You are on page 1of 11

YAĞMUR VE SU

Bakara, 22; Kavram: 32

SU VE YAĞMUR

Kur'ân-ı Kerim'de Su ve Yağmur Bu Konuda Bâzı Âyetler İnsan ve Su Hayat ve Enerji Kaynağı Su Suyun Deverânı ve Hayat Yağmur Kar Dolu Yeraltı Suları Şifâ Ç eşmeleri; Kaplıca ve İçmeler Hayat Kaynağı Olarak Su ve Deniz Denizler Bitkiler ve Su Su ve Günlük Hayatımız Su ve Düşündürdükleri

"O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın." (2/Bakara, 22)

Kur'ân-ı Kerim'de Su ve Yağmur

Bu Konuda Bâzı Âyetler

"Sizi temizlemek için Allah, gökten su indiriyor." (8/Enfâl, 11)

"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeyleri, denizde taşıyıp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri (tekrar) dirilterek üzerinde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde, elbette düşünen kimseler için deliller vardır." (2/Bakara, 164)

"O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar açan, gökten de su indirendir. Onunla biz çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyin; hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah'ın kudretine) işaretler vardır." (20/Tâhâ, 53-54)

"Gökten belli miktarda yağmur indirip onu arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter. Böylece onun (yağmurun) sayesinde sizin yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz." (23/Mü'minun, 18-19)

"De ki: (Sabahın birinde) Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?" (67/Mülk, 30)

"İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?" (56/Vâkıa, 6870)

"O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın." (2/Bakara, 22)

İnsan ve Su

Su, bilindiği gibi, iki hidrojen ve bir oksijenin bileşiminden meydana gelen sıvıdır. Yeryüzünde insan, hayvan, bitki ve tüm canlıların ana yapı oluşum unsuru ve varlıklarının devamı için kullanmak zorunda oldukları ilahî rahmet ve kaçınılmaz maddedir.

Bilimin Kur'an ayetleriyle, özellikle protoplazmanın sudan müteşekkil yapısı hususunda büyük uyum içinde olduğunu görmek durumundayız.

"Biz insanı muhakkak ki çamurun özünden yarattık." (23/Mü'minun, 12)

"İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik halde iken bizim, onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?" (21/Enbiyâ, 30)

"Allah, bütün canlıları sudan yarattı." (24/Nur, 45)

"İnsanı sudan yaratarak, ona soy-sop veren O'dur. Rabbin her şeye kadirdir." (25/Furkan, 54)

Yukarıdaki ayetlerde, tüm yaşayan varlıkların su içerdiği açıklanmaktadır. Kur'an, insan bedeninin ve diğer canlıların protoplazma-sının yüzde 85 ilâ 90 arasında su içerdiğini söyleyen bilim ile tam bir benzerlik içindedir. Su içeren insan hücrelerinin yapısı hakkındaki modern bilgilerin, Kur'an'da zaten var olduğunu görmek, şaşırtıcı bir gerçek ve büyük bir mucizedir. Biyolojik olarak su, yaşayan maddenin hâkim unsurudur. Bilimsel incelemeler, insanın yapısını oluşturan temel ve hâkim yapı taşının su olduğunu göstermektedir. İnsan vücudu, müphem bir şekilde varlığını sürdürebilen ve çevresindeki suyun uygun şartları barındırması durumunda kendisini çoğaltabilen 60 ilâ 75 trilyon arasında canlı hücreden müteşekkildir.

Hücre, topluca protoplazma diye adlandırılan farklı maddelerden oluşmuştur. Protoplazmada bulunan temel ögeler ise beş tanedir: Su, elektrolitler, proteinler, lipidler, karbon hidratlar. Protoplazmadaki sıvı ortam, % 85 ilâ 90 arasında bir yoğunlukla mevcut sudan oluşmaktadır. Bu da şu âyetle açıklanan husus ile şaşırtıcı bir uyum içerisinde bulunmaktadır: "Allah, bütün canlıları sudan yarattı." (24/Nur, 45) Sudan sonra hücre kütlesinin yüzde 10 ilâ 20'si arasında bir kısmını oluşturan proteinler gelir. Lipidler % 2 ilâ 3, karbonhidratlar ise % 1'ini oluşturur. Elektrolitler de önemli rol oynar. Bilime göre protoplazma yaşayan bir maddedir ve içinde suyun en hayatî rolü oynadığı, yaşayan tüm varlıkların temelidir.

Bitkilerde rüzgârların aşılayıcı bir rol oynaması, ancak son asırlarda anlaşılmış bir meseledir. Bütün bitkilerin çiçeklerinin erkek ve dişi çift ihtiva ettiği ve erkeğin dişiyi aşılamasıyla meyvelerin meydana geldiği anlaşıldıktan sonra, bu işte rüzgârın rol oynadığı ortaya çıkmıştır. Ayet-i kerime'de bu konuda şöyle buyrulur: "Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik; yukarıdan su indirdik de sizi onunla suladık. Yoksa siz onu (yeterli suyu) toplayamazdınız." (15/Hıcr, 22) Bu ayette, bundan da fazla olarak rüzgârın, yağmur yağmasında oynadığı rol de anlatılmaktadır. Bu ayette ayrıca, gökten inen suların yer katmanlarında stok edildiği ve buralardan insanlığın ihtiyacı karşılandığı ifade edilmektedir. Günümüzde bulutlar, onları meydana getiren rüzgârlara göre taksim edilmektedir. Rüzgârlar, küçük toz toprak zerrelerini kaldırıp sürükler, bu zerreler ile, yükselen buhar zerreciklerini aşılar; böylece toz zerreleri etrafında su buharı toplanır ve neticede ağır damla haline gelir.

Kur'an şöyle buyurur: "Allah o zattır ki, rüzgârlar gönderir, derken onlar da bulutları kaldırır (yükseltir). Derken onları gökte dilediği gibi yayar ve parça parça eder; artık sen de aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Allah, dilediği kullarına yağmuru nasip edince, onlar seviniverir." (30/Rûm, 48) "Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar), ağır bulutları yüklenince onu ölü bir memlekete sevkederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Herhalde bundan ibret alırsınız." (7/A'râf, 57) "Yerin yetiştirdiği nebatlardan/bitkilerden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden çift çift yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim." (36/Yâsin, 36) Nebatlar çift, hayvanlar, insanlar çift, gökyer, gece-gündüz çift, yağmur bile biri artı, öbürü eksi yüklü bulutların birbirini aşılamasının eseri. Atomda bile artı ve eksi elektronlar var.

Hayat ve Enerji Kaynağı Su

İnsan vücudu, zarif siluetinin altında onu teşkil eden hücrelerin doldurduğu ve içinde yüzdükleri, yürüyen bir göl veya denizdir. İnsan, içinde yaşadığı göldeki suyu her gün birkaç bardak harcar, parçalar, atomlarına ayrıştırır, kullanır ve vücudundaki artıkları temizler, dışarı atar. Bu harcanmış su, her gün, birkaç defa temiz olarak yerine konmuş olmalıdır. Hayat, sağlıklı yaşama, öncelikle bu esasa dayanır. Bu gerekli günlük ihtiyacı yerine koyamayan insan, vücudunu oluşturan hücrelerin ateşten kavrulduklarını hisseder. Vücut yanmaktadır; içilen bir bardak su, bu yangını söndürürken, en büyük ferahlığı verir, inançsıza ve müşriğe bile "ooh, çok şükür Allah'ım" dedirtir.

Dünyanın üçte ikisinin su olduğu bilinmektedir. Benzer bir durum, insanlar için de söz konusudur ve insanların % 50-70'i sudur. Bu su miktarı, yağlı bünyelerde biraz düşük, yağsız bünyelerde ve çocuklarda biraz daha fazladır. Normal bir insanın günlük su kaybı 2,5 - 3 litre, ihtiyacı da yine o kadardır. Alınan sıvı ile verilen sıvı arasında yaz-kış fark etmeksizin, düzenli bir ölçü söz konusudur. İnsan vücudunun % 70'i su olarak kabul edilirse, bu % 70'in: %50'si hücreler içindeki su, 15'i hücreler arasındaki mesafede bulunan su, 5'i de damar yatağında bulunan sudur. Vücutta değişik yerlerde muayyen miktarlarda bulunan su, çeşitli sistemlerin kontrolü ile muvâzenede tutulur. Bunların miktarlarında meydana gelecek değişimler, insan hayatını tehdit edebilir ve hatta insanın ölümüne yol açabilir. Organizmadaki bu su metabolizması böbrekler, böbrek üstü bezleri, sinir ve iç salgı bezlerinin kontrolü ile sabit değerde tutulur.

Kanın, % 83'ü, gelişen embriyonun % 90'ı sudur. Kasların % 75'i, böbreklerin %82'si, beynin %74,5'u, kemiğin % 22'si sudur. Su, sürekli olarak vücut yüzeyinden buharlaşıp atmosfere karışır.

Kurak mevsimlerde hemen hemen bütün hayvan çeşitleri, sevk-i ilahî ile kendi bölgelerinden çok uzaklardaki suya doğru, ölesiye koşar, sürünür, uçar. Bu yolda pek çoğu telef olsa da, niceleri suyu bulur, içer, kanar; nesillerini böylece su vasıtasıyla devam ettirirler. Topraklarına sımsıkı bağlı olduklarından, kuraklık halinde, ötelerdeki suya doğru koşamayan bitkiler yanar. (Vatana ve toprağa aşırı bağlılığın zararı ve hicretin fazileti...) Sararan yapraklar dökülüp ölürken, dallar, gövdeler, kökler odunlaşır, ufalanır, toz olur; bulundukları toprak çöle dönüşür. Orada artık hayat yoktur. Bu uzunca bir dönem yağmur yağmayınca oluşacak tablodur. Oysa, toprağın içindeki kökler henüz kurumadan, derinlerin nemi içinde canlılığı varken, göklerden boşanan bir yağmur, köklerden yeni filizler fışkırtır; yeni yeni gövdeler, yüzlerce dallar, on binlerce yemyeşil yapraklar oluşturur.

Bu, hayat kurtaran, yepyeni canlar fışkırmasına vesile olan etkisi için suyun, yağmur gibi temiz, pak olması gerekir, bu şarttır. İçine maden kömürü ve petrol artıkları olan sülfür gibi zehirli gazların karışmamış olduğu; asitleşmemiş yağmur gibi tertemiz olmalıdır. Bütün canlılar, vücutlar, bitki, hayvan, insan ve bunları oluşturan hücreler, böylesine temiz su istemektedir. Kıpkızıl susuzluk ateşini söndürmek; vücutlarında mavi yeşil hayat ateşini yeniden yakabilmek için. Dünya uçağımız suyla dopdolu olduğu için, masmavidir; mavi-yeşildir; hayat doludur. Suyun önemini ve korunması gerektiğini kuluna anlatmak için Allah, bazı alanları çöl yapıp gözler önüne sermiştir. Ç ölde hayat yok; çünkü su yok. Suyun var olup da kirletildiği, zehirlerle bulaştırıldığı yerlerde de hayat yoktur; varken yok olmağa yönelir ve yok olur. Günümüzde bunun örnekleri sık sık sergilenmektedir. Nisbeten yakından tanıyıp öğrendiğimiz planet Mars'ta, mavi-yeşil renk yoktur. Kıpkızıl bir yangın artığı gibi görülür. Ç ünkü orada hayat kaynağı su yoktur. C anlılığa ait herhangi bir emare de bulunmamıştır bu gezegende. Hayat, o halde kesinkes su demektir. Hayat için durmaksızın harcanan bir enerji gerektiğine göre o halde su, baş enerji kaynağıdır.

