You are on page 1of 13

Cts, May 26th

A NA SA YFA SIYER HA KKINDA KA VRA M TEFSIRI ONLINE KITA P SA TIŞ VIDEO

arama...

ARAMA

TUZAK/MEKR
Âl-i İmrân, 54; Kavram 153

MEKR/TUZ A K

Mekr; Anlam ve Mâhiyeti Kur’ân-ı Kerim’de Mekr Kavramı Mekr Kavramına Benzeyen Diğer Kelimeler: Hile, Hud’a, Keyd, Mihâl, Tedlîs, Tağrîr, Ğaşş, Hılâbe Hîle-i Şer’iyye mi, Hile-i Şerriyye mi? Hilekâr, Hilekârlık Mekr’in Allah’a Nisbet Edildiği Halde Mü’mine Nisbet Edilmemesi Mü’minler Niye Mekr Edemezler? Tefsirlerden İktibaslar

‫ﺑﺳم ﷲ اﻟرﺣﻣن اﻟرﺣﯾم‬ ْ ِ َ‫ﱠ‬ ِ ‫ِِ ِ ِْ ﱠ‬ ‫َوﻣﻛر َوﻣﻛر َو َُْﻣ ﺎﻛرﯾن‬ ََِ‫َُ وا َ ُ ُْﯾر‬ َ َ ِ‫َ ﷲ ﷲ ﺧ اﻟ‬

"(Yahûdiler gizlice) mekr (tuzak, hile, plan, strateji) kurdular; Allah da onların mekrine karşılık verdi. Allah mekr edenlerin en hayırlı/güçlü olanıdır." (3/Âl-i İmrân, 54)

Mekr; Anlam ve Mâhiyeti

Tuzak, hile ile aldatma; renklendirme; birini hile ile maksadından döndürme; hile, plan ve tedbir. Ancak mekr kelimesi hemen hemen aynı anlamlara gelen "keyd" kendisinden daha zengin bir muhtevâya sahiptir.

"Onlar Allah'ın mekrinden (düzen) güvende midirler? Hüsranda olandan başkası Allah'ın mekrinden (düzen) emin olmaz.” (7/A'râf, 99). "İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra, onlara bir rahmet tattırdığımız zaman âyetlerimiz hakkında mekr (yalan, dolan) düzerler. De ki: Allah mekr'i (düzeni) çabuk olandır. Şüphesiz bizim elçilerimiz sizlerin mekr'ini (yalan ve dolanını) yazmaktadırlar.” (10/Yunus, 21). Bu iki âyette görüldüğü üzere mekr kelimesi yukarıdaki anlamlarında kullanılmaktadır. Ancak aşağıdaki âyette “mekr” yalan, tuzak, hile gibi anlamlardan daha çok; “plan, strateji” şeklinde kullanılmıştır: “Onlar mekr (plan, strateji) kurdular. Allah da bir mekr (plan strateji) kurdu. Allah mekr edenlerin en hayırlısıdır.” (3/Âl-i İmrân, 54).

Mekr ifadesi görüldüğü gibi klasik kullanımından farklı bir şekilde ifade edilmiştir. Nitekim mekr kelimesinin Allah'a atfen hile, tuzak şeklindeki kullanımları yanlıştır. Zira C enab-ı Hak böyle bir sıfattan münezzehtir. "Allah düşmanlarının mü’minlere kurduğu tuzak ve hileleri boşuna çıkarır" anlamını taşımaktadır. (1)

Hile yapmak, pusu kurmak, çekiştirmek, kaydırmak, saptırmak anlamlarına gelen “mekr”, Allah Teâlâ’ya isnad edildiği zaman, Allah’ın hile yapmasından ve kaydırmasından murad, kulun başına fark edemeyeceği bir belâyı sarması yahut hemen cezalandırmayıp mühlet vermesi, onun dünya menfaatlerinden faydalanıp iyice azmaya başlayarak sapkınlığı günden güne arttırdığı bir sırada onu hemen yakalayıverip cezasını vermesidir.

Mekr, gizlice, hile ve kurnazlık yapmak, aldatmak demektir. Bir çeşit hile ile başkasını maksadından çevirmek, hoş gitmeyen sevimsiz bir şeyi gizlice başkasına ulaştırmaktır. Mekr, düzenlenen tuzakla beklenmedik bir sonuca götüren gizli plandır. Mekr, tuzak kuranın, planladığı tuzakla umulmadık ve bir şekilde istediği şeyi gerçekleştirmek için güçlü ve gizli bir entrikasıdır.

Mekr; karanlık, gizli, hissedilmeyecek hile ile diğer bir kimseye zarar vermeye çalışmak demektir. Mekrin hakikati, başkasına gizli, anlaşılmaz bir sûrette kötülük yapmaktır. Ayrıca mekr bir insanı hile ile maksadından (niyet ettiği şeyden) döndürmen mânâsına da gelir. Bu kelime de Kur’an’da kullanıldığı gibi, hadis-i şeriflerde de kullanılır. Peygamber Efendimiz, “Bir mü’mine zarar veren veya hile yapanın mel’un olduğunu” haber vermektedir (Tirmizî, Birr 27). Mekr, daha ziyâde başkasına hileli tuzak kurmayı ifâde etmektedir.

Mekrin Ç eşitleri: Âlimler, mekrin, güzel görülen ve yerilen olmak üzere iki çeşit olduğunu söylerler. Güzel görülen mekr, kendisinde güzel bir iş aranan; yerilen mekr ise, kendisinde kötü bir iş (sûikast) aranan tuzaktır. "Allah, herkesten daha iyi mekr kurar" (3/Âl-i İmrân, 54) âyeti birinciye, "Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır" (35/Fâtır, 43) âyeti de ikinciye örnektir (Râgıb, el-Müfredât, s. 47). Buna göre "mekr" kelimesi, güzel ve kötü olanı beraber içerdiği gibi, tuzak planlayanlar içerisinde de hayırlılar ile şerliler bulunabilir.

Mekrin Allah'a Nisbet Edilmesi:

Genellikle yapılacak kötü şeyler gizli tutulduğundan mekr, kötü iş düzenleme, tuzak kurma anlamında kullanılır. Fakat mekr, mutlaka kötü tedbiri düşünmek demek değildir. İyi tedbire de mekru'l-hasen denilir. Bunun için Allah, "mâkirlerin en iyisi" (3/Âl-i İmrân, 54) olarak nitelendirilmiştir.

Allah, tedbir uygulayanların en hayırlısıdır. Zira O'nun tedbirinin sonucu, daima yaratıkların hayrınadır. İşin içyüzünü bilmeyenler, O'nun tedbirini bazen şer sanırlar ama aslında şer sandıkları şey, kendileri için hayırlıdır.

Allah'ın mekri, kötülük kuranların eylemlerini boşa çıkaracak çare bulması, onların tuzaklarını engelleyecek karşı tedbir hazırlamasıdır. "Allah'ın, kula fırsat ve bol dünya imkânları vermesi, Allah'ın mekridir" diyenler de vardır.

Âl-i İmrân sûresinin 54. âyetinde Allah'ın İsa (a.s.)'yı öldürmeyi planlayıp bu konuda kurdukları tuzaklarını boşa çıkardığı anlatılmaktadır. Âyette şöyle deniliyor: Onlar, İsa'yı öldürmek için tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını boşa çıkarmayı düzenledi. Ç ünkü en güzel tedbir eden, herşeyi yerli yerince en güzel biçimde düzenleyen; düzenleri, kötü planları, karşı planla etkisiz bırakan Allah'tır.

Allah, tedbir uygulayanların en hayırlısıdır. Zira O'nun tedbirinin sonucu, daima yaratıklarının hayrınadır. İşin içyüzünü bilmeyenler, O'nun tedbirini bazen şer sanırlar. Oyse şer zannettikleri, aslında kendileri için hayırdır. Kur'an'da Allah'ın mekrinden kimsenin güvende olamayacağı vurgulanır (7/A'râf, 99). Bu, büyük bir uyarıdır. Akıllı kişiler, tedbirli, ihtiyatlı olur, Allah'ın cezâsından korkarlar. Her zaman O'na sığınırlar. Ama kâfirler, Allah'ın cezâsına inanmadıkları için, O'nun cezâsını hiç düşünmezler, sonlarından emin gibi güven içinde yaşarlar. Allah'ın cezâsı, birden bire geldiği için mekr olarak isimlendirilmiştir. Âdeta onlar, hiç farkına varmadan, davranışlarıyla Allah'ın mekrine yakalanmaktadırlar.

Kötü tuzak sahibinin ayağına dolanır. Allah kâfirlerin kötü planlarını etkisiz kılacak karşı mekr kurar ve onların tuzaklarını kendi ayaklarına dolar. Ç ünkü yapılan kötülük, gerçekte kişinin kendi canını yakalar, kendi ayağına dolanır. Yapılan her kötülük, zâhirde başkalarına zarar verse de gerçekte kişinin kendi canına tuzak olur, onu mânevî azaplara, zindanlara yakalatır. Allah kötülerin tuzaklarını bozar, kendi başlarına geçirir. Nitekim Mekke müşriklerinin, Peygamber aleyhindeki tuzakları, sonunda kendi aleyhlerine dönmüş, kendi ayaklarına dolanmıştır.

Neml sûresinin 50-51. âyetlerinde Sâlih Peygamber'e mekr/tuzak kuranların, farkına varmadan Allah'ın mekrine yakalandıkları belirtiliyor. Allah, her suçu, kendi türünden bir ceza ile cezalandırır. Şimdi Sâlih (a.s.)'e karşı suç, mekrdir. Bu suçu kuranların, karşıt bir çare (mekr) ile etkisiz bırakıldıkları belirtilmektedir.

Yûnus sûresinin 21. âyetinde de, insanın yaptığı kötülüklerin yanına kalmayacağı, çünkü yaptıkları kötülüklerin, kurdukları planların yazıldığı; Allah'ın, en çabuk mekr kuran olduğu belirtilmektedir. İnsanın, Allah'ın âyetlerine tuzak kurması, onları inkâr edip etkisiz bırakmaya, yayılmasını önlemeye çalışmasıdır. Allah'ın insana tuzak kurması da, insanın bu olumsuz davranışlarını etkisiz bırakması, işlediği suçu, uygun bir cezâ ile cezâlandırmasıdır. Allah'ın koyduğu yasalar gereği, insanın kötü davranışları, kendisi farkına varmadan kendisine tuzak olmaktadır. Yüce Allah, insanın hareketlerini saptayan elçiler, güçler yaratmıştır. Bu güçler, İlâhî yasal, insanın hareketlerini tesbit etmekte, onları mânevî şekillere çevirip korumaktadır. İnsanın yaptığı en küçük bir eylem dahi, bu güçlerin dikkatinden kaçmaz. Her şeyi tesbit edilir; işleri kendilerine uygun biçimlere büründürülerek rûhî âlemde insanın karşısına çıkarılır. İnsanın imanı, iyi davranışları kendisine cennet nimetleri, bahçeleri olurken; inkârı, kötü davranışları da kendisine tuzak olmakta, cehennem azâbına dönüşmektedir. Özetle, insanın kurduğu tuzak, sonunda kendi ayağına dolanmaktadır (S. Ateş, Kur'an Ans. 2/417-420).

Mekrin Allah'a nisbet ve izâfe edilmesi üç şekildedir:

1- Tuzağın cezâsını "mekr" ile isimlendirmiştir. Yani, Allah'ın, tuzak kuranlara vereceği cezâya, belâya mekr denilmiştir. "Kötülüğün cezâsı, yine onun gibi bir kötülüktür" (42/Şûrâ, 40) âyeti gibi.

2- Allah’ın, tuzak örgütleyenlere muâmelesi “mekr”e benzediği için, bu işleme mekr denilmiştir (F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 8, s. 10).

3- Allah’ın kullarına gizlediği tedbiri, gizliliğinden dolayı mekr diye isimlendirilmiştir.

Allah’ın fiili mekr olmaktan uzaktır. O’nun fiiline mekr tâbir edilmesi, hile yapıp tuzağa düşürmek isteyenlerin bu fiiline karşı koyması ve onların tahminlerinin aksine, habersiz olarak gayb cihetinden bir mekr sûretinde gelip bastırması itibarıyladır (Elmalılı, 4/349).

Bütün bunlar, sünnetullahın yerleşmesi, hüküm ve hikmetinin tamamlanması, düşmanları hakkında azâbın gerçekleşip dostlarından kaldırılması içindir. Hepsi de, kullar anlamakta yetersiz kalsalar da, bizzat hayırlıdır (Tefsîr-i Menar, c. 3, s. 315).

Mekrin Genelde Kötülükte Kullanılması: Mekrin gizli tedbir, dolap çevirme, dilediğine kavuşmak için gizlice hile ve kurnazlık yapmak olduğunu belirtmiştik. Fakat bu, genelde şer ve fesatta kullanılan mânâdır. Ç ünkü, başkasına hayır ve iyilik düşünen bir kimse, onu gizlemeye ihtiyacı olmayabilir. Bu sebepten mekrin; kötülükte, şerde, fesatta, başkalarının ona düşmesinde kullanılması ve onun bâtıla sanfedilip bu yönde genellik kazanması kaçınılmazdır.

İleri Gelenler, Genelde Ehl-i Mekrdir/Sûikastçıdır: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her kentte ileri gelenleri (ekâbirini/büyüklerini), oranın mücrimleri/suçluları kıldık (bir süre kötülük yapmalarına fırsat verdik) ki, orada mekr/hile yapsınlar. Onlar kendilerinden başkasına hile/kötülük (mekr) yapmıyorlar, ama bunun farkında değiller.” (6/En’âm, 123). Yani, her beldede, oranın ahlâksız mücrimlerini (suçlu ve günahkârlarını), uluları/ileri gelenleri, reisleri, yöneticileri yaptık. Bunlar, bozgunculuğa daha elverişli ve insanları kendi yalan ve bâtıllarına uydurmaya sevk etme konusunda herkesten daha güçlü olduklarından, Allah (c.c.) âyette özellikle onları zikretmiştir (İbn Kesir, Kurtubî, Âlûsî). Zeccâc diyor ki: “Ahlâksızlar, günahkârlar, kavmin ileri geleni ve büyüğü olmuşlardır. Ç ünkü, insanların reisleri olmaları sebebiyle zulmetmeye, hîle yapmaya ve insanlara kendi yalan ve yanlışlarını ön planda tutmaya başkalarından daha elverişlidirler (F. Râzî, c. 3, s. 114).

Niçin Ahlâksızlar, Toplumun Ulularıdır? Fakat, niçin ahlâksız ve günahkârlar toplumun ileri gelen ve ulularıdır? Ç ünkü onlar, ehl-i hakkın gafleti, za’fiyeti, bölük pörçük olmaları, ehl-i bâtılın kendilerine kolayca musallat olacağını, saldırgan tutum sergileyeceklerini ve kendilerini onlarla (ehl-i hakla) beraber, bütün toplumun başında komutan, lider, ulu kişi tâyin edeceklerini bilmemeleri sebebiyle toplumun önderleri (ekâbir), uluları durumuna gelmişlerdir.

