You are on page 1of 14

Cts, May 26th

A NA SA YFA SIYER HA KKINDA KA VRA M TEFSIRI ONLINE KITA P SA TIŞ VIDEO

arama...

ARAMA

ÜMMET

Bakara, 128; Kavram: 104

ÜMMET

Ümmet; Anlam ve Mâhiyeti Kur’ân-ı Kerim’de Ümmet Kavramı Hadis-i Şeriflerde Ümmet Kavramı Bir İman Toplumu Olarak Ümmet Ümmet-İmam İlişkisi Ümmet Bilinci

“Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan/müslümanlardan kıl, neslimizden de Sana teslim olan müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin.” (2/Bakara, 128)

Ümmet; Anlam ve Mâhiyeti

“Ümmet”, anne anlamına gelen ‘ümm’ kelimesinden türemiştir. “Ümm”, bir şeyin meydana gelmesine, terbiyesine, ıslahına veya başlangıcına temel olan köküne verilen isimdir. “Ümm” kelimesi Kur’an’da kelime anlamıyla hem anne, hem de ana, asıl, temel, uygun karşılık anlamlarında geçmektedir.

“Ümmet”, sözlükte, cemaat, yol, din, nesil veya topluluk demektir. Ç oğulu ‘ümem’dir. Aslında ‘ümmet’ kelimesi bir çoğunluğu, bir cemaati ifade ederken, ‘ümem’ sözcüğü, çoğulun çoğulu gibidir. ‘Ümmet’ kavram olarak, kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk sonucunda aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine uymak sûretiyle bir arada yaşayan insan topluluğudur. Bu tanımdan hareketle birçok müslüman bilgin, ‘ümmet’ kelimesiyle İslâm'a inanan toplulukların kast edildiği görüşündedir.

Kur’ân-ı Kerim ‘ümmet’ kavramını farklı topluluklar için kullanmaktadır. Söz gelimi, “Yerde debelenen hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın…” (6/En’âm. 38) âyetinde olduğu gibi hayvanlar ve kuşlar da birer ümmettir. Peygamberimiz (s.a.s.), köpeğin ve karıncanın bile bir ümmet (topluluk) olduğunu belirtiyor (Müslim, Selâm 38, hadis no: 2241, 4/1759; İbn Mâce, Sayd 2, hadis no: 3205, 2/1069).

Ümmet kelimesinin bazı âyetlerde ‘topluluk’ anlamında kullanıldığını görüyoruz: “Sizden, hayra çağıran, ma’rûfu (iyiliği) emreden, münkeri (kötülüğü) önleyen bir ‘ümmet’ (topluluk/cemaat) olsun…” (3/Âl-i İmrân, 104). (Aynı kullanılış için yine bkz. 3/Âl-i İmrân, 113; 5/Mâide, 66; 7/A’râf, 159, 164, 181; 28/Kasas, 23)

İslâm Ümmeti İnsanlığın Hidâyet Önderidir: ‘Ümmet’ kavramı, bir diğer deyişle ‘imam’ sözünden alınmış çoğul bir isimdir ki, çeşitli insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan cemaat demektir. Yani, ümmet, bir imamın (önderin) başkanlığı altında sağlam bir topluluk oluşturup düzenli bir şekilde faâliyette bulunan ve diğer insanlara önderlik yapabilen bir topluluktur. Bu topluluk, iman üzere olduğu gibi, küfür üzere de bulunabilir; Faâliyetleri sâlih amel de olabilir, fitne ve fesat da. Kişilere göre ‘imam-önder’ hangi konumda ise, gruplara/topluluklara göre de ‘ümmet’ o konumdadır. Ümmet, kuvvetli bir önderlik kurumunun yönetimi altında bir araya gelen topluluktur. O topluluğun fertleri inanç ve gaye yönünden bir köke, bir asıla bağlıdırlar.

Ümmet kavramı, kendine has bir dine sahip olan kimse anlamına da gelir: “Hakikaten İbrâhim, başlı başına bir ümmet idi ve Allah’a itaat ederdi.” (16 Nahl/120) Peygamberimiz, İslâm’dan önce yaşamış ve imanla ölmüş Kuss bin Saîde’nin de tek başına bir ümmet olarak diriltileceğini açıklıyor (Kütüb-i Sitte Muht. Terc. 3/367).

‘Ümmet’, aynı yer ve zamanda, aynı dine bağlı insanların oluşturduğu topluluk anlamında Kur’an’da sık sık geçmektedir. Aslında insanlar, başlangıçta tek bir ümmet idi. Allah’ın gönderdiği peygamberler, onların sorunlarını çözüyorlardı. Ancak daha sonradan aralarındaki bağy (taşkınlık) yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Farklı farklı dinler uydurdular ve değişik ümmetler haline geldiler (2/Bakara, 213; 10/Yûnus, 19).

İslâm Ümmetinin Özellikleri: Allah (c.c.) dileseydi yeryüzündeki bütün insanlar bir tek ümmet olurdu (5/Mâide, 48; 11/Hûd, 118; 42/Şûrâ, 8). O zaman da hür irâdenin ve imtihanın bir anlamı kalmazdı. İnsanlardan dileyen İslâm ümmetinin, dileyen de küfür ümmetlerinin bir üyesi olabilir. İnsan, sonucuna katlanmak

şartıyla bu konuda serbesttir.

Ma’rûfu (iyiliği) emreden, münkeri (kötülüğü) önlemeye çalışan İslâm ümmeti, insanlık içerisinden çıkartılmış en hayırlı ümmettir (3/Âl-i İmrân, 110). Allah’ın yarattıkları arasında bazı ümmetler, hakka iletirler ve hak ile adâlet yaparlar (7/A’râf, 181). İnsanlar arasından çıkartılmış en hayırlı ümmet olan İslâm ümmeti, diğer ümmetlere karşı üstün bir konumdadır. Üstünlüğü; soy, kabile, renk, sosyal sınıf, zenginlik ve iktidar sahipliği gibi şeylerde görmeyen İslâm, takvâyı üstünlük derecesi saymıştır. İnsanlar içinde, kim takvâ sahibi olursa, kim en yüce değerleri Allah rızâsı için ahlâk haline getirirse o üstün olur. Bu yüce erdemin de, ancak, İslâm’ın getirdiği ilkelerle kazanılacağı açıktır. Dar anlamıyla İslâm ümmetinin, yani Muhammed ümmetinin üstün olduğunu bizzat Peygamberimiz haber veriyor: “Bu ümmet (Muhammed ümmeti), diğer ümmetlere karşı üstün kılındı.” (Ahmed bin Hanbel, 5/383). Her peygambere uyan topluluk, o peygamberin ümmeti sayılır. Bu anlamda İslâm’a inanan bütün müslümanlar Muhammed ümmetidir. Peygamberimiz (s.a.s.) bütün insanlığa peygamber olarak gönderildiği için, bütün insanları O’nun ümmeti, O’nun topluluğu olarak sayanlar da bulunmaktadır.

İslâm ümmeti, Kur’an’a göre bir tek ümmettir. “Gerçek şu ki, sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse Bana ibâdet ediniz.” (21/Enbiyâ, 92; ayrıca bkz. 23/Mü’minûn, 52) İslâm ümmeti, aynı imam/önder etrafında (Hz. Muhammed’in izinde), aynı vahye tâbi olarak bir araya gelmiş, Tevhid dinine gönül vererek vahdete ulaşmış, aynı amaca ulaşma gayretinde olan bir ümmettir. Ayrıca, İslâm ümmeti, vasat (orta, aşırı olmayan) bir ümmettir, ki diğer insanlar üzerine, İslâm’ın hak din olduğu, üzerinde oldukları yolun, doğru yol olduğu hususunda şâhitlik yapacaklardır. İnkârcıların ve haddi aşanların dâvetlerine uymadıklarına, onların emr’lerinin (işlerinin) rüşd (sağlam, yarayışlı) olmadığına da tanıklık edeceklerdir. İslâm ümmeti, bir denge toplumudur. İnançta, amelde, hayatı değerlendirmede, ceza vermede ve yargılamada orta yolu izler. Hiç bir konuda aşırı değildir. Batı toplumlarında ortaya çıkan fanatizm ve fundamantalizm ile ilgisi yoktur. Hakka ve adâlete uygun hareket etmek, insanlara her konuda örnek olmak onların özelliğidir. Tabiatta, inançta ve hayatı yaşamada denge üzerindedir.

"Ümmet"i tanımlamada yer; yani ümmetin üzerinde yaşadığı ülke, vatan veya ümmetin siyasî olarak hâkim olduğu toprak parçası, zaman; yani ümmetin beraberce yaşadıkları çağ ve zaman, din; yani ümmet fertlerinin inandığı ve hayatına uyguladığı din önemli rol oynar. Bu üç bağ ve özellikle din bağı, ümmet topluluğunu oluşturan kişileri birbirine bağlar. Belli bir inanç, ideal, ülkü ve dünya görüşü etrafında birleşen topluluklar birer ‘ümmet’ oluştururlar.

Ancak, İslâm kültüründe ‘ümmet’ kavramı daha çok İslâm'a gönül vermiş müslüman toplumu ifade eder. Dünyadaki bütün müslümanlar bu topluluğun gönüllü üyeleridir. Onların imamı/önderi Hz. Muhammed (s.a.s.), kitapları Kur’ân-ı Kerim, ülkeleri İslâm’ı yaşayabildikleri, hayata hâkim kılabildikleri her yer, hedefleri ise İslâm’ın gerçek uygulayıcıları olarak diğer insanlar üzerine Hakk’ın şâhitleri olmak ve dünya imtihanını kazanmaktır. İslâm ümmeti, siyasî yönden güç sahibi olduğu yerlere İslâm diyarı (Dâru’l-İslâm) adını verir, İslâm’ın bütün yönleriyle böyle yerlerde yaşanabileceğini bilir.

Ne yazık ki bugün İslâm ümmeti; ideolojiler, gruplar, siyasî rejimler ve emperyalizm yüzünden parçalanmıştır. Müslümanların çoğunlukta olduğu yerlerde bile, siyasî iktidar ya işgalcilerin elinde ya da İslâm’dan yüz çevirmiş mürtedlerin kontrolündedir. Müslümanlar arasına çizilen sınırlar ise doğal değildir; sömürgeci işgalciler tarafından çizilmiştir. İslâm ümmetinin yaşadığı coğrafyaya tabiî olmayan sınırları çizenler, müslümanların kafalarına da benzer sınırlar çizip onları iyice parçalamak, böylece onların üzerindeki sömürülerini sürdürmek istemektedirler.

Ancak bütün bu sınırlara, farklı dil ve renklere rağmen İslâm ümmeti, Kur’an’ın ifadesiyle bir bütündür ve Kur’an’ın etrafında birlik oluşturmaktadır. Teorideki bu bütünlük, ümmet bilincinin tekrar dirilişiyle, hayatta da inşâallah yansımasını bulacaktır. Kimi kavmiyetçiler, “artık ümmet devri geçti, şimdi ulus zamanı” deseler bile, bu gerçek değişmez. Kaldı ki ‘ulus’ kavramı ne kişiyi, ne de toplumları tanımlayabilir. Ulusçuluk bir kimlik değil, bir ırkı üstün görme hastalığıdır. Ümmet anlayışı ise, en doğru iman ilkeleri ve ilâhî vahiy etrafında örnek bir toplum meydana getirme çabasıdır. (1)

"İnsanlar bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak, kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilâfa düştükleri hakkı, izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir." (2/Bakara, 213) Âlimler, bu âyeti değişik şekilde yorumlamışlardır. Bazı âlimlere göre, bütün insanlar önce hak yolda, Allah’ın yoluna tâbi idiler. Sonradan aralarına tefrika girdi, tek ümmet olmaktan çıktılar. Diğer bazı âlimlere göre ise, insanlar tevhid inancının dışında, küfür yolunda idiler. Küfür de tek ümmet/millet idi. Küfür yolundaki insanlar, bir ümmettir ve Hz. Muhammed (s.a.s.)’e iman eden, onun yolunda olan insanlar da onun ümmetidir. Rasûlullah (s.a.s.), “Her ümmet, kendi peygamberine tâbi olur.” (Buhâri, Tefsir sûre 17, 11) buyararak, her peygamberin kendisine tâbi olan ümmetinin bulunduğunu haber vermiştir.

Ümmet kavramının üç kelime ile izahı mümkündür: Yer, zaman ve din. Ama ümmet kavramının, temel taşı "din"dir. Zaten bazı araştırmacılar için, sadece "din" kavramı, müslümanlar açısından "ümmet" kavramının tam karşılığıdır. Ç ünkü İslâmiyet, diğer dinlerin aksine "din"i, hayatı içeren, ikinci bir kavrama gerek bırakmayan bir kapsamlılık ve bütünlük içinde getirmiş ve öyle değerlendirmiştir. Zaten ümmet deyimi de, bir ulus, ya da benzeri bir yapı için olmaktan ziyade, "müslümanlar" anlamına kullanıla gelmiştir. Bu içeriği ile ümmet deyimini şu noktalardan tahkik edebiliriz:

1- Yer unsuru: Müslümanların Kur'an ve Sünnet'i esas alarak kurdukları ve üzerinde yaşadıkları yurt (Dâru'l-İslâm, Dâru'l-Adl), yer olarak ümmeti barındıran birinci unsur sayılır. İslâm'ın ilk döneminde böyle bir yer sağlanıncaya kadar da Kur'an ve Sünnet'teki sosyal konular ertelenmiştir. Habeşistan'a hicret eden ilk mü'minler orada kraliyetin gölgesi altında rahat bir hayat bulmuş olmalarına rağmen, toprağa hâkimiyet imkânından mahrumdular. On yılı aşkın bir zaman orada yaşamış olmalarına rağmen, orası müslümanlar için vatan olarak ilân edilmedi. Medine ise (önceki adı Yesrib), otoriteyi Allah ve Rasûlüne -bir mânâda sistem olarak İslâm'a- bırakacağını açıklayınca Peygamber ve ashâbı oraya hicrete mecbur edildi. Mekke fethedilip orası da Medine'nin statüsüne geçinceye kadar Medine'ye hicret (mülkiyeti İslâm'ın olan toprakta bulunup yaşama) imanî bir mesele olarak ele alınıyor ve tebliğ ediliyordu. Ümmetin coğrafyası, Kur'an ve Sünneti'in hâkim olduğu bölge ile sınırlandırılır. Ancak, bu noktada şu ön bilgiler dikkate alınmalıdır:

a) Yeryüzünün tamamı ve evren, Allah'ın mülküdür (24/Nûr, 42). Yeryüzü Allah'ın kaderinde mü'minlerin mirasına yazılmıştır (24/Nur, 55 ve 21/Enbiyâ, 105). Bu durumda, Allah'ın mülkünde, Allah'a gerçekten ve O'nun istediği gibi iman edenlerin bulunması normal olandır.

b) Yirminci yüzyılla beraber ortaya çıkan mevcut coğrafî sınırların hemen hiçbiri, ümmetin coğrafyasını göstermez. Zira İslâm topraklarının büyük bir bölümü bugün İslâm'ı kökten reddeden veya birinci düşman olarak ilân edilip savaşılan, beşerî düzenlerin işgali ve tasallutu altındadır. En mukaddes bölgelerine varıncaya kadar müslümanların yaşadıkları topraklar -müslümanların otoritesi altındadır gibi bilinse de- onların inançlarına teslim değildir. Kaldı ki, sınırların ilk çizimi de müslüman olmayan ellerin ve kadehli masaların ürünüdür.

c) C emaat oluşturacak çapta bir müslüman topluluğun bulunduğu bir yerde o topluluğun ümmete mensup olmanın gereklerini yerine getirme zorunlulukları vardır. Ç ünkü din, bir kavramlar ve inançlar bütünüdür; bir renktir. Belli olabileceği bir ortam ister. Dünya, bir bütün olarak dinin izharı ve yaşanması için vardır. İnsanların dine kalıp olma mâhiyeti taşıyan dünyayı elde tutmaları, aynı zamanda dini de elde tutmalarıdır. Usûl-i fıkıhçıların geliştirdiği şu kural, buna net bir üslûp çizer: Vâcip (bir gereklilik) ancak kendisi ile tamamlanabilen de vâciptir.

