www.cizgiliforum.com.enginel

IVO A I M • n i e
•RIMA KOPRUSL

altın kitaplar yayınevi gjj

DRİNA K Ö P R Ü S Ü , ALTIN KİTAPLAR YAYINEVİ tara­ fından onuncu kez Eylüi 1977'de yayınlanmıştır.

9.77.85 - 10

Bu kitabı hazırlayan Dilimize çevirenler Kapak resmi Dizgi ve Baskı

Dr. Turhan Bozkurt H. Âli Ediz - N. Müstakimoğlu Oral Orhon Sıralar Basımevi

HASAN ÂLİ EDİZ'İN ANISINA Bu büyük romanı tertemiz ve özenli Türkçesi ile dili­ mize kazandıran HASAN ÂLİ EDİZ, kitabın 10. baskısını görmeden aramızdan ayrıldı. Bana, «Drina Köprüsü» en az 100 baskı yapacak bir şaheser,» demişti. Osmanlı İmparatorluğu'nun nasıl, için için yıkıldığını bundan daha güzel ve etkileyici biçimde sergileyen bîr ro­ manın yazılamayacağını söylerdi. HASAN ÂLİ EDİZ'in çocukluk yılları, Drina Köprüsü üzerinde geçmişti. Bu nedenle oraları çok iyi tanır, Balkan insanlarının kardeşliğine ve ortak yönlerinin ayrılmazlığı­ na içtenlikle inanırdı. Sevinç ve felâket günlerini bir arada yaşamaları, onları kopmaz bağlarla birbirlerine bağlamıştı. İnsanlar bir gün göçüp gidiyorlar ama eserleri onları kuşaklar boyu yaşatıyor. Mimar Sinan öldü ama yüzyıllar önce yaptığı Drina Köprüsü hâlâ dimdik ayakta. HASAN ÂLİ EDİZ, çevirinin her cümlesine, her keli­ mesine değer veren, çevirdiği eserin aslına ihanet etme­ yen eşsiz bir çevirmendi. S U Ç VE CEZA'sı ile DRİNA KÖPRÜSÜ ile daha nice çevirileri ile aramızda hâlâ ya­ şıyor. Bu baskıyı onun anısına adıyor, bir kez daha saygıyla anıyoruz. 26.8.1977 İstanbul Dr. Turhan BOZKURT

TÜRK BASININDA «DRİNA KÖPRÜSÜ»
/

Drina Köprüsü, gerek Türk basınında, gerekse haik ara­ sında derin yankılar yaptı. Büyük ilgiyle karşılanan bu ese­ re basınımız geniş bir yer ayırdı. Drina Köprüsü üzerine çeşitli yazılar yazıldı. Bu kitap üzerine yazılan makalelerden bazı önemli par­ çaları aşağıda okuyacaksınız.

DRİNA KÖPRÜSÜ «1981 Nobel Edebiyat Armağanını kazanan ivo Andriçin bu şaheserinin en başarılı çevirisi Türkçe olanıdır. İvo Andriç'in eserlerinden çoğu Almanca, İngilizce, Fransızca. İtaiyancaya ve başka dillere çevrilmiştir. Bugün dünyada en çok satılan onun kitaplarıdır. Eserleri ayrı ayrı güzei olmakla beraber, en ilginç, en önemli ve en güzeli "Drina Köprüsü'dür.'» Milliyet Türker Âcaroğiu

NOBEL ARMAĞANINI KAZANAN ESER «İvo Andriç'in 'Drina Köprüsü' adlı eseri dünya ede­ biyat piyasasında büyük bir heyecan yaratmaktadır. 'Drina Köprüsü' konu itibarı ile Osmanlı İmparator­ luğunun, yani bizim tarihimizin Balkanlardaki akışını, kuv­ vetli ve zayıf taraflarını, Osmanlı egemenliğinin ağırlığını omuzlarında taşımış mağlûp ve esir bir milletin hisli bir çocuğunun ağzından ve oldukça tarafsız bir görüş ve tatlı bir üslûpla hikâyesidir. ... Kitaplığımıza bu değerde bir eser kazandıran Altın Kitaplar Yayınevi'ni tebrik ve teşvik etmek isteriz.» Abbas Parmaksızoğlu

batı anlayışı­ nın doğuya —manevî anlamda— geçişini büyük bir başarı ile anlatıyor. Bu romanda bilhassa Osmanlı İmpa­ ratorluğundan. dolayısıyle Türklerden bahsediliyor. Türklüğü yüceltebilir.» Sırrı Korkut DRİNA KÖPRÜSÜ «. Türkiye'ye böyle bir propaganda vasıtası kazandırmaktan uzak bulunduğumuz şu sırada. toplumların doğudan batıya... Yazar. Drina Köprüsü.. Eserinde gayet tarafsız ka­ labildiği gibi Türklerden yana duyduğu sempatiyi de gizle­ miyor. diğer yabancı yazarlarda alışılagelindiği gibi eserinde Türkleri yermiyor. bir zaman geliyor ki tersine dönüyor. Andriç'in şu görüşü ne kadar yerinde: Balkan savaşından sonra yitirilen ülkeler için.TÜRKLÜĞÜ TANITMAK «Yurt dışında Türkiye'nin propagandasını yapmağa... bir de neşriyat yolu ile bize büyük yardımı dokunan dünyaca tanınmış bir yazardan bahsetmeyi arzuluyoruz: Bu yılın Nobel Edebiyat Armağanı'nı kazanan Yugoslav yazarı İvo Andriç'ten.... Büyük bir ilgi ile okuduğum bu roman doğu ile ba­ tının ilişkilerini. Doğu ile batıyı kaynaştırmaktadır. doğudan batıya. bu köprünün başındaki Vişegrad kasabasının orta çağdan günümüze gelen serüve­ nini ilginç bir kuruluş ve dille anlatmış. işin ga­ rip tarafı Andriç. Türklüğü ve Türkleri tanıtmağa son yıllarda eskisinden daha fazia önem veriyoruz. altından geçen sular gibi.. Türk genç- . Sava nehrine dökülen Drina suyu üze­ rindeki bir köprüyü ele alarak.. Ancak bu ünlü Yugoslav yazarı gibi Türk dostları Türklüğü bütün dünyaya tanıtabilir. Andriç'e bu armağanı kazandıran «Drina Köp­ rüsü» adlı romanıdır. Osmanlılığı ge­ çirmektedir. Yüzyıllar bo­ yunca doğudan batıya olan bu akış.

Sırp gençleri Viyana. hülyacı. Prag Üniversitelerinde okuyorlar.» «Andriç.» «İşte Drina Köprüsü bu yolda bir çabanın zengin ger­ çekleri ile dolu. arı yürekli Hıristiyan ve Müslüman halkları­ nın doğu yıkımlarından düşman işgaline kadar türlü türlü acı belirtileri olan ortak bir kader önündeki yaşantısında. Müslüman unsurlar ah vah ederken Bosnalı gençler.» . Bir ara Türkiye'ye gelerek Bursa'yı ziyaret eden Andriç şöyle diyor: «Bizim topraklarımızda da yıkan. Sırplar. ay­ rı dinlerin insanlarını. Türkler. okuduğumuz büyük romanı 'Drina Köprüsü' ile bizi özel olarak ilgilendiren. ayrı soyların. tarihsel yönü dışında. küçük Vişegrad kasabasının değişmeler içinde hep aynı kalan âvâ­ re. Hırvatlar. iler­ leyen ve gerileyen bir kuvvetin yüzyıllar boyunca geçmiş olduğu yolu görmek istemiş ve mümkün olduğu kadar ya­ kından anlamaya özenmiştim. Bir kuvvetin yükselmesini. batışını ve bizden neler alıp bize neler verdiğini iyice öl­ çüp biçmek istedim.. sosyalist görüşleri yayıyor. Müslümanlar.. hâ­ lâ Drina Köprüsüne bakmakta. herbirini kendisinden birer parça sayarak içten bir sevgiyle kaleme almış.ieri. Gerçek bir hümanist olan İvo Andriç. işte bu değişimsiz insanî özü anlatıyor. eski günleri anmaktadırlar.» Samim Kocagöz DRİNA KÖPRÜSÜ «1961'in Nobel Edebiyat Armağanını alan Yugoslav ya­ zarı İvo Andriç'in 'Drina Köprüsü' adlı romanı. yapan. sa­ natının öğeleri gerçekten de ilginç olan soylu bir yazarla karşı karşıya bulunduğumuzu göstermektedir. Slovaklar milliyetçilik fikirlerini gelişti­ riyor.

Drina Köprüsü her bakımdan ilgiyle okunacak bir güçte.» t Ahmet Hisarlı . Bu eser dilimize de çevrilmiş bulunuyor. İvo Andriç'in romancı olarak en büyük başarısı. insan­ ların hiçbirine karşı kötü duygular beslememesidir.«ÇUPRİA»mn ANLATTIKLARI «1961 Nobei Edebiyat Armağanını kazanan 'Drina Köp­ rüsü' Yugoslav yazarı İvo Andriç'in en başarılı romanıdır.

delikanlılık çağının bir bölümünü. Genç yaş­ ta dul kalan ve Vişegrad'Iı olan annesi. daha üniversite sıralarında iken politiks ile ilgilenmeğe başladı. roma­ nına konu olan olayların geçtiği Drina ırmağı kıyısındaki bu küçük kasabada geçirdi. Vişegrad'taki ailesinin yanına gitti. yarıda kalmış olan üniversite öğreni- . Bir yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra.1851 yılları arasında Bosna eyaleti­ nin merkezi olan Travnîk kasabasında. Avusturya veliahtı Ferdinand. bu olayla ilgili olarak tutuklandı. sürgüne gönderildi. 10 Ekim 1892 tari­ hinde doğdu.Macar imparatorluğu­ nun sınırları içinde yaşayan Slav ulusunun kurtuluşunu ve birliğini sağlamağa çalışan devrimci gençlik örgütüne gir­ di. uluslararası ün salmış Yugoslav yazarlarından biridir. küçük İvo ile bir­ likte. Bu üni­ versitelerde felsefe. Zagreb. 1686. İvo Andriç. bu örgüte bağlı gençlerden biri tarafından Saraybosna'da öl­ dürüldü. 1917 yılında yapılan aftan yararlanarak. İvo Andriç. Bu örgüte bağlı birçok Sırp genci gibi İvo Andriç de. İlk ve orta öğrenimini ise Viyana. Böylece İvo And­ riç çocukluğunu.İVO ANDRİÇ VE ESERLERİ HAYATİ : «Drina Üstündeki Köprü» adlı eseriyle Nobel Edebi­ yat armağanını kazanan İvo Andriç. Avusturya . Krakow ve Graz Üniversitelerinde yaptı. Çok küçük yaşta babasını kaybetti. 1914 yılı Haziranında. Slav tarih ve edebiyatı okudu.

meslek olarak hariciyeciliği seçti. masalları­ nı. Fransızca. tutkularını anlatmıştır. başta Almanca. kasabalarını. . İkinci Dünya Sava­ şına kadar çeşitli ülkelerde konsolosluk ve elçilik etti. âdeta bir uluslar kokteyli halinde alan halkını. «Drina Üstündeki Köprü». EDEBİ ÇALIŞMALARI : x İvo Andriç. İngilizce. Bu eserlerinde Bosna'nın. Bu görevi 1941 yılına. Büyük bir sanatçı. yani Almanların Yugoslavya'yı istilâsı­ na kadar sürdü. Kendisini meşhur eden «Travnik Kroniği». Eserlerinden çoğu. birçok hikâye kitapları izledi. görenek. 1919'da lirik bir nesir kitabı çıktı. özellikle «Drina Üstündeki Köprü» ile «Travnik Kroniği». «Matmazel» adlı üç büyük eseri. şehir­ lerini. İtalyanca olmak üzere bütün dünya dillerine çevrildi. en olgun eserlerini resmî gö­ revinden ayrıldıktan sonra yazdı. Bunu. 1934'de Yugoslavya'nın Berlin Büyükelçiliğine atandı. 1920'de ise ilk hikâyesi olan «Ali Cercelez'in Yolu»nu yayımladı. 1918 yılında Avusturya . İvo Andriç. ince bir psikolog olan İvo Andriç. Osmanlı egemen­ liği altına girişinden bugüne kadar geçen olaylarını. en önemli. efsanelerini.Macar imparator­ luğu parçalanarak Yugoslavya devleti kurulunca. BAŞLICA ESERLERİ : «Travnik Kroniği» : İvo Andriç'in en önemli eserlerin­ den biri olan «Travnik Kroniği»nde Napoleon tarafından bu küçük Boşnak kasabasına gönderilen Fransız konsolosu. bunların gelenek. eserlerinin çoğunda konu olarak doğup büyüdüğü Bosna'­ yı seçmiştir. ülkülerini. İvo And­ riç. 1945'de yayımlandı.— 13 — mini tamamladı. 1918 yılında yayımladığı «Hapishane Anı­ ları» ile yazı hayatına girdi.

«Drina Üstündeki Köprü» eserin gerek ülkemizde.dalavereler anlatılmaktadır. bu eserin­ de de psikolojik gücünü göstermekten geri kalmamıştır. Franciscain papazlariyle bir­ likte Türk devlet otoritelerine karşı çevirdiği. Kısa bir zaman sonra bu kız cim­ ri. «Matmazel» : İvo Andriç'in. doğu île batının alış verişini sağlamış. o zamanlar her ikisi de Osmanlı İmparatorluğunun birer eyaleti olan Sır­ bistan'la Bosna . Vişegrad kasabasında. hiç de boşuna değil­ dir.Hersek sınırı üzerinde. Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü zamanında. bir başına yaşa­ mağa başlıyor. yüzyıllar boyunca. kitabın sonuna kadar bir bilmece olarak kalıyor. Drina ırmağı kıyısındadır. gerçi kü­ çücük bir kasabada. doğu ile batıyı bir­ leştiren. ama. Avus­ turya konsolosu ile rekabeti. en ünlü eseridir. ge­ rek başka ülkelerde böylesine bir başarı sağlaması. Ama Andriç. Bu nefis roman. babasını iflâsa sürükleyen felâket karşısında büyük bir ruh değişikliği oluyor. bu ırmağın üzerine kurulan köprü._ 14 — bunun siyaset ve ticaret alanındaki çalışmaları. Nasıl öldüğü de. tefecilik eden bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. öteki eserlerine hiç ben­ zemeyen Balzac'vari bir romandır. hele 1961 Nobel Armağanını kazanması. Eserin konusu kısaca şöyledir: Saray . bu ilke! kasabada rastladığı zorluklar. Yugoslavya'da 15 kez basılmış. Gitgide insanlardan uzaklaşıyor. Burası. ya da bu olaylara tanıklık etmiştir. birçok zengin ve büyük olaylara sahne olmuş. ya da ayıran. 2. «Drina Üstündeki Köprü»de anlatılan olaylar. memleketimizde birinci baskısı.5 ay gibi kısa bir süre içinde tükenmiştir. Bundan ötürü de. insan düşmanı.Bosna'lı bir genç kızda. «Drina Üstündeki Köprü» : Yazarın en önemli. karşılaştığı tehlikeler. Vişegrad kasabasında geçer. . bu kasaba rastgele bir kasaba değildir.

Ama İvo Andriç.— 15 — İşte İvo Andriç romanının başlıca kişisi olarak bu köp­ rüyü seçmiş. anlattığı olaylarda yer alan bütün kişilere eşit bir sevgi ve ilgi göstermesini bilmiştir. kumarcı Glasinçanin'in. 1914 Hazi­ ranında Avusturya veliahtı Ferdinand'ın Sırplı bir genç ta­ rafından öldürülmesi. bu köprü ile bağlı 350 yıllık tarih olaylarını da. Tekgöz Salko'nun. âdeta bir mizansen olarak kullanmıştır. usta bir anlatışla eserine. Bunun içindir ki yazar. o çağlar­ da dünyanın her yerinde insanları kazığa geçirmek. doğup büyüdüğü bu bölgenin masallarını. yine onlara yaptırmıştır. yarı gerçek. su baskınları. en küçük bir din ve ırk ayırımı yap­ madan. istemediği bir delikanlıya verildiği için kendini bu köprüden azgın Drina'ya atan güzel boşnak kızı Fato'nun acıklı serüveni. bu böl­ geye demiryolunun girişi. Bosna . kolera salgınları. Gerçekten de İvo Andriç'in eserlerinin değil her say­ fasında. bu işi. Böylece «Drina Köprüsü»nde. Avusturya . gazinocu Lotika'nın yaşamları da yer almıştır. her satırında bile derin bir insan sevgisi görmek mümkündür. kendi ağızlarıyla. köprünün yapılışı. bunu yaparken kuru. Bunun tabiî bir sonu­ cu olarak İvo Andriç. efsanelerini. üstelik gerçek bir hümanisttir. gelenek ve göreneklerini de kat­ mayı unutmamıştır. romanında insanları diri di­ ri kazığa geçiren Abit ağa gibi zalimlere de yer vermiştir. Ama bu olayların 16'ncı yüzyılda (1570) geçtiğini. Gerçi Andriç. Sırbistan isyanları. Bundan ötürü de. köprünün bir dinamitle atılması gibi büyük tarihsel olayların yanı sıra. İvo Andriç'in eserle­ rine uluslar arası bir nitelik veren de bu olsa gerek. ya da .Hersek'in Avusturyalılar tarafından işgali. yan masal halinde anlatılan kumar tutkusu. romanında. yavan bir kronikör gibi davranmamış. Büyük bir sanatçı olan İvo Andriç.Sırbiye savaşı. 1912 Balkan savaşı. gerçekçi ve tarafsız kal­ masını bilmiştir. çeşitli dinlerin ve soyların kaynaştığı bu bölgede. romanlarında yer ver­ diği kötü kişileri bile yermeğe kıyamamış.

.. Bu söz o bölgede bir Atasözü gibi yerleşip kalmıştır. . o zamanlar kasabada babası çok hatırlı bir kişi olan Molla İbrahim. bu zalimce davranışları Osmanlı sarayınca da hoş karşılanmamış. 1803 Sırp ayaklanması sırasında köprünün üzerine Yelisey adlı meczup bir dervişle Mile adlı saf bir köylünün başları kesilmişti. kendisi geri alınarak ye­ rine Arif Bey gibi iç dünyası yumuşak.. düşmana ışıkla işaret verdikleri iddiasiyle (işaret verme­ nin bile ne olduğunu bilmeyen) sınır köylerinden üç Sırp­ lıyı suçsuz olmalarına bakmadan. Âbit Ağa gibi bir zalimin karşısına Arif Bey gibi dürüst bir insan çıkartmayı ihmal etmemiştir. bu olayda bir olağanüstülük görmeyiz. Sırbistan'a kaçmak zorunda kalınca. asmaktan çekinmemiş­ lerdir. Eserde. nasıl kardeş gibi geçindiklerini anlatan çok canlı pasajlar var. dışardan ya da içerden bir kışkırt­ ma olmadıkça. kendisine yardım etmiştir. buna benzer bir başka olay­ la çok güzel anlatmak istemiştir: 1914 yılında Bosna'da Avusturya Veliahtı bir Sırp genci tarafından öldürülünce Avusturya..Bosna'daki çeşitli ulusların. artık yaşını başını almış olan bu iki adam arasında da bir dostluk başlamıştı. ötekisi de ortodoks sırp cemaatinin ruhanî lideri. Saray . Kaldı ki. Şakayı seven ka­ sabalılar. dürüst bir kişi gön­ derilmiştir. iyi anlaşan kişilerden söz ederlerken «Papazla Hoca gibi sevişiyorlar» derlermiş. Bi­ ri müslüman.— 16 — diri diri ateşte yakmak olaylarına bol bol rastlandığını dü­ şünsek. Avusturyalı idare­ ciler sınır bölgesindeki Sırplara bir gözdağı vermek için. Sırbistan'a karşı savaş açtı. Daha son­ raları. din ve ırk ayrılıklarına bakmadan. Böylece Andriç bu olayda da tarafsızlığını el­ den bırakmamış. Rahip Nikola. kasabadaki kargaşalık dinince iki din arasındaki iliş­ kiler de düzelmiş. Abit ağanın bu tutumu. gençliğinde Vişegrad müslümanlarıyle arası açılıp da gizlenmek. işte Molla İbrahim'le rahip Nikola. İvo Andriç bu olayın günün koşulları için­ de tabiî sayılmak gerektiğini.

/2 . bu acıya katlanamaz. ama. Karkow. Zagrep..» der. Bu sıralarda artık iyice yaşlanmış bulunan Rahip Nikola'nın Yoso adlı bir de yardımcısı vardır. Bununla ilgili olarak ortaya ö'nemli bir so­ run çıkar: Fedun intihar ettiğine göre hıristiyan mezarlığı­ na gömüiebilir mi? Rahip Nikola. Başka yere değil. Graz Üniversitelerinde okuyan ve Drina Köprüsü — F. Rahip Nikola hemen ye­ rinden doğrulur. Kim aklı başında iken haya­ tına kıyabilir? Kim onu bir dinsiz gibi.. bir rahibin yâKçhmt olmadan bir duvarın dibine gömmek sorumluluğunu üssü­ ne alabilir? Haydi git mösyö!. Ro­ manda rahip Nikola'nın görüşlerini karakterize eden şöyle bir pasaj var: Zalim bir oyuna kurban olan Avusturya or­ dusu erlerinden Galiçyalı Fedun. Hem de mezarlığa.» Avusturyalı subay gittikten sonra Rahip Nikola'nın çö­ mezine söylediği şu sözler ne anlamlıdır: «Onun günah­ larını neden affetmeyecekmişim? Hayatında mutsuz oluşu yetmiyor mu ki!» İvo Andriç'in eserinde. Ken­ di canına kıyar. Günahlarını ben affedeceğim. buralara geldiği zaman erişil­ mez bir yükseklikte olan Osmanlı İmparatorluğunun çökü­ şünü doğuran nedenleri de açıkça görmek mümkündür: Viyana. onu hemen gömelim. Rahip Nikola düşüncesini söylemeğe fırsat bulmadan Yoso atılır: Bunun eşine rastlanmamış bir olay olduğunu.. Ölüyü hazırlamalarını emredinki. kısaca: «Bir felâket oldu mu ortada isbat edilecek bir şey kalmaz. intihar ettiği sırada aklının başında olmadığı isbat edilecek olursa bel­ ki bir şey yapabileceğini söyler. Fedun'un hı­ ristiyan mezarlığına gömülmesinin hem kilise kanunlarına hem geleneklere aykırı bulunduğunu.— 17 — Zaten birçok konularda kolayca birbirleriyle anlaşan bu ruhanî liderlerin ikisi de ileri düşünceli kişilerdir. Uniat mezhebinden bi­ rinin günahını bağışlayabilir mi? Bu işle görevlendirilen Avusturyalı bir subay Nikola'ya baş vurur.

. «Drina Üstündeki Köprü». kitabın sonunda alfabetik olarak sıraladığı bu çeşit sözlerin sayısr 218'dir. Bir çok romantik boşnak türkülerinin «akşam geldi. eserde geçtiği halde bu sözlüğe koymadığı Türkçe sözlerin sayısı ise 100'ü geçmektedir. ya da: «Hayli zaman oldu görmedim ben» gibi Türkçe mısralarla başladığı çok görülmektedir.. bir yandan 400 küsur yıl ka­ der birliği ettiğimiz Bosna'yı ve Bosnalıları.» gibi Türkçe sözlerle. Konusu dikkate alınırsa «Drina Köprüsü» romantrun Türk okurları için neden ayrı bir değer. ya da gerçek anlamından uzak verilmiştir. Çünkü eserde kimisi olduğu gibi alın­ mış. kimisi de Sırp fonetiğine uydurulmuş yüzlerce Türkçe söz yer almış bulunuyor. Yalnız yazarın. ayrı bir özellik ta-\ şıdığı kolayca anlaşılır.— 19 — insanın avucunu boş. belki de Sırplaşmış saydığı için. 6/1X/1962 Hasan ÂH EDİZ . ne mutlu!..» • Bir çok dillere çevrilmiş olan «Drina Üstündeki Köprü» eserinin en başarılı çevirisinin dilimize yapılan çevirisi ol­ duğuna inanıyoruz. Eserin başka dillere yapılan çevirisinde bu Sırplaşmış Türkçe sözlerin mânâsına ya hiç yer verilme­ miş. Yazarın. namusunu da kirlenmiş olarak bulduğu bir hayal oyunu gibi onların avucundan da akıp gi­ diyordu. Eserin baş­ ka dillere yapılan çevirisinde bu türkülerin anlamı da ye­ teri kadar belirtilmemiş bulunuyor. öte yandan bu­ günkü Yugoslavya'nın en büyük yazarlarından biri olan İvo Andriç'i tanımamıza yardım ederse.

Vişegrad'da (2) başlar. Odun kütüklerini yüzdürmekte çok kullanılır. (H. Ancak birkaç yerinde kıyıları geniş vadiler halinde açılır. büyük bir elektrik santralı ku. Âli Ediz) . Bu ovalardan biri de burada. daha çok. kâh bir kıyısın­ da. kâh her iki kıyısında insanların yaşamasına ve tarıma elverişli bazen düz. iki yanda(1) Drina: Sava ırmağının en büyük koludur. Drina ile Rzav'ın birleştiği yerde büyük bir kasabadır. sarp dağlar arasındaki dar bo­ ğazlarda ya da derin uçurumlar içinde akar. biri Durmitor. Bu yerde Drina'nın çizdiği açı öylesine dar. rulmuştur.DRİNA KÖPRÜSÜ I Drina ( 1 ) . su. Güneyden kuzeye doğru 333 kilomet­ relik bir alandan geçen Tara da hesap edilirse. Orta çağlarda stratejik değeri vardı. '2) Vişegrad. trafiğe elverişli değildir. ö b ü f û ^ \ Komovi dağlarından çıkan Piva ile Tara akarsularının birleşme­ sinden meydana gelmiştir. Drina üs tünde Zvornik civarında 1955'te. 461 kilometreyi bulur. tam Drina'nın Butko kayalariyle Uzanviçka dağlarının arasındaki dar boğazdan âni bir dirsek yaparak meydana çıktığı noktada. Çok meyilli bir toprakta aktığı için. bazen dalgalı ama bereketli ovalar meydana getirir.

çarşı ile kasabanın merkezi bulunur. Küçük tepelerin yamaçlarında ser­ pilmiş köyler. dediğimiz zamanki kadar bir gerçeğin an­ latımıdır. Ufkun sonundan ba­ kılınca.— 22 — ki dağlar da öylesine sarp. küçük bir kasaba olan Vişegrad'ia dolaylarını içine alır. bir bölümü ovada olmak üzere. tarlalar. Ne var ki. boylu boyun­ ca Maluhino ovası uzanır ve Sarayevo'ya giden yolun çev­ resine serpilmiş evleriyle ayrı bir mahalle meydana geti­ rir. Çünkü değerli bir eser ve eşsiz güzellikte olan bu ya­ pı. insana sanki. sol kıyısında. yeşil köpüklü sulariyle Drina'nın bütün heybetîyîe meyda­ na çıktığı yerde büyük bir köprü yükselir. O kapalı gibi duran sarp ve siyah dağların arasından. ticaret bakımından daha gelişmiş şehir- . dağ­ lar birdenbire ayrılarak biçimsiz bir anfiteatr şeklini alır. Böylece Sarayevo'ya giden yolun iki parçasını birleş­ tiren köprü. Burada «bağlar» kelimesi. biz insan­ ların çevremizi görmemiz ve işlerimize gitmemiz için do­ ğar. geniş aralıklı on bir kemerin üstünde yükse­ len bu köprüden başlayarak. akşamlan da uyuyarak günün yorgunluğunu dindirme­ miz için batar. ekilmiş top­ raklar da beyaz köprünün geniş kemerlerinden akıp yayı­ lıyormuş gibi gelir. tepesindeki güneşle. Ama. bunun en geniş yerinde bile çapı kuşbakışı 15 ki­ lometreyi geçmez. otlaklar. etrafı çevrilmiş erikler ve seyrek çam korulukları göze çarpar. Köprünün öbür yakasında. ırmak sanki karan­ lık bir duvardan fışkırıyormuş izlenimini verir. yalnız yeşil Drina değil. bir bölümü yamaçta. Zarif bir biçim­ de oyulmuş. güneş sabahları. daha zengin. dik ve birbirine yakındır ki âde­ ta tek parça bir dağ yığını gibi görünür. üzerindeki bitkilerle bütün bu ışıklı. Köprüden başlamak üzere ırmağın sağ kıyısında. kasabayı da dış mahallesine bağlar. toprağı inişli çıkışlı yelpaze biçiminde bir ova uzanır.

O.— 23 — lerde bile bulunmayan bu köprü (eskiden böyle koca İm­ paratorlukta ancak iki tane var derlerdi. ne bir tarihî ne de bir özelliği olan. Ir­ makların birleştiği yerde kasabanın merkezi kurulurken dağınık yazlıkları da köprünün öte yanında. binalar çoğaldı. «Köprü üstünde» sözü hiç bir zaman Rzav'm üstündeki köprü anlamına gelmez. Önemli. «Köprü üstünde» denince sadece Drina üstündeki taş köprü akla gelir. Bosna'yı Sırbis­ tan'a. Osmanlı İmparatoriuğu'nun öteki bölgelerine. Onun için kasabanın merkezi ve en kalabalık yeri.. Bu. tahta bir köprüsü olan Rzav ırmağıdır. hattâ ta İstanbul'a kadar bağlayan biri­ cik bağdır. araba yolunun sağında ve solundaki teraslar bu sütunlara daya- . basbayağı tahta bir köprüdür. Rzav'm sağ kıyısında uzanır. iki ırmak arasında bir dil gibi uzanan kumlu topraklarda toplanır. tam orta yerinde birbirine eşit iki teras biçiminde genişler. Kasaba su üstüne kurulmuş­ tur. oradan da daha uzaklara.Üst bölümü gittikçe genişleyen orta sütuna iki yanından yardımcı sütunlar eklenmiş. Böylece zamanla burada da köprünün iki yakasında evler. biri büyük ötekisi küçük.) Drina'nın yatağı üstünde güvenilir. ka­ sabada başka köprü ile bir başka akarsu daha vardır. Kasaba köprü sayesinde yaşadı ve sağlam bir kökten güç alır gibi büyüdü. Köprünün aşağı yukarı uzunluğu (250) genişliği de (10) adımdır. Kasabanın sonla­ rında Rzav. büyük köprülerin iki yanında ve bağlan : tı noktalarında bulunan küçük kasabalarla dolaylarının ge­ lişip genişlemeleri pek tabiîdir. Drina'ya dökülür. Bu teraslar ortadan geçen araba yolunun iki katı genişliğindedir. O yal­ nız halka ve hayvanlarına geçitlik yapar. Kasabanın tablosunu tamamlamak. köprü ile olan iliş­ kisini iyice anlatmak için şunu da belirtmek gerekir ki. İşte köprünün bu bö­ lümüne «Kapiya» derler. temelli biricik geçittir. Kasabada başka bir köprü ile başka bir akar su daha bulunduğu halde. Drina'nın sol.

taş bir ejderhanın ağzından akar. akıp gider. Özel ya da genel yaşantıda. Sofada oturanlara karşıdan karşıya kahve taşır. her zaman. Sofa'nın karşısındaki sol teras da aynıdır. Parmaklıklar bu sıralara arkalık ödevini görür. Basamaklar. fin­ canları ve her zaman yanan mangalıyla bir kahveci yerleş­ miştir. Drina'nın sol kıyısında doğan Hıristiyan çocuk­ ları. oyuklarını ezbere bilir­ ler. Kitabenin üzerine. Gerçekten de çocukların ilk gezintileri. Olta ile balık tutarlar.— 24 — narak gürüideyen yeşil suların üstünden heybetle ve zerafetle boşluğa doğru uzanmıştır. Aynı zamanda köprünün kurulduğu çağ üzerinde anla­ tılan bütün hikâyeleri masalları da ezbere bilirler. Bu terasa. bu köprü ile Kapiya'sının üstünde. Suyu. sağ kıyıda oturanlar. daha bir haftalık iken köprüyü geçerler. Onun tepesine mermer bir kitabe konmuştur. «Köprü Üstünde» sözü duyu­ lur. Etrafı taş sıra­ larla çevrilmiştir. İş­ te Kapiya burasıdır. tıpkı babalarının ve dedelerinin yaptığı gibi. ilk oyunları ora­ da başlar. Çünkü vaftiz olmak için onları. Türkçe. yalnız boştur. Hattâ. Uzunlukları ve genişlikleri beş adım kadar olan bu terasların etrafı köprününkü gibi taş parmaklıklarla çevrilmiştir. Kasabadan gelirken sağda­ ki terasa Sofa derler. Duvarın dibinde bir çeşme vardır. cezveleri. çevresinde ya da onunla ilgili olarak geli­ şir. yani Müslüman çocukları bile. güzel bir yazı ile manzum olarak köprüyü yaptıranın adı ve yapılış tarihi kazılmıştır. Bu kasabada oturanların yaşamı. çocukluklarının bü­ yük bir bölümünü köprünün üstünde ya da çevresinde ge­ çirirler. sağ kıyıdaki kiliseye götürürler. . masallarda. Parmaklıkların orta ye­ rinde insan boyunda bir duvar var. parmaklıklar hep aynı beyaz taş­ tan yapılmıştır. sıralar. ince bir sanatla oyulmuş bu açık renk taşların zarif çizgilerine gözleri. daha küçük yaştan alışmıştır. İki basamakla çıkılır. Sırası falan yoktur. Onun bütün oymalarını. kemerlerin arasında uçuşan güvercinleri yakalarlar. her geçen ko­ nuda.

Çünkü başka türlü olmasına imkân yoktu. Çünkü kafayı bir çok adlarla yormak. sanki doğarken bu bilgileriyle doğ­ muşlar gibi. çocukları duvarın içine örmüşler. bağıra çağıra Vişegrad'a kadar arkala­ rından gelmiş. Gündüz yapılanları gece bozmuştur. onun yüzlerce yıl yaşamış olması gerekir. En sonunda seymenler ücra bir köy­ de yeni doğmuş ikiz iki kardeş bulup zorla getirmişler. kim olduğu bilinmeyen masaliaşmış bir üstaddır. su perisi bu yapıyı daima baltalamış­ tır. Çocuklar bunları daha hayata gözlerini açtık­ ları günden beri bilirler. Masal. orda mimarın karşısına çıkmayı başarmış. aynı zamanda «dur» ve «kal» anlamına gelir. önemli. Yalnız mi(1) Bu özei adlar. Ama anneleri yavrularından ayrılmak istememiş. diye sürüp gider. Yine bilirler ki. O. Hemen bütün Bosna'da bu ço­ cukları aramağa başlamışlar ve onları getirecek olana ar­ mağanlar adamışlar. Bilirler ki. hayalle gerçeğin tuhaf bir karışımından doğmuştur. yediği dayak­ lara aldırmayarak.) Köprüyü Mimar Rade yapmıştır. biri kız iki kardeş bulup ortadaki sütunların içine ördürmesini öğütlemiş. Âli Ediz) . bu köprüyü Sadrâzam Sokullu Mehmet Pa­ şa yaptırmıştır ve o. (Bir vezir. Tıpkı dualar gibi. fikirce de olsa. Stoya ve Ostoya (1) adlı biri erkek. güzel ve ölmez eser bırakabilmesi için. (H. bu köprü ile kasabayı çerçeveleyen şu dağlardan birindeki Sokoloviç köyünde doğmuştur.— 25 — Bu hikâyeler. Bu dayanıklı taş anıtın yapılması için gerekli emri ve parayı ancak bir sadrâzam verebilirdi. Sırbistan'da böylesine çok. ne zaman öğrendiklerini ya da kimin öğrettiğini hatırlamazlar. Nihayet sulardan bir ses yükselerek Mimar Rade'ye. bir çok kişiye borçlu kalmak hoşlarına gitmez. korkunç ve karmaşık bir yaratıktır. Toplum ona dilediği. çocuk ha­ yalinde parlak. istediği biçimi vermektedir.

(Ana sütü. sütunların arasında geniş boşluklar bırakmış. onlara acıdığından annelerinin gelip onları emzirebilrnesi için. Ve yılın bir mevsiminde taşın üstünde silinmez bir iz halinde görünür. bir gece Hamid'e görünmüş. Ama. Şimdi bu deliklerde ya­ banî güvercinler yuva yapar. Ço­ cuklar. Hele hayalleri güçlü olanlar. Yüzyılların anısı olarak bu du­ vardan ana sütü sızmaktadır. Köprünün orta sütununda. Bunu da çocukların hepsi bilir. Sonunda yaramaz çocuğun biri (her zaman da böyle biri bulunur. Demir bir maz­ gal gibi bir şey. yavan. Kapiya'nm altında daha ge­ niş bir aralık vardır. Çünkü çocuklar ölmezler. Aynı zamanda hayal kırıklığına da uğrarlar. yakın bir geç­ mişe bağlı. Bu incecik bir sızıntıdır. başı her zaman du­ manlı bir hamal olan bu adam. Ağızları açık. bağırmaya sözleşirler. Bü­ tün dikkatleriyle bakıp bir şey görünce. şakadan hiç hoşlanmaz­ lar. aynı zamanda vezirler ve mimar­ lar gibi esrarlı ve belirsiz bîr şeydir. tadsız. Bu boşluklar.. sütunların üze­ rindeki bu izleri kazır. Merak ve korku içinde titriyerek beklerler. daha o gece ölmüş. Tıpkı kale mazgalları gibi bir şey. Astımlı.) Halk. gözleri kanlı. sanatla yapılmış yalancı pencerelerdir. bir toz halinde saklayıp sütü olma­ yan emzikli annelere satar. Aslında körkütük sarhoşmuş ve geceyi sıfırdan aşağı on beş derece açık bir gök kubbe altında geçirmiş.) Arap!. Birbirleriyle yarışırca­ sına uydurdukları hayalî hikâyelerde bu Arap büyük rol oy­ nar. Kime görünürse o insan ölür. diye bağırarak kaçar ve oyunları bozulur. hem korkutan bir uçurumu sey­ reder gibi arasıra bu karanlık aralıktan içeri bakarlar. Kanatsız bir kapı gibi. onları hem çeken. Henüz hiç bir çocuk gör­ memiştir onu. gözlerini bu keskin ve karanlık çuku­ ra daldırırlar. dikkatle bakacak olurlarsa bir şey gör- .mar. çocuk düşüncesinde. Bu sütunun içinde büyük. Çünkü onlar. karanlık bir oda bulunduğunu ve bu odada bir Arap yaşadığını rivayet eder­ ler.

Taş henüz sertleşmemiş. Yaz aylarında taşlı kıyı­ da balık tutan çocuklar bilirler ki. Bir kimsenin inancını ve görüşünü bir başkasının değiştirdiği hiç görül(1) (2) Şarats: Üniü haik türkülerinin kahramanı Kralieviç Marko'nun alaca atıdır. Âli Ediz) . iki yuvarlak oyuk görülür. Onun dereyi geçmek için sala ve köprüye ihtiyacı yoktu. toprağı kireçli olan o dik kıyı­ da. Yanında an­ neleri onları uyandırarak bu korkulu rüyadan kurtarır. bu izler. (Çünkü bir Hıris­ tiyan piçinin böyle bîr gücü ve böyle bir atı nasıl olabilir?) Bunlar Cercelez Aiiya (2) ile kanatlı kısrağının izle­ ridir. Yal­ nız bu izler Sırp çocukları için Şarats (1)ın nal izleridir. o zamanlar köprüsü olmayan Drina'nın öbür kıyısına geçmiş. Cercelez Aliya: Müslümanların masallaşmış bir kahramanı. Taşlı yokuştan dereye kadar gelmekte. nihayet derin bir uykuya dalarlar. Hiç bir korku çocuklar­ da kökleşip sürüp gidemez. Nihayet kahverengi yumuşak toprakta ve bitkiler arasında kaybolmaktadır. sonra yine öteki kıyıda görülmektedir. Her iki taraf da kendi inancının doğruluğundan emindir. Gündüzki oyunlarından yorgun düşen çocuklar da. Kralieviç Marko yukarıdaki eski kalenin zindanından kaç­ mış ve bir sıçrayışta. Çocukların çoğu. ikişer ikişer düz­ gün a ralıklarla sürer. eski zaman savaşçılarınındır. Ama bu konuda hiç kavga etmezlerdi. geceleri bile rüyalarında bu Arapla uğraşırlar. eski kasabanın yukarısından inmektedir. (H. Bu izler. Müslüman çocukları ise onun Kralieviç Marko'nun olmadığını bilirler. toprak gibi yumuşakmış. O devirde yeryüzünde çok iri yapılı yiğit­ ler yaşarmış. Bu delikler.— 27 — rneği başaracaklarına inanmaktadırlar. On­ lara bir bardak su vererek Aılahın adını tekrarlamalarını söyler. Bu yiğitlerin atları da kendileri gibi iriymiş. sanki dev bir atın nal izleriymiş gibi. Köprünün üst yanında.

çünkü bir insan gücünün yetemeyeceği bir güce sahipmiş. gökten bu ateşin inmesini bekleyen pek çok çocuk olmuş. Ama. Sırpların bir şefi çok güçlü bir insanmış. Sadrâzam Mehmet Paşa. Çün­ kü taşıdığı muskanın yalnız ipeğe etkisi olmuyormuş. Sert. Eğer vezirin adamlarından kurnaz ve sin­ si biri çıkıp Radisav'ın uşağını söyletmeseymiş. ne de tüfek mermisi. Bu tümseğin üstünde çelik bir tel gibi sert ve dikenli bir ot­ tan başka ne bir çiçek. sonbaharda Hazreti İsa'nın doğumu île Hazreti Meryem'in gök'e çe­ kilmesi arasındaki tarihe rastlarmış. böy- . Sol kıyıda. delikanlıyı ipek iplerle bağlayıp boğmuşlar. Drina'nın üstünde bir köprü kurmak isteyenin zorluklarla karşılacağını bildirmiş. Ona ne kama işlermiş.— 28 — memiştir. belki Sad­ râzam bu köprüyü kurmayı hiç başaramayacakmış. En kalın halatları ve zincirleri bir ip gibi koparır atarmış. ne de bir yeşillik biter. Ve inançları ne olursa olsun. Eskiden bu tümsek Radisav'ın mezarı diye anı­ lırdı. Köprünün çevresinde oynayan çocuklara sınır ve nişan tahtası öde­ vini görür. Yalnız Radisav kafa tutmuş ve halkı ayaklandırmış. Vezir onu ya­ kalayıncaya kadar hayli uğraşmış. Oysa. uyuyup kalmışlardır. Sırrını öğrenince. yılda bir gece bu tümseğin üstüne gök­ ten beyaz bir ışık indiğini İddia ederler. kayalı bir toprak yığınıdır bu. Büyük bir kâse kadar geniş ve derin olan bu çu­ kurların içine. üstünde taşıdığı bir tıl­ sım sağlıyormuş. herkes bu emre boyun eğmiş ve bedava çalışmaya katlanmış. Ona bu gücü. Yağ­ mur suyu ile dolu olan bu çukurlara çocuklar «Kuyu» adını verirler. hepsi de tuttukları balıkları bunların içine bırakırlar. Bu masala inansın inanmasın. büyük yağmurlardan sonra suiar birikir ve tıpkı taş vazolarda olduğu gibi uzun bir süre kalır. O. Drina'nın üstünde bir köprü yaptırmak üze­ re adamlarını yollayınca. Kadınlarımız. Günkü daha gece yarısı olmadan. hemen yolun üst yanında. Ve bu. oldukça büyük bir tümsek vardır. hiç biri de bir şey görmemiştir.

cüzzamlılar da burada buluşurlar. herhangi . ilk randevular burada verilir. köprünün altında ve çevresin­ de. lâf atmalar. 1878'e kadar. sakatlar. köprünün üstüne. Kendini göstermek. gece kasabaya girer­ ken bu tümseğin üstünde beyaz bir ışık görürmüş. fısıltılar. gökyüzünde bazan bu toprak yığınına nur inermiş. büyük bir kahramanmış ve küffar ordusuna karşı Drina geçidini korumuş. Kapiya'ya taşınırlar. O. İlk aşk hülyaları. İlk hayat mücadeleleri. birini görmek ya da bir şeyler satmak isteyen gençler de burada toplanır.— 29 — le bir şey düşünmeyen bir çok yolcu. pazarlıklar ve anlaşmalar hurda yapılır. Kimse onun ne­ rede yattığını bilmemesi için. böyle çocuksu hayaller içinde akıp gider. tanınmış kişiler de politikadan ya da or­ taklaşa dertlerinden söz etmek üzere gelip buraya oturur­ lar. dervişin böyle vasiyet etmiş olmasıymış. şakalaşmaktan ve şarkı söy­ lemekten başka bir şey bilmeyen gençler meydana getirir. bir türbe bulunmayışının nedeni de. İşte çocukların yaşamı. Müslümanlara gelince. köprü­ nün bu taştan terası üstünde bulursunuz. sa­ bahın sıcak saleplerini. bu tümseğin altından kalkarak tekrar onlara yolu kapatacakmış. Orta yaşlı. ilk iş görüşmeleri hep"burada başlar. Dilenciler. Gençlik hülyaları orada bambaşka konular üstünde dön­ meye başlar. satışa çıkarılan ilk kiraz ve kavunlarını. Bu tüm­ seğin üstünde bir taş. Şeyh Turan'ın yat­ makta olduğunu iddia ederler. çok eski zamanlarda burada din uğruna şehit düşmüş bir dervişin. beyannamelerde buraya çeşmenin üstündeki duvara asılır. sıkıntıları da orada başlar. sıcak simitleri. Tarihsel olayları bildiren ilânlar. Buna karşılık. Ama. hiç bir iz bırakmadan gömül­ mek istemiş. bakışmalar. hep burada. Çünkü bir gün yine küffar ordusu gelecek olursa. delikan­ lılık çağına gelince. Mevsimin. Ama yine de çoğunluğu.

herkes rakı şişesini ağız­ dan ağıza dolaştırır. İster düğün. «Herkesin kalbinde yer etmesi gereken Kapiyaları kasabanın can damarı. köprünün kalbidir. Kapiya da köprünün en önemli noktasıdır. Nasıl ki köprü kasabanın en ilgi çekici bir yeri ise. her çeşit cinler ve canavarlarla savaşmak. Bunlar. kış mevsimi hesaba katılmaz. Eğer olaysız barış dönemi ise. yalnız binanın sağlam­ lığına ve güzelliğine önem vermekle kalmamış. İnsan bu kasabanın bugünkü yaşamını bilir ve iyice düşünecek olursa bütün Bosna'da. (H. Kolo (1) oynar ve çoğu zaman da burada tahminden fazla kalınırdı. Düğün alayları ka­ sabaya girmeden çoğu zaman burda durup sıraya girerdi. ondan ne türlü yararlanabileceklerini de düşünmüşler. gelecek kuşakların rahatını. idam­ lara sık sık. hattâ ileride göreceğimiz gibi bazen her gün rastlanırdı. O zaman köprüden ancak zorunluk duyanlar geçer. Cenaze alay­ larına gelince. hele kargaşalık yıllarında. cenazeyi taşıyanlar. Vişegrad'lıiarın Kapîya'larında duydukları zevk ve rahatlığa benzer bir his du­ yan insanın pek az olduğunu anlar.» Bu köprü. Tabiîdir ki.— 30 — bir sebeple cezaya çarptırılanların. şarkı söyler. ırmaktan durmadan esen sert rüzgârın altında başınr eğerek ve adım(1) Kolo: Yugosiavların millî dansı. Vişegrad'lılardan konukseverlik gören bir Türk yolcusunun gezi notlarında yazdığı gibi. idam edilen ya da ka­ zığa geçirilenlerin başları da burada gösterilirdi. Bu sınır kasabasında. ölenin de yaşamının önemli bîr parçasını geçirdiği bu Kapiya'da durup bir an dinlenirlerdi. ister cenaze alayları olsun bir an Kapiya'da durmadan köprüyü geçemezdi. O da. çocukları diri diri duvarlara gömmek zorunda kaldıkları söylenen eski zaman mimarlarının ne kadar akıllı kişiler olduklarına da bir örnektir. Â!i Ediz) .

. ya da başı üstündeki gök kubbenin belirsiz bir biçim­ de değişmesini beklemiştir. demişti. büyük. on beş metre kadar yük­ selen bu taştan sofa. bulutların gök­ yüzünde bitmez tükenmez oynaşmalarını seyrederek. Elbette ki. ülke­ nin hep aynı —yalnız başka başka biçimlerde düğümlen­ miş— kader yumağını çözmeye çalışmıştır. bu düzgün parlak taşa dirseklerini dayamış. Vişegrad'lılarm. Sevincini.. Ama başka mevsimlerde Kapiya. Oysa yüzyıllardan beri. önünde ardı mor dağlarla kapalı küçük bir anfiteatr gibi uzanmış bir ufuk. Kapiya'ya gidip oturabilir. ister ahbap­ larla yârenlik etmek için olsun.. başının üstün­ de. güneşin doğmasını.— 31 — larını sıklaştırarak yürür. Vişegrad'lılarm. Kimbilir kaç kişi burada otu­ rup. Çok eskiden biri (her halde bu bir yabancı olmalıydı ve şaka ediyordu). öteki kasabalılarla ölçülünce. bizimkilerden nice nice kişiler gelip bu sofaya oturmuş. Yeşil ve coşkun ırmağın üstünde. Kapiya'da geçirdikleri o uzun düşünceye dalma saatlerinde aramak gerektir. pek az kişiye. küçük her­ kes için Alîahm bir nimetidir. zevkle­ rine düşkün. acaba dünyada kaç zengine ya da vezire na­ sip olmuştur? Şüphesiz az. karakterlerindeki o melankolik umursamaz­ lığın nedenini. eli açık ve hoppa kişiler oldukları inkâr edi­ lemez. yüzünü avuçları içine almış.. bu Kapiya'nın. üzüntüsünü yada boş vaktini böyle bir yerde geçirmek. Üç yanı koyu yeşil tepelerle çevrilmiş. Kapiya'nın açık tera­ sında durmak kimsenin aklından geçmez. İsteyen.. sanki havada yürüyor gibidir.. akşam eza­ nını. kasabanın kaderi ve ka­ sabalıları karekterlen üstünde büyük bir etki yaptığını söy­ lemiş. ışığın dağlar üzerinde. yakın köyler bere- . hayâl kurma ve düşünceye dalma eğilimlerinin. yıldızlı ya da bulutlu bir gök kubbesi. Kasabaları elverişli bir yerdedir. günün ve gecenin her saatinde ister bir iş üzerinde konuşmak.

Ve el­ lerini kana bulama. kasabaya yeni gelenler arasındadır. gümüş kaplamalar ve ayağında da beyaz tozluklar var­ sa. Eğer kılığı gösterişsiz. Oysa bu düşüncenin ne dereceye ka­ dar doğru olduğunu söylemek güçtür. Vişegrad'lıdır ve beş parasızdır. Çünkü o bir Rogatitsa'lıdır ( 3 ) . Çünkü üstü başı ve kesesi para doludur. Âli Ediz) . Vişegrad'lılar «Yeni gün. o bir Foça'lıdır ( 2 ) . Vişegrad kasabasına çok pa­ ra girer ama hiç bir zaman fazla kalmaz. buranın geleneksel bir hastalığıdır. san­ ki dilenmeğe gidiyormuş gibi atının üstüne çömelmiş biri­ ne rastlarsan. yerine geçecek olan oğlu. Eli açıklık ve kaygusuzluk. Yugoslav dilinde de de bizdeki anlamında kullanılmaktadır. başı eğik. çocuklar bile. elleri açık. Grujitsa'ya şöyle bir öğüt vermiş: — Pusuda beklerken yaklaşan yolcuya dikkatle bak. Bir çok şeyde oldu(1) (2) (3) Sırpçaya yerleşmiş olan bu Türkçe sözcüz. ama para babasıdır. bırak geçsin. Eğer atını kurula kurula sürüyorsa. parmakları aralık doğar. üstünde kırmızı bir cep­ ken.. (H. yeni nafaka» (1) parolası ile yaşarlar. düşünmeden vur!. sofu bir idareciye rastlanır­ sa. Vişegrad'ın havasından ve suyundan. Her halde. her halde o.— 32 — ketli ve zengindir. Onların cebi para tutmaz. kurnaz. Hemen saldır. Rogatitsa: Drina'nm sağ kolu üstünde büyük bir kasabadır. Onları hepsi cimri. artık yorulup haydutluktan çekil­ mek zorunda kalınca. Foça: Drina'nın sağ kıyısında bir ticaret merkezidir.» Bütün bunlar yukarıda sözü geçen yabancının düşün­ celerini doğruluyor. Söylen­ tilere göre ihtiyar Novak. 4. Hiç bir tutkusu olmayan..500 nüfusu ve güzel bir cami vardır. Çünkü o. Ama eğerin üstüne bağdaş kurmuş dümbelek çalarak avaz avaz şarkı söyleyen birine rastlarsan sakın vurma!.

Her ne hal ise. Onun için köprünün yapılışı ve alınyazısı anlatılan hikâyeler. Çünkü insanların ih­ tiyaç. ay­ nı zamanda kasabanın ve kasabalıların hayat hikâyesidir. her halde taş köprünün de adı geçer. Her halde. Ama. bu kasaba halkının yaşan­ tısı ile köprünün arasında yüzlerce yıllık sıkı bir bağ var. Nasıl kî mimarlıkta da motifsiz şekiller ve keyfî çizgiler bulunamaz. bu yerde. yaşantısı ve içinde yükseldiği toplumla olan ilişkisi birtakım esrarlı. rastgeîe meydana gelmiş hiç bir yapı yoktur. düşünce ve isteklerine karşılık vermeden. büyük. onları bir­ birinden ayrı olarak düşünüp anlatmak elde değildir. hele böyle bir köp­ rünün kurulması akıldan bile geçmediği zamanlara döne­ lim! Kimbilîr. Kuşaktan kuşağa ve ağızdan ağıza anlatılan kasaba ile ilgili bütün hikâyelerde. bunda da nedeni ve sonucu birbirinden ayırt et­ mek kolay değildir. Acaba bu neşeli insanları böyle yapan Kapiya mıdır? Yoksa istek ve ihtiyaçlarına cevap vererek Kapıya mı kendi zekâ ve muhayyilerinden doğmuştur? Bu boş ve anlamsız bir sorudur.— 33 — ğu gibi./3 . acıklı ve karmaşık hikâyelerin doğması­ na sebep olur.. orta yerinde bir taç gibi taşı­ dığı Kapiya'sı ve on bir kemeriyle. bu eski çağlarda buradan yorgun ve ıslan­ mış olarak geçen yolculardan bazıları. bu geniş ve köpükDrîna Köprüsü — F. II Şimdi de. Alınyazıiarı birbirine öylesine kenetlenmiş kî.. güzel ve yararlı olan her yapının başlan­ gıcı. bir köprünün.

ilk defa. orada yaşamağa ve bunun güçlüklerini yenmeğe çalıştık­ larından beri her halde bir geçit kurmak çarelerini de dü­ şünmüşlerdir. 1516 yılının bir sabahında. Bu köprünün hayali. o çağın en büyük derebeyierinden biri olan Pavloviç'in ese­ ri idi. parlak ve korkunç İstanbul'a götürmek üzere. surlariyle Bosna Krallığının parlak dev­ rinden kalma iyi korunmuş eski bir kale yükseliyordu.. Eski ve siyah bir saldı bu. bu yolun üstünde de eski bir tahta han.. O zamanlar yine bu aynı Drina. ku­ leleri. iri . Yalnız başka bir biçim. Kalenin bulunduğu binanın yamaçlarında ve kalenin koru­ yuculuğu altında. yakınlardaki Sokoloviç köyünden on yaşlarında bir oğian çocuğunun kafasında canlanmıştı. birkaç su değir­ meni ve birkaç kulübe görünüyordu. İslâmlığı yeni kabul etmiş bir köy var­ dı. Bikavats ile Meydan adlı Hıristiyan köy­ leriyle Düşçe adlı. Etrafında da iyi korunmuş bir kasaba görülüyordu. belli belirsiz. Bu tarlaların arasından bir yol geçiyor. Drina'nm yolu ikiye böldüğü yerde Vişegrad'ın o ünlü salı bulunuyordu. Uyanıkken bile onun dikkatini çekmek. Yalnız herkesin hayâli verimli. İrmağın sağ kı­ yısında şimdi yıkıların görüldüğü dik yamacın üstünde. mazgalları. coşkun ve yeşil bir sel gibi akıp gidiyordu. iradesi de istediklerini gerçekleştirecek kadar güçlü olamaz. Çünkü insanlar. Dev yapılı. bir başka büyüklükte idi. Onu bîr kı­ yıdan öbür kıyıya geçiren asık suratlı Yamak adlı biri idi. bir adamı de­ rîn uykusundan uyandırmaktan daha güçtü. kendisini köyünden alıp ta uzaklara. çoğu zaman bulanık sulariyle bu kumlu ve taşlı kıyılardan. Aşağıdaki ovada Drina ile Rzav'ın arasında sonradan kasabanın kurulduğu yerde kasabalıkların toprak ve tarla­ ları uzanmakta idi.— 34 — fü ırmağı aşarak yolculuklarını kolaylıkla sona erdirecek bir köprünün mucize kabilinden orada bulunuvermesini ne kadar büyük bir içtenlikle dilemişlerdir.. Bu. buradan geçtikleri gün. O çağda da kasaba vardı.

kimse ile görüşmeği. O yılın kasım ayında yüklü beygirlerle uzun bir kerva­ nı n geceyi geçirmek üzere ırmağın sol kıyısına yerleştiği tcrüidü. ne karşılık verir­ di. Karşıdan karşıya geçmek için ona ödedikleri bakır akçe­ leri kara salın içine atarlardı. O zaman Drina bir Okyanus gibi aşılmaz olurdu.» diye seslendikleri işitilirdi. ticaret ve geliş gidiş arttıktan sonraki naline hiç benzemiyordu. normal bir seviyeyi aştığı zamanlar salı bir koya çeker. hayvanları. kasabadaki tarlasında çalışırdı. eşyayı salma yükler. sıkıca bağ­ lardı. salcı onları salın sularını boşalt­ tığı kâse ile kalır.— 35 — yarı bir adamdı ve olağanüstü bir gücü vardı. kimseye danışmayı gerekli görmeden. Yamak!. akşam. Hiç selâm vermeden. Sular aiçalmağa başlayınca salcı. arada bir: —• «Hey!. Bu paralar orada kumlu su­ ların içinde kalır. gider. Sal yalnız. Ama yiğitçe çarpıştığı uzun savaş yılları onu bir hayli yıpratmıştı. dağın yamacında eski kalenin yıkıntıları altında bulunan kasaba. Köprü yapıldıktan. Bir gözü ve bir kulağı kalmıştı. konuşmadan insanları. ağır ve düzensiz bir biçimde ama bü­ yük bir güvenle karşıdan karşıya geçirirdi.. Ama. Bacağının biri de tahtadandı. bir başına kararını verirdi. Ar­ tık Yamak'ın öteki kulağı da sağırlaşır. Taşıdığı yolcularla konuşmak. su alçalmadıkça o ne görünür. kıyıdaki kulübesine götürürdü. Yeniçeri ağası silahlı askerleriyle Bosna'nın doğu .. sırsıklam ol­ muş yolcuların soğuktan titreyerek bekledikleri görünür. ilgilenmek isteklisi değildi. Irmağın sağ kıyısında. ırmağın akıntısı ve yüksekliği normal oldu­ ğu zamanlar işlerdi. henüz az nüfuslu idi. Gündüzleri öteki kıyıda. Yavaşlığı. tuhaf karakteri kadar dürüstlüğü de ünlüydü. Ama ırmağın sulan kabardığı.

islâm yapılmak. Toplanan çocuklar küçük Bosna atları üstünde bir ka­ file halinde yola çıkarılmıştı. dö­ vünerek koşuyorlardı. sanki .15 yaşlarında çocuk­ lardı. Artık onlar. İstedikleri kadar gürbüz sağlıklı ve zekî çocuk bulabilmişlerdi.— 36 — lanlarım) toplamış İstanbul'a dönüyordu. Kimisi yarı çılgın bir halde. göğüs. Baba evin­ den götürdükleri son yiyecekleri idi bu. dinlerini. kardeşler saç baş dağınık. yurtlarını unutmağa. nereye bastıklarının farkın­ da olmadan bir ölünün arkasından gider gibi ağlayarak. Her atın üstünde iki sepet vardı. bağır açık. yoldaki ormanlara gizleniyor. Kafileye fazla yaklaşınca ağanın adamları kırbaçla üzerlerine gelerek onları dağıtı­ yordu. Ve her birinin içine de bir çocuk yerleştirilmişti. Tutulması en güç olan analardı. sünnet edilmek üzere yabancı diyarlara götürülen çocuklarının ardından sürükleniyorlar­ dı. anneler. Saç baş dağınık. büyük anneler ve kardeşler meydana getiriyordu. son­ ra yine kervanın arkasında toplanıyor ve yaşlı gözlerle se­ petlerin üzerinden uzanan başlar arasında yavrularını ta­ nımaya çalışıyorlardı. Bunların hepsi de 10 . Bu perişan kalabalığın çoğunu. asıllarını. Kimi sakin sakin dışarı bakı­ yor yurdunu en uzak köşelerine kadar görmeye çalışıyor kimi ağlayarak yemeğini yiyor kimi başını sepete dayamış uyuyordu. Son gelişinden beri altı yıl geçmiş onun için bu sefer seçim kolay ve zen­ gin olmuştu. Aileler çocuklarını ormana sakladıkları onlara aptal görünmesini öğrettikleri halde yine de istedikleri sayıyı bulmakta zorluk çekmemişlerdi. Çocukları ellerinden alınan analar. ömürlerini yeniçeri ocaklarında veya Osmanlı İmparator­ luğunun önemli başka işlerinde geçirmeğe mahkûmdular. Yanlarında bir çıkın ve birer parça çörek vardı. O zaman kaçıyor. babalar. Gıcırdayan ve sal­ lanan bu sepetlerden burunlarını dışarı çıkaran körpe ve korkulu yüzler görünüyordu. perişan nefes nefese atların arkasından koşuyor.

içinde bir gece yattıkları . — Rade!. soğuğun farkında bile olmadan Dubrun'a doğru uzaklaşan atlılara bakıyor. Üşümüş ve kızarmış. diye bağırarak sevgili başı gör­ meye çalışıyor. dal­ gın dalgın sepetin kenarlarını yontarak. orada kalıyordu. Ama yol çok uzun. O kasım günü. Başka bir kadın avaz avaz: — İlya!. vücutlar zayıf. İlya!. kızarmış kuru göz­ lerle çevresine bakıyordu.. bir daha göremeyecekleri yavrularının hayalini son defa görmeye çalışıyorlardı.. bir şeyler söylemeye.... topraklar sert. yüksek­ lerdeki Sokoloviç köyünden gelen on yaşlarında esmer bir çocuk da vardı. — Onu nereye götürüyorsunuz? Kimileri de oğullarına seslenerek. İlya!. En inatçıları Vişegrad'ın salı önüne kadar geliyor. Hem artık onları kovalayan kimse yoktu. Burada kıyıya oturup rahat rahat ağlayabiliyorlardı. açlığın. susuzluğun. Üstünde kuzgunların uçuştuğu bu bulanık Drina'yı. gözyaşlarından önlerini göre­ mediklerinden atlıların önüne çıkıyorlardı... sanki elinden büsbütün alman yavrusunun hafızasına bu hıristîyan adını iyice işlemek ister gibi dur­ madan dinlenmeden «İlya!. Seyrek söğüt ağaçlarıyla kaplı bu gri taşlı çıplak kıyı­ lar hafızasında yer edip kalacaktı. ona kendilerinden bir şeyler vermeye.— 37 — rahimleri parçalanıyor. Yedikleri sopalardan ve yorgunluk­ tan bitkin bir halde nihayet bu faydasız çabadan vazgeçi­ yorlardı.. Her kırbaç vu­ ruşuna aptalca bir soru ile karşılık veriyorlardı. öğütlerde ya da tenbihlerde bulunmaya çalışıyorlardı. elindeki çakıyla. doğum sancısı çekiyormuş gibi kıv­ ranıyor inliyor bağırıyordu. bu sayısız sepetlerin birinde. Oğlum! Sakın anneni unutma!. Os­ manlılar ise güçlü idi. Çünkü ırmağı geçmenin başka bir yolu yoktu.» diye haykırıyordu. Taşlaşmış gibi oturup.

padişah sarayında. Sanki siyah bir çizgi göğsünü arada bir ikiye bölü­ yor ve ona dayanılmaz bîr acı veriyordu. O Sokullu Mehmet Paşa ki. Belki Drina'nın Vişegrad'dan geçişini. yolun birden kesildiği bu noktaya. içinde soğuktan ve korkudan titreştikleri o yosunlu ağır salı. güçsüzlüğünün acıları için­ de karşısına dikilen aşılmaz engelin zorluğunu daha iyi görüyor ve bu güçlükJerin insan oğlunu her işinden alıkoy­ duğunu anlıyordu. İnsan. kapıcı başı olmuş ve Barbaros'un ölümünden son­ ra Kaptan paşalığa yükselmiş ve ünü dünyaya yayılmıştır. Hâtırasında bu acı. asık suratlı sal­ cıyı. aşılması zor.örümcekli. yolcuların. Burası sefaletin hüküm sürdüğü dağlık ve perişan bir diyarın en duygulu noktası idi. Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarını genişletti. İşte bütün bunlar. yurdu ve yaşantısı büsbütün değiştiği halde bile. bulanık suların üstünde uçuşan kuzgunları da unut- . hat­ ta dini. Kudret ve iktidarda pek az kimsenin eriştiği ve pek azının da koruyabildiği yüksekliklere çıktı. Ve dünya onu bizden de iyi bilir. Tasada ve mutlulukta pek seyrek ve seçkin kişilerin duyduklarını duydu. devşirmelerle birlikte yetişmiş. üç kıtada çoğu zaferle sona eren savaşiariyle. O. pahalı ve tehlikeli derenin taşlık kıyılarındaki o hazin ve ^ıssız manzaraya bağlı olarak kalacaktı. ömrü bo­ yunca hiç geçmeyecek olan maddî bir sızı bırakmıştı. bir kasım günü çocukta. cereyanlı yel değirmenini. asık suratlı salcıyj hiç unutmayacaktı. Bu sepetteki çocuğun ileride ne olduğunu bütün tarih kitapları anlatır. ona içte ve dışta güven içinde bir idare sağla­ dı. Zamanla o. daima. düşüncemizde bile izleyemediğimiz yabancı bir dün­ yada yepyeni bir insan olmuş ve şüphesiz onu vaktiyle alıp götürdükleri ülkesindeki her şeyi unutmuştu. Vücuduna âdeta maddî bir sancı sap­ landı. gücünün yetmediği tabiat unsurlarıyla karşılaşıyor.

Ama bütün bunların bıraktığı o maddî sızı.— 39 — muştu. göğsü­ nü bıçak gibi saran bu sızının dinmesini beklerdi. kapalı gözlerinin önünde beliriverdi. Bosna'yı da doğuya bağlamış ola­ caktı. Yalnız çalışmalar sona erip köprü meydana çıktıktan sonra halk ayrıntıları hatırlamaya ve onu köprünün kuru­ luşuyla birleştirmeye başladı. hem ülke için çok şanlı ve hareketli bir çağ oldu. Hemen o yıl. halkın gö­ zünde. çeşitli olaylarla geçen bir çağ!. İşte. bu sarp ve ıssız kıyıları. yine böyle bir anında. Sadrâzamın emriyle Drina'nm üstündeki köprü yapılmaya başlandı. Ama yüz yıllardan beri kasabada çeşitli olaylar hatır­ landığı ve anlatıldığı halde. Halk. anlatabildiği ve ona bir masal çeşnisi verebildi­ ği şeyleri hatırlar ve anlatır. Aynı zamanda doğduğu ve yaşamının bir bölümü­ nü geçirdiği topraklarla. yıllar geçtikçe ve o ihtiyarladıkça artmıştı.. Uzun süren bu zorlu yapı. Göğsünü ikiye bölen o siyah çizgi hayatın ona getirdiği çeşitli acı ve mutsuzluklardan bambaşka bir şeydi. içinde çeşitli acıların toplandığı salı kaldıracak. Tersine. Bu noktada yapılması gereken taş köprünün hayali de böylece. küçük. Başka yerler. eğer uzaklarda kalan Drina'dan. Köprünün yapılışı tam beş yıl sürdü. Bu hem ka­ saba. (Köprü ile az çok ilgisi olan olaylar da) bu inşaatın ayrıntılariyle ilgili büyük bir hâtıra olmadı. hiç bir zaman dinmemişti. İhtiyar vezir bu acılı anlarında gözlerini kapar. Ona masallaşan hikâyeler ekledi ve sanatkârca süsleyerek uzun süre anısında ko­ rudu. onda iz bırak­ madan geçer gider. ırmağın kestiği yolları bir köprü ile birleştirecek olursa belki bu acıdan kurtulabileceğini dü­ şündü. başkasının adına ve onu ilgilendirmeyen bir eser­ di. . Büyük.

hele hıristiyanlar arasında bir kaygı uyandırdı. diye söze başladı. çeşitli araç­ lar ve çadırlarla birlikte çok kalabalık bir kafile halinde gel­ mişlerdi. Benim -ağacım göl­ ge vermez. Uzun görüşmeler ol­ madı. kırmızı yüzlü. Macar modasına göre incecik uçlu bıyıkları vardı. Benim karşımda bir insan küçük bir sözden ötürü başını kaybedebilir. sert. kan dökmekten hiç çekinmeyen katı yürekli bir adamım. iri yarı bir adamın karşısında buldular. Yardımcısı da Mimar Tosun Efendi idi. Gelenlerin başında. Bu adam zengin İstanbullular gibi gi­ yinmişti. Kısa kesilmiş kızıl bir sakalı. Bu insafsız. Ben. uzun yıllar Sadrâzama göster­ diğim bağlılıkla elde ettim. Sadrâzamın güvendiği adamlardan biri olan Âbid Ağa vardı. Âbid Ağa: •— Her halde benim üzerime söylenenler daha ben gelmeden kulağınıza gelmiştir.III Vezirin kararını verdiği yılın ilkbaharında adamları ka­ sabaya gelip hazırlıklara başladılar. Onların gelişi küçük kasabada ve yakın köylerde. Bunların hoşa giden güze! şeyler olmadığına eminim. Ben bu şöhreti. Buradan ay- . Çünkü yalnız Âbid Ağa konuştu. Arabalar. Bu sert adamın sözleri çevresindekileri kılığından da çok şaşırttı. Allanın inayetiyle şimdi bana verilen ödevi de tamamlamak niyetindeyim. yeşil gözlü. katı yürekli bir adamdı. Oraya toplananlar. İstediğim gibi çalışmayan ve itiraz etmeden boyun eğ­ mek istemeyeni öldürmeye kararlıyım. Şunu da söyliyeyim ki benim üzerime duyduğunuz söylentilerin hiçbiri uy­ durma ya da şişirilmiş şeyler değildir. Meydanda kurdukları çadırlara yer­ leşince Âbid Ağa yüksek memurları ve bütün ileri gelen müslümanları bir toplantıya çağırdı. Herkesin çok çalışmasını ve söz söylemeden boyun eğmesini isterim. kendilerini. Ben «yapılamaz» «yok» sözlerini tanımam. Âbid Ağa gelmeden şöhreti gelmişti.

Bayramlık giysileri­ nin altından damla damla ter çıktığını hissediyorlardı. Drîna'nın her iki kıyısına da öylesine çok tahta yığdılar ki. Sonradan toprak seviyesini düzeltmek. Âbid Ağa'nın ve yeşil görülüyordu. So­ nunun nereye varacağını kimse kestiremiyordu. îlkin ormandaki ağaçları kesmekle ve kütükleri taşı­ makla işe başladılar. herkes köprünün tahtadan yapılaca­ ğına inandı. bu dar ve boğucu çadırın altında çok üzgün ve perişan görünüyorlardı. Her sopasının gözlemciliği altında bir şarkıya bile konu olmuştu. ufak tefek sol­ gun benizli bir adamdı. Her birinin yüreğini korku ve üzüntü kaplamıştı. vezirin belirttiği süre içinde de bitmiş bulunacağını söyledi..— 41 — nldığım zaman umarım ki duyduğunuz söylentilerden da ha korkunç rivayetler bırakıp gideceğim. Yanında Tosun Efendi oturuyordu. Sanki Âbid Ağa'nın söylediklerini anlamıyor gibi sessiz ve ilgisiz oturuyor­ du. Kadife gibi yumuşak siyah gözlerdi bunlar.. . Sanki kasaba­ nın ve ülkenin üstüne anlaşılmaz bir ağırlık çökmüştü. miyop göz­ ler. O mevsim işlere geçici olarak ara verildi. Halkın hiç ses çıkarmadan dinlediği bu başlangıçtan sonra Âbid Ağa açıklamalara girişti. Son­ ra da onlara. işçilerden. Yunan adalarında doğmuş. Bu işlerin bü­ çalışan işçiler yapıyordu. en zen­ gin ülkelerde bile eşi olmayan bir yapı olacağını. işinden başka bir şey görmeyen. Bu böylece sonbaharın sonuna kadar sürdü. bir şey hissetmeyen bir adamın gözleri. Bu. Bu köprünün. sonra­ dan müslüman olmuştu. Bu sopa millî bitmiş oluyordu. İstanbul'da Mehmet Paşa adına birçok vakfiyeler ve çeşmeler yapmıştı. Müslü­ manlardan ve Hıristiyanlardan neler beklediğini anlattı. Burada toplananlar. kıyı­ daki kayaları kırmak gibi karmaşık çalışmalar başladı. nelere ihtiyacı olacağını. İnşaat işinin ilk bölümü yük bir kısmını da bedava iş.

Cesur bakışlı iri gözleri. Drina üstünde yeni bir İstanbul şehri kur­ mak istediklerine inanmağa başlamıştı. Kışın bura­ dan gideceğini. Bir yıl önce kıyılara yığılan tahtalara bakarak Âbid Ağa'nm köprüyü tahtadan yapacağı sanılmıştı. ama. güzel bir camii. bekçiler onu hemen yakalıyor. Arap diye çağırdıkları neşeli bir gençti. Dalmaçyalı taşçıları da birlikte getirmişti. yakışıklı bir adamdı. Her yıl bu mevsim yeşeren otların. Banya yakınlarında yontulan taşları taşımağa baş­ lamışlardı.— 42 — Âbid Ağa. Yapıya bir zarar gelecek. boş vakit geçiren ya da yeterince çalışma­ yan birini bu sopa ile işaret etti mi. bütün kış boyunca inşaatı göz bebeği gibi korudu. Âbid Ağa gitmeğe hazırla­ nınca yine kasabanın ileri gelenlerini topladı. Eski adı Ultsinya'dır. inşaattan bir tahta eksilecek olursa bütün kasa­ ba halkı cezalandırılacaktı. Halk on­ lara hemen «Romalı ustalar» adını taktı. . Şehirden bir saat uzakta. açan çiçeklerin yanında topraktan bir sürü baraka yükseldi. Sonbahar sonlarına doğru. kartal gagası gibi bir burnu. Şimdi ise herkes burada. Bir Venedik kalesi. Eski Türk paşalarının oturduğu yer. Suya yakın yeni yeni (1) Duleigno: 4000 nüfuslu küçük bir kasaba. Arnavutluğa varmadan son Yugoslav limanıdır. kumsal bir plajı var. Bayıltıncaya ka­ dar dövdükten sonra üzerine su döküp onu yeniden çalış­ maya gönderiyorlardı. daha orada cezasını veriyorlardı. İlkbaharda Âbid Ağa yine yanında Tosun Efendi ile gö­ ründü. Uzun boylu. Temiz batılı kılığı ile dikkati çekiyordu. Bunlar otuz' kişi kadardı. Ertesi yıl Vişegrad'ta tuhaf bir bahar açtı. gözünün daima burada olacağını her şeyden onları sorumlu tutacağını söyledi. Kasaba halkı. Başlarında Antoine adında Ultsinya'lı (1) bir usta vardı. omuzlarına dökülen kestane rengi saçları vardı.

Yalnız seyretmekle kalsalar yine iyi îdi. sepetlere kil dolduruyorlardı. ırmak kı­ yısında. Pahalılıktan ve kıtlıktan çok halkın omuzlarını çökerten üzüntü idi. Ama bu çalışmalar öylesine gelişmiş. hayvanların ve her çeşit yapının yerden biter gibi bittiğini görüyordu. Öyle ki. Biraz ileride. suyun akıntısını değiştirecek olan direklerle kazıkları dikiyor. Atların ve öküzlerin geçtiği binlerce yol âde­ ta karıncalar gibi kaynaşıyordu. hatta ölüleri bile içine almağa başlamıştı. kumlu ovada yerli gündelikçiler kireç söndürüyorlardı. Müslüman kadınları bah­ çeye bile örtünüp çıkıyorlardı. kayalık kıyılarda taşçı ustaları çalışıyordu. Ağır yüklü arabalardan yollarda çukurlar açılıyordu. Dağların yamaçlarına serpilmiş evlerde şimdiye kadar sakin sakin yaşamış olan kasaba halkı bunları büyük bir merakla seyrediyordu. Meydan ve Okolişte halkı her gün aşağıda. dövüş hiç eksik olmuyordu. yerde sürüklenebilen ne varsa topluyorlardı. Çekilebiien. Âbid Ağa'nın sertliğine rağmen işçiler arasında kav­ ga. Dağlık. ke­ reste ve ustaları taşıyordu.— 43 — yollar türedi. paranın yarısı işçilerin eline geçinceye kadar harcanmış oluyordu. İkinci yıldan başlaya­ rak çalışan işçilerin sayısı öylesine arttı ki kasabanın nü­ fusuyla bir oldu. Kasabaya çok para giriyordu ama o ölçüde hayat paha­ lılığı ve kıtlık artıyordu. telâşlı telâşlı giden gelen insanların. Çevre­ ye saçtıkları tozdan her yer sapsarı kesilmişti. Ne kadar yük arabası. Bazan para karşılığında bazan da bedava olarak. öylesine geniş­ lemişti ki kasabada ve yakınlarındaki bütün canlıları. Köhne sal bir kıyıdan öbür kıyıya durmadan işçileri. Kireç ocaklarından yükselen beyaz duman arasından yırtık pırtık elbiseleri bembeyaz olmuş geçiyor­ lardı. at ve öküz varsa hepsi köprü için çalışıyordu. nere­ den geldiği belirsiz bu kalabalığın yarattığı güvensizlikti. Yan beline kadar bulanık su­ ların içine giren işçiler. Çünkü yerli ya da yabancı .

Irma^ ğın kenarında. İstanbul'­ da kendi hemşerileri olan bir sadrâzamın bulunması da güzel şeydi. Onun içindir ki İslâm inançlarına bağlı ihtiyarlar bu hale açıkça kızıyor ve bu işçi güruhuna sırt çeviriyordu. İçlerinde babası ya da büyük­ babası Hıristiyan olanı pek çoktu. duman ve kargaşalık cehenne­ mi olmuştu. onlar da hoşnutsuzluklarını göster­ meğe cesaret edemiyorlardı. onlara kimse dü­ şüncelerini sormuyor. gururdan da. Çünkü daha yeni müslüman olmuşlardı. Bu olaylar. Kasaba bîr cehenneme dönmüştü. öküz­ lerini ve emeklerini bedavadan bu yapıya vermişlerdi. şereften de bıkmış usanmış olduklarını saklamıyorlardı.— 44 — bu sayısız işçilerden biri her an karşılarına çıkabilirdi. köhne saiın yanıbaşında geçen gösterişsiz yaşamlarına razıydılar. hayvanlar. Ama o zaman henüz bunun böylesine bir eziyete. Ama şimdiki durum. Kişizadelikten de. Arabalar. Yıllar geçiyor. toprak ve taş yığın­ ları ırmağın iki kıyısında her gün biraz daha artıyordu. yapı yükseliyor. Köprüye de. kargaşalığa. bahçelere de zarar veriyorlardı. Müslümanlar kadar ka­ sabadaki Hıristiyanlar! da üzüyordu. Yı­ kar. Gerçek bir dine bağlı olmaları güzel şeydi. onları bu belâdan kurtanp eski sükûn ve rahatlarına kavuşturması için Allaha dua ediyorlardı. hiç bir şeye benzemiyordu. Ama. İşte üçüncü yıl da gelmişti. Bütün bu yapılanlar köprüden başka her şeye benziyordu. İşte yeni Müslümanlar böyle düşünüyor­ lardı. Ka­ sabanın müslümanları dinlerine çok bağlı idi. üzüntüye sebep olacağını bilmiyorlardı. keresteler. hepsinden güzeldi. Hele ırmağın iki kıyısını birleştiren sağlam ve değerli bir köprüye sahip olmak. hemşerileri olan bir Vezirin bu bü­ yük vakfiyesinden dolayı gurur duymuşlardı. vezire de lanet ediyorlar. kazar ve kırarken yola. İnsanlar yine atlarını. Önceleri. . büyüyor. ama sonu gelmiyordu. avlulara. toz.

Onları uy­ kularında bastırıp tavuklar gibi yakalıyorlardı. hem köprüdeki inşaatı günde birkaç sefer yokluyordu. suyun üstündeki iske­ lelere tırmanıyor. rüzgârda titriyor. Nihayet insanların bedava çalıştıkları üçüncü sonba­ har gelmişti. Bütün Bosna'da yolcular. taş. Kasabalı Hıristiyanlar bedel olarak şarap fıçıları veriyor. Hepsinin başında da Âbid Ağa'nın yeşil sopası asılı du­ ruyordu. pislikten simsiyah olan şal­ varlarının belini sıkıyor. Yapının ilerlediğine ve bu sefaletin dineceği­ ne hiç bir belirti görünmüyordu. kulübelere.— 45 — Yalnız Vişegrad'lı Hıristiyanları değil. Ama Âbid Ağa çalışmaları kesmiyordu. tahta taşıyor. köylerdeki delikanlılar ormanlarda gizleniyorlardı. Çünkü kim olursa olsun. demirci dükkânlarına. Gittikçe kabaran Drina'nın suları bu­ lanmıştı. Ama seymenler hemen ailelerinden rehin alıyor ve çoğu zaman da kaçan delikanlının yerine bir kadın götürüyor­ lardı. Sırtında kalın bir kürk. Yapraklar dökülmüştü. isçi . Âbid Ağa'nın atlıları her yanı dolaşıp Hıristiyanlar! topluyordu. Zira günler. oradan her geçeni yakalıyor. yüzü kıpkırmızı bir halde. kentli olsun. komşu üç ka­ dılıktaki halkı da toplamışlardı. ya­ lınayak veya çarıklarla çamurlu sulara dalıyor. Boş tarlaların üstünde tembel kuzgunlar uçuşu­ yordu. Yollar yağ­ murdan sırsıklamdı. Sonbahar ilerliyordu. en aşağı birkaç gün çalışmağa zorluyorlardı. birbirlerine Drina'dan geçmemeyi öğütlüyorlardı. ama dağılır diye korkularından yıkanmağa cesaret edemiyoriardı. ayağında çizmeler. işler bir türlü ilerlemiyordu. Her­ kese karşı öfkeliydi. Kasımın sol­ gun güneşi altında zavallı köylüler. hem Banya'daki taş ocağını. hepsini köprüde çalışmaya sürüklüyordu. yağmurdan ve kirden kararmış ve yer yer yırtılmış olan gömleklerini düğümlüyor. Çünkü Âbid Ağa. yorgunluk­ tan terliyor. Köylü olsun. gittikçe kısalıyor.

işçiler kulübelerde ve ahırlarda uyuya­ rak dinleniyor. şere­ fine yakışmadığını. Şimdi uyumayan köylülerin çoğu. Oboyak'larını (1} kurutuyor ve sadece ateşe bakmakla ye­ tiniyorlardı. . usanmadan herkese bu işin ona çok ağır geldiğini. işçi. na­ sıl çalışacaklarını nasıl daha çok iş çıkaracaklarını kararlaştırıyordu. Sanki günün geç doğmasından. Nereden gel­ diğini kimse bilmiyordu. Bu otuz kişilik kafilenin hepsi de o çevreden gelen köy­ lüler ve esirlerdi. Vişegrad'ın o hüzünlü karanlıkları etrafı sarmağa. Hepsi de bedava çalışan işçilerdendi. orta yerde bir ateş yanıyordu. İçlerinde uyuyamayıp oturanlar da vardi. işin ya­ nda kaldığını. kasabanın çevresindeki dağlar kapanıp da birdenbire gece bastırmağa başlayınca. uyuyamıyordu. Bu süre içinde. bekçi.. Seymenler onu yolda yakalamış­ lardı. nöbetçileri çağırıyor. hırsından çatlıyordu. gecenin erken başlamasından onlar sorumlu imişler gibi. yeni güç topluyorlardı. Bedava ekmek yiyorsunuz! Diye bağırıyor. Daha doğrusu yanmıştı da yarı karanlıkla ışığı görülüyordu. usta hepsini kontrol edi­ yor: — Günler kısaldı ve kısalmaktadır. Ama hava kararmağa. onlarla ertesi gün.. Âbid Ağa'nın öfkesi son haddini buluyordu. Bıkmadan. ekşi koku ile dolmuştu. bu kadar kişinin boş yere vakit geçirdiğini düşündükçe kendi kendini yiyor..— 46 — barakalarına dalıyor. Geniş bir ahırda. Hava.. hele genç(1) Oboyak: Askerlere ve köylülere çorap ödevini gören dört köşe kaba bir keten parçası. Günlerden beri bedava çalışmakta idi. Ah köpoğlular. duman ve kurumakta olan elbise­ lerden. Artık öfkesini alacak kimse bulunmadığından. böyle âdi işler görmeğe alışmadığını anlatıyordu. İçlerinde bir de Karadağlı vardı. Dişlerini gıcırdatıyor. çarıklardan çıkan ağır.

Başını mağrur bir eda ile arkaya atmış kıkırdak kemiği âdeta dışarı fırlamıştı. Sonra üstüne üfledi. ışıkta parlıyordu. belki bir muhafız gelir diye korktuğundan.. nefesleri bile duyulmuyordu. Heyecan artmıştı. kimse gözünü ondan ve iri elleri arasında kaybolan Gusla'dan ayıramıyordu. (H.. Dokuz tane de piskopos vardı. Yüzü­ nün keskin çizgileri. Âaaa!. avuç içi kadar küçük bir araçtı. Âli Ediz) . Köylülerden biri... Karadağlı sesini akort etti ve genizden bir şarkı söylemeye başladı. Sâki M i hail şarap sunar Kızkardeşi Kondosya odayı aydınlatır Göğsünde yanan Değerli taşların parıltısiyle. Üç tuğlu da yirmi vezir Ve rütbe sırasiyle Sırp beyleri. sanki yalnızmış gibi sakin sakin hareket ederken herkesin gözü ondaydı. Adam eğilmiş. onun çevresinde toplanmıştı.» Köylüler şarkı söyleyen adamın yanına sokuldular. Çalgının sapını çenesinin altına sı­ kıştırdı. Âaaa!. Ama hiç gürültü etmiyor. Sanki onu ilk defa görüyormuş gibi.. gusla'yı dizine almıştı.. Koyun derisinden yapıl­ mış gocuğunun cebinden bir Gus!a(1) çıkardı. (1) Yugoslav saz şairlerinin kullandığı kemençeye benzer tek telli bir çeşit yaylı sazdır. gür bir ses­ le devam etti: «Sırp Kiralı Stefan şarap içer O verimli topraklarda Prîzren'de. Artık yumuşamış ve nemlenmişti. Bunlar dört kişi idi. Gusla'siyle de eşlik ediyordu. Yayına reçine sürdü. Yorgun ve uzun bir nağme çıkardı. Bu. Nihayet kes­ kin ve boğuk bir ses duyuldu. çıkıp dışarıyı gözetledi.— 47 — ler. Sonra pürüzsüz. O. Yanı başında ihtiyar aile reisleri. bu ihtiyar başkanlar.

En çok söylediği şunlardı: — Kardeşim. Çoğu zaman bir kişiyle yavaş ya­ vaş birşeyler konuştuğu görülüyordu. Artık yeter!. sanki alın yazılarının anlatımıymış gibi. sonra tekrar kıvrıldı. kısa boylu. âdeta köylülerin arasında mekik dokuyordu. Gözleri can­ lı. Burada bizim kökümüzü kurutmak istiyorlar. Karadağ­ lı. Görüyorsunuz ya. melodisini gittikçe zenginleştirdi. Sal neyimize yetmez? Bunun için birkaç kişi aramızda anlaştık. daha güzelleşti ve yükseldi. şarkıya katılmaya başlamış­ lardı. Baldırı çıplaklarla Hıristiyan­ ların köprüye ihtiyaçları yok. bu uğursuz yapı bizi yutacak ve göme­ cek.. göğüsleri kabarıp gözleri parıldiyordu. Biz alaylar toplamıyor. dikleşiyor.. Ufak tefek içine kapalı. Ve sanki un eliyormuş gibi boyuna soldan sağa sağdan sola başiyle omuzlarını sallardı. Angaryacılar artık uykuları kaçtı­ ğından bu sesten başka her şeye karşı duygusuz. Geceleri gidip yapılan işleri bozacağız ve bunu perilerin yaptığım. Sesi de gittikçe. bu sonbahar gecesinde etrafa isyan tohumları eki­ yordu. acele bir yürüyüşü vardı.— 48 — Herkes hayran hayran gözlerini kırpıştırıyordu. Drina'nın üstüne bir köprü kurulmasını istemediklerini or- * . Bir ahırdan öbürüne gidiyor. heyecanlı bir adam olan Ra­ disav. Parmakları ayrıldı.. Sırtları karıncalanıyor. Eğer sağ kalırlarsa çocuklarımız bile bedava çile dol­ duracaklar. Değerli toprakları vardı. Onu isteyen Osmanlılardır. Ailesine Herats'lar denirdi. Ama bu son kırk yıl içinde hemen bütün köy halkı Müslüman olmuştu. Evlerinde erkekler çoktu. Kendimizi korumalıyız. Köylülerin içinde kasabanın hemen üstünde bir köy olan Unişte'den gelmiş Radisav adlı biri vardı. ticaret yapmıyoruz. Yaptıkları başka bir şey değil. Bu­ nun için bir araya toplanmak ve herkesten uzak yaşamak zorunda kalmışlardı. bacaklarını ayıra ayıra. Öne doğru eğiierek. karayağız bir adamdı.

taya yayacağız. umutsuz bir el sailayışla mânâlandırıyorlardı. Ve böylece./4 . Bir kere bunu deneyeceğiz. Ama bir hayvan gibi bu yükü taşımaktansa. İş. İşçilerin. son gününe kadar bu angaryaya kat­ lanmalarını ve durumlarını daha fecî hale sokmamalarını söylüyorlardı. Çünkü başka çaremiz kalmadı. Hıristiyan­ lar gizli gizli fısıldaşarak için için seviniyorlardı. Bunu söyleyenlerin çoğu gençlerdi. Vezirin eserini o zamana kadar gururla seyreden Müs­ lümanlar bile. Köprünün ku­ rulamayacağına dair söylentiler uzaklara kadar yayıldı. böyle şey­ leri yutmayacaklarını. gitgide daha kesin bir hal alıyordu. her çareye baş vurmanın daha iyi olacağını düşünenler de vardı. — Haydi gidip deneyelim. Sonradan Müslüman olanların çoğu. barklı. ilkin işçilerin sonra da halkın arasında su perisinin köprü işine karışma­ ya başladığına.. Gerçekten de su bentle­ riyle duvarların bulunduğu yerde geniş ölçüde tahribat baş­ lamıştı. sonbaharın ilk günlerinde. şimdi elleriyle bir umutsuzluk işareti yapı­ yorlardı. Evli. gündüz yapılan işleri geceleri yıktığına dair söylentiler dolaşmaya başladı. Ama ya bu çabalarımız boşa giderse?. yine yavan ekmek yeDrina Köprüsü — F. İnşaatın toprak bölümünde çatlaklar oluyor. Müslüman ol­ duktan sonra. buna da karşı koyan çekingen kişiler çıktı. sonra sular alıp onları sürüklüyordu. Umutsuzlukla verdikleri bir kararı. Müslümanlar da Hıristiyanlar kadar bu söylentileri yayı­ yorlardı. Onları bir kurtuluşa götürecek olanın arkasından git­ meyi daha doğru buluyorlardı. O bizi yemeden. Her zaman olduğu gibi. çoluk çocuk sahibi adamlar da ister istemez buna razı oldular. istediğini bulamadığı. biz onun başını yiyelim. sütunların üstüne bıraktıkları âletler or­ tadan kayboluyordu. Türklerin zeki ve kurnaz olduklarını.

kasabanın içinde do- . Bu olay. işaretle ona. O sırada Vişegrad'ın üst yanındaki bir köyde. Bu kızın. O sıralar­ da kızcağız. Ama ana olmaktan yoksun olan genç kadın. hiç işitilmemTş bir şeydi. çok kolay masal uydurur ve onu çok kolaylıkla yayar. Çocukları ikiz ve ölü olarak doğdu. yabancı bir evde hizmet eden bir zavallıydı. dirsekleri delik gezmeye devam ettiği için. Köprünün yapılamayacağını. etrafı dinliyor ve halka bu haberi yayanların kimler olduğunu bilip bilmediklerini soruyorlardı. üç gün sonra kalktı. köylerde bu çocukları ararken gördükleri­ ne yemin edenler bile vardı.— 50 — meye. Köylü kadınlar ona doğumunda yardım ettiler ve çocukları götürüp bir erikliğe gömdüler. Halk. bu söy­ lentileri dikkatle dinliyor ve bir vezirin bile istemediğini yapmaya başaramadığını. Yabancı işçilerin işi bırakıp gideceği bile söyleniyordu. zaten ona başlamanın bile hatâ olduğunu iddia ediyorlardı. köprünün temeline Stoya ve Ostoya adlı ikiz kardeşi öldür­ meyecek olursa perilerin inşaata zarar vermeyi sürdüreçeklerini Âbid Ağa'ya duyurmuşlardı. he­ le bunun gibi bir kızın gebe kalması ve bu işi yapanın mey­ dana çıkmaması. zayıf. Osmanlı seymenleri devriye geziyordu. Bu. ya da söylemek istemiyordu. etrafı tahta perde ile çevrilmiş bir arsada do­ ğurdu. Seymenleri. Onun bitmek tükenmek bilmeyen sorularından kurtulmak için. Kimin onu gebe bırak­ tığını bilmiyor. çocukları köprüye götürdüklerini anlattılar. Geceleri gusla çalan adamı dinleyen köylüler. Kızcağız. Bütün bu söylentiler halk arasında çarçabuk yayılıyordu. tekrarlıyor. bitkin ve kederli. Bu hikâ­ yelere tuhaf ve ayırt edilemeyecek bir biçimde gerçekler de karışır. Ama çocuk mocuk aradıkları yoktu. Ağanın emri üzerine köyleri dolaşıyor. bundan âdeta acı bir zevk duyuyorlardı. kekeme ve aptal bir kız gebe kaldı. tâ uzaklarda bile yankılar uyandırdı. her tarafta çocuklarını aramaya başladı.

onunla karşılaşmamak için. Bütün kasaba onu bu adla çağırıyordu. sonra işle­ rinden geri kalmamak için onu oradan kovuyorlardı. çocuklarının duvarda gömülü olmadığını nasıl anlata­ caklarını bilemiyorlardı. derin bir acımayla yollarını değiştiriyorlardı. korku ile adamların gözlerinin içine bakıyor. kimi inanmıyordu ama. mırıldanarak çocukları­ nın nerede olduklarını soruyordu. Zararla birlikte perilerin Drina üstünde bîr köprü yapılmasını istemedikleri söylentisi de sürüp gidiyordu. onu çileden çıka- . şişmiş ve tepeleri çatlamış olan göğüslerini gösteriyordu. işçilerin etrafında geziniyor. yaptığı eseri bozmak ce­ saretini gösterecek bîrinin bulunması. bazan daha az. Ona nasıl yardım edecekle­ rini. Kimi buna inanıyor. duvarların içine ikizlerin gömüldü­ ğü söylentisi çıktı. za­ rarsız bir deli olarak. İnşaata yapılan zararlar. Ne istediğini anlamadıklarını görünce. sütten ağırlaşmış. korkutmalara da sadece bir şeyler mırıldanmakla karşılık veriyor ve her tarafı araştır­ makta devam ediyordu. Âbid Ağa öfkesinden çatlıyordu. ona sadaka vermelerini emrediyordu. İşçiler ilkin şaşkın şaşkın yüzüne bakıyor. kazanın dibîrıde kalan ya­ nık bölümünü ona veriyorlardı. horlamalara da. Her zaman övündüğü o meşhur sertliğine bakmadan. bazan daha çok hep sürüp gidiyordu. Onu inandırmağa çalışan güze! sözlere de. İşçiler için pişirilen mısır bulamacının. orada inşaatın yanında yaşayıp git­ ti. Âbid Ağa bile ona bîr şey söylemeden yanından geçi­ yor. bulûzunun düğmelerini çözüyor.— 51 — laşmaya başladı. İşte bu yüzdendir ki. İskelelerin etra­ fında dolaşmasına ses çıkarmıyor. Böylece kızcağız. yine de bu söylenti ağızdan ağıza dolaşıyordu. Sonunda onu kovmaktan vazgeçtiler. kör bir inanca kapılarak başını başka yana çeviriyor. Ona «Deli İlinka» adını takmışlardı.

sarı benizli. Kim­ seye karşı nazik ve iyi davranmayan Âbid Ağa. Âli Ediz) . tembel ve miskin olduğu halde. Çünkü aralarında daima korku ve şüphe ile yoğrulmuş bir kin ve nefret duygusu kabarmaktaydı. has­ talıklı bir adamdı. Seymen başı Plevlie'de (1) doğmuş. ırmaktaki sürdü. beceriksiz halkın­ dan. elle tutulur bir perinin yaptığına. yapamadıkları şeylere bir kulp takmak için dokunaklı ve alaycı sözler bulmakta pek becerikliydiler. büsbütün inandırdı. ne yapsa Âbid Ağa'ya batıyor ve ona hakaret etmek ihtiyacını duyu(1) Plevlie: Rumeiinin. (H. bu renksiz dönmeye karşı olan nefretini gizleyemiyordu. Drina ırmağına dökülen Çehotina çayının sağ kıyısındadır. Bir yandan da bu işi yapanları yakalamak için. Seymen başını çağırdı. Bura halkı. gençliğini İstanbul'da geçirmiş. Ne söylese. hem çatışıyorlardı. İlk zamanlar ona söyledikleri gibi bunun köylülerin bir kurnaz­ lığı olduğuna inanmamış. Aynı zamanda buranın ağır elli. hıristiyanlarından da tiksini­ yordu. bu işi gözle görülür. İkisi de birbirine karşı derin bir nefret duymaktaydı. Sırpların Plevlie adını verdikleri bu kasaba. Irmağın her iki kıyısına da nöbetçiler kondu. Kosova iline bağlı Taşlıca sancağının merkezi olup. Yalnız mehtaplı gecelerde bir şey olmuyordu.— 52 — nyordu. perilere inanmayan Âbid Ağa'yı. Osmanlı İmparatorluğunun elinde bulunduğu sıralarda. O zaman karadaki tahribat durdu ama. inanmak istememişti. çok hazır cevap ve alaycı idi. sonradan Müslüman olan bu soluk yüzlü adama. aynı adı taşıyan Taşlıca kasabasıdır. Bu da. Ama şim­ di artık buna tamamiyle inanıyor ve büsbütün deli oluyor­ du. Aynı zamanda hem birbirlerini çekiyor. Anlamadıkları. sakin görünmesi ve öfkesini gizlemesi gerekiyordu. Peri masa­ lıyla köprüyü kurmaktan vazgeçileceğine dair çıkan söy­ lentileri de ne olursa olsun durdurmak gerekti. müslümaniarından da.

boşuna gözüne gir­ meye uğraşıyordu. Bugün perşembe.. seni kazığa geçirip iskelenin en yüksek direğine asarım ki. dimdik Âbid Ağa'nın karşısında duruyor­ du. . herkes gör­ sün ve ibret alsın!. senden de beter bir uyuz çıkmış.— 53 — yordu. Adım atarken... Haydi şimdi cehennem ol git! Yallah!. kurum­ suz ve nazik davrandıkça. peri masallarını ve köprüden vazgeçile­ ceğine dair olan söylentileri susturamazsan. Eğer üç güne kadar yapılan bu baltalama işini durduramaz. diyordu. ona olan nefreti bir kat daha artıyordu. Bu domuz sürüsünü tanıyorsun. Seymen başı da. Şimdi de sapsarı. sana şef­ lik. imanım üzerine yemin ederim ki.. hiç rahat ve huzur vermeyen bir kâbus haline gelmişti. Bunun için de daima heyecan içinde yaşıyor.. cılız bir at bile bitmeyecek.. ölesi­ ye bir umutsuzluktan müthiş bir çalışkanlığa geçiyordu. Dinîm. huylarını. yalnız ekmeğini değil. Pazara kadar vaktin var. dillerini. kendini alçaltarak. soylarını biliyorsun da neden hâlâ vezirin işini baltalayan uğursuzu bulamıyorsun? Çünkü sen de onun gibi uyuzun birisin de ondan!. Yalnız. Seni öyle bir ye­ rin dibine sokacağım ki. onu daha da beceriksiz yapıyordu.. bunlar boş lâflar değildir. Öteki de öfke ile: — Be hey kuş beyinli adam iyi dinle!. Pleviie'Ii onun karşısında ezilip büzüldükçe. Plevlie'liyi felce uğratıyordu. Her hizmetine koşarak. Ve sana lâyık olduğun der­ si verecek kimse de karşına çıkmamış!. başını da kaybedeceğine inan­ mıştı. Âbid Ağa'dan korkmağa başlamıştı. onu yapanı yakalayamazsan. güneşin altında izin bile kalma­ yacak. daha ilk gününden beri. hatta rüyasında bile (acaba Âbid Ağa buna ne diyecek?) diye düşünürdü. Üstünde. bir iş yaparken. Ve zamanla da bu korku. Bu anlaşılmaz kin.. Onun her davranışını Âbid Ağa öfke ile karşılıyordu. müfettişlik payesi vermiş. Bir gün Âbid Ağa'nın yüzün­ den..

sanki ayaklarınızı bağlarlar. Ama. karanlıkta gözlerini dört açıyor. Yanından da öyle bir korku içinde ayrıldı ki. En sonunda. suların en ileri noktasına uzanmış bölümünde bir gürültü duyar oldu.. is­ kelenin kırılmış. yerin dibine geçiyorum. sanki onu diri diri kazığa geçirmişler gibi avaz avaz bağı­ rıyordu. İşe geldi mi.... her birinin yüzüne ayrı ay­ rı tükürdü. Sövüp sayıyor... Böyle mi bekçilik yapılır? imparatorluğun malı böyle mi korunur?.. Geceyi. Yapılan bu zararları durduramaz ve bu haydutları yakalayamazsanız. — Körler!. Bu hayalet sessizliği için­ de seymenler gecenin rutubetinden ve kör inançların ver­ diği korkudan titremeğe başladılar.. Birbirlerine sesleniyor. Bir tahta çıtırtısı ve taşa çarpan bir taşın sesini işitti. Hemen o yana koştu. umutsuzluğun verdiği bir enerji ile hemen işe sarıldı. Bütün adamlarını topladı. adamları ile kıyıda dolaşmakla geçirdi. Daha iki günlük ömrünüz var. bütün çabaları boşuna gitti. Kur­ anı Kerim hakkı için. duvarında yıkılmış olduğunu gördüler. Yine ... Uzun süre bağırdı. büyük bir enerji ile işe gi­ rişti. Bir gün iskelelerin üs­ tünde bir seymen kırımı yapacağım. Yanına gelince. Bedavacılar!. bilin ki başlarınızı omuzlarınızın üstünde bırakmayacağım. alev alev yanan meş'alelerini sallıyorlardı..... çağırdı. edecek küfür bulamayınca. Bağırıp çağırması bitince korkusunu da böyle öfke île içinden çıkarıp attıktan sonra.. Uykusunda bile onun sesini duyar gibi olu­ yor ve titriyerek uyanıyordu. koşarsınız. Bir an iskelenin. söyleyecek söz. Öldürücü bir uyuşukluktan sonra şiddetli bir çalışmaya koyulmuştu. aklınız dururr Sizin yüzünüzden utanıyor.— 54 — Yemin etmese de. Yemeğe gelince hepiniz hemen canlanır. Âbid Ağa'nın dediklerini yapaca­ ğından emindi. Ama ortalıkta kimseler yoktu.

Dîye bağırıyordu.. Seymenbaşı ayakta. bütün gücünüzle küreğe sarılın!. arkasından da. Ama Pleviie'linin salı harekete geçmişti bi­ le. Eğer umulmadık bîr an- . Kendisi de iki seymenle sala bindi... iskelenin suya daldırılmış direklerine vuru­ lan bir şeyin gürültüsü geldi. Üzün­ tülü düşünceler içinde bocalıyordu. Ama kuvvetli bir akıntı onları hedefe gelmeden yakaladı. Plevlie'liye öyle geldi ki. Ellerini oynatıyor: — Küreğe sarılın. Plevlie'li pusuyu daha iyi kurdu. sanki rutubetten ve soğuktan uyuşmuş ve tutulmuş olan vücu­ dunda hayat kararıyor. iskelelere yanaşacaklarına. Plevlie'li yavaş yavaş vü­ cudunun uyuşmakta olduğunu hissediyordu. Meğer ki uçan ya da suya dalan bir yaratık olsun. Tam o sırada hafif bir su şıpırtısı duyuldu. karanlık­ ları delmeğe çalışıyordu.. San­ ki bunlar gerçekten de gözle görülmez elle tutulmaz yara­ tıklardı. bunu yapanlar yakalanmamıştı. Zihninde daima bu so­ ru dolaşıyordu: «Âbid Ağa acaba tehditlerini yerine geti­ recek. iskele üstünde de adamlar sakladı. en küçük bir gürültü duyulmuyordu. Hava kararınca. Öteki kıyıda birkaç adam bıraktı. bütün güç­ leriyle kürek çekiyorlardı. Ertesi gece üçüncü ve son gece de aynı biçimde bek­ lediler. Bu soğuk geceyi Plevlie'li salda uzan­ mış olarak geçirdi. Üstüne koyun postları örtmüştü.— 55 — zarar yapılmış ama. Oradan birkaç kürek vuruşuyla inşaatına başlanmış olan sütunlardan biri­ nin yanına gelebilirlerdi. onu öldürecek miydi?» Hoş böyle bir şefin yanında yaşamak. O yandan keskin bir de ıslık sesi duyuldu. şıpırtı biraz daha güçlendi. Uyku sersemi olan adamlar. Gece yarısını geçmişti. Böyle­ ce gün ağarmaya başladı. Ertesi akşam. su­ yun akıntısına doğru sürüklendiler. Yapıdan. Böylece sabotajcıyı her iki taraf­ tan yakalayabileceklerdi. Karanlıkta görülmeden salı sol kıyıya çekti. suyun şırıl­ tısından başka. kısalıyordu.. gözlerini kocaman açmış. yaşamak değil işkenceydi.

Nihayet karşılıklı çağrış­ malardan. Avazı çıktığs kadar bağırıyordu: •— Meşale!. Her şey birden aydınlandı ve anlaşıldı.. Işık.. insanların ve eşyaların gölgelerini birbirine karıştırdı.. Sakın koyverme!. etrafta neler geçtiğini anlayamıyordu. Suda bırak­ tığı kızıl izle. Buraya gel!. yukarıdan küçük bir meşalenin titrek ışığı göründü. ne bir iskele vardı. üç direkten yapıl­ mış bir sal duruyordu. Salın nerede durduğunu. Seymenlerin hepsi de yerli müslümanlardı. Plevlie'li birkaç saniye şaşkın bakındı. — Onu iyi yakala!.. Bu bağrışmalarm arasında suya ağır bir cisim veya bir insan düştü. . Orada anaforun ortasında ne bir direk. bütün kuvvetiyle onu aşağıya sürüklemek isteyen suyun akıntısına karşı koyuyordu. Ama zihnini toplar toplamaz çengelli sopasiyle. Öyle olduğu halde safları tahtadan ağır bir cisme çarptı ve boğuk bir ses çıkardı.— 56 — da karşılarına bir engel çıkıp onları durdurmasaydı. ilkin karşılık veren olmadı. iskeledeki seymenlerin. Halatı bana atm!. İskeledeki seymenler.. O zaman yukarıda... kimsenin birbirini anlamadığı bağrışmalardan sonra. Bu sayede. Bu engel onları durdurdu. Artık tahta direklerin yanma gelmişti. biriyle boğuş­ tuğunu gördüler. — Kahraman!. Meşaleyi yakın!. Karanlıkta kesik ve anlaşılmaz bağrışmalar birbirine karışıyordu.. Ama başka bir elde yine bir meşale yandı. fındık ağacı kabuğundan ya­ pılmış bir iple iskelenin altındaki kirişlere bağlanmıştı. Şimdi hep bir ağızdan bağrışıyorlardı. çarptıkları tahtaya dayanarak salı iskeleye doğru sürüklemeye baş­ ladı. — GeJiyorum. birden adamların gözlerini kararttı. Bu sal. Et­ rafı aydınlattı ve adamlar soğukkanlılıklarını elde ederek birbirini tanımağa başladılar.. Plevlie'linin salı ile iskele arasında. tâ uzak­ lara sürükleneceklerdi.

Karanlıkta bir kü­ rek sesi işitince. soluğu kesilmişti. başınız uçacak!. Ve böylece onu bir ceset gibi. değerli bir definenin üstüne eğilir gibi eğil­ di. balık gibi tahtaların arasından suya atlamıştı. sonra baltalarla üzerlerine sal­ dırmışlardı. Oysa şefleri. iske­ lenin çeşitli noktalarına nasıl saklanıp beklediklerini bü­ yük bir heyecanla şeflerine anlatıyordu. gündüz söylemediği yakası açılmamış küfürler sa­ vuruyordu. Ama gözleri alışınca. Şefleri emirler veri­ yor. ilkin bunu şefin salı sanmışlardı. onu daha sıkı ve sağlam bağlamalarını söylüyordu.. Onların iskeleye tırmanıp yanları­ na gelmelerini beklemişler. olduğu yerde dönüyor. Evlerinden uğrayan gözlerinin korkudan yalnız aklan görünüyordu. iskele­ ye tırmanan iki seymen daha geldi. Seymen birden korkudan lâfını kesti. Seymenler köylünün etrafını sardılar.. Başına bir tahta yediği için baygın olanını bağ­ lamak kolay olmuştu. sonra bütün vücudu titreyerek dişleri arasından mı­ rıldandı: — Bunu göz hapsinde tutun! Dikkat edin! Ah orospu çocukları!. Plevlie'li bağırı­ yordu: — Onu kim elinden kaçırdı?. Döşeme­ lerin üstünde bir köylü bağlanmış yatıyordu. Yerde yatan bağlı köy­ lünün üstüne. büyük bir dikkatle kıyıya taşı- . iki adamın sallarını güçlükle bağlamakta olduklarını görmüşlerdi. titrek ışığın altında seymenler gözlerini kır­ pıştırarak susuyorlardı.. Söyleyin. Göğsü sık sık inip kalkıyordu. Ama birdenbire sıçradı. Kırmızı. Ama öteki ilkin yarı ölü gibi yatmış. ortadan kaybolan ada­ mı arıyormuş gibi. Onu elden kaçıracak olursanız bilin ki. durmadan küf­ rediyor.— 57 — şeflerinin bu sala. sonra birden dönerek. kim kaçırdı onu? Hepinizi parça parça edeceğim!. Hepsinin benzi uçmuş.geçecek yukarı tırmanmasına yardım et­ tiler.. Dört seymenin en yaşlısı. Kıyıdan.

Yakalanan köylüyü bir işçi barakasına götürdü­ ler. Hatta belki de o soğuk. Onu orada tekrar iplerle ve zincirlerle bir direğe bağladılar. Bir gün bütün bunlar vezirin kulağına kadar gidebilir­ di. İşler çok yavaş ve çok zor ilerliyor­ du. Tekrar uyuyamadığı için. yüreğini kaplayan endişeyi yenmek ve gizlemek için yapıyordu. Gözden düşmek ihtimali aklına gelince. Barakada ateş yanıyordu. alıştığı üzere. Her adımda sanki büyüyor ve şimdi yaşamaya baş­ lıyordu. değirmen. uykusunda bile. yediği yemek bile zehir oluyor. Seymenbaşı. karanlıkta bakıyordu. gece ya­ rısından sonra. Çünkü şimdi onun tek bir dü­ şüncesi vardı: Âbid Ağa'yı bekliyordu. yerinde duramıyordu. sinsi. Küfretmekten vazgeçti. Çok beklemedi. Gözden düşmenin ne demek olduğunu hayal edebiliyordu ve kendi kendine söyleniyordu: . Ama. Ama çabuk vaz­ geçti. kulübeleri. insanlar ona iğrenç geliyor. Unişte'li Radisav'm tâ kendisiydi. böyle karanlık bir gecede onu bulmalarına imkân yoktu. yaşam korkunç bir biçim alıyordu. Daha bir çok emirler veriyor. Eğer boğulmamışsa. giriyor. Bikavats'a bakan balkonundan gündüzleri. çıkıyor. Bağlı olan köylüyü sorguya çekmeye bile çalıştı. onu titretiyordu. barakaları. Bunu düşün­ mek. nereye bastığının far­ kına varmadan yürüyor. Plevlie'li arkalarından geliyor. ahırları ve civarındaki kazılmış toprakîariyle tüm Drina vadisi görünüyordu. Her halde bunu ona bîr eriştiren olurdu. İşte o zaman. pencere­ nin önüne geçmiş. Kıyıda yeni yeni meşaleler yanıyor sonra tekrar parlıyordu. Bütün bunları. rahatını kaçırıyor. Kaçan köylüyü aramaları için bütün kıyı boyunca seymenler gönderiyordu. bağlı adamdan gözlerini ayıramı­ yordu. ilk uykusunu alınca.— 58 — dılar. leri. Âbid Ağa. heyecandan âdeta sarhoşa benziyordu. uyandı. vezirin gözünden düşebilirdi. Bu. tekrar içeri giriyor. biraz yatışmıştı. tüysüz suratlı Tosun efendi bu işi yapardı.

. ne emir ve­ receğini bilemediği sırada aydınlanmış ahıra girdi. Bu kapalı yerde âdeta boğuluyormuş gibi oluyordu.. Âbid Ağa penceresini açarak karanlıklara baktı. Günde kaç sefer aklına geliyor. İstanbul'dan uzak. Çünkü her şeye ve herkese karşı bir başına idi. Yâni göze girdiğinden ve güç sahibi olduğundan beri.— 59 — •— Sadrâzamdan uzaklaşacaksın! Düşmanların seni alaya alacaklar. Bir paçavra parçası. gü­ lünç. Her saat böyle bir ihtimal vardı. onun için bunlardı. biçare bir insan olacaksın! Güçlükle kazandığın parayı da. Gidip uşağını uyandırdı.. yaşamamaya bin kere razıydı. her şeye razı idi. Ve on beş yıldır bu böyle sürüp gidiyordu. Heye- .. Bu ânı ne kadar heyecanla beklemişti! Ama şimdi hayalinde canlandırdığı gibi ondan yararlanmasını bilmiyordu. Bu ışıkların gittikçe ço* ğalmakta olduğunu farkedince olağanüstü bir şeyler dön-' düğünü anladı. Ve­ zir onu büyük ve önemli işlerin başına geçirdiğinden beri. Ve tam Plevlie'linin vakit geçirmek için kime küfür edeceğini. Artık güneşi görmemeğe. elinden ala­ caklar. Böyle bir üzüntüye kim dayanabilirdi? Kim sükûneti­ ni koruyarak rahat uyuyabilirdi? Soğuk ve rutubetli bir son­ bahar gecesi olduğu halde. kendi gözünde bile zavallı.. (hayır. unutulmuş bir insan olarak.) Artık bir ki­ şiliğin bir mevkiin kalmayacak. günün havasını teneffüs etmemeye. Gözden düşmenin anlamı.. Hayır! Böyle bir yaşayışa katlanmaktansa.. şakak­ ları zonkluyordu. hayır. Kara bir tortu gibi çöken bu kaygıdan hiç kurtulamıyordu. Durmadan zihnini kaplayan üzüntü bu idi. o zaman kan beynine çıkıyor. bu olamazdı!. sade başkalarının değil. Servetine dokunmasalar bile. Âbid Ağa'nın bu beklenmedik gelişi adamı şaşırttı. O vakit iskelenin üstünde ve kıyıda ışıkların gidip gelmekte olduğunu gördü. Anadolu'nun bir köşesinde sürgün olarak onu bir ucundan kemirmekle yetinmek zorunda kalacaksın! Ve gereksiz.

kayalıklı ve kumlu bir ırma­ ğı geçmek kabil değildi. Âbid Ağa: — Ne istediğimizi şimdi görürsün! dedikten sonra adamlarına emirler verdi. Zincirleri kızgın ateşe atıp beklediler. Seymenler ateşi kurcaladılar. Zincirler akkor haline gelince çingene Mercan yaklaştı. o düşünceye dalmıştı. anaforlu. Bu ciğeri beş para etmez. salı onun için yapıp ırmağa açıldıklarını söyledi. Âbid Ağa onu küçümseyen bir bakışla tepe­ den tırnağa süzdükten sonra köylüye doğru ilerledi. Zaten kaçmak isteyenler gelip is­ keleye tırmanmaz. Ahır. yapılan işleri yıkmazlardı. Böyle karanlık bir gecede. Böylece en karanlık köşe bUe aydınlanmış ol­ du. Birden vücudu ürperdi. Radîsav ilkin bir delikanlı ile kaçmaya karar verdik­ lerini. Herkes onun konuş­ masını bekliyordu ama. Ve uzun bîr . Seymenler Radisav'm zincirleri­ ni çözdüler.. Göğsünü açtılar. Âbid Ağa'nın sorduklarını Plevlie'ii tercüme ediyordu.. Durmadan odun atarak ateşi besliyorlardı. Köylünün çıplak vücudun­ da ve kendi üstlerinde siyah izler bırakıyordu.— 60 — canından kekeliyor. Adam buna karşılık. Hemen emirler vererek köylü­ yü sorguya çekmeye başladı. Ona bunun imkânsız olduğunu söylediler. orada zincire vurulmuş olan köylüyü unutuyordu. ateş daha canlı yanmaya başladı. muş bakıyordu. şimdi önünde dur. Sakin ve düşünceli idi. Elleri de simsiyah olmuştu. sadece boğuk bir sesle: — Her şey elinizde. Uyanan işçilerle ustaların dışarıdan sesleri geliyordu. Köylüden çok uzun olan Âbid Ağa. Zincirler ocağın zincirleri olduğundan is içinde idi. ne isterseniz onu yapın! dedi. — İşte bunlarla çarpışıp boy ölçüşeceğim! diyordu. dalgalı. seymenlerle dolmuş­ tu. sersem Plevlie'ii dönmesi ile« Bu Hıristiyan bitinin akla gelmedik kurnazlığı ve kötülü­ ğü ile.

