun olmamasıydı. Türkiye Ardahan, Kars ve Batum’u ele geçirdi. Sonrasında Türk kuvvetleri daha ileriye gidip Akhaltsykh ve İskenderun’u işgal ettiler. Sadece Gürcüstan Almanya’nın müdahalesinden kurtulmuş oldu. Ardından Türkler Azerbaycan’ın ötesine geçip Bakû’yü fethettiler. Kafkas proletaryasının kalesi olan ve uzun yıllar boyunca acı çeken Bakû için bu iki aylık Türk hâkimiyeti tarihinin en karanlık sayfalarıydı. Bugün Noah Ramişvili ve Zordanya’nın elindeki Gürcüstan Güney Osetya’yı yakıp yıkmakta, yağmalamakta, köylerini yerle bir etmekte, halkı terörize etmekte ve onları Sovyet Rusya’ya kaçmaya mecbur etmektedir. Monarşist Albay Tukareli komutasındaki Gürcü yayılmacılığı Abhazya’daki tüm köyleri yakmaktadır. Azerbaycan üzerinde hak iddia eden Gürcüstan 1918’de Ermenistan’a Britanya’nın müdahalesiyle sona eren bir savaş açmıştır. Ermenistan Karabağ ve Zangezur üzerinde hak iddia etmektedir (bu bölgelerle ilgili olarak General Dro’nun139 4 Ağustos 1920’de yazdığı gizli mektup herkesçe bilinmektedir.)140. Bunun dışında Gürcü emperyalistler denize bir kapı açmak için Van, Trabzon, Bitlis, Erzurum ve Diyarbakır’ın ilhakını içeren gerçekten de megalomanyak planlar hazırlamaktadır. Ermenistan, kendi milletine mensup insanların nüfusun yarısını teşkil ettiği bölgelere hâkim olmak suretiyle Akdeniz’in en büyük gücü olmayı istemektedir. Ermeni gazeteleri düzenli olarak yer verdikleri kışkırtıcı yazılarla Venizelos’un Yunanistan’ını Trabzon’u işgal etmeye çağırmaktadır. Yerli ya da yabancı tüm kitleler efendilerine karşı ayağa kalkmalıdırlar. Eğer millî devrimci hareket sadece Hindistan ve İran gibi ülkelerin meclisleriyle birlikte yerel burjuvazinin hâkim olduğu yeni ve güçlü Doğulu devletler oluşturma noktasında kalırsa, birkaç on yıl sonra I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı dehşeti sıradanlaştıracak başka bir korkunç savaşa tanık olacağız. Tüm bu anlatılanların ardından şu sonuçlara ulaşmamız mümkündür: Komünist Enternasyonal her türlü sömürge politikasını reddetmektedir. Doğu halkları Üçüncü Enternasyonal’e ait olan bu önermeyi alıp silâhlı gücüyle pratiğe dökecektir. Tek bir sömürge bulunmayacak, tüm milletler eşit haklara sahip olacaklardır.

138 139

II. Wilhelm: (1859-1928) 1888-1918 arasında Alman kayzeri. Dro: (Drastamat Kanayan) Karabağ, Zangezur ve diğer sınır bölgelerinde savaşan Ermeni

güçleri. 140 10 Ağustos 1920’de Ermenistan ve Sovyet Azerbaycanı arasındaki anlaşma uyarınca sınırdaki tartışmalı bölgeler Karabağ ve Zangezur Azerbaycan’ın geçici kontrolüne geçti. Ağustos’ta yapılan on oturumda Ermeni birliklerini komuta eden General Dro’nun mektubuna rastlanamadı.

101

İşgalci Britanya, Hindistan, Mısır, İran ve Irak’tan defol! Haydut Fransızlar Suriye’den, haydut Yunanistan Kilikya, İzmir ve diğer yerlerden defol! Doğu halkları II. Enternasyonal’i utançla damgalayıp şunları söyleyerek III. Enternasyonal’e iştirak edeceklerdir: “Hainler, dönekler, sermayenin uşakları, Enternasyonal saflarını terk edin!” Bugünden itibaren tüm Dünya iki ayrı millet grubuna bölünmüştür: bu ayrımın ilk nedeni, burjuva hükümetlerin, milletlerin kendi kaderini tayın hakkı ile ilgili her türlü ifadeyi ateş ve kılıçla karşılamasıdır. İkinci neden, Doğu’daki emekçi yığınlarda açığa çıkan muhalefettir. Üçüncü ve son nedense, Doğulu ülkelerde çokça bulunan zengin toprak ağalarının hain temaslarıdır. Tüm Faslı, Cezayirli, İranlı, Türk, Hintli ve Buharalı zenginler ve toprak ağaları -mollalar, hacılar, paşalar, beyler, mirzalar, emirler, şahlar, hanlar, mihraceler, mülkdarlar, zemindarlar- Dünya burjuvazisinin ve yabancı kapitalistlerin iktidarını destekleyen, milletlerarası emperyalizme bağımlı ajanlardır. Devrimci millî hareket sadece sosyalist harekete geçiş sürecinde bir aşama olabilirse halk kitlelerinin durumunu geliştirebilir. Dünya emperyalizmi denilen ve halkın hayalgücüyle yarattığı fantastik, efsanevî korku yaratıklarının yanında cüce ya da pigme gibi duran canavara, o ağzından ateş fışkıran ejderhaya karşı Doğulu halkların verdiği mücadelede elde edilecek zaferin esas güvencesi sadece Doğulu değil Batılı emekçi kitlelerin de birlik oluşturabilmesidir. Bu savaş her iki cephede de, hem yabancı sermayeye hem de her ülkedeki burjuvaziye karşı mücadele edilirse başarıyla sonuçlandırılabilir. Doğu’daki devrimci kitlelerin bu koşulu yerine getirebilmesi için onlar köylü ve emekçi halk sovyetlerinde örgütlenmelidir. Doğulu kitleler hürriyet mücadelesinde zafere ancak Batılı emekçi kitlelerle uzlaşmak suretiyle ulaşabilir. Bu uzlaşma süreci nasıl hızlandırılabilir? Bunun için ilk adım, tüm Doğulu halkların Sovyet Rusya ile ittifak kurması, bu sayede tüm milletlerarası proletaryanın Dünya devriminin öncüsünü ve ileri kolunu görmesidir. Farklı milletlere mensup emekçi yığınların birliği yolunda uygulanacak geçici biçim, hem emperyalist güçlerin işgal plânları hem de içteki düşmanların entrikalarıyla mücadele etmek amacıyla oluşturulacak Doğulu sovyet devletleri federasyonudur. Bu amaçla, Gürcü, Ermeni, Türk işçi ve köylüleri arasında süren savaşa son vermek için öncelikle bu ülkelerde sovyet iktidarının tesis edilmesi ve tüm bu halkların birlikte yaşayacağı bir federasyonun oluşturulması gerekmektedir. Boğazlar meselesini çözmek için öncelikle Karadeniz federasyonunun kurulması lâzımdır. Federasyon ilkesi, önceki Kızıl Macaristan, Ukrayna ve diğer örneklerde, iç politika açısından da Tatar ve Başkır cumhuriyetlerinde geçerli olduğunu ispatlamıştır.141

141 Sovyet Rusya, Ukrayna ve diğer bağlaşık sovyet cumhuriyetleri arasında kurulan askerî birlik bu cumhuriyetlerin fiilî varlığı boyunca yaşamaya devam etti. Eylül 1920’de federal yapılara ait tüm ekonomi politikası, maliye, dış ticaret, haberleşme ve diğer hizmetler birleşti-

102

Yalnızca yabancı baskısından kurtulmuş ve sermayeyi tümüyle yenmiş bir proletarya ve genelde emekçi kitlelerin diktatörlüğü geri kalmış ülkeleri geliştirip onların, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası’ndan kopan Polonya, Beyaz Macaristan, Çekoslovakya, Gürcüstan, Ermenistan ya da Türkiye’den koparak var olan Venizelos’un Yunanistan’ı gibi, savaşın, yağmanın ve zulmün yeni araçları olmaktan kurtulmasını güvence altına alabilir. Yalnızca emeğin sermaye üzerinde elde edeceği bir zafer tüm ülkelerin emekçileri arasındaki barışı temin edebilir. Doğulu halklar ayağa kalkın! Üçüncü Enternasyonal kapitalizmin leş kargalarına karşı sizi cihada çağırıyor. Yoldaş delegeler, halk kitlelerindeki sınıf bilincini yükseltin, onları köylü ve emekçi sovyetlerinde örgütleyip Sovyet Rusya ile ittifak oluşturmaya çağırın, mazlum milletlerin birlikte oluşturacağı federasyonları propaganda edin ve son olarak, her dilden ve dinden, tüm ülkelerin işçi ve köylülerinin birliğini kurun. Tüm emekçi insanların ortak çabası ile birlikte Dünya emperyalizmine ve bir milletin diğeri üzerinde uyguladığı her türlü baskı biçimine ve kapitalist güçlerin sömürge politikalarına bir son verip tüm ülkeleri hürriyet ve bağımsızlık içinde yaşamalarını sağlamalıyız. Bunun için devrimci yola girmek, nihaî savaşa hazırlanmak ve kitleleri saflara katıp omuz omuza acil silâhlı bir saldırı için hazırlamak zorundayız. Acele edin, zira devrim ertelenemez! Her erteleme ölüm demektir! [Alkışlar.] Aksi takdirde ekonomik yıkım genişleyecek, uçurum derinleşip büyüyecek, fakirlik artacak ve çürüme süreci giderek yoğunlaşacaktır. Altı yıldır burjuvazi büyük ölçüde savaş ve yağmayla uğraşıyor ve bu işten kurtulamayacağından giderek otoyol hırsızına dönüşüyor. Her şeye rağmen burjuvazinin, sanayideki ilerleme ve üretici güçlerin büyümesi anlamında, insanlığı geliştirdiği bir dönem de yaşandı. Fakat o şimdi insanlığı geriye götürüyor ve hızla onu nihaî yıkımına doğru sürüklüyor. Savaş sonrası kapitalizmi sonradan görme zenginlerin hırsız tavırlarına, aşırılıklar yüzünden mahvolmuş yıkıntı hâlinde bir organizmanın çırpınışlarına ve ateşli hastalığın sebep olduğu sıkıntılara sahiptir. O hâlde, savaş öncesinin şiddet karşıtı olan, çoğu zaman tüm açıklığıyla yaşanan refah ve göz kamaştırıcı bolluğun bulandırdığı hava ve çürümüşlüğün sebep olduğu kokuyla zehirlenen ılımlı burjuvaların bile iflasın eşiğine geldiklerinde kendilerini kaybedip öfkeli hayvanlara dönüşmesi ve tehditler savurarak etrafındaki varlıkları dişleriyle ısırıp parçalamasında şaşırtıcı bir şey yoktur.

rildi. Bunun sonucunda biçimlenen anlaşmalar 1920 ve 1921’de imzalandı. Sovyet Birliği’nin oluşumu 1922 sonunu buldu. Tatar, Başkır ve diğer kökensel açıdan birbirinden farklı özerk cumhuriyetler Rus Cumhuriyeti ile uyumlu olarak yeniden yapılandırıldı.

103

Dünya burjuvazisi, yaralı bir vahşi hayvan gibi, geçirdiği öfke nöbetleriyle çırpınıp durmakta ve dişleriyle saldırmakta ve bu çırpınma dâhilinde sadece canlı değil cansız varlıklara da pençe atmaktadır. Ciddî biçimde yaralanmış bu vahşi hayvanın kendisini iyileştirmesine izin verilemez. Doğulu emekçi kitleler tek gövde halinde ayağa kalkmalı, Rusya proletaryası ve Avrupa ve Amerika’daki devrimci unsurlarla ittifak kurmalı ve sarı, siyah ve beyaz kıtalarda yüz milyonlarca insanı köleleştiren emperyalist hayvana, vampire karşı saldırıya geçmelidir. Biz devrimciler için cellâtlardan sonra en aşağılık kişi bu emperyalistlerin bir kurbanı olarak kendisini sefalete ve işkenceye teslim edendir. Başlamakta olduğumuz bu son düello bizim kendi kanımızı feda etmemize ve oldukça zor çabalar içine girmemize ihtiyaç duysa da, bu düello bizim zaferimizle sonuçlanacaktır. Bizler ileri doğru yürümeli, asla geriye bakmamalıyız. Yoldaşlar, Doğu’ya has hayalgücümüyle sembolik olarak ürettiğimiz bir fabl aracılığıyla, bir insanın ya da halkın başarılı olmak için herhangi bir görevi yerine getirirken sahip olduğu koşulların üstesinden gelmesi gerektiğini anlatmaya çalışalım. Bu fabl, büyülü bir dağın tepesinde duran üç doğa harikasından söz etmektedir. Birkaç yiğit delikanlı bu hazineleri ele geçirmek için yollara düşer, fakat büyülü dağa yaklaşınca geri dönmelerini söyleyen bir ses duyarlar. Bu sesler ya onların bir hayal uğruna hayatlarını riske atmalarını isteyen kederli çocukların, kadınların, anne ve babaların iniltileri ya da korkunç fırtına ve kasırga patlamalarını hatırlatan çığlıkları andırmaktadır. Binlerce genç bu testte başarısız olur. Geri dönüp seslerin nereden geldiğini anlamak istediklerinde taş heykellere dönüşürler. Fakat bir süre sonra cesur ve güçlü bir iradeye sahip başka bir genç gelir. Etraftan gelen dehşet verici seslere ve Mısır Piramitleri’ndeki gizemli olaylara benzeyen kötü durumlara aldırış etmeden dağa tırmanmaya başlar. Arkasına bakmadan ilerler ve gözlerini dağın zirvesine diker. Sonunda amacına ulaşır ve hazinelere sahip olur. Yoldaşlar, şu ân itibariyle Dünya’nın tüm hazinelerini elde etmek için dağa tırmanmaya başlamış bulunuyorsunuz. Sizler de size yakın olan ve hayatlarınızı riske atmamanızı söyleyen insanların, her çeşit bağnaz Müslüman’ın, pan-türkçü ve panislâmcı fanatiğin, menşevik Gürcü’nün, taşnakçı Ermeni’nin sizi tehdit eden korku verici konuşmalarını duyacak, bu sesleri duymazlıktan gelip kol kola dağı tırmanacak, arkanıza bakmadan ilerleyeceksiniz. Aksi takdirde sizler de taş heykellere dönüşeceksiniz. [Alkışlar.] Fakat siz dağın tepesine ulaşacak, Dünya hazinelerine sahip olacak ve kardeşliğin, hürriyetin, milletlerin gerçek eşitliğinin ve emeğin ülkesini göreceksiniz. [Alkışlar.] Yaşasın Doğu ve Batılı emekçi kitlelerin huruç eden askerî ittifakı! İçinde köleleştirilen ve zulme uğrayan halkların bulunmadığı emeğin milletlerarası Sovyet cumhuriyeti, çok yaşa!

104

Yaşasın Dünya’nın her yerindeki sovyet iktidarları! Yaşasın Üçüncü, Komünist Enternasyonal! [Alkışlar.] Başkan: Yoldaşlar, çeviriye geçmeden önce size bir öneride bulunacağız. Kurultayın uzun bir zamandır güttüğü amaçların altını çizmek ve Doğu’daki kadınların kurtuluşunu hızlandırmak amacıyla şu üç kadın delegenin Başkanlık Kurulu’na katılmasını öneriyoruz: Dağıstan’tan Bulak142, Türkiye’den Naciye Hanım143 ve Azerbaycan’dan Şabanova144. [Sesler... “Lütfen, lütfen.” Coşkulu alkış sesleri.] Yoldaş Naciye Hanım bir kaç şey söyleyecek. [Naciye Hanım Türkçe konuşuyor. Uzun ve aralıksız alkışlar.] Yaşasın Doğulu kadınların kurtuluşu! [Coşkulu alkışlar. Herkes ayağa kalkarak “Yaşasın!” diye bağırıyor.] Başkan: Yaşasın şarkın azad hanımları! (Başkan bu cümleyi Azeri Türkçesi ile söylüyor.) Şabanova: Yaşasın yoldaşlarımız Lenin, Zinovyev ve Troçki! [“Yaşasın!” sesleri. Alkış yağmuru. Aynı ifade çeşitli dillerde duyuluyor ve alkış tufanı tüm salonu kaplıyor.] Başkan: Yoldaş Pavloviç’in yaptığı konuşmanın çevirisi yapılacak. Çeviri, dün aldığımız karar uyarınca kısa olacak. Çeviriyi yapması için Yoldaş Sultanzâde’yi kürsüye davet ediyorum. [Sultanzâde çeviriyi yapıyor.] Zinovyev: Kurultay katılımcılarının yorgun olmaları sebebiyle her iki fraksiyondan gelecek birer konuşmacının dinlenilmesi ile oturumu sınırlayacağız. Aday konuşmacılar Yoldaş Matuşev ve Riskulov’dur145. Bu yoldaşların onar dakika konuşmasına izin verilecek ve sonrasında da oylamaya geçilecek. Lütfen çeviriyi yapın. [Çeviri.] Yoldaş Matuşev’i çağırıyorum.

142

Bulak Tatu: Dağıstan delegesi. Bakû Kurultayı Yönetici Komitesi’ne seçilen üç kadından

biri.

Naciye Hanım: Türkiye Komünist Partisi üyesi. Kadınların eşitlik mücadelesi ile ilgili olarak Bakû Kurultayı’na rapor sundu. 144 Haver Şabanova-Karayeva: (1901-1958) 1919’da KP’ye katıldı. Tıp eğitimi aldı. Kızıl Ordu’ya hizmet etti. 1920’den itibaren Azerbaycan’da kadınların örgütlenmesi sürecine katkı sundu. Propaganda ve Eylem Komitesi’ne seçildi. 1937’de yargılamalarda hapse atıldı. Sonrasında serbest bırakıldı ve yeniden KP’ye kabul edildi. 145 Turar Riskulov: (1894-1938) 1916’da Kazak kabilelerin Çar’a karşı gerçekleştirdiği isyanda rol oynadı. 1917’de Komünist Parti’ye katıldı. Sovyet Asya halklarının özerkliğini genişletme yollarını arayan Türkistan KP’sinin liderliğini yaptı. 1920’de Türkistan Sovyeti Yürütme Komitesi’nin başkanı oldu. 1923-24’te Rusya KP’si Merkez Komitesi ve Türkistan Hükümeti’nde üye olarak bulundu. Stalin’in gözünden düştü ve mahkeme sürecinde idam edildi.
143

105

Matuşev (Komünist kanat): Yoldaşlar, zamanım sınırlı, bu sebeple, sizden sessiz olmanızı ve tüm dikkatinizi konuşmaya yöneltmenizi istiyorum. Bugün karşımızda duran millet ve sömürge meselelerine ait resim tüm genel özellikleri üzerinde durulması kaydıyla sizin için çizildi. Raporu sunan yoldaş resme birkaç fırça darbesiyle katkıda bulundu, ancak öncelikle bu meselelere belirli bir bakış açından yaklaşmak ve onları hareket dâhilinde irdelemek zorunludur. Yoldaşlar, bu oldukça ciddî meselelere gerçekçi bir açıdan yaklaşmak zorundayız. Devrimin tüm kaderi onların çözüme kavuşturulmasına bağlı olması sebebiyle sözkonusu yaklaşım hayatî bir önem arz etmektedir. Şu kısa konuşma zamanı içinde sizlere fiilî, nesnel durumun kısa bir muhasebesini sunacağım. Doğu nedir? Dünya’nın Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmesinin kendine has bir tarihi vardır fakat son tahlilde, bugün Doğu’dan kastımız Asya ülkeleri ve başta Mısır olmak üzere, Afrika’nın kuzey sahilidir. Müslüman Doğu derken ise işaret ettiğimiz bölge şu şekildedir: Türkiye, İran, Belücistan, Afganistan, Buhara, Hive, Hindistan ve Türkistan’daki tüm bölgeler ve Çin’in bir kısmı. Müslüman Doğu’dan anladığımız budur. Doğal olarak egzotik çiçeklerden oluşan bir bukete benzeyen bu kadar geniş ve heterojen bir bölgede çok çeşitli diller konuşulmakta fakat hepsi de kültürel açıdan ortak bir özellik etrafında toplaşmaktadır: İslâm. Doğu denilen bu kavramlar ummanını on dakika içinde tümüyle kucaklamak elbette imkânsızdır. Bu sebeple millet ve sömürge politikası hakkında konuşurken biz bu meseleleri programımızın sınırları dâhilinde inceleyeceğiz. Yoldaşlar, nesnel durum hakkında değerlendirme yapabilmek için onu mümkün olabildiğince doğru ve gerçekçi biçimde ele almak zorundayız. Bu anlamda, mülkiyetin nasıl dağıtıldığına, üretim araçlarının nelerden oluştuğuna ve üretim ilişkilerinin nasıl olduğuna bakmalıyız. Bu, verili ekonomik temel uyarınca konumlanan ruhanî kültürün muazzam ideolojik birikimini dikkate almayı, yani kesin bir ifade ile konuşacak olursak, nesnel bir durum değerlendirmesi yapmayı gerektirir, fakat şimdi bunu yapmak için yeterli zamana sahip değilim. Sovyet iktidarı Doğu’da devrimci hareketin uyanıp ilerlemesini sağlayan devrimci taktikler geliştirerek bu harekete rehberlik etmekte ve Doğu’ya tüm proleter Sovyet kültürünü taşımaktadır. Böylesi bir proleter kültür var mıdır, varsa nedir? Bu noktada, oluşan yeni durum dâhilinde, Doğu halkları için yegâne yolun Dünya ölçeğinde devrimci hareketin lideri olan Sovyet Rusya ile sıkı bir ittifak ve canlı bir temas kurmak olduğunu göstermek benim en önemli görevimdir. Öncelikle Doğu’ya taşınanlardan evvel orada nelerin olduğuna bir bakalım. Doğuda köylü kitlelerine sahibiz ve bir iki küçük istisna dışında, fabrika proletaryasından yoksunuz. Kendimize soruyoruz, Doğu’da gerçekleşecek toplumsal devrimin merkezi neresidir ve nereye yoğunlaşılması gerekir? Cevabımız şu şekildedir: köylü yığınları, tarımsal ilişkiler, yereldeki yöneticilerin despotizmi ve Batı emperyalizmi. Doğu’daki devrimci hareketin anlamını şöyle kavrıyoruz: yaşamaya devam eden feodal

106

ilişkilere karşı köylülerin örgütlenmesi Doğu’nun bedbaht hayatından kurtulması, arsız, vahşi Batı emperyalizmin mağlup edilmesi. Tam da geçmişte Doğu’dan Batı’ya yönelen halk hareketlerinin tarımsal bir nitelik arz edip toprakla ilgili olması gibi, bugün de, yirminci yüzyılda Batı’dan Doğu’ya yönelen devrim hareketi esas olarak toprak ilgili olacaktır. Bizler Doğu’ya toprağın ve emekçi köylünün kurtuluşunu getiriyoruz. Doğu genelinde oldukça önemli rollere sahip olan Türkiye’ye bakalım. Bu ülke, köylünün perişan hayatının bir bakışta görülebileceği çarpıcı bir örnektir. “İttihat ve Terakki” Partisi ülkeyi kesintisiz on iki yıl yönetip sultanların mutlakiyetine ait kâbuslarla dolu tarihi taçlandırdı ve Anadolu köylüsünü fakirliğe mahkûm etti. Anadolu’nun resmi budur. Ufukta Türk köylerini görüyoruz. Önde kır saçlı yaşlı bir Türk köylüsü toprağı sabanla sürüyor: sabana elindeki tek öküzü ve kızını koşmuş. Resmin sahip olduğu büyük toplumsal önem hepimiz için aşikârdır. Tüm genç insanlar üretici faaliyetten kopartılıp savaşlara gönderilmiş ve köylünün elindeki hayvanların neredeyse tamamı öldürülmüştür. Batı emperyalizmiyle işbirliğine giden yardımsever sultanın mutlakiyetçi yönetimi köylüyü ekonomik açıdan bitirmiştir. Türkiye’deki toplumsal devrimin dayanak noktası burasıdır. Bu berbat duruma rağmen ülkede proleter örgütlenmenin ilk kıvılcımlarına ve yasal ya da yasadışı yollardan propaganda faaliyeti sürdüren komünist hücrelere rastlanmaktadır. Mustafa Kemâl’in hareketi millî bir kurtuluş hareketidir ve biz bu hareketi destekliyoruz; fakat emperyalizme karşı mücadele veren bu hareketin biter bitmez toplumsal devrime doğru evrileceğinden de eminiz. Geçelim İran’a: Köylüler geçmişte örneği olmayan bir sefaletin hüküm sürdüğü berbat koşullarda hayatlarını sürdürüyor. Bu konuda Bakû sokaklarına bakmak yeterli; buralarda insanlar en sefil koşullarda amele olarak çalışıp insanlık dışı kapitalist ekonominin ürünleri haline geliyor. Aynı günün gecesinde açlıktan ölmemek için tüm gününü en ağır işçilikle geçiren ve hayatın temel anlamından mahrum kalmış bu insanlara baktığınızda İran’da “çalışan nüfus fazlası” olduğunu anlıyor, oradaki toprağın toplumsal devrim için var olduğunu görüyorsunuz. İngiliz emperyalizminin aynı “babacan” tavırla el attığı Afganistan, Belucistan ve Hindistan’da da aynı durumla karşılaşıyorsunuz. Avrupalı haydutlar Hindistan’dan büyük miktarlarda zenginliği zorla alıyor, bu zenginliğin meşru sahipleri olan işçi ve köylülerse açlık ve salgın hastalıklar yüzünden sinek gibi ölüyorlar. Bu kurultayda yaptığımız çalışmanın özünün, sovyet iktidarının, proletarya diktatörlüğünün ve emekçi insanlığın ortak çıkar ve görevlerin bilincine varması gerekliliğinin, emeğin sermayeye karşı verdiği mücadelede zafere ulaşması ve mazlum insanların emperyalizmin boyunduruğundan kurtuluşu için olmazsa olmaz ( sine qua non) bir nitelik arz ettiğini açıklamak olduğunu anladığınızı düşünüyorum. Kültürel açıdan proletarya ne tür niteliklere sahiptir ve o bu nitelikleriyle Doğuya ne katacak? Komünizmin bilimsel temeli Marx, Engels ve onları okuyan daha bir-

107

çok insanın yaptığı çalışmalarla atılmıştır. Sosyal bilimdeki bu eğilime marksizm, yani tarihsel materyalizm adı verilmektedir. Bu anlamda, Dünya’yla ilgili proleter kavrayışla ilgili olarak emekçilerin elinde burjuvazinin sahip olamadığı bilimsel bir değer bulunmaktadır. Buna ek olarak söylenebilir ki, proletarya kendisini toplumdaki diğer sınıfları özgürleştirmeden özgürleşemeyecek bir sınıf olarak görmektedir. Bu noktadan bakıldığında proletaryanın tüm insanlık için ortak olan kültürü gerçek anlamda somutlayacak yegâne sınıf olduğu açıktır. O Doğu’ya sendikalar ve kooperatiflerde ürettiği büyük kültürel değerleri taşıyarak insan ırkına mensup tüm emekçi insanlara dağınıklığı değil birliği getirmektedir. Bu, sermayeye karşı verilecek nihaî ölüm-kalım mücadelesine doğru yürürken, proletaryanın karşılıklı dayanışma, güven ve azimkârlıkta ifadesini bulan gücüdür. Bunun dışında proletarya, sovyet iktidarı adıyla emsalsiz bir yönetsel örgütlenme tarzı üretmiştir. Bu, proletaryanın politik alanda elde ettiği büyük bir kazanımdır: yapısal açıdan oldukça basit, kavramsal açıdan ise dâhicedir. Tüm bunlar, mazlum kitlelerin kurtuluşu ve hürriyeti adı altında proletaryanın Doğu’ya taşıdığı kültürel değerlerdir. Elbette her insanî hareketin kendince kusurları vardır: burada da meseleler çeşitli pürüzlerle birlikte ilerlemektedir; bu nedenle, proleter kültüre has kimi özelliklerle ilgili birkaç söz sarf etmek gerekmektedir. Kusurların kaçınılmaz olduğunu söylemek ve onlar hakkında konuşmanın anlamsız olacağını iddia ederek sessizliğe gömülmek sahtekârca bir tutumdur. Ünlü Hıristiyan teolog Thomas Aquinas, Dünya sahnesindeki konumu için savaşan militan kilise ile elde ettiği zaferle muzaffer olan kiliseyi birbirinden ayırır. İlki romantik, ikincisi klasiktir. Fakat aynı tecrübeyi yaşayan sadece kilise değildir -aynı durum sanat ve kültür için de geçerlidir. İlkin her kültür militandır ve var olmak için savaşır. Proleter kültür, insanlığın ilerleyeceği doğru yolları arayan bir mücadele kültürüdür: o romantiktir, bu anlamda klasik bir kültür değildir. Onda muzaffer oluşun verdiği bir sükûnete rastlanmaz. Bu yüzden, tüm coşkusu ve tutkusuyla o çeşitli hataları ve kusurları içinde barındırır. Unutmayın, hem sınıf mücadelesi hem de toplumsal devrim, uzlaşmaz iki kampın arasında cereyan eden bir ölüm-kalım savaşıdır. Bu savaştan ya emek ya da sermaye zaferle çıkacak ya da her ikisi birden yok olacaktır. Doğu’nun kurtuluşu proletaryanın zaferine bağlıdır ve bu yüzden bizim tek yolumuz Sovyet Rusya ile temas kurmaktır. Onun liderliği ve rehberliğinde, onun yanında ortak düşmanın, Dünya sermayesinin üzerine yürümek zorundayız. Kısa da olsa, Doğu’da var olan ve oraya taşınan olgular hakkında konuştum. Millet ve sömürge meseleleri ile ilgili proletaryanın politikası somut ifadesini Rusya Komünist Partisi’nin Sekinci Kongresi kararlarında bulmaktadır: burada, daha önce Üçüncü Enternasyonal’de de benzerine rastlanan kararda proletaryanın, tüm ülke ve milletlerdeki yarı-proletarya ile gerçekleştireceği birliğe işaret edilmekte, bir milletin diğeri üzerinde kurduğu hâkimiyetin ve temin ettiği imtiyazların ortadan kaldırılması için, geçiş sürecinde tüm emekçi insanların birliğinden oluşan bir federasyonun kurulması üzerinde durulmaktadır.

108

Başkan konuşma için ayrılan sürenin sona erdiğini ilân ediyor. [Sesler: “Lütfen
devam et!”] Başkan: Yoldaş yirmi dakika, yani on dakikadan fazla konuştu. Tabiî eğer kurultay arzu ediyorsa konuşmasını tamamlamasına izin verilebilir. [Sesler: “Lütfen, lütfen.”] Yoldaş Matuşev’in146 konuşmasını tamamlamasını isteyenler lütfen el kaldırsın? Karşı olan? Büyük bir çoğunluk devam etmesini istiyor. Öyleyse Kurultay Yoldaş Matuşev’in konuşmasına devam etmesini istiyor. Lütfen Yoldaş Matuşev, devam edin. Matuşev: [Alkışlar.] Yoldaşlar, konuşmam kesintiye uğradı ve ben gerçekten de ne söylediğimi hatırlamıyorum. Konuşmaya devam etmeme izin verilmişse de, zaman yetersizliği sebebiyle kapsamını geniş tutmam imkânsız. Benim tek arzum, sizlerin kurultaydan şu basit ve güçlü fikirle ayrılmanızdır: ya Sovyet Rusya ile birlikte öleceğiz ya da onunla birlikte, komünist ilkeler temelinde, parıltılı, yeni bir hayat yaşayacağız. Gezegenimizde iki ayrı merkez mevcuttur: ilki burjuva hâkimiyetinin merkezi, yani Versailles, diğeri de proleter mücadelenin merkezi, yani Kızıl Moskova’dır. Yoldaşlar, bir zamanlar Doğu’dan Batı’ya doğru ilerleyen ve geçtikleri yerleri yıkarak herkese korku salan fetihçi atalarımızdan söz etmeliyim. Atalarımızın bu tavrı Batı’da Doğu’ya yönelik bir güvensizliğe sebep olmuştur. Aynı şekilde bugün Doğudaki mazlum halklar arasında Batı’nın zalim ülkelerine yönelik benzer bir güvensizlik hâkimdir. Timurlenk ve Cengiz Han henüz unutulmamıştır. Doğu ve Batı’nın emekçi kitleleri, Dünya sermayesi ve emperyalizm gibi ortak bir düşmana sahip olması sebebiyle, karşılıklı seyreden bu güvensizliğe geçit vermemelidir. Bu noktada, sizlere büyük şair Lermontov’dan birkaç dize aktarmama lütfen izin verin: “Doğu korkmaz benim davamdan, Ürkerek cevapladı Kazbek: Neredeyse dokuz yüz yıldır Orada uykuda beşeriyet.”147 Artık bugün Doğu’nun yüzlerce yıllık uykusundan uyandığını, Kızıl Rusya ile bütünleşen Batı proletaryasıyla dostane ilişkiler kurduğunu ve birlik içinde toplumsal inşa sürecine ait ortak insanî yola girdiğini gururla söyleyebiliyoruz. Şimdi de, Batı

Ahmet Matuşev: Bakû Kurultayı’na katılan Buhara delegasyonunun başkanı ve Başkanlık Komitesi’nin üyesi. 147 Tartışma” adlı bu şiirinde Mikhail Lermontov Kafkasların iki yüksek tepesi olan Elbruz ile Kazbek arasında cereyan eden bir konuşmayı resmeder. Şiirde Elbruz Kazbek’e “birleşen güçlü Doğu”dan bahseder. Kazbek’in cevabından alıntılanan buradaki bölüm “hayır, o eskimiş Doğu’dan korkmaya gerek yok.” dizesi ile biter.
146

109

emperyalizminin Doğu’ya ve sömürgelere getirdiği ‘kültür ve medeniyet’ ile ilgili tasavvurlarınızı somutlayacak sert bir fırça darbesi kullanacağım. Bakû’de, Voyenmor (Denizci) ismiyle yayınlanan bir gazetede çıkmış “Kahve” başlıklı şiirinde şair Gorodetski sözkonusu “kültür”ü şiirsel protestosunun tüm gücüyle anlatıyor. Cava Adası’nda koyu kızıl tenli bir yerli kız kahve topluyor. Rıhtım-da eli kırbaçlı bir İngiliz kahvenin paketlenme sürecini denetliyor ve işteki en ufak bir ihmali “medenî” kırbacıyla cezalandırıyor. Cava Adası’ndaki yaralar ve inlemeler kızıl tenli yerli kızını zehirliyor. Şiir bu şekilde devam ediyor. Kahve toplanıp Avrupa ve Amerika’ya yollanıyor. Paris, Londra ya da Şikago restoranlarında burjuvazi kendisine eşlik eden fahişelerle birlikte bol miktarda proletaryanın kanı ve terinden çıkartılan kârı içiyor. Ardından İngiliz’in Cava’dan getirdiği kahveyi yudumluyor. Gorodetski de şair yüreğinin tüm gücüyle şunları yazıyor: “Porselen fincanda sıcak altın rengiyle

Coffee Arabica
Sıçrar beyne öfkeli bir arzuyla. Ansızın patlar yürek ve haykırır: yıkıl Avrupa! Alıp sattığın namusunu yelime kat. Varsın manolyalar kırbaçsız, denizine doğan güneş çıplak kalsın.” [Alkışlar.] Başkan: Lütfen yerlerinize oturunuz. Yoldaş Riskulov’u çağırıyorum. [Alkışlar.] Riskulov: Bugün burada tartışmakta olduğumuz sömürge ve milletler meselesi, bizim açımızdan muazzam bir önem arz etmektedir. Bu meseleler aynı şekilde kapitalist sistem için de oldukça önemlidir. Kapitalist düzenin son elli yıllık hayatı, esasen bu sömürgeler ve milletler politikası üzerine bina edilmiştir. Kapitalist devletlerin son yarım yüz yıl içerisindeki faaliyetlerini incelersek, bu son aşamanın kapitalist düzenin tamamen yeni bir biçimi olduğunu görebiliriz. Yoldaş Lenin, büyük pazarların kapitalist grupların ve tröstlerin eline geçmesi ve rekabetin ayrı ittifaklar ve gruplar arasında cereyan etmesi anlamında, bu aşamaya tekelci kapitalizm diyor. Bu politika ve rekabetin sonucu olarak, sömürgelerin ve pazarların çılgınca işgal edildiğini ve bu sömürgelerdeki halkın insanlık dışı sömürüye tâbi tutulan kölelere dönüştürüldüğünü görüyoruz. Görüyoruz ki, siyah Afrika ve Asya kıtalarının toprakları, büyük devletler arasın-

110

da daha hızlı biçimde paylaşılıyor. Bu sömürge politikaları sonucunda, sözkonusu politikaların başını çeken Dünya devletlerinin çıkarları çatışıyor. Dünya devletleri, iki ayrı birlik oluşturarak hepimizin tanık olduğu beş yıllık bir savaşa ön ayak oluyorlar. Avrupa da yaşanan ve Doğu'da başlamakta olan sosyal devrim, bu savaşın sonucu olarak ortaya çıkıyor. Burada sömürgeleşmenin değişik biçimleri üzerinde durmanın anlamı yok, çünkü biz bu aşamayı geçmiş bulunuyoruz. II. Enternasyonal’in var olduğu günlerde sömürge politikası hakkında tartışmalar yapıldı, fakat tüm bunlar sadece kâğıt üzerinde kaldı. Aslında oportünistler, büyük devletlerin işgal isteklerini takdir ile karşılıyorlardı. Günümüzde ise Doğu meselesi kendisini tümüyle farklı bir biçimde ortaya koyuyor. Rusya'da proletarya diktatörlüğünün gerçekleştirilmesi ve Komünist Parti’nin zafere ulaşması ile birlikte sömürge meselesi üzerine düşen ışığın farklı bir açıdan geldiğini görüyoruz. II. Enternasyonal liderlerinde görülen “Doğu halkları Avrupa kültürünü mahvedecek” korkusuna şimdilerde pek rastlanmıyor. Onların tek korkusu buydu; burjuva yöneticilerin duygularını savunmak onlarda korkuya yol açıyordu. Ancak Komünist Parti’de ve Üçüncü Enternasyonal’de böylesi bir korkunun esamesi okunmuyor. Batı proletaryasının Doğu’nun devrimci hareketleri -yani işçi ve köylü hareketleri ile- birleşmesi sloganı net bir şekilde ortaya çıkmış bulunuyor. Komünist eğilimin tüm ülkelerde güçlenmesine, III. Enternasyonal’in kapitalizmin temellerini sarsan muazzam bir güç olmasına ve sosyalizmi zafere ulaştırmasına rağmen tarım meselesi yanında sömürgeler meselesi gene de bizim başlıca politik meselemiz ortada duruyor. Bu meseleleri ancak doğru bir şekilde ortaya koyduktan sonra çözebileceğiz. Günümüzde Doğu'daki koşullar, devrimci hareketin başlaması ve emekçi kitlelerin sosyalist harekete katılması için gayet uygundur. Bunun için önkoşul, büyük devletlerin sömürgeci politikaları sonucunda köylülerin içine düştükleri durumdur. Sömürgelerde kitleleri sefalete, zulme ve yıkıma maruz bırakan beş yıllık savaş da diğer bir önkoşuldur. Sonuç olarak sömürgelerdeki emekçiler, isyanlara ve emperyalizme karşı devrimci saldırıya hazır hale gelmektedirler. Fakat Batı'da sosyalist hareket komünist bir biçim arz ederken Doğu’da saf bir komünist hareketin olamayacağını kesin olarak dikkate almalıyız. Doğu'daki hareketler, küçük burjuva bir nitelik taşımakta, millî mukadderatın tayini ve Doğu'nun birleştirilmesi yönünde gelişmektedir. Fakat şüphesiz ki bu hareket toplumsal bir köylü hareketine doğru gelişecektir. [Alkışlar] Belli bir noktaya kadar Batı işçi sınıfı oportünistlerin ve uzlaşmacıların etkisi altında kalacaktır. Komünist Enternasyonal’in görevi işçi sınıfını onları etkisinden kurtarmak ve onları komünizmin bilinçli destekçileri olarak eğitmektir. Aynı zamanda onun en önemli görevi, Doğu’daki dağınık devrimci hareketi Batı'dakiyle bir-

111

leştirmektir. Bu, III. Enternasyonal'in karşı karşıya olduğu en önemli görevdir. Bizi burada bir araya getiren ve hep birlikte çözeceğimiz mesele budur. Ya da en azından bizler bu meselenin çözüleceği yolu göstereceğiz: kapitalizmin üzerinde yükseldiği temellerin nihaî olarak yıkılması amacıyla mümkün olan en kısa sürede ve en derin hâliyle Doğu’nun Batı ile nasıl birleşeceğini tespit edeceğiz. Doğu ile ilişkisinde III. Enternasyonal yalnızca kâğıt üzerinde -sözlü çağrılarladeğil, ayrıca pratikte de 50 milyon Doğulu insanın sovyet iktidarı ile kenetlendiğini ispatlamaktadır. Eski birer sömürge olan Türkistan'da, Kafkasya'da ve Müslüman halklar barındıran diğer ülkelerde sovyet cumhuriyetlerinin kurulduğunu ve bu cumhuriyetlerin federe birimler olarak Sovyet Rusya ile birleştiğini hep birlikte görmekteyiz. Mazlum emekçilerin yaşadığı bu sovyet cumhuriyetleri kültürel açıdan gelişmekte ve kültür seviyelerini yükseltmektedirler. Bugün kurtulanlar toplumsal hayatlarını inşa etmeye başlamışlardır. Bu noktada Komünist Enternasyonal doğru bir pratik sergilemiştir. Sınırlarda konumlanan ülkelerin tecrübe ettiği bu kopuş ve bu cumuriyetlerde yaşananlar tüm Doğu için örnek teşkil etmektedir. Tüm emekçilerin yalnızca bizim çağrılarımıza ve fikirlerimize kulak vermekle yetinmelerine izin vermemeliyiz. Sınırlarda konumlanan ülkelerde komünist parti programının sadece Batı proletaryası için değil, ayrıca Doğu’da geçerli olduğunu göstermiştir. Ancak II. Enternasyonal taraftarlarının büyük bir bölümü Doğu sömürgelerinde yaşayanların Avrupa seviyesine çıkamayacak birer köle olduklarını tartışıp, onların ilerleme için emek ve çaba harcamayacağına inanırlarken bizler, Avrupa burjuvazinin hiç saygı duymadığı Doğu’da halkların komünizmle birleşebileceğini gösterdik. Sınırlardaki cumhuriyetlerde yaşayan Müslüman halklar arasında komünizmin ve sovyet iktidarının kök saldığına tanık olduk. Şüphesiz ki, sınır bölgelerindeki ekonomik hayatın yeniden biçimlendirilmesine ait yöntemler ve devlet yapısına ilişkin üsluplar, henüz kurtulmamış ama bir ân önce kurtulmak zorunda olan Doğu ülkeleri için canlı birer örnek olacaktır. Şimdiki aşamada, devrimci ve emekçi örgütlerin zayıf olduğu Doğulu ülkelerde hareket, doğal olarak milliyetçi-burjuva bir nitelik arz etmektedir. Hareketin başını sovyet komünizmi değil, küçük burjuva devrimi ve demokrasi taraftarları çekmektedir. Başlangıçta daha örgütlü olan bu hareket, elbette ki büyük ölçüde bize hizmet edecektir. Zira bu güç, İtilaf Devletleri’ne -Dünya kapitalizmine- karşı eyleme geçmiştir ki, bu da bizim için büyük bir katkıdır. III. Enternasyonal ve komünist parti bu hareketi mutlaka desteklemelidir fakat ayrıca belirtmek zorundayız ki sözkonusu hareket, emekçileri olarak kurtaracak olan hareket değildir. Emekçi kitlelerin kurtuluşu, yalnızca toplumsal devrim yolu ile gerçekleştirilebilecektir. Dolayısıyla Doğu'daki küçük burjuva devrimcilerin kapitalizme karşı çıkmalarına rağmen komünizm ile hiçbir ortak noktaları yoktur. Onlar daima yalnızca kâğıt üstünde kalan ve asla bağımsız olmayacak olan millî cumhuri-

112

yetler kurmak istiyorlar. Bu yüzden, sözkonusu hareketler ya burjuvaların, kapitalistlerin kampıyla ya da Dünya proletaryasıyla birleşmek zorundadır -bu iki seçenek arasında orta bir yol yoktur. Bu, yaşanan olaylarca tasdiklendi. Konuyla ilgili olarak Ermenistan, Finlandiya ve Polonya en güzel örneklerdir. Bu devletler birbirinden farklı varlıklar değildirler. Bunlar Müttefik Devletler tarafından belli amaçlar doğrultusunda özel olarak kuruldular: hepsi de Dünya sermayesi ile anlaşmalı olarak Sovyet Rusya’ya karşı savaşmak için örgütlenmiş çetelerdi. Örneğin Doğu'da, sözgelimi Türkiye'de veya başka yerlerde devrimci hareketi destekleyip bir yandan da komünizm düşmanlığı yaparak bağımsız devletler kurmaya çalışmış olan devletleri ele alalım. Hepsi de yok olup gittiler. Emperyalistlerin ve Dünya sermayesinin etkisi altına girdiler. Silâhlarını proletaryaya ve Doğulu emekçilere çevirdiler. Dolayısıyla açıkça görülüyor ki, Doğu emekçileri için geriye bir tek seçenek kalıyor: Komünist Enternasyonal sloganı ve bayrağı altında birleşip hızla tarım devrimini gerçekleştirerek toprak ve iktidarı ele geçirmek. Halkların kendi gerçek kaderlerini belirleyebilmeleri ve Dünya sermayesinin zulmünden kurtulabilmeleri için tek çözüm, tek yol ve tek yöntem budur. [Alkışlar] Yoldaş Lenin, Komintern'in ikinci kongresine sunduğu tezlerinde, komünist partinin ve III. Enternasyonal’in sömürgeler ve milletler meselesi ile ilgili görevlerini tüm gerçekliğiyle tam olarak açıklamıştır. Gerçi kendisi Doğu'da hiç bulunmadı ama bu tezlerde her şeyi, hayatın tam içinden almışçasına, açıkladı. Bu tezler, özellikle Dünya sermayesinin boyunduruğundan kurtuluşun gerekliliği ve Dünya sermayesi ile mücadele doğrultusunda, yalnızca komünist partilerin değil, millî burjuva akımların da mücadele vermelerine yönelik çağrıların önemini vurgulamaktadır. Bu tür millî burjuva akımlar ittifaka davet ederlerken tezler sözkonusu akımların emekçilere nihaî kurtuluşu sağlayamayacağını da ispatlamaktadır. Sonrasında ise, devrimin temel dayanak noktası olarak toprak meselesi gösterilerek kurtuluşun toplumsal zeminine işaret edilmektedir. Tüm emekçi sınıfların örgütlenerek, Batı proletaryası ile birlikte, Dünya sermayesine karşı kararlı bir şekilde ayağa kalkmalarının vakti gelmiştir. Bunun için gerekli olan önkoşul, yüzlerce yıldır kapitalizm tarafından zulme uğrayan Doğulu halkların, bir zamanlar Avrupa'yı aydınlatan ve bugün itibariyle Avrupa tarafından ezilen Doğu’nun ayaklanmasıdır. Doğu'nun derinliklerinde muazzam bir güç saklıdır. Bu güç şimdi Dünya sermayesinin hâkimiyetini paramparça etmek için tek bir akım hâline gelmekte ve komünist hareketle birleşmektedir. Bunun esas zemini, birçok komünist partinin oluşması ve Doğu halklarının liderleri ile birleşmesidir. Eski sömürgelerde bir dizi sovyet cumhuriyetinin kurulması da bu zeminin diğer bir yönünü teşkil etmektedir. Bize göre, bugün toplantı hâlinde olan Doğulu emekçi halkların oluşturduğu Doğu Halkları Kurultayı, yaşanacak süre-

113

cin önkoşuludur. Hep birlikte, yakın bir gelecekte başlayacak olan muazzam ve güçlü bir hareketin eşiğindeyiz. Batı proletaryası ile birlikte güçlü bir Doğu Enternasyonali ile bütünleşmek suretiyle bu hareket Dünya kapitalizminin tam kalbine nihaî darbeyi indirecektir. Yaşasın tüm Dünya proletaryasının ve emekçilerinin önderi Komünist Enternasyonal! Yaşasın III. Enternasyonal’in önderleri! Yaşasın güçlü ve birleşik bir güç olarak sermayenin karşısına çıkan Doğulu emekçiler! [Sesler: “Gaziyeva! Özbekçe’ye çevir. Gaziyeva.”] Başkan [Elindeki zili çalıyor.]: Şimdi çeviri yapılmayacak. [Bir çevirmen konuşmayı Türkmence’ye çeviriyor.] Beş dakikalık bir ara verilecek. [Türkmence’ye çevriliyor.] Başkan: Sömürge meselesi ile ilgili tartışma sona ermiştir. Başkanlık Kurulu kurultayın kendisini İkinci Komünist Enternasyonal Kongresi’nin sömürge meselesine ilişkin kararı ile tanımlayacağını düşünerek özel bir karar tebliğ etmemiştir. Şimdi sırasıyla aşağıdaki tebliğler okunacaktır: 1- Rus Komünist Partisi Yahudi seksiyonu merkezî büronun Filistin ile ilgili tebliği, 2- Yahudi Komünist Partisi’nin (Poale-Zion)148 millet ve sömürge meseleleri ile ilgili tebliği, 3- Ermenistan emekçileri temsilcilerinin tebliği, (4) Dağ Yahudileri’nin tebliği, (5) Güneybatı Kafkasyalı Müslümanların Doğu Halkları Kurultayı’na hitabı. [Çeviri] Başkan: Türkmence çeviri de gerekli. [Bir ses: “Lütfen, Azerice’ye de çeviri yapılsın.”] [Çeviri.] Tüm bu belgeler oldukça önemli fakat çok fazla uzun ve ne yazık ki hepsini okumak ve çevirmek mümkün değil. Başkanlık Kurulu belgelerin kurultay raporuna iliştirilmesini öneriyor. [Çeviri.] Yoldaşlar, bu oturumu kapatıyoruz. Bir sonraki oturum yarın saat 5’te olacaktır.

Oturum saat 22.05’te kapandı

Yahudi Komünist Partisi (Poale Zion): Emek hareketi içinde Siyonist örgütlenme yapan ve Poale Zion’un Rus kanadından kopan sol hizip.
148

114

115

ALTINCI OTURUM Doğu’da Sovyetler; Tarım Meselesi
6 Eylül

Oturum saat 19. 10’da Yoldaş Zinovyev başkanlığında açıldı.
Başkan: Doğu Halkları Kurultayı’nın altıncı oturumunu açıyorum. Bugünkü gündemimizde Doğu’da sovyetlerin inşası meselesi bulunmaktadır. Lütfen çeviriniz. [Çeviri.] Buna binaen şimdi bu mesele ile ilgili raporu dinleyeceğiz. Yoldaş Béla Kun’u çağırıyorum. [Alkışlar.] Béla Kun: Yoldaşlar, Başkanlık Kurulu tarafından ayrıntılı biçimde tartışılan ve oybirliği ile kararlaştırılarak önünüze konulan tezlerin ışığında aşağıdaki açıklamaları yapmayı düşünüyorum. Doğu halklarının yakın komşusu olan kudretli Çarlık Rusyası fakir köylülerin ve işçilerin estirdiği rüzgârla yıkılmıştır. Bu devrim yarı yolda kalmamış, şu veya bu şekilde Çar’dan nefret eden ancak varoluşları emekçi insanlara yönelik zulme dayanan

116

sınıfların eline devlet iktidarını terk etmemiştir. Bu devrim hükümetin eski yapısını muhafaza etmemiş, aksine onun yıkıntıları üzerinde işçilerin ve fakir köylülerin otoritesini tesis etmek için onu paramparça etmiş, bu otoriteyi, geride zulmün hiçbir çeşidinin kalmamasını sağlayacak mücadeleyi sürdürmek için güçlendirmeye gayret etmiştir. Diğer bir ifadeyle bu devrim işini yarım bırakmamış, kendisini devletin sınırları içine hapsetmeyerek, bir alev gibi hem Batı’ya hem de Doğu’ya doğru yayılmıştır. Batı’ya ve Doğu’ya doğru yayılan devrimin alevi, kendi ülkelerindeki emekçi halkları sömürerek var olan sistemi tehdit eder hâle gelmiş, emperyalist politikaların uygulanması sürecinde tohumlanmış ve Dünya Savaşı’nın içine doğmuştur. Batı ve Doğu’daki herhangi bir devrim kaçınılmaz olarak Rusya’da cereyan eden, fakir köylü ve işçilerin gerçekleştirdikleri toplumsal devrimin yolunu izlemek zorundadır. Bu iki devrim, sadece dünya emperyalizmi gibi ortak bir düşmanı paylaştıklarından değil, ayrıca bu ortak düşmana karşı harekete geçtikleri ve zaferlerinin öncelikli şartı ortak mücadele vermek olduğu için de organik olarak birbirine bağlıdır. Sömürge halklarını baskı altına almak için sömürücüler ve emperyalistler Avrupalı işçileri sömürgelerinin sömürülmesinden elde ettikleri aşırı kârın kırıntılarıyla besleyip onları baştan çıkarmaya çalıştıktan sonra, bu sefer de onları savaş için seferber ettiler. Bu, hem Almanya’da hem de Britanya’da gerçekleşen bir durumdu. Bu yolla işçileri devrimci fikriyattan uzaklaştırmayı amaçladılar. Diğer taraftan emperyalist burjuvazi, özellikle son zamanlarda Avrupa işçi hareketine karşı sömürgelerde silâhaltına alınan paralı birlikler kullanmayı ve bu askerlerin bilinç zafiyetinden istifade ederek sallantıda olan devlet iktidarını emekçi sınıfa karşı muhafaza etmek istediler. Yoldaşlar, ben kişisel olarak emperyalist burjuvazinin safında olan bu politika tarzına şahit olma imkânı buldum. Macar işçi ve köylüleri olarak iktidarı aldığımızda Fransız burjuvazisi hemen devrimimizi Müslüman sömürgelerden devşirdiği askerî birliklerle boğmak istedi. Ancak dil farklılığı sebebiyle bu askerlerle iletişim kuramamamıza rağmen, biz gene de onların akıllarına ve kalplerine giden yolu bulmayı başardık ve devrimimizi kan içinde boğmaları emredildiğinde onlara silâhlarını bıraktırabildik. Emperyalist burjuvazi, sömürge ülkelerdeki yerel nüfus içinde yardımları aracılığıyla sömürü politikasının zorluklarını azaltarak onu daha az pahalı ve kanlı hâle getiren, kendi işine yarayacak bir katman ve yarı-sömürgelerde ise kontrol edilebilir bir hâkim sınıf bulma konusunda genelde başarılı olmuştur. Sultanlar, emirler ve yönetici katmanlar Doğu ülkelerinde onlarla işbirliğine gitmiş, ortaya koydukları direniş kırılır kırılmaz emperyalist zalimler için haracı toplama konusunda uzlaşmışlardır: bu yüzden İran Şahı, sırasıyla hem Rus hem de İngiliz emperyalizmi için haraç toplayan bir yöneticiye dönüşmüştür. Jön-Türkler Alman emperyalistleri adına Türk köylüsünün derisini yüzmüş, şimdi de İngiliz hayranı sultan, İngiliz-Fransız emperyalist blokunun çıkarları adına Türk köylüsünün elindeki son ineği de elinden almaktadır. Fransız bankerlerin maaşlı adamı olan Emir Faysal, Türk halkının birliğini

117

parçalamaya karar vermiş, bu sayede Türk köylüsünün Fransız emperyalistleri için çalışan birer yük hayvanına dönüşmesini onaylamıştır. Emperyalist burjuvazi, Doğu’daki sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde devrimci proletaryadan çok önce müttefik bulmayı başarmıştır. Bu müttefiklere onları yağmaladığı ülkelerin fakir emekçilerinden elde ettiği zenginlikten ayırdığı kırıntılarla besleyerek değil, ayrıca onları emekçi sınıfı yanıltıp aptallaştıracak yöntemler konusunda eğiterek de yardım etmiştir. Kapitalizm, Avrupa’nın isyankâr emekçi kitleleri kendilerine zulmeden yönetici sınıfın elinde birer oyuncağa çevirmesine rağmen onların devlet yönetiminde pay sahibi olduğu fikrini kabul ettirme konusunda başarılı olmuştur. Benzer biçimde, Türkiye’deki anayasal yapı Avrupa’daki süreçle uyum içinde hareket etmiş; emekçi halka tüm haklarını verir görünmesine rağmen gerçekte hiçbir şeyin değişmeden kalmasını sağlamış, paşaların hâkimiyeti ve subayların tiranlığı eskisi gibi sürmüş, halkı sömüren tefecilerin faaliyetleri hiçbir engelle karşılaşmadan devam etmiştir. Avrupa ve Amerika proletaryasının ve fakir köylülüğün devrimleri öncelikle sömürü ve zulmü demokrasi, hürriyet ve eşitlik perdesi arkasında gizlemeye çalışan yalanlara karşıdır. Rus işçilerinin ve fakir köylülerinin devrimi sadece lafta değil pratikte de iktidarı emekçi kitlelerin eline teslim eden bir hükümet tarzını üretmiştir. Bu tarz, işçi ve köylü sovyetleridir. Rus işçi ve köylüleri iktidarı sovyetler aracılığıyla ele geçirmezden önce toprak ağaların, fabrika ve madenler de kapitalistlerin mülkiyetinde olmuştur. Sözde “hürriyet” söylemi yalnızca burjuvazinin işçileri serbestçe soymasına ve ülkenin sınırları içinde yaşayan halkların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmesine yaramıştır. Halkların Rus İmparatorluğu içinde kalmak ya da kalmamak konusunda söz hakkı yoktu. Komünist devrim ve sovyetlerin zaferi ilk olarak toprağın, fabrikaların ve madenlerin emekçilere aktarılmasını, eskiden sömüren ve sömürülenlerin bir arada bulunduğu yerde emekçilerin gerçek hürriyetini sağladı. Kapitalist sömürünün sonu, yabancı halkların sömürülmesine dayanan tüm çıkar ilişkilerinin ortadan kaldırılmasına yol açtı. Sovyetler Cumhuriyeti’nin ilk eylemlerinden biri de, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını yeniden tanımak ve Rus sömürgelerine hürriyet vermek oldu. Çarlığın, şahlar ve emirlerle, yani mazlum milletlerin yöneticileri ile ittifaklar kurduğu gibi, Sovyet Rusya da ister demokratik ister Çar yanlısı olsun, kendinden önceki politikacıların sömürge olarak kabul ettiği ülkelerin emekçilerinin yanında olduğunu açık bir dille ifade etti. Yalnızca sovyet düzeni iktidarı, üretim araçlarının sayıca küçük bir azınlığın değil, tüm emekçilerin elinde olmasını kendi çıkarına kabul edenlerin eline teslim etti. İşçi ve köylülerin hem mücadele aracı hem de otorite ve hükümet organı olan sovyetler yeni bir devlet biçimidir. Halk düşmanlarının silâhlarını ellerinden alan işçiler ve fakir köylüler kendilerini sovyetler olarak yeniden örgütlemekte, silâhlanmakta ve kendi yasalarını yürürlüğe koyup toplumsal nizamın normlarını kararlaş-

118

tırmaktadırlar. Yasalar emekçi kitleler tarafından ya doğrudan ya da temsilciler aracılığıyla işleme konulmaktadır. Hiçbir parazit ya da sömürücü güç işçileri yönetememekte, hiçbir tefeci fakirlere karşı efendilik taslayamamaktadır. Bütün bu unsurlar her türlü haklardan mahrum edilmiştir. Sovyet iktidarı Doğu’da hüküm süren her şeye tam boy karşıdır. Zenginler ve parazitler yerine emekçilerin ve fakir köylülerin idareye ele almasını istemektedir. Bugün burada bu tür bir devlet biçimi ile buluşmadan sömürü ve zulmün sona ereceği konusunda ikna olmamış tek bir delegenin bile aramızda bulunmadığını düşünüyorum. Beylerin, hanların, tefecilerin ve tahsildârların tüm politik hakları ellerinde bulundurup her türlü hile ve desise ile hakikâti çarpıttığı, yasaları kendi çıkarlarına göre yorumladıkları ve ayak oyunları işe yaramadığı noktada silâha başvurdukları şu güne dek baskı ve zulmün sona erdirileceğine ilişkin konuşmalar her zaman nafile olmuştur. Size sunduğum tezler, sovyet iktidarının esas özelliklerine ait ana hatları belirlemektedir. Sovyet iktidarı belirli bir bölgeye ya da halka ait özel koşullara uygulanacak bir sistem değildir. Sömürünün fabrika sahipleri ve bankerler aracılığıyla gerçekleştirildiği ve sanayi işçilerinin hâkim unsurlarının vücut bulduğu bir yerde sovyet örgütlenmesi, sömürünün yoğun olarak tefecilik üzerinden biçimlendiği ve nüfusun önemli bir bölümünün tarımla iştigal ettiği yerden tümüyle farklı olacaktır. Batılı ülkelerde öncelikle fabrika sahipleri, bankerler ve büyük toprak ağaları iktidardan uzaklaştırılmalı ve hakları ellerinden alınmalıdır, ancak diğer yandan Doğulu ülkelerde sovyet iktidarı herşeyden önce tefecilere, kulaklara, hanlara, yabancı sömürgenlere ve memurlara karşı yöneltilmelidir. Doğulu sovyetler fakir köylülerin sovyeti olmalı, Dağıstan ve Azerbaycan’da uygulanan ve başkalarının emeğinin sömürülmesini koşullayan hayvan miktarının belirlenmesini sağlayan yöntemde olduğu gibi, tüm kabile topluluklarında sovyetler gerçek manâda fakir emekçilere ait organlar olarak var olmalıdır. Beleşçi burjuvalar sovyet iktidarı hakkında en berbat hikâyeleri anlatmaktadırlar. Doğu’da, ister Batılı kapitalistlerle isterse onlardan bağımsız olsun, emekçileri kölelik koşullarında yaşamaya mahkûm etmek isteyenler de aynı hikâyeleri hızla öğrenmektedirler. Sovyet iktidarı proletarya diktatörlüğünü, sanayi proletaryasının bulunmadığı Doğu’da ise fakir köylülerin diktatörlüğünü ifade edecektir. Herkesin tanık olduğu üzere, fabrikanın bulunduğu yerlerde az sayıda bile olsa, eğitimli ve tecrübeli sanayi işçileri fakir köylülerin lideri olabilmektedirler. Tabiî bu işçiler sadece kendi çıkarlarını düşünerek yokluğa ve sömürüye katkı sunanlara değil, her türden sömürü ve zulme son vermek isteyen ve çıkarları halkın çıkarları ile örtüşen köylülere öncülük edeceklerdir. Tam da bu noktada, halkın sovyet iktidarına yönelmeden önce kapitalist gelişmeyi yaşamasını ve burjuva demokrasisinden geçmesini bir zorunluluk olarak gören a-

119

şamacı fikre sahip insanlara birşeyler söylemek gerekir. Bu fikir, Doğu’nun fakir köylülüğünü uzun bir dönem boyunca emirlerin, paşaların, beylerin ve yabancı sömürgecilerin iktidarına mahkûm etme amacına hizmet etmektedir. Bir de, sanayi proletaryası olmadan Doğu sovyetlerinin ve proletarya diktatörlüğünün oluşamayacağı ve Doğu’daki sanayi proletaryasının sayıca çok az olduğunu söyleyen bir itiraz daha vardır. Bizim bu itiraza cevabımız şudur: Batı’da sovyet iktidarı proletarya diktatörlüğünün somut ifadesi olacak, sanayi işçilerinin bulunmadığı Doğu’da ise fakir köylülük sovyetlerin yol gösterici unsuru hâline gelecektir. Bunun dışında bir başka itiraz daha mevcuttur. “Doğu halkları kendi kaderleriyle ilgili kararlar verecek olgunlukta değildirler; kendi kendisini yönetme kapasitesine ulaşması için onların burjuva demokrasisi aşamasından geçmesi gerekir.” İlgili meseleyi bu şekilde tartışanlar sadece emperyalist sömürgecilerdir. Halkın dilinde bunun anlamı şudur: “Müslüman köylüler, paşalar, beyler, vurguncular ve tefeciler size toprağı ve iktidarı kendilerinden nasıl alacaklarını öğretene dek bekleyin.” Bu fikirdeki yanlışın buradaki delegeler için aşikâr olduğunu düşünüyorum. Fukara Müslüman, yüzyıllar boyunca sultanların, paşaların ve diğerlerinin hâkimiyetinde yaşadı ve ardından sömürgeci tüccarlar, yani o zalimler geldiler: halka hiçbir şey öğretmedikleri gibi onları cehalete mahkûm ettiler. Bu halklar yüzlerce yıl bu cellatların yağmalarına maruz kaldılar, kendi iktidarlarını tesis etmelerini engellemeleri karşısında birşey yapamadılar. Silâh kullanma kabiliyeti gibi yönetme kabiliyeti de kimi faaliyetlere ihtiyaç duyar: eline tüfek almayan, ateş etmeyi hiçbir zaman öğrenemez. Sonuç olarak, ortak zaferi müteakip Doğu ve Batı halklarının gündelik hayatlarında ne türden değişikliklerin yaşanacağına ilişkin birkaç şey söyleyeceğim. Doğu ve Batı arasındaki karşılıklı ekonomik ilişki kesinlikle sona ermeyecek aksine, sözkonusu bağlar eskisine oranla daha fazla sıkılaşacak ve bugüne göre farklı bir nitelik kazanacaktır. Bugün Doğu’nun Batı ile ilişkisi sömürgeci birliklerin baskı ve zulüm politikası üzerine kuruludur. Sömürgeci idarenin elindeki araçlar daima alkol, frengi ve silâh olmuştur. İngiliz ve Fransız emperyalist ordularındaki subaylar mazlum Müslüman kadınları sadece gözleri ile soymakla yetinmemektedirler. Doğu’nun verimli topraklarına ait doğal kaynaklar hem Batılı işçilerin eline geçmekte hem de Batılı bankerlerin, fabrika sahiplerinin ve toprak ağalarının kasalarına akmaktadır. Bu bankerler, fabrika sahipleri ve Batılı işçilerin arasındaki zalimler Doğu’da her zaman müttefik bulabilmişlerdir. Doğu’nun verimli topraklarına ait ürünleri toplayan tefeciler, devlet yöneticileri ve Batılı kapitalistlerden ödünç para toplayan ve en kaba biçimde emekçi insanların sırtından kazançlar elde eden maiyetindeki çevreler sömürge politikasının birer aracı olarak hizmet vermektedirler.

