You are on page 1of 45

,

;

ZEKÂT Zekât Zekâtın Farziyeti Zekât, Bütün Peygamberlerin Ümmetlerine Farz Kılınmış Bir İbadettir İsrâiloğullarına da Zekât Farzdı Zekât Vermemenin Cezası Zekâtı Tehir Etmenin Cezası Zekât Hakkında Özet Fıkhî Bilgi Zekâtın farz olmasının şartları Cimriliğin Kötülü ğü; Cömertlik, Zekât ve İnfakın Önemiyle İlgili Bazı Âyetler Zekât ve İnfakın Önemini Anlatan Bazı Hadis-i Şerifler Zekâtın Önemi ve Hikmetleri:
a-

Zekât Malı Islah Eder Zekât, Nimetin Gerçek Sahibi Allah'a bir şükürdür

bc-

Zekât Malı Temizler Malın Gerçek Sahibini Hatırlatır ve Kişinin Emanet Bilincini Güçlendirir Ferdi/Kişiyi Maddeperestlikten Korur; Kalpteki Dünya Sevgisine Karşı Bir İlâçtır

def-

İhtiras Zincirini Kırar, Hırsdan Korur, Nefsin Maraz ve İletini Tedavi Eder Zekât, Kişiyi Cimrilikten Korur, Cömertleştirir İsraf ve Lüx Gibi Şeytanî Eğilimleri Azaltır

g-

hi-

Kalbin Katılaşmasını Önler; Kalbe Sevinç, Mutluluk ve Huzur Verir Halka Şefkat ve Merhameti Arttırır,

j-

Dost Kazanmaya Sebep Olur k-Sıla-i rahme teşvik eder; Akrabaya vermeyi, onları gözetmeyi hatırlatır l- Zekât, Malı Ebedîleştirir m-Malı Çoğaltır, Bereketini Arttırır
no-

Kişiyi Yatırıma Teşvik Eder

Fakir-Zengin Uçurumunu Önler, Orta

S ı n ı f O l u ş t u r u r p- Zekât, Sosyal

Dayanışma ve Sosyal Güvenlik S i g o r t a s ı d ı r r- Zekât, Dünya ve Âhiret Uçurumları Üzerindeki Bir Köprüdür Zekâtını Her Müslüman Kendisi D a ğ ı t a b i l i r m i ? "Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin." (2/Bakara, 43) Zekât Zekât, kelime anlamı olarak; bereket, artmak, üremek ve temizlemek demektir. Zekât vermek, hem insanı malında bereket ve artışı sağlayacak bir yola götürdü ğü, hem de mal ve servetteki fakirin hakkı çıkarılarak cimrilik kirlerini giderdiği ve insanın iç dünyasında bir arınma vücuda getirdiği için, bu göreve zekât denmiştir. Terim olarak zekât, Kur'an'da sayılan sınıflardan birisine veya birkaçına Allah rızası için belli bir malın belirli bir kısmını belirli zamanlarda vermek anlamında İslâm'ın rükûnlarından birisi olan mâlî ibadetin adıdır. "Namazı ikame edin (hakkıyla kılın), zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin." (2/Bakara, 43) Zekât, Kur'an'da 32 yerde geçmektedir. Kur'an'da sadaka kelimesi de genellikle zekât anlamında kullanılmaktadır. Zekâta "sadaka" isminin verilmesinin sebebi, zekâtın malı temizleyip sıhhat ve kemâline sebep olması, zekât verenin de imanındaki sadakat ve olgunluğuna delalet etmesidir. Ancak, kullanılışta sadaka, hem farz hem de nâfile olan malî ibadetler, her çeşit infak için kullanıldığı halde, zekât sadece farz olan ibadete denir. Zekât, ekonomik fedâkârlık olan infakın mecburî ve müeyyideli bir uygulanışıdır. Kur'an'da altı yerde namazla birlikte ifade edilmektedir. Böylece namazın ruhî arındırma, fahşâ ve münkerden insanı temizleme özelliği yanında, zekâtın sosyo ekonomik bir arındırma getirdiği, bu iki ibadetle insanın beden, ruh, psikoloji, manevî ve sosyal yönlerden temizlenmiş olur. Yine namaz emrinin, kişinin Rabb'ine karşı görevleri için baş örnek, zekâtın da insanın diğer insanlara karşı görevleri için prototip olduğu değerlendirilebilir. Böylece namazı gereği gibi kılan bir mü 'min, Rabbine karşı şükür ve

kullukla ilgili tüm diğer ibadetleri kolaylıkla yerine getirebilecek seviyeye yükselirken, zekât görevini gerektiği gibi yapan insan da diğer insanlara ve çevresine karşı fedâkârlık ve diğer görevlerini kolaylıkla yerine getirebilecek bir olgunluğa ulaşır. Namazla her türlü ahlâkî ve ruhî kötü lüklerden uzaklaşırken; zekâtla da mala tapmaya kadar varabilecek, mal ve dünyaya aşırı dü şkünlükten, hırs ve bencillik gibi kötü huylardan kurtulabilir. Zekâtın Farziyeti Zekât, Kur'an'da 32 yerde emir ve tavsiye edilmektedir. Bu âyetlerden biri, konumuzu teşkil eden âyettir: "Namazı ikame edin (hakkıyla kılın), zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin." (2/Bakara, 43) Peygamberimiz zekâtın İslam’ın temel esaslarından, önemli farzlarından bir olduğunu şu meşhur hadisiyle izah eder: “İslam, beş esas üzerine bina edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu ve rasülü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” (Buhari, İman 1; Müslim, İman 22; Nesai, İman 13; Tirmizi İman 3) İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz, Muaz bin Cebel'i Yemen'e vâli olarak gönderdiği zaman, ona şu emri vermiştir: "Onları Allah'tan başka bir ilâh bulunmadı-ğına ve benim Allah'ın rasülü olduğuma iman etmeye dâvet et. Eğer bu hususta sana itaat ederlerse onlara, Cenâb-ı Allah'ın kendilerine günde beş vakit namaz kılmalarını emrettiğini bildir. Eğer bu konuda da sana itaat ederlerse kendilerine mallarından zekât vermelerini farz kıldığını bildir. Zekât zenginlerden alınıp fakirlere verilir." (Buhârî, c. 2, s. 104; Nesâi, c. 5, s. 2; İbn Mâce, c. 2; s. 586) Zekât, Bütün Peygamberlerin Ümmetlerine Farz Kılınmış Bir İbadettir Kur'an'ı incelediğimiz zaman, görürüz ki, Peygamberimiz'den önce gelmiş geçmiş bulunan bütün peygamberlerin ümmetlerine namaz, zekât ve oruç farz kılınmıştır. İslâm dini, hiç bir zaman namazsız ve zekâtsız devam etmemiştir. Hiç bir peygamberin dini de bu farzları ihmal etmemiştir. Kur'an'da İbrahim (a.s.) ve onun neslinden gelen peygamberlerin durumlarından bahsedilirken şöyle buyruluyor: "Kendilerini (insanlar için) önder kıldık. Bizim emrimize göre doğru yolu gösterirler. Kendilerine hayır işlerini, namazı ayakta tutmayı ve zekâtı ödemeyi vahy ettik. Onlar bize kulluk/ibadet edenlerdi." (21/Enbiyâ, 73) İsmail (a.s.) hakkında: "Kendi halkına, namaz ve zekât için emir verirdi. Rabbının indinde de, seçkin idi." (19/Meryem, 55) İsrâiloğullarına da Zekât Farzdı "(Hz. Musa:) 'Bize, bu dünyada da iyilik yaz, ahirette de. Şüphesiz biz Sana döndük' Allah şöyle buyurdu: 'Ben istediğimi azaba çarptırırım. Benim rahmetim ise, her şeyi kuşatır/ çevreler. Onu takvâ yolunu tutup da zekâtı ödeyen kimselere ve âyetlerimize iman eden kimselere yazacağım." (7/A'râf, 156) Hz. Musa'nın kavmi, dar gönü llü kimselerdi. Bunlar canları pahasına paralarını vermezlerdi. Günümüzde bile yahudiler aynı özelliklerini devam ettirmektedirler. Bunun için de Allah, kendinin bu değerli ve kıymetli peygamberinin duasına karşı böyle cevap verip açıkça buyuruyor ki, eğer senin ümmetin zekâta bağlı bulunacak olursa o zaman benim vaad edilmiş bulunan rahmetimden nasip alırlar. Yoksa, zekât vermeyecek

olurlarsa, benim rahmetimden mahrum kalacaklardır. Konumuzu teşkil eden Bakara 43. âyette de tüm müslümanlarla birlikte Benîisrâil için de şu emirleri görüyoruz: "Namazı ikame edin( hakkıyla kılın), zekâtı verin; rükû edenlerle beraber rükû edin." (2/Bakara, 43) Hz. İsa da yine ümmetine namaz ve zekâtı emretmiştir. "(Hz. İsa:) 'Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti." (19/Meryem, 31) Buradan anlaşılıyor ki, İslâm dini, hangi peygamber zamanında olursa olsun, namaz ve zekât üzerinde durmuş ve bu iki büyük farizaya çok önem vermiştir. Hiç bir zaman Allah, ümmetlerden herhangi birisini bunlardan muaf tutmamıştır. Zekât Vermemenin Cezası Zekât vermemenin cezası, maddî ve manevî müeyyidelere (yaptırımlara) dayandırılmıştır. Allah, zekâtı vermeyenler hakkında Kıyamette çok acıklı bir cezanın tatbik edileceğini beyan buyurur. "Ey iman edenler! Gerçekten yahudi bilginleri ile hıristiyan râhiplerinden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve insanları Allah yolundan çevirirler; bir de altın ile gümü şü yığıp/stok edip Allah yolunda harcamayanlar, işte bunları acıklı bir azapla müjdele! Kıyamet gününde stok edilen o altın ile gümü şün (paraların) üzerleri Cehennem ateşinde kızdırılacak da, bu mal biriktirenlerin alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanacak. Ve onlara şöyle denecek: 'İşte bu, kendiniz için stok ettiğiniz paralardır. Artık yığdıklarınızın/stok ettiklerinizin cezasını çekin." (9/Tevbe, 34) "Allah'ın fazlından verdiğini (infak etmekte) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de Kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün yaptıkları-nızdan haberdardır." (3/Âl-i İmran, 180) Bu konuda iki de hadis-i şerif meali verelim: "Cenab-ı Allah kime mal verir de zekâtını ödemezse, Kıyamet gününde o mal, sahibine, gözlerinin önünde simsiyah iki benek bulunan gayet zehirli (ve zehirinin etkisinden başı) kel bir yılan şeklinde görünerek boynuna gerdanlık yapılacak; sonra da iki çene kemiğini, yani avurdunu iki tarafından yakalayıp şöyle diyecek: 'Ben senin malınım, ben senin yığdığın stoklarınım." (Buhârî, c. 2, s. 106; Nesâi, c. 5, s. 39; İbn Mâce, c. 1, s. 568) "Deve, sığır ve koyun sahibi bir müslüman, bu malların zekâtını ödemezse, Kıyamet gününde o hayvanlar, dünyada olduklarından daha semiz ve daha büyük bir halde gelecekler ve her biri boynuzu ile ona toslayacak; ayakları ile de çiğneyecek. Sonuncusu işini bitirince, birincisi yeniden toslamaya ve çiğnemeye başlayacak; ta insanlar mahkeme edilinceye kadar." (Buhârî, c. 2, s. 106; Nesâi, c. 5, s. 29; İbn Mâce, c. 1, s. 568) Bu hadisin hükmü dünya hayatında da tecelli ediyor. Mallarının hakkını ödemeyen zenginler, mallarından huzur içinde faydalanamı-yor, iş güvenliğini temin edemiyorlar, bunca varlıkları gönül darlıklarını gideremiyor. İşte bu gibi durumlar, daha dünyadayken malın sahibini toslaması kabul edilebilir. Zekâtı ödememenin dinî cezası hakkında İbn Mes'ud (r.a.) buyuruyor ki: "Zekâtı terk eden müslüman değildir." (aynı eser, aynı sayfa). Yani böyle kimseler, İslâm hâkimiyetini kabul etmeyen gayr-ı müslimler gibidir. Zira zekât, müslüman toplumda serbest dolaşmanın ilk şartıdır. Küfürden döndükten sonra bir kimse zekâtı verip namazı kılmadıkça İslâm

topraklarında serbest dolaşamaz.