Ve kimse de bu sabo­ taj işine karışmamıştı. — Haydi bakalım şimdi her şeyi açıkça anlat!. Adamın ağzı büzüldü. Âbid Ağa'nın sözlerini tercüme ediyordu. Zinciri çektiler. ilkin kıyıdan gelip ayrı ayrı nokta­ lara çıkarak iskeleyi yıkmaya başlamışlardı. Boynundaki damarlar şişti.. Daha ilk gece yakalanmak tehlikesini atlatmışlar ve yakayı güç kurtarmışlardı. çıplak göğsünün etrafına doladılar. tıpkı kusarken olduğu gibi. — Bu henüz başlangıç. Konuşsan daha iyi olmaz mı? Köylü birdenbire hızlı hızlı soludu.. boşuna çaba harcayarak kızgın zincirlerin vücuduna değmemesine çalışıyordu. Tekrar zinciri yaklaştırdılar. Kaburga kemikleri dışarı fırla­ yacakmış gibi vücudu gerildi. gözlerini boyuna kırpıştırıyor. acıdan inliyor. Başka kimsenin haberi yoktu. kesik kesik konuşmaya başladı. Zinciri tutan adamlar köylüye yaklaştılar. her şe­ yi biliyorsunuz!. Onun için ikinci gece hiç çıkmamışlardı. Genzine kaçan dumandan öksüren ve acıdan kıvra­ nan köylü. — Söyle bakalım... — Ne anlatabilirim. ya­ naklarından aşağıya yaşlar süzülüyordu. Böyle olması gerektiğini düşünmüşler ve yapmış­ lardı. zinciri. siz her şeyi yapabilirsiniz.— 61 — maşa ile ucundan çekti. . Plevlie'ii. Ama iskeleye bekçiler konduğunu görünce üç tahta ile bir sal yapmayı düşünmüşlerdi. Öbür ucunu da bir s e y m e n a y n ı biçimde tutuyordu. ama susmakta de­ vam etti. Adam. Köprüdeki inşaatı yıkmak işine yalnız iki kişi karış­ mıştı. Ve böylece görünmeden ırmak yoluyla in­ şaata gelebilmişlerdi. Bunlar üç gün önce olmuştu. Yanan derinin kılları kavmldu. kıllı. Karnının adaleleri bir kasılıp bir gevşemeye başladı. vücudunu bağlayan ipleri geri­ yor. yanındaki kimdi? — Adı Yovan'dı ama köyünün ve evinin nerede oldu­ ğunu bilmiyorum.

Ve çıplak ayakla­ rının tırnaklarını sökmeye başladı. sizi bu köprüyü yapmaya gönderen şeytanın tâ kendisi!. seni bu işe kim sürük­ ledi onu söyle? Şimdiye kadar çektiklerin şimdiden sonra çekeceklerinin yanında hiç kalır. Âbid Ağa da. bütün korku ve en­ dişelerini olanca gücüyle tekrar uyandırmıştı.. •— Tabiî şeytan. O zaman demirci Mercan elinde kerpeten ile yaklaş­ tı. Bir an... Her şey dediğim gibi oldu.... istediğimiz bu değil.... Siz de artık istediğinizi yapın!. kim kandırdı?. Ne diyorsun?. Belki de her şey. Sanki suç­ lunun yakalanması her şeyi silip süpürmemiş gibi.. Ne isterseniz yapın!. Köprünün yapılışı . — Hayır.. Gerçekten de bunda şeytanın eli olmalıydı!. Bu bir söz. köylünün ağ.. «Şeytan!» böyle olağanüstü bir durumda bu kadar açıklıkla söylenen tuhaf bir ke­ limeydi bu!. Başını önüne eğmiş ayakta duruyordu. Yavaş ama açık ve metin bir tarzda konuşuyordu.. — Hepsi bu kadar. Sanki sorguya çekilen kendisi imiş gibi. Köylü dişlerini sıkmış susuyordu. Bu da çektiği acının ne kadar müthiş olduğunu gösteriyordu.. Şeytan!. zindan birtakım anlaşılmaz sözler döküldü.— 62 — Bu gece sah tekrar kullanınca işte başlarına bunlar gelmisti.. Bağlı olan adamın önüne diz çöktü. Plevlie'liyi düşünce almıştı. Birden sıçrayarak: — Ne?.. Bunlan yaptık.. diye sordu... — Hiç!. Bağlı olduğu halde müthiş bir titreme beline kadar bütün vücudunu sarsıyordu.. — Pekâlâ!. — Yazık!.. Onun bütün dav­ ranışlarını dikkatle izleyen Plevlie'ii. Kim kandıracak?. eliyle çingeneye dur­ masını işaret etti... Ne diye bana işkence edip vakit kaybediyorsunuz Allahaşkına? — Söyle. — Şeytan mı?..

. ısınmış. Onların üzerinde de meyva ağaçlarının sararmış te- . mümkün olduğu kadar bu işten uzak kalmaya çalışıyorlardı. Fa­ kir ve sefil bîr kulübe gibi görünen bu yer sanki birden genişledi. etraf aydınlanmağa başlamıştı. Âbid Ağa. Âbid Ağa'nın öf­ ke ile bağıran sesi onu kendine getirdi. Siyah parlak gözleriyle korka korka başında upuzun dikilen Âbid Ağa'ya bakıyordu. el­ den geldiği kadar az hareket ederek. Onun ardından seymenler.. parlak bir görünüş almıştı. Yoksa uyuyor musun serseri?. gerçeğin meydana çıktığı. Çingene elinde kerpeten diz çökmüş bekliyordu. Hepsi de burada bulunmamayı. Dışarıda gün ağarıyordu. hareket ediyorlardı. Plevlie'ii titreyerek arkaya devrildi. Piievlie'li de arkasından sallanarak geliyordu. Sorgunun yavaş ilerlediğini. Kırbaciyle sağ çiz­ mesine vurarak: — Hey ne oluyorsun. ayaklarının ucuna basarak dolaşıyor ve an­ cak çok gerektiği zaman.. Seymenler. değişti. Nemli toprağın üstüne alçak bir sis yayıl­ mıştı. Oda aydınlanmış. Odada bulunanlar ise. Dağların arasından ince bandlar halinde uzanmış mor bulutlar. alev alev yanan ateşi tekrar kurcaladılar.. seslerini kısarak. aktörler gi­ bi konuşuyor.. Belki de sakınıl­ ması gereken biricik varlık şeytandı!. beklediği sonucu ver­ mediğini gören Âbid Ağa. söylenerek ahırdan çıktı. on­ ların arasından da berrak. Plevlie'ii ve suçlu. o da yavaş sesle konuşuyorlar­ dı. Çevrede tuhaf bir heyecan ve sessizlik hüküm sürüyordu... Bir insana işkence edildiği.— 63 — da. küfrederek.. Daha güneş doğmamıştı ama. mukadderatın kendini gösterdiği her yer­ de olduğu gibi. temiz âdeta yeşil bir gök parça­ sı görünüyordu. Bu çılgın köylü de şeytanın esiri idi. bu işe karışmamış ol­ mayı tercih ediyordu. diye bağırdı. gözleri yerde. Ama bu elde olmadığına göre.

Âbid Ağa. Çocuklar. köprünün yanın­ daki düzlükte toplandı. ırmağın her iki kı­ yısından da görülmesini istediğini. kuru bir yere dizildiler. Oradan. bir yandan sapsarı yüz­ lerle sessiz sessiz etrafa bakmıyorlardı. inşaa­ tın etrafını ve bütün çevreyi sardı. demirci ustası Antoine ve birkaç Müslüman beyi var­ dı. Sanki dünyanın başlangıcı ve sonu imiş gibi. yüksek. Angaryacılar sessizce işlerini görüyor. suçlunun yakalandığı ve öğle üstü cezalandırı­ lacağı duyulmuştu. Aşağı yukarı dört karış uzunluğunda meşe ağacından . Biraz sonra. bütün erkeklerin gelip mutlaka bu manzarayı seyretmelerini ilân etmesini istiyordu. ancak ölmeyecek kadar. çoğu Müslüman olmak üzere. Mercan'ın her şeyi ha­ zırlamasını. öteki günler gibi. onun kasabanın her yanından. çalışılırdı. Bir yandan ekmeklerini çiğniyor. aynı gün öğle üstü iskelenin en yüksek yerinde can­ lı olarak kazığa kakılması için gerekli bütün hazırlığı yap­ malarını. bir pazardı. Suçluyu özellikle kendisine kimin yardım ettiği konu­ sunda sorguya çekmelerini. karınlarını doyuracak ekmek parçaları­ nın dağıtıldığı dar. birbirlerine bakmaktan bile çekmiyorlar­ dı. Âbid Ağa bir kere daha ahıra kadar gitti. uzun tahtaların çevresine dizilmişlerdi. gözlerini işlerinden kaldırmıyorlardı. durmadan çizmelerini kam­ çılayarak emirler veriyordu. ihtiyar. Âbid Ağa göründü.— 64 — peleri yükseliyordu. bugün nöbetçiler bile dalgındılar. Saat on birden başlayarak ka­ saba halkı. her şeyin hazır olduğunu söylediler. inşaatı balta­ layanları nasıl cezalandırıldıklarını gelip köprü üstünde görmelerini ve Müslüman. orada bulunan yontul­ mamış taş bloklarının üzerine tırmandılar. Doğan gün. İşçiler. Ahırdaki o ağır. Daha gün ağarırken. Hıristiyan çocuk. Pazar günü de. ama işkencede ileri gitmeme­ lerini. Mahkûmun bulunduğu ahırla köprü arasında. Yanında Tosun Efen­ di. çekingen hava. tellâlın her mahalleyi dolaşarak.

eğik ama ayaklarını ayırmadan yürüyordu.. beşer iki yana dizildi. Parmaklarında. Eğer her şey yolun­ da gitmez ve beni âleme gülünç edersen. Nereden çıktığı. Akşama kadar sağ kalmasını sağlarsan altı kuruş daha alacaksın. Şu anda bile Abid Ağa'nın ateş saçan gözlerine bakamıyordu. Âdeta seke seke ilerliyordu.. beşer. diye söyleniyordu. Bur­ nu toprak rengini almış. Oraya toplanmış olan halk endişelenme­ ğe başlamıştı. göreyim seni!.. tırnaklarının bulunduğu yerler­ de kanlı lekeler vardı.. Ve artık un eler gibi sallanışını da kaybetmişti. Aralarında yalın ayak. Sırtında ucu sipsivri uzun bir kazık taşıyordu. yapıyı yıkan adamı görmek Drina Köprüsü — F. ne de o keçi boku suratlı çingene karşıma çıkmayın!. ipler ve daha başka şeyler de vardı. Orada. İnceltilmiş. İskelenin yüksek bir yerine de direkler çivilenmişti. başı kabak Radisav geliyordu. Sonra tir tir titremekte olan çingeneye dönerek daha tatlı bir şeşle devam etti: — İşte sana yapacağın İş için altı kuruş."İskelenin "başladı­ ğı noktaya varmak için 100 adım kadar birşey kalmıştı./5 . belli olmayan doru atmın üstünde Pievlie'li göründü". Alimallah her ikinizi de köpek encikleri gibi Drina'ya atar boğarım!.. Ne sen. sivri ucu­ na demir geçirilmiş ve iç yağı ile yağlanmıştı. Haydi bakalım. Âbid Ağa: — İyi dinle!.. On kadar seymen. Halk. Her zamanki gibi ça­ buk. Biraz sonra ahırın kapısı açıldı. kazığı adamın vücuduna sok­ mak için tahta bir tokmak...— 65 — yapılmış bir kazık yerde duruyordu. gözleri kızarmıştı..... Onun arkasından Mercan'la ona yardım edecek olan iki çingene yürüyordu. Pievlie'li çok telâşlı ve heyecanlı görünüyordu. bu isyanı hazırlayan. Kasabanın ortasındaki caminin minaresinden müezzi­ nin sesi duyuldu. Kazık onların arasına dikilecekti.

Radisav'a yatmasını söyledikleri zaman biraz durakla­ dı. Ora­ da. ne .! ve böyle seke seke niçin yürüdüğünü bilmiyorlardı. Darağacına götüren o büyük suçu işlemiş olmak için onu fazla anlamsız ve zavallı buluyorlardı. Yalnız. Kıyıda. her hare­ keti görüyor ama söylenenleri işitemiyorlardı. Her şeyi. yer değiştiriyordu. Yalnız tahtalardan yapılmış olan. Onun niçin sıçradığın. Kızgın zincirlerin göğsün­ de bıraktığı yaralan da kimse görmüyordu. geçitte seymenler Radisav'ı ırmağa atlamasın diye ortalarına aldılar. Biraz sonra. Ama hiç birşey işitemiyorlardı.. Böylece ağır ağır tırmanmakta devam ettiler. Seymenler iskelenin üstünde etrafa dağıldılar. üç kat uzakta olduklarından. sırtında taşıdığı o uzun beyaz kazık sahneye korkunç bir anlam ve­ riyor ve bütün gözleri üzerine çekiyordu. Sonra sanki orada değillermiş gibi ne seymenlere. Büsbütün başka türlü hayal ettikleri bu adamın anlamsız ve perişan hah onları şaşırttı. toprağın tesviyesine başlanıldığı bölüme ge­ lince Pievlie'li atından İndi. Sanki sahnedeymiş gibi şahane bir eda ile gemleri uşağına uzattı sonra öbürleriyle birlikte çamurlu ve dik yoldan ırmağa doğru indi.. Ama sonradan sah­ ne öylesine "korkunç f>ir görünüş aldı ki. halk. hemen başları­ mı çevirip acele evlerine döndüler ve gelip geleceklerine pişman oldular.66 — için parmaklarının üstünde kalkıyordu. Gördükleri de ilkin ilgi çekici değildi. Radisav üç çingene ile birlikte çıktı. daha iyi görebilmek ve bir şeyler işitebilmek için daha çok çaba harcıyorlardı. nihayet geldiler. onların aynı sırayı İzleyerek iskeleye tırmandıklarını gör­ dü. suyun üzerine doğru uzanan. Bîr sahneye benzeyen bu yere. Çünkü üstüne eski gömleğini ve kuzu postunu giydirmişlerdi. Bu tahtala­ rın yüz adım ilerisinde bulunuyorlardı. küçük bir oda büyüklü­ ğünde tahta döşemeli bir yer hazırlanmıştı. Sol kıyıya toplanmış olan halkla işçiler. Düzlükte olanlar boyuna kımıldıyor.

İş bitince çingene sıçraya­ rak ayağa kalktı. Göğsünde zincir­ lerin açtığı yaralar meydana çıktı. O sırada Mercan da kazığı iki yuvarlak tahtanın üstüne yerleştirdi. İlkin ellerini arkasına bağladılar. Âli Ediz) . Türkçe anlamında ve bu biçimde kul­ lanılmıştır. sonra da çingenelere dönerek çok yavaş ipi çekmelerini tembih ediyordu. Pievlie'li sıçrayarak geri çekildi. ağır darbeler indirmeğe başladı. kısa bir bıçak çı­ kardı. Yerden tahta çekici aldı ve kazığın yu­ varlak tarafına ölçülü. vücudun bıçağın dokunu­ şu ile titrediğini.. sonra yine gürültüy­ le yere düştüğünü görüyorlardı. dedi. Sonra kemerinden geniş. Ve kazığın ada­ mın vücuduna girebilmesi için geniş bir delik açtı. bacakları ayrık yatan vücudu içgüdü (1) Bu kelime metinde de. (H. Radisav artık hiç sesini çıkarmadan emrettikleri gi­ bi yüzükoyun yattı. Çingenelerden ne­ bin' bu ipleri bir yana çekerek bacaklarını iyice ayırdılar. yanyarıya kalktığını. Onunla gizli konuşu­ yormuş izlenimini vermemek İçin bağırmaya başladı.. Çingeneler üstün­ deki gömlekle kuzu postunu çıkardılar. — Hay slkter (1) gâvur.. Köylünün. Sultanın yapısını yıkmak cesaretini gösterdikten sonra şimdi de kadın gibi mi yal­ varacaksın! Emredilen. Yerde yatan mahkûmun önüne diz çökerek pantalonunun iki bacağı arasındaki bölümü kesti. Cellâ­ dın işinin bu en fecî bölümünü.— 67 — çingenelere aldırış etmeden Plevlie'ye sokuldu ve kendin­ den biriyle dertleşiyormuş gibi yavaş sesle: — Eğer beni çabuk kazığa geçirir ve bir köpek gibi acı çekmeme engel olursan her iki cihanda aziz ol. yerine getirilecek. sana lâyık olan cezayı çekeceksin! Radisav'ın başı daha fazla eğildi. İki vuruşta bîr duruyor. kazığın girdiği vücuda bakıyor. Bunlar kızarmış ve şiş­ mişti.. Öyle kî sivri ucu tam köylünün bacaktan ara­ sına geliyordu. Son­ ra ayak bileklerine birer ip geçirdiler.

Ama herkesin bacakları titriyor. derinin kabardığını görmüş­ tü. sarsılan. adamın sağ küreğinde kasların gerildiğini. insan oğlundan ge­ len bir sese benzemiyordu. Ayaklarını ucundan bağladılar O sırada Mercan adamın yaşayıp yaşamadığını kontrol ed: yordu. Yüzü birdenbire şişmiş âdeta büyümüştü. Bir iki vu­ ruştan sonra. Hemen bir ustura alarak yeri haç biçiminde yardı. adamın uyuşmuı vücudunu sırt üstü çevirdi. bu ne bir inilti. Mercan. İki yana çekilen. ne bir yakınma ne son nefesini veren birinin hırıltısı idi. çiğnenen bir tahtadan ve kırılan bir ağaç dalından çıkan sese benzeyen bir çatırdı geliyordu. adamın alnının yere çarptığını duyuyorlardı. kazığın doğru yoldan ilerleyip ilerlemediğine ba­ kıyor. Bu. her çekiç vuruşunun dağlarda uyandırdığı yankılar duyuluyordu. Kıyıyı öyle bir sessizlik kaplamıştı ki. So­ luk bîr kan akmağa başladı. ne de ci ğerleri zedelenmişti. delinen noktadan kazığın demir ucu görün­ meye başladı. çingene. O sırada çekiç sesleri kesildi. Bu uç sağ kulağın hizasına gelinceye kadar daha bir iki darbe vurdu. işkence edilen bu vücuttan. Mercan artık tahta çekici fırlattı ve yaklaştı. parmakları buz kesiliyordu. Şişe geçirilen bir kuzu gibi yalnız sivri ucu ağzın­ dan değil. Bütün bunlar kıyıdan çok hafif duyuluyor ve hiç görünmü­ yordu. Bir gürültü da­ ha işitiliyordu ki. sırtından çıkıyordu. hareketsiz duran. yüzleri sararıyor. Gittikçe fazlalaştı. Adam artık kazığa büsbütün geç­ mişti. yerde yatan vücuda doğru eğiliyor. vücudu gözden geçirdi. Daha yakında olanlar. isine devam ediyordu. eğiliyor. ama İpleri çekince yine dikiliyordu. Ne bağırsakları.iie kıvranıyordu. Her çekiç vuruşta bel kemiği katlanıyor. hayatla ilgili bir organı zedelemediğinden emin ol­ duktan sonra tekrar yerine dönüyor. Kazığır sivri ucunun girip çıktığı yerlerden damla damla akan kaı tahtanın üstünde birikiyordu. İki çingene. Gözler . İki vuruşta bîr.

Ama çoğu da susmuş. O sırada Pievlie'li. Korkudan heykeileşmiş bu insanların ara­ sına deli İlinka da karıştı. kimi başını çevir­ tmeden evinin yolunu tuttu. Artık yüzünün bazı. Ve boş kalan sahnede yalnız. korku ile bakıyordu. Çingeneler onu şişe geçirilen bir koyun gibi yavaş yavaş kaldırmaya başladılar. kas­ larını kontrol altına alamıyordu. ha­ vada uçan bir heykel gibi görünüyordu. Mercan ve iki seymen ile tekrar mahkûmun yanma gitti. dimdik ka­ zığa geçen adam kalmıştı. Uzaktan kazığın vücuduna geç­ tiği ve ayak bileklerinin bu kazığa bağlanmış olduğu görü­ lüyordu. Herkesin gözünün içine bakıyor.— 69 — kocaman açılmış. Kollan da arkasına bağlanmıştı. Kazığın. kaim ve yuvarlak olan tarafını da aynı yük­ seklikte bir tahtaya çivilediler ve hepsini birden iskele­ nin kazıklan üstüne çaktılar. anormal bir biçimde havaya dikilen bu İnsan suretine bakıyordu. bembeyaz dişleri kenetlenmişti. Göz kapakları hiç kımıldamıyordu. Kazığın boyunca ince bir kan sızıyordu. Ağzı açıktı. kurban edilen çocuklarının nereye gömüidukler4ftLj)ğrenmeye çalışıyordu. Dudakları sertleşmiş. vücudu fazla sarsmamalarını tembih edi­ yordu. Onu yakından mua­ yene ettiler. Kimi gözlerini indirdi. Her iki kıyıdan bir mırıltı yükseldi. Vücutları dehşetten buz kesiliyor. iki arşın yükseklikte. Mercan bağırarak onlara dik­ kat etmelerini. ciğerlerinden kısa ve sık nefesler çıkıyordu. . ne uzakiaşablliyorlardı. baygın da değildi. aşa­ ğıdan halka iskelenin tâ tepesinde. Ama adam yaşıyordu. kısılmış. Onun için yüzü bir mas­ keye benzemişti. Göğsü inip kalkıyor. ırmağın üstünde. işleri bitince geri çekilerek seymenlerin yanına git­ tiler. ama bu manzaradan bir türlü ne gözlerini ayırabiliyor. göğsü ileri doğru çık­ mış beline kadar çıplak. dizleri bükülüyor. Kalbi boğuk boğuk atıyor. Kendisi de onlara yardım ediyordu. Halkı bir heyecan dalgası sarmıştı. Onun için.

gözleri ağır ağır ama durma­ dan dönüyordu. Böyle fecî bir âkibete uğra­ madığı---için" seviniyordu. Bunu düşündükçe vücuduna kızgın iğneler batıyor.. Vücudunda bîr noksan yoktu ve istediği gibi hareket edebiliyordu ya!.— 70 — boynundaki damarlar atıyor. hem bir sevinç dalgası kaplıyordu. hiç bir organının zedelenmediğini ve daha da yaşayacağa benzediğini söyle­ di. O da güç belâ sıynlabilmişti. 'bu felâkete çarpılmak için geceleri sinsi sinsi bütün gücüyle çalışmıştı. seymenler em­ rini bekliyorlardı.. dağılıyor yalnız taşların üstüne tırmanan çocuklar daha bir şeyler bekliyordu. Pievlie'li kendini birden. Âbid Ağa ona hiç karşılık vermedi. Orada. mahkûmun hâlâ sağ olduğunu. Suçlu yakalan­ mayacak olursa onu diri diri kazığa geçireceğini söyleme­ miş miydi? Şimdilik bu felâketten kurtulmuştu ama.. Ama. atı yularından tutmuş duruyor. istediği gibi dav­ ranmakta serbest olduğunu. göğsünden bacaklarına ka­ dar iniyor. sımsıkı bağlı ve asılı duran adama baktıkça İçini hem korku. istediği gibi gülüp konuşabil- . boş kalan alanda yalnız bul­ du. Irmağın üstünde. Hükmün ye­ rine getirildiği ve yapıya zarar verecek kimsenin bundan da kötü bir cezaya çarptırılacağını ilân ediyordu. Herkes dağılmaya başlamıştı. Çingeneler âletlerini topladılar ve Pievlie'li ile kıyıya indiler. şim­ di hatırlıyordu: Âbid Ağa'nın tehdidini!. içini kaplayan heyecan buna engel oluyordu. iskelenin üs­ tündeki adam. Kasabadan tellâlın sesi geliyordu. Emirlerinin yerine ge­ tirildiğini. Yüzüne bile bakma­ dı. gülmek. Onların yaklaştığını gören halk geriliyor. Bir şeyler söylemesi gerektiğini hisse­ diyordu. Daha hükmün infazı için çalışırken düşünemediği şeyi. Pevlie'ii Âbid Ağa'ya yaklaştı. en son anda. koşmak.. Artık her şeyin bittiğini farketmedlkierinden dereye atlarken birden havada asili kalmış olan bu adam acaba ne olacak diye bekliyorlardı. Eliyle atını getirmelerini işaret etti... sıçramak. Uşağı.

şarkı söylüyor. Haydi şarkı söyle. IV Her iki kıyıdan bu hükmün yerine getirilişini seyre­ denler.. ama bütün düşünceleri o tarafa yönelir. — Hah!. iskelenin üstünde.. kollarım açmış oynuyor. en bü­ yük nimet gibi ölümü beklemiyordu ya!.. Neden homurdanıyor. iskelenin üstünde. Bu kasım gününde. asabî bir kahkaha atıyor. Seymenier şaşkın şaşkın şeflerine bakıyorlardı. Du­ dakları aralanıyor. hayvanlarını dürtüyorlardı. kasabanın dış mahallelerinde ve dolaylarında kor­ kunç söylentiler çıkarmışlardı. Doru atı da. inli­ yorsun?.. işçiler de. Ne­ den bir kadavra gibi sertieştin. Kollan kendili­ ğinden oynuyor. dönüp dolaşıyor. gerekince de yavaş ses- . Dağların perisi!. Bütün konuşmalar. beddualar içinde. O.. ora­ da gözlerinin önünde geçen olayın korkunçluğunu yavaş yavaş anlamağa başlamışlardı. sözler ağzın­ dan dökülüyordu. Hah Radisav?. katıla ka­ nla gülüyor.. Köprüde çalışan işçiler. bir zorunluluk duy­ madıkça birbirlerine seslenmiyor. bacakları kendiliğinden dansediyordu. göz­ leri oraya çekilirken bu kararın ne değeri kalıyordu? Taş yüklü arabalarıyla birbiri ardı sıra Banîa'dan gelen köylü­ ler gözlerini indiriyor ve acele gitmesi için.. Hah!. hâlâ sağ olan adama gelip dayanıyordu. anlatıl­ maz bir korku ve dehşet içindeydi.. katildin öyle? Neden köp­ rüyü yıkmağa çalışmıyorsun?.. sazından beyaz köpükler geliyordu.— 71 — diğini hem kendine hem herkese ispat etmek istiyordu. Halk da. yan yan ona korku ile bakıyordu. Herkes ondan bir daha söz açmamağa ka­ rar veriyordu.. iniltilerle. boğazından boğuk ve acayip sesler çıkıyor. oyna!.

Ateş için­ de yanıyor. suya doğru uzanmış. Yolda giderken mahkûmun hâlâ sağ olduğundan. yüzleri sarar­ mış. verilmesini emretti. İşçiler de yine bîr gün önceki gibi. Hüzün ve keder dolu bir sessizlikti bu. iske­ leden bir an önce uzaklaşmak istiyorlardı. Dalmaçyah taşçılar. Âbid Ağa da duyduklarından memnun kaldı ve Mercan'a vadedilen mükâfatın. sessizdiler. çeneleri kısılmış bir halde köprüye arkalarını dönü­ yor kalemleri öfke ile taşın üstüne indiriyor ve kalemle­ rin şakırtısı bir ağaç-kakan sürüsünün sesini andırıyordu. gözlerini güçlükle çeviriyordu. Ertesi gün öğleye kadar yaşıyacağını umuyorlardı. . Ellerinde ceviz ağazından yapılmış değnekleriyle bekçiler daha yumuşak ve daha merhametli dav­ ranıyorlardı. bir başına du­ ran bu adama bir göz atmadan durabildi. hâlâ sağ ve kendinde olduğunu gördüler. Durumdan hoşnut. işçiler acele evlerine dönüyor. Hava kararınca. O gece kasabada ve köprünün çevresinde ne kadar canlı varsa. rüyalarının güneşin altında sürüp gerçekleştiğini görüyorlardı. Ne iskelenin çevresindekiler ne kasabadakiler. Şimdi hareketsiz ve üzgün. Kazığa geçtikten dört saat sonra. ama çoğunluk gözünü kırpmadı. suyun üstündeki kalas yığınının bir ucunda. Kasabada aynı fısıltılar ve aynı şaşkınlık sü­ rüp gidiyordu. bir vapurun burnundaymış gibi. Ayağının dibin­ de çingeneyi görünce. Hava kararmadan Âbid Ağa'nın bir adamıyla Mercan tekrar Radisav'm yanına çıktı. Bîkavats'daki Âbid Ağa'nın evine çıktılar. Mahkûmun etrafında birkaç kere dolandılar. Çoğu da uyan­ dığı zaman bir gün önceki olayları rüyasında gördüğünü sanmıştı. Âbid Ağa'nın adamıyla Mercan tekrar iske­ leye tırmandı. Ertesi günü bir pazartesiydi. Güneşli bîr kasım günüy­ dü. çalışırken.— 72 — le konuşuyorlardı. daha yüksek sesle inlemeğe başladı. Uyuyabilen uyu­ du. dişlerini gıcırdatarak söylediği sözlerin nasıl anlaşıldığın­ dan söz ediyorlardı. hepsi rahatsız bir uyku uyudu. dimdik.

yüzleri solgun. ne insanların acı sözleri. Meydanda oturan kadınlar. Mercan kaşla göz arasında adamın pantalonunu çekti. bir.. sonra yine yemeklerinin başına dönüyor­ lardı. beline kadar çıplak. yüzüne bakıyor ve birbirlerine bir şey­ ler söylüyorlardı. —. orada yüksekler­ de onlara ne korkunç. Şimdi o. Tersine onun şimdi herkesten ayrılıp büyüdüğünü. sakalları uzamış.Başlarını kaldırıyor. ne de mahkemeler. katılaşmış başı kazığa doğru çevrilmiş.. uçmuyor. — Zavallı kurban gitti. yükseldiğini hisse­ diyorlardı. sert ve yıkılmaz bir yüksekliğe yerleştirilmiş.. iki dakika konuşuyor. sanki bir bölüğün başında dim­ dik yürüyormuş gibi görüyordu. Artık hiç bir şey onu etkileyemezdi: Ne tüfek. Artık o yeryüzünde değildi. ne kama ne kötü düşünceler. ölen adamı. adamın ru­ hunu teslim etmiş olduğunu anladılar. birbirlerine gitmek için ko­ şarak avluları geçiyor.. bir ara durup avuçlarına tükürüyor ve bo­ ğuk bir sesle söyleniyorlardı.. kollan. ayakları bağlı.Görmüyor musun. bir. yeryüzünün bağlarından kurtulduğu için de acı çek­ miyordu. Bania'dan gelen koca taş yığınlarını çam ağacından yapılmış manivelâlariyle yuvar­ larken. yüzmüyor. Vah zavallı bizler. ağırlık merkezini kendi üstünde taşıyor. Kıyıya indiklerinde hallerinden. Elleri bir yere dokunmu­ yor. Ve herkes. işçiler. Üstleri başlan sırsıklam ve çamur içinde. — Allah günahını affetsin!. o azizlik mertebesine erişti. erişilmez bir heykele benzi­ yordu.. Ölüm daima konuşmalara yol açar. iki gözyaşı döküyor.. Ev­ liya oldu. İçlerinden biri bir aziz heykeli önünde bir kandil yak- . Kapalı duran ağız­ lar açılmıştı. ne de acıklı geliyordu. Böylece o. Gündelikçiler başlarını çeviriyor ve gizli haç çıka­ rıyorlardı.

İşçiler arasında anla­ şılmaz bir heyecan ve kaynaşma vardı. Bu para île Mercan'ı kandırmak istiyorlardı. — Onu köpeklere atın. Bir Allah . dedi. Bunlar. Onu hıristiyanca gömmek istiyorlardı. Ortalık kararmaya başlarken Âbid Ağa tekrar inşaatı denetledi. Kader böyleymiş.. Hava.. Korkunç cezanın bıraktığı etkiden sevinçli. Mercanla pazarlığa girişti: İlkin kurnazlıkla konunun et­ rafında dolaşarak söz açtılar. ele geçirmek için aralarında anlaştılar. Ey din kurbanı. Yalnız biliyor musun ne var? O ne de olsa bir insandır. Kilise yaptırmak ne de­ rnek?. köy­ lünün kazıktan indirilmesini emretti. ölen adamın cesedini. karanlık birdenbire bastırmıştı. en büyük bir kilise yaptırmış kadar Allahın katında makbulsün!. bu ciddî havanın içinde boyuna gözlerini kırpıştırıyor büyüklerin: — Allahım. şimdi her türlü fedakârlığı göze almaya razıydı. Anneler onları yatıştırmaya çalışıyordu. En yaşlıları çingeneye: — İşte her şey bitti. âdeta kutsallaşmıştı.— 74 — ti. Ahırlarda. Onlar cellâtla görüşmek çaresini arayacaklardı. Bü işi görmek İçin adam seçtiler. Gibi anlaşılmaz şeyler söylediklerini işiterek: — Din kurbanı ne demek?. Sabotajın lâfın: bi­ le işitmek istemeyenler. bizi koru!. barakalarda toplanıp gizli gizli konuşarak aralarında 7 kuruş gibi önemli bir para top­ ladılar. Güçlü bir acıma duygusunun. Hemen öteki kadınlar da onu taklide başladılar. eski gelenek ve inanç­ ların etkisi altında birkaç yüz kişi. diye soruyorlardı. ölü. içlerinden en becerikli olanlardı. O akşam. hepsinin gözünde büyümüş. bir ilkbahar gecesi gibi nemli ve ılıktı.. Çocuk­ lar. Sırsıklam ve yorgunluktan bitkin bîr halde üç köylü...

Meselâ köpeklerin onu parçalayıp yemesi hiç de güzel olmaz. İşte bu­ rada dört kuruş var.. bunun bir pazarlık olduğunu hissettiğinden. Köylü... Ne yerde. ne bilir. . — Korkarım.şey üstüne yemin edemez. Çün­ kü o uyurken bile görür. hayat bana dünyanın hazinelerinden daha değerlidir. hayır. haydi beş kuruş olsun! dedi. Sen ertesi gün. Ama gizlice ve kimsenin ruhu duymadan. Köylü. Me­ selâ köpeklere atıyormuş gibi yaparsın.. tuhaf bir çekingenlik duyu­ yordu.— 75 — yaratığıdır. Beni ga­ liba ateşe attırmak istiyorsunuz. Köylü ihtiyatla ve düşüne düşüne konuşuyordu. Kimse ne görür. ne dost olabilir. Mercan. — Pekâlâ! Sen köpeklere atmak için emir aldın. Bu işin senin için de kolay olmadığır.» Sağ elini cebine sokup kuruşları aldı. cesedi köpeklerin alıp götürdüğünü pekâlâ söyleyebilirsin. korkarım yapamam. Abid Ağa beni dünyada sağ bırakmaz. çingenenin şikâyetlerine aldırış etmeyerek: — Dört. Düşündükçe korkumdan ölü­ yorum. çalınarak düşündü: «Karşımdaki çingenenin ne cini var. inattan çok şikâyetçi bir eda ile: — Yok. Onu da bulma­ ya çalışıyoruz. ne imanı. Ve sonradan ne olduğuna aldırmazsın. Bu da yeter. hayır hiç bundan "söz etmeyin! dedi. İnsan onunla ne arkadaş. dinimize göre gömeriz. ne gökte hiç bir kutsal . Sana bunun hesabını kimse sormaz.. Sen de hakkını alırsın. — Evet. Abid Ağa'nın ne yaman bir kurt olduğunu bilmezsiniz. biliyoruz. Ama ceset kelimesini söylerken. İşte biz de o zaman cesedi attığın yerden alır. — Hayır. biliyoruz. Yalnız sana hiç zarar gelmeyecek.

Mercan bu işi bitirir bitirmez yardımcılanyle sala at­ layıp öbür kıyıya döndü. Yoldan birkaç işçi ile evine dönen birkaç Müs­ lüman geçti.— 76 — •— Beş kuruş için hayatım! tehlikeye atacağımı mı sa­ nıyorsunuz?. Çingene avucunda kaç para olduğunu nereden bilecekti? Sonra ayrıntılar üzerinde anlaştılar. Köylü çok sakin: — Altı kuruş olsun!. Köylüler çalıların içinde bekli­ yorlardı. Ama ölünün 25 adım öte­ sinde durup beklediler. Ça­ lılıkta saklanan köylüler taş atarak onları kovdular. O gece her şey konuşulduğu gibi geçti. Abid Ağa'nın adamları onu görebilsin diye. pişman oldu. Ufak tefek. Sahipsiz. hayır!. Ellerini kaldırdı. Üç kuruşunu peşin.. ırmağın sol kıyısındaki taşlı yolun üzerine bıraka­ caktı ki. Etraftan köpek ses­ leri geliyordu. Biraz ötede çalılar arasında köylüler gizlenecekti. dedi. Hayır. yersiz yurtsuz köpek sesleri.. Ortalık kara­ rır kararmaz. son kuru­ şuna kadar parasını verdiği için. Ama gizli bir yere ve hiç bir iz bırakmadan. ölüyü alıp gömeceklerdi.. çevreyi saran karanlığın İçinde tam bir sessizlik hüküm sürmeye başladı. Yalnız sapsarı ve cansız. Ve bu iki yüzlü adama. İki kazıkta seyrettikleri dimdik vücut değildi. kalan dört kuruşunu da er­ tesi gün.alıp götürün. Artık o. Mercan ölüyü in­ dirince. Hava kararır­ ken Mercan ölüyü sol kıyıdaki yolun aşağısına attı. Gerçekle yalanı birbirinden ayırt etmeyen insanların yap­ tığı gibi: — Yedi kuruş verin ve ölüyü . Köpek­ ler kuyruklarını kısarak kaçtılar. her İş bittikten sonra alacaktı.. kamburca. Böylece köpeklerin onu parçalamış olduğuna herkes inanacaktı. O zaman çingene yerinden doğruldu. Sonra. Gene eski Radisav'dı. Ama h i ç kimse görmesin! Bilmesin!. Etrafı tamamiyle sessizlik kapladı- . Köylü başını salladı.

Sabah­ leyin de her taraf kalın bir sis tabakasiyle örtülü îdi. Yan­ larında getirdikleri iki tahta parçasını çaprazlama üstüste koyarak ölüyü üstüne yatırdılar. Dua bitince ona yukarıdan. Bütün vadiyi ılık ve rutubetli bir hava kaplamıştı. oğul ve kutsal ruh adına.— 77 — ğını ve artık kimsenin geçmediğini gören köylüler. Bir kere daha haç çıkardıktan sonra mezara en uzak olan yoldan evlerine döndüler. Köylü cenazeyi sanki şarapla ıslatıyormuş gibi boş elini silkeleyerek yavaş ses­ le ve derin bir vecdle.. gürültü etmeden çalışıyorlardı.» diye dua etti. Üçü birden mezarı hiç bir şey belli olmayacak biçimde toprakla örttüler. bol bir yağmur yağdı. sonra muşambaya sarılmış bir mum par­ çası çıkararak yaktı. «Ya Hazreti İsa!. Son-. Me­ zarın üst yanında duran köylüler de.. Bir daha haç çıkarıp mezardan çıktı. ra mumu söndürdü. Onları mezarın üstüne uzunlamasına yanyana yerleştirdi. rüzgârsız. sakin. Üç kere haç çıkardı ve yüksek sesle: — Baba oğul ve kutsal ruh adına!. Onu ölünün başııcuna dikti. «Baba. Âdeta bir çatı meydana gelmişti. Ellerinde kazma kürek vardı. Bu kulunun ruhu­ nu da ermişlerinin arasına kabul et!. Kaskatı kesilmiş ve büzülmüş olan ölüyü bu mezara indirdiler. dağdan Drina'ya akarken. hayalet gibi be- . güneşin sisle çarpıştığı ve onu yenmeyi başaracağı anlaşılıyordu. kâh alçalan beyaz ışıktan. ilk sonbahar yağmurlarının. anlaşılmaz bazı sözler daha mırıldandı. Köylülerin en yaşlısı çukura at-' ladı. Kâh yükselen. Her şey. diye seslendi. birbirleriyle bağlantısı olmayan.. Derin bir mezar kazdılar. açmış olduğu bir çukurun taşlarını ayıkla­ dılar. Hiç konuşmuyor. iki çakmak taşını birbirine sürterek ilkin çıra parça­ sını tutuşturdu. Ve onu yokuştan yukarı taşıdılar.. o tahtaları uzattılar. Orada. Sonra. saklan­ dıkları yerden çıktılar.» diyerek haç çıkardılar. Taşları da yeni kazılmış toprağın üstüne sıraladılar. Üst tarafta bekleyen köylüler durmadan haç çıkarıyorlardı. O gece.

konuşurken birden sözünü keserek tekrar oynamağa başlıyor.. Bir şey yemek istemiyor.. İki sey men elleri kollan sımsıkı bağlı Pievlie'iiyi götürüyorlardı. tepiniyor. oynuyor. Sabahın ilk saatlerinde. bu sisli ha­ va içinde şehrin bir tarafından öbür tarafına geçti.. Bir gece önce Pleviie'iinin başına gelenleri Âbid Ağa'ya anlattıklarında.. Birdenbire sisin arasından insanlar çıkıyor. O gün kendini kazıkta değil de hayatta bulmanın sevinci içinde. Bakın. yerinde duramıyor. Yalnız bir türiü sâkinleşemediğinden onu bağlamak zorunda kaldılar. diyordu. diye bağırıyordu. bacaklarını da bağlamak zorunda .. Dansının temposuna uyarak nefes nefese söyleniyordu: — Bakın!. her an yeni yeni hareketlerle kazığa geçirilmediğini ispat etmek istiyordu. En sonunda kollarını..Ürsiz. Ağlıyor.. yepyeni ve tuhaf bir biçim almıştı. herkesin önünde oynamağa başladığından beri sâkinieşememişti. etrafı rahatsız etmesin! demişti. bir gün önce şefleri olan Pievlie'iiyi. Ama biraz sonra kendinde yeni bir güç hisse­ diyor ve zincirden boşanmış gibi hareketler yapıyor. bu işin adamı değildi zaten. O... vücudunun bir bölümünü oynatabildiği için çırpı­ narak: — İşte!. bir yük arabası. Çabuk çabuk: — İşte. bel kırıyor. onu evinde bağlasınlar. Âbid Ağa'mn dediği gibi yaptılar.. Bütün adeleieri titriyor.. Böyle de yapabilirim. işte!. soğuk bir tavırla: — Deliyi Pievlie'ye götürün. sapasağlam ve davranış­ larında serbest olduğunu herkese göstermek için dayanıl­ maz bir ihtiyaç duyuyordu... Aklına Âbid Ağa gelince de [ne­ şesini karartan biricik gölge bu idi) hazin bir düşünceye dalıyordu. Şöyle de yapabilirim. işte görüyor musun?.. par­ maklarını şaklatıyor. sonra yine öylece kayboluyorIardı.

Artık hiç bir tarafını oynatamadığmı görünce. yalnız gü­ neşin gölgesi görünen sis tabakası içinde. Âbid Ağa daha bir­ kaç gün dayanmaya çalıştıysa da sonunda vazgeçmek zo- . İş­ ler kendiliğinden durdu. kar fırtınala­ rı ortalığı kasıp kavuruyor. Âbid Ağa'mn çevrede yarattığı korku zayıfladı ve büsbütün kayboldu. onu ka­ zığa geçirmeye götürüyorlar sandığından kıvranıp acı acı acı bağırmaya başladı: — Hayır Âbid Ağa!. Bu fısıltılar arasında ağızdan ağıza çeşitli söylentiler dolaşıyor. sanki binlerce mumun titrek ışığı dökülüyormuş gibi gökten bu mezara büyük bir aydınlığın indiğini. her şey billur gibi ince. Beni değil!. Köprünün üstündeki çalışmalar da. Kasabanın sonundaki evlerden bu sesi duyanlar dışa­ rı fırladılar. Beni değil!. gözleriyle gördüklerini ağlayarak anlatıyorlardı.. Aralık ayının yarısında görülmemiş soğuklar. Dubrun'a doğ­ ru uzaklaştı. barakalar.. kulübeler. ama içlerini kaplayan korku hepsini bastırıyordu. Köylünün suçsuz ve ölümün­ den Pievlie'linin sorumlu olduğu söyleniyordu. Meydanda oturup Sırp kadınları mutsuz Radisav'm cesedini perilerin alıp götürdüğünü ve Butko kayaları üstüne gömdüğünü söy­ lüyor. kesilmeden ve hiç bir kargaşalık çıkmadan hızla sürüyordu. durmadan. Aralık ayı­ nın başlarında çok sert bir kış başlamamış olsaydı kimbilir daha ne kadar sürüp gidecekti. Pievlie'linin bu beklenmedik. Araçlar. dondan taşlar yere yapışıyor. Buna karşı Âbid Ağa'mn elinden bir şey gelmiyordu. halkın içindeki korku büsbütün arttı. Ama araba hastayı ve sevinenler! götürerek...— 79 — kaldılar. ağaçlar çatlıyordu. buzlu bir kar tabakası altında kayboldu. hazin gidişiyle. Periyi yakalayın!. Arabanın içinde sımsıkı bağlanmış bir çuval buğ­ daya benziyordu.

Tosun efen­ dinin yanında.— 80 — runda kaldı. Âbid Ağa'mn korktuğu başına gelmişti. Ama ilkbaharda gelen Âbid Ağa olmadı. on para almadıktan başka kendi hesapları­ na karınlarını doyurduklarını. inşaatı onlara emanet ettiğini söyledi. Elinden bir şey gelmediğine çok üzgündü. — Gidiyorum ama. Âbid Ağa gitmeden. İnşaat da. Sultana ait bir çivinin eksilmesin­ den ise. âsi başı kesmeyi tercih edin.. sertlik maskesi altında gizlediğini. İki yıl süresince.üç yüz kişinin bedava çalıştıklarını. Aynı gün Tosun efendiyle Antoine usta da sımsıkı sa­ rınarak ve samanların içine gömülerek bir kızakla başka bir yönden kasabadan uzaklaştılar. atıl­ mış bir oyuncak gibi kaldı. her gün iki . Sadrâzamın verdiği paraları Âbid Ağa'mn cebine attığını (cebine attığı paranın mikta­ rını. kuruşuna kadar hesaplamışlardı). kendisi de büyük bir kar fırtınası altında adamlarıyla birlikte kasabadan ay­ rıldı. sessizce gözden kayboldu. işçileri yerlerine gönderdi. bir gözüm burada kalıyor. şallara sarınarak evleri­ nin yollarını tuttular. toprağın su­ yu içmesi gibi. zulmüyle sade . «Durumu bilen ve her şeyi yakından görmüş olan» biri onun Vişegrad köprüsündeki çalışmaları üzerine Sadrazama bol bol bilgi ver­ mişti. vezirin gönderdiği başka bir adam vardı. Vâdi. bu gibi hallerde her zaman olduğu gibi. büyük bir çalış­ kanlık. Angarya çalışanlar evlerine dağıldı. bir yıl önceki gibi söz vererek dağıldılar ve sıkı sıkıya kürklere. İlkbaharda burada olacağım ve bana her şeyin hesabım vereceksiniz. unut­ mayın! dedi. Dünyaya kış ve kar fırtınalarını göndererek kudretli insanların zulmüne sed çektiği için Allaha şükrediyorlardı. Dikkat edin. Yins bir yıl önceki gibi. • Müslüman beyleri de. tekrar yerli Müslüman beylerini çağırdı. onun da bu hilesini.

Sadrâzamın bu yeni mu­ temediyle tanıştırdı.— 81 — Hıristiyanlar! değil. büsbütün başka bir adam!. insan­ dı. Dalmaçyalı ilk işçi ka­ filesi ile geldi. elma­ cık kemikleri çıkık.. demek­ le yetindi. dedi. bu zengin vakfiyeden sevineceklerine. Ve da­ ha büyük bir cezadan kurtulmak istiyorsa. Bu yeni gelen. ona ihanet eden bu hırsızı çağır­ tıp hemen çaldığı paraları geri vermesini söylemiş. söDrina Köprüsü — F. ondan çok daha iyi!. yapılacak işleri tesbit ettiler. tam tersine. sakalsız. Âbid Ağa'nm yerine gelen adamın adı Arif Beydi. hemen pilisini pırtısını. Yal­ nız çok merak ediyorum. Bağırmadan. Tosun efendi onu. — Allaha şükür. Halk hemen ona Mumya lâkabını taktı. memurların namussuzluğu ve hırsızlı­ ğı ile savaşmış olan Vezir.efendi. Yeni şef Arif Beyin idaresi altında inşaat işine böy­ le başlandı. çağırmadan. siyah büyük paltosuna sımsıkı sarınmış olan Tosun efendi­ nin yüzüne baktı. yaptıranları da lanetle an­ dıklarını anlatmıştı. biraz eğik. On­ dan iki gün sonra da Antoine usta. Güneşli ve ılık bir nisan gününde in­ şaatı gezerek. Ömrü boyunca. gerçekten de büsbütün başka bir adamdı. çekik siyah gözlü. sopasını kullanmadan. gözlerini yerden kaldırmadan: — Her halde bu gelen. paltosuna daha sıkı sarındı. Arif Bey git­ tikten sonra Antoine usta. Çok uzun bacaklı. Müslümanları da bıktırdığını. onu yapanları da. bu mü­ barek hayır işinden./6 . çoluğunu çocuğunu toplayıp Anadolu'nun küçük bir kasabasına göç etmesini emretmiş. o hayvanı buradan attırmak için Sadrâzama gerekli bilgiyi vermek cesaret ve kurnazlığını gösteren kimdir acaba? ' Tosun. güneşli ve ılık güne bakmadan. güler yüzlü..

yiyecek olarak onlara tuz ve un veriliyordu. kazılıyor. İşler. İşler. (Vezirin istediği hız­ la) suçlar aynı şiddetle cezalandırılıyordu. Değişik yerlerde çukur­ lar. İşte kervan­ sarayı bu düzlükte yapmağa başladılar. İş ağır ilerliyor ama. Yalnız korkulacak. bir düz­ lük vardı ki. her şeyi görüyor ve hiç bîrşey gözün­ den kaçmıyordu. bendler. Komşu köylerden bile bütün kenevir ürününü toplamış- . ne yaptıklarını da anlayamıyordu. Çünkü herkesin gözü köprüdeydi.— 82 — vüp saymadan görünüşte fazla bir çaba göstermeden emir­ leri veriyor. zengin. artık ipin ucunu kaçırmış. köprünün 200 adım öte­ sinde. dayanıklı. saklanacak bir şey yapmayan namuslu bir adam olduğundan. Meydan'a çıkan yokuşun başladığı yerde. eşyaları ve yüklerlyle bir gece barınabilmeleri için de bir han yapılıyordu. sedlerle bölünüp kollara ayrılan ır­ mak bir yataktan öbür yatağa alınıyordu. Gelip geçen yolcuların hayvanları. Şimdi yapılan işler öylesine karmaşık. güç­ süz takımı. ama. Bu kervansaray da Arif Beyin gözcülüğü altında yapılmağa başlandı. Daîmaçya'dan halat ustaları getirtmiş­ ti. Antoine usta. Ama. iz bırakmadan ortadan kayboldu. yapıyı izliyemiyor. Deli liinka bile o kış. İnşaat büyüyor ve yayılıyordu. Sadrâzamın vakfiyesi yalnız bir köprü değildi. bu taş hanın yavaşça yükselmekte olduğunun farkına bile varmadı. Şimdi görülüyor ki. her hafta orada pazar kurulurdu. angarya daha ilk-gününden ortadan kalktı. geniş bir bina olacağı anlaşılıyordu. başkalarını da korkutmak gerekliliğini duymuyordu. Bütün işçilerin hakkı öde­ niyor. öylesine şa­ şırtıcıydı ki. Halk. Âbid Ağa'nın zamanından daha çabuk ilerliyordu. O da Sadrâzamın emirlerinin yerine gelmesi için bü­ tün gücüyle çalışıyordu. daha başlangıçta. onu seyretmek için kıyıda toplanan işsiz. Ka­ sabanın çarşısına gidilen yerde. aynı hızla sürüp gidiyor.

» Yıllar geçiyor. görülmemiş kalınlıkta ha­ latlar örüyordu. için için seviniyorlardı. Onlara öyle geliyordu kî. Drina üstüne köprü kurduğu çağ bilinsin. artık zaman anlamını ve bu inşaatı yaptıranın amacını da unut­ muştu. yapıya. Ve her işi kolayca eleştirerek yanlışlığa kapılırlar. Bu büyük blokların. elleriyle anlam­ lı bîr işaret yaparak güvensizliklerini belirtmeğe başlamış­ lardı. Deniz tarafından sanatkârlar getirdiler. üzerinde tekerleği olan kocaman tahta vinçler hazırladılar. Antoine usta ile Tosun efendinin planla­ rıyla Rum doğramacılar. Ağalar ve üzerlerine yüklenen angar­ yalar yüzünden Hıristiyan halk büyük bir korku içindeydi. yirte köprüyü kuramadılar. işçiler gidiyor. yapı iierlemedikten baş­ ka.lardı. ustalar. bulundukları yerden sütunun dibindeki yerlerine taşımları dört gün sürüyordu. kutsal kitabının son sahifesine şunları yazdı: «Mehmet Paşa'nın Vişegrad'ta. bir iş görmemiş olanların sabrı pek çabuk tükenir. (H. Hayatta hiç çalışmamış. Boşuna çok para harcadılar. yazlar. tekrar dönüyorlar(1) Lim ırmağı kıyısında banyolariyle ünlü küçük bir kasaba. uzu­ yor ve köprüden başka her şeye benziyordu. Tam o sıralarda Prîboy f1) yakınlarında Bania manas­ tırı baş papazı. Müslümanlar. Hıristiyanlar ses çıkarmıyor ama. ilkbaharlar. Ve bunlara. yükselen sütunların bulunduğu yere taşıyorlardı. Üç yıl inşaatla uğ­ raştılar. her gün eklenen yeni işlerle büsbütün karışıyor. her gün onları seyretmekte olan halk. Onları salların üstüne yerleştir­ diler. Suyu. köprüden söz açarken. ikiye üçe böldü­ ler. Yıllardır. Özel tezgâhlarda işçiler. derenin yatağında birbiri peşisıra. o yapılan kalın halatları geçirerek en ağır taşları. sonbaharlar. kışlar. bakarken. Âli Ediz) . birbirini kovalıyor.

. Antoine usta. iki ucunda tah­ tadan yapılmış kocaman vinçler yükseliyordu. kerestelerin. O sırada. kaşları çatılmış.çarptı vü­ cudunun alt yanını altına alarak ezdi. sonra olduğu gibi. bu kurulan is­ keleler yüzünden. Genç adamın ağzından kan boşandı. bundan ötürü de taşın düşmekte olduğunu görmeyen Arabın üstüne yıkıldı. Herkes koşuyor. Diş­ lerini sıkmış inliyor. taşlar bir­ birine yapıştırılıyordu. Ortadaki sü­ tunu tamamlıyorlardı. yar­ dım istiyor. telâşından hiç yukarı bakmayan. sıkı sıkıya bağlanmış olan salların üstüne çakmışlardı. Antoine'in yardımcısı olan Arap koşarak geldi. gözleri buğulandı. tahtaların birbirine karış­ masından ortaya tuhaf bir şekil çıkmıştı. hep­ sinden genişti. Artık Driria'rnn üstü çatılarla kapanmıştı. umutsuzluk ve korku ile Antoine us­ tanın yüzüne bakıyordu. İşçiler. nefesi tıkandı. Büyük bir taş blokunu taşıdıkları sırada. ilk baygınlıktan ayılmağa başladı. Yarım saat son­ ra da Antoine'nin ellerine sımsıkı sarılmış olarak ruhunu teslim etti. Ama hiç bir şey kâr etmedi. diliyle emir­ ler vermeye başladı. bağırıyordu. Onlar. Hele üst bölümü. anlaşılmayan bir sebeple halatı gevşettiler.dı. Çünkü Kapiya ona daya­ nacaktı. taşı kaldırmaları için gerekli emirleri veriyordu. böyle büyük yapılarda her zaman rastlanan büyük bir felâket oldu. Üçüncü yılın sonlarına doğru. Birkaç dakika sonra Antoine ye­ tişti. Taş blok. Yıl­ lardan beri dünyanın dört köşesinden toplanıp gelen bu insanlar aralarında icat ettikleri o çapraşık. Irma­ ğın her kıyısında ateşler yanıyor. Kocaman taşın ilkin bir köşesi kaydı. başlarının üstünde kalın halatlarla bağlı duran bu kocaman dört köşe taşın çevresinde kaynaşıp duruyor­ lardı. bu ateşlerde kurşun eri­ tilerek sütuniardaki deliklerin İçine dökülüyor. düşerken Arab'a. sapsarı. bir mucize ola­ rak gerektiği yere düştü ama. hep aşağı bakan. Genç zenci. Bu sütun hepsinden yüksek. işler dur­ du.

Bu çalışmalar şimdiye kadar halkın gözü­ ne birbiriyle ilgisi olmayan saçma şeyler gibi görünmüştü. biçimsiz tahta yığını da artık İncelmeye başlamıştı. köprünün taşlarından güzel bîr kitabe dikti. kasabada yapılan binalardan bambaşka olduğu artık anla­ şılıyordu. Arasından. taş ve çe­ şitli maddelerden yapılmış olan bu biçimsiz çember. onun mezarı üstüne. zarafeti. der­ lenip toplanmağa başlanmıştı. açlıktan ve sefaletten kur­ tardığı bu oğlanın ölümü onu altüst etmişti. kâh grup halinde işçiler çalışmalarını sürdürüyorlardı.) Bu kazaya rağmen işler durmadı. üstü koyu kırmızı kiremitlerle örtülmüş olan bina. Kâh yalnız. İnşaatın beşinci yılı geliyordu. İskelelerini bile sökmüşlerdi. Antoine usta. şimdiden sonra. incecik oyul­ muş bîr sıra zarif penceresiyle. Şimdi. Bu genç vücudun yarısını taşıyan tabutu izlemek. çizgilerindeki ahenk ve dayanıklı malzemesiyle. hayli ilerlemişti. onun bir parçası olacak­ tı. O yıl ve ertesi yıl kış yumuşak geçti. Bu taş han. gittikçe daha iyi görü­ nüyordu. tahta. Artık en kuşkulu kişilerin yüreğine bile bir inanç gel- . Irmağın üstündeki birbirine karışmış. kasaba­ nın günlük yaşantısına karışacak. Bu sarımtırak beyaz bir taştan yapılmış. (Orada bîr rastlantı ile gelip yerleşmiş bir çok zenci ailesi vardı. onu bîr süre omuzuna almak için bütün Müslü­ manlar evlerinden çıkmışlardı. onun güzelliği karşısında hayran kalan hal­ ka. Meydan'a giden yolun kenarındaki düzlükte yapılan han. Onu bîr vezir yaptırmıştı. inanılmayacak derecede muhteşem bir anıt gibi geli­ yordu.— 85 — Arap'a uzun zaman unutamayacakları hazin bir cena­ ze töreni yapıldı. Dulcigno'da henüz küçük bir çocukken. Hâlâ içinde ve dışında çalışıyorlardı ama. bü­ yüklüğü. çok büyük bir bina idi. köprü ile aynı taştan yapılmış iki katlı. Onlara öyle geliyordu ki. güzelim Bania taşlarından yapılmış köprü. Bu. böyle bir handa ancak bir vezir kalabilirdi. Aralık ayının sonuna kadar çalışabildi­ ler.

Kapiya'nın parmaklıklarını cilalayan işçilere bakıyorlardı.. Yapamazlar!. bütün bü­ yüklüğüyle halkın gözü önüne serildi.. kuşkularından ve tered­ dütlerinden utanıyor.. kötü düşüncelere de pek çabuk kapılan Vişegradiıiar.. gizleyemedikleri bir hayranlıkla seyrediyorlardı. sevinç ve heyecan içinde söyleniyordu: — Size söylememiş miydim. İlkin.. halk kıyılarda.. Bu karmaşık tahta yığınının altında bir köprü vardı. Kimse onun böyle bir şey söylediğini hatırlamamakla birlikte. Ama. Hem de köprü!.. — Bir vezirin zekâ ve gücünü görüyorsunuz ya!. Eşsiz bir anlayış ve kusursuz bir plânla yapılmış bir köprüi. köprünün de. Vişegrad'h Müslümanlar da..misti. Gö- . hele kasabanın en büyük bölümü İle ticaret bölgesinin bulunduğu sağ kıyıda toplanıyor.. Yapamayacaklar!. Şu kasabamızda biten harikaya bakın. on bir kemerinin üstünde görülmemiş güzellikte köprü. bu şaheseri hayranlıkla seyrediyor. diyordu­ nuz.. Hey efendiler. Bu yepyeni ve heye­ can verici bir görünümdü. İşte görüyorsunuz yapıldı!. sonucu üzerine beş yıl en kötü tahminlerde bulundukları bu eseri. Ne şaha­ ne şey!.. Duşçe'li kısa boylu bir hoca.. heyecanlarına gem vuramıyorlardı. yine herkes söylediğini doğruluyordu. köprünün üs­ tünden gelip geçen. Sonra birer birer ötekiler de görünmeye baş­ ladı. İyi düşüncelere olduğu kadar. Hatta hoca onlarla birlikte. Henüz köprüden geçmek için izin çıkmamıştı. Şimdi herkes.. bu inşaatı yaptıranın da aley­ hinde konuşmuştu. ama herkes derin bir hayranlık ve se­ vinç içinde söyleniyordu: — Efendiler. Nihayet en son iskelede de sökülüp atılınca. kıyılara en yakın ve en küçük olan kemerler mey­ dana çıktı. Padişahın elinden birşey kurtulmaz! diye.

yapışmış gibi duran incecik dudaklı bir adamdı. onu övenleri de küçümsüyordu. hele yü­ zünde kibar bir gülümseme. öyle sebepsiz ve man­ tıksız kinleri vardır ki. daha bu bîr şey değil!. bu muhteşem eseri meydana getiren Arif Beyi övüyordu. ne de güneş görünü­ yordu. baksanıza!. disiplin ve zalîmliğiyle Âbid Ağa olmasaydı..zünü çevirdiği yerde hemen bir vakıf doğuyor. bu Haremağası böyle kollarını arkasına bağlayarak ve sırıtarak bu köprüyü biti­ rebilir miydi? Bu gene! heyecandan. Hele şu büyük su bas­ kınları olsun. Sarı yüzlü. Kimi insanların. neşeli hoca: — Durun... kimse onun sözlerini kabul et­ miyor. Taşkınlıkta âdeta yarış ediyor. Bu güzel eylül güneşinde. Herkesin canı sıkılıyor. Ve her gün­ kü yerine oturdu. Eğer yeşil sopası. Buradan ne köprü. parlatıyor­ lar.. siyah gözlü. sanki oyun oynuyormuş gibi telâşsız. çevreye mut­ luluk getiriyor. birbirinden daha güze! daha güçlü.. cimri ve huysuz bir adam ol­ duğundan eseri de.. başkalarının yaratıp icat edebilece­ ği her şeye karşı cephe alır. diyordu. diyordu. Hayranlık içinde. Ama kimseye söz hakkı tanımıyan Şeta: —Haydi canım!.. onu nasıl süslüyor. O zaman ne olacağını görürsünüz!. kü­ çümseyen bir eda ile: — Durun bakalım!. öfkeli öfkeli mağazasına döndü... köprünün kalelerden bile daha dayanıklı olduğunu söyleyenlere. yeni sözler bulmaya çalışıyorlardı. diyordu. Zen­ gin bir zahire tüccarıydı. kendine yapılmış bir hakaret gi­ bi sıkılan Şeta. herkes hep bir ağızdan köprüde çalışanları. Yalnız Ahmet Ağa Şeta. gözlerini kırpıştırarak eski iddiala­ rında direniyordu. keskin bakışlı. . Pazara gö­ türülecek bir hayvan gibi. Kısa boylu.

zengin. bütün başarılan onların erişebilecekleri bîr çerçeve içine getirmişti. At koşuları yapıldı. Stoya Ostoya hikâyeleri gibi masallaşmıştı. köprünün yapılışı üzerine anlatılan hikâye­ lerde yer alıyordu. kep­ çelerle kovalıyorlardı. Kasabanın çevresindeki köylere ka­ dar helva yiyen herkes Sadrâzama ve eserlerine uzun ömür vermesi için Allaha dua etti. içiyor. Bu heyecan dalgası gittikçe artıyor. helvayı fazla kaçırdığından o gece öldü. Onun için hazırladığı tören de. Çünkü kimse bu eğlentiden geri kal­ mak istemiyordu. Çocuklar koşarak. şarkı söylüyordu. zararsız bir sertlikle bu­ lunmaz bir dürüstlüğe sahip' olan bu adam. Bu gibi olaylar. çalıyor. Vezirden çok ondan konuşuluyordu. Her isteyen gelebiliyor. Köprüyü ka­ sabaya bağlayan pazar yerinde kazan kazan helva pişti ve sıcak sıcak halka dağıtıldı. işçilere hem elbise. gücünün art­ tığını duyuyor gibiydi. hem para dağıtıldı. bu eserin en önemli kişisiydi. ağır ağır yürüyerek ve konuşarak gözleri önüne serilen ufukları sey­ rederek geçiyorlardı. Sanki bir mucîze. Bir çingene çocuğu. Aşçılar artık onları tanımışlar. Arif Bey köprünün açılması şerefine bir tören ha­ zırladı.— 83 — Şeta'dan başka herkes hayrandı. Bek­ çilere. Onlar da periler. bol bol şeker yedi. vezirin şere­ fine yiyor. Fakirlere et ve tatlı dağıtıldı. halkın hafızasın­ da yer ediyor. iki gün sü­ ren ziyafetler verildi. Kazanın başına on dört defa gelen çocuklar vardı. parlak ve güzel oldu. Bayramda bile şeker yemiyenier. Vezirin masraf için verdiği paranın hepsini. oynuyor. Hele ondan sonraki yüzyıllarda böyle na­ muslu kâhyalara bu gibi törenlere artık rastlanmaz olmuş­ tu. daha büyükler. köylere kadar yayılıyordu. Herkes sanki yeteneklerinin çoğaldığını. . Ekimin ilk gün­ lerinde. on pa­ rasına bile ilişmeden harcayan. İlk günler ve ziyafet günleri köprüden bîr çok sefer­ ler gelip geçti.

Kolo'dan zevk alıyor. hiç durmadan tepinen bu gençlerin et­ rafını alıyor. (Orada san­ ki yeryüzünde yürümüyor. Ancak yeni bir mucize dikkatlerini başka bir yere çe­ kebildi: Muta diye çağrılan Murat adlı bir genç. başın! arkaya atmış.— 89 — Sanki hayatın bilinen elemanlarına: Gökyüzü. Gocuklar bağırıyor. Çocuklar da. olağanüstü yapıların yapıldığı. havada uçuyor gibiydiler). insanların en eski rüya­ larından. Ama divane. oynaya oynaya köprüye geliyor. görülmemiş oyun­ ların oynandığı siyah adamların ülkelerinde kaybolmuşlar­ dı. Şimdi birdenbire' köprünün taş korkulu­ ğu üstüne sıçramıştı. Bunca yıldır sözü edilen köprünün ortasında. aşa­ ğı İnmesi için ona sesleniyorlardı. ayaklarını . babalarından. en büyük isteklerinden biri gerçekleşivermişti: Suyun üstünde yürümek ve mesafeleri yenmek! Yerli Müslüman gençleri. Korkudan titredikleri halde. Nezuka'lı Turkoviç'lerln ağa ailesinden bir divaneydi. helva kazanlarının yanında Kolo oynuyor. orada sanki taşların sağlam­ lığın! denemek ister gibi ökçelerini vura vura tepirliyor­ lardı. Arap'tan da ödleri patlıyordu. onlara öy­ le geliyordu ki. hiç aldırış etmiyor. korkudan donakalan büyükler. sanki analarından. bir tahta perdeden geçer gibi bacakları ara­ sından geçiyor. ama tıpkı hayatta olduğu ve köp­ rünün üstünde çalıştığı zamanki gibi. tam mut­ suz zencinin duvara örülmüş olduğu ve geceleri hayaleti­ nin dolaştiğı söylenilen Kapiya'nın üstünde bulunuyorlar­ dı. kollarını açmış. Kapiya'nın içini bir dolanıyor. ne o şahane Kapiya'nın üs­ tünde oynayan Kolo'dan ayrılabiliyor. Koîo'nun ortasına gelip duruyorlardı. Ona kasabada daima takılırlardı. ne de Arabi akılla­ rından çıkarabiliyorlardı. toprak ve suya. Hayırsever birinin çabasıyla. Bu yüksek ve tuhaf köprünün üstünde iken. çoktan aynlmışiar. birdenbire bir eleman daha katılmıştı.

uzaktan hafif ve bembeyaz görünen köp­ rüyü seyrediyordu. Milâdî 1571) yazıyordu. Onu yakından tanıyan ve kıskananlar. Bu da bir toplumun önüne serilen her (metin) gibi ora(1) Baki:-Kitapta her halde bir dizgi yanlışı olarak «Badi» yazılmış. o çağların büyük şairi Baki olduğunu tahmin edi­ yoruz. Âli Ediz) .— 90 — birer birer öne atıp dans ediyormuş gibi ilerliyordu. Günlerce bu manzum satırlar belki yüz defa hecelendi. «Onun. bir fin­ can kahve hatırı için ya da salt iyilik olsun diye onu güç belâ okuyabildi. Kapiya'da parmaklıkların üstünde üç arşın kadar yük­ selen kırmızı duvara yerleştirdiler. İşte o sırada üstü yazılı beyaz bir mermer getirdiler. üstüne yazı yazmadığı yalnız gök kub­ be kaldı» derlerdi. Ama o da (para kazanmasına bakmaya­ rak) daima bir beddua gibi her şairin yakasına yapışan se­ faletin pençesinden kurtulamıyordu. Onu seyretti. Nihayet Müs­ lüman bir din adamı. Gelir gelmez bir temiz dövdü. kafası kalın ve muhay­ yilesi zengin olduğundan. az çok okuması olan bir genç. Bu kasaba halkının eğitimi kıt. karanlık İki dağın arasında çeşitli büyüklükteki on bir kemeriyle yeşil suların üstüne tuhaf arabeskler çizen. Köprünün öbür ucunda ise ağabeyi Ali Ağa elinde sopa onu bekliyordu. (H. köprünün tamam­ landığı mutlu yılı (Hicrî 979. yazıyı herkes kendine ve anlayı­ şına göre yorumluyordu. sanını ve rütbesini. ama biz onun. Baki ahenkli hafif manzumeler yazarak büyük anıtlar yaptıran veya onaran büyüklere sunardı. Arsız çocuklarla birkaç serseri de yanısıra gidip onu kışkırtıyor­ lardı. Bu vakfı yaptıranın adını. Onu. Birçokları da yarım saat yürüyerek Kal ata ya da Mezalina'ya kadar gidiyor. İstanbullu bir şair olan Baki (13 tarafından yazılmıştı. Uzun zaman halk bu yazılı taşın çevresinde toplandı.

Artık ırmağın sol kıyısındaki yol. Artık köprünün üstünden üzgün. karakterine en uygun. Bu yapının sağlam olmasını. bütün bunları yakından gören Baki bu mısraları yazdı. bilgin ya da cahil herkesin istediği gibi yorumlayacağı ölümsüz bir taşın üstünde ölümsüz kalacak bir yazı oldu. Bu gibi amaçlara harcanan servetin heba olduğunu da kimse iddia edemez. Köprünün taşlarını da yeteri kadar çiğnedi. akıllı veya deli. Du­ varın üstündeki kitabede yer alan yazılar da bütün ben­ zerleri gibi sustu. Bu tesisi ve mucizeli bir güzellikte olan bu köprüyü Allah korusun!» En sonunda halk buna da doydu. Çünkü hayatında altınla gümüşü mübarek vakıflar uğruna harcadı. ovadaki yolla tamamiyle birleşti. Ve böy­ lece. başka kılığa bürünüyor. altından akan bu gürültülü sular gibi ilgi­ siz geçiyorlardı.. ağızdan ağıza geçerken. ihtiyarlığında hiç keder görmemesini Allantan di­ lerim. öteki tarafta. hayatının mutluluk İçinde geç­ mesini. Hayranlığı da sona erdi. Bu yapı bittiği zaman. Çabası ve fedakârlığı sayesinde Drina'mn üstündeki bu köprüyü yaptırdı. Dinleyenlerden de herkes. Yazının an­ lamı şuydu: «İşte. Hızlı akan bu derin suların üstüne ondan önce gelenlerin hiç biri köprü kuramamıştı. dü­ şünceli.tía. çağının akıllı. garip salcısı ile birlikte ortadan kalktı. Vaktiyle zorlukla inip çıktıkları. Mısraları dinlemekten bıktı.. orada herkesin gözü önüne serilen bu yazı. yüreğinin en büyük isteğini gerçekleştirdi. büyük adamlarının en büyüğü ve en akıllısı olan Mehmet Faşa. iyi niyetli veya kötü niyetli. sert taşa kazılmış bu mısralar. bazan şaşılacak kadar değişiyordu. dalgın. kenarında bekleyip o . ku­ lağına en tatlı gelen mısraları hatırında tutuyordu. İlk günlerin harikası artık günlük ya­ şantılarına karışmıştı. Yosunlu siyah sal. Sanki hayvanlariyle gelip geçerken çiğneye çiğneye meydana gelen yollardan biriymiş gibi.

Vişegrad'ın salından hâtıra kalan o anlaşılmaz acının da artık dinmesi gerekti. Bir dikdörtgen biçimindeki kocaman avlusunda eşyaları ve malları koymak için bol bol yer var­ dı. Çevresinde 36 odanın .kadar güçlükle karşı kıyıya seslendikleri o kumlu kayalar. yükseklerde­ ki Sokoloviç köyünde doğmuştu. tek parça kireçli bir taştan yontulmuştu. Köprünün ve kervansarayın yapılmasiyie görüldüğü gibi birçok zorluklar ve acılar ortadan kalkmış oldu. Mehmet Paşa'nm mal-mülk yatırarak kurduğu vakıftan sağlanıyordu. hizmetkârlarıyie bedava yiyip içmek şartiyle bir gece burada kalabiliyordu. Bütün bunlar da köprü gibi Mehmet Paşa'nm vakıfları arasında idi. Çocukluğunda başka Sırp çocuklarıyle birlikte «kan bedeli» olmak üzere İstanbul'a götürülmüştü. sert. çocukluğunda. doğrudan doğruya bir kıyıdan öbürüne geçiliyordu. azgın sularla birlikte sihirli bir el değmiş gibi aş:lıveriyordu. Kulübeler. Ahırlar ar­ kaya.. uzun ve ge­ niş köprüyü baştan başa geçmek yeterdi. Macaristan'ın son fethedilen yerlerinden alınan ganimet­ lerdi. hayvanlar!. tepenin üstüne yapılmıştı. Edirne'den Saraybosna'ya ka­ dar bu hanın bir benzeri yoktu. Bunlar. Kapının her iki yanında parmaklıklı iki büyük pencere vardı. sen kemerlerin derinliklerinde kalmıştı. tahta değirmenler ve gerektiği zaman yol­ cuların geceyi geçirdikleri barakalar da ortadan kalkmıştı. 60 yıl kadar önce o. Onlar da saltanat hara­ ları gibi taştan yapılmıştı. Hana. Her yolcu. Bütün bu engellerin üstünde kanatlanmış gibi. bir dağ kadar dayanıklı. Sadra­ zamın. Bunun için de at nallarının altında sanki incecik bir taştan yapıl­ mış gibi öten. bu dağların ardında. kapısı sıralanıyordu.. Parmaklıklar demirden değil. Kervansarayın masrafı. Onların yerinde şimdi her gün yolcusu çoğalan sağlam ve rahat bir kervansaray yükseliyordu. Ama bu acıyı . Şimdi bütün bu zor geçitler. düzgün çizgili bir kapıdan giriliyordu.

Onu ortadan kaldırmayı başaran düşmanları. kamburlaşmış.— 93 — duymadan yaşamak. Hatta o felâket. Sadaka istemek için sol elini uzattı. başı çıp­ lak. Son yıllar için­ de zayıflamış. Zaten o çağlarda Sadrazamın ölümünden uzun uzun söz etmek kimsenin işine gelmiyordu. öldürül­ müş. maiyeti ile birlikte camiye giderken. Vezirin ölüm haberi kasabaya aylardan sonra geldi. Mehmet Paşa. yaptırdığı vakfiyenin verdiği huzur için­ de uzun süre yaşamak ona nasip olmayacakmış. felâketlerin ağızdan ağıza yayılmasından hoşlanmazdı. adam sağ eliyle. bacaklarını açmış olarak yere uzanmıştı. indirdiği darbeden hâlâ hızını alamamış gibi kollarını. Öldürenle öldürülen aynı anda ruh teslim etti. kolundan bir kasap bıçağı çıkardı ve Pa­ şanın iki kaburgası arasına sapladı. ama son olarak tekrar duydu. Kanlı canlı ve şişman bir adam olan kaatil. O da kesin olarak değil. fena haberlerin. âdeta solmuş ve yüzünün çiz­ gileri sertleşmişti. üstü başı perişan meczup bîr derviş ona yaklaşmıştı. Bir cuma. resmî bir cenaze töreni hazırlayarak yaşadığı çağın anılarını da ken­ disiyle birlikte gömmek istiyorlardı. daha bir dakika önce Osmanlı İmparatorluğunu idare eden devlet adamından çok. Şimdi böyle göğsü bağrı açık. kanlar içinde yatarken. gri taşların üstünde bir süre yanyana yattılar. Mehmet Paşa'nm çoğu İstanbul'da olan akrabalarına. Camiin önünde. Sokoloviç'lî bir köylüye benziyordu. gerçek ya da yalan olduğu bilinme­ yen bir fısıltı halinde. Osmanlı İmparatorluğu. o göğsünü bölen sancıyı. . Maiyetinden birine ona para vermesini söylemek üzere Vezir başını çevirdiği sırada. komşu bir ülkede geçse bile. Kervan­ saray yeni yeni işlemeye başlamıştı" ki. Maiyetindekiler hemen dervişi öldürdüler. kavu­ ğu ileriye yuvarlanmış bir halde yatıyordu. Sadrazam da hemen onun yanında entarisinin göğsündeki düğmeler çözülmüş.

yaşayanlara. Yalnız büyük yapılar üstünde iz bırakmadan akıp gitti. yu­ karıda söylediğimiz biçimde kaldı. Bu yüzden eskiliği. ırmağın kenarına doğru inmeye başladı. Köprü. Hem insan­ lar. Bundan sonraki üç yüz yıl içinde köprünün. Ay durmadan büyüyüp küçüldükçe. Çünkü ancak bu biçimde yeni idarecilerin gözüne gire­ bilir ve geçmişi onlara unutturabilirlerdi. gözle görülemiyor ve yaşanır ölümlü olmakla birlikte ölümsüzlüğe benziyordu. hem gördükleri işlerin çoğu için tehlikeli oldu. dağlardan. taş han adını verdikleri kervansarayın çevresinde toplandı. kemerlerinin altından akan su gibi değiş­ meden kalıyordu..— 94 — iş arkadaşlarına ve taraftarlarına gelince: Eski Sadrazam­ dan. dayanıklılığına borçlu idi. Köprü. kasaba ve çevresinin gerek ticareti. kuşaklar birbirini kovaladıkça o. Bu etki. Kasaba. Ka* . Kasabada bıraktığı ışıklı iz hiç değişmedi. elden geldiği kadar az konuşulmasından memnundu­ lar. Ama çok uzun sürdü. Anlamını ve varlığını. V Birinci yüzyıl geçti. gerek ulaşımı üstünde büyük bir etki yapıyordu. düşen­ lere. Genişledi. Kapiya'siyle ve çevresinde kasabasiyle böyle gelişti. büyüdü ve taş köprü ile. yükselenlere hiç aldırış etmeden sürüp gidiyordu. Elbette o da zamanla eskidi ama yalnız insan ömrün­ den değil kuşakların akıp gidişinden daha geniş bir ölçü­ sünde.. Çünkü so­ nunu hiç kimse goremiyordu. Ama Drina üstündeki iki güzel eseri yaşıyor. Dağların gökyüzüne çizdiği profilin hiç değişmediği gibi. kasabanın büyümesinde ve halkın yaşamı üzerinde oynadığı rol. ölülere.

Türklerin Macaristan'dan çekilrneîeriyle. Dünya işlerinin bu kadar uzaktan birbirine bağlı olabi­ leceğini kim düşünebilirdi ki?. Onun için de gelir kaynakJanmn kurumuş olduğunun kimse farkına varmadı. kervansarayın gelirini sağlayan vakıf malları da imparatorluğun sınırları dışında kaldı. sıkıntılı ve fakir ya­ şamına dönüyordu. Bosna'da bir çok şarkılar söyleniyor. Bir çok Bosna Beyi. Hizmet- . ikinci yüzyıl da böyle geçebilirdi. ona öylesine alışmışlardı ki. Çünkü bir çok Bosnalı sipahi.. Vezirin ruhuna bir Fatiha okuyorlardı ama. toprağını savunur­ ken can vermişti.— 85 — piya'siyle. bu ölenlerin daha mutlu olduk­ ları söylenebilirdi. yol­ cular olsun. bu küçücük kasabanın şarkılar diyarı Macaristan'la bir ilgisi olabileceği kimsenin aklına bile gel­ memişti. onun yüzyıl önce öldüğünü ve simdi imparatorluğun olan vakıf mallarını kimin idare etti­ ğini ve koruduğunu hiç düşünmüyorlardı. Macaristan'daki arpalığını. yüzyıllık bir işgalden sonra çekilmeye başladığı Maca­ ristan üzerine. kuşaklar birbirini kovalar. Bu olayların uzak ve hafiflemiş bir yankısı da burala­ ra kadar geldi. Ama zamanın yapmayacağını. Kimsenin olmayan ve herkesin malı sayılan bir yerdi orası! Yolun kenarında yetişmiş verimli bir meyva ağacı gibi herkes ondan yararlanıyordu. Türk orduları­ nın. Mevsimler gelir. konuş­ malar geçiyor. Maca­ ristan'daki zengin ve rahat yaşantısından sonra. side silah. ge­ çer. kaynağının nereden geldiğini hiç düşün­ memişlerdi. önceden görülmeyen uzak olayla­ rın beklenmedik kargaşalıkları yaptı. bu masrafın ne Ne karşılandığını. ama yapılar değişmezdi. XV||'nci yüzyılın sonlarında. ama. Kasaba halkı olsun. Bosna'daki bakımsız ve verimsiz toprağın. şimdi. yüzyıldan beri bu hana İnen. fısıltılar dolaşıyordu. Oysa öyle oldu. O çağda. karşısındaki kervansarayı ile olduğu gibi kaldı ve ilk günkü gibi de işlemekte devam etti. Şimdi.

İlkin cebinden masraf etti. Artık işçi gündeliğini veremeyecek duruma gelince. hanı yaşatmak ve kurtarmak için elinden geleni yaptı. Ama büyük adamlar iki sefer ölürler. azimli ve inatçı adam. Davut Hoca. Kasaba halkı onu uzun zaman unutmayacaktı. ikinci sefer de bıraktıkları eserler. . her yana baş vuruyor. Biz. hanın yolcularını eskisi ağırlamakta de­ vam ediyorlardı. Bi­ rinci sefer bu dünyayı bırakıp göçtükleri.. Nihayet hizmetçiler işlerini bırakıp gittiler. Başka zamanlarda da böyle şeyler olmuştu. hiç bir umut olmadığı halde mücadeleden vazgeçemedi. Dünyada insanların göre­ vi her çeşit yıkımlarla savaşmak olduğuna kendini inandır­ mıştı. her tarafı pis ve dağınık bırakıyor. ama hiç bir karşılık alamıyordu. Bundan umudu olmasa bile yine savaşmak gerekti. Oysa aylar. işini Allaha havale etmişti. yıllar geçiyor.96 — kârlar çalışmakta. akıllı. onları temizlemek de ken­ disinden sonra gelene kalıyordu. Bu sofu. Müessesenin idaresi için gerekli paranın sadece gecikmiş olduğunu sanıyorlardı.. para gelmiyordu. Böyle gi­ derse iflâs edeceğini söyleyenlere. Ama bir yolcu gitti mi. Çünkü o. yalnız bir sefer ölürüz. Yolcular. Sonra akrabalara borçlandı ve her yıl yapıyı onarıp güzelleştirdi. Herkesin bırakıp unuttuğu bu mübarek vakıfları el­ bette ki Allah koruyacaktı. Yıkılmaya yüz tutan hanın önüne oturmuş ona acıyan ve onu bu işten vazgeçirmeye çalışanlara şöyle karşılık veriyordu: — Bana hiç acımayın. sıradan insanlar. yıkılıp kaybolduğu zaman. O çağda vakıfları idare etmekle görevlendirilen Davut Hoca Mütevelli (halk onu öyle çağırdığı için Mütevelli adı ona soyadı olmuştur). parasını sağlam yere yatırdığı karşılığını veriyordu. Kendilerine ve hayvanlarına gerekli olan yerleri temizliyorlardı. Her giden de burasını bulduğundan pis ve dağınık bırakıyordu. kendi işlerini kendileri gör­ meye başlamışlardı.

Bir Sadrazamın yaptırıp. Böylece vakitsiz ve beklenmedik bir sırada (böyle şeyler daima en beklenmedik zamanlarda olur. tıpkı içinde yaşanmayan ve bakılma­ yan bütün binalar gibi çökmeğe başladı. tarihsel olayların ölüme mah­ kûm ettiği bir müesseseyi. hatta yeni Vakıflar Müdürünün bile uğraşamayacağı an­ laşılınca artık onunla uğraşan olmadı. pen­ cerelerden içeri rüzgâr giriyordu. etrafa fena kokular yayıldı. bu handa kalmaktan çekinir oldu. Âli Edİ2) Drina Köprüsü — F. çoktan terkedilmiş evlerdeki sefalet ve perişanlık göze çarpıyordu.) Sadrazamın ter1'1 Mustafa Usta anlamına gelmektedir./7 . koca Kervansaray ıssız ve dilsiz kaldı. Ya geceyi kasabada geçiriyor. tek parça taştan dantel gibi in­ cecik oyulmuş kafesiyle dünyayı hâlâ sakin sakin seyret­ mekte devam ediyordu. kapılardan. Yavaş yavaş halk.— 97 — ihtiyarlığına bakmadan kendi gücü yettiği kadar onarım yap­ maya. Ama üst katın süssüz pencerele­ rinde. devedikenleri bitti. onu bir gün kiremitleri değiştirmek üzere dama çık­ tığı zaman yakaladı. dıştan hâlâ o eski inceliğini ve güzelliğini koruyordu. Ve böylece ölüm. bahçenin otlarını ayıklamaya çalıştı. Dam akıyor. İlkin kanalizasyon boruları tıkan­ dı. Nihayet paranın gelmeyeceği. Davut Hoca'nın ölümünden sonra han az zamanda büs­ bütün dökülmeye ve bu döküntünün ilk belirtileri her yer­ de görülmeye başladı. bir kasaba hocasının kurtara­ mayacağı çok tabiî bir şeydi. (H. ya da para verip Ustamuyiç'in(1) hanına iniyorlardı. saçaklarında kargalar yuva yaptı. Avlusunda yabani otlar. Vezirin vakfiyesiyle kimse­ nin. Vezirin ruhuna bir Fatiha okumak­ tan başka bir şey ödenmeyen hana artık inen kalmamıştı. Birinci katın yu­ murta biçimi pencereleri. Ama han.

Dri­ na ırmağıJle Rza. karanlıkta. Kasabada. ona hiç dokun­ muyordu.v ırmağfarasında. ayak­ lanmalar ve savaşlar gibi anılarda derin izler bırakır. kasabanın. Her yılın ilk ve sonbaharında sular taşar ama her zaman büyük zararlara sebep olmazdı. avlular. çoğu zamanlarda oranın halkına. Kasaba için bir âfet olan su taşması. Kervansaray beklenmedik ve umulmadık olaylar yüzünden görevine devam edemeyerek yıkılmaya yüz tuttu ama bakıma. Her yıl. ya da bir bi­ nanın yapılışını hesaplamak için bir tarih ödevini görürdü. yakındaki evlerle dükkânlar zarar görür vs hepsi bu kadarla kalırdı. buruşmuş kâğıtlar gibi mat ve koyu bir renk alıyor. canlı. insanların yaşını. yağmurların yıkadığı. 20-30 yılda bir öyle su baskınları olurdu ki. . ölü. her ne geçerse karşı kıyıya atmaya devam etti. boğucu sıcakların kuruttuğu bu taşlar zamanla. üstünden yük. Vadiden esen rüzgârın dur. Duvarlarında kuşlar yuvalanıyor. Meselâ (büyük su baskınından beş . yakın kıyılardan sürüklediği dallarla yap­ rakları. taşınabilir mal­ lardan çok az bir şey kalırdı. bahçeler. kahverengi bir çamur halinde büyük bir gürültü ile köprünün kemerleri arasında sürükler götürürdü.kedilmiş ve bakımsız kalmış hanı yavaş yavaş döküldü. zamanın açtığı gö­ rünmez çatlaklardan otlar fışkırıyor. bir dil gibi uzanan kum­ lu topraklar üzerindeki büyük bölümünde. büyük su baskını sırasında) gibi. ol­ duğu gibi kaldı ve ilk günkü gibi karşılıklı iki kıyıyı birleş­ tirmeye. en az bir-iki sefer Drina kabarır. büyük taşlan rutubet ten ve sıcaktan sertleşiyordu. kökünden söktüğü ağaç kütüklerini. Böyle büyük su baskınlarından sonra. bulanır ve avlulardan kopardığı tahta perdeleri. sanki içinden aydınlan­ mış gibi parıldıyordu. masrafa ihtiyacı olmayan köprü. madan dövdüğü. yı­ kıntı haline geldi. Ama.altı yıl önce ya da sonra.

Bu. ya da Ramazan gecelerinde ha­ yatlarının en acı. binaları onarmakla geçirir ve o sonbahar gecesinin kor­ kunçluğunu. sıkıntıların. Meydan'daki dost ve akraba evlerine taşıdıklarını hep anlatır­ dı. ak saçlı aile reisleri canlanır konuşkan kesi­ lirlerdi. Bu anı ne ka­ dar acılı ise. aynı zamanda yakın ve sev­ gili bir hatıra gibi gelirdi. • On beş yirmi yıllarını yeniden para biriktirmeye. (1) Noelde. Si­ gara dumanları arasında ya da bir kadeh rakının verdiği ke­ li) Slava: Aile reisi olan kişi için yapılan yortu. (H. Anı­ lar bitip tükenmiyor ve bunları sıralamaktan hiç yorulmu­ yorlardı. farkında olmadan ken­ di kanlan ve canları gibi sevdikleri bu kasabayı yukarıdan seyrederken.— 99 — Böyle bir âfet kasabayı birkaç yıl geriye götürür. ev­ lerini onarmaya harcadıktan sonra su baskınının hatırası onlara dehşet veri'ci. dokslarına özgü bir gelenektir. ömrü boyunca unutmazdı. Yalnız Sırp Grto. ömrünün geri kalan bölümünü zararları gidermek. korkunç. en önemli olayı olan su baskınından söz açıldı mı. kimi evlerin damına ka­ dar çıkan ve tahtaları gürültü ile birer birer söken'köpüklü ve bulanık sulara bakar ve ayakta kalan evlerin kimlerin olduğunu tahmine çalışırlardı. Â. üzüntülerin yükü altında çökmüş. hâlâ hayatta olan insanların arasında âdeta bir bağ idi. Birlikte geçirilen bir felâket kadar insanları birbirine bağlayan hiç bir şey yoktur. anlatılması da öylesine zevkli oluyordu. vaktiyle suların yaladığı sıcacık odalarında otururken. Böylece. dükkânlarını ve eşyalarını nasıl boşaltıp yukarıya. o kuşak. Slavalarda. yağmurun ve uluyan rüzgârın altında birkaç fenerin titrek ışığında. bazı heyecanlı ve acıklı sahneleri belki de yü­ züncü sefer büyük bir zevkle anlatıyorlardı. Soğuğun. Ertesi sabah bulanık bir havada. Ediz) . ağırlaşmış. sokakları kaplayan.

Böylece iki ırmağın suyu birleşerek kasabanın üzerine taştı. yoksa köprüyü. İşte kasaba halkı da böy­ lece uyanmış oldu. dünya­ nın değiştiğini. yine her zamanki gibi zararsız bir taşma ile mi kalacağı. . Hat­ ta olayların böyle geçtiğine yemin bile edebilirlerdi. kabarmaya başlayınca (daha su­ lar etrafa yayılmadan iki saat önce) at kişnemeye başladı. bir gece önceki he­ yecandan ve uykusuzluktan bitkin bir halde idiler. Her zaman son sel felâketini hatırlayan ve anlatan bir­ kaç ihtiyar bulunurdu. Ev halkı ve seyisler uyanıp onu ırmağa yakın olan ahırın­ dan dışarı çıkarmadıkça susmadı. Ama yine de sonbaharın yağışlı gün­ lerinde herkes tetikte bekliyordu.— 100 — yifle bu sahneler muhayyelede çoğu zaman değiştiriliyor.bir arap atı vardı. O gece Rzav hiç görülmemiş bir derecede birdenbire kabardı ve kıpkırmızı bir çamur ha­ linde Drina'nın kollarını tıkadı. suyun sesini dinliyorlardı. Çün­ kü yaşlıların söylediğine göre suyun uğultusundan. Akşamlan ellerinde fenerler ır­ mağın çevresinde dolaşıyor. İşte su onları böyle gafil avladı. ama kimse bunun farkına varmıyordu. Çünkü herkes en büyük düşmanın «su» olduğunu biliyordu. yüzyılın sonlarında olmuştu. saf kan. Irmağa en yakın olan mağazaları boşaltmışlardı. ne o büyük felâketlerin ne de o eski mut­ lulukların kaldığını söylerlerdi. bunlar her zaman gençlere. kasabayı aşıp temeli sağlam olmayan her şeyi alıp sürükleyen o büyük âfetlerden biri mi olacağı anlaşılırmış. güzelleştiriliyor. büyük sel felâketini gören hiç kimse bulunmuyordu. İhtiyarların anlattığına göre o kuşaktan. Kasabanın en zengin Müslüman yerlilerinden biri olan Suliağa Osmanoviç'in çokgüzel ve değerli. Çünkü. Tıkanan Drina. Uzun zaman anılardan silinmeyen ve son sel felâketle­ rinden biri XVIII. Ertesi akşam Drina'nın hiç kabarmadığını gören kasa­ ba halkı derin bir uykuya daldı.

ama gö­ rünüşte sakin. Hacı Ristanov'un alt kat­ taki büyük sofasına toplandılar. Dize kadar suların içinde yüzüyor. hele Hıristiyanlar! Müslümanlardan ayıran uçurumun üstüne bir köprü kurmuştu. köprünün taş kemerlerine çarpmasından boğuk gürültüler geliyordu. Bundan başka burada her üç dinden on kadar tanınmış başka kişiler de vardı. iri yarı. Âfetin şiddeti ve felâketin yükü. Hıristiyanlarla Yahudileri Hıristiyan ev­ lerine— yerleştirdikten sonra. kollarında çocukları ve en zorunlu eşyalanyle. Musevi. Yüzleri sararmış. Bütün evler. açık yükrekliliği ve haklı yargılarıyle şöhreti uzaklara yayılan Yahudilerin Hahambaşısı Elias Levi hepsi orada idi. Çarşının ileri gelenleri. çeneleri kısılmıştı. Kasabanın bütün yüksek memurları ve mahalle muhtarları. Hacı Lîaço diye anılan. Her saniye. Sallanan zayıf fenerler. Hıristiyan. Suliağa Osmanoviç. Ağıllarda davarlar meliyor. Vişegrad'ın ağırbaşlı. bir dini ötekinden. sipirituel hocası Molla İsmet. orada da evlere sığmayanlar korunmaya çalışıyorlar­ dı.hailo. oturmuş sigara içiyor ve şimdiden sonra baş vurulacak çareleri konuşuyorlardı. az konuşkan ama çok spirituel bir adam olan rahip Mi. Müslüman. zengin Petr Boğdanoviç.— 101 — Bir ekim gecesinin soğuk yağmuru ve sert rüzgârı alttnda. Ahırlarda ateşler ya­ nıyor. kapılarını açmış. karanlıkları yarıp ge­ çiyordu. Yukarda.'her saniye Drina'nın. karmakarışık bütün kasaba halkını uyandırıp yer­ leştirdikten sonra. sırsıklam ve bitkin oraya toplanmıştı. ağlayarak uyanan çocuklan sırtlarında taşıyorlardı. Hepsi de sırsıklamdı. herkesi evlere —Müslümanları Müslüman evlerine. suyun hiç bir zaman tırmanamadığı Meydan'da bütün pencereler aydınlanmıştı. üstlerinden sular akarak gelen delikanlı- . kaçmaya ve ne mümkünse kurtarmaya çalıştılar. sular altında kalan ormanlardan koparıp uğultu ile sürüklediği ağaçların. sapsarı ve sınksıklam oraya sı­ ğman-felâkete uğramışları topluyordu. Mordo Papo.

Gece ilerle­ dikçe kasabanın ileri gelenleri ve orada toplanmış olanlar. sanki sözbirliği etmiş gibi bambaşka şeylerden konuşuyorlar. birkaç yabancı içeri girerek Kos­ ta Banats'ı getirdi. Dizlerine kadar çamura batmıştı. Sanki rüyada imiş gibi etrafına bakmıyor. ilgisiz. Genç adamın üstü başı sırsıklamdı.— 102 — lar. Tam yatışmaya. Rakı ikram ettiler. sıcak bir çember sarıyordu. (gece bitmeyecekmiş gibi ağır ağır ilerliyor. Es­ ki inançlara bağlı. Kade­ hi bir türlü ağzına götüremiyor. Meydan'a ve kalenin arkasına çıkar­ mış. hatta keyifli görünmek için umutsuzca çırpınıyorlardı. ama zengin ve soyluların ta eski çağlardan beri davranışlarından doğan ve kökleşen kurallara bağlı olan bu insanlar. o sular damlayan yüzünü siliyordu. bir çaba göster­ meyi. sakin. sanki aşağı­ daki su gibi heybetli ve onun gibi yükselip iniyordu). tatlı tatlı konuşarak acılarını bir an için unutmaya ve ertesi günü muhtaç olacakları gücü top­ lamaya çalıştıkları sırada. rakı ve kahve içörek ısınıyorlardı. bütün canlıları. Zamanın tufanı içinde beliren geçici bir ada gibi. boyuna da eliyle. başlarına gelen felâketle hiç İlgisi olma­ yan konular arıyorlardı. yazılı bir kanuna değil. tir tir titriyordu. suların aşağıda boyuna yükselmekte ve sokak­ ları kaplamakta olduğunu haber veriyorlardı. Ona aralarında yer açtılar. Bu umutsuz insanlar. Tıpkı yeni bir hayat gibi. ne düne. Şu anda. genişliyor. Bu. hi­ kâyelerini dinledikleri eski su baskınlarına bile dokunmu­ yorlardı. orada Müslüman ve Hıristiyan evlerine yerleştirmiş olduklarını. Konuşmaların konusu da değişiyor. ne yarına benzeyen insana gerçek değilmiş gibi geldiği halde. hep gerçeklerden yapılmış bir çemberdi. İşıktan ve kala­ balıktan rahatsız olmuştu. Belinde kuşağı da yoktu. et­ raflarını sımsıkı. önleyemedikleri bir felâket önünde hiç olmazsa so­ ğukkanlılıklarını koruyarak endişe ve üzüntülerini belli et­ memeyi bir ödev biliyorlardı. Ambarla- .

hatta eski zenginleri bile geçmişti. iyi bir aile­ ye damat girmiş ve çabucak zengin olmuştu. Bundan yirmi yıl önce çırak olarak çalışmaya başlamış. Rahip Mihaylo ile Hacı Liaço önderlik ediyorlardı. Kaybetmeye alışmamıştı. rınm ve depolarının bulunduğu yerde. Bu mahvolmuş adamın. Sıcak rakı içiliyordu. ama dualarının Allah katında makbul olmadığını an­ latıyorlardı. Sanki büyülü bir formülle suya meydan okuyorlardı. Günkü hepsi de az çok. Bir köylü ço­ cuğu idi. üzerlerinde bıraktığı izlenimin kaybolması için bir hayli zaman geçmesi gerekti. eski geçmiş çağla­ rın dikkate değer kişilerini canlandırıyordu. konuşmayı baş­ ka konulara çevirdiler. kendini uğultu ile akan sulara atmak istediğine dair odada bir fısıltı dolaştı. Hikâyeleri. eski su baskın­ larına gelecek olsa bile sadece hoş ve eğlenceli yanları­ nı anlatıyorlardı. En yaşlı ve en ileri gelenleri tekrar. Sonbaharda fazla miktar­ da ceviz ve erik almış. Onları buraya toplayan. Yalnız terbiyeleri gereğince kendilerini tutmasını daha iyi bili­ yorlardı. . başkalarının hakkını gözet­ meden. Son birkaç yıl içinde. ne zaman yağmur duasına kalksa. etraflarını çepçevre saran felâketle hiç ilgisi olmayan eski şeylerden söz etmeğe başladılar. Kasabaya dışardan gelmişti. Bir zamanlar kasabada rahiplik etmiş Yovan adlı bir papazdan söz açılmıştı. cesur atılışlarla. Yine bir yıl önceki gibi kışın kuru erik ve ceviz­ den büyük kazançlar sağlayacağını ummuştu. Genç bir adamdı. kolayca zengin olmuş. buna olanaklarından çok para ya­ tırmıştı.— 103 —. su baskınından zarar görmüştü. İşte şimdi de iflâs etmişti. Konu. Namuslu ve dürüst bir adam oldu­ ğunu. Sık sık görülen ve bütün ekinleri kasıp kavuran kurak yazlarda Papaz Yovan. Felâ­ kete katlanmasını da bilmiyordu.

Rahip Yovan müritleriyle kıyıya inmiş. bukle dö­ külen kırmızı yanaklı ve güleç Hacı Lîaço bu şakaya katı­ la katıla güldükten sonra: — Yağmur duasından o kadar çok söz etmeyin! Yok­ sa bizimkiler dua etmemiz ve suları geri çevirmemiz için bardaktan boşanırcasma yağan bu yağmurda bizi kapı dı­ şarı etmeğe kalkışırlar. İlkin evi te­ pede olan hoca dua etmiş ama sular bir türlü çekilmemiş. Allahın daima rahibin istediğinin ter­ sini verdiğine dikkat eden Yokiç adlı sarhoş bir serseri hemen bağırarak ortaya atılmış: — Aman babalık. Ötekisi ise tepede. Birinin evi suların bastığı aşağı bölümde imiş. zahmetli güze! hayatına. suyun erişemiyeceği bir yerde oturuyormuş. Yağmur duası edersen belki sular alçalır! demiş. Yine böyle kurak geçen bir yazdan sonra sonba­ harda Drina kabarıp kasabayı tehdide başlayınca. hepsi de çoktan . sular kabardığı zaman iki hoca duaya çıkmış. kendi yaşamları üzerine anılardı. yaşamış oldukları saf. Onlarla sıkı bir bağı olan ama bu gece onları. kendinden öncekilerin su ile savaşlarını anlatıyordu.. Çok eskiden Vişegrad'da. Suların evini kaplamağa başladığını gören bir çingene: — Ey ahali!. bu tuhaf daire için­ de zarla birleştiren faciadan çok uzak. Böylece aslında önemsiz olan. yalnız kendileri ve ken­ di kuşaklarından olanlar için bir anlam taşıyan hikâyeler anlatıp duruyordu. Şimdi de tombul İsmet efendi. suların çekilmesi için duaya koyulmuştu. Bunların hepsi de bu küçük kasabanın tekdüze. içten yaşantıya. Yazın ettiğin duayı tekrarla.— 104 arkasından daha büyük kuraklık ve kavurucu sıcaklar olu­ yormuş. Alçak fesinin altından beyaz saçları bukle. Evi bizim gibi suların altında kalan çar­ şıdaki hocayı getirin! Evi yüksekte olan hocanın yarım ağızla dua ettiğini görmüyor musunuz? diye bağırmış. bu duayı bırak.

Bu güze! güneşin altında kasabanın dolaylarında acık­ lı ve korkunç bir manzara göze çarpıyordu. kemerleri aşarak köprünün üstün­ . üzüntülerini dağıtmak için kendilerinde güç bul­ maya çalışıyor. kapıları ardına kadar açılmıştı. Güneş göründü. Su 10 metreye yükselmiş. Alçak dükkân­ larda çamur dize kadar çıkıyor ve kurtaramadıkları şeyler bu çamurun içinde yüzüyordu. Kıyıdaki çin­ gene ve fukara evlerinin hepsi de suya doğru eğilmişler­ di. Tahta perdeleri kalmayan avlularda zengin evlerinin pencereleri çökmüş. aralarından tahtalar iskeletler gibi sırıtıyordu. böylelikle bu (büyük tufan gecesini) de yenmeye uğraşıyorlardı. kimi büsbütün sular altında ka­ lan ovadaki evlerini görebildiler. den taşmıştı. Evlerin bir çoğu damsız kalmıştı. ambarlar yıkılmıştı. Bu mevki ve servet sahibi insanlar. suyun uğultusunu dinli­ yorlardı. Köprü bu dalgaların altında tamamiyle kay­ bolmuştu. Ama hepsi de içlerinden çok üz­ gündüler. Geceyi böylece geçirdikten sonra ertesi sabah Meydan'dan kimi yarı yarıya. Bu şakaları sanki bir maske altından güler gibi iğreti bir gülüşle karşılarken. Daima kulakları seste. İki gün sonra sular birden çekildi. Yalnız Kapiya'nın bulunduğu yüksek nokta bu­ lanık suların arasından sivriliyor. . Ve ekim ayının -bazı günlerinde olduğu gibi bu bereketli top­ rakların üstünde parıldadı. küçük bir çağlayan mey­ dana getiriyordu. acı düşünceler içinde boca­ lıyordu. suyun nereye kadar yükselmiş olduğu­ nu gösteren kırmızı çamurdan bir çizgi vardı. ço­ cukluklarından beri her çeşit felâkete göğüs germeye alış­ mış olan bu adamlar. Hep­ sinin üstünde de.— 105 — geçmiş şeylerdi. kaçınamadıkları bir felâkete göğüs germek. Ve o zaman hayatlarında ilk ve son defa olarak kasabalarını köprüsüz buldular. Sıvaları dökülmüş. Ahırların ço­ ğu sürüklenip gitmiş.

Eriklerle tehlikeli bir ticaret oyununa girişmiş olan Kosta Baranats o kışı çıkaramadı. Yalnız izleri. Evleri onarmak. yüreklerde daima . güneşte ku­ ruyup çatlayan çamur tabakası birikmişti. hemen çalışmaya koyuldu. mağazalarında mahvolan malların yerine de kredi ile yeni mallar koymak gerekti. kemerlerin yarısına kadar çıktığından. işine gidip gelirken bi­ liyordu ki suyun. otlarını sular alıp götürmüştü. tahta perdeleri baştan yap­ mak. Kasabada herkes. su baskınını hiç zarar görmeden at­ latan. Arkasında küçük çocuklar. O yıl şiddetli bir kış oldu. Ama hiç bir şey. odunlarını. Avlu ve ambarlara yığdık­ ları her şeylerini. Utancından ve kederinden öldü. köprü her zaman kemerleri altında akan ırmaktan daha derin bir başka ırma­ ğa gömülmüş izlenimini veriyordu. Kasaba­ ları işte bu hale gelmişti ve inip orada yaşamak zorunda idiler. bir sürü borç ve gücünün yetmiyeceği işler peşinde koş­ muş'bir adamın anısını bırakıyordu. Para ka­ zanmaya. yıkılanları onarmaya uğraşırken kimse köprünün zarar görmediğini. Köprünün üstünde. unlarını. Ama daha ertesi yaz­ dan başlayarak (Büyük sel faciası) yaşlıların bile hafıza­ larından silinmeye başladı. Suların harap ettiği kıyılar arasında hâlâ gür ve bu­ lanık akan ırmağın üstünde hiç değişmeyen köprüleri ise. parmaklıklar boyunca. ondan sonra da hiç değişmemiş olarak meydana çı­ kan köprüyü etkilemiyordu. S u . Ama bu mutsuz halk. dallar ve hayvan [eşleriyle tıkanmıştı. bembeyaz ve pırıl pırıl uzanıyordu. güneşin altında.— 106 — Yollar. suyun klmbiiir nerelerden sürükleyip getirdi­ ği ağaçlar. bunun anlamını düşünmeye bile vakit bulamıyordu. Kapiya'nın üs­ tünde küçük dallardan ve suların sürüklediği artıklardan meydana gelmiş bir yığın vardı. hiç ayırt etmeden her şeyi mahv ve ha­ rap ettiği bu kasabada hiç değişmeden kalacak ölmez bir eser vardı.

Çünkü Vişegrad ile Sırbistan «etle tırnak» gibi bir şeydi. sürüp gider. Farkında olmadan küçük kasabanın felsefesini de ora­ da öğrenmiş. Ama onlar su baskını kadar olsun köprüye zarar veremiyor. unutmak için en güzel çare idi. V! Köprüye ve Kapiya'sına su baskınından başka saldı­ ranlar da oldu. Önem verilmez­ di. onu değiştiremiyordu. gökyüzüyle dağların arasında ırmağın üstünde uzanan Kapiya'da. her zaman. Ve böyle­ ce. Sırbistan'da geçen olayların etkisi al­ tında kalmıştır. cilâlı taşlan üstüne oturuyor. Drina'nın uğultulu sularının götürdüğü şeylere fazla üzülmemeyi öğreniyorlardı. çünkü ayaklanma yeni bîr şey değildi. Unutmak. olayların gelişimi ve insanların an­ laşmazlıkları sebep oluyordu. birbiri ardı şıra gelip geçen kuşaklar. Şarkı söy­ lemek ise. oluyorlardı. Çünkü olay Beigrad Paşalığının bir ucunda geçiyordu. İmparatorluk ku­ rulduğundan beri de ayaklanmalar hiç eksik değildi. arkada bırakırdı. Çünkü insan şarkı söylerken daima sevdiği şeyleri düşünür. Yalnız başlangıçta me­ sele onlara uzak ve erişilmez gibi geliyordu. Tıpkı Drina'nın üstündeki köprü gibi. Sırbistan'la Bosna'nın sınırı üstünde bulunan bu küçük kasaba. hastalık. bas­ kı. Tabiî bunun tersi de oluyordu. erir. altlarından uguldayarak akan sular da şar­ kılarına sanki tempo tutuyordu. ayaklanma gibi olaylara Ujitsa halkı kayıtsız kalamıyordu. Gençler yine şarkı söyleyerek. Vişegrad'da olup biten kıtlık. Bunlara. Hayat anlaşılmaz bir mucizedir. buna rağmen yine dayanır. boyuna harcanır. her acıyı siler. Çün- . Geçen yüzyılın başında Sırbistan'da bir ayaklanma ol­ du.— 107 — yaşayacaktı.

farkında değilmiş gibi davranmakla birlikte. Ama Sırbistan'­ daki ayaklanma yavaş yavaş Bosna Paşalığının. orduya her gün biraz daha. entrikasız olamazdı. anlatılmaz bir heyecan içinde ağlıyorlardı. silahça. Bir yaz gecesinin karanlıkları içine düzensiz bir (1) Kara Corci: 1804'de Türklere karşı ayaklanan Sırpların şefi (H. ayaklanma buralara ka­ dar yayıldı. Sırplar da bunu çok iyi görüyor. onu dikkatle izlemekten geri kalmıyorlardı. Bu hal Müslümanlar için de. tıpkı zarar ve üzün­ tü vermeyen bir zenginliğin olamayışı gibi. Şüpheliler daha sıkı izleniyorve ceza görüyordu. insanca. malzemece yardım etmeleri isteniyordu. Sırplar da. tıpkı vaktiyle ninelerinin yine aynı Meydan'da ve gözyaşları arasında Radisav'm meza­ rına inen hayalî ışığı gördüğü gibi bu ateşin alevlerini gö­ rüyorlardı. hele sınır­ dan bir saat ötede olan bu küçük kasabanın yaşamını et­ kilemeye başladı. Müslümanlar da. Sırbistan'daki ayaklanma genişledikçe Bosna'daki Müslümanlardan. Veletovo'da Lütfü Bey kulesi­ ni topa tutarak yaktılar ve Tsırnçima'da Müslüman evle­ rini yaktılar. Âsiler Ujitsa'ya uğramadan kasabanın iki saat ilerisine kadar gelmişlerdi. Sırbistan'a giden ordu ile donatımın büyük bir bölümü ka­ sabadan geçiyordu. Kara Corc'un (1) top seslerini ku­ lağıyla işittiğini iddia eden Müslümanlar da vardı. bir çok sıkın­ tı ve masraf doğuruyordu. Nihayet yazın. Sırp kadınları haç çıkarıyor. Top seslerinin şehirden işitildiği şüpheli bile olsa (çünkü insanlar daima sakındık­ ları veya umdukları şeyi duyarlar) âsilerin geceleri Panos'da yaktığı ateşi kimse inkâr edemezdi. hele şüp­ heli görülen Sırplar için de tehlikeli oluyor. Ediz) . Kasabada. Veletovo ile Gostilya arasında olup. Â. Burası.— 108 — kü iktidar isyansız. Ama gözyaşları arasında da. (tabiî başka duygular altında). kasabadan yalın gözle seçile­ bilecek kadar seyrek ve kocaman çamların bulunduğu sarp ve çıplak bir tepedir.

geleceğin olaylarını ve almyazısını tahmine çalışı­ yorlardı. kâh kınlıyordu. selâmlaşıyor. Çünkü bu kadar yakın bir tehlikeyi unutmak güçtü. sönük gözler ve anlatmışız yüzlerle karşılaşıyor. Her iki tarafın da ne duyduğunu anlamak ger­ çekten imkânsızdı. barışı ve eski düzeni geri getirmesi için Allaha yatvarıyorlardı.— 109 — biçimde dağılan bu alevler ve ateşler. Hak dininin sağlığı. yine durumunu bel­ li etmedi. Ve o burçta.biraz sonra Panos tepesindeki ateşler kaybolunca ve ayaklanma Üjitsa dolaylarından sü­ rülünce ne bir taraf. kâfirlerin amaçlarına erişmelerine fır­ sat vermemesi. kendi tepelerine kadar uzanması için dua ediyorlardı. Kalp para gibi kullanılan bu nezaket cümleleri sosyal bağ­ ların sürüp gitmesine yardım ediyor onları kolaylaştırıyordu. kehanetler oku­ nuyor. her zaman yüreklerinde yanan. Çok sonra­ ları bile. konuşu­ yor. rüyalarında kasabanın çevresindeki tepelerde do- . ötedenberi kasabada yer etmiş olan o dışarlıklı terbiyenin nezaket ve saygısını gösteriyorlardı. Onun için geceler. ateşten bir denizin ilk dal­ gaları idi. İlindan yortusundan. ihtiyatlı. birbirlerine karşı. Sırbistan'ı kapladıktan sonra şimdi de kasaba­ larının tepelerine kadar uzanmıştı. Bu yaz gecelerinde her iki tarafın duaları (ama tabiî ters yönlerde) bu ateşin çevresinde toplanıyordu. Sırplara yeni bul­ dukları bir burç gibi geliyordu. Müslümanlar içinse bunlar. Sırplar. inanılmayacak düşünceler ve planlar. Bununla birlikte sevinçleri gölgeli idi. kâh zafer kazanıyor. Müslümanlar ve Sırplar işlerine gidiyor. ne de öteki taraf. Müslümanlar ise. tutkulu mırıltılarla dolu idi. sıkı sıkıya giz­ ledikleri bu kurtuluş ateşinin bu yana. ay­ nı ateşin sönmesi. kasabanın üstün­ deki mavi karanlıklarda kâh çarpışıyor. Müslümanlar ayaklanmanın uzaklaştığını görmekle se­ viniyorlardı.

çok kalın direkler üstünde duruyordu. Birliğin bu görevi daha kolay­ lıkla görebilmesi için köprünün ortasına bir nöbetçi ku­ lübesi yaptılar. . Drina köprüsü üzerinde nöbet tutan terhis edilme­ miş bir askerî birlik vardı. sanki uzak­ tan gelen boğuk bir yankı değil. ayaklanma bastırılmasına rağ­ men. Bu gibi hallerde. her zaman ölçülü davranmak zorundadırlar. Haksızlı­ ğa uğramış olanların biricrk avuntusu olan o çılgın umut. ödevini gereğince yapa­ bilmek için. İdare başında olanlar. O sırada da önemi büsbütün büyümüştü. yalnız iki uçtan bir sağ ve bir de sol taraftan Kapiya'ya dayanıyordu. onların sömürenlere karşı kâh sinsi. O çağlarda köprü Sırbistan'la Bosna Paşalığı arasın­ da. Ama yü­ reklerinin derinliklerinde. Sırplara gelince: Panos'daki ateşleri söndüğünü gö­ rünce pek tabiî olarak hayâl kırıklığına uğradılar. idare etmek için zor kullanmaya mecbur olanlar. çevreye felâket saçarak her yanı alt üst eden bir top ateşi idi. Bu. Bu. ya da düşmanlarınca mecbur edilerek ılımlı davranışların sınırları dışına çıkacak olur­ larsa kaygan bîr yola sapmış. Bu. biricik güvenilir yoldu. yayaların.. Eğer. çok yüksekti. zekâlarını ve çılgınlıklarını istedikleri gibi kullanabilirler. Yüreklerinde hâlâ umut vardı. kâh açıkça kullanabildikleri iki silahtır. tutkularına kapılarak. o kimseye açamadıkları derin­ liklerde anısı yaşıyor ve bir kere' olan niçin bir daha ol­ masın? diyorlardı. Bir tünel gibi olan altı. her ordu.10 — laşan bir sürü kıvılcım gibi âsilerin yaktığı ateşi görüyor ve Kara Corc'un top seslerini duyuyorlardı.— 1. böylece düşmelerini hazır­ lamış olurlar. âdeta. Oysa zarar görenler ve sömürülenler. Köprüyü kemer gi­ bi aşıyor. çirkinlik örneği gibi bir şey ol­ muştu. sonradan halka pek saçma ve gereksiz görü­ nen bu çeşit askerî karakollar kurar. Kaba kalaslardan ve tahtalardan yapılmış olan bu tek katlı bina. Şimdi kasabada.

beyaz saçlarına rağ­ men. yortulara gider. köprünün görünüşünü çok bozmuştu. Kulübe biter bitmez daha içindeki keskin çam koku­ ları kaybolmadan nöbetçiler hemen yerleştiler. dinî toplantılara. hem dilenciye benzeyen sakin görü­ nüşlü saf bir adamdı. O fakirliği içinde bile zarif ve temiz görünüyordu. karşısında da bir ihtiyar duruyor­ du. bütünüyle kaybolmuştu. Bu çirkin tahta yapının altında güzelim Kapiya. canlı ve güler yüzlü idi. kalın di­ reklere oturmuş her an üzerine saldırmaya hazır çirkin görünüşlü bir dev kuşa benziyordu. Bu karakol. Her yana. Ama simdi Sırbistan'daki ayaklanma yüzünden koşullar değiş­ miş. Bunlar. bir meczup.hayvanların ve arabaların geçmesi için boştu. Bu nö­ betçiler düşünceli. Etrafa kin've intikam duyguları aşılıyorlardı. daha sert tedbirler almak gerekmişti. nöbetçi kulübesi kurulmuş. gidip istediği gibi konuşmasına göz yumarlardı. kiliseleri. Ufukta henüz yükselmemiş güneşin kızıllığı altında. Ama yukar­ dan -nöbetçilerin oldukları kattan (oraya tahta bir merdi­ venle çıkılıyordu) köprüyü her geçen. Allahlık biri diye sayar. Karakol. eşyası. her an kontrol edi­ lebiliyor. mal iarını mülklerini isyancıların yaktığı îvlüslüman aileleri göç etmişti. bir kapan gibi ilk avını yakaladı. Nöbetçilerin âmiri bu kalabalı­ ğın ortasında oturuyor. ters görünüyor. kâğıtları gözden geçirilebiliyordu ve ge­ rekirse ona yol kapatılabiliyordu. herkese ve her şeye . tâ ileri karakollara kadar'nöbetçiler konmuştu. oruç tutardı. sessiz ve sakin. Çayniçe'li Yelisey adlı biri idi. ibadet eder. Birinci günsafak sökerken. Sabahın erken saatleri idi. Buruşuk yüzüne. Bu hem papaza. Yıllardan beri her zaman böyle güler yüzlü. kulübenin bulunduğu yere asker­ lerle birkaç da silahlı kasabalı toplanmıştı. Kasabaya. manastırları dolaşır. gece­ leyin kasabanın etrafında devriye gezerek askere yardım eden yerli Müslümanlardı. Yalnız eskiden Türk memurlar ona aldırış etmez.