120

Proletaryanın ve fukara köylülüğün devrimi kapitalistleri, toprak ağalarını, fabrika sahiplerini ve bankerleri tüm iktidardan mahrum eder ve onların hizmetkârlarını generalleri, subayları ve rahipleri- cehenneme yollar; iktidar emekçi insanları temsil eden sovyetlerin eline geçtiğinde işçi ve köylülerin elindeki bu yeni devletler doğal olarak Doğu’da saldırgan bir siyaset gütmez. İttifak arayışlarını, sultanlar, emirler, paşalar ve beyler arasında yapmaz ve tefecilerin Batı ve Doğulu köylülük arasında gerçekleşecek ekonomik ilişkilerde aracılık yapmasına izin vermez. Batılı işçiler ve Doğulu köylüler sovyet devletleri aracılığıyla ekonomik ilişkilerini doğrudan düzenleyebilirler. İşçilerin sovyet devleti, emeklerinin ürünlerini doğrudan Doğulu köylülere satabilir ve kesinlikle kendilerini soyan tefecilerin aracılığını kabullenen inatçı Doğulu köylülerin ürünlerini satın almaya razı olmaz. Sovyet devletleri, tümüyle satın alma ve satma üzerine kurulu olan kapitalist sistem örneğini takip edemez. Karşılıklı kardeşçe yardımlaşma ve ortak emeğe ait ürünlerin birlikte dağıtımı devrimden sonra Doğu ve Batı’yı ekonomik ilişkiler anlamında birbirine bağlayacak temel ilkedir. Sovyet sistemi hem Doğu’da hem de Batı’da muzaffer olunca geçmişte yaşanmış ve bugün de var olmaya devam eden sömürge ve metropol ülkeler arasındaki ayrım ortadan kalkar. Milletlerarası bir federasyona, sovyet devletlerinin Dünya birliğine giriş, tabiri caizse, Doğu ve Batı’yı eşitler ve Doğulu halklara yönelik her türlü sömürü ilişkisini tasfiye eder. Doğu halklarını kurtuluşa götürecek devrimi bir toplumsal devrim olarak kabul eden ve bu devrimin sosyalizmin yolunu açacağına inanan herkesin Doğu’ya önereceği devlet sistemi sovyet iktidarından başkası olamaz. Burjuva devrimlerin geliştiği günlerde Doğu’daki hâkim tabakanın parlamenter sistemi tesis etmek için harcadığı çabaların tümüyle kapitalizme ve burjuva demokrasisine denk düşmesi anlaşılır bir durumdur. Doğu’yu parlamenter sisteme taşımak, onu Batı’nın seviyesine yükseltmek ve ekonomik güçlerin özgürce gelişmesine imkân tanımak anlamına gelir. Daha kesin bir ifadeyle bu fikrin anlamı, yabancılar yerine aynı cins yerli sömürücülerin ve zalimlerin emekçi insanların boyunlarını bacakları arasına alıp boğmasına izin vermektir. Milletlerarası devrimin bugünkü gelişme aşamasında zalimlerin kim olacağı ya da emekçi insanların ürettiği zenginliğin kimler tarafından bölüşüleceği meselesi artık sözkonusu değildir. Sovyet sistemi her türlü sömürü biçiminin tasfiyesi anlamına gelir. Burada üzerinde durulan nokta, emekçilerin ürettiği ürünlerin keyfini gene kendilerinin çıkaracak olmasıdır. “Çalışmayan aç kalır.” Doğulu emekçilerin gerçek kurtuluşunu görmek isteyenler, iktidar organları aracılığıyla sömürüyü devam ettirme imkânından doğal olarak mahrum kalırlar. Doğu halklarını her türlü sömürü ve zulümden kurtarmak, onları yabancı sömürge güçlerinden ve emperyalistlerin yereldeki ajanlarından özgürleştirmek ve iktidarı paşaların, hanların, beylerin, tefecilerin ve diğer kan emicilerin elinden alıp onu emekçi insanlara teslim etmek isteyenlerin önünde sovyet iktidarından başka bir yol yoktur. Fukara köylülerin zenginlerin ve onların cellâtlarının elinden

121

kurtulmasını ve kendi ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda kurmasını isteyen herkes kurultaydan köyüne döner dönmez, Doğu’da sovyet iktidarı sayesinde gerçekleşecek ve Doğu’yu bugünkü mazlum konumundan çıkartacak olan toprak devrimi için savaşmaya başlamalıdır. Bizler eminiz ki, İkinci Doğu Halkları Kurultayı’nda Doğu sovyet devletleri federasyonuna mensup temsilcileri Doğu’daki fukara halkların iktidarı nasıl aldıklarını, sovyet organlarını nasıl oluşturduklarını ve tüm sömürü ilişkilerinin lağv edileceği komünizme giden yola nasıl girdiklerini rapor edeceklerdir. Bu bağlamda aşağıdaki tezlerin benimsenmesini öneriyorum.

Doğu’da Sovyet İktidarı Üzerine Tezler

1.
Doğu halklarının iç ve dış baskılara, yabancı emperyalistlere ve yerel sömürücülere karşı gerçekleştirecekleri devrim, Doğu’daki tüm ülkelerde yeni bir yönetim sistemi meselesini gündeme getirmektedir. Avrupa burjuvazisi, uzun zaman entrikalar ve değişik yöntemlerle metropollerin mülksüz sınıflarından, proleter ve yarı-proleterlerinden baskıcı ve yağmacı iktidarın gerçek yüzünü saklamayı bilmiştir. Buna karşın Doğu’daki devletlerde yönetici iktidarın keyfi yönetimi apaçık ortadadır. Bu devletlerde her türlü haktan mahrum olan fakir sınıfın hayatı ve emeğinin tüm ürünleri, sultanların, emirlerin, aşiret liderlerinin, onların zenginlerden ve memurlardan oluşan ortaklarının ellerinde satılmaya hazır birer maldan ibarettir. Bu durum, sömürge ve yarı-sömürge düzeyine düşürülen ülkelerde emperyalist sömürücüler için devlet yöneticileri, yüksek memurlar ve subaylarla fakir halk yığınlarının zararına yapılan anlaşmaların somut sonuçlar üretmesine sebep olmuştur.

2.
Batılı devletlerde olduğu gibi Yakındoğu ülkelerinin sömürücü mülk sahibi sınıfları iktidarlarına demokrasi görünümü vermeye çalışmışlardır. Eşitlik ve hürriyet sloganları ile Türkiye ve İran’ın parlamenter yönetime geçişi, Gürcüstan’ın (menşeviklerin liderliğinde), Ermenistan’ın (taşnaklar liderliğinde) ve Azerbaycan’ın (Musavat liderliğinde) demokratik cumhuriyete dönüştürülmesi bu tür çabaların

122

somut örnekleridir. Tüm bu politikalar sahte bir demokrasinin üretilmesi konusunda bile yararsız olduklarını ispatlamışlardır. Eşi benzerine rastlanılmamış bir sefalet varlığını sürdürmekte, bu sefalete yabancı emperyalistlere bağımlı ajanların aşırı refah düzeyi eşlik etmektedir. Toprak eski sahiplerinin kontrolünde olmaya devam etmekte, eski haraç sistemi varlığını korumakta, bu sistem emekçi halka muazzam zararlar vermekte, devlet bu zararları sadece tolare etmekle kalmayıp desteklemekte ve hepsini fakir halka ödetmektedir. Tüm bunlar Türk, İranlı ve Azerbaycanlı millîde-mokratik partilerin, ayrıca menşevik ve taşnak partilerinin sosyalist sloganlarla örtbas ettiği eşitlik söyleminin sahte olduğunu ispatlamaktadır.

3.
Doğulu emekçi kitlelerin devrimi kendisini yabancı emperyalistlerin tasfiye edilmesiyle sınırlamayacaktır. O, sahte bir halk iktidarı adına padişahların, şahların, emirlerin, paşaların ve beylerin diktatörlüğünü muhafaza eden, emekçileri baskı altında tutan, mülk sahipleriyle mülksüzlerin, zalimlerle mazlumların, zenginlerle fakirlerin, haraç verenlerle bu haraçlar sayesinde yaşayanların arasındaki eşitsizliğin sürüp gitmesini sağlayan bir düzenin inşa edilmesi ile yetinmeyecektir. Devrim, özel mülkiyetin “kutsal” farzedilen sınırlarında durmayacak, Rus köylüsü gibi Doğu’nun köylü sınıfı da, toprakları emekçilerin eline teslim edecek, tüm sömürüyü yok edecek yüksek bir toprak devriminin başarısı için uğraşacak; komünist parti liderliğindeki sanayi işçilerinin desteği ile gerçekleştirilen toprak devriminin sovyetlerle kaynaşarak ağalardan alınan toprağı ağalara, sömürücülerden alınan iktidarı sömürücülere karşı koruyan Rus emekçi sınıfları ile benzer bir yolu takip edecek olan Doğunun mazlum köylüleri de devrimci mücadeleleri süresince Batı’nın devrimci işçilerinin, Komünist Enternasyonal’in, şimdiki ve gelecekteki sovyet devletlerinin desteğini göreceklerdir.

4.
Sovyet iktidarı ve örgütlenmesi sadece iktidarın ve sanayi proletaryasının örgütlenme tarzı değildir; ayrıca, emekçi yığınlar mülk sahipleri, vurguncular, yüksek memur ve subaylar gibi imtiyazlı, bu sebeple düşman unsurları kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri için iktidardan uzaklaştırdıkları noktada onlar için en uygun sistemdir. Sovyetlerin birleşmesi ve federasyon haline gelmesi şimdiye dek hep birbiriyle boğazlaşan Doğu halklarına mensup emekçiler arasında kardeşçe işbirliğinin tesis edilmesi ve onların tüm güçlerini birleştirerek, hem yerli hem de yabancı zalimlerin iktidarını yıkmaları ve eskiyi yeniden canlandırmak isteyen zalimlerin tüm çabalarını püskürtmeleri için en uygun yoldur.

5. 123

Sözde demokratik özyönetim, idareyi en etkin biçimde imtiyazlı katmanların (hanların, beylerin ve diğerlerinin) eline vererek emekçi kitlelerin kendi meseleleri ile uğraşmalarına engel olmaktadır. Onların yönetmeyi öğrenme imkânlarını ellerinde almakta ve böylece bu amaç doğrultusunda ihtiyaç duydukları bilgiyi tedarik etmelerini önlemektedir. Oysa Sovyet Rusya, Sibirya, Başkır-Kırgız Cumhuriyeti ve Türkistan’daki tecrübeler göstermiştir ki, kendileri ile ilgili meselelerle uğraşma konusunda Doğu ülkelerindeki köylüler oldukça yeteneklidirler.

6.
Batı’da komünist partinin elde edeceği zafer Doğulu halkların sömürüsüne son verecektir. Fakat Batı’da komünist devrimin zaferi, bundan böyle Doğu ve Batı, aralarındaki karşılıklı ekonomik ilişkiler olmaksızın yaşayabileceği anlamına gelmemektedir. Aksine Doğu ve Batı’daki devrim farklı ülkelerle ilişki içinde sömürüden uzak karşılıklı destek ve yardımlar anlamına gelecektir. Komünist devrimin zaferi sonrasında devletler arasında karşılıklı ekonomik ilişkiler hüküm sürecek, bu nedenle henüz sovyet sistemine adapte olmamış Doğulu devletler arasındaki ekonomik ilişkiler, buğday ve hammaddelerine el koyarak günümüzde Doğulu emekçi kitleleri sömüren emperyalist devletlerle kurduğu ilişkilere benzer bir yoldan Batılı sovyet devletleriyle ticaret yapan küçük kapitalist grupların çıkarlarına hizmet edecektir. Emperyalist sömürüden tam anlamıyla kurtulmak için toprak emekçilere verilmeli, vurguncuların iktidarı yıkılmalı; iktidar çalışmayan unsurlardan (generallerden, subaylardan vb.den), imtiyazlı kişilerden ve dış sömürgeci güçlerden arındırılmalı, bu amaçla fakirlerin iktidarı sovyet ilkeleri uyarınca yeniden organize edilmelidir. Dahası Doğu’nun karşı karşıya olduğu emekçi halklara ait tüm diğer çıkarların anlaşılması sovyet iktidarının tesisi için zorunludur. ¤ Başkan: Yoldaşlar şimdi sırada, Başkanlık Kurulu tarafından oybirliği ile kabul edilen Yoldaş Béla Kun’un tezlerinin oylanması vardır. Tezleri destekleyenler lütfen el kaldırsın. Karşı olan? Yok. Tezler kabul edilmiştir. [Alkışlar.] Bir sonraki meseleye geçebiliriz. Yoldaş Skaçko149 tarım meselesi ile ilgili raporu sunacak. [Çeviri.]

A. E. Skaçko: (1892-1964) Önceleri Menşevik iken sonradan KP’ye katıldı. Komintern’e bağlı Doğu Komisyonu’nun sekreterliğini yaptı. Propaganda ve Eylem Komitesi’nin lideri idi. Çin üzerine 1925-27 yılları arasında yayınlanan bir çok makale yazdı.
149

124

Skaçko: Yoldaşlar, tüm Doğulu ülkeler tarıma dayalıdır. Çeşitli durumlar ve özellikle Avrupalı kapitalistlerce baskı altında tutulması nedeniyle Doğu halkları kendi öz sanayilerini yaratmayı bilemediler ve kendilerini ziraî çalışmalara vakfettiler. Doğulu ülkelerdeki toplam nüfusun büyük bir bölümü köylülerden oluşmaktadır. Doğu halklarının kurtuluşu köylülerin kurtuluşu anlamına gelmektedir. Nasıl ki Batılı ülkelerde üretici sınıf esas olarak sanayi işçilerinden oluşup, sanayi işçileri Batı’nın kralı ise Doğulu ülkelerde maddî değerlerin yegâne üreticisi köylülerdir. Köylüler bu anlamda Doğu’nun kralı olmaları sebebiyle Doğulu ülkeler sadece onlara ait olmalıdırlar. Yoldaşlar, şimdi bu Doğu’nun kralları, sadece tüm Doğu halklarını değil Batının bir kısmını da besleyen bu kadınlar ve erkekler nasıl yaşıyorlar, bir bakalım. Onlar da yüzlerce yıl önce Batı Avrupa köylülüğünün yaşadığı berbat, acınası, haksız ve ezici koşullarda yaşıyor. Her şeyi yaratmalarına rağmen, yabancı kapitalizmin yükü ve yereldeki imtiyazlı sınıfların zorbalığı altında ezilerek hiçbir değerden paylarını alamıyorlar. Padişahlar, beyler, paşalar, şahlar, prensler, yönetici kadroların tepesinde bolluk içinde yaşarken, tüm değerleri kendi emekleri ile yaratan köylüler yoksulluk içinde sürünüyorlar ve bir lokma ekmek bile bulamadıkları en verimli toprakları bırakıp sık sık göç etmek zorunda kalıyorlar. İslâmiyetin köleliği ve toprakta özel mülkiyeti yasaklayan bir çeşit dinî komünizmi önermesine, tüm dinî kurumların aslî görevinin yetim ve fakirlerin yardımına koşmak olmasına rağmen din, köylüleri feodal köleliğe karşı korumuyor, toprağın ağaların ve despotların eline geçmesine karşı çıkamıyor. Zamanla bu ilkeler hâkim sınıfların çıkarları yönünde kademeli olarak değiştirilmiştir. Özgür olan ve sadece Allah’a ait bulunan toprak ilkin yönetimdeki sultanlara ve şahlara ait kılınmış, ardından da feodallerin ve kapitalistlerin mülkiyetine geçmiştir. Önceleri camilere ve din adamlarına teslim edilen ve elde ettiği gelirler aracılığıyla halkın yararına hayırsever kurumlar olarak işletilmesi öngörülen vakıf arazileri zamanla ilk özgün işlevini yitirmiş, din adamlarına ve özel kişilere ait topraklara dönüşmüş, buralardan elde edilen gelirler fakirlerin çıkarına kullanılmamış, sadece fakir köylüleri sömürmek amacıyla seküler ve dinî yöneticiler gibi kimi parazitler tarafından toplanmıştır.

Şeriata göre hür bir insan olan köylü, süreç içinde hem hanların ve beylerin doğrudan müdahalesi hem de toprağı ağaların eline teslim eden ekonominin zorlaması sonucu, süreç içinde köleye dönüşmüştür. Doğu halklarına mensup köylülerin durumu ilerleme kaydetmemiş, aksine sürekli olarak kötüleşmiş, sonuçta onun için yavaş yavaş açlıktan ölmekle kendileri için toplumsal devrim üzerinden yeni bir hayat kurarak zincirlerini kırmak dışında bir tercih kalmamıştır.
İnsan Doğu köylüsünün içinde yaşadığı koşullarda varlığını nasıl sürdürebilir? İran köylüsünün (rayat) sefalet içerisindeki hayatını ‘insanî’ olarak nitelendirebilir miyiz? O artık bir insan değil, toprak ağasına, mülkdarına ait bir yük hayvanıdır. Toprak ağası, onun hayatı ve varlığı konusunda yegâne söz sahibidir; isterse onu öldürür ya da kırbaç darbeleriyle sakat bırakır, kadınını ve kız çocuklarını haremine

125

kapatabilir ve tüm bunlar yoldaşlar Bakû’den, yani üzerinde işçi ve köylülerin Komünist Cumhuriyeti’nin kızıl bayrağının dalgalandığı bir kentten birkaç yüz verst150 uzaklıktadır. Köylülerin iktidarı ellerinde tuttukları bir kentten birkaç verst uzaklıkta başka köylüler en iğrenç kölelik altında inliyorlar. İran köylüsü en ufak bir toprak parçasına sahip olamıyor: o ağası tarafından çiftlik evinden bile kolaylıkla kopartılabiliyor, kendisini bozkırın ortasında açlıkla burun buruna bulabiliyor. Toprağı işleme hakkına sahip olabilmek için ağaya hasatın, yani elleriyle yarattığı değerin beşte dördünü bırakmak zorunda kalıyor. Topraktan elde ettiği üründen geriye bir avuç kırıntı kalıyor, büyük bölümü köylünün boğazını bacakları arasına geçirerek onun hayatını korkunç bir köleliğin zulmünde boğan bir dizi parazit tarafından kapışılarak yağmalanıyor. İran’da durum bu şekildedir. Ancak diğer Doğu ülkelerinde köylülerin durumu daha iyi değildir: en gelişmiş Müslüman ülke olan Türkiye’de bile köylülük sefalet içindedir. Kölelik Türkiye’de tasfiye edilmiş olmasına rağmen köylü gene de bu ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar uyarınca köle düzeyine düşürülmüştür. Her zaman halklara fethedilecek unsurlar gözüyle bakan Türkiye’nin despotik hükümeti, yönetimde tek bir amaç gütmüştür: halkın üretirken ne tür maliyetler ödediği ile hiç ilgilenmeden, halktan mümkün olan en fazla geliri söküp almak bu barbar ve kaba haraç sisteminin uyguladığı korkunç bir yöntemdir. Yüzyıllar boyunca Türkiye’deki despotik hükümet ve yardakçıları bu vergi sistemini dayatmışlar, bu barbar sistem toprak vergileri aracılığıyla zorla haraç toplamış, bu durum köylülüğü yıkıma sürüklemiş ve onların toprağı işleme konusunda yetersiz hâle gelmelerine sebep olmuştur. Türkiye’nin en verimli vilayetlerde muazzam miktarda işlenmemiş, harap durumda arazi bulunmasına rağmen köylüler bir dilim ekmek için ülkeyi terk etmektedirler. Bunun nedeni, öküze, paraya ve tohuma sahip olmayan, toprağı işleyemeyen köylülerin ülkeyi terk etmeye mecbur olmalarıdır. Geniş bakir toprakların bulunduğu Küçük Asya’nın güney bölgesinde maraba olarak nitelenen yüzbinden fazla insan, göçebe ücretli işçi ne bir karış toprağa ne eve ne de küçük bir kulübeye sahiptir ve kalabalıklar hâlinde tüm ülkeyi dolaşıp sefalet ücreti ile toprak ağalarının malikânelerinde iş bulmaktadır. İşleyecek toprağa sahip köylüler bile kendileri için çalışamamakta, ürünün beşte dördünü ödemek zorunda bırakan borç batağına saplanmaktadır. Türk köylülerinin sefalet ve sömürü koşulları yapılan bir istatistikî çalışmada gösterilmektedir. Çalışmada yer alan figürler, barış zamanında bile Türk köylüsünün her yıl eline ürünün altı pood’unun ya da günde funt’un (0.454 kg) üçte birinin geçtiğine işaret etmektedir. Bugün uzun yıllar savaş yüzünden yıkıma ve kıtlığa maruz kalan Rus proletaryası günlük ekmeğin sadece bir buçuk funt’unu almakta ve kendisinden daha verimli topraklarda yaşayan Türk köylüsünden daha fazlasını elde etmektedir! İran’da olduğu gibi Türkiye’de de köylü tümüyle tahammül edilemez bir

150

Verst: Rus uzaklık ölçü birimi: 0. 66 mil/yaklaşık 1062 metre.

126

konumdadır. Bu konum bütünüyle yokluğun, kronik açlığın, bitmek bilmeyen borç batağının, tahsildâr ve tefecilerin hâkim olduğu bir gerçekliktir. Bu berbat baskıcı koşullar diğer Doğu ülkelerinde yaşayan köylüler için de geçerlidir. Topraklarından sürülen, kıraç dağlara göçen, evlerinden ve hayatlarından olan, herşeyini Kürt ağalarına ve diğer milliyetlere mensup köylülere kaptıran, yaşamaktan çok az zevk alan ve ürettiği ürünleri zalimlere kaptıran Ermenilerden bahsetmeye bile gerek yok. Sulama sayesinde tarım yapılabilen Hive, Buhara ve Afganistan’da, tüm toprak ağaların, beylerin ve hanların eline geçmekte ve köylüler ücretli işçiler olarak çalıştırılmaktadırlar. Hindistan’da İngiliz yöneticiler neredeyse tüm toprağa el koymuş durumdadırlar ve bu zavallı ülkenin suyunu çıkararak maksimum kazancı elde etmektedirler. Ülke büyük ölçüde kapitalistlere kiralanmakta, bu sayede köylüler sadece toprağa kiracı ya da ücretli işçi olarak ulaşabilmektedirler. Hindistan köylüsü topraktan ürettiği ürünün aslan payını İngiliz yöneticilere vermekte, diğer payı kapitalist çiftlik sahiplerine teslim etmekte ve kalanla verimli yurtlarının çiçekli vadilerinde açlıkla mücadele etmektedirler. Doğu ülkelerinin her yerinde kendilerini ve başkalarını yaşatan tüm maddî değeri tek başına üreten köylülük perişanlık içinde yaşamakta ve ayaklar altında çiğnenen aç kölelere dönüşmektedir. Doğu ülkelerinin her yerinde tüm zenginliklerin yaratıcısı ve efendisi olan köylü açlıktan ölmekte, yerli ve yabancı zalimlerin kırbacı altında inim inim inlemektedir. Yoldaşlar “açlıktan ölmek” basit bir ifade değildir: Doğu’daki köylülük gerçek manâda açlıktan ölmektedir -ki bu durum istatistikî olarak ispat edilmiş durumdadır. İçinde bulunduğu sefil durumdan, yoksulluktan, sefaletten ve açlıktan kurtulmak için Doğu ülkelerindeki köylüler kendisine zulmeden yabancı sömürücüleri ve kendi zalimlerini, yani sultanları, hanları, şahları ve beyleri başından atmalıdırlar. [Alkışlar.] Doğu’daki köylüler uzun zamandır açlık çekmekte ve zalimlere hizmet etmektedirler, ancak bugün artık onlar hürriyetlerine kavuşmalı ve kendi topraklarının fiilî sahipleri durumuna gelip kaderlerinin tek efendisi olmalıdırlar. Milyonlarca Doğu köylüsü bugün büyük bir güçle ayağa kalkmalı ve köylülerin sovyet hükümetini, devrimci köylü sovyetlerini oluşturarak tüm zalimleri defedip iktidarı ellerine almalıdırlar. [Alkışlar] Başta köylüyü köleleştiren toprak ağalığına dayalı sistem olmak üzere, zulmün tüm kaynakları yok edilmelidir. Çalışmayan aç kalacak; toprağı işlemeyen ona sahip olamayacak! [Alkışlar.] Toprak ağalarına, feodallere, şahlara ve hanlara ait olan toprak onlardan geri alınıp karşılıksız olarak köylülere, eski sahiplerine verilmelidir. Sadece toprağı işleme hakkı değil tüm üretim araçları da köylüye ait olmalı, toprakla birlikte feodallere ve toprak ağalarına ait olan tüm malikâneler onlara teslim edilmelidir. Toprak ağaları yanında seküler ve dinî kurumlara, memurlara ve ruhban sınıfına ait topraklar imtiyazlı sınıfların elinden alınıp köylülerin mülkiyetine geçirilme-

127

lidir. Yoldaşlar, bu toprakların bir kısmının din adamları sınıfına ait olması sebebiyle korkacak birşey yok. Elbette büyük toprak arazilerini elinde tutan ve köylü emeğini sömüren bu sınıf, toprağın Allah’a ait olduğunu, bu sebeple ona dokunulamayacağını ve köylülerin onlara vakıf olamayacağını söylüyor ama yoldaşlar tüm bu söylenenler yalan ve aldatmacadır! İran’da İslâm dininin temel yasasını çiğneyen müçtehitlerin iddiasının aksine, şeriata göre bile toprak onu elinde tutana değil, işleyene aittir. Bu tip insanlar dinin savunucuları değil, onu saptıranlardır. Onlar da feodal toprak ağaları gibi zalim birer parazittirler, fakat ağalarlar aralarındaki tek fark, bu insanların zalimliklerini beyaz türban ve Mukaddes Kuran’ın arkasına saklayan birer ikiyüzlü olmasıdır. Bu kutsallık maskesi yırtılıp atılmalı ve ellerindeki topraklara el konulup gerisin geri emekçi köylüye verilmelidir. [Alkışlar.] Özel mülkiyeti çeşitli maskeler ardında gizleyen, bir mülke sahip olma hakkını kendi isteğine göre sınırlayan ve köylüyü toprağını dilediğince işlemesini önleyen tüm karmaşık ve çetrefilli yasalar iptal edilmelidir. Her köylünün tüm engelleri ve sınırlamaları göz ardı ederek seçtiği toprağı istediği gibi kullanma hakkı vardır. [Alkışlar.] Köylüyü köleleştiren karmaşık ve çetrefilli toprak yasaları yerine tek maddelik bir yasa hazırlanmalıdır: tüm topraklar devlete ve onları kullanma hakkı da sadece kendi emeği ile çalışan insanlara aittir. [Alkışlar.] Bu yasa aracılığıyla tüm topraklar emekçi köylülere verilmeli, toprak her türlü parazitten, sömürücüden ve köle sahibinden temizlenmelidir. [Coşkulu alkış sesleri.] Yoldaşlar o hâlde tüm dikkatimizi Doğu ülkelerindeki köylülerin kanını ve terini emen, onların elindeki arazileri mahveden ve Türkiye, İran ve Hindistan’da görüldüğü gibi, yüzlerce yıldır köylüyü vergi yükü altında ezen belâya çevirmeliyiz. Bu vergilerin ne anlama geldiğini, ahlâksız rüşvetçi yönetimler aracılığıyla halkın derisini nasıl yüzdüğünü ve kanını nasıl içtiğini size anlatmaya gerek yok. Sizler şeriat adına dinî kurumlar için köylünün ürettiği üründen alınan payın üçte birden beşte dörde çıkartıldığını, bu vergilerin Doğu ülkelerindeki köylülüğü büsbütün sefalete sürüklediğini zaten biliyorsunuz. Bu vergilendirme belâsı, memurların ve idarecilerin zorbalığı ortadan kaldırılmalı ve tüm vergiler iptal edilmelidir. Köylüler sadece toprak ağalarının değil devletin de uygulamakta olduğu sömürüden kurtarılmalıdırlar. [Alkışlar.] Fakat her türlü insanî örgütlenme tarzı gibi köylülerin yeni oluşturdukları sovyet cumhuriyeti de benzeri maliyetleri karşılayabilmesi için başlangıçta belli bir miktar gelire muhtaçtır, bu sebeple şehirli işçileri, devlet makinesini ve köylülerin hürriyetini müdafaa eden Kızıl Ordu’yu destekleyebilmek için köylüler ürettikleri ürünün belli bir bölümünü hükümetlerine vereceklerdir. Ancak toplanacak paranın miktarı ve tarzı rüşvetçi ahlâksız memurlar değil, köylü sovyetleri tarafından belirlenecektir. [Alkışlar.]

128

Vergi yükünden kurtarılan köylü borçlardan da kurtarılmalıdır. Yoldaşlar, Doğu köylülüğünün nasıl bir borç batağında boğulduğunu, toprak ağasına, kulaklara, tüccarlara ve tefecilere sürekli olarak borçlandırıldığını ve ödeme konusunda sözleşme yapmadığı takdirde toprağını işleyemediğini biliyorsunuz. Borç, köylüleri tefecilerin malı olan birer serfe dönüştürmekte ve onlar için çalışmaya mecbur ederek para babalarının daha da zenginleşmesini sağlamaktadır. Eğer toprağa el konulup eski borçlar silinmez ise borçlar toprak ağalarından tefecilerin eline geçecek ve onların güçlenmesini sağlayacaktır. Köylülüğe koşulan ve onları eski kölelik dönemine sürükleyen borçların bu ağır boyunduruğu eski dünyada bırakılmalı ve ayağa kalkan devrimci köylülüğün atacağı adımlardan ilki köylülerin devlete, bankalara, ağalara, tüccarlara ve tefecilere olan borçlarını tümüyle silmek olmalıdır. Tüm borç yükümlülükleri iptal edilmelidir. Yeni devrimci dünya, tefecilerin eski dünyasına Doğulu ülkelerde yaşayan köylülere artık tek bir kopek (kuruş) bile borçlanmayacaklarını ilân etmelidir. [Alkışlar.] Yoldaşlar, daha önce belirttiğim üzere, Doğu ülkelerindeki devrimci köylülerin atacağı adımlardan ilki, kimi ölçütler belirlemek olmalıdır. Evlerinize döndüğünüzde onlara yapmaları gereken işler konusunda tavsiyelerde bulunun. Onlar feodalleri ve toprak ağalarını yok etmeli, kendilerini yöneten despotları devirmeli, iktidarı köylü sovyetlerine teslim etmeli, devletin, ağaların ve vakıfların mülkiyetindeki topraklara, hay-vanlara ve tüm araçlara el koyarak onları fukara köylüye dağıtmalı, vergilerin ödenmesini durdurmalı ve bu yolla köylüyü her türlü sömürü ilişkisinden kurtarmalıdırlar. Doğu halkları yabancı emperyalistlerin ve kendi zalimlerinin boyunduruğunu kırıp atmayı ve Batı’daki sovyet cumhuriyetleri ile sıkı bir ilişki içinde olan kendi sovyet cumhuriyetlerini kurmayı başardığında tarım için gerekli olan tüm üretim araç gereçlerinin köylüye verilmesi gerekecek, bu sayede tarım, insanlığın beşiği olan zengin ve bereketli Doğu ülkelerinde gelişecektir. Bu arzı karşılamak Doğu sovyet cumhuriyeti hükümetlerinin ve Batı sovyet cumhuriyetlerindeki proletaryanın görevidir. Köylüler, Doğu’nun bugüne kadar tanık olmadığı zenginlikte üretim araçları ve makinelerle donatıldığı noktada onlara bu zenginliği kolektif olarak nasıl kullanacakları konusunda eğitim vermek zorundayız. Bu makineler köylüyü emek sürecinde rahatlatacak ve üretimi arttıracaktır. Ancak büyük üretime uygun olan bu makine zenginliği doğal olarak örgütlü ve paylaşımcı bir kolektif emeğe ihtiyaç duymaktadır. Yalnızca kolektif birleşme, esir emeğini yeterli ölçüde kolay ve hoş olan emeğe çevirebilir. İşte bu nedenle yoldaşlar, köylülüğe dağınık emek yerine birleşik emeğin gerekli olduğunu anlatacak olan sizlersiniz. Onlara ayrışık ve küçük ekonomik hücreler ya da hanelerin onları köleleştirerek zulmün önünü açan parçalanmaya sebep olduğunu anlatacaksınız. Köylülüğün daha güçlü hâle gelebilmesi için safları sıklaştırmalı ve Batı ülkelerindeki sanayi proletaryası ile örgütlü bir birlik sürecine girmelidir. Bu birliği gerçekleştirmek için köylüleri tarım, el sanatları ya da tüketici kooperatifle-

129

rinde bir araya getirmek gerekmektedir. Tüm bu örgütler köylülüğü komisyonculardan kurtaracak ve onların fabrika sanayisinden gelen ürünlerle takas etmesini sağlayacaktır. Tüm komisyoncular ve parazitler silinip atılacak ve emekçiler ürettikleri değerden en küçük payı almaktan kurtulacaklardır. Köylülüğün tüm bu zalimlerden ve parazitlerden kurtulabilmesi için yüzü dışa dönük bir mücadeleyi üstlenmesi gerekmektedir. Bu mücadele sadece yabancı işgalcilere değil, ayrıca kendi ülkelerindeki sultanlara, şahlara, toprak ağalarına, feodallere ve burjuvalara karşı da olmak zorundadır. Bugün, Türkiye, İran ve Hindistan gibi birçok Doğu ülkesinde köylülük ülkelerinin bağımsızlığı adına yabancı güçlere karşı verdiği mücadelede kendi burjuvazisi ile kol kola giriyor. Bu yol en doğrusudur. Şu ândan itibaren ise Doğu köylülüğü tüm çabasını ülkelerini Batı Avrupa burjuvazisinin, İngiliz ve Fransız kapitalistlerinin boyunduruğundan kurtulmak için harcamalıdır. Fakat köylüler bilmelidirler ki, kurtuluş bir biçimde gerçekleştiğinde görev sona ermez. Eğer orada durup yabancı işgal güçlerini ülkelerinden kovmakla yetinirlerse gerçek kurtuluşu göremezler. Kapitalist sistemi akılda tutmadan gerçekleşen politik bağımsızlık en azından köylülüğün kurtuluşunu güvence altına almayacaktır. Eğer Türkiye’de Mustafa Kemâl ya da Hindistan ve İran’daki millî kurtuluşçu hükümetler İngilizleri ülkelerinden kovup bir yandan da Doğu ülkelerindeki kapitalist sistemi görmezden gelerek bu ülkelerin politik bağımsızlığı temelinde onlarla anlaşma yapıyorlarsa, buralarda politik bağımsızlık ekonomik açıdan esaret altında olacaktır. Politik bağımsızlık köylüleri sanayi sermayesinin nüfuzundan korumaz ve bu nüfuz ya da yerel sanayi sermayesinin oluşturulup üretim araçlarının özel mülkiyeti temelinde geliştirilmesi ile köylülük tümüyle yıkıma uğrayacakları, topraksız kalacakları ve kendi topraklarında ücretli işçilere dönüşecekleri ilkel kapitalist birikim aşamasının cefâlı gerçekliğine geçiş yapmış olacaklardır. Bu durum köylülüğü yerli ya da yabancı burjuvaziye ait plantasyonlara, fabrikalara ve madenlere sürülüp sefalet ücretlerine mahkûm edilmesine ve kendilerini bugünkünden daha beter bir kölelik gerçeğinin içinde bulmalarına sebep olacaktır. Doğu ülkelerindeki köylüler yabancı işgalcilerin boyunduruğundan kurtulmanın tek başına hakikî hürriyeti getirmeyeceği gerçeğini aklından hiç çıkartmamalıdırlar. Avrupa sovyet cumhuriyetleri ile ittifak içinde kendi köylü sovyet iktidarını kurarak ülkelerindeki zalimlerden, burjuvalardan ve despot yöneticilerden kurtulmalıdır. Bu noktada tüm Dünya burjuvazisine karşı savaşarak Doğu ve Batı’daki kapitalizmi yıkmalıdır. Kapitalist sistemin yıkımdan kurtulduğu tek bir yer kalmayıncaya, sömürü ve zulmün bulunmadığı tüm Dünya özgür işçi ve köylülerin sovyet cumhuriyetlerinin büyük federasyonuna dönüştürülünceye, Doğu köylülüğü gerçek kurtuluşa ulaşıncaya ve kendi insanî varlıklarını özgürleştirinceye dek mücadele sürmelidir. Sadece toplumsal devrimin nihaî zaferi ve komünist düzenin Dünya genelinde tesis edilmesi Doğu köylülüğünün gerçek hürriyetini hem politik hem de ekonomik açıdan güvence altına alacak, zalimlere ve sömürücü güçlere zırnık vermeden, onların kendi emeğinin sonuçlarından zevk almasını sağlayacaktır.

130

Bu sebeple Doğu köylülüğünün önünde, sovyet cumhuriyetleri ile ittifak kurmak suretiyle Batı’nın devrimci işçileriyle birlikte hem yabancı işgalcilere hem de kendi ülkelerindeki despotlara, ağalara, burjuvalara ve diğer zalimlere karşı verilecek mücadele dışında bir yol yoktur. Toplumsal devrim için verilecek bu mücadele tam zafere ulaşmadan durmamalı, Doğu ve Batı halklarının gerçek kurtuluşunu getirip her türlü halklar arası zulme ve insanlar arası sömürü ilişkisine son verecek komünist düzen kurulana dek devam etmelidir. [Alkışlar.] Yoldaşlar, tüm bu söylediklerim kurultay Başkanlık Kurulu’nun kabul ettiği tezlerde özetlenmiştir. Bu tezler kurultayımızın Doğu köylülerinin durumunu nasıl gördüğünü ve savunmakta olduğu kurtuluş yollarını izah etmektedir.

Tarım Meselesi Üzerine Tezler
1.
Doğu ülkelerinin tek üretici sınıfı olan köylüler, emekleri aracılığıyla sadece toprak ağalarını değil ayrıca tüm burjuvaziyi ve bürokrasiyi de beslemekte ve feodalizmin, köleliğin, toprak ağalarının uyguladığı haraç sisteminin ve devletin topladığı vergilerin yükü altında ezilmekte, kendilerini tümüyle tahammülü imkânsız bir yıkım, kronik açlık, bitmek bilmeyen bir borç batağı, toprak ağaları, tahsildarlar ve tefeciler için çalışma zorunluluğu içinde bulmaktadırlar. Doğu’da köylülere yönelik olarak hâkim otorite, yabancı kapitalistler ve kendi toprak ağaları tarafından uygulanan zulüm ve sömürü sadece gelişmelerini değil insanî varoluşlarını bile imkânsız hâle getiren sınırlara gelip dayanmış, onları aç ve ezik yük hayvanları ile aynı düzeye getirmiştir.

2.
Köylülere yönelik sömürü ve zulmün kaynakları şunlardır: a) Köylüleri toprak ağalarına ekonomik ve şahsî açıdan bağımlı kılan feodal ilişkilerin muhafaza edilmesi; b) Ağaların topraklara el koymasıyla köylülerin kendilerine yeterli olan topraktan mahrum kalmaları, köleliğe mahkûm olmaları ve yasal açıdan hür ancak fiilî olarak serf durumuna düşürülmeleri; c) Toprakların iktidarın tekelinde toplanmasına bağlı olarak geniş arazilerin imtiyazlı sınıflara ve kapitalistlere kiralanması, toprakların bu unsurların çıkarları adına tekellerin eline geçmesi ve bunun sonucunda köylülerin bu külfetli koşullar altında ikinci sınıf kiracı ya da rençber olarak yaşamaya mecbur edilmeleri; d) Despotik yönetici iktidara bağlı sorumsuz bürokratik organlar tarafından tahammülü imkânsız ağırlıktaki vergilerin yağma yapar gibi toplanması;

131

e) Şahsî güvenliğin yokluğu, anarşi ve hâkim otoritenin köylülerin üzerine saldığı yarı vahşi göçmen kabilelerin haydutluğu; f) Bu koşulların yol açtığı yıkımın köylüleri sefalete ve borç batağına mahkûm etmesi, bunun sonucunda da onların ekonomik açıdan tefecilere bağımlı kılınarak bitmek bilmeyen borç ödemeleri ile bankalara, toprak ağalarına, kulaklara ve tefecilere esir edilmeleri; g) Yıkımın sonucu olarak köylülerin para, tarımsal makineler, hayvan ve tohum gibi üretim araç-gereçlerinden yoksun kalması ve hür olmalarına ya da uygun arazilere sahip olmalarına rağmen, kendi topraklarında kendileri için üretmelerinin imkânsızlaşması;

3.
Sömürü, zulüm ve yıkımın ağır yükünden kurtularak kendileri adına çalışmalarını, bu sayede kendi ihtiyaçlarını giderip ilerlemeyi mümkün hâle getirmeleri için Doğu ülkelerindeki köylüler: a) Zulmün ve sömürünün temel kaynağı olan yabancı kapitalist işgalcilere ve ülkelerindeki despotik tiranlara, yani sultanlara, şahlara, hanlara ve beylere ait iktidarı tüm bürokratlar ve otlakçılarla birlikte yıkmalı, yerelde ve merkezde köylü sovyetleri kurup Doğu köylülerinin sovyet cumhuriyetlerini Batı’dakilerle bir federasyon içinde birleştirerek iktidarı tüm idarî, iktisadî ve malî işlevleriyle birlikte ele geçirmelidirler. b) Feodal toprak ağalarına yönelik yükümlülüklerin giderilmesine itiraz etmeli, iktidarları yıkmalı, onlarla kurulan tüm kişisel ve ekonomik bağımlılıklara son vermeli, büyük ölçekli toprak sahipliğini ortadan kaldırmalı, hiçbir karşılık ödemeksizin mümkün olan her türlü yasal yoldan toprakları ağaların elinden alıp emekçilere dağıtmalıdırlar; ağaların elindeki tüm mülkler toprağı işleyen köylülerin kolektif mülkiyetine devredilmeli, köylüler bu amaçla refahını ve ekonomisini hızla geliştirecek ve en iyi sonuçları almasını sağlayacak gruplar içinde örgütlenmelidirler. c) Devlete ve seküler ya da ruhanî kimi kurumlara ait olan tüm topraklara el koymalı, tümünü kendilerine, kiracılara, tarım işçilerine dağıtmalı ve devletle kendileri arasında aracı görevi gören çiftlik sahiplerinin her türlü müsadere yetkisi, hayvan ve toprak üzerindeki haklarını lağv etmelidirler. d) Toprağı kullanma ve arazilerin yüzeyinde değişiklikler yapma hakkı üzerindeki her türlü yasayı ve şartnameyi iptal etmeli; kökenine bakmadan, mülkiyet sahipleri ya da işgalcilerin haklarından bağımsız olarak toprağın devlete ait olduğunu ve emeğiyle yaşayanlarca karşılıksız olarak işletilmesi gerektiğini ilân etmelidir; “kendi emeği ile bir toprak parçasını işleten herkes o toprağın mâliki ve ürünün sahibi olacaktır.” yasasını çıkartmalı, aynı zamanda başkasının emeğini kullanmayan küçük toprak sahiplerine dokunulmayacağını ve kimsenin onların haklarını ihlâl edemeyeceğini ilân etmelidirler.

132

e) Yereldeki su kaynaklarını temizleyerek toprağı daha verimli kullanmalı, bu işi hem yerel hem de merkezî köylü sovyetlerinin sorumluluğunda yürütmelidirler. f) İhtiyaçları için yeterli olacak otlakların verilmesi suretiyle göçmen kabilelerin çıkarlarını korumalı, aynı zamanda onların yerleşik hayata geçişini kolaylaştıracak ölçütleri belirlemelidirler. g) Dinî kurumlara verilenler dâhil her türlü vergiyi iptal etmeli, onun yerine köylülerin ürettiği ürünlerden küçük bir pay alarak, bu payla orduyu ve şehirli işçileri desteklemelidirler; alınacak payın miktarı ve konuyla ilgili süreç köylü sovyetlerince belirlenmelidir. h) Muhtelif seküler ve ruhanî kurumlara, bankalara, toprak ağalarına ve tüccarlara olan borçları iptal etmeli, her türlü borç yükümlülüğünü geçersizleştirmelidirler. i) Doğu’da köylü sovyetleri ve köylü cumhuriyetlerinin örgütlenmesinin ardından sanayileşmiş Batı’daki sovyet cumhuriyetlerinin yardımıyla köylülere geniş ölçekte tarım makineleri, araçlar, hayvanlar ve diğer üretim araçları temin edilmeli ve tüm bunların dağıtımı köylülerce düzenlenmelidir. Tarımda köylülere yönelik ekonomik yardımlar örgütlenmeli ve topraktaki faaliyet kolektifleştirilmeli ancak kimse bu çalışmaya katılması için zorlanmamalıdır; kapsamlı bir devlet desteği ve tedricî devletleştirme ile, hem tarımda hem de el sanatlarında üretici köylü kooperatifleri kurulmalıdır. Kapsamlı devlet desteği ve tedricî devletleştirme ile tüketici kooperatiflerinin şehirdeki sanayinin ürettiği ürünlere yönelik köylüler mal arzını ayarlamalıdır. j) Boş ve ekilmemiş arazilere ilişkin düzenlenme yapmalı, ilk aşama olarak tarımda ihtiyaç duyulan üretim araçlarını mülk edinmeli, üretim birliklerinde örgütlenmiş tarım işçilerinin kurduğu ve devlet denetiminde olan komünist sovyet çiftliklerini kurup onları olabildiğince yaygınlaştırmalı, Avrupa’daki sanayi ülkelerinin ürettiği ürünlerle takas edilecek ölçüde fazla ürün üretmelidirler.

4.
Türkiye, İran, Afganistan gibi ülkelerin politik açıdan bağımsız oluşu Hindistan, Mısır, Irak, Arabistan gibi ülkelerin bağımsızlığıyla ile birlikte dillendirilmeli, ancak bu bağımsızlığın Doğu’daki köylüleri tek başına sömürü, zulüm ve yıkımdan kurtarmayacağı tespit edilmelidir. Avrupa ve Asya’da kapitalist sistem var olduğu sürece, Batılı emperyalist ülkelerden koparak politik bağımsızlıklarını elde etmelerinin, sanayi açısından geri olmaları sebebiyle onların Batı’ya ekonomik açıdan kaçınılmaz olarak bağımlı olmasına, işçi ve köylülerin kapitalist sömürüsü ile yaşayan Avrupa’daki sanayi ülkelerine ait malî sermaye için eskisi gibi birer faaliyet alanı olmasına hizmet edecektir. Eğer kapitalist sistem var olmaya devam ederse, Doğu’daki sömürgelerin ve ülkelerin tam bağımsızlığa kavuşmaları durumunda bile bu ülkelerdeki köylüler kaçınılmaz olarak ilkel kapitalist birikimin en cefâlı dönemine geçecek, ni-

133

haî yıkıma maruz kalacak, topraklarından sürülecek, proleterleşecek ve kendi ellerindeki arazilerden mahrum, emeğini satan ve ücretle çalışan el işçilerine ya da tarım emekçilerine dönüşeceklerdir. Batı Avrupalı emperyalist güçlerden kurtulup bağımsızlıklarına kavuşmak için kendi demokratik burjuvazisi ile kol kola giren Doğu’daki köylüler unutmamalıdırlar ki, kendilerinin ifa etmek zorunda oldukları başka özel görevler vardır. Politik bağımsızlık elde edildiği noktada kurtuluş gerçekleşmez, o noktadan sonra durmak ve verili durumdan hoşnut olmak mümkün değildir. Doğu’daki köylüler daha ileri gitmeli, ülkelerinin bağımsız olmaları sonrasında, kendilerini sömüren sistemin yerini Batı Avrupalı kapitalistlerin yereldeki toprak ağaları ve burjuvaziyi kullanarak gerçekleştirdiği sömürünün almasına karşı mücadele etmeye devam etmelidirler. Doğu’daki köylülerin her türlü zulüm, bağımlılık ve sömürü ilişkisinden tam ve gerçek anlamda kurtulması için kendi toprak ağalarının ve burjuvazilerinin elinde olan iktidarı yıkmaları ve Doğu’daki ülkelerde işçi ve köylülerin sovyet iktidarını kurmaları gerekmektedir. Batı’da ve Doğu’da kapitalist sistemin tam anlamıyla tasfiye edilmesi Doğu’daki köylülerin topraklarını kaybetmelerini değil onları ele geçirip geliştirmelerini sağlayacak, onları ilkel kapitalist birikim aşamasına mahkûm olmaktan kurtaracak ve her köylünün kendi emeğinin bütün ürünlerini özgürce kullanmasını güvence altına alan belirli bir gelişme aşaması, yani komünist düzen aracılığıyla gelişmiş ülkelerdeki işçi sınıfının katkısı ile ilerlemesini sağlayacaktır. Yalnızca toplumsal devrimin tam anlamıyla zafere ulaşması ve Dünya genelinde komünist ekonominin tesis edilmesi Doğulu ülkelerde yaşayan köylülüğü yıkımdan, yoksulluktan, sefaletten, kıtlıktan, sömürüden ve zulümden kurtarabilir. Bu yüzden, kurtuluş mücadelesi veren Doğu’daki köylülerin önünde, Batı’daki gelişkin devrimci işçilerle birlikte olmak ve yabancı emperyalistlere, despotlara, toprak ağalarına, burjuvalara ve diğer zalimlere karşı kurulan sovyet cumhuriyetleri ile ittifak kurmak dışında başka bir yol yoktur. Dünya burjuvazisine karşı toplumsal devrimin elde edeceği nihaî zafere ve komünist düzenin kurulmasına dek, ricat etmeden, bu mücadele sürdürülmelidir. Ancak bu sayede, her türlü halklar arası zulüm ve insanlar arası sömürü ilişkisi ortadan kaldırılarak Doğu ve Batı’daki halklar kurtulabilir. [Çeviri.] ¤ Başkan: Oy kullanabilmemiz için tüm yoldaşların içeri girmesini talep ediyorum. Yoldaşlar, Yoldaş Skaçko’nun raporuna ilişkin kararı oylayacağız. Başkanlık Kurulu tarafından onaylanan raporu ve rapordaki tezleri dinlediniz. Tezleri destekleyenler lütfen ellerini kaldırsın. Karşı olan var mı? Yok. Oybirliği ile kabul edilmiştir. [Şiddetli alkış sesleri, “Bravo” haykırışları.] Lütfen herkes beni dinlesin. Yarın sabah saat 10’da partisizler kanadının bir toplantısı gerçekleşecektir. Parti üyesi olmayan arkadaşlardan bu toplantıya mümkün olan en geniş katılımı göstermelerini rica ediyorum. Yoldaş Zinovyev de orada bulunacaktır.

134

Sekreter: Yoldaşlar, komünist kanadın toplantısı yarın sabah saat 9’da Kızıl Ordu Kulübü’nde yapılacaktır. Önemli kararların alınacağı bu toplantıya herkesin katılması gerekmektedir. Başkan: Yoldaşlar, yarın akşam saat 5’te kurultayımızın son oturumunu toplayacağız. Bu nedenle her delege, bu son oturumda bulunması gerektiğini tam anlamıyla kavramış olmalıdır.

Oturum saat 21.28’de kapandı.

135

YEDİNCİ OTURUM

Propaganda ve Eylem Komitesi; Doğulu Kadınlar; Son Sözler
7 Eylül

Oturum saat 19. 30’da Yoldaş Zinovyev başkanlığında toplandı. Oturumdan önce orkestra Enternasyonal Marşı’nı çaldı.
Başkan: Doğu Halkları Kurultayı’nın yedinci oturumu açılmıştır. Bugün kurultayımızın en önemli meselelerinden biri, belki de en önemlisi, yani Doğu Halkları Kurultayı’na ait kalıcı bir yürütme organı üzerinde duracağız. Kurultayımızın sona ermesinin ardından, tarihî kurultayımızın en mükemmel şekilde başlatmış olduğu çalışmayı devam ettirebilecek bir organı arkamızda bırakmak zorundayız.

136

Bu kurultayın son olmayacağından eminiz, fakat türünün ilk örneği olması sebebiyle Doğu Halkları Kurultayı’nı en az yılda bir kez toplamalıyız; kurultaylar arasında kalan dönemler boyunca Doğu’nun kurtuluşu için gerekli olan devrimci propaganda, ajitasyon ve mücadeleye yönelik çalışmanın sürdürülebilmesi için Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın kalıcı bir Propaganda ve Eylem Komitesi oluşturmasını öneriyoruz. Her iki fraksiyon ve başkanlık Kurulu bu meseleyi tartıştı; biz aşağıdaki karar tasarısının uygulanması yönünde öneride bulunuyoruz:

Propaganda ve Eylem Komitesi ile İlgili Karar
Birinci Doğu Halkları Kurultayı, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin himayesinde “Propaganda ve Eylem Komitesi” adı ile anılan ve Doğu halklarını birleştirmeyi amaçlayan kalıcı bir organ oluşturmayı kararlaştırdı. Komite şu isimlerden oluşmaktadır (sekreter ayrı ayrı tüm üyelerin isimlerini okuyacak.); komiteye 47 kişi seçilmiştir. İlk kurultayda temsil edilmemiş olan Doğu halklarının bu isimlere ek olarak komiteye delege gönderme hakkı bulunmaktadır. Propaganda ve Eylem Komitesi Doğu’da yapılacak propagandayı örgütlemek, Narody Vostoka (Doğu Halkları) adında üç ayrı dilde yayın yapan bir gazete çıkartmak, broşür, bildiri gibi yayınları düzenlemek, Doğu’daki kurtuluş hareketini destekleyip birleştirmek ve Doğu’daki eylemciler için sosyal bilimler üniversitesi kurmak gibi görevleri yerine getirecektir. Doğu Halkları Propaganda ve Eylem Komitesi’nin merkezi, bir yıldan daha kısa bir süre içinde düzenlenecek bir sonraki kurultaya kadar, Bakû olacaktır. Propaganda ve Eylem Komitesi’nin ortaya çıkan yeni meselelerle ilgilenmeyi amaçlayan tüm üyelerin katılımıyla düzenleyeceği toplantıları en az üç ayda bir Bakû’de gerçekleştirilecektir. Tüm meseleler, Propaganda ve Eylem Komitesi’nin düzenleyeceği bu tam katılımlı toplantılar arasında, komitenin seçeceği yedi kişilik başkanlık kurulu tarafından ele alınacaktır. Komite, Taşkent ve ihtiyaç duyulan diğer yerlerde şubeler örgütleyecektir. Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi başkanlık kurulunda bulunan yedi üyeden ikisini tayin edecek, bu iki üyenin veto etme hakkı olacaktır. Komitenin tüm çalışmaları Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin rehberliği ve danışmanlığında gerçekleştirilecektir. Tüm büyük kurultaylarda olduğu gibi bu kurultayda da belirli gruplar yeterli ölçüde temsil hakkı bulamamış olabilir, fakat gene de bu kurultayda küçük grupların temsil edilmediği ya da aday gösterilen isimlerin seçilmediği yönünde şikâyetler ve iddialar oldukça az miktardadır.

137

Bu tip durumlar büyük kurultaylarda kaçınılmazdır fakat hep birlikte bir oturum süresinden daha fazla bu liste üzerinde çalışmak için zaman harcadık, her iki kanat da olası en yüksek adaletin temin edildiği ve ifa edilmesi amacıyla bize emanet edilen görev için yeterli organın üretilebildiği konusunda ikna oldu. Komiteye yerine getirmesi için muazzam bir görev veriyoruz ve ben eminim ki, kurmak üzere olduğumuz örgütün uzun bir geleceği olacaktır. Bugün henüz merkezîleşme açısından yetersiz olan bir örgüttür, ancak yarın ve yarından sonra Doğu’daki kurtuluş mücadelesinin gelişimine bağlı olarak bugün kurmakta olduğumuz Propaganda ve Eylem Komitesi Doğu halklarının gerçek “büyük gücü” olacaktır.

Enternasyonal. Çeviri.
¤ Başkan: Yoldaşlar, listeyi kısa bir süre sonra okuyacağız, bu sebeple şimdi ihtiyaç duyduğumuz birkaç küçük değişikliği yapabiliriz. İzah edilmiş biçimiyle Propaganda ve Eylem Komitesi’nin kurulması önerisinin tasdiklenmesini talep ediyorum. Bu öneriyi kimler destekliyor? Karşı olan var mı? Kabul edilmiştir. Yoldaşlar, kurultayımızı topladığımız bu son iki gün boyunca Buhara’da çok önemli olaylar cereyan etti; şimdi iki Buharalı yoldaşımız yaşanan bu olaylarla ilgili olarak Doğu Halkları Kurultayı’na değerlendirmelerini sunacaklar. İlk olarak Yoldaş Rojabov. Rojabov [Türkmence konuşuyor]: Yoldaşlar, Buhara’da çok önemli olaylar yaşanıyor. “Muhteşem Buhara”, yani yüzlerce yıl önce öğrenmenin kaynağı olduğu ve bilginin merkezini teşkil ettiği için muhteşem kabul edilerek saygı gören Buhara tam anlamıyla perişan bir kışlağa dönüştürülmüştür. Bunun nedeni, Buhara’da despotik bir hükümetin var olmasıdır. Buhara Emiri bu idaresi ile 25 milyonluk nüfusun beş milyonunu esaret altında tutmakta, geriye kalan ise dağılıp parçalanarak, emperyalist Rus Hükümeti’nin kontrolünde tutulmaktadır. Emperyalizm Buhara’yı zapt etmiştir. Bugünden itibaren Buharalıların insanî anlamda var olmaları mümkün değildir, zulme uğradıkları için gece gündüz ağlamakta ve diğer ülkelerdeki insanlar gibi yaşamaları imkânsız hâle gelmektedir. Şimdi herşey değişti. Ekim Devrimi’nden sonra Buhara Emiri mutluluğu İngiliz emperyalizminin kanatları altında buldu, İngiliz subaylara hediyeler ve daha birçok şey gönderdi, ancak gene de halka zulmedilmeye devam edildi. İşçiler hazırlandı ve bugün yapmaları gereken şeyi yaptı. Artık Buhara’da devrim uygun adım ilerlemektedir.151 Karşi, Çardzu, Katırçi ve Kerki Kızıl Ordu’ya bağlı birliklerce ele geçirildi.

Ağustos 1920 tarihinde Buhara’da, onbir yıl önce kurulan devrimci milliyetçi örgüte mensup Genç Buharalılar’ın örgütlediği bir ayaklanma yaşandı. Yardım talebine karşılık vermek için Kızıl Ordu Buhara’ya doğru ilerledi ve şehir beş günlük bir savaşın ardından 2 Eylül’de ele geçirildi.
151

138

Sovyet ve işçi güçleri tarafından göndere çekilen kızıl bayrak bu beş şehrin burçlarında dalgalanmaktadır. Yoldaşlar, işçi ve köylülerin Kızıl Ordusu sizi selâmlıyor! Buhara halkı nihayet özgürleşti ve diğer halklar da onlar gibi kısa bir sürede özgürleşecek! [Enternasyonal] Başkan: Şimdi, diğer bir Buhara temsilcisi Yoldaş Cabbarzâde konuşacak. [Cabbarzâde Özbekçe konuşuyor.] Kızizâde [Çevirmen]: Sadece şunu söyleyebilirim ki Yoldaş Cabbarzâde konuşmasını büyük ölçüde selâmlarını iletmekle sınırlı tuttu. Konuşmasının kalan bölümü ise şu günlerde Buhara’da yaşanan ve bir önceki konuşmacının anlatımlarından bildiğimiz olayları içeriyor, bu sebeple konuşmanın çevrilmesine pek de gerek kalmadı. Başkan: Ayrıca Başkanlık Kurulu kadınların temsilcisi olarak Naciye Yoldaş’ı kürsüye çağırmaya karar vermiştir. [Alkışlar.]

Naciye Hanım Türkçe konuşuyor. Konuşması alkışlarla kesiliyor.
Başkan: Yoldaş Şabanova’yı çağırıyorum. Şabanova: Yoldaşlar, Yoldaş Naciye şunları söylüyor: “Yakın zamanda Doğu’da başlayan kadın hareketine, toplumsal hayat içinde kadının rolünün narin bir bitkinin ya da kibar bir oyuncak bebeğin rolünden öteye gidemeyeceğini savunan düşüncesiz feministlerin gözüyle bakılmamalıdır. Bu hareket, Dünya genelinde cereyan eden devrimci hareketin ciddî ve önemli bir sonucu olarak görülmelidir. Birçok insanın zannettiği gibi Doğulu kadınlar, sadece sokaklarda çadra giymeden dolaşma hakkı için dövüşmüyorlar. Yüksek ahlâkî değerlere sahip Doğulu kadınlar için, söylenebilir ki, çadra en az önemi haiz meseledir. İnsanlığın yarı nüfusunu teşkil eden kadınlar eğer erkeklerin rakibi olarak kalırlarsa ve onlara eşit haklar verilmezse, toplumun ilerlemesi elbette ki imkânsızdır: Doğu toplumlarının geri kalmışlığı bunun inkâr edilemez ispatıdır. Yoldaşlar emin olunuz ki, eğer yaptığınız çalışmalarda gerçek birer yardımcı olan kadınlara başvurmuyorsanız, ne kadar içten ve etkin olursa olsun, toplumsal hayatın yeni biçimlerini somutlamak için harcadığınız emek ve çabalar sonuçsuz kalacaktır. Savaşın sebep olduğu koşullara bağlı olarak Türkiye’de kadınlar çeşitli toplumsal görevleri ifa edebilmek için evini ve ev ahalisini terk etmek zorunda kaldı. Fakat kadınların savaş sonrasında, o zamana dek erkeklerin işgal ettikleri yerlerde var olmaları ve yük hayvanlarının bile aşmakta zorlandığı yollara sahip Anadolu’nun kimi kesimlerinde sırtlarında askerî araç gereci taşımaları toplumsal ve politik eşitliğe dair bir devrimde ileriye doğru atılan bir adım olarak nitelendirilmemelidir. Kadınların yük hayvanlarının yerini doldurarak toplumsal bir başarı kazanıldığını düşünenlerin delilleri üzerinde durmaya bile değmez. 1908 Devrimi’nin başlarında kadınlar lehine kimi tedbirlerin alınmış olduğunu inkâr etmiyoruz. Ancak bu tedbirlerin yetersizliği ve etkisizliği noktasında yapılanların büyük bir ehemmiyete sahip olduğuna inanmıyoruz.