Zekâtı Tehir Etmenin Cezası Yukarıdaki âyet ve hadislerde zikredilen ceza, zekâtını ödemeden ölenlerin âhirette karşılaşacakları acıklı sonu beyan ediyor. Zekâtını vaktinde ödemeyenlere ait ceza ise iki kısımda değerlendirilmektedir: Dinî yönden, dünyevî yönden. Zekâtı geciktirmenin dinî cezası: Kendisine zekât farz olup senesi dolduktan sonra vaktinde zekâtını ödemeyen bir müslüman, toplumunun iktisadî yapısı ile ilgili bir emri ihmal ettiği ve fakirlerin hakkını elinde tuttuğu için dinî yönden günahkârdır. Böyle durumda olan müslümanların bugüne kadar ödemediği zekâtları ödemesi gerektiği gibi Allah'a tevbe etmesi de gerekir. İmam Muhammed der ki: "Kim bir özrü olmaksızın zekâtı tehir ederse, şâhitliği kabul edilmez. Çünkü zekâtta fakirlerin hakkı vardır; zekâtı tehir etmekle onlara zarar vermiş oluyor. Müslümanın, fukarayı zarara sokmaya hakkı yoktur." (Serahsi, Mebsut, II/169) Zekâtı tehir etmenin dünyevî cezası: Zekâtı ödemeyen, yahut tehir edenlere karşı İslâm devleti yöneticileri ilgisiz kalamazlar. Nice âlimlere göre, eğer mal sahibi, farz olduğuna inanmasına rağmen zekâtını vermek istemezse, İslâm devleti, kendisinden zekâtı zorla aldığı gibi, ceza olarak malının yarısını da alır. Çünkü Peygamberimiz'den şu hadis rivayeti vardır: "...Kim zekâtını vermek istemezse, biz hem zekâtını hem de devesinin (malının) yarısını alırız. Zekât, Rabbimiz'in haklarından bir haktır. Muhammed'in (s.a.s.) ehline ondan bir şey helâl olmaz." (Nesâi, c. 5, s. 15) Bazı âlimler ise -ki bunlar çoğunluktadır- zekâtın farziyyetine inandığı halde onu vermeyen kişiden para cezası alınmaz; ancak böyle kimseler İslâm devletince te'dib edilir diye görü ş bildirirler. Zekât Hakkında Özet Fıkhî Bilgi Ayrıntılarını fıkıh ve ilmihal kitaplarına bırakarak, zekâtın fıkhî konumuyla ilgili özet bilgiler verelim: Zekâtın sebebi; Zekât verecek olan müslümanın belirli bir miktarda mala sahip olmasıdır. Zekât verilecek malın cinsine göre farklılık gösteren bu miktara nisap denir. Zekâtın farz olmasının şartları:
a-

Mükellef açısından: Zekât verecek olan kişi, akıllı, hür, erginlik çağına ermiş, dinen zengin

ve müslüman olmalıdır. Buna göre; müslüman olmayanlara, delilere, çocuklara ve hürriyetini kaybetmiş olan köle ve esirlere zengin de olsalar zekât farz değildir.
b-

Mal açısından gerekli olan şartlar: 1- Mal, mal sahibinin aslî ihtiyaçlarından ve

borçlarından fazla olarak, nisab miktarı veya daha fazla olmalıdır. Havâic-i aslliyye (Aslî ihtiyaç); kişinin ve ailesinin ihtiyaçları olan mal, eşya ve âletlerdir. 2- Mal, hakikaten veya hükmen artıcı olmalıdır. Hakikaten artıcı olmasından maksat; malın, ticaret veya üreme yoluyla çoğalıcı olmasıdır. Buna göre; her türlü ticaret malı, nesli, sütü ve tüyü alınmak üzere kırlarda otlatılan erkek ve dişi hayvanlar hakikaten artıcıdır. Bu şekildeki hayvanlara sâime denir. Malın hükmen artıcı olması; sahibinin veya vekilinin elinde bulunması suretiyle artırılmaya elverişli olmasıdır. Altın, gümü ş ve paralar bu kabildendir. 3- Malın üzerinden bir yıl geçmiş olmalıdır. Buna havl-i havelân denilir. Nisab miktarı mala sahip olan bir kimseye, o mala sahip olduktan itibaren bir sene geçtikten sonra zekât vermesi farz olur. Nisabın, hem senenin başında hem sonunda mevcut olması gerekir. Arada azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Zekât verirken malın, sene başındaki veya sene ortasındaki değil; sene sonundaki değerine itibar edilir. 4-

Sahibi, mala tam olarak mâlik olmalıdır. Bundan maksat; malın, sahibinin elinde olması ve onda bir başkasının hakkının bulunmamasıdır. Buna göre, kadının henüz eline geçmeyen mihrine ve insanın elinde bulunmakla beraber, buna karşılık borcu olan malına zekât gerekmez. Ancak, borcuna mukabil olan çıktıktan sonra geriye kalan miktar, nisaba ulaşırsa, o fazlalık için zekât gerekir. Buradaki borçtan maksat, kul borcudur. Keffaret, nezir, hac gibi dinî borçlar zekâtın gereğine mani değildir. Satın alınıp henüz teslim alınmayan mal, borçlu tarafından inkâr edilmeyen, edilse bile isbatı mümkün olan alacaklar ve yolcuların memleketlerinde olan mallarına zekât gerekir. Haram yolla kazanılan malın zekâtı verilmez. Bu malın, varsa sahibine verilmesi, bilinmiyorsa fakirlere dağıtılması gerekir. Zekâtta niyyet şarttır. Fakat zekât verilirken, onun zekât olduğunun bildirilmesi şart değildir. Hatta, içten zekâta niyet edildiği halde, verirken ikram, hediye, veya borç demek, onun geçerliliğine engel olmaz; özellikle zekât alan muhatabın şahsiyetini ve onurunu korumak için bu hassasiyetlere dikkat etmek daha faziletlidir. Altın, gümü ş ve nakit paranın zekâtı: Altın ve gümü ş, ister külçe, ister işlenilmiş olsun, nisab miktarında olup da üzerinden bir sene geçince % 2,5 oranında zekâtlarının verilmesi gerekir. Altının nisabı, 20 miskal, gümü şün nisabı 200 dirhemdir. Bu gün kullanılan ölçü lere göre 20 miskal altının karşılığı yaklaşık 80 gramdır. Altın ve gümü şün zekâtlarında kıymetlerine değil; ağırlıklarına itibar edilir. Elde bulunan nakit paralar veya her an paraya çevrilebilen çek ve tahviller, aynen altın ve gümü ş gibi zekâta tâbidir. Bunların ve ticaret mallarının nisabı, hem altına, hem gümü şe göre değerlendirilebilir. Bu konuda fakirler için daha faydalı ve kıymetli olan tercih edilmelidir. Günümüzün ekonomik şartları göz önüne alındığında, bu malların nisabının tayininde altının esas alınmasının daha uygun olduğunda âlimler ittifak etmiş gibidir. Para ve para gibi olan kıymetli kâğıtların nisabında demek ki, 80 gram altının para yönüyle değeri kadar miktara ulaşması nisab miktarına, yani zekât verecek zenginlik sınırına ulaşmış sayılır. Ticaret malları da böyledir. Cinsi ne olursa olsun, ticaret maksadı ile alınıp satılan tüm mallar, nisaba ulaştıkları takdirde % 2,5 oranında zekâta tâbidirler. Bu malların nisabı, kıymetle-rinin altın ve gümü ş nisabına ulaşması ile sabit olur. Ticaret mallarında zekât, elde edilen kâra göre değil; sermaye ve kârın toplamına göredir. Ticaret malları, kendi aralarında birbirlerine eklendikleri gibi, ticaret için olmayan altın, gümü ş ve paraya da ilâve edilirler. Toprak mahsullerinin zekâtı: Öşüre tâbi arazilerden elde edilen mahsul, Ebu Hanife'ye göre miktar ve cinsine bakılmaksızın belirli oranda zekâta tâbidir. Bu oran, sulama masrafı gerektiren arazilerde %5; gerektirmeyenlerde % 10 'dur. Toprak mahsullerinden alınan bu zekâta "öşür" denilir. Zekâtın verileceği yerler: Zekâtın verileceği yerler Kur'an'da belirtilmiştir. "Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, fakirlere (yoksullara), miskinlere (dü şkünlere), (zekât toplayan İslâm devletinin görevlisi) memurlara, müellefe-i kulûba, yani gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah her şeyi çok iyi bilendir, hikmet sahibidir." (9/Tevbe, 60) Bu âyette belirtilen sınıflar şunlardır: a- fakirler bmiskinler c- Âmiller (İslâm devletinde zekât toplamakla görevli memurlar) d- Mükâtebe

köle e- Borçlular f- Allah yolunda cihad edenler g- Yolcular. Bir kimse, zekâtını hanımına, usûl ve fürûuna veremez. Bunların dışında zekâta ehil olan herkese verebilir. Ancak, önce kendi akrabalarından başlaması daha iyidir. Zekât verilen kişinin müslüman olması şarttır. Müslüman olmakla beraber, dinî görevlerini yerine getirmeyen veya aldığı zekâtı meşrû olmayan yollarda harcayacağı bilinen kişilere zekât verilmesi câiz görü lse bile, sâlih mü 'minlere verilmesi daha uygundur. Zekâtın, malın bulunduğu yerdeki/yakın çevredeki fakirlere verilmesi daha efdaldir. Bugünkü devletlere, vergi, bağış veya başka adlar altında verilen mal veya paralar kesinlikle zekât yerini tutamaz, bunlar insanı vebalden kurtaramaz. Ayrıca câmi, Kur'an Kursu vb. de olsa binalara, derneklere vakıflara verilemez; dernek ve vakıflara; fakir müslümanlara, öğrenci ve mücahidlere vermek üzere vekil tutarak emaneten ve bu şartla verilebilr.

Cimriliğin Kötü lü ğü; Cömertlik, Zekât ve İnfakın Önemiyle İlgili Bazı Âyetler "Allah yolunda harcayın; kendinizi tehlikeye atmayın." (2/Bakara, 195) "Nefsinin cimriliğinden korunanlar yok mu? İşte kurtulacaklar onlardır." (64/Teğâbün, 16) "Kim cimrilik ederse, kendi zararına cimrilik eder. Allah zengindir; hiç kimseye ihtiyacı yoktur; siz ise fakirsiniz, O'na muhtaçsınız. Eğer (O'ndan ve Allah yolunda harcamaktan) yüz çevirirseniz, sizin yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi olmazlar." (47/Muhammed, 38) "Kendileri cimrilik yapıp insanlara da cimriliği tavsiye eden, Allah'ın kendilerine lütfundan verdiğini gizleyen kimselerdir. Biz, nimetleri örten kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık." (4/Nisâ, 37) "Kim cimrilik eder de kendini müstağni sayar, Rabbine ihtiyaç göstermez, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora, en güçlü ğe sevkederiz. Dü ştü ğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez." (92/Leyl, 8-11) "Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin en helal ve iyisinden Allah yolunda harcayın." (2/Bakara, 267) "Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya, işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." (2/Bakara, 274) "Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah'ın ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir." (2/Bakara, 261) "Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birre (Cennete ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz." (3/Al-i İmran, 92) "Sarfettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar." (34/Sebe', 39) "Allah, faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahtar ısrar eden hiç kimseyi sevmez." (2/Bakara, 276) Zekât ve İnfakın Önemini Anlatan Bazı Hadis-i Şerifler "Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Belâya dua ile karşı koyun." (Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322) "Malın zekatını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir." (a.g.e. 7/ 323) "Sadaka, malın miktarını eksiltmez, artırır." (a.g.e.) "Zekâtını ödeyen, üzerinde bulunan (fakirin) hakkını ödemiş olur, fazla vermek efdaldir." (a.g.e.) "Farz zekâtı öde. Zira o seni temizler. Sıla-i rahmi edâ et. Dilenci, komşu ve fakirin hakkını gözet." (a.g.e.) "Zekâtı ödeyen, misafire ikram eden, musibete uğrayanlara veren, cimrilikten kurtulur." (a.g.e.) "Allah, zekâtını ödemeyen kimsenin namazını kabul etmez, ikisini birlikte yapıncaya kadar.

Zira Allah Teâlâ namazla zekâtı (Kur'an'da yanyana birlikte zikretmek suretiyle) birleştirmiştir; Siz aralarını açmayın." (a.g.e.) "Allah, imanı ve namazı ancak zekâtla kabul eder." (a.g.e.) (Bütün bu hadisler ve başkaları için bkz. Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323 ve devamı) Zekâtın Önemi ve Hikmetleri Zekât, her şeyden önce kulun Allah'ın emrine itaat edip, kulluğunu göstermesinin en güzel örneklerindendir. Çünkü zekât vermeyi Allah emretmiştir. Kulun görevi, öncelikle neden ve niçinini araştırmadan Rabbı tarafından emrolunduğu şeyi yapmaktır. Müslüman; sevdiği, inandığı Rabbinden aldığı emirle, canının yongası olan malını hiç bir maddî karşılık beklemeden vererek, kulluk borcunu ödemiş olur. Bu temel özelliğin, yani ibadeti geçerli kılan esas unsur olan Allah'ın emrettiği ve O'nun rızasına uymak için yapılması yanında, zekâtın insanı günah ve cimrilik kirlerinden temizleyip onu olgunlaştırması, imanını sağlamlaştırması gibi hikmetleri ve kişi ve toplum açısından büyük önemi vardır. Bir şeyin önemi, insanlığın ona olan ihtiyacı ve temin ettiği fayda ile ölçülür. Zekâtın; zekât verende, zekât alanda ve zekât alınıp verilen toplumda sağladığı faydalar göz önüne alındığında, onun ne derece büyük bir önem ifade ettiği ortaya çıkar. "Mü 'minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun. Bir de onlara duâ et; çünkü senin duan, onlar için bir sükûnettir/rahatlık ve huzurdur. Allah işitendir, bilendir." (9/Tevbe, 103) "Haram aylar çıkınca mü şrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah mağfiret eden, merhamet edendir." (9/Tevbe, 5) "Onlar, eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse, artık onlar dinde kardeşleriniz olurlar." (9/Tevbe, 11)