2- Zaman olarak da İslâm ümmetinin bir bütünlüğü vardır: Bütün peygamberlerin tebliğ ettiği din, gerek kaynakları ve gerekse ana prensipleri itibarı ile birdir. Şu kadar ki; teferruatla ilgili değişmelerin son bulması ve dinin Allah Teâlâ tarafından ikmâl edilmesi noktasında iki bölüme ayrılmaktadır: Son peygamber Muhammed (s.a.s.)'den öncesi ve sonrası. Bu açıdan dar anlamıyla İslâm ümmeti, yani Muhammed ümmeti için zaman unsuru, son Peygamber'in gönderilişinden (milâdî 571), dünya hayatının sonuna kadar belirlenmiştir.

3- Din unsuru: İslâm ümmetinin en temel birleştirici ögesidir. Yalnız bu unsur ölçü alındığında, Peygamber'in gönderilişi (bi'set) ile başlayan dönemden sonra ümmet iki önemli gruba ayrılmaktadır: Hz. Muhammed (s.a.s.)'in nebîliğini kabul edip iman edenler, O'nun risâleti ile gelen hayat şeklini yaşayanlar ve bu statüye dâhil olmayıp genel anlamı ile "küfür" dairesinde kalanlar. Yani, ümmet-i icâbet ve ümmet-i dâvet.

İnanmayanlar da ümmet çerçevesi içinde kalırlar. Yalnız, onlara, kendilerine dâvetin ulaştırılması gereken kitle olarak bakılır. Ç ünkü Peygamberimiz'in risâleti bütün insanlığadır. Önceki peygamberler ise dar bir çerçevede gönderiliyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) ise kıyâmete kadar insanlığın tek peygamberidir: "De ki: 'Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah'ın (gönderdiği) elçisiyim. O'ndan başka ilâh yoktur. O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah'a ve O'nun ümmî Rasûlüne, Allah'a ve O'nun kelimelerine gönülden inanan Rasûlüne iman edin ve O'na uyun ki, doğru yolu bulasınız." (7/A'râf, 158) "Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat O, Allah'ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (33/Ahzâb, 40)

Birden çok ırkı barındırması, ümmet içinde bir ırk veya dil sorunu çıkarmaz. Kur'ân-ı Kerim, ırkların çokluğunu insanlar için kaynaşmaya gerekçe olarak açıklar (49/Hucurât, 13). Hiçbir ırkın veya rengin diğerine üstünlüğü düşünülemez. Üstünlüğün tek ölçüsü, takvâ (Allah'ın emir ve yasaklarında ısrarlı bir gözetme ve tatbik)dır. Son Peygamber'in Araplar içinde ve onlardan biri olarak gelmesi, Araplara ümmet içinde bir ayrıcalık getirmez. Onlar da diğer ırklar gibidir. Peygamber (s.a.s.) Vedâ Hutbesi'nde özellikle Arap kelimesini kullanarak: "Arab'ın aceme (Arap olmayan), acemin de Arab'a üstünlüğü" gibi bir anlayışı reddetmiştir. Peygamber'in onlardan olması gibi lütuf dışında, ümmet içinde hiçbir ayrıcalık yoktur Araplar için. İslâm, ırk sorununda çağlarla aşılamayacak büyük ölçüler getirmiştir. İslâm'ın değer ölçüsü şudur: Irkları Allah yaratmıştır. Kaynaşma ve yardımlaşmaya bir yoldur bu ırklar. İnsanların hepsi bir babadandır. O baba da toprak asıllıdır. Üstünlük, beşerî ölçülerle değil; takvâ iledir.

Diğer yandan da, her ulusun kendi dilini, hatta şîvelerini konuşmasını, İslâm'a ters düşmeyen kültür ve örflerini devam ettirmesini çok doğal kabul eder İslâm. Ancak, ümmet olarak ibâdet konularında dil Arapça'dır. Kur'an ve Sünnet/hadis Arapça olarak kalacaktır. Bütün ümmet, ezanı, namazdaki sûre ve duâları Arapça okurlar. Kur'an'ın ve hadislerin Arapça oluşları, Kur'an'ın Arap dilinde i'câz, bu dilin ümmet içinde tabiî bir yükseliş göstermesini, saygı bulmasını sağlar. (Ama bu konuda aşırıya gidip "kutsal dil" anlayışı güdülmemelidir.)

İslâm ümmetinin coğrafyasında gündeme gelen "Dâru'l-İslâm", sadece müslümanların yaşadığı yer şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu deyimin kapsamı, Kur'an ve Sünnet'in tatbik edildiği yer şeklindedir. Bir Dâru'l-İslâm'da, müslümanların dışında zimmîler ve müste'menler de bulunabilir. Bulunuşlarının da resmî vasfı vardır. Müste'men, geçici bir süre için kalmasına izin verilen gayr-ı müslimler için kullanılan bir deyimdir. Geniş anlamı ile yabancı diplomatlar da bu statüde sayılabilir. Zimmîler ise, sürekli İslâm toprağında yaşayan gayr-ı müslimlerdir. Normal vatandaş sayılmışlardır. Devletin askerî ve yüksek düzeyde sivil kademelerinde görev alamazlar. Bunun hâricinde müslümanlarla, (istisnâlar dışında) aynı hakları paylaşırlar. Askerî hizmetlere iştirak etmemelerine karşılık olarak, kişi başına belli bir vergi (cizye) öderler.

Ümmetin siyasî yapısında başta halife (imam veya emîru'l-mü'minîn) vardır. Halife, Peygamberimiz'in Medine'de kurduğu ilk İslâm devletinin devamını, fiilen yaşatıp temsil etmek için vardır. Halife de müslümanlardan bir müslümandır. Dokunulmazlığı, yargılanmazlığı gibi olağanüstü vasıflar taşımaz. Yürtütmede Kur'an ve Sünnet ile belirlenmiş veya icmâ ile sâbit konularda tek seçeneği o naslardır. Onların dışında kalan genelde, ictihada müsait problemlerde ve tatbikatlarda şûrâ ile çerçevelenmiş bir yetkisi bulunur.

Şûrâ, halifeyi ve uygulamalarını murâkabe (kontrol ve denetleme) edebilen kurula verilen isimdir. Ancak, makam olarak halifenin üstünde bir siyasî makam yoktur. Meselâ; ordunun yönetime müdâhalesi tasavvur edilemez. Şu kadar ki, ordunun ileri gelen kurmay heyeti, şûrâ meclisinin üyeleri olarak konuşabilir ve devreye girebilir. Şûrâda görev alabilecek kitleye genel olarak "ehl-i hal ve'l-akd" adı verilmiştir.

Yönetenleri ve yönetilenleri ile, ümmet içinde bir sınıflaşma, ne teorik ve ne de pratik alanda vardır. Yönetimin en üst tabakasındakiler, halkın içine en az haftada bir defa inerek, onlara C umâ namazı kıldırmak durumundadırlar. Kur'an ve Sünnet'in insanlara tatbikinde hiçbir ayrım olamaz. Ümmetin her ferdi, Allah'ın bir kuludur. Her kul, kulluğunu yapmak durumundadır. Yönetenler kadrosu ise, kulluğuna biraz daha fazla sorumluluk eklenmiş kitledir. (2)

Kur’ân-ı Kerim’de Ümmet Kavramı

“Ümmet” Kelimesi tekil (51) ve çoğul (13) olarak Kur’an’da toplam 64 yerde geçer. Ümmet kelimesinin kökü olan “ümm” kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 119 yerde geçer. “Ümmet”, Kur’an’da genel olarak, herhangi bir özelliği ile bir araya gelmiş olan cemaat, topluluk anlamında kullanılır.

Ümmet kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de genellikle insan topluluğu anlamına gelmekle birlikte; millet, zaman, önder ve din anlamında da kullanılır. Kur’an’da kullanıldığı bu anlamlara örnekler verelim: a- İnsan topluluğu: 2/Bakara, 128; 3/Âl-i İmrân, 104, 113-114; 5/Mâide, 66, 67; 7/A’râf, 159-160; 11/Hûd, 48. b- Hayvan, canlı topluluğu: 6/En’âm, 38; 7/A’râf, 38-39. c- Millet: 2/Bakara, 134, 213; 10/Yûnus, 19. d- Zaman: 11/Hûd, 8; 12/Yûsuf, 45. e- Önder/imam: 16/Nahl, 120. f- Din: 21/Enbiyâ, 92; 43/Zuhruf, 22. g- Bir dine bağlananlar: 2/Bakara, 143; 22/Hacc, 34, 67.

“Ey Rabbimiz! Bizi Sana teslim olanlardan/müslümanlardan kıl, neslimizden de Sana teslim olan müslüman bir ümmet çıkar, bize ibâdet yerlerimizi göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak Sensin.” (2/Bakara, 128)

"Böylece sizi insanlara şâhid olmanız için vasat (orta, âdil, dengeli) bir ümmet yaptık. Rasûl de size şâhiddir. Biz Rasûl'e uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, yöneldiğini kıble yaptık." (2/Bakara, 143)

"İnsanlar bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak, kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilâfa düştükleri hakkı, izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir." (2/Bakara, 213)

“İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.” (3/Âl-i İmrân, 104)

"Siz insanlar içerisinden çıkarılmış, iyiliği emreden, kötülükten men eden ve Allah'a iman eden hayırlı bir ümmetsiniz." (3/Âl-i İmrân, 110)

“Yerde debelenen hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, ancak sizin gibi ümmet olmasınlar…” (6/En’âm. 38)

"Mûsâ'nın kavminden de hakka yönelten ve onunla âdilce hükmeden bir ümmet vardır." (7/A'râf, 159)

“Yarattıklarımızdan (öyle) bir ümmet var ki, hakka iletirler ve hak ile adâlet yaparlar.” (3/Âl-i İmrân, 181)

“İnsanlar bir tek ümmettiler; sonra ayrılığa düştüler...” (10/Yûnus, 19)

“Her ümmetten bir şâhid getirdiğimiz gün, artık ne nankörlere izin verilir, ne de onların özür dilemeleri istenir.” (16/Nahl, 84)

“Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden and olsun ki sorumlu tutulacaksınız.” (16/Nahl, 93)

"İbrâhim, şüphesiz Allah'a boyun eğen ve O'na yönelen bir ümmetti. Rabbinin nimetlerine şükrederdi. Rabbi de onu seçti ve doğru yola eriştirdi." (16/Nahl, 120121)

“Gerçek şu ki sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana ibâdet/kulluk edin.” (21/Enbiyâ, 92)

“Hayır, ‘doğrusu biz, babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de onların izlerinden gitmekteyiz’ derler.” (43/Zuhruf, 22)

Hadis-i Şeriflerde Ümmet Kavramı “Bu ümmet (Muhammed ümmeti), diğer ümmetlere karşı üstün kılındı.” (Ahmed bin Hanbel, 5/383)

"...Siz sonuncu ümmetsiniz. Siz ümmetlerin en hayırlısı ve Allah yanında en değerli olanısınız." (Tirmizî, Tefsir Âl-i İmrân, hadis no: 3004; İbn Mâce, Zühd 34, hadis no: 4288)

"Şu ümmetim rahmete mazhar olmuş bir ümmettir. Âhirette azâba mâruz kalmayacaktır. Onun azâbı dünyadadır: Fitneler, zelzeleler ve katl (öldürme)." (Ebû Dâvud, Fiten, hadis no: 4277)

Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdular ki: "Bana C ebrâil a.s. gelerek: 'Ümmetinden kim Allah'a herhangi bir şeyi şirk/ortak koşmadan ölürse cennete girer' müjdesini verdi" dedi. Ben (hayretle) 'zina ve hırsızlık yapsa da mı?' diye sordum. "Hırsızlık da etse, zina da yapsa!" cevabını verdi. Ben tekrar: 'Yani hırsızlık ve zina yapsa da ha!' dedim. "Evet, dedi, hırsızlık da etse, zina da yapsa!" Hz. Peygamber (s.a.s.) dördüncü keresinde ilâve etti: "Ebû Zerr patlasa da cennete girecektir." (Buhârî, Tevhid 33; Müslim, İman 153, hadis no: 94; Tirmizî, İman 18, hadis no: 2646)

"Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücâdeleye Kıyâmet gününe kadar devam edecektir..." (Müslim, İman 247)

“Her ümmet, kendi peygamberine tâbi olur.” (Buhâri, Tefsir sûre 17, 11)

“Karınca, ümmetlerden biridir.” (Müslim, Selâm 148)

"Allah Teâlâ, yeryüzünü benim için dürüp topladı; ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Bana iki hazine verildi: Kırmızı ve beyaz hazineler. Ben Rabbimden, ümmetimi umumî bir kıtlıkla helâk etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman musallat edip çoğunluğu helâk etmelerine meydan vermemesini talep ettim. Rabbim bu isteklerime şöyle cevap verdi: "Ey Muhammed! Bir hüküm verdimmi artık o geri alınmaz. Ben senin ümmetine 'Onları umumî bir kıtlıkla helâk etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helâk edecek bir düşman da musallat etmeyeceğim, hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar aleyhinde toplansalar da. Ama, kendi aralarında birbirlerini helâk edecekler." (Müslim, Fiten 19; hadis no: 2889; Tirmizî, Fiten 14, hadis no: 2177; Ebû Dâvud, Fiten 1, hadis no: 4252)

Rasûlullah (s.a.s.) Benî Muâviye Mescidine girdi. Orada iki rekât namaz kıldı. Yanındaki sahâbeler de onunla beraber kıldı. Sonra Rabbine uzun uzun duâ etti. Sonra ashâbın yanına döndü ve buyurdu ki: "Rabbimden üç şey talep ettim. İkisini verdi, birini geri çevirdi: Rabbimden ümmetimi umumî bir kıtlıkla helâk etmemesini talep ettim, bunu bana verdi. Ümmetimi suda boğulma sûretiyle helâk etmemesini diledim, bana bunu da verdi. Ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını da talep etmiştim, bu geri çevrildi." (Müslim, Fiten 20, hadis no: 2890)

"Muhammed'in nefsi elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun! İman edip sonra doğru yoldan ayrılmayan hiçbir kul yoktur ki cennete sokulmasın. Siz ve sâlih/iyi nesliniz cennetteki meskenlere yerleşmedikçe (diğer ümmetlerin mü'minleri olan) cennetliklerin cennete girmemelerini de ümit ederim ve Rabbim ümmetimden yetmiş bin kişiyi hesapsız olarak cennete dâhil etmeyi bana kesin vaad etti." (Kütüb- Sitte Muht. Terc. c. 17, s. 603)

"Ümmetimde dört şey vardır ki, câhiliyye işlerindendir; bunları terk etmeyeceklerdir: Haseple (mal, mevki, zenginlik gibi dünyevî özelliklerle) iftihar, nesebi (ırkçılığı) sebebiyle insanlara ta'n (küçük görüp hakaret), yıldızlardan yağmur bekleme, (ölenin ardından) mâtem!" (Müslim, C enâiz 9, hadis no: 934)

"Müslüman, yahûdi ve hıristiyanların misali şuna benzer: Bir adam var, bir grup kimseyi ücretli olarak tutmuş; kendisi için belli bir ücret mukabilinde, geceye kadar çalıştırıyor. Bunlar, gündüzün yarısına kadar çalışıp: 'Bize şart koştuğun ücrete ihtiyacımız yok (biz gideceğiz). Şu âna kadar yaptığımız iş için de para istemiyoruz' derler. Adam onlara: "Böyle yapmayın, işin geri kalan kısmını da tamamlayın ve ücretinizi tam olarak alın!" diye rica eder. Ancak onlar buna yanaşmazlar ve terk edip giderler. Adam onlardan sonra işi için başkalarını ücretle tutar. Onlara: "Şu gününüzü tamamlayın, öncekilere vaad ettiğim ücreti size tam olarak vereyim!" der. Bunlar, ikindi vaktine kadar çalışırlar. O zaman: 'İşin senin olsun, yaptığımız çalışmanın ücretini de istemiyoruz (çalışmayı terkediyoruz)!' derler. Adam onlara da: "İşinizin geri kısmını tamamlayın, şurada az bir zamanınız kaldı" diye ricâ eder, ancak onlar dinlemeyip giderler. Adam geri kalan zamanda çalışmaları için yeni

işçiler tutar. Bunlar da geri kalan zamanda güneş batıncaya kadar çalışırlar ve önceki iki grubun ücretini de alırlar. İşte bu, onların ve bu nurdan kabul ettikleri miktarın misalidir." (Buhârî, İcâre 11, Mevâkîtu's-Salât 17)

"Sizden önce geçen ümmetlere nazaran sizin bekanız (dünyada kalışınız), ikindi vakti ile güneşin batması arasındaki müddet gibidir. Tevrat ehline Tevrat verildi, onlar gün ortasına kadar onunla amel ettiler. Daha fazla devam etmekten âciz kaldılar. Onlara kırat kırat ücretleri verildi. Sonra İncil ehline İncil verildi. Onlar da ikindi namazına kadar çalıştılar. O zaman onlar da âciz kaldılar, kırat kırat onlara da ücretleri verildi. Sonra bize Kur'an verildi. Biz güneşin batmasına kadar çalışacağız. Bize ücretimiz ikişer kırat, ikişer kırat verildi. İki kitap mensupları:

"Ey Rabbimiz, Sen bunlara ikişer kırat, ikişer kırat olarak verdin. Halbuki bize birer kırat, birer kırat vermiştin. Halbuki biz, amel yönüyle onlardan ileriyiz!" dediler. Allah Teâla: "Ben ücretlerinizde bir haksızlık yaptım mı?" buyurdu. Onlar: "Hayır!" dediler. "Öyleyse, bu Benim lütfumdur, onu Ben dilediğime veririm" buyurdu." (Buhârî, İcâre, 8, 9, Mevâkîtu's-Salât 17, Enbiyâ, 50, Fezâilu'l-Kur'an 17, Tevhid 31, 47; Tirmizî, Emsâl 7, hadis no: 2875)

"İstemeyip kaçınanlar hâriç, bütün ümmetim cennete girecektir!" "Kaçınanlar da kim?" dediler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: "Kim bana itaat ederse cennete girer; kim bana itaat etmez, âsi olursa, o cennete girmekten kaçınmış demektir." (Buhârî, İ'tisâm 2)

"Allah sizi (Muhammed ümmetini) üç özellikten himâye edip korudu: Hepinizi helâk edecek olan peygamberinizin bedduâsından, bâtıl ehlinin hak ehline (nûrunu söndürecek, kesin) bir galebesinden, dalâlet üzerine birleşmenizden." (Ebû Dâvud, Fiten 1, hadis no: 4253)

"Ümmetim yağmur gibidir; evveli mi, sonu mu daha hayırlıdır, bilinemez." (Tirmizî, Emsâl 6, hadis no: 2873)

"Ümmetimden bir grup (hak üzerine) gâlip olmaktan hiç geri kalmaz. Allah'ın emri (Kıyâmet) gelince de onlar gâliptir." (Hadisin bazı rivâyetlerinde şu ilâveler vardır:) "...Onlar hak için, gâlip olarak Kıyâmete kadar savaşırlar.", "Bu din ebediyete kadar ayakta kalacaktır. Bir grup müslüman, onun için Kıyâmet kopuncaya kadar savaşmaya devam edecektir.", "...Onlara yardımı kesenler onlara zarar veremezler, onlar bu halde iken Allah'ın emri (Kıyâmet) gelir.", "Ümmetimden bir grup Allah'ın emri üzerine savaşmaya devam eder. Bunlar, düşmanlarına gâliptirler. Muhâlifleri onlara zarar veremez, bu hal, Kıyâmete kadar devam eder." (Buhârî, İ'tisâm 10, Menâkıb 27, Tevhid 29; Müslim, İmâret 171, hadis no: 1921)

"...Ümmetimden bir grup, Kıyâmet kopuncaya kadar, mansûr (Allah’ın yardımına mazhar) olmaya devam edecek, onları mahrum bırakanlar onlara zarar veremeyecekler." (Tirmizî, Fiten 27, hadis no: 2193)

"Allah Teâlâ, ümmetim için bana iki emân indirdi: 'Sen, aralarında olduğun müddetçe Allah onlara (umumî bir) azap vermeyecektir. Onlar istiğfârda bulundukları müddetçe, Allah onlara azap vermeyecektir.' (8/Enfâl, 33). Ben aralarından ayrıldımmı, (Allah'ın azâbını önleyecek ikinci eman olan) istiğfârı Kıyâmete kadar aralarında bırakıyorum." (Tirmizî, Tefsir Enfâl, hadis no: 3082)

"Ümmetimden (âlim, şehid, sâlih) bazıları var; bir(çok kabilelere şâmil bir) cemaate şefaat eder; bazıları var, bir kabileye şefaat eder; bazıları var, bir bölüğe şefaat eder; bazıları da tek bir ferde şefaat eder ve cennete girmelerine sebep olur." (Tirmizî, Kıyâmet 11, hadis no: 2442)

"Kıyâmet gününde, ümmetimin (iki alâmeti olacak: Biri) secde sebebiyle alnındaki parlaklık, (diğeri de) abdest sebebiyle kollarındaki parlaklıktır." (Tirmizî, Salât 427, hadis no: 607)

"Allah bir ümmete rahmet diledimi, peygamberlerini kendilerinden önce kabzeder ve onu ümmete bir öncü ve hazırlayıcı yapar. Bir ümmetin helâkini de diledimi, onları peygamberleri hayatta iken cezalandırır da onun gözünün önünde onları helâk eder. Böylece o ümmetin -inkâr ve yalanlamaları sebebiyle- helâkleriyle peygamberin içi rahatlar." (Müslim, Fezâil 24, hadis no: 2288)

"Her peygambere mutlaka insanların inanmakta olageldikleri şeyler cinsinden bir mûcize verilmiştir. Ama bana verilen (mûcize) ise, vahiydir ve bunu bana Allah vahyetmiştir. Bu sebeple Kıyâmet günü, diğer peygamberlere nazaran etbâı (Peygamberlerine bağlı olan ümmetleri) en çok olan peygamberin ben olacağımı ümit ediyorum." (Buhârî, Fezâilu'l-Kur'an 1, İ'tisâm 1; Müslim, İman 239, hadis no: 152)

Bir İman Toplumu Olarak Ümmet

Kur’an’da ümmet kavramı, genel olarak topluluk, insan topluluğu anlamına gelmekle birlikte, tek bir kaynaktan doğan her bir tür, önder/örnek ve zaman gibi çeşitli anlamlarda da kullanılmaktadır. Bu topluluklar, bazen doğrudan, bazen bağlı oldukları dinlerine, bazen de yaşam sürelerine atfen ümmet kavramı ile tanımlanmışlardır. Ümm (anne), imam (önder) ve ümmet, aynı kökten gelen ifadelerdir. Ümm, bir şeyin vücuduna, terbiyesine, ıslâhına veya başlangıcına asıllık eden kök veya köken anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle, bir şeyin kendinden kaynaklanıp kendine izâfe olunduğu temeldir.

“Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer ümmettirler.” (6/En’âm, 38). Âyetten anlaşıldığı kadarıyla her bir tür, tek bir kaynaktan (ümm) doğan bir ümmettir. Bu anlamda tek bir kaynağa (Âdem ve Havvâ) dayandığı için bütün insanlık da tek bir ümmettir. Kur’an’a göre: “İnsanlar bir tek ümmettiler; sonra ayrılığa düştüler.” (10/Yûnus, 19; 2/Bakara, 213)

Bilinmektedir ki, tarihte birçok topluluk gelip geçmiştir (13/Ra’d, 30) ve her birine peygamber gönderilmiştir (16/Nahl, 36). Her bir peygamberin topluluğu da bir ümmet teşkil etmektedir (10/Yûnus, 47). Gerek Yûnus sûresi 47. âyeti, gerekse Yûnus 19. âyeti irdelenirse, insan ümmetinin temelinde, bir fikirler bütünü/bir dünya görüşü olduğu anlaşılır. Madem ki, önce ümmet olma hali vardı ve sonradan bu hali bozma, ayrılığa düşme ile gerçekleşti (10/Yûnus, 19), o halde ümmet olma hali, ihtilâf içinde olmamayı gerekli kılar demektir. Bu durum, başka bir âyet ile daha açık bir şekilde tanımlanmaktadır: “Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden and olsun ki sorumlu tutulacaksınız.” (16/Nahl, 93) (Benzer âyetler için bkz. 5/Mâide, 48; 11/Hûd, 118; 42/Şûrâ, 8).

Bu âyette görüldüğü gibi, Allah sapanlar ile doğru yola erişenleri birbirinden farklı ümmetlerden saymaktadır. Başka bir ifadeyle söylersek, aynı fikir bütününe, aynı ideolojiye sahip olanlar, aynı ümmettendir. Esasen bu durum, çeşitli âyetlerdeki diğer türlü kullanımlarla da uygun bir çıkarımdır. “Hayır, ‘doğrusu biz, babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk. Biz de onların izlerinden gitmekteyiz’ derler.” (43/Zuhruf, 22) (Benzer kullanımlar için bkz. 21/Enbiyâ, 92; 43/Zuhruf, 22;

2/Bakara, 143; 22/Hacc, 34, 67).

Bu âyetin yalın ifadelerinden bile, bir dinin etrafında toplanmış insanlara ümmet denildiği anlaşılmaktadır. Eğer böyle olmasaydı, ümmetin takip edilecek bir izinden/yolundan bahsetmek anlamsız olurdu. Kur’an’da ümmet kavramının birçok kere kendilerine rasûl/elçi gönderilen toplumlar için kullanıldığını düşünürsek konu daha bir anlaşılır olacaktır (Bkz. 22/Hacc, 34, 67; 6/En’âm, 42; 10/Yûnus, 47; 16/Nahl, 36, 63; 23/Mü’minûn, 44; 40/Mü’min, 5).

Kur’an’ın bildirdiğine göre Allah, elçiyi yalanlayan her ümmeti cezalandırır ve onların yerine başka bir ümmeti getirir. Yargı gününde de Allah kendi içlerinden biri olmak üzere her ümmetten bir şâhidi inkâr edenlerin mâzeretlerine karşılık olmak üzere huzura getirecektir: “Her ümmetten bir şâhid getirdiğimiz gün, artık ne nankörlere izin verilir, ne de onların özür dilemeleri istenir.” (16/Nahl, 84) (Benzer kullanımlar için bkz. 4/Nisâ, 41; 16/Nahl, 89; 28/Kasas, 75; 45/C âsiye, 28).

İnsanın kendisine verilen tercih yapma özgürlüğünü Fıtrat Dini’nden ayrılma yönünde kullanmasının (5/Mâide, 48; 11/Hûd, 118; 16/Nahl, 93; 42/Şûrâ, 8) bir sonucu olarak Allah, örneklik (şâhid olmak) için ümmetlere elçiler göndermiştir. Böylece elçiler ve mü’minler de bir ümmet (ümmetun vâhıdeh) teşkil etmektedirler (Bkz. 21/Enbiyâ, 92-93; 22/Hacc, 52).

Bu anlamıyla ümmet, tek bir dine mensup insan topluluğudur denilebilir. Bu tanımlama, Kur’an’daki ümmetle ilgili 64 kullanımın üçü (11/Hûd, 8; 12/Yûsuf, 45; 16/Nahl, 120) dışındaki hemen her kullanım için geçerli bir tanımlamadır. Bu üç kullanımın sonuncusu (16/Nahl, 120), bir istisnâ olmaktan ziyâde, kelimenin anlamının kuvvetlendirilmesini ve örneklendirilmesini sağlamaktadır. Diğer iki âyette (11/Hûd, 8; 12/Yûsuf, 45) ümmet kelimesi, bir vakit, bir zaman periyodunun, yani ecelin tâyin edildiğini ve bu sürenin sonu yaklaştığında, onun ne bir an geciktirilebileceğini, ne de öne alınabileceğini açıkça ifade etmektedir.

Belli bir sürenin tâyin edilmiş olmasıyla bir “ümmet”, bir vakit veya bir zaman periyodu veya kelimenin modern anlamı içerisinde “bir çağ”ı çağrışım yaptırmaktadır. Ümmet kelimesinin bu iki müstesnâ durum içerisinde taşıdığı "periyod" veya "çağ" anlamları bile, bir dine mensup olan veya belirli bir döneme ait bir insan grubu demek olan kelimenin semantik anlamıyla yakından ilgilidir.

Aynı amaç etrafında bütünleşmiş (28/Kasas, 23), aynı kaynaktan (ümm) doğan (6/En'âm, 38), ortak inançlara sahip (43/Zuhruf, 22-23; 16/Nahl, 93), belirli bir zaman diliminde yaşamaları takdir edilmiş (7/A'râf, 34) her insan topluluğu Kur'an'da ümmet olarak tanımlanmaktadır.

