Kadınların Kurtuluşu

iz b i z i m imliğim miz, k Emeğimiz, bedeni
dir...
SOSYALİST DEMOKRASİ GAZETESİ ÖZEL SAYI 10 25 ŞUBAT 2011 2 TL

Bizler bu 8 Mart’ta, eski kocası tarafından öldürülen Ayşe’yiz, sevgilisi tarafından öldürülen Arzu’yuz, kızının sevgilisi tarafından öldürülen Necla’yız ve en yakınları tarafından öldürülen, Nebile’yiz, Medine’yiz, Güldünya’yız, Ayşe Yılbaş’ız, Sevim’iz, Pippa Bacca’yız… Erkeklerin sevgisi her gün içimizden 3’ünü öldürürken; herkes üç maymunu oynadı ve bu yıl resmi kayıtlara göre 380 kadın erkekler tarafından herkesin gözü önünde bıçaklandı, kurşunlandı, toprağa gömüldü, yakıldı, intihara zorlandı. Bu kadınların birçoğu öldürüleceklerini biliyorlardı, çığlık attılar, yardım istediler, savcılara, polislere başvurdular ama ne yazık ki yargı dilekçelerini gördüğü halde işlem yapmadı, polis katilinin evine yolladı, Kadından Sorumlu Devlet Bakanı “münferittir” dedi, meclis gözünü kapadı, medya kadını suçladı, akrabaları gizledi, sokaktan geçenler “görmedi” ve kadınlar katledildi. Böylelikle hepsi kadınların katline suç ortağı oldular.

ÖFKELİYİZ, İSYANDAYIZ, DEĞİŞTİRECEĞİZ!

Erkek Vuruyor Devlet Onu Koruyor

Devlet zihnini hadım et
Cinsel suçlar; cinsellikten, hormonlardan ya da tahrik edici kıyafetlerle değil erkek egemen zihniyetle, erkek şiddetiyle ilgilidir. Taciz ve tecavüz yalnızca cinsel bir dürtünün açığa vurulmuş biçimi olarak algılanamaz. Sf.14

Torba oldu çorba
Kapitalizmin iktidarını sürdürebilmesi uğruna çıkardığı her yasa, her zaman en çok kadınları vuruyor. Kadınlar için yaptıklarını söyledikleri her şeyin aslında kadını daha çok ezen ve sömüren olduğu gerçeğini bizler görüyor ve söylüyoruz. Sf.20

Dilsizlik öldürür
Diline sahip çıkmak yaşama hakkına sahip çıkmaktır. Diline sahip çıkmak o dile ait kültürün dününe ve geleceğine sahip çıkmaktır. Çünkü ana dilini, özgürce yaşamın her alanında kullanamamak-kullandırılmamak sadece manen değil madden de yok oluşa götürür bir halkı. Sf.20

2

Erkek vuruyor, devlet onu koruyor… Öfkeliyiz, isyandayız, değiştireceğiz…
Bizler bu 8 Mart’ta, eski kocası tarafından öldürülen Ayşe’yiz, Sakine’yiz, sevgilisi tarafından öldürülen Arzu’yuz, kızının sevgilisi tarafından öldürülen Necla’yız ve en yakınları tarafından öldürülen Sakine’yiz, Nebile’yiz, Medine’yiz, Güldünya’yız, Ayşe Yılbaş’ız, Sevim’iz, Pippa Bacca’yız…

Erkeklerin sevgisi her gün içimizden 3’ünü öldürürken; herkes üç maymunu oynadı ve bu yıl resmi kayıtlara göre 380 kadın erkekler tarafından herkesin gözü önünde bıçaklandı, kurşunlandı, toprağa gömüldü, yakıldı, intihara zorlandı. Bu kadınların birçoğu öldürüleceklerini biliyorlardı, çığlık attılar, yardım istediler, sav cıla r a , polislere başvurdular ama ne yazık ki yargı dilekçelerini gördüğü halde işlem yapmadı, polis katilinin evine yolladı, Kadından Sorumlu Devlet Bakanı “münferittir” dedi, meclis gözünü kapadı, medya kadını suçladı, akrabaları gizledi, sokaktan geçenler “görmedi” ve kadınlar katledildi. Böylelikle hepsi kadınların katline suç ortağı oldular. Katiller, baba, koca, sevgili, ağabey, kardeş, … Katiller çok yakınımızda. Katiller öğretmen, mühendis, doktor, işçi, işsiz… Katiller genç, yaşlı… Ortak noktaları; erkek olmaları. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, kadın

cinayetleri ‘POLİTİK’tir ve ‘SİSTEMATİK’tir. Çünkü kadına yönelik şiddet iktidardan, erkeklikten yani erkek egemen sistemden beslenir; sistematiktir çünkü yüzlerce kadın bu yüzden öldürülüyor. Şiddet, ne öznesi belirsiz, cinsiyetsiz bir olgu ne de kadına karşı şiddete başvuran erkekler hasta, sapık, eğitimsiz… Tecavüze, tacize uğruyoruz, suçlu biz ilan ediliyoruz. Dekolte giymemiz, saat 9’dan sonra sokağa çıkmamız, hamile hamile eyleme gitmemiz şiddet için, taciz için, tecavüz için tahrik sebebi sayılıyor; gerekçesini hormonlara bağlayıp bununla ilgili yasalar hazırlanıyor. Devlet yetkilerinin yaptığı açıklamalar tecavüzü, tacizi meşrulaştırıyor. Adli Tıp tecavüzün üstünü örtüyor. Bunların hepsi ortak bir şeyi söylüyor: “kadının da suçu var”. Bunu diyen herkes tecavüze, tacize ortaktır çünkü sorun testesteron, dekolte değil; sorun erkek egemen düzendir. Bizler bir kez daha soruyoruz, “testosteron tedavisi” ile polisin copunu, tecavüz-

cünün yumruğunu, sevgilinin silahını, kocanın şiddetini de engelleyebilecek misiniz? Boşandığı karısını öldüren erkek, ayrılmak isteyen karısını bıçaklayan adam; hamile öğrencinin karnına karnına tekmeyi

basan, anne karnında bebeği öldüren, cezaevindeki kadına copla tecavüz ederek işkence yapan, DÖKH’lü kadınlara “tecavüz kültürünü biz size gösteririz” diyen polis… Bunları nasıl açıklayacaksınız? Bu kadınların hepsi “tahrik

3
mız da kapitalizmin ve onun erkek egemen sisteminin devamının sağlanması için gerekli değil mi? Ücretli emek alanında Emine Aslan, Türkan Albayrak, Aynur Çamalan, Tekelci kadınların direnişleri bizlerin önünü açarken şunu da gösterdi: kadınlara düşük ücretli, kısmi/yarım zamanlı esnek çalışma koşulları altında eşitsiz bir şekilde yer almaları dayatılıyor; bu kural haline getiriliyor. Tıpkı daha önce SSGSS’de olduğu gibi, tıpkı bir kısmını çıkardıkları torba yasada olduğu gibi kadınları aileye, babaya, kocaya mahkûm eden kapitalizmin erkek egemen yasa ve yönetmelikleri yarın da karşımıza çıkacak. Sosyal Güvenlik Yasasıyla birlikte her şeyin en başta sağlığın paralı hale getirilmesiyle en çok biz kadınlar mağdur edilmiyor muyuz? Hâlbuki bizler bir erkeğe bağlı kalmadan tüm kadınlar için ücretsiz ve erişilebilir sağlık hizmeti istiyoruz. Yine bir erkeğe bağlı kalmadan ev dışında ücretli bir işte çalışmak istiyoruz; fakat cinsiyetçi işbölümüyle şekillenmiş işlerde değil. Öfkeliyiz; çünkü bedenimizle ve emeğimizle birlikte kimliğimiz de sömürülüyor. Savaşın eril kültürünün hakimiyeti belirledi yaşamlarımızı. Türk, Kürt, Ermeni bizim olmayan savaş ayrıştırdı bizi. Görmedik birbirimizin acısını. Nefret ettik birbirimizden onca farkımıza rağmen ortak paydamız, kadınlığımızdan vurulurken hepimiz. Kürt kadınlar yıllarca ana dillerini kullanamadılar bu ülkede. Hastaneye gittiler doktor onları anlamadı/anlamak istemedi; okula gidemediler, gidebilenleri öğretmenleri tarafından dövüldü, mahkemelerde “köyüm yakıldı, bana tecavüz ettiler” diyemedi. Coğrafyanın doğusunu yakan ateş elbet sıçradı batıya da. “Özel harekâtçı karısını ve ailesi öldürdü.”, “eski komando hamile karısını ve karnındaki bebeği öldürdü” haberleri ateşin kadın bedenine düştüğünü gösterdi bizlere. Kürt kadınların acısına sağır kulaklarla üretmi-

gücü yüksek kıyafet” mi giymişti yoksa şiddeti uygulayan erkeklerin “hormonlar”ı mı yüksekti? Erkek egemen anlayışın sonuçlarından olan taciz ve tecavüzlerden rahatsız olanların aslında iktidarlarından rahatsız olmaları ve “testosteron tedavisine” ilk önce kendilerinden başlamalarını öneririz. Yani önce iktidarlarını hadım etmeliler. Çünkü biz kadınlar, erkek egemen politikaların ve politikacıların iktidarını “kesmek” için mücadele etmeye devam edeceğiz. Bizler bu 8 Mart’ta: Öfkeliyiz çünkü öldürülüyoruz, Öfkeliyiz çünkü tecavüze tacize uğruyoruz, Öfkeliyiz çünkü tacizin, tecavüzün, kadın cinayetlerinin önünü devlet açıyor, meşrulaştırıyor. Erkek vuruy o r , devletse vuranı göstere göstere koruyor. Bu cinayetlere, tacizlere, tecavüzlere susmak taraf olmaktır. Artık hiç kimse masum değil. Öfkeliyiz, öldürülmediğimiz günlerde de emeğimiz çalınıyor, görmezden geliniyor. Her gün ama her gün yaptığımız ev işlerinin; çocuk, hasta ve yaşlı bakımının görünmemesi bir yana yaşanan krizlerin faturasının en çok çıkarıldığı biz kadınlar olurken; başta SSGSS olmak üzere yıllardır sistemli bir biçimde çıkarılan tüm yasalarla evdeki bakım ve sorumluluklarımız daha fazla arttı. İşsizlik en çok bizi etkilemesine rağmen sayılarda ve sayımlarda “ev kadını” olarak gösterilmemiz ama evde yaptığımız emeğimizin görünmemesi/ ücretlendirilmemesi ve buna rağmen aşağılanma-

yor muyuz kendi katillerimizi? Bizsek savaşın bedelini en çok ödeyen, durdurmak da bize düşer. Öfkeliyiz; çünkü cinsel kimliğimiz ölüm oldu yine bize. Polis şiddetine maruz kalmak rutin oldu hayatlarımızda. Lezbiyen, travesti ve transeksüel kadın olmak öldürülmek, ezilmek, hor görülmek ve kimliğini saklamak zorunda kalmak demek. İşte biz kadınlar bu yüzden ÖFKELİYİZ, İSYANDAYIZ! Ve bu sistemi yıkmak için mücadeleye devam edeceğiz...

4

Meclisin bugünkü tablosu kadın kotası uygulamasına ne kadar ihtiyacımız olduğunu açıkça göstermektedir. Siyasi Partiler ve Seçim Yasası ile Anayasa’ya kadın kotası ve kadınların siyasete girmesini artıracak pozitif ayrımcı önlemlerin konulması gerekmektedir.
Seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte siyaset arenasında karşılıklı atışmalar yine başladı. Miting alanlarında, açılış törenlerinde, burjuva siyasi liderlerinin katıldığı her alanda söz düellolarına dönüşen konuşmalar, karşılıklı atışmaların ötesine geçememekte. Toplumsal sorunlara yönelik çözücü politikalar geliştirme iddiasından çok uzak olan bu söylemler aynı zamanda kadın talepleriyle ve kadınların siyasete katılımı ile ilgili de hiçbir içeriğe sahip değil. Türkiye’de kadınlar nüfusun yaklaşık yarısını oluşturduğu halde bugünkü mecliste Aralık 2010 tarihi itibariyle 541 milletvekilinin sadece 48’ini (% 8,8) kadın milletvekilleri oluşturuyor. Bakanlar kurulunda ise iki kadın bulunuyor. Seçme ve seçilme hakkı her ne kadar “yasal” güvenceye alınsa da bu tablo seçilme hakkının kadınlar için sadece kağıt üzerinde kaldığının açık göstergesidir. “Yasalarda herkes seçme seçilme hakkına sahiptir” demek cins körü bir yaklaşımdır, işte bu eşitlik söyleminin karşılığı da BDP sayesinde ancak % 9 olabilmiştir. Siyaset toplumun tüm kesimlerini kapsamıyor ve demokratik bir yapıya sahip değildir. Siyasetin bu yapısı başta kadınlar olmak üzere tüm ezilenleri dışlamaktadır. Bu nedenle kadınların siyasal temsilini yükseltmek önemli olmakla birlikte, esas olarak bu yapının değiştirilmesi ve demokratik toplumsal bir siyasetin geliştirilmesi önemlidir. Siyasal yaşama katılma, siyasal olayları izlemek ve bilgi edinmekten, siyasal eylemleri organize etme ve eylemlerde yer almaya, oy vermeye, aday olmaya ve siyasal karar mekanizmalarının her aşamalarında yer almaya kadar değişik biçimlerde olabilir. Kamusal alan hala erkeklere ait alanlar olarak görülmektedir. Kadınların siyasal süreçlerde aktif olarak bulunamaması ve politikaların üretildiği karar alma mekanizmalarında yer alamaması, hem kadın sorunlarının gündeme getirilmesini kısıtlamakta ve duyarlılığı yeterince oluşturamamakta; bu sorunların yeterince bilincine varılamamakta hem de kadınların, sorunlara dair çözüm politikalarının geliştirildiği alanların dışında bırakılması anlamına gelmekte ve sonuçta da bu algıyı değiştirmeyi engellemektedir. Kadınların taleplerini ve ihtiyaçlarını kadınların olmadığı kurullarda tanımlamak ve buralarda kadınların lehine politikalar üretmek mümkün değildir. Kadınlar kendi gelecekleri için kararların alındığı mekanizmalarda yer almalıdırlar. Bunların başında da söz ve karar yetkisini kullanılacağı yerler olan “halkın iradesi olan meclis” gelmektedir. Kadınlar dünyanın her ülkesinde, seçme ve seçilme haklarını elde etmek için uzun yıllar mücadele vermişlerdir ve bu mücadeleleri sonucu bu hakkı kullanabileceklerini göstermişlerdir. Ancak sonuç, ne dünyada ne de Türkiye’de düşünüldüğü gibi olmamıştır. Özellikle seçilme hakkından yararlanma ve siyasal karar mekanizmalarında yer alma konusunda cinsler arası eşitsizlik çok belirgin bir biçimde varlığını sürdürmekte ve kadınlar erkeklerin çok gerisinde kalmaktadır. Meclisteki kadın temsilinde dünyadaki oran da %16’nın üzerine çıkamamıştır.

‘Er Meydanı’nda Kadının Yeri

Kadın sorununu toplumsal bir sorun olarak ele almak ve cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırmak için politika geliştirmek önemlidir. Siyaset, çalışma yaşamı, eğitim ve sosyal yaşam başta olmak üzere pek çok alanda kadınlara yönelik ayrımcılık devam etmektedir. Bu alanlarda kadınlar aleyhine varlığını sürdüren eşitsizliği ortadan kaldırmak bütünlüklü bir kadın politikası gerçekleştirmekle mümkündür. Siyasal alanın da kadın aleyhine olan tablosu, durumun kadınlar lehine çevrilmesine ihtiyaç duyulan alanlardan birisidir. 1935’ten bu yana, kadınların mecliste temsil oranının en yüksek olduğu dönemi yaşamaktayız. Fakat ne acı bir tablodur ki bu en yüksek oran % 8,8’dir. Gerçek anlamda kadın temsili için pozitif destekleri hem kendi içinde hem de mecliste uygulayan tek grup BDP(DTP)’dir. DTP kapatılmadan önce 20 vekilinin 8’ini kadınlar oluşturmaktaydı. DTP’nin kapatılması ve Aysel Tuğluk’un vekilliğinin düşürülmesiyle meclisin kadın sayısı da düşmüş oldu (22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde parlamentodaki kadın milletvekili sayısı 50’ydi. Oransal olarak 9.1) Bugün itibariyle meclisteki kadın milletvekili sayısı 48, oran olarak 8,8’dir. Kadının siyasal yaşama katılımının önemli bir ayağı olan yerel yönetimlerde ise durum çok daha kötüdür. Belediye başkanları içinde kadın oranı % 0,9 iken (yani iki belediye başkanı onlar da

5
DTP’den seçilmişlerdir); belediye meclis üye sayısı % 4,2’dir. Bugün yollarına BDP grubu içerisinde devam eden kadın vekillerin mücadelesinin farkı da ortadadır. BDP’li kadınlar bu dönem meclisin en aktif soru önergelerine imza attılar, kadınlar lehine önemli tartışmaları gündeme getirdiler. Kadın hareketiyle birlikte davranmalarının, kadın taleplerine kulak veriyor olmalarının yanında bu gücü partilerindeki kotadan, eş başkanlık sisteminden ve arkalarında ki çok ciddi ve büyük bir Kürt kadın hareketinden aldıkları ortada duran bir gerçekliğidir. Meclisteki kadın oranı diğer bir taraftan siyasi partilerin kadınlara yaklaşımının bir yansıması olarak da değerlendirilmelidir. Genel olarak siyasal kültür ve siyasi partilerdeki erkek egemen yapılar kadınların katılımını engelleyici tarzdadır. Kadınlar karar organlarından çok, kadın kollarında, partinin levazım ve destek hizmetlerinde örgütlenmektedir. Burjuva siyasi partiler, seçim süreçlerinde kadınları seçilme olasılığı bulunmayan yerlerden aday olarak göstermekte; kadınları, adeta vitrin malzemesi gibi kullanmakta ve göstermelik adaylar durumuna indirgemektedir. Ayrıca kadınlar, seçim süreçlerinde seçmenin evlerine girmeyi kolaylaştıran araçlar olarak da değerlendirilmektedir. Oysa kadınların siyasi temsilini arttırmak tüm siyasi partilerin öncelikli görevlerinden olmalıdır. Siyasi partilerin tümü, programlarında kadın politikalarına yer vermeli, pozitif ayrımcılık (başta kota olmak üzere) gibi önlemleri uygulamalı ve sonra da bunları devlet politikası haline getirme ilkesi ile hareket etmelidir. Parti içinde, kadınlara yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırmak için faaliyet gösteren bağımsız yapılar olmalıdır (kadın meclisleri/ komisyonları gibi…) Kadınların parti içinde ve kamusal alanda karar alma mekanizmalarında yer almasını sağlayacak politikalar hayata geçirilmelidir. Kadın faaliyetleri için parti bütçesinden yeterli kaynak aktarılmalı ve parti olanakları kadın faaliyetleri için de kullanılmalıdır. Kadın adaylardan aday olmaları karşısında ücret talep edilmemeli aksine parti kadın adayları desteklemelidir. Parti, kadın örgütleriyle işbirliği içinde olmalı, kadınlardan gelen talep ve önerileri esas alarak politikalarını hazırlamalıdır. Kadınların siyasete katılımlarını arttırmak için kadınlar lehine pozitif ayrımcı uygulamaları hayata geçirmek gereklidir. Bunun en önemli adımlarından biri olan kotanın etkisi büyüktür. Kota, eksik temsil edilen kadınların siyasette yer almasını engelleyen faktörler ortadan kalkana kadar uygulanması gereken pozitif ayrımcı bir seçim tekniğidir. Kota, kadınların temsilindeki artışı amaçlar. Ayrıca bugün mecliste kadınların yeterli temsilinin olmaması aslında bir demokrasi ve insan hakları sorunudur. Kadınsız bir “demokrasi”den kurtulmanın yolu için kota önemli bir adımdır. Oysa ülkemizde kotanın öneminin yeteri kadar kavrandığını söyleyebilmekten çok uzağız. Geçtiğimiz yıllarda Başbakan Erdoğan tarafından “kadınlar mal mı ki kota uygulayacaksın” sözlerinin de açıkça gösterdiği gibi kota konusu, siyasiler tarafından ciddiye alınmamakta ve oldukça apolitik şekilde tartışılmaktadır. Fakat meclisin bugünkü tablosu kadın kotası uygulamasına ne kadar ihtiyacımız olduğunu açıkça göstermektedir. Siyasi Partiler ve Seçim Yasası ile Anayasa’ya kadın kotası ve kadınların siyasete girmesini artıracak pozitif ayrımcı önlemlerin konulması gerekmektedir. Böylece nüfusun yarısını oluşturan kadınların seçilme hakkını kullanmakta karşılaştıkları engelleri aşma yolunun açılması söz konusu olabilir; Meclisin yarısının kadın olmasının önü açılmış olur. Kadın kotası, kadının sadece sayısal bir varlık göstermesi yeterli midir sorusunu da beraberinde getirmektedir. Fakat bu soruları ve tartışmaları kadın kurtuluş mücadelesi vermenin kazandırdığı bütünlükten bakarak değerlendirmek gerekir. Pozitif ayrımcılık vb. uygulamalar, kadınların dünyanın pek çok yerinde yürüttükleri eşitlik ve özgürlük mücadelesi içinde gelişmiş bir pratikle bugüne kadar var olagelmiştir. Yani boşlukta duran, soyut, içeriksiz ve koşulsuz bir teknik değildir. Bu bağlamda, kota ve diğer uygulamaların kadın mücadelesinin bir parçası ve tamamlayanı olduğu ve ancak bu mücadele ile var olabileceği tespiti, bu soruna doğru bir perspektiften bakmamızı sağlayabilir. Eşit temsilden kastımız kotadır; kotanın oranı konusundaki kastımız da % 50’dir. Kadınların temsilinin önündeki engellerden bir diğeri de seçim barajıdır. 12 Eylül darbesinin yarattığı antidemokratik, yasakçı ve militarist zihniyetin ürünü olan ve bütün iktidarlar tarafından “yönetimde istikrar” gerekçesiyle savunulan %10’luk seçim barajı, demokratikleşmenin de önündeki en büyük engeldir. Seçim barajının varlığı dolaylı ve dolaysız pek çok adaletsizliği beraberinde getirmektedir. Her türlü düşüncenin politik süreçlere katılabilmesi adil ve demokratik bir seçim sisteminin varlığıyla mümkün olabilir. Seçim barajının kaldırılması; toplumdaki farklılıkların yansıtılması, temsil edilebilmesi ve çok sesli bir meclisin oluşturulabilmesi için ilk adım olacaktır. Gerçek bir demokrasi için ön koşul olan bu adıma, meclisteki iktidar ve muhalefet partilerinin verdikleri yanıt, sık sık gündeme getirdikleri “demokrasi” söylemleri karşısında bir samimiyet testi olarak önlerinde durmaktadır. Görünen o ki siyaset arenasını bir “er meydanı” olarak gören anlayış devam ettiği sürece kadınların siyasi süreçlere katılımının bugünkünden farklı olmayacağı bir gerçektir. Kadınların yüzyıllar boyunca yaşadığı ezilmişliğin yansıması olan siyasi temsil sorunu, pozitif ayrımcı önlemler getiren yasal düzenlemeler yapılmadıkça ve bu yasalar uygulanmadıkça ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle kadınların siyasete ve yönetimlere katılımının önünü açacak kadınlar lehine pozitif ayrımcı politikalar yeni anayasaya, siyasi partiler ve seçim yasalarına yansımalıdır. Kadınların kendi hayatlarını dönüştürebilmeleri için siyasette yer almaları önemlidir. Kadınların siyasette daha fazla yer almaları “er meydanı” olarak görülen siyaseti de dönüştürecektir.

6

şiddet

Gözaltından Parmaklıklar Ardına
Toplumun ve hayatın her alanında genel olarak kadınların maruz bırakıldığı cinsiyetçi yaklaşım ve uygulamalar gözaltında ve cezaevlerinde de devam etmektedir. Kadın bedeni üzerinde denetim kurmanın bir aracı olan cinsel taciz ve tecavüzler yaşanmaktadır.
yola getirilmeye çalışılmaktadırlar. Bu durum, arama ve operasyonlarda hakaret-aşağılama-küçük düşürücü söylem ve uygulamayı beraberinde getirmektedir. Hukuksal temeli olmayan cezaevi operasyonları, zorşiddet uygulamaları sırasında da kadınların doğurganlıklarını tehdit eden söylem ve yöntemler; vajinal bölgeye darbe, ıslatılmış zemin ve koşullarda uzun zaman tutma, hijyenden yoksun bırakma, ped vermeme gibi dönemsel yaptırımların da olduğu yakın tarihte gözlemlenmiştir. Cezaevlerindeki kadın tutuklu ve hükümlü olmak; kadınlara psikolojik ve fiziksel şiddeti, baskı ve zora dayanan insanlık dışı uygulamaları da beraberinde getirmektedir. Geçtiğimiz yıllarda Avukat Eren Keskin’in Denizli Bozkurt Açık Kadın Cezaevi’nde yaptığı inceleme sonucu hazırlamış olduğu rapor, genel olarak kadınların bulunduğu hemen hemen bütün cezaevlerindeki yaşanan sorunları da açıklar niteliktedir. Bu rapora göre; 87 kişilik cezaevinde 210 kadın kalıyor; kadınlar zorla çalıştırılıyorlar; adli personelin lojmanlarına temizliğe götürüyorlar; lağım temizliğine zorlanıyorlar; haftada yalnızca 1 gün yıkanabiliyorlar; copla tecavüze uğruyorlar; etnik kökeninden dolayı aşağılanıyor ve küfre maruz kalıyorlar; kadınların göğüsleri sıkılıyor ve parmakla istismara uğruyorlar. Gözaltında taciz-tecavüz: Bir devlet politikası Kadına yönelik taciz ve tecavüz, bizzat devlet eliyle sistematik olarak sürdürülmeye devam ediyor. Özellikle politik kadınlara karşı uygulanan bu cinsel şiddet; kadınları gözaltında, cezaevlerinde, karakollarda, ev baskınlarında, sokak gösterilerinde devletin kolluk güçleri tarafından gerçekleştiriliyor. Hakkını arayan, demokratik taleplerini dile getiren toplumsal muhalefetin ön saflarında yer alan kadınlar, özellikle de Kürt kadınları ı hem kadın oldukları için hemd e kimliklerinden dolayı dolayı daha fazla şiddet ve baskıya maruz kalıyor. Adli yargılama sürecinde istismara maruz kalan kadınları bulmak ve hukuki destek vermek amacıyla faaliyet gösteren Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nun açıklamalarına göre 13 yılda 329 kadının cinsel şiddete maruz kaldı. Yardım projesi kapsamında kendilerine başvuran veya hukukçular yoluyla ulaştıkları kadınlara ilişkin verileri kamuoyuna açıklayan büro yetkilileri, 13 yılda 79 kadına gözaltında tecavüz edildiğini öne sürdü. Rapora göre, bu kadınların 2’si tecavüzden sonra intihar etti, 14 yaşındaki bir kız çocuğu da tecavüze uğradıktan sonra akrabaları tarafından namus temizleme gerekçesiyle öldürüldü. Rapordaki verilere göre, işkence ve taciz gören 329 kadının 42’si 10–18 yaş, 287’si de 18 ile 67 yaşları arasında. Suçu işleyen faillerin dağılımına bakıldığında da 239’nun polis, 90’ının jandarma/asker, 17’sinin ise özel tim olduğu öne sürüldü. Kadınların 134’nün cinsel istismar iddiasıyla suç duyurusunda bulunduğu, 40’ının baskı sonucu Türkiye içinde yaşadığı yeri terk etmek zorunda kaldığı, 51’inin tekrar tehdit ya da işkenceye maruz kaldığı vurgulandı. 2010 sayısal verilerine bakıldığında ise başvuruda bulunan kadın sayısı 20. Bunlardan 5’i tecavüz, 15’i ise taciz iddiasıyla başvurmuş. Faillerin ise 14’ü polis, 4’ü jandarma/ asker, 1’i özel tim, 2’si ise korucu. Belirtilen rakamların ise gerçek rakamlar olmadığı, gerçeğin çok daha fazla olduğu düşünülüyor. Geçtiğimiz günlerde gözaltında taciz edildiğini belirten kadın öğrencilerin yaşamış oldukları olaysa bunun başka bir boyutunu göstermektedir. Başbakan’ın Erzurum’da öğrencilerle buluşmasını protesto eden öğrencilere, polis su ve gazla müdahale etmiş ve bir kısmını gözaltına almıştır. Baştan sona işkenceyle dolu bu gözaltı işlemleri Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde en üst düzeye çıkmıştır. Hastaneye götürüldükten sonra Vatan Emniyet Müdürlüğü’ne getirilen öğrencilere nezarethaneye götürülmeden önce, daha önce yapılan üst araması işlemi bir kez daha tekrar edilmiş, teker teker kamerasız odalara alınan üniversitelilere -özellikle de kadınlara- yönelik; zorla iç çamaşırlarına kadar soydurmak, iç çamaşırını çıkarmasını istemek gibi insanlık dışı arama yöntemlerine başvurulmuştur. Üniversitelilerin itiraz etmesi üzerine çıkan tartışmada, kadınlara cinsiyetçi küfürler edilmiş, işin boyutu tecavüz tehdidine kadar varmıştır. Üniversiteli kadınların gösterdiği tepki ise polisler tarafından kameraya çekilmiş, gece boyunca, nezarethanelerde kamerayla taciz birkaç kez tekrarlanmıştır. Bütün bunların yanında, cezaevlerinde çocuklarıyla kalmak zorunda olan kadınlar ve çocuklar için hayat çok daha zordur. Ceza İnfaz Kurumları ile Tutukevleri Yönetimine ve Cezaların İnfazına Dair Tüzüğün 96.maddesinde “ Anası tutuklu veya hükümlü olup da dışarıda himayesine verilecek kimseleri bulunmayan veya hiçbir suretle bir himaye kurumuna verilmesi kabil olmayan küçük ve bakıma muhtaç çocuklar, bakabilecek bir kuruma veya aile efradından birine verilinceye kadar analarının yanında kalırlar.” demektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere; kadın mahkûmların birçoğu dışarıda çocuklarını verebilecek kimseleri olmadığı için cezasını çocuklarıyla birlikte çekiyor. Bu durum ise kadınlar açısından daha fazla zorluk ve çocukları için endişelenme durumunu yaratıyor. Çünkü cezaevlerinde çocukların yetişmesi için sağlıklı, temiz ve uygun bir ortam bulunmamaktadır. Ayrıca cezaevlerinde çocuk bakım merkezi ya da kreşlerin olmaması da anneler için cezaevinde çocuk büyütebilmenin zorluğunu katmerlemektedir. Cezaevlerinde her gün bir insanlık suçu, özellikle de siyasi tutuklu ve hükümlülere karşı işlenmektedir. Kadınlara karşı ise işkence, taciz, tecavüz sıradan uygulanan cezalandırma yöntemleri içerisinde yer almaktadır. Tüm bunlara karşı susmak, taraf olmaktır.