Hayat veren eneri kaynağı hususiyetini muhafaza edebilmesi için, suyun temiz olması gerekir. Organik artıklar, bütün canlıların, bitkilerin, hayvanların, insanların, günlük artıklarının suya karışması, sadece ruhî olarak hissedilen bir kirliliktir. Organik artık, suyu kirletmez. O artıklar, su içinde yaşayıp çoğalan ve insana en sağlıklı besin kaynağı diye bilinen balıklara ve daha birçoklarına en seçkin bir yem olmaktadır. Suyu kirleten, öldürücü yapan, sadece ve yalnız maden kömüründen, petrolden ve radyasyon saçan radyoaktif maddelerden kaynaklanan artıklardır. Sadece tek bir petrol tankerinin patlaması sonucu kirlenen dev

suların içindeki, halin ve geleceğin hayat serveti canlılar ölmekte, karaya vurmakta, yok olmaktadır.

İnsanlığın başına bu belaları getiren, kömürden, petrolden, radyasyondan kâr sağlayan sanayici, tek kelimeyle insan toplumlarına yaraşmayan, insanlığı şahsî çıkarları için sömüren yaratıklar olmaktadır. Bu durum, çağdaş uygarlık için hiç kuşku yok, korkunç bir yüz karası, bir utançtır. Yüce Allah, hayatî zehirler olması sebebiyle, dünyamızın gelişimi tarihinde kömürü, petrolü ve radyasyonlu artıkları, yer kabuğunun altındaki derinliklere gömmüş; bundan önce de dünyamızda hayatın yeşermesine müsaade etmişti. Onların bugün çıkartılıp kullanılması ise; gerçekte var olan çok daha iyilerinin tertemiz enerji kaynaklarının, akl-ı selim sahibi olan kulları tarafından, gerçek ilim adamları tarafından, araştırılıp bulunsun diye, hiç kuşku yok ilahî bir İmtihandır. Bu temiz enerji kaynağı bulunmuştur; bu da su'dur. Tıpkı, tabiattaki canlıların yaşamasına vesile olan tertemiz enerji kaynağı su olduğu gibi, sanayide de su, evlerin ısıtıcısı, ocakların yanıcısı, fezaya gönderilen tüm araçlar dahil vapurun, denizaltının, otomobilin, trenin, uçağın ve de tüm sanayii fabrikalarının işleticisi su. (1) Kısa bir zaman sonra su enerjisi tüm yoğunluğuyla uygulamaya geçmeyi beklemektedir. Ümit edelim ki, çevre kirliliği dünyayı yaşanmaz kılmadan bu gerçekleşsin.

Suyun meydana gelmesi dünyaya gerektiği kadar depolanması bir tesadüf değil; ince hesapların sonucudur. Suların en derin yeri, on bin metreyi biraz aşarken, en yüksek dağ, 9 bin metreye varmaktadır. Yüksekliklerle çukurların dengeli kurulması ve yeryüzünün şekillenmesi bile bir sanat eseri olduğu gibi, suların bütün kara parçalarını işgal etmemesi de ilahî bir plan neticesidir.

Suyun Deverânı ve Hayat

Dünyada hayatın devam etmesi için gerekli şartlardan biri de denizlerde, atmosferde ve toprakta belli miktarlarda suyun devamlı bulunması gereğidir. Su, canlıların vücutları için zaruri bir madde olduğu gibi, dünyanın ısı dengesinin korunmasında da mühim rol oynar. Suyun hayat üzerindeki tesirleri bütün yönleriyle incelendiğinde, dünyadaki su, su deverânı (hidrolojik döngü)nın ne derece faydalı, manalı, ne derece güzel ve insanı hayrette bırakan bir olay olduğu anlaşılır.

Yeryüzünde yağışların meydana gelmesi, bu suların bir kısmının toprak ve bitki yüzeylerinde tutulup tekrar buharlaşması, bir kısmının ise toprak tarafından emilmesi ve geriye kalanın yüzey akışlarla deniz ve göllere taşınması, oradan buharlaşıp bulutları meydana getirmesi, toprak tarafından emilen suyun yer altı suyunu besleyip nehir ve pınarların menbaını oluşturması, hidrolojik döngü olarak adlandırılmaktadır. Rüzgâr, iklim şartları ve atmosferik olaylar gibi kararsız faktörlerin tesiri altında, atmosfer-toprak-deniz üçlü sistemi arasındaki bu su hareketi, hassas bir ölçü ve denge içinde cereyan etmektedir. Bu denge bir an bozulacak olsa, canlı hayat tehlikeye düşecek, belki de dengenin bozulma şiddetine göre tamamen kaybolacaktır.

Mesela, atmosferdeki su buharı, toplam su içinde en az payı oluşturmakta; fakat en aktif rolü oynamaktadır. Buradaki su buharı, arzdan geri yansıyan uzun dalga boylu radyasyonların büyük bir bölümünü yutar ve ısınan atmosfer, bu enerjisini tekrar yeryüzüne gönderir. Diğer taraftan bulutlar, güneşten gelen enerjinin % 24 oranındaki kısmını yansıtarak yeryüzünün ısı dengesinin muhafazasına hizmet eder. Bu sayede gece-gündüz arasındaki sıcaklık farkı en aza iner. Atmosferdeki su buharı değişmeyen sabit bir değerdir. Ancak atmosferdeki su buharı ile toprak ve denizlerdeki su, devamlı yer değiştirmektedir. Büyük deniz ve okyanuslardan buharlaşan su, rüzgârlarla suya ihtiyacı olan yerlere taşınır. Burada oluşan bulutlar, oradaki canlılara damlalar halinde su serper; onların ihtiyacını görüp serinletir, toz toprağı yatıştırır ve kirleri temizler. Yeryüzüne her saniye ortalama 16 milyon ton su inmekte, aynı miktarda da yeryüzünden buharlaşmaktadır. Modern bilimin ortaya koyduğu bu gerçek, 1400 yıl önce Yüce Rehber tarafından: "Her sene, yeryüzüne inen su miktarı eşittir. Sadece, suyun indiği yerler muhteliftir." şeklinde ifade edilmiştir. Tabii ki, yağış miktarı her yerde aynı değildir.

Hidrolojik devr-i daim içinde yer altı suyu ve topraktaki su önemli bir yer işgal eder. Uzun süre yağmur yağmamasına rağmen bitkilerin canlı kalabilmesi tamamen toprakta tutulan su sayesindedir. Yeryüzünün kan damarları olan nehir ve pınarlara bu yeraltı suları menba olur. "Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi, onu yerin içindeki kaynaklara geçirdi. Sonra onunla çeşitli renklerde ekinler yetiştiriyor." (39/Zümer, 21) Bu ayet, açıkça bu gerçeği ortaya koymaktadır. Suların düzeni, bugün herkes tarafından bilinebilir. Fakat Kur'an'ın vahyedildiği zamandan önceki asırlarda olduğu gibi, 1800'lü yıllarda bile insanlar, bu hususta tamamen yanlış telakkilere sahip bulunuyorlardı. Maurice Bucaille tarafından yazılan "Kitab-ı Mukaddes, Kur'an ve Bilim" adlı eserde bu yanlış telakkiler açıklanmaktadır. Aristo'ya göre, yerdeki su buharı, dağların soğuk oyuklarında yoğunlaşmakta ve böylece kaynakları besleyen yer altı gölleri oluşmaktadır. Bu teori, 1877'ye kadar O. Volger'in de içinde bulunduğu birçok taraftar bulmuştur. Bugünkü anlamda suyun dolaşımı hakkında, Kur'an'dan sonra ilk açık anlayış, 1580'de Bernard Palissy tarafından ortaya konmuştur. Ne var ki, Kur'an, bu hakikati, bu bilim adamından yaklaşık bin yıl önce bildiriyordu. "Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla su ihtiyacınızı karşıladık. (Biz bunları yapmasaydık) siz onu (yeterli suyu) depolayamazdınız." (15/Hıcr, 22). Bu ayetle de ayrıca yeraltı sularına dikkatlerimiz çekiliyor.

Hidrdolik devr-i daimde diğer bir sistem, büyük su depoları olan okyanus ve denizlerdir. Buralar, birçok canlının hayatı için zemin olduğu gibi kaynayan bir kazan gibi devamlı atmosfere su buharı gönderir. (2)

Yağmur

" O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın." (2/Bakara, 22)

"Gökten belli ölçü ve miktarda su indirdik de onu yerde durdurduk." (23/Mü'minun, 18)

"Rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) deliller vardır." (2/Bakara, 164)

Rüzgârın dindiği ve yağmur damlalarının toplu halde, o nâzik ve nâzenin çiçekleri, binlerce küçük hayvancıkları incitmeden yavaşça yere indiği bahar yağmurları ne kadar huzur vericidir. Fakat herhalde, karşımızdaki bu nefes kesici manzarayı seyrederken yağmurun tatlı nağmelerini dinlerken, damlaların hangi halde bize bu tabloyu sunduklarını düşünmüş olsak bile, bizim bu konuda fazla bilgimiz yoktur.

Yaratıcı'nın koyduğu kanunların zincirleme işlemesiyle atmosfere gelen güneş ışınlarının, ancak canlıların ihtiyacı kadar olan üçte biri yeryüzüne ulaşır. Bu da rahmetin/yağmurun devamlılığını temin eden buharlaşmayı sağlar. Denizlerden ve toprak üzerinden kaldırılan su aynı oranda buharlaşır, tekrar yere iner ve hayatın devamında görev alır. Sonsuz kudret sahibi Allah, bir yılda 450 katrilyon litre suyu buharlaştırmaktadır. Keza, dakikada yeryüzüne yaklaşık bir milyar ton, saniyede 16 milyon ton su, yağmur olarak indirilmektedir. Yağışlar, yeryüzünün değişik bölgelerinde farklı miktarlarda olmasına rağmen, evrende israfa yer verilmeyerek bu rakam korunur ve bir yıl içerisinde dünyaya düşen toplam yağmur miktarı, diğer yıllarda da hep aynı kalır ve bütün zaman boyu böylece devam eder.

Atılmış pamuk gibi bulutlarda, birbirine yakın su molekülleri arasındaki elektriksel câzibeyle oluşan yüzey gerilimi, damlaları bir küre haline getirir. O tertemiz ve

masmavi semada kısa zamanda meydana gelen bulutlardaki bu damlalar, eğer küçüklerse hava onların şeklini fazla bozamaz. Fakat büyüklerse alt taraflarını yassılaştıracak bir basınçla karşılaşırlar. Allah'ın dilediği zaman, dilediği coğrafyaya onca yükseklikten aşağıya düşerlerken, önceden bilindiğinin aksine, değişime uğrama şekilleri sadece büyüklükleriyle ilgil değildir. Bu zaman zarfında saniyede yaklaşık 300 defa şekil değiştirirler. Şekilden şekle geçerek bir plân dahilinde yere ulaşan damlalar, toplu halde çok güzel bir manzara sunarlar insanlara.