Burada özellikle üzerinde durulması gerekli nokta; vahyin toplum tanımlamasında esas ölçü olarak inancı belirlemesidir (bkz. 10/Yûnus, 19; 16/Nahl, 93; 43/Zuhruf, 22-23). Bu önermenin doğruluğu, Kur'an'daki İslâm ümmeti için biçilen rol (2/Bakara, 143) ve Hz. İbrâhim için kullanılan ifadelerde (16/Nahl, 120-121) daha açık bir şekilde görülebilir. Fakat bu durumu yorum yapmaya yer vermeyecek kadar açıkça belirten âyet, A'râf sûresinin 159. âyetidir: "Mûsâ'nın kavminden de hakka yönelten ve onunla âdilce hükmeden bir ümmet vardır." (7/A'râf, 159). Görüldüğü gibi âyette aynı etnik (kavm) kökenden gelenlerin hepsi için değil; aynı anlayış ve davranış biçimine sahip özel bir kısım için ümmet ifadesi kullanılmıştır. (Benzer bir kullanım için bkz. 7/A'râf, 160). Yani ümmet kelimesinin temel niteliği, işaret ettiği grubun ideolojik tabiatını yansıtmasıdır.

Bu açıklamalardan sonra, Ümmet-i Muhammed'in konumuna değinebiliriz: "Böylece sizi insanlara şâhid olmanız için vasat (orta, âdil, dengeli) bir ümmet yaptık. Rasûl de size şâhiddir. Biz Rasûl'e uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, yöneldiğini kıble yaptık." (2/Bakara, 143). Görüldüğü gibi Allah, müslümanları insanlara şâhid, yani hakikatin örnekliğini ve tanıklığını yapan bir ümmet yaptığını belirtmektedir. Bu ümmet, vasat bir ümmettir. Vasatlığın ve şâhidliğin anlamını kavramak için de Âl-i İmrân sûresinin 110. âyetine bakmak, bizi aydınlatacaktır. "Siz insanlar içerisinden çıkarılmış, iyiliği emreden, kötülükten men eden ve Allah'a iman eden hayırlı bir ümmetsiniz." (3/Âl-i İmrân, 110)

Anlaşılan o ki, ümmet, bir bütündür ve onun görevi, ma'rûfu emredip münkerden men etmektir. Bu ümmetin mensupları olarak görevlerimizi kardeşlik (3/Âl-i İmrân, 103) ve takvâ üstünlüğünü esas alan (49/Hucurât, 13) bir temelde yapmalıyız. Müslümanlar gerek kuramsal olarak, gerekse de kişisel olarak bu ilâhî sorumluluk bilinciyle çağına tanıklık (şehâdet) etmelidir.

Kimlik tanımlarında farklı referanslar (ırk, ekonomik, ya da entelektüel statü vb.) sunan modern paradigmanın ifsâdı, insanlığı tam bir yeryüzü cehenneminde yaşamaya mahkûm etti. Yeşerecek umutlar, bir tûl-i emel (refah vb.) yerine; vahyî ölçülerle şekillenmiş kimliklerle insanlığa esenlik sunabilir. Bundan dolayı, gittikçe yabancılaşan ve yalnızlaşan birey, ümmet bilincinin yeşerdiği bir bağlamda kendi varlığını anlamlı bulacaktır.

İbrâhim (a.s.)'in ümmet olarak tanımlandığı vahyî referans, insan teki olarak bugünün mü'minlerine de bir şeyler söylüyor olmalı değil midir!? "İbrâhim, şüphesiz Allah'a boyun eğen ve O'na yönelen bir ümmetti. Rabbinin nimetlerine şükrederdi. Rabbi de onu seçti ve doğru yola eriştirdi." (16/Nahl, 120-121) (3)

Ümmet-İmam İlişkisi

‘İmam’ insanlara öncülük eden, kendi yolundan giden ve peşinden gelen bir ümmet (topluluk) oluşturan önderdir. Allah’ın yolunda hidâyet imamları olduğu gibi, insanları ateşe ve azâba götüren imamlar (liderler) da vardır; tıpkı Firavun gibi (28/Kasas, 41).

Kıyâmet gününde bütün insanlar, kendi imamlarıyla (önderleriyle) çağırılacaktır (17/İsrâ, 71-72). Şüphesiz ki dünya hayatında haktan sapmış, azmış ve yoldan çıkmış günahkâr kimseleri imam/önder edinenler, âhirette zarara uğrayacaklardır. Allah bütün ümmetlere karşı kendi içlerinden şâhid/örnek çıkaracak. Bu şâhitler onların dünyada iken peşlerinden gittikleri önderleridir. Yanlış yaptıklarını, doğru yolda olmadıklarını bizzat itiraf edecekler (16/Nahl, 84). Ayrıca Rabbimiz Hz. Muhammed’i de bütün ümmetler üzerine şâhit olarak getirecektir (16/Nahl, 89; 4/Nisâ, 41).

Rasullere gönderilen kitap, gerçi insanlar için imamdır; fakat her insana inmediğinden, Allah’ın seçtiği rasullere bir çekirdek halinde inmekte ve Rasullerin onu yaşaması ve uygulaması ile imamlık fonksiyonunu görmektedir. Bu bakımdan, bir Kitap’la özdeşleşen rasullerin onu yaşaması ve uygulamasıyla Kitap ve Peygamber, imamlık fonksiyonunu görmektedir. Bu bakımdan, bir Kitapla özdeşleşen rasuller ve onların uygulayıcısı nebîler, insanlar için imamdırlar. İşte bu imamlar, insanlık içinde, onlara yol gösteren, onlara Allah’ın hidâyetiyle hidâyet eden birer öncü, yol gösterici ve rehber olarak tek bir topluluk halindedirler; yani, onlara tarih içinde bir ümmet olarak bakılabilir.

Bu ümmetin evrensel çaptaki ilk babası/ümmü/imamı, Hz. İbrâhim (a.s.)’dir. Bu bakımdan o, bütün insanlara imam olmasının yanısıra, bütün imamların kendisinden geldiği bir ümmetttir. Ayrıca o, vazife anlayışı, insanlığın bütünü için beslediği kurtuluş duyguları ve bütün insanlara teşmil ettiği himmeti sebebiyle de tek başına bir ümmettir; “kimin himmeti milletiyse, o, tek başına bir millet” olduğu gibi (2/Bakara, 124; 16/Nahl, 120).

Her imamın çevresinde bir ümmet vardır; bütün ümmetlerin imamları üzerinde şâhid olan Hâtemü’l-Enbiyâ’nın ümmeti ise, kuşkusuz en büyük nimete nâil olan, bu nimet karşılığında da sorumluluğu bulunan bir ümmettir. Nasıl Hz. İbrâhim’in zürriyetinden peygamberler/imamlar silsilesi gelmiş, birer imam olarak ümmetler

oluşturmuşlar ve kendileri de insanları hayra çağıran en hayırlı bir ümmet olmuşlarsa, Rasûl-i Ekrem’in oluşturduğu ümmet de insanlar içinden çıkarılmış hayırlı bir ümmet olarak, hak imamın çevresinde bütün insanlığa hidâyet götürmek vazifesini, misyonunu yüklenmiş bir ümmettir, böyle bir ümmet olmak durumundadır. Kur’an, bu ümmetin birinci derecedeki bu vazifesini şöyle açıklar: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Ma’rûfu emreder, münkerden nehyedersiniz ve Allah’a inanırsınız.” (3/Âl-i İmrân, 110)

Demek ki, Hz. Muhammed ümmetinin ana vazifesi, iyiliği emredip kötülükten nehyetmektir. Bunu yapmak için ümmet, imamının çevresinde toplanmak ve kendi içinde hayra çağıran bir topluluk, bir ümmet oluşturmak zorundadır. İşte, ümmetin içindeki bu ümmet, mü’minleri hayra çağırır, onları Allah’ın yolunda dosdoğru götürmeğe uğraşır ve bunun sonucu olarak bütün bir ümmet de, tüm insanlığa İslâm’ın mesajını iletir: “İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun.” (3/Âl-i İmrân, 104) İslâm ümmeti, yalnızca Allah’ı rab kabul ederek O’na ibâdet etmek ve Rabbi, Rasûlü, kıblesi bir olarak, ittifak içinde bulunmakla yükümlüdür: “Muhakkak bu ümmetiniz bir ümmettir ve Ben de Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.” (21/Enbiyâ, 92) (4)

Elmalılı Hamdi Yazır’ın belirttiği üzere, “müslümanların imandan sonra ilk dinî vazifeleri olan ümmet ve imâmet teşkili yerine getirilmeden “kurtulanlar onlardır” hükm-i celîlesine mazhar olabilmek ve “ancak müslümanlar olarak can verin!”(3/Âl-i İmrân, 102) emrine uyabilmek zordur. (5)

İmamsız ümmet, başsız beden gibidir. Organizmanın canlılığı, ruhu ne ise; ümmet için imam da odur. İmamsız toplum, bir cesetten farksızdır. Ümmetin başına gelenler, imâmetin başına gelenlerle doğru orantılıdır. Kur’an’da ümmet ile imâmet kavramları birbiriyle yakın irtibat halindedir. Allah İbrâhim (a.s.)’i insanlara imam yapmıştır (2/Bakara, 124). O imamların başıdır. Aynı zamanda o, imamların kendisinden geldiği bir ümmettir (16/Nahl, 120). Dolayısıyla Hz. İbrâhim'in şahsında imâmet ve ümmet kavramları birlikte gündeme gelmişlerdir. O yüzden rahatlıkla şu hükme varılabilir: Ümmet; tek bir imama bey’at ederek bağlı olan mü’minler topluluğudur. İmama bağlı olmadan ümmet teşekkül edemez. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet olmaz.

“Gerçek şu ki sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana ibâdet/kulluk edin.” (21/Enbiyâ, 92) Mü’minler olarak hepimiz Allah’ın huzurunda tek ümmet inancını ve şuurunu koruyup korumadığımız hususunda hesap vereceğiz. İslâm ümmeti, tektir, birdir; küfür ümmeti ise sayısız denecek kadar çok olabilir. Tek ümmet inancının saptırılmadan devam etmesi, tek imamın varlığına bağlıdır. Esasen imâmet, bir ümmet sorunudur. Ümmet olmadan imâmet de olmaz. İmâmetin ihyâsı, ümmetin varlığına bağlanmıştır. Ç ünkü İslâm’da tek ümmet ve tek imam esastır. (6)

Kur’an’da “imam” kavramının “ümmet” kelimesi ile yakın ilişkisini görmekteyiz. Biri anlaşılmadan ve gerçekleşmeden, diğerinin de anlaşılması ve gerçekleşebilmesi mümkün değildir. Zira ümmetin oluşumunda onlara belli bir düşünme, davranış ve yapı kazandıran imamdır/önderdir.

İşte bu sebeple, Allah her topluma, bir imam ve rehber olan peygamber göndermiştir ki, toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarsın (2/Bakara, 257). Onlara, Kitapla yol göstersin, ışık tutsun, o toplum içerisinde kendisine iman edenlerin karşılaştıkları problemleri çözümlesin. Tek kelimeyle hakka, hidâyete yöneltsin; onların dünyalarını mâmur ettiği gibi, âhirette de kurtuluşlarına sebebiyet verecek aydınlık ve nurlu yolu (sırât-ı müstakîmi) göstersin.

Allah, bozulmaya yüz tutmuş, kokuşmuş câhilî toplumlara peygamberler gönderir. Ellerinde kılavuz ve rehber (imam) olarak Kitab vardır. Rasüller, toplumlarını o Kitaba iman etmeye ve onunla amel etmeye çağırırlar. İman edenlere, Kitabı ve onun hikmetini öğretirler. Onları birtakım kötü davranış ve düşüncelerden, nefsin kötü arzularından arındırarak onlara rehberlik ederler. Dâvet etmiş oldukları doğrularla insanları fiilî olarak eğitirler; bu bilince dayalı sahih davranışlarda bulunan sâlih bir toplumu, müslüman bir ümmeti oluştururlar. (7)

Ümmet Bilinci Modern ideolojilerin çözüldüğü, tükendiği ve yabancılaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bütün bir insanlık, modern ideolojilerin öngörülerinin gerçekleşmediğini, bu ideolojilerin önyargılarının geçersiz olduğunu, bu ideolojilerin içerisinde yaşayarak öğreniyor. Modern ideolojiler; dengesizlikler, eşitsizlikler, zulümler ve soykırımlarla şekillenen bir dünya doğurdu. Modern ideolojiler, insanlığın, insanî/rûhî/mânevî/ahlâkî ihtiyaçlarına hiçbir yolla cevap veremediler. Daha doğru bir ifade ile, modern ideolojilerin insanlığın insanî/rûhî/mânevî/ahlâkî sorunlarına cevap aramak gibi bir kaygısı yoktu.

Modernizmin hâkim olduğu yıllar boyunca yaşanan insanlık dışı olaylar, özellikle müslümanlar için “ümmet bilinci”nin evrensel bir zorunluluk olduğunu göstermektedir. Ümmet bilinci, imânî bir zorunluluktur, ahlâkî bir zorunluluktur. Günümüzde İslâmî ideallerle, yaşanan gerçekler arasında, maalesef çok büyük boşluklar bulunmaktadır. Günümüzde İslâm ümmeti, kendisini kanıtlayamamaktadır. İslâm ümmeti, kendisini ve sorunlarını ifade edememektedir. İslâm ümmeti, İslâmî anlamları temsil edememekte, örnek olamamaktadır.

Bugünün dünyasında müslümanlar için, müslümanca yaşama özgürlüğü yoktur. İslâm ümmeti, İslâm medeniyeti bugün bir gerçeklik, yaşanan bir vâkıa olmaktan çıkmıştır. İçerisinde yaşadığımız dünyada bireysel anlamda inanma özgürlüğü varsa da; inandığımız değerleri harekete dönüştürme özgürlüğümüz yoktur. Müslümanlar, içerisinde yaşadıkları toplumları İslâm toplumlarına dönüştürmeyi başaramıyorlar. Taklide dayalı bir kültürle, düşünse, kültürel, sosyal, siyasal bir dönüşüm, yenilenme ve değişim gerçekleştirilemiyor.

Sömürgecilik öncesi dönemde, kültürel/sosyal/siyasal hareketler, uluslar/kavimler/ırklar üstü hareketlerdi. İnsanlık kültürü etnik sınırları aşan bir kültürdü. Sömürgecilik döneminde sömürgeciler; ümmet bilincini, ümmet gerçeğini, ümmet inancını kolaylıkla parçalayacak bir zemin buldular. İslâm ümmeti bünyesinde yaşanan içsel yabancılaşma, sömürgecilerin her türlü eylem ve etkinlikleri için büyük kolaylıklar sağladı.

Sömürgeciler halkları istedikleri kalıplara döktüler, halkları köklerinden kopardılar, halkları bağlı bulundukları anlam ve değer sistemlerinden uzaklaştırdılar. İslâm dünyasında ulus/devlet arayışları sonu gelmez sorunlar doğurdu. Sömürgecilik dönemiyle birlikte başlayan yüzeysel batılılaşma hareketleri, taklitçi gelenekçilikle bütünleşince, İslâm toplumlarında toplumsal ve kültürel doku derin bir şekilde bozuldu.

Biz müslümanlar; temel İslâmî inançlar merkezinde toplanan, farklı etnik kökenleri olan, farklı dilleri konuşan, farklı gelenek ve âdetleri paylaşan evrensel bir ümmet/milletiz.