Parmaklıklar Arkasında Kadın Olmak Cezaevinde olmak… Özgürlükten, hayatın renklerinden, yaşamaktan mahrum bırakılmak… “Hapsetme”nin öncelikli görevi de bu yolla cezalandırmak değil midir zaten? Ancak cezaevlerindeki tek ceza özgürlükten yoksun bırakma değil, hapsedilen kişiyi yasal ve insani olmayan yaptırımlarla ve kurallarla sisteme itaat eden robotlar haline getirip kişilik özelliklerinden ve özgüveninden arındırmaktır da aynı zamanda. Genel anlamda tüm tutuklu ve hükümlüler için yeterli ve insani ölçülere uygun olmayan cezaevleri, kadınlar açısından daha da zordur. Kadın cezaevleri kadınların ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanmamış, onların dışarıdaki hayata uyum sağlamaları ve yaşamlarını yeniden kurabilmeleri için ise hiçbir imkân sağlanmamıştır. Toplumun ve hayatın her alanında genel olarak kadınların maruz bırakıldığı cinsiyetçi yaklaşım ve uygulamalar cezaevlerinde de devam etmektedir. Kadın bedeni üzerinde denetim kurmanın bir aracı olan cinsel taciz cezaevlerinde de yaşanmaktadır. Bu saldırı genellikle kadın koğuşlarında yapılan aramalar sırasında, mahkeme ve hastaneye sevk sırasında gerçekleşmektedir. Tutuklu ve hükümlü kadınların doktor muayeneleri sırasında jandarma güvenlik gerekçesiyle muayene odasını terk etmemekte ve bu yüzden kadın tutuklular muayene bile edilmeden geri getirilmektedir. Bu durum jinekolojik muayene sırasında da sürdürülmekte, doktorlar itiraz etse de engel olamamaktadır. Hatta doktorların itiraz etmesi ve odadan çıkmalarını istediği, buna karşılık jandarma komutanının askerlerine “Bakın, bakın, vücuduna iyi bakın” dediği durumlar bile yaşanmıştır. Bu durum tüm etik kuralların dışında olmakla birlikte “kadın olma” durumunun da kullanılarak baskı uygulanmasının bir örneğidir. Kadınların hastaneye gitme isteklerine çok geç cevap verilmekte, tutuklular mağdur edilmektedir. Ayrıca kadınlar mahkemeye gidiş gelişleri esnasında askerler tarafından tacize uğramakta ve bunu dile getirmemeleri konusunda da tehdit edilmektedir. Bu duruma karşı çıkan kadınların yazdığı dilekçeler işleme konmamakta ve savcı tarafından da görmezden gelinerek erkek-yargı-devlet üçlüsünün işbirliği burada da karşımıza çıkmaktadır. Bazı kadınların ise cezaevine ilk girişleri sırasında çırılçıplak soydurulup, birkaç kez oturup kalkması istenmiş, itiraz ettikleri takdirde kadın gardiyanların “Bunu herkese yapıyoruz. Sen de uymak zorundasın” diyerek kadınları baskı altına almışlardır. Bazı cezaevlerinde ise kadın tutukluların bir cezaevinden diğerine gönderilmeleri esnasında kadına yönelik şiddetin en ağırlarından biri işlenmekte; kadınlara anüs ve vajinal aramalar yapılarak kişiliksizleştirme ve cinsel aşağılama amacıyla kadınlık onurları hiçe sayılmaktadır. “Kadınlık” ve toplumsal yaşamda “ikinci cins” olarak konumlandırılma, hayatın her alanında ötekileştirme durumu, cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalarda daha da etkili olmaktadır. Genel olarak, siyasi kadın tutuklular “elinin hamuru” ile “erkek işi” olan politikaya bulaşmamaları, kendi konumlarını ve sosyal-politik yaşamı değiştirmek adına çaba harcamamaları için

Copunu Postalını Bedenimizden Çek
Polis şiddetinin en acımasız yüzünü kadın bedeninde gösterdiği olaylar bizim hafızalarımızdan silinmezken, görsel basında haber değeri dahi taşımadığı zamanlar oldu. Görüntüler silindi, gösterilmedi. Erkek devletin güç aygıtları aklandı, korundu.
Geçtiğimiz 8 Mart’tan bu yana, günden güne dozunu arttırırcasına devam eden kadına yönelik şiddet, pek çok farklı yüzüyle gündemlerimize tüm acılarıyla oturdu. Kimi zaman namus kisvesi altında işlenen cinayetler ve ‘namus’un bedelinin ödendiği intiharlarla kendi yüzünü gösterdi. Kimi zaman ‘’bir anlık öfke’’yle işlendiği iddia edilen sokak ortasında üç maymunu oynayan bir toplumun huzurunda meydana gelen kadın ve nefret cinayetleriyle kimi zaman da tacizle, tecavüzle, işkenceyle erkek devletin biz kadınlara uyguladığı şiddeti gözler önüne serdi. Bu coğrafyada 30 yıldır süren savaşın yıkıntılarını en ağır kadın bedeninde gördük. Evde, okulda, sokakta, işyerinde yükselen isyan sesinin karakola ulaşmasına rağmen cansız bedenlerimizin ne zaman evlerimizden çıkacağının beklendiğini gördük. Ve bu yıl da en çok polisin şiddetini gördük biz kadınların bedeninde. Kadınlar olarak bulunduğumuz alanlarda bizi mücadelemizden düşürmek, örgütlü gücümüzü sindirmek için devletin kolluk güçlerinin cinsel şiddet yöntemini sistemli bir biçimde uyguladığını biliyoruz. DÖKH’lü kadın arkadaşımızın sivil polislerce kaçırılıp tecavüze karşı yürüttükleri kampanyayla dalga geçercesine saatlerce cinsel şiddet ve işkence uyguladığını unutmadık. DÖKH’lü kadın arkadaşımızın yanında olduğumuzu defalarca hatırlattık. Üzerinden çok geçmedi yine SDP’li kadın arkadaşımızın sivil polis tarafından maruz kaldığı şiddete karşı da susmadık. Bunun bir devlet politikası olduğunu, polisin tacizi, tecavüzü bir işkence metodu olarak yeniden raftan indirdiğini belirttik. Emeğimiz, kimliğimiz, bedenimiz için, barış için 25 Kasım’da mücadeleyi örerek ve büyüterek yürüyen kadınlara Urfa’da uygulanan polis şiddetini unutmadık. Gözaltına saçlarından çekilerek, kafaları kaldırım taşlarına vurularak alınan kadınların görüntüleri hala hafızalarımızda. Daha bunlar gibi yüzlercesi var. Polis şiddetinin en acımasız yüzünü kadın bedeninde gösterdiği tüm bu olaylar bizim hafızalarımızdan silinmezken, görsel basında haber değeri dahi taşımadığı zamanlar oldu. Görüntüler silindi, gösterilmedi. Erkek devletin güç aygıtları aklandı, korundu. En yakın örneklerden birini de geçtiğimiz günlerde Dolmabahçe’deki öğrenci eyleminde polisin uyguladığı müdahale sırasında bebeğini düşüren kadın arkadaşımızda yaşadık. 4 Aralık Cumartesi günü Dolmabahçe’de Başbakan ile rektörlerin görüşmesine hazırladıkları dosyayı iletmek isteyen öğrenciler, polis tarafından şiddet uygulanarak engellenmişti. Polis müdahalesi sırasında, genç kadınların kasık ve bel bölgelerinin hedef alınması, polisin kadınlara yönelik tacizleri, hamile olan genç bir kadın arkadaşımızın bebeğini kaybetmesi erkek devlet şiddetinin geldiği noktayı bizlere göstermişti. Bu olay sonrasında erkek medya ve devletin yetkili kurumları kadın arkadaşa karşı linç kampanyası başlatmakta hiçbir beis görmemiştir. Erkek egemen sistemin, kadınlara yönelik saldırılarından biri olan bu duruma karşı; defaatle vurgulamak gerekli ki, kadınların doğurup doğurmayacağı, kaç çocuk doğuracağı ya da hamilelik süresini nasıl ve nerede geçireceği konusunda karar vermek yalnızca kadının bileceği iştir. Yine hamile olmak; kadınların düşünmesine, eylemesine, çalışmasına, üretmesine, sokağa çıkmasına, eyleme katılmasına, haklarını aramasına engel değildir. Bunun aksini iddia etmek kadını toplumdan uzaklaştırmaktır; ayrımcılık ve insanlık suçudur. Başbakan her fırsatta üç çocuk yapın derken, bir yandan da kadınların bedenleri üzerinde söz söyleme mercii olduğunu kanıtlamak istercesine icraatlarda bulunmaktadır. Kadınla erkeğin eşit olduğuna inanmayan başbakan ve şürekâsının, hamile bir kadının “hamile hamile değil eylemde sokakta dahi olmasına” karşı duruşları, 19 yaşında ve hamile olmasını eleştirmeleri kadınların kendi bedenleri ve gelecekleri hakkında irade beyan etmelerinden duydukları rahatsızlıktandır. Kendileri ve

şiddet

7

takipçisi medya; ikiyüzlü eril ahlak anlayışlarının tezahürü sonucunda; hamile kadınlar sokak ortasında kocaları tarafından onlarca yerinden bıçaklanarak öldürüldüğünde ya da zorla evlendirilmeleri sonucunda binlerce çocuk gelin-anne olduğunda, tecavüz sonucu hamile bırakılmış kadınların kürtaj yaptırmasına izin vermeyen hâkimlerin kadarlarına ise tek kelime etmemişlerdir. Devlet güdümlü medya tarafından bebeğini kaybeden kadının yaşadığı süreç daha zor bir hale getirilmek istenircesine doktor raporları yok sayılmış, yalan beyanlara başvurularak bebeğin kaybından kadın sorumlu tutulmuş, mahkeme kararları yok sayılarak kadının adı ve resmi yayınlanmış, hakkında yalan haber yapılmış, kısacası bir kadının kendi bedeni üzerinde karar verme hakkı yok sayılmıştır. Anlaşılan o ki; bu ülkede günde 3 kadın öldürüldüğü, binlerce kadın tecavüze-tacize uğradığı, kadına yönelik şiddet tırmanarak apaçık devam ettiği halde hiçbir önlem almayan ve koruma mekanizması üretmeyen, tüm bunlara seyirci kalarak şiddeti üreten erkek iktidarın hedef tahtasında sıra 19 yaşında kendi rızası ile hamile kalmış fakat hamileliği devletin kolluk güçleri tarafından zorla sonlandırılmış politik bir kadına gelmiştir. İktidar mekanizmasını ellerinde tutan erklerin kadınları/ anneleri evde kutsal, dışarıda/eylemde “tehlikeli” görmeleri, her şekilde kadınların kimliklerini, emeklerini, bedenlerini denetlemek istemelerinin sonucudur ve bundan sonrası için meydanlara çıkacak kadınlara da gözdağı amacı taşımaktadır. Şiddet kadın üzerinden, yeniden meşrulaştırılmaktadır. Erkek devletin özellikle geçtiğimiz yıl şiddetini daha göstere göstere yapıyor oluşu; evde, sokakta, okulda, işyerinde yani hayatın her alanındaki erkeklere cesaret veriyor. Kadınların bedenlerine, kimliklerine saldırarak ve erkek egemen zihniyetin silahlarını kullanarak onları sokaktan, alanlardan sürmeye çalışıyor. Ancak onların hesaba katmadıkları bir şey var. Biz kadınların yıllardır bitmeyen özgürlük hedefimiz ve dayanışma gücümüz. Biz isyan sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz. Şiddetiniz bizi yıldıramayacak.

8

şiddet

Erkek Vuruyor Yargı Koruyor

Yargı kadına karşı şiddetin önlenmesi hususunda uluslararası yasalara uygun davranmalıdır. Adaleti sağlamakla yükümlü yargı organları, verdiği kararlarla ezilenin daha fazla ezilmesine neden olmak yerine toplumdaki adaleti olumsuzdan olumluya değiştirmeyi ve kadının konumunu ilerletmeyi asli görevi bilmelidir.
Parklarda, meydanlarda sık gördüğümüz bir adalet anıtı vardır. Bir elinde kılıç, bir elinde terazi ve gözü bağlı bir kadın. Terazi hukukun eşitliğini, kılıç cezayı, gözün kapalı olması ise tarafsızlığı sembolize eder. Bu ünlü Themis, yargının hassas olmasını, adaletin de kadının anaçlığı gibi kollayıcı toparlayıcı olması gerektiği şeklinde yorumlanmaktadır. Mitlere geçen yargıdaki kadın sembolüne karşılık; bugün kadının ezilmişliğini bir kere daha meşrulaştıran yargı, sistemli erkek şiddetinden sorumlu kurumlar haline gelmiştir. İrdeleyen, sorgulayan her kadının karşısına mahkemeleriyle, yasalarıyla, sanık koltuklarıyla çevrili bermuda şeytan üçgeni örülür. Devletin asıl amacının erkek egemen zihniyeti yargı yoluyla normalleştirerek ve yargı üzerinden özel politikalar geliştirerek kadınları adeta birer ‘suçlu’ ilan edip toplumdan başvuran kadınlar ‘aile kutsaldır’ denilerek kadınların koruma talepleri ciddiye alınmamakta; kocalarıyla barıştırılmakta daha sonra bu kocalar tarafından kadınlar rahatça katledilmektedir. Aile yapısını korumak adına kadına uygulanan ayrımcılık, boşanma ve mal davalarında da karşımıza çıkar. Çocuk yaştaki kızlarını para karşılığı evlendirmek isteyen ailelere de Medeni Kanun kolaylık sağlar. 15- 16 yaşında bedenini, kimliğini yeni fark etmeye başlayan kadına evlilik dayatılır. Genç kadına boşanmak veya kocasını kabul etmemek gibi bir durumda başına gelecekleri ise medya ve basın gösterir; kaçınılmaz sonlar: cinayetler. Kocasının cinsel isteğine cevap vermemesi sonucu öldürülen kadının cezası bile verilmez çünkü yaptığı/yapmadığı şey ağır tahrik sebebi sayılır. Başka bir taraftan mağduru daha fazla mağdur eden sözde bağımsız ve tarafsız yargıya bilirkişilik yapan Adli Tıp Kurumları karşımıza çıkıyor. Tacize ve tecavüze maruz kalan kadınlara verdiği ‘ruh ve beden sağlığı bozulmamıştır/bozulmuştur’ raporları, kadınların tacizcileriyle aynı odalarda sorgulanması bu kurumun ahlaki ve mesleki değerlerinin olmadığının en açık örneği. Bariz davalardan biri olan Hüseyin Üzmez davasında 14 yaşındaki çocuğun beden ve ruh sağlığının bozulmadığına dair raporların verilmesi yine bu kurumun güvenilir olmadığının en sağlam kanıtlarından. Bir de su yüzüne çıkarılmayanları düşünürsek durumun vahameti daha net anlaşılıyor. Adli Tıp kurumlarının tıptan bihaber odalarındaki mağdur kadınlar bir kere daha mağdur ediliyor bu sefer yargı yoluyla. “Dosya yoğunluğu”ndan ertelenen davalar kadının mağduriyetini arttırıyor. Tüm bunlar Adli Tıp kurumlarının kaldırılıp bilirkişi raporunun üniversite hastanelerinden alınması gerektiğini gösteren nedenler için yeterli düzeyde. Fakat bunu dile getiren kadın ör-

gütleri tazyikli su ve biber gazları ile karşılaşıyor. Tacizcileri, dayakçıları sokaklara salan zihniyet özgürlük ve adalet isteyen kadınları hapislere atıyor. İşkencenin devletin resmi politikası olması ve bunu Adli Tıp Kurumları ile örtbas etmesi şiddeti devlet eliyle yasal hale getiriyor. Şiddet denildiğinde akla ilk gelen fiziksel şiddet ama birçok kadın sözlü, ruhsal, duygusal ve ekonomik şiddetle de karşı karşıya bırakılıyor. Yine Adli Tıp kurumlarındaki psikolog, pedagog, psikiyatri eksikleri fiziki bir gözden geçirmeyle verilen sağlam raporları kadını saldırganı ile –eğer evliyse- aynı evde yaşamaya mecbur bırakıyor. Kadın aleyhine olan geleneklerin devlet kurumları tarafından her gün yeniden üretilmesi kadına yönelik şiddeti ve ayrımcılığı körüklüyor. Elbetteki kadına yönelik ayrımcılığın tek nedeni yargı veya adli tıp kurumları değil ancak sözlü uygulamaların yargı organları ile yasal hale gelmesi eril beyinlerdeki şiddet isteğinin hayata geçmesini kolaylaştırıyor. Kısacası şunu söyleyebilmek mümkün; erkek vuruyor yargı onları kollayıp koruyor. Hem de yalnızca tanklarıyla tüfekleriyle değil yasalarıyla, tıp kurumlarıyla da.

tasfiyelerini sağlamak olduğunu anlayabilmek zor değil. Bunun en yakın örneklerinden biri 9 Şubat’taki Pınar Selek davasıydı. Mısır Çarşısı’ndaki patlamanın gaz kaçağı olduğu defalarca kanıtlandığı halde 12 yıldır bitmek bilmeyen bu yargı süreci kadınların yargı karşısındaki durumunu özetleyen sembol davalardan biri haline dönüştü. Eşinden şiddet gördüğü için mahkemeye

Tacizde Öğrendiklerimiz, Öğreneceklerimiz
Toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık, kadınların hayatlarının her alanında sürdüğü müddetçe, cinsiyetçiliğe karşı kadın mücadelesi de devam edecektir. Bu mücadelenin somut adımları içinde belirleyici olan erkek egemenliğinin aşındırılması ve kadınların mücadele içinden güçlenerek çıkmasıdır. Kuşkusuz, bulunduğumuz kurumlar(parti, sendika başta olmak üzere) içerisindeki erkekler de bu egemenlikten bağışık olmadığından, buralarda cinsiyetçilikle karşı karşıya gelmemiz söz konusu olmaktadır. Erkekler, zaman zaman bu cinsiyetçiliğin uygulayıcısı olurken, zaman zaman da kadınların yaşadığı sorunlara müdahale etmeye çalışmakta; öğreten, emreden, yönlendiren, kendi iktidarlarını pekiştiren bir araç olarak kadın mücadelesini kullanmaktadırlar. Kadın sorunu karma politikaların iktidar mücadelesi içinde kolaylıkla harcanabilmektedir. Karma bir kurumda politika yapmanın kadınlar açısından zor yanı, her an erkek egemenliğiyle, dolayısıyla birlikte politika yapılan erkeklerle mücadele etmek zorunda kalınmasıdır. Bu zorluğu aşmanın yolu ise kadınların birlikte hareket etmesi, dayanışma içinde olması, yani kadın örgütlülüğüdür. Yaşadığımız pratikler bize bu durumu bir kez daha göstermiştir. Son dönemde ilk olarak partimiz SDP’de ve daha sonra da KESK’te yaşanan kriz ile hem kadın politikaları hem de karma örgütlerdeki erkek egemenliği ile nasıl yüzleşmek gerektiğine dair birçok ders çıkarmamız gerektiği ortaya çıkmıştır. KESK’teki süreci anlamak açısından deneyimlerimizi paylaşmamızın önemli olduğunu düşünüyoruz. SDP’de başlayan taciz krizi yaklaşık iki yıl boyunca parti örgütsel hayatını bloke etmiş ve en çok da biz kadınlara zarar vermiştir. Bu yüzdendir ki hatalarımızı ikircimsiz olarak tespit etmek, onları bilince çıkarmak ve aşma iradesini ortaya koymak; kadın mücadelemizde örgütlülük düzeyimizi yükseltmek ve kurumlarımızda cinsiyetçilikle hesaplaşmak anlamına da gelecektir. Yani, SDP sürecinin iyi incelenmesi, o dönemde yaptıklarımız ve yapamadıklarımıza bakarak KESK sürecini tahlil etmek açısından bize büyük kolaylık sağlayacaktır. Nasıl ki partide cinsel taciz beyanında bulunan kadınlar ile doğru bir dayanışma gösterilememiş, parti içerisindeki kadın kazanımlarımız partideki iktidar kavgasına heba edilmiş, kadın dayanışmasının yerini kadınların bölünmesi almış, erkeklerin sürecin dışında tutulması sağlanamamış, kadınların kadınlara karşı kampanya örgütlemesi kadın dayanışmasını ortadan kaldırmış, kurulların doğru işletilmesi başarılamamış, kadın kazanımlarımız noktasında ısrarcı olunamamış ve başta partide tacize maruz kalan kadın arkadaş olmak üzere SDP’li tüm kadınlar yıpranmış, bu durum bir bütün olarak kadın hareketine zarar veren bir sonuç doğurmuşsa, KESK’te de benzer durum yaşanmıştır/ yaşanmaktadır. Yaşadığımız bu sürecin KESK’te yaşanmaması için olayı öğrendiğimiz günden itibaren deneyimlerimizi anlattık ve tespitlerimizi ilettik. Maalesef deneyimlerimizi ortaklaştıramadık. Yaşadığımız bu sürecin KESK’te yaşanmaması için olayı öğrendiğimiz günden itibaren deneyim aktarımında bulunmaya çalıştık; ancak maalesef bir kez daha yıpratıcı süreç yaşanmadan önlem almak mümkün olamadı ve deneyimlerimizi ortaklaştıramadık. Biz, tüm hatalı adımlarımızı tespit edip, bizi bu adımları atmaya yönelten tarzlarla yüzleşerek, geçmişten çıkardığımız derslerle geleceği yeniden inşa etmek için IV. Kadın konferansımızda bu süreci tahlil eden ayrıntılı bir metin kaleme aldık (Bakınız SDP 4.Kadın Konferansı belgeleri, “parti içi kriz ve kadın politikalarımız”) Kendi kurumlarımızda cinsiyetçilik ile yüzleşmek meşakkatli bir süreçtir, bu sorunlar genelde farklı örgütsel sıkıntıların aparatı gibi tartışıldığı için sorun kendi mecrasında algılanıp çözüm üretilemez, iyice kangrenleşir ve giderek çözümsüzleşir; dolayısıyla adım atmak zorlaşır. Bu durumu kendi sürecimizden de çok iyi biliyoruz. Bu yüzden KESK’li kadınların cinsiyetçilikle hesaplaşmak adına yapacakları her türlü girişimde yanlarında olacağımızı bir kez daha belirtmek isteriz. Örgütsel krizin bir boyutu olarak yaşadığımız ve ayrıştıramadığımız cinsel taciz krizinde sorunların girdabında boğularak çeşitli örgütsel refleksler göstermemiz ve gerekli inisiyatifi koyamamamız bizim için temel sorundu; KESK için de benzer bir durum olduğunu düşünüyoruz. Karma bir örgüt olan KESK’te cinsel taciz beyanıyla başlayan süreç kadın mücadelesine zarar verecek bir biçimde bu güne kadar çözülemeden gelmiştir. Görülmüştür ki, aynı biçimde süreç içerisinde doğru adımlar atılamamış, örgüt içi kurullar işletilmemiş, KESK içi politik farklılaşmalardan ve krizden ayrıştırarak sorunun kendi mecrasında çözme iradesi gösterilememiş; (KESK MYK ‘sının 30 Kasım tarihli açıklamasında belirttiği referandum sürecinde belirginleşen politik ve örgütsel ayrışma kendi mecrasında tartışılıp tüketilememiş, taciz beyanının diğer politik ayrışmalardan bağımsız olarak ele alınması sağlanamamıştır.) yaşanan istifalar ile sürece çözüm üretilmesinin önünde engeller oluşturulmaya devam edilmiş; başta cinsel taciz beyanında bulanan kadın olmak üzere, tüm kadınlar mağdur edilmiş ve KESK’ teki kadınların 20 yıl boyunca büyük özverilerle yarattıkları kadın politikalarına ve kadın örgütlülüğüne zarar verilmiştir. KESK’te kadın dayanışmasını tesis etmek, kadın dayanışması ile sorunların aşılması yerine taciz beyanı yine erkekler arasında çözülmeye çalışılmış ve iktidar kavgasının aracı haline getirilerek, örgütlü bir kadın duruşu sergilenmesi engellenmiştir. Beyanda bulunan kadın üzerinden yapılan spekülasyonlar cinsiyetçi dili yeniden üretmiştir. Bu davranışları kınarken; taciz

şiddet

9

beyanında bulunan kadınla dayanışma içerisinde olduğumuzu belirtir; sürece usulsüz bir biçimde müdahil olan tarafları ve özellikle de erkeklerin yaklaşımını mahkum ettiğimizi belirtiriz. Sorunun kadın kazanımları lehine çözümlenebilmesi, kadınların mağdur edilmesinin engellenmesi için hala geç değildir. ‘Kadının beyanı esastır’ ilkesinden hareketle (kadın beyanda bulunduktan sonra onun talepleri doğrultusunda sürecin önünün açılması, kadından kanıt tanık aranmaması, aksini ispat yükümlülüğünün erkeğe ait olması) bir an önce disiplin kurulu sonuçlandırılmalıdır. Yapılan hataları tespit etmek, onları bilince çıkarmak ve aşma iradesini ortaya koymak aynı zamanda kadın mücadelesinin örgütlülük düzeyini yükseltmek ve KESK’te cinsiyetçilikle hesaplaşmak anlamına da gelmektedir. Buradan hareketle, birçok adım için geç kalınmış olmakla birlikte, hala bu süreçten dersler çıkarılabileceğini, bu sorunun kadın kazanımları lehine sonuçlanabileceğini düşünüyoruz. KESK’li kadınların mücadelelerinin öngördüğü kadınların yönetim ve karar mekanizmalarında daha fazla olmalarının önünü açan adımlar daha önce atılmış olsaydı; kadınların örgütlülüğünün değiştirici gücü önemsenseydi, böyle sorunların çözülmesinde grupların iktidar kavgasına, inisiyatifine kalma olasılığı artardı. KESK’in kurumsal organları daha demokratik hale getirilebilseydi, seçimler daha demokratik yapılsaydı; nispi temsil uygulansaydı bu ve benzeri sorunları iktidar kavgasının bir aracı haline getirilmeden çözme iradesini daha rahat geliştirebilirdik. Olağanüstü Genel Kurul sonucunda bir kadın genel başkanın ve üç kadın yöneticinin(yaklaşık %40 kadın kotası demektir) KESK MYK’sına girmiş olması, görüntüde olumlu durumun, içeriğe ve pratiğe yansımalı ki bu krizden kadın kazanımları lehine çıkılabilsin, bundan sonraki süreçte cinsiyetçilikle hesaplaşmaya örnek teşkil edebilsin. En önemli toplumsal muhalefet güçlerinden biri olan KESK’in daha fazla yıpratılmaması, kadın dayanışmasının yeniden tesis edilebilmesi için öncelikle KESK içi kriz ve kadın politikaları ekseninde özeleştirel yaklaşımın benimsenmesi sürecin ve yapılan hataların bilince çıkarılarak aşılması için gerekli olduğu atlanılmaması gereken bir gerçekliktir.

