You are on page 1of 80

1

I.
“SanKiŞot”

“ Stultorum infinitus est numerus”*


M.C. Saavedra

“Yurtsuz ve dinsiz kılıcım emrinizdedir. Ne boyun, ne bacak kesmek;


ne kâlbe, ne de kar ’na saplanmak içindir. Kılıcım kılıçları kırmak içindir.
Kılıcım zalimlere karşı, zavallılara yandaştır. O bana nâm ve para
kazanmak için verilmedi. Onunla başkalarının davalarına hizmet edemem.
İflah olmaz bir âsi....” Silâhşorun ezberleyip de söyleme fırsatı bulduğu
hem ilk hem de sonuncu sözleriydi bunlar. Son sözcükler hırıltıya
dönüşerek yitip kaybolmuştu... Silinerek uzaklaşan bir atlının nal sesleri
duyuluyordu. Birbirine karışan çekiç, keski şakırtıları; sürünen bir şeylerin
hışırtısı kaplamıştı ortalığı. Bütün sesler birleşip arı kovanlarındakine
benzer koca bir uğultuya dönüşmüştü. Silâhşorun sırtında saplanmış oklar,
karnındaysa bir mızrak başı duruyordu; parmaklarından birkaçı,
kulaklarından biri, gür saçlarından iki üç tutam ve bileğiyle birlikte sağ
ayağı can çekişen bedenin çevresine saçılmıştı. Dikkatsizce üzerlerine
basılıp geçiliyordu.
Ona yandaş olacak kimse yoktu. Ölmeden önce büyük yalnızlığını
düşündü... Bunu henüz anlıyordu.
* * *
Otuzlu yaşlarının başlarında iri kıyım bir marangoz kalfasıydı. Son
günlerde kafası hayli karışıktı. Sefahat sürenlerle sefalet çekenleri aynı
kayıtsızlıkla taşıyan yaşamı eskisi gibi kabullenemediğini hissediyordu.
Önüne dökülen ak saçlarına bakıyordu hırsla. Korkunç anılardan kurtulmaya
çalışıyordu. Yavaş yavaş masalsı bir dünyanın içine gömülüyor; artık sadece
uzaktakileri, uzakları, varsayımlar ve sisler içinde yaşayanları düşünüyordu?
“Burada ne işim var?” diye soruyordu “Hayatta olup olmamam arasında bir
fark var mı?”...
Çattığı çatılar, biçtiği odunlar, yaptığı sabanlar bu acı yaşama ne
veriyordu? Günbatımlarında kızaran göğe bakarak, her gün tekrardan
soruyordu? Yanıtsız sorularıyla kıvranıp duruyordu. Sorularını yanıtlamayan
ama içini rahatlatan efsaneleri, kendi kendine yeniden kuruyor,
değiştiriyordu. Gene de barışamıyordu iki yüzlü yaşamla. Sonu gelmeyen
yanıtsız sorular rüyalarını altüst etmeye başlamıştı. Uyanıkken bile sanrılar
görüyordu. Bir sabah artık karabasanlara dayanamayıp, cesaret ve adalet
duygularıyla dolmuş olarak, yatağından fırladı. Bundan böyle efsanelerle
teselli bulmayacaktı, yaşayacaktı. Kötü düşlerin, kayıtsız yaşamın dışında,
sadece hayallerinin emrinde olacaktı! Bir efsane olacaktı! Gidip, küt
burunlu, kör bir kılıç döktürdü demirciye. Ailesinden sessizce kopup, zırhsız
ve kalkansız yola koyuldu...
Gözünü karartıp bütün hayatını bir kılıçla birleştirmişti. Hayatını
anlamlı kılmak istemişti. Gide gide, yola ve kılıca alışmış; yolun ve kılıcın
tutkunu olmuştu. Konakladığı yerlerde tâlimler yaparak, hayali
hasımlarıyla çarpışarak kılıcı kullanmayı öğrenmişti. Gerçekten de güçlü
bilekleri ağır kılıcı havada değirmen uskurları gibi ıslık çalarak

2
döndürebiliyordu. Ağır kılıcı, usta demircinin örsüne balyozu indirdiği
kuvvetle kaldırıp indirebiliyor; omuzları, göğsü ve boynu taş taşıyıcılar
gibi en ağır darbelere dayanabiliyordu. O doğuştan bir silâhşor muydu
yoksa? Doğrusu, herkese nasip olmayacak bir güce sahipti. Belki de bu
yolculuğa çıkmakta geç bile kalmıştı. Bu kollar, bu gövde, bu akıl
savaşmak için yaratılmıştı oysa. Ah! Bugüne kadar niye beklemişti ki? Bir
ateş yalımı gibi parlayan cesaret ve adalet duyguları bunca zaman
nerdeydi? Evet! O, geleceğin efsanevi savaşçısı olacaktı. Kabaran bir
tutkuyla ilerliyordu.
Günlerce, aylarca yürüdü. Aç, susuz kaldı. Savaşacağı, savaşıp da
kimsenin kazanmayacağı o altın ânı ve yeri ve sonradan dost olacağına
inandığı düşmanını aradı. Karşısına ne bir haydut, ne zalim bir bey, ne de
yağmacılar çıktı. Sıkılmaya, kara duygulara kapılmaya başladı. Ah!!!
Kendini değersiz, boş hissediyordu yine... Ezilen, zulmedilen birilerini
görse de hemen onları zalimlerin pençesinden kurtarabilseydi. Zalimlerin
kılıçlarını parçalara böldükten sonra onları karşısına alıp, yollarının yol
olmadığını öğretebilseydi. Ve herkes dostluk içinde yaşayıp gitseydi.
Yorgun günlerin ardından bir gün, bir tepenin gümüş sırtına tırmanıp
doruğuna vardı. Aşağı baktı. Bir taş ocağında işçiler karıncalar gibi harıl
harıl çalışıyorlardı. Dev bir kayadan ibaret geniş tepeyi kazıp duruyorlardı.
İşçilerin bir kısmı tepeyi aşındırırken; bir kısmı çıkartılan taşları yontuyor,
bir kısmı biçimlenmiş taşları sırtlanarak, sürüyerek taşıyor, geri kalanı da
çalışanlara su ve ekmek dağıtıyordu. Onları görevlendiren, yönlendiren
birilerini aradı silâhşorun gözleri. Çünkü inanıyordu ki nerede bu kadar
ağır koşullarda çalışan birileri varsa, öbür tarafta hiç yorulmadan onların
sırtından geçinen zorbaz bir zalim olurdu. Ama kimseyi göremedi... Ah!..
Kahramanca aşağı indi, çalışanların arasına karıştı. Herkes kendini
işe ö ylesine vermişti ki kimse onu fark etmedi. Akşamı bekledi. Karanlık
kendini göstermeye başladığında işçiler ağaçların altındaki barakalarına
çekildiler. İşte şimdi ortaya çıkacaktı, insanları hayvan gibi kullanan
delibalta. Kılıcının kabzasını sıkarak bekledi yine... Ne ki ortaya kimse
çıkmadı. Ve silâhşoru yine kimse fark etmedi. Tuhaf ve yorgun kalabalığa
baktı hüzünle. Kimse bir şey konuşmuyor, herkes ne sıkıntılı ne de hoşnut
görünüyordu. Silâhşor, işçilerin büyülenmiş olduğunu düşündü. Sanki gizli
bir el onları susturmuş; düşüncelerini emmiş; sadece ve sadece çalışmaya,
yemeye, içmeye, uyumaya ve zamanı gelince ölmeye ayarlamıştı.
Silâhşor bu insanlara zulmeden zâlimi bulmakta kararlıydı. Taş
ocağında kaldı. Çalışırken, uyurken ve yerken işçileri seyretti... Çalışırken
muntazam ve sorusuz çalışıyorlardı. Yüzleri bütünüyle ifadesizdi. Yerken,
uyur gibi gözlerini yumuyor, ağır ağır kaşıklıyorlardı katıklarını. Sanki
uykularındaki gibi yumuşak çizgiler karışıyordu ifadesiz yüzlerine. Ama en
çok u yurken; yaşayan birine benziyorlardı. Gülüyor, ağlıyor, tereddüt
ediyor, kuşkulanıyor, karar veriyor, anlıyor, anlamazlıktan geliyor,
saldırıyor, savunuyor, şakalaşıyorlardı. Silâhşor işçileri daha iyi tanımak
için yeni bir karar aldı. Onlardan biri olacaktı. Eskisi gibi acı yaşamın
içine dalacaktı. Bir süreliğine silâhşorluğu unutacaktı.
İlk şafakla beraber kendine bir görev verdi. Taş yontmaya başladı.
Onlarla beraber, onlar gibi yaparak çalıştı, yedi ve uyudu. Ama bir şey
değişmedi. Onlar ve silâhşor hâlâ ayrı telden çalıyorlardı. Onlarla ufacık

3
bir ortaklık dahi kuramıyordu. Kararlıydı. İnsanları bu hâle getiren haini
mutlaka bulacaktı. İnatla devam etti. Haftalar sonra, bir şeylerin yavaş
yavaş değiştiğini hissetti. Coşkun göğsünü bir matlık, bir yavanlık
kaplamıştı. İçindeki koca ateş küllenmeye başlamıştı. Fakat uyurken durum
tersine dönüyor, uykusunda sanki yola ilk çıktığı yerde, yurduna benzeyen
bir yerde uyanıyordu. Başlangıçta uykusunda uyandığı yerde yaşadıkları
silik ve pusluydu. Ama zamanla parlaklaşmaya başladı. Her gece uykusunda
başka bir heyecan yaşamaya başlamıştı. Her gece uykusunda uyandığı
dünyaya yeni bir şeyler ekleniyor, uyku alemi gerçeğinin aksine tatlı bir
yaşamla doluyordu.
Uykusunda güzeller güzeli bir kıza aşık olmuş, onunla evlenmişti.
Taş ocağından kazandıklarıyla çocukluğunda yıkandığı ırmağın kenarında
bir ev yapmıştı. Onlarca çocuğu olmuştu. Her biri güneşten kopmuş birer
parça gibiydi. Çocukları her gün babalarına korkuyla koşup onun dizlerine
kapanıyor, köyün deli marangozunun anlattığı bir masaldan, masaldaki ateş
kusan ejderhanın kendilerini alıp kaçmasından nasıl korktuklarını
anlatıyorlardı. O da bunun sadece eski çağlardan kalma bir masal olduğunu
sö yleyerek burnunu çocuklarının sazlık çamuru kokan yumuşak saçlarına
gömüyordu. Karısına aşıktı. Kırlarda, ırmakta, mağaralarda, yağmurda,
karda doymak, tükenmek nedir bilmeyen bir tutkuyla sevişiyorlardı;
çocuklarıyla çocukluğunda öğrendiği oyunların hepsini oynuyor, tadı hiç
tükenmeyen bir hayat sürüyordu. Bir de hara yapmıştı. En çok da orada
kısraklar, taylar, küheylanlar, aygırlar, midilliler, ak, kızıl akıtmalı atlar,
kara, süt rengi, benekli atlar, dolgun sağrılı, ince ve güçlü bacaklı atlar
arasında zamanını geçiriyordu. U yandığındaysa içindeki o dünden kalan
aynı şaşmaz yavanlıkla çalışıyordu. Olup biteni anlıyordu artık. Anlıyordu
da çoktan tutulmaya başlamıştı bu hayata. Kurtulmak istiyor
kurtulamıyordu. U ykuya varmadan önce taşlaşmış ellerini birleştiriyor ve
kafasında hep aynı soru oluşuyordu. Ama kim, kim için, hangi zalim için
koparılıyor, yontuluyor ve taşınıyordu bu taşlar?
İşçilerin arasından çıkmak, yeniden bir silâhşor olmak istediğini
sö ylü yordu kendine uykuya varmadan az önce. Fakat mutlu bir uykunun
ardından uyandığında ayakları kendiliğinden onu işin başına götürüyor,
elleri kendiliğinden keski ve çekici yakalıyordu. Yemek arasında kendini
kurtarmaya çalışıyor, yemeği yerken gözlerini yumduğundaysa gözünde
canlanan hayaller bir ân önce işini bitirip uykuya yetişmesi için çağrıda
bulunuyorlardı. Bir anlık bir özlem ve iç tutuşmasının ardından ayakları ve
kolları ezberledikleri göreve götürüyordu, artık silâhşorluğundan eser
kalmayan eski marangozu. Bir gün yemeğini yerken meseleyi uykusunda
çözebileceğini anladı. Onu burada tutan, bunca acıya, taşlaşmaya razı eden
uykudan, uykudaki rüyadan başka bir şey değildi.
O gün işini bitirir bitirmez herkesten önce uykuya daldı. Uykusunda
uyandığında gün henüz doğuyordu. Karısı ve çocuklarını uyandırdı. Onlara
uzun uzun baktı. Onlara durumu nasıl açıklayacağını düşündü. Lafı
dolandırmadan, doğrudan konuştu. Karısına ve çocuklarına bu
yaşadıklarının, yaşam sandıkları şeyin bir rüya olduğunu anlattı. Taş
ocağından ve geçmişinden söz etti. Orada bir zalimin insanları nasıl
hayaletlere, yaşayan ölülere çevirdiğini inceden inceye sayıp döktü. Karısı
ve çocukları onun aklını kaçırdığını düşündüler. Üzüntüyle başlarını

4
önlerine eğdiler. Özür diledi hepsinden. Hepsini tek tek öptü. Demirciye
gidip kendine bir kılıç döktürdü. Tehlike büyüktü. Rüyasındaki kılıcı
keskin ve sivri yaptırdı. Yanına ya y ve ok da aldı. Halkalı zırh giydi. Bir de
kocaman bir kargı ve kalkan. Beyaz, kızıl akıtmalı bir at seçti ağılından.
Ailesiyle vedalaşıp atını dörtnala kaldırdı. Düşman artık belliydi. Bir ân
önce rüya aleminden çıkılmalıydı.
..............
Uyandı. Bu kez ayakları kendiliğinden göreve koşmadılar. U ykusunda
yaptıklarından hiç pişmanlık duymadığını hissetti. Artık, rüya aleminde onu
uyku ya çekecek bir ailesi ve çocukları yoktu. Onları terk etmişti. Geri
dönmeyecekti. Rüyasındaki kurgunun bozulmasıyla elleri bu sabah keskiyle
çekici değil paslanmaya yüz tutmuş kör kılıcın kabzasını yakaladılar.
Rüyasındaki mutlu yaşamı terk etmişti. Bozulan rüyayla birlikte acı yaşam
ışımıştı. O bir silâhşordu yeniden. Savaşmak için vardı, taşlaşmak için
değil. Heyecanla koşup haftalardır yonttuğu koca taşın üzerine sıçradı. Ve
avazı çıktığı kadar bağırarak konuşmaya başladı, “Sizi kandırıyorlar. Sizi
birer hayvan gibi yaşatıyorlar. Rüyalarınız gerçek değil! Gerçek, burada
sığırlar gibi işe koşulmanız. Uyanın artık. Bırakın! Bırakın çalışmayı!.. Ve
hiç korkmayın, yurtsuz ve dinsiz kılıcım emrinizdedir...” diyerek söyleve
başladı. Ama hâlâ kimse onu dinlemiyordu. İşitmiyor, işitemiyordu ya da.
Aşağıdakinin rüyasından kopup gelen beyaz atlı silâhşor tepeye
tırmandı. Aşağı baktı. Bir taş ocağında yaşayan ölüler gibi işçiler aralıksız
çalışıyorlardı. Dev bir kayadan ibaret olan geniş tepeyi kazıp duruyorlardı.
İşçilerin bir kısmı tepeyi aşındırırken, bir kısmı çıkartılan taşları yontuyor,
bir kısmı biçimlenmiş taşları sırtlanarak ya da sürüyerek taşıyor, bir kısmı
da çalışanlara su ve ekmek taşıyordu. Onları görevlendiren, yönlendiren
birilerini aradı rüyadan çıkıp gelen silâhşorun gözleri. Biliyordu. Nerede
bu kadar ağır şartlarda çalışan işçiler varsa, öbür tarafta hiç yorulmadan
onların sırtından geçinen zorbaz bir zalim olurdu.
O zalim, işte tam ortada bir taşın üzerinde emirler savuruyordu!
Aşağı doğru koşturdu atını rüyadaki silahşor, saldırdığının kim olduğunu
tam ayrımsayamadan... Ama nasıl birinin düşü olduğuna inanabilir ki
kendini kainatın gözbebeği sayan biri? Durmadı o yüzden. Düşünmedi de.
Saldırdı sadece, kendini düşleyene.
Taşın üstünde duran silâhşor da ona dolu dizgin koşan atlının kim
olduğunu anlayamadan ve sözü henüz bitmemişken karnına saplanan bir
mızrakla yıkıldı. Rüyasından çıkıp gelen kendi düşünün korkunç elleriyle
kızıl kanlara boyandı. Sonra oklar uçuştu, sonra ağır kılıç vınladı, sonra...
* * *
Sonra koca kanatlarını silkerek ve ağzından ateş saçarak geçen bir
şeyin gölgesi bir ân karartıp biteviyeliğine bıraktı ocağı: Taş ocağındaki
işçiler uykuya varıp rüyalarına bir ân önce kavuşabilmek için, örtülü bir
hırsla taşları değil her zamanki gibi zamanı yontmaya devam ettiler.
Kendini rüyasında gören silahşoru öldüren silahşorse yavaş yavaş silikleşti,
saydamlaştı ve durduğu her neresiyse oranın görüntüsüyle örtülüp yitti.
Sonra?.. Sonra yoktu artık.

*: “Aptallar sa ymakla bitmez.”

5
II.
Ejderha

Ressamın önünde uzak diyarlardan gelme fare ısırıklar ıyla


tırtıklanmış birkaç kitap, kendi elleri yle dikip sırtını deri kapladığı bir
defter ve üzerinde karıncaların merakla dolaştığı heybes i vardı. Rüzgâr
her zamanki gibi evin duvarlarında geziniyor, pencere, kapı aralıklar ında
ıslık çalı yor; durmadan bir şe yler anlatıyordu.
Rüzgâr ın çıkardığı sesler i dinledi. Rüzgâr ın yaptığı, yaptırdığı
şeyleri fark ederek ne çok şe y keşfetmiş ti. Sivri kayaları yuvarlatan,
çiçek leri dölle yen, serinlik ve kıpır tı bahşeden; kara saçlarını savurup
yü zünü, bo ynunu okşayan, kulağına şarkılar fısıldayan rüzgâr ı önce
tanımaya çalış mış, sonra da onunla neler becerebileceğini düşünmüştü bir
zaman lar. Kurumuş yapr akları, tozları, yür ekleri ve hayalleri kıpırdatan
rüzgârla neler yapabilirdi? İç geçir erek anıms adı: Boynuna dalan yün
kazağını çekiştire çekiştir e ve avucuna doldurduğu rüzgâr ın elini itişini
izle ye izleye gerçeğe dönüşebilecek -o zamana kadar kimsenin aklına
gelme yen- bir hayal kur muştu. Yedi yaşındayken ilk uçurtmas ı
gök yüzünde dalgalanmaya başladığında onun ne kadar akıllı bir çocuk
olduğunun ka yıtları tutulmuştu... Belli belirsiz gülümsedi... A ma çok uzun
kalamamıştı uçurtma yukarda; bir iki dalgalanıp yer e çakılmış tı. Olsun.
Bir iki salınmış tı ya!.. Sonra sonra dengenin ne demek olduğunu
öğrenmiş, uçurtmasını bir noktada birleşen üç iple bağlamayı akıl etmiş,
içi boş bir piramidin sihrini kavramış tı. O da kâr etme yince kuşlardan
görüp bir de ku yr uk eklemişti uçurtmasına. Sonunda başarmıştı.
Yurttaşları vadinin dışına haber salmak, geçit vermez uçurumlar arasına
köprüler yapmak ve uğursuzluğu kovmak için kullanma ya başlamış lardı
uçurtmaları. Adı kırallık kayıtlarına geçmiş ti bu kez... İleri yaşlarında ysa
kuş kanadı gibi rüzgârı yar arak giden kanatlar düşlemişti ama kims enin
işine yaramayan bu fikir, bir düş olarak kalmıştı sadece.
Hayvanları seyretme ye başlamıştı sonra. Ne kadar uzun bakarsa
onların ruhlarına gireceğine inanıyordu. Onlar ın gözü yle görmek, işitmek,
koklamak isti yordu. Neyi çiziyorsa çizdiği şe yin anla yacağı resimler
yap ma ya çabalıyordu. Tüm canlıların onun resimler ini görebilecekler ine
inanı yordu. Hayvanlar ve bitkiler ve gökyüzü düşünebili yordu ona göre.
Çünkü her varlığın kendini tekr ar etmes ini, tekrar eder ek geliştir mesini
sağlayan bir hafızası vardı ve bu küçük canlı hafızalar büyük bir hafızanın
parçalarıydı. Bir anı yı çağır mak için gereken tek şeyse çağrışımdı. Sabah
gibi, yağmur gibi, rüzgâr gibi bir çağr ışım.

6
Yeniden iç geçirdi... Son bir kez evine baktı. Omuzlar ı, yanakları ve
dudakları sıkıntı yla aşağı indi. Ağırlaştı. Gözleri ıslandı. Çizdiği ilk ağaç
resmine yakalandı bakışlar ı. Pencereden yur duna baktı sonra. Derin
vadinin ya maçlarına kurulmuş neşesiz evlere, vadinin bağrındaki eski
güzelliğini ve verimini yitir miş bahçelere, tarlalara, ağıllara, küçük
dereler e, gözelere, koca yar ığa şarkılar sö yle yen sisli şelale ye baktı. Ağaç
resmine döndü yeniden. Res minin dallarına konmak isteyen kuşlar ı
anımsadı. “O ysa,” di yordu zengin bir tüccar “bu resim ağaca hiç
benzemi yor ki!” A ma insanlar için değil kuşlar için çizmişti o res mi.
Sadece kuşlar ın gözü yle çizilen ağaç değil, arıların gözüyle çiçekler,
köpeklerin gözüyle kemikler, otların gözüyle güneş, kurumuş topr ağın
gözü yle yağmuru da çizmişti. Onun resimleriyle arılar do ymuş, köpekler
o ynamış, otlar bü yümüş, toprağa bereket gelmişti. Burnundan kıl
aldır mayan bir subay bir keresinde onun çizdiği, akı yor muş gibi görünen,
bir ır mak resmine küstahça dokunmuş ve hayr etle elinin ıslandığını
hissetmişti. Çünkü bo ya yerine soğukluğunu koru yan bir maden
kullan mıştı nehrin sularını dalga dalga çizerken. Hah! Kıskanç subaysa
ırmak resminden kims eye söz etmeyerek öç almıştı ressamdan.
Ve son olarak korkakların gözüyle bir canavar, bir ejderha yapmış tı.
O pek cesur, cesaretle süslenmiş halk kendine kaçacak delik aramıştı uçan
resmi görünce... Heybes ini hazırla yıp da yur dunu terk etme ye, işte bu
yü zden karar vermişti: İki hünerini birleştir ip de en büyük eserini
gerçekleştirdiğinde; korkuyla cesaretin birbirinin ikizi olduğunu
anladığında; içindeki ejderha göğsünü kavur ma ya başladığında...
Anılar la dolu evine ve pencereden vadinin derinlerine doğru uzanan
yu rdun a bakarken gördüklerini kimin gözü yle gördüğünü ayr ımsamaya
çalıştı yeniden. Kimin resmiydi gördüğü? Yurdu var mı ydı gerçekten?
Varsa kimindi, kimin hayali ydi? Kadim dostu Pirens, şimdi şu anda,
nerede ydi? Utanç mağarasına kapanmış çile mi dolduruyordu? Kendisini
görmekten yüzüne bakmaktan bu kadar çekindiğine göre... Yeni ciltlediği
defterinden bir yapr ak koparıp yazma ya başladı:
“Sevgili dostum, onların gözüyle bakarken bakışımızı kurban ettik.
Artık biliyoruz. Artık...” sanki gırtlağına bir şey düğümlendi... Yazmaya
devam edemedi, defter yaprağını buruşturup yer e attı. İçi alev alev
yan ıyo rdu. Bu ağır mağlubiyetin acısı ne zaman diner, di ye düşündü.
Durdu. Rüzgâr ın sesine kulak verdi yeniden...
Küçükken Pirens’le birlikte taşların altına bakar lardı. Pirens’in
gözleri taşlar ın altında solucanlar ı, nemli toprağı yakalardı hemen. O ise
taşların altında sadece solucanları değil, halkının geçmişini de görebilirdi.
O an latır Pirens dinlerdi...

* * *

7
Halkı bu bereketli vadiye var madan önce sürekli yürürdü. Kısa kısa
durur uzun uzun yür ürdü. Sonra bir gün, buraya geldiklerinde -bura ya
nasıl geldikler ine şaşarak- durdular. O kadar çok durdular ki yürümeyi
unuttular, dur ma ya alıştılar. Toprağa düşen tohumların yeşerdiğini, hep
akan derelerin hayvanlar ı ve yemiş li ağaçlar ı beslediğini, iki dağın iki
geçilmez duvar gibi vadiyi korkunç fırtınalardan koruduğunu, buradan
kolay kola y kimsenin geçeme yeceğini fark ettiler. Ve öyle uzun durduklar ı
için sanki alışkanlıkları büsbütün değişti de hiç bilmedikleri şeyleri
yap ma ya ekip biçme ye, evler inşa etme ye, ağıllarda ha yvanlar
yetiştirme ye başladılar. Yıllar bo yu kimsenin geçmediği, uğramadığı,
bilmediği bu diyarda, kullanma ya kullanma ya, paslı ve kandan arınmış
silahlar ından da kurtuldular. İnançları için ilk kez tapınaklar inşa etme ye
ve tapınaklarda birlikte dua etme ye, korkular ından ar ınma ya, iyi
dilek lerde bulunmaya başladılar. Kurduklar ı ilk tapınağı mutlak anlamın
merkezi sa ydılar. Kırda yaktıkları ateşi tapınağın tam ortasında, mutlak
anlam merkezinin kalbinde yeniden yaktılar.
Yaşlı Yürür kıralın ölümünden sonra yer ine Çiftçi kıral geçti.
Zaman la geniş vadiye ya yıldılar. Yabani ağaçları ve otlar ı ve ha yvanları
evcilleştirdiler. Durmanın, durmadaki heyecanlı hareketin tadına vardılar.
İnançla, güvenle ve paylaşarak yaşama ya başladılar. Bir gün geldi,
içler inden bazılar ı çif t sürmek için kullandıkları atlar ına bindi.
Hafızalarından kopup gelen bir puslu anıyla atlarını ılgar a kaldırdılar.
Gök yü zünü ve yönleri okumayı öğrendiler. Bilgiler i arttıkça atlarını saklı
vadiye açılan dar geçitten çıkar arak, daha uzaklar a sürüp geri dönme yi
başardılar. Sonunda, çok uzaklarda kendilerine benzeme yen, değişik
dillere ve tapınaklara sahip başka yurtlar olduğunu keşfettiler. O uzak
yu rtlara adaklar, ar mağanlar, sözcükler götürdüler. Adaklar, ar mağanlar,
sözcük lerle döndüler. En şaşırtıcısı ve insanın aklını başından alan, o
uzun yolculuklarla gelen parlak, sarı ve bü yülü taşlardı. Tacirler,
verdikler i eş yaların bir bölümü karşılığında altın almışlardı. Eğer
isterlerse altını ger i verip eş ya alabileceklerini; her eş yanın, değer ine
göre bilmem şu kadar altın ettiğini öğrendiler. Daha çok yük taşımak için,
atlar ın çektiği arabalar yaptılar. Yollara uzun kervanlar düzdüler.
Güvercinler le mektuplaş ma yı öğrendiler. İşte o zaman uzun zamandır
yab ancısı olduklar ı korku ya bir kez daha konuk oldular... Yollar
bilin meyen, şaşırtıcı tehlikeler le dolu ydu tüccar lara göre. Uzaklardan
vadiye, vadiden uzaklara korku dolu mektuplar uçurdular.

8
Ve Tacir kıral, vadi halkının yeni başı oldu. Eki yor biçi yor, kırpı yor
doku yor, kazıp çıkardıklarını beziyor, toprağı fırınlıyor, ağaçlardan
yo ntular, boyalardan resimler yapı yor, yazı yor, yasa yapı yor bozuyor,
alı yor veriyorlardı. Alıp verdiklerinin hesabını tutuyor, yıldızları
sınıflı yor, zamanı ölçü yor, şiirler söylüyorlardı. Keselerde, sandıklarda,
toprağın altında, ağaç kovuklarında, donlar ının içinde, boyunlarında,
bilek lerinde, kulaklarında, burun deliklerinde altın biriktiri yorlardı.
Çiftçiler, ustalar, tacir ler, rahipler biraz endişeli olsalar da, çıkar ları
çatışsa da mutlu bir ha yat sürüyorlardı. Ne ki zamanla endişe yer ini
korku ya, tükenmek nedir bilme yen evhama bırakacaktı. Uzaklara gidip
dönen atlılar ı dönerken başka yabancı atlılar izleme ye başlamış, bir
sö ylenti ye göre, vadi halkından bir kervan bilinmeyen bir kuytuda bakır
temren li oklarla öldürülüp altınları çalınmış ve başlar ı kesilip alınmıştı.
Sonra da başsız bedenleri atlar ına bağlanıp salınmıştı. Vadinin üstüne
çöken korku ve daha birçok çıkar kavgası yüzünden halk, gözünü altın
bürümüş tacir lerin tüm yapıp etmeler ini küçüms er olmuştu. Altın,
tacir lere ve yur ttakiler e kazandırı yordu ama halka güven ver miyordu.
Tapınağa uğrayanlar ın sa yısı azalmış, kimsenin kimseye güveni kalmamış,
herkes elindekini bir diğer inden saklar olmuştu.
Tacir kıralın ardından Kargıcı, sözüm ona, tacirler in öcünü alarak
kıral oldu. Kargıcı, sürekli yabancı atlılardan söz açıyordu. Onlara karşı
durmaktan bahsediyordu. Kargıcıya göre yurdun çevresindeki yabancı ve
pusatlı atlıların sayıs ı artıyor, ona göre yabancı memleketler bö yle atlılar
sayesinde yur tlarını genişletip, zenginleştiriyordu. Çif tçiler, ustalar ve
tacir ler önce kazançlarının bir bölümünü sonra çoğunu kargıcının erlerine
vermek zorunda kalmışlardı. Kargıcı “Daha daha çok er, daha çok kargı!”
diye in leti yordu ortalığı. Taşlar ın altında solucanlardan başka şeyler de
vardı. Yürür zamanlarını bütünüyle unutmamıştı vadi halkı. Paslı kılıçlar,
çürümüş oklar, gevşemiş ya ylar başka bir biçimde anımsanıyordu şimdi:
çatlamış kabzalar, böcekli sadaklar, kalbura dönmüş pusatlar yeniden
ortaya çıkarılmış; onarılmaya, parlatılma ya, keskinleştirilip sivriltilme ye
ve bezenmeye başlanmıştı. Kargıcının erler i artık tacirler le beraber
yo lculuk yapı yor; yine Kargıcı’nın erler i yur dun uçlarını aşıp oralarda
yab ancı ve de pusatlı düşman atlıları bekli yordu. Kargıcı, ko yduğu yeni
yasalarla kimin nerede ne zaman güleceğine, ağla yacağına, sevişeceğine,
kimin kimle evleneceğine, görüşeceğine, bü yüğün kim küçüğün kim
olduğuna karar vermişti. Tapınağın koyduğu kurallar değiştirilmişti.
Kargıcı, dağlara, derelere, insanlara, hayvanlara, ağaçlara, günlere,
aylara, düşüncelere yeniden tek tek ad verip hepsini defterlere
yazdır mış tı; güzelin kim, ne ve nasıl olması gerektiğini de açıkça orta ya
ko ymuş, insanlarını kendi bildiği i yinin, doğrunun, haklının safında
hizalamıştı; bilginin, bilmenin değişmez mutlak yollar ını bilginler ine tarif
etmiş, bilginleri de halkın arasında dolaşarak öğrenmenin kurallarını
ya ymışlardı. Rahiplerin gücü bütünü yle ellerinden alınmış tı böylece. Her
düşüncenin, her edimin, her sözün, her yor umun özünde yur dun korunması
vardı. Kargıcı çoktan kargışlanmış olmasına karşın artık egemendi.
Kims enin od’unda ocağında huzur kalmamış, bütünü yle korku hakim
olmuştu yur da.
İşte vadinin bir icik ressamı, bu sancılı zamanlarda gençliğin
baharında ydı. Ve taşların altında solucanlardan başka şeyler yaş adığını
öncesiz ve sonrasız zamanın gözleri yle bakarak ve dahi bilginlerle boğuşa
boğuşa öğrenmişti.

9
* * *
Onun geçmiş i gören gözleri aynı merak ve cesaretle geleceği de
görmeye çalışı yordu. Bilginlerin tüm baskılarına rağmen yaratmak ile
bilmek ikiliğine iknâ olmamış tı hâlâ. Kargıcı, tüm âsiliğine rağmen onu
seviyo rdu. Çünkü onda insanı saran bir şe y vardı. Çünkü o rüzgârın
gücünü öğrenip, rüzgârla çalışan, uskurları kartal kanatlar ına benzer
değir menler yapmıştı. Vadi halkı onun sa yesinde daha çok tahıl üreti yor ;
daha çok, daha çabuk tahıllarını öğütüp öğüttüklerini uzak diyarlar a
götürü yor ve tacirler yur tlarına daha çok altınla dönü yordu. Ve daha çok
bilgi yle. Tacir ler yeni fikir ler, görgüler le dolu ydu artık. Bu yüzden de
sor ma ya, akıllar ı karıştırma ya, Kargıcı’nın gücünü sarsmaya
başlamışlardı. Yasa yapmada, altının bölüşümünde daha çok söz ve pa y
istiyo rlardı. İşte o zaman Kargıcı, rahipleri ve bilginler iyle tacir leri
sindirip, ticareti de ele alma ya ve erlerine yaptır ma ya karar verdi.
Tacirlere, ticaretten el çektirildi. Ne ki ticar etin incelikler inden habersiz
erler haşarı çocuklar gibi bilmeden, anlamadan, elde avuçta olanı
yağ malayıp heba etme ye, kır ıp dökme ye başladılar. Başarısız ticaret
erleri, ellerine geçen iki buçuk ganimeti de pa ylaş ama yınca aralar ında
çekiş meler, gizli kıyımlar yaş andı. Onların kavgaları yüzünden arada
masum insanlar harcandı gitti. Yurtta yoksulluk arttı. Tacirler Kargıcı’nın
keskin ve sivri kargıları karşısında susup, eller indekilerle yetinmek
zorunda kaldılar.
Ressam, gelecekten ümitsiz halkının arasında dolaşıyor, halkının
özlemlerini, korkular ını öğreniyor, me ydana çoğu kişiye anlams ız gelecek
ve erler in çözeme yeceği resimler, işaretler bırakıyordu. O resimler,
işaretler yur dun ilk zamanlarını anlatı yordu anlatmasına da herkes o
devri çoktan unutmuştu. Başka ve daha doğru bir de yişle geçmiş yoktu.
Kargıcı nasıl isterse geçmiş o ydu.
Bir gün gelip Kargıcı’nın bilginleri tar afından büyük ressamın
bıraktığı işaretler in anlamı çözüldüğünde, ressam için azap dolu günler
başladı. Çok-ilimli ressamının becerileriyle her zaman övünen Kargıcı,
bundan bö yle ona evinden başka bir yer de resim yapma yı ve konuş ma yı
yasak ladı. Kendine kalsa onun hiç resim yapmaması ve hiç konuşmamas ı
gerekirdi. Gel gör, tahtın varisi ve orta yaş ını geçmekteki ressamın kadim
dostu Pirens bu kadarına karşı çıkmıştı. Kargıcı, onun sözünü dinlemek
zorundaydı. Çünkü o tahtın vârisiydi. Çünkü Pirens erlerin de sivillerin de
sevgisini kazanma yı başarabilmiş ender kişilerdendi. Çünkü ata binme yi
bildiğ i kadar çift sür me yi, ok fırlatma yı bildiği kadar toprak fırınlama yı,
dövüş mek kadar konuş ma yı ve yazma yı, durmak kadar yürümeyi, yenmek
kadar yenilme yi de biliyordu.
Hünerli, âsi ressam, Pirens sa yesinde hiç değilse evinin içinde
‘özgürce’ yazı yor, çizi yor, konuşu yordu ama dışarı ya vadinin derinlerine
doğru uzanan yurduna bakınca tüm esin kaybolup gidiyordu. Pirens’i
düşünü yordu zaman zaman. Pirens Kargıcı gibi sadece yurdu savunmaya
kafa yor mu yordu. Büyük olasılıkla başa geçecekti. Ama ne zaman? Her
şey sona erdiğinde mi? Kargıcı’nın saltanatı çok uzun sür memeliydi.
Yoksa onun ihtirasının pençesinde yurdu can çekişerek yok olacaktı.
Kargıcı’nın erleri ellerine geçirdikleri her şeyi kendilerine benzetiyor;
yu rt cephelere, cepheler mevziler e bölünü yordu.

10
Bir gün hapis tutulduğu evinden Pirens’e gizli bir işaret gönderdi
ressam. Pirens işareti alır almaz gizlice geldi. Konuştular. Kötü gidişat
karşısında ‘bir şe y’ yapmalar ı gerektiğine karar verdiler. Ve daha sık
görüş me ye başladılar. Her gün oturup böğürtlen ka ynatıyor, aynı konu yu
yen iden yeniden temize çeker ek konuşuyor lardı. Ve bir gün gerçek bir
çözü m, bir çıkış yolu bulduklar ına inanma ya başladılar.
Öncelikle Pirens’in bir ân önce halkın başına geçebilmesi için,
Kargıcı’nın gitmesi gereki yordu. Başka bir de yişle, artık halkın Kargıcı’ yı
istememesi gerekiyordu. Peki halk, ni ye kargıcı yı başına buyur etmişti?
Çünkü korkmuşlardı. Yabancı atlılardan korkmuşlardı. Her şeyleri vardı
ama cesaretleri yoktu. Kargıcı onlara cesar et süsü vermişti. Süs, halkı ona
zincir lemiş ti. Süs, hiçbir şey yapma yanları bir şe y yaptığına, ölüleri
yaşad ığına, düşünmeyenler i düşündüğüne inandırmıştı. Kargıcı,
kahramanlık resimler iyle tüm yur du bo ydan boya süslemişti. Pirens’le
günler geceler boyu oturup bu mesele üzerine kafa yordular. Halk
güçlüden çok güçle süslenmiş olandan yanaydı hep; güçlüden, güçle
süslen miş olandan korkuyor, ona sa ygı duyu yor, onun emrine amâde
olu yo rlardı. Ancak güçlü, güçle süslü birinin onları koruyabileceğine
inanı yor lardı. Ee?
Bir akşam saçlar ına ak düşen ressamın gölgeli yüzü aydınlandı.
Kararlı, dostuna baktı, “Onları korkutacak bir şey gerek.” dedi.
Pirens “Zaten korktukları bir şe y, hatta çok şey var!” dedi.
Ressam, “Kargıcı’yı başımıza getiren neydi? Hangi olaydı? Anımsa!
Erlerini alıp, tacirlerin katillerinin kellelerini almaya gitmişti. Geri
döndüğündeyse kargılarının ucuna takılmış onlarca kelle vardı.”
Pirens, “Ama o kafalar, katillerin değildi. Bizim eskiden olduğumuz
gibi yürür kabilelerden birini katletmişti Kargıcı. Herkesi kandırdı.”
Ressam, biliyorum, anlamında başını salladı. “Zaten tacirleri de
hırsızlar değil, gittikleri uzak diyarlardan birindeki saygısızlıklarından dolayı
o yurdun halkı ok yağmuruna tutmuş sonra da kafalarını almıştı. Yaşlıların
anlattıklarını ve çocukluğunu anımsa! Tacirlerin böbürlenmeleri, insanlara
çektirdikleri, patavatsızlıkları, her şeyi altınla ölçmeleri de neydi öyle.
Tacirler her gün biraz daha sevimsiz olmuşlardı gide gele, keselerinde,
kıçlarında altın biriktire biriktire...”
Pirens, “Peki tacirleri, sıradan insanların öldürdüğünü nereden
biliyorsun?”
“Taşların altına bakıyorum.” dedi gülümseyerek.
“Peki onları nasıl, ne ile korkutacağız yeniden?”
“Bir canavar kuracağız birlikte. Yeni ve amansız bir düşman. Ve sen o
canavarı yeneceksin.”
“İyi de” dedi Pirens “benim kahramanlığım Kargıcı’nın güçsüzlüğünü
nasıl ortaya koyabilir ki?”
“Sonra,” dedi yumuşaklıkla ressam “ o kısmını sonra anlatacağım.”
Fısıldayan rüzgârın sesine kulak kesilerek gözlerini yumdu. Elleriyle,
yüzüyle, tüm bedeni ve diliyle konuştu, “Kuyruğundan başlayalım.” Dedi.
“Neyin?” diye karşılık verdi Pirens şaşkınlıkla.
“Canavarın” dedi sakince. Ve devam etti. “Kargıcı’nın en güçlü silahı
hangisi?”

11
Pirens, “Kargıları elbette” diye yanıtladı masumca.
“Kargılarının kalayla parlatılmış bakır temrenleri... İşte o temrenlere
benzeyecek canavarın kuyruğu. Bir kargıdan farkı, eğilip bükülebilmesi ve
şaşırtıcı hareketliliği olacak. Kuyruktan başladık madem, ordan gövdeye
doğru devam edelim. Bedeni nasıl olmalı?”
Aklına ilk geleni söyledi Pirens, “Büyük. Çok büyük. Bir ayı ya da fil
kadar büyük.”
“Bir fil?” diye fısıldadı ressam sanki bir şeyler hesaplar gibi.
“En korkuncunu düşünüyorum. Bir canavar düşünüyorum.” dedi Pirens.
“Doğru. Ama... İkisinin ortası bir büyüklükte olabilir ancak. Korkutucu
olması için de derisini başka türlü yaparım. Mesela bir yayın balığının
derisine benzetirim. Nasıl?”
Belli belirsiz bir tereddüdün gölgesi geçti Pirens’in parıldayan
suratından. Yapmaya çalıştıkları şeyden açıklayamadığı bir rahatsızlık duydu.
Dalgınlaştı. Çok geçmeden silkindi ve az önceki hissini yok sayarak, yeniden
inançla baktı dostuna ve “Güzel o zaman. Bacakları ve ayaklarında sıra. Dört
bacaklı olsun, değil mi?” dedi.
“Evet. Yalnız arka bacakları uzun, öndekiler kısa olsun. İnsanlar gibi.
Ayakta durabilsin böylece. Bir şeyleri tutabileceğinden, tutup
fırlatabileceğinden de korkulsun.”
“Çok güzel!.. Pençeleri olsun bir de. Kartalların pençeleri gibi.
Tırnakları birer bıçak gibi keskin ve sivri olsun. Bir de horozlar gibi
mahmuzları olmalı” diye tamamladı Pirens istekli görünmeye çalışarak.
“Öyleyse şimdi kafaya geçebiliriz.”
“Yavaş olalım.” diyerek dostunu durdurdu Ressam. “İnsanların yapmak
isteyip de yapamadıkları, hayvanlarda kıskandıkları en mükemmel şey nedir?”
“O kadar çok ki.”
“En mükemmeli... Rüzgârı kullanma gücü. Uçmak yani. Yani canavarın
bir de kanatları olmalı. Ama nasıl, tüylü mü? Tabii ki değil. Kanatlar
yarasalarınki gibi olmalı. Kanatların köklerinin dokusu yayınınki gibi, üst
tarafıysa çıplak, parlak siyah olmalı. Yer yer açık, yer yer koyu siyah.
Böylece kanatlar hareket hissi uyandırabilsin. Şimdi kafaya geçebiliriz. Ama
kafaya geçiş için önce boynu düşünmeli. Boyun aynı kuyruğun gövdeden
başladığı yer gibi kalından inceye doğru gitmeli. Ama kuyruk kadar incelip
uzamadan kafa gelmeli. Kafa, gövdeyle oranlı olmalı. Aksi halde
inandırıcılığı kalmaz. Gövde nasıl ne tam yuvarlak ne de tam değirmi ise,
nasıl da bir su damlasının biçimsiz güzelliğine benziyorsa kafa da öyle
hareketli görünmeli. Böylesi bir kafa yılanlarda bulunur ancak. Ama böyle
olursa da çok düz ve çıplak olur. O zaman o kafayı giydirmeli. Resimlerdeki
bir gergedanın zırhıyla ve boynuzuyla. Nasıl beğendin mi?”
“Gergedanların gözleri çok küçüktür resimlerde.” diye girdi araya
Pirens.
“Gözler, evet. Gözler bir kedininki gibi olmalı. Tehdit altında bir
kedininki gibi. Ya da yine bir kartalınki gibi. Bir de çatal dili olmalı yine
yılanlarınkine benzeyen. Yırtıcıların birden çok özelliğini yakalamalı
canavarın resminde.”

12
Pirens, “Tamam çok güzel oldu işte.” dedi tüm tereddütlerinden arınmış
olarak.
“Bir şey daha.” dedi usta, “Ağzından alevler çıkacak.”
“Nasıl yapacaksın bunu?”
“Ben yapmayacağım. Canavarı görenler bu özelliği ona sonradan
kendileri ekleyecekler.”
“Bitti mi?” diye sordu Pirens çekinerek.
“Sırtında yayın balıklarının yüzgeci gibi bir yüzgeç de olabilir belki.
‘Belki’ diyorum.” diye mırıldandı yorgun sesiyle.
“Ne zaman başlayacaksın yapmaya?”
“Şimdi... Şimdi güzdeyiz... Baharın ilk dolunayında tamamlayacağım.
Bir uçurtma yapacağım onu. Hadi git. İhtiyacım olan her şey burada var.
Sıcakla soğuğun birbirinin içinden geçerek yarattığı güçlü rüzgârlar gelinceye
kadar da görme beni.”
Pirens çıkmadan önce döndü “ ‘Kargıcı’nın bir korkak olduğunu nasıl
göstereceğiz?’ demiştim.”
“Boğa boynuzuyla. Hadi git artık.”
Pirens endişe ve hayranlıkla karışık bir duyguyla dostuna bakarak çıktı.
........

Güz bitti, soğuk kış geçti ve Pirens güçlü rüzgârlar esmeye


başladığında dostunun kapısını yeniden çaldı. Onun atölyesinden içeri
girdiğinde, yerde yatan dev uçurtmanın gerçekliği karşında bir ân irkildi.
Sanki uçurtma kıpırdıyordu. Soluk alıp veriyordu. Pirens dostunun renkleri
sese dönüştürmekten bahsettiğini anımsadı. Işık ve gölgeyi kullanarak da
hacim vermişti uçurtmaya. Gözleri! Kedilerinki gibiydi ama göz kapaklarının
çizgisi bakışını hüzünlü kılıyordu. Sanki bir şey düşünüyordu. Gizli, içli bir
şey. Pirens bacağında bir şey hissetti ve sıçradı. Uçurtmanın kuyruğu
dolanmıştı sanki ayak bileğine. Nasıl? Gövdeye küçük bir dokunuş kuyruğun
hareket etmesine yetiyordu. Aynı etkiyi yarı yarıya azaltarak canavarın
boynunda da sağlamıştı. Kanatlar? Kanatlar için rüzgâr gerektiğini söyledi.
Derisi! Aynı balıklar gibi kaygan ve sümüksü gözüküyordu. Dokunmadan
parmaklarında o hissi duyabilirdin. Boynuzlar, dişler, kuyruk ucu ve pençeler
birer bıçağı andırıyordu. Biraz geri çekilip uçurtmanın bütününe baktığında,
korkunç, korkunç olduğu kadar da güzel bir canavar görünüyordu. Renkler
birbirinin içinde kayboluyor, en çok da canavarın silahları ve gözleri öne
çıkıyordu. Pirens coşkuyla bir uçurtmaya bir yoldaşına baktı. İki dost kucak
dolusu sarıldılar. Ardından dışarı baktılar. Gökyüzü açıktı. Bir yanda
batmakta olan güneş, tam karşısında da dolunay vardı. Güçlü rüzgâr yamacın
yumuşak sırtını yalayarak zirveye koşuyordu.
“Hiç merak etme,” dedi usta ressam, “ay ışığında daha muhteşem
olacak!” Ve boğa boynuzunu uzattı dostuna. Pirens, boynuzu beline sokup
dışarı çıktı. Artık düşüncelerini uygulamaya hazırdılar.
Pirens yamaca tırmandı, Ressam gizli yoldan yamacı indi. İkisi de
yerlerini aldılar. Uçurtmasını önüne yatırdı Ressam. Uçurtmanın gövdesini
kıpırdatan sert rüzgârı hissetmeye çalıştı. Bakışı canavar resminde düzensizce
gezindi. Hayali canavarın dili gerçekten de yılanın çatal diline benziyordu,

13
derisi balık gibi pullarla kaplıydı ve gözleri de tıpkı bir kedininkiydi.
Kuyruğu bir kargının temreni gibi sivri ve olukluydu ve sırtında yayın
balıkları gibi bir yüzgeci vardı ve yüzgeci bir testere gibi tırtıklıydı.
Mahmuzlu pençeleri bir kartalın pençelerini andırıyordu ve yarasaların
kanatlarına benzeyen kanatları ve kargımsı kuyruğunu çağrıştıran uzun boynu
ve bir gergedan gibi iki boynuzlu başıyla karşısında duran sanki korkunç bir
şey değil de hârika bir şeydi. Kınnabından yakalayıp uçurtmayı kaldırmaya
çalıştı. Uçurtmanın boynu ve kuyruğu çatala yakalanmış bir yılan gibi kıvrım
kıvrım oldu. Ve rüzgâr dev uçurtmayı gerisin geri yere yapıştırdı. Üstündeki
keten gömleği çıkarıp kirli alnındaki teri sildi Ressam. Bir kez daha ama
bütün gücüyle denedi. Yuvarlak omuzları, kollarındaki, sırtındaki, karnındaki
bütün kaslar gerildi, yaşlı derisinin altında belirginleşti. Uçurtmanın
dengesini sağlayan boş piramit kendini gösterdi. Ve uçurtmanın göğsüne
rüzgâr doldurmayı başardı. Yukarda Pirens, heyecanla az sonra paramparça
edeceği canavarı bekliyordu. Nihayet canavar görünmeye başladı. Ve Pirens
sımsıkı tuttuğu boğa boynuzunu üfledi. Öyle bir üfledi ki tüm vadi çınladı.
Halk önce korkuyla dona kaldı. Sonra korku, meraka yenildi. Herkes boru
sesinin geldiği yöne doğru koştu. Kargıcı ocağının başından kalkıp erleriyle
beraber sesin geldiği yöne seyirtti.
Uçurtmayı tutan ip, günbatımının alacakaranlığıyla örtülüydü. Güneş
alçalmış, ay yükselmişti. Orda, yukarda Pirens kendinden üç belki dört belki
beş kat büyük bir canavarla karşı karşıyaydı. Canavar bir sağa bir sola
salınarak, keskin kuyruğuyla tehditler savurarak Pirens’e gözdağı veriyordu.
Boğa boynuzunu aşağıya çevirerek tekrar tekrar üfledi Pirens. Herkes bunun
bir imdat çağrısı olduğunu bildiği halde, kimse yerinden kıpırdayamadı.
Bütün gözler Kargıcı’ya döndü. Ama o cüssesinden beklenmeyecek bir
korkaklıkla titreyen dizlerinin üstüne çöküp, olup bitene seyirci kalmayı seçti.
O mağrur, burnundan kıl aldırmayan adam gitmiş, yerine hımbıl, boyun eğen
bir zavallı gelmişti. Hayatında belki ilk kez içtenlikle, yasakladığı bir duanın
sözcükleri dökülüyordu dudaklarından. İcat ettiği kalp korkulardan biriyle
değil de bu kez gerçeğiyle kaşılaşmak diz çöktürmüştü ona. Halk, ejderhaya
şaşırdığından çok şaşırmıştı Kargıcı’nın korkaklığına. Gene de asıl gösteri
yukardaydı. Pirens aniden kalkanını dev canavarın ağzına tuttu. İnsanlar
korkuyla kıpırdadı. Kargıcı, korkuyla yumruklarını sıktı. Bu oydu, ağzından
ateşler fışkıran ejderha. Böyle düşünmelerine ve görmelerine günbatımının
kızıllığı da yardımcı olmuştu. İlkbaharın deli rüzgârları koca uçurtmanın
zaptedilmesini zorlaştırıyordu. Güçlü ressam bağından kurtulan kınnabını
arkasındaki kayaya yeniden bağlamayı başardı. Pirens kendi boyu
büyüklüğündeki kılıcını havaya kaldırdı. Kılıç parıldadı. Bir kez daha nefesini
tuttu korkuyla ürperen kalabalık; Pirens’in ağır kılıcı kolayca kaldıran koluna,
kabzayı kavrayan güçlü bileğine saygıyla baktılar. Kargıcı, sonunun geldiğini
hissetti. Herkes azametli ve de akıllı Pirensleri için saygıyla diz çöktü. Kimse
zavallı Kargıcı’ya dönüp bakmıyordu bile. Pirens’in koluyla beraber tüm
bedeni gerildi. Uçurtmanın ipini tutansa içinden “hadi hadi” diye
yalvarıyordu, çünkü uçurtmayı tutacak gücü kalmamıştı. Kaya, kınnabı
yeniden aşındırmaya başlamıştı. Pirens tüm gücüyle kılıcı indirdi, kılıç
boşlukta vınladı ve çarptığı taştan kıvılcımlar çıkardı. İlk darbe boşa gitmişti.
Daha da kötüsü kılıç uçurtmayı değil ipini vurmuştu. İpinden kurtulan
uçurtma rüzgârı göğüsleyemedi ve yalpalayarak kendisini seyreden
kalabalığın üzerine doğru inmeye başladı. Kalabalıktakiler, aslında hiç

14
çıkmamaları gereken evlerine doğru kaçışıyorlardı. Hele Kargıcı’nın tabanları
yağlayışının acıklı gülünçlüğü ve donundaki ıslaklık görülmeye değerdi.
Uçurtma, kendini yaratan kişiye doğru düşüyor, yaklaştıkça görkemini de
yitiriyor, basitleşiyordu. Ressam, gizli yerinden eserinin yitmekteki güzelliği
ve gerçekliği karşısında dona kalmış, heyecanla ve üzüntüyle düşmekte olan
uçurtmasını seyrediyordu. Kurgusu bozulmuştu. Uçurtma düşecek, düşüp
parçalandığında da özenle yontulmuş dallardan, birbirine eklenmiş kurbağa
derilerinden, boyalardan ve ipten ibaret olduğu anlaşılacaktı. Bu olayın bir
düzmece olduğu çıkacaktı ortaya. Uçurtmanın düşmesine birkaç boy kadar
kalmıştı ki o anda ressam için olağan, pencerelerinden olanları izleyen ve
düzeni sezinler gibi olan kalabalık için inanılmaz bir olay gerçekleşti.
Ejderha birden hacim kazandı ve gerçek oldu. Ressamın tasarlayıp da
gerçekleştiremediği bütün ayrıntılar, ruh, akıl, ateş kusması da dahil surete
ekleniverdi. Artık canavar bir hayal değildi. Ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Her
hıçkırışında, ağzından alevler fışkırıyordu. Bir hayvan, bir canavar, düşsel bir
yaratık gibi değil, bir insan, kederli bir çocuk gibi ağlıyordu. Yarasa
kanatlarını çırparak yaratıcısına yaklaştı. Ön ayaklarını aynı insanların elleri
gibi kullanarak yalvarırcasına uzattı. Uzaktaki müzmin seyirciler ejderhanın
hareketlerine bir anlam veremediler. Ejderhanın ağzından çıkan alevler şaşkın
ustanın çevresindeki otları yakıp kavuruyor, oysa yaşlı adam yerinden
kımıldamaya niyetli gözükmüyordu. Taş kesilmiş, çıplak bedeniyle öylece
bakıyordu. Ejderha hıçkırıklar içinde tam bir dönüş yaptı. Keskin ve sivri
kuyruğu vınladı. Kanatlarını çarparak yükseldi. Pirens’in yanına kadar gitti.
Onun üzerinde de bir iki kanat çırptı. Kalabalığın yüreği ağzındaydı. Pirens
korkusuzca kılıcını kaldırdı ve tüm gücüyle önündeki kayaya indirdi. Akşamın
alacasında kıvılcımlar uçuştu. Ejderha hıçkırarak aşağı indi yeniden. Sonra
evlerine gömülmüş halkın çevresinde bir iki döndü. Evlerin içindekiler biraz
daha sindi. Ve sonunda artık gerçek olan düşsel yaratık ağzından alevler
çıkararak ağır ağır uzaklaşmaya başladı. Halk, çığlık kıyamet evinden dışarı
fırladı. Canavarın arkasından ne buldularsa fırlatıyor, cesaret ve
kahramanlıkla süslenmiş çığlıklar atıyorlardı. Ejderha bir ân durdu. Olduğu
yerde yine âni bir tam dönüş yaptı. Kuyruğu bir kamçı gibi dalgalanıp şakladı.
Hüzünlü gözlerle kalabalığa baktı. İnsanlar yine kaçıştılar. Kargıcı ise sidik
kokuları içinde sırılsıklam ocağına gömüldü. Uçurtmacı daha fazla
dayanamadı gömleğini eline alıp, artık yaşayan yapıtının arkasından koştu.
Ejderha ağır ağır uçarak, yaratıcısını vadinin dışına, uzaklara çekti.
Uçurtmacı, tan vaktine kadar başı yukarda onu izleyerek soluk soluğa
peşinden koştu... Canavar, bir yerde durdu ve alçaldı. Bitkin bir halde usta
yaratıcı, eserine yaklaştı. Ejderha hâlâ ağlıyordu. Ressamın gözlerinin içine
bakarak, “Neden?” dedi ve hıçkırdı. Ağzından çıkan alevler aşağıdakinin
gömleğini tutuşturdu.
Tutuşan gömleği fırlatıp “Ne neden?” dedi aşağıdaki soluk soluğa.
“Neden konuşabiliyorum? Neden herkes gibi işitebiliyorum,
görebiliyorum? Neden acı çekiyorum? Neden benden korkuyor herkes? Neden
ağzımdan alevler çıkıyor? Kimim, neyim ben? Neden bu kadar soru
doluyum?”
Ressam, anlatmak istedi. Vazgeçti hemen ardından. Ejderhanın ağlarken
kocaman açılan ağzına baktı. “Sen,” diyebildi güçlükle “benim hayalimdin.”
“Şimdi?” dedi ejderha.

15
“Şimdi, ben senin hayalin oldum.” dedi yaratıcı ve hiç tereddüt etmeden
canavarın acıyla açılan ağzından içeri atladı.

* * *
Kederli ressam, birkaç gün önce ejderhanın ağzından içeri atladığı ânı
canlandırdı gözünde yurduna bakarken. Ejderhanın kaygan ve de kaynak
sıvılarla ağzından uzun gırtlağına doğru kayarken nasıl öyle istemsizce,
kendiliğinden içeri atılıverdiğini ürpertiyle anımsadı. O anda sanki her şey
yer değiştirmişti, sanki her şey tersine dönmüştü de sanki ejderha onu değil, o
ejderhayı yutmuştu. İçinde hâlâ ateş kusan, hüzünlü bir canavar taşıyordu. Ve
gittiği her yere onu da götürecekti. Üzerinde karıncalar dolaşan heybesini
sırtladı, kapıyı açtı. Güneş kucakladı yaşlılığa direnen bedenini. Günlerce
yürüdü, dağlar tepeler aştı. Bir tepeyi tırmanmış iniyorken, sağ omzunun
üzerinden baksa görebileceği dev kuleye bakmadı ve onu bu kez göremeden
inişini sürdürdü. Yeni bir unutuşun ılık yaşantısına doğru ilerledi.

* * *
Pirens başa geçmeden önce ressamın boş işliğinde bulduğu yarım
bırakılmış buruşuk yazıya başa geçtikten sonra da bakıp durdu yıllarca:
“Sevgili dostum, onlar ın gözü yle bakarken bakışımızı kurban ettik. Artık
bili yoruz. Artık...”
Yarım kalan yazı yı zaman tamamlamıştı. Pirens yur dunun huzurunu,
yalnızca halkın korkular ını kullanar ak sağla yabili yordu artık. Halk sadece
korktuğu şe yden çekiniyor ve ona itaat ediyordu. Tapınağın yeni tanrısıyd ı
ejderha. Vadide tapınağın ürkünç değerler ini yeniden ama başka bir
biçimde hâkim kılan bir ha yal. İ yi niyetli, dost bir ihti yar ın elinden çıkma
korkunç ve muhteşem bir bayr ak.

16
III.

KULE
Mola vermek, anımsamadığı yılların yorgunluğuyla nasırlanmış
ayaklarını dinlendirmek için tepede durdu; bir ağacın gölgesine oturdu.
Kaburgasının altındaki eski yara izini kaşıdı. Doğan güneşten baktığı yere
aydınlık, hayat akıyordu. Bir zamanlar konakladığı gölden ve göldeki
yılanların arasından çekip çıkardığı kamış sırığa yüzünü yasladı. İfadesiz,
rahat bakışını önünde uzayıp yayılan manzaraya çevirdi. Ellerindeki
yu muşaklığı açıklayamayacak kadar boş, bomboştu içi. Geniş manzaraya
dalıp gitti. Öğrenmeye, bütünü parçalamaya, parçaları bütünleştirmeye
ayarlı bir düzenek gibi çalışan zihni, sanki, işlemiyordu.
Altına oturduğu ağaca mı benzemişti? Yok! Ağacın gölgesine.
Bu hâli uzun sürmedi; bütünlüğün içinde aykırı bir o kadar da
uyumlu görünen bir ayrıntıya takıldı. Nabzı değişti, hızlandı. Az öncekine
hiç benzemeyen bir hâle büründü. Sanki o değil, ayrıntı onu görmüştü.
“Hayal mi?” diye düşündü. Gözlerini kapatıp bekledi, yeniden açtı. Ayrıntı
kaybolmamıştı. Orada duruyordu. Hem de ilk gördüğünden daha açık seçik,
daha berrak. Karışmış, düğümlenmiş ipler gibi birbirinin içinden geçen
sorular dolanmaya başladı zihninde... Huzursuz, kıpırdadı.
Artık ağacın gölgesine de benzemiyordu. Ağaç anladı; belli etmedi.
Gördüğü şey, ormana göğün saçaklarından düşmüş bir buz sarkıtını
andırıyordu. Ayağa kalktı. Bu kez daha da dikkatli bakmaya çalıştı. Yer
bedenini nasıl çekiyorsa, ne olduğunu tanımlayamadığı şey de onu öyle
çekiyordu. Görkemli buz parçasına nasıl gideceğini düşündü. Gölden onu
buraya getiren patikayı izlemeye karar verdi... Birçokları bu yolda pabuç
eskitmiş olmalı; fakat belli ki artık kimse kullanmıyor; otlar dünyalarına
katmaya başlamış ve ince bir çizgi haline getirmişler onu. Yolunu
yitirmişlere yol olan, şimdi, çalılar, dikenlerle kaplı.
Patika gülümsedi üstünden geçene; acemice tekrarlanan bir şeye,
tanıdık birine, bildik bir ziyaretçiye bakar gibi.
* * *
Patika, bir süre sonra küçük ayrıntının dev gövdesinin dibine getirdi
onu: Dev yapının çevresini dolandı, yaklaştı uzaklaştı, tepeden gördüğüyle
şimdi gördüklerini karşılaştırdı. Ve yapının, bir kule olduğunu düşündü.
Kuleye hayranlıkla bakarken, elindeki kamış sırığı parmağının ucunda
dengede tutmaya çalıştı. Sırığı birkaç kez düşürdü, ama yılmadan tekrar
tekrar denedi. “Sırığın, parmağı hareket ettirmeden dengede durması ne
kadar olanaksızsa, bu yapının da yıkılmadan, böyle dimdik durması o kadar
olanaksız...” diye mırıldandı. Ama duruyordu işte! Doğanın yasalarına
isyan eder gibi dimdik, sapasağlam ayaktaydı kule... Yapı... İşte her neyse!
Elma ağaçlarından birinin dallarında, kıvrılıp çöreklenmiş yılanlar gibi
uzun ipler asılıydı. İplere doğru gitti, uzandı ama elleri ipi değil bir elmayı
yakaladı. Fıstık yeşili, hoş kokulu elmayı yerken, sanki düğümlenmiş
zihnini çözer gibi iplerden birini alıp çözmeye başladı.
Tam o sırada iki garip saksağan geçti; sanki kuyruklarının üzerinde
uçuyorlardı.
* * *
Ertesi gün, iki katı boyundaki kamış sırığı kulenin yanına dikti.
Güneşin doğduğu yöne, sırığın boyu kadar bir ip çekti. Güneş dalıp

17
giderken sırığın gölgesini izledi. Gölge, ipin ucuna erişince bir çomak
batırdı bitimine... Sonraki gün, sırığın gölgesi çomağa eriştiğinde, kulenin
gölgesinin bittiği yere de bir çomak sapladı. Ölçtü biçti, saydı hesapladı:
Kule, kırk sırık boyundaydı. Kule, seksen kere uzundu boyundan. Toprağa
saplandığı yer nerdeyse bir elma ağacının gövdesi kadar ince; gökyüzüne
eriştiği nokta yüz ağacı içine alacak bir elmalık kadar genişti. Ne kapısı
vardı; ne bacası ne camı. Ne bir kement, ne bir kanca işe yaramazdı...
Kemendi atsan kavuşmaz, kancayı atsan saplanmazdı.
Kulenin çevresi belki iğ, belki iğneyle kazınmıştı ve kök boyalarla
boyalıydı. Küçük, zarif nakışlar kaplıyordu her yanını. Nakışlar gözün
erdiği yere belki ta tepeye kadar, uzanıyordu. Kulenin gövdesinde ne bir
yosun, ne bir çatlak, ne bir küf: Sanki görünmeyen eller gelip her gündüz,
her gece onu tertemiz, apaydınlık yapıyordu. Ya da bir canlı gibi kendi
kendini yeniliyordu. Bir rastlantının değil, bir düşüncenin eseri olduğu
belliydi. Sahici, yürekli bir düşüncenin. Kim bilir belki ağır bir geçmişin
ardından birdenbire parlayan bir zeka parıltısıydı? Mutlaka ama mutlaka
deli bir kavrayışın folluğunda kabuğunu kırıp dikilmişti doğanın karşısına.
Peki, kapısız bacasız bir kule kimin içindi? İçine girmeyeceksen,
tırmanıp tepesine varamayacaksan niye dikersin bir kuleyi? Düşüncen bir
yere ulaşmayacak, bir yol göstermeyecekse niye düşünürsün? Kavrayışın,
önüne bir yol açmayacaksa niye kavrarsın? Eğer bir yapının amacını
bilirsen onu anlarsın, boyunu bilirsen değil. Olasılık, ölçüde anlam gizlidir
fakat her anlamda ölçü olmayabilir. Ölçüsüzlük mü kurtuluş yoksa? Ne!..
Bulanık soruların bunalttığı zihniyle, çarpıntılı yüreğiyle kulenin dibine
uzandı. Toprağın etine saplanmış dev bir diken ya da ters dönmüş bir
şeytan minaresi gibi nakışlı, sarmal gövdesiyle uzanan kırk sırık, seksen
adam boyundaki kuleye bir kez daha baktı...
Bakışı göğe kaydı sonra. Dünyayı dışarıya kapatan o billûr kabuğa...
Kimdi bilmiyordu. Adını hele hiç bilmiyordu. Bilmemekte ısrarlı
mıydı? Bu yüzden mi, -hepsini tek tek unutarak- birbirinden ilginç yapıları
olan yedi diyar gezmiş; gece u yuyan köylerin, kentlerin hiçbirinde
konaklamadan, ayaklarının ucuna basarak daracık sokaklardan geçmiş;
sonunda da karşı tepedeki ağaçlıkta onu kendine doğru çeken kulenin
dibine gelmişti? Anımsamaktan korktuğu için mi? Unutmaya çalışırken, çok
ama çok acı çektiği için mi? O yüzden mi yine kim olduğunu düşünmekten
daha eğlenceli bulmuştu kuleyle uğraşmayı? Doğanın -doğanın
olamayacağına göre, demek ki kuleyi yapan bir mimarın eseri, işte
karşısında duran her neyse, çözülmesi oldukça keyifli, yediği elmalar kadar
lezzetli yeni bir bilmece miydi? Bilmecenin verdiği tat tüm bedenine
şimdiden yayılmaya başlamıştı. Elma, bal gibi tatlıydı.
O tatla uykuya daldı. Elmalığın ortasındaki açıklıkta gece kuşları ve
rüzgârdan başka hiçbir ses yoktu... Sanki uykusunda bedenini birileri
dürtüklüyormuş gibi, sabaha kadar kimbilir kaç kez yattığı yerden fırladı.
Yeniden uyudu, yeniden uyandı. Uzun süredir yaşadığı yalnızlığa ve
yorgunluğa yordu bunu. Geçmişsizlik, geleceksizlik onu her geçen gün
daha da kuruntulu, hastalıklı mı yapıyordu? O ysa daha sağlıklı olması
gerekmez miydi?
“Gereklilik mi?! O da ne?” diye şaşırdı, ordan geçmekte olan boz bir
bulut.
* * *

18
Bir gün kuleden epeyce uzakta bir kayanın üzerine oturup, yorgun
gözlerle yapıyı seyretmeye başladı: Eğilip, toprağa resmini çizdi. Önce onu
insan bedenine saplanmış bir temren gibi düşünmüştü. Çekip çıkardın mıydı
damarlardaki kan fışkırıp boşalacaktı sanki. Sağ kaburgasının altındaki, bir
zamanlar bir kargı marifetiyle açılmış gibi duran, eski yara izini kaşıdı.
Gözünün önünde daireler, üçgenler, derinlikler, ne olduğunu kavrayamadığı
oranlar, eşitlikler, eşitsizlikler uçuşuyordu. Birden hayalinde dev bir kum
saati belirdi. Diğer yarısı toprağın altında, evrenin zamanını tutan, bir çeşit
kum saati olabilir miydi karşısındaki?.. Resmi karaladı. Kendiliğinden, bir
ağaç resmi çizmeye başladı. ‘Gövde, dallar ve kökler.’ Yerkabuğundaki her
yapının bir temeli yok muydu? “Olsa Ne olur?” diye iç geçirdi geçirmesine
ama, ertesi gün kulenin dibini kazmaya başlamıştı... Bir ay boyunca kazdı.
Mantığı doğruydu, bir temel vardı. Fakat, kuleden daha geniş, daha derin
olduğu açık bir temel. Kendi gibi yüz adam daha olsa, kulenin temelinin
sonuna erişmek için bir ömür yetmez görünüyordu. Derine indikçe
genişleyen temelin çapı artıyor, kule, yer kürede köklenmiş dev bir çiçek
hissi uyandırıyordu... Umarsız, kazdığı yerleri doldurdu. Kazdığı yerleri
doldurdukça sonun, bitişin değil, yeni, taze bir heyecanın filizleri boy
veriyordu kaburgasının altında; geçmişini bilemediği, bilmek istemediği
yaranın altında. Onu buraya getiren düşünceli ve gülümseyen patikaya
baktı. Ne düşünüyordu? Ya da niye gülüyordu? Asıl soru başka mıydı
acaba? Neden her şeyi bir başka şeye ve en çok da insana benzetiyordu?
Çok mu yalnızdı?.. Her şey çok mu anlamsızdı?..

* * *
Meyve zamanı gelmişti. Ağaçlardan meyve toplayan köylüleri
seyretti gizlice. Köylüler meyve toplamadan önce kulenin bulunduğu alana
gelip sessizce durmuşlar; dev yapıya tek tek sarılıp sanki kaybettikleri bir
yakınları için önce ağıt yakmışlar; yağı renkli toprakla karıştırıp elde
ettikleri bulamaçla yüzlerini ve boyunlarını boyamışlar sonra da ateşlerini
tutuşturup kahkahalar atarak, dans ederek meyveleri toplamaya
girişmişlerdi. Sabaha karşıysa terli toprak çömleklerinin içinden
çıkardıkları elma şaraplarını yudumlamaya başlamışlardı. Kuleyi unutup
köylüleri seyretti. Ve birden zihninin karanlıklarında bir ışık yandı, bir
perde aralandı, bir kapı açıldı ve kapandı! Köylüler ağaçların yüksek
dallarına erişmek için merdiven kullanıyorlardı... Acıyla güldü, sanki ilk
kez, anımsadı.
Babası keçileri kaçırmış ya da kaçırmak üzere olan bir mezarcıydı.
Bir gün mezarlıktan eve gene kör kütük sarhoş dönmüştü. Ve karanlığa
gömülü, boşluğa öfkeyle bakar halde bulmuştu oğlunu. Neden sonra, hasta
karısının cansız yattığını fark etmişti. Dehşetle kala kalmış, uzun bir süre
öyle bomboş durmuş, sonra sallanarak oğlunun yanına oturmuş ve şöyle
demişti, “Dönüşü olmayan bir delikten içeri atılmışın... Belki derin bir
uykudan uyanmışın orda. Ha?.. Kimbilir belki uyandığını sanmışın...
Bir hücredesin. Öyle. Karanlık bir hücre! Çok!!! Çıkış yok, amaç yok.
Ha?.. Dört duvar arasındasın. Ne yediğin belli, ne içtiğin. Daha ne kadar
burdasın? O da belli değil... Belli olsa bile hesap edemezsin. Di mi?.. Ne
yapacaksın öyleyse?.. Tünel kazacaksın!... Tırnaklarınla...
Ağlama... Bak, tünelin sonunda başka bir hücreye, bekçinin odasına ya
da dışarıya -dışarı neresiyse- çıkabilirsin. Belli olmaz orası. Artık duramazsın
ki kazacaksın! Kötü ihtimallere, kayalara, çöken toprağa, kırılan tırnaklarına

19
aldırmayacaksın. Kazacaksın. Kaçmak için değil hem de! Bu zifiri karanlığın
dışında bir yer varsa -şöyle ışıklı bir yer- orası da burayı bilsin diye. Orası da
bu habis yerden kurtulsun diye. Ha?..”
Acı dolu güldü. Gerçekten. Anımsamasına ve anımsadığı şeye. Ve
unuttu hemen.
Gölgesini ölçtüğü sırığı, gizlisinde ördek sürülerini saklayan yılanlı
sazlıktan almıştı. Sazlık çok uzakta değildi; güneşin doğduğu yönde, karşı
ağaçlığın arkasına kıvrılan patikanın sonundaydı. Oraya gidip gelmek;
merdiveninin bir parçasını kurup çatmak; kulenin gövdesine bağlamak için
bir gün yeterdi.
Hem yaşlı patika kendini böylece daha genç hissedecekti.
Köylülerin meyve bahçesinin ortasındaki açıklıktan içerlere
çekildiğinden ve bir daha geri dönmeyeceklerinden emin olduğunda planını
uygulamaya koydu. İlk gün, ilk heyecanla, şafakla beraber işe girişti:
Akşam olmadan çok önce yedi basamaklı, boyu boyundan iki kez büyük,
kamıştan ilk merdiven parçasını kulenin gövdesine bağladı. Kulenin
tepesine ulaşmak için geriye on dokuz parça, on dokuz gün ve yüz otuz üç
basamak kalmıştı.

* * *
Merdivenin yapımına giriştiği yirmi günde, ne kim’liğine, ne
geçmişine dair tek bir şey düşünmedi. Zihniyle büyük bir uyum içinde
çalışan elleri ve bedeninin diğer azaları onu hayrete düşürüyordu sadece.
Tasarımının tıkır tıkır işlemesi de... Kulenin yükseldikçe genişleyen
gövdesine onuncu günden sonra merdivenleri bağlamak sorun oluyordu.
Gövdenin ince kısmına önce ipi doluyor, sonra sırtında merdiven
parçasıyla, sağlam basamakları tırmanırken gerektiği kadar ipi salıyordu.
Yukarıda, ipi gövdeye dolama işinden kurtuluyordu böylece... On sekizinci
gün geceye dönmek üzereydi. Yüz yirmi altıncı basamak da tamamlanmıştı.
En üst basamaktan yer yüzü inanılmaz görünüyordu: Çevredeki ağaçlar,
kuleyi ilk gördüğü tepe ve sazlığın bir kısmı adsız, kimliksiz -yahut çok
kimlikli- yolculuklarından birinde rastladığı minyatürlere benziyordu. Tam
bu noktada, yüz yirmi altıncı basamakta, kulenin sallantısı arttı. Aşağıdan
fark edilmiyordu ama kule yukarıda devrilecekmiş gibi sağa sola yatıyordu.
Kulenin dengesine bir kez daha şaştı. O günün gecesi, bir denge harikası
olan yapının altında elmasını yerken, yukarıda gördüğü manzara geçiyordu
gözlerinin önünden. Sanki kafasının başka bir yerinde de fırtına hızıyla
çalışan bir abaküs, sayıların anlamını araştırıyordu: Toplam yüz kırk
basamak. Yarısı yetmiş ediyor. Her merdiven parçasında da yedi basamak
var. Bir rastlantı mı?.. Ne kadar kaçınsa da bir haftanın yedi güne
bölündüğünü, bir şehrin yedi kapısı olduğunu; gökyüzünün yedi kat
olduğundan, kainatın yedi günde yaratıldığından, yedi kollu bir nehirden,
ölümcül yedi günahtan ve yedi başlı bir ejderhadan söz edildiğini
anımsıyordu. Anımsadıklarına ve kendiliğinden ortaya çıkan hesaplama
işine bir anlam veremiyordu.
Bildiklerini unutmaya çalışarak, kan ter içinde uzandı. “Ah şu yedi!
Hep tedirginlik yaratıyor. Bir lânet gibi ensemde hep. Sayıları, şeyleri
başka şeylere benzetmeye çalışmam anlamsızlığı aşmamı sağlayamıyor.”
Geceleri onu uykusundan dürtükleyip uyandıranlar da rahat
bırakmıyorlardı. Ne yazık ki rüya görmeye başlamıştı yine. Unutmaya
çalıştığı her şey, biçim değiştiriyor ve rüyasının içine doluşuyordu.

20
Rüyasında, kaburgasının altındaki yaradan akan berrak suyu içmek için bir
sürü insan, hayvan, türlü türlü yaratık kuyruk olmuştu. Uzanmış uyumakta
olan bedenine bakarak homurdanıyor, sabırsızlıklarını anlatan tuhaf,
anlaşılmaz sesler çıkarıyorlardı. Sıradakilerin arasından upuzun altın sarısı
saçlarından ışık fışkıran bir kadın gelip, kulenin dibinde yatmakta olan
bedenine uzanıyordu. Kadının yumuşak, sevecen parmakları birden uzuyor,
onu bir karanlık hücrenin içine kapatıyordu. Karanlığın içinden uzanan
sopalar vücudunu dürtükleyip duruyordu. Rüyanın hep bu ânında yattığı
yerden fırlayıp, yüzündeki boncuk boncuk terleri siliyor ve tekrar uykuya
dalıyordu. Sabah uyandığındaysa gördüklerini unutmaya çabalıyordu;
gökyüzüne, bulutların muhteşem uyumuna bakarak; toprakla dolu
tırnaklarını görmezden gelerek.
* * *
Geriye kalan son iki gün de hızla akan zamanın peşinde geçip gitti. O
ise elinde kalan son ip parçalarını kullanarak kulenin zirvesine ulaşmıştı...
Elde ettiği başarıya inanamıyordu. Zirvedeydi fakat, vardığı noktaya değil
manzaraya bakıyordu: Tepe, ağaçlık, sazlık şimdi daha açık seçik ve daha
da küçük görünüyordu. Zirveden, aylar önce kuleye bakan kendini gördü.
Ayrıca tepenin ardındaki, sokaklarından parmak uçlarına basarak geçtiği,
köylerden bir köyün birkaç evi de gözüküyordu. İçinde ne gurur ne
böbürlenme vardı. Ancak, tek bir değişiklik hissediyordu: Kulenin
zirvesinde, unuttuğu kendine daha yakındı. Sanki kaçmak istediği, geride
bıraktığını sandığı her şeyin içindeydi yine. Durduğu nokta gözlerinde
belirsiz, silik resimler yaratıyordu...
Kulenin en üstündeydi işte. Bir türlü dönüp, ulaştığı şeye bakmaya
cesaret edemiyordu... Neden sonra, dayanamayıp manzarayı bıraktı. Salınan
eğilip bükülen zirve çemberinin ortasına baktı. Bir düş kırıklığı, ağır bir
sıkıntı kapladı içini! Zirve çemberi boştu. Gökyüzünden akıp gelen ışığı
emip yutan katran karası bir boşluk. Aptal, anlamsız bir boşluk. Ölüm fikri
gibi, dünyayı örten billûrun dışı, yokluk, hiçlik, sonsuzluk gibi. Mezar
gibi!!! Upuzun lanetli bir kuyu muydu bu?.. Sanki bir şeyler anımsadı...
Çekinmeden kulenin içine bağırdı. Sesi yutulup gitti. Elmalarından birini
aşağı bıraktı, bir küçük yankıcık bile işitilmedi. Bir kuyu değil belki de bir
bacaydı... Zirveye ulaştığında aslında hiçbir yere ulaşmamış olduğunu
anladı. Ve hiç tereddüt etmeden, devam etmek için yeni bir plan yapmaya
başladı: İpi kalmamıştı. Aşağıdan yukarıya merdivenleri çözerek yeniden
tırmanması, ipleri toplaması gerekiyordu. Zirvenin sallantısı, deniz aşırı
diyarlara yaptığı yolculuklardaki büyük teknelerin sallantısını
anımsatıyordu. Anımsadıklarını kovup, işe koyuldu. Elindeki ipe birer
kulaç arayla saymadan yetmiş düğüm attı.
Yanına bir iki elma daha alıp, düşüncesini gerçekleştirmeye girişti.
Şimdi elmalar ve iplerle yeniden zirvede, yolun başlangıcındaydı. Gizemli
zirvenin ağzını buldu ama artık içini, dibini bulması gerekiyordu. İpi
bacadan aşağı sarkıttı. İnmeye başladı. İndikçe ışık azalıyor, kalbindeki
çarpıntı artıyordu. Kalbinin bedenin içinde yaşayan güçlü bir hayvan gibi
çalıştığını; onu ömrü boyunca taşıdığını ilk kez fark ediyordu. Elleri, ince
ipin düğümlerine tutunmakta zorlanıyor; zaman zaman durup, ipi bacağına
doluyor ve bedenini baş aşağı sallandırıyordu. Tam gücü tükenmek
üzereyken, elleri bacakları boşalmaya başlamışken bedeninin hafiflediğini
hissetti. İpe tutunmak için daha az güç sarf ediyordu şimdi. İndikçe
hafifliyordu bedeni. Bir süre sonra, -ipe attığı son düğüme vardığında-
tutunmasına da gerek kalmadı. İnançsız gözlerle baktı ellerine: Kelebekler

21
kadar rahat ve hafiftiler. Ayakları yere basmıyor, ama düşmüyordu da.
Çekine çekine ellerini bıraktı. Havada öylece asılı kaldı, görünmez bir
koltuğa otururmuş gibi. Bedenini kesip geçen ışık demetleri uzandı önünde.
Ensesinde bir sıcaklık ve bir bakış hissetti; başıyla beraber -güneşe
dönmekteki çiçeği izleyen bir dal gibi- omurgası döndü. Dönerken ılık
boşluğun yüzünü, boynunu okşadığını duyumsadı. Kulaklarını ve sırtını
örten saçları, göğsüne inen seyrek sakalları havalandı. Karşısında
çırılçıplak bir delikanlı duruyordu.
* * *
“Saymayı bilen ama sayıları kullanmayanların kulesine hoş geldin
mimarbaşı.” dedi delikanlı. Sözcükler ağzından dökülürken, bedeni belli
belirsiz, asla kendini tekrar etmeyen bir hareketi sürdürüyordu. Sanki her
hareketinden önce arkasında ışık demetleri parlıyordu. “Gözlerimiz
yollarda kaldı, özledik seni. Görmeyeli insanlara ne çok benzemişsin.” diye
ekledi hareketinin hemen ardından.
“İnsanlara benzemek mi? Sen de pek benziyorsun insanlara...” diye
karşılık verdi şaşkınlıkla. “...Mimarbaşı mı dedin?”
“Evet” dedi delikanlı, sanki arkasında oynaşan ışık demetlerinin
itişiyle boşluğa bir şey yazar gibi.
“Ben mi!”
“Evet sen.” dedi delikanlı genç ve anlamlı bedeniyle bir dansın ilk
adımını atıyormuşçasına. “Sen sayılar evreninin hükümranlığına son
verdin. Sayısız bir diyar inşa ettin. Ve böylece bu diyarın içindeki herkesi
ölümsüz kıldın. Evrenin merkezini, kutsal kuleyi kurdun.”
“Nasıl?”
“Mimarinin yasalarıyla oynadın. Doğanın yanlış anlaşılmış yasalarını
yeniden, alışılmadık bir biçimde gözden geçirip, -püff! yok ettin. Hiçbir
şeye benzemeyeni, orantılanamayanı, kendisinden başka hiçbir imle
gösterilemeyeni buldun.”
“Ama tırmandığım kule de, indiğim baca ya da her neyse mükemmel
sayısal değerlerle, orantılarla inşa edilmiş. Yedilik sayı tabanına göre
hesaplanmış her şey. Bu yapı, bu kule, bu baca, bu kuyu; artık her neyse,
görülmemiş bir denge ve orana sahip.”
“Evet sadece bu yapı... Ayrıca mükemmel değil. Çünkü mükemmellik
sayının bittiği yerde, isimsizlikte; harflerin, rakamların, yakıştırmaların
büyüsünü yitirdiği yerde başlar. Bunu sen öğrettin bize. Anımsamıyor
musun! Burada uzaklık yok yakınlık da, karanlıkta da yok aydınlık da,
ağırlık da yok hafiflik de, hacim de yok, şekil de...”
“Ama hepsi var, görüyorum.”
“Hayır görmüyorsun. Biliyorsun. Bildiklerine bakıyorsun. Unutmayı
yani görmeyi de sen öğrettin bize.”
“Benim bildiklerimi sen nerden biliyorsun? Olmayanı nasıl
bilebilirsin?”
“Kuleden ya da bacadan ya da kuyudan. Sonsuz yaşamıyla övünecek
olandan... Daha öz bir deyişle, bilişle oluş arasındaki ayrımdan.” dedi
delikanlı ve sanki arkasındaki derinlikte oynaşan ışıklardan emir
almışçasına bedenini bu kez bir panayır canbazı gibi kendi ekseninde üç
kez döndürdü. Bir topa benzedi, hemen ardından bir çalgı kirişi gibi gerilip
titredi. “Senden önceki kuramcılar biliş ve oluşun iç içe geçtiğini
düşünü yordu. İkisi de birbirine sıkı sıkıya bağlıydı. Biri olmadan diğeri

22
olamazdı.” diye devam etti. “Sen biliş ve oluşun farklı olabileceğini,
ikisinin birbirinden ayrılabileceğini buldun. Ayrıca ikisi birbirinden
ayrılırsa mutlak mutluluğun olabileceğini gösterdin bizlere. Geleneksel
mimari eğitimine rağmen, bildiklerini aşan hatta yıkan bir yapı kurdun.
Bilişin, oluşunun çok çok gerisinde kaldı. Sen, bilişin durağanlık, oluşunsa
durmak bilmeyen bir hareket, bir gidiş olduğunu öğrettin bize.”
“Biraz yavaş ol aklım karıştı.” dedi mimarbaşı, oğlanın muhteşem
güzelliğine dalmışken.
“O zaman daha yavaş olayım.” dedi genç ışık yumağı ve ağır ağır
konuşmaya devam etti. “Yepyeni bulguna, bulgunun sağladığı algıya
rağmen eski bilgilerin sende saklı duruyordu. İyilerle kötülerin, güzellerle
çirkinlerin, orantı ve dengenin, sayısal işlemlerin dünyasını bilen, ama
oluşun hareketi ve de algısı içinde bu bilgileri eritip geçersizleştiren bir
diyar yarattın: Saymayı bilen ama sayıları kullanmayanların kulesini.”
“Saçma!”
“Doğru. Sayıları kullanmadan bu kuleyi inşa edebilmek kadar
başkaları tarafından yapılan karmaşık işlemlerin sonucunda mükemmel bir
yapı çözümü olarak kabullenilmek de çok saçma.”
..............
“Peki dışarda ne işim vardı? Madem burayı kendim ve kendim gibiler
için inşa ettim, niye dışarı çıktım o zaman?”
“Bilemiyorum.” dedi delikanlı sanki biliyorum der gibi, yüzünden hiç
eksilmeyen ışıltılı gülümseyişiyle. Ve “Gidelim mi?” diyerek bir ateş
böceği gibi süzüldü. Mimarbaşı, delikanlıyı izledi. Genç süzülürken bir
şarkı, bir ıslık gibi bir şeyler mırıldanıyordu “Gerekli, gerekli mi? /
Anlamlı, anlamlı mı? / Gördüğün gördüğün mü?”
“Bir rüya daha” diye düşündü gençle birlikte süzülürken. “Ben, bütün
bu yapıyı kurup çatmış olamam. Saçma! Hem hiçbir şey anımsamıyorum.”
Delikanlı ve mimarbaşı pür aydınlık geniş bir alana geldiler. Sadece
mimarbaşının bedeninin çevresi karanlıktı.
Delikanlı, “Üstündekileri çıkarsana. Işığını göremiyoruz.” dedi.
Mimarbaşı delikanlının sözünü dinledi ve üstündekileri çıkardı.
Bedenin çevresindeki karanlık çeper aydınlandı, omuzlarından, dizlerinden,
ayaklarından ve başından fışkıran ışık demetleri görüşünü genişletti.
Gördüğü çırılçıplak insan yığını, sürekli hareket halindeydi. Birbirlerinin
gövdelerinin, bacaklarının, kollarının arasından geçiyor durmaksızın
deviniyorlardı.
Delikanlı, “Bedenlerimizdeki ışık yaşama isteğimizin göstergesidir.
Çevremizi isteğimize bağlı olarak aydınlatırız. Bunu da sen öğretmiştin.
Bir tür yeti, ışıldama yetisi. İstençle gerçekleşen bir değişim. Değişimin
ruhu, gönyesi, şakulü, kaldıracı, palangası her şeyi, yani istenç. Sen böyle
derdin.”
“Felsefe yapmayı çok seviyorsun delikanlı ama...”
“Çünkü ben Kule’nin filozofuyum.”
“Öyleyse konuşmanın da niceliği olduğunu biliyorsun.”
“Evet biliyorum. Ama unuttum.” diye yine gülümsedi delikanlı. Ve
mimarbaşıyla yaptıkları konuşmayı parlak gülümseyişleriyle izleyen
arkadaşlarına döndü. Süzülerek onların karmaşık hareketliliğine karıştı.
Mimarbaşı görünmez koltuğunda ne yapacağını bilemeyen acemi bir oyuncu

23
gibi çırılçıplak utangaçlığıyla duruyordu öyle. Ölümsüz yaratıklar dev bir
beden olmuş, her biri o dev bedene ait küçük bir parça olarak kıpırdıyordu.
“Sayı olmaksızın saymayı, dahası bu noktaya gelmeyi nasıl
becermişler? Daha doğrusu delikanlı filozofun dediği gibi, gerçekten
bengilik içinde iseler arayacakları ne kalmış? Çelişmesiz, çatışmasızlığın
sağladığı korkunç uyumla devinip durmanın ereği ne olabilir? Bu, huzurun
ne olduğunu unutturacak kadar huzur dolu tablo gerçekten benim eserim
mi?”
“Evet.” dedi bir genç kız kalabalığın içinden ona doğru süzülerek.
“Senin... İçinde zamanın dolayısıyla ölümün de olmadığı bu kuleyi yaptın
sen.”
Mimarbaşı’nın eli kendiliğinden boynuna gitti. Nabzı yoktu. Ya da o
kadar yavaştı ki duyulamıyordu.
Bir başka genç yine ona doğru süzülerek, omurgasını geriye doğru
kıvırıp kendi bacaklarının arasından geçti: “Sen kendini inşa ettin
mimarbaşı. Ancak içindeki durmak bilmeyen yaratma tutkusuyla, bu kez
unutmaya çalışan biri olduğunu da unutmak istedin. Ve giyinip gittin. Belki
de bu masalın yasalarını yıkıp bir yenisini yapmak için gittin. Fakat
gittiğini sandığın yer buraya gelmeden önceki yerden başkası değildi. O
yüzden döndün. Daha doğrusu yeniden buraya gittin. Biz de seninle gittik
buraya. Hâlâ gitmekteyiz.” dedi.
Hepsi geriye çekilirken bir başkası, upuzun saçları boşlukta
dalgalanan bir kadın çıktı öne: “Beni de anımsamadın...”
Mimarbaşı, kadına bakınca gözleri kamaştı. Kadın. Diğerlerinden
daha büyük ve alacalı bir ışık yayıyordu. Ya da ona öyle geliyordu.
“...Başlangıçta, her şeyin başlangıcında bana olan aşkın vardı. Bana
beslediğin duyguların ulaşılmazlığını, kutsallığını göstermek istemiştin. O
yüzden önce bir kargı sapladın kaburganın altına. Beni kazanacağın yerde
uzaklaştırdın kendinden. Başucunda kanını durdurmaya çalışırken, bana
yeni bir gelecek, ölümsüz bir aşk için söz verdin. Böyle başladık kuleyi
yapmaya.” dedi ve parıldayan bedeni bir asma filizi gibi kıvrılıp açılarak:
“Bu yapıyı hep birlikte kurduk. Ne Qin Hanedanı’nın bekası için inşaa
edilen ‘On Bin Li’lik Duvar ’a insanlar kanını, çocuğunu, anne babasını
verdi; ne Gılgameş’in ölümsüzlüğü uğruna zigguratların duvarlarına
işçilerin cesetleri gömüldü, ne taşan köpüren ırmakları zaptetmek uğruna
su ya, toprağa, bitkilere ve hayvanlara salgınlar, kıranlar tebelleş edildi; ne
sultanları düşman akınlarından korumak için kölelerin gücüyle hisarlar
yapıldı; ne firavunun yeniden doğumu için on binlerce insan ömrünü kireç
taşlarının yontulmasına, taşınmasına, yerleştirilmesine verdi ve ne de
tanrının gazabından korunmak için -ve tanrıya olan inanca rağmen- bir
Babil Kulesi inşa edildi. Buradaki herkes, bu yapısız yapının gönüllü
mimarı ve işçisi. Buradaki herkes tıpkı senin gibi kendini yeniden inşa etti.
Hareket ediyoruz, çünkü -anımsamaya çalışırsan- kulenin dik durabilmesi
yani canlı kalabilmesi bizim hareketliliğimize bağlı. Sen de bu yüzden geri
döndün.” Kadın gülümseyerek saçlarının dalgalandığı yöne doğru süzüldü.
Bu kez filozof delikanlı yeniden ışıdı mimarbaşına doğru: “Biz
sürekli gitme halindeyiz. Durmamız olası değil. Oluşumuzun anlamı
hareket, yani gidiş. Sysipos’un insanlarca anlaşılamayan ve döngüsel, tek
düze sayılan eşsiz taş taşıma serüvenleri gibi. Onun hep aynı şeyi yaptığını
sanmak, büyük saflık olur. Ayrıca ereksiz hiç değiliz. Ereğimiz, işte.
Ereğimiz kuleyi dengede tutmak. Ancak durduğumuz anda devrilip

24
yıkılacak son bulacak kule ve ulaştığımızı yitireceğiz. Tıpkı bu kuleyi
yapmaya ilk karar verdiğinde parmağının ucunda dengede tutmaya
çalıştığın kamış gibi. O yüzden sürekli hareket halindeyiz ve gidiyoruz.
Ağaçlar kadar gezginiz. Anımsa, sen söylerdin. ‘Ağaçlar gezegenimizin en
eski gezginleridir.’ derdin. Hafiflik, huzur ve hazza, sana doğru gidiyoruz.
Bizimle gider misin?”
Mimarbaşı’na göre, önündeki çıplak insanların uyumlu devinimini
sağlayan şey, birinin hareketinin diğerlerinin hareketini tetikliyor
olmasıydı. Birbirleriyle kurdukları ilişki, büyük bir şeyin yaşamasını,
ayakta kalmasını sağlıyordu. Biri dursa diğerleri onu harekete itiyordu. Ya
da tersi tek bir kişi, birden, çok kişinin hareketini belirliyordu. Birbirine
dokunup yaslanan, sürtünüp geçen, okşayıp iten, çekip bırakan, uzaklaşıp
yakınlaşan ışık parçacıcıkları kuleyi ayakta tutma amaçlarını çoktan
unutmuş ilişkilerinin tükenmek bilmeyen hazzıyla ve yavaş bir hızla
deviniyorlardı. Ve mimarbaşının bedeni de istemeden, kendiliğinden
kıpırdanmaya başladı. O ne kadar unutmaya çalışsa da bedeni anımsıyordu.
Sayılar olmadan sayabilen, bilmeden muhteşem dengeler ve orantılar
kurabilen bedeni.
* * *
Mola ver mek, anımsamadığı yılların yorgunluğu yla nasırlanmış
ayaklar ını dinlendir mek için tepede durdu; artık olma yan bir ağacın
gölgesine oturdu. Doğan güneşten baktığı yere a ydınlık, ha yat akı yordu.
Bir zamanlar konakladığı gölden ve göldeki yılanların arasından çekip
çıkardığı kamış sırığa yüzünü yasladı. İfadesiz, rahat bakışını önünde
uzayıp ya yılan manzar aya çevirdi. Geniş manzara ya dalıp gitti ö yle. Ne ki
bu hali uzun sürmedi, bütünlüğün içinde a ykır ı a ynı zamanda u yumlu da
görünen bir a yrıntı çekti dikkatini. Nabzı değişti, hızlandı. Sanki o değil,
ayr ıntı onu gör müştü. Gözler ini kapatıp bekledi, sonra yeniden açtı, o,
orada duru yordu... Anılar can lanma ya başlamıştı. Kaburgasının altına
sapladığı kargı gibi, anılar tek tek gelip gövdesine saplanı yordu. Gördüğü
ayr ıntı tüm mimar i hesaplamalarını yıkarak inşa ettiği, o mas al kulesi ydi.
Gördüğü kendisiydi. “Yine mi?” diye iç geçirdi. Sırtını o olmayan
ağaca yaslamak istedi. Ah!.. Yine dönmüş dolaşmış aynı noktaya gelmişti.
Ağır gövdesini duyumsadı sonra, toprağı ezen ayaklarına baktı. Aklına
takılıp canını yakan anılara rağmen bedeninin ağırlığını hissederek
rahatladı. Yüzünü güneşe dönüp gitti. Yine geleceği buraya, bu noktaya
doğru gitti. Geçmişinden kalan, bedenine yerleşip o hiç çıkmayan şeyi; o
aslında anımsanması gerekmeyen, kendinde hep hazır olan şeyi yanına alıp
gitti.
Yıldızlara dek uzanan bir kuleyi tasarlamaya başlamıştı: Yedi kat
gökyüzüne çıkacaktı. Yetmiş bin penceresi olacaktı. Kulenin her katı
insanlığın tarihinden izler taşıyacaktı. Yitip gitmiş her şey dirilecek ve
sonsuza dek birbirinin içinde olacaktı. Hiçbir şeyi unutmayacak, unutmaya
çalışmayacaktı bundan böyle. Anımsadığı her şey yürüyüşüne dost,
yürü yüşüne eş olacaktı.
“Ama” dedi yürürken acı bir kuşkuyla “anımsamak, zaten unutmanın
yollarından biri değil mi?”

25
IV.

Küskün Büyücünün Çırağı

1.
Niye burda konaklamak istemişti bü yücü? Burası neresi? – Bir
dönemeç. Bitims iz gibi görünen düzlüklerin ardından gelinen, çıkışsız
dolanbacın keskin dönemeçlerinden biri; bir zamanlar yaşlı adamın ça yın
karşı yakasındaki or man köpeklerini av eti ve yufkadan yaptığı muskalarla
beslediği... Yıllardır yanılsamalar, şaşırtılar, bilmecelerle dolu gözbağcı
doğanın bağrında dolanıyor; insanı bir tür lü mezun etme yen bu garip
okulun dersliklerinde geziniyorlardı. Şimdi ys e durmuş, sanki nedensiz,
durdukları yere çakılıp kalmışlardı. Buraya örtülü bir ağrı, bir sıkıntı yla
gelmiş lerdi; çırakta daha seçik, ustada daha ku ytuda, derinde...
Üç gece iki gündüzden beri dönemecin ruhu tedirgin eden, kafa
karıştıran eğrisinde ydiler. Kulaklar ı, az öteler indeki konuşa köpüre akıp
giden ça yın sesini du ymu yordu artık. Beyaz gürültü önce uğultuya, sonra
alışkanlığa dönüş müştü. Çay, güneydeki sıra dağlardan çağlayıp gelen ve
kollara ayr ılan ır mağın yedi kolundan biriydi. Doruklar ı bulutlarla kaplı
uzak dağların vadilere ve geniş ova ya uzattığı dev elin parmaklarından en
eğri büğrüsü. Kıvrıla kıvrana akıyordu yakınmadan. Büyücü ve çır ağının
yer leştiği doğu tar afında sanki sırf alışkanlıkları silmek için var edilmiş
bir alçalıp bir yüks elen tepecikler ; ça yın karşı yakasında ysa toprağı
karmaşık dallar ının çizdiği gölgelerle oyala yan balaban orman
uzanı yordu. Büyücü ve çırağı sivri bir tepeciğin dibine kurmuşlardı
yu rtlar ını. Ateşlerini suya yakın çakıllığın üzerinde yakmışlar ; kız
keçesinden barınaklarını da çimenliğin üzer ine çatmışlardı. Bar ınağın
yu muş ak damının üst ucunu tepenin dibindeki çalılar ın sık, dikenli
dallar ına bağlamış lar; öbür ucunu da toprağa mıhlamışlardı. Bü yücü
mıhları ve ipleri gevşek tutmuştu ki rüzgâr güneşle bir lik olup vişne
çürüğü ve safran ve nar tanesi rengi damın üzer indeki kantaron çiçeği, arı,
alıç, bulut, teber, kargı, insan, zağar, enik, domuz ve geyik desenler iyle
hikâyeler kurabilsin. Hikâ yeler kurulsun ki akıl hepten yitip gitmesin. Az
daha sürsün.
Büyücü, yeni bir başlangıç ve son için sürüklemişti çırağını bu
sihirli dönemece. Doğumuna çok az kalmış bir zağar gibi sancılar
içinde ydi. Sanki yıllardır rahminde tuttuğu çoğulluğu bugün yarın
doğuracaktı da çocuklarını özgürlüğüne kavuşturarak hem ağır bir yükten
kurtulacak hem de varlığını başka bedenlerde sürdürecekti. Ama, doğum o
kadar da kolay olamayacakmış gibi görünü yordu... Bir köpek yürürken
doğurabilir. Çığlıklara, inlemelere, kocaman açılmış gözbebeklerine,
kasılıp gevşeyen bir gövde ye, büzülüp gerilen dudaklara alışkın insan
gözleri köpeğin yürürken çektiği sancı yı göreme yebilir. Çünkü o çektiği
sancıyı anlatmayı, göster me yi bilmez. Yürür ve bir ve iki ve üç ve... Birer
birer yavrular. Sonra geri dönüp etinden kopan küçük et parçalar ını yala ya
yala ya bir ara ya toplar. Ve uzanıp enikler inin acımasızca emdiği
memelerini bir sofra gibi önler ine serer...
Tam burada, doğururken bir domuzun hışmına uğrayan bir annenin
yav rusunu alıp onun analığı olmuştu büyücü. Anımsadı; analığın gücünü.
Gözleri parladı. Nasıl da emzir miş ti onu pamuklu kumaştan diktiği
yalancı emzikle. Nasıl da kocaman bir köpeğe dönüş müştü küçücük et

26
parçası. O çomar da, o dev karabaş da yür ürdü bü yücü nere ye yür ürse.
Durur, uyur, yer, düşünürlerdi birlikte. Karda kışta u yurlarken köpek bir
yo rgan gibi örterdi analığının üstünü... Bü yücü havayı kokladı içinde
yaşad ığına inandığı itin burnu yla. Yöredeki insanların kokusunu alma ya
çalıştı. Dün ölümle pençeleşen anasız bir oğlan çocuğunu sağ etmişti.
* * *
Yörenin insanlar ı uzun yıllar önce inançlarını yitir miş ve gerçeğin
kupkuru boşluğunda asılı kalmış lardı. Gel gör, onlar ca kıran, kıyım ve
afet gören köylüler ilk kez dün, büyücünün gelişiyle iyiliğin ne demek
olduğunu, kendilerinden daha güçlü birine ve onun yetenekler ine
sığınmanın huzurunu a ynı anda da heyecanını anıms ar gibi olmuşlardı.
Sanki yeniden bir şe yler e inanma ya başlamışlardı. Köyün üzerindeki ağır,
boş, köpeksiz hava gitmiş yerini tatlı ürpertiler, puslu ama ümitli ha yaller
almış tı. Or man itler i uluma ya başlamıştı uzakta. Anlamsızlık ve bunaltıyla
gelen rehavet yerini tez canlı, kendine sürekli iş ara yan kanlı canlı
du ygu lara bırakmıştı.
Oğlan çocuğunu otayışı bü yücü ye ilk doğum sancılarını armağan
etmiş ti. Dün akşam, aylardır kafasında kurup bozduğu müsveddeyi yavaş
yav aş temize çekme ye başla yabileceğini anlamıştı. Çocuğu iy’ edip
esenliğe kavuşturduktan sonra, köylülerin yüzündeki şükranlık dolu
ifade yi bakmadan görebilmişti çünkü. İpler onun elinde ydi şimdi. İçindek i
örtülü ağr ıyı ve sıkıntı yı daha der ine itebilir, rahatça, önünde akan su gibi
akabilirdi. Ümitle gülümsedi, her zamankinden farklı şekilde.
Başkalarının yazgısı olmanın verdiği keder le ekşidi gülümseyen yüzü.

2.
Büyücü, ateşin başında elindeki odun parçasını yontarken sağına döndü.
Çırak, çoğunlukla sağında yürür, sağında dururdu... Ayakta, ürkek gözlerle
çevresini seyreden delikanlıya, yaralı dilini zorlayarak ve gülmemeye
çalışarak “Kurul bakalım şuraya çırağım. Huylanma artık.” dedi. Delikanlı
kararsızca otururken, büyücü devam etti, “Bunlar da gitmemizi istemiyor.”
dedi ciddiyet süsü verdiği bir havayla. Ama kendini daha fazla tutamadı;
kahkahaları karnından kopup çakılları çınlattı ve ağaçların ince uzun dallarını
titretti. Tıkanarak güçlükle konuşmaya çalıştı, “Hah hah hıh!.. Korkarım ki
yöre köylere de ulaşmış nâmımız. Bak meyvelere, balıklara, peynirlere... Testi
testi şaraplara bak! Tepedeki çalılıkların ardındaki gözlere bak! Hıh hah hah
ha ha!..” Çırak da onun gülüşüne eşlik etmek istedi ve zorlukla gülümsemeye
çalıştı. Beceremedi. Büyücünün soluna gelen çalılıklara boş gözlerle baktı. Ve
zihnini kemiren illetten kaçıp kurtulmak için ustasına döndü,
“Nasıl gördün ustacım?” dedi. “Aıhhh!..” dedi peşi sıra sesini
bastırarak acıyla... Yanıtını bildiği bir soru sormuştu. Konuşurken
çirkinleştiğini hissetti. Sevmediği, hoşlanmadığı bir şeye benzetti kendini.
Oysa hiç kimseye, hiçbir şeye benzememesi gerektiğini biliyordu. Gülmeye
çabaladı, gene gülemedi... Biliyordu ki gülmek büyücülerin birbirlerine ve
dünyaya ve ölüme katlanmalarını sağlar ve bakışı keskinleştirir ve boş
ayrıntıların içinde yok olup gitmeyi engeller ve kabalıkları yontar ve
alışkanlıkları bozar ve ancak aptallar ve tiranlar gülmekten ve özellikle
kendilerine gülünmesinden hoşlanmazlar ve böyleleri gülseler bile
içtenliklerinden ne kadar şüphe edilse yeridir... Gel gör, kafasında dolaşan
yerli yersiz bir sürü soru ve takıntı gülmesini engelliyordu. Kendini ne kadar
zorlasa da gülemiyordu birkaç haftadır. İp gibi gerilen dudakları, yükselen
elmacık kemikleri gözlerindeki kederi örtemiyor, gülümsemeye çalıştıkça

27
ağlayan birine benziyordu. Daima kederli, elim olayların takipçisi, dünyaya
acı çekmek için gelindiğine inanan dolayısıyla suratında hep ağlamaklı bir
maske taşıyan aşırı safiyetli birini andırıyordu şu ara. Sorduğu sorudan ve
halinden utanarak ustasına döndü. Birkaç haftalık olağan tedirginliğine bir
ilmek daha eklendi.
“Ben her şeyi görürüm hah hah ha! İşim bu. İlahi çocuk! Hah ha!” dedi
büyücü; kahkahalarının arasından çırağın gölgesini seyrederken.
Çırak yine düşünmeden aceleyle, “Bizi bırakmayacaklar o zaman.
Çakılıp kalacağız buralara. Bir köyden ayrılırken sol gözünü yitirmişin, bu
köyde de ötekini yitirirsen nasıl görürsün?” Sorusunu sorarken yine budalaca
konuştuğunu fark etti. Ama söz, o istemese de, kendini tamamlamıştı. “Neler
oluyor bana? Niye hiç düşünmeden konuşuyorum? Çay, esritti beni galiba?
Olmuyor! Kafamı toparlayamıyorum. Ben ne zaman doğru dürüst
konuşabileceğim?” Diye sızlanarak başını yukarı kaldırdı. Güneş ormanın
içinde kayboluyordu. Ormanın karanlığı günbatımını örtüyordu. Uzun
ağaçların üzerinden tepelere doğru kızıllı siyahlı ışık kargıları akıyordu.
Yaşlı adam doğum sancılarıyla beraber elindeki odunu yontmaya devam
ederken, tatlı tatlı gülümsedi ve bir tuzak kurdu gencine, “Bu köyde kalırsak
belki yeteneklerimi yitiririm, gidersek de belki gözümü. Hangisi daha
değerli?”
Ustasının odun parçası üzerinde gidip gelen uzun eğri bıçağından, eğri
büğrü parmaklarının hızlı, esnek ve kararlı çalışmasından bakışını
ayırmaksızın “Gözün olmadan yeteneklerini nasıl gösterirsin ustacım?” dedi
çırak yine anlamsız bir soru sorduğunun farkına vararak. Kendini düzgün
konuşmaya zorladıkça dağılıyordu. Ağızdan uçan sözler geri dönmüyordu.
Susup, düşünmeye çalıştı. Ustası düşünmesini bozmamak için bekledi...
Geçtikleri köylerden birinde, körler görebilenlerden daha sırlı ve daha derin
bilgilere sahip sayılıyordu. Dünyayı herkes gibi göremiyor fakat
kimseciklerin tahammül edemediği karanlığı, karanlığın sakladığı şeyleri
bilebiliyorlardı; görmenin iy’liklerinden olduğu kadar kötülüklerinden de
azâdeydiler. Onlar bizim gibi gözlerin usu erken ve sarsak fikirlerle
zehirlediği bir dünyada değil insanları yavaş ama çok daha doğru tanıyan
dokunuşların, seslerin, kokuların, tatların dünyasında yaşıyorlardı. Üstelik
kendini yeni yeni zavallılığa alıştıran bu gençten daha açık ve yerinde
konuşabiliyordu körler. Sözcüklerin, sözlerin, sesin gücünü çok ama çok iyi
biliyorlardı çünkü. Çünkü, dünyayı anlamak olayların içine düşünceleriyle
dolabilmek için anı dolu sözcüklerden daha büyük bir yardımcıları yoktu...
Çırak belki de ustasının bulutları, toprağı, yüzleri, bedenleri, kuşları,
çiçekleri, yıldızları, suyun akışını görerek yaptığı yorumlardan yoksun kalmak
istemiyordu. Yarı kör adam, ne kadar “Kulaklarla, ellerle, burnunla, dilinle ve
karnınla görmeyi öğrenmelisin.” dese de, yıllar önce bir sazlıktan kesip
üzerine delikler açarak yaptığı kavalı ona armağan etmiş olsa da, o bütünüyle
kör birini yedmekten belki ürküyordu da bunu tam olarak dile getiremiyordu.
Kim bilir, belki de bütün saçmalamalarının özünde, doğmak ve anasının
rahmindeki rahatlığı yitirmek üzere olan bebeğin tedirginliği vardı. Onun için
kederli, ağlamaklıydı ki rahimden dışarı fırladığı anda çığlıklar, gözyaşları
içinde kalacaktı.
Çırağın bedeninde değişen hareketi hissederek “Hah ha! İlahi çocuk.
Merak etme.” diyerek giriverdi söze iyimserlikle “Kör gözümle bile
görebiliyorum ki korkuyorsun. O yüzden de sözünü bilemiyorsun. Ama korku
bazen iyidir. Yeter ki onu tutumluca kullanmayı bil.” Son sözlerini söylerken
elindeki odun parçasını güneşin son ışıklarına tutup, gülümseyerek bir daha

28
baktı. Domuz derisini tabaklayıp, avının bağırsaklarıyla diktiği, yürümekten
tabanları aşınmış pabuçları ayağından çıkarıp yaşlı ayaklarını çakıllara
bastırdı. Yardımcısının içindeki karmaşayı korkuya benzeterek, onun
heyecanını yumuşattığını düşündü. Oysa genç adamın yüzünde korkunun
parlak ışığı yoktu. Delikanlı, önce utandı. Ama sonra utancın da iyi
olabileceğini anımsadı. Büyücünün hünerli ellerinin hızına ve disiplinine
şaşkınlıkla baktı. Cesaretini toplayıp -belki de bir cesaret gösterisi olarak-,
“Şeyy... Buraya gelmeden önce, bana bütün sırlarını anlatacağına söz
vermiştin. Sana her şeyi anlatacağım demiştin.” deyiverdi.
Usta, kör gözüyle, genç çocuğun kafasında hızla ve karmakarışık
seyreden tuhaf işaretlerin kolay kolay durulmayacağını bir kez daha gördü.
Doğruydu, buraya gelmeden önce ona her şeyi anlatacağını söylemişti. Ne ki
tanıdık çakıllığa adımlarını atar atmaz verdiği sözden caymıştı. Çırağı hazır
değildi. Hayata olan inancı tam değildi. Büyük sırrı öğrenirse tıpkı kendi
gençliğinde yaptığı gibi, o da küsebilir, en güzel yıllarını küskünlükle
bakışlarını yerden kaldırmadan geçirebilirdi... Büyücü bir süre kıvrandı ve
sonra yaralı dilini yeniden zorlayarak, “Hah hah ha! Benim anlatmam değil
asıl olan, senin anlamandı di mi?.. Bak şimdi, ‘Kuşlar uçarken havayı
kanatlandırır.’ desem sana. Ya da daha uygunu ‘Köpükler çayın
çıngıraklarıdır.’ desem, ne dersin?”
“Güzel, hoş sözler derim.”
“Güzel değil sade, doğru da. Bak birini kanıtla ya yım. Bir tasa şarap
ko y önce, sonra şarabı diğerine akıt... Sesi duyu yor musun? İşte o ses
köpüklerin sesidir. Bu sefer öteki tasa boşalt şarabı ama yavaş boşalt, ince
ince akıt. Köpüklenmesin. Şimdi ses çıkmı yor. Çünkü köpük yok...
Konuşurken yaptığın benzetme, doğru bir yere götürürse, konuş man kalır.
Boş, sadece konuşmak için konuşuyorsan eğer, gece şarabı fazla kaçır ıp,
sabah uyandığında her şe yi unutan adama benzersin. ‘Güzel bir şeyler
yaşamıştım dün gece, ama neydi?’ dersin. Hah hah ha! Başka bir deyişle
söz gövdeden havalanır.” Göstere göstere göğsüne bir iki yu mr uk atıp
sürdürdü, “Gövde hayattır, ha yatın kendisi. Sen gövde yi çoktan bildin.
Fakat sende ona hizmet eden sözler değil, sesler. Benim gibi ağzınla değil
kavalınla konuşu yorsun sen. Bili yor musun sen kavalını üflediğinde
havada uçuşan o güzel nağmeler i içimde saklamak isti yorum. Bu basit
çalgıd an bu kadar karışık, bu kadar tılsımlı, bu kadar huzur hem de
tedirginlik veren sözleri, cümleleri, güzel suskunlukları bulup çıkartmayı
ben öğretmedim ki sana. Sen buldun. Nasıl buldun? Anlatsana.” deyip
gizli bir oh! çekti. Ve hınzır ca dönüp çır ağına baktı.

3.
Çırak hurcundan kavalını çıkarıp üflemeye, sözcüksüz düşünmeye,
böyle böyle sorduğu soruların yanıtlarını bulmaya başlamıştı ki birden
uzaklardan bir bağırış çığırış işitildi, çalılıktaki gözlerin yerini kulaklar aldı.
Çürümeye yüz tutmuş kızıllı, sarılı, turuncu, balkabağı rengi yapraklar
hışırdadı. Köy evlerinin ordan bir kadın seyirtti onlara doğru. Kadın topraktan
çakıllara geçti koşarken. Çakıllar çıngırdadı. Büyücü ve çırağının yanına gelip
diz çöktü. Çiçekli eteğiyle örttü şişman bacaklarını. Bir sürü acılı yüzü takıp
çıkardıktan sonra da ağlamakla gülmek arası hıçkırıklarla büyücünün soğuk,
mesafeli gölgesine doğru iyice eğildi.
Kadın başını kaldır madan, “Oğlumuzu i y’ ettin sen! Beni de i y’ettin,
hepimize esenlik verdin. Dile bizden ne dilersen? Kulun kölen oluruz
istersen. Gitme! Bü yüğümüz ol. Bir dediğini iki etme yiz. Seni do yurur,

29
paklar, giydirir iz. Elini kirletme yiz. Gitme, ulumuz ol!” diyerek, yine
hıçkır ıklar içinde yakar ma ya başladı. Kadın, bu kö yün hatta civar
kö ylerin en dilbazı olmalıydı. Ö yle hızlı, öyle akıcı konuşu yordu ki
etkilen memek elde değildi. Lafını büyücünün önüne dökerken, dizler inin
üstün e çöküp dirseklerini ölçüsüzce -tısla yan bir kazın kanatları gibi-
indirip kaldır mıştı. Lafın sonunda başını doğrultmuş, başörtüsünün ucuyla
ağzını örtmeden önce buralarda hiç yetiş meyen bir çiçeğin, bir lalenin
dövmesi görünmüştü alt dudağıyla çenesinin arasında. Her iki elinin
üzerinde de o efsanevi küt burunlu kör kılıcın dövmesi vardı. İsli
gözlerini bü yücü ye çevir miş ti sonra da. A ma bü yücü, kadının heyecanına
katılmadan ve ondan hiç etkilenmeden gözlerinin içine dikti gözler ini.
Çok tanıdık bir yüze bakar gibi baktı. Kadın korktu, korktuğunu belli
etmeme ye çalışar ak ve yün başlığını düzeltiyor gibi yaparak bakışlarını
kaçırdı.
“Şansım yaver gitti ana. Ya bebeğinin içine koydukları tılsımlı tüyü
bulamasaydım, bulsam bile çocuğun üzerindeki afsunu bozamasaydım,
bozsam bile geç kalmış olsaydım, söyle, sağ bırakır mıydınız beni, yine böyle
itibar eder miydiniz bana?” dedi büyücü tek solukta.
“Sana dokunan eller kırılsın! Kem bakan gözler kör olsun...” derken
karşısında duran saçı sakalına karışmış yaşlı adamın tek gözünün olmadığını
ancak fark edip sustu. Çırak kadına bakıp atılganlığın zirzopluğun akrabası
olabileceğini anımsadı da bu kez gülmemek için zor tuttu kendini. Kendini
tutuşuna değil ama az önce koy verse gülecek oluşuna ve zekasındaki anlık
parlayışa sevindi. Kadın az önceki hatasını alışkanlıkla silip, bu kez çok daha
ivecen, az önceyi unutarak konuştu, “Biz dedik ki aramızda, ‘Suyu
seviyorsun,’ dedik. O zaman ‘sana şöyle çakılların bittiği yerden biraz daha
ırağa bir ev yapalım.’ dedik. Razı olursan, dilersen... Hani.”
“Ustama sorayım.” diyerek çırağına döndü büyücü. “Ne dersin ustacım?
Yapsınlar mı?”
Kadının şaşkın bakışları altında kendini unutan çırak, “Yapsınlar.” dedi
farkına varmadan. “Gezer dolaşır, sonra gelir otururuz.”
“Nereyi gezersiniz?” dedi kadın endişeyle, iyiliğin, lûtfetmenin ağır
zincirleriyle şangırdayan ve de mahzun kalan avuçlarına bakarak.
“Orayı burayı. Uzağı değil.” dedi ihtiyar tatlılıkla gülümseyerek. Sanki
ufak bir çocuğu kulağakaçan, tahta tekerlek, masal ve attâyla kandırır gibi.
Kadın yar ı memnun bir ifade yle geri çekildi. Kendini, gerektiğinde
sus masını bilen birine benzeterek sustu. Belliydi, zor tutu yordu dilini.
İstediğini hem almış hem alamamış tı. Tereddütlüydü, fakat kendinden
emin bir yüz takınarak kalktı. O yüz onun değildi. Kalçaları çünkü,
yü zünün söylediğini söylemi yordu. Çakıllar ın çıngır tısı azalar ak
uzaklaştı. Kadının yüzündeki yüz, bedenindeki beden ona değil başka
birine aitti kesin. Uzaklaştıkça kendinden emin hâli silindi. Ve sanki
başka birine daha benzedi. Fundalığın arkasındaki kulaklar kapandı bu
kez, gözler açıldı. Arkada bir iki kızgın fısıldaşma ve oldukça yüksek bir
“Şışşşşşt ya! ” du yuldu ama delikanlı, hiçbir şe y du ymamış gibi ateşi bir
iki kuru dalla besledi. Geçkin büyücü, taze çır ağına bakıp biraz daha
ümitlendi. Yeniden odununu yontma ya devam etti. Odunun bir taraf ı hâlâ
kabuklu ve yuvar lakça ydı. Diğer tarafı ys a yonttukça üçgenleşi yordu.
Çırak bü yücünün çalış mas ını izledi yeniden. Bu yontma işine anlam
veremi yordu. A ma bu kez soramı yordu da. Dikkatini toplamak için bir
adım atma ya karar verdi. Ve gözlerini yumup, akıp giden su yu dinledi.

30
Usta, keskin ve ince bir çizgi halinde yüzünü iki ye bölen burnu gib i
keskinleşinceye kadar odunun köşesini belirginleştirecekti. Sonra odunu
üçe bölüp dört duyunun sembollerini yontacaktı. Kimse ye sevgi ver me yen
ama herkesten sevgi bekleyen bir anı yaratıncaya kadar yontma işini
sürdürecekti. Obruk gölündeki suretini anıms adı. Yonta yonta orta ya
çıkaracağı şey onun bir anısı olacaktı sadece. Onun anısıyla bir şe yler
yaşa yacak, bir şeye inanacak olanlar ın anısına dönüşecekti onun anısı.
Gözün gerçeğinin güzelce eksiltilmiş, bozulmuş ve tersine döndürülmüş
hali, ona bakanların gerçeği olacaktı. Kim bilir belki de insanoğlu gerçeğe
yan i sırra, sırf bu yüzden, hiçbir zaman ulaşama yacaktı. İnsanlar ha yata
bakma ya çalışırken hep araya başkaları, başka şe yler girecekti. Aslında
hiç kimse usta olamayacak herkes çır ak kalacaktı. Çünkü hiç kimse evreni
kızoğlankız bir bakma yla göreme yecekti. Yaşlı bü yücü elindeki işi bitirip
bir kaide ye diktiği ân, bili yordu ki o yontu, zamanın başlangıcı, varlığın
özü, ha yata tutunuşun erkesi olacaktı.

4.
Çırak, akıp giden su yla düşüncelerinin, sorularının içinde akma ya
başlamıştı. Bir önceki andan bu ânın tek farkı huzurdu. Niye bö yle
düşündüğü gibi konuşamı yordu ki? Ya da niye konuşurken bö yle
düşünemiyordu? Konuşurken ni ye eli ayağına dolaşıyor, dili damağına
yap ışıyordu? Sanki her şe yi biliyordu. Sanki en fazla buna inanıyordu.
Her şeyi çoktan bildiğine emindi. İman tahtasının baş köşesine kurulmuş,
keder adında sürekli kendini yi yen fakat kendini hiç bitiremeyen arkadaşı
mı bö yle düşünmesine neden olu yordu? Dün ya insanlara keder ver mek için
vardı. Ustası dün o anasız bebeği otarken, onun da kendi gibi bir yazgısı
olacağ ından korktu. Dün ya insana keder vermek için yaratılmıştı, evet.
Yoksa ni ye bazıları anasının kucağına oturup saçlar ını okşatabilirken,
öbürleri ana sıcağından yoksun kalsındı ki? Ni ye bazılarının balı, sütü, eti
eksik olmazken ötekiler i hava, su, küflü yufka tıkınıp dursundu ki? Niye
bazı çocuklar oyun oynarken, diğer leri oyuna alınmasın ya da oyundan
atılsındı ki? Bili yordu işte, gerçeği bili yordu. Ama ni ye anlatamı yordu?
Anlatsa da bir şeyin değiş me yeceğini bildiği için mi? Bir şey
değişme yecekse biz niye yür üyoruz? Ustam cevabı biliyor mu ki?
Bili yorsa eğer, bildiğini nasıl öğreneceğim ki? Altına serdiği pöstekiyi
çekip, bedenini dirsekleri yle destekle yer ek kalçalar ını ve belini çakıllara
yasladı.
Şimdi ye dek öğrendiği üç ana kuralı anımsadı. Birinci kural, önce
sorularını kendin yanıtlamaya çalışacaksın. Hemen ağzına geleni ustana
sor ma yacaksın. İkinci kural, eğer soruna yanıt bulamadıysan; bu yüzden
kendini yorgun hissedi yorsan; daha kolay, daha küçük sorularla kendini
eğlendir eceksin. Üçüncü kural, rahatlamış, huzurlu bir halde asıl soruna
geri döneceksin. Ve yine de bir çıkış bulamadı ys an, işte o zaman ustana
soracaksın. Kim bilir kaç kez bozmuştu öğrenmenin üç kuralını... Çünkü
daha baştan bazı sorular ı yanıtla yama yacağını bili yordu. En sonda
soracağını en başta soru yor, bazen de hiç sormaması gerekenleri bile
ağzından kaçır ıyordu. Saçmaladığının farkındaydı. “Zaten saçma değil
mi yd i her şey ki?”
Bakışlarını odun parçasından çekip, yaş lı büyücünün pırıltılı yüzüne
çevirdi. Sonra da kalkıp ça yın kenarına gitti. Eğile büküle akan cam gibi
su ya, yıllardır aklını kurcala yan asıl soru yu sordu yeniden, “Niçin hep
gezi yoruz? Ni ye yerleşip kalmıyoruz? Bizi el üstünde tutanlardan, bize bir

31
ömürlük hür met ve huzur bağışla yanlardan neden hep kaçıyoruz? Acaba
bö yle dur madan yür ümekle ustam sorularıma çoktan yanıt mı vermişti ki?”
Su ya, sanki yanıtını bildiği sorularına cevap verecekmiş gibi bakmaya
devam etti. Ustasının tek gözüne baktığı inançla baktı. A ma bir yanıt geri
dönmedi. “Yanıt bakışın içinde mi ydi ki?” Belki de sorması gereken asıl
soru bu değildi. Evet bu değildi. Delikanlı, uzun, sağlam yapılı bedeni yle,
sevgilin in yanına uzanır gibi ça yın kı yısına uzandı. Bir zamanlar
yık andığı obruk gölünde gördüğü o eşsiz suretiyle uzandı. Yine kendini
çok güzel ve benzersiz hissetti. Gökyüzünde belirme ye başlayan yıldızlara
baktı. Bedenini, kuyruk sokumundan ense köküne doğru ürperten ça yın
serinliğ iyle titredi. Kollar ıyla gövdesini bir sevgili yi sarar gibi sardı.
Sırtını dürten her biri ötekinden apayr ı çakılları hissetti. Gök yüzündeki
yatağından bakınca, çakıllar yıldız, yıldızlar çakıl olmuştu. Durmaksızın
çoğalan bir resim gibi, göldeki suretini se yr edi yordu. O akis aklından
çık mı yordu bir tür lü. Aynı anda hem kocaman bir göz, hem de koca bir
resim olar ak hissediyordu kendini. Hangisi ydi? Göz mü, resim mi ydi?..
Yoksa kafasını karıştıran asıl şey, kalfalığa terfi edeceği ânın yaklaşması
mı yd ı? Kalfa olunca yalnız kalacağından mı korku yordu? Ustası olmadan
nasıl görecekti işleri? Kafasını bu yüzden mi toparla yamı yordu? Bir iş
görmesi gerekir mi ydi ki? Yoksa bu dünya ya verilecek en bü yük ödül,
aylaklık mı ydı? Burnuna uyuşturucu, evcil kokular geli yordu.
Odununu yontmayı bırakıp çoktan yemek yapmaya girişmiş İhtiyar
adam fısıltıyla bağırdı, “Hadi çocuk gel artık! Balıklar kızardı, şarap doldur
taslara. Bir iki de dal at ateşe.” Çırak, hızla yerden fırlayıp kalktı. Bir iki dal
daha attı ateşe, ateş büyüdü. Dallar çatırdamaya başladı. Birkaç reçineli dalın
çıkardığı cızırtı, bazen inlemeye bazen de vızıltıya benziyordu. Büyücü
inlemeye benzer sese ve dalın yanışına dikkat kesilerek gülümsedi. Sanki bir
şeyler canlandı ateşin dalgalandırdığı yüzünde. Kesesinden bir iki günnük
çıkarıp ateşe attı. Keskin koku, uzaktaki köye kadar ulaştı. Ortalığın
kararmasıyla birlikte, ateşten başka hiçbir şey görünmez oldu. Dışarıdan
bakınca sadece ateş görünüyordu. Çevresinde oturanları aydınlatmıyordu
alevler. Sanki tek başına, kimsesiz yanıp tütüyorlardı. Sadece ateş ve
karanlık. Sadece şarap, kızarmış balık ve günnük kokusu. Çalılıklardaki son
meraklı göz de yerini terk edip uzaklaştı.
Bir şehri kuşatma altına alan bir orduya benziyordular. İçerdekilerin
dışarıyla bütün temâsını kesen kuşatıcılar gibi sabırla bekliyordular. Bir ân
gelecek, içerdekilerin direnci kırılacaktı. Sonunda beyaz, oyalı bir mendil
sallayıp, teslim olacaklardı. Yaşlı adam çırağına, “Sana hiç tanrı Şavo’dan söz
ettim miydi?” dedi fısıltıyla. “Hayır.” dedi genç adam. Büyücü gülümseyerek,
“Öyleyse dinle bak...”