Artık rica ederim bırakın da yoluma gideyim. Çünkü bugün Baniaya. Aksi gibi de karakolun tamamlandığı ve nöbetçilerin gir­ diği gün geçen ilk yolcu olmuştu. Kutsal Trojitse manastırına gitmem gerek. ne yaptı­ ğım. çarların ve Sırp soylularının mezarlarını ziyaret edinceye kadar da dolaşacağını söyledi. Şu geçici dünyadan geçmekte olan bir yolcu. . «Biliyorum ki bu söy­ lediklerim hoşunuza gitmiyor beyefendiler. Onu kısaca sorguya çektiler. Kötü bir saate rastlamış­ tı. Henüz günün bile ağarmadığı bir saatte elinde.» Söylediklerini tercüman Şefko. yeryüzün­ deki belirtilere bakılırsa umulduğundan da yakındı.— 112 — kuşku i!e bakıyorlardı. Manevî anlamları olan bu kelimeleri çevirmekte çok zor­ luk çekiyordu. bir mum gibi. Rogatitsa yolundan gelmiş­ ti. O. Ve si­ ze doğrusunu söylememi istediniz. sanki karakol nöbetçile­ rinin değil de yüksek bir mahkemenin karşısında imiş gibi bütün sorulara açık ve serbestçe karşılık veriyordu: «Kimse değilim. Karakol onu. nereli olduğunu ve bastonunun üstündeki işaretlerle -harfleri anlatmasını istediler. ihtiyar. sadece yeryüzünde bir yolcuyum. Türkçeye çeviriyordu. Kim olduğunu. Hatta kitaplara. sonra hayatta kalan kısa ve sayılı günlerini dua etmekle geçirdiğini. manastır manastır dolaştığını. bü­ tün kutsal yerleri. Başka çıkar yolu yok­ tu. güneşin gölgesiyim» dedi. örümcek sineği yakalar gibi ya­ kaladı. üstünde tuhaf kelimeler ve işaretler bulunan bir so­ pa taşıyordu. Önünüzde bu itiraflarda bulunmamalı idim. Bastonunun üstündeki harflerle kumaşlara gelince: Sırbistan'ın geçmişte ve gelecekteki büyüklüğünün ve ba­ ğımsızlığının sembolü olduğunu ekledi. Ama beni yakaladınız. Gerçekten üzerinde kurulmuş ve acılarla tekrar ka­ zınılmış gökler saltanatı dinliyordu. Çünkü ölümden sonra diriliş zamanı yaklaşmıştı. Gerçek olan Allahtır ve Allah birdir.

Sonra Şefko da vardı. Şüpheli bulduklarını yakalıyor. iftira ata­ bilirdi. sivil nöbetçiler de bulu­ nuyordu. yol­ cuları çevirmekte ona yardım eden başka askerler de var­ dı. ihtiyarın sözlerini büyütmüştü. orada. Karakol komuta­ nına kalsa bu saf. Zaten burnunu her ye­ re sokmaya. Orada. onlara hak vermiyordu. Bu kaçık ihtiyar yüzünden başının derde girmesi ihtimali ona çok fena geldi. tercümesinden ihtiyarın sözleri şüphe veriyor. yoluna gitmesini söy­ leyecekti. Ama karakolun. Komutanın vicda­ nında bir kanı belirmeye başlamıştı. gerek­ li gereksiz komutanın işine karışıyorlardı. Sonra^ kasabalı Müslümanlar. Meczup bir derviş. Kötü. İstediklerini öldürmedik­ leri için ellerine geçeni öldürmek istiyorlardı. İsteklerine karşı gelecek olursa onları kızdıracaktı. Hepsi de sorguyu dinlemişti. her tarafı karıştırmaya bayılan bir adamdı. Komutan on­ ları anlamıyor. yerli Müslümanlar da vardı. Bugünlerde hepsinin kalbi nefretle dolu idi. Hepsi de orada toplanmıştı. zararsız iyi yürekli bir adamdı. Deli! olmadan bile türlü söylentiler çıkarabilir. öç alma duygusuyla tutuşuyordu. Sırp İmparatorluğu üzerinde olan hikayeleriyle. tercümanın her söylediğini büyük bir canlılıkla doğrulayan ihtiyara bakıyordu. da­ ha ilk günü birin! yakalamasını istediklerini anlıyordu. Za­ rarı da kendisine dokunacaktı. politika kokuyor ve tehlikeli maksatlar gizliyordu. bu biçâre adama. Ama. Şefko'nun. Bu ihti­ yarın.Hastalıklı bir Anadolu çocuğu olan komutan. Şüphesiz tercüme eder­ ken. Kaç sefer onu şefine şikâ­ yet etmişti. Gönüllü olarak nöbet bekliyorlardı. İhtiya­ rın o tuhaf bastonunu belki içinde bir şey gizlidir diye hemen ikiye ayırmışlardı ama bir şey çıkmamıştı. şu sırada kovanı devrilmiş arılar gibi öfkeli ve coşkun olan Drina Köprüsü — F. sinsi bir adam olan Tahir Çavuş da orada idi./8 . tercüma­ nın söylediği karışık şeyleri uyku sersemliği içinde dinli­ yordu. Arada sırada. Bu adam yarı kaçıktı. onunla birlikte nöbet bekleyen.

» şarkısının bazı sözlerini değiştirerek onu bu biçime sok muşlardı: «Corc genç bir bey iken. haykırmak istiyordu. Bütün Leisko'lular gibi onun da sesi yoktu. Üstü başı yırtılmış. Nerede olduğunu da unutmuştu. Liesko'lu bir öksüzdü ve Usoynitsa'da bir değirmende çalışıyordu. kıyafeti çok perişandı. genç bir Sırplıyı getirdiler. Şarkı söylemesini de bilmezdi ama şim­ di bu gölgeli ağaçlık yerde bağırarak şarkı söylüyor ve bir şey düşünmüyordu.» Bosna'da iki din arasında yüzyıllardan beri süren bu büyük ve tuhaf savaşta din kisvesi altında toprak. Sabahın serinliği ve baltasının altında in­ ce dalların kırılışı hoşuna gidiyordu. Başkalarından duyduğu şarkıları tekrarlıyordu. O sabah güneş doğ­ madan değirmene öğütülecek arpayı yerleştirmiş. güçlü kuvvetli bir delikanlı idi. hep bağırmak. Çıkardığı ses­ ler birbirine ekleniyor. sonra büyük bendi aşmış. Onu getiren bu bulanık sular varsın alıp geri götürsündü. idam sahne­ sini görmemek için şehre gitmeye hazırlandığı bir sırada yerli Müslümanlarla zaptiyeler. İhtiyarı henüz bağladıkları. 19 yaşında ya var . komutanın da. Sağ­ lıklı. kendi hayat görüşü ve dünyayı idare ediş biçimi için de . Bu incecik dallar da içinde duyduğu güce göre çok zayıftı.ya yoktu. yüzü gö­ zü sıyrılmıştı. odun kesmek için değirmenin üstün­ deki ormana gitmişti. Bir kız bayrağını taşıyordu. Kılığı. Baltasını sallıyor. Göğsünde bir şeyler kabarıyor. Sırbistan'ın ayaklandığı o sıralarda eski bir şarkının: «Ali Bey genç bir bey iken Bir kız bayrağını taşıyordu. Adı Mile idi. iktidar. Yaptığı işi severek yapıyordu. uzuyordu. körpe yumuşak dal­ ları kesiyordu.bu çevre Müslümanlarının arasında daha uzağa gitmesi­ ne imkân yoktu. Ama baltası çok keskindi.

Oluyats ve Orahovats Müslümanlarının kasabaya. bir şey . onun bir bayrak taşıması gibi istek ve hülyalarına karşılık vermekte idi. dilediği şarkıyı söyleyebilirlerdi. Sırplar arasında gizli gizli söylenen şarkı bu idi. onun bir genç kıza sahip olması. Mile. anlamlarını kavrayamadığı şeylerdi ama. si­ lahlarını değil şarkılarını. pa­ zara indikleri yolun tam üstündeki bir ormanda bu şarkıyı söylüyorlardı. Baltasını sallıyor. Bir eliyle sanki saz çalıyormuş gibi yeşil daliarı yolarken. işte Mile. Onun için özellikle cesaret ve gücü belirten «Corc». ağaç. Çünkü yerdeki sık bitkiler yere düşmesine engel oluyordu. ıssızlığın. Onlar da değerli bir ganimet gibi birinden ötekine geçiyordu. Şimdi de.çarpışıyorlardı. Mile'nin kırağıdan üstü nemlenmişti. Nihayet kestiği odunu sırtlaya­ rak ıslak yokuşu inmeğe başladı. Kısacası bu sözleri söylemek bile ona bîr tad veriyordu ve içinde duyduğu is­ tek ve güçle de daha çok bağırıyordu. «Bayrak» kelimeleri üstünde duruyordu. yoluyor. <-Genç kız». sağdıcının elini öpmek isteyen genç bir gelin gibi eğiliyor. Şafak henüz dağların tepelerini ağartmfştı. Oralarda. Oysa. etrafa ince bîr yağmur gibi sular serpiyor ve öyle eğik kalıyordu. Atlarını bağlamışlar. sıcak ekmek ve bu yorucu iş vücudunu sıcacık tutmakta îdi. şiirlerini bile çalıyorlardı. bayram veya yortu dolayısıyle kapalı olan yerleri ya da yerli Müslümanların ayak basmadıkları uzaklardaki ot­ lakları seçiyorlardı. Değirmenin önünde yer­ li Müslümanlar toplanmıştı. bir yandan da bazı sözcüklerin üstünde durarak avaz avaz şarkı söylüyor­ du. atlarını. Gölgelik yerler ise karanlıklara gömülü idi. gün ağarırken hem dalları kesiyor. Gerçi bunlar. Ama boi uyku. Ve bunu söylemek için Müslüman evlerinden uzak yer­ leri. hem de şarkı söylüyordu. Birbirlerinin sadece kadınlarını. değirmencinin yamağı olan Mile. yalnızlığın ve fa­ kirliğin mükâfatı olarak dilediği gibi yaşar.

Korkmuş. Sapsarı kesilmiş. Yolda gi­ derken. o ce­ sur halini kaybetti. heyecandan şaşılaşan gözlerle komutana bakıyor. söylediğini iddia ediyorlardı.Corc'un bayrağının nerede olduğunu soruyor. Sırbistan'dan kaçan felâket görmüş kişilerdi bunlar.. sırtına. Delikanlının ne bir is­ yan elebaşısına. Orahovats ve Oluyats Müslümanları Sırp delikanlısının.bekliyorlardı. Gün henüz ağardığı halde Kapiya'daki karakolun altın­ da. bakmadan. ufukların ardından Goleç'in üstünden. elinden baltayı bırakmasını beklediler. ne de bir kahramana benzer yanı vardı. sanki kurtuluşu ondan bekliyordu. Kısa bir bo­ ğuşmadan sonra onu uzun yularlarla bağladılar. kırmızıya çalan beyaz sislerin arasından gö­ rünüyordu. delikan­ lıyı sanki bir ayaklanma elebaşısı imiş gibi. İçlerinde Müslüman göçmenler de vardı. hiçbir ayaklanmaya karışmamış sol kıyısından gelmesine. Sonra dört yandan ona saldırdılar. yine odun kesmeye gittiği zamanki gibi şaşkın ve salak oldu.. Perişan ve sefil kılığına. On kişi kadar vardı. köprüde bir karakol kurulduğunu da bilmiyordu.. Üstü başı ıslak ve pe­ rişandı. Onun için şimdi başına gelen­ lere bir türlü inanamıyor. karşıladılar. bacaklarına sopalar iniyor. mahsus yapmadığına inanamadıkları küstah halinden ötü­ rü. Kasabaya pek seyrek indiğinden. Drîna'nın. kabalarına. Kasabalı Müslümanlar.. kışkırtıcı bir biçimde Kara Corc ile isyancıları öven şarkılar. Orada. Artık ne genç kız. Güneş yükseldikçe heyecanları da artıyordu. ona genç kızın. her yanı sıyrık içinde idi. Hakaret ediyorlardı. Sanki büyük bir olaya ya da dövüşe hazırlanmış gibi de silahlı idiler. rüya gördüğünü sanıyordu. Ya- . ne de bayrak kalmıştı. Delikanlı birden.. meczup ihtiyarı bağladıkları yerde işsiz güçsüz bir sü­ rü insan toplanmıştı. Güneş de çabucak yükseliyordu..

söylüyordu.. Kapia'nın üstünde bulmuştu. değirmende çalışan zavallı bir uşak olduğunu.'oğlum.. Âsilerin şarkısını söylemişti. Gözlerini yerden kaldırarak ve kekeleyerek hiç bir şarkı söylemediğini. Delikanlı utanmış ve şaşırmıştı. öpüşelim ve haç çıkaralım! dedi. tehlikeli ve acımasız insanların arasında kaybolmuştu. Korkudan tirtir titriyordu. Se­ rin derenin yanında duyduğu heyecandan sonra ne oldu­ ğunu anlamadan birdenbire kendini eli kolu bağlanmış. İhtiyar başını Miie'in omuzuna doğru eğerek: — Mile. Müslümanların şerefine doku­ nacak birşey yapmadığını. onu bağlamak istedikleri zaman da karşı gel­ mişti. Bunu üç sefer tekrarladılar.. odun kestiğini ve buraya neden getirildi­ ğini bilmediğini. Delikanlıyı Yelisey'in ya­ nına bırakıp cellâdı uyandırmağa gittiler. «Ana oğul ve Kutsal ruh adına!» . İhtiyar gözlerini durmadan kırpıştırarak delikanlıya bakıyordu. — Vallahi mî? — Vallahi. hem de tam yoldan geçtik­ leri sırada. Herkesin gözü üstünde idi. İhtiyar sordu: — Adın ne? Sanki resmî sorulara karşılık veriyormuş gibi başını eğerek karşılık verdi: — Mile.— 117 — bancı bir diyarda. Ve bu kalabalık içinde de karşılık vermesi gerekiyordu. — Billahi mi? — Billahi. Ama yerli Müslümanlar iddialarında direniyorlardı. Her­ hangi bir tarihte en zararsız bir şarkıyı bile söylediğini kendisi de unutmuştu. Hepsi ayrı ayrı komutana bunu aynile tekrarlıyor­ lardı. Güpegündüz böyle bir kalabalığın içinde bir başına kalmaya alışkın olmadığı belli idi.

Köprünün üstünde. Acele ediyor. O günden başlayarak isyancılarla ilgisi olan ya da ol­ duğundan şüphe edilenler. Bu kasırga onları. sohbetler. askerin uzun za­ man oturduğu her yer gibi tuhaf bir görünüş aidi. başların kesildiği yerdeki kan iz­ lerini taşlarla örtmüşlerdi. böylece insanların anılarında yer etti. Hatta bazı ünlü kahraman­ lardan daha derin izler bıraktı. • Bu isyan. kara­ kolun yanına dikilen sırıkların üstünde bu başları gördü­ ler. aynı yerde öldüler ve başlariyle askerî karakolu ilk süsleyen kişiler oldular. şarkılar. Karakol. İşte. Kapiya. Sonraları. Ölülerini gelip arayan olmazsa Drina'ya fırlatıyorlardı. muhakkak sorguya çekiliyor ve içlerinden pek azı sağ kalıyordu. Suya atılanların sayısı bir hayli kabarıktı. karşı koyulmaz bir biçimde çeker ve yutar.— 118 — Haç çıkardı ve genci gözleriyle kutsadı. İkisi de cahildi. zevk ve eğlenceler de kayboldu. yağlı sular ve her türlü süprüntüler atı- . zaman zamarf kısa ya da uzun aralıklarla yıllarca sürdü. pencereden Drina'ya ! çöpler. Dağdan ilk inenler (Günlerden çarşam­ ba idi ve pazar kurulduğu gündü) köprüyü geçerken. ister sınırda. Tahtaları zamanla gri bir renk alan tahta karakolun çevresi de. ihtiyar Yelisey ile genç Mile iki kardeş gibi aynı anda. Rastlantıya bakın ki bu çığır fakir ve masum iki kişinin ölümüyle açılacaktı. ister köprüde ya­ kalansın. İsyancıların ya da mutsuzların başı burada kesiliyor ve karakolun etrafına çakılmış kazıklar üs­ tünde gösteriliyordu. Eskiden adı bile bilinmeyen bu iki mutsuz. karakol bu süsünden hiç yoksun kalmadı". korkunç bir ün salan karakolun altında kaybo­ lunca. ayaklanma sürdükçe. işte işe böyle başladı. Direkler üstünde er çamaşırları kuruyor.clu. onunla birlikte neşeii toplantılar. çoğunlukla böyle cahiller olur. Büyük olayların kasır­ gası karşısında başı dönenler. Erlerden biri olan cellât işini çabucak gördü. Çünkü cellât yaklaşmakta idi.

Mihaylc. esmer bir Anadolu çocuğu idi. yatmak ya da oturmakla geçiriyordu. Kimsenin kendi işine karışmasını istemezdi. Cellâtlık ödevini uzun zaman hep aynı er yaptı. casusları ya da öyle sandıklarını yakalayıp komutanın karşısına getirmekle kalmıyor. onun berber Muşan'dan daha hafif eli olduğunu söylüyordu. Genç. Arada bir çiçekleri­ ni kontrol eden bir bahçıvan gibi kazıktaki başları dolaşır­ dı. Sonra tekrar gözleri çapaklı. Hoca ve Hahamla şaka­ laşmak gücünü kendinde bulan Rahip Mihaylo'nun başını ela orada gördüler.— 119 — lıyordu. gelip yerine oturur. Sırplara gelince. İsyan geliştikçe işine karışanlar da çoğalıyordu. zorunluk duymadıkça geç­ miyor.. ceza­ nın infazına da karışmak istiyorlardı. geçtikleri zaman da gözlerini kaldırmadan acele ace­ le yürüyorlardı. Kasaba halkı. Ve çabucak adı ve şöhreti bütün kasabaya. Köprünün sonunda. o büyük su baskınında. Kalın kaşlı. Bulanık sarı gözleri. uzaklardan görülüyordu. İsyancılar kasabanın üst yanın­ daki köyleri yaktıkça Müslümanların öfkesi artık sınır tanı­ mıyor.. esner. hatta sınıra kadar yayıldı. Beyaz parmaklıklar üstünde uzanan kir izleri. ağır hareketli ve kalender. Çok ustaca ve çabuk iş görü­ yordu. karakolun gölgesinde. meraklı çocuklar duvarın arkasına birikip korkuyla onu seyrederlerdi. Gününü. yalnız isyancıları. Ama iş başına geldi mi Hayrettin birden çevikleşir ve parmaklarının ucuna kadar vicdanlı davranırdı. Böylece bir gün ka­ sabalılar. zenci dudağı gibi kalın dudakları vardı. köprünün üstünde. İsmi Hayrettin'di. ihtiyar onu adca olsun ta­ nımayan yoktu. gerinirdi. Bu ad insanlarda merak ve korku uyandırı­ yordu. Karnı tok ve keyfi yerinde insanlar gibi tombul yüzü hep gülerdi. ödevini zevkle yapıyordu. Yerli Müslümanlar bile oradan geçerken artık zevk duymuyorlardı. Âdeta onu bir onur meselesi yapmıştı. Sırplara karşı duyulan kin ve .

köprü. savaş devam ettiği sürece Kapiya'nın üstünde başlar eksik olmadı. Gün ağardığı zaman. Böyle zamanda insanların da yüreği katı lastiği için. Günün boğucu sıcağından iyice kızmış olan bu çıralı tah­ talar.. Mangalını yaktı. Hayrettin'in çok kızdığı ve elinden geldiğince de engel olmaya çalıştığı şeylerdi. Sadece çeşmenin suku akmıyordu. Çünkü musluk ödevini gören ejderhanın başı kırılmıştı. sohbet etmek. şarbon hastalığından ölün­ ce. Önünden öylesine ilgisizce geçiyorlardı ki. çev­ redeki. iş üzerine konuşmak ve tatlı tatlı uyuklamak için sofaya gelmeye başladı. Yıllarca Kapiya'yı kapatmış olan o çirkin tahta binadan kurtulmuştu. Kapiya. ansızın.bütün dağları aydınlatan ve ırmakta kızıl ve bulanık yansılar yapan bu büyük ateşi. birkaç hazin hâtıradan başka bir şey kalmadı. On­ lar da yavaş yavaş zayıfladı ve yeni kuşakla hafızalardan silindi. Yaz geceleri genç- . Eğer bil­ gece unutulan bir mum yüzünden yangın çıkmamış olsay­ dı bu durum daha ne kadar sürüp gidecekti. bu serginin sona erdiğinin farkın­ da bile olmadılar. Karakoldan ve ona bağlı kanlı olay­ lardan.olmayan başka bir cellât al­ dı.— 120 — intikam isteğine kurban giderek can verdi. Çingene ço­ cukları da onun ölü dudakları arasına bir sigara sıkıştırdılar. Allah bilir. nöbetçi hâlâ orada yatıyordu. bütün bunları çok geçme­ den yıkayıp temizledi. kasabalılar için yine eski biçimini almıştı. heyecanla seyretti. Yi­ ne halk. dibine kadar yandı. Ama yağmur ve kar. ar­ tık bu görünüm bir tepki yaratmıyordu.halk. Bunlar. Beyaz taşları yanmış ve isten kararmıştı. karakol da önemini ve anlamını kaybetti. Ka­ sabadan gelirken soldaki terasta kahveci. Sırbistan isyanı bastırılınca. Sadece beyaz köprüyü değil. Daha birkaç yıl. Şişman Hayrettin. takımlarıyla yer­ leşti. Artık köprüyü geçmek ser­ best olduğu halde. yerini onun kadar becerikli . gözlerinin önüne yine es­ kisi gibi çıktı.

Dar çevreli yerlerde daima gençlerin yüreklerinde yaşayan bir is­ tektir bu!. Bir gönül ağrısı­ nı dindirmek isteyen ya da uzak diyarların serüvenlerinin özlemini çeken gençler gelip oraya oturuyorlardı.. bir toz gibi. kuraklık­ lara. yalnız hoş bir şey olma­ dığını bilirlerdi. Ama görünüşte. Ne o heyûlâ gi­ bi yükselen biçimsiz karakolu. ne de atalar sözü haline girmiş bir ustalıkla kestiği başları hatırlıyorlardı. İnşallah ananın başını köprüde görürsün.. onar atlıyordu. XlX'uncu yüzyılın ortalarına doğru geçen onar yıllarda. su baskınlarına. Ama. Bu olaylardan yirmi yıl sonra köprünün üstünde şakalaşıp şarkı söyleyen artık yeni bir kuşaktı. Sadece bahçelerden şeftali çalan çocuklara kadınların şöyle bağırdıkları işitiliyordu: ihtiyar — Hay seni Hayrettin alsın inşallah. Böylece: Köprünün yanında kuşaklar..— 1-21 — ler kafileler hafinde şarkı söylüyorlardı. salgın hastalıklara ve her çeşit üzün­ tülere rağmen çağdaşlar için nisbeten mutlu ve durgun . insanoğlunun kaprisleriyle. yıllar onar. ne nöbetçinin boğuk haykı­ rışını. sonra köprü." ne Hayrettin'i. bu yıllar. Türk İmparatorluğunu.. tahta perdeden atlayıp kaçan çocuklar bu bed­ duaların mânâsını anlayamazdı. üze­ rinden silkip atıyor ve yine değişmez. VII Kasabada ve köprüde zaman akıp gidiyor. gelip geçici ihtiyaçlarından doğan izleri. değiştirilmez biçi­ miyle hep aynı olarak kalıyordu.. birbirlerini ko­ valayıp geçiyor. için için yakan bir ateş kemirip eritmekte idi...

kaşlarını çatarak bu değişikliğe inanmak istemiyorlardı. ne maksatla böyle davrandığını soranlara. aylarca bu gerçeği unu­ tuyorlardı. gâvurun içkiyi fazla kaçırdığını. Orada toplanan yerli Müslüman eş­ rafına. ticarete. Veletov'lunun anlattığına göre kışın bir aralık. ne yaptığını. daha net bir biçimde belirmeğe. köylerinin üst yanına Yovan Miçiç adında şom ağız­ lı biri gelmişti. Çünkü bütün bu olaylar birer birer geliyor. Ta Aril'den. ulaşım işlerine. birbirleriyle konuşmalara girişiyor sonra yine hoşa gitmeyen yeni olaylar onları kor­ kutup telâşa düşürünceye kadar. yanında silahlı bir müfreze ile gelmiş­ ti. Veletov'lu. Veletov'da olup bitenleri büyük bir heyecanla an­ latmaya başladı. hikâyesini şöyie sürdürdü: — İlkin. gözlerini kırpıştırarak. Bosna ve Belgrad paşalıkları arasında sınır tam kasa­ banın üstünden geçiyordu. kimseye.— 122 — geçen yıllardı. Rüyan serdarı olan bu adamın şöhreti çok kötü idi. Bir gün Veletov'lu bir Müslüman sınırdan aşağı ine­ rek Kapiya'da oturdu. Sırbistan sı­ nırının nereye kadar uzanacağını ve Sırbistan'ın nerelerini işgal edeceğini anlamak üzere Miloş tarafından gönderil­ diğini söyledi. Bu durum. ama öğrenmekte pek direnirlerse. he­ le dininden dönmüş boşnaklara hesap vermek zorunda ol­ madığını. onu tehdit ediyor. Sınırı dolaşıp ölçüyordu. o çevrenin olduğu kadar kasa­ banın da yaşantı koşullarını değiştiriyor. iki ülke arasında bir sınır anlamını al­ maya başladı. Abuk sabuk ko- . Yerli Müslümanlardan yaşlılar. Bu korkunç hayaleti karşılarından kovmak istiyormuş gibi öfkeleniyor. Ona. Bu sınır zamanla. kamu oyuna ve Müslümanlarla Sırplar arasındaki ilişkilere de etki yapıyordu. uzun bir sessizlik döneminden sonra kısa süren bir kasır­ ga gibi gelip geçiyordu. Çünkü onun ne yaman bir haydut ve kötü bîr insan olduğunu çoktan biliyorduk. çalımlı çalımlı. ne söylediği­ ni bilmediğini sandık.

. İstanbullu bir de Padişah elçisi vardı. Ujitsa'lılarla konuştuk. tâ Karadeniz kıyılarına ka­ dar gerileyeceğini söylüyor. Ne yazık ki. Bu sefer yanında Miloş'un ordusundan bîr çete İle soluk yüzlü. elçinin üstüne yürüdü. Bu konuda Prens Miloş'a bir de ferman gönderdiler. o zamandan beri içimize bir kurt düştü. Bu da geçici bîr zaman için. idam cezasıyla korkuttu. Görünüşte sakin olmalarına rağmen çok üzgün ve şaşkındılar. Şimdi sınır Lim ırmağı boyunca dos­ doğru Vişegrad köprüsüne gidiyor. Sınırı Rus Ça­ rı ile Sultan belirttiler. İki sefer hacca gitmiş ve 90'ım aşmış olan ihtiyar Hacı Zuko bir kuşak geçmeden Türk sınırının 15 konak uzağa. yerlerinde duramıyorlardı. herifin söylediklerinin hepsini doğruladı. Elçinin adamları. Tetrebitse'nin altındaki yokuş boyunca direkleri sıralamaya başlayınca.— 123 — nuşuyor diyerek sözlerine inanmadık ve bir daha da bu­ nu düşünmedik. Görünmeyen güçlü bir dalga. Miçiç öfke ile direkleri söküp fırlattı ve leşini köpekler paralayasıca bu pis gâvur. Ama.. yumuşak huylu. bu işin nereye varacağını bilmiyorlar... Onlar da ne yapacaklarını. Dinledikleri şeyler onlara öylesine dokun­ muştu ki. bu gelen elçi de. Gözlerimize inanamıyorduk. İlerde daha da genişletmek geerkecek!. — Aradan daha iki ay geçmeden adam yine göründü. altlarındaki taş köprüyü sarmış gibi. oradan da Drina boyun­ ca ve bütün'bu topraklar Sırbistan'a kalıyor.. Ne yapacağımızı. — Elçi onu güç belâ yatıştırabildi. — Sınır oradan geçmiyor! dîye bağırdı. onu bir köpeği paylar gi­ bi payladı.» Vişegrad'lılar bu Veletov'ıuyu büyük bir dikkatle din­ lemişlerdi. nereye gideceğimizi bilemiyoruz.. oturmakta oldukları taş sıralara sımsıkı tutunmuşlardı. Ve mesele şimdilik bu kadarla kaldı. Sırbis­ tan'ı Miloş'un idare etmesi ve idare ettiği yerlerin nere­ lere kadar uzandığının belirtilmesi için padişah buyruğu çıkmıştı.

Bundan ötürü onun getirdiği kötü haberlerle. Hayat. eserini tamamladı. Gerçi bunun­ la üzüntüleri azalmış olmayacaktı. geleceği korkunç gösteren konuşmalardan kurtulduk­ larına. .. Taş teraslar daha günün sıcaklığını koruyordu. Sırbistan'daki en son şehirlerini de bırakmak zorunda kal­ dılar. yoksa beyaz mı çıkacak. şakalaşarak onu birlikte yerlerdi. eski alışkanlıklarına dönebileceklerine. Ve bu olayı önem­ siz gösterecek sözler söylemeye başladılar. Kapiya'da tatsız haberlerden.— 124 — Sonunda kendilerini biraz topladılar. Biraz geç gelişmişti ama Türk­ lere acı meyvelerini vermeye başlamıştı bile. rahat oturabileceklerine sevindi­ ler. Ço­ ğu zaman iki arkadaş. eskisi gibi rahat. ama buradan uzaklaş­ mış olacaktı. onu nasıl susturup yatıştıracağını da kimse bilemiyordu. Ama . kendi yüksek Veletova'sına dönmesini dört gözle bekliyorlardı. Zaman. O devirde kavunlar sepetlerle getirilirdi. güneşin altında. faz­ la ciddî meselelerden. Dağın ardında geçen olaylara gelince. Çünkü bütün bunların iyi bir belirti olmadığını bilirler. Olgun kavun ve karpuzları gündüzleri soğutur. Adam gittikten sonra. Kapiya'larında. Kapiya'da konuşulan şeylerin üstünden de 30 yıla yakın bir zaman geçti. kökleşmişti. bahsi kaybeden parayı öder. sonra oturup konuşarak. geceleri ete onların satın alır. Ujitsa'dan kaçıp ge­ lenlerin meydana getirdiği acıklı bir kafile ile doldu. hiç değişmemiş gibi akıp gitti. Türkler. acı düşüncelerden. Rüyan serdarı ile Türk delegesinin sınır boyunca dik­ tikleri direkler. sofada oturup yerlerdi. karpuz kırmızı mı. diye bahse tutuşur.. Kasabalı Müslümanların çarşıdan dönüp her iki terasa doldukları saatti. Veletov'lunun söylediklerini kimse çürütemiyor. hafifletsindi. Kapiya'da güzel grupların uzun sürdüğü sıcak günler­ den biri idi. Bir yaz günü Vişegrad köprüsü. varsın onları da zaman değiştirsin. yaşamanın tadını kaçı­ ran. üzüntülü konuşmalardan hoşlanmaz­ lar.

ama kenarları. Akşam üzerleri köprüde oturan Müslümanların gözleri önünde her zaman bu bulutlar vardır. İnsan sanki.. Gün ağarıp güneş yükselmeye başlayınca. güneşin kavurduğu kasabanın üstünde böylece ağır ve hareketsiz asılı kalırlar. Bu beyaz gümüş rengi ve gri bulutlar. Böyle bir evi. Bu bulutlar. ay ve yıldızlar.. Karaları aşar. onların üstünde. gölgeli. Etrafı çevreleyen tepeler. koyu yeşil görünürdü.. Onları seyrederken gözlerinde savaşlar. sağlam ve güzel olunca. dağların ardından kaim yığınlar halinde gelirler.. Kapiya'nın bu değişik ve eşsiz güzelliğini. bazılarının ise belli belirsiz. çarşıda bir dükkânı olmayan sıradan ka­ sabalılar da. yiğitlik sahneleri..— 125 — güneşin batışıyla birlikte ırmaktan serin bir rüzgâr esme­ ye başlardı. batan güneşin altında kızıla bo­ yanırdı. Yalnız bazılarının rengi çok kırmızı. Kasabanın çevresindeki yaz bulutlarını karanlıklar kapatınca. sihirli bîr asma salıncakta gibi­ dir. iyi bîr yere kurulmuş. sigaralarını tel­ lendirirken. yep­ yeni. yaz bulutları uzanır. meyvalıklarıyla. Kapiya'nın. yeryüzünün zenginliklerini ve tanrısal nimet­ lerin sonsuzluğunu bu saatte duyarlar. en güzel manzaralarından biridir. büyülü bir ülke yaratır. renk renk kubbeleri imiş gibi görünür. tıpkı sultanın beyaz ipek çadırları gibi. Ama. bahçesiyle.. Zamanında düşünülmüş. orada oturup kahvelerini içer. hiç bir za­ man yaz gecesinin bu saatinde olduğu kadar kuvvetle du­ yamazsınız. başa­ rı ile bitirilmiş bir yapı. sularda yüzer. şahane ve lüks bir hayat canlanır. bütün .. periler ülkesindeki şahane binaların düzensiz. Uzayda uçar. her an renk değiştiren kimi parlak. sazlarla söğütlerin dipleri. Kapiya'dan göz ala­ bildiğine uzanan anfiteatrın güney batısının yarısında.. Belli bir büyüklüğe varınca. Suyun ortası pırıl pırıl yanar. kimi soluk. erikleriyle beyaz evine sımsıkı bağlı kalır. Ama yi­ ne de kasabasına.

Ambarlarda yatar. evlerde. Dürüst. ölen hayvan leşlerini. babasız büyüdü. İşte yine. bu istemediği oğlu doğmadan kasabadan ayrılmıştı. Yine çevresine birkaç kişi toplanmıştı. Güneş batmıştı ama Molievnik'tn üstünde parıldayan o büyük yıldız henüz doğmamıştı. ya da yürürken nerede olsa ye­ mek yerdi. onlara şaka et­ mek. yardım etti. dükkânlarda çalışır. İşte o anda. bir soyadı. (H. Gider. Onunla kaba şakalar yaparak gülüşüyorlardı. Ujitsa'dan gelen bir göç­ men kafilesi köprüde göründü. Salko. yeni kavrulmuş kahve kokuyor­ du. tuhaf görünüşlü bir gençti. birbirine ve ge­ çenlere takılmalarla geçen akşamların birindeyiz. tuhaf bir tipti. Zaten babası. Hepsi tüccar oğulları idi. içkiyi seven. Adamların çoğu yaya ola­ rak üst baş toz içinde iki kat yürüyorlardı. Ka­ saba halkına sadece yaptığı işlerle değil. ya da subayla bir çingene kadının oğludur. büyük bir görünüme büründüğü. Hava. güçlü kuvvetli. Bu. vaktiyle kasabaya gelmiş bir er. başkalarının verdiği alaca buiaca elbiseleri giyerdi. Ayakta. Az sonra annesi de ölünce çocuk. kısa boylu. kanalizasyon çukurlarını temizler. sandıklara. olgun kavunla. Daha küçükken sol gözünü kay­ betmişti. anasız. değ(1) Salih adının bozmasıdır. canlı ve gürültücü şakalara en çok hedef olan. Bütün kasaba ona baktı. kuşku dolu. tek gözlü Salko'dur ( 1 ) . Küçük atların üstünde de sarınıp sarmalanmış kadınlar. neşeli. Â. şakalaşmalarla. hem de hiç kimsenin. Hiç bir zaman bir evi. sohbetlerle. lâğımları. belli bir işi olmamıştı. suyun sürükleyip getirdiği her şeyi gömerdi. en basit şey­ lerin bile önemli. öze! bir anlam aldığı anda. Ediz) .— 12b — bunları insanlara. alay etmek fırsatını vermekle de hizmet ederdi. hem de yüzyıllar boyunca. sağiıyabiliyordu. O hem herkesindi. kimsenin yapmak istemediği işleri yapar.

Suyunu içtik­ ten sonra uzun bıyıklarını sildi. İhtiyarlar taş sıraların üstünde taşlaşmış gibi kalakaldılar. selâmlarına ancak karşılık veriyor. Ama onlar. Kimi ipe bağlı bir keçi sürüklüyor.— 127 — neklere bağlanmış küçük çocuklar. Gözleri ateşi varmış gibi parlıyordu. Bazan da iyi bir ata binmiş önemli bir kişi görü­ nüyor ama. Hepsi de susuyordu. bakışları. yor­ gunluğun verdiği acılıkla birkaç söz söyledi: — Burada oturmuş. Gençler birer duvar meydana getirdiler. bu mahvolmuş insanların gelişi ile Kapiya'daki canlı­ lık birden söndü. Sigarasının dumanını zevkle savurarak etrafı o parlak tat­ sız bakışlarıyla süzüyor. Yorgunluktan bit­ kin.Bos­ na'ya gidiyordu. bir birine çarpan bakırların tıkırdısından başka ses duyulmuyordu. bir an Kapiya'da durup bol bol su içti. bir şeyler ikram etmeye çalışı­ yordu. ikram ettikleri sigarayı aldı. Bu hali ise de onu buraya sürükleyen felâketi daha güçlü olarak belirtiyordu. o da cenazenin arkasından gidiyormuş gibi yü­ rüyor. bazılarının çekine çekine sorduk­ ları nâzik sorulara biie karşılık vermiyordu. gözlerini yerden kaldırmıyordu. Belki de onları orada misafir edeceklerdi. Tozdan üstübaşı bembeyaz kesilmişti. Stan- . iki kat olmuş beygirlerin üstünde. Nal sesleriyle adamların ayak seslerinden. 15 aile kadar da kasabada kaldı. Kafile aralarından geçti. gülüp eğleniyorsunuz ama. kimi de kucağında bir kızı taşıyordu. Kısaca teşekkür etti. ailesi ve kim­ sesi olmayan dışarlıklı fakir bir adamdı. Bu yorgun insanlardan yalnız bir tanesi. Aşağı yukarı 120 aile vardı. sallana sallana geli­ yorlardı. Kasaba halkından kimisi onlara selâm vererek konuşuyor. Bunlar burada akrabaları olan kimselerdi. hiç bir şeyin üzerinde durmuyordu. ikram edilen şeylere bakmak için bile başlarını çevirmiyor. bu gece konaklayacakları Okolişte'ye karanlık basmadan varmak istiyorlardı. Yüzden fazlası Saray . Çocuklar bile ağlamı­ yorlardı.

XIX'uncu yüzyılın ortalarında. Hep birden ayağa kalkarak ona iyi yolculuklar dilediler.— 128 — şevats'da neler olduğunun farkında bile değilsiniz. Hiç biriniz de düşünmüyorsunuz. Hazreti Muhammed'in mü­ minlerine böyle zamanlarda yapmalarını öğütlediği şeyleri yaparlardı. bu 25 yıl içinde. sıranız gelince acaba nereye gideceksiniz? Bunu kimse bilmez. veda etti ve kafileye yetişmek için acele acele uzaklaştı. . Peygamber bile söylese. Ertesi gün her şey yine normal halini aldı. Müslüman topraklarına göç ettik. çünkü hastalığı başkalarına bu­ laştırabilirsiniz. düşünceli idi. sağlık kurallarına boyun eğmediğinden. gözlerini yere eğmiş. dalgın ve mahzun.. hastalığın olduğu yerde bulunuyor­ sanız oradan da çıkmayın. Gerçek hayatta za­ man zaman böyle durgunluk çağları vardır. Herkes vaktinden önce dağıldı. Onun için birden susmuştu. Bu söyledikleri. Herkes susmuş... Bu gibi hallerde kasabalılar. daha bir süre ta­ sasız kalacak olan bu insanlar için çok fazla. Tekgöz bile merdivene oturmuş. hükümet işe karışıyor. Teşek­ kür etti. Bütün gece Kapiya'nın üstünde hüzünlü bir hava esti. bir sefer de kolera salgını oldu. zorlanmadıkça. Ona. Sarayevo'da iki sefer veba. sizler. sanki yakın bîr geleceğin derinliklerine bakıyordu. Adam birden sustu. Ama. «Bir yerde hastalık görülünce gitmeyin. ne her şeyi açıkça anlatmaya izin vermeyen ke­ deri için ise çok azdı. çünkü hasta­ lığı alabilirsiniz! Ama. ne susmağa. İşte biz. Onu hiç bir za­ man erişilmeyen güvenilir bir hayatın özlemiyle karatmanın anlamı yoktur. Başı­ nı koluna dayamış.. ama önündeki ta­ şı görmüyor.» Halk. Kazandığı bir bahis saye­ sinde yediği karpuzun çekirdekleri etrafa dağılmıştı. Vişegrad'lılar mutsuzluğu hatırlamasını sevmezler. hareketsiz duruyordu. hiç bir şeye de önceden üzülmek alışkanlıkları yoktur.

Tam köp­ rünün giriş yerinde bir nöbetçi beklerdi. yalDrina Köprüsü — F. Sarayevo'dan gelenleri durduruyor. ama hiç eşya kabul etmiyorlardı. Ödevleri onlara bu hakkı vermekte. tüfek­ lerini sallayarak. soğan yiyerek ge­ çirmekte idiler. tartıştıkları için elleriyle hareketler yaparak bağıra bağıra konuşurlardı.. Dü­ şünmek. Başlıca ödev­ leri mektuplarla değil. bu açıklamayı yaparken yolcular yavaş yavaş ilerler. insanlarla uğraşmaktı. tüccar. Atlı postaların getirdikleri mektupları alıyor ama. Her gün bir­ kaç kişi geliyordu. Her gelen de mutlaka kasabaya girmek niyetindedir. çün­ kü her ikisinin de koleraya iyi geldiğine inanmaktadırlar. Yolcu. O zaman Kapiya'nın yaşamı da değişiyordu. Kapiya'da beyaz duman çıkarken güzel kokulu bir odundan küçük bir ateş yakıyorlar. güçsüzler. geçebileceğini ispat et­ mek isteyen yolcu ile tartışmalar başlardı. günlerini rakı içerek. Daha uzaktan gö­ rür görmez eliyle yaklaşmanın yasak olduğunu anlatan bir işaret yapardı. Yolcuların çoğu zaptiyeleri inandırmaya çalışmaktan. zap­ tiyeler mektupları birer maşa ile tutup bu dumandan geçiriyorlardı. postacı gibi. Onlar da bu haklarından fazlasıyla yararlanmakta idiler. Köprünün üstün­ de o ayaklanma zamanlarında olduğu gibi. Sarayevo'da olduğunu anlatmaya kalkar. Bu bağrışmaların başka bir sebebi de vardı: Köprüde nöbet bekleyenler. Durumu açıklamak. Ancak böyle dezenfekte olan mektuplar gön­ deriliyordu. her gece nöbet­ çi bekliyordu./9 . Burada öteki nöbetçiler de söze karışır. hastalığın çok uzaklarda.. Kolera ile bir iliş­ kisi olmadığını.her salgında postanın. bağırarak onları geri çeviriyorlardı. sağlıklı bulunduğunu iddia eder. ya da şarkı söylemek için oraya toplananlar. iş­ sizler. tedbir almak­ tan da geri kalmıyorlardı. ortadan kayboluyordu. yolcuların gelip gitmesine engel oluyordu. Kapiya'ya yaklaşırlardı.

Bu. bir tartışma. hiç de koleralı bir adama benzetmemeğe başlarlar. Görev başında kör ve sağır olur. O zaman aralarında sanki bir bağ peyda olur. köprünün öbür yarısını koşarak geçer ve kasa­ bada gözden kaybolur. anlaştıkla­ rı parayı usulcacık zaptiyenin avucuna bırakır. İhtiyatlı yolcu. yan yarıya kazanılmış gibidir. Yolcu boş yere ona yalvarır.. rakı- . konuşmayı uzatır. yalvarır. Kimi yolcu tartışmayı bırakır. Yolcu işin vasıta ile görülemeye­ ceğini bilir. saatlerce bek­ lerdi. Zaten zaptiyeler. Karşı­ sındaki adamı ne görür.. Ama bazıları da çok inatçı olur. döker. Zaptiye de yerine döner. Haydi çek ara­ banı!. Yufka yürekli zaptiye. beklemeğe değmez. yumuşa­ manın ilk basamağıdır.— 130 — varmaktan yorulur. başından geçen felâketleri anlatır. Uzayan.. Kollarını arkasında kavuşturur ve sağ avucunu açar. Emrindeki zaptiyeler de yine bi­ raz umut vardır. İşi bitti mi üstelik de dilsizdir. Yolcu. Eğer zaptiye şefi Salko Hedo orada ise. — Öyle ise geldiğin yere sağlıkla git!. sonra sağa sola bakar. Allah rızası için ona bu iyiliği yapması­ nı rica eder. bir soğanı İkiye böler. Zaptiyelerden biri kasabaya gidip iste­ diği adamı onun adına görebileceğini söyler.. — Salih ağa ben sağlıklıyım. O ancak yürürlükteki kanunlara uymalarını söylemek için ağzını açar. Hedo ile tartışılmaz. uysal bulduğu zaptiye ile yalnız kalın­ caya kadar böyle sürüp gider. direnir. konuşmaya dalar. Çünkü onu da­ ha iyi tanımış olurlar. istediklerini yapamayacakları için üzü­ lerek dönerlerdi. Çünkü Hedo tam anlamıyla bir memurdur. duvardaki yazıyı okuyormuş gibi başını çevirir. Yola çıkmasının nedenini ve başından geçen felâketleri sayar. ne de söylediğini işitir. kâh bir sevap işleyerek cennetini kazanma­ sını öğütler ve bu. kompliman yapar. kâh bir fı­ çı şarap vadeder. rakı tedavisinden yarı sarhoş haldedirler.

Bu dönen köpüklerin içinde. Kapiya'da hayat yine eskisi gibi başlar. VIH Köprünün başına gelen ve Kapiya'da hayatı durduran. birden neşelenir. köpüklü suları seyrederler. dinlenmek için yüklerini oraya bırakırlar. koyudur. suyu seyredenler. Bir başlarına gelenler. Bir bakıma mutluluğa benzerler.— 131 — sına meze yapar. Kemer--in arasındaki anaforlar beyaz köpüklerden görülmüyor.m" . Ama. korkuluklar­ da başlarını kollarına dayamış.zere olduğu halde sular yağmurlardan bulanmıştı. ne yüzyıllar. göçler değildir. köprüyü geçerlerken. çoktandır tanıdıkları bu . biroirlerini beklerken dirseklerini oraya dayarlar. Kapiya'nın sağında ve solundaki taş korkuluklar aşma­ lı çok olduğundan. Yaz henüz bitmek . Ama onu sey-edenler hiç bir zaman bu yılın ağustos ayının son günleinde olduğu kadar kalabahk olmamıştı. tekrar kendisinde ka­ sabayı koleradan korumak gücünü bulur. salgın hastalıklar. ne insanlarla olan ilişkilerindeki ha­ zin değişikler bir şey yapabilir. tıp­ kı parlak ve cilâlı kemerleri altından akan azgın sular gibi gelip geçer. her zaman pırıl pırıl ner zaman temiz. saman çöpleri birbirini kovalıyordu. tahta parçaları.srı. Bütün bunlar üstünden. Mutsuzluklar da sonsuz değildir.j . Ve köprüye ne yıllar. daha doğrusu biçim değiştirirler. Yüz­ lerce yıldan beri köylüler. ya da dir­ seklerini dayayarak. Olduğu yıla adını veren ve uzun zaman hafızalardan silinmeyen bazı müstesna olaylar da vardır. altlarından akan. ağaç dal. geçip gi­ derler. yalnız savaşlar. ötekilerinden biraz daha. suvun v/i^r.'mağa bakmıyor. artık on­ ara söyleyecek bir şeyi kalmayan.

Belki de Drina'da bir köprü ve bir kasaba bulundukça da eşine rast­ lanmayacaktı. sarsmış ve dünyayı do­ laşan hikâyeler gibi o da tâ uzaklara kadar yayılmıştı. Onlarla Vişegrad'lılar ara­ sında fark yoktur. O günlerde Kapiya'da hiç görülmedik bir hâdise ol­ muştu. Orada. bütün kasabayı üzmüş. kahverengi te­ pelerle yeşil yamaçlarının meydana getirdiği anfiteatrın iki ucundadır. onlan çok şaşırtan ve üzen zalim bir alınyazısının izini bulmaya çalışıyorlardı. Ama bucaktan kasabaya daha yakındır. Çün­ kü [tında. erik bahçeleri için­ de. bahçeleri. Vişegrad'lı Osmanagiç'Ierin bir kolu oturur. kasabaya en yakın ola­ nıdır. Bu tepelerden birinin yuvarlak böğründe. Ve gerçek Osmanagiç'Ierin. Vişegrad'a bağlı iki küçük köyün. Bunun geçmişte de hiç bir örneği yoktu. Kuzey doğuda. Onların da öteki kasabalar gibi ora­ da mağazaları ve işleri vardır. sakin. Güzel bir evleri vardır. daha kalabalık oldukları halde halk onları bozulmuş bulur. Kasabadakiler daha zengin. insanları da güzeldir. . Velyi Lug ile Nezuka'nın hikâyesidir. Velyi Lug'lular olduğunu iddia eder. tarlaları. Siyah samandan damı ve 14 camlı penceresiyle. temiz bir suyu vardır. Olay. birkaç tepenin üstünde ya­ yılmış ya da onları ayıran vadiler arasına sıkışmıştır. Bölgenin en büyük evi olan yamaçtaki beyaz ev on­ larındır. Evleri. Çünkü Velyi Lug'dan inen biri yarım saatte kendi­ ni çarşı içinde bulur. Sadece malları daha emniyettedir. Bu köyler.— 132 — konuşmalarında olduğu gibi. sağlam bir toprakta ve su baskınından uzaktadırlar. kendi halinde bir yaşam sürer. Erkeklerin hepsi yakı­ şıklı olan mağrur ve alıngan bir ailedir. Strajiste bucağı. güzel bir Müslüman kolonisi olan Velyi Lug köyüdür ve Strajiste bucağına bağlıdır. Aslında bu. Velyi Lug'un bere­ ketli toprağı. Bu zengin. tarlalarla çevrilmiş on beş kadar ev vardır. Halkı kasabanın kötü alışkanlıklarından uzak.

~. Evin efendisi Avdaga Osmanagiç. Avdaga. toptancıdır. Kasabada ve çevrede. .u. yü­ zü mosmor kesilir. bulutların altına giz­ lenmiş son ışınla birden aydınlanıverdiğini ve sönmüş ka­ sabanın üstünde birkaç saniye iri kırmızı bir yıldız gibi parladığı çok görülmüştür. Lieştan tepesinde batan güne­ şin son ışınları daima bu beyaz ve parlak eve gelip takılır. Avdaga. bir süre değişik ve hafif bir sesle konuşması­ nı sürdürür. bıyığı bembeyaz. bembeyaz. kasabada hatırı sa­ yılan. Onun için dükkânını her gün aç­ maz. batan güneşin Osmanagiç'in penceresine vuruşunu. akşam üzeri. mısır­ lar veya çam kozalakları yığılıdır. pazar kurulduğu günler. « l i n i n a^. Çünkü yıllardan beri astım çekmektedir. gözleri yaşla dolar ve göğsü dağlarda­ ki fırtınalar gibi iner. bir de işleri gerektiği zaman açar. Hasırlar ve tahtaların üstüne kuru erik. Konuşurken heyecanla­ nıp sesini yükselttiği zaman (ki bu sık sık olur) kuvvetli bîr öksürük sözünü keser. uzun boylu. onların içten yanışını ve sonra bi­ rer birer sönüşünü Kapiya'dan seyretmeyi çoktandır alış­ kanlık haline getirmişlerdir. Çarşıda depo gibi kullandığı bir dükkânı vardır. Vişegrad'a gelen ya da oradan giden yolcu­ nun ilk gördüğü şey o olur. Sesi boğuk ve kısıktır. ya da tanıdıklarla konuşur. Ev hayatında olduğu gi­ bi. sakalı.— 133 — daima badanalı. kendi dük­ kânın önündeki bir sırada oturur. boynundaki damarlar şişer. sertliai. derin derin soluk alır. heybetli bir adamdır. kırmızı yüzlü. Burası basık. ıslık çalar ve öter. pırıl pırıl bu ev tâ uzaklardan göze çarpar. bu pencerelerden birinin. loş bir yerdir. iş alanında da gururlu ve ateşli bir adamdır. itibarlı tanınmış bir kişidir. Orada müşterilerle. Mağazada daima oğullarından biri durur.Bu öksürük krizi geçince kendini toplar. Kasabalılar. Çoğu zaman güneş battıktan sonra bile.

Velyi Lug'dan inip mağazasının önüne oturdu mu. kibarlığı ve erdemleri yüzünden bir genç kızı hikâye ve şarkılarda ya­ şatmak âdettir. Hele düğünlerde ya da gezmelerde rastladıkları zaman komplimanlarla. birkaç yıl için erişilmez bir amaç olur ve bütün istekleri üstüne çeker. Kızın evlenmemesi. Çok açık yürekli. hatta ticarette bi­ le. onu kandırmay 8 vsys . Sesini işitmek­ le muhayyileler ateşlenir. Bu yüzden çok kere zarara da uğramıştır. tok sözlü olduğun­ dan. tabiatın herkesin içinden çekip ayırdığı ve tehlikeli yük­ sekliklere kadar çıkardığı müstesna kişilerdir. uyanıklılığı. babasına çok benzediğini herkes bi­ lir. Onunla konuşmaktan.— 134 — sareti i!e tanınmıştır. ona akıl danışmaktan hoşlananlar çoktur. Bizde. yeni evlenme çağına girmiş bir kızı var. seyrek olarak yalnız kalır. ya da küstah şakalarla ona takılmaya. tuhaftır. Avdaga'nın. her devirde güzelliği. hazin bir ağırbaşlılık verir. Çoğu zaman. kadınların kıskançlığından bîr çember örülür. hazır cevaplılığı ve güzel konuşmasıyle de babasına ben­ zerdi. Kızı Fato'nun çok güzel olduğunu. düşündüğünü açıkça söyler ve düşüncelerini savunur. Astım'ı ve öksürükleri sık sık sözünü kestiği halde. bütün kasaba halkını çok ilgilendi­ ren bir konudur. Bun­ lar. pervasız bir sözle birdenbire eriklerin ya da mısırın fiya­ tını. hiç bir sebep yokken arttırır ya da indirir. bu da karşı­ sındakinin direnişini büsbütün kırar. Bunu delikanlılar çok iyi bilirlerdi. çevresinde erkeklerin hayran­ lığından. ciddî. yüzüyle ve vücuduyle değil. hepsi de yetişkin ve evli olan beş oğlu ile. Tam tersine onlara da­ ha inandırıcı. öğütlerini alırlar. Sert ve kesin kararlar verdiği halde yine de gelip ona akıl danışırlar. başkalarının susmayı yeğ saydıkları durumlarda o. O zaman o. hiç bunların etkilerini kaybettirmez. bunu sırf karşısında cimri bir tüccara ya da parasının üstüne tit­ reyen bir köylüye meydan okumak için yapar. 3u kız yalnız. Onun için Avdaga. Her işte böyiedir.

sarp dağ silsilesinin ortasında Drina'nın kahveren­ gi bir duvardan aşar gibi ağır bir dirsek çevirerek meyda­ na çıktığı yerde. Çok lâfı edi­ len ve şarkılar söylenen bu kişileri. ken­ disiyle evlenmek isteyecek . ondan sonra da bunlar gerçek bir yaşamın değil. ne kadar akıllısın Avdaga'nın kızı dilber Fato. düzensiz daire içinde Velyi Lug'un tam karşı tarafında Nezuka köyü vardı.. Bunların hepsi de sıra ile red cevabı alınca. birdenbire. Butko'nun dik kayalarından inen sellerin sürükledi- . kendi­ liğinden doğar) şöyle deniyordu: Ne kadar güzel. Bizde burada. genç kıza evlenme tekli­ finde bulunmak cesaretini gösteren pek azdı. Kasabada ve çevrede ondan böyle söz ediliyor. bir çember meydana geldi. Avdaga'nın kızı Fato üzerine düzülen şarkıda (böyle müstesna kimseler İçin şarkılar. Oysa ondan. kimseye benzemeyen aimyazılan çarçabuk alıp sürükler. çok bereketli bir toprak parçası vardır. bir şarkının. kinden. böyle dillere destan olmuş bir genç kı­ zın evde kaldığı çok görülmüştür.— 135 — öpmeye çalışanlar bunu çok iyi bilirlerdi. Ama Velyi Lug'lu. hasetten ve açığa vurulmuş isteklerden örülü bir boşluk. çıkışlı. Bunlar.kadar cüretkâr ve muradına erecek kadar inatçı ve kurnaz bir âşığı vardır. aşağı yukarı bir saatlik uzak­ lıkta. Fato'nun başına böyle bîr şey gelmedi. Köprünün üst tarafında. Fato'nun etrafında hemen değişik bir ahnyazısına ve kimseye nasip olmayan erdemlere sahip olanların etrafında görülen hay­ ranlıktan. Çünkü onun. Ve işte. bir hikâyenin efsa­ neleşmiş kahramanı olarak yaşarlar. şarkısı söyleniyordu. her bakım­ dan çok daha aşağı olan genç kızlar kolaylıkla evlenirler. Konuşma sanatı da güzelliğinden aşağı değildi. Vişegrad'ın bulunduğu o inişli.

köprünün üstünden. sürülmemiş yokuşlu topraklardan geçer ve ırmağa kadar inen dik kahverengi dağın eteğinde bir şerit gibi uzanır. aynı zamanda Turkoviç'lerin diye anılan Hamziç beylerin malıdır. Orada buğdaydan çok bol meyve ve ot yetişir.. ne de yolculuk edecek bir kimse vardır. Çünkü gidilecek yer. Çobaniar dağdan koyunlarını almak için bu yoldan geçerler. kasabadan Nezuka'ya giden yol budur. Ve ev... Etrafı yüksek dağlarla çevrili olduğun­ dan günün büyük bir bölümünde gölgeler içinde kalır. İşte. Bu yoldan at üstünde veya yaya giden biri. O da Vişegrad'tan gelen yoldur. sanki su ile kaya arasına atılmış dar bir ağaç kütüğü üstünde yürüyormuş izlenimini verir. Öteki yarısında beylerin evi bulunur. Başta aile reisleri Mustafa Bey Hamziç olmak üzere Hamziç kardeşlerin evleri. Oraya yalnız bir yol çıkar. Köy her yerden uzaktır. Drina'nın kıyısındaki ormanlar tarafından tamamiyle . bü­ yük evi işte ordadır. sağa gi­ den büyük yol bir tarafa bırakılır. . Yalnız ondan farklı olarak çukurda olup. Hamzlç'lerin en yaşlısı olan Mustafa Bey'in beyaz. Velyi Lug'lu Osmanagiç'in evin­ den daha küçük değildir. Bu çayırlar tepelere doğru dik kayaların fundalıkları içinde kaybolur. Kasabadan çıkarken köprüyü geçip. güneş görmez. bahçeler ve yan tarafta da otlaklar görülür. Kuzeye bakar. Ve yürüdüğü sürece. sola dönüp ırmak boyun­ ca gidilir ve kıyıya inllirse karşıya dar ve taşlı bir yol çıkar. Bütün köy. Evlerin üst yanında. ırmağın durgun ve yeşil suyuna vuran hayali gö­ rülür. yedi köylü ailesi yaşar. Ora­ da öyle bir sessizlik hüküm sürer ki. Bir hayvanın boy­ nundaki çıngıraklar biraz fazla çalsa etrafa uzun uzun yan­ kılar yapar.. Oradan da başka hiç bir yere gidilmez. seyrek ağaçlı bir ormanla kaplı olan dik yamaç beyaz de­ rin iki çukurla kesilmiştir. Bu yol sola döner. Yarısın­ da altı. Burada tarlalar.— 136 — ği topraklardır.

Öteki Hamziç kar­ deşlerin evi. depoluk eden bir dükkânları vardır. Bu ağaçlar. Velyi Lug'un zenginleri gibi onların da çarşıda. Kendilerinin olan şeylere değer vermeğe ve onu savunmaya alışkın­ dırlar. Mustafa Beyin. içine kapalı insanlardır. Nezuka'nın bütün ürününü oraya yığarlar. Etrafı yarım daire biçiminde. yapraklarının hışırtısı ve ha­ reketiyle daima bir canlılık vermektedir. . bu her yanı kapalı. az konuşur.— 137 — göze kapanmıştır. gerek köleleri. kimi de malını satmış. Bu Nezuka'lı Nail bey de. biraz daha aşağıda ve daha mütevazidir. parasını kemerine yerleştirmiş. dedi. Ama işe gelince aralarında büyük bir birlik vardır. İkinci sefer onu arkadaşları arasında gördüğünde. Mustafa Bey Hamziç'in evinde. Hepsi de ince. dağlar arasında giz­ lenen köyüne dönmektedir. Ergeç bu mucize bir gün olacak! Genç kız tekrar güidü ve yalnız onun yaşında ve onun güzelliğinde olan kadınlarda görülen gururlu bir eda ile: — Bu ancak Velyi Lug. Her mevsim gerek kendileri. Velyi Lug'lu Fatma'ya göz koyanlardan biridir. çocuk kalabalık bir ailedir. Nezuka'ya indiği zaman ola­ bilir. Delikanlı da kapının aralığından: — Hiç gülme. güç erişilen toprak parçasına. otlar ka­ vak ağaçlariyle çevrilmiştir. Ço­ luk. insanın hiç bir yere varmayacağını sandığı bu taşlı yolun sonunda. Kimi kasabaya mal götürmekte. Drina boyunca uzanan o daracık yolda karıncalar gibi kay­ naşırlar. dedi. uzun boylu. soluk benizli. Bir düğün­ de bir sürü gencin üzüm saikımı gibi asıldığı bir kapı ara­ lığından genç kızın güzelliğini seyre doyamamıştı. dört kızı ve Nail adlı bir oğlu vardır. ona şaka yollu lâf atmak cesaretinde bulundu: •— İnşallah Nezuka'lı Mustafa Bey'in gelini olursun! Genç kız bir kahkaha attı. sürpriz gi­ bi karşısına çıkan büyük beyaz evde.

Çarşıdaki namuslu tüccarların böyle daima birbirlerine yaptıkları gibi. Hamziçlerin istediklerini nasıl elde ettikleri. büyük bir tevazu ile ona bu konuda yar­ dım etti.. nasıl faka bastırıl­ dığını.— 138 — Tabiatın fazla cömert davrandığı kişiler. bazan işte böyle kadere meydan okurlar. sonra vücudunun o kendine özgü mağrur dikilişi. Mustafa Bey. Bu yüzden de şimdilik bazı taahhütlerini kar­ şılayamayacak durumda idi. Ama kasabada dedikodu aldı yürüdü. Avdaga ile daima ortaklaşa işleri olurdu. herkesin önünde bunun olamayacağını söyle- . bir rüya imiş gibi çeyizini havalandırıp yer­ leştirmeye başladı.. Genç kızın her davranışı. Velyi Lug'da baba ile kız arasında neler geçtiğini de gerçek olarak kimse öğrenememişti. Ted­ birli davranmasını seven Hamziçler. başarılarının da ağız­ dan ağıza dolaşmasından hoşlanmazlardı. bazan insanların alın yazılarıyle de oynanır. Avdaga Osmanagiç ile Mustafa Bey Hamziç arasında ne geçti? Ne konuştular? Mustafa Bey Fato'yu biricik oğ­ luna nasıl istedi? O mağrur ve sert Avdaga kızını nasıl verdi? Bunu hiç kimse. Kasabadaki akrabalarının baş vurmaları da bir sonuç vermeyince. Mustafa Bey de sessiz sedasız. En sonunda da baba emrine körükörüne boyun eğiş. koskoca Bosna'da kendine lâyık bir koca bulama­ yan Avdaga'nın güzel ve kibirli kızının.. Bu yan karanlık serin depolarda ve önlerindeki taş sıralarda yalnız para ve ticaret işleri çözülmez. Tabiî ki kızın reddetmesi düşünülemezdi. oğlunun gönül işini kendisi ele aldı. hiç bir zaman öğrenemeyecekti ve nitekim yukarıda. İlkin üzün­ tü ve şaşkınlık dolu bir bakış.. Fato. Nezuka'dan hiç birşey sızmadı. Hırslı ve mağrur olduğundan Avdaga son zamanlarda önemli zarar­ lara uğramıştı. Bizde öteden beri olagelen ve hâlâ sü­ rüp giden bir âdettir bu! Genç kız. her söylediği söz nasıl her zaman ağızdan ağıza yayılırsa Hamziç'e verdiği karşılık da öylece her tarafa yayıldı..

Bir ay da çok uzun bir zamandı. parlak gökyüzünü. bütün zenginliği. ama temizdir. Şarkı söylemek gücünü. Ama böyle çalışır ve şarkı söylerken ona öyle geliyordu ki Velyi Lug ile. Pen­ cerenin önünde duran Fato.. bile kendinde buluyordu. sanki bu güç bir sevinç kaynağı imiş gibi vücudunun her yanını: bacaklarını. Ge­ celeri de hep aynı şey oluyordu. göğsünün ucunda hissediyordu. Çok yükselen ve yükseklerde uçan­ ların düşmesinden âdeta tad duyarlar. binaları.. Velyi Lug'un geceleri ılık. Bir işi bitirmek bahane­ siyle yalnız kalınca dünya. Bir süre hep bu mesele konuşuldu. Bir ay süre ile Fato. Bunu bir saniye bile aklından çıkarmıyordu. kalçalarını. . O da şarkı söyledi. kollarını. neşeli değişik­ likleri. Bütün vücudunda. ama dimdik gö­ ğüslerinin tepeleri pencerenin tahta pancuruna dokunduk­ ça. özellikle meme­ lerini ayrı ayrı duyuyordu. sessiz. insanlar böyledir. bu geceye bakıyordu. Yıldiziar alçak ve titrektir.. evleri. o şarkı söyleyen sesini dinliyor ve her iğne batırışta kendi kendi­ ne tekrarlıyor ve biliyordu ki ne işledikleri şeyler. Fato'nun nasıl mah­ cup düştüğünü anlatarak âdeta serin bir su içer gibi gö nüllerini ferahlattılar. gecenin karanlık boşluğu içindeki her şeyiyle. Çevreleri titrek beyaz bir ışıkla çevrilidir.. Dikti. pırı! pırıl ışıklariyle alabildiğine gözünün önüne se­ riliyordu. boynunu. tarlaları ve tepeleriyle san­ ki orada.. işledi. Nezuka birbirine çok uzaktı. Dolgun ve ağır. Velyi Lug'ta ve Nezuka'da hazırlıklar bir ay sürdü.— 139 — ciiği halde Velyi Lug'un nasıl Nezuka'ya indiği günün konu­ su olmuştu. Genç kızlar şarkı söylü­ yorlardı. ne de kendisi hiç bir zaman Nezuka'ya gitmeyecekti. arkadaşları. Sanki onlar da derin ve heyecanlı soluğuyle birlikte k a l k ı n iı-m/m. akrabaları ve hizmetçileriyle çeyizini hazırladı. Düşünceleri seyrini İzlerken. yaygın ve tatlı bir güç vardı..b-ib.

kha. Bu. Ölüm başka çıkar yolu olma­ yan kısa vadeli verilmiş sözler.. gerçekten huzur içinde yaşanır.. yaşın gölgelendirdiği içleri gülen nemli güzel gözleri. Ona.. Sonra uzak­ lara gitmek için ayrılıyor.... Kkha. . Göğüslerinin tepelerine dokunuyor.... Ve yalnız orada. hele geceleri. Tekrar dokunuyor ve yine uzak­ laşıyor. ve­ rilmiş ağır sözler yoktur. Dünya kocamandı.. tarlaları kaplayan buğdayların sıcaktan çatlayışı bile duyulduğu.... kendini bu sonsuzluk içinde kaybeder. Evet o. — Kkha. ne yapacağının ya da ne yapmak istediğinin farkındadır.— 140 — iniyor. ne nereye gittiğinin. sonunda ya ölüme. O sırada aşağıdan.. ahh. ihsan. Dünya büyük. Gökler tekrar canlanıp tutuştuğu zamandır ki. yeşil suların çevresinde bem­ beyaz yayıldığı zaman da böyle idi. Gündüzleri de Vişegrad vadisi sıcaktan tutuştuğu. Tıp­ kı kendisininkine benzeyen gözleri. Aaaaahk!. Artık ne benliğinin.... değişmez alın yazısını işte bu gözlerde okumuştu.. oturmuş sigarasını içer ve öksürüğünün pençesinde kıv­ ranırken de açıkça görür gibi olur. acılı bir ses gelir: — Aaa.. ahh. Ama geceleri. boğuk. ya utanca götüren o insafsızca akan zaman yoktur. Sevgili bir sığınak gibi tanıdığı iri kestane rengi gözlerini de görür gibi olur. Hamzîç'e veril­ diğini ve bir ay içinde hazırlanması gerektiğini söyledik­ leri gün... Adsız ve dilsizdir.. Ve bu böylece sürüp gidiyordu. Bu. Öldürücü vaitier. sanki uzaktan geliyormuş gibi ağır. verilen bir sözün bir daha hiç değişmediği gündür. uykusu kaçan babasını. aşağıda gece öksürüğüyle pençeleşen-Avdaga'dır.. köprü ile si­ yah tepelerin kapattığı şehir... dünyanın o eşsiz gücünü ve sonsuzluğunu daha iyi duyar. Orada ömrünüz boyunca sizi bağlayan..... Evet. Fato bu sesi tanımakla kalmaz. içinden çıkıla­ mayacak durumlar yoktur. uzun zaman huzur içinde.

çok insafsız ve acayipti. Bir çıkar yol göremiyordu. sanki kendi göğsünde duyuyordu. . onu sanki orada. Ama her yerde onun­ la birlikte. Toprağın o muhteşem soluğu durur. işitiyor. sanki bir uçurum çıkmış gibi tekrar geri dönü­ yor. Ve bu yolu geçmeyeceğini de kesin olarak biliyordu.. Hatta.. Sadece... Çünkü o da bir Osmanagiç sözü idi.. çarşıdan köprüye. - . o zalim ve insaf­ sız alın yazisiyle.— 141 — Bir dakika önce... dünyanın büyüklü­ ğü karşısında duyduğu hayranlık birden söner. halvetten yine boğuk öksürük­ ler gelir. Sonsuzluklar kaybolur. Evet. çarşıyı geçiyor.. Onun ağzından dökülen «evet»i de benimsemişti. bunda bile. nikâhlanmasının arifesinde onun alın yazısı. Kadı'­ nın Mustafa Bey'in oğluyla nikâhını kıyacağı mahkeme ile köprünün sonundaki Nezuka'ya giden yolu düşünüyordu. Ama ora­ ya gelince. ne Velyi Lug ile Nezuka arasındaki yo! vardı. .... Aşağıdan.. Zaman geçtikçe olgunlaşan ve tanımlanan alın yazısiyle.. Yalmz bildiği bir şey vardı: "Babasının «evet»i yüzünden Mustafa Bey'in oğlu ile Kadı'nın önüne çıkmak zorunda idi.. güçlü. Mah­ kemeden kasabanın ortasına. İşte tam orada babasının «evet»i ile kendi «hayır»ı arasında Velyi Lug ile Nezuka arasında­ ki noktada hayalinde ne büyük dünyanın zenginlikleri. yok­ tu.. Tıpkı öz adı gibi. Ama onu bildiği gibi Nezuka'ya ayak basmayacağını da kesin olarak biliyordu. O sevgili. Kızın göğüsleri tatlı bir kıvranışla kasılır.. Kendi­ ni bildi bileli... mahkemeye n s l i v o s . gecenin güzelliği. biricik babasını.. Artık sadece kaçınılmaz alın yazısı ile başbaşa kalır. Çünkü.. çözülmez bir bağla kendini tatlı tatlı bağlı hissettiği babasını. kendisinin «hayır» dediği yerde «evet» diyen ağızdı bu. Zihni bo­ yuna bu küçük yol parçası üstünde gidip geliyordu. Bu da aynı derecede imkânsızdı. Yıldızlar. gözünün önünde imiş gibi görüyordu. Onu sarsan acı ve öksürüğü. İşte onun içindir ki.r l n \/<= h n v i o r i . Yoksa kendi sözüne ihanet et­ miş olurdu. Şüphesiz.

Bir yerde duramayan. Bunlarla birlikte düğün de çattı geldi... Küçük alay Nezuka yolunu tuttu. düşündüğünden daha kolay olurdu. ama çaresizlik içinde be­ yaz Kapiya'ya dönüyordu. ne de zamanının daha ağır ya da çabuk geçmesi istedi vardı... Ağustos ayının son perşembesi (belirtilen gündü). güze! beyaz Kapiya'ya. Ama böyle bir çözüm yolundan korkarak zihni tekrar yolun bir başından öbür başına koşuyor.— 142 — madan gidip geliyor. büyüklerin oturup sohbet ettiği ve altından kö­ püklü yeşil suların aktığı. avluda çeyizini. Ne boşluklar. Ne yıldızlar... sandıklarını da atlara yüklediler. Her gece biraz daha uzun oraya takılıp ka­ lıyordu. Mustafa Bey'in oğ­ luna ve'rmek vaadi yerine geldi.. Fato'nun. gerçekten geçeceği ve köp­ rünün sonuna gelmeden ne olursa olsun bir sonuca var­ ması gerekeceği günü düşündükçe. o yaz gecelerinde olduğu gibi yine vücudunun her parçasını ayrı ayrı hissetmeye başladı. mahkemede Kadı'nın önünde kıyıldı. Çarşının yarısını geçtiler. Köp­ rünün üstüne gelince genç kız. aklından yüz kere geçtiği o çıkışı olmayan yolun yarısını!. ne yavaş. Düğün orada yapılacaktı. Yalnızlığı ve çaresizliği içinde düşünüyordu ki: Bu so­ nucun korkunçluğu bile o günü geciktirmeye ya da değiş­ tirmeye yeterdi. Nikâh.. utançla kararmış bir yaşamın dehşeti ve ölüm korkusu kaplıyordu. Hamziçler atiaria onu almaya geldiler. bir çıkar yol bulamayan düşüncesi hep gelip Kapiya'ya saplanıyordu.. ve alın yazısı orada örülüyordu. Ve böylece Avdaga'nın kızını. Bir zırh gibi vücu­ dunu kaplayan yeni.. Ama günler akıp geçti. Hele göğüslerinin bir zırh içinde imişçesine sıkıl- . Bu.. içini. ağır feracesi içinde onu bir ata bin­ dirdiler. Artık düşünceleri her gece biraz daha fazla.. Ne çabuk. kasabaya götürdüler. düzgün ve uğursuz. Ne babasının öksürükleri.. gidip geliyor. Gençlerin şar­ kı söylediği. Bu yolu hayalinde değil de.

Kapiya'ya geldiler. Gidip teğmeni çağırdı. Ertesi gün sarı sular Faio'nun ölüsünü Kalata yakınlarında sığlık bir yere sürükleyip bıraktı. bir fevkalâdelik yoktu. çeneleri kısılmış. Kardeşi attan inip ona yaklaşmaya çalıştığı sırada genç kız atını parmaklıklara doğru sürdü. Çünkü Salko. mevsime göre fazla soğuk çıktı ve ar­ kadan bir yağmur yağdı. bazan da. bembeyaz ve dolgun vü­ cudunun üstünde siyah bir yığın halinde duruyordu: Dalga­ lar incecik gelinliğini üstünden söküp almıştı. İlkin ikisi durdu. üzgün bir yüzle su­ lara daldılar. Arkasından koşan kardeşi.. Akşama doğru. bula­ nık sular onu büsbütün örtüyordu."~ dığmı duyuyordu. sanki canlı imiş . Sağ ayağı ile taş korkuluğa bastı ve sonra kanatlanmış gibi eyerin üs­ tünden sıçrayarak köprünün altında uğuldayan suya atladı. Onu orada bir balıkçı buldu. muhtar ve Tekgöz Salko ile birlikte geldi. genç kızın çıplak vücudunu. Kızın ölüsü. Genç kiz geceleri bir­ çok sefer hayalinde yaptığı gibi önünde giden en küçük kardeşinin kulağına eğilerek üzengileri biraz kısaltmasını fısıltı İle rica etti. Suların götürmediği si­ yah çuhadan yeni feracesi kalkmış. bu gibi olaylarda daima hazır bulunurdu. Dü­ ğün alayının Kapiya'da durması ne birinci. Biraz arkada da bütün davetliler durdu. Çünkü artık köprüden taşlı yola inen yokuşa yaklaşıyorlardı. Dalgalar gelip ara sıra onu yalıyor.— 143 — . Bunda. Biraz sonra teğmen. ne sonuncu se­ ferdi. feracenin ucunu yakalar gibi oldu ama tuta­ madı. Gür ve uzun saçlarına karışan kumaş.. yüzünü örtmüştü. Salko ile balıkçı. yumuşak ve ıslak kumların üstünde yatı­ yordu. Drina kabardı ve bulandı. korkuluğun üstüne boylu bo­ yuna uzandı. Davetliler de çeşitli sesler çıkararak atlarından in­ diler ve taşlaşmış gibi taş korkuluğun önünde kala­ kaldılar.

. Ertesi yılın ilkbaharında Mustafa Bey Hamziç oğluna Brankovits'li bir kız aldı. İşte Kapiya'da hiç görülmemiş ve işitilmemiş bir fa­ cia da böyle geçti.• - .. Ölü ve cenaze üzerine bilgi alabil­ mek için onlara rakı ve sigara ikram ediyorlardı. Ama bir şey para etmiyordu. Avdaga'nın kızı da bir Hamziç'e varmadı.• 144 •- gibi dikkatli ve çekingen hareketlerle yerden kaldırıp kıyı : ya çıkardılar. çamurlu feracesini üstüne çektiler. Rakı da onları söyletmiyordu. sol kıyıda Velyi Lug'un eteklerinde yük­ sek bir yerdeki Müslüman mezarlığına gömüldü. o günden sonra kasabaya inmedi. Nezuka'ya inmedi. Velyi Lug. Akşama doğru hayatları heyecan ve güzellikten yoksun. IX Kara Corc isyanından yetmiş yıl kadar sonra. Sırbis­ tan'da yeniden savaş başladı. Sonra da belirsiz bir biçimde ka­ dehlerini kaldırıyor ve birden dikiyorlardı. daha bir süre bu olaydan söz etti. Durmadan sigara içiyor ve bir gözü ile duma­ nın yükselişini seyrediyordu. O kış onu yiyip bitiren dertten kimseye bir şey açmadan bir öksü­ rük nöbeti sırasında öldü. Salko bi­ le susuyordu. Halk. Bazan da arada bakışıyorlar­ dı. sonra unuttu. ıslak. Tekgöz'le balıkçı. Arkasından sınır boylarında oturanlarda da bir ayaklanma göründü. Avdaga. Güzelliği ve zekâsı ile sanki ölümsüzmüş gibi her şeyin üstünde parlayan genç kızda sadece dillerde dolaşan bir şarkı kaldı. Kız aynı gün. işsiz güç­ süz serseriler küçük meyhanede balıkçı ile Salko'nun etra­ fını merakla sardılar. Yeniden Gostillia'da Jilivebu'da ve Veletova tepelerinde Sırp ve Müslüman evleri yanmağa başladı. Bunca yıl sonra tekrar Kapiya'da .

/10 ..öldürülen Sırpların başları görüldü. bundan 13 yıl önce.Bosna'ya gönderilme­ sini istedi. Güzel bir yaz günü. İçlerinde. İlgisiz gö­ rünmeye çalışarak büyük bir üzüntü ve şaşkınlık içinde olayların gelişmesini bekliyorlardı. Müftü. yanında bir kaç kişiyle Bosna'da Avusturyalılara karşı bir direnme ha­ reketi hazırlamak için önemli bir kararla çıkageldi. Padişahın. Ama çoğunluk kalıyordu.. çılgın bîr hayatı çılgın bir ölüme yeğ tuttuklarını ve dövüşmekten hoşlanmadık(1) Taşlıca. Şimdi de başka bir Hıristiyan devletin buyruğundan kaç­ maya hazırlanıyorlardı. Resmî emirlere bakmadan ordunun büyük bir bölümünün kalacağına ve yerlilerle birleşerek işgal kuvvetlerine karşı koyacağına onları temin etti. Her gün gelip Kapiya'da oturuyordu. Ama bu da uzun sürmedi. uzun bıyıklı yassı enseli. Bunlar. Ediz) Drina Köprüsü — F. Birkaç aile Sancağa göç etmeğe hazırlandı... Altında birçok endişe.Bosna'dan Priboy'a giden Osmanlı birlikleri kasabadan geçti. saçları kısa kesilmiş. Ama bu. iaşelerinin de Saray . Osmanlı­ lar ile Sırbistan arasında savaş bitince halk da yatıştı. Bu sa­ kin görünüşlü sarışın adam çok ateşli ve heyecanlı yara­ tılışta idi. Yavaş yavaş. Bütün gençlerin hemen ona katılmalarını. (H. Avusturya ordusunun Bosna'ya gireceğine dair söylentiler dolaşmaya başladı. Onları Avusturyalılara karşı gelmeye çağırdı. Temmuz başlarında Pleviie (1) müftüsü. çıkık kemikli. sıska köylülerin başları idi. Vişegrad'îıların. bir barış gösterisinden başka bir şey değildi. Saray . hiç karşı koymadan Bosna'yı bıraktığına artık herkes inanma­ ya başlamıştı. Sırp egemenliğinde kalmak istemeyerek Ujitsa'dan buraya gelen göçmenler de vardı. A. 1878 yılı yaz başlangıcında. heyecan ve üzüntü mırıltıları gizleniyordu. kasabanın bütün ileri gelen Müslümanlarmı ora­ ya topladı.

Bun­ ca yıl gururla. Ailenin en yaşlısı. onun bu düşüncesine en çok karşı gelen Ali Hoca müteveliiç olmuştu. Macaris­ tan'ı kaybettikten sonra hanın İdaresini sağlıyan gelir kay­ nağının da nasıl kaybolduğunu. bekçisi. Hiçbir zaman büyük bir servete sahip olmamış. dürüstlük ve mertlikleri ile tanınmış­ lardı. bırak­ mıştı. hiçbir gelir istemeyen. ondan sonraki olaylarda hanın nasıl harap olduğunu. bu büyük vak­ fiyenin ayrılmaz bir parçası idi. Çünkü köprü de. Baştan çıkamayan korku nedir bilmeyen. Ailelerinde çok eskiden beri sürüp giden bir gelenek daha vardı. Fazla kalamaya­ cağı için. vezirin yaptırdığı vakıflardan yalnız bir köprünün ayakta kaldığını yukarda görmüştük. idarecisi olmuştu. hoca . kasabanın en eski ve en tanınmış aiielerindendi. sadakatle hizmete mükâfat olarak onlara (Mütevelli) lâkabını takmışlardı. Bu ayaklanmaya katılmak için Vişegrad'lıları kandır­ mak ödevi ona kalıyordu. İki yüz yıldan artık bir süre önce kasabadaki Sokuliu Mehmet Paşa Vakıflarının mütevelliligini yapmış. hiçbir bakıma ihtiyacı olmayan. halkın yargısından ve Allahın gazabın­ dan korkmalarını söyleyerek çekip gitti. Ama onlar hâlâ kendilerini vakıfların mü­ tevellisi gibi görüyor ve köprünün bakımından da kendile­ rini sorumlu tutuyorlardı. Daha müftü ile konuşurlarken. dalkavuk­ luktan hoşlanmayan âdi kışkırtmaların etkisi altında kal­ mayan inatçı insanlardı. onlara. mutlaka okula gider. Yine de gördüğü çekingenlik ve isteksiz­ lik karşısında şaşmaktan kendini alamadı. Her kuşakta hiç olmazsa mütevellilerden biri. Davut Hoca bu vakıfları korumak için giriştiği savaşı kaybettikten sonra bu ödev­ leri sona ermişti. Ali Hoca'nın ailesi. 1 Yerine yardımcısı Osman Efendi Karamanhya'y . sadece herkesin yararına hizmet eden bir vakfiye idi. O. ama açık yüreklilikleri.— 146 — larını biliyordu. Köprünün yanın­ daki meşhur taş hanla da onlar uğraşmışlardı.

azalmıştı. di­ renişe katılanlar kadar. Vişegrad Müslümanlarının çoğu gibi Ali Hoca da si­ lahlı bir direnişe karşı idi. düzensiz bir halk direnişinin ancak yenilgi ile sonuçlana­ cağını. canlı bir adam­ dı. Hocaiık unva­ nı ona hiç bir gelir sağlamıyordu. akıllıca düşünceler ileri sürüyordu. Servetleri gibi aile de küçülmüş. . onun getirebileceği her şeyden tiksini­ yordu. açıkça Müftünün direnme niyetlerine karşı bir ruh ta­ şıyan Vişegrad'lıları da istemiyerek desteklemiş oluyordu. döğüşmek ve fedakârlık taraflısı olma­ yan. şiddetle savundu.— 147 — olurdu. Birkaç yarıcısı ve çarşıda hatırlanamayacak kadar eski zamanlardan kalan bir dükkân­ ları vardı. Mütevelli ailesinin dürüst bir ferdi olarak her şeyde kendine göre bir düşüncesi vardı. O da müftü kadar. kanlı. öteki de Karadağ'da. Böylelikle de. Ali Hoca henüz genç. Bir kere bu düşünce kafasına yerleşince onu açıkça yaydı. Ama Padişahın gerçekten Bosna'yı Nemse'iilere bı­ raktığını bilen. Osman Efendi Karamanlıya. gelecek olan yabancı ve hıristiyan bir idareden. Ve bu düşünceyi. Vişegradlılarla konuşmak üzere orada kalınca. Bu dükkân en iyi yerde köprünün yakınında idi.idi. Şimdi de sıra Ali Hocaya gelmişti. inat­ la. Bu sefer de herkesten çok Müftüyü kız­ dırarak şaşırtıcı sorular soruyor. Dürüst karakteri ve dü­ şüncelerinde direnmesi yüzünden kasabanın öteki hoca­ ları ve ileri gelenleri ile pek anlaşamazdı. Onun için korkaklık ve dinsiz­ lik gibi şeyler söz konusu olamazdı. belli bir görevi yoktu. Ali Hocanın iki ağabeyi savaşta ölmüştü. güler yüzlü. direnerek savunmak âdeti . ilkin karşısında Ali Hocayı buldu. Hocalık vasfı ve rütbesi vardı ama. İstediği gibi serbest ve bağımsız olabilmek için dükkânını da bir başına idare edi­ yordu. daha büyük bir felâkete yol açacağım düşünüyordu. hemşerilerini de çok iyi tanıyan Ali Hoca. Biri Rusya'da.

Karşısında ise Ali Hoca yü­ zü kıpkırmızı.. heybetli bir görünüşü vardı. Amaç. yobaz ruhlu ve son derece öfkeli ol­ duğundan. Hıristiyanların güçlü. ıslık çalan keskin bir sesle hep yeni sorular soruyordu: — Bu kuvvetler ne kadar?. ukalâca bir eda ile ele alışı..— 148 — Aslında tamamiyle Hoca gibi düşünen.. samimî ve ateşli hocayı kozlarını paylaşması için Karamanliya ile yalnız bıraktılar. onu küçük düşürecek cevaplar vermeye başlamıştı. Amaçları ne?. hasta.. — Ölmek zamanı gelmiştir. Alnı yanak­ ları yere bere izleri içinde idi. Kısa boylu olmasına rağ­ men. âdeta başkasının felâke­ tine sevinen.. "ama düşünce­ lerini geveleyen beylerle ağalar. akşama doğru Kaplya'ya gelip mevki sırasiyle bağdaş kurup oturmuşlar­ dı. Nihayet ölçüyü büsbütün kaçırarak hocanın her soru­ suna. Yüzünün bütün kasları tuhaf bir biçimde gerilmişti. Ateşli hoca. Çok soru soran. Gözleri ateş gibi yanıyordu. sanki karşısında bir Nemseli varmış gibi çileden çıkarıyordu.. Canımızı vereceğiz. Hocaya öylesine sinirle­ niyordu ki ona hep hakaretîi cevaplar veriyordu. he­ pimiz en son ferdimize kadar öleceğiz! Hoca! — Ama ben Bosna'dan Nemseli'leri kovmak istediği- .. Ama heyecanlı ve kötümser Osman Efendi böyle şeyleri fark edecek ve anlayacak bir adam değildi. — Elde bulunan vasıtalarla gerekli olan yere gidile­ cek. Vişegrad'ın ileri gelen Müslümanları. Ba­ şarısızlığa uğrarlarsa ne olacak? Hocanın bu işi böyle soğuk.. ayakta duruyordu. Ne gibi vasıtaları var? Nasıl gidiyorlar?. Aralarında zayıf. uzun boylu. Nereye gidiyorlar?.. Müslümanların şaşkın olmalarından doğan üzüntü­ yü gizlemek içindi. düşmana yar­ dım eder!. tereddütleri onu. bu işin gerçekleşmesine engel olur. düşmanı bu topraklara sokmamaktır. Sinirli. Hocanın şüpheleri. Osman Efen­ di Karamanliya da vardı. saz benizli. hemen soğukkanlılığını kaybediyor.

ha­ karetleri hiç duymamış gibi davranıyordu.Bosna'- . Hoca da bıçak gibi keskin bir sesle karşılık verdi: — Bende görüyorum ki sen ölüm yolunu tutmuşsun! Yalnız bu kadar saçma bir şey için. Vatan haini!. O aylar içinde gelen haberler. Ağus­ tos ayının ortalarına doğru Avusturyalılar Saray . Onlardan başka bir şey beklenemez­ di. Çün­ kü böyle anlarda.. onlar da. Müftü ile görüşmeğe gitti. Onlarla meşgul olan. Eğer mese­ le ölmekten ibaretse biz de ölmesini biliriz. ağaları ve beyleri büsbütün inandırdı. Bu sonuçsuz kavga. deliller göstermesini istiyor. efendi. onlardan kötü iki tartışmacı. Kafa­ sı kazığa dikilmeye lâyık bir vatan haini!. Karamanliya. Ho­ caya: — Pis gâvur!. Karışıklık çağlarının belirtile­ ridir bunlar. Üzücü idi ama bunu değiştirmeye de imkân yoktu. kasabalarını ve evleri­ ni korumak gibi oportünistçe düşünceler beslemekle daha iyi ettiklerine. Gerçekten de... önüne geçilmez büyük değişiklerin olduğu anlarda bu gibi adamlar ortalı­ ğı büsbütün alt üst ederler. kendiliklerinden düşüncelerini söylemek zorunluğu duymamışlardı. küfürler savurarak adamlarını toplayıp Sarayevo'ya. Israrla sebep soruyor. Bunun için de sana ihtiyacımız yok! Karamanliya. kaba bir edâ ile onun sözünü keserek: — Görüyorum ki hiç de o yolu tutmuyorsun! dedi... Etrafı büsbütün karıştırıp duru­ mu berbat ediyorlardı. Ertesi gün de Osman Efendi öfke­ sinden titreyerek. bir toplumun sarsıldığı. anlamıyorum? Artık konuşma kavga halini almıştı. onların düşüncelerini soran olma­ mış. neden kendine arkadaş arıyorsun. dedi. Hoca ise yılmadan boyuna işi kurcalamakla meşgul­ dü. ağalarla beylerin pek işine yara­ dı. diye hakaret etti.— 149 — nı'zi. onlardan ters iki adam bulunamazdı. onun için toplandığınızı sanıyordum.

bir hastaya hitap eder gibi tatlı davranıyordu. bit baştan öbür başa Bosna'yı is­ tilâ ettikten sonra» artık kasabanın savunulamayacağmı. Ona adam­ larını alıp Plevlie'ye dönmesini. Tam. daha kavgacı daha heyecanlı idi. Şimdi artık eskisi gibi ters konuş­ muyor. üstleri başları toz içinde. perişan. Bir yandan da Drina köprüsünü korumak ve buradan geçmeye engel olmak için siperler kazıyorlardı. ne pahası­ na olursa olsun ölmek gerektiğini söylüyordu. bir yenilginin yıkamıyacağı ateşli ve mücadeleci kişilerdi. Lieska tepelerinden İnen yol­ dan Türk birliklerinin artıkları gelmeye başlamıştı: Sulta­ nın iradesine bakmadan. her türlü direnmelere bir son verdi. kararmış. savaşa katılmamış Vişegrad'lı müslümaniarm so­ rularına acı acı cevaplar veriyorlardı. kızgın Osman Efendiye hatırlattı. di­ renişin saçma olacağını. Soğuk ve neşesiz bir sesle. Çünkü her şeye rağmen yaklaşan felâket- . «Nemselî'lerin. durumu büsbütün karış­ tırmamasını öğütledi. karnı tok olan bu insanlara kızıyorlardı. bîr ay önce. Bu. Az sonra da Glasinats yaylasında mutsuz bir savaş oldu. su istiyor ve Uvats'a giden yolu soruyorlardı. bir Ali Ho­ ca kaldı. o sırada yine Osman Efendi çıkageldi. hayatlarını tehlikeye atarak di­ renme güçleri ile birleşen muvazzaf erlerdi bunlar. Ama. Sade­ ce ekmek. O da başarısızlık nedir bilmeyen insanlardan biriydi. daha sarı. Her zamandan daha zayıf. Direniş güçleri de bunun doğru olduğunu biliyor ama. Karamanliya'ya. Ali Hoca bir kere daha ortaya atıldı. direniş güçleri. nerede. hem akıllı dav­ ranarak çarpışmaya karışmadan evlerini ve mallarını ko­ ruyabilmişlerdi. Hem korkak. bir ucundan öbür ucuna. söylemek istemiyorlardı. yılmadan ispat etmeye çalışıyor­ du. Ckolişte'den geçerek. yine bu aynı Kapiya'da direnişin sonuç vermeyeceğini haber ver­ miş olduğunu. Sadece direnişten söz ediyor.— 150 — ya girdiler. Onun bu taşkınlığı ve heyecanı karşısında herkes sindi. Çünkü üstü başı temiz.

— 151 — ten Hoca da son derece üzgündü. Karşısında, eski İslâm ku­ rallarının artık uzun zaman korunamıyacağı, yabancı bir gücün yaklaşmakta olduğunu gören her dini bütün Müs­ lüman gibi mutsuz ve üzgündü. Sözlerinden, elinde ol­ mayarak o gizli zehir saçılıyordu. Karamanliya'nın bütün hareketlerine, hüzünle cevap veriyordu: — Efendi, sen zannediyor musun ki, oturup Nemseli'lerin memleketi istilâ etmelerini beklemek benim için kolay bir iştir? Bizi neler beklediğini, hangi zamanlara kal­ dığımızı bilmiyor muyuz? Acımızı, neler kaybettiğimizi çok iyi biliyoruz. Eğer bunu anlatmak için geldinse keşke hiç zahmet etmeseydin? Vallahi Pieviie'den gelmeğe değmez­ di. Benim gördüğüme göre hesaptan anlamıyorsun! Eğer anlasaydın... yaptıklarını yapmaz... söylediklerini söyle­ mezdin. Azizim efendi bu senin düşündüğünden çok daha büyük bir azaptır. Bunun çaresi var mı bilmiyorum ama onun, senin gösterdiğim yolda olmadığını çok iyi biliyorum. Ama Osman Efendi, onun derin ve içten tutkusu olan direnme idealine cevap vermeyen şeylere karşı sağırdı. Üstelik Hcca'dan Nemseii'ier kadar nefret ediyordu. Bu da daima böyledir. Üstün bir düşman yaklaşırken ve büyük yenilgilerin arifesinde iken, kardeş kardeşe düşman olur. Anlaşmazlıklar -ortaya çıkar. Artık söyleyecek yeni bîr küfür bulamadığından, boyu­ na hocaya vatan haini diye bağırıyor v e : — Git, kendini NsmssiPiere vaftiz ettir! diyordu. Hoca sükûnetle karşılık veriyordu: — Ecdadım kendini vaftiz ettirmedi ki, ben ettireyim, efendi!.. Ben ne kendimi vaftiz ettirir, ne de bir enayiyle birlik olup dövüşürüm. flerl gelen Vlşegrad'Iı Müslümanların hepsi de Ali Ho­ ca gibi düşünüyordu. Ama söylemeyi doğru bulmuyorlar­ dı. Hele böyle açık ve kaba bîr biçimde.,.

— 152 — Yaklaşmakta olan Avusturyalılardan korkuyorlardı ama, bir askeri birlikle kasabaya hâkim olan Karamanliya'dan da çekmiyorlardı. Onun için evlerine ve şehrin dışın­ daki yurtluklarına kapanmayı yeğ sayıyorlardı. Yalnız Ka­ ramanliya ve adamlarıyla karşılaşmak zorunda kalınca, ka­ çamak cevaplar veriyor ve oradan sıvışmak için de baha­ ne arıyorlardı. Karamanliya ovada, kervansarayın harabeleri önünde sabahtan akşam karanlığına kadar sürekli toplantılar ya­ pan bir meclis kurmuştu. Bu mecliste çeşitli insanlar var­ dı. Karamanlîya'nın adamları, rastgeie oradan geçenler, şehrin yeni efendisine bir şey sormaya gelenler direniş­ çilerin zorla şeflerini dinlemeğe sürüklediği kişiler. Kara­ manliya durmadan konuşuyordu. Bir kişi ile konuşurken bi­ le yüzlerce insana sesleniyormuş gibi bağırıyordu. Yüzü büsbütün sararmıştı. Sapsarı olan gözleri, yuvalan içinde fıldır fıldır dönüyordu. Dudaklarının etrafında beyaz köpük­ ler toplanıyordu. Kasabalılardan biri, Şeyh Turhan'la ilgili inançtan söz açtı. Çok eski zamanlarda küffârm buralara girmesine engel olmak için şehit düşmüştü. Ve şimdi ır­ mağın öbür kıyısında, köprünün üst tarafındaki mezarında dinleniyordu. Ama, düşman askerlerinden bir tanesi köprü­ ye ayak basacak olursa... Hemen mezarından kalkacak, yo­ lunu kesecekti. Karamanliya bu efsaneyi hemen benimsedi, ona dört elle sarıldı ve ondan gerçek bir yardımcı imiş gibi söz et­ meye başladı. — Kardeşlerim! Bu köprü bir vezirin hayratıdır. Bu köprünün, gâvur kuvvetlere geçit vermediği yazılıdır. Onu biz değil de, ne kılıcın, ne de tüfeğin etkileyemeyeceği «bir evliya» koruyor. Düşman gelince o... mezarından kal­ kacak, köprünün ortasına dikilecek... Kollarını açacak... Nemseîi'ler de onu görünce bacakları titriyecek, yürekleri ağızlarına gelecek, o kadar korkacaklar ki, kaçmağa bile

153 — vakit bulamıyacaklar... diyordu. Müslüman kardeşlerim!.. Dağılmayın!.. Hepiniz benimle birlikte köprüye gelin. Bunları söylerken uzun, siyah cüppesi altında dimdik, kollarını açarak evliyasının nasıl duracağını gösteriyor, bu haliyle siyah, kocaman bir haç'a benziyordu. Vîşegrad'lılar bu hikâyeyi ondan iyi biliyorlardı. Ço­ cukluklarından beri kaç sefer dinlemiş ve anlatmışlardı. Yalnız yaşantı ile masalı birbirine karıştırmak,'hiç bir can­ lının kendilerine yardım edemiyeceği bir durumda ölüle­ rin yardımına be! bağlamak istemiyorlardı. Ali Hoca mağazasından ayrılmamıştı. Taş hanın önün­ de olanları kendisine anlattıkları zaman acıma ve hüzün dolu bir anlatım ile elini sallayarak: — Ben bu sersemin ne canlılara, ne ölülere rahat vermiyeceğini biliyordum, dedi. Artık Allah yardımcımız olsun! Düşmanın önünde kendini âciz hisseden Karamanliya, bütün öfkesini Hocadan alıyordu. Bağırıyor, korkutuyor ve şehirden ayrılmadan kendilerine karşı savaşmak isteme­ diği, başkalarını da ettirmediği Nemseli'leri karşılaması için Hocayı kulağından Kapiya'ya çivileyeceğine yemin ediyordu. Avusturyalılar Lieska yamaçlarında görününce bu tar­ tışmalar birden dindi. O zaman kasabanın gerçekten savunulamıyacağını gördüler. Karamanliya, kasabadan son ay­ rılanlardan biri oldu. Kervansarayın önünde, ta oraya ka­ dar sürüklediği iki-demir top bırakıyordu. Karamanliya ka­ sabadan ayrılmadan, ettiği yemini yerine getirdi. Sanatı demircilik olan uzun boylu, ama kuş beyinli bir adama, Ho­ cayı alıp bağlamasını ve sonra Kapiya'da eski karakoldan kalan kazığa sağ kulağından çivilenmesini emretti. Çarşıda ve köprü yakınında hüküm süren genel kar­ gaşalık ve heyecan arasında, yüksek sesle verilen bu emri herkes duymuştu. Ama söylendiği biçimde yerine getirile-

— 154 — ceği kimsenin aklına gelmiyordu. Böyle anlarda neler söy­ lenmez, ne yuvarlak lâflar, ne kötü küfürler edilmezdi! Bu da bunlardan biri idi... İlkin imkânsız bir şey gibi göründü. Bir hareket, bir korkutmadan başka bi rşey olamazdı. Ali Hoca da işi ciddiye almamıştı. Emri alan demirci de topların çivilerini çakarken düşünüyor ve tereddüt ediyordu. Ama hocayı çivilemek,düşüncesi bir kere ortaya atılmıştı. Herkesin zihninde «Yapılır!..», «Yapılamaz!» diye bir dü­ şünce belirmeğe başlamıştı. Çok saçma, çirkin ve imkân­ sız görünüyordu. Öyle idi de. Ama böyle boğucu heyecan anlarında ne olursa olsun bir şeyler yapmak... görülmemiş bir şey yapmak gerekti. Bundan başka da yapılacak şsy yoktu. 3u imkân gittikçe maddîleşlyor, daha mümkün daha tabiî gelmeye başlıyordu. Niçin olmasın?,. Kendini pek de savunmayan Hocayı iki kişi yakaladı. Kollarını arkaya bağladılar. Henüz bunlar fecî ve çılgın bir gerçek olmaktan çok uzaktı. Ama gittikçe yaklaşıyordu. Ni­ hayet demirci duraksamasından ve zaafından utanmış gibi az önce topları çaktığı çekici ortaya çıkardı. Nemseii'lerin yarım saatlik yola kadar gelmiş olmaları, ona birdenbire kararını verdirdi. Ve bu işi bitirmeye niyet etti. Aynı acıklı düşüncenin altında ezilen Hocaya da herşsye karşı bir umursamazlık gelmişti. Harta ona verilen o çirkin, gülünç cezaya bile! Ve o imkânsız görünen şey böylece gerçekleş, ti. Böyle bir şeyin olabileceğine kimse inanmamakla bir­ likte, Hoca'nın kulağından Kapiya'ya çivilenmesine herkss biraz yardım etmiş oldu. Halk, Nemseii'lerin önünden ka­ çınca Hoca orada yalnız kaldı. Bu gülünç ve acıklı durumda, diz üstü, hareketsiz durmaya mahkûmdu. Çünkü en küçük bir hareket ona dayanılmaz bir ac; veriyordu. Ona bir daa gibi ağırlaşmış ve büyümüş gelen kulağı kopacak dîye kor­ kuyordu. Bağırıyordu. Ama sesini duyacak kimse kalma­ mıştı. Herkes evine, köyüne dacnmış. Kasabaya bir ölüm sessizliği çökmüştü. Köprünün üstü, ölüm her şayi silip

— 155 — süpürmüş gibi ıssızdı. Onu koruyacak kimsecikler yoktu. Ali Hoca, Kapiya'nın üstündeki kazığa başı yapışmış, yu­ varlak bir top gibi iki büklüm olmuş İnliyordu. Ama bu du­ rumda bile Karamanliya'ya karşı yeni deliller bulmaya ça­ lışıyordu. Avusturyalılar ağır ağır ilerliyordu. Önceleri, öbür kı­ yıda, Kervansarayın önündeki topları görünce durup dağ toplarının gelmesini beklediler, öğleye doğru küçük bir ko­ ruluktan kervansaraya iki gülle attılar. Bu da zaten çök­ mekte olan hanı büsbütün yıktı. Pencerelerindeki, tek par­ ça bir bloktan oyulmuş o güzelim kafesleri kırdı. Ancak Türk toplarını devirdikten ve başlarında kimse bulunma­ dığını anladıktan sonra ateşi kestiler. Sakıncalı adımlarla köprüye yaklaştılar. Elleri tüfeklerin tetiğinde, ağır adım­ larla Kapiya'ya geldiler; orada iki büklüm olmuş duran Hoca'y' görünce durakladılar. O da başının üzerinden geçen mermilerden öylesine korkmuştu ki kulağının acısını bile unutmuştu. Tüfek elde, yavaş yavaş yaklaşan askerleri görünce inlemeğe başladı. Bu, nasılsa herkesin anlıyabileceği bir dildi. Bu sayede tüfeklerin tetikleri çekilmedi. Asker köp­ rüde ilerlerken birkaç tanesi yanında kaldı. Etrafında dö­ nerek onu yakından incelemek istiyor, durumun ne oldu­ ğunu anlamaya çalışıyorlardı. Ancak bir hastabakıcı geldikten sonra, kerpeten bu­ lup, atları nalladıkları cinsten çiviyi çıkardılar. Hocayı kur­ tardılar. Her tarafı tutulmuştu. Öylesine bitkindi ki, inliye inliye taş basamakların üstüne yıkıldı. Hastabakıcı yaralı kulağına ateş gibi yakan bir şey sürdü. Acayip bir rüya görüyormuş gibi Hoca, adamın kolundaki beyaz banda ba­ kıyordu. Üstünde kocaman bir kızıl haç vardı. İnsan ancak ateşi olunca böyle korkunç ve iğrenç rü­ yalar görürdü. Bu haç yaşlı gözleri önünde bir ayna gibi parıldıyor... büyüyor... korkunç bir hayalet gibi ona ufku

— 156 — kapatıyordu. Ondan sonra bir asker yarasını sardı. Sargı­ nın üstüne de sarığını yerleştirdi. Hoca, başı bağlı böğür­ leri sızlayarak doğruldu. Birkaç saniye köprünün korkulu­ ğuna dayanarak durdu. Güçlükle kendini topluyordu. Kar­ şısına rastlayan Kapiya'nm öteki tarafındaki taşın Türkçe yazıları üstüne bir asker, büyük beyaz bir kâğıt yapıştırı­ yordu. Hoca, başı ağrıdığı, kulakları uğuldadığı halde me­ rakını yenemedi. Gidip beyaz ilana baktı. Bu General Filipoviç'in bir bildirisi idi. Hem Türkçe, hem Sırpça yazılmış­ tı. Avusturya ordusunun Bosna'ya girmesi dolayısiyle Bos­ na - Hersek halkına sesleniyordu. Hoca sağ gözünü kapıyarak Türkçe metni hecelemeğe başladı. O da sadece iri harflerle yazılan bölümü okuyabiliyordu. «Bosna ve Hersek'liler! «Avusturya İmparatoru, Macaristan kralının orduları ülkenizin sınırlarını geçti. O, topraklarınızı zorla almak iste­ yen bir düşman olarak gelmiyor. Yıllardan beri sadece Bos­ na - Hersek'i değil. Avusturya, Macaristan sınırlarını da tedirgin eden kargaşalığa son vermek için dost olarak ge­ liyor.» «İmparator - kral, sınırlarında huzuru kaçıran bu kar­ gaşalıkların daha fazla sürüp gitmesine, sefalet ve felâ­ ketin kapılarına dayanmasına izin veremezdi. Durumunuz üzerine Avrupa devletlerinin dikkatini çekti. Hep birlikte, çoktan beri kaybetmiş olduğunuz barış ve sükûnu size Avusturya - Macaristan'ın sağlamasına karar verildi. Mut­ luluğunuzu candan dileyen padişahınız Sultan, sizi güçlü dostu İmparator - kralın himayesine bırakmayı uygun gör­ dü.» «İmparator - kral bu ülkenin bütün evlâtlarının aynı kanunlardan yararlanmasını, hepsinin hayatlarının, dinleri­ nin ve mallarının korunmasını istiyor. «Bosna - Hersekliler, büyük bir sevinçle Avusturya,

— 157 — Macaristan'ın şanlı bayrağının himayesi altına girin, asker­ lerimizi dostça karşılayın. Kanunlara boyun eğin, işlerinize dönün, emeğinizin ürünleri korunacaktır.» Hoca bunları, kesik kesik, kelime kelime okuyor. Hep­ sini pek anlamıyor ama, her kelimesi ona bir acı veriyor­ du. Bu bambaşka bir acı idi. Yaralı kulağının ve başının sızısına benzemiyordu. Ancak «İmparator» kelimesi ona anlattı ki... Artık ailesi ve bütün yakınları mahvolmuştur. Hem de tamamiyle mahvolmuşlardı. Yalnız tuhaf bir bi­ çimde... Gözler görüyor, ağızlar konuşuyor, insan yaşa­ makta devam ediyor, ama hayat, gerçek hayat kalmıyordu. Yabancı bir imparator onlara el koymuş, yabancı bir dinin idaresi altına girmişlerdi. Bu sözlerden ve bu bildiriden bunlar anlaşılıyordu. Hele göğsüne kurşun bir gülle gibi yerleşen bu ağrı, onu daha açık bir biçimde anlatıyordu. Ve bu, insan oğlunun duyabileceği acıların en ağırı, en kö­ tüsü idî. Burada, Osman Karamanliya gibi binlerce sersem hiç­ bir yardımda bulunamaz, hiç birşeyi değiştiremezdi. (Hoca kendi kendine böyle söyleniyordu.) — Hepimiz öleceğiz... Varalım ölelim!.. İnsan için ne yaşıyabileceği, ne de ölebileceği bîr çağ gelince yakınma neye yarardı? Evet, ne yaşıyabilir, ne öle­ bilir, ancak toprağa çakılan bir direk gibi çürüyebilirdi. Bu öylesine büyük, öylesine gerçek bir sefalet ve perişanlıktı ki... Onu görmek ve anlamak Karamanliya gibilerin harcı değildi. Bu anlayışsızlıkları yüzünden durumu bir kat daha ağırlaştırıyorlardı. Ali Hoca bu düşünceler içinde ağır ağır köprüden çık­ tı. Hastabakıcının da onunla birlikte geldiğinin farkında de­ ğildi. Kulağının acısı, İmparatorun sözlerini okuduktan son­ ra göğsüne yerleşen bu kurşun güllenin yanında hiç kalı­ yordu. Ağır ağır yürüyor ve karşı kıyıya hiç varamayacağı­ nı sanıyordu. Bu köprü... Bütün kasabanın göğsünü kabar-

tan köprü... Yapıldığı gündenberi sıkıca ailesine bağlı olan.. Çocukken oynadığı ve bütün ömrünü üstünde geçirdiği köp­ rü. Sanki ortasından, tam Kapiya'nın olduğu yerden çöküvermîşti. Sanki bu Nemse bildirisinin beyaz kâğıdı onu iki­ ye bölmüş ve arada dev bir uçurum açılmıştı. Sağda ve solda taş sütunlar yine yükseliyordu ama, üstünde geçit kalmamıştı. Çünkü köprü artık iki kıyıyı birleştirmiyordu. Herkes olduğu yerde sonsuz olarak kalmaya mahkûmdu, Ali Hoca bu ateşli düşünceler içinde yavaş yavaş ilerliyor­ du. Yaralı bir adam gibi sendeliyor, gözlerinden, durma­ dan yaşlar akıyordu. Köprüyü ilk defa geçerek yabancı ve tanımadık bir şehre giren hasta bir dilenci gibi sarsak adım­ larla yürüyordu. Birden yanı başında sesler duyarak sıç­ radı. Yanından askerier geçiyordu. Kolunda büyük bir haç taşıyan ve onu çivilendiği yerden "kurtaran askerin ablak yüzünü tanıdı. Asker gülümseyerek ona pansumanını gös­ teriyor ve anlamadığı bîr dilde birşeyier söylüyordu. Hoca, yine ona bir yardımda bulunmak istediğini sanarak birden doğruldu: — Kendi işimi kendim görebilirim. Kimseye ihtiyacım yok benim! diyerek daha hızlı ve kararlı adımlarla evine döndü.