Yağmur damlaları, dengelenmemiş bir yerçekimi kuvvetinin etkisinde kalsalardı; yere düşene kadar hızları devamlı artarak çok büyük değerlere ulaşırdı. Bu da, dolayısıyla muazzam hareket enerjisi kazanmış damlaların yeryüzüne taş gibi düşen felâketi olurdu. Bunun hiç de böyle olmadığını, ilmi sonsuz bir Yaratıcı'nın tecellisiyle başlangıçta hareketsiz olan her bir damlanın, yerçekiminin ters yönünde artan bir hava direncinin etkisinde hareket ettiğini görüyoruz. Bu şekilde damlaların hızları, yukarı yönlü hızla artan hava direnci ile, aşağı yönlü yerçekimi kuvvetinin birbirine eşit olmasına kadar artarak sonunda sabit kalmaktadır. O aktif, berrak ve tatlı su, hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmet'ten gönderildiği hem cahillerce hem bilginlerce kabul edilir ki, sanki rahmet, tüm canlıların ihtiyaçlarına cevap vermek için tebessüm ederek damlalar suretinde ilahî hazine çeşmesinden akmaktadır. Yağmurda görülen bu ilahî yardım tecellisinden dolayı ona rahmet adı verilmiştir. (3)

Denizler dolusu su, gökler dolusu su... Bir senede yağan yağmurları bir araya toplamak mümkün olsaydı, belki Akdeniz'i doldururdu. Demek ki, bir senede Akdeniz'i gökyüzüne çıkarıp yere indiren, onları toprağın altına geçirip, yer altı kanallarında dolaştırıp, tekrar yeryüzüne ulaştırıp, insanların hizmetine sokan var. Nil, Fırat ve Amazon nehirlerinin çıkışı, insanı hayretler içinde bırakmaktadır.

Bulutlar için, tencereden çıkan buharı örnek verirler. Burada unutulan hususlar şunlardır: Nasıl ki bir tencere, tencerenin içinde su var ve bu su, sobanın üzerine konmuş, soba da yakılmışsa... Yeryüzü sularını, su yatakları denen kaba koyan, güneş ısısı ile bunu buharlaştıran bulunmalı ve bilinmelidir. Yani suyun teşekkülünden tutunuz, buharlaşmasına kadar bütün süreç, bir tertip ve nizam içinde yürümektedir. Bu nizamı koyan kimdir? Sular, en fazla yazın buharlaşır. Fakat en kurak mevsim de yaz aylarıdır. Buharlaşma, deniz ve okyanuslarda daha fazla olmasına rağmen, buralara daha fazla yağmur yağmıyor; suya ihtiyacı olan ormanlık alanlarda yağış fazla oluyor. Bu örneklerden anlıyoruz ki, bir yerde buharlaşan sular, gökyüzüne yükselip, rüzgâr arabasına bindirilip, bir plân dahilinde sevk ediliyor, yaprakları buruşan, hal dili ile su isteyen bitkilerin imdadına yetiştiriliyor. Bitkilerin bulunmadığı yerlere yağmurun az yağması gösteriyor ki, ormanlar yağmur çekme bakımından da bir hazinedir.

Yükselen buharlar başıboş bırakılmıyor. Onlar belirli yerlerde toplanıp, belirli yerlere sevk edilince, o bölgenin rasathanesi "bugün falan yere yağmur yağacak" diye bildiriyor. Artık yağmur o beldenin sınırına gelmiştir. Nasıl ki radarlar, yaklaşan uçağı yakalayıp haber veriyorsa, meteoroloji istasyonlarındaki âletler de, yaklaşan, hatta içeri giren buharı, yani rutubeti haber veriyor. Böylece yağmurun yağacağı anlaşılmış oluyor. Meteoroloji bilginlerini takdir ederiz. Öte yanda gemiciler ve bazı hayvanlar yağışlardan haber verdikleri gibi, fırtınalardan da haber vermektedirler. Mesela derler ki "martılar sahile vurdumu kar yağar veya fırtına kopar." Ve genellikle de böyle olur.

Fakat, hayvanların bir şeyler bilmesi ve haber vermesi ile insanların bilmesi daha başkadır. Hayvan yağışın olacağını haber verdi, diyelim. Hayvanın bundan başka yapacağı bir şey yoktur; hayvanın yapacağı bu kadardır. Fakat biz insanlar, yağan yağmura bakarken düşünürüz: "Hiç yağmur yağmasaydı ne olurdu?" "Yağan yağmurlar, hiç durmasaydı ne olurdu?" "Yağmurlar tane tane değil de oluktan boşanırcasına yağsaydı, kaya gibi başımıza düşseydi ne olurdu?" Bu üç sorunun cevapları aynı olacaktı: Tek kelimeyle "felâket!" Öyleyse yağmurun yağışında üç felâket gizlenmiş. Bizi bu üç felâketten koruyan var. Şükretmeyelim mi?

"Yağmur, doğanın sevinçten ağlamasıdır." Bir yağmur damlasının buharlaşıp gök yüzüne çıkması ve yoğunlaşıp yağmur halinde yeryüzüne inmesi esnasında; şiddetle inmeden, rahmet olarak başımızı okşaması, canlıların imdadına yetişmesi, şefkatle üzerine düştüğü en nazenin yaprak ve çiçeklere dahi zarar vermemesi, bütün bu olayların, üstün bir ilim ve kudret çerçevesinde gerçekleştiğini göstermez mi? (4)

Bütün yaratıklara rızkını veren Rabbımız, mahlukatını rızıklandırmak için öyle mükemmel, öyle hoş ve güzel, aynı zamanda akla durgunluk veren öyle muhteşem bir sistem kurmuş ki, hayran kalmamaya imkân yoktur. İncelediğimizde, bu sistemin ne kadar ince bir hesabın eseri olduğunu ve ne kadar ustalıkla uygulanmakta bulunduğunu görür ve hayranlıkla yaratıcının büyüklüğünü kavrarız. "De ki; gökten yağmur gönderip bitkileri çıkarıp size rızık (olarak) veren kimdir?" (10/Yûnus, 31) Bilindiği gibi, yiyeceklerimizden çoğunu Allah'ın büyük lütuflarından olan yağmur sayesinde sağlarız. Eğer yağmur olmasa, akar sularımız da olmaz. Akar su ile sulamamız da imkânsız olur.

Kurak geçen senelerde çekilen su sıkıntısını hepimiz biliriz. Kuraklığın devamlı olduğunu düşünün, halimiz ne olurdu? Arz üzerinde bitki namına bir şey kalmaz ve bulunmazdı. Yağmuru yağdıran, topraktan bitkilerin ve gıdamızı teşkil eden hububat, sebze ve meyvelerin yetişmesini sağlayan C enab-ı Hak'tır. Ç eşitli gıdalarımızın her biri yaratılma ürünü olduğu gibi, toprak tarafından tekrar tekrar verilmesinin nasıl meydana geldiğini düşünelim. Eğer bu çeşitli gıdalar yaratılmamış olsaydı, ya da toprak bunları yetiştirecek imkâna sahip kılınmamış olsaydı, bunları nereden, nasıl elde edebilirdik? Eğer gökleri yaratıp oradan yağmuru indirmese, toprağı yaratıp bunları yetiştirecek özelliklere sahip kılmasaydı hiç birini elde edemezdik. Onun için ne kadar şükretsek yeridir.

Su: Zaruri ihtiyaçlarımızdan biri, hayat için vazgeçilemez bir unsurdur. Ya mevcut deniz, nehir, menba suları doğrudan doğruya buharlaşarak bulutları veya yağmuru meydana getirerek sebze, meyve, tahıl, ot, ağaç vs.nin faydalanması sağlanmakta, veya canlıların istifadesine sunulmaktadır. C anlıların kullandığı sular da idrar, ter, nefeslenme, dışkı...olarak; bitkilerde ise yapraklardan ve benzer şekilde tekrar atmosfere (dünya havasına) iade edilerek kullanılmakta; fakat varlığını koruyabilmesini sağlayan bir devr-i dâime tâbi bulunmaktadır. Ancak bu sayede varlığını koruyabilmektedir. Yoksa bu kadar sarf edilmesi dolayısıyla, buhar, yağmur ve kar şeklinde yeniden arza döndürülmemiş olsaydı tükenirdi. Hazıra ne dayanır ki? Sonra iade edilişinde tasfiye edilmiş, temizlenerek arıtılmış olmasaydı, kullanılamaz hale gelirdi. Zaman geçince çabucak kirlenirdi.

Esasen tüketilen suların yağmur halinde tekrar iade özelliği olmasa, sular yalnız durgun sulardan ibaret kalır, menba suları olmaz, dolayısıyla akar su da bulunmazdı. O zaman da kirlenmenin ne kadar yaygın olacağını kestirebiliriz. Artık bulunsa bile onu kullanabilmek çok büyük çapta arıtmalara bağlı kalırdı. Fakat kuraklık hiçbir canlı için yaşama imkânı bırakmazdı. O yüzden, yağmurun yağması ve suyun devr-i daim etmesinde de çok güzel tertiplenmiş, yeryüzünün imarı ve yaratıkların rızkı yönünden muazzam bir düzenin varlığı söz konusudur. Suyun rahmet olduğu, Allah’ın rahmeti olduğu ve düşünenler, okuyanlar için ayet olduğu bir kez daha anlaşılmaktadır. (5)

Yağmurların dizginini elinde tutan, kar'ın dizginini de elinde tutuyor. Bir arabacı, atın dizginlerine sahip olup, arabasını nasıl istediği yere sevk ederse, bulutları rüzgâr atına bindiren, onun dizginini tutan, yükseliş ve alçalış mesafelerini ayarlayan, bir de kar tanelerini hem tane tane yağdırıp hem de bunların birbirine yapışarak çığ gibi başımıza düşmesini önlüyor, hem de düşen kar tanelerinin her birini süslüyor ki, görüp de ibret alalım.

Kar

Kar yağdığı sıralarda, önceden hazırladığımız siyah mukavva cinsinden bir cismi, karın altına tutsak, yağan kar tanelerine büyüteçle baksak, altı köşeli, sekiz köşeli kar taneleri göreceğiz. Bir genç kızın çehizine işleyeceği nakışların en güzellerinin bu kar tanelerinde bulunduğuna şahit olacağız. Kar taneleri, mükemmel geometrik şekilleriyle âdeta gökyüzü çiçeklerine benziyor. En usta desinatörlerin elinden çıkmış hârika motifler gibi, her birisinin girift yapıları var. Bir tanesini bile

en dâhî mimar, dakikalarca uğraşmadan çizemeyeceği halde, C enab-ı Hak, milyarlarcasını her saniyede şekillendirip, eşit ağırlıklarda kesip yeryüzüne gönderiyor.

Hem de hiç biri, diğerine benzemeyen orijinal nakışlar. Evet, bu konuda araştırmacıları ve özel tekniklerle kar kristallerinin fotoğrafını çeken şahısları hayretlere düşüren bir gerçek o ki, hiçbir kar kristali, birbirine benzememektedir. Amerika'lı Vilson Bentley, 1885 yılında kar tanelerindeki akıllara durgunluk verecek muhteşem sanat karşısında âdeta büyülenmiş ve 50 yıl boyunca sürekli kar resimleri çekmeye kendini mecbur hissetmiş, çektiği 6000 fotoğraftan seçmeler yaparak yayınlamıştır. Orijinal kar kristallerinin bu gizemli ve ihtişamlı özellik ve güzelliklerinin anlaşılmasından sonra, bunların fotoğraflarını çekmek, âdeta bir sanat haline gelmiştir. Bu durum; sesleri, simâları veya parmak uçlarını ayrı ayrı mühürleyen İlâhî kudretin, kar tanelerindeki tecellisidir ve hiçbir hâdisede en ufak bir tesadüf olmadığının, kar taneleri sayısında isbatıdır. Evet, her bir kar kristali, gökyüzünden inen muhteşem bir tablo kadar sanatlıdır ve su zerrelerinden meydana gelen bu tablolar,yine bir su zerresinden yaratılan insanoğluna yaratıcısını göstermeye yeterlidir. İngiliz bilim adamı, 24.000 kar tanesi üzerinde yaptığı araştırmada hiç birisinin birbirine benzemediğini ve hepsinin hârikulâde motiflerle süslendiğini görüyor ve sonunda şu kanıya varıyor: Dünyanın yaratılışından bu yana yağan kar tanelerinin hiçbirisi birbirine benzemiyor. (6)

Yağmakta olan kar tanelerini alıp incelediğimizde yeni yeni şekiller görmek mümkün. Sanatkârı takdir etmemek ise mümkün değil! Her yarattığını, özellikle insanı, benzeyen özellikler içinde benzemeyen nice farklarla yaratan evrenin muhteşem sanatkârı için, milyarlarca kar kristalini ayrı ayrı güzellikte ve desende yaratmanın hiç de zor olmadığını, bilim bile görmek isteyen her göze fotoğraflayıp göstermektedir.