Ehl-i hakkın bölük pörçük olduğu, suçlularla yüz yüze gelmekten korktuğu, ahlâksızların toplanarak birlik beraberlik içerisinde güçlenip durdukları ve arzularını yerine getirmek için öne çıktıkları bir toplumda sünnetullah/Allah’ın kanunu, bu ahlâksız mücrimlerin topluma musallat olmaları, toplumda olmaları, ehl-i hakkı korkak ve cemaatten ayrılmış, işlevsiz fırkalar haline getirmeleri tarzında cereyân etmiştir. Hakkın kendisini koruyacak ve varlığını ortaya koyacak gücünün olması gerekir. Bu gücün olmaması durumunda, taraftarlarıyla birlikte bâtılın gücü ortaya çıkar. Temelsiz ve bâtıl fikir sahibi ahlâksızlar, belirgin bir statü kazanarak

toplumun ulusu, komutan ve lideri durumuna gelirler.

Ahlâksız Suçlular Niçin İnsanlara Hîle Yaparlar? Neden ahlâksız mücrimler, insanlara hîle yaparlar, haktan yüz çevirtirler, bâtıla sevk eder, fesat ve sapıklığa düşürürler? Ve niçin toplumun liderliğiyle ve önde geleni olmakla yetinmez, insanları kendi işleriyle baş başa bırakmazlar? Ç ünkü, ahlâksız mücrimler, toplum içerisinde hakkın ortaya çıkmasından ve insanların hakkın etrafında toplanmalarından ve böylece elden çıkan liderlikleri ve kaybettikleri mevzîleriyle suçluluklarının yalan ve yanlışlarının anlaşılmasından korkarlar. Bunun için suçlular geçmişte, peygamberlere düşman olmuş, insanları onların dâvetlerinden alıkoymuşlardır. Nitekim aynı şeyi Efendimiz Muhammed (s.a.s.) ve O’na tâbi olan mü’minlere de yaptılar. Ahlâksız suçluların devamlı yöntem ve davranışları şöyle olacaktır: Onlar, hakka dâvet eden mü’minlere her zaman ve zeminde düşmanlık ederler. Bu, her memlekette suçluların büyüklerinden ortaya çıkarak Allah’ın dinine ve bu dinin dâvetçilerine düşman pozisyonunda bulunmak sûretiyle cereyân eden kesin ve değişmez kanunudur. Allah’ın dini, bu suçluların büyüklerini insanlara musallat olan, onları hor ve hakir gören idare ve tasallutlarından soyutlayarak devre dışı bırakmayı emreder.

Tabiatı İtibarıyla Kötü Mekrin (Sûikastın) Ç eşitleri: Tuzağın bir türü olması ve tuzak kurulan kişi bakımından sûikast organize edenlerin hîle ve tuzakları bir derecede durmaz. Kur’ân-ı Kerim’in işaret ettiği mekr/tuzak sahiplerinin; mekrin karakteri, türü ve yapılan kişi açısından teşebbüs ettikleri sûikastın/kötü mekrin çeşitleri şunlardır:

1) Katl/öldürmek, hapis ve sürgün: Allah’ın elçileri ve onların bağlılarını öldürmek, hapsetmek ve yurtlarından sürgün etmek sûretiyle eziyet ederek hîle ve hazırlık içinde olmaları da suçluların, toplumun ahlâksızlarının tuzaklarındandır. Bu türün Kur’an’da geçen bir kısım örnekleri şunlardır:

a- Allah Teâlâ, yahûdilerin Meryem’in oğlu İsa (a.s.)’’ya yaptıkları hile ve tuzak hakkında şöyle buyurur: “Tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarına karşılık verdi; çünkü Allah (istese), herkesten daha iyi mekr kurar.” (3/Âl-i İmrân, 54). Bu âyetin tefsirinde, İsrâiloğullarının kâfirleri tuzak (sûikast) hazırlayınca, İsa (a.s.) onların bu küfrünü farketti. Onların mekrleri, Hz. İsa’yı öldürmek üzere el altından birtakım kimseleri tâyin etmiş olmalarıydı (Tefsîr-i Zemahşerî, c. 1, s. 366) denilmektedir.

b- Allah’ın bize Semud kavmi ve peygamberleri Sâlih (a.s.) ile ilgili hikâye ettiği ve onlardan bir grubun onu öldürmek üzere nasıl ittifak ettikleri haberleri de kâfirlerin peygamberlerini ve âilesini öldürmek sûretiyle sergiledikleri bir mekr/tuzak örneğidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Şehirde dokuz kişi vardı ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, ıslah etmezlerdi. Allah’a and içerek birbirlerine: ‘Biz, gece ona ve âilesine baskın yapalım (onları öldürelim), sonra velîsine: ‘Âilesinin öldürülüşünde bulunmadığımızı, doğru olduğumuzu söyleyelim’ dediler. (Bu şekilde) bir mekr/tuzak kurdular. Biz de onlar hiç farkında olmadan onlara bir mekr kurduk.” (27/Neml, 48-50)

Âyette zikredilen şehirden maksat, Sâlih (a.s.)’in kavmi Semud’un yaşadığı Hıcr’dir. Orda dokuz kişi vardı; onlar deveyi öldürmek üzere harekete geçen, kavmin en azgınıydılar. Kavmin ileri gelenlerinin çocuklarıydılar. Şehirde hep karışıklık çıkarırlardı, hiç ıslah edici/düzeltici değildiler. Yani, işleri güçleri, sırf anarşi çıkarmak olup yaptıklarına iyilik karışmazdı. Bunlar, aralarında yeminleşip bir gece ansızın Sâih (a.s.)’e ve âilesine tuzak hazırladılar. Bu mekr, Hz. Sâlih ve âilesine gizli tuttukları ansızın saldırı hazırlığıydı. Allah da onlara mekr hazırladı: Bu, Allah’ın, onların ve kavimleri Semûd’un bilmedikleri şekilde helâkiydi (Tefsîr-i Zemahşerî, c. 2, s. 372-373) denilmiştir.

c- Allah (c.c.), Kureyş kâfirlerinin Rasûlullah’a karşı planladıkları hile ve tuzaklardan; onu öldürmek, hapsetmek ve Mekke’den sürüp çıkarmak gibi kötü tavırlardan bahisle şöyle buyurmaktadır: “Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri, yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana mekr/tuzak kurarlarken Allah da (onlara) mekr kuruyordu. Ç ünkü Allah mekr kuranların en hayırlısıdır/iyisidir (Tuzağa düşmeye kim lâyık ise, Allah onu düşürür).” (8/Enfâl, 30). Bu âyet-i kerime, Kureyş kâfirlerinin Rasûlullah’a planladıkları sûikasta ve bu sûikastın türüne işaret etmektedir. Onların mekr/tuzaklarının haberlerinden biri de şudur: Mekke’de Dâru’n-Nedve’de toplanarak Rasûlullah’a yapacakları şey konusunda müşâvere ettiler. İçlerinden biri üç teklifte bulundu: 1- Tutuklama, yani hapsetme ve bağlama, 2- Kılıçlarıyla öldürmek, 3- Mekke’den çıkarmak.

2- Mekrin çeşitlerinden ikincisi, insanları, peygamberler ve tâbilerine eziyet etmeye tahrik etmek: Allah Teâlâ, Nuh (a.s.)’un kavmi ve tuzaklarından bahisle şöyle buyurur: “Büyük büyük mekrler/tuzaklar kurdular.” (71/Nûh, 22). Tuzak kuranlar reisleridir. Onların tuzakları ise, din konusunda hileleri, Nuh (a.s.)’a karşı planladıkları tuzakları, insanları ona eziyet etmeleri için tahrîk, ona meyletmekten, onu dinlemekten alıkoymak şeklindedir. İnsanlar şöyle diyorlardı: “Tanrılarınızı bırakmayın; Vedd’i, Suvâ’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i bırakmayın.” (71/Nûh, 23). Onların tuzağı, câhil ve seviyesiz insanları Nûh (a.s.)’un öldürülmesine tahrîk etmek şeklindedir (Kurtubî, c. 18, s. 37) denilmektedir.

3- İnsanların hak dâvâdan alıkonulması: Geçmişte yapıp ettikleri ve her hâl u kârda planlayarak uygulayageldikleri tuzaklardan biri de, yaldızlı sözlerle, asılsız dedikodularla bu mübârek dâvâya attıkları iftirâlarla ve içinde bulundukları sapıklığı insanların nazarında süslemekle insanları haktan saptırmaya çalışırlar. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “...Hayır, inkâr eden kâfirlere mekrleri/hileleri süslü gösterildi, (hak) yoldan çevrildiler.” (13/Ra’d, 33). Mücâhid diyor ki: “Onların mekri/tuzağı, içinde bulundukları sapıklık ve gece-gündüz bu sapıklığa dâvetleridir.” (İbn Kesir, c. 2, s. 526). Onların mekri/tuzağı, İslâm’a karşı öğütledikleri hileleri, şirkleri ve bâtıllarını süslemeleri şeklindedir (Tefsîr-i Âlûsî, c. 13, s. 162).

Allah’ın, her kentte ileri gelenleri, oranın suçluları kılıp orada mekr/hile yapmalarına fırsat vermesinde mekrden maksat, süslü söz ve yapmacık davranışlarla insanları sapıklığa çağırmalarıdır. Bu da, bir nevi hak dâvâdan yüz çevirtmedir. Mekke kâfirleri, her tepeye kâfir yandaşlarından dört kişi oturtur, geçmiş ümmetlerin peygamberlerine yaptıkları gibi insanları Peygamber’e uymaktan vazgeçirirlerdi (Mücâhid’den naklen Kurtubî, 7-79)

“Onlar yeryüzünde istikbâr/büyüklük taslamak ve kötü mekrler/tuzaklar kurmak (istiyorlar). Halbuki kötü tuzak, ancak sahibine dolanır. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda ne bir değişme bulursun, ne de Allah’ın kanununda bir sapma bulursun.” (35/Fâtır, 43). Onların düzenledikleri sûikastlar, tüm eziyetleri (tüm işkence çeşitleri) ve insanları imana gelmekten alıkoymalarıdır (F. Râzî, 26/34).

Tuzağa Düşürülene Nisbetle Kötü Mekr (Sûikast)

Birincisi, Allah’ın Elçileri ve Onların Tâbîlerine Sûikast: Sûikast planlayanlar, tuzaklarını peygamberlere ve onların inanmış bağlılarına yönelterek, bedenen eziyet eder, insanları peygamberlerde yüzçevirtmek ve onların dâvâlarından ürkütmek için bâtıl ve yalanlarını süslerler. Allah’ın peygamberleri ve onların mü’minlerine yönelik planlanan sûikastı üstlenenler, her toplumun içerisindeki suçlu reisler ve ileri gelen büyükleridir. Allah Teâlâ “Her kentte ileri gelenleri, oranın suçluları kıldık (6/En’âm, 123) buyuruyor.

İkincisi: Zayıflara Yönelik Planlanan Tuzak: Toplumun reisi durumundaki ileri gelenler, Hak dâvâdan alıkoymak, süslü ifadeler ve yapmacık davranışlarla hak dâvâyı kabulden yüzçevirtmek için kendi yandaşlarının zayıf olanlarına yönelik hile ve tuzak düzenlerler. Ç ünkü bu zayıflar, kendilerinin ve toplum üzerindeki nüfuz ve hegemonyalarından ötürü bu sûikastçıların planladıkları tuzaklar ile geri adım atarlar. Allah, bu zayıf yandaşların ve düzenbazların kıyâmet gününde nasıl karşılıklı birbirlerini paylayıp suçlayacaklarını, nasıl birbirlerine serzenişte bulunacaklarını ve sataşacaklarını haber veriyor: “... Sen o zâlimleri, Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerini suçlayarak söz atarlarken bir görsen! Müstaz’aflar/zayıf sayılıp ezilenler, müstekbirlere/büyüklük taslayanlara, ‘Siz olmasaydınız, elbette biz mü’min insanlar olurduk’ derler. (Dünyada) müstekbirler/büyüklük taslayanlar, müstaz’aflara/zayıf sayılanlara (kıyâmet gününde): ‘Size

hidâyet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Bilâkis siz suç işliyordunuz’ derler. (Buna karşılık) Müstaz’aflar, müstekbirlere: ‘Hayır! Gece-gündüz (işiniz) mekr/hile ve tuzak kurmaktı. Siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na endâd/ortaklar, benzerler koşmamızı bize emrederdiniz’ derler. Artık azâbı gördüklerinde, pişmanlıklarını içlerine atarlar, Biz de o kâfirlerin boyunlarına (ateşten) demir halkalar takarız. Onlar ancak yapmakta oldukları günahlar ile cezâlandırılır.”(34/Sebe’, 31-33)

Müstaz’aflar, egemen güçlere tâbi olan yandaşlarıdır. Müstekbirler ise, kavmin uluları, reisleri, egemenleri durumundakilerdir. Fakat bu sataşmaların, karşılıklı suçlamaların onlara hiçbir faydası olmayacak. Hepsi de bin pişman olarak azâba mâruz kalacaklardır. Müstekbirler sapıp saptırdıkları için; müstaz’aflar da saptıkları için. Bunun için Allah Teâlâ, “İçlerinde pişmanlıklarını gizlediler, Biz de o inkâr edenlerin boyunlarına (ateşten) demir halkalar koyduk” buyuruyor. Yani, tâbilerle/uyanlarla, kendisine uyulan ileri gelenlerin boyunlarına.

Kötü Mekr (Sûikast) Planlayanların C ezâlandırılması: Kötü tuzak sahipleri, azaptan kurtulamazlar. Eğer böyle bir kuruntu içerisinde iseler, bilmeliler ki, hatâ etmişlerdir ve zarardadırlar. “Allah’ın mekrinden emîn mi oldular? Ziyâna uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emîn olmaz.” (7/A’râf, 99). Yani, onların planladığı tuzaklarına karşılık, Allah’ın vereceği azâbından ve cezâsından emîn mi oldular?

Kötü Mekr (Sûikast) Ancak Sahibine Dolanır: “Bütün güçleriyle yemin ederek eğer kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir ümmetten/milletten daha çok hidâyette/doğru yolda olacaklarına dâir Allah’a yemin etmişlerdi. Fakat kendilerine uyarıcı (Muhammed s.a.s.) gelince bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arttırmadı. Ç ünkü onlar yeryüzünde istikbâr/büyüklük taslamak ve kötü mekrler/tuzaklar kurmak (istiyorlar). Halbuki kötü tuzak, ancak sahibine dolanır. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda ne bir değişme bulursun, ne de Allah’ın kanununda bir sapma bulursun.” (35/Fâtır, 42-43). Yani, yeryüzünde büyüklenerek Allah’ın âyetlerinden yüzçevirdiler, Allah’ın yolundan alıkoyarak insanlara tuzak planladılar. Kötü mekrin zararı, ancak sahibinedir. Yani bu sûikastın vebâli ancak kendilerinedir, başkalarına değil.

Âlûsî, “Kötü tuzak ancak sahibine dolanır” âyeti hakkında şöyle der: Yani, kötü tuzak ancak sahibini kuşatır, ona dokunur, ona iner (kendisi hakkında felâket olur). Âyet, sahih görüşe göre geneldir. İşler sonuçlarına göredir. Allah, ihmâl etmez ama imhâl eder (süre tanır). Genellikle, bir kimseye birisi tuzak hazırlasa ve bu tuzak o kimse hakkında derhal zâhiren etkisini gösterse, gerçekte o kimse kurtulmuştur, ama tuzağı kuran (sûikastçı, düzenbaz) helâk olmuştur (Tefsîr-i Âlûsî, 26/34).