Meallerini kaydettiğimiz âyet-i kerimelerden ilki, zekâtın bizzat Hz. Peygamber tarafından toplanmasını, dolayısıyla İslâm devleti tarafından zekât işlerinin idare edilmesini emretmekte ve bu malî ibadetin, müslüman toplum için önem derecesini yeteri kadar yansıt- maktadır. Bundan anlaşılıyor ki zekât, ferdin kendi isteğine bırakılmamış, İslâmî devletin yaptırımı ile toplanarak kurumlaştırılmıştır. Nitekim Peygamberimiz, çeşitli bölgelere zekât tahmin memurları ile, zekât toplamakla görevli âmiller/tahsildarlar göndererek zekâtı her sene muntazam almış; vefatından sonra halifelik makamına getirilen Hz. Ebu Bekir de zekât vermeyeceklerini bildirerek isyan eden bazı kabile reisleri üzerine askerî kuvvet göndermek sureti ile onlarla savaşmış, kendilerini itaat altına almıştır (Buhârî, c. 2, s. 106). Zekât, ferdin vicdanına ve inancına terk edilirse, imanı zayıf olan müslümanlarda ihmale uğrayarak müeyyidesiz/yaptırımsız kalır; kendinden beklenen fayda sağlanamaz. Günümüzde, zekâtın zorunlu olarak İslâm devletince alınıp yerlerine tevdi edileceği ortam yaşanmadığından toplumda meydana gelen iktisadî çöküntü, bunun bir örneğidir. Müslümanların sağlam bir dayanışma içinde her yönüyle bağımsız ve özgür olabilmeleri için zekâtın vazgeçilmez konumu gözden uzak tutulmamalıdır. Zekâtın, bizzat Hz. Peygamber, dolayısıyla İslâm devleti tarafından toplanma emrinin bu manayı içinde taşıdığında hiç şüphe yoktur. Yukarıdaki ikinci âyette (9/Tevbe suresinin 5. âyetinde) şirkten dönenlerden, namazı kıldıktan sonra zekâtı vermeleri istenmekte; yalnız müslümanlığı kabul etmeleri kâfi görülmeyip ruhun gıdası ve kıvamı olan namazı kılmaları, dünya hayatının düzen ve nizamının önemli sebebi olan zekâtı da vermeleri şart koşulmaktadır. Bu bize, özellikle bu iki emrin yerine getirilmediği toplumlarda huzur ve mutluluk bulunmayacağını gösteriyor. Zekât vermeyen kişi, şirkten dönse de serbest dolaşamaz; itaat ve teslimiyetini ancak zekât ödemekle ifade edebilir. Üçüncü âyette (9/Tevbe, 11), mü şriklerin tevbeden sonra namaz kılıp zekâtı da ödemeleri din kardeşliğinin tahakkuku için şart koşulmaktadır. Buna göre zekât vermeyenlerin müslümanların kardeşlik safına katılamayacakları anlaşılmaktadır ki, bu bize zekâtın ne derece ehemmiyeti olduğunu göstermeye yeterlidir. Zekâtın önemi hakkında Hz. Peygamberimiz'in birçok hadis-i şerifi vardır. Bunlardan birkaç tanesini zikredelim: "Zekât işlerinde hakkıyla çalışan memur, evine dönünceye kadar Allah yolunda savaşan gâzi gibidir." (Tirmizî, c. 3, s. 144; İbn Mâce, c. 1, s. 578) Ashabdan Cerir bin Abdillah, Rasulullah (s.a.s.)'e, "namazı kılacağıma, zekâtı vereceğime ve her müslümana öğüt vereceğime dair bey'at ettim, söz verdim" diyor. (Buhârî, c. 2, s. 106) Peygamberimiz vefat ettikten sonra yerine Hz. Ebu Bekir halife seçildi. O zaman Arap kabilelerinden bir kısmı zekât vermeyeceğiz diyerek İslâm devletine isyan etti. Hz. Ebu Bekir, isyancı kabilelerle savaşmaya karar verdi. Fakat Hz. Ömer ona engel olmak isteyerek şöyle dedi: "Sen bu insanlarla nasıl harbedersin? Halbuki Rasulullah (s.a.s.): "Allah'tan başka ilâh olmadığı-na ve benim O'nun Rasülü olduğuma şehâdet getirinceye kadar insanlarla harbetmekle emrolun-dum; kim bu kelimeyi söylerse, malını ve canını benden korumuş olur. (Adam öldürmek gibi) kul hakkı icabı olan hususlar müstesnâdır ve

onun hesabı Allah'a aittir" buyurdular. Hz. Ömer'in bu sözü üzerine halife Hz. Ebu Bekir şu cevabı verdi: "Namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla mutlaka savaşacağım. (Namaz ile zekât Kur'an-ı Kerim'de altı yerde beraber zikredilmiştir.) çünkü zekât, malın hakkıdır. Allah'a yemin ederim ki, Rasulullah'a ödedikleri bir koyun veya keçi yavrusunu dahi bana vermeyecek olurlarsa, bu sebepten onlarla harbederim." Hz. Ebu Bekir' in bu dirâyeti karşısında hayrete dü şen Hz. Ömer: "Allah'a yemin ederim ki bu sözler, Yüce Allah'ın, Hz. Ebu Bekir'in kalbine ilhamından başka bir şey değildir; onun dâvâsında doğru olduğunu anladım" dedi. (Buhârî, c. 2, s. 105; Nesâi, c. 5, s. 11).
a-

Zekât Malı Islah Eder

Zekât, fertleri; cimrilik, âdilik, kalp katılığı, kendini başkalarına karşı üstün görme, dü şkünlük, harislik kirlerinden temizlediği gibi onu, insanların mallarını hainlikle, çalarak, gasbederek ve faiz almak suretiyle yemek gibi kötü eylemlere meyletmekten korur. Çünkü iman sebebiyle elinde veya kasasındaki malı Allah'ın rızası, mağfireti ve yüce katındaki derecesinin yükselmesini talep etmek gayesine mâtuf Allah yolunda vermeğe alışan bir mü 'min, başkalarının malını haksız yere almaktan kendini daha iyi korur. Mü 'minler topluluğunda, birbirlerine karşı beliren kin, haset, dü şmanlık, tecavüz, zulüm, fitne ve kavgaların kaynağı olan sosyal rezalet kirlerinden temizlemesinde zekâtın çok büyük rolü vardır. İnsanlar, çalışma yeteneği, kazanç, israf, esirgeme, iktisat, tedbir, cömertlik, cimrilik ve hayır üzerinde yardımlaşma gibi hususlarda birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Rızık temiminde ve harcamalarda bir kısmının, diğer kısma muhtaç olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Servet toplamaya en fazla kabiliyetlileri, yaratılışlarında hırs, kendilerine ve yakın akrabalarına varıncaya kadar cimrilik gibi hallerin galip olduğu kimseler olabilir. Bu vesile ile insanların bazısı bazısına fitne, yani imtihan vesilesi, çekişme ve münakaşa sebebi olur. "Sabredip etmediğinizi göstermek için, bir kısmınızı diğer bir kısmınız üzerine fitne (imtihan vesilesi) yaptık. Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir." (25/Furkan, 20) Yani bu imtihan, beşerin kabiliyette, ahlâkta ve diğer işlerde birbirinden farklı oluşu icabıdır.
b-

Zekât, İmanın Göstergesidir. Zekât, İbâdet ve Cihad Coşkusu Verir

Allah'ın emrine itaat ve O'nu her şeyden çok sevdiğini isbat ettirerek Allah'ın rızasına ulaştırır. Malla cihad etmeyi öğreterek, cihadın diğer çeşitlerine kapı açar. İslam binasında, imandan sonra iki amel zikredilmiştir ve dinde bunlar, diğerlerinden önce farz kılınmıştır: Namaz ve zekât. Çünkü bunlar, bütün ibadetlerin aslıdırlar ve burada bilhassa anılmaları, özelliklerinden dolayı değil; diğerlerinin çeşitliliğine işareti de içine alıcı olduklarından dolayıdır. Zira bütün ibadetler iki çeşide ayrılmıştır. Biri bedene ait ibadetler, diğeri de mala ait ibadetlerdir. Hac gibi hem bedenî ve hem de malî olan üçüncü bir kısım da, bu iki değerin birleşmesidir.Şu halde namaz, bütün bedenî ibadetlerin asıl temsilcisi; zekât da bütün malî ibadetlerin asıl temsilcisidir. Ve bunlar, imanın ilk müeyyidesi (yaptırımı) ve amel ile ilk gelişmesidirler. bütün amellerin esasları da namaz ve zekâtta/infakda özetlenerek, İslâm dininin ilmî, amelî esasları ve dalları kısaca anlatılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de: “Onların mallarında isteyenin ve (iffetinden dolayı dilenemeyen) yoksulun da bir hakkı vardır.” (Zariyat, 19) hükmü beyan buyurulmuştur. Mü’minlerin mallarıyla, dilleriyle ve canlarıyla cihad etmeleri, kat’i nasslarla emredilmiştir. İşte cihadın

ilk ve vazgeçilmez çeşidi olan malla cihada zekât ve infak adı verilir. Zekât ve infak amelinin eda edilmesi için ilk rükûn, imandır. “Kıyamet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azabın şiddetini gördü ğü için: ‘Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allah Tealâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin." (S. Buhari, K. Rikak 49; Ahmed b. Hanbel, III/ 218) c- Zekât, Nimetin Gerçek Sahibi Allah'a Bir Şükürdür Allah'ın mal nimetine şükür, malı Allah için vermekle olacaktır. Zekât, Allah'ın verdiği nimetlere şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî ibadetler, Allah'ın ihsan ettiği vücut sıhhat ve selametinin şükrüdür. Zekât başta olmak üzere her çeşit infakı içeren malî ödemeler de mal nimetinin şükrüdür. Her nimetin bir şükrü vardır. Malın şükrü de Allah için vermektir. Lisanen yapılan şükürle malın şükür borcu edâ edilemez. Zekât, malın şükrüne açılan önemli bir kapıdır. Bu duygularla zekât veren mü 'min, her nimetin, mesela sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır. "Sizden birine ölüm gelip 'Ya Rabbi keşke yakın bir

zamana kadar ecelimi geciktirsen de sadaka versem' demeden önce size verdiğimiz rızıkdan veriniz." (63/Münafıkun, 10) Nimete şükür, onu verenin râzı olacağı yollarda sarfetmekle olur. Zekât ise, mal nimetinin bir şükrüdür. Nimetin vercisine teşekkür etmek gerektiğine göre, zekâtın da gerekli olması kendiliğinden anlaşılır. Malın elde bulunması, şükretmeyi; elden çıkması da sabretmeyi gerektirir. Rabbimiz kuluna sanki şöyle buyuruyor: Ey zengin! Ben sana mal verdim ki, bu sebeple hakkını ödeyip şükredenlerden olasın; sahip olduğun malın bir kısmını elinden çıkar, zekât ver ki, bu vesile ile malın yokluğunu hatırlayarak sabredenlerden olasın. Ey fakir! Sana da çok mal vermedim; sabrettin, bu sebeple sabredenlerden oldun. Zengine ise, elindeki malından bir kısmını sana vermesini farz kıldım. Ta ki, bu mal senin eline geçtiği zaman bana şükredenlerden olasın. İşte zekâtın farz olması, bir taraftan zenginlere, şükrün ne demek olduğunu, öbür taraftan da fakirlere sabrın ne demek olduğunu öğretiyor. Aynı zamanda zenginin sabırdan, fakirin de şükürden nasiplenmesine vesile oluyor.
d-

Zekât Malı Temizler

Şüphesiz Zekât, vereni arındırdığı gibi; fakirin hakkının ayrılıp hak sahiplerine verilmesi ile maldaki kirleri de temizler. Zekât: Belli bir mâlî gücü olan müslümanın kazanç ve malından vereceği yüzde iki buçuk tutarında zorunlu bir mâlî ibadettir. Verilmediği takdirde kazancın ve malın tamamı pis ve haram olur. "Onların mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş olursun." (9/Tevbe, 113) Temizleme ve tezkiye; bu iki kelime, zenginin ruh ve nefsinin, mal ve servetinin hem maddî hem de manevî yönden temizlenme ve arınmasını içine almaktadır. Zekât veren, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü huy ve alışkanlıktan arınır. Cimrilik, fert ve toplum için kötü bir hastalıktır. Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, kul haklarına tecavüz etmeye, haramlarla da olsa mala hırs göstermeye götürür. Zekât, mü 'mini mala tutkunluk zilletinden temizler, paraya kulluk bağından kurtarır. İslam, insanın sadece Allah'a kul olmasını, Allah'tan başka her şeyin esaretinden kurtulmasını, yaratılmışların efendisi olma özelliğini korumasını arzu etmektedir. Bunun bir yolu da, zenginin infak edip zekât vererek hem Allah'ın emrine boyun eğmesi, hem de dünya malının kendisine geçici bir süre için tevdi edilmiş bir emanet olduğunun bilincine varmasıdır. Rabbimiz Kur'an'da sıkça arınan ve sakınanlardan bahseder ve onlara özel iltifatlarda bulunur. Ayrıca arınmanın yolunu da gösterir. Bu konuda Rabbimiz infak edip zekât vererek arınacağımız konusunda telkinde bulunur. "O (mü 'min) ki, malını (Allah için) vererek arınır, yücelir." (92/Leyl, 18) Demek ki arınmanın yolu zekât ve infak etmekten geçer. Zekâtımızı verirsek kalben ve ruhen arınırız. Zekât ve infakla mânen yüceliriz. Gerçek iyiliğe kavuşuruz. Olgun bir kişilik, emin bir şahsiyet oluştururuz. Mallarımızdan O'nun için infakta bulunur ve zekâtımızı eksiksiz verirsek arınırız. Peki, "arınanlara Allah'ın yardımı nedir?" sorusuna başka bir âyet cevap vermektedir: "Eğer siz arınır ve sakınırsanız, Allah sizlere iyilikle kötülü ğü birbirinden ayıracak ince bir anlayış verir." (8/Enfâl, 29) Ahiretteki büyük nimetinden başka bu dünyada gaybî yardımları ile destekleme taahhüdünde bulunmuştur. Basiretimizi açmayı, gerçekleri görecek gözü ihsan edecek doğru yol üzere bulunmamızda yardımcı olacaktır. Zekâtlarını verip infak edenler, Allah ile aralarında özel bir bağ oluşturacaklardır. Yalnız Allah için

vermek, yalnız O'nun rızasını gözeterek vermek, insanı Allah'a yaklaştıracak, Allah için olma ve Allah için yapma, amel işleme alışkanlığı kazandıracaktır. Bu anlayış, onu ihsan makamına erdirecek, ruhî bir olgunluk kazandıracaktır.
e-