Kar yağıyor tane tane. Nakış nakış işlenmiş; biçim biçim süslenmiş. Yüzlerce, binlerce metreden gelir, hem de salına salına. Kim işler bu taneleri? Kim süsler bu yeri? Acaba ne diyor bu şekiller? Kim açacak bu perdeleri?

Yağmur ve kar, fırtınalı havalarda dahi yağarken, birbirleriyle çarpışmaz. Eğer çarpışsa yeryüzüne gelinceye kadar dev kütleler oluşturup bizlere zarar vereceklerdi. Bu da kütlelerinin en hassas terazilerin ölçemeyeceği hassasiyette birbirine eşit olduğunu gösteriyor. Zira birbirinden ağır maddeler düşerken ağır olanı daha hızlı yol alarak önünde bulunana çarpabilir. Ve kar tanelerinde de birleşme özelliği olduğundan zararlı kütleler oluşturabilirlerdi.

Dolu

Kar'dan bahsedince doluyu unutmak mümkün mü? Şimdiye kadar başımıza fındık kadar dolu yağdı ama, hiçbir zaman on kiloluk dolular yağmadı. Fındık, ceviz büyüklüğündeki dolular bizi ikaz etti, hal lisanı ile dolular der ki: "Ey insan, yolun harabelere, viranelere, Efes, Bergama, Truva gibi yerlere düşerse buraları iyi gez. Gezerken düşün ve araştır. Neden buralar virane olmuş, neden buralardaki halk helâk olmuş? İşte o zaman heykellere dikkat et. Sonra başını etrafa çevir, heykeller gibi gezen, his bakımından taşlaşan, kendini arzularının ipine bağlayan, arzularına kul-köle olanlara bak; beldelerin viran olacağını hatırına getir. Sonra git tarihe sor. Neden bazı milletler yok olmuş, neden bazı beldeler yıkılmış? Sodom Gomore, Lut kavmi, Âd kavmi, Semud, Firavun kavmine ne olmuş? Haramların sıralandığı rafları, vitrinleri düşün. Haram imal eden, haram satan insanların vurdum duymazlığını, nice haramları mecbur edip farzları yasaklayan rejimlerin sonunun neye lâyık olduğunu hatırla ve de ki: "Başımıza taş yağmıyorsa, taş gibi kaya gibi dolular yağmıyorsa bu, Allah'ın bir lütfudur, insanların akıllarını başlarına almaları için bir fırsat ve mühlet vermedir.!"

Yağmur, kar, dolu... Bunların hepsi su. Denizler dolusu, gökler dolusu ve yerin altı su! Şu hale bakınca sanki dünyamız, su denen plazma içinde bir hücre gibi... İşte küçüğün büyüğe ve büyüğün küçüğe benzemesindeki sır gösteriyor ki, hücreyi, yağmuru yapamayan sanatkâr, yer gezegenini yapamaz. Yağmurun dizginini elinde tutamayan, rüzgâra hükmedemez. (7)

Yeraltı Suları

Su, yaşamamız için lüzumlu maddelerin en önemli olanlarından birisidir. Halen dünyamızda binlerce insanın yeterli temiz su kaynağı bulamadığı için hastalıklar ve ölümle pençeleştiğini düşünürsek, suyun ehemmiyetini daha iyi idrak edebiliriz. Yaklaşık 1.400.000.000.000 metreküp gibi son derece büyük miktarda mevcut olmasına rağmen, dünyanın birçok yerinde susuzluk vardır. Bu miktarı dünyada yaşayan insanlara dağıtırsak, kişi başına 200 milyar litreden fazla su düşmektedir. Şu halde mesele suyun azlığı değildir. Su kaynaklarının dağılımındaki farklılıklar ve mevcut kaynakları kirletmemiz en mühim problemi meydana getirmektedir. Yeryüzündeki suların çoğunluğu okyanuslarda ve denizlerdedir. Mağaralar ve su geçirebilen kayalar içinde bulunan yer altı suları, okyanuslardan sonra ikinci büyük su kaynağıdır. Yaklaşık 50 milyon kilometreküp olan yeraltı sularının, 4 milyon kilometrekübü içilebilir özelliktedir.

Yer altı sularının kaynağı, yağmur sularıdır. Yer altı suları, yeryüzü seviyesine ulaştığı zaman buralardan dışarı çıkar. Yer üstüne çıktığı yerler, genellikle nehir yatakları gibi yeryüzünün aşağı kısımlarıdır. Ç ıkan bu sular, yağmur sularıyla birleşerek dere ve nehirleri meydana getirirler. Yer altı sularının yeryüzüne çıktığı yer onun yer altına girdiği yerden çok uzak olabilir. Böylece nemli bir bölgeden beslenmiş olan su, kurak bir bölgeye, yer altından taşınmış olur. Hatta bazen nemli bir yerden çöle bile su taşınmış olur.

Kaynağı ne olursa olsun, yer altı suyu, yer altında çok uzun süre kalır. Bu süre, suyun bulunduğu yerdeki mineralleri çözerek, tadının tatlı veya acı olması için yeterlidir. Bu sebeple pek çok insan, yer altı sularını nehir ve göl sularından daha leziz ve hoş bulur. Günümüzde kaynak suyu olarak şişelenip satılan sular, buna örnektir. Mineral yönünden zengin olan bu sular, şişelenir, kaynak suyu veya maden suyu olarak alıcılara sunulur. Yer altı sularının bir başka özelliği de, güvenli olmalarıdır. Yeraltında uzun müddet kalan bu sulara, yer yüzünden karışan hastalık yapıcı mikroplar, bir başkasına hastalık taşıyabilecek kadar uzun zaman yaşayamazlar. Bu sebeple yer altı suyu kaynakları nadiren dezenfekte edilmeye gerek duyulur. (8)

Şifâ Ç eşmeleri; Kaplıca ve İçmeler

Türkiye'de bugün 500'ün üzerinde sıcak su kaynağı vardır. Bunların bir kısmının kimyevî tahlili yapılmıştır. Alınan neticelere göre de çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Yüz binlerce insan, müsait mevsimlerde bu içmelere, özellikle kaplıcalara akın etmektedir. Bu kaplıcaların bazıları, birçok tıbbî fizik tedavi âletleriyle donatılmıştır. Şifalı sularla yapılan tedaviye "balneoterapi" , tıpta bununla uğraşan dala da "hidroloji" denir. Yeryüzünde çıkan sular, âdi sular ve şifalı sular olmak üzere iki grupta incelenebilir. Âdi sular, yağmurla yeryüzüne iner, toprak tarafından emilir, su geçirmeyen bir yer tabakasının üzerinde birikir. Sonra yol bulup çıkarken beraberinde toprak tabakalarındaki mineralleri de sürükleyip getirir. Bunların miktarı ve içerikleri mevsimlere göre değişir.

Şifâlı sular ise, yeryüzüne ilk defa çıkan, içindeki maddeleri iyon halinde bulunduran sulardır. Bunlar, depremlerle meydana gelen kırıklardan yol bularak derin tabakalardan gelirler ve genellikle sıcak sulardır. Yolları uzarsa soğuk olarak yeryüzüne ulaşırlar. Radyoaktif özellik de taşıyan bu sular, mevsimlere göre miktar ve içerikleri değişmez. Değişiyorsa, atmosfer suyu ile karışıyor demektir; tıbbî istifade için bunun incelenmesi gerekir.

Günümüzde fizik tedavi bölümü bünyesinde kaplıca tedavisi yan bir ilim dalı olarak bulunmaktadır. Bu yan dal, giderek gelişmektedir. Yani asırlardan beri uygulanagelen kaplıca tedavisi, zamanımızda bilimsel hüviyet kazanmış ve birçok hasta gerek doktor, gerekse yıllar öncesinden akıp gelen tavsiyelerle,

kaplıcaların şifa veren özelliklerinden faydalanmaktadır. Kaplıca tedavisinin tesir tarzı bugün müspet ilimlerin ışığı altında yeni anlaşılmakla beraber, ecdâdımız bunu tecrübe yoluyla anlamış ve yıllarca bu faydalı tedaviden oldukça fazla istifade etmiştir.

Kaplıcalarda bu suların insan vücuduna tesirleri şöyle olmaktadır: Su ile insan bedeni arasındaki suyun elektrisitesi denilen elektriksel bir potansiyel farkı meydana gelir. Bunun neticesinde iyonlar çok rahatlıkla insan vücuduna girerler. Bu sular içildiğinde de sindirim sisteminden çok çabuk ve rahat emilirler. Neticede organizmada bozulmuş metabolik fonksiyonları düzenler, asit-baz oxido-reduksiyon ve su metabolizmasında rol alan enzimleri aktive ederler. Kolesterol gibi maddeler, bu sularda eriyip atılabilir. İnsan vücudundaki zehirler etkisiz hale gelebilir. Organizma allerjisinin olduğu bazı maddelere karşı duyarsız hale gelebilir. Otonom sinir sistemi ve iç salgı bezlerinin düzenli çalışması, bu sular tarafından sağlanabilir; aynı zamanda bazal metabolizma, tansiyon, yedek alkali ve idrar asitliği üzerine normalleştirici tesire sahiptirler. Ayrıca hücrelerin çoğalmasını ve büyümesini de artırırlar. Mesela, Gönen kaplıcaları civarındaki seralarda verim, kaplıcaya uzak yerlere oranla çok daha fazladır.

Kaplıcalardan fayda gören hastalıklar: Dejeneratif, kronik iltihabı, romatizmalar, adale romatizması, deri hastalık, şeker hastalıklarında görülen beslenme bozuklukları, aşırı şişmanlık, dolaşım sistemi hastalıkları, kadın hastalıkları, solunum, sinir, çocuk hastalıklarıdır. İçmeler de; mide, bağırsak, karaciğer, safra kesesi, böbrek, idrar yolu hastalıklarına iyi gelir.

Bu sıcak su kaynakları tedaviden başka seraları ısıtmada, merkezî sistemle yerleşme merkezlerini ısıtmada, yiyeceklerin kurutulması ve temizlenmesinde, sanayide derileri kurutmada ve işlemede, deniz suyundan tuz üretmede, kerestecilik ve ağaç kaplama sanayiinde, ve kimya sanayiinin birçok işlemlerinde dünyanın çeşitli ülkelerinde kullanılmaktadır. Jeotermal enerji de denilen bu yolla elektrik üretimi, en temiz, en ucuz elektriktir; hele Türkiye gibi doğal sıcak su kaynaklar yönünden çok zengin olan bir ülkede bu konunun ihmalinin, akılla izahı hayli zordur. Elektrik üretmede ve ısıtmada, yeraltı sularından en az % 50 ucuzluk sağlanmaktadır. Bu ucuzluğun yanında, petrol konusunda dünyanın krizin eşiğinde olduğu düşünülürse, bunlardan daha önemlisi de çevre kirliliği konusunda hiçbir olumsuz yönü bulunmadığı değerlendirilirse, yeraltı sıcak sularının eşsiz bir nimet olduğu gözler önüne serilir. (9)

"O, arzın içinde ne varsa hepsini sizin için yarattı." (2/Bakara, 29) Bir hadis rivayeti de şöyledir: "Rızkı arzın derinliklerinde arayınız."