139

Kadınlar için başkentte ve diğer bazı şehirlerde birkaç ilkokulun ve yüksekokulun açılmış olması, kadınlara yönelik bir üniversitenin inşa edilmesi, yapılması gerekenlerin binde birini bile teşkil etmez. Politikası zayıfın güçlü tarafından ezilip sömürülmesi üzerine tesis edilmiş olan Türk Hükümeti’nden kimse tabiî ki esaret altında tutulan kadınlar lehine ciddî ve köklü tedbirlerin alınmasını bekleyemez. Fakat biz İran, Buhara, Hive, Türkistan, Hindistan ve diğer Müslüman ülkelerdeki kızkardeşlerimizin durumunun daha da kötü olduğunu biliyoruz. Ancak bize ve kızkardeşlerimize yapılan haksızlık cezasız kalmamıştır. Bunun ispatı gericilik ve çöküş içindeki Doğu ülkelerinin durumudur. Yoldaşlar, biliniz ki kadınlara yapılan her türlü kötülük bugüne dek cezasız kalmamış, bundan sonra da kalmayacaktır. Doğu Halkları Kurultayı’nın bu oturumunun zaman darlığı yüzünden sona yaklaşması sebebiyle Doğu’daki birçok ülkede kadınların durumuna ilişkin değerlendirmemi yapamıyorum. Fakat devrimin büyük ilkelerini kendi vatanlarında yayma görevini üstlenmiş olan delege yoldaşlar şunu hiç unutmasınlar ki, onların halklarına mutluluk götürme çabaları kadınların somut katkıları olmaksızın kısır kalacaktır. Tüm bu kötülüklerden kurtulmak amacıyla komünistler sınıfsız bir toplumun kurulması gerektiğine inanıyor, bu hedefe ulaşmak için de tüm burjuva ve diğer ayrıcalıklı sınıflara karşı aralıksız mücadele veriyorlar. Komünist Doğulu kadınların savaşı daha da zor olacağı kesindir, çünkü tüm bunlara ek olarak onlar erkek milletinin despotizmine karşı da mücadele etmek zorundadır. Eğer siz Doğulu erkekler geçmişte olduğu gibi gelecekte de kadınların kaderlerine karşı kayıtsız kalırsanız sizler ve bizlerin hep birlikte üzerinde yaşadığımız ülkelerimiz yok olacaktır: bunun tek alternatifi, tüm mazlumlarla birlikte kanlı bir ölüm-kalım mücadelesi başlatmak ve haklarımızı güç kullanarak kazanmaktır. Kadınların tüm taleplerini kısa da olsa izah ettiğimi düşünüyorum. Eğer kendi kurtuluşunuzu yakınlaştırmayı düşünüyorsanuz bizim taleplerimize kulak verin ve somut katkılarla birlikte bizimle işbirliğine gidin. 1) Haklarda tam eşitlik, 2) Erkeklere temin edilen eğitsel ve mesleksel kurumların koşulsuz olarak kadınlara da fırsat olarak sunulması, 3) Evlilikte her iki tarafa eşit hakların verilmesi. Çokeşli evliliğin koşulsuz ilgası. 4) Kadınların tüm yönetsel ve idarî kurumlarda çalışma hakkının koşulsuz olarak kabul edilmesi, 5) Tüm şehir, kasaba ve köylerde kadınların haklarını koruyan komitelerin oluşturulması. Şüphe yok ki tüm bunları istemek bizim hakkımızdır. Eşit hakları kabul eden komünistler ellerini bize uzattılar, biz kadınlar da onların en sadık yoldaşları olduğumuzu ispatlayacağız. Karanlıkta yolunda yürüyüp sendelediğimiz ya da uçurumun

140

kıyısında durduğumuz doğrudur, fakat korkumuz yok, çünkü biz biliyoruz ki her insan gündoğumunu görmek için karanlığın içinden geçmek zorundadır. Başkan: Yoldaşlar, ayrıca Türkistanlı kadınlar adına Yoldaş Bibinur da konuşacak. [Yoğun alkış sesleri.] Bibinur [Türkmence konuşuyor]: Sevgili yoldaşlar size Alma Ata’da yaşayan Rus ve Müslüman kadınların selâmlarını getirdim. Sevgili yoldaşlar, sizler bu Doğu Halkları Kurultayı’nda yüzleştiğiniz muazzam büyüklükteki görevlerle ilgili tartışma yapmak amacıyla bir araya geldiniz. Sizler mazlum, emekçi kitlelerin en ileri güçlerini temsil ediyorsunuz. Yüzlerce yıldır Çarlık ve emperyalizm tarafından insafsızca sömürülen mazlum milletler vekilleri aracılığıyla büyük bir umutla yüzlerini sizlere dönüyorlar. Biz Doğulu kadınlar erkeklerin on misli daha fazla sömürüye maruz kalıyoruz ve kendi dünyalarında kapalı yaşayan Doğulu Müslüman kadınların hayatına ait çirkin taraf bizi daha yakından etkiliyor. Fakat şimdi sevgili yoldaşlar parlak bir güneş bize ulaştı, bizi ısıttı ve beşikteki çocuklar gibi bizi huzura kavuşturdu. Bilebildiğimiz kadarıyla işçi, köylü ve dekhan vekillerinden müteşekkil sovyet iktidarı ilk kez kuruluyor. Sovyet iktidarı bizim anamız ve biz onun çocuklarıyız. Bu sovyet iktidarına ait ruh, tüm dünyadaki emekçi insanların kurtarıcısı ve öncüsü olan Rusya Komünist Partisi ve kardeş işçilerin kanıyla birlikte mazlumları adalete kavuşturan yiğit Kızıl Ordu’dur. Bizler de yorulmak nedir bilmeksizin savaşmalı ve Doğulu mazlum halkların kurtuluşu için çalışmalıyız. Biz kadınlar artık zulmün sebep olduğu kâbustan uyandık ve saflarımıza her gün en iyi güçlerimiz katılıyor. Bizler sizlerin verimli çalışmalarını dört gözle bekliyoruz. Yaşasın Kızıl Doğu Halkları Kurultayı! Yaşasın tüm mazlum Doğu halkları! Yaşasın Üçüncü Enternasyonal! Yaşasın Alma Ata şehri ve tüm Türkistan kadın kolu! Başkan: Şimdi Doğu Halkları Propaganda ve Eylem Komitesi’nin üyelerini belirleyebiliriz. Yoldaş Ostrovski’yi çağırıyorum. Ostrovoski: Doğu’daki Propaganda ve Eylem Komitesi’nin üye listesi şu şekildedir. İlkin komünist partiye mensup olanları ardından parti üyesi olmayanları okuyacağım: 1) İsmail Hakkı ve Süleyman Nuri 3) Haydar Han ve Sultanzâde 5) Ağazâde 6) Nerimanov ve Guseynov 8) Rahmanov 9) Abdurraşidov 10) Curabayev 11) Riskulov Türkiye İran Afganistan Azerbaycan Hive Özbek-Fergana Tacik-Semerkant Kırgız/Sir-i Derya, Semireçiye

141

12) Karpov 13) Açarya 14) Maharadze 15) Avis 16) Cabbarzâde 17) Krimazov ve Gobiyev 19) Mansurov 20) Hamzatov 21) Çerkas 22) Umru-Sanan 23) Genikoy 24) İbrahimov 25) Canuzakov 26) Ostrovski 27) Kırgız Cumhuriyeti 28) Mehmedov 29) Şabanova 30) Pavloviç 31) Kirov 32) Orjonikidze152 33) Stasova 34) Yeleyeva 35) Skaçko

Türkmen Transkafkas Hindistan Gürcüstan Ermenistan Buhara Dağıstan Dağıstan Çeçenya Kuban Kalmuk Cumhuriyeti Tatar Cumhuriyeti Başkır Kara Kırgızya Doğulu Yahudiler Kırım Müslüman kadınlar Komünist Enternasyonal Komünist Enternasyonal Komünist Enternasyonal Komünist Enternasyonal Komünist Enternasyonal Komünist Enternasyonal

Parti üyesi olmayanlar:
36) Baha Şakir 37) Narbutabekov ve Mahmudov 39) Musayev ve Yelçiyev 41) Kara Taciyev 42) Abdülayev 43) Nazır Sıtkı 44) Hacı Abbas 45) Kemzatov 46) Wang 47) Hasan Kuliyev 48) Kubse Osman Türkiye Türkistan Azerbaycan Afganistan Hive Hindistan Buhara Terek Çin Türkmen Kırgız

G. K. Orjonikidze: (1886-1937) 1903’te Bolşeviklere katıldı. İç savaş süresince Kafkasya cephesinde komünistlere önderlik etti. Sonrasında Komünist Parti Kafkas Bürosu’nda başkan oldu. Tasfiye hareketinde intihar etti.
152

142

Başkan: Lütfen tüm karar değişikliği önerilerini Başkanlık Kurulu’na sunalım. Listeyi bütün olarak oylamaya koyacağım. İtiraz eden var mı? [Balkondan bir ses: “İran meselesi usüle aykırı biçimde ele alındı.”] Lütfen şu gürültüye bir ân önce son verelim, Doğu Halkları Kurultayı ilk komiteyi oya sunuyor. Yoldaşlar, iki bin kişinin bulunduğu bir kurultayda iki üç kişi her zaman “usüle aykırı” diye bağıracaktır. Komitenin seçimi uygun biçimde yapılmıştır. Yaşasın Propaganda ve Eylem Komitesi! [Alkışlar. Enternasyonal.] Yoldaşlar, daha önce Kızıl Ordu’ya selâm gönderilmesi ile ilgili olarak bir teklifte bulunulmuştu. Bu amaçla Yoldaş Taciyev’i kürsüye davet ediyorum. Taciyev [Türkmence konuşuyor]: Birinci Doğu Halkları Kurultayı Rusya Sosyalist Federal Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlı yiğit Kızıl Ordu’ya selâmlarını iletir. Uzun zamandır Avrupalı güçlerin ordularından büyük eziyet çeken Doğulu halklar Kızıl Ordu’yu kurtarıcı olarak görür. Kurultay, Doğu’daki milyonlarca insanın, hangi cephede savaşırsa savaşsın, tüm kızıl savaşçıların mücadelesini son nefesine kadar takip etmekte olduğunu ve Kızıl Ordu’nun Doğu halklarının kurtulması görevi için silâhlarını çekeceği ânı beklediğini bilmesini arzular. Bugün işçi ve köylülerin Kızıl Ordu’su bu halkların milletlerarası emperyalizme karşı mücadelesinde sahip olduğu yegâne siperdir ve tüm Doğu halklarının en önemli sorumluluğu bu siperi güçlendirmektir. Şan olsun her bir kızıl askere ve komutana! Doğu’nun mazlum fakat bir o kadar da hürriyete susamış evlatları seni bekliyor! Béla Kun: Yaşasın Kızıl Ordu! [“Yaşasın” çığlıkları.] Taciyev: Eğer toplantıda bulunanlar onaylıyorlarsa, Başkanlık Kurulu bu mesajı Kızıl Ordu’ya göndermek niyetindedir. [Sesler: “Lütfen gönderin”, “Yaşasın” sesleri.] Başkan: Mesaj kabul edilmiştir. Bir ses: “Yoldaş Lenin’e selâmlarımızı iletin.” Bir ses: “Kızıl Ordu’nun lideri Yoldaş Troçki’ye selâmlarımızı iletin.” Başkan: Teklifleriniz kabul edilmiştir. Şimdi Bakû İşçileri Sovyeti ve Kızıl Ordu Vekilleri adına gündem dışı konuşmak üzere Yoldaş Yegorov’u153 kürsüye davet ediyorum. Yegorov: Sevgili yoldaşlar, kısa bir süre önce, bu tarihsel oturumun başında sizler Doğu’da Propaganda ve Eylem Komitesi’ni seçerken onun merkezini Bakû şehri olarak seçtiniz. Lütfen yoldaşlar Bakû Sovyeti adına Bakû proletaryasına olan güveninizden ötürü komünist anlamda derin bir minnettarlığımı sunmama izin verin. [Alkışlar.]

V. G. Yegorov (1899-1938): 1917’de Komünist Parti’ye katıldı ve partinin Bakû kadrosuna seçildi. 1918’de Bakû Sovyeti’nde görev aldı. 1920’de Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Komite üyeliği yaptı. 38’de Stalin’in emriyle idam edildi.
153

143

Yoldaşlar biz Bakû işçileri, Doğu Halkları Birinci Kurultayı’nın mazlum Doğu halklarının gelecekteki kurtuluşunun temellerinin atıldığı bu kurultayın bizim kızıl başkentimizde, burada, yani Kızıl Bakû’de toplanmış olmasından dolayı gurur duyuyoruz. [Alkışlar.] Bakû’nün, kurultayın ve Başkanlık Kurulu’nun konuşlandığı bu mekânın devrimci mücadelenin kurmay heyetine ait bir karargâh olması bizim için kıvanç sebebidir. Bakû proletaryası büyük bir fedakârlık ve gayretle kendi kurtuluşu, Azerbaycan ve Türk halkının kurtuluşu için verilen mücadeleye kendisini adamıştır. Dahası bugün Doğu’nun kapitalistlerin boyunduruğundan kurtulması yolunda hiçbir fedakârlıktan ve gayretten sakınmadan bu mücadeleye katkı sunacaktır. Bu kurultayda Bakû işçileri üzerlerinde dalgalanan kanlı cihat bayrağını eline alacak ve herkesi bu cihat için biraraya getirecektir. Yoldaşlar, geçmişte devrimci mücadele içinde kendilerini ispatlayan Bakû işçilerinin bu bayrağı asla ellerinden düşürmeyeceği konusunda sizleri temin ederim. Değerli yoldaşlar, bu tarihî anı yâd etmek anlamında Bakû Yürütme Komitesi adına içinde bulunduğumuz ve ortak düşmana karşı yürütülecek birleşik eylem süreci için kararlar aldığımız bu binanın isminin “Doğu Halkları Sarayı” olarak değiştirilmesini öneriyorum. [Alkışlar.] Yoldaşlar, geçmişte bu kentin burjuvazisi çeşitli aşk şarkıları dinlemek suretiyle kulaklarına zevkli dakikalar sunuyordu fakat bugün bizler burjuvazinin nasıl alt edileceğini, onların hâkimiyetlerinden nasıl kurtulabileceğimizi ve yoldaşlarımızın kulübelerde çürüdükleri günümüzde onların rahat içinde, birlikte insanca yaşayacağı bu tür saraylar inşa etmeyi öğrenmek için burada biraraya gelmiş bulunuyoruz. Bunlara ek olarak bulvarın karşısındaki binaya, kentimizin en güzel binasına, yani Bakû’nün gelmiş geçmiş en büyük sömürücüsü olan sabık vali İsabek Gacinski’nin gelecekte zevkusefa içinde yaşamayı hayal ettiği evine “Doğu Halkları Evi” isminin verilmesini öneriyorum. Kurmay heyetimize ait bir merkez olarak bu ev topluca gidip tavsiye ve talimat aldığımız bir mekân olacaktır. [Alkışlar.] Yoldaşlar bunun dışında, bu zamana kadar milliyetçi, şovenist duyguların hükmettiği, orada yürürlerken Müslümanların ve Ermenilerin birbirlerine hiç de hoş bakmadıkları Stanislavski Caddesi’nin154 adının “Doğu Halkları Caddesi” olarak değiştirilmesini öneriyorum. Bugün biz Bakû işçileri olarak aramızda millet temeline dayalı sınırların olmadığını pratikte gösteriyor, tüm emekçileri tek bir binanın çatısı altında mazlum Doğu halklarının hürriyet ve kurtuluşları için savaşa çağırdığımızı söylüyoruz.

Stanislavski Caddesi, 1918’de Bakû’de birbiriyle savaşan iki halk olan Ermenilerle Müslümanları birbirinden ayrılan bir hattır.
154

144

Yoldaşlar, yaşasın bugüne dek esaret altında olmasına rağmen kanlı bir mücadeleyle uyanan Doğu! Yaşasın burada oluşturulan Propaganda ve Eylem Komitesi! Yaşasın Bakû proletaryası! Başkan: Yoldaş Nerimanov’u çağırıyorum. Nerimanov: Yoldaşlar, kurultayın başında sizlere sevinçli bir ruh hâliyle hitap etmiştim, ancak şimdi hepimiz için üzücü olan bir konu, yani her biri birbirinden değerli 26 yoldaşımızın cenaze töreni hakkında konuşacağım. 1918’de sovyet iktidarı birkaç aylığına hâkim olduğu dönemde taşnak ve menşevik hainler iktidarı devirdiler, dahası Bakû’deki sovyet iktidarını kuşatan İngiliz güçlerine yardım ettiler. 14 Eylül’e kadar değerli yoldaşlarımız konumlarını gururla, yi-ğitçe ve tüm saygınlıklarıyla muhafaza ettiler, Türkler kente yaklaştıklarında menşe-vik ve taşnak hainleri yoldaşlarımıza Astrakhan’a gitme izni verdiler. Yolda aynı ha-inler onları ele geçirdiler ve gemilerinin yönünü Krasnovodsk’a çevirdiler. Yoldaşlarımız İngiliz dürzülerinin eline geçtiler, Aşkabad ve Kızıl Arvat arasında bir yerde kurşuna dizilerek öldürüldüler. Türkistan’da sovyet iktidarı yeniden tesis edildiğinde cesetleri Astrakhan’a getirildi. Bugün Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti onları Bakû’-ye nakletti ve yarın burada toprağa verilecekler. Azerbaycan Cumhuriyeti, bu değerli yoldaşların mezarlarının burada olmasının gelecek kuşaklar için eğitsel bir öneme sahip olacağını düşünmektedir. Bu değerli yoldaşlarımıza ait anıtı gördüklerinde bizim çocuklarımız Azerbaycan’da ve genelde sovyet iktidarının saygın ve cesur yoldaşlara mal olduğunu anlayacaklardır. Sizi önce saat onda siperde, ardından Petrovski Meydanı’nda buluşmaya ve yüreklerimizdeki acı ile yoldaşlarımızın bedenlerini toprağa vermeye davet ediyoruz. Başkan: Kurultay üyelerini toprağa düşen yoldaşlarımız için saygı duruşuna çağırıyorum. [Herkes ayağa kalkıyor. Orkestra devrimci cenaze marşı “Ölümcül Kavganın Kurbanları”nı çalıyor.] Narbutabekov: Yoldaşlar Kurultay çalışmaları sona erdi. Birinci Doğu Halkları Kurultayı başkanı Yoldaş Zinovyev kapanış konuşmasını yapacak. [Aralıksız alkış sesleri. Enternasyonal.] Başkan: Böylece yoldaşlar, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi tarafından yapılan çağrı sonucunda gerçekleştirilen Doğu Halkları Kurultayı sona ermiş, Doğu halklarının devrimci mücadelesi için sürekli, kalıcı bir merkez oluşturma görevini başarı ile tamamlamıştır. [Alkışlar.] Yoldaşlar, devrimci faaliyetin onlarca yılı bulan süresi boyunca birçok kurultaya katılma imkânı buldum, fakat tüm vicdanımla söylemeliyim ki, şimdiye dek daha anlamlı, devrimci sonuçlarla zenginleşmiş ve ayrıca -burada ele alınan meseleler tümüyle yeni olmasına rağmen- bu denli büyük bir tarihî öneme sahip bir kurultay hiçbirimiz tarafından düzenlenmemişti; hiçbirimizin asla bu derece önemli bir kurultayda payı olmamıştı.

145

Şimdi bu kurultay gerçekleşti. Açılışının ilk dakikasından itibaren, köleleştirilmiş, zulme ve sömürüye maruz kalmış Doğu halklarının biraraya geldiği ilk ândan başlayarak kurultay insanlık tarihinde yerini aldı. Bu kürsüde çalınan başkanlık çanının ilk sesi Dünya burjuvazisinin matem çanı olacaktır. Yoldaşlar, içinde yer aldığımız tarihî olayların büyüklüğünü idrak etme noktasında kimi zaman yetersiz kaldık. Bu salonda olup bitenleri düşünün. Şimdiye kadar Dünya kapitalizmi tarafından yük hayvanı olarak görülen ve burjuvazi için kanlarını su gibi akıtan ama bu süreçte burjuvazinin (karşı ateş konusunda) onlara karşı hiçbir huzursuzluk hissetmediği halklar ayaklandılar. Burjuvazi son birkaç yıl içinde Batıdaki işçilerin de ayaklanacağından korkarak yaşadı fakat Doğu halklarına kıyasla günümüze dek bu konuda herhangi bir rahatsızlık da duymadı; o yumuşak yastığında güvenle uyurken beklenmedik bir olay gerçekleşti; o noktada Doğu’nun mazlum halkları bir toplantı gerçekleştirerek örgütlenme sürecine girdiler ve öngörülemeyen, şaşırtıcı, kalpleri yerinden oynatan bir uyumla saldırıya geçtiler. [Aralıksız alkış sesleri.] İşte bu, kurultayımızın en önemli özelliğidir. Bir düşünün. Onlarca yıl boyunca birbirleriyle kanlı bıçaklı olan, birbirlerine kötü sözler sarf eden halklar birleştiler ve bu halklara mensup delegeler birbirlerinin dillerini anlamamalarına rağmen kendilerini tek bir ailenin üyesi gibi hissettiler. Kardeşlik temeli üzerine kurulu ittifak oluşur oluşmaz herkes kendisini aynı ailenin bir parçası olarak görmeye başladı. İşte bu da kurultayın büyüklüğüdür. Oldukça basit ve sıradan olan bu olay aynı ölçüde de muazzamdır. Bakû’deki bu duvarların tanık olduğu kurultayın 1920 Eylül’ünün ilk günlerinde Dünya’da eşi benzeri olmadığını söylemeye hakkımız vardır. Bu kurultay yaşlı burjuva zalimlerine ait dünyanın sonu, emekçi insanların en büyük yedek güçlerinin uyanışı, şimdiye dek yeryüzünde görülmemiş bir düzenin yaratılması anlamına gelmektedir. Yoldaşlar, kurultayımız birleşimi itibariyle heterojen ve renklidir. Kurultayda sovyet iktidarını kendi adlarına kazanmış, Rus Sovyet Cumhuriyeti’nin kardeş cumhuriyetlerine mensup halklarla mücadelenin hâlihazırda kaynamakta olduğu ülkelerdeki halklar temsil edildi. Bu heterojen yapı bazı yanlış anlamalara yol açtı. Yürütme organları ile ilgili meseleleri tartışırken bazı yoldaşlarımız kendilerini Doğu Halk Sovyetleri Kurultayı’nda olduklarını sandılar. Oysa henüz böyle bir şey sözkonusu değildir. Burada bir avuç delege tarafından temsil edilen ve İngiliz sermayesinin zulmü altında ezilen Hindistan’a baktığımızda mücadelenin henüz yeni uç verdiğini görürüz. Açıktan ilerleme kaydeden bir iç savaşın hüküm sürdüğü, hükümetlerin çelişkiler içine düştükleri ve aralarındaki mücadelenin tam anlamıyla sona ermediği Türkiye gibi ülkelerimiz var. İki ayrı hükümete sahip olan ve mücadelenin her geçen gün a-

146

levlendiği İran’da da benzer sahnelere tanık oluyoruz.155 Ermenistan’da olduğu gibi burada da burjuva-demokratik cumhuriyetlere rastlıyoruz. Ermenistan’dan sıklıkla bahsediyoruz. Bir tek Ermenistan yok: bir tarafta ellerimizi kardeşçe uzattığımız işçi ve köylülerin Ermenistan’ı, diğer tarafta, taşnak cellâtlarının lanetli Ermenistan’ı duruyor. [Aralıksız alkış sesleri.] Benzer bir durum Gürcüstan için de sözkonusu. Bugün Gürcü işçi ve köylüler başka yerlerde tanık olmayacağımız ölçüde zulme maruz kalıyorlar. Çünkü burada sosyal demokratlar iktidarda, ülkenin eski savaşçıları ise zindanda bulunuyorlar. Zordanya gibi Gürcüstan’ın şimdiki liderleri Yoldaş Mikha Tshakaya156 gibi eski bir öğretmeni ve devrimciyi hapse atacak kadar alçalmış durumda. Tek bir Gürcüstan yok; karşımızda Messr’lerin Gürcüstan’ı duruyor. Çkheidze, Gegeçkori ve şirketlerinin Avrupalı burjuva bakanların bekleme odalarında etraflarında koşturup durdukları bir Gürcüstan ve onun karşısında da bizlerin kol kola girmek ve omuz omuza mücadele etmek için acele ettiğimiz dürüst işçi ve köylülerin Gürcüstan’ı duruyor. [Alkışlar.] Bileşimi itibariyle oldukça karışık olan bir kurultayın temel meseleler karşısında yekvücut olarak birleşmesi olağanüstü bir önemi haizdir. Yoldaşlar, öncelikle Türkistan ve benzeri yerlerdeki sovyet cumhuriyetleri için daha acı olan bir başka meseleye işaret etmek istiyorum. Bu cumhuriyetler bizim kardeşlerimizdir. Oralardaki mücadele oldukça zordu, büyük zorlukla sonucunda işçi ve köylüler oralarda sovyetik hükümet modelini tesis etmeyi ve Sovyet Rusya ile asil bir ittifak kurmayı başardılar. İşçi ve köylülerin hâkimiyetini kurabilmek için yapılması gereken muazzam büyüklükteki çalışmaların yanı sıra, büyük değişimler ve alt üst oluşlarla birlikte kaçınılması ve reddedilmesi mümkün olmayan bir olgunun açığa çıktığını, sözkonusu olgunun parçası olduğumuz bu büyük, tarihî muzaffer toplantıda dillendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Evet, Rusya’daki sovyet iktidarı, Halk Komiserleri Konseyi ve Komünist Enternasyonal biliyor ki, Türkistan ve Doğu’daki diğer kardeş sovyet cumhuriyetleri kendilerini komünist partiye bağlamış önemli unsurlardır ancak komünist adına layık olmayan bir biçimde halkın bir kesimini diğerlerine karşı teşvik edip yereldeki köylülüğü savunuyor ve toprağı ellerinden alıyor. Bu bölgelerde ikamet eden eski Rus burjuvazisine mensup bazı kesimler saflarımıza sinsice sızıyorlar, burjuvazi ve Çarlığa ait lanetli geleneklerini taşıyorlar ve yereldeki halkı aşağılık bir ırk olarak görmeye devame ediyorlar. Doğal olarak da bu duruma müteakip meşru ve haklı bir öfke açığa çıkıyor. Bu noktada, Doğu’da sovyet iktidarının çizgisini takip etmekle yükümlü Rus komünist yoldaşlara, Kızıl Ordu akerlerine ve tüm aktivistlere sesleniyor, onlara her
İran’da iki ayrı hükümet mevcuttu. İlki monarşik yapıdaki Tahran Hükümeti, diğeri ise Gilan’daki devrimci hükümetti. 156 Mikha Tskhakaya (1865-1950): 1898’den itibaren Kafkasya’daki Rus sosyal demokratlarına önderlik etti. 1917-20 arasında Gürcistan’daki Komünist Parti’ye, 1921’de de Gürcü Sovyet Cumhuriyeti’ne başkanlık yaptı.
155

147

konuda üç kat sorumlu olduklarını, en ufakları da dâhil yaptıkları her hatanın (doğrudan yapılan suistimâllerden bahsetmeye gerek yok!) bize pahalıya mal olacağını hatırlatıyoruz. Türkistan ve Doğu’daki diğer sovyet cumhuriyetlerinde çalışma yapmak için görevlendirilen eylemcilere partinin ve Komünist Enternasyonal’in kendilerinden saygın komünist adına layık olmalarını, yereldeki emekçi halkın kardeşimiz olduğunu, bir kereliğine burjuvazi ve Çarlığa ait lanetli geçmişe ait mirasla ilişkiyi kesip emekçilere ve yereldeki halka hakaret etmemeyi öğrenmeleri, aksi takdirde adaletsizliğe ortak olacaklarını hatırlatmak istiyoruz. [Aralıksız alkış sesleri.] Rus subayların ve ordusunun serf ordusunu yönettiği ve Çar tarafından o günlerde Polonya halkının en iyi kesimlerini yok ettiği uzun ve üzücü bir dönemden geçtik. O günlerde Rusya’nın en iyi yazarlarından biri olan A. I. Herzen bu olaylar üzerine, “Rus ordularının Rus subayları idaresinde neler yaptığını görünce Rus olduğumdan utandım.” diye haykırıyordu. Artık benzer şeyleri yaşamıyoruz, hiçbirimiz Rus olduğu için utanç duymuyor, ilk kez kızıl bayrağı göğe yükselen Rusya diğer halkların kurtuluşu için yardım elini uzatıyor. Fakat kendi çıkarları için saflarımıza sızan, kardeş sovyet cumhuriyetlerinde bizim yüzümüzü kızartan ve bize A. I. Herzen’in sert sözlerini hatırlatan davranışlarda bulunanlar yine aynı şekilde utanç kaynağıdır. Yoldaşlar, bu toplantıda partimiz ve Komünist Enternasyonal adına, bu zararlı otları bahçemizden söküp atmak için bize düşen her türlü sorumluluğu üstleniyor, [Aralıksız alkış sesleri] saflarımızı temizlemek ve Doğu’yu uyandırmak amacını güden sovyet politikasını içselleştirmiş herkesin, bu kutsal topraklarda yapılacak çalışmanın temiz ellerle ve temiz bir kafayla yapılması gerektiğinin bilincinde olduğu konusunda size güvence veriyoruz. Doğu halklarının içine kök salmış olan güvensizlik duygusu -ki bu duygu Avrupalı yağmacılar ve zalimlere karşı haklı bir duygudur- kimi zaman bilinçsiz olarak yeni işçi Avrupa’sına olduğu gibi bizim sovyet iktidarımıza da yönelmektedir. Emekçiler ve ciddî devrimciler olarak bizler bu güvensizliğin sebeplerini anlamak, bu zor yıllar boyunca yapacağımız çalışma ve vereceğimiz kardeşçe destek aracılığıyla eskinin lanetlenmiş mirasına korku ile bakan tüm bileşenlerde tek bir aileye mensup olunduğu hissini yaratmak ve bizleri bölenlere karşı ortak mücadelede buluşmak zorundayız. Umuyorum ve hattâ bu konuda eminim ki, bu kurultayın ve bu kurultayda söylemiş olduklarımızdan yola çıkarak anladığımız gerçeklik bizi sıkı sıkıya bağlayacak ve şahıslar tarafından yapılan hataların ya da kimi grupların işlediği suçların bölmeyi başaramadığı bir aile olduğumuz bilince çıkartılacaktır. Bizler aynı dostlara ve düşmanlara sahip, aynı fikirleri bilen bir aileyiz. [Aralıksız alkış sesleri.] Yoldaşlar, bugün deneyimlediğimiz büyük devrimin elbise provasından başka bir şey olmayan Rusya’daki 1905 Devrimi de kısa süre içinde parçalandı ama gene de hatırladığınız üzere bu devrim kısa sürede Doğu’ya sıçradı, Türkiye’de, İran’da ve diğer Doğu ülkelerinde yankı buldu. 1905, 1917 büyük Ekim Devrimi’ne kıyasla çocuk o-

148

yuncağı kaldığından yol açtığı etkileşim açısından ikincisi milyon katı bir buluşmaya sebep oldu. Evet yoldaşlar, binlerce verst öteye, dil farkı ve mesafe gözetmeden büyük ülkemizdeki büyük devrim diğer ülkelerdeki emekçilerin kalplerini kaçınılmaz olarak tutuşturdu. Bu noktada, devrimimizin çaktığı kıvılcımların Doğu’nun cephaneliklerine sıçradığına ve bunun sonucunda ardı ardına patlamalara yol açtığına ilişkin bilgi bir Rus devrimcisi için gurur kaynağı olmalıdır. Burada devrimimizin büyük önemi yatmaktadır. O, Avrupa’yı ateşe vermekle kalmıyor, alevleri Doğu’yu da sarıyor. İşte tam da bu noktada, burjuvaziye, serf sahiplerine ve kapitalistlere karşı Dünya’daki en büyük kalkışmayı tutuşturmak için kurultayımız en büyük örgütleyici ve kolektif kundakçı olarak öne doğru bir adım atıyor. [Alkışlar.] Sadece bir avuç meseleyi tartıştık fakat bu tartışmayı olabildiğince ciddî bir biçimde yaptık ve oybirliği ile kararlar aldık. Yoldaşlar, söylenenleri çeşitli dillere çevirmek zorundayız fakat Doğu ya da Batı fark etmeksizin, tüm Dünya’da bilinen “sovyetler” sözcüğünü artık çevirmeye gerek yoktur. Doğu sovyet olacaktır! [Alkışlar.] Yoldaşlar, bir Eylem Komitesi kurduk. Bu noktada henüz genç bir örgüt, yeni doğdu, fakat bu salonda oturan hiç kimse bu Eylem Komitesi’nin Doğu’da Britanya’daki burjuva kabinesinden ya da diğer herhangi bir kabineden daha güçlü olduğunu söylediğimde beni gereğinden fazla iyimser bulmayacaktır. [Alkışlar.] Britanya ve Fransa’daki kabineler iktidarları zayıflayacak, her geçen gün güç kaybedecek, insanlığın gözü önünde yok olup gidecektir. Köpekler gibi son günlerini yaşamaktadırlar. Fakat Doğu halkları bir yıldız gibi doğmaktadır. Yoldaşlar biz ve siz, zamanla daha büyük bir güç olacağız. Marx’ın sözlerini farklı biçimde ifade edersek, İngiliz ve Fransız emperyalistleri, Doğu halklarının nasıl tepki vereceklerini, kendilerine, emperyalistlere tepki gösterip göstermeyeceklerini düşünmeden tek bir adım bile atamayacaklardır. Burada sovyetlerin gerekli olup olmadığını tartışmadık, zira bu bizim için oldukça açıktır. Dahası birleşmenin gerekli olup olmadığını da tartışmadık, bu da bizim için açıktır. Fakat burjuvazinin nasıl birleştiğine bir bakın. Konuştukları tüm dillerde şunu söylüyorlar: “İtilaf Devletleri, İtilaf Devletleri!” Bu ne anlama geliyor? İtilaf samimi bir uzlaşmadır. Fakat bu uzlaşmada yürek para çantasından daha az işlevlidir. [Alkışlar.] İtilaf Devletleri’nin gözümüzün önünde nasıl parçalandıklarına bir bakın. Tek bir mesele hakkında bile karara varamıyorlar, ortaklar birbirine çelme takıp duruyorlar, münakaşa ediyorlar, Avrupa’nın tüm kaplıcalarını dolaşıp “Rus meselesi”ni tartışıyorlar. Bu mesele gerçekten de onlar için kırılıp atılması oldukça güç olan ve hiçbir zaman kurtulamayacakları bir ceviz gibi duruyor. [Coşkulu alkışlama.] Yoldaşlar, kurultayımız sonrasında sözkonusu haydutların, İngiliz ve Fransız emperyalistlerin kendileri için bir lanete dönüşen sözde Rus meselesini kesinlikle çöze-

149

meyeceklerini söyleyebiliyoruz fakat bizler, sizler ve Komünist Enternasyonal birkaç yıl içinde Avrupa meselesini çözmüş bulunuyoruz. [Coşkulu alkışlama.] Yoldaşlar, kurultayımızın ilk iki gününü İtilaf Devletleri’ne ve emperyalizme yönelik tavrımızı tartışmak için harcadık. İlk rapor sonrasında, Doğu halkları temsilcileri cihat için yemin etmeye başladıklarında yaşadığımız o ân kalplerimizde ilâhi bir tecrübe olarak yerini almıştır. Bu bizi birleştiren her şeyin temelidir. Evet, yağmacı-

lara ve kapitalistlere karşı cihat!
Sizler pratik insanlar olarak bu yemini gerçeklerin diline çevireceksiniz. Evlerinize döndüğünüzde erkek kadın tüm köylülere, tüm emekçi insanlara aldığımız kararları, ettiğimiz yemini ve çizdiğimiz hattı anlatacaksınız. Her geçen saatin ardından birliğimizin nasıl büyüdüğünü görecek, daha yükseklere tırmanıp nihaî engeli de aşacak, iç savaşa son verecek, Batı’ya -Avrupa ve Amerika’ya- kardeşçe elimizi uzatacak, tek ve birleşik bir aile olarak yeni bir hayatı inşa etmeye başlayacağız! [Alkışlar.] Hepimizin öğretmeni olan Karl Marx, 70 yıl önce şu çağrıyı yaptı: “Tüm ülkelerin işçileri, birleşin!” Karl Marx’ın öğrencileri ve onun çalışmasının sürdürücüleri olarak bizler bu formülasyonu yeni bir ilâve ile genişletip kapsamını artırarak şunu söyleyebiliriz: “Tüm ülkelerin işçileri ve tüm Dünya’nın mazlum halkları, birleşin!” [Coşkulu alkış sesleri. Enternasyonal.] Yoldaşlar, Komünist Enternasyonal’e ve tüm Dünya işçilerine, Batı ve Amerika işçileri ile Doğu’nun tüm emekçilerinin birleşmesinden daha mutlu bir haber veremeyiz. Sadece bizi birleştiren şeyi hatırlayalım. Bizi birleşmekten alıkoyan kalplerimizi söküp atalım. İngiliz ve Fransız emperyalizmi adında tek bir düşmanımız olduğunu hatırlayalım. Eğer sahipsek hayatlarımızı -hattâ düzinelerce hayatı- Doğu ve tüm Dünya halklarının kurtuluşu yolunda feda edelim. [Coşkulu alkış sesleri. Enternasyonal.] Yoldaşlar, Başkanlık Kurulu kurultayı başarıyla sonuçlandırmış olmanız sebebiyle sizleri kutlar ve Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın sona erdiğini ilân eder. Yaşasın Üçüncü Enternasyonal! [Alkış tufanı. “Yaşasın” bağırışları. Enternasyonal.]

Oturum saat 22. 40’ta kapandı.

150

151

D o ğ u H a l k l a r ı K u r u l t a y ı M a n i f e s t o s u 157

157 Kommunistichesky Internatsional, (Komünist Enternasyonal), Sayı: 15, 20 Aralık 1920. Giriş mahiyetindeki ilk beş paragraf Sorkin’in çalışmasından alındı: G. Z. Sorkin, Pervyy s’ezd narodov vostoka (Birinci Doğu Halklar Kurultayı) Moskova, Doğu Edebiyatı Yayınevi, 1961, s. 57-8: Bu paragraflar manifestonun Narody Vostoka’daki ilk baskısında yer alıyor ama Komünist Enternasyonal Dergisi’nde yer almıyor.

152

Azerbaycan’ın başkenti Bakû’de 1 Eylül 1920 tarihinde Doğu halkları temsilcilerinden oluşan bir kurultay toplanmıştır. Kurultayımıza aşağıdaki ülkelerden 1891 delege katılmıştır: Türkiye, İran, Mısır, Hindistan, Afganistan Belucistan, Kaşgar, Çin, Japonya, Kore, Arabistan, Suriye, Filistin, Buhara, Hive, Dağıstan, Kuzey Kafkasya, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Türkistan, Fergana, Kalmuk Özerk Bölgesi, Tatar Cumhuriyeti ve Uzak Doğu Bölgesi. Doğu Halkları Kurultayı Komünist Enternasyonal’in çağrısı üzerine yapılmıştır. Her köylünün ve emekçinin Komünist Enternasyonal’in ne olduğunu bilmeye ihtiyacı vardır. O, amacı zenginlerin iktidarını yıkmak ve herkes için eşitlik getirmek olan, işçilerin, köylülerin ve komünistlerin oluşturduğu bir birliktir. Ağustos 1920’de Moskova’da toplanan Komünist Enternasyonal İkinci Dünya Kongresi’nde şu ülkeler temsil edilmiştir: Amerika, Britanya, Fransa, Avusturya, İtalya, İspanya, Polonya, Bohemya, Yugoslavya, Macaristan, İsviçre, Belçika, Hollanda, Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Bulgaristan, Türkiye, İran, Hindistan, Çin, Japonya, Kore, Hintçini, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan, Hive, Buhara, Afganistan, Arjantin, Rusya, Ukrayna. Komünist Enternasyonal sadece zenginin fakir üzerindeki iktidarına değil, bazı halkların başka halklar üzerinde tesis ettiği iktidarlara da son vermek istemektedir. Bu amaçla, Avrupa ve Amerikalı işçiler köylüler ve Doğu halklarına ait diğer emekçi unsurlarla birleşmelidir. Doğu Halkları Temsilcileri Kurultayı, sömürüye ve zulme maruz kalan herkesin kurtuluşu için, bu birliğin gerçekleşmesi yönünde çağrıda bulunur.

Doğu Halkları! Altı yıl önce Avrupa’da korkunç bir katliam yaşanmış, üç buçuk milyon insanın öldürüldüğü savaşta yüzlerce büyük şehir ve binlerce yerleşim merkezi yok edilmiş, Avrupa ülkelerini yıkıma sürüklemiş, tüm halkları eşi benzeri görülmemiş bir açlığa mahkûm etmiştir.
Avrupa’da bu büyük çatışma bugüne dek gelmiş, Asya ve Afrika’yı kısmî olarak etkilemiştir. Savaş Avrupalı halklar arasında yaşanmış, Doğulu halklar bu savaşa asgarî düzeyde dâhil olmuşlardır. Hükümdarları tarafından aldatılan yüz binlerce Türk köylüsü Alman empeyalizminin çıkarları adına hareket etmiş, iki-üç milyon Hintli ve Zenci İngiliz ve Fransız kapitalistler tarafından köle olarak satın alınmış ve kendilerine yabancı ve ırak olan Fransa topraklarında hiç anlamadıkları, kendileriyle ilgisi olmayan Fransız ve İngiliz banker ve sanayicilerin çıkarları adına ölüme gönderilmiştir. Fakat Doğu’daki ülkeler bu devasa çatışma ortamından uzakta dursa da önemli rol oynamış ve savaş her ne kadar Avrupa ülkeleri arasında cereyan etmişse de Batılı ülke ve halklarla ilişkili olmaktan çıkmış, Doğulu halkları ve ülkeleri de içine çekmiştir. Savaşın esas hedefi Dünya’nın, özellikle Asya’nın yani Doğu’nun paylaşılmasıdır. Savaşın asıl amacı, Asya ülkelerine kimin hâkim olacağına ve Doğu halklarını kimin köleleştireceğine karar vermektir. Savaş temelde İngiliz ve Alman kapitalistlerinden hangisinin Türkiye, İran ve Mısır’daki işçi ve köylüleri soyup soğana çevireceği ile ilgilidir.

153

Dört yıl süren vahşetin ardından zafer Fransa ve Britanya’nın olmuştur. Alman kapitalistleri yıkıma uğramış ve onlarla birlikte Alman halkı da eziyet çekmeye başlamış ve açlığa mahkûm olmuştur. Yetişkin nüfusunun neredeyse tamamı yok olan, tüm sanayisi zarar gören muzaffer Fransa, savaş sonrasında kan kaybetmiş ve güçsüzleşmiştir. Bu muazzam katliamın ardından sadece Britanya Avrupa ve Asya’nın tek efendisi olarak yeniden doğmuştur. Avrupa’da sadece Britanya, Hintli ve Zenci halklar gibi köleleştirilmiş halkların ellerini kollarını kullanmak suretiyle savaşı sürdürebildiğinden sürecin sonunda güç toplayarak çıkmış, zulmettiği sömürgeleri kullanarak muzaffer olabilmiştir. Savaşın tek galibi ve Dünya’nın yarısının tek efendisi olarak Britanya savaşı başlatmasındaki asıl hedefleri uygulamaya koymuş, Asya ülkelerindeki hâkimiyetini pekiştirmek ve tüm Doğu halklarını bütünüyle ve nihaî olarak köleleştirmek amacıyla hareket etmeye başlamıştır. Hiçbir engelle karşılaşmayan ve kimseden korkmayan bir avuç aç gözlü bankerinkapitalistin tepesinde durduğu İngiliz Devleti, ar namus nedir bilmeden Doğu ülkelerinde yaşayan işçi ve köylüleri açıktan köleleştirmeye çalışmaktadır.

Doğu halkları! Britanya’nın Hindistan’da neler yaptığını, milyonlarca işçi ve köylüyü dilsiz yük hayvanına dönüştürdüğünü biliyorsunuz.
Hint köylüsü, kendi hayatını sürdürmek için yeterli olmayacak bölümü aldıktan sonra kalan kısmı İngiliz hükümetinin eline teslim etmek zorunda kalıyor. Hintli işçi, İngiliz kapitalistlerin fabrikalarında sefil koşullara rağmen çalışıyor ve eline bir avuç pirinç bile geçmiyor. Her yıl milyonlarca Hintli açlıktan ölüyor, milyonlarcası daha fazla zengin olmak isteyen İngiliz kapitalistler tarafından sürüldükleri orman ve bataklıklardaki ağır iş koşullarında telef oluyor. Milyonlarca Hintli oldukça zengin ve verimli anavatanlarında bir lokma ekmek bulamadıkları gibi bir de İngiliz Ordusu’na kaydedilip ülkelerini terk ediyor, Dünyanın dört bir ucunda tüm halklara karşı Britanya safında savaşmaya zorlanıyor. Bitmek tükenmek bilmeyen İngiliz kapitalistlerin zenginliği için kanlarını ve hayatlarını veriyor, onların devasa kârlarını arttırıyor ama hiçbir insan hakkından istifade edemiyor: onlara hükmeden İngiliz subaylar, ölü Hintliler üzerinden et bağlayan İngiliz burjuvazisinin küstah veletleri onlara insan muamelesi yapmıyor. Bir Hintli İngiliz’le aynı masaya oturmaya cesaret edemiyor, aynı semtte oturamıyor, aynı trene binemiyor, aynı okula gidemiyor. İngiliz burjuvazi onları insanî hiçbir duyguya sahip olmayan ve herhangi bir talepte bulunamayacak birer parya, köle ya da yük hayvanı olarak görüyor. Hintli işçi ve köylülere ait her türlü talep ve öfke ifadesi acımasız bir kitlesel kıyımla cevaplanıyor. Ayaklanan Hint köylerinin sokakları yüzlerce cesetle kaplanmış, sağ kalanlar ise alay konusu yapmak amacıyla karınları üstünde sürünmeye zorlanmış, köle sahiplerinin çizmelerini yalamaya mecbur edilmiş.

Doğu Halkları! Britanya’nın Türkiye’de neler yaptığını biliyorsunuz. Britanya Türkiye’ye büyük ölçüde Osmanlı Türkleri’nin ikamet ettiği Anadolu’nun üçte biri-

154

ni bırakan, ülkenin sanayi kentlerini kendisi de dâhil, Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın mülkiyetine geçiren, öte yandan da Türkiye’yi Osmanlı’nın evvelden Britanya’ya olan borçları bağlamında sürekli ödeme kıskacı içinde boğan bir barış anlaşması önerdi. Türk halkı kendilerini yok edecek böylesi bir barış anlaşmasını reddedince İngilizler Müslümanlar için kutsal olan İstanbul’u işgal etti, Türk Parlamentosu’nu dağıttı, en iyi üyelerini öldürdü, halk liderlerini tutukladı ve yüzlercesini de Malta Adasına, oradaki eski büyük kalenin karanlık ve rutubetli zindanlarına hapsetti. Şimdi İngilizler İstanbul’a hükmediyorlar: Türkler’den alabilecekleri her şeyi, bankalarını, paralarını, fabrikalarını, tren yollarını ve gemilerini aldılar, Anadolu’ya tüm girişleri kapattılar, bunun yanı sıra, Türkleri kendi fabrikalarından mahrum edip onları Avrupa’dan ürün tedarik edemez hâle getirdiler. Tüm Anadolu’da tek parça mal bulunmuyor, herhangi bir ürüne rastlanmıyor. Türk köylüsü gömleksiz yaşamaya ve toprağı tahta bir sabanla sürmeye mecbur ediliyor. İngilizler Yunanistan’ı İzmir’i işgal etmek için kullandılar, Fransızlar Adana’yı ele geçirdiler ve sömürgeci birlikler Bursa ve İzmit’e girdiler. Onlarca yıldır aralıksız süren savaşlar yüzünden eziyet çeken ve harap olan Türk halkı her taraftan kuşatılarak tüketilmeye çalışılıyor. İngilizlerin işgal ettiği bölgelerde Tük halkı olağan biçimiyle aşağılanıyor, onlarla alay ediliyor. İstanbul’da İngilizler tüm okulları ve üniversiteleri ele geçirdiler ve onları kışla olarak kullanmaya başladılar, tüm Türk eğitimini iptal ettiler, tüm gazeteleri kapattılar, tüm işçi örgütlerinin kapısına kilit vurdular, zindanları Türk yurtseverleri ile doldurdular ve İstanbul sokaklarında fes giyen herkesin kafasına gördükleri yerde vuran İngiliz polisinin yetkisine teslim ettiler. Eğer bir insan fes giyiyorsa ve o kişi bir Türk ise, o zaman o kişinin aşağılık bir yaratık olduğuna kanaat getiriliyor ve köpek muamelesi görmeyi hak eden bir parya, köle ya da yük hayvanı olduğu düşünülüyor. Türkiye’de işgal ettikleri bölgelerde İngilizler Türkler’e köpek gibi davranıyor, onları zorla çalıştırıyor, gerektiğinde cezalandırıyor, her türlü hileye başvuruyor, Türkiye’nin fethedilmiş bir ülke olduğunu göstererek Türkler’in İngilizlerin zenginleşmesi için çalışan yük hayvanlarına dönüşmesini istiyor.

Doğu Halkları! Britanya İran’a neler yaptı? Köylülerin Şah’a ve toprak ağalarına karşı başlattığı ayaklanmayı bastırıp binlerce İranlı köylüyü asarak ya da vurarak öldürdükten sonra İngiliz kapitalistler Şah ve toprak ağalarının elinden alınmış olunan hâkimiyeti onlara geri iade etti, köylülerin elindeki toprak ağalarına ait toprakları ele geçirerek köylüleri yeniden serfliğin içine gömdü, onları tekrar mülkdar haklarından mahrum olan birer rayata dönüştürdü.
Ardından rüşvetçi Şah Hükümeti’ni satın alan İngiliz kapitalistler ihanet yüklü bir anlaşma sonucunda İran’a el koydular ve tüm İran halkının mallarını mülkiyetine geçirdiler. Ellerini İran’ın bütün zenginliğine uzattılar, aldatılmış Hintli askerlerin

155

(sepoy) oluşturduğu garnizonlar kurdular ve köleleştirdiği İran’a işgal toprağı, sözde bağımsız olan İran halkına da köle muamelesi yapmaya başladılar.

Doğu Halkları! Britanya Mezopotamya ve Arabistan’a ne yaptı? Alelacele bu Müslüman ülkelerini sömürge olarak ilân etti, yüzyıllardır bu topraklara sahip olan Arapları ülkelerinden sürdü, Dicle ve Fırat’ın en verimli vadilerine, halkın yaşamak için muhtaç olduğu geniş otlaklara, Musul ve Basra’daki zengin petrol yataklarına el koyarak Arapları tüm hayatî araçlardan mahrum bıraktı ve onları açlığa zorlayarak kendisi için çalışan kölelere ve işçilere dönüştürdü.
Britanya Filistin’e ne yaptı? Orada ilkin İngiliz-Yahudi kapitalistlerin çıkarları adına hareket ederek Arapları topraklarından attı ve bu toprakları Yahudi yerleşimcilere verdi, sonra da Araplardaki hoşnutsuzluğu yatıştırmak adına onları Yahudi yerleşimcilere karşı kışkırtarak toplumlar arası anlaşmazlıkların, düşmanlıkların ve nefretin ilk tohumlarını atmış oldu ve bu sayede de ülkeyi yönetmek için her ikisine hükmederek onları zayıflattı. Britanya Mısır’a ne yaptı? Orada tüm yerel nüfus seksen yıl boyunca, köle emeği kullanarak devasa piramitler inşa eden Mısırlı firavunlarınkinden daha ağır ve yıkıcı olan İngiliz kapitalistlerin ağır boyunduruğu altında inleyip durdu. Britanya Çin’de ne yaptı? Britanya, diğer ortağı emperyalist Japonya ile birlikte, bu muazzam ülkeyi sömürgeleştirdi, 300 milyon insanı afyonla zehirledi ve onlara zulmetti.158 Japon birliklerin uyguladığı emsalsiz vahşet devrimciliğin mayalanmasını sağladı. Halkın söküp attığı eski despotları yeniden güçlendirerek milyonlarca Çinlinin hürriyetlerine kavuşmalarını önlemek için çabaladı ve onları despotizmin boyunduruğu altında tutmak suretiyle zulüm ve sefaleti sürdürme imkânı bulmuş oldu. Britanya, bin yıllık kültürü ile ışıldayan Kore’ye ne yaptı? Japon emperyalistlerin eliyle ülkeyi parçaladı, bugün ülke ateş altında ve Kore halkı kılıç zoruyla İngiliz ve Japon kapitalistlerine teslim olmuş durumda. Britanya Afganistan’a ne yapıyor? Emir’in hükümetine rüşvet vererek halkı azamî köleliğe, sefalete ve cehalete mahkûm ediyor, ülkeyi çölleştirmek için uğraşıyor, bu çölün Birtanya’nın zulmettiği Hindistan’ı her türlü saldırıdan korumasını istiyor. Britanya Ermenistan ve Gürcüstan’a neler yapıyor? Satın aldıkları altının verdiği güçle taşnak ve menşevik Hükümeti esaret altına aldığı işçi ve köylüleri terörize ederek onlara zulmediyor, onları burjuva esaretinden kurtulmuş olan Azerbaycan ve Rusya halklarına karşı savaşmaya zorluyor. Emperyalist Britanya Türkistan, Hive, Buhara, Azerbaycan, Dağıstan ve Kuzey Kafkasya içlerine kadar nüfuz edebiliyor ve ajanları her yere saldırırarak mazlum halklaİngiliz Hükümeti 1840-42 arasında yaşanan Afyon Savaşı’nın sonucunda elde ettiği zaferi, afyonun yasak olduğu Çin’i İngiliz Hindistan’ından ilâç ihraç etmeye zorlamak ve çeşitli ekonomik haklara kavuşmak için kullandı.
158

156

rın kanı ve teri pahasına elde edilen İngiliz altınını cömertçe dağıtıyor. Bu ajanlar her yerde henüz yeşermekte olan devrimci hareketlerle mücadele etmek için tiranların, despotların, hanların ve toprak ağalarının safını tutuyorlar, ne pahasına olursa olsun halkları zulme, yokluğa, sefalete ve cehalete mahkûm etmek için uğraşıyorlar. Zulüm ve yıkım, yokluk ve cehalet Doğu halkları arasında emperyalist Britanya’nın zenginleşmesine hizmet ediyor.

Doğu Halkları! En geniş, en zengin ve en verimli topraklar size ait; tüm insanlığın beşiği olan bu topraklar sadece kendi insanını değil tüm Dünya nüfusunu besleyecek niteliktedir. Ancak tam tersine her yıl on milyon Türk, İranlı ve Hint işçi ve köylüsü bir lokma ekmek ya da bir iş bulmak için geniş ve verimli vatanlarından çıkıp yabancı ülkelerde yaşama imkânları bulmayı çalışıyor.
Bunu yapmalarının nedeni, toprak, para, bankalar, fabrikalar ve atelyeler dâhil her şeyin İngiliz kapitalistlerin mülkiyetinde olmasıdır. Halklar kendi vatanlarının efendileri değildirler, hiçbir şeyi yönetmeye cesaretleri olmadığı gibi, yabancılar yani İngiliz kapitalistleri tarafından yönetilmektedirler. Bugüne dek yaşanan budur. Savaştan önce emperyalist Bitanya neyse savaştan sonra da odur. Alman, Fransız ve Rus emperyalist yağmacılar kılığında çeşitli rakipleri olduğu dönemde, av hayvanından tepki göreceğinden korktuğu için Doğu ülkelerinin sırtına pençesini geçirmeye çekiniyordu. Ancak şimdi tüm rakiplerini yenip onları güçsüz bırakan emperyalist Britanya Avrupa ve Asya’nın tek efendisi olur olmaz, Britanya’ya hükmeden kapitalistlerin iştahları kurtlar gibi kabaracak ve sınır mınır tanımadan, utanma nedir bilmeden obur dişlerini ve pençelerini Doğu halklarının kanayan gövdesine geçirecektir. İngiliz sermayesi Avrupa’da kısılıp kaldığını, yeterince büyümesine rağmen yatırım yapacak yer bulamadığını düşünmektedir: bunun yanında devrimci bilinç aracılığıyla aydınlanan Avrupalı işçiler kötü birer köle hâline gelmişlerdir: hiçbir şey için çalışmak istememekte, sadece iyi ücret talep etmektedirler. Sermayenin geniş bir hareket alanı bulabilmesi, daha iyi kâr elde edebilmesi, Avrupalı işçilerin ağzına bir parmak bal çalarak onlardaki devrimci ruh hâlinin yok edilebilmesi ve eğer mümkünse, emekçi kitleleri yönlendiren liderlere rüşvet verilmesi için İngiliz sermayesi taze topraklara, taze işçilere, yani oy hakkı gibi haklardan mahrum olan kölelere ihtiyaç duymaktadır. Dahası İngiliz kapitalistler bu taze toprakları Doğu’daki ülkelerde bulduklarını ve bu haklardan mahrum, sesi çıkmayan işçi kölelerin Doğulu halklar olduğunu düşünmektedirler. İngiliz kapitalistler Türkiye, İran, Mezopotamya, Arabistan ve Mısır’ı ele geçirmek, bu sayede de borç batağına batmış, fukara köylülerden cüzî miktarda paralar karşılığında toprakları satın alıp herkesi bu topraklardan sürmek niyetindedirler. Tek amaçları bu toprakları malikâne ve plantasyonlara dönüştürmek ve topraksızlaştırılan Doğulu köylüleri işçi köleler olarak çalıştırmaktır. Türkiye, İran ve Mezopo-

157

tamya’da açlık ve sefalet içindeki Türk, İranlı ve Arap emekçilerin ucuz emeğini sömürerek fabrikalar kurmak, demiryolları inşa etmek ve madenleri işletmek istemektedirler. Fabrikaların ürettiği ucuz ürünler aracılığıyla, Doğu’daki şehir nüfusunun büyük bir bölümünü teşkil eden zanaatkârları ve yereldeki milyonlarca el işçisini yok etmek ve onları işsiz bırakmak suretiyle sokaklara fırlatıp atmak niyetindedirler. Ticaretle uğraşan büyük şirketler kurarak yereldeki küçük ticareti yok etmek, onları sokaklara, emek-gücünü satmaktan başka tercihi olmayan proletaryanın saflarına fırlatıp atmak istemektedirler. İngiliz kapitalistler, tüm köylülerin, zanaatkârların ve tüccarların ekonomik faaliyetini yıkıma sürüklemek ve onları kendi plantasyonlarında, fabrikalarında ve madenlerinde aç köleler olarak çalışmaya mecbur etmek için Doğu halklarını proleterleştirmek niyetindedirler. Bunu gerçekleştirerek insanların sağlığını tahammül ötesi emek koşulları ile mahvedip onları ölüme mahkûm etmek ve Doğu’nun köleleştirilmiş halk kitlelerinin kanını ve terini emmek istemektedirler. İşçilerin teri ve köylülerin kanı onlar için artık değer, kâr ve ışıl ışıl yanan altın anlamına gelmektedir. İşte bu, Britanya’nın Doğulu halklar için hazırladığı gelecektir. Sadece kırk milyonluk bir nüfusa sahip olan Britanya’da zalimler nüfusun sadece kırkta biri ve geriye kalan 39 milyonu ise mazlum, sömürülen işçi ve köylüler oluşturuyorlar, oysa bu ülke, Dünya’nın neredeyse yarısından fazlasını teşkil eden ve 800 milyonluk nüfusa sahip olan Doğu’yu köleleştirmek istiyor. Bir İngiliz burjuvazisi 39 İngiliz işçisini, buna ek olarak da, İran, Türkiye, Mezopotamya ve Mısır’da 2000 işçi ve köylüyü kendi adına çalışmaya zorluyor. Sonuç olarak 2040 aç ve cefâlı insan hayatın hiçbir güzelliğinden istifade edemeden bir asalak, yani bir İngiliz kapitalisti için çalışıyor. Bu türden bir milyon sömürücü, İngiliz banker ve sanayici utanma, vicdan ve korkudan mahrum olarak bu amaç doğrultusunda hareket ediyor. Ellerinde daha fazla kâr için sınırsız bir susuzluk ve açgözlülükten başka bir şey yok! 800 milyon insanın yaşadığı yıkım, açlık, kan, ölüm ve zulüm onlar için bir şey ifade etmiyor. Tek mesele kâr, tek hedef daha fazla kazanç! Bu kâr ve kazanç uğruna İngiliz emperyalistleri Doğu halklarının boğazına sıkı sıkıya sarılıyorlar ve yeniden onlar için karanlık bir gelecek tasarlıyorlar. Tam bir yıkım, sürekli kölelik, haksızlık, zulüm ve sınırsız sömürüden oluşan bir gelecek; Britanya’daki hükümet iktidarda kaldığı, emperyalist Britanya gücünü muhafaza ettiği ve Doğu ülkelerindeki hâkimiyetini sabitleştirdiği takdirde Doğu halklarını böylesi bir gelecek bekliyor. Bir avuç sefil İngiliz banker Doğu’nun milyonlarca işçi ve köylüsünü mahvetmek için uğraşıyor. Ancak bu gerçekleşmemelidir! İngiliz kapitalistleri, emperyalist Britanya’nın efendileri karşısında, tüm Dünya’yı ve insanlığı her türlü sömürü ve zulümden kurtarmayı amaç olarak belirlemiş Komünist Enternasyonal’e ve devrimci işçilerin birliğine ait kızıl bayrak altında birleşen Doğu’nun işçi ve köylülerinin örgütlü gücü yükseliyor.

158

Birinci Doğu Halkları Temsilcileri Kurultayı tüm Dünya’ya ve Britanya’nın kapitalist efendilerine şunu ilân ediyor: bu olmayacak! Siz köpekler Doğu halklarını mahvedemeyeceksiniz, siz bir avuç zalim, yüz milyonlarca Doğulu işçi ve köylüyü kör olası köleliğe mahkûm edemeyeceksiniz. Yutabileceğinizden daha büyük bir parçayı kopardınız ama bu lokma sizi boğacak! Doğu halkları uzun bir zamandır cehaletin karanlığı içinde kendi baskıcı efendilerinin ve yabancı kapitalist işgalcilerin esareti altında ilerleme kaydedemediler. Fakat Dünya genelinde yaşanan çelişkinin gümbürtüsü ve Rusya’daki Doğulu halkları yüzyıllık kapitalist köleliğin zincilerinden kurtaran Rus işçi devriminin sebep olduğu fırtına halkları yüzlerce yıllık uykudan uyandırarak onların ayağa kalkmalarını sağladı. Onlar uyanıyorlar ve kutsal savaşa, gazavata kulak veriyorlar: bu çağrı bizim çağrımızdır! Bu çağrı, Komünist Enternasyonal’in bayrağı altında toplaşan Batı devrimci proletaryası ile birleşen Birinci Doğu Halkları Temsilcileri Kurultayı’nın çağrısıdır. Bu nedenle, tüm Doğu halklarına mensup emekçi kitlelerin temsilcileri olarak bizler: Hindistan, Türkiye, İran, Mısır, Afganistan, Belücistan, Kaşgar, Çin, Hintçini, Japonya, Kore, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Dağıstan, Kuzey Kafkasya, Arabistan, Mezopotamya, Suriye, Filistin, Hive, Buhara, Türkistan, Fergana, Tataristan, Başkırtistan, Kırgızistan vd. aramızda kurduğumuz kırılması mümkün olmayan birlik dâhilinde, bizim halklarımızı cihada çağıran Batı devrimci işçileri ile birleştik. Şimdi diyoruz ki:

Doğu halkları! Hükümetlerinizden sık sık cihat çağrısı duydunuz ve sizler de bu çağrılara kulak asarak Peygamber’in yeşil bayrağı altında bir araya geldiniz ancak sadece kendisi için yol arayan efendilerin çıkarlarına hizmet eden tüm o cihatlar hileliydi; sonuçta siz işçi ve köylüler söz konusu savaşların ardından daima kölelik ve yokluk içinde kaldınız. İyi şeyleri hep başkaları için elde ettiniz ama onların hiçbirisinden kendiniz için tat alamadınız.
Şimdi biz sizi Komünist Enternasyonal’in kızıl bayrağı altında, ilk kez kendi varlığınız, hürriyetiniz ve kendi hayatınız için gerçekleştirilecek gerçek bir cihada çağırıyoruz! Avrupa’daki son güçlü emperyalist yırtıcı hayvan olan Britanya, karanlık kanatlarını Doğulu Müslüman ülkelerin üzerine doğru açıyor, Doğu halklarını kölelere ve ganimete dönüştürmek istiyor. Kölelik! Korkunç bir kölelik, yıkım, zulüm ve sömürü Britanya tarafından Doğu halklarına taşınıyor. Doğu halkları kendinizi bundan kurtarın! Kafanızı kaldırın ve bu av hayvanına karşı dövüşün! Tek bir beden olarak işgalci İngilizlere karşı cihada katılın! Ayağa kalkın, Hintliler açlıktan ve tahammülü zor köle emeğinden bıkıp usandılar! Ayağa kalkın, Anadolu köylüsü vergiler ve tefecilik yüzünden yıkılmış durumda! Ayağa kalkın, İranlı köylüler (rayat) mülk sahipleri (mülkdar) tarafından eziliyorlar!

159

Ayağa kalkın, Ermeni emekçi kıraç tepelere sürülüyor! Ayağa kalkın, Araplar ve Afganlar çölün kumları içinde kayboluyorlar ve İngilizler tarafından Dünya’nın geri kalan kısmı ile ilişkileri kesiliyor! Ayağa kalkın ve ortak düşmanımız olan Britanya emperyalizmine karşı savaşın! Cihat bayrağını yükseltin! Bu, Doğu halklarının kurtuluşu, insanlığın zalim ve mazlum halklar biçiminde ayrışmasına son verilmesi ve konuştuğu dil, sahip olduğu deri rengi ve inandığı din ne olursa olsun, tüm halk ve ırklar arasında gerçekleşecek tam eşitlik için verilen bir cihattır. Ülkelerin gelişmiş-geri kalmış, bağımlı-bağımsız ya da metropol-sömürge olarak ayrışmasına son vermek için cihada! Tüm insanlığı kapitalist ve emperyalist boyunduruktan kurtarmak, bir halkın diğeri üzerinde uyguladığı her türlü zulüm ve insanın insana uyguladığı her türlü sömürü biçimine son vermek için cihada! Avrupa’daki kapitalizmin ve emperyalizmin son kalesine, deniz ve karadaki korsan ve haydut ağına ve Doğu halklarına zulmeden yaşlı İngiliz emperyalizmine karşı cihada! Tüm Doğu halklarının, Britanya’nın köleleştirdiği milyonlarca Doğulu işçi ve köylünün hürriyeti, bağımsızlığı ve mutluluğu için cihada! Doğu halkları! Bu cihatta Doğu’nun tüm devrimci işçileri ve tüm mazlum köylüleri sizinle birliktedir. Onlar sizinle birlikte kazanacak, sizinle birlikte savaşıp sizinle birlikte öleceklerdir. Bunu ilk defa Doğu Halkları Temsilcileri Kurultayı söylüyor. Yaşasın Doğulu ve Batılı işçi ve köylülerin birliği, yaşasın sömürüye ve zulme maruz kalan tüm emekçilerin birliği! Yaşasın birleşik hareketin savaştaki kurmay heyeti, Komünist Enternasyonal! Emperyalist Britanya’ya karşı Doğu halklarının ve tüm Dünya emekçilerinin başlattığı cihat söndürülemez bir yangına dönüşsün.

Başkanlık Kurulu Onur Üyeleri
Radek (Rusya), Béla Kun (Macaristan), Rosmer (Fransa), Quelch (Britanya), Reed (Amerika), Steinhardt-Gruber (Avusturya), Jansen (Hollanda), Şablin (Balkan Federasyonu), Yoşiharo (Japonya). Kurultay Başkanı Zinovyev.

Başkanlık Kurulu Üyeleri

160

Ruskulov, Abdürraşidov, Kariyev, (Türkistan); Mustafa Suphi (Türkiye); Wang (Çin); Karid (Hindistan); Mollabekcan, Rahmanov (Hive); Muhammedov (Buhara); Korkmazov, (Dağıstan); Digürov (Terek Bölgesi); Aliyev (Kuzey Kafkasya); Kotsanyan (Ermenistan); Nerimanov (Azerbaycan); Yenikeyev (Tatar Cumhuriyeti); AmurSanan (Kalmuk Cumhuriyeti); Maharadze (Gürcistan); Haydar Han (İran); Ağazâde (Afganistan); Narbutabekov (Taşkent); Mahmudov (Fergana); Tahsin Bahri, Hafız Mehmet (Anadolu); Kuleyev (Transkafkasya); Niyaz Kulu (Türkmenistan); Kara Taci (Semerkant); Nazır Sıtkı (Hindistan); Sedadceddin Kardaşoğlu (Dağıstan); Elçiyev, Musayev (Azerbaycan); Azim (Afganistan); Abdülayev (Hive). Ostrovski, Kurultay Sekreteri.

