You are on page 1of 11

ŞÜKÜR

Şükür; Anlam ve Mâhiyeti Kur’ân-ı Kerim’de Şükür Kavramı Hadis-i Şeriflerde Şükür Kavramı Şükür - İman İlişkisi Şükür İbadeti, Bir İmtihan Aracıdır Şekûr ve Şâkir Şükür-Hamd İlişkisi Şükrün Yerine Getirilmesi Şükrün Önemi Kendisinden Dolayı Şükredilecek "Nimet" Nedir? Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Şükretmeyen Bir Toplum Olduk Şükrün Zıddı Nankörlük Şükür ve Nankörlükle İlgili Sünnetullah Şükür Bilincinin Kazandırdıkları

“O davranışlarınızdan sonra, belki (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (2/Bakara, 52

Şükür; Anlam ve Mâhiyeti

‘Şükr’ sözlükte; semizlemek ve gelişmek anlamlarına gelir. Yani, lügat anlamıyla şükür, hayvanların bedenlerinde yedikleri gıdanın etkisinin apaçık ortaya çıkmasıdır. Din dilindeki ‘şükür’ de bunun gibidir. Yani ‘şükür’, Allah’ın ni’metinin etkisinin kulun dilinde ‘itiraf ve övgü’ olarak, kalbinde ‘şahitlik ve muhabbet/sevgi’ olarak, organlarında da ‘itaat etme ve boyun eğme’ olarak ortaya çıkmasıdır. Şükür kelimesinin zıddı, küfür (nankörlük)dür; nimeti unutup örtmektir. Şükür, kişinin kendine ulaşan ni’meti bilmesi ve bunu çeşitli şekillerde açığa vurmasıdır. Bir başka deyişle nimet sahibini bilip onu övmesi demektir.

Şükr'ü çeşitli açılardan tanıtan şu tanımlara bakmakta yarar vardır: Şükür, nimet vereni boyun eğerek itiraf etmektir. Şükür, ihsan yapan kimseyi, ihsanını anarak övmektir. Şükür, nimet verene kalbin sevgiyle, organların itaatle, dilin onun zikri ile ve onu övmekle meşgul olmasıdır. Şükür, nimetleri onu verene boyun eğerek nisbet etmektir. Şükür, Allah’ın nimet vermesinden dolayı O’nun ihtiyacı olmadığı halde O’nu övmekle lezzet duymaktır. Şükür, bir nimeti verene teşekkür etmek, memnuniyetini ve minnettarlığını belirtmek, verilen nimetin değerini bilip takdir etmektir. Her türlü nimetin tek ve gerçek sahibinin Allah olduğunun şuuruna varmak ve bunu saygıyla ifade etmektir. Şükür, şükürden âciz olduğunu bilmektir. Şükür, Allah'ın verdiği nimet ile Allah'a isyan etmemektir.

Kur’an, insana sayısız nimet verildiğini, insanın bunları veren Allah’ı bilip, hizmetine sunulan bu nimetlerden dolayı nimet sahibine minnet duymasını, bu minnettarlığı çeşitli şekillerde ortaya koymasını söylüyor. Türkçe’de kullandığımız ‘teşekkür etmek, şükran duymak’ kavramları da aynı kökten gelmekte ve yaklaşık aynı manayı ifade etmektedirler.

Kur'ân-ı Kerim'de Şükür Kavramı

Şükür, Kur’an’da üzerinde en çok durulan konulardan biridir. 75 yerde şükürden, şükretmenin öneminden bahsedilir. Şükrün Kur’an’da bu kadar önemle vurgulanmasının sebebi, şükrün iman ve tevhidin en önemli göstergelerinden olmasındandır. Kur’an, sürekli olarak Allah’ın insanlara verdiği nimetlere, yaptığı bağışlara, ettiği ihsanlara dikkat çekmekte ve insanın bütün bu iyilikler karşısında minnettarlık duymasını, ‘şükran’ duyguları içerisinde olmasını istemektedir. Ç ünkü nimete kavuşmanın, iyilik görmenin karşılığı budur.

Kur’an’da mü’minlerin çokça şükretmeleri hatırlatıldığı gibi, şükredenlerin ve şükretmeyenlerin örnekleri verilir, âkıbetleri anlatılır. İnsan, Allah’ın kendisine verdiği can ve organlar karşılığında (23/Secde, 7-9), yağmur vermesinin (45/C âsiye, 4-5; 56/Vâkıa, 68-69), gece ile gündüzü var etmesinin (28/Kasas, 73), dağ gibi gemileri yüzdürmesinin (31/Lokman, 31), eti yenen hayvanları (36/Yâsin, 71-73), yeryüzündeki her tür geçim vasıtaları (7/A’râf, 10) ve daha nice ni’metler vermesinin karşılığı olarak şükr etmelidir. Bütün bu ni’metleri vereni tanımalı ve O’nun önünde boyun bükmelidir.

Allah’ın insanlara; “Verdiğim nimetlere şükredin” demesi de ayrıca kul için bir nimet ve ihsandır. Ç ünkü şükrün faydası dünya ve ahirette Allah’a değil; kula dönüktür. Yerine getirdiği şükür ile fayda gören kulun kendisidir. Kul, şükrederek Rabbine bir karşılık veya bir mükâfat vermemektedir. Zaten buna da hiç bir varlığın gücü yetmez. Kim şükrederse kendi nefsi için şükretmiş olur (27/Neml, 40). Yoksa Allah’ın böyle şeylere asla ihtiyacı yoktur.

Ancak Allah (c.c.) kullarına karşı bu kadar cömert, bu kadar lütuf sahibi olduğu halde, kullarının bir kısmı nankördür, çok şükretmekten uzaktır. “Muhakkak ki Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir, ama çokları şükretmiyorlar.” (2/Bakara, 243; ayrıca bkz. 10/Yunus, 60; 7/A’râf, 10; 23/ Mü’minûn, 78; 27/Neml, 73; 40/Mü’min, 61; 67/Mülk, 23)

Allah’ın Kur’an’daki ve evrendeki âyetlerini ve ibretlerini şükretmeyenler anlayamaz; ancak çok şükredenler anlayabilir (7/A’râf, 58; 14/İbrahim, 5; 31/Lokman, 31; 34/Sebe’19). Ç ünkü nankör insan, duyarsızdır, hikmetleri anlayabilecek ferâsetten ve anlayıştan uzaktır.

Şükretmek mü’minlerin en önemli özelliklerinden biridir. Allah (c.c.) mü’minlere verilenleri zaman zaman hatırlatıyor ve bu hatırlatmanın da onları şükretmeye

teşvik olduğunu hissettiriyor. Söz gelimi, Allah mü’minleri affeder (2/Bakara, 52), mü’minler Ramazan orucuyla ibadet ederler, doğru yolu bulurlar ve Allah’ı da büyük tanırlar (2/Bakara, 185), onlar Allah’tan ittika ederler (hakkıyla çekinirler) (3/Âl-i İmran, 123), bundan dolayı Allah (c.c.) onlara nimetlerini tamamlamak ve onları temizlemek istiyor (5/Mâide, 6). Allah (c.c.) onlara âyetlerini çok net bir şekilde açıklıyor (5/Mâide, 89), onlara zafer veriyor ve güzel rızıklarla rızıklandırıyor (8/Enfâl, 26), dinlenmek için geceyi ve gündüzü var etmiştir (28/Kasas, 73); işte bunların sebebi, umulur ki mü’minler hakkıyla şükrederler.

Bütün ni’metlerin sahibi Allah (c.c.) insanlara; “Siz Beni zikredin (anın) ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, fakat asla nankörlük etmeyin.” (2/Bakara, 152) diye emretmektedir. Yine Lokman (a.s.)’ın şahsında insanların ‘şükür’ edici olmalarını istiyor (31/Lokman, 12). İnsana sayısız nimet verilmesinin sebebi, onun şükreden bir kul mu yoksa nankörlük eden bir kul mu olduğunu denemek içindir. Kur’an bunu Hz. Süleyman’la ilgili bir olayda şöyle haber veriyor: “Yanında kitaptan bir ilim olan biri, dedi ki; ‘Ben (gözünü açıp kapamadan) onu (kraliçenin tahtını) sana getirebilirim.’ Derken (Süleyman) onu (tahtı) kendi yanında durur halde görünce dedi ki: ‘Bu Rabbimin fazlındandır. O’na şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemektedir…” (27/Neml, 40)

“O davranışlarınızdan sonra, belki (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” (2/Bakara, 52)

“Siz Beni zikredin (tâat ve ibadetle anın) ki, Ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın nankörlük yapmayın!” (2/Bakara, 152)

“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin; eğer siz gerçekten yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.” (2/Bakara, 172)

“...Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (3/Âl-i İmrân, 144)

“Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azap etsin! Allah Şâkir’dir, Alîm’dir; şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” (4/Nisâ, 147)

“...Allah, şükredenleri daha iyi bilmez mi?” (6/En’âm, 53)

“Rabbiniz şöyle buyurmuştur: ‘Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi, mükâfatımı) artırırım ve andolsun eğer küfrederseniz (veya nankörlük yaparsanız), şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.” (14/ İbrahim, 7)

"Siz, hiç bir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi." (16/Nahl, 78)

"Gerçekten İbrahim, Hakk'a yönelen, Allah'a itaat eden bir önder idi. Allah'a ortak koşanlardan değildi. Allah'ın nimetlerine şükrediciydi. Ç ünkü Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti." (16/Nahl, 120-121)

Kur’an, âhiret için çaba harcayan mü’minleri ‘şükr’ kökünden gelen ‘meşkûr’ sıfatıyla övmektedir. “Kim de Ahireti ister ve bir mü’min olarak ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası meşkûr’dur (şükr’e değerdir).” (17/İsrâ, 19; ayrıca bkz. 76/İnsan, 22)

"Şükreden, ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki Allah müstağnîdir, her türlü övgüye lâyıktır." (31/Lokman, 12)

“...Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (32/Secde, 9)

“...Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!” (34/Sebe’, 13)

“Şayet nankörlük ederseniz (küfrederseniz), artık şüphesiz Allah size karşı hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için buna rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (faydanız) için ondan razı olur…” (39/Zümer, 7)

"...Biz şükredenleri mükâfatlandırırız." (54/Kamer, 35)

Hadis-i Şeriflerde Şükür Kavramı

"Mü'minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü'mine vergidir/özgüdür. Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur." (Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24)

"Hamd, şükrün başıdır. Allah'a hamdetmeyen, O'na şükretmemiştir." (Abdürrezzak; Beyhakî, Şuabu'l-İman; Kenzu'l Ummâl, 3/6419, s. 255)

“Rasulüllah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdi. (Buhâri, Teheccüd 6, 2/63; Tefsir-Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l Munafikîn 18, 79, Hadis no: 2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, Hadis no: 412, 2/268; Nesâi, Kıy. Leyl 17, 3/178)

"İnsanlara karşı hamdetmeyen (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan insan, Allah'a karşı da hamdetmez." (Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizû, Birr 35)