Malın Mülkün Gerçek

Sahibini Hatırlatır ve Kişinin Emanet Bilincini Güçlendirir Mü 'min, Allah yolunda zekât vermenin bir görev ve sorumluluk meselesi olduğunun bilincindedir. Her çeşit malı ve nimetleri, asıl kaynağı olan Allah'a nisbet eder. Zekât eylemi, dağıttığı şeylerin kendi özel malı olmadığını, kendi özel mülkiyetinden tasarrufta bulunmadığını hatırlatarak onun bağış bencilliğini kırar. Mü 'minler bilirler ki, tüm zekâtlarını, Allah'ın verdiği rızıktan infak etmektedir. Bir postacıdır, bir veznedardır, bir emanetçidir mü 'min. Bu telkin, asıl verenin, asıl sahip olanın Allah olduğunu hatırlatır. Böylece mü 'min, Allah'ın kendisine verdiği rızıklardan sorumlu olduğunu anlar. Mü 'min, malını istediği biçimde, dilediği şekilde özgürce harcayamaz. Sadece malını değil; rızık kelimesinin, mülk kelimesinin kuşattığı tüm maddî ve manevî nimetler konusunda aynı bilinç ve davranış söz konusudur. Mü 'min, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah olduğunu bilir ve O'nun yolunda mal ve canıyla cihad eder. Zekâtımızı kendi malımızdan değil; Allah'ın bize emaneten verdiğinden bir kısmını dağıttığımızı anlıyoruz. Dü ğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına kakamadığı gibi, "ben malımdan dağıtıyorum" diyerek övünemediği gibi zekât veren kişi de haddini bilir. Allah tarafından kullarını imtihan için zekâtın emredildiği belirtilir. Çünkü müslüman, Allah'ın her emrettiğini yapacağına, her yasakladığından kaçacağına ve yalnız Allah'a kulluk yapacağına söz veren insandır. İşte zekât, Allah'a iman ve itaat konusunda kulun sâdık olup olmadığını denemek için farz kılınmıştır. Zekâtını vermeyen, yalancı olduğunu göstermiş ve Allah'tan başka, bir de mala/paraya taptığını ortaya koymak suretiyle dünya ve âhiretini mahv etmiş demektir. İnsanların cömertlikten, zekât ve infaktan kaçmasının sebepleri başında: "benim olan varlığı başkalarına niçin vereyim?" duygusu ile, "başkalarına verirsem, benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete dü şerim" dü şüncesi gelir. İslam dini ise bu duygu ve dü şünceyi kökünden kaldırmıştır. İslam'a göre mal ve servet herhangi bir şahsın tekeli altında değildir. Mal ve servet yalnız Allah Tealâ'nındır. Her şeyin gerçek mâliki Allah'tır (3/Al-i İmran179; 57/Hadid, 10). Kur'an-ı Kerim'de bu durum yirmiyi aşkın ayette vurgulanmaktadır. Mü lk Allah'ın olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarfedilmesi, mü 'min için en makul bir olay olarak değerlendirilir. Mü 'mindeki zekât, infak ve cömertlik duygusu da bu dü şünceden kaynaklanır. Mü 'minler; Karun gibi toplayıcı değil; Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak için kazanırlar. Verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren Allah'tır; "ver" diyen de Allah'tır. "Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (34/Sebe', 39) Mü 'min, İblis gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez (2/Bakara, 268); İdris gibi cömertliği emreder.

Zekât, zenginin malına karışmış fakirlerin hakkıdır. "Onların mallarında dilenci ile mahrumun hakkı vardır." (70/Meâric, 25). Bir zenginin sürüsüne karışan fakir koyunu, hükmen ne ise, zenginin cebindeki fakir hakkı, yani zekât da odur. O yüzden sürüye karışan koyunu benimsemek ne kadar çirkin bir şey ise, cebindeki fukara hakkını vermemek de o derece çirkindir. f- Ferdi/Kişiyi Maddeperestlikten Korur; Kalpteki Dünya Sevgisine Karşı Bir İlâç Olur Mal, mü lk ve para insanlarca sevilen bir varlık olduğu kadar, aynı zamanda bir imtihan sebebidir. Zekât, bu sevginin aşırılığını kırar, maddenin endâd/put edinilip

Allah sevgisini gölgelemesine giden yolları tıkar. Kişiyi mala, paraya esirlikten, paraya kul olmaktan muhafaza eder. Mal sevgisi, insanın kalbini kaplayınca onu, Allah'ı gereği gibi sevmekten ve öldükten sonrası için hazırlanmaktan gafil kılar. Bu sebeple ilâhî hikmet, mal sahiplerine, mala çok meyledip bütün varlığı ile ona yönelerek tapmalarını önlemek ve insanın gerçek mutluluğunun, mal biriktirmekte olmayıp onu Allah yolunda, dolayısıyla toplum yararına harcamakta olduğunu zekâtla hatırlatır. Zekât, mal sahibini ve malı temizleme manasını ifade ettiği gibi, onu aynı zamanda hürriyete de kavuşturur; mala bağlanmak, ona boyun eğerek esir olmak ve paraya tapmak zilletinden kurtarıp serbestliğe eriştirir. Zira İslâm dini, müslümanı her türlü esirlikten uzakta tutarak yalnız Allah'a tapmaya, manevî ve insanî değerlere bağlı kalmaya iter; onun Allah'tan başka hiç bir varlığa boyun eğmeden hür bir hayat geçirmesini ve kâinatta bulunan bütün varlıkların efendisi olmasını emreder. Allah'tan başkasına tapmayı sonuçlandıran paraya tapmak gibi öldürücü zehirden Peygamberimiz şöyle sakındırır: "Altın ile gümü şe (paraya) tapanlarla kadifeye (lüks yaşayışa) tapanlar helâk olmuştur." (Buhârî, Kitabü 'l-Cihad; İbn Mâce, K. Zühd) Burada kadifeden maksat, giyim-kuşam ve evlerin tefrişindeki/döşemesindeki aşırılığın yanlışlı-ğıdır. İşte zekâtın farz kılınması, insanı mala taptıran dünya sevgisi hastalığını kalpten silmek için konulmuş en etkili bir ilâçtır. "Onların mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş olursun." (9/Tevbe, 113) "O (mü 'min) ki, malını (Allah için) vererek arınır, yücelir." (92/Leyl, 18)
g-

İhtiras Zincirini Kırar,

Hırsdan Korur, Nefsin Maraz ve İletini Tedavi Eder Malın, paranın çokluğu kuvvetin çoğalmasını ve insanın kendini büyük görmesini neticelendirir. Malın ve dolayısıyla kudretin artması, o güçten ve imkânlardan bir haz duymayı gerektirir. Bu haz ve zevkin artması da insanı buna sebep olan malı daha çok elde etmek için çalışmaya çağırır. Bu şekilde fâsit daire, kısır döngü içinde insan içinden çıkamadığı probleme batar. Hırs, insanı mal kazanmak ve dünya için daha çok çalışmaya iter. Ölüm gelmeden bunun sonu da gelmez. İşte İslâm, bu sonu gelmeyen ihtiras kısır döngüsüne kesilecek bir nokta, insanın kurtulacağı bir fren vermiştir. Kula, Allah'ın rızasını gözeterek, nefsini o sonu gelmeyen karanlık yoldan çevirip Allah'a yöneltmek için zekât ve infak en etkili bir çözümdür. Sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak Allah'ın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O'nun rızasına uygun bir biçimde infak etmesi gerekir. " Sizden birinize ölüm (alâmetleri) gelip de: 'Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam' demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak edin." (63/Münafikun, 10) Kur'an'dan faydalanabilmenin şartlarından biri, kişinin, Allah'ın ve insanların hakkını vermek üzere Kitap'taki talimatlara uygun olarak parasını başkalarıyla paylaşmaya hazır olmasıdır. Bu çok önemli bir şarttır. Çünkü bir cimrinin veya parayı her şeyden çok seven bir servet dü şkününün, İslâm uğrunda malî fedakârlıklar yapması

beklenemez.
h-

Zekât, Kişiyi Cimrilikten Korur, Cömertleştirir

Cimrilik, yahudilerin ve yahudileşenlerin, kapitalistlerin özelliğidir. Cimri, paranın egemenliğine boyun eğdiğinden paranın mahkûmudur. O, parayı değil; para onu kullanır. O yüzden cimri, devamlı psikolojik bunalım içindedir, doyumsuzdur, sevgisizdir. Fedakârlığın, vermenin tadına varmanın ne kadar güzel olduğunu, ahiret ödülü yanında, dünyada da insanı mutlu ettiğini bilemez cimri. Cimriliğin sebebi, aşırı para, mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Cimrilik yüzünden durmadan para biriktiren ve tükenir endişesiyle hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı bile kendilerine zehir eden nice para mahkûmları vardır. Halbuki para, mal Allah'ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. "Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah'ın kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azab hazırladık." (4/Nisa, 37) Rasül-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: "Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir." "Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlâhî, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah'ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler." (Riyazü 's-Salihin, 1/ 253) "Cimri kişi, Allah'a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır." (Tirmizî, Birr 40) Paralarından ve mallarından en az yararlanan cimrinin kendisidir. Cimriler, kendilerinin ölmelerini isteyenler için servet biriktiren insanlardır. Cimri, yeryüzünde kendi yararlanamayaca-ğı serveti biriktirirken; zekât veren infak sahibi cömert, ebedî mekânı cennette kendisi ebedî yararlanacağı serveti biriktirir. Zekât ve sadaka veren mü 'min, istikbalini dü şünen kimsedir; yarın gideceği yere yatırım yapmakta, içinde ebedî yaşayacağı köşkünü hazırlamaktadır. İnsan, malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder. Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için nice insanın kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı hemen herkesin kalbinde yalnız nefret vardır. Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ'nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla, sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü, Allah'ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenab-ı Hakk'ın ihsanıdır. Allah, serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O'dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır. "Allah'ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu onların kötülü ğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır." (3/Al-i İmran, 180) Rasül-i Ekrem’in: “Veren el, alan elden daha hayırlıdır.” (S. Müslim, K. Zekât 32; hadis no: 94 –1033-) buyurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla mü’minler, en sevdikleri mallardan, ihlâsla infakta bulunmalı, zekât için malın kötülerini ayırmamalıdırlar. i- İsraf ve Lüx Gibi Şeytanî Eğilimleri Azaltır

Hesap gününü dü şünen her mü’min, malın bir imtihan sebebi olduğunu bilir ve mâlî ibadetlerini edâ etme hususunda titiz davranır. Tüketim hırsının alabildiğine kamçılanması ve hesap günü şuurunun yok edilmesi, başlı başına bir fâciadır. Rasul-i Ekrem: “Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” (Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 3256) buyurmuştur. Buradaki yedi rakamının mübalağa için olduğu ve mü’minlere darb-ı mesel olarak zikredildiği âlimlerce belirtilmiştir. Mü’min, dünyaya karşı zâhiddir. Kâfir ise hırsla doludur. Dolayısıyla mü’min, yemeği, hayatını devam ettirebilmek ve ibadetlerini edâ edebilmek için yemektedir. Kâfirler ise; hırs, şehvet ve lezzet duygularını tatmin edebilmek için yemektedirler. Elbette yemek ihtiyacı insandan insana değişebileceği gibi, insanın çalıştığı işin zorluğuna veya kolaylığına göre de değişebilir.

j -

Kalbin Katılaşmasını Önler; Kalbe Sevinç, Mutluluk ve Huzur Verir

Malın çokluğu, kalpte bir katılaşma ve azgınlaşmaya sebep olur. "Şüphesiz insan, (malına güvenerek) kendini Allah'tan müstağnî görmek suretiyle tuğyan eder/azar." (59/Alak, 6-7) Zekât, azgınlığı azaltıp kalbi Allah'ın rızasını kazanmaya doğru iter. Zekât ve infak, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren mü 'minin hazzı kısa sürede sona ermez. Mü 'min kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah yolunda zekât verip infak etmekle fakir dü şeceğinden korkmaz. Kendi hiçbir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah'a aittir. Öyle ise Allah'a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını vermekten çekinmez. Kalpler, cömertlikle, zekât sayesinde temizlenir. (Bkz. 92/Leyl, 17-20) Çünkü, küfür ve nifaktan sonra kalbi karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de; "Serveti de dü şkünce seviyorsunuz." (89/Fecr, 20) buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, "ben bu malı infak edersem bana bir şey kalmaz" korkusuna dü şer ve hemen şeytan harekete geçer: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur, size cimriliği emreder." (2/Bakara, 268) Oysa Allah'ın bildirdiğine göre: "mal ve servet insan için bir imtihandır." (Bkz. 39/Zümer, 49-52) Bu imtihandan başarılı çıkmanın yolu da cömertlik, zekât ve infaktır (bkz. 64/Teğabün, 15-17).
k -

Halka Şefkat ve Merhameti Arttırır, Dost Kazanmaya Sebep Olur

Zekât, mü 'minlerin bir duvarın tuğlaları gibi birbirlerine kenetlenmelerini sağlar, kardeşliklerini perçinler. Mü 'minlerin birbirlerine güvenmelerini ve kötü günlerinde yardımcı olacak sosyal güvenceleri olduğunu ispatlayarak, huzurlu bir toplum oluşmasına büyük katkıları olur. Allah, ruh cevherini şefkat ve merhametin güzelliklerine ulaştırmak için zekât vermeyi emretmiştir. Bu özellikler de, insanın halka iyilikte bulunması, onlara hayırlı hizmetler ulaştırması ve İslâm toplumunu iktisâdî bunalımdan meydana gelecek çalkantı ve fitnelerden kurtarmaya çalışmasıdır. Namaz ve oruç, bireysel ve kişisel gelişme ve yükselişe; zekât ise, ferdî cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arındırma yanında, toplumsal bünyeye girmiş zararlı mikroplardan arınmaya, toplumsal bünyenin sağlıklı bir şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet eder. Zekâtın bir ibadet oluşunun anlamı burada gerçekleşiyor; Zekât, toplumsal ibadettir.
0 -