Hayat Kaynağı Olarak Su ve Deniz

"İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik halde iken bizim, onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?" (21/Enbiyâ, 30)

"Allah, bütün canlıları sudan yarattı." (24/Nur, 45)

"İnsanı sudan yaratarak, ona soy-sop veren O'dur. Rabbin her şeye kadirdir." (25/Furkan, 54)

Hayatın ilk defa sularda başladığı, sonra karaya, daha sonra havaya intikal ettiği söylenir. Hayatın sularda başlaması için suların hayat şartlarına uygun olması gerekir. Saf suda hayat olamayacağı gibi, kaynar suda da olamaz. Akıntılı, durgun, berrak, bulanık sular, hayat için aynı değildir. Bu fizikî halin ötesinde bir de kimyevî haller gereklidir. Mesela tatlı sularda kalsiyum karbonat ve kalsiyum sülfat tuzları çok; sodyum klorür ve magnezyum karbonat ise az bulunur. Tuzlu sularda ise sodyum klorür yani yemek tuzu çok; diğerleri azdır. Bununla beraber, bu madenî tuzların oranı, binde beş ile binde iki yüz arasında olmalıdır ki, sularda canlılar yaşayabilsin.

Kalsiyum ve sülfat nereden gelmiş? Bunları kim yapmış, kim taşımış, kim onları canlıların imdadına koşturmuş? Kalsiyumla sülfatı birleştiren kim? Birleşme kanununu koyan kim? Nasıl olmuş da sodyum ve klor isimli iki zehir birleşince yemek tuzu şeklini almış ve ağızlara tad olmuş? Bazı insanlardan zarar görürken; zehirlerin bile insana yardım etmesine ne mana verilebilir? Sulardaki madenî tuzların oranını koyan kim? Suları insan vücudundaki plazmaya benzeten kim?

Sulardaki madenî tuz oranı binde beşten az olsa, suların yoğunluğu da azalacaktır. Balığın vücut yoğunluğu fazla olduğundan, az yoğundan çok yoğuna geçiş başlayacağından, balığın vücudundaki su fazlalaşır ve balık ölür. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse; çay şekerinin ucunu çaya değdirdiğimizde, şekerin çay suyunu emdiğini görürüz. İşte burada şekerin yoğunluğu fazladır; çayın az. Az yoğun, fazla yoğuna geçiyor. Bu, bir kanundur. Fakat yoğunluğu yaratan ve düzenleyen kim? Bu kanunu koyan kim? Yukarıdaki misalin tersini alalım: Sulardaki madenî tuzların oranı, binde iki yüzden fazla olsa, bu sefer sular, balıkların vücudundaki suyu emer, balıklar yine ölür. Demek ki sularla suda yaşayan hayvanların yapıları arasında bir uygunluk ve nizam var. C anlının vücut yapısını yapan, yaşama uygunluğunu koyan kimdir? Balık suda yaşar ama suyun ne olduğunu bilmez. Tatlı suların yoğunluğu, denizlere nazaran azdır. Bu sebeple Allah, tatlı su balıklarının elbisesine bol bol pul döşemiş ki, denge sağlansın diye. Nehir boylarında oturanlar da, balık tutsun, et ihtiyacını temin etsin ve balığın derisine pullar dizip onu tatlı sularda yaşatana şükretsin.

Derler ki: "Büyük balıklar, küçük balıkları yutar." Bu arada yutulmamış nice küçük balığa rastlıyoruz. Demek ki yutmak ve yutulmak, başıboş bırakılmamış. Peki küçük balıklar ne yer? Denizler, aynı zamanda sanki bir tarladır; küçük balıklar bu tarladan otlanır. Mideyi yaratan, midenin ihtiyacını da yaratmış. Sularda, özellikle tuzlu sularda çiçekli bitkiler barınamazsa da; kökü, yaprağı ve damarları bulunmayan yosunlar ve bakteriler bol bol bulunur. Ve bunlar da deniz hayvanlarının otlağı olur.

Suların sıcaklık ve soğukluk derecesi de canlılar için önemlidir. Fizikte öğretilen tabiattaki ilahî kanunlardan biri; ısınan her şeyin genişlediği, soğuyanların ise büzüldüğüdür. Su, bu kanunun dışında kalan tek maddedir. Evet, su, donunca yoğunluğu azalan biricik maddedir. Allah, lutfedip, suyun en soğuk şekli sayılan buzun büzülme yerine genişlemesini emretmiş. Mesela, bir şişeye su doldurup soğuk günlerde dışarı bıraksak, buz tutunca şişenin parçalandığını görürüz. Bu hal de gösterir ki buz tutan su, genişlemektedir. Genişleyen buzun yoğunluğu azalır. Suyun yoğunluğu 1'den fazla iken, buzunki azdır. Bu özellik sebebiyle soğuklar fazlalaştığı zaman suların üst kısmını bir buz tabakası kaplar. Buzun yoğunluğu sudan az olduğu için bu tabaka nehirlerin, göllerin ve okyanusların dibine inmez. İşin tuhaf tarafı, buz tabakası, suyun dibini soğuktan muhafaza ederek, sıcaklığını donma noktasının üstünde tutar. Böylece suda yaşayan canlı varlıklar ve balıklar da hayatlarını devam ettirir. Böylece buzun, sular üzerinde yüzmesi mümkün olmaktadır. Su, buz tutunca genişlemeyip daralsaydı, o zaman buzun yoğunluğu sudan fazla olurdu. Buzlar dibe iner; denizler, göller, hatta nehirler buz yatağı kesilir, hayat da biterdi. Sadece balıkların değil; su devr-i daimi olamayacağından o zaman bizim de yaşamamız mümkün değildi. Her cisim, ısı kaybederken küçülür; su, buz haline gelince genişler. Bu hal, tesadüfün eseri değil; hayatı halk eden, canlıları koruyan ve hayatlarını devam ettirenin, Hâlik-ı külli şey'in eseridir. Fizikteki bu istisnaî kanun, dünya hayatını teminde önemini koruyor. Fizikteki kanunları koyan da tabii Allah Tealâ'dan başkası değildir.

Balıklar ve kurbağalar, kışın uyuşuk bir hayat yaşar, buzların çözülmesiyle hareketlenirler. Yine tatlı sulardaki süngerler, soğuğa dayanıklı kısımlar bırakarak ölür, havalar ısınınca dirilip ortaya çıkarlar. Nilüfer de kışın kurur ve ölür. Su dibine bıraktığı yumurtalarda bahar mevsiminde yeni nilüferler oluşur. (10)

Denizler

Sıcak denizlerde, güneşin sıcaklığı en fazla 300 ilâ 400 metre derinlere işler; 400 metreden daha derin yerlerde sıcaklık +4 derecede sabit kalır. Bu hal, buz denizleri için de aynıdır. Buzların, buz dağlarının onda biri su yüzünde; gerisi su içindedir. dolayısıyla gemiciler tarafından görülür, büyük kazalar böylece önlenmiş olur. Kuzey buz denizinde bile, buz yatakları denizlerin dibine ulaşmamakta, yüzeyde kalmaktadır. Böylece suyun derinliklerinde hayat bulunmakta, denizler bir plazma hüviyetini korumaktadır. Bir yanda biberi yaratan Allah, öte yanda hurmayı da yaratmış. Denizlerde de bu kanun aynı şekilde geçerlidir. Bir yanda buz dağları, öte yanda sıcak su akıntıları. Bir balık mesela 600 metre derinlikte yüzerek sıcak denizlerden Kuzey Buz Denizine geçse, herhangi bir değişiklik hissetmez. Ç ünkü gittiği her yerde sıcaklık +4 derecedir. Böylece yaz ve kış mevsimlerinde deniz canlıları için güzel imkânlar hazırlanmıştır. Güneş ışıkları, sularda 200 metre derinliğe kadar inebilir, böylece su yosunları güneş ışığından faydalanarak glikoz yapar. Yosunların bulunduğu bu bölge, denizdeki canlılar için bir ziyafet sofrasıdır. Akla şöyle bir soru gelebilir: Denizin her yerinde canlı bulunduğuna göre 200 metrenin altındakiler ne yapacak?

Kâinata nizam koyan, her yarattığına rızık veren Allah, tabii ki, onların yiyeceğini de hazırlamıştır. Mesela, koparak dökülen yosun parçaları ve balık ölüleri, derinlerdeki canlıların ihtiyacını karşılar. Zaten derin yerlerde yaşayan canlıların hemen hemen hepsi et ile beslenir. Yenenler ve yiyenler yıllar yılı varlıklarını devam ettiriyor. Demek ki hepsi büyük bir hesap, ölçü ve nizam içinde. Hepsi evren makinesinin birer parçası. Her paçanın birbiriyle yakın ilgisi vardır. Milyonlarca senedir bu makine çalıştırılmaktadır. Fizik, kimya, astronomi gibi bilimler, bu makinenin işleyiş kurallarını, kanunlarını anlatmaktadır. Bu makineye tabiat da denir. Elbette bu kâinat makinesini yapan, kuran, ayarlayan ve sistemli bir şekilde çalıştıran Allah'tır.

Su hayvanlarının bir kısmı, karada da yaşayabilir. Amipler böyledir. Sudan çıkınca nemli yerlerde hayatlarını sürdürürler. Bütün canlılar, hayatlarını ve nesillerini korumaya çalışır. Onlara böyle bir özellik verilmiştir. Mesela amip, sudan veya nemli yerlerden hoşlanır. Bu hoşlanma duygusu, onun hayatının devamını sağlar. Böyle bir duygu verilmemiş olsaydı amip, güneş altında can verecek, haberi bile olmayacak ve nesli tükenecekti. Mesela, aynı şekilde hıyarlara su verdikçe bol çiçek açar, fakat tohum vermez. Ne zaman ki suyu kesilirse, neslinin tehlikeye düştüğünü anlar, hemen tohum saçmaya, hıyar vermeye başlar. Hayatın devamı için gerekli şartlar, Yaratıcı ve Rızık Verici tarafından en ince teferruatına kadar ayarlanmıştır. Mesela, karada yaşayan kurbağaların akciğeri olduğu halde, ağızlarından ziyade derileri yoluyla solunum yaptıklarından, derileri kuruyunca nefes almaları güçleşir; onlar da hemen sulu ve nemli yerlere koşar, rahatça nefes almaya başlar. (11)

Denizler, bir bakıma kazana benziyor. İçi su dolu. Deniz isimli kazanda çeşitli yemekler bir anda ve bir kapta pişiriliyor. Hamsinin yemeği denizlerde hazırlandığı gibi; balinanın ve kaplumbağanın yemeği de orada pişirilir. Eli iğne tutanlar, eli makas tutanlar, denizlere bir başka gözle bakmalıdır. Denizler aynı zamanda bir terzi dükkânıdır. Yengecin elbisesi orada dikilir, kılıç balığının ve deniz anasının elbisesi de orada dikilmektedir. Denizler aynı zamanda bir beşiktir. Deniz hayvanlarının yavruları orada hayata gözlerini açar, orada doğar ve deniz beşiğinde sallanır, dalgaların ninnisiyle büyür. Denizler aynı zamanda bir eğitim meydanı; deniz hayvanları da bir askerdir. Hepsinin farklı farklı silahları ve kendilerini korumak için değişik gereçleri ve yöntemleri var. Denizler aynı zamanda kocaman bir mezardır. Ölen bütün deniz hayvanları bu mezara gömülür.

İngiltere, Türkiye'den çok daha kuzeydedir. Biliyoruz ki kuzeye çıktıkça havalar soğumakta, kışlar uzun ve yazlar kısa olmaktadır. Fakat İngiltere hiç de öyle değil. Hemen hemen Türkiye iklimine yakın bir durum var. Bunun sebebini araştıran coğrafyacılar, Atlas Okyanusu'nda golfstrim ismini verdikleri bir sıcak su akıntısı tespit ettiler. Sanki Atlas Okyanusu'nun içine çapı elli metre kadar olan çelik borular döşenmiş, ta ekvator bölgesinden alınan sıcak sular, getirilip İngiltere yakınından geçirilerek, bu büyük adanın ısınması temin edilmiş. İngiltere'de bulunanlar, bu sıcak suyun önemini ve bu nimetleri ihsan edeni anlamasalar bile, biz anlayıp denizlerde sıcak suyu dolaştıran Allah'a hamdetmekteyiz. (12)

Denizin derinliklerinde petrol ve doğalgaz gibi kolay kolay vazgeçilmez enerji kaynaklarını da Allah insan için depolamıştır. İçinde insanların ve gemilerin yüzmesine uygun yaratılması da denizin ayrı bir özelliğidir. "İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) O'nun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir." (16/Nahl, 14)

Bitkiler ve Su

Ağaçları biliriz, meyvesini yer, yeşil yaprakları altında gölgeleniriz. Hayvanlar gibi yürümek, etrafı gezip dolaşarak rızık toplamak imkânına sahip değildirler. Bazen rüzgârların etkisiyle hışırtılar çıkararak sallansalar da, çoğunlukla sessiz bir hayat yaşarlar. Fakat bu sessizlik, onların tembel ve garip gözüken zavallı bir yaratık oldukları anlamına gelmez. Bir biyolog gözüyle tetkik ettiğimizde onların da çok enteresan bir yapıya sahip olduğunu, otomatik bir makine gibi çalıştığını görürüz. Biz, bitkilerin ve ağacın onlarca enteresan yönünü değil; sadece su ile ilgisini belirtmeye çalışacağız.

Ağacın gövde ve dallarının iç kısmı, odun dediğimiz cansız gibi bir maddedir. Fakat bir iskelet görevi görmektedir. Bu ölü kısımdan dışarı doğru, yüzeye çok yakın bir yerde su nakleden bir tabaka gelir. Bu kısım, uzun damarlardan, tüplerden meydana gelmiştir. Bu tüpler de cansız ve hareketsizdir. Sadece su iletmeye yararlar. Bunlar, başlangıçta meydana gelirken, içlerinde kiracı gibi oturup hem de çalışan canlı hücreler vardır. Tüpler tamamlanıp işler bitince canlı kiracılar da yerlerini terk ederler. Bu hücreleri bir inşaat ustası gibi intizamla çalıştıran bir kudret sahibi olmalıdır; çünkü bunlar, ne beraber çalışmadan anlar, ne de mühendislikten.

Bir ağacın kaç yıl yaşadığını da anlayabiliriz. Toprağa yakın bir yerden kesersek halkalar göreceğiz ki, bunlar yıllık büyüme halkalarıdır. Ağacın canlı kısmı, odunun yüzeyindeki ince bir hücre tabakasıdır. Buna Kambium denir. Ağacın büyümesini sağlayan yegâne canlı kısım budur. Nasıl insanların ve hayvanların dokuları arasında sıvı dolaşıyorsa, ağacın da böyledir. Zaten her canlı hücre ister hayvana, ister bitkiye ait olsun, içinde besin bulunan bir sıvı ile kuşatıldığı müddetçe yaşayabilir. Hem ağaç çok su buharlaştırır. Bu sebeple içinden çok miktarda su geçirmek zorundadır. Bir büyük kayın ağacı kuru ve sıcak bir günde 250 litre su baharlaştırır. 25-30 metre yüksekliğindeki bir kayın ağacı ise ortalama 20 ton kadar su buharlaştırır. Bir ayçiçeği bile günde bir litre su harcar.

Bizi düşündüren taraf şudur: Acaba ağaçlar, bu kadar suyu yapraklarına kadar nasıl çıkarıyor? Boyu 120 metreye varan ağaçlar vardır. Hangi kuvvet, suyu böyle tepelere götürüyor? 100 metre yüksekliğindeki bir su kulesinin, metrekarenin yüzde biri kadar küçük bir yüzeye bir ton basınç yaptığı hesaplanmıştır. Boyu 100 metreyi geçen ağaçlar böyle basınçlara rağmen suyu tepelerine kadar çıkarabilmektedir. Bir fitil, gazı çeker. İnce bir boru su dolu bir kaba batırılırsa su boruda yükselir. Boru ne kadar ince ise, su o oranda yükseğe çıkar. Bunlar, fizikte kılcal olaylar diye geçer. Ağacın ince damarları suyu bu prensiple mi yükseltiyor diye düşünüldü. Neticede anlaşıldı ki, bu prensip pek işe yaramaz. Hele su biraz koyu ve ağdalı ise hiç yükselmez. Öyle ise, bu prensipten daha üstün bir mekanizma var ki, su ağaçta tepelere kadar yükseliyor. Acaba bu mekanizma nedir?

Kök basıncı, veya osmoz dediğimiz kimyasal basınçla ilgili, kuvvetli bir emme çeşidi üzerinde duruldu. Toprakta bulunan su, osmoz (geçişme) sonunda ağacın köklerine girer. Ağaç kökündeki zar, kök içindeki özsuyunda bulunan kimyasal maddelerin kökten çıkıp gitmesini engeller. Böylece kök içindeki su daha yoğun durumda bulunur. Mesela, şekerli, tuzlu sular saf suya nazaran daha yoğundur. Bunun gibi osmoz prensibine göre az yoğun su, daha yoğun suya akmak ister.

Böylece kök dışındaki daha az yoğun olan su, kökün içine girmeye zorlayan bir basınç meydana getirir. Bu basınç kökte bulunan suyu 18 metre yukarıya çıkarabilecek güçtedir. Her ağaçta böyle bir basınç vardır. Mesela bir asma bu basınçla sıvıyı 12 metreye, bir kayın ağacı 28 metreye yükseltebilir. Demek, suyun kökten yapraklara çıkmasında kimya kanunları rol oynamaktadır.

Fakat, kimya kanunudur deyip de köklerin sanatkârını akla getirmemek mümkün mü? Elbette bu kanunları koyan vardır. Biz, tabiattır, tesadüftür, şu veya bu sebeplerle bu işler oluveriyor diyenlerden değiliz. Elhamdü lillah, aklımız yaratıcıyı görmeyecek kadar bozulmuş değildir. Toprağa atılan bir çekirdek, bir müddet sonra filiz veriyor, kök salıyor. Böylece nice fizik ve kimya kanunlarının hüküm sürdüğü bir meyve fabrikası meydana gelmeğe başlıyor. Karanlık toprağın altında, böyle ilim isteyen, hesap isteyen harika işler, kendi kendine, tesadüflerle olur mu? Osmoz prensibi gibi daha pek çok kanunları bilen bir Âlim var ki, ağacın kökünü, gövdesini, dal ve yapraklarını meydana getiriyor. Buradan anlaşılıyor ki, çekirdeği programlayan O olduğu gibi; toprağa, suya, havaya, güneşe hükmeden de O'dur. Evet O Zat, bütün bunlara hâkim olmasa, emrinde kullanıp bir ağacı yaratamazdı. Madem yaratıyor, öyleyse her şeye hükmediyor.

Ağaçtaki suyu yükseklere çıkartan sebebin kökten yapılan basınç olduğunu söylemiştik. Bu basınç suyu ortalama olarak 18-20 metreye kadar çıkarabilmektedir. Boyu 120 metre olan ağaçlar düşünülünce, osmozdan doğan basıncın yetmediği anlaşılmaktadır. İlim adamları, bunca araştırmalara rağmen, ağacın tepelerine suyun nasıl çıkabildiği problemini hâlâ tümüyle çözebilmiş değiller. Halbuki ağaçlarda bu mesele çoktan halledilmiş, en mükemmel bir mekanizma ağaçlara yerleştirilmiş, otomatik olarak çalışmaktadır. İlmin zirveye ulaştığı iddia edilen zamanımızda bilginlerin anlamaktan âciz kaldığı böyle ince ve derin işler, kendi kendine olur mu? Biz inanıyoruz ki, ilmi sonsuz, yüce bir kudret sahibi bu işleri yapmaktadır. O'nun gücü ve ilmi, ağacın incecik damarlarına kadar girer, bizce esrarengiz işleri yapar. Bu bakımdan ağaçla suyun ilişkisi bile Allah'ı ispatlamaya yeter. Ağaç da Allah'a götüren bir delil, bir kitaptır. İnsanın, bırakın benzerini yaratmayı, laboratuarda deneyini yapmayı, anlamaktan bile âciz olduğu tabiatta/dış dünyamızda nice işaretler, deliller vardır.

Bitki hücrelerinin yan yana dizilip belli şekiller alması karşısında hayretimizi gizleyemezken, bitkilerdeki suyun da bildiğimiz cinsten olmadığı dikkatimizi çekmektedir. Bu suların farklı ama belli oranlarda madensel tuzların karıştığı sular olduğu bir gerçektir. Ağaçların ne akciğeri, ne de buna benzer organları vardır. Fakat solunum yaparlar. Acaba nasıl? İşte bu da anlamaktan âciz kaldığımız bir sırdır. Oksijen temin ederler. Topraktan aldıkları ham besin suyu, hava ve güneş ışığı sayesinde besinlerini üretirler. Beşer zekâsının idrak etmekten âciz kaldığı bütün ince işler, anladığı diğerlerinin de sebebini yaratan Allah'a dayanmaktadır. Bir ağacın yaratılıp meyve ve hava fabrikası gibi çalıştırılması, büyük bir ilmin işidir.

Ağaç, karada yaşayan bir deniz yaratığı gibidir. Onun her hücresi su içerisine dalmış olarak hayatını devam ettirmektedir. Su hem gıda, hem de hayattır. Ağacın tepesindeki bir hücre ile denizdeki bir hücre arasında esasta bir fark yoktur. Yazın 30-40 derece sıcağında bünyesindeki suyu ağaç nasıl muhafaza ediyor diye bir soru geliyor insanın aklına. Sıcaklarda dışarıya bir çamaşır serdik mi, hele bir de rüzgâr varsa hemen kupkuru kesilivermektedir. Ağaç, her canlı hücresini sanki bir göl içindeymiş gibi su içerisine batmış olarak nasıl sıcakta muhafaza ediyor? Her yaprak, dışarıdan gelecek etkilere karşı en mükemmel bir şekilde sıkı sıkıya örtülüdür. Yaprakların alt tarafında, mikroskopla ancak görülebilen incecik delikler vardır. Bunlara stomata adı verilir. Hava bu deliklerden girer, su buradan çıkar. Bu delikler otomatiktir, duruma göre açılır, kapanırlar.

Gövde ve dallardan su niçin sızıp buharlaşmıyor? Su ile devamlı temasta olan kabuk niçin bozulmuyor, çürümüyor? Ağacı saran kabuk mantarlaşmıştır. Öyle ki, suya karşı ağaç kabuğundan daha dayanıklı bir madde yoktur. En iyi yağmurluk, şemsiye onun yanında zayıf kalır. Mantar suya karşı o kadar dayanıklıdır ki, suyun geçmemesi istenilen şişe tıpalarında, makinelerin contalarında hep ondan yararlanılır. Hem tüm hücrelerinin ihtiyacı olacak şekilde deniz içindeymiş gibi yaş kalmaları gerekirken, en uygun bir örtünün/kabuğun keşfedilip imal edilmesi tesadüf olamaz. Ağaçtaki sadece suyla ilgili bu bilimsel gerçeklerin, birbirini tamamlayan noksansız ilişkileri, Allah'ın sulamasıyla ihtiyacımız olan meyveleri kusursuz olarak imal eden bir fabrika olmaları bile kişiyi Allah'a götürmeye yeter. (13)

Su ve Günlük Hayatımız

Tarih boyunca bütün büyük medeniyetler, su kaynaklarının etrafında kurulup gelişmiş, ne zamanın değişmesi, ne de teknolojinin ilerlemesi bu durumu değiştirebilmiş. 21. Yüzyılda da su, toplumların refah seviyelerinin yükselmesinde esas faktör olma özelliğini koruyacaktır. Kurak ve yarı kurak ülkeler, hal-i hazırda su sıkıntısına girmiş durumda olup, görünen o ki, daha başka ülkeler de yakın gelecekte bu sayıyı artıracaklar. Bazıları, kâhinlik yapıyorlar diye reddetse bile, çoğu fütürolog/gelecekbilimciler, yakın geleceklerin savaşlarının "su savaşları" olacağını bekliyor, öngörüyorlar.

Su, her insanın her gün kullandığı vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Daha büyük su sıkıntısıyla karşılaşmamak için, suyu kullanıcı olan tüm kesimlere görevler düşmektedir. Öncelikle evde, sanayide, ziraat alanlarında ve diğer kullanılan yerlerde suyun bir damlası dahi israf edilmemelidir. "Yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü O (Allah) israf edenleri sevmez." (A'raf, 31)"Müsrifler, şeytanların kardeşleridir." (İsra, 27) "Ve onlar ki, harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu ikisi arasında dengeli olur." (Furkan, 67) Bir hadis rivayeti şöyledir: "Akmakta olan bir nehir kenarında bile olsa, suyu israf etmeyin." Kur'an ve hadisin getirdiği bu esaslara ahiret için olduğu kadar; dünya için de uymak zorundayız.

Yine, çevre kirliliği konusunda araştırmalar yapılarak su kirlenmesine karşı gerekli tedbirler alınmalıdır. Hz. Peygamber, 14 asır önce, durgun suya bevletmeyi ve su kenarına abdest bozmayı yasaklamıştı. "Sizden biriniz, durgun suya abdest bozmasın ve böyle bir suda cünüplükten dolayı yıkanmasın." (Buhari, Vüdu', 68; Müslim, Tahare 51) Ne yazık ki, O'nun prensiplerine uyulmayıp, yasakladıklarının daha kötüsü yapıldığından suyumuz da kirlendi, huyumuz da. Tabii çevremiz de.

Su, içme ve bitkilerin sulanması yanında, önemli bir temizlenme aracıdır. Bazı ibadetleri yapabilmek için farz olan abdest veya gusül abdesti ancak su ile alınır (Bkz. Maide, 6 ve Nisa, 43). Abdest bir ibadettir de. Abdest, dışı temizlediği gibi insanı iç temizliğe de ulaştırır. Abdest nur; abdest üzerine abdest ise nur üzerine nurdur. Diğer yandan, namaz için giysilerin, bedenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması da şarttır. Temizliğin de su olmadan mümkün olmadığı bir gerçektir. "Sizi temizlemek için Allah, gökten su indiriyor." (Enfal, 11)

Su ve Düşündürdükleri

Ç eliğe su verince kuvvetlenir. Tohuma, çiçeğe su verince filizlenir, dallanıp budaklanır. Ç ölde kalmış bir yolcuya su verirseniz, hayat vermiş olursunuz. Kıraç topraklar, çöllenen yer, suya hasrettir. Yanan gönüller, çorak sineler, kuru gözler, kuruyan ruhlar, gökyüzünden bir meltem gibi yumuşak ve sessiz sessiz akacak rahmeti beklerler. Doğudan, ortadoğudan bir ses gelir kulağımıza, vâveylâ gibi: "Her gün Aşura; Her yer Kerbelâ!" Sahi, "biz de müslümanız" diyenler değil miydi Hz. Hüseyin'i Kerbelâ çölünde günlerce susuz bırakanlar?

Dünya denizinin üzerinde yüzmesi gerekirken gemimiz suyu içine/gönlüne aldı. Bu hırs sonucu, üstünde yüzecek temiz sudan da mahrum kaldı. Artık karaya oturan gemimiz, S.O.S. sinyalleri saldı.

"Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi;

Anne, seccâden gelsin, bize duâ et, e mi?"

Su, insanoğlu ve diğer canlılar için ne büyük lütuf. Şırıl şırıl sesi, çevresini yeşillendirip serinletmesi, tozu toprağı yatıştırıp her türlü kiri, pisliği temizlemesi, kuruyan dudakları ıslatıp içene can katması, çatlayan toprağı doyurup pörsüyen bitkilere hayat vermesi, bu lütuf zincirinin halkaları. Su, adına kasideler yazılan nimettir: Âlemlere rahmet olarak gönderilen zatla (21/Enbiyâ, 107), rahmet olarak inzal olan yağmurun (7/A'râf, 57) arasında güzel bir bağ kuran, Peygamber sevgisini su sevgisiyle simgeleştiren na'tların en güzellerinden biri Fuzuli'nin "Su Kasidesi"dir. Su, Yüce Beyan'da cennetin güzellikleri arasında sık sık yer alan hediyedir: "İman edip salih amel işleyenlere, altından (içinden) ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele!" (2/Bakara, 25) Su, Nebi'nin (s.a.s.) parmağında bereketlenip çeşme gibi akan mucize...

Kur'an, semâdan inzâl edildiği gibi; yağmur da yine semâdan (yukarıdan, üstten) inzâl edilmiş/indirilmiştir. Her ikisi de rahmettir. Bir çiçeğin, bir gülün semâdan inen rahmete/yağmura ihtiyacı vardır; yoksa bir ot yığını, bir diken parçası olur, ölür gider. Bir insanın da semâdan inen rahmete/Kur'an'a ihtiyacı vardır; yoksa canlı cenazeye, elbiseli oduna benzer, ruhen ölür gider. Su, hayat kaynağı olabilir; Kur'an ise âb-ı hayattır/ölümsüzlük suyu. Kur'an nağmelerinin ruhu coşturması gibi, su sesi de insana huzur verir; İkisi de Allah'ın kitabıdır çünkü. Birini içmeye başlarken "Elhamdü lillâh..." deriz; diğerini içtikten sonra. Kur'an çeşmesi cehennemimizin ateşini söndürecektir; Suyun ateşi söndürdüğü gibi.

Aslında biri yanıcı, biri yakıcı olan iki elementin birleşmesinden, ateşi söndüren bir sıvı yaratması; zıtları birleştiren, acıya tad, çileye zevk katan bir Zat'ın muhteşem sanatının ayrı bir görüntüsüdür. Bilindiği gibi hidrojen yanıcı bir gaz; oksijen ise yakıcı. Ama su; gaz da değildir; Hidrojenin zehirli bir gaz ve öldürücü bomba olduğu, ağırlıklı oranda ondan meydana gelmiş suyun ise tatlı ve ihya eden olması gibi.

Hangi insan, evinin bahçesinde bir çağlayan olmasını istemez; ya da güzel bir nehir kenarında köşk? Öyleyse iman ve salih amellere sarılsın suyun o güzel görüntüsü ve şırıltısı C ennette onu bekliyor. Tabii, bir de kevser; Rasül'ün sunduğu rahmet çeşmelerinden dünyada içenler için. Tabii insan özgür: Zakkum, irin ve kaynar suyu da tercih edebilir; dünyada onca temiz içecekleri bırakıp alkolü tercih ettiği gibi. Zemzem: İsmail'in hâtırası. C an suyunu, kanını sevdiğine seve seve vermeye hazır olana En Sevilen' in cevabıdır/ikramıdır o mübarek su. Ama insan, mecbur değil, şeytanın sunduğu süslü kadeh içindeki zehir, bazılarının tercihidir; özgürlük var, zevklere karışılmaz.

İnsanımızın Selsebil özlemidir sebil. Müslümanlar, Kerbelâ'nın ne demek olduğunu bildiklerinden düşmanlarının bile rahmetten mahrum olmasını istemezler. Eskiden beri müslümanlar, adım başına çeşme yaptırmışlar, soğuk su temin edip adına sebil demişler. Sebil, sebilullah'ın kısaltılmışıdır; rahmeti kısa yoldan elde etmek için, kestirmeden rahmet sunmaktır bu. Frengistan'da ve oralara özenen yerlerde göremezsiniz sebilleri. Oralarda her şey paraya endekslenmiştir. Ve artık, su bile "sudan ucuz" ,"su gibi ucuz" değildir. Onlar, sudan para kazanıp sudan konularla uğraşsın, havadan sudan dem vursun, kasalarını doldurup su gibi para harcama sevdasında olsunlar, musluklarından şarap akan otellerde konaklasınlar. Ve müslümanları bir kaşık suda boğmak istesinler. Unutmayalım, imtihan çeşmesi olmaz bir; "Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir."

"İbrik ü leğen mâden-i vâhidden iken, Birinde su pâk, birisinde nâ-pâk."

Su Tûfandır aynı zamanda; Firavunları ve destekçilerini de boğandır. Gökten sadece rahmet yağmaz; gazab yağdığı da olur. Rahmet, özdeki zehiri artıran işlev de görür. Yağmur, kirazın tadını arttırır, ama Ebucehil karpuzu, bundan yararlanmasını bilmediğinden, ancak acılığı çoğalacaktır. Kur'an'ın mü'minlere şifa ve rahmet yağdırırken; zalimlerin hüsran / ziyanlarını arttırdığı (17/İsrâ, 82) gibi. Sen de rahmet ol; ince ince ve latifce yağ gül tomurcuklarına, güldür yüzünü güllerin. Ama gülle olmasını da bil, suya düşman olanlara. Sun rahmeti, rahmet ol, yağ insanların başlarına; tufan ol, sertleşip dolu olarak in, rahmete sövenlere, bakma timsah gözyaşlarına. Binecek başka gemileri olmadığı halde, gözönündeki Nuh'un gemisini reddeden için kaçınılmaz sondur tufanla helâk. Musa'nın Rabbine ve mesajına kör ve sağır olanlar için su, ne hayat kaynağı ne de dosttur. Onlar, suya akseden kendi canavar görüntülerinin pençelerinde kıvranacaktır. Saydamdır su, aynadır; bakan göze göre değişir rengi. Yeşil gözle bakan yeşili, kızıl gözle bakan kızılı görecektir. Firavunlar Kızıldenizde boğulurken, Musalar yemyeşil ova gibi sıratta, sırat-ı müstakimde yol almıştır, yol alacaktır.

Bazıları hayat boyu suyu arar; bilmez ki, "vermez suyu, ipsize kuyu". Bazıları da serabı su zanneder; Zehiri şerbet sananlar gibi. "Su gibi aziz olmak" için izzeti doğru yerde aramak gerekir. "Suya sabuna dokunmadan" temizlenmek, tertemiz insan olmak mümkün değil; bazı bedelleri, zorlukları olsa da rahmet deryasından yararlanmak için "derine dalmak" , fincancı katırlarını ürkütmek, su kenarındaki kurbağaları bağırtmak pahasına da olsa suya sabuna dokunmak, başkalarına da suyu sabunu ulaştırmak gerekir. Öyle demiş şair: "Âb-ı pâke ne zarar, vakvaka-i kurbağadan?" Ne? "su uyur, düşman uyumaz" mı? Uyanık suları, uyandıran, akıp coşan ve çağlayan suları çok gördük; düşman da uyumaktan çok uyutma sevdasında. Dinle bak, yağmur/rahmet sesi, seni uyandırmak için gökten sana ulaşıyor. Unutma, su götürmez bir hakikat şu ki, zaman su gibi akıp gitmekte.

Bu fırtınalı kış günlerini cennet gibi bir bahara çevirecek, susuzluktan kuruyan dilimize, kavrulan gönlümüze yeniden hayat verecek suya kavuşmak için hayat kaynağını, rahmeti uzaklarda aramaya gerek yok; işte yakınımızda, evin duvarında. Gerçekten Şirin'imize, şirin bir şeye/birr'e kavuşmak için dağları delip, ardındaki suyu insanlara sunmamız gerek: "Vur kazmayı Ferhat! Ç oğu gitti, azı kaldı."

1- Nuri Sağıroğlu, Sızıntı c. 9, s. 451-452 2- Harun Avcı, Sızıntı, c. 12, sayfa 320 3- Mehmet Buharalı, Sızıntı, c. 12, s. 323 4- Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, s. 279-280 5- Kenan Ç ığman, Kaza Kader, s. 222 6- Servet Engin, Muhteşem Sanatkâr, s. 41 7- Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, a.g.e., s. 28 8- Salih Aksu, Yeraltı Suları, Sızıntı, sayı 161 9- M. Reşid, Şifa Ç eşmeleri, Sızıntı, sayı 58 10- Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, a.g.e., s. 24 11- a.g.e. s. 22 ve devamı 12- a.g.e. s. 276 13- Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Su ve Tabiat, s. 3 vd.

Su ve Yağmur Konusunda Ayet-i Kerimeler A- Su Suyun Yaratılışı: Hud, 7. Su, Temiz ve Temizleyicidir: Furkan, 48. Yerden Fışkıran Sular: Yasin, 34-35. Su, İnsana Verilen Nimettir: İbrahim, 32; Mürselat, 27; Naziat, 31. B- Denizler, Nehirler, Gemiler Denizçler ve Irmaklar: Bakara, 74; En'am, 6; Hud, 7; Ra'd, 3; Nahl, 14-15; Enbiya, 30; Nur, 39-40; Furkan, 49, 53; Neml, 61; Lokman, 32; Fatır, 12; Yasin, 34; C asiye, 12; Tur, 34; Rahman, 19-20, 22. Denizler, İnsanın Hizmetine Verilmiştir: Nahl, 14; C asiye, 12. Denizlerden Balık, İnci ve Mercan Gibi Nimetler Ç ıkar: Nahl, 14; Fatır, 12; Rahman, 22. Tuzlu-Tuzsuz Deniz ve Sulardaki Hikmet: Furkan, 53; Fatır, 12; Rahman, 19-20. Irmakların Yaratılışı: Ra'd, 3 Gemilerin Yüzmesi: Bakara, 164; Yunus, 22; İbrahim, 32; Hacc, 65; Rum, 46; Lokman, 31-32; Fatır, 12; Yasin, 41-44; Şura, 32-33; C asiye, 12; Zariyat, 3. Gemişeli İnsanların Faydasına Veren Allah'tır: İbrahim, 32; Nahl, 14; İsra, 66; Zuhruf, 12-14; Rahman, 24-25. Gemilerin Batması: Şura, 34-35.

Yağmur Yağmuru İndiren Allah'tır: En'am, 99; Ra'd, 17; Mü'minun, 18; Furkan, 48-49; Rum, 48; Lokman, 34; Vakıa, 68-70. Yağmurun İndirilişi: Hıcr, 22; Nahl, 65; Nur, 43; Rum, 48; Nebe', 14. Yağmurun İndiriliş Sebebi: Bakara, 22, 164; En'am, 99; A'raf, 57; İbrahim, 32; Nahl, 10-11; Hacc, 63; Mü'minun, 18-19; Furkan, 48-49; Rum, 24, 48-49; Lokman, 10; Fatır, 27; Kaf, 9-10; Nebe', 15-16. Yağmur Rahmettir: A'raf, 57; Furkan, 48; Neml, 63; Rum, 46, 50; Şura, 28. Yağmurda İbretler Vardır: Furkan, 50; Rum, 24. Yağmur ve Yağmurun Toprağı Diriltmesinde İbretler Vardır: A'raf, 57; Nahl, 11, 65; Furkan, 50; Rum, 24; C asiye, 5. Yağmur, Bulutlardan İner: Ra'd, 12; Zariyat, 2; Nebe', 14. Ümitler Kesilince, Yağmuru İndiren Allah'tır: Şura, 28. Dolu Yağışı: Nur, 43. Allah, Yağmurla Ölü Toprağa C an Verir: Nahl, 65; Rum, 50; Fatır, 9; Fussılet, 39; Zuhruf, 11; C asiye, 5; Kaf, 11; Abese, 25-32. Yağmurla Rızık İner: Zariyat, 22. Yağmur Duasında İstiğfar Etmek: Nuh, 10-12.

C Bulutlar Bulutlar: Bakara, 57, 164, 210; A'raf, 57, 160; Ra'd, 12; Nur, 40, 43; Furkan, 25; Neml, 88; Rum, 48; Fatır, 9; Ahkaf, 24; Zariyat, 2; Tur, 44; Vakıa, 69; Nebe', 14. Bulutlar Yağmur Yüklüdür: Ra'd, 12; Zariyat, 2; Nebe', 14. Bulutların Sağa-Sola Kaymaları: Bakara, 164; A'raf, 57. Bulutların Rüzgâr Tarafından Yürütülmesi: A'raf, 57; Rum, 48; Fatır, 9.

D- Rüzgâr Rüzgâr, Yağmurun Önünde Müjdecidir: A'raf, 57; Furkan, 48; Rum, 46, 48. Rüzgârın Aşılama Görevi: Hıcr, 22. Rüzgâr, Bulutları Harekete Getirir: A'raf, 57; Rum, 48; Fatır, 9. Rüzgârın Ç eşitli Yönlerde Esmesinde İbretler Vardır: Bakara, 164; A'raf, 57; C asiye, 5.

Sularla İlgili Kütüb-i Sitte Hadis Kaynakları

Kirlenmeyen Suyun Miktarı: 16/ 603-604. Suyun İyi Olması İçin Aranan On Vasıf: 10/ 331-332. Suda Ç er-Ç öp Görüldüğünde Suyu Dökmek: 8/ 111. Su Dağıtırken C emaatin Büyüğünden Başlamak: 8/ 114. Suyu Dökerek Temizlikle İlgili Ç ıkarılan Hükümler: 10/ 338-339. Su İle İstinca: 16/571. Suyun Mahiyeti ve Pislikle Karıştıktan Sonraki Durumu: 10/ 319. Suyun Satılması: 3/ 44-45. Suyu Sadaka Etmenin Fazileti: 17/ 475. Açık Arazilerde Bulunan Suların Temizliği: 10/ 320. Ashabın, Rasülullah'ın Abdest Suyunu Toplamaları: 10/ 328. Bir C emaate İçecek Dağıtan, En Son İçer: 8/ 111. Durgun Suların Temizliğinde Esas Alınan Ölçü: 10/ 320-321. Durgun Suya Bevletmenin Yasaklanması: 10/322. Ensar ve Muhacirlerin Su Yüzünden Birbirleriyle Kavgası: 12/ 160. Gözeden Ağızla Su İçmek C aizdir: 8/ 120-121.

İhtiyaç Sahibine Su Vermek, C ehennemden Kurtulmya Vesiledir: 17/ 475-476. Mümkünse İyi (Tatlı) Su İçmek: 8/ 118-119. Müslümanların Ortak Olduğu; Ot, Su ve Ateşin Durumu: 14/ 516-517. Rasülullah'ın "Su Temizdir; Onu Hiçbir Şey Kirletemez" Sözünün İzahı: 10/317-319. Su İçme Âdâbı: 8/ 103. İçecekler Hakkında: 8/ 102. İçeceklerin En İyisi: 8/156. Rasülullah'ın En Ç ok Sevdiği İçecek: 8/ 157. Ayakta İçmemek: 8/ 105-106. Ayakta Yiyip İçmekten Men Eden Hadisler: 8/ 106. Ayakta İçmenin C aiz Olduğunu İfade Eden Hadisler: 8/ 155-156. İçerken Nefes Alıp Vermemek: 8/ 109-111; 10/ 378-379. Kapların Ağzından İçmemek: 8/ 107-108. Su İçenlerin Öncelik Sırası: 8/ 113. Suyu İçtikten Sonra "Elhamdülillâh" demek: 8/ 109. Suyu Üç Solukta (Yudumda) Dinlenerek İçmek: 8/ 109-112. Rasülullah'ın Suyu Küçüğe Vermesi: 8/ 113. Sıcak Günde Soğuk Su İçilebilir: 8/ 121. Su Verirken Büyüğün Öne Geçirilmesi: 8/ 114-115. Suyun Soğutmada Kullanılması: 11/ 288. Su Tatbiki İle Tedavi: 11/ 390. Su Uyur, Düşman Uyumaz: 7/ 3117-318. Yağmur Namazı ve Duası: 17/ 78-79; 9/ 364-367. Yağmurla Helak Edilen Bir Kavim: 6/ 353.

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1- Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.128-131 2- Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 234 3- İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 5, s. 4440-443 4- Su ve Tabiat, Hekimoğlu İsmail, H. Hüseyin Korkmaz, Türdav Y. s. 3-16 5- İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, H. H. Korkmaz, Türdav Y. s. 22-29, 264, 273-282 6- İslami Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 501 7- Kur'an ve Kâinat Ayetleri, Fethullah Han, İnkılab Y. s.335-337 8- Allah ve Modern İlim II, Abdürrezzak Nevfel, Hikmet Y. s. 55-57, 218-219 9- Kitab-ı Mukaddes, Kuran ve Bilim, Maurice Bucaille, T.Ö.V. Y. s. 254-267, 275-282 &# 10- Kur'an'da İlmî Mucizeler, Abdülmecid Zindani, Kayıhan Y. s. 65-68 11- Psikolojik ve Sıhhi Açıdan İbadet, Abdullah Aymaz, Ç ağlayan A.Ş. Y. s. 63-70, 78-83 12- İlim, Felsefe, Kur'an Işığında İman, A. Nedim el-C isr, Kitabevi Y. s. 348- 396 13- Kaza-Kader, M. Kenan Ç ığman, Özel Y. s. 218-223 14- Su Mühendisliği, Mustafa E. Ulugür, Ç ağlayan Kitabevi Y. 15- Su Savaşları, John Bullach-Adel Darwısh, Altın Kitaplar Y. 16- Su Sorunu, Türkiye ve Ortadoğu, Sabahattin Şen, Bağlam Y. 17- Su Teknolojisi, Anorganik Teknoloji, Memnune Bildik, Fırat Üniv. Y. 18- Su Temini ve Ç evre Sağlığı, Yılmaz Muslu, İst. Teknik Üniv. Y.

Hazır ve yönetim panelli siteler Düzenleme Ve Tasarım Webhizmetlerim

üst