X Avusturya birlikleri ancak, ertesi günü resmen kasa­ baya girdi. Kasabanın üstüne çöken böylesine bir sessiz­ liği, hiç kimse, asla hatırlamıyordu. Dükkânlar açılmamış­ tı. Ağustos ayının sonlarına rastlayan bu sıcak ve güneşli günde, evlerin pencere ve kapıları sımsıkı kapalıydı. Yansokaklar ıssız, meyva bahçeleriyle avlular bir ölüm sessiz­ liği içinde idi. Müslüman evlerinde umutsuzluk ve telâş

Oraya geldiklerinde teğmen yardımcısı olan Salko Hedo. dördü de. bakıştılar ve bu sessiz an­ laşmadan sonra sıraların hah serilmemiş olan bölümüne . tavırla emri hemen yerine getirmiş ve ibrahim Mollaya. Bir gün önce kasabaya giren Avusturya birliği. mütevekkil bir. Nemselilerden. Sırplar Müslümanlarla Nemselilerden.— 159 — Hıristiyan evlerinde İse ihtiyat ve güvensizlik vardı. hem şehrin ileri gelenlerini. Ama hepsi de korkuyordu. rahip Nikola'ya ve Hahambaşı Davit Levi'ye haber göndermiş. kimse o gün burnunu bile kapıdan üzatamazdı. teğmenle zaptiye­ leri saklandığı yerde buldu. hem de din temsilcilerini ertesi günü öğle vakti Kapiya'ya gidip kasaba adına Avusturya Albayını karşılamaları ve çarşıya kadar geçirmeleri gerektiğini bildirmişti. Ertesi sabah Albay gelece­ ği için gelişinden bir saat önce kasabanın ileri gelenleri­ nin. Çünkü. Bir gün önceki top seslerinin yankılan hâlâ herkesin kulağında idi. ecinnilerin top oynadığı çarşı meydanında buluşarak ağır ağır Kapiya'nm yolunu tuttu. Kasabayı işgal eden Nemseliler de bir pusuya düşmekten korkuyorlardı. Okoiişte yolundan kim­ selerin gelmediğini gördüler. hele savaş anlarında. Bir sü­ re ciddî vs sessiz durup beklediler. görevine devam ederek kasabada düzeni sağlamasını söylemişti. bir zaptiyenin yardımı ile Kapiya'nm basamaklanyia Avusturyalı Albayın oturacağı taş sıranın üs­ tüne parlak renkli Türk halısı sermiş bulunuyordu. yani her üç dini temsil eden büyüklerin çıkıp Albayı karşılamalarını da ayrıca tembih etmişti. Eğer insan sadece kendi korkusunu dinleseydi. Sapsarı kesilen teğmen. Ama insan oğlunun kendisinden başka efendileri de var. Müderris Hü­ seyin efendiye. Museviler ise hepsinden ve herkesten korkuyordu. teğmene. Sözün kısası Müslümanlar. Avusturya birliğine komuta eden subay. Söylenen saatten çok önce. her­ kes onlardan güçlü idi.

birbirlerini uzun uzun süzdüler ve her biri ötekini olduğundan yaşlı ve çökmüş buldu. deriden yapılmış. kasabaya yerleşmiş... zamanla az çok hepsi yaşlanmıştı. kötülük. Yalnız ne var ki. Arada sırada. 70 yaşını geçkin olduğu halde. Ama. Kendisi de gülerek (benim huyum çok değişti. Dördünden en sakini.. babasının yerine geçip evlenmiş ve durulmuştu. gençliğini. Sigara­ larını tellendirirken konuşuyorlar ama. Gençliği çok fırtınalı geçmiş. ya da öyle görünüyordu. Rahip Nikola ile Molla İbrahim ihtiyarlamışiardı. kendini en iyi tutmasını bileni hiç şüphe yok ki rahip Nikola idi. bu köprü­ de akranlarıyla oynadığı. hâlâ dinç ve güçlü idi. Hiçbir şeye boyun eğme­ yen karakteri ve âsi davranışlariyle nefret ve intikam his­ si uyandırmıştı.— 160 — oturdular. O devirler artık çok geride kalmış ve unutul­ muştu. Bu köprünün üstünde başı kesilen ünlü rahip Mihaylo'nun oğ­ lu idi.. ya­ bancı. akranlariyle şakalaşarak vakit geçirdikleri o gençlik günlerinde olduğu gibi oturuyorlardı. başarı ile idare ediyordu. Müderrisle Haham orta yaşlı idiler. Orada resmî elbiselerinin içinde oturmuş her biri kendisini ve kendîninkilerini düşünüyordu. Dünyalarına.. henüz ne olacağı belli olmayan körpe bir fidan olduğu zamanı aklına getiriyordu. Şimdiden sonra her şey o komutana bağlı idi. ba­ na karşı koyanlar da uslandılar) derdi.. Sofada yine tıpkı eskisi gibi. bu fırtınalı yıllar geçtikten sonra.. Yaz güne­ şinin altında. Sanki hayatın normal üzüntülerinden başka üzüntü ve keder görmemiş gibi. kocaman tütün kesesini çıkararak herkese ikram etti.. konuştuklarından büsbütün başka şeyler düşünüyorlardı. Rahip Nikola. Sınır boyuna yayılmış olan bir toplumu tam elli yıldır sükûnetle. Hepsi de ötekinin çocukluğunu. bu . kasabalarına ve baş­ larına gelebilecek iyilik. komutanı getirecek olan Okolişte yoluna bir göz at­ maktan da kendilerini aiamıyorlardı. Korunmak için bir­ kaç sefer Sırbistan'a kaçmıştı.

yiğit bir ruhu vardı. seviyor. Yaşı. ona sükûn ve hayat verirdi. Başındaki yük­ sek rahip şapkasının altından kocaman bir topuz görünü­ yordu. Yüzü. Tilki derisinden uzun bir kürk giyiyordu. başları eğik oir halde büyük babanın. San­ ki köprüye yaslanmış olan bu kasabanın ve bütün bu dağ­ lık ülkenin. hatta museviler bile. Kadınlar ona rastlayınca. altın kıvılcımlar saçan bir çizgi haline ge­ lirdi.. seslerini keser. Çocuklar. Ne ondan önce ne de ondan sonra gelenler­ den hiç kimse onun kadar saygı ve sevgi görmemiştir. Gülümseyişi. tufandan önceki zamanlardan beri ruhanî şefi imiş gibi. Geçtiği yollardaki iki taraflı dükkânların sahipleri.— 161 — ruhanî reiste bir 'hizmetkâr vefası ve bir prens vekarı var­ dı. âmirlerine ve bütün halka âdil ve eşit davranıyordu. hem kendisi. 50 yıldan beri değil de çok eskilerden. hem çevresiyle barış içinde yaşayan bir insanın o anlaşılmaz tebessümü idi bu! İri yeşil gözle­ ri bazan kısılır. çeşit­ li tapınaklarla çeşitli dinlerin henüz dünyayı ayırmadığı. cinsiyeti ne olursa olsun herkes onu sayıyor. Müslümanlara. eğik başlarına dokunDrina Köprüsü — F. dini. hangi cinden olursa olsun çıkıp onu selâmlarlardı. rahiplik ve şefliğin en güzel örneği olarak görüyorlardı. kendine özgü vekarlı bir geçişi vardı. hiçbir din adamına böylesine itibar gösteril­ memiştir./11 . büyük bir kalbi. İhtiyarlığında bile böyle kalmıştı. büyük babanın. göğ­ süne kadar inen kızıl bir sakalla çevrilmişti. oyunlarını yarıda bı-akır. Sırp kilisesini temsil ediyordu. yılların pek az ağarttığı. Üs­ telik de onu. Fazla kül­ türlü olmamakla birlikte. bir kenara çekilerek yol verirler. Bütün ka­ saba ve çevresi için o. geçmesini beklerlerdi. Köprüden. «büyük baba» diye çağırıyordu. karşısındakini he­ men yumuşatır. Uzun boylu. yüksek kalpli. Hiç­ bir çevrede. Güçlü. duru bir muhake­ mesi. çok güçlü bir adamdı..

ne. Vişegrad'ın soylu aile­ sinden gelme bîr hocadan çok. kesik saçlı başlarını uzatır. Uzun boylu. fakir bir dervişi andırıyor­ du. kuru. Evi­ nin önünde onu bekleyenler hiç eksik olmuyordu. dış görünüşünü de unuturdunuz. Kekeme idi. karşısına ilk çıkan taşa. Biriyle konuşacağı zaman. dualar satmazdı. derin bir huzur ve sükûn sezilirdi. de karısından kimse bir şikâyet duy­ mamıştı. öylesine sıkılgan ve ürkekti ki. sonunda ona birkaç tatlı söz söyler ve daima en iyi çözüm yolunu bu- . zayıf. Kasa­ balılar şaka yollu (onunla konuşmak için insanın işi gücü olmamalı) derlerdi. seyrek sakallı. Onunla tanıştınız mı. Molla İbrahim'in bir kusuru vardı. kuşak­ lar dünyaya g. Bununla birlikte Molla İbrahim cömert­ liği ile. adamın ya­ vaş sesle ona derdini anlatmasını beklerdi. kekemeliğini de. dertli ve yoksulları kendine çekerdi. «çok yaşa oğlum. sarkık bıyıklı bir adamdı. ne ondan. iyi yürekliliği ile çevresinde ün salmıştı. Büyük babaya böyle saygı göstermek âdeta bir gelenek haline gelmişti. bir gölge yere oturur. Ona akıl danışmak isteyen kadınlarla erkekler sık sık yolunu ke­ serlerdi. Bu çocuklara evlendirinceye kadar bakar. Çünkü. Kalabalık bir aile­ si ve babadan kalma zengin toprakları vardı. En uzak köylerden bile ona akıl danışmaya gelirlerdi.eiirken bu duygu ile doğarlardı. Ama. Rahip Nikola'nın yanında Molla İbrahim oturuyordu. Evlerinde daima köylü akrabalarından evlât edin­ dikleri birkaç çocuk bulunurdu. sonra başkasını alırlardı.. dinler. Muhakkak ki ona bu büyük bir darbe olmuştu. çok yaşa!. Yalnız Rahip Nikola'nın hayatını karartan bir gölge vardı: Çocukları ol­ mamıştı. Molla İbrahim büyük bir dikkat ve merhametle onu. onun güçlü ve ne­ şeli sesiyle. Kimseyi boş çevirmezdi.— 162 — ması için. Hasta. Öteki hocalar gibi paha­ lı muskalar.» demesini bek­ lerlerdi. Bu bir Atavismdi. Her ha­ linde bir yumuşaklık. Rahipten pek de genç değildi. Yalnız bir çoçuğunkini andıran hareketli mavi gözleriyle öylesine za­ yıf.

derdini kendi derdi imiş gibi paylaşan biri­ ni bulmanın ve içini dökmüş olmanın rahatlığı içinde ora­ dan ayrılırdı. derin . Onun için yüzyıla yaklaşan yaşamının hep sağlık. Bir Müslümana yardım etmek gerekince hiç bir şey­ den çekinmez ve hiç bir şey ona ağır gelmezdi. Bunları çemberlerle çevrilmiş kilitli bir sandık içinde saklardı. Kasabada en çok kitabı olan o idi. ona değer kazan­ dırıyordu. Bunlar. kendini dinletmekten pek hoşlanırdı. kitabın ne olduğunu bilme­ yen cahillerin gözlerinde onu yükseltiyor. Bu ka­ dar çok pahalı kitabı olması. pembe tırnaklı.— 163 — lurdu. arada sırada da okurdu. yu­ varlak siyah gözleri. Düzgün kesilmiş siyah yuvarlak bir sakalı. Sanki bir aynanın önünde konuşuyormuş gibi davranırdı. Bu yüzden de kasabalılar onun. beyaz nazik el­ lerini. göbeklice bir zattı. Çünkü ih­ tiyaç içinde kıvranan bir din kardeşiyle konuşurken keke= meliği tamamiyle unuturdu. Daima başkalarının derdi ile uğraştığından kendini düşünmeye vakit bulamazdı. Onları yalnız tozdan ve güveden korumakla kalmaz. Bu gibi şeyler için her zaman vakit ve para bulurdu. Bu gibi du­ rumlarda kekemeliği de onu rahatsız etmezdi. Onun yanından çıkan büsbütün avunmasa bile. Bazan elini cübbesinin cebine sokar ve kimsenin görmemesine dikkat ederek adamın avucuna birkaç para sıkıştırırdı. Ama kendini olduğundan da çok bilgili sanırdı. ol­ dukça kısa boylu. hocası Arap hocadan ona miras kalmıştı. biraz yukarı kaldırarak kelimeleri dikkatle seçerdi. Daima temiz ve za­ rif giyinirdi. Konuşmaktan. Yeterince bilgili idr. mutluluk ve refah içinde geçtiğine inanırdı. Çok siyah kıllı. Vişegrad'ın müderrisi Hüseyin efendi. beyaz bir teni vardı. Kasabanın en belli başlı olaylarını defterine not etti­ ğini herkes bilirdi. henüz genç. İyi bir eğitim gör­ müştü.

zayıf. Haham olalı çok ofmamış. halkının da şerefi onun elinde idi. Halkın arasına gireceği. Hepsi de Okolişte yoluna bakıp sigaralarını yaktılar. Görün­ mek istediklerinden çok daha üzgün ve heyecanlı idiler. şaka perdesi altında gizleme­ ye alışmış olan Rahip Nikola: — Gelin de birer sigara daha tellendirelim! dedi. kuru ve verimsiz kalmıştı. komuta­ nı karşılamak konusuna geliyorlardı.Liaçe'nin torunu idi. bir konuşmaya. İhtiyar Hahambaşı. Vak­ timiz var. servetini bırakmıştı ama. zekâsından ve zarif nükte­ lerinden birşey bırakmamıştı. dolaşıyor. Çünkü o kasabada geçen olayiarın çoğu. çocuksu bir yüz görünüyordu. ihtiyatlı konuşuyor. Onun için de defteri. Dede­ si ona miras olarak yerini.. Sarı benizli. güneşin altında oturmuş. Şu anda dördü de orada. yazdığı tarihte yer alacak kadar önemli bul­ mamıştır. Müder­ ris bu işe giriştiği dört beş yıl içinde küçük defterinin an­ cak beş sahifesini doldurmuştu. Çoktandır. resmî elbiselerinin içinde. Ama. Hacı . Anlatıla­ mayacak kadar ürkek ve çekingendi. bir tartışma­ ya katılacağı zaman büyük bir acı duyardı. Seyrek sakalların üstünde de has­ talıklı. Kahverengi kadi­ feye benzeyen gözleri.. ruhunun huzur ve sükûnundan.. Daha heybetli ve iri yarı görünmek için katın çuhadan yapılmış bol ve zen­ gin bir elbise giyerdi. Ağır. genç bir adamdı. Bu adam kuş değil ki uçup köprüye konsun. Çünkü kendini zayıf ve güçsüz bulurdu. dönüyor.— 164 — bilgisi olan harikulade bir insan olduğuna inanıyorlardı. Kasabanın da.. Hepsi de ona Rahip . başkalarının da üzüntü­ lerini. haham olur olmaz da evlenmişti. buram buram terliyordu. Üçüncü din adamı Vişegrad'ın Hahambaşısı Davit Le~ vi idi.. adını. kendini beğenmiş bir ihti­ yar kız gibi boş. mahzun bakışları vardı. bu zengin elbise içinde bi­ le cılız bir hail vardı. gerçek düşüncelerini. yalnız kendinin değil.

korkusunu ne kadar belli et­ tiğinin farkında değil. sözleri birbirine karışıyordu. ama güzel elleri cübbesinin üstüne düşüyor. Arada bir Ra­ hip Nikola ile bakışıyor. Gözkapakları yarı kapalı. ama nafile!. sigarasının du­ manını bile uzağa üfleyecek gücü kendinde bulamıyor. O güzel konuş­ ma yeteneğini. Molla İbrahim her zamankinden daha solgundu. Her zamanki vekarını kaybedişine şaşıyordu. salgın hastalık ya da başka felâket anlarında tabiî her bîri kendi toplumu arasında aynı hararetle ç a l ı ş ı r l a r - . ama sükûnetini. Rahip sesini çıkarmadan uzun uzun arkadaşlarını süzdü. Gözleri. o çağda Müslümanlarla Sırplar arasında ne öl­ çüde bir dostluktan söz etmek mümkünse o derece eski dost ve çocukluk arkadaşı idiler. Onlar. Daha sonraları kasabadaki kargaşalık dinince.— 165 — Nikola'nın «Hoş geldiniz» demesini uygun buluyorlardı. sanki gözle anlaşıyorlardı. gençliğin­ de. soğukkanlılığını kaybetmemişti. Rahip Nikola. sel. o zaman kasabada. o bilgin adam olgunluğunu bile yitirmişti. babası çok nüfuzlu bir adam olan Molla İbrahim ona yardim etmişti. Müderris de pek ondan aşağı kalmıyordu. Şaka olarak birbirlerini «komşu» diye çağırırlardı. iki din arasındaki ilişkiler de düzelmiş ve artık yaşını başını almış olan bu iki adam arasmda~da bir dostluk başlamıştı. Kurak­ lık. Çünkü kendi hakkında verdiği yük­ sek kanaat buna engel oluyordu.. Çünkü evleri kasabanın karşılıklı iki ucunda bulunuyordu. Onu tek­ rar elde etmeğe çalışıyor. Ne kadar sararmış olduğunun. be­ yaz dumanlar gelip bıyıklarına. sakalına takılıp kalıyordu. O. Vişegrad Müslümanlariyle arası açılıp da gizlenmek ve Sırbistan'a kaçmak zorunda kalınca. içinden altın kıvılcımlar saçan bir çizgi haline gel­ mişti. insanın tam ih­ tiyacı olduğu zaman yitirdiği değerli bir şeye benziyordu. Yine o ölçülü davranış­ larla bir konuya girişmek istiyor. Genç Haham öylesine korkuyordu ki. kaşları çatıktı. gülümser gibi.

Molla İbra­ him de rahip için pek kolay olmadığını biliyordu.. ya da Okolişte'de bir­ birlerine rastladıkları zaman hiç bir rahip ile hoca arasın­ da görülmedik bîr içtenlikle selâmlaşır. Meydan'da.. Komutan geliyor. ırmak boyundaki ka­ sabayı işaret ederek alaycı bir sesle: — Orada. sürünen. İşte beyaz atı üs­ Teğmen her zamanki gibi nazik. güçlü bir ordunun ne olduğunu bilmiyor­ lardı.. . sen ve ben. haklısın. yüzyılda. O sırada bir nal sesi duyuldu ve sıska bir beygirin üstünde gözcülük eden bir zaptiye göründü. hal hatır sorarlar­ dı.. Bu söz atasözü gibi yerleşip kalmıştı. bir keli­ me söylemeden çok iyi anlaşıyorlardı. Şimdi de ikisi.. Rahip Nikola bunun. artık Osmanlı İmparatorluğunun geri­ leme-devrinde doğmuş ve imparatorluğun uzak bir köşe­ sinde ödev almış olan bu adamlar. insan sesiyle konu­ şan ne kadar yaratık varsa hepsinden biz. Soluk soluğa heyecanla uzaktan bir tel­ lâl gibi bağırdı: — Geliyor!. so­ rumluyuz!. Bütün ömürleri boyunca çeşitli olaylarda olduğu gibi yine gözle­ riyle konuşup anlaşıyorlardı.. sakin ve sessiz orta­ ya çıktı. Kasabanın bütün iki ayaklı ya­ ratıklarından sorumlu iki insan gibi.. Başka zamanlarda.. teşkilâtlı.. hoca için ne kadar acı olduğunu takdir ediyor.. iyi anlaşan kişilerden söz ederlerken: (Papazla hoca gibi sevişiyorlar) derlerdi.. Rahip Nikola çubuğu ile aşağısını.. Molla İbrahim de kekeleyerek: — Evet komşum karşılık verirdi. Biz sorumluyuz!. Okolişte'den inen yokuşu bîr toz bulutu kapla­ mıştı.— 166 — di. Öteki de secde edenlerden. XIX.. gerçek bir ordunun. nefes alan.. Biri haç çıkaranlar­ dan. dü­ zenli. derdi.. tünde!. Şimdiye kadar bütün gördükleri. kötü giydirilmiş.. diye Şakayı seven kasabalılar.

parlak bir ordunun ne olduğunu ilk defa görüyorlardı. askeri üniformaların düğmelerine bir gözatmak yeterdi. sevimsiz. Genç subaylardan biri atını Albaya yaklaştırarak bir şey­ ler söyledi. Din adamlarının yanı­ na gelince Albay birden durdu. dilleri tutuluyordu. Borazan­ la. Süvariler yavaşladılar. borazan çalan iki süvari geliyordu. düzgün para almayan Padişah Ordusunun düzensiz birliklerinden ibaretti. sert bir adamdı. süvariler. Vişegrad'ın dört büyü­ ğü. Arkasın­ dan da siyah atlara binmiş bir süvari bölüğü. gös­ terişsiz. gelmekte olan subaya dönüktü. Hepsi de öylesine taze ve temizdi ki henüz kışladan çıkmış sanılırdı. Ayağı yere de­ ğer değmez Albay sanki büsbütün değişti. Hepsi de genç.— 167 — kötü donatılmış. köprünün üstünde. başta Albay olmak üzere altı subaylık bir gurup geliyordu. Pırıl pırıl elbiseleri içinde bu süvari av­ cı bölüğünün arkasında büyük ve güçlü bir ülke. pırıl pırıl. Askerler koşa­ rak atları alıp birkaç adım geri çekildiler. bir genç kız gibi. Atların koşumuna. Önce herkesin . dinç adımlariyle teğmenin önünden geçtiler ve çarşıda bir kenara sıralandılar. bir bölük piyade göründü. pembe yüzlü yanık tenli. Bu bir işaretmiş gibi öbür subaylarda onu taklit ettiler. Kendine güvenen muzaf­ fer. Bunun verdiği şaş­ kınlık çok büyük. Onların arkasında da deri şapkalarının üstünde sor­ guç ve göğüslerinde çaprazlama -beyaz kayış bulunan ye­ şil üniformalı avcılarla. Ötekilerden daha iri bîr ata binmişti. Kısa boylu. sağlam bir düzen ve zenginlik hissediliyordu. Şimdi bütün gözler ona çevrilmişti. Süvarilerin üstünde göğüsleri sarı şeritlerle süslenmiş kırmızı ceketler vardı. tırıs gidiyorlar­ dı. kıvrık bıyıklı idi. Atlar iyice tımar edilmiş. Arkalarında. yorgun. Bunun karşısında gözleri kamaşıyor. etkisi çok derin oldu. He­ yecandan sararan yüzleri. Attan indi. En önde. Kapiya'da ayakta bekliyorlardı.

Yanık yüzü. Buna karşılık ordunun da cemaat­ lerini ve ailelerini koruması. kolaylıkla konu­ şuyor. İyi davrananlar korunacaktır. sözlerini çevirecek olan genç suba­ ya bakıyordu. sımsıkı üniformalı subaylarına hiç benzemiyordu. Kendini hesapsız harcayan. sakallarla çevrilmişti. Kırbacını şaklatarak sert bir sesle sözünü kesti: — Pekâlâ!. Ama her yerde düzenin korunması şart!. siyah bakışlariyle kısaca onları süzdü. Bakışları kuş­ kulu ve bulanıktı. Ve hemen sözünü bitirdi. Ama genç subayın çe­ virmesini beklemedi. Pekâlâ!. Ağır ödevler yüklenmiş. Ama şimdi gerçekten olduğu gibi görünüyordu. Her dinin burada bulunan temsilcileri adına konuşuyordu. Bu bakımdan beyaz tenli. Sert albay kızacak vakit bulamadı. .— 168 — hesabına o döğüşmüş. Rahip Nikola çok tabiî bir biçimde. önünde dizilen adamları işaret ederek açıklamada bulundu. Rahip Nikola kısa konuştu. hatta se­ lâm vermeyi bile gerekli görmeden yürüdü. büyük tehlikelerle karşılaşan bir adamın keskin ve öfkeli bakış­ ları idi bunlar.. kendi kendini yiyen bir adamın örneği idi. Albaydan çok. Albay öfkeli. itinasız. Başka türlü bakmasını bilmediği hemen anlaşılabiliyordu. Başında kasketi hafifçe çarpılmıştı. Ayaklarını açarak ve kamçısını sallayarak din adam­ larına yaklaştı. Za­ yıf vücudu buruşuk üniforması içinde yüzüyordu. hattâ derbeder giyinmişti. Bir subay. Zaten isteler de başka türlüsünü yapamazlar. savaşmış gibi bir hali vardı. Sonra başını sallayarak yüzlerine bakmayı. Yeni devletin isteklerine göre davranacakla­ rını.. Ayağında kısa süvari çizmeleri vardı.. barış ve düzeni sağlamak için ellerinden her geleni yapacaklarını söylüyordu. barış içinde yaşamalarını ve namuslu bir yol ile hayatlarını kazanmalarına izin verme­ lerini rica ediyordu.

ne de başkalarına önem veren. Albay. Hâlâ yaşıyor muyuz?. İşin en güç yanını gerçekten atlattık mı? Başımıza daha neler gele­ cek? «Ne yapmalı?». Zaptiye de. Hatta bu sabah bile aynı dü­ şünce altında ezilmişlerdi. Kapiya'nın üstünde yalnız kalan din adamlarına kimse aldırış etmedi. onların sözlerini hemen kabul ettiler. Her biri kendi karakter ve ha­ yal gücüne göre bunu binbir türlü tahayyül etmiş ve ken­ dini en kötüye hazırlamıştı. hiç bir şey karşısında soğukkanlılığını kaybetme­ yen teğmen. komutanı ağırlaması kısmet olmayan halıyı topladı. İlkin. Bütün gece komutanla askerleri nasıl karşılayacaklarını düşüne­ rek gözlerini kapamamışlardı. gibi. . Bazıları ise eskiden Kapiya'da kafa kesen Hayret­ tin üzerine söylenenleri hatırlıyordu. ilk kendisini toplayan teğmenle Rahip Nikola oldu. şaşkın şaşkın bakıyorlardı. hayatı ve varlığı savaş olan bu ufak tefek ama öfkeli subayla aralarında geçenden başka şey akıllarına gelmişti. Evlerine dönebilirlerdi. yüzlerinde bir damla kan. sadece davranışlarına dikkat etmek gerektiğini halka bildireceklerdi. Kendiliklerinden bir karar verme­ ye âciz olduklarından.— 169 —Din adamları çekilip yol verdiler. Ötekilere gelince. işinin başına döndü. arkasında su­ bayları ve seyisleri ile önlerinden geçip gitti. Onlar da büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardı. Artık din temsilciliği ödevlerinin bit­ tiğine kanaat getirdiler.. İçlerinden bazıları kendilerini bir daha evlerine ve ka­ sabaya dönmemek üzere o uzak Almanya'ya sürülmüş gö­ rüyordu. Her bakış­ ları sessiz bir soru idi. Ne kendini düşünen. çevresindeki bütün insanları ve ülkeleri yalnız kendi he­ sabına ve kendi adına döğüşen bir savaş konusu. Orda durmuş. ya da savaş vasıtası sayan. başların­ da da akıl kalmamıştı. Korkmağa. kaçmaya sebep olmadığını.

Acaba kasabanın tari­ hinde bu olayın ne derece önemi olabilirdi? Ona ne kadar yer vermeliydi. Müderris ise. cübbesini ve kızıl gri ve terli saç- . biraz kaba ve tatsız olmakla birlikte tahmin ettiğinden daha iyi ve kolay geçmişti. Her biri kendi evinin yolunu tuttu. Molla İbrahim!. değerleniyor ve önem kazanıyordu. Hatta on beş!. Diye kekeiiyerek yüzünde anlamlı bir mimikle selâm verip arkadaşından ayrıldı.. şimdiye kadar hiç bir şeyden korkmamıştı. ho­ caya da kendisine de cesaret vermek istiyormuş gibi o al­ tın kıvılcımlar saçan gülümseyişiyle gülümsüyordu.. Çev­ resinde her şey önemini kaybediyor yalnız kendi gözünde kendisi büyüyor.. Molla ibrahim'le Rahip Nikola Meydan'a kadar birlik­ te çıktılar. Molla İbrahim gözleri­ ni açıyor. Molla İbrahim: — Do.. dudaklarını oynatıyordu. Söylüyorsun. Ona öyle geldi ki. Karısı bir şey sormadan onu karşı­ ladı. Yolların ayrıldı­ ğı noktaya gelince durup bakıştılar.. doğru. duygusuz. Belki de on!. Rahip. Rahip Nikola. Haham bir an önce eve dönmek. Rahip Nikola adamlarını sürükleye sürükleye kilisenin yanındaki evine geldi.. karısiyle annesine kavuşmak ve ailece ocağının sıcaklığı içinde huzura ka­ vuşmak için can atıyordu.. tıpkı alın yazısı gibi! Din adamları da vedalaştılar...... — Şu ordu kanlı bir şey!.. Her halde yirmi satır yeterdi. do. soğuk. Her şey. Evine yaklaştıkça satırların sayısı da azalıyordu. İmparatorluk ordusu Albayının görünüş ve dav­ ranışı onları hem üzmüş hem şaşırtmıştı.— 170 — Salko Hedo yanıbaşında duruyordu. Sanki bir şeyler söyle­ mek istiyormuş da başaramıyormuş gibi. dedi. ka ka ka kanlı!. potinlerini. Artık korkmanın gereği kalmamıştı. derin düşüncelere dalmış bir halde da­ ha ağır yürüyordu.

. Bu avcı bölüğünün borazan ve trampet ses­ leri idî. Alçak bir sedirin üstü. bir tespih tanesi kadar olmuştu. Yorgun gözlerini kapadı. Kasabadan oynak ve neşeli alışılmamış yeni bir me­ lodi geliyordu.. diye söylendi. Ali Hoca bi­ le kendini toplayıp öteki tüccarlar gibi. küçük Albayı görüyordu. İçini çekti. Zaten kalbinde büyük bir gülle taşı­ yan biricik insan değildi.~ ne yerleşti. Suyunu içip serinledikten sonra bir sigara yaktı. Birkaç gün sonra hayat eski seyrini aldı. Yalnız o gündenberi kulağındaki ya­ ra izini kapatmak için. Tahta hücrenin içinde bir bardak su ile bir par­ ça şeker daima hazır dururdu. okuduğundan beri göğsüne oturan o kurşun gülle kaybolmamış. Böylece halkın engel olamadığı ve yüreğinin derin­ liklerinde hâlâ geçici saydığı bu işgal altında yeni bir çağ başladı. Avusturyalı erlerin kolunda o kızıl haçı gördüğünden ve göz yaşları içinde imparatorun bildirisini. sigarasının dumanını uzağa üfledi ve kendi kendine: — Hele şuna bak. Ali Hocadan başka kimseye zarar vermeden gelip geçmişti. İşgalin bu ilk birkaç yılı İçinde. bu köprüden neler . sarığını hafifçe sağa eğiyordu. o da köprü yakının­ daki mağarasını açtı. XI Köprünün yanındaki kasabanın yaşamında meydana gelen büyük değişiklik. Artık pekâlâ onunla yaşayabilirdi.— 171 — larmın üstündeki şapkayı çıkardı.. soyratı herif!. sadece küçülmüş. Ama kapalı gözlerinin altından gözlerimizi kamaştırıp bütün görüş açımızı kaplayan ve ondan başka bir şey gör­ memize imkân bırakmayan bir şimşek gibi hep o sinirli.

sivil me­ murlar daha bir süre sürdürmek istiyordu. Köprüde günün her saatinde askerlerden geçilmiyordu.— 172 — geçmedi! Yiyecek. uzun diziler halinde gürültü ile köprüden geçiyordu. hizmetçi ve uşaklariyle memurlar gelmeye başladılar. Oysa her geçen gün yabancıların sayısı da artıyordu. Büyük. akıl sır ermeyen planları. Artık kasabalılar Kapiya'ya pek gidemiyorlardı. Kâh oturup etraf (seyrediyor. Çün­ kü orada daima asker vardı. Ama sonbaharla birlikte ordu kasabadan çekilmeye başladı. top­ raktan su fışkırır gibi her yandan. Polonyalılar. İçlerinde Çekler. malzeme ve o zamana kadar görülmemiş bir takım âlet ve edavatla dolu sarı boyalı as­ kerî arabalar. İki aylık bir çarpışmadan ve yürü­ yüşten sonra hayatta bulunmanın sevinci içinde dinlenmek ve eğlenmek istiyorlardı. Macarlar ve Almanlar vardı. giyecek. civarda. bir süre için yaşadığımız hayatı paylaşmaya karar vermiş gi­ bi görünüyorlardı. Sanki ordunun başladığı işgali. kâh çeşitli dillerde şarkı söyleyip şakalaşıyorlardı. Onları da ustalar. Her yerde. küçük her sınıf memur geliyordu. Yavaş yavaş fark edilmeden azaldı. Bizce bilinmedik işler yapıyorlardı. her yerde geziniyorlardı. Önceleri askerden başka birşey görülmüyordu. her yanda onlara rastlanıyordu. Siper­ liğinin üstünde imparatorun armasını [ F J I ] taşıyan kas­ ketlerinin içine yemiş dolduruyorlardı. yorulmak bilmeyen çalışmaları ve bu işlerde gösterdikleri direniş- . her köşeden. Koyu mavi üniformalariyle kasa­ bada. Kasabalıları en çok şaşırtan sayıları değil. sadece jandar­ ma birlikleri kaldı. Hırvatlar. Her saniye erik bahçesinde ya da avluda bir askerle karşılaşan bir kadı­ nın çığlığı duyuluyordu. teknisyenler iz­ ledi. Çarşı onlarla dolu idi. Önceleri bir rastlantı ile yolları buraya düşmüş. Onlar da karargâh kurarak büsbütün kalacakmış gibi yerleştiler. O sırada aileleri. her çalı­ nın arkasından asker fışkırıyordu.

insanların da gelenek ve gö­ reneklerini. fazla konuşmadan. yeni bir usul çıkıyordu. bir direnişle kar­ şılaşınca hemen işi durduruyor. meyva ağaçlarının emsini istiyorlardı. bollaşıyordu. (Sanki ken­ dilerine eğlence arıyorlardı. Bütün bu yaptıkları insana saçma. yükümlülüğünün çoğaldığını gö­ rüyordu ama aynı zamanda. beşikten mezara kadar her şeyi altüst etmek niyetinde idiler. Ne de kimseyi rahat bıra­ kıyorlardı. Ne bir dakika rahat duruyor. zora başvurmadan yapılıyordu. hatta kimi zaman bir yıl son­ ra. Her tüzük ile de herkes. yal- . Boş arsaları ölçü­ yorlar. beledi­ yeye çağrılıyor. insanı. Onun için kimse itiraz edecek bir sebep bulamıyordu. düzen ve yönetmeliklerden ördükleri ağın içi­ ne. meyva ve yemiş satmak usulü. özgürlüğünün bir dere­ ceye kadar sınırlandığını. Ama birkaç ay. bütün hayatı almak ve et­ rafta ne varsa hepsini değiştirmek istiyorlardı. atların dişlerini muayene edi­ yor. Böylece her gün ortaya yeni bir düzen. Görünmeyen. tifüse karşı yapılacak savaş. ineklerin. Sonra bir­ den bütün bu çalışmaların arkası. halk bunu unutmaya başladığı sırada bütün bu saçma­ lar birden manalanıveriyordu. ama her gün kendini biraz daha hisset­ tiren kanun. ormandaki ağaçları işaretliyor. sonra sadece metodunu ve biçimini değiştire­ rek yine istedikleri amaca ulaşıyorlardı. gizli bir yerde konuşup anlaşıyor. güce. su borularını. Bütün bunlar sessizce. anlaşılmaz şeyler gibi geliyordu).. halkın ne gibi hastalıklardan şikâyetçi olduğunu soruyor.— 173 — ti. kasabanın. köylülerin ve bü­ tün halkın da hayatı genişliyor. hayvanı ve eşyasıyle. Mahalle muhtarları. sanki hiç olmamış gibi kesiliyordu.. Bir anlayışsızlık. Evlerde. ağırlık ve uzunluk ölçülerinin doğru olup olmadığına bakıyor. boş. Sanki şeh­ rin dış görünüşünden başka. lâğım­ ları kontrol ediyor. onlara ormandaki ağaçların kesimi. hay­ vanlar için geçiş tezkereleri üzerine yönetmelikler veriyor­ lardı.

eğ­ leniyorlardı. Tsirniçe'li Şemsi Bey Brankoviç. inanılmaz ve uzak bir şeymiş gibi sadece kulaktan kulağa fısıldaşarak dedikodusunu yapıyorlardı. Evleri. kiloyu. ya da birinin ötekini yok etmesini bekleyerek yanyana yaşamayı sürdürüyorlardı. okkayı. işgalden 15 . Çünkü önemli ola­ nı. Bu gibi hallerde her yerde. Eski ile yeninin bu çarpışmasından acı duyan kişiler de vardı. takvime göre hesapladıkları gibi. hayatın biçim değil. en ileri gelen ailelerin­ den biri idi. gergeflerde nakış işliyorlardı. kilogramı da kullanıyorlardı. kreytzerin yanı sıra kuruş ve para ile de hesaplarını görü­ yor. dirhemi olduğu kadar metreyi. Eski anlayışlar ve değerler yenileriyle çatışıyor. ya da Aya Dimitri gibi eski takvimlere göre de yapıyorlar­ dı. bu çeşit insanlardan­ dı. Tabiat kanunlarına göre insanlar daima bütün yenilikle­ re karşı gelirler. biraz söyleniyor. ama kolaylıkla alışıyorlardı. 6 oğlunun dördü evli idi. evlerin çoğunda yine eskisi gibi yaşanıyor ve çalışılıyordu. Bonolarının vâdelerini yeni. onları değiştirmek istemeyen bu insanlar. Evlerinde eski geleneklere bağlı olarak yaşayan. Eskiden olduğu gibi yaşıyor. Bayramlar ve düğünler için o eski gelenekler korunmuştu. Forintle. hayatın kendisidir.— 174 — nız Müslümanların değil. Yabancı­ ların getirdikleri yeni geleneklere gelince. Ama bu uzun sürmez. kahveyi ocakta kavuruyor. Ama. bazan bu işi Aya Yorgi. her zaman görüldüğü gibi ye­ ni yaşayış düzeni. Tezgâh­ larda dokuyor. Sırpların da evlerinde hiçbir şey değişmemişti. Brankoviç'ler şehrin en itibarlı. çalışıyor. birbirleriyle kaynaşıyor. arşını. Kısacası. çamaşırı kazanlarda kaynatıyor ve kadınların tırnaklarını harap eden sodalı sularla yıkıyorlardı. şehirde yapılan­ lara şaşıyor.20 yıl sonra da aynı biçimde yaşayacak ve çalışacaklardı. etrafı tarla- . Ekmeği teknede yoğuruyor. Onlar için hayat düzeni. kayıtsız şartsız hayata bağlı idi. eski ile yeninin karışımından meydana gelmişti. buna karşılık kasabanın dış görünüşü hızla de­ ğişiyordu.

Ka­ sabanın en yaşlı. ne ölçü. çirkin ve yeni yaşantıya gittikçe uyan yerli Müslümanlardan konuşulurdu. İşgalin ilk gününden beri ne bir yere uğrar.. Ama. Ancak cuma günleri.— 175 — far. etrafına bile bakınmıyordu. ne de yeni bir söz. Uzun boylu bir adamdı. biraz da vicdan azabına benzer bir duygu ile selâm verirlerdi. ne yeni bir alet. Bunlar. İhtiyarın bu inatçılığından oğulları da memnun değillerdi. sonuna kadar direnmeye ve ne pahasına olursa olsun. Brankoviç'lerin evine yeni moda ile ilgili bir şey getirmeye kimse cesaret edemezdi.. gerçeğin önünde eğilmeme­ ye karar vermiş olanlardı. kasabaya inerdi. kimsenin itiraza cesaret edemediği. hatta bir bakışla bile his­ settirmeye cesaret edemezdi. şaşkınlıktan ve üzüntüsünden söz açmak özle­ mini duyardı. az konuşulan ve hiç sonuca varılamayan şeylerdi. Her konuşma sorularla sona ererdi: — Bu bizi nereye sürüklüyor? Sonu nereye varacak? Evet bu durmak dinlenmek nedir bilmeyen. Ne yeni bir giyim eşyası. Yaz kış boğazına kadar ilikli elbise giyen Şemsi Bey. Oğullarından hiçbirinin yeni rejimle ilgili bir işi olmazdı. Şemsi Bey bu toplumun az konuşan. ne kim­ se ile konuşur olmuştu. Şemsi Beye rastlayınca ona büyük bir saygı. Bu toplantılar. Yeni gelenlerle işbirliği eden Müslümanlar. o da cuma namazı kılmak için. küçük kırmızı seccadesinin üstüne oturarak çevresinde misafirler olduğu halde siga­ ra içerdi. zorba bir başkanı idi. hayranlık. sert. o anlaşılmaz. Başına altın iş­ lemeli bir sarık sarardı. Ama yıllar onu bir hayli eğmişti. ne ra- . Bu topluluk bu durumdan üzgündü. Her zaman işgal kuvvetlerinden. Torunlarının hiç biri okula gitmezdi. erik bahçeleri ve korularla çevrili âdeta küçük bir köy­ dü. Bu sert. en hatırlı Müslümanları. vekarlı adamın yanında herkes en­ dişesinden. mem­ nun olmadığını kimse çıtlatmayı. Şemsi Beyin yanına oturup onunla konuşabilmek için Kâbeye gider gi­ bi Tsirnice'ye giderlerdi.

ne-sınır tanıyan bu yabancılar ne idiler? Ne istiyor­ lardı? Ne maksatla gelmişlerdi? Sanki hepsi birbirine bağ­ lı imiş gibi neden bu kadar çok şeye ihtiyaçları vardı? Bütün bunları ne yapacaklardı? Sonu gelmeyen bu çeşit girişimlere onları sürükleyen endişe ne biçim şeydi? Şemsi Bey yüzlerine bakar ve çoğu zaman bir şey söy­ lemezdi. Şemsi Bey. — Ama yine de herkes yanından içi ferahlamış ola­ rak ayrılırdı. insanların yüzünde ve çevresindeki her şeyde olduğu gibi insafsız bir mahkûmiyet okurdu. Bu. en itibarlı . gerek bi­ nalarda. ama burada da.— 176 — hat. ama insafsız. onun umut­ suz azim ve bağımsızlığının etkisi altında kalır. Kasabanın en yaşlı. kasabaya da inmez oldu. orada. herkese karşı sert. Acılı siyah göz bebeklerinin etrafı. kurumuş çamurların içinde Türk atlarının yuvarlak izleri yanında. sanki söylemek istediği bir şey varmış da onu bir türlü ağzından çtkaramıyormuş gibi da­ ima birşeyler mırıldanırdı. İri ağzında incecik dudakları bir çizgi gibi durur. Avusturya at­ larının uçları sivri nal izlerinin gittikçe çoğaldığını fark ederdi. Ama. durdurulması imkânsız olan zamanın mahkûmiyeti idî. artık gözlerinin rahatça takılabileceği hiç bir şey kalmadığına inanç getirdikten sonra... Böylece. Belki avunmaz. Sessiz. çok yaşlı bir kartalınki gibi beyazımtırak gri yuvarlaklarla çevrilmişti. gerek insanlarda. onu karartan güneş değil. Şemsi Bey cumaları her çarşıya inişinde. bu sım­ sıkı kapalı dudaklariyle. yatışmazlardı ama. ama dalgın ve boştu. geçen sefer rastlamadığı bir de­ ğişikliği görmeyi beklerdi. hele nefsine daha da sert. iç dünyasındaki sıkıntılardı. Görmek zorunda kalmamak için gözlerini yere indirir. çamurun içinde bile. heyecan­ lanırlardı. Yüzü kararmıştı. Bakışları sert. bir aile reisi olarak yaşadığı Tsirniçe'ye büsbütün kapandı.

— 177 — Müslümanları. Mahkeme ile hükümet oraya yerleşti. Drina Köprüsü — F. Yeni bir hükümet konağı yapıldı. belediyeye ait bina­ lar yapılıyordu. kutsal bir emanet gibi yine onu ziyarete de­ vam ettiler. demir kepenkli mağazalar görü­ lüyordu. ekiliyor. bu o zamana kadar kimseyi rahatsız etmemişti. İşgalin üçüncü yılı Şemsi Bey hiç hastalanmadan öldü. başka yerlere yenileri dikiliyor. kanallar açılıyor.. Çarşıda dükkânlar bir sıra üstünde değil­ di.. Yabancıların böyle durmadan. yerleştirmek. İhtiyar dudaklarının durmadan mırıldandığı o acı sözleri. daha da hızlı çalışıyor. Şimdi onları yıkmış. İçlerinde özellikle Ali Hoca Mütevelliç de var­ dı. kazmak. O. Barakalar yapılıyor. değiştirmek istemelerini. Yaşlı kasabalılar bu değişikliklere bir türlü alışamı­ yor. hiç bir zaman söylemeden ve her şeyin yeni bir düzene büründüğü çarşıya artık ayak basmadan gitmişti. tabiat güçlüklerine önceden karşı koymaya. Ciddî bir işi değil de. çocukların saçma oyunlarını seyreder gibi durup bu çalışmaları seyrediyor­ lardı. Bu arada Ali Hocanın dükkânı da kurban gidecek­ ti ama Hoca çok uğraştı. Gerçekten de kasaba çok değişmişti. şaşkınlıklarını açığa vurmaktan çekinmiyorlardı. Tam. Orduya gelince. sağlam. Ama. Tah­ ta kepenkli. üzerleri kiremit ya da çinko kaplı. artık bu anlaşılmaz çalışmaların sona erdiğine inandıkları bir sırada yabancılar insanı büsbütün şaşırtan yeni bir işe başlıyorlardı. dinlenmeden. bütün bir tepenin görünüşü de­ ğiştiriliyordu. sivil idare kadar yumuşak davranmıyordu./12 . Ağaçlar kesili­ yor. eski loş dükkânların yerinde. en sonunda dükkânının olduğu gibi kalmasını sağladı.. Dâva aç­ tı. yollar onarılıyor. bina etmek. yıkmak. yerlerine yenilerini yapmışlardı. yapmak. toprak sürülüyor. ye­ ni yollar. Çarşı meydanı şimdi büyümüş ve tesviye edilmişti. oraya buraya başvurdu. kuruluşlar..

ya da felâket görmüşler gibi yüzükoyun . Tersine. bundan üçyüz yıl ön­ ce olduğu gibi sıra... köprünün tamamlayıcısı idi. İlkin mühendisler yıkının çevresini uzun uzun ölçüp biç­ tiler. Onların gözünde kasaba. Hâlâ eski ahenk ve. İçinden büyük bir Akasya ağacı fırlı­ yor. zerafetiyle dik­ dörtgen biçiminde yükseliyordu. bizim­ kilerin hiç beklemedikleri bir anda. hele ihti­ yarlar bunu zararlı buluyor. İçinde yuva yapan kuşları ürkütüp kaçırdılar. Bir yıl kadar sonra. Eskiden onarılır. dantel gibi işlenmiş kafesleri kırılmış. hatta bir uğursuzluk sayıyor­ lardı. düzgün ola­ rak istif edilmiş bir taş yığınından başka bir şey kalmadı. çalılar. ama böyle hiçbir ihtiyaç olmadan her şey alt üst edilmezdi. Kapılar çü­ rümüş.— 178 — ona engel olmaya 7a da ondan kaçmaya çalışmalarını. bir doğu kasabası görünü­ şünü kaybetmemeli idi. Yalnız dış duvarları hâ­ lâ sağlam ve bütündü. ne de Allahın kasabaya verdiği biçim değiştirilebilirdi.. bir katlı bir kışla yük­ seldi. işte günün birinde onun da sırası gel­ di. işlerini. şimdi de köprü ile bir bütün olan ha­ rap ve ihmal edilmiş kervansaraya geldi. kaba. yabanî otlar bitiyordu. takdir etmiyordu. beyaz kervansarayın yerinde. Böylece. dikkatle incelenmiş an­ laşılmaz planlarla yapıyor. doğ­ dukları ev kadar kasabanın ayrılmaz bir parçası idi. yıkılmaya yüz tu­ tan desteklenir. Kısa bir süre sonra çarşının üst yanındaki düzlükte. kurbanlar gibi kollarını açıyor. Ama. Taş han denilen binanın çoktan bir harabeye döndüğü gerçekti. On­ başıların gök gibi gürleyen emirleri altında. Sonra işçiler gelip taşları birer birer sökmeye baş­ ladılar. Ve kasabalıları şaşırtacak bir hızla birbiri peşinden sonuçlandırıyorlardı. Askerler bütün gün avluda eğitim görüyorlardı. Ama. Ne binalara dokunulur. Tabi­ attan başka hiçbir gücün ona dokunabileceği akıllarına bi­ le gelmezdi. damlı çin­ ko kaplı mavi badanalı yüksek. damı bina­ nın içine çökmüştü. bu­ rada kimse anlamıyor. bu yabancılar. Kasabalıların gözünde o önemsiz bir harabe değil.

Yeni hükümet şehri daimî ola­ rak ışıklandırıyordu. yabancıların getirdikle­ ri yeniliklerle. Sonradan bütün sesler kesi­ lince. içinde gaz lâm­ baları yanan fenerler yerleştirmişlerdi. halkın hoşuna gitmeyen bir takım değişikliklere uğradı. Bu fenerleri temiz- . ya da yeni ile bağ­ daşmak zorunda kaldı. artık eski­ si gibi Müslümanların gelenek ve ayrıcalıklarına aldırış et­ meden günün her saatinde gelip oturabilîyorlardı. iş adam­ ları. kümes hayvanı ve yumurta almak için orada oturup köylüleri bekliyorlardı. Halk elinden geldiği kadar köprünün üstündeki yaşamının değişmemesine çalışıyordu. pencerelerin ışıkları da birer birer sönüyordu. biraz sohbet etmek ya-da sey­ rek söğütlerle kumsalların çevrelediği ırmağı sessizce sey­ retmek isteyenler geliyordu.— 179 — tozların içine kapanıyorlardı. Akşamları da bü çirkin bina­ nın pencerelerinden armonik sesleri arasında. Daha ilk yıllar. Gece hayatı ilk zamanlar. Doğruyu söylemek gerekirse. Bunun sonucu olarak da. çalışanlar. konuşmak. Geceleri köprü. kasa­ banın eski ile ilgili her şeyi gerilemek. yün. Artık. Güneşin durumuna göre köprünün bir yanından öbür yanına geçmekle vakit geçiren işsiz güçsüzler de istedik­ leri gibi gelip yerleşiyorlardı. gençlerle sar­ hoşlarındı. çevresine yakışmayan bir çirkinlik içinde yeni yaşa­ mına başladı. başlıca caddelerde yol kavşaklarına direkler dikerek üzerlerine. Bütün bunlar kasaba köpek­ lerini korkudan havlatan borazanın keskin ve hazin sesi duyuluncaya kadar sürüyordu. İşte vezirin o güzel vakfiyesi de böylece ortadan^kayboldu ve halkın hâlâ dil alışkanlığı ile Taş Han dediği kışla da. Küçük tüccarlar da. Akşama doğru ise. Yalnız şimdi Sırplarla yahudiler daha serbest geliyor. anlaşılmaz savaş türküleri yükseliyordu. halkın değişmeyen geleneklerinin çarpış­ ması asıl köprüde başladı. köprü dokunulmamış olarak bir başına kalmıştı.

Nihayet bir polis memuru nöbet beklemeye baş­ ladı. yakan Sırık Ferhat adlı biri idi. Çok kere de bu yüzden para ödemeyle ya da hapisle cezalandırıl­ mışlardı. Belediye fenerinin soluk ışığı altında artık serbestçe hareket ediyor. 18 ağustos gecesinde memurlar köprüyü dallarla. ona taş.. Öyle ki. belli bir maaş almadan. buna benzer bir sürü iş yaparak çoluk çocuk kalabalık ailesini geçin­ dirmeye çalışırdı. yalnızlığın ya da sarhoşluğun çılgın­ lığını taşıyan gençlerin kırıp dökme isteklerine engel ol­ duğu için uzun mücadelelere yol açtı. ellerine geçen her şeyi fırlatmak gerekliliğini duymuyorlardı. Ama bu kandiller . Ay ışığı ol­ duğu geceler Kapiya'daki fenerleri yakmadıkları için bu iş daha kolaylaştı. boş­ lukta yüzüyormuş izlenimini veriyordu. özellikle Kapiya da böylece ay­ dınlatıldı. şarkı söylemesini sevenlerle. Kapiya'daki bu fener. bundan önce de belediye hesabına ramazan toplarını patlatır. bu aydınlanmış bölüm. fenerleri yakıyorlardı. çamlarla süslüyor. feneri de fırlatıp attıkları olmuştu. İçine doldurulmuş binlerce konserve kutusu köprünün iki tarafına titrek alevlerini döküyordu. Birçok sefer lambayı da.— 180 — leyen. dolduran. Yeni kuşak yavaş yavaş alışmaya baş­ ladı. hava kararmaya baş­ lar başlamaz da dizi dizi kandilleri. Fakir bir adam olan Ferhat. ka­ ranlıkta sigara içmesini.. Yalnız yılda bir kere köprü donanırdı. Köprünün bir çok yeri. Bu sefer köprünün gece ziyaretçileri fenerden daha tatsız. Her yıl impara­ torun doğum gününde. canlı bir tanıkla karşılaşmışlardı. Bu titrek ışık onları sinirlendiriyordu. ru­ hunda aşk fırtınaları. Fenerin asılı olduğu direk eski nöbetçi karako­ lundan kalan kazığa çivilenmişti. Ama zaman orada da etkisini gösterdi. Bunlar sadece orta ye­ ri aydınlatıp köprünün iki başıyla üstüne dayandığı sütun­ ları karanlıkta bıraktığından. sopa.

O kuşak çocuklarının gözünde yalnız. Nice aşklar burada alevlenmiş.. Tabiîdir ki. Bayram ve yortu günlerinde sivil ya da asker erkek arkadaşlariyle gelip oturdukları da görülüyordu. ama bir rüya gi­ bi kısa ve geçici— hayali kaldı. Delikanlılar köprüden ge­ çen genç kızlara lâf atmak. onları unutmak. aşktan konuşulur. Ama ta­ biî bu işi kendileri görmemek şartiyle. Kapiya ile kasabanın kadınları arasında her zaman bir bağlantı bulunmuştur. Şimdi belediye temiz­ lik işçisi gelip her sabah köprüyü süpürüyordu. bir süre orada oturup konuşabi­ liyorlardı. Ertesi gün köprü yine eski görünümünü alıyordu. hizmetçileri. İşgalin getirdiği bir yenilik daha vardı. karpuz çekirdekleri.. hülya ku­ rulurdu. Kadınlar yüzünden çok kavgalar da olurdu. ne de Hı- . Hepimizin esiri olduğu. ceviz kabukları. pek az kimsenin kurtulabildiği yüksek heyecanların kefareti böylece ödeni­ yordu.. Işıklandırmadan başka. yalnız kendini unutmaya çalışan gençler de pek çoktu. yine niceleri burada sönmüştür. Burada kadından. Birçok aşk entrikaları burada hazırlanır. fındık. kızla­ rı. sigara içerek sessizce akan suyu seyreden.— 181 — çabuk yanıp tükeniyor. ihtiyaçlarına ve gelenek­ lerine cevap vermese bile temizlikten hoşlanırlar. İlk defa olarak kadınlar da Kapiya'ya gelebiliyorlardı. Gençlerin arasındaki rekabetler de burada çözülür ya da onların hesabı görülürdü. Ya da onlardan yakınmak için ora­ ya geliyorlardı. Ama ne olursa olsun ne Müslüman. ye­ ni hükümet Kapiya'ya temizlik de getirmişti. Memur eşleri. tören de sona eriyordu. Çünkü insanlar. rüzgâr ya da yağmur gelip onları sürükleyinceye kadar bü­ tün gün köprünün taşlarını kaplardı. bu geçici ışık oyunlariyle yıkanan köprü­ nün yeni ve alışılmamış —canlı ve derin.. Eskiden mey­ va kabukları. ya da gönül ağrılarını dindir­ mek. dadıları. Sevgilileri için şarkı söyleyen. Kimse buna itiraz etmemişti.

İşi gücü olmayan bu ser­ best. Şimdi artık bunlar değişmişti. daha renkli olmuş­ tu. geçici şeylerdi. geleneklerinde. Vü­ cutlarını sıkan korseden etleri taşardı. gençler ve yaşlılar. istedikleri gibi dolaşırlardı. buna da alıştı. XII Şimdi Kapiya'da yaşam. Bütün gün. bu davranışları kabul etme­ diği halde birçok yeniliklere olduğu gibi. . temizlenmiş. daha canlı. Halk buna sinirleniyor. şaşırıyordu. köprünün yanından. İş günleri ise memurlarla subaylar. Anlaşılmaz dilleriyle konuşur. kabuk­ ta kalmış. pırıl pırıl düğme­ li üniformaları içinde çavuşlar bulunurdu. Pazarları ve yortu gün­ leri Kapiya'da şişman yüzlü işçi kadınlar görülüyordu. bu renk­ li ve çeşitli kalabalık. iyice fırçalanmış. kırmızı şeritli. Kasabalıların düşüncelerinde. Köprü. vaktiyle en büyük sellerin azgın ve karanlık su­ ları altından sanki hiç dokunulmamış ve yeniden canlan­ mış gibi nasıl bembeyaz çıktıysa. âdeta Kapiya'da nöbet değiştiriyorlardı. Yanlarında. kahkaha ile güler. üstünde hiçbir iz kal­ mayan beyaz köprü yeni imparatorun idaresi altında da hiç değişmeden kalacağa benziyordu. Köprüdeki bütün bu değişiklikler sadece manasız. kasabanın dış görünüşündeki çeşitli ve önemli değişiklikler. ona ilişmeden ge­ lip geçti: Üçyüz yıl gelip geçtiği halde. bu yenilik ve değişiklik tufanından öyle muzaffer çıkacağa benziyordu. hattâ gecenin bazı saatlerinde bile. eşleriyle gezin­ meye gelirlerdi. neşeli kadınlar az çok herkesi rahatsız ederdi.— 182 — ristı'yan kadınları hiçbir zaman gelip Kapiya'da oturmamış­ lardı. bizimkiler ve yabancılar.

başka düşünce­ ler ve kendi üzüntüleri içinde. Eğer kumar gibi kötü bir tutkusu olmasaydı malı mülkü ona bol bol yeter. Sırbistan ayaklanmasının en alevli zamanında kasabaya gelip yer­ leşmiş. zevklere ya da tutkulara kendini tamamiyle kaptırmıştı. tartışmak. Şarkı söylemek. İki kez evlenmiş. Oradan.Herkes sadece kendisiyle meşguldü. uzun boylu. Milân'ın babası ihtiyar Nikola Glasinçanin. hülya kurmak. Herkes onları oraya sürükleyen düşüncelere. sanki ağırlığı yokmuş da kurşun tabanlar üstünde yürüyormuş izlenimini veriyor­ du. Kasabada anlatılanlara. Gençler onu hatır­ lamıyorlardı. böyle bir uyur gezer gibi geçerken Kapiya'daki insanların. Milân'ın da Petr adlı bir oğlu vardı. Gözlerini hiç' yerden kaldırmıyordu. solgun benizli. Bu geçen çeşitli insanlar arasında Okolişte'li Milân Glasinçanin de vardı. biraz eğik yürüyen zayıf bir adamdı. davranışlarından değişikliğin farkında bile ol­ muyordu. bir bu Milân'ı yetiştirmişti. . fazla çocuğu olma­ mış. Görünüşte ya da gizlide her nesi varsa Milân bırakmıştı. bıyıkları vak­ tinden önce ağarmıştı. Okolişte'de değerli topraklar satın almıştı. İhtiyarlar onu unutmuşlardı. on iki yıl önce onun üzerine söylenenlere bakılırsa onun alınyazısı ile Kapiya arasında sıkı bir bağlantı vardı. hatta evlâdına da kalırdı. meşru olmayan bir yoldan kazanılmış yüklü bir para ile bir yerlerden kaçıp buraya geldiği tahmin olunuyordu. Onun için. ya da vakit öldürmek için oraya gelip oturanlar çoğu zaman onu gör­ mezlerdi. Bütün vücudu saydam. îşte onun için yürürken sallanıyor. Ama kimsenin elinde bir tutunak olmamakla beraber herkes bu ihtimale inanıyordu. hatta Kapiya'da oturanları bile fark etmeden geçenleri görmüyorlardı bile. Bu. sağı­ na soluna bakmadan. kilise çocuklarının ellerindeki bayrak gibi de eğiliyordu. başını önüne eğmiş. Onun. Saçları.

Milân. Milân Glasinçanin'in her zamanki yeri. gündüzleri bile mum ışığı ile aydınlanan penceresiz. başka şehirlere göre kumarcıların sayısı çok azdır. daracık bir oda vardı. İnsanoğlunun her şeyde yeteneği sınırlıdır. Orada.. Bunda bi­ le. Milân Glasinçanin de. gözleri kan çanağına dönmüş. Onun için de tutkular birbirleriyle çatışır. bu tutkusu olanlardan biri idi. oradan. gençliğinin büyük bir kısmını orada geçirmiş. çoğu zaman da biri ötekini bastırır. Ama. hastalanmış gibi yüzü altüst ve sapsarı bir halde. Kasabada oynayacak kimseyi bulamazsa öbür bucağa gider. cepleri bomboş.. birbirini iter. kumarı her şeyden üstün tu­ tan üç dört kişi bulunurdu. Gördüğü­ müz gibi onların tutkusu büsbütün başkadır. Bunların da çoğu. Birçoklarının açıklayamadığı bu olay. hayatını da kökünden değiştirmişti. yabancılarla. Her ne ise. saati. şarkı söylemek ve doğdukları ırmağın kıyısında başıboş gezerek hayal kurmak. yaşı 30'dan fazla değildi. Vişegrad çar­ şısının sonundaki Ustamiyiç'in hanı idi. Bu odada her zaman. . Daha çocukluğundan beri kendini ku­ mara vermişti. Bu demek değildir ki. Oraya kapanır. Onu bu büyük tutkusundan tamamiyle kurtaracak olan olay geçtiği zaman. ya da boş dönerdi.— 184 — Gerçek Vişegrad'lılar kumarı sevmezlerdi. hatta tütün kesesi île sigara tabakası olmadan döndüğü de olurdu. malının da büyük bir bölümünü orada kaybet­ mişti. kordonu. içki. kasabaya yeni gelenlerdir. sigara dumanı içinde. pazardan dönen bir tüccar gibi ya cebi dolu. Kadınlara aşı­ rı düşkündük. Bazan da. gücünün de. boğazları kurumuş. elleri titreyerek ve çilekeşler gibi kendilerini tutkularına feda ederek geceyi gündüze bağlarlardı. kasabada kumara düşkün kim­ se yoktur.

— 185 Bundan on dört yıl önce idi. Sonbaharda hana bir ya­ bancı geldi. Ne yaşlı, ne genç, ne güzel, ne çirkindi. Or­ ta yaşlı, orta boylu, az konuşan, yalnız gözleri gülen bir adamdı. Kendini tamamiyle girdiği işe veren bir iş adamı gibi. Geceyi handa geçirdi, gün ağarırken, kumarcıların öğ­ leden beri toplandığı bu küçük odaya düştü. Onu şüphe ile karşıladılar. Ama öylesine sakin ve alçak gönüllü bir hali vardı ki, ufacıktan oyuna girdiğinin farkına bile var­ madılar. Kazandığından çok kaybediyordu. Kaşlarını çatı­ yor, şaşkın, güvensiz bir eda ile iç ceplerinden gümüş pa­ ralar çıkarıyordu. Oldukça önemli bir miktar kaybettiği sı­ rada, dağıtması için kâğıtları ona vermek zorunda kaldılar. İlkin yavaş ve ihtiyatlı, sonra gittikçe daha canlı ve daha serbest dağıtmaya başladı. Heyecansız, ama cesaretle so­ nuna kadar oynuyordu. Gümüş para yığını, önünde kabarıyordu. Nihayet oyuncular birer bîrer çekilmeye başladılar. İçlerinden biri altın kordonunu kâğıtlardan birinin üstüne koydu, ama yabancı, sadece para ile oynadığını ileri süre­ rek soğuk bîr eda ile bunu reddetti. Yatsıya doğru oyun sona erdi, çünkü hiç kimsede para kalmamıştı. En son Mi­ lân kalmıştı. O da çekilmek zorunda kaldı. Yabancı, nazik­ çe vedalaşarak odasına çekildi. Ertesi gün tekrar oynadılar. Yabancı yine kâh kazandı, kâh kaybetti. Ama, daima ka­ zancı kaybından fazla idi. Kasabalılar bir kez daha parasız kaldılar. Ellerine bakıyor, kolunun içine dikkat ediyor, her yandan onu göz hapsinde bulunduruyorlardı. Yeni kâğıtlar getiriyor, sedirde yerlerini bile değiştiriyorlardı. Ama ne yapsalar kâr etmiyor, yine yabancı kazanıyordu. Basit 31 oynuyorlardı. Bu, çocukluklarından beri oynadıkları kötü şöhretli ama çok basit bir oyundu. Ne var ki yabancının oyun tarzını bir türlü kavrayamadılar. Bazan elinde 20, hat­ ta 30 olduğu halde kâğıt çekiyor, bazan da yirmi beşte ka­ lıyordu. Önüne sürülen parayı, büyük küçük hepsini kabul­ leniyordu. Oyuncuların ufak tefek mızıkçılıklarına göz yu-

186 — muyor, ama daha büyüğü, daha göze çarpanı oldu mu faz­ la konuşmadan soğuk bir hareketle önlüyordu. Handa bu yabancının bulunuşu Milân'ı sıkıyor ve si­ nirlendiriyordu. Bugünlerde kendini iyi hissetmiyor, ateşi varmış gibi bütün vücudu ağrıyordu. Bir daha oynamamaya karar veriyor, ama yine de oynuyor, son parasına kadar kaybediyordu. Utanç ve öfke içinde evine dönüyordu. Dör­ düncü veya beşinci akşam kendini tutabildi ve evinde kal­ dı. Para tedarik etmiş ye giyinmişti. Ama ilk kararını de­ ğiştirmedi. Başı kurşun gibi ağırdı. Nefesi daralıyordu. Ne yediğinin farkında olmadan birkaç lokma atıştırdı. Sonra birkaç kere kapı önüne çıktı. Sigara içti, dolaştı. Bu ber­ rak sonbahar gecesinde, ayaklarının dibinde uzanan can­ sız şehri seyretti. Böyle dolaşalı çok olmuştu. Birden yo­ lun üstünde ilerleyen bir gölge gördü. Gelip evinin tahta perdesi önünde durmuştu. Birisi: — İyi geceler komşu!., dedi. Onu sesinden tanıdı. Handaki yabancı idi. Adam her halde onun için, onunla konuşmaya gelmişti. Milân tahta perdeye yaklaştı. Yabancı oradan geçmekte olan biri imiş gibi sakin ve kayıtsız: — Bu gece hana gelmeyecek misin? diye sordu. — Bugün pek canım istemiyor ama, ötekiler orada. — Artık kimse kalmadı. Bu akşam her zamandan ön­ ce dağıldılar. Gel seninle ikimiz bir oyun çevirelim. — Artık çok geç oldu. Gidecek yer de kalmadı: — Gider aşağıda, Kapiya'da otururuz. Şimdi ay doğa­ cak. Milân: — Ama sırası değil!., diye direniyordu. Konuşan başkası imiş gibi kendi sesi kendine yaban­ cı geliyordu. Adam durmuş bekliyordu. Sanki onun söyle­ diğinden başka türlü davranmasına imkân yokmuş gibi...

— 187 — Milân bu yabancıya karşı gelmek istediği ve ondan tik­ sindiği halde bahçe kapısını açtı ve adamla gitti. Sözleri, düşünceleri ve iradesinin son hamleleriyle onu saran bu gücün etkisinden kurtulmaya, ona karşı koyma­ ya ça iıştığı halde yine de adamla birlikte gitti. Okolişte yokuşunu çabucak indiler. Artık küçülmeye başlayan ay Stam'şevats'm arkasından yükseliyordu. Köprü sanki ger­ çek değilmiş ve sonu yokmuş gibi görünüyordu. Çünkü iki ucu da beyaz bir sis tabakası altında kayboluyor... te­ melindeki sütunlar ise, karanlıkta kalıyordu. Sütunların yalnız birer yanı aydınlanmış, öbür yanları tamamiyle göl­ gede kalmıştı. Bu karanlık ve aydınlık çizgiler birbirini ke­ siyor, köprü de, ışıklarla karanlıkların oyunundan doğmuş tuhaf bir Arabesk'e benziyordu. Kapiya'da bir tek canlı yaratık yoktu. Oturdular. Ya­ bancı kâğıtlarını çıkardı. Milân bir kez daha itiraz etmek istedi. Rahat olmadıklarını, kâğıtları göremediklerini, pa : rayı seçemediklerini söyledi, ama yabancı kulak asmadı. Oyun başladı. Önceleri tek tük konuştular, ama oyun kızışınca, büs­ bütün sustular. Sade sigara sarıyor; birini söndürüp, biri­ ni yakıyorlardı. Kâğıtlar bir çok sefer el değiştirdi, sonun­ da yabancının elinde kaldı. Çiğden ıslanmış olan taşlarjn üstüne düşen paralar ses çıkarmıyordu. Milân'ın o çok iyi bildiği an gelmişti. Yabancı, 29 sa­ yısı varken ikili çekiyor, sayısı 30'u bulunca da birli çeki­ yordu. Milân'ın boğazı kuruyor, gözleri kararıyordu. Yaban­ cının yüzü ayın aydınlığında her zamankinden sakin görü­ nüyordu. Bir saat geçmeden Milân bütün parasını yitirdi. Yabancı, gidip evden para almasını söyledi. Hatta onunla birlikte gitmeyi bile teklif etti. Gidip geldiler ve yine oyu­ na devam ettiler... Milân bir kör dilsiz gibi oynuyordu. Kâ­ ğıtları tahmine çalışarak hangisinin istediğini de yaptığı işaretlerle anlatıyordu. Sanki oyun kâğıtları nefes bile al-

dırmayan bu umutsuz düelloda bir ayrıntı, bir çeşit sebep­ ten ibaretti. Milân tekrar parasız kalınca yabancı yine gi­ dip evden almasını söyledi. Ama, bu sefer onunla gitmeyi gerekli görmedi. Kapiya'da oturup sigarasını içti. Onunla birlikte gitmeyi gerekli görmemişti. Çünkü artık Milân'ın onu aldatıp kaçmasına imkân yoktu. Milân onu dinledi. Hiç karşı koymadan gidip geldi. O sırada şansı birden dön­ dü. Kaybettiklerini kazanmaya başladı. Heyecandan boğazındaki düğüm büsbütün sıkışmıştı. Yabancı ortaya sürü­ len parayı iki, sonra da üç katına çıkardı. Oyun gitgide hız­ lanıyor, sertleşiyordu. Kâğıtlar ıslık çalıyor, altın ve gü­ müş paralar aralarında mekik dokuyordu. Milân'ın soluğu kesiliyor, ay ışığı ile yıkanan bu sakin gecede kâh terli­ yor, kâh üşüyordu. Oynuyor, kâğıt dağıtıyor, kâğıtlarını saklıyordu. Bunu keyfi için değil, kendini zorunlu duydu­ ğu için yapıyordu. Ona öyle geliyordu ki, bu yabancı sa­ dece duka altınlarını çekmekle kalmıyor, kemiğinin ilikle­ rini, damarlarındaki kanını da damla damla emiyordu. Ve her kaybedişte, gücünü, iradesini de kaybediyor, arada bir yan gözle hasmına bakıyor, karşısında şeytanın kor­ kunç dişlerini, ateşten gözlerini görecek sanıyordu. Ama yabancının yüzü tersine, her zamanki gibi gündelik işini (sevimsiz ve tatsız bir işi) bitirmeye azmetmiş bir insan gibi sakin ve duygusuzdu. Milân bir kere daha bütün pa­ rasını kaybetti. Yabancı ona bu sefer hayvanlarına, malla­ rına ve topraklarına oynamayı teklif etti: — Ben ortaya pırıl pırıl dört Avusturya altını koya­ rım, sen de eyeri ile birlikte doru atını... Kabul mü?.. — Kabul!.. «Doru at böylece gitti, iki yük beygiri ile inekler, bu­ zağılar da onu izledi. Yabancı, işini bilen bir tüccar gibi Milân'ın ahırındaki hayvanları birer birer sayıyordu. San­ ki o evde doğmuş büyümüş gibi her birinin değerini de tahmin ediyordu.

— 189 — — Bak ben on bir duka altını koyuyorum, sen de «Salkuşa» adlı tarlanı!.. Söz mü?.. — Söz!,. Yabancı, kâğıt veriyordu. Beş kâğıtla Milân'ın 28 sa­ yısı vardı. Yabancı sükûnetle sordu: — Daha ister misin?.. Milân, güç işitilen bir sesle: — Bir tane daha!., dedi. Bütün kanı yüreğine çekilmişti. Yabancı, ağır ağır kâğıdı çevirdi, bir ikili idi, kurtarı­ cı bir kâğıt! Milân kayıtsız görünmeye çalışarak dişleri arasından: — Yeter!., dedi. Sinirli bir davranışla kâğıtlarını toplayıp sakladı. Kaç sayısı olduğunu hasmının tahmin etmemesi için yüzüne İlgisiz bir görünüş vermeye çalışıyordu. Bunun üzerine ya­ bancı, kendisi için açık olarak kâğıt çekmeye başladı. 27'e gelince durdu. Sakin sakin Milân'ın gözlerinin içine baktı. Ama beriki gözlerini yere indirdi. Yabancı bir kâğıt daha •açtı bir ikili gelmişti. Belli belirsiz içini çekti. 29'da kalma­ ya niyetli görünüyordu. Kazanmak ihtimalinin heyecanı içinde kan tekrar Milân'ın beynine sarıldı. Ama tam o sıra­ da yabancı sıçradı. Göğsünü kabarttı. Başını arkaya attı, gözleri ve alnı, ayın ışığında pırıl pırıl parladı. Bir kâğıt daha açtı. Yine ikili!.. Üç ikilinin üst üste gelmesi biraz tu­ haftı ama, olmuştu işte!.. Milân, bu açık kâğıdın içinde tarlasını, tıpkı ilkbahar­ da olduğu gibi toprağı kabartılmış, sürülmüş haliyle görü­ yordu... Bu toprak izleri sanki kasırgaya tutulmuş gibi et­ rafında dönüyor... Dönüyordu. Yabancının sesi sanki onu kendine getirdi. — 31!.. Tarla benim!.. Sonra sıra öteki tarlalara, iki eve, Osaynitsa'daki ime-

şe ormanına geldi. Arada sırada Milân kazanıyor ve hırsla birkaç duka topluyordu. O zaman umut altın gibi parlıyor­ du. Ama bir iki mutsuz «el»den sonra parasız kalınca, yi­ ne malına oynamağa başlıyordu. Kumar, bir sel gibi hepsini silip süpürdükten sonra oyuncular bir an durdular. Nefes almak için değil, bun­ dan ikisi de korkuyordu, nesine oynayabileceklerini dü­ şünmek için durmuşlardı. Yabancı soğukkanlılığını koruyordu, işin birinci bölü­ münü başarı ile bitirip ikincisine başlamak için sabırsızla­ nan bir işçiye benziyordu. Milân donmuş kalmıştı. Her ya­ nı uyuşmuştu. Kanının kulaklarında çarptığını duyuyor, üs­ tünde oturduğu sıra sanki, kâh havalanıyor, kâh yerin di­ bine iniyordu. O sırada yabancı genzinden konuşan o ahenksiz se­ siyle: — Biliyor musun ne yapacağız dostum? dedi. Bir el daha çevirelim! Ya hep... Ya hiç! Ben kaybedersem bu ak­ şam bütün kazandıklarımı geri vereceğim, sen de hayatı­ nı!.. Kazanırsan her şey senin!.. Tıpkı eskisi gibi para, hay­ vanlar, toprak... Ama kaybedersen kendini Kapiya'dan Drîna'ya atacaksın!.. Bütün bunları, kendini tamamiyle kumara vermiş iki kumarcı arasındaki basbayağı bir anlaşma gibi ilgisiz, so­ ğuk bir tavırla söylemişti. Milân hissediyordu ki onun için ruhunu kaybetmek ya da kurtarmak zamanı gelmişti. Yerinden kalkmaya, varını yoğunu alıp götüren, şimdi de canını almak isteyen bu korkunç kasırgadan sıyrılmaya çalışıyordu. Ama, adam bir bakışla onu yerine oturttu. Ve sanki handa 3 - 4 kuruşuna oynuyorlarmış gibi başını eğdi, elini uzattı. İkisi de birer kâğıt çekti. Yabancı bir dörtlü, Milân bir onlu çekmişti. Kâğıt dağıtmak ona düşüyordu. Birden umutlandı. Kâğıtları dağıttı. Yabancı boyuna kâğıt istiyordu.

191 — — Bir tane... Bir tane daha!.. Ancak beş kâğıt çektikten sonra yeter, dedi. Artık sı­ ra Milân'a gelmişti. 28'e gelince durdu. Yabancının üst üs­ te duran kâğıtlarına, esrarlı yüzüne baktı. Kaç sayısı oldu­ ğunu tahmin etmek imkânsızdı ama, 28'den fazla olduğu muhakkaktı. Hem bu gece öyle az sayıda durmak niyetin­ de değildi. Hem de beş kâğıt çekmişti. Bütün cesaretini toplayarak Milân bir kâğıt daha açtı, dörtlü idi. 32 yapı­ yordu. Oyunu kaybetmişti. Kâğıda bakıyor, bir türlü gözlerine inanamıyordu. Her şeyi birden kaybetmiş olması ona imkânsız görünüyordu.. Başından kaynar sular dökülür gibi oldu. Birden her şey gözünde aydınlandı. Hayatın değerini anladı. Onu hem ka­ sabalılarla hem yabancılarla, hatta bazan kendi • kendine bile oynamaya sürükleyen o uğursuz tutkusunu bütün dehşetiyle gördü. Her şey, sanki birden güneş doğuyormuş gibi aydın­ lanmıştı. Oyun oynadığı ve kaybettiği acaba bir rüya mı idi?.. Her şey gerçekti. Hem karşılanmayan, önüne geçile­ meyen bir gerçek!.. Bir şeyler yapmak, inlemek, bağırmak, birini yardıma çağırmak istedi ama, içini çekmeye bile gücü kalmamıştı. Yabancı yanı başında bekliyordu. Birden kıyıda bir yerde bir horoz... Yüksek ve pürüz­ süz sesiyle kokorlko! diye öttü. Çok yakında olmalıydı. Ka­ natlarının çırpışı bile duyuluyordu. O saniye dağınık du­ ran kâğıtlar âni bir kasırgaya tutulmuş gibi uçtu. Paralar da dağıldı ve Kapiya yıkılacakmış gibi tâ temellerinden sarsıldı. Milân korkudan gözlerini kapadı. Artık ölmek üze­ re olduğuna inanmıştı... Tekrar gözlerini açtığı zaman ken­ dini yalnız buldu. Hasmı bir sabun köpüğü gibi yok olmuş­ tu. Onunla birlikte taşların üstündeki kâğıtlar, paralar da uçup gitmişti... Eksilmeye başlayan, ay, portakal rengin­ de, ufukta yüzüyordu. Serin bir rüzgâr çıkmıştı. Derinlik-

— 192 — lerde suyun gürültüsü gittikçe artıyordu. Milân, üstünde oturduğu taşı ihtiyatla yokladı. Kendini toplamaya, nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ne olmuştu acaba?.. Nihayet güçlükle yerinden kalk­ tı. Okoliste'deki evine doğru yollandı. Sendeleyerek, inliyerek yürüyordu. Evinin önüne gelince yaralı bir kuş gibi oraya yığıldı. Vücudu bütün ağırlığı ile kapıya çarptı. Aile­ si uyanarak onu yatağına taşıdı. İki ay boyunca ateşler içinde yandı, sayıkladı. Kimse iyileşeceğini ummadı. Ra­ hip Nikola geldi, ona son kutsal törenini yaptı. Ama yine de iyileşti ve kalktı. Kalktı ya, artık o eski adam değildi. Vaktinden önce çökmüş ihtiyarlamıştı. İnsanlardan kaçı­ yordu. Az konuşuyor, elinden geldiği kadar az kimse ile görüşüyordu. Artık gülmek nedir bilmeyen yüzünde, sü­ rekli olarak üzgün bir dikkat, bir bekleyiş vardı. Sade evf ve işleriyle uğraşıyor, sanki hayatında hiç dost, ahbap edin­ memiş gibi yaşıyordu. Hastalığında rahip Nikola'ya, o gece Kapiya'da başın­ dan geçenlerin hepsini anlatmıştı. Bunu en iyi iki dostuna1 da anlatmıştı. Çünkü bu sırla yaşayamayacağını anlamıştı. Tabiî bu her tarafta duyuldu. Olanlar yetmiyormuş gibf, ona ilâveler de yaptılar, süslediier, sonra her zaman oldu­ ğu gibi, meşgul olunacak yeni bir şey çıkınca unutup git­ tiler. Ama Milân Clasinçanin'in gölgesi kalan adam yaşı­ yor, çalışıyor, kasabalılar arasında gidip geliyordu. Genç kuşak onu ancak bugünkü hali ile tanıyor, başka türlü ola­ bileceği akıllarına bile gelmiyordu... Kendisi de her şeyi' unutmuş gibi davranıyordu. Kasabaya inmek için evinden çıktığı zaman köprüyü ağır adımlarla geçiyor, Kapiya'nın önüne gelince hiç heyecan duymuyordu. Bu beyaz taş sıra­ ların dizildiği ve tasasız insanların oturduğu sofanın, dün­ yanın bir ucundaki o korkunç yerle... Bir gece kumar oy­ nadığı, varını yoğunu kaybettiği hatta hem bu dünyada,,.

Sırp­ ça'yı da yalnız küfür ettikleri zaman kullanırlardı. uykuda veya gerçekte. onu katlanılabilir bir hale sokabilir." öy­ le acı şeyler geçer ki. sofu ve Drina Köprüsü — F. Vişegrad'lı musevi tüccar­ lar. Ama daha çok Kapiya'da otu­ rur.— 193 — hem öbür dünyada ruhunu tehlikeye koyduğu o uğursuz yerle bir ilgisi olacağını aklından bile geçirmiyordu. bağıra bağıra. gençliğini. Milân o geceki serüvenini. yassı bir fes olduğu halde sanki içinde birini artyorlarmış gibi ırmak boyunca^tembel tembel gezinerek Allahın gününü kutlarlardı. Kısacası. Milân'ın hikayesiyle ilgili bîr hâdise daha olmuş. ateşli ateşli ispanyolca konuşur. çoğu zaman. Bu hikâyeyi dinleyen rahip Nikola ile iki arkadaşı da./13 . bu­ nun. şöyle ya da böyle. Çünkü ancak bu biçimde ona bir an­ lam verilebilir. ateşin etkisiyle bir çeşit sayıklama. önem­ lice bir parasını kaybettiği ve bir mucize kabilinden de kumar tutkusundan kurtulduğudur. kesin olan bir şey varsa o da: Milân'ın bir gece içinde sağlığını. Cumartesi günleri her zaman. Milân Glansinçanin'in rüya veya getfçek. Çünkü şeytanın (31) oynayacağına ve mahvetmek istediklerini Kapîya'ya sürükleyeceğine kimse inanmıyordu. erkek çocuklarıyla birlikte Kapiya'da toplanırlardı. Ama kimi zaman insanın başından öyle karmaşık. Ço­ cukların üzerinde Atlas şalvarlar. o da Kapiya'da geçmişti. onda şeytanın parmağı olduğuna inanmamak güç olur. Kapiya'da son kumar oynadığı o uğursuz gecenin ertesi günü. evinin önün­ de düşüp bayıldığı zaman gördüğü bir kâbusa veriyordu. çuha fermene. bir karabasan ol­ duğu kanısında idiler. güneş­ li. güzel bir sonbahar günü idi. Günlerden cumartesi idi. şeytanın yardımıyla ya da onsuz. O zamanki Kapîya'ya ilk gelenler arasında. başların­ da kırmızı.

Kuru bir yapraktan daha ağır olmayan bir Macar altını idi bu.— 194 — fakir bir adam olan berber Avram Gaon'un büyük oğlu Bukus Gaon da vardı. Bukus. Sanki cebin­ de güneşi taşıyormuş gibi oluyordu. Daha dikkatle baktı.. bütün Gaonlardan farklı olarak. ihtiyar. sıkıştığı yerden çıkardı. Yemek vakti gelip de. alçak masada fakir sofralarının önüne oturunca (bu masanın başında on üç kişi idiler. Gece gündüz kumar oynanan küçük odaya gitti. Bundan ötürü de doğru dürüst bir iş bulamamıştı. herkesten daha kârlı. Delikanlı. Bu. Ortaya altını çıkarınca onu . Şimdi artık şansını deneye­ bilecekti. 16 yaşında idi. günün cumartesi olduğunu ve herhangi bir işle uğraşmanın günah olacağını hatırladı.. O za­ man iki taşın arasına sıkışmış ince bir şeyin parlamakta olduğunu gördü. Henüz bir iş. heyecan ve endişe dolu birkaç saat geçirdi. Şüphe yoktu. Ertesi günü Bukus. Bu çoktan beri yapmak istediği bir şeydi ama hiç bir zaman cebinde oyun oynayacak parası olmamıştı. gözleri kamaşıyordu. taş sıranın temiz olup olmadığını anlamaya koyuldu. îlkin onu şüphe ile karşıladılar. on bir çocuk. hem de altını çıkaracak bir şey ara­ mak için etrafına bakındı ama hemen. bir meslek sahibi olamamıştı. genç. Bu onu. Çoktandır ha­ ya! ettiği lüks hayat artık gerçekleşiyordu. öğ­ leye kadar yerinden kıpırdamadı. Oraya bir duka altını sıkışmıştı. Kulakları uğulduyor.. bütün museviler evlerine dönünce kaim bir saman çöpü buldu. günahı da unutarak al­ tını. Delikanlı. biraz havai idi.. hem kimsenin görüp görmediğini anlamak. doğru Ustamuyiç'in hanına koştu. Cumartesini de. anne ve baba) vaktinde yemeğe gelmesini bile bilmediği için onu serserilikle suçlayan babasının paylamasına aldırış etme­ di. Şaşkın ve heyecanlı bir halde oraya oturdu. Eve yemeğe geç kaldı.. insan gözüne o kadar değerli gelen al­ tın pırıltısı idi. faz­ la düşünmeden.. Yu­ varlak. Oturmak isteyince. daha üstün bir iş aramaya zorlamakta idi. Orada.

Kasabaya yeni askerî birlikler geldi ve Kapiya'ya tekrar nöbetçi kondu. kalbi duracakmış gibi oluyordu. Türklerin zamanında­ ki o tatlı ve sakin yaşam yoktu ama (bu zaten imkânsızdı) yeni anlayışa göre her şey düzenleniyordu. Söylendiğine göre bütün suç. kendi felâketi imiş gibi hissediyordu. Bütün musevi cemaati oğlanın bu felâketini.) Yeni kumarcı için üzücü daki­ kalar başladı. . yerli yerine oturmuştu. Ama.— 195 — bir yerden aşırmış olacağını düşündüler. (Her kumar oynayanın parasının nereden geldi­ ğini düşünecek olsalardı!. XII! İşgalin dördüncü yılı gelmişti. Kazanınca beynine kan hücum ediyor. Aynı sonbaharda Bukus profesyonel bir kumarcı oldu ve aile ocağından ayrıldı. fakirliğinin üstüne ışıklar saçan uzak ve parlak ufuklar açılıyordu. ama ses çıkar­ madılar. utanıyordu. kasabayı bıraktı ve dünyada kumarcı olarak alın yazısını tamamlamaya gitti. Fazlaca kaybedince de soluğu kesiliyor. daha sonraları. ağırlığını da hayatında ilk defa duyuyordu. On dört yıl geçtiği halde' hâlâ ondan haber alınamamıştı.. Büyük oğlunun yaptıklarından dolayı ihtiyar Gaon yerlerin dibine geçiyor. Alev alev yanan gözleri önünde. bütün bu işkencelerden sonra. Kapiya'da bulunan ve sıkıştığı yerden cumartesi günü çıkarılan «Şeytanın altı­ nında idi. sıcak­ tan ve terden gözleri buğulanıyordu. Tam o sırada ülkede yine kargaşalıklar başladı... yine de handan. Bir dereceye kadar her şey yatışmış. cebinde 4 duka altınıyla çıktı. Ateş içinde yanmasına. kızgın sopa­ larla dövülmüş gibi kendini bitkin hissetmesine bakma­ dan dimdik ve gururla yürüyordu. Altının sade pırıltısını değil. Bukus.

kişisel işlerine ve yaşayışlarına karışması. şöyle olmuştu: O yıl. Bu. yeni hükümet Bosna Hersek'te zorunlu askerlik usulünü uygulamaya karar verdi. Çün­ kü hıristiyanlar gibi giyinmek. bir yandan da. 50 yıl önce. halkta. Hükümetin. Kapiya'nın sofa­ sında buluştular. yerli Müs­ lümanlarda epey endişe ve korku yaratmıştı. Padişah. Kasabanın bu «kalbur üstü» insanları. hüküme­ tin bu şüpheli kararlarını konuştular. özellikle yer­ li Müslümanlar arasında büyük bir heyecan yarattı. mayıs ayının bir gününde bir rastlantı ile olmuş gibi. Avrupalılar biçiminde eğitim görmüş düzen­ li bir ordu kurmaya karar verdiği zaman hemen isyan bay­ rağını çekerek çarpışmışlardı. yaşayış biçimlerine. yavaş sesle. Bu tedbirler. en okumuş Müslümanları bu kararların ne anlama geldiğini. Bir yandan önlerine bakarak sessizce kahvelerini içerlerken. yabancı dinden. kasaba­ nın en ileri gelen. Epey kan dökülmüştü. bunlara karşı alınması gereken tedbirleri bilmiyordu. Çünkü sofaya çıkan basamakları gördüğü zaman kulağında tuhaf bir sızı duyardı. Aralarında Ali Hoca da vardı.— 196 — Bu. Kapîya'ya pek seyrek geliyordu. hem çok okuyan bir adam olduğundan . yabancı bir hükümdara hizmet edeceklerdi! Daha işgalin ilk yıllarında evleri sayıp numaraladıkları ve nüfus sayımı yaptıkları zaman bu davranışlar. Bu gibi durumlarda her zaman olduğu üzere. anlayışlarına. göğüsleri üstünde bir haç gibi çaprazlama kayışlar taşımak istemiyorlardı. bunlara karşı alınması gerekli tedbir­ leri konuşmak için aralarında gizlice bir toplantı yaptılar. onlara anlamsız bir davranış gibi geliyordu ama hiç kimse bu kararların gerçek anlamım. Şimdi yi­ ne aynı üniformayı giyecek. üstelik de. Müderris Hüseyin Efendi hem güzel konuşan. Alman yeni tedbirlerden hiç kimse hoşnut değildi. gelenek­ lerine tamamiyle aykırı idi.

Ama halk ayaklan­ dı. Her evin üstüne numaralı bir tahta çaktırdı. yeni bir vergi koymak içindir. Onların koydukları numaraları hiç bîrimiz aklımızda tutma­ yalım. An­ lattıklarına göre yanında her zaman bir çan bulundurur. uşağını çağıracağı zaman papazlar gibi bu çanı çalarmış. Müslümanlığı kabul etmekle bir­ likte. O yüz­ den ona «Tahtacı» lâkabını takmışlardı. Nemseli'ler her şeyin. hatta yaşlarımızın bile he­ sabını tutmak istiyorlar. İşte Travnik'te evlere numara koyan ilk insan bu Tahir Pa­ şa oldu. Uyurken bile hep işlerini düşünüyorlar. Onlar. Var- . bütün bu tahtaları söküp bir araya topladı ve yaktı. Müderris. Daha göremiyoruz ama yakında göreceğiz. Yine her za­ manki gibi sabırsızlanan Ali Hoca oldu: — Bunun Nemselî'lerin diniyle bir ilgisi yok. günün olayları üstünde fikir yürütmektense es­ kiden geçmiş olayları anlatmasını severdi. Az daha kan dökülecekti. şöyle düşünüyorum: Hemen isyan et­ mek için bunu yapacak güçte bir ordumuz yok. — Bana öyle geliyor ki. Doğduğumuz tarihi de doğru söylemeyelim. Müderris dinlerken herkes susmuş önüne bakıyordu. dedi.. Tahir Paşayı geri çağırdılar. Fazla değilse bundan 30 yıl önce Travnik'te Tahir Paşa adlı bir vezir vardı. Ne kadar haklı imiş. Ne yapmak gerektiğini bana soracak olursanız. Bunu kul da bilir. kalben eskiden olduğu gibi. Ama bereket versin İstanbul bunu haber aldı. Evleri numaralamaktaki maksatları bence. müna­ fık. Hıristiyandan dönme. Ama her emredilene de boyun eğemeyiz. bu bir gâvur icadıdır! diye söze başladı.» derdi. Hıristiyan kalmıştı. Allah da.— 197 — evlerin önüne konan bu sayıların ve nüfus sayımının mâ­ nasını herkesten iyi anlayabilirdi. boş yere vakit geçirip eğlenmiyorlar.. Ya da asker toola mak niyetindedirler. Şimdiki de ona benziyor. Müder­ ris efendi!.. iki yüzlü bir adamdı. Rahmetli Şemsi Bey «Nemselimin bombasının fitili uzun olur. Bunu çıkarları için yapıyorlar.

Herkes bunları unutmaya başladığı sırada asker toplama sorunu çıktı. sü- . Böyle sıralarda hep olduğu gibi haydutluk da alıp yürümüştü. İşte bunun için bunca yıl sonra tekrar Kapîya'ya. Ama genel olarak Ali Hoca'nın söyledik­ lerini kabul ettiler: Pasif direnme! Yaşlarını saklayacak ya da yanlış bilgi vereceklerdi Kadınlara gelince bu konuda bir şey sormaya cesaret ede­ mezdi. Dağınık çalışan isyancılar yenilgiye uğramış. o zaman buna razı olmayalım. Bu olayların üstünden iki yıl geçmişti. kanunu bü­ tün şiddetiyle uygulamaktan çekiniyordu. Direnişin gizli.. büyük bîr hakaret olurdu. Bu sefer müslümanlarm yambaşındo Sırplar da yer almışlardı. Yeni hükü­ metin. hâ­ lâ Türk egemenliği altında bulunan işgal bölgesinde as­ ker toplamaya hakkı olmadığını" iddia ediyorlardı. birlik­ lerin kalıntıları. özellikle. Osmanlı devleti ile ilişki kurmaya çalışıyordu.— 198 — sınlar kendileri bulsunlar! Eğer fazla ileri gider. Berlin kongresinin ona verdiği yetkileri aştığını. Doğu Hersek'te açıkça bir ayak­ lanma baş gösterdi. Bosna'da örgütlenmiş bir direnme olmadı ama ayaklan­ ma Foça ve Gorajde'den Vişegrad'ın bucaklarına kadar ya­ yıldı. Çünkü bu. Allanın izniyle kendimizi savunalım! Hükümetin bu can sıkıcı tedbirleri üzerine bir süre daha konuştular. Bazan evlerini badana ederken güya farkına varmamış gibi bu levhaların üstünü de badana­ lıyorlardı. Sırbistan'a ya da sancağa sığınmaya baş­ lamıştı. ama ciddî ve şiddetli olduğunu gören hükümet de hoşgörürlülükle davranıyor.. ya görülmeyen yerlere ya da tersine asıyorlardı. Ayaklanmanın elebaşısı yabancı devletlerle. Sos­ yal durumu ya da dîni ne olursa olsun bütün gençler as­ kerlik ödevini yapacaklardı. çocukları­ mıza da el atacak olurlarsa. Hükümetin bütün emirlerine ve korkutmalarına bak­ mayarak bu numaralı levhaları.

Şüpheli gör­ dükleri yolcuları durduruyor. Aylarca süren çarpışmalar arasında Bosna'­ yı yakından tanıdığı için müracaatını hemen kabul ettiler. . Çünkü orada çocuk!. Adı Gregori Fedun idi. Ayı gibi kuvvetli. başka her şey azdı. Aralarında vaktiyle işgal kuvvetle­ riyle gelen erler de vardı. Sıra ile nöbet tutan Streifkorps erleri arasında doğu Galiçyaiı bir de Rus bulunuyordu. İçlerin­ de jandarmadan oraya geçenler de olduğu gibi kılavuzluk ödevini gören yerli kura" askerleri de bulunuyordu.— 199 — rekli bir nöbetçi kondu. Peşte'de henüz alayından ayrılmadan Streifkorps için gönüllü toplamaya başlamışlardı. Çünkü böyle kritik çağlar bazı­ larına felâket getirmeden kapanamaz. bu sefer de Kapiya'nm her kapatılışında olduğu gibi kasabada derin izler bırakan olaylar geçmişti. Uzun ve sert geçen kışa bakmayarak Streifkorps'a bağlı iki asker Kapiya'da sürekli olarak nöbet tuttu. Öldü­ rülen olmamış. yüksek maaşlı gönüllüler­ den meydana gelmişti. biri yerli oluyordu. iki jandarma gece gündüz nöbet bekliyordu. Hersek'de isyan ciddî bir nitelik alır almaz hareket halinde bir birlik olan bu Streif­ korps kurulmuştu.. Glasinats ve Maglaya savaşlarında bulun­ muştu. Kış olduğu ve kar yağdığı halde. iki hafta sonra kasabaya Streifkorps birliği geldi ve Kapiya'da jandarmaların yerini aldı. Askerlik ödevini yaptığı sırada bölüğünü Bosna'­ ya atamışlardı. Gene! olarak bunlardan biri yabancı. ona göre silahlandırılmış. ama çocuk­ su bir ruhu vardı. Bu birlik engebeli arazide eğitim gör­ müş. Bu 23 yaşındaki delikanlının dev gibi bir boyu. Terhis zamanı gelince Galiçya dolayla­ rında Kolomeia'daki baba evine dönmek ona zor gelmişti. başlar kesllmemişti ama. Sonra da bir buçuk yıl Bosna'nın çeşitli garnizon­ larında çalışmıştı. Onlar geri dönmek istemedik­ lerinden Streifkorpslarla kalmayı tercih etmişlerdi. genç bir kız kadar da utangaçtı. üstlerini başlarını arıyorlardı... Kara Corc isyanında olduğu gibi bir karakol kurulmamış.

duy­ gularını ateşliyor. Gönüllü maaşından ailesine birkaç Forint göndereceği zaman annesinin. Baharın ilk belirtisi­ ni Drina'nın eriyen buzlarının top gibi patlayan ve insanın ta içinde öten yankılariyle köprünün üst yanında. sanki hep birini bekliyordu. Ona âdeta bir sarhoşluk­ la karma karışık düşünceler veriyordu. kâh sıkıntılı günler geçirmişti. Bu yüzden nöbette çok dikkatli olmaları ha­ tırlatılıyordu. sırası geldikçe nöbet bekliyordu. sudan yükselen ilk­ bahar pırıltıları yavaş yavaş bütün benliğini kaplıyor. birbirine yaslanmış dağların seyrek ormanlarında öten rüzgârın bo­ ğuk sesini de orada Kapiya'da karşıladı. Orada görevi devriye gezmekle nö­ bet beklemekten ibaret olacaktı. Onu is­ yancıların çarpıştığı Hersek'e değil de Drina üstündeki bir kasabaya yolluyorlardı. Topraktan. kız ve erkek kardeşlerinin sevincini gözlerinin önüne getiri­ yor. Delikanlı. Hersek'ten Bosna'ya geç­ miş. komutanlık nöbet tutan birliklere bir bildiri gönderdi. Kışı Kapiya'da. göğsü kabarıyordu. yıldızların küçücük mumlar ka­ dar parıldadığı açık havalı gecelerin ayazında soğuktan donan ellerini üflemekle geçirmişti. kasabanın üstün­ de gök kubbenin solduğu. çoğu zaman saatlerce taban tepmekie. Şansı da yardım etmişti. Sağlam kaynaklardan alınan bilgiye göre tanınmış haydut Yakov Çakırlıya. babasının. Bir şarkı söylerken ona öy­ le geliyordu ki.. Ve her geçen gün de buna biraz daha inanıyordu.. geceleri ise soğuğun taşı bile çatlattığı. Mart başlarında. Nöbet beklerken Ukrayna türküleri söylüyordu. bulandırıyor. şimdi de Vişegrad dolaylarında bir yerde gizleniyormuş.-Şimdi o sıkıntılı günler ona güzel günler­ den daha parlak geliyordu.— 200 — Güzel ormanlanyle küçük boşnak kasabalarını tekrar gö­ receği için seviniyordu. Streifkorps erlerine Çakırliya'nın şeklini de tarif et- . Oradan da her halde Türk veya Sırp sınırına geçmek isteyecekti. Oralarda kâh tatlı.

alınları. Genişliği ancak on adım olan bu köprüden bir kimsenin görülmeden geçebileceğine akıl eriniyordu. karlı dağlar­ la vadideki tomurcukların kokularını birbirine katıyordu.. ama fevkalâde sinsi ve kurnaz bir adamdı. duvara yaslanarak rüz­ gârla birlikte Malo Rusya şarkıları söylüyordu. dikkatini yalnız bir şeye vermesi pek kolay değildir. örtülerin belki de yarın büsbü­ tün gizleyeceği henüz çocukluktan çıkmamış sevimli yüz­ lerini masum bir neşe ile gösterdikleri bir çağdı bu!... hem acı bir duyguydu bu! Havada. gösterişsiz. Saç­ ları. Hem tatlı. Etrafında nöbetçileri bir çok kere al­ datıp kaçmayı başarmıştı. suda. kendini canlı ve güçlü duyar. . Büs­ bütün de açık çıkmadıkları için bir şala sarınıyorlardı. çeneleri kapatılır ama gözleri. Fedun bir terastan öbür terasa giderek enginleri seyre­ diyordu. Bu kadar telâşı fazla buluyordu. Kuzey batıdan esen rüzgâr.— 201 — mislerdi. Müslüman kızlarının. Kısa boylu. Daha hızlı akan ırmak baş döndürüyor... Dar geçitlerde karlar eriyor.. Onun nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Onun için Kapiya'da .. gündüz olsun birkaç saatlik nöbetini rahat ve endişesiz geçiriyordu. yanakları ve ağızları açıkta kalırdı.. toprakta geçen harikulade olaylar da onu buna büsbütün inandırıyordu. çevresi hep bahar koku­ ları bahar fısıltıları ile dolarken. ilkbaharın yaklaştığını belirten tabiat olay­ larıydı. Sanki gelecek biri varmış gibi.. Eğer gece nöbetinde ise.gece olsun. bütün vücudu karıncalanırken. Tabiî ki biraz da­ ha fazla dikkat ediyordu ama. Genç kızların henüz örtünmedikleri bir yaşta idi. Fedun bu emri de her zamanki gibi büyük bir ciddiyetle dinlemişti. Gece ol­ sun gündüz olsun içinden hep bir şey bekliyordu. İnsan 23 yaşında olur. Dikka­ tini çeken şey. bu dikkati Yakov yüzünden değildi. nö­ bet bekleyen delikanlının yanından bir Müslüman kızı geç­ ti. Bir gün öğle vakti.

Yarım saat sonra (köprüde hâlâ öğle vaktinin sessizliği egemendi) genç Müslüman kız çarşıdan döndü. Fedun genç kıza... Stevan. tekrar heyecanlı delikanlının önünden geçti. Streifkorps'a bağlı köylüler­ den idi.. Tekrar dalgalı yürüyüşüyle gözden kayboldu. emirlere aykırı olarak taş sofada oturmuş uyukluyordu. öbür kıyıdaki evlerin arasında daha bir sü­ re göründü. . Oldukça yaşlı olan bu adam içkiye fazlaca düşkün olduğundan. Sanki farkında olmadan bir şey ka­ çırmış gibi etrafına bakındı.. Birden Fedun'a ikisi de bir kabahat işlemiş gibi geldi.— 202 — Kapiya'da kimsecikler yoktu. Ne tuhaf genç kız da yan gözle ona bakıyor­ du. Yüzünde birbirini oyunda aldatmaya çalışan çocukların o kurnaz anlatımı var­ dı. sonra kayboldu. rüzgârın esişine uya­ rak etrafında havalanıyor. yürüyüşünün âhengine. Genç ama dolgun vücudunu saran renkli örtüsü de binbir kıvrımla ar­ kasından dalgalandı. güneşin altında canlı bir yaratıkmış gibi dalgalanıp parlıyordu. Kirpiklerini kır­ pıştırarak gözlerini yere eğiyordu. Şimdi artık beklediği biri vardı. Kendini toplayınca he­ men tüfeğini yokladı. şalının doğu desenleriyle canlı renkleri. Gözü hep çarşı tarafında idi. Fedun'un nöbet arkadaşı Praça'Iı Stevan adlı biri idi. sıkıntılı ve sıkılgan bir bakışla bak­ tı. Delikanlı daha canlı adımlarla bir terastan ötekine gitmeye başladı. Ve yanından böylece geçerek kasabanın ortalarına doğru gözden kayboldu. Köprüyü geçtikten sonra. Hâlâ oldu­ ğu yerde aynı vaziyette duruyordu. Hatta fütursuzca gülümseyerek. Delikanlı ancak o zaman bir rüyadan uyanır gibi sıçrayarak kendine geldi. Bu sefer Fedun daha büyük bir cesaret göstererek ona uzun uzun baktı.. mart güneşinin al­ datıcı sıcağı altında uyuyordu. Sakin ve güzel yüzü şalın gergin kumaşiyle sıkıca çerçevelenmişti.. Renkli şalı.

Genç kız tekrar öbür kıyıda gözden kaybolunca Fedun kor­ kudan titremeye başladı. her zaman yaptığı gibi. gözü­ nü yummadığına geceleri yatağında bile uyumadığına ye­ min etti. Sonradan. tekrar bu şalla çerçevelenmiş yüze baktı. Gururları incinen öfkeli Müslümanlar tarafından öldürülerek. Her şey bir gün önceki gi­ bi geçti. Sanki bu oyuna ortaklık ediyormuş gibi Stevan da yine. Gülümseme­ ler de daha canlı ve daha cüretkâr oldu. Genç kız. taş sıranın üstün­ de uyukluyordu.— 203 — Ne kadar sürdüğünü tahmin edemediği bu süre içinde yanlarından bir tabur asker geçse farkına varmayacaklar­ dı. genç askerin göz­ leri içine baktı. Bütün bunları biliyor. Bunu orduda iken de. şimdi Strelfkorps'da da kendilerine söyle­ mişlerdi. Bu ülkede ve onun durumunda olan birinin bir Müslüman kızına yanaşmaya. Nöbet değişinceye kadar büyük bir dikkatle beklediler. Bu gibi suçların cezası çok büyüktü. bunu hayatları ile ödeyenler bile olmuştu. Dönüşte genç kız âdeta durakladı. Böy­ le hiç. nöbet sırasında da bütün gün vicdanının önünden bir hayalet gibi bir çok se­ ferler gelip geçti.. Yalnız bakışmalar daha uzun sürdü. Telâşla Stevan'ı uyandırdı. Kurallarını pek iyi bilmediği bir oyun oynuyormuş gibi Fedun da. Ancak. çarşıda ve köprüde kimse bulunmadığı bir sırada tekrar göründü. rüyalarımızda büyük bir cüret gösterebiliriz. eşi görülmemiş şeyler ancak rüyalar­ da olurdu. Ertesi günü öğleye doğru. Karışık ve anlamsız bir şeyler mırıldan­ dı. Nerede oldu­ ğunu bile unuttu. Delikanlı dizlerinin büküldüğünü hissetti. Bir Müslüman kızının bir Nemse askerine bakmaya cesaret etmesi inanılır şey değildi. dokunmaya cesaret etmesi­ nin nasıl bir tehlike yaratacağını çok iyi biliyordu.. duyulmamış. . dinlenme döneminde de.

Âdeta dört ayak üstünde gidiyormuş . Sol eliyle Müslüman kızın koluna. Hiç gözünü kırpmadığına ina­ narak Kapiya'dan kimsenin geçmediğine yemin etmeye ha­ zırdı. Her kelimesinde sanki onu tekrar göreceğinden doğan bir sevinç vardı. Dördüncü günü genç kız yine Kapiya'da kimsenin bulunmadığı bir sırada geçti ve aşktan yanıp tutuşmakta olan delikanlıya bundan sonraki nöbetini ne zaman alacağını fısıltı île sordu. Parlak ve erişilmez olan şeyler bir an için onlara kolayca erişilecekmiş gibi görünür ve bu istek bir kere içlerine yer­ leşti mi her şeye rağmen ona el uzatanlara getirecekleri felâketlere tekrar erişilmez bir hale gelir. yine uyuklayan arkadaşiyle Ka­ piya'da bulunuyordu. Stevan yine uyukluyordu.— 204 — aykırı davranmak istemiyordu ama işte tam tersini yapı­ yordu. Tıpkı rüyada gibi. Ama durmadan geçerken ona yan gözle bakarak: •— Büyük annemi kasabanın çarşısına götüreceğim. Alaca karanlık şalının renklerini soldurmuştu. O da akşam ezanında. Ve anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı. Büyük gücü altında başka her şeyi silen tek gerçek gibi.. her şey delikanlının gönlünün çektiği biçimde oldu. hava kararmaya başladığı zaman nöbete geleceğini söyledi. Kalın örtülere sarınmıştı. Yağmurdan sonra ona vaîtlerle dolu gelen serin bîr akşam başladı. Genç kız yürüyüşünü yavaşlattı. Delikanlı yine bir şeyler kekeledi. Geçenler büsbütün seyrekleşmişti. sağ eliyle basto­ nuna dayanıyordu. geceyi orada geçirecek ve ben yalnız döneceğim. Altı saat sonra Fedun. Genç kız da ya­ vaşladı.. Bu tehlikeli ve inanılmaz oyun böylece sürüp gitti. Yanında iki kat olmuş bir Müslüman kadını vardı. Mutsuz insanların felâketi bundan ileri gelir. diye mı­ rıldandı. Genç Müslüman kızı Osaynitşa yolunda göründü. Üçüncü günü öğleye doğru Müslüman kızı yine geç­ ti.

— 205 — izlenimini veriyordu.. Yatakhaneden çıkar çıkmaz ikisini ayrı ayrı yerlere . İçinde. Fedun'un önünden böylece geçtiler. Fedun'la arkadaşına dönerek hemen yatakhaneye gitmelerini ve ye­ ni bir emir almadıkça oradan ayrılmamalarını emretti. Ama bu sefer gelen yalnız nö­ bet bekleyecek olan iki er değildi. Böyle heyecan içinde bir saat geçti. Ama bu bekleyiş bile ne kadar tatlı idi!. Genç kız da adımlarını. yanında güçlükle yürüyen kadının adımlarına uydurmuştu. İlk karanlığın gölgelerinde büsbü­ tün iri görünen gözlerini genç adamın gözlerine dikmişti. Yanlarında. Stevan uyukluyordu. «Acaba kız ba­ na ne diyecek?» diye düşünüyordu. Düzgün dizilmiş on iki yatağıyla koca yatakhane buz gibi soğuk ve boştu. Yüksek ve sert bir sesle arkasından gelmelerini söyledi. şehirde gözden kaybolduğu zaman delikanlının bütün vücudunu bir ürperıne aldı. Genç kız hâlâ görünmüyordu.. korkuya benzeyen heyecanla genç kızın dönmesini bekliyordu. Onlara gittikçe daha sert davranıyorlardı. Bu koca siyah sakallı adam. niye onlarla o kadar sert konuşmuş­ tu? Bir saat sonra erler yatmak için gelmeye başladığı sı­ rada bir onbaşı içeri girdi. Fe­ dun bir suç işlemiş olması ihtimaliyle beynine kan hücum ettiğini sandı. Ve sanki kaybettiği bir şeyi yakalamak istiyormuş gibi acele acele bir terastan öbür terasa gidip gelmeye başladı. Asteğmen. O. Kaşları çatıktı. «Ya ben ona ne diye­ ceğim? Belki de gece gizli bir yerde buluşmamızı teklif edecek?» Bu düşüncenin verdiği haz ve tehlikeli heyecan içinde titremekten kendini alamadı. Fedun ile Stevan endişe ve sabırsızlık içinde bekli­ yorlardı. Sonra bir yarım saat daha. Adamlar ya kasabada ya da yemekte idiler. Asteğmen Drajenoviç de vardı. Nihayet genç kızın yerine Fedun'dan nöbeti almaya gelen arkadaşları geliyordu. Çöken karanlıklarla bu tatlılık da artıyordu. Bu hiç de iyiye yorumlanamazdı.. Sanki onlardan ayıramıyormuş gibi.

Ağır konuşan. Kasabada son ışıkların söndüğü saat yaklaşıyordu. geri ka­ lan kısmı abajurun gölgesinde kalıyordu. Gece ilerliyordu. Saat on bire doğru Fedun'u. Yavaş sesle. bölük kumandanının bü­ rosuna getirdikleri zaman ona öyle geliyordu ki.— 206 — götürerek sorguya çektiler. ağır konuşan ama sahnede imiş gibi her kelimeyi birer birer açık ve belirli bir biçimde söyleyen bu adamın karşısında kekelemeyen yoktu. kollarını dirseklerine kadar aydınlatıyor. Onun da vücudunun üst yanının yarısı karanlıkta kalmıştı. ağır kapıların gürültü ile açılıp kapanmaları duyuluyordu. Ma­ sanın üstünde yeşil abajurlu madenî bir gaz lâmbası ya­ nıyordu. Emir erleri gidip geliyor. Karargâhın birinci katının pencerelerin­ de de ışık vardı. anah­ tar şakırtıları. Lâmbanın önünde Yüzbaşı Kırçmar oturuyordu. Sakalsızdı. bu tombul sarı yüzü yakından tanıyordu. Yalnız kuvvetle aydınlanmış elleri görülüyordu. Sorguya Drajenoviç başladı: — Stevan Kalatsan ile birlikte Kapiya'da nöbet tuttu­ ğunuz sırada saat beşten yediye kadar vaktinizi nasıl ge­ çirdiğinizi söyler misiniz? Fedun. yüzünün kızardığını hissetti. Ara sıra sokak kapısının zili. Kapiya'daki olayların üstünden günler. Ama kışlanın pen­ cereleri hâlâ aydınlıktı. Bıyıkları görünmeyecek kadar küçüktü. Biraz ilerde Asteğmen Drajenoviç du­ ruyordu. hatta haftalar geçmişti. Lâmba. karanlıkta uyuyan kasabayı acele acele geçip kışla ile karargâh arasında me­ kik dokuyorlardı. ağır kımıldayan bu şişman ve sakin su­ baydan ateşten korkar gibi korkuyorlardı. parmağında kalın altın bir halka vardı. Etrafı koyu halkalarla çevrilmiş zeki gözleriyle daha çok kadına benziyordu. Herkes vaktini is­ tediği gibi ve elinden geldiği kadar en iyi biçimde geçir- . Bütün bu dış görünüşlerden de anlaşılı­ yordu ki kasabada umulmadık bir şeyler geçmişti. Bu iri gri gözle­ rin bakışına dayanacak adam pek azdı. Fedun.

sert bir mahkeme önünde. şim- . Sorgular... dedi. Yarabbim!. kekele­ meye başladı.. Stevan'ın her günkü gibi uyukiadığını. yüzleşme­ ler birbirini kovalıyordu. en gizli düşüncelerine kadar. Hayalinde yalnız yasak olan ve herkesin başına gelen ikinci derecede şeyler geçit resmi yapıyordu. Bu. Ona öyle geliyordu ki gruptan önceki hülyalarının so­ nucu olan bütün o karmaşık ve şeytanî sorumluluklar. Ama şu dakikada gündelik hayatı üzerine bile anlatacak bir şey bulamıyordu. Gece ilerliyordu ama ne karargâhın ne de kışlanın ışıkları sönüyordu. Ama sonra. Görülüyordu ki çember hep. Gelip ge­ çenlerden bazılarını bulup getirmişlerdi. Hele ilkbaharda vaktini Kapiya'da geçiren bir delikanlı ise. bir heyecan ge­ tirecek olan dönüşünü beklediğini söyleyemezdi. Fedun daha ilk ağızda suçlu gibi şaşırmağa. Bunu hiç kimse düşünemezdi. Her şeyi söylemek ne ka­ dar imkânsızdı. Aynı gün Kapiya'da nöbet bekle­ miş olan öteki erler de sorguya çekiliyorlardı. Cevap vermek ne güçtü!. Bu sükût ne zamandan beri devam ediyordu? Bölük kumandanı: — Haydi. Va­ kit geçiyor.. hepten düşü­ nemezdi. Ama insan şeflerine.— 207 — meye çalışırdı.... Stevan'la Fedun'un etrafında daralıyordu. şaşkınlığı ve sıkıntısı da artıyordu. bekliyoruz!. Ama bazı ayrıntıları söylemeden geçmek insanı rahatsız ediyordu. iyi yağlanmış bir makinenin sesi gibi güçlü ve pürüzsüz çıkan «Haydi!» kelimesini herkes çok iyi biliyordu. tutanaklar. Ne cevap vermeli idi? Bu iki saatlik nöbetini de her zamanki gibi. kendisi­ nin de köprüden geçen tanımadığı bir Müslüman kızıyla birkaç kelime konuştuğunu. Zaten acele etmek gerekti. her şeyin bütün ayrıntılariyle hesabını vermek zorunda kalacağı kimsenin aklına gelmez­ di. Evet. . akşam memleket şarkıları mı­ rıldanarak kızın ona a lışılmamış bir şey. ondan önceki günler gibi geçirmişti.

Yüzü de büsbütün değişmişti. Genç adam şaşkına dönmüştü. yapmacık bir tavırla konuşu­ yordu. Yüzbaşı dilsiz ve hareketsizdi. Bir gün önceki Müslüman kızı idi. Ama sabah. Köylü. kurnaz kurnaz gözlerini kırpıştırıyor. Bu gerçek olamazdı. Ayağında Müslüman giyinişine göre renkli bir şalvar vardı. öte yandan da he­ yecandan titreyen delikanlı: — Artık cevap vermek gerekecek! diye düşünüyordu. Bütün gece. Gün doğarken Fedun'u tekrar yüzbaşının önüne ge­ tirdiler. içini ezen büyük bir çaba harcayarak Fedun dikkatle kadına baktı. Göz kapakları kızarmıştı. — Nöbet bekleyen bu mu idi? Nihayet. Şal olmayınca. Ama kimsenin susmasına ve durma­ sına izin vermiyordu. zaaflarını anlamadan korkunç bir mahkeme rahibine benziyordu. her şeyi aydınlattı.— 208 — di üstüne yıkılıyordu. heykelleşmiş bir vazife idi. dinlenme. gömleği keme­ ri ve yeleği. yemek gibi tabiî ihti­ yaçların bile dışında kalan bir yaratıktı. Başına topladığı kalın kestane rengi örgüleri dağılmıştı. Büroda. Buna rağmen ne gibi bir suç işlemiş olduğunu bir türlü anlayamıyordu. uyku. Stevan'la yüzleştirildi. kasabanın üst yanındaki yüksek yaylada otu­ ran köylülerin kılığı idi. Bir yandan açlıktan karnı zil çalan. İncecik bir sesle. Sanki. Genç adamın önce inanacağı gelmedi. İnsanoğlunun duygu­ larını. Görünüşü ve davranışıyla bir insan­ dan çok. boyuna cahil bir köylü olduğunu ve her şeyde bu Mösyö Fedun'un (nöbet arkadaşına hep böyle diyordu) arkasına sığındığını tekrarlıyordu. Ağzı büyük ve haindi. O karışık rüyası hâlâ sürüyor. ortasında soğuk ve acımasız yüzbaşının bulunduğu o tuhaf çember etrafında döndü durdu. Ama üst yanı. daha yaşlı ve daha şişman görünüyordu. Drajenoviç'in yanında bir jandarma ile bir kadın duruyordu. Yalnız gözleri . Yalnız şalsız ve başı açıktı. hâlâ gün ağardığı halde bile gece bir türlü bitip tükenmek bilmiyordu.

fazla konuşmak istemiyordu. Fedun'a ne demişti? O ne cevap vermişti? Kız. köylerinin üst yanındaki bir ahırda geçirmişti. Üstelik de köpDrina Köprüsü — F. dedi. İsmi Yelenka idi. •— Peki. Drajenoviç. Yelenka. Ço­ ğu zamanda bu işi genç kız yapmıştı. — Bir şeyler mırıldandı ama. köprüyü son geçtiğinde o sana ne dedi?. Dün akşamki gölgeler dağılmıştı. Çünkü onu dinlemiyor. hep Yakov'u nasıl geçire­ ceğimi düşünüyordum. Yakov ne pahasına olursa olsun Sır­ bistan'a geçmeye karar vermişti.. Köprüyü kaç sefer geçmişti. ne dediğini pek anlaya­ madım. genel olarak doğru cevap veriyordu ama. Haydut Yakov Çakirliya. ilk ifadesinin bir bölü­ münü atlayarak kısaltıyordu. kışı. Çok yorgun görünüyor.. Ama Drajenoviç sözünü kese­ rek ona tekrar baştan anlatmasını söylüyordu.— 209 — duru ve parlaktı. Yukarı Lieska'da oturan Tosiç ailesindendi. Birer birer bütün gerçekler meydana çıkıyordu. Karlar eriyince. sormakta devam etti. Fedun'a şimdiki görünüşü kadar yabancı gelen sert ve kayıtsız bir sesle: —• Evet. asteğmen inat ediyordu. Ona genç kızın evinden yemek ve çamaşır göndermişlerdi. kendini savunuyor. Muhafaza altında olmasa bile bu mevsimde Drina'yı geçmek güçtü.. Sözlerinin dinlenmemesine alışkın olmadığını gösteren tehdit dolu bir sesle genç ka­ dından. halinde bir ilgisizlik ve küstahlık vardı. Ama. Birbirlerini sevmiş ve nişanlanmışlardı. geçen sonbaharda oraya gelmiş.. — Sadece bunu mu düşünüyordun? — Evet. karargâhta söylediklerinin hepsini tekrarlamasını istiyordu. Streifkorps da daha sıkı tedbirler alınınca./14 . Kız.

sonra da Okolişte'de bir mağaraya saklanmışlardı. tam çarşının ortasından geçmek is­ tememişler ve bir yan sokağa sapmışlardı. Ve böylece onu ihtiyar büyükan­ nesi imiş gibi iki nöbetçinin önünden geçirmişti. Özellikle yeril Müslümanların bulunmadığı saati seçiyordu. Nöbetçiyi alıştırmak için üç gün sıra ile köprü­ den geçmiş. Yolları şaşırmışlar ve öteki sınıra ge­ çilen Rzav köprüsüne gelecekleri yerde bir Müslüman kah­ vesinin önüne çıkmışlardı. Hiç bir şeyin farkına varmamışlardı. şalvar ve kemerden ibaret bir Müslüman kadın elbisesi sa­ tın almıştı. Daha yaşlı olan arkadaşı ise sofada uyu­ yordu. Tam o sırada da birkaç Müslü­ man dışarı çıkıyordu. hayatı pahasına da olsa ona yardım etmek istemişti. Çarşıya gelince. Onun için nöbetçiyi aldat­ maktan başka çare yoktu. — Neden bu erin nöbet beklediği zamanı seçtin? — Çünkü bana hepsinden yumuşak görünmüştü de ondan. Asteğmenin ısrarı üzerine kadın devam etti: — Her şey öyle hazırlandıktan sonra Yakov satın al­ dığı elbiseleri giymişti. Sonra da onun direktifiyle köprüden geçmeye başlamıştı. Onları ele ve­ ren de bu olmuştu. Yakov. Hiç tanımadığı bir kızın yanındaki ihtiyarı görünce şüphe­ lenerek onları izlemişti.rüde sürekli bir nöbetçi vardı. en sonunda Yakov'u da geçirmeye karar ver­ mişti. İlkin Lieska üstüne inmişler. Peçesinin altından jandarmayı incele- . Orada yanlarına yaklaşarak kim olduklarını ve nereye git­ tiklerini sormuştu. Yelenka da onunla birlikte gel­ mek. Çünkü Fedun yalnız onun yü­ züne bakıyordu. daha önce Gîasinats'da çingenelerden ferace. — Sadece bunun için mi? — Evet. Aralarında yerli bir jandarma vardı. Böylece Rzav'a kadar gelmişlerdi.