İnsanın aklına gelebilir ki, “çoğu kez kötü mekr ehlinin (sûikastçının) örgütlediği kötü tuzağıyla üstünlük sağladığını görüyoruz. “Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır” (35/Fâtır, 43) âyeti ise, böyle olamayacağına delâlet ediyor?” Fahreddin er-Râzî, bu soruyu sorduktan sonra, cevabını birkaç şekilde verir:

1- Âyette adı geçen “mekr/tuzak”, Mekke kâfirlerinin Rasûlullah’ı öldürmeye ve ülkeden çıkartmaya azmettikleri mekrdir. Onların “kötü mekrleri/tuzakları” ise, Bedir Savaşı ve diğer savaşlarda öldürülerek kendilerine dönmüştü.

2- Kötü tuzak geneldir. Sahih olan da budur. Ç ünkü Peygamber (s.a.s.) mekr/tuzak planlamaktan men etmiştir. Ondan gelen haberden şöyle buyurduğu vâriddir: “Mekr/hile ve tuzak planlamayınız. Mekr işleyen sûikastçıya yardım da etmeyiniz. Ç ünkü Allah ‘kötü tuzak ancak sahibine dolanır’ buyurmuştur. İşler, sonucuna göredir. Bir kimse birisine hile yapsa ve zâhiren, derhal tesirini gösterse bile, gerçekte kurtulan odur (hile yapılan kişidir). Tuzak planlayan helâk olmuştur. Bu, kâfirin dünyada rahat, müslümanın ise sıkıntılı olması gibidir. Bu inceliği şu âyet açıklamaktadır: ‘Onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı bekliyorlar?’ Yani, onların hile ve tuzaklarının ânî bir geçerliliği olsa da, âkıbet (güzel son) takvânındır. İşler, sonucuna göre değer kazanır. Öncekilerin helâk olması gibi, onlar da yok olup gideceklerdir.” (Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, c. 26, s. 34-35)

Gerçekten “Kötü tuzak sahibine dolanır” âyeti genel bir kanundur. Yani, Allah’ın, insanlığın hayatında geçerli olan genel sünnetlerinden bir sünnettir. Bu sünnet asla değişmez. Fakat, hükmünün geçerli oluşu, sebeplerinin, şartlarının tahakkuk etmesine/gerçekleşmesine mâni engellerin bulunmaması gerekir. Nitekim, bazı umûmî sünnetlerin gerçekleşmesi için birkaç yön sözkonusudur. İnsanlar bazen yardım yönüne yerleşirken, bazen de kötü mekrin/sûikastın sahibini bulduğu yönde odaklaşırlar. Kimi zaman da Allah sünnetini, bir başka yönde gerçekleştirir. Nitekim, sebepleri ve şartları tahakkuk edip engeller kalktığı zaman, sünnetinin geçerliliği ânî bir infâzı gerektirmez. Bu genel sünnete, şahsa ve cemaate nisbetle bu infâzın tabiatı, bizim bilemediğimiz, fakat Allah’ın inceliklerini bildiği zamana kadar ertelenmesidir. Tıpkı zulüm ve zâlimler hakkındaki sünnetinde olduğu gibi. Bu, her ne kadar helâk tarih ve müddetlerini tüm incelikleriyle bilmesek de, zâlimlerin yok oluşlarını hükme bağlayan ve asla değişmeyen umûmî sünnettir.

Mekr/Tuzak Planlamanın Dünya ve Âhiretteki C ezâsı: Allah (c.c.) kötü mekr ve sahipleri hakkındaki sünneti (değişmez genel kuralı), dünya ve âhirette azâba çarptırılacak olmalarıdır. “...Hayır, inkâr eden kâfirlere mekrleri/hileleri süslü gösterildi, (hak) yoldan çevrildiler. Allah kimi saptırırsa artık onu hidâyete/doğru yola iletecek yoktur. Dünya hayatında onlara sâdece bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha şiddetlidir. Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” (13/Ra’d, 33-34). Mekrleri, yani, onlara süslü gösterilen şirkleri İslâm’a karşı planladıkları hileleri demektir. Dünya hayatında onlar için azaptan kasıt, mâruz kalacakları öldürülme, esâret ve benzeri sıkıntılar demektir. Bu, küfürlerinin cezâsı olduğu için, Allah bunu azâb diye isimlendirmiştir (Tefsir-i Zemahşerî, 2/532). Âhiretteki azâbı ise şiddet ve devamlılığından dolayı, daha zordur.

Mekr/Tuzak Planlayanların Ummadıkları Yerden C ezâlandırılmaları: Allah’ın cezâsı, hiç ummadıkları, geleceğini zannetmedikleri bir anda, ehl-i mekri çepeçevre kuşatacaktır. Bu, Allah’ın onlara mekridir, hilelerinin cezâsıdır. “Onlardan öncekiler de (peygamberlere) mekr/hile yapmışlardı, sonunda Allah, onların binalarının temellerinden geldi de üstlerindeki tavan üzerlerine çöküverdi. Bu azap, onlara, fark edemedikleri bir yerden gelmişti.” (16/Nahl, 26). Bu bir temsildir, sembolik anlatımdır. Buna göre anlam şöyledir: Evleri, üzerlerine yıkılmışçasına helâk olup gittiler. Denildi ki, onların hile ve düzenleri boşa çıkartılıp üstlerinden üzerlerine çatılar düşmüşçesine helâke mâruz kaldılar. Azap onlara ummadıkları yerden gelmişti, yani, kendilerini güven içinde zannettikleri bir zamanda (Kurtubî, 10/98). Kötülüğü organize edenlere inen bu azap şöyle dile getiriliyor: “Sonra kıyâmet gününde (Allah), onları rezil ve rüsvay eder...” (16/Nahl, 27). Yani, Allah onları hakîr ve perişan eder. Bundan önceki nesiller de mekr/tuzak planladılar. Allah, dünyada onları azaplandırdı. Daha sonra âhirette de azaplandıracaktır.

Ehl-i Mekrin Hallerinin Ortaya Ç ıkması: “...Kötülükleri mekr/tuzak yapanlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır. Ve onların mekri/tuzağı bozulur.” (35/Fâtır, 10). Onlar, amelleriyle gösteriş yaparlar, insanlara tuzak planlarlar. Kendilerinin, Allah’ın tâatinde olduğu izlenimini verirler. Oysa ki onlar, Allah’a karşı kindar ve nankördürler. Yaptıklarıyla riyâ ederler. Âyet geneldir. Bu âyetin kapsamına ilk etapta müşrikler de girerler. Bunun için Allah Teâlâ, “onların tuzağı bozulur, bozulacaktır” diyor. Yani, bozar, iptal eder, akıl ve basîret sahipleri için onların kötülüklerini, sahtekârlıklarını er-geç ortaya çıkarır. Ç ünkü, kim neyi gizlemişse Allah onu yüzü (renk verdirerek) veya dili ile beklenmedik bir anda ortaya çıkarmıştır. Kim neyi gizlemişse, Allah, o gizlediğini başına geçirmiştir. Ç ünkü, hayır yapan hayrını, şer yapan şerrini görür. Riyâkârın halinin iyi karşılanacak yanı yoktur. Onlar bu tavırlarını ahmak ve anlayış yoksunu kimseler için sergileyip dururlar. Fakat ferâset sahibi mü’minler onlara böyle bir şeyi revâ görmezler. Aksine, bunun yakın bir zaman içerisinde, er-geç açığa çıkacağını bilirler. Hiçbir gizli şey gaybı bilen Allah için sır değildir (İbn Kesir, 3/549).

Allah’ın Mekri Ç abuktur: “Kendilerine dokunan (kıtlık ve hastalık gibi) bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet (sağlık ve bolluk zevki) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların (hazırlanmış) bir mekri/tuzağı vardır. De ki: ‘Mekr bakımından Allah daha çabuktur (yaptıklarının cevapsız ve gizli kalacağını sanmayın). Ç ünkü elçilerimiz kurduğunuz mekrleri/tuzakları mutlaka yazıyorlar.” (10/Yûnus, 21). Yani Allah, vereceği bir zararı, tattıracağı bir musîbeti,

rahmeti gereği kâfirlerden kaldırınca onlar hile ve tuzak (mekr) düzenlemeye; şükür yerine küfür ve yalanlamadan vazgeçme yerine beklenmedik tavırlar sergilemeye kalkarlar. Zarar ve musîbetin onlardan kaldırılmasından sonra insanlar, nâil olacakları rahmetle öğütlenmekten (kendileri için nimet olduğunu itiraf etmekten) yüzçevirdikleri için, kavuştukları nimetin “tesâdüf” olduğunu söylemeleri de onların tuzaklarındandır. Allah’ın âyetlerine karşı tuzak planlamak için koşanlara de ki: Allah sizin hilenize karşı ceza vermekte daha süratlidir. Sizin cezânızı hazırlamıştır. Siz, İslâm’ın nûrunu söndürmek için nasıl tedbir alacağınızı kararlaştırmadan önce, o sizi azâba düşürecektir. Ç ünkü Allah, âlemin işlerini tedbir ve amellerin cezâsını takdir konusunda hile ve tuzaklarına karşılık, âhiretten önce, onları dünyada cezâlandırmaya öncelik vermiştir. O, onların hile ve tuzağını bilendir. Hile ve tuzak adına hiçbir şey, O’ndan gizli değildir.

Bütün Mekrler Allah’ındır: “Onlardan öncekiler de (peygamberlerine) mekr/tuzak kurmuşlardı. Halbuki bütün mekrler Allah’a âittir. Ç ünkü O, herkesin ne kazanacağını bilir. (Dolayısıyla istediğinin tuzağını bozar). Bu yurdun (dünyanın) sonunun kimin olduğunu yakında kâfirler bileceklerdir.” (13/Ra’d, 42). Allah, önce onların yaptıklarını “mekr/tuzak” kelimesi ile niteledi; sonra da, kendi mekrine oranla onların tuzağını yok sayarak “fakat bütün mekrler Allah’ındır” buyurdu. Sonra bunu da şu sözüyle açıkladı: “O, herkesin ne kazanacağını bilir. (Dolayısıyla istediğinin tuzağını bozar). Bu yurdun (dünyanın) sonunun kimin olduğunu yakında kâfirler bileceklerdir.” Ç ünkü her nefsin kazandığını bilen ve ona göre cezâlarını hazırlayanındır bütün mekrler. Zira, o cezâ, bilmedikleri yönden, hem de başlarına geleceklerden gâfil olarak onlara gelir. Kâfirler de böylece âkıbetin, yani dünyanın cezâ ve sevâbının veya âhiretin sevap ve ıkâbının kimler için olacağını bileceklerdir.

Azgın Topluluktan Başkası Allah’ın Mekrinden Emîn Olmaz: Müslümana yaraşan, Allah’ın mekrinden emîn olmaması, içinde bulunduğu nimete ve müslüman olduğuna dayanarak günahlarına rağmen Allah’ın kendisinden râzı olduğu zannıyla günahlara boşvermemesidir. Oysa, âsî müslümanlara Allah’ın affı kesin olmayıp sadece ümit edilir. Müslümanın bu tür düşüncesi, kendisine kurduğu bir tuzaktır. Onun bu düşünceden vazgeçmesi, Allah’a olan itaatinin sürekli olması ve nimetlerine -ki, en büyük nimeti İslâm’dır- şükrünü îfâ etmesi gerekir. Ancak böyle Allah’ın mekrinden emîn olabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın mekrinden emîn olmaz.” (7/A’râf, 99). Allah’ın mekrinden emîn olmak, O’nun affına dayanarak günahlara boş vermek demektir. Hasanu’l-Basrî şöyle der: “Mü’minler korku ve endişeyle ibâdet ederken, kâfirler güven içinde günah işlerler.”

Mekr/Tuzak ve Planlayanlar Hakkındaki Sünnetullah’tan Anlamamız Gereken Şey: Tuzak ve sahipleri hakkındaki sünnetullah’tan anlamamız gereken şey, fertler olsun, cemaatler olsun kötü mekrin/sûikastın yalnız sahibini bulacağı, dünyada iken düzenbazların âkıbetlerinin kötü olacağı ve durumlarının belirginleşip azâbın başlarına geleceğidir. Üç şey vardır ki, kim onu yaparsa azaptan/azap tehlikesinden kurtulamaz: Mekr etmek, zulüm ve ahde vefâsızlık. Allah’ın kitabı, bunu doğrulamaktadır: “Kötü mekr, ancak sahibine dolanır.” (35/Fâtır, 43). “Ey insanlar, taşkınlığınız kendi aleyhinizedir.” (10/Yûnus, 23) “Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur.” (48/Fetih, 10)

Müslüman C emaatin Dikkat Etmesi Gereken Şey: İslâm dâvetçisi olan müslüman cemaatin dikkatli olması gereken şeylerden birisi de, tuzak ve tuzak planlayıcılar hakkındaki sünnetullahın sürekli olduğu, kötü mekr sahiplerini dâvetçi mü’minlere ve İslâm dâveti için çalışan müslüman cemaate karşı hile ve tuzak düzenlemekten ayrı kalmayacakları husûsudur. Hilebazların hilesi, belli bir kararda kalmaz. Allah’a dâvet faâliyetlerini ortadan kaldırmak, insanları o dâvâdan ve müslüman cemaatten alıkoymak gibi kötü maksatları içi uygun gördükleri her şeyi yaparlar. Yalan söylemek, dâvetçilere ve müslüman cemaati töhmet altında bulundurmak, cemaat, cemaat liderleri, cemaat üyeleri ve dâvetçiler arasında fesat çıkarmak, tutuklamak veya yurtlarından çıkarmak, yahut öldürmek, onların enerji ve canlılıklarını sekteye uğratmak için gayret göstermek... bütün bunlar, onların tuzaklarının (mekr) bir kısmıdır. Öyle ki, mü’minler hakkında ne bir dostluk, akrabalık, ne de antlaşma tanıyıp gözetirler. Hiçbir sorumluluk tanımayan fesat şebekesinin bütün bu yaptıkları, değişmeyen kesin bir yoldur. Ama, bilinmelidir ki, gâlibiyet daima Hak ehlinindir. Ç ünkü hak ehli, kötülüğü örgütleyenlerin tersine, savaşlarda yalnız değillerdir. Onlar tevekkül içerisinde Allah’a ve şeriatına bağlı kaldıkları, hak-bâtıl mücâdelesinde sünnetullah dediğimiz umûmî kanunla hidâyete erdikleri ve sebeplere –ki, kötülüğü planlayanların planlarını iptal etmek için uyanık olmak da bu sebeplerdendir- tutundukları müddetçe Allah (c.c.) onlarla beraberdir. Müslüman cemaate, hele hele cemaat lideri durumundaki cemaat büyükleri ve hocalarına düşen, bütün bunları düşünmeleridir. Ç ünkü, tuzak örgütleriyle sürekli beraber ve yüz yüzedirler. (2)

Kur’ân-ı Kerim’de Mekr Kavramı

“Mekr” ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de 43 yerde kullanılır. Mekr kelimesinin anlamına yakın olarak kullanılan diğer kelimelerden hud’a ve türevleri, 5 yerde, keyd ve türevleri, 35, tağrîr ve türevleri 27, ğaşş ve türevleri 29, mihâl kelimesi ise bir yerde kullanılır. Yine mahâret ve çare anlamında “hîle” kelimesi bir yerde kullanılır.

"(Yahûdiler gizlice) mekr (tuzak, hile, plan, strateji) kurdular; Allah da onların mekrine karşılık verdi. Allah mekr edenlerin en hayırlı/güçlü olanıdır." (3/Âl-i İmrân, 54)

“Size bir iyilik dokununca tasalanırlar size bir kötülük isâbet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve ittika ederseniz/sakınırsanız onların “keyd”i (hileli düzenleri) size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarını kuşatandır.” (3/Âl-i İmrân, 120)

“Her kentte ileri gelenleri (ekâbirini/büyüklerini), oranın mücrimleri/suçluları kıldık (bir süre kötülük yapmalarına fırsat verdik) ki, orada mekr/hile yapsınlar. Onlar kendilerinden başkasına hile/kötülük (mekr) yapmıyorlar, ama bunun farkında değiller.” (6/En’âm, 123)

“Allah’ın mekrinden emîn mi oldular? Hüsranda olandan, ziyâna uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emîn olmaz.” (7/A’râf, 99)

“Firavun: ‘Ben size izin vermeden önce O'na iman ettiniz, öyle mi? Mutlaka bu, halkı burdan sürüp çıkarmak amacıyla şehirde planladığınız bir mekrdir/tuzaktır. Öyleyse siz (buna karşılık ne yapacağımı) bileceksiniz.” (7/A’râf, 123)

“Onlara mühlet veririm; (ama) Benim “keyd”im (cezam) çetindir.” (7/A’râf, 183)

“Onların yürüyecekleri ayakları mı var, yoksa tutacakları elleri mi var veya görecekleri gözleri mi var yahut işitecekleri kulakları mı var (neleri var)? De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) “keyd”i/tuzağı kurun ve bana göz bile açtırmayın! Şüphesiz ki, benim velîm o Kitab’ı indiren Allah’tır. Ve O, bütün sâlihlere de velîlik eder.” (7/A’râf, 195-196)

“Gerçekten Allah, kâfirlerin “keyd”ini, hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır.” (8/Enfâl, 18)

“Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri, yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana mekr/tuzak kurarlarken Allah da (onlara) mekr kuruyordu. Ç ünkü Allah mekr kuranların en hayırlısıdır/iyisidir (Tuzağa düşmeye kim lâyık ise, Allah onu düşürür).” (8/Enfâl, 30).

“Eğer sana hud’a/hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.” (8/Enfâl, 62)

“Kendilerine dokunan (kıtlık ve hastalık gibi) bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet (sağlık ve bolluk zevki) tattırdığımız zaman, bir de bakarsın ki âyetlerimiz

hakkında onların (hazırlanmış) bir mekri/tuzağı vardır. De ki: ‘Mekr bakımından Allah daha çabuktur (yaptıklarının cevapsız ve gizli kalacağını sanmayın). Ç ünkü elçilerimiz kurduğunuz mekrleri/tuzakları mutlaka yazıyorlar.” (10/Yûnus, 21)

“(Yusuf aracıya şunu söyledi:) ‘Bu (itiraf Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah'ın ihânet edenlerin “keyd”ini/hileli düzenlerini başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi.” (12/Yûsuf, 52)

“Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kablarını (yoklamaya) başladı sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte biz Yusuf için böyle bir “keyd” plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah'ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (12/Yûsuf, 76)

“...Hayır, inkâr eden kâfirlere mekrleri/hileleri süslü gösterildi, (hak) yoldan çevrildiler. Allah kimi saptırırsa artık onu hidâyete/doğru yola iletecek yoktur. Dünya hayatında onlara sâdece bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha şiddetlidir. Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” (13/Ra’d, 33-34).

“Onlardan öncekiler de (peygamberlerine) mekr/tuzak kurmuşlardı. Halbuki bütün mekrler Allah’a âittir. Ç ünkü O, herkesin ne kazanacağını bilir. (Dolayısıyla istediğinin tuzağını bozar). Bu yurdun (dünyanın) sonunun kimin olduğunu yakında kâfirler bileceklerdir.” (13/Ra’d, 42)

“Gerçek şu ki onlar mekr/hileli düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri dağları yerlerinden oynatacak da olsa Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır.” (14/İbrâhim, 46)

“Onlardan öncekiler de (peygamberlere) mekr/hile yapmışlardı, sonunda Allah, onların binalarının temellerinden geldi de üstlerindeki tavan üzerlerine çöküverdi. Bu azap, onlara, fark edemedikleri bir yerden gelmişti. Sonra kıyâmet gününde (Allah), onları rezil ve rüsvay eder ve der ki: ‘Haklarında (mü’minlere karşı) düşman kesildiğiniz ortaklarım nerede?’ Kendilerine ilim verilmiş olanlar da derler ki: ‘Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük kâfirleredir.” (16/Nahl, 26-27)

“Bundan ötürü, keydinizi/tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtuluşu bulmuştur.” (20/Tâhâ, 64)

“Andolsun Allah'a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir keyd/tuzak kuracağım.” (21/Enbiyâ, 57)

“Şehirde dokuz kişi vardı ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, ıslah etmezlerdi. Allah’a and içerek birbirlerine: ‘Biz, gece ona ve âilesine baskın yapalım (onları öldürelim), sonra velîsine: ‘Âilesinin öldürülüşünde bulunmadığımızı, doğru olduğumuzu söyleyelim’ dediler. (Bu şekilde) bir mekr/tuzak kurdular. Biz de onlar hiç farkında olmadan onlara bir mekr kurduk.” (27/Neml, 48-50)

“Sen, onlara karşı hüzne kapılma ve kurdukları mekrlerden/tuzaklardan dolayı sıkıntı içinde olma.” (27/Neml, 70)

“... Sen o zâlimleri, Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerini suçlayarak söz atarlarken bir görsen! Müstaz’aflar/zayıf sayılıp ezilenler, müstekbirlere/büyüklük taslayanlara, ‘Siz olmasaydınız, elbette biz mü’min insanlar olurduk’ derler. (Dünyada) müstekbirler/büyüklük taslayanlar, müstaz’aflara/zayıf sayılanlara (kıyâmet gününde): ‘Size hidâyet geldikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Bilâkis siz suç işliyordunuz’ derler. (Buna karşılık) Müstaz’aflar, müstekbirlere: ‘Hayır! Gecegündüz (işiniz) mekr/hile ve tuzak kurmaktı. Siz daima Allah’ı inkâr etmemizi, O’na endâd/ortaklar, benzerler koşmamızı bize emrederdiniz’ derler. Artık azâbı gördüklerinde, pişmanlıklarını içlerine atarlar, Biz de o kâfirlerin boyunlarına (ateşten) demir halkalar takarız. Onlar ancak yapmakta oldukları günahlar ile cezâlandırılır.”(34/Sebe’, 31-33)

“...Kötülükleri mekr/tuzak yapanlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır. Ve onların mekri/tuzağı bozulur.” (35/Fâtır, 10).

“Bütün güçleriyle yemin ederek eğer kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir ümmetten/milletten daha çok hidâyette/doğru yolda olacaklarına dâir Allah’a yemin etmişlerdi. Fakat kendilerine uyarıcı (Muhammed s.a.s.) gelince bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arttırmadı. Ç ünkü onlar yeryüzünde istikbâr/büyüklük taslamak ve kötü mekrler/tuzaklar kurmak (istiyorlar). Halbuki kötü tuzak, ancak sahibine dolanır. Onlar öncekilerin kanunundan (onlara uygulanandan) başkasını mı bekliyorlar? Allah’ın kanununda ne bir değişme bulursun, ne de Allah’ın kanununda bir sapma bulursun.” (35/Fâtır, 42-43)

“Böylece o katımızdan kendilerine bir hak ile geldiği zaman dediler ki: "Onunla birlikte iman edenlerin erkek çocuklarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın." Ancak kafirlerin keydi/hileli düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir.” (40/Mü’min, 25)

“...Böylece Firavun'a, yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun'un keydi/tuzağı tamamen boşa çıktı.” (40/Mü’min, 37)

“Yahut bir keyd/tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl keyde/tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.” (52/Tûr, 42)

“O gün keydleri/planları kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler.” (52/Tûr, 46)

“Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim keydim/fendim çok sağlamdır!” (68/Kalem, 45)

“Büyük büyük mekrler/tuzaklar kurdular. Tanrılarınızı bırakmayın; Vedd’i, Suvâ’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i bırakmayın.” (71/Nûh, 22-23)

“(Azaptan kurtulmanız için) bir keydiniz/hileniz varsa, gösterin bana hilenizi!” (77/Mürselât, 39)

“Rabbinin fil sahiplerine neler yaptığını görmedin mi? Onların keydini/tasarladıkları planlarını boşa çıkarmadı mı?” (105/Fîl, 1-2)

Mekr Kavramına Benzeyen Diğer Kelimeler: Hile, Hud’a, Keyd, Mihâl, Tedlîs, Tağrîr, Ğaşş, Hılâbe

Hile Hâle-Yehûlü fiilinden isim olan hile (hıyle) kelimesinin çoğulu “hıyel”dir. Lugatta çare, mahâret, kurnazlık, iyi düşünme, iyi görüş, işlerde tasarruf kudreti, maksada ulaşıncaya kadar fikri değiştirmek mânâlarında kullanılmıştır. Hîle kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de: “Erkeklery, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar hicretten muaftırlar.” (4/Nisâ, 98) şeklinde “çare” mânâsına bir yerde kullanılmıştır. Hîle yerine ona en yakın olan “mahrec” kelimesi de kullanılmıştır ki, bu kelime de “çıkış yolu”, “kurtuluş” anlamındadır. Hatta âlimlerden bazıları “hîle” yerine özellikle “mahrec” kelimesini

kullanmışlar, Ebû Süleyman el-C üzcanî gibi bazı âlimler daha ileri giderek “bu konuda hîle nedir?” ifâdesinin kullanılmasını mekruh görmüş ve bunun yerine “bu konuda mahrec nedir?” sorusunun kullanılması gerektiğini söylemiştir. Bu mânâda olmak üzere mahrec kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de: “Kim Allah’tan korkarsa (ittika ederse) Allah ona bir kurtuluş, çıkış yeri (mahrec) ihsan eder” (65/Talak, 2) şeklinde geçmektedir. İmam Muhammed’e nisbet edilen bu konudaki eserin ismi de elMehâric fi’l-Hıyel’dir. Hıyel kelimesi Hz. Peygamber’in hadislerinde de kullanılmıştır. Rasûlullah (s.a.s.) “Yahûdilerin irtikâp ettikleri şeyleri siz de işlemeyin. Onlar Allah’ın haramlarını en bayağı (aşağılık) hîlelerle (ednâ’l-hıyel) helâl kılmaya yeltenmişlerdir.” (İbn Teymiyye, İkametu’d-Delîl, s. 123; İbn Kayyim el-C evziyye, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, III/163) buyurmuştur.

Hile: Aldatacak tarz ve tedbir demektir. Hile, sahtekarlık ve düzenbazlıktır. Başkasını kurnazca hareket ve fiilleriyle aldatmak. Alış-verişlerde hîleden maksat, bir kimseyi söz, fiil ve davranışlarıyla etkileyerek, satım akdinin onun yararına olduğunu telkin etmek ve onu piyasa fiyatının dışında bir satış bedeli ödemeye razı etmektir. Hîle, ayet ve hadislerle yasaklanmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Ey iman edenler, Allah'a ve Peygambere hâinlik etmeyin. Kendiniz bilip dururken emânetlerinize de hâinlik etmeyiniz" (8/Enfâl, 27). Ebû Hureyre (ö. 57/676)'den rivâyete göre, Hz. Peygamber bir gün pazar yerinden geçerken elini bir hububât yığınının içine sokmuş, altının ıslak olduğunu görünce satıcıya sebebini sormuştur. Satıcı yağan yağmurun ıslattığını bildirince, Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Bu ıslaklığı herkesin görmesi için hububatın üzerine çıkarman gerekmez miydi? Hîle yapan, bizi aldatan benden değildir" (Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50; Tirmizî, Büyû’ 72).

Bu hadis, alış-verişte hîle yapmanın yasak olduğunu gösterir. Satılan malda ayıp varsa, satıcının bunu müşteriye açıklaması gerekir. Ticaret örfünde, satılacak malın kıymetini ve dolayısıyla satış bedelini azaltan kusurlara "ayıp" denir (Ali Haydar, Düraru'l Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, I, 554 vd.; Mecelle, mad., 338).

Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Satıcı doğru söyler ve sattığı şeyin ayıbını açıkça beyan ederse, satışı bereketli olur. Yalan söyler ve sattığı malın ayıbını gizlerse, satışın bereketi yok olur" (Buhârî). C enâb-ı Allah şöyle buyurur: "Ey iman edenler, birbirinizin mallarını bâtıl yollarla yemeyiniz. Bu mallar, sizden karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret yoluyla olursa bu müstesnâdır" (4/Nisâ, 29). "Veyl olsun (yazıklar olsun, azap olsun), ölçü de tartıda noksanlık edenlere. Onlar insanlardan ölçüp aldıkları zaman tam olarak alırlar; fakat insanlara verilmek üzere ölçtükleri veya onlara tarttıkları zaman eksiltirler" (83/Mutaffifın, 1-3). "Ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz insana ancak gücünün yeteceği kadarını yükleriz" (6/En'âm, 152). "Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın, doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın" (26/Şuarâ, 181-183).

Bu ve benzeri âyet ve hadisler müslümanın bütün iş ve muâmelelerinde doğru hareket etmesini hîle ve hud'adan uzak durmasını bildirmektedir. Allah Rasûlü özellikle ticaret yapanlara bu konuda şu tavsiyede bulunmuştur: "Ttüccarlar topluluğu, alış-verişe boş söz ve yalan yere yemin çokça karıştığı için bunu sadakalarınızla telâfi ediniz" (Ebû Dâvud, Büyû', 1).

Hîle, ya sözle veya fiille karşı tarafı etkilemek suretiyle vuku bulur. Sözlü hile; tarafların birbirini etkilemek ve akde razı etmek için, bir takım aldatıcı ve yanıltıcı sözler konuşmasıdır. Amaç, ayıplı bir malı, müşteriye ayıpsız gibi satmak veya normalin üstünde bir fiyatla satışı gerçekleştirmektir. Meselâ, satılan malı mevcut olmayan sıfatlarla övmek, malın kusurunu gizlemek, üçüncü bir kişi aracılığı ile fiyatın yükselmesini sağlamak bunlar arasındadır (Abdülkerîm Zeydan, İslâm Hukukuna Giriş, Terc. Ali Şafak, İstanbul (t.y), s. 521). Fiilî hile ise; taraflardan birisinin diğerini etkilemek ve alış verişe razı etmek için birtakım hîleli hareketler yapmasıdır. Meselâ; kalitesi düşük bir mala, aynı cins fakat kalitesi yüksek bir malın damgasını vurmak; kalan değeri yüksek olan kömüre düşük kalitelisini karıştırmak; sütsüz ineğin memelerini bağlayarak süt biriktirmek ve alıcıya çok süt varmış gibi göstermek (Buhârî, Büyû', 64) ve böylece normal fiyatının üstünde fâhiş gabn derecesinde bir satış bedeli ile satmak gibi hilelerdir. Günlük hayatta buna benzer pek çok hile ve aldatma çeşitleri görülmektedir.