"Allah'ım, Seni zikretmek, Sana şükretmek ve güzel ibadet etmek için bana yardım eyle!" (Ebû Dâvud, Vitr 26; Nesâi, Sehv 60; Müsned, Ahmed bin Hanbel, 2/299, 5/245)

"Allah, bir kuluna nimet verince, kulunun üstünde o nimetin izini görmek ister." (Tirmizî, Edeb 54; Müsned, Ahmed bin Hanbel, 2/311, 4/438)

"Yüce Allah diyor ki: 'Ey kullarım! Geçmiş ve gelecek, siz bütün ins ve cinler bir araya gelerek, aranızdaki en muttakî kimsenin kalbi gibi olsanız, sizin bu durumunuz, Benim hâkimiye-timi zerre kadar artırmaz. Yine ey kullarım! Geçmiş ve gelecek bütün ins ve cin bir araya toplansanız, aranızdaki en günahkâr birinin kalbi gibi olsanız, Benim hâkimiyetime en ufak bir noksanlık getiremezsiniz. Ey kullarım! Hakkınızda itibar ettiğim şey, amellerinizdir. Daha sonra siz, amellerinize göre eksiksiz olarak mükâfatlandırılacak veya cezalandırılacaksınız. Öyleyse kim bir hayır işlemeye muvaffak olursa, bundan dolayı Allah'a şükretsin. Kim de hayrın dışında başka bir şey işlerse, bundan dolayı da kendi nefsini suçlasın." (Müsned, Ahmed bin Hanbel, 5/160; Müslim, Birr 55; Tirmizî, Kıyâm 48; İbn Mâce, Zühd 30)

“Yemek yiyip şükredenin derecesi, (nâfile) oruç tutup sabredenin derecesi gibidir.” (Buhâri; Kütüb-i Sitte, c. 17, s. 176, hadis no: 559 -1765-)

“Kıyamet gününde ‘hamd edenler ayağa kalksın’ denildiğinde yalnız Allah'a çokça ve her hal ü kârda şükredenler ayağa kalkar.” (Taberâni; Ebu Naim; Beyhakî, Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 8, s. 547)

Mal toplamayı yasaklama hususunda âyet nâzil olunca Hz. Ömer (r.a.): “Öyleyse ne toplayalım yâ Rasulallah?” diye sordu. Rasulullah da şöyle cevap verdi: “Allah'a şükreden dil, zikreden kalp ve mü’mine hanım.” (Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 8, s. 547)

“Zikrin en faziletlisi ‘lâ ilâhe illâllah’tır. Duânın en faziletlisi ‘el-hamdü lillâh’tır.” (Tirmizî; Nesâi; İbn Mâce; nakl. İhyâ, 8/309)

Şükür - İman İlişkisi

Şükür, nimet vereni bilip onu açığa vurmak olduğu gibi, bunun tam zıddı olan ‘küfr’ ise, nimet vereni inkâr edip onu gizlemektir. Küfür kavramının, inkâr ve nimet sahibini gizlemeyi de ifade ettiğini hatırlayalım. Küfür kelimesi, iman etmemeyi, insanlara sonsuz nimetler veren rızık sahibi Allah’ı inkâr etmeyi anlattığı gibi, şükür kelimesi de iman etmeyi, verilen nimetlerin sahibi olan Allah’ı tanımayı ve O’na minnettarlık duymayı ifade eder. Şükrün zıddının Kur’an’da “küfür” kelimesiyle tanımlanmasından, şükretmenin Allah katında ne kadar önemli olduğu ve bu ibadetten uzaklaşmanın ne kadar büyük problem olduğu açıkça anlaşılır.

Şükür, hamdetmeyi ve tevhide inanmayı bir araya toplar. Her şükrün başı mutlaka Allah’a hamd olmalıdır. Nitekim Fâtiha sûresine Allah’a hamd ile başlar, tevhid dinine bağlılıkla bitiririz. Fâtiha’da, “Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet” dememiz emredildi. Kendilerine nimet verilenler ise, peygamberler, sıddíkler, şehitler ve sâlih insanlardır. Kendilerine gazap edilenler ile sapıtmışlar, nimet verilenler arasına sokulmamıştır. Küfredenler, inkârcılar; şükredenler ise iman edenlerdir diyebiliriz.

Şükür, iman etmenin çeşitli organlarla ve bu organların faaliyetleriyle ortaya konulmasıdır. Şükür aynı zamanda nimeti bilmenin ismidir. Ç ünkü nimeti bilmek, nimeti vereni bilmenin yoludur. İşte bunun için Allah (c.c.), Kur’an’da İslâm ve imana şükür diye isim vermektedir. Ni’metin nereden geldiğini bilmek, şükrün şartlarından biridir. Yoksa tamamı değildir. Şükrün içerisinde nimet vereni itiraf, nimete karşı nimet sahibi Allah'ı övmek, O’na boyun eğmek, O’nu sevmek ve nimet konusunda O’nu hoşnut edecek şeyleri yapmak da bulunmaktadır. Kul nimeti tanıdığı zaman, nimetin sahibini de tanır. O’nu tanıyınca O’nu sevmeye başlar ve O’nun hoşlanacağı şeyleri yapmaya niyet eder.

Küfür, rızık ve O’nu verenin üzerini örtmek, gizlemek, görmezlikten gelmek; şükür ise, nimeti bilmek, itiraf etmek ve açığa vurmaktır. Şüphesiz bu itiraf yalnızca dil ile olmaz; şükür, imanın eyleme dönüşmesiyle yerine getirilir. Bazı âyetlerde 'şükür' kelimesinin iman etmenin, 'küfr'ün ise inkâr etmenin yerine kullanıldığını görüyoruz: “Şayet nankörlük ederseniz (küfrederseniz), artık şüphesiz Allah size karşı hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için buna rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (faydanız) için ondan razı olur…” (39/Zümer, 7) “Rabbiniz şöyle buyurmuştur: ‘Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi, mükâfatımı) artırırım ve andolsun eğer küfrederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.” (14/ İbrahim, 7)

Şükür, aynı zamanda ‘şirk’ koşmanın da karşılığıdır. Şirk koşanlar elbette şükretmezler. Onlar zaten Allah’a ortak koşarak O’nun asıl nimet sahibi olduğunu inkâr etmektedirler. Onlardan bir kısmı Allah’tan bir iyilik gelirse şükretmeye söz verirler. Ancak sıkıntıdan kurtulunca tekrar şirk koşmaya devam ederler (6/En’âm, 6364). Şükretmek, şirk koşmanın zıttı olarak Allah'a kullukla beraber zikredilir: “...Andolsun ki Allah'a şirk/ortak koşarsan, amellerin/işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır! Yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (39/Zümer, 65-66)

Bir âyette şükretmek, yalnızca Allah'a kulluk etmenin şartı olarak gösterilir: “Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve eğer siz gerçekten yalnızca Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.” (2/Bakara, 172)

Şükür İbâdeti, Bir İmtihan Aracıdır

İnsan şükretmek veya küfretmek noktasında denenmektedir: “Hiç şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan (nutfeden) yarattık. Onu denemekteyiz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o) ya şükredici olur ya da nankör olur.” (76/ İnsan, 2-3). Bu âyette şükretmenin imanla, şükretmemenin ise küfürle eş tutulduğu açıkça görülmektedir. Allah (c.c.) mü’minleri zaman zaman ‘sabır ve şükr’ ile imtihan eder. Bazen darlıkla, bazen varlıkla, bazen musibetlerle, bazen de zaferlerle dener. Kendini yeterince tanımaları için nimet verir ve verdiği nimetleri hatırlatır. Bazen bolluk verir, bazen de bolluktan sonra darlık verir. Sınava tutulan mü'minlerin başlarına sıkıntı gelir, bazı şeylerden mahrum kalırlar, insanlardan eziyet görürler. Mü’min her türlü zorluğa ve denemeye sabreder, her türlü nimete ise hamd eder veya şükreder.

Allah, insana sayısız nimetler vermiştir. Bu nimetlerle insanları sınamaktadır; insan şükür mü edecek, nankörlük mü? (1)

Şekûr ve Şâkir

Kur’an, şükredenlere ‘şâkir’ demektedir ve bu kelimeyi genellikle çoğul olarak kullanmaktadır. Allah (c.c.) ‘Şekûr ve Şâkir’dir. Yani şükredenlerin sevabını kat kat, fazlasıyla verendir. ‘Şâkir’, ‘şükr’ mastarının fâil ismidir. ‘Şekûr’ ise bu fâil ismin mübalağalı (abartılı) halidir. ‘Şâkir’ şükreden demektir. Kur’an-ı Kerim’de iki âyette Allah hakkında, diğerlerinde ise Allah’a şükreden mü’minler hakkında tekil ve çoğul olarak geçmektedir. ‘Şekûr’ sözlükte, çok çok şükreden demektir. Bu kavram da daha çok şükreden kullar hakkında kullanılmaktadır. Ancak dört âyette Allah (c.c.)’ın ismi olarak geçmektedir.

a- Allah’ın Şâkir-Şekûr Olması

Kulun Allah’a şükretmesi, O’nun verdiği ni’metleri bilmesi ve bunu bizzat kulluk yaparak, Allah’a itaat ederek yerine getirmesi şeklinde görülür. Ancak Allah’ın ‘Şâkir veya Şekûr’ olması böyle değildir. Allah’ın kullarına şükrü, onları bağışlaması, amellerinin karşılığını vermesi ve onları övmesi, kullarının az da olsa şükürlerinden râzı olmasıdır.

Allah hakkında kullanılan ‘şâkir ve şekûr’ kelimelerinin yalnız değil de ‘Ğafûr, Halîm ve Alîm’ sıfatlarıyla beraber gelmeleri dikkat çekmektedir. Allah (c.c.) Şekûr’dur. Yani kullarının az amellerine karşı çok mükafat verendir, ecirlerini kat kat artırandır. Bir başka deyişle şekûr, Allah’ın kullarını bağışlaması, amellerinin karşılığını vermesi ve onları övmesidir. Kullarından gelen az bir şükre râzı olması da Allah’ın ‘Şekûr’ olmasının bir sonucudur. Allah (c.c.) kullarından gelen az şükre râzı olarak onları çok şükre teşvik etmekte, az da olsa şükrü küçümsemeyip bu görevi yapmalarını istemektedir.

Allah kullarının ecirlerini noksansız öder ve kendi fazlından onların ecirlerini daha da artırır. Ç ünkü O Ğafûr ve Şekûr’dur; bağışlayandır ve şükrü kabul edendir (35/Fâtır, 30, 34). Allah iyilik edenlerin iyiliğini artırır. Ç ünkü O Ğafûr ve Şekûr’dur (42/Şûrâ, 23). Kim, kendisine farz kılınan ibadetlerin fazlasını gönülden yaparsa, onun karşılığını alır. Ç ünkü Allah (c.c.) Alîm’dir (bilendir) ve Şekûr’dur (şükrün karşılığını verendir) (2/Bakara, 158). Şu âyette de aynı sıfat Halîm ismiyle beraber kullanılmaktadır: “Eğer Allah’a güzel bir borç verecek olursanız (Allah rızâsı için ihtiyaç sahiplerine infak eder veya fâizsiz borç verirseniz), onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr’dur (şükrü kabul edip çok ihsan edendir), Halîm’dir (ceza vermekte acele etmeyendir).” (64/Teğabûn, 17).