) Genç kız bunları gayet sakin itiraf ediyordu. dövmüşler. Drajenoviç'in bütün çabaları bo­ şa gitti. ikisi birlikte yere yuvarlanmışlardı. o sırada kaçmayı uygun görmüştü. Ama söylemek istemediklerine gelince ağzından lâf çıkmıyordu. O dün geceden bu saate kadar. kızı bir hayli sıkıştırdı. — Onu mu yakalayacaklar?. güzel düzgün olan çehresini ıstıraplı ve sevimsiz yapıyordu. Onun için bildiklerini söylersen iyi edersin. sözlerini aştığı zaman bu hareketi yapmaktan kendini alamıyordu. Pencereden dışarı bakınca yüzüne. Onu mu?.. Örtüsünü atıp genç kızı jandarmanın üstüne öyle bir itmişti ki. Jandar­ manın bacakları arasına düşmüştü. Bunu söylerken Drajenoviç'e ne söylediğini bilmeyen bîr adammış gibi acıyarak bakıyordu.. — Yakov'u şimdiye kadar mutlaka sınırda yakalamış­ lardır. Boşu­ na ona işkence edilmesine de engel olursun. Ona gelince: Onu da karargâha götürmüşler. dedi. (Yakov ufak tefek olmasına rağmen son derece kuvvetli. Duyguları. koca . ekilmiş tarlası üzerinde havanın et­ kisini ölçmek isteyen bir çiftçi gibi sevinçli ve çocuksu bir anlatım geldi.. Ama nafile. su dizlerini geçtiği halde âdeta bir su birikintisinden geçer gibi kolaylıkla öbür kıyıya çıkıp kamışlar arasında gözden kaybolmuştu. söylemek istediği bölümleri anlatırken fazla­ sıyla konuşuyordu.. Üst dudağının ucu küçümser bir eda ile yukarı doğru kalktı.— 211 — yen Yakov. Jandarma ondan kur­ tulmak için onu iterken Yakov kendini Rzav'a atmış. ama başka söyleyecek bir şey olmadığı için susmuştu. Yakov'un planının ne olduğunu anlamak için asteğmen. gözü pek bir adamdı. Dudaklarının bü­ zülmüş bir sülüğü hatırlatan bu hareketi küstahlık ve kü­ çümseme anlatıyordu. — Allah yardımcınız olsun! dedi. Kimlerden yardım gördüklerini. değil buradan iki saat ötede olan sınırı. Bu. korkutmuşlar.

. Haydi gidin artık!. dudakları tabiî halini aldı mı.. Kendisinden ciddî bir iş beklenilmeyen zayıf. Çünkü bütün bunları ken­ di kendine de tekrarlıyordu. Yüzbaşının onu çaresiz bir şekilde mahkûm eden ve içinde acı gizlenen ciddî ve insafsız sözleri bile genç adamı uyuşukluktan kurtaramadı. Tane tane söylenen bu sözler bile genç adamın vic­ danına yeni bir şey katmıyordu. ha- . yine bir çocuk ka­ dar saf. Stevan'm davranı­ şı.. Hepsi baharın ona Kapiya'da oynadığı oyunu bütün açıklığıyla gösteriyordu. haydutun metre­ sinin. Oy­ sa kendinizi sevdaya kaptırdınız. Sizi mahkemeye vermek zorundayım. Tekrar Fedun'u sorguya çektiler. Bu uzun sürmez­ di artık! Genç adam her şeyi itiraf etti. karşısına çıkışı. Zaten bunun için onun­ la geldim.. Bu saf. Ben bundan eminim.— 212 — Bosna'yı bile baştan başa geçerdi. dünyada ödevinin ve ülküsünün ne olduğunu bilen bir insan sanıyordum.. Hem körü körüne!. Yüzbaşı ona Almanca: — Sizi ciddî. iradesiz bîr insan gibi davrandınız. Bir gün bölüğümü­ zün göğsünü kabartacak bir er olacağınızı umuyordum. Mahkemenin kararı ne olursa olsun size gösterilen güvene lâyık olmadığınızı. Ama. küstah ve çirkin göründü. O da kızı götürmesini işa­ ret etti. yüzbaşıya baktı. Ne yapacağını bileme­ yen Drajenoviç. Bu­ nu aklınızdan çıkarın! Tekrar dudağının ucu yukarı doğru kalktı ve yüzü da­ ha yaşlı.. sorula­ rıyla bir savunma yolu hazırladığı halde bile hiç oralı ol­ madı. sizin için cezaların en büyüğü­ dür!. Hatta Drajenoviç ona.. Bana ne isterseniz yapabilirsiniz. namuslu bir adam ve iyi bir asker gibi görevinizin başın­ da durmadığınızı bilmek. cesur ve sevimli oluyordu. Önü­ nüzden geçen ilk kadına kapıldınız. söylediği sözler.. kendini savuna­ cak tek bir söz söylemedi. Bu kadının. vicdanlı. Ama onu bir daha hiç göremeyeceksiniz.. bu kısa sorgunun gidişi.

— 213 — vaî. ne de başkalarına açıklamada bulunmak vardı!. ama affedilmez oyunu!. Sadece kendini aldatmış ve onu al­ datmalarına izin vermiş bir adamın sonu vardı. Felâkete uğrayan bir insanın etrafını saran yalnızlık ve sessizlik çemberi onun da etrafında gittikçe genişliyordu. Bu ölümden de beter bir son demekti.. üstüne yağlıboya ile ismi. ne aile resimleri. kanunun ve kuralların yazılı olmayan bazı is­ teklerini yerine getirmek için Fedun'dan çok yüzbaşıya ge­ rekli olan şeylerdi. Ne Kolemia'dan gelecek mek­ tup. Eğer orada.. can sıkıntısından arkadaşlarla anlatılan küçük aşk maceraları olarak kalacaklardı. ayaklarının ucuna basarak gözden kayboldular. Saat onda posta arabasiyle bir jandarmanın gözcülü­ ğünde Saray . Sonra kendi eşyalarını toplamasını. Ama büyük sorumlulukların ölçüsüne vurulunca. Yüzbaşının sözleri bütün bun­ ların üstüne basılan resmî bir mühürden başka bir şey de­ ğildir. îlkin duvardan.... hiç önemleri olmayacak. sanki başka birinin ağzı ile yiyormuş gibi yemeğini yedi. Sabah kah­ valtısını getirdiler. geceleri nöbet bekler­ ken. rütbesi. si­ lahlarıyla beylik eşyaları teslim etmesini söylediler. orada askerî mahkemeye verilecekti.. Fedun çok sıkı bir nezaket altında değildi. Tehlikeli bir görev başında iken. arkalarından kapıyı da sessizce kapatmışlar­ dı. harikulade bir sahne seyreder gi­ bi genişliğini kavrayamadığı bir keşfin karşısında buluyor­ du.. şerefsiz bir son!. Kapiya'da geçirdiği bu saniyeler... Ne de o kadar gururla eve yolla­ dığı posta havaleleri.Bosna'ya gidecek. bilinmemiş kal­ salardı. Genç adam kendini. İşte onun içindir ki yüzbaşıya verecek cevap bulamamıştı. Artık ne kendisine. fena bir saatte bir an kendini unutmanın ne demek olduğunu öğreniyordu.. bu saniyeler kesin birer değer olu­ vermişlerdi.. Genç adam eşyalarını toplarken orada bulu­ nan birkaç arkadaşı. Onlar. bölüğü- . İğrenç...

Sonra duvardan tüfeğini aldı. Rahip Nikola ile görüşmeye gitti. kolaylaşır­ dı. duygulu ama he­ yecanlı. Yatağına uzandı. kendine yardımcı olarak Rahip Yoos'yıı almıştı. Kışlanın içi tüfek sesinin yankılarıyla inledi. Drajenoviç ona . ancak evine çok yakın olan kilisedeki gö­ revine bakabiliyordu. Tüfeğini elleri ve dizleri ile tutarak namlusunu çenesine dayadı. Pabuçlarını çıçardı. Fedun. çorabının sağ ayak parmağının üstüne bir delik açtı.» Sonra bir kez daha pencereden baktı. Bir çakıyla. Çünkü Rahip Nikola artık çok zorlukla yürüyor. Yüzbaşının emri üstüne Drajenoviç. Doktor geldi. Âmir­ lerimden af dilerim. Fedun intihar ettiğine göre. yanmış bir odun parçası gibi karakuru bir adam­ dı. Te­ tiği çekti. rahip Nikola ile bu işi görüşmek için emir aldı. Bir tutanak tutuldu. içine iyice yağlanmış ağır bir kurşun yerleştirdi.— 214 — nün ve birliğinin numarası yazılmış olan siyah levhayı çı­ kardı. Levhanın arka tarafına bir tebeşir parçasîyle ve küçük harflerle acele şunları yazdı: «Eşyanın hepsinin lütfen Kolemeiya'ya. G. Rahip Yoso da yanında bulunuyordu. Artık güçlükle yürüyordu. Bütün arkadaşlarıma selâmlar. Rahip Yoso. Onun için kiliseye. Uniat mezhebine bağ­ lı birinin günahını affedebilir mi idi? Son yıllarda Rahip Nikola birdenbire çökmüştü. O zaman gömülme işi orta­ ya çıktı. babama gön­ derilmesi rica olunur. onu evinde uzanmış olarak kabul etti. Hıristiyan mezarlığı­ na gömülebilir mi idi? Rahip Nikola. Drajenoviç. Ayağını oynatarak tetiğin tam çorabın deliğine gelip takılmasını sağladı. Bu kadar dar bir çevreden insan gözünün bi rsaniyede görebileceği her şeyi kavramaya çalıştı. Ölümü tesbit edildi. o da sorgu kâğıdına iliştirildi. Son zamanlarda Kasabada ve köylerde yapılan bütün dinî törenleri üzerine almıştı. Büyük kararlardan sonra her şey sadeleşir. Saygıdeğer ihtiyar.

Ve sakalın içinde kaybolan uzun bıyıkları vardı. . o her zamanki heykel dikliğini almıştı. Eğer sonradan kendi mezhebinden de bir rahip bulu­ nacak olursa. Kim aklı başında iken hayatına kıyabilir? Kim onu. üstüne bir Türk seccadesi serilmiş olan dar ve sert sedirin üstünde doğruldu. onu hemen gömelim. Fedun'un Hıristiyan mezarlığına gömülmesinin hem kilise kanunları­ na.. asteğmen ile rahibe döndü: — Bir felâket oldu mu ortada ispat edilecek bir şey kalmaz! dedi. Allah senden razı olsun! Ölüyü ha­ zırlamalarını emret ki. hiç bir rahibin yardımı olmadan bir duvarın dibine gömmek sorumluluğunu üstüne alabi­ lir? Haydi git Mösyö!. Rahip Nikola'nm susmak­ ta devam ettiğini görünce Rahip Yoso. Tam o sırada Rahip Nikola.. Hem de me­ zarlığa. Artık büsbütün ağarmış olan kızıl saçları da dikil­ mişti. benim eksiklerimi o tamamlasın! Drajenoviç gittikten sonra şaşırmış olan rahip Yoso'ya döndü: — Bir Hıristiyana mezarlıkta bir kabri nasıl çok gö­ rebilirsin? dedi. çekingen bir tavır­ la bunun eşine rastlanmamış bir olay olduğunu.. Kasabanın çarşısından geçerken sağdan soldan herkesin ona selâm verdiği zamanlardaki dikliğini! Konuşmaya başlar başlamaz yüzü aydınlandı. bir dinsiz gibi. büyük lâflar söylemeden. Hem de neden onun günahlarını affetmi- . düşüncelerini daima açıkça söyle­ meye ve savunmaya alışmış bir adamın yüzü idi. Bu yüz hâlâ kırmızı idi.— 215 — Fedun'un ölüm sebebini. hem geleneklere aykırı olduğunu. . Vücu­ du yine. Doğduğu günden beri kimsenin düşüncesinin etkisi altında kalmamış. gömülme meselesini anlatınca rahiplerin ikisi de bir süre sustu. B u . yalnız intihar ettiği sırada aklının başında olmadığı ispat edilecek olursa bel­ ki bir şey yapabileceğini söyledi. Duraksamadan. Başka bir yere değil! Günahlarını ben affedece­ ğim.

İçkiden yüz- . Ama ilk askerlerin kasabadan gidişi öyle pek kolay ol­ madı. Köylülerin üstünde tertemiz beyaz gömlek­ ler vardı. Yukarda. Civarda birkaç haydut kalmıştı ama onların da ayaklanma ile bir ilgisi yoktu. İçmeyen pek azdı. anısı. Kendi hesaplarına soygun yapıyorlardı. Toplanan erlerin çoğu sabahtan beri içiyordu. Ertesi sabah gömüldü. Orada Fedun'un kanlı ot minderini yakıyorlardı. Kapiya'da­ ki nöbetçilerde daha çok yaşadı. Bir yandan da kışlanın önünde dimdik ve bembeyaz bir bulut gibi yükselmiş olan dumana bakıyorlardı. İşte böylece Kapiya'da bir suç işlemiş olan delikanlı sonsuz olarak kasabada kaldı. hepimizin günahlarının hesabını soracak olan. kaderin za­ lim pençesi altında hayatıyla ödeyen genç erin macerası da kasabanın uzun süre hoşgörü ile hatırladığı ve anlattığı bir hikâye oldu. Bosna İtirazsız asker gönder­ di. Çoğu heyecanlı îdi. Hersek yatıştı. Streifkorps'a bağlı erler. varsın onun da günahlarının hesabını sorsun!. Kilise muhafızı Dimitri ile onun günahlarını af­ feden son töreni yaptı. Bir emir bekler gibi birkaç saniye mezarın başında kaldılar. Ertesi sonbaharda Hersek'te ayaklanma duruldu. Onlar da eşyaların arasında oturmuş uyukluyorlardı. Ama karargâhın önüne toplandıkları gün (köylüler tor­ balan. Duygulu ve mutsuz gencin. Ra­ hip Nikola. azınlıkta olan şehirliler tahta bavuilariyle) şehir­ de sanki bir hastalık varmış ve bir alarm işareti verilmiş gibi herkes birbirine girdi.— 216 yecek misim? Hayatında mutsuz oluşu yetmiyor mu ki?. Ta­ nınmış birkaç Sırp ve Müslüman şefi Karadağ'a veya Türk lere sığındı. Koca bir bölgeden yüz kişiden fazla asker alınmamış­ tı... Kapiya'daki birkaç dakikalık heyecanını. birer birer mezarın önünden geçerek bir avuç toprak attılar. Nihayet onlar da birer birer yakalandılar ve­ ya dağıldılar.

istedikleri gibi ağlamak.. kargaşalık yarat- . hayatlarından fazla sevdik­ leri bu kimseleri uzaklara kadar geçirmek. Onları son bir kez görmek. ya da küreğe git­ mediklerini.. Mahkû­ miyet haberini bekleyen insanlar gibi orada taşlaşmış otu­ ruyor. sanki yeryü­ zünde yalnızlarmış gibi uzayan kaba nağmelerle şarkı söy­ lüyorlardı. başbaşa vermiş. akrabaların yarattığı kargaşalık çok büyüktü. Onlar sadece kendi­ lerini yöneten içgüdülerini dinliyorlardı. yiyecek bir şeyler vermek.. Hey!.— 217 — leri kızarmış. son bir defa daha görmekten başka bir şey düşünmüyorlardı. Hey!. ya da son bir sevencelik belirtisi göstermek is­ tiyorlardı. Karargâh­ taki görevliler ve jandarmalar aralarına girerek onları avut­ maya. kız kardeşlerin. Askerler.. yiyeceklerinin sağlana­ cağını. Aynı köyden beş delikanlı omuz omuza. Çarşı meydanı bu kadınlarla dolmuştu. sokaklarda arkalarından koşmamalarını. ortada üzülecek hiç bir neden olmadığını.. sadece Viyana'ya gidip İmparatora hizmet edecek­ lerini. genç fidanlar gibi sallanıyor. Hey!. iki yıl sonra memleketlerine döneceklerini. San­ ki anlamadıkları yabancı dilmiş gibi. baş örtülerinin ucuyla göz yaş­ larını siliyorlardı..» Onlar da kargaşalık yaratıyorlardı ama asıl uzak köy­ lerden onları geçirmeye gelen anneleri. ara sıra konuşuyor. yabancı bir imparatorun yabancı bir diyarda bilinmedik görevlere sürüklediği sevgili çocuklarını. «Hey genç kız. İmpa­ ratorlukta bütün gençlerin askerlik ödevini yaptıklarını bo­ şuna ilân edip durmuşlardı. Bu gençlerin savaşa. üstlerinin. günün heyecan ve yorgunluğundan da ter içinde kalmışlardı. başlarının.. geçişlerine en­ gel olmamalarını. yatıştırmaya çalışıyorlardı. Bu sözler kulaklarından rüzgâr gibi esip geçmişti. Yüzyıllardan onla­ ra miras kalan bu içgüdü de gözlerini yaşartıyor.

Onların çığlıkları.. Askerlerin önünde dört jandarma gidiyordu. Saraybosna yoluna sa­ pınca. eteklerini ayırmaya çalışıyorlardı. ama hemen sonra tekrar bağırıp ağlamaya başlıyor­ lardı. Jandarmaların ellerinden kurtularak sevdiklerinin yanı sıra yürüyor. hep bir ağızdan şarkı söylüyorlardı: Sarayevo ve Bosna'da Oğlunu imparatora Asker diye yollayan Bütün analar yaslıdır. Askere giden gençlerden bazıları utanıyor.. yollarını kesiyor: — İlkin bizi çiğneyin!.. kasaba halkı iki sıra olmuş onları bekliyordu. eve dönmeleri için kadınları öfke ile yanlarından kovuyor­ lardı. heyecandan sapsarı kesilmiş. Kadınlar onları dinliyor. arkasından ağladıkları kişiden çok seviyorlardı. Bazı ka­ sabalılar. Adamlar onları güçlükle yerden kaldırıyor.. doğrular gibi başlarını sallı­ yor.. Kadınların bazıları koşarak kendile­ rini onların önüne atıyor. Bin güçlükle köprüyü geçtiler.— 218 — mamalarını' hepsinin sağlıkla evlerine döneceğini söyleye­ rek nefes tüketiyorlardı.. Hareket zamanı erler dörder dörder dizilip köprüyü geçmeye başlayınca öyle bir itişme oldu ki en soğukkanlı jandarmalar bile kendilerini güçlükle koruyabildiler.. Çizmele­ rinin mahmuzlarına takılan saçlarını. Bu da kargaşalığı bir kat daha arttırıyordu. Sanki kurşuna dizilmeye gidiyorlarmış gibi onlara acıyorlardı. jandarmaların yalvarmaları. Ağlayıp inlemeyi. Bu şarkı ağlamalara daha da hız veriyordu. Birbirlerini iterek düşürüyorlardı. diye bağırıyorlardı. ve rilen emirler birbirine karışıyordu. . Ama gençlerden çoğu bağırıyor ya da şarkı söylü­ yordu. Ka­ dınlar koşuşuyor.

Onlar bir çok nok­ tada yeni yaşayış düzenini kabullenmişlerdi.. En sonunda bu sıkıntılı günler de geçti. halk yine. Köylüler izlemekten vazgeçiyorlardı. burada oturuyordu. kasaba da sessizliğe kavuştu.219 — Aralarında kimsesi olmayan kadınlar bile hüngür hüngür ağlıyordu. jan­ darmaları aldatarak evlâtlarının yanında biraz daha fazla kalmaya çalışıyorlardı. Çünkü herkesin mutlaka ağlayacak bir şeyi bu­ lunur. Eski günleri pek iyi hatırlamayan gençler yetişmişti. Her şey daha tabiî. Kadın­ lar bu resimlerle mektupları alınca da ağladılar ama. saçları kesilmiş. bu sefer sükûnetle ve sessizce: Streifkorps dağıtıldı ve şehirden gitti. Ne . Sözlerine yabancı deyimler ve adlar katıyorlardı. kendi feryatlarından başka ses duymuyorlardı. Bunu gören delikanlılar heyecan­ dan sapsarı başlarını çevirerek: — Haydi eve dön! Sana dön diyorum!. daha kolay gelmeye başladı. Ama. Viyana'daki as­ kerlerden ilk mektuplar ve resimler gelmeye başlayınca her şey daha kolay. Bu sonbaharda. Ama anneler aldırış etmiyor. On beş yaşında imişler gibi taburun arkasından koşuyorlardı. gözleri evlâtların­ dan başkasını görmüyor. iki yıl çabuk geçti. ilk giden genç as­ kerler tertemiz. Sonra başkasının acısına ağlamak da her zaman tat­ lıdır. Yanlara sıralananlar yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. En inatçı analardı. gördükleri şehirlerin büyüklüğünü anlatmaya başladılar. Onlar da askerlik yaşamlarını. İkinci as­ ker toplamada telâş ve ağlamalar daha hafif geçti.—. tıpkı eskiden ol­ duğu gibi. Kapiya'da artık çoktandır nöbetçi bulunmuyor. diye söyleni­ yorlardı. Kapiya'­ da hâlâ kasabanın eski geleneklerine göre yaşıyorlardı. öbür yana geçiyor. daha dayanılabilir bir hal aldı. Halk etraflarını aldı. iyi beslenmiş olarak dön­ düler. Halk köyleri­ ne dağıldı. Yol kenarındaki hendekleri atlıyor.

Nöbetçileri de. sadece ihtiyarların hikâyelerinde geçiyordu. o eski çağlardaki kasabalılar gibi oluyorlardı.— 220 yeni giyime. . bağırıp çağırmalar olmuyordu. ne yeni işlere aldırış etmi­ yor. Haydutların adı. gittikçe daha düzenli. Kapiya'da bir ka­ rakol bulunduğu zamanki Osmanlı nöbetçileri gibi unutul­ du. Tıpkı denizin o büyük sessizliğinin en küçük koy­ larda bile duyulusu gibi. otuz yıl kadar süren bu nisbî.ne yeni unvanlara. şimdi bura­ larını da idare eden ve elinde tutan o uzak ve bilmediğimiz şehirlerde insan ilişkilerinde olsun. daha zengin bir hal. tekrar onlar için gerçekten bir kalp ve mu­ hayyile ihtiyacı olarak tâ. Yeni askerler giderken artık itişip kakışma.. XIX... XIV Köprünün yanındaki kasabada yaşam her geçen gün biraz daha canlanıyor. her yerde ve her çağda hayatın aradığı ve ancak geçici olarak biraz eri­ şebildiği bir denge idi. milyonlarca insanın gözleri önüne çeşitli imkânları seriyor. B u ... sosyal olaylarda olsun seyrek rastlanan ve kısa süren bir sükûnet devri başlamış­ tı. daha ahenkli bir akış alıyor ve o zamana kadar görülmemiş bir dengeye erişiyordu. birçok Avrupalı. elverişli fiyat ve ödeme ile herkes için . yüzyıl. Bu sükûnetin bir parçası bu unutulmuş kıyılara da ya­ yılmıştı. «François J o seph»vari barış ve refah çağında. orada. Yirmi. yüzyıl­ lık hayallerini gerçekleştirecek bir formül bulunduğuna ve bu genel özgürlük ve ilerleme içinde insanoğlunun özle­ nen o gelişim ve mutluluğa erişeceğine inanmaya başladı. O sıralarda. XIX'uncu yüzyılın sonlarında. . gitti.

O da. (Kendisi de bu duygunun etkisi altında idi.— 221 — bir konfor ve mutluluk serabı yaratıyordu. Halk kazanç. ge­ ri kalmış bu doğu çevresinin anlayabileceği ve kendine göre kavrayıp uygulayabileceği bir ölçüde. Ölmüş ve gömülmemiş gibi görünen bütün bu şeyler. İlk anlaşmazlık ve çatışmalardan sonra yeni hükümet halkın üstünde net bir sağlamlık ve süreklilik izlenimi bı­ raktı. on­ suz yapamadığı şeylerdi.. durak­ samaları geçici olduğu izlenimi kaybolduktan sonra bu ye­ ni düzen içinde kasaba da yerini bulmaya başladı. Aslında bunlar önemsiz kişilerdi. Çünkü böyle olmasa güçlü ve sürekli bir idare kurulamazdı). Bu da hayatın. Halk hükümetten kor­ kuyor ama. Ama insan her adımda. uzak bir gelecekte halka değişiklikler ve umulmadık felâ­ ketler hazırlıyordu. Alt yanı: ilkel duygular ve çeşitli ırk. millet ve dinlerin sarsılmaz inançları gibi şeyler de. dış ha­ yatın gelişim ve ilerleme yoluna girmesi için yetiyordu. Bunlar halkın hele bu ülke halkının. geleneksel biçimlerle bir ağırbaşlılık ve parlaklık maskesi altında gizliyordu. arka plânda ve karan­ lıklar içinde kalıyordu. Bu onlara kişiliklerini çok aşan bir otorite ile insa­ nin önünde kolayca boyun eğdiği sihirli bir sözügeçerlik . onun için de halk onu es­ ki Osmanlı düzeninden daha kolay sindiriyordu. yerinde saymanları. zulüm. bu küçük kasabasına bütün bu XIX'uncu yüzyıl yaşamının ancak sönük bir yankısı gelebiliyordu. Açgözlüğünü ve zulmünü. Halkı tanımıyordu. felâket ve fenalık karşısında titrer gibi değil! Asker olsun.. sivil olsun yeni idarecilerin çoğu yaban­ cı idi. düzen ve güven buluyordu. ölümden ve hastalıktan korkar gibi korkuyor. büyük bir makinenin ufak çarkları olduğunu ve arkasında uzun bir sıra halinde daha güçlü insanlarla daha büyük kuruluşların bulunduğunu hissedi­ yordu. Gü­ cünü dolaylı olarak hissettiriyor. Ama Bosna'nın bu ücra. İlk yılların o güvensizliği.

Büyüklerde de aynı şey oluyordu. konuşma biçi­ mimizi. köprüyü sıkıntıyla geçiyor. Ama memleket çocukların­ dan da çok şey kapıyorlardı. birdirbir gibi eski oyunlarımızı ve­ saire.. yeni oyuncuklar getiriyorlardı. yabancı deyimler öğretiyor.rm yaptıkları gibi. kasaba çocuklarına yaban­ cı adlar. içinde yaşadıkları bu tuhaf doğu çevresinin etkisi altında kalmak­ tan kurtulamıyorlardı. Şarkılarımızı. Öte yandan bu yabancılar da bir süre sonra. iğrenerek kasabaya giri­ yorlardı. akşamın gelmesini beklerlerdi. mavi gökyüzünde ya da batan güneşin durgun havasında dumanın dağılıp kayboluşunu seyretmeye başlamışlardı.. köprüye yeni oyunlar. Bu arada. hep ayrı oturuyorlardı. Sevilmedikleri ve sempatik olmadıkları halde ne bir eleştiri. Buradakilerin gözüne çok büyük görünen o rüt­ beleri. kasabanın yerlileri gibi. Bu yabancılar arasında kasabada ev- . kendilerin­ den büsbütün başka olan bu halka bir saygı ve güven aşı­ lıyordu. Sonunda. birkaç yıl sonra onlar da saatlerce Kapiya'da oturmaya. küfürlerimizi. kalın kehribar ağızlıklariyle sigaralarını içerken. Büyükler de tuhaf gelenekler ve deyimlerle yeni bir düzen getiriyor. belli bir konusu olmayan derin bir sohbete dalar. giyimleri ve davranışlarıyle gittikçe. suyun üstüne çıkan zeytinyağı dam­ laları gibi. Çocukları. Ama. Bazan da ileri gelenlerimiz ve beylerimizle bir demet may­ danozla yeşil bir tepsinin önüne geçer.. rakılarını ağır ağır yudumlayarak arada sı­ rada ağızlarına bir lokma meze atarlardı. İlk zamanlar. kibirli Polonya­ lılar. Memurların çoğu. buna karşılık da dillerinde ve yaşayışlarında her gün yerlilerden bir şeyler alıyorlardı. ama yaban­ cılar da içinde yaşadıkları çevrenin etkisi altına giriyorlardı. duygusuzlukları ve Avrupalı tavırlariyle.— 222 — veriyordu. enerjik Macarlarla. işgalin bu­ raya getirdiği yabancılara benzemeye başlıyor. halkımız hele Sırplarla Ya­ hudiler.. ne de bir imrenme duygusu uyandırıyorlardı. Tıpkı Vişegradlıla.

Müslüman! da. konuşmada ve gi­ yimde de yeni gelenekler ve değişiklikler göze çarpıyordu. onlardan sonra da memurlar geldiyse. insan onları doğrudan doğruya his­ setmiyordu. daha çabuk ve daha emin bir biçimde yapıyorlardı. yükümlülüğünün belki farkında bile olmuyordu. ço­ ğunluk kendini bu yeni akıma kaptırıyordu. Osman­ lılar zamanındakinden daha az koşullara bağlı değildi. Ve sanki daha da rahat nefes alıyordu. Ama bu çekingenlik gizli kalıyor. memurlardan son­ ra tüccarlar gelmeye başladı. sanki etrafında her şey değişmiş. Bu koşullar bu bağlar. eskisinden. halk ödediği vergi­ lerin. işçiler geliyor. yeni düşünce yeni davranışlara göre yaşı­ yordu. türlü çekingenliklerle giriyordu. tüc­ carlara yeni kazanç fırsatları çıkıyor. oysa hayat gözle görülüyor ve yeni imkânları içinde büyük ve güçlü görünüyordu. ama bunu daha kolay. şimdi uzaklarda yerleşmişti. kanında taşıdığı şeyi gerçekleştiremiyordu. Yabancı müteahhitler. . acısız ve kimseyi sarsmadan çekip alıyordu. O kadar ki. alım satım yapıyor. zenginleşmiş ve genişlemiş gibi geliyordu. Böy­ lece Avusturyalılar Osmanlılar zamanından fazla para çe­ kiyor. mü­ hendisler. ihtiyatla.— 223 — îenip yerleşen ve bir daha oradan ayrılmayan memur ve esnaf da vardı. İş görüyor. Bu yeni yaşam. kâh kısa süren bir duraklamadan sonra. Bu yeni yaşantı. halka. Vaktiyle. nasıl ordudan sonra jandarmalar. ormanlar kesiliyor. insanların cebin­ den Osmanlı idaresinin zorla çektiğini. iyi bir idare sistemiyle. Yeni devlet. Kâh uzun. Onun için de halka. Hepsi de. Hıristiyan! da. hiçbir kasabalının tâ ezeldenberi ru­ hunda beslediği emeli. Çünkü bunlar herkese yeni ufuklar açıyor ve daha çok imkân sağlıyordu. Yal­ nız bu koşullar daha kolaydı. bu ye­ ni hayata. şimdi de.

o zamana kadar görülmemiş bir bollukla. onu bir güç ve savunma vasıtası gibi taşır ve kullanırlardı.. hem de etrafındakiler için ağır bir yük­ tü. Drina'nm üstündeki köprü yapıldığı zaman buraya gelmiş olan İspanyol Yahudilerinin. Geriye kalan her şey de böyle idi.. Yüz yıllardanberi burada yaşayan. taze bir kan gibi memlekette dolaşmaya başladı.. engerek yılanının ayaklarını giz­ lediği gibi gizlerlerdi. şimdi açıkça satın alınabiliyordu. | Eskiden erişilmez. zenginler de vardı. onları arayanların sayısını da ço­ ğaltıyordu. acıkca dolaşması İdi. ' . onla­ rın çekicilik gücünü de. Onlar yalnız soyiuluklarıyla övünür.. O zamana kadar gizli kapaklı yollarla tadılan zevkler. En önemlisi de genel bir biçimde hic çekinmeden. artık pa­ ralı ve kurnaz olan her kişi için erişilir bir hale gelmişti. Eskiden de para vardı. hiç olmazsa gözlerini doyuruyordu. dükkânlar açıldı.224 — İlk otel yapıldı. gümüş ve kâğıt para akınının ateşinde herkes ellerini ısıtabiliyor. İşte onun içindir ki. Yalnız bun­ lar azdı ve zenginliklerini.. (Bunun sözünü ileride edeceğiz!) O zamana kadar bilinmeyen kantinler. ka­ nunların ve geleneklerin yasak ettikleri şeyler... Sefardînierin arasına şimdi Galiçyalı Yahudiler. Ve bu. genel­ di. onun pırıltısını ve kıpırtısını herkes görebiliyordu. O zamana kadar tatmin edilemeyen veya gizli kapaklı yerlerde saklanan tutkuların.. Çünkü en fakir insan­ da bile sefaletinin geçici olduğu hayalini doğuruyor ve bu hayal ona bu sefalete katlanmak gücünü veriyordu. uzak ve pahalı olan şeyler. Aşkenaziler de katılmıştı. ya da büsbütün giderilmesi için açıkça çare- . Bu hem kendileri. Para. Çoğu zaman da kişisel zevk ve eğlence biçiminde ken­ dini gösteriyordu. Heyecan yaratmaktan geri kalmayan bu altın. îştihalarm ve ihtiyaçların şimdi azçok. Şimdi ise zenginlik ya da zenginlik denilen şey.

köprünün yanı başında. Gutenplan askerler için bir kantin açmıştı.— 225 — ler aranıyordu. bütün çalışmalarını bu alanda gösteriyorlardı. Köprünün iki yanındaki yamaçları çeviren duvar­ lar çok eskiden. yabancıların getirdikleri yeni kârlar. Kalabalık aileler halinde gelen Polonyalı Yahudi göç­ menler. düzen ve kanun engelleri vardı. Böylece köp­ rünün sağında ve solunda. Speriing'lerin bir soda imalâthanesiyle bir fotoğraf atölyeleri vardı. Ahlâksızlık cezalandı­ rılıyor. oraya hükümetle mahkemeyi yerleş­ tirmişlerdi. kıyıda yük­ seliyordu. etrafını tahta per­ de ile çevirmiş. Gerçekten bunda bile daha fazla bir disip­ lin. Gerçek zevk ve mutluluklar eskisinden pek de fazla değildi. Yalnız metodlar ve kanunlar değiş­ mişti. Bu otel. Yalnız bu zevke erişmek çok daha kolaylaşmış her yerde herkese mutluluk için yer varmış gibi görünü­ yordu. yeni geleneklerle büsbütün alevleniyor ve gerçekleşmek imkânlarını buluyordu. köprü ile birlikte yapılmıştı. Schreiber'in bir bakkal dükkânı vardı. Tsaler bîr otel işletiyordu. daha lüks ve daha serbest olmuş gibi geliyordu. Ondan sonra kasabanın en büyük binası Tsaler'in oteli idi. Tsveher saatçi ve kuyumcu dükkânı açmıştı. Vişegrad'lıların umursamaz bir yaşama ve zevke olan düşkünlükleri. âdeta suyun üzerinde uzanan iki teras meydana gelmişti. yeni ticaret biçimi. zevkler eskisinden daha güç ödeniyor ve daha pa­ halıya mal oluyordu. Eski Taş Hanın yerine yapılan kışladan artan taşlarla bîr konak yapmışlar. Halkın. «Koşu yeri» adını ver­ diği bu arsalarda./1S . içine meyva ağaçlarıyla fidanlar dikerek Drina Köprüsü — F. kuşaklar boyunca çocuklar oynamıştı. Her şeyde olduğu gibi bunda da insana sanki hayat birden daha geniş. Şimdi hükümet sol terası işgal etmiş.

Bu otelin adı da daima böyle kaldı. Birinci katta. çok güzel genç bir duldu. halk.. Gerçi yeni otel. kâğıt oynanır. Ya da ciddî konuşmalara dalınır. Ama otelin gerçek patronu ve müessesenin ruhu. Alçacık olan eski meyhane. erkek enerjili. Oteli Debora adlı hasta bir karısı ve Mina ile İrenaadında iki küçük kızı olan Tsaler adlı şişman bir Yahudi açmıştı. her şeyi kendi mantığına ya da ona verdiği anlama göre adlandırır. Lotika'da. işler çözümie(1) (2) Almanca (Köprü Oteli) demektir. Otelin üstündeki «Hotel zur Brücke (1}» yazısı pek çabuk silinmişti. Ama halk ona «Lotika'nın oteli» adını takmıştı. çift ka­ natlı camları buzlu bir kapı ile ayrılmıştı. sıradan. Kasabanın en işlek bir yerinde bulunuyor. köprüden susamış ve acıkmış bir halde gelen yolcunun tam karşısına çıkıyordu. Kanadın birinde Extra. göste-. Şimdi yeni otelin binası onu tamamiyle gölgede bırakmıştı. içilir. Tsaler'in baldızı Lotika idi. açık sözlü. Büyük salona küçük rütbeli subaylarla esnaf takımı gibi. sanki yerin dibine batıyormuş gibi. ötekisi küçük olmak üzere iki salon vardı. yanı başında bulunan köprünün adını taşıyordu. Oraya memurlar. Zimmer = Almanca «oda» demektir. Ama. Otelin üst katında müşterilere ayrılmış derli toplu ter­ temiz altı oda vardı. . ötekinde Zimmer (2) yazılı idi. rişsiz kişiler gelirdi. şarkı söylenir. hergün biraz daha alçalıyordu.— 226 — orasını bir fidanlık yapmıştı.. dans edilirdi. subaylar ve şehrin zen­ ginleri gelirdi. Bu. O levhayı bu işlerden anlayan bir er boya ile yazmıştı. Orası sosyal haya­ tın merkezi idi. Sağ terasa ise oteli" yapmış­ lardı. Küçük salon büyük olandan. Ondan önce çarşının başındaki ilk bina Zaria'nın meyhanesi idi. biri son derece büyük.

anlatım biçimine çok uyan tatlı ve mecazi bir bi­ çimde konuşurdu.— 227 — nir. Yine herkese karşı aynı biçimde cesur ve tedbirli idi. Burada insa­ nın daima emin olduğu yalnız iki şey vardı: Parasını ve . uzun boylu.) Lotika içkiyi fazla kaçıranlarla oyunda bütün parasını kaybedenleri. İsimlerin cinsini doğru söyleyemez. bakışları ateşli bir kadındı. herkese karşı cesur. ne zaman din­ lenir?. Çünkü hiç bir zaman adamakıllı Sırpça öğrenmemiş­ ti. yine de ton ve mânâ bakımından halkın. Bunu kimse bilmez ve sormazdı. havasız odada gizli kâğıt oynanmıyordu. ne zaman giyinecek. Dol­ gun vücutlu. Konuşur­ ken. temiz yataklarda yatılırdı. Hep aynı beyler. siyah saçlı. her­ kesin emrine hazırdı. oyun ve içkiye susayan müşterileri karşılardı.) Herkese karşı nazik.. nükteli. Otelde har­ cadığı paraya ve vakte karşılık. süslenecek vakit bulur. Değişik tonlu boğuk bir sesi vardı. niha­ yet alkolün ve uykusuzluğun etkisiyle gözleri kararırdı. ne zaman içer. (Artık Ustamuyiç'in hanındaki o karanlık. Herkese aynı biçimde davranırdı. okşayıcı ve din­ lendirici olmasını biliyordu. Her müşteri onun varlığından yararlanırdı. ne zaman uyur. nezaketle kapı dışarı eder ve henüz sarhoş olmayan. memurlar ve tüccarlardan meydana gelen bu topluluk kimi zaman sabahtan akşama ve akşamdan sa­ baha kadar içer. Otele çok para bırakan. onunla gönül eğlendirebilirdi. fiil çekimlerini ye­ rinde kullanamaz ama. herkes ona istediği kadar kur yapabilir. Çünkü her an ora­ da idi. öylesine zevk ve safaya dalardı ki. Her zaman yanlış konu­ şurdu. Ama yine de bazan bu ses. ama sarhoşluk­ tan çoğu zaman küstah ve kavgacı olan müşterilere karşı tamamiyle kendine güvenir bir davranışı vardı. (Ya da öyle görünüyordu. Bu kadın ne zaman yer. fildişi tenli. zeki. dem çeken bir kumrunun sesi kadar okşayıcı ve tatlı olurdu. güzel yemekler yenir.

her şey vâdediyor. Çünkü hayatı erkenden öğrenmiş. Çoğu zaman. becerikli. paha­ lı. onun iltifatını görmüş nâdir kimselerden söz edilirdi. Ama bu iltifatın nereye kadar uzandığını. erkek gibi cesur. Hikâyelerde. Üst yani var gibi göründüğü halde varlığı hiç de kesin değildi. Kısacası. şehvetli insanların bütün zayıf nok­ talarını biliyordu. her biriy­ le arasındaki mesafeyi korumayı başarır ve böylece onla­ rın isteklerini büsbütün kamçılayarak kendi değerini de arttırırdı. Gerektiğinden çok içip para harcayanların gerektiğinden çok oyunda kaybedenlerin imdadına yetiş meşini. Müş­ terilerin çoğuna bir hasta gözüyle bak\yor. Bu duygulu.. Her iki kuşağın zengin ve hovarda beyleri için Lotika âdeta bir serap. duyguları ve iştihaları ile oynayan. hatta hiç bir şey vermiyordu. iyi yürekli. en sarhoş ve en tehlikeli anlarında onlarla. iyi huylu bir kadir denilebilirdi. ama çok az. Onları deli ediyordu . yorulmak nedir bilmeyen. on\ava.. On­ ların iştahları öylesine sonsuzdu ki. Onlara çok şey ikram ediyor. pek güzel ve namuslu bîr mesleği olmayar Lotika'ya sağ duyusu olan..— 228 — vaktini israf etmek. onları avutmasını da bilirdi. parlak ve soğuk bir hayaldi. nasıl olsa onları do­ yurmak kabil değildi ve azla yetinmek zorunda idiler. bir Toreador'un. Bu alev almış insanların en azgın. soğuk kanlı bir kadın olan Lotika. zalim. kararını çabuk veren.. zaman krizi tutan bir hasta gibi davranıyordu. her iştihayı dindirmesi­ ni bilirdi. Kusursuz vücudunun esrarlı bir hareketi. ne olduğunu kendileri bile söyleyemezlerdi. Ama. her azgınlığı bastırmasını. pek karmaşık gibi görünen isteklerin sırrını çözmüştü. beklenmedik kaba duyguların esiri olan bu zengin ve sarhoş adamlarla uğraşmak pek kolay bir iş değildi. derin kurnazlığı ve ondan aşağı kalmayan cesaretiyle. boğa ile oyna­ dığı gibi oynardı. zamar.

kendinden bir şey vermeden. bu kadı­ na bu kadar âdi ve dar bir çalışma alanı vermekle kade­ rin ona karşı insafsız davrandığını sık sık düşünürlerdi. Lotika. ama hiç bir zaman tamamiyie de reddetmediği o sarhoş küstah ve ateşli müşterilerini uzak. istediği ka­ dar paralarını çektiği. hava ağarırken sobanın başında uyuklarlardı. iyi aileden olan öksüz ve dullara. Lotika'nın en güçlü olduğu o çağ da.Zimmerin pusiucamları arkasında geçiren zengin çocukları vardı. Hastalara. sefahat düşkünlerinin ceplerini o kadar kurnazlıkla boşal­ tan. sessiz sedasız. ser­ vetini kaybeden zengin ailelere. gecelerini. parasının hesabını da biliyordu. ya da silmesini de biliyordu. Ama aynı zamanda. belki de büyük ailelerin. haris olduğu kadar fedakâr. neler yapmazdı! Kimbiiir. Orada. istemesini bilmeyen çekingen ve utangaç fakirle­ re yardım ederdi. Çünkü aldanmak istiyorlardı. büyük bir cömertlikle sessiz sedasız bir borcu unutmasını. O tarihte. büyük bir incelikle para verir. uyku sersemliğinin ve yorgunluğunun etkisiyle nerede oldukla­ rını.— 229 — Çünkü onlar aslında deli idiler. Çok para kazanıyor. bir taşra otelini idare ederek zenginlerin. Bil­ gece önceki sarhoşluktan henüz büsbütün ayılrnamış. o zaman bu . tutmasını bildiği ve oteli idare ettiği gibi. dilen­ cilere. Eğer böyle bir yere düşmemiş ve böyle bir iş başında ol­ mamış olsaydı. Daha ilk yıllarda küçük bir servet biriktirmişti. ne beklediklerini bile unuturlardı. Nihayet. Bunları da. ustalıkla idare ediyordu. onlardan nasılsa kaybetme­ ye ve israf etmeye niyetli oldukları şeyi alıyordu. Onları aldatıyordu. Hayatta tecrübeli olan ve tarih bilen kişiler. gündüzlerini otelde bu Ekstra . devletlerin kaderini idare eden ve her işi daima en iyiye doğru sürük­ leyen tarihin o ünlü kadınlarından biri olurdu. 1885 de. güzel ve çekici olduğu kadar da namuslu ve soğuk olan bu kadın. sarayların.

yüzü sert bir anlatım alır. evli kız ve er­ kek kardeşlerine. pi­ yango listeleri yığılmıştı. bakışları bulanır ve kesinleşirdi. Orada bir perdenin arkasında. doğu Galiçyalı fakir yahudilerdi. aile kavgalarını yatıştırıyor. hesap pusulaları Alman­ ca gazeteler. banka mektuplarını cevaplandırır. Bu tıklım tıklım odanın biricik penceresi köprünün en küçük kemerine bakıyordu..' gümüş. kadın ve erkek akrabalarına. celpler. işinden ayırabildiği boş saatlerinde borsa ha­ berlerini okur. kristal biblolar. Yaşamlarının en küçük ayrıntılarına kadar giriyor. Ka­ labalık ailesine Tamova'lı Apfelmayer'lere. Lotika bir düzine yahudi ailesinin kaderini buradan idare ediyordu.. Bu küçük yer her çeşit eşya ile tıklım tıklım dolu idi. ne yapacaklarım bilmeyenlere yol gösteriyor. Ama o bu­ rasını. hayatının görünmeyen gerçek yüzü idi. kendisine bir büro olarak döşemişti. prospektüsleri inceler. çocukları ya okula yollu­ yor. borsa oyunlarını yazan gazete kupürleri. yatırdığı paraları istediği biçimde düzenler. bu odada mektup yazardı. emirler verir.230 — sessizlikten yararlanarak üst kattaki odasına çekilirdi. Lotika orada güler yüzlü maskesini fırlatır atar. hesaplarını gözden geçirir. Resimler. Bunlar Galiçya nın çeşitli bölgelerinden Avusturya ve Macaristan'a dağılmış. daha itibarlı bir hayat yolu öğütlüyor ve böylece bir hayat kurabilmeleri için de . Bu. atıl­ gan ve tutumluları övüyor. ye­ şil boyalı çelik bir kasa ile bir yazı masası duruyordu. evlenmeler düzenliyor. kararlar alır. İşte Lo­ tika boş saatlerini bu daracık yerde geçiriyor ve orada hayatının sırf kendisine ait bölümünü yaşıyordu. Ma­ sanın üstünde. Bu­ rası hizmetçiler için yapılmış küçük bir oda idi. Lotika. yeni yatırımlar yapardı. altın. daha akla yakın. Bunlar Lotika nın bilinmeyen yan­ ları idi. ya da tedaviye gönderiyor. makbuzlar. hepsine daha iyi. şa­ şıranlara. tembelleri azarlıyor.

müşteriyi karşılamak ya da sarhoşu.. Günkü muhakkak aşağıdan gelen bir gürültü onu yarıda bırakırdı. o da onunla birlikte yük­ seliyordu. Ama bu dinlenme anları hiç uzun sürmezdi. Bazan Ekstra . O. çalgı çalmalarını isteyen birinin haykırışı idi.Zimmerden yukarı çıktığı za­ man. ya onu çağıran yeni bir müşterinin sesi. sivri bir kubbe ile birleşir.. alt katın havasından büsbütün başka olan ırmağın serin havasını ciğerlerine çeker ve gözleri. Bu. felâket uzaklaştırılıyordu. bu iki cepheli yahudi kadınının. serinlenmek ve dinlenmek is­ tediği zaman. ister günün bol ışığında. Apfelmayer ailesi sosyal ba­ kımdan bir derece bile yükselse. yeni ayılıp tekrar içki vermelerini. ya da. ister güneş doğarken ya da •atarken. kemer hep aynı kemerdi! İki yanı birbirine doğru kıvrılır. kusur­ suz ve sarsılmaz bir denge ile birbirine dayanırdı. bütün ufku kaplayan zarif ve güçlü taş kemerin altında hızla akan suya dalardı. Kendinde ne mektup yazacak. maddî bir ihtiyaç tatmin olunuyor.. yeri­ ne getiriliyor. O. daima bir başına çözmeğe alıştığı. ağır yüklerinin ve bütün gönül tokluğunun. ne de hesaplarına bakacak güç bulabili­ yordu. öylesine yorgun. Mektuplarının her birine de bir çek eklediği için bu öğütleri dinleniyor. ağır işinin mükâfatını bunda bulduğu gibi. O zaman küçük pencerenin önüne gider.— 231 — onlara elinden gelen yardımı yapıyordu. biricik ufku olmuştu. Bu kemer. ailesinin her ferdinin böyle kalkınıp yükselmesinde buluyordu. ilerdeki didinmeleri için de gerekli olan güç ve enerjiyi de orada topluyordu. ister kışın donuk ay ışığında. Yıllar geçtikçe bu kemer. biricik avuntu ve mükâfatını. o kendine öz- . özel bir anahtarla kapısını ki­ litler. ister yıldızların tatlı aydınlığında olsun. kişisel ya da ailevî işlerin çıkmaza girdiği zaman dertlerinin ses­ siz bir tanığı oluyordu. ve bıkkın olurdu ki. O zaman sığınağını bırakır. lâmbaları yakmalarını.

(Lotika nın bardağı daima dolu kalıyor. — Bilirim. Lotika'ya kur yapardı. ilâcı olmayan aşk illetinden.. ölümden. O bazı. öbürü boyuna dolup boşalı­ yordu). zehir veriyorlar. onu buna sürükleyen şeyin. kısa aralıklardan sonra gelir. Neden böyle bağırıyorsun ca­ nım?. Senden daha iyi olanı bil­ mem ama seni çok iyi bilirim. Genç kadın yerinden kalkar ve her akşam sü- . Ben... yabanî bakış­ lı genç bir bey. Çünkü aşağı yukarı her sarhoş aynı şeyleri tekrarlar). Ama öyle bir içişi vardı ki. her şeye bir kusur bularak müşterilerle. Aklı başında kadınla sarhoşun. zehirliyorlar. konuşması böyle başı sonu olma­ dan ve bir sonuca varmadan sürüp giderdi.. Bana burada içki değil. derdi... Ama bilmiyorlar ki eğer istersem. Lotika hiç çekinmeden neşeli ve tabiî bir tavırla ona yaklaşır: — Ne oluyor Eyüp.. Nerede olduğunu bilmek istiyorum. Sarhoş... içkiden ağırlaşmış diliyle. Genç serseri.. Ağırlaşmış bir dille: —• Nerede idin?.— 232 — gü gülümseyişi ve sözleriyle yatıştırmak üzere aşağıya iner.. otelde günlerce içer.. onu. Kiminle idin söyle bakayım?. daha buna benzer saçma sa­ pan şeylerden söz edip dururdu.. garsonlarla kavga c tmeye başlamıştı. — Hım!.. gözlerini kırpıştırarak.. O yokken aşağıda işler karışmış.. sanki bir hayalet gör­ müş gibi ona bakardı. Tarnova'lı güzeı Yahudi'ye karşı duyduğu karşılıksız aşk ve kıskançlıktan daha derin bir keder olduğu anlaşılıyordu. ben.. Diye sorardı. bilirim Eyüp. pahalı bir şişe şarap­ la iki bardağın önünde.. yeni uyanmış bir çocuk gibi kandırarak tekrar şarkı söylemeğe. müşteriler kavga et­ meye başlamışlardır. Tsırniçe'ii sarı benizli. içmeğe eğlenmeye ve para harcamaya başlayacağı masasının başına oturturdu. (Lotika buniarı çok iyi bilmektedir. getirdikleri bütün içkileri yere dökmüş.

Demiryolunda çalışan işçilerin yiyeceği üzerinden anlaşmaya çalışıyorlardı. topluyor. Masalardan birinde yeni yeni kahvelere çıkmaya ve içmeye başlayan genç zenginler vardı. En köşede de. Pavlo ala­ turka giyinmişti. altın yaldızlı bir kalemle yazıyordu. Müteahhit. beş yıl önce mağazasından çivi satın alan askerî bir marangoz bırak­ mıştı. bir de subay oturuyordu. iki yarığa benziyen siyah çekik gözleri bir zafer ya da sevinç ânında inanılma­ yacak bir biçimde açılıyor ve şeytanca bir pırıltı ile gülü­ yordu. ormandan geçen. Tamamiyie işlerine dalmışlar­ dı. ayağına da dizine kadar çıkan bağlı sarı botlar giymişti. Onu da. odun taşımaya yarayan tren yolunu yapmakta olan mühendisler oturuyor­ du. yabancılar. Bu sayıların kimisi. zihnen hesap­ ladıkları görünmez rakkamlardı. tatlı. ya da anlayış dolu sessiz bir bakışla her biri- . Gümüş bir zincire takılmış. Başka bir masada da memurlar. cömert bir gülümseyiş. Çünkü Lotika'dan biraz borç para istemeye niyetlenmişti. birbirlerini aldatmağa yanyacak olan kâ­ ğıtların üzerine yazılmış duruyordu. Çarpıyor. başında da kahvede çıkarmadığı kırmızı bir fes vardı. Bu gecelik subay gazinosunu bırakarak sivillere mahsus olan bu otele gelmeğe tenezzül etmişti. gri spor bir kostüm. Kimisi. Bunlar Zaria'nın meyhanesini artık çok yavan ve sıkıcı bulan. Her birinin kendisi için gizli kâr imkânlarını hesapladığı sayılardı bunlar.— 233 — rekli olarak orada toplanan başka müşterilerinin masasına giderdi. genç ama zengin emlâk sahiplerinden bir şeyler hesaplamakta olan Pavlo Rankoviç ile demiryo­ lunda çalışan Avusturyalı bir müteahhit vardı. bu otelde he­ nüz sıkılganlığı bırakmayan taşralı züppelerdi. Şişman soluk yüzünde. Üçüncü masada. Oysa Pavio'nıın elinde kısacık bir kalem vardı. Lotika herkese uygun bir söz buluyor. bölünüyor. sayıları sıralıyorlardı.

Ama kasabada onun bir sözünü veya dü­ şüncesini tekrarlayan hiç olmamıştı. Vaktinin bu kadar dolu olmasına ve her şeye rağmen yine her gün Ali Bey Paşiçe ayıracak bir saat buluyordu. Uzun gece boyunca kafaları tüsüleyenlerin. bir iş yapıldığı zaman ne yapıldığından veya bundan başına ne gelebileceğinden söz etmiyor.. Sefahat düşkünü.. Sonra tekrar gürültücü ve kavgacı olmaya başlayan genç beyin yanına dönüyordu. Kimseye bir şey anlatmıyor. kasabanın en kapalı en duygulu adamı idi. Çünkü bütün bunlara ne bir kadın kurnazlı­ ğı. o çok iyi bildiği fırtınalı.. Aynı şeyleri tekrar­ layacak. Kasabada söylenenlere bakılırsa o. Lotika'nın çıkara dayanmayan... heyecanlı. gerçek sevgisini kazanmayı başarmış olar. sert. içmiyor. (Kasabada bunun sebebinin Lotika olduğunu söylüyorlardı). aynı bey ya da bir başkası.. ne de erkek gücü yeterdi. ve hoppa görünmek zorunda oldt -icju avnı va­ zife ile karşılaşacaktı. akranlariyio sefahat âlemleri de yapmıyordu. Buna rağmen hiç yakınma­ dan hepsine yetişiyor.. kasaba­ nın genel yaşamına karışmıyordu. kim olur­ sa olsun herkese karşı aynı derecede nazik ve çekingendi. hattâ bazan ağlamakla biten sahnelerine rağmen.. Ama aynı zamanda o. Lotika'nın gecesi ve gündüzünü dolduran bu çeşit iş­ lere dayanabilmesine ve içinden çıkabilmesine kimse akıl erdiremiyordu. biricik insandı. Dört erkek kardeşinin en büyüğü idi hiç evlenmemişti. Kendi kendine yeti- .. sakinleştikleri bir ânı bularak tek­ rar odasına çekilebilecekti. yine aynı hikâye başlayacaktı. Aşağıdan yeni natırdılar onu çağırıncaya kadar porselen lâmbasının beyaz ışığı altında dinlenebilecek ya da mektup yazabilecekti. Ertesi günü. Lotika da güler yüzle karşılaması gereken aynı üzüntüler...— 234 — nin gönlünü alıyordu. Kendi içine kapalı olmasına rağmen toplumdan ve sohbet­ ten kaçınmazdı.. Hiç bir işle uğraşmıyor. Daima aynı idi.

Beyaz bir gömlek üstüne kahverengi bir yelek giyerdi. Ama bazan müstesna olarak.. Bu. ne de taklit edilebiliri. Soyluluğunu.— 235 — yordu. Lotika'nın prensibi bu idi. gözleri kanlı. Zaten kimseden de fazla bir şey beklediği yoktu. Behemya'lı bir Alınandı. «Nur Kein Skandal — Hiç bir rezalet yok».. Bunlar. Liçalı olan bu adam Herküî gibi kuvvetli idi. geniş omuzlu bir adamdı. Lotika'nın.. düzgün para ödenmesine her şeyin de patırtısız. büyük salonun müşterileriyle pek alış ve­ rişi yoktu. şarap bek İenmedik bir biçimde birinin başına vuracak veya başka meyhanelerde içtikten sonra biri zorla girecek olursa Mi­ lân adlı uşak ortaya çıkardı.. ne in­ kâr. Malçika bütün kasabada. her birinin sarhoşluk halinde neler yaptıklarını bildikleri gibi. Mânasını da yalnız kendinde bulur. Olduğundan başka türlü olmak ya da görün­ mek heveslisi de değildi.. Her za­ man bir otel garsonuna yakışır biçimde giyinirdi. rezaletsiz geçmesine dikkat ediyorlardı.. Gustav. Onlar. kısa boylu öfkesi burnunda. ve ne tarif... bütün hayatını kaplayan ağır bir unvan gibi taşıyan adamlardandı. her çeşit işi yapardı. bacakları ayrık. bütün müşterileri. kimi soğuk. Daima ceketsizdi.. (Çünkü Lotika herşeye dikkat ederdi).. düztaban bir adamdı. hattâ bütün kasabalı­ ları tanırlardı. bol içki içilmesine. Burası garson Malçika ile şef garson Gustav'ın dünyası idi. Kızıl saçlı.. iri kemik­ li. Kimin düzgün para verdiğini. yırtıcı hayvan terbi­ yecisine benzeyen akıllı bir Macar kadını olarak tanınmış­ tı. insanın do­ ğuştan sahip olduğu öyle saygıdeğer bir asalettir kil. Tüylü kollarının alt yanı iki . Önünde yeşil keten bir önlük vardı. (Çünkü onlar otele lâyık olma­ yan kimselerdi]. Milân. kimi candan karşılamak ve kimi içeri sokmamak gerektiğini de biliyorlardı. Başkalarının kendisi üzerine besledikleri kanıdan memnundu. uzun boylu. Az konuşur.. Kış yaz gömleğinin kolları dir­ seklerine kadar sıvalı olurdu.

Hoşa gitmeyen ve istenmeyen bu işin çok iyi hazırlanmış ve yürürlüğe konmuş bir usulü vardı. ne öfke­ leniyor. Kimse onu nasıl kavradığını görüp anlayamazdı. ya da bir çift öküzün bile çekip alamıyacağı biçimde ayakları ve elleriyle kapıya sarıldığı hiç görülmemişti. ince uçlu küçük bıyıklan vardı. Müşteriyi dışa­ rı attıktan sonra. Şapkasını. sarhoşu bir eliyle belinden. Gus­ tav patırtıcı müşteriyi. bir eliyle ya­ kasından kavrar. ne döğüşüyor.. Bu azgın sarhoş bile demir kepengi kâh bıçakla. daha kibar müşterilerle bir masada oturan Lotika'ya bakarak gözlerini . sanki hiç bir şey olmamış gibi tekrar mutfağa veya ofise dönerdi. iskemlelere asılarak onları devirği. Bu da artık otelde değil. bastonunu ve kalan eşyasını da Gustav arkasından atardı. Milân'ın arkasından yaklaştığını görünce birden çekilir ve Liçalı. Siyah ve dümdüz olan saçlarına subayların kullandıkları kokulu pomatlardan sürerdi. Ona da her zaman otelin civarında bulunan polis karışırdı. Mi­ lan bu işi yaparken ne aşırı bir çaba gösteriyor. Kepengin üs­ tünde bunların izleri daima görülürdü. kâh taşla dövmekten başka bir şey yapamazdı. bunu öylesine becerikli ve çabuk yapar ki. Milan da bütün hı­ zıyla sıçrayarak demir kepenkleri indirirdi. Onun için de işini daima çabuk ve başarı ile bitiriyordu. Malçika'nın tam zamanında açtığı kapı­ dan" doğruca sokağa fırlardı. sokakta olan bir rezaletti. Bütün bunlar göz açıp kapayıncaya kadar olup biterdi.. -Milan gelinceye kadar oyalamağa çalışırdı. ne de gururlanıyordu. müşteriler dönüp bakıncaya kadar istenmiyen müşteri sokağı boylamış olur­ du. Ka­ sabanın en kuvvetli sarhoşu bile içi saman dolu bir bebekmiş gibi uçar.— 236 — fırça gibi ortaya çıkardı. Bunlar öyle bir anlaşma ve düzen içinde yapılırdı ki. Milân her rezalet ihtimalini daha yumurtada iken bo­ ğan bir adamdı. Yalnız bu arada Gustav güya bir raslantı olarak Ekstra Zimmer'den geçer. Adamın masalara.

XV Bu patirtıcı müşteri böylece kapı dışarı edildikten son­ ra eğer hemen hapse gitmezse otelin önünden birkaç tür­ lü ayrılabilirdi. oraya yakın belediye meydanında olan Zaria'nm meyhanesine gider. istediği gibi dişlerini gıcırdatır. akşam geç vakit kırmızı paravanının arkasında günlük hesabı görür­ ken. Ya sendeliyerek. Lotika. Teşekkür ederim.. Çünkü herkes Zarlardan niyet ettiği veya ödeyebi­ leceği miktarı içer. orada ırmaktan ve dağlardan gelen serin rüzgâr aklı­ nı başına getirirdi. Burada rezalet olmaz ve ola­ mazdı.. sayar. Lotika da konuşmasını kesmeden ve yüzündeki tebes­ süm silinmeden birden iki gözünü kapardı.— 237 — açıp kapardı. Kısacası biri ölçüyü kaçıracak olursa. belli sayıda içkilerini (gıdala­ rını] (1) almak üzere oraya gelen ve kendilerine eşit kişi­ lerle oturup konuşan aile reisleriyle iş adamları hava ka­ rarırken evlerine dönerlerdi. (M. Bu «bir olay geçti ama çözümlendi» demek­ ti. Kapîya'ya kadar sürükle­ nir.. Bu da «Anla­ dım. burada da ZariM) Sırpçada. Artık geriye sadece sarhoş müşterinin içtiği ve kır­ dığı şeylerin hesabını görmek kalırdı. Â. Edîz) . tehditler yağdırırdı. Türkçe olarak (gıda) yazılmıştır. Burada müşterilerden sarhoş olacak kadar para harca­ maları ve sonra da hiç içmemiş gibi davranmaları isten­ mezdi. yine istediği gibi konuşur ve davranır­ dı. Sonuna kadar dikkatli olun!» de­ mekti.. Burada. Gustav'dan bunların hesabını sormazdı. ya da meyhane değiştirir. Küfreder. onu alçakça otelden dışa­ rı atan o görünmez ele bol bol söver.

loş ve sessiz yerleri sever. dünyada bir şeye aldırış etmeyerek ve kendilerinden iğrenerek orada oturup içmeği sürdürür ve vicdanlarında kendilerini tamamiyle içkiye . Bununla birlikte. Derdi. Rakı kadehlerinin önünde kutsal bir şeyin önünde oturrnuş gibi otururlardı. Yeni içmeye başlayanlar. gürültülü veya veya patırtıdan nefret ederlerdi. daha konuş­ kan oluyorlardı. çoğu uzun süre bu yolda kalmazdı. üst baş ihmal edil­ miş. . kurar. sinirleri gevşerdi. bir aile. Ne ayrı bir salonu. bu yolda de­ vam ederdi. onun uğruna acı çekmek. karaciğerleri tutu­ şur. Kötülük yolunda henüz ilk adımlarını atıyorlardı. Ve böylece tembellik ve içki gibi kö­ tü alışkanlıklara ödenen kefareti ödüyorlardı.— 238 — ya ortaya çıkar. Çabuk geri döner. tutkuların ılımlı olduğu ve sefahatin giz­ li yapıldığı burjuva yaşantısına dönerlerdi.. Çünkü onlar hayat yerine.. Yalnız alın ya­ zısının oraya sürüklediği küçük bir azınlık. kendini çalışmaya ve ka­ zanç yoluna verir. Kuvvetli kolunun ağır bir hareketiyle ve yavaş sesle: — Kes bakalım bunu. Mideleri yanar. Şu saçmalıkları bırak!. düşüp ölmek de tatlı ge­ lirdi. ne de garsonu olan (hizmet eden­ ler Sancaklı köylülerdi. bu geçici dünyada. Yalnız bu dönem bazıları için daha uzun. en karanlık köşeye çekilir..... Onlar da kendi kıyafetleriyle iş gö­ rürlerdi) bu eski meyhanede bile eski geleneklerle yeniler birbirine karışırdı. sessiz seda­ sız en şiddetli kavgaları yatıştırır ve sarhoşları susturur­ du. Bunlar tehli­ keli bir yaşta olan gençlerdi. her zamanki asık süratiyle. Tanınmış rakı meraklıları. Tıraş olmamış. Bu. bazıları için de daha kısa sürüyordu. daha gürültücü.verenlerin vicdanını aydınla­ tan o mucizeli ışığın yanmasını beklerlerdi. ne yazık ki bu ışık gitgide seyrekleşiyor ve yıl­ lar geçtikçe aydınlığı da azalıyordu. Ama. Özellikle zengin çocukları. öyle bir ışıktı ki.

Sonra ağzı kapa­ lı. O zaman bile Gusla'sını tereddütle torbasından çıkarır üstüne üfier.— 239 — en kısa ve erTai"riatıcjjTa... bir şey anlamıyor. Ediz) . Her halde. (H. kendisinden bir şarkı istemelerini beklerdi. Mağrur ve sa­ bırlı. Karnı aç olmasına bakmadan mağrur bir adamdı. o karanlık köşede oturan yüzü gözü şiş in­ sanların durumuna düşünceye kadar içeceklerdi. Çoğu zaman meyhaneye bir de Guslar (1) gelirdi. Herkesten uzak bir köşeye çekilir. (disiplinsiz bir hayat. birbir­ leriyle bağdaşmayan duygular. başkalarının önünde gizlemeye başaramadığı sefa­ let ve zaafı çarpışmakta idi. Fukaraca giyinmiş kupkuru bir Karadağlı idi. bir şey ısmarlamaz.y_alleri yaratan alkolü seçmişlerdi. Alkol için yaşıyorlar ve kencH4ermr mahvediyorlardı. içinde. Mesleği marangozluktu ama mü­ zik ve şarap meraklısı idi. Bu yeni gelenekler. yağmurdan ıslanmış bir yol gibi. bakışları duru îdi. Oysa bambaşka şey­ ler düşündüğü belli idi. yayını telin üstünde gezdirince ilkin titrek bir ses çıkar. sıska bir adamdı. On­ lar da burada. çelişik.. özellikle büyük ruh asaletiyle. telinin gevşeyip gevşemediğine bakar. daha canlı bir ticaret ve daha bol bir kazanç) yerleştiğin­ den beri 30 yıldır zurnası ile kasabanın bütün sefahat âlemlerine karışan çingene Sumba'dan başka şimdi Frants Furlan da akordeonu ile Zaria'nın meyhanesine sık sık gel­ meye başlamıştı. genizden şarkı söyleyerek guslanın melodisine eşlik ı'l) Gusiar : Kemençeye benzeyen gusiasmın eşliğinde şarkısını söy­ leyen bir halk şarkıcısı. sağ kulağında altın halka taşıyan sessiz. Kıyafetine rağmen duruşu dik.. Â. Askerlerle yabancı işçiler onu zevkle dinliyorlardı. Bu. önüne bakar. bu teknik hazırlık­ lara kimsenin dikkatini çekmemeye çalışarak sazını akort eder. bir şey umursamıyor gibi görünürdü. saygısızlık. Ve herkesin içinde daima sıkılgandı. Ama sa­ daka ile geçinmek zorunda idi. Onun için de kendine güveni yoktu.

.. Guslar daha yavaş sesle devam edei". Genç patronlarla zengin çocukları fazlaca kafayı çe- . Müslümanları da. Ve orada. şikâyetli bir melodi halinde ^amâmiyle birbirine karışırdı. daha doğrusu giriş mısra­ larını okurdu.. Daha ilk mısralarda hepsini.. «Küçük fesleğen birden başladı ağlamaya.. yazılmamış bir kanuna uyarak.» Artık kıyas perdesini açarak fesleğenle şebnemin al­ tında Müslümanlarla Sırpların gönüllerinde gizlenen ger­ çek istekleri sayar döker. Hiç beklenmeyen yüksek bir sesle şarkıya başlar. O za­ man bu zavallı tamamiyle değişir.^~£ü—fki ses. Sadece önlerindeki küçük rakı kadehine bakarlar. Tatlı şebnem. Çünkü hepsi de şarkıda yaşayan aynı şeb­ neme susamıştır. neden üstüme dökülmüyorsun?» O zamana kadar onu farketmemiş gibi duran ve ko­ nuşmalarını sürdüren müşteriler de birden susarlar.— 240 — eder ve onu kendi sesiyle iamamlaA-. sonuna kadar dinlerler. mütevazi maskesini yüzünden fırlatıp atan bir adam gibi doğrulurdu. Dünyanın hiç bir tarafında olmayan savaşları ve o savaşların şanlı ve şerefli kahramanlarını görürler. iç dünyasındaki çelişik duygular silinir. düşüncelerinden bir şey belli etmeden memnun ve ciddî. Hıristiyanlar! da aynı titreme alır. «O küçük fesleğen değildi. hepsi de şarkıyı. o acıklı sıkılganlığı ge­ çer. Artık ne olduğunu ve ne yaptığını gizlemenin gereği kalmamıştır. herkes içinde yaşayan is­ tek ve inancın yoluna gider.. yâni başka başka yollara sapar. Dinleyicilerin duyguları ayrılır. Buna rağmen.. rakının duru yüzünde arzulanan zaferleri.. dış görünüşü ve acıları unutur.

O zamana kadar tutulan içgüdüler rakının et­ kisiyle gürültücü bir hal alır. ama asla sarhoş ol­ mazdı. Drirıa Köprüsü — F. şaşı bir çingene. Bir Sırp . Onun açık saçık şakaları olmadan bir zevk ve eğ­ lence âlemi düşünülemezdi. Önlerinde kimse olduğu gibi görünmekten çekinmez. Korkaklar onlara hakaret edebilir.. bir an için.» Onların ya­ nında ve onlarla beraberken. halkın gözünde rezalet ve aile arasında suç sayılan şeyler mubah olur. çalgı. Başkalarının parasını israf etmekle geçinirlerdi. Parasını verebilen herkesle içer. küstah. Onlar. hep aynı olduğu halde daima yeni ve daha güzelmiş gibi görünür. Gerçek yaşamları ge­ ce başlardı. erkekleşmiş bir kadın­ dır. rakı ve şakalar sayesinde yaşarlar./18 . dalkavuk­ luklarını. tam oldukları gibi görünürler ve arada bir gerçek benliklerini ortaya koyarlar. kimseye görünmeye ce­ saret edemedikleri biçimde. sefihler cüretlerini ve hizmetlerini satın ala­ bilirler.— 241 — kip>&t4ıoj3^o!unca meyhane canlanır. Bu adamlar para ile tutulmuş tanıklar­ dır. Frants^birJan'a^ Tekgöz'e ve çingene karısı Sahaya iş çıkar. Bu za­ limlerin işidir. Eli açık­ lar hediyeler verebilir. Sumba ve Şaha daima oradadır.Hırvat atasözü­ ne göre: «Derisinin altındaki kanı gösterir. beklenmedik taşkın­ lıklar ortaya çıkar. ~ r~-—— Şaha. pişman olmaz. Sonunda utanmaz. Onları eğlendirenlerden sorumlu olmayarak ve asa­ letlerinin himayesine sığınarak bu paralı.. şakalarını ve çıl­ gınlıklarını. melânkolik ve kaprisli olanlar. İsterlerse onları döver. itibarlı iyi aile babaları ve oğulları. onlarla alay edebilirler. Onların işleri başkalarının kazancı ve aylaklığı ile ilgiliydi. Kendini beğenmişler. özellikle mutlu ve sağlıklı insanların uyuduk­ ları saatte. Ve işte o zaman Sumba'ya. Onlarla eğlenen insanlar de­ ğişir ama Tekgöz.

Onun yüzünden ne delilikler. Tekgöz orada ip üstünde dans eden bir kıza vurulmuştu.— 242 — Onlar. Onun başını döndürüp onu bu çeşit davranışlara sürükleyen zenginler ise büyük para cezalan ödemek zorunda kalmışlardı. ge­ celeri de beyleri. itiraf^iiUmedffrebedî ihtiyaç­ larını karşlîaT^ar-r-^rrİBTv-^aflatrrî ne olduğu bilinmeyen bir yerdeki sanatçılara benzerler.erkek. Gündüzleri her işi yaparak herkese yardım eden. çalgıcı. Tekgöz ar­ tık vaktinden önce ihtiyarlamış ve yorulmuştu. Ediz) . dayak yemişti. kazancın- (1) Salko. kuşaktan kuşağa sürüp gidiyordu. Tanınmış ve ün salmışların yanında yeni kuşakla­ rın vakitlerini geçirtecek ve onları da neşelendirecek ne­ mleri türer. iç dünyalarını gizleyen ve olduğmıd^û^TSaşka türlü görünen kasabalıların. şar­ kıcı. zenginleri eğlendirmek için. hatta hapse bile girmiş. Saüh demektir. Ama Tekgöz Salko (1) gibisinin ortaya çıkması için uzun bir süre geçmesi gerek. ( H . Bir kısmı zeh­ rini döküp uslandıktan ve evlenip durulduktan sonra. O günlerin üstünden birkaç yıl geçmiş. Avusturya işgalinden sonra kasabaya ilk sirk gelince. gençler geliyordu. kadın . soytarı ve orijinal kişilere kasabada her za­ man rastlanır. Vaktinin çoğunu çalışmaktan çok meyhanede geçiriyor. ne çılgınlıklar yapmış. hok­ kabazların gelişi olağan üstü bir heyecan yaratmıyordu. cambazların. içip gürültü çıkaran Tekgöz uzun süredir kendini böyle yıpratıp duru­ yor ve bu. Ama. halk çok şe­ ye alışmıştı. Bu çeşit. Â. İçlerinden biri yıpranıp ölürse yerini bir baş­ kası alır. Artık yabancı çalgıcıların. aynı yolun yolcusu olan yeniler. Tekgöz'ün cambaz kıza olan aşkından hâlâ sözediliyordu.

Gözü zoHa açıl­ mak istiyor. yorgunluktan ve yuvarladığı rakı kadehlerinden bitkin bir halde idi. Ar­ tık susamayacaktı. Eliyle fütursuz bir işaret yaparak: — Bütün bunlar artık geçti!. Bu­ gün tâ Okolişte'ye kadar bazı şeyler taşımış kemiklerine kadar ıslanmıştı. sinir bozucu ve bomboş geliyordu. Onların acı alaylarına ve şakalarına artık karşılık vermeyecekti. bir kadın kucağında iken bir başkasıyla mektupla âşıkdaşhk ediyor ha! Tekgöz kımıldamamak için kendini zor tutuyordu. Yüzle­ rinde soğuk. zevksiz ve hazin konular çevresinde dönüyor. dedi.. O sırada zenginlerin masasında. Tekgöz'ün mutsuz aşkın­ dan ve sirkteki dansözlerden söz açtı. Rutubetli sıcaktan. dalgın ve şüpheci bir anlatım vardı.gecesinde Zaria'nın meyha­ nesine gelenler. Ne isterlerse söylesinlerdi! O artık kesin kararını vermişti. yüzüne mutlu bir gülümseme yayılıyordu.bir . uyuyor gi­ bi görünüyordu. Başka biri de ekledi: — Şu orospu çocuğuna bak. Bir ma­ sanın önüne birkaç zengin oturmuştu. ağır­ laşmış. İçlerinden biri: — Hâlâ mektuplaştıklarını sanıyorum. Ama kendi üzerine olan bu konuşma. Tekgöz meyhanenin bir köşesinde uyukluyordu. içki ve artık­ larla geçinTyor-du. Zen­ ginlerin bir gece önce yine bu meyhanede ona oynadıkları o zalim oyun gibi bir oyun daha oynamalarına asla izin vermeyecekti. ko­ nuşmaları ağır. Herkesin gözleri köşeye çevrildi. . Hem de ağır mahmurluktan başının fena halde ağrıdığı bir sabah bu kararı vermişti. Sonbaharın yağmurla. güya bir rastlantı ile. Rakı bile keyiflerini yerine getiremiyordu. Ama Tekgöz hiç kımıldamıyor. can sıkıntısı içinde bunalıyorlardı. canı sıkılan zengin­ lerden biri.dan "ziyade zenginlerin ona verdikleri sadaka. güneş yüzünü gıdıklıyormuş gibi ona tuhaf bir heyecan veriyordu. dedi. Düşünceleri.

.. kulağında altın halkalar. Üste­ lik de. Daha çabuk etkiliyordu..) Onun için ne zaman bir Rhum şişesi açsa. buldukça Rhum içiyordu. Yarım litrelik şişelerde satılıyordu. Mente'nin oğlu ve tanınmış hırdavatçı Mordo Papo'nun torunu idi... Elbiseleri hâlâ nemli. nasıl ruh teslim edeceksin?. Fe­ sinin de. Altında kırmızı harflerle Jamaika yazılı idi... Hiç de söyledikleri gibi kadınları ayartan bi­ ri değildi. Masalarına yaklaşıyor­ du. Ve hemen düşünüyordu ki. başında bir hasır şapka.. bu tek gözlü adarrjubıThain­ dir. sabah lâfa karışmak için verdiği kararı da unutmuştu. Öteki geçecek!. Gelsin üçün­ cüsü!. ateşini duyar gibi oluyordu. . Bir yıl önce ölmüş olsaydı yeryüzünün bu nimetini bilmeyecekti. Ve rakı­ dan daha hoştu. Tekgöz ayağa kalkmıştı bile. zenginlerin masasının yanı­ na oturdu. kalın dudaklı. yüzü kirli ve ıslaktı. Yüzü heye­ canlı bir mutlulukla gerilmiş.... (Alkolden çıl­ dırmak raddelerine gelmiş boşnaklar için bu ekzotik içki Slovenski Brod'da Eisler. cinsi âdi olduğundan rengi uçmuştu. Yabana-'diyarlarda onun hasretiyle cayır cayır yanarken. diye haykırdı.. Sirovvatka ve Ortaklarınca ha­ zırlanıyordu. hemen içkinin kokusunu. tâ uzaklarda. Yorgunluğunu da. (Dünyada daha bu­ nun gibi ne güzel şeyler vardı!.. Bu yeni içki onun gibiler için icat edildi denile­ bilirdi..) Tekgöz bu melez kadının yüzünü görür gör­ mez. gözleri ateşli bir melek kadının resmi vardı.— 244 — — Geçti ha?. bir süre dalar dururdu. Bu düşüncenin ona verdiği zevkten sonra da içkinin verdiği zevk başlardı. Santo Papo.. Tekgöz son zamanlarda rakıdan çok. Tombul ve çevik bir Yahudi olan Santo Papo hemen: — Tekgöz'e bir Rhum!. Biri geçmiş. Dostlarım. Elini kalbine koymuş ye­ min ediyordu. uykusunu da.."hiri de onun yüzünden ak­ lını oynatıyor. Daha kuvvetli idi. Biri orada. Böyle hepsini birbiri peşinden deli ettikten son­ ra.

Pâşâ'nın arkadaşlarıyla birlikte bulunduğu bu avludan Tekgöz'ün ayağı dibine bir demet çiçek attılar. Ve hepsi birden Pâşâ'dan söz etmeye başladılar. gençler. Onları yer­ den almaya cesaret edemiyordu. Ortaya iâfı atıp onu konuşmaya zorlayan adam sert sert: — Söyle bakalım! dedi. kâh dalgın. duvarı tır- . Tekgöz... onun eşsiz güzelliğinden söz açarak ona şarkı söylerlerdi. Heyecanlanmıştı.. ateşin yanında. O ge­ ce hepsi ırmak kıyısında Mezalin'de. düşünceli. Tekgöz. Onu oraya sürükleyen gençler. namusundan.Kahve ile yemekle uğraşmasını istediler. ne de başkasıyla evlenmeme izin veriyorsun!» İşte Pâşâ sana bunları söylemek istedi. Pâşâ'dan. şimdiye ka­ dar kimseye göstermediği bir iltifatta bulunmuştu. O gece ona iş gördürmediler . Bu genç kızı ne yapmak niyetindesin? Onunla evlenecek misin? Yoksa ötekiler gibi eğlenip geçecek misin? Söz konusu olan kız. dimdik ve ciddî oturuyor. Bir genç kız eliyle fırlatılan bir demet çi­ çeğin anlamı nedir biliyor musun?. Bu kadar kişinin içinde Pâşâ onu seçmişti. niçin ve nasıl ol­ duğunu anlamadan onlarla birlikte heyecanlamaya başla­ mıştı. çiçek­ leri çiğnememek için durdu. sanki okşa­ yıcı bir dil ile onunla konuşuyordu. Annesi gibi nakış işleyerek geçinmektedir. kasabanın en gü­ zel kızıdır.— 245 — Şimdi de dar şişeyi yüzüne yaklaştırmış. Bu da şakalara yol açmıştı. Kâh cezbeye tutulmuş gibi görünüyordu. Tekgöz de farkına varmadan. — Zavallı!. omuzuna vurarak talihinden ötürü onu kutluyorlar­ dı. Ya­ zın yaptıkları birçok gezinti ve içki âlemlerinde. cevizin altında saba­ ha kadar içtiler. kapıların ve kafeslerin ardından genç kızların konuş­ maları ve kahkahaları duyulan bir mahalleye götürdüler.. Bununla sana: «Senin için bir kuru yaprak gibi soluyorum! Ve sen bana ne evlen­ me teklifinde bulunuyor.. Duçe'li Pâşâ. Bir cuma günü gençler onu.. beyaz teninden. Eş­ siz güzeliğinden.

güya içerlermiş gibi söyleniyorlar­ dı. güzelliğini ve onun verebileceği mutluluğu hayal etmekten kendini alamıyor. Zenginler şak'alariyle onu gülünç bir hale sokuyorlardı. Nasıl olmuştu böyle bir kız ona göz koymuştu! Öteki­ leri de onu savunuyorlardı. artık çekiciliği olmayan yaşlanmış zavallının biri ol­ duğunu ileri sürüyor. zenginlerin alaylariyle. içki ile. hatta bu bile eğlence konusu oluyordu... Bu her zaman böyle olmuştu.. Bu. harikulade şahane bir kadın üzerinde olan rüyası.. ka­ dını. Hiç bir şey gerçek olmadığı gibi. Zengin çocukları. Mutlaka birine takılmaları.. Bunu bilmiyor değildi. Ama yine de. Zenginlerin yalanlarına karşı kendini savunmaya ça­ lışıyor.şarkılarla. bütün ömrü boyunca hayal ettiği ve hâlâ hayalinde yaşattığı o erişilmez aşkı şaka değildi. Şimdi de böyle idi. onu soy­ tarıları yapmaları gerekti. ve yine kolaylıkla hepsini .... Tıp­ kı hayalinde olduğu gibi aşkı hem yalan. Bunların hepsi bir şaka oisa bile. . sessizlik anlarında Pâşâ'yı.. Olsun! Onun için bir gerçekti ya!.. Ve bunun kabil olup olma­ dığını hiç düşünmüyordu. Ama bu zengin insanlar için her şey. hem yakın. hem gerçek.. rakının. Bu şahane yaz gecesinde. Bu beklediği de Tekgöz'lüsünün tâ kendisi idi. kâh onu imkânsız görerek reddedi­ yordu. hiç bir şey de inanılmaz ve imkânsız olamazdı. Kâh bu mucizeye inanıyor. şarkıların ve çayır­ da yanan ateşin yarattığı sonsuzluk içinde her şey kabildi... hatta Pâşâ'y'a bile ilgisi olamayan ve her zaman tâ içinde yaşa­ yan kutsal bir şeydi! •Bunların hepsini biliyor. Tekgöz durmadan içiyordu.— 246 — manarak onu koparacak olan eli bekleyen olgun bir salkım gibi dalgalanarak yürüyüşünden söz ettiler. Ama beyler gül­ meden yaşayamazlardı. hem uzak gösteren bu şarkılar da yalan değildi.

kış gel­ mişti. (2) (1) (2) Çeviride geçen «Mahmur» ve «Mahmurluk» sözleri. . yıllarca nese verecek kadar zalim ve heyecan ve­ rici bir oyundu. onlara aylarca. eşya ta­ şır. günleri­ ni kısaltıyordu. küçük işlerini görür. Ama akşam olup Zaria'nm meyha­ nesinde lâmbalar yanınca biri: — Tekgöz'e bir Rhum!. akıl ise su gibi dökü­ lüp yayılıyordu. Bu. biz de aslına sa­ dık kalarak. çağırdıkları için şaşar. Bu. kızar ve omuz silkerdi. Akşam geldi. bu türküyü. başka biri de güya rastlantı ile: Akşam geldi güneş battı Ama senin yüzünde hâlâ parlıyor. kitabın aslın­ da da Türkçedir. gerek 1958 yılında yapılan Hırvatça baskılarından Na tvom licu vişe ne sja biçiminde çıktığı için. Artık Tekgöz u. gerek 1953 yılında ya­ pılan Sırpça. Çünkü onda ruh eriyor. diye bağırır. İşi gücü ol­ mayan zenginler de yeni bir oyun bulmuşlardı. ya «Aşık» ya da «Genç da­ mat adayı» diye çağırıyorlardı. güneş battı Senin yüzünde artık pariamıyor. Aslında Türkçe «Akşam geldi» sözleriyle başlayan bu Bosna tür­ küsünün ikinci mısraı «Drina Köprüsü»nün. yaz ortalarında olmuştu. bundan önceki bütün baskılarımızda.— 247 — unutuyordu. sağa sola koşarken onu böyle.. Sonbahar geçmiş. dükkânların büyük. işte Tekgöz sirk artistine olan büyük aşkından ve bu Avustralyalı kadınla olan rezaletti macerasından üç yıl son­ ra tekrar yeni bir aşkın büyüsüne tutulmuştu. Tekgöz'ün güze! Pâşâ'ya olan aşkı yüzünden doğan şakalar ve alaylar gençlerin gecelerini dolduruyor. diye dilimize çevirmiştik. Gündüzleri mahmur (1) ve uykusuz.

traşı uzamış ve başkalarının verdiği paçavralara sarınmış Tekgöz. türlü türlü takılmalar. Kışın sonuna doğru Pâşâ evleniverdü Nakış işleyerek geçinen Duçeli'lî fakir kız. Ama bütün bunlar. ne meyhane... 30 yıldan beri evli idi. — Tekgöz'e bir Rhum!. kalenin ar­ ka tarafında oturan Hacı Ömer'le evleniyor.. türküdeki ikinci mısraın. onu her gün kasabanın üstün­ de doğup batan gerçek güneşten daha çok ısıtıyordu. özellikle Bosna folklorunu iyi bilen Bosna'iı dostlarımm uyarmasiyîe. «isır. o güzellikle. biçiminde olması gerektiğini öğrendik ve çevirimizin altıncı bas­ kısında bunu düzelttik. bu türkünün aslını ve doğrusunu. Şarkı söyleyen ise.— 248 — şarkısını mırıldanmaya başlayınca birden her şey değişir­ di. Karısı tanınmış bir ailenin kızı idi... Kış geceleri işte böyle geçti. yani: Senin yüzünde hâlâ parlıyor. kaba şakalar da vardı. henüz tamamlanmayan 18.abilseydim eğer» «Güneş batarken yanında. 55 yaşındaki bu zengin ve itibarlı adamın ikinci karısı oluyordu. E d i z ) . ne kasaba. Tâ yanı başında. daha ince bir anlam taşıyan: Ha tvom lictı yoşte cja. baharîyle.. ne de soğuktan donmuş.... Şüphesiz etrafında gürültülü kahkahalar.» Bu batan güneşin ışığı. ne de omuz silkmeler. Hacı Ömer. Sadece batmak üzere olan güneşin aydınlattığı ve as­ maların süslediği veranda ile bir demet çiçek fıriatacağr adamı bekleyen bir genç kız kalıyordu. uzaklarda sisler içinde kayboluyordu. (H. kulağının dibinde yaşıyordu.. Zekâsı ve becerikliliği île çevrede ün salHe var ki.. Â. Artık ne taşıyacak yük kalıyor.

Hacı Ömer'le çok akıllı olan karısı bu mutsuzluğu sabır ve tevekkülle karşılamışlardı. Allahın takdirine bo­ yun eğmek zorundayım. Anlaş­ ma. onun düşüncesi. Hacı Ömer. Kendi çocuğumuzu görmeyi ve bütün bunların kime kalacağını bilmeyi bize nasip etmedi. bütün kasabayı meşgul ediyordu. Kabe'ye gitmiş. günde iki sefer kaieden kasabaya atla gidip gelmekten başka bir şey yapamayan ağır haraketli. Her şeyde olduğu gibi azimli ve kararlı bir tavırla kocasiy'e açıkça konuştu: —. fakirlere bağışlarda bulunmuştu.. mal­ lan artmış. Meseleyi çö­ zen yine Hacı Ömer'in kısır karısı oldu. Mesele sadece kalabalık olan akra­ balarını değil. Kasabada ve çevredeki bütün Müslüman kadınları için onun bir sözü. Hacı Ömer'in arkasında bırakacağı zengin miras tehlikeye düşmüştü.Rabbime bin şükür. Kasabadaki dükkânları sağlam malzeme ile yapılmış ve büyük bir gelir sağlamakta idi. karısı tek­ kelere. genç bir kadınla evlenmek için kandırmaya çalışıyorlardı. Kadın 45 yaşına gelmişti. Yalnız bir fakirde olan şeyi ver­ medi. birçok me­ selelerde bir ölçü yerine geçerdi. Akrabalar ciftin çocuksuz kalmasını diliyorlardı. Görüyorum ki.. sakin Hacı Ömer'den çok hanı­ mının eserleri idi. Bütün bunlar. Ama artık yaşlanmış olmalarına rağmen çocukları olmamıştı. Yıllar geçmiş. kasabalılar üzüntümüzü benimseyerek seni evlendirmeyi . her bakımdan kasabanın en iyi ye en itibarlı ailesi idi. gelişmiş ama esas noktada Allanın lûtfuna mazhar olamamışlardı. sağlık ve zenginlik. Kalenin ardında âdeta koskoca bir köy olan malikâ­ neleri çok zengin ve verimli idi. Bundan ötürü onu. bize her şey ihsan etti. ama sen değilsin.— 249 — misti. Hacı Ömer'ler. Ama kasabalılar böy­ le bir adamın çocuksuz ölmesine ve bütün malının birkaç akrabaya dağılmasına üzülüyorlardı. Bu me­ selede şehrin Müslümanları ikiye ayrılmıştı. Ama artık evlât sahibi olmak umudu da kalmamıştı.

ona genç. Kanun da ona bu hakkı veriyordu. Alaycılar ona Pâşâ'dan uydurma haberler getiriyorlardı. çocuk­ ları olamıyordu. Gece gündüz ağladığını. derdini kimseye açmadan onun yü­ zünden eriyip bittiğini söylüyorlardı. nakış işleyen kadının kızı güzel Pâşâ'yı seçmişti. Bu mutlu sonuç. O kış Tekgöz'ün Pâşâ'nın evlenmesi yüzünden çek­ tiği acı Zaria'nm meyhanesindeki işsiz güçsüzleri çok eğ­ lendirdi. Zenginler içtiklerinin parasını ödüyorlar. çocuğu olabilecek bir kadın alması gerekiyordu. Hacı Ömer.. sağlıklı ama fakir bir kız. ana kız gibi geçinip gidiyorlardı. buna kar­ şılık da gözlerinden yaşlar gelinceye kadar gülebiliyorlar­ dı.. güzel. Evin yaşlı hanımefendisi olarak herşeyin düzgün idare edilmesine dikkat edecekti. Böylece Hacı Ömer'in miras soru­ nu çözümlenmişti. Hacı Ömer itiraz etti. yaşlı karısının yardım ve isteğiyle güzel Pâşâ ile evlendi. başka bir kadın. Çünkü se­ nin en yakın dostun benîm! Bunun üzerine ona planını anlatıyor.. Tekgöz için büyük acıların başlangı­ cı oldu. Tekgöz de deli olu- . Ve böylece kalabalık akrabaların umut­ ları da suya düştü. İkisi. Madem ki. On bir ay sonra da nur topu gibi bir ço­ cukları dünyaya geldi. Ve yine böylece kasaba halkının da ağzı kapandı. Kendisi tabiîdir ki. daha genç bir kadına ihtiyacı olmadığını söyledi.— 250 — kafalarına koymuşlar. Pâşâ mutlu idi.. Ben bunu kendi elimle yapmak istiyorum. Madem ki seni evlendirmek istiyor­ lar. Ama Hacı Ömer'in karısı sadece direnmekle kalmadı. Evin yaşlı Hanımefendisi memnundu. Hayai kırıklığına uğrayan âşık. umutları da kalmamıştı. Madem ki çocuğu olmak için evlenecekti. Ona seçtiği ka­ dının kim olduğunu da söyledi. eskisinden de çok içiyordu.. evini idare et­ meyi sürdürecekti.. Ömrünün sonuna kadar talihine şükredecek birini bul­ mak gerekti. Ondan daha iyi bir arkadaş istemediğini. Onun için Duça'lı.

daha yakı­ şıklı ve Pâşâ'ya daha lâyık olmakla kalmadığını. sanıldığı gibi de fakir olmadığını söylüyorlardı. onu bu kadar cazibe­ siz ve zayıf yapan alın yazısından yakınıyordu. Üst üste bardağına Rhum dolduru­ yor ve ona sadece Hacı Ömer'den daha genç. Bütün bunlar onu üzüyor ama. ayrıntılı cevaplar veriyor.. hakkı yenmiş ve aldatıl­ mış bir adam hissederek hoşuna gidiyordu. Bu dolandırıcı akrabalarına.— 251 — yordu. Tekgöz'ümüz ce şimdi bulunduğu yerde bulunmazdı!. Biricik vârisi olan Vişegrad'daki meşru oğluna Anadolu'da pek çok mal bırakmıştı. Hacı Ömer sahip olduğu şeyleri elde edemez.. Tekgöz onları dinliyor. rakı kadehlerinin başında başlı başına bir hikâye uydur­ muşlardı: Babası hiç tanımadığı bir Türk asker! idi. aynı zaman­ da kasabada kendisini tanımadığı babasının uzak ve güze! ülkesinde büyük mirasa konmuş.. uzun kış gecelerinde. bütün sorulara büyük bir ciddiyetle.. Ama oradaki akrabaları bu vasiyetna­ meye itiraz etmişlerdi. Bu işi gücü olmayan insanlar. diye söyleni­ yordu. Şimdi etrafın­ dakiler güya onun Bursa'ya gitmesini sağlamaya çalışıyor- . Zenginler­ den biri soruyordu: — Söylesene Tekgöz. O zaman Hacı Ömer'i bütün ser­ vetiyle birlikte satın alabilirdi. Bir başkası söze karışıyordu: . Tekgöz'ü heyecanlandırmak ve üzmek için daha fazla söylemek gerekmezdi. şarkı söylüyor. — İnsanları aşkları ve kalpleri ile ölçselerdi. hile ve planlarını bozmak için onun uzak ve zengin Bursa şehrin­ de bir görünmesi yeterdi. Ağlıyor. içini çekiyor ve sadece içmek­ le yetiniyordu. Hacı Ömer'den kaç yaş küçük­ sün? O acı acı: — Daha genç olmam neye yarar ki!.

öylesine çok kötülük etmişlerdi ki. Artık belleri ağrıyor. sözde seyahat için hazır bir pa­ saport getirmişlerdi. Ailesinde. Bir gece. solukları kesiliyordu. o yem­ yeşil bahçeleri. evi­ riyor. bu söylenenlere hem inanıyor. O anlatmak için çırpındıkça çevresindekiler daha çok alay ediyorlardı. Gülmek bu­ laşıcı ve dayanılmaz bir şeydir. beyaz binalarını bile görüyordu. hangisinin gerçek olduğunu sormuyor. İkinci Rhum şişesini de devirdikten sonra o erişilmez güzel Bursa'dan gelen kokuları duyuyor. Onun gözünde apaçık olan bîr gerçeği ispat etmenin ne kadar güç olduğunu bilmiyor de­ ğildi. farkına va­ rılmadan akıp gidiyordu. za­ lim bir şaka idi. Aşkında. İçtiği her kadehle.... her çeşit yiyecekten tatlıdır. dürtüyor.. mallarda. kulu da ona borçlu idi. hep al­ datılmış mutsuzun biri idi. bunu çevresindekilere haykırmak ihtiyacı da içinde âdeta bir işkence halini alıyordu. Hem de her şeyde aldatılmış­ tı!. uzun.. Ona kötülük etmişler. en ince ayrıntılarına kadar hazırlanmış.. Tekgöz.... Tekgöz ile eğlenirken uzun kış gecelerinin sıkıntısını unutuyorlar ama.. başı du­ manlı iken hangisinin yalan. muayene ediyor ve kahkahalar içinde gü­ ya pasaportuna belirli vasıflarını kaydediyorlardı. Ailahı da. böylece zaman. bunu herkese ayrı ayrı anlatmaya çalışıyordu. . Gerçek­ ten doğduğu günden beri talih ona hiç gülmemiş. çeviriyor. Meyhanede onu itiyor. Buna rağmen rakının daha ilk kadehini yuvarlar yu­ varlamaz kesik kesik cümlelerle ve sarhoşluk göz yaşları arasında.— 252' — Bu. O kadar çok ve o kadar zevkle gülüyorlardı ki. içmedikçe kendini savu­ nuyor. Ama. Başka bir gece Bursa'ya gitmesi için kaç paraya ihti­ yaç olacağını. hem inanmıyordu. nasıl yolculuk edeceğini ve geceleri nerede konaklayacağını hesaplıyorlar.. onlar da ölçüsüz bîr biçimde İçmeye başlıyorlardı. Her çeşit içkiden. sarhoş olur olmaz inanıyormuş gibi davranıyor.

âdeta kendi­ lerinden geçmiş bir halde.... senin yüzünde hâiâ parlıyor. Drina'ya atlamak üzere yüz kere Kapiya'ya gittim. (H.. diyordu.— 253 — Tekgöz'ü herkesten çok coşturmasını bilen.. Tek tük köprüden geçenlere aldırış (1) (2) Mehmet Ağa. biri hafif sesle bir şarkı mırıldandı: «Ama... Öldür kendini!. — Hayır. işte bu nimet hakkı için korku değildir. Tekgöz'ün çılgınlığına kapılarak.. — Seni aiıkoyan nedir? Korkudan başka bir şey de­ ğil. Tekgöz gülüşmeler. Korkudan altına ediyorsun da ondan!.. ciddî gö­ rünüşlü ve soğuk tavırlı Mehağa(1) Saraçtı. — Bunu görüyor musun?. sa­ bahı ettiler ve kendi' çılgınlıklarının kurbanı oldular. Ve böylece şarkı söyleyerek bu zavallıyı sürüklemek istedikleri heyecana. — Öldür kendini. Çılgın bir sefa­ hat âlemi başladı. — «Öldür kendini!. Koynundan çıkardığı bir parça ekmeği kopardı.. Sana tavsiyem budur!.. Yaşamaya lâ­ yık değilsin.» Hep birden şarkıyı tekrarladılar ve Mehağâ'nm Tekyöz'e: — Öldür kendini!.. içkiden damarları şişmiş.. kendileri kapıldılar. Ediz) . Her seferinde bir şey beni geri çekti. Mey­ haneden hep birlikte çıktıkları zaman gün ağarmıştı.. incecik bir buz tabakasiyle kaplı olan köprüye geldiler. Aslında. Türkçe oiarak «cuturum» diye yazılmıştır. diye bağıran sesini bastırdılar..» hiç düşünmedim mi sanıyorsun?. Mehağa'nın burnuna dayadı. korku değil. Madem ki Pâşâ'yı bu kötürüm {2} Hacı Ömer'in elinden alamadın. Vallahi korku değil!... gürültüler arasında yerinden sıç­ radı.. içleri kızışmış.. Tam o sırada. Bir Şubat gecesi. Â. Git kendini öldür.

Sarhoş ve perişan olmasına rağmen. — Tekgöz yapar. Sarhoşun biri: — Bu cesareti ancak Tekgöz gösterebilir!. Tekgöz eliyle göğsüne vurarak: — Kim cesaret edemezmiş? Ben mi?. Köprüden tektük geçenler. dehşet içinde-.. Birden onun. sağında köprü vardı ve orada ayaklarının dibinde her adımını izleyen. •— Vallahi yaparım!. yalan!. gözleri şaş­ kınlıktan büyümüş. — Yapamazsın!. birbirlerinin üzerine yıkılıyorlardı. kaygan duva­ rın üstünde ilerlemeye çalışan adama bakıyorlardı. kâh sola eğilerek yürüyordu. Ama. bu daracık.. yapar. Tekgöz'ün ne zaman korkuluğun üstüne sıçradığını gö­ ren olmadı. Tekgöz kâh sağa... Oysa bu geniş köp­ rünün üstünde bile zorla ayakta durabiliyor. görülmeyen ırmak uğulduyordu. Ve oradan. Ben. — Tekgöz mü?.. Sıkı ise çık ortaya. Bu korkuluk ancak iki karış eninde idi.. Zilzurna sarhoş olan bu adamlar bağırışmakta ve ca­ ka satmakta birbirleriyle yarışıyorlardı. ona an­ laşılmaz bir uğultu gibi gelen. İncecik bir buz tabakasiyle örtülü olan daracık korkuluğun üstünde köprüyü geçmeye kim cesa­ ret edebilirdi?. dedi. boşluk vardı. Diye bağırdı. sabahın ayazında beyaz bir dumana benzeyen kalın bir bu­ har yükseliyordu. seçemediğî sözler söyleyen bir sarhoş alayı. kahkahalar ve bağınşmaiar arasında bir bahse tutuştular. Tekgö? ... bu dünyada hiçbir canlının yapmaya cesaret edeme­ yeceğini yapabilirim.. başlarının üstünde sallanmaktaolduğunu farkettiler. dengesini ko­ ruyarak taşların üstünde ilerlemeye çalışıyordu.. — Cesaret edemez. Bu boşluk­ ta bir yerde..— 254 ----etmeden gürültüler. solunda.. Amma yaptın ha!.

tiri­ .. Ona öyle geliyordu ki. korkudan sapsarı kesilmiş. bir kuvvet veriyordu. tiridam. şarkı söylü­ yor ve kendisine dümbelekle eşlik ediliyormuş gibi de kol­ larını oynatıyordu: — Tiridam. hay!. tehlikeyi göremeyenler. boşluğun üstünde dans ediyor. kâh bir ayağının.. onu. Öbürleri.. Tehlikeli durumuyla Tekgöz birden kendini arkadaşla­ rından ayrılmış buldu. Dans onu alelade bir yürüyü­ şün hiçbir zaman ulaştıramayacağı yerlere götürüyordu.. geniş. Sanki ağır ve yorgun vücudu ağırlığını kaybetmişti. Bu sarhoş güruhundan bi­ raz daha aklı başında oianiar. Ağır pabuçları buzla örtülü taşların üstünde her saniye kayıyordu.. Ve ona sanki ayakları kendiliklerinden koşuyor­ muş gibi geliyordu. Dengesini sağlamak için kıpırdanırken gitgide hızla­ narak... dans ettiği düzlüğün âhengiyle birlikte vücuduna. tiridîridam. karşı konulmaz bir biçimde çekiyordu. dengesini bulmak için boşluğun üstünde âde­ ta dans eden sarhoşu bağrışarak izliyorlardı. İlk adımları yavaş ve ihtiyatlı ol­ du. Sanki buzla kaplı daracık bir duvarın üstünde değil de. gittikçe de dizlerine doğru da­ ha fazla eğiliyordu. hafif hafif sıçrıyor. Artık tehlikeyi. ona dengesini sağlayan ve güven ve­ ren neşeli bir güç akıyordu. Bazan. Farkına varmadan yürüyeceği yerde küçük adımlarla dans etmeye başladı.. oldukları yerde donup seyrediyorlardı.. Altındaki derinlik. artık kanatlanmış.. düşüverecekmiş gibi oluyor.. rüyada olduğu gibi birden­ bire kendini hafiflemiş ve çevikleşmiş hissetti. tiridam. kâh öbür ayağının üstünde sıçrıyor. Şimdi onların başları üstünde dev bir canavara benziyordu. Sarhoş Tekgöz. dam. uçuyor­ du.— 255 — •çaresizlik içinde kollarını sallayarak boşluğun üstünde den­ gesini sağlamağa uğraşıyordu. o zamana kadar bilmediği yepyeni bir güç. Hemen düşecek. hay... düşmek ihtimalini düşünmeden. ama büyük tehlikenin yakınlığı ona. hay. yeşil bir ça­ yırın üstünde imiş gibi.

Kendi karısı ile kendi çocuğu! Böyle kendinden geçmiş bir halde dans ederek. Büyük girişimlerin. alaylarla. onu haça geriyorlarmrş gi-bî kollarını aça­ rak ve kendini meyhanede sanarak boğuk sasle: (1) Kitabın aslında (gazi) olarak yazılmıştır. bu müstesna ve. tiridam.. Aferin sana şahin yavrusu!— Gaziye (1) aferin! Santo Papo. Hepsinin başı üstünde. duvarın. kimü yüzünü ye rengi solmuş fesini okşuyordu. bağırışmalarla izleyen gü­ ruh şimdi heyecanla karşılıyordu. Onu teşvikleriyle. Ve bu yolun sonunda.Tekgöz. hey.tehlikeli du­ rumda o artık kasabanın ve meyhanenin eğlencesi olan Tekgöz değildi. kâh sola sallıyor: — Tiridam. er makama uya­ rak tehlikeli yolunu dans ederek güvenli adımlarla geçi­ yordu.. Sonra da köprünün öbür yarısını! S o ­ nuna gelince.. Ayaklarının altındaki. Pâşâ ile çocuğu vardı. Dizlerini büküyor. Kapiya'sının gölgesinde uyuduğu köprünün elar ve kaygan duvarı değildi! Hayır artık o. şehri vardı. kendine bir makam uydurmuş. hey. — Aferin Tekgöz!. dalgalarının arasında tatlı bir ölüm hayal ettiği. Kimi onu kucaklıyor. istenen parlak yolu idi bu. Edlz} . sofanın etrafını çeviren ve ırmağa doğru uzanmış olan bölümünü geçti. her gece ona mey­ hanede kaba şakalar ve alaylar içinde sözünü ettikleri o uzak ve aşılmaz yolculuğa çıkmıştı. hakta olan mirasıyla imparatorluğun o güzel ve zengin Bursa. heyecan­ la etrafına bakındı. başını kâh sağa. Dehşetle donup kalmış olanlar da koşarak geliyorlardı. Â. binlerce defa ekmeğini kemirerek üstünden geçtiği... (H... şosenin üstüne sıçradı ve maceranın bu bi­ çimde bitişinden hayran ve kendini Vişegrad'ın o kadar iyi tanıdığı güvenli yolu üstünde bulmaktan şaşkın.

Çok uzun bir ay ve gün dizisi. bir bütün olarak bakılınca. insana şüpheli. anneler oğullarından söz ederken: Drina Köprüsü — F.. doğdukları kasabanın köprüsüyle birlikte. kasabanın hiç hatırlamadığı ka­ dar uzun bir barış ve maddî gelişme çağı olduğu görülür ve işgal ânında henüz yirmi yaşına basmamış olan kuşa­ ğın yarı ömrünü meydana getirir. Uzaktaki okullarına yetişmek için buzlu köprüyü ace­ le acele geçen sekiz dokuz yaşındaki çocuklar durup bu tuhaf sahneyi seyrettiler. Bu günlerin ve ayların herbiri. Ka­ ra tahtalarını ve kitaplarını koltuklarının altında taşıyan bu küçükler. ömürleri boyunca gözlerinden silinmeyecekti. İşgal altında yirmi yıl!. o kadar iyi tanıdıkları bu adamın. XVI Sarı boyalı Avusturya arabalarının köprünün üstün­ den ilk geçtiği günden bu yana 20 yıl kadar olmuştu./H7 . Bu genei itişme. hiç ayrılmamalarını.. büyüklerin oyununa akıl erdiremiyorlardı. kararsız ve geçici şeyler gibi gelir. diye bağırıyordu. eve dönmemelerini ve Tekgöz'ün şerefine içmelerini teklif etti. Ama.— 257 — — Tekgöz'e bir Rhum!. Hayretle açılan küçük ağızların­ dan beyaz bir duman çıkıyordu... ayrı ayrı bakılacak olursa. kakışma ve bağrışmalar arasında bi­ ri. Sıkı sıkı giyinmişlerdi. kimsenin yürüme­ diği ve yürünmesi yasak olan bir yerde sihirli bir elle sürükleniyormuş gibi neşe ve cüretle sıçrayarak yürüyen ha­ yali. Ama. Bunlar öyle bir bolluk ve kazanç yılları idi ki.

bunca yıl sonra. Onların bu davranışı. İlân bun­ dan sonra Avusturya . döküleceği bilinmeyen yere gelmeden akan durgun ve taşkın bir ır­ mak gibi. Türk yazılarının bulunduğu taşın alt yanına vak­ tiyle general Filipoviç'in şehrin işgal edildiğini bildiren ilâ­ nın bulunduğu yere yapıştırılmıştı. Bir yaz günü. Bir imparatoriçeden ve bir kadından sözedildiği için halk bunu heyecanla okudu. Avrupa halkının hayatından da silinmeğe başlamıştı. . Kapiya'da tekrar beyaz bir kâğıt üstünde resmî bir bildiri görüldü. XIX.— 258 — — Allah oğluma uzun ömür. Bu yıllara baktıkça insana öyle geliyor ki.. ya bize kadar gelemiyor. kocam Belediyede aylıklı olarak ça­ lışıyor! derdi. ya da bize uzak ve an­ laşılmaz şeyler gibi görünüyordu. sağlık ve bol kazanç ver­ sin! derlerdi. kaderin zalim bir darbesini yiyen hükümdara en büyük avuntu olacaktı. Dünyanın bir ucundan bazan böyle sesler yükselecek olsa bile.Macaristan krallığının ve bütün aha­ linin derin üzüntü ve nefretini belirtiyor. köprünün yanındaki küçük kasabada olduğu gibi. Bütün ömrü yokluk ve sefalet içinde geçmiş olan. yüzyılın son yılları işte böyle geçti. Bu seferki bil­ diri kısa idî. Majesteleri İmparatoriçe Elizabeth'in Cenevre'de iğ­ renç bir suikaste kurban gittiği ve Luccheni adlı bir İtal­ yan anarşisti tarafından öldürüldüğü bildiriliyordu. Bu bildiri de. şim­ di de ayda 20 forint karşılığında Belediyenin sokak fene­ rini yakan Uzun Ferhad'ın karısı kocasından söz ederken: — Şükür Allaha. Ama yakın bir ilgi ve büyük üzüntü göstermedi.. Ve etrafı kalın siyah bir çizgi ile çerçevelen­ mişti. acık­ lı şikâyetler. Büyük olay­ lara sahne olmadan heyecansız geçen yıllar. halktan sadık bir tebaası olarak imparatorluğun etrafında daha sıkı kenetlen­ melerini istiyordu.

hem sevecen davranırdı. kısacası. hem duvarcı idi. Ağır elli ve sivri dilli olarak tanınmıştı. zaten böyle birşey düşünmemiş olduklarını söylüyorlardı. boya yapar. Vişegrad'da bulunan biricik İtalyan. Bir tahtaperdenin arkasına gizleniyor ve tam onun oradan geçtiği sırada: . Nihayet bu korku onda gerçekten bir hastalık halini aldı. Kasabalılar onun bu telâşiyle. Pietro So­ la idi. adamdan iki kat uzundu. Ama o yine yaşamaktan usandığını. Kadın kızıl saçlı. kasabada yalnız bir kişinin üstünde büyük bir etki yaptı. kasabanın kalifiye bir ustası idi. Bir peri kadar becerikli olan elleri ve iyi huyu sayesinde kendini sevdirmişti. şişman. İyi çalışır ve çok para kazanırdı. Onun­ la hiç kavga etmemek daha hayırlı olurdu. Kasaba halkının Petro usta diye çağırdığı bu adam. İleri gelenlerden birine rastlayınca İtalyan ol­ duğu halde Lucceheni ve iğrenç cinayetiyle hiçbir ilgisi ol­ madığına onları inandırmaya uğraşıyordu: Onu dinliyor. ona inandıklarını söylüyor ve onu yatıştırmaya çalışıyor. Bir insana. cinayeti işleyenle. Her zaman dişlerinin arasına sıkıştırdığı piposunu bütün gü­ cüyle sıktı. Kasabanın çocukları da hemen hain bîr oyun icat ettiler. hem de bu kadar yüksek bir kişiye nasıl kıyabilirdi.— 259 — Bu olay. ona bir çocuk gibi hem sert. Pietro usta. hayatında bir ta­ vuk bile kesemediğini anlatıyordu. Yalnız o da Lotika gibi Sırpçayı ve düzgün konuşmayı iyi­ ce öğrenememişti. üstelik de bir kadına. sarkık bıyıklı bir adamdı. Taş kırar. Bir atlet gibi kuv­ vetli olan karısına gelince. ufak tef ekti. işgal zamanın­ da gelmiş ve Stana adlı pek de iyi şöhreti olmayan fakir bir kızla evlenmişti. Pietro ustaya gelince. Kapiya'ya ge­ lip ilânı okuyunca. anar­ şistlerle bir ilgisi olmadığını ispata çalışmasıyla alay et­ meye başladılar. Zamanla gerçek bir Vişegrad'lı olmuştu. O hem müteahhid. şapkasını gözlerinin üstüne geçirdi. Biraz eğik yürüyen yumuşak huylu. taşların tozundan üs­ tü başı bembeyaz ve renk renk boya içinde.

Avusturya imparatoriçesinin öldürülüşü ile il­ gili gazete havadislerini dinliyorlardı. taçlı başların ve büyük insanların alın yazıları üzerine bir ko­ nuşma açılmasına vesile oluyordu. yine aynı Kapiya'da. gözleri yerde. çoktan be­ ridir her biri kendi mezarlığında yatmakta olan Molla İb­ rahim ve Rahip Nikola ile birlikte Avusturyalıları karşıla­ dığı zamanki gibi itinalı giyinmiş. Bu haberler. Müderris Hü­ seyin efendi anarşistlerin kimler olduklarını anlatmaya ça­ lışıyordu. bilgin diye ün almasına biraz se­ bep olan kitap sandığı hâlâ okunup bitirilmemişti. Kim­ senin yüzüne bakamıyorum. Biçare adam da. Kasa­ bamızın tarihine yirmi yıl içinde topu topu 4 sahifecik ek­ lenmişti.— 260 — — Lucceheni! diye bağınyorlardı... imparatoriçeyi öldürdü. Bir İtalyan. dimdik ve tertemizdi.. çevresinde geçen olayları da o ölçüde önemsiz görmeğe başlamıştı. diye mi? Varsın İtalyan kralı utan­ sın! Sen kimsin ki. Ken­ disi hakkındaki yüksek kanaati. Acı içinde: — Utanıyorum!. Şapkasını gözlerinin üstü­ ne kadar indiriyor ve karısının geniş göğsünde rahat ra­ hat ağlayabilmek için. Bundan yirmi yıl önce.. diye sızlanıyordu. yüreklendirmeye çalışan ve çarşıdan. — Haydi sersem!. Lâf aramızda. O sırada yaşlılar da Kapiya'da oturmuş. . utanabilesin? Onu sarsarak. Çarşının tanınmış ve itibarlı kişileri olan meraklı bir topluluğa da. Utanıyorum!. diye yakınıyordu. acele evine dönüyordu. Neden utanacakmışsın. Yü­ reği katı ve ruhu sert olanlar çabuk ihtiyarlamazlar. 20 yıl içinde daha da derin­ leşmişti. eşek anlarının hücumuna uğramış gi­ bi kendini savunmaya çalışıyor. hareketsiz. gözlerini yere eğmeden başı dik ve rahat geçmesini öğüt­ leyen karısına o boyuna: — Utanıyorum işte!. Çünkü yaşı ilerledikçe kişiliğine ve geçmişine daha çok değer vermeye.

sırtında cübbe. kadir ve mutlak Allah bunu böyle uygun görmüştü. elinde teşbih Sadrâzam ile maiyetinin yolunu keserek boynu bükük bir tavırla sadaka istedi. bam- . Başka dinden olan bir kraliçenin kaderiyle ilgi­ lenmiyor. Müderrissin her sö­ zünü ve açıklamasını pek iyi anlamadıkları halde onu dik­ katle dinliyorlardı. çok ünlü kişiler için kaçınılmaz bir şeydi. Ve gözleriyle sigara dumanlarını izler­ ken. buna engel olamadı. Sadrâzam ona para vermek için elini cebine sokun­ ca. diyordu. kıskançlık olmadan bü­ yüklük olamazdı. duvardaki yazılarla bildirinin ötesinde bir yerde. Bu. Onun yorumlamasına göre. Bu. Yalnız bazan daha erken. sigaralarının dumanlarını savurarak onu din­ liyor. Plânlarının alt . Her dirhem iyiliğin yanında iki dirhem kö­ tülük vardı. kâh üstünde Türkçe yazılar olan dikilitaşa. Derviş. çok sofu. — İşte bir misal. Mehmet Paşa böylece şehit oldu. Adamlar. bıçağı sapladı. Meczup bir dervişin eline silâh ver­ diler.— 261 — Bir takım karışık el yazılarını okumaya çalışıyormuş gi­ bi. (bu da kendi düşüncesi değildi. Eski hocası Arap Hocadan kalan kitaplarda oku­ muştu) Anarşist denen kimseler her zaman vardı. üstünde oturduğumuz taşı da gücü ve dinine bağlılığı sayesinde yaptırdı. Çoktan beri yeri cennet olan hemşehrimiz Sadrâzam Mehmet Paşa! Asaf'tan daha yetenekli idi ve üç padişaha hizmet etmişti. Çünki insanoğlunun alın yazısı böyle yazılmış. bazan daha geç yakalardı. Ama o da anarşistlerin bıçağı altında can verdi. Nitekim yeryüzünde küçük de olsa. onu sadece konuşmak için bir vesile sayıyordu. etkileyici ciddi bir tavırla yavaş ve ağır bir sesle konu­ şuyordu. Cellâtları da yanlarında şöhretleriyle paralel olarak gider ve fırsat kol­ lardı. Bütün yeteneklerine ve bütün gücüne rağmen. güçlü bir parti kurmuşlardı. Nefret olmadan iyilik. gölge vermeyen birşey yoktu.üst olduğunu gören kişiler. özellikle çok büyük. kâh siyah çerçeveli beyaz bildiriye bakıyorlardı. Dünya­ nın sonuna kadar da bulunacaklardı.