İşte, İslâm bütün hîle ve aldatmaları yasaklamış, müslümanın özünün ve sözünün bir olmasını istemiştir. Bütün namazların her rek'atında okunan Fâtiha suresinde "Ey-Rabbimiz, bizi dosdoğru yola ilet" (el-Fatiha, 1/6) dûasının tekrar edilmesi toplumu en doğruya, en güzele ulaştırma amacına yöneliktir. (3)

Hîle-i Şer’iyye mi, Hile-i Şerriyye mi? Hîle Hîle, çözüm, çare, beceriklilik demektir. Ç ıkış yolu anlamına gelen mahrec ve çoğulu mehâric de hîlenin eş anlamlısı olarak kullanılır. Hîle-i şer'iyye; amel ve tasarrufları şekil ve dış görünüş bakımından fıkha uygun düşürmek, İslâm'da yasak olan hususları görünüşte meşrû olarak yapabilmek için bulunan yollar, çâreler, çıkış noktaları demektir. Karşılaşılan güçlüğü çözmeye çalışırken başvurulan muâmeleye "muâmele-i şer'iyye", bu işlem sonucu kazanç elde edilmişse, buna da "ribh-i şer'î" denir. Meşrû kâr demektir.

Hîle prensibi ilk Hanefî müctehidlerince İslâm hukukunu yürüyen hayatla uyumlu hâle getirmek, zarûret yoluyla haramların mubah sayılmasını azaltmak, insanların apaçık şer'î kaideleri çiğnemesini önlemek gibi güzel amaçlar için kullanılmış ve daha çok yemin, talâk (boşanma) gibi konularda uygulanmıştır. Ancak bu kaide zamanla çığırından çıkmış "kanuna karşı hile yapmak" şekline dönüşmüştür.

İmam Muhammed, muâmele-i şer'iyyeye "iyne" adını vermiştir. Bu yüzden iyne satışını açıklığa kavuşturmak hîle-i şer'iyyeyi anlamaya yardımcı olur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Însanlar dinar ve dirhemlerin peşine düşer, iyne satışı yapar, hayvancılık yapar ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz." (Ebû Dâvud, Büyû', 54; Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II, 42).

İyne satışı, ödünç para isteyen bir kimseye bir malını veresiye bir bedelle satmak, aynı malı daha az peşin bir bedelle geri almaktır. Bu konudaki bir uygulama örneğini Ebu'l-Âliye Hz. Âişe'den şöyle nakleder: "Zeyd bin Erkam (ö. 66/689)'ın ümmü veledi olan bir kadın O'na dedi ki: 'Ey mü'minlerin annesi, Zeyd'e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.' Hz. Aişe şöyle dedi: Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd'e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevabım kaybetmiş olur. Kadın dedi ki; "Satışı bozup, altı yüze geri alsam olmaz mı?" "tabii, kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, önceden verdiği kendinindir" (2/Bakara, 275; Ahmed bin Hanbel, IV, 180; el-Kâsâni, Bedâyiu's-Sanâyi', V, 198, 199; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühû, Dimaşk 1984, IV, 469).

Şâfiîler dışında İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu iyne satışını geçersiz saymışlardır. Ç ünkü bu fâize götürür. Hanefîlerden Ebû Yusuf ise "iyne câizdir ve sevabı vardır. Sevabının olması haramdan kaçınmayı sağladığı içindir" (Kâdîhân, II, 244, 245) demiştir. İmam Muhammed ise, iyne satışını faizcilerin uydurduğunu ve bu akde kalben râzı olamadığını söyler (İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, V, 207, 208; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 244).

Muâmele-i Şer'iyyesiz alınacak bir kâr mutlaka haramdır. Fakat muâmele-i şer'iyye sûretinde İmam Ebû Yusuf'a göre ribâ kalkar, kâr câiz olur. Bu bir şer'î kurtuluş yoludur. Ç ünkü yetimin veya vakfın malını velî veya mütevellî bir kimseye kârsız (ribhsiz) karz olarak veremez, fâiz alması ise haramdır. O halde meşrû bir alım-satım akdi vasıtasıyla bunların menfaatleri sağlanmış olur. Artık bu muâmeleyi gayr-i meşrû bir hiyle olarak kabul etmek doğru değildir" (Ö. N. Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1969, V, 47-48). Ö. N. Bilmen, diğer borçlar konusunda farklı sonuca ulaşır ve şöyle der:

"Ödünç para alanın üzerine, muâmele-i şer'iyye ile bir kâr (ribh) yüklemek sahih ise de, fakihlerin büyük çoğunluğuna göre kerâhetten uzak değildir. İbnü'l-

Hümâm Fethu'l Kadîr'de şöyle der: Böyle bir işlemde kerâhet yoktur. Şu kadar var ki, bu tercihe şâyân değildir. Ç ünkü bundan karz-ı hasen suretiyle yapılacak bir iyilikten yüz çevirme vardır (Ö. N. Bilmen, a.g.e., VI, 100, 101).

Hanefilerde genel olarak muâmele-i şer'iyye faiz sayılmayarak câiz görülmüş, dolayısıyla uygulama bu şekilde olmuş, fetvâlar ile hükümler bu yolda verilegelmiştir. Osmanlı sultanları hâkim ve müftîlerin, Hanefi mezhebinde sahih görülen görüşlerle hüküm ve fetvâ vermelerini emretmiştir (Ali Haydar, Dürarü'lHükkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, IV, 696-700, İstanbul 1330). Bunun bir sonucu olarak Belh fakîhleri; "Zamanımızda iyne usûlüne göre yapılan alış-veriş, çarşılarımızda yapılmakta olan alışverişlerden hayırlıdır" demişlerdir.

Ancak hîle-i şer'iyye açıkça veya gizlice fâizli işleme yol açmamalıdır. Mecelle'de de yer aldığı gibi "akitlerde itibar lafza değil mânâyadır." Diğer yandan, alacaklıya menfaat sağlayan borç akdinin, bütün mezheplerce fâiz sayılarak yasaklandığı görülür (Abdurrahman b. Süleyman -Dâmad-, Mecmau'l Enhur, İstanbul 1301, II, 303). Bu yüzden yapılan akit gerçekçi olmalı, yapmacık olmamalıdır. Amellerin niyetlere göre olduğu âyet ve mütevatir hadîslerle sâbittir. Bu hüküm amellerin âhiretteki durumu ile ilgili görülse bile, akitlerde tarafların gerçek niyet, maksat ve irâdelerini araştırmaya bir engel yoktur. Meselâ, bir kimse ödünç olarak 1000 gram altın verip, yıl sonunda 1300 gram olarak geri alsa, bu işlem, bir İslâm ülkesinde fâiz sayılacaktır. Bunun yerine evini 1000 gr. altın karşılığında satıp, bir yıl sonra 1300 gr. altına geri alsa, bu bir alım satım muâmelesi olur. 300 gr. fazlalık kârdır. Ancak alım-satım faizi gizlemek için yapılmışsa o zaman muvâzaalı bir akit sözkonusu olur. Böyle bir durumda Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî'ye göre dışa karşı açıkça yapılan satım akdi geçerli sayılır. Meselâ; evi alan, artık bir yıl sonra tekrar geri satmaya zorlanamaz. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise tarafların gerçek irâdesi araştırılır. Gerçek irâde satım akdi ise ona göre, fâiz alıpvermek ise, buna göre işlem yapılır (el-Mavsılî, el-İhtiyar li-Ta'lîli'l-Muhtâr, II, 21; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, I, 171). Kanun boşluklarından yararlanarak, kanuna karşı hîle yapmak isteyenler her devirde olmuştur. Hükümlerin amaçlarından ve özünden uzaklaşmamak için akitlerde gerçek irâdeyi araştırmak veya Ebû Hanîfe'nin dediği gibi dış görünüşe (zâhire) göre hükmetmek gerekir. Bu taktirde hîle-i şer'iyyelerin önüne geçilebilir veya bu konuda tarafların muvâzaalı akit değil de gerçek akitler yapması sağlanabilir.

Bize kadar ulaşan hîle ve mehâric kitapları daha çok Hanefi ve Şâfiîlere aittir. İmam Muhammed (ö.189/805)'in el-Hiyel ve'l Mehâric'ini el Hâkim eş-Şehîd özetlemiş, İmam Serahsî de bunu şerhetmiştir. el-Hiyel, "el Mehâric fî-Hiyel" adıyla neşredilmiştir (Leipzig, 1930). el-Hassâf, Alî b. Muhammed en-Nehâî ve Sa'd bin A. es-Semerkandî gibi fakihlerin de müstakil "el Hiyel" kitapları vardır. Diğer birtakım fıkıh ve fetvâ kitaplarında da hiyel için fasıllar açılmıştır.

Şâfiîlerden Gazâlî ve İbn Ziyad gibi âlimler hiyele cephe almışlarsa da, İbn Hacer, Fetâvâ'sında bunlara karşı çıkmış ve uygulamayı hiyelin lehine çevirmiştir. Hîle-i şer'iyye usûlüne en büyük tepki Hanbelîlerden İbn Teymiyye (ö.728/1327) ile öğrencisi İbnü'l-Kayyim (ö. 751/1350)'den gelmiştir. İbn Teymiye'nin "Kıyâmu'd Delîl alâ Butlânu't-Tahlîl", İbn Kayyim'in " Î'lâmü'l-Muvakkıîn ve İgâsetü'l-Lehfân" isimli eserlerinde bu konu geniş olarak tartışılmış, "gaye ve çâre mübah ise hîle mubah, değilse hîle haramdır" sonucuna varılmıştır (İbn Teymiyye Mecmau'l-Fetâvâ, XXIX, 446; İbn Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, Mısır 1955, III,107-417, İgâsetü'lLehfân, Mısır 1310, s. 183-285; A. Emîn, Duha'l-İslâm, II, 190 vd.). (4)

Hilekâr, Hilekârlık

Hîleci, hîle yapan, düzenbaz, oyuncu. Hîlekârlık, ayin kökten Arapça, Farsça bileşik isimdir. Bir işi, muhatabını yanıltarak yapmaya sevk eden kimseye "hîlekâr" denir. Hîle ahlâka aykırı bir davranış olup, bütün semavî dinlerde yasaklanmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Şuayb (a.s.)'ın kavmini hîleye karşı uyarışı şöyle ifade edilir: "Ey kavmim, Allâh'a kulluk edin, sizin için ondan başka ilâh yoktur. Ölçü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi bolluk ve bereket içinde görüyorum. Sizin için çepeçevre kuşatacak bir günün azabından korkarım" (11/Hûd, 84).

Hz. Şu'ayb (a.s.) puta tapan Medyen halkını yalnız Allah'ın hakimiyetini tanıyan tevhîd dinine çalıştır. Onlar ölçüleriyle, tartılarıyla ve silik, kesik, vezni eksik paralarıyla devamlı halkı aldatırlardı. Zeyd b. Eslem (ö. 136/753)'den rivâyete göre, bunlar dirhemlerin (gümüş para), dinarların (altın para) etrafını keserek bunları piyasaya sayı ile sürerler, halktan alırken de bu paraları tartı ile kabul ederlerdi. Şuayb (a.s.), onları bu hîle ve hud'alarından vazgeçirmeye çalışmış, söz dinlememeleri sonucu helâk olmuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle haber verilir: "Azab emrimiz gelince, Şuayb'ı ve onunla birlikte iman edenleri rahmetimizle kurtardık. Zulümleri ise, korkunç bir çığlık yakaladı. Böylece yurtlarında dizüstü yığılıp kaldılar" (11/Hûd, I1/94).

Medyen halkının bu felâketle karılaşmasında iki sebep geçerli olmuştur. 1) Puta tapıcı olmaları, 2) Alış-verişte hilekârlık yapmaları (Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VII, 293-298). (5)

Hud’a Hud’a veya hadîa; aldatmak, hile yapmak anlamındadır. Önemli özelliği, aldatmanın hileli oluşudur. İnsanın içinde gizlediği bir şeyin aksini yapmasına hud’a veya hadîa denir. Bu vasfıyla mekr ile ortak özelliğe sahiptir. Hud’a kelimesinin iyilik ve kötülük konusunda kullanıldığı vâki ise de, daha ziyâde kötü anlamda kullanılmıştır (Râgıb el-Isfahânî, s. 250). Hud’a kelimesi gerek Kur’ân-ı Kerim’de ve gerekse hadis-i şeriflerde kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’deki kullanılışına şu âyetleri misal verebiliriz: “Onlar Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya (hud’a) çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değillerdir.” (2/Bakara, 9). “Seni aldatmak isterlerse bil ki Allah sana yeter.” (8/Enfâl, 62). “Doğrusu münâfıklar Allah’ı aldatmaya (oyun etmeye, hile yapmaya) çalışırlar. Oysa O, onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir.” (4/Nisâ, 142)

Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Harb hud’adır” (Buhârî, C ihad 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, C ihad 18, 19, Zekât 153; Ebû Dâvud, C ihad 92, Sünnet 28; Tirmizî, C ihad 5; İbn Mâce, C ihad 28) buyurmuştur. Bu hadisinde Rasûlullah savaşta kâfirlere karşı yapılacak hileyi hud’a olarak isimlendirmiştir. Ahdi veya emânı bozmamak kaydıyla savaşta düşmanı yanıltmak için hile yapmaya veya yalan söylemenin câiz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı vardır (Nevevî, Şerhu Müslim, 12/45).

Hud’ada iki yüzlülük, yani içteki niyet ile dışa tezâhür eden hareket arasında bir ayrılık sözkonusudur. Âyetlerde geçen münâfıkların Allah’ı aldatmaları şeklindeki ifâdeler mecazdır. Ç ünkü aldatma, insanın içinde gizlediği bir çeşit hıyânet olduğundan, münâfıklar da şirklerini gizleyip hile (yanıltma, aldatma) ve gurur ile iman ettiklerini ifâde etmekle hud’aya başvurmaktadırlar. Bu sebeple âyetlerde münâfıklarla ilgili olarak kullanılan hud’a, onların normal bir insanı aldatmak için hilelere başvuran kişinin yaptığı işler için kullanılmıştır (C essâs, Ahkâmu’l-Kur’an, I/26).

Hud’a; hile, aldatma, düzen kurma, insanın içinde gizlediği şeyin aksini açığa çıkarması anlamına gelir. Dilimizdeki "aldatmak" kelimesi, hud'a kelimesinin karşılığıdır. İslâm'da fertlerin birbirini aldatması yasak olduğu gibi, müslümanın aldanmaması da bir esastır. Ç ünkü müslüman bir başkasının hakkına tecavüz etmeyeceği gibi, kendi hakkını da başkasına çiğnetmez. Gerek alışverişte olsun, gerek diğer sosyal münasebetlerde olsun bir müslüman ne aldatır, ne de aldanır. Böyle bir yola asla tenezzül de etmemeli ve bir müslümanı asla aldatmamalıdır. Her müslüman diğer müslümanın kardeşi olduğu için (49/Hucurât, 10) toplumun birlik ve beraberliğini, bozmak bundan da öte kardeşliğini temelinden sarsan böyle bir yola tevessül etmek haramdır. Nitekim Hz. Peygamber çarşıda ıslak

buğdayı, çuvalın altında kuru buğday ile kapatarak sattığı malın hatasını gizlemek suretiyle halkı aldatmaya çalışan kişiye: "Bizi aldatan bizden değildir" (Müslim, İmâm, 164; Ebû Dâvud, Büyü', 50; Tirmizi, Büyü', 72) ihtarında bulunmuştur.

Kur'an-ı Kerim'de de "hud'a" kelimesi bazı ayetlerde geçmektedir: "Münâfıklar Allah ve mü'minleri aldatmaya çalışırlar; halbuki yalnız kendilerini aldatırlar da, farkında bile olmazlar" (2/Bakara, 9); "Münâfıklar Allah'ı aldatmaya çalışırlar, halbuki O, onların aldatmalarını kendilerine çevirir. Namaza kalktıkları zaman da üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı pek az zikrederler" (4/Nisâ, 142); "Eğer sana hud’a/hile yapmak isterlerse, Allah sana yeter. Yardımı ile seni ve mü'minleri destekleyen O'dur" (8/Enfâl, 62).