5.
Köylüler büyükçe bir avluda oturmuş hararetle konuşuyorlardı. Büyücü
ve Çırağı’ndan hayranlıkla söz ediyorlardı. Arabulucu kadın, yaşlı büyücünün
korkunç bakan gözünden saygıyla, kör gözünden acımayla bahsediyordu.
Büyücüyü ve çırağını yere göğe sığdıramıyordu. “Otacı,” diyordu “sanki
tanıdık birini anımsatıyor bana. Sanki eskiden ölü olup sonra dirilen birini.
Çok uzaktan gelmiş fakat buraları çok iyi bilen birini. Dinle bak! Ağzının
içinde bir kele gezdiriyor. Yeminle! Yıllar boyu o keleyi eğitmiş durmuş.
Önce o tek ama keskin mi keskin bakan, o alıcı kuşlara yaraşır gözüyle ve
parmaklarındaki öbür gözleriyle hastalığın neden olduğunu, nerde olduğunu
buluyor; ardından ağzını hastanın ağrıyan yerine dayıyor; kelesini ağzını

32
dayadığı yerden hastanın vücuduna salıyor. Kele vücudun içindeki hastalığı
bulup yakalıyor, küçük ama çok sağlam çenesiyle hastalığı sımsıkı tutup
sürükleyerek yuvasına yani otacının ağzına dönüyor; otacı da hastalığı
ağzından çıkarıp atıyormuş. Ölüm çıksın yalansa! İşte böyle hastayı iyi
ediyormuş...” arabulucu kadının süslü konuşması henüz bitmişti ki gönüllü
gözcülerden biri kan ter içinde meclise katıldı. Gecenin bastırmasıyla beraber,
o ikisinin nasıl yok olduğunu ve gerilerinde nasıl da misk gibi bir koku
bıraktıklarını anlattı heyecanla. İn miydiler, cin miydiler, ermiş erişmiş kişiler
miydiler? İnsan kılığına girmiş periler miydiler?.. Kadınlar ve çocuklar ikinci
kez heyecanlanarak dinlediler onu. Yaşlı erkeklerse gülümseyerek. Yine de
yaşlı erkekler, köylerine uğrayan kutlu yabancılardan ziyadesiyle
memnundular. İçlerindeki o bir türlü tanımlanmayan, ele avuca gelmez,
biçimsiz şeyi giydirip kuşandıracakları giysileri bulmuşlardı sonunda. Bundan
böyle ruhları başı boş dolaşıp durmayacaktı. Çok zaman önce yitirdikleri
anlamı, hayatlarına yeniden katacaklardı. Uzaktan orman itlerinin uluması
geliyordu. Bu kez korkmadılar; uluyuşlar içlerini ısıtıverdi. Ertesi gün ana
babasıyla gezmeye gidecek bir çocuğun heyecanıyla toprak damlı evlerinde
uykuya daldılar. Yorganlarından dışarı fırlayan parmak uçlarını içeri çektiler.
Geçirdikleri mutlu günün huzurlu yorgunluğuyla öyle güzel ve deliksiz
uyudular ki rüya dahi göremediklerini düşündüler.

6.
Daha tan atmadan, büyücü ve çırağı uyandı. Kuşlar hâlâ uyuyordu.
Yaşlı adam ve kalfa namzedi barınaklarına girmemişler, ateşin yöresinde sızıp
kalmışlardı. Kalkınca, barınağın yanında istiflenmiş kuru dallar buldular.
Barınağın çiyle nemlenmiş damı üzerinde özenle katlanmış iki de yeni giysi
duruyordu. Dün onlara yalvaran kadın bu kez iki çocuğuyla, ellerinde
maşrapalar, küçük küpler ve taze yiyeceklerle yaklaşıyordu. Kadın hiç
konuşmadan, ağzı balmumuyla örtülü küpleri çaya yatırdı. Düzlüğe örtü serdi,
otların üzerine bir sofra kurdu. Sonra kadın ve çocukları eğilip, saygıyla
çekildiler. Sanki büyük bir ayine hazırlanıyordular. Büyücü küçük çocuğa
gizlice dil çıkardı. Küçük çocuk coşkuyla bağırdı “Keleyi gördüm, Keleyi
gördüm!” Çocuklardan büyük olanı “Bak bende de var!” diye ağzını kocaman
açarak ve dilini dışarı çıkararak küçüğünün kıçına bir tekme attı. Küçük, önce
korktu ardından büyüğünün boğazına sarıldı. “Yalancı! Yalancı!” diye
bağırmaya başladı. Kadın, iki çocuğu ayırıp ellerinden çekerek, mahcup bir
sırtla koşar adım uzaklaştı. Çakıllar kışın dağlardan kopan çığlar gibi
çıngırdayıp uğuldadı bu kez. İhtiyar adam ve delikanlı kurulan sofraya
yanaşmadan, yosunsuz suda yıkandılar. Çayın suyunu kana kana içtiler.
Büyücü yeniden odun parçasını yontmaya verdi kendini; çırak da serin suyun
içine, bir şeyler arar gibi elini daldırıverdi. Nemli keçe, kurumak için güneşin
ışıklarını beklemeye başladı.
“Bak...” dedi yaşlı adam, dallara çarpan rüzgâr gibi, gırtlağına çarpıp
hışırdayan sesiyle -dilindeki yara biraz daha iyileşmişti-, “...ben çok eskiden,
belki sen doğmadan önce, belki senin baban yeni doğmuşken daha, bir köyde
yaşardım. O köy benim köyümdü; doğup büyüdüğüm köy. Ben orda önce
şifacı, sonra ergen olmuştum. Ergenlikle birlikte de köyün otayanı ve dahi
büyücüsüydüm artık. Büyücülerin en genciydim belki. Dans edip şarkılar
söylerdim. Hayaller kurar, rüyalara anlamlar yakıştırırdım. Ne ava gittim, ne
silah kuşandım. Gün boyu kırlarda dolaşır, hayvanların yedikleri otlardan
toplardım. Onları parçalar, ezer, kaynatır, bulamaç yapardım. Bazı bitkilerden
renk, koku çıkarır, bazılarından ilaç tertip ederdim.” Tereddüdünü belli

33
etmeden bir ara verdi. Hışırtılı gırtlağını temizleyip devam etti hemen sonra,
“Bir gün, hayvanların yediğini sandığım otlardan birini yedim. Kalbim
yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Her zaman gördüklerimin,
işittiklerimin, duyduklarımın çok ama çok fazlasını görmeye başladım.
Sözlerim, gördüklerimi anlatmaya yetişemiyordu. Ağaçların, kuşların, suların
cümbüşü beni bağrına basıyor, her şey dans ediyor, her şey şarkı söylüyordu
ama benim saçımın bir teli bile kıpırdamıyordu. Yere serilip kalmıştım öyle. O
gün, kendimden korktum. Korkmak hoşuma gitti. Daha da ötesi, durmaksızın
çevremde dönüp duran dünyanın hızına bayıldım. Kendi kendime öğrenip
anladığım şeyleri şimdi başka bir biçimde, yeniden anlıyorum. Yeniden
doğuyor gibiydim. Taptaze bir merakla bakıyordum her şeye. Yüreğimden ve
karnımdan geçtiğine inandığım fikirleri bu kez kafamın içinde hareket
ederken görmeye başladım. Güle güle ormana girdim sonra. Kel kafalı, ayna
gözlü, sivri kulaklı bir gelinciktim karşıma çıkan gelinciğe bakarken. Bir süre
öylece bakıştık. Derken üstüme atlayıverdi ve göğsümü parçalamaya başladı.
O beni yer, göğsümü keskin dişleriyle kazarken ben onu okşuyordum. Anlıyor
ve göğsümde ağırlıyordum onu. Benden hiç korkmuyordu. Korkusuzca
koparıyordu etimi. Ağzındaki parçaları hastalarıma yaptığım gibi yutmuyor
tükürüyordu. Sakin ve huzur dolu baktım ona. Göğsümü iyice oyduktan,
damarlarımı parçalayıp lime lime ettikten sonra, kazdığı boşluğa kalbim gibi
yumruk olup kıvrılıverdi... Orada hâlâ... İlk kez göğsümde bir gelinciğin
yaşadığını itiraf ediyorum. Uykuya varmadan önce, göğsümü açıp ona
bakıyorum. Belki gitmek ister diye. Ama beni terk etmiyor. Çırpınıp duruyor
kalbimin yerine.” derken elindeki kütüğü yontmayı sürdürdü.
Bugün mü ydü el alma, el sallama günü? Ayr ılık günü? Beraberliğin
son -belki ilk- günü? Delikanlının gözler i kocaman açıldı. Merakla
ustasına baktı. Uzun zamandır karmakarışık olan zihni birden berraklaştı.
Şimdi ne göz, ne görüntü ydü. Bir zamanlar yıkandığı obruk gölünden
kalan sureti önce bulandı, ardından silindi. Farkına var madan yıkandığı o
göle benzemişti... Rüzgâr köy tarafından gelen anlaşılmaz sesler taşı yordu
kulaklar ına. İkisi de çok i yi biliyordu ki kö ylüler yaş lı büyücüyü
kutlamak üzer e törene hazır lanı yorlardı. Gün batmazdan önce gelecek ve
ona yeni armağanlar sunacaklardı... A ma bü yücü ve çırağı oralı olmadılar.
İkisi de gömüldükleri dünya ya sadakatle muhabbete daldılar yine.
Yaşlı büyücünün yüzünü bu kez sadece acı bir gülümseme kapladı.
Sözünü kaldığı yerden, elindekini yontmaya devam ederek sürdürdü. “Ben bir
zamanlar yaşadığım, dedim ya, o köyün en değerli varlığıydım. İstencim
dışında beni kutlu kişi ilan etmişlerdi. Sanırım kimi şeyleri vaktinden önce
öğrenmiştim. Bilmiyorum şimdi tam. Sorunlarını çözen, hastaları iyileştiren
bendim. Gökyüzünde şimşekler çakarken, dolu taneleri toprak damları
döverken, yer sarsılırken, acımasız rüzgârlar her yeri birbirine katarken onlara
cesaret verendim. Uzun süre bir yerde duramazdım ya da tam tersi bir yerde
çok çok uzun süre kalabilirdim. Saçlarıma ilk ak düşene dek bu böyle sürdü.
İşte o zaman geldiğinde, -ki o zaman baş döndürücü otu yediğim zamana denk
gelir- köyümüzün sırtını yasladığı dağların doruklarında benden başka bir
afsuncunun daha dolaştığı söylentisi kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Ama
görünürde ne bir afsuncu ne de bir insan vardı. Fakat köylüler onun varlığı
konusunda ısrar ediyorlardı. Olmayan birini, yoku konuşuyorlardı. İşte o
zaman sözün büyüsünü öğrendim. Çünkü söylenti türedi, yaygınlaştı. Eh!
Sonunda da gerçek oldu. Afsuncu olmasa bile garip görünüşlü, saçı sakalına
karışmış yakışıklı bir adam çıktı geldi. Gerçekten yaşıyor muydu da o
yaşadığı yerden çıkıp gelmişti yoksa sözün içinden mi çıkıp gelmişti hiç
bilemedim. Bir sürü hikâye anlattı önce. Ne kadar kutlu biri olduğunu

34
kanıtlamak istercesine, başından geçen bir dolu şey sayıp döktü köyün
meşeliğinde. Ardından çekip gitti. Öyle bir gitti ki bir daha dönmem, bir daha
lûtfedip aranıza inmem dercesine gitti. Köylüler bu garip adamdan çok
etkilenmişlerdi. Adam da etkilenilmeyecek biri değildi hani. Öyle kendinden
emin, öyle fiyakalı, alımlıydı ki değme gitsin. Kendinden çok görüntüsünü
seven biri gibiydi. O da muhakkak obruk gölünde suretini görmüştü. Hatta...”
bu kez daha uzun durdu, anlatıp anlatmama tereddüdünü saklamaya
çalışmadan durdu. Burnunun direği sızlayarak, ama hikâyesini ve duygusunu
abartmadan devam etti, “Hatta köyün yaman kızlarından biri gözünü karartıp
onun ardından, dağlara gitmişti... Her zaman kederli, elim olayların takipçisi,
dünyaya acı çekmek için gelindiğine inanan dolayısıyla suratında hep
ağlamaklı bir surat taşıyan aşırı safiyetli bir kızdı o... Hiç gülmezdi..” çayın
sesi kesildi, evren sustu, sadece yaşlı büyücünün sözcükleri ve bıçağın tahtayı
sıyırışının sesi duyulmaya başladı, “Hiç gülmezdi fakat öyle hareketliydi ki
benim gibi, gövdesi kocaman bir gülüştü bana kalırsa.” tekrar yutkundu “Bir
heyecan, bir canlılık sarmıştı herkesi. Ancak köyün yaşlıları, dağlının sihir
gücüne inanabilmeleri için adamın bir keramet göstermesi gerektiğinde
birleştiler. Çünkü o güzeller güzeli kız kaçıp, dağa, afsuncunun yanına
gitmişti. Dağlara, bu garip adama, umutsuzca haber salındı. Giden güzeller
güzeli kız için bedel bahane edildi. Asıl amaç dürülüp muskalandı, keramet
tutkusunun kalbine saklandı. Gel gör, aylar boyu bir yanıt alınamadı. Fakat
bir gün şaşırtıcı bir yanıt geldi.
Dağdaki büyücü diyordu ki, ‘Benim kerametim sizin
büyücünüzünkinden daha büyüktür. Bunu kanıtlamak için bir yarışma yapalım.
Ben dağdan bir avuç karı eritmeden köye indireyim, sizin büyücünüz de bir
yalım ateşi söndürmeden doruğa çıkarsın. İşte o zaman keramet sahibi kim,
anlaşılır.’ Köylüler haberi heyecanla bana getirdiler. Dağdakiyle yarışmam
için bana yalvardılar. Önce içerledim bu işe ama sonra kabul ettim. İçerledim,
çünkü kardeşlerimin, yurttaşlarımın başka birini deneme bahanesiyle beni
denemek istemelerine üzülmüştüm. Kabul ettim çünkü kaybedecek ne de
kazanacak bir şeyim olmadığını düşünmüştüm. Çünkü biliyordum artık,
geceye asılı yarasalar gibi insanlar da sözün boşluğuna asılı yaşarlar. Bir
eylence diye baktım anlamsız yarışa. Çünkü gülmeyi öğrenmiştim. Artık
insanlarıma değil bütün hayata bağlıydım. Artık dostlarımı değil herkesi
seviyordum. Ben artık köyümün değil her şeyin bir parçasıydım. İçimi büyük
bir merak kaplamıştı. Bu edepsiz yarıştan sonra ne yapacağıma da karar
vermiştim. Gidecektim.” Durdu sanki nedensiz ve peşi sıra konuştu, “Önce
müstakbel karım kopmuştu benden, sonra köylülerim. Gidecektim evet. Çünkü
artık beni oraya bağlayan hiçbir şey kalmamıştı. Ama gitmeyebilirdim de
yarışmadan sonra gördüklerimi görmeseydim eğer, beni yere göğe
sığdıramayan köylülerimin bana bu kadar uzak, benim yüzümden bu kadar
mutsuz olduklarını bilmeseydim...
Uzun sözün özü, kararlaştırılan zamanda elimde bir yalım ateşle yola
koyuldum. Dağın tepesine dek çıkardım ateşi ve orada daha büyük bir ateş
yaktım. Sonra aşağıya, köye indim. Köylülerimin beni coşkuyla
karşılayacağını umuyordum. Benim için mağlubiyet ya da tersi çok bir anlam
ifade etmiyordu. Ama köy halkını başı önde görünce gerçekten çok şaşırdım.
En azından ateşi söndürmeden taşıyabildim diye sevinmeleri, ben aşağıya
indikten sonra da yanmaya devam eden dağdaki koca ateşe hayretle bakmaları
gerekiyordu. Değil mi? Ben onların büyücüsüydüm, dostuydum, övüncüydüm.
Öyle olduğunu sanıyordum. Öyle diyorlardı çünkü. Onlara dağdakinin bir
avuç karı eritmeden getirip getiremediğini sordum. Ummadığım, çok ama çok
abartılı bir hüzünle, dağlının başarısız olduğunu söylediler. Çok açıktı, benim

35
yenilmemi, afsuncunun galip gelmesini istiyorlardı. Dokunsan ağlayacaklardı
hani. Dağdakinin peşinden giden kara sevdalı kadınsa, kucağında babasız bir
bebekle kalakalmıştı. Kederden sararmış, mum gibi erimişti. Ertesi gün onu
bir meşe dalına asılı bulduk. Uzun ince bedeni, adak ağacına alelacele, çok da
düşünülmeden bağlanmış bir çaput gibi sallanıyordu. Şimdi çocuk hem anasız
hem babasız kalmıştı.” Yine durdu aynı anlamsızlıkla “Eee...” dedi “Aaa” dedi
garip bir şeyler geveledi sonra devam etti “Neyse ne... Bir ân, her zaman
yaptığım gibi, onları teselli etmek istedim ama gövdem kaskatı olmuştu bir
kez. Ömrümce yaşamadığım bir öfkeyle taş kesilmiştim. Sustum, sustum ve
yürüyüp gittim... O gün kardeşlerimi, yurttaşlarımı gördüğüm son gün oldu.
Bir daha oraların yakınından dahi geçmedim. Yola bıraktım kendimi. Hiçbir
yere, kimseye bağlanmadan tozdum durdum. Beni asıl üzen, onlardan
ayrılmak değildi. Aklımda kalan ve hiç mi hiç vefa bilmeyen o ayrılık
manzarasıydı. ”
Delikanlının yıllardır sorduğu bir soru yanıtlanmıştı. Ama henüz
düşüncelerini ve duygularını savurup dağıtan o boşluk dolmamıştı. Çırak asıl
sorması gereken sorunun bu olmadığını anlamıştı. Büyücü yonttuğu oduna son
bir kez bakıp “Tamam!” dedi. Yüzünde yine aynı acı gülümseme vardı.
Yontusunu çırağına uzattı, “Bak...” dedi. Genç ağaç yontuya baktı şaşkınlıkla.
Ustası odun parçasına korkunç bir insan yüzü yontmuştu. Ağaç yüz, şimdiye
dek gördüğü kimseye benzemiyordu. Gözler ve burun hariç. Gözler, aynı yaşlı
büyücününki gibiydi. Biri kör, diğeri ışık doluydu. Burun da tıpkı onun ki
gibi keskin bir çizgi halinde yontuyu ortadan ikiye bölüyordu. Suya bakmak
bir yana, suretine bu kadar düşman bir adamın, bir yontuda kendi gözlerinin
ve de burnunun tıpkısının aynısını yapabilmesine çok şaşırdı. Ahşap yontu
kendisiydi. Ama burnu ve gözleri hariç her yeri başka birileriyle örtülüydü.
Dönüp ustasına sormak istedi. Ama soramadı. Bekledi.
Büyücü kaldığı yerden devam etti. “Sen... Benim yanımda çırak kaldın,
çünkü başkaları gibi olmak istemedin. Herkesten, her şeyden farklı saydın
kendini. Öylesin de. Sen karabaşsın. Senin gölgen farklı. Bu hisse her
zamankinden daha fazla ne zaman kapıldın peki? Söyleyeyim sana: obruk
gölünde kendini seyrederken. Orda, herkesi her şeyi unutup kendine,
görüntüne hap’soldun... Ben de sen yaşlardayken aynı gölün kenarında durup
kendimi seyretmiştim. Ve kendime hayran olmuştum. Göl o kadar parlaktı ki
bedenimle beraber bulutların sureti de çıkıyordu yosunlu suda. Bulutlar ve
gökyüzü tanrısal bir görkem katıyordu aksime. Gövdemin içinden balıklar
geçiyordu. Ben yıllarca iki şeyden kurtulmak için dolandım durdum. Bir,
yurdumdan ya da yurdum sandığım yerden; iki, o göldeki aksimden ya da
aksim sandığım şeyden. Yurdumu ne kadar uğraştıysam unutamadım. Ama,
belleğime kazınan aksim zamanla biraz olsun silindi. Mesela gözlerim,
gözlerimdeki ifade gençliğimdeki gibi hâlâ aklımda. Şu ağaç yüz, haklı
çıkarıyor belleğimi. Hâlâ gençliğimdeki gibi, bir yaban gibi bakıyorum. Sen
de öyle bakıyorsun. Çünkü sen de gölde suretini gördün. Bugün kalfa
olacaksın. Ama ustalık, yüzünü unuttuğun gün bahşolacak sana... Kendini
rüyasında yeniden yeniden yaratıp, her uyanışında kendini yeniden katleden
ve sonunda zavallı bir aşk dilencisine dönüşen o efsanevi silahşor gibi
olmayacaksın. Sen, asla ben olmayacaksın.” Büyücü, ahşap yontuyu tutup
daha önce hazırladığı bir sırığa geçirdi ve götürüp çakılların bitip toprağın
başladığı yere dikti. Sonra yeniden çırağına baktı. “Şu yanımızdan akıp giden
çay, bir süre sonra yer altından akmaya başlar. Ve o göle ulaşır. Obruk gölünü
yaratan, işte bu çıngıraklı sudur. Onun kıyısında oturup eyleştiğim süre içinde
çok şey öğrendim hazretten. Ben gideceğim, sen burada kalacaksın. Eğer
istersen?..” Delikanlı “Asla!” anlamında başını iki yana salladı. Yaşlı adam

36
bunu görmezden gelerek konuşmasını sürdürdü. “Öğrendiklerimi sen de
öğreneceksin. Bugünden itibaren kalfasın. Ama dediğim gibi, ben seni usta
yapamam, kendin olacaksın. Yararlı otlar hangileridir biliyorsun. Daha da
öğreneceksin. Kırık çıkık nasıl otanır; yaralar nasıl sıvanır; zehir nasıl alınır;
kabızlık nasıl çözülür; ishal nasıl kesilir; ateş neyle düşer; ölü nasıl diriltilir;
gökyüzünden iklim nasıl okunur; yıldızların ahvâli nasıl yorumlanır; ayın
hâlleri suları nasıl yönlendirir, kadınları analığa nasıl hazırlar hepsini
biliyorsun. Kendi çabanla daha fazlasını da bileceksin.”
“Gitmeni istemiyorum.” dedi heyecan içinde çırak. Gözlerinde biriken
damlacıkları zor zaptediyordu. “Bırak hep çırak kalayım. Kalfa da olmak
istemiyorum, usta da.”
“İstemeden olacaksın zaten. İstemekle olamaz ki bu meret.” dedi yaşlı
adam. “Her şey kendiliğinden olacak. Önce akan bir su olacaksın. Sonra
durulacaksın. En sonunda da buhur olup uçacaksın.”
Taze kalfa sormadı bu kez ve ustasının söyledikleri üzerine düşünmeye
başladı. Büyücü, usta olmak istemiyordu. Çırak, çırak kalmak istiyordu...

7.
Köy halkı şarkılar söyleyerek yaklaşıyordu. Büyücü, suratını örten
renkli yün ipliklerden maskesiyle, evren ağacından, öküz derisinden yaptığı
davulla, toprağa sapladığı ağaç yontunun önüne geçip durdu. Köylülerin iyice
yaklaşmalarını bekledi. Köylüler yanlarına sokulduğunda ellerini kaldırıp
onları durdurdu. Diz çökmeleri için işaret etti. Köylüler diz çöktü.
Arkasındaki ağaç yüzü tamamıyla gizleyerek, önünde diz çökenleri susturdu.
“Ben gücümü çok daha büyük bir varlıktan alıyorum. Ben o varlığın yanında
bir hiçim. Anlamsız ve değersizim. Kutlamanız ve isteklerini yerine
getirmeniz gereken tek varlık o. O, esenliğin, sağlığın tanrısıdır. O, kötü
günlerinizde yanınızda olacak tek varlıktır. Sadece ona inanın. Ondan başka
kimseye güvenmeyin. O, yüce Şavo’dur.” Büyücü son sözünü söylerken
kenara çekildi. Ağaç yontu gözüktü. Köylüler bu ağacı büyücünün yonttuğunu
biliyordu. Görmüşlerdi. Yüzleri şaşkınlıkla kızgınlık arası bir duyguyla
gerildi. Ama büyücü oralı olmadan devam etti, “Şifa aradığınızda onun yanına
gelin. Derdinizi onunla paylaşın. Kıtlıkta da kıranda da hep ondan isteyin.
Dileklerinizi hep ona iletin. Ve her dolunayda, şimdi, burda benden
öğreneceklerinizi yapın.” Büyücü köylüler gibi diz çöktü. Derin derin nefes
alarak doğaçlamasına hazırlandı. Çırağına işaret etti. Genç adam kavalını
çıkarıp kısa ve büyülü bir cümleyi tekrar etmeye başladı. Usta, davuluyla
kavalın sesini çerçeveledi.
Yaşlı adam, başını önce sağ omuzu üzerinden yukarı kaldırdı; sonra sol
göğsü üzerinden aşağı indirdi. Köylüler istemeye istemeye onu taklit ettiler.
Çıraksa davulun eşliğinde üflediği cümleyi her tekrarda yenileştirerek ve
sanki bir önceki cümlenin tekrarı değilmiş de yeni bir sözmüş gibi ustaca
yineleyerek köylüleri akla sükûnet veren, bedeni coşkuyla sakinleştiren
ezgisinin içine çekmeye başladı. Büyücü giderek davulun hızını arttırdı.
Köylüler de ona eşlik ettiler. Hareket giderek bir tartıma girdi. Yoğunlaştı. Bu
eylenceye yün eğiren, halı dokuyan, örgü ören kadınlar daha kolay uyum
sağladılar. Çocuklar ve gençler yaşlılardan sopa yeme korkusuyla bu toplu
taklide gülmelerini zor zaptederek katıldılar. Ve bir süre sonra, herkes
beklenmedik bir anda kendinden geçti. Ezgi, soluma, toprağın gıcırtısı ve
giysilerin hışırtısından başkaca ses duyulmaz oldu. Başlangıçta
küçümsedikleri yontulmuş odun parçasını şimdi bir tanrı gibi görüyorlardı.
Ter içinde, baygın gözleri ve çarpıntılı yürekleriyle artık yaptıklarına

37
şaşıracak, birbirlerini ve kendilerini yadırgayacak halleri yoktu. Bundan böyle
ağaç yüz, onların tanrısıydı. Tanrı Şavo! Artık büyücüye de ihtiyaçları yoktu.
Biçimsiz ruhları biçimlenmişti işte. Kötü günlerinde sığınacakları, medet
umacakları bir tanrıları vardı artık. Düşüncelerini yansıtabilecekleri bir tanrı.
Yurtları büyüyüp geliştikçe başka tanrıları da olacaktı herhalde. Mutluluk da,
keder de tanrılardan gelecekti artık. Günahlarından arınacak, ruhlarını
temizleyebileceklerdi. Ondan birçok şeyi isteyebileceklerdi. Kafalarına bir
soru takılırsa, yanıt verecek biri de onlarla beraber olacaktı.

8.
Büyücü ve taze kalfa, çay boyunca yürüyüp, akan suyun toprak altına
gömüldüğü yerde durdular. Büyücünün dilindeki kesik tamamıyla kapanmıştı.
Hasta çocuğu iyileştirirken kendine verdiği acı dinmişti. Kesesinden çıkarttığı
suna tüyünü delikanlıya uzattı. “Umutsuz durumdaki birini iyileştirmek
zorunda kalırsan, bu tüyü dilinin altına sakla. Sonra da dilini kes dişlerinle.
Kanını hastanın bedenine bula ve tüyü sanki hastanın bedeninden emmişsin
gibi ağzından çıkar. Şansın yaver gider de hasta iyileşirse bu çay gibi akmaya
devam et. Sakın bir mânâya bağlanıp kalma. Bağlandıkça yüzünü anımsarsın.
Unutma. Nebatı ve hayvanatı anlamaya ver kendini.”
“Ustacım.” dedi çırak usulca. “İzin ver son bir soru sorayım sana.”
Yaşlı büyücü kahkahasını bastırarak şefkatle gülümsedi.
“Şu Şavo’ya bıraktığımız köy, bir zamanlar senin yurdundu değil mi?”
Bu kez tutamadı kendini büyücü ve kahkahayı bastı “Böyle düşünmeyi
bırak çocuk. Hah hah ha! Yürü. Hah hah ha!..”
Çırak yerinden kımıldamadan ustasının ardından baktı. Usta ensesinde
çırağının gözlerini hissetti ve durdu. Dönüp, ilerde bir çalı parçasında kanat
çırpan yaralı kuşa bakıp gülümsedi ve “Yaklaş bakalım.” dedi genç adama.
Çırak ustanın baktığı yöne ve şeye çevirdi gözlerini. Birlikte yaralı kuşa
doğru yürüdüler. Ama yaklaştıklarında az önce gördüklerinin bir kuş değil
güve cinsi bir kelebek olduğuna hükmettiler. İyice yaklaşınca kelebek
sandıkları şeyin kuru bir yaprak olduğunu fark ettiler. “Söyle bakalım,” dedi
yaşlı büyücü “uzaktan bunun bir yaralı kuşcağız olduğuna yemin edebilirdik
ama yaklaştıkça kelebeğe benzettik. İyice yaklaşınca da kuru kırık bir yaprak
olduğunu anladık. Değil mi? Şu anda gördüğümüzün kuru bir yaprak olduğuna
emin olduğumuz kadar emindik, gördüğümüz şeyin önce kuş, sonra kelebek
olduğuna. O zaman şimdi sorabiliriz, ‘Bu gerçekten kuru bir yaprak mıdır?’.
“Anladım...” dedi genç adam.
Usta hurcundan cildi atmış ve muhtemelen sayfalarının bazıları kayıp
birkaç el yazması kitap çıkarıp çırağına uzattı, köpeğin yavrularına
memelerini uzatışı gibi.

9.
Gölün biraz berisinde durup vedalaştılar. Bir i günbatımına döndü
öbürü gündoğumuna. Yürüdüler. Kö ylülerin bir tanrısı vardı, onlar ın da
hiç bitme yecek yolları. Yaşlı bü yücü baştan a yağa kederle kaplı ydı. Çünkü
bir kez daha kopmuştu yur dundan. Bir loğusanın kederi ve hafifliğiyle
ayr ılmıştı dostundan.
Taze kalfa ağır bir taşı sürükler gibi sürüyordu ayaklar ını. Çünkü
obruk gölünün kı yısından geçi yordu. Gölün kıyısında durdu, yankılı
sudak i suretine baktı. Suretinin tam ortasına bir taş attı. Suret halkalandı.

38
Güldü. Şimdi ye dek gülmediği kadar çok, ağız dolusu güldü. Yürümeyi
sürdürdü ardından. Bir zamanlar ustasını yurduna küstüren bir afsuncunun
ve kendini meşe dalına asıp canına kıyan bir kızıl perinin oğlu olduğunu
bilerek yürü yordu. Taze usta, sonra sonra düşündükçe babası olacak kalp
afsuncuyu, ustalıktan çıraklığa terf i eden kadim dostunun öldürdüğünü
kve bü yücünün tek gözünü de yine onunla boğuşurken yitirdiğini
bilecekti. Babasını ustası öldür müştü, kanını çaya akıtmıştı ve kendi
gözlerinden birini de... Ça yın suyu yer altından geçerek obruk gölüne
dolardı, buharlaşıp bulut olur acunu gezer, yağmur olup yağardı.
Bir süre konmadan konaklamadan çayın suyu gibi dolanacak; tek
başınalığın, gövdedeki seslerin sırrına yaklaşıp uzaklaşacak, yeni el yazmaları
edinecek sonra da köyüne, onun ve kendilerinin kim olduğunu bilmeyen
köylülerinin arasına dönecekti. Tanrı Şavo hakkında sorulan sorulara, düşülen
şüphelere karşılık verecekti. Köpeklerle kucaklaşacaktı. Köpekleriyle beraber
gezip dolaşacak arada bir de köyün çok, çakılların az ırağındaki evine
uğrayarak geri kalan yaşamına devam edecekti genç büyücü; ölüm ile dirimi
birbirine karıştırmadan, eski bir büyücünün dediği gibi, ikisinin de aynı şey
olduğunu bilerek. Bir yalvaca yaraşır saygıyı gösterecekti ona ataları.
Bir gün kucağında gelinciğiyle ırmağa bakarken, yanına kızını henüz
yitirmiş bir köylü gelecekti anlamsız suratıyla. Ve utana sıkıla soracaktı,
“Ölümden sonra ne var sen biliyor musun çırağ?” O da şöyle yanıtlayacaktı
gelinciğinin küçük başını okşarken, “Ölümden önce ne var? Sen biliyor musun
baba?”

39
V.

Katiller Komitası

1.
A kş am ol ma k üzer e ydi . K endini s âkin bir ine benze ter ek gir iş
k atın a dalıv er di. Avucunda ıs lanan mendi li yle ter li aln ını s ildi. Y ıllar d ır
sü r d ü ğ ü i zin bu handa s onlanacağ ı inan cını ka ybe t me den gez in me ye
b aş lad ı. D er in bir s oluk ald ı. Ç ıkar ımlar ı doğr u ys a, onlar ca yı l önce
b aş lad ığı yo l culuğu, yo l culuğ a baş ladığ ı kas abada bite cekti. Ve
g er çek t en yan ıl mı yor s a, soğuk ter ler döker ek dolaş ma ya baş ladığ ı
h an d ak i ye di iş lik te ça lış an ye di ca m us tas ı, bir er kati ldi. G ezin tis ine
d ev a m etti. Ş ö yle bir tur att ı ace le yl e . Ç alış ır k en ca m us talar ının
yü z ler in in ca mekâna dönük olduğunu f ar k e tti göz ucu yl a. K endiler in i
b ü tü n ü yl e iş ler ine ver miş gib i yd il er. G ene de bir tuhaf lık var d ı. S adece
ca m ü r et mi yor, iş ler in i gös ter i ya p ar gib i s ergili yor lar dı da. M ahar et li
eller in de ger eğinden f azla bir ş e yl er var dı. S ır tl ar ı dönükken bile
izlen d ikler ini f ar k edebil i yo r lar d ı s anki. “ S anki f azl a... D üpedüz ö yle! .. ”
d i ye d ü ş ündü kur untus unu kes inle yer ek. S akin liği bozuldu, kulak lar ın a
k ad ar kız ar dı a ma he me n topar lanıp nef es ini a yar la yar ak, yav aş yav aş v e
b u d ef a çok daha dikkat li dolaş ma ya baş ladı ikinci tur unda.
G ir iş kat ındaki dör t iş lik ten i lkindeki ak s açl ı, kır mı zı ya na klı,
çip i l g özlü, er ik bur unlu ve son der e ce s akin bir halde ca mı nı iş le yen
us t a, k üçük ya pı tından baş ını kald ır maks ı zın ve gü ya o da diğer ler i gibi
s e yr ed ildiğ inin f ar kında değ il miş gibi ça lış ı yor du. C am kavanoz lar,
b ar d ak la r, ş iş eler, kâs eler ış ı ldı yo r du t ıklı m tık ış r af lar ınd a... İ kinc i
iş lik t e ku mr al, geniş al ınlı, der in göz çukur lar ınd a iki dur u göl gibi
d u r an açık ma vi gözler i yl e ve s anki ilah i bir kale ml e çi zil miş beden i,
eller i yl e çal ış an genç bir us t a var dı. Onun mek anı is e s ır çadan bir bahçe
g ib i d üzen len miş ve ca m çiç ekler, ağaçl ar, vazo lar, camdan göller,
ak ak lar ve la mbalar la tü m dar l ığına r ağmen gen iş , f er ah bir dün ya
izlen i mi u ya ndır ı yor du... Ü çüncü iş lik te, s adece billûr üzer in e çal ış an,
k ıp k ız ıl s açl ar ı, kaş lar ı, kir pik ler i ar as ından s e yir cis ini or ta ya çıkar dığ ı
iş ler g ib i bil lûr bir bakış la s üzen yi ne genç ten bir us ta çal ış ı yo r du. K ızıl
s açlın ın tek tuhaf yan ı, za man za man açığa çıkan ön üs t diş ler in in
s iv r iliğ i yd i... G ir iş ka tındaki s onuncu iş liks e, onu çok es kiler e
g ö tü r müş tü. Z ir a, bur adak i us ta a ynı bil lûr cu gibi, tek bir ş e y ür eti yor du :
C am f lü tler ! Ş ekil ver diğ i her bir i bir er ş ahes er olan f lü tler e zıt bir s ur et
taş ı yo r du, s açl ar ında tek tük aklar s eçi len us ta : Ç içek bozuğu s ur atınd ak i
mi n ik gölgecik ler l e es ki bir kitabın r as gele açıl mış bir sa yf as ındak i
o k u n aks ız ya zı lar a benzi yor du ; baş ını o yna ttık ça, gölg eler değiş i yo r,
d ah a ilk ini anla ma dan, yü zündek i kit abın baş ka bir s a yf as ı
açıl ıv er i yor du.
H all er inden me mnun, kendiler ini iş l er ine kaptır mış gös ter iş li ca m
us t alar ın ın or ta ya çıkar d ıklar ı her bir i diğer inden eş s iz ca m bar dak lar,
sü r ah iler, kar af aki ler, çeş m- i bülbü ller, tabak lar, kâs el er, nargi lele r,
k aş ık lar, biblol ar, ş a mdan lar, mi n ya tür evler, vazolar, billûr lar ve
f lü tl er le bir er kat il olduk lar ın ı gizl edikl er ini bildiğ inden kes inl ikle

40
emin d i. Tabii kar ş ılaş tır malar ı ve kur duğu bakış ımla r doğr u ys a.
M er d ivenler i tır manır k en, “A ma, kim bu ada mlar ın bir er katil olduğuna
h ü k med ebi lir ? ” di ye düş ünü yo r du ki ikinci katt aki bol ış ık alan bir
atö l yed e yüz ü ir i s i ya h gözl er ine küçük gelen ak ten li, or ta bo yl u, inc e
b ed en li bir kadın ca m us tas ı yl a karş ı laş tı. K adın, çok uzun baka madı
o n a, ik i elindek i met al çubuklar ar as ında bel ver en kır mızı ca m
ma cu n una bir anl ık kes int i ye uğr a yan dikkat ini çev ir di ye ni den ve bir
an d a s anki bir göz bağcın ın çabuk luğu yl a bir kedi biblos una dönüş tür dü
k an k ır mı zıs ı yu muş ak lığı ; uzun in ce par ma klar ı yl a, kedinin alnına bir
b o yn u z kondur du ve göz çukur lar ına da iki yu va r lak boncuk ye r ine iki
k o ca man ve ya lı n kuş des eni nakş ediver d i. Ar t ık gör düğü ş e y kar ş ıs ında
s ak in liğ ini kor u ya mı yo r du. Ens es inden s ır tına doğr u ür per di. K ar nı
g er ild i. Tü yl er i diken diken oldu. A teş i yüks eldi. A ma par mak uçl ar ı buz
g ib i yd i.
G enç z i ya r et çi, ik inci kattak i iki loş iş liğe göz gezdir me yi aklına
b ile g etir e meden me r diven ler i hızla iner ek avlu ya attı kendini.
En s es inde s oğu ya n ter in s er inl iğini hiss et ti. H anın kubbeli gir iş inden,
g ir iş tek i ca m s atıl an mütev azı ve ala cal ı ış ıkta menev iş lenen tezgah lar ın
ar as ın dan geçip dış ar ı çık ma dan önce s on bir kez ar kas ın a dönüp bakt ı k i
b ir in c i katın bir per va zında biblos unu s oğutan ca m us tas ının ir iden de ir i
g ö zler in e yak al andığın ı anl adı. K or kus unu gizle mek is tedi. A lı ml ı
su r a tın da hızla biçi mlenen kas katı bir gülü ms e me yl e baktı yu kar ı...
G ir iş in avlu tar af ınd a s ağ s ütuna nakş edi lmiş pe yga mber böceğini f ar k
ed e med i bil e; f ar k ede med iği daha bir çok şe y gib i...
H anın kubbeli gir iş inden can havli yle çık tığınd a, ne yön e
g id eceğ ini düş ündü. K alaba lığın ar as ına kar ış mak is temed i. Tenha
so k ak lar dan geçer ek, ar ada bir de ar kas ını kolla yar ak, es ki
k er v an s ar a yd ak i odas ına yo ll andı. B aş ını gök yü züne kaldır d ı yür ür ken.
Gö lg eler i bir ar a ya getir er ek in en kar anl ığı se yr et ti. A z kals ın ya vr u ve
g er çek bir kedi yi ezec ekti.