Geçmişte İslâmî imparatorluklar bünyesinde gayr-i müslim uyruklar, iç işlerinde tamamen özerk, bireysel ve toplumsal özgürlüğe sahip dinî azınlıklar halinde örgütlenmiş olarak sorunsuz bir şekilde yaşadılar. İslâm, müslüman olan ve olmayan pek çok ulusu tek bir siyasal çatı altında topladı. Yüzyıllarca ırk ve benzer özelliklerde ayrım tanımayan bir İslâm ailesi içerisinde çeşitli ırklar ve dinler barış içerisinde bir arada yaşadılar.

İslâm, tüm etnik sınırları aşmaya son derece elverişli insanî bir öz taşır. Müslümanlar nazarında bütün insanlığın hayrını ve çıkarını düşünmeyen bir dünya görüşü ve hayat anlayışı, ahlâkî ve insanî olamaz.

C oğrafî ve ırkî sınırları bulunmayan, uluslarüstü, ülkeler ve halklarüstü bir dünya ve hayat görüşünün ifadesi olan İslâm, daha doğrusu İslâm anlayışı, bugün

coğrafî ve ırkî sınırlara hapsedilmiş ve bu yolla ulusal ideolojilerle özdeşleştirilmiştir. C oğrafî ve ırkî sınırlar yüzünden evrensel İslâmî bütünlük ve özgünlük yitirilmiştir. Ulusal ideolojilerin ve ulusal sınırların denetimi altına alınan İslâm anlayışı, denetim altına alındığı ülkelerde her tür değişime kapalı, kokuşmuş bir muhâfazakârlığın ifadesi olarak yaşatılmak istenmektedir.

Tarih, biz müslümanlar için, özgürlük ve bağımsızlığın insanî ve ahlâkî bir yürüyüşüdür. Bugün müslümanlar olarak İslâmî kişiliğimizi temsil edememekteyiz. Bu durumdan hepimiz sorumluyuz. İçerisinde yaşadığımız dünyayı denetim altına alan; ulusal birlik, ulusal egemenlik, ulusal devlet, vatan, bayrak gibi kavramlar modern zamanlarda yüceltilen, takdis edilen, Avrupa kültürüne özgü tamamen “muğlak” kavramlardır. Bu kavramlar yoluyla bugün her ülkede halklar kendisinden olmayanları dışlamakta, aşağılamaktadır. Bütün bu tanımlar insanî değerlerin ve zenginliklerin sınırlarını daraltmakta, evrensel ilâhî ve insanî iklimi çölleştirmektedir.

Bugün, yeryüzünü ve bütün insanlığı ilâhî anlamlarla kucaklayan İslâm, bu çölleşmeyi durdurmak istemektedir. Bu çölleşmeyi biz müslümanlar durdurabiliriz. Bunun için de, bütün bir yeryüzünde ve hayatın her alanında ilâhî bağların dışında hiçbir bağ kabul etmeyecek şekilde özgürce düşünmeyi, özgürce karar vermeyi ve özgürce davranmayı öğrenmeliyiz.

İslâm, tarihten çekilmeye zorlandığı modern zamanlara kadar çok halklı, çok dilli, çok renkli yapılar kurdu. Bu yapıları yüzlerce yıl ayakta tuttu. İslâm, tarihin içinde olduğu dönemlerde insanlığı bölmedi, coğrafyayı bölmedi, dünyayı bölmedi. İslâm, farklı toplumsal oluşumları, fesad kaynağı olmamaları koşuluyla engin bir anlayışla karşıladı. İslâm, insanlık tarihinin en geniş, en kapsamlı, en kuşatıcı, en zengin kimliğinin ifadesi oldu. Bu zengin kimlik bugün ulusalcı, hânedancı ve kabileci ideolojiler aracılığıyla daraltılmış ve küçültülmüştür. Günümüzde her ulus son derece sınırlı bir gerçeklik haline gelmiştir. Bu sınırlı gerçeklik nedeniyle, hiçbir ulus, kendisini bütün bir insanlığın yerine koyma hakkına sahip değildir. Günümüzde bir ulusa bağlanmak, bir başka ulusu dışlamak anlamına gelmektedir.

İslâm’ın tarihten çekilmesiyle birlikte tüm dünyada milliyetçilikler güçlendi, insanlık küçük küçük parçalara ayrıldı. Tarih içinde yeryüzü çapında büyük cemaatler inşâ eden, büyük cemaatleri amaç edinen İslâm, içerisinde yaşadığımız dönemde, ulusal çıkarlar, hânedancı ihtiraslar, küçük kabile çekişmeleri ve farklı hizip rekabetleri için son derece basit ve sığ hesapların aracı haline getirilmiştir. Bu nedenlerle evrensel İslâmî söylem, hızlı bir şekilde yerelleşmekte ve maalesef bir hizip dili haline getirilmektedir. Günümüzde de hizip kendi kutsallığına kendisi karar vermektedir. Hizip bencilliği çok yaygın bir sapma haline gelmiştir. Bugün müslümanlar, temel İslâmî ilkelerden kopuk bir İslâmî mücâdele çelişkisi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Hizip dili, ufukları küçültmekte, ümmet bilincini zayıflatmaktadır.

Dünyevî akılcılık çağında dünya, teknik anlamda zenginleşti; ancak insanî anlamlar açısından yoksullaştı. İslâm halklarının bu yoksullaşmanın dışında kaldığı söylenemez. Bugün bütün dünyada müslüman toplumlar da dâhil olmak üzere hayatın bütün alanlarında kapitalist bakış açıları, kapitalist hayat anlayışı ve kapitalist sosyal ilişkiler yürürlüktedir.

Bizler, müslümanlar olarak yeryüzündeki varoluş faâliyetlerimizi İslâmî ilke ve ahlâk sınırları içerisinde düzenlemek zorundayız. İslâmî ilkelerden bağımsız bir İslâmî mücâdeleden söz edilemez. Müslümanca varoluş hakkımızı, İslâmî anlamları yaşatarak ifade etmeliyiz. Hiç birimiz, hiçbir nedenle İslâmî bütünselliği bir kenara itemeyiz.

İman, insanî tüm yetilerin ve özelliklerin en yüce tezâhürüdür. İnsan, tüm insanî zenginliklere “iman”la ulaşır. Allah’ın mülkü üzerinde her alanda her tür birlik imanla sağlanacaktır. İman bağının zayıflatıldığı ortamlarda/toplumlarda/çağlarda köklü birlikler kurulamamaktadır.

Bütün bir varlık âleminde insanlık tarihi boyunca iki ana topluluk var oldu. Bunlar, Kur’an’ın ifadesiyle; Allah’ın taraftarları ve şeytanın taraftarları olarak anılırlar. Allah’ın taraftarı olan müslümanlar her koşulda Allah’a ait işaretler, özellikler, nitelikler ve davranışlar taşımak zorundadır. Allah taraftarı olan/olması gereken İslâm ümmeti, yalnızca bir iman bağı etrafında toplanan bir topluluğun adıdır. İslâmî inançlar açısından yalnızca Allah’a ibâdet edenlerle, Allah’a isyan edenler arasında bir eşitsizlik vardır. Biz müslümanlar, insanları toplumsal mevkîlerine, ya da siyasal konum ve güçlerine göre değerlendirmeyiz. Bizim için insanın değeri, maddî seviyesi ile değil; taşıdığı faziletlerle ortaya çıkar.

İslâm nazarında insanlar, başkalarının haklarını ihlâl etmemek ve İslâmî toplumu fesâda vermemek koşuluyla inanç ve düşüncelerini serbestçe açıklayabilirler. Müslüman olmayanlar, İlâhî yasalara karşı gelmemek şartıyla, anlaşmalarla sağlanacak her türlü haktan yararlanabilirler.

İslâm, bizlere kendilerine itaat edeceğimiz emir sahiplerinin ırklarının, renklerinin, ülkelerinin önemli olmadığını, emir sahiplerinin Allah’a, Rasûlü’ne ve Allah’ın koyduğu yasalara uygun hareket ettikleri sürece kendilerine itaat edilmesi gerektiğini öğretiyor. Peygamberimiz (s.a.s.), bir câhiliyye âdeti saydığı atalarla, soy sopla, kabile ve aşiretle övünmeyi kesinlikle ortadan kaldırmıştır.

Müslümanlar, bütün zamanların en büyük ailesidir. Müslümanlar, bütün adımlarını, bu büyük ailenin sağlığını ve geleceğini düşünerek atmalıdırlar. Müslümanlar olarak görevimiz, inançlarımızı, değerlerimizi, kavramlarımızı insanlık çapında geçerli olacak şekilde yükseltmektir. Her şeyden önce inançlarımızı, değerlerimizi, kavramlarımızı özgürleştirmeliyiz. Klişeleşmiş açılara teslim olmamalıyız. Modern Batı, kendi dünya görüşünü evrenselleştirmeyi başarırken; müslümanlar yerel, ulusal, bölgesel yönelişlerle kendilerini sınırlandıramazlar.

İçerisinde yaşadığımız dönemde kavim, ulus, ülke farklılıkları, evrensel bütünlük bilinci bozulduğu için, müslümanlar arası birlik ve dayanışmayı engelliyor. Evrensel ilke ve değerler temelinde algılanması/yaşanması gereken İslâm, yerel farklılıklar ve gelenekler nedeniyle parçalara bölünüyor. Evrensel ilkelere inanan müslümanlar bu inançlarını yerel kimi sapmalar nedeniyle somutlaştırıyorlar. Evrensel inançların temsilcisi olan müslümanlar, ulusal ve bölgesel sınırları aşmak zorundadır. Müslümanlar arası ilişkiler, uluslarüstü bir kültür ve medeniyet kurmaya, uluslarüstü bir birliği sağlamaya yönelik olmalıdır.

Rabbimiz âlemlerin Rabbidir. Bütün bir yeryüzü mescidimizdir. Peygamber Efendimiz, sadece Arap ulusuna rahmet olarak değil; bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Biz müslümanlar, bir ırka, bir ulusa, bir ülkeye değil; Allah’a ibâdet için yaratıldık. Bütün bir yeryüzü bizim ülkemizdir. Bizler, bir ırkı, ulusu ve ülkeyi putlaştıramayız. İmanımızı bütün unsurlarıyla ifade edemediğimiz bir topluma ve ülkeye mecbur/mahkûm değiliz. Allah’ın arzında yeryüzünün halifeleri için sınırsız imkânlar, yerler, yurtlar yaratılmıştır. Hiçbir ırk, ulus ve ülke, inançlarımızdan daha değerli olamaz. Bizler, birbirimize iman bağı ile bağlı olan müslümanlarız. Bizler, bütün bir yeryüzünü dolduran tek bir hizbin mensuplarıyız.

Kendilerini evrensel İslâm hizbi ile ifade eden müslümanlar laik, liberal, modernist, demokrat dünya görüşü ve hayat anlayışını bir varoluş tarzı olarak seçenleri dost edinemezler. Bu çevreleri dost olarak seçenlerin Allah ile dostlukları ortadan kalkar. Nâmı, nişanı, derecesi, gücü, makam ve mansıbı ne olursa olsun, tercihlerini açıkça İslâmî dünya görüşü ve hayat anlayışı doğrultusunda yapmayan kimseler için, politik pragmatizm adına inançlarımızı asla terk edemeyiz. Müslümanlar, herhangi bir beşerî ideoloji, beşerî kurum ve kavramlar etrafında bu ideoloji, kurum ve kavramlara inananlarla uzlaşamazlar.

Rabbimiz, soyumuza, sopumuza, ırk ve rengimize, yaşadığımız ülkeye göre değil; kendisine yönelik ibâdetlerimize göre nimetler, bağışlar verecektir. Birliğin ve bütünlüğün temeli, İlâhî vahiydir. İlâhî vahiy, insanlığın bütün bir hayatını kuşatan tek ve mutlak gerçekliğin adıdır. Hangi âileden, kabileden, ulustan gelmiş olursak olalım, İslâm âilesi içerisinde hepimiz temel kardeşlik bağlarıyla birbirimize bağlanmalıyız. İslâm âilesi içerisinde hepimiz eşit hak ve sorumluluklara sahibiz.

Irk, bölge, ulus, kabile, dil, renk asabiyeti insanlığı fesâda veren, insanlığı parçalayan, insanlığın kamplara bölünmesine neden olan bir asabiyettir. İnsanlık, gerçek anlamda tek Allah inancını bütün boyutlarıyla bir bilinç halinde yaşadığı takdirde, bütün temelsiz ve yapay ayrımlar önemini yitirecektir. Bütün ilişkilerini yalnızca Allah için düzenleyen müslümanlar aracılığıyla bir kardeşlik iklimi kurulabilir. Irk, renk, dil, bölge farklılıklarına göre düzenlenecek olan insanî ilişkilerin ahlâkî temelleri yoktur.

İslâm, bütün ırkları içeren bir sistemin adıdır. İslâm’ın bütün imkânlarını herkes aynı ölçüler içerisinde paylaşır. İslâm tarihi boyunca birbirinden çok farklı etnik topluluklar, hayatlarını şeriat hukuku içerisinde düzenlediler. Irkçılık ve milliyetçilik, tarih boyunca her zaman düşmanlıklara ve savaşlara neden olmuştur, bugün de olmaktadır.

İslâm her topluluğu, rengi, insanı, İlâhî varoluşu idrâk edecek niteliklere doğuştan yetenekli telâkki eder. Ümmet, insanlık çapında temelleri olan bir gerçekliğin ifadesidir. Ulus-devlet, ırksal üstünlük fikrine dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Ulus-devlet ya da etnik topluluk/grup temelinde insanlığın birliği asla sağlanamaz.

İslâm, insanlık için sınırsız bir bağıştır. Küfür ve şirk hiçbir nedenle mâzur görülemez. Ç ünkü küfür ve şirk insanın temiz fıtratının bozulmasıdır. Hizipçi, ırkçı anlayışlarla evrensel var oluş bilincine ulaşılamaz. Başka renkleri, ulusları, mezhepleri dışlayarak evrenselci olunamaz. Kavim merkezli bir “din” anlayışı, kavim merkezli bir düşünce ve kültür evrensel olamaz. Kavim merkezli bir İslâm anlayışı, İslâm’ın evrensel anlam ve amaçlarıyla bağdaşmaz. Tarih boyunca İslâm, pek çok renkleri, ırkları bünyesi içerisinde kardeş kıldı. İslâmî bir düzen altında bütün renkler ve ırklar evrensel insanlık anlayışının temsilcileri olarak barış içinde yaşadılar.

Herhangi bir topluluğu İslâmî değerlere sahip olmadığı halde, yalnızca kendi kavmimizden oldukları için savunamayız. İslâmî değerleri temsil eden bir topluluğu, bizim kavmimizden olmadıkları için tahkir edemeyiz. Âdil olmayan bir tarafgirlik, son derece aşağılık bir özelliktir. Herhangi bir halkı, yalnızca kavmî özellikleri nedeniyle yüceltmek, İlâhî adâlete kesinlikle aykırıdır. Mü’min bir halkı yalnızca kavmî nedenlere dayanarak dışlamak İâhî ölçülere ihânet etmektir. Kendi âilemizin, çevremizin, kavmimizin çıkarlarına aykırı olsa dahi, İlâhî adâletten ayrılamayız. İlâhî ölçüler şu ya da bu kavmi yüceltmek için kullanılamaz. İlâhî ölçüler, tüm insanlık için geçerli olan ölçülerdir. Bu bakımdan tüm İlâhî ölçüleri doğru yerlerine koymak gerekir.