161

Avrupa, Amerika ve J a p o n y a İ ş ç i l e r i n e Ç a ğ r ı 159

Britanya, Amerika, Fransa, İtalya, Japonya, Almanya ve diğer ülkelerin işçileri! Burada milyonlarca Doğulu emekçinin temsilcileri bulunuyor. Onların sesine kulak verin. Onların kederli sesleri Türkiye, İran, Çin, Mısır, Afganistan, Buhara ve Hive’den, Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş ülkelerinden geliyor! Onlarca yüzlerce yıldır sessizlik içinde yaşadık. Sizler bizim sesimizi duymadınız ve kimse bizden size bahsetmedi, nasıl yaşadığımızı, sizin efendilerinizin hükümranlığında ne tür acılar çektiğimizi kimse size söylemedi. Efendileriniz, Avrupalı ve Amerikalı fabrika sahipleri huzur içindeki köy ve kasabalarımızı paramparça etti, bizleri yüzyıllar boyunca yağmaladı, emeğimizin yarattığı herşeyi bizden çaldı ve aldıklarını Avrupa’ya yolla-

Kommunisticheskiy Internatsional (Komünist Enternasyonal), Sayı: 15 [Aralık 1920], st.: 3151-56.
159

162

yarak kendi hayatlarını ve evlerini bizim eski çağlardan beri kendi ellerimizle ürettiğimiz ürünlerle süsledi. Bizi tam anlamıyla köleleştirdi. Eskiden kendi zenginlerimize, yani toprak ağalarına, köle sahiplerine, sultanlara, emirlere, hanlara ve mihracelere haracımızı öderken, şimdi Avrupalı köle sahiplerinin kırbaçlarını sırtımızda hissediyoruz. Avrupalı kapitalistlere ait plantasyonlarda çalışmaya zorlanıyoruz. Bizim terimiz toprağa akıyor ama onlar istedikleri şekilde daha ucuz fiyata pirinç, çay, şeker, tütün ve kauçuk temin ediyorlar. Çocuklarımız esaretin içine doğup ölüyor. Çıkarlarına uygun düşerse, patronlarınız çocuğu anneden, kadını kocasından ayırıp onları bir ülkeden diğerine savurup atıyorlar. Onlar Avrupa’ya ait bilgiyi ve bilimi bizim ülkelerimize yaydıklarını söylüyorlar fakat gerçekte yaydıkları ise afyon ve votka oluyor ki bu sayede Asya ve Afrikalı köle yüreğinde acı kanamaya başladığında tahammülü zor olan hayatını kolayca unutabiliyor ve zincirlenmiş ellerini köle sahiplerine karşı kaldırmaya cesaret edemiyor. Sizin patronlarınız Avrupalı kapitalistler bizim köle sahiplerimizi desteklediler ve bize göz kulak olmaları için onları bekçi köpeği olarak kullandılar. Fakat yereldeki yöneticinin kırbacı yetersiz kaldığında silâhlı adamlarını gönderdiler, bizi kendi yasalarına ve yöneticilerine mahkûm edip kelimenin tam anlamıyla köleleştirerek ülkelerimizin bağımsızlığını yok ettiler. Bu noktada sömürgeci bir yönetimle amaçlarının bizi gelecekteki bağımsız günler için eğittiklerini iddia etti fakat Doğulu emekçilerin bilgilenme süreci dışında hiçbir mevzuya karşı gerçek manada mücadele etmedi. Bizim için yeterli olacak sayıda zindanları ve kışlaları vardı fakat Asyalı çocukların beyaz insanın değerli ve iyi ne varsa keşfettiği şeyleri öğrenmesi için okullar inşa etmedi. Bizleri ikinci sınıf ırklar olarak gördü, beyaz insanların yolculuk esnasında kullandıkları trenlere binmemizi ya da onlarla aynı masada yemek yememizi yasakladı. Sahip olduğumuz yaraları görmediniz, keder ve yakınma yüklü şarkılarımızı duymadınız, bizim insan değil sığır olduğumuzu söyleyen kendi zalimlerinize inandınız. Kapitalistlerin köpeği olan sizler bizi kendi köpeğiniz olarak gördünüz. Sizin kapitalistleriniz tarafından tahliye edilen köylerden kaçıp bir lokma ekmek için Amerika’ya gelen Çinli ya da Japon köylülerini protesto ettiniz. Kurtuluşun ortak hedefi doğrultusunda onlarla birlikte savaşmak adına onlara dostça yaklaşıp onları eğitmek yerine cehaletimizi yüzümüze vurdunuz, kendi hayatlarınızı bize kapattınız ve size ait sendikalara bizi almadınız. Sosyalist partiler kurduğunuzu, enternasyonal bir işçi birliği oluşturduğunuzu duyduk, fakat bu partiler ve Enternasyonal bizlere sadece şunları söyledi: İngilizlerin Hindistan’da cadde ortasında öldürdüğü, Avrupalı kapitalistlerin kurduğu birleşik güçlerin Pekin’de katlettiği ve Filipinler’de ekmek talebine Amerikalılar’ın kurşunla cevap verdiği halklar olarak bizlerin gönderdiği temsilcileri kabul etmediklerini ifade ettiler. Dahası emekçi insanların birliğine tüm kalpleriyle susamış olan bizler sizin Enternasyonal’inizin eşiğinde bekletilip sorgudan geçirilirken, sözde bizi kendinizle eşit kabul eden siz gerçekte bizi ikinci sınıf bir ırk olarak gördünüz.

163

Büyük kasırga altı yıl önce başladı. Tüm Dünya’nın kapitalistleri daha fazla köleye kim sahip olacağı, Asya ve Afrika’da en geniş toprağı kimin ele geçireceği gibi konularda birbirine girdi. Siz Avrupa ve Amerika’nın işçileri, ülke toprağında bir karış dahi hakkınız bulunmamasına, o toprağı ıslattığınız terin sahibi bile siz değil patronlarınız yani sömürücüler olmasına rağmen, bu hırsızların savaşını kendi savaşınız, kendi ülkelerinizin bağımsızlığı için verilen bir savaş olarak kabul ettiniz. Hem size hem de bize düşman olan bu savaşa girme konusunda bize güç kullanması için fabrika sahiplerinize ve bankerlerinize yardım ettiniz. Avrupalı askerlerin süngüleri Faslı ve Cezayirli köylüleri Flanders, Normandiya ve Champagne gibi savaş alanlarında ölmeye zorladı, Hindistan köylülerini Mezopotamya ve Arabistan çöllerinde kurşun, soğuk ve hastalıktan gebermeye, Arap köylüleri Türkler’e karşı savaşan yayılmacı İngiliz güçlerine ağır işçilik altında katkı sunmaya itti. Yük devesine dönüştürülen Hintli köylülere beyaz askerler için Mezopotamya’ya sırtlarında mermi taşıttılar. Avrupalı kapitalistlerin altını için Çinli Annamit (Vietnamlı) işçileri Rusya ve Fransa’ya satıldı ve sizlerin ölüme gönderildiği siperlerde ve yine sizin katledilmeniz için cephane üreten fabrikalarda çalıştırıldılar. Bizim kanımız ve terimiz sizinkilerle aynı kanalda buluştu fakat aynı savaş alanında aynı ölüm gecesinde anayurdumuzu arzulayarak ölsek bile sarı ve siyah insan sizin kardeşiniz olarak görülmedi, aksine kimsenin ölüsüne iç çekmediği ya da gözyaşı dökmediği vahşi bir köle olarak görüldü. Fakat evlerimizde nehirlerin, denizlerin ve dağların ötesinde toprağa düşen kocalarımız ve ölen babalarımızın çocukları, ekmeklerini kazanan insanlar kaybettikleri için ağladılar. Savaş bitti, adalet ve demokrasi, mazlum halkların kurtuluşu gibi bayraklar altında bu savaşı sürdüren efendilerine ve bize ait maske düştü. Hindistan şehirlerinde artık süngü, kılıç ve makineli tüfekler konuşuyor. Amritsar’da sizin General Dyer makineli tüfeklerle masum Hintli yurttaşları vurabiliyor yerde karınları üzerinde sürünmelerini emredebiliyor. Fakat İngiliz Parlamentosu’nda tek bir İşçi Partisi milletvekili bu katilin darağacına gönderilmesini talep etmiyor. Mezopotamya’da İngiliz kapitalistler Amritsar kurbanlarının yurttaşı olan 8000 Hintli askeri Arapları sindirmek için kullanıyorlar ve bu sayede onların Musul’daki petrol dâhil ülkedeki zenginliklerden mahrum kalmasını sağlıyorlar. İzmir’de gene İngiliz kapitalistlerince görevlendirilen Grek askerleri gözü dönmüş caniler gibi ortalığı yakıp yıkıyorlar ve Türkleri katlediyorlar. Güney Anadolu’ya Fransız süngüsü hükmediyor. Suriye’de zorba Fransız generali yeni yeni kendini bulan bağımsız Suriye’yi tek darbede yerle bir ediyor. İngiliz Hükümeti iki milyon Sterlin’e İran’ı bir avuç hainden satın alıyor ve sayede ülkeyi İran ve Rus emekçi halkına karşı bir kaleye dönüştürme imkânı buluyor. Savaştan önce olduğu gibi Cezayir, Trablus ve Annam’da Fransız generallerin mutlak hâkimiyeti sürüyor. Kuzey Çin ve Kore’de Japon jandarmalar ve subaylar hürriyet adına en ufak bir umut besleyen herkesi ya vurarak ya da asarak öldürüyor. Bu savaş boyunca toprağa dökülen Asya ve Afrikalı işçi ve

164

köylülerin kanı hürriyet ağacı yerine hürriyet için dövüşenler için kurulan darağaçlarını suluyor. Fakat darağaçlarının gıcırtısı ve yenilen kırbaçların sebep olduğu iniltilerin arasında yeni çığlıklar da yükseliyor; köleci güçlere karşı silâhlanan insanların ayak seslerini ve ayaklanan Rus işçi ve köylülerinin kurduğu Kızıl Ordu’nun patlattığı topların çıkardığı gümbürtüyü duyuyoruz. Onların Rus kapitalistlerine ve toprak ağalarına karşı muzaffer olduklarını duyunca kalbimizi büyük bir sevinç ve aşağılanan, horlanan emekçi insanların yüreklerinde yeterli gücü bulduklarında onların esarete son verip emek ve hürriyet çağını başlattıklarına dair bir kesinlik hissi kaplıyor. Rus işçi ve köylülerinin başlatmış olduğu bu savaşta patlayan silâh sesleri arasında sizin sesinizi, Almanya, Avusturya ve Macaristan işçilerinin sesini duyuyoruz. Sizin de silâhlanıp köleci güçlere karşı ayaklandığınızı haber alıyoruz. Her ne kadar düşmanınız size karşı henüz muzaffer konumda bulunsa da, biz nihaî zaferin sizin olacağına eminiz. İtalya kentlerinde yüzbinlerce işçinin İtalyan kapitalistlerine ait süngülere karşı başlattığı direnişin seslerini duydukça umutlanıyoruz. Kalplerde giderek büyüyen ateşten ürken ve açığa çıkan büyük öfkeden korkan zengin Fransızlar’ın hükümeti tarafından atıldıkları zindanlarda Fransız işçilerinin çığlıklarını duyuyoruz. Ardından halkları mahveden, Dünya’yı soyup soğana çeviren ve huzurlu hayatları yok eden İngiliz kapitalizmine ait kalenin duvarlarını döven İngiliz işçilerin yükselen dalgasının sebep olduğu gürültü bize ulaşıyor! Muazzam bir sevinç ve ilhamla bu sesleri dinliyor, o noktada içimizde sizin mücadelelerimiz birleştiği takdirde çekilen eziyetlerin kısa sürede sona ereceğine dair bir inanç içimizi sarıyor. Sizin sadece kendi zaferiniz ve kurtuluşunuz için savaşacağınıza; kendi ayak ve kollarınızdaki zincirleri söküp atarken bizdeki zincirlere dokunmayacağınıza inanmıyoruz. Aksine, efendilerinizin Doğulu emekçilerle ilgili olarak içlerinize yüklediği horgörüyü kirli bir gömlek gibi çıkartıp atacağınıza, sarı ve siyah ırka mensup işçilerle beyaz işçiler arasındaki duvarları yıkacağınıza inanıyoruz. Sadece Avrupa ve Amerika işçileri ile Asya ve Afrikalı emekçi kitlelerinin ortak zaferi bugüne dek bir avuç zengin insan için çalışmak zorunda olanların kurtuluşunu sağlayabilir. Eğer bizim esaret ve kölelik koşullarına terk edilmemiz konusunda ilgisizseniz, yakın bir zamanda siz de aynı esaret ve kölelik koşullarına mahkûm olacaksınız; bu yüzden bizi zincirlere bağlı biçimde zindanda bırakmak için Doğu’da ve Güney’de cezaevi müdürleri ve av köpekleri yetiştirmek zorunda kalacak, ordularınızı bizi demir ökçe altında tutmak için teyakkuz halinde tutacaksınız, bu amaçla generallerinize ve valilerinize üst düzey yetkiler verecek ve onları bizim gibi beyaz olmayan milletleri kontrol altında tutma konusunda eğiteceksiniz, dahası kısa bir zaman sonra bu güçlerin ellerindeki süngüler size çevrilecek, Asya ve Afrika’da biriken zenginlik kullanılarak sizler yeniden geçmişteki kölelik düzenine döneceksiniz. Eğer şimdi bizi unutursanız bu hatayı kısa zamanda ödeyecek, kollarınızdaki zincirleri hissettiğinizde bizden söküp atmadığınız zincirleri hatırlayacaksınız.

165

Sizler bizim kurtuluş mücadelemize katkı sunmadan özgürleşemezsiniz. Kapitalistlerin elinde olan bizim ülkelerimize ait zenginlik sizin köleleştirilmeniz için kullanılacak bir araca dönüşecektir. İngiliz kapitalist Hintli, Mısırlı ve Türk köylülerini özgürce sömürüp onları soyduğu ve İngiliz Ordusu’nda hizmete koştuğu sürece İngiliz işçileri sindirmek için kendisine yeterli zenginliğe ve cellâtlara daima sahip olacaktır. Biz ayaklanmadan Dünya proletaryası Dünya sermayesine karşı zafer elde edemez. Bizimle birlik yapmadan sizin iktidarı kapitalistlerin elinden zorla almanız mümkün olmadığı gibi, bizim de sizinle birleşmeden iktidarı ele geçirmemiz imkânsızdır. Avrupa’daki kapitalist ülkeler kendi işçileri için yiyecek, giyecek ve ayakkabı üretmeye yetecek miktarda buğday ve hammadde üretememektedir. Bizim ülkelerimiz, Doğu ve Afrika’daki ülkeler, buğday ve hammadde gibi konularda zengin durumdadır. Bu buğday ve hammadde olmazsa işçiler zaferin ardından açlıktan ölebilirler, bu yüzden Afrika ve Asya’daki emekçilerle birlik olmalı, onlara yardım edip onların sevgi ve güvenini kazanmalıdır. Aramızda kurulacak bir birlikle sizler yenilmez bir güç elde edeceksiniz. Birbirimizi besleyecek, giydirecek, ortak kurtuluş fikri ile yanıp tutuşan savaşçılardan oluşan ordular kuracağız. Bu ortak mücadele, bize ve size ait kanla lekelenmiş bir enternasyonal olan, tüm Dünya emekçilerinin ortak çıkarlarına ihanet edip emperyalizme hizmet ederek rezil bir hâl alan İkinci Enternasyonal’den kopmuş Üçüncü, Komünist Enternasyonal’in çağrısı ile başladı. Komünist Enternasyonal bize kapitalistlere karşı ortak cihat sloganını sunmakla kalmamış, ayrıca bizi onlarca yıl boyunca kapitalistler için çalışmış ama bir yandan da zalimlere karşı mücadele etmeyi öğrenmiş Rusya, Türkiye, İran ve Tatar işçilerinin biraraya geldiği Bakû’de bir toplantı düzenledi. Burada, Bakû’de, Avrupa ve Asya arasında uzanan sınırda Asya ve Afrika’daki on milyonlarca işçi ve köylünün temsilcileri tüm Dünya’ya yaralarını, sırtlarındaki kırbaç izlerini, ayak ve ellerinde zincirlerin bıraktığı hatıraları gösterdi. Ardından geçmişte birbirimize karşı kullandığımız hançerlerimizi, revolverlerimizi ve kılıçlarımızı havaya kaldırıp onları kapitalistlere karşı kullanacağımıza dair söz verdik. Siz Asya ve Avrupa işçilerinin, Komünist Enternasyonal’in tüm emekçilerin kardeşçe yardımlaşması üzerine kurulu olan ortak mücadele ve yeni bir ortak hayat için açtığı bayrak altında bizimle birleşmesine yürekten inandığımızdan, Komünist Enternasyonal’in rehberliğinde devrimci mücadele içindeki tüm kardeşlerimizi biraraya getirecek ve bu sayede her renkten emekçiyi ayaklandıracak, onları örgütleyerek esaret kalelerine saldırtacak bir örgütlenme anlamında Propaganda ve Eylem Komitesi’ni kurduk. Britanya, Amerika, Fransa, İtalya, Japonya, Almanya ve diğer ülkelerin işçileri! Ayaklanmalarla beslediğiniz kavgada size yardım etme sözü veren ve kendi kavgası için kardeşçe yardımlar bekleyen isyan halindeki milyonlarca Doğulu halka mensup temsilcilerin sesine kulak verin. Kölelik ve esaretle yüklü yüzlerce yıla rağmen, kardeşlik duygularınıza olan inançla ve hiçbir renk, din ya da milliyet ayrımı yapmaksızın tüm insanlığın kurtuluşu anlamına gelecek zaferinize olan güvenle yüzümüzü si-

166

ze dönüyoruz. Size olan bu güvenimize, mücadelemizin karanlığa ve cehalete karşı bir mücadele olmadığı, onun yeni, daha iyi bir hayat ve emek, kardeşlik gibi sizin de dayandığınız temeller üzerinden Doğu halklarının gelişmesi için olduğuna dair güvenle karşılık verin. Umarız ki, Asya ve Afrika’daki onlarca, yüzlerce milyon emekçinin yeminimize verdiği cevabın sebep olduğu fırtınayı duyarsınız ve bu fırtına, tüm emekçilerin ortak kurtuluş mücadelesinde patlayan gökgürültüsü ile buluşur. Yaşasın Asya ve Afrika’daki emekçi kitlelerle tüm ülkelerin işçileri arasında tesis edilecek birlik! Yaşasın tüm mazlumların Dünya devrimi! Yaşasın zulüm, sömürü ve vahşet dünyasına karşı elde edilecek zafer! Yaşasın Komünist Enternasyonal! Kurultay başkanı: G. Zinovyev, Sekreter: Ostrovski

167

Milliyetlerine Göre Kurultayın Bileşimi
Stenografi raporuna göre

168

Not:
Yukarıda aktarılan kayıt raporu eksiktir: Fransızların hazırladığı rapora göre yüzden fazla delege anket formunu dolduramamıştır. 1961’de Rusya’da yayınlanan kurultay ile ilgili kitapta G.N. Sorkin, başlangıçta kurultayın 3280 delege katılımına göre plânladığını ve arşivlerden bulduğu isim listesinin 2050 olduğunu söylemektedir. Tüm isimlerin ilk oturuma katılamamış olma ihtimâli üzerinde durulabilir. Sorkin’e göre, aynı kaynak arşiv, parti üyesi olarak katılan delegelerin sayısının 1926 olduğunu göstermektedir. Katılımcı profili: Komünistler, 1071; Komünist Parti sempatizanları, 334; Genç Komünistler, 31; Partili olmayanlar, 467; Sosyalist Devrimciler, 1; Sol Sosyalist Devrimciler, 1; Anarşistler, 1; Komünist Bundçular160, 11; İranlı devrimciler, 9. 2050 delegenin sosyal konumları: işçiler, 576; köylüler, 495; aydınlar, 437; meslek belirtmeyenler, 542. Delegelerin ülkelere göre dağılımı: Azerbaycan, 469; Kafkasya Dağlık Bölgesi, 461; Türkistan, 322; İran, 202; Gürcistan, 137; Ermenistan, 131; Türkiye, 105; Kırgızistan, 85; Afganistan, 40; Tataristan, 20; Hindistan, 14; Buhara, 14; Hive, 14; Başkırtistan, 13; Kırım, 8; Kalmuk Cumhuriyeti, 8; Çin, 7. Delegelerin milliyetlerine göre dağılımı konusunda Sorkin şu sayıları vermektedir: Azerîler, 336; Türkler, 273; Lezgiler, (muhtemelen Kumuk ve Avarlar gibi Dağıstan’daki tüm milliyetleri içeriyor.) 218; İranlılar, 204; Ermeniler, 160; Gürcüler, 110; Ruslar, 109; Özbekler, 90; Çeçenler, 85; Kırgızlar, 77; Tatarlar, 70; Hintliler, 14; Çinliler, 7; Araplar, 6. Kurultay‘da bunların dışında farklı milliyetlere mensup 291 delege daha bulunmaktadır. Ayrıca kadın delege sayısı 53 olarak gösterilmektedir. Kurultay oturumlarından alınan ve milliyetleri gösteren listede “Persli ve Farisî” olarak gösterilenler muhtemelen Farisî olan ve olmayan tüm İran nüfusuna işaret etmektedir. Azerbaycanlılar. Belirsiz sebeplerden ötürü kurultay raporundaki kayıtta gözükmüyorlar. (Azerbaycanlı ifadesi, Türkmence’nin bir başka biçimini konuşan, Müslüman dinine mensup, o günlerde Rusların kimi zaman yanlışlıkla “Tatarlar” olarak adlandırdıkları Azeri halkını ifade eder. Bu milliyet, Azerbaycan’da çoğunluğu teşkil etmekteyken, Bakû’de azınlıktadır.)

Komünist Bund: (Litvanya, Polonya ve Rusya Yahudi İşçileri Genel Birliği) Bund’un Rus kanadından 1919’da kopan sol kanat liderleri 1917 Ekim Devrimi’ne karşı çıkan, Siyonist olmayan parti; Komünist Bund’un birçok üyesi 1920’de Rusya Komünist Partisi’ne katıldı.
160

169

İranlılar ve Farisiler. Kurultay raporunda bu kategoriye ait veriler belirsizdir. Karışıklık büyük olasılıkla bu kategorinin hem Farisileri hem de diğer Farsça konuşan toplulukları içeriyor olmasından kaynaklanmaktadır. Çeçenler ve İnguşlar. Dağlık Kafkasya’da yaşayan ve Müslüman olan iki halk. 1940’larda birleşik cumhuriyetleri Stalin tarafından tasfiye edildi fakat yeniden kuruldu. Çoğunluğu Hıristiyan olan Ossetyalılar’ın Kafkaslar’ın kuzey yamacında Kuzey Ossetya isminde bir cumhuriyetleri ve Gürcistan’ın içinde özerk bir bölgesi vardır. Kumuklar, Lezgiler ve Avarlar Rusya’daki özerk cumhuriyetler içinde belli bir milliyetin adını taşımayan tek ülke olan Dağıstan’da (Dağlar Ülkesi) yaşayan üç ayrı milliyettir. Kabartaylar, Balkarlar ile ortak bir cumhuriyeti paylaşan ve Kuzey Osetya’nın batısında yaşayan bir topluluktur. Güney Kafkasya (Transkafkasya). Kurultay’da temsil edilen milliyetler arasında Acarlar Gürcistan’ın Batum bölgesi’nden; Kürtler, esas olarak Ermenistan ve Nahcivan’dan ve Abhazyalılar da Gürcistan’ın kuzey batı ucundan gelmiştir. Kürtlerin büyük bölümü İran, Türkiye ve Irak’ta yaşamaktadır. Temsil olunan diğer Sovyetler’e bağlı milliyetlerden Kalmuklar ve Başkırlar Sovyet bölgesinin Avrupa’daki bölümünde; Kırgızlar, Tacikler, Özbekler, (o günlerde Orta Asya’daki kentlerde meskûn olan ve Türkmence konuşan) Sartlar ve (en büyük Türkmen kabilelerinden biri olan) Tekintsiler Asya bölümünde yaşamaktadır. 1924’te sınırların etnik çizgiler göre çizildiği Sovyet Orta Asya’sında Özbekler 1920’de Hive ya da Batı Buhara’da yaşamaktadırlar. Türkmenlerin büyük çoğunluğu (en büyük kabilelerden biri olan Tekeler de içinde olmak üzere) Türkistan’ın Transkafkasya bölgesinde meskûndurlar. Tacikler Doğu Buhara’da ve Afganistan sınırı boyunca uzanan bölgede yaşamaktadırlar. Orta Asya’nın şehirli halklarından biri olan Sartlar geleneksel olarak ticaretle uğraşmaktadırlar. Sovyetlere bağlı olmayan Doğu halklarından Cemşidler ve Hazarlar Afganistan’da yaşayan iki ayrı halktır. Hem Dağ Yahudilerine mensup Kafkas topluluklarından hem de Buhara’daki Yahudi topluluğundan delegeler katılmış olduğu için kurultay bileşiminde görülen Yahudilerin kimlere işaret ettiği açık değildir.

170

EKLER

171

I

Rusya ve Doğu’nun
172

T ü m E m e k ç i M ü s l ü m a n l a r ı n a Ç a ğ r ı 161

Yoldaşlar! Kardeşler! Rusya’da çok önemli olaylar yaşanıyor. Savaş yabancı ülkelerin parçalanması yönünde sonuca ulaşıyor. Dünya halklarını köleleştiren yağmacı güçlerin büyük bir çoğunluğu sendeliyor. Köleliğe ve esarete ait büyük binâ Rus Devrimi’nin indirdiği darbeler yüzünden yıkılmaya hazır durumda. Baskı ve zulmün dünyası son günlerini yaşıyor. Kurtuluş yolunda savaşan halklar için yeni bir dünya doğuyor. Bu devrimin başını Rusya işçi köylü hükümeti, yani Halk Komiserleri Konseyi çekiyor. İşçi, köylü ve asker vekillerinin devrimci sovyetleri tüm Rusya’yı kucaklıyor. Ülkedeki iktidar halkın elinde. Rusya emekçi halkı tek bir arzu ile yanıp tutuşuyor: onurlu bir barış tesis etmek ve Dünya’daki tüm mazlum halklara hürriyetlerini kazanmak verdikleri mücadelede onlara yardım etmek. Rusya bu kutsal davada yalnız değil. Rusya Devrimi’nin kurtuluş için yaptığı büyük çağrı Doğu ve Batı emekçi halkı tarafından sahipleniliyor. Savaştan bıkıp usanmış, barış için yanıp tutuşan Avrupalı halkları ellerini bize uzatıyor. Bugün itibariyle Batı’daki işçi ve askerler emperyalizmin kalelerine saldırarak sosyalizmin bayrağı altına toplanıyor. Yüzlerce yıldır “aydınlanmış” Avrupalı yağmacılar tarafından zulme uğrayan Hindistan bile vekil konseyleri örgütleyerek isyan bayrağını çekiyor ve nefret ettikleri köleliği kökünden söküp atarak kurtuluş mücadelesi yolunda Doğu halkları ile birleşiyor. Kapitalist yağma ve şiddetin saltanatı yıkıma uğruyor. Toprak emperyalist hırsızların ayakları altından kayıyor. Bu olaylar yaşanırken bizler yüzümüzü herşeyden mahrum bırakılan Rusya ve Doğu’nun Müslüman halklarına dönüyoruz.

Yu. V Klyuçnikov ve Andrey Sabanin, Mezhdunarodaya politika noveyshego vremeni v dogovorakh, notakh i deklaratsiyakh (Milletlerarası Çağdaş Politika: Anlaşmalar, Notalar ve
161

Tebliğler), Moskova, Dışişleri Komiserliği Yayınevi, 1926, 2. Cilt, s. 94-96.

173

Rusya Müslümanları, Volga ve Kırım Tatarları, Sibirya ve Türkistan Kırgızları, Kafkasötesi’nin Türkleri ve Tatarları, Kafkasya’daki Çeçenler ve Dağlılar! Camileri ve mabetleri harap edilen, inanç ve gelenekleri Rusya’nın zalim çarları tarafından ayaklar altında çiğnenen siz emekçi halklar! Bugünden itibaren inanç ve gelenekleriniz, millî ve kültürel kurumlarınız artık hür ve dokunulmaz niteliktedir. Hiçbir engele maruz kalmadan millî hayatınızı serbestçe inşa edebilirsiniz. Bu sizin hakkınız. Biliniz ki, devrim ve devrimin organları olan işçi ve köylü ve asker vekillerinden müteşekkil sovyetler diğer tüm Rusya halklarına ait haklar gibi sizin haklarınızı da tüm gücüyle koruyacaktır. Bu devrimi ve onun yetkili hükümetini destekleyin. Doğulu Müslümanlar! İranlılar, Türkler, Araplar ve Hintliler! Hayatları, mülkleri, hürriyetleri ve vatanları açgözlü Avrupalı yağmacılar tarafından birer eşya gibi alınıp satılan siz emekçi halklar! Ülkelerini kendi aralarında bölüştürmek için bu hırsızların savaş başlattığı siz yoksul halklar! Çar’ın İstanbul’un işgali için yaptığı ve görevden alınmış Kerenski Hükümeti tarafından onaylanan gizli anlaşmanın bugünden itibaren geçersiz ve hükümsüz olduğunu ilân ediyoruz. Rus Cumhuriyeti ve ona bağlı hükümet Halk Komiserleri Konseyi yabancı toprakların işgaline karşıdır. İstanbul Müslümanların elinde kalmalıdır. İran’ın parçalanmasını öngören anlaşmanın geçersiz ve hükümsüz olduğunu ilân ediyoruz. Askerî faaliyetler sona erer ermez Rus birlikleri İran’dan çekilecek ve İranlılar’ın kendi kaderini özgürce belirleme hakkı güvence altına alınacaktır. Ermenistan’ı soyan Türkiye’nin parçalanmasını öngören anlaşmanın artık geçersiz ve hükümsüz olduğunu ilân ediyoruz. Askerî faaliyetler sona erer ermez Ermenilerin kendi politik kaderlerini serbestçe belirleme hakkı güvence altına alınacaktır. Köleleştirme siyaseti, Rusya’dan ve O’nun devrimci hükümetinden değil, vatanlarınızı soyup soğana çeviren, yağmalayan ve onları kendilerine ait birer “sömürge”ye dönüştüren Avrupalı emperyalist hırsızlardan bekleyin. Ülkelerinizi soyan ve köleleştiren bu güçleri yıkın! Savaşın ve yıkımın eski düzene ait temelleri sarstığı, emperyalist işgalcilere karşı tüm Dünya genelinde büyük bir öfkenin yükseldiği, en küçük bir kıvılcımın bile devrim ateşini tutuşturduğu, yabancı boyunduruğun sindirdiği ve işkence ettiği Müslüman Hintlilerin bile köleliğe karşı başkaldırdığı günümüzde kimse sessiz kalamaz. Vatanınızdaki eski zalimleri söküp atmak için vakit kaybetmeyin. Artık onların sizin toprağınızı yağmalamasına izin vermeyin. Kendinize uygun gördüğünüz biçimde hayatınızı kurmalısınız. Bu sizin hakkınız çünkü kendi kaderiniz sizin elinizdedir. Yoldaşlar! Kardeşler! Tüm kararlığımızla dürüst ve demokratik bir barış için ilerliyoruz. Bayrağımıza Dünya’nın mazlum halklarının kurtuluşunu yazdık.

174

Rusya Müslümanları! Doğulu Müslümanlar! Dünya’nın yeniden oluşturulması görevinde bizler sizin duygudaşlığınızı ve desteğinizi bekliyoruz.

Halk Komiserleri Konseyi

I I

Sovyet Hükümeti’nin Rusya’daki Halkların
175

H a k l a r ı i l e İ l g i l i T e b l i ğ i 162

İşçi ve köylülerin Ekim Devrimi hürriyet şiarı ile başlamıştır. Büyük toprak sahipleri artık mevcut olmadığı, toprak serbest hâle geldiği için köylüler toprak sahiplerinin hükmü altında olmaktan kurtulmuştur. Generaller seçimle geldiği ve görevlerinden alınabileceği için askerler ve denizciler, despotik generallerin iktidarına karşı hürriyetlerini ilân etmişlerdir. Atelye ve fabrikaların bundan böyle işçilerin denetimine geçmesi yönünde bir ilke belirlendiği için işçiler kapitalistlerin zulüm ve kaprislerinden kurtarılmıştır. Yaşayan ve hayatî olan her şey nefret edilen tüm prangalardan kurtulmuştur. Şimdi geriye yalnızca Rusya halkları, yani baskı ve zulmün geçmiş ve bugündeki kurbanları kalmıştır. Onların hürriyeti bir an önce taahhüt altına alınmalı; hürriyetleri kesin surette ve geri alınamayacak biçimde gerçekleştirilmelidir. Çarlık zamanında Rusya’daki milletler sistematik olarak birbirine karşı kışkırtılmışlardır. Bu siyasetin sonuçları herkes tarafından bilinmektedir: bir yandan kıyımlar ve pogromlar, diğer yandan halkların köleleştirilmesi. Bu utanç verici siyasete geri dönülemez. Bugünden itibaren bu siyasetin yerini Rusya halklarının gönüllü ve samimi birliğine dayalı siyaset almalıdır. İktidarın burjuva Anayasacı Demokratlar’ın eline geçtiği Şubat Devrimi’ni takip eden emperyalist dönemde, açık kışkırtma siyasetinin yerini Rusya’daki halklara yönelik korkakça bir güvensizlik almış, sinsice gerçekleştirilen hile ve provokasyonlar üzerine kurulu bu siyaset, halkların “özgürlüğü” ve “eşitliği” ile ilgili sözlü beyanatlarla örtbas edilmiştir. Bu siyasetin sonuçları da aynı şekilde herkesçe bilinmektedir: milletlerarası öfkenin yoğunlaşması ve karşılıklı güvenin altının oyulması. Yalanlar, güvensizlik, hile ve provokasyon üzerine kurulu, hiçbir değeri olmayan bu siyasete bir son vermek zorundayız. Bugünden itibaren bu siyasetin yerini, Rusya halkları arasında karşılıklı güveni tesis edecek açık ve samimi bir siyaset almalıdır.
162

Klyuçnikov ve Sabanin, a.g.e., s. 90-91.

176

Rusya halklarının samimi ve sürekliliği olan birliği ancak böylesi bir güven temeli üzerine kurulabilir. Rusya halklarına mensup işçi ve köylüler, emperyalist ve ilhakçı burjuvazinin tüm saldırılarına karşı koyabilecek tek bir devrimci örgüt içinde ancak bu tarz bir birlik temelinde kaynaşabilir. Geçtiğimiz Temmuz ayında Sovyetler Kongresi Rusya halklarının kendi kaderlerini tayin hakkını kabul ettiğini ilân etmiştir. Ekim ayındaki İkinci Sovyetler Kongresi, Rusya halklarının bu geri alınamaz hakkını kesin ve kat’i biçimde onaylamıştır. Bu kongrelerin iradesine uyan Halk Komiserleri Konseyi Rusya’daki millet meselesi ile ilgili faaliyetlerini aşağıdaki ilkelerle temellendirmeyi kararlaştırmıştır: 1. Rusya halklarının eşitliği ve egemenliği. 2. Rusya halklarının, ayrılma ve bağımsız devlet kurma da dâhil, kendi kaderlerini serbestçe tayin hakkına sahip olmaları. 3. Millet ya da din temelli her türlü sınırlama ve imtiyazın kaldırılması. 4. Rus bölgesinde ikamet eden millî azınlıklar ve etnografik grupların sınırsız gelişimi. Millet meseleleri ile ilgili bir komisyon kurulur kurulmaz, bu maddelere uygun özel hükümler üzerinde çalışılmaya başlanacaktır.

Joseph Cugaşvili (Stalin), Milletler Komiseri V. Ulyanov (Lenin), Halk Komiserleri Konseyi Başkanı

I I I

Karl Marx’ın Doktrinin

177

T a r i h s e l Y a z g ı s ı 163

Mart 1913

V. I. Lenin

Marx’ın doktrininde en önemli nokta, sosyalist toplumun yaratıcısı olarak proletaryanın evrensel tarihsel rolünü günışığına çıkarmış olmasıdır. Marx’ın bu doktrinini, formüle edildiğinden bu yana cereyan eden olaylar doğrulamış mıdır? Marx bu doktrini ilk olarak 1848’de ortaya atmıştı. Marx ve Engels’in 1848’de yayınlanan Komünist Parti Manifestosu bu doktrinin bugüne dek yapılmış en tam ve en sistematik yansımasıdır. O zamandan bu yana Dünya tarihi belli başlı üç döneme ayrılır: a) 1848 Devrimi’nden Paris Komünü’ne (1871); b) Paris Komünü’nden Rus Devrimi’ne (1905); c) Rus Devrimi’nden günümüze dek süren dönem. Şimdi bu dönemlerden her birinde Marx’ın doktrini nasıl bir kader çizgisi izlemiş, buna bir göz atalım.

1.
Birinci dönemin başında Marx’ın doktrini henüz hâkim olmaktan uzaktır. Sadece sosyalizme ait çok sayıda hizip ve akımdan bir tanesidir. Sosyalizmin hâkim biçimleri temelde bizdeki halkçılığa benzeyen akımlardır: bunların ortak özelliği ise, tarihsel hareketin materyalist temelini anlayamamak, kapitalist toplumdaki sınıflardan her birinin rolünü ve önemini kavrayamamak ve demokratik reformların burjuva niteliğini “halk”, “adalet”, “hukuk” vb. üzerine söylenen sözde sosyalist laflarla gizlemektir. 1848 Devrimi, Marx-öncesi sosyalizmin bütün bu şamatalı, uyumsuz ve tutarsız biçimlerine kesin bir darbe indirir. Bütün ülkelerde devrim, toplumun çeşitli sınıflarını iş başında gözler önüne serer. Paris’te 1848 Haziran’ında işçilerin cumhuriyetçi

Pravda, sayı: 50, 1 Mart 1913, (V. I. Lenin, Collected Works –Toplu Eserler- Progress Publishers, V. Basım 1978, 18. Cilt, s. 582-85.
163

178

burjuvazi tarafından katledilmesi proletaryanın ve yalnızca proletaryanın sosyalist niteliğini kesin olarak saptar. Liberal burjuvazi bu sınıfın bağımsızlığından öylesine korkar ki, en berbat gericiliği yüz kez mübah sayar. Liberalizm, korkusundan gerici güçlere yaltaklanır. Köylülük, feodalizme ait kalıntıların ortadan kaldırılmasıyla yetinir ve düzenden yana tavır alır; işçi demokrasisi ile burjuva liberalizmi arasında ancak ara sıra yalpalar. Sınıflar-dışı sosyalizm ve sınıflar-dışı politika üzerindeki bütün doktrinlerin gevezelikten başka bir şey olmadıkları anlaşılır. Paris Komünü (1871) burjuva reformlarının bu evrimini sona erdirir. Cumhuriyet, yani sınıf ilişkilerinin en açık bir biçimde ortaya çıktığı bu devlet örgütlenme biçimi, güçlenmesini salt proletaryanın kahramanlığına borçludur. Avrupa’nın bütün diğer ülkelerinde daha karışık ve daha yavaş bir biçimde yaşanan evrim hep aynı sonuca, kesin biçimini alan bir burjuva toplumuna ulaşır. Birinci dönemin (1844-1871) -ki bu fırtınalar ve devrimler dönemidir- sonunda Marx-öncesi sosyalizm ölür. Bağımsız proletarya partileri doğar: Birinci Enternasyonal (18641872) ve Alman sosyal demokrasisi.

2.
İkinci dönemin (1872-1904) birincisinden farkı, “barışçı” niteliği ve devrimlerin yokluğudur. Batı, burjuva devrimlerini bitirmiştir. Doğu ise henüz bu devrimlere hazır değildir. Batı, gelecekteki dönüşümlerin “barışçı” hazırlık dönemine girer. Her yanda, proleter bir temele dayalı sosyalist partiler kurulur, bunlar burjuva parlamentarizminden yararlanmayı, gündelik basın organlarını, eğitim kurumlarını, sendikalarını ve kooperatiflerini kurmayı öğrenir. Marx’ın doktrini tam bir zafere ulaşır ve genişlemesine yayılır. Proleter güçler yavaş ama emin adımlarla toparlanır ve gelecekteki savaşa yönelik hazırlık yapar. Tarihin diyalektiği öyledir ki, marksizmin teori alanındaki zaferi düşmanlarını marksist kılığa bürünmeye zorlar. İçeriden çürümüş liberalizm, sosyalist oportünizm biçimi altında hortlamaya çalışır. Güçlerin büyük savaşlara hazırlanma dönemini bu savaşlardan vazgeçtiği biçiminde yorumlar. Ona göre, ücretli köleliğe karşı mücadele amacıyla kölelerin durumlarını düzeltmeleri, özgürlük haklarını birkaç kuruş karşılığında satmalarıyla gerçekleştirilir. “Sosyal barış”ı (yani kölelikten yana olan barışı) ve sınıf mücadelesinden vazgeçilmesini alçakça savunurlar. Sosyalist parlamenterler, işçi hareketinin çeşitli memurları ve “sempatizan” aydınlar arasında pek çok yandaşları vardır.

3.
Oportünistler “sosyal barış”ı göklere çıkartıp “demokrasi” sayesinde fırtınaları önlemeye gayret ederlerken, Asya’da Dünya’yı sarsan yeni bir kasırgalar dönemi açıldı.

179

Rus Devrimi’ni Türk, İran ve Çin devrimleri izledi. Bugün bu kasırgalar ve Avrupadaki “yankılar”ı döneminde yaşıyoruz. Halen çeşit çeşit “medenî” sırtlanın iştahını kabartan büyük Çin Cumhuriyeti’nin kaderi ne olursa olsun, Dünya’da hiçbir güç ne Asya’daki feodal düzeni geri getirebilecek, ne de Asya ve Orta Asya’daki ülkelerde yaşayan halk yığınlarının kahraman demokratizmini yeryüzünden silebilecektir. Avrupa’daki kapitalizme karşı kesin bir mücadelenin uzun süre ertelenmiş olması, yığın savaşının hazırlanması ve gelişmesi koşullarından habersiz insanları umutsuzluğa ve anarşizme sürüklemiştir. Şimdi bu anarşist umutsuzluğun ne kadar miyop ve ödlek olduğunu görüyoruz. Sekiz yüz milyon insanı barındıran Asya’nın Avrupalılarla aynı ülküler uğruna verdiği mücadeleye sürüklenmiş olmasından, umutsuzluğa düşmek şöyle dursun, aksine cesaretlenmemiz gerekmektedir. Asya’daki devrimler bize liberalizmin aynı sünepeliği ve alçaklığını, demokratik yığınların bağımsızlığının aynı olağanüstü rolünü, proletarya ile her türlü burjuvazi arasındaki aynı kesin ayrımı göstermiştir. Avrupa ve Asya’daki deneylerden sonra hâlâ sınıflar-dışı bir politikadan ve sınıflar-dışı bir sosyalizmden söz eden herkes sadece kafese kapatılıp Avustralyalı bir kangurunun yanında teşhir edilmeye müstahaktır. Asya’dan sonra, Avrupa da kıpırdamaya başlamaktadır. Ancak bu kıpırdanma Asya’daki üsluptan farklıdır. 1872-1904 yıllarının “barışçı” dönemi bir daha geri gelmemecesine kapanmıştır. Hayat pahalılığı ve tekellerin etkisi, ekonomik mücadelenin eşi benzeri görülmemiş biçimde şiddetlenmesine yol açmıştır. Liberalizmin en çok ayarttığı İngiliz işçileri bile silkelenmeye başlamıştır. Almanya’da, burjuvazinin ve junkerlerin bu en “başa çıkılmaz” ülkesinde, politik bir bunalım gözlerimizin önünde cereyan etmektedir. Silâhlanma çılgınlığı ve emperyalist politika bugünkü Avrupa’yı bir barut fıçısına dönüştürmüştür. Buna karşın, bütün burjuva partileri sürekli olarak çözülmekte ve proletarya sürekli olarak olgunlaşıp gelişmektedir. Marksizmin ortaya çıkmasından bu yana, evrensel tarihin üç büyük döneminden her biri onu doğrulamış, ona yeni yeni zaferler kazandırmıştır. Ancak önümüzdeki tarihsel dönem, proletaryanın doktrini olan marksizme daha da parlak zaferler kazandıracaktır.

I V

180

A s y a ’ n ı n U y a n ı ş ı 164

7 Mayıs 1913

V. I. Lenin

Çin’in yüzyıllardır olduğu yerde sayan bir ülke olarak düşünüldüğü dönem çok mu geride kaldı? Bugünün Çin’i ise siyasal eylemlerin fokur fokur kaynaştığı, güçlü bir toplumsal harekete ve demokratik bir yükselişe sahne olan bir ülkedir. Rusya’daki 1905 hareketi ardından demokratik devrim Asya’nın tümüne, Türkiye’ye, İran’a ve Çin’e yayıldı. Birtanya Hindistan’ında da mayalanma giderek artıyor. Dikkate değer bir gelişme, devrimci demokratik hareketin Hollanda hâkimiyetindeki Doğu Hint Adaları’na, Java ve diğer Hollanda sömürgelerine yayılmasıdır. Buralarda kırk milyon insan yaşamaktadır. Birincisi demokratik hareket, millî hareketin İslâm bayrağı altında ortaya çıktığı Java’da, yığınlar arasında gelişmektedir. İkincisi kapitalizm, Hollanda’nın Doğu Hint Adaları için bağımsızlık isteğiyle ortaya çıkan, yerel koşullara uyum sağlamış Avrupalılardan oluşan yerel bir aydın tabakası yaratmıştır. Üçüncüsü, Java ve öteki adaların oldukça geniş olan Çin nüfusu devrimci hareketi kendi ülkelerinden taşıyıp getirmiştir. Hollanda’nın Doğu Hint Adaları’ndaki bu uyanışını tanımlayan Hollandalı marksist van Ravesteyn, Hollanda hükümetinin yüzyıllık despotizmi ve gaddarlığının şimdi yerli yığınların kararlı direnişi ve protestosu ile karşılaştığına dikkat çekmektedir. Devrim öncesi dönemin alışılagelen olayları baş göstermiştir. Akıllara durgunluk verecek ölçüde partiler ve işçi birlikleri kuruluyor. Hükümet bunları yasaklamakla sadece hoşnutsuzluğu biraz daha fazla körüklemiş oluyor ve hareketin gelişmesini

164

Pravda, Sayı: 103, 7 Mayıs 1913 (V. I. Lenin, a.g.e., IV. Basım 1977, 19. Cilt, s. 85-86.)

181

hızlandırıyor. Örneğin geçenlerde hükümet, program ve tüzüğünde bağımsızlık mücadelesinden söz ediyor diye “Hint Partisi”ni kapattı. Hollandalı Derzimordalar165 (din adamları ve -Avrupa liberalizmi özüne kadar yozlaştığı için- liberallerin onayıyla) Hollanda’dan ayrılmaya ilişkin bu maddeyi suç kabul ettiler. Kapatılan parti doğal olarak başka bir isim altında yeniden kuruldu. Java’da yerli halk bir Millî Birlik tesis etti. Birliğin şimdiden 80000 üyesi var; kalabalık mitingler düzenliyor. Demokratik hareket kesintisiz büyüyor. Dünya kapitalizmi ve Rusya’daki 1905 hareketi nihayet Asya’yı uyandırdı. Ezilip horlanmış, karanlığa terk edilmiş yüz milyonlarca insan Ortaçağ durgunluğundan yeni bir hayata uyanıyor; temel insan hakları ve demokrasi mücadelesi için ayağa kalkıyor. İleri ülkelerin işçileri, Dünya’nın çeşitli yerlerinde değişik biçimler altında ortaya çıkan millî hareketin bu güçlü gelişimini ilgiyle, ondan esinlenerek izliyor. İşçi sınıfı hareketinin gücünden ödü patlayan Avrupa burjuvazisi, gericiliğe, militarizme, siyasette kilisenin rolü olması gerektiğini söyleyen fikre ve cehalete kucak açıyor. Oysa Avrupa ülkelerinin işçi sınıfı ile Asya’nın genç demokrasisi, kendi gücüne tam güveni ve yığınlara sarsılmaz inancıyla, bu yozlaşmış, can çekişen burjuvazinin yerini almak için ilerliyor. Asya’nın uyanışı ve Avrupa’daki ileri proletaryanın iktidar mücadelesi Dünya tarihinde bu yüzyılın başında ortaya çıkan yeni aşamanın bir simgesidir.

V

165

Derzimorda: Gogol’un Müfettiş oyunundaki zorba polis tiplemesi.

182

Doğu Halkları Komünist Örgütleri İ k i n c i T ü m R u s y a K o n g r e s i ’ n e H i t a p 166

V. I. Lenin
22 Kasım 1919

Yoldaşlar, Doğu’nun Müslüman örgütlerini temsil eden komünist yoldaşların düzenlediği bu kurultayı selâmlama, Rusya ve tüm Dünya’nın içinde bulunduğu verili durum hakkında söz söyleme fırsatını elde etmiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Konuşmamın konusu yaşanmakta olan fiilî olaylardır ve bana kalırsa günümüzde bu meselenin en temel yönü, Doğu halklarının emperyalizme karşı tavrı ve bu halklar arasında ortaya çıkan devrimci harekettir. Doğu halklarının bu devrimci hareketi, açıkça ortadadır ki, ancak sovyet cumhuriyetimizin milletlerarası emperyalizme karşı vermekte olduğu devrimci mücadeleyle işbirliği yaptığı takdirde etkili olma yönünde gelişip başarılı bir sonuca ulaşabilir. Rusya’nın sahip olduğu gerilik ve muazzam genişlikteki coğrafî alanı gibi nedenlerden ve Avrupa-Asya arasında bir sınır ülke olarak konuşlanmış olmasından ötürü emperyalizme karşı Dünya mücadelesinde öncü olmanın -ki biz bunu büyük bir onur addediyoruz- tüm yükünü üstümüze almak zorunda kaldık. Dolayısıyla, gelişmenin yakın gelecekteki seyri, milletlerarası emperyalizme karşı daha kapsamlı ve daha kararlı bir mücadeleyi öngörmekte, kaçınılmaz olarak bu mücadele Sovyet Cumhuriyeti’nin ittifak hâlindeki emperyalizme -Almanya, Fransa, Britanya ve Amerika’ya- karşı sürdürdüğü mücadelesi ile bağlantılı olacaktır. Meselenin askerî boyutuna bakıldığında, bugün itibariyle tüm cephelerdeki durumumuzun oldukça iyi olduğunu bilmektesiniz. Burada sadece, milletlerarası emperyalizmin başımıza musallat ettiği iç savaşın köylü ve işçilerin üstesinden gelemeyeceği, tahammülü zor olan yükleri yükleyerek iki yıl içinde Rus Sosyalist Federatif

166

R.K.P. (B.), M.K. Bülteni, Toplu Eserler, No. 9, 20 Aralık, 1919 Cilt. 30, s: 151-62.

183

Sovyet Cumhuriyeti’ni korkunç badirelerle karşı karşıya bırakmış olduğundan bahsedebilirim. Fakat aynı zamanda korkunç vahşetinden ve henüz sosyalist devrim olmazdan önce vahşi hayvanlara dönüşerek bizi soyan sözde müttefiklerimizin amansız saldırılarından ötürü bu savaş bir mucizeye tanık olmuştur. Savaş halkı savaşmaktan usandırmış, görünüşte bir başka savaşı sadece iki yıl daha savaşmaya hazır olan değil, ayrıca zafer kazanan savaşçıların sırtına yüklemeyi becerememiştir. Kolçak, Yudeniç ve Denikin’e karşı kazandığımız zaferler, kurtuluşları uğrunda savaşmak için silâha sarılan ülkeler ve milletlere karşı Dünya emperyalizminin sürdürdüğü mücadele tarihinde yeni bir evreye varıldığını göstermektedir. Bu bağlamda, iç savaşımızın ilk iki yılı tarihte uzun bir süredir bilinmekte olan gerçeği -bir savaşın karakterinin ve başarısının esas olarak savaşa giden ülkenin iç rejimine dayandığını, savaşın, savaş öncesinde ülkenin işlettiği iç siyasetin bir yansıması olduğunu- teyit etmiştir. Tüm bunlar kaçınılmaz olarak savaşın işleyişinde yansımasını bulmaktadır. Savaşı hangi sınıf sürdürüyor, hangisi savaşa devam ediyor, bunlar en önemli sorulardır. Bizim iç savaşımız kendilerini kurtuluşa götüren işçi ve köylülerce sürdürülmüştür. Bu savaş, emekçi halkın ülkelerinde ve tüm Dünya’daki kapitalistlerden kurtulmak için verdikleri politik mücadelenin süreklileştirilmesidir. Dört yıl süren emperyalist savaş yüzünden tükenen ve savaşın ilk iki yılı süresince yaşadığı muazzam, eşi benzeri olmayan zorluk ve güçlüklere tahammül edecek kadar güçlü bir iradeye sahip olan bu halkın böylesi geri bir ülkede bulunmasına ancak şükredebiliriz. İç savaş tarihi Kolçak gerçeği ile bu durumu çarpıcı biçimde resmetmektedir. Kolçak, Dünya’nın tüm güçlü iktidarlarına yardım eden bir düşmandı. Elinde, yüz bin kadar askerin koruduğu bir demiryolu bulunmaktaydı. Askerlerin içinde, emperyalist savaş için eğitilmiş fakat pratikte savaşa katılmamış ve bu sebeple az da olsa kayba uğramış Japonlar gibi Dünya empeyalistlerinin en iyi birlikleri vardı. Kolçak, en yüksek refah düzeyine sahip, hiç serfliği yaşamamış, bu yüzden doğal olarak komünizme en fazla uzak duran Sibiryalı köylülerin desteğini aldı. Milletlerarası emperyalizmin en gelişkin muhafızlarından oluşan birliklere sahip olması sebebiyle Kolçak yenilmesi imkânsız gibi görünmekteydi. Bugün itibariyle görülüyor ki Japonya, Çekoslovakya ve diğer emperyalist milletlere bağlı askerler Sibirya’da faaliyettedirler. Kolçak’ın Sibirya ve buranın muazzam genişlikteki doğal kaynakları üzerinde kurduğu hâkimiyet, ilkin İkinci Enternasyonal’e bağlı sosyalist partiler ve Kurucu Meclis Komitesi cephesini kuran menşevikler ve sosyalist devrimciler tarafından desteklendi. Bu yüzden, bu koşullar altında sokaktaki insan ve tarihin olağan süreci açısından, bu hâkimiyet sağlam ve yenilmesi imkânsız göründü. Gene de, bu hâkimiyetin bir yıldan fazla bir süre boyunca yaşadığı tecrübe şu sonucu verdi: Kolçak Rusya’nın kalbine doğru ilerledikçe kendisini mahvetti ve sonunda da biz Sovyet Rusyanın Kolçak karşısında elde ettiği mutlak zafere tanık olduk.

184

Burada, kapitalist boyunduruktan kurtulan işçi ve köylülerin ittifak içindeki güçlerinin gerçek mucizeler yaratabileceğine dair şüphe götürmeyecek ölçüde pratik bir delilini görüyoruz. Böylece pratikte ispat edilmiştir ki bir devrimci savaş, emekçi mazlum halkı gerçekten ilgilendirip saflarına katıp onlara sömürücülerle savaştıkları bilincini aşıladığında mucizeler yaratma gücünü ve yeteneğini de doğuracaktır. Bana kalırsa Kızıl Ordu’nun elde ettiği başarıda, verdiği mücadelede ve kazandığı zaferde, Doğu’nun bütün halkları için çığır açıcı muazzam bir anlam yatmaktadır. Bütün bunlar onlara şunu gösterecektir: güçsüz olsalar da, teknolojinin ve savaş sanatının bütün harikalarından yararlanan Avrupalı zalimlerin gücü yenilmez görünse de, mazlum halkların yürüttüğü bir devrimci savaş, milyonlarca emekçi mazlum insanı gerçekten harekete geçirmeyi başarabilirse, bağrında öyle imkânlar ve mucizeler taşımaktadır ki, Doğu halklarının kurtuluşu artık, yalnız milletlerarası devrim imkânları açısından değil, Asya’da ve Sibirya’da kazanılan dolaysız askerî tecrübe açısından, bütün güçlü emperyalist devletlerin istilâsına uğramış olan Sovyet Cumhuriyeti’nin tecrübesi açısından da pratikte pekâlâ mümkündür. Bunun dışında, Rusya’daki tecrübe bize ve bütün ülkelerin komünistlerine, iç savaş potasında devrimci coşkuya güçlü bir içsel pekişmenin eşlik ettiğini göstermiştir. Genelde savaş bir milletin bütün ekonomik ve örgütsel güçlerini sınar. Gerçi bugün açlık ve soğuktan kıvranan işçi ve köylüler için savaş dayanılmaz bir felâket hâlini almış olsa da, bu iki yılın tecrübesine dayanarak şunu söyleyebiliriz: savaşı kazanmaktayız ve kazanmaya devam edeceğiz; açlık ve soğuğa rağmen işçi ve köylüler omuz omuza durmakta, giderek güçlenmekte ve her saldırıya daha büyük bir uyum ve ekonomik güçle cevap vermektedir. Kolçak, Yudeniç ve müttefiklerine, Dünyanın en güçlü devletlerine karşı zaferi mümkün kılan yalnız bu olmuştur. Geçen iki yıl, bir yandan devrimci bir savaşın geliştirilebileceğini, öbür yandan yabancı istilânın ağır darbeleri altında sovyet sisteminin daha da güçlendiğini göstermiştir. Bu istilânın hedefi, milletlerarası emperyalizme savaş ilân etmeyi göze alan işçi ve köylü cumhuriyetini, devrimci merkezi bir an önce yok etmektir. Oysa bu ağır darbeler, Rusya’nın işçilerini ve köylülerini yok edeceği yerde, onların büsbütün çelikleşmesine hizmet etmiştir. İçinde bulunduğumuz dönemin başlıca anlamı, bu dönemden çıkaracağımız temel ders işte budur. Topraklarımızda kalan son düşmanımız Denikin’e karşı elde edeceğimiz nihaî zaferin eşiğindeyiz. Güçlü olduğumuzu biliyor, içeride cumhuriyetin sağlam bir zemine kavuştuğunu tekrar tekrar yineliyoruz. Denikin’e karşı savaştan çok daha güçlü ve sosyalist yapıyı kurma görevi için çok daha hazırlıklı çıkacağız. İç savaş sırasında bu alana çok az zaman ve enerji ayırabildik ama şimdi artık serbest bir yola adım attığımıza göre, kendimizi tümüyle ona adayacağımız muhakkaktır. Batı Avrupa’da emperyalizmin çökmekte olduğunu görüyoruz. Biliyorsunuz, bundan bir yıl önce Alman sosyalistleri dahil, fiilî durumu anlamayan sosyalistlerin büyük çoğunluğu, Dünya’ya iki emperyalist grubun arasında yaşanan mücadelenin yön

185

verdiğini düşünüyordu. Tüm tarihin bundan ibaret olduğunu ve bunun dışında birşeyler üretebilecek bir gücün bulunmadığına inanıyorlardı. Onlara göre sosyalistlerin bile, Dünya’daki bu iki soyguncu gruptan birine iltihak etmek dışında seçeneklerinin olmadığı düşünülüyordu. Ekim 1918 tarihi itibariyle manzara buydu. Fakat o günden bugüne uzanan sürece baktığımızda, Dünya tarihinin geçmişte tanık olunmamış uzun vadeli olayları kaydettiğini görüyoruz. Yaşanan bu olaylar emperyalist savaş sırasında vatansever olan ve davranışlarını haklı çıkarmak için düşmanı bahane eden birçok sosyalistin gözünü açtı. Bu sosyalistler, İngiliz ve Fransız emperyalistleriyle ittifaklarının haklılığını ispat için bunların Alman emperyalizminden sözde kurtulmayı sağladıklarını ileri sürüyorlardı. Görüyorsunuz, ne çok umudu suya düşürdü bu savaş! Alman emperyalizminin çöküşüne tanık oluyoruz. Öyle bir çöküş ki bu, yalnız cumhuriyetçi değil, sosyalist bir devrime yol açtı. Biliyorsunuz, bugün Almanya’da sınıf mücadelesi eskisinden de daha keskindir ve iç savaş, yani Alman proletaryasının cumhuriyetçi renge büründükleri hâlde emperyalist olmakta devam eden Alman emperyalistlerine karşı savaşı giderek yaklaşmaktadır. Toplumsal devrimin Batı Avrupa’da dev adımlarla kıvama ulaşmakta olduğunu, aynı şeyin Amerika ve İngiltere’de de, barbar Alman emperyalistlerini yenilgiye uğratan sözde kültür ve medeniyet temsilcisi ülkelerde de sözkonusu olduğunu herkes biliyor. Oysa Versailles Antlaşması gelip çattığında onun, Alman soyguncularının bize zorla kabul ettirdikleri Brest Antlaşması’ndan yüz kat daha tamahkâr olduğu görüldü; herkes onun zafer kazanan bahtsız ülkelerin kapitalistleri ve emperyalistlerinin kendi kendilerine indirebilecekleri en ağır darbe olduğu anlaşıldı. Versailles Antlaşması galip ülkelerdeki halkların gözünü açtı, İngiltere ile Fransanın, demokratik devletler olmalarına rağmen, kültür ve medeniyet temsilcileri değil, emperyalist soyguncuların yönetiminde ülkeler olduklarını gösterdi. Bu soyguncuların kendi aralarındaki mücadele öylesine hızla gelişiyor ki, hallerinden memnun olan emperyalistler için Versailles Antlaşması’nın sadece göstermelik bir zafer olduğunu bilmekten ne kadar sevinç duysak azdır. Versailles gerçekte, tüm emperyalist dünyanın iflasının ve bu arada savaş boyunca kendilerini çürüyen emperyalizmin temsilcilerine yamayıp soyguncu savaş gruplardan birini savunan sosyalistlerin emekçi halk tarafından tümüyle terkedilmesinin somut bir ifadesidir. Versailles Antlaşması, doymak bilmez bir barış olduğu ve Fransa ile İngiltere’nin gerçekte sömürgeler üzerindeki hâkimiyetlerini güçlendirmek ve emperyalist kudretlerini artırmak için Almanya ile savaştıklarını ortaya koyduğu için emekçi halkın gözü açılmıştır. Bu iç mücadele giderek daha fazla yaygınlaşıyor. Bugün Londra’dan gelen 21 Kasım tarihli bir telsiz haberi gördüm: devrimcilere hiç de yakınlık duymadıklarından şüphe edilemeyecek olan Amerikan gazetecileri Fransa’yı, Versailles Antlaşması’nı onaylamayı reddettikleri için Amerikalılara karşı görülmemiş bir nefret dalgasının kapladığını söylüyorlar.