Allah’a güzel bir şekilde borç vermek, O’nun yolunda malı içten gelerek, severek ve isteyerek infak etmek, karşılıksız borç vermek şeklinde tefsir edilmiştir. Allah (c.c.), kuluna verdiği maldan infakta bulunmasını istiyor, bunun da karşılığını bol bol veriyor. Kul, şükrünü noksan yaptığı zaman da ona ceza vermekte acele etmiyor, ona hilimle (yumuşaklıkla) davranıyor. Aynı ifadeyi Kur’an’da iki yerde daha görmekteyiz (2/Bakara, 245 ve 57/Hadid, 11). Kullar, şükrün bir ifadesi olarak Allah’ın kendilerine verdiği maldan ihlaslı bir şekilde O’nun yolunda harcarlarsa, Allah’a borç verirlerse; Allah da bunun karşılığını kat kat öder. Ç ünkü O, şükrü karşılıksız bırakmaz.

‘Şâkir’ sözlükte şükreden anlamına gelmekle beraber Allah hakkında kullanıldığı zaman, tıpkı ‘Şekûr’ gibi şükrün karşılığını, şükreden kimseyi bilip ona hak ettiği mükafatı veren demek olur. Bunun için Kur’an’da iki âyette ve Alîm sıfatıyla birlikte geçmektedir. Bunun Alîm sıfatıyla birlikte kullanılması, bu ismin yanlış anlaşılmasını önlemekte, kulun yaptığı şükrün Allah tarafından bilinip karşılığının verileceği açıkça bildirilmiş olmaktadır (2/Bakara, 158). “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size ne diye azap etsin? Allah, Şâkir’dir (şükrün karşılığını verendir), Alîm’dir (bilendir)” (4/Nisâ, 147)

b- İnsanların Şâkir-Şekûr Olmaları

Şekûr ve şâkir kavramları insanlar hakkında da kullanılmaktadır. Allah (c.c.) insanı bir yola (sebile) sevketmiştir, onu düzene koyarak ona akıl vermiş ve dünyaya göndermiştir. Böylece o acaba şâkir (şükreden) bir kul mu yoksa nankörlük eden bir kul mu olacak? (76/İnsan, 3) Şâkir olma sıfatı bazı peygamberlerin de sıfatıdır. Meselâ Hz. İbrahim tek başına bir ümmet idi ve şâkir (şükreden) bir kuldu (16/Nahl, 120-121). Nûh (a.s.) da şekûr (şükreden) bir kimse idi (17/ İsrâ, 3).

Kulların şükredici olmalarını belirtmek için de bir çok âyette ‘şâkir’ kelimesinin çoğul halinin (şâkirûn-şâkirîn) kelimelerinin kullanıldığını görmekteyiz (21/Enbiyâ, 80; 3/Âl-i İmrân, 114, 145; 7/A’râf, 17, 144). Kur’an, Hz. Dâvud’a ve Hz. Süleyman’a Allah’ın verdiği çeşitli nimetleri saydıktan sonra, onlara ve onların kişiliğinde diğer kullara şöyle sormaktadır: “Siz, şâkirlerden (şükredenlerden) olmayacak mısınız?” (21/Enbiyâ, 80)

Rabbimiz buyuruyor ki: “Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden (şâkirîn’den) ol.” (39 Zümer/66) Şükredenler, Rablerine iman ederler, O’nun ni’met ve rızık verici olduğunu bilirler. Onlar, hayatın ve ölümün, insanın emrine verilen her şeyin bir deneme sebebi olduğunun şuurundadırlar. Onlar böyle iman etmişlerdir. Şükrün gereğini yerine getirirler.

Şükür – Hamd İlişkisi

Hamd ile şükür arasında büyük yakınlık ve benzerlik vardır. Hatta hamd yerine şükür, şükür yerine hamd kelimeleri kullanılabilir. Hadis-i şerifte bu yakınlık şöyle ifade edilir: "Hamd, şükrün başıdır. Allah'a hamdetmeyen, O'na şükretmemiştir." (Abdürrezzak; Beyhakî, Şuabu'l-İman; Kenzu'l Ummâl, 3/6419, s. 255; ElC evziyye, Medâricü’s Salikîn, 2/208)

Bunun yanında, hamd ile şükür arasında kısmî farklar vardır. Hamd, isteyerek yapılan bir iyiliğe karşı, iyilik yapana bir teşekkür ve bir övgüdür. Hamd etmenin özelliği bir iyiliğe karşı yapılmasıdır. Hamd ile, ihsanda bulunan hem övülür, hem ona karşı minnettarlık duyulur, teşekkür edilir. ‘Şükür’ de böyledir. Ancak şükür yapılmış olan bir iyiliğe karşı söz ile veya fiil ile yerine getirilen bir övgü ve şükran duygusudur. Bu bakımdan hamd genel olarak şükürden daha geniş kapsamlıdır.

Hamd, nimete kavuşmanın veya gelecek olan bir nimetin sevincini, huzurunu duyup, nimet sahibine övgüde bulunmadır. Şükür de insana gelip ulaşmış bir nimete karşı bir teşekkürdür. Hamd’de sevinç ve arzu anlamı, şükürde ise içten bağlılık ve dostluk anlamı daha çok yer almaktadır. Bununla beraber hamd etmede saygı ve değer verme yönü daha yüksektir. Allah’a karşı kullanılan bütün saygı ifadeleri, O’nu zikretme, O’nu methetme (övme): hepsi de birer hamd’dir. ‘el-Hamdü lillâh’ (Allah’a hamdolsun) denildiği zaman hepsi de ifade edilmiş olur. Hamd, şükrün başıdır.

Şükür, ‘hamd’e göre, sebepleri açısından daha genel, ilgili olduğu şeyler açısından daha özeldir. Hamd, ilgili olduğu şeyler açısından daha genel, sebepleri açısından daha özeldir. Bunun anlamı şudur: Şükür, nimet sahibine şahitlik yaparak kalp ile, överek ve nimet sahibini itiraf ederek dil ile, itaat ederek ve boyun bükerek organlarla olur. Şükrün ilgilendiği şey Allah’ın zatına ait özellikler değil, O’nun verdiği nimetlerdir. Allah’ın, hayat, işitme ve görme gibi sıfatlarına karşılık ‘şükürler olsun’ denmez. Bunlar için Allah’a hamdedilir. Şükr gereken her şeye aynı zamanda hamd de gerekir. Ama hamdin gerekli olduğu her şeye şükür gerekmez. Şükür organlarla, hamd ise kalp ve dil ile yerine getirilir.

Hamd; bir nimetin veya güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bir başka deyişle hamd, isteğe bağlı bir iyiliğe veya onun başlangıç noktası olan bir yardıma karşı, gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür. Bunda hem nimet sahibini övmek, hem şükretmek, hem de yüceltme anlamı vardır. ‘Hamd’, bir çeşit övmek veya övülmek, iyi bir övüş veya övülüş, güzel bir övücü veya övülen olmak gibi anlamları da kapsayan bir sözdür.

Hamd; en geniş anlamıyla şükürdür. Hamd, yalnızca dille yapılır. Halbuki şükür hem dille hem de hareketle yerine getirilir. Şükür, bir nimetin karşılığı olarak yapılır. Hamd ise, nimet sahibinin var olduğunu bilmemiz durumunda, o nimet veya güzellik bize ulaşmasa da yapılır. Bu bakımdan hamd her durumda yerine getirilir. Şükür, insana ulaşan bir iyilikten sonra , sözlü, fiille ve kalpten nimeti verene karşılık vermektir. Yalnız fiille veya kalpten yapılan şükür ne methetmedir, ne de hamd’dir. Fakat dil olarak yapılırsa bu, hem hamd, hem methetme olur. Böyle bir hamd de Allah’a karşı duyulan minnettarlığın başı olur. Hamd, geçmişte verilen ve gelecekte verilecek olan nimetler hakkındaki sevinç durumundan, şükür ise, verilmiş olan bir nimete kavuşma durumundan dolayı yapılan bir mutluluk ilânıdır.

Tekrar edelim ki şükür; nimet veren Allah (c.c.)’ın nimetlerini boyun bükerek itiraf etmektir. Kul kendisine yapılan iyiliği itiraf eder ve ni’met vereni över. Bu anlamda onun ‘Allah’a hamdolsun’ demesi bir şükür ifadesidir. Nimetlere şükür, Allah’ın yaptığı ihsanları görmek, hürmet ve büyük tanımayı (tazimi) yerine getirmek ve nimet verenin hizmetinde bulunmaktır. Şükür bir anlamda da kulun kendini gerçek şükretmekten âciz görmesidir. İnsan ne kadar gayret ederse etsin; ne verilen nimetlerin karşılığını hakkıyla ödeyebilir, ne de nimet vereni hakkıyla övebilir.

Şüphesiz ki Allah’ın bir insana şükredebilme kabiliyeti ve fırsatı vermesi, anlayabilenlere göre, insan için en büyük iyiliktir. Bir başka açıdan ‘şükür’, güç ve imkânlarını Allah’a ibadet ve itaat uğruna kullanabilmektir.

Şükrün Yerine Getirilmesi

Kur’an’dan anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde şükredebilirler:

a- Dil ile şükür: Nimet sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi olduğuna iman etmekle ve bunu Tevhid kelimesiyle ilan etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil ile ‘şehadeti’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik etmek, dil ile İslâm’ı anlatma, Kur’an okuma ve dil ile Allah’ı çokca zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine getirilir.

b- Kalp ile şükür: İmanı kalbe yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah olduğunu kalp ile tasdik etmek, vahy ile gelen şeyleri kabul etmek, yüreğe Allah’tan başka kimsenin korkusunu ve sevgisini koymamaktır.

c- Fiil (aksiyon-eylem) ile şükür: Bedenin organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Ç ünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’ndan gelen her şeyi kabul etmektir. Allah'a şükür; hidâyete uymak, İslâm'a teslim olmak demektir. Şükür, söz tekrarından çok, uygulamadır, eylemdir.

Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allah’ım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a hakkıyla kullukla beraber aynı zamandan Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın diğer kullarını da faydalandırmaktır. (2)

“...Ey Dâvud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır.” (34/Sebe’, 13) “Eğer siz gerçekten yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.” (2/Bakara, 172) Âyetlerde “şükür deyin” buyrulmamış, “şükredin” denilmiştir. “Şükretmek”, gerçek şükrün, Allah’ın emrettiklerini yapıp nehyettiklerinden de uzaklaşmakla edâ edileceğini gösterir. Dolayısıyla şükür, bazılarının zannettiği gibi sadece namazlardan ve yemek yiyip doyduktan, su içip kandıktan sonra “el-hamdü lillâh” demekten ibaret değil; bunun yanı sıra ibadetin fiilen edâ edilmesi demektir. Rasulullah, geceleri yataktan kalkıp ayakları şişene kadar namaz kılmasının sebebini öyle açıklıyordu: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhâri, Teheccüd 6; Müslim, Sıfatü’l Münâfikîn 18, 79). Rasûlullah (s.a.s.), şükür etmeyi, sadece dil ile yapılan bir övgüden ibaret görmüyor, aksine şükrü bizlere bütün nimetleri sunan Allah'a, bedenin bütün âzâlarıyla yapılan bir ibadet olarak görüyordu. Onun için şükür şöyle tarif edilir: “Şükür, Allah’ın vermiş olduğu nimetlerin etkisinin, kulunun dilinde övgü, kalbinde sevgi ve âzâlarında itaat ve bağlılık olarak zuhur etmesidir.”

Gerçek şükür için, dilde Allah’tan başkasının övgüsü olmamalı, kalpte Allah’tan başka sevgili bulunmamalı, mahluklardan biri sevilse bile Allah için sevilmelidir. Allah sevgisi insanın kalbine yerleşince de, insan o sevdiğinin bütün emirlerini tüm organlarıyla yerine getirir ve bütün yasaklarından da çekinir. İşte hakiki şükür budur.

“Yalnızca Rabbinin nimetini anlat; onu minnet ve şükranla an.” (93/Duhâ, 11) Bu âyet-i kerimede geçen “anlat” kelimesinden maksat, ya Allah’ın vermiş olduğu nimetleri başkalarına da anlatarak zikretmek ve “Allah bana şu şu nimetleri nasib etti” demektir; ya da “bu âyet-i kerimede anlatılması emredilen nimet: “Allah yoluna dâvet etmek, O’nun şeriatını tebliğ etmek ve ümmete İslâm’ı öğretmektir.” Âyet-i celile, bu iki manayı da kapsamaktadır.

İnsan, dalâlet ve câhiliyyet içerisinde olduğu günleri hatırlamalı ve Allah’ın kendisini karanlıklardan, nur’a çıkartmış olduğuna şükretmelidir. Hz. Ömer (r.a.) de böyle yapıyor, câhiliyyet günlerinde helvadan put yapıp, acıkınca yediklerini hatırlayınca, o günlerine gülüyordu. Müslüman, Allah'ın nimetiyle zengin olduktan sonra da, fakir olduğu eski günlerini hatırlamalı ve davranışlarını ona göre ayarlamalıdır. Durumu düzeldiğinde sıkıntılı günlerini hatırlamalı, sonra da Allah kendisini o dertlerden kurtardığı için şükür vecibesini yerine getirmelidir. Bu şekilde, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerin anlatımı olur ve bunun vecibelerini insanları Allah yoluna dâvet etmek suretiyle tamama erdirir.

Kulun şükrü, üç rükûn üzere kuruludur. Bunların hepsi bir arada olmayınca kul, şükür etmiş sayılmaz. Bunlar: Allah’ın vermiş olduğu nimetleri itiraf etmek, bu nimetlerden dolayı Allah'a hamd ve senâ etmek, bu nimetleri, Allah’ın rızasını kazanacak işlerde kullanmaktır.

Allah’ın vermiş olduğu nimetleri itiraf etmek, bu nimetleri kendi tecrübemize, zekâmıza, çabamıza, makamımıza, şöhretimize ve kuvvetimize değil; sadece Allah'a dayandırmaktır. Karun, kendisine verilmiş olan nimeti, kendi bilgisine ve becerisine dayandırınca Allah onu, bütün malı ve mülkü ile yerin dibine sokmuştur. Bunun için, normal olarak kişi, kendisine bütün bu nimetleri veren Allah'a şükretmelidir. Sonra, kendisine nimet verenin Allah olduğuna yakînen iman eden ve O’na hamd ve senâ eden kişi, kendisine verilen bu nimetleri Allah'a isyan yolunda kullanmaz. Kendisine mal verilen kişi, faizle para vermeyeceği gibi, sıhhat ve âfiyet verilen kişi de, insanlara karşı zor kullanarak, onlara zulmetmez; ibadetleri terk etmez. Bu rükünleri gereği gibi edâ ettiğimiz zaman, hiç şüphe yok ki Allah bize vermiş olduğu nimetleri çoğaltacak ve Kerim olan kitabında “Şükrederseniz, and olsun ki size arttıracağız.” (14/İbrahim, 7) buyurarak, vaad etmiş olduğu üzere, o nimetleri bereketlendirecektir. (3)

Seyyid Kutub, şükrün derecelerini şöyle açıklar: Allah Teâlâ’ya şükrün pek çok dereceleri vardır. Birinci derecesi, Allah’ın fazl u keremini itiraf ederek isyan etmekten hayâ etmektir. Son derecesi de, bedenin bütün hareketiyle, lisanın bütün telâffuzuyla, kalbin bütün hafakanıyla, ruhun bütün titreyişi ile Rabb-i Zülcelâl’e şükretmektir. (4)

Mevdûdi, şükrün belirtilerini şu şekilde açıklar: Şükrün belirtisi, ihlâsla Allah’ın lutfettiği nimetlerin kadrini bilmek ve bunu dil ile ikrar edip davranışlarla sergilemektir. Bu da üç şeyi ifade eder: Birincisi, şükreden kimse kendisine nimet verenin lutfunu iyice değerlendirmeli ve şükürde başkasını O’na ortak kabul etmemelidir. İkincisi, kendisine nimet veren varlığa sevgi ve bağlılık duymalı ve bu tür duyguları O’nun düşmanlarına karşı beslememelidir. Üçüncüsü, kendisine nimet verene itaat etmeli ve O’nun isteğine aykırı harekette bulunmamalıdır. (5)

Şükrün Önemi

Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer nimettir. Allah’ın zatını idrak etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük nimettir. Allah’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması demektir. Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar. Allah’ı seven O’na ibadet eder, O’na hiç bir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkıyle birlemek şükrün zirvesidir.

İnsan kul olarak her zaman fakirdir, yani her açıdan Allah’a muhtaçtır (35/Fâtır, 15). Ç ünkü O’ndan başka nimet veren yoktur. Hayatını sürdürebilmek için her zaman O’nun yarattığı nimetleri tatmak zorundadır. Kul bu nimetlerin karşılığını da ancak ibadetle/kullukla yerine getirebilir. İnsan aynı zamanda, hata ve günah içerisindedir. Günahkâr ise her an Rabbinin af ve mağfiretine muhtaçtır. Bu açıdan Allah (c.c.) kulları hakkında Rahim ve Ğafur’dur. Rahim olan Allah kullarına nimet vererek ve ihsanda bulunarak merhamet etmektedir.

Kul daima Rabbinin verdiği nimetler ile nefsinin günahları arasındadır. Hasan-i Basrî diyor ki: “Ben ni’met ile günah arasında sabahlıyorum. Bundan dolayı nimeti şükürle, günahı ise tevbe-istiğfar ile hatırlamak istiyorum.” (nak. Ibni Teymiyye, el-C âmiu’r Rasâil, 1/116)

Şükretmenin ne kadar önemli bir konu olduğuna bir delil de, İblis’in Kur’an’da ibret olarak nakledilen şu sözleridir: “İblis: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın’ dedi.” (7/A’râf, 16-17) Âyette ifade edildiği gibi, şeytan, insanın şükürden uzaklaşmasını, kendisi için büyük bir başarı olarak görüyor. Şeytanın hedefinin insanları şükürden alıkoymak olduğuna göre, şükretmeyen insanın nasıl bir dalâlet içinde olduğu anlaşılır.

Şükrün işaret ettiği bütün görüntüler Allah’a ait olmasına rağmen Kur’an, bir yerde ana-babaya da şükredilmesini emrediyor (31/Lokman, 14). Bunu Türkçedeki teşekkür ve iyilik olarak anlamamız daha uygundur. Yalnız, Kur’an’ın ana-babaya şükür/teşekkür edilmesini emretmesinde, ana-babaya karşı evlâtların tavırlarına dikkat çekildiğini görmek zorundayız. Bebekliğimizden itibaren onların yaptıkları iyilikleri unutup nankörlük yapmamamız, onlara saygı ve minnettarlıkta bulunmamız gerektiğini Kur’an, onlara şükürle emrederek, insanlara karşı da nankör olmamamızı belirtiyor.

Allah (c.c.) şükreden kullarının ecirlerini kat kat onlara öder. Ahiret mutluluğunu kazanmak için çaba harcayan mü’minlerin bu çabası Allah katında değerlidir, makbuldur. Bu çabaların karşılığı (şükrü) bol bol verilecektir. Karşılığı verilen çabalar, gayretler; meşkûr’dur.

Şükür ahlâkının Hz. Muhammed (s.a.s.)'in hayatında nasıl somutlaştığını aşağıdaki örnek güzel bir şekilde göstermektedir: “Rasulüllah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdi. (Buhâri, Teheccüd 6, 2/63; Tefsir-Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l Munafikîn 18, Hadis no: 2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, Hadis no: 412, 2/268; Nesâi, Kıyâmu’l Leyl 17, 3/178)

Mü’minin hayatı sabır ile şükür anlayışı arasında geçmelidir. Allah’ın verdiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Bu nimetlerin sahibine şükür, insanlık borcudur, yaratılışın gereğidir. Şükür borcu iman ettikten sonra, bütün bir ömrü Allah’ın istediği gibi yaşamakla, nimet sahibinin rızâsı doğrultusunda hayat sürmekle yerine getirilir. Bir nimete kavuşulduğu veya kişiyi memnun edecek bir hayır ona ulaştığı zaman, ‘şükür secdesi’ yapmak müstehabtır. Rivayet edildiğine göre “Peygamberimiz (s.a.s.)’e sevindirici bir haber geldiği zaman veya onun müjdesi verildiğinde hemen Yüce Allah’a şükür için secdeye kapanırdı.” (Ebû Dâvud, C ihad, Hadis no: 2774, 3/89) (6) Sâdi-i Şirâzî, Gülistan'ın dibacesinde; "Bir insan, her nefesinde Allah'a karşı iki şükür borçludur." der. Bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan, iki defa can veren Allah'tır. Böyle bir Allah'a elbette dilinle, halinle, kalbinle, kalıbınla, teşekkür etmen icap eder. Bundan dolayı gerçek anlamda hamd ve şükürde bulunanlar çok azdır. "Kullarımdan şükreden ne kadar az!" (34/Sebe' 13)

Ç ok sevilen, çok sayılan bir zatın, bir padişahın hediyesi bize iki hususu düşündürür. Birincisi, o kimse tarafından bize verilen hediyenin maddî kıymet ve değeridir ki, bu, ondan alınacak zevk ve lezzet, sadece maddî değeri kıymetindedir. İkincisi ise, onun, çok saygın bir zatın, bir padişahın hediyesi olması hususudur ki, burada artık maddî değerin hiçbir kıymeti yoktur. Bu makamda önemli olan, bu hatıranın o saygın kişiye ait oluşudur. Böyle bir hediyeden alınacak zevkin, öncekinden kat kat fazla olduğunu herkes kabul eder. Ç ünkü, bu hatırayla, onu bağışlayan zata bağlanılır, bu hediye, ikram edenle yakınlığın simgesi kabul edilir.