İslâm’a çağırmak, insanı insanlığa ve fıtrata çağırmaktır. İslâm âilesinin adı, “ümmet”tir. Ümmet, bir inanç topluluğu olduğu kadar, bir siyasal topluluktur. İslâm âilesi bünyesinde düşünsel, kültürel bir birlik sağlanamadan siyasal bir birlik sağlanamaz.

İslâm, insanları İslâm âilesine çağırırken, zorlamaya başvurmaz. İslâm’a çağrılanlar kendi irâdeleriyle karar verirler. İnsanların baskı ve şiddet altında verdikleri hiçbir karar, hiçbir şekilde inandırıcı olamaz.

İslâm, herhangi bir özel halkın mutluluğunu değil; bütün bir insanlığın mutluluğunu amaçlar. İslâm, herhangi bir tarihsel dönemin değil; bütün zamanların gerçeğidir. Bir topluluğun farklı renklere sahip olması, bu topluluğa başka halkları sömürme hakkı vermez. İslâm, bütün insanlık âlemi içerisinde, bütün ilişkilerin bütün bir insanlığı ve hayatı yaratan Allah’a iman temelinde gerçekleştirilmesini ister. İnsanlık âlemi içerisinde İslâm, belirleyici tek farklılık olarak iman ve küfür farklılığını tanır.

Küfür; bütün bir varlığı ve hayatı yaratan irâdeyi ve bu irâdenin koyduğu yasaları inkâr etmektir. “İnsan”ın, kendisini yaratan irâdeyi tanımaması kadar boş, anlamsız, temelsiz ve saçma bir davranış olamaz. Küfür, başlı başına bir saçmalıktır.

Hangi renge, hangi ırka, hangi ulusa ait olursa olsun her müslüman, evrensel İslâm ümmetinin şerefli bir üyesidir. Müslümanlar için ırk ve kabile bağları değil; İslâm bağları önemlidir.

Müslümanlar, dünyevî/maddî konularda İslâmî ölçüler içerisinde kalmak kaydıyla, müslüman olmayanlarla da ilişkiler kurabilirler. Ancak, müslümanlar, kendilerini laik dünya görüşü, laik siyaset anlayışı ile izah eden oluşumlara katılamaz, bu oluşumlar içerisinde bulunanlarla ortaklık kuramazlar. Kabile, ırk, ulus bağları evrensel bütünleşmenin önündeki en büyük engellerdir. Kavim ve yurt asabiyetine sahip olanlar, evrensel gerçekliğin bilincine ulaşamazlar. Evrensel İslâm inancının temelini Yaratıcı’nın birliği düşüncesi teşkil eder. Bütün bir insanlık kendisini yaratan irâdenin öngördüğü yasalar/değerler etrafında bütünleşebilir.

İlâhımız tek bir ilâhtır. O’ndan başka ilâhımız yoktur. Milletimiz, tek bir millet; yani İslâm ümmetidir. Hepimiz aynı anlam ve amaçlara bağlıyız. Temel inançlarda ümmet olarak hepimiz aynı anlayışı paylaşıyoruz.

İslâm, insanlığın ortak değerlerini, ortak menfaatlerini korur ve gözetir. İslâmî bir toplumda imtiyazlı kişi, imtiyazlı âile, imtiyazlı sınıf yoktur. İslâm, herhangi bir özel topluluğun kurtuluşunu değil; bütün bir insanlığın kurtuluşunu sağlamak ister. İnsanî bir toplumun inşâsında müslümanlar, kavmî çıkarlar gözetemezler.

Erdemli insanların sessizliği, kayıtsızlığı, bir toplumda çözülmeyi ve bozulmayı derinleştirir. Sosyal görevlerin yerine getirilmediği toplumlarda kötülükler artar. Yeryüzünde müslüman olarak bulunmak, iyilikleri yaymak, kötülükleri ortadan kaldırmakla mümkündür.

Hiçbir kavim, İlâhî yasaları kendi kavmini takdis etmek amacıyla istismar edemez. İlâhî yasalar, bütün halklar, bütün iklimler içindir. İnsanlar hakkında, halklar hakkında karar verilirken, renklerine ve kavimlerine bakılmaz. Yeryüzünde sürekli barış, bütün halkların haklarını âdil bir şekilde tanımakla sağlanabilir. İslâm, bütün halklara aynı derecede yakındır. İslâm, müslümanlardan, düşmanlarının haklarını da tanımalarını, dostları haksızlık yaptığında buna karşı çıkmalarını ister. İslâm nazarında güzel olan, bütün halklar için güzeldir. İslâm nazarında çirkin olan, bütün halklar için çirkindir.

İslâm, evrensel bir âilenin adıdır. Bu âile, bugün ne yazık ki sayısız parçalara bölünmüştür. Bu bölünmeden hepimiz sorumluyuz ve hesaba çekileceğiz. İslâm âilesi fertleri arasında sevgi, muhabbet, bağlılık ve merhamet esastır. Müslümanlar evrensel ölçüleri yitirdikleri için birbirlerine karşı sevgi ve saygılarını da yitirmişlerdir. Evrensel İslâm âilesi içerisinde kavmî imtiyazlara yer yoktur. Halkları sınıflara, derecelere ayıran, kimi halklarda çok özel yetenekler, çok özel ayrıcalıklar olduğunu iddia eden anlayışların evrensel İslâm âilesi içerisinde yeri yoktur. İslâm’ın kimi halkların özel ayrıcalıklarla ödüllendirildiğini iddia eden efsânevî düşünceye saygısı yoktur.

İslâm âilesi içerisine giren tüm kavimler, İslâm’ı en güzel şekilde kendilerinin temsil ettiklerine inanıyorlar. Her kavim, kendi kavmî özelliklerini desteklemek için İslâm’ın imkânlarını kullanıyor. Bu durum, İslâm’ın evrensel ve bütünsel açıklamalarını, yorumlarını büyük ölçüde engelliyor. Kimi kavimlerin ulusçu ve gelenekçi yorumları, İslâm dünyasında düşünsel ve kültürel birliğin sağlanmasını sürekli olarak geciktiriyor. Günümüzde de varlığını koruyan romantik bir tarih anlayışına göre, İslâm âilesi içerisindeki tüm kavimler, kendilerini dünyanın merkez kavimleri olarak görmektedir. Kimi kavimlere göre İslâm tarihi demek, yalnızca bu kavmin tarihi demek, İslâm kültürü de bu kavmin kültürü demektir.

Evrensel İslâm âilesi içerisinde içe kapanma dönemleri ulusçu akımların güçlenmesiyle başladı. Değişik toplumları, değişik halkları, değişik sosyal yapıları bünyesinde başarıyla barındıran İslâm âilesini parçalayan nedenlerin başında, kavim merkezli anlayışlar, kavim merkezli siyasal çekişmeler bulunmaktadır.

İslâm, doğuşuyla birlikte eski dünyanın yapısını tümüyle değiştirdiği gibi, evrensellik bilinci etrafında yeni bir bütünlük sağlayarak, yeni dünyanın yapısını da tekrar değiştirebilir. Müslüman olmak demek, hayatın her alanında putlarla ve put anlayışlarla savaşmak demektir. Müslüman olmak demek, hayatın her alanında Hakkı temsil etmek, bütün kötü ve yanlış yolları ortadan kaldırmaya çalışmak demektir. Bütün bir varoluş âlemindeki tüm zenginlikler ve güzellikler insan içindir. İnsan çalışma ve çabasıyla bu zenginliklere ulaşır. İnsan, kendisini İlâhî hikmetler ve güzelliklerle değiştirdiği takdirde bütün bir yeryüzü de değişecektir.

Evrensel âile bilinci temel açılarda uzlaşma ile sağlanır. Taklit ve tekrar yoluyla oluşmuş “gelenek”, din yerine konulamaz. Müslümanlar İslâm’ın özü, ruhu, anlamı ile uyum içerisinde bulunan geleneklerle, bulunmayan gelenekleri yerli yerine koymak zorundadırlar.

Biz müslümanlar, halkları birleştiren temel unsurlar üzerinde çalışmalı, ayrımcı her anlayış ve oluşum karşısında hassâsiyet göstermeliyiz. İslâm tarih ve kültürü yalnızca bir kavmin etkinliklerinden ibâret bilinmemelidir. Şu ya da bu kavmin tekelci görüşlerine itibar edilemez. Tüm tekelci görüşler, İslâm tarih ve kültürünün bir bütün olarak algılanmaması sonucunu doğurmaktadır. Tüm tekelci görüşler İslâm’ı dar bir çerçeve içerisine oturtmakta, İslâm’ın evrensel renklerine sırt çevirmektedir. Hangi mezhep ve meşrep içerisinde olurlarsa olsunlar, İslâm’ın aslî unsurlarını oluşturan temellerde, tarih boyunca dünya müslümanları arasında kendiliğinden ortaya çıkmış doğal bir ittifak var olagelmiştir. Ayrılık noktalarını daha çok kavim merkezli tekelci din anlayışları tahrik etmektedir.

Din, hayatın özü olduğu için, insanlık İslâmî bir duyarlılıkla hayatta kalabilir. İslâm, dünyayı insanın bozulmamış özü ve fıtratı üzerinde kurmak ister. İslâm, insanlık âlemi içerisinde temel sosyal bağ olarak evrensel insanî temelleri alır.

İslâm, kendisine ait özellikleri bulunan bir yapının adıdır. Günümüze özgü kalıplarla veya Batılı kavramlarla İslâmî yapı tanımlanamaz. Hangi kavimden olursak olalım evrensel bir ümmetin üyeleriyiz. Bu ümmetin üyeleri ortak bir duyarlılık ve bilinçle İslâm hukuku etrafında toplanır. İslâm hukuku bütün kavmî gerçekliklerin üzerindedir. Kavmî gerçeklikler, iyiliğin ve kötülüğün, hayrın ve şerrin, çirkinliğin ve güzelliğin kaynağı olamaz.

Kavmî ayrıcalıklar üzerinde ısrar eden kültürler Allah’a iftira ediyorlar. Âlemlerin rabbı olan Allah, ayrıcalık yapmaz. İslâmî inançlar geçici inançlar değildir. Evrensel İslâm toplumu inancı, bütün zamanlar içindir.

İslâm, hayatın özü olan değerleri hayata kazandırma savaşı vermektedir. İslâmî değerlerin yaşandığı bir dünyada sosyal bir bunalım ve çözülme olmaz. Bütün dünya müslümanlığı, iyilikte ve güzellikte, birbirleriyle sürekli olarak yardımlaşırlar. Kötülükler karşısında birbirlerini uyarırlar.

İslâm, aynı renklerin, aynı dillerin, aynı toprakların birliğini çok ilkel bir birlik sayar. İslâm, aynı inançların birliğini savunur. Her müslüman, günlük hayatında İslâmî sorumluluklarını yerine getirirken, aynı zamanda İslâmî hayat anlayışının yayılmasına da katkıda bulunmaktadır.

İslâm, kimseye özel bir konum vermez. Hiçbir müslüman verâset yoluyla kazanılmış ayrıcalıklara sahip olamaz. Bizim ölçütlerimiz, genetik ölçütler değil; bölgesel ve ulusal ölçütler değil; evrensel İlâhî ölçütlerdir.

Hiçbir sistem, evrensel ilişkiler geliştirme konusunda İslâm kadar müsait değildir. Buna rağmen, kendimizi yerel sınırlar içerisine hapsettiğimiz için, insanlığın yüreğine ulaşamıyoruz.

İslâm, bireylerin, toplumların birbirlerine yabancılaşmalarını önler. Ç ünkü İslâm cemaat içinde bütünleşmeyi ve cemaat dayanışmasını öngörür. Halklar birbirleriyle tanışıp bilişsinler ve yardımlaşsınlar için yaratılmışlardır. Müslümanlar, kendilerini herhangi bir milliyetle sınırlandırmazlar. İslâmî mücâdele, evrensel amaçlar içerdiğinden, siyasal sınırlara göre yapılamaz. Müslümanlar milliyet esasına dayalı bir siyasal mücâdeleye girişmezler.

Bugünün dünyası bütün cepheleriyle beşerî ideolojiler bataklığına dönüşmüştür. Modern uygarlık temel insanlık sorunlarına cevap verememiştir. Modern uygarlık etnik çatışmalara ve savaşlara çözüm bulamamıştır. Ç ağdaş dünyada insanla, insanî öz ve anlamlar arasına büyük uçurumlar girmiştir.

İlâhî vahiy, evrensel özelliklere sahiptir. İslâm, birleştirici tüm değerleri içerdiği için, tüm insanlık âilesine ulaşmak ister. Ümmet gerçeğinin tarihte karşılaştığı en büyük tahribat, ulus-devlet olgusu olmuştur. Ümmet bilincinin yeniden kurulabilmesi için yerel, bölgesel, ulusal farklılıkların aşılabilmesi gerekir. İslâm toplumunun yeniden inşâsı, kâmil insanın, kişilikli, bilinçli bireylerin yetişmesiyle başlar. Sağlıklı bir toplumsal bünye, nitelikli, derinlikli, ufuklu, erdemli bireylerden oluşur. Klişelerle, sloganlarla, tarafgirlikle köklü bir cemaat teşkil edilemez. Gerçek bir cemaat yapısı güçlü kişiliklerle inşâ edilebilir. Sağlıklı bir cemaat için bireylerin benliklerini arındırmaları gerekir. Bireyler, hayatın her alanında Allah’a yönelen bir bilinçle, eylemle, davranışla mükemmelliğe ulaşırlar. Sağlıklı, tutarlı bir kişilik bilincine sahip olanlar, sağlıklı bir cemaat bilinci oluştururlar. Sağlıklı bir ümmet bilincine, ancak sağlıklı bir cemaat bilinciyle ulaşılabilir.

İçerisinde bulunduğumuz dönemde hem bireyin, hem cemaatin ve hem de ümmetin yapısı parçalandı. İslâm ruhunun ifadesi olan merkez kurumlar, hayatiyetini kaybetti. C âmiler ve mescidler toplumun yüreği olmaktan çıktılar. İslâm’ın ilk dönemlerinde mescidlerin/câmilerin sosyal, toplumsal, kültürel ve siyasal işlevleri vardı. Bugün câmiler, sadece namaz kılınan mekânlar haline dönüştürülmüştür.

Bugün, her müslümanın, önce kendi bilincine, içerisinde yaşadığı toplumun bilincine ulaşması gerekir. Ümmet bilinci, İslâm kardeşliğinin fiilî bir gerçeklik haline dönüşmesiyle ifadesini bulur. Ümmet bilinci, soyut bir düşünce değildir; yaşanan bir gerçekliktir. İslâm kardeşliğinin gerçek boyutlarıyla hayata geçirilmemesi durumunda, bütün müslüman toplulukların bir bütünlüğe kavuşturulmaları mümkün olamaz.

Ç ok halklı, çok dilli, çok kültürlü yapılar; ulusal devletler ve ulusal sınırlar tarafından yok edildiler. Ulusal devletler ve sınırlar insanlık âilesini ve dünyasını sayısız parçalara böldü. Ulusal devletler, halkları ve insanlığı birbirine yabancılaştırdı. Her milliyetçilik, ırkçılık ve kabilecilik; insanlık tarihi boyunca çok kötü siciller aldı. İçerisinde yaşadığımız tarih döneminde de kötü siciller almaya devam ediyor.

İslâm, insanları kardeş kıldı. İslâm, insanlığı bir ümmet kıldı. İslâm’ın çağrısı, bütün halkları içine aldı. İslâm peygamberi (s.a.s.) bütün bir insanlık için bir müjdeci ve haberciydi. İslâmî tüm ilke ve hükümler, insanlığın dünya hayatını en güzel, en sağlıklı, en tutarlı şekilde düzenlemek üzere indirilmiştir. İslâmî değerlerin amacı, insanların en temiz/güzel şekilde yaşamalarına katkıda bulunmaktır.

Herhangi bir sınıfın, ulusun, bölgenin çıkarına dayalı olan ideolojiler/sistemler, ya da dinler, insanî olamazlar. Yirminci yüzyılda yaşanan büyük sarsıntılar, büyük insanlık acıları, bütün beşerî ideolojiler ve düzenlerin ahlâkî yetersizlikler, ahlâkî başarısızlıklar içerisinde bulunduğunu göstermiştir. Bugün, Batı kültür ve uygarlığına ait bütün kavram ve kurumlar, vazgeçilmez olmaktan çıkmaktadır. Batı kültür ve uygarlığına özgü maddesel değerler ve laik yapılar, insanî özü ve insanî anlamları bütünüyle kısıtlamıştır. Halbuki insanlık tarihi boyunca insanî mükemmelliği İlâhî ölçüler ve değerler sağlamıştır.

Yirminci yüzyılda uluslar arası siyaset, ikiyüzlülük ve bencillik temelleri üzerinde yükseldi. 20. yüzyılda İslâm dünyası denilen coğrafyada kültürel Haçlı seferleri yoluyla halkların bilinci zincire vuruldu. Kültürel Haçlı seferleri yoluyla, halkların zihinleri ve ruhları tutsak edildi. Ruhsal sömürgeleştirme yöntemleriyle halklar, kendi düşünce ve kültür iklimlerinden uzaklaştırıldılar.

Kültürel Haçlı seferleri ümmet bilincini, ümmet dayanışmasını, ümmet ahlâkını büyük ölçüde zayıflattı. İslâm dünyası denilen coğrafyada halklar, kültür sömürgeciliğine özgü tanımların terörü altında yaşıyorlar. Halklara kültür sömürgeciliğine özgü tanımlar ve resmî değerler zorla benimsetiliyor. Kültür sömürgeciliği yoluyla İslâm dünyası denilen yerlerde yaşayan halklar, çarpıtılmış, tahrif edilmiş, çelişkili bir kimlik içerisine sokuldular.

İslâm dünyasında, İslâm’ı sadece kültürel bir gelenek olarak algılayan anlayışların egemenliği yüzünden, kültürel Haçlı seferlerine gereği gibi karşı konulamadı. Yirminci y.y. boyunca İslâm dünyasında standartlaştırılmış resmî İslâm anlayışları üzerinden çalışıldı. Standartlaştırılmış resmî İslâm’a göre, İslâm, sadece kişisel/duygusal alanda yaşatılacak, İslâm’ın siyasal/kamusal işlevleri halklara unutturulacaktı. Bu yolla İslâm dünyasında halklar depolitize edildiler.

İslâm dünyasında ümmet ahlâkı ve bilinci, 18. y.y.dan bugüne gelinceye kadar büyük sarsıntılar geçirdi. Müslümanlar son üç yüzyılı siyasal bakımdan güçten düşerek geçirdiler. Müslümanların siyasal güçlerini yitirmeleri başlıca iki önemli nedene dayalıdır. Bu nedenler; dış ve iç nedenlerdir. Dış sebepler, Batının düşünsel, kültürel, bilimsel ve teknolojik zenginliklere sahip olmasıyla birlikte başlayan sömürgeciliktir. İç sebepler ise, müslüman toplumlarda yaşanan düşünsel, kültürel, ahlâkî ve ruhî çözülmedir. Müslüman toplumlarda bu çözülme dönemlerinde düşünsel ve kültürel hayatın, maddî dünya ile ilişkileri bütünüyle koptu. Müslümanlar bu dönemde genellikle soyut ve metafizik konular etrafında yoğunlaştılar. Sadece metafizik konularla sınırlı bir dinî hayat nedeniyle müslümanlar, İslâm’ın sosyal ve toplumsal bir siyaset olarak şekillenmesi konusu ile ilgilenmediler.

Sade bir hayat, kamu menfaatlerini içtenlikle temsil etmek, istikamet ve sadâkat şeklinde özetlenebilecek olan ilk döneme ait İslâmî siyasetin yerini alan çözülme dönemlerindeki iktidar ve ihtişam hırsı, şan, şöhret, saltanat, lüks tutkuları müslümanların kurduğu imparatorlukların en önemli yıkılış nedenleri arasındadır.

Modern dünyaya özgü bütün kavram ve kurumlar, ihraç edildikleri her ülkede dayatmacı kavram ve kurumlar olarak yerleştirildi. Bütün kavram ve kurumlar, ideolojik bir keyfîlik içinde kullanıldılar. Bugün, İslâm dünyası denilen bütün yerlerde modern kavram ve kurumların diktatörlüğü sürmektedir. Modern toplumlarda bütün değerler, birbirine karışmıştır. Modern Batı, kültürel bir sefâletin içerisindedir. Laiklikle birlikte hayatın özü tahrip edilmiş, hayat, formel kurallarla şekillendirilmiştir. Bütün spekülatif tarif ve tanımlardan kaçınarak söylemek gerekir ki, laiklik, bir “ateizm”dir. Laikleşme/ateizm, bölücü, parçalayıcı, ayrımcı özellikler taşır. İslâm, bütüncül anlamları temsil ederken, laiklik bölücü anlamları temsil eder. Laiklik, dinden, dinî olandan kaçıştır. Laiklik, maddî dünyayı, İlâhî düzenden bağımsız olarak algılamak demektir. Laiklikle birlikte din, kamusal alanın dışına sürülmüş, özel alana hapsedilmiştir.

Hayatın Allah’tan, İlâhî irâdeden bağımsız bir şekilde algılanması, ahlâkın, bilimin, siyasetin tüm İlâhî değerlerden soyutlanması şeklinde somutlaşan laik söylem, insanın Allah’tan bağımsızlaşarak kendi değerlerini, kendi yasalarını kendisinin üretmesi biçiminde hayata geçirilmiştir. Laiklik, “iman”a bir tepkidir. Laiklik, “dinî” kayıtsızlığın adıdır. Laiklik, belirsizlikler taşıyan bir tanımlamadır; basmakalıp bir kavramdır. Laik kültür nedeniyle insanî değerlerden uzaklaşma, bireycilik ve bireysel hazcılık, bir dünya görüşü haline gelmiştir. Endüstriyel kitle kültürü, teknik ve bürokratik akıl, insanlık çapında büyük bir bunalıma sebep olmuştur. Teknik ve bürokratik akıl, hiçbir insanî soruna cevap verememektedir. Sanayi kültürü, insanın kendisinden kopmasına neden olmuştur.

Günümüzde modern insan, içerisine düştüğü boşluk yüzünden erdemli bir çevre, erdemli bir topluluk aramaktadır. Laik boşluk yüzünden insanlar, daha insanî bir hayat tarzı istemektedir. Laikliğin toplum ve insanlık dışı kalacağı günler yaklaşmaktadır.

Laik kültürün bir klişe olarak kullandığı “din ve vicdan özgürlüğü” büyük bir safsatadan ibarettir. Din ve vicdan özgürlüğü, laik dünya görüşü açısından çok özel duygular olarak tanınmakta; ancak, din ve vicdan özgürlüğünün toplumsallaşması, toplumsal hayata çıkması kesinlikle kabul edilmemektedir. Modern zamanlarda temel inançlar laik kültür yoluyla yıkılınca toplumsal bütün bağlar da yıkıldı. Sosyal bünye dağıldı. Sosyal bünyenin birliği kayboldu. Biçimsel ideolojiler, düzenler, sistemler görüldüğü gibi sosyal bünyenin yeniden oluşturulmasını, yeniden yapılandırılmasını başaramadılar. Bütün dünyada, bütün toplumlarda yaşanan varoluş bunalımı çözümlenemedi. Modern dünyada, modern toplumlarda, bireysel çıkarları tüm insanî değerlerden üstün tutan bir anlayış egemendir. Modern insanın tüm eylemleri, ekonomik amaçlar etrafında yoğunlaşmaktadır. Modern hayat ve modern toplum, maddî/fizikî ölçülere göre tanımlanmaktadır. Modern dünyada ve modern toplumlarda dünyevîleşme tek inanç haline gelmektedir. Modern insan, insanî erdemlerle değil; tükettiği ya da sahip olduğu mallarla bir kişilik kazanmaya çalışmaktadır. Günümüzde bütün ilişkiler, bütün boyutlarıyla ticarîleşmektedir. İçerisinde yaşadığımız dünyada düşünsel ve kültürel hayat, soğuk ve içeriksiz kimi kavram ve kuramlarla sürdürülmektedir. Modern hayatın içerisinde, gönül zenginliklerinin ve aşkların yerini, lüks ve ihtiraslar almıştır.

İslâm, bütün müslümanları, insanlık hizmetinde iyilikleri temsil eden, kötülüklerle mücâdele eden hayırlı bir ümmet olarak tanımlamaktadır. İslâm’ın getirdiği bütün ahlâkî ve sosyal ilkeler, ümmet çapında bir dayanışmanın gerçekleştirilmesi içindir. Bütün bu mutlak gerçekliklere rağmen müslüman, bütün bir evrensel iklime geniş açılardan bakmayı başaramıyor, geniş açılı ilişkiler kuramıyorlar. İslâm merkezci bakış açılarını, İslâm merkezci ilişki biçimlerini, İslâm merkezci ahlâk anlayışını ortak bir insanlık bilinci haline getirmeye mecburuz. Kavim merkezci, hizip merkezci, grup merkezci bakış açılarıyla ümmet bilinci kurulamaz. Ümmet bilincinin sağlıklı bir şekilde inşâ edilebilmesi için “şûrâ” ve “icmâ” gibi kavram ve kuramların en geniş anlamda işletilmesi gerekir. Bir düşüncenin, bir kültürün, bir toplumun ve halkın kendisini dünya çapında kabul ettirebilmesi için, yerel ve ulusal sınırları aşması gerekir.

Tevhidî dünya görüşü ve varoluş biçimi olarak İslâm, bireye olduğu kadar, topluma; toplumdan bütün insanlığa uzanan bir bütünleşme yolu ve yöntemidir. Tevhid, bireyin iç ve dış hayatının, düşünce ve davranışlarının bütünlüğünü ifade eder. Tevhid, sosyal planda insan topluluklarının bütünleşmesini sağlar. Siyasal planda tevhid, ümmet çapında nihâî birliği gerçekleştirmek ister. İslâm, bütün dünyaya dağılmış, ancak aynı amaçlar etrafında toplanmış tek bir toplum örneğidir. İslâm, bireysel hayatı ve sosyal hayatı, siyasal hayatı, dinî dünya görüşü ve varoluş biçimi içerisinde bütünleştirir.

Kur’ân-ı Kerim; müslümanları, bütün bir insanlık için ortaya çıkarılmış, iyilikleri emreden, kötülüklerden alıkoyan, iman eden, namaz kılan, zekât veren, Allah'a ve Rasûlüne itaat eden en hayırlı ve vasat bir ümmet olarak tarif etmektedir. Müslüman olmak, aynı zamanda hakikatin, adâletin, faziletin ve takvânın sözcüsü, temsilcisi olmak anlamına gelir. Varoluşun anlamını hakikatle bütünleşerek, dünyanın anlamını adâletle bütünleşerek, hayatın anlamını faziletle bütünleşerek, ibâdetin anlamını takvâ ile bütünleşerek kavrayabiliriz.

Ümmet çapında bütün müslümanlar, iyilik ve adâlet temelinde birbirlerinin yardımcıları ve dostlarıdır. Müslümanlar, müslüman olmayanların da iyi olmaları için çaba harcarlar. Müslümanlar, müslüman olmayanların da kötülükten kurtulmalarını isterler. Müslümanların en büyük eylemi, insanları sürekli olarak Allah’a çağırmaktır. Allah’ı tanımak, Allah’ın bütün irâdesine teslim olmak demektir. Müslümanlar için her şartta, her durumda, en üstün tutulması gereken tek gerçeklik, İslâm’a ait temel ilkelerdir. Müslümanlarla kâfirler ve müşrikler arasında hiçbir ortak yan yoktur. Allah’ın mutlak irâdesine karşı savaşanlardan insanî davranışlar beklenemez. Müslümanlar, günahkârların bağışlanmasını ve iyiliklerini dileyebilirler, ancak, müşrikler için böyle bir talepte bulunamazlar.

Müslümanlar, ortak ilkeler etrafında, ortak amaçları gerçekleştirmek üzere toplanan bir cemaat/ümmettir. İslâm ümmeti; ırk, renk, dil ve kültür sınırlarını aşan bir bilinci temsil etmektedir. Hiçbir müslüman, insanî ilişkiler çerçevesinde hiçbir insanın etnik kökenini araştırma ihtiyacı duymaz.

İçerisinde yaşadığımız dünya hakkındaki bilgilerimizin dünya çapında bir ilgi/dikkat üzerinde temellendirilmesi ümmet bilincinin bir gereğidir. İlgilerimizi, ümmet çapında genişletmek, düşünce, kültür ve bilinç alışverişini hızlandırmak, düşünsel ufkumuzun, anlayış, birikim ve gücümüzün zenginleşmesini sağlayacaktır. Ümmet bilincinin yenilenebilmesi için, önce insanın yenilenmesi gerekmektedir. Ümmet bilinci, bütün bir insanlığa açık bir bilinçtir.

Ulusalcı açılarla ortak insanlık kültürüne ulaşılamaz. Ulusal açılarla insanlık kültürü değerlendirilemez. Ulusal yaklaşımlarla insanlık sorunları çözümlenemez, insanlık acıları sonuçlandırılamaz. Ulusalcı her arayış ve çözümleme, insanı insanlık dünyasından soyutlar. Ulusal kimlik, ulusal kişilik, boyutsuz, derinliksiz bir

kimlik ve kişiliktir. İnsanî anlamlar, insanî değerler ve insanî ufuklar, yalnızca bir ulus için değil; bütün bir insanlık içindir. Tarih boyunca bütün ulusçu hareketler, insanî temeller üzerinde değil; efsânevî temeller üzerinde yapılandırılmıştır.

İslâm kültürü, dünya çapında bir kültürdür; insanlık çapında bir kültürdür. İslâm ümmeti, insanları ırkları söz konusu olmaksızın bünyesi içerisine alır. İçerisinde yaşadığımız dünyada kültürün laikleşmesi, değersizliği, zevksizliği, bayağılığı, yapaylığı ve yüzeyselliği doğurmuştur. Bugünün dünyasında belirleyici tek unsur, fiziksel güçtür. Modern insan, içi boş kimi tanımlara/kavramlara tapınmakta, kalıplar ve klişelerle düşünmektedir. Kalıplara ve klişelere şartlandırılan yığınlar, bu yolla etkisizleştirilmekte ve köleleştirilmektedir. Günümüz insanının bütün ufku, fizik dünya ile sınırlıdır.

Modern emperyalizm yoluyla sömürge haline getirilen müslümanların yaşadığı ülkelerde gerçekleştirilen yapısal kimi değişiklikler; müslüman toplumları Batılı kavram ve kurumlara bağımlı kıldı. Bu ülkelerde kavram ve kurumlarla başlayan bağımlılık, daha sonra siyasal yönetimin ve yönetici kadroların da sömürgecilerin denetimi altına girmesi sonucunu doğurdu. Müslümanların yaşadığı ülkeler, kendi halklarına bütünüyle yabancılaşmış, halklarla ve halkların değerleriyle ilgileri kopmuş, Batının ideallerini ve çıkarlarını benimseyen/savunan yöneticiler tarafından yönetilmektedir.

Günümüz dünyasında İslâm, bir mâneviyat ve kültür olarak dolaşımdadır. İslâm, siyasal/toplumsal bir sistem olarak, daha çok, gençlik çevrelerinde telaffuz edilmektedir. İslâm dünyasında İslâm’ın evrensel dili daha çok, genç kesimlerin kullandığı bir dildir. Müslüman gençlik, özellikle İslâm’ın özgün temelleri üzerinde yoğunlaşmakta, ulusalcı açıları, mezhepçi açıları aşmaya çalışmakta, ümmet ufkuna daha çok yaklaşmaktadır. İslâm gençliği bir yanda kendi evrensel değerleriyle bütünleşirken, bir diğer yanda da içerisinde yaşadığı çatıyı, dünyayı, hayatı tanımaya çalışmaktadır.

Bugün İslâm dünyası, ümmet çapında bir arayış içerisindedir. Bu arayış, zengin bir kültürel temele sahip bulunmakla birlikte, henüz güçlü siyasal zeminlere, perspektiflere, programlara sahip değildir. Yerel anlayış biçimleriyle sınırlı İslâmî oluşumlar nedeniyle, İslâmî arayış, ümmet çapında ortak bir yöntem dili gerçekleştirememiştir. Ümmet bilincinin yeniden tesis edilmesi, İslâmî arayışların dünya çapında etkili sonuçlar vermesini sağlayacaktır.

Ümmet bilincinin, ahlâkının, dilinin ve dayanışmasının yeniden kuruluşu sorunu, bugün müslüman halkların en önemli, en hayatî sorunudur. İslâm dünyasında yeni bir toplumsal yapı; hareketli, açık görüşlü, katılımcı bir cemaatçilikle birlikte, paylaşmaya ve dayanışmaya dayalı kardeşlikle inşâ edilecektir. Siyasal anlamda bir İslâmî mücâdele sürecine girmeden önce, bütün İslâmî anlamları içtenlikle yaşatan ve savunan bir İslâmî toplumun gerçekleştirilmesi gerekir.

Ümmet kurumunun yeniden siyasal anlamda hayat bulması, bir düş ya da ütopya değildir. Temel İslâmî anlam ve amaçlar doğrultusunda bireysel ve toplumsal hayatın yeniden yapılandırılması, ümmet planında yaşanacak bir gelecek için önemli bir başlangıçtır. Bugün İslâm dünyasında halklar, genellikle devletin öngördüğü din anlayışına bağlıdır. İslâm dünyasında devletler, dini hem devletin çıkarları için, hem de ilgili ülkelerin ve ulusların ulusal çıkarları için bir araç olarak kullanıyor. Böylece, bütün bir insanlığın ruhu olması gereken “din”, her ulus tarafından bölücü milliyetçilik akımlarını desteklemeye memur ediliyor.

Gerek resmî/ücretli “din adamları” denen kişiler ve gerekse modernist akımın içerisinde yer alan unsurlar, her ülkede statükonun araçları ve sesidirler. Bunlar her durumda geleneği ve muhâfazakârlığı savunurlar. Bu kesimlerin her çabası, ulusal devletin müslümanlar aleyhinde güçlenmesine katkıda bulunur. Bu kesimler, müslüman kitleleri İslâm’ın siyasal ve toplumsal amaçları dışında şekillendirmek için olağanüstü çabalar harcar. Her resmî ve modernist akım, İslâm’ın siyasal mücâdelesini düşmanca bir tavırla karşılamaktadır.

Müslüman toplamlarda en kuşatıcı, en genel, en derin bağlar; ümmet bilinci yoluyla sağlanmıştı. Bu toplumlar üzerinde yıkıcı etkileri olan sömürgecilik hareketleri; laikleşme, modernleşme ve milliyetçilik akımlarını doğurdu. Bu akımlar, ümmet ahlâkını parçalayan en önemli etkenler arasındadır.

Sömürge sonrası dönemde kurulan ulus devletler, yalnızca devlet ve ulusun çıkarlarıyla bütünleşen bir “din” anlayışını kurumlaştırarak, ümmet ruhuna büyük bir darbe indirdiler. Ulus-devlet döneminde ulusal/yerel kültür, dinin yerine geçti. İslâm da, bu yerel kültürün bir parçası sayıldı. Ümmet bilincinin parçalanması, müslüman gücünün de parçalanması sonucunu doğurdu. Bugün, müslüman toplumda ve müslümanların yaşadıkları ülkelerde Batının denetimi etkili bir şekilde sürüyor. Bu toplarda Batının kültürel ve siyasal yayılmacılığı devam ediyor. Bu toplumlar, kendi gerçekleriyle ilgili kararlar alamıyorlar. Bu toplumlarda her alanda gelişmeleri Batılılar belirliyor.

Müslümanların kendi toplumlarında her tür denetimi yitirmiş olmaları gerçeği üzerinde ciddiyetle düşünmek gerekiyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, emperyalizme karşı mücâdele veren yerel İslâmî direniş hareketleri, ümmet çapında bir destek alamıyor. İslâm dünyası diye adlandırılan kesimde emperyalistlerin çıkarlarına göre şekillenen siyasal birimler, bugün de aynı çıkarlara hizmet ediyor.

Müslümanlar, yirminci yüzyıl boyunca yurtlarını/topraklarını askerî işgallerden kurtarmayı (Filistin dışında) başardılar; ancak, bu topraklar siyasal işgallerden kurtarılamadı.

Ümmet bilincinin zayıflamasıyla birlikte, siyasal bilinç de büyük ölçüde zayıfladı. Ümmet bilincini, tarih boyunca tahrip eden iç ve dış olgular, bugün de varlığını koruyor. İslâm ümmeti, bugün yapısal bir bunalım içerisindedir. Bu bunalımı aşmak için, bunalımı doğuran nedenlerle güçlü bir hesaplaşmaya girmek gerekir. Günümüzde dünya müslümanlığı, modern dünya karşısında tavırsızdır. Bu dünya ile hesaplaşmayı düşünmemektedir. İslâmî anlamları yıkan, yok eden bir dünya ile hesaplaşma çabası içerisinde bulunan müslümanlar, gelenekçi, görenekçi, mistik yapılar tarafından yalnızlaştırılmakta ve dışlanmaktadır.

İçerisinde bulunduğumuz dönemde müslümanlar olarak yeni bir dönüşüm süreci içerisinde bulunuyoruz. Bu dönüşüm süreci içerisinde müslümanlar, dünyanın dışında kalan bir kültürle dünyanın değiştirilemeyeceğini öğreniyorlar. Bu süreç içerisinde müslümanlar, İslâm’ın geleneksel anlamıyla sadece bir din değil; hayatı ve dünyayı bütünüyle kuşatan bir varoluş tarzı olduğunu kavrıyorlar. Bu süreç içerisinde müslümanlar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) yalnızca dinî bir önder olmayıp, aynı zamanda siyasal bir önder olduğunu, sosyal ve toplumsal bir düzenleyici olduğunu da anlıyorlar.

İslâm ümmeti bugün; düşünsel, kültürel, sosyal bir değişim özleminin içerisine girmiş bulunmaktadır. Değişim, ümmet bilincinin, ümmet ruhunun, ümmet ahlâkının bütüncül anlamda hayata çıkışıyla tamamlanacaktır. (8)

1- Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 728-731 2- Nurettin Yıldız, Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, c. 6, s. 195-198 3- Vahdettin Işık, Bir İman Toplumu Olarak Ümmet, Haksöz, sayı 60 4- Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 558-559 5- M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1154-1155

6- Mustafa Ç elik, İslâmî Hareket Fıkhı, c. 4, s. 42 7- C . Tayyar Soykök, Kur'an'da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62 8- Atasoy Müftüoğlu, Ümmet Bilinci

Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler

A- “Ümmet” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (51 yerde): 2/Bakara, 128, 134, 141, 143, 213; 3/Âl-i İmrân, 104, 110, 113; 4/Nisâ, 41; 5/Mâide, 48, 66; 6/En’âm, 108; 7/A’râf, 34, 38, 159, 164, 181; 10/Yûnus, 19, 47, 49; 11/Hûd, 8, 118; 12/Yûsuf, 45; 13/Ra’d, 30; 15/Hıcr, 5; 16/Nahl, 36, 48, 89, 92, 92, 93, 120; 21/Enbiyâ, 92, 92; 22/Hac, 34, 67; 23/Mü’minûn, 43, 44, 52, 52; 27/Neml, 83, 28/Kasas, 23, 75; 35/Fâtır, 24; 40/Mü’min, 5; 42/Şûrâ, 8; 43/Zuhruf, 22, 23, 33; 45/C âsiye, 28, 28.

B- “Ümmet” Kelimesinin Ç oğulu Olan “Ümem” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (13 yerde): 6/En’âm, 38, 42; 7/A’râf, 38, 160, 168; 11/Hûd, 48, 48; 13/Ra’d, 30; 16/Nahl, 63; 29/Ankebût, 18; 35/Fâtır, 42; 41/Fussılet, 25; 46/Ahkaf, 18.

Ümmet Kavramıyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları: Buhârî, Tevhid 29, 31, 33, 47; Buhârî, İcâre 11; Mevâkîtu's-Salât 17; İcâre, 8, 9; Enbiyâ, 50; Fezâilu'l-Kur'an 1, 17; İ'tisâm 1, 2, 10; Menâkıb 27; Tefsir sûre 17, 11. Müslim, İman 153, hadis no: 94; İman 239, hadis no: 152; İman 247; Fiten 19; hadis no: 2889; Fiten 20, hadis no: 2890; C enâiz 9, hadis no: 934; İmâret 171, hadis no: 1921; Fezâil 24, hadis no: 2288; Selâm 148. Tirmizî, Fiten 14, hadis no: 2177; İman 18, hadis no: 2646; Emsâl 6, hadis no: 2873; Emsâl 7, hadis no: 2875; Tefsir Âl-i İmrân, hadis no: 3004; Tefsir Enfâl, hadis no: 3082; Kıyâmet 11, hadis no: 2442; Salât 427, hadis no: 607; Sayd, 16, 17. Nesâî, Sayd 10. Ebû Dâvud, Fiten 1, hadis no: 4252, 4253; Fiten, hadis no: 4277; Edâhî, 22. İbn Mâce, Zühd 34, hadis no: 4288, Sayd 2. Ahmed bin Hanbel, 5/383. Kütüb-i Sitte Muht. Terc. c. 17, s. 603

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1. El-Mîzan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 420 2. El-C âmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 342 3. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 10, s. 287-291 4. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim C anan, Akçağ Y. c. 3, s. 367-368 5. Şamil İslâm Ansiklopedisi, (Nureddin Turgay,) c. 6, s. 268-269 6. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Nurettin Yıldız,) Risale Y. c. 4, s. 195-198 7. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 169-172 8. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 728-731 9. Dirilişin Ç evresinde, Sezai Karakoç, Diriliş Y. s. 103-110 10. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-218 11. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan, Yaşar Düzenli, İFAV Y. s. 153-154 12. Türkiye’de İslâm ve Irkçılık Meselesi, M. Ertuğrul Düzdağ, C ihad Y. s. 324-348 13. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 536-537, Nil Y. s. 554-559 14. İlmî ve Siyasî Tahliller, Molla Mansur Güzelsoy, Fıtrat Y. s. 15-35 15. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Ç elik, Yenda Y. c. 4, s. 37-47 16. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y. 17. Ümmet ve Ulus Kimliklerin Ç atışması, Abdullah Ahsen, Ç ev. Kemal Ç ayır, İnkılâb Y. 18. Ümmet ve İmâmet, Ali Şeriati, Ç ev. Ahmet Sait, Fecr Y. 19. Ümmet ve Uygarlık Krizi, A. Ebû Süleyman, Ç ev. Alim Güner, Akabe Y. 20. Ümmeti Yıkan İthal Ç özümler, Yusuf Kardavi, Ç ev. Resül Tosun, Akabe Y. 21. Ümmet ve Yahûdiler, Mustafa Yalçın, İlke Y. 22. İslâm Toplumu, Mücteba Uğur, Ç ağrı Y. 23. İslâm Toplumuna Doğru, İsmail Lütfi Ç akan, Şamil Y. 24. İslâm Toplumuna Doğru, Seyyit Kutub, İslâmoğlu Y. 25. İslâmî Topluma Doğru, Reyyan Şerif, Akabe Y.

26. İslâm Toplumunun Oluşumu, Said Ramazan Bûtî, Şûrâ Y. 27. İslâm’da Ferd ve C emiyet, Muhammed Kutup, Hikmet Y. 28. İslâm’da Toplum Düzeni, Muhammed Ebû Zehra, Kayıhan Y. 29. İslâm’da Sosyal Düzen, Mustafa Râfii, Fikir Y. 30. İslâmî Şahsiyet ve Toplumsal Değişim, Mehmet Pamak, Buruc Y. 31. Örnek İslâm Toplumu, Muhammed Kutup, Risale Y. 32. Özlenen İslâm Toplumu, Seyyid Kutup, Kültür Basın Yay. Birliği 33. Siyasal ve Sosyal Boyutlarıyla İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y. 34. Sosyalleşme, Sosyal Gelişme ve İslâm, İzzet Er, Furkan Y. 35. Dünya İslâm Birliği, Muhammed Ebû Zehra, Esra Y. 36. İslâm Dünyasına Siyasi Bakışlar, Âsaf Hüseyin, İz Y. 37. Modern Ç ağda İslâm’ın Politik Sistemi, Lokman Tayyib, İlke Y. 38. Siyasal Katılım, Zübeyir Yetik, Fikir Y. 39. Bir İman Toplumu Olarak Ümmet, Vahdettin Işık, Haksöz Dergisi, sayı 60 (Mart 1996) 40. Ümmet ve İmâmet Soruşturması, Tevhid Dergisi, sayı 18, 19, 20, Haz, Tem, Ağustos 1991

Hazır ve yönetim panelli siteler Düzenleme Ve Tasarım Webhizmetlerim

üst