186

İngiltere ve Fransa galip gelmiştir ama boğazlarına kadar Amerika’ya borçludurlar. Fransızlarla İngilizler istedikleri kadar kendilerini savaşın galipleri sansınlar, Amerika tek başına kaymağı yemeye ve tefecilik çıkarları adına savaşta yaptığı yardımların karşılığını zorla almaktadır. Bunun teminatı, şu ânda yapımına devam edilen ve büyüklük açısından İngiliz donanmasını geçen Amerikan donanması olacaktır. Amerikan açgözlü emperyalizminin ne kadar kaba olduğu, beyaz kadın taciri Amerikalıların genç kızları satın alıp fuhuşun gelişmesi için Amerika’ya yollamalarından bellidir. Düşünün ki özgür, kültürlü Amerika randevu evlerine fahişe ikmâli yapıyor. Polonya ve Belçika’da Amerikalı işadamlarının temsilcileriyle çatışmalar yaşanıyor. Bu, İtilaf Devletleri’nden yardım alan bütün küçük ülkelerde yaşananların resmini veriyor. Polonya’yı ele alalım: Amerikalı işadamları ve vurguncuları oraya üşüşmüşler, Polonya’nın varını yoğunu satın alıyorlar; Polonya da, “artık bağımsız bir devlet oldum” diye şişinip duruyor. Polonya Amerika’nın adamları tarafından toptan satın alınıyor. Artık Amerikalılar’ın cebine girmeyen tek bir fabrika ya da sanayi dalı kalmamıştır. Amerikalılar öylesine arsızlaştılar ki, şimdi de savaştan “galip” çıkan o “büyük ve özgür ülke”yi, vaktiyle bir tefeciler ülkesiyken, bugün ekonomik gücünü yitiren, yeterli tahılı ve kömürü olmadığından maddî kaynaklarını büyük çapta geliştirememiş, bu arada Amerika haracın kayıtsız şartsız ve tastamam ödenmesinde dayattığı için boğazına kadar ona borçlu olan Fransa’yı esaret altına almaya başlamışlardır. Böylece Fransa, İngiltere ve diğer güçlü ülkelerin ekonomik bakımdan iflas etmiş oldukları her gün biraz daha ortaya çıkıyor. Fransız seçimlerinde papazlar partisi galip çıktı. Bütün güçlerini Almanya’ya karşı sözde hürriyet ve demokrasiyi savunmaya hasreden kandırılmış Fransız halkı şimdi, sonu gelmez bir borç, aç gözlü Amerikan emperyalistlerinin hakaretleri ve bir de en vahşi gericiliğin temsilcilerini biraraya toplayan bir papazlar çoğunluğu ile mükâfatlandırılmıştır. Bütün Dünya’da durum çok daha karmaşıktır. Kolçak ve Yudeniç’e, milletlerarası sermayenin bu uşaklarına karşı zaferimiz büyük bir zaferdir; onun kadar açık olmamakla birlikte ondan çok daha büyük bir başka zafer de, milletlerarası çapta kazanmakta olduğumuz zaferdir. Bu zafer, emperyalizmin içeriden çürümesi ve artık birliklerini üstümüze salamaz hâle gelmesi ile ilgilidir. İtilaf Devletleri saldırıyı denedi ancak askerleri bizim birliklerimizle temas kurup kendi dillerine çevrilmiş Rus Sovyet Anayasası’nı öğrendiklerinde moralleri bozuldu. Kokuşmuş sosyalizm önderlerinin etkisine rağmen bizim anayasamız her zaman emekçilerin desteğini kazanacaktır. Sovyet kelimesi artık herkes tarafından anlaşılır hâle gelmiştir. Sovyet Anayasası bütün dillere çevrilmiş, bütün işçiler tarafından öğrenilmiştir. Her işçi, onun emekçi halkın anayasası olduğunu, milletlerarası sermayenin yenilmesini isteyen emekçilerin politik sistemi ve milletlerarası kapitalistlere karşı elde ettiğimiz bir başarı olduğunu bilmektedir. Bizim bu başarımız emperyalist ülkelerin tümünde yankılar uyandırmıştır; çünkü biz onları kendi askerî birliklerin-

187

den yoksun kıldık, askerlerini kendi safımıza kazanıp Sovyet Rusya’ya karşı kullanılmaları imkânını ortadan kaldırdık. Finlandiya, Polonya ve Litvanya gibi başka ülkelerin askerlerini üzerimize salmak için uğraştılar ancak bu da bir sonuç vermedi. Birkaç hafta önce Avam Kamarası’nda konuşan İngiliz bakan Churchill, Sovyet Rusya’ya karşı on dört milletin katıldığı bir harekât için yaptıkları hazırlıkların tamamlandığını, bunun yeni yıla kadar Rusyanın yenilmesi sonucunu vereceğini söyleyerek böbürleniyordu. Doğrudur. Birçok ülke katılmıştır bu hazırlığa: Finlandiya, Ukrayna, Polonya, Gürcistan, onların yanısıra Çekler, Japonlar, Fransızlar, İngilizler ve Almanlar. Ancak sonuçta ne yaşandığını hepimiz biliyoruz! Estonyalılar Yudeniç’in birliklerini ayazda bıraktılar. Şimdi basında, “Estonyalılar ona yardım etmek istemiyorlar.” diye hızlı bir polemiktir gidiyor; bu arada burjuvazisi çok istediği hâlde Finlandiya da Yudeniç’e yâr olmadı. Böylece bize saldırmak için girişilen ikinci teşebbüs de boşa çıkmış oldu. Birinci aşama, İtilaf Devletleri’nin kendi birliklerini göndermesiydi; askerlik tekniğinin hiç bir kuralı ihmâl edilmeyerek donatılan bu birliklerin Sovyet Cumhuriyeti’ni yenilgiye uğratacağı umuluyordu. Bunlar daha şimdiden Kafkasya, Arkangel ve Kırım’dan çekildiler; bir kısmı Murmansk’tadır, Çekler de Sibirya’dalar ama hepsi tecrit edilmiş gruplar hâlindedir. İtilaf Devletleri’nin bizi kendi birlikleriyle yenmek için giriştiği bu ilk teşebbüs bizim zaferimizle sonuçlandı. İkinci aşamada ise, malî açıdan tepeden tırnağa İtilaf Devletleri’ne bağımlı olan komşu ülkeleri üzerimize salmaya, sosyalizmin bir yuvası olarak bizi onlara ezdirmeye kalktılar. Bu teşebbüs de boşa çıktı; adı geçen küçük ülkelerden hiçbirisinin böyle bir savaşın altından kalkamayacağı anlaşıldı. Üstelik şu da var: Bütün küçük ülkelerde İtilaf Devletleri’ne yönelik köklü bir nefret duygusu yer etti. Yudeniç Krasnoye Selo’yu ele geçirmişken Finlandiya Petrograd’ı zaptetmek için harekete geçmediyse, Sovyet Rusya ile yan yana bağımsız olarak yaşayabileceğini ama İtilaf Devletleri ile başının her zaman dertte olacağını anlayıp tereddüde düştüğü içindir. Bütün küçük milletler bu kuşkuyu duymuşlardır. Şovenizmin kol gezdiği, sömürüye dayalı ilişkilerini yayan İtilaf Devletleri’ne yönelik nefretin giderek yaygınlaştığı Finlandiya, Litvanya, Estonya ve Polonya gibi ülkelerde kuşku artmıştır. Şu ânda, gelişme seyrini dikkatle değerlendirip hiç bir abartmaya kaçmadan, Sovyet Cumhuriyeti’ne karşı sadece birinci değil, ikinci milletlerarası savaş aşamasının da başarısız olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi yapacağımız tek birşey kalmıştır: Denikin kuvvetlerini yenmek; onlar da zaten yarı yarıya yenilmişlerdir. Konuşmam boyunca özetlediğim üzere bugün Rusya’da ve genelde milletlerarası düzlemde durum budur. İzin verirseniz, sonuç olarak, Doğulu milletlerle ilgili durumun gelişmesi hakkında birkaç söz söyleyeceğim. Sizler, çeşitli Doğu halklarının komünist örgütleri ve komünist partilerinin temsilcilerisiniz. Rus bolşeviklerinin eski emperyalizm safında bir gedik açmak, devrime yeni yollar göstermek gibi son derece güç ama son derece şerefli bir görevi yüklenmeyi başardıklarını, buna karşılık Doğu-

188

lu emekçi halkların temsilcileri olan sizlerin önünde bundan daha büyük ve yeni bir görevin durduğunu belirtmeliyim. Açıkça ortaya çıkmaktadır ki, tüm Dünya’da eli kulağında olan sosyalist devrim, sadece her bir ülkedeki proletaryanın kendi burjuvazisini altetmesinden ibaret değildir. Eğer devrimler kolayca ve çabucak gerçekleşseydi bu mümkündü. Emperyalistlerin buna imkân vermeyeceklerini, bütün ülkelerin içteki bolşevizme karşı silâhlanmış olduklarını, tek düşüncelerinin bu içteki bolşevizmi ezmek olduğunu biliyoruz. Her ülkede bir iç savaşın tezgâhlanmakta olmasının ve eski sosyalist tavizcilerin bu mücadelede burjuvazinin safında yer almalarının nedeni budur. O hâlde sosyalist devrim tek başına ya da esas olarak her ülkede devrimci proleterlerin kendi burjuvazilerine karşı verdikleri bir mücadeleden ibaret kalmayacaktır; hayır, sosyalist devrim, emperyalizm tarafından zulme uğrayan tüm sömürgelerin ve ülkelerin, tüm bağımlı ülkelerin milletlerarası emperyalizme karşı mücadeleleri olacaktır. Geçen Mart ayında kabul ettiğimiz parti programında Dünya sosyalist devriminin gelişini nitelerken, bütün ileri ülkelerde emekçi halkın emperyalistlere ve sömürücülere karşı giriştiği iç savaşın milletlerarası emperyalizme karşı millî savaşlarla birleşmeye başladığını söyledik. Devrimin seyri bunu doğrulamıştır, zaman geçtikçe daha fazla teyit edilecektir. Doğu’da da aynı şey olacaktır. Biliyoruz ki, Doğu’da yığınlar yeni bir hayatın bağımsız iştirakçileri ve kurucuları olarak ayaklanacaklardır; çünkü yüz milyonlarca insan, bugüne kadar milletlerarası emperyalist siyasetin göz diktiği ve sadece kapitalist kültür ve medeniyetin ilerlemesine yarar malzeme yerine geçen bağımlı ve haklarından yoksun bırakılmış milletlerin insanlarıdır. Ve de sömürgelere manda yönetimleri dağıtmaktan söz ettikleri zaman çok iyi biliyoruz ki bu, soygun ve talan için ruhsat dağıtmaktan, Dünya nüfusunun ufacık bir kesimine yeryüzünde yaşayan insanların çoğunluğunu sömürme hakkını bahşetmekten başka birşey değildir. Bağımsız devrimci bir güç hâline gelemediği için o zamana kadar tarihî gelişim yörüngesi dışında kalan o çoğunluk, bildiğimiz gibi, yirminci yüzyılın başında artık bu tarz bir pasif role soyunamaz hâle geldi. 1905’in ardından Türkiye, İran ve Çin devrimleri geldi, Hindistan’da devrimci bir hareket gelişti. Bu arada, Avrupa emperyalistlerini kendi kavgalarına sömürge alaylarını sürüklemek zorunda bırakan emperyalist savaş da devrimci hareketin büyümesine yardım etti. Emperyalist savaş Doğu’yu da harekete geçirdi ve Doğu halklarını milletlerarası siyasetin içine soktu. İngiltere ve Fransa sömürge halklarını silâhlandırdı, askerî tekniği ve çağdaş makineleri öğrenmelerine yardımcı oldu. Onlar şimdi bu bilgiyi emperyalist güruha karşı kullanacaklar. Çağdaş devrimde Doğu’nun bilinçlenmesini bir başka dönem izliyor; bu dönemde Doğu halkları bütün Dünya’nın kaderinin kararlaştırılmasında söz sahibi olacaklar ve böylelikle sırf başkalarının zenginleşmelerine âlet olmaktan çıkacaklar. Doğu halkları, pratik eyleme geçme ihtiyacının, her mille-

189

tin bütün insanlığın kaderine biçim vermekte söz sahibi olması ihtiyacının farkına varmaya başladılar. Bunun içindir ki, başlangıcından itibaren uzun yıllar süreceği ve çok fazla çabayı gerektireceği belli olan Dünya Devrimi’nin gelişme tarihinde, devrimci mücadelede ve devrimci harekette size büyük görevler düşeceğine ve milletlerarası emperyalizme karşı verdiğimiz mücadelede bizimle birleşme ihtiyacını duyacağınızı düşünüyorum. Milletlerarası devrime katılmamız size karışık ve güç bir görev yükleyecek, bu görevin yerine getirilmesi ortak başarımızın temeli olacaktır. Bu sayede halkın çoğunluğu ilk kez bağımsız olarak hareket etmeye başlayacak ve milletlerarası emperyalizmi alaşağı etme savaşında etkin bir güç hâline gelecektir. Doğu halklarının çoğu, Avrupa’nın en geri ülkesi olan Rusya’dan daha kötü bir durumdalar. Fakat biz feodal artıklara ve kapitalizme karşı mücadelede Rusya’nın köylüleriyle işçilerini birleştirmeyi başardık; köylüler ve işçiler kapitalizme ve feodalizme karşı birleştikleri içindir ki zaferimiz bu kadar kolay oldu. Burada, Doğu halklarıyla temas özellikle önemlidir, çünkü Doğu halklarının çoğunluğu emekçi halkın tipik temsilcileridirler: kapitalist fabrikalar okulundan geçmiş işçiler değil, Ortaçağ zulmünün kurbanı sömürülen emekçi köylü yığınlarının tipik temsilcileri. Rus Devrimi, proleterlerin kapitalizmi yendikten sonra muazzam ve dağınık emekçi köylü yığınlarıyla birleşerek Ortaçağ zulmüne karşı nasıl başarıyla ayaklandıklarını göstermiştir. Sovyet Cumhuriyeti’miz şimdi de Doğu’nun bütün uyanan halklarını seferber edip onlarla birlikte milletlerarası emperyalizme karşı mücadeleye girişmelidir. Bu bakımdan, Dünya komünistlerinin bundan önce karşılaşmadıkları bir görevle karşı karşıyayız: komünizmin genel teori ve pratiğine dayanarak kendinizi Avrupa ülkelerinde mevcut olmayan özgül koşullara uydurmak zorundasınız; o teori ve pratiği uygulayacağınız koşullarda nüfusun ezici çoğunluğu köylülerdir ve görev kapitalizme karşı değil, Ortaçağ kalıntılarına karşı mücadele etmektir. Bu, güç ve özgül bir görevdir, fakat çok da hayırlıdır; çünkü bugüne dek mücadelenin dışında kalan yığınlar şimdi ona katılmakta, Doğu’da komünist ekiplerin örgütlenmesi size Üçüncü Enternasyonal’le en sıkı teması sürdürmenize fırsat vermektedir. Dünya’nın başta gelen proleterleriyle Doğu’nun çok yerde Ortaçağ koşulları altında yaşayan emekçi ve sömürülen yığınları arasında bu ittifakın özgül biçimlerini bulmalısınız. Bizim kendi ülkemizde küçük ölçekte yaptığımız işleri sizler içinde yaşadığınız o büyük ülkelerde daha büyük ölçeklerde yapmalısınız. Bu görevi, umarım, başarıyla yerine getireceksiniz. Burada temsilcileri olduğunuz Doğu’nun komünist örgütleri sayesinde ileri devrimci proletarya ile temasınız var. Göreviniz, bundan sonra komünist propagandanın her ülkede halkın anladığı dille yürütülmesini sağlamaktır. Nihaî zaferin ancak Dünya’nın bütün ileri ülkelerinin proletaryası tarafından kazanılabileceği muhakkaktır ve biz, Ruslar, İngiliz, Fransız ve Alman proletaryasının sağlama bağlayacağı işi başlatıyoruz. Fakat en başta Doğu milletleri olmak üzere bü-

190

tün mazlum sömürge milletlere mensup emekçi halkların yardımı olmaksızın ileri ülkeler proletaryasının zafere ulaşamayacağını da görüyoruz. Komünizme geçişin yalnız öncü tarafından gerçekleştirilemeyeceğini anlamalıyız. Görev, hangi düzeye varmış olurlarsa olsunlar emekçi halkları devrimci eyleme, bağımsız harekete ve örgütlenmeye kazanmaktır; daha ileri ülkelerin komünistleri için ortaya sürülen doğru komünist öğretiyi her halkın kendi diline çevirmektir; derhal yerine getirilmesi gereken pratik görevleri ifa etmek ve diğer ülkelerin proleterleriyle ortak bir mücadelede birleşmektir. Bunlar, çözümünü hiç bir komünist kitapta değil, Rusya’nın başlattığı bu ortak mücadelede bulacağınız meselelerdir. Bu davayı ele alıp kendi bağımsız tecrübelerinize dayanarak çözmek zorundasınız. Bu işte, bir yandan diğer ülkelerin emekçi halkının öncüsü ile yakın ittifak, öbür yandan burada temsil ettiğiniz Doğu halklarının karşısına doğru bir tavırla çıkabilme yeteneği size katkı sunacaktır. Bu halklar arasında uyanan, uyanması kaçınılmaz olan, tarihî bakımdan hakkı teslim edilmesi gereken burjuva milliyetçiliğine dayanmak zorunda kalacaksınız. Ama aynı zamanda, her ülkenin emekçi ve sömürülen yığınlara gitmeli ve onlara anladıkları dille, tek kurtuluş umutlarının milletlerarası devrimin zaferi olduğunu, miletlerarası proletaryanın Doğu’nun sömürülen yüz milyonlarca emekçi halkının yegâne müttefiki olduğunu söylemelisiniz. Önümüzdeki muazzam görev budur. Bu görev, devrim çağının gelip çatması ve şüphesiz kimsenin itiraz edemeyeceği devrimci hareketteki gelişme sayesinde, Doğulu komünist örgütlerin ortak gayretleriyle başarıya ulaşacak ve milletlerarası emperyalizme karşı nihaî zaferin kazanılmasıyla taçlanacaktır.

191

V I

192

Millet ve Sömürge Meseleleri Ü z e r i n e T e z l e r 167
Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi tarafından onaylanmıştır.
1Genelde eşitlik meselesine dönük biçimsel ya da soyut anlayış ile özelde milletlerarası eşitlik anlayışı burjuva demokrasisinin doğasında olan bir olgudur. Bireyler arası eşitlik kılıfı altında burjuva demokrasisi mülkiyet sahibi ile proleterin, sömürenle sömürülenin biçimsel ve yasal eşitliğini kabul eder ve böylece mazlum sınıfları tahammülü mümkün olmayacak biçimde aldatır. Burjuva, bütün insanların mutlak surette eşit olduklarını ileri sürerek, meta üretimindeki ilişkilerin bir yansıması olan eşitlik fikrini, sınıfların ortadan kaldırılmasına karşı kendi yürüttüğü mücadelede bir silâha dönüştürür. Eşitlik talebinin gerçek anlamı, sınıfların ortadan kaldırılması talebidir.

2Burjuva demokrasisiyle savaşma, onun sahteliğini ve ikiyüzlülüğünü açığa vurma temel görevine uygun olarak, Komünist Parti, burjuva boyunduruğunu kırma yolunda proletarya mücadelesinin baş savunucusu sıfatıyla siyasetini millî meselede de soyut ve biçimsel ilkelere dayandırmamalıdır. Bunun yerine, İlk olarak özgül tarihî durumun ve en başta ekonomik koşulların kesin bir değerlendirmesine sırtını yaslamalıdır. İkincisi, mazlum sınıflar ve sömürülen emekçi halkın çıkarlarıyla hâkim sınıfın çıkarını içeren genel millî çıkarlar kavramı arasında açık seçik bir ayrıma gitmelidir. Üçüncü olarak da, Dünya nüfusunun muazzam çoğunluğunun bir avuç zengin ve ileri kapitalist ülke elinde, sömürgeci malî esaret altına alınmış olduğu gerçeğini, malî sermaye ve emperyalizm çağının bu karakteristik özelliğini hasır altı eden burjuva demokratik yalanlar karşısında, bağımlı mazlum milletlerle sömürücü zalim milletler net biçimde ayrıştırılmalıdır.

3Haziran-Temmuz 1920’de yazılmış, 14 Temmuz 1920’de Kommunisticheskiy Internatsional (Komünist Enternasyonal) Dergisi’nin 11. Sayısında yayınlanmıştır. Lenin kaleme aldığı tezleri G. V. Çiçerin’e, N. N. Krestinski’ye, J. V. Stalin’e, M. G. Rafes’e, Y. A. Preobrazhenski’ye, N. D. Lapinski’ye, Bulgar komünistlerinin temsilcisi I. Nedelkov’a (N. Şablin), Başkurtya, Kırgızya ve Türkistan liderlerine takdim eder.
167

193

1914 emperyalist savaşı tüm köle milletlere ve mazlum sınıflara burjuva demokratik retoriğin hilekârlığını tüm açıklığı ile göstermiştir. Her iki taraf da sarf ettikleri basmakalıp sözlerle savaşı meşrulaştırmak istemiştir. Ancak hem Brest-Litovsk ve Bucharest hem de Versailles ve St. Germain anlaşmaları muzaffer burjuvazinin en kaba biçimde ekonomik çıkarlarını korumak için “millî” duvarlar örebildiğini göstermiştir.168 Burjuvazi için bu “millî” duvarlar bile ticaretin konusudur. Sahte Milletler Cemiyeti, savaşın galiplerin arasında karşılıklı olarak ganimetleri güvence altına alan basit bir araç görevi görmektedir. Ayrılan bölgeleri yeniden birleştirerek millî birliği tesis etmeye yönelik tüm girişimler burjuvazi için yeni savaşlara güç toplamak dışında bir anlamı yoktur. Sunî olarak birleştirilen milletlerin parçalanması esasında proletaryanın çıkarınadır. Ancak proletarya, devrimci mücadele ile burjuvazinin elinden iktidarı alırsa gerçek bir millî kurtuluşa ulaşıp birliği temin edebilir. Milletler Cemiyeti ve savaş sonrasının emperyalist politikaları net ve kesin bir biçimde göstermiştir ki, gelişmiş ülkelerdeki proletarya kadar bağımlı ülkelere ve sömürgelere mensup emekçi kitlelerin devrimci mücadelesi de giderek güçlenmekte, barış içinde birarada yaşama olasığına ve kapitalizm koşulları altında milletlerin eşit olduğuna ilişkin küçük burjuva yanılsamalar birer birer çökmektedir.

4Bu temel önermelerden çıkan sonuç şudur: Komünist Enternasyonal’in milletler ve sömürgeler meselesinde bütün siyaseti, herşeyden önce toprak sahipleriyle kapitalistleri alaşağı etmek için ortak mücadelede tüm milletlerin ve ülkelerin proleterleri ve emekçi yığınları arasında daha sıkı bir birliğe dayanmalıdır. Ancak bu birlik kapitalizme karşı zaferi sağlama bağlar; bu birlik olmaksızın millî baskının ve eşitsizliğin ortadan kaldırılması imkânsızdır.

5Dünyanın siyasî durumu şu anda proletarya diktatörlüğünü gündeme koymuştur. Dünya’da siyasî gelişmeler zorunlu olarak tek bir odak noktasında toplanmaktadır: Dünya burjuvazisinin Sovyet Rus Cumhuriyeti’ne karşı mücadelesi. Bu mücadelede bir yandan bütün ülkelerin ileri işçilerinin sovyet hareketi, öbür yandan tek kurtuluşlarının sovyet sisteminin Dünya emperyalizmine karşı zafer kazanmasına bağlı olduğunu acı tecrübeler sonucunda öğrenen sömürgeler ve mazlum milletler arasındaki tüm millî kurtuluş hareketleri zorunlu olarak Sovyet Rus Cumhuriyeti çevresinde toplanmaktadır.

Bucharest Antlaşması, Romanya ve Merkezî Güçler arasındaki savaşa, St. Germain Antlaşması (Eylül 1919) ise Avusturya ve Müttefik Güçler arasındaki savaşa sonv eren kararların
168

alındığı antlaşmalardır.

194

6Dolayısıyla, şimdiki hâlde çeşitli milletlerin çalışan halkları arasında daha sıkı bir birlik ihtiyacını yalnızca tanımakla ya da ilân etmekle yetinemeyiz. Bütün millî ve sömürge kurtuluş hareketlerinin Sovyet Rusya ile en sıkı ittifakını gerçekleştirecek bir siyaset izlenmelidir. Bu ittifakın alacağı biçimler, her ülke proletaryasının içinde cereyan eden komünist hareketin ya da geri kalmış ülkeler ve milletler arasında faal olan burjuva demokratik kurtuluş hareketlerinin gelişme ölçüsü tarafından belirlenmelidir.

7Federasyon, ayrı ayrı milletlere mensup emekçi halkın tam birliğini hedefleyen sürecin içindeki bir geçiş biçimidir. Federasyonun mümkün olabileceğini, pratikte, hem Rus Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti ile diğer sovyet cumhuriyetleri (geçmişte Macaristan, Finlandiya ve Letonya; günümüzde Azerbaycan ve Ukrayna) arasındaki ilişkiler, hem de RSFSC. içinde eskiden kendi devletlerine de, özerkliğe de sahip olmayan milliyetlerle (meselâ, RSFSC’de 1919 ve 1920’de kurulan Başkır ve Tatar özerk cumhuriyetleri) ilişkiler ispat etmiştir.

8Bu bağlamda Komünist Enternasyonal’in görevi, sovyet sistemi ve hareketi esası üzerinde ortaya çıkmakta olan bu yeni federasyonları daha da geliştirmek, inceleyip tecrübe ile sınamaktır. Federasyonun tam birliğe doğru bir geçiş biçimi olduğunu kabul ederken, durmadan daha sıkı federal birlik için çaba harcamak gerekir. Burada akılda tutulacak hususlar şunlardır: bir; bütün dünyanın -askerî açıdan kıyas kabul etmeyecek ölçüde daha güçlü- emperyalist devletleri tarafından kuşatılmış olan sovyet cumhuriyetleri sıkı bir ittifak olmaksızın ayakta kalmaları imkânsızdır. İki; sovyet cumhuriyetleri arasında sıkı bir ekonomik ittifak gereklidir, aksi takdirde emperyalizmin dağıttığı üretim güçleri yenilenemez ve emekçi halkın refahı sağlanamaz. Üç; bütün milletlerin proletaryası tarafından yekpâre bir bütün olarak ve ortak bir plan gözetilerek düzenlenen tek bir Dünya ekonomisi yaratılmasına doğru bir eğilim vardır. Bu eğilim daha şimdiden kapitalist düzende kendini belli etmişti. Bu eğilimin sosyalist düzende daha da geliştirilip tamamlanması kaçınılmazdır.

9Komünist Enternasyonal’in devlet içindeki ilişkiler alanında yürüttüğü millî siyaset; burjuva demokratların -gerek öyle olduklarını açıkça itiraf edenlerin, gerekse (İ-

195

kinci Enternasyonal sosyalistleri gibi) kendilerine “sosyalist” diyenlerin yaptıkları gibi milletlerin eşitliğini üstün körü, biçimsel ve salt bildirim niteliğinde, hiç bir gerçek taahhüde girmeksizin tanımakla sınırlandırılamaz. Komünist partileri -parlamento içinde ya da dışında, yürüttükleri bütün propaganda ve ajitasyonda, durmadan, “demokratik” anayasalarına rağmen tüm kapitalist ülkelerde milletlerin eşitliğine ve millî azınlık haklarına tasallut edilmekte olduğunu gözler önüne sermelidirler. Ayrıca, hem ancak sovyet sisteminin önce proleterleri, sonra da bütün çalışan nüfusu burjuvaziye karşı mücadelede birleştirerek milletlerin gerçek eşitliğini sağlayabileceğini hem de ikincisi, bağımlı ve hakları ellerinden alınmış milletlerle (meselâ İrlanda, Amerikan zencileri, vs) sömürgelerdeki devrimci hareketlere bütün komünist partilerin doğrudan doğruya yardım etmeleri gerektiği durmadan anlatılmalıdır. Özellikle bu son önemli koşul yerine getirilmeksizin, gerek bağımlı ülkelerin ve sömürgelerin baskı altında tutulmasına karşı mücadele, gerekse onların ayrılma haklarının tanınması, II. Enternasyonal partilerinde görüldüğü gibi, sahte bir tabelâdan ibaret kalır.

10Enternasyonalizmin lafta kabulü, ardından tüm propoganda, ajitasyon ve pratik çalışmalarda onun yerini küçük burjuva milliyetçiliğinin ve pasifizmin alması sadece İkinci Enternasyonal’e bağlı merkezci partiler arasında değil, oradan ayrılan ve şimdilerde çoğunlukla komünist olarak nitelendirilen partiler arasında da çok yaygındır. Bu kötülüğe, derinlere kök salmış küçük burjuvaziye ve (ırkçılık, millî şovenizm ve anti-semitizm gibi formlara sahip olan) milliyetçi önyargılara karşı verilecek savaşa öncelik tanınmalıdır. Millî bir yapıdan (tek ülkede kurulan ve bağımsız bir milletlerarası siyaset yürütme konusunda yetersiz olan) proletarya diktatörlüğünü (tüm Dünya siyasetine önemli bir etkide bulunabilen ve bir dizi ülkede tesis edilmiş) milletlerarası ölçeğe sahip bir proletarya diktatörlüğüne dönüşmesi sürecinde bu savaş çok gereklidir. Küçük burjuva milliyetçiliği, salt milletlerin eşitliğinin tanınmasını enternasyonalizm olarak ilân eder ve oradan bir adım ileri gitmez. Bu tanımanın sadece lafta kalması bir yana, küçük burjuva milliyetçiliği özünde bencil olan millî çıkara hiç dokunmaz; oysa proleter entemasyonalciliği önce her bir ülkedeki proleter mücadelesinin çıkarlarının dünya çapındaki proleter mücadelesinin çıkarlarına bağımlı kılınmasını, sonra da burjuvaziye karşı zafer kazanmakta olan bir milletin milletlerarası sermayenin alaşağı edilmesi yolunda en büyük millî fedakârlıklara kendi rızası ile katlanmasını şart koşar. Bu nedenle, kapitalistleşme süresini tamamlamış, proletaryanın gerçek öncüsü olarak hareket eden işçi partilerine sahip ülkelerde enternasyonalizm kavramı ve si-

196

yasetinin oportünistler ve küçük burjuva pasifistlerince saptırılmasına karşı mücadele edilmelidir.

11Feodal ya da pederşahî ve pederşahî-köylü ilişkilerin hâkim olduğu daha geri ülkelerde ve miletlerde şu hususları göz önünde tutmak özellikle önemlidir: a) Bütün komünist partiler bu ülkelerdeki burjuva demokratik kurtuluş hareketine yardımcı olmalıdır. En faal yardımı yerine getirme görevi de, geri kalmış milletin bir sömürge olarak ya da malî bakımdan bağımlı olduğu ülkenin işçilerinin omuzlarındadır; b) Geri kalmış ülkelerde dinî kurumlara, Hıristiyan misyonerlere, gerici güçlere ve benzeri unsurlara karşı mücadele edilmelidir. c) Avrupa ve Amerikan emperyalizmine karşı kurtuluş hareketini hanların, toprak ağalarının, mollaların vs. durumunu pekiştirme çabasıyla bağdaştırmaya uğraşan pan-islâmizm ve benzeri akımlarla mücadele edilmelidir. d) Geri kalmış ülkelerde toprak ağalarına, büyük toprak mülkiyetine, feodalizmin her türlü belirti ve kalıntılarına karşı mücadele eden köylü hareketini desteklemek ve Batı Avrupa komünist proletaryası ile Doğu’nun, sömürgelerin ve genel olarak geri kalmış ülkelerin devrimci köylü hareketi arasında mümkün olduğu kadar sıkı bir ittifak kurma yoluyla köylü hareketine en devrimci nitelikleri çalışmak zorunludur. Kapitalizm öncesi ilişkilerin hâkim olduğu ülkelerde sovyet sisteminin temel ilkelerini uygulamak için “emekçi halk sovyetleri” kurmak ve konuda çaba harcamak gerekir. e) Geri kalmış ülkelerde gerçekte komünist olmayan burjuva demokratik kurtuluş hareketlerini komünist olarak sunan girişimlere karşı çıkılmalıdır. Komünist Enternasyonal’in görevi, sömürge ve geri kalmış ülkelerde tüm bileşenlerinin -adı komünist olsun ya da olmasın- ileride kurulacak proleter partilerde buluşacağı ve kendi ülkelerindeki burjuva demokratik devrimci hareketlere karşı mücadele etmek için bilinçlenecek devrimci hareketleri desteklemektir. Komünist Enternasyonal sömürge ve geri kalmış ülkelerdeki burjuva demokrasisi ile geçici bir ittifaka girmeli, fakat onun içinde erimemelidir ve bütün koşullarda, en ilkel çekirdek biçiminde dahi olsa proletarya hareketinin bağımsızlığını muhafaza etmelidir. f) Siyasî bakımdan bağımsız devletler görünüşü altında ekonomik, malî ve askerî bakımdan tamamen kendilerine bağımlı devletler kuran emperyalist devletlerin sistemli olarak uyguladıkları hileleri bütün ülkelerin, özellikle geri kalmış ülkelerin en geniş emekçi yığınlarına anlatıp açıklamaları zorunludur. Bugünkü milletlerarası koşullarda, bağımlı ve güçsüz milletler için sovyet cumhuriyetleriyle birleşmekten başka bir kurtuluş yolu yoktur.

197

12Sömürge ve zayıf milletlerin yüzyıllardır emperyalist devletler tarafından baskı altında tutulmaları, mazlum ülkelere mensup emekçi yığınlarda hâkim milletlere karşı düşmanlık duygusu uyandırmakla kalmamış, bu milletlere hatta proletaryalarına karşı derin bir güvensizlik yaratmıştır. Bu proletaryanın, kendi burjuvazilerinin sömürgeleri ezme ve malî bakımdan bağımlı ülkeleri soyup soğana çevirme hakkını savunduklarını gizlemek için “vatan savunması” sözünü bir sosyal-şoven kılıf olarak kullanan resmî önderlerinin çoğunluğunca 1914-19 arasında sosyalizme alçakçasına ihanet edilmiş olması, muhakkak ki, bu pek haklı güvensizlik duygusunu artıracaktı. Öte yandan, bir ülke ne kadar geri kalmışsa, küçük çapta tarım üretiminin, pederşahîliğin ve içine kapalılığın hâkimiyeti orada o kadar güçlüdür; bu da, ister istemez, en köklü küçük burjuva önyargıların, yani, millî bencillik ve darkafalılığın gücünü, inadını artırır. Bu önyargıların silinmesi ister istemez çok zaman alır; çünkü bunlar, ancak emperyalizm ve kapitalizm ileri ülkelerde kayıplara karıştıktan sonra ve geri kalmış ülkelerin ekonomik hayatının bütün temelleri köklü bir değişikliğe uğradıktan sonra silinebilirler. Bu nedenle, hangi ülke ve milletler en uzun süre baskı altında tutulmuşsa, onların içindeki millî duygu kalıntılarına özel bir ihtiyat ve dikkatle eğilmek, bütün ülkelerin bilinçli komünist proletaryasının görevidir. Bu güvensizlik duygusunu ve bu önyargıları daha kısa bir zamanda altetmek amacıyla bazı tavizler vermek de aynı ölçüde gereklidir. Dünya’nın bütün ülke ve milletlerinde proletarya ve onun ardından emekçi halkın büyük çoğunluğu gönüllü olarak ittifak ve birlik için çaba sarf etmedikçe kapitalizme karşı tam bir zafer elde edilemez.

V I I

198

Milletlerarası Durum ve Komünist E n t e r n a s y o n a l ’ i n T e m e l G ö r e v l e r i 169

V. I. Lenin
19 Temmuz 1920

Yoldaşlar, Komünist Enternasyonal’in temel görevleri üzerine tezler bütün dillerde yayınlanmıştır ve içlerinde (özellikde Rus yoldaşlar için) esas olarak yeni birşey yoktur. Bunun nedeni, büyük ölçüde, devrimci tecrüibemizin belli başlı özellikleriyle devrimci hareketimizden çıkardığımız derslerin tezlerde birkaç Batılı ülkeye, Batı Avrupa’ya uygulanmış olmasıdır. Onun için bu raporda, kısaca genel hatlarıyla da olsa, konunun birinci kısmı üzerinde, yani milletlerarası durum üzerinde daha çok duracağım. Emperyalizmin ekonomik ilişkileri hâlihazırda milletlerarası durumun özünü teşkil etmektedir. Yirminci yüzyıl boyunca kapitalizmin bu yeni, en ileri ve nihaî aşaması tam anlamıyla belirlenmiştir. Tabiî, sermayenin ulaştığı korkunç boyutların emperyalizmin en karakteristik ve esas özelliği olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Serbest rekabetin yerini muazzam tekeller almıştır. Bir avuç kapitalist, bazı hâllerde kimi sanayi dallarının tümünü ellerinde toplamayı başarmışlardır; bunlar, çoğu zaman milletlerarası nitelikte kombinaların, kartellerin, sendikaların ve tröstlerin eline geçmişlerdir. Böylece bazı sanayi dalları baştan aşağı, sade tek tek ülkelerde değil, bütün yeryüzünde finans, mülkiyet hakları ve kısmen de üretim alanını kapatan tekelciler tarafından devralınmıştır. En özgür cumhuriyetleri dahi malî kırallıklara çeviren bir avuç çok büyük bankanın, para babasının, malî kodamanın elindeki hâkimiyetin te-meli budur. Savaştan önce bu durum, meselâ Fransa’da Lysis gibi devrimci olmaktan çok uzak yazarlar tarafından da kamu önünde kabul edilmişti. Bir avuç kapitalistin bu hâkimiyeti, bütün Dünya paylaşıldığı zaman gelişme sürecini tamamlamış oldu: yalnız çeşitli hammadde kaynakları ve üretim araçlarının en kodaman kapitalistlerin eline geçmesi anlamında değil, ilk sömürge paylaşımının tamamlanmış olması anlamında aynı zamanda. Bundan kırk yıl kadar öncesi altı kapi169

Pravda, Sayı: 162; Toplu Eserler, 24 Temmuz 1920 Cilt. 31, 5: 215-18, 232-34.

199

talist ülkenin hâkimiyeti altındaki sömürgelerin nüfusu 250 milyondan biraz fazlaydı. 1914 savaşından önce sömürgeler nüfusunun 600 milyon olduğu hesap ediliyordu; bunlara daha o zamandan yarı-sömürge olan İran, Türkiye ve Çin gibi ülkeleri de katarsak, yuvarlak olarak bir milyarlık bir nüfusa ulaşırız. Bu insanlar, sömürge bağımlılığı yoluyla en zengin, en medenî ve en özgür ülkelerin tahakkümü altındaydılar. Ayrıca şunu da biliyorsunuz ki, doğrudan siyasî ve hukukî bağımlılıktan ziyâde, sömürge bağımlılığı bazı malî ve ekonomik bağımlılık ilişkilerini ve bazı savaşları da varsayar. Bu savaşlar savaştan bile sayılmıyordu o zaman, çünkü çoğu kez en çağdaş yıkım silâhlarıyla donatılmış Avrupalı ve Amerikalı emperyalist birliklerin sömürge ülkelerin silâhsız, savunmasız ahalisini kırıp geçirdikleri katliamlardan başka birşey değillerdi. 1914-18 birinci emperyalist savaşı Dünya’nın bu paylaşılmasının, kapitalist tekellerin bu hâkimiyetinin, bir avuç -her ülkede iki, üç dört ya da beş- bankanın elindeki büyük iktidarın kaçınılmaz sonucuydu. Bu savaş tüm Dünya’nın yeniden paylaşılması savaşıydı. En büyük devletlerden kurulu küçük gruplardan hangisinin -İngiliz grubunun mu, yoksa Alman grubunun mu- Dünyayı soyma, boğazlama ve sömürme fırsatını ve hakkını elde edeceğini kararlaştırmak içindi. Savaşın bu davayı İngiliz grubu lehine sonuca bağladığını biliyorsunuz. Bu savaş sonucunda bütün kapitalist çelişkiler son derece keskinleşmiştir. Savaş, Dünyada yaşayan insanların aşağı yukarı 250 milyonunu bir kalemde sömürge statüsü derekesine indirmiştir: nüfusu 130 milyon civarında hesap edilebilecek olan Rusya ve toplam nüfusları en azından 120 milyonu bulan Avusturya-Macaristan, Almanya ve Bulgaristan. Yani aralarında bazıları, meselâ Almanya gibi, en ileri, en aydın, en kültürlü ülkelerde çağdaş teknik ilerlemeye ayak uyduran ülkelerde yaşayan 250 milyon insan demektir bu. Versailles Antlaşması’yla savaş bu ülkelere zorla öyle şartlar kabul ettirdi ki, ileri halklar tam bir sömürge bağımlılığı durumuna düştüler; yoksulluğa, açlığa, felakete ve haklarının ellerinden alınmasına dûçar oldular. Bu antlaşma sözkonusu milletleri gelecek birkaç kuşak boyu bağlamakta, hiç bir medenî milletin başına gelmedik koşullara mahkûm etmektedir. Dünya’nın savaş sonrası manzarası şudur: en az 1 milyar 250 milyon insan bir anda sömürge boyunduruğu altına sokulmuştur ve hunhar bir kapitalizm tarafından sömürülmektedir; o kapitalizm ki, bir zamanlar, barış sevgisiyle övünürdü ve bundan elli yıl kadar önce Dünya henüz paylaşılmamış ve tekeller hâkim değilken, kapitalizm oldukça barışçı bir yoldan, dehşetli askerî çatışmalar olmaksızın gelişebilmekteyken, bir yere kadar bunda haklıydı. Bugün, bu “barışçı” dönemden sonra, tahakkümün korkunç boyutlara vardığını, eskisine kıyasla çok daha feci sömürge tahakkümüne, askerî baskıya dönüldüğünü görüyoruz. Versailles Antlaşması Almanya’yı ve diğer mağlup ülkeleri ekonomik varlıklarını sürdürmeye maddî imkân bulamaz, bütün haklarından yoksun ve aşağılanmış bir duruma sokmuştur. Savaştan yarar gören milletlerin sayısı nedir? Bu soruya cevap vermek için savaştan yegâne istifade eden ve ağır borçlar altındayken herkesten alacaklı hâle gelen Amerika Birleşik Devletleri’nin nüfusunun yüz milyondan fazla olmadığını hatırlayalım. Avrupa-Amerika çatışması dışında kalıp muazzam Asya kıtasını ele geçirmekle

200

çok kazançlı çıkan Japonya’nın nüfusu ise elli milyondur. Bu adı geçen ülkelerden sonra en kazançlı ülke olan İngiltere’nin nüfusu elli milyon kadardır. Çok ufak nüfuslarıyla tarafsız ve savaştan kazançlı çıkan ülkeleri de bunlara katarsak, yuvarlak hesap 250 milyon kadar bir nüfus elde ederiz. Böylece, Dünya’nın emperyalist savaştan sonraki manzarası kaba hatlarıyla çıkıyor ortaya. Mazlum sömürgelerde -İran, Türkiye ve Çin gibi parçalanmakta olan ülkelerle, savaşta yenilip sömürge durumuna düşürülen ülkelerde- 1 milyar 250 milyon insan yaşıyor. Eski durumlarını korumakla birlikte ekonomik bakımdan Amerika’ya bağlanan ve hepsi de, savaş bir kez bütün Dünya’yı sarıp da tek bir devletin dahi gerçekten tarafsız kalmasının imkânsızlaşmasıyla askerî bağımlılığa mahkûm olan ülkelerin nüfusu 250 milyonu geçmemektedir. Nihayetinde Dünya’nın paylaşılmasından istifade eden en üst tabakanın nüfusu enisonu 250 milyondur. Böylece Dünya’nın tüm nüfusunu meydana getiren 1 milyar 750 milyonluk bir toplam elde ediyoruz. Bu manzaraya dikkatinizi çekmek isterim; çünkü kapitalizmin ve emperyalizmin devrime götüren bütün temel çelişkileri, işçi sınıfı hareketinde İkinci Enternasyonal’e karşı sert mücadeleye girişilmesine yol açan bütün temel çelişkiler dâhil başkanımızın değindiği olguların hepsi Dünya nüfusunun bu bölünüşüyle bağıntılıdır. Muhakkak ki bu rakamlar Dünya’nın durumunu yaklaşık olarak, kaba hatlarıyla vermektedir. Ve çok tabiîdir ki, yoldaşlar, nüfusun bu şekilde bölünmesiyle malî sermayenin ve kapitalist tekellerin sömürüsü birkaç kat artmıştır. Yoldaşlar, sözlerimi bitirirken konunun bir başka veçhesine değineceğim. Başkan yoldaş, kongremizin bir Dünya Kongresi sıfatına lâyık olduğunu söyledi. Bence haklıdır. Özellikle, sömürge ve geri kalmış ülkelerdeki devrimci hareketin bazı temsilcileri burada bulundukları için. Bu sadece bir başlangıçtır, ama zaten önemli olan da işe başlanmış olmasıdır. Bu kongrede ileri kapitalist ülkelerin devrimci proleterleri ile, proletaryanın hiç olmadığı ya da çok az bulunduğu ülkelerin devrimci yığınları, yani Doğulu sömürge milletlere mensup mazlum yığınlar arasında bir birliğin biçimlenmekte olduğunu görüyoruz. Birliğin pekişmesi bize bağlıdır ve ben bunu başaracağımıza inanıyorum. Her ülkede sömürülen ve baskı altında tutulan işçilerin devrimci atılımı, küçük burjuva unsurların direnişini ve bir avuç üst tabaka işçi aristokratın etkisini yenerek, bugüne dek tarihin dışında kalmış, sadece tarihin malzemesi yerine konmuş yüz milyonlarca insanın devrimci atılımıyla birleştiği zaman Dünya emperyalizmi yıkılacaktır. Emperyalist savaşın devrime yardımı olmuştur: burjuvazi sömürgelerden, geri kalmış ülkelerden ve bunların içinde yaşadıkları yalnızlıktan bu emperyalist savaşa asker çekmiştir. İngiliz burjuvazisi Hintli askerin kafasına Britanya’yı Almanya’ya karşı savunmanın Hintli köylünün görevi olduğu fikrini sokmuştur; Fransız burjuvazisi Fransız sömürgelerinden gelme askerlere Fransa’yı savunmanın görevleri olduğu fikrini aşılamıştır. Onlara silâh kullanmasını, yani çok yararlı birşeyi öğrettiler; bunun için burjuvaziye bütün Rus işçileri ve köylüleri, özellikle bütün Rus Kızıl Ordusu adına ne kadar minnet duysak azdır.

201

Emperyalist savaş bağımlı halkları dünya tarihine sokmuştur. Şimdi karşı karşıya olduğumuz en önemli görevlerden biri de, kapitalist olmayan ülkelerde sovyet hareketinin örgütlenmesine ne şekilde başlayacağımızı düşünmektir. Bu ülkelerde sovyetlerin kurulması mümkündür ama bunlar işçi değil, köylü ya da emekçi halk sovyetleri olacaktır. Yapacağımız çok iş var ve hatalar kaçınılmazdır; bu yolda bir yığın güçlükle karşılaşılacaktır. Bugüne kadar yüz milyonlarca insan arasında örgütsüz bir biçimde yapılagelen çalışmaların örgütlü, tutarlı ve sistemli bir biçimde yürütülmesine imkân verecek pratik ilkeleri geliştirmek ya da göstermek İkinci Kongre’nin temel görevidir. Bugün, Komünist Enternasyonal Birinci Kongresi’nden bir küsur yıl sonra İkinci Enternasyonal karşısında zafer kazandık. Sovyet anlayışı, sadece medenî ülkelerin işçileri değil, bu fikirlerden haberdar olan ve anlayan tüm ülkelerin işçileri, birçoğu kendisine sosyalist adını takarak bilgiç bir tavırla, Alman sistemcilerinin hoşlarına giden deyimle sovyet “sistem”i ya da İngiliz Lonca Sosyalistleri’nin ifadesiyle sovyet “fikri” üzerinde ahkâm kesen ukalalarla alay etmektedir. Çok kere sovyet “sistemi” ya da “fikri” üzerinde yürütülen bu tarz tartışmalar işçilerin kafasını karıştırıyor. Ama işçiler bu bilgiççe saçmalıkları bir yana itip sovyetlerin sağladığı silâha sarılıyor. Sovyetlerin rolü ve anlamı artık Doğu’da kabul görmektedir. Bütün Doğu’da, Asya’nın dört bir yanında ve sömürge halkları arasında sovyet hareketi için zemin hazırlanmıştır. Sömürülenlerin sömürenlere başkaldırıp kendi sovyetlerini kurma önerisi öyle çok karmaşık bir öneri değildir. Bizim edindiğimiz tecrübeden sonra Sovyet Cumhuriyeti’nin Rusya’da iki buçuk yıl ayakta kalmasından ve Üçüncü Enternasyonal’in Birinci Kongresi’nden sonra bu fikir, tüm Dünya’da sömürücülerin tahakkümü altında ezilen yüz milyonlarca insana açık bir fikir olma yolundadır. Bizler Rusya’da milletlerarası emperyalistler kadar gücümüz olmadığı için çok kere uzlaşmak, daha elverişli bir günü kollamak zorunda kalıyoruz; ama bu bir milyar ve çeyrek milyon insanın çıkarlarını savunduğumuzu da biliyoruz. Şimdilik bazı engeller, önyargılar ve cehalet ayağımıza bağ olsa da, hepsi her geçen gün biraz daha tarihe karışmakta ve biz gün geçtikçe Dünya nüfusunun bu yüzde yetmişinin, bu sömürülen emekçi yığınların temsilcileri ve gerçek savunucuları hâline geliyoruz. Göğsümüzü gererek diyebiliriz ki: Birinci Kongre’de biz aslında sadece propagandacılardık; bütün yaptığımız, Dünya proletaryası arasında temel fikirleri yaymaktı; mücadele için bir çağrı yaptık, sadece ve sadece, bu yolu tutabilecek kimselerin nerede olduklarını araştırdık. Bugün ileri proletarya her yerde bizimle beraberdir. Kimi yerde üstünkörü örgütlenmiş de olsa, yeniden örgütlenmeye muhtaç da olsa, her yerde bir proleter ordusu var. Bütün ülkelerdeki yoldaşlarımız eğer şimdi birleşik bir ordu kurma noktasında bize yardımcı olurlarsa, hiçbir güçlük bizi bu görevi yerine getirmekten alıkoyamıyacaktır. Görev Dünya proleter devrimini yapmak ve Dünya sovyet cumhuriyetini kurmaktır.

V I I I

202

Milletler ve Sömürgeler M e s e l e s i Ü z e r i n e 170

26 Temmuz 1920

Yoldaşlar, ben kısa bir girişle yetineceğim, ardından komisyonumuzun sekreteri Yoldaş Maring tezlerde yaptığımız değişikliklere dair size ayrıntılı bilgi verecek. Sonrasında ek tezleri hazırlamış olan Yoldaş Roy171 konuşacak. Komisyonumuz hem taslakları değişmiş hâliyle, hem de tezleri oy birliğiyle kabul etmiştir. Böylelikle bütün önemli konularda tam bir görüş birliğine varmış oluyoruz. Ben şimdi kısaca birkaç noktaya değineceğim. Birincisi, bu tezlerin altında yatan ana fikir nedir? Ana fikir, mazlum milletlerle hâkim milletler arasındaki ayrımdır. İkinci Enternasyonal’in ve burjuva demokrasisinin tersine, biz bu ayrıma ağırlık tanıyoruz. İçinde yaşadığımız emperyalizm çağında bütün sömürge ve millet meselelerinde somut ekonomik olguları saptamak ve soyut varsayımlardan değil, somut gerçekliklerden yola çıkmak özellikle proletarya ve Komünist Enternasyonal için önemlidir. Emperyalizmin karakteristik özelliği bütün Dünya’nın, şimdi gördüğümüz gibi, bir sürü mazlum milletle, muazzam zenginliğe ve güçlü silâhlı kuvvetlere sahip bir avuç hâkim millet arasında ikiye bölünmesidir. Dünya nüfusunun ezici çoğunluğu, bir milyarı
Vestnik Vtorogo Kongressa Komunistiçeskogo Internatsionala, Toplu Eserler, Cilt. 31, s: 340-45, No. 6-7 Ağustos 1920. Millet ve Sömürge Meseleleri Komisyonu’nun Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’ne sunduğu rapor. Komisyon, Rusya, Bulgaristan, Fransa, Hollanda, Almanya, Macaristan, ABD, Hindistan, İran, Çin, Kore ve Britanya temsilcilerinden oluşuyordu. Komisyon çalışmalarına başkan eden Lenin’in konuyla ilgili tezleri Kongre’nin dördüncü ve beşinci oturumlarında tartışıldı ve 28 Temmuz’da yürürlüğe konuldu. 171 Manabendra Nath Roy: (1887?-1954) 1910-1915 arası dönemde Hindistan’daki Britanya karşıtı hareketin içinde faal olarak yer aldı. 1919’da Meksika’da komünist harekete katıldı. 1922-27 arasında Komintern Yürütme Komitesi’nde üye olarak görev yaptı. 1929’da Buharin’in yandaşlarıyla birlikte azledildi.
170

203

aşkın, hattâ belki, Dünya’nın toplam nüfusunu 1 milyar 750 milyon olarak alırsak, 1 milyar 250 milyon insan, yani Dünya nüfusunun yüzde yetmiş kadarı mazlum milletlere mensuptur. Bu milletler, ya doğrudan doğruya sömürge bağımlılığı içindedirler, ya meselâ İran, Türkiye ve Çin gibi yarı-sömürgedir, ya da büyük bir emperyalist devletin saldırısına uğrayıp yenik düşerek barış antlaşmaları yoluyla o devletin hükmü altına girmişlerdir. Bu ayrım, milletlerin zalim ve mazlum milletler olarak birbirinden ayrılmaları fikri, bütün bu tezlere hâkimdir; sadece öncesinde benim imzamla yayınlanmış olanlar değil Yoldaş Roy tarafından getirilenlere de. Bu sonuncu tezler daha çok İngiltere’nin tahakkümü altında olan Hindistan ve diğer Asya ülkelerindeki durum göz önünde tutularak hazırlanmıştır. Bizim için sahip oldukları büyük önem buradan kaynaklanmaktadır. Tezlerimizdeki ikinci temel fikir şudur: Dünyanın emperyalist savaşı izleyen bugünkü durumunda, halklarla genel olarak politik Dünya sistemi arasındaki karşılıklı ilişkileri küçük bir emperyalist milletler grubunun Sovyet Rusya önderliğindeki sovyet hareketine ve sovyet devletlerine karşı yürüttüğü mücadele belirlemektedir. Bunu akılda tutmazsak, ister medenî ister geri kalmış ülkelerde olsun, Dünya’nın en uzak köşesindeki bir millet ya da sömürge meselesini bile doğru tespit edemeyiz. Komünist partiler ancak bu temel şarttan hareket ederlerse politik meseleleri doğru koyup gerçek bir çözüme götürebilirler. Üçüncü olarak, özellikle geri kalmış ülkelerde burjuva demokratik hareket ile meselenin önemine parmak basmak isterim. Aramızda bazı görüş ayrılıkları doğuran bir mesele budur. Komünist Enternasyonal’in ve komünist partilerin geri kalmış ülkelerde burjuva demokratik hareketi desteklemeleri gerektiğini söylemenin ilke olarak ve teoride doğru olup olmadığını tartıştık. Tartışmalarımız sonunda, oybirliğiyle, “burjuva demokratik” hareket yerine devrimci millî hareketten söz etme kararına vardık. Hiç şüphe yok ki, her millî hareket ancak burjuva demokratik nitelikte olabilir; çünkü geri kalmış ülkelerde nüfusun muazzam çoğunluğu olan köylüler burjuva-kapitalist ilişkileri temsil etmektedir. Bu geri kalmış ülkelerde proletarya partilerinin, kurulmaları gerçekten mümkün olsa dahi, köylü hareketiyle kesin ilişkiler kurmadan ve köylü hareketini faal biçimde desteklemeden komünist taktikleri ve bir komünist siyaseti izleyebileceklerini sanmak hayale kapılmaktır. Bununla birlikte şöyle itirazlar ileri sürülmüştür: burjuva demokratik hareketten söz edersek reformcu hareketle devrimci hareket arasındaki bütün ayrımı silip atmış oluruz. Oysa o ayrım son zamanlarda, geri kalmış sömürge ülkelerde ayan beyan ortaya çıkmıştır; çünkü emperyalist burjuvazi reformcu hareketi mazlum milletlere de sokmak için elinden geleni yapmaktadır. Sömürücü ülkelerin burjuvazisi ile sömürge ülkelerin burjuvazisi arasında belli bir yakınlaşma olmuştur; öyle ki genelde, hattâ çoğunlukla mazlum ülkelerin burjuvazisi bir yandan millî hareketi desteklerken, öte yandan emperyalist burjuvazi ile tam bir anlaşma içerisindedir: bütün devrimci hareketlere ve devrimci sınıflara karşı onunla güçbirliği yapmaktadır. Komisyonda tartışma götürmez bir biçimde bu ispat edildi ve yegâne doğru tutumun, bu ayrımı dikkate almak ve hemen bütün hâllerde “burjuva demokratik” yerine “devrimci millî” ifadesini kullanmak olduğu kararlaştırıldı. Bu değişikliğin anlamı şudur: biz komünistler, sömürgelerde burjuva-kurtuluş hareketlerini ancak gerçekten devrimci oldukları ve ancak bu hareketlerin yöneti-

204

cileri bizim köylüleri ve sömürülen yığınları devrimci bir ruhla eğitip örgütlememize engel olmadıkları sürece destekleyeceğiz. Bu şartlar yoksa, bu gibi ülkelerde komünistler, İkinci Enternasyonal kahramanlarının da saflarında yer aldıkları reformcu burjuvazi ile mücadele etmelidirler. Sömürge ülkelerde reformcu partiler çoktan kurulmuştur ve bazı hâllerde sözcüleri kendilerine “sosyal demokrat” ve “sosyalist” demektedirler. Sözünü ettiğim bu ayrım bütün tezlerde yer almaktadır; öyle ki, şimdi artık, görüşümüz eskisinden çok daha kesin bir biçimde ifade edilmiştir sanırım. Şimdi biraz da köylü sovyetleri konusuna değinmek istiyorum. Rusya komünistlerinin Türkistan gibi eski Çarlık sömürgelerinde ve geri kalmış ülkelerdeki pratik faaliyetleri bizi kapitalizm-öncesi koşullarda komünist taktiklerini ve siyasetini nasıl uygulamamız gerektiği meselesiyle yüzyüze getirmiştir. Kapitalizm-öncesi ilişkilerin hâkim oluşu, bugün de bu ülkelerin belli başlı belirleyici özelliğidir; dolayısıyla, buralarda salt proleter bir hareket sözkonusu olamaz. Bu ülkelerde hemen hemen hiç sanayi proletaryası yoktur. Gene de biz, oralarda da önderliği elimize aldık ve almak zorundayız. Tecrübelerimiz bize bu ülkelerde çok çetin güçlükleri yenmemiz gerekeceğini göstermiştir. Bununla birlikte, çalışmalarımızın pratik sonuçları da ispat etmiştir ki, bütün bu güçlüklere rağmen, proletaryanın yok denecek kadar az olduğu yerlerde dahi yığınlarda bağımsız politik düşünce ve eylem iştiyakını uyandırabilecek durumdayız. Batı Avrupa ülkelerindeki yoldaşlarımızın bu yolda yapacakları çalışmalar bizimki kadar zor olmayacaktır; çünkü Rusya’da proletarya devlet yönetiminden başını alamamaktadır. Yarı-feodal bağımlılık altında yaşayan köylülerin sovyetlerde örgütlenme fikrini benimseyip uygulamakta güçlük çekmeyecekleri kolayca anlaşılacak bir şeydir. Ayrıca, mazlum yığınların, yalnız ticaret sermayesi tarafından değil, aynı zamanda feodaller ve feodalizme dayanan bir devlet tarafından da sömürülenlerin de kendi koşullarında bu silâhı, bu örgüt tipini kullanabilecekleri açıkça ortadadır. Sovyetlerde örgütlenme fikri basittir ve yalnız proleter ilişkilere değil, feodal ve yarı-feodal köylü ilişkilerine de uygulanabilir. Bu alanda henüz yeterli tecrübemiz yok. Fakat sömürge ülkelerden gelen birçok temsilcinin katıldığı komisyondaki tartışmalar, Komünist Enternasyonal’in tezlerinde şu hususun belirtilmesi gerektiğini inandırıcı bir biçimde ortaya koydu: köylülerden ve sömürülen kitlelerden oluşan sovyetler sadece kapitalist ülkelerde değil, kapitalizm-öncesi ilişkilerin hâkim olduğu ülkelerde de işe yarar bir silâhtır; komünist partilerle komünist partileri kurmaya hazır unsurların en önemli görevi, geri kalmış ve sömürge ülkeler de dâhil her yerde köylü ya da emekçi halk sovyetleri lehinde propaganda yapmak nerede koşullar elveriyorsa orada derhal emekçi halk sovyetleri kurmaya çalışmaktır. Bu, pratik çalışmalarımız için oldukça ilginç ve önemli bir alan açıyor. Şimdiye kadar bu alanda fazla bir ortak tecrübemiz olmadı ama zamanla gittikçe daha çok veri birikecek. Hiç şüphe yok ki, ileri ülkelerin proletaryası geri kalmış ülkelerin emekçi yığınlarına yardım edebilir ve etmelidir; gene hiç şüphe yok ki, sovyet cumhuriyetlerinin başarı kazanan proletaryası bu yığınlara yardım elini uzatıp onlara destek sağlayabilecek bir durumda olduğu zaman, geri kalmış ülkeler bugünkü gelişme düzeylerinin üstüne çıkacaklardır. Komisyonda bu konuda yalnız benim imzamı taşıyan tezler üzerinde değil, hattâ daha da çok, Yoldaş Ro-

205

y’un burada savunacağı tezlerle ilgili çok sayıda tartışma yapıldı ve Yoldaş Roy’un tezlerinde oybirliğiyle bazı değişiklikler yapıldı. Mesele şu şekilde tespit edildi: şimdi kurtuluşlarına doğru yol almakta olan, savaştan itibaren ilerleme yönünde belli bazı adımlar attıkları görülen geri kalmış ülkeler için kapitalist ekonomik gelişme aşamasının kaçınılmaz olduğu iddiasını doğru buluyor muyuz? Bu soruya olumsuz cevap verdik. Eğer zaferi kazanan devrimci proletarya geri kalmış halklar arasında sistemli bir propaganda yürütürse ve sovyet hükümetleri ellerindeki tüm imkânlarla onların yardımına koşarlarsa, o takdirde geri kalmış halkların kapitalist gelişme aşamasından geçmelerinin mutlaka zorunlu olduğunu sanmak yanlış olur. Sömürgelerde ve geri kalmış ülkelerde bağımsız mücadele birlikleri ve parti örgütleri kurmak, köylü sovyetlerinin örgütlenmesi için derhal propogandaya girişip onları kapitalizmöncesi koşullara uydurmaya çalışmak yetmez; Komünist Enternasyonal, geri kalmış ülkelerin ileri ülkeler proletaryasının yardımıyla sovyet sistemine geçebilecekleri ve belli aşamalardan sonra, kapitalist aşamadan geçmek zorunda kalmadan, komünizme varabilecekleri tezini de teorik gerekçesini göstererek savunmalıdır. Bunun için gerekli yollar önceden gösterilemez. Pratik tecrübeyle varılacaktır bu yollara. Sovyetler fikrinin en kıyı bucak milletlerin emekçi halklarınca dahi anlaşıldığı, sovyetlerin kapitalizm-öncesi bir sosyal sistemin koşullarına uydurulmasının şart olduğu ve komünist partilerin Dünya’nın her yanında bu yönde çalışmaya derhal başlamaları gerektiği kesinlikle belli olmuştur. Bu arada komünist partilerin yalnız kendi ülkelerinde değil, sömürge ülkelerde de, özellikle sömürücü milletlerin sömürge halklarını boyunduruk altında tutmak için kullandıkları askerî birlikler arasında yürüttükleri devrimci faaliyetin önemine de işaret etmek isterim. Komisyonumuzda İngiliz Sosyalist Partisi’nden Yoldaş Quelch bu konuya değindi. Sıradan İngiliz işçisinin, esir milletlerin İngiliz hâkimiyetine başkaldırmalarına yardım etmeyi vatana ihanet sayacağını söyledi. İngiltere ve Amerika’nın gözü dönmüş, şoven kafalı aristokrat işçilerin sosyalizm için büyük bir tehlike teşkil ettikleri ve İkinci Enternasyonal’in baş desteği oldukları doğrudur. Burada, bu burjuva Enternasyonal’e bağlı önderlerin ve işçilerin ihanetiyle karşı karşıyayız. Sömürge meselesi İkinci Enternasyonal’de de tartışılmıştır. Basel Manifestosu bu konuda da çok açıktır. İkinci Enternasyonal partileri devrimci eyleme girişeceklerine söz vermişlerdir; ama onların gerçekten devrimci bir yolda ilerledikleri ya da hâkim milletlere başkaldıran sömürülen ve bağımlı ülkelere yardım ettikleri hiç görülmemiştir. Bana kalırsa bu, aynı zamanda, İkinci Enternasyonalden çekilen ve şimdi Üçüncü Enternasyonal’e katılmak isteyen partilerin büyük çoğunluğu için geçerlidir. Herkesin duyması için bunu tüm açıklığıyla ilân etmemiz gerekiyor. Bu, kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçekliktir. İnkâra kalkışacak birilerinin olup olmayacağını zamanla göreceğiz. Bütün bunlar, aldığımız kararlara esas olan düşüncelerdir. Kararlarımız, şüphesiz, çok uzun; lâkin, eminim bizim için yararlı olacaklar, millet ve sömürge meselelerine bağlı gerçekten devrimci çalışmaların gelişmesini ve örgütlenmesini ileriye taşıyacaktır. Zaten başlıca görevimiz de budur.

I X
206

Azerbaycanlı, Gürcü, Ermeni, Dağıstanlı ve Dağlı Cumhuriyeti’ndeki K o m ü n i s t Y o l d a ş l a r a 172

14 Nisan 1921

V. I. Lenin
Kafkasya Sovyet Cumhuriyetlerine en iyi dileklerimi gönderiyor ve aralarındaki ittifakın, burjuvazide örneğine rastlanmayan ve kapitalist sistemde gerçekleştirilmesi mümkün olmayan millî barış için bir model olacağı umudunu ifade etmek istiyorum. Gerçekte, Kafkasya’daki millî topluluklara mensup işçilerle köylüler arasında tesis edilecek millî barış önemlidir ancak sosyalizme geçiş anlamında Sovyet iktidarının sürdürülmesi ve geliştirilmesi daha da önemlidir. Önümüzdeki görev zordur ama tam manasıyla gerçekleştirilebilir. Bu görevin tam manasıyla ifa edilmesinde en önemli unsur, Transkafkasya komünistlerinin, kendilerine ve cumhuriyetlerine ait durumun Rus Sovyet Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin durumundan ve içinde bulunduğu koşullardan ayrı bir özellik gösterdiğini hiçbir zaman akıldan çıkarmamalarıdır. Bizim taktiklerimizi kopya etmekten kaçınma gereğini bilmeli ve bu taktikleri farklı somut koşullara uyarlayarak akıllı bir biçimde çeşitlendirmelidir. Rus Sovyet Cumhuriyeti dışarıdan politik ya da askerî yardım almamaktadır. Tam aksine, yıllardır İtilaf Devletleri’nin askerî istilası ve ablukasına karşı mücadele etmektedir. Kafkasya Sovyet Cumhuriyetleri ise, Rus Sovyet Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nden politik ve bir ölçüde de askerî yardım almıştır. Yalnızca bu bile birçok şeyi değiştirmiştir. İkinci olarak, artık İtilaf Devletleri’nin gerçekleştireceği herhangi bir istiladan ya da bu devletlerin Gürcü, Azerbaycanlı, Ermeni, Dağıstanlı ve Dağlı beyaz muhafızlara askerî yardım yapma ihtimalinden korkmak için bir neden yoktur. İtilaf Devletleri Rusya’da “parmaklarını yakmıştır”, ola ki bu, onları daha ihtiyatlı davranmaya zorlayacaktır. Üçüncüsü, Kafkasya Cumhuriyetleri’nin köylü karakteri Rusya’nınkinden daha belirgindir. Dördüncüsü, Rusya iktisadî bakımdan, ileri kapitalist ülkelerden uzak kalmıştır ve hâlâ da büyük ölçüde öyledir. Kafkasya ise yakında ve daha büyük bir kolaylıkla kapitalist Batı’yla ticaret yapma-

172

V. I. Lenin, a.g.e., 32. cilt, s. 316-18.

207

ya ve “bir arada yaşamaya” başlayabilecek durumdadır. Bütün farklılıklar bu kadar değil. Ancak bu farklılıklar değişik taktikler kullanılması gereğini göstermeye yeter. Sizler daha ılımlı ve ihtiyatlı davranma ve küçük burjuvaziye, aydınlar tabakasına ve özellikle köylülere ödün vermeye hazır olduğunuzu gösterme gereğini duyacaksınız. Ayrıcalık siyaseti ve ticaret yoluyla kapitalist Batı’yı iktisadî açıdan olabildiği ölçüde çabuk, olabildiği ölçüde fazla kullanmalısınız. Petrol, manganez, kömür (Tkvarçeli madenleri) ve bakır, sizin engin mineral kaynaklarınızın bir parçasıdır. Yabancı ülkelerle geniş bir ayrıcalık siyaseti ve ticareti yürütecek her türlü imkâna sahipsiniz. Bu girişim geniş çapta olmalı, inatla, ustalıkla ve büyük bir dikkatle yürütülmeli; işçi ve köylülerin içinde bulundukları koşulları geliştirmek ve aydınlar tabakasını iktisadî kuruluş aşamasında görevlendirmek üzere bu girişimden olabildiğince yararlanılmalıdır. İtalya, Amerika ve öteki ülkelerle kurulacak ticaret yoluyla zengin topraklarınızın, su kaynaklarınızın üretici güçlerini ve tarım/ hayvancılığın ilerlemesi için gerekli olan sulamayı geliştirmek amacıyla her türlü çabayı harcamalısınız. Rus Sovyet Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nden farklı olarak Kafkas Cumhuriyetlerinin yapması gereken ve yapabileceği şey, sosyalizme daha yavaş, daha ihtiyatlı ve daha sistemli bir geçişi gerçekleştirmektir. Bizim taktiklerimizden farklı olarak, sizin anlamanız ve yapmanız gereken budur. Biz, Dünya kapitalizminin surlarında ilk gediği açmak için savaştık. Gedik açılmıştır. Biz İtilaf Devletleri tarafından desteklenen beyazlara, sosyalist devrimcilere ve menşeviklere, söz konusu devletlerin ablukasına ve askerî desteğine karşı amansız ve insanüstü bir savaş vererek konumumuzu koruduk. Siz Kafkasyalı yoldaş komünistlerin bir gedik açmak için çaba harcamasına gerek yok. Sizler 1921’in lehte olan milletlerarası durumundan yararlanmalı, yeniyi daha büyük bir ihtiyatla ve daha yöntemli olarak kurmayı öğrenmelisiniz. 1921’deki Avrupa ve Dünya, 1917 ve 1918’deki Avrupa ve Dünya’dan farklıdır. Bizim taktiklerimizi kopya etmeyin, sadece onların kendilerine özgü niteliklerinin nedenini, onları ortaya çıkaran koşulları ve sonuçlarını çözümleyin; lafzın ötesine geçin, işin ruhunu, özünü ve 1917-21 arası dönemde elde edilen deneyimden çıkartılan dersleri uygulayın. Kapitalist ülkelerle ticareti, derhal ekonomik temel yapmalısınız. Onların on milyonlar değerindeki minerallere sahip olmalarına yol açsa bile, bu işin maliyeti önemli değildir. Köylülerin içinde bulunduğu koşulları geliştirmek, geniş bir elektrifikasyon ve sulama projesini başlatmak amacıyla bir an önce gerekli girişimlerde bulunmalısınız. En çok ihtiyaç duyduğunuz şey sulamadır. Çünküsulama bölgeyi herşeyden daha çok canlandıracak, yeniden yaratacak, geçmişi toprağa gömecek ve sosyalizme geçişi daha da fazla güven altına alacaktır. Dikkatsiz üslubumu bağışlayacağınızı umuyorum: Bu mektubu yoldaş Miyasnikov ile hemen gönderebilmek için alelacele yazmak zorunda kaldım. Bir kez daha Kafkasya Sovyet Cumhuriyetleri’nin işçi ve köylülerine selâmlarımı ve en iyi dileklerimi gönderirim.