Görüldüğü gibi, âyetlerde münafıkların aldatıcılığından söz edilmekte, fakat Allah Teâlâ'nın onların aldatmasına müsaade etmediği belirtilmektedir. Münafıkların, küfürlerini içlerinde gizleyip, sonra da dilleri ile müslüman olduklarını söyleyerek, Allah'ı mü'minleri aldatmaya çalıştıkları vahiyle açığa çıkarılmıştır. Ç ünkü yüce Allah insanın içinden geçenleri ve niyetlerini de bilir. Zira O, insana şah damarından daha yakındır (Kaf, 50/16). Dolayısıyla her şeye hâkim olan Allah, asla aldatılamayacağını âyetleri ile açıklamıştır. Bu durum karşısında münâfıkların böyle bir yola tevessül etmeleri, kendilerini aldatmaktan başka bir şey değildir.

Âyetlerde geçen "münafıkların Allah'ı aldatmaları" sadece bir mecazdır. Ç ünkü aldatma, insanın içindeki bir çeşit hainlik olduğu için, âdeta münafıklar da şirklerini gizleyip, hile ve gurur ile iman ettiklerini ifade etmekle, hud'a yapmaya çalışmaktadırlar. Bu sebeple âyetteki aldatma ifadesi, münafıkların, normal bir insanı aldatmak için hilelere başvuran bir kişinin yaptığı işleri yaptıkları için kullanılmıştır.

Münafikların bu hareketlerinin günahı kendilerine dönecektir. Bu sebeple de, kendilerinden başkasını aldatamamışlardır (el-C essâs, Ahkâmü'l Kur'ân, I, 26). Âyetteki bu kelimeler, münafıkların Allah'ı aldatabileceklerini sanmalarına da hamledilebilir. Ç ünkü münafık bir kişi, gerçek mânada Allah'ı ve sıfatlarını tanıyamamıştır (ez-Zemahşeri, el-Keşşâf, Mısır 1354, I, 31).

"Harb aldatmadır (hiledir -hud’a-)" (Buhârî, C ihâd, 157, Menâkıb 25; Müslim, Zekât 153; Ebû Dâvud, C ihad 93) hadisi. Âlimler bu hadise dayanarak, savaşta düşmana karşı aldatma ve hile yapmanın câiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Savaşta imkânlar ölçüsünde hile ve tuzağın her türlüsüne başvurulabilir. Fakat bunu yaparken, yapılan anlaşmayı ve verilen emânı bozmamaya da gayret sarfedilmelidir. Bu tür anlaşmaları bozacak davranışlardan da âzamî ölçüde kaçınılır. Prensip olarak düşman anlaşma şartlarına uyduğu sürece İslâm Devleti de uyar. Düşman bunu çiğnerse, müslümanlar için de misliyle mukabele etme hakkı doğar. Diğer yandan, yukarıdaki hadiste, savaş sırasında bütün kabiliyeti ortaya koyarak ve iyi düşünerek savaşı kazanma yollarını araştırmanın gerekliliğine de işaret vardır (İbn Hacer, Fethu'l Bârî, Mısır 1959, VI, 499). (6)

Keyd Keyd; aldatmak, kötülük etmek, hile yapmak, bir başkasına gizlice zarar vermeyi istemek anlamı taşımaktadır. Bu kelime de, Kur’ân-ı Kerim’de 35 yerde geçmektedir. “Esâsen şeytanın keydi (hilesi) zayıftır.” (4/Nisâ, 76). “Şüphesiz Allah kâfirlerin tuzaklarını yıpratıcıdır.” (8/Enfâl, 18). “Yusuf, ‘maksadım, vezire gıyâbında ihânet etmediğimi, hâinlerin tuzaklarını Allah’ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı’ dedi.” (12/Yûsuf, 52). “İnkârcıların hilesi elbette boşa gider.” (40/Mü’min, 25). “Firavun’un hilesi elbette boşa gidecekti.” (40/Mü’min, 37). “Gerçekten onlar düzen kuruyorlar. Ben de bir düzen kurmaktayım.” (86/Târık, 1516). “Kocası gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, karısına hitâben ‘doğrusu bu sizin hilenizdir; siz kadınların fendi pek büyüktür’ dedi.” (12/Yûsuf, 28). “Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı?” (105/Fîl, 2). “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar.” (12/Yûsuf, 5) şeklinde âyetlerde düzenbazlık, aldatma, kandırma mânâlarında kullanılmaktadır. Allah’ın, keydi zâtına nisbet etmesi ise, bu hileleri boşa çıkarma anlamındadır. Keyd, gizli bir sûikast tertip etmek, başkasına bir zarar vermek için gizli bir şekilde düzen kurmaktır. Türkçe’de keydin karşılığı olarak hile, hiyânet, gadr, desîse, fenâlık, hud’a, mekr, düzen, fend, oyun, dolap, tuzak da kullanılmaktadır

Mihâl Mihâl; kuvvet, kudret, hile, hileyi boşa çıkarma veya hile ile mukabele etme, azap, gazap, şiddet, intikam, kin, helâk, tedbir mânâlarına gelir. Bu kelimenin Kur’ânı Kerim’de sadece bir yerde geçen bu kelime şu şekilde kullanılmıştır: “Gök gürlemesi, O’na hamdederek şânını tesbih/tenzih eder. Melekler de korkularından tesbih ederler. Allah yıldırımlar gönderir de onunla dilediğini çarpar. Böyle iken o kâfirler Allah hakkında mücâdele ederler. Halbuki O’nun kuvveti, azâbı veya mukabil hilesi, (mihâl) pek şiddetlidir.” (13/Ra’d, 13)

Bu âyette Allah Teâlâ Hz. Peygamber’i hile ile ortadan kaldırmak isteyen müşriklerin kurdukları tuzağı haber vermektedir. Şöyle ki: Erbed bin Rebîa (ö. 11/632) ve Âmir bin Tufyl bin Mâlik (ö. 11/632) Rasûlullah’a bazı hileler yapmak üzere anlaşmışlar ve ona gelmişlerdi. O mescidde birkaç sahâbî ile birlikte sohbet ediyordu. Âmir çok yakışıklı birisiydi ve görenlerin dikkatini çekiyordu. Orada bulunan sahâbîler de ona bakıyorlardı. Dışarıda Âmir, Erbed’e: “Beni, Muhammed’i lafa tutarken gördüğünde yavaşça arkasına dolaş ve onu kılıçla vur!” diye tenbih etmiş ve bu noktada anlaşmışlardı. Rasûlullah Âmir’le konuşurken Erbed de onun arkasına dolaştı ve kılıcını çekmeye davrandı; ancak bir karıştan fazlasına Allah müsâade etmedi. Âmir, kaş-göz işâretleriyle onu acele etmesi konusunda ikaz ediyordu. Hz. Peygamber olayın farkına vardı ve Allah’a duâ etti; Allah da onları oradan defetti. Daha sonra Allah Erbed’e açık bir yaz günü bir yıldırım indirdi ve onu yaktı. Âmir de kaçarak Benî Selûl’den bir kadının evine geldi ve sabah olunca silahını aldı. Rengi bozulmuş bir vaziyette atına binerek sahrâya gitti. Orada “karşıma çık” diye Allah ve Rasûlüne hem meydan okuyor, hem de şiir söylüyordu. Allah ona bir melek gönderdi, melek ona kanadıyla çarptı ve bunun akabinde vebâya yakalandı ve ölüp gitti. Allah Teâlâ bu olayı ifâde ederken “mihâl” kelimesini kullanmıştır. Bu da âyette bildirilen Allah’ın hileyi boşa çıkarmasıdır.

Tedlîs ve Tağrîr Tedlîs ve Tağrîr; daha ziyâde alış-verişlerde malın kusurunu müşteriden gizleme mânâsında kullanılırlar. Hud’anın bir türüdür. Tedlîs, daha ziyâde fiil ve gizleme yoluyla meydana gelen hileler; tağrîr ise, sözlü hileleri ifâde etmek için kullanılmıştır.

Tedlîs kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de geçmez. Tağrîr kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 27 yerde geçer. Türkçe’ye biraz anlam daralması ve kayması ile kibirlenmek, kibirle aldanmak anlamında kullanılan gurur, gururlanma (tağrîr) kelimesi bâzı âyetlerde şu şekilde kullanılır: “Münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar ‘müslümanları dinleri aldattı (ğarra)’ diyorlardı.” (8/Enfâl, 49). “Bu, Allah’ın âyetlerini alaya almanızdan ve dünya hayatının sizi aldatmış olmasından dolayıdır.” (45/C âsiye, 35). “Dinlerini oyun ve eğlenceye alanları, dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak.” (6/En’âm, 70). “Ey insan! Kerim olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (82/İnfitâr, 6). “Kâfirlerin memlekette gezip dolaşması seni aldatmasın.” (40/Mü’min, 4)

Tağrîr, bir İslâm hukuk terimi olarak, akit yapılırken taraflardan birinin söz veya davranışıyla diğer tarafı kasten aldatmasını ifâde eder. Bir mala veya hakka piyasa değerinin çok üstünde veya çok altında fiyat verilmesi durumunda; bu netice, karşı tarafın söz ve davranışı sebebiyle aldanma (tağrîr) yüzünden meydana gelmişse, akdin feshine gidilebileceği İslâm hukukçularınca kabul edilmektedir. Böylece bir akitte ivazlar arasında aşırı dengesizlik bulunması halinde gabn-ı fâhiş sebebiyle akit fâsid olur ve ilgili tarafça feshedilebilir.

Tağrîr, fiyatta veya vasıfta olabilir. Sözlü veya fiilî olarak meydana gelmiş bulunabilir. Piyasayı bilmeyen alıcının fiyat konusunda yalan beyan ile aldatılması; malın vasfı veya kalitesi husûsunda (meselâ satıma konu olan hayvanın yaşı yanlış bildirilerek) yanıltılmış olması gibi durumlar sözkonusu olabilir. Bu gibi durumlarda

akdin fâsid (bozuk ve sakat) olduğunda ve aldatılan tarafın da hıyâru’l-gabn ve tağrîr hakkı bulunduğundan söz edilir. Yanıltılan tarafa fesih hakkı tanınır. Aldatma ve yalan ile elde edilen kazanç haramdır. Bunun kullanılması ve tüketilmesi vebali çok ağır işlerdendir. Kul hakkına ilişkin olduğundan mutlaka telâfî ve tazmin edilmesi gerekir ve helâlleşilmesi lâzımdır. Rasûlullah (s.a.s.) “Bizi aldatan bizden değildir” (Müslim, İman 164) buyurmuştur. Akitlere yalan, hile ve desîse karıştırılmasını yasaklayan birçok hadis vardır.

Günümüzde reklâm yoluyla geniş kitleler etkilenmekte ve kötüye kullanıldığı zaman bunun zararlı sonuçları çok daha yaygın olabilmektedir. Tağrîr vakası, böylece ikili borç ilişkilerini aşarak sosyal boyut kazanmaktadır. Bu yüzden günümüzde tağrîrin, özellikle bu çapta ortaya çıkışına fırsat vermemek güncel bir ihtiyaç halinde hissedilmektedir. (7)

Ğaşş Ğaşş veya Ğışş; hıyânet etmek, münâfık gibi kişinin içinde gizlediğinin aksini ortaya koymak sûretiyle hıyânet etmesi mânâsına gelir ki, her ikisinin odak noktasını da hıyânet oluşturur. Bu kelimenin esası aldatmak sûretiyle karşı tarafı hıyânet etmektir. Nitekim Tirmizî, hadis kitabında (el-C âmiu’s-Sahih) “Ğışş ve hıyânet konusunda bir fasıl” şeklinde bir başlık açmıştır (Tirmizî, Birr 27). Hz. Peygamberimiz de: “Bizi aldatan bizden değildir” (Müslim, İman 164; Ebû Dâvud, Büyû’ 50; Tirmizî, Büyû’ 72; İbn Mâce, Ticârât 36) buyurmuştur.

Hılâbe Hılâbe; aldatma, hud’a mânâsınadır. Bu kelime, daha ziyâde sözlü aldatmalar için kullanılmıştır. Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) “hılâbenin (aldatmanın) müslümana helâl olmadığını” (İbn Mâce, Ticârât 42; Ahmed bin Hanbel, I/433) beyan etmiş, alış-verişlerde çok aldanan bir sahâbîye de “alış-veriş yaptığında ‘hılâbe (aldatma) yok’ de” (Buhârî, Büyû’ 66, İstikrâz 19, Husûmât 3, Hıyel 7; Müslim, Büyû’48; Ebû Dâvud, Büy’u 66; Tirmizî, Büyû’ 28; Nesâî, Büyû’ 51) buyurmuştur.

Mekr, hud’a, keyd, tedlîs, tağrîr, ğaşş, hılâbe kelimeleri, lügat mânâları itibarıyla içlerinde hile anlamı barındırmaktadırlar. Bu kelimelerin orta özelliği, kişinin içinde gizlediği ile, yani niyet ve maksadı ile, yaptığı fiil veya söylediği söz arasında farklılığın bulunmasıdır. Şeriate/kanuna karşı hilede de şekil bakımından kusursuzluk sözkonusu olduğu gözden uzak değildir. (8)

Mekr’in Allah’a Nisbet Edildiği Halde Mü’mine Nisbet Edilmemesi

Tuzağın Allah'a nisbet ve izâfe edilmesi hakkında, öncelikle şunu söylemek gerekir: Mekr, aslında bir şeyi planlamak, başkasını amacından çevirmeyi tasarlamak, başkasının yapacağı işe engel olmaktır. İyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ayrımı Kur'an yapmaktadır. İyi bir iş yapmanın çaresini düşünmek ve uygulamak iyi mekr, kötü bir iş yapmanın çaresini aramak ve uygulamak ise kötü mekrdir. Kur'an, kâfirlere âit mekri, bazı âyetlerde "kötü mekr" (35/Fâtır, 43, 10; 16/Nahl, 45) olarak belirtir. Demek ki, kötü olmayan mekr de vardır ki, o da Allah'a âit olan mekrdir.

Genellikle yapılacak kötü şeyler gizli tutulduğundan mekr, kötü iş düzenleme, tuzak kurma anlamında kullanılır. Fakat mekr, mutlaka kötü tedbiri düşünmek demek değildir. İyi tedbire de mekru'l-hasen denilir. Bunun için Allah, mâkirlerin en iyisi (3/Âl-i İmrân, 54) olarak nitelendirilmiştir.

Allah, yapılan suçu, benzeri bir ceza ile engeller. Buna edebiyatta müşâkele denilir. Burada işlenen suç, tuzak kurmadır. Bunun cezâsı, onu etkisiz bırakacak bir tuzak, yani karşı tedbirdir. Allah, tedbir uygulayanların en hayırlısıdır. Zira O'nun tedbirinin sonucu, daima yaratıkların hayrınadır. İşin içyüzünü bilmeyenler, O'nun tedbirini bazen şer sanırlar ama aslında şer sandıkları şey, kendileri için hayırlıdır.

Allah'ın mekri, kötülük kuranların eylemlerini boşa çıkaracak çare bulması, onların tuzaklarını engelleyecek karşı tedbir hazırlamasıdır. "Allah'ın, kula fırsat ve bol dünya imkânları vermesi, Allah'ın mekridir" diyenler de vardır. Hz. Ali'nin: "Kendisine verilmiş olan bol dünya nimetiyle kendisine mekredildiğini (bunlarla sınandığını) bilmeyen kimsenin aklından zoru vardır!" dediği rivâyet edilir (Müfredât, s. 471).

Kötü tuzak, sahibinin ayağına dolanır. Bu, Allah'ın genel yasasıdır. Peygamberlere ve hak dâvetçilerine kötülük etmek isteyenler, kendi kurdukları tuzaklarına yakalanıp helâk olurlar (35/Fâtır, 42-43).

Kâfirlerin tuzak kurması, Peygamber'in dâvetini önleyecek, etkisiz bırakacak planları kurmaları, çareler düşünmeleri demektir. Onlar, Peygamber'i etkisiz bırakmak, hatta onun varlığını ortadan kaldırmak için çareler düşünür, planlar kurarken Allah da onların planlarını etkisiz kılacak karşı mekr kurar ve onların tuzaklarını kendi ayaklarına dolar. Ç ünkü yapılan kötülük, gerçekte kişinin kendi canını yakalar, kendi ayağına dolanır. Yapılan her kötülük, zâhirde başkalarına zarar verse de gerçekte kişinin kendi canına tuzak olur, onu mânevî azaplara, zindanlara yakalatır. Allah kötülerin tuzaklarını bozar, kendi başlarına geçirir. Nitekim Mekke müşriklerinin, Peygamber aleyhindeki tuzakları, sonunda kendi aleyhlerine dönmüş, kendi ayaklarına dolanmıştır (S. Ateş, Kur'an Ans. 13/151).

Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Harb hud’adır” (Buhârî, C ihad 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, C ihad 18, 19, Zekât 153; Ebû Dâvud, C ihad 92, Sünnet 28; Tirmizî, C ihad 5; İbn Mâce, C ihad 28) buyurmuştur. Dikkat edilirse, görülecektir ki, bu hadiste de mekr kavramının benzeri olan “hud’a”, mü’minlere nisbet edilmemiş, temelde istenmeyen ve kâfirlerin sebep olduğu “harb” için kullanılmıştır. Bu hadisinde Rasûlullah savaşta kâfirlere karşı yapılacak hileyi hud’a olarak isimlendirmiştir. Ahdi veya emânı bozmamak kaydıyla savaşta düşmanı yanıltmak için hile yapmanın veya yalan söylemenin câiz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı vardır (Nevevî, Şerhu Müslim, 12/45). Hud’ada içteki niyet ile dışa tezâhür eden hareket arasında bir ayrılık sözkonusudur. Bütün bunlarla birlikte, “harbin hud’a olması”, mü’minleri özellikle savaş şartlarında kâfirlerin hile ve hud’alarına karşı dikkatli ve uyanık olmaları için ihbar ve ikaz anlamı da düşünülmelidir.

Savaşta da, yapılan anlaşmayı ve verilen emânı bozmamaya gayret sarf edilmelidir. Bu tür anlaşmaları bozacak davranışlardan da âzamî ölçüde kaçınılır. Prensip olarak düşman anlaşma şartlarına uyduğu sürece İslâm Devleti de uyar. Düşman bunu çiğnerse, müslümanlar için de misliyle mukabele etme hakkı doğar. “Savaşın hud’a olduğu bildirilen hadiste, savaş sırasında bütün kabiliyeti, plan ve stratejiyi ortaya koyarak ve iyi düşünerek savaşı kazanma yollarını araştırmanın gerekliliği vurgulanmıştır.

Kur'an-ı Kerim'de münâfıkların aldatıcılığından söz edilmekte, fakat Allah Teâlâ'nın onların aldatmasına müsâade etmediği belirtilmektedir (2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 142; 8/Enfâl, 62). Münafıkların, küfürlerini içlerinde gizleyip, sonra da dilleri ile müslüman olduklarını söyleyerek, Allah'ı ve mü'minleri aldatmaya çalıştıkları, -hâşâAllah'ı kandırabileceklerini sanmaları açığa vurulmuştur.

İslâm'da fertlerin birbirini aldatması yasak olduğu gibi, müslümanın aldanmaması da bir esastır. Ç ünkü müslüman bir başkasının hakkına tecâvüz etmeyeceği gibi, kendi hakkını da başkasına çiğnetmez. Gerek alışverişte olsun, gerek diğer sosyal münâsebetlerde olsun bir müslüman ne aldatır, ne de aldanır. Böyle bir yola asla tenezzül de etmemeli ve bir müslümanı asla aldatmamalıdır. Her müslüman diğer müslümanın kardeşi olduğu için (49/Hucurât, 10) toplumun birlik ve beraberliğini, bozmak bundan da öte kardeşliğini temelinden sarsan böyle bir yola tevessül etmek haramdır. Nitekim Hz. Peygamber çarşıda ıslak buğdayı, çuvalın altında kuru buğday ile kapatarak sattığı malın hatasını gizlemek sûretiyle halkı aldatmaya çalışan kişiye: "Bizi aldatan bizden değildir" (Müslim, İmâm, 164; Ebû

Dâvud, Büyü', 50; Tirmizi, Büyü', 72) ihtarında bulunmuştur.

Mü’minler Niye Mekr Edemezler?

Mekr ve benzeri kelimelerle ifâde edilen kavramların, Kur’ân-ı Kerim’de kâfirler ve Allah hakkında kullanıldığı halde, mü’minlere nisbet edilmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken önemli çıkarımları olabilecek bir husustur. Mekr’in Allah’a nisbet edilmesinin, herhangi olumsuz bir anlamda kullanılamayacağı, yukarıda izah edildiği gibi, açıktır. İnsanlara nisbet edilen mekr ise, çoğunlukla olumsuz anlamdadır. Mekr, olumlu anlamda veya zorunlu hallerde kâfirlere karşı kullanılmış olsa, mü’minlerin bazısının bunu istismar edebileceği ve olumsuz anlamda ya da zorunlu olmadığı hallerde de diğer insanlara karşı kullanabileceği ihtimali sözkonusu olacaktır. Halbuki, “kizb/yalan” gibi “mekr” de mü’minlerde normal halde bulunamayacak, yani bulunmaması gereken problemli bir özelliktir.

Mü’minlerin temel vasfı, mü’min kelimesinin de bir anlamı olan “emîn/güvenilir” olmaktır. Bu güvenilirliğin “doğruluk”la yakın irtibatı vardır. Yine mü’min, dünyada huzura ve devlet gibi nimetlere, âhirette de cennete hak kazanabilmek için sâlih amel sahibi olmak zorundadır. “Sâlih amel” sahibi olmanın temel özelliklerinden biri, sâlih kelimesinin türevi olan “ıslah edici” özelliğidir. Yeryüzünden fitne ve fesâdı tümüyle kaldırma göreviyle sorumlu olan mü’minler (2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39), kendi yaşayışlarıyla en küçük çapta fesâda sebep olmamalıdırlar. İnsanla ilgili “mekr”in fesâda yol açmaması ve insanları ıslaha yöneltmesi çok zor ve hassas bir denge gerektirir. Bu zorluğu da her mü’minin aşması mümkün değildir. Ve mü’minlerin temel özelliklerinden biri de “sırât-ı müstakîm” yolcusu olmaktır (1/Fâtiha, 6; 41/Fussılet, 30). Yani, dosdoğru yolda dosdoğru yolcu olmak. Bunun da “mekr” gibi hileli yollara normal olarak zıt düşeceği âşikârdır.

Kâfirlerin şirk için cihad etmelerine (31/Lokman, 15) karşılık, mü’minlerin Allah yolunda cihad etmeleri emredilmiştir. Kâfirlerin tâğut yolunda savaş yapmalarına karşı, mü’minlerin Allah yolunda mukatele ettikleri belirtilmiş ve şeytanın dostlarına karşı mü’minlerin savaşmaları emredilmiştir (4/Nisâ, 76). Mü’minler, ğazaba uğramış yahûdiler gibi “sen ve Rabbin gidin kâfirlerle savaşın, biz burada oturacağız” (5/Mâide, 24) diyemezler. Allah, bizim elimizle kâfirlere ceza vermek istemektedir. “Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azâb etsin, onları rezil etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun kalplerini ferahlatsın.” (9/Tevbe, 14). Mü’minler, her şeyden evvel, Allah’ın emrinde O’nun kulu, cündü/askeri, hizbi/taraftarı olmak zorundadır. Yeryüzünün halifesi vasfını da bu fesadı önleyip ıslahı ikame etmeleriyle kazanacaklardır. Bütün bunlara rağmen, yukarıdaki gerekçeyle ilgili olmalıdır ki, mekr ve hile yapan kâfirlere karşı mü’minler de uluorta aynı silâhı kullanamazlar. Köpek kendilerini ısırınca onlar da köpeği ısırmaya kalkmazlar, kendilerine yakışan şekilde, insanî biçimde onu cezalandırırlar.

İşin bir de şu yönü düşünülebilir: Mekr, yani tuzak ve hile, aldatma o kadar çirkin fiildir ki, bu suçun cezâsını, aynı cinsten olmak üzere hemen Allah veriyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor. C ezâsının benzer şekilde mü’minler tarafından verilmesi, belki bu cezânın misliyle, âdil ve âcil olarak verilmesini geciktirebilir, hatta ihmal ettirebilir. Ç ünkü kâfirlerin mekrine karşı her yerde ve her zaman mü’minler görev bilincine, adâlet ve güce sahip olmayabilir. O yüzden her şeyi sebebe bağlayan Allah, bu konuda sebepleri kaldırıyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor, mekrin cezâsını daha dünyada iken bizzat Kendisi misliyle veriyor, mekre mukabelede bulunuyor.

Mü’minler, bütün kâfirler kendilerine karşı birleşseler, tüm hile ve desiseleriyle üzerlerine çullansalar, hileleri bozacak bir Allah’a güvendikleri için, kâfirlerin tuzaklarından korkmazlar, dâvâlarından geriye dönüp değişmezler, hatta bu durumlar onların imanlarını daha da arttırır. “Bir kısım insanlar mü’minlere; ‘Düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırmış ve ‘Hasbünallah ve ni’me’l-Vekîl -Allah bize yeter. O ne güzel vekildir-’ demişlerdir. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenâlık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer mü’min iseniz onlardan korkmayın; Benden korkun. Küfre, inkâra koşuşanlar sana hüzün/kaygı vermesin. Ç ünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, âhiretten yana bir nasip bırakmak istemiyor. Onlar için çok elemli/acıklı bir azap vardır. Şurası muhakkak ki, imanı verip küfrü/kâfirliği (satın) alanlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. İnkâr eden kâfirler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak, günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (3/Âl-i İmrân, 173-178)

Mü’minler, bilmelidirler ki, kendileri doğru yolda olduktan, Kur’an’a uyduktan, Allah’ın dinine yardım ettikten sonra, kendilerine kâfirlerin hiçbir planı, hile ve desisesi, güç ve zulmü zarar veremeyecektir. “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olunca dalâletteki sapan kimse(ler) size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” (5/Mâide, 105). Bu âyetten, nemelâzımcılığa yol bulmak çok yanlıştır. Bu âyet, Kur’an bütünlüğünde değerlendirildiğinde, şöyle anlaşılır: Bir mü’min Rabbine karşı, kendine, ailesine ve çevresine karşı vazifelerini yapar, insanlara ma’rûfu emreder, münkerden yasaklar, sâlih amellerle çevresini ıslah eder ve fesadı önlemeye çalışırsa, başkalarının yoldan sapması ondan sorulmaz ve ona dalâletteki sapıklar zarar veremez.

“Eğer siz sabreder ve ittika ederseniz/sakınırsanız onların “keyd”i (hileli düzenleri) size hiçbir zarar veremez.” (3/Âl-i İmrân, 120) “De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) “keyd”i/tuzağı kurun ve bana göz bile açtırmayın! Şüphesiz ki, benim velîm o Kitab’ı indiren Allah’tır. Ve O, bütün sâlihlere de velîlik eder.” (7/A’râf, 195-196) “Eğer sana hud’a/hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.” (8/Enfâl, 62) “Yahut bir keyd/tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl keyde/tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.” (52/Tûr, 42) “Gerçekten Allah, kâfirlerin “keyd”ini, hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır.” (8/Enfâl, 18) “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar (hak yoldan kaydırmaz). İnkâr eden kâfirlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler? Allah onları yere batırmıştır. Kâfirlere de onların benzeri vardır. Bu, Allah’ın mü’minlerin yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları yoktur.” (47/Muhammed, 7-11)

Bugün, kâfirlerin, egemen tâğûtî güçlerin, İslâm dışı ve düşmanı düzenin, derin devletin, dünya emperyalizminin, İsrail ve dostlarının, globalleşen dünya müstekbirliğinin her çeşit psikolojik ve fizikî savaş araçlarına başvurması, medya gibi kitlesel imha silâhlarını müslümanlarla savaş için kullanması, uydulardan bile yararlanması, ajan ve provakatörleri cemaatlerin içine sızdırması, yani çeşitli mekr içinde bulunması mü’minleri hiçbir şekilde ümitsizliğe düşürmemelidir. Ç ünkü onların bu güç ve hilelerine karşılık kendi güçlerini değil, Allah’ın gücünü değerlendirmelidirler. Plan ve hesaplarına, mekrlerine karşı, Allah’ın mekri karşılarında olacaktır. “Lâ kuvvete illâ billâh -Kuvvet yalnız Allah’ındır, O’ndan başkasının kuvveti yoktur-” (18/Kehf, 39) “Bütün kuvvet, tümüyle Allah’a âittir.” (2/Bakara, 165)

Mü’min, kulluk görevini yerine getirmek için İlâhî emirlere uysun, yeter; gerisi kendiliğinden gelecektir. İbâdet/kulluk için yaratılan insan, bunu unutuyor, Allah’ın görev olarak üzerine yüklemediği ağır ve kaldıramayacağı sorumluluğa soyunuyor, meselâ ille de devlet kurması gerektiğini düşünüyor ve bunun için gayr-ı meşrû çalışmalara dalıyorsa, bunun suçu Kur’an’a uymadığı, ya da İslâm’ı yanlış anladığı için kendisine âittir. İbâdetin/kulluğun içinde, yani İlâhî görevlerin içinde neler varsa, gücünün yettiği oranda mü’min kul onunla uğraşır, neticeyi Allah’a bırakır. O niyet ve amelinden, inanç ve gayretinden sorumludur, devlet kurmaktan veya dünyayı değiştirmekten değil. Bunun için düşmanını gözünde büyütmemeli, korku ve ümitsizliğe düşmemelidir. Hizmet edeceğim diye, gayr-ı meşrû araçlarla neticeye gitme gafletinde bulunup Allah’a isyan etmiş olmamalıdır. Ava giderken avlanmamalı, değiştirmek istediği kimselere benzememeli, onların kendisini kendilerine benzetmelerinden sakınmalı, onları memnun etmeye, boş yere uğraşmamalıdır.

Mü’minler, kâfirlere karşı kendilerine yardımcı olacak Allah’a sahip iken, dünyada ümitsizlik içinde olabilir mi? Nerede ve hangi şartlarla imtihan ediliyor olursa olsunlar, mü’minler kendilerini güçsüz, zayıf, kâfirlerin hilelerini gözlerinde büyüten görev kaçkını olabilirler mi? Olabilirlerse nasıl ve ne kadar mü’min olabilir ve kalabilirler?

Kâfirlerin hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Zâlimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var. Kâfirlerin tuzakları, oyunları, dolapları, planları varsa, onları kendi ayaklarına dolandıracak, başlarına geçirecek, oyunlarını bozacak Allah vardır.

“Allah’ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler hoşlanmasalar da, istemeseler de, Allah nûrunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.” (9/Tevbe, 32; 61/Saff, 8)

Peygamberimiz de mü'minlere mekri yasaklamıştır. “Mekr/hile ve tuzak planlamayınız. Mekr işleyen sûikastçıya yardım da etmeyiniz. Ç ünkü Allah ‘kötü tuzak ancak sahibine dolanır’ buyurmuştur." (Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, c. 26, s. 34-35). Ayrı bir hadiste de “bir mü’mine zarar veren veya hile yapanın mel’un olduğu” (Tirmizî, Birr 27) bildirilmektedir.

Tefsirlerden İktibaslar

"(Yahûdiler gizlice) mekr (tuzak, hile, plan, strateji) kurdular; Allah da onların mekrine karşılık verdi. Allah mekr edenlerin en hayırlı/güçlü olanıdır." (3/Âl-i İmrân, 54)

İsrailoğullarının büyük bir kısmı Hz. İsa’yı öldürmek için hile yaptılar, sinsice tuzak kurdular. Allah da onların plan ve hazırlıklarını boşa çıkarttı. Onlardan birini İsa’ya benzetti. İsa’yı da katına yükselterek kafirlerden korudu. Kafirleri ise cezalandırdı, onları derece derece azaba yaklaştırdı. Onlar için âhirette şiddetli bir azap vardır. Şüphesiz Allah hile yapanlara karşılık verenlerin en hayırlısıdır. Allah’ın mekr sıfatı kendine ait bir sıfattır, kullarınkine benzemez. Bu sıfat O’nun şânına lâyıktır ve hayırlıdır. Onun mahiyetini ancak Allah bilir.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Havâriler öyle dedi, diğerleri de hile ve su-i kast yaptılar. Bu zamirin lafız bakımından yakınlığı sebebiyle havarilere gönderilmesi ve bunların hepsinin yardım vaadinde sebat edemeyip içlerinde hile edenlerin de bulunduğu mânâsı anlaşılabilirse de, mânâ yönünden bu hile, küfreden İsrailoğullarına aittir. Yani İsa, İsrailoğullarının inkârını hissetti, yardımcı aradı, havariler kendine yardım anlaşması yaptı, diğer taraftan küfürleri anlaşılan İsrailoğulları da hile yaptılar. O sosyal yapıya bu şekilde hile karıştı, tamam olmadı, bir seçime daha muhtaç oldu ki, o da Muhammed Mustafa ile olacaktır.

Mekr, karanlık, gizli, hissedilmeyecek hile ile diğerine zarar vermeye çalışmaktır. İsrailoğullarının buradaki hileleri, Hz. İsa'ya komploları, yani Allah'ın kelimesini yok etmek için gizli gizli tedbirlere teşebbüs edip birden bire onu öldürmek üzere el altından birtakım kimseler tayin etmiş olmalarıdır. Ve hıristiyanların sözüne göre bu hileye havarilerden birisi de iştirak etmiş ve kâfirlere casusluk yapmış. Bu sû-i kast, Hz. İsa'nın hem maddî hayatına, hem manevî hayatına yönelmişti. Bir taraftan zulüm yaparak kendini öldürmek, diğer taraftan davet ettiği tevhid dinini, kelimesini kaldırmak için mekir, hile ve hud'a düşünülüyordu. Gerçekte "İsa" demek de dini, kelimesi demekti. Artık İsa'nın çekilmesi zamanı gelmiş idi, fakat daha ölmeyecekti. İsrailoğulları bu hile dolayısıyla hıristiyanlığa bir hayli şeyler soktular, karıştırdılar, fakat arzularına erişemediler. İsa'yı öldüremediler. Hıristiyanlığı ortadan kaldıramadılar. Onlar hile yaptılar Allah da onlara hile yaptı, onları hileden menetmedi, fakat hilelerinin cezasını verdi. Gerçekten Allah mekredenlerin hayırlısıdır. Onun hilesi, başkalarınınki gibi şer ve zarar vermeyi hedef alan bir hile olmadığı gibi; keşfi mümkün, önüne geçilebilir, durdurulur bir hile de değildir. Hatıra ve hayale gelmez, engin sırlarına erilmez yönlerden çevirir; imandan, doğruluktan çıkan, küfür ve hileye sapanların belalarını verir. Buna göre Allah'ın mekri lügat bakımından bilinen şer mânâsıyla değil, ona ceza olan ve müşâkele (şekli bir, mânâsı zıt kelime getirmek) suretiyle hile denilebilen bir hayırdır. Hatta ilâhî hile, hile yapanlar için bile bir hayrı içerir. Ç ünkü onlara bu şekilde hilenin fenalığını, cezasını anlatır da uyanmalarına, tevbe etmelerine sebep olur.

Kendi peygamberleri İsa'ya (selâm üzerine olsun) inanmayan yahudilerin tezgahladığı tuzak gerçekten enine boyuna büyük bir tuzaktır. Yahudiler İsa'ya (selâm üzerine olsun) ve erkek eli değmemiş olan annesine iftira ettiler. Bir ara Meryem ile evlenmek isteyen fakat İncil'lerinde belirttiği gibi, onunla evlenmeyen Yusuf en-Neccar ile ilişki kurmakla suçladılar... Ona yalancılık ve sihirbazlık itham ettiler. Kendisini Roma İmparatoru Platos'a jurnàl ettiler; Hz. İsa'nın halkları hükümete karşı ayaklandıran bir "anarşist" olduğunu ileri sürdüler! Halkların inançlarını sarsan ve karıştıran büyücü biri olarak göstermeye çalıştılar! Nihayet, Kral O'nu kendi elleriyle cezalandırmaları için Yahudilere teslim etti. Platos putperest olduğu halde, adamın bu suçu işlemiş olduğunu gösteren hiçbir şüphenin izine rastlamamıştı. Bu onların kurdukları desîselerden sadece bir tanesidir.

"Yahûdiler İsa'ya karşı komplo düzenlediler. Allah da onların komplolarını boşa çıkardı." Burada onların planları ile Allah'ın planları arasındaki benzerlik yalnız ifade biçiminde göze çarpmaktadır. Tezgâh; plan demektir. Karşılarına Allah'ın planını çıkarmakla onların tezgahlarının ve hilelerinin ne kadar gülünç olduğunu ortaya koyuyor. Onlar nerede; Allah nerede? Onların tezgahları nerede Allah'ın plânları nerede? Onlar Hz. İsa'yı (selâm üzerine olsun) asmayı ve öldürmeyi istediler. Allah ise, O'nu vefat ettirmeyi ve kendisine yükseltmeyi diledi. Küfredenlerin arasında yaşamaktan, pis ve aşağılık yaratıklar olanlardan arındırmak ve kıyamet gününe kadar O'na bağlananları kafirlere üstün kılmakla ikramda bulunmak istedi. Neticede Allah'ın dilediği oldu. Ve Allah tuzak peşinde koşanların tezgâhlarını etkisiz bıraktı: "Hani Allah şöyle demişti: "Ey İsa, ben senin canını alacak, katıma yükseltecek ve kafirlerin iftiralarından arındıracağını, sana uyanları da kıyamete kadar kafirlerden üstün kılacağım. Sonra hepiniz bana döneceksiniz. Ve ben anlaşmazlığa düştüğünüz konularda aranızda hüküm vereceğim."

Fakat O'nun vefatı nasıl gerçekleşti ve o nasıl yükseltildi... Bu konu Allah'tan başkasının yorumunu bilemeyeceği "müteşabih" kapsamına giren gayb meselesidir. Onları araştırmakla elde edilecek yararlı bir sonuç yoktur. Ne inançta ne de hukukta bunun bir yararı olmaz. Bu meselelerin peşine düşenler ve onları tartışma konusu edenler sonunda kuşkuya kapılırlar, kafaları karışır ve çıkmaza girerler. Allah'ın bilgisine havale edilen bu meselede ne kesin bir gerçeğe ne de gönül huzuruna kavuşabilirler. Allah'ın İsa'ya bağlı olanları kıyamet gününe kadar kafirlerden üstün kılacağı meselesine gelince burada yorumda bulunmak zor olmayacaktır. Ona bağlı olanlar Allah'ın doğru dinine... İslâm'a iman edenlerdir. Tüm peygamberlerin gerçekliğini tanıdığı, her peygamberin kendisine çağırdığı Allah'ın gerçek dinine iman eden herkesin inandığı dine iman edenlerdir... Bu nitelikleri taşıyanlar ise, Allah'ın terazisinde kıyamete kadar kafirlerden üstündür. İman gerçeği ve bağlılık gerçeği ile kafirlerin ordusuna karşı koydukları sürece bu üstünlük somut bir hakikat olarak hayatta gözlenecektir. Allah'ın dini tektir. Meryem oğlu İsa'da kendisinden önceki ve sonraki peygamberlerin getirdiği gerçeğin aynısına çağrıda bulunmuştur. Hz. Muhammed'e (salât ve selâm üzerine olsun) uyanlar, Adem'den (selâm üzerine olsun) zamanın sonuna kadar geçen bütün peygamberler kervanına uymuş olurlar.

Bu kapsamlı anlayış, sûrenin anlatımına ve bu anlatımın üzerinde yoğunlaştığı din gerçeğine de uygun düşmektedir. Ayetler Allah'ın, Hz. İsa'ya (selâm üzerine olsun) haber vermesi sayesinde hem müminlerin hem de kafirlerin son duraklarına da değinmektedir. "Sonra dönüşünüz yalnız Banadır" "Hani Allah şöyle demişti; `Ey İsa, ben senin camı alacak, katıma yükseltecek ve kâfirlerin iftiralarından arındıracağım, sana uyanları da Kıyamet gününe kadar kâfirlere üstün kılacağım. Sonra hepiniz bana döneceksiniz ve ben anlaşmazlığa düştüğünüz konularda aranızda hüküm vereceğim."

"Kâfirler var ya, onları ağır bir azaba çarptıracağım, onların hiçbir yardımcısı olmayacaktır." "İman edip salih ameller (iyi işler) yapanlara gelince Allah onların mükâfatlarını eksiksiz olarak vérecektir, Allah zalimleri sevmez."

Bu âyetlerde cezânın ciddiyeti ve asla şaşmayan, hiçbir yersiz umut ve iftira ile ilişkisi olmayan adâletin ciddiyeti açıklanıyor. Bu, kendisinden kaçılamayacak Allah'a dönüştür. Ayrılığa düşülen konularda Allah'ın hiçbir şekilde reddedilemeyecek hükmünü vermesidir. Kafirler için hem dünya hem de ahirette ağır bir işkencedir ve kimse onlara destek olmayacaktır. İman edenlere sâlih amel işleyenlere mükafatları hiçbir arttırma ve eksiltmeye yer verilmeksizin verilişidir... "Allah zâlimleri sevmez..." Zâlimleri sevmediği halde zulmetmekten uzaktır.

"Hile ile onsa fare onar."

"Hileyi irtikâb etme ki hazer / Denilsin nâmına bir er oğlu er."

Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 4, s. 122 Abdülkerim Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmeti, s. 309-330 Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 438-439 A.g.e. c. 2, s. 439-440 A.g.e. c. 2, s. 440 Talât Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 12 Mahmud Rifat Kademoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Akit Y. c. 7, s. 347 Saffet Köse, İslâm Hukukunda Kanuna Karşı Hile -Hile-i Şer’iyye-, s. 93-101

Mekr Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler

a- “Mekr” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 43 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 54, 54, 54; 6/En’âm, 123, 123, 124; 7/A’râf, 99, 99, 123, 123; 8/Enfâl, 30, 30, 30, 30; 10/Yûnus, 21, 21, 21, 21; 12/Yûsuf, 31, 102; 13/Ra’d, 33, 42, 42; 14/İbrâhim, 46, 46, 46, 46; 16/Nahl, 26, 45, 127; 27/Neml, 50, 50, 50, 50, 51, 70; 34/Sebe’, 33; 35/Fâtır, 10, 10, 43, 43; 40/Mü’min, 25; 71/Nûh, 22, 22. b- Hile: Mahâret ve çâre anlamında Hîle Kelimesinin Geçtiği Âyet: 4/Nisâ, 98 c- Hud’a ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 9, 9; 4/Nisâ, 142, 142; 8/Enfâl, 62. d- Keyd ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 35 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 120; 4/Nisâ, 76; 7/A’râf, 183, 195; 11/Hûd, 55; 12/Yusuf, 5, 5, 28, 28, 33, 34, 50, 52, 76; 8/Enfâl, 18; 20/Tâhâ, 60, 64, 69; 21/Enbiyâ, 57, 70; 22/Hacc, 15; 37/Sâffât, 98; 40/Mü’min, 25, 37; 52/Tûr, 42, 42, 46; 68/Kalem, 45; 77/Mürselât, 39, 39; 86/Târık, 15, 15, 16, 16; 105/Fîl, 2. e- Mihâl Kelimesinin Geçtiği Âyet: 13/Ra’d, 13. f- Tağrîr ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 27 Yerde): 3/Âl-i İmrân, 24, 185; 4/Nisâ, 120; 6/En’âm, 70, 112, 130, 196; 7/A’râf, 22, 51; 8/Enfâl, 49; 17/İsrâ, 64; 31/Lokman, 33, 33, 33; 33/Ahzâb, 12; 35/Fâtır, 5, 5, 5, 40; 40/Mü’min, 4; 45/C âsiye, 35; 57/Hadîd, 14, 14, 14, 20; 67/Mülk, 20; 82/İnfitâr, 6. g- Ğaşş ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 29 Yerde): 2/Satada. 7; 3/Âl-i İmrân, 154; 7/A’râf, 41, 54, 189; 8/Enfâl, 11; 10/Yûnus, 27; 11/Hûd, 5; 12/Yûsuf, 107; 13/Ra’d, 3; 14/İbrâhim, 50; 20/Tâhâ, 78, 78; 24/Nûr, 40; 29/Ankebût, 55; 31/Lokman, 32; 33/Ahzâb, 19; 36/Yâsin, 9; 44/Duhân, 11; 45/C âsiye, 23; 47/Muhammed, 20; 53/Necm, 16, 16, 54, 54; 71/Nûh, 7; 88/Ğâşiye, 1; 91/Şems, 4; 92/Leyl, 1.

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1. Kur'an Ansiklopedisi, c. 13, s. 147-151; c. 2, s. 417-424 2. İlâhi Kanunların Hikmeti (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. , İst. 1997s. 309-330 3. İslâm Hukukunda Hakkın Kötüye Kullanılması, Saffet Köse, İFAV Y. 4. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. (Mekr:), c. 4, s. 122; (Hud'a: Talat Sakallı), c. 3, s. 12; Hile, c. 2, s. 438-439; Hile-i Şer'iyye: c. 2, s. 439-440; Hilekârlık: c. 2, s. 440 5. İslâm Hukukunda Kanuna Karşı Hile (Hile-i Şer’iyye), Saffet Köse, Birleşik Y. 6. İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, İFAV Y. s. 96-98

Hazır ve yönetim panelli siteler Düzenleme Ve Tasarım Webhizmetlerim

üst