Zekât, İnsanı Bir Şeye Muhtaç Olup Onsuz Olamama Tiryakiliğinden Kurtarır; Allah'tan

başkasına İhtiyaç Duymama Faziletine Yükseltir. Bir şeye muhtaç olmamak, o şeyi elde ettikten sonra ihtiyacı gidermekten daha üstündür. Allah'tan başka her şeyden müstağnî olmak; bir şeyi elinde bulundurmamak suretiyle ihtiyaçtan kurtulmak, varlıklara bağlı kalmamaya, onlara muhtaç olmamaya çalışmaktır. Meselâ, lüks hayatı sevmeyen bir kimse, lüks ve israf yaşayışıyla ilgili bütün istek ve imkânlardan müstağnî-dir. Bu hayata ve gereklerine ihtiyaç hissetmez. Hiç bir şeye ihtiyaç hissetmemek, tam bir zenginliktir. Bu türlü zenginlik ise, yalnız Allah'ın sıfatıdır (35/Fâtır, 15). Bir şeye muhtaç olup onu kazandıktan sonra zengin olmak sıfatı, kulların özelliğidir. Allah, bir kuluna çok mal verince ona, çok nasip vermiş demektir. Ona zekât vermeyi emredince Yüce Allah onu, varlıkla zengin olma derecesinden daha yüksek bir makam olan maddî varlıklardan müstağnî kılarak daha zengin olma derecesine yükseltmeyi dilemiştir. Çünkü maddî bir şeye ihtiyaç

hissetmemek, tam bir zenginliktir, gönül zenginliğidir. İşte zekât, maddî varlıklara ihtiyaç belirtmeksizin, maddeyi başkalarına vererek insanı manevî olarak yükseltir, maddî olarak da onun diğer maddelerden üstün olduğunu, maddenin kulu ve kölesi olmadığını ispatlamasına vesile olur.
0 -

Sıla-i Rahme Teşvik Eder; Akrabaya Vermeyi, Onları

G ö z e t m e y i H a t ı r l a t ı r . İnsanların sevgi ve muhabbetini kazandırır. Zenginle fakir arasında kin, nefret ve kıskançlığı gidererek, birbirlerine sevgi bağı oluşturur. Mü 'minler, bilirler ki, sahip bulundukları şeylerin yaratıcısı kendileri değildir. Bunlar rızık olarak Allah tarafından kendilerine bahşedilen bir ikramdan ibarettir. İşte bu itiraf ve şuur neticesinde mü 'minler, fakir ve zayıf kimselere karşı iyilik ve ikram kapılarını açarlar. Bu kapıların açılması, kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşerî tesanüdü meydana getirir. Bu sıfatların kıymet ve ehemmiyeti insandaki cimriliğin ve egoistliğin zâil olup yerini iyiliğe, cömertliğe terketmesiyle meydana çıkar. Aynı zamanda bu sıfatlar, hayatı çatışma ve ihtiraslardan uzaklaştırıp sevgi ve yardımlaşmaya sevkeder. Zayıf ve çaresizlere tam bir emniyet sağlayarak onlara vahşet ve hırs pençeleri arasında değil; kalplerde, gönüllerde yaşadıklarını hissettirir. İnfak; zekâtı, sadakayı ve hayır yolda verilen her yardımı içine alan bir ifadedir. Zekât, infakın ihtiva ettiği umumilikten bir cüzdür. Peygamberimiz: "Malda zekâttan başka da hak vardır." (Tirmizî) buyuruyor. Bir toplumda zenginlerin ve fakirlerin bulunması doğaldır. Doğal olmayan, bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve sosyo ekonomik açıdan bir bakıma sünnetullah denilebilecek bu durumun toplumda gerilim ve gerginlik sebebi olmasıdır. Bunun için de hem zengin ve fakir arasındaki ekonomik düzey farkının uçuruma dönü şmemesi, yani zenginin daha zengin; fakirin daha fakir olmasının engellenmesi, hem de bu yüzden gerçekleşmesi muhtemel olan bu duygusal gerilimin önlenmesi gerekir. Kur'an-ı Kerim'de sosyal gerilimin, müstaz'af müstekbir ikileminin engellenme yolları belirtilmektedir. Kur'an'da cennet ehli muttakiler tanıtılırken "...Mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardır." (51/Zâriyât, 19) buyurulur. Namaz kılan ve namazlarında devamlı olanların eline mal geçip zengin olunca pintileşen kimseler gibi olmadıkları belirtilerek "Bunlar, sahip oldukları mallarda muhtaç ve mahrumların belli bir hakkı bulunduğunu unutmazlar" (70/Meâric, 22-25) buyurulmuştur. Bu düzenleme aynı zamanda bunun işleyişinde son derece önemli insanî meziyetlere, psikolojik faktörlere de işaret ediyor. Bakara 263 ve 264. ayetlerden anlaşıldığına göre; zengin, verirken gönülsüz davranmayacak, başa kakmayacak, aynı şekilde fakir de alırken ezilmeyecek, her türlü meşrû sebebe yapıştığı halde, gücü geçinnmeye yetmediğinden mahcûbiyet duyması gerekmeyecek. Çünkü, biri borcunu ödüyor, diğeri hakkını alıyor, alacağını tahsil ediyor. (Tabii, fakir bu konuyu istismar etmeyecek; bedavacı ve asalak olmayacak, kendi eliyle kazandığı maldan daha lezzetli bir yiyeceğin olmayacağı bilincinde olacaktır.) Başa kakma ve mahcubiyet için hiçbir neden kalmıyor. Bu düzenleme, bir anlamda toplumsal gerilim sigortası görevi görür.

n- Zekât, Malı Ebedîleştirir Mal, meyl edilen, yönelinen demektir. Mala mal adı verilmesinin sebebi, herkesin ona karşı çok meyilli olmasından dolayıdır. Mal tatlıdır, canın yongasıdır. Ama malın tatlı kokusu çabuk kaybolur; dağılıp gider. Mal, sahibinin elinde durduğu müddet, ölüme ve parçalanmaya mahkûm olan kimse gibidir. İnsan onu, iyilik, hayır ve insanlığın faydasına Allah rızası için harcarsa, bir daha kaybolmayacak şekilde mal ebedîleşir. Zira o mal, hayra dönü ştü ğünden dünyada devamlı olarak öğülmeyi, âhirette de mükâfatlanmayı gerektirir. "İnsan öldü ğü zaman amelleri kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnâdır. Sadaka-i câriye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden sâlih evlât." (Dârimî, Mukaddime 46)

Yatırımı en kârlı yere ve kaybolmayacak şeye yapmak, en kârlı ticarettir. Allah da kulundan böyle bir kârlı ticaret yapmasını istiyor. "Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah'a ve Rasü lü 'ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur." (61/Saf, 10-12) "Allah, mü 'minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O'nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır." (9/Tevbe, 111)
o-

Zekât, Malı Çoğaltır, Bereketini Arttırır

Zekât, malın büyümesine ve bereketlenmesine büyük ölçüde bir sebep teşkil etmektedir. "Zekât, görünü şte malı noksanlaştırıyor, nasıl olur da onu çoğaltır?" denilirse, şu cevabı verebiliriz: Gerçekten bu meseleyi kavrayanlar, bu zahirî noksanlaşmanın arkasında hakikaten bir artışın bulunduğunu anlarlar. Zekâtta bütün mal için, özellikle zenginin kendi serveti için bir artış vardır. Çünkü mal sahibinin verdiği az bir miktar, ona bilmediği taraftan kat kat iâde edilir. Bunun örneğini günümüzde şu ekonomik durumda da görmekteyiz: Maddî yönden kalkınmış zengin devletlerin, bütçelerinden, bazı fakir devletlere -tabii ki Allah rızâsı için değil; kendi çıkarları için- yalnız kendi sanayi ürünlerini, teknolojik aygıtlarını onlara satabilmek dü şüncesiyle bu devletlerin satın alma güçlerini çoğaltmak, dolayısıyla verdiklerinin birkaç mislini almak için yardım fonu ayırmaları, bu fikri açıklıkla ispatlıyor. Zekâtta ise, Allah rızası gözetilmek zorunluluğu bulunduğu için, dünyevî çıkar ve karşılık dü şünülemez. Fakat, Allah, rızâsına uygun hareket edenlere elbette diğerlerinden daha çok verecektir. Toplumdaki güçsüz şahıs ve kurumların mâlî yardımlaşma ile güç kazanması de etki eder. Bu gerçek bize gösteriyor ki, kapital sahipleri harcamaları kısıtladıkları takdirde piyasada meydana gelecek darlıktan bizzat kendileri de zarar görür; daha az kazanırlar. Yatırımları çoğaldıkça kazançları da çoğalır. Zekât da geniş manada dü şünüldü ğü takdirde, bir yatırımdır. Bu yatırımla piyasada ferahlık doğar, satın alma gücü noksan olanların güçleri çoğalarak piyasa daha hareketli duruma gelir. Netice itibariyle verilen zekâtlar, birkaç misli daha fazlasıyla geri döner. Üzüm ağacının, asmanın daha fazla ürün vermesi için dallarının budanması gerekir. Görünü şte ağaçtan küçülme ve azalma olan bu durum, ürünün artması için kesin zarurettir. Yine, malın gözle görünen büyüklü ğü kadar, mânen büyümesi ve bereket denilen artış vardır ki, zekât, malı bereketlendirir. "Allah, fâize verilen malı noksanlaştırır; zekâtı verilen malı ise çoğaltır." (2/Bakara, 276) "Verdikleriniz muhakkak yerine gelecektir. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır." (34/Sebe', 39) "Şeytan, sizleri fakir olmaktan korkutuyor ve kötülükleri emrediyor. Allah ise sizlere, mağfiret ve fazileti sonunda, toplum refaha kavuşacaktır. Ticarî hayatta yatırımların azalmasından doğan iktisadî sıkıntılar ve piyasa darlığı, genele tesir ettiği gibi, fertlere

vâdediyor. Allah'ın hazinesi geniştir. O, her şeyi bilendir." (2/Bakara, 268)
p-

Kişiyi Yatırıma Teşvik Eder

Zekât, cimrilik ve para stokuna sebebiyet veren hırsın kapısına vurulan bir kilit, yatırım yapmaya alıştıran bir âmil, hayır ve harcama yollarına açılan önemli bir kapıdır. İnsanlar, alışkanlık zaafları sebebiyle iyiliğe de kötülü ğe de meyyaldirler. Az da olsa insan, iyilik yapa yapa en büyük hayırsever bir kimse olabileceği gibi; kötü lük yapa yapa, vermeye vermeye nihayet en cimri kimse olarak bunu karakter haline getirebilir. Müslüman, Kur'an'da paranın stok olarak saklanmasının câiz görülmediği ve zekât, âtıl olarak duran parayı eriteceği için, yatırımlar yapacak, parayı piyasada dolaştıracak, böylece hem işyerleri açılmış, nice işsiz fakir zekâta muhtaç olmaktan kurtulacak, hem ekonomi canlanmış olacaktır. "Kim müslümanların işlerini dü şünmezse, onların dertleriyle dertlenmezse, onlardan değildir." (Taberânî, Sağıyr) r- Zekât, Dünya ve Âhiret Uçurumları Üzerindeki Bir Köprüdür "Zekât, İslam'ın köprüsüdür." (Kütüb-i Sitte, cilt 7, s. 322) Zekât, İslâm'ın bir geçididir. Dinin iman ile temeli atılıp, namaz ile direği dikildikten sonra, geçilecek mühim bir geçidi vardır ki, zekât işte o geçidi geçirecek bir köprü olmak üzere kurulacaktır. Çünkü dünya ve ahirette korunmak için yapılacak olan görkemli İslâm binasının, dünyadaki "dâru'l-İslam" (İslam yurdu), ahiretteki "dâru's-selâm" (esenlik yurdu)ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki, bunlar malî ibadetler ile yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekât teşkil eder. Zira "Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz" (1/Fâtiha, 5) diye bir tevhid üslubu içinde sadece Allah'a kulluk etmek ve kardeş topluluk ile namaz kılabilmek için safları doğrultmak ve o saflarda bir eşitlik duygusu ile devamlı bir şekilde bulunmak gereklidir. Bu ise, o toplum içinde günlük azıkla yetinme durumunda olan kimselerin kalmaması ile mümkün olur. Bir aç ile tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi, bir sevgi ve kardeşlik duygusuyla biri diğerine kalben perçinlenmesi kabil değildir. Şu halde cemaatin hakiki bir ibadet birliği içinde olması, gerçekten fakir ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için ilk önce zekât ve fıtır sadakaları ile, zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin mevlâsı (efendisi) Allah Teala olduğunu bildiren bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir görevdir. Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî bayağılıktan silkinecek, Allah'ın bir memuru ve emanetçisi olma rütbesini kazanacak ve elindeki malın, Allah'ın malı olduğunu ve kendisinin onu muhtaç olan Allah'ın kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: "Al kardeşim, bu benim değil; senin hakkındır, bende bir emanettir, ben sana Allah Teala'nın gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirmiş bir dağıtıcıyım" diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülü ğü ile fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun mümkün olduğu kadar açıklarını kapatacaktır. İşte Kitap ve Sünnetin araştırılmasına göre, Fıkıh Usulü ve Fıkıh'a ait kitaplarımızın zekât görü şü özet olarak budur. Bu şekilde zekât; müslümanı, beşerî dü şüklüklerden ilahî vekilliğe geçiren bir köprüdür. Namaz, hayat kademelerinden ilahî huzura çıkaran bir mi'raç olduğu gibi, zekât da o mi'raçta alınan bir ilahî görevin

köprüsüdür. Ve her müslüman, bu köprüyü yapıp geçmeye, yani zekât vermek için helâl mal kazanıp zekât verecek dereceye çıkmaya çalışacak ve henüz verecek halde değilse, en az onun yüksekliğine iman ile dolu olacaktır. Yani müslümanın gözü, zekât almaya değil; zekât vermeye dönük bulunacak ve ancak çaresiz kaldığı zaman zekât ve sadaka alabilecek ve tersi durumda aldığının haram olduğunu unutmayacaktır. Bu şekilde kurulan İslâm toplumunun namazında ne büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların o görkemli İslâm binasını tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle çalışmaya atılacakları dü şünülürse, İslâm dininin esasındaki yükseklik ve bu âyetlerle o muttakilere verilen övme değerinin önemi derhal anlaşılır.

s- Zekât, Alan Fakiri Çalışmaya Teşvik Eder Zekât, zannedildiği gibi fakirleri tembelliğe sevk eden bir ibadet değildir; bilâkis fakiri çalışmaya teşvik eden bir vecibedir. İnsan için en zor şey, başkalarına muhtaç olmak, yabancıya el açıp kendi iffet ve onurunu lekelemektir. O bilir ki, "Veren el, alan elden daha üstündür." (Buhârî, c. 2, s. 112; Müslim, c. 5, s. 428, hadis no: 1033) Vakarını korumak, cemiyet içinde şerefli bir mevkie oturmak için mutlaka çalışıp kendi rızkını kendisi temin etmeye ve topluma yük olma zilletinden kurtulmaya gayret sarf eder. Zekât sayesinde fert, hem kendini ihtiyaç ve zaruretten kurtarır, hem başkalarına yük olmaktan kurtulur, hem de çalışma azmi kamçılanır. Çünkü müslüman bilir (veya bilmek zorundadır) ki, "Hiç bir kimse, kendi el emeğinden daha hayırlı bir yiyecek asla yiyemez." (Muhtâru'l-Ehâdis, s. 128) Zekâtın Sosyal Hayattaki Yeri ve Hikmetleri
a-

Fakir-Zengin Uçurumunu Önler, Orta Sınıf Oluşturur. Dilencilik ve Başa Kakma Gibi Onur

Kırıcı Davranışlardan Halkı Korur. İnsanın fıtrî hallerinden birisi de, iyilik gördü ğü kimseyi sevmek, kötülük gördü ğü kimseden de uzaklaşmaktır. Bu, esasen her canlıda bulunan bir özelliktir. Fakat bazen öyle iyilik edenler olur ki, yaptığı iyiliği başa kakarak, insanı “keşke bu iyiliği yapmasaydı” dedirtecek noktaya götürür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Mallarını (Allah yolunda) harcayıp da, sonra o harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenler (yok mu?) Onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.” (2/Bakara, 262) buyurulmuştur. Yapmış olduğu iyiliği her fırsatta gündeme getiren ve karşısındaki insanın hislerini rencide eden kimse “zekât ve infakını iptal etmiş” hükmündedir. Zira iyiliği başa kakmayan ve diliyle eza vermeyenler için korku kaldırılmıştır. Diğerlerine gelince, Allah Teâlâ: “İyi (ve güzel) bir söz veya bir ayıbı örtme; ardından eziyet gelen (başa kakılan) bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının infaklarından) müstağnidir, halimdir.” (2/Bakara, 263) hükmünü beyan buyurmuştur. Bilindiği gibi, güzel bir söz veya bir ayıbı örtmek için, mutlaka zengin olmak gerekmez. Her mü’min (zengin veya fakir) bu ameli edâ edebilir. Bu âyette, beliğ bir üslupla, önce zekât ve infakta bulunan, daha sonra (bu sebeple) eziyet eden mükellefin, amelinin (sevap açısından) iptal edildiği haber verilmiştir. Dolayısıyla infak amelinin değişmeyen iki rüknü vardır. Birincisi, iman; ikincisi ihlâstır. Kur’an-ı Kerim’de: (Sadakalar, zekât ve infaklar) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya muktedir olamazlar. (Hallerini) Bilmeyenler, iffet ve istiğnalarından (hallerini gizlemelerinden) dolayı onları zenginlerden sanır. Sen (ey Peygamber) o gibileri simalarından tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de bir şey istemezler. Siz ne mal harcarsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.” (2/Bakara, 273) buyurulmuştur. Rasül-i Ekrem, gerçek fakiri şu şekilde tarif etmiştir: “Asıl fakir, ortalıkta dolaşıp dilenen, kendisine bir-iki hurma veya lokma, ya da ekmek parçası verilen kimse değildir. Kendisine yetecek kadar rızık bulamayan, hali bilinmediği için sadaka da verilmeyen, kimseden de bir şey talep etmeyendir.” (S. Müslim, I/719; Ahmed bin Hanbel, I/384; Muvatta, II/924)
b-

Hırsızlık, Soygun, Terör Gibi Olaylara Giden Yolu Tıkar

Toplumu etkileyen ahlâksızlıkların bir kısmı açlık belâsı yüzündendir. Zekât, kişisel olduğu

kadar tüm toplumu da etkileyen hırsızlık, yankesicilik, adam kandırma, rü şvet, soygun, terör gibi nice problemlerin yolunu tıkamakta çok önemli bir fonksiyona sahip bir ibadettir. Zira karnı aç olan bir insan, hele imanı da sağlam değilse, her suçu işleyebilir. Günümüzdeki suçların artışında ekonomik problemlerin yeri hayli önemlidir.
c-

Zekât, Kapitalizmin Bencilliğinden, Komünizmin Zulmünden Sakındırır

Kapitalizm, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan ve sömürüye dayanan, para kazanmak için hemen her yolun meşrû sayıldığı bir zulüm düzenidir. Para, bir kapitalist için bir tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır. "Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!" Şâirin dediği gibi tam bir adaletsizlik ve duyarsızlık düzenidir yaşanan kapitalizm: "Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul; Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!" (Necip Fâzıl) Komünizm ve sosyalizm de kapitalizme tepki olarak ortaya çıkan kişisel mülkiyeti yok saymaya kadar vardıran, tembel - çalışkan, iyi ve kötü herkesi her konuda eşit sayan, uygulamada ise halkı sadece yokluklarda eşitleyip, yine belirli zümreyi sömürücü kılan bir zulüm düzeni. Biri ifrat, öbürü tefrit. Hürriyetlere alabildiğine izin vererek, her kötülü ğe izin veren suyu gaz haline getirip buharlaştıran düzen: Kapitalizm. Başta mülkiyet hakkı olmak üzere özgürlükleri kısıtlayan, suyu dondurup buz haline getirip insana sunan bir düzen: Komünizm ve Sosyalizm. İslâm ise hayat kaynağı su. Orta yol; fâiz, sömürü, duyarsızlık, fakirin perişanlığı üzerine kurulan haram servet yok; ama helâl yoldan çalışanın, fakirin ve toplumun derdiyle dertlenme şartıyla mülkiyet ve ticaret hakkına, meşrû zenginliğe de izin veren orta yol.
d-

Zekâtta İslâm'ı Yaymak ve Kelimetullah'ı Yüceltmek Vardır

İslâm'ın toplum plânında yayılıp hâkim olması için cihad dediğimiz fedâkârlık şarttır. Zengin, malı ile bu cihada katılmak zorundadır. İster yakın çevrede, ister ü lke içinde, isterse tüm dünyada İslâm'ın kitlelere ulaştırılması, fitne ve zulmün kaldırılmaya çalışılarak, tüm beşerî zulüm düzenlerinin insanları perişan etmesine karşı zekât, önemli bir cihad aracıdır. İslâm'ı insanlara ulaştırma ve sevdirme aracıdır. O yüzden zekât verilecek sınıflardan biri Allah yolunda cihad edenler, biri de kalpleri İslâm'a ısındırılacak müellefe-i kulûbdur (9/Tevbe, 60). e- Zekât, Sosyal Dayanışma ve Sosyal Güvenlik Sigortasıdır Sosyal dayanışma sisteminin temelini oluşturan zekât ve diğer infak çeşitleri, bir ibadet anlayışıyla ele alınması ve fakir, kimsesiz, muhtaç, yetim, yolda kalmış ve borçlu gibi yardıma muhtaç bütün sınıfları kapsayacak kadar geniş olması, İslam'ın toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve dayanışmaya büyük bir önem verdiğini gösterir. Zekât, malı ve

malın bereketini artırır. Yoksul zümrelerin eline geçen para, her şeyden önce insan onurunu geliştirir, iş gücü kalitesini artırır. Bunun

yanında artan satın alma gücü sayesinde yükselen umumi talep hacmi, ekonomik hayata dinamizm getirir. Zekât sayesinde zenginle fakir arasında güven, saygı ve sevgi oluşur. İslam kardeşliği de böylece gerçekleşir. Rasulullah'ın benzetmesiyle müslümanlar bir vücut, bir bünye gibidir. Vücudun bir âzâsı sızlayınca bu ağrıyı öbür organların duymaması, bu derdi paylaşmaması mümkün mü? Hayır, çünkü böyle bir durum, vücudun fıtrî -doğal- yapısına terstir. Toplumda fakirlerin haklarına riâyet edilmemesi, vücuttaki bir uzvun kanaması gibidir; vaktinde tedbir alınmazsa kan kaybı bu vücudun hastalanmasına, belki ölmesine yol açarsa, aynı şekilde fakirlerin haklarına tecavüz, sosyal bir kanamadır ve vaktinde tedbirler alınmazsa canlı organizma olan sosyal bünyenin sağlığını yitirmesine yol açacaktır. Bu durum, toplum üzerindeki ilahî yardımın, rahmet ve bereketin çekilmesi demektir. Bugün toplumumuzda görülen ekonomik problemlerin önemli bir kısmı bu hastalıkla ilgilidir. Zekâtla, sosyal çatışma problemlerine giden yol tıkanacaktır. Zekâtla, doğal âfetlerin (deprem, sel, salgın hastalık vb.) açtığı yaralar sarılacaktır. Bakıma muhtaç insanların huzur içinde hayatlarını geçirmeleri sağlanacaktır. Zekâtla, evlenmeye güç yetiremeyen bekârların evlendirilerek, her türlü fuhuş ve ahlâksızlığın önü tıkanacaktır. Zekâtla, insan, yarınım ne olacak kaygısını taşımayacak, ihtiyarlığı ve muhtaç olacağı zaman için para biriktirme mecburiyeti bile hissetmeyecektir. Zekâtla, fakirlik ve işsizlik problemi en aza indirilecek, günümüzde olduğu gibi geçim derdi problemlerin ilk sırasını almayacaktır. Zekâtla, iktisâdî hayat canlanacaktır. Zekâtla toplumun ruhî, manevî değerleri canlanacaktır. Malı âfetlerden, kişiyi belâlardan korur. Zekât, fakirin kıskançlık duygusunu körletir. Zekât, fakirin toplumdaki itibarını yükseltir. Zenginin şahsiyetini geliştirir. Zekât, müslümanı mal fitnesinden korur. Zekât, ruh ile beden arasında bir denge sağlar. Müslümanı Mâlî disipline sokar. Zekât, paranın stok edilmesini, yığılıp bir tarafta âtıl kalmasını önler. Zekât, mülkiyette denge sağlar, aşırılıkları törpüler. Zekât, toplumun ruhî değerlerini takviye eder. Kapitalizme, sömürüye, fakirin daha fakirleşeceği düzenlere son verir. Komünizm ve sosyalizme giden yolu tıkar. Zekât, alıcısını ihtiyaç esiri olmaktan kurtarır. (1) Zekâtını Her Müslüman Kendisi Dağıtabilir mi? İslâm'ın iktisadî görü şünü aksettiren zekât müessesesi, İslâm devletinde önemli bir mâlî kurum olarak belirmekte ve aynı zamanda müslüman olmanın şartlarından biri olan mühim

bir ibâdet olarak kendini göstermektedir. İslâm dini, dünyaya yepyeni bir nizam, bambaşka bir sistem getirmiştir. Daha önce görü lmeyen bu mâlî ibâdet, ferdin vicdanına bırakılmamış, devlet kuvvetleri tarafından tek bir bütçede toplanarak gerekli yerlere sarfedilmiştir. Bu sebeple zekât işlerinde çalışan İslâm devletinin memurlarına bu bütçeden bir hisse ayrılmıştır (Bkz. 9/Tevbe, 60). Âyette ifâde edilen zekât âmili/memuru, şöyle tanımlanır: "Zekât üzerinde çalışanlar; İslâm devletinin kendilerini zekât ve öşür toplamak ve bunlara ait bütün görevlerde çalışmak üzere görevlendirdiği kimselerdir." Kur'ân-ı Kerim, zekât konusunda, peygamber ve aynı zamanda İslâm devletinin başkanı olan Rasû lullah (s.a.s.)'a hitâben şöyle buyurur: "Mü 'minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun. Bir de onlara duâ et; çünkü senin duân, onlar için bir rahatlık ve huzurdur." (9/Tevbe, 103). Bu âyet-i kerîmede zekâtın bizzat Hz. Peygamber tarafından toplanması, dolayısıyla İslâm devleti tarafından idare edilmesi emredilmekte ve bu mâlî ibâdetin müslüman toplum için önemi ve bazı hikmetleri vurgulanmaktadır. Bundan anlaşıldığına göre zekât, ferdin kendi isteğine bırakılmamış, devlet müeyyidesi/yaptırımı ile toplanarak müesseseleştirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber, zekât tahmin memurları ile, zekât toplamakla görevli tahsildarlar göndererek zekâtı her sene muntazam şekilde almış; vefatından sonra halife olan Hz. Ebû Bekir de zekât vermeyeceklerini bildirerek isyan eden kabile reislerini askerî kuvvet göndermek sûretiyle itaat altına almıştır. Tevbe sûresi 103. âyet-i kerimesi, İslâm devletinin başkanına, müslümanlardan zekât almasını emretmektedir. Bu emir, bize zekâtın mutlaka devletçe alınarak dağıtılması gerektiğini haber veriyor. Bu âyetin nüzûlünden itibaren yaşadığı müddetçe zekât Hz. Peygamber'e verilmiştir. O devirde ve daha sonra halife olan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer devrinde, zekâtın müslüman birey tarafından uygun gördü ğü yerlere dağıtıldığına dair en küçük bir belge ve işarete rastlanılmaz. Aksine, bütün delil ve rivâyetler, bize zekâtın devletçe alındığını göstermektedir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: "Zekât işlerinde hakkıyla çalışan memur, evine dönünceye kadar Allah yolunda savaşan gâzi gibidir." (Ebû Dâvud, İmâre 7; İbn