208

X

Sovyet İktidarının Rusya’da Millî Meseleyle İlgili Siyaseti *

J. Stalin
1920
Rus Devrimi’nin ve iç savaşın yaşadığı bu üç yıl, merkezî Rusya ile Rusya’nın sınır bölgeleri arasındaki karşılıklı yardımlaşma olmaksızın, devrimin zaferinin ve ülkenin emperalizmin pençesinden kurtulmasının imkânsız olduğunu göstermiştir. Dünya devriminin ocağı olan merkezî Rusya hammadde, yakıt ve yiyecek ürünleriyle
* Stalin’in Millî Azınlıklar Halk Komiserliği tarafından 1920’de yayınlanmış olan millî mesele ile ilgili Derleme’sine önsöz olarak yazılan “Yazarın Notu”nun aşağıdaki kısmı, ilgili makaleye ayrılmıştı: “(…) Makale, Rusya’nın bölgesel özerklik temeli üzerinde henüz tamamlanmamış bulunan güncel idarî düzeltme dönemiyle, sınır bölgelerinde RSSFC’nin kurucu unsurları olarak idarî komünler ve özerk sovyet cumhuriyetleri örgütlenmesi dönemli ile ilgilidir. Makalenin can alıcı noktası, sovyetik özerkliğin pratikte uygulanması, yani emperyalizmin müdahaleci girişimlerine karşı güvence olarak, merkez ile çevre arasındaki devrimci birliğin güvence altına alınması meselesidir. Makalenin, sınırdaki bölgelerin Rusya’dan ayrılma talebini karşıdevrimci bir girişim olarak gözünü kırpmadan yadsıması garip görünebilir. Hindistan’ın, Arabistan’ın, Mısır’ın, Fas ve öbür sömürgelerin İtilaf Devletleri’nden ayrılmasından yanayız, çünkü bu durumda ayrılma, bu mazlum ülkelerin emperyalizmden kurtulması ve devrimin konumlanışı pekişirken emperyalistlerin konumsal açıdan güç kaybetmesi anlamına gelir. Sınırdaki bölgelerin Rusya’dan ayrılmasına karşıyız, çünkü bu durumda ayrılma, bu çevrebölgelerin emperyalizm tarafından egemenlik altına alınması, Rusya’nın devrimci gücünün sarsılması, emperyalizmin konumlarının pekişmesi anlamına gelir. Hindistan’ın, Mısır’ın, Arabistan ve diğer sömürgelerin ayrılmasına karşı mücadele eden İtilaf Devletleri, işte tam da bu nedenledir ki, aynı zamanda sınırdaki bölgelerin Rusya’dan ayrılması için de mücadele etmektedir. Sömürgelerin İtilaf Devletleri’nden ayrılması için mücadele eden komünistler, işte tam da bu nedenledir ki, aynı zamanda sınırdaki bölgelerin Rusya’dan ayrılmasına karşı da mücadeleden geri durmazlar. Burada ayrılma meselesinin somut milletlerarası koşullara ve devrimin çıkarlarına göre çözümlendiği açıktır.”

209

dolup taşan sınır bölgelerinden gelen yardım olmaksızın uzun süre ayakta kalamazdı. Aynı şekilde, Rusya’nın sınır bölgeleri de, daha gelişmiş bir durumda bulunan merkezî Rusya’nın siyasal, askerî ve örgütsel yardımı olmaksızın kendilerini emperyalist hâkimiyetten kurtaramazlardı. Eğer daha gelişmiş bir durumda bulunan proleter Batı’nın, daha az gelişmiş ama hammadde ve yakıt bakımından daha zengin olan köylü Doğu’nun desteği olmaksızın, Dünya burjuvazisini yıkamayacağını ileri süren tez doğru ise, daha az gelişmiş ama zorunlu olan kaynaklar açısından zengin sınır bölgelerinin yardımı olmaksızın devrim işini başaramayacağını söyleyen diğer tez de aynı ölçüde doğrudur. Şurası kesindir ki, İtilaf Devletleri, daha sovyet hükümetinin ortaya çıktığı ilk günlerden itibaren en önemli sınır bölgelerini ondan kopararak, merkezî Rusya’nın iktisadî açıdan kuşatılması planını gerçekleştirdiği sırada bu durumu göz önünde tutmuştur. Sonrasında ise, Rusya’nın iktisadî açıdan kuşatılması planı, Ukrayna, Azerbaycan ve Türkistan’da bugün oynadığı oyunlarla birlikte, 1918’den 1920’ye kadar, İtilaf Devletleri’nin Rusya’ya karşı tüm girişimlerinin değişmez temeli olarak kalmıştır. Rusya’nın merkezi ile sınır bölgeleri arasında sağlam bir ittifak kurulmasında çok büyük bir yarar vardır. Rusya’nın merkezi ile sınır bölgeleri arasında bozulması mümkün olmayan sağlam bir ittifakı güvence altına alacak belirli ilişki ve bağlar kurma zorunluluğunun nedeni budur. Buna göre, söz konusu ilişkiler nasıl olmalı ve hangi biçimlere bürünmeli? Bir başka deyişle: sovyetler iktidarının, Rusya’da millî meseleyle ilgili siyaseti neye dayanmalıdır? Yalnızca merkez ile sınırdaki bölgelerin kuracağı ittifak meselesinin konuluş biçimi ile ters düştüğü için değil, herşeyden önce merkezin olduğu kadar sınır bölgelerinde yaşayan halk yığınlarının çıkarları ile temelden ters düştüğü için de, bu bölgelerin Rusya’dan ayrılma talebi üzerine kurulu olan ilişki biçimi tümüyle dışlanmalıdır. Bu bölgelerin ayrılmasının, Batı ve Doğu’daki kurtuluş hareketini uyaran merkezî Rusya’nın devrimci gücünü sarsacağını hesaba katmasak bile, sözkonusu bölgeler bir kez ayrıldıktan sonra kaçınılmaz olarak milletlerarası emperyalizmin hâkimiyetine girecektir. Bugünkü milletlerarası koşullar dâhilinde sınırdaki bölgelerin ayrılması talebindeki karşı-devrimci niteliği görebilmek için, Rusya’dan ayrıldıktan sonra lafta kalan bir bağımsızlıktan başka bir şeyleri olmayan Gürcüstan’a, Ermenistan’a, Polonya’ya, Finlandiya’ya ve diğer ülkelere bakmak yeterli olacaktır. Esasında bu ülkeler İtilaf Devletleri’ne bağımlı hale gelmiş durumdadır. Son olarak da, ilkin Alman sermayesi ardından İtilaf Devletleri tarafından kırılıp geçirildikten sonra Ukrayna ve Azerbaycan’ın yaşadığı ortak maceraya bakılabilir. Proleter Rusya ile emperyalist İtilaf Devletleri arasında giderek azgınlaşan ölüm-kalım mücadelesi karşısında sınırdaki bölgelerin önünde sadece iki yol mevcuttur:

210

Güçlerini ya Rusya ile birleştirip emekçi yığınların emperyalist baskıdan kurtulmasını sağlayacak ya da İtilaf Devletleri ile birleşip onların emperyalist boyunduruğuna teslim olacaktır. Üçüncü bir yol yoktur. Gürcistan’ın, Ermenistan’ın, Polonya’nın, Finlandiya’nın ve diğer ülkelerin sözde bağımsızlığı, tabiri caizse, bu devletlerin, şu ya da bu emperyalist gruba tam anlamıyla bağımlı oluşunu maskeleyen aldatıcı bir görünüşten başka bir şey değildir. Elbette Rusya’nın sınır bölgelerinde yaşayan milletlerin ve aşiretlerin, tüm diğer milletler gibi, Rusya’dan ayrılma hakkı vardır ve bu hakkı kimse onların elinden alamaz. 1917’de Finlandiya örneğinde olduğu gibi, eğer bu ülkelerden biri Rusya’dan ayrılma konusunda çoğunluk kararı almış olsaydı Rusya kendisini, herhalde bu olguyu saptama ve ayrılığı onaylama mecburiyetinde görürdü. Ama burada, milletlerin genelgeçer hakları değil, merkezin olduğu kadar sınır bölgelerinde ikamet eden halk yığınlarının çıkarları da söz konusudur; buradaki mesele, halk yığınlarının ortak çıkarları aracılığıyla belirlenmiş, kendisini yadsımak istemediğinden bu milliyetlere mensup emekçi yığınların talebine belli bir açıdan etkide bulunmak isteyen partimizin yapmak zorunda olduğu ajitasyonun niteliğidir. Oysa, halk yığınlarının çıkarları, devrimin güncel aşamasında çevrenin ayrılmasını istemenin, derinden derine karşıdevrimci bir talep olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde, Rusya’nın merkezi ile sınır bölgeleri arasındaki ittifak biçimi bağlamında millî-kültürel olarak nitelenen özerklik de dışlanmalıdır. Avusturya-Macaristan’ın (millî-kültürel özerkliğin yurdu olarak) uyguladığı son on yıllık pratik, çok milletli bir devlete bağlı emekçi yığınlar arasındaki ittifak biçimi olarak sunulan millî-kültürel özerkliğin geçici ve zamansız olduğunu ispatlamaktadır. Millî-kültürel özerkliğe ilişkin inceltilmiş millî programlar üreten ve şimdilerde ayakları suya değen Springer ile Bauer bunun canlı kanıtlarıdırlar. Son olarak geçenlerde, millî-kültürel özerkliğin Rusya’daki sözcüsü ve bir zamanların ünlü bir Bund mensubu olan şahıs geçenlerde açık bir ifadeyle: “Kapitalist rejim çerçevesinde formüllendirilmiş bulunan millî-kültürel özerklik talebi sosyalist devrim koşulları içinde anlamını yitirir”173 diyerek, millî-kültürel özerkliğin yararsızlığını resmen kabul etmek zorunda kalmıştır. Merkez ile sınırdaki bölgeler arasında akla uygun tek ittifak biçimi olarak geriye, yaşam koşulları ve özel millî terkipleri ile ayrılan sınırdaki ülkelerin bölgesel özerkliği, Rusya’nın sınır bölgelerini merkeze federatif bağlarla bağlayacak özerklik, yani sovyetler iktidarı tarafından daha Dünya’ya gelişinin ilk günlerinde ilân edilmiş ve günümüzde de ortak yönetim ve özerk sovyet cumhuriyetleri biçimi altında sınırdaki bölgelerde uygulanmış bulunan o aynı sovyetik özerklik kalır. Sovyetik özerklik donmuş ve hiç değişmeyecek bir şey değildir; gelişmesi dâhilinde çok çeşitli biçim ve dereceleri kabul eder. Bu özerklik, dar yönetim özerkliğinden

173

Bkz: Bund’un XII. Konferansı, s. 21 (Rusça).

211

(Volga Almanları, Çuvaşlar, Karaliyenler), daha geniş, siyasal bir özerkliğe (Başkırlar, Volga Tatarları, Kırgızlar); geniş, siyasal özerklikten, daha da genişlemiş biçimine (Ukrayna, Türkistan); son olarak, Ukrayna tipi özerklikten, özerkliğin en yüksek biçimine, sözleşmeye dayanan ilişkilere (Azerbaycan) geçer. Sovyetik özerkliğin bu esnekliği onun temel özelliklerinden birisidir; çünkü bu esneklik, Rusya’nın, kültürel ve iktisadî gelişiminin çok çeşitli derecelerinde bulunan sınır bölgelerinin sahip olduğu tüm çeşitliliğin kavranmasını sağlar. Rusya’da Sovyetik siyasetin millî meseleyle ilgili olarak yaşadığı üç yıl, sovyetik özerkliği değişik biçimler altında gerçekleştirerek, sovyetler iktidarının iyi yolda olduğunu göstermiştir; çünkü yalnızca bu siyaset sayesindedir ki, sovyetler iktidarı, sınırdaki bölgelerin gözden en uzak köşelerine doğru kendine bir yol açma, en geri ve en çeşitli yığınları siyasal yaşama katma, bu yığınları bir dizi bağla merkezle buluşturma başarısını göstermiştir. Dünya’daki hiçbir hükümetin, çözmeyi bir tarafa bırakalım, tespit dahi etmediği (hattâ bundan korktuğu) bu mesele bağlamında Rusyanın sovyetik özerklik ilkelerine göre yeni yönetimsel biçimlenişi henüz tamamlanmamıştır; Kuzey Kafkaslar, Kalmuklar, Çeremisler, Votyaklar, Buryatlar ve diğer halklar hâlâ meselenin çözülmesini bekliyorlar. Ama gelecekteki Rusya’nın yönetimsel haritası hangi görünüme bürünürse bürünsün ve bu alandaki eksiklikler ne olursa olsun –ki hâlâ konuyla ilgili kimi eksiklikler mevcuttur- bölgesel özerklik ilkelerine göre, yeni yönetimsel dağılıma giderek Rusya’nın, sınırdaki bölgelerin proleter merkez etrafında toplanması ve iktidarın bu bölgelerdeki emekçi yığınlarla yakınlaşması yönünde ileriye dönük muazzam adımlar attığını kabul etmek gerekmektedir. Bununla birlikte, sovyetik özerkliğin şu ya da bu biçiminin ilânı, gerekli kararname ve buyrukların yayınlanması ve hatta özerk cumhuriyetlerde bölgesel halk komiserleri şûraları biçiminde bu bölgelerdeki hükümetlerin kuruluşu, sınır bölgeler ile merkez arasındaki birliği pekiştirmek için yeterli olmaktan uzaktır. Bu birliği pekiştirmek için, her şeyden önce, çarlığın uyguladığı vahşi siyasetin mirası olarak sınırdaki bölgelerde varlığını sürdüren tecrit edilmiş ve kapalı yapısına, ataerkil yaşam ve kültürsüzlüğe, merkeze karşı güvensizliğe bir son vermek gerekir. Çarlık, yığınları kölelik ve bilgisizlik içinde tutmak için ataerkil-feodal baskıyı çevrede bilerek geliştiriyordu. Çarlık, yereldeki halkları en verimsiz bölgelere doğru sürmek ve milliyetler arası düşmanlığı körüklemek için çevrenin en iyi yerlerine sömürgeci öğeleri bilerek yerleştirmişti. O, yığınları bilgisizlik içinde tutmak için yereldeki okulları, tiyatroları ve eğitici kurumları engelliyor, kimi zaman da alenen imha ediyor, yerel nüfusun seçkin bölümünün her türlü girişimini kötürümleştiriyordu. Son olarak Çarlık, çevre-bölgelerdeki halk yığınlarının tüm faaliyetini baltalıyordu. Çarlığın tüm bu önlemleri, yereldeki halklar arasında çoğunlukla Rus menşeili herşeye karşı düşmanca bir davranış biçimini alan çok derin bir güvensizlik hali yaratmıştı. Merkezî Rusya ile sınırdaki bölgeler arasındaki birliği pekiştirmek için bu güvensizliği yok etmek, karşılıklı bir anlayış ve kardeşçe bir güven havası yaratmak zorunludur. Güvensizliği yok etmek için, herşeyden önce, bu bölgelerde yaşayan halk yığınları-

212

nın kendilerini feodal-ataerkil boyunduruk kalıntılarından kurtarmalarına yardım etmek; sömürgeci öğelerin yararlandıkları her tür ve her düzeydeki ayrıcalıkları yalnızca sözde değil ama gerçekten ortadan kaldırmak; halk yığınlarına devrimin maddî iyiliklerini tattırmak; uzun sözün kısası: yalnızca merkezî proleter Rusya’nın onların çıkarlarını savunduğunu, sömürgecilere ve burjuva milliyetçilere karşı, çoğu kez yığınlar için hiç mi hiç anlaşılmaz şeyler olan bastırıcı önlemler aracıyla değil ama herşeyden önce tutarlı ve iyi düşünülmüş bir iktisat siyaseti aracıyla yığınlara kanıtlamak gerekmektedir. Liberallerin zorunlu genel öğretimle ilgili taleplerini herkes bilir. Sınır bölgelerindeki komünistler liberallerden daha sağda olamazlar; eğer halkın bilgisizliğini yok etmek, Rusya’nın merkezini çevreye manevî açıdan yakınlaştırmak istiyorlarsa oralarda genel eğitimi gerçekleştirmelidirler. Ama bunun için de, yerelde millî okullar, tiyatrolar ve halk eğitim kurumlarını geliştirip bölgedeki halk yığınlarının kültür düzeyini yükseltmek zorunludur. Çünkü kültürsüzlük ve bilgisizliğin, sovyetler iktidarının en tehlikeli düşmanları olduklarını kanıtlamaya gerek bile yoktur. Çalışmalarımızın bu yönde ne ölçüde ileriye gittiğini bilmiyoruz; ama en önemli sınır bölgelerinden birinde millî eğitim halk komiserliğinin yerel okullar için ayırdığı ödeneğin topu topu %10 olduğunu duyuyoruz. Eğer bu doğruysa, ne yazık ki söz konusu alanda “eski rejim”i pek o kadar geçmemiş olduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Sovyetler iktidarı halktan kopuk bir iktidar değildir; aksine o Rus halk yığınlarının bağrından çıkmış, onların sevdiği ve onlara en yakın tek iktidar biçimidir. Sovyetler iktidarının her zaman tehlikeli zamanlarda sergilediği o emsalsiz direnme gücünün kaynağı işte budur. Sovyetler iktidarının, Rusya’nın sınır bölgelerinde de sevilmesi ve halk yığınlarına yakın olması gerekmektedir. Ama bunun için sovyetik iktidar her şeyden önce bu yığınlar için anlaşılır bir iktidar olmalıdır. Bu sebeple, sınır bölgelerindeki tüm sovyet organlarının, mahkemelerin, yönetim aygıtlarının, iktisadî kurumların ve (parti organları da dâhil) tüm doğrudan iktidar organlarının elden geldiğince yereldeki nüfusun yaşam koşullarını, törelerini, alışkanlıklarını ve dilini bilen ülke insanlarından oluşması; yereldeki halk yığınlarına mensup tüm seçkinlerin bu kurumlara çağrılması; yerel emekçi yığınların, askerî kuruluşlar alanı da dâhil, tüm alanlarda ülke yönetimine katılması; yığınların, sovyetler iktidarı ile onun organlarının, kendi öz çabalarının eseri, umutlarının ete-kemiğe bürünmesi olduklarını anlaması zorunludur. Yığınlar ile iktidar arasında yıkılmaz bir manevî bağ işte ancak bu şekilde kurulabilir. Sovyet iktidarı, sınır bölgelerindeki emekçi yığınlar için ancak bu sayede anlaşılır hale gelip emekçi yığınlara yakın olabilir. Bazı yoldaşlar, Rusya’daki özerk cumhuriyetleri ve genel olarak sovyetik özerkliği, bazı koşullar karşısında hoşgörüyle karşılanması icap eden, zorunlu ama gene de zamanla ortadan kaldırılması için savaşılması gereken, geçici bir kötülük olarak görürler. Bu görüşün temelden yanlış olduğunu ve sovyetler iktidarının millî meseleye ilişkin geliştirdiği siyasetle ortak hiçbir yanının bulunmadığını kanıtlamaya gerek bile yoktur. Sovyetik özerklik soyut ve yapmacık bir şey değildir, hele hele boş bir

213

söz olarak da görülemez. Sovyetik özerklik, sınırdaki bölgelerin merkezî Rusya’ya bağlanmasının en gerçek ve en somut biçimidir. Ukrayna, Azerbaycan, Türkistan, Kırgızistan, Başkırtistan, Tataristan ve öteki sınır bölgelerindeki halk yığınlarının kültürel ve maddî refahı özledikleri ölçüde kendi anadili ile eğitim gördüğü okullardan, herşeyden önce kendi ülke insanından oluşan mahkemelerden, yönetim aygıtlarından ve iktidar organlarından vazgeçemeyeceklerini kimse yadsıyamaz. Dahası, bu bölgelerin gerçekten sovyetleştirilmesi, merkezî Rusya’ya sıkı sıkıya bağlı ve onunla birlikte tek bir devlet oluşturan sovyetik bölgeler durumuna dönüştürülmesi, geniş bir yerel okullar örgütü olmaksızın, halkın yaşam koşullarını ve dilini bilen insanlardan oluşan mahkemeler, yönetim aygıtları ve iktidar organları kurulmaksızın imkânsızdır. Bu nedenle, sovyetik özerklik, okulların, mahkemelerin, yönetim aygıtlarının ve iktidar organlarının Ukraynalı, Türkistanlı, Kırgız gibi biçimlere bürünmesinden başka bir şey olmaması sebebiyle tüm bu kurumlara millî anadili sokmak sovyetik özerkliği gerçekleştirmenin tam da kendisidir. Bundan sonra sovyetik özerkliğin geçici niteliği ve ona karşı mücadele etme zorunluluğu gibi konular hakkında daha nasıl ciddî sözler sarfedilebilir? Önümüzde iki seçenek var:

Ya Ukrayna, Azerbaycan, Kırgız, Özbek, Başkır gibi diller fiilî bir gerçekliktir ve
bunun sonucu olarak söz konusu bölgelerde anadilde eğitim yapan okulları, mahkemeleri, yönetim aygıtlarını, ülke insanlarından oluşan iktidar organlarını geliştirmek mutlak olarak zorunludur ve o zaman bu bölgelerde hiçbir kısıtlama olmaksızın sovyetik özerkliğin sonuna kadar gerçekleştirilmesi gerekir;

Ya da Ukrayna ve Azerbaycan gibi diller salt bir uydurmacadır: bunun sonucu, anadildeki okullar ve öbür kurumlar yararsız şeylerdir, ve o zaman da yararsız bir şey olarak sovyetik özerkliğin reddedilmesi gerekir.
Üçüncü bir yol aramak, bu konudaki yeteneksizliğin ya da acınası bir düşünce eksikliğinin ortaya konması demektir. Sovyetik özerkliğin gerçekleştirilmesi yolundaki ciddî engellerden biri de, sınır bölgelerinde yaşayan yerel halka mensup aydın güçlerdeki zaafiyetle birlikte sovyetlerin ve partinin faaliyeti dahil, tüm faaliyet kollarındaki öğreticilik eksikliğidir. Bu zaafiyet, sınır bölgelerindeki devrimci kuruluş çalışması bağlamında ele alınan eğitimi engeller. Ancak işte tam da bu nedenle, halk yığınlarına yararlı olmak isteyen ve komünist olmamaları sebebiyle belli bir güvensizlik havası tarafından kuşatıldıklarına inanıp maruz kalacakları baskıcı tedbirlerden korktukları için bu katkıyı sunamayan yereldeki sayıca yetersiz aydın gruplarına yüz çevirmek akla uygun olmayacak ve davaya zarar verecektir. Tedricî olarak sovyetleştirilmeleri amacıyla onların ilgisini sovyetik çalışmalara çeken ve onları iktisadî alanda tarımsal görevlere, yiyecek ve araç-gereç tedarik etme gibi kimi hizmetlere dâhil eden siyaset bu tip gruplara başarıyla uygulanabilir. Çünkü bu aydın grupların, karşı-devrimci düşüncelerine rağ-

214

men, gene de en önemli görevlere çağrılmış, sonrasında da sovyetleştirilmiş bulunan karşı-devrimci askerî uzmanlardan daha az olgun oldukları iddia edilemez. Ancak küçük millî aydın gruplarından istifade edilmesi öğretim ihtiyacını karşılama noktasında yeterli olmaktan uzaktır. Bununla birlikte, ülke insanlarından oluşan öğretici kadrolar yetiştirmek için sınır bölgelerinde yönetimin tüm kollarında sıkı bir öğretim ve okul ağı kurmak da zorunludur. Çünkü bu türlü kadroların yokluğunda, anadilde eğitim veren okulların, mahkemelerin, yönetim aygıtlarının ve diğer kurumların örgütlenmesinin son derece güçleşeceği açıktır. Bazı yoldaşların sınır bölgelerinin sovyetleştirilmesi konusunda gösterdikleri esneklikten yoksun o aşırı telâş, sovyetik özerkliğin gerçekleştirilmesi yolunda diğerleri kadar önemli bir engeldir. Tüm bir tarihsel dönem boyunca merkezî Rusya’dan geri kalmış, Ortaçağ düzeninin henüz büsbütün tasfiye edilmediği bölgelerde, bu yoldaşlar “saf komünizm”i gerçekleştirmek için “kahramanca çabalar”a girişmeyi kararlaştırdıkları noktada, bu tür süvari akınlarından ve “komünizm”den hayırlı sonuçlar elde edilemeyeceği güvenle söylenebilir. Bu arkadaşlara programımızın şu maddesini hatırlatmak isteriz: “RKP, Ortaçağ’dan burjuva demokrasisine ya da burjuva demokrasisinden sovyetik ya da proleter demokrasiye giden yolda belli bir milletin içinde bulunduğu tarihsel gelişme derecesini göz önünde tutarak, olaylara tarihsel sınıf açısından bakar.” Ve daha ileride şunlar yazılıdır: “Bir zamanlar başka milletlere zulmetmiş olan milletlerin proletaryasının, zulme uğramış ya da tüm haklarından mahrum kalmış milletlere mensup emekçi yığınlar arasındaki millî duygulara ait kalıntılara her durumda ihtiyatla yaklaşıp özel bir dikkat göstermesi gerekir.’ (Bkz: RKP Programı.) Yani, örneğin eğer Azerbaycan’daki evlere doğrudan doğruya ek kiracılar yerleştirme yolu, oturduğu evi ve aile ocağını dokunulmaz, kutsal bir yer olarak gören Azeri yığınlarını bizden ayırıyorsa, aynı hedefe ulaşmak için bu dolaysız yolun dolaylı ve örtülü bir başka yolla değiştirilmesi gerektiği açıktır. Ya da örneğin, dinsel önyargıların güçlü etkisi altında bulunan Dağıstanlı yığınlar komünistleri “şeriata uygun olarak” takip ediyorsa, bu ülkelerdeki dinî önyargılara karşı doğrudan mücadele yolu yerine, daha ihtiyatlı ve dolaylı yollar kullanılmalıdır. Kısacası, geri halk yığınlarının “hemen komünistleştirilmesi”ni hedefleyen süvari akınlarından, bu yığınları sovyetik gelişmenin büyük yoluna çeken ihtiyatlı ve iyi düşünülmüş siyasete geçiş yapmak zorunludur. Merkezî Rusya ile sınır bölgeleri arasında gerçekleşecek manevî yakınlaşma ve sürekli devrimci işbirliğinin güvence altına alan sovyetik özerkliği gerçekleştirmek için gerekli olan koşullar bunlardır. Sovyetler Rusyası, Dünya’da emsalsiz olan, karşılıklı güven, hürriyet ve kardeşlik temeli üzerine kurulu bir anlaşma uyarınca tüm milliyetleri ve aşiretleri tek bir pro-

215

leter devlet çatısı altında toplayarak onların bir arada yaşamasını sağlayan bir tecrübeyi yaşıyor. Ancak bu tecrübe, eğer sınır bölgelerinde millî meseleyle ilgili uyguladığımız siyaset farklı biçim ve ölçüler dâhilinde tespit edilmiş ilkelerle uyuşmazlık içindeyse ve tabanda attığımız her pratik adım, bu bölgelerdeki halk yığınlarının, sahip olduğu yaşam koşulları ve millî yapıya denk düşen biçimler uyarınca maddî ve manevî açıdan yüksek proleter kültüre katılmalarına katkı sunuyorsa, tam bir başarı elde etmek mümkündür. İtilaf Devletleri’nin olası, tahmin edilebilir tüm oyunlarını başarısızlığa uğratacak merkezî Rusya ile sınırdaki bölgeler arasında kurulacak devrimci birliğin pekişmesine dönük güvence tam da burada aranmalıdır.

216

X I

T o p l u m s a l D e v r i m v e D o ğ u 174

Sultan Galiyev
1919

I
Rusya’daki sosyalist devrim, milletlerarası sosyalist devrimin sadece başlangıcı ve onun aşamalarından birisidir. Er ya da geç iki uzlaşmaz düşman ve iki karşıt güç olan milletlerarası proletarya ile milletlerarası emperyalizm arasında kıyasıya süren devrimci mücadele nihaî bir savaş biçimini alacaktır. Şu an eski Rus İmparatorluğu sınırları dâhilinde canhıraş bir biçimde süren İç Savaş, hem iç hem de dış tezahürleriyle genişleyip derinleşmek durumundadır. Devrimin kademeli olarak gelişmesiyle yeni halklar ve yeni ülkeler de ister istemez, insanoğlunun Dünya genelinde maruz kaldığı son vahşet olan bu savaşın içine çekileceklerdir. Bu kaçınılmazdır. Yaşlı Dünya fazlasıyla yıpranmıştır. İniltiler içinde çökmektedir. Tüm yeryüzü bir yenilenmeye ve tümüyle yeni bir uyuma muhtaçtır. Yalnız şahıslar için değil, herbirinin kaderine sahip çıkması ve geri dönülmez biçimde barikatın hangi tarafında olduğuna karar vermesi gereken tüm halklar ve hükümetler için de karar anı gelmiştir. İsteseniz de istemeseniz de bu savaşın içinde yer alacaksınız, farkına varsanız da varmasanız da, “Beyaz” ya da “Kızıl” olacaksınız.
Galiyev’in 1919’da Jizn Natsional’nostey dergisinin üç ayrı sayısında yayımlanan makaleleri. Bazı düzeltmeler ve değişiklikler yapılarak yer verilen makalelerşu çalışmalardan alınmıştır: A. A. Bennigsen, S. E. Wimbush, Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliği’nde Millî Komünizm, çev.: Bülent Tamatar, Nisan 1995, s. 156-163.
174

217

Gerçekte henüz Ekim Devrimi meydana gelmezden önce, Rusya’da iki düşman kuvvet, emek ve sermaye, proletarya ve burjuvazi, birbirilerinden ayrışmaya, kendilerini tanımlamaya ve kendilerini nihaî savaşa hazırlamaya başlamışlardı. Rusya’da Ekim Devrimi, kendi yurdunda baskı altına alınan Rus burjuvazisinin geri kalan kuvvetlerini Rusya eteklerinde, “özgür” bir varoluşu güvence altına aldığı düşünülen İtilaf Devletleri’ne teksif etmeye mecbur olmuş kuvvetle yaşanan bir çarpışma ânıdır. Fakat bu andan itibaren, sürekli olarak gelişen devrim karşıtı mücadele milletlerarası bir nitelik kazandı. Rusya’nın muzaffer işçi ve köylülerine karşı yürütülen kampanyada sadece Rus değil, milletlerarası burjuvazinin diğer birimleri de, önce ayrı ayrı, daha sonra da birlik halinde, yer aldılar. Milletler Cemiyeti, Dünya’daki tüm karşı devrimci kuvvetlerin odak noktası olarak buluştukları bir genelkurmay haline geldi ve her halükârda, devrimin gelişmesine karşı set görevi üstlenebilecek tüm güçleri birleştiren bir “Kara Enternasyonal”e dönüştü. Milletlerarası sosyalist devrimin bugün sahip olduğu koşullar bu minvaldedir. Yalnızca bu koşullardan yola çıkarak onun gelecekte alacağı gelişme biçimlerini öngörebiliriz. Şu ân yüzleşmemiz ve hızla çözümlememiz gereken pratik meselelerden birisi de “Doğu Meselesi”dir. Bu mesele, Dünya sosyalist devriminin doğal gelişimi içindeki kaçınılmaz evrelerden biridir. Bunu kabul etmek istemeyip bilmezden gelsek de, tüm çetrefilli yapısı, iç ve dış karmaşıklığıyla önümüzde duruyor. Kendimizi meselenin yapay bir çözümüyle sınırlandırırsak hata etmiş oluruz. Toplumsal-ekonomik ve milletlerarası veçheleriyle bu sorunun dikkatle incelenmesi gerekiyor. Milletlerarası sınıf mücadelesinin Doğu’da alacağı muhtemel somut biçimleri incelememiz ve bütün sonuçlarıyla birlikte, onunla olan ilişkimizi tek seferde bütünüyle tanımlamalıyız. Tarafımızca yürütülen milletlerarası sosyalist politikanın genel yönünün doğru olduğunu ve düzeltilmeye ihtiyacı olmadığını kabul ediyoruz. Bununla birlikte, Doğu meselesinin de ciddî bir düzeltme gerektirdiğinin de farkına varmalıyız. Ne denli acı olursa olsun, şimdiye kadar Sovyet Rusya ve Doğu arasındaki karşılıklı ilişkilerin doğru bir biçimde tesis edilmesi anlamında, tarafımızca alınan tüm önlemlerin istisnaî ve bütünüyle yama olarak kaldığını kabul etmeliyiz. Bu alanda, uygun bir tarz üzerinden oluşturulan, sistematik ve kararlı bir siyasetin sıkı bir biçimde uygulanması diye bir şey hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. En kötü durumda bu, Rus birliklerinin İran’dan geri çağrılması örneğinde olduğu gibi, zayıflığımızın basit bir tezahürü ve kabulü olmuştur. En iyi durumda ise, Doğunun devrimci arzularına basit bir sempati ifadesi ve (Afganistan’da İngilizler’e karşı ayaklanma örneğinde olduğu gibi) platonik bir destek vaadi biçiminde gelişmiştir. Bu açıdan, ancak Batı’daki sosyalist devrimin felâkete uğradığı andan itibaren, bizzat olayların gelişimi (Almanya’da Spartakistlerin yaşadığı yenilgi, Rusya’nın iç

218

işlerine müdahaleyi protesto eden genel grevin başarısızlığı ve Macar Sovyet Cumhuriyeti’nin düşüşü) bizi Doğu’nun katılımı olmadan milletlerarası sosyalist devrime ulaşmamızın mümkün olmadığı basit gerçeğini kabullenmeye zorladığı bir sırada, hareketlerimiz az çok belirgin bir nitelik kazanmaya başlamıştır. Fakat henüz şu an bile sözkonusu önlemlerin, sosyalist devrimin gelişim yasalarıyla tutarlılık arz eden belirgin ve oturmuş bir niteliği yoktur. Bu makalenin amacı, bu meselenin az çok tam bir tahlilini sunmaktır.

II
Komünizmin somut bir ifadesi olarak sovyet sistemi, burjuva-kapitalist devletin bir anti tezidir. Bu iki sistem yan yana, barış içinde ve bir arada yaşayamaz. Birbirlerine ancak geçici olarak, bir taraf, her ne kadar hafifçe de olsa, güçlerin ağır basan yanını üstünde toplayıp tüm kaçınılmazlığıyla daha zayıf olana saldırana dek, tahammül gösterebilirler. Sosyalist devrimin gelişimiyle ilgili temel yasa uyarınca, Rus Devrimi’nin daha ilk günlerinden itibaren bir Dünya Devrimi’ne dönüşmesi gerekliydi; aksi takdirde Rusya sovyetleri, her dakika Dünya çapındaki emperyalist curcunanın anaforu tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak, kabaran emperyalist deniz içinde bir küçük vaha hâline gelecekti. Ekim Devrimi’nin liderleri bu vaziyeti iyi anladılar ve onu milletlerarası akıntı yönünde kanalize etmeye çalıştılar. Dahası, bundan başka bir çözüm de mevcut değildi. Rusya’daki sosyalist devrimin bu gelişim süreci tüm içsel anlamını yitirebilirdi. Fakat taktiksel anlamıyla devrimin bu gelişim süreci yanlış bir biçimde yönlendirildi. Bazı dışsal tezahürlerinde (Almanya’daki Spartakist kalkışma, Macar Devrimi vb.) doğru gibi görünse de, bütünsel bakımdan tek yanlı bir niteliği haizdi. Bu tek yanlılık tümüyle liderlerin neredeyse tüm dikkatlerini Batı’ya yöneltmiş olmasıyla ilgiliydi. Ekim Devrimi’ni milletlerarası bir sosyalist devrime dönüştürme görevi Rus Devrimi’nin mekanik enerjisinin Batı’ya, yani proletarya ile burjuvazinin sınıfsal çıkarlarındaki çelişkinin en keskin ve en açık biçimde açığa çıktığı, bu yüzden de sınıfsal bir devrimin başarıya ulaşması için göreli olarak sağlam bir temelin var gibi göründüğü bu Dünya parçasına aktarılması olarak anlaşılıyordu. Fakat Batı Avrupa burjuvazisi tarafından köleliştirilen bir buçuk milyarlık nüfusa sahip Doğu unutulmuştu. Milletlerarası sınıf mücadelesinin gelişimindeki temel süreçler Doğu’nun ve Doğu meselesinin üzerinden atlayarak devam ediyordu; Doğu’yu “devrimcileştirme” meselesi ancak, köpüren devrim denizinde bir damla sudan daha fazla olmayan dağınık bir kaç zihinde mevcuttu. Doğu’nun bilinmemesi ve bunun yarattığı korku nedeniyle, Doğu’nun milletlerarası devrime katılması fikri sistematik olarak reddediliyordu.

219

Müttefikleri Amerika da dâhil, Batı Avrupa devletlerinin milletlerarası emperyalizme ait tüm maddî ve “manevî” güçlerin yoğunlaştığı ülkeler olarak ortaya çıktıkları doğrudur ve sahip oldukları topraklar emperyalizme karşı savaşta başlıca savaş alanı olmaya aday gibi görünmektedir. Fakat hiç bir şekilde Batı proletaryasında Batı burjuvazisini alaşağı edecek yeterli güç olduğunu güvenle söyleyemeyiz. Bu burjuvazi, milletlerarası ve Dünya çapındadır, bu anlamda alaşağı edilmesi bütün milletlerarası proletaryanın, Doğu proletaryası da dâhil, tüm devrimci iradesine ve enerjisine ihtiyaç duyar. Milletlerarası emperyalizme sadece Batı Avrupa proletaryası ile saldırırsak, onu Doğu’da tam bir eylem ve manevra serbestiyeti içinde bırakırız. İtilaf Devletleri tarafından temsil edilen milletlerarası emperyalizm, tüm doğal servetin mutlak efendisi olduğu Doğu’ya hâkim olduğu müddetçe, ev sahibinin emekçi kitleleriyle iktisadî alandaki tüm çatışmalarından başarılı bir sonuçla çıkması da uzun vadede garanti altına alınmıştır, Zira, her zaman için kendi proletaryasının iktisadî taleplerini yerine getirerek onun “ağzını kapatabilir”. Rusya’daki devrimin son iki yılı boyunca Batı’dan devrimci yardım beklentilerimizin boş çıkmış olmasına ilişkin tez gayet açık bir biçimde teyit edilmektedir. Fakat Batı Avrupa işçisi, kendi burjuvazisi üzerinde zafer kazansa bile, Batı Avrupa burjuvazisi zor durumdaki dostu Rus burjuvazisinin örneğini izleyip son çare olarak tüm güçlerini ‘çevresindeki bölgeler’de, hepsinden önce Doğu’da yoğunlaştıracağından, kaçınılmaz olarak Doğu ile çatışma durumunda kalacağız. Batı Avrupa’da sosyalist devrimi yok etme yolunda, Doğu’nun bağrında her zaman emperyalist boyunduruğun taşıyıcısı olarak, Batı Avrupa’ya karşı canlı olan Doğu’nun Batı’ya karşı kadim millî ve sınıfsal öfkesini kullanmakta tereddüt etmeyecek ve Avrupa’ya karşı kara kampanya açılacaktır. Bunu yalnızca bir ihtimâl olarak kabul ediyor, bu ihtimâlin gerçekleşeceğine inanıyoruz; bu açıdan, Rusya’daki proletaryanın burjuvazisine karşı verdiği mücadelenin iki yıllık tecrübesi bize çok şey öğretmiştir.

III
Doğu’yu toplumsal-iktisadî açıdan incelersek, buradaki hemen her şeyin Batı Avrupa sermayesi tarafından sömürü konusu olduğunu görürüz. Burası Avrupa sanayisi için başlıca malzeme kaynağıdır ve bu bakımdan kolayca ateş alacak bir zemindir. Eğer Doğu’nun Batı sermayesi tarafından sömürülme derecesini hesaplamak mümkün olsaydı, bu bağlamda, onu sömürmüş ve sömürmekte olan Avrupa ve Amerika burjuvazisine ait gücün ortaya çıkışındaki dolaylı katılımı tespit edilebilseydi, “beyazlar”ın tüm maddî ve manevî servetine ait aslan payının Doğu’dan çalındığını, tüm renklere ve ırklara mensup “yerliler”in yüz milyonlarca emekçi kitlesinin kanı ve teri pahasına inşa edildiğini görürdük.

220

Bugünün “hürriyetperver” Amerika’sının “ilerleme ve teknoloji” şeklindeki “kozmopolit kültürü” ile birlikte oluşabilmesi için on milyonlarca Amerika ve Afrika yerlisinin telef olması ve İnkalar’ın sahip olduğu zengin kültürün yeryüzünden tamamen silinmesi gerekmiştir. Chicago, New York ve diğer kentlerin mağrur gökdelenleri, insanlık düşmanı plantasyon sahiplerinin işkence ettiği “Kızılderililer”in ve Zencilerin kemikleri, İnkaların yakılıp yıkılan şehirlerinin dumanı hâlâ tüten harabeleri üzerinde inşa edilmiştir. Kristof Kolomb! Avrupa emperyalistlerinin kalplerine ne kadar da yakındır O’nun adı. Avrupalı talancılara Amerika’nın yolunu “açan” O’dur; İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya ve Almanya, hepsi de eşit ölçüde “yerli” Amerika’nın bu talanına, yıkımına ve silinip süpürülmesine katılmışlar, onun zararına kapitalist şehirlerini ve burjuva kültürlerini dikmişlerdir. Timurlenk’in, Cengiz Han’ın ve diğer Moğol şehzadelerinin Avrupa’ya akınları, tüm yıkıcı gücünün zalimliğine rağmen, Avrupalıların keşfettikleri bu Amerika’da yaptıklarının karşısında sönük kalır. Bu makalenin başında ifade edilen tez, Batı Avrupa emperyalizminin “yerli” Amerika’yı yağmaladıktan ve burada doyuma ulaştıktan sonra, daha Avrupa emperyalizminin ortaya çıkışının ilk günlerinden beri, açgözlülük duygusunu uyarmayı bir an olsun bırakmayan, başlıca hedefi Hindistan olmak üzere, dikkatini Doğu’ya yönelten müteakip gelişmesiyle de çarpıcı biçimde doğrulanmıştır. Tüm Haçlı tarihi ve Doğu’da yaşanan tüm burjuva emperyalist savaşları, Batı Avrupa feodal beyleri ve çocuklarının dikkatle hesapladığı, Doğu’yu iktisadî açıdan köleleştirme politikasını temsil eder ve bu politika da, sonuçta neredeyse tam manası ile başarıya ulaşmıştır. Batı Avrupa ülkeleriyle Doğu arasındaki ilişkilerin son evresini, yani emperyalist Dünya Savaşı’nın başlangıç dönemini inceleyecek olursak, Doğu’nun bu dönemde milletlerarası sermaye tarafından ezildiğini ve şiddetli biçimde kıskaç içinde sıkıştırıldığını görürüz. Tüm Asya ve tüm Afrika, Avrupa tarafından “etki alanları”na ayrılmıştır; sadece Çin, İran ve Türkiye gibi bir kaç “güçlü” devletin biçimsel ve uyduruk “bağımsızlığı” kabul görmektedir. Büyük emperyalist savaş, bu politikanın son aşamasıydı; bu aşama, yaklaşan sonunu fark eden milletlerarası emperyalizmin kendi kendisine savaş ilan etttiği bir aşamaydı. Bugün İtilaf Devletleri’nin Almanya üzerindeki zaferi, bu devletlerin belirlediği kuralların dayatılması ile Doğu meselesine geçici bir çözüm sağladı. Fakat bugün daha şimdiden, henüz durum tam bir açıklık kazanmamış olsa da, “Kutsal İttifak”ın temel bileşenlerinin Doğu’daki çelişik çıkarları görünür bir hale gelmeye başlamaktadır; korsan yatağı olan “Milletler Cemiyeti”nde birinci mevki için rekabet eden güçlü emperyalist devletler arasında ciddî bir kapışma er ya da geç yaşanacaktır.

221

Şunu da unutmamalıyız ki, bir yandan Doğu bütün olarak Batı tarafından tamamen köleleştirilirken, diğer yandan da kendi millî burjuvazisi Doğulu emekçi kitleler üzerinde hiç de azımsanmayacak bir “iç” baskı uygulamaktadır. Doğu’da milletlerarası sosyalist devrimin gelişmesinin hiç bir durumda kendini sadece Batı emperyalizmini iktidardan alaşağı etmekle sınırlamaması, aksine daha da ileri gitmesi gerektiğini bir an bile unutmamalıyız. Bu ilk aşamanın ardından ikinci aşamaya geçmeliyiz. Bu ikinci aşama, liberal olduğunu iddia eden fakat gerçekte katı biçimde despot olan ve kendi bencil çıkarları uğruna duruma göre yönünü eski yabancı düşmanlarına doğru da değiştirebilme yeteneğindeki Doğulu ruhban-feodal burjuvaziyi yıkmakla ilgilidir. Bir şeyi her zaman hatırda tutmalıyız: genel olarak Doğu milletlerarası kapitalizmin başlıca beslenme kaynağıdır. Dünya çapındaki bir sosyalist iç savaş durumunda bu bizim için son derece elverişli ve milletlerarası emperyalistler içinse son derece elverişli bir unsurdur. Doğu’dan mahrum kalan ve Afganistan, İran ve diğer Asya ve Afrika sömürgelerinden kopartılan Batı Avrupa emperyalizmi sönecek ve ecelinden ölecektir. Fakat aynı zamanda, Doğu despotizmin de beşiğidir ve Batı Avrupa emperyalizminin alaşağı edilmesinden sonra, şu an hâlâ Avrupalı meslektaşının ağır baskısı altında bulunan bir Doğu emperyalizminin ortaya çıkma ihtimâlinden ne ölçüde uzak olduğumuz konusunda elimizde en ufak bir güvence bulunmamaktadır. Bizim yardımımızla kendilerini kurtaracak olan Çin, Hindistan, İran ve Türkiye’deki feodal beylerin emperyalist Japonya ve hatta kimi diğer Avrupalı emperyalistlerle birleşmeyeceğinin, kendilerini bu yolla “Bolşevizm”in sirayet etmesinden korumak amacıyla “kurtarıcı”larına karşı bir kampanya örgütlemeyeceklerinin bir garantisi yoktur.

222

X I I

D o ğ u M e s e l e s i 175

Sultan Galiyev
26 Kasım 1919

Biz komünistler için Doğu meselesi (tüm diğer meseleler gibi) bir program meselesi olmayıp, taktik meselesidir. (Bununla birlikte bu mesele bir anın, bir ya da birkaç yılın değil, kanaatimce bir kaç on yılın ve belki de asırların meselesidir. Rusya’da başlamış olan toplumsal devrim Dünya toplumsal devriminin başlangıcıdır. Bu yalnız bir Rus devrimi, işçi ve köylülerin veya Rusya işçi sınıfının devrimi değil, milletlerarası sınıfsal mücadelenin, milletlerarası proletarya ile milletlerarası sermaye arasındaki (Dünya’daki toplumsal yeniden yapılanma için verilen) mücadelenin başlangıcıdır. Komünist Parti liderleri, Batı Avrupa’daki işçi sınıfı içinde, İngiltere, Fransa, Amerika ve Almanya’da (yani milletlerarası emperyalizmin maddî ve manevî güçlerinin yoğunlaştığı, yüzeysel bakıldığında sınıfsal devrim için tüm somut şartların var olduğu görülen ülkelerde) devrimci gelişim yaratmanın toplumsal devrim için yeterli olabileceğini düşünüyorlardı. Gerçekten de, Batı Avrupa’yı ele alarak toplumsal devrim açısından incelersek, burada (işçi sınıfının, kendisinin sermaye tarafından sömürüldüğünü anlaması için) tüm şartların sanki var olduğunu ve toplumsal devrimin başlatılması için gereken aşamaya sanki ulaşmış olduğunu görebiliriz.

Doğu Halkları Komünist Teşkilâtları II. Genel Rusya Kurultayı’nda Sultan Galiyev'in Doğu meselesine ilişkin konuşması. Parti Merkez Arşivi, Fon 583, Liste 1, Dosya 4, Varak 140148, Stenograf.
175

223

Herkesçe bilindiği üzere partimizin liderleri Batı'nın devrimcileştirilmesi için yoğun çalışmalar yaptı. Rusya komünistleri, Batı komünist partileri ile (Spartakistler, Avusturya, Macaristan ve diğer ülkelerin toplumsal unsurları ile) ilişki içindeydiler: Fakat Ekim Devrimi’nden artık iki yıl geçmiş olmasına rağmen, Batı’da toplumsal devrim henüz başlamamıştır. Biz, Almanya’da Spartakist hareketin nasıl başladığını gördük: Bir taraftan Batı proletaryasının kendi burjuvazisi üzerinde zafer kazanmak istediğini, diğer taraftan da Batı Avrupa sermayesinin, Batı Avrupa emperyalizminin tüm emekçi unsurlara galip gelme gayretlerini görmekteyiz. Farklı akımların (örneğin, cumhuriyetin kurulmuş olduğu Macaristan’da) verdiği mücadele sonucunda Macaristan Sovyet Cumhuriyeti’nin düştüğünü, Spartaküs Hareketinin bastırıldığını görüyoruz. Batı Avrupa proletaryasının (iktidarı ele geçirmek, burjuvaziyi yenmeye ve sermaye üzerinde proletarya diktatörlüğünü kurmaya yönelik) tüm çabalarının sonuç vermediğini ve hezimete uğradığını görüyoruz. Bunun sebebi nedir? Sebep şudur: Doğu'nun katılımı olmadan milletlerarası sosyalist devrimin gerçekleştirilmesi şu sebeplerden ötürü imkânsızdır: Farz edelim ki, günün birinde İngiltere, Fransa, Almanya işçileri kendi burjuvalarını devirdiler ve buralarda proletarya diktatörlüğü kurmayı başardılar. Bu durumda (eğer biz komünistler durumumuzu Doğu’da sağlama almazsak) neler olabilir? Rusya’da görülen tablo tekrar edilecektir. Merkezde yenilmiş olan Rus burjuvazisi kenar bölgelere yöneldi ve hareket yeteneği olan tüm güçlerini, tüm karşı devrimci enerjisini... (stenografi metninde boşluk var) Finlandiya, Polonya, Ukrayna, Kırım ve Kafkasya’da, diğer bir deyimle Rusya’nın kenar bölgelerinde, Rus emperyalizminin ve Rus milletinin eski sömürgelerinde yoğunlaştırmaya başladı. Ben diyorum ki, (Batı Avrupa da toplumsal devrimin gerçekleşmesi durumunda) aynı şeyler Dünya çapında da yaşanacaktır. Tüm bu Lloyd George, Clemenceau, Churchill ve milletlerarası emperyalizmin diğer ideologları Doğu’ya, kendi sömürgelerine yönelecek ve bu sömürgeleri Batı Avrupa toplumsal devrimini ezmek için kullanmaya çalışacaklar: Yani Rusya toplumsal devriminde gözlediklerimiz, daha geniş çapta (Dünya çapında) tekrar edilecektir. Bu ilk koşuldur: Doğu halklarının devrimci güç olarak Dünya devrim hareketine katılımı ile ilgili olan ilk koşul. Fakat yoldaşlar, bunun böyle olmadığını görüyoruz. Batı Avrupa işçileri henüz Batı burjuvazisinin gırtlağına sarılmak durumunda değiller. Henüz İngiliz işçilerin kendi Churchill’lerinin gırtlağına sarılarak ona "bizim ve Doğu

224

halklarının kanını bunca içtiğiniz yeter" diyemiyor. Batı proletaryasının sahte sosyalizm peşinde koştuğunu, II. Enternasyonal’in sahte sosyalizm liderlerini izlediğini görüyoruz. Sebep nedir? Yoldaşlar sebep şudur: Doğu'nun sömürüsüne, sömürge mülklerinin milletlerarası emperyalizm tarafından sömürülmesine, belki de kendi iradesi dışında, Batı Avrupa'nın işçi sınıfı da dolaylı yoldan iştirak etmektedir. Batı işçileri, kendi burjuvazisine bu veya diğer ekonomik içerikli talep ileri sürdüğünde, burjuvazi her seferinde bu ekonomik talepleri yerine getirmektedir: Zira bu talepleri yerine getirmek için gereken potansiyele sahiptir: Çünkü burjuvazinin elinde bitmez tükenmez kaynaklar bulunmaktadır ki -yalnız kendi işçilerinin değil hem de sömürgelerin işçileri üzerindeki efendi konumunu devam ettirmek için- gereken taze kanı bu kaynaklardan devamlı olarak sömürmektedir. Bu durumda karşımıza bir soru çıkmaktadır: Toplumsal devrim sürecinde Doğu’nun konumu nedir? Biz komünistler için bu açıkça bilinmektedir: biz, Doğu’yu (kendi meselelerimizin çözümlendirilmesi için) milletlerarası emperyalizme karşı bir güç olarak kullanmalıyız. Biz, karşımıza koymuş olduğumuz genel amaçlardan hareket etmeliyiz. Milletlerarası toplumsal devrimin gerçekleşmek zorunda olduğunu söylüyoruz. Bunun için ilk önce milletlerarası emperyalizmi ve milletlerarası sermayeyi yenmeliyiz. Bu milletlerarası emperyalizm ve milletlerarası sermaye nerededir? Milletlerarası emperyalizm Batı Avrupa emperyalizmidir: milletlerarası sermaye Batı Avrupa sermayesidir. Canlanmakta olan Japon emperyalizmi, belki de Çin emperyalizmi, milletlerarası emperyalizmin kuyruklarıdır. Biz, başlıca amacımız olan milletlerarası toplumsal devrimi gerçekleştirme hedefine ulaşmaya gayret gösterirken böylesi bir yaklaşım içindeyiz: Rusya’da toplumsal devrim bir gerçektir. Bunu milletlerarası devrime dönüştürmek, Rusya toplumsal devriminin enerjisini tüm Dünya’ya yaymak zorundayız. Bunlar, şimdiye kadar Batı'ya yönelik olarak yapılmıştır fakat Doğu'ya yönelik olarak ya hiç yapılmamış ya da az yapılmıştır. Bence, bu parti liderlerinin bir hatasıdır. Eğer Doğu'yu sosyalist bir yaklaşım içinde incelersek göreceğiz ki, Doğu (Asya, Afrika, Avustralya dâhil) milletlerarası emperyalizm, kendi durumunu muhafaza etmek için gerekli olan tüm kaynakları esasen Doğu'dan, kendi sömürge mülklerinden temin etmektedir. Hattâ kendi içinde rekâbet halinde olan sermayenin doğurduğu emperyalist savaş dahi bir taraftan Almanya, Avusturya-Macaristan, diğer taraftan da İngiltere, Rusya, İtalya, Fransa, Amerika arasında, bunlardan, her birinin Doğu'da daha sağlam pozisyonları ele geçirmek istemeleri sonucunda ortaya çıkmıştır.

225

Bunların her biri, Doğu'da meskûn olan halkların -ki, bunlar kültürel durumlarına göre ezilmeye daha müsait olmakla rahat bir sömürü nesnesi oluşturmaktadırlar- tek efendisi olmak istemiştir. Bugün görebildiğimiz haliyle Batı kültürünün gelişmesine, Batı'nın maddî ve kültürel zenginliklerinin oluşumuna esasen Doğu, yani Batı'nın sömürgeleri iştirak etmiştir. Amerika’yı ele alalım (...) Tüm bu zenginlikler nasıl birikmiştir? Bunlar, milyonlarca Amerika yerlisinin Kızılderili’nin, milyonlarca siyah Afrikalı’nın hesabına oluşturulmuştur. Bu 42, 50 katlı binaların ortaya çıkmaları için, İnka kültürünün yok edilmesi, Amerika ve Afrika’da milyonlarca Kızılderili ve siyah derilinin öldürülmesi gerekmiştir. Amerika yerli ahalisinin sömürüsüne, kezâ Afrika yerlilerinin dolaylı sömürüsüne sadece İngiltere, Fransa, İspanya ve Almanya değil, tüm diğer Batı Avrupa devletleri de iştirak etmişlerdir. Kapitalizmin gelişmesini, Avrupa militarizminin ve emperyalizminin son dönem içindeki gelişmelerini incelediğimizde göreceğiz ki, Batı Avrupa emperyalizmi sıklet merkezini Doğu'ya kaydırmıştır. Amerikanın zenginlikleri bitince Afrika kaynaklarını sömürmüş, bunun ardından da sıklet merkezini Ortadoğu'ya, Hindistan'a, Afganistan'a ve İran'a kaydırmıştır. Batı Avrupa'nın Doğu’daki sömürgelerinden temin ettiği zenginliği rakamla ifade edersek, Batı Avrupa'nın tüm maddî zenginliklerinin % 95'nin, -Batı kültürünün ve işçi sınıfı bilincinin temelini oluşturduğunu göreceğiz ki- bunun da kökünde Doğu’nun kanı ve teri vardır. Doğu’ya bu açıdan yaklaşırsak şunu fark edeceğiz: Doğu öyle bir devrim kazanıdır ki, bu kazan tüm Batı Avrupa’yı devrim içinde boğabilir. Bence Batı Avrupa’nın Doğu sömürgelerinde mazlum halkların göğsünde birikmiş olan enerjiyi kullanıp kullanamayacağımız, sergileyeceğimiz yaklaşıma bağlıdır. Biz bu meseleye (başlangıçta da anlatmış olduğum üzere) bir komünist olarak yaklaşmalıyız. Başlıca hedefimiz Dünya devrim ateşini alevlendirmektir. Bu devrim ateşini, sadece Batı Avrupa işçileri aracılığı ile alevlendirmenin imkânsız olduğunu görüyoruz. Zira Batı Avrupa burjuvazisi, Batı Avrupa emperyalizmi sadece Batı Avrupa’ya ait bir şey olmayıp tüm yerkürenin emperyalizmidir. Bu noktada sadece Batı Avrupa emperyalizminin gücü yetersizdir; mazlum Doğu halklarının gücüne de ihtiyaç duyulmaktadır. Bizim Doğu’ya bakışımız milletlerarası toplumsal devrimle ilgili olan bu amaç doğrultusunda belirlenmek zorundadır. Görüyoruz ki, şu veya bu şekilde Doğu ile yakın irtibata girmek zorundayız. Konuşmamın başında, Doğu’ya yönelmemizden ve hatta Batı'da toplumsal devrimin başlamış olmasından bağımsız olarak bize karşı harekete geçmek isteyen güçle Doğu’da

226

yüzleşeceğimizi söylemiştim. İşte tam da bu noktada Doğu'nun bize karşı değil, bizim yanımızda hareket etmesine ihtiyacımız vardır. Doğu’nun bizim yanımızda yer alması için ne yapmalıyız? Ben, Doğu'nun sosyo-ekonomik şartlarından hareketle, burada devrim başlatılması için büyük miktarda somut malzemenin bulunduğunu artık anlatmış bulunuyorum. Doğu milletlerarası emperyalizmin bir objesi olarak, bu emperyalizme karşı ayaklandırılabilir. Gerçekten de, Doğu’nun içgüdüsel olarak Batı emperyalizmine karşı yürümekte olduğunu görüyoruz: Burada Batı emperyalizminin baskısıyla muhtelif akımlar ortaya çıkmaktadır. Burada tüm Müslüman halkları (Dünya emperyalizmine karşı mücadele amacıyla) birleştirmek isteyen ve Pan-İslâmist olarak adlandırılan akımlar oluşmaktadır. Diğer taraftan burada, Doğu’nun tüm Moğol kökenli halklarını birleştirmeyi amaçlayan pan-moğolist akımlar ortaya çıkmaktadır. Milletlerarası emperyalizm, günümüzde böyle bir akım içinde bulunmaktadır. İtilaf devletleri olarak Doğu'yu, milletlerarası devrime karşı mücadele amacıyla kullanmak istediğini görüyoruz. İngiltere’nin İran ile anlaşma yaparak, onun Rusya toplumsal devrimi ile mücadeleye katılmasını talep ettiğini görüyoruz. Görüyoruz ki, Fransa ve diğer devletler, tüm emperyalist ordularını Türkiye üzerine gönderiyor: Burasını çökertmek, parçalamak ve kendilerine karşı başlatılacak olan her türlü hareketin kökünü ta baştan kazımak istiyorlar. Fakat Doğu'nun emperyalist unsurlarının da kendi aralarında birleştiklerini, keza Batı Avrupa'da, muzaffer İtilaf Devletleri’ne düşman olan diğer Avrupa emperyalistleri ile birleşme yolları aradıklarını, Alman emperyalizmi ile birleşme gayreti içinde olduklarını görüyoruz. Bu çok önemlidir: Zira Alman emperyalizmi Doğu'da yeni akımlar oluştuğunu, millî devrim ruhunun canlandığını ve bunun milletlerarası emperyalizme ve esasen İngiliz emperyalizmine karşı yöneleceğini görmüştür. Karşımıza bir mesele çıkmaktadır. Doğu'da nasıl çalışacağız, hangi politikayı izleyeceğiz? Doğu'da toplumsal hareketlerin var olduğunu görüyoruz, gözlerimizin önünde panislâmizm ve pan-moğolizm var. Doğu meselesinde izleyeceğimiz taktik, bizim başlıca meselemiz olmalıdır. Önce milletlerarası emperyalizmin işini bitirmek zorundayız: Bu amaca hizmet eden tüm hareketleri desteklemeliyiz. Görüyoruz ki, milletlerarası emperyalizmin bir objesi olan Doğu, bu emperyalizme karşı ayaklanmaktadır. Bu veya diğer adlar altında bu emperyalizme isyan etmektedir.

227

Açıkça görülüyor ki biz bu hareketi, milletlerarası emperyalizm devrilinceye kadar, Batı Avrupa işçileri kendi diktatoryasını tesis ederek Batı Avrupa’da işçi ve köylü sovyetlerinin hâkimiyetini kuruncaya kadar desteklemeliyiz. Fakat bu noktadan sonra, -milletlerarası emperyalizm olarak Batı Avrupa emperyalizminin yenilmesinden sonra- belki de öyle bir dönem başlayacak ki, Doğu ülkelerinde bir Doğu emperyalizmi ortaya çıkacak: Türkiye, İran, Hindistan, Çin ve Japonya'nın emperyalist unsurları kendi aralarında birleşerek sarı derililerin Avrupa'ya yürüyüşünü başlatacaklar. Biz, bu amaçla Doğu’nun anti-emperyalist partisini kurmaya başlamalıyız. Biliyoruz ki, İran'da ve Azerbaycan'da emperyalist partiler vardır. Fakat Türkiye'de emperyalist parti yoktur. Çin'de yoktur, Japonya'da sosyalist partiler vardır, fakat belirgin bir komünist partisi yoktur. Bir sonraki meselemiz, Doğu’daki çalışmaların başlıca meselesi, komünist partinin kurulması olacaktır. Bunun temellerini atmalıyız. Bu konuda geç kalmadan çalışmalar yapmalıyız. Kanaatimce Doğu’daki çalışmalarımız iki yönde yürütülmek zorundadır: Birinci yön, Doğu’nun sosyo ekonomik durumu ile belirlenmektedir. Şimdi Doğu, Batı emperyalizmine karşı silâhlanmaktadır. Demek ki, milletlerarası emperyalizmi silâhsızlandırmak için Doğu hareketini desteklemek zorundayız. Günümüzde milletlerarası toplumsal devrimin kurulması gerektiğinin bilinci içinde, oralarda, bu Kızıl Ordu'da çalışacak olan kadroların yetiştirilmesine başlamak gerekir. Ne yapabiliriz? Acil olarak Genel Kurmay Doğu Akademisi kurulmalı veya Genel Kurmay Akademisi’nde Doğu bölümünü oluşturmalıyız. Kızıl Ordu’nun, Tatar, Başkırt vs. komutanları için kurslar düzenlemeliyiz. Eğitim alanında sinemanın halen Doğu halklarına hizmet vermediğini görüyoruz: Tatar, Başkırt, Kırgız halkının hayatını onların anlayacağı bir şekilde anlatan filmler yapılmamıştır. Tiyatroyu ele alalım: Kırgızlar ve hatta Türkistan Müslümanları arasında tiyatronun henüz yeni olduğunu görüyoruz: Tatarlar’da tiyatro var ve sanıyorum halk tiyatrosu kurmak isti-yorlar. Karşımıza, bu halklar arasında kültürel ve aydınlatma faaliyetlerinin yönetilmesi işinin yoğunlaştırılması meselesi çıkmaktadır. Bu amaçla, Doğu Halkları Eğitim Komiserliği gibi özel bir organ kurulması amaçlarımıza uygun olacaktır. Son olarak, Doğu meselesi hususunda Kurultay’a sunmak istediğim karar taslağını okuyorum: "Kurultay...(okuyor)

228

X I I I

Bütün Dünya İşçi ve Köylüsünün O r t a k V a t a n ı 176

Mustafa Suphi

Şimdiki Rusya, din, millet ve renk farkı olmaksızın bütün Dünya işçi ve fukara köylüsünün müşterek vatanı. Bolşevikler Teşrinievvel İnkılâbı’ndan sonra bütün Rusya’yı fukara düşmanı zalim kapitalistlerin, yani altın kuvvetine dayanan zenginlerin tasallutundan temizlediler. Hem de Rus padişahı, Rus bankeri, Rus fabrikacısı, Rus pomeşçiki (çiftlik sahibi) olmak üzere, işçi ve fukara köylü sırtında yaşayan müstebitleri ezerekten bütün mazlum insanlar için böyle bir ortak vatan, yeni bir dünya yarattılar. Eski dünya ve eski vatanda idare, kuvvet, baht, saadet güya ki yalnız çarlar, han ve hakanlar, şehzade ve paşalar, bey ve ağalar, fabrikantlar, banker ve tüccarların meşru malı, meşru bir hakkı idi. Bütün yerler, bütün fabrikalar, bütün saray ve konaklar, bağlar, bahçeler, güller, bülbüller, hep hep bu gözleri doymaz, insan kanı emmekten usanmaz adam kılıklı canavarların; tarlalarda yıldızdan yıldıza çalışmak, karanlık fabrikalarda, yeraltı maden ocaklarında, demiryollarında hayvan gibi işlemek ve en sonunda bir günlük yaşayabilecek rızkını bile tedarik edememek, bir yeri sakat olsa dilencilik etmek, ecelin pençesine düşünce yetim çocuklarını ve genç karısını yabancılar ve zenginler elinde esir bırakıp ölüp gitmek, bütün bu felaketler, her işçi ve her zavallı köylünün ainında yazılı facialar, bütün dünya işçi ve köylüsünün gözyaşları...