Daha bir süre bağırıp sonra sustular. Kapiya'daki bu sakin ve monoton hayatları. O sırada köprüyü gözden geçiren yeni mü- . Çünkü başka bir eğlence bulmuşlardı. Mutlu bir yüzyılın sonu ve birçoklarının duygu ve tah­ minlerine göre de daha mutlu bir yüzyılın başlangıcı olan 1900 yılı geldi. Niçin bağır­ dıklarını ve bunun ne demek olduğunu bilmiyorlardı. bu asalak hayatlariyle denkleşiyordu. acı ver­ mek isteğiyle yapıyorlardı. sohbetleri. Yüzyılın son yıllarında hayat. kasabanın dış görünüşünde de. şarkıları ve şakalariyle yine eski yaşamına başladı. Bugünler de gelip geçti ve Kapiya. Bu değişikliklerin nihayet profi­ li sonsuzluğa kadar aynı kalan köprüye de bulaşacağı çok tabiidir.— 262 — başka bir hayat hayal ediyorlardı. çocukluğun saf ve duygulu kişilere takılmak. Geniş ve monoton akışıyle insanlarda umut uyandırıyor. Büyüklüğün facia ile ka­ rıştığı bir hayat! Ve bir şekilde. Az tanınmış ya­ bancı bir imparatoriçenin ölümünü bildiren bildiri de gü­ neşin. Yaramazlar bir süre daha Pietro ustanın arkasından «Lucceheni» diye bağırmakta devam ettiler. halkın giyiniş ve gelenekleriyle de bir­ çok değişiklikler yapmıştı. bi­ zimkilerin güçlükle kabul ettikleri bu çalışma. gözlerin erişemeyeceği kadar bir geleceğe yönelen sa­ kin bir çalışma yüzyılı açılıyormuş izlenimini veriyordu. Yabancı hükümetin bu durup dinlenmek bilmeyen ça­ lışması onlara kazanç ve bolluk getirmesine rağmen. Niha­ yet rüzgâr onu yırttı. parçalarını kıyılara savurdu. Meydanlı Stana'nın. Bir iki ay sonra imparatoriçenin de Anarşistlerin de adını ağzına alan kalmadı. ar­ tık tamamiyle uslanmış. önlerin­ de. Bunu sırf. yağmurun ve tozların altında renk değiştirdi. Büyük yükselişleri ve büyük düşüşleri olan bir hayat!. en yaygaracı iki çocuğu yakalayıp bir temiz dövmesi de buna yardım etmişti. durulmuş gibi görünüyordu..

.— 263 — hendisler göründü.. Cepleri renk renk kalemlerle dolu. ölçüler aldılar. Halk köprünün üstünde yapılan bu işleri seyrediyor ve hayretle izliyordu. sonsuz olarak değişmeyen bir şeydi. Kimi şaka edip geçiyor. Otlar yolundu. Köprünün çevresindeki yaşantı da durdu. bu deri ceketli adamların bir binanın ya da tepenin çevresinde dolaşmasının ne demek olduğunu çocuklar dahi biliyorlardı. 330 yıl kaldık­ ları suyun içinde küfekiden taş gibi olmuşlardı. Kuş vuvaıan çıkarıldı. Yalnız daha köprüden ne istedik­ lerini kimse anlamıyordu. Halk artık onlara alışmıştı. ustabaşıların emirleri duyu­ luyordu. birden müteahhitlerle işçiler göründü. Köprü­ nün üstüne eşya taşıyan vinçli âletler yerleştirildi. Kapiya'nın üstü de bir tahta deposu haline gel­ mişti. kazılacak ve değişecek bir şey vardı. öyle ki. ve başlarının üstünde uzanan gökyüzü gibi. siyahlanmış. O iri meşe kazıkların da bir kaçı eskimişti. başka yana çev­ rildi. Mühendisler köprünün çevresinde döndüler. kimi eliyle belirsiz bir işaret yaparak yoluna devam ediyordu. Onla­ rı harekete getirecek işçiler ufak bir tahta balkon içinde sütunların çevresinde dolanabiliyor ve ellerindeki çekiç­ lerle çatlaklara ve aralarında ot fışkıran yerlere vuruyor­ lardı. Vinçler dur­ madan işliyor. Her halde. çimento ve taş dolu kasaları indiriyor ve böylece akıntıya en çok uğrayan üç orta sütun çürük diş­ ler gibi dolduruluyordu. Tıpkı üzerinde yürüdükleri toprak. yıkılacak. dolandı­ lar. en küçük delikler bile kapatıldı. Her yandan işçilerin sesleri.. sonra çıkıp gittiler ve her şey unutul­ du.. O yaz halk gelip Kapiya'da oturamadı. yenmiş taşlar meydana çıktı. Ve âletlerini koymak için iğreti barakalar kurmaya başladılar. Suyun akıntısı kesildi. En sonra suların zamanla kemirdiği te­ mellere e! attılar. Kasaba halkı için o. Çünkü her taraf çimento ve kum taşıyan yük arabalariyle dolmuştu. Ama yaz ortalarında sular en alçak bir düzeye indiği zaman. Ama .

Güya Hoca bir gün bir yan sokakta kendi çocuklarından birine rastlamış. Çünkü bir zamandan beri soluğu tıkanıyordu. köprüye yapılan saldırının so­ na ermesini. çocuk­ larının hepsinin adını bilmez. Sen kimlerdensin baka­ yım?. ya da dükkânla­ rın tahta kepenkleri önünde oturuyorlardı. özellikle köprüden konuşuyorlardı. . Ali Hoca üzgün..— 264 — hepsi de inanmıştı ki. sabah erkenden. üstünde işçilerin karıncalar gibi kaynaş­ tığı köprüye bakıyor. Taş hanla Zaria'nın meyhanesi arasına sıkışmış olan Ali Hoca'nın dükkânı önünde de (köprü orada yandan gö­ rülüyordu). Kapiya'nın serbest kalmasını bekliyorlardı. Çünkü başka türlü yaşayamazlar­ dı. Yalnız daha şişman­ lamış. Bir yağmurun. Dr. demiş. herkes böyle dü­ şünüyordu. Marovski'ye muayene olmuştu. Hatta uykuda bile rahatsız olduğundan gidip kasabanın doktoruna. yabancılar bunu da bir iş yapmış olmak için yapıyorlardı. Şimdi kendisinden çok genç bir karısı vardı. bir yandan da onların söylediklerine kulak kabartıyordu.. Zaria'nın meyhanesinde. Evde o kadar gürültü yapıyorlardı ki. çocuk elini öpmek isteyin­ ce Hoca da onun başını okşayarak: — Sağ ol. Bu son yirmi yıl içinde üç sefer evlen­ mişti. Bunu kimse açıkça söylemediği halde. insanın kulakları uğuiduyordu.» derlerdi. işsiz güçsüz iki Müslüman otur­ muştu. Bu üç kadından hayatta kalan on dört evlâdı vardı. sağ ol!. bir âfetin geçmesini bekler gibi. Kapiya'da oturmaya alışmış olanlar şimdi gidip Lotika'nın otelinde. Hoca görünüşte çok değişmişti. Çarşıda şaka olarak: «Hoca. Artık eskisi ka­ dar çevik adımlarla yürüyemiyor ve meydanın yokuşunu da­ ha yavaş tırmanıyordu. Şundan bundan. yüzünün o kırmızılığı kalmamıştı. Mahal­ lenin dedikoducuları için bu yüzden sabahları aksi olduğu­ nu iddia ediyorlardı. Hatta bir hikâye bile anlatırlardı.

Şim­ di artık hayalleri kırılmış ve yorulmuştu. görüştüğü ve değer verdiği biricik insandı. yeni gelenler arasında. çevresinde gördüğü her gelişmeye karşı geliyordu.— 265 — Dr. Dizlerini büküp üstüne ancak oturabilecek kadar bir şey: Bir de üstüne boş kutuların. ister genç karısı. daracık bir yerdi. ne de ticarette. öteki tüccarlardan ön ce dükkânını açıyor. Hoca. her yerde tuhaf düşünceleri olan inatçı bir adamdı. Marovski. Doktor da ona hastalığı geçirme­ yen ama dayanılır bir hale getiren haplar vermişti. Yalnız o ünlü açık sözlülüğü zamanla biracılık. ne dilinde. Hasta­ lığının Latince adını da öğrenmişti: Anjina pektoris. Burası dükkânın arkasında. şimdi de aynı inatla Avusturyalı ve yabancı olan her şe­ ye. kimse­ ye ilgi duymuyordu. Zamanla bu hal Hoca'da artıyor ve büsbütün dalgın. Ama ister mahallenin aylak insanları. loş. eski dirhemlerin ve dükkân­ da yeri olmayan çeşitli eşyaların sıralandığı birkaç raf! . Her şeyde. yabancıların kasabaya getirdikleri değişikliklerin hiç birini kabul etmeyen nâdir Müslümanlardan biriydi. «tabutum» dediği küçük odaya çekiliyordu. içine büzülünce vücudu hemen hemen bü­ tün odayı kaplıyordu. düşünceli oluyor­ du. Ne giyinişinde. Dükkânın önünden geçenlerden ve işten sıkıldığı za­ man dükkânın kepenginî indiriyor. Bu yüzden bazan kavga bile etmiş. ne anlayışında. ister sesleriyle evi dolduran çocukları olsun artık. Güneş doğmadan evden kaçıyor. para cezası ödemişti. üstü halı ile örtülü. mücadeleciliği de karanlık bir keder halini almıştı. Orada. Bir zamanlar umutsuz bir savunmaya karşı bulunduğu gibi. insanların varlığı bile onu sıkıyordu. Ama karakteri Karamanliya ile Kapiya'da tartıştıkları zamankinden aynı idi. Hoca. Öyle ki. kahvaltısını ediyor­ du. küçük tahta bir sedir var­ dı. ancak yal­ nızlık ve sessizlik içinde huzur bulabiliyordu. artık en şiddetli kelimeler bile onu tatmin etmiyor. namazını kılıyor.

Dünyanın kaderi. Şimdi de iki komşunun mânâsız sohbetini böylece din­ liyordu. Drina oldukça. çok­ tan beri bozulmuş ve kötü yola sapmış olan bir hayattan büsbütün uzak. kendisi için söyledikleri iğne­ leyici ve alaycı sözleri de duyardı. Çünkü onlar. dedi. Zaten ona ilişmeseler de o yine dayanacağı kadar dayanacaktı. Pabuç çorabı aşındırır gibi.. Çarşının ünlü işsiz güçsüzlerinden biri. gerisini.. Onları büyük bir hoş­ görüyle dinlerdi. Hoca burada kendine gelirdi. Hoca'nın ısmarladığı kahveyi yudumlarken: — Allahm kudreti ve zaman neler yapıyor görüyor­ sun ya!. tamarniyie kendi düşünceleriyle çevrilmiş bir sığınakta bulunuyordu. Drina. köprü de köprü olarak kalacaktır. çarşıya. Ona bütün bu sesler sanki başka bir dün­ yadan geliyormuş izlenimini veriyordu. taşı bile aşındı­ rıyor.. Her bozulanı hemen onarıyorlar. Dinlenip kendini topladıktan sonra. birkaç tahtanın arasında. Bütün bunları işitir ve daha sani­ yesinde unuturdu.. Burada. borçlarının ve kölelerinin ona verdikleri üzüntüleri. dedi. Ama Avusturyalılar buna da izin vermiyorlar. ona borcu olanları. çarşının gürültüsü. duvarlar İnce olduğundan. satıcıların sesleri hep duyulurdu. Hatta bazan dük­ kânının önünden geçenlerin.. Hoca sanki yeni geliyormuş gibi. atların tepinmeleri. . onun gözünde henüz sükû­ net bulmamış ölülerdi. güzelliği ve gençliği birdenbire bir ce­ hennem huysuzluğu haline giren fazla genç karısını. tekrar kepengi kaldırır ve dükkânı açardı. korktuğu ve bir sultan hazinesine bile ağır ge­ lecek olan çocuk sürüsünü unutuyordu. insan­ ların gidişatı üzerine olan düşüncelerine dalıyor. Arkadaşıyle aynı ayarda olan öteki de: — Haydi canım!. gürültü patırtı hep boşuna!. ha­ tırladıkça. Bu kadar masraf.— 266 — Bu karanlık daracık yerde.

ne de bunları gözleri ile gören bizler için. — Ben de bu köprüye dokunmakla iyi etmiyorlar di­ yorum size! Bakın görürsünüz! Bunun sonu iyi çıkmaz. Şimdi de onun bulunduğu yerde domuzlar homurda­ nıyor.. Ellerinden gelse yeryüzünün bile altını üstüne geti­ rirler. Eğer yaz­ man okuman olsaydı (ki yok) bu yapının başka yapılara benzemediğini anlardın. Hoca öfke ile sözünü kesti: — Zarar gelmeyeceğini nereden biliyorsun?. Hoca: — Yanılıyorsun! diye bağırdı. Onlar Allah sevgisiyle. yine bir çağ gelir. Senin aklın sıra ne bir­ şey yapılır. Sana kim söyledi? Bir kelime ile şehirlerin yıkıldığını bilmiyor musun? Bu dünya Allanın sözüyle kurulmuştur.. Bu köprünün ömrünü uzatmasa bi­ le. bir zarar da vermezdi.. canlı suya do­ kunmak. Düşünüyorum kî. Taş han üzerine ihtiyarların neler anlattıklarını biliyor musun? Koskoca im­ paratorlukta bir eşi daha yokmuş. Oysa balmumundan yapılmış gibi ortadan siliniverdi. Ama Avus­ turyalılar birşey çakıp bir şey yıkmazlarsa. Adamlardan biri köprüyü tamir etmelerinin hiç de fe­ na olmadığını söyledi. akıntısını değiştirmek çok günahmış. Allahm inayetiyle yapılmış şeylerdir. rahat edemez­ ler. ne kasaba. Rahmetli Molla İbrahim bana anlatmıştı.. Bir kitapta okumuş.. Nemseii'nin borusu ötüyor. Onu bugün onardıkları gibi. başkaları yıkar. diyorum ki. buna rağmen bin yıl du­ rabilirdi. konuşmalarını da­ ha hu biçimde sürdüreceklerdi. bütün bunlar hayra alâmet değil! Ne köprü. Öteki savunmaya kalktı: — Ama ben. ne de yıkılır. . yarın da yıkarlar..— 267 — Eğer Ali Hoca sözlerini kesmeseydi.. Bir çağ gelir onu bazı insanlar yapar. Bunu senin aklın almaz! Yalnız yine söylüyorum ki.

. Onun için köprü yaptırmak çeşme yaptırmaktan sonra en büyük sevaptır. Kapiya'da hocanın başına gelenleri imâ ederek: — Doğru. bana çocukken anlatmış­ tı: Kadiri mutlak. Bu köprünün ne olduğunu Hoca kadar kimse bilemez!. Hikâye rivayet eder ki. dünyayı yarattığı zaman. dünyanın yüzü.. bu yerlerin üstüne kanatlarını germişler. ama yine de hem de bir kaç sefer seve seve dinlediği hi­ kâyelerinden birini anlatmaya başladı: •— Rahmetli babam. gazaba gelmiş ama. ister Mehmet Paşa'nm güzel eseri gibi olsun. şey­ tanın bozduğu bu işi baştan yapamayacağı için. nakışlı güzel bir tabak gibi dümdüz ve parlakmış. Melekler zavallı insanların bu derinlikleri ve uçurumları aşamadıklarını. işlerini göremediklerini. başında daima bir melek bekler. insan­ lar da bir yandan öbür yana kolayca geçebilmişler.. .— 268 — Öteki haince.. topraklarını uzun tırnaklariyle kabil olduğu kadar derin tır­ malamağa başlamış.. dünyada ilk köprünün nasıl kurul­ duğunu Şeyh Dede'den dinlemiş.. dedi. ister bir selin üstüne uzatılan bir ağaç kütüğü. Her köprünün ne biçim olursa olsun. Şeytan. insanlarla ül­ keleri birbirinden ayıran uçurumlar. ırmaklar böylece mey­ dana gelmiş ve Allanın Âdemoğluna gıdasını sağlayacak bir bahçe gibi hediye ettiği dünyada onların bir yerden başka bir yere gitmelerini imkânsız bir hale sokmuş. Allah bu mel'unun yaptığı işleri görünce. Allanın Âdemoğluna bu bağışını kıskanmış ve henüz yer­ yüzü sertleşmemiş ve bir hamur gibi yumuşakken Allahır. Âdem­ oğlu da köprünün nasıl yapıldığını işte bu meleklerden öğ­ renmişler. — Bilmiyorum sanma! dedi ve herkesin alay ettiği. bir kıyıdan öbür kıyıya seslenerek boşuna vakit kaybettikleri­ ni görünce. insanlara yardım etmeleri ve her şeyi kolaylaştırmaları için melek­ lerini yollamış.. Doğru. Ve Cenabı Hak ona ne kadar ömür verdi ise o kadar dayanır.

geçim zorlukları. işçilerin tahta iskelelerin arasından geçerek orta sütundaki o «Karanlık oda» dedikleri deliğe girdiklerini görünce.. ya da sürdürmek isteyecek kimse yoktu. Oysa bu de­ likten çıkan işçiler ırmağa sepet sepet kuş pisliği atmış­ lardı ve hepsi de bu kadarla kalmıştı. Arap görünmemiş- . böyle bir işe hiç kalkışmazlardı. orada köprünün üstünde el arabalarının gıcırtıları kumla çimentoyu karıştıran makinenin gürültüleri ile bir­ likte işler de ilerliyordu. Hele bunlar gibi şim­ di kahvesini içmiş olan. tahta ve iş­ çilere yiyecek taşımakla hayatını kazanıyordu. kendisinin bile gereğince açıklayama­ dığı o karanlık duygularını da kimse anlamıyordu. Çünkü on­ ların inancına göre orada bir arap yaşıyordu. Zaten onu çoktan beri. yabancıların yıllardan beri kasabada ve dolaylarında yaptığı şeylere olduğu gibi. İşte Hoca. Böyle konuşarak zamanı kısaltıyorlardı. Her zaman har tartışmada olduğu gibi. Kötümserliğini. hayal kırıklığına uğradılar. Oysa günler geçiyor. Çünkü onunla bir tartışmayı sürdürebilecek.. Hepsi de onu alaycı bir anlama merakı.— 269 — Dinleyenler nezaketle: — Oh Allahım!. diye şaşkınlıklarını göste­ rirler. Onun için de her şeye uğursuz ve mistik bir anlam veriyordu. Allahım!. Ama kasabada onun gibi düşünen hiç kimse yok­ tu. dükkânının önünden geçen ya da bir iş için dükkâna gelenlerle böyle konuşuyordu. Çoğu da kum. herkesten ayrı düşünen inatçı bir adam olarak kabul etmişlerdi. Şimdi yıllar. Halkın çoğu. genç karısmın huysuzlukları da onun her şeyi daha karanlık gör­ mesine sebep oluyordu. köprüde yapılan işlere de ilgisiz davranıyordu. yarın da vakitlerinin bir bölümü­ nü onun dükkânında geçireceğini bilen kişiler. söz yine Hoca'da kaldı. Yalnız çocuklar. ya da dikkatle din­ liyordu.

Onlar da Meydan'da bulunuyordu. Arabın deliğinden çıktığını. Ertesi yazın sonlarına doğru bu iş de ötekiler gibi sona erdi. Oteline su getirtmiş olan Lotika ile alay ediyordu. Halk ötekileri olduğu gibi bu çalışmaları da şüpheli bir gözle ve merakla seyredi­ yordu. O zamana kadar kasabanın tatlı su akan iki çeşme­ si vardı. borular İçin yollar kazdılar. Ve onu dinlemek sabrını gösterenlere. İşçi büyük bir kavis çizerek sallanan iskele­ nin üstünden uçup doğru ırmağın içine yuvarlanacaktı! Bek­ ledikleri olmadığı için kızıyorlardı. Eğer es­ kisi gibi saf kan atlar bulunsa idi bu suyu onlar bile iç­ mezdi. Yemin­ leri de boşa çıktı. O. Öteki çeşme­ lerin hepsi de aşağı kasabada olduğundan suları Drina ve Rzav'ın sulariyle karışıyor. bulanık akıyor.. Dükkânına kadar uzanan dumandan rahatsız olan Ali Hoca kaşlarını çatıyor ve dinsizlerin getirdikleri bu sudan küçümseyerek söz ediyordu.. Köprünün onarımı biter bitmez suyun getirilmesi işi başladı. ne de abdest almaya elverişli idi. Taşları sök­ tüler. Boruların yerleştirilmesi bitti. Mühendisler bu suyu sağlığa uygun bulmadılar.şiddetle vuracaktı ki. kuraklıkla ya da suyun yükselişiyle hiç ilgisi olmayan bol ve temiz . borularla getirilen bu suyun kasabanın ergeç başına gelecek olan görünmez felâketlere bir belirti olduğunu söylüyordu. karşısına ilk çıkan işçinin göğsüne bir yumruk indirdiğini görmek için boş yere kıyı­ da bekleyip okula geç kalmışlardı. kurşun erittiler. Onun düşüncesine göre bu su ne içmeye. şehire gelmesi için köprüden geçmesi gerekiyordu. öylesine bir . Maltızlar yakarak üzerin­ de zift ısıttılar. Yeni demir musluklardan. Yeni su dağdan. kim­ seyi kandıramadılar. Küçüklerden bazıları böyle bir şey gördüklerini anlatmaya çalıştılar ama. sıcakta ırmağın suyu azalınca da büsbütün kuruyorlardı.— 270 — ti. Boru­ ların. Köprüde yeniden telâş ve bağırışmalar başladı. Kabemik'in altından Drina'nın öbür yakasından getiriliyordu. Çocuklar onlarla alay ettiler.

Vardişte'de. aşağı yukarı 130 tünel vardı. yeni işçiler geliyor ve birçok­ ları için de yerler ayrılıyordu. Bazı Vişegrad'lılar. daha önemli bir girişim oldu. Bu 166 ki­ lometrelik yolun üstünde yüz kadar köprü ve kemerli köp­ rü.. Ama. Devlete 74 milyon Kruna'ya (1) mal olmuş.. Ama bu sadece bir görünüşten ibaretti. Halk. Hatta Hersek'in ilhak edileceğine ve Avusturya . diye tekrarlıyordu. Kasabalıların büyük bir kısmı evine su getirtti. hiçbir sayıya sığmayan bu altın dağını görmek istiyormuş gibi dalgın dalgın uzaklara ba­ kıyordu. Üçte ikisi hâlâ doğululuğunu koruyan bu uzak kasabada bile insanlar sayıların esiri olmaya ve istatistik­ lere inanmaya başlamışlardı. Bu yol. bura­ da kasabada henüz her şeyin çekici ve zararsız bir görünü­ şü vardı. yapılması dört yıl sürmüştü. Önceleri hiç köprü ile bir ilgisi yokmuş gibi göründü. Uvats'da da Türk sınırı olan yeni pazar sancağı­ na bağlayacaktı. «Doğu Demir Yolları» diye adlandırılıyordu. . Yeni müteahhitler. 74 milyon!. Bu sefer her şey büyük ölçüde oluyordu. bir Türk lirası ederdi.Macaristan'ın Sancaktan geçerek Selâniğe ka­ dar uzanmak istediğine dair de söylentiler çıkmış ve bun­ ların doğuracağı karışıklıklar da tartışılmıştı. Bazısı yalnız avlusuna kadar aldı. «Yani kilometre (1) Bir kruna beş gümüş kuruş karşılığı idi.— 271 — bir su akıyordu. Bu yolun stratejik ve politik öneminden bütün dünya­ da çok sözedilmişti. gazete makale­ lerinde ve resmî yazışmalarda..Bosna'yı Sır­ bistan'a. bu yüksek sayıları söylerken. sanki avuçlarının içinde say­ mış gibi anlayışlı bir tavırla yetmiş dört milyon. Bu yol. Saray . Bu daha uzun sürdü. en önemli istasyonu olan Vişegrad'dan geçecekti. O yılın sonbaharında demiryolu yapmaya başladılar. 20 kruna. Demiryolu dedikleri bu daracık yol.

ne de daha akıllı oluyorlardı. yapraklar ve yeşil­ liklerle süslü olarak kasabadan geçti. ilk defa olarak bunun işgal yıllarının kaygısız.782. gündelikler dolgundu.— 272 — başına aşağı yukarı yarım milyona yakın bir para. halk. Bu son yıllar içinde eşya ve er­ zak fiyatlarında hayli yükselme olmuştu. kimimiz az. kurallarını kimsenin gerektiği gibi bilmediği. Bu ilk trene bi­ nenlerle alay eden Ali Hoca: . Farkına varmadan hepimiz bu oyuna ortak olu­ yor. Demiryolunun yapılışı sırasında. kolay ve emin kazancına benzemediğini anlamıştı. Para kazanılıyordu. İşçilere fıçı fıçı biralarla bir öğle yemeği verildi. 12 Krun. yazında ilk tren. Buna karşılık yapılacak bir şey de yoktu. para. 445. İşgalden hemen sonra zegin olmuş birçok patronlar. Ama. genel bir eğlen­ tiye sebep oldu. ihtiyaçtan yüzde yirmi eksikti. kâh daha kısa süren bir zaman sonra yeniden bir yükselme oluyordu. İlk yılların bereketinin geldiği o aynı eri­ şilmez kaynaklardan geliyordu. sonunda insanın. Para ve onun elinde tutanlar. Yine de kazanç. sonucu belirsiz bir oyuna yatırılan bir paraya benziyordu. aradan on beş yirmi yıl geç­ meden fakirleştiler. Tabiidir ki yeni gelenler arasında da para yapanlar vardı. bir daha da inmiyordu. Dördüncü yılın. Bu her gün sayısı artan bir sürü insanın hayatını zehirleyen çılgın ve sinsi bir oyun­ du. Kâh daha uzun.» Bu ağız dolusu sayıları tekrarlıyor ama ne daha zengin. Fiyatlar yükseli­ yor. Mühendisler ilk lokomotifin yanında resim çektir­ diler ve o gün yolcuları bedava taşıdılar. Çünkü kökü tâ uzaklarda idi. Şimdi kazançların ve hayata getirdikleri kolaylığın bir­ çok sıkıntılı yanları olduğu da meydana çıkıyordu. Çoğunun oğlu şimdi başkalarının ya­ nında çalışıyordu. kimimiz çok bir yatırımla tehlike karşısın­ da bulunuyorduk. avucunu boş namusunu da kirletmiş olarak bulduğu bir hayal oyu­ nu gibi onların avucundan da akıp gidiyordu. Bu.

Bosna ve Saray Bosna yoluyla bütün batı dünyasına yapılan her türlü taşı­ ma işleri. bazı evlerle yolların son demlerini süsleyen ot ve yosunlar kap­ lamaya başlamıştı. Meydan'm altındaki dik yamaç boyunca uzanı­ yordu. yol­ cular atlarla uğurianmıyor ve geceleri at üstündeki yol­ cuların arkasından su dökülmüyordu. Sol kıyı ve onunla birlikte köprü de felce uğramıştı. Yalnız Alî Drina Köprüsü —• F. Yük beygirleri. geceyi Rogatitsa'da geçirerek iki gün sür­ müyordu.. Artık köprüden sadece sol kıyıda oturan köylülerin yük taşıyan atlarıyla. di­ yordu.Bosna'ya gitmek için kullanılan yolcu ara­ baları işsiz kalmıştı. Saray . son evlerin yanına ka­ dar iniyordu. üstü muşamba örtülü yük arabaları ve eskiden Saray . herkesi düşündürüyor ve hemen hızın getireceği kârları hesaplı­ yorlardı. eskiden arabacıların şarkı sesleri ve hayvanların boyunlarındaki çıngırakların yankılariyle inleyen yolu.. Köprüden sonra Lieska tepesini geçerek Saray . Bir iş için sabahleyin Saray . Dağın üstünde kazılan yol. Bu. ama ömür boyunca paralı!. kimse oradan uğurianmıyor. ister eşya.. Yolculuk. Artık yolculuklarda köprü kullanılmı­ yor. Tren bir kez işlemeye başlayınca köprünün ve kasa­ banın yaşamında oynayacağı rol de anlaşıldı. İster insan olsun. kasabayı dolaşıyor ve Drina'yı keserek Rzav'ın kıyısında./18 .— 273 — — Bir gün bedava. İstasyon orada idi. orada vedalaşılmıyor. ormanlardan istasyona odun taşıyan öküz ya da at arabaları geçiyordu. Dört beş saat içinde sona eriyordu.Bosna'ya giden yo­ lu. o günden sonra artık Drina'nın sağ kıyısından yapılmağa başlandı. Yol.Bosna'ya gidenlerin ak­ şam evlerine dönmelerini tuhaf karşılıyorlardı.

daima herkesten ayrı düşünen Alî Hoca müstesna tabiî. şehirlerin ve şehirlilerin barış ve sessizliklerinin de belki bir tren düdüğüne bağlı olduğunu düşünüyordu.» Taş hanın üst yanından tren düdüğünü her duyuşun­ da. dudaklarından anlaşılmaz keli­ meler dökülüyordu.. köylüler de şimendifere öyle kolay alışamamışlardı. Dükkânından yandan görünen köprüye bakarak yine o eski düşüncelerine dalıyordu. Herkes ona tuhaf bir adam gözü ile bakıyordu. Ya da bu.. Sen yalnız bir yer­ den öbür yere gittiğini görüyorsun. İste­ diğin kadar et. İnşallah bir gün seni büyük bir hayal kı­ rıklığına uğratmaz! Bir gün gelecek Avusturyalılar seni. Eğer Avusturyalıların bu makineyi senin gide­ ceğin yere çabuk gitmen ve işini daha çabuk görmen için icat ettiğine inanıyorsan aptalın birisin. fazla açık sözlü. Doğruyu söylemek gerekirse.. bu düşüncesinde de yalnızdı. bir türlü . Eğer bu zaman kötülük yapmaya harcanırsa onu iktisat et­ mek bin kere hayırlı olur. Hoca kaşlarını çatıyor. Hoca ters ters: — Önemli olanı insanın kazandığı zamanı hesap et­ mek değil. Ali Hoca her yerde olduğu gibi. diyordu. Şimdi işlerini çok çabuk bitirdiklerini. Ona biniyor ama.. Gene önemli olanı bir insanın çabuk gitmesi değil. Ama makinenin senin­ le birlikte. şüpheci. o zamanı nasıl harcadığını bilmektir.. acı acı şunları söy­ lüyordu : «Eğer gittiğin bir cehnnemse daha ağır gitmek daha hayırlı olur. En büyük ya­ pıların bir tek sözle yapıldığını. inatçı. senin gibilerden başka neler getirip götürdüğü­ nü hiç sormuyorsun!.— 274 — Hoca. hem zamandan hem paradan kâr ettik­ lerini söyleyenlere. nereye gittiğini ve ne yapmaya gitti­ ğini bitmesidir. vücudu çökmüş ve bir­ den ihtiyarlamış olan adama öyle geliyordu. trenleriyle istemediğin ve gitmeyi hiç düşünmediğin yer­ lere de sürükleyecekler. Onun için tüccara da. Trenle yolculuk et dostum.

. Kuşku ve güvensizlik içinde tekrar yerlerine dönüyor­ lardı. trenin kalkmasına da­ ha üç saat vakit olduğunu söylüyordu. torbaları­ nı açarak kahvaltı ediyor.. — Allah aşkına?.— 275 — onunla kaynaşamıyor. Bir yerden marşandiz düdüğü işitildi mi. Orada bir memur onlara aldatılmış olduklarını. Güneş doğmadan dağdan iniyor ve güneş doğarken ka­ sabaya geliyorlardı. Dik­ kat edilmezse. hemen ayağa fırlıyor.. Perondaki memur onları dışarı iterek söyleniyordu: — Deli misiniz? Size trenin kalkmasına daha üç saat var demedim mi?.. konuşuyor.. hızlı. senin dünyadan haberin yok galiba!. trenle alay ediyor ama daha kolay. saatlerini öğrenemiyorlardı.. O sadece köylüyü nasıl aldatıp kaçacağım düşünürdü. diye bağırıyoriardı. Memur yine söylenerek onları ge­ ri yolluyordu.da- . göz açıp kapayıncaya kadar insanın elin­ den kaçardı. O gideli çok oldu!. Daha ilk dükkânların önüne gelince hemen endişe ile soruyorlardı: —• Makine gitti mi? İşi gücü olmayan. O zaman rahat bir nefes alarak istasyonun duvarı dibine oturuyor. Ama kulakları de hep tetikte idi. Onlar için o. âdetlerini. Ama bir düdük sesi duyulunca yine fırlıyor. diyordu. eşyalarını sürüklüyor: — Haydi kalkın makine geldi!. uyukluyorlardı. Halka gelince. — Yarın bir başkası kalkacak merak etme! Arkasından gelen çocuklarla kadınlara bağırarak ve acele acele giderek her önüne gelene aynı şeyi soruyor­ du. yalancı. esrarlı ve sinsi bir şeydi. Bütün bunlar hocanın tersliği ve köylünün aptallığı gi­ bi saçma şeylerdi. itişerek kakışarak koşuyorlardı. Bir türlü makinenin ne olduğunu anlayamı­ yorlardı. vicdansız dükkân sahipleri: — İhtiyar.. Ve böyle konuşarak istasyona geliyorlardı.

Kusursuz bir anlayışın ve büyük bir sanatın eseri olan köprü ise.ha hoş olan bütün modern buluşlara alıştığı gibi. XV3I Ama. yine zamanın gösterdiği biçimi ve yolu benimsiyordu. kaderin kendisini bağladığı kasabada. yeni zamanların meyvaları olgunlaş­ makta devam ediyordu. . köprünün o eski köprü olmadığına. yine her zamanki gibi o ölümsüz gençliği içinde uzanıyordu. 1908 yılı geldi ve onunla birlikte büyük bir endişe ve karanlık bir korkutma gölgesi de kasabanın üstüne çöktü. O zamana kadar kasabalılar. ama yolculuğa gelince. orada köprünün yanı başında. politikadan daha çok konu­ şulmaya başlanmıştı. Şimdi kendi ufuklarını aşan ve uğraşı çevrelerinin dışına çıkan konular üzerinde de konuşuyorlardı. gün­ lük işler için köprüden geçiyor. sağlıkları. hisse senetle­ rinin o iniş çııkşları yüzünden. sadece bildikleri ve ya­ kından ilgilendikleri kazançları. ihtiyarlık ve değişiklik nedir bilmeden. Halk. Fiyatların yükselmesi. İleriye geriye bakmadan sadece onlara ilgi göste­ rirlerdi.. Daha doğrusu bunu dü­ şünmüyordu bile. ona da alışıyorlardı. aşağı yukarı yüzyılın ilk yıllarında ve demiryolu yapıldığı sıralarda başlamıştı. geçici şeylerin kaderini paylaşmadan. aile­ leri. mahalleleri ve dinsel toplumları gibi şeylerle uğraşır­ lardı. Köprüye yine eskisi gibi gidip Kapiya'da oturuyor. kâğıt paranın. köprüden ge­ çen yolun artık batı ile doğuyu birleştirmediğine inanıyor ve bunu kolayca kabul ediyordu. Aslında bu değişiklik daha önce. eğlenceleri..

Saray . Hemen sonra da bunların kasaba örgütleri meydana geldi. bir heyecan katan bir müjde gibi karşılıyorlardı. bıyıklarını hafifçe oynatarak ve başka yana bakarak dinliyorlardı. daha geniş temellere dayanan atak amaçları olan kurum­ lar..Bosna'da partiler. konuş­ maları. o zamana kadar yoksun oldukları büyük bir şey. birbirlerine «sosyalizm nedir?».— 277 — Saray . Akşamları Kapiya'da başkala­ rının anlayamadıkları şeylerden konuşuyor. sonra Müslümanlar. devlet topraklarından sözediyorlardı. hayatları­ na. ciltsiz birtakım broşürler ve­ riyorlardı. kimileri tedbirli davranarak susmayı tercih edi­ yordu. gençler. dinî. İşte o zaman ilk defa olarak «grev» kelimesi duyuldu.. Lise öğrencileriyle Prag ve Viyana Üniversitesinde oku­ yanlar tatillerini burada geçiriyor. dilini tutmanın ve düşüncesini kendi­ ne saklamanın doğru olmadığını göstererek gençlere ör­ nek oluyorlardı. Yaşlıların daima tekrarladıkları gibi. millî birlikler ve ör­ gütler kuruldu. Genç çıraklar da­ ha ciddî bir ha! almışlardı. Köylüler de bunları sonradan düşünüp aralarında konuşmak için zihinlerine yerleştirmek istiyormuş gibi kaşlarını çatarak. yeni kitaplar.. korolar meydana getirdiler. Ki­ mi vatandaşlar dilde ve düşüncedeki bu yenilikleri kabul etmiyor. Arkalarından da işçi birlikleri kuruldu. broşürler ve yeni bir konuşma biçimi getiriyorlardı. ufuklarda olan baş- . bu sözleri şim­ diye kadar gizledikleri ihtiyaçlara cevap veren. en sonra da Muse­ viler okuma salonları açtılar. Ama. İlkin Sırplar. köylü haklarından.Bosna'da yeni çıkan gazeteler Vişegrad'a geliyordu. «Dünyada işçi sınıfının amacı ve yo­ lu» gibi tuhaf adlar taşıyan. Köylülere. Partiler ve dinsel toplumlar tarafından yayınlanan makaleleri.. Yeni adlarla yeni kurumlar meydana çıktı. fakirler ve işsizler. memorandumları okudukça içlerinde sanki bağlı olan bir şey bîrden bağlarını koparıyor. tarımsal sorunlardan.

ne biçim konuştuğunu öğrenmeye çalışıyorlardı. Şehirde ilkin sivil. O vakit birbir­ lerine şimdiye kadar hiç bakmadıkları bir yönden bakıyor­ lardı.— 278 — ka insanlar ve başka güçlerle birleşiyordu. olay­ ları yaşıyor ve yorumlamaya çalışıyorlardı. sigaralarını içer. sonra askerî otoritelerin baskısı duyulmaya başladı. Ediz) . Ne düşündüğünü. rakılarını yudumlarlarken aralarına yeni bir konuşma biçimi. As­ lında ne yeni bir şey elde ettikleri. arkadan da Osmanlı imparatorluğu'nun da sınırları yakınında olan ve her iki ülkeye de derin ve görülmez bağlarla bağlı olan kasabalar bu değişikliklerden etkilendi. O sıralarda kasabaya dış olayların yankıları gelmeye başladı. eski gelenekleri içinde oturmuş. Yeni ilkelere ve yeni inançlara göre ya birbirlerine yaklaşıyor ya da birbirlerinden uzaklaşıyorlardı. taht değişikliği. ne duyduğunu kimseye söylemediği halde bütün bu. Â. Yalnız. Gelenekleri değişmemişti. heyecan verici bir genişlik ve güç hayal edebiliyorlardı. Şimdi ise herkesin ne düşündü­ ğünü. kahvelerini. ne de yeni bir şey gör­ dükleri vardı. 1903'de (1) Sırbistan'da. Ama. Yaşayış biçimleri ve ara­ larındaki ilişkiler yine aynı idi. Ve Pierre I. Ama gözleri kasabadaki gündelik yaşamları­ nın ötesine de erişebiliyor. atak söz­ le ve fikir tartışmaları giriyordu. S ı (1) Kral Alexandre ile karısının Belgrad'ta bir subay grubu tarafın­ dan öldürülmesi üzerine (10 Haziran 1903) Sırp tahtı Obrevoniç'ierden Karageorgeviç sülâlesine geçti. Halk bölünmeye ve grup­ lara ayrılmaya başlamıştı. Bu. 1908'de de Türkiye'de Abdüihamlt çağı sona erdi (H. şimdi büsbütün başka biçimde uy­ gulanıyordu. kral oldu. nasıl davran­ dığına dikkat ediyorlardı. daima o eski tutkular ve atalardan kal­ ma tepkiler altında. Eskiden herkesin ne yaptığına. Kısacası hayat daha zenginleşmiş ve o zamana ka­ dar kapaJı olan imkân ufukları artık herkese açılmıştı.

Okuma yazma bilenler bu yabancı deyimleri ve ya­ bancı sözleri yüksek sesle hecelemeye çalışıyorlardı. Hoca da Sırpça okumasını bilmiyordu. bir ekim sabahı Kapiya'nın karşısındaki terasa. İlk trenin geçişinden ancak dört yıl kadar sonra. Heyecanlı hava­ disler onlara işitilmedik müstesna şeyler gibi gelmiyordu. Mahallî komutanlığa. gerçek bir ihtiyaçtı. sanki ağızlarından çıkmak is­ teyen bir sözü silmek istiyorlarmış gibi elleriyle sakalla­ rını. Öte­ kiler gözleri yerde dinliyorlardı. Şüpheli gördükleri yaban­ cıları yurt dışına çıkarıyorlardı. Bu sefer bildirinin Türkçesi yoktu. Demiryolunun yapılması ile sadece yolculuk ve ulaşım hızlanmadı. Bu çok uzun birşeydi ve onu mahallî hükümetin memurlarından Drago yapıştırmıştı. yasak olan Sırpça şarkıları söyleyen ya da patavatsızca konuşan gençleri yakalıyor. hemen aynı tarihte olaylar da hızlandı. Bu hız­ lanma derece derece olduğundan ve onlar da bunun akışı­ na kapıldıklarından kasabalılar bunu pek hissetmiyorlardı. sonra da halk top­ landı. onlardan para cezası alıyordu. dük­ kânın kapalı olduğunu göstermek için kepengini indirerek oraya geldi. Tersine. Öğleden sonra. özel haber alma servisinden Lika'lı bir subay geldi. Vatandaşlar içinde fikir münakaşaları yüzünden kavga edip dövüşenler vardı.— 279 — nır boylarında. Ya­ şam bir yana yöneliyor ve birden hızlanıyordu. Ali Hoca da. Halk artık heyecanlı şeylere de alışmıştı. sanki günlük bir gıda. Tıpkı en­ gellere çarpıp kayaları aşan ve çağlayan haline gelen bir sel gibi. bıyıklarını sıvazlayarak gözlerini yerden kaldırmadan oradan uzaklaşıyorlardı. bu. Türkçe yazı­ ların altına tekrar beyaz bir bildiri yapıştırıldı. Bir oğlan çocuk. Polis. Hepsini dinledikten ve bir­ kaç saniye durduktan sonra. sanki okul­ da imiş gibi yüksek sesle okuyordu: . köylerde jandarmaların sayısı gittikçe artı­ yordu. İlkin işsizlerle çocuklar.

İşler ve hayat durmadan gelişti. ve. dair size teminat ver­ miştir.... Sanki çoktan bu ânı bekliyordu. ve.. Onun yerine tanımadıkları. . Çocuk da kpkırmızı kesilerek kalabalığın arasında göz­ den kayboldu. zengin bir ürün verdi. Ona uygun görülen o davranış... dindirmeye azmetmiş bîr dost niteliğiyle geldiğimize de.» Ali Hoca sarığının altında.. Karamanlia ile tartışması ve her şey....... Nemse askerinin çiviyi kulağından itina ile çıkarı­ şı...Hersek Halkına «Biz Avusturya İmparatoru. yaşlı gözleri önünde titreyen o Kızıl­ haç. Macaristan'ın Katolik hükümdarı Bosna ve Hersek halkına: «Bundan bir kuşak önce ordularımız ülkenizin sınır­ larını aştı.... Bohemya Kralı ve ilh. Bu kritik anda. ve verilen söz.. Düzenli bir idarenin hima­ yesinde herkes çalışmasının karşılığını gördü.. deri ceketli biri geldi. Ezberlenmiş bir dua­ yı tekrarlar..280 — Bildiri Bosna ..... da da. san­ ki daha dün olmuş gibi gözünün önüne geldi. ve her şey.gibi makine hızıyla okumaya başladı: «Bu kritik anda sîzlere verilen söz şerefle tutuldu. memnunluk­ la ve açıkça söyleyebiliriz kî. Halka hitap eden beyannamesiyle o beyaz bildiri.—.» Bu beceriksiz okuyucuya her yandan itirazlar yüksel­ di... Zulmün yerini düzen ve gü­ ven aldı. sağ kulağının karıncalan­ dığını hissetti.. Çocuk okumasını sürdürüyordu: «Düşman olarak gelmediğimize. Sizin de bunu Allanın bir lütfü gibi karşılamanız gerek. Hü­ kümetimiz barış ve adalet içinde çalışarak yurdumuzu da­ ha iyi bir geleceğe doğru götürmeye çalıştı. Çeşitli bir kül­ türün yükseltici izleri belirdi. Yıllarca yurdunuzu ağırlığı altında ezen acılar. çürük bir toprağa atılan to­ humlar.

Herkes kanun önünde bir tutulması. şimdiden son­ ra da ayrı hükümete sahip olmakla devam edecek olan yurdumuzun iyiliği hakkında kararlar verdiğimiz zaman sizin de sesleriniz işitilecek.. bütün dillerin ve bütün millî özelliklerin aynı de­ recede korunması idealimizdir. Bütün dinlerin. Böylelikle. aramızdaki bağların sürekli olarak güçlenmesinden doğacak olan her türlü iyi­ likten yararlanabilecek ve bu yeni durum. her iki ülke için hükümetimize yol gösteren yıldız ola­ caktır!» .. içinde bulundukları koşullara ve çakarlarına uygun olan meşrutî bir idare vermesini ve böy­ lece isteklerinin ve çıkarlarının kanunî bir temele dayan­ masını istedik. Bütün bu iyiliklerden de bol bol yararlanacaksınız. Her iki ülkeye de. Ama bu Anayasanın yerleş­ mesi için zorunlu olan şartlardan birincisi: Her iki ülkenin hukukî druumunun açık ve emin bir biçimde belîrtilmesidir. Bu amacı göz önünde tutarak bu ülke halkına. Bu prensibe dayanarak ve Macaristan tahtını işgal et­ miş olan şerefli seleflerimizle ülkemiz arasındaki çok es­ ki bağlara saygı göstererek hükümdarlık hakkımızı Bosna Hersek'e kadar uzatıyoruz. kültür ve refa­ hın ülkenizde de emin bir biçimde yerleşmesinin garantisi olacaktır. her iki ülke halkı da. Ve sülâlemize tanınan veraset Sırasının ülkenize de uygulanmasını istiyoruz. ülke­ nin idaresine ve kanunların yapılmasına katılması. Boşnaklar ve Hersekliler: Tahtımızı çevreleyen çeşitli sorunlar arasında sizin.— 281 — Bıkmadan bu yolda yürümek hepimizin ödevidir. Şimdiye kadar olduğu gibi. maddî ve manevî refahınızı düşünmek sonuncu derdimiz olmayacaktır. politikadaki ol­ gunluğuna olan güvenimizi gösterecek bir delil vermek is­ tiyoruz. Fertlerin özgürlüğü ve ortaklaşa çalışmanın yararları.

Tohum. her şe­ ye gerçek adını vermemek için söylenen şeylerdi. Her türlü mucize olabilirdi. Ali Hoca dinliyordu ve tekrar 30 yıl önceki sözleri işi tiyormuş gibi oluyordu . bu söz­ leri dinliyordu. milletlerin. O kurşun gülle tekrar göğsüne ..— 282 — Ali Hoca başını hafifçe eğmiş ağzı aralanmış. «Çürük toprağa atılan tohumlar. bütün bunlar yine İmparatorluk sözleri idi!. Çoğu anlaşılmayan ve bilinmedik sözlerdi bunlar...... «Anayasanın yer­ leşmesi için zorunlu olan şart. Ve bu ülke­ lerde İmparatorluk sözleri yüzünden başlar uçardı. yıldız....... Hoca yine onların ne demek. Otuz yıldan beri.. onlar bile tuhaf ve anlaşılmaz şeyler gi­ bi geliyordu.. olmayan şey yoktu. taht endişeleri gibi sözler gerçeği gizlemek. ülkelerin ötesinden birbirlerine sesleniyorlardı. İçlerinde teker teker anladığı kelimeler de vardı. Bu tohum­ lar... nereye varmak istediklerini anlar gibi oluyordu. «Hükümetimize yol gös­ terecek yıldız.. durumunun. bu taht üzüntüleri. Hayat­ ta.» Evet. Çünkü ülkeler parçalanmışlardı. mallarının. ya da anlama­ dığı ve iyiye yoramadığı birtakım şeyler görüyordu. Çünkü imparatorlar. bu yıldız. Her birini ayrı ayrı düşünen Hocanın iç dün­ yasının önüne kâh tehlikeli ve tuhaf bir manzara seriliyor.». bir bütün olarak kavradığı da olurdu. Ama bu metinde.. Bu söz­ ler ülkede.. eyaletlerde neler döndüğünü ve onların.».. İnsanın bazan dikkatle dinlediği halde ayrmtılariyle anlayamadığı bir şeyi. Onun için de ya hiç bir şey göremiyor. kâh gözlerinin önüne kurşunî kara bir perde çekiliyordu. Ve her imparatorun.. is­ temediği halde değiştiğini ve buna karşı elinden bir şe> gelmediğini anlatmak içindi. içinde yaşayanlarla birlikte bozuk para gibi elden ele geçtiğini. Bütün bunlar varsın yabancı bir dilde söylenmiş olsun. her bildirisinin ve her sözünün ağır sonuç­ ları oluyordu. hak dinine sahip iyi niyetli bir insanın dünya yüzünde ba­ rışa ve rahata kavuşamadığını. şehir­ lerin.

. aynı gün..Bosna'dan gelen o kestirme dik yoldan iniyor ve köprüyü geçerek bütün donatım ve araç­ larıyla şehre giriyorlardı. Bir hükümet. tam tersini beklemek gerekti. şüphelendikleri birkaç Sırp gencini suç­ lu diye yakaladılar ve tekrar Kapiya'ya bir bildiri yapıştır­ dılar. Halk aynı saniye. terkedilmiş eski yoldan da geliyorlardı.» (1) Deri ceketli adam okumasını bitirir bitirmez beklen­ medik bir sırada: — Yaşasın Yüce İmparatorumuz!. ısmarlama bir iş yapar gibi: — Yaşasın. daima ortaklaşa çalışmalarımızla birlikte yürüsün!.. bir bildiri ya da ilân vasıtasiyle halka barış ve refah vâdetti mi. Yanma da bîr Belediye memurunu nöbetçi diktiler. Hem yalnız trenle değil. Osmanlı devrinin kapandığı ve meşalesinin söndüğünü haber veren bir mesajdı bu!.. Â Ediz) ... Ertesi günü. Süvariden başka her cins asker (1) e.p. ordu gelmeye başladı. diye tekrarladı. diye bağırdı. (H. Başşehrimiz ve Kraliyet makamımız olan Budapeşte'­ de verilmiştir.— 283 — oturmuştu. Yine 30 yıl önceki gibi. bilmemezlikten gelerek kendi kendilerini al­ datmaya çalışıyorlardı. = kendi elinden..p. Ekim sonlarında. sessizce dağıldı. Belediye fenerlerini yakan uzun Ferhat da. François Joseph e. demektir. «Bun karşılık size gösterilen güvene lâyık olmaya ça­ lışacaksınız ki Devletin ilerlemesinin en değerli teminatı olan. Çünkü ne durumu görmek. Bunu onlara tek­ rarlamaları gerekti. daha iyi­ ce karanlık basmadan bu bildiri yırtılıp Drina'ya atılmıştı bile. Saray . ne de an­ lamak istiyor. halkla hükümdarlar arasındaki o asîl ahenk.

Ve bu kapağın üstüne vuruyor. gittikçe derinden gelen çekiç sesleri duyulu­ yordu. Patlayıcı maddelerin ne olduğu üzerine tartışmaya tu­ tuşuyorlar. Kasabadan gelip sol kıyıya giderken köprünün tam ortasında. Üstünden araba­ lar geçiyor. Birkaç gün sonra tozlanan bu kapak. çe­ şitli milletlerden yedek erlerdi. sütunlardan birine bir metrekare büyüklüğünde bir delik açıyorlardı. Yalnız okul çocukları. Sa­ manla arpa büsbütün tükendi. yayalar da acele acele işlerine gidiyorlardı.. taşlardan ayırd edilmez olmuştu. özellikle bu iş için getirilen işçiler. içinde ne sak­ landığını tahmine çalışıyorlardı. Bir savaş çıkar da köprüyü uçur­ mak gerekirse diye bunu yapıyorlardı. Kasabayı çevreleyen tepe­ ler üstünde tahkimat yapmaya başladılar. Ve buraya patlayıcı mad­ deler yerleştireceklerdi. Kimsenin ne lâğımı. Küçük dükkânlara girip alış veriş ediyor sokak köşelerinde meyva ve şeker satın alıyorlardı. Çadı­ rın altında. sonra Sırbistan'a karşı olan sınır bo­ yunca uzanan köylere dağılıyorlardı. böyle bir yapıyı havaya uçurup uçuramayacağını anlamaya çalışıyorlardı.. Bütün kışlalar dolmuştu. Fiyatlar artmaya başladı.. Durmadan yeni birlikler geliyordu. Çalışanlar yerin üstüne yeşil bir çadır germişlerdi. ne de patlayıcı maddele­ ri düşündüğü vardı. Bu deliğin içine uzun demir merdivenler indirdiler ve her işi bitince de deliği demir bir kapakla örttüler. Kapiya'yı hemen geçince. Birkaç gün kasabada kalıyor. Köprünün üstün­ de de tuhaf bir çalışma görülüyordu. ne gibi bir etki yapacağını. buraya gelince duruyor. Çalışmalar sırasında ilkin ye- . köprüye bir lâğım kaz­ dıklarını herkes biliyordu. Ne kadar gizli çalışsalar. onun çevresinde dolanıp onu inceleyen bir Ali Hoca Mütevelli vardı. Büyüklerden....— 284 - vardı. Belki de yeni bir arap var­ dı!.. Bol para alıyorlardı. Yani sütunun içinde tâ dibine kadar inen bir delik açmışlardı. atlar koşuyor. Gelenlerin çoğu. Çadırlarda kamp yapanlar bile oluyordu. Sökülen taşlar da korkuluğun üstünden ırmağa fır­ latılıyordu.

geceleri yatağına girince hep bunu düşünü­ yordu... bunların bir elektrik teiiyle kıyıya bağlı olduğunu ve komutanın.. köp­ rüyü ne yaptıklarını soruyorlardı. Kimisi aklını ve şe­ refini kaybetmiş. Şimdi de de­ liğin üstündeki demir kapağı inceliyordu. ama durmadan dinlenmeden hep onu düşünüyordu.. bazan rü­ yasında kendinden öncekileri. düşünüyordu. taştan değil de şe­ kerden yapılmış gibi orta yerinden ikiye ayırabileceğini söylüyorlardı. Yaşlılar hâlâ onu ahlâkça en üstün aşa­ maya ulaşmış ve öyle de davranmış olgun bîr insan örne­ ği olarak gösteriyorlardı)... Çünkü akıllı bir insanın. O kadar ki. Zaten bu alanda ki­ minle insan gibi tartışabiliyordu ki. Yakasında küçük gümüş yıldızlar göze çarpıyordu. Kâh olabileceğine inanıyor. Etrafta söylenen­ lere daima kulak kabartıyordu. Ellerinde kar gibi beyaz eldivenleri ve başında . şişman bir adamdı. kusursuz mavi bir üniforma vardı. Gündüz­ leri tabutuna.. Mehmet Bey o yıl izinli gelmiş­ ti. Uzun boylu kızıl saçlı..— 285 — şil çadırı şüpheli gözlerle muayene etmişti. kimisi de kendisi gibi şaşkın ve üzgün­ dü.. boyuna dönüyordu. Bu sütunda kuyu gibi bir delik açtıklarını ve içine patlayıcı maddeler yerleştirdikle­ rini. canı istediği anda köprüyü. Kimseye de akıl danışmıyor­ du. ve ona sertlikle neler olduğunu. başçavuşluğa kadar yükselmişti. Askerlik ödevini yaptıktan son­ ra askerde kalmış. Mehmet Paşa Vakfını ida­ re edenleri görüyor. akıl danışabileceği bir kişi­ nin bulunmadığına çoktan inanmıştı. Ama yine de bir gün bu mesele üzerine bilgi edinmek fırsatı eline geçti. Tsırnıça'lı Brankoviç'lerden olan Mehmet Bey Viyana ordusunda hizmet ediyordu. Hoca dinliyor. kâh dine imana sığma­ yan böyle çılgınca birşeyi kabul etmiyor. Onun kafasında da bu sorular. başını sallıyor. Üstünde sarı şeritler ve kırmızı püsküllerle süslü... (İşgal­ den sonra Tsırnıça'ya kapanarak kederinden ölen Şemsi beyin torunu idi..

. Ve kabilse bana köprüyü ne yapıyorlar onu anlat. deyimi­ ni kullanma!... dedi. İmparatorun ekmeğini yiyen. ilh. Hoca bu fır­ sattan yararlanmak istedi.. Uzun kılıcını taşlara sürerek. Hele bu ilh... Ve bir kahvesini içmek üzere biraz oturdu.— 286 — kırmızı fesi hiç eksik değildi. lerden. Yüzünden gülümseme silindi.. Herkesin yararına olan böyle bir hay­ ratın bir plan gereğince tahrip edilmesine imkân var mı idi?. — Allahaşkma benim önümde bu ilh... ilh.. Askerî sır... Sonra yavaş sesle: —. kendinden şüphesi olmayan ve kimseden çekinmeyen bir adam ola­ rak herkese karşı itimat ve nezaket gösterirdi. en iyi­ si bu konuda hiç birşey sormamak. Ve böyle bir şeyin mümkün olupolamayacağını sordu. Bu deyim sadece sinirine dokunmakla kalmıyor. hatta söylememektir. Sana sorarım.... başçavuş birden ciddileşti. Tıraşlı kırmızı yü­ zü karardı. Hoca yeni deyimlerden nefret ediyordu. Ve Hoca öfke ile ekledi: — Köprünün onların savaşlarıyla ne ilgisi olabilir kil . Sana ne düşündüğümü söylememi istersen.. Konunun ne olduğunu anlar anlamaz. ilh.. Ona köprüde olanları ve kasaba­ da söylenenleri anlattı. Bu savaş hazırlıkları ile ilgili bir şeydir. dükkânında Hocayı görmeye gelince ona sağlığını sor­ du.» emrini alan bil­ er gibi bir an şaşkın sustu. Sanki o âna kadar söylenen şeylerin hiç değe­ ri yokmuş gibi. dedi.. güleryüzlü..Bütün bu söylentilerde gerçeğin de bir payı var... Bu bir sır olamaz.. ya­ bancıların dilinde gizlenen gerçeğin yerini aldığı için de kızıyordu.... Bir geçit resmine «Dikkat!. Okul çocuk­ larının bile bildiği birşey nasıl sır olabilir... Nazik. Vişegrad'dan uzakta oturduğu ve imparatorun adamı olduğu için onu üzen mesele hak­ kında ondan bilgi istedi. çarşıda dolaşır.. Mehmet Bey.. son dere­ ce temiz ve çok terbiyeli idi.

müslüman terbiye­ si ile Viyana sadeliğinin iki su damlası gibi birbirine ka­ rışmasından gelen bir görünüştü. o sonsuz nezaketiyle veda edip gitti. Kollarını sarkıttı. omuzları­ nı silkti. Yine o her zamanki güven verici güler yüzlü görünüşünü aldı. Hemen biraz sonra. Bu. Başkala­ rının işine karışmanın ve buna üzülmenin gereği yoktur. Beyaz kemerleri arasında Drina'nm gürültücü.. Bu işleri yapmak için ayrıca köprü ve kazı işleri ile uğraşan erler vardır.. itaat.. Bü­ tün bunlar askerî tüzüğe bağlıdır. Ve sonra geldiğinde olduğu gibi. aydınlık.. Hepsi güzel ama. Yüzündeki kırışıklar kayboldu... Bu. Çocuğa seslenir gibi anlattı. orada kaldı. dedi. o sonsuz olarak aynı olan köprü görünüyor­ du. Bu köprünün bir vezirin hayratı olduğunu bilmiyorlar mı?. sa­ ğır.. anladık. kurnaz bir anlatım aldı. Üzüntüleri hiç azalmamıştı. terbiyeli. Yandan.. Onu Allah sevgisiyle ve ruhunun istirahati için yaptırmış olduğunu. alçaklık biçimi­ ni almıştı. .. Seçkin sözlerle sağlığından ve genç görünüşünden ötürü Hocaya komplimanlar yaptı. Şimdi bu çehrenin ihtiyatlı susuşu karşısında beyaz bîr kâğıt parçası bile daha konuşkandı. onun bir taşını bile sökmenin günah olduğunu bilmiyorlar mı? Başçavuş bir şey söylemeden kollarını açtı. Sonra konuyu* değiştirdi.... uzun süre o kok­ muş eski bürolarda çalışanların edindikleri bir anlatımdı... Hoca yüzüne bakıyor. duygusuzluk.. onun söylediklerinden bir şey anlamıyordu. Dudaklarını sıkıp gözlerini kapadı. Dükkânın önün­ de oturmuş.. Yüzü kör. Hem de nasıl!.— 287 — Brankoviç tekrar güler yüzlü halini almıştı: — Elbette var!.. İmpa­ ratorluk ordusunda herkes ödevini ve işini bilir. — Anladık. Hoca da fena halde bozulmuş ve şaşkın. Ve ona nezaketle. Bu yerlerde sıkı dillilik. martın iik gününün parlak güneşini seyredi­ yordu. imparatorun adamı gözlerini açtı. Bunlar.

eski meyva bahçesi de askerî bir­ liklerce işgal edilmişti. Yalnız. sayısı her gün artan subaylara dar geliyordu. uzaklarda. solunda da askerî mahfel vardı.. Tâ. halk kışlaya da «Taş Han» diyordu. Sınır boyundaki şehirlerle köyleri dolduran tabur­ lar. Köprü hâlâ dina­ mitli duruyordu. Sınır. Yukarda Bikovats tepesindeki eski Ordu Evi.. Şehirde yerleşen garnizon bu sefer. Köprünün solunda. XVIII Dünyada «İlhak krizi» diye anılan ve köprü ile yanı başındaki kasabaya kadar uğursuz gölgesini düşüren o ger­ ginlik birdenbire gevşedi. Birbirine benzeyen bu iki beyaz bina­ nın arasında etrafı dükkânlarla çevrilmiş çarşı meydanı uzanıyordu.. İzi bile kaimadan ortadan kaybolan. geçen seferkinden daha büyüktü. ilkbaharın ilk günlerinde azalmaya ve çekilmeye baş­ ladı.. Meh­ met Paşa'nın yaptırdığı Kervansaraya beslediği saygı ile. o her zaman çabucak tutuşan sınır bu sefer alev almadı. biraz tepede büyük kış­ la yükseliyordu. Şimdi köprünün sağında Lotika'nın oteli. yine her zamanki gibi bu krizin getirdiği deği­ şiklikler olduğu gibi kaldı. Bu ye­ ni Ordu Evi idî. Meyva bahçesinin ortasındaki ağaç­ lar kesilmiş.. Çarşının üst yanında. eski duvarın üs­ tünde uzanan teras da. Ama Ali Hoca Mütevelliden başka bunu hiç düşünen yoktu.. Geçen sonbaharda askerin gelmesiyle birden yükselen . oraya tek katlı güzel bir ev yapılmıştı.— 288 — yeşil suları güneşte pırıl pırıl iki renkli tuhaf bir gerdan­ lığa benziyordu. ilgili başkentler arasında yapılan ya­ zışmalar. konuşmalar sayesinde barışçı bir çözüm yolu bu­ lunmuştu.

Halk hem bir şey umut ediyor. oysa ka­ yıplar. güvenilir müşteriler azalıyordu. kimileri umutDrina Köprüsü — F.. Gerginliğin azalması ne şehirde Müslümanları. Devlet vergisi ve Belediye resmi gittikçe çoğalıyor. Boyuna daha ucuz mal arıyordu. Küçük ticaret sahipleriyle. (Doğrusunu söylemek gerekirse. Yalnız hesapsız para harcayan­ larla. Artık tüccar işi perakendeciliğe dökmüştü. Fiyat bakımından herkesin alamayacağı kadar pahalı olan mallar da gittikçe çoğalıyordu. Ama bu gibi siparişler almak herkese nasip olmazdı. Ama para ne kadar bol olursa ihtiyaç da o ölçüde çoğalıyor. Bol keseden mal alanlar hep şüpheli müşterilerdi. Halk bonoları ilâç gibi kullanıyordu. ne de Sırpları rahatlığa kavuşturabilmişti. Malların ödeme vâdeleri gittikçe kısalıyordu.. kazancından çok masraf edenler için hayat kolay ve güzel olmakta devam ediyordu. O yıl.. her­ kes kolayca borçlanıyordu. Ama. Görünürde bir sebep olmadığı halde herkes. ötekisi Müslümanların. Birinde güven­ sizlik ve korku yaratmış.çıkışlar göze çarpıyordu. ötekinde gizli bir hayal kırıklığı bırakmıştı. Borsa de­ ğerlerinde tehlikeli iniş ./19 . Paralı. Biri Sırpların. iki tane de banka açıldı. En sağlam iş. ordu­ ya ya da devlet müesseselerine mal ve erzak sağlamak­ tı. Küçük kasabanın halkı da fazla bir huzur ve sükûn için­ de değildi..— 289 nyatlar değişmemişti. Bu du­ rumun doğurduğu kârlar görünmez ellere geçiyor. ikinci elden satış yapanların tüketici­ ye de zararı dokunuyordu. düşmeye değil. kırallığın en uzak köşelerine kadar gidiyor. tekrar büyük olayların arifesinde olduğuna inanmaya başlamıştı. Vergi alma zamanı sertlik artıyordu. ağırlaşıyordu. daima yüksel­ meye eğilimli idi. Hem yine bir şeyden kor­ kuyordu. İş adamlarıyla tüccarlar üzüntülü görünüyorlardı.

sadece ruh hali üzerinde değil. vaktiyle önündeki ıhlamur­ ların altında. Kapiya'nın üstündeki o eski düzenli yaşayış. hiç değilse başkalarının heyecanının yankısını duymak istiyorlardı. Kahveci bir garmafon getirmişti. hepsi de. cahillerin. Gazetelere. rakiplerinden geri kalmamak için getirtmişti. safların ve gençlerin bile. ağır bir tahta ku­ tu idi. müşterilerin isteğine göre çaldıkları Türk marşla­ rı. Ve her şeyi bu bakımdan. daha kötüsünden de korkuyordu. Her yerden tarazlı cırtlak ses­ leriyle. Hattâ okuma yazma bilmeyenlerin. Hep heye­ can arıyor. Üstünde mavi çiçeğe benzeyen bir borusu vardı. Kapiya'yı haykırışlarıyla titretiyor. bu bekleyişe göre inceliyor ve kabul ediyordu. çayırların üstünde veya teraslarda oturup ya­ vaş sesle ve az sözle konuştukları o en mütevazi meyha­ nelerde bile gramofon vardı. gökyüzünün. Herkes daha fazlasını daha iyisini is­ tiyor. Açıkçası in­ sanların yürekleri üzüntü ile dolu idi. İhtiyarlar. artık yalnız gürültü. gerek özel hayatın en mükem­ mel biçimi saydıkları. kasabanın dış görünüşü üzerinde de etki yapıyordu. Türklerin zamanındaki o tatlı huzu­ ru arıyorlardı.. suların ve dağ­ ların arasında geçen yaşam. Oğ­ lu durmadan iğne ve plâk değiştiriyor ve çığırtkan âleti kuruyordu. Yıl­ lardan beri süregelen bu biteviye hayat. gelip geçerken me­ rakla bir göz atıyor. Ötekiler.. sadece birinci sahifelerde iri punto­ larla heyecanlı başlıklar bulunan gazeteleri satın alıyorlar- . yankıları her iki kıyıdan duyuluyordu. Yalancı bîr heyecan veren gürültü­ lü patırtılı hayata da razı idiler. kimileri korkuyordu). aşk şarkıları. artık kimseyi tat­ min etmez olmuştu. heyecanlı bir hayat peşinde idiler. Bunu. Sırp millî marşları ya da Viyana operetleri duyuluyordu. Ama onların sayısı azdı.— 290 — lanıyor. hareket ve neşe olan yer­ lere gidip para harcıyordu. Gramafon. Bu. gerek genel. Çünkü şimdi yalnız okuma salonunda ve kurumlarda değil. o zararsız şakalar. Günkü halk. o bile değişmeye başlamıştı. gürültücü. Bu istek.

görünüşte ilgisiz ve sa­ kin. Akşamları yatarlarken duydukları ve gördükleri şeylerle kulakları çınlamaz. Bir raslantı olarak o sırada köprüden.. çoktan beri hiç bir ilgisi kalmadığı İtalyan vatandaşlarıyla birlikte. Yine an­ laşılmaz bir mantıkla. daha fazla kamburiaşmış.. O da ihtiyarlamış ve kuvvetten düşmüştü ama.— 291 — dı. Şapkasını gözlerinin üstüne çekti. bağırıp çağırma- . düşüncelerini rahatsız ettiği için kaşlarını çatıyorlar ve bu uzak Afrika köşesindeki Türk toprağının sonucu üzerin­ de duydukları candan endişeyi belli etmemeye çalışıyor­ lardı. Küçük puntolarla kenarlara yazılmış makaleler alıcı bul­ muyordu. boya ve neft yağı içinde îdi. İhtiyarlamış.. Büsbü­ tün öne doğru eğildi. Köprülülerin torunu gibi Pa­ dişah topraklarını savunan Türk'lerin genç ve yiğit binba­ şısı Enver Bey üzerine gazetelerde yazılanları büyük bir merakla dinliyorlardı. Lucchîani'nin imparatoriçeyi öldürdüğü zamanki gibi. Pietro ustanın keten elbisesi toz. daha da çekingen ve korkak olmuştu. Şimdi de Trablus'u mu istiyorsun? Al sana Trablus!. Müslüman gençlerinden biri onu görünce seslendi: — Vay namussuz!. Pietro usta çok yorgundu. yeryüzünün bir köşesinde işlenen bilinmedik bir cinayet yüzünden kendisini de suç­ lu buluyordu. Trablus'taki Türk . Piposunu dişlerinin arasına sıkıştırdı. Araçlarını koltuğu­ nun altına yerleştirdi. diyerek ona dirseğini gösterdi ve çirkin birtakım işaretler yaptı.. Karısı Stana onu orada bekliyordu. Kasabanın ağalan ve beyleri. Her olay. gözleri parlamazsa kendilerini yaşamış saymıyorlardı. işinden dönmek­ te olan İtalyan Pietro geçti.İtalyan savaşıyla ilgili gazete haber­ lerini öğrenmek için Kapiya'ya geliyorlardı. gürültü ve büyük sözlerle karşılanıyor­ du. İtalyanlara dar­ beler indiren ve Sokulluların. Gramafonun gürültücü sesi duyulun­ ca. Ve acele acele yukarı Meydan'daki evine doğru gitti.

sessiz sedasız ve dikkati çekmeden oldu. kasabanın ve orada yaşayan­ ların alınyazıları için önemli olan olay. Stana yine eski Stana idi. Sabahları ve akşamları kızıl. serseri­ lerin de bir daha sana hakaret etmek akıllarından bile geç­ mezdi. Bir insan nasıl kıyar da hem­ cinsinin göğsüne bir çekiç indirir?. Dili de yine sivri idi. yeni rakı ürününü bekleyen kasabada ekim günleri. Bütün bunlar tâ uzaklarda.. Gazetelerin verdikleri birbiriyle çelişen havadisler ara­ sında.. — Eğer gerçekten erkek olsaydın —ki değilsin— taş­ çı kalemini veya çekici pis suratlarına indirirdin. Pietro sakin ve biraz mahzun: — Ah Stana. daima da heyecan arayarak geçti. işte bu. öğ­ leleri yaldızlı olarak geçiyordu..— 292 — sı yerinde idi. Kapiya'da hiç bir baş kesilmeden olmuştu. Her zamanki gi­ bi bu davranışlara lâyık olduğunu tekrarladı. kasabanın üstündeki hava esintilerini bile durdurmuştu. Tersine köprüden geçerken... karşında divan bile dururlardı. öne­ mini ölçünceye kadar... 1912 yılı. tam o zaman oldu.. Ona acımak ve onu anlamak istemedi. Bütün dünya. . bu savaşın anlamını kavrayıp.. Kaderin tuhaf bir cilvesi olarak. Sırpların ve Hıristiyanların zafer­ leriyle sonuçlanmıştı.. Osmanlılar ile dört Balkan devleti arasında savaş patlamış ve Balkanların eski yolları üstünde harekete bile geçilmişti. Mısırların toplanmasını.. Zaman sanki.. büyük ve küçük heyecanlar için­ de. Pietro karısına acı acr dert yandı.. sınırdan top ve silah ses­ leri gelmeden. dedi.. sonra da 1913 Balkan Savaşı ve Sırpların zaferi geldi. adını bile bilmediği Trablus'u istemiş ve ya­ kışık almayan sözler söylemişlerdi. köprünün. Bu yıllar da böylece. Müslüman gençleri ondan. daha birkaç gün ön­ cesine kadar. Stana. Öğleden sonraları güneşte Kapiya'da oturmak hâlâ zevkli idi.

Kaderin hükmünü vermiş olduğu bu savaş hakkında kasabanın görebileceği ve hissebileceği şeyler. savaş yapılıyor ve hepimizin alınyazısı da böylece uzak­ larda belirtiliyordu. Daha dün Vişegrad'ın on beş kilometre ötesinde bulu- . Yalnız iki taraf da bu olayların şiddeti ve derinliği üzerinde birleşiyordu. son hızla ve büyük bir sadelik içinde akıyordu. dünyada her geçen şey gibi bu olaylar da kasabada. Bu son yıllar içinde. Eski biçim donatılmış Türk erlerinin yerini aldı.Macaristan ile Osmanlı devleti arasındaki sınırın ayrıldığı yerden. Bos­ na ile Sancak arasındaki eski sınır boyuna yerleşti. Osmanlı.. düşüncelerde büyük fırtınalar. bu olaylar. Aynı anda tepeden aşağı grili Sırp piyadeleri indi. İşte bu köprünün başın­ da bir Türk subayı ile bir bölük asker göründü ve Avus­ turya tarafına geçti. Avusturya . Yüzyıllardan beri tarihin ağır yürüyüşü önünde uçu­ şan emellerin şimdi artık onun en çılgın umutları gerçek­ leştirme yolundaki uçuşuna ayak uyduramıyor. Dünyanın bir tarafında bir yerde. hayranlık kasırga­ ları ve çok derin üzüntüler uyandırmıştı. aynı adı taşıyan bir çay geçiyordu. Subay teatra! bir jestle kılıcını köprü­ nün korkuluğuna vurarak kırdı. bir piyango çekiliyor. hatta ona yetişemiyorlardı.— 293 — Para ve ticarette ciduğu gibi büyük olaylarda da her şey uzakta ve çarçabuk geçiyordu.. sonra da Avusturya jandar­ malarına teslim oldu. Artık Avustur­ ya. bir kısmının umutlarını aşmış. Bu olaylar. ötekilerinin endi­ şelerini gerçekleştirmişti. Çayın üstündeki köprü ise Avusturya ile Türk karakolunu birbirinden ayırıyordu. Kasaba dıştan sakin ve değişmemiş görünse dahi. Sırbistan arasındaki sınır noktası kaybolmuş­ tu. Müslümanlarla Sırplar tarafından bir­ birlerine karşıt duygularla karşılandı. Uvats'da.

Saray . ama insan­ ların ihtiyaçları başka yönler almış ve dünyada her şey değişmişti.Bosna ile birleştirdikten son­ ra köprünün. batı dünyasıyla ilişkisinin hiçe indiğini daha önce görmüştük.. Şimdi göz açıp kapayıncaya kadar doğu ile de ilintisi kesilmişti. Üç yüzyıl boyunca her şeye kat­ lanmış. ölçülerindeki o âhenge. Edirne'­ nin ötesinde bir yere çekilmişti. Daha dün oracıkta olan ve onu yaratan Doğu. batık vapurlar ve içine ayak basılmayan tapınaklar gibi kendi/haline bırakılmıştı. Bu büyüklük. kemiriimiş olmasına rağmen daimî ve gerçek olan doğu. Bu kadar kısa bir zaman­ da böylesine çok. Bu sarsıntı Drina'nın üs­ tündeki köprü için felâket oldu. böylesine büyük olayların geçmesi. Ve hiç değişmeden ödevini sadakatle görmüş.. Vezir Sokullu'nun dinine sımsıkı bağlı girişimleriyle imparatorluğun iki parçasını birleştirerek. son zamanlar çok sıkışmış. şehrin iki yanı ile. şimdi bir hayalet gibi birden kayboluvermişti. hayatın akışının dışında kalmıştı. şehri. Şimdi. hem doğu ile olan bağlantısı kesilmiş.. kervanlar birbirini izle­ yebilirdi. o sonsuz genç­ liğine hiç yakışmıyordu.— 294 — nan Türk sınırı bin kilometreden fazla gerilemiş. bu sağlamlıkla daha yüzler­ ce yıl üstünden ordular geçebilir. ödevi ona ihanet ediyordu. Drina'nın iki yanındaki yirmi kadar bucak ve köyden başka bir yeri birleştirmîyordu. ka­ sabayı temellerinden sarsmıştı. mimarının ya- . bir kenara atılmış. Ama işte insan ilişkilerinin o beklenmedik son­ suz oyunu yüzünden Vezirin bu büyük eseri de birden.. iç dünyasında onu gördüğü gibi. her çeşit olayı atlatarak yaşamayı sürdürmüştü. Tren yolu... Artık köprü. Ama hâlâ. doğu ile batiye gelip gitmeyi kolaylaştıracak olan büyük taş köprünün şim­ di cidden hem batı. bu güzellik. Köprü­ nün bugünkü rolü. vezirin kapalı gözle­ ri altında.

.. — Her halde Bulgaristan'ın. dünyanın biçimini biyolojik bir biçim­ de hissediyorlardı.— 295 — rattığı gibi. . — Ah.. alışılmamış sözcükleri yorumlamasını. — Ya Edirne?. Ah. — Ya Selanik?. Yaşlı başlı on kişi. güzel ve güçlü olarak yükseliyordu.... Kasa­ badaki müslümanlar. bu köprü gibi eski. Hepsi de sigara içerek sakin sakin önüne bakıyor ama üzüntü ve acılarını gizleyemiyorlardı. bir gencin çevresine top­ lanmış gazete okumasını.. kederli ve üzgün gelip Kapiya'da otu­ ruyorlardı. — Ah!. — Yunanistan'ın. her çeşit değişikliğe ilgisiz.. — Ah.. Ah!.. Burada birkaç satırla anlatılan ve birkaç ay içinde olup biten şeyleri kasabalıların anlamaları için çok çaba ve za­ man harcamalar! gerekmişti. Balkan yarımadasının bölünüşünü gösteren haritanın üstüne eğilmiş. sağlam. Çünkü coğrafyayı kanlarında taşıyor. Rüyada bile sınırlar bu kadar çabuk yer değiştiremezlerdi. İhtiyarlardan biri gazete okuyan gençlerden birine sordu: — Üsküp kimin olacak? — Sırbistan'ın. Ah!. yabancı deyimleri çevirmesini. kamu oyunu ve her kişinin alınyazısını etkilemeye başlamıştı... 1913 yılının ilk günleri yağmurlu ve ılık geçti. bu yılankavi çizgilerde bir şey göremiyor ama. içgüdüleriyle her şeyi anlıyorlardı. İnsanların içinde. günlük ya­ şamı.. birden canlanmış. dilsiz ve hare­ ketsiz uyuklayan ne varsa. coğrafya üzerine bilgi vermesini bekliyorlardı.

her gelen Allahtan geliyordu.. aldatılmış.— 296 — Bunlar.. sigara dumanıyla bir­ likte bıyıklarının arasından geçerek yaz havası içinde da­ ğılan boğuk ve derin iç çekişlerdi. bir hah gibi sinsi­ ce kaydığını hissediyordu. kadınlarda ve zayıf insanlarda olduğu gibi gü­ rültücü ve hüzünlü sızlanmalar değil. Sessizce dinliyor. parçalanmaz büyük bir topluluk demekti. Bu yerde.. Kapiya'da oturup dalgın dalgın gazetelerin yazdık­ larını dinleyen ihtiyarların duyguları bunlardı. İşte... Bu ihtiyarların çoğu yetmişini geçkindi. Devamlı ve sağlam olması ge­ reken sınırlar değişiyor. Çocukluklarında Türk egemenliği. Kordum'dan İstanbul'a kadar. Ama hayatları süresince.. Avusturyalılar.) Bunu çok iyi hatırlıyorlardı. Yeryüzünde müezzinlerin müminleri na­ maza çağırdıkları bütün yerleri içine alan topraklar demek­ ti. İnsanın soluğu tıkanıyor. Ediz) . Bütün bun­ lar da ilâhî takdire bağlı ama. Â.. kendi ahnyazılarıyla başbaşa kalmışlardı. insanlar için anlaşılması güç şeylerdi. vicdanı bulanıyor. devletler üzerine kul(1) Lika — Velebit sıra dağlarının arkasındaki yaylalardan meydana gelen bir yerdir.Lika'nm kuzey batısındaki birtakım tepelerdir.. Li­ ka'dan (1). heves ve keyfine bağlı gel­ git suları gibi azalmış ve birdenbire gözlerinden uzak yer­ lere çekilmişti.. İşte şimdi de bu egemenlik.. gazetelerin imparatorluklar. Bosna'dan da Sancağa doğru çekildiğini de hatırlıyordu. Muhammed dininin birleştirdiği yıkılmaz. gözlerinin önünde. Şüphesiz ki. Türklere karşı bir kordon kurmuşlardı. aynı zamanda ayaklarının altındaki toprağın. bırakılmış. Ve onlar da sular çekildikten sonra kara­ da kalan su bitkileri gibi. hareketleniyor ve ilkbahardaki dereler gibi uzaklarda kayboluyordu. Kordum = . (Türk egemenliği demek. (H. Türk egemenliğinin Sırbistan'dan Bosna'ya. İstanbul'dan da tâ o uzak ve erişilmez Arabistan'ın çöllerle kaplı belirsiz sınırlarına uzanıyordu.

— 297 — landıkları sözleri küstah. Okullar açılmış olmasına rağ­ men bu sonbahar sık sık geliyorlardı. Yu­ karda. Gece kasabada kalmıyorlardı. Sigara dumanları başlarının üstünde döne döne yükseliyordu. Çoğu soluk benizli zayıf gençlerdi.. Yaz ayları gelip tatil de başlayınca hem kasabada hem Kapiya'da hayat canlanıyordu.. Bu.Bos­ na'dan trenle bir çok tavsiyelerle geliyor. çılgın ve yersiz buluyorlardı.. davranış­ ları ve giyimleri ile. onları belli yollardan Sırbistan'a geçiriyorlardı. bütün Orta Avrupa'da son moda olan en yük- . para ce­ zası ödemeden avaz avaz ve küstahça Sırpça şarkılar söy­ lüyorlardı. Geceleri geç saatlere kadar aynı Kapiya'da Sırp genç­ leri gelip oturuyorlardı. çarşıda olsun hep genç ve değişik. Aralarında sık sık üniversitelilerle orta öğre­ nim öğrencileri de görülüyordu. Artık Kapiya'da olsun. Ve bu kasabanın bütün yaşamını etkiliyordu. hızla kayıp giden iri göl­ gelerini döküyorlardı. geceyi burada Kapiya'da geçiriyorlardı. Haziran sonlarında Saray . Çünkü öğrenciler ye Üni­ versiteliler evlerine dönüyorlardı. Bu. eski alışkanlık ve aynı olan gele­ neklerini bırakmayan kasaba halkından tamamiyle ayrılı­ yorlardı. ama anlayışlı ve namuslu bir insanın da tevekkülle kabul edemeyeceği bir şeydi. Prag. temmuz ayının ilk yarısında da Viyana'da. Bunlar Saray . yağmurlu bir yazın parçalanmış be­ yaz bulutları uçuyor. gökyüzünde. Bu biçim yazılar ezelî kanunlara ve hayatın felsefesine uyma­ yan çirkin şeylerdi. artık düzelmeyecek. yassı hasır şapkalar giyiyorlardı. Çünkü Vişegrad'lı gençler. Daima koyu renk ve yeni biçim kostümler giyi­ yorlardı. Gratz ve Zagrep üniversitelerinde Tıp..Bosna'dan liseler. tuhaf yüzlü insanlar görülüyor. Uzun saçlarının üstüne gelmiş kenarlı. Hukuk ve Felsefe okuyanlar yavaş yavaş dönüyordu. yeryüzüne. Hiç bir ceza görmeden.

Ama bunlar seyrek kişilerdi. Değişik devletlerde v değişik etkiler altında okuyan gençlerdi. Çoğu kalın bambu baston­ lar taşıyordu. Daha eski çağların o zevk ve safa düşkünü ilgisiz. öğrenimleri bitince de devlet bürokra­ sisinin o kalabalık gri ordusuna karışıp kaybolmuşlardı. Eskiden de. o ilk işgal yıllarının sır okudukları konu ile ilgili saf. Şimdi Kültürel ve Millî birliklerin yardımıy­ la küçük esnaf ve köylü çocukları da gidip okuyabiliyorlar­ dı. Ama bir zamandanberi şehirde üniversite öğrenimi yapan­ lar çoğalmıştı. Artık onlar eski öğrenciler. İlk yirmi yıl içinde birkaç kişi Saray .Bosna Öğretmen Okulu'ndan çıkmıştı. Ama hiç bir zaman sayıları bu kadar çok olmaz.» dedikleri o geleceğin patronları da de gülerdi. yeni sözler. tamamlanmamış bir bilgini . Ayaklarında burunları küt ve kalkık. Bunlar. Öğrenimlerini tamamladıkları bu büyük şehirlerder üniversiteler ve liselerden. yeni ilhamlarla dolu gelmezlerdi. yepyeni gençlerdi. sıkılgan öğrenciler değiller di. Almanca. Ceketlerinin yakalarında Sokol örgütünün ya da bir öğrenci birliğinin rozeti vardı. yeni şakalar.— 293 — sek örneği sayılan «G!ockenfaçon»du. işgalin ilk yıllarında da kasabalı gençlerin okumak için dışarı gittikleri olurdu. İki üç kişi de Viyana'da Hukuk ve Felsefe Fakültelerini bi­ tirmişti. böyle yeni düşünce­ ler. Öğrencilerin düşünce ve karakterleri büsbütün değiş misti. iri Amerikan kunduraları vardı. Altı renkli bir kordelâ ile süslenmişti. yeni şarkı­ lar ve Viyana'da bir kış önceki baloların danslarını. Şapkaları yumuşak Panama hasırındandı. Çekçe yeni kitaplarla yeni şiirler ge­ tiriyorlardı.. Kenarları inikti. İmtihanlarını sessiz sedasız geçirmiş. Üniversiteliler. özel­ likle Sırpça. Hayatlarının belli bîr çağındı gençliklerinin bütün taşkınlık ve çılgınlığını Kapiya'da ge çiren ve ailelerinin «onları evlendirelim de şarkı söylemek ten vazgeçsinler. ne şeli gençleri de değillerdi..

. Bu heyecan hele son yıllarda. insan haklan. Bunlar da ikiye ayrılıyorlardı. ya da ay ışığında. kendilerini onlarla kıyaslamak. Sırpların Balkan savaşındaki zaferlerinden sonra. onlarla birlikte ilkokula gitmiş arkadaşları da katılıyordu. Onları takdir ediyor. kimi belediyede mütevazi bir sekreter. ferdin mutluluğu gibi yük­ sek düşüncelerle gözleri kamaşmış olarak geliyorlardı.. rastlantıların zoru ile kalmaya zorunlu olduğu ka­ saba hayatıyla bir türlü bağdaşamamıştı. ortaklaşa bir inanç hali­ ne gelmişti ve onlara kişisel fedakârlıklar yapmak isteği­ ni veriyordu. Onların kimi çı­ raklık ediyor. Karanlıkta. şiirlerin.. milletlerin özgürlüğü.. gürültüyle akan ırmağın üstünde. ve canlanmış bir milliyetçilik heyecanı getiri­ yorlardı. Asıl toplantı yerleri Kapiya idi. kimi de bir ticarethane veya herhangi bir müessesede memur olarak çalışıyordu. şarkıların. kaba alayları ve düşmanca susuşlanyla onlar­ dan ayrılıyorlardı. yıldızların altında. Bir kısmı kaderinden. Akşam yemeğinden sonra oraya geliyorlardı. Üniversiteli gençlerin arasına. ya da onları kıskan­ dırmak akıllarından geçmiyordu. Çünkü onların konuşmalarına ayak uyduramıyor. heyecanlı konuşma­ ların. sempatiyle din­ liyor.ellerinden kaçan ve her geçen günle biraz daha uzaklaşan ve erişilmez olan bir şeyi. samimî olmayan aşırı ve kaba eleştirilerle ya da­ ha talihli olan arkadaşlarının yanında cehaletlerini ortaya .. Okumuş arkadaşlarını merakla. âde­ ta mesleklerine ve gelişmelerine yardım ediyorlardı.— 299 — verdiği o kendini beğenmişlik ve cüretkârlıkla dolu. her zaman kalacağı kasabadaki hayatından memnundu. Daha yüksek ve daha iyi tahayyül ettiği bir şeyi özlüyor. Her tatilde sosyal ve dinî sorunlar üzerine liberal dü­ şünceler. bitip tükenmek bilmeyen tartışmaların yankıları du­ yuluyordu. Öte­ ki kısmı. Üniversiteli arkadaşlarıyla dost kaldıkları halde bu gençler. bunun için de aşağılık duygusunun verdiği üzün­ tü içinde. gecenin sessizliği içinde.

emin olmayan yoktu. Bu âsi melekler kuşağı idi. Bir köşede kalmış küçük bir boşnak kasabasından ge­ len bu köylü. şahane yıldız kü­ meleri. ya da rastlantıların kaprisine göre kendileri se­ çiyorlardı.— 300 — koyuyor. duygularla Kapiya'­ da sabahlayan gençler hiç olmamıştır. (Bu sÖ2 konuşmalarda olsun. Hayat. Ama. özgürlüğe kavu şan duyguları için bir hareket alanı. bundan sonra da olamayacağını Allah bilir. Ve şimdilik meleklerin bü­ tün gücüne. entellektüel merakla rını tatmin edecek bir zemindi.. uçsuz bucaksız dünyaya bir giriş kapı­ sı açmış ve büyük bir özgürlük ideali vermişti.) Hayat önlerinde bir amaç.... güzel mehtaplar daima görüldü ve görülecek de. Önlerindeki yol sonsuzlu ğa kadar açıktı. Her iki şekilde de kıskançlıklarını belirli olarak his­ settiriyorlardı. devrin edebiyatında veya politikasın­ da olsun sık sık geçiyor ve saygı gereğince büyük harfler­ le yazılıyordu. Ama gençlik en kötü duyguları bile sabırla karşılar ve onların arasında serbestçe hareket eder ve yaşar. yeteneklerine. du­ rumlarına. içlerinde her iste­ diğini yakalayabileceğine ve yakaladığı şeyin onun olaca­ ğına inanmayan. bütün haklarına. düşünceler. hiç bir çaba göstermeden. tüccar ve esnaf çocuklarına kader. eğlencelerinin cin­ sini tanıdıklarla arkadaşların çevresini. öğrenimlerinin konusunu. aynı zamanda âsilerin ateşli gururuna sahip oldukları o kısa dönem içinde bulunuyor­ lardı. ya da bilgisizliklerinin içinde her şeyle acı acı alay ediyorlardı. Kasabanın üstünde yıldızlı geceler. yararlanmasını bilmiyordu ama. Bu yolların çoğuna ayak basmalar bile (na zarî olsa) istedikleri yolu serbestçe seçebilecek ve birin . Çoğu gördüğü şeylerden fazla bir şey kavraya­ mıyor. Doğuştan kendilerinde olan o taşralı nitelikleriyle dün­ yaya dağılıyor. bu gibi konuşmalar.

her ferdin bütün bunları serbestçe kabul ya da reddettiği bir dünyada gençliklerini diledikleri gibi harcayabiliyorlardı. Başka adamların. ölçüsüzce yargıda bulunabiliyor. söy­ lediklerinin sorumluluğunu taşımak zorunda olmadan. tuhaf bir şey gibi geliyordu. cinayet sınırlarına kadar dayandığı bu bunalım yılların­ da. iste­ diklerini söylemeye cesaret edebiliyorlardı. zulüm ve yıkıcılık duy­ gularını tahmin ediyordu. inanılmaz. kaderin tehlikeli bir he­ diyesi veya rastlantı ile ele geçen bir miras gibi şimdi önlerine serilmiş bulunuyordu. başka çağlarda ve başka ülkelerde yüz yıllar boyunca yaptıkları çabalar sa­ yesinde. İçlerinde en yeteneklileri. yapacakları şeyleri de küçük görüyorlardı. başka ırkların. İsteklerini söyleyebiliyor. İçlerinde güçlü. müstesna davranışlara. küçük sinek­ ler gibi yanıp kavruluyor. her grubun... ama gerçekti. bilmedikleri şeylerle övünüyor. Hayatın baş döndürücü zevki de bunda idi. sonra da çağdaşları tarafından hemen kahraman ve ermiş (ermişleri bulunmayan hiç bir kuşak yoktur) mertebesine yükseliyor. atalardan kalma duygularını. ya da tam bir bozguna götüren bun­ dan emin bir yol olamazdı. topuğuna varılmaz örnekler tabanı üzerine oturtuluyorlardı. Bir çokları için bu sözler hakaret yerine geçiyordu. Ferdin ya da toplumun ahlâk kurallarının uzakla­ ra. hattâ hayatlarından da değer­ li fedakârlık ve ferakatlar pahasına yaratmaya ve elde et­ meye başardıkları şeylerin hepsi. en iyi olanlar tam bir Hind fakiri fanatizmiyle kendilerini hareket alanına atıyor. öğrenmeleri gerekli şeyle­ ri küçümsüyor. Hem de bir şeyler yapmaya. Yalnız. güçleri yetmeyen şeylere. Hayata girmek için bundan daha tehlikeli bir biçim. hayran kalıyorlardı. her şey üzerine serbestçe.— 301 — den ötekine atlayabileceklerdi. . hayatları pahasına. O. Bu insana. kahramanlık ve şöhret.

onun kadar ağır bir tutsak yükü taşıyan ve acı çeken bir kuşak olmamıştır.— 302 — Her kuşağın kendine göre' hayalleri vardı. zevk ve özgürlükten böylesine cüretle sözeden. felsefî ve siyasal problemleri kurcalayan kuşak da. Bu eski köprünün üstünde her şey insana yeni ve heyecanlı bir oyun gibi geliyordu. ya da birbirine benziyordu. ebediyen genç ebediyen aynı. Uygarlığa gelince: Kimi onun hızlanmasına yardım ettiğine. Şu dakika. . Kapiya'nın üstünde. haziran ayının mehtaplı gecelerinde tertemiz çiz­ gileriyle.. su ve güneş banyolariyle geçmiştir) birer bi­ rer Kapıya'ya geliyorlardı. Bu. kemâle ermiş bir güzellik ve sağlık içinde zamanının getirebileceği her şeyden sağlam ve insanların düşünüp yapabileceği her şeyden de güçlü. O köprü ki. XIX Ağustos ayının sıcak bir gecesi nasıl öteki gecesine benzerse kasabalı öğrencilerle üniversitelilerin konuşma­ ları da. bembeyaz uzanıyordu. kimi onun çöküşüne tanık olduğuna inanır. O da yeni bir uygarlığın ilk meşalesini yaktığına ve sönmek üzere olan bir uygarlığın da son alevlerini söndürmeye inanmaktadır. başka noktalarda tıpkı onun gibidir. her zaman aynı idi. daha bunlar henüz cüretle sözedilen belirsiz şeylerdi. için için yanar ve söner. Genellikle gerçek olan bir şey varsa o da: Bizim ona baktığımız açıya göre alevlenir. fştiha ile yenilen acele bir akşam yemeğinden sonra (çünkü gün. Ama 1913 yılının yazında. ötekilerden sadece hayal bakımından daha zen­ gindir. İlkin Yanko Stikoviç geldi. onu bu biçimde hayal ettiği halde ondan az nasip alan. yıl­ dızların altında.. Onun üzerine özel olarak yalnız şunu söyleyebiliriz: Ha­ yattan.

Hukukçu idi. iyi yürekliliğinden utanan. çabuk çabuk konuşan. ağzında bir sigara ile bu Kapiya'da kazığa geçirilen başpapaz Mihaylo'nun torununun oğlu idi. Prag'da Tıp fakültesini bitirmek üzere idi. Ne kendinden. genç çocukların gizli emel­ leriyle gururunu kamçılayan bir hayal etme gücüyle de hep­ sini olduğundan ve olabileceğinden daha büyük. mücade­ leci zihniyeti olan. Aynı zamanda şiir de yazıyor ve onları başka bir tak­ ma adla yayımlıyordu. Vişegrad'da çok sevilen saf. sağlıklı ve ih­ yan bir gençti. Kes­ kin profili. Esmer. kibirli. Öğrenci toplantılarında ateşli bir tartışmacı idi. Küçük bir şiir kitabı hazırlamıştı ve «Şafak» da (Millî yazıları basan yayınevi) basılacaktı. Odun ihraç eden bir Al- . Ranko Mihayloviç ise. Arkadaşları arasında. Prag ve Zagrep' de çıkan devrimci gençlik dergilerinde makaleler yazıyor­ du.Bosna'lı birkaç lise öğrencisi de vardı. Çok oku­ yor ve artık tanınmış olan bir takma adla. Soluk benizli sert bir gençti. alıngan. Orada fakirliği sağlığının bozukluğu ve ba­ şarısızlıkları yüzünden lise dördüncü sınıftan ayrılarak Vişegrad'a dönmek zorunda kalan Nikola Glasinçanin de var­ dı. gerçekçi. politika. ne de çevresindekilerden hoşnuttu. hayat ve sosyal düzen üzerine yapılan tartışmalara pek az karışır­ dı. Şimdiden memurluk hayatına atılmayı dü­ şünüyordu. bütün duy­ gularını gizlemeye çalışan sosyalist bir gençti. ufak tefek. Alaycı. Ana tarafından başı. Bir aile tarafından evlât edinilmiş. büyük şehirlerin yaşamı üzerine anlattıklarını dinliyor. aslı bel­ li olmayan bir çocuktu. Bun­ dan başka iyi bir konuşmacı idi. düz siyah saçlı. keskin bakışlı. sessiz ve nâzikti. Daha yaşlı olan arkadaşlarının. Dört sömestrden beri Gratz Üniversitesinde Tabiî Bilimler Faküit&si'ne gidiyordu.— 303 — Meydan'iı bir terzinin . aşk. zayıf bir gençti. tutumlu ve çalış­ kandı. Zagreb'te hu­ kuk okuyordu. Yakov Herak. temiz yü­ rekli bir posta dağıtıcısının oğlu idi.oğlu idi. Orada Saray . daha gü­ zel buluyorlardı. Velimir Stevanoviç.

— 304 — man firmasında kâtip olarak çalışjy^rdu'. Okolişte'nin, ser­ vetini kaybetmiş-rengtfM^f^Tesindendi. Büyük babası Milân Glasinçanin, işgalden sonra Saray - Bosna'da bir akıl hastanesinde ölmüştü. Varlığının büyük bir bölümünü, gel­ diklerini listeye kaydediyordu. Sıradan insanlar içinde ge­ çen yıl içinde ölmüştü; güçsüz, iradesiz, otoritesi olmayan hastalıklı bir adamdı. Nikola şimdi bütün gününü dere ke­ narında, ağır çam kütüklerini yuvarlayarak tahta bir tren gibi birbirine bağlayan işçilerin başında geçiriyor, odunla­ rın kaç Ster (1) geldiklerini listeye kaydediyordu. Sıra­ dan insanlar içinde geçen ve ilerisi, geleceği olmayan bu iş ona utanç ve acı veriyordu. Durumunu değiştirmek ve düzeltmek umudu olmayışı da bu hassas genci, vaktinden önce ihtiyarlayan ve az konuşan öfkeli bir insan yapmış­ tı. Boş saatlerinde boyuna okuyor, ama bu manevî gıda onu ne yükseltiyor, ne de huzura kavuşturuyordu. Çünkü artık onda her şey buruk bir tat bırakıyordu. Mutsuzluk, yalnızlık ve acıları, gözünü açmış ve zihni­ ni bir çok noktada inceltmişti. Ama en güzel düşünceler, en değerli bilgiler ona mutsuzluk ve acı vermekten baş­ ka bir işe yaramıyordu. Çünkü hayattaki başarısızlığını, küçük kasabadaki geleceğini daha açık bir biçimde göste­ riyordu. Bir de Vlado Mariç vardı. Mesleği çilingirlikti. Neşeli ve mert bir gençti. Yüksek okullara giden arkadaşları onu çok seviyor, daima çağırıyorlardı, iyiliği ve içtenliği kadar güzel bariton sesine de değer veriyorlardı. Bu çilingir kas­ ketli, kuvvetli genç, kendi kendine yeten alçak gönüllü kişilerdendi. Kimse ile boy ölçüşmeyen, hayatın ona verdi­ ği şeyleri, sessizce, minnetle karşılayan, elinde olan ve elinden gelen her şeyi veren kimselerdendi.
(1) Ster: Odun ölçüsü. 1 metreküp'e eşit.

— 305 — İçieniWe^tki_fJs kadın öğretmen bulunuyordu. Zorka ile Zagorka... İkisi de Vtşegj^d'lı idi. Bütün bu gençler onlar-, dan yüz bulmak için yanşmâlcts~îdtterrÖTrten^ farında o saf, karmaşık, parlak ve acılı aşk oyununu oynu­ yorlardı. Geçmiş zaman erkeklerinin, hanımlarının önünde at oyunlarına giriştikleri gibi, şimdi de onlar fikir tartışma­ larına girişiyorlardı. Sonra da onların yüzünden Kapiya'da oturup yalnız başına sigara içiyor, ya da o zamana kadar bir yerde içip kafaları tütsülenmiş bir grupla birlikte şarkı söylüyorlardı. Yine onların yüzünden arkadaşlar arasında gizli kinler, beceriksizce saklanan kıskançlıklar ve açık re­ kabetler oluyordu. Onlar saat ona doğru evlerine dönüyorlardı. Gençler daha bir süre kalıyor, ama Kapiya'da hüküm sürmekte olan o neşe birden sönüyor... O genel konuşma yarısı hafifli­ yordu. Her zaman konuşmalarda baş rolü oynayan Stikoviç de sigara içerek susuyordu. İç. dünyasında bir hoşnutsuz­ luk vardı. Bütün duygularını sakladığı gibi, şimdi bu hoş­ nutsuzluğunu da gizlemeye çalışıyor, ama yine de büsbü­ tün başaramıyordu. Bu gün öğleden sonra öğretmen Zorka ile ilk randevusuna gitmişti. Zorka, dolgun vücudu, soluk yüzü ve ateşli gözleriyle ilginç bir kızdı. Stikoviç'in ısrarı üzerine, küçük bir kasabada bir genç kızla delikanlı için yapılması en güç olan şeyi yapmışlardı. Kimsenin bilme­ yeceği, görmeyeceği gizli bir yerde buluşmuşlardı. Tatil­ de, tamamiyîe boş ve ıssız olan, genç kızın ders verdiği okula gitmişlerdi. O, yan bir sokaktan ve bahçeden, genç kız da ön kapı­ dan içeri girmişti. Tavana kadar sıralarla dolu, tozlu, yarı karanlık bir odada buluşmuşlardı. Aşk böyledir. Çoğu zaDrina Köprüsü — F./20

— 306 — man gözden uzak .çirkin yerleri arar. ri©--üftFrabiliyor, ne uzanabiliyorlardı. İkisi de heyecantr"ve beceriksiz... fazla­ _ sıyla arzu dofu ^e âre'ŞTridlTerr Genç kızın o kadar iyi tanı­ dığı bu eski sıralardan birinin üstünde oturup seviştiler. Öpüştüler... Çevrelerinde hiç bir şey görmüyor, fark et­ miyorlardı. Bu sarhoşluktan ilk ayrılan Stikoviç oldu. Bü­ tün gençlerin yaptıkları gibi, hiçbir şey söylemeye gerek­ li görmeden, kabaca elbiselerini düzeltmeye çalışıyor, git­ meye hazırlanıyordu. O sırada genç kız, ağlamaya başladı. Karşılıklı hayal kırıklığına uğramışlardı. Genç adam onu bi­ raz yatıştırdıktan sonra âdeta kaparcasına yan kapıdan dı­ şarı fırladı. Eve gelince postacıya rastladı. Ona (Balkanlar, Sırbistan ve Bosna - Hersek) adlı bir dergi getirmişti. İçin­ de makalesi vardı. Bu makaleyi tekrar okumak, zihnini bu yeni maceradan uzaklaştırıyordu. Ama makale de onda hoşnutsuzluk yarattı. Dizgi yanlışları vardı, kimi yerlerini gülünç buldu. Şimdi artık değiştirmek imkânı da yoktu. Ki­ mi cümleler ona sanki daha açık, daha güzel söylenebilirdi gibi geliyordu. İşte bu akşam da Kapiya'da oturup, bütün gece Zorka'nın önünde, onun makalesini tartışmışlardı. Baş rakibi de o güzel konuşan mücadeleci Herak'tı. Her şeyi sosya­ list ve bağnaz bir açıdan eleştiriyor ve inceliyordu. Öte­ kiler, tartışmaya arada sırada katılıyorlardı. Öğretmenler, susuyor, gelip gelene gürültüsüzce bir zafer çelengi ha­ zırlıyorlardı. Stikoviç kendini çok zayıf savunuyordu. Çünkü şim­ di kendisi de birdenbire makalede çok zaytf ve mantıksız yanlar buluyordu. Ama bunu ne pahasına olursa olsun öte­ kilerin önünde itiraf etmek istemiyordu. Üstelik de, boğu­ cu tozlu sınıfta o gün öğleden sonra geçenlerin hâtırası da onu acı veriyordu. O sıradaki ateşli arzularının amacı, güzel öğretmenin yanındaki o ateşli ısrarların nedeni, şimdi ona pek bayağı ve çirkin görünüyor, kendini genç kı-

— 307 — za T<ârşi. suçlu ve borçlu hissediyordu. (Genç kız da otur­ duğu yerden bu^yaz^ gecesinin içinde parıldayan gözlerle ona bakıyordu). O gün okula^gitmemiş olması... ve genç kızın şimdi burada bulunmaması için çok şey feda etmeye hazırdı. Bu ruh hali içinde Herak ona, insanın kendini güçlük­ le koruyabileceği bîr eşek arısı etkisi yapıyordu. Sanki ona sadece makalesi için değil... bu akşam üstü okulda ge­ çenler için de karşılık vermek zorunda idi. Şimdi her şey­ den çok istediği şey, burada uzaklarda olmak... Yalnız kalmak ve rahat rahat genç kızla ve makalesiyle bir ilgisi olmayan şeyleri düşünmekti. Ama işte onuru, onu kendini savunmaya zorluyordu. Stikoviç, Tsvîyiç (1) ile Ştrosmayer'in Herak da, Kautski ile Bebel'in düşüncelerini ileri sü­ rüyordu. Herak, Stikovlç'in makalesini çözümleyerek: — Sen, sapanı öküzlerin önüne koyuyorsun!... diye bağırdı. Her çeşit dert ve sefalet içinde bocalayan Balkan köylüsü ile hiç bir yerde ve hiç bir durumda sağlam ve sü­ rekli iki devlet örgütü kurulamaz. Bağımsız devletlerin ku­ rulması için gerekli olan koşullar, ancak, sömürülen sınıf­ ların, köylü ve işçinin, yani çoğunluğun önceden iktisadı bir özgürlüğe kavuşması ile sağlanabilir. İzlenecek yolun tabiî seyri işte budur. Bunun tersi değil!... Onun için mil­ lî kurtuluş ve birlik ancak sosyal durumu düzeltmek ve kurtulmakla olabilir. Yoksa, köylü, işçi ve küçük burjuvazi, yeni politik kuruluşa öldürücü, bulaşıcı bir hastalık gibi, fakirlikleriyle, esaret duygularını da birlikte getirir. Öte
(1) ivan Ttviyı'ç — Sırbistanlı büyük bir coğrafyacı ve etnograf. 1914'den önce, Millî Yugoslav idealinin en ateşli savunucusu. Hırvat Strosmayer ise Djakovo'nun piskoposu idi. O da Güney Slavla­ rın birleşmesinin hatta bütün Slavların anlaşmasının ateşli bir taraftan idi (H. Â Ediz).

— 308 — yanda da azınlıkta olan sömürücüler İse asalaji^geffc; gö­ rüşle antisosyal hislerini katarlar ki.JDunıınfâ ne sürekli bir devlet, ne de sağlam bjrJoplttl-Hirkurulabilir. Stikoviç: — Bütün bunlar... Kitaplarda yazılan ve yabancı bîr ideolojiden gelen sözlerdir azizim! dedi. Uyanan millî güç­ lerin canlı taşkınlıkları karşısında kaybolup giderler, ilkin Sırpların, sonra da Hırvatlarla Slovenlerin, uyanan bu güç­ lerinin hepsinin amacı birdir. Olaylar, Alman nazariyeciierinin kehanetlerine göre gelişmiyor. Tersine, tarihimizin derin anlamı ve ırkımızın ilhamiyle elele yürüyor. Balkan­ larda sosyal problemler, millî kurtuluş hareketleriyle ve savaşlariyle çözülüyor. Ve her şey mantık çerçevesi için­ de gelişiyor. Küçükten büyüğe... bölgeden, kabileden, dev­ lete, millete intikal ediyor. Kumanova ve Bregainlse'deki zaferlerimiz aynı zamanda ileri düşüncenin, sosyal adale­ tin de zaferi olmadı mı? Herak: — Daha belli değil! Göreceğiz bakalım!... dedi. —• Onu şimdi göremeyen, hiç bir zaman göremeye­ cek demektir. Biz inanıyoruz ki... Herak : —• Siz, inanıyorsunuz... Biz bir şeye inanmıyoruz... Biz ancak, olumlu delillere ve gerçek olaylara İnanmak is­ tiyoruz, diye karşılık verdi. — Türklerin çekilmesi ve Avusturya - Macaristan'ın zayıflaması (ortadan silinmesine doğru ilk adım) gerçek­ ten esaret altına alınmış sınıflarla güneş altındaki yerini tekrar elde etmeğe çalışan küçük demokrat milletlerin za­ feri değil mî? — Eğer millî emellerin gerçekleşmesi, sosyal adale­ tin de gerçekleşmesi demekse... O halele büyük sosyal problemler kalmadı demektir. Artık millî ideallerinin çoğu­ nu gerçekleştirmiş ve bu bakımdan tatmin olunmuş olan

— 309 — Batı Avrupa devletlerinde, artık, ne büyük sosyal problem­ lerin, ne de bir hareket ve çatışmanın olmaması gerekir­ di. Oysa, hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Tam tersine. Stikoviç biraz yorgun cevap verdi: — Ben de sana tekrar ediyorum ki, millî birliğe da­ yanan bağımsız devletler kurulmadıkça... ferdin ve toplu­ mun özgürlüğü çağdaş anlama göre gerçekleşmedikçe, sosyal kurtuluştan sözedilemez. Çünkü bir Fransızın de­ diği gibi; ilkin siyaset. Herak: — ilkin midel... diye sözünü kesti. Bu noktada hepsi bağırışmaya başladı. Zararsız bir öğ­ renci tartışması bir gençlik kavgası biçimine dönüşmüştü. Hep bir arada konuşuyor, birbirlerinin sözünü kesiyorlar­ dı. Ortaya atılan esprili bir sözle kavga dindi ve kahkaha­ lar duyuldu. Bu, Stikoviç için, yenilgi ve geri dönme hissini verme­ den tartışmayı kesmek ve susmak için bir vesile oldu. Zorka ve Zagorka, Ranko ve Velimir'in eşliğinde sa­ at ona doğru evlerine dönünce ötekilerde dağılmaya baş­ ladılar. En sonraya Stikoviç ile Nikola Glasinçonin kal­ mıştı. İkisi de bir yaşta idi. İkisi de bir zamanlar birlikte li­ seye gitmiş ve Saray - Bosna'da da birlikte kalmışlardı. Birbirlerini çok yakından tanıdıkları için birbirlerini doğru olarak değerlendirmesini ve birbirlerini gerçekten sevme­ sini bilmiyorlardı. Yıllar geçtikçe aralarındaki uçurum da açılmış, derinleşmişti. Her tatilde bu küçük kasabada bu­ luşuyor, birbirlerini ölçüyor ve ayrılmaz iki düşman - ar­ kadaş gibi görünüyorlardı. Şimdi üstelik o güze! öğretmen Zorka da aralarına girmişti. Çünkü uzun kış aylarında Glasinçanin ile Zorka arasında içten bir yakınlık kurulmuş, de­ likanlının kıza olan aşkı ve düşkünlüğü gizlenemez bir ha­ le gelmişti. O, bu aşka, hayatlarından hiç memnun olma-

— 310 — yanların bütün acılığıyle atılmıştı. Ama yaz ayları geiip de öğrenciler akın edince, Zorka'nın Stikoviç'e gösterdiği ilgi hassas Glasinçanin'in gözünden kaçmamıştı. Onun için aralarındaki gizli gerginlik, son zamanlarda büsbütün artmıştı. Bütün tatil süresince daha hiç başbaşa kalma­ mışlardı. Şimdi ilk defa olarak böyie yalnız kalınca her ikisinin de ilk düşüncesi hemen kaçıp gitmek oldu. Tatsız bitmeye mahkûm olan bir sohbete başlamak istemiyorlar­ dı. Ama gençliğe özgü anlamsız bir duygu, isteklerini ye­ rine getirmelerine engel oluyordu. Bu zor durumda-bir fırsat onlara yardım etti. Ve hiç olmazsa ikisini de sıkan ağır sessizliğin yükünü bir süre hafifletti. Karanlıkta köprüde gezinen iki kişinin sesi ge­ liyordu. Yavaş yürüyorlardı. Gelip Kapiya'da, korkuluğun köşesinde durdular. Sofrada oturan Stikoviç ile Glasinçanin onları görmüyor ama seslerini işitiyorlardı. Gelenler kendilerinden genç iki arkadaşları idi. Torna Galus ile Fehim Bahtiyaroviç. Her gece Stikoviç ile Herak'ın çevresin­ de toplanan liselilerden, üniversiteliler grupundan biraz uzakta durmuşlardı. Galus onlardan küçük olmasına rağ­ men millî hatip ve şair olarak Stikoviç'in rakibi idi. Onu sevmiyor ve beğenmiyordu.. Bahtiyaroviç'e gelince... Az konuşan, kibirli, güzel bîr gençti. Tam bir bey torunu. Torna Galus, uzun boylu, kırmızı yanaklı, mavi gözlü idi. Babası Alban Galus (Alban Von Gallus) Burgenland'ın eski bir ailesinin son evlâdı idi. Kasabaya işgalden sonra memur olarak gelmişti. Yirmi yıl «Sular ve Ormanlar Mu­ hafaza Müdürlüğü» etmiş.. Şimdi emekliye ayrılmıştı. Da­ ha ilk zamanlar Vişegrad'da kasabanın en zenginlerinden Hacı Torna Stankoviç'in kızıyla evlenmişti. Kız, güçlü kuv­ vetli, esmer, iradeli ve biraz geçkindi. Üç tane çocukları olmuştu. İki kız, bir oğlan. Üçü de Sırp Kilisesinde vaftiz edilmiş ve Vişegrad'Iı çocuklar gibi, tam Hacı Torna'nırt torunları gibi büyümüşlerdi. İhtiyar Galus uzun boylu idi.

— 311 — Vaktiyle çok yakışıklı idi. Kibar bir gülüşü ve şimdi beyazİaşmış olan gür saçları vardı. Çoktan gerçek Vişegrad'lı olmuştu. Kasabanın Mösyö Albo'su idi. Yeni kuşak onun, sonradan gelme bir yabancı olduğunu aklına bile getir­ mezdi. Onun, kimseye zarar vermeyen iki tutkusu vardı. Av ile pipo! Sırp olsun, Müslüman olsun pek çok dost edinmişti. Onları avcılık tutkusu bağlıyordu. Çünkü onlarla birlikte doğup büyümüş gibi özellikle­ rinin çoğunu benimsemişti: Özellikle neşe dolu sükûnetleriyle, sakin sohbetlerini. Galus bu yıl Saray-Bosna lisesinde bakalorya imtiha­ nını vermişti. Sonbaharda öğrenimine devam etmek üzere Viyana'ya gidecekti. Bu konuda aile içinde görüş ayrılığı vardı. Babası onun teknik bilimleri ya da ormancılığı ter­ cih etmesini istiyordu. Ama kendisi edebiyat fakültesine girmek niyetinde idi. Çünkü Torna babasına sade dış görü­ nüşleriyle benziyordu. Eğilimleri ve hevesleri tamamiyle ters bir yöne gidiyordu. Çok iyi bir öğrenci idi. Alçak gö­ nüllü ve her şeyde örnek olacak öğrenci... İmtihanlarını âdeta oyun oynar gibi kolaylıkla veriyor. Ama aslında bi­ raz karışık ve dağınık olan manevî emellerini gerçekleştir­ mek için çırpınıyordu. Bu emeller, okul çevresini ve resmî program çerçevesini aşan şeylerdi. Saf, temiz yürekli, ama zihni daima endişeli ve mütecessis olan öğrenciler­ dendi. Kendi yaşındaki bir çok gencin geçirdiği, cinsel ha­ yatın o acı ve tehlikeli krizlerini bilmiyordu. Ama buna karşılık, entellektüel endişelerini de pek güç yatıştırabiiiyordu. Bu tip insanlar çoğu zaman hayatta, her işi bir kez deneyen ama belli bir yolu ve sürekli bir işi olmayan, orjilal ve enteresan kişiler olarak kaldılar. Gençler, sadece gençlik ve olgunluk çağının tabiî ih­ r a ç l a r ı n a boyun eğmekle kalmazlar. Aynı zamanda çağiaş düşünce akımlarına, modaya, gençlerin üzerinde ge?ici olarak egemenlik eden zamanın geleneklerine de uy-

Hâlâ da orada kadılık edi­ yordu. tığ gibi bir gençti. Yorulmak bilmeden .tutkuyla oku­ yordu. hem şiir yazıyor. sadece annesi tarafından Vişegrad'lı idi. Bunlar. atak düşünceler. küçük kitaplardı ve o çağ gençlerinin başlıca manevî gıdasını meydana getiriyordu. Çoğu gençlerin yaptığı gibi bilgisiy­ le kişisel yaşamını asla karıştırmazdı. hem devrimci millî gençlik örgütlerinde faal üyelik yapıyordu. Böylece vaktinden önce olgunlaşmış. ucuz. Fehim Bahtiyaroviç. Onların sayesinde sadece Almanca eserleri değil. Yanık renkli esmer te(1) Milyatska: Saray . narin. küçük puntolar­ la yazılmış sarı kaplı. Onda her şey öl­ çülü.mak. bütün dünya edebiyatının şaheserlerini de Almanca çevirilerin­ den okuyabiliyorlardı.Bosna lisesindeki o devrin gençleri. tanınmış ve önemli bir Alman yayınevi olan (Reclam's Üniversa! bibüethek) in kitaplarını okurlardı. modern Alman filozof­ larını. Mafsalları ince ama güçlü idi. Ama annesi. çeşitli bilgilerle fazla yüklenmiş liseli­ lere o devirde çok rastlanıyordu. Babası Rogatitsa'lı idi. İyi bir öğrenci ve bozul­ mamış bir genç olan Galus'da. Galus da.Bosna şehrinin içinden geçen çay. İşte Galus. gençliğin o serbestliği ve aşk taşkınlıkları. ince. onların da kefaretini ödemek zorundadırlar. buranın en soylu bir ailesi olan Osmanagiç'lerdendi. Özel olarak edebiyat ve felsefe ile uğraşıyordu. özellikle Nietzsche ve Stirner'i böylece tanımış ve Milyatska (1) kıyılarında uzun gezintiler sırasında. . Sanki güneşte. çekik bir yüzü vardı. Pek çok yabancı eser okumuştu. Çocukluğundan beri yaz tatillerini annesiy­ le. Beş yıldan beri de isteğe bağlı Fransızca derslerine gidiyordu. aşırı bir okuma heve­ siyle kendini gösteriyordu. ince. Saray . annesinin ailesinde geçiriyordu.kalmış gibi yanık bir teni. soğuk ve neşeli bir tutkuyla onlar üzerine bitip tükenmeyen tar­ tışmalara girişmişti. sönük ve örtülü idi.

yaptığı pitoresk karşılaştır­ malardan memnundu ve her şeyi genelliğe dökmekten hoşlanıyordu. Do­ ğulusunuz. O da bu yaz bakaloryasını vermiş. kullandığı deyimlerden. Bunu anlıyorum ama bu. Ko­ nu.. ilgisiz ve kısa cevap­ lar veriyordu. az ve kısa konuşuyordu. soğuk. Yeni. Oysa Bahtiyaro* viç. zamanlar düzeninizi bozduğu için dünyada artık kendinizi rahat hissetmiyorsunuz! Sizler. Orientalisme'i bir bilim olarak kavradığınıza deli! olamaz. Böyle yüzlere Acem minyatürlerinde rastlanır. Gerçek bir eğiliminiz de yok. Genel ola­ rak bilime istidadınız yok. Galus ateşli konuşuyordu. Konferans vermesini de pek severdi. Ama bunun için Orientalist olmak zo­ runda olduğunuzu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. güze! biçimli dudakları vardı. Kendisine özgü inançları olan ve başkalarının etkisi altında kalmayan kişilerdendi. . Galus her zaman arkadaşından daha çok ve daha he­ yecanlı konuşuyordu. Çünkü kendini dinletmeye alışmış­ tı. Galus.. Kaim.. Eu dudakların üstünde de henüz terleyen siyah incecik bı­ yıklar görünüyordu. Viyana'da do­ ğu dillerine çalışmak için hükümetten bir burs bekliyordu.— 313 — ninde koyu mavi çizgiler görünüyordu. bey oğulları. Siyah gözlerinin etrafı mavi gölgelerle çevril­ mişti. iki genç başlanmış bir konuşmayı sürdürüyorlardı. çatma kaşları. yüzyıllarca egemenli­ ğinizin temelini meydana getirmiş olan sosyal ve hukuk düzenine sıkıca bağlıdır.. söylediği sözler­ den. Oysa arkadaşı. — Bu çeşit sorunlarda sizler. doğu dillerin: seçmekle yanıldığını ona anlatmaya çalışıyordu. Kabul. Bahtlyaroviç'in seçtiği branştı. için doğu gelenekleri ve düşüncesi. Taş sıranın üstünde bir kenera büzülmüş oturan ve karanlıkta kalan Stikoviç ile Glasinçanin susuyordu. Az ve kısa hareket­ ler yapardı. okumuş gençlerin çoğu gibi. çoğu za­ man yanılıyorsunuz. Galus. Köp­ rünün üstündeki arkadaşlarının konuşmasını dinlemek için sanki anlaşmışlardı.

idareci. Bu sınıfa giren İnsanlar dünya­ nın hiç bir yerinde soyut bilimlerle uğraşmazlar. güçlendirdiniz..— 314 — — Ya?. ne iseniz o kalmanız gerekiyor demek­ tir. Çünkü hiç kimse hem olduğu gibi kalıp. politika. — Değilsiniz. — Hayır. Açık gökyüzünde. Sosyal bir sınıfın temeli yıkıldığı halde kendisinin aynı kaldığı ilk de­ fa görülmüyor. Bunu kesin olarak söylerken sizleri kıracak. — Ama bugün artık egemen sınıf değiliz. Görülmeyen gençlerin konuşması bir an kesildi.... . yok... hem de onun tersi olamaz. hu­ kukî ve askerî bakımdan savundunuz! Bu da sîzi savaşçı. ölür.. Hayat koşulları değişir ama bir sınıf insan ne ise öyle kalır. Çünkü ancak böyle kalmakla yaşayabilir ve yine böyle kalarak. — Hayır.. egemenliğinizi genişlet­ tiniz... Çünkü sizler olumlu bilgiler için yaratılmış insanlarsınız. Vaktiyle sizi oldu­ ğunuz gibi yapan koşullar çoktan değişti.. Onu kâh kılıçla. Daha doğrusu ne idiyseniz demek gerek. Bugün he­ pimiz eşitiz. Buna zorun­ lusunuz. hafif ışıklı bir pencere gibi aydınlandı. fenanıza gidecek bir şey söylemiyorum. siyah dağların üs­ tünde fırtınaya tutulmuş gibi çarpık bir ay göründü. ufkun sonunda. Ya da daha doğrusu idiniz! Yüzyıllar boyunca. Ko­ nuşma Bahtiyaroviç'in susmasiyle kesilmişti. devlet adamı yaptı. Tabiî ki değilsiniz. Bahtiyaroviç bunları gurur ve alayla karışık bir acılık­ la söylemişti. Egemen sınıfından olanlar her yerde ve her zaman böyledirler. — Yani kültürsüz kalmanız gerekiyor demektir. Tam ter­ sine. Ama bu demek değildir ki sizler de aynı hızla değişebilirsiniz. hukuk öğrenimi sizin içindir. Ekonomi. bu. bu toprakların biricik efendilerisiniz. Üs­ tünde Türkçe yazılar bulunan mermer levha mavi karan­ lıklar içinde. kâh kitapla... dinî.

. — Bu merkezlerin bir rastlantı ile kurulduğunu ve is­ tenildiği zaman istenildiği yerde yenilerinin kurulabilece­ ğini mi sanıyorsun?.. önlerindeki beyaz mermerin üstündeki yazılara geçti­ ler. buradan ve bizim is­ mimizle yapacak. Gençler. sönmeleri. — Rastlantı ya da değil!.. kültürü ve uygarlığı üzerine milliyetçi görüşlerini ateşli ateşli anla­ tıyordu.Doğu dilleri etüdün­ den. Mil­ letimizin büyük gücü ve modern bir devlet biçiminde bir­ leşmesinin anlamı budur kî: Şimdiden sonra değerlerimiz ülkemizde kalacak. asker ve sanatçı olarak bu ayarda yüzlerce insan verdik!... birbirini tutmayan kelimeler işitebiliyordu. geçmişi. Şimdi köprüden ve onu yaptırandan söz açmışlardı.. ortadan kalkmaları ve yerlerini ta­ rih sahnesine çıkacak yeni merkezlere bırakmalarıdır. Biz İstanbul. Çünkü bu öğrenci sohbetlerinde herkes kendi dü­ şüncesini izler. Mil­ letin kendini dolaysız gösterebileceği genç ve hür mer­ kezlere. bir düşünceden ötekine kolaylıkla atlar.. ko­ nuşurken. Bahtiyaroviç'in böyle anıtlar yaptıran Sokuliu Mehmet Paşa il Osmanlı idaresi üzerine söylediği övücü sözleri doğrula­ makla birlikte Sırp milletinin.. Her halde bir dahi olması ge­ rek. diyordu. Bugün mesele o değil.. Na­ sıl kurulduklarının önemi yok.. Galus'un sesi çok daha yüksek ve anlamlı idi. ne de sonuncusudur.— 315 — Bahtiyaroviç bir şeyler söyledi ama öylesine yavaş konuşuyordu ki Stikoviç ile Glasinçanin ancak tek tük.. geleceği. başka bir konu ile meşgul olmaya başlarlar. Bizim kanımızdan olup yabancı bir imparatorun hiz­ metinde yükselenlerin ne birincisi. devlet adamı. Burada gelişecek ve genel kültüre yardımı yabancı merkezlerden değil. önemli olan şey bugün bo­ zulmaları. Roma ya da Viyana'ya. Galus da: — Hakkın var.

— 316 — — Demek Sokuliu Mehmet Paşa. yenilecek. ama yalnız gençlerin görüp anlatabildikleri bü­ yük gerçeklerden.. Galus bu sefer de bu yeni devletin güzelliğini ve üs­ tünlüğünü saymaya başladı.. Bugün millî atılışlarımıza engel olan. Ve şu dakika üstünde konuştuğumuz köprüyü yap­ tıracaktı.. dinsel inançlarını korumak temelleri üzerine kurula­ caktı. Çünkü esaret altında bulunan öteki küçük milletlerin ça­ baları bizimle aynı yöne gitmektedir. Bunların hepsi de gerçekleşecek. yukarıda Sokoloviç'te bir köylü olarak kalsaydı yine bu mertebeye yükse­ lecek. mitolojik bir meşale gibi gençlikten .. çünkü yaşadığımız çağın zihniyeti en büyük müttefikimizdir. öyle mi?. milliyetçilik aleyhindeki o geriletici güçler zayıfla­ yacak. şiddetli bir muhalefet gibi Galus'u çileden çıkarıyor. — O çağda elbette hayìr!. Bahtiyaroviç susuyordu. Onun bu. bugünün ihtiyaçlarını belirten söz­ lerle. Bu devlet vatandaşın eşitliği. O devirde millî edebiyatta çok kullanılan kelimelerle ve yaratılışmdaki şiddetle devrimci gençliğin plânlarını ve ödevlerini sayıp döküyordu. de­ rinden ve içten gelen istekleriyle gündelik hayatın ger­ çekleşebilecek olan ihtiyaçlarından... susuşu. Bu ırkın. — İrkın uyanan canlı güçlerinin hepsi harekete geçe­ cek. ve onun darbeleri altında halkın zindanı olan Avus­ turya . İşte mîllî bir devlet o zaman doğacak!. modası geçmiş inançların etkilerini de alt edecek ve mileti yabancıların sömürüsünden kur­ taracak. Bu devlet bütün güney Slavlarını.Macaristan imparatorluğu elbet yakında yıkılacak. Zamanımızdakî milli­ yetçilik çeşitli dinler.. Konuşmasında. sesi yükseliyor ve gittikçe sertleşiyordu. daima bir istek olarak kalacağı tahmin edilen. onları uyutup parça­ layan.. anlamı belirsiz atak deyimler birbirine karışıyordu.. bir kurtarıcı rolünü oynayan Sırbistan'ın etrafına toplayacaktı. millî hakları­ nı. kuşaklar boyunca ol­ gunlaşan.

Oy'ıe bir devlet ki. Ni­ hayet gecenin o büyük sessizliği içinde büsbütün kaybo­ lup gitti. adalete dayanan bir devlet. ama hiç bir zaman da ger­ çekleşmeyen o ezelî hülyalardan sözediyordu. Sanki bu su. onların yanında. Galus sanki bu.— 317 — gençliğe geçen. — Bak göreceksin Fehim! Diyordu. Bahtiyaroviç susuyordu. mührümü­ zü taşıyacak. Genç ada­ mın sözlerinde eleştiriye dayanamayacak olan düşünce­ ler bulunduğu gibi. en derin ırmakların üstüne köprüler kuracağız. Ve daha güzel daha büyük yeni köprü­ ler kuracağız. tecrübeye gelemeyecek olan teoriler de vardı. Tanrısal düşün­ cenin yeryüzünde gerçekleşen bir damlası gibidir.. Bahtiyaroviç susuyordu. orada harcanan bir çaba makbul. bir çocuk oyuncağı gibi saçma kalacak. her orijinal düşünce bizim di­ limizle söylenecek.. Galus'un sesi alçalmaya baş­ lamıştı. En büyük uçurumların. . İnsanlığın ilerle­ mesine en büyük yardımı yapacak olan bir devlet kuraca­ ğız. hemen o gün ya da ertesi gün olacak bir işmiş gibi arkadaşını inandırmaya çalışıyordu. kendi topraklarımızı. öyle eserler ki. boğuklaşıyor. O zaman. hiç sönmeyen. Buna rağmen hava­ da Bahtiyaroviç'in sessizliğinin ağırlığı vardı.suş. kendi devletimizi dünyanın öbür yanlariyle birleştirmek için yapacağız. Ama aynı zamanda taze bir soluk.. İnsanlık ağa­ cını gençleştiren ve yaşatan değerli bir özsu da vardı. Artık her ikisi de susuyordu. ateşli ve güçlü bir mırıltı haline geliyordu. serbest çalışmamızın meyvası olan dehamızı belirten eserler meydana getireceğiz. Özgürlük içinde doğan. Bizden önce gelen kuşakların özledikleri şeyleri yapmak şüphe yok ki bizim ödevimizdir. yabancı merkezleri esirleşmiş milletlerle birleştirmek için değil. Düşüncesi yükseklere çıktıkça sesi kısılıyor. yabancı idarecilerin yüz yıllar boyunca yaptıkları şeyler. karanlıklar İçinde aşılmaz bir duvar gibi yükseliyor. her hareket bizim adımızı.. Hem bunu. her fedaî bir ermiş olacak.

hayatın ve insan ilişkilerinin temellerini belirten yüzyıllardır. ha­ reketli ve hızlı. karanlık gökyüzünün altında söylenen bütün bu coşkun ve cüretkâr sözler de bir şey değiştirecek değil­ dir.— 318 — ve gerçekten varmış izlenimini veriyor. ona körükörüne boyun eğen bir âletten başka bir şey değildir.. Gerçek olan şu var ki. . ötekisi hissolunmayacak kadar ağır akar. Gece Kapiya'da. insan gururunun o boş ve geçici istekle­ riyle bir ilgisi olmayarak daima Tanrısal iradenin onlara belirttiği yerlerde yetişip yükseleceklerdir. Demek ki iyi değildir. son­ suz gibi görünürler. insanoğlunun isteğinden doğan bir eser.. Biri dalgalı. büyük adamlar ve büyük yapılar. ya da sürekli olamaz. büyük ırmakların kaynaklarını. Yalnız şu var ki. ağırlığıyla Galus'un sözlerini yalanladığı gibi dilsiz ve ses­ siz. Arzudan. bu kafalar iyi düşünemezler.. ve bu varlık. gidip arzularının sükûnet buldukları o yer­ lerde kaybolacaklar. Yatışır ve arkasından dünyayı yi­ ne o sonsuz biçimiyle bırakır. merkezleri değiştirmek düşüncesi bile zararlı bir şeydir.. daha çok kafasında güçle­ nir. bazan bütün ufku karartır. değişmeyecek­ ler demek değildir... Onların devamı İle bir insan ömrü arasındaki ilişki. tıpkı bir ırmağın yüzündeki dalgalı su ile dibindeki durgun görünen suya benzer. dağların yerleri­ ni değiştirmeye benzer. İnsan. Tozlan bir yandan alıp öbür yana götürür. insanda çoğu zaman bir hastalık gibi belirir. rüzgâra benzer. düşüncesini de belirtiyordu: «Dünyanın kurallarını.. Ani değişiklikler isteği ve onları kuvvet zoru ile gerçekleştirmek düşüncesi. Bu.... Ve bu. Çoğu zaman da omuzları üstünde kalmazlar. Ama sonunda sakinleşir. İstekler. Onlar da dünyanın büyük ve sürekli gerçeklerinin üs­ tünden aşarak.. ya gerçekleşe­ mez. Yeryüzündeki sürekli eser­ ler Aliahın iradesiyle meydana gelir. Yalnız insan hayatiyle ölçülünce. Çünkü dünyayı yürüten ve idare eden insanların istekleri değildir. Ama bu. Sonun­ da bir sonuca varamaz..

Ayın zayıf ışığında yüz­ leri. Arkalarından ayak sesleri de kesildi. Bugün bizim için ihtilâl yolu ile ger­ çekleştirilecek millî bir kurtuluş ve millî birlik en ön plan­ da gelirken.— 319 — Ama Bahtiyaroviç bu sözlerin hiç birini söylemedi. Duruma hâkim olduğunu hisseden Glasinçanin cevap vermedi.. Söze ilkin Stikoviç başladı: — Herak'm az önceki iddialarını işittin mi? Ama he­ men durumunun ne kadar zayıf olduğunu anladı ve sustu. Birbirlerine hesap vermek. Her ikisinin bir isteği vardı: Kalkıp eve gitmek. tekrar sıçrayarak kendilerine geldiler. açıkla­ malarda bulunmak zorunluğunu geri bırakmıştı. Bu Müslüman çocuğu gibi felsefelerini kanlarında taşıyanlar.. Sebepleri ayrı olmakla birlikte aynı derece­ de perişandılar.. Yalnız kalınca. sınıflar arasındaki mücadeleden sözetmek. Stikoviç sabırsızlanarak devam etti: — Rica ederim. gülünç değil mi? Stikoviç'in sesinde konuşmaya davet eden bir çağı­ rış. uçan bir yıldız gibi büyük bir ka­ vis çizerek köprüden Drina'ya düştüğünü gördüler. Ama artık hesap vermekten kaçınılmazdı. ve sorular vardı. Ama Glasinçanin yine karşılık ver- . günün sıcağından hâlâ ılık kalan ta­ şın üstünde âdeta mıhlanmış gibi duruyordu.. bir takım anlamsız öğütlerde bulunmak. bunu gerekli görmezler. Görülmeden dinledikleri genç arkadaşlarının konuşmaları her ikisi için de bir nimet olmuştu. Uzunca bir sessizlikten sonra Stikoviç ile Glasinçanin duvarın arkasındaki görünmeyen arkadaşlarından birinin si­ garasını attığını ve onun. Ama ikisi de. Sigaraları birden fosforlu gibi parladı. Her ikisi de durgundu. onunla yaşar ve onunla ölürler. aynı zamanda iki arkadaşın yavaşça ve sessizce çarşıya doğru uzaklaştığını işittiler. Onu sözlerle anlatmayı bil­ mez. San­ ki yeni rastlamış gibi bakıştılar. karanlıkta ışığın oynaşıp birbirini kestiği düzeylere benziyor ve onlara olduklarından daha yaşlı bir görünüş ve­ riyordu.

Bütün kasaba ikisini bir çift olarak tanıyordu. bu ikisi hiç ayrılmıyordu. Keman çalan Alay doktoru (Regimentsartz) Doktor Balach'a. köpeklerin ve sivillerin içeri girmesi yasak ol- . aralarında. Ve tabiî. Schubert'in piyano ve keman için bir sonatının ikin­ ci bölümünü çalıyorlardı. sol kıyıdan. Birinci katın pencereleri aydınlık ve ar­ dına kadar açıktı. keman makamı bozuyordu. şarabın ve sigaranın etkisiyle sersemleşen Albayın ba­ baca. rızası ile oluyordu.. ama görevinin ağırlığı. En keskin zekâlı subaylar bile aralarındaki ilişkinin niteliğini anlayamamışlardı. Üstünde. as­ lında iyi bir adam olan. Genç subaylar da. Ama. Gerçekten de.medi. bazan da bir Avusturya sigarası içiyor. Bu. yarıya . yılların yü­ kü. Her geco böyle çalışıyor. ya da bir şişe Mostar şarabı yanında uyukluyordu. Albaya gelince: O da başka bir odada çoğu zaman o bitip tükenmeyen kumar partilerine dalıyor. yabancı memurlarla bile temas etmiyorlardı.gelmeden piyano ileriye gidiyor. Sade Vişegrad'ın yerlileri ile değil. özel bir yaşantıları vardı. Garnizon komutanı Albay BaueKin karısı eşlik edi­ yordu. bu. Kısa bir süre sustuktan sonra (herhalde o güç pasaj üzerinde konuştular) parçayı yen. Piyanonun eşliğinde bir keman çalınıyor­ du. geç vakte kadar çalıyorlardı. Her ne ise. Ordu Evinden geliyordu. baştan aldılar. (tabiatıyle bu nazariyeye gü­ lüyorlardı) bazıları ise vücudun da ona düsen rolü oyna­ dığını iddia ediyorlardı. Madam Bauer ile genç doktor arasında aylardanberi karmaşık ve güç bir macera gelişmeye başla­ mıştı. Çok iyi anlaşarak çalmaya baş­ lamışlardı. âşık müzisyenler üzerine şakalar yapıyorlardı. Bazıları bu ilişkinin tamamiyie plâtonik olduğunu söylüyor. Zaten su­ bayların herkesten ayrı. Nadide çiçekleri olan yuvarlak ve yıldız bi­ çimi tarhlarla süslü parklarına girerken bir tabelâ vardı. Düşmanlık ve intikam duygularıyla dolu bu sessiz­ liğin içinde bir müzik sesi yükseldi.

gerçekten bir müzisyendi.. En sağlam çerçeveleri bile çatlatır..» Bu sevişen çift için de durum böyle idi. Osmanlılar der ki: «Üç şey saklanamaz: Aşk. Gençti. Çevrelerindeki her şeye karşı kör ve sağır. Bunlar. Ondan se­ kiz yaş büyüktü. onlara rastlamayan kimse yoktu. Tıpkı mayısta yol boyunca yaprakların al­ tında çifter çifter birbirine sokulmuş olarak görülen böcek­ ler gibi. Kadın kırkını aşkındı. İri parlak gözDrina Köprüsü — F. dünyada bir­ birlerine söyleyeceklerinden başka hiç bir şeyle ilgileri olmadığını gösteren adımlardı. kendi içine kapalı bir kastın hayatı idi. ama çoğu zaman yaya geziyor ve yalnız birbiri için yaşayan iki kişinin ağır adımlariyle yürüyorlardı..— 321 — duğu yazılı idi./2I . öksürük ve fakirlik. şehirden çıkan yolda. işleri de. Fakir bir memurun oğlu idi. kâh araba içinde geçiyorlar. Devlet hesabına okumuştu. ihtiyar. Drina ve Rzav'ın etrafındaki eski kalenin duvarları dibinde. ya da çocuk. sarışın. hayatın insanla­ ra verdiği her şeyi: Şerefi ya da felâketi.. güzel bir kadındı. en sıkı korunan sınırları bile aşar. kendi içine kapanan. Erkek. Onlara günün her saatinde her yerde rastlamak kabildi. sadece kendi dünyalarına dalmış olarak Vişegrad'ın tenha yollarında dolaşıyorlardı. bir Slovak'tı. Kasabada genç. ilerlemiş yaşı­ na rağmen pembe tenli. Ama uzun boylu. büyük. Gerçekten de bütün hayatları: Güçlerinin en büyük yaratıcısı imiş gibi hayatlarının herkesten ayrı kal­ masına dikkat eden... Eğlenceleri de. Strajiste civarında her yer­ de. Ama hayatta öyle şeyler vardır ki. Zengin ve soylu Avusturyalı ve Alman subay­ larla kendini aynı ayarda hissetmemekkten acı duyan ha­ ris ve hassas bir adamdı. Macarlaşmış. Kâh atlar üstünde. Çobanlar bile onlara alışmıştı. üniformasız olan­ lara yasaktı. nitelikleri gereğin­ ce gizli kalamazlar. acılığı ya da tat­ lılığı parlak ve sert bir görünüş altında gizleyen ayrıcalı.

. bir çeşit durgunluk. uzun sohbetlerde veya şimdiki gibi müziğin büyülü dünyasında kaybolarak kendilerini unutuyorlardı. Hepsi­ ni dinliyorum. gerçek hayatı. ama kesin bir sesle düşüncesini anlatıyordu. Çünkü hayatı. Gecenin sessizliği içine dökülen müzik melodileri. elden geldiği kadar yakından inceliyorum.. hayatın gerçek problemleri ve ihti­ yaçları ile hiç bir ilgisi yok.. Sizi dinle­ dikçe daha çok anlıyorum ki. Müziğiyle. İkisinin de ortaklaşa bir şikâyetleri var­ dı. Onu başkala­ rında görüyor. Ama. gerçek olmayan sah- . birbirlerinin varlığı içinde eriyor. kendimde hissediyorum. bütün bu tartışmaların hayatla. yazılı ya da sözlü. genç kızları öylesine hayran bırakan kraliçe resimlerine benziyordu. Glasinçanin yavaş... Stikoviç'in son sözlerine karşılık veri­ yordu: — Gülünç mü dedin? Eğer doğru söylemek gerekir­ se. Gazeteleri. bu gecenin ilhamı olmadığı belli idi. çoğu zaman şöyle düşünüyorum: Teknik ilerlemeler dünyada nisbî bir barış. Kasabanın öteki okumuş gençlerininkini de. Tavrı ve edasiyle.. Stikoviç birden ağzından sigarasını çekti... — Bütün tartışmaları dinliyorum. Sizin ikinizinkini de. özel bir atmosfer. bu küçük kasabada kendilerini sürgünde imiş gibi mutsuz hissedi­ yorlardı. Çoğu havaî ve basit oian subayların arasında. Her halde onu çoktan beri üzen bir şeydi..— 322 — ieri vardı. Her ikisi de. Or­ talığı kaplayan sessizlikte Glasinçanin katı bir sesle ko­ nuşmaya başladı. bir an tekrar birbirlerine karıştı ve bir süre için kesildi. Belki de yanılıyorum. Onun için de ikisi kazaya uğrayanlar gibi birbir­ lerine sokuluyor. bu tartışmada gülünç olan çok şey var. iki gencin arasında sürüp giden acı sessiz­ liği dolduran görülmeyen çift işte bunlardı. Bu dü­ şüncenin. dergileri okuyorum.. ger­ çek ya da hayalî birtakım sebepler yüzünden hayatlarından memnun değillerdi. maksadımı anlatamıyorum.

onu tamamiyle çözmek umudu da yoktur.. Hiç bir şey kolayca çözülmediği gibi. her şey güç ve karmaşıktır. artık üstünde yürümekten baş­ ka yapılacak bir şey kalmadı sanır. Sizin nazariyeleriniz gi­ bi nazariyeler. Hem baş­ kaları için. yâni top­ rakla hiç bir ilgisi olmayan bir fikir bahçesine. bundan yararlanan bir sınıf halk da. Oyunumuzun tehlikeli olduğu nokta da bu.. Sadece «tehlikeli» sözünü işitince eliy­ le alaycı bir işaret yaptı. Amacı ile uygun olmayan tehlike­ lerle karşı karşıyadır ve insana pahalıya mal olur. Ama bir yığın canlının üstünde kımıldadığı gerçek ve sağlam temelle.. bütün tehlikeler sonsuz olarak uzaklaştırıldı. Bu yığının alınyazısmı ve ona belirttiğimiz amaca ulaşması için atıla­ cağı mücadeledeki davranışını tartıştığımızı sanıyorsunuz.. ne de onu susturabildi. Ortada ne Herak'in atılgan tasavvurlarından.. Bu iyi düşünülmüş uzun konuşma. İnsanoğlu bütün ömrü boyunca üzülür clurur ve hiç bir zaman. İnsanoğlunun ilerleyişini. hem de sizin için tehlikeli olabilir.. İş­ te... hem başkalarını aldatır.. senin büyük hayallerinden bir iz var!. Ama gerçekte: Kafanızda dönen tekerleklerin ne bu yığının yaşantısıyle... dünyaya ve hayata bakışları ve dü­ şünceleriyle eğlenceli bir tembel oyunu oynamak imkânını buldular. içinde egzotik çiçekler yetişen sahte iklim­ li bir çeşit kış bahçesine benzer. sadece onun kumar zevkini tatmin eder.. bütün sorunlar başarı ile çözüldü. Tam tersine. ne de.— 323 — te bir hava yarattı. bütün yollar düzelip açıldı. Veya bana öyle geliyor. — Hiç de öyle değil... mü- .. B u . Oysa hayatta. ne de genel olarak hayatla bir ilgisi var. Stikoviç'i bir hayli şaşırttı. Glasinçanin sustu. . aydın dediklerimiz de. ne ona gerekli olanını. Gu­ rurunu okşar ve hem kendini. . Bu da Glasinçanin'i sinirlendirdi­ ği için daha büyük bir şiddetle devam etti: — Vailahi insan sizi dinleyince. Ne ona karşılık verebildi. ne de istediğini elde etmeyi başarır. kesin olan bir şey yoktur. İş­ te gerçek bundan ibaret.

Tabiî bi­ limlerden başka politika. . Boş sınıf­ ta geçirdiği öğleden sonrayı hatırladı. Zorka ile Glasinçanin arasında sıkı bir samimiyet bulunduğunu birden hatırladı. zihninden uzak ama. — Hepsine yetişebiliyorsan aşkolsun!. Tıpkı aralarında kaba ve öfkeli oyunlar oynayan genç hayvanlara benziyorlardı.. Stikoviç. dolayısıyle bu mücadeleye yön ve­ ren nazariyeyi anlamak için tarihin çeşitli çağlarını birbiriy­ le karşılaştırmak gerek. Elbette uğraşıyorum... Evet. ne de içinde gizlenen tehlikeyi anlayabilir. Bu sözler Glasinçanin'e yarıda kalmış öğrenimine bir imâ gibi geldi ve her zamanki gibi onu ürpertti: — Ben tarihle uğraşmıyorum.. — Nasıl ben?. Yâni. tartılarına karışıyor muyum?. Ve bu.. Bu kavgadan ikisi de kaçınmadı. — Ama sen de tarihle uğraşmıyorsun.— 324 — cadelesindeki anlamı. — Tabiî bilimlerin yanı sıra mı? Sesinde hain bir titreyiş vardı.. ne kıskanç­ lığının gücünü. — Belli. Durumunu imâ eden en küçük bir söz Glasinçanin'i da­ ima öfkelendiriyordu... Çünkü bildi­ ğime göre üstelik hatip.. kişisel ve zehirli bir kavga biçimine döküldü. Sevmeyen bir adam ne başkasının aşkının büyüklüğünü.. — Ben ne yaparsam yapayım. Uğraşsaydın görürdün. kendisi kasabaya gelmeden önce. tarih ve sosyal sorunlarla da uğ­ raşıyorum. İkin gencin konuşması zaten başından beri havada bu­ lunan bir düşmanlık. bu nihayet kimseyi ilgilendirmez! Ben senin kerestelerine. canı sıkılmış bir tavırla gülümsedi. dedi. Stikoviç bir an şaşala­ dı. O zaman.. ne olursam olayım. propagandacı. Sonra ölü bir sesle karşılık verdi: — Madem ki öğrenmek istiyorsun. şair ve âşıksın da. acı bir anı gibi gelip geçti..

— 325 — — Benim tartılarımı şimdi bir yana bırakalım! dedi. Onların sayesinde yaşıyorum ama onlarla vurgunculuk yap­ maya kalkışmıyorum. Ne kimseyi aldatıyor, ne de kimseyi baştan çıkarıyorum!.. — Ben kimi baştan çıkarmışım?.. —• Baştan çıkarılmalarına izin verenleri. — Yalan söylüyorsun!.. — Doğru söylüyorum... Bunun doğru olduğunu sen de pekâlâ bilirsin. Mademki bana meydan okuyor, beni kışkır­ tıyorsun... Sana kim olduğumu da söyleyeceğim!.. — Hiç meraklı değilim!.. — Ben yine de söyleyeceğim... İnsan bütün gün odun­ ların üstünden atlasa bile yine görmeye, hissetmeye ve düşünmeye vakit bulabilir. Senin o çeşitli uğraşıların, tut­ kuların, o atılgan nazariyelerin, hatta şiirlerin ve-aşkların üzerine ne düşündüğümü de söyleceğim! Stikoviç kalkacakmış gibi bir hareket yaptı, ama yine oturdu. Ordu.Evinden çoktandır piyano ile keman sesi ge­ liyordu. (Sonatın neveli, canlı, üçüncü parçasını çalıyorlar­ dı) bu sesler... gecenin karanlığında ve ırmağın gürültü­ sü arasında kaybolup gidiyordu. — Teşekkür ederim... Senden çok daha zeki olanla­ rı dinledim ben... — Hayır, hayır, onlar ya seni benim kadar yakından tanımıyor, ya sana yalan söylüyor, ya da benim gibi düşü­ nüyor ve susuyorlar. Bütün nazariyelerin... Bütün o dü­ şünce uğraşların, tıpkı aşkların ve dostlukların gibi ihtira­ sından ileri geliyor. İhtirasın da yalancı ve zararlıdır. Çün­ kü o da gururundan doğuyor... Sadece gururundan... — Hah!.. Hah!.. — Evet, öylesine ateşli ateşli konuştuğun o milliyet­ çi düşüncelerin de gururunun belirtisinin başka bir biçi­ midir. Çünkü sen ne ananı sevebildin, ne kardeşlerini...

— 326 — Bir düşünceyi ise bunlardan da az sevdinl Seni ancak gu r rurun, iyi yürekli, yüksek ruhlu ve fedakâr yapabilir. Çün­ kü seni harekete getiren biricik güç odur!.. Kendinden de fazla sevdiğin biricik şey!.. Seni iyi tanımayan, çalışmala­ rına, ateşli mücadelene, milliyetçilik idealine, bilgine, şiiri­ ne ve insan kişiliğini aşan her yüksek amaç için çırpınışı­ na bakarak kolayca aldanabiîir. Ama sen uzun zaman ne bu amaca hizmet edebilir, ne de bir kimsenin yanında ka­ labilirsin. Ona da gururun engel olur. Gururun söz konu­ su olmadığı dakika, bütün bunların senin için hiç bir anla­ mı kalmayacak ve uğurlarına küçük parmağını bile kaldır­ mak istemeyeceksin, o yüzden de kendi kendine ihanet et­ miş olacaksın!.. Çünkü sen de çağının bir tutsağı olmaktan başka bir şey değilsin!.. Sen ne kadar gururlu olduğunun farkında değilsin ama, beni seni çok iyi bilirim. Kendini ne kadar beğenmiş bir canavar olduğunu yalnız ben bilirim, Stikoviç karşılık vermiyordu. İlk zamanlar arkadaşının, bu düşünülmüş taşınılmış ateşli sözleri onu şaşırtmıştı. Birden karşısına hiç beklemediği bir rolde çıkmış ve onu bambaşka bir ışık altında görmeye başlamıştı. Kullandığı deyimler tabiî ki yüreğine işliyor, ona acı veriyordu ama karakterini böyle derinden çözümleyişi de gururunu okşu­ yor, âdeta hoşuna gidiyordu. Onun gibi bir gence canavar demek... küstahlığını ve gururunu kışkırtmaktan başka bir şey değildi. Glasinçanîn'in bu çözümlenmesini sürdürmesini, giz­ li, kişiliğine ışık tutmasını istiyordu. Çünkü bunda, müs­ tesna niteliklerini, üstünlüğünü ispat eden yeni deliller buluyordu. Sert bakışları, karşısındaki kırmızı taşın üstün­ de büsbütün göze çarpan beyaz mermere takıldı. Bu Türk­ çe yazılara dikkatle baktı. Sanki yanında oturan bu insaf­ sız arkadaşın iyice düşünerek okunaklı bir biçimde söyle­ diği sözlerin gerçek anlamını orada görüp okumaya çalı­ şıyordu.

— 327 — — Sen her şeye karşı ilgisizsin! Ne seviyor, ne de nefret ediyorsun! Günkü her ikisi için de biraz olsun ben­ liğinden çıkmak, gururunu yenmek gerekir. Ve sen... bunu yapamazsın!.. Yapmak elinde olsa bile sana bunu yaptıra­ cak güç yoktur. Başkasının sefaleti sana dokunmadığı gibi, üzüntü de vermez. Hatta gururunu okşamadıkça kendi se­ faletine bile kayıtsız kalabilirsin. Ne bir şey arzular... ne bir şeye sevinirsin. Kıskanç değilsin. Ama bu iyiliğinden değil, sınırsız egoistliğinden ileri gelir. Başkalarının ne mutluluğunu, ne felâketini görürsün. Hiç bir şey seni et­ kileyip harekete getiremez. Ama hiç bir şey de seni dur­ duramaz. Bu da cesaretinden değil... İçindeki iyilik duygu­ larının nasırlaşmış olmasından ileri gelir. Senin için gu­ rurundan başka bir şey yoktur. Ne kan bağları, ne içgüdü­ ler... Ne Allah... ne dünya... ne aile, ne de arkadaş.., Ken­ di yeteneklerini bile anlamaktan âcizsin!.. Seni vicdanın değil, ancak kırılan gururunu etkileyebilir. Çünkü sadece o, her aman ve her şeyde, senin ağzınla konuşur ve dav­ ranışlarını idare eder. Stikoviç birdenbire sordu: — Zorka'yı mı kasdediyorsun? — Mademki istiyorsun, öyle olsun! Ondan da konuşa­ lım! Evet Zorka'yı imâ ediyorum... Onu sevmiyordun. Bir nebze bile sevmiyordun... Yalnız, bu... her ne olursa ol­ sun... bir saniye sana zaaf gösteren... gururunu okşayan hiç bir şeyin karşısında kendini tutmak elinde olamayışın­ dan ileri geldi, evet, heyecanlı ve tecrübesiz zavallı öğret­ meni elde ettin. Tıpkı, makalelerini yazdığın, konferansla­ rını verdiğin... konuşmalarını yaptığın gibi. Onları elde eder etmez, canın sııklmaya başlıyor. Gururun sıkıntıdan esniyor, doymayan gözlerin uzaklarda başka bir şey arı­ yor, hiç bir yerde durmasını bilmiyor, hiç doymuyor ve tat­ min olunmuyorsun. Bu da senin cezan! Her şeyi gururuna feda ediyorsun ama onun başlıca kölesi ve en büyük kur-

— 328 — banı sensin! Belki daha bir çok şöhret ve başarılar elde edeceksin... Aldatılan kadınların zaafiyle elde ettiklerin­ den daha büyük başarıların da olacak... Ama seni hiç bîri tatmin etmeyecek, çünkü gururun daima daha ileriye git­ mesini... daima fazlasını isteyecek... Çünkü o her şeyi yu­ tuyor... Sonra da çabucak unutuyor, yalnız ne kadar küçük, ne kadar önemsiz olursa olsun her başarısızlığı, her haka­ reti daima hatırlıyor. Bir gün nihayet, etrafındaki her şe­ yi kemirdikten, kırdıktan, kirlettikten, alçalttıktan, dağıttık­ tan ve yok ettikten sonra, bu çölün ortasında gururunla karşı karşıya yapayalnız kalacaksın. Artık ona verecek bir şeyin de olmayacak. O zaman kendi kendini yiyeceksin! Ama bunun da sana bir faydası olmayacak. Çünkü daha iyi parçalara alışkın olan gururun yiyecek olarak seni be­ ğenmeyecek ve fırlatıp atacak!.. İşte başkalarının gözüne başka türlü görünmene... sen de kendini başka türlü dü­ şünmene rağmen sen böylesin... ve seni çok iyi tanırını. Glasinçanin birden sustu. Kapîya'da gecenin serinliği duyulmaya başlıyor, ırma­ ğın sonsuz gürültüsüyle ona eşlik eden sessizlik de çev­ reyi kaplıyordu. Kıyıdan gelen müziğin sustuğunu, fark ede­ memişlerdi. Gençler, nerede olduklarını ve ne yaptıkları­ nı büsbütün unutmuşlardır. Her ikisi de gençliğe özgü o derin düşüncelere dalmıştı. Kıskanç ve mutsuz olan «tartı­ lar adamı» kaç sefer kuvvet, şiddet ve tutkuyla düşündüğü halde bir türlü dile getiremediği şeylerin hepsini söylemiş­ ti. Duygularını dile getirecek kelime bulamazken bu gece, kolaylıkla, heyecanla, acıyla konuşmuştu. Stikoviç, gözü bir sinema perdesi gibi mermerin üs­ tündeki yazılara takılmış, hiç kımıldamadan dinlemişti. Glasinçanin'in her sözü hedefe isabet etmişti. İğnenin her ba­ tışını hissetmişti. Yalnız karanlıklar içinde arkadaşının söy­ lediklerinde artık hakaret bulamıyordu. Tehlikeli bîr şey

— 329 — de görmüyordu. Tam tersine sanki Glasinçanin'in her sö­ züyle biraz daha büyüyor, heyecanla, süratle ve cüretle görünmez kanatlar üstünde sessizce uçuyordu. Sanki yer­ yüzünde kalmış insanların bağlarının, kanunlarının ve duy­ gularının çok üstüne... Bir başına... mağrur, mutlu (ya da mutluluğa benzeyen bir duygu ile) yükseliyor... ve her şe­ yin üstünde uçuyordu. Sanki bu ses... hasmının bu söz­ leri... suların şırıltısı, aşağılarda bir yerde kalan görün­ mez dünyanın gürültüsü idi. Varsın o dünya ne düşünürse düşünsün... ne söylerse söylesin... Bir bölgenin üstünden uçan bir kuş gibi... Onun üstünden de uçup gidiyordu. Glasinçanin'in bir an susması her ikisini de kendine getirdi. Birbirlerine bakmaya cesaret edemediler. O sıra­ da köprünün üstünde birkaç sarhoş belirmeseydi, bu tar­ tışma ne biçim alırdı Allah bilir. Sarhoşlar, başı sonu olmayan şarkılar söylüyor, na­ ralar atıyorlardı. Tenor bir ses hepsini bastırıyor, çok tiz­ den bir türlü sonu gelmeyen eski bir şarkı söylüyordu. Çok güzel, çok akıllısın Güzel Fato Avdagina Gelenleri seslerinden tanımışlardı. Zengin aile çocuk­ ları genç tüccarlardı. Birkaçı ağır ağır, dümdüz yürüyor... Birkaçı ise zikzaklar çizerek sendeliyordu. Yaptıkları şa­ kalardan «Kavaklar altında» denilen evden geldikleri anla­ şılıyordu. Bundan önceki hikâyelerimizde, kasabadaki bir yeniliğe işaret etmeyi unutmuştuk. (Tabiî siz de fark et­ mişsinizdir ki, insan sevmediği şeyi çabuk unutur.) On beş yıl kadar önce, daha demir yolu yapılmadan, Vişegrad'a karısı ile birlikte bir Macar gelmişti. Soyadı Terdik'ti. Ka­ rısının adı Yulka. Novi - Sad'li olduğu için Sırpça biliyordu. Kasabada halkın dilinde yeri olmayan bir müessese aç­ mak için geldikleri hemen duyulmuştu. Gerçekten de ka-

—- 330 — sabanın bir ucunda böyle bir ev açtılar. Strajiste dağının eteğinde yükselen kavak ağaçlarının dibinde, bir Beyin es­ ki konağını satın alarak tamamiyle değiştiridler. Orası ka­ sabanın kötü tanınmış bir evi idi. Bütün gün bu evin pen­ cereleri kapalı, perdeleri inik dururdu. Ama gece olur ol­ maz antresinde beyaz bir ışık yanardı. Bu, sabaha kadar yanan bir madenci lâmbasının ışığı idi. Birinci kattan daima şarkı ve laterna sesleri gelirdi. Gençlerin ve sefahate düş­ kün olanların ağzında Terdik'in getirtmiş olduğu kadınların adları dolaşıyordu. İlk zamanlar yalnız dört tane idiler. İrma, İiona, Frida, Aranka. Her cuma «Yulkina'nın kızları »m, iki payton ile haftalık muayeneleri için hastaneye giderken görmek mümkündü. Yüzlerini kırmızı ve beyaza boyuyor... şapkalarına çiçekler takıyor, ellerinde etrafları volanlarla süsiü uzun şemsiyeler taşıyorlardı. Bu paytonlar geçerken kasabanın kadınları, kızlarını hemen muhafaza altına alıyor ve yüzlerinde utanç, tiksinti ve acımayla karışık bir ifade ile başlarını başka tarafa çeviriyorlardı. Demiryolunun ya­ pılmasıyla para ve işçi akını da başlayınca, kadınların sayı­ sı da artmıştı. Terdik, eski Müslüman konağının yanma planlı yeni bir bina yaptırmıştı. Damında kırmızı kiremitler vardı ve tâ uzaktan görünüyordu. Bu bina üç bölüktü. Bil­ gene! salon, bir Extra - Zimmer, bir de Offiziers Salon (subay salonu) vardı. Bu salonların fiyatları da müşteri­ leri de başka başka idi. Vaktiyle Zaria'nın meyhanesinde ve daha sonraları Lotlka'da içenlerin oğulları ve torunları kazandıkları ya da miras yedikleri paraları şimdi gelip ka­ sabalıların «Kavakların altında» dedikleri yerde yiyorlar­ dı. Orada bol para yeniyor, kaba şakalar yapılıyor, bol bol içiliyor, santimantal dramlar oynanıyor, bazen de büyük kavgalar oluyordu. Bir çok kişinin veya ailenin felâketi de oradan kök alıyordu denilebilir. Gecenin ilk saatlerini Kavaklar altında geçirdikten sonra şimdi serinlemek üzere Kapiya'ya gelen'sarhoş gru-

— 331 — bunun en önemli kişisi, Nikola Petsikoza adlı iyi yürekli, salak bir gençti. Zengin çocukları ona içirir, sonra da onun­ la istedikleri gibi eğlenirlerdi. Kapiya'ya gelmeden, bir sü­ re köprünün korkuluğu önünde durdular. Gürültü, sarhoş kavgaları duyuluyordu. Petsikoza, korkuluğun üstüned, köp­ rünün sonuna kadar yürüyeceğini iddia ediyordu ve iki lit­ re şarabına bahse giriyordu. Pazarlık bitince delikanlı kor­ kuluğa çıktı ve kollarını açarak yürümeye başladı. İhtiyatla, bir ayağını ötekinin önüne atarak bir uyur gezer gibi iler­ liyordu. Kapiya'ya gelince geç vakte kadar orada kalan iki genci gördü. Onlara bir şey söylemedi, ama şarkı söy­ leyerek ve sarhoş gibi sendeleyerek tehlikeli yoluna de­ vam etti. Neşeli arkadaşları da arkasından geliyorlardı. Ayın zayıf ışığında kocaman gölgesi köprünün üstünde dans ediyor... ve karşı korkulukta kırılıyordu. Sarhoşlar, aptal­ ca sözler ve çılgın bağırışmaiar içinde gürültüyle geçtiler. Orada oturan iki genç de sessizce yerinden kalktı ve se­ lamlaşmadan her biri değişik yönlerdeki evinin yolunu tuttu. Glasinçanin Drina'nın sol kıyısındaki karanlıklar içinde gözden kayboldu. Evinin bulunduğu Okoîişte'ye çıkan yo­ la oradan gidiliyordu. Stikoviç ağır adımlarla ters yöndeki çarşı meydanına doğru yollandı. Kararsız yürüyordu. Kasabadan daha serin ve daha aydınlık olan bir yerden ayrılmak istemiyordu. Köp­ rünün korkuluğunun önünde biraz durdu. Bir şeye dokun­ mak... bir yere dayanmak ihtiyacını hissediyordu. Ay, Vidovo tepesinin ardında batmıştı. Delikanlı köp­ rünün sonundaki korkuluğa dayanarak şehrin tek tük ışık­ larıyla büyük gölgelerini seyretti. Ordu Evinin iki pence­ resi aydınlıktı, artık müzik sesi gelmiyordu. Belki orada mutsuz çift, doktorla Albayın karısı, aşktan... müzikten... ve aralarında bir türlü bağdaşıp sükûna varamayan alın ya­ zılarından konuşuyorlardı.

—- 332 — Köprüde, bulunduğu yerde, Lotlka'da da bir pencerenin aydınlık olduğunu gördü. Köprünün iki yanındaki aydınlık pencerelere sanki beklediği bir şey varmış gibi baktı. Yor­ gun ve mahzundu. Bul çılgın Petsikoza'nın tehlikeli gezi­ si, birden gözlerinin önünde bir çocukluk anısını canlan­ dırmıştı. Küçüklüğünde, sisli bir kış sabahı okula giderken bo­ dur Tekgöz'ün aynı korkuluğun üstünde dans edişini sey­ retmişti. Çocukluk anıları daima onda tedirginlik ve hüzün yaratırdı. Glasinçanin'in insafsız ve ateşli sözleriyle yarattığı o her şeyin, herkesin üstündeki çekici ve tehlikeil uçuş... sanki bütün büyüklüğünü kaybetmişti... Sanki şimdi yük­ seklerden düşmüş ve ötekiler gibi o da karanlık toprakla­ rın üstünde sürünüyordu. Öğretmenle aralarında geçmeme­ si gereken şeyler ona ayrıca üzüntü verdiği gibi (sanki onun adına bir başkası hareket etmişti) zayıf ve hatalı bul­ duğu makaleleri de rahatını kaçırıyordu. (Sanki isteğine karşı onları da bir başkası yazıp imzalamıştı). Glasinçanin'in söyledikleri de ona şimdi kin, öfke, ha­ karet ve tehdit dolu sözler gibi geliyordu. Birden ürperdi. Bu hem ırmaktan yükselen serinlikten, hem de tâ içten gelen bir ürperişti. Kendine gelir gibi oldu. Ancak o zaman Ordu Evindeki aydınlık pencerelerin de kararmış olduğunu gördü. Bina­ dan son müşteriler çıkıyor, karanlıkların içinden uzun kılınçlan şakırtısı, gürültülü ve sahte kelimelerin yankılan geliyordu. Delikanlı istemeye istemeye duvardan ayrıldı. Otelde­ ki aydınlık pencereye, uyuyan kasabanın bu son ışığına bir kez daha baktı ve ağır adımlarla yukarda... meydandaki fakir evine doğru yollandı.

Lotika'mn oda­ sındaki o küçük pencere idi. sabi­ teler çeviriyordu. Ama bu. üstü kalabalık küçük masanın önünde oturuyordu. İki saat­ ten fazla masanın başında kaldı. Yalnız bu gece aşağısı karan­ lık ve sessizdi. Daha saat ona doğru Lotika odasına çekilip yatmaya hazırlandı. vaktini de.. yatağa girmeden ırmaktan gelen serinli­ ği içine çekmek için bir kere daha pencereye gitti ve köp­ rünün. sonuncu kemerine.. vak­ tiyle o dolu tanesi gibi sert ve pırıl pırıl dişleri sararmış.. Ama. O parlak saçları tepesinde seyrelmiş. Bu gece de Lotika. Lotika çökmüştü.XX O gece kasabada. bazan da hüzünlü bir anlatım vardı. yılların ve yorgunluğunun bütün yükünü duymaya başlıyordu. uyku ihtiyacını da unuttu... onu aramak üzere masasına oturdu. Zayıflamış. O sıra­ da eski bir hesap aklına geldi. Lotika yorgundu. vaktiyle büyük bir kazanç ve büyük bir çalışmadan sonra biraz dinlenip gönü! rahat­ lığına kavuşabilmek için onu bu odaya koşturan o tatlı yor- . aralarında boşluklar meydana gelmişti.. Gece yarısını çoktan geçmişti.. Tıpkı bundan yirmi küsur yıl önce otelin kalabalığından ve gelip gideninden bir saniye olsun kurtulabilmek için bu küçük odaya sığındığı gibi. her zaman­ ki gibi... hafif bîr ay ışığının aydınlattığı. Eski güzelliğinin yalnız izleri kalmıştı. Her zaman pırıl pı­ rıl yanan siyah gözlerinde şimdi sert.. Senetleri. sohbet eder­ ken hâlâ canlı. Lotika yorgundu. son hayat belirtisi gibi kalan biri­ cik aydınlık pencere. yüzü sarı bir renk bağla­ mıştı. Gündüzleri işine bakar. otelin birinci katında. hesap pusulalarını bir kere karıştırmaya başlayınca. çevik ve konuşkandı ama geceleri bir kere yalnız kaldı mı. dişleri. penceresinin hep aynı ve ebedî manzarasına baktı. Birbiri peşi sıra sayılar sıralıyor. Ama artık Lotika'mn uykusu kaçmıştı.

Sert bir kanunla yerleşmiş bir düzen!.. Lotika'mn birçok müşterisini . İşi de. Çünkü bir sürü insan.. Kazanç ve kayıp kanunu. Onu kelimelerle anlatmaktan. İşte Lotika'ya dün­ ya böyle görünmüştü. Lotika bunu açıkça görüyor ve her an duyuyordu. Bu anlaşılmaz saçma bir şeydi ama böyle idi.. Artık ihtiyarlık gelmiş. utanmaz ve küstah herif. Terdik denilen o âdi.. Otuz yıl önce Bosna'ya gelip işe başladığı zaman. ağırlaşmıştı... Onun için de hayat değerini kaybediyor. bir düzen egemendi. Kavak­ lar altındaki «Ev»ini açmış. birbirlerinden ayrılıyorlardı.. Kasabanın çev­ resindeki ormanları kesmişlerdi. hayat ona topyekûn bir iş gibi görünmüştü. Otel on yıldan beridir iyi işlemiyordu.. kazançları da uzaklaşıyordu.. kelimelerle harcanıp gidiyordu.. Balta sesleri ile birlikte oteün en iyi müşterileri. Her şey onun istediği yolda gidiyordu.. zor günler de baş­ lamıştı. ailesi de. Her şeyin üstünde de bir kanun. Ve herkes için de yer var­ dı. Eskiden gözlerinin önünde neşeli bir koyun sürüsü gibi kaynaşan işler şimdi durulmuş.. Bunlardan felâket ve zarardan başka ne ge­ lebilirdi? Hayat kınklanıyor. insanların davranışlarını daima idare eden o hari­ kulade kanun artık geçersiz kalmışa benziyordu.gunluk değildi. Ama şimdi her şeyin yeri değişmiş. Tıpkı Yahudi mezarlığındaki kocaman mezar taşları gibi cansız yatıyordu. anlamsız ve maksatsız bir sürü şey söylüyor ve yapıyordu. Hele sadece kazancını ve ailesinin iyiliğini düşünen bir insan için. İnsanlar sanki sebepsiz ve mantıksızca birbirine düş­ man oluyor. Bugünkü kuşaklar daha çok hayatla değil de.. hayat üzerine görüşle­ riyle meşguldü. herşey ve herkes yerli yerinde idi. kendine bile açıklamak­ tan âcizdi ama. hepsi alt üst olmuştu. zamanın bozulduğunu her adımda hissedi­ yordu. dağılıp dökülüyordu.

. Yalnız davranışları ağırlaşmış ve saçları ağarmıştı. Daima derli toplu idi. Artık dünyanın sonu geldiğini. Yalnız kimin önünde konuştuğuna dikkat ediyordu. Lotika'mn o ateşli ve az konuşan gençlik dostu! Söz­ leri ve davranışları yine her zamanki gibi çekingen ve öl­ çülü idi.. itibarlı yabancıların gelip yattıkları temiz odaları vardı. Gustav. .. Terdik'i «muhebbet tellâllığı» ile suçlamıştı. îlk zamanlar. son yıllar içinde kasabada açılan Koro topluluklarının ve çeşitli Okuma Salonlarının da kahveleri vardı ve bir sürü de müşteri topluyorlardı.. Üstüne başına yine eskisi gibi özeniyordu. Bugün de ona aynı adı veriyordu.. Sadece birkaç bekâr memur gelip yemek yiyor. zengin bir şarap mahzeni. Artık büyük salonda o eski canlılık kalmamıştı. Saati gelince kalkar ve yine sessiz. ama becerikli ve sadık Gustav bile bunca yıl sonra Lotika'dan ayrılarak. Çünkü ne kadar para verirlerse versinler Lotika'­ mn otelinde böyle şeyler bulamazlardı. o kurnaz. ne kanun kaldığını. Gördüğümüz gibi. O da şikâyet ettiğinden namusuna hakaret suçu ile mahkûm olan Lotika para cezası ödemek zorunda kalmıştı. şehrin ortasında tam ticaret yerinde bir kahve açmış. ne düzen. sessiz. Sakin sakin sigarasını içer ve her zamanki gibi Lotika'mn anlattığı şeyleri dinler­ di. Yıllardan beri çektiği şeker hastlığı yüzünden ona sakkarinli kahve pişiriyorlardi..— 335 — çekmişti. Her gün öğleden sonra Ali Bey Pasiç bir kere uğrar­ dı. sakin Tsırniça'daki evine dönerdi. onun yar­ dımcısı iken vicdansız bir rakibi oluvermişti. gazete okuyor ve kahve içiyordu. Lotika bu ayıp ve çirkin rekabetle uzun zaman müca­ dele etmişti. bir kez hırsından. Extra Zimmer'de ise durum daha da kötü idi. Yeni Ordu Evinin de bir lokantası. hayatını namusluca kazanmanın müm­ kün olmadığını tekrarlayıp duruyordu.

hemen hemen imkânsız bir şeydi. Bu da güç. dünyası..» Sonu gelmeyen bu düşünceler. tutum­ dan ve gönül tokluğundan sonra tam huzur ve rahata ka­ vuşacağı zaman hayatı zehirliyorlardı. Vakti hali yerinde olan bütün yaşlılar gibi o da. Bu gençlik. Kendi oğullarıyla bile iyice anlaşamıyordu. yeni düşünce akımı. onu. Vişegrad'ın ticaret dünyasında birinci yeri alalı çok ol­ muştu. ne de kendi işiyle uğra­ şıyordu.. Artık vücu­ da sıkıca oturmuş bir şehir kostümü giyiyordu. Bununla birlikte o da bazı güçlükelr ve endişelerle karşılaşmakta idi. bu her çeşit hesaba düşman hesapsız hayat.. yeni yaşayış biçimi. yeni düşünceler ve deyimler karşısında şaşırıyordu. Onları da öteki gençler gibi şaşırtıcı ve anlaşılmaz bu­ luyordu. Vatandaşların çoğun­ luğundan ayrılmak istemiyordu. konuşuyordu. bunların hepsini bir kelime ile adlandırıyordu: «Politika!. ne yaptığının farkına va­ rıyor. O. Hâlâ. davranışı ve hareketyile ona âsi bir gençlik gibi geliyordu. yassı fesini çıkarmamıştı... (Buna rağmen zorunluktan ya da zaaftan gençle­ re uyan yaşlılar da çoktu). Onun nereden geldiğini düşünmeden ekmeğini yi­ yor. sâdece konuşuyor.. ne harcadığını hesaplıyor..— 336 — Lotika'mn komşusu zengin Pavle Rankoviç de her gün gelirdi. Sanki hayatı bu haliyle yaşanmaya değmen görüyor. . Bunca yıllık çalışmalardan.. Bu genç­ lik ne söylediğine dikkat ediyor.. Ama görünüşte olsun ba­ rış ve huzur içinde yaşamak istediği otoritelerle de bo­ zuşmak istemiyordu. yakası sert gömlekler giyiyor ve kol kapaklarına sayılar yazıyor­ du.. Durumu adamakıllı düzelmişti. Pavle'nin. göğsü kolalı. Yalnız kır­ mızı. Millî kıyafetinden çoktan vazgeçmişti. oğullarıyla çatıştığı zaman söylediği gibi «yıldızlara havlıyorlardı. ve dağda­ ki bir haydutun hayatını bile ondan iyi buluyordu. si­ nirlendiren de bu idi... konuşuyor. bu ölçüsüz konuşma­ lar.» İşte onu rahatsız eden.

Lotika da üzün­ tülü ve hesapları ile başbaşa kalırdı. XIX. kişileri belki de çoktan ölmüş olan eski bir olayı. Lotika'mn yatırımları da otelinden daha iyi bir durum­ da değildi. iyi bir yatırım yapmak demekti. (Bu 25 yıl önceki kalemi değil ama yine onun kadar küçük ve parlaktı) ve söylenenleri sayı­ ların o yanıltmaz ölçüsüne vururdu. onu inan­ dıracak açıklamalar yapmalarını isteyince de mağrur ve kü­ çümseyen bir tavırla birtakım anlamsız kelimeler sıralı­ yorlardı: Bağımsız. Onunla işler ve olaylar üzerinde konuşabilirdi.— 337 — onun gibi bütün hayatı hesap etmek ve o hesaba göre ya­ şamakla geçmiş bir adamı umutsuzluğa sürüklüyordu.~Bank[ o ihtiyatsız ve havaî davranışlariyle onun gözünde en kutslaf—enJeğerli bir şeye. şeref. İçini rahat ettirecek. Kimi zaman Lotika ile. bilim. Lotika'mn hisse senetleri rüzgâr­ daki toz zerreleri gibi dans ediyordu.. Bu mecazi sözleri işittikçe tüyleri ürperiyordu. Onları 'dinlediği ve onlara bıraktığı zaman içini bir üzüntü kaplıyordu. rahat rahat konuşabilirdi. yüzyılın başlarındaki çağ değişikliği krizleri en çok Avusturya . Kredi ve pa­ ra sahibi olunca da piyasanın durumu değişmişti. Politikadan ve bir şey anlaşılmayan o tehlikeli büyük sözlerden uzak. ya da eski bir şarkıyı anarlardı. çarşıdaki dükkânına gider. hayatın temellerine dokunuyorlardı. gelecek. Her pazar (Le MerDrina Köprüsü — F. Sonra Pavle iki kat üzgün bir hal­ de karşıya geçer. Ama o za­ man otel daha yeni açılmıştı./22 . büyüklük gibi. O zaman sadece ne kadar para getireceği düşünülürdü.Macaristan İmparatorluğu'nu sarsmıştı. yüzyılın sonlarında ve XX. tarih. Konuşurken çoğu zaman eline bir küçük kalem alırdı. Ve Lotika'mn yeteri kadar parası olmadığı gibi henüz kredisi de yoktu. Oy­ sa oturup Lotika ile bir kahve içmek hoşuna gidiyordu. İşgalin ilk yıllarında herhangi bir işin hisse se­ nedini almak..

. Çekiliş sırasında heyecandan tirtir titriyor. Ma­ lî felâketlerin yanısıra aile kederleri de yer alıyordu.. İnsanların yüzüne bakıyor ama on­ ları görmüyor.. Ne konuşulanJaxi--«TTtıyoT. Kazanacaklarına öylesine güve­ niyorlardı ki. Lotika en sağlam. Büyük ikramiyesi 15 milyon Peçeta idi. yeni sermaye bulmak umutları da suya düş­ müştü. Tsa- . Her ülkenin o zamanki büyük piyangolarına katılıyordu. Müessese henüz kritik anlarını yaşarken işgal krizi or­ taya çıkmış.. Yatırılan sermayenin beşte üçünü Lotika vermişti. ne de kendi söyledikle­ rinin farkına varıyordu. Sermayedarların. kazanan numaraları okudukça hırsından ağlıyordu. Hatta bir sefe­ rinde İspanyol piyangosunun Noel biletinin dörtte birini al­ mayı bile başarmıştı. yatırılan sermaye bile erimeye başlamıştı. hatta belki de Bosna'dan bile ayrılabileceklerini düşünüyordu. Saray . Şir­ ket \k[ yıl sonra tasfiye olundu.. Yedi yıl önce Lotika'mn eniştesi Tsaler. ilk başarılardan sonra ka­ sabadan. Ama bir şey kazanamıyordu. Sınıra yakın olan bu bölgelerde güven öylesine azalmıştı ki. Aile sıkıntıları da bu felâketlerle paralel gidiyordu.. Bir mucize ya­ ratması ve büyük ikramiyeyi kazanması için Allaha dua edi­ yordu. O çağda henüz iyi işleyen otelin bütün geliri bu değerlerin düşüşünden meydana gelen^çrgı kapatmaya yetmiyordu.cure Viennois) gazetesinin borsa sütunların! okurken hırsından ağlardı. Öyle ise sonuna kadar oynayalım!. Sermaye tamamlyle eri­ mişti. O sıralarda tam iki yıj_süferf bir sinir krizi ge­ çirmişti.Bosna bira fabrikasıyle Tuzla'dakî Solvay soda fab­ rikasının hisse senetlerini de satmak zorunda kalmıştı. Madem kî her şey rastlantı ve şans eseri idi. kasabada bir «Modern sütçü» dükkânı açmıştı. Bu işe büyük umut bağlamışlardı. en güvendiği hisse senetlerini.. diyordu. sadece Mercure gazetesinin küçük sütun­ larını görüyordu. iki emekli ile ortaklaşa. O sırada piyango biletleri de almaya baş­ lamıştı.

Sanki bütün başarı istekleri çalışıp didinmeleri. Ama bu mutsuz çocuk çok iyi yürekli ve sokulgandı. Evde durgun ve dilsiz bir misafir gibi yaşıyordu. Sadece hayır işlemek. onu yatırıyor. bir hastaneye ya­ tıramadığına çok üzülüyordu. küçük kardeşinin düğününden sonra da büsbütün hırçınlaşmış. Bu çocuk güç büyüyordu ve sakattı. Debora hastalıklı ve yaşı ilerle­ miş lomasına rağmen. hiç beklenmedik iyi bîr evlenme (drahomasını Lotika vermişti) yapmıştı ama büyük kızı IVİİna evde kalmıştı. Hiç bir zaman canlı ve hareketli olmayan Tsaler büs­ bütün ağırlaşmış.. minnettarlık duygulariyle dolu mektuplar yazıyorlar ve ailelerinden haber ve­ riyorlardı. işini geliş­ tirmiş ve zengin olmuş kişiler vardı. İşlerinin iyi gitmediğine ve onu Vlyana'ya gö­ türüp büyük doktorlara gösteremediğine. yabancı şe­ hirlere yerleşmiş sadece kendilerini ve çocuklarını düşünü­ yorlardı. Lotika işlerine ve üzüntü­ lerine bakmadan onunla uğraşıyor. Lotika onlardan dü­ zenli olarak haber alıyordu. evlendirdiği bu kişiler de ona ayrı bir üzüntü kaynağı oluyordu. Bu yarım çocuğu gördükçe her gün yüreği sızlıyordu. On yaşma geldiği halde ne ayakta durabiliyor. İçlerinde aile kurmuş. O da hayatı bir kat daha güçleştiriyordu. Anasından çok sevdiği teyzesinin eteğine öyle bir yapışıyordu kî. uyutuyordu. huysuz bir evde kalmış kız haline gelmişti. ne de konuşabiliyordu. kararsız olmuştu. giydiri­ yor.— 339 — ier'in kızlarından irena. okuttu­ ğu. Lotika'mn koruduğu Galîçyalılara gelince: O kazanç yıllarında okuttuğu. işe yerleştirdiği bu Apfelmayerier. bir çocuk doğurmuştu. Tebrikler. dua etmek ve Allanın takdirini kazanmakla ya da bir mucize ile felçlilerin iyi olamayacağını düşündükçe kahroluyordu. Mişanltlardan yana şansı yardım etme­ miş.. Tuhaf sesler çıkararak evin içinde emekliyordu. Galiçya'da doğup yetişen yeni fakir akrabalara yardım etmiyor. doğup büyüdükleri ve Allahın înayetlerlyle kurtuldukları . Ama hayata atılmalarına yardım ettiği.

B u . Üstelik de Viyana'daki 1906 genel grevinde kendisinden sözettiren aşırılar kanadında yer almıştı. Lotika'mn yardımı ve teşvikiyle Viyana'da Konservatuvarı bitirip yetenekli bir piyanist olan yeğenlerinden biri. sonra da Sosyalist Partisi'ne girmişti. tamamiyle ha­ tırdan silmek içindi. liseyi. Vişegrad dilince haydut oldu demekti..— 340 — Tarnovo ile o fakir ve dar çevreyi unutmak. Ama onu büyük bir hayal kırıklığı bekliyordu. ne de imparatorluk halkası alabilmişti. İçlerinden en iyileri büyük başarılar ka­ zanıp umut verdikten sonra ya yanlış bir adım atmış ya da sonlarını getirememişlerdi. . Birkaç ay sonra sevgili Albert'- . . (Musevî olduğundan Lo­ tika'mn istediği gibi yüksek bir memurluğa giremezdi) ama hayalinde onu parlak bir avukat olarak görmekle de yaptı­ ğı fedakârlığın mükâfatını almış olacaktı. Oysa Lotika onu en azından Viyana'da veya Lwow'da ünlü bir avukat olarak tahayyül etmişti. Başşehri temizlemek için yabancıların ve bozguncula­ rın uzaklaştırılmasına karar verilince: Ünlü fesatçılardan Yahudi doktor Apfelmayer de 20 günlük bir hapis cezası yedikten sonra şehir dışı edilmişti. Yine yeğenlerinden bütün ailenin öğündüğü bir çocuk olan Albert.. en parlak ve şöhretli zamanında kendini zehirlemiş. sonra da Fakülteyi parlak olarak bitirdikten sonra. O çok yakından bildiği ve ömrü boyunca müca­ dele ettiği yüz kızartıcı cehalet ve sefalet içinde süründü­ ğünü düşündükçe kalbinin sızlamadığı bir gün yoktu. Lotika ise artık bu zavallılara yardım etmek için bir başına para yetiştiremiyordu. sebe­ bi de hiç bilinmemişti. Genç hukuk doktoru gaze­ teci olmuş. sırf yahudi olduğundan ne kraliyet diploması. Bunu Lotika kendi göz­ leriyle Viyana gazetelerinde okumuştu. Kendinden bir kimsenin Tarnovo'da. Ha­ yata atılmalarına yardım ettiği kişiler arasında da şikâyet­ ler eksik değildi.

Oraya göç edip yerleşmişti. ellerini kavuşturuyor. Lo­ tika genç kızın çeyiziyle meşgul olduktan maada.......... Bu yeğeninin evlenmek zorunda olduğu adam çok zengin bir borsacı idî. Aile buna razı olmuyordu. Üstelik bir de bu!. So-sia-Iist.. sorarım sana.. Hepsi bundan ibaret. keder ve umutsuzlukla gözlerini havaya kaldırıyordu: — Sosyalist olmuş. çocuk­ larından ve lekesiz bir dinî gelenekten başka bir zenginliği olmayan Tarnovva'lı Apfelmayer'ler arasında bu düğünün yarattığı manevî bunalımı yatıştırmakta da en büyük rolü oynadı. Mektup elinde doğru ablasına ve eniş­ tesine koşmuş ve çılgın gibi ablasının üstüne atılarak ba­ ğırmıştı: — Ne olacağız. Debora gibi ağ­ layarak değil. Gott!. Sana ne yaptım ki beni böyle cezalan­ dırıyorsun?. Zavallı Debora nohut tanesi gibi yaşlar dökerek Loti­ ka'mn sorularına: — Gott!. Ve genç kızın da Hıristiyan olmasını şart koşmuştu. Sosyalist!. bir ölünün arkasından ağlar gibi ağladı ve bir daha adını ağzına almadı.. Hey büyük Allahım! Biricik Allahım!. Kolundan tutma­ dınız mı hemen düşüyor. Başka ne söyleyebilirdi? Lotika bile bu soruların cevabını vere. Ama Lotika ailenin çıkarını'düşündüğün­ den bu kadar çok volta vurup yolunu şaşırmamasına imkân olmadığını ve herkesin selâmeti namına yükün bir kısmını . aYlnız Valvinîst bir Hıristiyandı. diye söylendi.. miyordu. yürüyemiyor. diye cevap veriyordu. Sadece. Gott!... Albert'in kızkardeşi Peşte'de parlak bir evlenme yaptı. Bu felâket günlerinde kendi küçük odasında bile huzu­ ra kavuşamıyordu. ama korku.. Üç yıl sonra yine yeğeni.. ne olacağız?.. Sanki Yahudi olmak yetmiyormuş gibi.— 341 — inden Buenos Aires'ten bir mektup geldi.. Sonumuz ne olacak? Lânetli bir milletiz!. Albert'e.. Kimse kendi başına kalkınamıyor..

Sakin delilikten başka bir şey olmayan hastalıklı üzüntüsüyle Peşte'deki evinde kapalı yaşıyordu. Genç kız vaftiz ol­ du ve evlendiler.. yorgun mu. O kadar kî... bu zengin damat evlendikten bir yıl sonra öldü. Bu felâ­ ket genç kadının aklına dokundu. Son yıllarda çabaları hep savun­ ma cephesinde kalmıştı. Oysa Lotika gerçekten yorgundu. Ama gözünün önünde hep aynı amaç vardı. Lotika.. Otelde evin erkeği. Onu bundan ve uyu­ şukluğundan vazgeçirmeye çalışanlara yumuşak ve tatlı bir sesle: Kocasının bunu her şeyden çok sevdiğini bunun ona tatlı bir müzik gibi geldiğini iddia ediyordu.. bu damadın yardımı ile yetişmiş olan yeğenlerinden hiç olmazsa birini Peşte'nin iş çevresi­ ne yerleştirebileceğini umuyordu. bunu kimse düşünmüyordu. Aylar geçtikten sonra bile. Zengin bir biçimde döşenmiş olan apartmanının her yerine siyah ku­ maşlar kaplamıştı. mıştı. Tahmin edilemeyecek kadar yorgun. değil mi. Hâlâ ondan bir yardım.. tekrar mücadeleye atılıyordu. Genç kızın tarafını tuttu ve nihayet onun sözü üstün geldi... Her gün düzenli olarak kocasının meza­ rına gidip başucunda oturuyor ve ona yavaş sesle o günkü borsa haberlerinin listesini okuyordu. Lotika yorgundu ama cesaretini kaybetmemişti. . Her başarısızlıktan. yorgunluğunun derecesini kendisi bile fark edemi­ yordu. Ama talihsizliğe bakın ki. hiç değilse tatlı bir söz bekleyen bir sürü insan vardı. Lotika'mn o dallı budaklı ve çok önemli muhasebesinden bir çok hesap silinmiş ama çalışma prensibi hep aynı kal.— 342 — denize atmak gerektiğini söylüyordu. Vaktiyle onu zenginleştirip yükselten aynı inat­ la kendini savunuyordu. bir öğüt.. Lotika.... her kayıptan sonra dişlerini sıkıyor. kasabanın da Lotika teyzesi idi. İşte bu küçük odada bîr çok insanın kaderi toplanmış.

daima tuhaf gelen olayların büyük gürültüsünü de birlikte getirdi. Ve ihtiyar bir kadının küçük adımlariyie. Yalnız. Yığınları bir anda saran ve canlılardan cansızlara. onunla birlikte de Drina'nın üs­ tündeki köprü hikâyesinin son yılı geldi. Köprünün yanındaki kasabanın üstünden de nice yıllar geçmiş. dalgalar gibi yuvarlanan ve insana daima yeni. insanlığa zamanın ve olayların altın­ da gizlenen alınyazısı üzerine neler gördüğünü kimseye anlatamayacak veya anlatmaya dili varmayacaktır. on­ lardan da ülkelere ve binalara yayılan o ortaklaşa ürpertiyi kim tarif edebilir? İnsanları sessiz ve hayvanca bir korkudan intihar çıl­ gınlığına. en soylu ve herkesi fedakârlıklara sürükleyen ve in­ sanı kendi gücü üstüne bile çıkararak onu bir an için başka kanunların egemen olduğu başka dünyaların yüksek küre- . Lotika belini tutarak güçlükle doğruldu. yazılar ve söyle­ nen her şeye rağmen. XXI En sonunda 1914 yılı. Karanlık. daha da nice yıllar geçecekti. en âdi ve kanlı içgüdülerden âdi bir çapulculuk­ tan. Ya da o yılı yaşamış olanlar böyle düşünüyorlardı. Onlara öyle geliyordu ki.Duvardaki tahta saat biri çaidı. bundan ön­ ceki yıllar gibi. odasında yalnız kaldığı zaman yürüdüğü kesik adımlarla gidip yattı. uyuyan şehrin üstüne tekdüze bîr perde gi­ bi kapandı. O da. Küçük tahta masanın üstündeki yeşil lâmbayı dikkatle söndürdü. Yılın her çeşidini görmüş daha da her çeşidini görecekti ama 1914 yılı daima onlardan ayrı kalacaktı. yeryüzünde olan her şey gibi ağır ağır gel­ di.

Her geçen olayda henüz bir yenilik çekici­ liği. çok bereketli olacağa benziyordu. Erikler uzun süreden beri gö­ rülmemiş bir bolluk ve güzellikte idi. On yıl süren bir sinirlilik ve sarsıntı- . tarihin iki çağını birleştiren bir zamana rast­ lıyordu. insanlığın kaderini idare eden efen­ diler. bu kitapta bizim için o. geçmiş yüzyılların söz hazinelerinden bir ad bulma­ ya çalışıyorlardı. kapanmak üzere olan çağın sonu daha açık görülüyordu. Bunlar sadece geçerken andığımız şeylerdir. sonra da bütün dünyaya bulaşa­ cak olan bir hastalığın ilk belirtisi Vişegrad'da görüldü. burada yaşamış olanların anılarında. Avrupa'da yaşayanları genel bir oy hakkı alanından alıp önceden hazırlanmış olan genel savaş arenası'na sü­ rüklerken. insanlığın gelişmesinde alacağı yeri belirte­ ceklerdir. Başlamak üzere olan çağdan çok. Gerçekten de o yaz çok güzel. onurlu bir görünüş vardı. Çünkü onları görüp sağ kalanların dilleri tutulurdu. Belki o acayip yılları açıklamayı da başaracak ve onun dün­ ya tarihinde. İnsanlık. herşeyden önce Drina'nm üstündeki köprüye uğursuzluk getiren yıldır.. Tahıl. ondan önceki yazlardan çok daha parlak başlamıştı. O çağda hâlâ zu­ lüm ve şiddeti hakiı gösterecek nedenler aranıyor ve bun­ lara. Bu tarihe sığmayan. geçici ve korkunç çekicilik sonradan öylesine kayboldu ki.— 344 — ferine uiaştıran o ortaklaşa heyecan dalgası nasıl anlatıiabilirdi? Bunlar hiçbir zaman söylenemeyecek şeylerdi. 1914 yılının yazı. Eğer unutulmasa nasıl tekrarlayabilirdi? 1914 yılı yazında. ilkin Avrupa'ya. Burada. Onu ancak gelecek çağın şairleri ve bilginleri inceleyecek. yaşadıkları en güzel ve en ışıklı bir yaz olarak kalacaktır. Bunlar öyle şeylerdi ki söylenemez ama unutulurdu.. bizim bilmediği­ miz özgürlük ve tarafsızca yorumlayıp canlandıracaklardır. Ölüler ise ko­ nuşamazlardı. onu kuvvetle duymuş olanlar bile hatırlayamaz oldular.

bu güçlü oyunun bîr parçasıdır. sanat ve istidatla taban tabana çelişen bir kabiliyetsizlik. sıca­ ğın ve taşan hayat özünün. bun­ dan önceki yılların zarar ve ziyanını bol bol çıkaracak ve­ rimli bir yıl bekliyordu. Keçiler ve inekler..) güneşin sıcaklığıyla toprağın rutubeti en uygun bir gücün altında bereketini dökmek ihtiyacı ile titrer. halk geçirdiği kötü gün­ lerin hepsini unutur.ve güzel bir yıl. Bu bereket solu­ ğunun. Yalnız her umut verici söze: «Eğer böyle giderse.. Çünkü kendisi de rutubetin.— 345 — dan sonra her nedense herkes. Vişegrad vadisinde böyle yazlara sık sık rastlanmaz.. çocuklar onları sığ yerlerde kovalarla top­ layarak kıyıya atarlar. tomurcuk­ lanır. sakin. dolgun ve şişkin memeleri yüzünden art bacaklarını ayırarak yürür ve bu onlara salına salına bir yürüyüş verir. Yüzlerce yaprak ve çiçek verir. içinde hayatla ilgili her ne varsa yeşerir. Çarşıdaki tüccarlar da başları önlerinde... Her zaman bir yakınma konusu bulan köylü bile yılın iyi başladığını kabul eder.. tıpkı çiçeklerin koynuna da­ lan bal ve yabanarıları gibi tutkuyla işlerine dalarak henüz . bu bereket neşeli. uğurlu bir eyyamı bahur gibi ka­ sabanın üstünü kaplar ve onun altında herşey çabucak so­ luk alır ve daha büyük bir güçle büyür.» cümlesini eklemeyi unutmaz. en fecî yanı. Ama böyle bir yaz geldi mî de. şüphesiz ilerisini görmek yeteneğinden yoksun olu­ şudur. İnsan zaafının bu en acıklı. Allah vergisi bilgi. Kimi zaman öyle müstesna yıllar olur ki! (bu yıl olduğu gibi. Köprünün gözenekli taşı yumuşar ve sanki canlı imiş gibi topraktan taşan bereketin gücü ile şişer..... Toprak şişer. Gelecek felâketleri düşünmez ve üze­ rine tanrısal bir bereket yağan bu vadinin üç kat güçlen­ miş olan hayatını yaşar. her toprak izinden ve kümesinden ılık bir buhar gibi yükselip titrediği görülür. Her yaz başında Rzav'da sürüler halinde inen tatlı su kefaileri öylesine bol akın eder ki.

Bu kurnaz müşteri bolluğundan ve bu görülmemiş be­ reketten şaşkına dönen köylü. tellerin üzerinde ağır bir kolye gibi sallanıyordu... alçı kasaları duruyordu. tahta geniş raflar göze çarpıyordu. Daha önemli ve tanınmış olan tüccarların ayağına köy­ lü gider. sapsız kazmalar.— 346 — çiçek halindeki eriklerle. Çünkü Vivegrad'ın en hatırı sayılan yahudisidir. Duvarlarında. babalarının da vaktiyle borçlandığı zenginlerden hem mal. öğle vakti bile gölgeli idi. Bu da kıtlık yıllarında köylülerin yüzünü kaplayan hü­ zün maskesinden pek farklı değildir. meyvaların ağırlığı ile eği­ len ağaçların altında ya da dalgalanan tarlanın yanı başın­ da durur ve zahmet edip ayağına kadar gelen şehirliye karşı son derece ihtiyatlı ve çekingen davranır. Pazar kurulduğu günler. Tavanı çok yüksekti. Santo Papo'nun dükkânı da aynı durumdadır.. boya. Dar uzun pencerelerinde sık ve kalın parmaklıklar vardı. Öylesine yük­ sekti ki..... Kapıları ve kepenkleri oyma demirliydi. (Kasabada çoktan beri bankalar bulunduğu ve rehin karşılığı kredi almak kabil olduğu halde.. başak halindeki buğdaya fiyat biç­ mek için şehrin çevresindeki köylere dağılırlar.. he­ le yaşlılar yine eski biçimde borçlanmayı. . Pavle'nin dükkânı para­ ya ihtiyacı olan köylülerle dolar. kazmalar. Dükkânın ön tarafı mağaza bölümü idi. çivi. Uzun tezgâhın yanın­ da üstüste yığılmış çimento.) Santo'nun dükkânı. Duvarları kalın.. yüzüne gergin ve endişeli bir anlatım verir. köylüler. Köşeler­ de. yerleri taş döşenmişti. Vişegrad çarşısının en sağlam ve en yüksek mağazalarından biri idi. karanlıklarda kaybolan bu tavanlara astıkları ha­ fif eşyalar salkım salkım sarkıyordu. Sert bir taştan yapıl­ mıştı. gaz. kürekler. Bu dükkân yazın ortasında bile serin. neft yağı ve cilâ tenekeleri bulunuyordu. Üstleri emaye mutfak takımları ile dolu idi. Renk renk ibrikler. hem de para almayı tercih ediyorlardı. Bu ihtiyat ve çekingenlik.

Eski Türk kılığının son kalıntısı idi bu. Rengi solmuş. Diye bağıran o içi içine sığmayan canlı Santo'ya hiç benzemiyordu. canlı. taş döşemeden ve üstüste yığılmış demir eşyadan etrafa öyle soğuk bir hava yayılıyordu ki. Maden çerçeveli kalın camlı gözlüklerinin altından bakan kocaman açılmış gözlerine sert bir anlatım gelmişti. Tıpkı İki duvar arasından geçer gibi. gözlerinin altındaki siyah halkalar yanaklarının. Vertheim markasını taşıyan kasanın yanında. Hâlâ kiraz rengi bîr fes giyiyordu. bir masanın önün­ de oturan adam. bir de tezgâhın ba- .. kırmızı yanaklı çırakları. Yıllar ve dükkânda çalışmak onu tamamiyle değiştirmişti. bundan otuz yıl önce: — Tekgöz bir Rhum!. . ufak tefek bir ihtiyar olan baba­ sı Mento Papo hâlâ dinçti. Şu anda karanlık ve soğuk mağazadan. Meselâ demir sobalar gibi. şişmanlamıştı.. Hepsi de öyle bir biçimde üstüste yığılmıştı K İ . .. ama aynı zamanda malsahibi olmak duygusunu ve kazanç heveseinî verdiği. Gözleri iyi görmüyordu. yarısına kadar inmişti.ısıtamaz. patron kuşakları için de aynı ölçüde zararlı ve acılı idi. Ağırlaşmış. malların büyük bir kısmı. zenginlik kaynağı olduğu için onlara tatlı ve değer­ li geliyordu. Burası sonsuz karan­ lıklarla kaplı idî. Kalın duvarlardan. 3 ! ' 8 [arında ancak dar bir geçit kalmıştı. Bu hava birkaç yıl içinde. Kalın camların altından eriyecekmiş izlenimini veren ve sulanan gözleriy­ le bîr kasanın yanında oturan oğluna.— 347 — Ama. Oraya.. manivelalar. alçak bir demir kapıdan giriliyor­ du. şiş suratlı ama becerikli ve ömür boyunca tutum­ lu kalan bir tüccar kalfası yapıyordu.. Seksen yaşını aşkın. Yalnız gözleri ona ihanet etmiş­ ti Hava güneşli olunca dükkâna gelir. Ağır eşyaların hepsi orada idi. onu hiç bir şey dağıtamaz ve.. Şüphesiz bu. az konuşan soluk benizli. Fenersiz oraya girilemezdi.. mağazanın arkasındaki depoda duruyordu. Ondan başka kirişler. büyük çabalar ve çeşitli eşyalar da vardı.

Santo'nun çoğu evli olan 6 kızı ile beş oğlu vardı. ne de babasına dükkânda yardım etmesini severdi. oldukça kirli ve yağlı olan.. Santo.— 348 — şında oturan torununa bakar. mağazanın havasını içine çe­ ker ve sağ eliyle torununun oğlu olan on yaşındaki çocu­ ğun omuzuna dayanarak ağır ağır evine dönerdi. Başka türlü olamaz. Bü­ yük oğlu Rafo'nun yetişkin çocukları vardı. İbraga. Daima ya aktar olacağını. büyük babasının adını ta­ şıyanı. Tanınmış Sırp millî şairi. (1) Zmaj: İvan İvaniç Zmaj (1883-1904). İbro'nun ona ne kadar borcu olduğunu.. Yanı başında bir köylü. Ne Sinagog'a gitme­ sini. ya da başka bir biçimde şöhret yapacağını söylerdi. sinkuenta ioço. Santo hesabını bitirip borcun miktarını ve faizin tutarını söyleyince köylü yavaşça: — Tamam mı acaba? diye mırıldandı. kenarları alfabetik düzenle yapılmış kocaman muhasebe defteri üzerine eğil­ mişti. cılık bir çocuktu. sesionta o tres. dedi. Sekiz yaşında iken okulunun akşam teneffüslerinde Zmaj'ın (1) şiirlerini mükemmel okuyan sarı benizli miyop.Bosna'da liseye gidiyordu. Rafo'nun çocuklarından biri. bir çivi sandığına ilişmiş oturuyordu. ioço. «Sinkuenta. şimdi ona ne gibi şartlarla ne kadar para verebileceğini İspanyolca hesaplı­ yordu..» Köylü sanki o son meteliğine kadar ezbe­ re bildiği. Sinkuenta. uykularını kaçıran borcu hesaplamıyormuş da bir sihirbazlık yapıyormuş gibi ona endişe ve merakla ba­ kıyordu. Maksadı kendi zihnî hesabıyla karşlaştırmak için vakit kazanmaktı. Santo bu gibi durumlar için hazırladığı formülü kullanarak: — Tamamdır. Santo. Özellikle çocuklar için manzumeler yazmıştır..... Saray .. . O da mağaza­ da babasına yardım ediyordu. Bu Uzvanitse'li İbro Çemaloviç idi. Buna rağmen iyi bir öğrenci değildi.

. gökyüzünü gösteriyordu. Biilrsin ya. Bu. Se nonları Vişegrad'a getirince belli olur......— 349 — Borcun miktan üzerinde böyle dostça anlaştıktan son­ ra köylü tekrar borç istedi. İlkin aralarında uzun bir konuşma geçti.. Allaha şükür ürün fena değil.. Baş parmağı ile kaba ketenden yeşil çakşırının dikişini sıvaz­ lıyordu.. Santo da imkânları ve şartları üzerine açıklamalar yaptı.. Allah takdir etmedikçe ne bir şey alınır ve ne de ekilir... dedi. Santo: — Erikler çok iyi.. Santo: — Fiyatlar şimdiden bilinmez. Santo bunları söylerken eliyle demet demet çeşitli eşyanın sarktığı yüksek ve karanlık tavanı işaret ederek takdiri ilâhinin geldiği yeri. İbro içini çekerek: . Köylü yine çekingenliğini bırakmayarak: — Evet eğer Allah onları korur ve olgunlaştırırsa...... — Elbette. Köylü: — Evet. Allah nasip etmedikçe insan toprağı iste­ diği kadar ekip sürsün. Bir şey anlatmayan gereksiz ve anlamsız bir söz kalabalı­ ğından sonra konuya geçiliyordu.. Ama bu böyle çabucak olmadı.. bütün zahmetleri boşa gider. dedi.. Meyva da hiç bir hasat mevsimin­ de olmadığı kadar bol.. Ama bakalım onlara ne fiyat verecekler. Allah isterse meyva da. fiyat sahibinin elindedir derler. Çoktan görülmeyen bir bol­ luk yılı olacak. O an insanın edindiği izlenim bu idi. dedi. Bilmeden onları dinleyen biri bu konuşmanın borçla ve para ile bir ilgisi olmadığına İnanırdı. en küçük ay­ rıntılarına kadar yine bir hasat zamanı. İbro'nun babasiyle Santo'nun babası arasında geçen konuşmanın tıpkısı idi. ekin de bol olacak. Bunun tersi söy­ lenemez...

. Kâh sükûnetle. Yenisi de alır. Ve ağıı ağır açıldı.. Kasa ükîn gıcırdadı. işini rast getirsin.. Sonra daha büyük ve ateşli bir sesle: — Nasıl İbraga tamam mı?. budar. Ama tam uygun zamanı gelince... Yeter ki Allah sağlık versin!. Otları ayıklar.. Santo konuşmayı tamamiyle bu yöne çevirmişti.. temiz­ ler. Ona her şey! ver. Sağlık gi bi var mı? Zavallı insanoğlu böyledir işte... Ama eğer Allah kısmet etmemişse. Bütün bunian biraz mahzun bir törenle ve büyük bir dikkatle yapıyordu. Köylüye paralar birer birer saydı.. Hepsi nafile­ dir.. sağol!. vâdesini ve nasıl ödeneceğini tartıştılar. Ama Allah bol bîr ürün ver­ mek isterse kimsenin eksiği kalmaz.. Borcun miktarını faizini. Her şeyin başı sağlıktır. Sonr bütün kasalar gibi derin bir iç çeki şini andıran madenî bir sesie kapandı. Memnun oldun mu?.. . İnsan toprağı beller. diker ama bı Ailahı Azimüşşanın yanında hepsini suya atmak gibi bit şeydir. — Haydi Allah kolaylık versin.. Hiç bir şey vermedin demektir.— 350 — — Doğru söylüyorsun! dedi.. Kul eker.... bi­ linen şeylerdi. Ama daima endişe ile uzur uzun maksatlarını anlattılar.. sağlığını al... sanki es­ ki bir töreye uyuyormuş gibi başladığı noktaya döndü. Bı sefer yeni borcun pazarlığına giriştiler. Ve insan borcunu de öder. İçinden anahtar? ayırmadar para kasasını açmaya başladı.. — Evet. düşünceli bir tavırla cevap verdi — Evet. Kâh ateş İl ateşli. di ye sordu... Hiç bir şey kâr etmez. En sonunda anlaşıp işlerin bitirdiler! O vakit Santo ayağa kalkarak cebinden bîr zin cîre bağlı anahtarlarını çıkardı. Köy lü de sağlık üzerine düşüncelerini açıkladı. Köylü yavaş sesle.. Böylece konuşma bir süre.. Hep genel. Sağlık!.. İn şailah yine sağlıkla ve dostça görüşmek nasip olur. bir gevezelil" halinde sürdü.

. Bulaşma tehlikesi olduğundan doktoru Uvats'a gömdü­ ler. Ama yine de yazın daha başlarında. doktor Balaş. gidip karşıdan yolun öbür tarafındaki kah­ veciden iki kahve getirmesini söyledi. Mezarına kaba taştan bir anıt konması için Ma­ dam Bauer para verdi. bulaşmak teh- .. san ve yağlı boynunun etrafındaki gömleğin yakasını şahadet parmağı ile açtı ve mendiliyle buğulanan gözlük camlarını sildi. Bu hava yeşil çelik kasanın üstünü bile buğulan­ dırdı. Ve bakımlarıyla. Çünkü kasabanın yaşlıları. Kararlı ve becerikli bir adam olduğundan hastalan hemen ayırdı. Viyana yakınlarında bir sanatoryuma girdiği söylentileri dolaştı. biri sade. bütün bunlar müs­ tesna bir facianın izlerini taşıyordu.. Yeni Sırp . yanında bir hastabakıcı ve gerekli ilâçlarla Uvats'a geldi. Böylece 15 hastadan yalnız ikisi öldü..Avusturya. Vişegrad'da. hastalığının kısalığı.. eski Osmanlı . Daha doğrusu bu. Biri şekerli. Bir başka köylü de aynı iş ve aynı hesaplar için kapı­ nın önünde bekliyordu. bir tifüs salgını baş göster­ di. geçici bir endişe ve keder gölgesi belirdi. Santo yumuşak. Bu köylülerle. Bu yer tam sınırda olduğu ve jandarma kışlalarında da iki vak'a görüldüğü için Vişegrad'ın askerî doktoru. şehrin genç kızları arasında fısıltı halinde dolaşan bir söylenti idi. Olaydan sonra da hemen. Cenazesinde Madam Bauer ile kocası ve birkaç su­ bay geldi.hem kocasını bıraktı. İşte yaz böyle başlamıştı. İlkbaharın ilk günlerinde Uvats'ta. Salgın da ileri gitmedi ve önü alınmış oldu. Ama son hastalanan Dr. hem şeh­ ri . Hasta­ lığı aldığının anlaşılmaması..— 351 — Torununa. Balaş'ın kendisi oldu. hasat ve ürün üzeri­ ne tahminlerle birlikte müstesna bir yılın ağır ve sıcak ha­ vası da Santo'nun dükkânının en karanlık köşelerine kadar süzüldü..Avusturya sınırı üstündeki küçük bir bucakta. biz­ zat kendisi uğraştı.. gerekli tedbirleri aldı. beklen­ medik ihtiiâtlar yapması ve âni ölümü.

Ama kısa bir zaman önce doktorla Albayın karısını yaptığı gibi dağdaki yollarda ve yokuşlarda iki kişinin bas başa dolaşmasının ne demek olduğunu çok iyi biliyorlard Genç kızlar. her ya. hazin bir yer ole rak hayâl ediyorlardı. Lâ den ağaçlarının talaşından reçine ve neftyağı çıkarıyorlar dı. Oysa hareket içinde taşan hayat. Haziran sonu yaklaşıyor. alınan tedbirler de ortadan kaldırılınca dol toru da. aralarında gizli konuşur. Ama artık keman ve piyanı sesi duyulmuyordu.. Cahil ve tecrübesi olan kızlarımız Sanatoryumun ne demek olduğunu bilmiyoı lardı. yaşlı subay iann ortasında. güzel ve günahkâr kadınların gayri meşru aşklarının ke faretini ödemek için kapandıkları esrarlı. ırmağın kenarına elek trik gücü ile işleyen bir kereste fabrikası kurulmuştu.. şehrin çevresinde büyüyo ve olgunlaşıyordu. Bir yı önce kasabadan iki kilometre ilerde. sonsu. zengin.. sıcak gecede Kapiya'da otur muş şarkı söylüyorlardı. Yazın boğucu sıcağının ve içtiği şarabın etkisiyle bu ram buram terleyen Albay Bauer. ve kolay akar gider. mutsuz çift üzerin< bu yabancı kelimeyi kullanırken «Sanatoryum» denilen ye ri. Gecenin bu saatinde ana caddeler aydınlık içindedir Çünkü ilkbahardan beri kasabaya elektrik gelmiştir. köprünün yanır daki ırmağa bakan pencereleri yine bir yaz önceki gibi ay dınlık ve ardına kadar açıktı. saf ve güleç yüzüyle oturuyordu. Üniversitelilerin dönmeleri bekleniyordu Böyle bir gecede Kapiya'da. İnsana zaman durmuş gib gelir. Akşamları orduevinin. Müstesna bir güzellikte ve parlaklıkta olan bu yas tarlaların ve tepelerin üstünde.. Ve bunun ne kadar zaman böyle sü receğini kimse kestiremez. Kasabanın delikanlıları. Bu kontra . Fabrika belediye ile bir kontrat imzalamıştı. masasında.— 352 — likesî geçince. gibi Liselilerin. Albayın karısını da unuttular...

. Yeşil fenerler de içlerindeki gaz lâmbaları ile böylece ortadan kalkmıştı. Bu karanlık bahçelerden birinde. Çünkü gençler en umutsuz ve acı aşk kavgalarını bile içinde hiçbir aşk oyunu ve düşüncesi bu­ lunmayan bir hayata yeğ bulurlar. Zorka île Glaninçanin de bu hazırlıklara yardım etmişlerdi. Pro­ valardan dönerken geçen yazdan beri ilk defa olarak konuş­ muşlardı.. Şimdi bu sıcak yaz gecelerinde sürekli olarak buluşuyorlardı. yakan Uzun Ferhat da. Ama görüşmekten vazgeçmemişlerdi..— 353 — gereğince fabrikanın elektrik santralı şehrin sokaklarını ay­ dınlatacaktı.. Oysa sağda ve solda Bikavats'ın etrafında dolana dolana Meydan'a ve Okolişte'ye çıkan ikinci derecedeki yollar küçük ve bayağı ampullerle aydın­ lanmakta idi. Tabiî onlarla birlikte. Ara sıra./22 . Şehir boyunca uzanan ana cadde köprüden yeni mahalleye kadar puslu camlı kocaman lâm­ balarla aydınlanıyordu.. bu kavga onları birbirlerinden ayırmıyor. orada bulunmayan Stikoviç yüzünden tekrar sonuçsuz bir kavgaya tutuştukları olu­ yordu ama. öğretmen Zorka ile Nikolay Glasinçanin başbaşa oturuyorlardı... Düzgünce sıralanan bu ışıkların arasında düzensiz göl­ geler göze çarpıyordu. Bu sonu gelmeyen kav­ galar sırasında. İşte o zaman her kış olduğu gibi «Sırp Ocağında» Aya Sava yortusu için konser ve tiyatro hazırlıkları başlamıştı. onları temizleyen. Drina Köprüsü — F. nasıl olduğunu kendileri de anlamadan barışıvermişlerdi. Bir yıl önceki tatilde Stikoviç geldiği zaman aralarında peyda olan so­ ğukluk uzun zaman. Önceleri bu konuşmalar kısa sürmüş.. Bunlar yokuşların üstünde kat kat uzanan büyük bahçelerle avlulardı. yeni yılın başına kadar sürmüştü. mağrur ve çekingen bir hava içinde geçmişti.

daha yaklaşıyorlardı.» diyordu. Kadınların her şeyden güçlü buldukları aşk üzüntüîe rine daldıkları zamanki gibi susuyordu. onu görülmeyen bir yara gibi sızlayan bir şaşkınlık içinde bırakarak âdeta veda etmekten çıkıp git­ mişti.. O. görülmeyen bitkilerin kokusuyla dolu Vişegrad'm sakin bir gecesi gi­ bi düşünüyorum. sanki yüz yıllardan beri mezar­ larında yatan şanlı ölüler gibi sözediliyordu.. Kızın.. Hepsi bu kadar. . ihtiyar bir ceviz ağa cmm kökünde oturuyorlardı. hem de bu günlerde. her kavgadan sonra bira. Stikoviç geldiği zaman. Bütün gece ağzını açmayan Zorka da sessiz oturu­ yordu. ırmağın gürültüsüyle. Aşkarından. ona önem bile vermemiş. ebedî ustalığını gösteren bir kompozisyon şaheseri idi. Bütün tecrübesizliğine ve aşk sar­ hoşluğuna rağmen.Ondan gelen mektup.. İkisi de kendi düşüncesine dalmış. boş bir cam kâse gibi de saydam ve berraktı. isteklerin ve düşüncele­ rin bir öpüş kadar tatlı olduğu.— 354 — uzaklaştırmıyor. aşağıda. Ama bu ha­ yali uzun sürmemişti. önünde sonsuz bir mutluluk dünyasının tam bit ahenk içinde birleşen duyguların. Glasinçanin az önce çok konuştuğu için bir an sus­ muştu. sırt kendini ilgilendiren bir kanuna boyun eğmiş. genç adamda ihtirasın çabuk alev alıp yine aynı çabuklukla söndüğünü farketmişti. bir insan ömrü kadar uzun sürdüğü bir aşk cennetinin açıldığını sanmıştı.. Şimdi sıcak karanlıklar içinde. bana huzur ve rahat vermeyen iş­ lerim arasında seni. Ama bir avukat düşüncesi gibi ölçülü ve hesaplı. buna karşılık olarak gönderdiği içten gelen o ateşli mektubuna da sadece bir kartla cevap vermişti. tam tersine. biteviye bir gürültü ile uğulda yan ırmağın kenarında sıralanan küçüklü büyüklü ışıklara bakıyorlardı. kasabada. «Başımı döndüren. Bir yıl önce..

.. söz konusu olan belirsiz uzak hâtıralar. Alplerin. Seven bir kadın. Bir mucizeden daha güç inanılır gibi bir şeydi bu.» Gençliğine ve tecrübesizliğine rağmen bu ona yetmiş­ ti.. .. hiç bir hissî bağı olmayan o zengin insanların yanına dönmüştü. aşktı. bütün umut­ lan sönse bile.. ruhunun derinliklerin­ de kırılan şeyden hissediyordu ki. egoist ve kaprisli idi. Kısacası. Soğuk. İç dünyasındaki çöküntüsünde. Saray-Bosna'da öğretmen okulunu bitirince oriu Vişegrad'a tâyin etmişler ve tekrar. doğması nasip olmayan bir çocuk gibi sever. bütün bu şeylerden aşktan çok acıya benziyordu. etrafım çeşitli dil­ ler konuşan kozmopolit bir halkla çevrilmiş. mektup yazdığı yerin yüksekliği. onun uyandırdğı aşkın bütün ağırlığı sadece kendi omuzlarına yükleniyor ve ger­ çek adın vermeye cesaret edemediği bir sis tabakası için­ de uzaklarda kayboluyordu. Çok acı çekmiş. Aldan­ dığını ve aldatıldığını düşündükçe fenalıklar geçiriyordu. geçen yazı ve seni düşünüyorum.! ve hiç de sevme­ yeceğim!» demiş olsaydı bundan daha açık konuşamaz ve ona bundan fazla acı veremezdi. yüksek bir tepesinden yazı­ yordu: «2000 metrelik bir yükseklikte. aşkını. Ama işte aşk yoktu. sevmiyorum.— 355 — Suların mırıltısıyla görülmeyen bitkilerin kokusunu boşuna hatırlamaya çalıştı. Belki de müstesna yaradılışta olan her insan böyledir» diye düşünüyordu. aralarında geçen her şe­ yi unuttuğu gibi kendisi de belki bunları unutmuştu. Çünkü. etrafını çeviren insanların dilleri değil. Eğer «seni sevmedim. Onun. Sonradan kendi kendine açıklayamadığı bir şeyle de avu­ nuyordu.. Zorka öksüz olduğundan buradaki akrabalarının evin­ de büyümüştü. ama kendine hâkim olabilmiş ve ona cevap vermemişti. «O anlaşılmaz bir adamdı.. Ufkun ses­ sizliğini seyrediyor. İki aylık bir susuştan sonra bir kart daha gelmişti.

onları böyle bir davranışa sürükleyen duygu ne olabilirdi? O yakıcı bakışların. zayıfladı ve kendi içine ka­ pandı.. her halde rahatlardı.. o sıcak ve kesik nefeslerin. anlaşılmaz davranışları gibi) karmakarışık olan ağına büsbütün takılıp kalıyordu.. bu komedi­ nin. tecrübesiz. Bu da ötekiler gibi kusur­ suz bir stille yazılmış... Zaten ona öyle geliyordu ki. zayıf ve bitkindi.. Daha açık görüyordu ama bunu bir türlü kabul edemiyor­ du. mutluluk hülyalarımızın yanı başında bekleyen ölüm... İşlediği su­ çun. küçüklük olurdu. ne insanlar ona her şeyi açıklayamadıkları gibi. Ne kitaplar. Ama genç... kısa. ateşli isteklerin ve kendi düşüncelerinin (Stikoviç'in o insanlıktan uzak. ayıbın kefaretini. Noel yortusunda gön­ derdiği karta da cevap vermedi. önlerinden geçerken onu alaycı ve insafsız bakışlariyle süzüyorlardı. katlanılmaz bir hakaret.. o ateşli öpüşlerin anlamı ne idi?. bir akıl danışabilse. kendisi de bir şey açıklayacak hal­ de değildi.. Onsuz.. bütün kasaba halkı onun hayal kırıklığını bi­ liyor. cahil. Daima. Birine derdini açabilse.. Bütün bunlar aşk değil de ne idi? Muhakkak ki aşk değildi. soğuk bir karttı. . O da ölümdü. hem kendi­ ni. İçini parçalayan bu acıyı dindirmenin bir çaresi avrdı. Ama utana ona engel oluyordu.. Bunu gittikçe daha iyi anlıyor... hem başkasını bu derecede alçaltacak kadar saygısız insanlar da dünyada vardı demek? Eğer aşk değilse. kimsenin avutmasına ve yardımına muhtaç olmadan kendi kendine ödemek istiyordu. Onu gerçekten hiç sevmediyse.356 — Zorka gitgide sarardı. Yaşlanmış duy­ guların. Kimseye derdini söylemedi. (Kim böyle bir şeyi tevekkülle kabul edebilmişti ki}.. Böyle bir oyunla gönlünü eğlendirecek.. geçen yaz onu kandırmak için söylediği o ateşli söz­ lerin gereği ne idi Okul sıraları üstünde oynanan sahneye ne lüzum vardı? O sahneyi ki ancak aşk mazur gösterebi­ lir.

— 357 — Zorka. «ölmek» diye düşünüyordu. ölmek.. İlk defa olarak canlı bir varlığa.. Samimî ve derin olduğu zaman her şeyi unutan ve affeden aşk. Buna rağmen bun­ lar bile genç kızı yatıştırıyordu. uzun zaman onunla karşılaşmamak ve onunla konuşmamak için elinden geleniyapıyordu. Kapiya'nın üstün­ den ırmağın serin sularına süzülüvermek.. bu cevapsız kalan sorular insanı hastalıktan da beter zehirliyor.. Evet. Bu düşünceler. Artık herkes onu değişmiş bularak üzülüyor ve kendini baktırmasını Öğütlüyordu. Akrabaları. sammî tiyatro ve müzik eğlen­ celeri doiayısiyle böyle küçük yerlerde hüküm süren he­ yecan.. İlk uzun ve açıklamalı konuşmaları sonuçsuz kaldı. Ama insan ölmüyordu işte.. Ama o temiz. uyanır uyanmaz...» diye düşünüyordu.Delikanlı. ilk görüşmeleri. ne vedâ. mahvediyor­ du. acı ve yüz kızartıcı ayrıntılara girişmeden gönlün­ deki acıdan söz edebilirdi. Acısiyle ve dayanılmaz düşüncesiyle yaşıyordu.. Glasinçanin onun onurunu in- .... Sanki bir kâza imiş gibi. ne itiraf. «ölüm. Noel tatili yaklaştığı sırada acısı artık son haddini bulmuştu.. herkesin maskesi altında gizlenen o gülüm­ semelerini görmemek için uykuya yatmadan önce.. Genç kızı buna sürükleyen acısını hafifletmek ihtiyacı idi. En ateşli sohbetle­ rin ortasında. Gönlünde her şey bunu tekrarlıyordu.. Ne mektup.. çok çocuklu ve ne­ şeli bir adam olan müdürü ve arkadaşları bile. birlikte eve döndükleri o serin ve berrak geceler.. Öte­ kinin de aşktı. srası çok açık olan iki genci birbirine yaklaştırmıştı... Avuntu ona da umma­ dığı yerden geidi. Ölmek. ölmek.. pek tabiî olarak soğuk ve anlamlı söz­ lerle ve bir güvensizlik havası içinde geçti. ne de alçalmaki... Mutlu bir rastlantı olarak konser provaları da o sıra­ da başladı ve kaç aydan sonra tekrar Galsinçanin ile ko­ nuşmak fırsatını elde etti...

. Delikanlının aşk ve saygı dolu sözleri ona. Ama o. Ve gençliğe özgü o hızla değişti. içinde kendini kaybetmeye başladığı o karanlık dünyadan çekip çıkarıyor ve her şeye bir ilâç ve bir çare bulunduğu insan hayatının gerçeklerine doğru sürüklüyordu. Delikanlı onu.ahvolmadığını.. davranışında. yaradılışı gereğince.. Ömründe hiç bir şahsı. ilk clefa olarak kendini değersiz bulmaktan kurtuluyordu. o derin umutsuzluğun bir hayal­ den ibaret olduğunu gösteriyordu. Glasinçaım'in evvelce dikkatle dinleyip ilâç gibi içtiği sözlerini ar: < enteresan bulmamağa başlamıştı.. O heyecanlı ve be­ reketli yaz da böyle geçti. güze! ve renkli edyimierle uzun uzun ve sıcak konuşuyordu. her bakışında kendini belli ediyor­ du. çoğu zaman susarak dinliyordu. genç kız da kendini topladı. Za­ man geçtikçe. Kış geçti. İlk defa olarak içindeki huzursuzluğun hafiflediğini hissediyordu. Açıklamaları o gece. sırf kendini düşünen bir canavardı. Stikovlç'den sözederken ge­ rektiğinden çok ağır sözler kullanmıyordu.358 — ciltmemeye çalışarak. Glasinçanin aşktan çok az sözediyordu. Oysa. kesin ve insafsızdı. Stikoviç. Genç öğretmen onu. Artık herkes Zorka ile Glansinçanin'e sık sık buluşan iki genç gözü ile bakıyordu. Bu konuşmaların her saniyesinden hoşlanyordu. çaresiz bir biçimde m. doğrusunu söylemek gerekirse kız. Bu sohbetler Aya Sava yortusundan sonra da sürdü. kendinden memnun olmadığı İçin acı çekmiş ve onun için de ona yaklaşan ve aldananlara da acı vermiş bir insandı. Tıpkı bu yaz gibi... her sözünde. şifa buldu. güçlendi. Kimi zaman bu kar- .. Bahar geldi. Rü­ yasının bir hayalden ibaret oluşu gibi. Kısa. Kapiya'da söylediklerine benziyordu. hiç kimseyi sevmemiş. her gün buluşuyorlardı..

Şimdi de yanındaki kadına söylüyordu: — Aldanmadığımı sanıyorum.. kimi iş görür... imkânların ve ufukların açıldığını görür. Durum yine gittikçe kötüleşecek. hayatını ve ge­ leceğini serbestçe düzenleyen.. bu kızda ne büyük hazinelerin saklı olduğunu anlıyor ve haya­ tındaki acılığın ve hoşnutsuzluğun bereketli bir güç hali­ ni aldığını hissediyordu. (Bu temiz duyguların son cüreti idi) ve bu temasla ge­ cenin zengin ılıklığı ruhuna doluyordu. iki varhğı en yüksek amaçlara kadar sürükleyebilirdi. onlara destek olsundu. ne de kazançlı bir iş bulmak kabil olacak. Karanlıkta. onu elinden geldiği kadar dikkatle dinliyordu. kendine âdeta kızıyordu. yıkılmak üzere olan bir . ne düzen. Ne Herak'iar. Arala­ rında bir samimiyetin nasıl doğduğuna şaşıyor. Mal satın alırken onları dikkatle ince­ liyor ve İzliyorum. Bu seni aldatmama imkân olmadığına bir delildir. Yalnız ye­ ter ki aşk onları birleştirsin.. Kimi zaman ruhunu kurtarmış olduğunu hatırlayarak bu sıkıntıyı yenmeye çalışıyor.. Tıpkı borcunu bilen min­ nettar bir borçlu gibi. Bu yaz gecesi elini. Daha uzun zaman burada ne rahat.. o artık Vişegrad'ın büyük bir müessesesinde çalışan küçük bir memur değil. Çünkü samimî bir aşla seven bir insan.. Öyle bereketli bir güç ki.— 359 — şıhklı dertleşme ve içini dökme ona ağır geliyordu.. Ve burada hayat olmadığını gittikçe da­ ha iyi görüyorum. Böyle anlarda... Kimi konuşur ve saçmalar­ ken. içi bu duygularla dolup taşarken. kendine güvenen bir insan­ dı. ne de Stikoviç'Ier bir şey yapmayı başaracaklar. becerikli ama ihtiraslı ya da egoist bir kişiye sonsuz olarak bilinmedik ve kapalı kala­ cak olan yolların. gündüz ki Glasinçanin değil. genç kızın elinin üstüne koymuş­ tu.. bu aşk kar­ şılıklı olmasa bile önünde.

— Sana hiç sözetmedim ama bunu çok düşündüm. Üç yıl önce Amerika'ya gitmişti. Çünkü orada işler açık ve herkes çalışabilir. Bütün bunları gerçekleştireceğim. Sen çok iyi insansın! diye mırıldandı. Zorka elini sıkarak: — Teşekkür ederim Nikoia!.. Gençlerin şarkıları Kapiya'dan onlara kadar geliyor­ du. yeter ki sen benimle ol! Delikanlı bir süre sustu. Senin fazla zorlukla karşılaş­ maman için ben elimden geleni yaparm. Her şe­ yi düşündüm.. Ama bence imkânsız da değil.. Eğer seninle anlaşırsak hemen evlenip Zagreb'e gideriz.. hesapladım. telâş içinde çırpınan bu kurtarıcılar.. Sırbis­ tan'a geçer oradan gideriz. bir felâkete doğru gittiğimizin en açk belirtileridir. Askerlik işimden ötürü bunu başaramayacağımızı arılarsam. güvenli bir iş. Ben de kolayca iş bulurum. Orada. Okolişte'de neyim var. On beş güne kadar Üniversiteler de gelecekti. Plânı gerçekleştirmenin öyle kolay ve basit bir iş ol­ madığını biliyorum. Orada özgür ve mutlu oluruz. Orada kendi okullarımız var ki onlara öğretmen gereklidir. Beni yanma çağırıyor. Bu adamın iyiliği ise ... Çok teşekkür ederim. neyim yoksa satacağım. Bunlar Vişegrad'lı gençlerdi. Orada göçmenleri Amerika'ya gönderen bir büro var.— 360 — evden kaçar gibi buradan kaçmaları. Boğdan bize bir kabul fişi gönderinceye kadar orada bekler ve bu süre içinde İngilizce öğreniriz. Hattâ bana gönderdiği fotoğrafını sana göstermiştim. Zorka o vakte kadar hiç bir şeye karar vere­ mezdi. Genç kız susuyordu. bi­ raz ilgilendim. Her şey ona acı veriyordu. Bilirsin ki Okolişte'den Boğdan Çuroviç adiı bir arkadaşım var. yüksek bîr maaş vâdeditor. Amerika'­ da her ikimiz de çalışırız. Belki de Saray-Bosna'dan Liseliler de gelmişti. Elden bir şey gelmeyince kaçmak gerekir. her adımda rastlanan.