Mâce, Zekât 14). Zekât işlerinde çalışanların (âmillerin) Peygamber lisanından Allah yolunda savaşanlara benzetilmesi, İslâm dininin ekonomik meselelere verdiği önemin derecesini göstermektedir. Ekonomik savaşların da aynen diğer savaşlar gibi toplumun kaçınamayacağı önemli işlerden olduğu, bu hadisten açıkça anlaşılabilir. Zekât memurlarının vazifelendirilişi, onun bir müessese olduğunun da belirtisidir. Bu kurum, Peygamberimiz tarafından kurulmuş, işletilmiş; daha sonraki devirlerde geliştirilerek hedefine ulaştırılmıştır. Hz. Peygamber, toprak mahsullerinin zekât miktarını önceden tespit ettirmek için civar memleketlere memurlar göndermiş, ayrıca zekât memurlarını görevlendirerek tespit edilen zekâtları her sene toplattırmıştır. (2) Bu konudaki âyet, hadis ve Allah Rasû lünün uygulamaları, bize zekâtın müslüman toplumdan ayrılmaz bir unsur olduğunu, İslâm toplumunun zekâtsız dü şünü lemeyeceğini, önemine binâen başlangıcından beri İslâmî devletçe organize edildiğini, diğer ibâdetler gibi idârî yönden müeyyidesiz/yaptırımsız kalmadığını açıkça göstermektedir. Hz. Peygamber, hayatta bulunduğu müddetçe zekât toplayıp sevk ve idare etmeğe devam etmiştir. O'nun vefatından sonra bazı kabileler, "zekâtı O'na veriyorduk; O ise vefat etmiştir. O yüzden zekât vermemiz gerekmez" diyerek artık O'nun vefatından sonra İslâm devletine zekât vermeyeceklerini bildirmeleri karşısında Hz. Ebû Bekir, bu kabileler üzerine askerî kuvvetler göndermek sûretiyle onları itaat altına alarak zorla da olsa zekâtlarını toplamıştır. Bununla ilgili rivâyetleri başta Buhâri ve Müslim olmak üzere, hemen tüm hadis kitaplarında görüyoruz. Olay şöyledir: Hz. Peygamber vefat ettikten sonra yerine Hz. Ebû Bekir halife seçildi. O zaman Arap kabilelerinden bir kısmı artık devlete zekât vermeyeceklerini söyleyip isyan ettiler. Halife Ebû Bekir, isyancı kabilelerle savaşmaya karar verdi. Fakat, Hz. Ömer ona engel olmak isteyerek şöyle dedi: "Sen bu insanlarla nasıl savaşırsın? Halbuki Rasûlullah (s.a.s.): 'Allah'tan başka ilâh bulunmadığına ve benim O'nun Rasûlü olduğuma şehâdet getirinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum; kim bu kelimeyi söylerse, malını ve canını benden korumuş olur. Kul hakkı icabı olan hususlar müstesnâdır. Ve onun hesabı Allah'a aittir' buyurdular." Hz. Ömer'in bu sözü üzerine halîfe Ebu Bekir şu cevabı verdi: "Namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla mutlaka savaşacağım. (Namaz ile zekât, Kur'ân-ı Kerim'de altı yerde beraber zikredilmiştir.) Çünkü zekât, malın hakkıdır. Allah'a yemin ederim ki, Rasûlullah'a ödedikleri bir koyun veya keçi yavrusunu dahi bana vermeyecek olurlarsa, bu sebepten onlarla savaşırım." Hz. Ebû Bekir'in bu dirâyeti karşısında hayrete dü şen Hz. Ömer: "Allah'a yemin ederim ki bu sözler, Yüce Allah'ın, Ebû Bekir'in kalbine ilhâmından başka bir şey değildir; onun dâvâsında doğru olduğunu anladım" dedi. (Buhârî, İ'tisâm 2, Zekât 1, İstitâbe 3; Müslim, İman 32, hadis no: 20; Tirmizî, İman 1, hadis no: 2610; Ebû Dâvud, Zekât 1, Nesâî, Zekât 3; Muvattâ, Zekât 30) Asr-ı saâdet ve ilk halifeler döneminde zekât, günümüzde olduğu gibi, hiçbir sûretle ferdin isteğine bırakılmamış; İslâmî devlet tarafından toplanıp gerekli yerlere dağıtılmıştır. (3) Esasen zekâttan beklenen kişisel ve sosyal faydaların elde edilmesi için bu yolun tâkip edilmesinde zarûret vardır. Başıboş bırakılan bir müesseseden arzu edilen netice beklenemez. Zekât, organizeli bir şekilde İslâm devleti tarafından kontrol edilip toplanılmadığı zaman, ne tür problemlerle karşılaşılacağını Kur'an'dan yola çıkarak anlamak ve günümüz pratiğinde bunu ayne'l-yakîn mü şâhede etmek zor olmaz. Kur'an'a göre tüm mü lk Allah'ındır (3/Âl-i İmrân, 26). Zengin mü 'min de bir veznedardan, bir

emânetçiden başkası değildir. Zekât, İslâm devleti tarafından sistemli şekilde toplanıp dağıtılmadığı zaman, zenginlerin Allah tarafından kendilerine emânet olarak verilen ve başkalarının da hakları olan (51/Zâriyât, 19; 70/Meâric 24 -25) malları, kendileri için fitne (8/Enfâl, 28) olacak ve cehennem azâbının araçlarına (9/Tevbe, 34-35) dönü şecektir. Âhiret azâbı yanında, dünyada adâletli bir düzen de olmayacak, zengin ile fakir arasında büyük uçurumlar oluşacak ve mallar yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet/güç (59/Haşir, 7) haline gelecektir. "İslâm devletinin olmadığı ve zekâtın asr-ı saâdetteki gibi devletçe/İslâmî otorite eliyle organize edilmediği durumlarda da müslümanlar zekâtlarını verir/veriyor" diye dü şünülebilir. İmanı bütün müslümanların her ne kadar zekât konusunda ihmalkâr davranmayacaklarını dü şünsek bile; malın tatlılığı, dünyevîleşmenin şeytanî câzibesi ve aldatıcılığı karşısında, ihtiraslarına esir olan müslümanların zekâtlarını eksik ödemeleri veya hiç ödememelerini önlemek mümkün olmaz. Bu mümkün olmayınca da zenginlerin fakirlerin hakkını yiyerek azâbı hak etmeleri ve fakirlerle zenginler arasındaki makasın kırılacak boyutlara kadar açılacağı unutulmamalıdır. Sahâbe devrinde bile bazı kabilelerin zekât vermemekte direndikleri, Hz. Ebû Bekir'in bu kabileler üzerine askerî kuvvetler göndererek onları devlete zekât vermeye mecbur ettiğini bildiğimize göre, zekâtın organizeli olarak toplanmasını yaptırımsız bırakmak, bu müesseseyi çıkmaza götürür. "Devrimizdeki müslümanlar, sahâbe devri müslümanlarından daha kâmil iman sahibi ve dünyaya daha az meylediyor" şeklinde herhalde bir iddiâda bulunulamaz. Bunu günümüzde köy hayatı yaşayan namaz kılan müslümanların, ürünlerinden öşür/zekât verenlerinin vermeyenlere oranından anlayabilir; şehirlerdeki yeşil(!) sermayenin gerçekten zekâtlarını vermiş olsalar, bu kadar fakirin nereden ve nasıl ortaya çıktığı sorusundan değerlendirebiliriz. Zekâtın toplanıp sarfedilmesinde İslâm devletinin aracılığına şu noktalardan ihtiyaç vardır:
a)

Din ve merhamet duyguları zayıflamış bazı kimseler kendi hallerine bırakılınca bu hakkı

ödemeyebilirler.
b)

Fakirin bu hakkını devletten alması, yoksulun haysiyet ve şahsiyetinin incinmemesi

bakımından daha uygundur.
c)

Zekâtı fertlerin ödemesi halinde, bazı fakirler ihtiyacından fazla zekât alırken, bazıları

bundan mahrum kalacaklardır.
d)

Allah yolunda (cihad, tebliğ) ve gönülleri kazanılacak olanlar gibi bazı sarf yerlerini

takdir etmek, ferdi aşan bir alan olmaktadır. Zenginlerin tümü zekâtını vermiş olsalar bile, bu dağıtım büyük bir organize dâhilinde olmadığı için, gerekli yerlere gerektiği miktarda ulaşmayacak ve zekâttan beklenen toplumsal faydalar sağla namayaca ktır. Bugün için yaşadığımız coğrafyada İslâm devleti olmadığına göre durum ne olacaktır? Bu konuda, "cemaat" kavramı devreye girmektedir. İki-üç müslümanın bile cemaat oluşturmaksızın ve cemaatin gereklerini yerine getirmeksizin yaşayışlarını İslâm onaylamaz. Zaten İslâm devleti, İslâm cemaatinin her yönüyle daha kapsamlı, organizeli ve yaptırım gücü olan şeklinden başkası değildir. Günümüz şartlarında müslümanlar, İslâm anlayışı/yorumu yönüyle sırât-ı müstakîm çizgisinde kabul ettikleri ve bunu hayata geçirmedeki samimiyet ve gayretine itimat ettikleri bir cemaatle ilişki içinde bulunmak zorundadırlar. Müslümanların başka türlü müslümanca yaşamaları mümkün değildir. Balığın, kendisini çepeçevre kuşatan suyun dışında hayatta kalmasının imkânsızlığı gibi,

müslümanlar da İslâm'ı doğru bir şekilde öğrenmek, imkânlarının ve özgürlüklerinin son haddine kadar İslâm'ı yaşamak için cemaatleşmeye veya güvendikleri cemaatle (gayr-ı resmî organize, vakıf, dernek veya teşkilâtla) ilişkiye mecburdurlar. Bu cemaat ve teşkilâtlar, birbirleriyle organize olmuş, imkân ve güçlerini birleştirmiş olsa, zaten İslâm devletine giden maddî ve mânevî yollar ardına kadar açılmış olacaktır. Zekâtların âlimler, cemaat liderleri veya İslâmî teşkilâtlar eliyle organize edilmesinin ne büyük imkân olduğunu 1979’daki İslâm inkılâbında görüyoruz. Bu İslâmî değişim ve dönü şümde, zekâtların müctehid âlimlere teslim edilip onların İslâmî çalışmalar (fî sebîlillâh) başta olmak üzere özgürce dağıtıp değerlendirmesinin büyük, çok büyük rolü vardır. İslâm devletinde, yönetimin organizesiyle toplanıp dağıtılması gereken zekât; devletsiz müslümanların da İslâmî otorite oluşturması için en önemli etkenlerden biri olur; eğer cemaatler eliyle bilinçli ve organizeli değerlendirilirse. O yüzden zekâtın İslâmî devletin varlığı, ona bey’at ve itaatin göstergesi olması yanında, böyle bir yapının oluşturulma çabalarıyla da çok yakın ilişkisi vardır. "Mü 'minlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarına bereket vermiş olursun." (9/Tevbe, 103) âyetinin günümüzdeki muhâtabı, peygamber vârisleri ve onların içinde veya başında bulunduğu teşkilâtlar/cemaatlerdir. Bütün bu gerekçelerden dolayı zekâtımızın da bizi 27 derece sevaba ulaştırması, organizeli zekât dağıtımının, toplumun maddî problemlerini bireysel dağıtmaktan 27 misli çözmesi için, namaz gibi onu da cemaat aracılığı ile yerine getirmememiz gerekmektedir. Cemaatin imamına namaz gibi en önemli ibâdetimizi güvenip teslim ettiğimiz gibi, zekâtımızı da güvenip teslim edeceğimiz ve organizeli olarak en uygun yerlere sarfedeceklerine emin olmamız gerekmektedir. Güven problemi, ahlâkî problem olmaktan önce imanî problemdir. “Mü’min”, emîn olana güvenen ve kendisine güvenilen demektir. Güven problemi kimden kaynaklanıyorsa o, hastalık kaynağıdır. Güvenilecek durumda değillerse onlar; güvenecek durumda değilsek biz İslâm'ın cemaat ve cemaat mensubu kabul ettiği anlayışta değilizdir. O takdirde zekâtın da namazın da istenen gerçek ibâdet olduğunu iddiâ etmeye,

bu ibâdetlerin bireyi ve toplumu canlandırıp kurtarmasını, dünyevî ve uhrevî sorumluluğu dü şürmesini beklemeye de hakkımız yoktur. Elde avuçta olanı paylaşmak, iman kardeşliğini ve imanda kemali gösteren bir yüceliktir. Tıpkı Medine'li ensar'ın, Mekke'li muhacirler ile paylaştığı gibi. İşte gerçek vermek böyle olur. Asr-ı saadetteki infak ve yardımlaşma ile ilgili somut olaylarla kendi durumumuzu karşılaştırmalıyız. Bilindiği gibi Hz. Ebubekir (r.a.) iman etmeden önce Mekke'nin en zenginlerindendi. İslam ile tanışıp, gerçek imanın haz ve lezzetini alınca, imanın bir gereği olarak olabildiğine yardımsever bir kişilik olarak göründü. Nerede yardıma muhtaç biri varsa yanı başında yardımına koşan biri de vardı: Hz. Ebubekir! Hz. Bilal'ler her türlü zulüm ve işkence altında inlemeye, mahkûm edilmeye dursun, onları hürriyetine kavuşturmak için dünyalık adına sahip olduğu tüm varlığını seferber eden biri vardır: Hz. Ebubekir! Hicret etmek zorunda kalmıştır, ancak yarı yolda karşısına çıkan Mekke'li mü şrik İbni Duğine; "ne olur gitme, ne kadar hayırsever olduğunu herkes biliyor, bu insanların sana ihtiyacı var. Senin yardımına, fedakârlı-ğına ihtiyacımız var." diyerek himayesinde Mekke'ye geri getirdiği insan da yine Hz. Ebubekir (r.a.)'den başkası değildir. Aslında Peygamber'e gönül veren tüm ashabda bu ruhu görmek mümkündür. Ancak Hz. Ebubekir'de bu şuur daha bir belirgin idi. Bunun için misalimizi ondan verelim: Tebük seferine çıkılmak üzeredir. İslam savaşçılarına silah ve mühimmat gereklidir. Bunun için sevgili Peygamber, müslümanlardan infak etmelerini istemiştir. Hz. Ömer uzun zamandan beri Hz. Ebubekir'in infak anlayışına gıbta etmektedir. İşte fırsat doğmuş, ondan daha fazla infak etmenin sırası gelmiştir. Herkes gücü yettiğince infak eder ve geçer. Sıra Hz. Ömer'e geldiğinde: "Ya Rasulallah! İşte malım, tam yarısını Allah için infak ediyorum." diyerek gönüllerde taht kurmuştur. Ancak sıra Hz. Ebubekir'e gelmiştir. Büyük bir özveri ve fedakârlık ile: "Ya Rasulallah! İşte malım, tamamını infak ediyorum." dediğinde, Efendimiz (s.a.s.) itiraz etmişti: "Ya Ebabekir, ehline, çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?" Hz. Ebubekir: "Allah ve Rasulü 'nü bıraktım, yetmez mi ya Rasulallah, kâfi gelmez mi ya Rasulallah?" diyordu. Malının tamamını infak etmek her babayiğidin kârı değildi. İşte gerçek infak, esas yardım, hakiki bağış bu ve benzerleri idi. Şimdi kendi yaptıklarımızın ne kadar komik kaldığını, aylık gelirimizin yüzde kaçına tekabül ettiğini görerek, kendimize çekidüzen vermemiz gerekmektedir. Zekât gibi miktarı belli yardımlaşma hükümleri gelmeden önce, ashab-ı kiram, yoksullar için ne kadar harcayacaklarını bilmiyorlardı. Muaz bin Cebel ile Sa'lebe, Hz. Peygamber'e "kölelerimiz ve hısımlarımız var. Bunlara malımızdan ne şekilde ve ne miktarda harcayalım?" diye sorduklarında, şu ayet inmişti: "Sana hangi şeyi nafaka vereceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı verin." (2/Bakara, 219) Zekât farz kılınmadan önce, kazanç sahipleri, bu âyete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek kadarını alır, gerisini tasadduk ederlerdi. Altın, gümü ş gibi nakit sahipleri de, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı. (S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. 11/ 371) Ne mutlu tüm mü lkün ve malın Allah'a ait olduğunu, kendisinin emanetçi olduğunu unutmayıp, parayla imtihanı kazanıp Allah'la alışveriş yapanlara! Yazıklar olsun paranın kulu olan cepleri paralandıkça gönü lleri de paralananlara! "Param, param!" diye param parça olanlara!

1-

Geniş bilgi için bkz. Y. Vehbi Yavuz, İslâm'da Zekât Müessesesi, İstanbul 1972, Feyiz Y. s.

54-87
2-

Yunus Vehbi Yavuz, a.g.e. s. 35; 252

3- Asr-ı Saâdette Peygamberimiz, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer döneminde zekâtın sadece devlet eliyle toplandığına dair geniş bilgi almak için bkz. a) Yunus Vehbi Yavuz, a.g.e. Zekât Üzerinde Çalışanlar (Âmiller) ve Zekâtın Devlete Verilmesi Bölümleri, s. 249-252; 307-331; b) İbâdet ve Müessese Olarak Zekât, A. Özek-H. Karaman-M.A. Aydın-M. Erkal, 1984 İstanbul, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Y. özellikle 113-117; 157-164. sayfalar; c) Yusuf el-Kardavî, Fıkhu’z-Zekât, İslâm Hukukunda Zekât, Kayıhan Y. Zekâtla İlgili Âyet-i Kerimeler
A-

Zekât

Zekât Vermek: 2/Bakara, 43, 83, 110, 177, 254; 5/Mâide, 55; 9/Tevbe, 71; 14/İbrahim, 31; 19/Meryem, 31, 55; 21/Enbiy^, 73; 22/Hacc, 35, 41, 78; 23/Mü 'minûn, 4, 60; 24/Nûr, 37, 56; 27/Neml, 3; 31/Lokman, 4; 32/Secde, 16; 33/Ahzâb, 33; 58/Müc3adele, 13; 73/Müzzemmil, 20. Zekâtı Malın İyisinden Vermek: 2/Bakara, 267. Zekât, Fakirin Hakkıdır: 51/Zâriyât, 19; 70-Meâric, 24-25. Zekât Verenlerin Mükâfatı: 2/Bakara, 277; 4/Nisâ, 162; 5/Mâide, 12; 7/A'râf, 156; 9/Tevbe, 18, 99; 13/Ra'd, 18, 22 -23; 23/Mü 'minûn, 1 -4. Zekât Bereket Getirir: 30/Rûm, 39. Allah, Kullarından Mallarının Tamamını İstemez: 47/Muhammed, 36-38. Ürünlerin ve Meyvelerin Zekâatı: 6/En'am, 141. Zekât Verilecek Kimseler: 9/Tevbe, 60. Müellefe-i Kulûb (Kalpleri İslâm'a Isındırılmak İstenen Kişiler): 9/Tevbe, 60. Zekâtı Vermeyenler: 4/Nisâ, 77; 9/Tevbe, 5, 11, 67, 79-80, 34-35; 41/Fussılet, 7; 107/Mâun, 7.
Ba-

İnfakla İlgili Ayet-i Kerime'ler

İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3;

Ra'd, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29 -30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
bc-

Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.

Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38. Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun,

d-

10-11; Leyl,17-21
ef-

Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.

Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38. Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22. Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39. Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262 -264, 266, Müzzemmil, 20.

gh0-

i-

İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10. İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21. İnfak Edenler Takva Sahibi Mü 'minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.

j-

a-

m-İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18. n- Kafirler ve Mü şrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1, 3.

o-

Kafirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar:

Enfal, 36; Beled, 5-12.
p-

Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr,

18.
r-

Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12. Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.

s-

Ş- Kafirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
t-

Cömert Olmak: İsra, 29. Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.

u-

ü- Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36. v- Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25. w-Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10. y- Kafirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52 -53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106 -114. z- Kafirler ve Mü şrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17 -40; Hakka,34; Müddessir,43 -44;Mâun, 1 -3 Zekât, Sadaka ve İnfakla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. –İlk rakam cilt; ikinci rakam sayfa numarasıdır.-) İnfak etmek için çok zengin olmak gerekmez: 3, 285 İnfak ve tasadduka teşvik: 10, 30-42 Kişi malını infak ederkenbaşta yakınlarından başlamalı: 14, 47-48 Tasadduk ve infaka teşvik: 10, 30-42 Sadaka hakkında umumi açıklama: 10, 16-17 Veren el, alan elden üstündür: 14, 48 Sadaka, 2, 542 Sadaka ve nafakanın fazileti: 10, 18-29; 14, 255-256; 15, 174, 419 Allah indinde makbul olan sadakayı sağ eliyle alır: 10, 18-19 Allah, sadaka ve zekat hususunda hiç kimseye hüküm verme yetkisi tanımamıştır: 7, 406 Allah'ın kabul ettiği sadaka, hangi maldan yapılır? 10, 18

Sadaka malı artırır: 17, 574 Makbul olan sadaka Allah indinde artar ve büyür: 10, 19-20 Sadaka azabı defeder: 9, 348; 15, 185 Sadaka ve belanın yarışı: 10, 32 Sadakanın def ettiği en önemli iki şey: 10, 25 Sadaka verirken ihlas nasıl olur? 10, 40-41 Sadaka, ölüm sırasında değil; hayat boyu verilmeli: 17, 340 Cenab- Hak, gizli sadaka vereni nasıl teşbih ediyor? 10, 32 -33 Sadakayı men etmenin cezası: 15, 160-161 Sadakayı gizli vermek: 10, 33 Sadakanın zamanı var mıdır? 10, 34 Sadakanın ahkamı: 10, 43-54 Sadaka-i cariye: 16, 277, 547 Sadaka kimin hakkıdır: 14, 51-52 Allah yolunda savaşan kimsenin zengin bile olsa sadaka alıp alamayacağı: 7, 425 İhlasla, fakat sadaka ehline verilmeyen sadaka ne olur? 10, 40-41 Fasık kimselere sadaka verilir mi? 10, 42 Rasulullah ve Ehl-i Beyt'e sadaka haramdır: 15, 1102 Sadaka, şu beş kişi dışında zengine helal değildir: 7, 424 Sadaka verirken sıla-i rahm olanlara öncelik tanımak: 10, 60-61 Dilenciye sadaka verirken, dış görünü şün fonksiyonu ve sahabe: 10, 23 Kadın, kocasından izin almadan tasadduk edebilir mi? 10, 49-51; 2, 374 Sadaka verecek kimsenin maddi durumu nasıl olmalıdır? 10, 27 Yapılan sadakadan dönmek: 10, 52-53 En hayırlı sadaka: 10, 17 Sadaka, geçmiş ve gelecek günahların affına vesile olabilir mi? 12, 463-464

Sadakanın en faziletlisi: 17, 472 Sadakanın en üstünü: 16, 548 Hangi sadaka daha üstündür: 16, 258-2259 Haram olan sadakının şümulü: 7, 415 Sadaka, hayır olan her şeye caridir: 3, 167 Hayırlı amelin dinen sadaka sayılabilmesinin şartı: 10, 16 Aile efradının nafakası için harcanan şeyler sadakadır: 16, 261 Aile için hangi harcama sadaka hükmüne geçer: 10, 28 Bir müslümana elbise giydirmenin sevabı: 10, 23 Kamil manada sadaka ne zaman verilir? 10, 43

Rasulullah'a göre en efdal sadaka: 10, 54 Rasulullah'ın en hoşuna giden sadaka hangisidir? 10, 35 Tasadduk edilen malın kıymeti Allah katında neye göredir? 10, 21-22 Sadakanın miktarı: 16, 259 Malın ne kadarı tasadduk edilir: 17, 340 Malının tamamını tasadduk caiz midir? 10, 43-44 Muhtaç duruma dü şecek şekilde tasaddukta bulunmak ve Peygamberimiz'in tutumu: 10, 46-47 Sadakının iyi maldan verilmesi: 3, 343-344 Sadakayı haram kılan miktar ne kadardır? 14, 60 Elinden geldiği kadar sadaka verilmesi: 3, 546-547 Zekat, malın hakkıdır: 7, 343 Zekatın önemi ve zekata teşvik: 7, 321 -323 Zekat, İslam'ın köprüsüdür: 7, 322 Namazla zekatın bir bütün olması: 7, 340 Zekatı vermede acele etmek: 7, 384 Zekatı vermek kaydıyla para ve mal biriktirmek: 7, 336-337 Zekatı verilen zinet eşyası kenz değildir: 7, 364 Zekatın farziyeti, terkedenin günahı: 7, 327; 17, 540 Zekatı vermeyenlerle savaşılır: 7, 345 Zekatını vermeyenden cezalı olarak ve zorla zekat alınır: 7, 338 Zekatını vermeyenin kıyamet günündeki hali: 7, 332 Zinetlerin zekatını vermeyenlerin ahiretteki durumu: 7, 363 -364 Zekat kimlere haram; kimlere helal? 7, 414 -415, 421, 426 Zekat kimlere verilir? 7, 325 Fasık kimselere sadaka ve zekat verilir mi? 10, 42 Müellefe-i kulub'a zekat verilir mi, verilmez mi? 7, 427 İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra'd, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.

Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8. Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36 -38. Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264 -266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10 -11; Leyl,17 -21 Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92. Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38. Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22. Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20. Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39. İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10. İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21. İnfak Edenler Takva Sahibi Mü 'minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134. İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18. Kafirler ve Mü şrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1, 3. Kafirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5 -12. Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8 -12, Fecr, 18. Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12. Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12. Kafirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3. Cömert Olmak: İsra, 29. Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268. Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36. Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25. Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10. Kafirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114. Kafirler ve Mü şrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17 -40; Hakka,34; Müddessir,43 -44; Maun, 1 -3 Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 286-287 Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y.

c. 1, s. 72 Kur'an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 130 Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 321-322 Hulâsatü 'l-Beyan Fî Tefsîri'l-Kur'an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 113-115 Mefatihu'l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 474 -476 Min Vahyi'l Kur'an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s.21 -22

Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 203-204 Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 6, s. 440-443 İslâm'da Zekât Müessesesi, Yunus Vehbi Yavuz, Çağrı Y. İbadet ve Müessese olarak Zekât, Heyet, İSAV Y. Zekât, İsmail Ezherli, D.İ.B. Y. Zekât, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat Zekât ve Verileceği Yerler, Kemal Coşkun, Fazilet Neşriyat Sosyal Güvenlik Açısından Zekât, Turan Yazgan, Türk Dünyası Araş. Vak. Y. Kur'an Kavramları Tefsiri,

Ahmed Kalkan, İnfak maddesi Fakirler ve Zenginler, Vehbi Karakaş, Timaş Y. Fakirlik Problemi Karşısında İslâm, Yusuf el-Kardavî, Nur Y. İbadet mi Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. S. 128-134 Kyur'an'da Mü 'minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. S. 110-113 Kur'an'ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. S. 160-164 İlmin Işığında İslâmiyet, Afi A. Tabbara, Kalem Y. S. 363-375 İlmihal I, İman ve İbadetler, İSAM Y. S. 419-

510 Psikolojik Açıdan Hz. Peygamber'in İbadet Hayatı, Habil Şentürk, Bahar Y. S. 89-92 İslâm'da Sosyal Adalet, Seyyid Kutub, Cağaloğlu Y. S. 181-187 Hitabeler, Mevdudi, Hilâl Y. S. 169209 İslâm, I. Kitap, Said Havva, Petek Y. S. 137-194 Hazır ve yönetim panelli siteler Düzenleme Ve Tasarım Webhizmetlerim üst