Aktaran: Mustafa Suphi ve Arkadaşları, Yayına Hazırlayan: İnfo Türk Ajansı, İstanbul 1977, s. 56-58.
176

229

Rusya’da bolşevikler içtimai inkılap ile böyle merhametsiz bir dünyayı yıktılar. Ve bütün kanunların, bütün mahkemelerin ve bütün papaz ve mollaların, bütün jandarma ve polis alaylarının din, allah ve millet adından utanıp arlanmaksızın himaye ve silâh kuvvetiyle müdafaa ettikleri böyle adaletsiz bir dünyayı altüst ettiler. Şimdi Rusya’da bu yer ve çiftlikler, kendi gücüylü, kendi alnının teriyle işleyen köylünün, bankalar ve hitün fabrikalar mazlum işçilerin elinde. Rusya’da evvelce “param var, binlerce altınım var” diye kabarıp yürüyen zenginler, şimdi bir hırsız gibi gizli deliklerden hilekâr gözlerle bir türlü inanmak istemedikleri bu yeni âlemi seyrediyorlar. Bellerinde eskiden kalma binlerce altın olduğu hâlde kendilerini göstermemek için yırtık gömleklerle dolaşıyorlar. Şimdi zenginlik tarlasında çalışıp hiç bir paraya ve ağaya pay vermeyen köylünün; şimdi bütün mal ve metadaki hüner ve marifetiyle ve kolunun kuvvetiyle meydana getirip kimseye faiz ve vergi vermeyen işçinin... Şimdi işçi ve köylü hükümeti, bütün ordu ve bütün kızıl askerler, işçi ve köylü hükümetinin omuzunda yükseliyor. Şimdi ihtilâl mahkemeleri iş bırakan veya vergi vermeyen işçi ve köylüyü öldürmek için değil, zalim çarlar, padişahlar, generaller ve paşaları tepelemek için kuruluyor. Şimdi mektep yalnız zengin bey ve paşa çocukları için değil, bütün işçi ve fukara köylü yavruları için hem terbiye, hem hayat ve hem de ışık ocağı... Hulasâ: bolşeviklerin şimdi Rusya’da ve tedricen bütün dünyada yaşatmak istedikleri içtimai inkılap, alnının teriyle geçinen mazlum işçi ve köylü halkın cihan ihtilâlinden beri beklediği büyük bir bayram; bu inkılâbı yaratan Rusya ise, bütün cihan işçi ve köylüsünün ortak vatanı! Yaşasın toplumsal devrim! Yaşasın bütün Dünya mazlum insanlarının müşterek vatanı olan Sosyalist Rusya!

230

X I V Mustafa Suphi’nin I . T K P K o n g r e s i ’ n d e k i K o n u ş m a s ı 177

Türkiye İştirakiyyun Teşkilâtı’nın Birinci Kongresi’ni açmakla kendimizi bahtiyar addediyoruz. (Aralıksız alkış sesleri: orkestra Enternasyonal’i çalıyor.) Arkadaşlar, bir zamanlar bir hayal hâlinde telâkki olunan komünizm, bugün, Rusya’da meydana getirdiği hayat, kurduğu yeni hükümet şekli ve Kızıl Ordu ile amele, rençber ahali içerisindeki kuvvetlendirdiği teşkilâtıyla şarkın ve bütün Dünya’nın mazlum millet ve sınıflarına pek büyük ümit veriyor. Son aylar zarfında, bize görünen iki büyük manzara bu ümitlerin ne kadar esaslı olduğunu gösteriyor. Bu manzaralardan biri, III. Enternasyonal’in İkinci Kongresi’dir ki, orada şark ile gatbın muhtelif mahallerinden gelmiş 37 millete mensup amele ve rençber vekilleri içtimâ etmişti. Bu içtimâ, proletarya hareketlerinin yeryüzünde ne derece kuvvetli olduğunu gösteren aşikâr ve maddî bir delildir. Diğer taraftan, içtimâını henüz bitiren Beynelmilel Şark Kurultayı’nda şarkın muhtelif milletleri, Hintliler, Cavalılar, İranlılar, Türkistanlılar, Buharalılar, Dağıstanlılar, Kırımlılar, Türkiyeliler ile Gürcüstan ve Ermenistan mazlum milletleri tarafından gönderilen binlerce vekil bir yerde toplanarak aynı hedefe doğru amel ve iradelerini ilân etmiş olmakla Avrupa cihangirlerine karşı azim ve maksatlarını anlatmış oldular. III. Enternasyonal’in kongrsi son celsesini kapatırken, Rusya’nın muzaffer Kızıl Ordu’sunu Dünya proletaryasının ve mazlum şark milletlerinin hâdim (hizmet gören) ve müdafii bir ordu olarak ilân etmiştir. ( Şiddetli alkışlar) Bakû’de toplanan Beynelmilel Şark Kurultayı da Avrupa ve Amerika’nın zalim ve hunhar emperyalizmine karşı mukaddes mübareze (savaş/düello) ilân etti. ( Şiddetli alkışlar) İşte bu iki misâl karşısında Bolşevizm’in yeryüzündeki içtimâî inkilâba nasıl esaslı bir istinadgâh (sığınılacak, güvenilecek yer) olduğu meydana çıkıyor. Türkiye’deki son vak’aları tetkik etseniz, gelen arkadaşları dinleseniz, fırkamıza gönderilen mektupları görseniz, memleketimizin son ümidinin Bolşevizm’de olduğu kanaatini anlarsınız. Arkadaşlar, Rusya inkilâb-ı kebiri (Büyük Rusya Devrimi) son üç sene zarfında icazkâr (herkesin yapacağı ölçüde işler yapan) numuneler görmüştü.
177

Aktaran: Mete Tunçay, Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler , Belge Yay., Haziran 1982, s. 55-

57.

231

Hiç kimsenin ümit etmediği hâlde Rusya proletaryası evvelâ bir inkilâp ordusu vücuda getirdi ki cihanı hayran bıraktı. İşte bu inkilâp şimdi demir ellerini şarka uzatıyor. Şark siyaseti III. Enternasyonal’in ruznamesinde (gündem) birinci maddeyi teşkil ediyor. Bu meselede en ziyade alâkadar olanlar şüphesiz bizleriz.,biz Türk komünistleri bu hareketin kıymetini bilmeli, tarihin kaydedeceği bu fırsatı iyi takdir etmeliyiz. Biz de kendi memleketimizde Avrupa emperyalizminin ve harici ve temenniden hakikat hâline koyacak olan işte bu kurultaydır. Türkiye komünistleri kurultayı Rusya’dan uzanan bu demir elleri tutabilecek kuvvetler yetiştirecek ve fırkamız yalnız Türkiye’de değil, bütün şarkta inkilâbın alemdarı olacaktır. ( Alkışlar) Onun için, yaşasın Türkiye Komünist Fırkası (Alkışlar). Yaşasın bütün komünist fırkalarını har-i aguşunda (sıcak kucak) toplayan III. Enternasyonal (Alkışlar ve Marş). Yaşasın şarkta ilk inkilâp ocağını kuran Azerbaycan Şûra Cumhuriyeti ( Alkışlar

ve Marş).

232

X I V

Y e n i B i r D ü n y a 178

Azerbaycan Komünist Partisi Bakû Şehri Yürütme Komitesi

Doğu Halkları Kurultayı’na: Tümüyle doğru olmasa da, “Doğu” başlığı altında toplanan mazlum milletlerin yeni dünyası hayata ve mücadeleye uyanıyor. Bu dünya sadece Asya’yı değil, Afrika’yı, (Meksikalı ve Zenci halkları kapsayan) Amerika’yı ve diğerlerini içermektedir. Bugüne dek beyaz ırk, sığ bir gerekçelendirme ile, tüm insanlığı temsil ettiğini iddia etmiştir. Oysa sayısal açıdan bile (diğer deri renklerine sahip) mazlum halklar beyaz ırkın en az iki katıdır. Bizim Doğu medeniyetimizin onlarınkinden daha eski olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Doğu’nun ataletinden bahsederken, bu durumun henüz anlamadığımız bir tür hayat tarzı ve toplumsal ilişkiler biçimiyle tanışık olmadığımız gerçeğinin bir sonucu olduğunu unutmamalıyız. Doğu hep yaşadı ve bugün de yaşamaya devam ediyor. Onun gelişmesinin, kasten üretici güçleri harap eden ya da en azından doğal gelişmenin elini kolunu bağlayan Avrupalı işgalcilerin uyguladığı vahşet ve sermayenin sömürge politikası tarafından tutsak edildiği doğrudur. Ancak tam da bu vahşet mazlum halklarda direniş ve mücadeleyi tetiklemiş ve savaşan milletlerarası proletaryasına yeni bir müttefik kazandırmıştır. Taşıdığı öz itibariyle İkinci Enternasyonal, mazlum halkları devrimci harekete çağırma ya da onlar arasında yükselen hareketlerden faydalanma konusunda yetersiz-

178

Rusya Doküman Merkezi Arşivi.

233

dir. Bir yandan burjuvazinin sözde sömürge politikasını kınarken İkinci Enternasyonal partileri, kendi burjuvalarının özellikle sömürgelere ilişkin olanlar dâhil tüm politikalarını desteklemiştir. Dahası, Alman, Belçikalı ve Hollandalı sosyalistler arasında sermayenin sömürge politikasını alkışlayan ve bu politikanın “aşırı uçlar”ını törpülemekle yetinen bir eğilim ortaya çıkmıştır. Bu baylar, sözkonusu görüşleri Enternasyonal kongrelerinde vazetme küstahlığında bile bulunabilmektedir.179 İkinci Enternasyonal’in sömürge politikasına karşı platonik protestosu ancak kâğıt üzerinde kalmaktadır. Pratikte sosyal demokrasi sömürge halklara mensup yüz milyonlarca insanın sömürülüp boğulması politikasına itiraz etme noktasında hiçbir şey yapmamıştır. Kendi yurdunda devrimci anlamda bir mücadeleyi göğüslememiştir; mazlum halkların devrimci protestosu ile hiç ilgilenmemiş, ara sıra da olsa, açığa çıkan devrimci hareketleri faal olarak desteklememiştir. Mazlum halkların fikriyatta ve fiiliyatta Avrupalı ve Amerikalı burjuvalara karşı güvensizlik ve düşmanlık üretmesi şaşırtıcı mıdır? Bu sadece burjuvazi için kutlama gerekçesidir. Komünist Enternasyonal farklı bir biçimde hareket eder. Sovyet Rusya’nın gerçek özü ve millî meseleye ilişkin geliştirdiği politika mazlum halkların Dünya sermayesine karşı yeni bir öfke seli oluşturmasını sağlamıştır. İkinci Komünist Enternasyonal Kongresi bu kurtuluş hareketinde önemli bir rol oynayacak, aynı zamanda Avrupalı ve Amerikalı işçi sınıfının devrimci mücadelesine destek verecektir. Üçüncü Enternasyonal sadece kapitalist hâkimiyete karşı mazlum halkların devrimci ayaklanmalarla dayanışma içinde olacaktır. Buna ek olarak, özellikle zalim olanlar dâhil tüm ülkelerdeki komünist partileri mazlum halklara zulmeden burjuvalara karşı çıkan devrimci hareketleri destelemeye zorlayacaktır. Bu sayede emekçi halkların milletlerarası dayanışması tam anlamıyla gerçekleşme imkânı bulacaktır. Örneğin bugüne dek İngiliz işçisi, Sovyet Rusya’ya saldırmayı düşünen İtilaf Devletleri’ni protesto eden karar almakla ya da kimi Avrupa ülkelerinde cereyan eden grevleri desteklemeye dair sözler vermekle yetindi. Bugün Komünist Enternasyonal onlara eğer sermayenin boyunduruğundan kurtulmak istiyorsa temel proleter görevin hem başka ülkelerde hem de özellikle kendi burjuvalarının zulmettiği mazlum milletlerdeki proleterleri faal olarak desteklemelidir. Aynı öneri, Fransa, Amerika, Belçika ve Hollanda gibi sömürge sahibi olan ve başka halklara zulmeden ülkelere mensup işçiler için de geçerlidir. Bu çağrı kendisine “büyük” güçler diyen hâkim kapitalist ülkelerdeki işçileredir. İkinci Komünist Enternasyonal Kongresi’nin aldığı kararlara ilişkin haberler yüz milyonlarca Hintli’ye, Çinli’ye, zenciye, Malezyalı’ya ve diğer mazlum halklara bir müzik sesi olarak ulaştığında kendilerini sömüren sermayeye kapsamlı mücadele için bir işaret fişeği görevi görecektir. Proletaryanın milletlerarası örgütünün faal desteğine dair umut sömürge ve yarı-sömürgelerdeki işçi ve köylü kitlelerini burjuva söSosyalist Enternasyonal’in Stuttgart Kongresi’nde sözkonusu delegeler yeniden biçimlendirilmiş sömürgecilikle ilgili bir kararı desteklediler.
179

234

mürüsünün ağır boyunduruğuna karşı verdiği mücadeleye dönük gayretleri iki misline çıkartacaktır. Eski kapitalist ülkelerdeki proleter mücadele yalnızca mazlum halklar arasında filizlenen devrimci mücadeleden kazanç sağlayabilir. Geriye sadece öldürücü darbelerin Dünya burjuvazisine metropol ülkelerde mi yoksa sömürgelerde mi indirileceği sorusu kalır. Her iki şekilde de sermayeye karşı mücadele gezegenin tüm yüzeyine yayılacaktır. Tarihin otoyolunda ölü vaziyette uzanan Doğulu milyonlarca insan artık mücadeleye doğru akmaktadır. İlk kez bu mücadele sınırlarını aşarak Dünya ölçeğine yayılaktadır. Tüm bu gelişmeler kapitalizmin çöküşünü hızlandıracak ve burjuva hâkimiyetinin yok olacağı günü yakınlaştıracaktır. Mazlum halkların kitleler hâlinde mücadeleye katılması Dünya genelinde zulme karşı verilen mücadelenin tarihinde yeni bir dönemi açmaktadır. İlk kez Komünist Enternasyonal, tüm açık yürekliliği ile bu mücadelenin bayrağını yükseltmiş, tüm mazlum halkları ve örgütlü milletlerarası proletaryayı bu mücadele için harekete geçirmiştir. Bu, Komünist Enternasyonal’in süreklilik arz edecek bir katkısıdır. Tüm ülkelerin proleterleri, birleşin!

235

236

X V

Ermenistan İşçileri Emekçi Azerbaycan i l e S a ğ l a m B i r İ t t i f a k K u r m u ş l a r d ı r 180

Ermenistan Emekçi Kitleleri Temsilcilerinin Tebliği

Ermenistan’daki milyonlarca emekçi insan yüzlerce yıldır çarların ve sultanların despotik iktidarları altında yaşadı. Zulmün ve köleliğin ağır yükü altında ezildi, yönetici sınıf ve milliyetlerin doymak bilmeyen açgözlülüğünü tatmin etmek için akıttığı terde boğuldu. Ermenistan emekçileri ticarî-sanayi burjuvazisi tarafından da azımsanmayacak ölçülerde sömürüldüler ve milliyetçi söylemlerin sakinleştirici sesine kulak astılar. Barbar mutlakiyetçilik ve onun kana susamış ajanları zalim ve egemen milletlere mensup mülk sahibi sınıflarla birlikte milliyetçi düşmanlığı sürekli besleyerek kardeşleri birbirine düşürdüler ve geniş halk kitleleri arasındaki bilinç eksikliği ve geri

“Ermenistan emekçi Kitleleri Temsilcilerinin Tebliği” Bakû Kurultayı’na sunuldu ve ilkin 8 Eylül 1920’de Bakû’de yayımlanan Kommunist dergisinde yer aldı.
180

237

kalmışlıktan istifade ettiler. Bunu en iyi şekilde yaparak kendi dar sınıf çıkarlarını savunup emekçi kitlelerin sözkonusu halklarla birleşerek ortak parazitlere ve zalimlere karşı mücadele etmesini önlediler. Bu karşılıklı düşmanlık ve nefret büyük ölçüde Batılı emperyalist güçlerce körüklendi. Türkiye’ye hâkim olma konusunda yarışan bu yağmacı Dünya güçleri milletler arasına sürekli olarak düşmanlık tohumları ektiler ve mazlum halklar arasında milliyetçi hareketleri teşvik ederek kanlı çarpışmalara sebebiyet verdiler. Aynı zamanda, diğer eliyle de Doğu’daki despotik iktidarların tahtlarını savundular. Güçlerden biri iktidarın imkânlarını yağmalayıp Türkiye’yi sömürgeleştirmek için can atarken, diğer güçler mazlum halkların millî çıkarlarını koruyormuş gibi görünerek etki alanlarını genişlettiler. Türkiye’de yaşayan halkların en yakın düşmanı olan yönetici sınıflar Alman emperyalizmine borçlu hâle geldiler ve ülkeyi emperyalist savaşın içine çektiler. Bu duruma bağlı olarak İtilaf Devletleri emperyalizmi küçük halkların kurtuluşu üzerine süslü laflar sarfederek ülkeye yerleştiler. Türk Ermenistan’ı büyük ölçüde Ermeni burjuvazisinin ve Rus Ermenistan’ında kendilerine küçük bir yer açmış bulunan İngiliz malî sermayesinin bölgeye gönderdiği ajanların elindeydi.181 Devrimci yolla buluşan Doğu’nun merkezinde İtilaf Devletleri, Batı emperyalizminin devrimci Doğuya ve buradaki devrimin yol gösterici ışığına -Kızıl Bakû’ye- karşı verdiği mücadele için kullanacağı karşı-devrimci bir üs kurdu. Emperyalizmin ik hedefi, Azerbaycandaki emekçi kitleleri sosyalist mücadelede elde ettiği zaferlerden mahrum bırakmaktı. Bu noktaya kadar Doğu’daki mazlum halkların alt seviyelerinde devrimci bir ruh hâli gelişip derinleştikçe İtilaf Devletleri Ermeni burjuvazisini ve burjuva-milliyetçi entelejansiyasını ikna edecek boş vaatleri boş keseden dağıtmaya başladılar. Entelejensiya, uzlaşma yollarını kapayan ve savaş yanlısı olan Taşnaksutyun Partisi aracılığıyla İtilaf Devletleri emperyalizminin ve Ermeni burjuvazisinin amaçlarını gerçekleştiren bir araca dönüştürüldü. Taşnaklar sermayenin en katı savunucuları olarak sahneye çıktılar. Onlarca yıl mutlakiyetçi Rusya ve Batı Avrupalı emperyalistlerin yardımıyla Türkiye’deki despotizme karşı mücadele ettiler. Tek amacı, Türk Ermenistan’ını “Ermeni Türkiye’si”ne dönüştürmek ve Ermeni burjuvazinin elindeki sermayenin Kafkasötesi’nde olduğu gibi burada da iki başlı kartalın (çarların) pençelerine teslim olmasını sağlamaktı. Bu süreçte yaşanan savaşların kurbanları ise Türk Ermenistan’ındaki emekçi köylülerdi. Eşkıyaların elindeki mavzerlerle desteklenen taşnaklar Türk Ermenistan’ındaki emekçi köylülüğü diri diri toprağa gömdüler ve Kafkasötesi Ermenistan’ında işçi ve köylüler için yeni bir mezarlık yaptırdılar.

İtilaf Devletleri’nin Türk Ermenistan’ını Taşnaklara teslim etme planı grev sona erene dek yürürlükte kaldı.
181

238

Azerbaycan’daki Musavat Partisi’nin iflası ve Gürcüstan menşeviklerinin kaçınılmaz yükselişiyle birlikte taşnaklar bizi kardeşlerimizden, Azerbaycan ve Gürcüstan’daki emekçi kitlelerden, daha da önemlisi, Sovyet Rusya proletaryasından zorla ayırdılar. Rus Ermenistan’ında, tek hedefi Batılı malî sermayenin gerçekleştirdiği sömürüyü korumak ve Ermeni kapitalistlerin arzularını tatmin etmek olan millî-burjuva bir iktidar tesis etti. Bu parti ve elindeki hükümet karşı-devrimci siyasetini ateş ve kılıçla sürdürüyor. Zangezur, Karabağ, Akulis, Ağbaba ve Zangibazar (Razdan), taşnakların ve ona akraba olan Musavat Partisi’nin uyguladığı vahşi emperyalist politikaların birer tanığı olarak yaşamaya devam ediyor. Doğduğu günden beri bu hükümet birçok Ermeni insanı, İtilaf Devletleri ve Ermeni burjuvazisinin çıkarları adına hâkimiyetini koruyup pekiştirmek amacıyla harcadı; kimi zaman bu kıyımı Ermenistan dışında, kimi zaman da içerideki milliyetler arası kanlı çarpışmalarda yaptı. Bugünlerde Türk emperyalistlerin işgali ile harap olan ve taşnak emperyalistlerinin hâkimiyetinde bulunan ülke hızla yıkıma doğru sürüklenmektedir. Ermenistan hem ekonomik hem de ahlâkî açıdan tam manasıyla çürümüş durumdadır. Hızla yok oluşun eşiğine gelip dayanmıştır. Eşkıyaların hâkimiyetinde Müslüman işçi ve köylüler bağımsız ve birleşik Ermenistan adına imha edilmektedir. Türk sultanının Türkiye’yi Ermenilerden temizleme siyasetinin aynısı bugün taşnaklar tarafından Ermenistan Müslümanları’na uygulanmaktadır. Bu cellâtların yönetimi altında işçi ve köylü asiler idam edilmektedir. Fakat bu yılın Mayıs ayındaki devrim kasırgası aşağılık ve suçlu hükümeti sarsmıştır. Binlerce Ermeni ayaklanmış, artık uykudan uyandıklarını ilân ederek artık kendilerini zulmün ve şiddetin hizmetine sunmayacaklarını açıkça beyan etmişlerdir. Komünist Parti liderliğinde Sovyet Ermenistan’ını ilân eden Mayıs ayaklanması, kesintisiz devam eden milliyetçi savaşlara, İtilaf Devletleri ve onların uşağı olan Taşnak’ın cani siyasetine karşı cevap olmuştur. Denikin subayları ve silâhlı eşkıyaların bileşik gücü bir kez daha Ermenistan’ı karanlığa boğmuş ve onu tarlalarda silâhlanmış binlerce kızıl asinin ve zindanlarda çürüyen komünist liderlerin yattığı bir mezarlığa dönüştürmüştür. Taşnak ve Musavat’a karşı mücadelede Ermenistan’ın devrimci emekçi kitleleri kendi kanlarıyla emekçi Azerbaycan ile sağlam bir ittifak kurmuştur. Ermenistan’da en iyi evlatlarımızı alıp götüren Beyaz terör bizi kardeşlerimiz olarak gördüğümüz siz devrimci Doğu’nun ve sovyet cumhuriyetlerinin işçi ve köylülerine Ermeni burjuvazisinin karşı-devrimci saldırılarına son vermek için çağrıda bulunmaya mecbur etmiştir. Ermenistan, milletlerarası yağmacı güçlerin yüzlerce yıllık bir maziye sahip bulunan zulmünden ve onların paralı askerlerinin iktidarındanv kurtulmak zorundadır. Ermenistan, milliyetine bakılmaksızın üzerinde yaşayan tüm halkların sevgiyle kucaklayacağı sosyalist bir vatana dönüştürülmelidir.

239

Ermenistan’daki emekçiler bilmelidir ki tüm bunlar, İtilaf Devletleri’ne bağlı ajanların ve Ermeni burjuvazisinin elindeki iktidar yıkılıp yerine emekçilerin iktidarı, yani işçi ve köylülerin diktatörlüğü kurularak ülkede sovyet hükümeti tesis edilirse gerçekelebilir. Biz bunun için çabalıyoruz ve daha fazla emek harcamak zorundayız. Bu zor devrimci mücadelede bizler umudumuzu sovyet ülkelerinin ve Doğulu devrimci halkların yardım ve desteğine bağladık. Bize düşen görev ise, Türkiye ve İran’da kurtuluş mücadelesi veren devrimci mazlum kitlelerin yardımına koşmaktır. Biz, Ermenistan’ın Batı’nın Sovyet Azerbaycan’a ve devrimci Doğu’ya karşı yürüttüğü operasyonların üssü haline gelmesine izin veremeyiz. Aksi takdirde Dünya devrimi öncesinde bizler bu yüzkarası durumun içinden ebediyen çıkamayız. Ortak düşmanımız olan İtilaf Devletleri emperyalizminin içimizden -ya da arkamızdan dolanarak- geçip devrimci Doğu’ya karşı sürdürdüğü mücadelede muzaffer olmasına izin veremeyiz. Bizler, ortak düşmana karşı verdiğimiz mücadelede nihaî zafere ulaşmak, emperyalizmin Dünya genelindeki hâkimiyetine son vermek ve Komünist Enternasyonal’in bayrağı altında toplumsal devrimi gerçekleştirmek için komşu halkların gücüyle kendi gücümüzü birleştireceğiz. Yaşasın Doğu’nun devrimci kitleleri ile Batılı işçilerin ittifakı! Yaşasın, Üçüncü, Komünist Enternasyonal!

240

X V I

Siyonizm: Bakû’de Görüş Alışverişleri

X V I aBinlerce Yahudi Emekçinin V a t a n a İ h t i y a c ı V a r 182
Dağ Yahudileri Delegasyonunun Tebliği

Yüzyıllardır Dağ Yahudileri cemaati, kendilerini çevreleyen Müslüman nüfusla barışçıl ve dostane biçimde geçinmiş, onların konuştukları dillere ve sahip oldukları geleneklere uyum sağlamıştır. Bunların yanı sıra, Yahudiler dağlar ve vadiler için ortak anayurt için kanını dökmüştür. Yüksek dağlar ve geniş ovalar Dağ Yahudilerini kardeşlerinden, eski ve yeni dünyanın tüm ülkelerine dağılmış diğer kandaşlarından ayırmıştır. Buna rağmen Dağ Yahudileri onlarla kurduğu teması bir ân bile kesmemiş, büyük bir hevesle onların yaşadığı sevinç ve acılara yanıt vermiştir. Son yıllarda büyük Dünya devriminin patlamış olması bizi Batılı kardeşlerimize daha fazla yakınlaştırmıştır. Ukrayna ve Polonya’da, Beyaz Muhafız çeteleri tarafından eziyet ve işkence edilen kardeşlerimizin çığlıkları ve iniltileri Dağıstan’ın en yüksek noktalarına kadar ulaştığında bizler en güç durumla karşı karşıya kalmış oluyorduk. Yaşanılan bu durum, bu sebeple, Dünya genelinde yaşayan emekçi Yahudi halkın ekonomik ve ideolojik ihtiyaçlarına ait tekil özellik ve ortaklığın altını bir kez daha çizmiştir. Tüm Yahudi halkı oldukça farklı bir ekonomik ve sınıfsal yapıya sahiptir. Yahudiler arasında köylülük mevcut değildir; işçilerin sayısı oldukça azdır. Emekçi Yahudi cemaatindeki asıl kütle bugüne dek ticaret ve hizmetler sektörü ile uğraşmıştır. Bu sebeple, yıkımlara yol açan dünya devrimi süreci özellikle Yahudi halkını etkilemiştir.

182

Azerbaycan Devlet Arşivi.

241

Rusya ve Ukrayna Yahudilerinde olduğu gibi, Dağ Yahudileri de kendilerini üretime dâhil olma ve sağlıklı üretici emekle bütünleşme konusunda yaşanan mücadelenin içinde bulmuşlardır. Tek kurtuluş yolunun devrim olduğuna kani olan Dağ Yahudileri, burada Dünya emperyalizmine karşı güçlü ve kararlı bir duruş sergilemek için toplanan Doğulu işçi ve köylülerin bu büyük kurultayına umutla bakmaktadır. Tüm ülkelerin Yahudi işçi ve emekçilerinin Dünya sermayesinin yıkılmasında yaşamsal çıkarları vardır ve bu uğurda tüm güçleriyle çalışacaklardır. Birtanya emperyalizmi bugün itibariyle Yakın Doğu’daki etkisini güçlendirmekte, en eski arzumuzun -bizim emek sorunumuzun radikal çözümünün- gerçekleştirilmesi önünde engel olarak durmaktadır. Onlarca yıldır fakir Yahudiler, farklı yaşam yolları geliştirerek yeni olana uyum sağlamışlardır. Bu uyum süreci boyunca, düşünce esas olarak Filistin’e, genel olarak Yakın Doğu’ya göç edilmesi ve buraların sömürgeleştirilmesi yönünde gelişmiş ve olgunlaşmıştır. Bu düşünce, Filistin’deki verimli otlak ve tarlaları hâlihazırda teri ve kanı ile sulayan ve orada özgür emeğin yeni hayatı için gerekli olan temeli kuran geniş Yahudi emekçi kitleleri arasında güçlü biçimde yankı bulmuştur. Dağ Yahudileri cemaati bize bu yetki sahibi platformda, kurultayın can sıkıcı olan bu meseleye olumlu bir çözüm bulması konusunda beklenti içinde olduğunu bildirme iznini vermiştir. Tarım meslesi tartışma gündemine geldiğinde, bir vatana ihtiyaç duyan, Arap işçi ve emekçileri ile kardeşçe barış içerisinde yaşamış olduğumuz Filistin’deki kolektif, üretken emeğe ait yeni formlara geçiş yapmak amacıyla her türlü fedakârlığa hazır olan yüz binlerce Yahudi emekçinin akılda tutulması gerekmektedir. Dağ Yahudileri Doğu’nun bir bölümünü teşkil ederler. Geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de onlar, Doğu’nun emekçi halkları ile el ele vererek tüm zorluklara ve ortak düşmana -İtilaf Devletlerine- karşı tam ekonomik ve ideolojik kurtuluş için mücadele etme konusunda gönüllü olduklarını ifade etmektedirler. Sadece mazlumların zalimlere karşı elde edeceği zafer bizi kutsal hedefimize –Filistin’de komünist bir Yahudi toplumunun yaratılmasına- ulaştıracaktır. Yaşasın tüm Dünya emekçilerinin birliği! Yaşasın devrimci Doğu! Yaşasın Dünya sermayesine karşı elde edeceğimiz zafer! Yaşasın proleter Yahudi milletinin ekonomik ve ideolojik kurtuluşu! Yaşasın Üçüncü, Komünist Enternasyonal!

X V I b242

Komünist ilkeler uyarınca Filistin’e y e r l e ş e l i m v e o r a y ı v a t a n l a ş t ı r a l ı m . 183
Yahudi Komünist Partisi (Poale Zion) delegasyonunun Bakû Kurultayı’na sunduğu tebliğ

İngiliz burjuvazisi, Doğu halklarına yönelik zulmün uygulayıcısı olan sömürgeci yırtıcı hayvanların başında geliyor. İngiliz emperyalistlerinin çıkarları Mezopotamya ve Suriye’nin mülkiyetini ele geçirerek Hindistan ve Mısır’ı oradan da metropollere bağlamayı talep ediyor. Aynı şekilde, İngiliz emperyalistlerin sömürgeleştirmek için can attığı Filistin de avantajlı bir konuma sahip bulunuyor. Ancak bu çaba Filistin halkının inatçı direnişi ile karşılaşıyor. Savaş süresince ekonomik kaynaklarını tüketen ve sanayisini önemli ölçüde kaybeden kapitalist Britanya için sömürgelerine meta aktarımında bulunması savaş öncesine göre artık imkânsızdır. Bugün itibariyle İngiliz sömürge politikası, askerî güce dayanan açık ekonomik yağma ve sınır tanımayan şiddet biçimini almıştır. Bu sebeple her şeyin ötesinde Britanya, kendi ülkesine katkıda bulunma konusunda yetersizleşmiştir. Bu olgular İngiliz burjuvazisini Filistin’deki yerli halk arasında müttefikler bulmaya zorlamıştır. Herkesçe bilinen San Remo’da imzalanan belgeye kadar atılan tüm diplomatik adımlar Yahudi halkın sempatisini kazanmak için yapılmış sinsi manevralardır.184

Poale Zion’un tebliği ilkin 8 Eylül 1920’de Komünist dergisinde yayımlandı. (Azerbaycan Devlet Arşivi). Poale Zion (Zion’un İşçileri) sosyalizmle siyonizmi birleştirmeyi amaçlayan milliyetçi Yahudi örgütlerinin teşkil ettiği koalisyonun adıdır. 1917 itibariyle 15.000 üyesi bulunan Rusya kolu Ekim Devrimi’ne karşı çıktı. Ağustos 1919’da sol kanat ayrıştı ve Yahudi Komünist Partisi (Poale Zion) adını aldı. Komintern’in İkinci Kongresi’nde temsil edilen partinin bir kısım üyeleri 1922’de Rusya Komünist Partisi’ne katıldılar. 184 Müttefik Güçler’e mensuo altı devletin San Remo’da (İtalya) Nisan 1920’de düzenlediği konferans İngiliz Hükümeti’ne Filistin’i manda olarak kullanma hakkı vererek ödüllendirdi ve burada “Yahudilerin millî vatanı”nın tesis edilmesi için Londra’nın onayını aldı.
183

243

Cemal Paşa’nın tiranlığında yaşanan kâbustan sonra Yahudi halkı ilkin bu kurnaz manevraları hoş karşılamış, İngiliz emperyalistlerini yeniçağı ilân eden kurtarıcılar olarak selâmlamışlardır.185 Ancak sonrasında İngiliz emperyalizminin politikası, bolşe-vizmi getirecekleri korkusuyla, Yahudi emekçi insanların başka ülkelere göç etmesini yasaklamıştır. Yahudi yerleşimindeki artış ve gelişme açık biçimde engellenmiştir. Dahası, İngiliz emperyalizmi, Yahudi emekçi kitlelerin hayatî çıkarlarına zarar vermenin kendince yollarını araştıran Yahudi mülkiyet sahiplerini desteklemiştir. Tüm bunlar, İngiliz işgalcilere karşı mücadele etmeye başlayan Filistinli Yahudi emekçileri ayıltmıştır. Buna cevap olarak İngiliz diplomasisi ülkedeki her türlü devrimci hareket üzerinde baskı uygulamaya başlamış, Arap ve Yahudi kitleler arasında milliyetçi duyguları kışkırtarak iki tarafı karşı karşıya getirmiş, bu sayede kendi hâkimiyetini sürdürme imkânı bulmuştur. İngiliz işgalcilerin bu politikasındaki suç Filistin’de yaşanan kanlı olaylarla tasdiklenmiştir. Nisan’da Kudüs’te yaşanan pogrom (soykırım) açık biçimde kasıtlı bir politik girişimdir.186 İngiliz yönetiminin talimatları uyarınca hareket eden ve İngiliz altınları ile şehirli ayaktakımını etkileyen Arap efendilerle “Kral” Faysal’a bağlı ajanların gözü dönmüş ajitasyonunun sonucunda gerçekleşmiştir. Filistin’in Türk hâkimiyeti altında geçen kırk yıl boyunca Yahudi yerleşimine yönelik gerçekleşen ilk vahşete ve pogroma tanık olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Bu tip olaylar, Avrupalı kapitalist uygarlığın baskı ve köleliğin yanında ülkeye getirdiği çok değerli “çiçekler”dir. Kudüs’te bir kez daha Çar döneminden bildiğimiz eski tanıdık hikâyeyi yeniden yaşıyoruz. Pogrom tüm şiddeti ile devam ederken İngiliz birlikleri subayların komutasında seyirci kalmış, Yahudi savunma birliklerine mensup insanları silâhsızlandırarak tutuklamış ve asıl suçluları korumuşlardır. Bu esnada Arap polisi pogromcuların safında yer almış, pogroma doğrudan iştirak etmiş ve ganimeti paylaşmıştır. İngiliz işgalcilerin bu vahşet politikası, Yahudi emekçi kitlelerden tümüye nefret eden, onları tehlikeli ve zararlı kabul eden Arap şeyhleri ve toprak ağalarınca desteklenmektedir. Bu nefret sadece İngiliz altınının bir sonucu değildir; onların sınıfî, iktisadî ve siyasî çıkarlarının doğal bir sonucudur. Yahudi kitleler ülkedeki ataerkil nizama zarar vermiş, yereldeki ücretli köleleri isyana teşvik etmiş ve toprakların millîleştirilmesi talebiyle tarımda gündelikle çalışan Arap emekçileri örgütlemişlerdir.
1917’ye dek Filistin Osmanlı Türkiye’si tarafından yönetildi. Enver Paşa’nın sıkı dostu olan Cemal Paşa I. Dünya Savaşı süresince Suriye ve Filistin’deki Osmanlı Ordusu’nun komutanıydı. 186 1920’nin başlarında İngiliz Hükümeti Filistin üzerindeki kontrolü ele geçirmek ve Siyonist yerleşim sürecini hızlandırmak niyetinde olduğunu açıkladı. Arap halkı bu durumu protesto etti, gerilim giderek artı ve Nisan ayının ilk haftası boyunca yaşanan şiddetli olaylarda beş Yahudi ve dört Arap öldü.
185

244

Arap şeyh ve emirleri, Sultan’dan miras kalan, Suriye ve Mezopotamya’nın yaklaşık yüzde 30’unu teşkil eden işlenebilir toprağın tek varisi olarak kendilerini kabul etmektedirler. Bu sebeple Yahudi emekçi kitleleri bu toprakların hem yerel halka ve hem de yerleşimcilere ait olabilmesi için mücadele başlatmışlardır. Tüm bu şeyh, emir ve diğer parazitler, Yahudi işçilerin kurduğu komünal çiftlikleri ve üretim kooperatiflerini tehlikeli iktisadî rakiple olarak görmektedirler. Yahudi emek kolektifleri fakir Araplara kölelikten çıkış yolunu göstererek onları ortaklaştırmaktadırlar. Tehlikeyle karşı karşıya kalınca Arap mülkiyet sahibi sınıflar Yahudi emekçi kitlelerine karşı acımasız bir mücadele başlatmışlar, bu mücadele Yahudi işçilerden korkan Yahudi toprak ağalarına ait kampı da aynı ölçüde korkutmuştur. Yahudi kulaklar hiçbir isteği olmayan, itaatkâr fakir Arapları düşük kölelik ücretleri ile sömürmektedirler. Yahudi toprak ağalarının fakir Araplara uyguladıkları sömürü sınıfsal baskıya millî bir biçim vermekte, dolayısıyla pan-islâmizm propagandası için gerekli olan verimli zemini hazırlamaktadır. Tüm bunların yanı sıra siyonizmin de İngiliz emperyalizminin Filistin’deki siyaseti için sağlam bir müttefik olduğunu hatırlatmak gerekmektedir. Pan-islâmizm gibi siyonizm de Yahudi emekçi kitlelerin kurtuluş için harcadığı çabalardan kazanç sağlama noktasında can atmaktadır. Her mazlum milletin burjuvazisi gibi siyonist burjuvazi de millî yeniden doğum üzerine yaptığı konuşmaların yanı sıra Yahudi emekçi kitlelerin sömürülmesi sürecindeki yabancı tekele ortak olmanın yollarını aramaktadır. Siyonist siyasetin gerici doğası özellikle (Rusya’daki) iç savaşın yoğunlaştığı dönemde Yahudi emekçiler nezdinde aşikâr hâle gelmiştir. Rusya’da tüm sınıfsal imtiyazlarını kaybeden siyonist burjuvazi, proletarya diktatörlüğünün yakınlaşan zaferi öncesinde Doğu Avrupa’da terör aracılığıyla baskı altına alınmıştır. Haksız kazancının kaderini merak ettikleri bu dönemde Filistin’de kendileri için tapınak inşa edilmiştir. Siyonist burjuvazi, Yahudi emekçilere karşı verilen mücadelede destek bulabilecekleri gerçek bir güç olduğunu düşündükleri için İngilizlerin Filistin’i işgalini selâmlamıştır. Yahudi emekçilerin Filistin’e yerleşmesi ülkede, hem siyonist burjuvaziyi hem İngiliz emperyalistleri hem de Arap feodalleri tehdit eden komünizmin kızıl hayaleti olarak sunulmaktadır. Siyonist burjuvazinin yaşanan bu göçe karşı işgal güçlerine her türlü yardımda bulunmasının sebebi budur. Dr. Weizmann(1)187, Yahudi göçünün sınırlandırılması ve burjuvazinin kontrolüne verilmesine ilişkin yarı resmî bir belge kaleme almıştır. Bu bağlamda, Filistin’de siyonist politika tüm açıklığı ile gericidir. Yahudi halk kitlelerinin yaşananlarla ilgili pek fazla bilgisi yoktur. Onlara hiçbir şey anlatılmamaktadır. Filistin’in yeniden doğuşu için çeşitli ülkelerde yaşayan Yahudi emekçilerinden toplanan fonlar, Yahudi toprak ağalarının desteklenmesi, burChaim Weizmann (1874-1952): Siyonist hareketin ilk lideri; 1948-52 arası dönemde İs-

187

rail Cumhurbaşkanı.

245

juvazinin kontrolünde bulunan Yafa ve diğer şehirlerdeki kışlaların geliştirilmesi için kullanılmaktadır. Bu ekonomi politikası Yahudiler arasında yoğun bir sefalet ve işsizliğe yol açmaktadır. Burjuvazi, özel Yahudi bölgeleri formunda ülkede kendileri için Beyaz Muhafız üsleri tesis etmekten bile çekinmemektedir. Siyonist liderler, Filistin’i sömürü ve vurgunculuk ülkesine dönüştürmek için uğraşmaktadırlar. Tüm bunların sonucunda, Dünya Savaşı’na bağlı olarak İngiliz-Fransız emperyalizmi, Arap efendilerle Yahudi sömürgecilerin ittifakı ve siyonist burjuvazinin gerici politikaları Filistin’i emperyalist, milliyetçi, sivil ve dinî mücadelenin arenasına dönüştürmüştür. Sadece Yahudi ve Arap emekçilerin ittifakı tüm bu engelleri gerçek manada aşıp ülkeyi sonsuza dek bu gerici güçlerden kurtararak Filistin’i yeni ve özgür bir hayata taşıyabilir. Ekonomilerini emeğin yeni ilkeleri uyarınca yeniden inşa etmeye mecbur eden sosyalist devrim sürecinde bulunan ve Filistin’e yerleşip orayı komünist ilkelere bağlı kalarak vatanlaştırmak için gayret eden Yahudi proleter kitleler bu macera ile ilişkilerini kesin olarak kesmişlerdir. Artık büyük ölçüde kendilerini ve tüm faaliyetlerini Filistin’de Arap emekçileri ile kol kola girerek verdikleri devrimci mücadele temelinde tanımlamaktadırlar. Bu devrimci mücadeleyi Dünya devrimine ait nesnel etkenlere ve milletlerarası proletaryanın kardeşçe yardımlaştığı en üst öncü yapı olan Üçüncü Enternasyonal’e bağlamaktadırlar. Yahudi proletaryası için başka bir yol yoktur. O sadece dünya sermayesine karşı kesintisiz mücadele ve tüm dünya genelindeki emekçi halklarla birlik içinde kalarak fikirlerini gerçekleştirme imkânı bulabilir. Kahrolsun emperyalistler ve onların burjuva uşakları! Yaşasın tüm dünyanın mazlum ve köle halklarının kardeşçe birliği! Yaşasın dünya proleter mücadelesinin genel yönetim kadrosu olan Üçüncü Enternasyonal!

246

X V I cYahudi proletaryasının sloganı “ F i l i s t i n ’ d e n e l i n i z i ç e k i n ! ” o l m a l ı d ı r . 188
Rusya Komünist Partisi, Yahudi Seksiyonu Merkezî Büro’nun Tebliği
1- Nüfusunun büyük bir çoğunluğunu Arapların oluşturduğu Filistin’de bir Yahudi devleti kurma isteği İtilaf Devletleri’nin (özellikle Britanya’nın) bir politikasıdır ve bu politika, Yahudi halk kitleleri arasında siyonist burjuvazinin siyonizm propagandası yapması için gerekli zemini hazırlayan sarı II. Enternasyonal tarafından desteklenmiştir. 2- Yahudiler, provokatif biçimde, Arap topraklarını parçalayıp muzaffer güçlere dağıtan ve Filistin’i Britanya’nın eline teslim eden suçlular olarak tanıtılmaktadırlar. Bu tanımlama, Filistin’de ve tüm Doğu’da Britanya emperyalizminin Doğulu emekçi kitlelerde milliyetçi tutkuları alevlendirmesine, Arap ve Yahudiler arasında nefret tohumları ekmesine hizmet etmektedir. Bu durum, Nisan ayında Kudüs’te yaşanan ve İngiliz işgalci güçleri fazlasıyla sevindiren üç günlük soykırımda somut ifadesini bulmuştur. 3- İtilaf Devletleri’nin tüm politikası sömürgeci hükümranlığın tipik bir örneğidir. Bu politikanın en çarpıcı örneği, Milletler Cemiyeti’nin düzenlediği San Remo Konferansı’nda hazırlanan “anayasa”dır. Aynı zamanda bu politika, tüm ülkelerdeki Yahudi küçük ve orta burjuvazisinin elindeki sermayeden istifade etmek ve onları “halkların kurtuluşunun habercisi” olan İngiliz emperyalizminin iki tekerlekli savaş arabasına bağlamak için uğraşmaktadır. Bu anayasa ile Filistin hükümeti (siyonist parti üzerinden) Yahudi kapitalistleri Arap köylülüğüne yönelik yoğunlaştırılmış sömürüye dâhil etmek ve yağmaya ortak etmek istemektedir. Bir diğer niyeti de, anayasal organlarda Yahudi ve Arap hizipleri arasında millî bir husumet yaratmaktır. Bu amaçla, Doğu’daki kitlelerin uyanışını geciktirmenin yollarını araştırmaktadır. Britanya’nın Filistin’le ilgili tüm politikasının amacı, bütün iktidarı işgal güçlerine vermek ve ideolojik olarak tüm ülkelerdeki Yahudi cemaatleri Britanya’nın çıkarlarına bağlamaktır. Emperyalizmin siyonist hizmetkârlarının yardımıyla Britanya’nın bu politikası, kısmî de olsa, Yahudi proletaryasının içinde güçlenen komünist fikirleri milliyetçi duyguları artırmak ve siyonizm sempatisi yaymak suretiyle temizlemeyi amaçlamaktadır. İtilaf Devletleri’nin bu politikası Yahudi burjuvazisi tarafından fiilî olarak desteklenmektedir. Sömürü ve zulüm gibi konularda diğer milletlerdeki burjuva sınıflarla dayanışma içindedir. Sınıfsal çıkarları uyarınca Arap köylülerinin hayatlarını yağmalamak için uğraşmaktadır.

188

Tebliğ ilkin 8 Eylül 1920’de Kommunist dergisinde yayımlandı. Azerbaycan Devlet Ar-

şivi.

247

4- Bu sebeple Yahudi proletaryası ve Arap emekçileri adına bizler, millî kurtuluş bahanesi ile imtiyazlı Yahudi azınlığın sunî yollardan Filistin halkına dâhil edilmesini şiddetle protesto ediyoruz. Böylesi bir politika, bağımsızlık, toprak ve emeğin tüm ürünlerinin emek tarafından bütün olarak mülk edinilmesi ve bağımsızlık için mücadele veren Arap emekçilerinin haklarını ihlal etmektedir. Yahudi proletaryasının emekçi halklara dost olan herkesin ve tüm millî kurtuluş savaşçılarının sloganı “Filistin’den elinizi çekin!” olmalıdır. Ayrıca biz, siyonist ideolojiye bağlılık ile komünizmi bağdaştırmak için kimi Yahudi sol-sosyalist grupların yürüttükleri çabaları da kınıyoruz. Sözde Yahudi Komünist Partisi (Poale Zion) programında gördüğümüz gerçek budur. Emekçi halkın çıkarları ve hakları için savaşanların safında siyonist ideolojiyi muhafaza eden ve Yahudi burjuvazisinin milliyetçi arzularını komünizm maskesi arkasına saklayan herhangi bir gruba yer olamaz. Bu insanlar, komünist sloganları burjuvazinin proletaryayı tesir altına alması için kullanmaktadır. Kitlesel Yahudi işçi hareketi var olduğu günden beri siyonist ideolojinin Yahudi proletaryasına yabancı olduğunu not etmek gerekir. Filistin’deki tüm toplumsal partiler önemli gruplar olmuşlardır.189 Şunu da açık bir dille ifade etmek gerekir ki Yahudi kitleler, toplumsal-ekonomik ve kültürel gelişmenin Filistin’de “millî bir merkez” tesis etmekle değil, yaşadıkları tüm ülkelerde proletarya diktatörlüğünü kurmakla ve sosyalist Sovyet cumhuriyetlerini inşa etmekle mümkün olduğunu görmüşlerdir. Tüm ülkelerin Yahudi emekçilerini, giderek büyüyen sosyalist devrimin faal bir parçası olmaya ve bağlı bulundukları ülkelerin komünist partileri üzerinden Üçüncü Enternasyonal saflarına katılmaya çağırıyoruz. A. Merezhin(3)190 Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) Yahudi Seksiyonu Merkezî Büro’nun Doğu Halkları Kurultayı delegesi. Bu bildirge Doğu Halkları Kurultayı’na katılan aşağıdaki delegelerce onaylanmıştır: 1- Taşkentli emekçi Yahudiler genel meclisi, 2- Rusya Komünist Partisi Taşkent Örgütü Yahudi kanadı, 3- Semerkant Komünist Gençlik Birliği Yahudi kanadı, 4- Komünist Bund’un Bakû kanadı, 5- Azerbaycan Komünist Partisi Kuba kanadı, 6- Komünist Bund Bakû örgütü Dağ Yahudileri kanadı.

Filistin’deki tüm toplumsal partiler” ifadesi, sosyalist ve emek hareketi ile birlikte tavır sergileyen siyonist örgütleri ifade etmektedir. 190 A. N. Merezhin: (d. 1880) 1905-16 arasında Menşevik olarak faaliyet yürüttükten sonra Bund’a üye oldu. 1919’da Bolşevikler’e katıldı. Rusya Komünist Partisi Yahudi Seksiyonu Merkezî Büro üyeliği yaptı.
189

248

X V I I

Asya’da Sovyet İktidarına Yönelik Suistimâllerin Gid erilmesi

X V I I aD ü z e l t m e l e r b i r â n ö n c e y a p ı l m a l ı d ı r . 191
21 delegenin Bakû Kurultayı’na sunduğu karar

1- Komünist Parti, sermayeye karşı elde edilecek zaferin sömürge ve yarı-sömürgelerin kurtuluşu gerçekleşmeden imkânsız olduğunu kesin bir dille tespit etmiştir. Komintern’in İkinci Kongresi ve onu takip eden Doğu Halkları Kurultayı Doğu’daki devrimci hareketin gelişmesine ait ileriki aşamaların teorik zeminini tüm yönleriyle belirlemiştir. Bugün oluşmakta olan milletlerarası durum, savaşın ön saflarında ve Doğu’da ortaya çıkan zorlukların sonucu olarak, tek başına teorik fikirlerle kendimizi sınırlandırmadan Doğu sorunu ve ilgili konulara yoğunlaşmayı gerektirmektedir. Kısacası, hayatımız pahasına mücadeleye dair görevlerin yerine getirilmesi yönünde hareket etmemizi talep etmektedir.

191

“Doğu Halkları Kurultayı Delegeleri Genel Kararı”, Rus Doküman Arşivi’nden alınmış-

tır.

249

Doğu’da her türlü ihmal ve düşüncesiz politika Doğu’yu sadece bizden uzaklaştırmakla kalmaz, ayrıca belli koşullar dâhilinde, emperyalistlerin sosyal devrim aleyhine kullandıkları bir tehdide dönüşür. 2- Doğu’da devrimin gelişmesinde Sovyet Rusya’ya düşen görevlerin iki yönü vardır. İlki, hâlâ emperyalistlerin ve burjuvazini hüküm sürdüğü Doğu’daki ülkelerde Sovyet Rusya’nın üstlendiği devrimci görevlerin etkin ve doğru biçimde ifa edilmesi ile ilgilidir. Diğer yön ise, Sovyet Rusya ile doğmakta olan ya da –Türkistan, Kafkasya gibi- mevcut Doğulu Sovyet cumhuriyetleri ve bölgeleri –ki bunlar Rus Sovyet Cumhuriyeti’nin büyük bir bölümünü teşkil etmektedir- arasındaki ilişki ve bu devletlerin Doğu’da oynacağı rollere dairdir.192 Doğu’da Sovyet Rusya’nın yüzleştiği bu iki görev birbiriyle bağlantılıdır. Karşılıklı olarak birbirine bağımlı olan bu iki görev diğeri olmadan ifa edilemez. Aynı zamanda Sovyet düzeninin Doğu’daki sınır bölgelerinde yürüttüğü üç yıllık mücadele de tüm yanlışı ve doğrusu ile önemli tecrübelerin elde edilmesini sağlamıştır. 3- Halkların içinde yaşadığı kendine has gelenekler ve etnografik örtü anlamında Sovyet Rusya’nın Doğu sınırı, sömürge koşullarından musdarip olma konusunda tüm Doğu’dan farklı bir yanı yoktur. Doğu’daki bu sınır bölgeleri sermayeye karşı verilen mücadelede ekonomik ve stratejik etken anlamında özel bir öneme sahiptir. Buna ek olarak, edinilen tecrübeler ışığında buralarda gelişen yönetim tarzları, Orta Asya, Türkistan, Kafkasya, Azerbaycan, Yakın Doğu, Sibirya, Moğolistan ve Uzak Asya’yı içerecek şekilde tüm Doğu’da yürütülecek etkin bir kampanya ve işleyiş için örnek teşkil edebilir. Bu sınır bölgelerinin Doğu’ya açılan kapılar olmasının ve Dünya emperyalizmi için büyük tehlike arz etmesinin nedeni budur. 4- Sovyet Rusya’nın Doğu’daki burjuva-demokratik hareketleri desteklemesi ve emperyalizmin çöküşünü hızlandıracak etkin güç olarak kullanması gerekmektedir. Fakat aynı zamanda, Doğu’da iktidarın işçi ve köylüler tarafından fethedilmesi ile sonuçlanacak bir toplumsal mücadeleye dönüştürmek zorundadır. Sömürgecilerin emperyal politikalarının dayattığı koşullar Doğu’nun devrimci proleter kitlelerini Avrupa işçi sınıfının edindiği üslupla örgütlenebilmesini imkânsızlaştırmıştır. Bugün Doğulu işçiler Avrupalı işçilerin elindeki silâhlardan mahrumdur. Bu yüzden, ilk olarak burjuva-milliyetçi hareketlerin peşine düşmeleri kaçınılmaz bir durumdur. Sovyet Rusya’da Komünist Parti giderek güçlenmekte, zorlukları yenme becerisi edinmekte ve milletlerarası proletaryanın silâhlı güçleri öncelikle Batı için oluşturulmaktadır. Diğer yandan –hem Sovyet Rusya’nın içinde hem de dışında duranDoğu’daki ülkelerde, içeride filizlenecek devrim sürecinde emekçi kitleleri destekleyebilecek ve onlara çare olabilecek güçlü partilerin kurulması ve emekçilerin silâhlanması gerekmektedir.

Sadece Kuzey Kafkasya Rus Sovyet Cumhuriyeti’nin parçasıdır; antlaşmalarla Rusya’ya bağlı olan Azerbaycan bağımsız bir ülkedir.
192

250

5- Sovyet iktidarının son üç yılı boyunca Doğu halklarına yönelik yaklaşımda yapılan temel hata, bu görevlere ya da Doğu’nun Dünya genelinde verilen toplumsal mücadele için sahip olduğu muazzam öneme yeterli ölçüde dikkat edilmemiş olmasıdır. Aceleyle “Doğu cumhuriyetleri” ya da “bölgeleri” olarak ifade edilen yerlere gönderilen komisyon ya da komiserler görevlerinin büyük bir hızla -henüz daha yeterli ölçüde gelişmemiş olmasına rağmen- “Doğu halklarının özerkliği”ni lağvetmek ve komünizmi bir ân önce bu bölgelere aşılamak olduğunu düşünmüşlerdir. Tüm bunlar yapılırken birçok etken hesaba katılmamıştır. İlki, önceki sömürgeleri eski emperyal güce bağlayan Doğu’daki sınır bölgelerinin özel doğasıdır. Zalim millete yönelik güvensizlik ve nefret Çar’ın faaliyetleri sonucu bu halkların ruhlarına işlemiş durumdadır ve hâlâ etkileri görülmektedir. Geçmişte zulmeden millete karşı üretilen duyguların, henüz işçi sınıfının bu tip önyargıları aşamadığı Polonyada, Beyaz Polonya güçlerine karşı verdiğimiz mücadele esnasında ne kadar önemli olduğu anlaşılmıştır. O hâlde, geri kalmış Doğu halklarından ne bekleyebiliriz? Bu tip duygular yereldeki eğitimsiz ve köleleştirilmiş halkları etkilemeye devam etmektedir. Bunun da ötesinde, yerleşik nüfus içinde çarlık subayları, Rus sermayesinin ajanları yani bugün akıntıyla sürüklenmekte olan Çarlığın ürünleri de yaşamaya devam etmektedir. Bu unsurlar derilerini kurtarmak için hızla partizan ve proleter devrimin destekçisi olmaktadır. Fakat bir yandan da, eski çarlık politikasının devamı olarak gördükleri ve esasen tam da bu şekilde uygulamaya koydukları için ‘merkezîleşme’yi savunmaktadır. 6- Doğu Halkları Kurultayı’nda yapılan delegasyon toplantılarının hazırladığı sözel ya da yazılı raporlar hâlihazırda Türkistan, Kafkasya, Kalmuk bölgesi ve Sibirya, İran ve diğer bölgelerin Rus olmayan halklarına mensup delegasyonlar tarafından Sovyet Rusya Sosyalist Federasyonları Cumhuriyeti’nin merkezî organlarına iletilmiştir. Hepsi de aynı sorunlara tanıklık etmiştir. Bu raporların öne çıkarttığı ana başlıklar şunlardır: a) Sovyet hükümetinin, iktidarın sömürücü güçlerden alınıp yerelde yaşayan emekçi halka verilmesi olarak görüp kabul ettiği “Doğu halklarının özerkliği”nin işletilmesinde merkez, özellikle temsilciler, komiserler ve komisyonlar başarısız olmuşlardır. Bu özerklik, işletildiği her yerde, bu temsilciler tarafından tedricen yürürlükten kaldırılmıştır. Merkezden gelen bu temsilciler, komisyonlar ve bürolar bölgede faal iktidar odaklarına dönüşmüş, bu durum da kitlelerin gözünde yerel hükümetin, Komünist örgütlerin ve tüm inisiyatiflerin zarar görmesine neden olmuştur. Kitleler bu organların sınır bölgelerinde Çar’a bağlı yöneticiler gibi davranma niyetinde olduğunu düşünmeye başlamıştır. Kitleler nezdinde anayasanın ve seçilmiş yetkililerin önemi zamanla azalmıştır. b) Merkez, Sovyet idaresi dışına çıkarak yereldeki halka Sovyet iktidarı adına zulmetmeye devam eden Rus sömürgeci memurlara ve tüccarlara karşı ikircikli bir

251

tavır sergilemektedir. Bu sömürgeci güçler için devrim herşeyden önce kendilerine hâlâ halkı soyma fırsatı veriyor olması sebebiyle faydalıdır, bunun sonucunda da geçmişteki sınıfsal farklılaşmanın193 geri geleceğini düşünmektedirler. Mülkiyete bağlı insanlar olan bu sömürgeci güçlerin çıkarları Sovyet iktidarı ile çelişmekte, tehlikeli bir karşı-devrimci unsur olarak varlığını sürdürmektedir. c) Yereldeki Komünist örgütlerin inisiyatif almasına izin verilmemekte ve onlara güvenilmemektedir. Kitleleri devrimcileştirme ve örgütleme misyonları, merkezden gelen memurların baskısı, sömürgeci güçlerin ve yereldeki milliyetçi unsurların teşviki ile iptal edilmiştir. Söz konusu Komünist örgütler ezilmekte, tüm emekçilerin bağımsız faaliyetleri zarar görmektedir. d) Sahip oldukları nitelikler yeterince değerlendirilmediği ve onlara pek fazla güvenilmediği için yereldeki emekçilerin Kızıl Ordu’ya katılımı tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Yerel askerî birimler, çoğunluğunu Avrupalı nüfusun teşkil ettiği Rus birliklerine dağıtılmıştır. Uyum sağlayamayan unsurlar subay olarak atanmış, yerel nüfus içinden yönetici kadrolar ve politik komiserlikler oluşturulmamıştır. e) Acenteleri her bölgede mevcut olan Çeka194 (Özel Seksiyon) birçok olumsuz unsuru kendine bağlamış, kurduğu kaba saba ilişkiler halkı terörize etmiştir. Yerel yöneticilere saygısızca yaklaşmış, halkın geçmişten miras aldığı dinî geleneklere hakaret etmiş ve işçilere yönelik özel bir gayretle zulmetmiştir. f) Çeşitli toplumsal reformlar yürürlüğe konurken halkın içinde yaşadığı geleneklerin ve verili koşulların hassas doğası göz önüne alınmamış, bu da kitlelerin yabancılaşmasıyla sonuçlanmıştır. Ekonomi politikası çoğunlukla düşüncesizlik ve haksızlıklarla malûl bir tarza sahip olmuş, görüldüğü üzere yerelde yaşayan emekçilerin örgütlenmesine hiçbir katkıda bulunmamıştır. Birçok durumda, eğitim, politik inşa süreci ve örgütlenme gibi hayatın aslî yönleri hesaba katılmamıştır. g) “Merkezîleşme”nin ve merkezden bu bölgelere acil müdahale gruplarının sevkedilmesi sonucunda maceracı unsurlardan oluşan ‘özel bir kast’ gelişmiş ve kendilerini merkezî organlarla yereldeki Komünist örgütler arasına yerleştirmiştir. Belli bir görüşü bulunmayan bu unsurlar, merkezden gelen memurlara yanaşarak onların gü-venini kazanıp atamalar aracılığıyla güç kazanmaya çalışmaktadır. Bu tip insanlar, merkezde gelen memurların diktatörlüklerini kendi ellerinde tutup güçlendirmek için gereklidir. Bahsi geçen unsurlar zamanla iktidarın kitlelerin elinden alınmasına sebep olacak bir duvar örmektedir. 7- Dışarıyla kurulan ilişkilere bakıldığında, kendi kaderini tayin hakkı ve komşu ülkelerdeki devrimci hareketlerin örgütlenerek geliştirilmesi ile ilgili kapsamlı gö-

Burada “sınıfsal farklılaşma”, zanaatkâr ve tüccarlar arasındaki işçi sınıfı ile burjuvazinin ayrıştırılmasını ifade etmektedir. 194 Çeka: Ekim Devrimi’nden sonra terör ve sabotajlara karşı mücadele etmek için kurulan Sovyet polis gücünün kısaltılmış adı.
193

252

rüşlerden uzaklaşıldığı görülmektedir. Bugün tam tersine, tüm eski sloganlar inkâr edilmiş, onların yerini Rus Kızıl Ordu’sunun Doğu’ya kaydırılarak komşu ülkelerde sunî devrimler yapılmasının gerekli olduğunu söyleyen fikirler almıştır. 8- Böylesi bir politikanın merkezin temsilcileri tarafından Doğu’daki sınır bölgelerinde uygulanmasının sonuçları herkesin malumudur. Sözkonusu politika tutarsız bir üslupla uygulanmış, yereldeki emekçi halkların kendilerine has gelenek ve çıkarların kabul edilmesinde yanlışlar yapılması sebebiyle kitleler Sovyet iktidarına yabancılaşmıştır. Komünist örgütlere karşı derin bir hoşnutsuzluk oluşmuş, bu da tüm çalışmaları imkânsızlaştırmıştır. Bunlara ek olarak Doğu’da kimsenin hiçbir şekilde yerinde bulamayacağı saldırgan bir askerî politika izlenmiştir. Bu politika dışarıda, Fergana-Buhara-Afganistan cephesi de içinde olmak üzere Doğu’daki tüm savaş hattında yoğun bir tepkiye yol açmıştır.195 Bize büyük acı verse de bu cephelerde Doğulu halklar Sovyet iktidarına karşı savaşmaktadır ve bu durum tüm ciddîyetiyle dikkate alınmalıdır. Şüphesiz ki, geçmişin hatalarını düzeltmek için büyük bir çaba gerekse de bu düzeltmeler mümkün olan en kısa sürede yapılmalıdır. ¤ Doğu Halkları Kurultayı delegasyonu, yukarıda belirtilen konulardan hareketle, farklı bölgelere mensup delegelerin raporlarını da dikkate alarak aşağıdaki tedbirlerin alınmasını önermektedir: Genel olarak Doğu meselesi üzerine: 1- Sovyet Rusya’nın Doğu’ya yönelik yürüyüşü esas olarak Sovyet Rusya Federasyonu içindeki Sovyet ülkeleri bağlamında anlaşılmalıdır. Bu ülkelerde Komünist örgütler kurulmalı, örgütlenip güçlendirilmeli, yereldeki köylü ve işçiler hızla silâhlandırılıp eğitilmelidir. Bu örgütlerin etrafında komşu ülkelerin yeraltı devrimci örgütleri bir araya gelmelidir. Birlikte ele alındığında bu ülkeler Doğulu emekçilere devrim için oldukça önemli destek ve kaynaklar tedarik edecektir. İkinci olarak, Doğu’daki Sovyet sınır hattında izlenecek yol oldukça dikkatli, doğru ve ikna edici bir yaklaşımı içermeli, hiçbir şekilde merkezî Rusya’daki eyaletlerin tanık olduğu muamele maruz kalmamalıdır. Merkezden gönderilen memurların yap195 Türkistan’daki Fergana bölgesi Başmak Ayaklanması’nın merkezidir. Başmakçılar, sınır ötesindeki karşı-devrimci güçlerle ittifak kurmuş, “Türkistan Türkistanlılarındır” sloganı ile büyük ölçüde köylülerden destek bulmuş, Sovyet karşıtı bir harekettir. Ağustos 1920’de Buhara’da yaşanan Sovyet yanlısı ayaklanmanın ardından çelişki derinleşir. Afganistan Hükümeti Başmaklara askerî destek ve politik katkı sunsa da doğrudan savaşa dâhil olmaz. Çar’ın askerî birlikler konuşlandırdığı Kuzey İran’da Kızıl Ordu Mayıs 1920’de Enzeli’yi ele geçirir ve İngiliz üslerini söküp atar. Bu bölgede hem İngilizlere hem de İran Şah’ına karşı savaşan asi Cengelîler Kızıl Ordu’dan destek alırlar.

253

tığı hatalara ve Sovyet iktidarının ilkelerine yönelik tahribe asla müsamaha gösterilemez. Doğu bu sınır bölgelerindeki tecrübelerden gereken dersleri çıkartacaktır. 2- Komünist Enternasyonal İkinci Kongresi ve Doğu Halkları Kurultayı’nın benimsenen Doğu meselesi ile ilgili tezlere dayanarak Doğu’da devrimci çalışma için gerekli olan pratik yollar acilen planlanmalıdır. Özellikle, bizim önemle üzerinde durduğumuz bu görevlerin kimi özellikleri aşağıdaki başlıklar altında sıralanabilir: a) devrimin en acil görevi, milliyetçi bir karakter taşısa da, emperyalizme ve ekonomik sömürüye karşı olan her tür devrimci hareketi örgütlemek ve desteklemektir. Komünist Parti, devrimci hareketin liderliği adına, ajitasyon, propaganda ve devrimci kitlelerin örgütlenmesi amacıyla hükümete katılabilir. b) İlk olarak komünistler mücadelenin bu dönemini devrimci güçlerin doğru ve etkin biçimde kendi partilerine katılmalarını sağlayarak örgütsel yapılarını güçlendirmek ve örgütlenmek için kullanmalıdır. İkinci olarak, kitleler içinde Avrupa emperyalizminin ajanları olan prenslere, beylere, hanlara, büyük toprak ağalarına ve imalatçılara karşı yoğun bir ajitasyon başlatmalıdır. Yeni iktidarı desteklemeleri için orta burjuvaziye, entelejensiyaya ve ilerici din adamlarına çağrıda bulunmalıdır. Üçüncü olarak, her yerde küçük üreticiler, topraksız köylüler ve –eğer varsa- sanayi işçilerinden oluşan sovyetleri hızla örgütlemelidir. Zanaatkâr kooperatifleri ve birlikleri kurup emekçileri Kızıl Ordu’ya dâhil etmelidir. Dördüncü olarak, konumlarını yükselterek, gelecekteki devrim ve emekçilerin gerçek Sovyet iktidarı için hazırlık yapmalıdır. Tüm bu aşamalarda inisiyatif tümüyle yereldeki Komünist örgütlerde olmalıdır. Yaşanan olayların kitlesel karakterini büyük ölçüde yıpratacağı için, yukarıdan atanan şahsî diktatörlük biçimlerine asla müsamaha gösterilemez. Yakın zamanda İran’da bizim de dâhil olduğumuz hatalar bir daha tekrarlanmamalıdır. Bu tip hatalar, kapsamlı bir plan dâhilinde örgütlü bir tarzı işletmek yerine, Federasyon’a bağlı komiserlerin şahsî olarak Doğu ile ilgili kendi programlarını uygulamalarından kaynaklanmaktadır. 3) Doğu’da verimli ve başarılı bir çalışmayı garanti altına almak için üç ayrı “Propaganda ve Eylem Konseyi” oluşturulmalıdır. Bu konseyler Doğu’yu üç ayrı bölgeye ayıracak şekilde, Bakû, Taşkent ve Irkutsk’a yerleştirilmelidir. İlk bölge, Türkiye, Arabistan, Suriye, Mısır, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Dağıstan ve Terek’i içine alan Yakın Doğu; ikinci bölge, Hindistan-Afganistan, Türkistan, Başkırtistan, batı Çin Türkistan’ı, Kaşmir ve Altay’ı kapsayan Orta Asya; üçüncüsü ise, Çin, Kore, Moğolistan, Mançurya, Sibirya ve Japonya’yı içine alan Uzak Doğu olacaktır. Üç ayrı konsey örgütleme ihtiyacı öncelikle coğrafî ve benzeri koşullar sebebiyle Doğu’yu tek merkezde toplamanın imkânsız oluşundan ileri gelmektedir. ¤

254

Sovyet Rusya Federasyonu’nun birer parçasını teşkil eden Doğu’daki sovyet cumhuriyetleri ve bölgeleri ile merkez arasındaki ilişkilere dair: 1- Yakın zamana kadar Doğu’daki sınır bölgelerine yönelik olarak takip edilen ve kapsamlı özerklik verme esasına dayanan tüm politika kökten değiştirilmelidir. Birincisi Doğulu milletlere verilen “özerklik” amaçlarına ulaşma konusunda büyük ölçüde başarısız olmuş, bu sebeple yereldeki hiçbir emekçi otoriteye bağlanmamıştır. Dahası, iktidarın merkeze bağlı bir avuç temsilcinin elinde toplanmasının sonucunda yereldeki emekçilerin sovyetler dâhilinde örgütlenmesi ve sovyetlerin tedarik ettiği tüm devrimci eğitim ve okul sürecine dâhil olmaları imkânsız hale gelmiştir. Sınır bölgelerindeki sovyet iktidarı ve ona bağlı idarî komitelerin yerini, merkezden gelen ve herkese emirler yağdıran basit memurların alması kitlelerin gözünde sovyetlerin önemini silmiştir. 2- Hâlihazırda sınır bölgeleri, merkezin emrinde olan özel komisyonlar, bürolar ve komiserlerce yönetilmekte ve bu sayede merkezin temsiliyeti garanti altına alınmaktadır. Bu kurumlar lağvedilmelidir. Merkezden gönderilecek işçiler kolaylıkla yerel organlara sokulmalı, yereldeki işçilere emretmek yerine onlarla komünist bir işbirliği tesis edip işletebilmelidir. Merkezîleşme, özel yetkilerle donatılmış komiserlerin sevki olmadan gerçekleştirilebilmelidir. 3- Yerel hükümetin, yerel sovyetin ve komünistlerin otorite ve ağırlıkları arttırılmalıdır. Sıradan arzuhâlciler gibi şikâyet ve başvuruları merkeze taşımak yerine, bölgelerdeki devrimler için destek bulup yereldeki emekçilerin gerçek lideri olabilmelidir. Sovyetlerin inşasında yerel otoritelere ve komünist örgütlere tam yetki verilmelidir. 4- Yereldeki halklar arasında mevcut olan ataerkil-feodal ilişkilere ve sınıfsal ayrıma karşı mücadele tümüyle o bölgedeki emekçiler ve komünist örgütler tarafından idare edilmelidir. Bunun dışında ekonomik teşebbüsler kapsamlı olarak temellendirilmelidir. Bu, tarım ve yiyecek üretimi gibi alanlarda sonuç alabilmenin yegâne yoludur. Böylesi bir faaliyet, Türkistan örneğinde olduğu gibi, yereldeki halkı göz ardı ederek ve sınıfsal farklılaşmayı Çeka ya da özel kimi delegelere yükleyerek yürütülemez. Sınıfların farklılaşmasında başarı ancak emekçiler sömürücü güçler üzerinde iktidar sahibi olduklarını hissettiklerinde mümkündür. 5- Eski sömürgelerde yaşayanlarla Çar yanlısı memurların yerel halklar üzerinde uygulamakta olduğu şiddete dayalı hükümranlık bir kez ve sonsuza kadar yok edilmelidir. Bu unsurlar halkla eşit seviyeye getirilmelidir. Ayrıca, örtük de olsa, merkezden atanan memurlarda, bu sömürgeci güçlerin Pan-İslâmcı harekete (ya da benzer unsurlara) karşı Sovyet iktidarının yürüttüğü mücadele için destek sunabileceğine dair hâkim bir anlayış mevcuttur. Bu anlayış kökünden sökülüp atılmalıdır.

255

Sömürgeci güçler var oldukça yereldeki halklara dayanan gerçek bir Sovyet iktidarının yaratılması ile ilgili konuşmalar tümüyle anlamsız olacak, Sovyet iktidarı karşı-devrime direnemeyecektir. 6- Tüm unsurları bugüne geldikleri biçimiyle muhafaza etmek yerine, yerel halkı kapsamlı biçimde Kızıl Ordu saflarına katmak gerekmektedir. Askerî personel ve politik komiserler yerel halktan devşirilmelidir. Örgütlü askerî birimlerin yerele ait olmasıyla burada yeniden tüm inisiyatif yerel yetkililere mahsus olmalıdır. 7- Çeka’nın sınır bölgelerinde çoğunlukla Avrupalıların ve yerel halkın en olumsuz unsurları -hattâ kimi zaman karşı devrimciler- arasından yaptığı atamalara kesinlikle son verilmelidir. Çeka’nın karşı devrimciler yerine yereldeki komünist unsurlara karşı mücadeleyi yoğunlaştırmaları engellenmelidir. Doğu’daki sınır bölgelerinde devrimci adalet esas olarak katı biçimde merkeze bağlı olsa dahi, yereldeki emekçilerden devşirilen organlar aracılığıyla yürütülmelidir. 8- Raporlarını Tüm Rusya Merkezî Yürütme Komitesi’ne sunacak, Sovyet Rusya Federasyonu dâhilindeki Doğu cumhuriyetleri ve bölgeleri için merkezî bir büro tesis edilmelidir. Ayrıca Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin bilgisi dâhilinde, sözkonusu bölgelerdeki komünist örgütler için de merkezî bir büroya ihtiyaç vardır. Bu organlar, Halkın Milletler Komiserliği’nden bağımsız olmalıdır. Tüm Rusya genelinde yapılacak her kongreden önce, Doğu cumhuriyetleri ve bölgelerinin sovyet ve özellikle parti kongrelerine Doğu bölgelerinde sovyetlerin inşası yolunda atılacak pratik adımlarla ilgili taslak sunmaları, Tüm Rusya Merkezî Yürütme Komitesi ve partinin Merkez Komitesi’ne bağlı olan organlar seçmesi çağrısında bulunulmalıdır. Bunlara ek olarak, tüm Rusya genelinde yapılacak kongrelerde varsayılan katılım miktarı belirlenmelidir. Bu adımlar kitlelerin bağımsızlığını hızlandıracaktır. Zorla uygulanan merkezîleşmeden daha verimli olan bu adımlar Sovyet Rusya sınırları içinde yaşayan Doğulu halkların daha güçlü bir birlik oluşturması sürecine ciddî katkı sunacaktır. Dağ halkları:

M. Eneyev, N. Magarik, A. Tagiyev, N. Gikalo, K. Varukayev, Ye. Ramonov, Kostoyev, Goykov, Soliyer, Agayev, Hudoyratov, Sersanov.
Türkistan delegasyonu:

Riskulov, Azizhanov, Kultasov, Irurbayev.
Kalmuk bölgesi temsilcileri:

Amur Sanan, Koçirov.
İran ve Hindistan temsilcileri:

Emahundov, Ayvazov, N. Kadir.

256

X V I I bDoğulu Halklar Arasında K o m ü n i s t l e r i n G ö r e v l e r i 196
Rusya Komünist Partisi Polit -Büro tutanaklarından pasajlar
14 Ekim 1920

9- Doğulu halkların ikâmet ettiği bölgelerde Rusya Komünist Partisi’nin görevleri
Merkez Komite politbürosu, Terek ve Dağıstan bölgelerinde yaşayan Kafkasya Dağ halkları (Çeçenler, İnguşlar, Osetyalılar, Kabartaylılar, Balkarlar, Karaçaylar ve Dağ Yahudileri) ve Türkistan’dan Kalmuk nahiyesi, İran, Hindistan, Moğolistan, Buryat bölgesi197, Tibet ve Hint birliğine mensup olan ve Doğu Halkları Kurultayı’na iştirak etmiş yirmi yedi delege ile yaptığı toplantıda sunulan haber ve raporları tartışmıştır.130 Tartışmaların sonucunda Politik Büro aşağıdaki kararları almıştır: 1- Yüksek Sovyet makamı adına, Rusya Sovyet Cumhuriyeti’nin millî meseleye ilişkin politikasına ait ilkeleri onaylayan ve gerçek hayata tatbiki için gerekli olan doğru kontrol yöntemlerini tespit eden bir manifesto kaleme alınacaktır. 2- Tarım meselesi ile ilgili olarak, Kazak nüfusa ait kulakların karşılığında Kuzey Kafkasya’daki topraksız Dağ halklarına toprak verilecektir. Acilen gerekli olan kararnameleri hazırlaması için Halk Komiserliği Konseyi görevlendirilecektir.198 3- Öncelikli olarak Kalmuklar ve Buryat bölgesinde yaşayan Moğollar olmak üzere, şimdiye dek özerklik elde etmemiş Doğulu milletlerin somut koşullara en uygun şekilde özerklik elde etmesine imkân tanınacaktır. Milletler Komiserliği, Kalmuk’un özerkliği konusunda kararname yayınlamakla görevlendirilecek, Dış İlişkiler Komiserliği Buryat Moğolları için alınacak tedbirlerle ilgili olarak kardeş Uzak Doğu Cumhuriyeti ile temasa geçecektir.199

196 197 130

Rus Doküman Arşivi. Buryat Bölgesi, Baykal Gölü’nün batısında, orta Sibirya’dadır.

Lenin’in konuyla ilgili tespiti şöyledir: “Büyük Rusların ellerinden aldığı toprakları, Kazak nüfustaki kulak unsurları pahasına, Kuzey Kafkas Dağlıları’na geri vermeyi düşünmek gerekmektedir. 199 Kalmuklar 1920 sonlarında, Buryatlar ise 1923’te özerk bir bölge kurdular. 1924’te bu kararnamede adı geçen halkların neredeyse tamamı özerk hükümetlerine kavuştular.
198

257

4- Doğulu halklara (özellikle Kalmuk, Buryat Moğolları ve benzeri unsurlara) yönelik şiddet eylemlerini ve suistimâlleri yönlendiren yerel Rus nüfusla ilgili kapsamlı bir inceleme yapılacak ve suçlular cezalandırılacaktır. 5- Toplantı katılımcıları, Doğulu milletlere mensup kişiler arasında genel affa tabî olmasını düşündüklerinin bulunduğu listeyi Parti Merkez Komitesi’ne sunmaları önerilecektir. 6- Doğulu milletlere mensup işçi ve köylüler arasından parti kadrosu ve sovyet devşirebilmek için Milletler Komiserliği’ne bağlı bir okulun açılmasına dönük ihtiyaç karşılanacaktır. 7- Çeşitli merkezî kurumlar tarafından Doğulu halkların yaşadığı Rusya Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlı bölgelere gönderilen görevlilerin sayısı asgarîye düşürülecek, bölgeye gönderilecek görevliler, çalışmaları boyunca yereldeki örgütler ve uygun sovyet örgütleri ile temas kurmaları konusunda ayrıntılı bir eğitimden geçirilecektir. 8- Tüm Rusya Çeka’sının bütün ilgisi, özellikle Doğulu milletlerin ikamet ettiği yerelliklere yöneltilecek ve Çeka personeli büyük bir titizlikle seçilecektir. 9- Sovyet Rusya Cumhuriyeti’ne bağlı bölgelerde yaşayan Rusya Komünist Partisi Merkez Komite’ye bağlı temsilcilerin, özellikle Doğulu milletlerin tebası olanların öncelikli görevi, yereldeki halkın içinde varlığını sürdüren burjuvaziye ve sahte komünist gruplara karşı mücadele etmek ve aynı zamanda gerçek komünist unsurları ve grupları desteklemektir. 10- Halkın Milliyetler Komiserliği altında Milliyetler Sovyeti için yapılan çalışma güçlendirilecektir. Bu çalışma ile ilgili rapor Halk Komiserliği Konseyi’nin bir sonraki toplantısına sunulacaktır.

258

X V I I cDoğu’da Savaşan K ı z ı l O r d u A s k e r l e r i n e Ç a ğ r ı 200
Halkların Propaganda ve Eylem Komitesi
1920’nin sonları

Doğu’da proleter devrim için savaşan Kızıl Ordu askerlerine,
Kızıl Ordu’ya mensup yoldaşlar! Muzaffer Kızıl Ordu giderek büyümekte ve Doğu’daki ülkelere derinden nüfuz etmektedir. Kızıl Ordu neden Doğu’ya ilerliyor? Bunun sebebi kesinlikle yeni topraklar fethetmek ve buralarda yaşayan insanları Rus hâkimiyetine sokmak değildir. Kızıl Ordu Doğu’ya doğru ilerliyor, çünkü o bu topraklarda yaşayan halkları ve tüm Dünya’yı emperyalizmin boyunduruğundan, Britanya ve Fransa’nın sömürgeci burjuva hükümetlerin hâkimiyetinden kurtarmak istiyor. Kendi burjuvazisinin yönetimini alt eden Rus işçi ve köylüleri olarak bizler tüm diğer halkları da burjuva hâkimiyetinden kurtarmak zorundayız. Biz tüm emekçi insanların özgürleşmesini istediğimizden bu işi kolay yoldan halletmemeliyiz ki burjuvazi bir daha işçi ve köylüleri sömürmeye cesaret edemesin. Dahası, eğer biz burjuva hâkimiyetini tüm Dünya genelinde alt etmezsek o zamanla Sovyet iktidarını boğacak ve burjuvazi Rusya’da yeniden kendisini güçlendirecektir. Doğu’nun İtilaf Devletleri’nin boyunduruğundan kurtulması özellikle Dünya Devrimi’nin başarısı için çok önemlidir. Doğu’nun kurtuluşu Britanya ve Fransa’nın güç kaybetmesini sağlayacaktır. Hindistan, İran, Mezopotamya, Mısır ve Türkiye Britanya ve Fransa’ya ekmek, ham madde ve fabrikalarının çalışması için gerekli olan yakıtı tedarik eden birer ambar olarak hizmet etmektedir. Bu ülkeler, İtilaf Devletleri’ndeki kapitalistlere kapsamlı bir refah düzeyi elde etme, işçi sınıfının üst kesimlerini rüşvetle susturma ve bu sayede Avrupa’da proleter devrimi geciktirme imkânı veren çok kârlı bir kaynaktır.

200

Rus Doküman Arşivi.

259

Avrupa’da proleter devrim olmadan Rus devrimi burjuva ülkelerin basıncı altında ezilecek, Rus işçi ve köylüleri onursuz biçimde Fransız ve İngiliz kapitalistlerin kölesi olacaktır. Bunun yaşanmasını önlemek ve proleter devrim hareketinde gecikmeye izin vermemek için Doğu’daki ülkeler burjuva hâkimiyetinden kurtulmak zorundadır. Türkler, İranlılar, Hintliler, Araplar, Mısırlılar ve tüm diğer halklar sömürgeci İngilizlerden kurtulmalıdır. Bu amaçla, İngiliz ve Fransız kapitalistlerin iktidarına ait temelleri yani sömürgeleri onlardan kopartıp almalıyız. Doğulu halkları Batı Avrupalı kapitalistlerin utanç verici sömürüsünden kurtarmak, bu sayede hem onları hem kendimizi burjuva köleliğine karşı özgürleştirmek zorundayız. İşte tüm bunları gerçekleştirmek için Kızıl Ordu Doğu’ya doğru ilerliyor ve buradaki ülkelerde kök salıyor. Kızıl Ordu Doğulu halklara, bir düşman olarak değil, aksine bir dost ve kurtarıcı olarak gitmiştir. Bu kimi zaman Kızıl Ordu’yu korku ve husumetle selâmlayan bazı insanlar tarafından tam olarak anlaşılamayan bir durumdur. Esasında bu insanlar kendilerini, yüzlerce yıl boyunca Rusya’da emperyalist bir güç olarak var olan, başka halkları ve ülkeleri fethedip köleleştiren Çar’a alıştırmışlardır. Doğu halkları sadece kendisine baskı ve kölelik getiren Rus ordularını görmeye alışkın olduklarından, Kızıl Ordu’ya da şüpheyle yaklaşmış, onun da yıkım, esaret ve kahır getireceğini zannetmiştir. Bu sebeple, her Kızıl Ordu askeri, yerelde yaşayan halka Kızıl Ordu’dan korkmak için hiçbir neden olmadığını kanıtlayacak davranış ve tavır içinde olmayı devrimci bir görev ve sorumluluk kabul etmek zorundadır. Kızıl Ordu’nun eski Rus ordusu olmadığını, onun tüm Dünya halklarına, hürriyet, ışık ve mutluluk getiren, bilinçli devrimci savaşçılardan müteşekkil bir ordu olduğunu ispatlamak durumundadır. Bu sadece sözle değil eylemle de gösterilmelidir. Eylem saldırgan bir üsluba sahipse sözler hiçbir şeyi ispatlamaz. Kızıl Ordu’nun her bir savaşçısı, eylemleri ile, girilen her ülkede ordunun düşman ya da işgalci olmadığını, aksine dost ve kurtarıcı olduğunu göstermek zorundadır. Bunun anlamı şudur: her asker, halka büyük bir titizlikle yaklaşacak, zarar vermeyecek, saldırmayacak, herhangi bir kayba yol açmayacak ya da hiçbir şeyi yıkmayacaktır. Her Kızıl Ordu askeri halka fethedilmiş bir ülkenin insanı olarak değil, kardeşiymiş gibi davranacaktır. Kızıl Ordu askeri, tüm emekçi insanların kardeş olduğunu, yalnızca bu kardeşliğin muhafaza edilmesi kaydıyla kapitalist boyunduruktan hep birlikte kurtulmanın mümkün olabileceğini aklından hiç çıkartmamalıdır. Buna ek olarak, Doğulu halkların proleter devrime kazandırılması ve bu devrimin tüm Dünya’yı her türlü baskı biçiminden gerçek manada kurtaracağını hayatı içinde göstermesi gerektiğini hatırda tutmalıdır. Her Kızıl Ordu askeri, yereldeki halka bu üslupla yaklaşarak onların Kızıl Ordunun gelişine lanet etmeleri yerine müteşekkir olmalarını sağlamalıdır. Bu sayede, ordunun ünü uzaklara, tüm Doğu’ya hızla yayılacaktır. Devrimci Kızıl Ordu emekçi

260

insanları tüm zulüm ve kölelik biçimlerinden kurtaracak, elde edeceği ihtişam her yerde devrimci ateşler yakacaktır. Evet, Kızıl Ordu daha da ileri gitmeli ve azap, açlık, yoksulluk ve yıkımın ortasında yavaşça ölmekten, bitmek bilmeyen savaşın dehşetinden tüm Dünya’yı ve Sovyet Rusya’yı kurtarmak için her yerde devrim ateşleri yakmalıdır. Sizler devrim ateşinin nasıl tutuşturulduğunu biliyorsunuz. Ateş zor kullanarak yakılmaz, her yerde bir ve aynı yöntemi, bir ve aynı teknikle uygulayamazsınız. Her Kızıl Ordu askeri bilir ki, cephede zafer sadece tüm güçlerle saldırmak suretiyle elde edilmez. Mücadele aynı zamanda karmaşık ve farklı stratejileri izlemelidir; belli bir durumda saldırmak için acele etmek gerekir, başka bir durumda saldırı için hazırlık yapılmalıdır, farklı koşullarda savunmada kalmak gerekebilir ya da hatta temkinli bir ricata başvurulabilir. Benzer durumlar devrim için de geçerlidir. Proleter devrimin Dünya genelinde elde edeceği ortak zaferi ve başarıyı aynı üslupla temin etmeliyiz. Fakat bu gereklilik, komünizmi tüm yönleriyle Dünya’nın her köşesinde hızla tesis etmenin zorunlu olduğu anlamına gelmez. Komünist Parti’miz devrimi yaparken öncelikle her ülkenin tarihsel gelişimini dikkate alınması ve her ülkede koşullara uygun devrimci yöntem ne ise onun uygulanması gerektiğini söylemektedir. Öncelikle Doğu’da henüz sanayi proletaryasının ve büyük ölçekli sanayinin bulunmadığı ve daha çok köylülerin yaşadığı tarıma dayalı ülkelerin bulunduğu akılda tutulmalıdır. Sınıfsal farklılaşma tüm açıklığıyla henüz yaşanmamış durumdadır. Emekçilerle burjuvazi arasındaki uçurum tam anlamıyla açılmamıştır. Henüz üreticiler üretim araçlarından kopamamıştır. Her el sanatçısı ürününü satmakta, sonuç olarak aynı zamanda tüccar olabilmektedir. Ticaret, henüz bir avuç büyük tüccarın ve bankerin elinde toplanmamış, onun yerine, üç kuruşluk mal birikimine sahip olduğu için hiçbir şekilde kapitalist olarak nitelendirilemeyen ve sayıları milyonları bulan küçük esnafa kalmıştır. Bu koşullar altında, Rusya’da almış olduğumuz tedbirlerin aynılarını almak suretiyle Doğu’da komünizmi hızla uygulama yoluna gitmemiz imkânsızdır. Burjuvaziye ait tüm malların kamulaştırılması, ticaretin, el sanatkârlığı ve zannatkârlığının millîleştirilmesi milyonlarca insana -belki de nüfusun büyük bir bölümüne- zarar verecek ve tüm ülkeyi devrime karşı kışkırtacaktır.201 Bu zamanda söz konusu tedbirleri

Sonrasında Komünist Parti liderleri, Rusya’da tarif edildiği biçimiyle, “komünizmin hızla yürürlüğe konulması” meselesini tartışırlar. Ekim 1921’de konuyla ilgili olarak Lenin şunları yazar: “Kısmen savaşın bize dayattığı boğucu meseleler, kısmen de emperyalist savaşın bitmesiyle Cumhuriyet’in kendisini içinde bulduğu umutsuz koşullar sebebiyle, doğrudan komünist üretim ve dağıtıma geçmek zorunda kaldık. (…) Kısa süren deneyim boyunca, öncesinde kapitalizmden sosyalizme geçişle, yani komünizmin alt aşamasında dahi sosyalist muha201

261

almak, herşeyden önce bu tedbirleri uygulayacak kimse olmadığı için imkânsızdır. Doğu’da birleşik bir devrimci sanayi proletaryası mevcut değildir. Sonuç olarak, köylüler arasında büyük etkisi olan ve onları yönlendiren küçük burjuvazi dışında bize destek verecek her hangi bir güce rastlanmamaktadır. Bu sebeple, küçük burjuvaziye karşı bir savaş başlatmak ve komünist tedbirleri dikine tüm saflığı ile uygulamaya kalkışmak ne Dünya Devrimi’ne katkı sunar ne de hayır getirir. Bu tarz tedbirler tüm Doğu’yu devrime yabancılaştıracak, onları Batının emperyalist güçleri ile birlikte mücadeleyi kırmaya zorlayacaktır. Doğu’nun Dünya Devrimi’ndeki en önemli rolü, emperyalist ülkelere karşı mücadele vermeleri, burjuva hükümetlerin güç kaynaklarını kesmeleri ve bu sayede Batı işçi sınıfının hükümetlerine karşı verdikleri mücadeleyi kolaylaştırmalarıdır. Doğu’da giderek genişleyen, süreklileşen ve büyüyen ulusal kurtuluş mücadelesi Dünya Devrimi için sınıfsal çatışma, iç savaş ve komünist tedbirlerle tanışmalarından yüz kat daha gerekli ve yararlıdır. Komünizm, sadece sanayileşmiş Avrupa ülkelerinde tüm sağlamlığı ile tesis edildikten sonra Doğu’nun geri kalmış tarım ülkelerinde inşa edilebilir. Bugün Rusya’da olduğu biçimiyle Doğu, Batı’nın sanayileşmiş ülkeleri aracılığıyla ortak Dünya ekonomisine dâhil edilir ve buna bağlı olarak proleter sanayi şehirleri kırsal alanları devrime bağlar. Avrupa’daki proleter devrimin zafer anına dek Doğu’daki ana görevimiz, Doğu’yu Batı Avrupalı emperyalistlere karşı verilen mücadeleye dâhil etmek ve emrimizdeki tüm güç ve araçlarla onları desteklemek olacaktır. Bu görevle birlikte, yapmamız gereken bir diğer şey de, ekonomimizin örgütlenmesi ve muzaffer Kızıl Ordu’muzun – bugünkü canlı örneklerde görüldüğü gibi- doğru bir tavır sergilemesiyle Doğu halklarına komünizmin burjuvazinin sisteminden daha üstün olduğunu, emekçi kitlelerin birleşme ihtiyacını ve onların burjuvazi üzerinde iktidar olması gerektiğini kanıtlamaktır. Bizler, geçici olmak kaydıyla, burjuvalar da içinde, tüm Doğu halklarının bizim müttefikimiz olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Ortak düşmana, yani hem Rusya hem de Doğu’daki işçi ve köylüleri köleleştirmenin yollarını araştıran İtilaf Devletleri’ne mensup emperyalistlere karşı mücadeleyi onlarla birlikte vereceğiz. Tüm halkların emekçi kitlelerine, her türden sömürü ve zulümden tümüyle kurtulma imkânı verecek Dünya proleter devriminin zaferi için birlikte dövüşeceğiz. Dünya proleter devriminin zaferi adına Doğu’da savaşan her Kızıl Ordu askeri kendisini sadece Rus ordusuna mensup bir asker olarak değil, Sovyet Cumhuriyetleri Dünya Federasyonu’nun askerî gücünü temsil eden milletlerarası bir savaşçı olarak
sebe ve kontrol döneminin by-pass edilmesinin imkânsız olabileceğine ilişkin geçmişte yazılan yazılara aykırı düşen çizginin yanlış olduğu konusunda ikna olduk.” (V. I. Lenin, a.g.e., “The Economic Policy and the Tasks of the Political Education Departments) –Politik Eğitim Departmanları’nın Ekonomik Politikası e Görevleri- 33. Cilt, s. 62.)

262

görmelidir. Doğu’da Kızıl Ordu’nun adım attığı her ülkeyi emperyalist boyunduruktan yakın zamanda kurtulan yeni bir dost ve federasyonun yeni bir üyesi olarak kabul etmeli; tüm Dünya’yı kucaklayan sosyalist anayurdun –anavatanının- bir parçası olarak düşünmelidir. Kızıl Ordu askeri kendisini bu yeni ülkede anavatanında gibi hissetmeli, onunla bu şekilde ilişki kurmalıdır. Muzaffer Kızıl Ordu Doğu’da devrimin büyük ateşini yakmıştır. Muzaffer Kızıl Ordu bu işi sadece cesareti ile değil taktikleri, kendine hâkimiyeti ve Doğu’daki ülkelerde devrimci hareketin görevlerine dönük kavrayışıyla yapacaktır.

263

264

X V I I I

Hollanda’dan Çağrı

Bakû’de temsil edilen Doğu halklarına Hollanda Kom ünist Partisi’nin yaptığı çağrı

Doğulu yoldaşlar! Hollanda Komünist Partisi ve aynı zamanda, Uzak Doğu’da Hollanda kapitalizminin yıkılması için bizimle birlikte mücadele eden Hollanda’ya bağlı Doğu Hint Adaları’nda yaşayan komünistler adına sizleri selâmlıyorum. Ayrıca biliyorum ki, Sarekat İslâm’ın Hollandalı zalimlere karşı verilecek ortak mücadelede biraraya getirdiği binlerce Endenozyalı da size selâm iletme noktasında bana katılacaklardır. Doğulu yoldaşlar! Hollandalı komünistler ve onların Doğu Hint Adaları’ndaki destekçileri kelimelerle ifade edilemeyecek bir sevinç duymaktadır: Dünya tarihinde ilk kez Batı’nın sömürdüğü proletaryanın temsilcileri, onlar gibi Batılı kapitalistler tarafından zulüm gören Doğu halklarının temsilcileri ile Bakû’de, Üçüncü Enternasyonal Kongresi’ne bağlı olarak gerçekleştirilen toplantıda bir araya geliyor. Biz Batılı komünistler, sizlerle birlikte, tümüyle yok edileceği güne kadar kapitalizme karşı mücadele etme kararı aldığımız Üçüncü Enternasyonal’in bu kurultayını coşkuyla selâmlıyoruz. Doğulu yoldaşlar! Ben Hollanda devrimci proletaryasını temsil ediyorum. Ülkemiz büyük değildir: sadece altı milyonluk bir nüfusa sahiptir. Fakat bizim efendilerimiz, kapitalistler, zengin ve güçlü. 300 yıldan fazla bir süredir Hollanda proletaryasını sömürüyor ve bir o kadar zamandır da, nüfusu 50 milyonu aşan Doğu Hint Adaları’ndan Archipelago’da yaşayan halka zulmediyor.

265

300 yıldan fazla bir süredir Hollandalı beyaz proleterler emekleriyle patron ve efendilerini, Hollandalı kapitalistleri gün be gün daha fazla zenginleştiriyor, 300 yıldır aynı Hollandalı kapitalistler milyonları bulan Asyalı halkı soyuyor, tahrip ediyor ve ellerindeki zenginlere el koyuyor. Hollanda’daki beyaz serflerin efendileri, sömürücüler ve Hollandalı kapitalistler aynı zamanda Doğu Hint Adaları’nı (Arçipelago) sömürüyor. Doğulu yoldaşlar! Bizim kapitalistlerimiz, kendi ülkelerindeki proleter kitleleri sö-mürerek ve Doğu Hint Adaları’ndaki sömürgelerini ezerek, Hollanda’dan daha güçlü bir ülke olan Büyük Britanya’daki büyük kapitalistlerden aşağıda kalmayacak ölçüde büyük zenginler yaratıyor. Adalar’daki topraklardan elde ettikleri zenginliklerle büyük servetlere kavuşan Hollandalı petrol kralları, Britanya’daki meslektaşları gibi, Dünya’nın her tarafında tüm petrol sanayisini tekelleştirme niyeti taşıyan ve bu alanda büyük paylara sahip olan bir petrol tröstü kurdular. Britanya Hükümeti’ne sırtını yaslayan Hollandalı kapitalistler İran‘ı işgal etmeyi amaçlıyor; İngiliz-Hollanda petrol tröstünün niyeti, İran’daki petrol kuyularından yeni kârlar elde etmektir. Kendi kapitalistlerini yıkmayı yürekten arzulayan Hollanda proletaryası, Britanyalı emperyalistleri ülkelerinden kovan İranlı kardeşlerini selâmlamaktan mutluluk ve kıvanç duyuyor. Doğulu yoldaşlar! Hollanda’nın dâhil olmadığı Büyük Savaş’ın yol açtığı itkiyle İtilaf Devletleri’nde hâkim olan kapitalizm Holanda’yı kendisine denk bir kuvvet olarak görüyor. Milletler Cemiyeti, Hollanda hükümetine Ermenistan’ı himayesi altına almasını resmen önerebiliyor. Bu, Büyük Savaş’tan muzaffer çıkan ve bugün Dünya’yı kendilerine göre bölümlere ayıran büyük emperyalist güçlerin Ermenistan’ı sömürmesi için Hollandalı kapitalistlerin eline vermek istediği anlamına geliyor. Doğulu yoldaşlar! Hollandalı komünistler bu amaçların gerçekleşmesini önlemek için mücadele ediyor. Hollanda devrimci proletaryası, Ermenistan’daki kardeşlerinin, Hollandalı kapitalistlerin ülkelerini sömürmek ve yağmalamak suretiyle yeni servetler edinmesine karşı tüm güçleriyle karşı koymalarını sevinçle karşılıyor. Doğulu halklar! Devrimci Hollanda proletaryası, her birinizin kendi ülkesinde Hollandalı kapitalistlerin daha fazla kâr için yatırım yapmalarını ve bu sayede servetlerini artırmalarını önlemek için çalıştığınızı öğrendiğinde memnuniyet duyacaktır. Doğulu yoldaşlar! Büyük savaş tüm kapitalist ülkeleri iflasın eşiğine getirmiştir ve bugün kapitalizm büyük ölçüde zayıflamış durumdadır. Rus kardeşlerimiz Rusya’da kapitalizmi paramparça etmiş, işçi sovyetleri iktidarını kurmuştur.

266

Batı Avrupa’da olduğu gibi Orta Avrupa’da da halklar ayağa kalkıyor ya da bugün size de hükmeden ve zulmeden, bugün olmasa da yakın bir zamanda tanışacağınız kapitalistlere ve iktidarlara karşı başlatacakları isyan için hazırlık yapıyor. Batı ve Orta Avrupa ülkelerinin proleterleri, kapitalizmi nihaî olarak yıkmak için kardeş olarak gördükleri Rus işçileri ile birleşmeye hazırdır. Kapitalizmin bugün itibariyle güç kaybetmesinin nedeni budur. Avrupa kapitalizmi savaşın acı sonuçlarını karşılamak için elinde tek bir kaynak, yani sömürgeler ya da başka bir deyişle, sömürge halklarına yönelik sömürü ve zulüm, kalmıştır. Bu sebeple, kapitalizmin birçok zayıf noktasının açığa çıktığı bu anda sizin hamle yapma zamanınız gelmiştir. Eğer siz hep birlikte tüm kapitalist iktidarlara tek başına mesafe koyan, yiğit ve muzaffer Rusya proletaryası ve aynı amaçla, zalimlere karşı ayağa kalkan Avrupa proletaryası ile birleşirseniz, kapitalizmin günleri sayılıdır. Doğulu yoldaşlar! Hollanda Komünist Partisi Hollanda kapitalizminin sona erip yıkılmasını şiddetle arzulamaktadır: parti, Hollandalı kapitalistlerin savaş sonrasında ölçüsüz biçimde büyüyen gücünü ve zenginliğini Hint Adaları’ndan aldığını bilmektedir. Son on sekiz yıl boyunca, bizim petrol krallarımız 1,6 milyon Florin tutarındaki kârı cebe indirmiştir; bu yılın Mayıs’ında toplanan şeker kamışı hasatı, savaş öncesinde 900 milyon’dan fazla kazanç elde etmeyen Hollanda kapitalizmine 500 milyon Florin getirmiştir. Hollandalı komünistler, kendi ülkelerindeki zalimlerin elindeki gücün Doğu Hint Adaları’nın sömürülmesine dayandığını bilmektedir. Bu sebeple, komünistler Hollandalı kapitalistlerin Hint Adaları’nda izledikleri ekonomik politikaya ve oradaki kardeşlerine yönelik zulme karşı mücadele etmektedir. Onların sloganı, “Endenozya’dan elinizi çekin”dir. Üçüncü Enternasyonal’in Bakû’de toplanan kurultayında size bu çağrıyı yapıyor, bu çağrının Hollanda’nın elinde bulunan Doğu Hint Adaları’nın en ücra köşelerine kadar ulaşmasını umut ediyoruz. Doğu Hint Adaları’nın köleleştirilmiş halkları! Size zulmedenlere karşı verdiğiniz mücadele Hollanda proletaryasının kendisine zulmedenlere karşı mücadeleyle aynıdır: Hollandalı kapitalistler bizim ortak düşmanımızdır. Bu yüzden, mücadelemizi birleşik bir hattı takip ederek sürdürmeliyiz. Endonezyalı kardeşler! Grevler aracılığıyla sizi sömürenlerden söküp aldığınız ücret artışlarıyla yetinmeyin! Endonezyalı kardeşler! Doğu Hint Adaları’ndaki hükümetin kimilerinize verdiği önemsiz politik haklara kanmayın. Bu hilenin farkına varın: önünüze atılan bu yardımın tek sebebi aranızdaki uyumu bozmaktır. Endonezyalı kardeşler! Çok eski ve yüksek bir kültüre sahip olmakla diğerlerinden ayrılan adalarınızdan size zulmedenleri, Hollandalı barbarları, kovun.

267

Hollandalı köle sahiplerinden, onların polis ve askerlerinden kurtulun: onları denize atın! Endonezyalı kardeşler! Devrimci Hollanda proletaryası, size olduğu kadar bize de hükmeden güçlere karşı ayağı kalkacağınız günü selâmlayacaktır. Hollanda proletaryası kendi ülkesindeki kapitalistlerin hâkimiyetini parçalamak için uğraşıyor. Eğer siz isyan ederseniz, Hollanda proletaryası hükümetin isyanı bastırmak amacıyla askerî birlik göndermesini engellemek için elinden gelen herşeyi yapacaktır. Ortak bir çaba içinde, biz Hollanda’da, siz Hint Adaları’nda, Hollanda kapitalizmini ezeceğiz. Endonezyalı kardeşler! Hollanda kapitalizmine karşı ayağa kalkın. Endenozyalı kardeşler! Sizin gibi isyan eden Doğulu mazlum kardeşlerinizle, İngiliz kapitalistlerine, zalimler ittifakına ve Hollandalı kapitalistlere karşı birleşin! Asya halkları! Üçüncü Enternasyonal sizleri, hızla tüm Dünya’ya yayılan Rus Devrimi’nin bayrağı altında birleşmeye çağırıyor. Dünya’nın tüm kölelerinin, renk ve ırk ayrımı olmaksızın, kapitalist hâkimiyete ve tiranlığa karşı olan evrensel başkaldırısı için bir araya gelin. Üçüncü Enternasyonal’in tertiplediği kurultayın sizden yapmanızı istediği şey budur. Dünya’nın tüm bölgelerindeki köleleştirilmiş halklar! Kapitalizm denilen tiranlığı yıkmak için birleşin, hiç gecikmeden saldırıya geçin, kapitalizmin zayıflığından yararlanın, onun Büyük Savaş’ta aldığı darbelerin yol açtığı sersemlikten kurtulmasını beklemeyin. Onu parçalayın! Aynı gayretle, Sovyet iktidarı temeli üzerinde yükselen işçi ve köylülere ait yeni toplumu inşa edin.

Hollanda Komünist Partisi

268

X I X

Sovyet Basınında Kurultay Haberleri

X I X aP a v l o v i ç 4 E y l ü l ’ d e B a k û ’ d e n b i l d i r i y o r . 202

(…) Bakû Kurultayı’na birçok ülkeden gelen delegelerin, amaçlarına varabilmeleri için inanılmaz güçlükleri alt etmeleri, canlarını tehlikeye atmaları gerekmiştir. Bu olgu, Doğu’nun halk kitlelerinin en iyi temsilcileri aracılığıyla Bakû Kurultayı’na bağladıkları büyük umutları başka her şeyden daha canlı olarak ortaya koymaktadır. Örneğin, Anadolu Türk Cumhuriyeti topraklarında Doğu Halkları Kurultayı’na delege seçimini örgütlemek için, kurultayı toplamakla yetkilendirilen Örgütleme Bürosu üyelerinden Yoldaş Ba-Ali on üç partili yoldaşla birlikte, fırtınalı bir havada “Cedit” gemisiyle Novorossisk’ten Trabzon’a gitti. Karadeniz’de korsanlık eden İngiliz ve Wrangel gemileri tarafından yakalanmaları tehlikeleri vardı. “Cedit”, Türk bayrağı altında sefer yapıyordu ama Bağlaşık-İtilaf Devletleri, geminin Novorssisk’ten ne zaman hareket ettiğini de, kimleri taşıdığını da gayet iyi biliyordu. İtilaf Devletleri’nin devriye gemileri İstanbul’dan kalkıp tam yolla Trabzon kıyılarına geldiler ama girişimleri başarılı olmadı. Delegeler sağsalim Trabzon’a çıktı.
Pravda, 16 Eylül 1920, Sayı: 205. Kimi değişiklikler ve düzeltmeler yapılan kurultay haberleri belgeleri, belgelerin Koral Yayınları’ndan çıkan baskısından alınmıştır. Birinci Doğu Halkları Kurultayı, çev.: Ali Alev, Koral Yay., Şubat 1975, s. 278-80.
202

269

Doğu Halkları Kurultayı’nın seçimleri “vilayet” çapında örgütlenmişti. Yüzden fazla delege seçildi fakat ilk partide bunların ancak 43’ü gelebildi. Bu arada İngiliz gemileri delegeleri tutuklamak ve Bakü’ye gitmelerini önlemek için Trabzon kıyılarında sürekli olarak devriye geziyorlardı. Fakat patlayan sert bir fırtına İngilizleri İstanbul’a dönmek zorunda bıraktı. Ne var ki fırtına Türk delegelerini yıldırmamıştı. Tam tersine onlar bu elverişli durumdan yararlanmaya karar verdiler ve canlarını tehlike atarak gemiye binip hızla Tuapse’ye hareket ettiler. Müthiş fırtına delegeleri birçok kere ölümle burun buruna getirdi. Sonunda tayfalar da delegeler de yarı ölü bir hâlde Tuapse’ye varınca yerel örgütler onları sıcak bir karşılamayla bağırlarına bastı. Ertesi gün hemen Bakü’ye gittiler. Çok geçmeden Türkiye’den ikinci delege grubu da geldi; hatta bazıları İngilizlerin burunlarının dibinde motorla İstanbul’dan Trabzon’a erişmeyi başarmış, oradan Tuapse’ye geçmeleri daha kolay olmuştu. Britanyalı sömürgeciler yalnız Türk delegelerini Bakû’ye gitmekten alıkoymak için ellerinden geleni yapmakla kalmadı. Bir başka İslâm ülkesinden, İran’dan delegelerin Bakû’ye ulaşmalarını engellemek amacıyla Enzeli’ye bir hava akını düzenleyerek uçaklarından bir sürü bomba attılar. Bu bombaların bazıları İran delegasyonunu taşıyan “Kursk” gemisine isabet etti; iki kişi öldü ve bir çokları yaralandı. Burada, Bakû Kurultayı dolayısıyla Hint liman ve sınırlarında alınan sıkı önlemleri hiç anmıyoruz bile. Bütün bu olaylar İtilaf Devletleri’nin, Doğu Halkları Kurultayı’nın kendileri için taşıdığı ciddî anlamı doğru olarak değerlendirdiğini ve Bakû’de yer alan büyük olayların önemini doğru olarak tahmin ettiğini gösteriyor. Fakat İngiltere’nin gücü korkmakta haklı olduğu ölçüde Kurultay’ı önlemeye yetmedi, 55’i kadın olmak üzere iki bine yakın (1890) delege, her şeye rağmen, Bakû’de toplandı. Bu sayının 1273’ü komünistti. 37 ulusal grubun temsilcileri, Doğulu emekçi kitlelerinin sarı, kara ve beyaz kıtaların proleter ve köylülerinin çıkarlarının öncü savaşçısı olan Sovyet Rusya ile sarsılmaz birliğini mühürlemek için Bakû’ye geldiler. İngilizlerin elde edebildikleri biricik sonuç, birkaç yüz ya da nihayet bin delegenin Britanya’nın kurduğu ateşten ablukayı aşamamaları oldu.

270

X I X bKarl Radek’in Kurultay’a Dönük İ z l e n i m v e D e ğ e r l e n d i r m e l e r i 203

Bakû’ye gittiğimiz zaman (…) hiçbirimiz bu kurultayın gerçek anlamının ne olacağını bilmiyorduk. Kurultaya Doğu emekçilerinin gerçek kitlelerini çekmekte ne ölçüde başarılı olacağımızdan ve dolayısıyla Yakındoğu’ya devrimci fikirleri ne ölçüde taşıyabileceğimizden haberimiz yoktu. Şimdiyse kurultayın bütün umutlarımızı aştığını, hiç abartmaya ihtiyaç duymadan, söyleyebiliriz. Kurultayda Doğu’nun milyonlarca emekçisini iki bin işçi ve köylü temsil etti....

Delegelerdeki sınıf bilinci düzeyi de bir o kadar şaşırtıcıydı. Doğu’nun emekçi kitlelerine duygudaşlık gösteren biz Avrupalılar, onlara karşı Avrupa basınında gösterilen ihmalkâr tutuma, onları vahşi olarak görmeye fazlasıyla alışmışız. Doğu emekçilerinin temsilcileriyle yaptığımız konuşmalar bize, bütün güçlüklere rağmen, Avrupa’nın durumu ve kapitalist devletlerin Sovyet Rusya’yla mücadeleleri hakkında her türlü temel bilginin bu kitleler arasında geniş bir dolaşıma ulaşmış olduğunu ispatladı. Onlar kendilerine gerçekten kimin dost olduğunu çok iyi biliyorlar. Sovyet Rusya’nın onların düşmanlarına karşı kazandığı başarılar her yerde halk kitlelerinin mücadele ve zafere olan güvenini pekiştirdi. Bu noktada kurultaya görev olarak sadece delegelerin zaten sahip oldukları ortak bilgi, umut ve inançları formüllere bağlamak kaldı. (…)
Kurultaya sunulan ilk iki bildiri, Yoldaş Zinovyev’in ve benim konuşmalarım, Dünya durumu ile ilgiliydi. Bu bildiriler, Doğulu kitlelere baş düşmanlarını, yani Britanya emperyalizmini gösterdi. Onların gözlerinin önünde bu düşmanın gücünün ve zaaflarının saldırgan amaçlarının ve yozlaşmışlığının bir tablosunu çizdi. Beş Doğu diline çevrilen ve tek tek delegeler tarafından tartışılan bu bildiriler, kurultayın genel oturumunda büyük bir coşku uyandırdı. Yoldaş Zinovyev emperyalizme, en başta Britanya emperyalizmine karşı kutsal savaş (cihat) çağrısında bulununca iki bin delegenin tek bir vücut hâlinde ayağa fırlayıp tabancalarını, kamalarını ve kılıçlarını çekerek kendilerini köle edenlere karşı kanlarının son damlasına kadar mücadele edeceklerine yemin ettikleri anı kurultaya katılan hiç kimse asla unutamaz. (…)

203

Pravda, 19 Eylül 1920, Sayı: 208, s. 1. (Bakû Kurultayı, Koral Yay., s. 281-86.)

271

Biz Doğu’nun emekçi kitleleriyle bir “oyun” oynamadık; onlara kolay bir zafer vaat etmedik. Tam tersine, mücadelenin çok uzun süreceğini, bu mücadelede onların ağır fedakârlıklarda bulunmalarının gerekeceğini, yalnızca Kızıl Ordu’ya “hoş geldin” demenin yetmeyeceğini anlattık.... Onlara açıkça, emperyalizme karşı mücadelenin gerektirdiği bu fedakârlıkların, milletlerarası kapitalizmin ajanları tarafından Sovyet emperyalizmine dair deliller olarak gösterilebileceğini söyledik. İtilaf Devletleri’nin ajanları Sovyet Rusya’nın Doğu’yu kurtarmaya çalışmaktan çok onun pamuğunu, pirincini ve petrolünü soymaya çalıştığını şimdiden haykırmaya başlamışlardır.(…) Aynı zamanda onlara mücadelenin iki cephede, bir yandan İngiliz emperyalizmine, bir yandan da feodal toprak ağalarına ve örgütlü din adamlarına karşı yürütülmesi gerektiğini söyledik. (…) Türkiye’nin tarımsal ilişkilerine ait tablo İran temsilcilerinin kendi ülkeleri ile ilgili olarak bize anlattıkları tablodan temelde farklıydı. Onun içindir ki, kurultay tek tek her ülke için mutlak bir program belirleyemedi. Şimdilik genel bir kararla yetinebildi; buna göre, Doğu’daki köylülerin çabaları, toprak dağıtımı ve vergiler konusunda feodal öğelerle çatışmaya yöneltilecek. Avrupa komünist hareketinin Doğu’dan komünist bir karşılık bekleyemeyeceği açıktır. Doğu’da, komünist devrimin bayraktarı, komünist ilkeler üzerine kurulu bir hayatın yaratıcısı olan proletarya yoktur. Ancak gene de Doğu’daki devrimi bir burjuva devrimi kabul edersek vahim bir hata yapmış oluruz. Bu devrim feodalizmi yıkmakta ve şimdilik küçük toprak sahipleri sınıfı yaratmaktadır. Ancak bu sınıf, kapitalizmin parçalanışının Doğu’da burjuva rejimin kurulup gelişmesini güçleştireceği bir Dünya gerçeği içinde doğmaktadır. Eğer önümüzdeki yirmi yıl zarfında Avrupa proletaryası kapitalizmi ortadan kaldırmayı başarırsa, Avrupa’daki işçi devletleri Doğu’nun emekçi kitlelerine hammadde ve tahıl karşılığında üretim araçları vererek onların hayatlarının küçük burjuva bir üslupla örgütlenmesinin ötesine geçerek daha

yüksek işbirliği biçimlerine geçmesine katkı sunacak ve bu sayede kapitalist sömürü dönemini hiç yaşamadan atlatmalarını mümkün kılacaktır.( …)
Hiç kuşkusuz ki Doğu Halkları Kurultayı, Doğu’nun öncü gücünün gerçekleştirdiği bir kurultaydı. Ancak bu öncü güç Avrupa’yı Batı kahvelerinden tanıyan kişilerden değil, kökleri Doğu’da olan insanlardan oluşuyordu. Otrumlar sırasında birçok delegenin seccadelerini yere serip namaz kıldıklarını görüyorduk. Başkanlık Kurulu üyeleri arasında bile tespihlerini elden düşürmeyen temsilciler vardı. Doğu’nun ilerici unsurlarının gerçekleştirdiği kurultay kitleler arasında yaşanan güçlü kaynaşmanın somut bir ifadesiydi. Kurultay, yaşanan bu mayalanmanın ortaya çıkardığı ideolojiyi belirleme işine girişti. Delegelerin bu kurultayda duyup gördüğü herşey onlarda büyük bir etkiye yol açtı. Burada öğrendikleriyle birlikte ülkelerine geri döndüler. Bakû’de kurduğumuz Propaganda ve Eylem Komitesi yüzlerce risale, dergi ve çağrı metni yayınlamak suretiyle bu görevi sürdürmekle yükümlüdür. Sadece fikirleri

272

formülize etmekle kalmayacak aynı zamanda Doğulu devrimciler arasında örgütsel ilişkiler de kuracaktır. Komünist Enternasyonal bu yönde çaba göstermekten geri durmamalıdır; bu oldukça önemli bir noktadır. Enternasyonal, Dünya kapitalizmini yıkma görevi ile ilgili faaliyetlerini hızlandırmanın yanı sıra bütün reformistler için çözümsüz gibi görünen şu meselenin aşılması için gerekli olan öncülleri de hazırlamalıdır: “Avrupa’nın sömürgelerini hürriyetlerine kavuşturacak olursak, en yüksek yaşama ölçütlerine ulaşmak şöyle dursun, Avrupa şimdiki yaşama ölçütleri için gerekli olan hammaddeleri nasıl tedarik edecektir?” İşte, işçilere Doğu’nun bir sömürge politikası sistemi aracılığıyla sömürülmesinin kaçınılmaz olduğunu ispatlamaya çalışan reformizm temsilcilerinin bize sordukları soru budur. Ayaklanmış durumdaki Avrupa proletaryasının kapitalist sömürge politikasına karşı mücadele etmeleri için Doğulu emekçilere yapacakları yardım komünist proletarya ile bu halklar arasında güçlü bağlar kuracak, bu bağlar, komünist Dünya ile kölelikten kurtulmuş Doğu arasında oluşacak ekonomik ilişkilerin dayanacağı çift taraflı yarar ve güvenden beslenecektir. Bu sorunlar ışığında, Orta Asya, Türkiye, Buhara, Hive ve Kafkasya’da izlenecek doğru bir Sovyet politikasının büyük bir önem arz ettiği çok açıktır. Eğer ihtiyaç ve zaaflarımıza rağmen bize bağlı olan Müslüman kitlelere bu politikanın fiiliyatta Çarlık Taşkent’inde uygulanan sömürü politikalarının bir devamı olmadığını ispatlayacak bir yol bulamazsak, yaptığımız tüm propaganda boş bir seda olarak kalacak ve eylemimiz propagandamızı felce uğratacaktır. Bu nedenle, parti konferansımızın ele alması gereken görevlerden birisi de, Orta Asya’daki faaliyetlerimizin bize kazandırdığı tecrübeden dersler çıkarmak, orada yaptığımız yanlışları düzeltmek, doğru bir çizgiye işaret etmek ve bunun gerçekleşmesini güvence altına almak olmalıdır. Bu açıdan, Sovyet Rusya temsilcileri Doğu Halkları Kurultayı’nda birçok deneyim elde etmiştir. Doğulu delegelerle samimi bir üslupla konuşmamız sayesinde, politikamızın onlara nasıl göründüğünü ve ne tür değişikliklerin yapılması gerektiğini öğrendik. Kurultaydan, namuslu yoldaşlarımızın kimi saflıkları ve hâlâ bizim yanımızda tutunmaya çalışan sömürgecilik eğilimine sahip kişiler yüzünden, Doğu halklarının uyandırılması gibi yüksek bir görevin yozlaştırılmasına izin vermemeye azmetmiş olarak ayrıldık. Bu görev için ilk adımı Sovyet Rusya atmış, geri kalan adımları son hedefe kadar Avrupa proletaryası atacaktır.

273

X I X c-

Z h i n z N a t s i o n a l n o s t e i 204

Doğulu devrimci örgütlerin kurultayı 1 Eylül’de oturumlarına başladı. Bu tarihe kadar Türkistan, Türkiye, Çin, Hindistan, Hive, Buhara, Dağıstan, Ermenistan, Azerbaycan, Tatar Cumhuriyeti, Kalmuk Cumhuriyeti, Gürcistan, İran ve diğer ülkelerden gelen 1823 delege kurultay için hazır bulunuyordu. Konuşmalar beş ayrı dilde yapıldı: Rusça, Türkçe, Azerice, Özbekçe, Farsça. Komünist parti üyesi ve partisiz olan delege grupları arasında yapılan anlaşma uyarınca oybirliğiyle bir başkanlık kurulu seçildi.... İlk karşılama konuşmasını Nerimanov yaptı. Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu adına konuşan Yoldaş Zinovyev sözlerinin sonunda şunları söyledi: “Yoldaşlar! Komünist Enternasyonal, Doğu’nun ve tüm sömürgelerin halklarını, kendilerini köleleştirenlere silâh gücüyle karşı koymaya çağırıyor. Komünist Enternasyonal, Doğu halkların Batı proletaryasının kardeşlik elini uzatıyor. Şimdiye dek hâkim sınıflar yağmacı savaşlarını hep birer kutsal savaş (cihat) olarak nitelediler. Bugün ise, gerek Batı’da gerekse Doğu’da tüm mazlumların zalimlere karşı gerçek bir kutsal savaş başlatmalarının zamanı gelmiştir; hepsinden önce böylesi bir savaşı İngiltere’ye açıp düşmanlarımıza karşı tam anlamıyla zafere ulaşana kadar bu savaşı sürdürelim.

204

Zhizn Natsionalnostei, 24 Eylül 1920, Sayı: 29 (86), s. 4. (Bakû Kurultayı, a.g.e., s. 287-

88)

274

Yoldaşlar! Kardeşler! Soygunculara ve zalimlere karşı halkın gerçek cihadını başlatabileceğiniz zaman gelmiştir. Bugün Komünist Enternasyonal yüzünü Doğulu halklara çeviriyor ve onlara şunu söylüyor: ‘Kardeşler, sizi herşeyden önce İngiliz emperyalizmine karşı cihada çağırıyoruz!” Bu sözleri duyar duymaz binlerce delege ve dinleyici anlatılması zor bir coşkunluğa kapıldı. Her yandan yüzlerce kama ve kılıç havaya yükseldi. Herkes ayağa kalktı ve düşman yenilinceye dek dövüşmeyi bırakmayacakları üzerine yemin etti. Çeşitli dillerde zalimlere lanetler yağdırıldı. Orkestra üst üste Enternasyonal Marşı’nı çalıp durdu. İtilaf Devletleri zikredildikçe kurultaya katılanlar yerlerinden fırlıyor, Llyod George ve Millerand’ın adları anıldıkça her yanda öfkeli tepkiler yükseliyordu. Bu insanları herkes tanıyor, adlarının her telaffuz edilişi bir nefret alevini tutuşturmaya yetiyordu. Ortalıkta Doğu sessizliğinden eser yoktu, bütün yüzler parıldıyordu. Zinovyev konuşmasının sonunda Komünist Enternasyonal adına tüm Doğu emekçilerini her türlü sömürü ve baskıya, bütün emperyalistlere ve cellâtlara karşı cihat açmaya çağırınca gerilim doruğa ulaştı. Artık Doğu yerinde duramıyordu. Başkanlık kürsüsünden ve delege sıralarından Türk kılıçları ve Dağıstan işi kamalar havaya kaldırıldı, çok sayıda mavzer ve browning marka silâhlar da göze çarpıyordu. Kurultaya katılanlar sıraların üzerindeydi. Yoldaş Zinovyev konuşmasını güçlükle tamamlayabildi. Batı ile Doğu’nun Komünist Enternasyonal içinde birleşmelerini istedi.

275

X I X dM e r e z h i n ’ i n K u r u l t a y İ z l e n i m l e r i 205
Kurultaya 38 ayrı milletin temsilcisi olarak 1891 delege katıldı. Ancak sayılardan daha önemlisi, bu milletlerin arasında on yıllardır hatta yüzyıllardır birbirlerini gırtlaklayanların da kurultayda bulunuyor olmasıydı.... 55 kadın delege vardı. Başkanlık Kurulu’na oybirliği ile kadınlar da seçildi. Bu kadınlar oturumlarda söz aldı, dikkat ve beğeni ile dinlenildi. Delegeler için düzenlenen bir Doğu müziği gecesine katıldım. Gecede opera yıldızları şarkılar söyledi, danslar edildi. Delegeler tüm gösterileri gayet olağan karşıladı ve hepsini başarıya göre değerlendirdi. Yukarıda söylediklerime bakılarak kurultaya katılanlar arasında bilinçli devrimcilerin olmadığı sanılmasın. Delegelerden 1273’ü komünistti. Anadolu’dan ve diğer yerlerden gelen Türk ve başka delegelerle konuşma fırsatı buldum. Aralarında Avrupa’daki tecrübelere tanık olmuş sınıfsal bilinci haiz devrimciler vardı. Almanya’da spartakist harekete, İran’da, Hive’de, Buhara’da ve daha birçok yerde Bolşevik harekete dâhil olmuşlardı. Türkiye Komünist Partisi’nin Birinci Kongresi de 15 Eylül’de Bakû’de toplanacak. Bu kongrenin delegeleri aynı zamanda Doğu Halkları Kurultayı’na geliyorlar. Kurultay örgütleyicileri ve önderleri, Doğu’nun geri, önyargılı ve katı yürekli düzeyine inmeyi değil, her şeyi araştırmayı ve kitleleri kendi düzeylerine yükseltmeyi ödev bilmişlerdir. Bir yandan, emperyalizme yöneldiği ölçüde Doğu’daki genel millî devrimci hareketi desteklerken bir yandan da.... Batı Avrupa proletaryasının yardımı olmadan.... Doğu bağımsız olarak kendini kurtarabilir mi sorusunu ortaya attık. 1980-1910 Türk, Çin ve devrimleri bunun başarılamayacağını ortaya koymuştur. (…) Zaferin tek güvencesi, Doğu köylülüğünün Batı proletaryasıyla birleşmesidir. Bu iki tespit, şimdiki durumda kurultayın ulusal hareketleri neden desteklediğini ve bağımsız proleter örgütlerin de kurulmasına neden ihtiyaç duyduğunu açıklamaktadır. (…) Bakû Moskova’nın bir devamıydı. Artık birbirinden ayrı düşünülebilecek Batı ve Doğu politikaları yoktur, birleşik bir mücadele söz konusudur. Bu mücadeleyi, Batı’da emekçi kitleler kendi burjuvazilerine, Doğu’da yabancı ve yerli burjuvazilere karşı yürütmektedir.

205

Izvestiia, 21 ve 28 Eylül 1920, Sayı: 209-1056 ve 215-1062. (Bakû Kurultayı, a.g.e., s.289-

90)

276

X I X ePavloviç’in Kurultay İ z l e n i m v e D e ğ e r l e n d i r m e l e r i 206

(…) Doğu Halkları Kurultayı’nın tarihsel önemi, herşeyden önce, bu ilk kurultayın şimdiye dek Doğu halklarını hem birbirinden hem de devrimci Batı’dan ayıran Çin Seddi’nde bir delik açmış olmasıdır. Kurultay, eskiden birbirine ya düşman olan ya da birbirlerini pek az tanıyan birçok Doğulu milletin birleşmesinin başlangıcı olmuştur. Bu birleşmenin ancak tüm Doğu ülkelerinde emekçi halk kitleleri iktidarı kendi ellerine alırsa gerçekleştirilebileceği ve pekiştirilebileceği çok açıktır. Hükümetin dizginleri toprak sahiplerinin ve vurguncuların ellerinde kaldığı sürece Doğu halkları birbirine düşman olacak, yerli ve yabancı kapitalistlerin boyunduruğu altında yaşayacaktır. Doğu’da her yerde -İran’da, Filistin’de, Mezopotamya’da (Irak) ve Mısır’da- İngiliz yöneticilerin arasında Hintlilerin -zengin ailelere mensup temsilcilerin- bulunduğunu görüyoruz. Bunun gibi, İran, Afganistan ve Buhara’da zengin sınıflar halk kitlelerinin devrimci hareketinden korktukları için bütün Dünya’da toplumların iki sınıfa; bir yandan sömürücüler, toprak sahipleri, büyük tüccarlar, vurguncular sınıfı ile, öte yanda sömürülen işçiler, köylüler ve küçük tüccarlar sınıfına bölünmesini destekleyen en büyük Dünya devleti olan kapitalist Britanya’ya eğilim gösteriyorlar. Onun için, Doğu halklarının devrimci temsilcilerinin kurultayı gayet haklı olarak şu gerçeğe parmak basmıştır ki, kendi kendini yönetme yolundaki millî mücadele ancak kapitalist Britanya ile savaşılmasının yanı sıra, aynı zamanda her ülkede yerli sömürücülere, yerli toprak sahiplerine ve kapitalistlere karşı da savaşılırsa başarıya ulaşabilir ve yabancı baskısının ortadan kalkmasını sağlayabilir. Köylülük, tüm Doğu’da neredeyse tek üretici sınıftır. Bütün devlet vergilerinin ağırlığı köylülere yüklenmiştir. Biz bu köylüleri işçi ve mazlum sovyetlerinin çevresinde birleştirmeliyiz. Rusya’da bu konuda neler yapıldığını anlatarak, uyarı ve propagandayla birlikte tüm Doğu’da sovyet devrimine zemin hazırlayacak ve bu sayede Dünya emperyalizminin belkemiğini kıracağız. Ancak mülkiyet sahibi sınıflara karşı açacağımız enerjik ve acımasız bir mücadeleyle Müslüman Doğu’daki halk kitlelerini kendi bayrağımız altında toplayabilir, yağmacı emperyalizmi yenebiliriz. Sömürgelerdeki devrimin ilk aşamalarda komünist bir devrim olamayacağı apaçıktır, fakat en başından bu devrime komünist bir öncü güç yol gösterirse devrimci
206

Zhizn Natsionalnostei, 27 Ekim 1920, Sayı: 33 (90), s 1-2. (Bakû Kurultayı, s. 291-93)

277

kitleler kendileri için seçtikleri hedefe varan yola girecek ve giderek devrimci tecrübeler edinecektir. Bununla birlikte, Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde kabul edilen (Manabendra Nath) Roy’un tezlerinin çok doğru olarak tespit ettiği gibi, tarım meselesini salt komünist ilkelere göre düzenlemek son derece yanlış olur. Sömürgelerde devrimin ilk gelişim aşaması süresince toprağı bölüştürmek türünden adımlar küçük burjuva reformları getirecektir. Kendi içinde zorunlu ve önemli bir olay olan sömürgelerin emperyalizmin boyunduruğundan kurtarılması meselesi, sermayenin metropollerdeki gücünün yok edilmesi bakımından da çok büyük bir rol oynayacaktır. Avrupa emperyalizmi gücünü büyük ölçüde sahip olduğu sömürgelerden almaktadır; Doğu’da bol miktarda bulunan hammadde kaynaklarına sahip olmayan tüm sanayileşmiş ülkeler, bellerini büken üretim fazlalarını pazarlamak için büyük sömürgelere sahip olmasaydı, kapitalist düzen kendi ağırlığı altında çoktan çökerdi. İşte bu nedenledir ki, Doğu halkları kendi kurtuluşları için dövüşmekle kapitalizme karşı mücadele eden Avrupa proletaryasına da muazzam bir yardım sağlayacaktır. Sömürgelerin ayrılması ve bağımlı durumda bulunan, siyasî haklardan yoksun mazlum millet ve ülkelerin hür, kendi haklarına sahip devletlere dönüşmesi, metropollerdeki proletarya devrimiyle birlikte, Avrupa ve Amerika’daki kapitalist düzeni yıkacaktır. <><><>

278

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful