You are on page 1of 197

Büyük Ortadoðu Projesi

ve Sosyalist Strateji

“Büyük Ortadoðu Projesi'ne Karþý


Ýþçi Sýnýfý'nýn ve Halklarýn Stratejisi Ne Olmalýdýr”
Sempozyumu

1
Büyük Ortadoðu Projesi ve Sosyalist Strateji
“Büyük Ortadoðu Projesi'ne Karþý
Ýþçi Sýnýfý'nýn ve Halklarýn Stratejisi Ne Olmalýdýr” Sempozyumu

Kitap Kurdu
A raf Yayý cýl ýk / Sempozyum
Eylül 2005

© Yayýn haklarý mahfuzdur.

Y ay ýn a Ha zý r la ya n
Deniz Can

Ka pa k Ta sa rý m
Gökmen Aldoðan

Mi za np aj
Araf Yayýncýlýk

Baský ve Cil t
Yön Matbaacýlýk
0 212 544 66 34

Kit ap Ku rdu
Ar af Y ay ýn cý lý k
Konur Sokak No: 17 / 6
Kýzýlay - Ankara
Tel / Fax: 0 312 418 46 03

2
Büyük Ortadoðu Projesi
ve Sosyalist Strateji

“Büyük Ortadoðu Projesi'ne Karþý


Ýþçi Sýnýfý'nýn ve Halklarýn
Stratejisi Ne Olmalýdýr”
Sempozyumu

ARAF / Sempozyum

3
4
Ýçindekiler
7 Önsöz

22 Büyük Ortadoðu Projesi Çerçevesindeki Bazý Önemli Tarihler

27 "Büyük Ortadoðu Giriþimi” Taslak Metni

41 Büyük Ortadoðu Projesi: ABD'nin Hegemonya Arayýþý


Haluk Gerger

72 Büyük Ortadoðu Projesi ve Direniþ Olanaklarý


Ertuðrul Kürkçü

99 Ortadoðu Coðrafyasýnýn I.Dünya Savaþý


Sonrasýnda Yeniden Þekilleniþinden Günümüze Ýzdüþümler
Ragýp Zarakolu

117 Ezber Bozmak!


ABD'nin BOP Projesine Karþý Yapýlmasý Gereken Ýlk Ýþ
Demir Küçükaydýn

145 Ortadoðu Ýçin Demokratik Manifesto

5
6
Önsöz

Elinizdeki bu derleme, 26-27 Þubat 2005 tarihinde


Hamburg'ta yapýlan, “ABD’nin ‘Büyük Ortadoðu Projesi’ne
Karþý Ýþçi Sýnýfýnýn ve Halklarýn Stratejisi Ne Olmalýdýr?”
konulu sempozyumda sunulan bildiriler ve yapýlan konuþ-
malara dayanmaktadýr.
Ýlk plan, sempozyuma sunulan bildiriler, yapýlan konuþma ve
tartýþmalarýn tam bir dökümünün yayýnlanmasýydý. Ne var ki,
gerek teknik, gerek maddi ve gerek biçime iliþkin nedenlerle bu
tasarý deðiþtirildi.
Sempozyum'a konuþmacý olarak davet edilenlerin sunacak-
larý bildirileri yazýlý olarak yollamalarý istenmiþti, ancak konuþ-
macýlarýn bir kýsmý, iþlerinin çokluðu ve politik aktivitelerinin
yoðunluðu nedeniyle bunu yapamadý ve bildirisini doðrudan
sözlü olarak sundu.
Sempozyumda yapýlan tartýþmalar, irticalen yapýlan konuþ-
malarda sýk sýk görülen ifade ve anlam bozukluklarýyla maluldü
ve düzeltilmesi gerekiyordu. Bant kayýtlarýnda ise akustik
olarak söylenenlerin anlaþýlamadýðý yerler bulunuyordu. Ayrýca
dinleyicilerin yaptýðý konuþmalarýn önemli bir bölümü de
Sempozyumun konusuyla doðrudan iliþkili deðildi.

7
Bu durumda, sempozyumun tam bir protokolünü yayýnla-
mak gereksiz bir þiþkinliðe, eksikliklere ve zor okunup anlaþýl-
maya yol açacaktý.
Bunun üzerine Sempozyum'daki konuþmacýlarý da kapsaya-
cak ama onlarla sýnýrlý olmayýp yeni katkýlarla zenginleþecek bir
derlemenin daha özlü ve geniþ perspektifli olacaðý düþünüldü.
Sempozyum konuþmacýlarýna Sempozyumda yaptýklarý
konuþmalarýn bant çözümleri bu derlemeye yazacaklarý yazýya
temel oluþturmasý ve hatýrlatýcý olmasý için verildi. Konuþ-
macýlarýn bir kýsmý, bu çözümler de ellerinin altýnda olarak, bu
derleme için görüþlerini yazdýlar; bir kýsmý da Sempozyum'a
sunduklarý bildirileri aynen veya bazý deðiþikliklerle tekrar
verdiler.
***
Önsözler, eldeki kitabýn veya yazýnýn, orada savunulan
görüþlerin nasýl oluþtuðunu anlatýrlar. Bu durumda, bu kitaba
kaynaklýk eden Sempozyum'un neden ve nasýl yapýldýðýndan
kýsaca da olsa söz etmek gerekmektedir.
2003 yýlýnýn sonlarýndan itibaren, Türkiye'de alýþýlmýþ sol
dergilerden farklý bir çizgi izleyecek; baþta Kürtlerin mücadele-
si olmak üzere, demokrasi mücadelesini öne çýkaracak bir dergi
için, farklý sosyalist ve demokrat eðilimlerden kiþilerin içinde
bulunduðu bir giriþim baþlar.
Bu giriþim çerçevesinde hazýrlýklar sürerken, çýkacak
derginin dayanacaðý politik ve programatik çizgiyi belirlemek
üzere bir taslak metin oluþturulmasý gereði ortaya çýkar. Bu
dergi giriþimi içinde bulunanlardan Demir Küçükaydýn, eli-
nizdeki derlemede “Ortadoðu Ýçin Demokrasi Manifestosu”
baþlýðýyla yer alan metni, çýkarýlmasý planlanan derginin
bildirisi ve yazarlarýna çaðrý metni taslaðý olarak sunar.
Ne var ki, bu metin, dergi giriþimcilerinin bir kýsmýnýn dire-
niþiyle karþýlaþýr. Bu direniþin iki farklý kaynaðý bulunmaktadýr.
Metin, alýþýlmýþ ulus ve ulusçuluk tanýmlarýnýn dýþýna
çýkarak, ulusçuluðun ve uluslarýn iki farklý biçimini birbirinden
ayýrmakta; dile, dine, etniye, tarihe dayanan gerici ulusçuluða
8
karþý ilk burjuva devrimlerinin ve Ekim Devrimi yýllarýna kadar
olan dönemde iþçi hareketinin dayandýðý demokratik ulus ve
ulusçuluk anlayýþýna geri dönmektedir. Bu ise sosyalistler
arasýnda bugün egemen ve yaygýn ulus ve ulusçuluk anlayýþýyla
bir kopuþmayý ve ona karþý tavýr almayý gerektirmektedir. Bu
nedenle, Türk solundan gelen bazý giriþimciler eski ulusçuluk
anlayýþýna baðlý kalarak sunulan taslaða karþý çýkarlar.
Ýkinci neden, ABD'nin Irak iþgalinin Kürt Ulusal Hareketi
içindeki dengeleri deðiþtirmesi ve ayný gerici ulus anlayýþýna güç
vermesiyle ilgilidir. ABD'nin Irak'ý iþgali ile birlikte, bölgedeki
dengeler deðiþmiþ, Kürt özgürlük hareketi içinde, ayrý bir
bayrak açacak cesaret ve gücü bulamayan Kürt burjuvazisinin
aðýrlýðý ve kendine güveni artmýþtýr. Bu da Öcalan ve PKK'nýn
dil, din, etni, soya dayalý milliyetçilikten kopuþma ve Ortadoðu
çapýnda bir demokratik cumhuriyet oluþturma programýna karþý
direniþi güçlendirmiþtir. Bu elbet ayný zamanda, aþýlmaya
çalýþýlan dile, dine, etniye dayalý milliyetçiliðin geri dönüþü
anlamýna da geliyordu. Ýþte bu eðilim ve akým da dergi giriþi-
mindeki Kürt ulusal hareketi içindeki kiþilerde yankýsýný bulu-
yor ve söz konusu bildiri taslaðýna karþý çýkýlýyordu.
Ne var ki, bu karþý çýkýþlar teorik ve politik açýk bir eleþtiri
biçiminde deðildi; suskunluk; hiçbir þey yapmama, katkýda
bulunmama, iþleri yokuþa sürme biçimindeydi. Ýþin ilginci, bir
dergi çýkaracak maddi ve teknik olanaklar ve iliþkiler esas olarak
bildiri taslaðýna karþý çýkan bu iki eðilimin elinde bulunuyordu.
Onlar için de böyle bir derginin çýkmasý ve hatta bildiride
ifadesini bulan eðilimle eþit koþullarla iþ birliði yapýlmasý bile,
karþý olduklarý anlayýþ ve programýn güçlenmesine hizmet
etmek olacaðýndan, dergi projesi fiilen son buldu.
Dergi projesi son buldu ama, bu dergi projesinin ebelik yap-
týðý, çýkacak derginin çaðrýsý ve bildiri taslaðý olan "Ortadoðu
Ýçin Demokrasi Manifestosu", bizzat kendisinin ve kendisinde
savunulan politikalarý savunan bir yayýnýn yayýnýný olanaksýz
kýlan geliþmenin (ABD'nin müdahalesi ve sonuçlarý) gösterdiði
gibi, bütün aciliyetiyle var olmaya devam ediyordu.

9
Bir dergi için, çaðrý taslaðý olarak ortaya çýkan Program bir
kere doðduktan sonra, onun kendi mantýðý ve kendi dinamikleri
harekete geçmiþ bulunuyordu. Bu metni okuyanlar bu program
doðrultusunda bir þeyler yapmalarý gerektiðini düþünüyorlardý.
Böylece ilk dergi projesinin bittiði noktada, bu sefer ilk dergi
projesindeki taslaðý temel alanlar bütün kýsýtlý olanaklarýna rað-
men metnin ve programýn içeriðine ve doðruluðuna güvenerek
ikinci kez bir dergi giriþimi baþlattýlar. Tabii bu kez daha net bir
programla ama neredeyse hiçbir maddi, teknik olanak bulun-
madan ve son derece sýnýrlý iliþkileriyle.
Ýþte bu dergi giriþimde yer alanlardan Hamburg'ta yaþayan-
lar, hem dergi çýkarabilmek için bir gelir elde etmek; hem de
Dergide savunulacak program ve politikanýn kendisini tanýt-
masýna ve tartýþýlmasýna olanak saðlamak amacýyla, yukarýda
sözü edilen sempozyumu düzenlemeye karar verdiler. Çünkü,
dayandýklarý metin ayný zamanda ABD'nin "Büyük Ortadoðu
Projesi"ne karþý bir projeydi ve kendini en iyi de bu baðlamda
ortaya koyabilirdi.
Sempozyumun daha geniþ bir katýlýmla çok daha geniþ bir
yelpazeden katýlýmcýlarla yapýlmasý planlanýyordu. Ne var ki
maddi olanaklarýn kýsýtlýlýðý buna olanak tanýmýyordu. Ayrýca
ilk dergi projesinin çýkýþýný engelleyen eðilimlerin baþka benzer-
leri de yine ayný nedenlerle bu sempozyuma katýlma önerisine
olumsuz cevap veriyorlardý. Böylece katýlanlar, abdestinden
emin olup söyleyecek sözü olanlardan ibaret kalýyordu.
Bu arada, Sempozyumu örgütleyenlerin içinde bulunduðu
ikinci dergi giriþimi, bir süre sonra, Kürt hareketi içindeki geri-
ci milliyetçiliðin güçlenmesinden rahatsýz olan ve buna karþý
mücadele etmek gerektiðini düþünen bir kesimin bir giriþimi ile
rastlaþtý. Hedeflerin yakýnlýðý iþ birliði olanak ve gerekliliðini
ortaya çýkardý. Böylece düþünülen dergi için, teknik, maddi
olanaklar ve iliþkiler alanýndaki müthiþ açýðý kapamak mümkün
olacaktý. Tekrar dergi hazýrlýklarýna baþlanmýþ hatta bir büro
bile aranmaya baþlanmýþtý.
Ancak bu sýrada, Kürt hareketi içindeki muazzam savrulma

10
etkisini göstermeye baþlamýþtý. Kürt hareketi içinde olup bu
dergi projesinde iþ ve güç birliði yapýlanlar, bu savrulmaya karþý
mücadele edebilmek amacýyla, en azýndan bir süre için, güçleri-
ni ve dikkatlerini dergi projesinden çekmek zorunda kaldýlar.
Böylece tekrar baþlangýç noktasýna geri dönülmüþ oluyordu. Bu
sefer de, ABD'nin Irak iþgalinin yarattýðý kaymanýn kendisi
deðil, ona karþý mücadele kaygýsý olsa da, yine de bu iþgalin bir
sonucu olan kayma, ikinci kez, bu karþý programýn ve bu prog-
ram doðrultusunda bir derginin çýkmasýný engellemiþ oluyordu.
Hasýlý, ABD'nin Büyük Ortadoðu Projesi'nin doðrudan
sonuçlarý bu projeye karþý projenin, gün yüzüne çýkmasýný ve bu
proje-program doðrultusunda bir yayýn çýkmasýný bile engelle-
miþ oluyordu. Bu karþý projenin basýlabilmesi, kendini duyura-
bilmesi bile ABD'nin projesine karþý bir mücadele konusuydu.
Bu anlamda, Demir Küçükaydýn'ýn Sempozyuma sunduðu
bildirinin bir eki olan "Ortadoðu Ýçin Demokrasi Manifestosu"
baþlýklý, baþlangýçta bir dergi bildirisi ve çaðrýsý olarak düþünül-
müþ, metinin elinizdeki derlemede yayýnlanabilmiþ olmasý bile
ABD'nin Büyük Ortadoðu Projesi'nin sonucu olarak ortaya
çýkan engellemelere ve güçlendirdiði gerici milliyetçiliðe karþý,
dolayýsýyla bizzat bu projeye karþý, küçük de olsa bir ve ilk baþarý
sayýlabilir.
Çünkü bu sempozyumu yapmayý ve bu derlemeyi yapmayý
mümkün kýlan geliþmelerin kaynaðýnda bu metin bulunmak-
tadýr. Bu program-metin olmasaydý, ne sempozyum, ne dergi
giriþimi ne de bu derleme olabilirdi. Öte yandan var olan alter-
natifsizliðe bir alternatif arayýþlarý; bu yönde bir dergi çýkarma
giriþimleri; ABD'ye karþý neler yapýlacaðýný sempozyumlarda
tartýþan sosyalistler olmasaydý, ne o metin ortaya çýkardý ne de
onu yayma ve basma giriþimleri. Bu diyalektik sürecin
ürünüdür elinizdeki kitap ve bizzat bu süreç üzerinde diyalek-
tik bir etkisi de olacaktýr
***
Bu derlemeye kaynaklýk eden Sempozyumu hazýrlayanlar
Sempozyumun çaðrý bildirisinde niçin böyle bir konu seçtikleri-

11
ni ve niçin böyle bir formülasyona gerek duyduklarýný þöyle
ifade etmiþlerdi. Bu amaçlar bu derleme için de geçerliliðini
koruduðundan aynen aktaralým:
"Sosyalizm ve iþçi hareketi daha doðarken, dünya burjuvazi-
sine karþý nasýl bir program ve stratejiyle yani hangi güçlere
dayanýlarak mücadele edilebileceði sorusunu sormuþtu bir yeni
doðmuþ çocuðun ilk haykýrýþý gibi. Bugün bu yaklaþým unutul-
muþ bulunuyor.
Strateji ve program tartýþmalarý, bir bakýma sosyalist ve iþçi
hareketinin dinamizminin ifadesi olduðu kadar, o dinamizmi ve
onun geliþimini de besler. En tutkulu tartýþmalar, en büyük
teorik kazanýmlar hep bu tartýþmalar baðlamýnda olur.
Ne var ki, 1920'lerin ortasýndan beri, dünya sosyalist
hareketinde artýk bir program ve strateji tartýþmasý yaþanma-
maktadýr. 1968 yükseliþi bu tartýþmalarý kýsa bir süre için can-
landýrdýysa da, hareketin kendisi gibi, bu tartýþmalar da kýsa
soluklu bir canlanma olarak kaldý.
Strateji tartýþmasýnýn bu yok oluþu, ayný zamanda uluslar
arasý bir iþçi hareketinin ve uluslar arasý bir teorik tartýþmanýn
yok oluþuyla at baþý gitmiþtir. Elbette son duruþmada, iþçi ve
sosyalist hareketin canlanýþýný nesnel koþullar belirler, ama
öznel çabalar olmadýðý sürece, koþullarýn olgunluðu çürümeyle
de sonuçlanabilir.
Ýþte bu sempozyum sosyalist ve iþçi hareketinde yeniden bir
strateji ve program tartýþmasý baþlatma yönünde mütevazý bir
giriþim olmayý amaçlamaktadýr.
O, gerçekteki taraflýlýðý gizlemenin bir aracý olan sözde nes-
nellik ardýna gizlenmeden, sorunu iþçiler ve halklar açýsýndan
tartýþacaðýný açýkça ortaya koymakta, sözü edilen, artýk unutul-
maya yüz tutmuþ geleneðe baðlamaktadýr.
Ýþçi hareketi ve sosyalist hareket program ve stratejisini bir
ülkenin ya da bir bölgenin çýkarlarý açýsýndan ve onunla sýnýrlý
olarak tartýþamaz. Her ne kadar konu, ABD'nin belli bir böl-
geye iliþkin bir projesi ise de, buna karþý strateji tüm dünyanýn
iþçilerinin ve sosyalistlerinin tartýþmasý gereken bir sorundur.
Öte yandan bu projenin kendisi zaten dünya çapýndaki bir pro-
12
jenin bir parçasý olarak ifade edilmiþtir.
Sempozyumun adýndaki "Ortadoðu", sadece Ortadoðu’nun
iþçileri ve halklarýnýn deðil, tüm dünya iþçileri ve halklarýnýn
yapacaðý bir tartýþmanýn konusunu belirlemektedir.
Bugün sorunu iþçi hareketinin stratejisi olarak tartýþmanýn
kendisi, böyle bir paradigma deðiþikliði bile, fiili bir strateji
deðiþikliðidir ayný zamanda.
ABD'nin onlarca yýl sürecek bir savaþ dediði bu bir tek
dünya imparatorluðu kurma savaþý karþýsýnda sol diye bilinen
iþçi ve sosyalist hareketin yazýný incelenirse, bir strateji tartýþ-
masýnýn neredeyse hiç bulunmadýðý görülür. Bütün yazýn
neredeyse ABD'nin tutarsýzlýklarýný, planlarýnýn iç yüzünü vs.
açýklamaya yöneliktir. ABD'yi uluslar arasý hukuku çiðnemekle
veya Birleþmiþ Milletler’i dinlememekle eleþtirmenin, aslýnda
sorunu ABD veya diðer emperyalist ülkeler açýsýndan tartýþmak
anlamýna geldiði bile unutulmuþtur.
Hatta en muhalif bilenenler bile neredeyse ABD'ye böyle
davranmasýnýn kendi lehine olmayacaðýný anlatan, akýl verir bir
üslupla yazmaktadýrlar.
Bütünsel bir strateji yokluðunda, ABD'nin gerçek niyet ve
saiklerini açýklamanýn ve ifþa etmenin, onun ne kadar kötü ve
dünya halklarýnýn düþmaný olduðunu göstermenin kendisi gizli
olarak, biricik stratejinin gerçekleri açýklamak olduðu var-
sayýmýný içerir. Halbuki ABD'nin niyetlerinin ve kendisinin ne
olduðu hiç de bilinmez deðildir. Bütün bu yazýn, ABD'nin plan-
larýna karþý aslýnda gerçekleri açýklamak gibi acýnacak bir strate-
jiden baþka silahý olmadýðýný itiraf etmek demektir.
Ýþte en azýndan bu sefil duruma son verebilmek ve gerçek bir
strateji tartýþmasý baþlatabilmek için, küçük bir baþlangýç
olmaktýr bu sempozyumun amacý.
***
Strateji tartýþmasý yapanlar için düþmanýn ve hedeflerinin
kötülüðü veridir. Onun tutarsýzlýklarýna karþý mücadele edil-
mez, o tutarsýzlýklar eðer onu zayýflatýyorsa onlar yararlanýlacak
vuruþ noktalarýdýr.

13
Bu nedenle strateji tartýþmasý yapanlar, düþmanlarýnýn
kötülükleri ya da zaaflarýyla vakit kaybetmezler; kendilerinin ne
yapmasý gerektiðini tartýþýrlar. Kendilerinin ne yapacaðýný
tartýþmalarý ise her þeyden önce kendi zayýflýklarýný açýkça
ortaya koymayý ve onlara karþý mücadeleyi gerektirir.
Hemen anlaþýlacaðý gibi, ezilenler açýsýndan bir strateji ve
program tartýþmasýnýn bizzat kendisinin onlar üzerinde
iyileþtirici bir etkisi vardýr. O daha baþtan, öznenin kendi
zayýflýklarýný ortaya koymasýný ve ona karþý mücadeleyi gün-
deme getirir. Bir strateji tartýþmasýnda düþmanýn kötülükleri ya
da tutarsýzlýklarý deðil; ona karþý mücadele edenlerin tutarsýzlýk-
larý, zaaflarý, sýnýrlýlýklarý ve bunlarla nasýl mücadele edileceði
sorun edilir.
Bu elbette düþmanýn gücü ve yetenekleri, hedefleri ve
araçlarý hakkýnda doðru bir resme sahip olunmasý çabasýný
gereksiz kýlmaz. Ama böyle bir yaklaþým içinde, düþmanýn
tutarsýzlýklarý veya aptallýklarý deðil, onun gücü ve üstünlükleri
üzerine tartýþýlýr.
Kendi zaaflarý ve sýnýrlýlýklarýný; düþmanýnýn gücü ve üstün-
lüklerini tartýþan bir aksanýn sol basýnda hiç görülmemesi bile,
iþçi hareketinin ve sosyalist hareketin bir strateji tartýþmasýna
ne kadar uzak kaldýðýnýn ve aslýnda gizil olarak sadece burjuva
rasyonalizminin ön kabullerine dayanan, karþý tarafýn
kötülüðünü anlatma stratejisine baðlý olduðunun bir kanýtýdýr.
Ýþçi hareketi bu yaklaþýmdan kurtulmadýkça en küçük bir
yükseliþ gösteremez. Zaten hareketin bir yükseliþine her zaman,
onun kendi hatalarýný ve zaaflarýný hiç korkmadan sergilemesi;
düþmanýnýn yetenekleri ve üstünlüklerini hiçbir komplekse
kapýlmadan incelemesi eþlik etmiþtir.
****
Ýþte böyle bir yaklaþýmla baþlangýç olarak, teknik sýnýrlýlýklar
nedeniyle Türkçe olarak yapýlacak tartýþmaya -üçü Türkiye'den
biri Almanya'dan- dört tartýþmacý ve sunucu katýlacaktýr.
Her þeyden önce sorunun Dünya Ýþçi Sýnýfý ve Dünya
Halklarý açýsýndan tartýþýlmasý hedeflendiðinden, tartýþmaya bu

14
açýdan katký yapacaðý düþünülen konuþmacýlar seçildi.
Konuþmacýlarýn Türkiye sosyalist hareketinden olmasý,
konunun sadece þu veya bu ülkenin iþçileri veya halkalarý
açýsýndan tartýþýlacaðý anlamýna gelmemektedir. Bu bütünüyle
dil engelleri ve iliþkilerin sýnýrlýlýðý gibi teknik nedenlerle
yapýlmýþ bir seçimdir.
Sempozyum için þöyle bir iþleyiþ düþünüldü. Önce davetli
konuþmacýlar, yeterli bir sürede tezlerini anlatacaklar. Davetli
konuþmacýlara,tartýþmalar ýþýðýnda görüþlerini toparlayýp ifade
etmeleri için sempozyumun sonunda tekrar söz verilecek. Bu
ilk ve son konuþma sürelerini, onlara da danýþarak belirlemek
istiyoruz. Ýlk konuþmalar için yarýmþar saat veya kýrk beþer
dakika, son konuþmalar için de on beþ dakika ile yarým saat
arasý bir süre düþünülmektedir.
Arada kalan zaman ise, ilk konuþmalar bittikten sonra, söz
hakký isteyenler arasýnda eþit olarak paylaþtýrýlacaktýr.
Tartýþmalar iki gün boyunca uzun ve yoðun tartýþmalarý
gerektireceðinden, yorgunluðu kýsmen olsun azaltmak için,
aralar verilecek; hararete ve açlýða karþý yiyecek ve içecek çeþit-
leri bulundurulacaktýr. (...)
Sempozyuma sorunu iþçiler ve halklar açýsýndan tartýþmak
isteyen herkes davetlidir.
Sempozyum Hazýrlama Giriþimi (""ABD 'nin ‘B üyük
Ortad oðu Pro jesi’ ne K arþý Ýþç i Sýnýfýnýn ve Halklarýn Strat ejisi
N e Olm alýdýr?" Konulu Sempozyuma Çaðrý)
***
Moderatörlüðünü Rafet Temur'un yaptýðý Sempozyuma yak-
laþýk olarak yüz kadar dinleyici katýldý. Katýlýmcýlar ve konuþ-
macýlar genel olarak sempozyumdan memnun ayrýldýlar.
Sempozyum yaklaþýk olarak öngörülen biçimde yapýldý. Ýlk
gün konuþmacýlar tezlerini yarýmþar saatlik birer sunuþla anlat-
týlar. Sonraki bölümde dinleyiciler görüþ, eleþtiri ve sorularýný
aktardýlar.
Ýkinci gün de önce kýsaca, bir önceki gün yapýlan tartýþ-
malarýn ýþýðýnda konuþmacýlar daha kýsa süreli olarak görüþleri-

15
ni açma olanaðý buldular. Daha sonra yine dinleyiciler söz aldý
ve son olarak tekrar konuþmacýlara sözlerini baðlamalarý için
söz verildi. Konuþmalarýn tamamýnýn ses ve video kaydý yapýldý.
Sempozyum öncesinde sempozyuma sunulmak üzere verilen
bildiriler ve kaynaklar e-mail ile konuþmacýlara, ilgi duyanlara
ve duyabileceklere iletildi. Önceden verilen bildirilerin kop-
yalarý dinleyici ve katýlýmcýlarýn bilgisine sunuldu.
***
Peki, üzerine bu sempozyum yapýlan ve Türkiye'de ABD'nin
"Büyük Ortadoðu Projesi" adýyla bilinen proje nedir?
Eðer Ýnternet'te herhangi bir arama motoruna Türkçe olarak
"Büyük Ortadoðu Projesi" veya onun kýsa biçimi olan "BOP"
yazarsanýz, karþýnýza BOP üzerine ve ona karþý yazýlmýþ devasa
bir yazý yýðýný çýkar. Ama bu yazýlarda "þu proje nedir?" diye bi-
rinci elden bir kaynak aradýðýnýzda neredeyse hemen hemen
hiçbir kaynak bulamazsýnýz. Tek bulacaðýnýz bilgi, 2004 yýlýnýn
Haziran ayýnda yapýlan G-8 zirvesinde böyle bir projenin
Amerika tarafýndan ortaya atýldýðýdýr.
"Bu projenin orijinal metni nedir, somut bir alýntý var
mýdýr?" diye araþtýrdýðýnýzda çok daha garip bir durumla karþý-
laþýrsýnýz: BOP üzerine yazan hiçbir yazar bu projenin otantik
kaynaklarýna ve metnine dayanmamaktadýr. BOP'un þu veya bu
olduðuna dair bir yorumda bulunmakta veya daha önce
yapýlmýþ bir yorumu ele almakta ve sonra da o anladýðý biçi-
miyle BOP'u eleþtirmekte veya savunmaktadýr.
Bu da insaný "acaba, gerçekten BOP diye bir þey var mý?"
diye düþündürmektedir?
Böyle bir kuþkuya düþüp, BOP'un Ýngilizce veya Almanca
karþýlýklarý olan veya olabilecek kelimeleri yazýp da internete
baktýðýnýzda, neredeyse karþýnýza hemen hemen hiç bir þey çýk-
madýðýný görürsünüz. Hasýlý ne Ýngilizce'de ne de Almanca'da
Büyük Ortadoðu Projesi diye tanýmlanacak bir konu ve bunun
etrafýnda oluþmuþ bir literatür ya da tartýþma bulamazsýnýz.
Türkiye'de böyle heyecanla tartýþýlan ve devlet partisinden
politik Ýslamcýlara, faþistlerden sosyalistlere kadar hemen

16
hemen herkesin karþý çýktýðý bu proje konusunda baþka dillerde
pek bir kaynak olmamasý þu soruyu sormayý gerektirir: "Acaba
bu, gerçek resmi adlandýrýlmasý baþka olan, Türkiye'de dile ve
aðza kolay gelecek þekilde böyle adlandýrýlmýþ bir proje
olmasýn?"
Gerçekten de, bu Projenin görüþülüp karara baðlandýðý
söylenen ABD'nin Georgia Eyaletinde Sea Island'da yapýlan,
hatta Tayyip Erdoðan'ýn da bir kýsmýna katýldýðý, G-8 zirvesi ile
ilgili bir araþtýrma yaptýðýnýzda bu zirvede ABD'nin
Ortadoðu'da "ekonomik ve siyasi reform amaçlý" bir plan sun-
duðu görülür. Bu plan, toplantýdaki bir çok gündem maddesin-
den biridir. Ýþte Türkiye'de üzerinde hemen hemen hiçbir kay-
nak gösterilmeden yorumlara göre tartýþmalar yapýlan ve her
politik akýmýn karþý çýktýðý "Büyük Ortadoðu Projesi" bu planýn
Türkiye'deki popüler adýdýr.
Ancak, BOP veya Büyük Ortadoðu Projesi diye diðer
dillerde doðru dürüst bir kaynak bulunmamasýnýn nedeni
sadece onun resmi adýnýn deðiþik olmasý deðildir. Aslýnda Sea
Island'da yapýlan söz konusu G-8 zirvesine sunulan taslak ile
k arar arasýnda da önem li bir fark bulunmaktadýr. Projenin kap-
samý son kararda deðiþtirilmiþtir ve Av rupa'nýn Kuzey Afrik a ve
A kd eniz'in güneyind eki ülkelerle yürüt tüðü iliþk iler de pro jeye
d ahil ed ilm iþt ir . Böylece bu proje yeni biçimiyle, sadece "büyük"
ya da "geniþletilmiþ" Ortadoðu'yu deðil, Kuzey Afrika'yý da, en
azýndan Akdeniz'e kýyýsý olan ülkeleri de, ki bu pratik olarak
Arap ülkeleri de demektir, kapsamaktadýr.
Projenin gerçek adý þudur:
"Partnership for Progress and a Common Future with the
Region of the Broader Middle East and North Africa -
Geniþ let ilmiþ Ort ad oðu v e Kuzey Af rika Bö lgelerinin Ort ak
Gelec eði ve Geliþm es i için Ort aklýk"
Bu metnin sekizinci maddesinde belirtilen bir metin ise
"Reformlar Ýçin Destekleme Planý" baþlýðýný taþýyor ve Beyaz
Saray’ýn bu metni de projenin bir parçasý oluyor.
Demek ki Türkiye'de kýsaca Büyük Ortadoðu Projesi adýyla

17
anýlan proje aslýnda orijinal adýyla Geniþletilmiþ Ortadoðu ve
Kuzey Afrika'yý kapsamaktadýr. G-8 zirvesinde onaylanmýþtýr.
Bu metnin sekizinci maddesinde belirtilen ABD'nin "Ortadoðu
Ýçin Partnerlik" ile ilgili metni de bu projenin bir parçasýdýr ve
"Reformlar Ýçin Destek Planý" baþlýðýný taþýmaktadýr.
Bu projenin Kuzey Afrika'yý da kapsayarak G-8 zirvesinden
çýkan halinin Türkçe'sini bulamadýk ama, bu zirveye sunulan
ABD taslaðýnýn bir Türkçe tercümesi bulunmaktadýr. Bu ter-
cüme El Hayat dergisinin 13 Þubat 2004 tarihli sayýsýnda yayýn-
lanan metinden yapýlmýþtýr ve El Hayat dergisinde metin
"Büyük Ortadoðu Giriþimi Taslak Metni" adýyla yayýnlanmýþtýr.
Muhtemelen Türkiye'de "Büyük Ortadoðu Projesi" olarak
adlandýrmanýn kaynaðý El Hayat dergisinin bu baþlýðýdýr.
G-8 zirvesinde Proje'de yapýlan belli baþlý deðiþiklik, tartýþ-
malý noktalarýn yumuþatýlmasý, özellikle tepkiler ve Fransa'nýn
itirazlarý göz önüne alýnarak demokratikleþmenin dýþardan da-
yatýlamayacaðý gibi ifadelerin eklenmesi ve Güney Akdeniz'in
projeye dahil edilmesidir.
"Geniþletilmiþ" ya da "Büyük" diye çevrilen kavram, projenin
büyük olduðu deðil, Ortadoðu'nun büyük bir versiyonu anlamý-
na gelmektedir, diðer bir ifadeyle "Büyük" sýfatý, projeye deðil,
Ortadoðu'ya aittir. Geniþletilmiþ yerine Türkçe'de "Büyük" kul-
lanýmý bu yanlýþ anlamaya uygun ifadeye yol açmaktadýr. Bu
geniþletilmiþ Ortadoðu, Cebelitarýk'tan Çin ve Hindistan sýnýrý-
na kadar olan alaný kapsamakta Pakistan'ý da içermektedir. Yani
Brzezinski'nin "Büyük Satranç Tahtasý"nýn en önemli iki ayaðý
bu projenin alanýna girmektedir. Kuzey Afrika veya Akdeniz'in
güneyi, yani diðer Arap ülkeleri eklenerek ikinci defa
geniþletilmiþtir, bu iki geniþleme sonucunda coðrafi olarak
proje, tamý tamýna Klasik Akdeniz-Ortadoðu ve Pers (Ýran)
uygarlýk alanlarýný kapsamaktadýr. Çin ve Hint uygarlýk alan-
larýnýn sýnýrlarýna uzanmaktadýr.
Geçmiþte ilk neolitik devrimden kapitalizmin doðuþuna
kadar neredeyse dünya tarihinin kaderinin belirlendiði bu
bölge, bugün yine bölgenin dünyadaki muazzam stratejik önemi

18
nedeniyle gelecekteki kaderinin belirleneceði yer olacaktýr.
Dolayýsýyla tarih son derece hayati, insanlýðýn geleceðine
iliþkin bir önem kazanmaktadýr. Sadece, "yaþayanlarýn üzerine
kabus gibi çöken" bir geçmiþ olarak, yani sosyolojik bir olgu
olarak deðil; bu geçmiþin bilgisi ve onun yorumlanýþý, yani sos-
yoloji olarak da. Yani sadece yaþanan ve yaþanmýþ Tarihin ken-
disi deðil, Tarih bilimi. Diðer bir deyiþle, toplumun evriminin
yasalarýnýn bilgisi, diðer adýyla Tarihsel Maddecilik, kýsa adýyla
Marksizm.
Dolayýsýyla bölgenin geleceði ile geçmiþinin kavranmasý
arasýndaki bu derin içsel bað nedeniyle, bölgenin dolayýsýyla
insanlýðýn kaderi ve Marksizm arasýnda o kaybolmuþ gibi görü-
nen bað, tekrar bir netlik kazanmaktadýr.
***
Peki, ABD'nin bu projesi karþýsýnda, Türkiye'de gerçek ikti-
dar gücünü elinde bulunduran bürokratik oligarþinin stratejisi
ve projesi nedir?
Kýsa bir süre önce Türkiye'nin Genelkurmay Baþkaný
Özkök, ana konusu bu olan, her sözcüðü seçilmiþ konuþmasýn-
da bu strateji ve projeyi açýkladý. Özkök'ün konuþmasý,
Türkiye'nin egemeni ask eri ve b üro krat ik oligarþinin, ABD'nin
bölgeyi deðiþtirme ve yeniden dizayn etme planýna karþý bir
karþý proje özelliði taþýmaktadýr.
Askeri ve bürokratik oligarþinin ABD'nin projesine karþý tek
cevabý, güçlü bir ordunun ve devlet cihazýnýn varlýðý, bu gücün
korunmasý durumunda da, bu gücün Türkiye'nin stratejik yeri
nedeniyle ABD'nin planlarýna karþý kendi konumunu koruya-
bileceði ve ABD'yi kendisiyle uzlaþmaya zorlayabileceðidir.
Bu proje hiç de öyle baþarýsýzlýða mahkum bir proje olarak
görülmemeli. Bu strateji daha önce de benzerleri görüldüðü
gibi, bazý uluslararasý geliþmeler ve Türkiye'deki demokratik
güçlerin zayýflýklarýný korumalarý sonucu pekala baþarýya ulaþa-
bilir ve bu askeri ve bürokratik oligarþi, egemenliðini daha uzun
yýllar sürdürebilir.
Unutmamalý, bu askeri ve bürokratik oligarþi, Sümer'lerden,

19
Roma ve Bizans'tan, Osmanlý'dan beri gelen bölgenin devletçi-
lik geleneðinin en has ürünüdür. Üstelik binlerce yýllýk tarih
boyunca nice badirelerden geçmiþtir. Yakýn tarihten bir kaçýný
hatýrlamak yeter.
Osmanlý Ýmparatorluðu çökmüþ, Anadolu'da silahlý halktan
baþka bir þey olmayan çeteler bir direniþ baþlatmýþtý.
Ankara'daki milletvekillerinin "Þeytan da oluruz Bolþevik de"
dediði zamanlardý.
Ama Sovyetlerin ayakta kalmasý ve Batýlý ülkelerin
Sovyetlere karþý bir denge olarak; Sovyetlerin de yaþayabilmek
için diðer emperyalist ülkelere karþý tarafsýz bir alan olarak
Ankara'daki Osmanlý paþalarýný desteklemesi, bu binlerce yýllýk
bürokratik kastýn egemenliðini aynen sürdürmesinin yolunu
açmýþtý. Padiþahsýz bir padiþahlýk rejimi olan Cumhuriyet
Bonapartist bir darbeyle kurulmuþ; Þeyhülislama Diyanet Ýþleri
adý verilmiþ; bu resmi devlet dinine laiklik denmiþ ve gücü
Osmanlý Meclis-i Mebusan'ý veya Birinci Büyük Millet Meclisi
(Üçüncü Meþrutiyet) kýyýsýna bile yaklaþamayan, atanmayla
seçilen milletvekillerinden oluþan bir Meclis, bu ayýbý örtecek
bir "asma yapraðý" iþleviyle donatýlmýþtý.
Benzeri Ýkinci Dünya Savaþý’ndan sonra aynen tekrarlandý.
Ýsmet Paþanýn çok partili hayata geçiþ manevrasý bu egemenliði
sürdürmek için yapýlmýþ çok akýllýca bir hamleydi. Yine
Sovyetlere karþý dengelere oynayan askeri ve bürokratik oli-
garþi, gerçek iktidarý elinde tutarak, bir meclis ve çok partili
hayata geçiþ makyajlarýyla bütün bir Soðuk Savaþ döneminde
egemenliðini garantiye almýþ oldu.
Bu günün dünyasýnda da ABD ile Avrupa, Rusya ve Çin
arasýndaki çeliþkiler bu Bürokratik oligarþiye belli bir hareket
alaný saðlamaktadýr. Güç dengelerindeki deðiþiklikler bunlarýn
yaný sýra bu oligarþinin yapacaðý, týpký Ýkinci Dünya Savaþý son-
rasýnda yaptýðýna benzer kimi makyajlar ile pekala bu kritik
dönemi aþýp, egemenliðini ve gücünü gelecekteki on yýllara yay-
masýný mümkün kýlabilir.
Yani Türkiye'nin egemeni olan askeri ve bürokratik oligarþi

20
de kendisi açýsýndan bir strateji tartýþmasý yapmaktadýr. Ve daha
fazla güç ve stratejik konumu ve bu gücü pazarlýk unsuru olarak
önermektedir.
Türkiye'nin ve bölgenin halklarý, ABD'nin ve çürümüþ bü-
rokratik ve diðer oligarþiler karþýsýnda kýrk katýr mý kýrk satýr mý
durumunda kalmaya devam etmektedir. Bu açmazdan kurtu-
luþun yollarýnýn ne olduðunu ezilenler açýsýndan tartýþmak için
elinizdeki kitapla küçük bir baþlangýç yapýlmak istenmektedir.
Hamburg'taki Sempozyumu örgütleyerek bu kitabýn ortaya
çýkmasýna vesile olan Hazýrlama Giriþimi'ne; bantlarýn
çözümünde yardýmcý olan arkadaþlara ve yazýlarýyla bu derle-
meye katkýda bulunanlara teþekkür ediyoruz, onlar olmasaydý,
elinizdeki bu kitapta olmazdý.

02 Mayýs 2005 Pazartesi

21
Büyük Ortadoðu Projesi
Çerçevesindeki Bazý Önemli
Tarihler

A ralýk 1994 : NATO konseyinin baþlattýðý "Akdeniz


Diyalogu" giriþimi, NATO üyesi olan ülkelerin dýþýnda, Cezayir,
Mýsýr, Ýsrail, Ürdün, Moritanya, Fas ve Tunus'u da bünyesine
dahil etti.
Oc ak 1995: 1985 yýlýnda imzalanan serbest ticaret anlaþ-
masýnýn devamý çerçevesinde, ABD ile Ýsrail arasýndaki tüm
ticari engeller kaldýrýldý.
K asým 1995: Barselona'da bir araya gelen Avrupa Birliði ve
Akdeniz havzasý ülkeleri (Cezayir, Mýsýr, Ýsrail, Ürdün, Lübnan,
Fas, Suriye, Tunus, Türkiye, Filistin Otoritesi), siyasi,
ekonomik, malî, sosyal, ve kültürel boyutlarda Avrupa Akdeniz
Ortaklýðýný baþlattýlar. Sadece 1995-2000 yýllarý arasýnda, AB
bu projeye 9 milyar euro ayýrdý.

22
A ralýk 2001: Ürdün, ABD ile serbest ticaret anlaþmasý imza-
ladý. Tüm gümrük duvarlarý, 2010 yýlýndan evvel kaldýrýlmýþ
olacak.
9 Mayýs 2002 : Bush, Kuzey Carolina Üniversitesinde yap-
mýþ olduðu bir konuþmada, "Ortadoðu ile bir ortaklýk giriþimi
baþlatmak niyetinde olduðunu" belirtti (Middle East
Partnership Initiative - MEPI). Proje taslaðýnda belirtilenler
arasýnda þunlar yer alýyordu: 10 yýllýk bir süre içerisinde
Ortadoðu ile ABD arasýnda bir serbest ticaret bölgesi oluþtur-
mak, adli reformlara yardýmcý olacak bir forum kurmak, þir-
ketlere daha özgür bir ortam yaratmak, edebiyat ve çevirileri
desteklemek, vs... Büyük Ortadoðu Projesi’nin çekirdeði aslýn-
da bu konuþmadan kaynaklanacaktý: Müslümanlar, demokratik
olmayan ve az geliþmiþ ülkelerde yaþýyorlar. Batý'nýn yaþam
standardýný bir nevi kýskanmalarýnýn sonucu olarak, terörizm
geliþiyor. Sorunlarýný çözemedikleri takdirde, onlara yardýmcý
olunmalý, sorunlar onlar için çözülmelidir.
10 T emm uz 2002 : Richard Perle'in baþkanlýðýndaki ABD
Savunma Politikasý Danýþma Konseyi, Suud ailesinin iktidarýna
artýk son verilmesini savunan uzun bir raporu dinledi.
12 Aralýk 2002 : ABD Dýþiþleri Bakaný Colin Powell,
Heritage Foundation vakfýnda yaptýðý bir konuþmada,
Ortadoðu ile Ortaklýk Giriþimi'ni baþlattýðýný, 2003 yýlý için ise
bu programa 90 milyon dolar tahsis edileceðini açýkladý. Bu
"müthiþ" meblað sayesinde, siyasi ve ekonomik kalkýnma
desteklenecek, kadýnlarýn toplum içerisinde rolü ve eðitimi
güçlendirilecekti. Bu programýn uygulanmasýndan, ABD
Dýþiþleri Müþteþarý Richard Armitage ve Ortadoðu Bürosu
müdürü Elizabeth Cheney sorumlu kýlýndý.
26 Þubat 2003: American Enterprise Institute önünde
konuþan George Bush, baþlamak üzere olan Irak savaþýna
deðinerek þunlarý söyledi: "Özgürlüðüne kavuþan bir Irak,
özgürlüðün tüm bu bölgeyi nasýl deðiþtirebileceðini milyonlarca
insana umut ve terakki getirerek gösterecektir. ... Irak'ta kuru-
lacak olan yeni bir rejim, bölgedeki baþka uluslar için, özgür-
lüðün etkileyici ve muhteþem bir örneðini oluþturacaktýr."
23
19 Ek im 2003: Prag'da toplanan NATO zirvesinde, "NATO
ve Büyük Ortadoðu" konulu konferansta söz alan ABD temsil-
cisi Nicholas Burns, þu noktalarýn altýný çizdi: "NATO'nun
görevi Avrupa ve Kuzey Amerika'yý savunmaktýr. Sadece Batý
Avrupa, Merkezi Avrupa veya Kuzey Amerika'da kalarak
bunun mümkün olabileceðine inanmýyoruz. Askeri güçlerimizi
doðuya ve güneye yaymalýyýz. NATO'nun geleceði, doðuda ve
güneydedir. Dolayýsýyla, NATO'nun geleceði Büyük
Ortadoðu'dadýr.."
6 K asým 2003 : Demokrasi Ulusal Vakfý (NED) önünde
konuþan baþkan Bush, giriþimin çerçevesini geniþleterek,
Ortadoðu'yu deðiþtirmeyi amaçlayan genel bir demokratik
müdahele planýndan söz etti.
20 Ocak 2004 tarihinde verdiði önemli bir demeçte konuya
deðinen George Bush, þöyle dedi:
"Ortadoðu zulüm, umutsuzluk ve öfkeyle çalkalanmaya
devam ettiði sürece, Amerika'nýn ve dostlarýmýzýn güvenliðini
tehdit eden insanlar ve hareketler üretmeye devam edecektir.
Birleþik Devletler, bu nedenle, Büyük Ortadoðu’da bir özgürlük
stratejisi izleyecektir..."
Projenin artýk adý deðiþmiþ, Büyük Ortadoðu Giriþimi haline
gelmiþti (Greater Middle East Initiative - GMEI).
7 Þubat 2004 günü, Alman Dýþiþleri Bakaný Joschka Fischer,
Amerikan önerisini gayet olumlu þekilde deðerlendirip, Avrupa
ile ABD'nin Yakýn Doðu ve Ortadoðu'da nasýl iþbirliðine gide-
bileceklerini belirtti. Ancak, Fransýzlarýn da dahil olduðu baþka
Avrupalý devletler, ABD giriþimine daha soðuk bakmýþlar,
AB'nin zaten 1995 yýlýndan bu yana, ayný konuyla ilgili olarak
milyarlarca avroluk Barselona sürecini baþlattýðýný, ABD'nin ise
bu iþe topu topu 150 milyon dolar ayýrmýþ olduðunu vurgu-
lamýþlardý.
13 Þubat 2004 : Haziran ayýnda Sea Island'da düzenlenecek
olan G8 toplantýsýna bu konuda sunulacak olan, "G-8 ve Büyük
Ortadoðu Arasýnda Ortaklýk" adlý bir belge, Londra'da Arapça
yayýnlanan El Hayat adlý gazete tarafýndan yayýnlandý.
24
23 Þub at 2004: ABD'nin planýna aþýrý bir tepki göstermek-
ten kaçýnan Avrupa Birliði, Genel Sekreteri Javier Solana'nýn
aðzýndan, "AB'nin kendi yaklaþýmýný belirliyeceðini, bunun
Amerikan yaklaþýmýný tamamlayýcý nitelikte olacaðýný" belirtti.
4/ 5 M art 2004: Ürdün Kralý Abdullah ve Mýsýr
Devletbaþkaný Mübarek ile ABD'nin Büyük Ortadoðu
Giriþimi’ni görüþen Fransýz Cumhurbaþkaný Jacques Chirac,
"Ortadoðu'nun modernleþtirilmesine iliþkin her giriþimin, söz
konusu halklarýn onayýyla yapýlmasý gerektiðini" açýkladý.
27 Mart 2004: Tunus'ta düzenlenecek olan Arap Birliði
Zirvesi, 22 üye arasýnda, ABD'nin Büyük Ortadoðu planýyla
ilgili olarak ortaya çýkan itilaflarýn sonucunda iptal edildi.
1 2/15 N isan 2004: ABD'nin Demokrasi Ulusal Vakfý
(NED), Ýstanbul'da Ýslam Dünyasý Demokratlarý Kongresi’ni
topladý. 190 delege, üç gün boyunca "Müslüman dünyasýnda
demokratik yönetim platformunu" tartýþtýlar.
8/10 Haziran 2004 : Sea Island'da, G-8 zirvesi toplandý.
28/ 29 Hazir an 2004 : ABD, Ýstanbul'daki NATO
Zirvesi’nde, Büyük Ortadoðu Projesi’nin güvenlik kanadýný
sundu.
20 N isan 2005: Türkiye Genelkurmay Baþkaný Hilmi Özkök
yaptýðý konuþmada, BOP ile ilgili olarak þu görüþleri dile getir-
di: Baþta ABD olmak üzere önemli küresel aktörler bu bölgeyi,
uluslararasý terörün ana kaynaðý olarak görmekte ve bunun
nedeni olarak da bölgedeki demokratikleþme eksikliðini iþaret
etmektedirler. Bu sebeple, bölge ile ilgili uzun vadeli ve kapsam-
lý projeler geliþtirilmektedir. "Geniþletilmiþ Ortadoðu ve Kuzey
Afrika Projesi" bunlar içinde en kapsamlý olanýdýr. Bu proje; 22
Arap ülkesi ile Afganistan ve Pakistan'ý da kapsayacak þekilde
Moritanya'dan Afganistan'a kadar uzanan bir bölgeyi kap-
samaktadýr. Türkiye; laik, demokratik ve sosyal bir hukuk
devletidir. Türkiye ne bir Ýslam devleti ne de Ýslam ülkesidir.
Türkiye'yi model olarak göstererek; nüfusun büyük bir bölümü
Müslüman olan ülkelerin kolaylýkla demokratik bir yapýya
dönüþebileceði sonucunu çýkarmak yanýltýcý olabilir. Laiklik

25
sürecini yaþamayan, bu deneyime sahip olamayan ülkelerin
demokratik bir yapýya kolaylýkla ulaþabileceðini söylemek bir
iddiadan ileriye geçemeyebilir. Laiklik ilkesi, Türkiye Cum-
huriyeti'ni oluþturan tüm deðerlerin kilit taþýdýr. Türkiye, bu
nitelikleriyle "Türkiye Cumhuriyeti" olarak model gösterilebilir.
Ancak baþka ülkelerin kabul edeceði bir ýlýmlý Ýslam devleti
modeline dönüþtürülmek istenmesi halinde bu yaklaþýma
ulusça karþý çýkýlacaðý asla gözden kaçýrýlmamalýdýr.

26
13 Þubat 2004 tarihli El-Hayat dergisinde yayýnlanan,
“Büyük Ortadoðu Giriþimi”
Taslak Metni

“Büyük Ortadoðu” uluslararasý topluma meydan okuyuþu


temsil etmekle birlikte deðerli fýrsatlar da sunuyor. Arap
yazarlarýn BM’nin 2002-2003 yýllarýnda Arap insani geliþimiyle
ilgili hazýrlanan iki ayrý raporda üç eksiklik olarak belirttiði
‘özgürlük’, ‘bilgi’ ve ‘kadýn haklarý’, G-8’ler topluluðuna üye
her ülkenin milli çýkarlarýný tehdit eden ortamýn yaratýlmasýna
katký saðlamýþtýr.
Bölgede siyasi ve ekonomik haklarýndan mahrum býrakýlan-
larýn sayýsý arttýkça, radikalizm, terör, uluslararasý suçlar ve
yasal olmayan göç konularýnda artýþ gözlenecektir.
Büyük Ortadoðu’daki durumu tanýmlayan araþtýrma
sonuçlarý ürkütücüdür:
- 22 ülkeden oluþan Arap devletlerinin toplam ekonomik
girdisi Ýspanya’nýnkinden daha azdýr.
- Yetiþkin Araplarýn yüzde 40’ý -65 milyon kiþi- okuma
yazma bilmiyor ve bu sayýnýn üçte ikisini kadýnlar oluþturuyor.

27
- 2010 yýlýnda 50 milyon, 2020 yýlýnda da yaklaþýk 100 mil-
yon Arap genci iþ hayatýna atýlacak. Ýþ hayatýna yeni atýlacak
olan bu gençlerin istihdamý için en az 6 milyon iþe ihtiyaç var.
- Bölgede iþsizlik oranýndaki dengeler mevcut haliyle devam
ederse 2010 yýlýnda 25 milyon kiþi iþsiz olacak.
- Bölge insanýnýn üçte biri günde 2 dolardan daha az bir
gelirle yaþamaktadýr. Yaþam standardýnýn düzeltilmesi için, böl-
genin ekonomik geliþimi mevcut durumun iki katýna yani yüzde
3’den en az yüzde 6’ya çýkarýlmalý.
- Toplumun sadece yüzde 1,6’sý internet kullanma imkanýna
sahip ki bu da -Büyük Sahra Çölü’nün güneyindeki Afrika
ülkeleri dahil- dünyadaki tüm bölgeler içinde en düþük oraný
teþkil etmektedir.
- Arap ülkelerindeki kadýnlar, parlamentodaki sandalyelerin
sadece yüzde 3.5’ini iþgal ediyorlar. Kýyaslayacak olursak bu
oran Büyük Sahra Çölü’nün güneyindeki Afrika ülkelerinde
yüzde 8.4’tür.
- 2002 yýlýnda hazýrlanan Arap Ýnsani Geliþim Raporu’na
göre, yaþlarý ilerlemiþ gençlerin yüzde 51’i baþka ülkelere göç
etmeyi istiyor. Göç etmek istedikleri yerlerin baþýnda Avrupa
ülkeleri geliyor.
Bu araþtýrma sonuçlarý, bölgenin yol ayrýmýnda olduðunu
yansýtýyor. Büyük Ortadoðu ülkeleri, layýk olduklarý iþ ve eðitim
standardýndan mahrum býrakýlan ve siyasi haklarýndan yoksun
kalan gençlere her yýl yenilerini ekleyerek yoluna devam ede-
bilir. Ancak bu durum bölgenin istikrarýna ve G-8’ler topluluðu
üyelerinin ortak çýkarlarýna doðrudan tehlike arz etmektedir.
Bunun alternatifi ise reform yoludur. Arap insani geliþimiyle
ilgili hazýrlanan her iki raporun sonuçlarý, Büyük Ortadoðu’da
harekete geçmek için zorunlu ve acil eylem çaðrýsý içermektedir.
Bu çaðrýlar, bölgenin dört bir yanýndaki aktivistler, akademis-
yenler ve özel sektör tarafýndan tekrarlanmaktadýr. Büyük
Ortadoðu’daki bazý liderler bu çaðrýlarý önemseyip siyasi, içti-
mai ve iktisadi reform yönünde bazý adýmlar atmaya baþladýlar.

28
G-8’ler topluluðuna dahil ülkeler sýrayla, Ortadoðu’daki
reform çabalarýný kendi özel Ortadoðu reform giriþimleriyle
teyit etmiþlerdir.
‘Avrupa-Akdeniz Ortaklýðý’, ‘Amerika Birleþik Devletleri ile
Ortadoðu Ortaklýk Giriþimi’, ayrýca Afganistan ve Irak’ýn çok
yönlü yeniden imar çabalarý, G-8’ler topluluðunun bölgedeki
reform kararlýlýklarýný gösterir.
Yukarýda iþaret edilen demografik deðiþimler, Afganistan ve
Irak’ýn baskýcý iki rejimden kurtuluþu ve bölge sathýnda
demokrasi filizlerinin yeþermesinin tümü G-8’ler topluluðuna
tarihi fýrsat sunuyor.
G-8’ler topluluðunun Sea Island’ta Haziran ayýnda yapýla-
cak olan zirvesinde, Büyük Ortadoðu’daki reform liderleriyle
uzun vadeli iþbirliðini þekillendirmesi, ayrýca bölgede siyasi,
iktisadi ve içtimai reformu cesaretlendirmeye yönelik
koordineli bir cevap vermesi gerekir. G-8’ler topluluðunun
BM’nin hazýrladýðý Arap Ýnsani Geliþim Raporlarý’nýn
belirlediði eksiklikleri gidermeye yönelik reform için ortak
öncelikler üzerinde uzlaþmasý mümkündür. Þöyle ki:
- Demokrasi ve Ýyi Yönetimin Desteklenmesi;
- Bilgi Toplumunun Ýnþasý;
- Ekonomik Fýrsatlarýn Geniþletilmesi.
Bu reformlarýn öncelikleri, bölgenin geliþiminin anahtarýdýr.
Demokrasi ve iyi yönetim, içinde geliþmenin tahakkuk edeceði
bir çerçeve oluþturur. Ýyi eðitimli fertler, geliþmenin temsilci-
sidirler ve giriþim geliþmenin motorudur.
1- Dem o krasi ve Ýyi Yö netim in T eþ viki
Demokrasi ve özgürlük bireysel giriþimin geliþimi için zorun-
ludur. Ancak Büyük Ortadoðu sathýnda bu ikisi büyük oranda
yoktur. Freedom House’ýn 2003 yýlýnda hazýrladýðý rapora göre
yapýlan tasnifte, Büyük Ortadoðu ülkeleri içerisinde sadece
Ýsrail ‘özgür’ olarak tanýmlanmýþ; diðer ülkelerden sadece 4
ülke ‘kýsmen özgür’ olarak nitelenmiþtir. Arap Ýnsani Geliþim
Raporu, 90’lý yýllar itibarýyla dünyadaki 7 bölge içinde
Ortadoðu’nun özgürlük konusunda en düþük dereceyi elde

29
ettiðine dikkat çekmiþtir. ‘Ýfade özgürlüðü’ konusundaki sýrala-
ma listesinde Arap ülkeleri dünyadaki en alt derecededir. Buna
ek olarak, Arap alemi kadýn haklarý konusunda sadece Büyük
Sahra Çölü’nün güneyindeki Afrika ülkelerinin önüne geçe-
bilmektedir. Bu cesaret kýrýcý göstergeler, bölge halkýnýn ifade-
lendirdiði arzularýyla kesinlikle uyum içinde deðildir. Örneðin,
Arap Ýnsani Geliþim 2003 Yýlý Raporu’na göre tüm dünyada
“Demokrasi her türlü yönetimden daha iyidir,” görüþünü des-
tekleyenler listesinin baþýnda Araplar bulunmakta ve otoriter
yönetimlere karþý çýkmada en yüksek oran yine Araplardadýr.
G-8’ler, bölgede demokratik reforma desteðini þunlarý
yaparak gösterebilirler:

a-Serbest Seçimler Giriþimi:


Büyük Ortadoðu’daki bir çok ülke (Afganistan, Cezayir,
Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn, Ýran, Lübnan, Fas, Tunus,
Türkiye, Yemen seçim yapmayý planlamaktadýr) 2004 ile 2006
tarihleri arasýnda baþkanlýk, meclis veya belediye seçimleri
yapma niyetini açýklamýþtýr.
Hür ve adil seçimler icra etme ciddiyetini ortaya koyan
ülkelerle çalýþarak G-8’ler topluluðu, seçim öncesi aktif yardým
sunabilir:
- Seçimleri gözetleyecek, þikayetleri cevaplayacak ve rapor-
larý teslim alacak baðýmsýz seçim kurullarýnýn oluþturulmasý ya
da desteklenmesi amacýyla karþýlýklý ziyaretler gerçekleþtirmek
ve seminerlere teknik yardýmlar sunmak;
- Talepte bulunan hükümetler için seçmenlerin kaydý, sivil-
lerin eðitimi konularýnda teknik yardým takdim etmek. Özellik-
le kadýn seçmenlere yoðunlaþmak.
b- Parlamento Bazýnda Eðitim ve Karþýlýklý Ziyaretler:
Ülkelerin demokratikleþtirilmesinde parlamentolarýn rolünü
güçlendirmek için, G-8’ler topluluðunun, kanunlarýn þekil-
leniþi, yasama ve kanuni reformlarýn uygulanmasý ve seçmen-
lerin temsili konularýna yoðunlaþarak parlamento üyeleri
arasýnda karþýlýklý ziyaretleri gözetmesi mümkündür.

30
c- Kadýnlar Ýçin Yönetim Akademileri:
Arap ülkelerindeki parlamentolarda kadýnlar, sandalyelerin
sadece yüzde 3,5’ini iþgal ediyor. G-8 topluluðu, kadýnlarýn
siyasi ve sosyal hayata daha fazla katýlýmlarýný saðlamak için li-
derlik eðitimi veren akademilere sponsor olabilir. Böylelikle
seçim kurumlarý veya bir sivil toplum örgütünde kurucu/yöneti-
ci olarak çalýþmaya istekli kadýnlar için yöneticilik eðitimi
saðlanmýþ olacaktýr. Bu akademiler, G-8 topluluðundaki kadýn
yöneticiler ile bölge ülkelerindekileri bir araya getirebilirler.
d- Sýradan Ýnsanlara Hukuki Destek:
ABD, AB, BM ve IMF’nin yasama ve yargý reformunu
cesaretlendirme amacýyla fiilen birçok giriþim -ki bunlarýn
büyük bölümü yargý eðitimi, yargý yönetimi ve yasama sistemi-
nin ýslahý düzeyinde- gerçekleþtirdiði bir dönemde, dikkatleri
toplumdaki sýradan insanlara yoðunlaþtýrarak G-8’lerin bu
çabalarý tamamlamasý mümkündür. Böylece gerçek bir adalet
algýsý hissedilmeye baþlanacaktýr.
Yine G-8’ler, bireylerin medeni kanun, ceza hukuku ve Þer’i
hukuk ile ilgili hukuki danýþmada bulunabilecekleri merkezler
inþa edip bunlarý finanse edebilirler. Bu merkezlerden savunma
avukatý da temin edilebilinir (ki bu, bölgede pek alýþýldýk bir
durum deðil). Ayný þekilde bu merkezler, bölgedeki hukuk
fakülteleriyle de irtibat kurabilirler.
e- Baðýmsýz Medya Giriþimi:
Arap Ýnsani Geliþim Raporu, her bin Arap vatandaþýna
düþen günlük gazete sayýsýnýn 53’ten az olduðunu belirterek, bu
oranýn geliþmiþ ülkelerde 285’i bulduðuna dikkat çekiyor.
Ayrýca piyasadaki Arap gazeteleri kötü kaliteli olmaya meyyal.
Bölgedeki televizyon programlarýnýn büyük bölümü ya
devlet yapýmý ya da devlet kontrolünde. Genelde kötü kalitede
olan programlarý, analitik ve araþtýrmacý haberlerden yoksun
bir karaktere sahip.
Bu eksiklik, halkýn yazýlý basýna ilgi ve reaksiyonunun kay-
bolmasýna neden olmakta ve halka açýk bilgiyi sýnýrlandýrmak-
tadýr. Bunun üstesinden gelmek için G-8’ler:

31
- Görsel ve yazýlý basýnda görev yapan gazeteciler arasýnda
karþýlýklý ziyaretler tertip edebilir.
- Baðýmsýz gazetecilerin eðitimi için programlar düzenleyebilir.
- Öðrencilerin bölge dahilinde veya dýþarýda gazetecilik
okullarýna devam etmeleri için burslar verebilir. Bölge
okullarýnda bir sömestr eðitim verecek ya da seminerler
düzenleyecek gazetecilerin, gazetecilik profesörlerinin katýlacaðý
programlara finans saðlayabilir.
f- Þeffaflýða Ýliþkin Çabalar/Yolsuzlukla Mücadele:
Dünya Bankasý, Büyük Ortadoðu’daki ülkelerde kökleþmiþ
olan yolsuzluklarý kalkýnmanýn önündeki yegane engel olarak
belirledi. G-8’lerin þunlarý yapmasý mümkün:
- G-8’lerde olduðu gibi þeffaflýk ilkeleri ve yolsuzlukla
mücadele prensiplerini adapte etmek;
- OECD ve BM’nin Ortadoðu-Kuzey Afrika için hazýrladýðý
giriþim, deneyimli devlet adamlarý, baðýþçýlar, IFI ve sivil
toplum örgütlerinin güçlendirilmesi için gerekli ulusal strateji-
leri tartýþmalarý gibi yollarla desteklenmelidir;
- G-8’lerin deneyimini konu alan, bölgenin þeffaflýðýyla ilgili
bir veya daha fazla programýn baþlatýlmasý.
g- Sivil Toplum:
Büyük Ortadoðu’da gerçek reform için gerekli itici gücün
içerden gelmesi gerektiði dikkate alýnmalýdýr. Reform teþvikini
temsiliyet yetkisi bulunan kuruluþlar eliyle yapmak en iyi yol
olduðuna göre, G-8’lerin bölgede sivil toplum oluþturma etkin-
liðinde bulunan kuruluþlarý cesaretlendirmesi gerekir. G-8’ler
bu konuda þunlarý yapabilir:
- Hiçbir sýnýrlama ve baský olmaksýzýn özgürce çalýþacak
medya ve insan haklarý örgütlerinin de aralarýnda bulunduðu
sivil toplum kuruluþlarýna izin vermeleri yönünde bölge
hükümetlerinin teþviki;
- Bölgede demokrasi, insan haklarý, basýn araçlarý, kadýn ve
diðer alanlarla ilgili faaliyet gösteren sivil toplum kuruluþlarýnýn
doðrudan finansmanýnýn artýrýlmasý;
- Halk kitlelerinin desteðinin alýnmasýna yönelik stratejiler,

32
medyanýn geliþimi, yönetimler nezdinde lobi faaliyetleri, bir
platformun nasýl oluþturulacaðý gibi konularda sivil toplum
örgütlerinin eðitilmesi ve desteklenmesi için bölgedeki organi-
zasyonlara para saðlanarak (Birleþik Krallýk Westminster Vakfý
veya Amerikan Ulusal Demokrasi Ýçin Destek Teþkilatý gibi)
sivil toplum örgütlerinin teknik kapasitelerinin arttýrýlmasý;
- Bir sivil toplum örgütü finanse edilerek, bu örgütün
bölgedeki hukuk uzmanlarýný veya basýn uzmanlarýný bir araya
toplayarak bölgede basýn özgürlüðü veya yargý reformu için sarf
edilen çabalarýn yýllýk deðerlendirmelerini yapmalarý saðla-
nabilir (Bu konuda Arap Ýnsani Geliþim Raporu’nun programý
model alýnabilir).
2- Bilgi To plum unun Ýnþasý
Geçmiþte bilimsel buluþlarýn ve bilginin beþiði olan Büyük
Ortadoðu bölgesi, bilgiye yönelmiþ mevcut dünyanýn karþýsýnda
çökmüþtür.
Bölgenin bilgi alanýndaki büyük boþluðu ve maruz kaldýðý
beyin göçü, bölgedeki geliþmenin baþarý þansýný tehdit etmekte-
dir.
Arap ülkelerinin yayýnladýðý kitap miktarý dünya toplamýnýn
ancak yüzde 1.1’ini teþkil ediyor (ki bunlarýn yüzde 15’ini dini
kitaplar oluþturuyor).Üniversite mezunlarýnýn dörtte biri yurt-
dýþýna göç ediyor. Teknoloji büyük oranda dýþarýdan ithal edili-
yor. 11 milyon kiþinin konuþtuðu Yunanca’ya tercüme edilen
kitap sayýsý, Arapça’ya oranla 5 kat daha fazla.
Bölgede bilfiil ortaya konan çabalara dayanarak G-8’ler
topluluðu, eðitimin önündeki engelleri kaldýrmayý destekleye-
bilir, ayrýca içinde bulunduðumuz yüzyýlda öðrencilerin küresel
pazarda baþarýyý yakalayabilmeleri için gerekli becerileri kazan-
malarýna yönelik yardýmlar sunulabilir.
- Temel Eðitim Giriþimi: Nüfus yoðunluðunun oluþturduðu
baskýlara paralel olarak öðrenci sayýsýndaki artýþ nedeniyle
bölgedeki temel eðitim, hükümetin saðladýðý finanstaki yeter-
sizlik ve gerilemeden mustarip. Ayný þekilde kültürel
önemsemeler nedeniyle kýzlarýn eðitiminin sýnýrlandýrýlmasýn-
dan da mustarip.
33
Büyük Ortadoðu bölgesinde G-8’lerin ilköðretim için þu
unsurlarý kapsayacak bir giriþim çabasý içinde olmasý mümkün:
- Okuryazarlýk Temasý: BM 2003 yýlýnda ‘Okuryazarlýk
Özgürlüktür!’ temasý altýnda ‘10 Yýllýk Okuryazarlýk Programý’
baþlattý. Ümmilik ile mücadelede G-8’lerin giriþimi, gelecek on
yýl içinde Ortadoðu’da ümmilikten kurtulmuþ bir neslin
yetiþmesine odaklanarak BM’nin programýyla bütünleþtirilir.
Bölgedeki ümmilik oranýnýn 2010 yýlýnda yüzde 50 oranýnda
düþürülmesine çalýþýlýr. G-8’ler giriþimi, BM’nin programýnda
olduðu üzere kadýn ve kýzlar üzerinde yoðunlaþýr.
Bölgede 65 milyon yetiþkinin ümmilikten yakýndýðýný göz
önünde bulundurursak, G-8’ler giriþiminin yetiþkiniler arasýn-
da da ümmilik ile mücadeleye odaklanmasý ve internette eðitim
yöntemlerinden tutun da öðretmenlerin yetiþtirilmesine kadar
çeþitli programlarla eðitilmeleri mümkündür.
- Okuryazarlýk Teþkilatý: G-8’ler, kýzlar arasýnda
okuryazarlýðýn artýrýlmasý için, kadýnlara yönelik öðretmen
enstitülerinin kapasitelerini artýrabilir veya yenilerini açabilir.
Bu enstitülerde okullara kadýn öðretmenler ve kadýn eðitim
uzmanlarý kazandýrmak amacýyla kadýnlar öðretmenlik mesleði
üzerine eðitilir. (Kadýnlara erkeklerin ders vermesini yasaklayan
bazý devletler var). BM programý, sayýlarý 2008 yýlýnda 100 bin
kadýn öðretmeni bulacak olan ‘Ümmilik ile Mücadele
Ekipleri’nin hazýrlanmasý amacýyla UNESCO’ya baðlý ‘Herkes
Ýçin Eðitim’ programýndaki saðlam yönlendirmeleri de kulla-
nabilir.
- Eðitim Kitaplarý: Arap Ýnsani Geliþim Raporu’nda felsefe,
edebiyat, sosyoloji ve tabiat bilimlerindeki temel kitaplarýn ter-
cümesinde önemli bir eksiklik gözlenmektedir. Yine ‘üniver-
sitelerdeki kütüphanelerin içler acýsý hali’ dikkat çekmektedir.
G-8’ler topluluðuna mensup her ülke, bu alanda kendi
klasik eserlerinin tercüme edilmesi programlarýný finanse ede-
bilir. Yine devletler ve yayýnevleri (özel ve resmi sektör ortak-
laþa), þu an piyasada olmayan Arap klasiklerini yeniden neþre-
derek okullara, üniversitelere ve yerel kütüphanelere baðýþlaya-

34
bilirler.
- Araþtýrma Okullarý Giriþimi: Ürdün, ileri teknolojinin kul-
lanýlacaðý ve modern eðitim programlarýnýn uygulanacaðý ‘Araþ-
týrma Okullarý’ inþa etme giriþimini hayata geçirdi. G-8’ler,
finans saðlayýp bu düþünceyi özel sektör de dahil bölgedeki
diðer ülkelere taþýyarak geniþletebilir (Özel sektörün desteðini
de talep ederek).
- Eðitim Reformu: ‘Ortadoðu’da Amerikan Ortaklýk
Giriþimi’, G-8’lerin önümüzdeki (Mart veya Nisan) zirvesinden
önce ‘Ortadoðu Eðitim Reformu Zirvesi’ni kendi himayesinde
gerçekleþtirecek. Bu zirve, bölgedeki özel sektör temsilcileri,
sosyal ve sivil kuruluþ baþkanlarý ile Amerika ve Avrupa’daki
meslektaþlarýnýn katýlýmýyla reform konusuna vakýf kamuoyun-
daki çeþitli düþünce akýmlarýnýn buluþma yeri olacaktýr. Burada,
çözüm bekleyen yerler ve konular belirlenecek ve eðitim alanýn-
daki eksiklikleri giderme yollarý araþtýrýlacaktýr. Zirvenin hemen
öncesinde Büyük Ortadoðu Giriþimi’ne desteði artýrmak
amacýyla G-8’lerin ev sahipliðini yapacaðý bir zirve tertip
edilebilir.
- Dijital Bilgi Giriþimi: Bölge, internete eriþim bakýmýndan
en düþük seviyede bulunmaktadýr. Ýnternete yüklenen bilgi
akýþý, internetin eðitim ve ticaretteki önemi göz önünde bulun-
durulduðunda bölge ile dünya arasýnda farký kapatacak köprü
kurma tam bir zorunluluktur. Kamu ve özel sektör arasýnda
iþbirliði baþlatarak bölge sathýnda ve bir ülke içindeki þehirler
ile köyler arasýnda bilgisayar iletiþimini kurmasý veya
geniþletmesi G-8’ler topluluðunun imkaný dahilindedir.
Rusya’daki belde ve köylerde olduðu gibi, pek çok yerleþim böl-
gesindeki postanelere bilgisayar temin edilmesi uygun olacaktýr.
Proje, ilkin Ortadoðu’da bilgisayarýn az kullanýldýðý (Irak,
Afganistan, Pakistan, Yemen, Suriye, Libya, Cezayir, Mýsýr ve
Fas gibi) ülkelere yoðunlaþtýrýlacaktýr. Ýletiþim amacýyla maddi
olanaklarýn elverdiði oranda, mümkün olduðunca çok okul ve
postaneye bilgisayar temin edilmeye çalýþýlacaktýr.
Okullarý bilgisayarlarla donatma giriþimi ile yukarýda adý

35
geçen ‘Ümmilik Ýle Mücadele Ekipleri’ giriþimi arasýnda koordi-
nasyon saðlamak da yine mümkündür. Yani öðretim üyelerinin
eðitim programlarýnýn geliþtirilmesi üzerine yerel öðretmenleri
eðitmeleri, bu programlarý internet ortamýna taþýlamalarý; özel
sektörün de öðrenci ve öðretmenlerin kullanýmýna sunulacak
gerekli ekipman teminini üstlenmesi mümkündür.
- Ýþ Ýdaresi Eðitimi Giriþimi: Bölge genelinde iþ idaresi
düzeyini iyileþtirme çabalarý baðlamýnda G-8’ler, kendi
ülkelerindeki iþ idaresi okullarý ile bölgedeki eðitim akademileri
(üniversiteler ve enstitüler) arasýndan iþbirliði oluþturabilir.
Yine G-8’ler, oluþturulacak olan bu ortak akademilerdeki
eðitimcileri ve eðitim gereçlerini finanse etme imkanýna sahip-
tir. Bu akademinin programlarý, mezunlarý için bir senelik
eðitim döneminden tutun da pazarlama stratejileri ve þirket-
lerin çalýþma planlarý gibi sýnýrlý konularý içeren kýsa kurslara
varan alternatifler sunabilir. Buna örnek olarak Bahreyn
Bankacýlýk ve Finans Enstitüsü verilebilir. Amerikalý bir
müdürü olan bu kurum, Amerika’daki bir çok üniversiteyle
iþbirliði içindedir.
3- Ek ono m ik Fýrsat larýn Yaygýnlaþt ýrýlmasý
Büyük Ortadoðu’da refah seviyesinin yükseltmek için, Doðu
Avrupa’daki eski komünist devletlerin yaptýklarýna benzer
ekonomik bir dönüþüm gerçekleþtirmek gerekir. Dönüþümün
anahtarý, bölgedeki özel sektörün gücünün önünü açmak ola-
caktýr. Özellikle de ekonomik geliþmenin ve iþ imkanlarý yarat-
manýn ana motorlarý olan orta ve küçük ölçekli projelerin.
Giriþimci sýnýfýn oluþmasý, demokrasi ve özgürlüklerin
geliþmesinde büyük bir etken olacaktýr. Bu baðlamda G-8’ler
aþaðýdaki adýmlarý atabilir:
- Kalkýnmayý Finanse Etme Giriþimi:
Ekonomik kalkýnma ve iþ imkanlarý yaratmak üzerindeki
etkisini artýrmak için G-8’ler, aþaðýdaki unsurlarý içeren mali bir
giriþim baþlatmaya çalýþmalýdýr:
a- Mikrofinans: Bölgede bazý mikrofinans kuruluþlarý mev-
cuttur. Ancak bu alanda faaliyet gösterenler hala büyük mali

36
açýklarla yüz yüzeler. Ýhtiyaç duyanlarýn ancak yüzde 5’i aradýk-
larý mikrofinansa sahip olabiliyor ve toplam gereken finansýn
sadece yüzde 0,7’si karþýlanabiliyor.
G-8’ler topluluðu küçük projeleri kredilendirerek bu eksik-
liði telafi etmeye yardýmcý olabilir. Kazancý amaçlayan kredilere
aðýrlýk vererek ve özellikle de kadýnlarýn baþýnda olduðu proje-
ler için bu yapýlabilir.
Kâr amaçlý mikrofinans enstitüleri kendi ayaklarý üzerinde
durabilir, süreklilik ve kalkýnma için ek finansa ihtiyaç duy-
mazlar. Beþ sene geri dönüþümlü 400-500 milyon dolar kredi
saðlayarak, ekonomiyle uðraþan ve 750 bini kadýn olan bir mil-
yon 200 bin kiþiyi fakirlikten kurtarabiliriz.
b- Büyük Ortadoðu Para Fonu: G-8’ler topluluðu, bölgede
iktisadi tekamüle ulaþmak amacýyla büyük ve orta ölçekli pro-
jeleri geliþtirmeye yardýmcý olarak, Uluslararasý Para Fonu
(IMF) tarzý bir teþkilatýn finansýna katkýda bulunabilir.
Belki de bu teþkilatlarýn G-8’ler topluluðundaki özel sektör
yöneticilerinden bir grup tarafýndan idare edilmesi mümkün
olabilir.
c- Büyük Ortadoðu Kalkýnma Bankasý: Kalkýnma için önce-
likli olan ihtiyaçlarý gidererek reform için çabalayan devletlere
yardýmcý olmak amacýyla ‘Avrupa Kalkýnma ve Ýmar Bankasý’
tarzýnda bölgesel kalkýnma müessesesinin inþasý, bizzat Büyük
Ortadoðu bölgesindeki finansörlerin katýlýmýyla G-8’ler tarafýn-
dan yapýlabilir.
Bu yeni müessese, bölgedeki zengin ülkelerin mali güçlerini
birleþtirip G-8’ler ile beraber temel altyapý inþasý, saðlýk koru-
masý ve eðitimin yaygýnlaþtýrýlmasý projelerinin geliþtirilmesi
üzerinde yoðunlaþabilir. ‘Büyük Ortadoðu Kalkýnma Bankasý’,
bölge ülkelerinin kalkýnma stratejileri ile teknolojik yardým
hizmetlerinin toplandýðý yer (bir nevi veri bankasý) olmalýdýr.
Kredi (veya baðýþ) kararlarý, kredi alan ülkelerin hissedilir
reformlar gerçekleþtirdikleri oranda belirlenmelidir.
d- Daha Ýyi Mali Düzen Ýçin Ortaklýk: Bölgede mali
hizmetler reformunu artýrmak ve bölge ülkelerinin uluslararasý

37
mali sisteme entegrasyonlarýný iyileþtirmek için G-8’ler,
bölgedeki reform liderlerine yeni bir ortaklýk önerebilir. Bu
ortaklýktaki amaç, finans sektöründeki uzmanlýk ve teknik
yardýmlardan bir oluþum saðlayarak bölge genelinde finans
hizmetini baþlatmak ve geniþletmektir. Þu hususlara da yoðun-
laþarak:
- Mali hizmetler üzerinde devlet egemenliðini azaltan reform
planlarýnýn uygulanmasý;
- Devletler arasýndaki ekonomik iliþkilerde engellerin
kaldýrýlmasý;
- Bankacýlýk iþlemlerinin modernizasyonu;
- Pazar ekonomisini destekleyen mali araçlarýn geniþletilme-
si, iyileþtirilmesi ve sunulmasý;
- Mali hizmetler özgürlüðünün baþlatýlmasýný destekleyen
yapýsal iskeletlerin inþasý.
- Ticaret Giriþimi:
Ortadoðu’da karþýlýklý ticaret hacmi gerçekten de çok düþük-
tür. Þöyle ki, dahili ticaret Araplarýn toplam ticaretinin sadece
yüzde 6’sýný oluþturuyor. Büyük Ortadoðu ülkelerinin büyük
kýsmý bölge dýþýndaki ülkelerle ticaret yapýyor. Komþularý yerine
kendilerine uzak ülkeler ile ayrýcalýklý ticari anlaþmalar yap-
mýþlardýr. Bunun bir sonucu olarak, gümrük ve gümrük dýþý
engeller sýradanlaþmýþtýr. Sýnýr ticareti de nadir olarak yapýl-
maktadýr. G-8’ler topluluðu, Büyük Ortadoðu’da ticareti teþvik
etmek için aþaðýdaki unsurlardan oluþan kararlý yeni giriþim
oluþturabilir:
- Dünya Ticaret Örgütü Baðlamýnda Uygulama/Katýlým ve
Ticaretin Kolaylaþtýrýlmasý: G-8’ler topluluðu, bölge ülkelerinin
Dünya Ticaret Örgütü’ne dahil olmalarý hususunda etkinliðini
kullanabilir. (DTÖ’ye katýlým talebinde bulunan ülkeler -bunlar
için örgüte baðlý bir kurul oluþturuldu-, Cezayir, Lübnan, Suudi
Arabistan, Yemen; katýlým talebinde bulunan, ancak henüz
talepleri incelenmeyen ülkeler, Afganistan, Ýran, Libya, Suriye;
gözlemci sýfatý alma talebinde bulunan ülke, Irak). Program
belirli teknik yardýmlarý içerecektir. DTÖ’ne katýlým konusun-

38
da söz konusu ülkelerde çalýþacak müsteþarlar temin etmek gibi.
Ayrýca ticaretin önündeki gümrük dýþý engellerin tanýmlanmasý
ve kaldýrýlmasý üzerinde yoðunlaþmak dahil, katýlým operas-
yonunun cesaretlendirilmesini G-8’ler teþvik edecektir.
Bölge ülkelerinin DTÖ’ne katýlýmlarý gerçekleþir gerçek-
leþmez, DTÖ’nün ‘telif haklarý’ ve ‘hükümet alýmlarý anlaþ-
masý’ gibi ek taahhütlerin imzalanmasý ve bu taahhütlerin
yürütülmesine dönük teknik yardýmýn saðlanýlmasýna odak-
lanýlacaktýr. Bu teknik yardýmlarýn bölge çapýnda G-8’lerin
himayesindeki programlarla irtibatý, bölge ülkeleri arasýnda
karþýlýklý ticarete yönelik fiziki ve idari engellerin azaltýlmasý
için gümrük vergileriyle ilgili yönlerin kolaylaþtýrýlmasý
konusunda saðlanabilir.
- Ticaret Bölgeleri: G-8’ler topluluðu, bölgedeki karþýlýklý
ticaretin ve gümrük iþlemlerinin iyileþtirilmesi için Büyük
Ortadoðu’da ticaret bölgeleri inþa edecektir. Bu bölgeler, özel
sektörün ticari faaliyetlerini desteklemek için bir dizi hizmetler
sunacak ve özel projeler arasýnda iliþki kuracaktýr. Bunlar
arasýnda, yabancý yatýrýmcýlara ‘tek bir operatör elinden
pazarlama’ yapýlmasý, nakliye iþlemleri için harcanan zaman
kaybýnýn azaltýlmasý için gümrük bürolarý arasýnda irtibatýn
saðlanmasý ve bölgede hizmet ve mal giriþ çýkýþýnýn kolaylaþtýrýl-
masý için ortak kurallar var.
- Ticareti Geliþtirme Bölgeleri: Diðer bölgelerde özel ticaret
sahalarý ile ihracat bölgelerinin gerçekleþtirdiði baþarýlara isti-
naden G-8’ler topluluðu, mamullerin tasarýmý, üretimi ve
pazarlanmasý konusunda bölgesel iþbirliðini özendirmeyi
üstlenecek Büyük Ortadoðu’ya mahsus belli bölgelerin kurul-
masýna yardýmcý olabilir. Yine G-8’ler topluluðu, kendi pazarýn-
da bu mamullerin arzý için cazip reyonlar açabilir ve tecrübeleri-
ni söz konusu bölgelere aktarabilir.
- Büyük Ortadoðu Ekonomik Fýrsatlar Forumu:
Cazip hale getirilmiþ bölgesel iþbirliðini özendirmek için
G-8’ler topluluðu, ‘Büyük Ortadoðu Ekonomik Fýrsatlar
Forumu’ oluþturabilir. Bu forum, G-8’ler topluluðundan ve

39
Büyük Ortadoðu’dan üst düzey yetkilileri ekonomik reforma
iliþkin konularý tartýþmak amacýyla buluþturabilir (Ýþ camiasýn-
dan hükümet dýþý bireyler ile yetkilileri buluþturan ek toplan-
týlar da tertip edilebilir). Forum, Asya-Hint Okyanusu
Ekonomik Ýþbirliði Paktý’na (APEC) esnek olarak dayanabilir.
Ayrýca mali ve ticari meselelere iliþkin kurallar dahil bölgesel
ekonomik konularý kapsayacaktýr."

40
Büyük Ortadoðu Projesi:
ABD'nin Hegemonya Arayýþý

Haluk Gerger

Amerikan tarihinde, 11 Eylül sonrasý saldýrganlýkta


görüldüðü ölçüde, deðerler boyutunu bu denli ihmal edip de
sadece askeri zora bel baðlayan bir yöneliþ pek görülmemiþti.
Askeri alandaki rakipsiz üstünlük, ideolojik-politik tek merkez-
lilik avantajý, içerde þoven militarizmi besleyen tepkiler, küre-
selleþme sürecinin yarattýðý varsayýlan global deðerler standart-
laþmasýna duyulan güven ve Soðuk Savaþý kazanmada
Reagan'ýn güç politikasýnýn belirleyici olduðuna duyulan inanç
gibi faktörlerin yarattýðý fýrsat algýlamasýyla imparatorluk ihti-
raslarýna gem vuramayan bir ekibin öncülüðünde salt þiddetin
gücüne dayalý strateji Bush yönetimince yürürlüðe konuldu. Bu
stratejinin doðal bir baþka parçasýysa, geleneksel ittifaklardan
koparýlmýþ bir tek yanlýlýðý içermesiydi. Artýk Batý Avrupalý
müttefiklerle ya da Birleþmiþ Milletler gibi uluslararasý kuru-

41
luþlarla iþbirliði en alt düzeye indirilecek ya da hatta gerek-
tiðinde askýya alýnabilecekti. En fazla, ihtiyaç duyulduðunda,
tetikçilerle iþ yapýlacaktý.
Bu arada, uluslararasý normlarýn (bunlarýn, uluslararasý
kurumlar gibi, büyük ölçüde emperyalist sermayenin ihtiyaç ve
çýkarlarýna göre oluþturulduklarýna bakýlmaksýzýn) görüntüde
olsun gözetilmesinden de, kaçýnýlmaz olarak, vazgeçilecekti.
Uluslararasý iliþkilerde ve devlet davranýþlarýndaki norm-güç
kullaným dengesinde ibre kesinlikle ve büyük oranda güçten
yana kaydýrýlacaktý. Daha 1990 yýlýnda, muhafazakar yöneliþin
ideologlarýndan bir yazar “Legalitenin Tehlikeleri” baþlýklý
makalesinde þöyle yazýyordu:
“Öyle zamanlar olabilir ki, Birleþik Devletler çýkarlarýný, bir
uluslararasý oydaþma olmaksýzýn da savunmak durumunda kala-
bilir. Böyle bir durumda, uluslararasý hukuk takýntýsý Amerika'yý
rehin alabilir.”1

Bu eðilim zamanla liberalleri de anaforuna aldý. New York


Times yazarý Thomas Friedman güce tapýnmayý, 2000 yýlýnda
yayýmlanan Th he L ex us and the Olive T ree baþlýklý kitabýnda,
genel olarak kapitalizmin, özel olarak da küreselleþmenin özünü
açýða çýkaran bir netlikle ifade etti:
“Pazarýn gizli eli, gizli bir yumruk olmaksýzýn asla çalýþamaz.
McDonalds, F-15 jetlerinin yapýmcýsý McDonell Douglas
olmadan geliþemez. Dünyayý Silikon Vadisi teknolojileri için
güvenli yapan gizli yumruðun adý, ABD Kara Kuvvetleri, Hava
Kuvvetleri, Donanmasý ve Deniz Piyadeleridir.”

Bu strateji, sonunda, Irak'ta teste tabi tutuldu. Amaç, hiç


kuþkusuz, Irak'la sýnýrlý deðildi; oradaki iþgal sadece bir
baþlangýç olarak düþünülmekteydi. “Baþlangýç”ýn genel ilkeleri-
ni, daha 1997 yýlýnda, aralarýnda Dick Chaney, Donald
Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Steve Forbes, Francis Fukuyama ve
W. Bush'un kardeþi Jeb Bush'un da bulunduðu bir grup tarafýn-
dan yazýlan raporda bulmak mümkün:

42
“20. yüzyýl sona ererken, Birleþik Devletler dünyanýn en
önde gelen gücü durumundadýr. Batý'yý Soðuk Savaþ'ta zafere
ulaþtýrdýktan sonra Amerika hem bir fýrsat ve hem de bir meydan
okumayla karþý karþýyadýr: Birleþik Devletler, geçmiþ yýllarýn
kazanýmlarýnýn üzerinde yükselme vizyonuna sahip midir?
Birleþik Devletler, Amerikan ilke ve çýkarlarý açýsýndan elveriþli
bir yeni yüzyýl biçimlendirme azmine sahip midir?
“[Ýhtiyacýmýz], güçlü ve bugünün ve geleceðin sorunlarýný
karþýlamaya hazýr bir askeriye; dýþarda Amerikan ilkelerini cesa-
ret ve bilinçle geliþtiren bir dýþ politika; ve Birleþik Devletler'in
global sorumluluklarýný kabul eden bir ulusal önderliktir.
“Elbette, Birleþik Devletler gücünü nasýl kullanacaðý
konusunda ihtiyatlý olmalýdýr. Ama global önderliðin sorumlu-
luklarýnýn kullanýlmasýyla ilgili bedellerden kolayca kaçýnamayýz.
Amerika, Avrupa, Asya ve Ortadoðu'da barýþ ve güvenliðin
devamýnýn saðlanmasýnda yaþamsal bir role sahiptir.
Sorumluluklarýmýzdan kaçýnýrsak, temel çýkarlarýmýza tehditleri
davet etmiþ oluruz. 20. yüzyýl tarihi, bize, koþullarý, kriz çýk-
madan önce þekillendirmenin ve tehditleri de tehlikeye
dönüþmeden karþýlamanýn önemli olduðunu öðretmiþ olmalýdýr.
Geçen yüzyýlýn tarihi, Amerikan liderliði davasýný sahiplenme-
mizi bize öðretmiþ olmalýdýr.” 2

Rapora göre, Irak ya da Saddam rejimi ise, stratejik yöneli-


min, Körfez'e sarkmanýn ve petrolü artýk doðrudan Amerikan
askeri varlýðýyla ve belki de özelleþtirerek ele geçirmenin
bahanesini ve sýçrama tahtasýný oluþturmaktadýr:
“Gerçekten de, Birleþik Devletler on yýllardýr Körfez bölgesel
güvenliðinde daha kalýcý bir rol oynama imkanlarýný aramýþtýr.
Irak'ta halen çözülmemiþ ihtilaf, þimdilik bir mazeret yaratýyorsa
da, bölgede büyük bir Amerikan askeri varlýðý bulundurma ihti-
yacý, Saddam Hüseyin rejimi meselesini aþmaktadýr.”3

Irak iþgal edilirken bunun sadece bir baþlangýç olacaðý, ilk


aðýzda hedefin Suriye, Ýran olduðu ve hemen ardýndan da
Suudi Arabistan ile Körfez'in düþürülmesinin geleceði herkesin
bildiði bir sýr olarak yaygýn biçimde dillendirilmekteydi.
Baba Bush, 1991'de, “artýk Vietnam Sendromu’nu Arabistan

43
çöllerine gömdük” derken bu yeni saldýrganlýðýn kapýlarýnýn
açýldýðýný belirtiyordu. Oðul Bush ve ekibi gerisini getirecekti.
Ne var ki, Irak'taki direniþ denklemi kökten etkiledi ve
deðiþtirdi. Salt zor ve þiddet, emperyalist terör, sadece bütün
dünyada daha baþtan yýðýnsal ve aktif biçimde yerilmekle
kalmadý, sadece ABD içinde gittikçe artan sert bir muhalefet ve
toplumsal kutuplaþma yaratmadý, esas olarak, Irak'ta anladýðý
dilden bir yanýtla da karþýlaþtý, askeri olarak açýkça yenilgiye
uðratýldý. Bu, bütün Ortadoðu'da, yani ilk hedef bölgedeki
özgüveni ve direniþ kararlýlýðýný da yükseltti.
Irak'taki direniþ ve askeri baþarýlarý o denli beklenmedik ve
o denli etkiliydi ki, Vietnam'da uzun yýllar içinde, 58 bin kayýp
ve içerde büyük ekonomik/toplumsal çöküþle gelen “Sendrom”,
Irak'ta daha iþgalin ilk yýlý dolmadan ve kayýplar yüzlerle ifade
edilirken ortaya çýktý.
Washington Post gazetesinin 29 Kasým 2004 tarihli
nüshasýnda Brian Gifford, ölen Amerikan askeri sayýsý bin
200'ü, yaralýlarýn sayýsý da 10 bini aþmýþken yazdýðý yazýda
Amerikan ordusunun Irak'ta içinde bulunduðu durumun
Vietnam'dan da kötü olduðunu yazdý. Gifford'un bildirdiðine
göre, dönemlerin asker sayýlarýna göre hesaplandýðýnda,
Amerikan Silahlý Kuvvetleri Irak'ta, Ýkinci Dünya Savaþý'yla
karþýlaþtýrýldýðýnda günlük ölüm oranýna göre 4,8 kat daha fazla
kayýp vermektedir. Bu oran, Vietnam'a göre de 0,25 daha
fazladýr.
Bu noktada, bütün bu büyük saldýrganlýk cüretine karþýn
ABD'nin onu çok zorlayan yapýsal sorun ve zaaflarýndan da
kýsaca söz etmek gerekmektedir. Dünya nüfusunun yüzde 4'ünü
oluþturan ABD, gücünün bir göstergesi olarak, dünya enerji
pastasýnýn yüzde 25-30'unu tüketmektedir ama, zaaflarýnýn bir
kanýtý olacak biçimde, dünya hapishane nüfusunun da yüzde
25'ini barýndýrmaktadýr. Kendi parasýyla borçlanma lüksüne
sahiptir ama dünyanýn da en borçlu ülkesidir. Dünyanýn en
fazla sermaye çeken ülkesidir bir yandan, ama öte yandan da,
500 milyar dolarlara kadar yükselmiþ bütçe açýklarý ve 600 mil-

44
yar dolara yükselmiþ ticaret açýðýyla da, çarklarýný çevirebilmek
için her gün 1,5 milyar dolarlýk bir sermaye transferine de
gereksinim duymaktadýr bu ülke. Resmi rakamlara göre yak-
laþýk 40, bazý tahminlere göre de 80 milyon insanýn yoksulluk
sýnýrýnýn altýnda yaþadýðý bir zenginlik ülkesidir ayný zamanda
ABD. ABD, dünyada vatandaþlarýný en fazla idam eden, çocuk-
larý ve zihinsel özürlüleri en fazla infaz eden ülkeler arasýnda da
en üstlerdedir. Silahla iþlenen cinayetlerde de birinciliði kim-
selere kaptýrmamaktadýr. On milyonlarca insanýn, uyuþturucu,
alkol, kronik iþsizlik ve þiddetle örülmüþ yasam koþullarýnda
çürütüldüðü bir rüya ülkesidir burasý. Artýk bütün dünya
ülkelerinin toplamýndan daha fazla askeri harcama yapar duru-
ma gelmiþtir ama bu gücünü arttýrmaktan ziyade zaaflarýný
derinleþtirmeye yaramaktadýr. Dünyaya kültürünü, hayat
tarzýný yaymakta büyük etkiye sahiptir ama ayný zamanda
bugün dünyanýn en nefret edilen ülkesi konumundadýr da.
Bu koþullar altýnda, ABD'nin Irak'taki durumunu “bataða
düþmek” olarak nitelendirmek yanlýþ olmayacaktýr. Þayet iþgal-
ci, iþgal ettiði yeri denetim altýnda tutamýyor, “kabul edilebilir”
kayýplarla iþgali sürdüremiyor ve kendi çýkýþýnýn “makul”
imkanlarýný yaratamýyor, yani bir biçimde yenilgi sayýlamayacak
bir geri çekilmeyi baþaramýyorsa, bataða saplanmýþ demektir.
ABD o durumdadýr ki, son seçimlerde görüldüðü gibi muhale-
fet (Kerry) de bir “çýkýþ” imkanýna, ya da ayný anlama gelmek
üzere, iþgali sürdürmekten baþka bir seçeneðe, sahip olmadýðýný
itiraf etmek zorunda kalmýþtýr. Süreklileþme zorunda kalan bir
iþgalse, tanýmý gereði, bataklýk anlamýna gelmektedir. Körfez
Savaþý sýrasýnda da görevde olan baba Bush'un þahin dýþiþleri
bakanlarýndan James Baker, bu yýlýn baþýnda Rice Üniversite-
si'nde yaptýðý konuþmada, kalýcýlaþmýþ bir iþgalin hem içerde,
hem dýþarda olumsuz sonuçlar doðuracaðýný söylemek zorunda
kalmýþtýr. “Bataklýk” da tam budur iþte: Ýþgal sürdürülemez olur,
sorunlarý aðýrlaþtýrýr, dolayýsýyla görüntüde olsun biran önce çýk-
mak gerekir ama baþarýlamaz. Sonrasý, kendi cenderesi içinde
kývranmak, debelendikçe batmak ve sonunda da boðulmak...

45
ABD'de üstelik egemen çevrelerde ve bilhassa da CIA
içinde ve askeri çevrelerde çatlak sesler çýkmakta, homurdan-
malar daha yükselmekte, çaresizlik ve askeri baþarýsýzlýktan
þikayetler artmaktadýr. ABD'nin Irak'ta sadece moral ya da poli-
tik olmayan, çok ciddi bir askeri boyutu da bulunan yenilgisini
bir abartma olarak görme ve kabul etmeme eðilimindekilere en
iyi yanýtla kanýtý doðrudan Amerikan Genelkurmay Baþkaný
Richard Myers, üstelik Amerikan Senato'sunda vermiþtir.
General Myers, Senato'da 12 Mayýs 2004'de yaptýðý konuþmada
aynen þöyle demiþtir:
“Irak'ta askeri olarak bir yenilgi söz konusu olamaz. Ayný
zamanda Irak'ta askeri olarak kazanmak da mümkün deðil. Bu
süreç uluslararasýlaþtýrýlmalýdýr. Birleþmiþ Milletler yönetim
rolünü oynamak zorundadýr. Bana göre sonunda kazanmamýzýn
tek yolu budur.”

Bu konuþmadan beþ gün sonra, Carnegie Vakfý'nýn üst


düzey mensuplarý olan Joseph Cirinciona ve Anatol Lieven ise,
Amerika'nýn içinde bulunduðu durumu þöyle belirtiyorlar:
“Amerika'nýn Irak'taki konumu sürdürülemez durumdadýr.
ABD, Necef ve Felluce'yi yerle bir etmek için yeterli kaba askeri
güce sahiptir, ama ayný zamanda anlamýþtýr ki, sadece Irak'taki
giriþimini deðil, bütün Ortadoðu'daki konumunu berhava etmek-
sizin bu gücü kullanamaz.
Bu askeri yenilginin üzerine -içeride yarattýðý yankýlar bir
yana -Malezya'dan Fas'a kadar bütün Müslümanlarýn öfkesini
körükleyen Ebu Garib hapishanesinin ahlaki yenilgisi de eklen-
di. 1974 yýlýnda, Baþkan Richard Nixon, popülaritesinin en
düþük olduðu dönemde teselliyi, buyur edilip aðýrlandýðý Mýsýr
ziyaretinde bulmuþtu. Bugün dünyada Baþkan George W.
Bush'un ziyaret edebileceði tek bir Arap baþkenti yoktur.
Bu iki yenilginin sonucu olarak, Amerika'nýn diðer
Müslüman devletlere karþý askeri güç kullanacaðý yönündeki
tehditlerinin de boþ olduðu açýktýr. Kullanýlamayacaðý ispatlan-
mýþ bir güç, gerçek bir güç deðildir. Amerikan Ordusunun hali-
hazýrdaki bu zayýflýðýnýn açýða çýkmasý ABD'nin sadece Irak'a

46
deðil bir bütün olarak Ortadoðu'ya yönelik stratejisinin köklü bir
þekilde yeniden deðerlendirilmesini zorunlu kýlýyor.
Þayet ABD, Irak'ý yeniden istikrarlý bir hale getirecek ve ken-
disinin er geç gerçekleþecek olan geri çekilmesini kolaylaþtýracak
bir bölgesel koalisyon düþünüyorsa, bunun için bir ön adým
gereklidir. Washington'un Irak'ý uzun vadede bir Amerikan
Askeri Üssü olarak kullanma yönündeki niyetini kesinlikle terk
etmesi gerekmektedir. Etkin bir uluslararasý barýþ gücü tesis edilir
edilmez güçlerini çekeceðini kabullenmelidir.
Bu, ABD'nin, sayýsý 2000'i bulan çalýþanýyla dünyanýn en
büyüðü olmasý kararlaþtýrýlmýþ Baðdat Büyükelçiliði'nde dra-
matik bir küçültmeyle baþlatýlmalýdýr. Büyükelçi John
Negroponte, 1980'lerde Honduras'ta merkezi kontrgerilla prog-
ramýný yürüttüðü gibi, ABD'nin Ortadoðu'ya yönelik rejim
karþýtý operasyonlarýný Baðdat'tan yürütmek üzere teçhizat-
landýrýlmamalýdýr.”4

Þimdi bu noktada okurun dikkatini hem General'in, hem de


sivil ideologlarýn söylediklerindeki bir baþka ortak noktaya çek-
mek ve bunu Büyük Ortadoðu Projesi (BOP) ile ilin-
tilendirmek gerekmektedir. General Myers yukarýdaki konuþ-
masýnda sürecin “uluslararasýlaþtýrýlmasý”ndan, Birleþmiþ
Milletler'in devreye girmesinden sözederken, Cirinciona ve
Lieven köklü strateji deðiþikliðini gündeme getiriyorlar ve
“bölgesel koalisyon”dan, “etkin bir uluslararasý barýþ gücü
tesis”inden sözediyorlar.
Ayný günlerde, 10 Mayýs 2004 tarihinde Sebastian Mallaby,
önerilen strateji deðiþikliðini ve “uluslararasýlaþma”yý açýklýða
kavuþturuyordu:
“... Bush'un ekibi, güvenliðin, uygarlýk deðerlerini çevre
ülkelere yaymaya baðlý olduðu yönündeki emperyalist bakýþa
yönelmiþ durumda. Emperyalizm doðru teþhisi koydu -çöken
devletler, kaos ve yoksulluk bizleri tehdit etmektedir- ancak yan-
lýþ reçeteyle: tek baþýna müdahale. Amerika'nýn demokratik ve
eþitlikçi ideallerinin zaferi Bush'un çýplak Amerikan
Emperyalizmi'ni dünyanýn geri kalan kýsmýnda istenmez kýlýyor;
yumuþak gücümüz sert gücümüzü sýnýrlandýrýyor.

47
Gerekli olan þey, uluslararasý kurumlar tarafýndan meþru-
laþtýrýlmýþ ve bir noktaya kadar onlar tarafýndan yürütülen yeni
tarz bir emperyalizmdir. Bir dahaki sefer, Irak gibi bir baþka yere
girdiðimiz zaman, tartýþýlmaz bir uluslararasý yetkiye sahip ve
beynelmilel ulus inþa etme uzmanlarýnýn desteðini arkamýza
almýþ olduðumuzdan emin olmamýz gerekiyor. Bu da yeni bir
tartýþmaya ihtiyacýmýz olduðunu gösteriyor: Enternasyonalist em-
peryalizm daha iyi uluslararasý kurumlar olmaksýzýn iþ göremez.
Bu kýsa sürecek bir tartýþma olmayacaktýr elbette. Ancak en
azýndan önleyici savaþlarý meþrulaþtýracak ve vetoya tutsak olma-
yacak bir imkana ihtiyacýmýz var: BM Güvenlik Konseyi'nde,
Rusya ve Fransa gibi aktörlere herþeyi engellme gücü vermeyen
ama yine de önemli söz hakký tanýyacak bir aðýrlýklý oy mekaniz-
masýna sahip olmalý. Ve ulus inþacý (nation-building) uzmanlarý
birararada toplayacak uluslararasý bir kuruma ihtiyacýmýz var.
Mali bir kriz ortaya çýktýðýnda Uluslararasý Para Fonu var. Bir
güvenlik krizi ulusal inþayý gerektirdiðinde de Uluslararasý
Yeniden Ýnþa Fonuna ihtiyacýmýz olacaktýr.”5

Büyük Ortadoðu Projesi'nin ilk anlamý da burada ortaya çýk-


maktadýr. BOP, bir yanýyla, ABD'nin içine düþtüðü çýkmazdan
kurtulabilmek için baþta Batý Avrupa'lý müttefikleri ve NATO
olmak üzere baþka ülkeleri ve BM gibi uluslararasý kuruluþlarý
bir biçimde devreye sokma giriþimidir. Burada elbette, esas
olarak, söz ve yetki sahibi ortaklar yerine daha çok “kestaneleri
ateþten alacak” uydularýn yaratýlmasý amaçlanmaktadýr ama
iþgal harekatýnýn baþýnda müttefiklerini, BM'yi, dünyayý dinle-
meyeceðini, gerekirse tek baþýna Irak'a gireceðini küstah bir
dille açýklayan ve bunu da yapan bir ülkenin siyasetindeki
deðiþikliði de not etmek gerekir. Ne denli taktik mülahazalarla
ve içtenliksiz bir biçimde yapýlýrsa yapýlsýn, BOP Amerikan
emperyalizmi açýsýndan kuþkusuz bir geri çekilmeyi ifade
etmektedir ve bunun temel nedeni de Irak Direniþi karþýsýnda-
ki çok yönlü yenilgilerdir.
BOP'un ve sonraki geliþmelerin temsil ettiði geri çekilme,
ABD açýsýndan, esas olarak NATO dolayýmýyla Batý Avrupa'yý
ve lojistik destek görevleriyle sýnýrlandýrýlmýþ olarak da BM'nin

48
devreye girmesine sarý ýþýk yakýlmasý biçiminde ortaya çýkmak-
tadýr. ABD, Avrupa emperyalizminin kendisine yönelttiði temel
eleþtiri olan “tekyanlýlýk”tan bir tür “emperyalist ortaklýk” pro-
jesine dönüþ yaptýðýný gösteriyor BOP ile. Bunun taktik bir yak-
laþým, bir aldatmaca, bir samimiyetsizlik örneði olduðu
düþünülse de, BOP, ABD önderliðinde bir tür emperyalistler-
arasý iþbirliðini öngörüyor gerçekten de.
BM'nin (Irak içinde gerçekleþmeyen) lojistik destek ve
“incir yapraðý” iþlevini biryana býrakýrsak, sözkonusu ortaklýðýn
NATO dolayýmýyla yapýlmaya çalýþýlmasý zorun plandaki strate-
jik öneminin deðiþmediðini gösteriyor.
NATO, ABD'nin Sovyetler Birliði'ni kuþatma ve boðma
stratejisinin bir ürünü ve kýlýcýydý bir bakýma. Öte yanýyla da,
mazlum halklar dünyasýndaki “ulusal kurtuluþcu”
devletleþmeyi denetim altýna almanýn bir aracýydý. ABD, her iki
amaç için de Ortadoðu'da ve Asya'da da bölgesel NATO'lar
kurmayý ve bunlarýn Amerikan emir-komutasý içinde organik
bir saldýrý aygýtý olarak kullanmayý hedefliyordu.
Önce, Sovyetler Birliði bir “demir ve çelikten bir mengene”
içine sýkýþtýrýlacak, militer paktlarýn cenderesinde öðütülecekti.
“Kuþatma” (Containment) stratejisinin esin kaynaðý ABD'li
diplomat Kennan, her bakýmdan tecrite alýnacak ve dolayýsýyla
da doðal yaþam imkanlarýndan mahrum býrakýlacak Sovyetler
Birliði'nin, bir de, “Parti'nin birliði ve verimi ortadan kaldýrýlýr-
sa” “bir gecede ulusal toplumlarýn en güçlüsünden en zayýf ve
zavallýsýna dönüþtür”ülebileceðini yazýyordu. Amaç, Sovyetler
Birliði içindeki “çürüme tohumlarý”ný harekete geçirmekti.6
Bunun için Avrupa'daki NATO'ya “Ortadoðu NATO”suyla
“Asya NATO”sunun da eklemlenmesi gerekmekteydi.
Bu askeri paktlar zinciri büyük Asya'yý da kuþatmýþ olacaktý.
Ýþin bu boyutunu daha o zaman Scott Nearing görmüþtü:
“ABD askeri liderlerinin gördüðü biçimiyle resim þudur.
Asya, Türkiye ve Arabistan'dan Formaza'ya, Filipinlere,
Okinowa, Japonya ve Aleusian'a deðin çembere alýnacak ve
Pakistan'da yeni açýlacak olanlar da dahil ABD'nin hava üsleri

49
tehdidi altýnda yaþayacak ve ABD'de eðitilmiþ, ekipmaný ABD
tarafýndan saðlanmýþ; Türkiye, Pakistan, Hindi Çini, Formaza,
Kore ve Filipinler'de kurulacak ordularla Asyalýlar, Asyalýlara
karþý savaþacaktý. Asya denizleri, Süveyþ'ten Boðazlar yoluyla
Çin Denizi ve Uzak Pasifik'e Amerikan donanmasýnca
denetlenecek, Hint ve Pasifik okyanuslarý da temel amacý
Amerikan þirketlerinin petrol, kalay ve kauçuk gibi temel ham-
madeler üzerindeki çýkarlarýný ve yatýrým ve mallarý için kârlý
pazarlarýnýn korunmasý olan Amerikan militarizminin çelikten
pençesi içinde tutulmuþ olacaktý. Bugün, Asya'nýn ekonomik
bakýmdan ele geçirilmesini, sömürülmesini, askeri olarak ege-
menlik altýna alýnmasýný ve siyasal manipülasyonunu hedefleyen
bu program ancak kýsmen gerçekleþmiþtir. Büyük kýsmý hala
kaðýt üzerindedir.” 7

“Ortadoðu NATO”su hiç gerçekleþmedi. Asýl hedef Arap


ülkelerinden sadece Irak'ýn katýldýðý Baðdat Paktý, anlaþmayý
imzalayan hükümetin devrilmesi ve yeni yönetimin ayrýlma-
sýyla, çok kýsa sürdü. Yerine konan CENTO'da ise hiç bir Arap
ülkesi temsil edilmiyordu. Avrupa ile Asya arasýndaki hayati
militer zincir de, Ýran ve Türkiye gibi tetikçilerle birbirlerine
baðlanmaya çalýþýldý. Ýþte NATO'nun 2004 Haziran'ýndaki
Ýstanbul zirvesinde NATO'nun bölgeye sýzma düþü de zayýf bir
biçimde gerçekleþmiþ oldu. Afganistan'da bulunan NATO,
artýk “Irak polis gücünü eðitmek” üzere Irak'a da demir
atmýþtýr. Bu, elbette, NATO'nun bellibaþlý Avrupa'lý üyelerinin
çekinceleriyle þimdilik zayýf bir hamledir. Ayrýca, ABD'nin
gücüne dayanarak ve uyum koþullarýnda gündeme gelen eski
düþ, bugün, uyumsuzluk koþullarýnda ve daha da önemlisi
ABD'nin güçsüzlüðünden kaynaklanarak gerçekleþtiriliyor.
ABD'nin sýkýþmýþlýðýndan yararlanarak kapýsýndan kovulduk-
larý bölgeye bu kez pencereden sýzma fýrsatýný yakalayan, bu
arada ABD'nin yenilgisini “sistemik felaket” olarak gören ve
fakat tetikçilik de yapmak istemeyen Avrupa'lýlar bu serüvende
nasýl bir rol alacaklarýný henüz tam olarak kestirebilmiþ deðiller.
Bununla birlikte, BOP ile birlikte gündeme bir Kautskiyen
düþün, bir “ultra/süper emperyalizm” denemesinin sokulduðu

50
da bellidir. Yani, yukarýda çeþitli Amerikalýlardan yapýlan alýn-
týlarda sözü edilen “uluslararasý emperyalizm”in BOP ile pratik
iþler gündemine getirildiði bellidir. Tabii bunun pek de onlarýn
sandýðý kadar “yeni” olmadýðý da biliniyor.
Bilindiði gibi, Alman sosyal demokrasisinin önderlerinden
Karl Kautsky, emperyalizmi, onun yolaçtýðý savaþlarý ve
silahlanmayý, “kapitalist rasyonallik” açýsýndan zararlý bulmuþ,
kapitalistlerin kendi yýkýmlarýný getirecek bu yoldan ayrýlacak-
larýný ummuþtur. Kautsky, bu yükler karþýsýnda, sermayenin
“iþbirliðine ya da ortaklýða” dayalý bir “ultra emperyalist” akýl-
cýlýðý hayata geçirmesinin mümkün olduðu tezini iþlemiþtir.
Kautsky, sermayenin bu kýsýrdöngüden çýkabileceðini savunmuþ
ve emperyalistlerin, birbirleriyle savaþmadan, dünyayý ortaklaþa
yönetip sömürebilecekleri bir düzenlemeyi hayata geçirmeye
muktedir olduðunu iddia etmiþtir:
“Dünya savaþýndan sonra silahlanma yarýþýný sürdürmek için
kapitalist sýnýfýn kendi bakýþ açýsýndan deðil, çoðu kez, kimi
silahlanma çýkarlarý açýsýndan bile ekonomik bir zorunluluk yok-
tur. Tam tersine, devletlerarasý çatýþmalarýn son derece tehdit
ettiði þey, kapitalist ekonomidir. Bugün her uzak-görüþlü kapita-
list kendi yoldaþlarýna þöyle seslenmelidir: Dünya kapitalistleri
birleþiniz!.. [S]avaþtan önce bile, Balkan Savaþý´ndan bu yana
hem silahlanmanýn, hem de sömürgeci geniþlemenin maliyetinin
sermaye birikimi ve sermaye ihracýnýn hýzlý ilerlemesini tehlikeye
atan, bu yüzden de, kapitalizmin kendi ekonomik temellerini
tehdit eden bir düzeye ulaþmýþ olduðu apaçýk durumuna
gelmiþtir...Silahlanma yarýþý ve bunun sermaye piyasasý üzerinde-
ki istemleri artarak sürmeye devam ederse, savaþtan sonra da
durum daha iyi deðil, daha kötü olacaktýr. Böylelikle, emperya-
lizm kendi mezarýný kazýyor. Kapitalizmi geliþtirme aracý olmak-
tan, bir engel durumuna geçiyor...[K]apitalizm proletaryanýn
artan politik muhalefetiyle harap edilebilir, ama ekonomik bir
çöküntüyle ortadan kalkmasý için bir neden yoktur. Tersine,
emperyalizmin þimdiki politikasýnýn sürdürülmesi böylesi bir
ekonomik yýkýmý, aþaðý yukarý zamansýz bir þekilde getirecektir...
Dev fabrikalarýn, dev bankalarýn ve milyarderlerin amansýz
rekabeti küçükleri yutan büyük mali güçler karteli düþüncesine

51
yol açmýþtýr. Emperyalist büyük güçlerin dünya savaþýndan da,
onlar arasýndaki en güçlünün bir federasyonu sonucu doðabilir
ve bu, silahlanma yarýþýna son verecektir.
Bu yüzden, salt ekonomik açýdan, kapitalizmin bir baþka yeni
evreyi, kartellerin politikasýnýn dýþ politikaya aktarýlmasýný, bir
ultra-emperyalizm evresini yaþayabilmesi dýþlanmýþ deðildir.” 8

Lenin'in aktardýðý iki ayrý yazýsýnda ise, þöyle demektedir


Kautsky:
“Sermayedeki yayýlma dürtüsü emperyalizmin baský ve þiddet
yöntemleriyle deðil, barýþçý demokrasiyle en elveriþli ölçülere
ulaþabilir...
“Bugünkü emperyalist siyasetin yerine, ulusal mali-sermaye-
ler arasýndaki savaþýmýn yerine uluslararasý düzeyde birleþmiþ
mali-sermayeyle dünyanýn ortaklaþa sömürüleceði yeni, ultra-
emperyalist siyaset alamaz mý? Kapitalizmin bu yeni aþamasý her
halde anlaþýlýr bir þeydir...”9

Bu savlara Lenin'in teorik ve hayatýn tarihsel-pratik yanýt-


larý biliniyor. Bugün yanýtlamamýz gereken soru, BOP'un, en
azýndan Ortadoðu'da, Kautskyen bir düþ olarak bir tür “ultra-
emperyalist” ortaklýðý öngörüp görmediði ve böyleyse, bunun
mümkün olup olmadýðýdýr. Bölgede ve dünyada gelecek bir
bakýma bu Projenin sonuçlarýna göre biçimlenecektir.
Þimdilik, Ortadoðu'da, BOP ile, ABD, Kautsky'nin sözünü
ettiði türden “en güçlüsünün önderliðinde” bir ortaklýk öneri-
yor. G-8'lerin ve NATO'nun toplantýlarýndaki Amerikan tavrý
bu yöndedir. Bu “ortaklýk”ýn, Lenin'in Kautsky'e verdiði yanýt-
larda görülen türden çeliþkiler, egemenlik ve tam denetim
dürtüsü, hasmane rekabetle örülü olduðu da açýk. Bu, hem
ABD'nin, konumundan kaynaklanan doðallýðý içindeki, “ortak-
lýk” anlayýþýnýn karakterinde, hem de ötekilerin yaklaþýmýný
belirleyen faktörlerde görülüyor. Emperyalistler arasýndaki
“ortaklýk” ancak bu kadar bir “vizyon”la ve “rasyonellik”le
gündeme gelebiliyor.
Bu durumda, iki olasýlýktan sözetmek mümkün: Ya BOP ölü
doðmuþ olarak sessiz bir biçimde gömülecektir ya da (küresel

52
rekabetin yýkýcýlýðý; hegemonik gücün pek çok alanda ve Irak'ta
kan kaybetmekte oluþu; bizatihi direniþin ihraç ettiði çeliþkiler;
güçlü olanýn tam denetim dayatma güdüsü; hasmane rekabeti
kamçýlayan obur iþtiha ile sýnýrlý kaynaklar ve benzeri pek çok
baþka faktör gibi nedenlerle) emperyalistlerarasý çeliþki ve
çatýþkýlar bölgeye de aktarýlacak, istikrar yerine yeni unsurlarla
beslenen kaos derinleþecektir. 10
ABD yöneticileri, özellikle 11 Eylül saldýrýlarýndan sonra,
esas olarak, kritik Körfez bölgesine iliþkin iki önemli tesbit ve
teþhiste bulundular. Ýlki, bölgede Amerikan desteðiyle þimdiye
kadar ayakta durabilmiþ ve emperyalizme önemli hizmetlerde
bulunmuþ rejimlerin artýk arkaik, toplumsal dayanaklardan
yoksun, tecrit edilmiþ bir konumda olduklarý yönündeydi. Bir
baþka ifadeyle, artýk bunlarýn ipiyle petrol kuyusuna inilemezdi.
Ýkinci, ve daha önemli olarak da, kendi önlenemez çürümüþlük-
leri içinde bu rejimlerin bizatihi kendilerinin istikrarsýzlýk kay-
naðý olduklarý ve yarattýklarý bataklýkta sürekli muhalefet
(“terörist”) ürettikleriydi. Bu, belli ölçülerde bütün
Ortadoðu'yu kapsayan bir anlayýþa da dönüþmekteydi. Bu
durumda ABD, bölgede, sadece bir rejim ya da daha doðru bir
deyiþle personel deðiþikliðiyle yetinemezdi, bir kapsamlý
toplumsal dönüþme, düzen deðiþikliðine ihtiyaç vardý, ABD'nin
emperyal çýkarlarýnýn yeniden saðlam dayanaklara kavuþa-
bilmesi için. Bu dayanaklarýn artýk arkaik, tarih dýþýna
düþmüþlerle tepeden deðil, düzen ve toplumun kendisinde
yaratýlmasý, yani “organik” olmalarý, dolayýsýyla da bir “organik
hakimiyet” tesisini olanaklý kýlmalarý gerekirdi.
Amerika'lý ideologlardan Richard Haas, In te rven tio n
(Müdahale) baþlýklý kitabýnda þöyle diyor:
“Askeri güçle belli kiþileri hedef almak zor...ABD'nin politik
önderlikte deðiþiklik yapmak için [askeri] güç kullanma çabalarý,
Libya'da Kaddafi, Irak'ta Saddam ve Somali'de Aidid örnek-
lerinde olduðu gibi, baþarýsýz oldu...Güç politik deðiþimi nisbeten
mümkün kýlacak bir çerçeve yaratabilir ama, olaðanüstü istih-
barat ve biraz þanstan da daha fazlasý olmaksýzýn, gücün kendi

53
baþýna spesifik siyasal deðiþiklikleri ortaya çýkarmasý pek
mümkün deðildir. Böylesi deðiþiklik olasýlýðýný arttýrmanýn tek
yolu, ulus inþa etme (nation-building) gibi hayli kapsamlý müda-
halelerden geçer. Bu ise, önce bütün muhalefeti yok etmeyi ve
sonra da bir baþka toplumu temelden yeniden yapýlandýrmayý
mümkün kýlacak iþgali gerektirir...[Bu süreç], tüm yerel muhale-
feti yenmeyi ve silahsýzlandýrmayý ve meþru güç kullanýmý
üzerinde tekel ya da yarý-tekel hakimiyete sahip bir politik
otoritenin [tesisini içerir].”11

Burada söylenenler tam da ABD'nin Irak ve Ortadoðu'da


yapmak istedikleridir. Söylencedeki Tanrýnýn insaný kendi gül
cemalinden yaratmasý gibi ABD de Ortadoðu'yu, ve giderek,
insanlýðý kendi hayat tarzýndan yeniden oluþturmak istemekte-
dir. Ortadoðu'da istenen yeni bir insan, yeni bir toplum, millet,
din, kültür inþasýdýr. BOP bunun giriþimidir.
Bu, ayný zamanda, Amerikan emperyalizminin “hakimiyet”
yöntemine iliþkin bir ayýrdedici özelliðine de uygundur. Ýngiliz
tarihçi Hobsbawm þöyle diyor: “On dokuzuncu yüzyýl
Ýngiltere'sinin aksine, Amerika, devrimci bir ideolojiye dayanan
bir devrimci güçtür. Devrimci Fransa ve Sovyet Rusya gibi,
Amerika sadece basit bir devlet deðil, ayný zamanda, dünyanýn
belli bir biçimde dönüþümüne adanmýþ bir devlettir.” 12
Dolayýsýyla da, “Amerikan emperyalizminin kurduðu baðýmlýlýk
iliþkisi önemli bir farklýlýk göstermektedir. ABD hakimiyetini,
belirli iþbirlikçi odaklardan ziyade, ya da onlara ek olarak, daha
farklý bir düzeyde kurmakta ve yürütmektedir. ABD, hakimiyeti
altýna aldýðý bir ülkede, o ülkenin düzenine içkin bir özellik
kazanmakta, bir baþka ifadeyle o düzenin doðrudan içsel,
organik bir parçasý olmaktadýr. Bu haliyle de, dýþsal bir unsur
olmaktan ziyade, daha çok, düzen ile füzyona girmekte, toplum-
sal dokuya nüfuz etmekte, kurumlardan hayat tarzýna,
bürokrasiden kültürel iklime, toplumsal ruhi þekillenmeden
seçkinlere, bilim kurumlarýndan medyaya, giderek, neredeyse
solunan havaya, içilen suya karýþarak hayatla bütünleþmekte,
bir tür hemhal olmakta, düzen içinde erimektedir. Bu tür ege-

54
menlik sistemi, dolayýsýyla, kolay elde edilemeyecek olan bir
deðerler hegemonyasý üzerine kurulmakta, organik bir enteg-
rasyonla yürütülmektedir. Ýçsel, organik bir unsur olarak
Amerikan emperyalizmi artýk görünmez eliyle “domestik”
olarak hükmünü icra etmektedir.
Bu anlattýðýmýza en güzel örnekler, Ýkinci Dünya
Savaþý'ndan sonra “kývam”a getirilen Almanya ve Japonya'dýr.
Buralardaki kalýcý Amerikan hakimiyeti, askeri iþgalle deðil,
“deðerler hegemonyasý” yoluyla “düzene sýzmak”taki beceride
saklýdýr. Bugün bile, bu iki ülke birer “küçük Amerika”dýrlar,
bütün görünür görünmez çeliþkilere ve baðýmsýzlýklarýna karþýn.
“Küçük Amerika karikatürü” Türkiye de iyi bir örnek oluþtur-
maktadýr bu konuda. ABD, Türkiye'de, AB ya da tek tek
Almanya, Fransa, Rusya gibi dýþsal faktör deðil, içkin bir unsur-
dur; özel hakimiyetini özel baðlarla kendine baðladýðý özel odak-
lar aracýlýðýyla olduðu kadar, hatta ondan da daha fazla “organik
nüfuzu” ile sürdürmektedir. O, Türkiye'de her yerdedir, kan
dolaþýmýndaki oksijen gibidir ve elbette “zehrini” her yana
taþýyabilmekte, her organý, giderek, tüm vücudu, metabolizmayý
denetimi altýnda tutmaktadýr, onun sefil yaþamýnýn “hayat
iksiri” olabilmektedir.
Bu arada, Paul Sweezy ve Paul Baran, Harry Magdoff gibi
Amerikalý Marksistlerin iþaret ettikleri, Amerikan emperya-
lizminin “azgeliþmiþliði yapýsallaþtýrýp süreklileþtirdiði” tezi de,
bir yanýyla, bir anlamýný da bu noktada bulmaktadýr. Amerikan
tipi hakimiyet ancak “kurumsallaþmýþ” bir azgeliþmiþlik batak-
lýðýnda hayat bulabilmektedir.
Bu hakimiyet yapýsý, ayrýca, ABD'nin hem gücü, hem de
zaafý olmaktadýr. Güç kaynaðý olmaktadýr çünkü O'nu bir dýþsal
müstevli olmaktan çýkartýp düzene içkin “yerli malý” yapmak-
tadýr. Böylece, Amerikan emperyalizmi, bir yandan, hayatýn her
alan ve boyutunda yaygýn bir varlýk olarak etkisini kullanmak-
ta, bir yandan da, yabancý olmanýn yaratabileceði tepkilerden
korunmakta, nihayet, kendisini yerelleþtirerek yerliyi tasfiye
etmektedir. Ayrýca, belirli iþbirlikçi odaklarýn ittifakýna ve

55
dolayýsýyla da onlarýn gücüyle belirli ekonomik-politik-sosyal
unsurlara mahkum olmadan daha istikrarlý kýlmaktadýr ege-
menliðini ve yapýsal baðýmlýlýk iliþkilerini.”13
Ýþte BOP, bu nedenlerle, bölgeyi küreselleþme süreçlerine ve
global kapitalizme eklemlemeyi, stratejik alan olarak ele
geçirmeyi, enerji kaynak ve ikmal yollarýna egemen olmayý
içeren, bunun için doðrudan Amerikan askeri varlýðýný ve iþbir-
likçi hükümetleri öngören ve fakat bunlarý ayný zamanda aþan
bir projedir. Bunun içindir ki, BOP, banka ve þirket kurmak
kadar, sivil toplum örgütlerini yaratmayý; polis ve ordu gücü
oluþturmanýn yanýnda üniversite ve medya yaratmayý; formel
baðýmlýlýk zincirleriyle birlikte kadýn eðitim merkezlerini,
okuma yazma kurslarýný, yardýmlaþma enstitütülerini, çocuk
bakýmevlerini, halk kütüphanelerini kurmayý hedefliyor.
Demokratikleþme ve sivilleþme söylemleri elbette böyle bir yak-
laþýmýn ayrýlmaz unsurlarý olarak dilendiriliyor. Haziran
2004'teki G-8'ler toplantýsý için hazýrlanan bir Beyaz Saray bel-
gesinde, “G-8 üyelerinin, bölge hükümetleri, iþ alemi ve sivil
toplum temsilcileriyle eþgüdüm içinde, varolan programlarý
'yoðunlaþtýrmak ve geniþletmek,' demokrasiyi yerleþtirmek,
eðitimi düzeltmek, istihdam ve ekonomik büyümeyi saðlamak
için bir “Destek Planý”ný açýklamakta ve BOP'un özünü ortaya
koymaktadýr. Bu belgede, “demokratik kurumlarý ve demokrasi
programlarýnýn baþlatýlmasý ve güçlendirilmesi”nden; “mikrofi-
nans giriþimiyle önümüzdeki 5 yýl içinde iki milyondan fazla
üreticiye yardým yapýlmasý”ndan; “okuma yazma seferberliði ve
2009'a kadar 100 bin yeni öðretmen kadrosu yaratýlmasý”ndan;
“özel giriþimin geliþtirilesi fonu”ndan; “bölgede iþ atmosferinin
iyileþtirilmesi”nden sözediliyor.
Belgede, demokrasinin ve iyi yönetimin geliþtirilmesi; bilgi
toplumu yaratýlmasý; ve ekonomik fýrsatlarýn geniþletilmesi
baþlýklarý altýnda, Arap ülkeleri ile Türkiye, Ýsrail, Pakistan ve
Afganistan'dan oluþan alaný kapsadýðý belirtilen bölgede
zikredilen programlarýn bazýlarý þunlar:

56
-özgür seçimler
-parlamenterlerarasý iliþkileri ve parlamenterlerin eðitimi
-kadýn önderler yaratmak için eðitim merkezleri
-Halka hukuki yardým merkezleri-baðýmsýz medya giriþimi
-mikrofinans
-mali korporasyon
-Büyük Ortadoðu Geliþme bankasý
-ticareti geliþtirme
-þeffaflýk, yolsuzluðu önleme
Görüldüðü gibi, günün uluslararasý kapitalist birikim mode-
line uygun, Amerikan çýkar ve ihtiyaçlarýyla uyumlu kurum ve
deðerlerle tahkim edilmiþ bir reform programý sunuluyor.
Burada temel amaç, hiç kuþkusuz, seçkinleri, deðerleri, giderek
popüler kültürüyle yýðýnlarý büyük ölçüde Amerikan deðer-
leriyle þekillenmiþ küresel kapitalist tarza entegre ederek vahþi
liberal kapitalizmin ahlakýna karþý varolan kültürel/tarihsel
direniþi yýkmaktýr. Böylece, ehlileþtirilmiþ bir uygarlýk,
köleleþtirilmiþ bir halk, yok edilmiþ bir kültürle beraber uygar-
lýklar çatýþmasý da mutlu sona ermiþ olacaktýr. Ardýndan da
Ortadoðu ABD'nin suretinden yeniden yaratýlacaktýr; halkýn
dünyasý Amerikan yaþam biçimiyle yeniden üretilmiþ olacaktýr.
BOP, zor ve þiddetle örülmüþ bir askeri iþgal çerçevesi içinde
“modernleþtirme” programýdýr ve kurmak istediði “deðerler
hegemonyasý,” özünde, bir “deðersizleþtirme,” kültürden
koparma, yozlaþtýrma denemesidir.
ABD, böylece de, doðrudan kurulacak yeni düzende kendi-
ni var edecek, dýþsal bir öðeden, yabancý bir devletten, düzenin
içkin bir unsuruna, onun kurum ve deðerlerinde yeniden
üretilen bir asli parçaya dönüþecektir. Böylece de deðerler hege-
monyasýna dayalý bir “organik hakimiyet” kurulacaktýr ele
geçirilen coðrafyada. Böylece de, çok yönlü baðýmlýlýk doðrudan
uysal sömürge halklarý tarafýndan yürütülecek, gündelik yaþam-
da ve kurumlarda yeniden üretilecektir.
Böylesi karmaþýk bir coðrafyayý, oranýn kadim halklarýný ve
farklýlýklarýný, uygarlýk birikimini, ABD'de belirlenmiþ, stan-
57
dartlaþtýrýlmýþ bir kültürel cendereye sokup köleleþtirmenin
nasýl bir toplumsal mühendislikle mümkün olacaðý ayrý bir
konudur. Ortadoðu'yu kendi suretinin bir karikatüründen þekil-
lendirme çabasýnýn kendisi bir þaka gibi görünmektedir. Daha
doðrusu bu, aldýðý çok yönlü darbeler ve beklenmeyen yenil-
gilerle ufku þaþmýþ, perspektifini yitirmiþ bir meczubun çýr-
pýnýþlarýdýr, bu türden, zulüm içinde toplumsal rýza üretme
çabalarý.
Hakimiyet için güç ile rýzanýn bir biçimde birleþtirilmesi ya
da duruma göre deðiþik oranlarda birlikte kullanýlmasý
konusunda Makyavelli þöyle yazýyor:
“[Bir ülke ele geçirildikten sonra] Zulüm sürekli olarak uygu-
lanmaz; hemen ardýndan halka iyi davranmak gerekir...
[Hükümdar] Merhametli, vefalý, insancýl, ve doðru bir insan
olarak gözükmek, fakat gerektiði zaman aksine davranabilecek
kadar ruhsal hazýrlýk içinde olmalýdýr...Hükümdarýn gizli bozgun-
culara karþý en güvenli çaresi halkýn nefretini çekmeketir. Çünkü
isyan çýkaranlar, bozgunu yaratanlar, genellikle hükümdarýn
öldürülmesiyle halkýn memnun kalacaðýný düþünürler. Bunu
yapmakla halkýn öfkesini çekeceklerine inanýrlarsa bu iþe giriþ-
mezler... Kýsaca söylemek gerekirse, bozguncu korku ve þüphe
içindedir. Bu onu durdurur. Oysa hükümdarýn tahtý, yasalar,
dostlarý ve onu koruyan devleti vardýr. Bütün bunlara halkýn
sevgisi de katýlýrsa hükumdara karþý komplo kuracak cesarette bir
insanýn bulunmasý imkansýz hale gelir... Hükümdarlar kin yara-
tacak davranýþlarý baþkalarýna yaptýrmalý, kendileri sadece halkta
iyi duygular uyandýracak iþlerle uðraþmalýdirlar. Yine sonuç
olarak diyorum ki hükümdar, seçkinleri korurken halkýn nefreti-
ni de çekmemelidir... Korkulan bir insan olmaktansa sevilen bir
insan olmak mý, yoksa sevilen bir insan olmaktansa korkulan bir
insan olmak mý daha iyidir? Buna cevap olarak, hem sevilen hem
de korkulan bir insan olmak gerekir derim. Fakat bu iki özelliði
bir arada bulundurmak güç olduðundan birisinden vazgeçmek
gerekirse korkulan bir insan olmak daha iyidir, derim... Bununla
beraber hükümdar, halký öylesine korkutmalý ki sevilmese bile
nefret de uyandýrmasýn. Çünkü korkutmakla nefret uyandýrma-
mak pekala bir arada bulunabilir...”14

58
ABD'nin BOP giriþimini tam anlayabilmek için ünlü Ýtalyan
Marksisti Gramsci'den de yardým alýnabilir. “Deðerler hege-
monyasý” üzerine Gramsci þöyle yazýyor:
“Bir toplumsal grubun baskýnlýðý (suprématie), 'egemenlik'
(domination) olarak ve 'entelektüel ve moral yönetim' olarak,
kendini iki biçimde gösterir. Bir toplumsal grup, 'temizleme' ya
da boyun eðdirme amacýný güttüðü hasým gruplar üzerinde,
gereðinde silahlarýn gücüyle de olsa, egemenliðini (buyurgan-
lýðýný) uygular, ve kendine yakýn ya da baðlaþýk olan gruplarý
yönetir. Bir toplumsal grup, hükümet erkliðini fethetmeden önce
de yönetici olabilir ve hatta olmalýdýr da (ve erkliðin kendisinin
fethi için baþlýca koþullardan biri iþte budur); sonra, erkliði kul-
landýðý zaman, ve onu elinde sýký sýkýya da tutuyorsa, egemen
(buyurgan) grup durumuna gelir ama 'yönetici' (dirigeant') grup
olmayý da sürdürmelidir.”15

Görüldüðü gibi, Gramsci, egemenliði, zor ile moral


(kültürel)/entelektüel belirleyiciliðin, güç ile deðerler hege-
monyasýnýn bir bileþeni olarak anlamaktadýr. Nitekim, devleti
de, politik toplumla sivil toplumun bileþeni, “zorlamayla
güçlendirilmiþ hegemonya” olarak tanýmlamaktadýr.16
Kuþkusuz, Gramsci toplumsal yapý ve iktidarlarý irdelerken
oluþturmuþtur bu kavramsal çerçeveyi ama bu yaklaþýmýn ulus-
lararasý iliþkilere ve ABD'nin BOP ile belirginleþen hakimiyet
arayýþýna da uygulamak mümkündür.17
Bugün ABD, Irak'ta, kendi baþýna yeterli olmadýðýný
gördüðü zor ve güç uygulamalarýnýn yanýna rýza üretme
mekanizmalarýný ( kuþkusuz Makyevelist hile ve desiselerle bir-
likte) da devreye sokmaya çalýþýyor. Bunu da, “Amerikan (ka-
pitalist/emperyalist Batý) deðerlerinin orada bir biçimde
içselleþtirilmesi, yani sosyalizasyon ve en azýndan küreselleþme
merkezlerine baðlý bir seçkinler grubunca benimsenmesi yoluy-
la yapmaya çabalýyor. Bu türden bir “deðerler hegemonyasý”yla
hakimiyetini pekiþtirmek, “organik” yani nispeten yapýsal ve
dolayýsýyla da kalýcý hale getirmek istiyor.

59
ABD bunu yaparken yine Gramsciyen kavramlarla açýklaya-
bileceðimiz iki yöntem kullanýyor. Gramsci, bir merkez katman
etrafýnda oluþan iktidar bloðunu “tarihsel blok” olarak
adlandýrmýþ, yerel güçlerin kendi hegemonyalarýný kuramadan
ve dolayýsýyla da toplumsal katýlým saðlayamadan gerçek-
leþtirdikleri (tepeden inme) reform ve dönüþümleri de “pasif
devrim” olarak tanýmlamýþtý. Aslýnda Gramsci, Saddam rejimi-
ni bu baðlamda bir “Sezarizm” türünden pasif devrim rejimi
olarak tanýmlardý. Bugün de Irak'taki iç ve dýþ “koalisyon”la bir
sömürgeci alt-sistem tarihsel blok yaratýlmaya ve Amerikan
silahlý kuvvetlerinin (ve mümkünse NATO'nun da katkýlarýyla)
dayatýcýlýðýnda egemen seçkinleriin birbirine zincirlenmesine
dayalý bir “pasif (karþý)devrim”, yani sömürgeci köleleþtirme
operasyonu devreye sokulmaya çalýþýlýyor. Bütün bu “seçim”,
demokratikleþme, sivil toplum, kadýn kurtuluþu, özgür medya
ve üniversite söylemlerinin ardýnda yatan budur.
BOP ile kurulmasý planlanan “deðerler hegemonyasý”nýn
özünü küreselleþmeye yapýsal uyum oluþturmaktadýr. Amerikan
Silahlý Kuvvetlerinin ve Pentagon'un yeni sürece göre yetiþti-
rilip yapýlandýrýlmasýnýn en etkili ideologlarýndan Profesör
Thomas P. M. Barnett, Amerika'nýn “21. yüzyýldaki
savaþlarý”nýn küreselleþme normlarýnýn direnen ülkelere yer-
leþtirilmesi olduðunu yazýyor ve bu baðlamda Ortadoðu'yu
temel hedeflerin baþlýcasý olarak görüyor.18 Barnett'e göre,
ABD'nin yeni hedefi/düþmaný küreselleþmeye eklemlenmemiþ,
ona kapalý ülkelerdir. Küreselleþme norm ve kurallarýna
uymayan, yani ticareti liberalleþtirmeye direnen, sermayenin
tam serbestlikle dolaþýmýna izin vermeyen, yeni düzenin
medyasýna, düþüncelerine, kurallarýna kapýlarýný açmayan,
yabancý sermayeye güven vermeyen dolayýsýyla yabancý yatýrým
çekemeyen, serbest piyasanýn iþleyiþine tabi olmayan ülkeler
deðiþene ya da ABD tarafýndan deðiþtirilene kadar onlara rahat
yüzü olmayacaktýr. Kýsacasý, beynelminel sermayenin taleple-
rine kayýtsýz koþulsuz boyun eðmek, piyasaya kölelik, kapitalist-
emperyalist dünyanýn “deðerleri”ne baðlýlýk, onun yaþam biçi-
60
mi ve egemenliðine teslimiyet, büyük tekellere bütün kapýlarýn
açýlmasý, özelleþtirme ve düzenlerin buna göre yeniden yapý-
landýrýlmasý, toplumsal iþleyiþin buna göre yeni baþtan düzen-
lenmesi, ruhi þekillenmenin, yeni insanýn oluþturulmasý, yani
toptan organik kölelik 21. yüzyýl Amerikan hakimiyetinin
olmazsa olmaz koþullarýdýr. Barnett, Merkez olarak tanýmladýðý
küreselleþmeden kopuk ve dolayýsýyla da “Boþluk” olarak nite-
lendirdiði Ortadoðu'ya iliþkin olarak yeni yönelimi açýkca ve
büyük bir cüretle ilan ediyor:
“...Ortadoðu Merkeze [küreseleþme dünyasýna] katýlana
kadar biz asla Ortadoðu'yu býrakmayacaðýz... Biz bölgeyi
dönüþtürmek istiyoruz...Biz dünyanýn her tarafýnda savaþ
açmaya hazýrýz ancak bizim odaklandýðýmýz asýl yer boþluk böl-
geleridir...Amerika Güney Batý Asya'da diðer adýyla Orta Asya'da
ve Ýran Körfezi'nde savasa hazýrdýr çünkü; bu bölgeden akan
enerji küresel baðlantýnýn korunmasý bakýmýndan önemlidir...”19
Yazara göre, sýra baþka yerlere de gelecektir ama
Ortadoðu'nun önceliði vardýr:
“Asya'da Kuzey Kore ile savasa ve Çin'in Tayvan'a karþý saldýr-
ganlýðýný caydýrmaya hazýrýz. Terörizme karþý küresel savaþ nede-
ni ile Amerika, Afrika içinde her yerde savaþa karþý hazýr olmasý-
na raðmen Ýran Körfezi'ne sadece Irak için deðil ayný zamanda
Ýran, Suriye ve Suudi Arabistan'a da kalýcý deðiþimi getirene
kadar kendimizi oralarda fazla göstermek istemiyoruz...” 20

Pentagon'un yeni savaþ haritasý Ortadoðu'dan baþlýyor ve


orasý yeniden yapýlandýrýldýktan, toplumsal deðerleri, ahlaký,
kültürü, dini, devlet düzeni ve sistemi “Amerikan yaþam biçi-
mi”nden yaratýldýktan sonra sýra öteki lanetlilere gelecektir. Ta
ki, insanlýk “Amerikan rüyasý” ve beynelminel sermaye
ihtiyaçlarýna göre insanlýktan çýkarýlana kadar...
Amerikalýlar, 1975 yýlýnda Helsinki'de imzalanan Avrupa
Güvenlik ve Ýþbirliði Konferansý Nihai Senedi'ndeki “insan
haklarý” ve “ekonomik iliþkiler” bölümlerinde yer alan sýzma ve
ideolojik etkileme fýrsatlarýnýn Doðu Avrupa ülkelerindeki

61
çözülmeyi gerçekleþtirmede Batý'ya büyük imkanlar yarattýðýný
söylüyor ve BOP'u böylesi bir ideolojik/kültürel saldýrý aracý
olarak da görüyorlar. Uluslararasý Kriz Grubu (International
Crisis Group) adlý bir kuruluþun 7 Haziran 2004 tarihli bilgi
notu BOP'un bu noktaya iliþkin ideolojik özünü bir Amerikan
Dýþiþleri Bakanlýðý yetkilisinin aðzýndan þöyle anlatýyor:
“[Helsinki sürecinin] Sovyetler Birliði'nin parçalanýp devril-
mesine önemli rol oynadýðýna ve Avrupa'yý birleþtirmeye büyük
katký saðladýðýna iliþkin bir inanç var. Bu düþünce de [BOP],
ayný biçimde, [Ýslami] aþýrýlýðýn çekiciliðini yok edecektir.”

BOP, salt þiddete dayalý saldýrganlýðýnýn yýkýntýlarý altýnda


kalan, Irak direniþi ve dünyadaki yalnýzlýðý karþýsýnda
bocalayan, insanýn dünyanýn en güçlüsü de olsa savaþ makinasý
ve teknoloji karþýsýndaki nihai üstünlüðünü bir kez daha yaþa-
yarak gören Amerikan yönetiminin bir yöntem arayýþý çýr-
pýnýþýnýn ürünü olarak, bir baþka imkansýzýn peþinde koþmasý
olarak ortaya çýkmýþtýr. Zoru besleyen ve ondan beslenme duru-
munda olan baþka (sosyal, kültürel, ideolojik, ekonomik, vb.)
araçlarý da kullanarak uðursuz hesaplarýný gerçekleþtirmeye
çalýþýyor ABD. Buna karþý nasýl bir tavýr alýnmasý konusu bu
yazýnýn konusu deðil. Ama þu kesinlikle söylenebilir ki,
ABD'nin döktüðü kandan oluþan bataklýkta boðulmasý kaçýnýl-
mazdýr. Ýkinci Dünya Savaþý'ndan bu yana þirketleri, filolarý ve
tetikçileriyle (Türk militarizmi/Ýsrail Siyonizmi/Arap iþbirlikçi-
liði) bölgeyi kuþatmýþ bulunan, bu kez, bölgenin kalbine,
Baðdat'a yerleþmiþtir ama ayný anda stratejik/nesnel konum-
lanýþ bakýmýndan bölge halklarý tarafýndan kuþatýlmýþ hale
gelmiþtir. Biliyoruz ki, akrepler, etraflarý, içinden çýkamadýklarý
bir biçimde alevle kuþatýldýðýnda kendikendilerini sokarlar...
***
Bu noktada ek bir saptama olarak BOP ile Türkiye arasýn-
daki iliþkinin rejim ve düzen boyutuna deðinmek gereklidir.
Kendisi bir düzen kurma süreci olarak BOP, Türkiye'de
ortaya çýkmaya baþlayan rejim sorunuyla çok yönlü bir biçimde
iliþkileniyor.
62
Ýkinci Dünya Savaþý'nýn sonlarýndan baþlayarak Türkiye'nin
devletler arasýnda az görülür sadakatýyla örülmüþ Türk-
Amerikan iliþkileri son zamanlarda ciddi çeliþki ve yer yer çatýþ-
malarla sarsýntý yaþýyor. Türk egemenlerin çaresizlik ve þaþkýn-
lýk, Amerikalýlarýn da derin bir kýzgýnlýk ve saldýrganlýðýyla
geliþen bu durum, bir bakýma, Türkiye kapitalizminin Savaþ
sonrasýnda oluþmuþ rejim modelinin de krizini ifade ediyor.
Ýkinci Savaþ sonrasýnda Türkiye'de yükselen güç Türk bur-
juvaziydi. Ýç ve dýþ koþullarýn yarattýðý olanaklarý kullanarak
artýk siyasal iktidarý da isteyen ve bürokrasinin bu alandaki
vesayetini kýrmaya giriþen bu sýnýf, ayný zamanda, bir ülkeyi
yönetmenin yüklediði sorumluluðun altýndan kalkabilecek
“birikim”lerden de yoksundu. Dolayýsýyla, yükseliþi, tutunacak
bir dal, sýðýnýlacak bir liman, baðlanýlacak bir hami arayýþýyla
beraber ortaya çýkmýþtý.
Bu arada, dünya kapitalizminin yeni yükselen gücü olarak
da Amerika Birleþik Devletleri sahnede yerini almaktaydý.
Kapitalizm ve emperyalizm, faþizmin ve iki paylaþým savaþýnýn
manevi ve fiziki yükü altýnda ezilmiþ, Doðu Avrupa'da (ve
sonra da Çin'de, Kore'de...) komünizm hayaletinin, mazlum
halklarýn dünyasýnda da tasfiye edilen formel sömürgeciliðin
enkazýndan tarih sahnesine çýkmaya baþlayan baðýmsýzlýkçý-mil-
liyetçi “devrimler”in tehdidi altýndaydý. Avrupa'da,
Hollanda'dan Çekoslovakya'ya, Macaristan'dan Fransa'ya,
Ýtalya, Lüksemburg, Belçika'dan Polonya, Bulgaristan,
Romanya'ya komünistler, koalisyon ortaðý olarak, iktidarday-
dýlar. Sermaye dünyasýnda ve ABD'de, korku daðlarý sarmýþtý.
ABD, bir yandan Avrupa'da (ve Japonya'da) kapitalizmin
restorasyonunu, öte yandan da, sýnýf ve ulusal içerikli iki
“devrim” sürecinin kuþatýlmasýný gerçekleþtirmek üzere büyük
Soðuk Savaþ saldýrýsýný baþlatýrken, bir elinde dolar, ötekinde
silah tetikçi aramaktaydý.
Ýþte hami arayan Türk egemenleriyle tetikçi arayan
Amerikan emperyalistleri Soðuk Savaþ'ýn istikrarsýzlýk ve çatýþ-
ma ortamýnda buluþtular ve Türk kapitalizminin rejim modeli

63
de bu süreçte oluþtu. Bu model, iki taraf için de baþarýlý sayýla-
bilecek biçimde günümüze kadar iþledi.
Söz konusu model, militer karakterli bir yatay doðrunun iki
ucunda yer alan hami ile jandarmasý, ABD ile Türkiye'den
oluþmaktaydý. Ýliþki düzlemini militarizm ve þiddet oluþturuyor-
du, yani bir anlamda söz konusu olan bir militer iliþkiydi çünkü
“hami” karþýdan militer görevler bekliyor ve bu nedenle cömert
yardýmlarda bulunuyor, “fedai” de ancak askeri hizmetleri
dolayýsýyla yaþamsal destekleri alabiliyordu. Kýsacasý, ABD,
Soðuk Savaþ saldýrýsýnda, Türkiye'den hem NATO üyesi olarak
Sovyetler Birliði (ve sonra da) Varþova Paktý'na karþý, hem de
bölge ülkesi olarak Ortadoðu'nun Batý'nýn stratejik (askeri)
örgütlenmesine eklemlenmesi doðrultusunda görevler talep
etmekteydi. Türk yöneticiler de, bu hizmetlere karþýlýk baþta
ekonomik olmak üzere her alanda “yardým” almaya hak kazaný-
yorlardý.
Mekanizma þöyle iþliyordu: Türkiye, Amerika'ya ihtiyaç
duyduðu bir hizmeti, jeopolitiðini (ucuz asker kaný) pazarlýyor,
ABD de buna karþýlýk Türk egemenlere kredi, hibe, borç,
kiralama, askeri malzeme, diplomatik/politik destek vb. biçim-
lerde karþýlýk ödüyor, “yardým” veriyordu. Türkiye'nin gelir
kaynaðý olan “jeopolitik” ülkenin “stratejik önemi”ne göre
deðerleniyordu. “Stratejik önem,” gerginlik, çatýþma, silahlan-
ma durumlarýnda artýyor, böylece de Türkiye'nin sunduðu
“mal” (jeopolitik ya da ucuz asker kaný) deðerleniyordu, kredil-
er, askeri malzemeler de ona göre fazlalaþýyordu. Ýþbirliði, uyum,
silahsýzlanma, yumuþama dönemlerindeyse, doðasý gereði,
“stratejik önem” azalýyor, Türkiye'nin sunduðu hizmetlerin de
deðeri azalýyordu, Amerikan yardýmlarý da o oranda küçülüyor-
du. Sonuçta, þiddet ve militarizm, ve buna baðlý olarak emper-
yalist saldýrganlýk, Türk egemenleri için kalkýnma program-
larýnýn ve dýþ politikalarýnýn yapýsal bir unsuruna dönüþüyor,
Soðuk Savaþ “altýn yumurtlayan tavuk” olarak algýlanýyordu.
Modelin kurumsal yapýsýndaysa, hükümetlerin ve ser-
mayelerin, yani politik taraflarýn iliþkisini belirleyen militer

64
düzlemin tam ortasýndaki stratejik konumlanýþta “Devlet”,
daha doðrusu onun yoðunlaþmýþ hali olan silahlý bürokrasi
bulunuyordu. Bu kaçýnýlmazdý çünkü iliþkinin kendisi militer
nitelikliydi, bir taraf askeri hizmetler için para ve sair yardým
akýtýyor, öteki de son tahlilde militer özlü hizmetler karþýlýðý bu
yardýmlara mazhar olabiliyordu.
Modelde, “Devlet”, dolayýsýyla, Komünist Manifesto'dan
kavramsal bir yardým alýrsak, sadece “burjuvazinin ortak
iþleri”ni deðil, aslýnda günümüzde Türkiye gibi ülkelerde o
ortak iþlerin en önemlisi olan “emperyalizmle iliþkileri” de
düzenleyen bir komite olarak yerini alýyordu. Emperyalizmle
iliþkinin ve Amerikan yardýmlarýnýn önemi ölçüsünde de,
içerde, söz konusu stratejik iliþkide stratejik konumda olan
silahlý bürokrasinin “önemi ve gücü” olaðanüstü boyutlara
ulaþýyordu. Burjuvazi, Ýkinci Savaþ sonrasýnda politik iktidarý
da bürokrasiden almýþtý (daha doðrusu kendisi devlet
fideliðinde yetiþirken bürokratlaþmýþ, bürokrasiden de yolsuz-
luk-irtikap-karaborsa yoluyla kendine üyeler devþirmiþti) ama
emperyalizmle yapýsal baðýmlýlýk baðlarýnýn niteliði nedeniyle
de yeniden onunla “stratejik ortak” olmuþ, yeni bir vesayet altý-
na girmiþti.
Þimdi, bu model, her iki uçtaki iliþkilerde de, yani Devlet-
Emperyalizm ve Devlet-Sermaye bölümlerinde, ciddi gerginlik-
lere, aþýnmalara, hatta yer yer kýrýlmalara maruz kalýyor, model
bu aðýrlýklarý çekemiyor ve dolayýsýyla bir rejim krizi yaþanýyor.
Bugün artýk herkes biliyor ki, Silahlý Kuvvetlerle (hem
komuta kademelerinde, hem de daha alt düzeylerdeki subay
kadrolarýnda) ABD politikalarý arasýnda ciddi çeliþkiler söz
konusu. Her iki taraf da birbirinden rahatsýz, karþýlýklý pozis-
yonlardan büyük hoþnutsuzlukla söz konusu ve yer yer bu
durum çatýþmacý söylem ve davranýþlarla su yüzüne de çýkýyor.
Türk tarafýndaki rahatsýzlýðýn iki temel kaynaðý var.
Bunlardan birincisi ve asýl önemlisi, Kürt Sorunu'na iliþkin
Amerikan konumuna duyulan tepki. ABD'nin hem PKK'ye,
hem Irak'taki “Kürt oluþumu”na iliþkin konumlanýþý, Türk
tarafýnda tam bir bunalým tetikliyor.
65
Ýkinci olarak, küreselleþme/YDD sürecinin dinamiklerinde
var olan iki olgu da, pek çok baþka yerde olduðu gibi Türkiye'de
de, Devlet katýnda tepkiler doðuruyor. Küreselleþme, bey-
nelminel sermayenin denetimsiz (de-regulation) hareketliliðini
ve sýzmasýný gerektirdiði ölçüde, özellikle de spekülatif sermaye
ile kapkaççý “sýcak para”nýn sýnýr, maliye, merkez bankasý,
devlet kontrolü tanýmaz hareketliliði temelinde, devletler,
bürokrasiler kaçýnýlmaz olarak “yetki alanlarý”ndan, “egemen-
lik haklarý”ndan, hareket serbestilerinden çok ciddi ödünler
vermek zorunda kalýyorlar ve elbette buna tepkili oluyorlar.
Ayrýca, bürokrasiler, devletçi dünya görüþleri, militarist-
þoven yapýlar, küreselleþmenin kozmopolit liberalizminin
“deðerler”inin salgýnýndan büyük rahatsýzlýk duyuyorlar.
Ellerinden sadece ideolojik “deðerler”i kayýp gitmiyor, ayný
zamanda, toplumu zapt-ü rapt altýnda tutmalarýný saðlayan
“deðerler hegemonyasý”ný da yitirdiklerini görüyorlar. Bu çeliþ-
ki, elbette, çatýþmacý konumlarý, aktif ya da pasif direniþleri,
bazen de saldýrgan tavýrlarý beraberinde getiriyor.
Bu arada, daha az önemli olmakla birlikte, ABD'deki (Paul
Henze gibi) kimi çevrelerin ýlýmlý Ýslami rejim arayýþlarýnýn Ke-
malist taraftaki yabancýlaþtýrýcý etkilerini de unutmamak gerek.
ABD tarafýnda ise, hem bu neredeyse “sabotaj” olarak
algýlanan karþý duruþtan rahatsýzlýk var, hem de, asýl, uzun
zaman yatýrým yapýlmýþ, bel baðlanmýþ ana iç müttefik/yandaþ
olarak görülenlerden, ihtiyaç duyulan kritik konu ve zamanlar-
daki duyarsýzlýktan, yer yer karþý çýkýþtan rahatsýzlýk var.
ABD Savunma Bakan Yardýmcýsý Wolfowitz'in 1 Mart tez-
keresinin Meclis'te geçmemesi üzerine gerekli “liderliði göster-
mediði” gerekçesiyle Türk Genelkurmayýný haþlamasý hatýrlar-
dadýr. Amerikan hissiyatýný ve hassasiyetini gösteren etkili bir
kanýtsa, belli çevrelerin görüþlerini iyi yansýtan gazeteci Cengiz
Çandar'ýn 26 Aralýk 2002 tarihli Yeni Þafak gazetesindeki þu
satýrlarýdýr: “Sürekli olarak Türkiye'nin 'jeopolitik önemi'nden
söz ediliyor. Peki, Türkiye'nin; siyasette, diplomaside, ticarette,
askerlikte, güvenlikte sürekli kapýsýný çaldýðý ve 'jeopolitik
önem çeki'ni 'nakde çevirttiði' en güçlü ve en yakýn müttefiki

66
Amerika, gün gelip, tam da o 'jeopolitik önem'den ötürü
kapýsýný çaldýðý ve 'iþbirliði talebi'nde bulunduðu bir sýrada,
Türkiye 'baþka kapýya' der ise, o 'jeopolitik önemi'nin ne anlamý
kalacaktýr? 'Jeopolitik önem çeki' bundan böyle nasýl 'nakde'
çevrilebilecektir?”
Þimdi, iliþki düzleminin öteki yanýna, sermaye (burjuvazi)-
devlet iliþkisine bakabiliriz. 3 Kasým seçimleriyle, Türkiye'de,
sermayenin parlamentoda temsil edilen bütün politik temsilci-
leri tasfiye edildiler. Baþbakan'ýn partisinin yüzde 1'ler civarýnda
oy aldýðý bu büyük deprem, sözünü ettiðimiz rejim modelinin iç
iliþki yapýsýnda da, kurumlar dengesinde de etkili oldu elbette.
Sermayenin tasfiye edilen politik temsilcilerinin yerine gelen
yeni temsilcinin (AKP hükümeti) bizatihi kendisinin bir
istikrarsýzlýk kaynaðý olmasý ve bürokrasiyle (Devletle) reel
çeliþkilerinin olmasý, iliþki yapýsýnýn bu yanýnda da gerginlik ve
aþýnmalara neden oldu, ayný zamanda, ideolojik tesanütü de
bozdu.
Rejim modelinin içine düþtüðü bu durum, kaçýnýlmaz olarak
ve doðasý gereði, uluslararasý konjonktürün kritik haliyle de bir-
leþince yeni pozisyon alýþ ve arayýþlarý beraberinde getirdi.
Rejim bunalýmýný gören her aktör, ABD, AB, Kürtler,
TÜSÝAD, Devlet ve AKP kendi hamlelerini yapmaya
baþladýlar. Asýl muhatabýn, geniþ emekçi halk yýðýnlarýnýn kendi
öz ideoloji ve örgütlülükleriyle, yani anlamlý bir aktör olarak yer
alamadýðý bu mücadele sürecinde, onun oluþturduðu zemin de
elbette kaygan haliyle belirsizliði, karmaþayý arttýrýcý etki yaptý.
Bu noktada denebilir ki, bu çözümleme, AKP (hükümeti)
ile ABD arasýndaki son çeliþkili ve çatýþmalý durumu yansýtmý-
yor. Oysa, bu durum da analizini yapmaya çalýþtýðýmýz rejim
modelinin bunalýmý çerçevesi içinde ortaya çýkmýþtýr ve onun
tarafýndan biçimlenmiþtir.
Türkiye'de deðiþen kurumlar (ve güç) dengelerini, bunun
tetiklediði iktidar (rejim) mücadelesini ve dinamiklerini en iyi
kavrayan liberaller oldu. Bu, onlarýn sezgi gücünden ziyade,
ABD tarafýndan bilgilendirilme gücünden kaynaklandý büyük

67
ölçüde. Amerikan mesajlarý, ideolojik saldýrýsý, tehditleri, ham-
leleri ve yeni model oluþturmanýn ilk arayýþlarý onlar üzerinden
yapýldý ve bu da onlara böyle bir avantaj kazandýrdý. AKP ise,
belki de “tüccar sezgisi”yle ve içindeki görece has güvenilir li-
berallerin giriþimleriyle deðiþiklik potansiyelini gördü ve
bürokrasinin stratejik konumuna kendisini geçirmeyi denedi.
Devletçi/militarist çevreler ise, þimdilik çaresiz bir durum
tespiti aþamasýndalar. Çözümleri de, tespitlerinin içerisinde
görülmektedir. Profesör Mümtaz Soysal durumlarýný þöyle
özetliyor:
“Daha önceleri böyle durumlarda 'sivil siyaset' etkisiz kalýnca
'asker aðýrlýk' devreye girer ve durum o aðýrlýkla düzeltilirdi.
Cumhuriyetin temel ilkeleri çiðnendiðinde askerin devreye
girmesine karþý çýkanlarýn bile itiraz edemeyecekleri, etmeyecek-
leri ve ulusal güvenliði doðrudan doðruya ilgilendiren durumlar
söz konusudur artýk. Türk devleti içindeki denklemler öylesine
bozulmuþtur ki, asker, Kýbrýs ve Kuzey Irak gibi kendi görevine
doðrudan doðruya giren durumlar karþýsýnda bile kükremesiz ve
hareketsiz kalmaktadýr...”
AKP'nin yukarda deðindiðimiz kurnazlýðýysa, iki duvara
çarpmýþ görünüyor. Birincisi, AKP, bu akrobasiyi, yani yerli ser-
mayenin/burjuvazinin emperyalizmle iliþkilerini düzenlemede
baþat pozisyona geçiþi, halktaki ve kendi tabanýndaki “anti-
Amerikan” hissiyatýn geliþtiði bir döneme denk gelmesinin
zaaflarýyla birlikte yürütmek zorunda kaldý. Ýkincisi, emperya-
lizm açýsýndan hala en geçerli meta olan “militer hizmetler”
üzerinde hakimiyetini kuramadýðý koþullarda yaptýðý cambazlýk
yapýsal zaaflarla malul. Nihayet, gözü dönmüþ Amerikan yöne-
timi, çok fazla þey istiyor, egemenlerin ihtiyaçlarýna duyarsýz bir
saldýrganlýkla taleplerinde ýsrarcý oluyor, toplumsal mühendislik
ve kamuoyunu yeniden kývama getirme imkanlarýný kullanmaya
zaman bulamadan, kurumlarla oynama imkanlarýný tam olarak
devreye sokamadan ve en etkin iç müttefiklerinden yoksun
olarak psikolojik operasyon acemiliði yapýyor, bu da iþleri
karýþtýrýyor, ipleri daha da geriyor. Kürt Sorunu'ndan Irak

68
bataðýna, Siyonist Devlet'in müdahalelerinden AB rekabetine
konjonktür de taraflarý zorluyor, koordinasyonu bozuyor, yanlýþ
anlamalarý tetikliyor.
Bu arada, özünde bir tarihsel tesadüf olarak, Amerikan
emperyalizmi Büyük Ortadoðu Projesi (BOP) ile bölgede bir
rejim ve düzen deðiþikliði ve inþasýna giriþmiþken, Türkiye'de
yeni rejim modeli ihtiyacýnýn ortaya çýkmýþ olmasý, iki düzen
kurma süreci arasýnda organik baðlar kurarken süreci elbette
daha da karmaþýklaþtýrýyor, buna hazýr olamayan taraflarý bu da
iyice zora sokuyor. Bu arada Türkiye'nin BOP'a müdahil olduðu
gerçeði, iki düzen kurma sürecini daha da birbirine baðlýyor.
Bu konuda 19 Temmuz 2004 tarihli Milliyet gazetesinin þu
haberi iliþkiyi iyice ortaya çýkarýyor:
“Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliði, Türkiye'nin,
Büyük Ortadoðu Projesi'nin (BOP) coðrafi olarak merkezinde
bulunan bir ülke olduðu ve demokratik birikimlerini bölge
ülkelerine aktif olarak aktarmasý gerektiði saptamasýnda bulun-
du. MGK Genel Sekreterliði, Milli Güvenlik Bülteni'nin ilk
sayýsýný yayýmladý. Bültende, ABD'nin tek belirleyici güç olarak
geliþmelere yön verdiði belirtilerek, haziranda yapýlan Sea Island
Zirvesi'nde, BOP'un Geniþletilmiþ Ortadoðu ve Kuzey Afrika
Projesi'ne (GOKAP) dönüþtürüldüðü ifade edildi. Bültende, þu
deðerlendirmeler yer aldý:
Büyük Ortadoðu coðrafyasýnýn merkezindeki konumu ve böl-
geye olan tarihi -kültürel baðlarý dikkate alýndýðýnda, Türkiye'nin
GOKAP'ýn dýþýnda kalmasý gibi bir durumun söz konusu olama-
yacaðý anlaþýlmaktadýr. Bu baðlamda Türkiye'nin 'Cumhuriyet
tarihinin ve laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti yapýsýnýn
saðladýðý birikimlerinin bölge ülkelerine aktarabileceði, siyasi,
ekonomik ve sosyokültürel boyutlarda aktif olmaya çalýþmasýnýn'
uygun olabileceði deðerlendirilmektedir. Ýstanbul'daki zirvede
NATO'nun GOKAP ülkeleriyle iki yönlü iliþkilerinin baþlatýl-
masý için tavsiye kararý alýndý. NATO'nun orta vadede BOP'a
tamamýyla angaje olabileceði izlenimi yaratmaktadýr.”

Bütün bu karmaþa içinde eski modelin aþýrý gerginliklere, yer


yer aþýnma ve kýrýlmalara maruz kaldýðý, buna karþýlýk yenisinin
oluþturulmasýndaki zamansýzlýk ve güçlükler, doðum sancýla-
69
rýnýn ve düzensizliðin artmasýný getiriyor, bunalým derinleþiyor.
ABD ile ortaya çýkan bunalýmda düzen güçlerinin taraflarý
baðýmlýlýk çerçevesinde kendi çözümlerini bir biçimde bulacak-
lardýr. Yeni düzenlemelerin baðýmlýlýk çerçevesi içinde yapýla-
caðý kuþkusuzdur. AKP, sýkýþtýkça ve içerde meþruiyet sorunuy-
la karþýlaþtýkça, genel olarak emperyalizme özel olarak da
ABD’ye daha fazla sýðýnmak durumunda kalacaktýr. Son gün-
lerdeki Ýncirlik mutabakatý ya da yeni üs ve limanlar ve
Urla'daki NATO yerleþimi gibi konular bu duruma iyi örnek-
lerdir. Ya da, eski kýlýçlar yeniden kývama getirilerek bilenir
devreye sokulur iktidar/rejim mücadelesinde. ABD ile iliþki-
lerde “Kemalist yeniden doðuþ” Kürtler bir kez daha kurban
verilerek oluþturulmaya çalýþýlýr. Her durumun heveslisi her
tarafta çoktur... Türkiye kapitalizmi kendi yeni düzenlenmesini
yapacaktýr ya da ayný anlama gelmek üzere ABD yeni yapý-
landýrma için uðursuz güçlerini devreye sokacaktýr.
Dolayýsýyla bu çerçevede bütün bu amansýz sürecin nereye
gideceðini iki olgu belirleyecek. Bunlardan biri, Türkiye'de halk
güçlerinin sürece etkin bir aktör olarak katýlýmýnýn saðlanýp
saðlanmayacaðý konusunda düðümleniyor. Ýþçi Sýnýfý (ve mütte-
fikleri)+Ýdeolojisi (Devrimci Marksist Sosyalizm)+Sýnýfýn öz
örgütlenmeleri üçlüsünün organik bileþeninden oluþacak Sýnýf
Hareketi inþa edilebilirse, elbette, karþýmýza bambaþka bir tablo
ve buna baðlý sonuçlar çýkacaktýr.
Ýkinci olarak, Ortadoðu'nun mazlumlarýnýn, lanetlilerinin
Amerikan saldýrýsý karþýsýndaki direniþlerini de süreçte önemli
ölçüde belirleyici olacaktýr.

Dipnotlar:

1- Newsweek, Eylül 1990.


2- Bkz. Haluk Gerger, Kan Tadý: Belgelerle ABD'nin Kara Kitabý, dördüncü baský,
Ceylan Yayýnlarý, Ýstanbul, 2004, s. 468.
3- Age., s. 469.
4- International Herald Tribune, 17 Mayýs 2004.
5- Washington Post, 10 Mayýs 2004.

70
6- Kennan'ýn Amerikan Dýþiþleri bakanlýðý'na gönderdiði ve bu görüþlerini içeren tel-
grafý daha sonar “X” imzasýyla yayýmlanmýþtýr: “The Sources of Soviet Conduct,” Foreign
Affairs, c. XXV, No. 4, Temmuz 1947, s. 566-582.
7- Scott Nearing'in Monthly Review Dergisi'nin Nisan 1957'deki sayýsýnda yayým-
lanan “World Events” baþlýklý makalesinde yer alan bu paragraf ayný dergide yeniden
yayýmlandý; Monthly Review, Nisan 2004, s. 17.
8- Hatrick Goode, Kautsky: Seçilmiþ Politik Yazýlar, çev. Celal A. Kanat, Kavram
Yayýnlarý, Ýstanbul, 1990, s. 96-98.
9- V. Ý. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aþamasý, onuncu baský, çev.
Cemal Süreya, Sol Yayýnlarý, Ýstanbul, 1998, s. 127 ve 132.
10- Bu kaos ortamýnýn ve emperyalistler arasýndaki çeliþki ve çatýþmalarýn, toplum-
sal muhalefet ve direniþ açýsýndan yaratabileceði imkan ve sorunlar ise, bu yazýnýn kap-
samý dýþýndadýr.
11- Aktaran John Bellamy Foster, “Imperial America and War,” Monthly Review,
c.55, No. 1, Mayýs 2003, s.8.
12- Eric Hobsbawm, (in conversation with Antonio Polito), The New Century,
Ýtalyancadan çev. Alan Cameron, Abacus, Londra, 2000, s. 48.
13- Haluk Gerger, “Amerikan Emperyalizminin Ayýrdedici Özellikleri,” Praksis, No.11,
Yaz 2004, s. 17-18.
14- Machiavelli, Hükümdar (Ýl Principe), çev. Selahattin Baðdatlý, Sosyal Yayýnlar,
Ýstanbul, 1984, s. 48, 80-81, 85-86, 90.
15- Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri: Tarih, Politika, Felsefe ve Kültür Sorunlarý
Üzerine Seçme Metinler, Der.-Çev. Kenan Somer, Onur Yayýnlarý, Ýstanbul, 1986, s;14-15.
16- Age., s. 186.
17- Bu konuda bkz. Stephen Gill (Ed.), Gramsci, Historical Materialism and
International Relations, Cambridge University Press, Newcastle Upon Tyne, 1994.
18- Thomas P. M. Barnett, Pentagon'un Yeni Haritasý: 21. Yüzyýlda Savaþ ve Barýþ,
çev, Cem Küçük, 2. Baský, 1001 Kitap, Ýstanbul, 2004.
19- Age., s. 341, 391.
20- Age., s. 395-96.

71
Büyük Ortadoðu Projesi
ve Direniþ Olanaklarý

Ertuðrul Kürkçü

Her þeyden önce sizlere teþekkür etmek istiyorum, burada


olduðunuz için. Ama hepimizi buraya topladýðý için Demir ve bu
‘sempozyu’u organize eden arkadaþlara da. Eðri oturup doðru
konuþmak gerekirse Türkiye'de bu tür toplantýlarý artýk çok az
yapýyoruz. Hepimiz birbirimizin sözüne ve fikrine doymuþ ve
buna ihtiyaç hissetmiyor gibiyiz. Oysa þimdi örneðin benden ön-
ce konuþan Haluk'u büyük bir zevkle dinledim. Ama sanýyorum
son on yýldýr hiç ayný masa etrafýnda bir araya gelmemiþtik. O
nedenle bu fýrsat için herkese gerçekten çok teþekkür ediyorum.
Bunu söylememin bir baþka sebebi de var. Eðer bir
“Geniþletilmiþ Ortadoðu Projesi”nden söz ediyorsak ve bunun
bir tür küresel saldýrý olduðu hakkýnda az çok ortak bir kanaa-
timiz varsa, bununla nasýl baþa çýkýlacaðý sadece tek ülke için-
deki çeþitli muhalif güçlerin birbiriyle iliþkisini deðil bir çok

72
ülkedeki muhalif güçlerin enternasyonal iliþkisini varsayýyorsa
aslýnda hakkýnda konuþtuðumuz þeye tekabül etmeyen çok
asimetrik bir duruþla malul olduðumuzu da söylemek mümkün.
Yani kýtalar aþan bir saldýrý kapasitesine karþý bir ülke sýnýrlarý
içerisinde mukabele edebilecek kadar bile bir dayanýþma ya da
direniþ imkanýnýn henüz oluþmadýðý koþullardan söz ediyoruz.
“Geniþletilmiþ Büyük Ortadoðu Projesi” (BOP) denilen
þeyin ben aslýnda Haluk'un sistematize ettiði kadar sistematik
olmadýðý kanýsýndayým. Ona karþý tutarlý bir itiraz getirmek için
ister istemez soyutlayýp onu Amerikalýlarýn öngördüðünden
daha tutarlý bir projeymiþçesine ele aldýðýný düþünüyorum. Bu,
sunuþunun deðerini küçültmez, bunu sistematikleþtirir ve bizim
için sistematik bir karþý koyuþ imkanýný da düþünmeye sevk
eder, fakat ben BOP'un nispeten el yordamýyla, göre göre
yürürken edinilmiþ bir fikir olduðunu, zaafýnýn biraz da bu
olduðunu, o nedenle tüm bu rasgelelik, tutarsýzlýk, sistematik
olmayýþ dolayýsýyla da ona karþý koyma imkanýnýn artabileceði-
ni düþünüyorum.
Fakat öte yandan, Irak'a saldýrýyla birlikte bölgede baþlayan
sürecin yerel direniþlerle çok fazla tehdit edilebildiði kanaatinde
de deðilim. Bu bakýmdan gözlemlerim Haluk'unkinden biraz
faklý. Irak'ta süre giden direniþi göz önüne aldýðýmýzda bunun,
evet, Amerikalýlar'ýn umduðu kadar zayýf bir direniþ olmadýðýný,
ama bizim umduðumuz kadar da güçlü olmadýðýný söylemeliyiz.
Þu an Irak'ýn toplam iliþki düzenine baktýðýmýzda Þii Araplar
ve Kürtlerle birlikte ABD için askeri gücün ötesinde bir miktar
hegemonya sahasý açýlmaya baþlamýþ gibi gözüküyor. Ben
doðrusu “BOP” ya da Amerikalýlarýn þimdi verdiði adla
“Geniþletilmiþ Ortadoðu ve Kuzey Afrika Bölgelerinin Ortak
Geleceði ve Geliþmesi Ýçin Ortaklýk”- bu sadece Ortadoðu'yu
deðil Fas'tan Hindistan'a kadar son derece geniþ bir sahayý
hemen hemen tamamý Müslüman olan ve Türkiye hariç hemen
hemen hiç birinde demokratik bir rejimin olmadýðý bir sahayý
kapsýyor- projesinin tehlikesinin ve karþý koyma zorluðunun da
burada yattýðýný düþünüyorum.

73
Þundan ötürü: ABD son on yýlda üç ülkeye harp ilan etti:
Yugoslavya, Afganistan ve son olarak da Irak. Bu ülkelerin bir
ortak özelliði vardý: Çok milletli, çok etnili ülkelerdi. Bir
etninin üstünlüðüne dayalý olarak, antidemokratik rejimler
tarafýndan yönetiliyorlardý. Yönetimleri çürümüþtü ve otarþikti.
Dolayýsýyla kendi “millet”lerinin, kendi uyruklarýnýn onayýna
sahip deðillerdi. Bu nedenle Amerikan vuruþu bunlarýn hep-
sinde içerde ya gönüllü/gönülsüz bir destek buldu ya da geniþ
bir kesimde bir tür kayýtsýzlýkla karþýlandý. Bu çerçevede bak-
týðýmýz zaman Amerikan vuruþlarýnýn hepsinin ilk elde, kon-
vansiyonel yöntemlerle, devlet güçleriyle karþýlanamadýðýný,
toplumun bir bölümünün de gizli ya da açýk onayýný elde ettiði-
ni görebiliriz. Irak için de böyledir bu, Afganistan için de
böyledir, Yugoslavya için de böyledir. Baþka ülkeler için böyle
olmayacaðýna dair bir garanti de yoktur doðrusu.
Türkiye'de son bir yýldýr ve özellikle son altý aydýr þiddetle-
nen bir popüler paranoya ve bu paranoyayla uðraþmaktan alý-
nan gizli lezzetle medyanýn, çeþitli düþünce kuruluþlarýnýn halka
sunduklarý bir tür Karagöz-Hacivat oyunu gibi bir þey var: ABD
Türkiye'yi iþgal mi edecek? Ederse ne yaparýz? Eder mi etmez
mi?
Durup dururken paranoya görmeye baþlamaz insanlar
bunun kimi sebepleri olmasý lazým. Salt bir ruh hastalýðýndan
söz ediyor olsak bile bu sebepsiz deðildir. Ýkincisi insanlarýn
paranoyak olmalarý korktuklarýnýn baþlarýna gelmeyeceði
anlamýna gelmiyor.
Gözden kaçmýþ olabilir… Hatýrlatmam gerekirse, bundan
bir yýl önce ABD'nin Irak'a girmesinden altý ay kadar sonra
Hürriyet gazetesi manþetten bir haber verdi. Ondan sonra o
haber bir daha ne çýktý ne de üzerinde konuþuldu. Ama bu
haber manþetten verildi: TSK kendisini deniz aþýrý bir gücün
iþgali olasýlýðýna karþý yeniden düzenlemeye baþlamýþtý.
Hürriyet gazetesi bu haberi: “Neo-Kuva-i Milliye” baþlýðýyla
verdi. Üstün teçhizatlý, silahlý, güçlü bir düþman bir gün gele-
cek Türkiye'yi iþgal edebilecek. Böyle bir senaryoya göre bir
yasa çýkarttý meclisten.
74
Þimdi geçekten kim olabilir bu güç: Mesela Ermenistan ola-
bilir mi? Ya da Ýran, Irak, Yunanistan? Bunlarýn hiç birisi ola-
maz. Doðrusu þöyle düþünüyorum: Adý konmamakla birlikte az
çok ABD, diðer büyük devletler, belki de muhtemelen Rusya
düþünülmüþtür, böyle bir yasa çýkartýlýrken. Çünkü iki kutuplu
dünyada böyle bir yasa çýkartýlsaydý, bu “olasý iþgalci”nin
Sovyetler Birliði olacaðýna herkes kalýbýný basardý, diplomatik
sebeplerle adý yazýlmýþ olmasa bile. Ama ABD'nin Ortadoðu'da
ülkeleri tek tek düþürmeye baþladýðý bir dönemde böyle bir
yasa, böyle bir toplumsal paranoya ile birlikte düþünüldüðünde
Türkiye'yi yönetenlerin de, yönetilenlerin de kendilerini BOP
karþýsýnda az çok yeniden düþünmeye baþladýklarýný düþün-
dürüyor bana doðrusu.
Olur mu olmaz mý, bunlar baþka bir þey. Bizim konuþmalarý-
mýz sanki biraz, Türkiye “Geniþletilmiþ Ortadoðu” tasavvuru-
nun dýþýndaymýþ gibi. Oysa Türkiye bu ABD tasavvurunun
dýþýnda deðil. Bu þundan da belli, birkaç gündür, Radikal'de
Ýsmet Berkan, yazýp duruyor: Michael Rubin, bir Amerikalý,
neo-con'larýn, yani yeni-muhafazakarlarýn, önde gelen düþünür-
lerin-den biri; Türkiye de AKP hükümetiyle özel olarak
ilgileniyor ve AKP hükümetinin kendilerinin baþlangýçta
varsaydýklarýndan çok daha fazla Ýslamcý olduðunu, 11 Eylül son-
rasýnda ABD'nden çekilen Suudi sermayesinin Türkiye'de
dolaþýma girdiði, bu sermayenin kýsmen El-Kaide sermayesi
olduðu, Türkiye'nin mali krizini Suudi parasýyla bastýrdýðýný, o
nedenle AKP hükümetinin ve Türkiye'deki yönetimin
BOP'daki Amerikan egemenliði karþýsýnda, bu yeni global
anlayýþ kapsamýnda önemli bir risk ve tehdit oluþturmaya
baþladýðýný söylüyor.
Son on gündür Türkiye'de olanlarý gözümüzün önüne
getirecek olursak eðer, Tayyip Erdoðan'ýn ensesine inen
Amerikan þaplaklarýný ve onun bir iki efelenmeden kýsa süre
sonra süt dökmüþ kediye dönmesini hep bir arada düþünecek
olursak hakikaten, BOP'un genel ufku içerisine Türkiye'nin de
yerleþmiþ olduðunu görebiliriz.

75
Hep þöyle düþünüyoruz: “Amerikalýlar Ýran'ý vururlar,
Amerikalýlar Irak'ý, Suriye'yi vururlar, ama bize “kendi ordu-
muz” aracýlýðýyla þimdiye kadar vuruyorlardý. Baþka türlü vura-
bilirler mi? Ben bunun da ihtimal dahilinde olabileceðini, tuhaf,
alýþýlagelmedik, þimdiye kadar bilmediðimiz, öngörmediðimiz
bir iliþkiler dünyasýna doðru açýldýðýmýzý düþünüyorum. O
nedenle Geniþletilmiþ Ortadoðu Projesi muðlak da olsa beni
çok ilgilendiriyor.
Öte yandan taným gereði bu coðrafyanýn merkezinde duran
ve merkezinde durduðu coðrafyayla diðer coðrafyalarýn, yani
Avrasya'yla, Balkanlarla,Rusya, Kuzey Afrika ve Ortadoðu'nun
baðlantýsýný kuran bir ülke Türkiye. Bir bakýma eski dünyanýn
merkezi burasý. Eski dünyanýn merkezinin Amerikalýlarýn ilgi
alaný dýþýnda durabileceði düþünülemez ve þimdiye kadarki
düzenleme yöntemleri eðer kafi gelmiyorsa ABD'nin buraya
yeni yöntemlerle müdahale etmesi ihtimal dýþý olarak
görülmemeli.
Peki þimdi Türkiye'de bu müdahaleye karþý olabilecek olan
güçler neredeler, ne yapýyorlar? Gördüðümüz ilk þey, günümüz
için böyle bir konseptle düþünme alýþkanlýðýnýn epeyden beri
ortadan kalktýðý, ikincisi böyle bir konseptle düþünüþün genel
olarak gericilik kampýndan geliyor olmasý. Türkiye de ilericiler,
sosyalistler, liberaller, genel olarak Türkiye'nin AB üyeliði
konusuyla meþguller. Faþistler, dincinin en gerici olanlarý,
kendilerine, “ulusalcý-kýzýl elmacý” diyenler, bunlarsa Amerikan
istilasýna karþý harýl harýl hendek kazýyorlar. Oldukça tuhaf bir
algý dünyasý var Türkiye'de.
Fakat bunlarýn hiçbiri de kendi baþýna ne o kadar sebepsiz,
ne o kadar anlamsýz. Liberaller, solun önemlice bir bölümü,
ilericiler, medeniyetçiler, insancýlar, bunlar bu dünyadan bir an
önce Avrupa'ya kapaðý atarak kurtulabileceklerini düþünüyor-
lar. Nuh'un gemisi sefere çýkacak, buraya her cinsten bir çift
atlarsa tufandan kurtulabilir sanýlýyor ve herkes o gemiye atla-
maya çalýþýyor. Hakikaten atlamaya çalýþmalarý manidar çünkü
karþýda çok esaslý hem siyasi, hem iktisadi, hem medeni bir kýyý

76
gözüküyor. Bu apaçýk ortada.
Öte yandan diðerleri de, hendek kazmaya çalýþýrken, tama-
men deli gibi davranmýyorlar bana sorarsanýz. Çünkü ABD'nin,
özellikle 11 Eylül'den bu yana, “uluslar arasý camia”yla birlikte
ortaya konulmuþ olan devletler arasý iliþkiler adabýyla, II.
Dünya Savaþý sonrasýnda Birleþmiþ Milletler tarafýndan benim-
senen uluslararasý düzenle kendisini hiçbir biçimde baðlý say-
madýðý koþullarda, aklý baþýnda, ABD ile nispi ya da temelli
çeliþkileri olan herkesin, bana da sorarsanýz “siper kazma”ya
baþlamasý gerekir.
Çünkü ABD'nin egemenlik kurma ve sürdürme tarzý her-
hangi bir sýnýr, kural ve adap tanýmayacak bir hadde ulaþtý.
Þimdi bu özel koþulda, Sovyetler Birliði'nin çökmesi,
Amerika'ya nükleer karþý koyuþ imkanýnýn neredeyse fiilen
ortadan kalkmasý, ABD'nin askeri-teknolojik ya da genel olarak
teknolojik yenilenme anlamýnda AB ülkelerinin hepsini geride
býrakmasýyla kýsa vadede Washington karþýsýnda esas olarak
herhangi bir güç kalmamýþ oluyor.
Elinizde bu kadar güç olsa belki sizler de hiç biriniz kural
tanýmazsýnýz. Bu iþin tabiatýnda var. Bu kadar kurala baðlana-
maz bir güç ve bu kadar askeri kapasite kimin elinde birikmiþ
olsa dünyayý yönetme hakkýnýn kendinde olduðuna inanmaya
baþlar. Burada tehlikeli olan yön, belki de þöyle demeli iyice
tehlikeli olan yön, bu manyak kliðin elinde pek ala dünyanýn
sonunu da getirebilecek bir güç birikmiþ olmasý. Bence bu, bil-
hassa bir Ortadoðu meselesi olmakla birlikte esasýnda bütün
insanlýðýn da meselesi.
Almanca iyi bilinen bir sloganla söylenirse Ortadoðu, ABD
için “über alles”tir, her þeyin üstündedir. Bunun sebebi çok
belirgin. Birincisi doðal enerji kaynaklarýnýn, çýkarma, nakil,
daðýtým zincirlerinin burada yoðunlaþmýþ olmasý. Bunun sadece
ABD'nin petrol ihtiyacýyla deðil rakiplerinin petrol ihtiyacýyla
da ikincil bir ilgisi var. Yani ABD'nin kontrol etmesi kadar öte-
kilerin de etmemesiyle ilgisi var. Daha önemlisi burasý genç
nüfusu, kaynaklarýyla, oluþturmaya eðilim gösterdiði yeni pazar

77
imkanlarýyla sermayenin yeniden dolaþýmý için en önemli alan-
lardan biri. Ve buraya hakim olmak ABD için her þeyden
önemli. Ama bu sadece Ortadoðu'ya ABD arasýndaki bir mese-
le deðil. Bu hem ABD içerisindeki bir mesele hem de, dünyanýn
geri kalanýyla ABD arasýndaki bir mesele.
Doðrusu yerel direniþlerin bu hakimiyet giriþimini
püskürtme için bir imkan olabileceðini düþünüyorum. Bunlar
ABD'yi sýnýrlý bir biçimde de olsa geriletebilir. Fakat
Amerika’nýn yürüyüþünü en önce Amerikan iþçi sýnýfýnýn dur-
durabileceðini düþünüyorum. Amerika'ya içerden bir itiraz
olmadýðý takdirde ABD hükümetleri kendi tezleri etrafýnda
Amerikan halkýný birleþtirdiði müddetçe saldýrýya muhatap
olanlarýn sadece kendi güçleriyle bu saldýrýyý defetme imkan-
larýnýn nispeten sýnýrlý olacaðýný söyleyebiliriz.
Tarihe bakalým, ABD müdahalelerine, iþgallerine maruz
kalmýþ olanlarýn bu müdahaleleri nasýl defettiklerine bakalým.
Vietnam'ýn savaþý nasýl kazandýðýna bakalým. Vietminh'in
kahramanlýklarý, onun mücadelesi, sosyalist dünyanýn bunun
etrafýnda bir araya geliþi ne kadar önemliydiyse, ABD içerisinde
Vietnam savaþýnýn durdurulmasý, bu savaþýn haksýzlýðý yönünde
oluþmuþ olan irade, aralarýnda sonradan ABD baþkaný olacak
olan Bill Clinton'ýn da bulunduðu ABD gençliðinin, aydýn-
larýnýn, iþçi sýnýfýnýn itirazlarýnýn bu savaþýn durdurulmasýnda
oynamýþ olduðu rol ile Vietnam direniþi, ikisi birlikte gittiði nis-
pette ancak ABD bu savaþta yenilebildi, yendirilebildi.
Özelikle Bush'un ikinci dönem seçimi öncesinde ABD'ye
baktýðýmýzda gördüðümüz tablo, bu Ýngiltere’de de kýsmen
böyledir, savaþýn hala Amerikan halkýnýn büyük bölümü ve
Amerikan okuryazarlarýnýn da hatýrý sayýlýr bir bölümü için
meþru olmaya devam ettiðidir. Hatýrlayalým Bush'un karþýsýnda-
ki baþkan adayý John Kerry'nin seçim kampanyasý da savaþa son
vermek deðil, savaþý uluslararasýlaþtýrmak tezine yaslanýyordu.
Ýtirazlar iþgalin olup olmayacaðý deðil iþgalin nasýl olacaðý
üzerinden kurulduðuna dayanýyorsa, iþgal fikri egemen fikir
olmaya devam ediyorsa bu büyük bir tehlikedir. Ben direniþin

78
buradan baþlamasý gerektiðini düþünüyorum.
Yani bir enternasyonalizmden söz edecek isek eðer ABD'nin
bütün enternasyonalist evlatlarýnýn, bunlar kim olabilirse, illa
bunun iþçi sýnýfýndan da olmasý gerekmiyor, çevrecisinden,
insan haklarý savunucusundan, savaþ karþýtýndan, komünistine
kadar son derece geniþ bir spektrumda yürütecekleri itirazlar,
Avrupa ve ABD arasýndaki çeliþki, Avrupa da yürütülecek iti-
razlar ve nihayet Ortadoðu'dan gelecek otantik muhalefet hep
bir arada bu saldýrýyý bertaraf edebilir.
Ancak burada þu þekilde duramayýz kanýsýndayým ben. ABD
karþýsýna neyin olmayacaðýný söyleyerek çýkmak, problemi
öldürücü olmaktan bir an için çýkarabilir ama çözmek için bize
imkan saðlamaz. Varolan statükonun yerine ne konulacaðý
konusunda bir tez olmasý gerekir.
Avrupalýlarýn tezi, kendi kapitalizmlerinin bölge için
Amerikan kapitalizminden daha iyi olabileceði, Ortadoðu
despotlarýnýn tezi ise kendi geleneksel egemenliklerinin kendi
halklarý için daha iyi olabileceðini söylüyor.
Oysa problem bunlarla baþa çýkýlamayacak kadar zor, çetin
bir problem. Baþta söylediklerimi tekrarlayacak olursam ABD
darbelerini vururken elbette insanlarýn unutkanlýklarýna da
güveniyor. Son kýrk yýl boyunca bizzat kendi eliyle beslenmiþ
büyütülmüþ olan Ýslami gericilik, yerel sultanlýklar, yerel dere-
beyliklerin teokratik ve anti demokratik egemenlikleri altýnda
inleyen kitlelerin ve bunlarýn fikirlerini ifade etmeye çalýþan
aydýnlarýn ihtiyaçlarýnýn sözcüsü olarak ortaya çýkýyor þimdi.
O nedenle ABD, bana sorarsanýz bize göründüðü kadar
korkunç görünmüyor olabilir Fas hapishanelerinde yaþayan
insanlara ya da Mýsýr zindanlarýnda zulüm görenlere.
Saddam'ýn Iraký'na darbe vurulurken dünyanýn her tarafýnda
buna karþý çýkmak hem ahlaki bir zorunluluktu hem bir
mücadele vasýtasýydý. Ama Iraklýlarýn bu darbeye bizim kadar
þiddetle itiraz ettiklerinden ben o kadar emin deðilim açýkçasý.
Bayram etmediklerini hepimiz gördük. Ama ABD'nin Saddam'ý
devirmesine sizin benim kadar çok itirazlarý olmadý.

79
ABD iþgaline ve egemenliðine karþý iþleyen bir muhalefet
kurabilmek için imkanlarýn nerede yattýðýna bakmak açýsýndan
bunlarý tartýþmalýyýz: Çünkü Türkiye'de Irak'a saldýrý baþlarken
kimi savaþ, Amerikan müdahalesi karþýtlarý : 'Dayan Saddam
Arkandayýz' diye geziyorlardý. Irak'ta böyle bir muhalefetin
tutabileceðini düþünmüyorum. Bu Iraklýlarýn kalbini çelecek bir
þey olamaz. Hele Kürtler ve Þiiler açýsýndan tamamen imkansýz
bir þey bu.
Dolayýsýyla diyeceðim þey Amerikan saldýrýsýnýn, Amerikan
Büyük Ortadoðu Projesine karþý çýkýþýn ulus devletleri
güçlendirmek temelli bir hareket eksenine yerleþtirilmesi kýsa
vadede de uzun vadede de sonuç verecek bir þey gibi gözükmü-
yor bana. Bunlarý aþan bir ortaklýk projesinin, evet burada bana
sorarsanýz bir gelecek ufku var, fakat Ortadoðu'dan söz ediyor-
sak eðer bu söylediðimizin de çok teorik ve kaðýt üstünde kala-
bileceði kuþkusunu da bunu ileri süren biri olarak yanýnda ekle-
mem gerekir. Çünkü pratiðimize bakalým: Filistin'deki mücade-
leye kýsmi sembolik katýlým dýþýnda aslýnda Ýranlýlarla Türkler,
Türklerle Araplar, Araplarla Kürtler, Kürtlerle Yunanlýlar
arasýnda kökleri geçmiþte olan bir dayanýþma iklimi ben bilmi-
yorum. Ortak yürütülmüþ bir mücadele hatýrlamýyorum. Böyle
bir paylaþým bilmiyorum.
Fakat her þeyin bir ilki olmasý gerekir. Madem ki Ortadoðu
“über alles”tir ABD açýsýndan o zaman þimdi kurulmaya
baþlanmasý elzem olan þey bence bir tür Ortadoðu dayanýþmasý
iklimidir. Ortadoðu'nun ilericileri, kadýnlarý, emekçileri her tür
meslek sahipleri arasýnda politik olan-olmayan, insan haklarýn-
dan sosyalizme kadar, çocuk haklarýndan çevre mücadelesine
kadar her alanda anti kapitalist mücadelenin herhangi bir
ucunu ötekine baðlayabilecek her iliþki makbuldür diye
düþünüyorum ben doðrusu.
Uzun vadeli bir meseleden söz ediyoruz. ABD'nin eðer ka-
pitalizm bütün bu dönem boyunca yaþayabilecekse, kendiyle
beraber önümüzdeki otuz kýrk yýl içinde dünyayý üzerimize çö-
kertmeyecek ise, sürdürebildiði kadar sürdürmeyi hesaba kattýðý

80
çabucak geri dönülemeyecek bir stratejik yönelim içerisinde
olduðunu karþýsýna koyduðu hedeflerin böyle olduðunu
düþünüyorum. O nedenle bunun karþýsýna da böyle uzun vadeli
bir direnme planýnýn konulmasý icap eder.
Nihayet son eklemek istediðim þey, ABD'nin bütün yapýp
ettikleri -Haluk gayet güzel anlattý bunu ben buna çok az þey
ekleyebileceðimi düþünüyorum- bir küresel kapitalist yayýlýþýn
parçasýysa burada emperyalistler arasý gerilim ve itirazlarýn bu
yayýlýþ bakýmýndan ikinci dereceden bir rolü olabileceðini
düþünüyorum.
Yani kastettiðim þey þu; Almanlarla Fransýzlar bu meseleye
uzun süre sessiz kalmayacaklardýr ve ABD'nin bu piyasayý
sadece kendi güçleriyle, kendi baþýna kontrol etmesine rýza
göstermeyeceklerdir. Ýki sebeple. Bir, kendi ekonomik gereksi-
nimleri açýsýndan; ikincisi ABD'nin müdahalesiyle büyüyecek
olan piyasadan nemalanmak isteyecekleri için. Dolayýsýyla orta
vadede yani önümüzdeki beþ-on yýl içersinde Amerika'yla
Avrupa'nýn bu konuda ortak olabileceklerini ben düþünüyo-
rum. Þimdiden Irak'ýn imarý konusunda bu görüþmeler baþladý.
Baþka konularda bu ortaklýklar, iþ birlikleri sürecek.
Küresel tehdidin terörizm olduðu -yani bana sorarsanýz bu
terörizm kavramý “devrim”i kodluyor - konusunda NATO'nun
Ýstanbul Zirvesinde ABD ve Avrupa arasýnda anlaþmaya
varýldý. Herkes bu konuda mutabýk.
O nedenle BOP'a itirazýn þu yada bu sermaye birikimi
varyantý üzerinden deðil daha total bir itiraz olarak kurulmasý
gerektiði konusunda neredeyse sabit bir fikrim var diyebilirim.
Belki bu tartýþmada “öyle deðil böyledir baþka yan yollar da
var” denebilecektir ama bana ama pek öyle gözükmüyor.
Sonuçta bu total saldýrýya bir total kurtuluþ projesiyle yanýt ver-
mek, yani sermayenin total saldýrýsý karþýsýnda siyasi Ýslam'ýn
itirazýný aþabilen, bu dünyalý bir baþka itiraz kurabilmek ile
ancak bir karþý çýkýþ mümkün. Üzerinde az konuþtuk ama ben
hafife alýnacak bir þey olduðunu düþünmüyorum siyasi Ýslam'ýn.
Irak'ta karþýlýðýný gördüðümüz Ortadoðu'da da süre gidebile-

81
ceðini tahmin edebileceðimiz Ýslami direniþ hareketlerinin çok
önemli bir cazibesi var. Bu cazibe sadece þundan, Ýslami bir
dünya kurma arzusundan bile oluþmuyor. Bu Ýslami dünya
kurma arzusunu Taliban Afganistan'da kýsmen yerine getir-
meye kalktý. Bunun inanmýþ Müslümanlar için bile ne kadar
büyük bir sýkýntý olduðunu gördük. Fakat bu Ýslami þiddet, Ýsla-
mi baþkaldýrý, Ýslami intihar þeklinde ortaya çýkan þey umut-
suzluk ile öte dünyanýn bu dünyadan daha mükemmel olabile-
ceðine inancýn birleþimi, bu yakýcý bir güç olabiliyor. Ýslami þid-
detin gündemi mesela modern, demokratik, özgürlükçü bir Irak
ya da Ýslamcý bir Irak bile kurmak deðil, bu Irak'ý ve bu dünyayý
ortadan kaldýrmak olduðunu düþünüyorum. Eðer bu, insanlara
çekici geliyorsa bunun ne kadar umutsuz bir dünyada gerçek-
leþtiðini anlarýz. Haluk'un çok iyi tasvir ettiði gibi bu karanlýk
dünyasýnda daha karanlýk bir þey olamaz. O zaman sen bir yok-
sul Arap genci, bir yoksul Filistinli genç olarak kendinle birlik-
te dinen de kafir olarak gördüðün on kiþiyi götürüp cennette
pekala yaþamaya devam edebileceðin hayalini inandýrýcý bula-
bilirsin. Bu inanç dünyasý, bu dünyaya inançsýzlýk ile kurulu-
yorsa ve bu dünya kendisine inanmayýþý besleyecek kadar
adaletsizlik, sömürü aþaðýlanma, tahakküm, zor, yoksulluk her
türlü zilletin içerisindeyse, pek ala bu dünyayý ortadan kaldýr-
mayý kurtuluþunuz olarak görebilirsiniz ve görenlerin sayýsýnýn
artmakta olduðunu da görüyoruz.
Þimdi bu ihtimal ABD'yi iliklerine kadar titretiyor. 11
Eylül’ün onlara söylediði buydu. Onlar da bizzat kendi elleriyle
kurduklarý bu Ýslami muhafazakarlýk dünyasýný þimdi baþka
türlü ortadan kaldýrmaya çalýþýyorlar. Peki o zaman sol buna ne
önerecek? “Kendi yerelliðinle yetin, biz de seninle beraber
camilere gideceðiz, camiler mekanýnýz olsun” mu diyecek? Böyle
olabilir mi, böyle bir proje olabilir mi?
Peki ama algý dünyasý böyle olan bir büyük coðrafyada bir
çýkýþ yolunu kurmanýn ne kadar zor ne kadar uðraþtýrýcý ve ne
kadar uzun vadeli olmasý gerektiði de ortada. Þimdi dönüp
Türkiye'ye baktýðýmýzda Türkiye bu konuda bir avantaja sahip

82
olabilir çünkü bütün bu Ortadoðu dünyasý içerisinde modern
dünyanýn meseleleriyle daha çok hemhal olmuþ, kapitalist iliþ-
kiler içinde yürümeyi, onun sorunlarýyla boðuþmayý az çok
öðrenmiþ, uluslararasý temaslarý daha geliþkin, eðitilmiþ insan
gücü daha fazla ve nihayet karþý karþýya kaldýðý meselelerle
geçmiþte þöyle ya da böyle baþa çýkmayý becerebilmiþ bir biriki-
mi var.
Fakat bu birikimin çok önemli bir zaafý düþünmeye
baþladýðýnda sadece batýsýna bakmasý. Asla doðusuna dönüp
bakmamasý. Türkiye egemen sýnýflarý gerçi, doðunun sorun-
larýnýn çözümü bakýmýndan kendilerini bir model olabileceðini
oranýn kendi piyasalarý olduðunu az çok bilinçli bir biçimde
düþünürler ama Türkiye solu kendi doðusu için kendisinin bir
þey yapabileceði duygusuyla çok az donanmýþtýr. O nedenle ben
bizim iþimizin bir anlamda doðumuza bakmak ve doðumuzu
anlamak, onunla ortak iþ yapabilme kapasitemizi çoðaltmak
olarak ortaya çýktýðýný düþünüyorum. O zaman problem çözme
konusunda belki kendi daðarcýðýmýzda olanlarýn bir bölümünü
aktarabiliriz. Ama öte yandan pek çok þey de öðrenebiliriz.
Doðrusu kiþisel bilgim ve deneyimlerim Filistinli olsun,
Suriyeli olsun, Mýsýrlý olsun, Ýranlý veya Iraklý olsun, Güney
Kürdistan Kürtleri olsun, bölge entelejansiyasýnýn fikri,
entelektüel birikimlerinin hiç azýmsanmayacak kadar ileri
olduðunu ve Türkiye'den çok daha ilerisine giden bir sol hayatý
da Lübnan'da Ürdün'de Suriye'de baþka yerlerde kura geldik-
lerini bana gösteriyor, öðretiyor.
Haluk baþlarken “ben sadece araziyi tanýmlayacaðým bunun
içerisinde nasýl yol alýnacaðýný” bilmiyorum demiþti. Ben de çok
bildiðimi iddia edecek deðilim. Ama Türkiye'yi eðer bu
coðrafyanýn önemli bir yeri hatta merkezi kabul ediyorsak bura-
da az zamandýr yürümüyoruz. Hiç deðilse nasýl yürümeye-
ceðimiz konusunda bir bilgimiz var. O nedenle bunlarý bir araya
getirdiðimizde doðrusu çok zorlu bir saldýrý karþýsýnda henüz
nispi güçlerle ama yeni baþtan düþünmemiz gereken bir ciddi
mücadele zeminine intikal ettiðimizi görebiliriz. Sanýrým

83
Türkiye'nin Kürtleri, Türkiyeli sosyalistler bu mücadelede
Ortadoðulu arkadaþlarýna hem anlatacak þeye sahiptirler hem
de dinlemeleri gereken pek çok hikaye var, kendilerinin de
hikayesi olan.

Kapitalist Merkezlerdeki Emekçilerin ve Muhalefetin Rolü


Ben doðrusu burada þu hadde kadar gidecek bir ayrým
yapýlacaðýný düþünmüyorum. Yani emekçiler açýsýndan Sultan
Galiyev'in “proleter milletler, burjuva milletler” ayrýmýný haklý
gösterecek denli bir kutupsallaþma olduðuna kanýt sunamaya-
caðýmýzý, ABD'de yaþayan 3 milyon evsizin, örneðin Ortadoðu
sokaklarýnda yaþayan evsizlerden bir farký olmadýðýný, küre-
selleþme baðlamýnda sýnýf mücadelesinde geçim koþullarýnýn
giderek bütün ülkelerin emekçileri için kötüleþtiðini, dolayý-
sýyla tersinden beyazlar ülkesinde pekala siyah adalar oluþmaya
baþladýðýný da söyleyebiliriz.
Ama daha önemlisi þu; eðer Irak'ta ABD yenilecekse bütün
vatandaþlarýnýn onayýna sahip olduðu sürece yenilmesi çok
daha zordur. Amerika ortasýndan bölünmedikçe ordusu
ortasýndan bölünemez. Amerikan morali yere indirilemez. O
nedenle Amerika'da savaþa karþý bütün itirazlar Irak halkýnýn
kurtuluþ savaþýna katkýdýr. Bunu ne kadar çoðaltabilirsek o
kadar iyidir.
Onun dýþýnda arkadaþýmýzýn þu deðinmesinin yersiz
olmadýðý kanýsýndayým, ben o gözlemi paylaþýyorum: Uluslar
arasý meselelerde bir emperyalist güçe diðer emperyalist güçler
arasýnda fikir ayrýlýðý çýkarsa muhalefetlerinin kendi aralarýnda
konuþmasýný o kadar kolaylaþtýrýrlar. Türkiye'de de aslýnda biz
bunu yaþadýk. AKP hem istiyordu Irak savaþýna evet demeyi
hem istemiyordu. O yüzden iki üç kiþi afiþ yapýþtýrýrken dayak
yediðimiz Ýstanbul'da binlerce kiþi polislerin eskortunda
yürüdük Amerika'nýn Irak'a saldýrýsýný protestolar sýrasýnda.
Fena mý oldu? Sonunda Türkiye bu iþgale bu çerçevede ortak
olmamýþ oldu. Bunlarýn vereceði sonuçlar ayrý ayrý, yeter ki biz
durumu okuyabilelim ve þundan ibaret sanmayalým. Irak savaþý

84
Amerikan halký Bush'a karþý ayaklanýrsa ancak biter demiyoruz,
ama ABD halkýnýn karþýtlýðýnýn da burada bir karþýlýðý var,
dünya tarihi de pek çok örneðiyle dolu.
Ýkinci nokta burada karýþtýrýlmamasý gereken, evet þu doðru
Batý Avrupa'daki muhalefete, hükümetler bir miktar yol veri-
yorlar ama hiç deðilse Blair'in Ýngiltere'deki muhalefete yol
verdiðini düþünmek imkansýz ve Ýngiltere'de savaþa karþý en
büyük muhalefet oluþtu. Ýkincisi Bush'un Amerika'daki
muhalefete yol verdiðini düþünemeyiz ve Amerika'da umulan-
dan çok daha sert bir muhalefetin çok daha kýsa bir sürede oluþ-
tu. Düþünün 11 Eylül'den bir yýl sonra Afganistan müdahale-
sine karþý barýþ hareketi geliþti, Irak savaþýna doðru da topar-
landý. New York'ta yüz bin kiþi yürüdü. Biz bütün Türkiye top-
landýk Ankara'da elli bin kiþi idik ancak. O nedenle bence hiç
azýmsamayalým; buralardaki potansiyellerin varlýðýný görelim,
bundan nasýl bir uluslar arasý kardeþlik çýkartabiliriz ayrý mese-
le. Ama hor gördüðümüz süre hiçbir kardeþlik kuramaya-
caðýmýzý doðrusu söyleyebilirim. Ben bir çok Amerikalý siyaha
göre daha beyaz olabilirim ve bizler öyle olabiliriz. Durum
sanýldýðýndan daha karýþýk.
Umulan Kadar Direniþ, Umulmayan Direniþ
Irak direniþinde savaþtan önce bir tablo çýktý ortaya. Bütün
dünyanýn askeri uzmanlarý dizildiler televizyonlara. CNN'den
BBC'den, Türkiye televizyonlarýndan. Analizler þöyleydi:
“Saddam ordusu þöyle direnecek, þurada hat kuracaklar, þu
kadar asker lazým falan.” Ve Baðdat bir günde teslim oldu bili-
yorsunuz. Bu umulandan az direniþti, genel olarak umulandan.
Ben ne bekliyordum ben de bir miktar direniþ bekliyordum.
Saddam'ýn despot rejiminin bütün despot rejimler gibi ayný
zamanda ödlek de olduðunu bildiðim için çabuk bel vereceðini
tahmin ediyordum ama hiç deðilse bunun içerisinde direnen bir
çekirdeðin olabileceðini, alt rütbelerde bir direnç odaðý olabile-
ceðini; bütün ordular gibi onlarýn da iþgale karþý bir planlarý
olacaðýný, iþgal baþladýðýnda otomatik olarak bu planýn çeþitli

85
düzeylerde uygulamaya geçebileceðini i tahmin etmiþtim. Fakat
bu çok düþük düzeyde cereyan etti.
Ýkincisi Iraklý komünistlerin ne yapacaklarý konusunda
benim beklentim doðrusu iþgalden sonra kurulacak yönetime
dahil olacaklarý deðildi. Bu yönetime dahil oldular. Sanýyorum
ki hiç biriniz beklemiyordunuz. Bu tabi þaþýrtýcý bir þey.
Diyebilirsiniz ki “orada komünist hareketin ne kadar eti budu
kalmýþtý”. Olsun adý yeter. Çünkü Irak tarihinde komünistlerin
çok esaslý bir rolü oldu ve Saddam'ýn iktidarýyla komünistlerin
yok edilmesi hep eþ zamanlý geliþtiði için Saddam'ýn yok
olmasýyla birlikte komünistlerin yeniden itibarlý, ezilenler tari-
hinin en erdemli parçasý olarak ortaya çýkabileceklerin tahmin
etmiþtim. Ben komünistlerin bir silahlý direniþe öncülük ede-
ceklerini deðil ama bir sivil organizasyon yaratacaklarýný,
toplumdaki bütün sosyal direnç noktalarýný harekete geçirecek-
lerini, hiç deðilse buna eðilimli olacaklarýný düþünmüþtüm.
Bu açýdan da ben yanýldým ama Irak tarihi bakýmýndan
komünistlerin Türkiye tarihindekinden çok daha fazla kurucu,
ilerletici, yapýcý, yönetimlerin programlarýný etkileyici bir rolü
olduðunu bildiðim için bunu sanýyordum. Demek ki sadece
sanmamak ayný zamanda birlikte yaþamak ve çalýþmak gereki-
yormuþ. Bir uluslararasý örgütümüz olsaydý ne olup olmaya-
caðýný bilirdik. Hatta buna birlikte karar verirdik. Bu olmadýðý
için sadece uzaktan tahminlerle yetindik. “Ne yazýyor bu
komünistlerin web sitesinde” diye iþgalden iki hafta sonra bak-
mak aklýma geldi ve çok þaþýrdým. Bir insan haklarý kuruluþu-
nun itirazý çerçevesindeydi bütün itirazlar. O açýdan da neler
bekleyebileceðimi daha sonra gördüm.
Sonuçta þunu söyleyebilirim, bugün Irak'ta görülen direniþ,
tecrit edilmiþ bir direniþ olduðu için burada bir problem var.
Yani Þiiler Irak nüfusunun çoðunluðunu oluþturan Þii Araplar
ve Þii Türkmenler direniþe kýsmen dahildiler, artýk deðiller.
Kürtler zaten direniþim bir parçasý olmadýlar.
Bu durumda Irak'da direniþin geleceði tahmin edilen diðer
sosyal kategorilerden, iþçi sýnýfýndan, diðerlerinden bir ses
gelmiyor, Þiiler arasýnda da iþçiler var Kürtler arasýnda da iþçi-
86
ler var. Burada da bir problem var burada bir gecikme var, bun-
larý kastediyorum onun dýþýnda bir beklentiden söz edilemez.
Nihayet bir þey daha söyleyebilirim, Irak'taki BAAS mo-
dernleþmesi gecikmiþ bir modernleþme olmakla birlikte, Irak
Arap dünyasýnýn en aydýn ülkelerinden birisiydi. Burada çok iyi
yetiþmiþ bir aydýn kategorisi, iyi yetiþmiþ bilim adamlarý, oku-
muþ yazmýþ, hiç deðilse ilkokul eðitimi Türkiye'dekinden daha
yüksek bir halk vardý. Buradan insaniyet namýna daha fazla
direniþ bekleme hakkýmýz vardý doðrusu. Bunu bulamadýðýmýz
için bir miktar hayal kýrýklýðý olabilir. Gerçi çok da hayal kurmuþ
deðildik. Bunlarýn yanlýþ anlaþýlmasýný istemediðim için
söyleme gereði duydum.
Geri kalanlar tartýþma konusu. Bir de Haluk'un sitemine ben
de iþtirak edeyim, sadece þahsýmýza söylenenler deðil
arkadaþlarýmýza söylenenler açýsýndan da. Þimdi arkadaþlar ben
kimseyi dýþlama lüksümüz olduðunu düþünmüyorum: Bütün
Stalincileri dinlemeye hazýrým, bütün Troçkistleri dinlemeye de
hepimiz hazýr olmalýyýz. Birlikte tartýþacaðýz ve kimseyi o kadar
fazla dýþlama lüksümüz de yok çünkü eðer etrafýmýza bakýp sa-
yacak olursanýz, sayýmýz mesela on yýl öncesinden daha az. O
yüzden birbirimize kýyma þansýmýz, mesela hiç kimseye hayatýn-
da hiçbir kötü söz etmemiþ olduðunu bütün hapishane hayatým
boyunca ve sonrasýnda yazdýklarýný okuduðum için de bildiðim
Demir arkadaþýma kimsenin mesela “pespaye fikirler” diye
eleþtiri yöneltme hakkýnýn olmadýðýný düþünüyorum. Hiç
beðenmeyebiliriz. “Çok saçma, bu kadar yanlýþ kurulmuþ bir
fikir hayatýmda görmedim” demek baþka bir þey, öbür türlü
söylemek baþka bir þey. Çünkü o da hepimize öbür türlü mu-
kabele etme hakký veriyor. Yoksa Troçkizmi beðenmeyebiliriz ve
bunu da söylemeye hakkýmýz var ama kimse Troçkist olduðu için
pespaye olmuyor, Stalinci olduðu için erdemli olmayacaðý gibi.

Eski Dünyanýn Merkezi ve Direniþ Olanaklarý


Haluk Gerger'in takdimi aslýnda tartýþmamýzýn terimlerini
de sadeleþtirdi, daha kolay konuþabilir hale geldik. Çünkü bizim

87
Büyük Ortadoðu ve Afrika Projesi baðlamýnda aslýna en iyi
bildiðimiz yer kendi faaliyet halinde olduðumuz yer, yani
Türkiye. Buradan yapacaðýmýz deðerlendirmelerle belki bu
süreçte etkimiz varsa, iddiamýz ortaya çýkabilir. Ya da mücadele
yöntemleri üzerine buradan hareketle konuþabiliriz. Yani
kendimizin ortaya koyabileceði bir þey yoksa daðarcýðýmýzda o
zaman durumu dýþardan gözleyen aktörler olabiliriz. Oysa
sergileme gayet iyi bir biçimde gösteriyor, Türkiye-ABD iliþki-
leri baðlamýnda deðil sadece bütün bölgenin konumuna
bakarak söyleyebiliriz.
Dün de söylemeye çalýþtým, terimi Samir Amin'den
devralarak kullanacak olursam, “eski dünyanýn merkezi”
burasý. Eski dünyaný merkezinde de Türkiye duruyorsa hamle-
ler buradan baþlayarak ilerleyecek. Tabii ki bu merkezde yer alýþ
Türkiye'nin merkezi etkinliðe sahip olduðu anlamýna gelmiyor.
Türkiye Büyük Ortadoðu diye tanýmlana coðrafyada kültürel ,
ideolojik, politik olarak etkin bir güç sayýlmaz iþin doðrusu.
Araplar nefret ederler, Kafkasya halklarý, Balkan ülkeleri eski
Osmanlý despotizminin bugünkü mirasçýlarý olarak uzak dur-
maya çalýþýlar. Genel olarak Türkiye'nin sevilen, ya da þöyle
diyelim hegemonik bir güç olduðunu söylemek mümkün deðil.
Özellikle 1923'ten buyana kendisini Arap-Ortadoðu dünyasýn-
dan kendisini kültürel olarak ayýrmaya ve Batý'ya eklemlenmeye
çalýþan ve zihni doðal hinterlandýnýn tamamen dýþýnda çalýþan
bir devlet ve toplumdan söz ediyoruz.
Kabaca gözümüzün önüne getirelim: Türkler ya da Türkiye
Cumhuriyeti Devleti okullarýnda genel olarak gündelik toplum-
sal yaþamýnda, medyasýnda, ABD'yi Almanya'yý, Fransa'yý hatta
Yunanistan'ý bilir, bilmeye çalýþýr. Onlara benzer, benzemeye
çalýþýr. Ama Ýran'da ne olduðunu Irak'ta ne olduðunu, Suriye'de
ne olduðunu, Gürcistan'da ne olduðunu, Bulgaristan'da ne
olduðunu, Ermenistan'da ne olduðunu bilmez, bilmek istemez.
Bunlarla bir iliþkisi de yoktur, ruhi beraberliði de yoktur. Ama
toplumun alttan alta vardýr. Mesela Filistinli çocuklara zul-
medildiði zaman sýradan Türkler televizyonda bunu gördük-

88
lerinde üzülürler, bu devleti alakadar etmez. Cezayir Fransa'dan
baðýmsýzlaþmaya çalýþýrken Türk devleti Fransa'nýn tarafýný
tutar ama Müslümanlar Cezayir'in tarafýný tutmuþlardýr.
Türkiye böyle bir karþýtlýklar dünyasýnda genel olarak bu
iklime, kurulan bu büyük oyun sahasýndaki halklarýn ve devlet-
lerin ruh haline ve atmosferine yabancý.
Þimdi ABD bu oyunu yeniden kurarken Türkiye'yi bu
coðrafyada etkin bir güç haline getirebilmek bakýmýndan bizim
için son derece problemli bir alanda çalýþýyor. Yani TC'yi laik,
seküler bir devlet bir rejim olmaktan, bir dil sürçmesi olmak-
sýzýn, “ýlýmlý Ýslam devleti” ya da bir tür “Ýslam devlet”i, “mo-
dern Ýslam devleti”, “laik Ýslam devleti”, sürekli olarak bir Ýsla-
mi vurgu, yani rejime yamanmýþ bir Ýslami vurgu ile görmeye
çalýþýyor.
Bu bir bakýma ABD'nin Türkiye'yi “Geniþletilmiþ Ortadoðu
ve Afrika” planý içerisinde nasýl görmek istediðiyle ilgili. Eðer
böyle görmek istemeseydi Türkiye'nin Ýslami karakteri onu çok
fazla ilgilendirmeyecekti. Hatta AB ile Türkiye arasýndaki bir-
lik gerilimleri açýsýndan bakýldýðýnda. AB üyesi olmaya hazýr-
lanan bir ülkenin Ýslami karakterine ABD'nin yaptýðý aþýrý
vurgu öte yandan bu müttefikine yapýlmýþ bir fenalýk olarak da
görülebilirdi
Demek ki karþý karþýya kaldýðýmýz birinci problem þu: Büyük
Ortadoðu Projesi baðlamýnda þimdiye kadar kültürünü, ruhsal
þekillenmesini, tarihsel iletiþimini kendisinden tamamen kopar-
mýþ olduðu bir coðrafyaya Türkiye'yi iade etme noktasýnda bir
basýnç var. Çok uzun vadede bu tarihsel þekillenmeden bir baký-
ma olumlu olarak da sonuç çýkarýlabilecekken, burada
kazanýlmýþ tek modern þey olan bir sekülerlik çöpe atýlarak bu
iade gerçekleþtirilmek isteniyor. Burada esaslý bir gerilim var.
Peki, bu Türkiye'ni bir model olarak burada bir rol oynaya-
bileceði anlamýna geliyor mu? Bence buna ne kadar uðraþýlsa da
ABD'nin bölgede Ýsrail'den sonra en önemli askeri, ekonomik,
politik diplomatik stratejik yatýrým alaný olmasýna raðmen
Türkiye bu role ittirilemez. Çünkü Ortadoðu aslýnda Arap

89
alemi demek ve bu Arap aleminde Türkler bu alemin düzen-
leyici gücü olarak rol oynama þansýna sahip deðiller.
Bu seküler kazanýmlarý savunmanýn iki yolu var. Bunlarý
demokrasiyi ilerleterek ve cumhuriyet kabuðu içerisini baþka
bir toplumsal doku ile doldurarak bunu yapmak mümkün. Bir
tanesi bu. Ýkincisi baþýna çuval geçmiþ olanlarýn sayýklamalarý
çerçevesinde bunu otoriter, genel olarak küresel parametrelerin
dýþýna çýkmýþ bölgede kendisi gibi içine kapanýk rejimler arayýþý
içerinde olan ülkelerle bir blok kurmak. Bunun en kaba ve göze
görünür ama dolayýsýyla zaaflarý da sýrýtan modelini bu eski
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Tuncer Kýlýnç ileri sür-
müþtü: “Madem AB bize istediðimizi vermiyor, o zaman bize
Rusya ve Ýran'la bir blok kurarýz… Nedir yani dolar dediðin
boya ve kaðýda bakar basarýz parayý, sonuçta biz de bir yol bula-
biliriz.”
Sonuçta þimdi Tuncer Kýlýnç'ýn boyuna dolandýrýlmýþ olan
yolsuzluk soruþturmasýyla bu söyledikleri arasýnda bir baðlantý
olduðunu ben düþünüyorum. Yolsuzluk yapýp yapmamasý deðil
burada önemli olan. Ordu içinde Türkiye'nin bölgesel stratejisi
konusunda bir kamplaþmada taraf olmasý ve bu kamplaþmanýn
þiddetini görebileceðimiz bir kanýt sunmasý.
ABD modeline teslim olmaya mukabil bir Avrasya hinter-
landý içerisinde Ýran ve Rusya'yla bir blok kurulabileceði
hevesinin gerçekleþmesinin de bana sorarsanýz bir imkaný yok.
Yani sermayenin bir seçeneði olabilmek bakýmýndan da bir-
biriyle baðdaþtýrýlamaz iktisadi ve tarihi çýkarlar yumaðý.
Bunlardan bir blok oluþabilmesi için görünür rasyonel bir ikti-
sadi sebep de bulunmuyor ortada.
Dolayýsýyla sekülerliði korumanýn ikinci yolu diye göste-
rilenin, ya da bugünkü seküler rejimi otoriter bir rejim olarak
sürdürebilmenin bölgesel imkaný olarak anlatýlan þeyin de aslý
astarý yok.
O zamana geriye ne kalýyor. Nereden hareketle bir çerçeve
kurmaya baþlayabiliriz. Besbelli bizim için bir bedahet gibi
görülebilecek olsa da hiç denenmemiþ þeyi yapmak: Ýþçi

90
sýnýflarýnýn kendi aralarýnda adým adým örebilecekleri bir
dayanýþma aðýný kurmaya baþlamak. Bu bir imkan olabilir.
Bunun için kendi coðrafyamýzdan iþe baþlamamýz gerek-
tiðine göre soru þu: Biz, yani emek güçleri ve sosyalistler, her
þeyden önce Türkiye'nin Kürtleriyle böyle bir dayanýþma ikli-
mini oluþturabilir miyiz? Þimdiki rejime alternatif olarak
seküler kazanýmlarý savunabilecek, enternasyonalist bir özle
ileriye doðru taþýnabilecek bir düzenleme olanaðý var mý?
Tabii bu bizim açýmýzdan son derece zor. Göründüðü kadar
kolay deðil. Çünkü Kürtler dediðimiz zaman hiçbir zaman bir
tek ülkeden söz etmiyoruz. Kürtler dediðimiz zaman daima dört
ülkeden söz ediyoruz ve bu dört ülkeden herhangi birinde
ortaya çýkacak olan deðiþiklik ötekilerin bütün terimlerini
deðiþtiriyor. Bugün Irak'ta olduðu gibi.
1991'e kadar Kürtler dendiði zamana Türkiye Kürtleri,
Kürtlük dünyasýný tanzim ediyordu. 1991'den yani Birinci
Körfez Savaþý'ndan beri özellikle 1996'dan beri adým Kürtler
sahnesini Kuzey Irak ya da güney Kürdistan Kürtleri tanzim
ediyor. Bu tanzim ediþte bu BOP ya da GOP baðlamýnda Güney
Kürdistan Kürtlerinin bizim istediðimizden ya da bizim arzu-
layabileceðimizden faklý bir rol oynamaya baþladýklarý da apaçýk
ortada.
Ben doðrusu burada mesela Türkiye'de bir çok tartýþmada
dillendirildiði þekilde bunu bölgede bir baþka Ýsrail oluþumu
olarak görmek eðiliminde deðilim. Ama Güney Kürtleri strate-
jik baðlamda ABD'nin bölgeyi yeniden düzenleme sürecinde
etkin bir aktör olarak Kürtlerin tarihi çýkarlarýný gerçekleþtir-
meye çalýþýyorlar. Eðer Kürtlerin tarihi çýkarý bir devlet kurmak-
ta idiyse bu devlet kuruluyor, þöyle ya da böyle.
Fakat þimdi geriye dönüp baktýðýmýzda halklar açýsýndan
durum nedir? Kürdün Kürdü hapsedeceði, Kürdün Kürdü
sömüreceði bir devlet kurma Kürt burjuvazisinin hayali olabilir-
di. Ya, Kürtlerin büyük çoðunluðunun hayali bu muydu diye
sorunca yepyeni bir tartýþmanýn zeminine geliyoruz.
Türkiyeli Kürtler bölgenin baþka devletlerinde yaþayan
Kürtlere nazaran daha çok demokratik, daha çok sosyalist, daha
91
çok devrimci bir mirasa, geçmiþe sahipler. Bununla bir aidiyet
kurabilir miyiz, burada oyunu yeniden kurabilir miyiz?
Eðer BOP karþýsýnda devrimci enternasyonalist ve Türkiye
emekçilerinin modern kazaným olarak kendileriyle birlikte
ileriye götürebilecekleri kazanýmlarý taþýyabilecek yeni bir
zemin, yeni bir sahne kuracaðýz iddiasýnda isek eldeki unsurlar
bundan ibaret.
Buradaki problem þudur: Bütün bunlarýn belli belirsiz henüz
bilince þuura çýkmamýþ ve henüz bir program etrafýnda tartýþýl-
mayan þeyler olmasý.
Türkiye sosyalistlerin önemli bir bölümü, kendimi de içine
katarak söyleyeyim, þöyle bir fikri kolaycýlýk yaþadýk,
Amerika'nýn Clinton dönemi sona erinceye kadar:
Bir bölümümüz için sonuçta bölgesel bir mesele olarak Kürt
meselesi karþýsýnda tavýr þöyleydi; “Türkiye'de her türlü mil-
liyetçiliðe karþýyýz dolayýsýyla Kürt milliyetçiðine de karþýyýz.”
Böylece mesele zihinde çözülmüþ gibi görünse de olduðu yerde
duruyordu.
Bir bölümümüz ise, buna ben de dahilim, þöylece çözdüðü-
müzü sanýyorduk: “Kürtler ne istiyorsa biz de onu istiyoruz.”
Fakat Kürt hareketi Kürt coðrafyasýndaki altüstlüklere de
baðlý olarak enternasyonalist açýdan kimi zaman doðru kimi
zaman yanlýþ seçimler yapabildiler.
Kendi pozisyonlarýma baktýðýmda: “1984'te Kürtler baðýmsýz
birleþik sosyalist Kürdistan istiyorlardý” bende onlar adýna isti-
yordum. Sonra “sosyalist”i kalktý onu da onlar adýna istiyor-
dum; sonra “birleþiði” kalktý onu da onlar adýna istiyordum,
ama en son istenen þeyi, ki bu da durmadan deðiþiyor, pek
isteyemez hale geldim.
Þimdi burada problem var. Demek ki sadece pasif bir biçimde
ezilen halkýn yada ezilen milletin taleplerini siyasi gündeme taþý-
yarak siyaset yapýlmýþ olmuyor. Bir ortak zemin kurmamýz lazým.
Bu ortak zemin bir politik parti olabilir, bir parti-ler federasyonu
olabilir vs. ama bir politik ortaklýðýmýzýn olmasý gerekir.
Dolayýsýyla Demir'in toplantýyý açarken söylediði þekilde
onlarýn gücü ve zaaflarýný görmekten çok “bizim neyimiz eksik,

92
bize ne lazým” diye sorduðumda bu sahnede rol almaya çalýþ-
mak bakýmýndan Türkiye sosyalistleriyle Kürt devrimcileri yada
Kürt sosyalistleri arasýnda bir mesele olduðunu, bu yaklaþým-
dan, bu deðerlendirmeden hareketle söyleyebilirim.
Türkiye'nin yoksullarýyla Kürdistan'ýn yoksullarý, Türkiye
sýnýrlarý içerisinde yaþayan Kürt yoksullarý arasýnda anlaþýlabilir
bir temas alaný bir mücadele zemini yok.
1991 den beri Kürtlerle birlikte seçime katýlýyoruz. Bu son
derece asimetrik bir iliþki ve bana sorarsanýz, apolitik bir iliþki
halini de almaya baþladý. Çünkü gündemleri birlikte kuramý-
yoruz, meseleleri birlikte çözemiyoruz. Sonuçta sandýða git-
tiðimizde de aslýnda umulandan çok daha düþük geçekleþmeler
oluyor ve o tarafta þöyle yorumlanýyor: “Ýþte sosyalistlerle
yapýlan ittifaklarýn sonucu bu kadar.” O yüzden saða doðru
açýlýþlar saða doðru aranýþlar baþlýyor. Þimdi bütün bu deneyim-
lerin sonuçlarýný anlamlý bir þekilde Kürt yoldaþlarýmýzla birlik-
te konuþacaðýmýz bir zemin son derece önemli.
Tabii, dönüp “biz” derken neyi kastettiðimiz de konuþmamýz
lazým. Türkiye sosyalist hareketi kendi açýsýndan baktýðýnda
etkin bir politik güç olamama, etkin bir sosyal zemin üzerinde
kendini gerçekleþtirememe ve ne zaman sayýlsa ölçülse, biçilse,
aslýnda tarihteki gücünden ve tarihteki iddiasýndan çok daha
geride kalýyor.
Yani sol 1960'larýn yüzü suyu hürmetine kendisini gündeme
politik taþýmaya çalýþýyor. Ama 1960'larda doðmamýþ çocuklarýn
siyasette etkin olduðu bir dönemde yaþýyoruz. 1960'da doðsaydý
insanlar 45 yaþýnda olacaktý, onlar bile Türkiye'de yaþlý sayýlý-
yor. Türkiye nüfusunun yüzde 75'ini 0-35 yaþ arasýndaki insan-
lar oluþturuyor. Hatta bu insanlara geçmiþin menkýbeleriyle
politika aktarmak mümkün deðil. Sol böyle ilerleyemeyecek.
Dolayýsýyla Kürtlere akýl öðretmek bir yana kendi aklýmýzý
baþýmýza toplamak gibi baþka bir meselemiz var. Eðer karþý kar-
þýya kaldýðýmýz proje bu kadar büyükse buna deðecek, bununla
çatýþmaya kalkacaðýmýz bir zemin tanýmlamasý biz yapmýþ
deðiliz. Kürt hareketi açýsýndan, bizim Türkiye'den baktýðýmýz-

93
da ortaya koyabileceðimiz cevher bu olabilir. Bunu tamamlaya-
cak sahnenin diðer aktörleri Arap coðrafyasýnda; Filistinliler,
Ýsrail muhalefeti, Ýran solu ve muhalefeti, Magrip ve Maþrýk
Araplarýnýn solu ve muhalefeti. Bunlarla kendimize bir zemin
kurmamýz lazým. Hiç denemediðimiz bir þey. Ama mecburuz,
yani hayat bizi buraya doðru çaðýrýyor. Tabii ki istilacýlarýn, böl-
geyi kontrol altýna alma iddiasýnda bulunanlarýn egemenlik
alanlarýnda yaþayan muhalefetlerin de rolü olacaktýr. Israrla bu-
nu söylüyorum, Amerikan solunu, Avrupa solunu bu muhale-
fet sürecine katmadýkça tabloyu tamamlamýþ olamayacaðýz.
Þimdi kendimizi özetle kendi geleceðimizi nerede kura-
caðýmýz meselesiyle de iliþkilendirerek sözümü baðlayayým.
Türkiye'den söz ediyorum kendimiz derken, sizleri de ister iste-
mez bedenleri burada yaþayan ilgileri Türkiye'de olan devrim-
ciler olarak görüyorum. Almanya'da bir düzen deðiþikliði mese-
lesini sizler çok fazla gündeminize getirmediðinize göre,
bildiðimiz iþi birlikte nasýl yapabileceðimizi konuþmaya devam
edebiliriz.
Türkiye açýsýndan ciddi bir mesele bu AB konusudur. Tür-
kiye siyasetini AB çok derinden ve güçlü bir biçimde etkiliyor.
Türkiye solunun geçmiþten beri, tüketilmemiþ meseleler topla-
mý olarak programýna koymuþ olduðu, hemen hemen her þey
AB müktesebatýnýn kabulü sürecinde þöyle ya da böyle reform-
lar listesine yazýlýyor. Dokuz paket çýktý, bunlar bir dizi anayasa
deðiþikliðini de içeriyordu. Bunlarýn toplamýna baktýðýmýzda,
Türkiye solunun kaðýt üzerinde devrimci demokratik program
ya da minimum program dediði þeylerin hemen hemen büyük
çoðunluðu aþaðý yukarý, Kürt meselesi dýþýnda buraya yazýldý.
Peki Türkiye'nin toplumsal yaþamýnda ne deðiþti derseniz,
hiç bir þey deðiþmedi. Bu bizim devrimci demokratik dediðimiz
programýn geçmiþte ne kadar sahici olduðu konusunda bence
bizi düþünmeye çaðýrýyor. Ýkincisi bununla belirlenmiþ bir sol,
liberaller karþýsýnda kaçýnýlmaz olarak tamamen silahsýz kalýyor
ve kendi etki alanýný liberallere kaptýrmýþ oluyor. Çünkü bunlar
“liberal özgürlükler” alanlarý ve onlar da diyorlar ki, “Avrupa'da

94
bu meseleler böyle halloluyor. Avrupa'ya katýldýðýmýz andan
itibaren bu problemler çözülecek….” Gündelik ve sýradan bi-
linç açýsýndan bu doðru bir þeydir. Hakikaten öyle çözülecektir.
Bunu bir kriz faktörü olarak görmesi gereken, maksimum
programýný gerçekleþtirirken atacaðý ilk adým olarak görmesi
gereken sol ise kendi programýný iki parçaya bölüyor. Þimdiye
kadar programýný “minimum program burada, maksimum prog-
ram þurada” diye ayýrmýþ olduðu için, bütün bunlar karþýsýnda
silahsýz da kalmýþ oluyor. AB sürecinde bir yandan, özgürlükler
alanýnýn da Türkiye'de giderek geniþlemesi dolayýsýyla solun da
gücünün artmasý beklenmez miydi? Ama hepimiz gözlüyoruz,
yanýlýyorsam arkadaþlarým da beni doðrulasýnlar, Türkiye'de
solun etkisi ve gücü artmýyor azalýyor. Çünkü kendi denklemi-
ni, kendi paradigmasýný deðil baþkasýnýn paradigmasýný
yürütürken edinmiþ olduðu güç, malýn sahibi ortaya çýktýðý gün-
den beri, ondan geri alýnýyor.
Þu halde sol, sosyalist hareket yeniden ve bir kere daha
meseleyi toplumsal sorun alanýnda yeniden kuracak mýdýr? Yani
mülkiyet meselesini yeniden gündeme getirecek midir?
Ýkincisi bunu Türkiye'nin ve Kürdisan'ýn yoksullarý ile bir-
likte yapacak mýdýr? Bu iki soru hayati önemde. Ancak böyle-
likle sol bir popüler güç halini alabilir ve diyelim ki bölgenin
düzenlenmesi konusundaki diðer iddialarýný peþ peþe dizmeye
baþlaya bilir. Böyle bir güç yok ise sözler ciddiye alýnmayacaktýr.
Örneðin Haluk Gerger bir akademisyen bir doçent olarak
sözünü belki daha uzaklara iþittirebilecektir ama mesela bütün
bu sorunlarý çözmemiþ bir partinin sözcüsü olarak sözünün hiç
kuvveti olmayacaktýr. O nedenle bana sorarsanýz biz böyle bir
alan temizliði, böyle bir yeniden kuruluþ yapmaksýzýn güç sahibi
olamayýz, güç sahibi olamadýðýmýz sürece de bu oyunda rol
almamýzýn bütün imkaný ortadan kalkar. Ve þu an aslýnda bu
oyunda biz rol sahibi deðiliz iþin doðrusu. Kürtler kýsmen rol
sahibidirler ve giderek, söylemi varolan kurulu partilerin
söylemiyle git gide benzeþen bir rol oynamaktadýr. Bunu hepi-
miz biliyoruz, izliyoruz. Bunu anlamlandýrmak üzerine pek çok

95
þey konuþabiliriz ama þu en son politik atýlýmla ortaya konulan
tezlere baktýðýmýzda bu tezlerin Yeni Demokrasi Hareketinin
tezlerinden ne dereceye kadar farklý olduðunu ayýrt edebilecek
çok az insan vardýr.
Olsa olsa burada Yeni Demokrasi Hareketinin tezlerini
Kürtçeye çevirdiðiniz zaman tabii ki vurgu, anlam deðiþecektir,
bunun bir Kürt tarafýndan söylenmesinin anlamý baþkadýr ama
nihayet tarih sahnesinde baktýðýmýz büyük programatik çizgiler
olarak ayrýþtýrmaya çalýþtýðýmýz zaman ortaya çýkan durum bun-
dan çok baþka bir þey deðildir.
Þu halde neler yapýlabilir meselesinde ben iki noktaya iþaret
edebilirim. Birincisi; Türkiye þöyle yada böyle ara sýra darbeler-
le kesilmiþ olsa da bir parlamenter geleneðin yaþaya geldiði bir
ülke ve böyle de olmaya devam edecek bir süre daha. Bu
kaçýnýlmaz olarak seçimlerin seçim dönemlerinin önemini
ortaya çýkarýyor ve Türkiye önümüzdeki iki yýl içerisinde bir
seçim atmosferine girecek.
Bu dönem bir politik ortaklýk arayýþý için pek ala akýllýca ve
basiretle deðerlendirilebilir. Bunun önünde bir engel yok. Ve
bütün bu reformlar vs. de kýsmen bizim iþimize yarayacaksa
mesela barajýn daha aþaðýya çekilmesi ihtimali eðer gerçek
haline gelebilirse o zaman pek ala yeni bir politik aktör olarak
Kürtlerin, Türklerin, Türkiye'deki diðer azýnlýklarýn, sosyalist-
lerin devrimcilerin, ortak bloðunu bir üçüncü kutbu oluþtur-
mak mümkün ise bu üçüncü kutbun pek ala burada kendi
sözünü toplumsal gündeme taþýmasý imkaný doðabilir. Bu o
kadar ihtimal dýþý deðil. Bir kere böyle bir görünür güç edin-
menin kendisi bir momentum yaratacaktýr.
Bunlarý Türkiye tarihiyle kýyaslayalým TÝP'in parlamentoda
on dört millet vekili ve bir senatörünün olmasý ile hiç olmamasý
arasýnda bir fark olmuþtu. On dört millet vekili ile bir sena-
törün varlýðý, her gün toplum sahnesine siyaset sahnesine
yukardan en yüksek sözün söylendiði yerden seslenmenin
sonuçlarý TÝP'i yönetenlerin umduklarýnýn bile çok ötesindeydi.

96
1968 denilen ve dünyadaki büyük dalga ile iliþkilendirilen
Türkiye'deki hareket bana sorarsanýz, dinamikleri açýsýndan
kýsmen ondan baðýmsýzdý, çok daha politik bir þeydi ve çok
daha derine giden etkileri oldu. Kendimizin devrimcileþmesi ve
solculaþmasýnda bunun etkisinin ne olduðunu biliyoruz. Behice
Boran ve Mehmet Ali Aybar hiç istemezlerdi tabancayla ve
tüfekle uðraþalým ama Türkiye'de onlarýn dediðini onlar kadar
ciddiye aldýðýmýzda yapacak baþka bir þeyimizin olmadýðýný
görürdünüz.
Dolayýsýyla þimdi Türkiye'de böyle bir temsil iliþkisinin
saðlanabildiðini düþünelim, bundan doðabilecek þey temsilin
kendisinden çok daha fazla baþka bir þeydir. Özgüvendir,
sözünüzün dolaþýmda olmasýdýr, planlarýnýzýn karþýlýk bul-
masýdýr, muhatap bulmanýzdýr, uluslar arasý iliþkilerde saðlam
bir yerden konuþmaya baþlamanýzdýr. Bu sandýðýnýzdan çok
daha fazla etki yaratabilir. Bunun içinse iki þeye ihtiyaç vardýr;
bir barajý aþaðýya çekmek. Ýkinci bu aþaðýya çekilen barajýn öte-
sine geçebilecek bir toplumsal politik paydaþlýk ortaklýk kur-
manýn basiretli yolunu bulmak, nerden geçiyorsa bu yol. Bu bir
imkan ve bu kadar imkansýz olmadýðýný hayal ettiðiniz an görü-
yorsunuz. Oy toplamlarýna, sola doðru aktarýlmýþ olan politik
desteðe baktýðýnýzda, yüzde 5-6 civarýna çekilmiþ bir barajý her
zaman geçebileceðini görebiliyoruz. O zaman bu bir ihtimal. Bu
ihtimale oynanabilir. Bu seçmen için de eylemci için de
böyledir.
Ýkincisi Türkiye bence artan ölçüde uluslar arasý konfe-
ranslarýn alaný haline getirilmelidir, bizim söylediðimiz doðrul-
tuda. Yani bugün burada yapmaya çalýþtýðýmýz sempozyum gibi,
Ýranlýlarýn, Iraklýlarýn, Suriyelilerin, Kýbrýslýlarýn, Rumlarý,
Faslýlarýn, Cezayirlilerin, Amerikan, Ýngiliz muhalefetinin
sosyalistlerinin, ekolojistlerin bir araya geldikleri anti kapitalist
forumlarý, sempozyumlarý peþ peþe gerçekleþtirdiðimizi düþüne-
lim. Epey öðrenebileceðimiz ve öðretebileceðimiz þeyler olabilir
birbirimize. Türkiye'nin aslýnda ait olduðu bölgenin ve kültür-
lerin sahici kuvvetleriyle yüzleþmesi saðlanabilir. Bu toplumsal

97
iklimi deðiþtirebilir. Az bir þey deðil bu. Bugünkü parlamentoya
bugünkü sistem içerisinde girildiðinde 20 milletvekilinden
aþaðýsýyla girilmiyor zaten. Parlamentoya 20'den fazla mil-
letvekili soktuðunuzu, uluslar arasý etkin bir faaliyet toplamý
içerisinde bulunduðunuzu bu insanlarla yeni bir söylemi ve
yeni bir denklemi kurmaya baþladýðýnýzý hayal edin, az bir þey
mi bugünkü ölü topraðýna nazaran? Ondan sonra Allah
kerim…

98
Ortadoðu Coðrafyasýnýn I. Dünya Savaþý
Sonrasýnda Yeniden Þekilleniþinden
Günümüze Ýzdüþümler

Ragýp Zarakolu

Bence keyifli bir fikir teatisinde bulunuyoruz. Ben de


konuyu biraz daha deðiþik açýlardan eþelemeye çalýþayým.
Mezopotamya, bütünüyle yeniden dizayn ediliyor. Bu, aslýn-
da bölgenin yüzyýl içinde ikinci kez dizayn ediliþi. Osmanlý
Ýmparatorluðunun I. Dünya Savaþý sarmalý içinde, söz konusu
dönemde emperyalist güçlerin uyguladýðý taktiklere baktýðýmýz
vakit, dönemin otantik belge ve anýlarýný okuduðumuz vakit
bugün yaþanan sorunlar ve baþkaldýrýlar ile o günküler arasýnda
büyük benzerlikler ve paralellikler görüyoruz.
Son günlerde elimden düþmeyen bazý kitaplar var. Gertrude
L. Bell’in “Mezopotamya’da 1915-1920 Sivil Yönetimi” (Yaba
Yayýnlarý, Eylül 2005), T.E. Lawrence’in “Bilgeliðin Yedi
Sütunu” (üç cilt, Chiviyazýlarý yayýnevi, 2004-2005) adlý kita-
99
plarý okuyordum örneðin bu Sempozyuma katýlmadan önce.
Yazarlarýn ikisi de son derece ilginç, bir çok roman ve filme
konu olmuþ karakterler. Oxford, Cambridge üniversitelerinde
çok iyi eðitim görmüþ, arkeoloji bilimine tutkuyla baðlý, ayný
zamanda edebiyatla da haþýr neþir insanlar… Bugünkü
Ortadoðu’nun þekilleniþi, bunlarý okuduktan sonra daha iyi
kavrýyorsunuz. Bell’in kitabý 1920 yýlýnda yayýnlanmýþ, aslýnda
bu bir rapor… Bir bakýma, Arap baðýmsýzlýðý için ütopik bir
yaklaþýmlarý da vardý. Ama Ortadoðu’nun þekilleniþi, bu ütopik
beklentiler çerçevesinde deðil, soðuk kanlý bir emperyalist pay-
laþým üzerinde, “böl ve yönet” anlayýþý aracýlýðýyla gerçekleþti.
Ve Arap ayaklanmasý, aslýnda Ýngilizlerin beklediðinden ve de
planladýðýndan çok daha erken baþlamýþtý. Cemal Paþa Arap
ulusal hareketinin öncülerini kýrmýþ, ve daha sonra sað kalanlar
da, bölgenin Ýngiliz ve Fransýz sömürge yönetimi arasýnda pay-
laþýlýþýna tanýk olmuþlardý.
1915-20 yýllarý arasýnda, Irak parça parça Ýngiliz Ýmparator-
luðu tarafýndan iþgal edilirken, yeni bir yönetimin nasýl oluþtu-
rulduðunun öyküsü, Bell’in kitabý. Bu deneyim, ayný zamanda
alelacele ilan edilen, sözde baðýmsýz yeri Irak Krallýðýnýn temeli-
ni oluþturdu. “Mezopotamya’da 1915-1920 Sivil Yönetimi” adlý
bir raporda, Ýngilizlerin bölgeyi yeniden þekillendirirken, orada-
ki aþiretlerle olan iliþkileri, çeþitli toplumsal gruplarla olan iliþ-
kileri temelinde yeniden bir devlet yapýlanmasýný nasýl oluþtur-
duklarý anlatýlýyor. Bunu þimdi okumak, çok ilginç. Bu kitapta
da yazýldýðý üzere, Felluce, Telafer, Basra gibi bir sürü yer, 1919-
20 yýllarý arasýnda da sürekli bir çatýþma ve direniþ odaðý...
Adeta tarihin tekerleði, yeniden geriye dönmüþ vaziyette.
Peki, bunun anlamý nedir? 1990’lar öncesinde, 1917 Devriminin
yarattýðý adeta bambaþka bir dünya vardý; oradan geriye
dönüldüðü vakit ise, “Nerede kalmýþtýk?” dercesine, bir film
tekrar baþa sarmaya baþlýyor. 20.yy. baþlarýnda Mezopotamya’ya
hâkim olan güç, Osmanlý Devleti idi. O daðýtýldýktan sonra ise,
tamamen aþiretlerden oluþan bir kaos topluluðuna geri
dönülmüþtü. Körfez Savaþý’ndan ve Irak’ýn ABD ve koalisyon

100
güçleri tarafýndan iþgalinden sonra, Baas Partisi etrafýndaki
devlet yapýlanmasýnýn ve ordunun daðýtýlmasý ile birlikte, þimdi
orada bu kez Ýngilizler deðil, Amerikalýlar benzeri sorunlarla
yüz yüze… Ve ABD, ülkede ancak aþiret yapýlanmalarý ile
girdiði uzlaþýlar üzerinde iþgali “de facto” kalýcý kýldý.
Amerikalýlar, sadece Mezopotamya'yý dizayn etmiyorlar, pro-
jeleri Orta Asya'ya kadar yayýlýyor ve Türkiye'ye de bazý roller
biçiliyor. Tabii, bu rollere uygun hale gelmesi için, Türkiye'de
de bazý yeniden düzenleme hareketlerinin gündeme gelmesini
beklemek gerekiyor ve onun belirtileri bu yýl aðýr aðýr ortaya
çýkmaya baþladý. Hayatýmýz renkleniyor, oldukça sürprizlerle
dolu günlere de hazýrlýklý olmak gerekiyor diye düþünüyorum.
Irak'ta yaþananlar, varolan bir erkin, þiddet, savaþ ve zor kul-
lanýmýyla yýkýmý ve yeni bir erkin inþasýnýn tipik bir örneði.
Amerika Birleþik Devletleri, geçmiþteki dönemlerde, ülkelerin
yeniden dizayn ediliþini, ülkelerin kendi ordularý aracýlýðýyla
yapýyordu. Ama þimdi, herhalde, "En iyi darbeyi ben yaparým"
dercesine, darbecilik artýk bizzat Amerikan ordusuna ihale
edilmiþ vaziyette. Sizler de çok iyi biliyorsunuz, Soðuk Savaþ
dönemi ile karþýlaþtýrdýðýmýzda, daha deðiþik bir görünüm sunan
darbe biçimlerini, sivil darbe biçimlerini de peþ peþe yaþadýk.
Bunlar, Sýrbistan'da yaþandý, Gürcistan'da yaþandý, Ukrayna'da
yaþandý. Þu anda ise gündemde Ermenistan var, Ermenistan için
de böyle þeyler bekleniyor. Hatta Orta Asya ve Azerbaycan için
de böyle bir beklenti var. Buradaki dizayn etme, “sivil toplum
kurma” etiketi altýnda bir inþa etme. Ama nasýl bir inþa…?
Daha çok “teatral” bir þekilde, sahneye bir oyun konurcasýna
gerçekleþen sözde “demokratik devrimler” söz konusu. Bunlar,
gerçekten tabandan gelen bir dalga üzerinde mi yükseliyor? Bu
da çok tartýþmalý bir konu diye düþünüyorum.
Elbette biliyorsunuz, Amerikalýlar kendi deðerlerini,
Amerikan deðerlerini çok önemserler, ki baktýðýnýz vakit, bu
deðerlerin kökleri Amerikan Devrimi’ne ve Büyük Fransýz
Devrimi’ne kadar uzanýr. Fakat bugün Amerika'nýn kendi içine
döndüðünüz vakit, Amerika'nýn kendi içinde de bir kutupsal-

101
laþmanýn yaþandýðýný ve Amerika'nýn politik olarak, Ýç Savaþtan
beri ilk defa bu kadar açýk þekilde iki ayrý grup halinde kutup-
sallaþtýðýný görüyoruz. Toplum içindeki geleneksel liberal ke-
simlerle muhafazakar kesimler arasýndaki gerginlik, artýk
gözlemlenir bir düzeyde fark ediliyor. Bu, günlük hayattaki
davranýþlara kadar yansýyor. Amerika Birleþik Devletleri, bir
yandan Amerikan deðerlerini küreselleþtirdiðini iddia ederken,
kendi ülkesi içinde bu deðerlerin bilinçli bir biçimde yok
edilmesi gibi bir durumla karþý karþýyayýz. Yurtseverlik Yasasý ile
kendi ülkesi içinde totaliter bir topluma yönelen Bush yöneti-
minin baþka ülkelere sözde demokrasi ihraç ediþi ne kadar
inandýrýcý olabilir?
Sonuç olarak Irak iþgali, sonuçta bir bumerang etkisi gibi,
geri dönüp kendi toplumunu vuruyor. Benim de üyesi olduðum
Türkiye PEN'i ayný zamanda Uluslararasý PEN'in bir üyesi. Þu
anda kardeþ örgüt olan Amerikan PEN'inin baþýnda Salman
Rüþti var. Salman Rüþti, þu arada Amerikan Hükümetine karþý
Amerikan deðerlerini savunma pozisyonunda. En son,
Amerikan PEN'i Baþkaný olarak, Senatoya bir mektup verdi. Bu
mektupta, Amerika Birleþik Devletleri’nin, iþkence konusunda,
Birleþmiþ Milletler Ýþkenceye Karþý Konvansiyonu’nu ihlal
ettiðini ve bunun sadece Abu Gureyb ile sýnýrlý kalmadýðýný,
Afganistan, Guantanamo ve birçok yerde, açýklanmayan gizli
sorgu merkezlerinde yaptýðý iþkence ve kötü muamelelerle
Birleþmiþ Milletler Ýþkence Konvansiyonu’nun ihlal edildiðini
belirtti. Bunun dýþýnda, yurttaþlarýn geri alýnmaya çalýþýlan
temel haklara sahip çýkýlmasý için bir kampanya yürütülüyor.
Yeni çýkan Yurtseverlik Yasasý’nda deðiþiklik yapýlmasý için 180
bin imza toplandý. Bu imzalar, sadece kitap okurlarýndan top-
landý. Çünkü bu yasaya göre, Amerikan kütüphaneleri ve kitap
satýcýlarý, FBI istediði vakit, müþterileri hakkýnda bilgi vermek-
le yükümlü kýlýndý. Yani eðer bir okur, tehlikeli bazý baþlýklarla
ilgileniyorsa, kütüphaneci bunu bildirmek durumunda; bu,
kanuni bir yükümlülük. Buna karþý, bu noktanýn deðiþtirilmesi
için, oradaki kütüphane çalýþanlarý ve Amerikan PEN'i bir imza

102
kampanyasý baþlattý. Amerikalý yayýncýlar ise, ABD yönetiminin
"düþman" olarak tanýmladýðý ülkelerin yazarlarýnýn kitabýný
yayýnlama durumunda, cezalandýrýlma tehdidi ile yüz yüze…
Amerika Birleþik Devletleri Hükümeti, Latin Amerika'da,
en son Venezüella örneðinde olduðu üzere, demokrasiyle ve
seçimle gelen hükümetleri yýkmak için bir sürü operasyonlar
yürüttü. Geçmiþte bunda çok baþarýlý olurken, Chavez karþýsýn-
da yenilgiye uðradý. Üstüne üstlük Brezilya'da, Þili'de,
Uruguay'da, sol kökenli hareketler iktidara geldi. Bolivya'da
geleneksel halk isyanlarý yeniden patlak verdi. ABD'nin arka
bahçesinde iþler eskisi gibi yürümüyor.
Öte yandan ise, otoriter toplum geleneði güçlü olan eski
Sovyet topraklarýnda ise, daha farklý "karanfil", "lale" vb.
devrimleri yaþanýyor. Türkiye ve Ýsrail'den sonra, Irak'ta da,
“çok partili” bir seçim deneyimi yaþandý ilk kez. Irak'a bak-
týðýnýz vakit, tabii çok paradoksal bir biçimde, Irak'ýn toplumsal
yaþamýnda ilk defa bu kadar çok partinin ve bu kadar çok
toplumsal grubun seçime katýldýðý bir deneyim yaþandý. Bu
bana biraz da, Fransýz Devrimi’nden sonra, Napolyon
Ordularýnýn, Fransýz Devrimi’nin deðerlerini, yeni bir devlet
modelini yaymasýný hatýrlattý. Yani bir yandan Fransýz
Devrimi’ne ihanet ederek; ama bir yandan da bu deðerleri bir
emperyal istila aracý olarak kullanan Napolyon'un durumunu
da andýrýyor gibi geldi bana. Bu da böyle bir çeliþik sürecin yan-
sýmalarýndan biri.
Amerika Birleþik Devletleri, Soðuk Savaþtan bu yana ilk defa
bu ölçüde düþünce özgürlüðüne bir saldýrý yöneltmiþ durumda.
Biliyorsunuz, Mc Carthy döneminde de birçok yazar, düþünür
kendilerini soruþturma komisyonlarýnýn önünde buldu. Þimdi,
böyle bir olay, Amerika'da, daha çok Ýspanyol kökenlilerin
yaþadýðý bölgede yaþanýyor. Santa Clara kentinde, 15 yaþýndaki
bir çocuk, George T gözaltýna alýndý. Soyadýný bilmiyoruz;
çünkü 15 yaþýnda olduðu için açýklanmýyor. Suçlamaysa, "Faces"
Yüzler adlý bir þiirinde çok karanlýk imajlar, muðlak ve suç
tehdidi çaðrýþtýran ifadeler kullanmasý. Bu yüzden okul idaresi,

103
kendi çocuðunu cezaevine yollayabiliyor. Buna karþý, Nobel
Ödülü sahibi, Güney Afrikalý yazar Coetze, "Barbarlarý
Beklerken" adlý o güzel romanýn yazarý ve birçok yazar imza
topladý ve bu kampanya sonucunda çocuk serbest býrakýldý.
Mahkeme kararýnda da, Amerikan Anayasasýndaki düþünce ve
ifade özgürlüðüyle ilgili noktaya tekrar dikkat çekildi.
Yine New Mexico Eyaletinde, bir þiir öðretmeni, Bill Navis,
Irak Savaþý öncesinde, Amerika Birleþik Devletlerinin askeri
harcamalarýný kýnayan þiirinden dolayý ders verdiði Rio Rancho
Koleji'nden atýldý, Mart-2003 tarihinde. Bu þiirinde, Amerika
Birleþik Devletlerini, tanrýnýn çoktan beri terk etmiþ olduðu
ülke olarak tanýmlýyor ve silahlanma harcamalarýný kýnýyordu.
Fakat daha sonra çalýþtýðý kolejde iþten atýldý ve bir grup oluþ-
turdu. Çünkü o dönemde birçok öðretmen iþini yitirdi, bir
paranoya halinde birçok öðretmen iþinden atýlmýþ vaziyetteydi.
Bill Navis, Akademik Özgürlük Ýttifaký adlý bir gruba katýldý ve
sonunda, yürütülen mücadele sürecinde, kendini iþten atan
okulu mahkemeye verdi. Bu okul, þu anda 205 bin dolar tazmi-
nata mahkum edildi. Bill Navis de, aldýðý bu paranýn bir
bölümünü atýldýðý okulda bir þiir bölümü oluþturulmasý için
ayýrdý.
Tabii, Amerika'nýn kendi içinde böylesi olaylar yaþanýrken,
kendi politik modelini birçok ülkeye yayma programýný
yürütmesi oldukça tartýþýlýr bir durum sergiliyor. Ertuðrul'un
dediði gibi, Amerika'nýn bizzat kendi içinde, bizzat bu canavarýn
içinde sisteme karþý hareketlerin oluþmasý gerçekten büyük bir
önem taþýyor. Bu küresel dayatmaya karþý küresel bir direniþin
de oluþmasý, özellikle içinde bulunduðumuz bölge baþta olmak
üzere, tüm dünya için büyük bir hayati öneme haiz. Amerika
Birleþik Devletleri, bu operasyonunu, yani demokrasi dizayn
etme operasyonunu, kendisine göre totaliter özellikler taþýyan
bir rejime karþý demokrasi inþa etme projesini meþru göstermek
için, bu operasyonu, Ýkinci Dünya Savaþý sýrasýnda Nazizmin
yenilmesini örnek göstererek, ona gönderme yaparak sunmaya
çalýþýyor. Nasýl ki Almanya'da ve Japonya'da bir biçimsel

104
demokrasi oturtuldu, bunun için giriþimlerde bulunduysa;
bunun için nasýl ki anti-Nazi, anti-faþist mücadeleden yararlan-
maya çalýþýp, Sovyetler Birliði ve Batý demokrasileri arasýndaki
ittifaký çaðrýþtýrarak kullanmaya çalýþtýysa ve Almanya ve
Japonya'da çok partili biçimsel demokrasiyi zorla, iþgalle yer-
leþtirdiyse; ayný þekilde, "Irak'ta da bunu yapmak doðal bir þey-
dir" diye bunu meþrulaþtýrmaya çalýþtý Bush.
Yine geçenlerde Putin'e bir sözlü dalaþmada bulundu. Putin
de ona karþý, "Kendi gerçekliðimize uygun bir demokrasi yap-
mak da bizim hakkýmýz" dedi. Tabii, bence, Putin'in demokra-
sisinin, Türkiye'de 1945'de sahneye konulan demokratikleþme-
den pek farký yok. Yani otokratik ülkelerdeki, kontrol altýnda
bir demokratikleþme modellerinden biri ve sorunlarla dolu…
Bana göre, demokratikleþme ABD’nin eline býrakýlmayacak
kadar hassas ve kýrýlgan bir olgu. Gerçek bir toplumsal
demokrasiyi inþa etme misyonu, tabii ki, ancak bizlerin elinde,
sosyalist dünya görüþünün elinde. Yaþanan onca deneyimlerden
sonra, açýkça ortaya çýktý ki, gerçekten sosyalist bir demokrasi
olmadan, gerçek demokrasiyi inþa etmek de mümkün deðil -ki,
varolan deneyimlerin de zayýf karnýný hep demokrasi sonunu
oluþturuyordu. Rosa Luxemburg'un, 1917 Devrimine yönelik
sýcaðý sýcaðýna yaptýðý eleþtiriler biliniyor ve Rosa bunlarda
haklý çýktý ve sosyalist deneyimler de zaten bu zayýf noktadan
vuruldu. Barbarlýða karþý sosyalist demokrasi dýþýnda bir alter-
natif olmadýðý her gün biraz daha gün ýþýðýna çýkýyor.
Geçtiðimiz günlerde, yine bu yeniden dizayn edilen bölgeye
iliþkin olarak küçük, ama ilginç bir haber çýktý. Orta Asya ve
Avrasya hedefiyle, Türk-Amerikan ortaklýðý için bir proje gün-
deme getirildi. Amerikan ve Türk Dýþiþleri arasýnda, Rusya,
Kafkasya ve Orta Asya konularýnda bir danýþma forumu oluþ-
turuldu. Buna da Amerika Birleþik Devletleri - Türkiye
Stratejik Diyalogu deniliyor. Sözde Amerika'ya karþý "direngen"
bir tavýr gösteren mevcut Hükümetin altýnda, daha önce oluþ-
muþ mekanizmalar aynen iþlemeye devam ediyor. Bu olayý,
Erbakan'a Ýsrail ile antlaþma imzalatýlmasý olayýna benzetiyo-

105
rum. Geldiðimiz noktada, Erdoðan Hükümeti de, Rusya,
Kafkasya ve Orta Asya hususlarýnda, belirlenen stratejik
doðrultuda bir yapýlanmaya uydurulmuþ vaziyette bence...
Þu anda, Türkiye'de, sözde bir anti-Amerikan dalga yük-
selmiþ vaziyette. Ama enteresan bir þekilde, bunun en çýðýrtkan
gruplarý, Milliyetçi Hareket Partisi, yine Milliyetçi Hareket
Partisini ele geçirmeye çalýþan "Beyaz Türkler" grubu -bunlar,
"Yeni Çað" gazetesi etrafýnda örgütlenmiþ vaziyetteler ve bunlar
daha çok devlet için think-thank iþlevi gören, sözde stratejiler
oluþturan bir grup- ve Cumhuriyet Halk Partisi gibi yapýlar.
Cumhuriyet Halk Partisi de Baykal'ýn son manevralarý ile bu
cepheye katýldý ve "Yeni Çað" gazetesinde, milliyetçiliðin haslet-
leri(!) üzerine Baykal ile uzun uzun röportajlar yapýlýyor.
Erdoðan Hükümeti, belki de, sözde anti-Amerikan olan bu gru-
plar eliyle vurulacak. Çünkü bir çok plan söz konusu; A planý
varsa, B planý da var. Türkiye, eðer Irak Savaþýyla ilgili o kararý
Parlamentodan geçirseydi, baþka bir plan yürüyecekti. Ama
nasýl ki o çýkmadýðý için baþka bir plan yürürlüðe konulduysa,
þu anda da örtülü bir çatýþma devam ediyor. Bunun önemli
parçalarýndan birini de, yine Turancýlýk, tekrar Asya'ya yönelme
gibi görüþler oluþturacak gibi gözüküyor.
Birinci Dünya Savaþý sýrasýnda, II. Willhelm Almanya'sýnýn
iteklemesiyle, Ýttihatçýlarýn baþlattýðý politikalar, Ýkinci Dünya
Savaþý sonrasýnda, Soðuk Savaþ döneminde Amerika tarafýn-
dan devralýnmýþtý ve arada, bu gruplarýn Nazi Almanya'sýyla
iþbirliði de söz konusuydu. Turancýlara yönelik 1944'deki tutuk-
lama kampanyasýnda, bu gruplarýn Nazi Almanya'sýyla olan
iliþkileri biliniyordu. Bunlar daha sonra aklandýlar. Bu iliþkiler
daha sonra, Soðuk Savaþ döneminde, Orta Asya'daki Sovyet
topraklarýna yönelik operasyonlar için devralýnmýþtý.
Þu anda yeniden þekillenme alaný olan Irak, Ýkinci Dünya
Savaþý sýrasýnda da, Nazi Almanya'sý ile Ýngiltere arasýndaki bir
örtülü savaþýn geçtiði bölgeydi. Bu dönemde, Baðdat'ta, Nazi
yanlýsý bir ayaklanma düzenlenmiþti ve bu ayaklanma sýrasýnda
da kentin Yahudi mahalleleri saldýrý hedefi olmuþtu. Irak, daha

106
sonra Ýngiliz kuvvetleri tarafýndan yeniden iþgal edilmiþti,
1920'li yýllardaki gibi.
Daha sonraki dönemlerde, Irak, Baðdat Paktý bünyesinde,
Türkiye ve Pakistan ile birlikte Amerika Birleþik Devletlerinin
yanýnda yer almýþtý. Fakat o dönemin iki kutuplu dünyasýnda,
Arap milliyetçiliðinin yükseliþ döneminde, Irak, yine sistemin
zayýf karný olarak, 1958'de Irak, General Kasým Darbesine
sahne olacaktý. Bölgedeki deðiþ-tokuþlar 1974 yýlýnda, Irak'ýn
tekrar kamp deðiþtirmesiyle, Iran-Irak yakýnlaþmasýyla,
Kürtlerin tekrar satýlmasýyla yeniden gündeme gelecekti.
Þu anda, Amerika, bence, 1920'de Ýngilizlerin yaptýðý gibi,
hýzla bu yangýn bölgesini terk etme derdinde; ama bunu orada-
ki varolan güçlere býrakarak, bir anlamda da Irak'ta çatýþma
ortamýný miras olarak býrakarak yapmak hazýrlýðý içinde. Bu, bir
bedel ödeme tehlikesini gündeme getiriyor, ki bu, Kürtler
açýsýndan da bence önemli bir tehdit olarak düþünülmesi
gereken bir konu. Nasýl ki, Birinci Dünya Savaþýnda, büyük
Avrupa güçleri arasýndaki savaþta, kurban, baþta Ermeni halký
olmak üzere, bölgede yaþayan Süryani, Yezidi halklarý olduysa;
böylesi bir tehdit bugün de Irak'ta geçerli. Amerika'nýn bölgeyi
terk ettiði anda, Irak, belki 10 yýl, belki de daha uzun bir dönem
yaþanacak bir iç savaþ ortamýna sahne olabilir.
Þu anda, zaten küçük azýnlýk gruplarý Irak Savaþýnýn bedeli-
ni ödemekte. Ýslâmi direniþ hareketinin hedeflerinden biri de,
bölgede yaþayan küçük Hýristiyan azýnlýklarýn mekânlarý oldu.
Baðdat'taki Ermeni, Süryani, Ortodoks ve Keldani kiliselerine
yönelik bombalama eylemleri oldu ve havralar bütünüyle
havaya uçuruldu. Öte yandan, Kürt bölgesinde ulusal bir ön
devletin oluþmasýyla birlikte, yine küçük azýnlýklar bakýmýndan
sorunlar daha çok yaþanmaya baþlandý ve son 10 yýl içerisinde
Kürt bölgesinden çok önemli ölçüde bir Süryani göçü olmuþ
vaziyette. Böylece, bölgenin otantik halklarý son yüzyýldan beri
neredeyse tükenme noktasýna gelmiþ vaziyette.
Onlar açýsýndan baktýðýmýz vakit, örneðin, bir Süryani
toplumu açýsýndan baktýðýmýz vakit, belki bir Saddam rejimi

107
daha güvenlikliydi. Bu da çok çeliþik bir durum; ama bence
üzerinde düþünülmesi gereken bir nokta.
Bu noktalarýn altýný çizdikten sonra, bu yeniden belirlenim-
de, ortaya konan bu oyunda en büyük eksiklik, sosyalistlerin ne
yazýk ki sahnede olmamalarýdýr. Bu durum, iþi, içinden çok
daha zor çýkýlýr bir noktaya sürüklüyor. Baas, bölgede, gecikmiþ
bir Kemalizm'di bence; yani Kemalizm'in Arap versiyonuydu.
Demokratikleþme sürecine baktýðýmýzdaysa, hemen belirtmek
gerekir ki, biz bu filmi daha önce, 1945'lerde görmüþtük.
Böylesi bir demokratikleþme modelini ta 1945'lerde görmüþtük.
Yani sosyalistlerin, komünistlerin dýþarýda býrakýldýðý bir model.
Sosyalistlerin var olmadýðý bir noktada, azýnlýklarýn, küçük
halklarýn hiçbir þanslarýnýn da var olmadýðýný görüyoruz.
Çünkü çatýþma alanýnda milliyetçilik sahneden silindiði vakit,
alternatif olarak ortaya çýkan direniþ gücü eðer bir Ýslami
direniþse, burada hiçbir umudun olmadýðýný görüyoruz. Ne
emekçiler açýsýndan, ne azýnlýklar bakýmýndan.
Bu bakýmdan, bölgede varolan sosyalistlerin de, ne yazýk ki,
Balkanlar ve Kafkasya'da olduðu gibi, hýzlý bir milliyetçileþme
sürecine girmiþ olduðunun da altýný çizmek gerekiyor.
Sosyalizmin bir dünya projesi olarak, global bir proje olarak,
küresel bir proje olarak gündemden çýkmasýyla birlikte, parça
parça birçok ülkede yaþayan, kendini sosyalist ve komünist
olarak tanýmlayan hareketlerin de, bir anlamda milliyetçiliðe
kayma ve bölgeselleþme gibi eðilimleri taþýdýðýný görüyoruz. Bu
sürecin de bizleri düþündürmesi gerektiðini düþünüyorum.

Bölgesel Krizden Yeniden Siyasal Krize Doðru


Ýkinci söz hakkýmý, önümüzdeki dönemde bölgesel kriz ile,
olasý siyasal kriz arasýndaki tetikleme ihtimaline deðinerek kul-
lanmak istiyorum. Evet, Türkiye gerçekten tarihinin en ilginç
dönemlerinden birini yasamakta , çünkü Türkiye'de
cumhuriyetin kurulusundan beri belki ilk defa, baþka bir para-
digmasý olan bir siyasi iktidar söz konusu . Böyle bir iktidarýn
sahneye geldiði noktada, Türkiye'de ayni zamanda adeta

108
yeniden yaþadýðý coðrafyaya geri dönerek yer edilmiþ gibi…
Bütün bölge yeniden dizayn edilmeye çalýþýlýrken, Türkiye de
kendi içinde de baþka bir paradigmaya geçmiþ vaziyette. Yani
Ankara'da çoklarýnýn ciddi psikolojik sýkýntýlar yaþadýðýný
düþünüyorum. Çünkü ne kadar ihtida etmiþ, dönmüþ bile olsa
bile, siyasi Ýslam temelinde bir iktidar, çoðunluk iktidarý konu-
munda. Ve dolayýsýyla koalisyonlarýn "derin devlete" saðladýðý
manevra söz konusu deðil. Eski koalisyon hükümetleri döne-
minde þu yada bu þekilde Ankara bürokrasisi ve militarizmi,
adeta bir siyasi parti konumunda, seçilmediði halde iktidarýn
bir ayaðýný oluþturabiliyordu. Ama yine bu dönemde Türkiye
ilginç bir baþka süreci de birlikte yaþadý ve yaþamakta…
Daha önceki iktidarlarýn, ve son milliyetçi koalisyon
hükümetinin imza atarak baþlatmak zorunda kaldýðý AB üyelik
süreci çerçevesinde, bazý ön yasal deðiþiklikler hýzlý bir þekilde
yapýldý. Ama bu da oyunun bir parçasý. Ankara'da var olan
bürokratik, militarist odaklar tarafýndan AB adaylýðý sürecinin
sineye çekilmesi ilginç tabii. Ýlk baþlangýçta sürecin þu yada bu
þekilde sabote edilmemiþ olmasýnýn nedeni, bence AB bünyesi
içine dahil olmanýn, Türkiye'nin bölünmez bütünlüðünün,
sýnýrlarýnýn bir çeþit garantisi olacaðý beklentisi...
Türk resmi devlet ideolojisinde derin bir yeri olan paranoya,
yani bölünme ve parçalanma fobisi, "bize bu topraklarý býrak-
mazlar", "buralar elimizden alýnýr bir gün" paranoyasýna bir çare
olarak, AB üye adaylýðý sürecini adeta sineye çektiler bir süre.
Ortalýk þimdilik sakin görünmekle beraber, Türkiye ve içinde
yer aldýðý bölge yine yeni krizlere gebe... Gerek Türkiye'nin
yeniden dizayn edilmesi, gerek bölgenin yeniden biçim-
lendirilmesi pek o kadar kolay olacak gibi görünmüyor. Krizlere,
bazen de trajik olaylar silsilesine yol açabilecek geliþmelere de
hazýrlýklý olmak gerekir diye de düþünüyorum.
Biliyorsunuz ABD'nin konumunu, özellikle SSCB'nin
çökmesinden sonra bir çeþit imparatorluða benzetilen teorik
deðerlendirmeler oldu. Bu "imparatorluk" önemli bir atak
vaziyetinde , gelecekteki "potansiyel" düþmanlarýna karþý adýný

109
vermeden bir kuþatma harekatý sürdürüyor . Bu düþman yada
düþmanlar kimlerdir? Daha önce görüþmemiþ bir büyüme hýzýy-
la dünyada yükselen yeni bir güç olarak Çin ve Çin’in etrafýn-
da oluþabilecek ve hatta baþlamýþ olan ittifaklar zinciri mi?
Hindistan ve Rusya'yla kurulan baðlarýn bu odak etrafýnda
zorlu bir odaðýn oluþumuna yol açmasý mý? Bu ittifak potan-
siyelinin, Türkiye'de yansýmalarýný da biliyorsunuz. Arkadaþlar
da söz etti, askeriye içindeki bir kesim, Avrasya projesini Batý
Ýttifakýna alternatif olarak düþünmemiz gerektiðini söylediler,
kendi milliyetçi paradigmalarý temelinde. Ama eðer ilerde bir
“Avrasya” oluþacaksa, ABD “bunu biz de yaparýz” siyasetini
yürütüyor zaten. ABD ile Türkiye arasýndaki iliþkiler gerçekten
yarim asýrlýk . Çok kere seçimle gelen iktidarlardan da baðýmsýz,
bazen otomatik olarak isleyen mekanizmalara sahip bu iliþkiler.
Avrasya'ya yönelik olarak Türkiye dýþiþleri bakanlýðý, Amerikan
dýþiþleri bakanlýðý arasýnda bir stratejik çýkarlarý gözeten bir
takip komisyonu oluþturulmuþ vaziyette. Ýktidarda olan, ikti-
dara gelmesine göz yumulan Siyasi Ýslam da, aslýnda ABD'den
vize alarak geldi.
Biliyorsunuz, Tayyip Erdoðan iktidara gelmeden önce
Amerika'ya gitti, ön görüþmeler oldu ve dediðim gibi
Türkiye'nin yerleþik devlet paradigmasý dýþýnda bir iktidar
geldi. Adýna "ýlýmlý Ýslam" denen, zaman zaman Avrupa'daki
Hýristiyan demokrasi modeline benzetilmeye çalýþýlan bir mo-
delin öncü ülkesi olmasý isteniyor AKP liderinden.
Daha önce Amerika'nýn Türkiye'den beklediði, “biçimsel
demokrasinin” modeli olmasý misyonu, yerini bölgede
Pakistan'la birlikte þimdi baþka bir paradigmaya býraktý. Bu da
Ankara'daki milliyetçi devlet geleneðine son derece ters gelen
bir þey. Türkiye'nin bölgede Pakistan'la birlikte, “ýlýmlý Ýslam”
modeli olmasý isteniyor. Bu paradigma Ankara'daki milliyetçi
devlet geleneðine son derece ters gelen bir yaklaþým, ama bir
anlamda onlarýn ezberini bozan bir yaklaþým.
Ancak bu sözde yeni paradigmanýn önü daha 1980 darbe-
siyle birlikte açýlmamýþ mýydý? Bu proje, 12 Eylül Cuntasý altýn-

110
da Türk ordusunun desteklediði ve onun desteði ile hayata
geçirilen Türk-Ýslam sentezinin egemen konmasý ile ve bir
anlamda Kemalizm'in baþka bir biçime dönüþtürülmesiyle
yürürlüðe konulmuþtu bile. Ve bu ayný zamanda ABD'nin yeþil
kuþak politikasýnýn bir yansýmasý idi. "Yeþil kuþak", sonuçta
hedefine ulaþtý. Gerçekten de, Afganistan savaþýyla birlikte, iki
buçuk kutuplu dünyada dünya siyasetini belirleyen bir sistem,
yani Sovyet bloku artýk emperyalist sistemle yürüttüðü bir
yarýþmayý götüremez hale geldi. Afganistan savaþýnýn Sovyetleri
çürütmesi sonucu, ve yine "yýldýz savaþlarý" projesiyle, o döne-
min rekabet koþullarý altýnda, "sosyalist sistem", içinden çürü-
yerek çöktü. Yine o dönemde "sosyalist" bloðun dünya pazarýna
eklenmesi, bu blok içinde yer alan ülkelerin, adým adým farklý
muhalefet biçimlerine açýlmasýyla, bu çöküþ gerçekleþti. Ama
ABD önderliðindeki sistem de, bu çöküþle birlikte "düþman"sýz
kaldý ve "yeni bir þeytan" çöküþü izleyen on yýllýk süreç içinde
inþa edildi ve bunun aktörleri de "Yeþil Kuþak" döneminde
tohumlarý atýlan, "Ýslam fundamentalizmi"nden yükseldi.
Sovyetlere ve Ortadoðu ve Kuzey Afrika'da güçlenen anti
emperyalist Arap milliyetçiliðine karþý fideleri ekilen bir
hareketti bu. Bu bir þekilde, bir bumerang gibi geriye döndü. Bu
alet, Afganistan'da Sovyetleri çökerterek iþe yaradý ama, Ýran'-
da ilk kez ellerini kesti. FKÖ'yü Ýsrail karþýsýnda zayýflatan Bu
rolün dönmesini de istemiyordu yoksa tehdit olmadýðý sürece
bu ölçüde devasa imparatorluk ordusunun meþru olmasý
mümkün olmayacaktý. Hele hele imparatorluk Avrupa
Birliði'nin oluþumu, Uzak Doðu'daki yeni yükseliþ ve Çin'in
yükseliþiyle tehdit altýndayken .Fakat siyasi Ýslam'ýn kurumsal-
laþtýrýlarak Türkiye'de iktidar olmasýnýn önü açýlýrken yada en
azýndan engellenmezken bunun getirisi de vardýr. Siyasi
Ýslam'ýn kendinin dayandýðý kitle tabaný yine bunlarýn bölge
ülkeleriyle olan tarihsel iliþkileri , baðlarý bu iliksinin de çok
sorunsuz yürümemesinin neden olduðu. Çünkü tamam 28
Þubat süreci ile siyasi Ýslam bölündü, ama ortadan bölünmesi
beklenirken, kitle oy desteðinin AKP' ye kaymasýyla birlikte,

111
bambaþka bir denge durumu ortaya çýktý. Böylesi bir çoðunluk
iktidarýnýn oluþmasý, AKP' ye oluþturduðu bir baþka gündemi
hayata geçirme olanaðý saðladý. Özellikle Irak savasý öncesinde
bu durum, bir yandan Amerikan kuvvetlerinin Türkiye'ye
girmesine ve Kuzey Cephesinin açýlmasýna olanak saðlayan
teskerenin parlamentodan geçmesine olanak saðlamakla birlik-
te, yeterli oyun tutturulamayýþý, fiilen ret anlamýna geldi. Ama
bir anlamda da bu teskerenin onaylanmayýþý, daha sonra AKP
iktidarýnýn Ruslarla flört giriþimlerinde bulunmasý,
Amerika'nýn bölgede hedef olarak seçtiði, adým adým yeni bir
savaþa hazýrlandýðý Suriye ve Ýran'la iyi iliþkileri korumaya çalýþ-
masý, ABD açýsýndan, Türkiye'ye biçtiði "Ilýmlý Ýslam" pro-
jesinin daha baþlamadan çökmesi anlamýna geliyordu. Þu ya da
bu þekilde Erdoðan hükümetinin "cezalandýrýlmasý" beklentileri
oluþtu. Ortalýðý yeniden komplo teorileri kaplamaya baþladý.
Olaylarýn nasýl geliþeceðini henüz bilemiyoruz. Ama þu anda
AB süreciyle baðlantýlý olarak, Kýbrýs sorununda milliyetçi yak-
laþýmlarý zorlayan çözüm arayýþlarý, ordunun siyaset ve devlet
yapýlanmasý içindeki konumunun sýnýrlandýrýlmaya çalýþýlmasý,
bir çok tepkiye yol açarken, tepkisel yeni arayýþlar arasýnda bir
cephenin oluþmasýna neden olduðu da görüldü.
Aþýrý milliyetçi bir temelde, yeni bir cepheleþmenin oluþ-
tuðunu hepimiz görüyoruz. Bir "Kýzýl Elma Koalisyonu"nun
CHP'yi de pesine takmasý, Türkiye'deki önümüzdeki dönemde
olgunlaþacak bir politik kriz içinde, varolan Siyasi Ýslam köken-
li iktidara karþý bir milliyetçi koalisyonun, bir milliyetçi
cephenin tekrar devreye sokulmasý gibi bir olasýlýðý gündeme
getirdi. Ne yazýk ki Türkiye'deki oyun sadece Milliyetçilikle
Ýslami Siyaset arasýnda geçiyor ve bu oyunun içinde Türkiye
solunun yeri yok. Görece olarak Kürtlerin bir yeri var, ama
onun da þu anda bu yeni bölünmeden etkilenmiþ vaziyette
olduðu görülüyor. Çünkü Siyasi Ýslam'ýn yükseliþiyle birlikte,
Kürtlerin bir bölümünün de, Ýslami gelenekler nedeniyle, bu
yeni dalgadan etkilendiðini görüyoruz. Hele hele böylesi bir
milliyetçi cepheleþme olgusunun yükselmesi ve geliþmesiyle bir-

112
likte, bazý insanlarýn, elbette Kürt insanlarýn da böyle bir alter-
natife destek vermesini beklemek gerekebilir . Bir de buna
güneydeki Kürt oluþumunu, yani oradaki federalleþmeyi ve bir
federal Kürt devleti oluþmasýný da hesaba kattýðýmýz zaman,
artýk Kürt cephesinde de iþlerin eskisi gibi rahat yürümediðini
görüyoruz...

Yeni Bir Yýkým Tehdidine Karþý…


Ortadoðu coðrafyasýnda, ortak yaþam projelerinin neden
baþarýlý olamadýðý üzerinde özel olarak durmak gerek. Örneðin
24 Temmuz 1908 Hürriyet Devrimi, ilk baþlangýçta halklarýn
kardeþliði doðrusunda büyük umutlar yarattý, ama bunun
ardýndan büyük bir hayal kýrýklýklarý ve trajik olaylar geldi. O
dönemde büyük düþünenler, sayýlarý az olsa da, özellikle Balkan
kökenli sosyalistlerdi. Onlar geleceðe yönelik olarak "federas-
yon" tarzý projeler de ürettiler. 1908 öncesinde ve sonrasýnda
Ermeni Partileri ile Osmanlý Partileri arasýnda geleceðe yönelik
ittifaklar da kuruldu. Ne yazýk ki bunlar da, kapsamlý bir ortak
gelecek imgeleminden yoksundu. 1908 Devrimi öncesi, Ýttihat
Terakki ve Taþnak Partisi arasýnda, Abdülhamit'in despotik reji-
mini devirmek için, silahlý mücadele de dahil olmak üzere,
ortak eylem programlarý oluþturuldu. Seçimler için ortak liste-
ler hazýrlandý. Sosyal Demokrat eðilimli Hýnçak Partisi de, Ýtti-
hat ve Terakki diktasýna karþý Hürriyet ve Ýtilaf Fýrkasý ile itti-
fak kurdu. Ortak listelerle 14 milletvekili seçildi, aðýrlýkla Ýtti-
hatçýlarýn listesinden. Ama bunun arkasýndan 1915 trajedisi
yaþanabildi. Ýttihatçýlarýn, Turan hayalleri ile, Alman emperya-
lizminin kuyruðuna takýlmasý, bu ittifaklarýn çökmesine ve çok
tehlikeli sonuçlara yol açtý. O döneminde "devrimci" kabul
edilen iki arasýndaki yol ayrýmýný, sonuçta bir halký binlerce
yýldýr yaþadýklarý coðrafyadan, anayurtlarýndan silebildi. Bu yýl,
Ermeni Soykýrýmýnýn 90. yýl dönümü. Ve bir anlamda Türk
kimliði, ulusal Türk devleti böylesi bir hesaplaþma üzerinde
oluþtu. Ve bu da, bir anlamda Balkanlardaki ulus devlet oluþu-
muna bir reaksiyondu denebilir. Anadolu cografyasýnda, ulusal

113
bir ermeni devleti doðmadan boðulabildi böylece. 1915 esas
olarak, böylesi bir olasýlýðý önleme operasyonu idi. Almanlarýn
da istemi ile, Anadolu'dan Orta Asya'ya uzanan hayali "Turan
Devleti" nin baðrýnda yer alabilecek bir "çýban"ýn baþý, daha
olgunlaþmadan daðýtýlmýþ oldu.
Çok ilginçtir, Taþnak Partisi'nin Osmanlý Meclisi'nde mil-
letvekilleri varken, ayný dönemde, Rusya'daki Taþnak Partisi
yöneticileri cezaevindeydi, 1905 devrimine katýldýklarý için ve
oradaki politik faaliyetlerinden dolayý. Bölgeye yönelik
emperyalist paylaþým kavgasý týrmanýrken, iki imparatorluk
(Osmanlý ve Rus) arasýnda bölünmüþ olan Ermeni halký ken-
disini tam da savaþýn ortasýnda buldu. Ýki taraf da Ermenilere
özerklik vaat ediyor, bunun için kendi yanýnda çarpýþmasýný þart
koþuyordu. Emperyalist I. Dünya Savaþý öncesinde, etnik
arýndýrmalarla iç içe geçmiþ Balkan Savaþlarý daha yeni bitmiþti.
Milyonu aþkýn Balkan göçmeni Anadolu'ya yeni sýðýnmýþken,
Ýttihat Terakki Partisi, "Doðuya Yayýlma" (Drang nach Osten)
politikasý izleyen Alman emperyalizminin peþine takýlarak,
inanýlmaz bir insanlýk trajedisinin önünü açmýþ oldu. Bir insan-
lýk trajedisi karþýsýnda þu kadar öldü, bu kadar öldü tartýþmasý
sadece vicdanlarý yaralayabilir. Hadi 1,5 milyon yitik insanýn
varolduðunu kabul etmeyin, ama son Osmanlý hükümetinin
kabul ettiði sekiz yüz bin gibi bir rakam var ortada. Bir tarih
kurumu ölenlerin sayýsýný yirmi-otuz bine kadar indirecek
kadar gülünç olabiliyor. Oysa kendi anavatanýnda binlerce yýldýr
yaþayan bir halkýn, kendi coðrafyalarýndan soðuk kanlý bir hun-
harlýk ile arýndýrýldýklarý inkar edilemeyecek bir gerçeklik.
Ermeni halkýnýn yaný sýra, Anadolu Rumlarý, arada kaynayan
Süryaniler, öte yandan savaþ sýrasýnda salgýn hastalýk nedeniyle
ve cephelerde ölenleri de hesaba katacak olursanýz, herhalde
ortaya hayli yüksek bir sayý çýkacaktýr, Ýttihatçýlarýn emperyal
hayalleri uðruna… Bütün bir Anadolu köylülüðü, çeþitli mil-
liyetlerden emekçiler, milyonlarca insan yaþamýný yitirdi.
"Hürriyet" ve "Halklarýn kardeþliði" ve "Eþitliði" sloganlarý,
1908 yazýnda bütün imparatorluk topraklarýný büyük bir coþku

114
ile kaplayabildi. Ama ortak projelerin yokluðu, bu bahar
havasýnýn kýsa sürede bitmesine neden oldu. Buna karþýlýk
Ýngiliz ve Fransýz Emperyalizminin bütün Anadolu ve Ortadoðu
coðrafyasýný kendi aralarýnda pay eden Sykes-Picot Anlaþmasý
(bu paylaþýma 1916 yýlýnda Rus Çarlýðý da dahil olacaktý),
Almanlarýn Hint Okyanusuna Berlin-Baðdat demiryolu projesi
ile inme projeleri, Turan imparatorluðu ile Orta Asya'ya el atma
hayalleri gündeme girdi.
Bütün bu paylaþým anlaþmalarý, genç Sovyet yönetimi
tarafýndan bütün dünya kamuoyuna ifþa edilecekti.
Ama kabul edelim ki, 1. emperyalist paylaþým savaþýnýn ga-
lipleri, Ortadoðu'yu, istedikleri gibi þekillendirmeyi becerdiler.
Arap ulusunun parçalanmýþlýðý da, bu paylaþýmýn doðal bir
sonucu oldu.
Bugün bölge yeniden bir savaþ alanýna dönüþtü, ve
muhtemelen bu alan daha da yaygýnlaþacak. Ve söz konusu böl-
genin çok dinli, çok kimlikli ve çok etnili yapýsýndan dolayý,
yine bazý halklarýn kurban olma tehlikesi gündemde. Büyük
güçler arasýndaki paylaþým savaþý, özellikle Ermenilerin,
Kürtlerin, Süryanilerin, Araplarýn, Yahudilerin yaþadýðý bir
coðrafya üzerinden yürüdü ve büyük yýkýmlara yol açtý. Hem
Osmanlý cephesinde, hem Rus cephesinde, hem de Ýngiliz/Arap
cephesinde… Þimdi ise savaþ, yine bölünmüþ Kürt halkýnýn
yasadýðý bir coðrafyada baþladý ve büyüyecek. Çünkü bu çatýþ-
manýn içine büyük ihtimalle, Ýran da, Suriye de girecek…Ve bu
savaþýn asla bir galibi olmayacak bence, ardýnda sadece bir
yýkým alaný kalacak.
Bu bakýmdan devrimciler arasýndaki ittifak, sosyalistler
arasýndaki ittifak, bölge sosyalistleri arasýndaki ittifak, bu tip
trajedilerin yeniden meydana gelmesini önlemek için büyük
önem taþýyor diye düþünüyorum.
Ayrýca, Ermeni Soykýrýmýnýn 90. yýlý nedeniyle, etik açýdan
Türkiyeli sosyalistler, bir þeyler yapmalý diye düþünüyorum.
Katledilen Ermeni halkýnýn anýsý karþýsýnda sembolik de olsa bir
þeyler yapýlabilir. Bu konu, Türkiyeli sosyalistlerin hep ihmal

115
ettiði konular arasýnda diye düþünüyorum. Türkiye sosyalist
hareketinin öncüleri içinde, Ermeni halkýnýn devrimcileri yer
aldýðý için, bunun ayrýca kendi geçmiþimize karþý da manevi bir
borç olduðunu düþünüyorum, ve bunu hatýrlatarak son söz
hakkýmý kullanýyorum…

116
ABD'nin BOP Projesine Karþý
Yapýlmasý Gereken Ýlk Ýþ
Ezber Bozmak!

Demir Küçükaydýn

“Büyük” veya “Geniþletilmiþ” Ortadoðu'nun


Kapsam ve Önemi
Zbigniew Brezinsky ABD'nin dünyaya egemen olmak için
nasýl bir strateji izlemesi gerektiðini tartýþtýðý "Büyük Satranç
Tahtasý" adlý kitabýnda, üç bölgeye tayin edici bir önem verir:
Ortadoðu, Orta Asya ve Güneydoðu Asya.
Ortadoðu ve Orta Asya'da her þeyden önce petrol ve doðal
gaz rezervleri bulunmaktadýr. Pasifik daha þimdiden; klasik
uygarlýklarda Akdeniz'in, on sekizinci, on dokuzuncu ve
yirminci yüzyýlýn büyük bölümünde Atlas Okyanusu'nun
ekonomik önemine sahiptir ve bu geleceðin dünyasýnýn
ekonomik merkezinin enerji alacaðý ve mallarýný satacaðý yollar
Güney Doðu Asya'dan geçer.
117
"Büyük" ya da "Geniþletilmiþ" Ortadoðu kavramý Orta
Asya'yý da kapsayan, Çin ve Hindistan'ýn sýnýrlarýna kadar
geniþletilmiþ bir Ortadoðudur. Diðer bir ifadeyle Orta Asya ve
Ortadoðu'yu; yani ABD'nin bir dünya Ýmparatorluðu kurmak
için kesin egemen olmasý gereken üç önemli bölgeden
Güneydoðu Asya hariç, ikisini kapsar. O halde, bu proje baþarý
kazandýðý takdirde, ABD bir dünya egemenliði için savaþýnýn
üçte ikisini kazanmýþ olacak demektir.
"Büyük" ya da "Geniþletilmiþ Ortadoðu" sonradan, Kuzey
Afrika, yani Akdeniz'e kýyýsý olan Arap ülkeleriyle geniþletildi.
Bu geniþletme, coðrafi olarak deðil de tarihsel ve sosyolojik
olarak ele aldýðýnda, kelimenin sosyolojik anlamýyla tüm
Ortadoðuyu da kapsamasý anlamýna gelmiþtir. Çünkü
Ortadoðu, coðrafi deðil, sosyolojik bir kavram olarak ele
alýndýðýnda, Akdeniz'in güneyindeki ülkeler de klasik Akdeniz
uygarlýðýna dahil ülkeler olarak Ortadoðu ülkeleridirler.
Bu en geniþ anlamýyla, yani "geniþletilmiþ" ya da "büyük"
sýfatýyla doðuya; Kuzey Afrika ile Batýya doðru uzatýlmýþ bu
alan, tarihsel olarak, kapitalizm öncesi uygarlýk merkezlerinden
en önemli ikisini kapsamaktadýr: en dinamik, denize dayanan
Ortadoðu-Akdeniz uygarlýðý alaný ve Ýran yaylalarýnýn yani Çin
ve Hint ile Akdeniz Ortadoðu arasýndaki yollara dayanan Pers
Uygarlýðý alaný. Kapitalizm öncesinde dört büyük uygarlýk
beþiði vardýr: Çin, Hint, Ýran ve Ortadoðu-Akdeniz.
Ortadoðu ve Akdeniz Uygarlýk alanýyla, diðer üç uygarlýk
alaný arasýnda çok temel bir fark vardýr. Diðer üçü büyük kara
kitlelerini kaplar ve denizler etrafýndadýr. Akdeniz ve Ortadoðu
ise (ki Ortadoðu'da demirin keþfinden önce, Çin ve Hint
Uygarlýklarý gibi karalara ve nehirlere dayanan uygarlýktý, son-
radan Akdeniz'e entegre oldu) ortasý denizdir etrafýnda karalar
bulunmaktadýr. Deniz, yani su, kaldýrma gücü ve sürtünmesinin
azlýðýyla ticaret için, uygarlýk için en uygun coðrafi koþuldur. Bu
nedenle, Ortadoðu ve Akdeniz uygarlýk alaný diðerlerine göre
çok büyük bir dinamizm göstermiþtir. Kapitalizme Kuzey
Avrupa'da bu uygarlýk alanýnýn birikimleri üzerinde geçilebilmiþ

118
olmasý bir rastlantý deðildir.
Çin ve Hint, sadece karasal deðil, ayný zamanda, pirince
dayandýklarý ve pirinç, birim metrekarede, hayvan yetiþti-
rilmediði takdirde çok büyük insan yoðunluðunu mümkün
kýldýðý için, birer bitkisel uygarlýk özelliði taþýrlar. Buna karþýlýk
Akdeniz, buðdaya dayanýr ve hayvansal bir uygarlýk karakteri
taþýr.
Pers uygarlýk alaný da, ortasýnda Akdeniz gibi bir deniz
bulunmadýðý için Çin ve Hint uygarlýklarý gibi karasal bir uygar-
lýk olmasýna raðmen; onlardan farklý olarak, sürekli kavimler
göçlerine maruz kaldýðýndan ve bu uygarlýklar arasý yollar
üzerinde bulunduðundan onlar gibi kastlaþma ve taþlaþma eðili-
mi göstermemiþ, nispeten daha dinamik bir karakter taþýmýþtýr.
Bunun yaný sýra muson yaðmurlarý ve büyük nehirler
olmadýðýndan hayvansal bir uygarlýk karakteri taþýr.
Ortadoðu Akdeniz ve Pers uygarlýk alanlarýnýn bu dinamiz-
mi, "Büyük Ortadoðu Projesi"ne giren bu iki büyük ve temel
uygarlýk alanýnýn en zayýf ve en kuvvetli yanýný oluþturmuþtur.
Örneðin, orada bu dinamizm, Çin'den farklý olarak seslere
dayanan Yunan, Latin ve Arap harflerine dayanan alfabeleri
geliþtirmiþtir. Çin'de de bir çok diller olmasýna raðmen, bu fark-
lý dillerin bir tek alfabeyle anlaþmasýný mümkün kýlan Çin'in
piktogramlara dayanan yazýsý, onun modern çaðýn dile, dine,
dayanan ulusçuluðuna karþý baðýþýk kalmasýný saðlamýþ ve bu
uygarlýk alaný birliðini, bugün Çin'de olduðu gibi, modern
biçimde de sürdürmüþtür. Buna karþýlýk, Ýran ve Ortadoðu-
Akdeniz uygarlýk alanlarýnda, seslere dayanan alfabeler, her dil
için ayrý bir ulusun yolunu açmýþ ve siyasi birliðin yerini onlar-
ca küçük ulusal devlet almýþtýr. Bölgenin tarihsel birliði, böyle
küçük devletlerin çokluðunda ifadesini bulmaktadýr.
Hint alt kýtasý ise çok farklý bir nedenle yine bu modern
ulusçuluða baðýþýk kalmýþtýr. Hindistan'ýn Himalaya daðlarýyla
kuþatýlmýþ olmasý, oraya sýk sýk kavimler göçü ve istilalarý
olmasýný engellemiþ; bu da farklý kavim ve dillerin jeolojik kat-
manlar gibi kastlaþmasýna ve taþlaþmasýna yol açmýþ; bu da bu

119
farklý dilleri konuþan kavimlerden uluslar çýkmasýný
engellemiþtir. Akdeniz'in dört bir yanýnýn açýk olmasý ve sürek-
li kavimler göçleri onda böyle bir kastlaþmaya olanak taný-
mamýþtýr.
Bu nedenle, diðer uygarlýklar karþýsýnda ona dinamizm ve
güç kazandýran özellikler onun modern çaðda ulusal boðazlaþ-
malarýn alaný olmasý sonucunu vermiþ, bölge siyasi birliðini
koruyamamýþtýr. "Balkanlaþma" veya "Lübnanlaþma" kavram-
larýnýn bu uygarlýk alanýndaki bölgelerin adýný taþýmasý bir rast-
lantý deðildir.
Ýran ise, geç gelen ulusçuluðun parçalayýcý etkilerine, politik
olaný yani ulusu, Pers uygarlýk alanýnýn dininin Ýslami biçim
içindeki devamý olan Þiilik ile tanýmlayarak bir cevap bulmaya
çalýþmýþ ve böylece kýsmen birliðini korumuþ görünüyorsa da,
sonucun ne olacaðý henüz belli deðildir.
Ýþte ABD'nin dünya çapýnda bir imparatorluk kurma
savaþýný kazanýp kazanmayacaðý bu iki eski uygarlýk alanýndaki
geliþmelerce belirlenecektir.
Eðer ABD, bu uygarlýk alanlarýnýn ayný zamanda en kuvvetli
yanlarýný þimdiye kadar olduðu gibi onlara karþý bir zayýflýk
olarak kullanabilirse, baþarýsýnýn önünde hiçbir engel kalmaya-
caktýr. Eðer bu uygarlýk alanlarýndaki halklar, modern tarihte
kendilerinin en büyük zaafý gibi görünendeki gücü tanýyabilir
ve harekete geçirebilirlerse, bu sadece ABD'nin Dünya Ýmpara-
torluðu planlarýnýn iflasýný deðil ayný zamanda kapitalizmin de
sonunu getirebilir.
Yani nasýl ABD için, bu iki eski uygarlýk alanýna egemen
olmak, dünya egemenliði stratejisi için hayati önemde ise, Ýþçi
hareketi için de, kapitalizme son verebilmek için de bu iki
uygarlýk alanýndaki baþarý ve baþarýsýzlýklarý ayný þekilde hayati
önemdedir.
Bu þöyle de formül edilebilir: burjuvazi ve iþçi sýnýfý; kapita-
lizm ile sosyalizm arasýndaki gelecekteki savaþýn en önemli
muharebelerinin alaný, bu iki eski uygarlýk beþiðinin kapsadýðý
alan olacaktýr. Burada hangi proje baþarý saðlarsa dünyaya da o

120
egemen olur ve insanlýðýn kaderini o belirler.
Daha sonra ele alýnacaðý gibi, ABD, bu alaný ele geçirmek
için son derece önemli ve kritik bir stratejik dönüþ yapmýþ
bulunuyor. Güçlerin diziliþini kökten deðiþtiriyor ve verili
durumda uzun vadede bu da onun baþarýsýný garantiliyor.
ABD nasýl bir stratejik dönüþ yaptý ise, iþçi sýnýfý da bir karþý
stratejik dönüþ yapmak, "ezberini bozmak" zorundadýr.
ABD'nin stratejisine ancak, onun gibi yeni ve cesur bir karþý
stratejiyle cevap verilebilir. Bu strateji nedir ve nasýl bir proje
gerekmektedir?
Sorulmasý gereken soru ve aranmasý gereken cevap budur.
Ama daha önce belirttiðimiz gibi, Büyük Ortadoðu Projesi
daha büyük bir program ve stratejinin tamamlayýcýsýdýr ve onun
baðlamýnda anlaþýlabilir. Bu program bir yeryüzü imparatorluðu
kurma programýdýr.
Ayný þekilde, bölgedeki cevap da o çaptaki bir program
baðlamýnda koyulmalýdýr. Yani Dünya çapýndaki karþý bir prog-
ram çerçevesinde bir karþý proje ve strateji olarak koyulmalý ve
anlaþýlmalýdýr.
Niçin Dünya Ýmparatorluðu
ABD'nin dünya çapýnda bir imparatorluk kurma savaþýna
girmesi, kimilerinin sandýðý gibi ne bir komplo, ne de þu veya
bu hükümetin boþlukta alýnmýþ bir kararýdýr; ne Hýristiyan
radikalizminin ne de ABD'nin kuruluþunda dayadýðý söylenen
hümanist ve demokratik ideallerin sonucudur. Bunun nesnel
maddi temelleri bulunmaktadýr.
Bundan bir buçuk asýr önce bile, Komünist Manifesto'yu
yazan Marx ve Engels, gerek üretici güçlerin geliþim düzeyinin,
gerek dünya ticaretinin ulaþtýðý düzeyin ulusal devletlerle
çeliþtiðini; s adec e öz el mülkiyet in d eðil, ulusal d evlet in bu
geliþimin önünde bir engel olduðunu söylüyorlardý.
"Tüm dünyanýn iþçileri birleþiniz!" çaðrýsý ve enternasyona-
lizm her þeyden önce, uluslarýn ve ulusal devletlerin ve sýnýr-
larýn, týpký özel mülkiyet ve kapitalizm gibi, insanlýðýn geliþi-

121
minin önünde engel olduðu belirlemesinden çýkýyordu.
Mülksüzlere uluslarý ve ulusal sýnýrlarý yýkma çaðrýsýydý.
Bugün dünya o zamankinden çok daha fazla, o çaðrýnýn
gerekçesine uygundur. Gerek üretici güçlerin gerek dünya
ticaretinin geliþmiþlik düzeyi o zamanla kýyaslanamaz bile. Ama
dünya hala uluslarýn ve ulusal devletlerin dünyasý olmaya
devam etmektedir. Hem de o zamankinden çok daha fazla ve
çok daha gerici biçimde, etnilere, dillere, dinlere dayanan bir
ulusçulukla tanýmlanmýþ uluslara bölünmüþ olarak. O dönemin
dünyasýnda uluslar ve ulusal devletler bir istisnaydý ve dünyaya
bir düzineye yakýn imparatorluk egemendi. Bugün ise, o
imparatorluklarýn yerini yüzlerce ulus ve devlet almýþ bulun-
maktadýr. Yani Marx-Engels'in Komünist Manifesto'da vurgu-
ladýðý ve enternasyonalizmin temelini oluþturan çeliþki, sadece
üretici güçlerin ve dünya ticaretinin büyümesinden deðil, siyasi
birimlerin küçülmesinden dolayý da ayrýca artmýþ bulunmak-
tadýr.
"Durmayalým düþeriz!" kapitalist üretimin temel ilkesidir. O
büyümek, büyümek ve tekrar büyümek zorundadýr. Bu büyüme
ulusal sýnýrlarla çeliþkiye girer, týpký kapitalizmde üretimin o
muazzam sosyal niteliðinin, üretim araçlarýnýn özel niteliðiyle
çeliþkisi gibi. Bu çeliþkinin iki türlü çözümü olur. Ya uluslarýn
ulusal devletlerin ve sýnýrlarýn tasfiyesi, yani sosyalist bir
devrim ya da kapitalizm çerçevesinde kalýndýðý takdirde,
Kapitalist ülkelerin bir veya bir kaçýnýn diðerlerini egemenliði
altýna alarak yayýlmasý ve en sonunda yayýlacak yer kalmayýnca
bunlarýn birbiriyle savaþý.
Yani kapitalizm ve ulusal devletler veri olduðunda, üretimin
ve deðiþimin dünya çapýndaki niteliði ile ulusal devletler ve
sýnýrlar arasýndaki çeliþkiyi bir ölçüde çözümün ve geciktir-
menin bir tek yolu vardýr: Emperyalist yayýlma. Bir veya birkaç
ulusal devletin diðer devletleri etkisi veya egemenliði altýna
almasý.
Bu ise, her iki dünya savaþýnýn gösterdiði gibi, çeliþkiyi
çözmez, sadece erteler ve dünyayý paylaþmýþ ülkeler arasýnda
çok daha sert çatýþmalara yol açar.
122
Dolayýsýyla, ABD'nin dünyada bir Ýmparatorluk kurmak için
savaþa baþlamasý bütünüyle nesnel temellere sahiptir ideolo-
jiyle, komplolarla, þu veya bu burjuva fraksiyonunun çýkarlarýy-
la, hükümet politikalarýyla vs. açýklanamaz, aksine onlarý açýk-
lamak için bu nesnel nedenler olmazsa olmaz koþuldur.
Diðer emperyalist paylaþým savaþlarýndan, yani Birinci ve
Ýkinci Dünya Savaþlarý’ndan temel farký, zaten en güçlü olanýn
(ABD), diðerlerinin kendine bir rakip olarak çýkmasýnýn yol-
larýný týkamak (Avrupa, Çin, Rusya, Japonya) için; diðerleriyle
rekabet deðil, bir vasal-süzeren iliþkisi kurmak için askeri
bakýmdan en güçlü olan tarafýndan baþlatýlmýþ olmasýndadýr.
ABD'nin bu savaþýna karþý çýkýp da kapitalizme, uluslara ve
ulusal devletlere karþý çýkmamak ve onu savunmak, baþtan
aþaðý ikiyüzlülüktür, gerçek nedeni ortadan kaldýrmaz. Böyle bir
karþý çýkýþ sadece emperyalistler arasýndaki savaþýn veya gerici
rejimlerin bir aracý olmaktan baþka bir anlam taþýmaz. Bu
nedenle, iþçilerin, ABD'ye karþý mücadeleyi, uluslara, ulusal
devletlere ve sýnýrlara ve kapitalizme karþý mücadeleden hiçbir
þekilde ayýrmamasýnýn hayati önemi vardýr.
Ama solun gerçek durumuna, "pazar vaazlarý"ndan öteye
somut politikasýna baktýðýmýzda, (gerçi o "pazar vaazlarý" bile
duyulmuyor artýk) býrakalým uluslara karþý çýkmasýný; ulusal
sýnýrlarý yýkma savaþýna girmesini veya ABD'ye karþý direniþi
buna baðlamasýný; onun ulusal sýnýrlarýn ve uluslarýn koruyu-
cusu olduðunu görüyoruz.
Bu durum, savaþýn daha baþtan kaybedildiðini gösterir.
Çünkü bu ayný zamanda sosyalizm idealinin de terk edilmesidir,
söylemde sosyalizm dillerden düþürülmese bile. Sosyalizm
ulusal sýnýrlarla bir arada olamaz. Ulusal sýnýrlara dayanan bir
sözde sosyalizmin nasýl bir "sosyalizm" olacaðýný; otarþiden
baþka bir þey olamayacaðýný hadi býrakalým yirmi ve otuzlarýn
"Tek ülkede sosyalizm olur mu olmaz mý" tartýþmalarýný, son
yüzyýl olaylarla kanýtlamýþ bulunuyor.
O halde, ABD'nin dünya egemenliðine karþý savaþ, uluslara
ve ulusal sýnýrlara karþý bir savaþla; kapitalizme karþý savaþla bir-

123
leþmek zorundadýr. Bir yandan sosyalizmi savunmak veya diðer
yandan ABD'ye karþý direniþi savunmak ama diðer yandan
ulusal sýnýrlarý savunmak mümkün deðildir, kendi içinde
çeliþkidir ve baþtan yenilgiye mahkumdur.
Bu, sadece yayýlmacýlýða ve emperyalist savaþlara yol açan
nedeni ortadan kaldýrmakla ilgili de deðildir; insanlýðýn yaþa-
masýyla da ilgilidir. Yayýlma ve emperyalizm ve bunun için
savaþlar kapitalizm olduðu takdirde eðer kaçýnýlmaz olduðuna
göre, tarih bizleri sadece yaþama içgüdüsüyle bile, ABD'nin
imparatorluk giriþimine karþý mücadeleyi kapitalizmi ve ulusal
devletlere ve milletlere karýþ mücadeleyle birleþtirmeye zorla-
maktadýr: bunlarý ayný, bir ve tek mücadele olmaya zorlamak-
tadýr.
Niçin?
Çünkü, güçleri birbirine denk ya da yakýn, birkaç imparator-
luk arasýnda bölünmüþ bir dünyada, bu imparatorluklar arasýn-
da rekabet ve sonunda bir çatýþma kaçýnýlmazdýr. Bu da pratik
olarak bir atom savaþý yani insanlýðýn yok olmasý anlamýna gelir.
O halde, sýrf ABD'yi zayýflatýp, diðer emperyalistlerin onun-
la eþit ya da yakýn güce ulaþmasýna yönelik veya bu sonucu
verebilecek bir strateji, son duruþmada sosyalizmle deðil, insan-
lýðýn yok olmasýyla sonuçlanýr. Bu duruma düþmemek için iþçi
hareketinin, sosyalizmin kesinlikle çok net, açýk ve diðer burju-
va veya emperyalistlerin strateji ve mücadeleleriyle hiçbir þe-
kilde karýþmayacak ayrý programý, þiarlarý, stratejisi ve taktikleri
gerekmektedir.
Ýmparatorluða Karþý Global Program ve Strateji
Peki ne olabilir böyle bir program ve strateji?
Bunu ters yüz edilmiþ birkaç formülasyonla ifade etmeyi
deneyelim.
Þimdiye kadar emperyalizme karþý hep baðýmsýzlýk, yani ayrý
ulusal devletler talebi yükseltildi.
Artýk ulusal sýnýrlarýn kaldýrýlmasý, yani ulusal olanla politik
olanýn çakýþmasý; devletlerin uluslara göre kurulmasýný redde-
den bir politika gerekmektedir. Eðer provakatif olarak ifade
124
etmek gerekirse, artýk ayrýlmayý deðil birleþmeyi savunmak
gerekmektedir.
Madem ki, Amerika ve Avrupa uygarlýklarýnýn dayandýðý
ilkelerin insanlýk için biricik doðru ilkeler olduðunu savunmak-
tadýr, niçin diðer insanlarý baþka uluslardan diyerek hudutlarý
dýþýnda tutmaktadýrlar ki?
Bu o insanlarý fiilen insan haklarýndan yoksun býrakmakla
sonuçlanmaktadýr. Ulusun dille, dinle, etniyle tanýmlanamaya-
caðýný, yurttaþlýk ve insan haklarýnýn ayný þey olduðunu; kim-
senin dilinden, dininden, kültüründen vs. dolayý bu haklardan
yoksun edilemeyeceðini iki asýr önce bu uygarlýðýn kurucularý,
baðýmsýzlýk ya da insan haklarý, yurttaþlýk haklarý bildirilerinde
kendileri söylemiyorlar mýydý? Ama þimdi, bütün o dediklerini
inkar ederek, insanlarý baþka uluslardan diyerek, kendi yurt-
taþlýk ve insan haklarýndan dýþlamaktadýrlar. Yani eskiden ulus,
herhangi bir dinden veya dilden olanýn insan haklarýna kavuþ-
masýnýn aracýyken, bugün, insanlýðýn çoðunluðunu, insan ya da
yurttaþlýk haklarýndan dýþlamanýn, ýrkçýlýðýn bir aracý haline
gelmiþ bulunmaktadýr.
Bu gün ulusçuluk ve ulusal devletler ýrkçýlýðýn aracý
olmuþlardýr. Ulus insanlarýn büyük çoðunluðunu insan hak-
larýndan yoksun olarak bir bantustana týkmanýn siyasi
biçimidir. Bantustandakilerin bantustanýn baðýmsýzlýðýndan söz
etmeleri kendi zincirlerini savunmalarýndan baþka bir anlama
gelmez ve gelmemektedir.
Kölelik öylesine yerleþmiþtir ki, insanlar þöyle doðru ve basit
bir akýl yürütmeyi bile hayal edemez durumdadýrlar: madem ki
ABD baþkanýnýn aldýðý kararlar bizlerin hayatýný etkilemektedir,
bizlerin kimin baþkan olacaðýnda söz ve karar sahibi olmamýz
gerekir. Bunun tek yol da bizlerin de ABD vatandaþlarýnýn
bütün hak ve görevlerine sahip olmamýzdýr. ABD bizlere özgür-
lük mü getirmek istiyor? Bu çok basittir. Bizleri yurttaþlarý yap-
malarý yeter. Bu fiilen yeryüzündeki tüm insanlarýn Amerikan
yurttaþý olmasýyla ve ABD'nin yeryüzü ölçeðinde bir tek ülke
olmasýyla sonuçlanýr.

125
Sorunun sýrf bu tarz koyuluþu bile, ABD ve diðerlerinin
böyle bir hareket karþýsýnda, ulus ilkesini ve uluslarý, dolayýsýy-
la ulusçuluk aracýlýðýyla insanlýðýn çoðunluðunun her türlü hak-
tan yoksun býrakýlmasýný savunduðunu gösterecektir. O zaman
moral ve saldýrý üstünlüðü, ahlaki üstünlük bize geçecektir. O
zaman özgürlük ve demokrasiyi yayma demagojisinin gerçek
özü hiçbir kuþkuya yer býrakmayacak biçimde ortaya çýkacaktýr.
O zaman demokrasi ile ulusal sýnýrlarýn bir arada olamaya-
caðý; ulusal sýnýrlara dayanan bir demokrasinin aslýnda bir köle-
ciler demokrasisi olacaðý apaçýk ortaya çýkacaktýr. O zaman Batý
ya da zengin ve emperyalist ülkeler demokrasi þampiyonluðu
yapamayacaktýr.
Bu strateji gökten inmiþ, sistem kurucularýnýn kafalarýnda
oluþmuþ bir strateji deðildir. Dünyanýn ezilenleri, halklarý ve
iþçileri çoktan beri böyle bir program ve strateji için fiilen ayak-
larýyla harekete geçmiþ bulunuyor. Dünyanýn dört bir yanýndan
Avrupa, ABD, Avustralya ve Japonya'ya akan ve yollarda ölen
binlerce insan bu programa çoktan ayaklarýyla oy vermiþ
bulunuyor. Bu hareket elbette kiþisel ya da bir ulusun
çerçevesinde yapýlan, kendini kurtarmaya yönelik giriþimler
olarak vardýr. Týpký bir fabrika, iþkolu veya iþ yerindeki iþçilerin
öncelikle kendi ücret ve haklarýný yükseltme mücadelesine
girmeleri gibi. Bizlerin yapacaðý bu gerçek harekete bilinçli ve
siyasi bir ifade vermekten baþka bir þey deðildir.
Keza, bu strateji ve program, aynen onlarýn savunduðu,
globalizmin kavramlarý içinde de savunulabilir. Onlar tüm mal-
larýn ve sermayenin hudutlardan hiçbir engel olmadan geçmesi-
ni mi savunuyorlar? Globalizme karþý küçük ulusal sýnýrlar veya
devletleri deðil, en mantýk sonuçlarýna varmýþ "globalizmi"
savunmak gerekir. Buna iþçi hareketinin daha doðarken ortaya
koyduðu ve sonra unutulmuþ ve unutturulmuþ geleneklerine
dönerek cevap veriyoruz. "Evet baylar globalizm mi dediniz?
Evet globalizm. Tüm mallar için globalizm. Ýþ gücü de bir
metadýr ve tüm mallar için uygulanan kural bunun için de
uygulanmalýdýr. Yeryüzü ölçüsünde tüm iþgücünün týpký ser-

126
maye ve diðer mallar gibi tam ve serbest dolaþýmý; gittiði her
yerde tüm politik ve sosyal haklardan yararlanmasý." Bu fiilen
ulusal sýnýrlarýn ve uluslarýn ilgasý demektir. Burada onlarýn
demokrasi konusunda olduðu gibi, globalizm konusundaki tüm
iki yüzlülükleri ortaya çýkar. Ve böyle bir stratejik dönüþ, iþçi
hareketine ve sosyalist harekete moral üstünlüðü ve saldýrý
inisiyatifini kazandýrýr. Sosyalizm ve iþçi hareketi tekrar kendine
güvenini kazanýp ayaklarý üzerinde durmaya baþlar.
Bu yaklaþým ayný zamanda eski devrim ve strateji
anlayýþlarýnda köklü bir deðiþiklik; bir "Kopernik devrimi", tam
bir alt üst oluþluk anlamýna gelmektedir.
Eskiden þöyle bir yaklaþým ön görülüyordu, ki þimdi de var
olan bütün sosyalist hareket ve partiler vs. de böyle düþünmek-
tedir. Buna göre, belli uluslar içinde sosyalist devrimler olacak,
bu sosyalist milletler sonra birleþeceklerdi. Yani kapitalizm
yýkýldýktan sonra milletler yok edilecekti.
Bu yeni stratejide ise, öncelik tam tersinedir. Milletlerin
yýkýlmasý, yani ulusal sýnýrlarýn ilgasý öncelikli hedeftir, kapita-
lizmin yýkýlýþý bunun sonucu olarak ortaya çýkmaktadýr. Eskiden
milletleri yok etmek için kapitalizmi yok etmek ön görülüyordu,
yeni önerdiðimiz stratejide kapitalizmi yok etmek için milletleri
yok etmek öngörülmektedir.
Ve de gerek iþçi hareketinin gerek insanlýk tarihinin göster-
diði gibi aslýnda doðrusu da bu yeni önerilendir.
Millet (ulus) çerçevesinde bir sosyalizm mücadelesi, burju-
vazinin dini olan ulusçuluk çerçevesinde bir batýni tarikat, bir
Protestan muhalefet iþlevi görmüþtür. Bu týpký burjuvazinin ilk
partilerinin dinsel biçimlerde ifadesi gibidir. Bu da burjuvazinin
dini çerçevesinde bir muhalefet olmaktan öteye gitmez.
Burjuvazi, programýný dinlerin içinde ifade etmeyi býrakýp,
dinleri politik alanýn dýþýna ittikten sonra tüm dünyada zafer
yürüyüþünü baþlatabilmiþtir.
Ayný þey iþçi hareketi için de geçerlidir. Enternasyonalizm,
burjuvazinin dinine onun içinden bir Protestan muhalefeti gibi
bir iþlev görmüþtür. Þimdi artýk iþçi hareketinin ve sosyalizmin

127
yapmasý gereken, Aydýnlanmanýn eski toplum karþýsýnda yap-
týðýný ona yapmaktýr. Ceza suçun cinsinden olmalýdýr.
Burjuvazinin dini ulusçuluk olduðundan, burjuva uygarlýðýnýn
varoluþ biçimi ulus olduðundan, þimdi onun dinine kendinden
öncekilere uyguladýðý ceza verilmesi, yani uluslarýn da özel
denerek politik alanýn dýþýna itilmesi gerekmektedir.
Yani ulusal devletleri sosyalist yapmaya çalýþmak, ki bu
devletlerin nasýl gerici bir ulusçuluk ilkesine göre þekillendiði
ayrý bir konudur ve özellikle Ortadoðu baðlamýnda ikinci
bölümde ele alýnacaktýr, bir zamanlar din ilkesi içinde burju-
vazinin çýkarlarýný savunmak gibidir, Protestanlýk gibidir.
Burjuva toplumunun ve uygarlýðýnýn dayandýðý ilkeyi, yani
uluslarý sorgulamak ise, aydýnlanmanýn dine dayanan önceki
toplumun üst yapýsýný sorgulamasý gibidir ve tarih bunun biri-
cik devrimci yol olduðunu göstermiþtir.
Burjuvazi, dini özel olarak tanýmladýðý andan, dinin, klasik
uygarlýklarýn ve kapitalizm öncesinin bu toplumsal yaþamýný
düzenleyen sistemlerini siyasi alanýn dýþýna attýðý ve bunun için
de politik olan ve olmayan diye bir ayrým yarattýðý ve de siyasi
olaný ulusa göre tanýmladýðý andan itibaren tüm dinlerin için-
den onu savunanlar çýkmýþtýr.
Sadece modern burjuva toplumu ve devrimi de deðil,
örneðin Ýslamiyet de böyle bir devrim sonucunda ortaya çýk-
mýþtýr. Muhammet döneminin totemleri, yani Ýslamiyet'in put-
lar dediði kandaþ toplumlarýn, aþiretlerin soylarýndan geldikle-
rine inandýklarý tanrýlar, týpký bugünün ulusal bayraklarý ve mil-
letleri gibiydi. Muhammet, bu tanrýlarý uzlaþtýrarak birleþtir-
meye; bu aþiretler içinde aþiretlerin kardeþliðine inananlarý ikti-
dara getirmeye kalkmadý; yani önce Müslüman aþiretler
kurarak sonra bu Müslüman aþiretlerin birliðini saðlamaya
kalkmadý. Aþiretlerin dayandýðý ilkeye karþý çýktý; putlarý bir-
leþtirmedi, hepsini parçaladý. Bizim de görevimiz uluslarý bir-
leþtirmek deðildir, uluslarý parçalamaktýr. Bugünün Birleþmiþ
Milletleri çeþitli kabilelerin totemlerinin toplandýðý Kabe'nin
modern bir biçimidir. Muhammet oradaki totemleri Müslü-

128
manlaþtýrmaya kalkmadý; o totemleri parçaladý; iþçi hareketi de,
uluslarý ve onlarýn bayraklarýný sosyalistleþtirmeye kalkmamalý,
uluslarý ve bayraklarýný parçalamalý.
Uluslarý sosyalist yapýp onlarý birleþtirmek biçimindeki eski
bakýþ devrimci deðildir; uluslarý yok etmenin yani kapitalist
uygarlýðýn siyasi var oluþ biçimini yok etmenin kendisidir
sosyalizme yol açacak olan. O zaman, tüm dinlerin içinden bur-
juvazinin dininin savunucularý çýktýðý gibi, tüm uluslar içinden,
politik olanýn ulusal olana göre tanýmlanmasýný reddedenlerin
ortak hareketi doðabilecektir.
O halde, ABD'nin kapitalizm çerçevesinde belki de biricik
çözüm olan, dünya imparatorluðu program ve stratejisi
karþýsýnda program ve stratejimiz ulusal olanla politik olanýn
çakýþmasý ilkesine; bugün bütün devletlerin dayandýðý bu
ulusçuluðun ilkesine son vermek olabilir. Böyle bir stratejinin
þiarý: "Nasýl tanýmlanýrsa tanýmlansýn, ulusal olanýn kiþisel bir
sorun, bir inanç sorunu olarak tanýmlanmasý; politik anlamýnýn
olmamasý; yani fiilen ulusal devletlerin ve sýnýrlarýn ilgasý" ola-
bilir.
Böyle bir strateji zaten var olan gerçek harekete bilinçli bir
ifade verecek ve saldýrý inisiyatifinin ve moral üstünlüðün
tekrar iþçi hareketi ve sosyalizmin eline geçmesini saðlayacaktýr.
Böyle bir program, bizlere anti-kapitalizm ve anti-emperya-
lizmi bir tek bayrak altýnda birleþtirme olanaðý saðlar.
Böyle bir stratejinin diðer emperyalistlerle ayný noktada
buluþmasý ve onlar tarafýndan kullanýlmasý tehlikesi bulunma-
maktadýr. Aksine tüm emperyalistlerin gerçek yüzlerini ve bir-
birlerinden farklý olmadýklarýný gösterir.
Burada doðrudan konu olmamakla birlikte, þunu da belirte-
lim ki, böyle bir strateji ve program, ayný zamanda iþçi hareke-
tinin ve sosyalist hareketin baþka bir uygarlýðý programlaþtýr-
mak; üretici güçlerin önündeki engelleri kurtarma paradig-
masýndan kurtulmak gibi sorunlarýna da bir cevap vermektedir.
Biz bunu savunduðumuz an, yer yüzündeki bütün emperya-
listler ve bütün devletler karþýmýzda yer alacaklardýr. Ama yer

129
yüzünün bütün yoksullarý da bizim yanýmýzda. Bölünmeyi bir
kere kafalarda yapýp, var olan sistemin engel olduðu düþüncesi
yerleþti mi, gerisi sadece bir zaman sorunudur. Bu strateji uzun
vadede, kapitalizme ve ABD'nin Dünya egemenliði planýna
karþý baþarýnýn olmazsa olmaz koþuludur.
ABD'nin Büyük Ortadoðu Projesinin Program ve Stratejisi
Dünya çapýnda, ulusal olanla politik olanýn çakýþmasý
ilkesinin, bütün modern burjuva uygarlýðýn temel ilkesinin
ilgasý; ulusal olanýn, nasýl tanýmlanýrsa tanýmlansýn, týpký din
gibi kiþisel bir sorun, inanca iliþkin bir sorun olarak görülmesi
için mücadele; yani ulusal sýnýrlarýn ilgasý dünya çapýndaki
stratejinin programýdýr. Bu hem yeryüzü ölçüsünde var olan
harekete siyasi bir program ve bilinçli ifade vermektedir; hem
bugünkü yeryüzü ölçüsündeki Apartheit sistemine bir cevaptýr;
hem ABD'nin dünya imparatorluðu projesine bir cevaptýr; hem
de burjuva uygarlýðýnýn var oluþ biçimine ve kapitalizme karþý
bir uygarlýk programýnýn temel taþýdýr.
Ancak bugün iþçi hareketi öylesine geri gitmiþ bulunmak-
tadýr ve onun devrimci ve demokratik karakteri öyle unutulmuþ
durumdadýr ki, bu þiar bölgede (Ortadoðu'da) somut bir politik
mücadele için yetmez. Bu strateji ve program uzun vadede et-
kisini gösterebilecektir. O þimdilik bir "eylem sloganý" olmaktan
ziyade bir "propaganda sloganý" iþlevi görebilir. Bunun muaz-
zam bir literatür ve açýklama çalýþmasý ile milyarlarca insanýn
anlayýþýna sinmesi gerekir öncelikle. Yani öncelikle "teblið
edilmesi" gerekir.
Böyle bir program ve stratejiyle kýsa vadede "Avrasya"da
veya "Büyük Ortadoðu"da ABD'ye karþý durulamaz; somut bir
politika yapýlamaz ve somut bir güç oluþturulamaz.
Çünkü son derece acil ve gerçekleþebilir olmasýna raðmen,
öznel nedenlerle, insanlar için böyle bir program bir hayal gibi
görülmektedir ve zaten iþçi hareketinin bugünkü yenilmiþliði
koþullarýnda kimse böyle bir program ve strateji için harekete
geçmeye hazýr deðildir.

130
Bölgedeki savaþlar için ayrý bir program da gerekmektedir.
Bununla hem bölgenin acil can alýcý sorunlarýna bir cevap oluþ-
turulabilir; hem Dünya Ýmparatorluðu planýna bir yenilgi tat-
týrýlabilir hem de bölgenin direniþ güçleri harekete geçirilip
moral kazanýlarak iþçi hareketinin yükseliþine bir ivme
kazandýrýlabilir.
Bu nasýl olabilir? Bu bölümde bu soruya cevap arayacaðýz.
Bunun için önce ABD'nin yaptýðý, kendisine bugünkü verili
koþullar sürdüðü takdirde baþarýyý getirecek, stratejik dönüþ
hakkýnda kýsaca deðinmelerde bulunalým.
Ama önce bir uyarýda bulunmak gerekiyor. Sol yayýnlara
bakarsanýz, ABD'ye muhalefetin çapý ve baþarýlarý hakkýnda
son derece abartýlý haberler görürsünüz. Þurada bombalandý,
burada yeniliyor gibilerden. Öncelikle bunlara zerrece prim ver-
memek ve kendi kendine gaz veren, "Türk'e Türklük propagan-
dasý" yapar gibi bu tür anlayýþlardan uzak durmak gerekiyor.
ABD'yi son derece ciddiye almak gerekir. O askeri olarak
yenildiðinde bile zafer kazanmaktadýr. Vietnam'da yenildi. Ama
bugün Vietnam, IMF'nin kapýsýný aþýndýrýyor, ABD sermayesi-
ni çekmek için ne yapacaðýný bilmiyor. Yani bir muharebeyi kay-
betmek, savaþý kaybetmek deðildir.
ABD 1980'lerin baþýna kadar, peþ peþe yenilgiler alýyor
olarak görünüyordu. 1974'lerin dünyasýný göz önüne getirelim.
1968'de dünyanýn her yerinde insanlar ayaklanmýþtý. Daha bu
ayaklanma geri çekilirken, birden bire ABD Vietnam'da yenil-
giye uðramýþ, Portekiz devrimi ile Afrika'da Angola. Mozambik,
Gine Bissau ve Yeþil Burun Adalarý neredeyse sosyalist
denebilecek ulusal kurtuluþ parti ve hareketlerince kazanýlmýþ;
Vietnam'ýn ardýndan Kamboçya ve Laos da düþmüþtü. Daha
bunlarýn teri kurumadan, tarihin gördüðü en büyük devrimler-
den biri olan Ýran ve Nikaragua devrimleri patlayývermiþti.
Bazen Þili gibi yenilgiler olsa da, dünyada devrim güçleri karþý
durulmaz bir güçle ilerliyor gibi görünüyordu.
O günlerde biri çýkýp da, 20 yýl sonra dünyada Sovyetler ve
Doðu Avrupa kalmayacak, Vietnam IMF'ye girebilmek için

131
kuyruk sallayacak, Mozambik açlýktan kýrýlacak, Çin kapitalist
bir ülke olacak, ABD dünyada biricik rakipsiz güç olarak kala-
cak deseydi kim inanýrdý? Bunu diyenin kuyruðuna teneke
baðlanýr, herkes tarafýndan alaya alýnýrdý.
Þimdi de, ABD'nin uluslararasý tecrit olmuþluðuna, karþýya
aldýðý güçlere bakarak, onun bu dünya imparatorluðu planýnýn
þimdiden yenilgiye mahkum olduðunu söyleyenler çýkýyor.
ABD hem kýsa vadede, fýrsatý deðerlendirmek bakýmýndan,
askeri olarak son derece baþarýlý ve zekice davranmýþtýr hem de
uzun vadede kendisine baþarýyý da getirecek çok baþarýlý bir
stratejik dönüþ yapmýþ bulunmaktadýr. Zaten Büyük Ortadoðu
Projesi, bu dönüþün bir ifadesidir.
Düþünün bir kere. Askeri bakýmdan, iki yýl gibi kýsa bir
dönem içinde Orta Asya ve Ortadoðu'nun tam göbeðine yer-
leþmiþ bulunmaktadýr. Yani dünya çapýndaki hegemonyasýný
kurmak ve uzun vadede sürdürebilmek için en önemli üç nok-
tadan ikisinde askeri olarak köprü baþlarýný kurmuþ bulunuyor.
Ve iþin ilginci bunu belki dünya tarihinde hiç görülmemiþ
ölçüde az kayýpla baþardý. Düþünün dünyanýn en stratejik böl-
gesinde iki ülkeyi birkaç yüz asker, ki bunlarýn önemli bir kesi-
mi de "dost ateþi"nin kurbanýdýr, kaybýyla ele geçirdi. Bu ülke-
ler zaten askeri bakýmdan hiçbir gücü olmayan, çökmüþ ülke-
lerdi. Ama böyle bir fýrsatý deðerlendirip böylesine enerjik
olarak harekete geçebilmenin kendisi bile, baþlý baþýna sadece
askeri güç olarak deðil, durumu deðerlendirip enerjik olarak
harekete geçme bakýmýndan nasýl ciddiye alýnmasý gereken bir
güç karþýsýnda olunduðunu gösterir.
Ama ABD'ye esas zaferi, eðer biz duruma el koymaz ve
üçüncü bir güç olarak ortaya çýkmaz isek, bu askeri hamlesi
deðil, Büyük Ortadoðu Projesi'nde de ifadesini bulan, stratejik
dönüþü getirecektir. Zaten bunun ilk meyvelerini de Irak seçim-
lerinde toplamaya baþladý ve Avrupa þimdiden "bükemediðin
bileði öp" diyerek gerginlikten iþ birliðine dönüþ yapmak zorun-
da kaldý.

132
Bu stratejik dönüþ, ABD'nin bölgedeki rejimleri destabilize
etme, yani demokratikleþtirme dediði planýdýr.
ABD'nin stratejisinin diðer büyük güçlerde bulunmayan bir
özelliði var. Bizzat kendi kurduðu þimdiye kadar kendisine
hizmet etmiþ sistemi yýkmaya ve yeni koþullara uygun yeni bir
sistem kurmaya kendisinin giriþmiþ olmasý. Yani normal olarak
belli bir sistemden çýkarlý olanlar o sistemi olduðu gibi
deðiþtirmeden korumaya savunmaya eðilimlidirler. ABD ise,
tam tersini yapýyor, yukarýdan, bizzat kendisi harekete geçerek,
sistemi yeni ihtiyaçlara göre yeniden þekillendiriyor. Bunun için
destabilize ediyor, her þeyi alt üst diyor. Ve eski müttefiklerini
karþýya itiyor. Bütün bölge rejimleri, Türkiye'den Suudi
Arabistan'a, Mýsýr'dan Pakistan'a kadar hepsi, bugün ABD'nin
Büyük Ortadoðu projesinde kendilerine karþý bir tehdit
görmektedir. Kýsa vadede bu strateji ABD'nin durumunu sarsar
görünmektedir. Ama uzun vadede ABD'ye zaferi getirecek olan
da tam budur.
Tekrar edelim. Projenin en önemli özelliði, projenin zaten
bölgeye egemen olan güç tarafýndan ortaya koyulmasý; bir baký-
ma ABD'nin kendi kurduðunu yýkýp yeniden baþka bir þey kur-
masýdýr. Bu pek rastlanan bir durum deðildir. Genellikle ege-
menler çok nadir olarak kendi egemenliklerinin dayandýðý siste-
mi yýkýp baþka bir sistem kurmaya kalkarlar. Bunu ancak çok
büyük muhalif güçlerin baskýsý altýnda ve devrimi engellemek
için yaparlar. Burada ise karþýmýza ilginç bir durum çýkmaktadýr.
Bir devrimci gücün baskýsý yokken, ABD, bizzat kendileri de
kendisinin müttefiki olan ülkeleri deðiþtirmeyi hedeflemektedir.
Bu durum biraz da seksenlerdeki, ABD'ye ve kapitalizme
kesin zaferi getiren ve tekrar inisiyatifi ele almalarýný saðlayan
Teatcher ve Reagan'ýn "yeni konservatizmi" ya da "Muhafazakar
devrim"ine benzemektedir.
Bilindiði gibi, eskiden sosyalistler ve sosyal demokratlar
deðiþimleri savunurlar; muhafazakarlar ise bunlara direnirlerdi,
olaný olduðu gibi sürdürmeye çalýþýrlardý. Ama Teatcher ve
Reagan, Türkiye'de de Özal gibiler, deðiþimlerin baþýný çekmeye

133
her þeyi alt üst etmeye baþladýlar. Bunun üzerine bir rol deðiþi-
mi oldu, sol var olaný korumaya yöneldi. (Bu aslýnda solun ta-
rihsel olarak yeni proje üretememesinin, perspektif ve entelek-
tüel gücü yitiriþini, daha doðrusu kapitalizm ve uluslar
çerçevesinde böyle bir açýlýmýn olanaksýzlýðýnýn bir yansýmasýy-
dý. Artýk, uluslarý ve ulusal sýnýrlarý sorgulayamayan bir sol
mümkün olmadýðý için sol bunlarý veri kabul ettiði sürece bir
perspektif bir açýlým getirme yeteneðinde olamazdý. Sol ise bun-
larý sorgulamadýðýndan tüm tarihsel inisiyatifi ve entelektüel
gücünü yitirmiþti.) Sað ideolojik ve politik saldýrýya geçti inisi-
yatifi ele aldý; sol savunmaya geçti. Roller tersine döndü.
Ýþte þimdi bölgede olan budur. ABD, Büyük Ortadoðu'da bir
tür "yeni muhafazakar devrim" yapmaktadýr. Eskiden ABD en
gerici rejimleri doðrudan destekler, buna karþýlýk Avrupa ve
Sovyetler, sýrasýyla sosyal demokratlarý ve diðer muhalif ve
devrimcileri desteklerlerdi. Þimdi durum tersine dönmüþ
bulunmaktadýr. ABD'nin bütün rejimlerle arasý açýktýr; Avrupa
ABD'yi bölgeyi destabilize etmekle suçlamaktadýr. Var olan
rejimlerle iþ birliði içinde olan ve onlarý ABD'nin gücüne karþý,
o gücü dengelemek için kullanmak isteyen Avrupa ve Rusya'dýr.
O ülkelerdeki rejimlerin muhalifleriyle çýkar ortaklýðýna giren
ABD'dir.
Ýþte ABD'ye týpký Reagan ve Taetcher gibi baþarýyý getirecek
olan da tam da bu dönüþü, stratejik hamleyi yapma cesaretini
göstermiþ olmasýdýr. Büyük Ortadoðu Projesi, bu stratejik
dönüþü destekleyen ve onun ifadesi olan bir projedir.
Bunun için, Büyük Ortadoðu bölgesinin tarihi, bölgede
bugün var olan sosyalistler ve bölgenin burjuvazisi, ABD'nin
önüne muazzam olanaklar sunmaktadýr. ABD'nin tek yapacaðý
bu fýrsatý kullanmaktýr ve yaptýðý da budur. Ýþin ilginci ABD'nin
karþýsýnda olan bölge rejimleri, sosyalistler veya anti-emperya-
listler, kendi öznel amaçlarýna raðmen ABD'nin planlarýna
hizmet eden en büyük yardýmcýlarýdýrlar.
Bir imparatorluk kurmanýn en büyük koþulu, karþýnýzda bir-
leþmiþ bir güç çýkmasýný engellemek ve bu güçleri birbirine karþý

134
kullanmak ve dengelemektir. Meþhur böl ve yönet; "divide" ve
"empire" politikasý.
Ama neye göre böleceksiniz ve nasýl?
Bunu anlamak için bu bölgenin bir özelliðini ve ulusçuluðun
ne olduðunu ve iki biçimin iyi anlamak gerekiyor.
Ýki Ulusçuluk
Ulus nedir?
Ulus'a iliþkin bir çok tanýmlar bulunmaktadýr. Ýster Stalin'in,
ister Troçki'nin, ister Otto Bauer'in, ister yurttaþlýk bilgileri
kitaplarýnýn tanýmlarý olsunlar, bütün bu tanýmlar ulusçularýn
ulus tanýmlarýdýrlar. Allah'a inananlarýn Allah hakkýndaki
tanýmlarýndan nasýl Allah'ýn ne olduðu anlaþýlamaz ise, ulusçu-
larýn ulus hakkýnda söylediklerinden de ulusun ne olduðu
anlaþýlamaz.
Ulusun ne olduðunu anlamak için önce ulusçuluðun ne
olduðun anlamak gerekir. Çünkü uluslar olduðu için ulusçular
deðil; ulusçular olduðu için uluslar vardýr. Uluslarý ulusçular
yaratýr. Ulusçuluðun ne olduðu anlaþýlmadan ulusun ne olduðu
anlaþýlamaz.
Peki ulusçuluk nedir? Çok basit gibi görünür. Genellikle
ulusçuluðu bir ulusun çýkarlarýný öne almak olarak tanýmlanýr.
Ama bu tanýmýn kendisi de ulusçularýn ulusçuluk tanýmýdýr.
Ulusçuluk, politik olan ile ulusal olanýn çakýþmasýný savun-
maktýr.
Yani nasýl tanýmlarsanýz tanýmlayýn herhangi bir kritere göre
bir ulus tanýmý yaptýðýnýzda, bu ulus ile politik olanýn çakýþmasý;
yani bir devleti olmasý anlayýþýna sahipseniz ulusçusunuzdur.
Ama bu taným da yetersizdir ve aslýnda hala ulusçuluðun
ufku içindedir.
Çünkü bu taným, her þeyden önce politik diye ayrý bir kate-
gorinin olduðu (Dikkat edilsin burada politik bir analiz kate-
gorisi deðildir, toplumsal hayatý düzenleyen politik, ideolojik
veya hukuki bir kategoridir.) var sayýmýna dayanýr. Yani bir poli-
tik olan bir özel olan bir ekonomik olan gibi her birinin ayrý

135
kurallarý ve ilkeleri olan bir toplumsal sistem anlayýþýna dayanýr.
Ama tarih boyunca, þu modern toplum ortaya çýkýncaya
kadar böyle bir ayrým yoktu. Ýþte burada ulusçuluðun özüne ge-
liriz. Bizzat ayrýmýn kendisi tam da ulusçuluktur. Böylece
ulusçuluðu kendi dýþýndaki benzer toplumsal sistemlerle iliþki
içinde tanýmlamýþ oluruz. Týpký, insan düþünen hayvandýr gibi;
ulusçuluk (isterseniz buna modern toplumun üstyapýsý veya
dini de denebilir) özel ve politik ayrýmýna dayanan dindir diye
diðer dinlerden ayrýlýðýyla tanýmlanabilir. Bu dinin özelliði,
kendinden önceki dinleri, yani toplumsal hayatýn örgütleniþ-
lerini ve bu örgütleniþlerin ilkelerini; "özel", "inanç" diyerek
politik ve ekonomik hayatý düzenlemekten dýþlamasýdýr.
Ulusçuluðun özünde ve doðuþunda dinle, dille, etniyle,
soyla, kültürle hiç bir iliþkisi yoktur. En tipik örnek, dünyanýn
en eski ulusu olan ABD'dir. ABD'nin ne dili, ne tarihi, ne soyu,
ne dini yoktur. Ulusu bunlarla tanýmlamaz. Ulus bütünüyle
ABD yurttaþlýðýndan, yurttaþlýðýn dayandýðý kavramlardan ve
haklardan çýkar; yurttaþlýk ise insan haklarýndan. Türkiye'nin
tek burjuva devrimci þairi Tevfik Fikret'in o aydýnlanma filo-
zoflarýndan aldýðý "Vataným ruyi zemin, milletim beþeriyet" ilke-
si bile tipik ulusçuluk ilkesidir. Sadece yeryüzünü kaplamýþ en
ideal ve saf biçimiyle ifade edilmektedir.
Ulus baþlangýçta yurttaþlýkla, yurttaþlýk da insan haklarýyla
tanýmlanýyordu. Yurttaþlýk ve insan haklarý diye iki farklý
kavram yoktu ulusçuluðun devrimci döneminde ve soyut saf
biçiminde gerekmez de böyle bir þey.
Ne var ki, 1848 devrimleri dönemiyle birlikte, hatta daha
önce Thermidor ile baþlayan bir süreçtir bu, bütün dünyada
burjuvazi, ulusun bu tarihsiz, dinsiz, dilsiz, etnisiz, insan ve
yurttaþlýk haklarýnýn çakýþtýðý biçimini (o zamanlar insan
örneðin kadýnlarý ve siyahlarý içermiyordu ama bu baþka bir
sorundur kültürel olarak insan kavramýnýn tanýmýyla ilgiliydi,
geçmiþin bir kalýntýsý olarak öyleydi, anlayýþýn kendisiden çýk-
mýyordu) terk etmiþtir, buna karþýlýk ulusu dinle, tarihle,
etniyle, soyla, kültürle, kader veya amaçla tanýmlamaya

136
baþlamýþtýr. Yani orijinal ulusçulukta, devrimci dönemin
ulusçuluðunda, hiçbir politik anlamý olmayan ve özeldir
denerek politik alandan dýþlanan bu nitelikler ulusu tanýmlayan
politik anlamlar kazanmýþlardýr.
Baþlangýçta iþçi hareketi ve sosyalist hareket bu eðilime pek
prim vermemekteydi. Ýþçi hareketi ve sosyalist hareket, ulusun
bunlarla tanýmlanmadýðý, bir tek köyün bile, kendini ve ulusu
böyle gerici ilkelerle tanýmlamadýðý sürece, ayrýlabileceði bir
Demokratik Cumhuriyet'i savunurken; "özgür komünlerin bir-
liði"ni savunurken, baþlangýçta demokratik bir cumhuriyetin
zaten ayrýlmayý otomatik olarak içerdiði varsayýmýndan yola
çýkarak, bu ikisinin de çeliþtiðini görmeden, "uluslarýn kaderini
tayin hakký"ný savunmaya; sonunda da bizzat kendisi dile dine
etniye göre tanýmlanan uluslar kurmaya baþlamýþ ve tam bir
ulusçu olmuþtur.
Bu uzun hikayeyi burada özetlemek hem gereksiz hem de
mümkün deðil. Ama burada önemli olan, iki farklý ulusçuluðun
ayrýlabilmesidir. Devrimci dönemin, ulusun dile, dine, etniye,
soya, kültüre göre tanýmlanmasýný reddeden; yurttaþlýk hak-
larýyla insan haklarýný çakýþtýran ve herkesin dini, dili, etnisi,
soyu ne olursa olsun eþitliðini savunan ulusçuluðu ile; sonradan
ulusu belli bir din, dil, etni vs. ile tanýmlayan ve ancak o ulus-
tan olanlarýn yurttaþlýk ve insan haklarýndan yararlanabileceði-
ni savunan; ancak belli bir ulustan olunca insan olunabilen
gerici ulusçuluk.
(Bu ayný zamanda, bürokratik ve militer olmayan, bir tek
köyün bile ayrýlabildiði, komünlerin özgür biriliðine dayanan
bir Demokratik Cumhuriyet ile bürokratik, militer ve merkezi
devlet yapýsýna karþýlýk düþer. Diðer bir ifadeyle Birinci ve Ýkin-
ci Paris komünlerinin devlet biçimi ile; Napolyonlarýn devlet
biçimi arasýndaki farktýr.)
Doðu Orta ve Avrupa'daki, Avusturya-Macaristan, Osmanlý
ve Rusya'daki bütün burjuvazi böyle bir ulusçuluk doðduðu ve
o gericiliðin egemen olduðu çaðda ortaya çýktý. Bu ulusçuluðun
o zamanki arkaik bu imparatorluklara karþý nesnel olarak ileri-

137
ci yaný dolayýsýyla hiçbir zaman Ýþçi hareketi ve sosyalizm bu
ulusçuluðun gerici karakteriyle yüzleþmedi, bir ulus teorisi de
olmadýðýndan bu ulusçuluðun önce destekçisi oldu sonra da
bizzat kendisi bu ulusçuluðu savundu.
"Uluslarýn Kaderini Tayin Hakký", ulusun ne olduðun tartýþ-
madýðý için, ulusu da burjuvazi zaten bu gerici ilkelere göre
tanýmladýðýndan, aslýnda gerici ulusçuluðun bir savunusuydu.
Bir köyün bile isterse ayrýlabileceði demokratik bir
cumhuriyetin yerini; dile, dine göre tanýmlanmýþ gerici ulusçu-
larýn tayin hakký alýyordu. Böylece sosyalist hareket ve iþçi
hareketi, bizzat kendisi gerici bir siyasi sistemin ve ulusçuluðun
savunucusu haline dönüþüyordu.
Eðer bu hak geçerli olsaydý, ABD'de Güney'in ayrýlmasýna
Kuzey'in hiçbir þey diyemeyeceði anlaþýlamýyordu. Bir köyün
bile ayrýlabileceði bir demokratik cumhuriyet, ulusun bir dile,
dine, etniye göre tanýmlanmasýný reddeder ve onu reddetme ve
insanlara bunu dayatmaya karþý mücadele hakký demektir. Bu
hak ve görev unutulmuþ oluyordu.
Ýþte o zamanki Avusturya Macaristan ve Rusya'da ve
Osmanlý'da hep böyle uluslar kuruldu. Bu uluslar o zaman belki
o imparatorluklarýn parçalanmasýna hizmet ederek belki bir
ölçüde o zamanlar ilerici iþlev görmüþ olabilirler ama, buralara
insan haklarý ve Fransýz devriminin uðramamasý tam da bunun-
la ilgilidir.
Þimdi bu halklardan Doðu Avrupa'da ve Balkanlar'da bulu-
nanlar, Avrupa'nýn birleþmesi baðlamýnda, yukarýdan,
Avrupa'nýn zenginlikleri kanalýndan, dile, dine etniye dayan-
mayan bir Avrupa ulusunun yurttaþlarý haline dönüþüyorlar ve
bu bakýmdan en azýndan Doðu Avrupa ve Balkanlar'da bu
sorun, "Prusya Yolu"ndan ardýnda kanlý izler býrakarak
"çözülüyor".
Ancak Akdeniz ve Ortadoðu ile Pers uygarlýðýnýn klasik
alanýnda þimdi sorun tam da bu noktadadýr. Bu klasik impara-
torluklar yýkýldýktan sonra bu ülkelerin hepsinde dile, dine,
etniye, soya dayanan uluslar kurulmuþtur ve dolayýsýyla

138
buralarda, otomatik olarak dilleri, dinleri, inançlarý, tarihleri
yüzünden ezilen insan kitleleri bulunmaktadýr.
Ýþte ABD'nin yeni stratejik dönüþü, uluslarýn dile, dine,
etniye, soya, tarihe göre tanýmlanmasý ilkesini sorgulamadan,
aksine dayatarak ve zorunlu evrensel ilkeler haline getirerek,
var olan gerici ulusçuluklarýn ezdiði dil, din, etnileri kendi
yedeðine almasýný saðlayacak böylece hem gücünü pekiþtirecek
hem de küçük ve birbirine karþý kullanýlabilir birimlere ayýrarak
yönetmesini saðlayacak koþullarý yaratmaktadýr.
ABD bölgedeki gayrý memnunlarý, ancak, oradaki gerici
rejimleri karþýya iterek kazanabilir. Ama bunlarý kazanmasý,
bölgede bugün var olanlardan daha da çok, her biri kendini
dile, dine, etniye, soya göre tanýmlamýþ devletlerin ortaya çýk-
masý demektir. Ýþte imparatorluk için ABD'nin ihtiyacý olan
tam da budur.
Ve bunun için gerekli güçleri, týpký bir zamanlar çarlýk
Rusyasý, Avusturya Macaristan ve Osmanlý'nýn sunmasý gibi,
bu imparatorluklarýn bugünkü kalýntýsý olan devletlerin kendisi
sunmaktadýr. Çünkü bunlarýn kendileri de bugün kendilerini,
dile, dine, etniye, soya göre tanýmlayan gerici ulusçuluðun
yarattýðý uluslara dayanmaktadýrlar. Bu otomatikman, ezilen
diller, dinler ve anti demokratik bir sistem demektir. Böylece bu
ülkelerde ezilen dil, din, kültür vs.den olan halklarýn hepsi
otomatik olarak ABD'nin müttefikleri haline gelmektedirler.
Böylece ABD, bölge rejimlerini karþýya itmekte ama bu
rejimlerin ezdiði geniþ kesimlerin sempatisini, desteðini ve itti-
fakýný kazanmaktadýr.
Bunun nasýl bir etki yaptýðý en son Irak'ta görülebilir. Gerek
ABD'nin Avrupalý rakipleri, gerek bölge rejimleri, kendileri de
el altýndan destekleyerek, Irak'taki bombalamalar ve direniþ
için içlerinden ve dýþlarýndan iyi oldu diyorlardý. Ama ABD'nin
bu hamlesinin, Irak'ta Sünnilere ve Araplara dayanan rejimin
ezdiði Þiileri ve Kürtleri, yani nüfusunun yüzde sekseninin aktif
veya pasif ABD'nin müttefiki ve onun bölgede bulunmasýndan
çýkarlý hale getirdiðini görmüyorlar ve görmek istemiyorlardý.

139
Karþý program ve Strateji
Bölgedeki rejimlerin ve Avrupalý ve diðer emperyalistlerin
böyle yapmalarý anlaþýlabilir ama sosyalistlerin ve iþçilerin böyle
yapmasý anlaþýlamaz. Sosyalist ve iþçi hareketi her þeyden önce
gerçeklerden hareket etmek, onlara gözlerini kapamamak
zorundadýr.
Bu gün bölgedeki sosyalistlere baktýðýmýz zaman, onlarýn
bölgedeki gerici rejimlerin müttefiki durumuna düþtüðünü ve
onlarla ayný dili konuþtuðunu görüyoruz. Böyle olmayanlarý da
tersinden ABD'nin (veya Avrupa'nýn) müttefiki durumuna
düþüyor ve onlarla ayný dili kullanýyor.
Peki niçin, gerici bölge rejimleriyle (ve ABD ile) ayný dili
kullanmaktadýr sosyalistler?
Bunun nedeni onlarýn da tamý tamýna hem bölge rejim-
lerinin savunduðu, hem de ABD'nin dayandýðý, dile, dine,
etniye dayanan bir ulusçuluðu savunmalarý, kendilerinin de
öyle olmalarýdýr.
Yani sosyalistler dile, dine, etniye, soya, tarihe dayanan ulus
ilkesini sorgulamadýklarý ve ona karþý mücadele etmedikleri
takdirde. Onlar bu uluslarýn hangi dine, dile, etniye göre þekil-
leneceði tartýþmasýnýn (ABD ve Bölge rejimleri arasýndaki
tartýþma) taraflarýndan biri haline geleceklerdir ve gelmekte-
dirler. Ölümlerden ölüm beðen, kýrk katýr mý kýrk satýr mý?
Bizler ise bunlar karþýsýnda, ulusun dile, dine, etniye, tarihe
soya göre tanýmlanmasýna; siyasi birimin bunlarla tanýmlan-
masýna karþý çýkmalýyýz. ABD bölgeyi onlarca küçük parçaya
ayýrmak için, bölge devlet ve rejimleri de egemenliklerini
sürdürmek için, uyný ulusçuluk anlayýþýna dayanmaktadýr.
Gerici, uluslarý dile, dine, etniye, soya göre tanýmlayan
anlayýþtýr bu. Biz bunun karþýsýnda, insan ve yurttaþ haklarýna
dayanan, tarihsiz, dilsiz, dinsiz, soysuz, burjuvazinin devrimci
döneminin ulusçuluðunu, eðer bugün gerekli deðiþiklikler
yapýlýrsa, Amerikan ulusunun dayandýðý ulusçuluðu savun-
malýyýz. Amerika'nýn planlarýna ancak Amerikan ulusçuluðu-
nun dayandýðý ilkelerle karþý durulabilir.

140
Örneðin Irak bugün her biri dine ya da dile göre tanýmlan-
mýþ üç ulusa bölünmüþ durumdadýr. Bunlarýn siyasi baský veya
iktisadi çýkarlar nedeniyle bir merkezi veya gevþek devlet içinde
birlikte olmalarý veya ayrý olmalarý bunlarýn dayandýðý ilkenin
gerici ulusçuluk olduðu gerçeðini deðiþtirmemektedir.
ABD Irak'ta böyle davranýrken, kendi ülkesinde hiçbir siyasi
birimin dine, etniye, dile göre tanýmlanmasýna müsaade
etmemektedir. Ortadoðu söz konusu olduðunda demokrasi
adýna tam da böylesini desteklemektedir. Kendi ulus tanýmýnda,
Amerikan devriminin insan ve yurttaþlýk haklarýna dayanýrken,
Ortadoðu'da "Wilson Prensipleri"ne, yani "Uluslarýn Kaderini
Tayin Hakký"na, yani siyasi birimin dine, dile, etniye göre belir-
lenmesine dayanmasý bir rastlantý deðildir. Eðer kendisi
demokratikse, niçin Irak'ta da ulusun dine, dile, etniye gör
tanýmlanmasýna karþý çýkmamakta, aksine bunu teþvik etmekte-
dir? Açýktýr ki, d evrimc i d ö nemin ulusçuluðu kend isinin birliði-
ni saðlarken, gerici dö nemin ulusçuluðu dünya egemenliði için
bölmeye hizmet etmektedir.
O halde ABD'nin bölgede egemenlik kurma planýna karþý en
önemli silah, bizzat ABD'nin dayandýðý ulus anlayýþýdýr. ABD
kendi ulus anlayýþýný bölgede istememektedir. O bölge için,
insan ve yurttaþ haklarýyla çakýþmýþ bir ulus anlayýþýna karþýdýr;
bölgeye dille, dinle, etniyle, tanýmlanmýþ bir ulusçuluk ve ulusal
devletler önermekte ve dayatmaktadýr.
Bu hem ona gerici rejimler karþýsýnda yeni müttefikler
kazandýrmakta hem de bir imparatorluk için gerekli küçük
parçalara ayýrýp yönetebilme ve egemen olma imkaný sunmak-
tadýr.
"Ýnsan Haklarý" deðil, "Uluslarýn Kaderini Tayin Hakký",
emperyalizm için en ideal olandýr ve ulusun neye göre taným-
landýðý sorununu gündemden düþürür ve fiili olarak gerici
ulusçuluðun desteklenmesi, savunulmasý ve yaygýnlaþtýrýlmasý
anlamýna gelir.
Bizim bunlarýn karþýsýndaki tavrýmýz, ulusun tanýmýndan
her türlü tarihsel, dinse, etnik, dilsel göndermenin kaldýrýlmasý;

141
insan haklarýnýn yurttaþlýk haklarýyla ayný olduðu, yurttaþlýk ve
insan haklarýna dayanan bir ulusçuluk olabilir. Bu hem bölge
rejimlerine, hem gerici ulusçuluklara hem de ABD'ye karþý
gerçek bir alternatif oluþturur. Ýdeolojik ve siyasi inisiyatif ele
almayý saðlar. Bu bir tek köyün bile ayrýlmasýný garanti eden
gerçek bir demokratik bir ulusçuluk ve devlet anlamýna gelir.
Ancak böyle bir ulusçuluk bölgenin ezen ve ezilen uluslarýný
birleþtirebilir. Böyle bir program ABD ve bölge rejimlerin aslýn-
da ayný ilkeyi savunduklarýný gösterecektir.
Ama böyle devrimci ve demokratik bir ulusçuluk ve
demokratik bir cumhuriyeti savunan bir strateji, her þeyden
ö nce b ölge d evlet ve rejimlerine k arþ ý savunulmalýdýr. Bu yapýl-
madýðý takdirde bu rejimlerin ezdiði halklar, gerici ulusçuluðun
kucaðýna düþecekler demektir. O hald e, b ölgedek i ulusal devlet -
leri ve milletleri savunm ak d eðil, b ir an ö nc e o nlarý yýk mak týr
esas so run.
Ancak bu gerici devlet ve rejimlerin yerine, demokratik bir
cumhuriyet, dinsiz, dilsiz, etnisiz, tarihsiz bir ulus kurulduðun-
da ABD'nin planlarýna karþý koyacak bir alternatif çýkarýlabilir.
Her dýþ savaþ öncelikle bir iç savaþtýr. Nasýl burjuvazinin dýþ
savaþlara girmeden önce kendi içindeki muhalefeti ve direniþi
ezmesi gerekirse, bölge halkalarý ve iþçi sýnýfý da ABD'ye karþý
savaþabilmek ve onun planlarýný boþa çýkarabilmek için, önce-
likle "kendi" ülkelerindeki rejimlere ve gerici ulusçuluða
dayanan devletlere karþý savaþa girmek ve bu savaþý kazanmak
zorundadýrlar.
Zaten o zaman, ABD'nin bütün özgürlük söyleminin palavra
olduðu da o zaman ortaya çýkacaktýr. ABD de týpký bölge rejim-
leri gibi demokratik bir ulusçuluða ve demokratik bir
cumhuriyete müsaade etmek istemeyecektir; þimdi karþýsýna
aldýðý rejimlerle devrimci ve demokratik ulusçuluða karþý gerici
ulusçuluðu savunmak için tekrar iþ ve güç birliðine girecektir.
Bu da onun yüzündeki demokratik peçesinin düþmesini saðla-
yacaktýr.
Týpký, politik olanla ulusal olanýn çakýþmasýný, yani uluslarý

142
ve ulusal sýnýrlarý reddeden programýn ABD ve diðer emperya-
listleri ayný tarafa itmesi gibi; insan ve yurttaþ haklarýna
dayanan, ulusu dille, dinle, etniyle tanýmlamayý reddeden
devrimci ve demokratik ulusçuluk da bölge rejimleri ve ABD'yi
ayný tarafa iter.
Bu strateji ayrýca, kendileri gerici ulusçulu anlayýþýna dayan-
makla birlikte, þu an ezilmekte olanlarla (örneðin Kürtler),
eleþtiriyi ve mücadeleyi sürdürerek geçici politik ve taktik itti-
faklar yapmayý mümkün kýlar.

Sonuç ve Özet
O halde tekrar edelim.
Biz iþçilere ve ezilen halklara þu stratejiyi öneriyoruz:
D ünya ç apýnd a ve uzun vad eli olarak ulusal olanla po lit ik
o lanýn çak ýþmasýný red d etm ek; ulusal olaný da týpký din gibi
kiþisel ve özel bir sorun olarak tanýmlamak; uluslarý ve ulusal
sýnýrlarý kaldýrmak.
Provakatif bir ifadeyle. Madem ki ABD baþkanýnýn kararlarý
beni ilgilendiriyor, bunlarda söz sahibi olmak istiyorum. Tüm
insanlara ABD vatandaþlýðý. ABD'nin sýnýrlarýnýn tüm dünyayý
kapsamasý, tüm insanlarýn ABD vatandaþý olmasý.
Büyük Ort ad oðu ö lçüsünd e , acil olarak, ulusun dille, dinle,
etniyle, tarihle tanýmlanmasýný reddeden; insan ve yurttaþ hak-
larýyla ulusu tanýmlayan demokratik cumhuriyet.
Yine Provakatif bir ifadeyle, ABD'nin dayandýðý ilkelere
dayanan, tarihsiz, dilsiz, dinsiz demokratik cumhuriyet. Bir
Ortadoðu ABD'si.
Böyle bir cumhuriyet sosyalizm olmaz ama bölgeyi kana-
malardan ve bölünmelerden korur; halklarýn ve iþçilerin güç-
lerini birleþtirmelerini mümkün kýlar.
Ve olaylarýn kendi iç dinamiði, bu kýsa ve acil programdan;
dünya çapýndaki uzun vadeli programa acil bir program olarak
geçiþi zorunlu ve mümkün kýlar.
Çünkü, Ortadoðu çapýnda bir Demokratik Cumhuriyet
baþarýldýðý takdirde elbette ABD, dünyanýn bu stratejik böl-

143
gesinde baðýmsýz ve demokratik bir gücün oluþmasýnda kendi-
sine karþý bir tehdit göreceðinden ona boyun eðdirmek için her
türlü yola baþ vuracaktýr.
Ama o zaman da bölgenin birleþmiþ halklarý, burada birinci
ve uzun vadeli program olarak koyduðumuz programý, ABD'yi
ve diðerlerini kuþatmak ve tecrit etmek için acil bir program
olarak önlerine koyabilirler. Böylece demokratik bir ulusçu-
luðun savunusuyla baþlayan bu hareket, genel olarak ulusçu-
luða karþý bir savaþa dönüþebilir.
Yani bugün bölgede, ABD'nin planlarýn ve kapitalizme karþý
duruþ için savunulacak ana halka, demokratik bir ulusçuluða
dayanan demokratik bir cumhuriyettir.
Bunun için de, öncelikle egemen uluslardan, din, etni ve
dillerden insanlarýn var olan devletlere ve rejimlere karþý
mücadeleyi öne almasý gerekir.
Bu devletlerin varlýðý, ABD'nin zaferini garanti etmektedir.
ABD'nin zaferini engellemek için önce bu rejimleri yýkmak
gerekmektedir. Bunu biz devrimci biçimde yapamaz ve halklarý
birleþtiremezsek; ABD gerici biçimde yapacak ve halklarý ve
sýnýfý bölerek uzun yýllar sürecek bir dünya imparatorluðunun
en önemli koþulunu; yani Fas'tan Çin ve Hint hududuna kadar
alaný egemenliði altýna almayý baþarmýþ olacaktýr.

24 Þubat 2005 Perþembe


demiraltona@hotmail.com

Bu yazýda ifade edilen görüþlerin dayandýðý teorik temeller


Ter sin de n Kema li zm, Beþikçi Eleþtirisi - Alevilik, Din, Bilim, Ulus ve
Politika Üzerine adlý kitapta ele alýnmaktadýr.
Büyük Ortadoðu baðlamýnda savunulan program ve stratejinin bir
manifesto tarzýnda açýklamasý ise Or t ad oð u Ý çi n D e mokr a si
Ma ni festosu adlý metinde bulunmaktadýr.
Bu metinler þu adreste bulunmaktadýr:
h ttp ://www. coml in k.d e/demi r/

144
Ortadoðu Ýçin Demokratik Manifesto

Ulusçuluk Hayaleti
Bundan yüz elli altý yýl önce, Avrupa'yý kasýp kavuracak 1848
devrimlerinin arifesindeki günlerde, Marks ve Engels adlý,
henüz otuzuna varmamýþ iki genç, daha sonra Komünist
Manifesto adýyla ünlenecek bildirilerine "Avrupa'da bir hayalet
dolaþýyor, Komünizm hayaleti" sözleriyle baþlýyorlardý.
Ama yirminci yüzyýlýn ve günümüzün hayaleti, Komünizm
deðil Milliyetçilik oldu. Bugün yazýlacak bir bildirinin ilk sözleri:
"Dünyada bir hayalet dolaþýyor, Milliyetçilik Hayaleti" olabilir.
Bu hayalet, bugün göründüðü biçimiyle, tam da "Komünizm
Hayaleti"nden söz ederek baþlayan bildirinin yazýldýðý günlerde
doðdu.
Ve bu hayalet, içinde bulunduðumuz þu günlerde, yüz yýldan
fazladýr felç edip böldüðü Ortadoðu'yu, yeni kan deryalarýna
sokmaya hazýrlanýyor.
Bu gün, tüm Ortadoðu, Kafkaslar, yani bu "Büyük
Ortadoðu" ya da, "Verimli Hilal" de denen bölge, tarihindeki en
büyük yol ayrýmlarýndan biriyle karþý karþýya bulunmaktadýr.
Bölge, ya etnilerin, dillerin, dinlerin, kültürlerin, "uluslarýn"

145
birbirini boðazladýðý bir mezbahaya dönecektir ya da bu diller,
etniler, kültürler, dinler, yepyeni bir atýlým için bir birikim ve
zenginlik, bölgeyi yüzlerce yýldýr çektiði acýlardan kurtaran bir
zemberek olacaktýr.
Bölge binlerce yýldýr insanlýðýn kaderinde oynadýðý tayin
edici olumlu veya olumsuz rolleri bir kez daha oynamaya aday
görünmektedir. Ýnsanlýðýn geleceðinin nasýl þekilleneceðinde,
önümüzdeki yýllarda Ortadoðu'daki mücadelelerin sonuçlarý
büyük bir önem taþýyacaktýr.
Ortadoðu'nun Tarihteki Yeri
Bundan on bin yýl önce, ancak "Sanayi Devrimi"nin keþif-
leriyle ve dönüþümleriyle kýyaslanabilecek, "Neolitik Devrim"
denen, çömlekçilikten dokumacýlýða; hayvanlarýn ve bitkilerin
ehlileþtirilmesinden ilk madenlerin iþlenmesine kadar, sayýl-
makla tükenmeyecek bir buluþlar manzumesi, o muazzam
altüstlük, kadýn eliyle bu bölgede gerçekleþtirildi.
Bundan beþ bin yýl önce, ilk kez insanlarý sürekli kýtlýk
tehlikesinden kurtaran düzenli tarýma ilk geçiþ ve ilk kentlerin
kuruluþu da yine burada gerçekleþti. Tarýmýn saðladýðý zengin-
likle ve bollukla birlikte, o artýk ürünü farelerden koruyan
kediler, o fazla ürün için topraklarý sürmeye yarayan öküzler ilk
kez buralarda birer tanrý oldular.
Tarým sayesinde ilk kez düzenli artý ürün burada ortaya çýk-
týðýndan tesadüfi artýklarýn þölenleri yerine, dönemsel ve
düzenli kutlamalar olan bayramlar ve tatil günleri ilk kez bura-
da doðdu. Tanrý altý günde evreni yarattýktan sonra yedinci
günde dinlenmeyi ilk kez burada akýl etti. Doðanýn bahardaki
uyanýþý burada bayramlaþtýrýldý. Kýtlýk ekonomisindeki çocuk
kurbanlarýndan hayvancýlýðýn bolluk ekonomisine uygun hay-
van kurban etmeye ilk kez burada geçildi ve bu devrimler ilk kez
burada bayramlaþtýrýlarak insanlýðýn hafýzasýna kazýndý.
Ama tarým ekonomisine geçiþ insanlýðý sadece kýtlýktan kur-
tarmakla kalmadý, bunun bir de kefareti oldu: bu ayný zamanda
uygarlýðýn yani sýnýflarýn, paranýn, devletin, yazýnýn da ortaya
çýkmasý demekti. Yazý, yani bilgi aðacýnýn meyvesi, yani uygar-
146
lýða geçiþ ayný zamanda masumiyetin yitiriliþi, cennetten kovul-
ma idi. Ýnsanoðlu Cennetten kovulup, yeryüzü cehennemine
burada düþtü. Yine burada Habil ve Kabil adlý kardeþler arasýn-
daki ilk cinayetin bir tarlada iþlenmesi bir rastlantý deðil; gerçek
tarihin dürüst ve çocuksu bir saflýkla anlatýmýdýr.
Tarýmla birlikte ilk kez þehirler, yazý, rahipler, ticaret, para,
tüccarlar, sýnýflar, devlet, ordular, siyaset, din, yani özetle uygar-
lýk da ilk kez bu topraklarda ortaya çýktý.
Bu gün Avrupa'nýn Avrupa Uygarlýðýnýn temeli olarak ken-
dine mal etmeye çalýþtýðý Klasik Yunan Felsefesi bu topraklarýn
ürünü ve zirvelerinden biridir. Yunan matematikçileri, doða bi-
limcileri, filozoflarý, o zamanlar henüz isimleri bile olmayan,
yerlerinde boþ bataklýklar ve ormanlardan baþka bir þey bulun-
mayan, Roma, Paris, Londra, Brüksel veya Berlin'de deðil; Ýs-
kenderiye'de, Babil'de geziyorlar, çalýþýyorlar, tartýþýyorlar ve bil-
gilerini zenginleþtiriyor; oralarda birikmiþ bilgileri sýnýflandýrý-
yorlar; o bilgilerden hareketle genellemeler yapýyorlardý.
Daha sonra Avrupa'da doðan kapitalizmle birlikte tüm
dünyaya yayýlan, Ortadoðu ve Akdeniz uygarlýk alanýnýn üç
büyük tek tanrýlý dini, Musevilik, Hýristiyanlýk ve Ýslam bu
topraklarda doðdu ve geliþti. Ýbrahim ve Muhammet bu toprak-
larda kervancýlýk yapýyor, bu topraklarýn binlerce yýllýk gelenek-
lerinden süzdükleriyle peygamberleþiyorlardý. Roma'nýn ev-
rensel boyutlarýnýn yansýsý ilk evrensel din, Ýsa aracýlýðýyla bu
topraklarda doðuyordu.
Bu topraklar Çin, Hint ve Ýran uygarlýklarýnýn yaný sýra bin-
lerce yýl boyunca, en büyük uygarlýk beþiklerinden biri oldu.
Dicle Fýrat ve Nil nehir boylarýnda doðan uygarlýk, binlerce yýl
boyunca, týpký su yüzündeki bir yað damlasý gibi yavaþ yavaþ
yayýldý. Tüm Akdeniz'in Doðusu, Afrika'nýn kuzeyi ve
Avrupa'nýn güneyini kapladý. Bu bakýmdan Akdeniz bu uygar-
lýðýn bir yayýlýþýdýr. Akdeniz binlerce yýl boyunca, kapitalizmin
doðuþ çaðýnda Atlantik Okyanusunun ve bugün giderek artan
bir ölçüde Pasifik Okyanusu’nun dünya ekonomisindeki tayin
edici rolünü oynadý.

147
Buna baðlý olarak bölgenin siyasi biçimi olan, ticaret yol-
larýnýn emniyetini saðlayan imparatorluklar, önceleri sadece Nil
ve Dicle-Fýrat nehirleri boyunca yayýlýrken, daha sonra bütün
doðu Akdeniz'i, yüksek yarýmadalarý (Anadolu, Yunanistan,
Ýtalya) ve nehir boylarýný kaplar hale geldi. Romalýlar Akdeniz'e
"Mare Nostrum" (bizim deniz) derlerdi; gerçekte ise Roma
Akdeniz'e aitti. Bölgenin iktisadi birliði, imparatorluklarý
yaratýyor; imparatorluklar da bölgenin birliðine siyasi ve
kültürel bir boyut verip onu güçlendiriyordu.
Roma Ýmparatorluðunun sýnýrlarý, aþaðý yukarý, Bizans ve
Osmanlý'nýn da sýnýrlarý idi. Bu imparatorluklar, iyi kötü bu
uygarlýk beþiðinde bir düzen saðlayabiliyor, tarihsel ve coðrafi
olarak bir bütün olan bölge binlerce yýl boyunca, insanlýðýn uy-
garlýk beþiklerinden ve zirvelerinden biri olma özelliðini koru-
yabiliyordu. Böylece bir zamanlar Babil'in asma bahçelerinin
olduðu yerlerde binlerce yýl sonra bile, Abbasiler döneminde
Baðdat'ta olduðu gibi, yeni yükseliþler yaþanabiliyordu.
Fakat bölge bugün, bu göz kamaþtýrýcý geçmiþiyle tam bir
zýtlýk içinde yoksulluk, gerilik, çatýþmalar ve perspektifsizlik
içindedir. Doðanýn ona bahþettiði petrol ve su gibi zenginlikler
onun en büyük felaketi olmuþtur. Ama sadece doða tarihinin
ona bahþettikleri deðil, insanlýk tarihinin ona bahþettiði zengin-
likler de, yani binlerce yýllýk kökleri olan kültürler, diller, dinler
de, yani bizzat kendi tarihi de onun bir felaketi olmuþtur.
Bölge, sadece maddi zenginliklerinin soyulmasý karþýsýnda
deðil, tarihinin çalýnmasý karþýsýnda bile tarihini savunamaz
durumdadýr. Bu zengin tarih uluslar tarafýndan yaðma edilmek-
tedir. Bu topraklarýn çocuðu olan Hýristiyanlýk, bu topraklarýn
binlerce yýlýk tecrübe ve bilgi birikiminin bir sentezi olan
"Klasik Yunan Felsefesi" ve bilimi ve sanatý, Batý ve yeni yara-
týlan Avrupa ulusu tarafýndan Avrupalýlýðýn bir bileþeni olarak
bölgenin tarihinden ve bilincinden çalýnmaktadýr. Hýristiyanlýðý
ve Yunan Felsefesini Avrupa'ya býrakarak, bölgeyi Ýslam ile
tanýmlayarak yoksullaþtýranlar; bölgenin bu manevi soyuluþu-
nun suç ortaklýðýný yapmaktadýrlar. Ýbrahim ve Musa Siyonist

148
ulusçularca; Muhammet Arap ulusçularýnca; Ýsa Avrupa ve
baþka Hýristiyan nüfuslu ulusçularca çalýnmýþtýr.
Ýnsanlýðýn tarýma geçiþini sembolize eden bayram olan
Newroz, Kürt ulusçuluðunun bayramý olmuþtur. Ýyonyalý ya da
Atinalý veya Egeli Filozoflar Yunan ulusunun mülkiyetine geçi-
rilmiþtir. Saddam Nabukadnezar'ýn Irak, Türkler Sümer ve
Hitit ve Osmanlý'larýn Türk; Mýsýrdaki yöneticiler Neferetit ya
da Ramses'in Mýsýr ulusundan olduðuna yemin etmektedirler.
Bölgenin tarihi uluslar ve ulusçular tarafýndan çalýnmakta,
kendilerini dine, dile, etniye gör tanýmlayan uluslarýn
mülkiyetine geçirilmektedir. Bölge, kendi tarihini mülkiyetine
geçiren bu gerici ulusçuluklarý mülksüzleþtirmeden, kendi tari-
hiyle barýþmadan; Muhammet'i Araplarýn, Musa ve Ýbrahim'i
Ýsrailli Siyonistlerin; Ýsa'yý Avrupalýlarýn; Sokrat, Aristo,
Arþimet veya Sofokles'i Greklerin ve Avrupalýlarýn;
Nabukadnezar'ý Saddam veya Iraklýlarýn; Kawa'yý veya
Selahaddin'i veya Newroz'u Kürtlerin; Sümerleri, Hititleri,
Osmanlý'yý ya da Köroðlu'nu Türklerin mülkiyetinden kurtar-
madan tekrar tarihine uygun bir kimliðe kavuþamaz.
Ulusçuluk ve Ortadoðu
Nasýl oldu da, bölge maddi ve manevi zenginliklerinin böyle
soyulmasý karþýsýnda suskun ve çaresiz kaldý ve bu soyguna suç
ortaðý oldu? Bu sýrrýn anahtarý, bölgeyi kurt dalamýþ sürüye
çeviren, onun tarihini yaðma eden, yirminci yüzyýlýn hayaleti
ulusçuluktadýr.
Uluslarýn birbirini boðazlamasýna ve her dil, din veya etninin
bir ulusal devlet oluþturmasýna karþýlýk düþen "Balkanlaþma"
kavramýnýn bu bölgedeki bir yarým adanýn, ayný zamanda da
bölgenin son imparatorluklarý olan Bizans ve Osmanlý'nýn kalbi
olan bölgenin adýný taþýmasý rastlantý deðildir. Din, dil ve aþiret-
lerin birbirleriyle çatýþtýðý kaos ortamlarýný tanýmlamakta kul-
lanýlan "Lübnanlaþma"nýn da yine dünün bu uygarlýk beþiðin-
den bir bölgenin adýný taþýmasý da rastlantý deðildir.
Ve bugün Ortadoðu, yeniden bir Balkanlaþma ve
Lübnanlaþma felaketine doðru dolu dizgin yol alýyor. Bu gidiþi

149
tersine çevirmenin tek yolu, bölgeyi böyle "Balkanlaþma" ve
"Lübnanlaþma" felaketlerine sürükleyen tarihsel mekanizmayý
anlamaktan geçer.
Bu bölge, Çin ve Hint gibi diðer klasik uygarlýk beþiklerinin
tersine, bölgede modern kapitalist iliþkilerin geliþmesiyle birlik-
te ortaya çýkan dile, dine, etniye dayanan ulusçuluk karþýsýnda
hiçbir savunma mekanizmasý bulamamýþtýr. Bu mekanizmayý
bulamadýðý sürece de parça parça olmaya ve kanamaya
mahkumdur.
Ulusçuluk ve Diðer Uygarlýklar
Diðer uygarlýk beþikleri karþýsýnda bölgeye klasik çaðlarda
güç veren her þey onun güçsüzlüðünün nedenleri haline
gelmiþtir. Hiçbir uygarlýk beþiði, Modern kapitalizmin ve
ulusçuluðun saldýrýsý karþýsýnda, Ortadoðu ve Akdeniz uygarlýk
beþiði kadar zayýf ve savunmasýz olmamýþtýr.
Çin uygarlýðý bir kýyaslama olanaðý saðlar. Orada onlarca
farklý dilde ve lehçede halk bulunmasýna ve bu diller ve halklar
arasýndaki farklar Ortadoðu'daki dillerin ve halklarýn farklarýn-
dan hiç de az olmamasýna raðmen, Ortadoðu'yu parçalayan,
neredeyse her dilin ve her dinin bir ulus oluþturmasý gibi bir
süreç Çin'de yaþamamýþtýr. Çin'deki diller, halklar ve dinler,
dine, dile, soya, etniye göre uluslarýn oluþmasýna baðýþýk (þer-
betli) kalmýþlardýr. Ulusçuluk mikrobu Çin'de bir hastalýða yol
açmamýþ, Çin uygarlýk alanýnýn bölünmesini getirmemiþtir.
Çin'de ulusal hareketler sadece Uygurlar ve Tibetliler gibi, fark-
lý alfabe kullanan halklarda görülmektedir.
Niçin? Çünkü Çin'in seslere deðil, þekillere dayanan arkaik
yazýsý, farklý dillerin ayný þekillerle anlaþmasýný mümkün kýlý-
yordu. Böylece farklý dillerin farklý alfabeler ve yazý dilleri
dolayýsýyla da farklý entelijansiyalar ve uluslar yaratmasýnýn
maddi ve teknik koþullarý ortaya çýkmýyordu. Böylece, Çin
uygarlýk alaný, alfabesinin, Akdeniz uygarlýk alanýnýn seslere
dayanan alfabesinden çok daha ilkel olmasý sayesinde, ulusçu-
luðun kendisini kurt dalamýþ sürüye döndürmesinden korun-
muþ oluyordu.
150
Ortadoðu'da ise, hepsi de seslere dayanan, Latin, Yunan ve
Arap alfabeleri, tam tersine bir gidiþ için olaðanüstü uygun
koþullar sunmuþtur. Bu sayede her dil, ayrý bir yazý diline ve
dolayýsýyla da bir millet yaratma olanaðýna sahip olmuþtur.
Ortadoðu'ya Çin karþýsýnda kývraklýðýný veren seslere dayanan
alfabe, ulusçuluk mikrobu karþýsýnda güçsüzlüðünün koþullarýn-
dan biri olmuþtur.
Ama sadece Çin deðil, Hint alt kýtasý da ulusçuluk karþýsýn-
da Çin'den daha az þerbetli deðildir. Hindistan'da da yüzlerce
halk ve dil bulunmasýna raðmen, bunlarýn hiç biri ayrý bir ulus
oluþturmaya kalkmadý. Bu ulusçuluk, sadece kendini dinle
tanýmlayan ulusçuluk biçiminde, Hint alt kýtasýnýn kuzeyinde,
Pers ve Ýslam uygarlýðýnýn etkisinde kalmýþ bölgelerde
(Pakistan, Bengaldeþ) bir varlýk gösterebildi.
Bunun nedeni de yine, Hint alt kýtasý uygarlýðýnýn arkaik
karakterinde gizlidir. Týpký kýtalarýn hareketleri sonucu diðer
kýtalardan izole olan Avustralya ya da Madagaskar'ýn diðer tür-
lerin etkilerine kapanmasý nedeniyle, oradaki canlýlarýn yaþayan
fosiller olarak kalmalarý gibi, Hindistan da, Himalaya daðlarýnýn
oluþturduðu aþýlmaz doðal set nedeniyle, benzer bir sosyal izo-
lasyon yaþamýþ, bir tür yaþayan fosil özelliði kazanmýþtýr. Dýþ
etkilerin ve baþka halklarýn istilalarýnýn bin yýlda bir kere yaþan-
masý nedeniyle; kapitalizm öncesi uygarlýklarýn temel eðilimi
olan kastlaþma orada en uç noktalara varmýþtýr. Böyle bir sis-
temde, her etni, her dil, her halk ayný zamanda bir kast oluþtur-
muþtur. Bu ise, her biri ayrý halklardan oluþan kastlarýn ayrý
uluslar olarak þekillenmesinin, ayrý bir burjuvazi ve entelijan-
siya çýkarmalarýnýn maddi koþullarýný ortadan kaldýrmýþtýr.
Buna karþýlýk, Ortadoðu ve Akdeniz uygarlýk alaný ise, tari-
hin yol geçen haný gibidir. Sürekli barbar halklarýn istilalarý ve
imparatorluklarý yýkýþlarý, kastlaþma eðiliminin geliþmesine
hiçbir zaman fazla olanak tanýmamýþtýr. Kast yapýsý, sadece belli
iþlerde belli bölgelerin veya halklarýn uzmanlaþmasý eðilimi
olarak doðuþ halinde kalmýþ, Hindistan'daki gibi bir geçiþsizlik,
bir dokunulmaz paryalar kastý hiçbir zaman olmamýþtýr. Bizzat

151
kendileri bölgenin bu özelliðinin bir yansýmasý olan
Hýristiyanlýk ve Ýslam gibi toplumsal sistemi düzenleyen dinler
de, böyle bir kastlaþma eðiliminin önünde bir engel olmuþlardýr.
Kastlaþma eðilimi sadece Yahudiler ve Romalar biçiminde var-
lýðýný toplumun gözeneklerinde sürdürebilmiþtir.
Hemen görüleceði gibi, Ortadoðu ve Akdeniz uygarlýk alaný-
na kývraklýk veren kastlaþmama, yani farklý dillerin ve halklarýn
belli sýnýflar ve meslekler biçiminde, jeolojik katmanlar gibi taþ-
laþmamasý da ulusçuluk karþýsýnda onu savunmasýz býrakmýþtýr.
Ýran-Pers uygarlýk alaný ise, ulusçuluðun bu meydan oku-
yuþuna, Pers, Sasani uygarlýk birikiminin ve kültürünün Ýslam
altýnda devam eden biçimi olan Þiilikle; ulusu, yani siyasi olaný,
Þiilikle tanýmlayarak cevap vermiþtir. Ulusun, dile, soya, kültüre
göre tanýmlanmasý karþýsýnda, dine, ama Ýran uygarlýk alanýnýn
dinine göre tanýmlanmasýnýn, bu uygarlýk alanýnýn birliðini ne
kadar sürdürebileceðinin cevabý henüz ortada durmaktadýr.
Ortadoðu ve Akdeniz ise bu soruya henüz cevabý bulabilmiþ
deðildir. Akdeniz'in kuzeyi ve Avrupa'nýn Güney'i bu cevabý
Ortadoðu, Akdeniz alanýndan Avrupa alanýna geçerek, yani
kaderini bölgenin kaderinden ayýrarak en azýndan kendisi için
kýsmi çözüm bulmaktadýr. Afrika'nýn Kuzeyi, Mezopotamya,
Anadolu ve Kafkaslar ise kanamaktadýr ve böyle giderse daha
çok da kanayacaktýr.
Soyut bir olasýlýk olarak, bölge içinden bir ülkenin, yani
Türkiye'nin de, diðer Güney Avrupa yarýmadalarý gibi yaparak,
ulusu Avrupa yurttaþlýðýyla tanýmlayan Avrupa Birliði
çerçevesinde Balkan halklarýyla yeni bir birliðe yönelmesi belki,
sadece bu ülkenin yangýndan kaçmasýný saðlayabilir. Bizans ve
Osmanlý'nýn kalbinin Balkan ve Anadolu olmasý böyle bir
olasýlýðý çaðrýþtýrmaktadýr. Ama yangýn ve kanama bölgeyi
tüketmeye devam edecektir.
Ne var ki, somutta, bu giriþ, ancak, Kürdistan'ýn dýþta
kalmasý ve böylece Türkiye'nin Avrupa'nýn en büyük ve kala-
balýk ülkesi olmaktan çýkmasýyla ve buna baðlý olarak Devlet
Bürokrasisinin iktidarýný büyük ölçüde yitirmesiyle olabilir.

152
Bugünkü Türkiye'nin sahilleri ve batýsý ve ortasýnda yaþayan
Türkler yanan evden kaçmýþ olurlar. Yani Þimdi Kýbrýslýlarýn
yapmaya çalýþtýðýný veya Doðu Almanlarýn veya Doðu
Avrupalýlarýn yaptýðýný yapmýþ olurlar. Ama bu da bölgeye
iliþkin sorunu ortadan kaldýrmaz.
Eski uygarlýklarýn siyasi biçimlerine tekrar dönmek mümkün
deðildir. Modern uygarlýðýn biçimi olan etniye, dile dine dayalý
ulusal devletler ise, bölgenin paramparça olmasýna, ulusal
baskýlara, ulusal ve dinsel katliamlara, sürekli çatýþmalara yol
açmaktadýr.
Katliamlar ve zorla nüfus deðiþimleri ve asimilasyon ile etnik
ve dilsel sýnýrlar ile siyasi sýnýrlarýn çakýþmasý saðlandýðýnda
bile, bunun yol açtýðý düþmanlýklar ve ortaya çýkan küçük
devletler ekonomik geliþme için çok büyük bir engel oluþtur-
maktadýr. Bölge sadece savaþ ve çatýþma zamanlarýnda deðil,
barýþ zamanlarýnda da yoksulluk içinde kalmaktadýr. Bu da,
dünyanýn en büyük petrol ve su rezervlerinden birine sahip
olan bölgenin, büyük güçlerin baský ve oyunlarý karþýsýnda tam
bir av alanýna dönüþmesine yol açmaktadýr. Ve büyük güçlerin
müdahaleleri de tekrar yoksulluðu, bölünmüþlüðü ve büyük
güçlerin egemenliðini pekiþtirmektedir. Yani kendi kendini
besleyen kýsýr bir döngü ortaya çýkmaktadýr.
Bu çýkmazdan nasýl çýkýlýr? Bu çýkmazdan çýkýþýn bir yolu var
mýdýr?
Evet vardýr. Eðer bu baþarýlýrsa, sadece bölge için deðil, tüm
insanlýk için de bir atýlým saðlanabilir. Bu çare yine bizzat ulus
ve ulusçuluk denen modern fenomenin sýrrýnda yatmaktadýr.
Ulusçuluk ve Dil
Çin'in ve Hint'in gösterdiði gibi, ulusun ve ulusçuluðun
dinle, dille, etniyle, soyla hiçbir iliþkisi bulunmamaktadýr. Eðer
olsaydý, bugün bu eski uygarlýk beþiklerinde dile, dine, etniye
dayanan onlarca devlet olmasý gerekirdi.
Ama sadece Çin ve Hint deðil, ulusçuluðun ilk doðuþu ve ilk
modern uluslar da, ulusun dille, dinle, etniyle, soyla, tarihle bir
iliþkisinin olmadýðýný kanýtlar.
153
Kuzey Amerika'da ilk uluslardan biri olan ABD'yi kuranlar,
göçüp geldikleri Ýngiltere'dekilerden baþka bir dil ve soy ya da
dinden deðildiler. Güney Amerika'nýn uluslarýn kuran
"criollo"lar, kendilerine karþý savaþtýklarý Ýspanyol'larla ayný dili,
geçmiþi ve dini paylaþýyorlardý. Fransýz devriminin ve ulusunun
bayraðý olan üç renk, dile, etniye, kültüre ya da dine iliþkin en
küçük bir çaðrýþým içermiyordu.
Ýlk uluslarýn doðuþunda bu çok açýktýr, ayný dili, dini, kültür
paylaþtýklarýna karþý savaþ içinde oluþan Amerikan uluslarýnýn
kendilerini dile, dine, soya göre tanýmlamalarý düþünülemezdi
bile. Ayný dilden ve dinden asillere ve krala karþý savaþ içinde
oluþan Fransýz ulusu kendini etnik, dilsel veya dinsel olarak
tanýmlamamýþtý.
Baþlangýçta, ulusal olan, siyasal olana göre tanýmlanýyordu.
Siyasal olan ise feodal ayrýcalýklara ve egemenliðe veya
sömürgeciliðe karþý oluþa ve özgür yurttaþlara göre. Yurttaþýn
haklarý ise, dil, din, cins, ýrktan baðýmsýz Ýnsan Haklarýna göre.
Böylece, ulus sömürgeci ya da feodal ayrýcalýklara karþý taným-
lanmýþ siyasal birimin haklarý insan haklarýyla tanýmlanmýþ
yurttaþlarýndan oluþuyordu.
Bu ulus, hem içeriði bakýmýndan devrimci ve demokratikti,
hem de dil, soy, kültürü týpký din karþýsýnda olduðu gibi özel
alana, politik alanýn dýþýna atýyor ve ilke olarak devletin onlar
karþýsýnda tarafsýzlýðýný savunuyordu. Politik olanýn, yani
devletin, nasýl dini olmuyorsa, dili, etnisi, kültürü de olmuyor-
du. Ortak konuþma dili ise sonradan dile dayanan ulusçuluk-
takinden çok farklý bir anlama sahipti. Politik olanýn tanýmla-
masýnýn aracý deðil, teknik bir sorunun çözümü olarak bir
anlam taþýyordu ve diðer dillerin baþka uluslar olarak tanýmlan-
masýna yol açmýyordu. Alsas Loren'in Almanca konuþanlarý,
kendini eþitlik, özgürlük, kardeþlik ile tanýmlamýþ Fransýz
ulusundan ayrý bir siyasi tanýmlama içinde deðildiler.
Bütün bu örnekler, bizlere ulusun ve ulusçuluðun özünün
dil, din, soy, etni, kültür, ýrk, tarihsel ortaklýkta deðil baþka
yerde aranmasý gerektiðini gösterir. Onun özü politik olaný
tanýmlamasýndadýr.
154
Ulus ve Ulusçuluk Nedir?
Nasýl Allah'a inananlarýn Allah hakkýnda anlattýklarýndan
Allah'ýn ne olduðu anlaþýlamaz ise, ulusçularýn ulus hakkýnda
anlattýklarýndan da ulusun ne olduðu anlaþýlamaz. Nasýl insan-
lar Allah'ý kendileri yaratmýþ olmalarýna raðmen, Allah tarafýn-
dan yaratýldýklarýna inanýrlarsa; ulusçular da uluslarý kendileri
yaratmalarýna raðmen, uluslar var olduðu için kendilerinin var
olduðuna inanýrlar. Ve inananlarýn Allah'ý tanýmlamasý gibi
ulusu tanýmlarlar. Bu tanýmlama, her ulusta ve ulusçulukta,
týpký farklý tanrý inançlarýnda tanrýnýn tasvirinin deðiþmesi gibi
deðiþir.
Ulusçular, ulusal olan dýþýnda bir var oluþ düþünemedik-
lerinden, ulusçuluðu da ulus gibi, tanýmlarlar: her hangi bir
ulusun çýkarlarýný öne almak olarak. Bu taným ulusçuluðun ne
olduðunu deðil, ulusçularýn ulusçuluk hakkýndaki tanýmlarýný
gösterir.
Halbuki yöntemsel ve mantýki olarak, ulusçuluk, ancak,
kendi dýþýndakine göre tanýmlanabilir. Ulusçuluk, ulusal olanla
politik olanýn çakýþmasý gerektiði anlayýþýdýr. Ama bu politik
olanýn örneðin özel olandan ayrý olarak politik olan diye bir
alan olduðu anlayýþýný var sayar. Yani ulusçuluk, örneðin politik
olanýn, özel olandan ayrý olmayacaðý gibi bir anlayýþa göre
tanýmlanabilir. Ya da örneðin politik olanýn ulusa göre taným-
lanamayacaðýný ve özel olana ait olduðu, bir inanç ve vicdan
sorunu olduðunu savunan bir anlayýþa göre.
Ulusçularýn ulusçuluk tanýmlarý, aslýnda ne olduðu kanýtlan-
masý gereken þeyi, bir kanýt ve çýkýþ noktasý olarak ele almakta,
kendini üreten, içine kapalý bir daire oluþturmaktadýr.
Ýnsanlar ulusal çýkarlarý öne almamak gerektiðine inanabilir-
ler ama ulusal olan ile politik olanýn birliði düþüncesini
savunuyorlarsa yine de ulusçu olabilirler. Bu anlamda, enter-
nasyonalistlerin hepsi ulusçudur. Zaten bu sayede, yirminci
yüzyýl boyunca ulusçuluk zafer yürüyüþünü enternasyonalizm
bayraðýyla gerçekleþtirmiþtir.

155
Ulusçuluk ve Politik - Özel Ayrýmlarý
Ulusçuluðun iki ön koþulu vardýr. Toplumda, politik, yani
devlete iliþkin olan olarak tanýmlanmýþ ayrý bir alanýn varlýðýnýn
var sayýmý. Yani, özel , t icari , k amusal gibi bir de politik bir
alanýn varlýðýnýn kabulü ulusçuluðun ön koþuludur. Ama
bunun da ön koþulu, bunlarýn ayrý alanlar olduðunu düþün-
mektir. Yani ö zel ve politik gibi kavramlar olmadan ulusçuluk
olamaz. Ancak bu kavramlar ortaya çýktýðýnda, özel olan nedir,
politik olan nedir ve neye göre belirlenir gibi sorunlar ortaya
çýkar.
Ulusçuluðun ikinci koþulu bu ayrým ortaya çýktýktan sonra,
politik olanýn tanýmýnda çýkar. Politik olaný ister yurttaþlýkla,
ister dille, ister dinle, ister etniyle, ister belli bir bölgede
yaþayanlarla sýnýrlayan ve onlarla çakýþmasý ilkesine dayanan
her anlayýþ ulusçuluktur. Bunlardan hangisinin geçerlik
kazanacaðýný tarihsel ve ekonomik durum, sýnýflar, onlarýn iliþ-
kileri ve güçleri belirler.
Ulusçuluk, ancak, nasýl t anýmlanýrsa t aným lans ýn,(yani ister
bir devletinin yurttaþlarýnýn haklarýyla, ister etniyle, dille, ýrkla,
dinle tanýmlansýn) ulusal o lanýn "özel", "inanç" alanýna, yani
ulusçuluðun dinleri attýðý yere ve kendisinin de gerçekte ait
olduðu yere atýlmasýyla, yani po litik olanla çakýþ masý ilkesinin
red ded ildiði yerd e bit er. Ulusçuluðu, dine, dile, etniye göre
tanýmlamaktan vazgeçmek ulusçuluðun ve ulusal devletin sonu
deðil, ulusçuluðun bir biçiminin sonudur. Ulusç uluk , n as ýl
t anýmlanýrsa t aným lans ýn , po lit ik o lanýn belli bir þekild e sýnýr-
lanm asý old uðunda daim a var o lur.
Ulusu politik alanýn dýþýna itmek bile, týpký hak eþitliði gibi,
hala burjuva toplumunun ufku içindedir. Bu henüz, özel, ticari,
kamusal ve politik gibi ayrýmlarýn kabulünü var sayar. Henüz
bu ayrýmý aþmamakta, kabul etmekte, ama o ayrým çerçevesinde
politik olaný sýnýrlamayý reddetmekte ya da ulusal olaný özel ve
inanç alanýna koymaktadýr. Bu týpký, henüz zenginliklerin gürül
gürül akmadýðý, "herkesten emeðine göre" ilkesinin geçerli
olduðu bir toplum gibidir. Ancak ö zel, politik , kam usal gibi

156
ayrým larýn ort ad an kalk masý, bunlarýn hepsinin bir tek t oplum
veya ko mün iç inde k aynaþ masý "herkesten yeteneði kadar,
herkese ihtiyacýna göre" ilkesinin geçerli olduðu bir topluma
karþýlýk düþer.
Uluslarýn doðuþunda politik olaný ulusal olan deðil, ulusal
olaný politik olan belirliyordu. Ulus politik olanýn kapsadýðý
yurttaþlardan oluþuyordu. Politik olan ise, baþlangýçtaki
devrimci ve demokratik ulusçulukta, dil, dine, soya, kültüre
göre deðil, bütünüyle tesadüfi denebilecek, krallýk ya da
sömürge idaresinin sýnýrlarýna göre belirlenmekteydi. Ýspanyol-
larýn Güney Amerika'daki idari bölümlemeleri, Güney Amerika
uluslarýnýn sýnýrlarýný oluþturmuþtur. Ayný þekilde Kuzey
Amerika uluslarý da Ýngiliz sömürge idaresinin izlerini taþýr.
Fransýz ulusunu Krallýðýnýn egemenlik alanýndaki yurttaþlar
oluþturuyordu. Bunun somut tarihte hiçbir zaman bu mükem-
mellikte gerçekleþmemiþ, bazý çarpýlmalara uðramýþ olmasý bu
özünü deðiþtirmez.
Yani baþlangýçta ulusal olanýn sýnýrlarý kendini politik olanýn
sýnýrlarýna göre belirlerken, sonradan ortaya çýkan dile, etniye,
dine dayanan gerici ulusçulukta, bunlara göre tanýmlanmýþ
ulusun sýnýrlarýnýn politik olanýnýn sýnýrlarýný belirlemesi gerek-
tiði gibi bir sonuca ulaþýlmýþ ve bu ön yargý bugün tartýþýlmaz
bir yaygýnlýk kazanmýþtýr.
Ve bugün artýk insanlar uluslar olduðu için ulusçularýn var
olduðu düþüncesine, yani týpký insanlarýn kabul ve bilinç-
lerinden baðýmsýz sýnýflar gibi uluslar olduðu ve nasýl sýnýflar
olduðu için sýnýf bilinci varsa, uluslar olduðu için de ulusçu-
luðun var olduðu ve ulusal bilincin oluþtuðu düþüncesine
alýþmýþ ve bunu hiç sorgulamadan kabullenmiþ bulunuyorlar.
Böylece, baþlangýçta ve demokratik karakterli dönemde, ulus
politik olana göre belirlenirken ve din, dil, soy, ýrk, tarih vs.
onun belirleyenleri deðilken, gerici dönemde politik olan ulusa
göre belirleniyor gibi görünmeye ve kabul edilmeye baþlar.
Ulusçular olduðu için uluslar ortaya çýkarken; uluslar olduðu
için ulusçular varmýþ gibi görünür. Týpký tanrýlarý yaratan

157
insanýn, kendini tanrýlarýn yarattýðýna inanmasý gibidir bu.
Uluslarý yaratan ulusçular; uluslarýn kendilerini yarattýðýna
inanmaktadýrlar.
Ulusçuluk ve Din
Ulusçuluk modern çaðýn dinidir, ulus da modern çaðýn tan-
rýsý. Eski uygarlýklarda politik, toplumsal ve özel gibi ayrýmlar
yoktu. "Politik" olan dine veya soya göre belirlenirdi.
Ulusçuluk, bunlarý alýr, politik olanýn dýþýna, inanç alanýna atar;
"özel alan" dediði gettoya kapatýr ve orada zorla tutar. Kendisi
onlarýn iþlevini üstlenir.
Örneðin toplumdan yani kamusal olandan ayrý bir devleti,
siyaseti, özeli tanýmayan, komünün kendisinden baþka bir þey
olmayan Alevilik, ben silahlý adamlar tanýmýyorum, bende yazý
yok, ben vergi memuru tanýmýyorum, ben bir inanç deðil,
toplumun kendisiyim, onun düzeniyim diyemez. Dara çýk-
manýn yerini mahkemeye çýkmak alýr. Sözlü kültürün yerini
zorla okula gidip yazýyý öðrenme. Vergisiz ve silahsýz bir
toplumun yerini, vergiler, askerlik hizmeti alýr. Böyle davran-
mayý kabul etmeyen imha edilir. Bir inanç olmaya zorlanýr.
Aleviler de Aleviliðin bir inanç olduðun kabullendikleri an
artýk, politik olanýn ayrý olmasýný ve politik olanýn ulusa göre
belirlenmesini kabul etmiþler demektir. Yani artýk birer mil-
liyetçidirler. Sorun artýk sadece nasýl bir milliyetçi olacaklarýn-
da, yani politik olanýn neye göre tanýmlanacaðýndadýr.
Ayný þey, klasik uygarlýklarýn toplumsal ve siyasal düzenleri-
ni saðlayan dinler için de geçerlidir. Müslüman, ben þeriat
mahkemesinde yargýlanýp onun kararýna uymak istiyorum;
bugünkü devlete deðil, o kadýlarýn maaþýný karþýlayacak devlete
vergi vermek istiyorum diyemez. Dediði an yok edilir. Böylece
Müslümanlýk da ayný þekilde, özel olan, inanç olarak tanýmlan-
mýþ gettoya týkýlýr. Klasik uygarlýkta Ýslam'ýn üstlendiðini bu
sefer ulus üstlenir. Müslümanlar, Ýslamiyet'in bir inanç
olduðunu kabul ettikleri takdirde, politik olanýn dýþýnda bir
inanç olarak var olabilirler. Müslümanlýðýn bir inanç olduðunu

158
kabul eden her Müslüman, aslýnda politik olanýn ulusa göre
tanýmlanmasýný kabullenmiþ bir milliyetçidir de artýk.
Bu nedenle "Ýslami düzen" hedefi, kendi iddiasýnýn aksine,
baþka bir uygarlýk ve deðerler sistemi deðil, bugünkü ulusçuluða
dayanan burjuva uygarlýðýnýn yaygýnlaþtýrýlmasýdýr. Politik
Ýslam'da dile gelen þeriat devleti talepleri, eski uygarlýða ve
onun politik biçimine bir dönüþ deðil; Ýran'da veya diðer þeriat
devletlerinde görüldüðü gibi, politik olanýn, yani ulusun,
Ýslam'ýn belli bir yorumuna göre tanýmlanmasýndan baþka bir
þey deðildir. Yani etnik veya dile dayanan gerici ulusçulukla,
örneðin Türk ulusçuluðuyla ayrýlýðý özden deðil, ulusun neye
göre tanýmlanacaðý noktasýndadýr. Etnik milliyetçilik veya dile
dayanan milliyetçilik nasýl etniyi veya dili politik alanýn taným-
lamasýnda kullanýr ve etnik ve dilsel baskýlarýn yolunu açar ve
örneðin dini özel alana hapsetmeye yararsa; politik Ýslam da
dini politik alanýn tanýmlamasýnda kullanýp diðer dinlerin, din-
sizlerin ve laiklerin üzerinde bir baskýnýn yolunu açmaya buna
karþýlýk örneðin etniyi veya dili özel alana hapsetmeye ve
örneðin Ýran'da olduðu gibi, böylece bir çok etniyi ve dili bir
arada tutmayý denemeye. Bu anlamda dine ve onun belli bir
yorumuna dayanan ulusçuluk, dile, soya, ýrka dayanan
demokratik olmayan gerici ulusçuluðun deðiþik bir versi-
yonudur. Bu anlamda, Molla oligarþisinin veya Türkiye'deki
Devlet oligarþisinin ayrýlýðý modern ve gerici ayrýmý deðil;
ulusun hangi ayrýmcý kritere göre tanýmlanacaðý üzerinedir.
Türk egemenleri, dile ve soya, Ýran egemenleri (veya Politik
Ýslam) dine dayanarak egemenliklerini sürdürebileceklerini
düþünüyorlar.
Milliyetçiliðin ya da ulusçuluðun zaferi, eski toplumlarýn
yaþamýný düzenleyen "din"lerin, birer inanç, yani özele ait, poli-
tika dýþý oluþunun kabulüyle baþlar. Bu anlamda, bugün inanç
denerek, özel olanýn gettosuna týkýlan dinler, kapitalizm
öncesinin milletleri ve milliyetçilikleri; bugün onlarýn iþlevini
yüklenen milliyetçilik de, modern çaðýn dinidir.
Milliyetçiliðin cezasý suçunun cinsinden olmalýdýr. O nasýl
eski çaðlarda bugün ulusçuluðun yaptýðý iþi yapanlarý inanç get-
159
tosuna kapattýysa, ona da ayný ceza verilmelidir. Ulusçuluðun
cezasý, onun politik alýnýn dýþýna sürmek olmalýdýr.
Ne var ki, milliyetçiliði, en demokratik veya en gerici biçim-
leriyle, diðer dinlerin yanýna, inançla tanýmlanmýþ özel olan get-
tosuna atmak henüz bu burjuva uygarlýðý ve toplumunun ufku
içindedir Çünkü, özel, kamusal, siyasi ayrýmlarýný kabullenmek-
te ama henüz onlarýn içeriðini ve neye göre tanýmlanacaklarýný
tartýþmaktadýr.
Burjuva uygarlýðýnýn ve ufkunun ötesi ise, özel, politik,
kamusal gibi alanlarýn ayrýmlarýn aþýldýðý noktada baþlar. Bir
sýnýf mücadelesi aracý olarak devlet olduðu sürece, politik olan
ve dolayýsýyla da özel olan ve dolayýsýyla bunlarýn nasýl taným-
lanacaðý sorun olacaktýr. Ulusal olaný özel olanda tutmak ayný
zamanda politik olaný ulusal olanla tanýmlamak isteyen
karþýsýnda bir diktatörlük demek olacaktýr.
Sýnýf mücadelesi aracý olarak devletin ortadan kalkmasý,
ayný zamanda politik olanýn da yok olmasý anlamýna gelir.
Ancak politik olan yok olduðunda, onun neye göre taným-
lanacaðý sorunu da ortadan kalkar.
Ve nasýl, sýnýf mücadelesinin bir aracý olarak devlet ortadan
kalktýðýnda, bir kamu gücü olarak, "herkesten emeðine göre"
ilkesini yani burjuva hak eþitliðini saðlamak bugünkü kamusal
olana denk düþüyorsa ve bu da hala Özal ve kamusal gibi bir
ayrýmý var sayýyorsa, burada hala burjuva uygarlýðýnýn ufku
geçerlidir.
Bu ufkun ötesine, yani özel, kamusal ayrýmlarýnýn ötesine,
ancak zenginliklerin gürül gürül aktýðý ve toplumun bayraklarý-
na "herkesten yeteneði kadar herkese ihtiyacýna göre" diye-
bildiði; demokrasi aleminin, zorunluluklar aleminin ötesindeki
özgürlükler aleminde geçilmiþ olur.
Demokratik ve Gerici Ulusçuluk
Hemen görülebilir ki, soyut bir olanak olarak Amerika ve
Fransa'nýn devrimci ve demokratik ulusçuluðu; örneðin
Osmanlý Topraklarý üzerinde yaþayan tüm dinlerden, dillerden
halklarýn padiþahýn ve devletin egemenliðine karþý mücadele

160
içinde, sonraki bölünme ve acýlara uðramadan; dinler, diller
etniler karþýsýnda tarafsýz; ulusu demokratik devletin yurttaþlarý
ve onlarýn hak ve görevleriyle tanýmlamýþ týpký ABD'de olduðu
gibi bir ulusun ortaya çýkmasýna yol açabilirdi. O zaman, bu
Ortadoðu uygarlýk alaný da, týpký Çin veya Hindistan gibi tarih-
sel bütünlüðünü koruyabilir; halklarýn boðazlaþmalarý ve
katliamlarýna uðramadan yaþayabilirdi. Yani, demokratik ve
devrimci bir ulusçuluk bile, bu uygarlýk alanýnýn týpký Çin veya
Hint'te olduðu gibi bütünlüðünü korumasýný saðlayabilirdi.
Bu olmadý. Çünkü, ulusçuluðun devrimci olduðu, politik
olanýn sultanlarýn, asillerin veya bürokrasinin imtiyazlarýna,
keyfiliklerine ve ayrýmcýlýklarýna karþý demokratik ve özgür-
lükçü taleplere göre tanýmlanýp, diller, diller, etniler karþýsýnda
tarafsýz olduðu zamanlarda, henüz bu topraklarda kapitalizm
geliþmemiþ; bir burjuvazi ortaya çýkmamýþ; ulusçuluk henüz
buralara gelmemiþti. Ama daha sonra artýk kapitalist iliþkilerin
yaygýnlaþtýðý ve bir burjuvazinin ortaya çýktýðý çaðda ise, artýk
dünyada burjuvazi ilerici deðildi ve devrimci ve demokratik
ulusçuluðun yerini gerici soya, dile, dine göre tanýmlanan
ulusçuluk almýþtý. Örneðin ulus artýk padiþahýn ve devletin
yetkilerine, keyfiliðine ve dinler karþýsýndaki ayrýmcýlýðýna karþý
insanlarýn haklarýyla deðil, þu veya bu soydan veya dilden veya
dinden olmaya göre tanýmlanýyordu.
Peki bu devrimci ve demokratik ulusçuluðun yerini sonra
niçin ve nasýl oldu da dine, dile, soya, kültüre hatta ýrka
dayanan ulusçuluk aldý. Niçin artýk hiç kimse bu ilk devrimci ve
demokratik ulusçuluðu hayal bile edemez oldu?
Burjuvazinin on dokuzuncu yüzyýl ortasýnda, ezilen sýnýflar-
dan korkusundan eskinin egemen sýnýflarýyla uzlaþmaya
yönelmesi ve devrimci demokratik karakterini yitirmesine baðlý
olarak, politik olaný, feodal ayrýcalýklara karþý yurttaþlarýn hak-
larýna göre deðil, soya, kana, dile, dine göre tanýmlamaya
baþladý. Bu gerici milliyetçiliðin hayaleti komünizm hayaletiyle
birlikte ayný topraklarda (Almanya ve Orta Avrupa'da), ayný
olaylar içinde ve ona bir cevap olarak ortaya çýktý. Yani dünya-

161
da gerici Ulusçuluk Hayaletini ortaya çýkaran Avrupa'daki
"Komünizm Hayaleti"ydi
Böylece burjuvazi hem demokratik görevler hedef olmadan
bir modern devlet kurma olanaðý elde ediyor hem de geniþ
emekçi kitleler demokratik hedeflerden uzak tutulup aralarýnda
çatýþma yaratýlabiliyordu. Bu bakýmdan, etniye, dile, soya
dayanan milliyetçilik, burjuvazinin ezilenleri kendi ideolojik
egemenliði altýna almak için bulduðu en etkili silahtýr.
Dolayýsýyla bir sýnýf mücadelesi aracýdýr. Tarihin sýnýflar
mücadelesi olduðu gerçeði, kendini tarihin uluslar mücadelesi
olduðu biçiminde göstererek hükmünü sürdürüyordu. Yani
Tarih tam da sýnýflar mücadelesi olduðu için, uluslar mücadele-
si olarak görünmektedir. Uluslar mücadelesi, burjuvazinin
ezilen sýnýflara karþý mücadelesinin bir biçimidir.
Devrimci ve demokratik ulusçuluk, bundan sonra her yerde
gerici ulusçuluk karþýsýnda birbiri peþi sýra yenilgiler almaya
baþladý. Devrimci Demokratik ulusçuluðun son yükseliþi ve
baþarýsý, Amerika'da Kuzey'in Güney'e karþý zaferinde görüldü.
Bugün hala Amerika modern uygarlýðýn modeli ve ideali
olmaya devam ediyorsa, bunu, siyahlarý ulusun tanýmýndan
dýþlayan gerici ulusçuluða karþý savaþmayý göze alýp bu zaferi
kazanmasýna borçludur. Amerika'nýn ulaþtýðý refah ve özgürlük-
lere ulaþmak isteyen her toplum ve bölge, ulusu dile, dine, soya,
ýrka göre tanýmlayan gerici ulusçulukla savaþmayý göze almak ve
ona karþý zafer kazanmak zorundadýr. Bugün bile Amerika'ya
meyden okumak isteyen Avrupa'nýn yapmak zorunda olduðu,
bunu Prusya yolundan, yukarýdan gerçekleþtirmekten baþka bir
þey deðildir.
Uluslarýn Kaderini Tayin Hakký ve Gerici Ulusçuluk
Burjuvazinin dönüþümü ve gerici milliyetçiliðin kesin zaferi
Amerika'nýn politikalarýnda son derece açýk olarak görülebilir.
Ulusu, beyaz adamla, yani ýrkla tanýmlayan güneyin gerici
ulusçuluðu ve ulusu böyle tanýmlayan eyaletlerin ayrýlmasý
karþýsýnda Kuzey, bu "uluslarýn kendi kaderini tayin hakkýdýr,
ulusu neyle tanýmlayacaklarýna onlar kendileri karar verirler"
162
demedi; (gerçi Kuzey'in burjuvazisine kalsaydý bunu demeye de
hazýrdý) ulusun böyle tanýmlanmasýna karþý bir savaþ baþlattý.
Ama ayný Amerika, yirminci yüzyýlýn baþýnda, "Wilson
Prensipleri" ile ulusun sadece dile, etniye, kültüre, yani gerici
burjuvazinin gerici ulusçuluðuna göre tanýmlanmasýný evrensel
bir kural haline getiriyordu. Bir zamanlar Güney'e karþý,
topraklarý köle sahibine fahiþelik deðil, göçmen köylülere
karýlýk yapsýn diye savaþan Amerika, tüm dünyaya, burju-
vazinin dine, dile, soya dayanan milliyetçiliðine fahiþe olmayý
dayatýyordu. Hiçbir devletin, dil, din, ýrk, soy ayrýmcýlýðý yapa-
mayacaðý gibi bir ilkenin yerini (çünkü güneye karþý savaþ bu
ilkede gerekçesini buluyordu), uluslarýn kaderini tayýn hakký
ilkesi, yani bütün devletlerin dine, dile, soya, ýrka göre taným-
lanmasýnýn meþruiyeti almýþtý. Özgür köylülerin demokratik
ulusçuluðunun yerini gerici bir emperyalizmin gerici ulusçu-
luðu almýþtý.
Bu gün de durum deðiþmiþ deðildir. Globalizmin hayranlarý;
"ulus-devletin sonunun" geldiðinden söz edenler; ABD'nin
Irak'a özgürlük getirdiðinden söz edenler bir þeyi unutuyorlar,
eðer iddia edildiði gibi Amerika hala o devrimci demokratik
geleneklerini korusaydý, askeri ve ekonomik gücünü, týpký
Güney'e karþý savaþýnda yaptýðý gibi, ulusun ve politik olanýn,
dile, dine, soya, kültüre, dine göre tanýmlanmasýna ve taným-
layan devletlere ve hareketlere karþý kullanmasý gerekirdi. Bu
ise, nesnel olarak iþçilerin ve yoksul köylülerin desteklenmesi
ve savunulmasý anlamýna gelir. Çünkü böyle bir ulusçuluktan
çýkarý olan tek toplumsal kesim onlardýr.
Ama o Afganistan'da, "Nation Bildung"un (Ulus Ýnþasý)
þeriata göre yapýlmasýný onaylamakta ve teþvik etmekte; Irak
geçici hükümetini, tüm dinlerden, milliyetlerden dengelere ve
etnik, dilsel ve dinsel ölçülere göre kurmakta ve bu tür mil-
liyetçiliðe bir atýlým vermekte; Türkiye gibi ulusu etni ve dille
hatta dinle tanýmlayan, Ýsrail gibi din ve soyla tanýmlayan ýrkçý
devletlere en büyük desteði sunmakta; demokratik bir
Ortadoðu projesini ve ulusun tanýmýndan dili, dini, etniyi dýþla-

163
mayý savunan Kürt ulusçularýna karþý, ulusu Kürtlükle taným-
layan Barzani ve Talabani'yi desteklemektedir.
Böylece yerli egemen sýnýflar ve ABD'nin çýkarlarý, ulus
tanýmlarý tencereyle kapaðý gibi birbirine uymaktadýr.
Aralarýndaki sorun, ulusun neye göre tanýmlanacaðýnda deðil,
hangi etniye ve dine veya dile göre tanýmlanacaðýndadýr. Çýkar-
lar bu noktada çatýþmaktadýr.
ABD böylece yeni boðazlaþmalarýn yolunu açmaktadýr. Buna
ihtiyacý vardýr, imparatorluk ancak, dinlere, dillere, etnilere
göre bölünmüþ bir dünyada kurulabilir ve sürdürülebilir.
Çünkü dile, dine, etniye dayanan gerici ulusçulukla, emperya-
lizm ve imparatorluk planlarý etle týrnak gibi birbirini tamamlar.
O halde bölgedeki mücadele, ister bölge gericiliklerine, ister
ABD'ye karþý mücadele olsun, bunlar kesinlikle, dine, dile soya
dayanan gerici milliyetçilikle bir mücadele olmak zorundadýr.
Daha doðrusu, devrimci ve demokratik bir ulusçuluk için
mücadele, otomatikman ABD'ye ve bölge gericiliklerine karþý
bir mücadele de olur. Onlarýn ayrýlýðý, ulusun dile, dine, soya
göre tanýmlanmasýnda deðil; hangi dine, hangi dile ve soya göre
tanýmlanacaðýndadýr.
Elbette ezeni de ezileni de dine, dile, soya dayanan iki
ulusçuluk karþýsýnda ezileni desteklemek gerekir. Ama bu
destek bir politik destek olmalýdýr. Bu destek ayný zamanda
böyle bir ulusçuluða karþý ideolojik ve teorik bir eleþtiri ile ve
onun politik alternatifinin yaratýlmasý çabalarýyla birlikte
yürütülmelidir. Aksi yöndeki her düþünce ve davranýþ son
duruþmada, gerici ulusçuluk anlayýþýna bir teslimiyet, devrimci
ve demokratik hedeflerin yitirilmesiyle sonuçlanýr.
Gerici Ulusçuluðun Kendi Dinamiði
1848 Devrimleri’nde ilk kez Almanya'da çýkan, soya, dile,
etniye dayanan bu gerici ulusçuluk, diðer ülkelerin burjuvazisi
de ayný gerici özellikler taþýdýðýndan hýzla yayýldý. Ama onun
kendisini üreten bir dinamiði de vardýr. Bir ulus bir kere kendi-
ni böyle tanýmladý mý, diðer devletler, halklarla iliþkisini de bu

164
kritere göre tanýmlamaya baþlar. Yani baþkalarýný baþka dilden,
dinden, olduklarý için baský altýna alýr veya onlarla o nedenle
iliþki kurar. O zaman, örneðin bu baskýya karþý ama yine kendi-
ni dil ile tanýmlayan bir ulusçuluðu doðurur ve üretir. Ama bu
sefer o yani olan ve kendini ayný kriterlerle tanýmlayan ulus da
ayný þeyi yapar ve bu böylece gider. Bu süreç ve dinamik, bir
bakýma, içinden hayatýn doðduðu var sayýlan organik çorbada
ilk kendi kopyasýný üreten molekülün harekete geçirdiði, can-
lýlarý yaratan, yeni hareket biçiminin ortaya çýkýþýna benzer. Bu
ulusçuluk karþýsýnda, Antik tarihten ve tarih öncesinden gelen
bütün dil, din, kültür, etni bu yeni ulusçuluðun kendi þablo-
nuna göre kolaylýkla dizebildiði proteinlerin yapý taþlarý olan
amino asitler gibidirler.
Gerici ulusçuluk, biraz da bu kendi harekete geçirdiði, ken-
dini üreten dinamiði nedeniyle bir kere ortaya çýktýktan sonra,
bu dile, soya, etniye, dine dayanan gerici ulusçuluk bir saman
yangýný gibi tüm dünyayý kaplamýþtýr. Ulusçuluk zafer
yürüyüþünü devrimci ve demokratik deðil bu gerici ulusçuluk
üzerinden yapmýþtýr ve bugün artýk dünyada bir ulusa ait
olmayan bir tek santimetre toprak; bir tek insan kalmamýþtýr.
Ama bu gerici ulusçuluðun ilerleyiþine ve tarihsel zaferine
en büyük katký ayný zamanda iþçi hareketinden ve sosyalistler-
den gelmiþtir; bu ulusçuluk zafer yürüyüþünü asýl enternasyon-
alistlerin eliyle götürmüþtür.
Burjuvazinin demokratik ve cumhuriyetçi ulusçuluðu terk
etmesinden sonra da, onun devrimci ve demokratik döneminin
ideallerini savunan iþçiler ve sosyalistler bunu demokratik
cumhuriyet biçiminde bir süre savunmaya devam ettiler.
Ýþçi Hareketi ve Demokratik Ulusçuluk
Birinci Enternasyonal ve iþçi hareketi Amerikan Ýç
Savaþý’nda, Güney karþýsýnda Kuzey'i karþýsýnda en küçük bir
tereddüt duymadan desteklerken, ayný zamanda bu demokratik
ulusçuluðu gerici ulusçuluk karþýsýnda savunmuþ oluyordu. Bu
anlayýþ çerçevesinde daha sonra "uluslarýn kendi kaderini tayin
hakký" olarak tanýmlanan þey, kendini örneðin bir etniye göre
165
tanýmlayan bir ulusun kendi kaderini tayýn hakký olarak deðil;
ulusu etniye veya dile göre tanýmlamayý reddedenlerin bir hakký
olarak algýlanýyordu. Yani eðer kendini, gerici ulusçuluðun
kriterleriyle tanýmlamýyor, bütün dillerin, dinlerin, kültürlerin
eþitliðine dayanan, bunlarýn politik bir anlamýnýn olmadýðý bir
Demokratik Cumhuriyette, isteyen bir köy bile, bunlarý savun-
duðu takdirde ayrýlabilirdi. Cumhuriyet özgür komünlerin bir-
liði olarak anlaþýlýyordu ve bunu engelliyecek bir mekanizme
olmamalýydý.
Engels, örneðin meþhur Alman Sosyal Demokrat partinin
program taslaðýnýn eleþtirisinde söyle yazýyordu:
"O halde, merkezi cumhuriyet. Ama, l798'de kurulmuþ,
imparatorsuz imparatorluktan baþka bir þey olmayan bugünkü
Fransýz Cumhuriyeti anlamýnda deðil. l792'den l798'e kadar,
her Fransýz ili, her komün (Gemeinde), Amerikan modeline
göre, tam idari özerkliðine sahipti; bizim de aynen sahip
olmamýz gereken þey budur. Bu özerkliðin nasýl örgütlenebile-
ceðini ve bürokrasiden nasýl vazgeçilebileceðini, Amerika ve
Birinci Fransýz Cumhuriyeti bize göstermiþ bulunuyor."
Yani uluslarýn kaderini tayin hakký, demokratik
cumhuriyetin otomatik sonucu idi. Daha sonra anlam kaymasý-
na uðrayacaðý gibi; kendini etniye, dine, soya göre tanýmlayan-
larýn ayrýlmalarýyla ortaya çýkacak bir sonuç deðildi ve bu sonuç
da zaten tarihin de gösterdiði gibi demokratik cumhuriyet ola-
mazdý.
Ne var ki iki kanaldan bu demokratik ulusçuluk iþçi hareke-
tine egemen Ýkinci ve Üçüncü Enternasyonal partilerince terk
edildi.
Daha Birinci Dünya Savaþý öncesinde, Batý Avrupa'nýn
neredeyse bütün sosyalist partileri, burjuvazilerinin emperyalist
yayýlmacýlýðýnýn bile destekçisi olmuþlardý. Elbette bunun
ardýnda, o zamanki sosyalist ve iþçi hareketinin çekirdeðini ve
esas büyük bölümünü oluþturan ülkelerin sömürgelerden aldýk-
larý kârlardan kýrýntýlarla iþçileri ve sendikacýlarý kendi zafer
arabalarýna baðlamalarý vardý. Yani bu dünyadaki iþçi hareke-
tinin imtiyazlý bir zümresi haline gelenlerin kendi zümre ve kýsa
166
vadeli çýkarlarýný savunmalarýydý. Bu temelde, Kapitalist ülke-
lerdeki bütün Sosyal Demokrat partiler fiilen, bu gerici mil-
liyetçiliðin savunucularý haline gelmiþler ve devrimci ve
demokratik programý terk etmiþlerdi.
Elbette, bu kolay zaferde, bir ulus teorisinin ve uluslara
iliþkin bir programýn olmamasý kadar; sosyalist teorinin içinde-
ki, onun organik bir bileþimi olmayan ama içinden çýktýðý
Aydýnlanma’nýn kalýntýsý olan ilerlemeci tarih anlayýþýnýn ve
Avrupa merkezciliðin etkileri buna baðlý olarak ezilen uluslarýn
ve sömürgelerin bir mücadele öznesi olarak görülmemesi de bu
gericiliðin iþçi hareketine egemen olmasýný kolaylaþtýrmýþtýr.
Ne var ki, 1917'devrimininden sonraki geliþmeler, baþlangýç-
ta savaþ ve devrim döneminde bu milliyetçiliðe karþý mücadele
içinde þekillenmiþ Üçüncü Enternasyonal partilerine de ege-
men oldu. Bunun nedeni, geri ülkede baþlayan devrimin, ileri
ülkelere yayýlamamasý, bu tecrit ve savaþ ve iç savaþ sonucu
olarak da Rus Ýþçi sýnýfýnýn fiili yok oluþu koþullarýnda, bir
Bürokratik tabakanýn bu devleti ve bunun prestiji ve örgütsel
gücüyle de Üçüncü Enternasyonal'i ele geçirmesiydi.
Bu da bir kere baþlayýnca kendini besleyen bir süreç yarattý.
Bürokrasinin milliyetçi, diðer ülkelerdeki partileri ve iþçi
hareketini Sovyet diplomasi ve dýþ politikasýnýn bir avadanlýðý
olarak deðerlendiren stratejileri peþ peþe kapitalist ülkelerde ve
geri ülkelerde yenilgilere yol açýyor, bu yenilgiler de bizzat geri-
ciliðin egemenliðini güçlendiriyordu. Böylece örneðin 1929
buhraný gibi, tarihin gördüðü en büyük ve kapsamlý buhranlar,
hiçbir baþarý kazanýlmadan ve Almanya'da olduðu gibi tayin
edici yenilgilerle ve moral bozukluklarýyla sonuçlanýyordu.
Faþizm ve Ýkinci Dünya Savaþý bu günahlarýn kefareti ve cezasý
olarak gerçekleþebilmiþti.
Ýktidarýný her türlü demokrasiden uzak, bürokratik, merkezi
devlet aparatýna borçlu olan bir bürokrasi, demokratik bir
cumhuriyeti savunamazdý. Böylece kapitalist ülkelerde burju-
vazinin ve Sosyal Demokrat partilerin yaptýðýný bu sefer
Sovyetler ve Üçüncü Enternasyonal partileri de yapýyordu. Öyle
ki en kötü durumda bile, her türlü dil, din, etni, kültürü politik
167
tanýmlamadan dýþlamasý ve tüm dillere, kültürlere eþitlik sun-
masý gereken Sovyetler Birliði topraklarýnda, dillere, soylara
dayanan uluslar ve milliyetler yaratýlýyordu. Sovyetler Birliði
adýnýn ve bayraðýnýn her türlü dile, etniye, dine iliþkin çaðrýþým-
dan azade; politik olaný ulusal olandan dýþlayan ve sýnýrlarý taný-
mayan göndermeleri bile unutulmuþ bulunuyordu.
Ama bu bürokrasinin zararý sadece iþçi hareketine olmadý,
sömürgelerde ve geri ülkelerdeki devrimci demokratik karakter-
deki Komünist Partilerdeki ideolojik etkileri ve idari dayat-
malarý aracýlýðýyla, devrimci bir köylü tabanýna dayanan
devrimci demokrasinin de, devrimci demokratik geleneklere ve
programa yabancýlaþmasýna, Fransýz Devrimi’nden bile daha
geri bir ulusçuluk anlayýþýna ve bürokratik devletlere yol açýy-
ordu. Nerede bu hareketler baþarýya ulaþtýysa (Yugoslavya, Çin,
Küba) Sovyet bürokrasisine raðmen oldu. Sovyet bürokra-
sisinin tek etkisi, kendi gerici ideolojisini ve bürokratik devlet
ve burjuvazinin devrimci dönemi kadar bile olsun demokratik
karakteri kalmamýþ gerici milliyetçilik hastalýðýný onlara
bulaþtýrmak oldu.
Böylece ne ileri ülkelerin iþçi hareketlerinde, ne geri ülke-
lerin kurtuluþ savaþlarýnda ne de bizzat o “sosyalist” denen ül-
kelerde, burjuvazinin devrimci dönemindeki kadar olsun ilerici,
yurttaþlýða dayanan bir ulusçuluk ve demokratik bir program
olmadý. Hep kendini dile, soya, kültüre göre tanýmlayan uluslar
kuruldu. Ulusal tarihler yazýldý ve ulusçuluk övüldü.
Bütün bu nedenlerle, tarihin garip alayý, ulusçuluk hayale-
tinin dünyaya egemen olmasýnýn en büyük suçlusu bizzat
"komünistler" olmuþtur.
Böylece, devrimci ve demokratik ulusçuluðu savunacak
hiçbir modern sýnýf kalmýyordu. Burjuvazi de, iþçiler de gerici
ulusçuluðun savunucularýna ve yayýcýlarýna dönüþüyordu.
Hiçbir ezilen sýnýf kalmýyor, Balkanlarýn, Çin'in devrimci
köylülüðü ayný gerici ulusçuluðu savunan partilerin
öncülüðünde hareket ediyordu. Dünyadaki, kendini dile, soya
göre tanýmlayan uluslarýn çoðu kendine sosyalist diyenler
tarafýndan kuruluyordu.
168
Ama sosyalist hareket bu gerici ulusçuluða dayanýnca bu
sefer burjuvazinin de kendini sosyalist olarak tanýmlamamasý
için bir neden kalmýyor ve gerici milliyetçilik kendini sosyalizm
olarak ifade ediyordu. Böylece dünün milliyetçilerinin kolayca
sosyalist olmalarý ve sosyalist bir söylem bir gelecek vaat
etmediðinde de ayný kolaylýkla tekrar saf milliyetçilere
dönüþmelerinde hiç de þaþýlacak bir yan kalmýyordu.
Bu nedenle bütün dünyada, dine, dile, soya, kültüre
dayanan milliyetçiliðin en militan savunucularýnýn eski sosya-
listler veya sosyalizm yükünden kurtulmuþ eski sosyalistler
olmasý hiç de þaþýrtýcý deðildir.
Bu öyle yerleþmiþ bir gerici ulusçuluk anlayýþýdýr ki, örneðin
Avrupa Birliðinde olduðu gibi, ABD'nin rekabetine karþý ortak
bir siyasi irade oluþturabilmek için, Avrupa'da dine, dile,
dayanmayan bir ulusun, yukarýdan reformlarla kuruluþuna veya
globalleþmenin ve post-Fordist üretim yöntemlerinin ve elek-
tronikteki devrimin bir sonucu olarak burjuvazinin bütünüyle
ekonomik kaygýlarla, çok kültürlülükten, ana dilde eðitim
hakkýndan, yani þu sözde "ulus devletin sonu"ndan söz edilme-
sine ve bu yöndeki reformlara bile karþý çýkmaktadýrlar.
Böylece, kendi sosyal konumlarý veya öznel istemleri ne olursa
olsun, en gerici oligarþilerin en militan destekçileri haline
gelmektedirler.
Devrimci Marksistler ve Ulusçuluk
Ama bütün bu gerici milliyetçilik karþýsýnda milliyetçi
sosyalizm anlayýþýna karþý mücadele edip, sosyalizmin devrimci
geleneklerini savunma çabasýnda olmuþ küçük radikal sosyalist
akýmlar da daha iyi bir durumda deðildirler.
Onlar bir kere, tarihin bu geri gidiþinin nesnel koþullar
haline geldiðini, yani dünya iþçilerinin yüz yýl önce kat ettikleri
yolu, bu sefer "dizlerinin üzerinde" kat etmesi gerektiðini göre-
memekte, demokratik bir cumhuriyet hedefini hor görüp,
gerçeklikle iliþkisi olmayan, geliþmiþ ülkelerde bir buhran döne-
minde iþçi hareketinin kendi deneyleriyle bir ikili iktidara var-

169
masýnýn yolunu açmaya yönelik "Geçiþsel Talepleri" tekrarla-
makla yetinmekte, ama gerçekte bir karþýlýðý olmadýðý için de
pratikte tipik sendikal-ekonomik mücadeleye gömülerek, iþçi-
leri gerici Ulusçuluða karþý devrimci ve demokratik bir
mücadeleden uzak tutmakta, fiilen gerici milliyetçiliðe hizmet
etmekte ve iþçileri tecrit etmektedirler.
Ama bunlar ayný zamanda, gerici bir ulusçuluðu da savun-
maktadýrlar. Çünkü en iyi durumda, yani her ikisi de etniye ve
dile göre tanýmlanmýþ ulus ve ulusal hareket karþýsýnda, sadece
"Uluslarýn Kaderini Tayin Hakký"ný savunarak, ulusun neye
göre tanýmlandýðýný hiç problematize etmeyerek ve gerici
ulusçuluða karþý bir ideolojik mücadele ve politik program
geliþtirmeyerek, fiiliyatta çok devrimci bir görünüm altýnda
gerici ulusçuluðu da savunmuþ olmaktadýrlar
Tarih ve Ulusçuluk
Devrimci demokratik bir ulusçuluðun yani demokratik bir
cumhuriyetin ulusunun etnisi, dini, dili, soyu olmadýðý gibi, tar-
ihi de olamaz. Hem genel olarak uluslarýn tarihi yoktur, hem de
etniye, soya, dile, dine dayanan ulusçuluðun aksine,
demokratik bir cumhuriyetin yurttaþlarýndan oluþan bir ulusun
tarihe de ihtiyacý yoktur.
Halbuki, açýn sosyalistlerin yazýlarýna bakýn, hepsi, o etniye,
dile, soya göre tanýmlanmýþ uluslarýn tarihlerinden, onlardaki
demokratik geleneklerden söz etmektedirler.
Uluslarýn demokratik geleneklerinden ve tarihlerinden söz
etmenin kendisi gerici bir ulus anlayýþýnýn ifadesinden baþka bir
þey deðildir. Ancak soya, dile, dine, kültüre dayanan ulusçuluk-
larýn bir tarihe ihtiyacý vardýr.
Demokratik ve devrimci bir ulusçuluðun, hiçbir dile, dine,
soya, kültüre dayanmadýðý için bir tarihe de ihtiyacý da yoktur.
Devrimci ve demokratik bir ulusçuluk bir tarih yaratmaz ve
yaratamaz. Tarihi onun kendisiyle baþlar. Ve gerçekten devrim-
ci ise, onun ilk görevi kendisinin bir an önce sonunu getirmek-
tir. Týpký ezilenlerin iktidar aracý olacak bir devletin esas

170
görevinin kendisinin sönüþünü hýzlandýrmasý gibi. Böyle bir
ulusçuluk da ilk planda, ulusal olan ile politik olanýn çakýþ-
masýný, yani sýnýrlarý aþmayý, ne kadar demokratik olursa olsun
ulusal devletlerin sonunu hedeflemelidir.
En eski ulus olan Amerikan ulusunun bir tarihi yoktur. Ama
gerici ulusçuluðun diyalektiði öyledir ki, gerici ulusçuluða
dayanan bütün uluslarýn nedense yüzlerce ve binlerce yýllýk ta-
rihleri vardýr. Gerçekte bu tarih yoktur yaratýlmýþtýr. Bu tarih
insanlýðýn tarihi yaðma edilerek inþa edilmektedir. Ve bunun en
büyük suçlularýndan biri de, demokratik, ilerici ve hatta heretik
ulusal tarihler yaratan ve yazan sosyalistlerdir. En büyük gerici-
lik, en devrimci tarihçilik biçiminde görünmektedir.
Ortadoðu, ancak tarihi kendisiyle baþlayan, týpký, dilsiz, din-
siz, soysuz, kültürsüz ve geleneksiz olduðu gibi tarihsiz bir ulus
veya uluslar olduðu takdirde tarihine uygun davranmýþ olur.
Osmanlý ve Ulusçuluk
Ýþte, Roma, Bizans'ýn devamý olan, Ortadoðu Akdeniz
uygarlýk alanýnýn imparatorluðu olan Osmanlý'nýn ulusçuluk
karþýsýnda nasýl kurt dalamýþ sürüye döndüðünün anahtarý
ulusçuluðun bu biçiminde gizlidir.
Ulusçuluðun henüz devrimci olup, ulusu yurttaþlýk haklarýy-
la tanýmlayan biçiminin rüzgarýnýn estiði zamanlar; o topraklar-
da ne modern kapitalist iliþkiler ne de böyle bir ulusçuluðu
bayrak edecek burjuvazi vardý. Bunlar ortaya çýktýðýnda ise,
artýk ne burjuvazinin böyle cesareti kalmýþtý ne de böyle bir
ulusçuluðun rüzgarý.
Keza onda böyle devrimci ve demokratik bir ulusçuluðu
savunacak güçte bir iþçi sýnýfý da yoktu. Böyle bir sýnýf ortaya
çýktýðýnda ise, o sýnýfýn bütün partileri çoktan Stalinizmin ayný
gerici ulusçuluðunun egemenliði altýna girmiþ bulunuyordu.
Ortadoðu'ya diðer uygarlýklar karþýsýnda gücünü veren, halk-
larýn ve dillerin kastlaþmamasý ve seslere dayanan bir yazý gibi
özellikler, onun parça parça olmasýnýn ve güçsüzlüðünü temeli-
ni oluþturdu.

171
Böylece bölgenin son imparatorluðu olan Osmanlý hem
Müslüman devlet sýnýflarý hem de ezilen Hýristiyan halklarýn
burjuvazisi tarafýndan gerici bir ulusçuluðun bataðýna çekildi.
Demokratik ve cumhuriyetçi ulusçuluðun sadece çok cýlýz
yankýlarý görülebildi.
Uluslarý dile, dine, soya göre tanýmlayan gerici ulusçuluk,
ulusu ayný þekilde tanýyan egemen ulus veya o dinden ve dilden
olanlarý baský altýnda tutan bir arkaik rejime karþý nesnel olarak
ilerici ve kurtuluþçu bir iþlev görebilir, ama bu onun gerici
özünü ortadan kaldýrmaz. Bu anlamda Balkan ve Anadolu'nun
Hýristiyan halklarýnýn ulusçuluðu nispi bir ilericilik taþýmýþsa
da, kendi benzeri Osmanlý egemen devletçiliðinin önce dine ve
sonra etniye, dile ve ýrka dayanan ulusçuluðunun ortaya çýk-
masýna ebelik de yapmýþtýr.
Kendilerini dile ve etniye göre tanýmlamýþ Balkan uluslarý
Osmanlý egemenliðine karþý mücadeleleriyle nesnel olarak ileri-
ci bir iþlev gördülerse de; demokratik ve devrimci bir ulusçuluða
dayanmadýklarý için, sadece Osmanlý egemenlerini deðil,
Müslüman ahaliyi de Balkanlardan sürdüler. Eðer gerçekten
demokratik karakterde olsalar ve böyle özgürlükler getirselerdi,
o Müslüman ahali kolayca, keyfi ve baskýcý Osmanlý egemen-
liðine karþý kazanýlabilir veya tarafsýzlaþtýrýlabilirdi. Yani
Balkanlardaki ulusal hareketler, bir Fransýz Devrimi’nin Alsas
Loren’deki Almanlara saðladýðý özgürlükleri saðlama yoluna
girmeyerek, o gerici ulusçuluðun kendisinin benzerlerini yarat-
masýnýn yolunu açtý. Böylece Balkanlardan atýlan Müslüman
ahalinin ayný gerici ulusçuluðunu ortaya çýkardý. Anadolu'nun
Hýristiyan halklarýný katleden ve sürenlerin önemli ölçüde
Balkanlardan kaçan Müslümanlar ve onlara dayanan devlet
sýnýflarý olmasý rastlantý deðildir.
Keza, Balkanlardaki gerici ulusçuluða dayanan devletler de
kurulduklarý andan itibaren dayandýklarý ulusçuluðun gerici
özelliklerini birbirlerine karþý da göstermiþlerdir. Her biri
tanýmýný, etniye, dile, soya, dile göre yaptýðýndan, her devletin
topraklarýnda yaþayan diðer din, etni, ve dillerin tasfiyesi ve

172
dolayýsýyla bunun için çatýþmalar, katliamlar ve sürgünler gün-
demden düþmez olmuþtur.
Bunun en son örneði, Yugoslavya'nýn parçalanmasýnda
görüldü. Balkanlaþma gerici ulusçuluðun bir ürünüdür.
Türk Ulusçuluðu
Bir yandan gerici ulusçuluk örneðine göre, diðer yandan biz-
zat Müslüman devlet sýnýflarýnýn egemenliklerini korumak için
kendilerine bir ulus yaratmak zorunda olmalarý nedeniyle þekil-
lendiðinden, yani bir devlet sýnýflarýnýn egemenliðini koru-
manýn aracý olduðundan, Türk ulusçuluðu baþýndan beri en
küçük bir ilerici ve kurtuluþçu özellik taþýmamýþtýr. Balkan ve
diðer Hýristiyan uluslarýn ulusal hareketleri kadar olsun nesnel
olarak ilerici bir karakteri bile olmadý. Türk ulusçuluðu, Balkan
ve Anadolu'nun Hýristiyan halklara dayanan ulusçuluðunun
aksine, onlar gibi Osmanlý'nýn egemenliðinden kurtuluþun bir
aracý deðil, Osmanlý’nýn egemen kastýnýn egemenliði ve imti-
yazlarýný korumasýnýn bir aracýydý.
Bu ulusçuluk Alman emperyalizminin Hint yolunu açmak
ve Rusya'yý arkadan kuþatmak için geliþtirdiði Panislamizm ve
Pantürkizm ideolojilerinin de etkisiyle her zaman emperyal ve
ýrkçý bir karakter de taþýdý. Ama ayný zamanda bu ulusçuluðun
en büyük destekçileri, Rum ve Ermeni burjuvazisi karþýsýnda
Müslüman ahaliden bir Türk ulusu yaratarak kendine
dayanacaðý bir ulus yaratma ihtiyacý içindeki Yahudi ve
Sabetaycý liman þehirleri burjuvazisinin de çýkarlarýnýn da bir
ifadesiydi. Kendine Türklerin atasý diyen ve kelimenin gerçek
anlamýnda da öyle olan (Türklerin atasý o ise ondan önce
Türkler diye bir þey de olmamasý gerekir, ki aslýnda yoktur da)
Atatürk, Osmanlý devlet sýnýflarý ile Levant'ýn Yahudi burju-
vazisinin çýkarlarýnýn bu çakýþmasýný sembolize ediyordu. O
Selanik'te Sabetaycýlarýn modern okullarýnda eðitim görmüþ bir
Osmanlý generaliydi.
Böylece Müslüman Osmanlý devlet bürokrasisi ve liman
þehirlerinin Yahudi ve Sabetaycý burjuvazisi, týpký Allah'ýn

173
insaný kendi suretinde yaratmasý gibi Türk ulusunu kendi
suretinde yarattý. Ama kendisi, Ýslam zýrhýyla zýrhlandýðý için dil
ve din haricinde, bizzat Yunan ve Ermeni uygarlýklarýnýn
mirasýný sürdüren Bizans tarafýndan kültürel olarak fetih
edilmiþ bir sýnýf ve kasttý. Böylece yaratýlan Türk ulusu,
Kültürel olarak Bizanslý, yani Rum ve Ermeni; dil olarak
Türkçe, din olarak Ýslam oluyordu. Hafýzasýný yitirmiþ bir
Rumluk ve Ermenilik; uydurulmuþ bir dil (Türk Dil Kurumu),
uydurulmuþ bir Tarih (Türk Tarih Kurumu) ve uydurulmuþ bir
Ýslamiyet'e (Diyanet Ýþleri) göre tanýmlanan bu ulus tam
anlamýyla þizofrenik bir varlýktýr artýk.
Ama nasýl Balkan ulusçuluðu Türk ulusçuluðunu kendi
örneðine göre yarattýysa; Türk ulusçuluðu da Kürt ulusçu-
luðunu kendi örneðinde yarattý. Kendi bütün hastalýklarýný ona
da aktardý ve ona aktardýðý hastalýklarýn yarattýðý zaaflarla ege-
menliðini sürdürdü.
Bölge Ýçin Sonuç
Ulusu, soya, dine, kana, dile göre tanýmlayan gerici ulusçu-
luklarýn hiç birisinin bölgenin sorularýna bir çözüm getiremeye-
ceði çok açýktýr. Yapýlmasý gereken, ulusun tanýmýndan dili,
dini, soyu, kültürü, dili dýþlamaktýr. Dili, dini, ulusu, soyu, ve
tarihi olmayan; ulusu yurttaþlara; yurttaþlarý haklarýna göre
tanýmlayan bir demokratik ve cumhuriyetçi yapý bir çýkýþ su-
nabilir. Bölgede, devrimci ve demokratik dönemin kaynaklarýna
dönerek; ABD'nin ve bölge egemenlerinin ihtiyacý olan gerici,
dle, dine, etniye, tarihe dayanan ulusçuluða karþý, týpký
Amerika'daki Kuzey eyaletlerinin Güney eyaletlerine karþý
savaþtýðý gibi savaþacak, gerici ulusçuluk karþýsýnda demokratik
ve cumhuriyetçiliðe dayanan bir ulusçuluk gerekmektedir.
Bu gün var olan uluslarýn ve ulusçularýn hepsi böyle
demokratik bir ulusçuluðun karþýsýndadýr. Amerika bu gerici
ulusçuluðun en büyük teþvikçisidir.
O halde, Türklerin, Kürtlerin, Araplarýn, Þiilerin, hasýlý tüm
dillerden, kültürlerden, dinlerden ve soylardan insanlarýn,

174
ulusu dile,dine, soya, kültüre göre tanýmlamaya karþý çýkan-
larýnýn bir araya gelmesi gerekmektedir. Türkiyeli iþçiler ve
halk, ulusu Türk soyu, dili ve kültürü ve tarihiyle tanýmlayan
Türk'lerle bölünmeden, Kürdistanlý iþçiler ve halk, ulusu Kürt
soyu, dili ve kültürü ve tarihiyle tanýmlayan Kürtlerle bölün-
meden; Iraklý, Suriyeli veya baþka ülkeli iþçiler ve halk; ulusu
Arap soyu, dili, kültürü ve tarihi ile tanýmlayan Araplarla
bölünmeden; Yahudiler ulusu Yahudi soyu, dini, kültürü ve tar-
ihiyle tanýmlayan Yahudilerle bölünmeden ne her hangi bir
ülke demokratikleþebilir ne de bölgenin parçalanmýþlýðý ve
kanamasý durdurulabilir.
Demokratik Ulusçuluðun Ýkili Karakteri
Bu devrimci ve demokratik ulusçuluðun genel olarak dünya
ekonomisi ve zengin ülkeler; özel olarak bölge ve geri ülkeler
bakýmýndan çok farklý anlamlarý vardýr.
Bu gün çaðýmýzda, globalleþme öylesine geliþmiþtir ve zengin
ve fakir ülkeler arasýndaki fark öylesine açýlmýþtýr ki, ileri ülke-
lerdeki, en demokratik ulusçuluk bile, dünya çapýndaki bir ýrk
ayrýmcýlýðýnýn, dünya çapýndaki bir apartheit sisteminin aracý
olmaktadýr. Amerika ya da Avrupa mý, bunlar kendi içlerinde,
ulusun tanýmýndan bütün dinsel, dilsel tanýmlarý dýþlarlarken,
dayandýklarý ulusçuluk, dünyanýn yoksullarýnýn bu hudutlarýn
dýþýnda kalan gettonun duvarlarý içinde tutulmasýnýn aracý
olmaktadýr. Bu, en ilerici tanýmlara dayanan, bütünüyle
demokratik karakterdeki ulusçuluðun ve ulusal sýnýrlarýn bile
üretici güçlerin bugünkü geliþmiþlik düzeyinde gerici karak-
terinin bir yansýmasýdýr.
Klasik uygarlýklar çaðýnda, dünya ticareti henüz çok küçük
ve lüks mallarla sýnýrlýyken bile, ticaret yollarý Çin, Hint, Ýran
ve Ortadoðu-Akdeniz alanlarýnda imparatorluklarý gerektiri-
yordu. Bugün ise globalleþme akýl almayacak boyutlara
ulaþmýþtýr. Mallarýn çoðu dünyanýn baþka ülkelerinden gelmek-
te ve bizzat o mallarýn kendileri de baþka ülkelerde üretilmiþ
mallardan oluþmaktadýr. Böyle bir dünyada, ne kadar büyük

175
olursa olsun ve ne kadar demokratik kriterlere gör tanýmlanmýþ
olursa olsun, ulusal devlet hiçbir zaman sorunlara bir çözüm
getiremez.
Ulusal devletlerin olduðu bir dünyada tek çözüm, dünya
çapýnda bir imparatorluk olabilir. Kapitalizmin ve emperya-
lizmin çözüm önerisi budur. Ama bu çözümün kendisi bir
çeliþkidir. Ýmparatorluk ancak baþkalarý parçalanmýþ ve bölün-
müþ, güçlerini birleþtiremez durumdaysa mümkündür. Yani
dünyayý bir imparatorluðun egemenliði altýnda birleþtirmek
onu olabildiðince küçük, iradesiz ve güçsüz parçalara bölmekle
olur. Bu eðilim ister Avrupa'nýn ABD tarafýndan eski ve yeni
diye bölünmesi giriþimlerinde, ister Irak'ta siyasi olanýn dinler,
diller ve etnilere ve onlarýn dengelerine göre tanýmlanmasýnda
açýkça görülmektedir. Bu hiçbir zaman bir çözüm olamayacaðý
gibi, ayný zamanda çok kan ve acý demektir.
Buna cevap ise, ömrünü çoktan doldurmuþ ve bu imparator-
luðun stratejisine hizmetten baþka bir iþe yaramayan, dile, dine
göre tanýmlanmýþ uluslar hiç olamaz. Bunun bir tek cevabý
vardýr: politik olanýn tanýmýndan ulusal olaný kaldýrmak. Tüm
ulusal sýnýrlarý havaya uçurmak. Ýnsanlarýn hak ve görevlerine
göre oluþmuþ demokratik bir dünya cumhuriyeti. Ýþ gücünün
serbest dolaþýmý. Bu cumhuriyet ancak, burjuva uygarlýðýnýn,
siyasal, özel, kamusal, ticari ayrýmlarýný kaldýrýp, toplumun ve
insanýn birliðinin yolunu tekrar açabilir.
Bu bakýmdan, gerek dünya ç apýndak i so run lar gerek z engin
ülkelerin iþç ileri bakýmýndan, en d emo krat ik bir ulusç uluk b ile
b ir gerici pro gram d ýr. Çünkü, artýk o ulusçuluk, tüm mallar ve
sermaye serbest dolaþýrken, iþ gücünün serbest dolaþýmýnýn
önünde bir engeldir. Dolayýsýyla dünya çapýndaki apartheit sis-
teminin bir aracý olarak, zengin ülkelerden olmayan insanlarý
yoksullarýn toplandýðý bir rezervatta tutmanýn aracý olarak iþlev
görmektedir.
Dünya çapýnda ve ileri ülkeler açýsýndan program, ulusun
tanýmýndan dili, dini, soyu dýþlamak deðil (ki zengin ülkelerde
bu büyük ölçüde gerçekleþmiþtir), nasýl tanýmlanýrsa tanýmlan-

176
sýn, politik olanýn ulusal olana göre tanýmlanmasýna son ver-
mek ve ulusçuðu, layýk olduðu yere, dinlerin arasýna, inanç
alanýna, özel alana yollamaktýr.
Bu pratik olarak bütün sýnýrlarýn kalkmasý anlamýna gelir.
Aslýnda dünyanýn yoksullarý þimdiden ayaklarýyla bu programa
oy veriyorlar. Denizlerde, dað doruklarýnda, nehirlerde; yayan
ya da derme çatma kayýklarla, gemi ambarlarýnda, týrlarla bin
bir yoldan o ulusal sýnýrlarý ve duvarlarý aþmaya, hapsedildikleri
rezervattan ya da dev Bantustan'dan kaçmaya çalýþýyorlar.
Bu anlamda dünya çapýnda iþ gücünün serbest dolaþýmý; git-
tiði yerde çalýþan ve vergi verenin tüm sosyal ve siyasal haklara
sahip olmasý, her demokrat ve sosyalistin, her iþçinin savun-
masý gereken asgari bir programdýr. Ama zaten bu program,
fiilen, ulusal devletlerin sonu ve ulusal olanýn özel ve inanç
alanýna týkýlmasýndan baþka bir þey de deðildir.
Ne var ki, böyle bir program, zengin ülkelerin emekçi ve iþçi-
lerince savunulmamaktadýr. Savunulmamasýnýn nedeni de
þudur: Böyle bir programýn gerçekleþmesi, zengin ülkelerin
düzeyinde belirli bir düþmeye yol açar. Hem zengin ülkeler ile
yoksul ülkeler arasýndaki eþitsiz mübadeleden doðan deðer
transferi son bulur; hem de zengin ülkelerde iþ gücünün fi-
yatýnýn düþmesine yol açar. Kimse daha kötü sonuçlar için
mücadele etmeyeceði hatta onlara karþý direneceði için, geliþmiþ
ülkelerin iþçileri böyle bir sosyalist programa karþý durma eðili-
mindedirler.
Ama zengin ülkelerin iþçileri ve ücretlileri istemedikçe yer
yüzünden kapitalizm kalkmayacaðýndan, bu ayný zamanda
insanlýðýn çýkmazýný da göstermektedir. Yoksul ülkelerin iþçileri
dünya çapýnda eþitlikçi bir düzeni; ulusal sýnýrlarýn kaldýrýl-
masýný isteyebilir ama yapamaz; zengin ülkelerin iþçileri ise
yapabilir ama istemez.
Bu açmaz, dünyadaki ezilenlerin karþýsýnda bulunduðu en
büyük açmazdýr ve bu açmaz çözülmedikçe, býrakalým sosyaliz-
mi insanlýðýn yaþamasý bile mümkün görülmemektedir.
***

177
Ama üçüncü dünyada, yani zengin ülkelerin dýþýnda,
Ýmparatorluðun bölme ve güçsüzleþtirme stratejisine karþý,
devrimci ve demokratik ulusçuluk hala bir savunma mevzii
olarak ve birleþtirme potansiyeliyle, emperyalizmin böl ve hük-
met stratejisini boþ düþürmek için ilerici ve kurtuluþçu bir
iþleve sahiptir. Örneðin, Ortadoðu’da, ABD veya Avrupa gibi
bir Demokratik Cumhuriyetler birliði, hem bölgenin insanlarý-
na daha büyük bir refah, daha kansýz bir yaþam sunar; hem de
ABD ve diðer emperyalistlerin planlarýna karþý koymak için
daha büyük bir güç ve irade birliði saðlar.
Ve o zaman belki Tarih böyle daha uzun bir yoldan, bugünkü
yaþam düzeyleri ve gelirler arasýndaki derin bölünmüþlüðe bir
son verip, dünyanýn ücretlilerinin ortak bir programda bir-
leþmesinin koþullarýný yaratabilir.
Globalleþme ve Ulusçuluk
Dünya çapýnda globalleþmenin ve iþ gücü göçlerinin etniye,
dile, dine göre tanýmlanmýþ uluslarý belli bir zorlamasý bulun-
maktadýr. Kendini dile, dine göre tanýmlayan devletlerin ve
uluslarýn giderek ekonomik geliþmeyi engelleyici bir iþlev
gördüðü ortaya çýkmaktadýr. Örneðin, ana dilde eðitimi reddet-
mek ve zorla asimilasyon, hem toplumsal çatýþmalarý kesin-
leþtirmekte, hem iþ gücünün gereken eðitimi saðlanamamakta,
burjuvazi rekabet gücünü yitirmesi sonucunu vermektedir.
Bunun için iki farklý ulusçuluk anlayýþýnýn damgasýný
taþýyan bir örnek alýnabilir. Örneðin, Fransýzca bile konuþa-
mayan Zidani'yi Fransýz milli takýmýna almakta bir kompleks
göstermeyen Fransa, Zidani'nin attýðý gollerle dünya þampiyonu
olurken; Almanya'da doðup büyümüþ ve Almanca'ya
Türkçe'den daha hakim Türkiye kökenli futbolcularýna, soya,
kana, dile dayanan ulusçuluðunun gelenekleri nedeniyle yük-
selme ve milli takýma girme olanaklarý tanýmayan Alman fut-
bolu gerilemektedir. Almanya'nýn bu gerici milliyetçiliðinin kur-
baný olan bu futbolcular ise, yine ayný milliyetçilik kanalýndan
Türkiye'yi dünya üçüncüsü yapmaktadýr.

178
Ya da ana diline hakim olamayanlarýn baþka dilleri öðre-
nemediði bunun ise iþ gücünün eðitimini zorlaþtýrdýðý ve
kalitesini düþürdüðü bilinen bir gerçektir.
Bütün bu gibi nedenlerle, burjuvazi, dünyada genel olarak,
milletin tanýmýndan dili, dini, etniyi dýþlama eðilimine girmiþ
bulunmaktadýr. Çok kültürlülük ya da ulus devletin sonu
söylemlerinin yaygýnlaþmasý, aslýnda burjuvazideki bu
deðiþimin bir ifadesidir.
Bunun yaný sýra, þimdi Avrupa Birliði’ni oluþturanlar gibi,
bir zamanlar kendini genellikle soya, dile göre tanýmlamýþ ulus-
lardan oluþan devletlerin, ABD'ye rekabet edebilmek; küçük
devletlerin ulusal pazarlarýnýn bukaðýlarýndan kurtulmak için
birleþme eðilimine girmeleri ve Avrupa ulusu çerçevesinde bu
kimlikleri, aðýr çekimle, yukarýdan ve Prusya yoluyla giderek
politik alanýn dýþýna itmek zorunda olmalarý gibi eðilimler de
özellikle, Türkiye'de, devlet sýnýflarý karþýsýnda burjuvazinin
dile, soya, dine dayanmayan bir ulusçuluða geçme eðilimi
göstermesine yol açmaktadýr.
Bu her ne kadar eski gerici milliyetçiliðe göre bir ilerleme
anlamýna gelirse de, demokratik ve cumhuriyetçi olmaktan çok
uzaktýr. Demokratik cumhuriyet sadece ulusun tanýmýndan dili,
dini vs. dýþlamaktan ibaret deðildir. O ayný zamanda pahalý,
baskýcý, bürokratik olmayan, ulusun çoðunluðunun iradesine
karþý kullanýlamayacak bir cihaz demektir ve bu nedenle
bugünkü pahalý, baskýcý, bürokratik cihazlarýn parçalanmasýný
gerektirir. Burjuvazi ise iþ buralara gelince son derece korkaktýr
ve buralara gelir diye korkmakta ve Bürokratik oligarþiye karþý
tutarlý bir tavra girmemekte sürekli onunla uzlaþma yollarý ara-
maktadýr. O güçlü devletten, demokrasiyi engelleyen mekaniz-
malardan hiç de vazgeçmek niyetinde deðildir
Deðiþen Roller
Ama bütün bunlara raðmen, ister globalizmin yarattýðý eði-
limlere ve Avrupa ile entegrasyon çabalarýna; ister siyasi iktidarý
elinde tutan bürokratik oligarþiye karþý bir cevap olarak olsun
Türkiye politikasýnda, ulusçuluk söz konusu olduðunda, burju-

179
vazi ulusun tanýmýndan dili, dini, etniyi çýkarmaya daha eðilim-
liyken, sosyalistler aksine var olan yapýyý sorgulamaktan kaçýn-
makta ve var olan ulusçuluk anlayýþýnýn savunuculuðunu yap-
maktadýrlar hem de anti emperyalizm ve anti kapitalizm adýna.
Böylece, devrimci demokratik hedefler güden sosyalistler ve
devrimci demokratlar için, burjuvazi ve liberaller en azýndan
taktik ittifaklar yapýlabilecek yol arkadaþlarý haline gelirken, var
olan bütün sosyalist örgütler ve bunlarýn etkisi altýndaki iþçi
hareketi; karþý cephede yer almakta; gerici ulusçuluðun bir
savunucusu olarak ortaya çýkmaktadýrlar. Bu da onlarýn egemen
bürokratik oligarþinin en büyük destekçisi olmasýna yol açmak-
tadýr. Pek çok kiþinin kafasýný allak bullak eden bu fenomenin
sýrrý iþte yine Stalinizm kanalýndan sosyalizme sinmiþ bu gerici
ulusçuluk anlayýþýndadýr.
Bu durumda, var olan sosyalistler artýk, devrimci demokrasi
mücadelesinin müttefikleri deðil, onun karþýsýndadýrlar. Onlar
sosyalist ve anti emperyalist bir söylem içinde gerici milliyetçi-
liðin savunuculuðunu yapmaktadýrlar. Ve onlar iþçiler arasýnda-
ki çalýþmalarý ve etkileriyle, iþçi hareketinin gerici milliyetçiliðin
bir destekçisi olarak iþlev görmesine yol açmakta; demokratik
hedefleri bayrak yapmýþ, tüm gayrý memnunlarý birleþtirecek bir
politik iþçi hareketinin oluþmasýnýn önüne en büyük engel
olarak çýkmaktadýrlar.
Böylece devrimci demokrasi bakýmýndan eski þablonlara
uymayan bir durum ortaya çýkmaktadýr. Örneðin Türkiye'de,
"Ýkinci Cumhuriyetçiler" de denen, liberal ve demokrat burju-
vazinin eðilimlerini yansýtanlar; azýnlýklar, en azýndan birer geçi-
ci yol arkadaþý olarak; sosyalistler ve onlarýn kontrolündeki iþçi
örgütleri ve hareketi ise kendisine karþý mücadele edilecek geri-
ci milliyetçiliðin birer savunucusu olarak ortaya çýkmaktadýr.
Ýliþkilerin bilinen hiçbir þablona sýðmayan bu ters yüz oluþu,
aslýnda demokratik mücadelenin önemini hiç de küçük
görmeyen; gerici milliyetçilikle de baþý pek hoþ olmayan bir çok
sosyalistin bile, kendinden ve pozisyonundan korkarak; var
olan sosyalist ve iþçi örgütleriyle bir kopuþmaya gitmesini ve

180
devrimci ve demokratik bir muhalefetin saflarýnda birleþmesini
engellemektedir.
Bu ters yüz oluþlar nedeniyle bir rastlantý deðildir, Kürtlerin,
ezilenlerin mücadelelerinin en iyi savunucularýnýn sosyalizme
uzak duran liberallerden ve "Ýkinci Cumhuriyetçiler"den çýk-
masý; buna karþýlýk sosyalizmi dilinden düþürmeyenlerin bu
mücadeleleri ve sorunlarý gündemden uzak tutanlar olmasý.
Sosyalistlerin büyük bir çoðunluðu için bu tam anlamýyla
çeliþkili bir durumdur. Onlarýn çoðu bu sistemin kurbanlarý,
öznel olarak milliyetçiliðe zerrece sempati duymayan insanlar
olmalarýna raðmen, bugün içinde bulunduklarý nesnel konum-
larýyla kendi öznel niyetlerine karþý durmaktadýrlar. Onlarýn bu
çeliþkiyi çözebilmeleri için, ulus teorisinin Marksist bir açýkla-
masýnýn ve bu yönde ideolojik mücadelenin hayati bir önemi
bulunmaktadýr.
Demokrasinin Koþullarý
Ulusun, yurttaþlýða göre; gerici milliyetçilik karþýsýnda oluþa
göre tanýmlanmasýndan söz ettik. Peki böyle demokratik bir
cumhuriyetin yurttaþlarý iradelerini nasýl gerçekleþtirebilirler?
Bunun temel þartý sýnýrsýz bir düþünce ve örgütlenme özgür-
lüðüdür. Yani her türlü düþünce ve örgütlenme özgürlüðü
ortamýnda tüm farklý görüþlerin örgütlenmesi ve çoðunluðu
kazanmak için eþitçe, idari veya ekonomik kayýrma veya
baskýlara uðramadan diðerleriyle yarýþmasý.
Ama bu yetmez. O farklý fikirler tüm topluma kendini nasýl
duyuracaktýr? Fikirlerin, programlarýn doðruluðunun gücü ser-
mayenin veya devletin gücünü nasýl aþýp da geniþ kitlelerin bil-
gisi ve bilincine ulaþacaktýr?
Bunun için, tüm basýn ve haberleþmenin sermayenin, ikti-
darlarýn ve devletin denetimi ve manüplasyonlarýndan azade
olmasý þarttýr. Yurttaþlarýn tüm olgular ve görüþler hakkýnda, o
görüþler hukuki, siyasi veya ekonomik bir engellemeye uðra-
madan bilgi sahibi olabilmesi, doðru kararlar verebilmesi; doðru
seçimler yapabilmesi ve yanlýþ seçim ve kararlarýný deðiþtire-
bilmesi için olmazsa olmaz bir koþuldur.
181
Nasýl, hava, su olmadan yaþamak mümkün olmaz ise, medya
üzerinde sermaye ve devletin her türlü kontrolü ortadan
kaldýrýlmadan demokrasinin gerçekleþmesi mümkün deðildir.
O halde, var olan bütün yayýn olanaklarýnýn; matbaalarýn,
kaðýtlarýn, frekanslarýn ve kanallarýn kesinlikle devlet ve ser-
mayenin kontrolü dýþýnda olmasý yani bu alanda özel
mülkiyetin ve devletin söz hakkýnýn kaldýrýlmasý, demokrasinin
gerçekleþmesinin modern toplumda olmazsa olmaz koþuludur.
Devlet ya da hiçbir özel mülk sahibi hiçbir yayýn organýnýn
sahibi olmamalýdýr. Týpký su, toprak ve hava gibi, haberleþme
olanaklarý da tüm topluma ait olmalýdýr.
Bunlar, tüm nüfus arasýnda, örgütlerin, cinslerin, sýnýflarýn,
eðilimlerin nüfus içindeki oranlarýna; aldýklarý oy oranlarýna
veya üye sayýlarýna göre bölüþtürülmelidir. Devlet sadece bu
daðýtýmýn teknik yanlarýný çözmekle görevli ve yetkili olmalýdýr.
Biz medya üzerinde devlet ve sermaye kontrolünün olma-
masýný; hukuki, siyasi ve iktisadi engellerin yok edilmesini
demokrasinin gerçekleþmesinin olmazsa olmaz koþulu olarak
görüyoruz.
Son yýllardaki bütün kritik geliþmeler, medyanýn nasýl bir
manüplasyon aracý olarak kullanýldýðýný göstermiþtir. Bundan
kurtuluþun bir tek yolu. Medyanýn bütün toplum kesimleri ve
örgütler arasýnda paylaþtýrýlmasýndan geçer. Sonsuz bir bolluk
olmadýðýndan, nasýl herkese emeðine göre ise, herkese üyesi
veya aldýðý oy veya nüfus içindeki oraný kadar ilkeleri, bu
daðýlýmý belirleyen ilkeler olabilir.
Seçenler ve Seçilenler
Ama gerçek bir demokrasi için sadece bu yetmez.
Demokrasi, prensip olarak azýnlýðýn çoðunluða uymasýný ilke
olarak kabul eden, yani çoðunluðun kararýna uyulmadýðý
takdirde uymayanlara zor uygulamayý kabul eden, usulüne
uygunsa bunu meþru gören bir rejimdir.
Ama böyle bir demokrasi pek ala gerici bir milliyetçiliðin de
aracý olabilir. Nüfusun büyük çoðunluðu, biz çoðunluk
Müslümanýz, o halde madem ki demokrasi azýnlýðýn çoðunluða
182
uymasýný gerektirir, o halde biz çoðunluk olarak okullarda Ýslam
dini okunmasýný kararlaþtýrýyoruz veya kimsenin baþý açýk
dolaþmamasýný kararlaþtýrýyoruz diyebilir. Ya da çoðunluk,
çoðunluk Türkçe konuþuyor, o halde demokrasiye göre azýnlýk
da çoðunluða uyup Türkçe konuþmak zorundadýr diyebilir.
Genel olarak demokrasi, yani azýnlýðýn çoðunluða uymasýný ilke
olarak benimseyen rejim, kendi baþýna gericilikle çeliþmez pek
ala gericiliðin aracý olabilir.
Bu bakýmdan bizlere lazým olan, özel türden, azýnlýklarýn
haklarýný garantiye alan bir demokrasidir. Azýnlýklarýn haklarýný
garantiye alan bir demokrasi olmadan demokrasi ilerici bir iþlev
göremez. Dil, din, kültür vs.nin eþitliði ve siyasi alýnýn dýþýnda
tanýmlanmasý, yani devletin bu alanlardaki kesin tarafsýzlýðý ve
karar yetkisinin olmamasýnýn, azýnlýklarýn haklarýnýn korun-
masý ve garantiye alýnmasý bakýmýndan önemi burada da ortaya
çýkmaktadýr.
Nüfusun ya da bir toplantýya katýlanlarýn çoðunluðu sigara
içiyor diye kapalý yerlerde sigara içilmesine izin verilmesi gerici
bir demokrasidir örneðin. Ýlerici, azýnlýk haklarýný gözeten bir
demokrasi, bir tek kiþi bile sigara içmiyorsa ve içilmesine razý
gelmiyorsa, o bir tek kiþinin baþkalarýnýn zehirleriyle zehirlen-
meme hakkýný savunan demokrasidir; bir tek çocuk için bile,
ana dilde eðitimi saðlayan bir demokrasidir. Üç kiþinin anladýðý
bir dil için bile, diðer dillerle eþit haklarý tanýyan; hatta azýnlýk-
ta olduðu için, her zaman olacak fiili eþitsizliði gidermek için
onu kayýran, pozitif ayrýmcýlýk uygulayan demokrasidir. Üç
kiþinin inandýðý bir dine bile, milyonlarca insanýn inandýðý bir
dinle ayný eþit haklarý tanýyan bir demokrasidir.
Evet, tam bir hukuki özgürlükler ortamýnda; medyanýn
devletin ve sermayenin kontrolü ve manüplasyonlarýnýn dýþýn-
da olarak tüm bilgilerin edinildiði bir ortamda; azýnlýklarýn hak-
larýný garanti altýna almýþ özel bir demokraside bile hala halkýn
iradesinin nasýl gerçekleþeceði sorunu çözülmüþ olmaz.
Çünkü, demokrasi, temsili olarak uygulanabilir. Bir köyde
veya göçebe aþiretindeki doðrudan demokraside olduðu gibi,

183
milyonlarca insanýn bir araya gelip bir karar almasý ve aldýðýný
yine kendilerinin uygulamasý fizik olarak mümkün deðildir.
Ýnsanlar ancak belli temsilciler aracýlýðýyla bu iliþkiyi temsili
organlara devrederek demokrasiyi gerçekleþtirebilirler.
Ama büyük nüfus ve alanlarýn ortaya çýkardýðý bu sorunun
çözümü baþka sorunlarý da beraberinde getirir. Örneðin temsili
organlar belli der bölgeler içindeki oranlara göre mi yoksa ola-
bildiðince büyük birimler seçilerek nüfus içindeki oranlara göre
mi temsil edilmelidirler? Veya bu temsilcilerin kendini seçen-
lerin iradesinden baðýmsýzlaþmasý ve kendisini seçenlerin deðil
de örneðin baþkalarýnýn veya kendisinin çýkarlarýný savun-
masýnýn önüne nasýl geçilebilir?
Demokrasi bu sorunlara da açýk cevaplar vermelidir.
Örneðin elbette gerçek çoðunluðun iradesinin yansýmasý
için nispi temsil biçimleri gerekir. Ama bu takdirde, kimin
hangi bölgenin temsilcisi olacaðý, hangi bölgeye göre görevini
yerine getirmedi diye geri alýnabileceði nasýl belirlenecektir?
Her bölgeden bir tek kiþinin seçilmesine dayanan sistemler ise
bu sorunu çözer ama, nüfus içindeki görüþlerin gerçek oranlar-
da yansýmasýný engeller. Bütün bu sistemlerin mahzurlarýna
minimuma indiren, hem nispi temsili saðlamaya yönelik, hem
de seçilenlerin sürekli denetimini saðlayan ve geri almasýný
mümkün kýlan mekanizmalara ihtiyaç vardýr.
Bu mekanizmalardan bazýlarý þunlardýr:
Örneðin partisinden istifa edenin ayný zamanda temsilcilik-
ten de çekilmiþ olmalýdýr. Çünkü, temsili demokraside, sistemli
görüþleri ve programlarý olan siyasi partiler, görüþlerin ve oran-
larýnýn belirlenmesinin olmazsa olmaz koþuludur. Seçimler
aslýnda kiþiler deðil, görüþler arasýndadýr.
Bir baþka mekanizme, siyasi konularda kesin bir dokunul-
mazlýktýr.
Bir baþka mekanizma, kendisini seçenlerin eðilimlerine denk
davranmadýðý takdirde seçenlerin temsilcilerini geri alabilme
hakkýdýr.
Bir baþka mekanizma, seçilenlerin kendilerini seçenlerin

184
yaþam ve sorunlarýndan uzaklaþmamalarý için, ortalama bir iþçi
ücretinden yüksek bir ücret almamalarýdýr.
Ordu ve Polis
Ama bütün bunlar da yetmez. Devlet demek ordu, polis,
mahkemeler, hapishaneler, vergi memurlarý demektir. Bu
cihazýn kendisi silahlýdýr ve çok güçlüdür, bu cihazý oluþturan-
larýn, ulusun ve onun temsilcilerinin iradesine hizmet eder
durumda kalmasýnýn, onlardan baðýmsýzlaþmamasýnýn garanti
altýna alýnmasý gerekir.
Tüm toplumlarýn tarihi, devletin siyasi iradeden baðýmsýz-
laþma, onu baský altýna alma veya onun yerine geçme veya onu
kendi çýkarlarý doðrulusunda manüple etme eðiliminde
olduðunu göstermektedir.
O halde bu mahzurlarý giderecek mekanizmalar gerekir.
Bunlar neler olabilir?
Ýlk elde, ordunun, hele Türkiye gibi Osmanlýdan kalma poli-
tikayý belirleme geleneðinin olduðu bir ülkede, baþtan baþa
yeniden örgütlenmesi gerekir. Bunun ilk koþulu, düzenli
ordunun laðvýdýr. Radar, uçak, gemi gibi özel ve kendi halkýna
karþý kullanýlamayacak güçler hariç, düzenli ordu kalkmalý,
onun yerini týpký Ýsviçre'de olduðu gibi, tüm vatandaþlardan ve
çalýþan insanlardan oluþan milis almalýdýr.
Böyle bir ordu sadece demokrasinin gerçekleþmesi için deðil,
ayný zamanda onun halka karþý kullanmanýn da önünde bir
engeldir. Bütün deneyler göstermektedir ki, düzenli ordular
siyasi iktidarlar tarafýndan da ezilenlere karþý kullanýlmaktadýr.
Böyle silahlý çalýþan yurttaþlardan oluþan bir ordu ezilenlere
karþý kullanýlamaz.
Ama böyle bir ordu ayný zamanda en iyi savunmadýr da.
Böyle bütün halkýn her zaman birkaç saat içinde milyonlarca
kiþilik tüm ülke sathýna yayýlmýþ bir ordu haline dönüþebileceði
bir ülkeye kimse saldýrmaya cesaret edemez. Böyle bir ordu, en
korkunç silahlara, en güçlü düþmanlara karþý en etkili cevaptýr.
Böyle bir ülke, ancak bir nükleer saldýrýyla tümden yok edilerek

185
ele geçirilebilir ama öyle ele geçirilmiþ bir ülke de ele geçirenin
de iþine yaramaz.
Ama böyle bir ordu, ayný zamanda, baþka ülkeleri tehdit
potansiyeli de taþýmaz. Silahlý yurttaþlardan oluþan ordular iyi
savunma aracýdýrlar ama çok kötü bir saldýrý aracýdýrlar. Bu
nedenle, ülkenin komþularýyla iliþkisinde onlara korku salmaz
ve onlarý askeri masraflarý yükseltme, fakirleþme ve demokrasi-
den uzaklaþma yönünde deðil aksine olumlu yönde etkiler.
Ama bunlar kadar önemli olan bir sonucu da þudur: böyle
bir ordu ayný zamanda ucuz bir ordudur. Ülke savunmasý ulusal
hasýlanýn çok küçük bir bölümünü alacaðýndan, bütçe açýklarý-
na ve enflasyona yol açmasý söz konusu bile olmaz. Böylece
düzenli bir ordunun harcamalarýndan yapýlan tasarruflar,
yatýrýmlara ve sosyal harcamalara aktarýlabilir. Ýþsizlik azalýr ve
refah yükselir. Ýþsizlik azalýp refah yükseldikçe de bir orduya
olan ihtiyaç azalýr, demokrasi pekiþir, yurttaþlarýn ülkelerine
baðlýlýðý artar ve saldýrý tehlikesi azalýr.
Ama sadece bunlar yetmez. Bütün karar alýcý memurlarýn
her düzeyde seçilmesi gerekir. Týpký, Amerikan filmlerinde
olduðu gibi, jürilerin, polis amirlerinin, yerel idarecilerin de
seçimle gelmesi gerekir. Osmanlý kalýntýsý kaymakamlýk valilik
gibi makamlarýn kaldýrýlmasý gerekir. Ulus topluluklarýn özgür
iradeleriyle birleþmesinden oluþur. Her düzeyde otonomi ve
özgür iradeyle, ekonominin kendi yasalarýnýn gereði olarak bir
birlik temel olur.
Ama bu da yetmez. Ayný zamanda, seçilmiþ memurlarýn
emri altýndaki diðer memurlarýn da, her zaman ortaya çýkabile-
cek keyfi emirlere direnecek gücü olmasý gerekir. Bunun için,
memurlarýn tayin, terfi gibi iþlemlerinin, yine bu memurlarýn
baðýmsýz memur sendikalarýnýn tuttuðu sicillere göre belirlen-
mesi gerekir. Devlet memurlarýnýn bütün ayrýcalýklarýna son
verilmesi gerekir. Onlarýn þimdi ordu evlerinde veya ayrýlmýþ
bölgelerin yazlýk veya lojmanlarýnda olduðu gibi, toplumun göz-
lerinden uzak bir kast gibi yaþamalarýna son verilmesi gerekir.

186
Ancak bütün bu gibi koþullarýn birliði içinde bir demokrasi-
den ve demokratik cumhuriyetten söz edilebilir.
Demokrasi ve Refah
Türkiye'ye egemen bürokratik oligarþi, demokrasiyi bu
ülkenin insanlarýna hiçbir zaman layýk görmemektedir. Onlar
demokrasi ile toplumun iliþkisini alt üst etmektedirler. Bunun
için ne mantýken ne de olaylarca kanýtlanamayacak varsayýmlarý
vardýr.
Bunlarýn birincisi, demokrasinin ancak belli bir refaha
ulaþtýktan sonra mümkün olacaðýdýr. Bu gerekçeyle, batýdaki
kadar refah olmadýðýna göre o kadar da demokrasi olmayacaðý
söylenmektedir.
Bu tarihin en büyük yalanlarýndan biridir. Bugün
demokrasinin beþiði olarak görülen Kuzey Avrupa ülkelerinin
hiç biri, bugünkü demokrasinin temeli olan kurallarý getirdik-
lerinde zengin ülkeler deðillerdi. O zamanlar Osmanlý, Hint,
Çin çok daha zengindi. Ýsveç, zengin olduðu için demokrasi
olmadý. Yoksul Ýsveç demokrasi olduðu için zenginledi.
Kaldý ki, sistemin mantýðý ile de bu sonuca ulaþýlabilir.
Demokrasinin olmamasý daima güçlü bir devlet cihazý, bu da
üretici olmayan militer ve bürokratik harcamalarýn yüksekliði,
dolayýsýyla yatýrýmlarýn azalmasý; genellikle enflasyon,
dolayýsýyla pahalýlýk ve issizlik demektir. Ve pahalýlýk nedeniyle
ortaya çýkan memnuniyetsizliði ve tepkileri bastýrabilmek için
daha az demokrasi ve daha güçlü ve pahalý devlet cihazý gibi bir
fasit daire ortaya çýkar.
Demokrasinin olmamasý ayrýca yoksullarýn ve ezilen
sýnýflarýn aleyhine çalýþýr her zaman. Demokratik haklarýn
olmadýðý yerlerde iþçiler ve yoksul kesimler örgütlenip haklarýný
savunamazlar. Bu da toplumda eþitsizliklerin artmasýna yol açar.
Bu eþitsizlikler de tekrar bunlarýn yol açtýðý patlamalarý bastýra-
cak güçlü cihazlara ve bunlar da demokrasinin giderek azal-
masýna doðru bir gidiþ yaratýr.
Ama sadece bu kadar da deðildir. Demokrasinin yokluðu

187
burjuvazinin bile aleyhine çalýþýr uzun vadede. Demokrasi
olmayýp ezilenlerin ve iþçilerin haklarýný savunamadýðý yerlerde,
sermaye artý deðeri arttýrmak için modern teknik kullanmak
gereðini duymaz. Artý deðeri, daha uzun ve yoðun çalýþma, daha
düþük ücret üzerinden saðlayarak diðer kapitalistlerle rekabet
etmenin yolunu bulur. Ama bu da geri teknoloji kullanýmýný
besler ve emek üretkenliðinin düþük kalmasýný dolayýsýyla
ülkenin geriliðini pekiþtirir. Yani teknik ilerleme ve emek
üretkenliðinde bir artýþ için de demokrasi olmazsa olmaz
koþullardan birisidir. Dünyanýn en geliþmiþ ülkelerinin ayný
zamanda en demokratik ülkeler olmasý bu nedenledir. Ýþçi hak-
larýný savunanlarý bayaðý maddecilikle suçlayanlarýn, demokrasi
söz konusu olduðunda, demokrasiyi zenginleþmenin sonucu
olarak görmeleri ve demokrasiyi topluma layýk görmemeleri,
bizzat kendilerinin bayaðý maddeciliðinin kanýtýdýr.
O halde, gerek teknik ilerleme, gerek toplumsal eþitlik ve
gerek demokrasinin pekiþmesi için demokrasi biricik çözüm ve
baþlangýç noktasýdýr. Ülkeler zengin olduklarý için demokratik
olmaz, demokratik olduklarý için zengin olur; toplumlar sosyal
eþitsizlik az olduðu için demokratik deðildir, demokratik olduk-
larý için sosyal eþitsizlikler azalmýþtýr.
Demokrasi ve Eðitim
Bürokratik oligarþinin bir diðer yalaný da, demokrasinin
ancak eðitimle elde edilebileceðidir. Bunlar, aslýnda ne kadar
ilerici olduklarýný söyleseler de lanetledikleri Abdülhamit'in
demokrasiye karþý argümanýnýn tekrarlamaktadýrlar. O da ,
"kullanmasýný bilmeyen cahil halka demokratik haklarý vermek;
çocuðun eline bir silah vermek gibidir, tutar babasýný vurur"
diyordu.
Suya girmeden nasýl yüzme öðrenilemez ise, demokrasi
içinde yaþamadan da demokrasi öðrenilemez. Demokrasinin
eðitimi yine demokrasidir.
Kaldý ki burada, önemli olan halký demokrasi konusunda
eðitmekle kendilerini yetkili ve görevli görenlerin kendilerinin

188
demokrasi konusunda eðitilmeleri gerektiðidir.
Eðiticileri kim eðitecektir?
Onlarý yine ancak halk kendisi eðitebilir. Hasýlý, halka
demokrasi konusunda eðitim vermeye kalkanlarýn aslýnda
kendilerinin eðitilmeye ihtiyaçlarý vardýr.
Ve bu demokrasi öðretmenlerinin ilk öðrenmeleri gereken de,
demokrasi eðitiminin ancak demokrasi içinde öðrenileceðidir.
Demokrasinin Üç Kaynaðý
Bu gün niçin Türkiye'de demokrasi mücadelesi böylesine
zayýftýr? Türkiye'de niçin hiçbir zaman demokrasi geliþmemiþtir?
Bütün dünyada, demokrasinin üç kaynaðý vardýr.
Birincisi kandaþ toplumun demokratik gelenekleri.
Ýkincisi, henüz devrimci ve demokratik döneminde bir bur-
juvazinin varlýðý.
Üçüncüsü iþçi hareketidir.
Dünyanýn en demokratik ülkelerinde bu üçünün sýrayla bir
bayrak yarýþý gibi demokrasi bayraðýný ele geçirdiðini görür.
Örneðin Ýngiltere'de ilk Magna Karta, krala kafa tutan aþiret
þeflerinin iþidir. Yani kandaþ toplumun gelenekleri. Tam bunlar
artýk krala karþý güçlerini yitirdiklerinde, bu sefer burjuvazi,
demokratik mücadelenin bayraðýný ele alýr. Burjuvazi
demokratik barutunu tükettiðinde ise iþçi hareketi.
Türkiye'de bu üç koþul da hiçbir zaman olmamýþtýr.
Binlerce yýllýk mutlak devletçilik, batýdaki senyörler gibi
krala kafa tutacak bir tabakanýn ortaya çýkmasýna olanak saðla-
mamýþtýr. Örneðin ilk yýllarýnda Osmanlý sultanlarý bir bakýma,
eþitler arasýnda birinciydiler. Ama uygarlaþtýkça derhal köle
kapý kullarýna dayanmýþlar ve diðer özerk beylere yaþama yansý
vermemiþlerdir.
Bu Doðu'nun binlerce yýllýk devlet geleneðinin en lanetli
sonucudur. Kandaþlýk demokrasisi, sadece siyasi bir gücü tem-
sil etmeyen muhalif tarikatlar ve devlet gücünün ulaþamadýðý
yerlerde, örneðin dað baþlarýndaki Alevi köylerinde komün
olarak yaþayabilmiþtir.

189
Burjuvazi, doðduðunda, çoktan devrimci barutunu yitirmiþti
ve zaten tam bu nedenle de demokrasi bayraðýyla deðil, gerici
ulusçuluðun bayraðýyla egemenlik mücadelesi vermiþti. Kaldý ki,
Ermeni katliamlarý ve mübadeleler ile Anadolu'daki bu zayýf
burjuvazi bile tasfiye edildi. Onlarýn tasfiyesiyle demokrasinin
en büyük düþmaný derebeylik ve tefeci bezirganlýk güçlendirildi.
Ýþçi hareketi ise, Sovyet dýþ politikasýnýn bir aracý olarak
kaldý. Sadece altmýþ ve yetmiþlerin kitlesel kabarýþýnda biraz
demokrasiyi geliþtirecek öðeler vardý. Ama bu hareketin nesnel
demokratik karakterine karþýlýk, ideolojisiyle demokratik deðil-
di ve ilham aldýðý bürokratik kastlarýn da etkisiyle demokrasiyi
burjuva diye küçümsüyor, anti demokratik yöntemleri kutsuy-
ordu. Böylece nesnel olarak demokratik karakterdeki iþçi ve
yoksul tabakalara dayanan hareketler bile bir demokratik etki
ve gelenek bile býrakmýyorlar, demokrasiye karþý çalýþýyor, kedi
iplerini çekiyorlardý. Ayný zamanda bu hareketler hepsi de geri-
ci bir milliyetçiliði desteklediklerinden, devletin yapýsýný hiçbir
þekilde tartýþma konusu yapmýyorlar, gerici ulus tanýmlarý
karþýsýnda devrimci ve demokratik, yurttaþlýða ve haklara
dayanan bir ulus tanýmý için mücadele etmiyorlardý.
Ancak 1990'larýn baþýnda Sovyet bürokrasisinin ve onun o
muazzam ideolojik aðýrlýðýnýn çökmesi, eski demokratik hedef-
lere geri dönüþün koþullarýný yarattý. Bu bile, globalleþmenin
ideolojisinin, yani “çok kültürlülük” ve “ulus devletin sonu”
gibi ideolojik kavramlarýn egemenliði altýnda, yani bir ideolojik
gericilik ikliminde; sivil toplum kuruluþlarýnýn demokrasi
mücadelesinden kaçýþýn örtüsü olduðu; yarý resmi devlet ya da
sermaye destekli arpalýklar iþlevi gördükleri koþullarda baþtan
çarpýk bir biçimde oluþtu.
Böylece, içten demokrasi özlemleri bile “sivil toplum,” “çok
kültürlülük,” “ulus-devletin sonu” gibi, aslýnda dünya çapýnda
bir ideolojik gericiliðin söylemleri biçiminde ortaya çýktý bu da
sosyalistlerin demokrasi mücadelesinden uzak durmalarýný
pekiþtirdi ve bir özeleþiri sürecine girmelerini engelleyici, onlarý
taþlaþtýrýcý bir etki yaptý.

190
Böylece, demokrasi sahipsiz kaldý. En tutarlý demokrasi
savunucusu olmasý gereken sosyalistler demokrasiye uzak ve
bunu küçümseyen bir konumda kalýyor; demokrasi özlemleri
ise globalizmin gerici ideolojik saldýrýsýnýn kavramlarý içinde
kendini ifade edebiliyordu.
Politik Ýslam ve Demokrasi
Politik Ýslam'da ifadesini bulan ve yoksul iþçilerin mem-
nuniyetsizliðini kendi yedeðine alan Anadolu burjuvazisi ve
Müslüman burjuvazi demokrasiden korkmaktadýr. Dini olaný
özel olan, inanç olan olarak tanýmlama ve devletin gerçek bir
laikliðinin deðil; Kemalizm'in resmi devlet Ýslam'ý karþýsýnda
kendi Ýslam'ýný devletin resmi Ýslam'ý yapmanýn kavgasýný ver-
mektedir. Örneðin Diyanet iþlerini kapatmak; bütün imam ve
müezzinlerin, bütün din adamlarýnýn o cemaatlerin gönüllü
baðýþlarýyla geçinmesi; dinle ilgili bütün resmi okullarýn kapan-
masý ve dini eðitimin cemaatin kendi olanaklarýna býrakýlmasý;
okullardan din derslerinin kaldýrýlmasý gibi gerçek bir
demokrasinin olmazsa olmaz koþullarý için hiçbir giriþimde
bulunmamaktadýr.
Böyle davrandýkça da modern þehir hayatýný yaþayan orta
sýnýflarý ve Alevileri, buna karþý tek garanti gördükleri anti
demokratik karakterdeki devlet oligarþisinin kollarýna atmak-
tadýr. Halbuki bir parça tutarlý demokratik tavýr ile yani devleti
inanca iliþkin olandan tamamen dýþlayan ve tarafsýzlaþtýran;
inancý politik alanýn dýþýna atan gerçek bir laiklik ile bütün þehir
orta sýnýflarýný ve Alevileri yanýna kazanýp en azýndan tarafsýz-
laþtýrabilir ve iktidar gücünün ordu ve bürokrasiden parlamen-
tonun ve seçilmiþ temsilcilerin eline geçiþini saðlayabilir. Ama
bunu yapmamaktadýr. Çünkü gerici özünü korumakta, tutarlý
bir demokrasinin kendisine karþý çalýþacaðýný bilmektedir.
Politik Ýslam, ayný tutuculuðu ve demokrasi korkusunu ulus
tanýmýnda göstermektedir. Ulusun tanýmýndan, dil, din, etniyi
dýþlayacak ve böylece tüm dillere ve kültürlere eþitlik saðlayacak
ve böylece örneðin Kürtlerin ve diðer azýnlýklarýn desteðini

191
kazanabilecek, böylece Ordu ve bürokrasiyi tamamen tecrit
edecek yerde; bir zamanlar insanlarýn yer çekiminin olmadýðýna
inanmalarý halinde düþmeyeceklerini savunanlarýn mantýðýyla
Kürt sorununu yok sayarsanýz yok olur diyerek, Türkiye'deki en
büyük demokrasi gücünü karþýya itmekte. Dile, etniye dayanan
ýrkçý milliyetçiliðe destek vermektedir.
Bürokratik Oligarþi ve Burjuvazi
Burjuvazinin bu korkaklýðý sayesinde Bürokratik oligarþi,
aslýnda her biri demokratik özlemlerin ifadesi olan hareketleri,
birbirine karþý kullanma olanaðý elde etmektedir. Bu nedenle
Türkiye'deki rejimin bu dengelere dayanan ilginç bir
Bonapartist karakteri vardýr. Bürokratik oligarþinin egemen-
liðinin ve gücünün devamý için, Anadolu burjuvazisinin Ýslam'ý
bayrak etmesinin ve demokratik özlemlere cevap vermemesinin
ve demokrasi konusundaki korkaklýðýnýn hayati bir önemi
vardýr.
Eðer, Anadolu burjuvazisi olmasa, devlet oligarþisi egemen-
liðini böyle sürdürüp hala bugünkü gibi gücünü koruyamaz.
Ama bu bürokratik oligarþi de olmasa, Anadolu burjuvazisi,
geniþ gayrý memnun emekçi kesimleri böyle kendi politik Ýslam
bayraðý altýnda toparlayamaz.
Bu burjuvazi, Ýslam'ý, yarý resmi devlet dini yapmak istediði
ve gerçek bir laiklikten kaçtýðý için bütün þehir orta sýnýflarýný
ve Alevileri bürokratik oligarþinin bir yedeði haline getirmekte-
dir. Bürokratik oligarþinin böyle güçlenmesi karþýsýnda, onun
dayatmalarýndan bezmiþ emekçi kesimler ve hatta büyük þehir
burjuvazisi bile bu sefer politik Ýslam'ýn ardýnda saf tutmaktadýr.
Kemalist bürokratik oligarþi ile politik Ýslam'ý bayrak yapmýþ
burjuvazisi, birbirinin can düþmaný gibi görünmelerine raðmen
birbirlerinin en büyük iþ birlikçileridir. Gerçek bir demokratik
hareket oluþtuðu an onlar, onun karþýsýnda derhal birleþecek-
lerdir ve o zaman onlarýn arasýndaki özdeþlik çok daha iyi
görülecektir.
***

192
Ayný özdeþlik bölgedeki uluslar arasý güçler bakýmýndan da
geçerlidir. Bugün sanki ABD ile bölgenin bürokratik ve molla
oligarþileri; ABD ile Þiiler karþý güçler gibiymiþ gibi görünmek-
tedirler. Halbuki, politik olanýn tanýmýndan her türlü dini, dili,
kültürü dýþlayan gerçekten demokratik bir hareket karþýsýnda
bunlarýn hepsi ayný gerici milliyetçiliðin savunucusu olarak
ortaya çýkarlar.
Ýþte her þeyden önce taþlarý yerli yerine oturtmak için, böl-
genin ve Türkiye'nin bugün içinde bulunduðu sefalete son ver-
mek için; eþiðinde bulunulan kanlý geliþmelerden kurtulmak
veya en azýndan bir çözüm alternatifi çýkarmak için bir AÇILIM
gerekmektedir.
Bu AÇILIM yukarýda kýsaca ifade ettiðiniz, gerçekten
demokratik ve cumhuriyetçi bir programla olabilir.
Güçler
Peki böyle bir programý yükseltecek hangi güçler var bugün?
Þu an böyle bir programý olan biricik güç Kürt hareketidir.
Kürt hareketi de, en yükseldiði zamanlarda, demokrasi düþ-
maný ve ulusu soya, dile kana göre tanýmlayan geleneklerin et-
kisi altýndaydý. Ne ulusal baskýya karþý, ulusun tanýmýndan dili,
dini dýþlayan demokratik ve cumhuriyetçi bir programa sahipti
ne de kendisinin ve hedeflerinin demokratik bir karakteri vardý.
Onun demokratik karakteri, gerici bir milliyetçiliðe karþý yine
ayný milliyetçilik anlayýþýna dayanmasýna raðmen, ezilen bir
ulusun hareketi olmasýndan kaynaklanýyordu. Kendisinden ve
taleplerinden ziyade mücadelesinin nesnel sonuçlarý
demokratik karakterdeydi.
Yine de bu hareket belli özellikler taþýyordu. Onun sosya-
lizmden kaynaklanan ideolojik gelenekleri ve yoksullara
dayanan yapýsý, içinde bir demokratik ulusçuluðun oluþup
geliþmesine de olanak sunuyordu. PKK tüm etnilerden, kültür-
lerden, dillerden ve dinlerden insanlarý içinde barýndýrýyordu.
PKK'nýn kendisi tam anlamýyla laik ve dil, din, kültür ve soyu
politik olanýn tanýmýndan dýþlamýþ bir örgüttü. Taraftarlarý

193
içinde Müslümanlar kadar Ezidiler, Aleviler ve Hýristiyanlar;
Kürtler gibi Türkler bulunuyordu. PKK hiçbir zaman bir Kürt
örgütü deðil, her zaman bir Kürdistan örgütü olmuþtu. Bu
sadece Türkiye'de deðil, Ortadoðu'da bile pek görülen bir özel-
lik deðildir. Yani PKK, politik olandan dili, dini, soyu, kültürü
dýþlamýþ; demokratik bir ulusçuluðun prototipi özellikleri kendi
yapýsýnda taþýyordu.
Hem bu özellikleri, hem yoksullara dayanan plebiyen yapýsý;
hem Sovyetlerin çöküþünün onun ideolojik bukaðýlarýndan kur-
tarmasý; hem de tüm dünya ülkelerinin kendilerine karþý bir
cephe oluþturup en küçük bir savunma olanaðý bile býrakmadýðý
koþullarda, bu hareket, ilk kez, ulusçuluðun ilk ortaya çýktýðý
çaðýn demokratik ve devrimci ulusçuluðunu el yordamýyla
yeniden keþfetti.
Ne var ki bu keþfediþ ve formülasyon, aðýr bir darbenin
alýndýðý ve büyük bir tecridin yaþandýðý koþullarda, bir imhayý
engellemek için yapýlan taktik manevralarýn ve diplomatik
söylemlerin içinde ifade edildiðinden onun bu özgül niteliði biz-
zat kendi taraftarlarýnca bile yeterince kavranamadý ve onun
ifade edildiði taktik biçimler ve ilk kez el yordamýyla keþfedilmiþ
olmasýnýn zorunlu kýldýðý kavramsal belirsizlikler; içinde taþýdýðý
geçmiþin izleri kadar ideolojik iklimin moda kavramlarýnýn et-
kileri onun özünün ve öneminin kavranmasýný engelledi.
Böylece onun ifade ediliþ biçiminin özellikleri bahane edil-
erek herkes tarafýndan dýþlandý. Liberaller onu eski Stalinist
kalýntýlarý nedeniyle anlamadý; Stalinistler kullandýðý termi-
noloji nedeniyle bir ideolojik gericiliðe teslimiyet olarak
gördüler; demokratlar diplomasi ve taktik özellikleri nedeniyle
Kemalizm'le bir uzlaþma ve teslimiyet olarak gördüler; Kürt
burjuvazisi de böyle bir pazarlýk veya kandýrmaca olarak anladý
ve öyle uygulamaya kalktý.
Bütün bunlarýn yaný sýra, zaten demokratik cumhuriyet
unutulduðu ve Türkiye'nin sosyalistleri demokratik olmayan
bir milliyetçiliðin savunucusu olduklarýndan, programý ve
çaðrýsý hiç bir zaman bir yanký bulamadý ve karþýlýksýz kaldý.

194
Bu karþýlýksýzlýk sürerken, ABD'nin Irak'ý iþgali PKK'nýn
projesinin bütün ikna ediciliðini ve çekiciliðini Kürtler arasýnda
bile yitirmesine yol açtý. PKK'yý destekleyen veya zaten mecbu-
ren desteklemek zorunda olan Kürtlerin hepsi, dile, soya,
dayanan milliyetçiliðe doðru muazzam bir kayýþ yaþadý. Bu
kayýþ, bizzat PKK ve devamcýsý örgütlerin bile, Öcalan'ýn büyük
prestijine raðmen bu gidiþin akýntýsýna kapýlmalarýna yol açtý.
Projeyi bizzat kendi örgütü bile savunamaz ve savunamaz oldu.
Böylece devrimci ve demokratik bu ulusçuluða göre tanýmlama
denemesi, daha doðup ayaklarý üzerinde durma fýrsatý bile bula-
madan yok olma tehlikesiyle karþý karþýya geldi.

Ýþçiler
Bu koþullarda bizler politik olanýn tanýmýndan dili, dini,
soyu, kültürü, tarihi dýþlayan Demokratik Cumhuriyet hede-
fiyle ortaya çýkýyoruz. Bu program sadece Türkiye'nin deðil böl-
genin sorunlarýna biricik çözümdür.
Programýmýzda, iþçiler için, köyüler için ekonomik veya özel
istemleri arayanlar bulamayacaklardýr.
Çünkü ancak bir demokratik cumhuriyette iþçiler hedefleri-
ni ve istemlerini en ideal biçimde savunma olanaðý elde ede-
bilirler. Bu koþullar olmadan, bu koþullar varmýþçasýna talepler
sunmak sadece kafa karýþýklýðýna ve siyasi belirsizliðe yol açar.
Ýþçiler bugünkü ekonomik mücadelelerin bitiriciliði içinde
yok olmak istemiyorlarsa, demokratik cumhuriyet bayraðýný
yükseltmelidirler.
Ancak, yukarýda açýklanan Demokratik Cumhuriyet
bayraðýný yükselten iþçiler baðýmsýz bir politik hareket oluþtura-
bilir ve tüm gayrý memnunlarý bir cephede toplayýp bu günkü
gibi tecrit durumlarýna son verebilirler.
Fabrikasýnda, iþ kolunda veya genel olarak ücret düzeyinde-
ki bir düzelme için savaþ sadece iþçileri ilgilendirir ve diðer gayrý
memnunlarý kazanamaz: bu da iþçilerin tecridine ve yenilgile-
rine yol açar.

195
Ama eðer iþçiler, demokratik bir politik hareketin baþýný çe-
kerlerse, o Alevilerin, Kürtlerin, köylülerin, þehir orta
sýnýflarýnýn, bölge halklarýnýn ve hatta burjuvazinin belli kesim-
lerinin bile desteðini kazanabilir. Bürokratik oligarþinin keyfi-
liðinden ve ilkel milliyetçiliðinden býkmýþ; demokratik bir
ulusçuluðun saðlayacaðý geniþ olanaklarý gören hiç de küçüm-
senmeyecek bir burjuva kesimi bile bulunmaktadýr.
Ama ancak böylesine geniþ kesimler birleþtirilerek, bölge oli-
garþilerinin egemenliðine son verilip, Amerika’nýn bölgeyi dine,
dile, soya dayanan küçük devletlere bölme ve onlarý birbirine
karþý kullanma planlarýna bir cevap verilebilir.
Ancak böylece bölge içine itildiði mezbahadan kurtulabilir.
Ýþçiler ancak demokrasi bayraðýný yükseltirlerse iktisadi
durumlarýnda bir geliþme saðlayabilirler
Ama bunun için ilk þart, iþçilerin öncelikle kendilerinin
politik olaný dile, dine, soya, tarihe dayanan ulusçulukla bölün-
mesidir.
Biz baþlarsak baþkalarý bizi izleyecektir.

10 Þubat 2004 Salý

196