Ama Kolo almış yürümüştü. Yalnız işsiz güç­ süz olanlarla gençler dans ediyorlardı. yüksek ve yeşil kıyının sık yapraklı ceviz ağaçları altında çadırlar kurdular. tatmin olunmamış dullar ve çocuklar da dansa katılacaktı. Bir kere daha görsün. Çünkü halk gelmeğe başlayınca. Elele tutuşarak kalktılar ve şarkının geldiği yere inen dik yokuşa saptılar.. ama yer yer kesilen ve ahengini kaybeden bir zincir biçimini alacaktı. Bunlar kilisedeki âyinden sonra doğru Mezalin'e inerlerdi. Orada içki satıyor.. Tıpkı havada dönen bir kement gibi uçuyordu. yıl da Vidovdan yortusu için Sırp toplumu Mezalin'de bir kır eğlencesi düzenlenmişti. Bunu biliyordu. sonra ne olursa olsun­ du! Nikola beklerdi. XXII Her yıl olduğu gibi bu.. çok canlı veneşeli idi. Yemekleri ile gelen aileler gölgelik yerle­ re oturmuşlardı. Son­ raları böylesine canlı.. içerde de hafif ateşte kuzu çeviriyorlardı.. Toprağı yatkın olan bir düzlükte sabahtan beri Koio oynuyorlardı. Oraya. Ağaç dallarından meydana gelen bir tü­ nelin altında çalgı sesi geliyordu. sevmesini bilmeyen adamı bir kere daha görmek istiyordu. Rzav ile Drina ırmaklarının birleştiği yere. O zaman Kolo uzun ve neşeli. Asıl bayram öğle­ den sonra başlayacaktı. Oysa.. Hiç umudu olmadığı halde. içinde genç kızdan çok deli­ kanlı bulunan bu kısa Kolo. Onu parça parça etseler yine diyemezdi.. o.. evli kadınlar. böylesine güzel olamazdı.— 361 —her şeyden çok.. ama bir sırada ona evet diyemezdi. Çevresinde her- ..

çalgının başlamasını bekliyordu. Eğlence henüz başlarken Mezalin yaylasının üzerin­ de siyah üniformalı jandarmalar göründü. Fuar­ larda ve eğlence yerlerinde dolaşan normal devriye kolla­ rından daha kalabalıktılar. Sonradan soğuk suya atlar gibi başlarını eğerek dizlerini hafifçe bükerek Koio'nun içine dalıyorlardı. dalgalanıyordu. Yaz toprağından gelen güçlü bir akım. çayırlara dağılmış ailelerin ve çadırların yanına doğru iler- .şey. Genç kızlar ise yanakları kızarmış... Genç kızlar bir an durup Kolo'yu seyrederken tempo tutuyor. olduğu yerde oynuyor. Bazısı kendini dansa ve âhenge öyle kaptırmıştı kî. bu boşalmış ayaklara. Ama çalgıcıalr acele ayağa kalkmış kemanlariyle borula­ rını muşamba torbalarına yerleştiriyorlardı. yaz bulutları.. Yüzleri sararmış. Onlara sadece vücutlarının hareketini bu ahenge uydurmak kalıyordu. sanki gizli bir gücün onları sürüklemesini bekli­ yorlardı. Doğruca çalgıların bulunduğu yeşil tünele doğru ilerlediler. oradan da zincirlenmiş sıcak ellere geçiyor ve bu zincir sanki aynı kanla canlanan. Sonra o da durdu. Delikanlılar başlarını arkaya atarak dans ediyorlardı... Dansın verdiği o şehevî haz bakışla­ rından okunmasın diye mahcup bîr edâ ile gözlerini yere eğiyorlardı. Müziğin tem­ posuna uyan hava. Elbiselerinin ku­ maşı ve silâhları öğle sonrası güneşinde parlıyordu. ağaçların sık dalları. hattâ ayaklarının altındaki toprak bile. Daha henüz hepsi elele tutunuyordu. her iki ırmağın duru suları. burun kanatları titriyordu. Gençle­ rin itiraz sesleri duyuldu. Koloya girmek için gençler yoldan koşarak geliyorlar­ dı. Müzik âletleri birer birer sustu. aynı ahenkle sürüklenen bir varlıkmış gibi titriyordu.. onunla birlikte dönüyor. jandarmalar. Kolo biraz daha sallandı.

Yaz geceleri birbiri peşisıra geçiyor.. Sırpların ve şüphe­ li görülen yolcuların tutuklanması. sınırda askerî baskının arttırılması. Genç kız hayli yüksek olan birinci ka­ tın açık penceresi önünde bekliyor ve orada konuşuyorlar­ dı. endişe ve tehlike dolu bir hava. Kasabanın içinde en çok askere rastlanıyordu. Genç kız duraksayarak aşağıya indi. Ama bir kişi bile durup onu okumadı. avluya çıkan. buluşmak ve görülmeden konuşmak isteyenler için hazin bir dönemdi. Nöbetçi o günden başlayarak köprüde büsbütün kaldı. Ama kısaca.. ediyordu. Çünkü delikanlı. karan­ lıkta çiftlerin fısıltısı duyulmuyordu. Bu gece de böyle gelmişti.. gençler Kapiya'da toplanmıyor. Herkes nöbet­ çinin önünden başını eğerek geçiyor ve kabil olduğu kadar çabuk oradan uzaklaşıyordu. genç kızı kapıya çağırdı.. yavaş sesle konuş­ malar. Akşam saat dokuzda Bikavats'daki barakaların ve köprünün yanındaki büyük kışlanın bo­ razanları Avusturyalıların yat borusunun hazin melodisini çalınca sokaklar hemen tamamiyle boşalıyordu. Sapsarı idi.364 — Saray-Bosna'da vetiahta yapılan suikasti halka haber veriyor ve bu çirkin hareketin uyandırdığı üzüntü ve öfkeyi' belirtiyordu. karanlık bastırmadan köprüden geçerek Okolişte'dekî evine dönmek için acele. Çünkü ona bîr söyleyeceği vardı. Sessiz­ ce okunup birbirine uzatılan gazeteler. Giasinçanin her gece Zorka'nn evinin önünden geçiyordu. . Ve bütün kasabanın hayatı da birden kesildi. ama artık şarkı sesleri işitilmiyor. Bu. Hep günler bunlarla dolu idi. sevişenler. Ayakta. Tıpkı Mezalindeki Kolo gibi. Şimdi artık tuhaf günler birbirini kovalıyordu.. Neşeli bir bayram günü olarak başla­ yan o temmuz günü gibi. şapkası elinde.

İçlerinde genç Pope M i lan da vardı. şimdi bir ölüm sessizliği çökmüş. Onlar. üstünde Türkçe yazılar bulu­ nan dikili taşın hemen üstünde beyaz bir ilân görüldü. Jandarmalar onları hapse götürüyorlardı. . bir nöbetçi bile konmuştu. Karargâhın önüne gelince. o kimsenin hemen tavrı de­ ğişiyor. o daimî neşe ve canlılık yerine. Ama jandarma çavuşunun sarı yüzü ve kanlı gözleri karşısında en ateşlileri bile gerilemek zorunda kalıyordu.. Yo­ rulmak bilmeden bu beş altı adımlık yerde gidiyor geliyor ve her dönüşünde süngüsü. Kaplya'ya. Hayal kırıklığına uğrayan ve şaşıran halk. Genç kızlarla delikanlıların Kolosu en son dağılan oldu. İri puntolarla yazılmış ve geniş siyah bir çizgi ile de çerçeve­ lenmişti. ilk yakalananları gördüler. bir işaret verir gibi güneşte parlıyordu. neşelerinin ve eğlencelerinin büsbütün sona ermiş olduğunu akıllarına bile getirmiyorlardı. Acı ve korkulu bir bekleyiş başladı. o sabah Saray-Bosnada Arşidük Fransua Ferdinand ile karısına yapılan suikastten ve Sırplara karşı her tarafta hazırlanan kovuşturmadan söz edildiğini işitiyorlardı. Ertesi sabah erkenden. Birinin yanına yaklaştı mı. Sofadan dinamitli sütunun ağzını kapatan demir kapağa kadar boyuna gidip geliyordu. Kolları bağlı olarak bekliyorlardı. konuşmaları kesiyor­ du. yaptığı iş ne ise vazgeçiyor ve eşyasını çabucak toplayıp oradan uzaklaşıyordu... çayırın üstündeki dans­ larını bırakmak istemiyor. Ve böylece bir neşe ve eğlence gü­ nü olarak başlayan bu yaz gününün öğleden sonrasını ke­ derli bir hava kapladı. geniş beyaz yolu izleyerek Mezalin'den dönüyor ve ilerleyip şehre yak­ laştıkça korkulu ve yavaş bir sesle. dansı durduruyor. ye­ ni donatılmış bir erdi. Her yerde jandarma çavuşu yavaş sesle birşeyler söylüyor ve bu söz sihirli bir kelime gibi hemen bütün ne­ şeyi söndürüyor.— 363 — îediier. Bu..

Arkadaşlarla gitmeliyim. eğer sağ kalırsak.. Ama. Şimdi belki de buradan çok uzakta bulunacaktık! Kimbilir.... delikanlı ile aynı boyda duruyordu.. Genç adamın mırıltısı dindi. Ama eğer.. Seni düşüneceğim Zorka........— 365 — kapının eşiği üstünde. Mutlaka yapmak gerek.... O an söyleyecek söz bulamayan delikanlı elini kaldı­ rıp genç kızın kestane renkli gür saçlarını okşadı. Orada savaş var ve hepimizin yeri şimdi Sırbistan'dır. YaYni Ame­ rika'dan bir şey yok ! — Hayır!..... Bir mırıltı halinde gelen sesi güç işitiliyordu: — Bu gece kaçmaya karar verdik.biz. Zorka'nın hayretle açılan gözlerinde korku ve endişe görmüştü.. — Teşekkür ederim!.. Belki de böyle olması daha iyi oldu. Her şeyin iyi hazırlandığını ve geçebi­ leceğimizi umuyorum... Yine orada ikimiz birlikte yaşayabiliriz.. namusuyle para kazanılan. Bu her . bir şey olacak olur­ sa Zorka!... «Bir şey yok» deme! Eğer bir ay önce sa­ na evlenmemizi teklif ettiğim zaman kabul etmiş olsay­ dın.... Çalşan. Şeyden. Eğer sen istersen. Sen de. Çünkü bizim de burada bir Amerikamız olacak. belki de denizler aşırı o Amerika'ya gitmemizin ge­ reği de kalmayacak..... seni daima düşünece­ ğim. Çünkü ödevimiz­ dir. Böyle yapmak gerek Zorka.. Viado Mariç ile iki kişi daha var. Bizim. özgürlüğümüze kavuşur­ sak.. Kendisi de çok he­ yecanlı idi.... serbest ve rahat yaşanan bir yurdumuz olacak.... Şimdi durumu görüyorsun.... Glasînçanin heyecanlı idi. Bu sırf senin elin­ de. — Sana haber vermemin daha iyi olacağını düşün­ müştüm dedi. Gelip ona haber verdiğine âdeta pişman ol­ muştu. bazan.. dedi.

Ertesi gün. Sonradan ağlaması hız­ landı. Zorka sonra ne olacağını görmeden korkuyormuş gibi ar­ tık kararmış olan odasına çekildi. Sonra kapı sessizce kapandı ve bir saniye sonra Zorka pencerede göründü. Kasabanın üstün­ deki tehdit ve tehlike havası her gün biraz daha ağırlaşryordu. bu kaynaşan vadide bir kapana kısılmış gibi kaldılar. İşte şimdi hüküm yiyen bir mahkûm gibi isteği yerine geliyordu. Ağladıkça. «Kimseyi sevmeyen»in onu sevdiği günü hiçbir za­ man göremeyecekt. Glasinçanin pencerenin altından geçti. Hep çare­ sizlik içinde idi. âdeta güzeldi. ay­ nı zamanda Drina'nın üstündeki köprünün de alınyazısını oeiirtecek olan fırtına sınıda patladı. Glasinçanin'in... burada dedikleri gibi çok çalışılan. Odada şiltesinin üstüne oturdu... Hiçbir zaman.. kasabanın üstünde pırıl pırı! yanan o neşeli ve güzel günler hiçbir zaman ge­ ri gelmeyecekti. Solgundu. zamanla bü­ tün dünyaya yayılacak olan ve bir çok ülkenin. Gözleri büyümüş. ilkin sessiz sessiz ağlıyordu. namuslu ve iyi yü­ rekli Nikola'yı hiç bir zaman lâyık olduğu gibi sevemeye­ cekti.i Daha geçen yıl. Çünkü bir çıkar yolunu bulamadığı bu durumun bü­ tün ağırlığını omuzlarında duyuyordu. aileleriyle ve bütün mallarıyla birlikte. Ama genç kız birden ürkerek çekildi ve eli havada kaldı.. Bu uzaklara giden. ne de bir karar verebiliyordu.— 366 — zaman arzuladığı bir şeydi. öteki Sırp­ lar.. temmuz sonlarında bir gün. Ne bir çıkar yol bulabiliyor. üzüntüsü de artıyordu. parmakları birbirine kenet­ lenmişti. . Vlado Mariç'in ve daha bir kaç kişinin Sırbistan'a kaçmış olduğu duyuldu. özgür ve rahat yaşanılan bir ülke yaratmayı başaramayacaktı. Ve nihayet. içimizden hiç kimse bu ka­ ranlık dağ çerçevelerinden kurtulmayı. güleç. Başını ar­ kaya atmıştı ve yüzü kaygusuz. şehrin. o Amerika'yı gör­ meyi. Başını eğdi ve ağlamaya başladı.. ağlana­ cak sebepler çoğalıyor.

Sanki hepsi birdenbire oluver­ mişti. Gelenekleriyle. artık serbest kalmıştı. Schutz Korps (1) çeteleri kasabanın içinde dolaşmaya başladılar. O çağda uyanık düşünceli ve görmesini bilen bir adam bir mucizeye şahit olabilir. ya da adları ve inançları beili küçük bir topluluğa uygulanması şarttı. ama gelenekler ve kanunlar denen o engeller ortadan kalkmadıkça kendini göstermeye cesaret edemeyen o canavar. . engeller kaldırılmıştı. bütün şiddetli davranışlar. Sırpları yakalamak (1) (Schutz Korps) Muhafız Birliği. insanlık tarihinde çoğu zaman görüldüğü gibi. yük­ sek çıkarlar uğruna yapılması. soygunculuk. İçinde daima nefretler. 40 yıldan beri çarşıda sözü geçen insanlar bir gece içinde yok oluvermişlerdi.— 367 — İşte o zaman Sırpları ve onlarla ilgili olan her şeyi iz­ lemeye başladılar.. ama yüzyıllık geleneğe dayanarak kalbinde insanlığa ve bütün düzenli ve ölçülü şeylere karşı da bir saygı ve merhamet besleyen çarşı mahallesi bir iki saniye içinde değişivermişti. Yalnız bunun verilen bir parola ile olması. hatta insan öldürme bi­ le mubahtı. katlanılabilir bir sınır üzerinde koruyarak onları ortaklaşa hayat ve genel yarar uğruna yatıştırmayı ve idare etmeyi başaran duygular bir­ den silinivermişti. koskoca bir toplumun bir gün içinde değişiverdiğini gözleriyle görebilirdi.. kör inançlar. İnsanın içinde yaşayan. temsil ettikleri kuruluş­ larla birlikte. Çabucak silahlandırılmış olan bu birlik. kabalık ve zalimlik gizleyen. inançlarıyla. dinî tahammülsüzlük­ ler. kıskançlıklar. Sırbistan'a savaş açıldığının ertesi günü. Bütün bu kaba duyguları ve kötü alışkanlıkları. İnsanlar ikiye ayrılmışlardı: İzleyenler­ le izlenenler. İşaret verilmiş.

Çoğu. yeşil avcı biçimi ceketinin yakasında da iki renkli (sarı . Visegrad vatandaşı olan bu Sırplar böyle bir şeyi asla iste­ mezdik. Size hizmetimizi teklif et­ meye. Kaymakam öfkeli bir tavırla sözünü kesti: — Bir şey bilmiyorum. bir şey de bilmek istemiyorum. Gözkapakları kızarmış. sanki sükûnetiyle bu öfkeli ve heyecanlı adamı yatıştırmak istiyormuş gibi sakin sakin: — Kaymakam Bey.. Neler olduğunu ve neler ha­ zırlandığını görüyorsunuz. Oturmalarını bile teklif etme­ di.. Şimdi görülecek önemli işlerim var. Pavle Rankoviç'in yüzü saarrmıştı. sizi temin etmeye geldik kî. dedi. kansız dudakları kurumuştu. Gözleri mavi iki çiz­ gi haline gelmişti. sarhoşlar ve her çeşit serseri vardı. na­ mussuz bir çingene olan Husa Kokoşar on kadar baldırı çıplağın başına geçmiş.siyah) bir işaret vardı. Pek sinirli idi. eski sistem VVerndl tüfeklerle. Yeteri kadar. sarı benizli. kanundan kaçan insanlardı.. Masal dinleme­ ye vaktim yok.. Yabancı ve boğuk bir sesle. çarşı başında başlıca söz sahibi olmuştu.. toplum­ la arası açılmış. İçlerinde çinge­ neler. Vişegrad'a yeni atanmıştı.. Rankoviç. Aslen Hırvattı.. Sırp Kilise . işsiz güçsüz. Ve biliyorsunuz ki bizler. uzun süngülü. eledi. Bu tehlikeedn önce.Okul Derneği Baş­ kanı Pavle Rankoviç yine yönetim kurulunun dört hatırı sa­ yılır üyesiyle birlikte kaymakam Sabliak'ı görmeye eğitti. . uykusunu alamamıştı. -^36S için hükümet adamlarına yardım edeGekti.. göbekli bir adamdı. Ayağında çizmeler... Onları ayakta karşıladı. Kaymakam. — Kaymakam Bey! dedi. Gençliğinde iğrenç bir hastalıktan burnu dökülmüş. dazlak kafalı.. İşte size bütün söyleyeceklereim bu ka­ dardır.

dedi.dilsiz anlatımı idi bu!..— Hizmetinize ihtiyacım olmadığı gibi.. Kaymakam kollarını yanına sarkıttı. gözlerini kapamak ve omuz silkmek sırası Rankoviç'e gelmişti... — Evet.... malımız. incecik dudaklarım sıktı. kanun çerçeve­ si içinde.sağır .. Sanki biraz öfkesi geç­ miş gibi idi. Kaymakam bîrden ciddileşti. Artık bu görüşme­ den bir sonuç çıkmayacağını anlamıştı./24 .. Elinizden ne yapmak geldiği­ ni Saray .... canımız emniyette mi diye sormak istiyoruz. Başını kaldırdı ve daha yumuşak bir sesle: — Askerî otoriteler herkese ne yapacağını bildire­ cek! dedi.. Şimdi de kollarını açıp. kanunlar şimdi aklınıza geliyor galiba!.... Size ailelerimiz. Değişik ve ciddî bir sesle: Drina Köprüsü — F. Pavle Rankoviç bu heyecanlı adamın sükû­ tundan yararlanarak: — Kaymakam Bey... Herkes için yürürlükte olan devlet kanunlarından. bana teminat verecek bir şeyiniz de yok. Eğer değilse ne yapabiliriz? Kaymakam avuçlarını havaya çevirerek ellerini Rankoviç'e doğru uzattı... İnsafsız bir kör .. Omuzlarını siiktî.Bosna'da yeteri kadar gösterdiniz.. Han­ gi kanundan sözetmek cür'etinde bulunuyorsunuz? — Devlet kanunlarından Kaymakam Bey. Pavle Rankoviç. hükümet adamlarının zor durumlarda takındıkları bu karakteristik tavrı çok iyi biliyordu. dedi. Rankoviç aynı sesle ve aynı inatla devam etti: — Kaymakam Bey. gözlerini kapadı ve renksiz. arzu ediyoruz ki.

Bir kısmı kabul etmek taraflısı îdi. Kapiya'da. Çarşıda büyük bir kaynaşma vardı. büyük değişiklikler karşısında daima kaybedilecek bir şeyi olan insanların yüzünden beliren o donuk ve cid­ di anlatım vardı. Hepsi de sapsarı kesilmiş ve endişeli idi. Yüzlerinde. — Ben yaşadıkça böyle bir işe burnumu sokmam!. Ama. Suliyaga Meziliç. Dört Meclis üyesi dimdik ve beceriksiz bir tavırla se­ lâm verdiler ve hep birden hüküm yemiş insanlar gibi ora­ dan çıktılar. Onlar da ne yapacaklarını karar­ laştırmak için buraya toplanmışlardı. Ötekileri bundan çekmiyorlardı. Eşraf olmak dolayısıyla silahlanıp.5 «Müslüman kulağına» hiçbir taraftan iyi bir ses gelme­ yeceğini herhangi bir işe karışmanın zarardan başka bir 35/ getirmeyeceğini ispata çalışıyordu. çingenelerin ye­ rine geçmek ve müslüman gönüllü bölüğünün kumandası­ nı ele almak isteyen Nail Beye hücum ediyordu. gözlerine o her zamanki parıltısı gelmişti.•— Teşekkür ederim Kaymakam Bey! dedi. Hükümet oniardan Schutz Korps'un başı­ na geçmelerini istemişti. Nail beg Turkoviç. gibi şehrin ile­ ri gelen müslümanlarından birkaçı toplanmıştı.. diyordu. yine aynı cerbeze ile düşüncelerini savunuyor . bir rastlantı ile buluşmuş izlenimini vererek dikkati çekmemeye çalışıyor­ lardı. Ali Hoca nın dükkânında Osman Ağa Şabanoviç. Gizli toplantılar yapıyorlardı. Burnu kızar­ mış. beklenmedik olaylar. . İki tutamlık aklın varsa sen de karışmazsın! Hı­ ristiyanların dövüşmek için bizi ileri sürdüklerini. sonra da bütün suçu bizim omuzlarımıza yükleyeceklerini daha anlamadın mı? Eski günlerde. Schultz Korps ile işbirliği yapmak düşüncesini şiddetle reddedi­ yordu. KaramanÜa efendi ile tartış: c ı gibi. Ali Hoca heyecan içinde idi.

. Ama sen orada Nezuka'da pencereden sadece bir dağı görürsün. Burnunu sokmayan daha iyi eder. Onun ilgisiz selâmına karşılık Hoca bir kere daha gözünün içine bakarak âdeta mahzun bir tavırla: — Görüyorum ki. En son Nail Bey kalmıştı.... birer birer kalkıp müsaade istediler. Nail Bey'den başka hepsini caydırmış. Başka türlü olamaz. bizi he­ saba katmıyor. Ne padi­ şah. Sonra Sırplarla Kara­ dağlılar. Kafası daima bir kararı evirip çevirmekle meşguldü. soğutmayı başarmıştı. Schutz Korps'a girme! Başkalarını da kandırıp sü­ rükleme! Elinde kalan on köleyi sıkıştırarak onlardan biraz yararlanmaya çalış! Hepsi de ciddî ve hareketsiz susuyordu. Hayatını . Kimse dönüp yüzü­ müze bile bakmadı. daha dünkü reayalar ayaklandılar ve Müslüman mallarının yarısını ellerine geçirdiler. gitmeye niyet ettin! dedi. Avusturyalılar Bosna'ya girdiler.. kimse bize bir şey sormuyor. Bunca yıldır bunca önemli işler ol­ du.. Sigaralarını içiyor ve yük taşıyan beygirlerle arabaların köprüden geçişini sessizce seyrediyorlardı. Hoca.— 371 — — Çoktan beri. Şimdi de imparator Sırpları kovalıyor. o taş yığının ilerisini göremezsin! Gel başladığın bu işten vaçgen. kimse bize ebir şey sormadı da şimdi koltuklarını ka­ bartan bu dostluk nereden geldi? Hiç kendi kendine sor­ dun mu? Ben sana söyleyeyim: Bunlar öyle kurnazca ya­ pılmış hesaplardır ki. ne de imparator bize «IVlüslüman Beyleri ve efendi­ leri izniniz var mı?» diye sormadılar. Nihayet. Sadece bize birkaç pan­ tolonla birkaç silah vererek Şargan'a tırmanırken pantolo­ nunu yırtmasın diye Avusturyalılara Sırp avcılığında öncü­ lük etmemizi istiyorlar. Sonu nereye varacak Allah bilir? Sırbistan'ın arkasın­ da mutlaka saklanan biri var. yine kimse bize bir şey sormuyor... Nail Bey ölü gibi sararmıştı. Burada sınırda birbirlerinin karnını deşmeye başladılar bi­ le.. Belli etmemeye çalıştığı halde fena içerlemişti.

kendini göster­ mek zamanıdır. darağacının çevresinde canlı bir halka meydana getir­ mişti. Köylüler Pozderçiçe ile Kamenitse sı­ nır köylerinin muhtarları idi.. Hocanın dükkânını köprüden ayıran çarşı meydanı. tam köprünün karşısında. Da­ ha sonra Schutz Korps üyeleri ilkin iki köylü. Hava toz içinde idi. Çekiçler çabuk çabuk inip kalkıyor. atlar.. Her dilden küfürler işitiliyordu. Sanki helva dağıtılıyormuş gibi halk oraya toplan­ mış. üstlerinde yeni üniformalarla kazıklar yon­ tuyorlardı. «Şimdi ölmek zamanı değil. Birden Meydan'da bir mırıltı dolaştı. testereler kesiyordu. uykusuzluktan ve kanlı olaylarla tehlikeler yaklaştığı zaman nisanları da­ ima saran o acılı heyecandan gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Bir an halk aralandı ve subayla kâtip için iki iskemle ile bir masa getirdiler. Bir dar­ ağacı yapıyorlardı.. sonra da bir şehirli getirdiler.. Çingenelerden daha az ce­ sur görünmekten korkuyorsun! Yalnız eskilerin şu sözle­ rini unutma!. polis kaydını yap­ tırmaya gelen yedek erlerle dolmuştu. gö­ türdüğü görülüyordu. Etrafında çocuklar toplanıyorlradı. Alkolden. Sonra bıyıklı bir ihtiyat erinin tırmanarka üstlerine yatay durumda bir üçüncüsünü koyduğunu gördü.. köylü ya da şehirli. Ara sıra jandarma­ ların. eli kolu bağlı bir grup Sırbı. Meydan'ın ortasında. Kalabalığın çoğu askerdi..» işte o zaman geldi. Ama fakir islâm köylüle­ ri ile şehirli çingeneler de vardı... Şehirliye gelince: Vayo adlı . her çeşit silahlı askerlere. Ali Hoca dükkânının eşiğinde durmuş bakıyordu. Herkes gerekti­ ğinden çok bağırarak konuşuyor. ara­ balar..tehlikeye koymak istiyorsun. Kıpkırmızı kesilen yüzlerinden terler akıyordu. Macar yedek erleri... gerektiğinden çok hareket ediyordu. İlkin iki kazı­ ğı havaya diktiler.

Bir tartışma oldu. köprünün yanı başındaki meydanda yerine getirilecekti. uzaktan ge­ len bir gökgürültüsünü andırıyordu. Köylüler şaşkın şaşkın gözlerini kırpıştırarak susuyorlardı. Onbaşı rütbesini taşıyordu... Bu. Halk arasında mırıldanmalar oldu. Çoktan beri evienip kasabada yerleşmiş olan bir müteahhitti. Bir çavuş da okuduklarını çe­ viriyordu.. tanıklar da bunu yeminle doğrulamışlardı. Davul hızla çalmaya başladı. üstleri başları toz içinde idi. ama kavgacı garson ona engel olmak içîn bir sar­ hoş sesiyle avaz avaz Almanca bağırıyordu: — On beş yıldır burada Millî Emniyet ajanlığı yapıyo­ rum.... diye gözlerini açarak etrafını araştırıyordu. kalabalığı yara­ rak telâşla ortaya atıldı. İki yıl önce Viyana'da. Üçü de bağlı idi. Lotika'nın otelinde garsonluk sonra da çarşıda kahvecilik eden Güstav'dı. Çünkü sınırdan Sırp sınırına ışıkla işa­ ret verdiklerini görenler olmuş.— 373 — bir Lika'lı îdi. Gözleri eskisinden beter kan çanağına dön­ müştü. davulun sesi. Harp divanı tarafından her üçü de ölüme mah­ kûm edilmişlerdi. Darağacmm çevresin­ deki halkada büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. herkesin önünde.. kısa boylu bir er. Genel kaynaşma ve heyecan arasında. Üstünde yep­ yeni bir üniforma vardı. Almanca yazılmış ölüm kararını yüksek sesle okudu.. zamanı gelince iki Sırp'ı elim­ le asmama izin vereceklerien bana söz verdiler. Çavuş şaşırmıştı. Yavaş ve mahzun bir sesle ma­ sum olduğunu iddia ediyor ve bunu acaba başka kimse tek­ rarlayabilir mi. Yüzü kıpkırmızı idi. Benim hakkımdır!. Hüküm. Şimdi siz.. En yüksek askerî makamın güvenini kazanmış bir ada­ mım. Yüzleri sapsarı. Siz ki­ minle konuştuğunuzu biliyor musunuz?. Tam hükmün yerine getirileceği sırada. Çavuş onu uzaklaştırmaya ça­ lışıyor. Vayo yüzünden su gibi akan teri siliyor. bacakları (X) bi­ çiminde olan kızıl saçlı. . Bir Ma­ car ihtiyat taburundan ola nsubay.

Unschuldigi . Ama ince bıyıkları titriyordu. O zaman yi­ ne herkesin dikkati mahkûmlara çevrildi. Haydi öyle ise kır.... kaşlarını çatıyorlardı. Sanki tutuklu olan kendsii imiş gibi sararmış ve üzgündü. esmer bir adamdı. yalvaran. Durmadan askerce bir selâm vererek ve anlaşılmaz birtakım sözlerle özür dile­ yerek kalabalığın arasında gözden kayboldu.boynu­ nu bakalım!.. Sarhoş kahveci birdenbire sindi. Ve yarın da sor­ guya çekilirsin!. Kız­ gın güneşin ve kalabalıktan etrafa yayılan boğucu havanın etkisiyle gözlerini kırpıştırıyor. Ona rakibi iftira etmişti. Aile sahibi olan her iki köylü de aynı durumda idi. ne olursa olsun iki Sırp'ı ken­ di eliyle asmak istiyordu.eh unschuldiger Menseh... Güstav sarhoş olmasına rağmen savunmaya hazırlandı. — Herr Leutenant. Anladın mı?. Teğmen. Herr Leutenant.. Kelimeleri teker teker söyleyerek umutsuz bir sesle bir gün öncesinden beri onu el ip sürükleyen ve ölüme götürmekle tehdit eden bu uğur­ suz akıntıyı durdurabilmek için kandırıcı sözler bulmaya çalışıyordu. Kibar görünüşlü. Ya­ vaş konuşmasına rağmen sesi bıçak gibi keskin ve sertti. Tir tir titriyorlardı. vicle kinder. . Vayo. — Şimdi hemen buradan defolup gitmezsem seni bağ­ layıp hapse atmaları için emir veririm.— 374 — Güstav gittikçe öfkeleniyor. zayıf... Biraz Almanca biliyordu. um Gottes VVillen.. ağlamaklı bir sesle masum olduğunu iddia ediyordu. Macar şîvesiyle Almanca konuşuyordu. Kendisi hiç asker­ dik yapmamış ve ışıkla işaret verilebileceğini de hiç duy­ mamıştı. Subay sanki yüzüne tükürmek istiyormuş gibi ona yaklaştı.. Ve gözleri fırıldak gibi sağa sola dönüyordu. San­ ki bütün üzüntüleri bundan ibaretmiş gibi.. Tam o sırada teğmen ayağa kalk­ tı.

donatım ve cephane geliyordu.. hayır.. Adam kederle başlığını çıkardı. Alles Lüge (2j». O zamana kadar sadece anlaşılmaz birtakım konuşma­ lar duyan ve bu yoğun kalabalığın çemberi içinde neler geç­ tiğini görmeyen Ali Hoca o sırada halkın başı üstünde Va­ yo'nun korkudan deliye dönmüş yüzünü gördü. hepsi yalan. askerler onu belinden ve bacaklarından yakala­ nışı iplerin altındaki sehpaya sürüklüyorlardı... alles ist Lüge. nein.. niht.. Söylenenlerin hepsi yalan! Hayır. Kollarını havaya kaldırarak yalvarıyor ve ava­ zı çıktığı kadar da bağırıyordu.. Sırası geldiğini gören Lika'lı adam umutsuzluktan kendini kaybetmişti.. Askerî ma­ kamlar tarafından dükkânların açık kalması için kesin bir emir verildiği halde hemen koşup dükkânını kapadı. Köprüden gece gündüz atlar. sanki teğmenle mutsuz mütetahhidin arasında bir oyunmuş ve kimin kazanıp kaybedeceğini görmek için bekliyormuş gibi soluk almadan merakla seyrediyordu. Biliyorsunuz ki.... Sadece tren yoluyla değil.. Subay gözüyle ilkin Vayo'nun işini bitirmelerini işaret etmişti. Şehre boyuna hep yeni birlikler. Teğmen Bey...Lüge! Alles Lüge {1} diyordu. Allahım! Hepsi yalan!. . Trenler fazlasıyla yüklü olduğundan Rogatitsa'dan geçen eski araba yoluyla da ulaşım yapılıyordu... Ama. Yalan. Suçsuzum. — Nein. Gott. Çok ço­ cuğum var. Hep inandıracak ve gerçek hissini verecek olan kelimeleri seçmeye çalışıyordu. Kilisenin bulunduğu mey­ dana doğru yüzünü döndürdü ve iki kere haç çıkardı.. bu­ nu. Vallahi suçsuzum.. ara­ balar geçiyor ve şehre girerken ilk gördükleri şey sehpa(1) (2) Aslında Almancadır. Her Leutenant Sie Wissen. um Gottes Willen. Halk da. Allah rızası için Teğmen bey.. Askerler ilk getirdikleri köylünün yanına gitmişlerdi.

doğudan Goleş tarafından başka bir gürültü geldi. Birkaç gün sonra. İkisi suya ve bir tanesi köprünün üstüne. Bunlar devrilen arabalar ve ölen atlarla insan­ ların cesetleri idi. Halkın bir bölümü öne. Etrafa sıçrayan taş ve demir parçaları hayvanlarla İnsanlara çarp­ tı. Butko kayalarından ateş eden Avusturya'nın sahra top­ larının sesleri duyulmaya başladı. Köprünün her iki yanın­ da paniğe uğramış olan askerî birliği dağdan şarapnel yağ­ muruna tutan. Avusturya . köprünün tav korkuluğuna bir mermi düştü. O günden sonra Panos'un sahra topları boyuna köprü­ yü ve yanı başındaki kışlayı döğmeye başladı. Sabah erken köprüden geçen askerî birlik. ya darağacının dibinde durup yolun açılmasını bekliyordu. yüzleri kızarmış ve bağır­ maktan sesleri kısılmış olan çavuşlar. Dört ya da beş gün sonra idi. Sırp bataryasını doğuyorlardı. alt tarafı ya köprüde. Üstleri başları toz içinde. Ve her zaman da kafilenin baş tarafı kalabalık sokaklarda tıkanıp kaldı­ ğından. . Boşalan meydanda sadece siyah gölgeler gö­ rülüyordu. Ve göz açıp kapayıncaya kadar köprünün üstü boşaldı. dar çarşıdan yavaş yavaş şehrin orta­ sına doğru uzanırken kasabanın üzerinde hiç alışılmamış keskin bir düdük sesi duyuldu ve Kapiya'nın tam yanı ba­ şında. bir bölümü ise ters tarafa gidiyor ve geldi­ ği yoldan dönüyordu.Maca­ ristan krallığında kullanılan her dilde bütün kutsal şeylere. O sırada üç mermi daha düştü. elleriyle çare­ sizliklerini gösteren işaretler yapıyor. atlar üstünde yük­ ler beygirlerle arabaların arasında dolaşıyor. bütün dinlere küfür ediyorlardı. Atlar şaha kalktı ve herkes ka­ çışmaya başladı. Bir itişme kakışma oldu. şehrin merkezine doğru koşuyor.— 376 — ' iar üstünde sallanan bu üç adam oluyordu. atlarla insanların ara­ sına düşmüştü.

On gün süren bu bombardı­ man köprüye büyük bir zarar vermedi. yuvarlak kemerlerine çarpıyor. şehrin üstünde patlayarak bütün eski ge­ lenekleri ati üst eden. Ve böylece. canlı ve cansız her şeyi biçip ge­ çen bu yeni kasırgayı da köprü yine her zamanki gibi sağ­ lama. kâh kemerin taşla­ rına çarparak patlıyor. Sonrakiler köprünün önündeki meydanlığa düşerek o civardaki evlere zarar verdiler. . Nihayet kışlayı ka­ deriyle başbaşa bırakmak zorunda kaldılar. Alev alev yanan enkazın üstüne ara sıra düşen mermiler binanın iç atrafını da yıkıyordu. beyaz ve dokunulmamış olarak atlattı. Yalnız köprü­ nün üstüne düşen mermiler pek derin olmayan çukurlar bırakıyor. geri geiiyo. duvarların parlak ve sağlam yü­ züne dolu taneleri gibi çarparak sıçrıyordu. sütun­ ların düz yüzeyine. havada patlıyor ve taş duvarlar üstünde birkaç beyaz sıyrıktan başka bîr şey bırakmıyordu.. Ama orta sütundaki patlayıcı madde bulunan deliğin ka­ pağı üstüne hiç biri düşmedi. kâh soluna düşüyor.— ' 377 Top sesleri uzaklaşmış derinden gelmeye başlamıştı ama mermiler şehrin üstüne daha sık yağıyordu. kâh köprünün üstüne rastlıyordu.. İlk mermiler Drina'ya düş­ müştü. Bu arada Lotika'nın oteiiyle Ordu Evi de zarar görmüştü. Ateşi söndür­ meye çalışan askerler Panos tepesinden ateş eden batar­ yanın şarapnelleri altında can verdiler. Tahta olan yer­ leri tamamîyie yanmıştı. sine hedef tuttu. Bundan sonra Goleş'teki iki Obüs topu köprüyü kendi.. Taş Kan böylece ikinci defa olarak bir yıkıntı haline geldi. Bunlar Obüs topları idi.. Mermiler... bunlar da köprünün üstünden geçmedikçe belli olmuyordu. Özellikle ortasına nişan alıyorlardı. Mer­ miler kâh sağma. Yalnız iki tane idiler. Sonra da düzgün aralık­ larla köprüyü ve kışlayı dövmeye başladı. Şarapnel parçalan ise..

askerler koşarak köp­ rüyü geçiyor. Bir kaç gün sonra işler biraz düzene girdi. Bu büyük su baskınlarında birlikte geçirdikleri üzüntülü geceleri hatır­ latıyordu. Panos dağ bataryası yalnız gündüzleri ateş ediyordu. ya Meydan'a. gündüzle­ ri köprüden sayısı az da olsa bir kafilenin geçmesine im­ kân kalmamıştı. ne zaman daha hafif olduğuna ve ne zaman büs­ bütün kesildiğine dikkat etmiş ve kendisini ona göre ayar­ lamıştı. Kendilerinin olmayan evlere sığınmış. askerî bir­ liklerin ve donatımın köprünün bîr yakasından karşı yaka­ sına geçmesine engel olmak için geceleri de çalışıyordu. Panos tepesinden şarapneller yağmaya başlıyordu. Siviller serbestçe. ortaklaşa bir felâket karşısında bir bütün olarak birleşmiyor. dini ayrı olanlar. Çocuklarını ve en gerekli eşyalarını da yanlarına alarak kaçıyorlardı. Müslümanlar. ya da gizlenmiş olan başka yerlerdeki akraba ve dostlarının yanma sığınmışlardı. müslüman evlerinde. kendilerini oyalamaya çalışmıyorlardı. ayrılmış olmalarına rağmen yine de aynı biçimde ya­ sıyorlardı. Kasabanın merkezinde ya da köprü civarında oturan­ lar bu bombardımandan korunmak için aileleriyle. Bir yerden bir yere gitmek ya da önemli bir İş görmek gerekince Avusturya devriyelerinin onları rahat bı­ raktıkları zamanı seçiyorlardı.XX1!J Arkası kesilmeyen bombardıman yüzünden. Böylece ikiye bölün­ müş. Yalnız bu sefer. Ama Goleşa'nm arkasındaki Obüs topları. Sırplar da vebaiıar gibi Sırp evlerinde toplanmışlardı. uzun saat- . eskisi gibi tatlı sohbetlerle kederlerini unutmaya. Halk ateşin ne zaman daha güçlü. ama biraz kalabalık bir grup göründü mü.

. Evlerin hepsine sanki bir ölüm sürgüsü çekilmişti. mallarını güven altında görmüyor. çe­ lişik duygular içinde bocalıyor ve tabiatiyle de bu duygu­ larını birbirlerinden saklamaya çalışıyorlardı. Baş­ larının üstünde her dakika kâh Sırpların. hem vakit isterdi. kâh Avusturyalı­ ların otpları gürlerken böyle bir ihtiyata gerek ne olduğunu kendileri de bilmiyordu. «Düşmana işaret vermek» korkusu zihinlere öyle yerleşmişti kî. Daima yavaş sesle konuşuyorlardı. Teredn bunaldıkları halde kapılan. pencere­ leri sımsıkı kapalı tutuyorlardı. Müslüman eylerinde daha canlı bir hava vardı ve halk kendisini daha serbest hissediyordu. Şakaların tadı tuzu kalmamıştı. endişeli ve üzüntülü düşünceler içinde ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Çünkü hayatta kalmak isteyen ölü tak­ lidi yapmak zorunda îdi. Geceleri herkes gözünü kırpmadığı halde uyuyormuş gibi görünüyordu. güçsüz. büyük su baskınlarında olduğu gibi. hayat­ larından korkuyor. her iki tarafta da yaşlılar sakin ve umursamaz görünerek etrafın­ dakiler! şakalar ve hikâyelerle yatıştırmaya ve oyalamaya çalışıyorlardı. Yenile­ rini yudurmak hem zordu.. Bir kibrit çakmaya bile kor­ kuyorlardı. Ama böyle bir felâket karşısında o eski dav­ ranışın geçersiz kaldığı görülüyordu. engel olamadığı bir tokattan korunmak için eliyle yüzünü kapayıp bekleyen bir zavallıya benziyordu. Eski cengâverlik duy­ gulan kötü bir zamanda uyanmıştı. Bu bile her zaman yardım etmi­ yordu. felâ­ kete uğramışlar gibi kollarını sallayarak dolaşıyor. Başlarının üstünde top- . İşsiz.379 — 'eri nasıl geçireceklerini. Oysa nasıl işaret edildiğini ve bu işaretlerin ne demek olduğunu kimse bilmiyordu. Eski hikâyeler renk­ lerini kaybetmişti. Kasaba.. Eskiden.. Sigara İçmek için bile erkekler perdeler sıkı sıkıya örtülmüş bîr odaya kapanıyor veya başlarının üstüne bîr şey örterek onun altında siga­ ra içiyorlardı.

bahçeden. itişip kakışmalar arasında onları idareye çalışıyorlardı. Üjltseİi diye anıian Muyaga Mutapslç. az ve seyrek konuşuyordu. bağırışmalar. yüzünden belli oluyordu. davranışları. hareketten âciz bırakmıştı. yaz ortasının derin sessizliği hüküm sürüyordu. Daima dalgın ve düşünceli dii. Ali Hoca'nm kale dibindeki evi gerçekten bir okula dönmüştü. tamamiyle kırlaşmış saçları vardı. Zaten sayısı kabarık olan çocuklarına şimdi bir de M uyağa Mutapsiç'in dokuz çocuğu katılmıştı. Ama onların da gizli ve büyük dertlerei vardı. kasabanın es­ kilerinden biri îdi. Kemerli bir bumu. kalkıyor. Onlar da bir çözüm yolu. bir çıkar yol bu­ lamadıkları felâketler içinde çırpınıyorlardı. Sesi ağır ve ciddî. evin önüne çıkıyor. durmadan sigara içiyor. niçin geldiğini aşağıda gö­ receğiz) ellisini aşkın.boy olan bu ço­ cuklar ancak birbirlerinin kulaklarına kadar geliyorlardı. Ali Hoca ile bütün gün evde oturuyor. Her dakika onları çağırmak. Dik bir meyille aşağıya doğru uzanan güzel bahçede. Düşüncelerinin ciddili­ ği. onlara bakmak zahmetine kat­ lanmamak için hepsini büyük ve serin bir odaya kapatmış­ lardı. Anneleriyle ablaları. Ali Hoca'dan on yaş küçük olmasına rağmen ondan yaşlı duruyordu. ötekileri küçüktü. Onu hiç yalnız bırakmayan daima avutan ve yatıştırmak isteyen Hoca da arkasından geliyordu. dimdik du­ rarak havanın iyi olup olmayacağını anlamak istiyormuş gi­ bi gözleriyle ufku araştırıyordu. Yüzünde derin çizgiler görünüyordu. Yerinde bîr türlü duramıyor. bir askerinki kadar sert ve kesindi.— 380 — larla düello eden bu iki Hıristiyan kuvvet onları şaşırtmış. Soğanları . Boy . ırmağın her iki kı­ yısından kasabayı çevreleyen dağlara bakıyor. uzun boylu bir adamdı. (Oraya nasıl. Bunların yalnız üçü büyük.

. boğa­ zını sıkan bu düğümü. Veya göz alabildiğine uzanan toprakları ve tepe­ sinde berrak gökyüzü ile henüz başlayan bu yaz gününün sessizliği içinde insan öyle düşünüyordu. iki ırmağın. Bunu Hoca bilmiyor değildi ama. Her iki tarafta da bombardıman hafiflediğinden insan aldanıyor. ama babası Sulâga Mutapsiç. tam durumu düzeltip sağlam- . Aradan on yıl geçmiş. Müslümanlar. Kasabanın çevresindeki düzlüklerde ve dağların ya­ maçlarında yeşil mısır tarlalarıyla olgun arpa tarlaları alt alta uzanıyordu. Kenarlarındaki küçük çiçekler tohum vermeye başlamıştı. ondan kurtulma­ sı gerekti.. Zaten bu alınyazısı bu yaz günün her saniyesin­ de ve iki taraftan atılan top sesinde tamamlanıyordu. burada. Hoca'nın güzel sözle­ rine cevap vererek hayatını anlatmaya başladı. Sırp şehirlerinden ayrılmaya başladıkları za­ man henüz beş yaşında idi. Rzav ile Drina'nın ara­ sında bir çatalın iki dişi arasına sıkışmış gibi kalan kum­ sal ve çeşitli yükselişlerde. Ayçiçekleri bütün güzelliğiyle aç­ mış. Bu yükseklikten aşağıda uzanan şehir. bu güneşin altında. başka başka görünüşteki tepeieriyle şehrin üstünde bir taç gibi duran dağlar görünü­ yordu. Bütün sıkıntısına rağmen Muyaga'nın dili çözülmüştü. gençliğine rağmen Lfjitse'nin en ileri gelenlerinden olduğu için ailesinin eski vatanı olan Bosna'ya göç etmeye karar vermiş ve böyle bir sırada evleriyle topraklarının satışından ne kadar para el­ de edebildiyse hepsini yanına alarak çocuklarını küfelere yerleştirmiş ve Ujitse'yi büsbütün terk etmişti. onları bir bayram gününün zararsız toplarına benze­ tiyordu. siyah göbeklerinde arılar vızıldıyordu. Onunla bir­ likte göç eden birkaç aile ile hâlâ bir Türk hükümeti bulu­ nan Bosna'ya geçmişler ve orada Ujitse'li Mutapsiçlerin bir kolu bulunan Vlşegrad'a gelip yerleşmişlerdi. Beyaz evler pırıl pırıl parlıyor..kesip yere yaymışlardı. Türkiye'ye göç etmişler. tepeleri kaplayan ormanlar karanlık kümeler halinde görünüyordu.. mutlaka çözmesi. Türkler.

her türlü direnişin dışında kalan uzaklarda bir yerde belirtüiyormuş gibi Türk birlikleri birdenbire Sancağı bo­ şaltmışlardı. O yüz­ den de vakitsiz ölmüştü. Sancağın deği­ şik hayatına ve insanlarına bir türlü alışamamıştı. Yeni Varoş civarında Sırplarla Karadağlılara karşı koyan Türk birliklerine katılmıştı. Ama başarısızlığa uğradığı söylenemezdi. biraz da içlerinde akrabaları b'jlunan Vişegrad'lı müslümanlar yardım ettiğinden bu son yıl tekrar işlerini düzeltmeye çalışmıştı. büyütmüş ve birer birer evlenmişlerdi. Oturup da çocukken önünden kaçtığı ve şim­ di de direnmeye çalıştığı. Muyaga o zamanlar onbeşini henüz geçmiş bulunuyordu. öbür çocukları da ora­ da doğmuştu. Yalnız silahların ve binlerce insanın almyazısı sanki orada değil de. çocuğunu alarak Sancak'ta Yeni Va­ roş'a yerleşmişti. Ömrünü çan çalınan bir şehirde geçir­ mek istemeyen birkaç aile de onunla birlikte gelmişti. Oğulları da babalarından kalan malı geliştirmiş. Biraz parası olduğundan.— 382 — Iaşmaya başladığı sırada Avusturyalıların işgali olayı or­ taya çıkmıştı. Ve işte böylece üçüncü sefer göçmen olarak çocukluğunu geçirdi­ ği bir şehre dönmüştü. Geçimsiz ve sert bir adam olduğundan. Muyaga. Kızlarının hepsi de güzel ve na­ muslu olduklarından iyi evlenmeler yapmışlardı. Başka bir ülkeye de kaçamaya­ cağı için Muyaga. Sırp hükümetinden kaçarak başka bir hıristiyan hükümetinin idaresine girmekte bir mânâ olmadığını düşünmüş. Bosna'ya. bir yıl sonra tekrar çoluğunu. vaktiyle babasının bırakmış olduğu egemenlik altına dönmeye karar vermişti. Ama bu kolay . Ama Ujitse'yi unutamamıştı. Bu yeni çevrede de böyle sağlam bir biçimde yerleşince bu sefer de 1912 Balkan Savaşı çık­ mıştı. Su­ lağa ticaretine orada devam etmiş. ama başaramadığı bir düşmanın gelmesini bekleyemezdi. Direnme kısa sür­ müştü.

. Artık neye teşebbüs edeceğini. Derdine bir çare bulmak imkânı olmadığına göre. zamanın düzelmesini bekliyordu. onu yatıştırmaya ve avutmaya çalışıyordu. Tıpkı çok iyi bilinen ve başından. sadece dünyasından geçenleri dinliyordu. hiç olmazsa bu namuslu ve talihsiz adamın. sonra irileşiyor. — ö y l e bir durum geldi ki hocacığım. Muyaga orada oturmuş sigarasını içerken kaderin yere çaldığı bir adam örneği idi. Çünkü onlar. ağrılaşıyor. bir iki saniye orada öylece kalıyor. Bu söz­ ler etrafında geçen ve ona söylenenlerden çok gönlünden geçenlere karşılıktı. ya da sonundan. düşünce­ lerine dalmış. güneşte bir an parıldayıp buruşuk yanaklarından aşağı süzülüyordu. Daha çok hazır parasıyla geçiniyor. bü Müslüman adamın almyazısına ortak olmak istiyor ve bunu kendine bir ödev biliyordu. ortasından. top ses­ lerinden de gürültücü idi. Gördüğünüz gibi nankör ve güvensiz bir çağ­ da yaşanıyordu. Muyaga'yı son derece seven ve takdir eden Hoca. Alnında ve şakaklarında iri ter taneleri boncuklanıyor. Allah bilir insan .— 383 — bir iş değildi. Yalnız arada sırada birkaç keli­ me söyleyerek eliyle olumsuz bir işaret yapıyordu. söylenen avutucu sözlerden de güçlü. Durumu sağlam olanlar için bile kazanç güçleşmişti.. Bu şehirde iki yıl bir göçmenin ezi­ yetli hayatını yaşadıktan sonra şimdi de yeni bir fırtına kopmuştu... Ama Muyaga bunları his­ setmiyor ve silmiyordu. ne yapacağını bilemiyordu. her neresinden başlanırsa başlansın yine an­ laşılan şeylerden sözeder gibi. Yapılacak şey: endişe ile durumun gelişme­ sini izlemek ve onun nasıl biteceğini korku içinde bekle­ mekti.. Bütün bunları yavaş sesle ve dağınık bir biçimde an­ latıyordu. Donuk gözleri önündeki yeşilliklere takılmış..

Orada sa­ dece bu ânın korkusuyla onun ağırlığı vardı.. öyle ki çeşitli büyüklükteki mermiler hazin ve madenî bir sesle başlarının üstünde me­ kik dokuyor. Yoksa burada oturup Sırpların gel­ mesini bekleyip 50 yıldır diyar diyar kaçtığım bir şeyi mi kabul edeyim? Ali Hoca ona umut ve cesaret verecek birkaç söz söy­ lemeye hazırlanırken. Toplan başlarının üstünden ve oldukça alçaktan atıyorlardı.. rahmetli babamla ben. Babamı Yeni Varoş'da gömdüm. aile me­ zarlarının yeri bilinmemesi mukaddermiş.. Meydan'daki kilisenin etrafına toplanan Sırp evlerine gelince orada tersine. Hemen arkadan Panos top­ ları da ona karşılık verdi.. İnsanların kaybolması. Bu da takdiri ilâhi değil mi? Görüyorum ki.. ne geçmişten bir yakınma ne gelecek üzerine bir endişe vardı.. rinden sonra dürmelerden siz şaşkınlık dehşet salan büyük bir korkunun ilk darbele­ muhakemesiz. Mezarını şimdi hıristiyan sürüsünün çiğneme­ diği ne belli? Hiç olmazsa ben.. burada. Nail Bey'le birlikte Schutz Korps'Iara katılayım ve elimde bir Avustur­ ya tüfeğiyle can verip hem bu dünyada hem öbür dünyada lanete mi uğrayayım?. ihsanın tâ İçine işleyerek damar­ larını sızlatıyordu.. Muyaga da bir uyurge­ zer gibi arkasından gitti.. Ali Hoca ayağa kalktı ve hiç olmazsa sa­ çak altına sığınmalarını teklif etti. Ama görünüyor ki alnımıza böyle yazılmış. dinimize ve müslüman geleneklerine sadık kalmak için eli­ mizden geleni yaptık. ezan sesinin du­ yulduğu yerde öleceğimi umut ediyorum. . Bugün belki mezarının izi bile kalmamıştır. kanunsuz tutuklamalar ve öl­ sonra insanların üstüne çöken o derin ve dil­ vardı. Hak dinine dünya yüzünde yer kalmayacağı söyleni­ len zamana geldik. gürültüleri.— 384 — başını nereye sokacağını bilmiyor. artık gidilecek bir yer de kal­ madı.. Büyük babam Ujitse'de öldü. Butko kayalıklarından gürleyen top­ ların sesi sözünü yarıda bıraktı.. Orada. Şimdi ben ne yapabilirim?..

merminin çok yakına düştüğünü... kocası tutuklanan ya da rehin olarak alınan kadın pek çoktu.... şimdi onlar gibi evlerine kapanmış. her şeye katlanmak kararı. Tıpkı bundan yüzyıl önce Panos tepe. (Buna yemin edebilirlerdi. değişik ve çok tehlikeli bir cinsten olduğunu iddia ediyorlardı. iki yanında uzanan meyilli erik bahçelerinin ara­ sından top ateşinden daha korunmuşbir yerde idi.. Onlara öyle geliyordu ki.. hangisinin Nemseierîn olduğunu bulmaya çalışıyor­ lardı. Ve seslerden hangisinin Sırp­ ların. Hepsi çocukları ile birlikte buraya sığınmışlardı. Ve bütün bun­ lar... ruhların en derin noktalarına kadar işleyen bir endişe... Vaktiyle Ka­ ra Corc'un aynı tepeden gelen top seslerinin hafif gürültü­ sünü duyabilmek için. Velotovo te­ pesinden gelen ve başlarının üstünde gök gibi gürleyen ağır topların sesini dinliyor.. aynı umut. şaşkınlık ve heyecan içinde kulak ka­ bartanların torunları ve torunlarının çocukları. sözleri birden kesiliyor ve susuyorlardı.. karanlıkların içinde.. Erkek azdı ama.— 385 — Ama. Top ateşi şehre inince.. Çarşı mahallesindeki tüccarların büyük bir kısmı Ristiç'in evine toplanmıştı.. başka türlü olmazsa.. Bu ev tam papazın evinin üst ya­ nında bulunuyordu ve ondan çok daha büyük ve çok daha güzeldi. Drina Köprüsü — F. kimini sevgiyle karşılıyor ve onlara çeşitli adlar ve lâkaplar takıyorlardı. bu şaşkınlığın altında da gönüllerinde her zaman her çağda yaşamış olan bir şey de vardı. mermiler yüksekten geçerek civara düştüğü zaman olu­ yordu. Gizliden gizliye dinleyen bir kulak...) Ve ancak top sesleriyle patlama gürültüsü dindikten sonradır ki değişik bir sesle tekrar konuşmaya başlıyor.. ve niha­ yet sonunda mutlu bir sonuca varmak inancı. bu derin sessizlik için./2S . bunca mesafenin ortasında her iki batarya da onları ve evlerini topa tutuyordu. lerinde isyancıların ateşi yandığı zamanki gibi... Bu seslerin kimini küfür.

Çün­ kü bu sabah Petr'i Saray-Bosna'dan dönerken rehin olarak yakaladıklarını ve Vardişte'ye götürüp orada yanlış bir ih­ bar yüzünden kurşuna dizildiklerini haber almıştı. Henüz genç sayılan bir kadın. kocasının ailesiyle aralarında sağdıçlık bağları olan Mihaylo Ristiç'in evine sığınmıştı. karısı ve du! gelini oturuyordu. Onları asker evlerinden dışarı atınca da çoluğu çocuğuyla. Ama imkân yok. Boğazım tıkanıyor!. onu biraz alıştır­ madan bu acı haberi birdenbire vermemelerine dikat ediyor- . karısı ve gelini. Bırakıp geldiği evini düşündükçe acı için­ de kıvranıyordu. Alt yanları tütünden sararan gümüş rengindeki kocaman bıyıkları hiç silinmeyen bir tebessüm gibi dudaklarını çev­ reliyordu. sadece Mihayîo Ristiç. Bregalnissa'da ölmüştü. Kâh sinirli sinirli ellerini oğuşturuyor. hemen yanına koşuyor. geniş ve zengin evde.. İhtiyar Mihaylo.— 386 — Bu. iki yıl önce Sırbistan'a kaçmış. gözlerini ondan ayırmıyor. kâh hıçkırıklarla ağlıyor. rakı. diye yakınıyordu.. ne evlenmek. büyük. eliyle uzun beyaz boynunu göstererek: — Çok teşekkür ederim. burada kalmıştı. Mihay­ lo. kâh derin derin içini çekiyordu. O. Hele ihtiyar yorulmak nedir bilmiyordu.. Çocuklarını bu iki ihtiyarın yanında büyütüyordu. On sekiz yaşında idi. baba Mihaylo. kahve. sık sık yanına gidiyordu. Büyük oğlu. orada iken savaş pat­ lamış ve bi rdaha onda nhaber alınamamıştı. misafirlerini sanki isim günleri imiş gibi ağırlıyorlardı. O. Bu haberi henüz karısından saklıyorlardı ve Mihaylo... Gelini. Hiç alışık olmadığı halde başı açık gezi­ yordu. Birinin başkalarından fazla sıkıldığını ve üzüldü­ ğünü görecek olursa. ne de ailesinin yanına dön­ mek istemiş. onu avutu­ yor. (Her zaman kırmızı fesini başından hiç çıkarmazdı) ve gür kır saçları alnına... kocasının ölü­ münden sonra. sigara ikram ediyordu. kulaklarının etrafına dökülüyordu. Okalişte'li Petr Gatal'ın karısı idi Pter geçen gün bir iş için Saray-Bosna'ya gitmişti.

Vaftizinde bile bulun­ dum. Ama bu. Yanko Gatal'ın çocuklarının isim ba­ bası olan rahmetli babamla bu senin Petr'in vaftizlerine git­ tiğim zaman. Kadın. Mihaylo. gülümsüyor. karşı ko­ nulmaz içtenlikle herkesi avutmaya çalışıyordu. Düşünceli düşünceli önüne bakıyordu... Şaka ediyor. ben de evlenme çağına gelmiş bir delikanlı idim. avluya çıkıp Okolişte'ye bakmak istiyordu. Bir­ kaç akraba ile birkaç komşu da mutlu babaya eşlik ediyor- . Bütün bunların geçeceğini... kederleri dağıtan iksirdir. Vişegrad'm papazı meş­ hur rahip Nikola sağdı. di­ yordu. durmadan ona birşeyler ikram edi­ yordu. yorulmak bilmeyen. Okolişte'deki evlerinin yandığını çok iyi biliyor ve zavallı kadının hiç olmazsa bu manzarayı görmesini istemiyordu. sonra bunu herkese dolaştırıyor.. — Ben Petr'i çok iyi tanırım. erkek şimdi etrafına toplan­ mış. Çünkü Gataloviç'lerin.. o gece. Sanki bugün­ müş gibi hatırlıyorum. Ama Mihaylo yanında nhiç ayrılmıyordu.. Petr'in Saray-Bosna'dan sağ salim ge­ leceğini ve birlikte Okolişte'deki evlerine döneceklerini söyleyerek onu bir çocuk gibi oyalamaya çalışıyordu. Ve herkesin bildiği vaftiz hikâyesini anlatmaya başladı. Yanko Gatal çoktan evli idi ve bir sürü kızdan sonra nihayet bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş­ ti. bu müstesna saatte hepsine yeni bir hikâye gibi geliyordu. top seslerine kulak vermiyorlardı. Sonra tek­ rar Petr Gatal'ın karısının yanına gidiyordu. Ve kadın söz dinleyerek içiyordu. — Al benim küçük Stanoyka'm.. Kadıncağız her dakika yerinden fırlıyor. Şimdi genç ka­ dın biraz daha sakinleşmişti. Ama Mihaylo elinden geldiği kadar onaengel olmaya çalışıyordu.. Bir kadeh olsun al. Bu vaftiz uzun zaman söz konusu oldu.Bu rakı değil.. onu dinliyor ve dinlerken tehlikeyi unutuyorlardı. — O eski güzel çağlarda idi..— 387 — du. Al kuzucuğum. Ertesi hafta vaftiz için çocuğu kiliseye götürdüler.

yerine getirelim.. Köprüyü geçerek Kapiya'ya gelince de biraz durup dinlenmek ve birkaç yu­ dum daha içmek için sofaya oturdular. soğuktan moraran kolların­ da taşıyan kadın usulca taş sıranın üstüne bıraktı. anasının babasının geçmişinden ateşli ateşli sözediyor ve artık zaman kavramı kalmıyor. Can-ü gönülden birbirlerinin sağlığına içiyûr.. diyordu. onu hemen susturuvermislerdi. kendi evlerinde imiş gibi rahat rahat yerleştiler ve torbalarını açarak bir şişe rakı ile öteberi çıkardılar.. ne de kahve içmeye gelen kasabalı müslümanlar.. Baba da.. konuşuyor ve âyinden sonra çocuğu vaftiz edecek olan papazı unutuyorlardı. henüz kiliselerde çan çalmaya izin yoktu.. O zamana kadar çocuğu. yatıştırmıştı. ve bu neşeli grup.. âyinin çoktan bittiğinin farkında bile değildi. Ve üstüne alacalı bir şal örttü. oraya.. Hava hayli soğumuştu. diyerek birbirlerine mataraların­ dan rakı ikram ediyorlardı. zamanın geçtiğinin. bazan da bu neşeli havaya ortak olmak istiyormuş gibi gözlerini açıyordu. O çağda XIX uncu yüzyılın 70 inci yıllarında. İsim babası: .. Bazan uyuyor. arada gitmek için bir kalkmıyordu ama. diye söyleniyorlardı. dinimizin emrini Ötekiler: — Haydi canım... Sonbaharın son gün­ leri idi. Okolişte'den inerken sık sık durarak isim babasının bü­ yük matarasından sıcak sıcak rakı içtiler. ve ha­ rekete geçmelerini söylemişti ama. İsim babası: — Haydi dostlarım. Birkaç kere isim babası vakti hatırlar gibi olmuş. Sohbetlerinde çocuğun geleceğinden. artık gidelim. Çocuk sanki beşiğinde imiş gibi rahat rahat yatıyordu.— 388 — du. O* nun için Okolişte'liler... rakı nihayet hepsini susturmuş. Kapiya'da ne kahveci kal­ mıştı. onu hiç hesaplamıyorlardı. Şimdi bizi rahat­ sız etmenin ne anlamı var? Kasabada şimdiye kadar kim vaftiz olmadan kalmış ki!.

— 389 — — Bakın bizim kasabanın çocuğu olduğu nasıl belli! de­ di. Baba: — Artık vaftize başlasak nasıl olur? diye sözünü kesHepsi birden: — Vaftiz için hiç üzülme! diye bağrıştılar. Kapiya'dakiler artık zaman kavramını büsbütün yitir­ mişlerdi... Komşulardan biri kahkaha tufanı içinde: — Rahip efendi Borovats'a vaftiz yapılmadı ama. Ve inşallah.. sonra tilki kürkünü giyerek Meydan'dan şehre indi. özür dileyerek öyle güzel dileklerde bulundular ve öyle tatlı sözler söylediler ki. O.. Sırpların sevgisini kazanır. kendine özgü tavrlyle onları azarlamaya hazırlanıyordu. Bir süre kilisenin önünde bekledi... • . Ama onu öylesine büyük bir sevgi ve öylesine candan karşıladı­ lar. dedi. Altın­ daki at bile iki büklüm oluyor. o tarafa yollandı. İnşallah evlâtların içinde onunla göğsün kabarır. şiş yüze sakin sakin bakıyordu. olanı affederek mataradan bir yudum içti ve bir lokma bir şey yedi. Ama rahip Nikola yitirmemişti. sert ve öfkeli bir adam olması­ na rağmen kalben bir Vîşegrad'lı olan rahip Nikola... Sonra çocuğun üstüne eğilerek ona güzel sözler söy­ ledi. şan ve şöhret sahibi olur ve bolluk içinde yaşar... Allah oğluna uzun ömürler ve mutluluklar versin!. Komşulardan biri: — Sağlığına Yanko! diye bağırdı. Ve tekrar rakı elden ele dolaştı.. . Çocuk da iri mavi gözleriyle bu gür kızıl saçlı.. Yolda rastladığı biri ona kalabalığın çocukla bir­ likte Kapiya'da olduğunu söyleyince. kızı! bıyıklı.. bu arslan gibi bir delikanlı olmasına engel olmadı. O da toplum hayatını ve eğlenceyi seviyor.

bu anlaşılmaz ve tükenmez savaş oyunu gün ışığın­ da da devam edecek demekti. Bir oto­ mat gibi çalışıyor... Hepsi şimdi daha rahat ve kolay ko­ nuşuyordu. bu top seslerinden ve bu korkudan daha başka şeyler. Hayatta. şeytana uymayacağına ve onun manevralarına kan­ mayacağına dair yeni Vişegrad'lı adına yemin etti. onu ani duygulara.. Ve isim babası ağırlaşan diliyle keke­ leyerek. Ama uzun uzun sohbet edildiği ve birçok da sağlığa içildiği muhakkaktı. Çünkü ancak böyle her saniyeyi ayrı ayrı yaşayarak. konuşuyor. Zaman. öne arkaya bakmayarak. daha İnsanca ve ne­ şeli şeyler de bulunduğunu görüyorlardı. onu parçalıyor. Çünkü artık günlerin adı ve anlamı kalmamıştı. hikâyesini şöyle bitirdi: — işte dostumuz Petr'i böyle vaftiz ettik. Bekle­ mek ve titremekten başka bir şey bilmiyorlardı. Bu neşeli grup ancak akşama doğru Meydan'ın yolunu tut­ tu. İşte bu gece de tehlike ve acı dolu. anlamını yitirmişti. Bu duruma katlanabilmek için gerçeği unut­ mak zorunda idiler. Bu top ateşi şiddetlene­ cek. Herkes sıra ile birer fincan kahve ve birer kadeh ra­ kı daha içti. Mihaylo. Şimdi artık kırkını geçti ve bir şeyden yoksun kalmadı. Kiliseyi açtırdı. bu karanlıklardan. Nihayet sabah oldu. .. düşünüyorlardı. ama aynı zaman­ da ışıklı. (Allah ona sağlık ve selâmet versin).— 390 — Çocuğun Kapiya'da vaftiz edildiği üzerine ortaya çı­ kan söylentiler gerçeğe uygun değildir.. Aşağıda. sarsılmaz ve dürüst olan hayatları böyle geçti. içten gelme ihtiyaçlara böiüyor ve onun için de kendilerini unutuyorlardı.. Eski kalenin dibinde ve yüksek mahallelerde işte böy­ le ya da buna benzer bir yaşam sürüyorlardı. in­ san bu hayata katlanabilir ve kendini daha iyi günlere sak­ layabilirdi. Dedelerden miras kalma bir içgüdü ile.

Savaşın daha ilk gü­ nü mağazaların açık kalması için kesin emir verilmişti.Hoca'nın da Pavle Rankoviç'inki gibi köprüye ve taş han'a en yakın olan mağa­ zaları bütün gün kapalı kalıyordu. O. sonra yi­ ne evine dönüyordu. Ar­ tık yaşlı bir bekârdı ama hâlâ üstüne başına itina ediyor­ du. Ama herkes bir bahane bularak günün büyük bölümünde mağazasını kapalı tutuyordu. ufak tefek ihtiyaçlarını sağlamak. Bu ev. Çünkü üstüne düşen bir mermi da­ mını yıkmış. Ali. Aynı biçimde Lotika'nın oteli de büsbütün kapanmıştı. geniş. Drina'nın öbür kıyısına geçip büyük. Öteki uşaklar. o hiç değişmeyen sadık Milan kalmıştı. Bu emir. hasta ve bitkin olan Debora ile korkudan deliye dönen şişman ki- . Geçici birliklerin. Çukur bir yerde ve meyva bahçelerinin sık yapraklı ağaçları altında gizlen­ mişti. yoldan bir hayli içerde idi. Debora'nın hasta ve topal çocuğunu kimin taşıyacağını. gerekli emirleri verirken kimse itiraz etme­ mişti. daha ilk top sesini duyar duymaz kaçmışlardı.— 391 — şehrin merkezinde kalan pek azdı. herkesin nasıl giyineceğini tarif etmiş. yepyeni bir İslâm evine yerleşmişler­ di. Hem otelden atılacak kimse kalmayaiı çok olmuştu. bombardımana rağmen yürürlükte kalmıştı. Lotika da otelin ilk bombalandığı gün ailesiyle birlikte oteli bırakmıştı. Yanlarında adamla­ rından yalnız. Ev sahibi ailesiyle yazlığa çıkmıştı. Çünkü tehlike ile daha çok karşı karşıya idiler. Hava kararıp. duvarları da şarapnelden delik deşik olmuş­ tu. Her zaman her şeyde olduğu gibi taşınmalarına da Lotika göz kulak olmuştu. en gerekli eşyaları gös­ termiş. özel­ likle halka. düşmanın uzak olduğunu ve şehrin tehlikede olmadığını göstermek istiyorlardı. bu gibi hallerde sık sık görüldüğü üzere. Alınması gereken en değerli. Sadece kırmızı kiremitleri görünüyordu.'Ali Hoca günde bir iki sefer yukardaki evinden inerek her şeyin yerli yerinde olup olmadığına bakıyor. etrafı sessizlik kap­ lamaya başlarken otelden çıkmışlardı.

çökmesi de­ nekti. bütün ömrünü birlikte geçirdiği kâ­ ğıtlarından ve işlerinden uzak bulunca.. Debora. güçlü ve acı idî. hasta ço­ cuğu bir el arabasına koyarak Lotika. Orada Lotika. evlerin göçmesi. ihti­ yarı da. yolculuğa alışmamış olanı da. otel. İçi parçalandı ve acı çığlığı boş evde uzun yankılar yaptı. İlk mermilerden zarar gören o korkunç haliyle bir harabeye dönmüştü bile. içinde hiç bir canlı yaratık ol­ madan bomboş kalıyordu. B u . ilk defa olarak bü­ tün gücünü ve dayanıklılığını yitirdi. çiylerle ısınmış. . Lotika'nın hıçkırıkları da bir erkeğinki gibi boğuk.. genci de. Sonra. iş­ te o zaman bütün aile halkını bir korku ve dehşet kapladı. -dür. ihtimal bile verme­ diği bir şeydi. kırmızı bulutlarla süslü. şişmanı da.. Lotika'nın böyle kendini bırakışı onlar için savaştan cia büyük bîr felâketti. Daha köprüye adımlarını atar atmaz. Köprüyü böyle geçerek büyük İslâm konağına gelip yerleştiler.. topalı da. Müthiş bir şaşkınlık içinde idiler. Ertesi sabah. Mîna ve Tsaler ellerinde gerekli eşyalar ve bavullarla gecenin ka­ ranlığından yararlanarak köprüyü geçmişlerdi. her çağda dünyanın bütün yollarını çiğnemiş olan c serseri Yahudilere benzemişlerdî. Çünkü o varken herşeyin düzelmesi imkânı vardı ve herşeye katlanılabilirdi. Bu.işitmediği. kendisinin olmayan bu yarı boş odada. şimdiye kadar kimsenin asla görmediği. •' j s cıvıltıları içinde parlak bir yaz günü doğduğunda. kendini. Sonra bütün ev halkını saran bir bağırışıp ağlama başladı... Bir süre ortalığa de­ rin bir sessizlik çöktü. Ama o olmayınca artık bir şey düşünemez ve yapamazlardı. eş­ yalar gibi ev halkını da odalarına götürdü. . 30 yıldan beri ilk defa olarak.— 392 — zina kimin yoi göstereceğini söylemişti. Artık kendini tutamıyordu. Ama yatmak sırası gelince. . .

birtakım damla­ lar verdi.— 393 — geceye kadar. sessizce ağlıyor ve o karı­ şık. Bir yerden bir cioktor da bulup hastanın yanına getirdi. kendini bile idareden âciz. giyecek ve gerekli eşya getiriyordu. Etrafında. Sakin zamanlarda şehre iniyor. neresi ağrıdığını bile söyleyemiyordu. bütün aile efra­ dı gibi Lotika'nın idaresi altında yaşayan. Gerekli olan kararı almakta tereddüt etmeyen ve onu uygulaya­ cak.. Yalnız Lotika'nın yolculuk yapacak bir hale gelmesi için bir iki gün beklemek gerekti. O. ne de kimseyi görmek istiyordu. yere yığılmış. ve bir gün önce onun yapmış olduğu gibi herkesle ayrı ayrı ilgileniyordu. tahta döşeme­ nin üstünde Debora'nın mutsuz çocuğu. Baldızını küçük bir çocuk gibi tedavi ve teselli edi­ yor. umutsuzluk ve nefret anlatan birtakım sözler mırıldanıyordu. o ağır ve hare­ ketsiz Tsalet. Tuhaf ha­ yallere kapılarak kendine maddî acılar yaratıyor ve bu acı­ larla kışranıyordu. pitoresk dili ile korku. İşte o za­ man bir mucize oldu. gençliğinde bile idaresiz olan. Lotika bil­ inmeli gibi sırt üstü yatıyor. yaşlı ve yorgun kadında büyük bir sinir bozukluğunu teşhis etti ve hastayı hemen buradan uzaklaştırmalarını. ama artık kimse ona karşılık vermiyordu. yi­ yecek. Tsaler. emekleyerek tey­ zesine şaşkın şaşkın bakıyor. asker? harekât­ tan uzak bir yere götürmelerini öğütledi.. birşey düşünemeyen. Lotika ne yemek yemek. Neden kork­ tuğunu. bütün ailesinin kaderini elinde tutan bir za­ manların Lotika'sını. o hiç bir zaman genç olmayan Tsaler bir­ denbire gerçek bir aile reisi olarak ortaya çıktı.. yalnız Lotika'nın anladığı o gırtlaktan gelen tuhaf seslerle birşeyler söylemeye çalı­ şıyor.. Kâh ayağının altında iki tahtanın tuzak . aileyi Ragotitsa'ya oradan da Saray Bos­ na'ya götürecek bir araba tedarik etmek için hükümet memurlariyle anlaştı. Doktor. bütün gün uyuyan. ihtiyar bir Yahudi kadını olarak buldular. gerçekleştirecek kadar kendinde güç bulan bir aile reisi.

. vücudunu hafiflemiş hissediyor ve bir dev ba­ cakları ve güçlü kanatları olduğunu sanıyor ve güya bir devekuşu gibi koşuyor. adımlarını buradan tâ S a r a y .. beklenenin tersine bu sefer. milyonlarcası birden hücuma geçiyor ve metodtu bir biçimde silah çekiyor. sayılar da karıştı mı. öldürüyor. Bacaklarının arasında şırıldayan de­ relerle deniz küçük bir havuz gibi kalıyordu. tıpkı sahnedeki bir sihirbaz gibi hemen oyunu çevi­ riyor ve söylenenin.. sözle ve sayı ile yalan söyledikleri yerleri aştığı­ nı biliyordu. Sert bir tahtanın üstünde yatan. Bü­ tün bu manzaralar kalbinin hızla çarpmasına sebep olu­ yor. Bu istilânın karşısında o artık uçar gibi koşan deve­ kuşu değildi. köyler de ayaklarının altında taşlar gibi çıtırdıyordu. soluğu tıkanıyordu. Bu kanatlı koşunun onu nereye kadar götüreceğini. ve hiçbir türlü anlaşmak imkânı olmayan.. pis bir tabakadan at­ lar gibi köyleri... ve insanların birbirlerini aldat­ tıkları.. Yüzünü göremiyordu ama dipçiğinin ucunu ka­ burgalarının üstünde en nazik yerinde hissediyordu. İmdat!.:-dl. Lo­ tika uyanarak üstüne örttükleri ince şalı fırlattı: — Hayır. Şehir de. boğazlıyor ve her şeyi acımadan mahvediyorlardı. Bu insanların arılar gibi binler­ cesi. tüfekler ve çeşitli silahlar ortaya çıkıyor.. eli gücü yet­ meyen ihtiyar bir kadındı..—• 394 — gibi açıldığını ve korkunç bir uçuruma yuvarlandığını gö­ rüyor. Sadece ayaklarının altında bir şimşek hızıyla açılan o tehlikeli tah­ talardan onu kurtardığını biliyordu. Söz komedyaları bitti mî. gözlerini kan bürümüş insan­ lar ilerliyorlardı. nerede duracağını bilmiyordu. Şimdi onlardan biri ona doğru eğilmişti. Üstünde kalması iyi olmayan bir topraktan uzaklaştığını. toplar. şehirleri.. diye ba:. .B o s ­ na'ya kadar uzatıyordu.... tutunacak bir şey kalmadığını sanıyordu. Beni kurtarın!. Kâh kendini birdenbire uzamış görüyor.. Olamaz!. bağırmaktan başka kendini savunacak..

Ellerini diz­ leri üstüne koymuş. Bütün bunlara bakarak insan bir yazlık hayatı yaşadığını sanabilirdi. başını önüne eğmişti. Pavle Rankoviç'in dükkânı da kapalı idi. rehin olarak muhafaza ediyorlardı. akşamın da hiç gelmeyeceğini sanı­ yor. dünyada bir düzenin bozulduğunu ve genel bir fe­ lâketin bu sakin uzun yaz gününde tahmin edilemeyecek kadar yakın olduğunu gösteriyordu. Lotika'yı yatıştırdı. Daha savaşın ikinci günü Pavle ile onun gibi itibarlı birkaç Sırp'ı rehin olarak almışlardı. iri kara gözleriyle ona bakıyordu. yüzündeki soğuk terleri sildi. Pavle bir kahve iskemlesinde oturuyordu. Evin içinden ayak sesleri işitildi. Belediye terazisi burada du­ rur ve navlun parası da buradan alınır. İşte savaş. Ötekilerini köprü yakınına. Bunlar. Mila'n durmadan kahve pişiriyordu. Çayırların dalgalandığı ovada bu uzun yaz günü hiç bit­ meyecekmiş gibi görünüyor. Kimisini istasyona götürmüşlerdi. ora­ da onları trafiğin düzgün işlemesini sağlamak için. dinlenmek için ora- . Ve ona önceden dikkatle sayarak damlattığı Valeryanlı suyu içir­ di. Yiyecek ve meyva çok boldu.— 395 — Salak çocuk korkusundan duvarın dibine büzülmüş. Oda sıcaktı ama güneşin o yakıcı etkisi duyulmuyor­ du. Bunlar da köprü­ nün zarar görmesine ve yıkılmasına engel olmak için rehin olarak muhafaza ediliyorlardı. Mina bitişik odadan içeri daldı. Pazar kurulduğu günler. Kasabanın varoşla­ rından başka yurttaşlar da geliyordu. Eğer arada sırada Lotika'nın acı çığlığı duyulmasa ve buraya bir homurtu halinde gelmese ve bu top sesleri olmasaydı. Lotika'nın oteli İle onun içinde oturanları bu hale getirmişti. Bazan bir subayın veya bir erin geldiği de oluyordu. insan günün ne zaman ağardığını hatırlamıyor. orada Meydan'ın sonundaki tahta bir kulübeye götürmüş­ lerdi. Bu gözlerinde acıma ve kor­ kudan çok merak vardı. Büyük bir ça­ ba harcadıktan sonra güçten kesilerek.

Sanki onu ilgilendirmiyormuş gibi dinliyordu. havası sıcak ve ağırdı. Panos'tan veya Goleş'ten bir mermi ıslık çalarak düştü mü. Ve düşündükçe de bunların hepsi ona korkulu bir rüya gibi geliyordu.. İçerisi yarı ka­ ranlık. ya da bîr mermi dü­ şüp onu harap edecekti. Kasabanın içinde dağıttığı ödünç paralar batmış­ tı. ve nereye düştüğünü anlamak için et­ rafı dinliyordu. boyu­ na bunu düşünüyor. Ya yağma edilecek. nöbetçi erlere emirler verdiğini işitti. Erbaşın. bir mermi oraya rastlayacak olursa acaba içine girip dinamiti patlatır mı diye kendi kendine soruyordu.. evini ve mallarını düşünüyordu. ya da ölmüştü. Daha birinci günü jandarma. katlanılmaz düşünceleri ona daha çok acı veriyordu. Pavle bu sözlere artık alışmıştı.— 396 — ya çökmüş bir adama benziyordu. Saatlerce o durumda kı­ mıldamadan durdu. İki adım ötede kasabanın en güzel dükkânı olan mağa­ zası kapatılmıştı.. Civar köylerdeki ırgatları ya dağılmış. ve böyle bir şey hazırlandığını gösteren şüpheli bîr işaret görüldü mü adam hemen öldürülecek!. Kendisi de bu yanı karanlık bara- . çelik parçaları tahtalara çarp­ tıkça korkuyordu ama bitmek tükenmek bilmeyen zaman­ la. Kapısı kapalı idi. Kapının yanında boş çuvallar üstünde iki ihtiyat eri oturuyordu. Köprünün dinamitli olduğunu biliyor.. başına gelenleri. üniversiteli iki oğlunu da alıp götürmüştü ve evde yalnız karısıyla iki kızı kalmıştı. Osoynitse'de büyük fıçıların yapıldığı atelye gözleri önün­ de yanmıştı. Çünkü bu son günler kendisinin ve ailesinin ba­ sına gelen şeyler başka türlü açıklanamazdı. emirleri her zaman aynı sözlerle bitirdi: Bu — Köprüye zarar verebilecek en küçük bir davranış.. Pavle heyecanından tükürüğünü yutuyor. Pavle. Kulübenin yanı başında mermi­ ler ve şarapneller patladıkça.

Sonra tekrar para birik­ tirmeye başlamıştı. Beş yıl dükkânın arkasında küçük bir odada yatıp kalkmış ve hiçbir gün ateş yakma­ mış hiçbir zaman da mum ışığında yatmamıştı. Sancaktan geldiği zamanı hatırlıyordu. Şimdi hayatı gözünün önünde geçit resmî ya­ pıyordu. elinde olma­ yan bir şeye. O çağda para kazanmak hiç de güç değildi. ayaklarını bile uzatamaclığı daracık bir yerde yatıyordu. para biriktirmenin usulünü ve mânâsını o zaman anlamıştı. Çocukları taşı­ yor.. yerine de Sancaklı başka bir köylü çocuğu gelmişti.. Petr isminde bir zen­ ginle anlaşarak yılda bir kat elbise. iki çift ayakkabı ve boğaz tokluğuna onun hizmetine girmişti. Merdiven altında. atları tı­ mar ediyordu. köprünün almyazısına bağlı idi. O da bir tüccar kızı idi. dükkânda hizmet ediyor. ne çıraklığında. çar­ pışıyor ve dağılıyordu. Kazançlar kolay. Ömrü boyunca yalnız işleri ve aile­ siyle uğraşmış bir adamın köprü ile ne ilgisi olabilirdi? Onu dinamitleyen de. Hiçbir zaman. Hattâ çoktan beri unuttuğu ayrıntılara kadar. masraflar azdı. Ondan sonra birlikte para biriktirmeye başlamışlardı.. kazançtan yararlanmış ve. Hiçbir zaman vaktini Vişegrad'ın aylak halkı gibi şarkı söylemek ve şaka etmekle geçirmemişti. İşgal yılları gel­ miş ve işler canlanmıştı. . On dört yaşlarında idi. 23 yaşma geldiğinde de zengin Petr onu Çaynice'li zengin ve iyi bir kızla evlendirmişti. Daima masraftan kaçınmış. böy­ lece bir dükkân sahibi olabilmişti. Karnı açtı. On beş yaşına gelince maaşla onu dükkâna almışlar.. şimdi bombardıman eden de o de­ ğildi. Kazandığını (1) Opanka: Çarık. kuyudan su çekiyor. Düşünceler zihnine gürültülü ve düzensiz dalgalar gibi saldırıyor. ne de bekârlığında Kapiya'ya gidip oturmamıştı.— 397 — kada bir rehin olarak oturuyordu ve hayatı. Opanka'lar (1) delikti. İşte. Çok çabuk para kazanıp aynı hızla kaybedenler de çoktu.

Ama o bunu da başarmıştı.. Gerçekten sayının hiç rolü olmayan 'ssapsız bir çağda yaşıyorlardı. Çarşıda hü­ küm süren gelenek ve kurallara boyun eğerek her gün sa­ yısı kabaran karşıtlık arasında volta vurarak gemisini. bir sineği bile incitmemiş. ya da uymak. herkese selâm vermiş. ruhanî meclisin ve Sırp şarkı korolarının (concorde) başkanlığını etmiş. Belediye reisine yardımcılık etmiş. didinmekle geçirmiş.— 398 — korumak kolay değildi. bu çağı zarar görmeden ve küçük düşmeden geçirmek için elinden geleni yap­ mıştı. temkini bir insan örneği olarak görüyorlardı. ! .eya boğmasınlar diye tirtir titreyerek bekliyordu. Belki de başka ölçüleri :ian ve başka biçimde hesap yapılan bir çağda! Her ne r'ursa olsun onun hesabı yanlış çıkmış. Kasabalılar onu eşi olmayan değerli. cehennemî bir bomba gelip köprüye bir zarar vermesin. «genç­ sin» de hakkı vardı. para biriktirmek.) Boşuna <endine bu kadar eziyet etmiş. bir köpek gibi çalışmıştı. Bu son yılların heyecanı ve politika akımları ortaya çıkınca. yaşı ilerlemiş olmasına rağmen yeni zamanı anlamış ona kar­ şı koymak. Haydutların en sefili gibi :! <i asker arasında. herkesin gönlünü almış ve para biriktirmekten başka bir şeyle uğ-aşmayarak sessizce yoluna devam etmişti. ihtiyatlı. Ve bütün bunları halkın gözünde küçük düşmeden. ölçüsü kısa gel­ mişti. Sonun­ da anlamıştı ki: (Ona en çok acı veren de bu idi.. Böylece bir insan ömrünün yarısından fazla bir zama­ nını çalışmak. Genellikle yanlış bir yol izlemişti.. Oğullarının da. kısacası. bu yol onu nereye çıkarmıştı?. Ama bakın ki. bu zorluklar içinde çıkarma zarar gelmeden yürütmeyi başar­ mıştı. Sırp bankasının başlıca hissedarlarından biri olmuş ve Ziraat bankasının Yönetim Kurulu üyeliğine atanmıştı. ve bu yüzden onu kurşuna dizmesinler ... Hükümet büyüklerini kızdırmadan yapmaya çalışmıştı.

.. gömleğinin.. omuzlarını kaldır­ mış. ka­ zanç zorluların eline geçiyor ve kimse senin harcadığın çabayı takdir etmiyor. Güç sahibi ol­ mak isteği aklın ve kilise. başka şey düşünemiyordu. Herşey sana çalışmayı... kilise de kapıla­ rını kapayarak susuyor.. Ona öyle geliyordu ki. Sonra da sıra ile teneke bir mataradan birer yudum beyaz şa- . iki kat oturuyordu.. Da­ ha doğrusu hiç yaşamıyorsun. Ve sanki tarlada imişler gibi küçük bir bıçakla kâh bir parça ekmek. akıllılıkla alay ediyor. Derisinin her gözeneğinden ter sızıyor. yakasının ve kolalı kol kapaklarının altından akıyordu. Zaman da. uyanışı olmayan bir uykuda imiş gibi. hepsi. Kırmızı fesinin altından akan teri sili­ yor ve ter ağır damlalar halinde yüzüne dökülüyordu. Buna bir kar­ şılık bulamayınca yine ilk düşüncelerine. Seni buna sürüklüyor... üstünden bin­ lerce sefer dönüp bakmadan geçtiği bu köprü. her şeeyi kay­ betme faslına dönüyordu. Bu kabil mi?. öldürücü bir yavaşlıkla sü­ rüklenip gidiyordu. Sen de onlara uyuyor. işte Pavle bunun için başını eğmiş.— 399 — Pavle kendi kendine. Ve hayatın böylece geçiyor. Kendini ne kadar zorlarsa zor­ lasın. tutum­ lu olmayı öğretiyor. didiniyor. üstüne kekik ekilmiş domuz pastırması ile ekmek yiyorlardı.. Her­ kes beceriklilikle.. Otoritenin yerini kuvvet alıyor. Ama çalışıyor. ihtiyatla adımını atarak dürüst bir yaşayış sürüyorsun. Daima aynı düşünce zih­ nine saplanıyordu. para biriktiriyor.. bir çeşit uykuda.. Orta yaşlı iki Macar köylüsü olan erler. üzülüyorsun.. şimdi bü­ tün bir sır gibi. kâh bir parça pastırma keserek ağır ağır yiyorlardı... işte böyle. Böyle bir şeyin doğru olması mümkün mü? Pavle boyuna kendine bunu soruyordu. Sonra birdenbire bu oyun artık para etmez oluyor. söyleniyordu: — Ya.. San­ ki böyle akan ve onu terkeden hayatı idi.

İnsanların. kendisinden aşağı rütbedeki birini azarladığı gibi azar­ lıyordu. insanlar yüzlerinden ter akarak hem ken­ disinin. şehirlerde ve köylerde.. Ve tekrar bir sessizlik içinde sigaralarını içmeye devam ettiler. Yüz yirmi kişi kadardılar. Üniformaları beyazdı.. aynı zamanda da bu ölümden korkuyor. Bunlar Alman birlikleri idi. Orada tenha bir köşede saldırı emri­ ni bekliyorlardı. Onu Alman ordusundaki bir üst rütbeli­ nin. Yüzbaşıları sı­ cağa hiç dayanıklı olmayan şişman bîr adamdı. Şu anda jandarma çavuşu Daniel Repats'ı karşısına almış azarla­ makla meşguldü. Savaştan önce milletlerarası orduya bağlı olarak İşkodra"ya gönderilmişlerdi. dedi. yollarda ve orman­ larda her yanda.. sigaralarını tellendirirken bir tanesi: — Ömrümde böyle terleyen insan görmedim. Belediye barakasının biraz ilerisinde bugün.. «savaş» denilen bu tuhaf oyunu gittikçe genişliyor. görülme­ miş bir birlik vardı.— 400 — rap içerek çubuklarını yakıyor. Dün gece gelmişler ve şimdi çarşı ile meydan arasındaki düz­ lükte dinleniyorlardı. yayılıyor ve can­ lı cansız herşeyi egemenliği altına alıyordu. Bütün güç ve imkânlarıyle de ken­ dini ona karşı savunmaya çalışıyordu. hem başkasının ölümünü arıyor.. karşısındakini hiçe sayan züppe bir tavırla bağırıyor.. Başlarına beyaz sömürge başlıkları giymişlerdi. susuzluktan ölmek üzere olduklarını söyleye- . Yani.. Başka Milletlerarası birliklerle bera­ ber barış ve düzenin korunmasına gözcülük edeceklerdi. Ama ter yerine kan döken ve uyanışı olmayan bir rü­ yada kendini kaybeden yalnız Pavle değildi. Savaş çıkınca İşkodra'yrbırakıp Sırp sınırına en yakın Avus­ turya birliklerine başvurmaları için emir almışlardı. Bu yaz günle­ rinde Drina ile çorak sınır arasında uzanan bu daracık top­ rak parçasında. en gerekli şeylerden yoksun olduklarını. ve adamlariyie..

(1) Almanca (Wachmetisier)in söyleniş şekli. Açık kalmaları­ na dair verilen emre rağmen kapatılmışlardı. Çavuş Repats afallamıştı.. Beyaz üniformasının üstünde başı.. bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz? Hemen. Ama hemen. Hemen yapılacak efendim. etrafın­ dakilere vurmaya zorluyordu. Koşarken ilk karşısına çıkan Ali Hoca oldu. Drina Köprüsü — f. Anlıyorum. Bu uyuşukluktan ve şaşkınlıktan birdenbire büyük bir hamaratlığa geçerek arkasını döndü ve çarşıya dalıp sanki öfkeden yanan Yüzbaşıya yaklaştığı için jandarma çavuşu da birden alev almıştı ve bu alev onu koşmaya.... Jandarma mı.— 401 — tek yakınıyordu. — Anlıyorum Yüzbaşım. Gözlerini kırpıştırıyor.. ne cevap vereceğini bilemiyordu... Dükkânını dolaşmak için henüz mahallesin­ den iniyordu.. dibin­ den kazınmış saçlariyle bir gelinciğe benziyor ve büyük bir öfke içinde bir meşale gibi yanıyordu. Oysa etrafları. ve bize gerekli olan yiyecek. içecek sağlansın./2z . diyordu... ' — Siz burada necisiniz?.. yok­ sa kukla mı? Ben burada adamlarımla susuzluktan gebereyim mi? Yoksa bir haydut gibi dükkânları mı kırayım? Hemen bunların sahipleri bulunsun.. hemen. Her kelimede yüzbaşının yüzüne biraz daha kan hü­ cum ediyordu. «Vakmaister» (1) Repats'ın bir kasırga gibi üzerine geldiğini görünce hoca birden şaşırdı ve «bu deli­ ye dönmüş yabanî görünüşlü adam acaba yıllardan beri sessiz ve sakin bir vakarla dükkânımın önünden geçen adam mi?» diye düşündü... herhalde içerisinde gerek­ li şeyler bulunan dükkânlarla çevrilmişti.

.. Son kalan memurlar gece vakti köprüyü geçerek şo­ seye çıktılar.... öncü bölüğünden birkaç birlik. Yavaş yavaş as­ kerî birlikler de Drina'nın sağ kıyısından çekildiler. Rafta serilmiş malların etrafına beyaz üniformalı aca­ yip tavırlı askerler toplanmıştı. Size dükkânınızı açık tutun! diye emir vermediler mi? Eğer. Köprü de orada bir mahkûma benziyordu... sizin yüzünüzden. Böylece bütün bir ay.. ben. ve şaşkınlığından ne söy­ leyeceğini bilmeyen Ali Hocanın sağ yanağına öyle bir tokat aşketti ki.. Orada yalnızca az sayıda olan müdafiler.— 402 — Şimdi bu karşısına dikilen. Eylülün sonlarında ise şehir boşalmaya başladı. birkaç tane de dağınık jandarma devriyesi kal­ mıştı. . Ama gökten tokat yağdığı bu devirde hiçbir şeye şaşılmazdı. köprünün sürekli bombardıma­ nı altında. Hep kendini rüyada sanıyordu... aynı telâş içinde başka dükkân­ ları açtırmak üzere oradan uzaklaştı. ve en büyük felâketleri bekleyerek geçti.. etrafı inleten top ateşleri arasında. Böylesini hiç görmemişti.. Çünkü demiryolu kesilmişti. Çavuş. —• Sizin topunuzu birden aşmalı. sarığı sağ kulağından sol kulağı üstüne sıçradı. san­ ki bir dakika önce yüzbaşıdan gördüklerini ve işittiklerini tekrarlıyormuş gibi bağırmaya başladı. her türlü sıkıntı ve acı içinde.. Sonra da çavuş. Savaşın ilk günleri halkın büyük bir bölümü iki ateş arasında kalan şehri terketmişti.adam gözleri dönmüş. kor­ kusundan başka bir şey görmeyen Repats idi... Hoca sarığı düzeltti. Dükkânın tahta kepengini indirip şaşkınlıktan üzerine otur­ du. Ama çarpı­ şan iki dünya arasında hâlâ bütün ve hâiâ dokunulmamış olarak uzanıyordu.. Hey Yarabbim!.

Yalnız. hepimizin ölüden farksız olduğunu. Lotika'nm oteli. ve kesin bir tavırla onlara: Gerekli bir şey almak için gel­ diğini ve hemen evine döneceğini söyledi.XXIV Gece gökyüzünü bulutlar kapladı. eşi . Avusturyalılar son birliklerini geri çekmek için bu karanlık geceden yararlandılar. kendini Son­ baharda sanırdı. Bulutlar aralarında gökyüzü parçalariyle dağlarda takılıp kalıyordu. Her yer ölü gibi idi: Orduevi. ya­ kın kışla ve şehrin başında bulunan dükkânlar. mağaraları aradılar.benzeri bulun­ mayan bir adam olduğunu bilen jandarmalar. Hoca onlara.. ancak sıramız gelince gömüleceğimizi söylemeye hazırlandı. Çünkü. evinden gelip henüz kepengini açmakta olan Ali Hoca'yı dükkânının önünde buldular. köprü civarında durmak resmen yasaktı ve ölüm tehlikesi vardı. Sırpların gözünden ve hedefinden uzak yer­ lere kadar gitmişlerdi. şafak sökmeden çok önce. Birlik­ ler. Şafak sökerken ince bir bahar yağmuru yağmaya baş­ ladı. hayatımızın çoktan beri tehli­ kede olduğunu. kimse kalıp kalmadığını anlamak için bu yağmur altında köprünün yanındaki evlerle.. ona kesin olarak dükkânını kapatıp çarşıdan uzaklaşmasını tenbih et­ tiler. ne söylediğini bilmeyen bir sarhoş gibi baktı ve karşılık vermeye. yağmu'- . sadece Drina'nın öbür ya­ kasına geçmekle kalmamış Liyeston dağının öbür yanında­ ki tepelerle.. Ali Hoca onların. Jandarmaların acele işleri olmalıydı ki ona bu mahalleden çabuk ayrıl­ masını tekrar tenbih ettikten sonra çarşıyı baştanbaşa ge­ çip köprüye doğru uzaklaştılar. Devriye kolları. İnsan. Hoca'nın. Ama son günlerde aldığı acı dersler onu bunlardan vazgeçirdi..

Dış dünyanın çeşitli etkileri altında bulunan düşün­ celeri hâlâ dağınıktı. Bu rahatlık. Bu daracık yerin karanlığı içinde. tatlı tatlı mırıldanan sulariyle uçsuz. Butko kayalıkları tepesinden güneş doğuyordu. yorucu ve zehirleyici konuşmalardan kaçmak.» diye düşündü. Hoca'nın kalbi bir minnettarlık ve mutluluk duygusuyle doldu. sonra da ya­ vaşça kapayıp bıraktı. önemli ve aslında saçmadır. karanlık ve tozlu aralığı. Kaç sefer. mağazanın arkasındaki o küçük ara­ lığa. bucaksız cennet bahçelerine çeviriyordu. yalnızlığın. «Onların bütün tedbirleri böyle şiddetli. Karanlıkta kalınca. Kepengini. Ali Hoca. tabutuna çekildi. Ve öğretme­ nini aldatan bir çocuk gibi kendi kendine gülümsedi. sihirli bir gemi gibi Hak dininden birini. Köprünün korkuluğu üstünden yalnız omuziariyle başları ve tüfeklerinin uzun süngüleri görünüyor. can sıkıcı insanlardan. netice- . doğan güneşin ve yağmurlu bir sabahın serinliği hissediliyordu. her sefaletten. Dışarıda alı­ şılmamış bir sessizlik hüküm sürüyordu. yemyeşil kıyıları ile. içine süzülebilecek kadar kaldırdı. rahat bir nefes aldı. Ba­ caklarını altına alarak sert ve alçak bir iskemlenin üstüne oturdu. ailesinden ve kişisel isteklerden kurtulmak için buraya sığınmıştı. Daracık oda vücudunun sıcaklığı ile ısındı ve Hoca. bu iki tahta parçası. ne bir ayak veya insan sesinin bozmaması bir mucize idi. Nihayet yatışmıştı ve bir terazi gibi dengesini bulmuştu.. Ve onu ne bir çatırtının. her felâketten. sükûnun ve unutmanın rahatlığı­ na kavuştu. Allaha şükür.. Köprüyü geçtik­ lerini gördü. Dışarıdan mağaza kapalı imiş gibi görünüyordu._ 404 — dan kalın ve nemli bir halı haline gelen toprak yollardan sessiz adımlarla uzaklaşmalarını seyretti.

O sırada Hoca. O tatlı sessizlik bozuldu ve boğuk bir uğultuya. Hoca. sonra da bütün havayı kaplayan ve kulak zarını patlatan bir gümbürtüye çevrilerek. ezmiş. Çünkü ne ses. Onunla insan çoktanberi zayıflayan ve Hıristiyanların top gürültüleri altın­ da büsbütün kaybolan gerçek ve insanca hayata bir an ol­ sun kavuşabiliyordu. .» diye inle­ di. Bu düşmanla­ rın her ikisi de kâfirdi. Nasıl ki dünyada yeri kal­ mamıştı. Tıpkı durdurulmayan ve kesilmeyen iki çağlayan gibi. Ve hangisinin daha beter olduğu­ nu insan kestiremezdi. havaya fırlatılmış ve hâlâ orada uçuyordu. korkunç bir gürültü île yerinden sökülüp çıkarılmış. Hoca.. Kulakları sağır eden bir gürültü her şeyi boğmuş. göz açıp kapa­ yıncaya kadar dünyanın bir kıvılcım gibi yanıp biteceği saat mi gelmişti? Bir bakışiyie âlemleri yakıp söndüren Allah için bu pa­ tırtı. her tarafı sardı ve insan kulağının duyma yete­ neğini de aştı. Sanki her iki ırmak birden yata­ ğından fırlamış ve şimdi kıvrılarak yükseliyordu. ne de işitme hassası kalmıştı. . Daha doğrusu inleyen düşüncesi oldu. bu. üzerine kurulmuş olduğu iki ırmağın arasındaki bu dil parçası. Ona öyle geliyordu ki: Şehrin. ve su­ ların ağırlığı altında sürüklenerek boşluğa dökülüyordu. «ah.. «Savaş başladığından beri hiç böyle bir sessizlik görülmemişti. gürültü ne idi ki? Hayır.» diye düşünüyordu. B u . acaba kıyamet günü mü idi? Kitapların ve oku­ muş insanların sözettiği o mukaddes saat.— 405 — siz üzüntülerden. Karşıdaki rafta bulunan eşyalar tıkırdayarak havalandı ve üstüne döküldü. Allahın eseri olamazca . altındaki küçük iskemlenin havalandı­ ğını ve onu bir oyuncak gibi kaldırdığını hissetti. Hat­ tâ başlı başına bir dua demekti. Bu sessizlik ne kadar güze! ve tatlı idi. başının üstünde çarpışan iki düşmanın ateş kusan toplarından korumaya yetiyordu. Sessizlik duaya yardım ederdi. kökünden sökmüş ve bir taş gibi beraberinde sü­ rüklemişti.

hoyratça geri getiriyordu. Bu sessizlik ne kadar da derindi. Ama bu. Dışarda gün tamamiyie ağarmıştı. Onu derin baygınlığından uyandıran şey... bir ışıkla insan sesleri oldu. Ne­ reye uçtuğunu. ona öylesine tatlı gelen o sessizliğe benzemiyordu. Güçlükle ken­ dine gelebildi. Tekrar «Ah!» diye söylendi ve bu sefer acıyla inledi. Çünkü onu havaya kaldıran güç şimdi de şid­ detle. aldatılmış.. uçmaya başlamış ve uçarken havada birbiri­ ne çarpıyordu. tâ uzak­ lardan geliyormuş gibi derinden gelmesinden anlıyordu.. İnsan kulağının tahammülü dışında olan ve insanın kalbini durduran bir gürültünün dünyayı kapla­ mış olduğunu hatırladı. yerde yatıyordu. Sanki dükkândaki bütün eş­ ya canlanmış.. Bu darbeden sonra sokağın kaldırımlarına ve dükkânın damına taş yağmaya başlamıştı. Ne kadar zaman böy­ le baygın yattığını bilmiyordu.. tabut olmuştu. Bunu. Ali Hoca'nın.. dükkânının damına kuvvetle inen bir darbe ile duvarın arkasındaki tahta ve madenî eşya­ ların tıkırtısı ile şangırtısı idi. Ama artık Hoca kendini kaybetmiş. ölüme benziyordu.. Tahta duvarlarla devrilen iskemlenin arasına atıyordu. Şimdi ise derin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Yalnız kendisinin. her yerde ve her şeyde h aklı çık­ tığını biliyordu. onu çağıran seslerin. Kulağına bütün bu gürültülerden ayrı bir ses geldi. . Küçük aralığı ona.. Oysa şimdi.— 406 — Ama insan eli nasıl bu kadar güçlü olabilirdi? Onu çarp­ mak. Başında kuvvetli bir sancı. Onun kötü kardeşine.. şaşkın ve perişan olan Hoca buna nasıl karşılık verebilir­ di? Onu sürükleyen bu gücün ne olduğunu bilmiyordu. onu havaya fırlatan o âfetten önce­ ki. dizlerinde ve sırtında bir ağrı hissetti. Bu. kırmak ve içinde her ne varsa düşüncesine kadar hep­ sini boğmak isteyen bu sinsi darbenin altında. Ama eski yerine değil de döşemenin üstüne.. nerede duracağını da bilmiyordu.. Oysa tam bir karanlık içinde oturmuş ol­ duğunu hatırlıyordu. küçük bîr aralıktan bu­ raya ışık sızıyordu.

boyuna onu çağı­ rıyor ve birşey düşünmesine vakit bırakmıyordu. İçlerinden biri şefleri olmalıydı. başının üstüne yıkılan eşyaların altından bo­ yuna «Of!. Eğile­ rek dükkâna giden dar geçitten içeri süzüldü. İnce bıyıklı. Gö­ ğüslerinde çaprazlama. Yüzü parlak ve düzdü. Bir yanı düzgün kesilmiş olmasına rağmen öbür yanı bloktan zorla koparılmış gibi eğri büğrü idi. ah!. bana baksana! dedi. Hepsi de silahlı idi. küçük kurşunlarla dolu fişenklikler taşıyorlardı.. Günün bol ışığında orası etrafa dağılıp saçılan eşyalarla karmakarışık bir halde idi. Tam orta yerde insan başı büyüklüğünde ko­ caman bir taş duruyordu. Hoca gözlerini kaldırınca tavan­ dan aydınlık geldiğini gördü. Tüfeğini omuzunda avcılar gibi ta­ şıyordu. Beyaz ve sa­ vatlı idi... köprü!» diye düşündü. Üstlerinde gri üniformalar. düz­ gün yüzlü. Öfke ile küfür etmekte idi. Hoca. Çilingir Vlado Meriç de aralarında bulunuyordu. parlak. Ama başında kasket yerine bir kalpak vardı. keskin çizgili ve parlak gözlü adam.. Böylece her tarafı sızlaya sızlaya ve henüz zihnini toplayamadan Hoca kendini beş altı gençten kurulu bir grupun önünde buldu. Ama sokaktan gelen ses gittikçe yükseliyor..» diye inleyerek doğruldu. Sesini yükselte­ rek: — Hey. Hiç insan dükkânını <1) Çarık... Belli ki taş. Sakalları uzamış. üstleri başlan toz için­ de idi. Onun göğsünde de çaprazlama bir fişenkük göze çarpı­ yordu. Tekrar taşa baktı. Şimdi sokak­ tan gelen sesleri ve seslenişleri çok iyi duyuyordu. Hemen Hoca'ya doğru ilerledi. Sağ elinde de fındık ağacından yapılmış ince bir sopa vardı. damı ve tahta tavanı delerek geçmişti.— 407 — Hâlâ yaşadığını ve o küçük aralıkta bulunduğunu an­ layan Hoca. «Eyvah!. başlarında kasketler ve ayaklarında opanki'ler (1) vardı. .

— İyi namuslu bir adam olabilir ama. Dinamitlenmiş . dükkânının önünde ayakta du­ ruyordu. Ama sesi öf­ keli idi. bu yedinci sü­ tunda bir şeyler kazıyorlardı. Elindeki sopa da korkutucu bir biçimde kalkıyor­ du. Nihayet büsbütün kapadı ve kapalı göz kapaklarının altında. Zaten bu şehirde her ne değişiklik olursa olsun. Kapiya yerinde duruyordu.. Yedinci sütun ortada yoktu. Ağzı açık ve vücudu kırık dökük­ tü. Hoca. Ama hemen sonra köprü iki­ ye ayrılıyordu. Sekizin­ ci sütundan başlayarak köprü tekrar devam ediyor ve öte­ ki kıyıya kadar gene dünkü ve her zamanki gibi parlak. Yavaş sesle birşeyler söyledi. Gözü köprüye" iliş­ ti.önüne geldi. küçüklü büyüklü taş. dükkânını yağma ettiğini söyleyeceksin! Se­ nin mallarını korumak benim üstüme vazife mi? Adamın yüzü sakin. Yeşil çadırın altında. Silahlı adamlar yollarına devam ettiler.. kire­ mit parçalariyle. Ali Hoca. gözlerini birkaç kez açıp kapadı. ilkin cezasını ben çekerim!» Böy­ le söyleyerek alt üst olmuş. O sırada Vlado M a ne ona yaklaştı. Sonra da bir şeyin eksildi mi askerlerin. âdeta hareketsizdi. dükkânını bir daha açık ve boş bulursam bu sefer elimden öyle kolay kurtulamaz! dedi. Önünde uzanan çarŞı sabahın ilk ışığında bir savaş mey­ danına benziyordu. «Gelir gelmez beni burada buldular. «Bunlar da başka!» diye düşünerek onları gözleriyle izledi. Kaldırımlar. düz­ gün ve beyaz uzanıyordu. kırık dallarla dolmuştu.. Sonra da o deliğin üstüne konan demir kapak gözünün. Bu felâ­ kete bir türlü inanamıyordu. bundan beş yıl önce gör­ düğü askerler canlandı.— 408 — ardına kadar açık bırakır mı?. Altıncı sütun­ la sekizinci sütun arasında bir boşluk sırıtıyor ve böyle yandan bakınca ırmağın yeşil suları görünüyordu. Başı ağrıyordu.

Şehrin merkezinden. Evet. Bu yokuşu çıkarken kaç sefer soluğu tıkanmış. sağır. Orada. kalbi âdeta başka tarafta çarpmıştı. kör. Gözünün önündeki görüntü hep aynı idî. Ke­ merin etrafına binlerce parça sıçramış ve kemerin sağın­ da ve solundaki sütunlar kabaca kırılmıştı. Küçüklü büyüklü taşlarla kaplı olan çarşı. Oraya buraya saçılan eşyaların arasında yedinci sütunun bîr parçası duruyordu. Bu sahneyi görmek için başını çevirmek bile gerekli değildi. Kopan kemerin kırık kenarları... Haincesîne.. Orada. ez- . aşağıda bir yerde şarkı söylüyorlardı. Böyle şeyler ancak rüyada olabilir ve görülebilirdi.— 409 — sütunun ağzını kapatıyordu. Yanı başında Başçavuş Brankoviç'in. yalnız rüyada. ve kabaca koparılan iki kemerin arasında sırıtan boşluk!. dilsiz ama... sanki birleşmeye çalışıyormuş gibi üzgün üz­ gün birbirine doğru uzanıyordu. Arkasından da Sırpça verilen bir kaç komutla yaklaşan ayak sesleri. Oysa bugün şehrin mer­ kezinden bir ayak önce uzaklaşmak ve evine dönmek is­ tiyordu.. Aralarında on beş metrelik bir boşluk sırıtıyordu. Ama bu inanılmaz manzaradan başını çevirince de. Kalbi öyle anormal bir biçimde çarpıyordu ki. anlamlı hayali belirdi.. dünyada hiçbir kuvvet ona başını çevirten".. (Zaten dünyada başını çevirip bakmazdı} Tâ dipte. Hayır. yol daha uzun görünmeye başlamıştı. aşağıda harap köprü vardı. Zaten 50 yaşından sonra bu yokuş. so­ luğu tıkandı ve durmak zorunda kaldı. içindeki kocaman taşla karşısına dükkânı çı­ kıyordu. doğduğundan beri inip çıktığı bu yokuş. bir sütunu yok olan köprü. Hiç bir zaman bugünkü kadar uzun gelmemişti. Ali Hoca hemen kepengini kapatıp kilitledi ve evine doğru yollandı. biri­ nin seslendiği duyuldu. ona fazla dik. Ürpererek tekrar gözlerini açtı. zalimcesine ikiye bölünmüştü.. kırılan sütun dev bîr kütük gibi duruyordu.

İlk defa olarak buna ilgisiz kalıyordu.. Canlandı ve daha çabuk yürümeye başladı.. Ama ilerlemeye ve yokuşu çıkmaya da gücü yoktu. Sanki gü­ zel ve faydalı bir hayrat değil de alelade bir kaya parçası imiş gibi. Bu derin ve geniş soluk­ larla kalbinin çarpıntısı arasında kendine bir çeşit denge sağladı. Ağır ağır ve zorlukla yürüyordu. O.. Yıllarca onların köprü üstünde çalış­ malarını seyretmişti.— 410 — di. Aliaha vakfedilmiş olan en güzel. yatağını düşün­ mek ona güç veriyordu. temizlemiş. Hoca bunu çoktan biliyordu ama. bacakları da ona artık boyun eğmek istemiyordu. karşısına aşılmaz bir engel gibi dikildi. Yavaş. Onu güzelleştirmiş. Birşey bir kere başla­ maya görsündü. Şimdi de iyi geldi. bizi izlememesi için ona arkamızı çe­ virmemiz yetmiyordu. Göğsünün hafiflediğini hissetti. Nefesi ona birden ihanet etti. Artık onu hiçbir güç durduramazdı.. düzgün ve her seferinde daha da derin soluk alıyordu... Gözlerini de kapasa yalnız onu gö­ recekti. Hoca biraz daha arhat nefes almaya başlamıştı. . Allah bilirdi! İşte Sadrazamın köprüsü bile. en sağlam şeye el uzatmışlardı. Çün­ kü kalbi. Eskiden bu ona iyi geliyordu. neye yaradığı şimdi anla­ şılıyor. Derin derin soluk almaya baş­ ladı. soluğu gittikçe tıkanıyor. — Evet. Tekrar yürümeye başladı. Hoca tekrar durdu. Onların ne oldukları şimdi meydana çıkmıştı. Evini. Tekrar derin bir soluk alarak kalbini yatıştırmaya çalıştı ve tekrar ne­ fesi düzeldi. diyordu. Fazlasiyle haklı çıkmıştı. Yo­ kuş. inci bir ger­ danlık gibi dökülmeye başlamıştı. su boruları döşemiş ve elektrikle aydınlatmışlardı. ona memnuniyet vermiyordu.. Ve sanki o da onunla birlikte yürüyormuş gibi gözünün önü­ ne hep köprünün yıkılmış manzarası geliyordu. bugün aptalın biri bile bunu görebilirdi. Bütün bu araçların.. Ve bu nereye kadar varacak­ tı. makinelerin o çalışma ve acelenin ne olduğu.. yanılmamış olmak. her zaman her şeyde ve herkese karşı haklı çıkmıştı ama şimdi.. Birisinin bi­ ze acı vermemesi.

Yalnız müm­ kün olmayan bîr şey vardı. Sonra zifirî bir karanlık haline gele­ rek onu tamamîyle kavradı... göğü de terk etmedi ya! Bu adam­ lar mahşere kadar böyle davranmayacaklardı ya!. Ama bu da im­ kânsızdı. tamir edip temizleyen ve mükemmelleştiren bu bozuk din.. Allahm dünyasını da bir gün çöle çevire­ cekti.. Bu. Hayır!.. Ağzını açtı.. dünyayı güzelleştirmek ve insanların daha güzel ve daha rahat bir yaşam sürme­ leri için dayanıklı. Burada yıkılırsa el­ bette başka bir yerde yapılır.... Eğer böyle bir şey olursa.. Allahm sevgisi de dünyadan kalktı. O da.. yeri. gözlerinin yuvalarından dışarı fırladığını hissetti... Aliaha saygı gösteren insanlar vardır! Allah Drina'nın kıyısındaki bu mutsuz kasabayı terkettikse bütün dünyayı.. Boyuna uzayan yokuş. bütün görüş alanını kapladı. . evine kadar gidip di­ vanına bîr uzanabilse.. daha sakin bölgelerde. Yalnız birazcık daha fazla soluk alabilse. Şimdi kasabada şarkı söyledikleri da­ ha iyi duyuluyordu. Yalnız bu sefer se­ lâmete çıkaran uyanış yoktu.. Kalbi tamamîyle soluğunu tıkamış­ tı. şimdi geliyor. daha zor yürüyordu. Bu düşünceler altında ezilen Hoca.— 411 — «Ziyanı yok!» diye düşünüyordu.. ailesinden birini görüp sesini işitebilse!. Bu olamazdı. gittikçe daha ağır. Ama kimbilir? (Ah yalnız. o an­ laşılmaz iştihasını tatmin etmek ve açlığını doyurmak için kendine bir otlak yapacaktı! Her şey olabilirdi.. bir parça soluk alabilseydi) kimbilir? Belki de onu sonradan yutup harap etmek için her şe­ yi düzelten. Nihayet bu kuru ve sert yol. ve yol bu kadar dik olmasa.. Belki başka diyarlarda. Saçma yapıları ve kanlı harabeleriyle onu.. Artık kalbinin vuruşlariyle nefesi arasında bir denge sağlayamıyordu.. yüzüne yaklaşıyordu. yok oldu demekti. ölümsüz anıtlar yaptıran büyük adamla­ rın dünyadan büsbütün yok olması idi.... Evet istediği hepsi bu kadardı. geliyor. Tıpkı bazan uykusunda olduğu gibi..

1942 Temmuz — 1943 Aralìk. .Meydan'a çıkan yokuşta Ali Hoca uzanmış yatıyor. SON Belgrad. kia titreyişlerle Aliaha ruhunu teslim ediyordu.