2.
D umanl ı odas ının pencer es ind en, s anki yü zl er ce yı l dır ya ş a yan
b ir in in ağır baş lı lığı yl a baktı. S er vi ağaçl ar ı yl a kaplı kar anl ık f undal ığa
d alıp g itt i. İ ç iç e yuv ar lan an bor ular la biç i ml en miş , bir bakır ça lgı yı
an ı ms at an ve onunl a ber aber uzak yur tl ar ı dolaş mış ağız lığınd an güçlü,
so ğ u k bir duman daha çekt i. A ğız lığın dış bor us unda, loş ış ıkta güçlükle
s eçileb ilen, s ilik bir ya z ı kazıl ı yd ı: K atil ler K omit as ı! .. Ç ekt iği du ma nı
ü f ler k en, ham ca mı çabuk lukla ş ekille yen par ma klar ın a yn ı çabuklukla
in s an lar ı nas ıl öldür ebil eceğ in i ha yal ett i. S ar ma l kır mı zı ma cunl ar dan
b ir an da or ta ya ç ıkan ca m kedin in, ö yl e olmadığ ını bile bi le, kur banl ar ın
k an ı yl a r enklend ir ild iğini, kedinin alnındak i bo yn uzun hak ikati zor la yan
b ir yar at ıcı lığı ve ş iddet i te ms i l et tiğin i, gözl er i ye r in e nakş edi len ya lı n
k uş d es enl er inin is e kedin in, as lında kati lin, da ima avını ha ya linde
can lan d ır dığın ı anl atır bir er iş ar e t olduğunu düş ündü. S onr a diğer
us t alar ı, s onr a gez me yi bec er e med iği diğer iki iş liği, sonr a kar anlığ ın
çek ic iliğ ini düş ündü. Zihn ind e bir d enbir e par lak r es i mler, düş ünce ler
o lu ş u yo r a yn ı çabuk lukla ye r ler in i baş ka r es i mler e ve düş ünceler e
b ır ak ı yor lar dı. Zihni, her s ef er inde ulaş ıl ma z bir bilgi ye kola ylı kla
u laş ı yo r ve ulaş tığın ı kola ylı kl a yi ti r i yo r du. D ikkat ini topla ma ya ça lış tı.

41
B akış l ar ı odan ın taban ını kapla ya n halı ya ka yd ı. D aha ilk
g en çliğ inin bahar ında yken, bir s abah ka lkıp s of ada şah da mar ı, kır ık bir
f in can l a kes il miş ve hal ının üzer inde kanlar içinde ya t ar haldeki
b ab as ının huzur la gülü ms e ye n ölü yü zü geldi gözünün önüne.
Ç ek mec eler kar ış tır ı l mış , s andal ye ler ye r ler e yuv ar lan mış , mas a
d ev r il miş ve bütün bunlar dan s onr a babas ın ın ölü mün e int ihar s üs ü
v er il miş ti. İ ntihar ! .. Düş üncel er i dağı lı yor du gene... S of ada olup
b iten ler i der in bir u ykuda olduğundan iş i te me miş ti ve o günden s onr a bir
k er e o ls un der in bir u yk u u yu ya ma mış t ı. G özler in i yu mdu, kendini
b ır ak t ı. G er is i kendi liğind en geld i: O za ma nlar kas abada kulak tan kulağ a
sü s len ip değiş en gezgin kat ill er in tr aj ik hikâ ye l er i anlat ılı yor du.
S ö yle n ti ler, babas ının ölü münün bir in tihar değil, intihar süs ü ver i lmiş
b ir cin a ye t, suçlu lar ın da gezgin kati ller olduğuna iş ar e t edi yor du. Ve o
za man lar ölü mün bedel inin ölümle ödenebi leceğ ine inan ı yo r du. İ zl e ye n
a yl ar d a babas ının katil inin izini s ür mek iç in ca m f lütünü, hâlâ
v azg eç emediğ i bir ka ç kit abını da ya n ına alar ak kas abas ını nas ıl ter k
ed ip , b ir cılı z iz in, s ö yl ent in in peş inde dün ya yı yi ne nas ıl bü yük bir
h e ye can la dolaş t ığını anı ms ad ı. G ezdiği gör düğü ye r ler, ins anlar, dill er,
ya p ıla r, eş ya la r, dağla r, s ular, eng in düzlükl er ha yal inde hızlı çok hız lı
b ir g eçi t r es mi oluş tur up ak ma ya baş lad ı. O nu dün ya nın öbür ucuna
k ad ar götür en, yu r t yur t dolaş tır an iz, var dığ ı s on noktada, ne ya z ık ki
g er is in ger i doğduğu kas aba yı iş ar et etmiş t i. Ah! B unca yo l culuk, görgü,
d en e yi m ve bir ömür d en kopar ı lan yi r mi s ene, baş a, en baş a dön mek için
mi yaş an mış tı?
Var dığı son noktad a yk en s abır l a onu uzak yu r t lar a yö nl endir en
k iş iler i, kiş iler in dur u ml ar ını bir bir l er i yl e kı yas la mış tı : H er bir i gar ip
b ir ş ek ilde alı mlı ve ür künç, her bir i değiş ik ama ins ana s ıcak lık ver en
b ir yü z le a yr ıc a konuş ma ye te neği yle donan mış ve her bir i hüner ini
g ös t er ebil eceğ i bir mes l eğe, kend i iş inin s ahibi ol ma a yr ıc alığ ına
s ah ip ti. Onlar d an f ar kın a var mad an konuş ma yı , hüner ini gös ter ebil me yi ,
r ah atl ıkla iliş ki kur abil me yi öğr enmiş ti. K üçük ya ş t a annes i tar af ından
ter k ed i l miş , ilk genç liğind e de babas ın ı yi ti r miş bir ins andan bekl enen o
d eğ iş ik ve alı ml ı yü zs e öğr enmeden s ahip olduğu tek ş e ydi . O kadar çok
ar a mış t ı ki f ar kına var madan izini sür düğü ka til ler e benze miş t i. Var acağ ı
h er n o ktada, önceki ler gibi yi n e onu ya nl ış yer e yö nl endir me ye haz ır bir
k o mit acı bekli yor du. F akat var dığ ı s on noktadaki - ona ar t ık bir tan ıdık,
b ir d o s t gibi gelen- komita cı t ar af ından bu kez doğr u hedef e
yö n l en d ir il miş ti. D ur u m, kiş i ve ola yla r ı kar ş ı laş tır ar ak da hedef inin
d o ğ r u luğunun s ağla mas ını ya pa bil miş ti.
Var dığı son noktad a anla mış tı ki geç ip git tiği her yu r dun bir
k as ab as ında bir K atil ler K omit as ı var dı ya da var olma ya baş lı yo r du.
Ko mi ta lar, iş l edikler i cin a ye tl er i sö ylen til er, ef s ane ler ya r a tar ak ör tüp
v e ço k daha alengir li o yunl ar la izler ini ka ybe tt ir ebi li yo r lar d ı. Ancak
ö mr ü n ün yir mi yı lı nı onl ar ı b ul ma ya ver miş , zihn inde bilg iler i bir ik tir ip
ye n id en ye ni den kar ş ı laş tır mış ve gide gide iz ini sür dükler ine benz e miş
b ir i o n l ar ın var l ığını gün ış ığına çıkar ab ilir d i. As lına bakıl ır s a
k o mit alar ın var olduğu yu r t lar da cina yet ler in s a yıs ı ol ma ya nl ar a or anl a,
h a yr et ettir ecek kadar düş üktü. Ağız lığın ı dudaklar ının ar as ına s ıkış t ır ıp
b ir s o ğuk duman daha çekt i. S onr a, annes inin evi t er k ediş inin ar dından
b ab as ının hedi ye e ttiğ i, kendinden beş ya ş küçük ca m f lütü üf l eme ye

42
b aş lad ı. Ya r ın, yo ld aş ını der i kaplı ahş ap kutus una ye r l eş tir ip ya n ına
alar ak tekr ar dan hana gid ecekt i.

3.
B ir eli cebinde diğer el i yl e f lütünün kabın ı tut ar ak han ın
g ir iş in den bir az ger ide dur du. K ubbe ms i gir iş in aln ına hak edil miş ,
d o lg u s u tavus mavis i ca md an, kıvr ı mlı, ku yr uk lu, “ C ama C an Ver enler ”
ya z ıs ını okudu. S onr a ya k laş ıp gir iş in t avanını yü ks e lten kemer in
o r tas ın dan bir s ümbü l s alkı mı gibi inen billûr avize ye bakt ı. G özler i
tezg ah lar dak i ış ıl tıl ı eş ya lar ı tar ad ı gel iş igüze l. U zun gir iş in içindek i
n iş te n argi les ini tüttür en ve if ad es iz bir s if enks e benze yen tezgah tar ın
o n u u mur s ama yan dingin yü zünü f ar k ett i. Eğer dikkat ini top lar s a, gün
ış ığ ın d a a yr ı ms a ya ma dığ ı bir çok ş e yle kar ş ılaş a cakt ı. A ma aklı hep
içer i ye, iç er de az sonr a olabil ecek ler e çalış ı yor du. D er in bir nef es a ldı,
d ü n k ü gibi ve avlu ya geçti. Or adan da hanın as ıl binas ın a dald ı. S anki
h er ş e y dünden f ar kl ı yd ı. İ ş lik ler inde çal ış an us talar dünden daha az
h ar ar et li, daha f azl a düş ünceli ydi le r. G ös ter i ya p ma ktan vazgeç miş
g ib i yd il er. A dı ml ar ı onu bir inci kata, gözler i yü zün e s ığ mı yor gibi
g ö r ü n en kadının iş liğin in kap ıs ın a kadar getir di. D ur du ve kendi yl e
ilg i len me yen kadın a uzun uzun baktıkt an s onr a, “B en,” dedi “ Kat ill er
Ko mi tas ı’ na katı lmak is ti yo r u m.” K omita cıl ar dahil, hiç kims enin bu ad ı
b u k ad ar r aha t ve ulu or ta zik r ede me yec eğ ini bi len genç ada m, kadının
b ir ân ir k ilir gibi olduğunu ama ir kiliş in i dalg ınlık tan u yanış ın getir d iğ i
b ir ü r p er t i ye benz eter ek s akladığ ını düş ündü.
Ya ş ı ya ln ızca ve ya ln ızca eller inin üs tündek i kır ış ık lıkl ar dan
an laş ıl an al ımlı ca m us tas ı, “ Rü ya mı gör ü yo r s unuz ef end im? ” dedi
iş in d en baş ını kaldır madan.
O is e s oğukkanlı ymı ş gibi davr anar ak, “İ ş ler ini z çok güze l. B ir
tan es in i s atın almak is ter i m. ” dedi.
İ r i gözlü kadın, ins anın akl ını baş ından alan bakış ı yla dünkü
k ır mız ı kedi biblos unu uza ttı, “H edi ye mi kabul edin. Lü tf en.” A r dından
g ö zler in i çek iver di ya ba ncın ın üs tünden.
K adının s es ind eki s akinl ik, s evi ml il ik, s özcükler inin dizil iş indek i
s e yr ek lik, ya pı lı ve uzun bo ylu genç ada mın o muz lar ınd aki yok tü yle r i
ü r p er tt i. K adının güzel, kö mür kar as ı gözl er inden ş imdil ik uzak oluş unu n
v er d iğ i geçic i r ahat lıkl a, “ Dün ya nın her ye r inde s izin gib i eş s iz iş ler
ya r atan K omita cıla r ’ ını zın ya pı tl ar ını gör düm. H üner iniz i, giz li kapak lı
d av an ız ı daha da gizl emek, izini zi ka ybe tt ir mek için kullandığ ınız ı
b ili yo r u m.”
K adın bu kez yüz ünü k apl a ya n ve göz kapaklar ı bir a z daha inmiş
g ece k o yuluğund aki göz ler ini tuhaf tuhaf konuş an ada ma çevir d i ve
“D ed ik ler inizd en ne ya zı k ki bir anla m çıkar ama yac ağı m. B ağış la yın ,
ef en d i m. ” dedi.
A ğır bir kapı s ur atın a kapat ılır gibi gözler in yü zün e çevr iliş ine
d a ya n a ma ya n kar ar lı yü z, “K as abanın es ki ker vans ar a yı nda
k o n ak lı yor u m. B eni or ada bulab ilir s in iz.” dedi ace le yl e ve kadın ın
yü z ü n ü n alı mından kendini güçlükle çeker ek ger i döndü. S akin adı ml ar la
iler led i. S anki ar kas ından bir iler inin ye t iş ip onu çekeceğ ini ya da ona
s es len eceğ ini düş ündü. D ahas ı, gör ün me yen ipler le ger i ye çek ildiğ ini
h iss e tti. A ma ar dınd an ger çek ten ne kims e geld i, ne de bir i s es lendi.

43
H andan ç ıkıp ker vans ar a ya doğr u yür ür ken, tenha ar a s okaklar dan
d eğ il, me yd andan git me k is tedi bu kez. G ündüzün dağı ttığ ı kar an lığı,
s e yr ek gölgel er i i zle yer ek yür ümek is tedi. M e ydan a çıkan yo l un kenar ına
k u r u lmuş me yve, s ebze te zgahl ar ı var dı. Tezgahlar ın baş ı kalabal ıktı. Ü ç
d ö r t yaş lar ınd a yk en yü zünü anı ms a ma dığı annes inin elinden tutup
b u r a ya , al ış ver iş e geld ikler ini anıms adı. Tezgahlar a baktı ye n iden. H em
alıc ılar hem de s atıcı lar ş aş ılas ı der eced e bir bir ine benz i yo r du. İ ns anlar ı
b ir b ir ind en a yır ma k o kadar güçtü ki bir ân kendin in, s anki hiç bil mi yo r
g ib i, n e ye benzed iğini me r ak etti. A ma me r akına ye n il ip ne bir a yna ya n e
d e b ir ca mekâna baktı. K end ini s ır adan lığın s eline bır akt ı. B ir i
ö b ü r ü n den f ar ks ız gibi gör ünen, ik i a yakl ar ı üzer inde yü r ü yen var lık lar
s el g ib i me yd ana akı yo r ; yi n e a ynı kalaba lık me yd andan ger is in ger i a yn ı
yo l a d o lu yor du. S anki bir ır mak deni ze boş alı yor, dolu yo r, boş al ı yo r,
d o lu yo r du... K ulaklar ında cam us tas ının s özü çınl adı, “ R ü ya mı
g ö r ü yo r s unuz ef endi m? ” K âb us gibi kalabal ıktan kur tulup me yd andaki
s alaş b ir me yha ne ye gir di.
Ü s t üs te iki ma ş r apa ş ar ap yu va r ladı. Ş ar abın dili pür ten, göğs e
ya yı lan ve mid e ye var ın ca ya kadar s ür en tad ını du yu ms ar ken bir kez
d ah a d üş ündü. K alaba lığı oluş tur an ins anl ar zor la ma yü r ü yüş ler i,
me cb u r i ye tt en yap tı klar ı alış ver iş ler i, el kol har eket ler i yü zünd en mi
yo k s a ö yl e doğduklar ı, ö yle ya r atı lıp r es medild ikler i için mi
b en zi yo r l ar dı bir bir ler ine? Ya hut onlar ın ar as ınd a doğup s er pildiğ i bu
k as ab ada kend i gibi bir yab anc ı ol ma nın din me ye n ağr ıs ına
k atlan a ma yac akl ar ı i çin mi b ir bir ler ine benze me yi seç miş ler di? B ir tür lü
ya n ıt lan ma yan , tek bir yan ıt la karş ı lana ma ya n çok es ki s or ular ı yla
s er tleş miş ens es in i s ıvazl a ya r ak çıktı me yhan eden. Yine kar anlık
çö k ü yo r du. B u kas abada akş am ne çabuk olu yo r du.

4.
D e mir anahtar ını çıkar ıp odas ının kapıs ın ı aç tı. K i i çer de, “C a ma
C an Ver en ler ” hanının ye di iş liğ inde ça lış an ye di us ta s akince onu
b ek li yo r du. Ye di us tad an beş inin yü zü a yd ınl ık, ikis in in kar anl ıktı. B ir
d e g ir iş tek i niş te nargiles in i tüt tür en t ezgaht ar yok tu ar a lar ınd a. O nun
d ış ın d a eks iks iz her kes odas ında ydı. G üçlü ada m, dış ar ıdan
g ö r ü n mediğ ini bi ldiği o es ki âni baş dön me ler ind en ve t epeden tır nağa
cer e yan lı s ar s ıl ış lar ından bir ini daha yaş adı. S endele me mek için tuttu
k en d in i. Gülü ms e yer ek s edef kakmal ı ya tak s ehpas ının çek mec es inde
d u r an ağız lığın ı al ıp, önceden hazır ladığı bir güze l cigar a yı ağızl ığa
ye r leş tir d i. Ağız lığı avucuna s ığdır ar ak üs t üs te üç s oğuk duman çek ti
so n r a da. K adının ir i s i ya h göz ler ine ger çek bir ces ar et ve bel ir s iz bir
ala yla bakar ak “R ü ya mı gör ü yo r um ef end i m? ” dedi. G ergin likten bu
k ez b u z kes en eller ini, kollar ın ı kavuş tur up kol tuk alt lar ın a s oktu.
B ir in ci kattak i dör t iş l ikten ilkinde ca m kaplar ür eten, ak s açlı,
k ır mız ı ya nak lı, çipil gözlü, s akin ve ger il ims iz dur an us ta konuş tu,
“K o mita’ ya ki ms e katıl mak is te ye mez . K omit acı lar ’ ı biz seçer iz,
ef en d i m. ” dedi.
“ Sözcük ler in ya nı lt ıcı lığın a s ığını yor u m,” dedi genç ada m dalg alı
yü z ü yl e, ş imd i r aha tla mış ve r enkl i bir şeker le me yi ağz ında gezd ir ir gib i
“b en as lınd a s eçil me yi bekli yor u m, de mek is te miş ti m ef endi m.”

44
B eş i a ydı nlık ta, ik is i k ar anl ıkta ye d i dudak a ynı anda hoş nut lukla
g ü lü ms edi. B u kez çip il göz lünün yan ındak i iş lik teki s ır ça bahç es inde
çalış an, geniş al ınlı genç us ta konuş tu, “ S eçeceğ imiz kiş iler bizi m
h ak k ı mı zda bir ş e y bil me z. B iz onlar ı tanır ız onlar bizi tanı maz,
ef en d i m. ”
G enç ada m bir kez daha tepeden tır nağa s ars ı ldı. A r dından gene
r ah atl a ya r ak ola yl ar ın tah min e ttiğ inden hız lı geliş mes inden mu tlu ve
h u zu r lu bir ş ekilde “S izi t anıdığ ım s ö yl ene mez. B en bir gezg ini m.
B en i ml e ya r ad ılış benz er liğ i taş ı yan ender kiş iler l e kar ş ılaş t ı m
yo l cu luk lar ı m bo yun ca. O nlar da tıpkı beni m gibi, değiş ik ve al ı ml ı bir er
yü z e s ahipt ile r. Yüz ler ini beni m gibi ya ş ad ıklar ı acı ola yl ar d an ve uzun
yo l cu luk lar dan aldıkl ar ını sonr adan anlad ım. O nlar da tıpkı beni m gibi
açık , açık olduğu kadar da ço k katl ı ve giz emli konuş u yor lar dı. Onlar ın
sö z ler in den çıkan ikinci, üçü ncü an la ml ar a s onr adan ulaş tı m. O nlar da
tıp k ı b eni m gibi hüner l i yd i. Hüner l er i yl e or ta ya çıkar ttık lar ının
ar k as ında bir ş e yl er in s aklı olduğunu gene s onr adan öğr endi m, ef end im.
H a! B ir de ş u var ki Kat ill er K omitas ı adını s ize ben ya kış tır mış tı m...
Ef en d i m.” dedi. Tuhaf ve gü müş ağı zlığ ını ceb ine ko yd u.
Ye di dudak a yn ı anda ama ş imdi daha bir ke yif le gülü ms ed i. B u
k ez çi çek bozuğu sur at ındaki mi nik gölgecik ler in ma r if eti yle her ân
s a yf a s a yf a a ma güçlükl e okunan es ki bir kitab a benze yen yüz ü yl e,
ca md an f lütl er yap an o us ta kıpır da madan konuş tu, “P eki ni ye o bütün
yo l cu luk lar ını z bo yu nca, tan ıdığ ınız K omita cıla r ’ dan bir inin değil de
ö zell ik le bizi m kapı mızı çald ınız, ef endi m. ”
G enç ada m, kapağ ını ka ldır ıp kutudan f lütünü çıkar d ı. Ve ins anın
için e iş le yen bir ezgi yi dolaş t ır dı ye di us tanın kulağında. K endine
d u yd u ğu güvenle, en kalın s es ten, en inc e s es e bir anda üs t üs te bir kaç
k ez çık ıp iner ek s es lendir diğ i ezg ili düş ünces in i uzun ve adeta s ağla m
b ir ip gib i uza yan güçlü bir nef es le noktalad ı.
S or ular ın tükendiğ ini umu yor du ki bu kez, bo yu or tanın ha yl i
alt ın d a a yak lar ı ye r e kök s al mış gibi bas an ve gözler indeki billûr s u
g ü lü ms e yi ş i hiç eks il me ye n kızıl s açlı us t a bir den bo yu uzu yor muş gibi
k o n uş tu ,
“ Ö ldür mekten hoş lan ı yo r mus unuz ef endi m? ”
“ Ha yır, ef endi m.” di ye ya n ıt ladı s abır la.
“ Ö yle ys e ni ye biz e kat ılas ını z ki? ”
“ Ö lümü me r ak ettiğ i m, ölümden kor ktuğum iç in.”
“ Ö lün o zaman.”
“ Ö lürs e m nas ıl bi lebil ir i m? ”
“ Ö lümü öldür er ek de, s e yr e der ek de bile mezs ini z ef end im.”
“ F ar kında yı m.”
“ E o za man? ”
“ B ir ye r inden baş la ma lı yı m. ”
“ C enaze iş ler ine ne der s iniz? ”
“ Ö lüm ânını gör emedik ten sonr a... Z ihnin s ons uz u yk u ya
d al mad an öncek i ânına tanık ola mad ıktan s onr a...”
“ Ö lümü bu ş ekilde mi anl a ma yı u mu yo r s unuz, ef end i m? ”
“ Şu kadar ols un, evet.”
“ Ne kadar ? ”
“ Anlad ığı mı s andığı m ş e yl er i anlad ığı m kadar.”

45
S es s izlik oldu. S es s izlik konuş tu. S es s iz lik dağı lan düş ünce ler i
to p lad ı.
“ B aş ka? ” di yer ek s ess iz liği bozan bu kez ir i göz lü kadın oldu.
“B aş k a neden imiz var mı, s izi s eçeb il me miz için? ” dedi, ikna olma mış
b ir tav ır la.
“ Yok.” ded i kar ş ılık olar ak f lütünü kutus una ye r l eş tir ir ken, daha
n e o ls un, der gibi. C es ar et le kadın ın kar a gözler in e dikt i gözler ini, “B en
b u b ir bir in in tak lidi gibi or ta lıkt a dolan an kalab alığ ın bir par ç as ı
o la ma m, lütf en beni kabul ed in... Ef endi m. B en...”
K adının ödüns üz katı lığı bir den yu muş adı ve çip il gözlü olanı gizl i
b ir k o mut al mış gibi kıp ır da ya r ak “Ya r ın gec e hana gelin. Tezgah tar s ize
yo l g ö s ter ec ek” dedi. Ve beş i a ydı nlık, ikis i gölgeli sur a tı yl a ye d i us ta
b ir er r ü ya gibi odadan çıkt ıla r.

5.
Tenha sokakl ar dan yo la çık ma k üzer e yke n bir den bas tır an bir
d üş ü n ce s eli yle yav aş lad ı, “ ‘ G ün, yı ld ızlar ve a yla gecen in için e akar ak
k en d in i hatır l at ma ya ça lış ır. G ece is e ö yle ce dur ur tas alan madan. Ç ünkü
h iç u n utu lma yac ağın ı bil ir. O hep akl ı mı zdadı r. O , bizi m as ıl aklı mı zdı r. ’
d i yo r d u es ki bir ya z ıs ız söz. B ir bir ine benze yen ler bu sözü iş i tme mi ş tir,
iş its eler bile du yma mış lar dı r. K or ktuklar ı için. S uçlan ma ktan,
k en d iler ini suçlu his s etmek ten kor ktukl ar ı için. K or ku, a ma gizl i, a ma
b as tır ı lmış , a ma öne ms en me ye n o kor ku onlar ı za manl a bir bir ler ine
b en zet ir. Ö yle ki bir bir ler ind en dahi kor kar lar. K or kunun ver diği
g er il imli yüz ler e, il iş kiler e, davr anış ve tavır l ar a, âde t, gel enek, ter b i ye ,
ten k i t der le r. G er çek ten öğr en me k is te yen ler, gecenin içinde gezin ebil ir.
G elen ek l er den kopabi li r. O nlar bir l ikte ol ma yı bild ikler i kadar, tek
o lma yı da s ahiden baş ar ır la r.” di ye düş ünme ye baş ladı. A dına bekin mek
d en en kop muş kır ı l mış bir dikenl i s ar maş ığ ı bir ar a ya get ir me ye
çalış ır k en, kaf as ındak i bunak bilge yi sus tur ma ya ça lış tı. B ili yor du ki
g ize ml i düş ünce ler in uzun yo l lar ına düş tükçe bedeni ya v aş lı yor du. B ir
b ıçak kadar kes in kar ar lıl ığı bozuldukça hantal laş ı yo r, amacın a bağl ı as ıl
d üş ü n ce ler i boş lukta as ı lı kal ı yo r du. S ır f bu yü zden ye n ild iği bir sür ü
k av g a olduğunu anı ms adı ezil er ek. K ar maş ık, s orgul a ya n iç itiş me ler ini
o yü z d en az öncede bır akıp h ı zlanar ak il er ledi...
M e yd ana çıkan yo ld aki t ezgahl ar dan, s atı cıl ar la ş akalaş ar ak
alış v er iş ya pı yo r du ş i mdi. S or ular ını ya n ıt la ya ma ya n ka labal ığın,
k alab a lık olar ak üzer inde ya r a ttığ ı tü m yı l gın lığa r ağmen, onlar a ne
k ad ar benz er s e, kalab alık tan o kadar a yr ılab ile ceğin i s ezinl i yo r du. K abu l
et men in , r ız a gös ter men in ver diğ i gücü, t anıdığ ı hür lüğü yı ll ar önce
a yr ı ms a ma mış mı yd ı? U yu ş manın, ya b anc ı bir bün ye ye ye r leş mek için en
k es tir me yo l olduğunu bil mi yor mu yd u? G ecen in günle u yuş tuğu ve gün ü
tan ı yar ak gölge ler in i çoğal ttığ ını öğr enme miş mi yd i? İ s temeden de ols a,
b en ze me ye ça lış tığ ı ş e yi kend ine benz et mi yo r mu yd u he m? .. U zlaş ı yla
taçl an an ye ni bir s avaş ın eş iğ inde yk en, s atıcı lar dan bir er bir er
mü h i mma tl ar ını topar l ı yo r du gülü ms e yer ek. Ö nce ı tır l ı otl ar : Topr ağın
k ar an lığ ından f ış kır an, bir ç imdiğ i bile zihin açık lığı ver en ta ze nane,
b ir d e me t; vahş i teke ler i geçit ver me yen uçur umla r da zıp lat an li mon
k ek iğ i, iki tu ta m... Sonr a, ar ılar ın çiç ekler d en zer r e zer r e alıp
b ir ik t ir dikl er i, o mac er aper es t çocuğun ma mas ı bal, bir küçük küp;

46
g ü n eş le bes len en üzü ml er in çiğnener ek ış ık geç ir mez me ş e f ıç ılar a
h ap s ed ilen ve çok s onr a or adan süzü lüp tes ti lenen su yu , ik i tes t i... S onr a
ye ş i ll iği akı lla kar ar t ıl mış ze yt in, küçük bir tor b a. Ya nında da pa muk tan
g eçir i lip damla damla bir ikt ir il miş ze yti n ya ğı , bir ş iş e. Ve f ır ıncı lar ın
h ü n er li eller inde ş eki llen miş ek mek, bir s omun. Topu bir den topr ak tan
g elen bu cephanel ikle aklın a düzen, du ygul ar ına a ya r, beden ine z i ya f et
çek ec ek ti. K alabal ığın i çinde, inf âzı kes inleş miş s eçeneks iz bir
ma h k û mun alnı açıkl ığı yl a yür ü yo r du bu kez. Kendi a ya klar ı yl a ölümün e
g id i yo r du be lki.

6.
G ün, dün ol muş tu. Ü çü ncü kez, kat ill er i gös ter e gös ter e gi zle yen
h an ın kapıs ınd a yd ı. B ur nunda nane ve kekik kokus u, damağınd a
ze yt in yağ ının tadı, damar l ar ında ş ar abın kız ıll ığı, mi des inde ekmeğin
p ek liğ i var dı. Ays ız yı l dı zs ız gec e ye göz ler ini alış t ır ar ak geç miş t i boş
me yd anı, me ydan a çıkan yo l u . Yür ü me yi s even gezgin a yak lar ı, s akin ve
açık zihni, s ır as ı gel med ikçe kıpır da ma ya n hüner li e ller i, f lütü, ağızl ığı
b ir d e üç dal cig ar a al mış tı ya n ına. H andan içer i gir di, avlu ya geçti.
Ar d ın d a bir gü mbür tü iş it ti. D öndü, baktı. H anın kaf es l i kepengi kendi
k en d in e iniver miş ti. U mur s a ma ma ya çal ış tı. G ir iş kat ında bir iş ar et gib i
ya n an b ir in ci kandile yü r üdü. Dur akl adı. İ kinci kand il mer d ivenl er i
çık ın c a s oldaki taş duvar da as ı lı yd ı. M er divenler i tır mandı. Yin e
d u r ak ladı. İ r i gözlü kadın us ta ya bak mak tan gör med iği bir kor idor
u zan ı yo r du s ağında. Ü çüncü kandi l kor idor un sonunda yd ı. Kor idor un
so n u n a geldi. B u kez büs bütün dur du. Ç ünkü ar t ık uzanan yo l bit miş ti.
B oş lu k tan çık ıp gel ecek ye ni bir iş ar et bekl edi. B ekle yi ş in i ell er i bozdu .
K an d ilin as ılı olduğu duvar da bir çıkın tı, bir çizgi ar adı. B ula mad ı.
Üf l e yi p kandi li söndür dü. I ş ığın ör ttüğü koku ve ses ler a ydı nland ı. B u
k ez k ar ş ı duvar a kulağın ı da yad ı, or ta par mağın ın or ta ekle mi yl e duvar a
tık l ad ı. İ ş it tiği tını, duvar ın bir kapı olduğunu sö ylü yor du. Kapı yı it er ek
açtı. K ar anlık gök yüz üne tır manan bir mer d iveni buldu a ya kl ar ı.
M er d iveni eller i yl e tanı yar ak tır man ma ya baş lad ı. H er bas amak ta bir
h ar f k abar t mas ı var d ı. İ s tila cı yu r t lar t ar af ından çiğnen ip geçi l miş ve
tar ih ten s ilin miş u yg ar, bar ış çı, tanr ı Ş avo’ ya tapınan bir yur dun ölü
d ilin in r es i ms i har f ler ind en b ir in e benzi yor du par mak lar ı yla okuduğu.
H ar f ler i s ır ala ya r ak tek tek bas a mak lar ı çık ma ya baş lad ı. En s on
b as amağa var dığında s ır alan mış har f ler in topl a mınd an bir an la m
çık ar a madı. H emen anl adı ki söz ter s ten ya z ıl mış tı.
‘ ŞIN AM RITAY IĞ AŞ A ’ gibi. “ Ş imdi gör eb il mek is ter di m.” ded i kendi
k en d in e. “R enkler ini gör ebi l mek is ter di m. S abah gör ebi lec ek mi yi m?
S ab ah ı gör ebi lec ek mi yi m? Aş ağı ya tır manı yor u m de mek. Ö yle ols un.”
M er d ivenin biti mi nde neden s onr a kar anl ık gök yü zünün iç inde olduğunu
f ar k ett i. Ta m bir dönüş ya pt ı, gözünün er ebild iği kadar bakar ak.
M er d iven bit i min in s olunda cılı z bir kandi l ış ığı daha gör dü. I ş ığa
yü r ü d ü kar ar lı adı ml ar l a. I ş ığa ya kl aş tığınd a, kandil in küçük bir
p en cer ed en güçlükl e gör ünebi len dör t duvar ar as ında bir yer de as ı lı
o ld u ğ u nu a yr ı ms ad ı. D ör t duvar ın kapıs ını ar adı, buldu ve aç tı.
K arş ıs ında if ades i z bir s ur at belir di. Ö nce ir ki ldi s onr a kor k mad an
ces ar et le bakt ı yü ze. Tanıdı. U mur s a ma zca nargiles ini tüttür en
tezg ah tar dı kar ş ıs ına çık an. Ada ma gülü ms edi. A ma adamın donuk

47
yü z ü n d e en uf ak bir çizg i bil e değiş me di. A ltında dur an kapağı açtı.
Aş ağ ıd an yu ka r ı ya gölgel i bir a ydın lık aktı. Aş ağı ya doğr u inen ve
b as amakl ar ı ar as ınd an ış ık g eçen s ar ma l mer d iveni gör dü. Tezg ahtar a
su r a tın ı onun gibi if ad es izl eş tir er ek “G ör üş ür üz.” dedi ve inme ye
b aş lad ı. M er divenin ye di nci tur unu indiğind e, yuk ar ıd an kapağın
k ap an ış ının ve gal iba te zgah t ar ın adı mlar ının ses i ge ldi. A ldır madan
in me yi s ür dür dü. A ma uzun b ir s ür e s onr a bit me k bil me ye n
me r d iv en ler den kaç tur indiğini s a ya maz olduğunu f ar k etti. A ş ağı ya
in d ik çe za ma nı da yi t ir diğ ini hiss et ti. H iç dur madan, döne döne aş ağı ya
in i yo r d u. D ön mek ve in mek iç i çe geç ir il miş iki odak gibi zihnini
b oş a ltı yor, tü m dikkati s adece in iş ve dönüş ten ibar et e yle min içind e
er i yi p gidi yo r du. B aş lang ıçt a baş ı döner gibi oldu ys a da sonr a alış tı,
ıs ın d ı ve e yl e mi ne kend iliğ inden s adakâ t gös ter me ye baş ladı. P eş inden
g elen tezgah tar ın adı ml ar ını dahi du ya ma z oldu. İ çine çekild iği dur u mu
an la ya ma dan bu tek düze e yl e mi n bir par ças ı hal ine geldi in e döne.
B as amakl ar bit tiğind e çat lakl ar ında meş âle ler i gizle yen taş lar la ör ülü
u cu g ö r ün me yen bir tüne l uzanı yor du önünde. Yür ü me yi s even a ya klar ı,
ö n ce ye ni alış kan lıklar ına kapılıp gene in me k ve dön me k için bir ha ml e
ya p s a lar da sonr a a yı lıp deva m ett iler yo lc uluğa. Tünelin sonuna
g eld iğ inde yo lcu luğun havas ı bozulur gibi oldu. S onr a bütünü yle
u ya n manın kaçın ıl ma z olduğ unu anladı. Ç ünkü bu kez uzan an beş a yr ı
tü n el d aha var dı. K endis ini iz le yen a ya k s es ler in i a yr ı ms ad ı neden sonr a
v e b ek led i. Tezgaht ar önüne geç ti bu kez, o da te zgaht ar ı iz ledi. S oldan
ik in c i tünel e dald ılar önce, s onr a s a yı s ız köş e yi dönüp ve uzunlu kıs alı
k o r id o r lar da yü r üdü ler. G ene s ar mal mer div enler inip çık tıl ar ve s onund a
g en iş , yüks ek tavan lı, duvar lar ı s ır lı, s ır s ız, r enkli, s a yd a m, buzlu
ca ml ar la kaplı a ydı nlık bir aç ıklığ a geldi ler. Ö nünde iler le ye n tezgah tar
b ir d en yok ol muş tu. B il lûr, eş kenar üçgen bü yü kçe bir mas anın baş ında
o tu r u yo r du yed i us ta. M as ada kur u ye miş ve elden ele dolaş an bir
ma r p u ç var dı. O nu gör ünce s a yg ı yla topar landı lar. Ya klaş mas ını
b ek led i ler.
Ş aş kınlık tan baş ı dönen ada m ma s a ya ya naş tı boş is ke ml e ye
o tu r d u . Tam da s ır as ı gel miş ve anca ye t iş miş gibi uza tıl an mar pucu
ağ zın a götür dü. B ir f ır t çek ip yan ındak ine uza ttı. G özler i, önündeki
b illû r ma s a gibi par lad ı. Açık lığın or tas ında tehditk âr ca dur an, r enkli,
r en k s iz tuz buz ol muş ca m par ç acıkl ar ı yla dolu havuz a ka yd ı bakış lar ı
çek in me den ve kor kmadan. Tat lı bir u yku hali geldi üs tüne. O mu zlar ına,
b o yn u n a, s ır tına, belin e ve b ac aklar ına, kaf as ınd aki, kar nınd aki, par mak
u çlar ınd aki cer e ya nl ı s ar s ılış ın ta m zıddı bir açık lık, r aha tlık, tat lıl ık
ye r leş ti. Yedi us t anın, ik is i hâlâ gölgede, ye dis i de gülüms edil er.
G özler i yüz üne s ığmı yo r gibi olan konuş tu, “Ö ldür me ye hazır
mı s ın ? ”
“ Tabii ki ha yı r.” dedi es r ik likle. “B en ka til değili m ki.” S özü ca m
b ezel i duvar l ar da çın ladı.
“ O lacaks ın.” dedi yüz ü gölged e olan lar dan bir i. P ek inc e bir eda yl a
v e tiz bir s es le.
G enç ada m, daha f azla da ya na ma dı ve u yudu.
A r adan uzun, belir s iz b ir za man geç ecek, sonr a da u yan acak tı. Ü ç
k ati l k ar anl ığın içinden, onu n Ko mi ta’ ya me yl i ni ik inci kez s ına mak
ü zer e ona üç ş e y anla tacak tı.

48
7.
I. An la tı
H er kes zor unlu olar ak bir ş e ye inanı r. H er inan çs a dai ma ger çek le
çeliş i r. H er çe liş kinin çözü mü de inanc ı ger çek le yü zl eş tir i r. İ nanç
g er çeğ e ne kadar uzak olur s a, ger ç ekle çeliş mes i ve ya yü zl eş mes i de o
d en li k ır ıcı ve kor kunç olu r. İ nanç lar ür et ir ken, iş t e bu ter s or ant ı
k u r alın ı kullan ır ı m. B en kur banl ar ı mı ölü mün olmadığ ına ya da as ıl
ö lü mü n yaş a m s andığı mı z ş e y olduğuna inandır ır ı m. B ö yl ece kendi
is ten çl er i yle öl me ler in i ve ya bir bir l er ini öldür mel er ini s ağlar ı m. İ ns anlar
g ar ip t ir, al ış kanlık lar ını mu tl ak düzen s anır lar ve geç miş l er ine bağlı
k ald ık lar ına inandık lar ı için sunduğu m ha ya li hemen kabul et mezl er.
A ma b en bil ir i m ki inan çlar ın tü mü bir den çe liş kil i olduğundan, ins anlar
h er ân or ta ya at ılan ye ni bir inanca, ne kadar al ış kanlık lar ın a bağlı
k als alar da, eği li m gös ter me ye hazır dır lar. B ir bir in e benze mekt en
mu tlu luk du ya n s ığın tılar ın dikka ti önce çel iş ki yi değil, ülkü yü ya k ala r.
B u d a iş i mi kola ylaş tır ı r. D ediği m gibi zor unlu ol ar ak her kes bir ş e ye
in an ı r.

I I. An la tı
Elb ett e ölü m, kendil iğinden gelir. A ma bazen de bize ölü mü
b ir il er i tu tar get ir ir. Ö lüm, doğan her kes le ber ab er yen iden doğar.
N eş el i, can lı, tu tkulu ve s ancılıd ır doğ mak ; bü yü k, kaina ta s ığama ya n v e
b ite me ye n bir tr aj edinin gir iş idi r. B en de kendi mc e, bu tr aj edin in bir
p ar ças ı, o yuncus u yu m. Ö lümü götür düğü m her canl ıda kend i ölü mü mü
b ir az d aha yak ın ıma çeker i m. D oğmak gibi tutkulu, s ancıl ı bir s on
h azır l ar ı m kur banlar ıma. N as ıl ya v aş yav aş doğulu yor s a ö yle ce ölünmes i
g er ek tiğ ine inanır ı m. F ar kına var ar ak, an la ya r ak, du ya r ak öl me k is ter im
b en d e kur banl ar ı m gibi.
Ö r neğin son ölü m a yi nind e diş ler i mi kullandı m. Ü s t ön diş ler i min
tü mü n ü köpek diş ler i me benze yec ek ş ekilde tek tek yo nt up s ivr il tti m. B u
ik i a maca bir den hiz met edi yo r du. B ir incis i, kur banı mı öldür düğü m
yö r e d e daha önce bir ka ç ins an kur t lar tar af ından par çal anıp öldür ü lmüş
yi n e k u r t lar tar af ından bir kaç ha yva n tel ef edi lmiş t i. O yü z den
k u r b an ı mı n ces edin i buldukl ar ında, yi ne bunu kur tl ar ın ya pt ığına
h ü k med ec ekler d i. İ kincis i, k ur banı m beni m is tediğ im gib i yav aş ça,
ö lü mü du yar ak, anla yar ak öle cekt i. G ünler ce, haf tal ar ca kur banı mı
izled i m. İş inden evine gidiş geliş yo lunu, za ma nlar ın ı ezb er ledi m.
On u n l a nef es al ıp ver me ye, ona benz e me ye baş ladı m. B undan bü yü k bir
h az d u yu yo r du m, ö yle ki gör evimi ta ma mla mak üzer e bana tanınan s ür e
d ar g el me ye baş lad ığı için üzüldüm. B en i ens es inde his s edec eği âna
k ad ar tak ibi m s ürs ün is ted im. M aal es ef , gör ev s ür e m dolduğu gün, onu
k ar ar laş t ır dığı m ku ytuda ya k ala yıp , yüz üko yu n ye r e yı k tı m. Ağır lığı m
alt ın d a çar es iz kıpır d anı yor, çır pını yor a ma benden kur tul a mı yor du.
Eğ il ip , bo yn u yl a omuzlar ı ar as ında ger il ip gevş e yen kas yı ğı nını ağzı ma
d o ld u r dum. Ve ıs ır dı m. Ç ığlık lar ı ana r ah mi nden kopan bir bebeğin
çığ l ık lar ın a benz i yo r du. O nu ıs ır ı yo r du m ama bana onu öpü yo r muş um
g ib i g e li yo r du. K as lar ın ın ar as ından geçer ek bir bir in e kene tlenen
d iş ler i mi bir b ir inden a yı r mad an, kas yı ğ ının ı çek er ek kopar dı m.

49
O mzu yl a bo ynu ar as ındaki kanlı boş luğa baktı m. B ir s ür e çığ lık çığlığ a
çar es iz debelen iş ini se yr et ti m. Ve bo yn una yö ne lip, zihnine ha ya t ver en
en k alın , en mav i, en bel irgin da mar ını çekip aldı m diş ler i mle. O na
b en ze me is teğ im hâl â s önme miş ti. K olu mu ağzı ma yak laş tır ıp, koltuk
alt ımla dir s ek iç i ar as ındak i ada leli kıs ı mdan kur banı ma yap tığ ı m gibi,
ama u f ak bir par ça, kopar dı m. G özler i mden yaş lar, bur numdan sü mükl er,
k o lu md an kanlar akar ak ve ar dımda kanı mı bır akar ak or adan uzaklaş tı m.
S ab ah a kar ş ı bas t ır an kar, her yer i ör tü yor du. Er tes i gün, ces edi bulan
yö r e h alkı, kur banı mı n ölü münü yi n e bir kur t s aldır ıs ı olar ak
d eğ er lend ir ecek ti. S ilahlar ını alıp, yör edek i s uçs uz kur tl ar ın heps ini
ö ld ü r ü nce ye kadar da r ahatl ama yac aklar d ı.

I I I . Anla tı
H er ş e y, güçlü bir bir ik i min ar dından aniden olur. H içbir ş e y
yo k mu ş gibi gör ünür ken bir den dağ alevler püs kür tür, bir den ye r s ar s ılır,
b ir d en f ır tına kopar, bir den ins anın da ma r lar ınd a kan devr ini dur dur ur.
Or t ad a hiçb ir ş e y yok ken gel en f el aketl er, biz i yi ne de or tada hiçbir ş e y
yo k k en endiş el enme ye ite r. Endiş e, hiç yok ta n gele cek bir f elake ti
b ir ik t ir ir. B en kur banlar ı mda bu bir iki mi ya r a tar ak, bir b oa gibi onlar ı
en d iş e yl e s ıms ıkı sar ıp boğar ve anid en yaş a ml ar ına son ver ir i m.
Ö r neğin, kas aban ın kit aplığ ında ça lış an kütüphanecin in iş ini
an lat tığ ı m yor da ml a bi tir di m. H er gün gidip kitapl ıkta oku yor du m.
Ok u d u ğ u m kitap lar ı, kütüphanec iden giz le ye r ek, dikkat ini kitapl ar ı ma
çek me ye çal ış ı yo r du m. Okuduğu m kitapl ar ın bir inci ula mı âf et ler
ü zer in e ydi . İ kinc is i, ağı lar v e ağıkır an lar üzer ine yd i. A damın beni
me r ak l a göze tlediğ ini, gizli g izl i okuduklar ımı okuduğunu bili yor du m.
İ k in ci s ır a kitab ı okur ken, bir gün ye meğin e giz lice, ona geç ici bir in me
ya ş a tac ak ağıdan katt ım. B ö yle ce, kütüphaneci ye okuduğu konu ya denk
b ir tecr üb e yaş at mış oldu m. Okuduğu m üçüncü s ır a ki tap is e kır ık ve
çık ık lar üzer ine yd i. A dam yi ne kitap taki ler in baş ına gel me mes i için,
me r d iv en ler e, kitap lığın yü ks ek katlar ına t ır manır k en çok dikk atl i
d av r an ma ya çal ış ı yo r du. O kendine dikkat ettiğ ini s anı yor bens e
en d iş elend iğini bili yor du m. K endine kar ş ı gös ter diği aş ır ı has s as i ye t,
k en d il iğinden iş le ye n as ı l dikkat ini dağıtı yor du. D ör düncü ula mda is e,
k en d in i denetl emek, kendine hakim ol mak üzer ine ya zı l mış , veci zeler d en
o lu ş an kitap lar okuma ya baş lad ı m. Veciz eler den bir ini el ya zı mla ya zı p ,
k as ıtl ı olar ak okuma mas a mda unuttu m. “Kor kunuz ve endiş el eniniz. Zir a
f elak e tler önce vur du mdu yma zl ar a gel ir.” K ütüphaneci yi es ir almış t ım,
eller in in bacaklar ının titr ed iğini, ye meğ ini ye me den önce uzun uzun
k o k lad ığ ını, aş ır ı dikkat li olma ya çalış t ığı için dikk atin in s ür ekli
d ağ ıld ığını açıkç a gör ebil i yo r du m. N iha ye t, bana tanın an s ür e henüz
ta ma mlan ma mış k en, kütüphane ci yük s ekçe bir r af a tır mand ığı s ır ada
d üş ü p bo yn unu kır mış tı.
H iç u yu ma mış hep u yan ık mış gibi bir a yı klık la is t if ini bozmadan
an lat ılan lar ı dikkat le dinl edi. A cele yle düş ünüp K atil ler K o mi tas ı’ nda ik i
tip k a til bulunduğunu var s a ya r ak, eğer K omit a’ ya hâl â kat ıl mak
is ti yo r s a, ik is inden bir in i, ya inanan ya da inandır abilen bir kat il tipi
o lma yı s eç mes i ger ektiğ ine hükmett i. Anla tıl ar ı din ler ken ne kadar s akin
v e s o ğ ukkanlı olduğunu f ar k et tiğind e ys e de bu hal inden nef r e t et ti.

50
S an k i ale lâde bir ş e yl er ya ş an mış tı ya h ut yaş anı yor du da bu ins anl ıktan
çık mış ya r a tık lar nef es alır ver ir gibi şu ya da bu ş ekilde ins anlar ı nas ıl
ö ld ü r d ükler ini ve ya öldür ecek ler in i anl atı yor lar dı. Doğr u, onlar ın iz ini
sü r e sü r e onlar a benz e miş t i, a ma onlar dan bir i olma yı hiç düş ün me miş ti
k i. A ma ş imdi onl ar dan bir i gibi yü r eğ i taş kes i lmiş t i ve ac ıma,
ya d ırg a ma , ür kü, keder gibi du yg ular ın ha yli uzağınd a yd ı. K endine
d u yd u ğu nef r et ân be ân kabar ı yo r, o nef r e tin itiş i yle geç miş in
so n s u zluğunda s avr ulup yi te n ins ancı l du yg ular ını, belki, or t a ya
çık ar ab il me yi u mu yor du. A klının kar anl ığına elini uzat ı yo r, or ada
yi t ir d ikler ini ar ı yor a ma eli b oş luk tan baş ka bir ş e yi yak al a ya mı yo r du.
Elin in boş lukla buluş tuğu her ânda ys a kendine karş ı du yduğu nef r et
b ir az d aha kabar ı yor du. A klı yla anl atı lanlar ın ya nl ış , kötü olduğunu
an ı ms a yab ildiğ i hald e dinled ikler ine ka lbi kat lanı yor, tenind e en uf ak b ir
ü r p er ti, göğs ünde en uf ak bir çar p ıntı his s et mi yor du. A klının is ya n
ett iğ in e, kalbi ka yı ts ız kalı yor du. Ona kıs a gibi ge len bu s ür ede, ne ye
b en zed iğ ini, ne ye dönüş tüğü nü bir tür lü a yr ı ms a ya mı yor du. Elin i
g ö ğs ü n e bas tır dı, nabzını dinled i. K albi, deli gibi göğüs kemiğ ini
d ö v ü yor du. B ir ter s l ik var dı her halde. A ma ne? Yo ks a bü yül en miş mi yd i?
Ö lü me ka yıts ızl aş mış , a ymaz bir i olup çık mış mı ydı? O na ne
içir miş ler di? B u üç yo ldan çık mış tan bir i babas ının kati li olabil ir mi ydi?
Ö yle ys e bile ar tık ne değiş ir di? Acı yla gözl er ini yu md u. B ir in ci ya da
ü çü n cü anl atı cı, ger ç ekten de babas ının kendini öldür mes ine yo l aç mış
o lab i lir ler mi ydi? H iç akl ından çıkma yan, ona doğr ultu, yö n, er ek ver en
b ab as ının ces edini, intihar s üs ü ver i l miş ölümünü can landır ma ya ça lış tı.
B u n u d a baş ar a ma dı. D iş ler in i s ıkar ak, kapalı ağzın ın iç inde s ıkış an bir
çığ l ık att ı.
O nun köpür en s ess i zliğ ini s e yr eden üç kati l, onda kendine kar ş ı
b elir en nef r et i s ezinl e miş l er ve ona bir kez daha ya k ınl ıktan öte bir
h a yr an lık du ymuş lar dı. G ör ünür de ikinc i kez s ınanmış , değer l er ine
b ağ lı lığı ve kendi yle çel iş me ye ği nliğ i göz önüne alınar ak üçüncü kez
s ın an ma hakkı kazan mış tı. Ü çüncü aş a ma yı da geç er s e, hiç kims e yi
ö ld ü r me mi ş dahi ols a, o bir K omit acı, bir kati l olar ak kat iller i
o n u r landır an iki ş e yle , yak a yı ele ver me me k ve ha yat ta kal ma kla
ö d ü llen d ir ile cekt i belk i. Ve üçüncü aş ama ya geç me den önce, ye n iden
u ya n d ır ı lmak üzer e u yk u ya dal mas ı ger eki yor du. Ü ç anlat ıcı diğer dör t
us t a k ati lin ya nı nda, eş kenar üçgen mas ad a yer ler ini al mış , ma r pucu
eld en ele dol aş tır ar ak onu bekle me ye baş l amış lar d ı bil e.

8.
İ k inc i u yk us undan kalk ıp kati ller in dün ya s ına gözler in i aç tığında,
b aş ın d a o ir i gözlü kadın dur u yo r du. K adın, kendin i okş ar gibi onun
aln ın ı okş u yor du. Endiş e yl e kadına baktı. A lnındaki eli itt i. Yine ona
taş laş ınc a ya kadar bir ş e yl er mi anl atı lacak tı? G er çekte olabi leceğ ine
as la in an ıl ma ya cak r es imli hika yel er l e akl ı baş ından alınıp, katl ia m ve
k ı yı ml ar a mı al ış tır ı lacak tı ye r a lt ına kıs t ır ıl mış zava llı r uhu? S onr a
ye n id en u yku ya dal ma k zor u nda mı bır ak ılac aktı? İ ki u yk u ar as ınd a
ya p tığ ı tâl i ml er le, bir za ma n s onr a bir can i ye dönüş ecek ve iş led iği i lk
cin a yet le bir lik te br öves ini mi alacak tı? A ş ağı ya ind iğinden, katil ler in
d e yi ş i yl e aş ağı ya tır mand ığından ber i kend ini iç inde bulunduğu dün ya yı

51
tan ı ma ya n kır mız ı bir ba lık gib i ca m bir kavanozun için e haps edil miş
h iss ed i yo r du. N e yi gör mes i, ne düş ünmes i ger ek tiği önceden s aptanmış t ı
d a o yüz den ye r a lt ından akl ında tü m kalan lar, aş ağı ya in iş i, kar maş ık
yo l lar dan geçiş i, ış ıklı, geniş boş luğa var ış ı, üç kat ilin konuş mas ı ve az
ö n ce aln ında dol aş an elden ibar et ti. O la yl ar ı ve ins anlar ı ancak kendine
g ös t er ild iği kadar ı yl a gör ebil i yo r du. G ör dükler i, iş ittik ler i o kadar
yo ğ u n , o kadar üs t üs te bindir il miş ti ki ar ada ne bunlar ı değer l endir e ceğ i
b ir v aki t, bir küçük ân, ne babas ını anı ms a yab ile ceği bir mol a, ne de
g ö r ü p iş itt ikler ini unut mas ını s ağla ya cak baş ka ola yla r yaş a mas ın a
o lan ak ver il miş ti. Üç kan lı anl atı yı dinl er ken kendin e du yd uğu nef r e ti d e
an ı ms a mı yo r du ş i mdi. H er u ya nış ında, içinde bin bir çeş it otun us ar es i,
k ö k ler in in r engi ve s özcükler in ve yüz le r in giz e mi s aklı bir iks ir den
b ir er d a ml a zer k edil i yo r du s anki damar lar ına. İ kinci u yk us undan
u ya n ış ında kar ş ıs ında o al ımlı yüz ü yl e a yn ı kad ın dur u yo r du iş te. İ lk
k ar ş ılaş ma lar ınd a hızl a yap ıp ar mağan ett iği ked i biblos u yla, onun aklın ı
b aş ın d an al mış tı. G ene bir ş e y ver ir gibi ya pa r ken, ş i mdi ondan ne
al ma ya haz ır lanı yor du? B ir çok a yr ı ntı yı unutan aklı kedi bib los unu
u n u tma mı ş tı.
K adın, genç ada mı kald ır ıp gi ydi r di. İ z le mes in i is ter bir eda yla
ış ık lı açıkl ığa doğr u yü r üdü. Ko mi ta’ nın toplandığ ı ış ıkl ı, duvar l ar ı
r en k li, s a yda m, buzlu, s ır lı, s ır s ız ca ml ar la kaplı ye r a lt ı s ar a yından
b ir lik te, çık tıl ar. Onlar ı bur a ya getir en aleng ir li yo l u kat eder ek,
ye r yü zü ne uzanan s ar ma l mer d iveni döne döne tır mandı lar. Ç ıkış
yo l cu luğu bo yunc a daha önce kar ş ıl aş tığı a yr ı ntı lar ı tanı yor du. Ve
so n u n d a “C a ma C an Ver en ler ” hanının t er as ına ulaş tıl ar. Ye r alt ının
s ıcak lığ ından çıkınca, yu ka r d a an i bir s oğuk çar pt ı yüz üne. A ğzından
b u h ar çık ma ya baş lad ı. N e kadar sür edir ye r al tında olduğunu
h es ap la ma ya ça lış tı. A ş ağı ya in er ken hava bu kadar s oğuk değild i. Yoks a
b ir mev s i m bo yu nca aş ağ ıda mı kal mış tı? Kür en miş ve bir köş ede
s er tleş miş kar yı ğ ınl ar ı i liş ti gözüne. A lacal ı kar anl ıkta ter as a çıkan
me r d iv en ler i iner ken, bu kez mer d ivenler e a yn ı hanın gir iş indeki gibi
tav u s mavis i ca ml ar la hak edi lmiş ölü u yga r lığ ın har f ler ini düzünden
o k u d u : “AŞ AĞ IYATI RM AN I Ş”. Ko mi ta’ ya katıl anlar ın bu bas a mak lar ı
n as ıl, hangi du ygu lar l a çık tığın ı ha yal et me ye çab aladı ancak üs tüne
g i yd ik l er i yl e kadınl ığı a yı r t ed ile me ye n ve bir ha yal et gib i önünde, der i
tr en çk o tunun etek ler i havalan ar ak, onu bekl emeden s üzülen hüner li ca m
us t as ını iz le me ye deva m et ti. Aynı hızl a, handan dış ar ı çıkar lar ken,
h an ın kubbel i gir iş in in avlu tar af ındaki sütunl ar ına nakş edil miş iki
p e yg a mber böceğin i f ar k et ti. Ayak lar ı iler ler ken gözler i kalabi ldiğin ce
u zu n n akış lar ın üzer inde kald ı. D ün ya yı dol aş ır ken kar ş ıl aş tığı
Ko mi tac ı’ lar ın mekan lar ınd a da a ynı nakış a r as t la ma mış mı ydı? Tekins iz
v e ıs lak sokakl ar da o ar kad a, K omit acı katil önde, buzlu su
b ir ik in til er inin üzer inden atla yar ak yür ü me ye deva m et tile r. Ö ndeki
b azen dir s ekler inden kıvr ıl an koll ar ının har eket i ve if ades iz ka ya r gibi
d ö n en baş ının üzer indek i koca gözler i yle bir pe yga mber böceğine
b en zi yo r du.
Ç it ler in in ar dınd a yap r aks ız ceviz, a yv a, viş ne ve nar ağaç lar ı,
ah ş ap ka mer i ye s i, ka me r i yen in önünde kır me nekş el er i, dal uçlar ında
mo r s alkı mlar ı pır tl a ma yı bekle yen bir erguvan ve be yaz çiçek ler i
k en d in i kıs a bir s ür e gös ter en güneş e ve göğün kuş andığı alkı ma

52
ald an ar ak açı l mış a ynı hız la da sol muş bir bade m ağacı yla gen iş bahçel i,
ik i k a tlı me tr uk bir evin önü nde dur dular. Ya klaş an bahar, s okaklar d aki
k ar lar ı er it miş s açakl ar daki b uz s ar kıtl ar ının s ivr i uçl ar ını daha da
s iv r ilt miş ti. G enç ada m ağzından çıkan buhar lar ın ar as ından evin
ıss ı zlığ ına kar ş ın bahçes i can lıl ıkla dolu geniş al ana göz gezdir ir k en,
k ati lin ir i bakış lar ını kilit lediğ i nokta yı f ar k eder ek or a ya baktı. İ ki katl ı
ıss ı z evin iki kana tlı ahş ap kapıs ı ar alandı. Ü r kek bir ins an s ur et inin
ö n ce b aş ı, sonr a beden i gözüktü. S ur etin har eketl er inden or ta yaş ın ha yl i
ü zer in d e bir i olduğu anlaş ı labil i yo r du. K ati l, ceb inden, gözl er i kadar
b ü yü k bir ca m bil ye çıkar d ı. S ur et, kapın ın eş iğind en geçer ek
su n d u r ma nın al tına geldi. H ar eketl er inden dış ar ıda neler olup bitt iğini
d en etl er bir havada olduğu anlaş ıl ı yo r du. El inde de güçlükle bir ş e y
tu tu yo r gib i yd i. B ir balta, bü yük bir s atı r, bir kaz ma gib i bir ş e y. Kat il,
d u d ak lar ın ı büzer ek bir ya z kuş u gibi öttü. S ur et ti tr edi, elindek i ağır
ş e yi yer e düş ür dü. K a mer i ye nin ar kas ındaki bir ağac ın dal lar ında
u yu k la ya n s ığır cık sür üs ü çığ l ık çığ lığa havaland ı. K ış kuş lar ından bir i
mi s in a yla ya pı l mış bir kemende takı ldı. Sür üs üne ye tiş mek iç in çır p ındı,
çır p ın d ıkça mis ina in ce bil eğ ini daha da s ıktı. S undur manın alt ındaki
su r e t, yer den düş ür düğünü al ar ak s undur manın bitt iği iki bas a mak lı
me r d iv en in baş lad ığı nokt a ya ha ml e e tti. Us ta Ko mi tac ı, el indeki cam
b il ye yi s undur manın s açağın dan s ar kan bir s ar kıt ın köküne f ır l att ı
an id en . C am bil ye havada vınlad ı ve is abe tle s ar kıtın köküne çar pt ı.
S ar k ıt ye r i nden koptu, sur et yu ka r ı bak tı, kat ill e bir l ikte dikkat kes ildi
v e k o n ik s ar kıt ın s ivr i ucu s u r etin bo yn undan gir ip kalb ine ulaş tı.
“ Koş , bil ye mi ge tir. ” dedi kadın yan ınd akine.
B aş ını iki ya na s alla yıp “ Ha yır ” di ye r ek kadına itaa ts izl iğini
g ös t er di kat il ada yı .
K ati l, bir hamlede çit ler in üzer inden atl a yı p bahç e ye gir d i ve göz
açıp k apa yı nca ya kadar bil ye s ini alıp döndü. B ir s ür e s ess iz bakış tı lar.
“ Ş imd i nas ıl u yut acaks ın ız beni? ” di ye kadına f ıs ıldad ı yorgun
ad a m, gözler in i kaçır ar ak.
“ U yu man ger ek mi yor. Ç ünkü ar t ık f ıs ıld a ma yı bil i yo r s un.
Ef en d i m.” dedi kati l.
“ Yer a ltına dönmek is temi yor u m.” di yer ek yen i bir ha ml e ya pt ı
ad a m, gözler in i bu kez kaçır ma dan.
“ Dön men ger ek mi yor. Ç ünkü ar t ık ye r a ltınd as ın. Ef endi m.” dedi
k ati l tü yler ür per ten s es i yle . Ve diğer ceb inden onun ağı zlığ ını çıkar ıp
u zatt ı ve “D iler s en bir ye r d e otur up bir ş e yl er iç eli m.” dedi.
G ün doğu yor du. Lapa lapa kar ya ğ ı yo r du s ıcak ölünün üs tüne.

9.
K ati l ve c ina ye t tanığ ı me ydand aki şar aphan ede ağa ç mas a lar dan
r as g ele bir ine otur up, konuş mas ız s ohbetl er ine eş lik eden kala ylı bakır
ma ş r ap al ar ının henüz dibin e var ma mış lar d ı ki önceden tas ar lan mış bir
d av ete icabe t eder gibi diğ er ler i de mas adak i ye r l er ini bir er bir er al ma ya
b aş lad ıl ar. Önce hanın gir iş katındak i dör t cam us tas ı geldi. Sonr a,
yü z ler i hep kar an lıkta kalan diğer ik is i. O nlar ın geliş i yle bir l ikte ikinci
ma ş r ap al ar ıs mar landı. Ş ar aphanenin boş mas a lar ın ı da s abah sabah s ank i
k ö tü cü l bir pi yes i cılı zlığ ınd an kur tar mak, daha zengin gös ter mek ve de
o lağ an l aş tır ma k iç in tutu lmuş , yüz ler i bir bir ine benz e ye n f igür anlar,

53
ya n i o meş hur kalaba lık doldur ma ya baş l adı. F lüt us t as ı s edef kak ma lı,
ab an o z bir kutu yu mas an ın üs tüne ko yu p maş r ap alar ın ar as ından bitkin
b ir h alde gözler i boş luğa bak an genç ada ya doğr u it ekledi. O is e
ağ ızl ığ ını çıkar ıp ucuna güzel bir cigar a takt ı. C igar as ın ı ya k ma dan,
“D emek ye r a lt ında yı m, de mek ar tık beni m için ye r yüz ü di ye bir ş e y
yo k . ” di ye konuş tu çevr e mas a lar ın da du ya bil eceğ i yüks ek likt e. A ma ne
k ims e onu s es s iz ol mas ı iç in u ya r dı, ne de çevr e ma s alar d an s özler ine
ilg i g ös t er en oldu. İ kinci bir dene me daha ya p ma k üzer e a yağa kalkt ı,
“K atil ler Ko mi tas ı’ nın ş er ef s izliğ ine iç i yo r u m.” dedi. Yine kims ede
k ıp ır t ı ol ma dı.
G özler i yüz ünü güze lce kapla yan kati l konuş tu, “K alab alık tan
f ar k lı oluş umuzun biz i or ta ya çıkar ttığ ını, ele ver eb ile ceğini
s an ı yo r s unuz. A ks ine! F ar klı lığı mız bizi gizl i yo r. Ç ünkü onl ar da
k en d iler ini, tüm s ef il ve or tak ya z gıl ar ına r ağmen f ar klı s anı yor lar.
İ k in cis i, şu bir b ir inin üs tüne yı ğ ıl mış kal abal ıktan f ar kı mı z, biz i
o n lar d an a yı r mı yor. G ene aks ine! Yine a yn ı ger ekçe yle ya kın laş tır ı yo r.
B il me lis in iz ki onlar his s ett ikler i, inandık lar ı ş e yl er e u ygun düş en
sö z ler i iş itir l er. Ö tes ini ne iş i tmek ne de bil mek is t er le r. B il melis in iz k i
o n lar ın heps i olas ı bir er kat ildi r. Ancak çok mas u m gör ünür ler. Ta ki
d ü ğ meler ine bas ı lana dek. Ef endi m? ”
“ Has tas ın ız! H epini z! ” dedi genç ada m tiks in er ek.
“ B izi ş ı ma r tı yor s unuz ef endi m” dedi kadın gur ur la.
“ O za man ni ye gizl eni yo r s unuz? ” di ye kar ş ıl ık ver di değiş er ek.
“ Kal abalık tan gizlen mi yo r uz.” dedi ç ipil gözlü, ca m kaplar ya p an
us t a k ati l.
“ B enden yah ut beni m gibiler d en gizl eni yor s anı z bile, bu
k alab a lığa s es i mi du yu r a ma d ıkt an, s izin ger çek yü zünüzü onlar a
g ös t er e med ikten sonr a ne iş e yar ar ki gizl er ini zi or t a ya dök me m.”
F lütçü onun önündeki kutu ya bakar ak, “Ya r ar dı. Eğer biz e
k atı lmas a ydın. B ir f lüt us tas ı kalab alığ ın nabz ını nabz ında du yab ilen
en d er kiş il er dendi r.”
“ S ize kat ıl mad ı m ki.”
“ İ nkâr, ikr ar dır ef endi m.” dedi billûr bakış lı us t a.
“ B enim i çin uğr aş man ıza ne ger ek var d ı? Ö ldür s e yd ini z ya beni
d iğ er ler i gibi? ” dedi ağız lığın ı s ıvazl ar ken ve her kes e laf ye t iş tir menin
telaş ı yl a.
“ Dene medil er mi s anı yo r s un? ” dedi s ır ça bahç es indeki camdan bir
ağ acın alt ından s es lenir gibi ma vi göz lü genç us ta, “H er s ef er inde
k u r tu ldun. H er kur tu luş un bizi m için umut oldu. Ş ans denen ş e yi n
ya r att ığ ı r as tlant ılar s a yes ind e de biz e yak laş tın.”
“ B eni bir i ler i öldür me ye çal ış tı, a ma onlar s iz değild iniz. Ya nl ış
mı an ladı m. ”
“ Kes inl ikle doğr u. H er kur tuluş unuz s ınanış ın ızın bir par ças ı ydı .
Ş ans ın ızın bü yük lüğü s ınanı yor du bö yle ce ef endi m. A ma şükür ki
ar a mı zd as ını z s onunda. B izden bir is ini z.”
“ B ir dakika” dedi atıl ar ak, gec ikmiş bir ya n ıt ı bul muş ças ın a, “ En
b aş ta ar an ıza katıl mak is t ediği mi s ö yl edi m eve t. A ma ar tık is te mi yor u m.
Ar an ıza katıl ma ya ca ğı m. Vazgeç ti m. ”
“ Ç ok geç.” dedi yü z ü kar anl ıkta kalan lar dan bir i. “ Yazık ki bir
cin a yet e or t ak bile oldunuz. Ef endi m. ”

54
“ Or tak mı ! .. B en i ki me ş ika ye t edeceks in iz? Ha! ..” bir ân s es s izlik
ya ş an d ı “ Or tak oldu ys a m bi le ikna ol mad ım. B en i bir in i öldür me ye ikna
ed e med iniz, ede me yec eks ini z. H içbir ş e y hiss et mi yor u m: A cıma m,
k ed er i m, tas a m hiçbir ş e yi m kal madı. Kupkur u yu m. Tar lalar a diki len
k o r k u luklar kadar r uhs uzum. B ana ne iç ir dini z? ”
“ H iç.” dedi kar anlık yü z lüler d en bir i.
C evab ı u mur s a mad an deva m ett i, “ Yine de bi ldiği m, inand ığı m bir
ş e yl er olduğunu anı ms ı yor u m. O yü zd en de as la cina yet iş le me ye ce ği m. ”
O nun coş kulu konuş mas ını sükûne tle dinle yen ye d i kanl ı kat il,
h oş n u t lukla, bir ananın çocuğuna baktığı gibi bakı yo r dular ona. O
k o n uş tu k ça iç ler i s ıcaklık la d olu yor, s anki bir er kanlı kati l, cani değil d e
b ir er i yil ik per is i gibi gülü ms ü yo r lar d ı.
“ Nas ıl bö yl e olab ili yor s unuz? İ ş lediğin iz cina ye tl er in bas it,
s ır ad an ş e yler olduğuna inan abil i yo r s unuz? .. B eni bekled iğiniz i mi
sö yle d iniz az önce? H er ş e y kar mak ar ış ık! Ah! A nlamı yor u m! N as ıl bu
k ad ar kötü yken i yi gör ünebili yor s unuz? K ims iniz s iz? ”
En son konuş an kar an lık yü zlü kati l ış ığa çıkt ı. “ B en kör üm. A ma
k o n uş ab ili yor u m.” Ya nındaki diğer gölge li yü z a yd ınlad ı ar dınd an, “ O
g ö r eb il i yo r a ma iş ite mi yo r v e konuş a mı yo r. B en her kes ten i yi iş i tip
k o n uş ab ilir ken, o her kes ten i yi gör ebi li yor. O beni m gözler i m ben de
o n u n k ulaklar ı yı m. B iz kar deş iz. B ir bir i mi zi bü yüt tük. Ş i mdi s ana bir
so r u n ver i yo r uz, dinl e: İ ns anl ar bir bir ine benz emek için baş ka bir çok
ş e yi n yan ında iki temel du yu ya iht i ya ç du ya r la r. A ma bunlar dan bir i
za man la diğ er ini kör elti r. G ö r mek, iş it men in önüne geç er. İ ns anl ar bir
za man s onr a s es ler i bır ak ıp, gözl er i yl e iş it me ye , göz ler i yle du yd uklar ına
in an ma ya baş lar lar. Gözl er i yle ol ma ya n s es ler i du ya r, ol ma ya n ta tlar ı
tad ar, olma yan kokular ı içl er ine çeker, olma ya n bedenler e dokunur la r...
Ş imd i düş ün, kar deş i m gör ebil i yo r a ma iş it emi yor, ben kör ü m a ma
in s an lar ı ondan daha i yi iş i tebil i yo r u m ve onlar a yo l gös ter ebi li yor u m. ”
G enç ada m, kör ün s özler inin bir tekin i bile dinle meden kendini
ye me ye deva m eder ken, “ As ıl sor u yu hâl â bula madın. Ef endi m. ” di yer ek
ar a ya gir di gözl er i yü züne s ığma ya n kadın.
B itk in hald eki genç ad a m cigar as ın ı yak ma k üzer e ağızl ığını
d u d ak lar ın ın ar as ın a s ıkış tır d ı. Vazge çti s onr a, “A s ıl s or u, as ıl s or u...
B an a u nuttur duğunu z s or u! .. N i ye? ”
“ Ne ni ye? ” di ye atı ldı ümits iz liğind en s ı yr ıl ıp kız ıl s açl ı us ta.
“ N i ye öldür ü yo r s unuz? ”
K ızı l s açl ı bil lûr us tas ı bir “O h! ” çekti ve “ Sana as ıl s or u yu biz
u n u ttu r ma dık. S enin hır s ın, d er inl er ine itt ikçe güçlenen öf ken as ıl
so r u yu unut tur du s ana? D ahas ı öf ken o kadar bü yü dü ki bize benzediğin i
b ile s andın. G ör ü yor s un, öf keden es er yo k bizde. B iz güçlü ins anlar ız,
ef en d i m. ”
“ O za man ş i mdi s or u yo r u m: N i ye! ” di ye r ek cigar as ın ı yak tı ve iki
so ğ u k du ma n çekt i.
İ r i gözlü kadın kati l “Ö ldür me mel er i iç in öldür ü yor uz. ”
G enç ada m bir den dir il ip kahkaha at ma ya baş lad ı. K omit acı lar
b ir b ir l er ine baktıl ar ilk kez ş aş kınlık la. K ahkaha lar i çinde boğulan
k o n uş tu bir az ols un ya t ış ar ak , “N er den bil i yo r s unuz kur banını zın bir ini
k en d in e kur ban s eçtiğ ini peki? ”
“ B u o kadar öne ml i mi? ” dedi kadın ilk günkü s akinl iği yl e .

55
“ Hakl ıs ın. H er ş e yi iş it en bir kulağını z, her ş e yi de gör en bir
g ö zü n üz var ya , ye t er ! ” dedi bir d en değiş ip ve gider ek yü ze ye ç ıkan
ö f k es ini dizg inle me ye çalış ar ak. “ Suçu yok et mek i çin s uç iş li yor s unuz
s iz. ”
“ B iz güçlen me ye, öğr eti miz dün ya ya ya yı l ma ya baş ladığ ından ber i,
cin a yet ler in ve kat lia mlar ın ne kadar azald ığını bili yor mus un? ”
“ Ya s iz in iş lediğ iniz cina yet le r, yap tığ ınız katl ia ml ar n’ ola cak? ”
. . ........
B ir den or tal ık a yd ın landı. O kadar çok a yd ınl andı ki, a yd ınl ığın
ço k lu ğ undan göz gözü gör e me z oldu. S anki içind e za ma nlan mış bir
alış k an l ığın nüks ediş i yle genç ada m, bedenine ye r leş en tatl ı u yuş uk luğa
ye n iler ek yen id en u yk u ya dald ı.

10.
“ Anıl ar ını ya n ık ki tapla r, dağınık s a yf a lar, har abe ye dönmüş
ev ler d en toplad ığı mı z bir u ygar lık, s ır f bar ış çı olduğu için ye r yüz ünden
k ıs a s ür ede s ilin ip git miş , ins anl ığın uzun ya z gıs ında ancak bir ân kadar
ye r ed in eb il miş ti. Onlar u yga r lık olduktan sonr a ancak on, bil e med in on
b eş b ahar gör müş tü. O u yg ar l ığın güze l ins anl ar ı, t ıpkı bi zi m gibi her
b ir in in as lında bir er Ş avo old uğu ins anlar a inanı yor du. Dün ya nın bir gü n
g ü zel ins anlar l a dolac ağını ümit edi yo r lar d ı. B ir gün gelecek her kes
k en d i yü züne kavuş acak, her kes bir er Ş avo ola cakt ı. O nlar da bizi m gib i
s av aş a, kı ya me te, ölümden sonr a yaş a ma inan mı yo r, cennet in bu dün ya
o ld u ğ u nu va’ z edi yo r lar d ı. A ma çok geç me di, iç ler ind en kor kak bir iler i
b u laş ıcı bir er çıban gib i çıkıp ya yı l ma ya baş ladıl ar. Kor ku yu bir salg ın
g ib i yu r tl ar ına ege me n kıld ıla r. A r dından o u ygar lık ilk kez cina yet ler
g ö r me ye , cina ye t ler in ağır l ığ ı altınd a ezi l me ye baş ladı. İ ş bur ada
b it me d i. B u daha baş langıç tı. Kor kakl ar kor os u cina yet ler in peş inden
k o mş u yu r t lar ı da kor kular ı yl a yu r t lar ının üzer ine çek til er. Onlar ın
k o r k u lar ın ı öğr enen komş ul ar ı, her kor ku s elinin ar dından bir s aldır ın ın
g elec eğ ini bili yor lar dı. O yü zden önceden davr anıp s ald ır dılar ve o
k ü çü k a ma güzel u ygar lığı, güzel ins anlar ı yl a ber aber s ildi ler. Lâkin biz
o g ü zel u ygar lık gibi bütünü yle bar ış s ever kalar ak yu r du mu zun is ti la
ed il mes ine göz yu mma yac ağı z. C ina yet ler iş le me yi s ür dür eceğ iz. N e ki
cin a yet ler imiz e baz en int ihar s üs ü ver er ek, baz en cina ye tl er i mi zi doğal
b ir ö lü me benze ter ek, bazen de suçu gelip geç en u yr uğu bel ir s iz
ya b an cı lar a yü kl e ye r ek ins anlar ı mız ın bir bir inden daha az kor k ma lar ın ı
s ağ la ma ya deva m edeceğ iz. Huzur l a yaş a ya n yur du mu za s aldır ı iht i ma li
azal acak. D iğer ler i de bize benze me k is te yec ek. Ve gide gide bir dün ya
b ar ış ı kur ac ağız. A r tık an la ma lıs ın, öldür mek üzer ine ne kadar
us t alaş mış , ne kadar cin a ye t iş le miş ols ak dahi bizler kötü değil iz. İ yil ik
ad ın a ya pt ığı mız kötülükl er in ya r a ttığ ı çe liş me yi gör mü yo r uz san ma . Ve
k o r k u yu küçüms e me. B il ki önümüzde daha i yi bir yo l açılan a kadar
e yl e ml er i miz i s ür dür mek zor unda yız .” dedi genç ada mın tanık lık ettiğ i
k atl in s or umlus u ir i gözlü kadın.
G enç ada m, ya tt ığı ye r den baş ını kaldır madan, kaldır a madan
k ar ar lı lıkl a konuş tu “ Evet s iz katil değils in iz... Züppes in iz. B aş ı mı
k ald ır ıp yüz ünüze tükür ebi lmek is ter di m. ” dedi. Ve bedenind e geç ici bir
in me ya r a tan ağının bur uş tur duğu ağzını güçlükl e o yn atar ak s ür dür dü
k o n uş mas ını “ S izin ter s in ize ins anlar l a konuş ar ak, der s ver er ek, bir

56
ş e yl er öğr et er ek ins anl ığın i yi leş t ir il eceğin e, güze l bir dün ya ya
k av u ş u lacağ ına inan an bir baş ka çete tanı mış tı m. A ma onlar ın da tek
ya p tık lar ı ins anlar ı kendiler ine benzet me kti. B ir mür i tler ve mür ş it ler
o r d us u yd u gör düğü m. Onl ar ins anlar ı eği ttik ler in i s anar ak kend iler in e
b ağ ı ml ı kı lı yo r, kur u, pas l ı düş ünceler ini ezber le ttir i yo r lar d ı s ür ekli.
As lın d a tıpk ı s izin gibi bir züppeler or dus u yd u onlar da.”
“ İ nan s ana i mr en i yo r u m. Genç liği mi gör ü yo r u m s ende.” di yer ek
tıp k ı k endis i gib i yüz ünde ya ş l ılığ ın iz ler ini taş ı ma ya n ada mı alnından
ö p tü .
“ Tiks inçs iniz. Ç ünkü... Ç ünkü...”
“ Zihnin en i yi , en adil, en dür üs t olanı özlü yo r s ür ekli. G ençliğ in
ak lı b ö yl e ça lış ır iş t e. A h! C anı m beni m. O ys a ha ya t yo lu uzaklaş t ığını
s an d ığ ın her ş e ye s eni bir az daha ya kın laş tır ır. Ü lküne doğr u yü r üdüğün ü
s an ı yo r ken bir bakar s ın ta m zıddın a var mış s ın. S enin iç in tas al anı yo r u m.
G er çek ten. ”
D a mar lar ındak i ağın ın etk is i yav aş ya vaş geç i yo r du, “ Ç ünkü...”
d i ye d eva m et ti ka ldığı ye r d en kadın ın s özler in i hiç du yma mış gibi.
“ Ç ünkü? ” dedi kadın mer ak la.
“ Ç ünkü tiks inçs ini z.”
“ Ha yır ” dedi kadın “ Tiks in çiz, çünkü? ..”
“ Ç ünkü,” dedi gözl er i uzun sür eden ber i ilk kez dolar ak, bur un
d ir eğ i s ızla yar ak ve gır t lağın a bas tır an bir yu mr ukl a “ her ş e y bir ya n a
s iz b eni m baba mı öldür dünüz. S izi as la bağış la ya ma m. A s la hakl ı
o ld u ğ u nuza inana ma m. Ve as la baba mın bir ini öldür eceğin e inana ma m. ”
K adın bir anne ş ef kat i yl e elin i kıpır da ya ma yan coş kulu genç
ad a mın baş ının altın a s oktu ve kald ır dı. Öbür el indeki bar daktak i bir
s ıv ı yı i çmes i için dudaklar ına götür dü. G enç ada m önce iç me yi r edde tti.
S o n r a kabul et ti. B edenine dinçlik geldi bir den. D oğr uldu. O tur du.
“ B aban int ihar et ti.” dedi kadın.
“ İs ter s en bir de anne m olduğunu s ö yl e.” dedi, göz ya ş l ar ı içinde
b u r u k , gülüms e me ye ça lış ar ak. Gözl er inden ya ş l ar ak mas ın a s eviner ek.
“ Keş ke ols a ydı m...” di ye kar ş ıl ık ver di kadın her za manki inanç lı
v e r i yas ız bakış ı yl a . U zun bir s ür e onun ya tış mas ını bekledik ten s onr a,
“B ab anl a annen s izi ter k ett ikten sonr a tanış tı m. O nu çok s evdi m. D eha
d o lu akl ına tap tı m. İ ntihar edince ye kadar da hep onunla oldum. O
ö ld ü k ten sonr a da ki ms enin ne kalbin e ne de ko ynuna gir di m. B aban
in tih ar ett i, ye mi n edi yor u m. A ma bü yük bir iht imal le beni m yü zü mden
ya p tı b unu.” dedi.
“ B ili yor du m. D iş i pe yg a mber böceğin in er keğin e yap tı ğını ya p tın
b ab a ma. O seni döller ken s en onun kaf as ını yi yor dun. S onr a da beden in e
g eld i s ır a.” dedi.
“ B enim K o mi tacı olduğu mu öğr enmiş ti. ” di yer ek s oğukkanlıl ıkla
d ev a m etti kadın, “ Tam olar ak ne yap tı ğı mı , gör evi mi bi lmi yor du.
An l at ma mış tı m... S adec e ko mi ta’ dan a yr ı l ma mı is ti yo r du. B ir çok kez bu
yü z d en kavga ett ik. B ir bir imiz e kır ı cı s özler s ö yle dik. En s onunda onu
ter k et ti m. B ütünü yl e değil g eçic i olar ak. A ma o bunu bil mi yo r du. O nu
ço k s evi yo r du m o yü zd en de onu ta ma mı yl a ter k et tiği mi düş ün mes in i
is te miş ti m... Yo kluğu m gözü ndeki değer i mi ar tt ır acak ve yen id en daha
b ü yü k bir aş kla bir likt e ola caktık... K endine bir ş e y ya pa bil eceğin i hiç
d üş ü n me miş t im... Ç ünkü s ahiden de güçlü bir i yd i o.” B u kez kad ının

57
g ö zler i dolu dolu oldu. Yine he m bir çocuk, hem de bir kahr a man olar ak
k ab u l et tiği ada mı okş amak is te ye n e lini bu kez kendi liğind en ger i
çek iv er d i. “ Sen de baban kadar akıll ı, deha dolu yd un. B enden haber in
yo k t u a ma ben s enin ya pt ığın her har eke ti iz le yeb ili yor du m. O ağızl ığı
d a b ab ana ben ver miş t i m. Ö lmeden önce ağız lığın bor ular ından bir ine
‘K at ill er K omit as ı’ is min i kazı t mış olmal ı. Ve her za mank inden f ar klı
o lar ak ilk kez bir i in tihar ına cin a ye t süs ü ver er ek kalaba lığı ve
d o la yı s ı yla s eni ya nı lt mış . S eni ya nı ltar ak ha yat ını belir l e ye n ye mi n
ed er i m ki biz değil iz.”
“ Mas al! İ nanmı yor u m s ana! ”
“ İ nanmı yo r s un de mek. ”
“ Evet! ”
. . ...
“ O za man öldür beni.”
“ Dediğ im gib i s ize katıl ma ya ca ğı m. ”
“ O za man git. ”
“ S izden bir i olmuş tu m hani? Ye r yü zü yok tu hani ar t ık bana? ”
“ G itmen bunu değ iş tir me yec ek ki. K als a yd ın belki
d eğ iş tir eb ilir d in.”
“ S izden bir i olar ak mı? ”
“ Ha yır. B izd en bir i gib i olar ak. A ma kapıl ar s ana aç ık olac ak. S en i
b ek le yec eğiz. H ep bekled iği mi z gibi. B ize daha üs tün, daha güçlü bir
çık ar yo l s unacak o kiş i yi bekled iği mi z gib i. B iz kötü ins anlar değil iz,
in an . ”
G enç ada m düş üncel er inin içinden gözler ini çek ip çevr es in e
b ak ın d ı. K adının iş liğ inde olduğunu f ar k et ti. B ur a ya ilk geldiği günün
ak s in e bu kez ger çekt en s er inkanl ı yd ı. İş liğ in penc er es inden avlu ya ,
av lu n u n gir iş i he m de çıkış ı olan ke me r li kubbeli geçide baktı. Tam o
n o k tad a, ens es ind e ir i gözler i f ar k edip ar kas ına bakan kendini gör dü.
On a acıdı. S onr a... S onr a ter eddü ts üz, kar ar l ı adı mlar l a ar kas ına
b ak madan, ar kas ını kolla ma dan ve ar dında olabil ecekl er den kor k mad an
çık t ı. . . Y ıllar önce her ş e yd en vazg eç me k ya da her ş e ye ye n iden
b aş la mak üzer e engin deni ze aç ıl ma yı düş ündüğü kı yı ya doğr u yo l a
k o yu l d u. B ir ç ıkar yo l bulacak tı. B ir çıkar yo l var dı. A ma önce uçs uz
b u cak s ız denizin su yu nda yı ka nacak, kir den ve kandan ar ın acakt ı.
Y ıllar c a kar a ya a ya k bas mad an deni zde ola cakt ı.

58
VI.

Sığacık’lı Mehmet Ali kaptana

Üç Deniz

BİRİNCİ

Bir balıkçı, köyünün en sevilen balıkçısı. Gemisinin ırgatı. Teknesinin


alnında güneş, çekilmiş rıhtımdan sessiz. Denizin koynuna çekilmiş.
Haftalarca dönmezmiş. Dönmemiş. Beklemiş köy. Kadını, oğlu
beklemiş. Ağaçlar, ak evler, serçeler, keçiler beklemiş. Beklemişler,
gümüş ekinlerle dönecek kaptanı. Dönmemiş. Aylar geçmiş, günler
uzamış. Yıllar geçmiş, günler usanmış. Oğlunun tıraşı gelmiş, balıkçı
gelmemiş. Hüzün, bir denizin adıdır, kimse bilmez. Uyumuş köy
yıllarca; ne ekilmiş, ne biçilmiş. Kadın, salmamış oğlu açığa. Keçiler
sütten, ağaçlar zeytinden kesilmiş. Kurumuş köy beklemekten, örtülmüş
yüzyılların kumuyla -Çöl!- Benzemiş koca bir mezarlığa. Aradan bin yıl
geçmiş. Dönmüş balıkçı, teknesi yüklü sedeflerle. Beyaz bir ev çatmış
kıyıya, kumulların ortasına; ak mı ak, ölümsüz bir aşk yaşadığı
denizkızına. “Git artık köyüne. Sedeften bir ev yap. Uzan yatağına ve
uyu. Gelip gireceğim, rüyalarının penceresinden içeri.” Ama ne
denizkızı gelmiş, ne de denizler şehzadesi uykusundan uyanabilmiş. O
günden beri yatar durur, dört beyaz duvar içinde; denizler şehzadesi;
bekleyenlerin mezarı üstünde.

59
İKİNCİ

Güneş yeni doğuyordu. Kayaların oradaydılar. Kaptan ve tayfası. Sudan ağ


çekiyorlardı. Tayfanın ellerinde kuruyordu ağ. Güneş ağırlaştı. Sanki suyun
içine düşecek, sanki balıkçılarla göğüs göğüse gelecekti. Gökyüzüne yıldızlar
üşüşecekti. Tayfa eline gelen pulları çıplak bedenine sürüyordu. Güneşin son
ışıklarında, bedeni som altından bir balık gibi yanıyordu. Kaptan,
gözkapaklarını açtı, kapadı. Zaman yavaşladı. Sesler kalınlaştı. Ağın içinde
kıpırdayan barbunlar, mezgitler ve birkaç karagöz, gerilip bırakılan bir yay
gibi yavaşça dalgalandılar. Kaptanın gözlerinde deniz bir anı. Kaptanın
gözlerinde denizin anısı ân. Hiç bilmiyordu böyle olduğunu. Yaşadığını
yaşadığını. Ama biliyordu, ölecekti. “Kaptan! Dümeni bozdun kaptan!”
zaman hızlandı. “Bir an dalmışım evlat!” Torr tortorr! Veremli bir adamın
hırıltısıyla tekne yeniden burnunu güneşe verdi. Akşam! İmbat okşadı
suratlarını. Serinliği duymak ne güzeldi. Söylemeden, düşünmeden güzeldi.
Toprak ya da gurbet? Toprak güzeldi. Söylemeden, düşünmeden, bilmeden...
Ağ, tayfanın sırtını geriyordu. O ağı değil, ağ onu çekiyordu. Tayfanın
sırtındaki çizgiler kalınlaşıyor, alçalıp yükseliyor, şişip sönüyordu. Sabah
oldu, ağ hâlâ bitmemişti. Günler geçti. Aylar. Ağ bitmedi. “Bu ağ bitmeyecek
galiba?” dedi kaptan. “Yok yok!” dedi tayfa, “Az kaldı.” Kaptan gözlerini
kapadı açtı: “Bizim köye bir masalcı gelmişti! Bildin mi? Yalnız avlanan,
denizkızına aşık bir balıkçının masalını anlatmıştı!”, “Evet evet!” diye bağırdı
tayfa, tekne gürültüsünün içinde. “Ben inanmadım o masala. Masal da olsa
insan bin yıl yaşar mı hiç! Bir kara sevda yüzünden adam, tüm köyü çöle
döndürmüş! Olur mu? Ben hiç beğenmedim o adamı. Ben olsam denizkızı
filan dinlemem. Kapatırım livarın kapağını, dönerim köyüme. Ama bizim
köyün delisi çok inandı o masala. Heh heh! Zaten onun hayatı masal! He? Ben
taşlamacıyı daha çok tuttum! Hoş sohbet adamdı!” dedi kaptan. “Aylardır bir
şey yemiyoruz. Acıkmadı mı karnın?” dedi tayfa. Tekne sesinden duyulmadı
söylenen. Kaptan gözlerini açtı kapadı, “Saatimi çalmış martılar!” diye iç
geçirdi kerteriz aldığı kızıllığa bakıp da. Sonra gülerek, “Bu güneş de amma
cinas yaptı yav!”

60
ÜÇÜNCÜ

Bir yaz sabahı. Ak kireçle boyalı evlerin orda. Bir zeytinin siyaha kesmiş
dalları altında bir bebek sıyrılıp anasının bacakları arasından, bakmış uçsuz
bucaksız göğe. Demiş ki “Beni salma ana.” Ve dönmüş gerisin geri, anasının
karnına. Diller dökmüşler, türküler söylemişler, şerbet kaynatmışlar... Nafile!
Demiş ki, “Bırakın, ben rahatım burda. Durursam göğün altında, büyürüm
sonra. Ne doğmalıdır, ne de ölmeli. Aksaydım ya, aktığını bilmez bir su gibi.
Çıkamam. Çıkmam. Siz gelin içeri.” Bütün köy gözü yaşlı ananın arasından,
bu aziz çocuğun yanına girmişler. Bir vakit, böyle beraber yaşamışlar.
Balıklar gibi, aynı ananın suyunda. Küçülmüş elleri, küçülmüş başları,
küçülmüş bacakları. O aziz çocukla birlikte börülce tohumlarına benzemişler.
Karnındaki şişlik gün gün azalan gözü yaşlı ana gencelmiş. Sanırsın on dört
yaşında. Dönüp, peykede uyuklayan kadına demiş ki, “A ana! İnatçı ana! Bir
sen kaldın bir de ben. Kimse yok bizi dinleyen. Senin de kulakların örtük,
gözlerin perdeli. Konuşup duruyorum bir başıma. İnat etme al beni bağrına.
Denizine göm beni. Ben, böyle kısır ne yaparım kıyıda.” Yaşlı kadın kör
gözleriyle bir keten kumaşı katlayıp el alışkanlığıyla bir çocuk deseni kesmiş.
Kumaşın katlarını açınca bir sürü çocuk çıkmış ortaya. Ortalık arı
kovanındaki vızıltılarla titremeye başlamış. Sanki biçili kumaşın değil,
sahiden çocukların sesiymiş işitilen. Demiş ki yaşlı kadın, “Ne görür, ne
duyarım a kızım. Lakin dilim kilitli değil hâlâ. Bu çocukları ağın içine koy,
önce bir yıka suda. Sonra göğün altına bırak. Onlar alışır. Alışa alışa büyürler.
Al kızım bunlar olsun senin ekinin.” Ketenden çocuklar büyümüş ve köy
yeniden olmuş. Genç ana, yaşlı kadından aldığı çocuklarla yeniden büyütmüş
köyü. Yine de gözü yaşlı kalmış. Çünkü onunla hep alay eder olmuş çocukları,
köylüler. Deliye çıkarmışlar adını. Çünkü hep açıp da bacaklarını eğilerek
çağırırmış sanki gaibe giden birilerini.

61
Tomma so Ca mpanella’nın
‘Civitas Solis’ i n d e n e s i n l e

VII.
Güneş Ülkesi
1.
Sardunya günlerdir uykusuz ve açtı. Çok uzaktan görüp de âni bir
kararla geçmeyi kararlaştırdığı, alınlığında “IIII” yazan bir tonozla
birleştirilmiş, iki kenarında iki karanlık yüzlü muhafızın nöbet tuttuğu
kapıdan geçmekteydi. Yorgunluğun ve açlığın verdiği garip sarhoşlukla
beraber tanıdık bir baş ağrısı da onunlaydı. Telâşı her zaman olduğu gibi
ağrısını unutturmuştu. İlk kez Güneş Ülkesi’nin üçüncü halkasından
dördüncüsüne giriyordu. Muhafızların yüzlerini gölgeleyen mor sorguçlu
miğferlerinin burunluklarının iki yanında iki parlak kehribar gibi yanan
gözleri önünden hiç sorgulanmadan geçivermişti. Geçerken sebze taşıyan
bir yük arabasına yol vermiş, kapının kenarında yatan Güneş Ülkesi’nin
tembel hayvanlarından birkaç insansının üzerinden atlamak zorunda
kalmıştı. Kasasındaki taze sebze saplarıyla, önüne koşulmuş tek boynuzlu,
kızıl yeleli, tek tırnaklı boz inekleriyle sallana sallana merkeze yürüyen
arabaya karşılık o biraz daha uca, sınıra yaklaşmıştı. Neden sonra fark etti
ki sebze arabasını eşya, kumaş ve bira arabaları izliyordu. Sanki ülkenin
ağzından geçerek midesine doğru iniyorlardı. Gösterişli kervan bir düş gibi
önünde uzuyordu...
Sırtı kapıya yani ülkenin merkezine, yüzü yeni şehrin meydanına,
tombul, kıvrımlı bulutların arasından doğan güneşe bakıyordu şimdi. Yarım
günlük yürümeyle bir halkadan diğerine gidebileceğini bilerek bir ân,
“Acaba hiç durmadan güneşin doğduğu yöne doğru yürürsem beşe, altıya,
yediye ve sonunda ülkenin dışına kaç günde varabilirim?” diye akıl
yürüttü. Ama sorusunu uyutarak, usul usul sezgisel yoluna devam etmeye,
buhulu bakışlarını dördüncü şehirde dolaştırmaya başladı. Bir ân yavaşladı
ve elini dördüncü şehrin iç duvarına sürdü. Sonra geri çekilip duvarın
örgüsüne baktı gene bir düşteymişçesine. Bu duvar da çemberi ve önceki
şehirleri çevreleyen duvarlardan farklı değildi. Biraz bakımsız görünüyordu
sadece. Ama olsun. Evinde hissetti kendini. Yabancı bir yerdeyken kendini
evinde hissetmek güzeldi. Gövdesine çaprazlama astığı bez torbasını sol
dirseği alışkanlıkla kalçasına doğru itti. Tüniğinin koluyla alnını sildi.
Ülkesinde sadece bilgelere ve onların gözetimindeki zenaatkarlara verilen
mor kemerinin güneş armalı tokasını ortaladı. Ve ayakları kendiliğinden
yürümeye devam etti.
Dördüncü halkada da sınır kapısından sonra geniş ve boş bir meydan
vardı. Meydanın kuzeyi de güneyi de öncekiler gibi bakışıktı. Kuzey de
güney de aynı planda ilerliyordu. Sardunya kuzeye doğru yürümeyi seçti.
Şehrin planı eğer öncekilerle tıpatıp aynıysa -ki bundan kuşku duyulamazdı
ama niye böyle düşündüğünü çıkaramadı- kavisin o noktasında yani
kuzeydoğu kuzey ara yönünde bir meydan ve pazar yeri olmalıydı. Aynı
güneyle güneydoğu ara yönünde olduğu gibi. Ve batıyla güneybatı, kuzeyle
kuzeybatı ara yönlerinde olduğu gibi. Her halkada, halkanın alanıyla
orantılı dört yerleşim yeri, dört pazar yeri, dört fundalık ve ikişer gölet

62
vardı. Meydanı geride bıraktı, birkaç baobap ve sedir karışımı Güneş
Ağacı’nın ve sakince otlayan tek tırnaklı, tek boynuzlu boz ineklerin
doldurmaya yetmediği geniş, içinden su kanalları geçen bir otlakta ilerledi.
Otlak bitince ekin dolu tarlalar, tarlalar bitince de üzerinden upuzun ahşap
bir köprü geçen alabalıklarla dolu gölet gelmişti; tıpkı öncekiler gibi, sonra
evler, evlerin arasında ekenekler; sonra atalarının utanmasız çıplak elleri
ve bedenleriyle her bir şehre toprak taşıyarak yükselttikleri dolgu
tepecikler üzerinde sonsuz gibi görünen fundalıklar geldi ve nihayet tahmin
ettiği yönde sapma olmaksızın bulduğu meydan ve pazar yeri; pazar yerinin
içinde çemberin gözü kulağı binalar duvarcı birlikleri, sonra işlikler ve
üstünden atlanan, üzerine basılan, çevresinden dolanılan tembel hayvanlar
ve bütün halkalarda olduğu gibi pazar meydanının en kalabalık yerinde de
bir takdim yükseltisi çıkacaktı karşısına.
Pazarın girişinde, sembolik güneş kapısında, iki yangılı ayağı
üzerinde dimdik durdu. Sandallarının iplerini gevşetti. Gene tüniğinin
koluyla alnını sildi. Ağırlaşan göz kapaklarının arasından çevresine
bakındı. Buram buram yi yecek-içecek, insan ve insansı kokan pazar yerinin
havasını çekti içine. Ülkesindeki yaşıtlarına benzeyen ince parmakları
cebinde gezindi; cebindeki tıkırtıdan karnını doyurabilecek, hatta isterse
onu yedinci halkaya kadar idare edebilecek opali olduğunu kestirerek emin
adımlarla yürüdü. Burnuna taze çörek, bira, kahve, bahar, tütün kokularının
arasından açıkça sıyrılabilen kızarmış etin, kekik sosunun ve yanında tatlı
olarak verilen bakla püresinin kokusu geldi. Şimdi daha canlı yürüyordu.
Bir yandan burnuna gelenleri bir yandan da hayal gibi dolaşan insanları
izliyordu. Şöyle bir bakınca dördüncü halkanın halkı da duvarlarına
benziyordu: İlk üç halkanın, özellikle çemberin insanlarına kıyasla daha
bakımsız, biraz daha yorgun görünüyorlardı. Çoğunun tüniği kolsuz ve
dizlerini örtemeyecek kadar kısaydı. Giysileri ve saçları daha kirli gibiydi.
Suratları yağsız ve kavruktu sanki. Sardunya sanki’ler ve gibi’ler içinde
tek ve kesin olan şeye doğru ilerledi. Kokuya yaklaştıkça taze domatesin ve
henüz kesilmiş bir hıyarın rayihasını da burun direğinde, ıslanan
damağında hissetti. Ağzı tükürüklendi. Adımları sıklaştı, çabuklaştı.
Gözlerini kapatıp kokuya yöneldi. Derken kokuyla arasına fark etmediği,
şehrindekinin tıpatıp aynı, takdim yükseltisi dikiliverdi. Fark etmekte
geciktiği yükseltiye tosladı. Umursamadan, toparlanıp yükseltinin
çevresinden dolanarak yemeğine ulaşmak için hamle etti. Yükseltinin
arkasında tezgah, tezgahın arkasında Duvarcılar Birliği’nin işli taşlardan,
oluklu sütunlardan inşa edilmiş yüksek tavanlı binası vardı. Ne ki ancak
göz ucuyla ayrımsadığı yükseltinin üzerindeki hareketsiz duran acemi kıza,
kızın mermer bir yontu gibi taşlaşmış ifadesine takılıp kaldı.
Şaşkınlığından, yemekle kız arasında bir seçim yapamadı.
Kalabalığın dikkatini çekmek için güzel bir numara göstermesi
gerekirken, kız öylece duruyordu. Gözlerini ovuşturdu, kapadı açtı.
Yükseltideki kızın durumu değişmemişti. Akıl yoksunu olduğuna
hükmedilecek kadar boştu suratı. Sanki bu ânı daha önce de yaşamıştı
Sardunya. Bakışlarını düşüncelerinin içinden çekip, kızın ona
dalgalanıyormuş gibi gelen vücuduna baktı. Koyu kumral saçları tüm
canlılığıyla uçuşuyor, rüzgâr eteklerini kıpırdatıyor, bal rengi gözleri ufka,
olmayan bir şeye baktıkça hüzünleniyor ama kavrulmuş buğday rengine
çalan teni her ân biraz daha taş kesiliyordu. Dikkatle izledi kızı. Bedeni ve

63
yüzü ülkenin diğer kızlarına benziyordu. Bedeninde ve yüzünde hiçbir
bozukluk, fazlalık ya da eksiklik yoktu. Sadece giysileri, saçları ve teni
dördüncü halkaya özgü bakımsızlığın izlerini taşıyordu o kadar. Bunun
dışında ülkedeki bütün kızlar gibi sıradan bir kızdı. Sıradanlığı kadar da
alımlı. Alımı, yükseltideki devinimi kutsal sayan yurttaşlarının tersine
devinimsizlik içinde olmasındandı.
Bir yurttaş diğerlerinin dikkatlerini üzerine çekecek cazip bir söz, bir
eylem sergilemiyorsa yükseltide ne arar? Aslında bu bile dikkat çekici bir
nedendi ya... Gel gör, kalabalıkta sayılamayan tekler birbirlerine olduğu
kadar yükseltideki kıza da aynı ilgisizlikle şöyle bir bakıp geçiyorlardı o
kadar. Sadece Sardunya, gene açlığını unutur gibi olmuş, kıvranarak kızın
boş ifadesinden bir anlam çıkarmaya, boş bir kağıda benzeyen suratına
birkaç cümle yazmaya çalışıyordu. Babasından yadigâr masallardan
fırlayan cümlecikler seçip yakıştırıyordu kıza, kızın anlamsız durumuna:
Kız güçlü bir sarsıntının, yıkımın itişiyle yükseltiye çıkmış olmalıydı.
Umutsuz bir aşkın kurbanı olabilir miydi? Bir arkadaşı tarafından
aldatılmış ya da ailesinin hışmına mı uğramıştı? Kadim dostlarını mı
yitirmişti yoksa? Yahut kötücül ruhlarla iyicil ruhların onun için tutuştuğu
kavgada, yenik düşen iyicil ruhlar mı olmuştu? Cinlerle perilerin tatsız bir
şakasına mı denk gelmişti? Çocuklarını mı yitirmiş yahut yemişti? Babası
ya da kardeşiyle sevişmiş olmanın utancını mı taşıyordu? Ya da ne?..
Sardunya öteden beri çözemediği, çözmek istemediği ya da çözmeyi
öğrenmediği benzeri sorunlar karşısında duyduğu hissi duyuyordu.
Kafasının bir yerinde böylesi sorunları çözmek için boşta bekleyen bir yer
vardı da hiç işlenmediği, sulanmadığı için giderek çölleşiyordu. İki eliyle
ağrıyan başını destekledi. Kıza uzun uzun baktı; baktıkça ifadesi onunkine
benzedi. İyi giyimli, bakımlı ve her halinden merkezden biri olduğu
anlaşılan, bu yüzden de küçük sayıdan büyüğüne geçerken sorgulanmayan
yabancının yükseltiye ilgisini fark edenler bir ân duraklıyor, onun
neye/niye böyle dikkatle baktığına bakıyor, yükseltideki ‘aptal suratlı kızı’
görünce de omuzlarını silkip yollarına devam ediyorlardı.
Birden kafasında bir şimşek çaktı Sardunya’nın. Daha önce yaşadığı
benzer şeyin ne olduğunu anımsadı. Tanıklık ettiği ilk iki olay geldi aklına.
Az sonra olabileceklerin öngörüsüyle kendiliğinden parmaklarının ucuna
kalktı ve yükseltiye doğru koştu. Evet. Korkunç devinim başlamıştı. Artık
seyre değer bir şeyler vardı yükseltide. Kalabalığın ilgisi toplanmıştı.
Yedekteki son çabayla hızlandı. Aynı anda kız, belinden bir kama çıkardı ve
gırtlağına götürdü. Sardunya sıçrayıp yükseltiye çıktı; kıza doğru hamle
etti; ancak onun kızla arasındaki mesafe kamanın boyuna uzaklığıyla eşit
değildi. Sardunya kıza doğru uzandı... Geç kalmıştı. Kız kucağına
yıkılıverdi. Genç adamın beyaz boynu ve ak ketenden tüniği önce koyu
kırmızı noktacıklarla boyandı ardından bütünüyle kana bulandı. Kız şimdi
kalabalığın ilgisini çekmeyi başarmıştı. Yükseltinin çevresi ana baba
gününe dönmüştü. Sardunya’nın gözleri karardı, kulakları uğuldadı; kanlı
göğsünü döven kalbi duracak gibi oldu ve sanki bir ân durdu da. İşte o ân
nefesi kesilip de ayracının üstüne kapanan kalın bir kitap gibi gövdesi
istemsizce kızın üstüne kapanıverdi. Kalabalıktakiler, bir anda başlayıp
biten gösterinin ardından sanki gösteri devam ediyormuş gibi seyretmeye
devam ettiler.

64
Ne kadar örtük kaldığını ayrımsayamadığı gözlerini açtığında,
boynunu beline gizlediği kamayla kesen kızın çoktan koparılmış başsız
bedeni dört güçlü, güneş dövmeli boğa tarafından dörde bölünüp pazar
yerinde sürüklenmeye başlamıştı. İlgisiz kalabalık, bu kez kocaman açılmış
gözlerle intihar eden her insanın ölümünden sonra başına gelenleri, eğer
intihar ederlerse kendi başlarına gelebilecekleri ibretle seyrediyordu;
infâzın merkezin emriyle gerçekleştiğini ve yasal bir uygulama olduğunu
da bilerek. Bu vahşi tantana benliklerini sarıyor, yavan yaşantılarına ve
anlatılarına katacakları acı hem de acıktırıcı bir lezzet gibi belleklerine
akıyordu. Sardunya’nın gözleri gördükleri karşısında yeniden karardı,
kulakları uğuldadı ama bu kez bayılmadı. Bozuk bir düzeneğe indirilen bir
yu mruk gibi bir yumruk indirdi kafasına, görüşü düzeliverdi. Dört aygırın
çektiği parçalanmış gövdenin param parça oluncaya kadar sürüklenişini
dördüncü halkaya gelişine içinden sövüp sayarak, herkesle beraber sonuna
kadar seyretti.

2.
Kendini vahşi infâzı izlemeye zorlamanın bedelini ödüyordu. Tanık
olduğu üçüncü intihar, açlık ve yorgunluk, kafasındaki sözcükleri,
cümlecikleri birbirine sokuyordu. Sümükleri gözyaşlarına karışarak
dudaklarının kenarından çenesine akıyordu. Birbirine bulanan, renklerini
yitiren karmakarışık düşünceleri tek ve kocaman bir söz yaratmıştı: “Ne
bu!!!” Sıradan bir yanıtın asla doyuramayacağı bir soru! “Ne bu!!!”
Sardunya bu ayartıcı, şaşkın sözle kalabalığın arasına karıştı. Önüne gelen
ilk kişiyi omuzlarından yakalayıp sarsarak “Ne bu!!!” dedi. Şimdi yüzü
ciddiydi. Hayatın anlamını bu cılız görünümlü soruyla sorgular gibi,
intiharın anlamını sorguluyordu. ...sonra diğerine. Sonra bir başkasına
yapıştı. Kimseden bir yanıt gelmedi. Omuzlarının sarsılmasıyla bir iki
sallanan tasasız kafalar, Sardunya’ya acıyarak bakıyordu. Kanlar içindeki
pahalı gömleğiyle, bu bozguncu haliyle öyle sefil ve acınasıydı ki...
Güneş Ülkesi’nde ‘şiddet’ cezalandırılır. İntihar edenin kafası
muhafızlar tarafından hemen gövdesinden ayrılıp, intihar edenin kimliği,
kişiliği o ânda silinip, geçmişi ve ailesiyle bağları koparılıp atılır. İntihar
edene, bir âsiye, bir dinsize, bir düşmana karşı ne yapılıyorsa o yapılır.
Güneş Ülkesi’nin tam ortasındaki kutsal kulede evlatlarını gözetleyen bilge
hükümdar ne der? “Halk kocaman boz bir inektir...” Ülke’nin kutsal
yasalarını hiç bilmiyormuşcasına birinin ortaya çıkıp, bu yasaları geveze
bir karga gibi sorgulayıp gaklaması doğrusu iç bunaltıcıydı. Üstelik soluk
bir kırmızıya boyanmış, yakası su işlemeli pahalı tüniği genç adamın
cukkalı bir aileden geldiğini, merkeze yakın bir halkada yahut merkezde
oturduğunu kesinliyordu. Eee, öyleyse bu çocuğun zoru neydi? Şimdi şurda
kalabalığın huzuruna, görgüsüne çomak sokan ve aklını yitirmişe benzeyen
so ylu yabancı “Ne bu! Ne bu!” diyerek, ne demek istiyordu? Yoksa sahiden
aklını mı yitirmişti? Öyleyse, onu da pek hoş bir son beklemiyordu... “Şuna
bak! Şimdi de insansılardan birinin omuzlarına yapışmış onunla konuşuyor.
Kendi kendine konuşuyor! Avanak! Biraz daha sıkıştırırsa insansı onu
ısıracak!” Kalabalık aslında, bu varsıl yurttaşın da -tüm varsılların yaptığı
gibi- insancıl duyguları, içini çeke çeke abartmasından tiksiniyordu. Bu
iyilik, duyarlık gösterileri ne şamataydı ha! Sanki onlar bilmiyor muydu?

65
Sardunya’nın hırlayan tembel hayvanı bırakıp omuzlarını sarstığı son
kişi, çıplak kollarında iki meşin pazıbent taşıyan ak saçlı bir adamdı. O da
aynı genç adamın kendisine yaptığı gibi Sardunya’ yı omuzlarından
yakaladı, sağ kolunu sırtından geçirip genç gövdeyi sıkı sıkı göğsüne
yasladı. Sardunya’ yı kenara çekip fısıltıyla bir şeyler anlatmaya başladı.
Yaşlı adamın fısıltılı söylevinden sonra Sardunya bir iki derin nefes aldı,
dağınık kafasını toparlamaya çalışarak kabullenmiş bir ifadeyle adama
baktı. Bir süre boş gözlerle güney’e, geldiği yöne doğru dalıp gitti. Sonra
yeniden cebini yokladı, opallerinin tıkırtısını işitti. Önce bir çeşme başına
gidip kanlı yüzünü ve boynunu yıkadı. Yüzündeki bulanık ifade suyun
verdiği esenlikle duruldu. Tütün kesesinden bir tutam alıp yaprağa sardı.
Çeşmenin serinliğinde sarmasını tüttürdü. Başı döndü önce, yine gözleri
karardı. Hemen ardından bir rahatlık hissetti. Sonra yeni bir giysi almak ve
karnını doyurmak üzere pazarın kalabalığına daldı.

3.
Sardunya pazar yerine tepeden bakan, huzursuz yurttaşların huzur
aradığı bir keyifhanede dinlenmiş, tok, dizlerini ve kollarını dışarıda
bırakan yeni fakat ucuz giysisiyle bir örme koltuğa oturmuş takdim
yükseltisini seyrediyordu. Yükseltide, tenini aslından daha açık bir renge,
saçlarını ise vişne aşılı kızılcık rengine boyamış iki takdimci işitilmeyen
bir müziğin eşliğinde dans ediyorlardı. Dansları ve boyaları onları
olduğundan çok farklı göstermekle kalmıyor, seyircilerde onlara dokunmak
hissi uyandırıyordu. Seyircilerin hareketlerinden bu açıkça anlaşılıyordu.
Zaten böylesi bir hissi uyandırabildikleri sürece yükseltide olma hakkına
sahiptiler; alımları ne kadar büyük, devinimleri ne kadar çok ve ahenkli
olursa o denli değerli olabilirlerdi. Sardunya tüm dikkatiyle
yükseltidekileri izlerken bir ân durup sordu: Bu iki dansçı, dans etmenin
verdiği keyiften değil de hayattan bekledikleri başka şeyler için mi dans
ediyordu? Eğer öyleyse bu yükseltide bulunmaya hakları yoktu. Dahası,
canına kıyan kızın acıklı gösterisinin anısı hâlâ yaşamaktayken,
yükseltideki kan kokusu henüz geçmemişken onlar sanki bu anıyı silmek
için çırpınıyor gibiydiler. Az önce bir şey olmamış gibi danslarını gururla
sürdürüyor, seyircilerini cezbedebilmek için tüm alımlarını kullanıyorlardı.
İnanıyorlardı ki danslarına kendilerini ne kadar çok kaptırırlarsa
yükseltiden indiklerinde dahi danslarının ve alımlarının sihirli hatırası
sürecekti. Cazibelerinin verdiği gururla, yoo, böbürlenmeyle
yürü yeceklerdi yolda da. Birer tanrı gibi. Kalabalığın ilgisini varlıklarına
zincirleyeceklerdi. Sardunya bu kez daha da dikkatli baktı. Gerçekten de
hafifsenmeyecek bir beceriye sahiplerdi. Bedenleri birbirine uyumlu ve
yakışıyordu. Seyredenlerin aklına getirdikleri şeyse çok belliydi... Açık
renk bo ya baldırlarına ve kalçalarına ayrı bir zariflik katmıştı. “Öyle
değişikler ki; arzu edilmemeleri tuhaf olur.” diye mırıldandı Sardunya.
Hıh! Eğer yeterince opal biriktirir ve danslarını ilerletirlerse merkeze yakın
bir halkaya geçebilirlerdi. Ve eğer başarıları daha da büyürse, merkezde,
bilgeler şehrinde yaşayabileceklerini umabilirlerdi. Sardunya’ ya göreyse bu
dansçılar bilgeliğin çemberinden asla giremeyecekti, çünkü danslarına
sızan gizlenemez kösnü ve hırs onları tüm alımlarına karşın iğrenç
kılıyordu. Sardunya sanki ilk kez topluyor çıkarıyor, bölüyor çarpıyordu.

66
Yükseltiden çıkarsadığı tüm olumsuz izlenime rağmen kendini garip bir
biçimde iyi, belki güçlü ya da egemen hissediyordu. Güneşin ısıttığı
masasının tam ortasına konan kanatlı kertenkeleyi hayatında ilk kez
yadırgamasına rağmen sevimli ala zırhlı hayvana dostça gülümsedi.
Kertenkele pörtlek gözlerini açıp kapayarak ve yutkunarak Sardunya’ ya
yanıt verdi.
Cebinde şıngırdayan opallerle çevresindeki masalardan birinde
gizlenen iki gammazın onu izlediklerini fark etmesi aynı âna rastladı.
Sardunya ilk başta onların farkında değildi ya da değilmiş gibi yapıyordu.
Bir süreliğine olsun ne kötü bir şey yaşamak ne de hissetmek istiyordu.
Tekrar bakışını yükseltiye çevirdi. Dans bitmiş, dansçılara övgüler
başlamıştı. Birazdan o da bitecek, yükselti bir dahaki takdime kadar
seyircilerinin zihinleri gibi amaçsız, boş fakat beklenti içinde kalacaktı.
Sardunya bulanık ve yorgun bakışlarını dışarıdan içeriye çevirdi bu kez.
Başını iki avucunun içine yerleştirip gözlerini kapadı.
Babası gibi bir masalcı olarak yaşamaya karar vererek ve babasının
tersine kendine yeni masallar esinleyecek yolculuğuna çıkmışken iki, üç ve
dördüncü halkada birbirini izleyen üç intihara tanıklık etmenin büyük
şanssızlık olduğunu düşündü. Babasının masallarının hayattaki
karşılıklarını değil sade, ona yeni masallar esinleyecek başka yaşamlar da
ararken, düşsel anlatılara konu olmayan -belki de görmezden gelinen- üç
kanlı intihara toslamıştı. Ürperdi. Yabancı, ürkütücü bir dünyada sevgilinin
dizleri aklımızın kağıdına alelacele nasıl çiziliverirse, Sardunya da aynı
şekilde babasını canlandırmaya çalıştı. Silik bir resim oluştu hayalinde. Bu
resimden çocukluğuna dönüştü. Babasının masallarını anımsadı. Babasının
anlatılarını masal kılan şeyleri düşündü: Daima umutsuz bir aşkın
maceralarıyla dolu, içinde cinler, periler, kötücül ruhlar, iyicil hayaletler,
nifak dolu ebeveynler, sadakatsiz arkadaşlar, kadim dostlar, sevgilileri
ayıran yüksek duvarlar, kahredici yanlışlıklar, yanlış anlamalar, akla aykırı
ilişkiler, durumlar bulunan ve insanların birbirlerine karşı acımasızlığını ve
sonsuz bağlılığını anlatan masallar dinleyenleri öylesine büyüler, öyle içine
alırdı ki; kimse onlardan, onları anlatandan ayrılmak istemezdi. Her anlatı,
dinleyenleri zamanın dışına çeker, onların akıllarını kurcalar, karıştırır,
canlandırır ve sonunda dinleyenlerini zindeleşmiş zihinleriyle hayata iade
ederdi. Şimdi o masallar her yeni intiharla ya da böylesi bir dans
takdimiyle çarpıştıkça tuzla buz oluyordu olmasına ya, Sardunya gene de
bütünüyle o sırça anlatılardan kopamıyor, dağılmış parçacıkları toplayıp;
yeniden bir araya getirmeye çalışıyordu. Masallarla intiharları açıklamaya
çalışıyordu. Ne kadar gezse, ne kadar dolaşsa gittiği her yere ister istemez
onları da götürüyordu. Onlar yanında olduğu sürece ne kadar uzağa giderse
gitsin evinden fazla uzaklaşmış sayılmazdı. Bu ona iyi geliyordu. “İnsan
tersten bakınca bir bağaya benzer, nereye giderse gitsin evini kafasının
içinde taşır.” Bilgeliğin çemberinden niye hiç ayrılmadığını böyle
açıklamıştı babası ona. Onun şefkatli gülümseyişi apaçık canlandı
kafasında ve zayıf bedeninin içinden göz çanaklarına yürüyen göz yaşlarını
tutamadı. Babasını tüm çocuksuluğu ve içtenliğiyle, yükseltideyken
gösterişsiz, tafrasız masal anlatırken anımsadı. Elinin tersiyle elmacık
kemiklerine akan ıslaklığı sildi sonra, hayaliyle birlikte. Gözünün
hizasındaki puslu, boş yükselti yeniden durulaştı...

67
Onu pazar yerinde göğsüne bastıran yaşlı adam dikildi bu kez önüne.
İzin istemeden karşısına kuruluverdi. “Hiç denizi gördün mü?” dedi.
Masadaki ala zırhlı kertenkele adamın gür sesiyle havalandı.
Şaşkınlıkla yanıtladı Sardunya havada ok hızıyla uçan renkli
hayvanın arkasından bakarken, “Bir masalda çalınmıştı kulağıma. Gece gibi
korkunç ve sonsuz... Ama...”
“Neyse!” dedi adam hınzır bir ifadeyle arkasındaki yükseltiyi işaret
ederek, “Bu, kederli ekinimizin en gülünç ve en vazgeçilmez parçası.”
Masalarında içkilerini yudumlayan iki gammaz dikkat kesildi değişen
duruma. Maalesef konuşulanı duyamayacak kadar uzaktaydılar. Teklifsiz
karşısına oturan ve koltuğuna yayılarak konuşan yapılı adama tuhaf tuhaf
baktı Sardunya. Ama adam tınmadı. Pervasız bakışlarla süzdü genç
masalcıyı. Takdim yükseltisini baş parmağıyla işaret ederek,
“Ne onunla ne de onsuz olamayız. Şu hızla akıp giden kalabalığın
içinde ne kadar anlamsız isek, yükseltiye çıktığımızda o kadar anlamlı
oluyoruz. Ne garip! Belki kimsenin birbirini anlayacak zamanı yok artık.
Hah! Kalabalık o kadar hızlı akıyor ki. Opaller her şeyle ama her şeyle öyle
garip bir hızla yer değiştiriyor ki. Opaller de her şey de o kadar çabuk, o
kadar kolay bitip tükeniyor ki. Ve maalesef bu garip hızla her hangi bir
şeyi anlamak mümkün değil.” Sardunya, anlamaz bir ifadeyle bakıyordu
adama. Birdenbire suratına bir şamar yemiş ufak bir çocuk gibi
kalakalmıştı. Adam acı bir iştahla, aldırmadan konuşuyordu. “Kim bilir,
boynunu kesen kız anlaşmanın önüne set olan hızı anlatıyordu belki.”
“Nasıl?” diye kesti sözü Sardunya.
“En hızlı, en kesin tükeniş yolunu gösteriyordu bize çünkü. Belki
yükseltinin en anlamlı nasıl kullanılacağını anlatmaya çalışıyordu. Yok
etmeye çalıştığı şey kendi değil yükseltiydi belki. Ne dersin?”
“Belki... De benim babam...” derken gırtlağında kocaman bir yumruk
konuşmasını engelledi. Güçlükle yutkunup sürdürdü, “Yaz akşamlarının
serinliğinde, çevresinde toplananlara masallar anlatırdı yükseltide.”
“Baban?”
“Nerkis ile Sazlık’ı anlatan masalcı.”
“Büyük usta Ortanca’nın oğlusun sen! Yolculuğa çıkacağını
işitmiştim de inanamamıştım... Sardunya?” Sardunya, boş boş baktı adama.
“Babanın ölümüyle çok şey kaybetti ülkemiz. Ah! Çok üzdüler onu... O bu
acımasız hızı sezinleyen ilk kişilerdendi... Onun izinde gidiyorsun bildiğim
kadarıyla? Masallarının bazılarını da sanırım biliyorum.”
“Tek bir masal.”
“Ya! Evet. İyi huylu hayaletin masalı? Hayalet, birbirini çok seven
ama birbirlerinin aşkından emin olamayan iki sevgiliye aşkın gücünü
göstermek için onları ölümle terbiye ediyordu. İki âşık birbirlerinin
sevisine kuşkuyla baktıkları için bir türlü birleşemiyordu. Güvensizlik ve
şüphe ikisini de yi yip bitiriyordu. Derken hayalet ortaya çıkıyor onları bu
dayanılmaz hayattan ölümle kurtarıyordu. Yoksa ikisi de çıldırarak
yitecekti. Değil mi?”
“Gibi.” diyerek isteksizce yanıtladı Sardunya.
“En az babanınkiler kadar güzel. Bir o kadar da kendine has.”

68
“Kendine has olmak gibi bir hevesim yok.”
“Doğrusu da bu... Ama burada ne işin var?”
“Anlayamadım?”
“Çemberdekiler çemberden ayrılmazlar ki.”
“Ben geziyorum işte.”
“Niye? Diyorum ben de.”
“Bilmiyorum... Farklı kahramanlar ve yerler arıyorumdur belki.”
“Nasıl farklı?”
“Daha bilmiyorum. Bulduğumda bileceğim... Babam da , dedem de,
dedemin dedesi de benzer masallar anlatmışlar... Onları çok seviyorum
fakat içimde konuşan başka biri var... Daha fazla duramadım o yüzden.”
“Bir masalcının kendini tehlikeye atması inanılmaz bir şey.”
“Kendimi tehlikede hissetmiyorum.”
“Ülkede olup bitenleri merkezdekiler bilmiyor mu yani?”
“Her zamanki is yanlar, hırsızlık, talan olayları... Başka?”
Bir hayalpereste, düş içinde yüzen birine bakılması gerektiği gibi
-Daha ne olsun! der gibi baktı yaşlı adam. “Neyse hoşça kal, ben duvarcılar
birliğinde onarım amiriyim: Zakkum. Bir ihtiyacın olursa... Gelirsin. Ha!
Bu arada güzleri ya da kışları güçlü sıcak rüzgârlar eser ya bazen şu ân
olduğu gibi. O rüzgârlarla birlikte güzel bir koku gelir ya burnuna. İşte o
koku senin ancak masallarda dinlediğin denizin kokusudur.” diyerek ayağa
kalktı, uzaktaki masada dikkat kesilen iki gammaza, ‘her şey yolunda’
anlamında bir işaret çaktı. Ve gitti.
Sardunya’nın ufkunda yükselti bu kez boş haliyle yeniden netleşti.
Zakkum’un yükselti hakkında söyledikleri ve koku, görüntünün şeklini
değiştirmişti. Kısa sohbetin ardından ilk kez evinde olmadığını, bir
yabancıya dönüştüğünü fark etti. İki gammaz da, artık keyifhanede işleri
kalmadığına ikna olarak masalarından kalkıp gittiler. Sardunya’nın eli
cebinde gezindi. Opalleri şıngırdadı. Zakkum’un sözleri elini şaşırttı.
Elinin nasılda öyle kolayca cebine gittiğine, günde kim bilir kaç kez
opallerini şıngırdattığına, istediğini nasıl kolayca satın alabildiğine
hayatında ilk kez şaşırdı. Da şaşıracak ne vardı? Ya elini cebine attığında,
eli sadece cebin kumaşını yakalasaydı? Ya hiçbir şeyi alamayacak durumda
olsaydı? Başını yine güneydoğuya çevirdi. Zakkum, ülkede olup bitenler
demekle ne demek istemişti? Beşinci, altıncı, yedinci halkalarda nasıl
yaşıyorlardı? Oralarda elini cebine attığında, eli sadece boşluğu avuçlayan
birileri olabilir miydi? Bu imkansız! dedi kendine güvenerek. Keyifhanenin
eşiğinde uyuklayan insansıya takıldı gözü. Öyle olsa onların şu zavallı,
tembel hayvanlardan farkı ne olurdu? Sadece, sadece konuşmak. Sadece
konuşmak insanı hayvandan farklı kılar mı? Kılabilir mi? Ama çok ama az
insanın mutlaka şıngırdatacak opali olmalı. Bir ân durup sıkıntıyla üfledi.
Hayal gücünün genişliğine yordu bu düşünceleri. Gövdesine çapraz asılı,
sapının bir kısmı kanla lekelenmiş heybesinden defterini çıkarıp bir şeyler
karalamaya başladı...
Zakkum’un anlattıklarını düşündü bir kez daha. “Adına masal denen
uyduruk anlatılar, Zakkum’un anlattıkları yanında daha sahici gibi
duruyordu. Neler zırvalıyordu o adam öyle! Ama kızların intiharını

69
masallar değil, gerçeği zorluyor gibi görünen, insana tepeden bakan ve çok
bilmiş öğretmenlerin ağzından çıkma sözleri andıran o zırvalar çok daha iyi
mi açıklıyordu acaba? Hadi öyle olsun, ama açıklamak ne işe yarar ki?
Gizemin gücü yanında açıklamanın gücü ne kadardır?.. Canına kıyan üç
genç kız, kendilerini yok ederken bu hayatı da beraberlerinde yok
etmemişler miydi? Kendi elleriyle hayatlarına son vererek lânetlenmemişler
miydi? Böylece ruhlarını da yitirmişler ve hayattan sonraki sonsuz hayata
ulaşamadan yokluğa karışmamışlar mıydı? Ne varlıklarını ne de
yokluklarını bileceklerdi artık. Geride ne bıraktıklarını da, onlardan sonra
hayatın nasıl sürdüğünü de asla öğrenemeyeceklerdi. Sanki hiç var olmamış
gibi yok olup gitmişlerdi... Bu ne cesaret! Bu ne öfke! Bu... Ne bu!!! Yoo!
En umutsuz masalda dahi hiç kimse böyle bir sonla yitirmez hayatını.
Kimse lânetlenmeyi ve beraberinde ölümü göze alamaz. Ölüme bir
sevgilinin kollarına atılır gibi kolayca atılamaz kimse. Peki benim
bildiklerim, akıl yürütmem nasıl açıklayacak bu korkunç sonu? Ya da bana
kim açıklayacak bunu? Ama gizem açıklanamaz ki. Açıklanırsa gizem
olmaz ki. Gizem olmadan insan yaşayamaz ki. Çok, çok canım yanıyor. Bu
acıya katlanmak çok güç. Çok! Bırak sır, sır olarak kalsın. Kalsın mı?”
Daha fazla dayanamadı, kalktı keyifhaneden çıkıp yürüdü. Kışın sonu
yaklaşıyor, sıcaklık ağır bir sis tabakası gibi ülkeye çöküyordu. U ykulu bir
uyanıklık hali vardı üzerinde. Kalabalığı arkasında bırakarak fundalığa
çıktı. Ağaçların arasında şeker pembesi kireçle boyanmış bir handa oda
kiraladı. Odasının penceresinin pervazına yaslanıp ağaçların arasından
sıyrılıp gelen pazar yerinin gürültüsünü dinledi. Yüzlerini ve bedenlerini
daha yeni, az önce açık renk bir boyayla sıvamış birkaç yurttaşını izledi
kederle. Sandallarını çözmeden ve istemeden kendini yatağa bıraktı. Ona
kalsa asla uyuyamaz, düşünceler içinde dönüp dururdu. Fakat öyle olmadı.
Kafasını yastığa koyar koymaz, burnunun ucunda gezinen ıhlamur ve
karanfil karışımı bir koku yayan yıldız çiçeklerinin kokusuyla uykuya
daldı. Ertesi günün aynı vaktine kadar düş görmeden öylece uyudu.
Uyandığında her şey yerli yerindeydi. Her şey aynıydı. Kalktı. Hanın
hamamında yıkandı. Üstüne çay ve tütün içti. Düşündü, düşündü ve kararlı
bir şekilde handan çıkıp Duvarcılar Birliği’nin yolunu tuttu.

4.
Zakkum’un evinde, tüylü kiraz ağaçlarına bakan pencerenin
kenarındaydılar. Evcil bir insansı uyukluyordu yanlarında. Sardunya,
sokakta yaşayan hayvanlardan birini ilk kez evde, üstelik kendine
dokunulmasına izin verir bir halde görüyordu: Başının altında bir yastık
vardı ve sağ kolunu yastığın altından geçirmiş, bileği hafif kırık,
parmakları zarifçe ve çocukça yelpazelenmişti. İlk bakışta tam bir insana
benziyordu. Zakkum, bir yandan insansının başını okşarken bir yandan da
Sardunya’nın kazayla yere düşürdüğü defterindeki birkaç söz üzerine
düşünü yordu. Zakkum, insansıyı rahatsız etmeden hafifçe doğruldu,
pencereden varlığını borçlu olduğu ülkesine baktı, “Birer melezlemeyiz
hepimiz.”
Gözü tüylü kiraz ağacının bir yaprağına takılı kaldı. Gözbebekleri
görünmeyecek kadar küçük hareketlerle yaprağın kıvrımlarında dolaşırken,
sanki isteksiz konuşmaya devam etti, “Ülkeyi kuran ulu rahip Çan hiç

70
kimsenin benzeriyle evlenmesine izin vermemişti. Şişman zayıfla, uzun
kısayla, beyaz karayla evlenmek zorundaydı. Bu yüzden hepimiz meleziz.
İyi, sağlam bir toplum yaratmak iddiasının ardında görünüşün bir üstünlük
sağlayamayacağı bir yaşam biçimi yaratmak istiyordu Çan. Herkesin beti ve
benzi birbirine benzerse, yer yüzünden sözü aşan büyük bir sorunu
sileceğine inanıyordu. Tek tip giyim kuşamla bu büyük sorunu
aşamayacağının farkındaydı. O yüzden dikkatini yaradılışa vermişti. Sade
insanlara değil yurttaşı saydığı hayvanlara ve bitkilere de aşılamıştı
ülküsünü. İnsanlarla beraber bitkiler ve hayvanlar da melezleştirilmişti.
Baobaplar meyve vermeye, kaktüsler yürümeye, sürüngenler uçmaya, bazı
kuşlar şakımayı bırakıp tıslamaya başlamıştı. Çan tüm canlıların özünde,
canlılığı sağlayan gözle görülmeyen saydam kürecikler olduğuna
inanıyordu. Saydam kürecikler başlangıçta birdi ona göre ve zamanla
bozulmuşlardı.
Çan’dan sonra çok ama çok mevsim geçti. Ve sonunda Çan’ın
kuramını doğrularcasına görünüşte Güneş Ülkesi’nin yurttaşları uzun, acılı
bir melezleme uğraşının ardından, başlangıçta varsayılan kürecikler gibi
birbirine benzer oldular. Gel gör, kurucumuzun ardılları yani çemberin yeni
yöneticileri kendilerini diğerlerinden ayırmak istediler. Yönetici
olduklarını, güçlerini, gizemli yeteneklerini ilk bakışta kavratacak ayırıcı
bir görünüşün peşine düştüler. Mesela ayrıcalıklarını gösteren ekler
yapmışlardı giysilerine önce. Tıpkı belinde taşıdığın mor kemer gibi. Tıpkı
kemerin tokasındaki güneş kabartması gibi. Kalabalık da aynı ekleri
giysilerine takıp, aynı alışkanlıkları edinince yöneticilerin hiçbir ayrıcalığı
kalmadı. Bu kez yöneticiler, giysilerini pahalı kumaşlarla ve ekleri de zor
bulunan taşlarla yapmaya çalıştı. Ne ki kalabalık bunun da çaresini buldu.
Ku yumların ve kumaşların hem sahtelerini hem de daha gösterişli olanlarını
giyinip kuşandılar. Sahteyle sahiyi ayırmak çok güçtü. Kısacası, bu
aşamada yöneticiler tutturamadı. İlk bakışta herkes gibiydiler ve
sıradandılar. Keşke hiç tutturamasaydılar... Bir gün yöneticiler sadece
kumaşlar ve kuyumlarla oyalanmayı bırakıp ayrıcalıklarını gösterecek ve
ilk bakışta kavratacak çok güçlü bir şey keşfettiler: Takdim Yükselti’sini!”
Konuşmasına ara verip, kendini anlatmak için hiçbir çaba
göstermeyen, öylece duran, sadece duran insansıya sevgiyle baktı bir ân ve
sanki onun varlığının verdiği esinle konuşmasını sürdürdü yeniden,
“Yükseltilerde önce masallar anlatıldı, şiirler, şarkılar söylendi, oyunlar
sergilendi. Hızla akıp giden, dertlerine gömülü yaşayan kalabalığın ilgisi
çekildi. Bir anlamda kalabalık gemlendi ve bi’tek odağa kitlendi. Ardından
da yöneticiler boy göstermeye başladılar yükseltilerde. Nasıl? Sanatların
dilinden ve yönteminden yararlanarak hem konuşurken hem de davranırken
ayrıcalıklı olduklarını gösterdiler yavaşlattıkları kalabalığa. Her biri
yükseltide başarılı olabilmek için sözüm ona çok karmaşık ve zorlu bir
eğitimden geçiyordu. Ah! Ne çileli bir yoldan geçiyorlardı. Hah ha ha ha!
Herkes de onların yükselmek için çektiği çileye inanıyordu yazık ki.
Şairler, oyuncular, masalcılar, müzis yenler tarafından eğitiliyorlardı.
Sanatçılar da yöneticilerin himayesi altında ve huzur içinde güzel ülküleri
için çalışıyorlardı. Onlar gibi olmak için bu çileli süreci yaşamak,
öğrenmek, öğretmenini seçebilmek ve doyurabilmek gerekiyordu. Kısaca
onlar gibi olmak eskisi kadar kolay değildi artık. Gene de bu işin görünen
yüzüydü. Güzel konuşmak, özenli davranmak, gözlerini nereye çevireceğini

71
bilmek, cafcaflı törenlerle yükseltiye çıkmak, karmaşık mizansenler
sergilemek hepsi ama hepsi işin görünen yüzüydü.
Bütün bunların ardında ağır bir fikri kalabalığa kabul ettirmek
amaçlanıyordu: Yöneticiler kendilerinin sahip olup da kalabalıkta olmayan
şeyleri takdim ediyorlardı kalabalığa. Çünkü kalabalığı ayrıcalıklı
olduklarına ikna ettikleri günden beri güçlerinin sınırları da genişlemişti.
Onlar cesur, kendinden emin, iyi konuşan resimler olarak kendilerini
sundukça seyirciler yetersizliklerine biraz daha ikna oluyorlar, seyirci
kalmaya alışıyorlardı. Yöneticiler kendilerini ayrıcalıklı kılarak,
tekleştirerek, eşsizleştirerek kalabalığı yaratmışlardı. Tutuşturulmayı ya da
savrulmayı bekleyen bir yığın saman, bir avuç buğday, bir küme yapraktı
kalabalık. Kutsal sayılarla gösterilmeye, ayıklanıp tek tek ele alınmaya
lâyık olmayan bir çokluk ve değersiz bir şeydi kalabalık. Kanun koyucular
şiddeti cezalandırır, bilgeler her canlının tanrısal olduğu iyilikçi,
bütünlükçü düşünceyi yayarken bile kalabalığı tek bir isim altında toplama
amacı güdülüyordu. Böylece kalabalığı oluşturan tekler sözde bir
tanrısallık taşısa da, kalabalık yöneticilerin güttüğü bir yığından başka bir
şey değildi. Bu melez öğreti, yöneticilerin kalabalığa verdiği anlamı
pekiştiriyordu. Ve bir gün Güneş Ülkesi’nin Anakanunu’nu, Çan’ın
kanunlarını -destekler gibi gözükürken- çiğneyip, yaşadıkları tapınakları,
sarayları ve kamutayları kendilerinin ilan ettiler. Başlangıçta herkese ait
olan şeyler artık herkesin değildi. Artık sadece bilge değil varsıl ve de
ulaşılmaz bir yaşantıya sahiptiler. Demek ki onların gösterileri kalabalığa
kısaca şöyle diyordu, ‘Siz eksiksiniz, biz tamız! Siz tanrısalsınız ama biz
bu tanrısallığın biricik temsilcileriyiz. Temsil hakkına sahip olanlarsa,
tanrısallığı eksiksiz tanıyan ve kalabalığın dağınık düşüncelerini bir bütün
haline getirip söze dönüştürebilenlerdir. Susunuz, biz ve himayemizdekiler
konuşacak.’ Bu durumda onlarla eşitlenmeye çalışmak küstahlık, ukalalık,
bozgunculuk hatta hıyanet kabul edilebilirdi. Onlar ulaşılmaz ve gizemli
güçlerle donanmışlardı. Yöneticilerin başlangıçta farkına varmadan
başardıkları şeyse olmadıkları bir şeymiş gibi davranabilmelerinden öte
kendilerini kalabalığa inandırabilmeleriydi. Ahhh!..
Sadece yükseltiye çıkmak, seyircilerin dikkatini bir ânlığına çekmek
yeterli değildi. Biliyorlardı. Yükseltide sık, uzun ve coşku yaratarak
durmak ve böylece akılda kalmaktı önemli olan.” Bu kez tek yapraktan
kopup, bütüne, ışıkla yeşili değişen tüylü yapraklar yığınına çevirdi
bakışlarını Zakkum. Sardunya yaşlı adamın söylediklerini anlamak için
varlığını silmiş sanki gövdesi kocaman bir kulağa dönüşmüştü. Ama hâlâ
anlayamıyordu ya da inanmak istemiyordu bilgelerin birer oyunbaz
olabileceğini. “Gün ve gece nasıl aklımızda sürekli bir yer edinmişse,
onları da öyle belledik. Hıh! Çan, tabiatı fikirlerine yani bize benzetmeye
çalışıyordu; onlarsa tabiatın saf taklidi oldular, tabiat gibi vahşileştiler.
Birbirini yiyen hayvanlara dönüştürdüler bizi. Kısaca, Güneş Ülkesi’nde
melezliğin hükmü kalmadı. Aslına bakarsan Çan’ın kanunlarıydı yeni
yöneticilere yol açan. Nasıl? Bunu da kendin bul.. Ama yanıt burada değil.
Son zamanlarda gerçekleşen yükseltilerdeki intiharlara gelince,
-dikkatle dinle! intiharlar gerçekleştirildikleri andan itibaren yöneticilerin
toplayamadığı kadar seyirci topluyor. Akılda kalıyor... Ve şunu iyi

72
bilmelisin ki yöneticiler de en az senin kadar merak ediyorlar intiharların
nedenlerini.”
“Peki sen biliyor musun?” dedi Sardunya karanlıkta ışık arayan biri
gibi.
Zakkum soruyu hiç işitmemiş gibi sürdürdü, “Ama senin ve çember
halkının bilmediği çok daha zor bir mesele var. Hatta üçüncü ve dördüncü
halkaların bile bilmediği... Güneş Ülkesi’nin son iki halkası hatta beşinci
de dahil, açlıktan ve salgından kırılıyor. Haberin var mı?”
“Evet, öyle söylenti var. İşittim gibi.”
“İşittin ha!” Zakkum acı dolu, katılaşan bir gülümsemeyle bir ân
durdu. Sonra yeniden konuştu, “Şimdi kısa keseceğim. Ülken için bir şey
yapmak ister misin?”
“Ne?”
Dizi dibindeki insansıya yeniden şevkatle bakarak, “Sen ne kadar
istemesen de gerçekten kendine has bir insansın. Öncelikle bunu bil.
Çemberi terk eden ilk masalcısın sen. Anlatmayı değil sade, dinlemeyi de
seviyorsun. Ne kadar inkâr etsen de farklılık peşindesin. Bilmesen de
ülkedeki mutsuzluğu sezinliyorsun. Acı çekmeyi ve acıya katlanmayı
biliyorsun. Ve senin aradığın asla ayrıcalık değil. Çünkü ona doğuştan
sahipsin. Sana –İ yi biri, denilmesini hak ediyorsun.”
“Ne yapmamı istiyorsun?”
“Sen çemberdensin. Biliyorsun, büyük sayıdan küçüğüne geçmek
kadar, küçük sayıdan büyüğüne geçmek, küçük sayıdan hele çemberden biri
için her zaman bir ayrıcalıktır... Ülkene yardımcı olmak istiyorsan yedinci
halkaya kadar git. Ve gör! Eğer söylediklerimin doğru olduğuna
hükmedersen, ülkeyi terk et. Orada sana ihtiyacı olanlar var. Seni
karşılayacaklar. Kim bilir belki dışarda o masallardaki ölümcül denizi de
görürsün. Ha!.. Al... Küçük bir hediye!.. Bu tünik önceki kadar güzel.”
diyerek Sardunya’ ya eskisine benzeyen giysiyi uzattı ve eğilip dizi
dibindeki insansının yanaklarından öptü. O andan itibaren zaman yine
hızlandı.

5.
Aradan on gündüz geçmişti. İlkyaz’ın bunaltısı sarmıştı halkaları.
Sardunya beşinci, altıncı halkayı hızla ve kahrolarak dolaşmış yedinci
şehrin alınlığında “IIIIIII” yazan çifte muhafızlı kapısına varmıştı çoktan.
Bu muhafızların gözleri yoktu sanki. Sanki ayakta uyuyorlardı. Sanki boş
zırhlardı ayakta duranlar. Sardunya’nın hayalkeş kişiliği garip bir anlama
biçimiyle -tıpkı bir yaranın sarılması gibi- sarmalanmıştı. Gördüğü şeyler
umduklarını, bildiklerini ve güvendiklerini kökünden sarsmıştı. Dördüncü
halkada fark ettiği görece bakımsızlık, beşinci ve altıncı halkalarda sefalete
dönüşmüştü. Şehir planları diğer halkalardaki gibiydi. Ama oralarda
dolaşırken kendini evinde hissetmemişti. Bazı göletlerin, kuraklık
zamanlarında -küçük halkalar emdiği için- suyu alçalmıştı ya da bazıları
birer hastalıklı bataklığa dönüşmüştü. Buralarda yaşayanlar neredeyse
susuz, balıksız ve ekinsizdiler. Yağmalar, talanlar sarmıştı giderek boşalan
büyük şehirleri. Tekil intiharların yerini toplu intiharlar, cinayetler, büyük
kıyımlar almıştı. Duvarcı birlikleri çemberden destek istemişler,

73
muhafızların sayıları iki üç kat arttırılmıştı. Buralarda halktan çok
muhafızlar görülüyordu ortalıkta. İnsanlara erken gelen yaşlılık, salgınlar
ve açlık yüzünden, başlangıçta birbirlerine benzemesi istenen ve
melezleştirilen Güneş Ülkesi insanlarının beti ve benizleri buralarda çok
ama çok farklıydı. Takdim yükseltileri bomboştu. Arada bir yükseltilerde
muhafızlar boy gösteriyordu yahut yılın belirli günlerinde törenler
eşliğinde, kanlı dövüş sahneleri olan, ders verici vahşi oyunlar
sergileniyordu o kadar. Pazar yerlerinde kalabalık aylak aylak dolaşıyor;
insanlar vakitlerini boş tezgahların arkasında sarmalarını tüttürerek
geçiriyorlardı. Muhafızlar çeteci kılığına, çeteciler de muhafız kılığına
girip yoksul insanların elde kalan son varlıklarını talan ediyorlardı.
Çemberin tüm ülkeye yaydığını iddia ettiği bilgelikten eser yoktu
yağmalanmış topraklarda. Sardunya, bir ân kimin daha vahşi olduğunu
düşünmüştü, “Bilgelik iddiasıyla semirip duranların mı yoksa bu yabanıl
hayata terk edilenlerin mi?” Öyle! Beşinci ve altıncı halkaların halkları
terk edilmişlerdi. Yoksulluğa, talana ve melezlik dışı bir yaşama... Ölmeye,
öldürmeye, intihara itilmişlerdi. Güneş Ülkesi’nin ülküsel güneşi buralarda
parlamıyordu.
Adı Nerkis olan bir kadının öyküsü içler acısıydı. Nerkis, bir ozandı.
Elinde arpı kuytu bir yerde lirikler söylüyordu: ...rahatça uyuyabiliriz
evimizde / susmadan konuşan birileri var / tanrıların yerine... İğneleyici
dizeleri dehşete düşürmüştü Sardunya’yı. İlk kez böyle bir şarkı
duyu yordu. Yanına gitti. O sormadan kadın anlatmaya başladı: “Oğlum bir
ressamdı ama kayıp. Kaç tamay geçti onu bulamadım. Çektiğimiz acıların
resimlerini yapardı kanıyla. Kızımsa bir güneş rahibesiydi. Her yıl olduğu
gibi çembere hacca gitti ama geri dönmedi. Ondan da haber alamaz oldum.
Kocamın yoksulluktan beli büküldü. Eskiden sabahları erkenden kalkar,
gölete gider altın yaldızlı alabalıklar getirirdi pazara ve eve. Ama göl,
bataklığa döndü. Ne balığımız ne tek bir opalimiz kaldı. Duvarcılar
Birliği’nden başka bir iş istedi. Ama boşuna oyalandı. İş bulamadı.
Diğerleri gibi tezgahların arasında sarmasını tüttürüp dolaşamazdı o.
Sonunda isyan etti. Ve âsiliğinin cezasını asil kanıyla ödedi. Bense duvarın
dibinde, kuytularda lirikler mırıldanır oldum. Artık yükseltiye
çıkarmıyorlar beni. Korkuyorlar benden. Muhafızlar da halk da korkuyor
benden.” Sardunya dehşetle başını önüne eğdi. Yanlarından turuncu bir
kaktüs geçerken, iğneli bir şarkı daha mırıldandı acılı ozan, “Halkın
yıldızları göktedir / sizinkiler omuzlarınızda / gök bir sözcüktür / bir
sözcük sizin için / ama biz anlamayız göğü / biliriz göktedir gök /
sözcüklerse bu dünyadadır”. Çaresiz ve şaşkın ayrılmıştı kadının yanından.
Sardunya beşinci ve altıncı halkalarda gördüklerinden,
işittiklerinden allak bullak, kapısındaki muhafızların uyukladığı yedinci
halkaya girince çok daha vahim bir manzarayla karşılaştı. Gölet burada
tamamıyla kurumuştu. Gölün üzerinden geçen köprü, boşluğa asılı kalmıştı.
Tarlaların yerini çöl almıştı. Ülkenin gururu melez bitkiler ve hayvanlardan
hiçbiri görünmüyordu ortalıkta. Bazen ala zırhlı kertenkeleler bir mızrak
gibi hınçla vınlayarak geçip gidiyordu, o kadar. Bir de çölleşmiş toprağın
şurasında burasında tek tırnaklı, tek boynuzlu boz ineklerin iskeletleri
çıkıyordu karşısına. İnsanların evlerini içine yaptığı fundalıkların çoğu
yanıp kül olmuştu. Pazar yerinden tek bir çıtırtı çıkmıyordu. Tezgahlar
kırılmış, dükkanlar yağmalanmış, işlikler ve iş aletleri çürümeye başlamış,

74
duvarcılar ve diğer çembere bağlı birlikler tasfiye edilmişti. Muhafızlara da
gerek yoktu burada. Hayalet şehir olmuştu yedinci halka. Zakkum, ya genç
masalcının yedinci halkada neyle karşılaşacağını bilmiyordu ya da ondan
bunu özellikle gizlemişti. Sardunya, dehşet içinde ahşabı çürümüş takdim
yükseltisine oturdu. Ve tütün sarmaya başladı. Sarmasını tam tüttürecekti ki
biri hızla uzanıp, dudakları arasından dolmayı kapıverdi. Karşısında duran
bir insansıydı. Hırlayarak ona bakıyordu. Bir tembel hayvanın bu kadar
hızlı olabildiğini görmemişti Sardunya şimdiye dek. İnsansı büyük bir
iştahla ganimeti mideye indirecekti ki nerden ortaya çıktığı anlaşılamayan
ve melezleri andıran bir, iki, üç, dört insansı daha koptu geldi. Kıyasıya
kanlı bir kavgaya tutuştular. Onların tırnak tırnağa diş dişe kavgasına başka
insansılar dahil oldu. Ama bunlar öncekilerden daha farklıydı, ellerinde ucu
sivriltilmiş sırıklar, keskinleştirilmiş bakır palalar vardı. Onlar gelince
öncekiler o ân toz oldular. Sardunya inanamadı, gelenler insandı. Ama en
az aç insansılar kadar vahşi, acımasız ve korkunç insanlar. Konuşmayı
unutmuş insanlar. Çocukluğundan beri insansıların insan gibi
konuştuklarını hayal ederdi. Ama insanların insansıya dönüşebilecekleri
aklının ucundan geçmemişti. İçlerinden en güçlü olanı ve elinde kocaman
bir pala tutanı sarmayı kapıp, ustalıkla kalabalığın arasından sıyrıldı ve
yarısı kül olmuş, insansız evlere doğru ganimetini mideye indirerek
uzaklaşmaya başladı. Ötekiler Sardunya’nın taş kesilmiş bedenine
aldırmadan liderlerini izlediler. Sardunya, gizli bir oh çekti. Ve hayatında
ilk kez korunmak için sivri ve keskin bir şeyler arandı.
İki seçeneği olduğunu daha iyi anlıyordu şimdi. Ya gerisin geri
çembere dönüp rahatlığın ve buruk hayallerinin kucağına kurulacak ya da
ülkenin dışına çıkacaktı. Çaresiz kala kalmışken Zakkum’un
sö ylediklerinden garip bir sonuç çıkardı Sardunya: Ülkenin kurucusu Çan,
yurttaşları eşit ve hür olsun istemişti. Ne güzel. Ama bütün kurucular gibi o
da temsil hakkını kullanmış yurttaşları yerine karar vermişti. O iyi bir
insandı. Ama iyi bir liderin sahip olduğu uz görüden yoksundu. Düşmanlara
karşı ülkeyi korumak için inşa edilmiş, birbirini çevreleyen yedi şehrin
yedi duvarı, sadece düşmanlara karşı değildi. Anladı Sardunya. Şehirler bu
yüksek duvarlarla birbirlerinden de korunuyordu. Sırf babası istedi diye
sevgilisinden ayrılan ve bir geyiğe dönüşen masaldaki kız gibi burada
yaşayanlar da sanki güçlü bir sihirle, açlığın sihriyle uçup gitmişler ve
insansılara dönüşmüşlerdi... Karar verdi hızla... Günlerce ülkenin dışına
çıkabileceği kapıyı aradı. Sonunda kurumuş ve sanki bir göktaşının
çarpmasıyla çökmüş göletin dibindeki dolaşım kanallarından birinin
doğuya, ülkenin dışına uzandığını fark etti. Zakkum’un sözünü ettiği o
deniz kokusu geldi burnuna. Cebindeki opalleri hınçla avuçlayıp yere
fırlattı. Hazırlandı. Uzun ve karanlık bir yolculuk vardı önünde.

6.
Çok uzun bir yürüyüşten sonra dümdüz uzayıp giden umutsuz ve
karanlık kanalın bir yerinden ışık sızdığını gördü. Işığa yaklaştığında
kanala yukarıdan bir gedik açılmış olduğunu fark etti. Kulağına insan
sesleri geliyordu. Bağırdı. İpten bir merdiven düştü aşağı. Tırmandı ve gün
ışığına yeniden kavuştuğunda gözlerine inanamadı. Ülkenin dışı insan
kaynıyordu. Geldiği yöne batıya baktı. Güneş Ülkesi’nin yüksek duvarları

75
ufukta zor da olsa seçiliyordu. Kanaldan tek tek geçerek yedinci halkayı
boşaltanlar burda mıydı şimdi? Çevresine bakındı yeniden. Bir masalcının
hayal edemeyeceği bir yaşam kurulmuştu dışarda. İnsanların ölünce
gittikleri harika yer burası mıydı? Masallarda yedinci halkanın dışı, ‘deni’,
‘dûn’, ‘cehennem dünya’ olarak geçerdi oysa... Hayatında hiç görmediği
kadar çok ve değişik yaratık dolanıp duruyordu çevresinde: Her renkten,
boydan... Alelusûl yerleştirilmiş tarhlardan desen desen, renk renk çiçek ve
yaprak fışkırıyordu. Melezler yoktu burada. Başka başka soylardan,
ailelerden türemiş hayvanlar, bitkiler ve insanlar vardı. Yer yer kümelenmiş
ağaçların arasında hamaklar, uzun sıralar ve onların üstünde de söyleşen,
şakalaşan, sevişen, dizlerine açtıkları ağır kitapları her satırında yüzleri
değişerek, bedenleri kıpırdayarak okuyanlar vardı. Cins cins ispinozlar,
çiçek ve ağaçlarla kaplı kocaman bir resmin içinde gözü ve zihni
çevikleştiren küçük ayrıntılar gibi oradan oraya koşturuyorlar, şakıyorlardı.
Şerbetli hava yüzüne yapışıyordu insanın. Sanki durmak bilmeyen bir
koşuşturmaca, tatlı bir telaş, âni patlamalarla gelen sessizlikler ve aynı
birdenbirelikle yeniden kopan ahenkli bir gürültü sağanağı yorgunluk
vermeden, baş döndürmeden, göz kamaştırmadan sürüp duruyordu. Kimi
garip insanlar çekti dikkatini sonra. Bunlar ellerinde iğneler, iğler,
kasnaklar ve şişlerle ağlar, kazaklar, başlıklar örüyorlardı. Neden sonra
onların çocukluk düşlerinde olduğu gibi insana dönüşen insansılar
olduğunu fark etti. Örgüleri ve işleri kaba sabaydı ama gene de örüyor ve
işliyorlardı. Tek tük sözcükler çıkıyordu ağızlarından. Cümleler kuramıyor
fakat sözcüklerin yalın haliyle birbirleriyle konuşabiliyorlardı. Biri “Xü
ver tanrı!” diyor, “Xüm exeyi!” diye ekliyordu öteki. Yağmuru seviyorlardı.
Tanrıdan sürekli yağmur istiyor, toprağı sulamasını diliyorlardı. Geride
bıraktıkları yedinci, altıncı ve beşinci halka için istiyorlardı belki de
yağmuru. Sözcüklerin yalınlığına elleri ve yüzleriyle ekler getirmeye
çalışıyor, garip yabansı bir dille anlaşıyorlardı. Sardunya, hayretle ve
saygıyla seyretti insana dönüşmüş insansıları. Uzaktan sevimli lemarların
korkunç çığlıklarını işitti. Hiç tanımadığı hayvanların varlığını hissetti,
görmeden.
Derken canlı, rengârenk, herkesin diğerinden şaşırtıcı bir kolaylıkla
ayrılabildiği kalabalığın arasından birileri koşup geldi. Ona ip merdiveni
sarkıtanlar çıktığı gediği ağır bir kapakla sıkıca yeniden örttüler. Gelenler,
aç ve yorgun olduğunu anlayıp, önce yedirip içirdiler Sardunya’yı, sonra
bir ağaç kümesinin altına oturtup onunla sohbet etmeye başladılar. Sohbet
koyuldukça, çevresindekilerin sıcak halleri, hoş tavırları tutarlı bir şekilde
tekrarlandıkça Sardunya, “İçerde sönmekte olan bir güneşe karşılık
dışardaki bu canlı patlamalar, sıçramalar, kopuşlar, bu bütünsüz
bütünlükler içinde yepyeni bir güneş parlıyor.” diye düşündü. Aylardır
ruhunu kasıp kavuran yılgınlık yerini şimdi taptaze bir umuda bırakıyordu.
Burnundan içeri tüm gövdesine güzel çiçeklerin ve hiç göremediği denizin
güney rüzgârıyla gelen diri, tuzlu kokusu doluyordu. Beti benzi ülkesindeki
insansıları andıran ve konuşmayı şehvetle seven bir genç adam, “Benzer
olmak mutsuzluk getirir...” diye heyecanla ona bir şeyler anlatmaya
çalışırken, yediği yemeğin rehavetine ve burnuna çarpan şerbetli kokuların
verdiği huzura yenik düştü Sardunya. Ve bir çocuk gibi uykuya daldı.
Ertesi sabah, baharın serinliğiyle uyanıp hiç görmediği denizin tuzlu
kokusunu yeniden çekti içine. Dışardaki renkli topluluğun yedi lideri onu

76
sabah kahvaltısına çağırmışlardı. Neşeli, canlı kalabalığın arasından
şakalaşarak, gülüşerek, selamlaşarak geçti ve liderlerin geniş çadırına
girdi. Biri sonradan yetişen, eli yüzü kirli bir çocuk olmak üzere yedi kişi
vardı çadırda. Birincisi sayılarla, sayıların gizleriyle uğraştığını söyledi.
İkincisi biçimlerle, biçimlerin yorumlanışıyla ilgili işlerini gösterdi.
Üçüncüsü, savaş sanatlarının tarihi üzerine birkaç cümle etti. Dördüncüsü,
insan aklının olmayan şeyleri nasıl icat ettiğini araştırdığını ve kendini
bedenin nasıl çalıştığını öğrenmeye adadığını anlattı. Beşincisi, liderlik ve
yönetim yordamlarıyla uğraştığını söylemekle yetindi sadece. Altıncısı,
yani liderlerin arasına sonradan katılan çocuk, Sardunya’ya bakıp “Çon çôn
mu?” diyerek gülümsedi. O gülünce Sardunya da diğer altısı da güldü.
Yedincisi, çocuktan gülümsemeyi devralıp ayağa kalktı. Ve boşalttığı yere
Sardunya’ yı oturttu. Ve çadırdan çıktı.
Beşincisi konuştu, “Hoş geldin aramıza. Yedi şehirli Güneş
Ülkesi’nin yedi masalını yazmaya ne zaman istersen başla. Burdaki altı kişi
de yardımcı olacak sana.”
Sardunya şaşkınlıkla baktı oturanlara. Yedinci niye yerini ona
vermişti? Nerden çıkmıştı yedi masal yazmak? Ses etmedi. Dinledi.
“Ben sayıları anlatacağım, masallarına aradığın yeni kahramanlara
eşlik eden.” dedi birincisi.
“Ben biçimlerin gerçekte olmadığını, onların bizim seçilmiş
hayallerimiz olduğunu kanıtlayacağım.” dedi ikincisi.
Üçüncüsü, “Ben, bir savaşçının ne kadar güçlü, ne kadar yetenekli
olursa olsun aslında hep yenildiğini kanıtlayacağım sana.” dedi.
Altıncısı, kendini tutamayıp kıkırdadı arada. “ Çon çôn mu? Exe
bekler. Xü gibi. Ha?” Onunla birlikte diğerleri de kıkırdadı.
Dördüncüsü, “Ben işaretlerin bir zamanlar seni nasıl yanılttığını
anlatacağım.” dedi.
Beşinci konuştu yeniden, “Ben de yöneticilerin senin bildiklerinden
daha karmaşık yöntemlerini göstereceğim. Ama önce denize gidelim. Yeni
masalların için aradığın yeni yerlerden birine.”
Yedi kişi kalktılar ve o güzel, sanki huzur ve neşe dolu bir resmi
andıran çocuklar gibi meraklı kalabalığın arasından geçerek denize doğru
yürüdüler. Arkalarında tanıdık bir gölge duruyordu. Sardunya’nın her
hareketini izleyen bir gölge.

7.
“İ yi” dedi Sardunya gökyüzünü andırır denize bakarken, “de
intiharların nedeni hakkında nasıl hiçbir şey bilmediğinizi hâlâ anlamış
değilim.”
Ne ki kimse bir yanıt vermedi. Sadece baktılar. Anlamasını ister gibi,
tutkuyla baktılar genç masalcıya.
Sardunya geriye döndü. Uygarlığın merkezi olduğunu iddia eden
ülkesinin dışına kurulmuş güzel uygarlığa baktı. Deniz ve duvarın kıyısında
yaşayanlar nasıl da birbirlerinden farklıydılar. Denizin kokusu üzerlerine
sinmişti. Deniz gibi canlı ve kıpırtılıydılar. Tek benzer yanlarıydı bu. Sanki
duvarların dışındaki hayatlarını denize bakarak, denizi ezberleyerek

77
kurmuşlardı. Sardunya yeniden denize döndü yüzünü. Büyülü ufukta
hayatında ilk kez karşılaşacağı bir şey yaklaşıyordu. Bir tekne...
Tekne giderek yaklaştı. Yaklaştı. Dev deniz atları, saydam,
damarlı kanatlarıyla suyu köpürterek tekneyi kıyıya yanaştırdılar.
Güvertede tanıdık bir yüz gülümsedi Sardunya’ya: Zakkum. Sardunya’ya
gelmesi için işaret etti. Altı lider, neşeyle ona, “Git!” der gibi baktılar.
Atlardan biri onu zarif boynunda gemiye taşıdı. Yaşlı kaptan kucakladı
yüzü ilk kez denizin suyuyla tanışan genç masalcıyı ve, “Tayfalık ne, bilir
misin?” dedi. “Hayır.” diye yanıtladı Sardunya şaşkınlık içinde.
Pazıbentlerinden birini çıkarıp Sardunya’nın koluna taktı gülümseyerek,
“Gidelim o zaman.” dedi kaptan. “Yedinci lider olabilmen için bu gerekli.
Hem tayfalık edecek hem denize kıyı veren başka ülkeleri göreceksin. İlk
durağımız ortasında o muhteşem kulenin dikili durduğu ülke olacak.”
Sardunya karşılık vermedi önce, dümdüz baktı sadece. Sonra
gülümseyerek “Çocuk ne dedi öyle?” diye sordu.
“ ‘Tohum hazır mı?’ diye sordu insansı diliyle. Çünkü onu
insansılar emzirdi. İnsansılarla aramızdaki güçlü bağlardan biri o.” diye
karşılık verdi kaptan.
Sardunya gülümsedi yeniden. Ufka baktı. Denizin verdiği çarpıntı
her şeye baskın gelmiş, kafasındaki sorular uçup gitmişti. Tekneyi çeken
deniz atları ılgara kalktı. Sardunya ufuktaki bakışını kıyıya çevirdiğinde
Güneş Ülkesi’nin büyük bir adaya kurulmuş olduğunu fark etti. İç içe
geçmiş altı halka ve ortada bir çember ve çemberin ortasında bilgelik
kulesini seyretti bir süre. Uzaktan ülkenin dışındaki ormanlarda yaşayan
sevimli lemarların ürkünç çığlıklarını işitti gene. Bir gün geri dönecek,
arkadaşlarıyla birlikte ülkesini yeniden ve daha az hatayla kurmaya mı
çalışacaktı?
Eli kendiliğinden yüzüne gitti. Parmak uçları, yanaklarındaki
pütürcükleri hissetti. Parmağına sıvanan tuzlu pütürcüklerin tadına baktı;
aklından ülkesinin en geniş bölgelerinde yaşanan sefalet geçti hızla ve “Bu
sonsuz deniz tanrıların göz yaşlarından yaratılmış olmalı.” diye düşündü...
Titredi, burnu sızladı ve ardından iki yanağından ip gibi ince iki damla aktı
dudaklarının iki kenarına; “Ya da tanrılar...” diye düşündü göz yaşlarını
tadarken “ ...tanrılar insanların göz yaşlarından yaratılmış olmalı.”

Li ri kl e r: Gökç enur Ç .

78
İçindekiler:

I. “SanKiŞot”

II. Ejderha

III. Kule

IV. Küskün Büyücünün Çırağı

V. K a t i l l e r K o m i t a s ı

VI. Üç Deniz

VII. Güneş Ülkesi

79
Arka Kapak Önerisi:

... Derken üstüme atlayıverdi ve göğsümü parçalamaya başladı. O


beni yer, göğsümü keskin dişleriyle kazarken ben onu okşuyordum. Anlıyor
ve göğsümde ağırlıyordum onu. Benden hiç korkmuyordu. Korkusuzca
koparıyordu etimi. Ağzındaki parçaları hastalarıma yaptığım gibi yutmuyor
tükürüyordu. Sakin ve huzur dolu baktım ona. Göğsümü iyice oyduktan,
damarlarımı parçalayıp lime lime ettikten sonra, kazdığı boşluğa kalbim
gibi yumruk olup kıvrılıverdi... Orada hâlâ... İlk kez göğsümde bir
gelinciğin yaşadığını itiraf ediyorum. Uykuya varmadan önce, göğsümü
açıp ona bakıyorum. Belki gitmek ister diye. Ama beni terk etmiyor.
Çırpınıp duruyor kalbimin yerine...

Cüneyt Uzunlar:
1968’de İstanbul Süleymaniye’de doğdu. MSÜ Konservatuarı
oyunculuk bölümünden mezun oldu. Sadece özel tiyatrolarda çalıştı.
Edebiyat ve fikir dergilerinde şiir, hikâye ve denemeleri yayınlandı. Açık
Radyo’da bir hikâye programı yaptı. Halen Pera Güzel Sanatlar ’da
oyunculuk ve hareket dersleri veriyor. Ve Tiyatro Pera’da oyuncu olarak
çalışıyor. Katiller Komitası, yazarın ilk kitabı.

80