Bu örnekle anlaşılmaktadır ki, nimet verilen kimse, nimetten çok, nimet vereni hatırlamalıdır. Verilen nimetlerden yararlanmaktan daha çok önemlidir, nimet verenin bize önem verip, bağış ve ikramlarını sunması. Nimetten, nimet sahibine intikal edilmelidir; Araçlardan amaca, postacıdan mektup sahibine, aracıdan her şeyin gerçek sahibine; Ve bunca acziyet ve isyanımıza rağmen bize ihsan ve bağışından vazgeçmeyen gerçek mürebbimiz Rabbimize. O yüzden tüm nimetlerin sahibi olan zat, büyüklüğünden ve bize değer verdiğinden dolayı devamlı şükredilmeye lâyıktır. Şükür, sadakat makamıdır.

Allah, insanlar için çeşit çeşit nimetler yaratmış, onlara yol gösterici olarak peygamberler gönderip kitaplar indirmiştir. Kendileri için kulaklar, gözler ve kalp var etmiş, ayrıca doğru yolda olsunlar ve dünya-ahiret saadetini kazansınlar diye emir ve yasaklarda bulunmuştur. Bütün bunların karşılığında insana düşen O'nun yolunda yürümek ve emirleriyle yasaklarının dışına çıkmamaktır. İşte hamd ve şükür budur. Allah'ın insanlardan insanlar için istediği budur. (5/Mâide, 6, 89; 16/Nahl, 78...) Yoksa, Allah insanların hamd ve şükrüne muhtaç olmadığı gibi, küfürlerinden de etkilenecek değildir. Hamdeden, şükreden kendi iyiliği için şükreder, hem dünyada, hem âhirette gerçek saadete erer. Allah, şükrünün karşılığında nimetlerini artırır ve kendisini mükâfatlandırır, yani O da kullarının şükrüne karşı şükredendir (27/Neml, 40; 14/İbrahim, 7). (7)

Dünya nimetlerinden çok âhiret nimetleri, maddî nimetlerden çok manevî nimetler için şükretmemiz gerekir. Allah'a şükretmek, bize her iyiliği, her nimeti ihsan eden Allah'a karşı, bu ihsan ve nimeti vermesi yüzünden, yalnız sözle değil; fiil ile de ta'zim etmektir.

Bazı insanlar, şükretmek için kendilerine çok büyük, özel bir nimetin gelmesini veya büyük bir probleminin çözülmesini beklerler. Halbuki insan her ânında sayısız nimetler içindedir. Hayatı, sağlığı, aklı, duyuları, nefes aldığı havaya varıncaya kadar sayılamayacak nimetler içinde yüzmektedir en şikâyetçi ve nankör insan bile. Bütün bunlar şükrü gerektirir. İnsan, nimetler içinde yüzerken bunların kıymetini anlamayabiliyor; ama elinden çıktıktan sonra nimetlerin değerini anlayıp nankörlüğünün cezasını çekiyor.

Şükür, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok manevî nimetlere karşı yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Hikmet, mârifet, ilim nimetleri, maddî nimetlerden daha büyüktür anlayanlar için. Kitab'ımızın hamdle başladığını unutmamak, iman ve hidayet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle şükür ve hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz.

Ç ay ikram edene teşekkür eden kadirşinas kimse, hiç bunca nimet verene teşekkürü unutur mu? "El-hamdü lillah (hamd Allah'a mahsustur) de. Fakat onların çoğu düşünmezler." (29/Ankebut, 63) El-hamdü lillâh, Sana şükürler olsun Rabbim!

Bir insan, kendi haberi olmadan birinin sürekli kendi iyiliği için çalıştığını öğrense acaba ne yapar? Herhalde, önce kendisine bu iyiliğin niçin yapıldığını öğrenmek ister. Sonra, bu yapılanlara kayıtsız kalmaz; en azından teşekkür eder. İşte şükrün bir anlamı da budur. Allah, bize bizim haberimiz olmadan iyilikler, güzellikler veriyor. Ama biz, gaflet içinde yaşadığımız-dan bunların farkında değiliz. Her şey biz insanlar için ayarlanmış, uygun hale getirilmiş, emrimize verilmiş. Fakat insanoğlu bunların gelişi güzel, rastgele yapıldığını zannediyor. Bu uyumu, bu muazzam düzeni ve bunun sanatkârını fark etmek, Allah'a sonsuz teşekkürü gerektirir. Bunun içindir ki, Kur'an hamd ile başlamıştır.

Kendisinden Dolayı Şükredilecek "Nimet" Nedir?

‘Ni’met’ sözlükte, her türlü iyi hal (durum) demektir. Geniş anlamıyla nimet; hayatın güzel ve hoş olması, geçim yönünden geniş olmak, manevî olarak rahat olmak anlamına gelir. Nimet kelimesinin içerisinde, iyilik, mutluluk, ihsan, bağış, hayırlı mal ve servet, her türlü güzel durum manaları bulunmaktadır.

Türkçe’de başta ekmek olmak üzere, yiyecek, içecek ve ihtiyacı karşılayan şeylere ‘nimet’ denildiğini hatırlayalım. Aynı kelimeden gelen in’âm; nimet verme, nimetlendirme demektir. Kur’an’da bir sûreye (altıncı sûre) adını veren ‘En’âm’, kendilerinden faydalanılan deve, davar ve sığır gibi hayvanlara denmektedir. Yine aynı kökten gelen ‘naîm’, pek çok nimet anlamındadır. C ennet’te mü’minlere haddinden fazla nimet verileceği için, oraya ‘Naîm cenneti’ adı verilmektedir.

Kur’an’da ‘ni’met’ kelimesi sık sık geçmektedir ve Allah’ın insana verdiği bağışlar hatırlatılmaktadır. İnsanın sahip olduğu her türlü imkân, yetenek ve varlık, aslında Rabbinin ona verdiği nimetlerdir. Bu nimetlere akıl ve aklın işlevleri girdiği gibi, bedenin düzgün olması, kullandığı eşyalar, yeryüzü ve onun üzerinde yararlanılan her şey, doğru yolu bulmak, rahat olmak ve benzeri her şey girmektedir. Nimet, aslında insanın tat aldığı durum, yani mutluluk demektir. Buradan hareketle insanın tat alarak mutlu olduğu her şeye nimet denmiştir.

Elinde dünyalığı olduğu halde, onu gereği gibi kullanamayan, ondan yeterli tadı alamayan, nimet içinde değildir. Allah’ın nimet vermesi, bir anlamda, verdiği şeyin tadını tattırmasıdır. C anlı veya cansız bütün varlıklara verilen ve varlıklarını sürdürmelerini sağlayan şeylere ‘rızık’ denir ve bu hayvan veya insan için kullanılır. Ancak nimet kelimesi yalnızca insan için kullanılmaktadır. Ç ünkü yediği, kullandığı, kavuştuğu şeyin tadını tam anlamıyla almak yalnızca insana ait bir olaydır.

İnsana verilen nimetler ya dünyalıktır ya da Ahiretliktir. Dünyada ulaşılan nimetler de iki çeşittir: Allah vergisi nimetler; Ç alışılarak elde edilen nimetler. Allah vergisi (vehbí) nimetler de ya maddî olur veya mânevî. Ruhun bedene üfürülmesi, yani can verilmesi, akıl ve zekânın işe yaraması, düşünme, konuşma, akletme, vicdan ve iç duygular, anlama ve ifade etme gibi yetenekler birer vehbî nimettir. Vücudumuz, vücudumuzdaki bütün organlar, bunların işe yaraması, kuvvet ve hareket yeteneği yine birer nimettir.

Ç alışarak elde edilen nimetlerin başında iman gelir. İlim sahibi olma, ahlâkı güzelleştirme, doğru olma, itibar sahibi olma, mal ve mülk kazanma gibi şeyler, nimet olan şeylerdir. Âhiret nimeti ise, Allah’ın bağışını kazanarak nimetler yurdu C ennete kavuşmadır.

Bu anlamda insanlar Allah’ın nimetlerini saymaya kalksalar sayamazlar. Ç ünkü Allah’ın insana verdiği nimetler sayısızdır. Yenilen ve içilen bütün rızıklar, sahip olunan ve kullanılan bütün eşyalar, tabiatın verdiği her şey, insanın bütün yetenekleri, hayatın devamını sağlayan her şey Allah’ın insana verdiği nimetlerdir. Bunları kim sayabilir? “O size istediğiniz her şeyden verdi. Eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız! Doğrusu insan çok zâlim, çok nankördür.” (14/ İbrahim, 34)

Fâtiha Sûresinde her gün şöyle dua ediyoruz: “Yarabbi, bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanların ve doğru yoldan sapmış olanların yoluna değil.” (1/Fâtiha, 6-7) Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimseler şu âyette açıklanıyor: “Kim Allah’a ve O’nun rasûlüne nimet verdiği peygamberler, sıddîklar (imanında doğru olanlar), şehidler ve sâlih (iyi iş yapan) kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar.” (4/Nisâ, 69) Kendilerine nimet verilenler, doğru yolu bulmuş, İslâm’la şereflenerek dünya hayatını İslâm’la düzene koymuş, bu imanla yaşamış, ölümden sonra ise sonsuz nimetlere kavuşmuş kimselerdir.

Değerli nimetlerin başında; yaşama hakkı, hürriyet hakkı, inanma, vicdan sağlığı, öğrenme ve kazanma hakları gelir. Bunlar da Allah’ın insana ihsanıdır. Hidâyet, yani doğru yolu bulma imkânı ise en büyük nimettir. Allah’ın bu yolu insanlara vahy veya peygamberle göstermesi de onlar için muazzam bir nimettir. Nimet ayrıca, insana her türlü faydanın sağlanması, her türlü zararın ondan giderilmesidir.

İnsana düşen, kendisine sayılamayacak kadar çok bağışta bulunan nimet sahibi Allah’ı tanıması ve kendisine nasip edilenlere hakkıyla şükretmesidir. Allah’ın nimetleri sayesinde mü’min ve birbirlerinin kardeşi olan müslümanlar çok çok şükretmeliler. (3/Âl-i İmrân, 103) Bunun yanında müslümanlar, kendilerine rızkın ve nimetlerin ulaşmasına sebep olanlara da de teşekkür etmeyi bilmelidirler. Kullara teşekkür etmesini bilmeyen, zaten Allah’a şükretmesini bilmez. (8)

Eğer nimet, dini için imkân sağladığı ve ilimle ibadetle meşgul olup Allah'a yaklaşmasına sebep olduğu için kul seviniyorsa, bu tam şükür olur. Bunun özelliği, dünyada kendisini ilim, ibadet ve hak yoldan alıkoyan her nimete üzülmek, onu nimet olarak bilmemek, belki de o nimetin geri alınmasını nimet bilip buna şükretmektir. Kişiyi Allah’tan uzaklaştıran hiçbir şey, o kişi için nimet olamaz! Gerçekte nimet, âhiret saadetidir. Bunun dışındakilere nimet ve mutluluk demek, ya yanlıştır veya mecazdır. Âhirete yardım etmeyen dünyevî mutluluğa, rahat ve zevklere nimet ismi vermek böyledir. Dünyada yaratılan her şey, ancak insan onunla âhiret saâdetine ersin, Allah'a yakınlığı elde etsin diye kula bir âlet/araç olarak yaratılmıştır. Her insan, tâatinin oranında, tâatte kullandığı sebeplerle Allah’ın nimetine şükreder.

Her nimetin şükrü, kendi cinsinden yapılır. Malın şükrü, zekât ve sadaka vererek; ilmin şükrü, onunla amel edip, başkalarına da öğreterek, vücudun şükrü, onu Allah yolunda kullanarak yerine getirilebilir.

Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Şükretmeyen Bir Toplum Olduk

Kitabımızın ilk âyeti "Elhamdü lillâh" diye başladığı halde; hamdi, şükrü unutan bir toplum olduk. Şükretmek için nimetlerin farkında olmak lazımdır. Günümüz insanı ise, bunca varlık içinde, öylesine nankör ve âsî ki... Ç ok şikâyetçiyiz. Toplum ve fert olarak karamsar ve aç gözlülüğün ıstıraplarıyla kıvranıyoruz. Şikâyetlerin başında geçim sıkıntısı var. Bu tabir, eskiden pek bilinmezdi. İnsanımız bugüne göre daha fakirdi. Fakirdi ama, gönlü zengindi. Kanaat denilen bir hazineye sahipti dedelerimiz. Dillerden şükür, zikir taşardı.

"Kim benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı, geçim sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (20/Tâhâ, 123) Hamd ve şükür zikirdir. Zikirden yüz çevirmenin dünyadaki cezası sıkıntılar ve özellikle geçim sıkıntısı, âhiretteki cezası da nimetleri ve nimet vereni dünyada göremediği için kör olarak haşrolmak. Ç özüm ise zikir ve şükürde: "Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti." (14/İbrahim, 7)

Gül bahçesine girsek, herhalde güllerin güzelliğinden, mis kokulardan önce, elimize değil ama gözümüze dikenler batacak. İslamî geleneğimizde "nasılsınız?" sorusuna cevap "elhamdü lillah" idi. Şimdi, beylik bir "iyiyim"den sonra başlıyor şikâyetler... Hoca talebeden, talebe hocadan, koca karısından, kadın kocadan, baba evlattan, evlat babadan, herkes toplumdan, hatta müslümanlardan, cemaat veya cemiyetlerden... şikâyet. İyi de, olayların güzel tarafları yok mu? Güzel bakmayı unutmaktan kaynaklanıyor bazı kara tablolar. Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Medine çevresinde Rasulullah ashabıyla yürürken yol kenarında bir köpek leşi görürler. Sahabe, manzaranın ve kokusunun çirkinliğinden bahsetmeye başlayınca, Efendimiz, güzel bakmakla ilgili güzel bir ders verir: "Görmüyor musunuz, dişleri inci gibi, ne güzel!" Problem gözlüklerimizde. Kara gözlükleri çıkarıp, olaylara ve varlıklara Allah'ın nuruyla bakabilmeliyiz. Basarla gözükmeyen nice güzellikler basiretle görülebilecektir. Yani kalıp gözü olumsuz baksa bile, kalp gözü Mutlak Güzel'in, varlıklara ve eşyaya yansıyan güzelliklerini müşâhede eder. Her şey Rabbına devamlı hamdediyor. (17/İsrâ, 44) Gül açıyor, bülbül ötüyor, güneş gülümsüyor, yani varlıkların şükür ve hamdi hal dillerinden anlaşılıyor. İnsanoğlu ise çok zâlim ve çok nankör (14/İbrahim, 34). Dikkat edilmelidir ki, âyette geçen nankör anlamına gelen kelime ile küfür kelimesi aynı kökten gelmektedir.

Şükür ve Nankörlük, İnsanın Yüzünden Okunur

Şükür ve Hamd, Hayata Gülümsemektir. Şükür, insanı iyimser yapar. Eşyanın, kendi halimizin güzel yanlarını gösterir. Kabir ve hasta ziyareti, kendimizdeki nimetleri görmeye katkı sağlar. Henüz ölmediğimiz, nice hastalardan daha sıhhatli olduğumuzu, hastahane ve mezarlık aynalarında görebiliriz. Şükrü artırdığı için bu ziyaretlerin önemi vurgulanmış. Dünyevî konularda bizden daha fakir, daha zayıf kimselerle kendimizi kıyaslamak, bizi şükre götürür. Dilimiz şükrettiği gibi, yüzümüz de her an şükretmelidir. Yüzün şükrü tebessümdür. Nimetlerin ve nimet sahibinin farkında olmanın getirdiği mutluluk ve huzurun gönülden yüze yansımasıdır bu. Önderimiz, tüm şemâil kitaplarının nakline göre devamlı mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem Elçi'nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, yahûdilerin hâinlikleri, münâfıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı.

Efendimiz'in gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbıyla başbaşa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. "Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız!" buyuran o büyük zatın insanların içinde, çevresine huzur ve saadet dağıtan tebessümü, şükrünün dışa yansımasıydı. O'nu örnek alması gereken mü'min, içinden dua, haşyet, takva, İslam'ın derdi, müslümanların durumları ve bunları düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara gülümseyen, şükrettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zâlimlerin kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat asmanın karşımızdakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli, kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.

İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı şükretmeli, hamdetmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boş vermiş tavır, vur patlasın çal oynasın anlayışı mü'minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli. İslam, insana huzur verir. C âhiliyye düzenini muazzam bir inkılapla deviren peygamber nizamının ve o çağın adı "asr-ı saâdet", yani mutluluk çağıdır. Müslüman dünyada da haseneler içindedir. Etrafındaki güzelliklere karşı gözü kör değildir. Yaratılanı sever, Yaratan'dan ötürü. İçinde yarım bardak su olan kabın dolu tarafını görür. Ama, gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını önce kendisi doldurmaya çalışır.

Farkında olmadığımız, önemsiz görüp üzerinde düşünmediğimiz öylesine büyük ve öylesine çok nimetler içinde yüzüyoruz ki... Her şeyden önce, insan olarak yaratılmışız. Ot veya it olarak yaratılabilirdik. Tabii, insan olarak yaratıldığımız halde, ot gibi düşüncesiz, kaygısız hayat da sürebilir; dört ayaklılardan daha aşağı olabilirdik. İnsan olarak, yaratıkların en şereflisi olarak yaratıldık. Annemizi, babamızı, doğduğumuz memleketimizi biz seçmedik. Herhangi bir kentin fuhuş ortamında, batakhanelerinde veya çok fakir bir ülkenin çölünde, dağında ya da ormanında yarı aç yarı tok, çelimsiz, kültürsüz, daha da kötüsü dinsiz imansız olabilirdik. Elsiz, ayaksız, dilsiz, kulaksız veya görme özürlü olabilirdik. Daha fecîsi, hakkı görmeyen, gözleri perdeli, kalbi mühürlü olabilirdik. Felçli, sakat, yatalak değiliz. Uyuşturucu bağımlısı, alkolik, kumarbaz, hilebaz, düzenbaz, ahlaksız... olabilirdik.

Bütün bu nimetler, zenginlik değil de; dünyada bile mutluluk sağlamayan emanet paraların veznedarları olan kapitalistlerin para hamallığı mı zenginlik? Gözlerinizi bir milyon dolara satın almak isteyen olsa verir misiniz? Demek ki, ne kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipmişiz! Ya aklınızın değeri? Kaça satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı değişebileceğiniz bir değer olabilir mi? Müslümanca mutluluğun, huzurun, kanaat denilen hazinenin, sabır denilen hazzın, dâvâ yolunda çekilen çilenin, infak etme, verme lezzetinin, ibadetlerden aldığımız zevkin, bereketin, ağız tadının, gönül şenliğinin, hele ebedî mükâfatın, cennetin değeri, bedeli?! Bütün bunlara şükredilmez de ne yapılır?

Şükür insanın ruh ve gönül âleminden coşan şükrandır. Bu şükran duygusunun, içinde kaynadığını hisseden müslüman için bu coşku, Allah'la olan en samimi bağlantıdır. Bu bağın kuvveti, dilimizin ve gönlümüzün, bütün organlarımızla uyumlu olarak şükür vazifesini yerine getirmesiyle kendini gösterir.

Şükür, sadece bize ait özel nimetlere yapılması gerektiği gibi, genel nimetlere de yapılmalıdır. Kur'ân-ı Kerim'de bu genel nimetlere vurgu yapılarak bunlar üzerinde düşünmemiz, Allah'ın bu âyetlerini okumamız ve şükretmemiz emredilir. Devamlı karşılaştığımız için önemi üzerinde düşünülmeyen alışılmış nimetlerin akabinde de şükür edilir ki, insanın Rabbı ile irtibatı, ilişkisi, iletişimi canlı tutulsun ve yapılanlar ibadet olsun. Yemekten sonra hamd ve şükür edilir ki, yediğimiz nimetleri ihsan eden, o gıdalara lezzet katan, bize ağız tadı veren, açlığımızı bunlarla gideren, gıdaları enerjiye dönüştüren Yaratıcı'yı görmezden, bilmezden, hatırlamazdan gelmeyelim, nankör olmayalım.

Kemal derecesinde bir şükrün üç basamağı vardır. Erişilen nimetin Allah'tan geldiğini bilmek, O'nun verdiğine rızâ göstermek ve nimetinin gücü bedeninde bulunduğu sürece O'na isyan etmemek. Her ciddi eylem, her nimet üç ibadet ister. Bunlar zikir, fikir ve şükürdür. Başta zikir (besmele), ortada -iş esnasında- fikir (tefekkür, Allah'ın nimet ve ihsanını düşünüp O'nun rızasını istemek) ve sonunda şükür (El-hamdü lillâh demek). (9)

Şükrün Zıddı; Nankörlük

Nankörlük, şükrün zıddıdır. Nankör: Kendisine yapılan iyiliği inkâr eden, gördüğü iyiliğin ve yardımların değerini bilmeyen, iyilik ve nimet verene karşı inkârcı bir tavır takınan kimse demektir. İyiliklere ve nimet verene karşı takınılan bu olumsuz tavra, nankörlük denir. Eskiler bu kötü ahlaka ‘küfrân-ı nimet’ derlerdi. Yani nimeti yalan sayma, nimeti inkâr etme, nimeti ve sahibini görmezlikten gelme. Küfrân-ı nimet, nimet bulunduğunda haddi aşmak ve şükrünü yerine getirmemektir. (Lisânu’l-Arab 5/125) Râgıb, Müfredâtında şöyle der: Nimetin küfrü veya küfrânı, şükrünü edâ etmemek suretiyle nimeti örtmek demektir. “Küfrân” (nankörlük), nimetin inkârında kullanılırken, “küfür”, dinde inkâr anlamında kullanılmaktadır. “Küfür” kelimesi ise, her iki anlamda da kullanılır. (Râgıb, el-Müfredât, s. 439).

Allah’ın nimetlerine karşı gösterilen olumlu tavır, şükür iken, şükretmemenin Kur’an’daki adı küfürdür. Şükrün ve küfrün zıt anlamlar içermesi, bazı âyetlerde açıkça gözükür: “...(Süleyman) tahtı, yanında yerleşmiş görünce dedi: ‘Bu, Rabbimin lutfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük (küfür) mü edeceğim diye beni sınamak istiyor. Şükreden, kendisi için şükretmiş olur; nankörlük (küfür) edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.” (27/Neml, 40) “Ve Rabbiniz şöyle bildirmişti: ‘Andolsun şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttırırım ve eğer nankörlük (küfür) ederseniz azâbım pek çetindir.” (14/İbrahim, 7)

‘Nankör’ kelimesi, Farsçadan dilimize geçmiş bir sözcüktür. Gördüğü iyilikleri, kavuştuğu maddî ve manevi nimetleri inkâr eden, iyilik edeni ve nimet vereni bilmeyen, teşekkür veya şükretmeyen kimseye de nankör anlamında ‘kâfir-i nimet’ denmiştir. Kâfir, Allah’tan gelen gerçeğin üzerine örten, gizleyen, tanımayan ve inkâr edendir. Nankör de, iyilikleri, nimetleri ve bunları yapanları görmez, inkâr eder, bilmezlikten gelir.

İnsan kendine yapılan iyilik ve yardımların, verilen nimet ve rızıkların kadrini (değerini) bilmeli. Bu iyilikler ister insandan gelsin, isterse Allah’tan gelsin; kişi bunun şuurunda olmalıdır. İyilik yapanlar genellikle karşılık beklemezler. Ancak iyilik yapanlar teşekkürü hak ederler. Bu teşekkür, hem yapılan iyiliğin derecesini artırır, hem nimetin devamını sağlar, hem de iyilik yapan ile yapılan arasında sevgi bağı kurar.

Nankörlük ya insanlara karşı, ya da âlemlerin Rabbine karşı yapılır. Kişi, başkasından gördüğü bir iyiliği, bir yardımı, bir destek olmayı, görmezlikten gelse, bu bir

nankörlüktür. İyilik yapanı unutarak nankörce davranmadır. İnsanlar ölünceye kadar birbirlerine muhtaçtırlar. Başkaları olmadan hayatlarını sürdüremezler. Maddi gücün her şeyi çözmediği tecrübelerle ispatlanmıştır. Kişiye ana-babasının iyiliğinden tutun da, hasta olunca tedavi eden doktora, ilim öğreten hocaya, yol gösteren bir büyüğe kadar, pek çok kimsenin iyiliği dokunur. Bir insana ana-babasının yaptığı iyilikleri saymak mümkün mü? Bu karşılıksız iyiliklere teşekkür etmek, insanlık ve yardım etme duygusunun yüceliğinin gereğidir.

Türkçedeki ‘bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır’ atasözü çok şey ifade etmektedir. Maddeyi bütün ilişkilerin temeline yerleştiren, çıkarından başka bir kutsal tanımayan, bu yüzden de derin bir egoizme saplanan günümüz insanına bunu nasıl anlatmalı? İnsan, diğer insanlardan gördüğü iyilik ve yardımlara teşekkür etmeli. Fakat iyilik edene kul köle olmak, onun karşısında ezilip büzülmek, zelil olmak doğru değildir. İyilik eden böyle bir şey beklerse, bu iyilik değil sömürü niyetidir. İyiliklere ve yapılan yardımlara, nankörlük etmek bir kötü ahlâktır, kınanması gereken kötü bir davranıştır. (10) Kendisine iyilik yapılanın teşekkür etmesi, nasıl ahlâkî bir görev ise, yapılacak iyiliğin bir teşekkür ve minnettarlık beklentisine bağlı olmaması da aynı şekilde bir ahlak ilkesidir.

Kur’an, iman edenlerin özelliklerinden bahsederken, bu konuda şöyle söylediklerini açıklar: “Biz size Allah rızâsı için yemek yediriyor, doyuruyoruz; Sizden ne bir karşılık, ne de bir şükür (teşekkür) bekliyoruz.” Yine unutulmamalıdır ki, "İnsanlara karşı hamdetmeyen (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan insan, Allah'a karşı da hamdetmez, şükretmez." (Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35) Bu konuda ölçü şu olmalıdır: Birisinden iyilik gören, bunu unutmamalı; birisine iyilik yapan, bunu hatırlamamalıdır.

Esas nankörlük, Allah'a karşı yapılandır. Nimeti haramlarda kullanmak, o nimete nankörlüktür. Gözü haramda kullanmak, göz nimetine; kulağı haramda kullanmak kulak nimetine nankörlüktür. Dolayısıyla insandan sâdır olan her amel/eylem, ya şükürdür veya küfür (nankörlük).

Kişinin içinde yüzdüğü bunca nimeti görmezlikten gelip başına gelen bazı musibetleri anması, nankörlük karakterini uyandıran durumlardandır. “Eğer yüz çevirirlerse Biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen, yalnız duyurmaktır. Biz insana, katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama ellerinin işledikleri yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, hemen insan nankör olur.” (42/Şûrâ, 48)

İnsana ulaşan sıkıntıların ve korkuların ortadan kalkması da nankörlüğün ortaya çıktığı durumlardandır: “Denizde size bir sıkıntı dokunduğu zaman O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur. Fakat O sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür.” (17/İsrâ, 67)

Nankör kimse, ortada olduğu halde Allah’ın nimetlerini görmezlikten, kendisine verilen nimetleri, kendisinden uzak tutulan çeşitli belâları ve kötülükleri bilmezlikten gelir. “O’dur ki, sizi diriltti, sonra sizi öldürür, sonra yine sizi diriltir. Hakikaten insan çok nankördür.” (22/Hacc, 66) Nankör insan, Allah’ın nimetlerine karşı duyarsız, kendisine bahşedilen nimetlerin kadrini bilemeyen kimsedir (16/Nahl, 111-112).

Nankörlük, her insanın fıtratında olmakla birlikte, karakterleri iman esaslarına göre şekillenmeyenlerde iyice belirginleşir. “Kahrolası insan, ne de nankördür!” (80/Abese, 17) İnsan, nankörlükten kurtulup minnettarlığa, şükreden bir kul olmaya yönelmelidir. Hoşuna gitmeyen olaylar karşısında da sabırla direniş göstermelidir.

Kur’an’ın ifadesine göre inkârcıların nankörlükleri, onların ‘küfr’ etmelerinden kaynaklanır. Küfr ile nankörlük farklı gibi görünse de aralarında yakınlık vardır. Nankörlük kelimesinin anlam sahası içerisinde tıpkı küfr gibi, Allah’ı yaratıcı, bütün evrenin sahibi ve canlılara ait geçim kaynaklarının var edicisi olduğunu; insanın sahip olduğu hayat, can, kalp, eşya gibi şeylerin O’nun tarafından verildiğini inkâr etmek vardır. Bu tutum da elbette tıpkı küfr’e düşmek gibidir.

Şükür ve Nankörlükle İlgili Sünnetullah

Şükredenlere, şükretmesinin çokluğu ve gerçek anlamda yapıldığı oranında nimetlerin arttırılması ve çokça ödüllendirilmesi Allah’ın değişmez yasalarındandır. “Andolsun, eğer şükrederseniz, gerçekten size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (14/İbrahim, 7) İman edip şükretmek azaptan kurtulmak demektir. Azabın temelinde ise, şükretmemek vardır. “Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azap etsin! Allah Şâkir’dir, Alîm’dir; Şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” (4/Nisâ, 147) “...Kim bir iyilik işlerse onun sevabını artırırız. Gerçekten Allah,Ğafûr’dur, Şekûr’dur; bağışlayan ve (iyiliğe, şükre) karşılık verendir.” (42/Şûrâ, 23)

Gereği gibi şükretmeyip nankörlük yapanları Allah’ın değişmez kanunları cezalandırır. Bu cezalar, bu konudaki âyetlere göre, açlık ve korkuyla cezalandırılma, nankörlerin helâkı ve ülkelerinin harap olması ve ekin ve meyvelerinin helâk edilmesi gibi cezalardır. Esas ceza yeri âhirettir. Şükür ibâdetiyle Allah'a iman ve kulluğunu göstermeyen insanları orada elîm bir azap beklemektedir.

a- Açlık ve korkuyla cezalandırılma: “Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler, böylece Allah da yaptıklarına karşılık olarak, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.” (16/Nahl, 112) Yani, Allah Teâlâ, durumu böyle olan güvenli ve huzur içinde, korkusuz, kedersiz ve her yerde bolluk içinde olan kent halkını Mekke’lilere ve Allah’ın nimetine, hakkıyla takdir edememek ve şükrünü yerine getirmemekle nankörlük yapan her topluma örnek verdi ki, Allah’ın örneklendirdiği bu kent halkının yaptığını, -aynı şey başlarına gelmesin diyeyapmaktan kaçınsınlar.

b- Nankörlerin helâkı ve ülkelerinin harap olması: Kendilerini helâk, ülkelerini ise tahrip etmesi, Allah’ın nankörler hakkındaki sünneti/değişmez kanunudur. “Biz refah içinde şımarmış nice memleketi helâk ettik. İşte yerleri! Onlardan sonra oralarda pek az oturulabilmiştir. Onlara Biz vâris olduk.” (28/Kasas, 58) Yani nice bol ve rahat geçimli kentleri helâk ettik. Onların da durumu, aynen emniyet, bolluk ve rahat yaşantı içinde sizler gibiydi. Ne zaman nimetlerin hakkını edâ ve Allah'a olan şükürlerini îfâ edemediler, Allah da onları ve ülkelerini yerle bir etti. Öyleyse her toplum, nankörlük konusunda aynı şeyleri yaptıkları zaman, bunların başına gelenlerden ibret alsınlar!

c- Ekin ve meyvelerinin helâk edilmesi: Ekin ve meyvelerinin de yok edilmesi, Allah’ın nankörler hakkındaki sünnetlerinden biridir. Nankörlerin cezası bir değildir. Korku ve açlıkla, evlerinin yıkılması ve helâk edilmeleri şeklinde olabileceği gibi, ekin ve meyvelerinin yok edilmesi tarzında da olabilir. Bazen bütün bu cezalar toplanabilir de. Bazen yalnız bir ceza iner, tevbekâr olurlar, diğer cezalar da başlarına gelmez. Kâmil hikmet sahibi Allah’tır; dilediğini yapar. Allah’ın Sebe’ halkına verdiği ceza da, nankörlerin ekin ve meyvelerini yok etmesi türünden bir cezadır. “Andolsun, Sebe’ (oğulları)nın oturdukları yerlerde de bir ibret vardır: (O meskenler,) sağdan, soldan iki bahçe (ile çevrili idi. Onlara): ‘Rabbinizin nimetinden yiyin de O’na şükredin! Hoş bir memleket ve çok bağışlayan Rabb!’ (denilmişti). Ama şükürden yüz çevirdiler; bu yüzden üzerlerine Arim selini gönderdik; onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki (harap) bahçeye çevirdik. Nankörlük ettiklerinden ötürü onları böyle cezalandırdık; Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız?” (34/Sebe’, 15-17)

Bu âyetler, Sebe’ halkı hakkında inmiştir. Sebe’, Yemen’de Me’rib isminde bir şehirde yaşayan kavmin ismidir. Bu şehir, Belkıs’ın başkenti idi. Kurucusu Sebe’ olduğu için, belde ve halkı onun adıyla anılmıştır. Âyetlerin ifade ettiği gibi, buranın halkı, ülkelerinde nimet ve bolluk içindeydiler. Rahat bir yaşantıları vardı. Rızıkları, ekin ve meyveleri çoktu. Allah onlara, kendisini birlemek ve kendisine ibadet etmek suretiyle nimetlerine şükrederek verdiği rızkını yemelerini emreden peygamberler gönderdi. Onlar Allah’ın dilediğince böyle kaldılar. Daha sonra, emr olundukları şeylerden yüz çevirdiler. Tevhidden, yalnız O’na ibadet etmekten, nimetlerine şükretmekten vazgeçtiler. Allah da onlara “arîm” gönderdi. Arîm, şiddetli yağmurun sebep olduğu sel demektir. Allah böylece topraklarını, ekin ve

meyve bahçelerini su altında bıraktı. Sonra da meyveli bahçelerinin yerine meyvesi acı bahçelerle dikenli acı ılgın ağaçları verdi. Sonra, C enâb-ı Hak, başlarına gelen cezayı açıklayarak, bunun, Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük etmelerinin bir cezası olduğunu ifade buyurdu. Zaten, ancak Allah’ın nimetlerine nankörlük edenler cezaya çaptırılır. (11)

Şükür Bilincinin Kazandırdıkları

Konuyu özetler ve bu hususta yapılacakları tekrarlarsak, diyebiliriz ki, şükür, Allah'ı tanıma, O'na ta'zim ve dua etmedir. O'na inanıp ibadet/kulluk etmedir. O yüzden şükür, imanî bir kavramdır. Düşünülerek yapılan şükür, bizdeki kulluk şuurunu canlı tutar. İnsanların Allah'a muhtaç olduklarını, Yüce Allah'ın ise, her şeyden müstağnî olduğunu, kimsenin şükrüne Allah'ın ihtiyacı olmadığını günümüz insanı iyice kavramalı ve gerektiği gibi iman etmelidir.

Şükür, nimetşinaslık, kadirşinaslıktır. "Küfür"le aynı kökten gelen nankörlüğün zıddıdır. En küçük bir iyilik yapana bile teşekkür etmeyi insanlık görevi biliyoruz. Halbuki, bizi ve bize iyilik yapanı yaratan, yapılan iyiliği, nimeti yoktan var eden, iyilik yapana bu güzel özelliği veren ve sevdiren, bizi o iyilikten zevk alacak şekilde vücuda getiren, her şeyin gerçek sahibi Allah'tır. Öyleyse her şeyden önce, O'na şükretmeliyiz. Bize hediye getirmede aracı olan postacıya teşekkür edip, hediyeyi postalayan gerçek ikram sahibini unutmak uygun olur mu?

Sabahlara kadar, göz yaşıyla ıslattığı secde yerinden kalkmayan en çok şükreden zât’a, hanımı; "Geçmiş ve gelecek günahların mağfiret olduğu halde, kendini sıkıntıya sokacak kadar niye ibadet ediyorsun?" diye sorduğunda, şu cevabı almıştı: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" Peki, bizim, bunca nimete bunca isyanla cevap verirken, şükreden, hamdeden bir kul olmaya ihtiyacımız yok mu?

"Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile, övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur." (17/İsrâ, 44) buyruluyor. Allah'ın bütün mahlukatını kuşatan nimetleri, özellikle insanoğlunu daha çok kucaklamaktadır. Diğer varlıklardan daha çok nimetlere muhatap olduğumuz halde; bir taş kadar, bir çiçek, bir böcek kadar hamd etmeden, şükretmeden, nasıl yaratıkların en şereflisi olacağız?

Hamdetmek, şükretmek; iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu pencereden bakabilmektir. Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir şükür. Şikâyetçi ve karamsar karakterlerin kararttığı karanlık insanların dünyasını ancak şükür şuuru aydınlatabilir.

Vücut organlarına şükür, onları Allah’ın istediği doğrultuda kullanmaktır. Diğer nimetler için de aynı hüküm geçerlidir.

“Nimet ve ilâhî rahmetin fiyatı şükürdür.”

“Nimete karşılık vermede elin kısa kalırsa, şükür yolunda dilini uzun eyle!”

“Şükür bir itiraftır; âcizlik ve kulluk itirafı. Şükür, şükürden âciz olduğunu bilmektir.”

“Şükür, nimete değil; nimeti verene bakmaktır.”

“Şükrün çok çeşitleri vardır; Tüm çeşitleri içinde toplayansa namazdır.”

“Şükür, nasıl nimetleri arttırıyorsa, şikâyet de musibeti arttırır.”

Şükredenlerden kıldığı için şükürler olsun O Şekûr olan Allah’a. Ve âhıru da'vânâ eni'l-hamdü lillâhi rabbi'l-âlemin: Dâvâmızın sonu âlemlerin Rabbı Allah'a hamdetmek, şükretmektir.

1- Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 644 2- A.g.e. 648 vd. 3- Abdülhamid Bilâlî, Arınma Yolu, 2/22-25 4- Seyyid Kutub, Fî Zılâl, 1/291 5- Mevdudi, Tefhim, 1/422 6- H. Ece, a.g.e. 646 7- A. Kalkan, Hamd kavramı 8- Hüseyin K. Ece, a.g.e. 502-503 9- A. Kalkan, Hamd Kavramı 10- H. Ece, a.g.e. s. 483-484 11- Abdülkerim Zeydan, İlâhi Kanunların Hikmetleri, s. 263-266

Şükürle İlgili Âyet-i Kerimeler

A- ŞÜKÜR a- Şükretmek: 2/Bakara, 152, 172; 16/Nahl, 114; 27/Neml, 40; 28/Kasas, 71-73; 29/Ankebut, 17; 39/Zümer, 66; 42/Şûrâ, 33; 93/Duhâ, 11. b- Şükür, Nimetleri Artırır: 14/İbrahim, 7. c- Şükür, Azabı Uzaklaştırır: 4/Nisâ, 147. d- Şükredenlerin Mükâfatı: 4/Nisâ, 147. e- Şükreden, Kendisi için Eder: 31/Lokman, 12; 39/Zümer, 7. f- İnsan, Az Şükreden Bir Varlıktır: 7/A’râf, 10; 34/Sebe’, 13. g- Allah’ın Şükür Nasib Etmesi İçin, Süleyman (a.s.)’ın Duası: 27/Neml, 19.

B- HAMD a- Hamde Layık olan Yalnız Allah'tır: Bakara, 267 ; Nisa, 131 ; Fatır, 1, 15, 34; Kasas, 70 ; Ankebut, 63 ; Sebe' , 1, 6 ; Fussılet, 42; İbrahim, 1, 8; Hacc, 64; Buruc, 8 b- Bütün Varlıklar Allah'a Hamdeder: İsra, 44 ; Mü'min, 7 ; Zümer, 75. c- Hamd, Alemlerin Rabbı Allah'a Aittir: Fatiha, 1 ; En'am, 1, 45 ; A'raf, 43 ; C asiye, 36 ; Kaf, 39 ; Kehf, 1 ; İsra, 111 ; Ta-Ha, 130 ; Ra'd, 13 ; Mü'min, 55, 65 ; Şura, 55 ; Mü'minun, 28 ; Rum, 18 ; Saffat, 182 ; Yunus, 10 ; İbrahim, 39 ; Lokman, 25 ; Neml, 15, 59, 93 ; Hıcr, 98 ; Teğabün, 1 ; Zümer, 29, 74 ;Tur, 48.

C - NANKÖRLÜK a- Nankör Olmaktan Sakınmak: 2/Bakara, 152; 14/İbrahim, 7-8; 27/Neml, 40. b- Nankörlük Eden Kendisi İçin Eder: 31/Lokman, 12. c- İnsan, Nankör Bir Varlıktır: 11/Hûd, 9-10; 17/İsrâ, 67-69, 83; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 78; 29/Ankebut, 65-66; 30/Rûm, 33-36; 36/Yâsin, 77; 39/Zümer, 4950; 40/Mü’min, 61; 41/Fussılet, 49-51; 42/Şûrâ, 48; 64/Teğâbün, 2; 70/Meâric, 19-21; 80/Fecr, 15-16; 100/Âdiyât, 6-9 d- Müşrikler ve Kâfirler, Nankördür: 6/En’âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 16/Nahl, 53-55, 83; 21/Enbiyâ, 46; 29/Ankebut, 65-67; 30/Rûm, 33-35; 31/Lokman, 32; 37/Saffât, 11; 39/Zümer, 8; 43/Zuhruf, 9, 15, 87; 80/Abese, 17-23; 100/Âdiyât, 6-9; 106/Kureyş, 1-4

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1- Hak Dini Kur'an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 71-74, 445-447 2- Fî Zılâli'l Kur'an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 291 3- Tefhimu'l Kur'an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 422 4- Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Ç ağrı Y. c. 3, s. 626 5- Sabredenler ve Şükredenler, İbn Kayyim el-C evziyye, Pınar Y. 6- Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 6, s. 62-63 7- Kur'an'da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y. s. 278-283 8- Kur'an'da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 442-447 9- İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 483-485; 502-504; 641-650 10- İnanç ve Amelde Kur'anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 178-181 11- Kur'an'da Temel Kavramlar, C avit Yalçın, Vural Y. s. 116-122 12- Kur'an'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 265-267 13- İlâhi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 241-247 14- İhyâ-i Ulûmi'd-Din, İmam Gazâli, Arslan Y. c. 8, s. 305-425 15- Kimyâ-yı Saâdet, İmam Gazâli, Ç ile Y. s. 546-563 16- Tenbihu'l Gâfilin, Ebu'l Leys Semerkandi, Bedir Y. s. 471-477 17- Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâlî, Şafak Y. c. 2, s. 21-25 18- Kur'ânî Terimler Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 184-185 19- Kur'an'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s.265-267 20- İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 449-450 21- Yeni İslâm İlmihali, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, s. 615-619 22- İslâm Nizamı, A. Rıza Demircan, Eymen Y. c. 1, s. 282-286 23- Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 109-113 24- Kur'an'da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s.160-161 25- Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 207-209 26- Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 109-113 27- Kur’an Kavramları Tefsiri, Ahmed Kalkan, Hamd maddesi

Hazır ve yönetim panelli siteler Düzenleme Ve Tasarım Webhizmetlerim

üst