10

Şaka Değil Hergün Öldürülüyoruz
Babalarımız Bizi Öldürüyor: İzmir’de, dokuz yaşındaki E.Ö, babası tarafından dövülerek öldürüldü. Babası, polisteki ifadesinde, kızını annesini özlediği ve yemek yemediği için daha önce de birkaç kez dövdüğünü söyledi. 17 Mart 2010’da G.Antep’te kocasından boşanıp ailesiyle yaşamaya başlayan 7 çocuk annesi Fatma Esenboğa’ya bu kez de babası mahallede yayılan “dedikodular” yüzünden şiddet uygulamaya başladı. Süren şiddetin neticesinde babası Fatma’nın çocuklarının gözü önünde kızını öldürdü. Eski Kocalarımız Bizi Öldürüyor: Eşinden ayrıldıktan sonra babasının evine taşınan iki çocuk annesi Sakine Akkuş’un Soğanlı Eski Edirne Asfaltı üzerinde yürürken, eski kocası tarafından yolu kesildi. Göğsünden ve başından silahla vurulan Sakine Akkuş sağlık ekipleri olay yerine ulaşamadan hayatını kaybetti. Kocaları tarafından tehdit edildiklerini ve koruma talep ettiklerini belirten kadınların ciddiye alınmaması, onların ölümleriyle sonuçlanıyor. dürdü. Nevşehir’de mezarlık yakınında ölü bulunan Telli Divanlıoğlu’nu sevgilisi bilezikleri için öldürdüğünü söylese de kadının beş aylık hamile olduğu öğrenildi. İstanbul’da iki çocuk annesi Arzu Yıldırım, sevgilisi Metin Çilingir tarafından sokak ortasında öldürüldü. Metin Çilingir daha sonra intihar etti. Başka diğer yakınlar: Ankara’da Adliyede çalışan Nejla Yıldız’ı ise kızının sevgilisi otobüs durağında, herkesin gözü önünde bıçaklayarak öldürdü. Nejla Yıldız’ın bir ay öncesinden tehdit edildiğini belirten dilekçesi savcılığa verilmişti. Savcılıksa Nejla’yı öldüren Gazi Baltacı’yı gözaltına almış ama serbest bırakmıştı. Yanlışlıkla(!) Öldürülüyoruz: Sokaklardaki erkek terörü devam ederken; yanlışlıkla(!) öldürülen kadınların hesabı hala sorulmuyor. 24 Aralık 2010’da Urfa’da kuzeni F.T.’yi av tüfeğiyle öldüren A.T, mahkemedeki ifadesinde “yanlışlıkla öldürdüm” dedi. Jandarma A.T’nin yaşının küçük olduğunu, cinayetin töre bahanesiyle işlenmiş olabileceğini dikkate alarak A.T ile birlikte diğer aile fertlerini de gözaltına aldı. Kadın Cinayetleri Politiktir: Cinayetlerde açılan kamu davalarında, kadın katillerine hak ettikleri ceza verilmiyor. Kadın katilleri, davalarına bakan hâkim ve savcılar ya da kolluk güçleri tarafından adeta ödüllendiriliyorlar. Kocası tarafından sürekli dövülen, 7 yerinden bıçaklanan ve annesi öldürülen Nahide Opuz defalarca şikâyette bulunmasına rağmen mahkeme sürekli cezai indirimler uygulamış, Opuz’u en sonunda AİHM(Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi)’e gitmek zorunda bırakmıştı. Türkiye bu davayla birlikte aile içi şiddeti önleyemediği gerekçesiyle AİHM’de mahkûm olan ilk devlet olmuştur. Yıllardır kadına uygulanan cinsel, fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddet ailenin ya da özel ilişkilerin mahremiyetinden çok politik alanın konusudur. Kadınların ölüm haberi gazetelerin üçüncü sayfalarında yer alırken; İzmir’de küçük bir kızı babası döverek öldürüyor; Ağrı’da babaları annelerini öldürdüğü için altı kardeşe Sosyal Hizmetler Müdürlüğü sahip çıkıyor; ölümler bitmiyordu. Kimbilir daha kaç kadın, kaç erkek tarafından insanlık dışı muamele görüyordu! En acısı da bizi öldürenleri, yani insanlık suçu işleyenleri yakalayanlara ödül verilmesi. Altı yıldır cinayete teşebbüsten aranan ve anaokulu öğretmeni 24 yaşındaki Saadet Ulus’u bir ay izleyip satırla öldüren katil engellenemedi; engellenmedi ama

şiddet

2010 yılında toplamda sayılabilen yaklaşık 328 kadın öldürüldü. Kadınları en çok kocaları öldürdü. Onları eski kocalar, babalar, ağabeyler izledi. Bir erkek kayınvalidesini, bir diğeri nişanlısını öldürdü. Kadınlar erkeklerle birlikte olmak istemedikleri, boşanmak ya da ayrılmak istedikleri, barışma ya da arkadaşlık tekliflerini reddettikleri için de öldürüldü, yaralandı. Tanımadıkları erkeklerden şiddet gören kadınların sayısı ise yalnızca ikiydi.

Her gün bir başka kadın cinayetiyle açıyoruz gözlerimizi. Yemeği yaktığız için, boşanmak istediğimiz için, birini sevdiğimiz için, sokağa çıktığımız için… öldürülüyoruz her gün. Herkesin gözü önünde katlediliyoruz, sokak ortasında bıçaklanarak, kafede vurularak… Ya da “en güvendiğimiz” yer olan evlerimiz oluyor cinayet mahalli, öldürülüyoruz her gün ama her gün... Herkes suskun, herkes tanık ama tepkisiz. Devletse erkeği koruyor, yargı ödüllendiriyor, adli tıp hediye veriyor; kadınlar katledilmeye devam ediyor. Kocalarımız Bizi Öldürüyor: Geçtiğimiz aylarda Kerem Kaçan; karısı Eylem Pesen’i, ağabeyi Tahir Kaçan’la ilişkisi olduğundan şüphelendiği için öldürdüğünü söyledi. Eylem Pesen’i ailesi 17 yaşındayken okuldan alıp dayısının oğlu Kerem Kaçan ile dini nikâhla evlendirmişti. 17 Mayıs 2009’da Kaçan, Pesen’i önce dövmüş sonra bıçaklamıştı. Kaçan, beş aylık hamile olan Pesen’i sokağa çıkarmış ve otomobiliyle iki kez üzerinden geçerek öldürmüştü. Van 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığı dava, Kaçan’ın akli dengesinin yerinde olup olmadığına dair heyet raporu isteyip, davanın ertelenmesine neden oldu. Karısını öldürme suçu bariz olduğu halde Kaçan’a bir buçuk yıl ceza verilmedi. Kaçan’ı akli dengesinin yerinde olup olmadığının belirlenmesi için Elazığ’a gönderdi. Rapor, bir yılın sonunda hazırlandı ama bu kez de Kaçan ve rapor “yeterli araç ve eleman bulunmadığı” gerekçesiyle Elazığ’dan Van’a getirilemedi. Kocası Sadık Ertürk’ten yıllardır şiddet gören Nevin Ertürk, boşanmak istediği kocası tarafından defalarca bıçaklanarak öldürüldü. Nevin Ertürk’e defalarca rapor verilmesine karşın, bunu önemsemeyen ve gerekli önlemleri almayan savcılık ve emniyet, bir kadının öldürülmesine göz yumdu. Nevin Ertürk’ün diğer katili de kocası ile işbirliği yapan devlettir. İstanbul Ümraniye’de yaşanan olayda Sabahattin Alkan, karısı Ruzkat Alkan’ı ve hamile olan kızı Sevgi Aslan’ı “rüyasında çıplak gördüğü” gerekçesiyle gece yarısı boğarak öldürdü.

Aynen Ankara’da Ayşe Paşalı’nın koruma talep ettiği halde sokak ortasında bıçaklanarak öldürülmesi gibi. Paşalı’nın can güvenliği olmadığı için savcılığa suç duyurusunda bulunduğu ve iki kez koruma istediği; ancak savcılığın eski kocayı gözaltına almadığı, mahkemenin ise koruma talebini “aralarında evlilik bağı kalmadığı” gerekçesiyle reddettiği ortaya çıktı. Şiddetin gerekçesi değişiyor gibi görünse de temelde yatan sebep, erkeklerin kadınlar üzerinde kurmak istediği tahakkümdür. Erkekler kadınları kendilerine ait bir mülk gibi görüyor ve kadınlar üzerinde sahip olduklarını düşündükleri haklardan boşandıktan - ayrıldıktan sonra da vazgeçmek istemiyor. İşte bu yüzden eski kocalarımız tarafından da öldürülüyoruz. Sevgililerimiz Bizi Öldürüyor: Mersinde ekim ayı içerisinde müzik öğretmeni kadın, sevgilisi tarafından kemerle boğularak öl-

şiddet
onu yakalayan polislere ödül verildi. Bir diğer vahim olay da yasalarda “haksız tahrik” adıyla yakalanan sanıkların cezalarının indirilmesi, üstelik de bunun ailenin ve toplumun ‘namus’unu korumak adına yapılması. Kadın cinayetleri, erkek egemen sistemin kadınları kontrol altına alma, toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumlaştırma, kadını eve hapsetme ve kadının sesini yükseltmesini engelleme sürecinin bir parçasıdır. İtaat etmek zorunda bırakılan kadından, beklenmeyen bir karşılık görüldüğünde cevap ölüm olabiliyor. Öldüren erkeklere caydırıcı cezaların verilmemesi, yaşanan kadın katlinin artmasına sebebiyet veriyor. Bedenlerimiz; namus, iffet, ar gibi kavramlara hapsedilerek erkeklere ait birer nesne haline getirilmeye çalışılıyor. Tüm bunlar erkek egemen zihniyetin kadını yok sayan, ötekileştiren uygulamalarının çıplak bir göstergesidir. Kadın cinayetleri münferit değil, sistematiktir; devlet de buna bilerek sessiz kalmaktadır. Savaşın hâkim olduğu bölgelerde, kadına yönelik cinsel ve fiziksel şiddet, kadın cinayetlerini de beraberinde getiriyor ve kadın cinayetlerini meşrulaştırıyor. Kadınların şiddetten, özellikle de ölümlerden korunabilmesi için, hukuki, idari, merkezi ve yerel düzeylerde alınması gereken tedbirler vardır. Haksız tahrik indiriminin kaldırılması, kadın sığınma evlerinin yaygınlaştırılması ve kadınların denetimine verilmesi, savcılığa ve polise başvuran kadınlar için önlem almayan, kadını korumayan kamu görevlileri hakkında yasal işlem başlatılması ilk etapta aklımıza gelen, acilen uygulanması gerekenler. T ü m bunlara rağmen biz kadınlar biliyoruz ki ne kadar birleşirsek o kadar gür çıkacak sesimiz; kadına yönelik her türlü şiddete, cinsiyetçiliğe, tacize, tecavüze ve kadın cinayetlerine karşı… Her gün bir yenisini daha duyduğumuz kadın cinayeti haberleri, bizlerin mücadelesini asla yıldırmayacak. Yıllarca ölümle tehdit edilişimiz son buluncaya dek mücadeleyi sürdüreceğiz. Kadın cinayetleri son bulana ve erkek terörü yok olana dek sokaklardayız, haykırıyoruz! Yaşam hakkımız engellenemez…

11

İkiyüzlü Ahlakınızı Kabul Etmiyoruz
“Defne Joy Foster hayatını kaybetti.” 3 Şubat sabahı bütün haber bültenleri ve gazetelerde verilen bu haber bir insanın ölümü olma niteliğinden kısa zamanda çıktı ve tüm ülkeyi ilgilendiren bir dert olmuşçasına toplumdaki erkek egemen zihniyet bir kez daha gözümüzün içine sokuldu. Önce kafalarda ölüm sebebi ve ölüm yeri hakkında soru işaretleri yaratmaya çalışan medya, sonra köşe yazarları tarafından da ‘evli ve bebekli kadının’ alkollü bir şekilde ve yeni tanıştığı bekar bir erkeğin evinde ölmesinin altını çizerek ölümünü meşru bir bedel gibi gösterdi. Barış Manço öldüğünde aynı tepkiyi göstermeyen medya, Defne öldüğünde nasıl da ikiyüzlüleşip, erkekleşebildi? (Tabi ki niyetimiz Barış Manço’yu yargılamak değil, bu ikiyüzlü ahlak anlayışına karşı bir soru işareti oluşturmaktır). İkiyüzlü medyada köşe yazarlarının en dikkat çekeni ve en ağır ithamlarda bulunanı ise ‘‘su testisi su yolunda kırılır’’ benzetmesiyle Sabah gazetesi yazarı Hıncal Uluç oldu. Aslında bizler Uluç’un yaptığı yaftalamalara, kadın cinayetlerini meşru kılmalara, ölen bir kadını ahlak tabularıyla ölümünden sonra bile suçlamaya alışık bir toplumuz. Düşünün ki devletin bir lisesinde kadın ve erkek öğrenciler arasında ‘45cm’ kuralları çıkarıldığı bir yerde köşe yazarlarının buldukları bu magazinel ölüm haberini kaçırmalarının imkanı olabilir mi? Ya da çok değil bundan birkaç ay önce 10 Aralık’ta Dolmabahçe’de eylem sırasında polisin müdahalesinin her zamanki gibi ‘orantısız’ bir hale gelmesi ardından aldığı darbelerle hamile bir kadının bebeğini kaybetmesi üzerine de ‘su testisi’ benzetmeleri yapılmamış mıydı medyada? Medya – devlet - toplum üçgeni arasında sıkışıp kalan kadınlar her haberde aynı üçlemenin baskısından kurtulamamaktadır. ‘Su testisi su yolunda kırılır’ sözünde gerçeklik payı olan tek şey vardır. O da kadınların erkekler tarafından testi gibi harekesiz, hiçbir düşünme yetisi olmaması gereken, özgürce fikir beyan etmesi yasak olan, tabulara her daim uyması gereken kadın modeli oluşudur. Bu model hem erkek egemen devlet hem de toplum tarafından benimsenmişken, medyanın da bu tavra bürünmesi ve bu zihniyeti körükleyici tutumlarda bulunması da son dönemde alışıldık bir duruma dönüşmüştü Medyanın ölümü uygun bir ceza biçimi gibi yansıtan haberleri bizlere çok yabancı değilken akıllara Münevver Karabulut cinayeti de geliyor. Cinayetin ardından sevgilisiyle o saatte dışarıda olan genç bir kızın ölümü yine meşru gibi üstü kapalı imalarla gösterilmiş, zaten baskıcı olmayı görev bilen ailelerin erkek egemen tutumları körüklenmiş ve ölümler sıradan birer ‘ilahi adalet’ rengine boyanıp çok da üzülmemek gerekliliği gösterilmeye çabalanmıştı. Bunlar yalnızca son dönemde hatırladığımız medyanın meşru gibi gösterdiği kadın ölümleri olmakla beraber erkek egemen toplumun da kabul gördüğü yargılar ve suçlamalardır… Düşünelim ki evli, çocuklu ve ünlü bir erkek bekar bir kadının evinde ölü bulunsaydı ne olurdu? Basın ilk olarak ‘kaçamak’ yapan bir ünlünün hazin sonu olarak vereceği haberlerin ardından hiçbir kadın köşe yazarı ‘su testisi su yolunda kırılır’ benzetmesini yapması olası olmayacaktı. Çünkü gerçekliği olup olmadığı bilinmeyen bir ihanet haberiyle süslenen muamma bir ölüm haberi bir erkek için sıradan olası veya normal karşılanabilirdi. Oysa evli ve çocuğu olan bir kadın ne olursa olsun isterse o gece yakın bir kadın arkadaşının evinde ölü bulunsaydı bu defa da ‘alkollü anne’ imajına büründürüp farklı bir cepheden vurulması mümkün olacaktı. Birçoğunun tacizi, şiddeti ayyuka çıkmışken “ahlak polisi” olmayı kendine görev bilen bir medya, ardından bunu haklı kılan bir toplumu büyütürken, kendi yaptıklarını örtbas etmek için de kadınlara böylesi bir saldırıda bulunmayı kendinde hak olarak görmektedir. Bu saldırı mekanizmasının doğal sonucu “kocandan niye ayrıldın, o zaman öldürülmeyi hak ettin” ya da “nasıl sevgilinin ya da kocanın istediklerini yerine getirmezsin o zaman sokak ortasında bıçaklanmayı ve dövülmeyi hak ettin”e dönüşür. Yani yaşam hakkımızın her gün elimizden alınması, bedenimize yapılan beden bütünlüğümüzü parçalayan saldırılar meşru ama bizim kendi isteğimizle ve kendi özgür irademizle yaptığımız her şey gayri meşru ilan edilir. Bu alçaklık değil de nedir? Bu ikiyüzlü ahlak anlayışına karşı biz kadınlar, susmadık , susmayacağız.

12

Artık Yeter, İsyan Ediyoruz!
Taciz ve tecavüze uğrayan kadınların yalnızlaştırıldığı, yargı ve devlet karşısında çaresiz bırakıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Birinci elden devlet, devletin organı yargı ve hukuk sistemi koruyor taciz ve tecavüzcüyü. Yargılanmadıkları, cezalandırmadıkları bir sistemde devletten aldıkları güçle harekete geçen saldırganlar; daha da şiddetlenerek suç işlemeye devam ediyorlar. Bianet’in yıl boyunca gazetelerden, haberlerden, internet sitelerinden derleyerek hazırladığı çeteleye göre 2010 yılı boyunca en az 381 kadın ve çocuk tacize, 207 kadın ve çocuk tecavüze maruz kaldı. Taciz ve tecavüze maruz bırakılanların büyük çoğunluğu çocuklardı. En az 646 erkek ise cinayet, yaralama, taciz ve tecavüz olaylarının faili olarak gözaltına alındı, tutuklandı ya da aranmaya başlandı. Bunlar bilinenler, duyulanlar; ya bilinmeyenler? Bir tecavüz davası ve yine erkek hamiliğine soyunan yargı: Fethiye… 26 Ocak 2011 günü Fethiye’deki davada gördük ki, tecavüze uğrayan kadının 4 yıl boyunca sürdürdüğü hukuk mücadelesinin İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun tecavüzü tespit eden raporu da olmasına rağmen ilk olarak Fethiye Savcılığı, daha sonra Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesi tecavüzcüler hakkında herhangi bir yasal işlem başlatmamıştır. Bunun üzerine iç hukuk yolları tükenen kadın AİHM’e ve “takipsizlik” kararının bozulması istemiyle Adalet Bakanlığı’na başvurmuştu. Bu hukuk mücadelesi sonucu 18’inden küçük olan 2 tecavüzcü hakkında “kişi hürriyetini engelleme ve nitelikli cinsel saldırı” suçlamasıyla dava açılmış ve diğer 6 kişi için sanık olmaları gereken davada tanıklık etmeleri istenmiştir. Mahkemenin olduğu gün diğer 6 kişi için de dosya ve iddianame hazırlandığı öğrenildi. Yine Adli Tıp rezaleti ve yine tecavüzcüler serbest: Sincan davası Hepimizin bildiği gibi, 19.03.2010 tarihinde Ankara’nın merkezinde, saat 20:00 civarında ODTÜ’lü bir kadın öğrenciyi iki erkek kaçırdı ve kadına tecavüz etti. Tecavüzcüler olayın ertesinde tutuklandı ve 7 ay süreyle tutuklu yargılandılar. Ancak 2 kadın ve 1 erkek üyeden oluşan Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti, 2010 yılının ekim ayında, tecavüz suçunun işlendiği tüm delillerle sabitken, kadının ruh sağlığının bozulduğuna dair raporun Adli Tıp Kurumundan geç geleceğini gerekçe göstererek, İstanbul Adli Tıp Kurumundan randevu tarihi bile alınmamışken, tecavüzcülerin tutuksuz yargılanmasına karar verdi. Anlaşılan o ki; mahkeme heyeti kadının mağduriyetini hiçe sayarak, raporun geç gelme ihtimali öngörüsü ile tecavüzcülerin “mağduriyetini” gidermek için tahliye etti. 22 Şubat’ta Sincan Davasının 4. duruşması yapıldı ve kadınlar tecavüzcülerin yeniden tutuklanmasını talep etti. Mahkeme başkanının karşı oyuna rağmen tecavüzcüler oyçokluğu ile tutuklanmadı. Yani şu an Ankara’da iki tecavüzcü elini kolunu sallayarak dolaşıyor. Taciz ve Tecavüzcünün Mesleği Yok Taciz ve tecavüz saldırganları her sosyal statü ve kesimden çıkabiliyor. Aramızda dolaşan “normal” kişiler oluyorlar. Eğitim durumları da durumu değiştirmiyor. Yani tecavüz ve tacizin bir sapıklık hali değil, erkek egemen sistemin bir ürünü olduğu her geçen daha net bir biçimde gözler önüne seriliyor. Bianet’in araştırmasına göre 2010 yılında taciz faillerinin meslekleri ve oransal olarak dağılımı şöyleydi: Öğretmen/Okul müdürü/Öğretim üyesi 34.65, Asker/Polis /Güvenlik görevlisi 11.88, Esnaf 9.90, Öğrenci 9.90, İşçi 6.93, Büyükelçi/Siyasetçi/Yerel yönetici 5.94, İşveren 3.96, İşsiz 3.96, Okul hizmetlisi 1.98, Servis şoförü 1.98, Emekli 1.98, Okul aile birliği yöneticisi 0.99, Amir 0.99, Madde bağımlısı 0.99, Sağlık memuru 0.99, Sendikacı %0.99. Tecavüz faillerinin meslekleri ve oransal dağılımı ise şu şekilde: Asker/polis/korucu/güvenlik görevlisi 20.20, mahkum 15.15, Siyasetçi/Yerel yönetici/Muhtar 13.13, İşçi 12.12, Emekli polis/ Asker/Güvenlik görevlisi 5.5, İşveren 5.5, İşsiz 5.5, Öğrenci 4.04, Sağlık personeli/Rehabilitasyon merkezi çalışanı 4.04, Öğretmen 3.03, Esnaf 3.03, Emekli 3.03, Çiftçi 2.02, memur 1.01, İmam 1.01, Otoparkçı 1.01, Taksi şoförü 1.01. Tecavüz failleri arasında bir de Iraklı sığınmacı vardı. “Toplumun huzuru ve güvenliğini sağlamakla” yükümlü olan askerler, iş kadınlara geldiğinde bütün “erkek”liklerini ortaya koyuyorlar. 13 Aralık 2010 günü İstanbul’da yaşanan bir olay bunun bir göstergesidir. Bir astsubay ve uzman çavuş Kemerburgaz’daki Ağaçlı Sosyal Rehabilitasyon Merkezi’nden kaçan 15 yaşındaki 2 genç kadını eve götürerek 10 gün boyunca “eğlendi”, onları esrar içmeye zorladı ve tecavüz etti. Daha sonra kadınların 18 yaşından küçük olduklarını öğrenince kimseye söylememeleri için tehdit ederek yurda bıraktı. Kadınlar yurt müdürüne başlarından geçenleri anlatınca askerler gözaltına alındı. Askerler ifadelerinde “yaşlarının küçük olduğunu bilmiyorduk, zorla beraber olmadık” diye belirtti. Askerlerden biri savcı tarafından serbest bırakı-

Erkek Adalet Değil, Gerçek Adalet İstiyoruz...

şiddet

Yapılan tüm araştırma ve verilere bakıldığında gözlemlenen en büyük sorun erkeğin ve erkek egemenliğin sürdürülmesini sağlayan sistemin işbirliği içinde kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddetin meşrulaştırılmasına katkıda bulunmasıdır. Erkek egemen sistem kadınları değil erkeği ve “erkeklik”i koruyor.
lırken diğerleri tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildi. Kürt illerinde ise bilinçli bir yıldırma politikası olarak uygulanan tecavüzler devlet desteğiyle kurulan tecavüz çetelerinin en baş sıralarına oturan generaller; askerlerin tecavüzüne maruz kalan Kürt kadınları hepimizin belleğinde… Tacizciler ve Tecavüzcüler Kadınların Yanı Başında Taciz ve tecavüz suçunu işleyen erkeklerin % 91’ini kadınların en yakınındaki erkekler oluşturuyor. Saldırgan bazen kadının babası, bazen sevgilisi, arkadaşı, abisi, öğretmeni… vb olabiliyor. 2010’da kadınlara ve çocuklara tacizde bulunanların yüzde 23.52’si öğretmenleri, 16,8’i arkadaşları, 10,8’i akrabaları, 7.56’sı amirleri, 3,8’i babaları. Onları yüzde 3.36’lık oranlarla sevgilileri, üvey babaları ve işverenleri izliyor. Kadınları taciz edenlerin yüzde 0.84’ü nişanlıları, 23.52’si ise komşuları, aile dostları, mahalle esnafı, okul hizmetlisi, arkadaşlarının babaları, eşlerinin arkadaşları gibi bir şekilde “tanıdıkları” kişiler izliyor. Yani kadınlara ve çocuklara tecavüz edenlerin yüzde 91.30’u mağdurların tanıdıkları erkeklerdir. Tanımadıkları bir kişinin tecavüzüne maruz kalanların oranı ise yalnızca yüzde 8.69’dur. 2010’da tecavüz faillerinin yüzde 15.94’ü mağdurun arkadaşı, 14.49’u sevgilisi. Onları 6.52’lik oranla baba ve akrabalar izliyor. Ardından 5.79’luk oranla öğretmenler geliyor. Erkek kardeşlerin ve işverenlerin oranı 2.89, üvey babalarınki 2.17. Eski sevgililer, eski kocalar ve nişanlılar ise yüzde 0.72’lik oranlarla son sırada. Tecavüz faillerinin yüzde 3.62’si mağdurun kocası. Ancak evlilik içi tecavüzün genellikle adli mercilere yansımadığından yola çıkarak gerçek rakamın bunun çok üstünde olduğunu düşünmek mümkün. İşte bunlara birkaç örnek: * Muğla’da İ.S, babasının kendisini taciz ettiğini iddia eden kızı E.S’nin jandarmaya başvurması üzerine gözaltına alındı. İ.S çıkarıldı mahkemede tutuklandı. * Adapazarı’nda kız arkadaşı B.K’ ye götürül-

şiddet
düğü bir köy evinde tecavüz ettikten sonra, telefonla çağırdığı 3 arkadaşına daha tecavüz ettirdiği ileri sürülen S.A ile arkadaşları tutuklandı. * Malatya’da yatılı ilköğretim bölge okulu öğrencisi Ç.A’ya kendisiyle aynı okulda okuyan erkek arkadaşının tecavüz ettiği öne sürüldü. Olay durulunca Ç.A ve iki kardeşi okuldan atıldı. İlçe Milli Eğitim Müdürü Yusuf Arıcı, öğrencilerin yeniden okula alınması için girişimde bulunacaklarını söyledikten sonra kardeşleri okula geri alındı, ancak Ç.A. alınmadı. * Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi Heyeti 13 yaşındaki N.Ç. 27 erkeğin tecavüzünü istese engelleyebilirdi diye karar çıkarıyor; İstanbul Adli Tıp Kurumu; 14 yaşında iken Hüseyin Üzmez’in tecavüzüne uğrasan da, ruhen sağlıklısın!” diyor; yani toplu tecavüz olaylarını, bir çocuğa defalarca tecavüz edilmesini meşrulaştırıyor. Tacizci ve tecavüzcünün “KILIF”ı hazır Taciz ve tecavüzün altında yatan temel sebep; erkeklerin kadınları kendilerine ait bir mülk gibi görmesi, erkekliklerini “sahip olma” üzerinden geliştirmesi, egemenliklerini kadın bedeni üzerinden inşa etme çabası olarak söylenebilir. Fakat taciz ve tecavüzcülerin verdiği ifadelerde kendilerini haklı çıkarmaya çalışacak, yaptıkları işi meşrulaştıracak “kılıf”ları var. Yapılan araştırmalara göre tecavüz eden saldırganların sebepleri(!) arasında sevgilisinin kendisini aldattığından şüphelenme, kendisinden ayrılmak istemesi, intikam, kadınları kendileriyle evlendirmeye zorlamak ya da cezalandırmak, gibi saçma bahaneler var. Tecavüz olaylarının gerekçelerine göre oransal dağılımı ise şu şekilde: Ayrılmayı/ boşanmayı istemediği ya da barışmayı kabul etmediği için yüzde 30.76, zihinsel engelli ya da seks işçisi olduğu için yüzde 30.7, birlikte olmayı/evlilik teklifini kabul etmediği için yüzde 15.38, intikam için yüzde 15.38, kıskançlık gerekçesiyle yüzde 7.69. Kadınlara taciz uygulayan erkeklerin ortak özellikleri ise yine bir araştırmaya göre onların yakınlarında yaşamaları; onlarla öğretmen-öğrenci, amir-memur, işveren çalışan gibi hiyerarşik ilişki kurmaları. Tacizcilerin bir kısmı ise daha önce bu suçtan kovuşturma geçirmiş ya da ceza almış erkekler. Sonuç Yerine; Yapılan tüm araştırma ve verilere bakıldığında gözlemlenen en büyük sorun erkeğin ve erkek egemenliğin sürdürülmesini sağlayan sistemin işbirliği içinde kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddetin meşrulaştırılmasına katkıda bulunmasıdır. Erkek egemen sistem kadınları değil erkeği ve “erkeklik”i koruyor. Kadına yönelik her türlü şiddetin üstünü örtmek ve şiddeti meşrulaştırmak adına ataerkilliğin devamını sağlayan sistemin bütün parçaları; devlet, devletin organı yargı ve hukuk sistemi, devletin emniyet ve kolluk güçleri erkekle işbirliği yapmak noktasında devreye giriyor. Cezası verilmeyen, üstü örtülen, meşru sayılan taciz, tecavüz ve şiddet; kadına yönelik yeni şiddet olaylarını kışkırtmaktan başka bir işe yaramıyor. Adli tıp vakaları ise ayrı olarak incelenmesi gereken bir durum. Birçok tecavüz davasında olduğu

13

gibi, Adli Tıp’ın verdiği/vermediği/geç geleceği varsayılan raporları sayesinde tecavüzcüler ellerini kollarını sallaya sallaya aramızda dolaşıyor. Toplumun hemen hemen tamamında hâkim olan, cinsiyetçi, eril bakış açısının öne çıkarıldığı bu “erkek”lik anlayışı, kadınlar için çok büyük bir tehdit unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Biz kadınlar yıllardır erkek egemenliğe karşı mücadele ediyoruz. Mücadelemiz bundan sonra da aynı kararlılıkla devam edecek. Bizler, erkek adalet değil gerçek adalet istiyoruz. Bilinmelidir ki, mücadele ettiğimiz sadece tecavüzcü erkeklere karşı değil, onları koruyan, kollayan tecavüzcü devlet mantığına da karşı. Erkek egemen sistemin bedenimiz, emeğimiz ve kimliğimiz üzerindeki denetimine; taciz, tecavüz ve şiddete boyun eğmeyeceğiz. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kadın dayanışmasını büyüterek, isyanımızı sürdüreceğiz.

Fuhuş çeteleri ve çetelerin üyeleri devlet görevlileri. Kararı veren hakim de listeye eklendi:
8 yıl önce 13 yaşında onlarca kişi tarafından tecavüze uğrayan N.Ç.’nin davası geçtiğimiz günlerde sonuçlandı. Mahkeme N.Ç.’nin 26 tecavüzcüsünü akıl almaz bir gerekçeyle akladı. Hakime göre 13 yaşındaki bu çocuk “isteseymiş tecavüzcülere engel olabilirmiş. Bu bir tecavüz değil, para karşılığı fuhuşmuş.” Hiçbir akla, mantığa, vicdana sığmayacak bu gerekçe bir mahkeme kararından çıktı. Pes dedirten, artık bu kadarı da olmaz dedirten cinsten olan bu karar devletin tecavüzcülerle işbirliğinden de öte bir şey. Belki de aslında bu kadar şaşırmamak gerekir bu karara. Çünkü zaten listeden devletin iyi çocukları çıkmamış mıydı? Listede kimlerin olduğunu hatırlamak mahkemenin bu aymazlığını açıklamıyor mu? Listede kimler vardı hatırlayalım; askerler, kaymakamlık görevlileri, müdürler, şehrin zenginleri… Tıpkı Siirt’teki kız çocuklarının tecavüzcü listesi gibi, tıpkı yine Mardin de R.Ç.’nin listesi gibi… Listeler adeta şehrin protokol listesi. Fuhuş çeteleri ve çetelerin üyeleri devlet görevlileri. Ve şimdi bu kararı veren hâkim de dolaylı olarak bu listeye eklendi. Çünkü N.Ç ‘yi bir kez daha tecavüze mahkûm etti. Bu karar devletin kendi tecavüzünü kendi mahkemesinde aklamasından başka bir şey değildir. Tecavüzcüler devlet görevlileriydi ama meselenin başka bir boyutu var ki o da tecavüze uğrayan çocukların Kürt illerinde yaşıyor olmaları. Bu il-

Devletin Tecavüz Ortaklığına Bir Örnek Daha: N.Ç.
lerin çatışma, şiddet ve sosyo-ekonomik çöküntünün en fazla yaşandığı yerler olması, istismara maruz kalan çocuk yaştaki kızların, avukat tutacak gücünün bile olmaması, çok yoksul ailelerden geliyor olmaları bir tesadüf değildir. Bölgede savaşın yarattığı yoksulluk ve çaresizlik devlet eliyle bugüne kadar hep kullanıldı. Savaşın bedeli tecavüz ile insanlara ödettirildi. Kürt illerinde tecavüz, taciz bir cezalandırma yöntemi olarak devlet eliyle yılladır uygulandı ve uygulanmaya devam ediyor. Savaşın yoksullaştırdığı kadınlara şiddet daha ağır uygulanıyor. Yıllardır devam eden çatışmalar, köy boşaltmaları, şiddet; Kürt illerinde kız çocuklarına tecavüzün âdete devlet denetiminde uygulanmasıyla kendini gösteriyor. Şimdi bu gerekçeyle bu kararın verildiği bir ülkede, bundan sonra bir kadın dava açıyorsa eğer, bu cesaretli adım; mahkemenin her türlü suçlamasını, tecavüzcüyü aklamak ve korumak için sunacağı her türlü gerekçeyi peşinen kabullenmesi anlamına gelmektedir. Ve şimdi bu erkek ve devletin tecavüz ortaklığı karşısında acaba artık, hangi kadın şiddet gördüğünü söyleyebilir? Hangi çocuk cinsel istismara maruz kaldığını anlatabilir? hangi kadın tecavüze uğradığını söyleyebilir ve hangi kadın dava açabilir?

14

Ne Testosteron Ne Dekolte, Sorun Erkek Egemen Düzeniniz

AKP’li milletvekilleri geçtiğimiz günlerde, Türkiye büyük millet meclisi (TBMM) başkanlığına, “cinsel suçlara yönelik cezaları artıran” bir yasa teklifinde bulundular. Yapılan düzenleme ile aslında önemli bir konu olan taciz ve tecavüz suçlarına yönelik önemli değişiklikler gerçekleştirmek hedeflenmiş. Fakat yapılan teklife bakıldığında, bu konunun öneminin yeterince kavrandığını ve sorunu çözebilecek bir düzenlemenin hedeflendiğini söylemek maalesef mümkün değil. Bu teklifle, cinsel şiddetin en ağır biçimi

olan tecavüze karşı ceza yöntemi olarak tecavüzcüye, testesteron tedavisi getirilmek isteniyor. Yani meali tecavüzü bir hastalık tecavüzcüyü de hasta olarak görüp, tecavüzcünün bir süreliğine testestoronunu baskılayıp bu arada hastalığı nekahata alıp, tecavüz araçlarından birini de nadasa bırakmak. Yasa tasarısı suçluyu hastayı birbirine karıştırdığı gibi hakim ve hekim kavramını da birbirine karıştırıyor. Yasa önerisinde bulunan milletvekilleri ısrarla bunun bir tedavi olduğunu belirtiyorlar. Hasta olduğunu belirleyecek, tanısını koyacak ve tedavisini uygulayacak kişi hekimdir. Hastalıklar ve tedavileri tıp literatüründe bellidir; kaldı ki tecavüz cinsel istek ya da hormon bozukluğundan kaynaklanan bir eylem değildir. Tecavüzü bir hastalık olarak görmek tecavüzcünün toplumda kabul edilebilirliğini de artıran bir durum haline de getirilmiş oluyor. Her şey birbirine karışmışken tecavüz kav-

ramı da sadece cinsel organla yapılan eylem halinde yasa tasarısında yer alıyor, devlet kendini ve erkeği bir kez daha koruyor. Kadına yönelik suçların sebebi olan erkek egemen zihniyetin, bu yasa teklifinde de kendini yeniden ürettiği çok açık bir şekilde ortada. Çünkü bu teklifi hazırlayan zihniyet taciz ve tecavüzleri, bir çeşit “biyolojik bozukluk” olarak nitelendirmektedir. Kadına yönelik saldırıların sebebi olan sistemi sorgulayan ve bunun değişimine yönelik önlem, önerme içermekten çok uzak olan bu teklif ile sorun hormonlar düzeyine indirgemekte ve erkek egemen düzen kamufle edilmektedir. Sorunun çözümü olarak hadımı önümüze koyan zihniyetin bir başka temsilcisi de geçtiğimiz günlerde sorunun özüne dair müthiş tespitlerde bulundu. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Çeker, dekolte giyen kadının çeşitli saldırılarla karşılaşmasının normal olduğunu, çünkü böyle giyinerek erkekleri tahrik ettiğini ve bundan dolayı da kadının şikayetçi olmaması gerektiğini söyledi. Kadınların uğradığı şiddettin baş sorumlusu olarak kadınların görülmesi çok da yabancı olmadığımız bir anlayış. Ama her seferinde inkâr edilen bu anlayış bir profesörün ağzından dökülen iğrenç cümlelerle bir kez daha kendini göstermiş oldu. Prof. Dr. Orhan çeker; suçun işlenmesinde dekol-

15
yoksa şiddeti uygulayan erkeklerin “hormonlar”ı mı yüksekti? Cinsel suçlar; cinsellikten, hormonlardan ya da tahrik edici kıyafetlerle değil erkek egemen zihniyetle, erkek şiddetiyle ilgilidir. Taciz ve tecavüz yalnızca cinsel bir dürtünün açığa vurulmuş biçimi olarak algılanamaz. Cinsel suçlara karşı “testosteron tedavisi” gibi cezalar yerine farkındalığı arttırmaya ve cinsel suçları önlemeye yönelik politikalar geliştirilmelidir. İşin kolayını seçerek suçu işleyen faile ve cezaya odaklanmak yerine, suçu hazırlayan koşulları ortadan kaldıracak ve mağdurları koruyacak tedbirler almaya yönelik politikalar geliştirilmelidir. kadınlar, cinsel suçlara yönelik AK Parti İstanbul Milletvekili Alev Dedegil ve Ankara Milletvekili Aşkın Asan imzasıyla Meclis Başkanlığı’na sunulan hadım cezası kanun teklifi ile Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker’in tecavüz ve dekolte ilişkisi konusunda yaptığı açıklamalarını protesto etti. Taksim Tramvay Durağı’nda erçekleştirilen eylemde “Sorun testosteron değil sizin erkek egemen düzeninizdir” yazılı pankartı açıldı. Protesto için mor çorap, mini etek ve şort giyen kadınlar, “Kadınlar susmadı susmayacak”,”Kimsenin namusu olmayacağız”, “Erkekler vuruyor devlet koruyor”, “Susmadık susmayacağız, kurtuluşa kadar savaşacağız” şeklinde sloganlar attılar. SDP’li kadınlar adına basın açıklamasını okuyan Aylin Mert, “Torba Yasayı alelacele Meclis’ten geçiren AKP hükümetinin kadın vekillerinin başta olmak üzere genel kurula cinsel suçlara yönelik cezaları artıran bir yasa teklifinde bulunduklarını söyledi. Sözde taciz ve tecavüz suçlarına yönelik ‘kökten’ çözüm üretildiğini ifade eden Mert, şunları söyledi: “Fakat yapılan teklife bakıldığında, bu konunun öneminin yeterince kavrandığını ve sorunu çözebilecek bir düzenlemenin hedeflendiğini söylemek bir yana daha önce mahkemeye karşı kullanılan önemli argümanları da ortadan kaldırarak kadının daha fazla travma yaşamasına neden oluyor.” Sorunun çözümü olarak hadımı önümüze koyan zihniyetin bir başka temsilcisinin geçtiğimiz günlerde sorunun çözümüne dair müthiş tespitlerde bulunduğunu belirten Aylin Mert, şöyle dedi: “Buradan Orhan Çeker’e ve onun zihniyetindeki AKP milletvekillerine sesleniyoruz. Kadınların tacize ve tecavüze uğramasına sebep olan ne hormonlardır nede kadının giydiği kıyafetlerdir. Sebep erkek egemen zihniyetinizin

te ve tahrik edici kıyafetler giyinen kadının da etkisi küçümsenmeyecek kadar büyüktür diyor. Yani tacize, tecavüze uğrayan kadının dekolte giyerek karşısındaki erkeğin suç işlemesine sebep olduğunu söylüyor. Bu sözleri yetmezmiş gibi bir de ekliyor; “Hangi kıyafetlerin giyilmesine karar verecek bir komisyonun kurulması gerekiyor.” Zaten binlerce yıldır kadınların bedeni üzerinde kurulan tahakküm devam ederken, nerde nasıl giyineceğimize babamızdan, sevgilimize; kocamızdan, komşumuza kadar hayatımızdaki yakın uzak tüm erkekler tarafından karar verilirken bunun devlet eliyle yapılmasını ve kadınlar üzerindeki egemenliğin devlet eliyle güvence altına alınmasını öneriyor. AKP’li milletvekilleri cinsel saldırıların sorumlusu olarak hormonları suçlu bulurken, aynı zihniyetin başka temsilcileri “tahrik gücü yüksek kıyafetleri” giyen kadınları suçlu ilan ediyor. Kadınlar dekolte giyiyor, erkeklerin hormon seviyesi yükseliyor ve ortaya suç fiili çıkıyor. Bize de “Kadına yönelik suçların engellenmesi meğer ne kadar da basitmiş” demekten başka bir şey bırakılmıyor. Kadınların tacize ve tecavüze uğramasına sebep olan ne hormonlardır ne de kadının giydiği kıyafetlerdir. Sebep, erkek egemen zihniyetin ürettiği bu politikalar ve yapılan açıklamalarla suçun meşrulaştırmasıdır. Erkeği hasta kabul ederek sorunu bireyselleştirdiğiniz sürece ve kadını suçlu ilan ederek, şiddeti hak eden olarak gördüğünüz sürece kadına yönelik suçlar her gün artacak her gün kadınlar tacize tecavüze uğramaya ve öldürülmeye devam edileceklerdir. Sorun dekolte değil, sorun erkek egemen düzeninizdir. Sormadan edemiyor insan; “testosteron tedavisi” polisin copu, tecavüzcünün yumruğu, sevgilinin silahı, kocanın şiddetini de engelleyebilecek misiniz? Cezaevindeki kadına copla tecavüz ederek işkence yapan polis, boşandığı karısını öldüren adam, ayrılmak isteyen karısını bıçaklayan adam, hamile öğrencinin karnına karnına tekmeyi basan polis… Bunları nasıl açıklayacaksınız? Bu kadınların hepsi “tahrik gücü yüksek kıyafet” mi giymişti Kadınlara ve çocuklara yönelik suçlarda müracaatı kolaylaştıracak, mağdurlara güvenceler sağlayacak, destekleyecek ve koruyacak kurumlar ve olanakları sağlamaya yönelik yasal düzenlemeler yapılmalıdır. SDP’Lİ KADINLAR SUSMADI İSTANBUL Taksim’de toplanan Sosyalist Demokrasi Partili’li

16
ürettiği bu politikalarınız ve açıklamalarınızın suçu meşrulaştırmasıdır.” SDP’li kadınlar, erkek egemen politikalara karşı mücadelelerinin devam edeceğini belirttikten sonra sloganlarla eylemlerini sonlandırdılar. yazılı bir de kadın elbisesi taşıdı. Coşkuları, sloganları ve renklerile çevredekilerin de desteğini ve katılımını alan kadınların önünü polis hazırda beklettiği tomaları, çevik kuvvetleriyle kesti. Barikatın önünde “tecavüzcü polis hesap verecek” İZMİR AKP İzmir İl binası önüne siyah çelenk bırakmak isteyen SDP’li kadınlar polis engeliyle karşılaştı. Kadınların, AKP il binası önüne gitmek ve çelengi bırakmak konusunda ısrarlı ve kararlı duruşu sonucu barikat aşıldı. AKP İzmir il binası önünde hükümeti protesto eden SDP’li kadınlar adına konuşan SDP İzmir İl Başkanı Semra Uzunok cinsel suçların hormonlardan kaynaklanmadığını söyleyerek şöyle seslendi:”Taciz ve tecavüz yalnızca cinsel dürtünün açığa vurulmuş biçimi olarak algılanamaz. Cinsel suçlara karşı testosteron tedavisi gibi cezalar yerine farkındalığı artırmaya ve cinsel suçları önlemeye yönelik politikalar geliştirilmelidir. Erkek egemen anlayışın sonuçlarından olan taciz ve tecavüzlerden rahatsız iseniz iktidarınızdan da rahatsız olun ve testosteron tedavisine ilk önce kendinizden başlayın. Yani önce iktidarınızı hadım edin. Çünkü biz kadınlar erkek egemen politikalarınızın ve politikacılarınızın ve politikalarınızın iktidarını kesmek için mücadele etmeye devam edeceğiz.” BURSA Bursa’da da SDP’li kadınlar AKP’nin, tecavüzcülere testesteron tedavisini getiren yasayı ve Prof. Orhan Çeker’in “dekolte” açıklamasını protesto etti. Ressam şefik Bursalı parkında toplanan Sdp’li kadınlar, Orhan Çeker ve onun gibi düşünenlerin, kıyafetleri nasıl değerlendirdiğini sembolik olarak gösterdi. Üzerinde “Dikkat; Tacize Tecavüze Sebep Olabilir” “Dikkat; Tahrik Gücü Yüksektir” “Taciz ve Tecavüz Karşısında Firmamız

ANKARA Ankara’ da SDP Dev-Lis ve Dev-Genç’li kadınlar mor çorapları, mini etekleri, dekolteleri ve sloganlarla birlikte parti binasından AKP il merkezine doğru yürüyüş yaptı. Kadınlar, “Erkek devlet şiddetine son”, “Kıyafetim tacizine davetiye değildir”, “Orhan Çeker’in sesini kadınlar kesecek” yazılı dövizler ve üzerinde “Dikkat yüksek oranda tahrik edici”

,” Osman Çeker’in sesini kadınlar kesecek”, “erkek devlet şiddetine son” , “sorun testesteron değil erkek egemen sisteminiz” sloganları atıldı. Yağmura rağmen renkli geçen, basının ve halkın ilgisini çeken eylem basın açıklamasından sonra tekrar sloganlar eşliğinde parti binasına gidilmesiyle son buldu.

Sorumlu Tutulamaz” yazılı kıyafetleri yere seren kadınlar yoğun ilgi ile karşılaştı. “Ne Testesteron Ne Dekolte, Sorun Erkek Egemen Sisteminiz” pankartıyla yapılan basın açıklamasını SDP’li kadınlar adına Neşe Urlu okudu. Yapılan açıklama da AKP’li milletvekillerinin cinsel saldırıda bulunanlara “Testesteron tedavisi” getiren yasanın yanlış bir düzenleme olduğu; erkek egemen sistemi sorgulamayan, sorunu hastalık boyutuna indirgeyen ve bireyselleştiren bir düzenleme olduğu vurgulandı. Urlu sözlerine şöyle devam etti “Taciz ve tecavüz tehdidi, erkek egemen sistemin kadının bedenini ve varlığını denetleme, kadını ehlileştirme araçlarından biri olarak yani bir şiddet olarak kullanılmıştır/kullanılmaktadır.” İlahiyat Profösörü Orhan Çeker’in, taciz ve tecavüze dekolte’nin sebep olduğu ile ilgili açıklamasını da protesto eden kadınlar “Artık Yeter, Çekerleri Çekmeyeceğiz” sloganı attılar. “Şiddeti her gün ve her gün meşrulaştıran erkliğinizdir. İşte bu yüzden sorun ne testestoron ne de dekolte, sorun sizin erkek egemen sisteminiz. Siz

17
önce erkek egemen sisteminizi hadım edin.” diyen Urlu, erkek egemen politikalar ve politikacılarınızla mücadele etmeye devam edeceğiz diyerek açıklamayı sonlandırdı. MERSİN SDP’li kadınların da bileşeni olduğu Mersin Kadın Platformu Konya Selçuk Üniversitesi Profesörü Orhan Çeker’in Dekolte giyen kadınların tacize uğramasının tahrik nedeni gösteren açıklamaları ile AKP’li Kadın milletvekillerinin hadım yasasını protesto etmek için Merkez Postanesi önünde eylem yaptılar. Mersin Kadın Platformu adına konuşan SDP’li kadınlardan Özge Bali ‘’Testosteron tedavisi” ile polisin copunu, tecavüzcünün yumruğunu, sevgilinin silahını, kocanın şiddetini de engelleyebilecek misiniz? Cezaevindeki kadına copla tecavüz ederek işkence yapan polis, boşandığı karısını öldüren, ayrılmak isteyen karısını bıçaklayan adam, hamile öğrencinin karnına tekmeyi basan polis… Bu kadınların hepsi “tahrik gücü yüksek kıyafet” mi giymişti yoksa şiddeti uygulayan erkeklerin “hormonlar”ı mı yüksekti? ‘’ diyerek hadım yasasını sunan AKP Kadın Vekillerine , Konya Selçuk Üniversitesi Dekanına ve açıklamayı yapan Profesöre mailler ve fakslarla bu sorularını ileteceklerini belirtti. Kıyafetimiz davetiyemiz değildir , ne testosteron ne dekolte sorun erkek egemen sistemde sloganları ile tepkilerini Mersin’den belirten Kadın Platformu sloganlarıyla birlikte ayrıldılar. DENİZLİ Denizli SDP’li Kadınlar da, AKP’li kadın vekillerin tecavüze karşı çözüm olarak gördükleri hadım tedavisini kanun teklifi olarak önermelerini ve Selçuk Üniversitesi profesörü Orhan Çeker’in açıklamasını protesto etmek için bir basın toplantısı düzenledi. “Sorun ne testesteron ne dekolte, sorun erkek egemen sisteminiz” diyen SDP’li kadınlar adına basın metnini okuyan Fatoş Baş, dekolte açıklamasını yapan Orhan Çeker, onu destekler nitelikte kadınlara yapılan saldırıların tek nedeninin dekolte olmadığını

belirten Selma Aliye Kavaf ve AKP’li vekillere seslendi ve kadınların tacize ve tecavüze uğramasının sebebinin ne hormonlar ne de kadının giydiği kıyafetler olmadığı, sebebin, erkek egemen zihniyetlerinin ürettiği bu politikaları ve açıklamalarının suçu meşrulaştırması olduğunu belirtti. Basın açıklaması şu sözlerle sona erdirild “Cinsel suçların sorumlusu saydığınız “testosteron” muhtemeldir ki sizlerde de oldukça fazla. Çünkü sizin iktidarı istemenizin sebebi de iktidarınızı büyüten de erkeklikle bağlantı olan erkliktir. Şiddeti her gün ve her gün meşrulaştıran da erkekliğinizdir. İşte bu yüzden sorun ne testestoron

ne de dekolte, sorun sizin erkek egemen sisteminiz. Siz önce erkek egemen sisteminizi hadım edin. İnsanlar için ortaya koyduğunuz pek çok olumsuzluk aslında sizin iktidar tutkunuzdan kaynaklanmaktadır. Erkek egemen sistemin sonuçlarından olan taciz ve tecavüzlerden rahatsız iseniz iktidarınızdan da rahatsız olun ve “testosteron tedavisine” ilk önce kendinizden başlayın. Yani önce iktidarınızı hadım edin. Çünkü biz kadınlar, erkek egemen politikalarınızın ve politikacılarınızın iktidarını kesmek için mücadele etmeye devam edeceğiz.”

18

ücretli-ücretsiz emek

Tekel Direnişi Ardından Direnişçi Tekel İşçisi Kadınlar
İlkay Tanyer / Burcu Güler

Tarih her zaman egemenin tekelinde bir olgu olmuştur. Bu yüzden ataerkil bir tarih her zaman bize gerçek bir tarih olarak sunulmuştur. Konumuz tarihsel bir konu değil tabiî ki , 1. yıldönümünde Tekel direnişi. Ancak bizler biliyoruz ki, tarih tekerrürden ibaretse eğer, bu mücadele içinde önderlik edenlerin kadınlar olduğunu da bir gün yok sayacaklardır. Bu nedenle kendi tarihimizi yazabilmek için kadın önderlerin mücadelelerini yakinen bilmek ve sahip çıkmak zorunluluğumuz vardır. 94 yılında başlayan mevsimlik kadın işçilerin mücadelesi, çok önemli bir direnişe evrildi. Şimdi, bir kadın olarak mücadelenin en önde gelenlerinden Fadime Korkmaz’dan bu direnişin hikayesini dinleyeceğiz…
Geçen yıl 78 gün süren ve tarihsel anlamda önem kazanan bir direniş yaşandı. Tekel direnişinin tarihsel bir önemi de, kadınların ön saflarda ve direnişi sırtlayan özneler olmalarıydı. Siz de bu mücadeleyi İzmir’den başlatan kadınlardan birisiniz ve yolculuğunuz Ankara’ya son ana dek sürdü. Bu süreci kadınların gözünden biraz anlatır mısınız? Zaten bu tekel eylemine ilk ön ayak olan kadınlar oldu. Sendikalara kalsaydı belki böyle bir şey olmazdı. Burada Balatçık’ta 500-600’ün üzerinde kadın sayısı vardı ve erkeklere kalsaydı bu dayanışma belki bu kadar örülemezdi. “4C yasası bize yapılacak olan bir haksızlıktır, hakkımız için ne gerekiyorsa yapacağız, buna direnmemiz karşı çıkmamız gerekir” diyen hep kadınlar oldu. Biz zaten bu direnişi 94’te de gerçekleştirmiştik. O zaman 6 aylık sürelerle çalıştığımız için kapanma yasası gelmişti, mevsimlik işçiyiz diye. İşletmeye kapanma yasası geldi ve o zaman ne olacaktı. Biz 4C yasasına tabi olacaktık. Biz o zamanlar araştırdık ve 4C’nin ne olduğunu öğrendik; şartlarını, konumunu. Tekelde çalışan kadınlar olarak ve Tekel’in en yoğun, en pis işini, tozunu, zahmetini çeken kadınlar olarak kapının önüne koyuluyorsun ve Mustafa Türkel de gidiyor başbakanla bunun mutabakatına varıyor ve işletme kapatılıyor, işçiye de kimse sormuyor. Biz bunu kabul etmedik. Sendikaya da dedik ki, “ne yapılması gerekiyorsa biz yapacağız. Mutabakata varılmış, kangren bacak kesilecek, bu iş buraya kadar, 4C’den başka seçenek yok ve biz bu koşulları asla kabul etmiyoruz. Siz bize ön ayak olacaksınız sendika olarak, biz size 16-17 yıldır para vermişiz hiçbir hakkımızı savunmamışsınız ve biz de sizden hiçbir talepte bulunmamışız, ama bu sefer siz bizim önümüze düşeceksiniz. Meclis, başbakan neyse her yeri zorlayarak yapacağız.” Onlar da mecbur kaldılar. Biz de komite oluşturduk arkadaşlarla. 10-15 kişi önce ilçe ilçe dolaştık. Oralarda fabrikamızın işleyişini, çıkan tütünün kalitesini, kar oranını, kadınlar olarak gençliğimizi verdiğimizi, zor şartlar altında çalıştığımızı, bu yapılanın bize reva olmadığını dile getire getire ilçelerden illere, ordan meclise başbakana, Unakıtan’a anlata anlata ilerledik. O zaman da seçim üzeriydi ve kadro 9 ay ve üzeri çalışanlara veriliyordu. Bizim bu yoğun çabamızdan dolayı kadro meselesini bizim durumumuza yani 6 aylık çalışanlara, mevsimlik işçilere getirildi. Ve biz o şekilde kadrolarımızı aldık. Peki 4C meselesi sizin kadroyu almanızın ardından mı çıkıyor yoksa öncesinde de sizin kadrolaşma mücadelenizin öncesine mi dayanıyor? Evet öncesinde vardı. Biz o zaman tabi sadece 4C’yi yıkmakla kalmadık, çalışma sürelerimizi de uzattık ve kadro da almayı başardık. Ki çok ilginç bir şey; biz mücadelemizin başında 4C ve çalışma sürelerimiz olarak yola çıkmıştık, sonra ardından bu kadar örgütlüyken kadro da talep ettiğimizi belirttik. Bize sendikada erkekler ya siz ne istediğinizi bilmiyorsunuz, siz kadroyu alırsanız ben de Amerika’ya başbakan olurum diye dalga geçercesine bizim mücadelemizi kırmaya çalıştılar. İşte bu kadar imkansız görülen bir şeyi başarmıştık biz. O dönem sözü geçen, her konuda konuşan eden erkekler, mevsimlik işçi kadınların bu sorunu için kıllarını bile kıpırdatmadılar. Ankara süreci de, sizin kadrolaşma için verdiğiniz mücadelenin deneyimi ve kadın dayanışmasının gücüyle belki de bu kadar etkili hale geliyordu… Evet zaten İzmir olarak, Ankara sürecinde rol oynamamız bizim kadrolaşma mücadelesinde edindiğimiz tecrübenin bir sonucu. Demek ki isterse insan başarır, mücadele ederse. Bunu öğrendik o dönemde. Hak verilmez alınır dedik, her mücadelenin sonunda kazanım olmayabilir ama insana da mücadele yakışır, o zaman hayvandan ne farkımız kalır. Olmasa bile derim ki ben insani görevimi yaptım, onurlu davrandım, işçi olarak, işçi sınıfına yakışan şeyi yaptım, hakkımı aradım, sesimi çıkardım. Anlata anlata sendikacılara bile anlatarak yol aldık. Hatta Nuri (sendikadan arkadaşı) Ankara yolunda dedi ki, “adam vermiyor işte vermeyecek kapatacak adam” dedi. Ben de dedim “adam kim ya, vermeyecekse biz almasını biliriz.” Tamam, her mücadelede kazanamayabilirsin ama ses çıkarmak bile bizim için bir kazanımdır. Koyun gibi bize başbakan bunu reva görmüş biz de susalım diyemezdik. Bu yüzden Tekel direnişinin başını hep kadınlar çekti. Biz inandık. Erkekler de artık kadınlar yapıyorsa bizim haydi haydi içinde bulunmamız gerekiyor zihniyetiyle, utandıkları için Ankara sürecine katıldılar. Ve Ankara’ya geldiniz. Başkentin merkezinde Çankaya’da direniş çadırlarındasınız. O süreçte kadın olarak neler yaşadınız? Mücadele öncesinde yaşadığınız benzer sorunlarla karşılaştınız mı? Tabi. Kadınlar yine zor şartlar altında direndiler orada. Bekârsa annesi babası, evliyse çocukları kocası tarafından baskı gördüler. Ne işin var orada, sanki orada yaptıklarınız bir işe mi yarayacak gibi umudumuzu kırmaya çalıştılar. Fakat yine de bu dünya kadar sıkıntıya rağmen hep kadınlar çoğunluktaydı. Peki direniş sırasında da, günlük hayatınızda kadın olmaktan kaynaklı yaşadığınız problemler yeniden üretildi mi? Mesela orada kolektif bir yaşamın resmi vardı ama yine de o birlikte yaşamı örerken, çocukların bakımı, çamaşır, yemek işleri gibi rollerin yüklenmesi ve direniş sürecinde karar mekanizmalarında bulunmayla ilgili sıkıntılar yaşadınız mı? Orada bir amaç vardı ve herkes o amaca yoğunlaşmıştı, herkes o amaç için oradaydı. O yüzden o işler tabi bir kenara itilmiş oluyordu. Direniş sürecinde, kadın-erkek arasında çamaşır bulaşık gibi sorunlar yaşanmıyordu. Ama tabi o süreçte bir yığın duyarsız da vardı. Bütün gün oturuyor, olursa olur olmazsa olmaz diye. Sen gidiyorsun uğraşıyorsun o kadar ama o mantık maalesef değişmiyor. Zaten mücadelede önde olanlar hep belli kişilerdir. Ben, Hüsniye, Deniz, Nesrin, Sultan biz böyle İzmir’i temsil eden bir elin parmağını bile geçmeyen birkaç kişiydik, ama çok sorumluluklar aldık, fedakârlıklarda bulunduk. Ailesinden baskı görüp dönmek zorunda kalan kadın arkadaşlar oldu. Geldikten 2 gün sonra bavulunu topluyordu, çocukları göreyim ev ne haldedir diye dönmek zorunda bırakılanlar oldu. O zaman diyorsun ki, ben nasıl gideyim. İnsanları o kadar ikna etmişken, bu kadar sorumluluk almışken. Belli bir süre sonra biz komiteler oluşturma kararı aldık. Her ilden çadırları gezelim dedik. Her çadır kendi temsilcisini belirlesin, 3’er 5’er kişi, sonra onları toplayalım komite oluşturalım. Çıkacak herhangi bir olayda, olabilecek tehlikeli durumlarda kontrollü olunsun, daha disiplinli oluruz, birbirimizden haberdar oluruz diye. İşte o akşam çadır çadır gezdik, her çadır temsilcisini belirledi ve artık toplanacağız. O gün Mustafa Türkel’in kulağına gidiyor ve “aramızda hainler var, komite de neyin nesiymiş, bu bize güvensizliktir, biz burada neyiz diyor, böyle düşünen insanlar çıksın gitsin” diyor. Sonra tabi insanlar hemen korktu, çekindi. Yani ne girişimde bulunuyorsan sendika tarafından

ücretli-ücretsiz emek
hemen önün kesiliyordu. Sonra çadırların toplanması sırasında eşim kriz geçirdi, kaburgaları kırıldı; hastanedeyken biz telefonla öğrendik ki, çadırlar kalkacakmış. Dedim eyvah bütün emeklerimiz gidiyor, bitiyor her şey. Halbuki her çadırda bir tane iki tane soba vardı. Bir saldırı olsa orada öyle bir yangın çıkardı ki. Olay olurdu, hem de Ankara’nın göbeğinde. Devletin yapamadığını maalesef bizlere yaptırdılar. Kendi kendimize böyle bir kötülüğü nasıl yaparız. Bizim orada kaldığımız her an tehditti. Biz çadırları kaldırırken bir sürü vaatlerde bulundular. Yok efendim Nisan’da, Haziran’da tekrar gelinecek dediler. Kandırdılar. Siz olmasanız bile o süreçte yakınınızdaki mücadele eden kadınlar arasında kadın olmalarından kaynaklı yaşadıkları sorunlar nelerdi? Ve de bu sürecin ardından herhangi bir değişiklik gözlemlediniz mi? Balatçık’ta 800 işçi kadın kocalarından her türlü eziyeti görüyorlardı. Maaş kartlarına el konuluyordu. İlk defa Ankara’ya gelen bir kadın arkadaşımız oğlunu o kadar okutmuş, üniversiteye yollamış. Oğlu “ne yapıyorsun burada” diye almaya gelmişti onu. Tabi oraya gelince, Ankara’daki direniş ortamımızı görünce fikri değişti. Annesinin orada kalmasına memnun oldu. “Solcuların nasıl olduğunu öğrendim, iyi ki geldim” demiş. İnsanlar orada komünistlerin nasıl olduğunu gördüler. Önyargılar kırıldı. Her ilden işçileri tanıdılar. Kürt’üyle, Laz’ıyla, Ermeni’siyle hiçbir kimlik gözetmeden kaynaştılar. Halkların kardeş olduğunu, karşımızda duranın yalnızca bu sistem olduğunu gördüler. Bu bile işçi sınıfı için, biz kadınlar için büyük bir kazanım. Direniş sürecinde yaşanan sıkıntılardan bahsettiniz. Şimdi, bugünden baktığınızda direniş hayatınızda bir kadın olarak neleri değiştirdi? Ben zaten ç o cuk yaştan beri çalışarak, ilkokulda ortaokulda hep bahçede tarlada çalışarak, anne baba sorumluluğu altında olmam gerekirken hep kendim çabalayarak okudum. Liseyi de okumak isteyince evlendirildim. Okumak da ne oluyor diye. 11 senelik evliliğim süresince de çalıştım. Ve 11 yıllık evliliğin ardından ayrıldım. Dediler ki, dul olmak çok kötü, başına bir sürü sıkıntı açılır, çocuklarına bakamazsın, kadın olmak zaten kolay değil bir de yalnız kadın olmak daha kötü diye diye beni engellemeye çalıştılar ama ben hiç birini dinlemedim. Kızım 2 yaşındaydı, oğlum ilkokul 2’ye gidiyordu. Anne baba yok, bir iki arkadaşımın desteği dışında kimseden destek almadan kendi ayaklarımın üzerinde durdum, çocuklarıma baktım, kızım astım hastasıydı. O zaman 6 ay çalışıyoruz 6 ay evdeyiz. O boş kaldığım 6 ay içinde de ev işlerine, merdiven temizliği gibi bir sürü işlere gidip eski eşimin hiçbir katkısı olmadan çocuklarımı büyüttüm. Şuna inanın, kadın isterse kendi başına her şeyin hakkından gelebiliyor. Kadın yeter ki inansın. Görüşmemizin başında dediniz ki, her mücadele kazanımla sonuçlanmayabilir. Bizi hayvandan tek ayıran mücadele etmemiz. Geriye dönüp baktığınızda bugün de olsa yine giderim diyor musunuz? Bu direniş sizin için bir deneyim miydi yoksa bir yenilgi miydi? Tabii ki giderim, keşke yine olsa yine gitsek. Ben hiçbir şeyin boşa olduğuna inanmıyorum. İnsansın sonuçta. İnsan onuruna direnme yakışır. Benim vicdanım rahat olsun, evet ben insanca

19

davrandım diyebileyim. Tekel süreci şöyle geçti de bir sürü eziyet gaz yedik de hiçbir şey olmadı diyemeyiz. Mutlaka kazanımı olmuştur. Sen bir işçi sınıfı olarak sana yapılana duyarlılık gösterip, başkaldırmışsın. Bu bile başlı başına bir kazanım aslında. Aslında herkes söylüyor bunu. Tekrar eylem olsa da gitsek diyor herkes. Peki siz şu an 4C ile çalışıyorsunuz. Şu anki çalışma koşullarınız nasıl? Ne işçisin ne memursun, ne olduğun belli değil. Sen çalıştığın yerin yönetiminin inisiyatifine kalmışsın. İster sözleşmeyi yenilerler isterlerse de yenilemezler. Ayda 2 gün izin hakkın var, o izin hakkını ne zaman kullanacağın da işverenin inisiyatifine kalmış. İstediğin zaman iznini bile kullanamıyorsun. Mesela Milli Eğitim Müdürlüğünde çalışan arkadaşlar öğle yemeklerini bile ayakta iki arada bir derede yiyorlar. Artık oranın o kurumun müdürünün inisiyatifine vicdanına kalmışsın. Bu şartlarda çalışmayı ya kabul edersin ya gidersin. Bu şartlara isyan etsen başvuracağın hiçbir şey yok. Aynen bu şekilde kölelik sistemiyle çalışıyorlar. Zaten çadırlar toplanıp İzmir’e dönerken artık ne yapalım 4C’de çalışmayı kabul edicez, sessiz çalışıp 2 yıl sonra da emekli olur çıkar gideriz diye de düşünülebilirdi. Ama biz istedik ki 4C’nin nasıl bir kölelik sistemi olduğunu herkes görsün. Sen zar zor aldığın maaşla evini geçindirip çocuğunu okutmaya üniversiteye yollamaya çalışıyorsun sana öyle bir oyun oynanıyor ki, sen bir işçisin parantez içinde kölesin senin çocuğun mu okula gidecek, gitmesin bıraksın okulu o da senin arkandan köle olacak diyor. 4C aynı zamanda bu çalışma koşullarına baş kaldırma olanağı da bırakmıyor, örgütlenmenin, dayanışmanın önünü kesiyor. Öyle değil mi? Tabii ki. Burada çalışıyorsun şimdi sesimi çıkarırsam ya sözleşmemi yenilemezlerse diyorsun. Birçok şeyi konuşamıyorsun. Mesela ben Aleviyim. Bana Alevi olduğunu gizle diyorlar. Bu ne demek? Kimliğimden utanmamı, onu saklamamı nasıl engelleyebiliyorlar. Aç kalsam da söylerim ben, boyun eğmem. Geçtiğimiz yıl 8 Mart’ın onuru Tekel işçisi kadınlardı. Siz de bu tarihe imza atmış direnişi sırtlayan kadınlardan biri olarak, yaklaşmakta olan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ile ilgili gazetemiz aracılığıyla söylemek istediğiniz bir sözünüz var mı? Kadınlar hep kocalarının himayesi altında. Koca ne derse o olur, onun dediği doğrudur. Ben buna kesinlikle katılmıyorum. Bir kadının bence doğruyu kendi iradesiyle bulması gerekir. Çünkü bize yanlış olan öğretiliyor. Kadınlar ve erkekler arasında hiçbir fark yoktur. Ben bunu kendi hayatımda da yaşadım. İyi tarafından da bakarsak eğer biz kadınlar olarak yaşadığımız acılar da sıkıntılar da bizi pişiriyor. O yüzden aslında tek ihtiyacımız cesaret. Cesaretle her şeyin üstesinden geliriz. Ben buna inanıyorum. Kadınlar olarak verdiğiniz bu mücadeleyi bizimle paylaştığın için ve sesimizi cesurca yükselttiğimiz zaman kazanacağımıza dair inancın bizi de tekrar güçlendirdi ve çok mutlu etti. Teşekkür ederiz.

20

ücretli-ücretsiz emek

Torba Döndü Çorbaya
Hem de Bol Acılı; Yiyebilene Aşk olsun
B. Zeynep
İşyerlerindeki kreşler, emzirme odaları İstihdam Paketi adı altındaki düzenlemelerle zaten kapatıldı, kapatmaya devam ediyor. Veriler bize diyor ki işten ayrılanların %76’sı doğum nedeniyle. Meslek liselerinde zorunlu staj yapan öğrenciler 18 yaşın altındaysa –ki zorunlu olarak altındahiçbir ücret talep edemeyecekler. Eskiden asgari ücretin üçte ikisi durumunda olan bu ücret (yani o da kuş gibiydi, ona bile göz diktiler) bugün artık yok. Sürgünler 90’lı yıllarda özellikle sendikalarını kurmaya çalışan kamu çalışanları için işverenlerin ilk başvurduğu yöntemlerden biriydi. İl içi, il dışı. Ama sonuçta yasal haklarımızı kullanıp birçoğumuz yerlerimize geri dönebilmiştik. Şimdi ise tam da bunu yasal duruma getirmeye çalışıyorlar. Sen burada fazlasın, ülkenin öbür ucuna gidebilirsin. Özellikle özelleştirme uygulamalarını planladıkları yerlerdeki çalışanlar için gösterilse de, başka bir maddede sicil notunun yılının uzatılması, amire liyakat gibi gerekçelerle, sendikalaşan, hakkını arayan çalışanları uzaklaştırmak için birebir. Hiçbir yasal geri dönüşü de olmayan bir uygulama. Neden biz kadınları daha çok ilgilendiriyor. Evini, çocuklarını bırakıp ülkenin diğer ucuna gitmek hiç kolay olmasa gerek. Erken emekliliğe, istifaya zorlamanın başka bir yöntemi. Hem zaten “sana evde çalışma olanağı tanıyorum, git onu yap” diyor. Yasadaki bir başka ‘müjde’ de yakın akrabalarının bakımını üstlenen kamu emekçilerine ekonomik ve özlük hakları korunarak üç aya kadar izin verileceği. Bakım işlerinin kadının yükümlülüğü olduğunu düşündüğümüzde, bu düzenlemenin kadınlarla ilgili olduğu açıktır. Bu durum bakım işlerini kamusal bir hizmet olmaktan çıkarıp, kadına yüklediği için ataerkil sistemin yeniden üretimine yol açıyor. Geldik kadınlar için altın tepsiymiş gibi sunulan evde çalışmaya. Emekçilerin mücadeleleriyle özellikle “esnek çalışma” ile ilgili maddeler torbadan çıkarılsa da gelecekte kapitalizm iktidarını yürütebilmek adına başka bir adla karşımıza çıkaracağı kesin; uyanık olmalıyız. Çünkü 2003 yılında 4357 sayılı İş Kanununun 12. maddesinde “Belirli ve belirsiz iş sözleşmesi”; 13. maddesinde “Kısmi süreli ve tam süreli iş sözleşmesi”; 14. maddesinde de “çağrı üzerine çalışma”, 15. maddesinde “deneme süreli iş sözleşmesi” adları altında esnek çalışmanın tarifleri yapılmıştı. Torba yasayla bunu daha net ve açık yapmaya çalışıyorlardı ve özellikle kadınlar için ‘müjde’ olarak sunmalarının altında yatanlar vardı. Bu çalışma modeliyle kadınlar bir yandan evin bütçesindeki delikleri kapatmak

Torba Yasa’yla bize dayatılmaya çalışılanların içinde yok yok. Vergi affı, öğrenci affı, rahat çalışma, ek zam daha neler neler. Güzel bir paket içinde, kurdaleli sundular yanına da ufak hediyeler koydular, alıştırma amaçlı. Ama bizler bunların yalnızca birer aldatmaca olduğunu gördük. Gelin isterseniz aldatmaca kısmına bakalım. Vergi affı? Kime ve niye? Herhalde nüfusunun yarıya yakını işsiz olan, iş bulabilme şansına sahip olanların da asgari ücretlerinden bile kesilen, daha iyi durumda çalışanların ise maaşlarının yarıya yakını vergiye giden emekçiler için olmasa gerek. Sözleşmeliye aile yardımı ve sendikalaşma olanağı. Kadrolu ve güvenli iş tarihe karışacağı için, yasal sürgünlerle de sendikalaşan azalacağı için, cazip gibi görünebilir ama altında yatanın ne anlama geldiğini çözmek çok kolay. Ebeveyn izni? Yine kime diye sormak gerekiyor. Yıllardır biz kadınlar ebeveyn izni için mücadele ettik(Niye yalnızca kadınlar verdi, bunu anlamak hiç zor olmasa gerek, bu da işin diğer acı tarafı). Ama nasıl bir ebeveyn izniydi istediğimiz. Ücretliydi. Şimdi ne yaptılar ücretsiz ebeveyn izni. Zaten çalışabilen bir avuç azınlıktan ne kadar erkek yararlanacak tahmin etmek hiç zor olmasa gerek. Çocuk bakımı yine kadınların üzerine kalacak. Doğum izinleri ile ilgili herhangi bir düzenleme olmamasına rağmen müjde olarak veriliyor. Burada tek yapılan erken doğum yapanların izinlerine doğum sonrası eklemelerin yapılmış olması olumlu gibi görünebilir ama part time çalışmayı yaygınlaştırdığınızda bunu da en çok kadınlar üzerinden düşündüğünüzde doğum iznini kullanacak kadın zaten kalmayacak. Kime ne izni vereceksiniz?

ücretli-ücretsiz emek
için ev ve bakım işlerinin yanında üretim sürecine evden katılmak zorunda bırakılacak; bir yandan emeklerinin sermayenin birikim sürecine dahil etmeleri sağlanırken bir yandan da cinsiyetçi işbölümünün yeniden üretiminin yolu daha rahat açılacaktı. Esnek çalışmanın kayıt altına daha net alınacağı bu yasa ile kadınlar için ‘güvencelilik’ kisvesi altında bir takım teknik beceri ve mesleki eğitim kursları ön koşul haline getirileceği söyleniyordu. Parası, zamanı olmayan kadınların bu kurslardan ve belli işlerden dışlanacağı gerçeğinden bahsedense yoktu... Emek süreçlerini esnekleştirmeyi ve kuralsızlaştırmayı hedefleyen sermaye, bu yasa ile ev işlerini ve evde çocuk, yaşlı ve hasta bakımını kadına yükleyen ataerkil sistemle arasındaki ‘tamamen duygusal’ bağlarını daha da güçlendirmeyi hedefliyordu. Ataerkil ilişkilerin öngördüğü “itaatkar, pasif, kanaatkar, sabırlı, elinden her iş gelen kadın” modeli, sermeyenin ‘ucuz, örgütsüz, kontrol edilebilir, sınıf bilinci olmayan’ iş gücü talebini birebir karşılıyor. Esnek çalışma ile ihtiyacı kadar işçiyi, ihtiyaç duyduğu zaman zarfında, ihtiyaç duyduğu yerde-evde çalıştırdığında üretim alanları oluşturmak zorunda kalmadan- çalıştırma imkanına kavuşan sermaye, ‘işbirlikçisi’ ataerkil sisteminin sonucu olan ‘kadın-işçi’lerle bu emeline çok rahat ulaşabilecek. Evde çalışma ile ev işleri ve bakım hizmetlerini de aksatmadan yerine getiren kadın, aynı zamanda sermayenin ucuz işgücü ihtiyacını karşılıyor. Böylece kocası, çocukları, ev işleri, bakım işleri ve ücretli arasında koşuşturan kadının sırtında kendilerini var ediyor bu ‘ikili’... AKP hükümeti de tarihsel misyonuna uygun davranarak üzerine düşeni yapmaktan geri durmuyor ve toplumsal muhalefeti her türlü zorbalıkla bastırmaya, bu yazının yazıldığı günlerde gece gündüz çalışarak ‘torbayı’ başta kadınlar olmak üzere tüm emekçilerin başına geçirmeye uğraşıyor(sıra cumhurbaşkanında) Bir diğer gerçek ise tarımsal üretime verilen desteğin ortadan kaldırılması ve 30 yıldır süren düşük yoğunluklu savaşın sonucu olarak köylerin boşaltılmasıyla köyden kente göçün travmalarını en ağır yaşayanların kadınlar olması. Kentteki ücretli işlerin gerektirdiği vasfa sahip olmayan kadınlar, esnek ve kuralsız çalıştırmayı tek çalışma modeli haline getirmeye

21

uğraşan sermaye ve işbirlikçileri için ihtiyaç duydukları ucuz işgücü anlamına geliyor. Kadınlar ise evden çalışmayı kendileri için tek seçenek olarak görüyorlar. Kapitalizmin iktidarını sürdürebilmesi uğruna çıkardığı her yasa, her zaman en çok kadınları vuruyor. Kadınlar için yaptıklarını söyledikleri her şeyin aslında kadını daha çok ezen ve sömüren olduğu gerçeğini bizler görüyor ve söylüyoruz. Bir diğer taraftan sınıf bilincine ulaşması ve örgütlü mücadelenin içinde yer alması engellenen kadının, kendini gerçekleştirme, yaşamının seyrinin belirleme iradesini kullanma şansı elinden alınıyor. Sermaye sınıfına kıyak geçip başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere emekçilere kölelik düzenini dayatan bu ve bunun gibi yasalara karşı durmak ve egemen sınıfların heveslerinin kursaklarında bırakmak zorundayız.

Torba Yasa ve Kadınlar
Eser Sandıkçı
Emek örgütleri tarafından yürütülen tüm muhalefete karşın mecliste görüşülmeye başlanan ve birçok maddesi kabul edilen Torba Yasa Tasarısının, kadınlara yönelik sonuçlarına baktığımızda, kadının ev içinde ve ev dışında emeğinin sömürülmesi sürecini artıracak hükümler görüyoruz. Torba Yasa tasarısının gerekçesinde, “kadınların işgücüne katılımını ve istihdamını artırmak” amaçlanan hedef olarak belirtiliyor. Biliyoruz ki, kadın emek gücü, esnek enformel üretim süreçlerinde daha kolay ve ucuza istihdam edilebilmesi nedeniyle sermayenin ilgisini çekmektedir. Patriarkal kapitalizm, bu nedenle kadınların daha fazla işgücüne katılımını istemektedir. Kadınlara esnek ve güvencesiz çalışma dayatılıyor Kadınların işgücüne katılımı istenirken, bunun nasıl olacağının da sınırları çizilmektedir. 2003 yılında kabul edilen İş Yasasında esnek çalışma biçimlerine Torba Yasa ile birlikte yenileri eklenmektedir. “Uzaktan çalışma” ve “çağrı üzerine çalışma” yasal olarak kabul edilmektedir. Çalışma yaşamında esnek çalışma biçimlerinin daha çok kadınlarla özdeşleştirildiğini biliyoruz. Esnek çalışma biçimleri ile, kadınlar hem ataerkil sistem tarafından kendilerine verilen “kadınlık rolleri” kapsamındaki ev işi, çocuk ve yaşlı bakımı gibi işleri yerine getirmekte, geri kalan zamanlarında da sermaye için ucuz işgücü haline gelmektedir. Patriarkal kapitalizm, esnek ve güvencesiz çalışma koşulları içerisinde kadınları işgücüne istemektedir. Böylece aynı zamanda sosyal güvenlik ve sağlık sisteminin metalaşması ile bu hizmetlerin kadınlar tarafından ücretsiz olarak gerçekleşmesi sağlanmış olacaktır. Bu da kuşkusuz, çalışanların ücretleri belirlenirken ücretlere sermaye lehine yansıyacaktır. Doğum izni yalnızca şekil değiştiriyor Yasada yeniden düzenlenmesi öngörülen maddelerden biri de doğum izinleri. Halen 16 haftalık annelik izni ile 3 günlük babalık izni tasarıda, anne için doğum öncesinde kullanılmayan kısmı doğum sonrasına eklenebilmek üzere yine 16 hafta, baba içinse 10 gün olarak belirlenmiş. Ek olarak taslakta, anneye ücretli iznin bitiminden itibaren halen 6 aya kadar verilebilen ücretsiz izni 24 aya kadar, babaya ise şu anda verilmeyen bu iznin, doğumdan itibaren 24 aya kadar yine ücretsiz olarak verilmesi tasarlanıyor. Annenin doğum esnasında veya sonrasında ölümü halinde babaya, anne için öngörülen ücretli ve ücretsiz izinlerin de kullandırılacağı ifade ediliyor. 10 günlük babalık izninin sembolik oluşu bir yana, kadınla erkeğin aldıkları ücretler arasındaki fark göz önüne alındığında bu eşitsiz düzenlemeyle kimin ücretsiz izin kullanacağını kestirmek güç değil. Mesleki eğitim sorunları çözmüyor Torba Yasanın en önemli vurgularından biri de mesleki eğitim üzerine. Adeta, gençlerin, kadınların ve özürlülerin işsizliğinin nedeni, kendi “suçları haline gelmiş” ve “becerisizliklerine” yüklenmiş. Dolayısıyla beceri kurslarına, meslek yüksek okullarına, İş-kur kurslarına, meslek liselerine ve sertifika programlarına katılmayanların iş bulma olanağı pek olmayacak. Bu kurslarda ise, cinsiyetlenmiş bir tablo var. “Kadın işi” ve “erkek işi” algısı üzerine kurulu ve bunu değiştirmeye çalışmayan bir sistem söz konusu. Sermaye işsiz, sabırlı ve uyumlu kadın istihdamına dezavantajlı durumlarının devamı şartıyla göz dikmiş durumda. Aynı zamanda bu kurslara katılmak için kadınların zaman ve para açısından daha dezavantajlı konumda olması, aile içerisinde kadının eğitim alması yönünde bir engel teşkil ediyor. Patriarkal kapitalizm Torba Yasa ile çalışma yaşamını kendi yararına düzenliyor. Tıpkı SSGSS’de olduğu gibi kadınların ev içi emeğini görmüyor, esnek çalışma biçimlerini dayatarak kadınları toplumsal cinsiyet rollerine ve dolayısıyla aile ve erkeğin baskısına mahkum ediyor
(Bu yazı Torba Yasa çıkmadan önce yazılmıştır.)

22

ücretli-ücretsiz emek

Annelik
Nurşen Yıldırım
kaldık diyelim, ilk aylar çok kötü de geçse çalışıyorsak, rapor almamaya çalışırız, çünkü o raporlar bize doğum sonrası gerekmektedir. Çocuğumuz doğduktan sonra sorunlar daha da katlanır: Yine çalışan şanslılardansak doğum izinlerimizin eskiye oranla arttırıldığını ama hala yetersiz olduğunu görürüz. Ebeveyn izni şu meşhur “torba”nın içinde ama o da ücretsiz. En iyi olasılıkla 13 hafta sonra, yani yaklaşık bebeğimiz üç (3) aylık olduktan sonra işe başlamak zorundayız. Eğer doktor bulabilirsek, bu süreyi raporlarla uzatabiliriz (Ama bunların bir kısmının da maaşlarımızdan kesilme riski vardır). Ya da ücretsiz izin alabiliriz; çok özel bir sağlık sorunu olmadıktan sonra artık bu izni kullananlar kalmadı, diyebiliriz. İki ya da üç aylık bir çocuğu evde bırakıp işe başladığımızda bir sürü sorun bizi bekler. Her ne kadar süt izni 1.5 saat de olsa, bunu kullanmada amirin inisiyatifiyle karşılaşırız. İzni öğlen kullansak çoğumuzun evi uzak olduğu için eve gidip, çocuğumuzu emziremeyiz. Sonuçta ne olur? İşte sütünüz akar, göğüsleriniz şişer, bir dönem sonra da sütünüz azalır, çoğunluğun yaşadığı gibi sütünüz kesilir. Dünya Sağlık Örgütü en az bebek 6 aylık oluncaya kadar anne sütüyle beslenmesi şarttır der halbuki. Daha önemli sorun biz işteyken çocuğumuza kimin bakacağıdır?(Nedense bunu da hep biz düşünürüz) En iyi çözüm aileden herhangi birinin bakması olsa da onun da bir yığın eksikleri var. Bir diğer çözüm çoğunluğumuzun yaptığı gibi, bakıcı bulmak. Bu da başlı başına bir dert. Bakıcılarla ilgili bir mekanizma olmadığı için bu kadınların sosyal güvenliklerinin ve iş güvencelerinin olmaması ve çocuk bakımını tıpkı bizim gibi yalnızca kadın oldukları için bilmeleri de bir handikap. Kreşlere versek onların da çoğu (uzman personel olmaması nedeniyle)iyi değil; biraz iyi olanlarınsa fiyatları neredeyse maaşımız kadar. Üç yaşından sonra MEB’in bağımsız ana okulları vb. gönderebiliriz ama onlar da her yerde, her semtte yok. Okula başlayan çocuklarımızın da işi zor. Okul saatleri dışında onlara kalacak yer bulmalıyız. Vb. vb. çoğaltmak mümkün. Bunlar görünen, bilinen fiziki engeller. Bir de görünmeyenler, hissedilenler var: Yükümüzün birkaç kat artması; Kendimize vakit ayıramamız; Siyasal, sendikal yaşamdan, sosyal hayattan uzaklaşmamız Evde yeniden üretimde aldığımız roller fazlalaşıyor. 24 saat bize yetmiyor. S.Plath gibi “süper kadın” olmaya çalışmasak da çok geçmeden kendimizi zorladığımızı fark etmeye başlıyoruz. Bir yere yetiştiğimizde bir başka yeri eksik bırakıyor; bir tarafı tamir edeyim derken bir başka noktayı bozuyoruz. Hele bir de sendikayla, partiyle ilgilenmeye çalıştığımızda, başka bir çelişkiyle daha karşılaşıyoruz. En yakınımızdaki insanların bile duruma çözüm bulmak yerine, varolanı pekiştiren; “Çocuk doğurmak sana göre değil(miş), hem kendine hem çocuğa yazık ediyorsun; eğer olmasaydı eskisi gibi toplantılara, eylemlere katılabilir, yazılar yazabilirdin” gibi tam da bizi can evimizden vuran, politikayla çocuğu yan yana koyamayacağımızı, ikisinin birlikte yürümeyeceğini bilincimize kazımaya çalışan (çocuk da yaparım kariyer de – bizimki çocuk da yaparım, kariyer de, politika da….) söylemleri, çocuklarımız konusunda kendimizi suçlu hissetmemize, sonrasında da politikadan, sendikadan vazgeçmemize neden oluyor. Cinsiyet temelli ikilemlerin bu kadar kanıksandığı ve ‘normalleştirildiği’ bir ortamda, nasıl ayırt edeceğiz hakikaten neyin ‘normal’ ve ‘doğal’ olduğunu. Anneliğin sadece ve sadece pozitif yanlarından bahsedilmesinde yanlış ve yanıltıcı bir şeyler var. Zira annelik aynı zamanda çetrefil, karmaşık ve kimi zaman hayli ağır. ‘Kendine ait oda’ diye bir saha yoktur artık içine çekilip yazabileceğin.” der Elif Şafak Siyah Süt’te. Tam da böyledir. Ev işlerinin ve çocuk bakımının toplumsallaşmadığı, eşlerimizin(koca, sevgili fark etmez) ev işlerinde ve çocuk bakımında yardımdan öteye geçemediği, lojman

Tarihsel sürece bakıldığında, belli bir dönem kadınların, insan soyunun devamında ve maddi yaşamın gereksinmelerin karşılanmasında aldıkları rollerden dolayı, gücün simgesi haline geldikleri görülmektedir. Ancak, özel mülkiyetin, tek eşliliğin, dinlerin ve devletin ortaya çıkmasına bağlı olarak, kadınlar, toplumsal üretimden, yönetim ilişkilerinden soyutlanarak ikincil konuma itildi. Artı üretimden, özel mülkiyete, sınıflara, oradan da egemen sınıfın devamı ve varlık güvencesi olan devlete geçilen tarihsel süreçte, erkek egemen anlayış, geleneksel toplumda, kadınerkek rollerini kesin çizgilerle belirledi. Cinsiyet esasına göre iş bölümü gerçekleştirildi. Kadın, kocasının sadık karısı, çocuklarının anası, aileninevin hizmetçisi haline geldi. Çocuklar doğumlarından itibaren erkek ve kadın rollerine uygun olarak yetiştirildi. Yüzyıllardan beri süren erkek egemen sistem, kadınların ikincil konuma itilmesine ve kadın ve erkeğin bunu içselleştirmelerine yol açtı. Toplumsal cinsiyet bazında işbölümü kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizlikleri anlamak için anahtar bir kavramdır. Kadınların ikincil durumunu hem yansıtmakta, hem de desteklemektedir. Bu tür işbölümü, genellikle kadınların ve erkeklerin rollerinin birbirini tamamladığı, iki yarımın bir bütünü oluşturduğu söylenerek haklı çıkarılmaya çalışılmaktadır. Ancak, pratikte bu savın yalnızca iki cins arasındaki eşitsizliğin varlığını ve önemini maskelemeye yaradığı görülmektedir. Kadınlar, sevgi, aşk, iyi ve fedakar annelik gibi kavramların kıskacında, çoğu zaman gönüllü olarak erkek egemen sistemin sürdürücüsü ve her gün tekrar tekrar üreticisi durumuna düşürülmektedir. Böylece erkeklik ve kadınlık rolleri sorgulanmaz; bunların kadınların ‘doğası gereği’ oldukları ileri sürülür ve bu biçimde yaşanılır; bu rollerin dışına çıkanlar ise toplumsal baskı ile karşılaşır. Ev kadınlarının yaptığı iş öncelikle, kapitalizm için en önemli malın, yani işgücünün yeniden üretimidir. Kadınlar yalnızca kendi işgüçlerini değil, kocalarının ve bir sonraki ücretliler kuşağının işgücünü de yeniden üretirler. Ev işi ve çocuk bakımı, dolaylı olarak kapitalizmin hizmetinde bulunan gizli bir işgücü yedeği ürettiğinden, ekonomik yaşama önemli bir katkıda bulunur. Ancak kadınların katkısı, işverenlerle yapı-

lan toplu sözleşmelerde elde edilen bir ücretin karşılığı olmadığından, bu işler kapitalizmden bağımsız bir şekilde yürüyormuş gibi görünür. Ev kadınının ürettiği meta, kendisinden ayrılabilen, tutup pazara sürebileceği bir meta değildir. Bir erkek, kendi işgücünü satışa sunduğunda, aynı zamanda karısının yaptığı işi de sunmuş olur. Evde kadınların yaptığı en önemli işlerden biri bakım hizmetidir. Üretime girmemiş çocukların, üretimden çekilmiş yaşlıların ve üretime giremeyecek durumda olan özürlülerin bakımı evde kadın tarafından –ki bu kadının ücretli bir işte çalışması durumu değiştirmez- ücretsiz olarak gerçekleştirilmektedir. Biz sosyalist kadınlar da bu işlerden ve sömürüden muaf değiliz. Özellikle de çocuk bakımından.

Çünkü kadın olduğumuzu en net biçimde hissettiren ve diğer yandan da kadınlık durumumuzu sorgulatan bir süreç, hamilelik, doğum ve çocukla birlikte geçirilen özellikle ilk yıllar. Kadınların en zor yılları. Ev içinde harcadığımız, artı değer üretmeyen, değişim değeri yerine kullanım değeri yaratan yeniden üretim dediğimiz sürecin en ağır yanı. “Annelik”le İlgili Sorunlarımız Annelikle ilgili olarak somut kazanımlarımız acaba yeterli mi? Tabi ki değil. Öncelikle hamilelikten başlayalım: İstediğimiz zaman hamile kalamayız. Maddi olarak kendimizi garanti altına almak zorundayız; işsizsek, stajyersek, sözleşmeliysek, ücretliysek, KPSS’ye hazırlanıyorsak.. aklımızdan bile geçiremeyiz. Hamile

ve servislerimizin çoğalması bir yana, var olanların bile elimizden alındığı bir durumda çocukla ilgili bütün planlamaları yapmak bize düşüyor. Yani her şeyi kendi başımıza çözmek zorundayız. Çocuğu kreşten veya bakıcıdan almak, toplantı saatlerinde çocuğa kimin bakacağını planlamak (yedek güçler; akrabalar, arkadaşlar, komşular), kafanızdakileri yazıya dökmeye niyetlendiğiniz an değil de onun uyuduğu zamanlar bilgisayarın başına geçmek, en önemlisi ve yorucusu da, gece uykuları düzensiz bir çocuğunuz varsa gece mesaisi yapmak….

Aysel Batyar

Dilsizlik Öldürür

23

“Bir kültür bir başka kültürün içinde asimile olduğunda tehlike altında olan dili etkileyen olayların sırası her yerde aynıdır. Bunda üç temel aşama vardır. İlk aşama olarak, egemen dili konuşmaları için insanların üstünde baskı kurulur; bu baskı, siyasal, sosyal veya ekonomik kaynaklı olabilir. Bu süreçte teşvik, tavsiye veya getirilen kanunlarla yukarıdan aşağıya bir süreç yaşanır ya da çeşitli mekanizmalarla (moda, arkadaş grubu baskısı vb.) süreç aşağıdan yukarı işleyebilir. İkinci aşama olarak, iki dilliğin ortaya çıkmasıdır. Ardından süreç içinde sonradan öğrenilen dil, anadilinin yerine geçer. Yani anadili terk edilmeye başlanır. Üçüncü aşamada genç kuşak, yeni dilinde iyice ustalaşır. Ve ihtiyaçlarını karşılamada eski anadilinin gereksiz olduğunu hisseder. Bu da beraberinde eski diline karşı bir utanç duygusu getirir. Anne-babalar çocuklarıyla anadilinde daha az konuşur ve yeni toplumsal ortamda eski dili konuşmak için fırsatlar iyice azalır. Ev dışında çocuklar artık kendi anadillerini konuşmayı bırakırlar. Böylece tek dillik ortaya çıkar ve eski anadili ortada kaybolmaya başlar.” Crystal, D. (2007).Dillerin Katli. Bir Dilin Ölümü Bir Milletin Ölümüdür. (Çev. Gökhan Cansız, İstanbul: Profil Yayınları)
Crystal’ın tespiti, Kürtçenin asimilasyonu süreçlerine pek uygun düşmüyor. Çünkü tarih boyunca bu asimilasyona karşı durulmuş ve mücadele edilmiştir. Söz konusu bir kültürün olmazsa olmazı ve taşıyıcısı olan dil, bölgede ısrarla kadınlar tarafından özellikle korunmuş ve sahiplenilmiştir. Kadınlar içinde okur-yazar (Türkçe için) olmayanların sayısal çoğunluğu her yaş grubu için Kürt kadınlardır. Asimilasyonun en etkili yollarından birisi okullardır hiç şüphesiz. Özellikle “YİBO” diye tabir edilen yatılı bölge okulları tam da bu amaçla bölgede çokça açılmıştır. Bu okullara çeşitli (sosyal, ekonomik ve sosyolojik) nedenlerden dolayı genellikle erkek çocuklar gönderilmiştir. Bu durum kadınların kendi anadillerini sürdürmesinde tersten bir fayda doğurmuştur. Bu yüzdendir ki kadınlar dillerini hiç terk etmemişler ve kendi yaşam alanlarında, çocukları ve partnerleriyle anadillerinde konuşmuşlardır. Hiç ara vermeden süren tarihsel başkaldırılarda kadınlar kendi dilleriyle bu mücadele içinde yer almışlardır. Aynı mücadeleler içinde büyüyen çocuklarıyla bu mücadeleyi sürdürebilmeleri için çocukları da anadillerini hep hatırlamış ve konuşmuşlardır. Bu yüzden Kürtçe hiçbir zaman ”Öldürülen Diller Mezarlığı”na atılamamış, unutulmamış ve günümüze kadar yaşayan bir dil olarak var olagelmiştir.

İşin daha acı yanı yıllardır çocuk bakımıyla ilgili öneriler getiren bizler, sendikalı-partili kadınlar, kendi bulunduğumuz yerlerde bile bunu çözemedik. Yıllardır söylememize rağmen, -maddi olanaklarımız uygun olan durumlarda bile- hala çocuklarımıza bakacağımız bir ortam yaratamadık. Bizim için kadınların açısından başka bir sorun daha var. Bir yandan çocuğumuzu baskısız, özgür yetiştirmemiz gerektiğini söyleyen bilincimiz… Bir yandan ataerkil bir toplumda eğer çocuğunuz kızsa onu büyütmenin kuralları, sınırları… “Sen istediğin kadar özgürlükçü ol, toplum aynı fikirde değilse nasıl dengeleyeceksin ideallerinle hayatın hakikatlerini?” Evet. İnce bir ayar, zor bir denge. Son olarak diyorum ki bana göre “annelik” ya da “annelik hakkı” denilen şey, yalnızca hamileliği ve doğumu kapsamalı. Çünkü bu yalnız anneye ait bir şey, (Gerçi emzirme de var ama, baba da emzirme dışındaki şeyleri yüklenebilir.) Bunun dışındaki her şey ebeveynlere ait olmalı; hem yasalar açısından hem bilinçler açısından. Çocuklarımız kendi başlarının çaresine bakıncaya kadar (üniversiteyi bitirme, 18 yaş, iş bulma vb.-nasıl adlandırırsak adlandıralım) içinde bulunduğumuz örgütler bunu kendi sorunları gibi görmedikleri müddetçe erkekler de bunu sahiplenmedikçe, bir taraf hep eksik kalacaktır. Kadının erkeğe bağımlılığını kaldırdığımızda, zorunlulukları gönüllü birlikteliklere dönüştürdüğümüzde; biz kadınlar da Virginia Woolf’un dediği gibi biraz paraya ve kendimize ait bir odaya sahip olduğumuzda anneliği de tam yaşayabiliriz; kadınlığımızı da.

Peki, ne olur da kadın ana olarak dil ile baş başa kalır? Bu duruma çocuklar nasıl eklemlenir? Tarihsel süreçlerde de gözlemlendiği üzere köleleştirilen kadın emeği, dili, bedeni kamusal alandan dört duvar arasına çekilerek, doğuştan getirdiği değerlerle baş başa bırakıldığında kendi bildiği diliyle de baş başa kalır. Çocukların bakımı ve yetiştirilmesi ve çocuğun ilk eğitimi de doğal olarak anneyle sağlanır ve süreç içinde bir yükümlülük olarak da kanıksanır. Cumhuriyetle hız kazanan ve planlı bir şekilde devlet eliyle öldürülmek istenen Kürtçe, kadınların siyasal mücadelelerde daha yoğun yer almalarıyla kamusal alanlarda da anadilin bir ihtiyaç ve hak olduğunu bilince çıkarmıştır. Erkeklerin iki dilli bir yaşam sürebildiği çoğu alanlar kadınlar için iletişimsizliğin, dilsizleşmenin öteki adı olmuştur. Hastanede, devlet dairelerinde, belediyelerde, alışveriş yaparken anadilinin geçer akçe olmadığını bilmek, görmek ve yaşamak anadilinde eğitim ve hayat talebinde ısrarı getirmiştir. Bu talep BDP’li belediyeleri harekete geçirmiş ve Kürtçe, daha çok kadınların hayatının da dili olarak kamusal alanda görünür hale gelmiştir. Diline sahip çıkmak yaşama hakkına sahip çıkmaktır. Diline sahip çıkmak o dile ait kültürün dününe ve geleceğine sahip çıkmaktır. Çünkü ana dilini özgürce yaşamın her alanında kullanamamak- kullandırılmamak sadece manen değil madden de yok oluşa götürür bir halkı. En çok da kadınları. Ana dilinden başka bir dil bilmeyen kadının kamu hizmetlerine ulaşması için o ülkenin vatandaşı olmak yetmez. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası(SES)’nın yaptığı araştırmaya göre doğumda anne ölüm oranlarının Kürt illerinde Türkiye ortalamasının çok üzerinde olduğunu saptamıştır. Bunun nedenleri arasında anadilde sağlık hizmetinin sunulmaması önemli bir yer tutmaktadır. Hizmet verenlerle kendi anadilinde iletişim kuramayan kadınlar doğum ve bebek bakımı, sağlığı konusunda ehil olmayan ama kendi dilini konuşanları tercih etmektedir. DİLSİZLİK ÖLDÜRÜR. Çünkü “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” der Ludwig Wittgenstein.

24

Yeni Anayasada Kadınlar
Seher Tahran
maddeye o kadar sinmiştir ki hangi madde nasıl değiştirilirse değiştirilsin, toplumun farklı kesimlerinde oluşan demokratik bir anayasa beklentisini hiçbir zaman karşılayamaz. AKP’nin tüm iddialarına rağmen, 12 Eylül referandumuyla yapılan değişikliklerle anayasada “demokratik ve sivil” bir delik bile açmak mümkün olmamıştır. Demokratik bir anayasa yapmanın ön koşulu 82 anayasasının yok sayılmasıdır. Anayasanın hangi maddelerinde nasıl değişiklikler olmalı diye bir tartışma yürütmek yerine yapılması gereken anayasayı baştan yazmaktır. Anayasanın dayandığı, ‘ militarist, sermayeden yana, erkek, Türk ve Sünni’ olmak üzere beş egemenliğe karşı tutum geliştiremeyen hiçbir anayasanın kadınlardan, Kürtlerden, işçilerden ve emekçilerden yana olması mümkün değildir. Demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi ve katılımcı bir anayasanın temeli bu egemenlik biçimlerine karşı durmayı gerektirir. 82 Anayasası erkektir. Kadını “eş, anne” kimliğiyle bağımlı bir birey olarak tanımlayarak; çocuklar, yaşlılar ve engelliler ile birlikte korunmaya muhtaç statüsüne indirgemektedir. Erkek egemen diliyle kadınları yok saymakta, kadınları bağımsız bir birey olarak görmemekte, kadınların toplumsal bir grup olarak ezilmişliğini görmezden gelmektedir. “Pozitif destek” adı altında içi boş, göz boyayan iyileştirmeler yapılmasına rağmen hala anayasa cinsiyetçidir. Kadınların toplumsal bir grup olarak ezilmişliğini görmezden gelen mevcut anayasa yerine yeni anayasa bu anlayıştan sıyrılmış bir yaklaşımla ele alınmalı; cinsiyetçilik sorgulanmalı, ilk maddesinden son maddesine kadar cinsiyetçi dil kullanılmamalıdır. Cinsiyet temelli doğrudan ve dolaylı her türlü ayrımcılığı yasaklamalı ve erkeklerin binlerce yıldır gasp ettiği hakların kadınlar lehine eşitlenebilmesi için ekonomik, politik ve toplumsal alanın her düzeyinde pozitif ayrımcı önlemleri ve eşit temsil uygulamasını hayata geçirmeli ve bunları güvence altına almalıdır. Kadınları da kapsayan sözde değil gerçek anlamda demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir anayasa olmasının koşulu olarak kadınların anticinsiyetçi talepleri karşılanmalıdır. Cinsiyet, cinsel yönelim, medeni hal gibi nedenlerle her türden cinsiyet ayrımcılığı yasaklanmalı ve kadınlara karşı suçlar kavramı oluşturmalıdır. Cinsel yönelimlerin özgürce yaşanabilme hakkını güvence altına almalı, “nefret suçları” tanımlanmalı ve bu suçlara yönelik yaptırımlar yer almalıdır. Mevcut anayasa, farklılıkları yok sayan bir anayasadır. Tekçi bir anlayışa sahiptir. Egemen kimlikler dışındaki kimlikleri yok saymaktadır. Böyle bir anayasa kapsayıcı bir anayasa özelliğini taşımamaktadır. Yeni bir anayasa, farklı kimlik ve dilleri güvence altına almalıdır. Ancak bu sayede, militarizmin tüm toplumsal yaşama sirayet eden dokusunu geriletmenin ve farklı kimliklerden kadınların kendilerini ifade etme mekanizmalarını yaratmanın yolu açılabilir. Ancak bu çerçevede hazırlanan bir anayasa ile kadınların taleplerine cevap üretilmiş olunur. Anayasanın nasıl olması gerektiğine dair önerilerimizi ve taleplerimizi oluşturmanın yanı sıra bu taleplerimizin karşılanabilmesinin koşullarının nasıl oluşturulacağı konusu da oldukça önemlidir. Fikirlerimizi dile getirirken bu süreci örgütleyebilmeliyiz de. Kadınlar sürecin dışarısında kaldığı, düşüncelerini ortaya konulabileceği zeminler yaratılmadığı ve aktif unsur olamadıkları müddetçe kadınların taleplerinin karşılandığı ve erkek egemen zihniyetten sıyrılmış bir anayasanın yapılabilmesi mümkün değildir. Şu an meclisteki kadın milletvekili oranı %9’dur. Bu oran çok yetersizdir ve bu yetersizliğin korunduğu bir mecliste tartışılan ve yapılan bir anayasa hiçbir zaman biz kadınları temsil etmeyecektir. Kadınların temsiliyetinin sağlanamadığı bir mecliste hazırlanan anayasa ile kadınların taleplerinin karşılanabilmesi mümkün değildir. Düşük kadın oranının yanında %10 seçim barajının da uygulandığı bir seçim sonrasında oluşan meclis bu ülkede yaşayanları temsil etmemektedir/ eksik temsil etmektedir. Herkesi temsil etmeyen bir mecliste oluşturulan bir anayasa da bizim içinde olmadığımız bir anayasa olacaktır. O yüzden anayasa sürecinin, seçim hazırlıklarıyla birlikte şimdiden başlamış olduğunu görmemiz gerekir. Önümüzdeki seçimlerden sonra ortaya çıkacak tablo Anayasa’nın esas belirleyicisi olacaktır. AKP kendi anayasasını yapmak ve iktidarını devam ettirmek için şimdiden çalışmalara başlamış ve önümüzdeki seçimlere hazırlanmaktadır. 80 Anayasasına karşı yıllardır mücadele yürüten biz kadınlar, sözlerimizi bir kez daha sağır kulaklara duyurmaya, kör gözlere göstermeye devam edeceğiz.

Yeni bir anayasa hazırlığına giren AKP hükümeti, özgürlük ve demokrasi söylemlerinin arasında sevgili kardeşlerine seslendi. “El ele verirsek sevgili kardeşlerim, Yeni bir anayasayla, katılımcı, özgürlükçü bir anayasayla, büyük Türkiye vizyonuna denk düşen bir anayasayla geleceği kucaklayabiliriz.” Dedi Recep Tayyip Erdoğan. Her ne kadar Erdoğan kardeşlerim derken bizleri kastetmese de bizler de bu sürecin muhatapları olduğumuz için kendimizde söz hakkı buluyoruz. AKP yeni bir anayasa yapacağını bu anayasanın özgürlükçü ve katılımcı olacağını anlattı durdu. Bu anayasayı birlikte yapmanın önemini vurguladı. “Bu anayasayı halk yapacak” dedi. Bu noktada Erdoğan’a katılmamak mümkün değil. Bir anayasa hazırlanacaksa tüm toplumsal grupların sürece dâhil olduğu bir hat izlenmeli. Çünkü anayasa yapım süreci toplumun tüm bileşenlerinin nasıl yaşamak istediklerinin tartışıldığı ve ortaya konulan tüm taleplerin dikkate alınması gereken bir süreçtir. Fakat AKP’nin bugüne kadar kurduğu cümleler içerisinde geçen demokrasi ve katılımcılık gibi kavramların sadece sözde kaldığı ya da halk derken, sivil toplum örgütleri, toplumsal gruplar derken kimleri kastettiği bu güne kadar yaşanan pratiklerde kendisini açıkça göstermiştir. Kürtleri, kadınları, gençleri, sosyalistleri, yoksulları… kastetmediği ortada. AKP, kendi iktidarının arkasına dizilmiş sözde sivil toplum örgütleri ve halkın sözde temsilcilerini muhatap alan ama kendisini en düşük düzeyde bile muhalefet edebilecek grupları cezalandıran ve görmezden gelen bir tavır sergilemektedir. Erdoğan’ın bizleri muhatap olarak görmediğini bilmemize rağmen, bu sürecin asli muhatapları olduğumuz gerçekliğiyle nasıl bir anayasa istediğimize ve yeni bir anayasa yapım sürecinin nasıl örülmesine dair düşüncelerimizi ortaya koymalıyız. Mevcut anayasa başta olmak üzere bugüne kadar biz ezilenlerin hem hazırlanma sürecinde hem de içeriğinde adımızın bile geçmediği anayasalar ile yaşadık. Toplumun tüm kesimlerinin dâhil olmadığı bir anayasa ile toplumsal uzlaşmanın nasıl sağlanabileceği ya da nasıl sağlanamadığını da görmüş olduk. Bugün 30 yıl geçmiş olmasına rağmen bir darbe anayasasıyla yönetilmekteyiz. 1982 anayasası militarist, erkek, Türk, Sünni ve sermayeden yana bir anayasadır. Bugüne kadar üzerinde yapılan değişikliklerle adeta yamalı bir bohçaya dönen anayasa, özünü hiçbir zaman yitirmemiştir. Bu anayasanın, devleti, toplum karşısında korumak biçimindeki otoriter mantığı her

Geçmişten Günümüze...
İlkay Tanyer / Yeliz Ergün
Yıllarca Türkiye’de Kadın Hareketinin 80’lerden sonra ortaya çıktığı inancı hakimdi; bir grup ise Cumhuriyetin kuruluşunda “verilen” haklara götürüyordu. Bugün artık biliyoruz ki bu topraklardaki Kadın Hareketi 18. yüzyıla kadar uzanır; belki ondan önce de vardı ama henüz onlara ulaşılamadı. Kendi dönemlerinde batılı feminist çağdaşlarıyla(1. dalga) etkileşim ve ilişki içinde, söz söyleme hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı ve aile içinde saygın bir yer edinme hakkı, poligaminin ilgası tek taraflı bir hak olan boşanmanın kısıtlanması için mücadeleye başladılar. Kendi dergilerini çıkardılar. Erkeklerle polemiklere giriştiler, dernekler kurdular. Tanzimat ile birlikte gelen yenilikleri savundular. Ancak dönemin reformist erkekleri kadınlar ile ilgili konularda oldukça tutucuydular. Osmanlı geleneklerini kadınlar üzerinden sürdürmeye çalışıyorlardı. Kadınlar bu tavrı sert bir şekilde eleştirdiler. 20. yy başlarında bu mücadele daha da şiddetlendi. Feminist kadın dernekleri sayıca arttı ve çeşitlendi. Balkan savaşları ve I. Dünya savaşı deneyimi kadınları siyasallaştırdı ve militanlaştırdı. Öyle ki Jöntürk iktidarı altında kadınlar üniversitede okuma, devlet dairelerinde memur, fabrikalarda işçi olarak çalışma haklarını kazandılar. 1917 aile kararnamesi ile Müslüman kadınlar da diğer cemaatlerin yanı sıra poligamiyi kısıtlayan ve boşanma hakkını tanıyan ileri adımlardan yararlandılar; bu İslam dünyasında bir ilkti. 1919’dan itibaren oy hakkı talep edilmeye başlandı. ‘1913-1921 arasında yayınlanan ‘’Kadınlar Dünyası’’ dergisi önce günlük gazete olarak çıkmış, sonra haftada 25 sayfa yayınlanan bir dergiye dönüşmüştür. Bu dergiyi çıkaran orta sınıf kadınları eğitim, çalışma hakkı gibi temel hakları kazanmak için uğraştılar, toplumsal hayata katılma, yeni bir kimlik edinme kavgası verdiler, kadınlar arası dayanışma anlayışı geliştirdiler, bu bağlamda kadınlar için işyerleri bile kurdular.’ * Peki bu dönemde örgütlü mücadeleleri ile çağdaşlarından geri kalmayan Kadın Hareketi Cumhuriyetin ilanı ile gelişim ivmesinin sürekliliğini neden sağlayamamıştır? ‘Kurtuluş Savaşında aktif görev alan örgütlü kadınlar Cumhuriyetin ilanından sonra ilk siyasi partiyi ‘Kadınlar Halk Fırkası’ adıyla kurmak istediler. Ancak buna değil, ‘Türk Kadınlar Birliği’ ismi ile bir dernek kurulmasına izin verildi.’ Cumhuriyet döneminde bilindiği gibi devlet katında kadınlar açısından bazı reformlar yapıldı. 1926 medeni

25

kanun reformu, eğitim reformu, 1930’larda eşit yurttaşlık haklarını tanıyan reformlar… Ancak bu reformlar büyük ölçüde Atatürk ve tek parti üst yönetimi tarafından tepeden inme bir biçimde yapıldı ve kadınlar bunların yapılışına katılamadılar hatta oy hakkının kazanışıyla ilgili çeşitli olayların gösterdiği gibi katılmaktan caydırıldılar. 1935 parlamentosuna 18 kadın temsilcinin girmesiyle elde edilen bu kazanımın dünyaya duyurulması amacıyla, Türkiye’de yapılması teşvik edilen Dünya Feminist Kongresinde, Feministlerin önerisinden hareketle ve Ankara’nın onayı olmaksızın ‘’Barış’’ temasının gündemin birinci maddesi olarak sunulmasının ardından, Türk Kadınlar Birliği’nin artık işlevini tamamladığı çünkü Türk kadınlarının bütün haklarını kazandıkları gerekçesiyle kapatıldığına tanık olundu. Böylece biraz ikna ve Kemalizmi özümleme biraz da baskıyla caydırma yollarıyla Osmanlının son demlerinde oluşan kadın hareketi söndürüldü. Onun için Feminizm tarihinin bu ikinci dönemini Feminizmin kadınların elinden alıp kullanıldığı giderek Anti Feminist bir devlet feminizmine dönüştürüldüğü ve sonunda unutturulduğu abartma sayılmamalıdır. Cumhuriyetin kurulmasından ve Kemalist reformların yapıldığı dönemden 80’lerin sonuna kadarki dönemde arada kurulan tüm kadın kurumları (1951 Türk Kadınlar Birliği, Hukukçu Kadınlar Derneği, Üniversiteli Kadınlar Derneği vb.) özellikle CHP’nin kadın kolları başta olmak üzere sürekli tekrarlanan söylem Atatürk’ün Türk kadına verdiği haklar ve bunların öneminden ibaret kalmıştır. O dönem Türkiye’de kadınların toplumda yaygın olan patriarkal ilişkiler nedeniyle ezilen bir cins oldukları tahlili bile yapılamamıştır. Bu dönemdeki kadın kurumları daha çok 5 Aralık gibi kadınlara oy hakkının tanındığı günleri kutlayan ve Atatürk’e şükranlarını dile getiren tören dernekleri olmalarının ötesine geçemediler. Bu kadınlar genellikle burjuva çevrelerinden gelen, iyi eğitim görmüş, çoğu çalışan, Türk kadını deyince kendilerine bakan, kendilerini kurtulmuş kabul eden kadınlardı ve geri kalan köylü işçi küçük burjuva ezilen kadınların da eğitimi yaygınlaştırılması ve kendi deyimleriyle Atatürk devrimlerinin bilincine varmalarıyla kendileri gibi kurtulacaklarını düşünmekteydiler. Bu şekilde Türkiye’deki kadın hareketi resmi söylemlerle sessiz bir çoğunluğa dönüştürüldü. 1980’LERE YAKLAŞIRKEN Türkiye’nin vitrinini oluşturan “kurtulmuş kadınların” dışında kalan yani bu ayrıcalıklara sahip olmayan geniş kadın kitleleri ataerkil geleneklerin kırılamaması sonucu tarım kesiminde ücretsiz aile işçisi olarak çalışan; mülkiyet, eğitim, gelir, sosyal güvenlik haklarında yoksun bırakılanlardı. 1975 yılında İlerici Kadınlar Derneğinin kurulmasıyla ‘sol kesimlerden’ gelen kadınlar bu tabloyu sorgulamaya başladılar. Onları harekete geçiren motif sınıf mücadelesiydi ve işçi sınıfı kadınlarını örgütleyen bu militan kadınlar sol hareketlerin

26
erkekleri kadar feminizm karşıtıydılar. Şubat 1978’de Mersin Kadınlar Derneği, Ankara Devrimci Kadınlar Derneği, Samsun Kadınlar Birleşme ve Dayanışma Derneği ‘’çifte sömürüye karşı’’ mücadele etmek üzere kurulur. Mart 1978’de Samsun Kadınlar Birleşme ve Dayanışma Derneği adını, 1. Kongresini yaparak Karadeniz Kadınlar Derneği olarak değiştirir. Bu dernekler anti-faşist kadınları örgütlenmeye ve mücadeleye çağırır. Emperyalizme, faşizme ve oligarşiye karşı çıkar, eşit işe eşit ücret, ana ve çocuk sağlığı, doğum öncesi ve sonrası izin, işyerlerinde çalışan kadın sayısına bakılmaksızın kreş ve anaokulu, eğitimde, terfide iş bulmada eşitlik, yasalarda eşitlik talepleri için mücadele eder. İşçi emekçi kadınlara sınıf bilinci aşılama amacıyla faaliyet yürüten bu dernekler hareketin kadın kolları işlevini görür. 12 EYLÜL 1980 DARBESİNİN ETKİLERİ Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren başkanlığında yürütülen 12 Eylül 1980 darbesi genel olarak tüm muhalifleri emekten, barıştan yana olanları, sosyalistleri, Kürtleri derinden etkilese de kabul edilmelidir ki 12 Eylül’ün, kadın üzerindeki yıkımı bir kat daha fazladır. Askeri darbelerin yaratmış olduğu ötekine karşı güç teorisi halklar, kültürler, vb. arasında farklılık yaratır. Burada öteki bir ülke, birey, etnik grup, v.s. olabilir. İki grup arasındaki farklılıkları vurgulayarak bir öteki yaratmaya dayalı olan teori militarizmin yaşam kaynağıdır. Askeri darbelerle militarizmde kendini besler ve birçok öteki yaratır. Bu ötekilerden biri de kadındır. Pek çok kültürde kadınların erkeklerin mülkü olduğu düşünülür. Bu yüzden bir kadın tecavüze uğradığında bu erkeğinin erkekliğine fiili bir saldırıdır. Bu fikir yürütmeyi kullanırsak, kadınlar belirli bir kültürün, etnik grubun, ya da ülkenin erkeklerinin onuruna saldırmak adına savaşın hedefi haline gelir. Ülkemizde de 12 Eylül 1980 askeri darbesinde gözaltına alınan kadınlara her türlü cinsel şiddet işkence metodu olarak kullanılmıştır. Bize ezberletilen bir başka inanç da, darbe sonrası kadın hareketinin yükselmesinin sebebinin, darbe öncesinde var olan muhalefetin bertaraf edilmesi olduğudur. Ancak bu söylenirken, 70’li yılların sosyalist kadınları kendilerine feminist demeseler dahi, bu kadınlar geleneksel cinsiyet rollerinden sıyrılıp sistemi sorguladılar ve sosyalist mücadelede rol aldılar. Bu açıdan baktığımızda, 80 darbesi süresince öldürülen, işkence edilen, taciz ve tecavüze uğrayan kişilerin de sadece erkek olmadığı aşikardır. Nasıl Osmanlı tarihinin son dönemlerinde ve cumhuriyetin yeni döneminde kadınların mücadelesi görünmez kılındıysa, 80 öncesindeki siyasi tarihinde ve darbe sırasında yaşanan baskılarda da kadınlar görünmez kılınmıştır. 80 SONRASI 1980 askeri darbesinin ardından 80’li yılları batı ülkelerinde sürgünde geçiren sosyalist kadınların çoğu öz eleştiri verdi ve 90’lı yıllarda yeni kadın hareketi içinde yeniden yerlerini aldı. Sürgün yıllarında 1970’lerde batılı toplumları derinden etkileyen kadın kurtuluş hareketinden çok şey öğrendiler. Türkiye’de kadın hareketinin tekrar yükselmesi 12 Eylül 1980 darbesinin hemen ertesine denk gelmesinin nedenlerinden bir diğeri de bu sorgulama sürecinin bir etkisidir. Hareket, ‘’8o öncesinde sol çevrelerde bulunmuş, entelektüel kadınlar tarafından başlatılmıştır. Hareketi başlatan kadınların ortak noktaları TÜMAS (Tüm Asistanlar Sendikası) geçmişidir. 12 Eylül darbesinin hemen ertesinde sol hareket tamamen dağıtılmış/dağılmış durumda iken ve hiçbir harekete göz açtırılmayan bir baskı dönemi yaşanırken feminizmin yeşermeye başlaması, üstelik sol hareketi eleştirerek ortaya çıkması, sol çevrelerin feminizme ‘’Eylülist hareket’’ suçlaması getirmesine yol açmıştır. Modernleşme bir yandan sorgulanırken, bir yandan başörtüsünün bir siyasi gündem oluşturması modernleşme pratiğinin ve teorisinin yeniden üretilmesini sağladı. Feministlerin bu gündem konusunda açık, net bir siyasi söylem kuramamış olmaları şöyle bir soruyu da açıkta bıraktı; Türkiye’de tek ciddi modernite eleştirisini yapanlar İslamcılar oldu. Müslüman kadınlar da kendi hareketlerinden erkeklere yönelik son derece sert eleştiriler yaparak, modernite eleştirisini geliştirdiler. Çok eşliliğin kendileri için nasıl bir sorun olduğunu, erkeklerin modernitenin işaretleri olarak gördükleri teknolojik gelişmeleri (çamaşır makinesi gibi) evde reddederken iş yerlerinde pekâlâ bilgisayar kullanmalarının ikiyüzlülüğünü açığa vurdular. Böylece Müslüman feminist kadınlar kendi yollarını çizdiler ve feminist hareketle zaman zaman kesiştiler. Modernleşme anlatısı açısından problemli kadınlar yalnızca Müslüman kadınlar değil Kürt kadınlar da kendi kimlikleri üzerinden politikleştiklerin1980 sonrası yükselen feminizm, orta sınıf olmakla da çok eleştirildi. Doğruydu, sahiden de feminizm orta sınıf bir hareket olarak başladı. 1980 öncesinde demokratik kitle örgütlerinde, sol örgütlerde yer alan, ama bu örgütlerin tabanından değil, daha çok yönetim kadrolarından gelen kadınların öncülük ettiği bir hareketti. En az iki kuşaktır kentli, iyi eğitimli, batı dillerindeki yazını izleyebilen kadınlar. Bu kadınların feminizmi keşfetmesinin esas olarak batılı kaynaklar yoluyla olduğu, kendi hayatlarına buradan baktıkları da çok söylendi. Hareketin radikalliğinin kısmen bu orta sınıflıktan kaynaklandığı eklenebilir bunlara. Cinsiyet eşitsizliğinin politik bir konu olarak gündeme getirilmesi, feminist hareketin büyük bir başarısıydı. Cinsiyet eşitsizliğinin başka eşitsizliklerin içinde değerlendirilemeyecek kadar temel, kendi dinamikleri olan, farklı iktidar biçimlerini de içeren bir sistem olduğunu söylemek, yeni ve radikal bir tavırdı. Bu tavrın mantıksal sonucu, cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmaya yönelik bir politika oluşturmaktı. Feminist hareketin bağımsızlığı, 1980’lerin en fazla tartışılan konularından biriydi. Farklı siyasi ideolojiler olmasına rağmen kadınlar ortak bir deneyim ‘’kadınlık’’ noktasından ortaklığı kurdular ve bu zemin üzerinden örgütlenme biçimlerini tartışma ve deneme sürecine girdiler. Ezilme noktalarının beden, emek, kimlik diye ayrıştırılması ise, farklılıkların farkında olunduğunun işaretiydi. ‘Biz kadınlar’ demek, kadınların kendini bir özne olarak tanımlaması açısından önemli bir kopuştu. Artık kadınları kurtarmaktan değil, kadınların kurtuluşundan söz edilmekteydi. KAMPANYALAR, DEVLET FEMİNİZMİ VE MODERNLEŞME MODELİ Kazanımlar düşünüldüğünde kadın hareketinin gücü ile tanışan 80 sonrasının Türkiye’sinde, önce kadın hareketinin yadsındığını, sonrasında doğrudan/dolaylı baskılanmaya çalışıldığını ve en sonunda da pek çok muhalif harekete uygulandığı gibi yükselen kadın hareketini de kendi feminizm algısına indirgeyen bir devlet politikası üretildiğini görüyoruz. ‘’Devlet de kadın hareketine el atmış, hareketi mat etmeye ve kontrolü altına almaya çalışmaktadır. Bir yandan devletin içindeki muhafazakâr kanat, feminizme sırtını dönmüş bir şekilde ‘’Milli Aile’’ teorilerine girişip tepki çekerken, liberal-laik kanat ise kadın sorunları uyarınca yeni örgütlenmelere gitmeye başlar. 1990’da Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı kurulur. Eylül 1990’da Bakırköy ve Şişli Belediyeleri birer sığınak açarlar. Kadın bakanlığı feministleri bakanlık çatısında hareket etmeye çağırır.’’ Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, cumhuriyet öncesi kadın hareketinin cumhuriyet ile birlikte sönümlendirildiğini ve ilerleyen yıllarda resmi söylemlerin ürettiği modernleşme modeline sıkıştığını, 70’lerde yükselen sosyalist mücadelede yer alan kadınların da darbeyle birlikte zorla siyasi çevreden uzaklaştırılması sonucunda modernleşme modelinin 80 darbesiyle yeniden üretildiğini görüyoruz. 80 sonrasının toplumuna baktığımızda ‘apolitizasyon’ sürecinin aslında resmi söyleme doğru bir ‘politizasyon’ olduğunu söyleyebiliriz.

27
de bu anlatıyı temelden sarstılar. Türkiye’ de modern vatandaşlık tanımının nasıl ‘’Türk, Sünni ve erkek’’ olma üzerine kurulduğunu görmemizi sağladılar. Kürt feministler ikili bir eleştiri geliştirmeye çalışarak kendilerini yakın hissettikleri Kürt hareketinin ataerkil yapısını eleştirdiler. Öte yandan yıllardır mitinglerde, hapishane kapılarında, karakollarda, parti toplantılarında politikleşen çok geniş bir kadın kitlesinin oluşturduğu Kürt kadın hareketi gelişti. İslami hareket ve Kürt hareketi 90’larda politik gündemi belirleyen çok önemli iki eksendi. ‘Şeriatçılık’ ve ‘bölücülük’ olarak kodlanan bu iki hareket içinde bulunduğumuz dönemde yine belirleyici önemde olduğu açıkça görülüyor. Eşitlikçi feministler Kemalist ideolojinin savunusu anlamında farklılaşırken, radikal feministler Kemalist ideolojinin cinsiyetçi niteliğine eleştirel bakışlarıyla konumlanıyorlardı. Radikal feministlere göre eşitlikçi feminizm erkekle aynı haklara sahip olmak için kadınların da kamusal alana çıkmalarını talep ediyordu. Oysa onlar aynı hakların ötesinde hakların verildiği siyasal, kültürel, hukuki mirası sorgulamak ve değiştirmek istiyorlardı. Sosyalist feministler ise toplumun bütünsel dönüşümünü hedefleyen total perspektif ve kadın sorununu bu dönüşümün bir parçası olarak gören indirgemeci politik mirası sorgulayan bir hesaplaşmayla farkı bir konumlanma içindeydiler. 80’li yılların devletçi nitelikli geleneksel feminizm, muhalif nitelikli radikal feminizm ve sosyalist feminizm çerçevesinde öteki feminizmler olarak kategorize edebileceğimiz, İslamcı feminizm ve Kürt feminizminin dışında, yerel feminizmler, proje feminizmi ve genç-feminizm eklenebilir. Yeni dönemin kadın politikaları: bu süreçte yeni ortaya çıkmakta olan kadın hareketlerinin temel sorunlarından biri kadınların eski rejimde sahip olup şimdi yitirmiş oldukları hakların ne olacağı ve yeniden nasıl kazanılacağı, yeni toplumu kurmak için atılan adımlara kadınların nasıl katılacağıdır. Kadınların enformel işlere ya da aile içinde ücretsiz işçiliğe dönüşen ekonomik faaliyetleri onları korumaya ne kadar yetecektir? Aile ideolojisine geri dönüş nasıl engellenebilir? Sınırların açılması ile kadın ticaretindeki artış ile nasıl mücadele edilebilir? Özerk, sivil örgütlenme ne anlama gelir ve nasıl yapılır? Tek parti rejimi yerine Batı tipi demokrasinin aynı tür bir resmi ideoloji olmasını nasıl engelleyebiliriz? Kapitalist piyasanın yıkıcı, yoksullaştırıcı etkileri kadınlar açısından nasıl en aza indirilebilir? Batılı kapitalizme teslim olmadan özerk ve sivil bir kadın gücü oluşturularak yeniden bir toplum inşa sürecine nasıl bir katılım sağlanabilir? Kamu politikalarının önemini yeniden anlamışken kadınlar yararına işleyecek kamu politikaları inşası nasıl mümkündür? Yeni dönemin yeni kadın örgütleri bu soruların yanıtlarını tartışarak örgütlenmeye çalışmaktadır. Kadın örgütlerinin kendi kaynaklarını oluşturmak için yürüttükleri kampanyalar çok başarılı olmamakta; devlet finansmanı çökünce Batı’dan gelen finansman da sorunlu olmaktadır. Ulusal destekten çok uluslar arası desteklere dayanma, hele bunun Batılı kapitalist merkezlerin denetimindeki projeler aracılığıyla sağlanması kadın örgütlerini güçlendirmekle birlikte bir tür kırılganlık da yaratmakta; bu finansal ilişkinin kendi ayakları üzerinde ne kadar durabileceği şüpheli, özgürlük sorunu paranteze alınmış çok sayıda ‘feminist örgüt’ ürettiği gerçeği de bu bağlamda tartışmaktadır. Kadına yönelik şiddet üzerine yapılan kampanya ve eylemliliklerle kadın hareketinin gündemine baktığımızda; toplumsal cinsiyet, kadın cinayetleri, nefret cinayetleri ve yıllardır bölgede yaşanan savaşın tüm toplumu militarize etmesiyle artan namus cinayetleri-intiharları, bölgedeki örgütlü kadınlara veya çocuklara bir devlet politikasının stratejisi olarak uygulanan tacizler ve tecavüzler ve anti militarizm gibi konuların günümüze değin süren tartışmalarda ve yeni örgütlenme modellerinde yer aldığını görüyoruz. Kadınların görünür olmak ve devlete baskı oluşturarak kadınlara karşı uygulanan her türlü ayrımcılığa karşı hak alma mücadeleleri kadın kuruluşları açısından önemli gelişmelerden biri 1998’den beri her yıl düzenli olarak toplanan Kadın Sığınakları Kurultayı’dır. Kadına yönelik şiddetle mücadele tartışmaları erkek egemen ideoloji ile militarizm arasındaki ilişkiyi yadsınamaz bir şekilde ortaya koymaktadır. Toplumsal cinsiyet olgusunun tartışılmasıyla, militarizmin erkek egemen dünya içindeki ‘’erkek’’ imgesinin yeniden üretildiğini ve yüceltildiğini söylemek mümkün olmaktadır. 1993-1994 yıllarında, Mardin’in Derik ve Mazıdağı İlçelerinde gözaltına alındığı sırada askerlerin defalarca tecavüzüne maruz kaldığını açıklayan SONUÇ YERİNE 80 sonrasından günümüze dek ulaşan Bağımsız Kadın Örgütlenmesi anlayışı bağlamında Kadın Kurtuluş Hareketi’nden söz etmek gerekirse; Kadın Kurtuluş Hareketi; her ulustan, sınıftan veya toplumsal kesimden kadının, salt kadın olmaktan kaynaklanan ortak ezilmişliği, tüm bu kadınları, kadın ezilmişliğine karşı, sadece kadınlardan oluşan, erkeklerden, erkek egemenliğinden, devletten ve sermayeden bağımsız mücadelesi alarak tanımlamaktayız. Kadın sorunun çözümü için sosyalizm bir önkoşuldur. Bu tespit sorunun çözümünü altyapı ilişkilerinin değiştirilmesini sosyalizme havale etmek anlamına gelmemektedir. Kadınların dün başlayan kurtuluş mücadelesi, bugün ve yarın da geliştirip yaygınlaştırılarak erkek egemen ideoloji ve yarattığı kurumlara karşı kazanımlar elde edilerek sürdürülmek zorundadır. Bu zorunluluk sosyalist topluma ilişkin tahayyülümüzden kaynaklanmaktadır. Değişen altyapı zeminine basarak binlerce yıl boyunca toplumun bütün hücrelerine sirayet eden cinsiyetçi yaklaşımla mücadelemiz devam edecektir. Ş.E.’nin 405 asker hakkında dava açması ve ardından Ş.E.’nin annesinin de askerlerce tecavüze uğradığını açıklaması ile gözler yeniden savaş döneminin en fazla mağduru olan kadınlara çevrilmişti. Burada kadın kurtuluş mücadelesi ve anti militarizm arasındaki oluşmuş bağın önemine ilişkin birkaç şey söylemek mümkün. Kadın kurtuluş hareketi ile anti militarizm arasında, tarihsel olarak oluşmuş olan bağın ötesinde politik bir ilişki vardır kuşkusuz. Ama bu ilişki kadınlarla anti militarizm arasında değil, bir ideoloji olan, Kadın Kurtuluş Mücadelesi ve anti militarizm arasındadır. Her şeyden önce, genel olarak bütün çalışanlar için olduğu gibi, kadınlar için de geçerli olan bir talep, toplumsal kaynakların silahlanma yerine sosyal hizmetlere ayrılması. Ancak, kadınların buradaki konumu özeldir. Emek gücünün yeniden üretimini sağlayan görevlerin kadınlara yüklenmesi ile kamu harcamalarının aktarıldığı alanlar arasında doğrudan bir bağ var. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin sosyalleşmesi, kreşlerin-yuvaların açılmasıyla beraber çocukların bakımı ve yetiştirilmesinde, hasta akrabaların bakımında kadınlara düşen yükün bir ölçüde azalması demek, eğitim ve sağlık alanında yapılan kamu yatırımlarının sağladığı iş olanaklarının artması, yani yoğun olarak kadınların çalıştığı alanların genişlemesi, yine silahlanma harcamalarının kısılması ile sıkı sıkıya bağlantılı. Dolayısıyla silahlanma harcamalarına karşı çıkmak için kadınların çok somut gerekçeleri var. Bunlar, bugünün gerçeklerinden yarına uzanan talepler olarak Kadın Kurtuluş Mücadelesi ile anti militarizm ile güncel ve somut bağlantıyı oluşturan nedenler.

28

Eğitimin her alanında cinsiyetçilikle kuşatılmış olsak da

Göze A.

Haftalardır adını duyduğumuz bir lise var: Mersin Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi. Okul hiçbir DEV-LİS’linin dikkatinden kaçmadı. Bilimsel öğretimiyle, yeterli eğitim araç-gereçleriyle, idareci ve öğretmen şiddetinin olmadığı bir yer olarak işitmiyoruz okulun ismini. Ancak fiziki anlamda büyük ve mali açıdan diğer devlet liselerinden daha iyi durumda olan bir okul olacak ki kadın ve erkek öğrenciler arasında 45 cm mesafe bırakmayı zorunlu kılmaktan, yemekhanelere tuvalet muamelesi yapıp cinsiyete göre yemek alanı açmaktan hiçbir sakınca duymuyor; sa-

Cinsiyetçilikle Mücadeleye Devam Edeceğiz
Mersin Nevit Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi’nin duvarında “Cinsiyetçi Eğitim Sistemine Son!” yazıyor. İmzası DEV-LİS’li KADINLAR’a ait. Ancak herkesin bilmesi gerekir ki, o duvar öfkenin ve ezilmişliğin getirdiği bir denklemin çözümü için kullanılmıştır: Eğitim sistemi cinsiyetçidir ve bu sistemin sonlandırılması gerektiğine inanan liseli devrimci kadınlar okulların duvarlarını cinsiyetçiliği teşhir etmek için boyarlar. Bir tarafta cinsiyetçi eğitim diğer tarafta biz DEV-LİS’li KADINLAR…
olaya hassasiyet süngeri çekmeye çalışırken hem YÖK’ün soru üslubu hem de kolluk kuvvetlerinin yetişme tarzının ne şekilde olduğu önümüze serildi. Ders Kitapları ve Cinsiyetçilik Mevcut sistem kendi devamlılığını sürdürmek, korumak için var olan değerleri eğitim aracılığıyla aktarmaya çalışır. Bu bağlamda doğaldır ki ideolojisini (ırkçı, militarist, erkek egemen, bilimsel ve demokratik olmayan ya da tam tersi) meşrulaştırmak için eğitimin önemli araçlarından biri olan ders kitaplarını kullanır. Ders kitapları; özgül olarak egemen toplumsal sınıfların yaşama tarzını, genel olarak da ideolojilerini aktarırlar. Toplumsal düzenin korunması ve sürdürülmesine yönelik değerlerin aktarılması ve yeniden üretilmesinde ders kitapları önemlidir. Çünkü ders kitapları toplumda meşru kabul edilen ortak değerleri, davranış biçimlerini ve zihniyet kalıplarını aktararak toplumsallaşma sürecinin ana öznelerinden birini oluşturur, etkisi öğrenci ve okul sınırları aşar ve günümüzde hala en temel pedagojik araçtır. Okullarımızda bize ücretsiz dağıtılan ders kitapları da cinsiyetçidir. İlköğretimde kadının toplumdaki yeriyle ilgili cinsiyetçi öğelere rastlarken, lisedeki kitaplarda ise daha çok kadının görünmezliğine rastlanmaktadır. Örneğin Eğitim Sen’in adına Nurşen Yıldırım’ın yaptığı liselerde okutulan edebiyat ve dil anlatım kitaplarının incelenmesi araştırmasında kitaplarda bulunan toplam 821 metinden sadece 24’ünün kadın yazarlardan alınan metinler olduğu; incelenen 8 kitapta kadınlara ait yalnızca iki metnin bağımsız ve ayrıntılı olarak incelendiği; kadınların konu olarak ele alındığı metin sayısının da yok denecek kadar(6 metin) az olduğu; incelenen kitaplardan araştırma öncesi en çok kadın metinlerinin bulunması düşünülen 1930 sonrasının işlendiği 210 sayfalık 12. Sınıf Türk Edebiyatı kitabında kadın yazarlara ait hiçbir metnin bulunmamasının öğrencilerde kadınların hiçbir şey yazmadığı veya düşünmediği duygusunun içselleştirilmesine neden olmaktadır” tespiti ne kadar doğrudur. Eğitimde cinsiyet ayrımcılığı denildiğinde yalnız ders kitaplarını değil, eğitimin içeriğinden, müfredatına, yönetmeliklerine ve yazılı olmayan ama yöneticilerin, öğretmenlerin hatta öğrencilerin içselleştirmiş oldukları toplumsal cinsiyet yargılarını anlıyoruz. Biz gençlerin bir yılın yaklaşık 1000 saatini geçirdiğimiz okullar, mevcut iktidar ilişkilerinin sindirilmesinde önemli bir işleve sahip. Cinsiyet rollerimizin öğrenilmesi ve toplumsal cinsiyet kimliğinin oluşturulmasına katkıda bulunurlar. Eğitim sürecinden geçen gençler cinsiyetçi yaklaşımları tümüyle doğru kabul etmekte, böylece egemen sistemin devamını destekleyen eğitim politikaları da amacına ulaşmış olmaktadır. Okullarımızı varolan toplumsal ilişkileri normalleştirip güç ilişkilerini meşrulaştıran kurumlardan daha adil ve eşitlikçi bir topluma ulaşmak için bireyleri güçlendiren ve özgürleştiren yaşam alanlarına dönüştürmek zorundayız. Eğitimin müfredatının ve ders kitaplarının gözden geçirilerek cinsiyetçilikten arındırılması acil taleplerimizden birisidir. Yalnız bu materyaller sadece Talim Terbiye Kurulu tarafından değil sendikaların, uzman eğitimcilerin, kadın örgütlerinin ve özellikle biz gençlerin de yer aldığı çok daha geniş bir yapı tarafından hazırlanmalıdır. Ortaöğretimde ve üniversitelerin tüm bölümlerinde “Toplumsal Cinsiyet” dersinin verilmesi; cinsiyetçi eğitimi ve cinsiyete dayalı ayrımcı rol ilişkilerine yönelik ilk ve ortaöğretim öğrencilerini kapsayacak yayınların hazırlanması; öğretmenlerin ve idarecilerin hizmet içi eğitimlerinde ve öğretmenlik formasyonlarında toplumsal cinsiyete dayalı eğitimler alması, eğitimle ilgili her alandaki yöneticiler içinde kadın sayısının eşit olmasının sağlanması, özellikle kız öğrencilere yönelik olarak uygulanan okullardaki tek tip kıyafet uygulamasının bir an önce kaldırılması öncelikli taleplerimizdendir. Eğitsel kulüpler başta olmak üzere okul içi aktivitelerde ve törenlerde kız-erkek öğrenciler için var olan klasik görevlendirmelere son verilmelidir; kız öğrencilere pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır. Okullarda 8 Mart ve 25 Kasım belirli günler ve haftalara dahiline alınmalı ve güncelleştirilmelidir. Okullarda tamamen cinsiyetçi değerlerle yüklü olan milli güvenlik dersi ile din kültürü ve ahlak bilgisi dersi kaldırılmalıdır. Velilere yönelik olarak toplumsal cinsiyet duyarlılığını geliştirecek çalışmalar yapılmalı; zorla evlendirme, görücü usulü evlilikler de dahil olmak üzere cinsiyet eşitsizliğine dayalı konularda bilinçlendirme etkinlikleri yürütülmelidir. Öğrencilerin ve velilerin taciz ve cinsel istismar konularında bilinçlendirilmesi yönünde çalışmalar yapılmalıdır. Okuldaki cinsiyetçi şiddete karşı mücadelenin disiplin sorunlarına indirgenerek çözümlenemeyeceği kabul edilerek, okul kültüründe eşitlikçi ve farklılığı kabul yönünde bir kültürel dönüşümü hedefleyen pratiklere yer verilmelidir. Okulda şiddeti harekete geçiren ortamı ortadan kaldırmaya yönelik önlemle alınmalı (okul polisiyle değil), okul yönetim pratiklerinin demokratikleştirilmeli, öğrencilerin talep ve

nat okulunda beton yığınından başka bir şey yokken, kadın öğrencilerin sıralarına ek tahtalar yerleştirmeye bütçe ayırabiliyor. Okul müdürü, “Yetkili kurumlar arkamda, ben sizi adam etmeye geldim.” diyerek de aslında devlet nezdinde yaptıklarının meşruluğunun bulunduğunu çekinmeden anlatıyor. Yetkili kurumlar dediği ise, öğrenciler arasında santim hesabı yapan zihniyetin birkaç koltuk üstü, dün eski eşine karşı devletten korunma talep eden Ayşe Paşalı’yı on yerinden bıçaklayan erkeğin ellerine veren zihniyetin eğitim-öğretim ayağı… Aynı şekilde bir diğer cinsiyetçi uygulama da İstanbul’da patlak veriyor. Üsküdar Cumhuriyet Lisesi müdürü, içeride sıkıyönetimi geçerli kılmanın yeterli olmayacağını düşünerek, dışarısı için de kendince planlar yapıyor. Bu sefer Üsküdar Cumhuriyet Lisesi’nde çıkış kapılarını ‘kız’-erkek olarak -tahrik durumuna mahal vermemek için- ayırıyor. Nimet Çubukçu’nun bakanlığı döneminde Açıköğretim Fakültesi Jandarma ve Polis Önlisans Meslek Eğitimi programında çıkan sorulardan biri tam da kolluk kuvvetlerinin cinsiyetçiliğini pekiştirecek biçimde. “Aşağıdakilerden hangisi kadına özgü bir davranış olarak kabul edilir? Çokbilmişlik/Baskıcılık/Konuşkanlık/Mantıksal düşünme/Kendine güvenme” Cevap: Konuşkanlık Nimet Çubukçu buna karşılık çözümü hassasiyette buldu, YÖK’e cinsiyet ayrımcılığı yaptığı konusunda göstermelik bir yanıt verdi. MEB

29
ihtiyaçlarını göz önüne alan düzenlemeler yapılmalıdır. DEV-LİS’li Kadınlar Ne Diyor… Tüm bu cinsiyetçi uygulamalara karşı biz DEVLİS’li KADINLAR, devletin ve toplumun öğrettiği “cephe gerisinde” duran, evlenmeden önce babasının, evlendikten sonra kocasının olan, eve geç saatte gitmeyen hanım hanımcık rollerden çıkıyor; annemizin cinsiyet sıfatıyla kendimizinkinin aynı olduğunu, hiç kimsenin namusu olmadığımızı, “geceleri de, sokakları da istediğimizi” haykırırken, liseli genç kadınların her birinin bu mücadelede saf tutması gerektiğini anlatıyoruz. İşte bu yüzden demokratik lise programımızda: “DEV-LİS CİNS AYRIMCILIĞINA KARŞI MÜCADELE EDER a) Ders kitaplarından erkek egemen ifadelerin çıkarılmasını savunur. b) Öğretmen-öğrenci ilişkisinde ve öğrenciler arası ilişkilerde kadınları ikincil cins konumuna düşüren her türlü davranışa ve cinsel tacize karşı mücadele eder. c) Disiplin yönetmeliğinde yer alan erkek egemen kurallara karşı çıkar. d) Kız ve erkek liseleri ayrımına karşı çıkar.” ifadesi var. Bunun için, DEV-LİS’li KADINLAR her ilde, her okulda devletin muhalif hareketlere karşı kullandığı klasik “provoke etmek ve terörize gruplar” kalıplarıyla üstünü örtemeyeceği bu gerçeği defalarca anlattılar. Nevit Kodallı’nın duvarına yazdılar “Bedenimize, Bilincimize Dokunma Müdür!” diye, Ankara’da Mithatpaşa Köprüsü üzerinden “Eteğimden, Saçımdan, Erkek Arkadaşımdan Sana Ne!” yazılı pankart astılar, İzmir’de basın açıklaması yaptılar. Eli eteğimizde olan devlet, tutanaklar tuttu, fotoğraflar çekti, kamera kayıtları yaptı. Yetkili kurumlar, Nevit Kodallı’nın öğrenci ve velileriyle aynı sözü haykıran DEV-LİS’Lİ KADINLAR’ı “…okulun bir gün sonra duvarlarına yazılan yazılar ve ‘Dev-Lis’ adlı bir grubun da her eylemde aktif rol aldığı herkesin malumu.” diyerek teşhir etmeye ve soyutlamaya çalıştı. Çubukçu’nun da aslında aleyhimize çevirmeye çalıştığı olgu şu: her biri DEV-LİS’le demokratik lise mücadelesi yürüten DEV-LİS’Lİ KADINLAR’ın barikatlarda, dershanede, sokakta, stajda; bedeninin, emeğinin, kimliğinin kavgası için her eylemde aktif rol almaktan da korkmayacağı herkesin malumu. Çubukçu doğru söyledi her eylemde aktif rol alıyoruz ve almaya da devam edeceğiz. Cinsiyetçi eğitime karşı durmak yalnızca bir adımdır, kurtuluşumuza bir adım daha!

Eğitim Sen 21. Yılında II. Kadın Kurultayını Yaptı
İlki 2004 yılında ‘Sorgulamak ve Değiştirmek İçin’ adını taşıyan Eğitim Sen Kadın Kurultayı’nın ikincisi 9 - 10 Şubat 2011’de, ‘Özgürlüğümüz İçin Örgütleniyoruz’ şiarıyla gerçekleştirildi. Aslında Kurultay, 4 - 5 Aralık 2010’da yapılacaktı. Açılışta, KESK’in ilk kadın genel Çoğunluğu kabul edilen önergeleri, tartışılan konu başlıklarını ve vurgulananları genel olarak, son dönemde yoğunlaşan emeğin farklılaşması ve kadınlara etkisi, eğitimin içeriğinin kadınlara yansıması ve örgüt içi kadını güçlendirici tedbirler olmak üzere sınıflandırabiliriz. Cinsel yönelim ve cinsiyet ayrımcılığına yönelik sendika metinlerine ilk kez yazılı bir şeyler girmesi ve öneri sunulması ise 21 yıllık sendikal mücadelede geç kalmış ama önemli bir gelişmedir. 10 yıldır kurumsallaşmış bir kadın sekreterliği bulunmasına rağmen hala erkek kadın sekreterlerinin seçilmiş olması Eğitim Sen’li kadınları buna yönelik tedbirler almaya itti. Kabul edilen önergede “Kadın sekreterliklerinde erkeklerin görev almasının önüne geçmek için; hiçbir kadının yönetime gelecek oyu alamadığı durumlarda en az oyu alarak seçilen erkek üyenin yerine en fazla oy alan kadın üyenin yönetime girmesinin sağlanması”; yine kadın sekreterlerinin kadın bakış açısına sahip olmasının gerekliliğinden yola çıkarak “Kadın sekreterleri adayının, kadın komisyonunda, kadınlar tarafından belirlenmesi. Bu adayın tüm delegasyon tarafından seçilmesi” ve daha önce metinlerde geçen “tüm organlarda ayrı ayrı %40 kadın kotasının uygulanması” ifadesinin “eşit temsil” olarak daha ileriye taşınması kongrenin en önemli kazanımlarındandır. KESK’i olağanüstü kongreye taşıyan sürecin kadın kurultayında da konuşulması ve tartışılması (bazı atölyelerde tartışıldı) önerisi ikinci gün, bütün gündemler görüşüldükten ve salonun çoğunluğu gittikten sonra, saat 22.00’de geldi. Öneri bu süreçte kadınların birbirlerini anlaması, dayanışmayı yeniden tesis edebilmesi ve sorunların üstesinden gelebilmesi için gerekliydi. Önerinin divanın çoğunluğu tarafından kabul edilmemiş olması bir eksikliktir. Öneri öncesinde kadınlar süreçten çıkardıkları deneyimlerden yola çıkarak ayrı ayrı verdikleri önergeleri birleştirdiler ve aşağıdaki önergeleri kabul ettiler. “Kadına yönelik suçlarda; Kadının beyanı soruşturmanın başlatılması için esastır. Soruşturmanın gizliliği esastır. Disiplin kurulu en az 5 kişiden oluşmalı ve çoğunluk kadın olmalıdır. Disiplin için verilecek dilekçe yönetim kurulu onayı gerekmeden de işleme konulmalıdır. Soruşturma sürecinin yürütülmesi sırasında üniversitelerden psiko-sosyal travma merkezinin önerdiği bir uzman alanında uzmanlaşmış bir kadın avukatın görüşüne başvurulmalıdır. (Kadın isterse kendi avukatını da tercih edebilir) Soruşturma bu raporlar doğrultusunda disiplin kurulu tarafından sonuca bağlanmalıdır. Biçiminde uygulanması;” “Kadına yönelik suç sabit olduğunda bu suçu işleyen erkek üyenin genel kurul onayı beklenmeden üyelikten çıkarılması için Eğitim Sen Disiplin Kurulu Yönetmeliğinin değiştirilmesi;” Eğitim Sen Kadın Kurultayı yaklaşan sendika seçimlerine yönelik olarak kadınların önlerine bir görev de koydu: “Tüzüğün ve yönetmeliklerin gözden geçirilip kadın bakış açısına uygun olarak yeniden düzenlenmesi” ve “Kurultay sonuçlarının genel kurulda kabul edilmesi”

başkanı, EĞİTİM SEN’in ilk kadın genel başkanı, KESK ve EĞİTİM SEN kadın sekreterleri birer konuşma yaptılar. Siyasi partiler ve kadın örgütlerinden de katılımcılar vardı. 1.Kadın Kurultayında sunum yapma fırsatı bulan kurum temsilcilerinin bu kez sadece isimleri ve kurumları okundu. Farklı şehirlerden gelen yaklaşık 220 kadının katıldığı Kurultay, iki ana temada altı atölye başlığında tartışıldı. Şube ve temsilciliklerde yapılan atölye çalışmalarının sonuçlarından oluşturulan, “Eğitim Sen II.Kadın Kurultayına Giderken” adlı kitap üzerinden atölyeler gerçekleştirildi. Atölye raporlarının delegelere sunulduğu ikinci gün daha hararetli tartışmalara sahne oldu. ÖRGÜTLENME SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ üst başlığında, Kadının Toplumdaki Yeri ve Konumu, İstihdamdaki Dönüşüm; Bu Dönüşümün Eğitim Alanına Yansımasının Kadınlar Açısından Sonuçları Ve Çözüm Önerileri; Cinsiyete Dayalı İşbölümü, Ev ve Aile Hayatından Kaynaklanan Sorunlar ve Çözüm Önerileri; Sendikalardaki Erkek Egemenliği ve Çözüm Önerileri; Sendikal Katılım ve Temsil Konusunda Kadınların Özeleştirel Yaklaşımları ve Sendikada Kadın Dayanışmasının Önündeki Engeller” olmak üzere toplam beş atölye; EĞİTİM ALANINDA TOPLUMSAL CİNSİYET TEMELLİ ŞİDDET başlığında da bir atölye olma üzere toplam altı atölyede daha önce yazılan metinler tartışıldı, son haline getirildi; delegelere sonuldu. Daha sonra da önergelere geçildi.

I. Kadın Kurultayı’nda da kadınlar önemli kararlar almışlardı. Ne yazık ki birçoğu uygulanmadı. Hatta kadın kotası daha önceki genel kurulların kararlarından biriydi. Genel Kurul kararlarının bile uygulanmadığı bir örgütte Kadın Kurultaylarının kararlarının uygulanmasını düşünmenin hayal olduğunu hisseden kadınlara artık bu örgüt güven vermeli ve geçmişi telafi etmelidir. Soruyoruz: “Toplumda bunca ezilmişliği yaşarken, Eğitim Sen’li kadınların kendi elleriyle kurduğu ve büyüttüğü örgütünde var olmak istemesi çok mu?”

30

kültür sanat

Deniz Girgin
Sarı Duvar Kağıdı, Freud’un özgül nedenlerle oluşan nevroz tespitine uygun bir biçimde sinirsel buhranları yüzünden doktor tavsiyesi üzerine, kocasıyla birlikte dinlenmeye geldiği yazlık malikânede kocasından ve onun kız kardeşinin kontrol ve baskılarından uzakta, gizlice yazı yazmaya ve kitap okumaya çalışırken tamamen çıldırarak; evin sarı renkli duvar kağıtlarının desenlerinden dışarı çıkmak isteyen bir kadın olduğunu düşünen, yazar bir kadının hikâyesini anlatır. 1860’ta Amerika’da doğan, Charlotte Perkins Gilman bu romanında oluşturduğu karaktere bir isim v e r m e m i ş t i r ; çünkü karakter tüm kadınları temsil eder; aynı zamanda kendisini ve kendi hayatını da. Çünkü feminist bir bilinçle yazan ilk Amerikalı kadın yazar olarak kabul edilen Gilman, yaşamı boyunca kadınlara uygulanan adaletsizlikleri eleştirmiş ve kadınların oy hakkını savunmuştur. Gilman, kitabına malikaneyi betimleyerek giriş yapar; “…kolonyal bir malikane, bir ata ocağı, perili köşk diyeceğim geliyor, romantik bir mutluluğun simgesi – fakat bu talihi zorlamak olurdu!” Yazarın eserin başında anlattığı “kolonyal malikane” Amerikan tarihinin köle ticareti geçmişine işaret eder ve eserin sonunda, anlatıcının ancak duvar kağıdının desenlerinde gördüğü kadın gibi delirerek özgürleşeceğini ima eder. Kölelerin özgürlük hareketiyle özdeşleşerek, kolonyalizm eleştirisi de yapan yazar, kadınların toplumsal cinsiyet öğretilerinin dışına çıkarak, özgürleşmeleri gerektiğini de savunur. Gillman’a göre bu bağlamda, siyah kölelerin hayaletleri de, Amerikan kadının bastırılmışlığında, susturulmuşluğunda ve nihayet deliliğinde açığa çıkacaktır. Anlatıcı, kendi içinde bu evde bazı tuhaflıklar olduğunu ve bunları düşünmesinin nedenlerini sıralar. Düşüncelerini eşiyle paylaşır, fakat eşi bir doktordur ve böyle şeylere inancı yoktur.Anlatıcı eşinin (John) ve kardeşinin onun hastalığına inanmadığından ve onların bu şekilde düşünmelerini değiştiremeyeceğinden bahseder. John, “sevgili eşi”ne karşı çok dikkatlidir, onunla ilgilenir; neyi yapıp neyi yapamayacağı söyleyerek. Eşini hiçbir işe karıştırmaz; ama yorulmasın, dinlensin, iyileşsin diye değil, düşünerek daha da kötüleşmesin diye. Bunun altında yatan amaç tüm zamanlarda aynıdır; kadını kontrol altında tutmak. Toplumun kısıtlayıcı bağlarından kurtulmak isteyen kadınlara, erkekler her zaman baskı yapmışlardır. Kadın “anne” ve “kadın” olmalıdır. Kadın bunları düşündüğünde, düşünmeye fırsat bulduğunda, fark etmeye başlar ama o zaman da deli damgası vurularak kendi işini kendi yapamayacak küçük bir çocuk kadar aciz duruma sokulur ya da bu şekilde gösterilir. Tıpkı o dönemde S.Wier Mitchell’e giden depresyondaki kadınların çoğunun yazar olması gibi. John karakterinin yapmaya çalıştığı şey de budur: Kadın düşünmemelidir. John sözleriyle ve davranışlarıyla kadına küçük bir çocuğun çaresizliğini hissettirir hem de bu söz ve davranışlarıyla kadının üstündeki otoritesini yansıtır. John karakterinin ve kadının kardeşinin doktor olması da otoriteyle ilişkilidir. Çalışan kadına pek de sık rastlanmayan o dönemde bir kadının kocasının doktor olması aklı temsil etmesi, otoritesini pekiştiren bir durumdur. Anlatıcı, odasından rahatsızdır. Oda, duvarları bazı yerleri yırtılmış ve güneşten rengi solmuş, değişik bir deseni olan sarı duvar kağıdıyla kaplı, pence-

resinde parmaklıklar olan bir odadır. Sarı, hastalığın rengidir ve kadın “hastadır”. Aynı zamanda sarı ve daha sonra bahsedeceğimiz koku kadınla bağdaştırılmıştır; hasta ve özgürleşemeyen kadın. “Şimdiye dek çocukların, burada yaptıkları kadar büyük bir hasar yapabildiklerini görmemiştim” Odadaki hasardan bahsederken aslında kendisindeki hasarı anlatır. Doğum sonrası bunalımı yaşamaktadır ve bebekle ilgilenmenin bile onu çok agresifleştirdiğinden bahseder. Bebeğin kadında yarattığı hasarı bu şekilde anlatır. Duvar kağıdıyla ilgili rahatsızlığını John’a söylediğinde, John önce odayı yeni bir duvar kağıdıyla kaplatmayı düşünür ama sonra bu çeşit kaprislere boyun eğmenin bir sinir hastası için yapılabilecek en kötü şey olduğunu söyler ve vazgeçer. Anlatıcı, kendisinin John’a yük olduğunu ve ona hiç yardımcı olamadığını düşünmektedir. Çünkü dinlenme küründen dolayı giyinmek, yemek yemek dışında yaptığı işler onu yormaktadır. Özellikle bebekle ilgilenmek onu çok asabileştirmektedir. Kadın çaresizliğini, özgüven eksikliğini okuyucuya hissettirir. Kocasına tamamen teslim olmuş ve kendini bir yük gibi hisseden, aşağılık duygusu içinde bir kadın profili söz konusudur. Anlatıcının dinlenme kürüne uyması için yazı yazması, kitap okuması ve “iş görmesi yasaktır.” O, buna rağmen eşinden, Mary’den(bebek bakıcısı) ve Jenny’den (eşinin kardeşi) gizli yazı yazmaya, düşünmeye ve hayal kurmaya devam eder. Anlatıcı Jenny’nin mükemmel ve gayretli bir ev hanımı olduğunu ve başka bir beklentisi olmadığını düşünür. Jennie karakteri başta anlatıcının olmak istediği kadın profilidir. Fakat daha sonra bu karakter anlatıcı için, kendisinin özgürleşmesini engelleyen bir role bürünmüştür. Chorlatte Gilman “Güçlü, yaratıcı, cömert gibi özelliklerin sadece erkeklerde olduğuna inanan kadın da gelişimi engeller” der. Gilman’ın bu düşüncesi esere, anlatıcının Jennie hakkındaki düşünceleriyle yansımıştır. Anlatıcı evin bahçesiyle ilgili hayaller kurar, bunları John’la paylaşır ama John ona hayal kurmasının ve öyküler uydurmasının onun gibi sinir hastası biri için çok kötü bir şey olduğunu ve kendini dizginlemesi gerektiğini söyler. Artık düşüncelerini eşiyle paylaşmaması gerektiğinin farkına vardığı nokta-

Sarı Duvar Kağıdı
ya da o döneminin kadınlarının kendini yazı yazacak kadar iyi hissetmemesinin nedeni de baskı. Bu kadınlar arasındaki tek fark birini engelleyen nedenin adı “dinlenme kürü” diğerini engelleyen nedenin adı “kadın olmak” ama ikisinde de amaç ve sonuç aynı, isteyip de yazamamak. Anlatıcı duvar kağıdını incelemeye daha çok zaman ayırır, üst desenlerin alttakinden farklı olduğunu ve kadını hapsedenin desenler olduğunu fark eder. Desenler için şu betimlemeyi yapar: “Birleşik bir zehirli mantarlar dizisi düşünün, bitmek tükenmek bilmeyen sürgünler ve filizler, sonsuz bir dizi… İşte öyle bir şey” Anlatıcı başlarda kocasına güvenir, onun dediklerini yapar, ona boyun eğer; tıpkı duvar kağıdının arkasındaki kadının gündüzleri boyun eğmesi gibi. Daha sonra anlatıcı dinlenme kürüne ve kocasına karşı çıkar içten içe, tedaviye uymaz. Hayal kurmaya ve düşünmeye başlar böylece duvar kağıdının arkasındaki kadın ortaya çıkar. Bu kadın öyküde hem anlatıcıyı temsil eder hem de 19.yy’ın ataerkil toplumu tarafından ezilen kadınları temsil eder. Bu kadının gündüzleri “boyun eğiyor” geceleri ortaya çıkıyor olmasındaki metafor gündüzleri kamusal alanda kadının olmamasıdır; geceleri ise uyurken erkeğin kadından üstün olabileceği bir durum yoktur, eşitlerdir. Duvar kağıdındaki desen, kadınların kısıtlandığına dair sembolik bir metafordur. Oda bir hapishaneyle özdeşleştirilmiştir. Pencerelerde parmaklıklar vardır, yatak hapishanedekiler gibi yere çakılıdır. Oda bir çocuk odasıdır, bu da odanın sadece hapishaneyle değil kendi işini kendisi yapamayan bir çocukla da özdeşleştirildiğini göstermektedir. Kadın bir çocuk gibi evde tutulmakta her şeyi kontrol edilmekte ve düşünceleri dikkate alınmamaktadır. Anlatıcı odada bir koku olduğundan bahsetmeye başlar. Duvar kağıdı ve koku duvarın arkasındaki görüntüdür. Koku kadının kendi kokusudur. Evden taşınacakları son gün kendini odaya kilitler ve anahtarı bahçeye atar. Boyunun yettiği yerlerdeki duvar kağıtlarını yırtmaya başlar. Bu sırada John gelir telaşlı bir şekilde kapıyı açmasını söyler birkaç kez. Anlatıcı anahtarın bahçede olduğunu söyler; John kapıyı açıp içeri girdiğinde olduğu yerde çakılıp kalır. “Bu ne?” diye haykırdı. “Ne yapıyorsun Allahaşkına?” Bir yandan sürünmeye devam ederken ona omzumun üzerinden baktım. “Sana ve Jennie’ye rağmen nihayet dışarı çıkabildim” dedim. “Kağıdın çoğunu da yırttım, beni yeniden oraya kapatamayacaksınız!” Bu adam niye böyle bayıldı? Bayıldı ve duvarın kenarına, yolumun üzerine düştü, her seferinde üzerinden geçeyim diye! Kitabın sonunda, duvarda halüsinasyon olarak gördüğü kadının, kağıtların içinden çıkmak isterken süründüğü gibi kocasının gözleri önünde halının üstünde sürünür ve sonra da yazı yazdığını söyler. Kocası ise, bu itiraf karşısında şaşırarak bayılır. Kadının kocası da sonunda bayılarak adeta delirir. Kadın gerçekten delirip, yazının simgesel diliyle sembolik düzene yeniden geçerken, kocası da bir kadının dünyasına sembolik olarak geçer. Bir on dokuzuncu yüzyıl geleneği olarak kadınların şaşırtıcı, üzücü ya da sevinçli bir olay karşısında vermeleri gereken tepkiyi veren kocanın, histeri krizi geçirir gibi “bayılması” anlatıcının, öykünün sonunda toplumsal cinsiyet rollerini tersine çevirdiğini gösterir. Yazar/ anlatıcı Jungcu anlamda, gölgesini duvar kağıdından çıkarır ve Annette Kolody’ne göre, “sadece deliliğin özgürleştirebileceği türden bir özgürlük” kazanır.

da duvar kağıdına daha da yoğunlaşır ve arkasında bir kadın hatta bazen kadınlar olduğunu görür. Bu kadın geceleri, özellikle de mehtapta daha net görülür. Anlatıcı kadının gündüzleri görünmeyişini “boyun eğmiş gibi sessiz” diyerek açıklar. O artık gündüzleri uyur; geceleri kadını izlemeye başlar. Bu durumu John’a anlatmak ister ama John ona “ne oldu küçük kız?”, “benim küçük ahmağım” , “şu şirin küçük şeye de bakın” gibi sözlerle küçük bir çocuk muamelesi yapar. Anlatıcı bizı yerlerde yazı yazmak isteyip de yazmadığından bahsetmektedir. Kitaptaki karakterin kendini yorgun hissetmediğinden bahsetmektedir. Bunun nedeni üzerindeki baskı ve “dinlenme kürü” ; günümüz kadınlarının

Neval El-Saddavi’den Mektup Var
Bugün, neredeyse 80 yaşındayım, 25 Ocak 2011 Mısır Devrimi’ne tanık olma ve ona katılma şansına eriştim. Bu satırları pazar sabahı, 6 Şubat’ta yazıyorum. 12 gün ve gece boyunca, milyonlarca Mısırlı kadın ve erkek, Müslümanlar ve Hristiyanlar, her ideolojiden ve inançtan insan; yani Mısır Halkı, kendiliğinden gelişen bu halk devriminin bayrağı altında sürekli bir araya geldiler. Mevcut yozlaşmış tiranlık sistemine, Firavun’un tepeden tırnağa çürümüşlüğüne karşı birleştiler. İktidar partisi gençleri öldürmeleri için haydutları sokağa saldıkça onun tahtı halkın kanıyla yapış yapış hale geliyor ve toprak, kadın, uyuşturucu ticareti yapıp rüşvet alan milletvekilleri uydurma kanunlar çıkarıyor. Onun sözde eğitimli elitleri çoktan kalemlerini ve bilinçlerini sattılar, sırf karşılığında iktidarda kazanacakları büyük ya da küçük herhangi bir mevki için kamuoyunu yanlış yönlendiriyorlar. Fakat bu devrim genç kadınları, erkekleri; hatta çocukları evlerinden çıkardı, onları birbirlerini korur halde ileri doğru sürükledi. Böylece eski düzen çöküyor ve çökerken polisin “güvenlik” dediği de, elitlerin güdümündeki bilgi ve kültür de, kendi kendini tayin edip servet ve güçle doğrudan ilişkili olan “Akil Adamlar Komitesi” de ona eşlik ediyor. İşte bu güçler güvenlik adı altında kaos, demokrasi adı altında diktatörlük, gelişim ve refah adı altında yoksulluk ve işsizlik, seçme özgürlüğü ya da gelenek adı altında fuhuş, taciz ve kadın düşmanlığı, ortaklık ve arkadaşlık ya da barış süreci adı altında itaat ve kolonyal kölelik yarattılar. Benim gibi kadınları, sözleri ve kalemleri olanları ya hücrelerinde susturmaya çalışarak ya tecrit edip itibarımızı sarsarak ya da memleket içinde/dışında sürgün ederek hapsettiler. Ama bu sefer farklı. Bu sefer milyonlarca kadın ve erkeği her köyün, kasabanın ve kentin sokaklarına döktüler; Asvan’dan İskenderiye’ye, Süveyş’den, Bur Said’de, memleketin her karışında. Başkent Kahire’de özgürlüğün meydanı parıldıyor; toprağımız, kampımız Tahrir (ki Özgürlük anlamına gelir). Asfalt üzerinde bir çadırkent burası, çadırların içindeyse insanların oluşturduğu sağlam birlikj var. Geçen Çarşamba, sivil görünümlü polisler -rejimin satın aldığı rüşvetçi çeteler- 2 Şubat’ta meydanımızı basıp bize saldırdıklarında dahi burayı terk etmedik. Her türden silahla donanmış tetikçiler bindikleri atlar ve develer üstünde doludizgin üzerimize geldiler. Meydanda oturuyor ve gençlerle sohbet ediyordum ki bu barbarlığı gözlerimle

31

Bugünlerde kadınlarla birlikte erkeklere de 8 Mart’ta sokağa çıkma çağrısı yapan Mısırlı feminist yazar Neval El-Saddavi, Hüsnü Mübarek iktidarı ve ülkeyi terk etmeden önce Tahrir Meydanı’ndaydı. Ömrü mücadeleyle geçen Saddavi aşağıdaki satırları kaleme aldıktan sonraki günlerde Mübarek devrildi, ancak hala grevler, yürüyüşler, eylemler devam ediyor, halk taleplerinin gerçek anlamda gerçekleşmesi amacıyla bir devinim halinde. Mısır’da ve Arap dünyasında olup bitenleri izlerken, Neval El-Saddavi’nin tanık olduğu başkaldırıya dair hissetiklerini de Tahrir Meydanı’ndan bize ulaşan hınzır tebessümüyle birlikte kayıt altına almak istedik:
gördüm; meydandaki süvarileri, her yeri kaplamış ateşi, ortalığı kaplayan toz ve dumanı. Havada uçuşan ateştoplarıyla genç kadın ve erkeklerin kanlar içinde yere serildiğini gördüm. Buna rağmen Mısır halkı özgürlük, onur ve adalet taleplerini barış içinde sürdürdü, Devrimci Gençlik Savunma Komitesi haydutları altetmeyi bildi ve hatta içlerinde polis muhafızlarının ve güvenlik şeflerinin de bulunduğu kimliklerinden anlaşılan bazı rüşvet yiyicileri gözaltına aldı. Bazıları işsiz; 200 paund avans almayı kabul edip, alandaki insanları dağıtmaları karşılığında onlara vaat edilen 5000 paund için üzerimize molotof kokteylleri yağdırdılar. Hala devam ediyor. Gençler geceleri birkaç saatlik dinlence için çadırları kuruyor, böylece lohusadaki analar ve onların çocukları soğukta ve yağmur altında daha fazla yerde oturmak zorunda kalmıyorlar. Yüzlerce genç kız özgürce, şarkılar söyleyerek dolaşıyor ve şimdiye dek bir tek kişi bile tacize uğramadı veya rahatsız edilmedi. Çoğu kadınlar tarafından başlatılan şarkılar özgürlük, onur ve eşitlik için söyleniyor, erkeklerse onlara eşlik ediyor. Kıpti Hristiyanlar Müslümanlarla omuz omuza. Müslüman Kardeşler’in gençlerinden bazıları bile bana şunları söyledi: “Yazdıklarınızın bazılarını onaylamıyoruz ama sizi seviyoruz, çünkü menfaatleriniz için değişmediniz, tutarlı davrandınız.” Başka bir genç adam bana sarılmak için yanıma geldi ve “ Ah Neval, biz senin kitaplarını okuyarak büyüyen yeni nesildeniz. Ben onlardan biriyim ve düşüncelerindeki yaratıcılık, isyan ve devrim bana rehberlik etti” dedi. Gözyaşlarıma zor hakim olarak onlara şöyle karşılık verdim: “ Bu Îd (bayram) hepimiz için özgürlük, onur, yaratıcılık, isyan ve devrim şenliği.” Rania adında genç bir kadın, “Din, cinsiyet, inanç veya benzeri sebeplerle insanlar arasında ayrım yapmayan yeni bir anayasa talep ediyoruz” diyordu. Genç bir Hristiyan olan Boutros ekledi: “Tüm insanlar için din, cinsiyet ya da mezhep gözetmeksizin eşitlik sağlayan sivil bir medeni kanun istiyoruz”. Tarık adındaki genç adam bana şunları söyledi: “Bizler, bu devrimi yapanlar olarak anayasayı değiştirmek için, geçiş dönemi hükümetini ve Ulusal Komite’yi seçmek zorundayız”. Bir diğeri, Muhammed Emin, ağlayarak “Halk ve Şura Meclisi ile yeni bir toplum için adil şekilde seçilecek yeni bir başkan için çözüm istiyoruz.” dedi. Öte yandan Celal şu sözleri sarfetti: “Bizler yeni bir sosyal mutabakat peşinde olan halkın devrimini temsil ediyoruz, anayasayı değiştirebilecek geçiş hükumetini ve Ulusal Komisyon’u seçmek istiyoruz. Yeni kurulan Akil Adamlar Konseyi’nin fikirlerini bize empoze etmesini istemiyoruz. Onlar burada bizim aramıza katılmayan, bizimle birlikte acı çekmeyen fırsatçılar. Şimdi Avrupa’dan ya da Amerika’dan gelen, yaşamlarını memleketten uzakta geçirmiş Mısırlılar devrimin liderliğini üstlenmeye kalkışıyorlar. Onlara ‘Devrime bizler; aramızdaki 30, 40 ya da 50 yaşındaki gençlerden oluşan kendi “Akil Adamlar”ımızla, bilim, politika, ekonomi ve diğer tüm alanlardan uzmanlarla öncülük ediyoruz.’ diyoruz”. Sonra Muhammed adında bir genç başladı konuşmaya: “Hayatımda ilk kez Mısırlı olduğum için gurur duyuyorum. Aramızdan bazıları öldürüldü, ancak bizler yenilgiyi zafere dönüştürdük, özgürlüğün bedelini şehitlerimizin kanıyla ödedik. Bizi artık hiçbir güç geri döndüremez. Asla.” Böylece devam etmekteler, her tür hizmeti verebilmek için meydan içinde bir şehir inşa ediyorlar. Genç kalabalığın içindeki gönüllü doktor ve hemşirelerce tedavi edilen yaralıların yattığı geçici hastaneyi kurarak; insanlar için bağışlanan battaniye ve ilaç, pamuk ve çamaşır, yemek ve su için şehri meydanda inşa ediyorlar. Bu bir rüya gibi. Bu genç kadın ve erkeklerle gece gündüz birlikteyim; onlar gündelik temizlik işleri için, yaralıları hastaneye ulaştırmak için, gıda ve ilaç temin etmek için, meydanı savunmak için ve geçiş hükümeti için aday gösterilen isimlerle ilgili basında rejimin yalanlarına cevap vermek için komiteler kurarken, ben onları izliyorum. Biz tek bir halkız. Herkes Mübarek ve partiyle hükümetteki adamlarının gitmesini talep ediyor; geçen Çarşamba gününe benzer kanlı katliamların, yolsuzluğun, tiranlığın,ve otuz yıldır değişmeyen iktidarın sona ermesini talep ediyor; insanlar bize ait gerçeklerin geri kalanını da dünyaya anlatmak için bir şans talep ediyor.

8 Mart 1857 New York’lu tekstil işçisi kadınlar greve gittiler. 17 Ağustos 1907 II. Enternasyonal’e bağlı “Birinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı” Stuttgart’ta yapıldı. 8 Mart 1908 Yine New York’ta “Cotton” tekstil fabrikasında kadın işçiler greve gittiler. Çıkan yangında 129 kadın işçi öldü. 26-27 Ağustos 1910 II. Enternasyonal’e bağlı “İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı” Kopenhag’da yapıldı. Uluslar arası çapta “kadın sorunlarına özel bir gün” belirlenmesi kararı alındı. 18 Mart 1911 Konferansta alınan “kadın sorunlarına özel bir gün” kararının ardından dünya çapında yapılan ilk kutlamanın tarihi. 8 Mart 1917 (Çarlık Rusyası takvimine göre 23 Şubat 1917) Petrograd’lı tekstil işçisi kadınlar yüzlerce işyerinde grev ve direniş yaptılar. Bu eylemler Şubat Devrimi’ni başlattı. 1918 Almanya’da kadınlara oy hakkı tanındı. 1920 Birinci Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı Moskova’da yapıldı. 8 Mart 1921 Lenin’in “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü” başlıklı yazısı Pravda No. 51’de yayınlandı. 1921 İkinci Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansı Moskova’da yapıldı. Kadınların sorunlarına özel bir günün kutlanması için her yılın 8 Mart günü kesin tarih olarak belirlendi. 8 Mart 1921 Türkiye Komünist Partisi üyesi kadınlar, uluslararası komünist hareketle aynı tarihte Türkiye’de ilk 8 Mart’ı kutladılar. Ankara’da bir bağ evinde düzenlenen toplantıda Rahime Selimova ve Cemile Nuflirvanova tarafından yapılan konuşmalarla kutlandı. 1975 İlerici Kadınlar Derneği kuruldu. 1975 54 yıl aradan sonra İlerici Kadınlar Derneği’nin girişimleri ile Ankara ve İstanbul’da 8 Mart kutlandı. Birleşmiş Milletler bu yılı Dünya Kadın Yılı ilan etti. “Türkiye 1975 Kadın Yılı Kongresi” yapıldı. 16 Aralık 1977 Birleşmiş Milletler 8 Mart’ın her yıl “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasını kararlaştırdı. 1984 12 Eylül Askeri Darbesinin ardından ilk kez 8 Mart kutlandı ve her yıl değişik kadın çevrelerince kutlamalar yapılmaya devam edildi.

DEVRİM İÇİN SOSYALİST DEMOKRASİ Yerel Süreli Yayın Şubat- 2011 sayı:103

Sahibi: Devinim Yayıncılık adına Yeşim Ergün Yazıişleri Müdürü: Aziz Güler

Adres: Şehit Muhtar Mah. Yoğurtçu Faik sok. No:14 D:2 Beyoğlu/İstanbul

Basıldığı Yer: Ezgi Matbaacılık - Sanayi cad. Altay sok. no:10 Çobançeşme Yenibosna İstanbul / 0212 452 23 02

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful