You are on page 1of 45

31 MART AYAKLANMASI

İÇİNDEKİLER

31 MART AYAKLANMASI (13 NİSAN 1909 / 31 MART 1325)

İKİNCİ MEŞRUTİYETİN İLANI ile İTTİHAT ve TERAKKİ CEMİYETİ ve İTTİHADI MUHAMMEDİ CEMİYET

AYAKLANMA ÖNCESİ FAALİYETLER ile 31 MART İSYANINA GÖTÜREN OLAYLAR

AYAKLANMANIN NEDENLERİ ile ALINAMAYAN ÖNLEMLER

AYAKLANMANIN BAŞLAMASI

HAREKAT ORDUSUNUN GÖREVLENDİRİLMESİ

AYAKLANMANIN BASTIRILMASI ve ABDÜLHAMİT’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ


ASİLERİN YARGILANMASI

GEÇMİŞTE MEYDANA GELEN ÖNEMLİ BAZI GERİCİ ve BÖLÜCÜ AYAKLANMALAR

Patrona Halil İsyanı (29 Eylül – 11 Ekim 1730)

Kabakçı Mustafa Ayaklanması (28 Mayıs 1807)

Şeyh Sait İsyanı (13 Şubat – 31 Mayıs 1925)

Menemen (Kubilay) Olayı (23 Aralık 1930)

SONUÇ ve DEĞERLENDİRMELER

KAYNAKÇA

31 MART AYAKLANMASI (13 NİSAN 1909 /31 MART 1325)

Hicri takvime göre 31 Mart 1325 tarihinde gerçekleştiği için tarihe “31 Mart Vakası” olarak geçen, miladi takvime
(yeni takvime) göre 13 Nisan 1909’da İstanbul’da yaşanan ve “İrtica” kelimesinin Türk siyasi yaşamına girmesine
neden olan olayın detayları aşağıda sunulmuştur.

İKİNCİ MEŞRUTİYETİN İLANI ile İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ ve İTTİHADI MUHAMMEDİ CEMİYETİ

II. Abdülhamit’in 30 yıllık istibdat rejiminin sona erdirilmesi amacıyla kurulmuş olan ve İslamcılık (Pan-İslâmizm)
yerine Türkçülüğü (Pan-Türkizm) benimseyen ve çoğunluğu askerlerden oluşan, Türkçülüğün Türk ulusalcılığına,
yani siyasal bir akıma dönüşmesini sağlayan[1] İttihat ve Terakki Cemiyeti, anayasa ve hürriyet rejiminin kurulmasını
istemişti. Sonuçta padişah II. Abdülhamit, istemese de 24 Temmuz 1908’de Anayasayı yürürlüğe koyarak
Meşrutiyeti ilan etmişti…

Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyetinin Selanik’te yaptığı ilk kongresine, bu cemiyetin
üyelerinden Atatürk de katılmış ve kongrede yaptığı konuşmada, Meşrutiyetin ilanı ile meselenin çözümlenmiş
olmayacağını ifade etmişti. Ayrıca cemiyetin bir siyasi parti haline getirilmesi, ordunun politikaya karışmaması,
İttihat ve Terakki içinde eşitlik olması ve gizli hizip egemenliğinin olmaması, Devlet işleri ile din işlerinin birbirinden
ayrılması tavsiyesinde bulunmuştur…

Gerek İttihat ve Terakki’ye muhalif olarak, gerek demokratik düzenin sonucu olarak, İttihat ve Terakki karşısında bir
takım partiler ortaya çıktı. Bunların içinde kurucuları arasında birçok hacı, hoca ve şeyh ile Saidi Kürdi İbni Mirza
(Bediuzzeman) ve Derviş Vahdet gibi isimlerin bulunduğu ve İttihadı Muhammedi Fırkası bulunmaktaydı… Derviş
Vahdetinin Volkan Gazetesi, gericilerin organı idi. Vahdeti ve Volkan Gazetesi, İttihat ve Terakkiye yönettiği
hücumlarda, dinin elden gittiği, memleketin kâfirleştiği ve Şeriattan ayrıldığı propagandası yapıyordu. Din ve Şeriat
propagandasını özellikle asker arasında yaymaya çalışıyordu.[2]
İttihadı Muhammedi Cemiyeti, heykellere, medeni eserlere düşman olan Ticani tarikatı gibi geriliği temsil ederek
“Muasır Medeniyet” fikrini reddediyordu. Ticaniler tarikat halinde çalışıyor, İttihadı Muhammedi Cemiyeti ise siyasi
bir parti olduğunu iddia ediyordu. Cemiyet’in, dini siyasete alet etmek isteyen bir topluluk olduğuna şüphe yoktu.
Tüzüğünün birinci maddesinde; “Cemiyetin Reisi Hazret-i Muhammed Mustafa’dır.” Deniliyordu…

İttihadı Muhammedi Cemiyeti içerisinde Padişah II. Abdülhamit’in hafiyeleri, bendegân (kul) denilen Saray
mensupları da vardı. Bu cihetle Padişah ve yakınları bu cemiyete sıkı bir suretle ilgilenmişlerdi. Şehzade Vahdettin
Efendi (Osmanlı Padişahlarının sonuncusu Sultan Mehmet Vahdettin) ve Ağası Mehmet Esat Efendi de İttihadı
Muhammedi Cemiyeti’ne kaydolmuşlardı. [3]

24 Temmuz 1908 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyetince ilan edilen ve Padişah II. Abdülhamit tarafından yürürlüğe
konan İkinci Meşrutiyet; Osmanlı ülkesinde her alanda aşırı bir özgürlük ortamının doğmasına neden olmuştur.
İkinci Meşrutiyet hareketinin sağladığı hak ve özgürlükler, Osmanlı toplumu tarafından yeterince algılanamadığı
gibi, siyasi partiler arasında ki çıkar çatışmaları kısa bir süre sonra yeniden bir kargaşa ortamının oluşmasına zemin
hazırlamıştır. İkinci Meşrutiyetin ilanı ile birlikte kendilerini siyasi hayatın içinde bulan ordu mensupları, siyasetle içli
ve dışlı olmaya başladıkları gibi, aktif olarak siyasi partilerde görev almaya başlamıştır. Böylece öteden beri siyasi
partiler arasında var olan siyasi çıkar çatışmalarına, ordu mensupları da katılmıştır. Diğer taraftan meşruti rejim
karşıtı yobaz kesimin başlattığı irticai propaganda ise kısa sürede etkisini göstermiş; yeni rejimin, dini baltaladığı
yolundaki propaganda iç ve dış mihraklar tarafından da desteklenince, 31 Mart İsyanı patlak vermiştir.[4] Bu olay,
Osmanlı devletini en çok uğraştıran sorunlardan biri olmuştur. O dönemin olaylarının, günümüzdeki benzer olaylara
ışık tutacağı anlaşılmaktadır…

AYAKLANMA ÖNCESİ FAALİYETLER ile 31 MART İSYANINA GÖTÜREN OLAYLAR

Kör İmam Ali ve İmam vekili Abdülkadir ismindeki yobazların halkı kışkırtmaları

7 Ekim 1908 tarihinde İstanbul Fatih Camiinin Kürt asıllı müezzini Kör Ali ve İsmail Hakkı adında iki hoca, “ Ey
ümmeti Muhammet, din elden gidiyor! Sokaklarda alenen oruç yiyorlar, kadınlar yüzleri açık geziyorlar ” diye halkı
kışkırtmışlar, ellerine yeşil bayraklar aldıktan sonra arkalarına takılan binlerce kişiyle birlikte Yıldız Sarayına gidip
Meşrutiyet aleyhinde propaganda yapmışlardı. Ayrıca, Mabeyn Başkâtibi Ali Cevat Bey’in aktardığına göre Kör Ali,
“Meyhaneler kapatılsın, resim çıkarmak men olunmalı, İslam kadınları sokağa çıkmamalı, tiyatrolar kapanmalı”
diyordu. Abdülhamid, kalabalığı sakinleştirici bir konuşma yaptıktan sonra kalabalık dağıldı. Bu hocalar, daha sonra
Sadrazam ve Şeyhülislam’la da çatışmış ancak idam edilmişlerdi.[5]
İstanbul Fatih ve Yıldızda bu olayların yaşandığı 7 Ekim 1908 gününün akşamı Üsküdar, sessiz ve sakin iftarını
açmıştı. İftarın teravih namazlarını kılmak için camileri doldurdu. Üsküdar’da Yeni Cami imam vekili Abdülkadir,
yaptığı konuşmada, “Karagöz oynatılması şeriata uygun değildir. Karagöz oynatılan yerler, tiyatrolar yıkılmalıdır ”
dedi ve kalabalığa el ele beraber yürüme yemini ettirdi. Kalabalığı peşine takan Abdülkadir, Üsküdar sokaklarına
çıktı…

Kalabalığı yönlendirenler arasında Buharalı iki tespihçi de vardı. Ramazan olduğundan birçok kahvehanede Karagöz
oynatılıyordu. Seyircilerde çoğunlukla çocuklardı. Bu kahvehaneyi basan kalabalık, sahneyi tahrip etti. Daha sonra
başka kahvehaneler de aynı şekilde basıldı. Yaşanan arbede sırasında birçok çocuk ezilme tehlikesi geçirdi, ağlaşarak
ve korku içinde canlarını zor dışarıya attı. Önce şaşkın ve sessiz kalan Üsküdar halkı, sonradan toparlandı ve gerici
güruha, tepki gösterdi. Polis de imam vekili Abdülkadir ve iki tespihçiyi yakaladı…

Ertesi gün çıkan gazete, “Osmanlı ülkesinde 600 yıldan beri oynanan Karagöz’ün şimdi şeriata uygun düşmediğini
tespit etmek, tespihçi iki Buharalı’ ya mı kaldı? ” diye sordu. Ertesi günü Kör Ali ve Abdülkadir ve adamları
tutuklandı. Bu kişilerle ilişkisi olduğu iddiasıyla Mizancı Murad Bey de sürgün edildi. Ve gazetesi Mizan da kapatıldı.
[6]

Osmanlı Ordusundaki hoşnutsuzluklar

31 Ekim 1908 tarihinde askerlik hizmetleri dolduğu halde terhis edilmeyip Cidde’ye gönderilmek için ayrılan 87 er,
başlarında çavuşları olduğu halde Taşkışla’da [7] ayaklanmıştı. Hassa Ordusu (Hükümdarı korumakla görevli)
Komutanı Mahmut Muhtar Paşa, Selanik’ten getirilmiş olan Avcı Taburlarını isyan eden askerler üzerine göndermiş
ve meydana gelen çatışmada üç asker ölmüş, bir o kadarı da yaralanmıştı. İsyan, önceden planlanmamış olması ve
belirli bir lider ve örgütten mahrum bulunmasından dolayı kısa zamanda bastırılmıştı.[8]

Osmanlı Ordusunda hoşnutsuzluklar, İkinci Meşrutiyetin ilanından bu yana orduya her bakımdan hâkim olmak ve
kontrolü ele geçirmek isteyen Harbiye mezunu subayların kurmak istedikleri yeni düzenden kaynaklanıyordu.
Harbiye mezunu subayların en önemli faaliyetlerinden biri, alaylı subayların [9] Osmanlı Ordusundaki sayı ve
rollerini azaltmak idi. Bu maksatla Hassa Ordusunda 1400 alaylı subay kadro dışı bırakıldı. Bu sayı diğer Osmanlı
Ordusundaki kadro dışı bırakılanlarla beraber 7600’ü geçmekte idi. Bundan dolayı erlikten subaylığa terfi ettirilmiş
olan alaylılarla, Harbiye Mektebinden mezun olmuş olan mektepli subaylar [10] arasında eskiden beri devam eden
anlaşmazlık ve çekememezlikler daha da şiddetlendi. Harbiye mezunu subaylar, alaylıları küçük görüyor, ordu için
hiçbir faydaları olmadıklarına hükmederek büyük ölçüde azaltmak, yeniden düzenleme yapmak istiyorlardı.
Yukarıda belirtilen durum sadece alaylı subayları değil, orduda subay olarak kalmak isteyen erbaşları da tedirgin
etmişti. Erbaş ve erler yapılan askeri eğitimlerin son derece sıkı tutulmasından, Harbiyeli subayların Prusya/Alman
sistemine uygun sert disiplinli eğitim yanlısı olan tutum ve davranışlarından dolayı şikâyetlerini günden güne
artırdılar. Ayrıca İkinci Meşrutiyet sonrasında birçok subayın siyasi çalışmalara devamda ısrarlı olması, askerlik
müddeti dolduğu halde erlerin terhis edilmemesi, özlük hakları elinden alınmış mağdur durumda olan alaylılar ve
onların yakını olan medreselilerin; askeri, 1906 tarihinde kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti aleyhine kışkırtmalarına
yol açıyordu. Bunun sonucu olarak askerler, (erbaş ve erler) şikâyetlerine dini bir şekil ve görüntü vermekle geri
kalmamışlardı. Namaz ve hamam gibi dini ihtiyaçlarda görülemez olmuştu.[11]

Padişah II. Abdülhamit’in hafiyeleri ve baskıcı tutumu

Ayaklanmadan sonra Harp Divanının idama mahkûm ettiği Maarif Nezareti Teftiş ve Muayene Encümeni üyesi ve El
Adl ve Protesto Gazetesinin yazarı Nadiri Fevzi Bey, Devlet Şurası üyelerinden Tayyar Bey… Rüsumat (Gümrük
İdaresi) İstatistik Kalemi Müdürü Tevfik Bey, Mabeyn (Padişah Sarayı) özel tütün kıyıcısı Hacı Mustafa Efendi
Muhasip Halil Bey gibi kişiler; İstibdadı (keyfi ve baskı rejimi) geri getirmesi için Padişah II. Abdülhamit’i kışkırtıp
korkutan jurnaller hazırlıyorlardı. Bunlardan ilk üçü çeşitli tarihlerde bu hususlar için Mabeynden para
almışlardı.[12]

II. Abdülhamit, ikinci meşruiyet ilanından önce başta basın, anlatım ve toplantı hakları olmak üzere özgürlükler
kaldırılmış ya da geniş ölçüde kısıtlanmıştı. İktidarın dizginlerini kendi elinde toplayan Abdülhamit, bizzat kendisine
bağlı olan ve jurnal vermeyi teşvik eden bir hafiye sistemi ile özel mahkemeler, keyfi tutuklama ve sürgünlerle
herkesi sindirmişti. Ülke çapında bir tedhiş havası estirdi. Mithat Paşa’ya yapılan muameleler (Sadaretten azli ve
sürülmesi) bunun bir simgesi oldu. Bu da, Yeni Osmanlıların başlatmış oldukları hürriyetçi mücadelenin yeniden
canlanmasına zemin hazırladı. Yeni Osmanlıların ve özellikle Namık Kemal’in muhalefet edebiyatı, bunların fikri
gıdalarını oluşturacaktı. Sonradan İttihat ve Terakki adını alacak olan örgütün kuruluşu 1889 yılına rastlar.[13]

Derviş Vahdeti ve gazetesi ile Said-i Nursi (Kürdi) ve İttihadı Muhammedi Cemiyetinin ayrıca basındaki diğer bazı
gazetelerin yıkıcı ve bölücü yayınları ile faaliyetleri

27 Ocak 1909 tarihli Derviş Vahdeti’nin çıkardığı Volkan gazetesinde İ.Şahabettin imzalı yazıda özetle;

“…Din, yüksek ahlâka dayanır. Dinsiz olanlarda yüksek ahlâk beklenemez. Din dünya ve ahiret için çalışır. Dinsizler
ise sadece dünya için çalışırlar. Cenabı Hak dinsizlere düşmandır. Biz nasıl olurda bir dinsize emniyet edebiliriz?
Bugün Avrupa da birçokları dinsizliklerini ilan ediyorlar. Bunun içindir ki kadınlarının birçoğu çıplak denecek şekilde
umumi yerlerde geziyorlar. Erkekler ise kumarhanelerdedir. Birçoğunun ömrü meyhanelerde geçiyor… Şu Avrupa ile
temasa başladığından beri onların müstehcen adetleri, memleketimizde koleradan çok tahribat yapmıştır…” [14]
Şeklinde ifade edilmektedir.

İstanbul’da İngiliz yanlısı Sadrazam Kâmil Paşa’nın da desteği ile gerici ve dine dayanan Volkan gazetesini çıkaran…
06 Şubat 1909 tarihinde de “İttihadı Muhammedî ” cemiyetini kuran Kıbrıs doğumlu Derviş Vahdeti [15] gerek
gazetesinde gerekse kurduğu cemiyetin programında Kuranı kerim ve şeriat hükümlerinin yürürlüğe gireceğini
belirtmekte, ayrıca, Avrupa’da eğitim gördükten sonra yurda dönen batı ve modern düşünceli subaylara ve İttihat
Terakki Partisi’ne karşı halkı ve askerleri ayaklandırmaya çalışmaktaydı…
Yüzyıllarca cahil bırakılmış ve istibdat devrinde kendisine ancak dinden söz açılmasına müsaade edilmiş bir halk için
din her şey demekti. Devlet demekti. Ahlak demekti. İlim, sanat, ekonomi demekti. Başına sarık saran, manasını
anlasın anlamasın Arapça okuyup halka din adına kendi çeşitli hırslarını aşılamaya kalkışan herkes din bilgini rolünde
idi. Halk çoğunluğu, anlamını kavramamakla beraber okuduğu ve kutsal saydığı Arapça dualar gibi bunların din adına
söylediklerinin de kutsal sanıyordu. Kıbrıslı Derviş Vahdeti ve onu yöneten kuvvetler, bunu hesaba katarak İttihad-ı
Muhammedi Cemiyeti’nin programını da ona göre düzenlemişlerdi. Bunun birinci maddesi şöyle idi;

Madde 1: Cemiyet’in Reisi Hazreti Muhammet Mustafa’dır. Diğer maddelerde de, Müslüman memleketlerinde
Kur’an-ı Kerim ve Şeriat hükümlerinin devamının kıyamete kadar sağlanacağı, Şeriata uygun kanunların çıkarılacağı,
cemiyete bağlı ulema, şeyhler ve siyaset adamları tarafından bu konularda hutbeler ve konferanslar verileceği
belirtilmişti. Cemiyetin kurucuları olarak ta çeşitli tarikatlardan şeyhler, dersiamlar, vaizler ve imamlar gösterilmişti.
Bediüzzaman Said-i Kürdi (Nursi) de kurucuları arasında idi…

Cemiyete üye sağlanması için dinin siyasete alet edildiğini gösteren başka bir olay’da Şeyh Said-i Kürdi (Nursi) imzası
ile yayınlanmış olan şu bildiridir; “Cemiyetimize her mümin kalbi ile bağlıdır. Bağlılık biçimi de Peygamber’in
sünnetini kendi âleminde yaşatmaya kesin olarak girişmesiyledir. İlk önce genel mürşit olan ulemayı, şeyhleri ve
öğrencileri Şeriat adına birliğe çağırırız.” (5 Mart 1325 / 1909)…

Dincilere yapılan bu çağrıyı askere seslenişler ve çağrılar izlendi. Volkan Gazetesi’nin 20 Mart (1909) tarihli
nüshasında ise; “Askerlerin, Avrupa’da Frenkleşerek (yabancılaşma) memlekete dönen dört beş sarhoşa itaat
etmemesi… Askerden, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti üyeleri olarak, İttihat ve Terakki Partisi’ne hadlerini
bildirmeleri isteniyordu…

Din adına yürütülen bu propagandalarla yeter derecede kuvvetlendiğini duyan İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti bir
kuvvet gösterisi yapmaya karar vermiş ve Halkı Ayasofya Camii’nde okunacak mevlide çağırmıştı. 20.000 kişilik bir
kalabalık yeşil bayraklarla Ayasofya’nın önünü doldurdu. Said-i Kürdi (Nursi) (Bediüzzaman)’nin ve Derviş
Vahdeti’nin kin ve intikam saçan demeçlerinden sonra mevlit okundu. Bu töreni gören aklı başında kimseler,
yaklaşmakta olan fırtınayı görmekle gecikmediler. Meşrutiyet yönetimi ise Müslümanlıkla ilişkisi bulunmayan bu
kötülükleri ortadan kaldırmak ve düzmece din adamı tayfasına haddini bildirmek kararında idi. Ancak Meşrutiyetin
getirdiği özgürlükler daha ilk günden itibaren halk tarafından ve en çok basın tarafından kötüye kullanılmaya
başlanmıştı… Ne var ki, istibdat devrinde ve hatta daha önceki devirlerde halka hakkın ne olduğu, haklarının neden
ibaret bulunduğu da öğretilmemişti. [16]

Sadrazam Kâmil Paşa ve etrafındaki Arnavut, Arap ve öteki mebuslar, açıkça İngiliz taraftarı idiler. Kâmil Paşanın
Sadrazamlıktan düşürülmesi İngiltere’de olduğu gibi, İngiliz taraftarı Osmanlı basınında Osmanlı-İngiliz dostluğunun
sonu gibi gösterilmeye başlandı. İstanbul’da İngilizce yayınlanan Levant Herald Gazetesi, İttihat ve Terakki ile
Türklere karşıt sistemli bir yayım yapmaya başladı. İngiliz elçisi baş tercümanı M. Fritch yukarıda sözü edilen Volkan
Gazetesi sahibi Derviş Vahdeti ile sıkı temasa girişmişti. 31 Mart olayı sırasında genç bir gazeteci olan Ahmet Emin
Yalman hatıratında İngilizlerin bu olaydaki rolünü şöyle anlatmaktadır…

“…Sonradan anlaşıldığına göre, işin esası doğrudan doğruya İngiliz tertibi idi… Derviş Vahdeti adlı bir Kıbrıslı sarhoş
arzuhalci, İngiliz haberleşme servisleri tarafından seçilmiş ihtilalcı ajan olarak yetiştirilmiş, Volkan Gazetesini ve
İttihad-ı Muhammedi Cemiyetini kurmak, yürütmek ve ortalığı ateşe vermek maksadı ile sahneye çıkarılmıştı.” [17]
Derviş Vahdettin’in kurduğu İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin yayınladığı bir bildiride; Cemiyetin Başkanının
Hazreti Muhammet olduğu, bu cemiyetin, doğrudan doğruya Müslümanlığa dayanan bir siyasi bir cemiyet olduğu,
İnsanların yaptığı kanunlara değil, Kuran’a dayandığı ifade edilmiştir. Ayrıca bu cemiyet, ordu ile bağlantı kurmaya
çalışmakta, Vahdeti, askerlerden gelen mektupları yayınlamakta ve bu mektuplara cevap verme vesilesiyle de
subaylar ile askerlerin arasına nifak sokmaya çalışmaktadır. [18]

14 Şubat 1909 tarihinde Hüseyin Hilmi Paşa Kabinesi kuruldu. Hüseyin Hilmi Paşanın sadarete (Sadrazamlık) gelmesi
ile İttihat ve Terakki Cemiyeti fiilen iktidara gelmiş oldu. Muhalefet, Hilmi Paşanın sadrazamlığına bir türlü razı
olamadı. 26 Şubat 1909 tarihli bir kanunla daha önce hiç böyle bir durum yok iken medrese talebelerinin de askere
alınacağının açıklanması, protestolara neden olduğu gibi, ilmiye sınıfını da muhalefet safına geçmesine yol
açmıştı.[19]

Derviş Vahdeti tarafından çıkarılan Volkan Gazetesinin 4 Mart 1325 tarihli nüshasında verilen bir haberde;
“…İttihadı Muhammedi Cemiyeti Denizcilik Şirketinin kurulacağı, İslâmların katılmasıyla kurulacak şirketin vapur
işleteceği, bu vapurlardan her birinin içinde camii şerifin bulunacağı ve asla içki kullanılmayacağı…” [20] İfade
edilmiştir.

İkdam Gazetesine göre olayın nedeni olarak; üç gün önce, Cumartesi günü (10 Mart 1909), subaylar askerlere;
“Hocalarla katiyen görüşmeyeceksiniz. Askerlikte diyanet meselesi aranmaz. Allahtan başka kimse tanınmaz.
Padişah ve efrad-ı ahali, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin elindedir.” Yolunda buyruklar vermişlerdi. Subayların böyle
bir şeyi bu biçimde söylemiş olmalarına ihtimal verilemez. Bu sözlerle, subayların İttihatçı oldukları ve din
durumlarının fazlasıyla zayıf olduğu anlatılmak isteniyordu. Din duygularının bu zayıflığı da Şeriat adına subaylara ve
İttihat ve Terakkiye karşı yapılan bir ayaklanmayı haklı gösterebilecek nitelikteydi.[21]

Derviş Vahdeti tarafından kurulan İttihadı Muhammedi Cemiyeti, 3 Nisan 1909 / Rumî tarihle 21 Mart günü
İstanbul’da Ayasofya camiinde mevlitli bir açılış töreni düzenleyerek aşağıdaki özet olarak yazılan bildiriyi
yayınlamıştır.

“…Cemiyetimizde kuvvet bulduğu için mevlit okunuyor. İslamiyet, 18 yıl içinde bir yandan Mavera ün nehrine (Orta
Asya’da bir nehir), bir yandan Mısır ülkesine, Kıbrıs adasına, İstanbul civarına kadar gölge saldığı gibi, Cemiyetimizde
18 ay içerisinde bütün İslamiyet âlemini içine alacaktır. O, yoktan var oluyordu… Cemiyetimiz fertlerinden birçokları
ellerinde yeşil sancaklarla gelmek istediklerinden arzu edenler birer yeşil sancak yapmalı ve sancağın üzerine
‘Lâilâhe İllallah Muhammed ün Resulullah’ yazdıktan sonra altına İttihadı Muhammedi cümlesi eklenmeli…” [22]
Denilmiştir.
İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti bu törenlerde ayrıca daha sonra camilerde; “…Başımıza bir Kanun-ı Esasi (Anayasa)
çıkardılar. Şeriat emirleri ve Tanrı hükümleri bir tarafa bırakıldı. Din ve Diyanet hala ayaklar altında kalacak mı? El
birliği ile buna bir düzen verilmelidir… İttihatçıların dinsiz, canavar, fırsatçı oldukları, şeriat kitaplarını bırakıp Avrupa
düzenini sağlayacakları, halka şapka giydirecekleri…” [23] Şeklinde propaganda faaliyetlerinde bulunmuşlardır.
Ayaklanmanın düzenlenmesinde ve başarıya ulaşmasında, ilmiye öğrencilerinin de en fazla faal rol oynadıkları
anlaşılmaktadır.[24]

Ayasofya Camiinde yapılan, büyük kalabalık kitlelerin katıldığı bu törenden sonra İstanbul’da Yere batan Sarayı
civarında bulunan İttihadı Muhammedi Cemiyeti (Volkan) binasına gidilmiş ve burada bu cemiyetin kurucularından
olan Bediüzzaman Said-i Kürdî (Nursi) de [25] hazır bulunmuş, çıkıp birde nutuk söylemiştir. Derviş Vahdeti, 23 Mart
tarihinde çıkardığı Volkan Gazetesinde bu törenle ilgili olarak;

“…Saat dört sıralarında medrese talebeleri önlerinde Bediüzzaman Said-i Kürdî Hazretleri olduğu halde geldiler.
Kendilerini dış kapıda karşıladık. Hazret-i Kürdî bizi görünce dayanamadı. Sanki iki âşık ve maşuk (sevilen) kavuşur
gibi birbirimize sarıldık. El ele verdik ve camiye girdik. Medrese talebelerinin başlarındaki sarıklar nur gibi beyaz,
çiçek gibi ruha rahatlık veriyordu. Hele bunlardaki dini terbiye kendilerine başka bir güzellik bahşediyordu. Hazret,
yani Bediüzzaman, Bedi-i âlemi İslâmiyet, o Kürt elbisesiyle, o meşhur Kürt tavrı ile daima belinde taşıdığı
hançeriyle, inanmış olarak kürsüye çıktı ve bir nutuk söyledi…” [26] Şeklinde yazı yazmıştır. Bu şekildeki tören ve
yazılar ile İttihat ve Terakki Cemiyetine karşı olan Serbestî Gazetesinin başyazarı gazeteci Hasan Fehmi’nin 6 Nisan
salı (24 Mart) tarihinde öldürülmesi, 31 Mart ayaklanmasını körüklemiştir.

Bazı yazarlara göre, Bediüzzaman Said-i Kürdi (Nursi), 31 Mart olayından önce Derviş Vahdeti ile münasebet
kurmuş, o zaman yayınlanan Volkan gazetesinde çıkan yazılarıyla 31 Mart Vakasını körüklemiştir. Said Nursi, aynı
tarihlerde Kürt Teali Cemiyetine girmiş, bu arada yayınladığı kitabın gerekçesinde; “Uyan Ey Selahattin-i Eyyübi’nin
torunları Kürtler” diye Kürtleri, Türkler aleyhine tahrike gayret etmiştir. “Mektubat” adlı risalede, kendisinin Türk
olmadığını, Türklük ile münasebetinin bulunmadığını, Türkiye’de Kürt milleti diye ayrı bir millet mevcut olduğunu
ileri sürerek memleketin birliğini bölücü hareket ve faaliyette bulunmaktan çekinmemiştir.[27]

6 Nisan 1909 gecesi Serbesti Gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi, azledilmiş kaymakamlardan Şakir Bey’le Galata
Köprüsü’nden geçerken bilinmeyen biri tarafından tabanca ile öldürüldü. Serbesti İttihat ve Terakki Cemiyetine karşı
keskin muhalefeti ile tanınmış bir gazete olduğu için başyazarın öldürülmesi ve öldürenin de yakalanmaması ya da
yakalanamaması büyük tepkilere yol açmıştı. Kamuoyu cinayetin siyasi ve bundan İttihat ve Terakkinin sorumlu
olduğu sonucuna varmıştı.[28]

6 Nisan 1909 tarihinde Volkan Gazetesinde ‘Umum Askerler’ adına yayınlanan bir yazıda;

“… İslâm kadınlarımızın İstanbul’da Bedesten Çarşısında ve Beyoğlu’nda bazı kötü mahallerde dolaşmaları ve
dükkânlar içerisinde görülmeleri şeriata aykırı olduğundan İslâm kadınlarının bu halden feragat etmeleri ihtar
olunur.” denilmektedir. Ayrıca aynı gün aynı gazetede bu defa gazete sahibi Derviş Vahdeti ise “…Mesela 4 üncü
Avcı Taburu, altıncı alay namına kadınlarımızın Beyoğlu’nda v.s. münasebetsiz mahallerde öyle açık saçık
gitmemelerini talep ediyor. Evet, bizde sizinle beraberiz.” [29] Şeklinde ifade etmiştir.

Volkan Gazetesi sahibi Derviş Vahdetinin kaleme aldığı 8 Nisan 1909 / 26 Mart 1325 tarihli yazısında, bir subay’ın
tehdit mahiyetindeki mektubuna verdiği cevap’ta Vahdeti şöyle demektedir.
“…Ey zabit! Sana ihtar edeyim ki siyah sakalımla elâ gözlerimle, münevver yüzümle ara sıra göksüne çökeceğim.
İntikamımı kendi elimle alacağım. Seni mecnunlar gibi sokak ortasında bağırtacak, dağ başlarında süründüreceğim…
Ey zabit! Cemiyetiniz birkaç kişiden ibaret diyorsun! O halde niçin bizden korkuyorsun. Fakat korkan sen değilsin.
Ahmet Rıza Beydir, (Meclisi Mebusan Reisi) Baha Şakir Beydir, (Mebus, önde gelen ittihatçı) Dr. Nazım Rahmi ve
Cavit beylerdir. Ve daha birkaç hâris anarşisttir…[30]

8 Nisan 1909 tarihli Serbesti Gazetesi (özet ve sadeleştirilmiş olarak); “Vatan bu hainlerin (İttihadı Terakkiyi
kastettiği anlaşılmaktadır) zulmünden kurtarılmalıdır. İstibdat bir merkezden kalktı (II. Abdülhamit idaresi
anlaşılmaktadır), diğer bir zulüm yapana geçti. Ey tercüman-ı efide-i millet olan matbuat, çalışınız. Vatanı harap
eden istibdadın (İttihadı Terakki) pençesinden kurtarınız.” [31] Diye sanki İttihadı Terakkiye savaş ilan etmişti.

16 Nisan 1909 tarihli Serbesti Gazetesinde yayınlanan 1. Nişancı Taburundan dört çavuşun yolladığı mektupta;

“...Bu taburun başına yedi-sekiz ay önce Hamdi Bey adında bir binbaşı getirilmişti. Binbaşı ezan okunurken abdest al
borusu çaldıracağı yerde başka bir boru, başka bir iş bulamayınca da karavana borusu çaldırmaktaydı. Bütün
taburun tanık olduğu üzere bu işi ‘dinsizliği eseri olarak’ yapmaktaydı. 31 Mart günü ise aynı binbaşı makineli
tüfeklerle askerin ayaklanmaya katılmasına engel olmuş ve bu yüzden Şeriat istemediği kanısını uyandırmıştı.”
Şeklinde ifade edilmektedir. Bütün bu nedenlerden dolayı mektup sahipleri binbaşının başlarından alınmasını ve
durumun başka birliklere duyurulmasını istiyorlardı...

16 Nisan 1909 tarihli Volkan Gazetesinde de ‘Sada-ı İttihat’ başlığını taşıyan yazıda İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti
üyesi Selh Fazıl Paşa tarafından yazılan yazıda (özetle ve sadeleştirilmiş olarak);

“…Avrupalıları taklit ve İslam adetlerimize tamamen aykırı ve dünyaca gelişmemize asla yardım etmeyen Avrupa
adetlerini beğenen ve savunan ahmakları gördükçe bir vicdan sahibi olarak teessüf etmemek kabil olmuyor.” [32]
Denilmektedir.

31 Mart irtica Olayı ile ilgili İsmet İnönü’nün hatıralarında ise;

“…Edirne’de bir gün, İstanbul’da pek feci bir askeri ayaklanmanın başladığını işittik. Yeni rejimin (meşrutiyet)
emniyet kuvveti olarak 3. Ordudan, yani Batı Rumeli’den (Selanik) İstanbul’a getirilmiş olan avcı taburlarının
çavuşları, askerleri harekâta geçirmişler, padişah ve şeriat için ayaklanma tertip etmişlerdi. 31 Mart irticaı diye
tarihe geçmiş olan bu olay, 13 Nisan 1909’da cereyan ediyordu. Avcı Taburları, daha evvel temasta bulunup,
hazırladıkları İstanbul ordusuna mensup bazı kıtaları da zehirlemişler ve doğruca Ayasofya’daki Mebusan Meclisine
giderek dinsizlerin cezalandırılmasını, İttihat ve Terakki mebuslarının ileri gelenlerinin teslim edilmesini
istemişlerdi…

Ayaklanmanın donanmaya da sirayet ederek askerler, Kabulî Bey (Asar’ı Şevket Zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşı)
kumandasındaki gemi süvarisini karaya çıkararak Yıldız Sarayı’na götürüyorlar ve orada hünkârın gözü önünde
öldürüyorlardı. Ayaklananlar her tarafta ve her kıtada mektepli subay arıyorlar ve onları öldürmeye çalışıyorlardı.
Hükümet ve idarenin aciz kaldığı anlaşılıyordu… Harekât, din ve padişah adına olduğu gibi mektepli subaylar
aleyhine vahşi bir saldırma şeklini almış, İstanbul’daki devlet kuvvetlerin hiçbirinden ümit kalmamıştı. Meşrutiyet
inkılâbının tahrip edilmesi, 31 Mart irticaının hedefi görünüyordu. İstanbul’da çıkan Volkan ismindeki gazete,
şeriatın ve isyanın başlıca sözcüsü olarak Meşrutiyet, cemiyet, mektepli subay ve ordunun talim, terbiyesi aleyhine
en zehirli propagandaları yapıyordu. [33]

AYAKLANMANIN NEDENLERİ ile ALINAMAYAN ÖNLEMLER

Ayaklanma nedenleri

31 Mart 1325 / 13 Nisan 1909 sabahı meydana gelen ve İstanbul ve Anadolu’nun Bursa, Erzincan, Erzurum ve
Adana, gibi bazı vilayetlerinde heyecan ve korku içerisinde bırakan 31 Mart Olayı’nın nedenleri hakkında şunlar
ifade edilebilir;

A. Ordudan çıkarılan alaylı subayların menfaatleri zedelendiği için hiddete kapılmaları, İttihat ve Terakki Cemiyetine
düşman kesilmeleri, kendilerine tercih edilen “mektepli” subayların “Kâfir” din düşmanı oldukları hakkında halk ve
asker arasında yaygın bir propaganda yapmaları,[34]

Meşrutiyetin bir diplomalılar egemenliği, yani alaylıların sonu anlamına gelmesi, bu durumda erlerin önce onbaşı,
sonra çavuş, arkadan da adım adım Paşalığa kadar yükselmelerine paydos denilmesi, alaylı subayların ordudan
çıkarılmaya başlanması,[35]

B. Subayların; askerler üzerinde yaptığı din konusundaki baskı biçiminde algılanan telkinler ile onları (askerleri); din
görevlileri ve medreselilerle temastan menetmeleri, din işlerinde Tanrı ile kul arasına girmeye kimsenin hakkı
olmadığı, ülkede İttihat ve Terakki Cemiyetinin üzerinde bir kuvvetin bulunmadığı düşüncesini aşılamaları, [36]

C. Medrese (ilmiye) öğrencilerinin askere alınmak istenmesi,[37] Meşrutiyetten önce medrese öğrencileri askerlik
görevinden istisna edilmişti. Hatta bu yüzden askerlik yapmak istemeyen birçok taşralı gençler medrese öğrencisi
olmuşlardı. Hürriyet ilanından sonra Harbiye nezareti, bu imkânın kötüye kullanmasını önlemek üzere medrese
öğrencilerini sınamaya ve belli bir başarı gösteremeyenleri askerlik ödevi ile yükümlü tutmaya karar verdi. [38]

D. Derviş Vahdeti’nin kurmuş olduğu İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti ve bu cemiyetin yayın organı olan Volkan
gazetesiyle, halkın dini duygularını istismar ederek yayın yolu ile yaptığı kışkırtmalar,[39] Bu gazete ve cemiyetin,
ayrıca din perdesi altında, erlerin de kutsal duygularını istismar ederek bu memleket çocuklarını baştan
çıkarması,[40]

E. İstanbul’a Meşrutiyet’in bekçisi sıfatıyla getirilen Avcı Taburlarına mensup İttihat ve Terakki yanlısı subaylar ile bu
taburda görevli erlerin başına buyruk hareketleri; bunlar arasında isyan kışkırtıcığının yapılmış olması, (Nitekim
İttihat ve Terakki Cemiyeti, İstanbul’daki Hassa Ordusuna güvenmediği için Meşrutiyetin muhafızı olarak Selanik’teki
Avcı Taburlarından üçünü İstanbul’a getirip Taşkışla’ya yerleştirmişti. Taburlar Taşkışla’ya yerleştirildikten sonra
bunlarda görevli subayların kimi İstanbul’un zevk ve sefasına, kimisi de siyasete atılmış, erleri de çavuşların
yönetimine terk edilmiş durumda idi.)
F. “Namaz kılmak bahanesi ile askerlerin talim ve terbiyeden geri kalmalarına meydan verilmemesi” konusunda
Hassa Ordusu için verilen günlük emrin, bir kısım din adamlarınca istismar edilmesi, “Kâfirler, Ordudan namazı
kaldıracaklar” şeklindeki propagandanın sadece askerler arasında değil İstanbul’un ücra köşelerine kadar yayılması,
[41]

G.Taleb-i Ulûm denen medreselilerin, softaların, İttihad-ı Muhammedi ye mensup bazı hocaların; subayların politika
meşguliyetleri yüzünden kıtalarına pek uğramamalarından faydalanarak kıtalara girip Avcı Taburlarına el altından
“Din, şeriat elden gidiyor” şeklinde propaganda yapmaları,[42]

H. Bu arada büyük devletlerin, özellikle İngiltere’nin Orta Doğu’daki çıkarlarını daha da sağlamlaştırmak amacıyla
alttan alta yaptıkları menfi propagandaların devam etmesi, ayrıca İngiliz istihbarat servisi elamanı olan Fitz
Maurice’nin, yerli iş birlikçilerle ortaklaşa hareket ederek Osmanlı ülkesinde kargaşa yaratmak istemesi,[43] İngiliz
basını ve İngiliz elçiliğinin ayaklanmayı ellerinden geldiği kadar desteklemesi,[44]

I. Bazı yazarlara göre, 31 Mart olayı İttihat ve Terakkinin merkeziyetçi ve Türkleştirici eğilimlerinden ürken
Arnavutların bir ayaklanması olarak değerlendirmeleri… Öldürülen Hasan Fehmi (Serbesti Gazetesi başyazarı) ile
Müfit Bey, Hürriyetten sonra suikasta kurban giden İsmail Mahir Paşa’nın Arnavut olmaları dikkat çekmesi ve
“Arnavut ve Osmanlı olarak” durumu Mebusan Meclisi önünde protesto etmeleri, Ayrıca bilhassa 1902’den sonra
yani Osmanlı Devleti’nin Rumeli’deki geleceğinden ümitlerin kesildikçe Arnavut milliyetçiliğin artması, [45]

İ. Bazı iddialara göre de, İttihat ve Terakki Cemiyeti yöneticilerinin, halk üzerinde büyük etkisi olan II. Abdülhamit’i
düşürmek için kuvvetli bir nedene dayanmak gereği duymaları ve 31 Mart Olay’ını kendilerinin tertip etmiş
olmaları,[46]

J. 1839’dan beri medreselerin yanında önce yüksek okulların, sonra da orta ve ilköğretim kurumlarının,
Darülfünunun (Üniversite) açılması, Şeriat dışı kanunların kabulü ve daha önemlisi bunları uygulayacak layık
mahkemelerin kurulması, medrese kültürünün yavaş yavaş gözden düşmesi… Sultan II. Abdülhamit’in; softaların,
amcası Abdülaziz’in tahtan indirilişinde oynadıkları rol dolaysıyla ulemanın yetiştiği medreseleri ve diğer dini
kurumları baskı altında tutması, softaların gittikçe yıkıklaşan medrese köşelerinde sürdürdükleri yoksul hayata
aldırış etmemesi, [47]

K. Bilhassa Derviş Vahdetinin Volkan gazetesinin kışkırtıcı neşriyatının da gayri memnunlar üzerinde özellikle Avcı
Taburunun ve Hassa Ordusunun erbaş ve erleri üzerinde etkili olması gibi sebeplerin 31 Mart ayaklanmasının
meydana gelmesine neden olduğu değerlendirilmektedir. Ayrıca;

31 Mart Olayının tahrikini yapan ve İslâmcılık akımını Cihat ilânı ile sokaklara döküp silahlı çatışmalara götüren
İttihad-ı Muhammedicilerdir. Volkancılardır. Fakat Volkancıların arkasında dış ülkelerin gizli teşekküllerinin parmağı
olduğundan şüphe yoktur. Nitekim bu şüphe duruşmalar sırasında kuvvetlenmiş, fakat İttihatçılar, Mahmut Şevket
Paşa, Düveli Muazzama ile arayı bozmamak için soruşturmaya izin vermemiştir.[48]

II. Abdülhamit ve Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa yeterli önlem alamıyor


O günlerin atmosferinde İttihat ve Terakki karşıtı bir faaliyet şeklinde ortaya çıkan bu isyan; aslında tüm başkenti
etkileyen büyük bir “Hadise-i İrtica” olayı idi… Başıbozukluğun korkunç bir tezahürü olan bu hareketi durdurmak için
ne Sultan Hamit’in ne de o günlerde nüfuz sahibi olması gereken din ulularının müessir bir müdahalesi
görülmemiştir…

Bu hadise, muhalefetin ölçüsüz neşriyatından ziyade, dini siyasete alet etmek yüzünden zuhur etmiştir. Sultan
Abdülhamit, bu harekete seyirci kaldı. Tasvipkar görünmedi, müessir bir mukavemet yapmaya da teşebbüs etmedi.
Asker, silah elinde ortalığa uğradığı zaman ortada ne İttihatçı, ne muhalif kimseler kalmamıştı. O da başıboş,
an’ânesine tabi olarak, evvela şeriat istedi, sonra da kelle… Osmanlı Ordusunun zabitana (subaylara) karşı bir kini
vardır. Bunun tezahürünü arada bir gösterir. Arada bir yapar, fakat bu kaynayışı onun sabrı kadar korkunç olur.
Kansız durulmaz… Öyle de oldu…

Silahlı bir başıboşluk kadar korkunç bir şey tasavvur edilemez. O halim, selim Türk neferinin bilhassa subayları
aleyhine beliren kin ve husumeti, şayanı nefret bir manzara göstermişti. O tarihte orduda, alaylı, mektepli davası
henüz halledilmiş değildi. Orduda neferden, askeri mertebelerinin en yükseğine kadar alaydan gelme subay vardı.
Bunlar, mektepli subaylara karşı bir nevi ayrılık hissi taşırlardı. Efrat bu menşeli subayları (alaylı) kendine daha yakın
buluyor ve mektepli subay aleyhine gizli de olsa bir husumet duygusu taşıyordu. Şeriat diye başlayan isyan, mektepli
subay öldürmekle karar kıldı. Ve tarihte büyük bir leke olarak kalacak hadiselere İstanbul birkaç gün feci bir sahne
oldu. [49]

Derviş Vahdetinin, Volkan gazetesi vasıtasıyla kamuoyu ve özellikle de askerler üzerinde etkili olan propaganda
faaliyetlerine karşılık dönemin sadrazamı Hüseyin Hilmi Paşanın artan irtica tehdidine karşı yeterli önlem almayışı
nedeni ile Müşir (Mareşal) Gazi Ethem Paşa ve Ahmet İzzet Paşa tarafından uyarılmıştır. Ayrıca Hassa Ordusu
Komutanı Mahmut Muhtar Paşa, Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) aracılığıyla sadrazamdan alınması gerekli
tedbirlere ait bir tezkere yazmıştır. Paşa yazdığı teskere de özetle şunları dile getirmiştir;

“İkinci Fırkaya (Tümen) mensup bazı erlerin İttihad-ı Muhammedi Cemiyetine girmek için müracaatta bulundukları
Volkan gazetesinde okunmuştur. Gazetelerin, ordunun disiplinini bozacak kötü neşriyatta bulunmaları uygun
değildir. Esasen İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti, İslam arasına ayrılık sokmakla meşguldür. Kutsal olan askeri terbiye
ve ahlakın korunması lazımdır. Orduyu, hususi maksatlarına alet etmek isteyen basına karşı kanuni bir had (sınır)
tayın olunmalıdır.” [50] Demiştir. Mahmut Muhtar Paşanın bu uyarılarını Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa
umursamazlıkla karşılamıştır. Hüseyin Hilmi Paşa bu sırada yaveri Muzaffer Beye (Emekli Orgeneral Ergüder) tehlike
çanları çalması üzerine, “Merak etmeyiniz yaver bey oğlum, devair-i müteallikası (ilgili daireler) tedbirleri elbette
alırlar” demekle yetinmiştir.[51]

Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa; “Yapılacak bir şey kalmadığını anlayıp istifa ettim.” diye beyanat vermişse de,
yapılacak çok şey olduğu, gün gibi aşikârdı. Tophane, Tersane, Birinci Fırka (Tümen), Selimiye, Çatalca topçuları,
Rami Süvarileri padişaha bağlı idiler. Lakin bu hususta sadrazamın hiçbir teşebbüsü, hiçbir davranışı olmuyordu.[52]

AYAKLANMANIN BAŞLAMASI

Avcı Taburları ayaklanıyor


İsyan, Rumî tarihle 30 Martı 31’e bağlayan gece, yani 12/13 Nisan 1909 gecesi başlamıştır. Hürriyet rejimi için
Rumeli’den İstanbul’a getirilen Avcı Taburlarına mensup asiler tarafından o gün ve gece Taksim’de bulunan
Taşkışla’da subaylar bağlanmış ve hapsedilmiş, ertesi sabah yapılacak harekâtın planları yapılmıştır. Bu arada
donanmadaki erlerinde asilere katılımı sağlanmıştır. Fikir cephesini İttihadı Muhammedi Cemiyeti ve Ahrar Fırkası
ile Volkan Gazetesi’nin kurduğu gericiler, Hamdi Çavuş adında bir elebaşının çevresinde toplanarak, İstanbul’un
dirlik ve düzeniyle görevli bulunan Avcı Taburlarını ayaklandırmışlardır. Bu olay, tarihimize “31 Mart Olayı” adıyla
yer almıştır.[53]

Asilerin kumandasını Arnavut Hamdi Yaşar Çavuş, Tüfenkçi (tüfekçi) Ustası Raif Çavuş, İzmirli Ali, Yenipazarlı Ömer,
Gevgilili Bölük Emini Mehmet, Gilanlı Hazım, Yenişehirli Ali, Kırcovalı Selim, Selanikli Eniz gibi çavuş ve onbaşılar
üslenmişti. Avcı Taburlarına mensup askerler, kahverengi üniformalarıyla Hassa Ordusunun diğer askerlerinden
ayrılmakta idi. Bunlar arasında Divan-ı Harbe göre Derviş Vahdeti de askerlerin arasındaydı.[54] Ayrıca kadro dışında
bırakılmış işsiz er kıyafetinde subaylarda bulunuyordu. Nitekim Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt
Başkanlığı Arşivinde bulunan Osmanlı Devri İç İsyanları katalogunda olayla ilgili olarak incelenen belgelerde, isyana
karışan askerlerin sorgulamalarından anlaşıldığına göre, genelinin isyandan haberleri olmayıp çavuş ve onbaşıların
elebaşılığı ile yani kitle psikolojisi ile hareket ettikleri tespit edilmiştir.[55] Bu sorgulamalarda dikkati çeken en
önemli nokta ise, askerin daima mektepli subaylar aleyhine bir tavır içerisinde bulunmuş olmasıdır. Burada şunu
ilave etmek gerekir ki, isyanı yöneten asıl sorumlunun kim olduğunun tespit edilememiş olması manidardır. [56]

İttihadı Muhammedî cemiyeti, ayaklanmadan önce 20.000 kişilik bir kalabalıkla birlikte yeşil bayraklarla Ayasofya
Camii önünde toplanmış ve “...şeriat emirleri ve Tanrı hükümleri bir tarafa bırakıldı. Din ve diyanet hâlâ ayaklar
altında kalacak mı?” gibi söylemlerle askerlerin dini duygularını ayaklandırmaya ve cahil halkı tahrik etmeye
çalışmıştır. Nihayet, 31 Mart (Rumî tarihle1325, Milâdî tarihle 13 Nisan 1909) gününün sabahı İstanbul’da
Taşkışla’daki 4ncü Avcı Taburu ayaklanmıştır. Ayaklanan asiler, subayları yakalayıp hapsettikten sonra çavuş ve
onbaşıların komutasında önlerinde hocalar olduğu halde bir kısmı Sultanahmet’teki Millet Meclisine bir kısmı ise
Ayasofya Camii’ne gelmişler ve yolda “şeriat isteriz, padişahım çok yaşa” diye bağırmışlardır.[57]

Asilerin ve hocaların istekleri

Bu ayaklanmaya, İstanbul’da Tophane’deki İstihkâm Taburu, Kılıç Ali Paşa’daki askerler, Beyoğlu’ndaki Topçu
Numune Alayı, Yıldızdaki 5, 6 ve 7 inci Alaylar ve Bahriye Nezaretindeki erler ile beraber sarıklı ve cübbeli hocalar ve
bir kısım cahil halk da katılmıştır. Ayrıca kadro dışı kalmış, subayların sivil elbise ile isyanı yönettiği görülmüştür.
İsyancıların istekleri ise şu konularda yoğunlaşıyordu. [58]

I. Şeriat hükümlerinin kesin olarak yürütülmesi,

II. Bu hareketlerinden dolayı sorumlu tutulamayacakları üzerine kendilerine mühürlü senet verilmesi,

III. Harbiye Nazırı Rıza Paşa ile Mebuslar Meclisi Başkanı Ahmet Rıza’nın değiştirilmesi,

IV. Subayların değiştirilmesi,


V. Şeriat yolunda yapılan her ayaklanmanın toplar atılmak suretiyle kutlanması,

VI. Kıbrıslı Derviş Vahdeti ve sarıklı hocalarla danışıp hükümetin değişmesi ve yeni kurulacak kabineye kimlerin
gireceği işinin de görüşülmesi idi.

Ayasofya Cami yakınındaki Millet Meclisi çevresindeki askerin miktarı sabahın erken saatlerinde 5–6 bini bulmuştu.
Ayasofya meydanında yüzlerce hoca tekbir getiriyordu. Medrese öğrencileri de bu ayaklanmaya katılmaktaydı.
Ayasofya meydanında hocalar ve askerler birer sandalye üzerinde nutuk atmaya başlamışlardı. Konuşmalar,
genellikle “ dinin elden gittiği, şeriatın hâkim olması” gerektiği şeklindeydi. Bu arada, mektepli subayların orduyu
Frenkleştirmeye çalıştıkları, bütün bunların İttihat ve Terakki Cemiyetinin başı altından çıktığı, din hükümlerinin
ayaklar altına alındığı durmadan söyleniyordu. [59]

Bu arada ayaklanmayı öğrenmiş olan Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa’da Padişaha (II.Abdülhamit) başvurmuştu.
Padişah isyancılara karşı kuvvet kullanılmamasını ve kendilerine nasihat edilerek ayaklanmanın önlenmesini tavsiye
etmişti. Tarihte ve hele Osmanlı tarihinde nasihat ile yatıştırılmış bir tek ayaklanma bulunmamasına rağmen
sorumlular “Allahın dediği olur” sözündeki fatalci felsefeye boyun eğerek olayların akışına kendilerini
kaptırmışlardır.[60] Geçmişte, Abdülhamit’in kuruntuları yüzünden bir zamanların güçlü Osmanlı donanması,
Haliç’ten çıkamıyor ve bu yüzden işe yaramaz bir hale geliyordu.[61]

Mebusan Meclisi önünde toplanan 3000 kişi civarındaki asilere Şeyhülislâm Ziyaettin Efendi ile Ders Vekili [62] Halis
Efendi ve Şerif Mehmet Sadık Paşa, nasihat etmekle görevlendirilmiş, asiler kendilerine nasihat için gelen heyette
bulunan Şerif Sadık Paşayı da şehit etmişlerdir.[63]

Asiler, kabinenin çekilmesini, II. Tümen Komutanı Cevat Paşa ile Hassa Ordusu Komutanı Muhtar Paşanın da
yerlerinden atılmalarını istiyorlardı. Bu esnada ilmiye sınıfından Hoca Rasim’de Meclis kürsüsünden asiler adına
gerçekte ise kendi sınıfı adına yaptığı din ile ilgili görüşler ve istekleri kapsayan demecinde ise özetle;

1. Osmanlı Hükümeti bir İslam Hükümeti olduğu için Müslümanlığın hükümlerini yürütmelidir. Kanunlar, din
kitaplarından çıkarılmalıdır.

2. Askere namaz için vakit bırakılmalıdır.

3. Okul programlarına din dersleri konulmalı ve İslam adetlerine aykırı olan tiyatrolar kaldırılmalıdır.

4. Müslüman kızlarla Hıristiyan kızlar arasında arkadaşlık olmaz. Bu küfürdür.

5. Mebuslar ve kabine üyeleri dindar adamlardan oluşmalıdır.[64] Demiştir. Ayrıca “Meclisi Mebusanda bile birçok
dinsizler var. Çocuklarımız ta küçük yaşlarından itibaren dinsizleştirilmek isteniyor.” [65] Şeklinde nutuk atmıştır.

Hükümet istifa ediyor


Asilerin ayaklanışını o gece haber alan İstanbul Merkez Komutanı, durumu Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Ali
Rıza Paşa’ya bildirmişti. Ancak Ali Rıza Paşa, Harbiye Nezaretindeki birliği veya Mahmut Muhtar Paşa komutasındaki
Hassa Ordusunu harekete geçirse idi, muhtemelen İsyancıların meydanları doldurmaları önlenecek, böylece 31
Mart ayaklanması bastırılabilecekti. Ancak Hassa Ordusunun harekete geçmesine Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa
mani olmuş, çareyi isyanı bastırılışında değil istifa etmekte görmüştür.[66]

Padişah II. Abdülhamit, asilere Başkâtip Ali Cevat tarafından kaleme alınan bir tezkere ile “… Kabinenin çekilmesi
Hazreti Zillüllah (Tanrının gölgesi olan II. Abdülhamit) tarafından kabul edilmiştir. Yeni kabine kurulmak üzeredir.
Bugünkü ayaklanmada bulunan askerlerle diğer kimseler hakkında Padişahımız genel af kabul etmiştir. Devletimiz
İslam devletidir. Kıyamete kadar da öyle kalacaktır. Şeriat bundan böyle de daha büyük bir dikkatle yürütülecektir.
Başkomutan olan büyük Halifemiz Padişahımız askerlere kışlalarına, ahaliye de iş ve güçlerine dönmelerini selamlar
ile bildirir.” [67] Şeklinde ifade edilmiştir. Padişahın bu tezkeresi, Meclis’ten sonra Ayasofya’da bulunan isyancılara
da “Şeriat isteriz” sesleri arasında okunmuştur.

Asiler, Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa ile Harbiye Nazırı Ali Rıza Paşanın çekilmelerini, Meclisi Mebusan Reisi Ahmet
Rıza, Hüseyin Cahit, Meclisin ikinci Başkanı Talat (Talat Paşa) ve Dr. Bahaeddin Şakir Beyler gibi önde gelen
İttihatçıların mebusluktan kovulmalarını istemişlerdi. Ayrıca başlarındaki mektepli subayların ordudan atılmalarını,
açığa alınmış olan alaylı subayların eski görevlerine iade edilmesini ve isyanla beraber yaptıkları zarar ve ziyandan
dolayı affedilmelerini istiyorlardı.[68] Nitekim bu istekler üzerine hükümet derhal istifa etmiş, Padişah II.
Abdülhamit de Hüseyin Hilmi Paşanın istifası ile boşalan Sadrazamlığa Tevfik Paşayı görevlendirmiş ve Harbiye
Nazırlığına ise, meşhur Dömeke kahramanı Müşir Ethem Paşa getirilmişti.

Deniz Binbaşı Ali Kabûlî Bey ile bazı bakan ve mebusların şehit edilmesi

Başkentteki yukarıda belirtilen kabine değişikliğine rağmen, ayaklanma bastırılamamıştı. Çünkü asiler, daha önce
isimlerini sıraladıkları kişileri yok etmeye kararlıydılar. Bu yüzden her tarafa saldırıya başladılar. Bu arada Lazkiye
Mebusu Şekip Arslan Bey, Hüseyin Cahit’e benzediği için öldürülmüş, Mebusan Meclisi Reisi Ahmet Rıza Bey
zannıyla Adliye Nazırı (Adalet Bakanı) Nazım Paşa da aynı şekilde katledilmişti. Harbiye Nazırı Ali Rıza Paşa ise yolda
asiler tarafından çevrilmiş, ancak atları koşturup, münasip bir yerde kendini yere atmak suretiyle kurtulabilmiştir.
Bunlardan başka üç mektepli subay ile bir kâtip de şehit edilmişti.[69] Yıldız Kışlası subaylarından altısı kışlanın
mutfağı önünde boğazlandı. Ayrıca, Donanmadan Asar-ı Şevket zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşısı Ali Kabûlî Bey ise
gemisinin erleri tarafından Yıldız Sarayı’na götürülüp Padişah Abdülhamit’in gözleri önünde şehit edildi. (15 Nisan
1909) [70]
Deniz Binbaşı Ali Kabûli Bey, isyanın başlangıcında kendi askerlerinin asilerle birleşmesini önlemişti. Hatta bu
konudaki konuşmasında, “Padişah, ancak, millet olursa vardır. Milleti mahvetmek isteyenleri bu toplarla kahretmek
boynumuzun borcu olmalıdır.” Demiştir. Ancak bu sözler, Kabûli Bey’in linç edilmesine sebep olmuştur. İsyanı tahrik
ve teşvik edenler, askerleri bu konuda yönlendirmiş ve Kabûlî Bey’in sözü dönüp dolaşıp Sarayın topa tutulacağı
şekline dönüşmüştü…

Padişah II. Abdülhamit Ali Kabûlî Beyi görmek istemesi üzerine huzura getirilmişti. Kaptan, Padişahı askerce
selamladı; “Padişahım, şikâyetleri iftiradır, hakaretleri de iftiraları gibi teşvik eseridir” diyebildi. Heyecandan daha
fazla konuşamadı. Abdülhamit pencereden elleri ile işaret ederek iki asiyi çağırdı. Padişah Başkâtibi Cevat Bey bu
laubali hareketi beğenmeyerek Padişah’a, “Zât-ı şahanenize bunlarla görüşmek yakışmaz.” Dedi. Bu ihtar üzerine
Abdülhamit; “Bizi yatağımızda yatarken niçin yaksınlar, sormayalım mı?” Cevabını vermişti…

Sonuçta Binbaşı Kabûlî Bey, Yıldız Sarayının önünde asilere katılan kendi erleri tarafından Padişah Abdülhamit’in
gözleri önünde delik deşik edilerek öldürülmüştü. Şeriat kurbanı olarak cesedi de saray ağaçlarından birine asılmıştı.
Artık İstanbul’a asi neferler hâkimdir. Hürriyet şarkılı plaklar kırılır. Açık gezen kadınlar tehdit edilir. “Kahrolsun
mektepli zabitler, yaşasın alaylılar”, “Çok şükür şeriatı kurtardık” şeklinde bağırmışlardır. Ayaklanma sırasında köprü
üzerinde vurulan İlyas ismindeki mektepli bir subayın (Mülâzım/Teğmen), cesedi 24 saat ortada kalmış, arabacılar
ya korkudan, ya da taassuptan dolayı bu subayın cesedini taşımayı reddetmişti.[71]

Ayaklanan askerler, ayaklanma sırasında Zaptiye Nezaretinin karşısındaki kadınlar İttihat Terakki kulübünün
kapılarını kırıp yirmi musiki aleti ile mobilyaları parçalamışlardı. Bunları yaparken, arada kümeler halinde Yıldız’a
uğrayıp istediklerini kabul ve kendilerini affettiği için Abdülhamit lehine sevgi ve teşekkür gösterileri yapıyorlardı.
Abdülhamit de pencereye çıkıp onların gösterilerine karşılık veriyordu. [72]

Ayaklanmanın Anadolu’ya da yayılması

Gericilerin İstanbul’daki ayaklanmaları Bursa, Erzincan, Erzurum ve Adana vilayetlerine de sıçramıştı. Özellikle
Doğudaki gelişme önemliydi. Çünkü Erzurum ve Erzincan askeri birliklerin yoğun olduğu yerlerdi. Oradaki ayaklanma
büyüdüğü takdirde bütün Doğu, asilerin kontrolüne girecek, zaten idareyi ele almak için bekleyen İttihad-i
Muhammedi Cemiyeti teşkilatına Osmanlı Devletinin kaderi teslim edilmiş olacaktı…

13 Nisan 1909 (31 Mart) günü Erzincan’daki birliklerde ayaklanan askerler, sancaklarına Kur’an-ı Kerimi bağlayıp
silahlarıyla kışlalarından çıkarak önce koşu alanında toplanmıştı. 15-20 Tabur arasındaki bu asi kuvvetlerin
kumandanı bir süvari Başçavuşu idi. Başlarında subayları yoktu. Ancak geri planda Erzurum Tümen Kumandanı Yusuf
Paşa tarafından destekleniyordu. İsyancıların elebaşlısı olan Başçavuş, koşu alanına gelen 4ncü Ordu Kumandanı
Müşir İbrahim Paşaya tüfeğini doğrultunca İbrahim Paşa, kamçısıyla başçavuş’un suratına defalarca vurmuş ve
ayaklanan askerlere büyük gözdağı vermişti. Bu suretle ayaklanmanın önüne geçinebilmişti…

Erzurum’daki birliklerde de meydana gelen ayaklanma bastırılmış, isyana destek veren Erzurum Tümen Kumandanı
Yusuf Paşa İstanbul’a gönderilerek Örfi İdare Mahkemesince idama mahkûm olmuştur. Erzincan’da bulunan 4nü
Ordunun isyancılara katılmamasında dolaysıyla isyanın kısa bir sürede bastırılmasında 4ncü Ordu Kumandanı Müşir
İbrahim Paşa ile Yüzbaşı Kemalettin Sami Bey’in rolleri büyük olmuştur. [73]

14 Nisan 1909’da (ayaklanmanın ikinci günü) Bursa’da hocalar ve şeyhlerle birlikte binlerce insan ellerinde yeşil
bayraklarla telgrafhane önünde toplanarak İstanbul’daki isyancıları desteklediklerine dair İttihadı Muhammedi ye
Cemiyetine ve Kıbrıslı Derviş Vahdeti’ne telgraf çekmişlerdi. [74]

Meclisi Mebusan ve Vekiller Heyeti, dindar adamlardan meydan gelmelidir.

İstanbul Beyazıt Camii hocalarından olan Ahmet Rasim Efendi, yanında 15 silâhlı isyancı asker bulunduğu halde, 14
Nisan 1909 tarihinde Mecliste, milletvekillerinin karşısında yaptığı konuşmada özetle;

“ Yeni yetişme bazı kimseler var. Maalesef milletvekilleri içinde de var. Bunlar, Hıristiyanlara kuvvetli görünmek için
memleketi gâvurlaştırmak istiyorlar. Yeni kız lisesi bu maksatla açılmıştır. Mektepte Fransız’la, İslam kızı bir arada
okuyacak, kardeş olacakmış. Bu fikir, İslam Hıristiyan, Hıristiyan da İslam olsun demektir. Şeriata aykırıdır böyle
okuma. Bunlar İslam birliği yerine Osmanlı birliği koymak istiyorlar. Osmanlılık nasıl olurda çeşitli unsurları
birleştirebilir? Asker tarafından söylüyorum: Meclisi Mebusan ve Vekiller Heyeti, dindar adamlardan meydana
gelmeli diyorlar. Ve isimlerde söylüyorlar. Bu askerlerden hiçbirisinin (asi) cezalandırılmaması lazımdır. Böyle şeye
katiyen gidilemez.” [75] Demiştir.

Hassa Ordu Komutanı Mahmut Muhtar Paşa İngiliz elçiliğine sığınıyor

Zamanın ikdam gazetesinde yer alan bir yazıya göre, isyandan birkaç gün evvel, askerlere, subayları tarafından
“Hocalara katiyen görüşmeyeceksiniz. Askerlikte diyanet aranmaz. Allah’tan başka kimse tanınmaz. Padişah ve
ahali, İttihat ve Terakki Cemiyetinin elindedir.” Diye ifade edilmiştir… Bu arada Volkan gazetesi ise, isyandan birkaç
gün önce bazı askerlerin, subaylarını şikâyet için Babıâli’ye (hükümete) gidip Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa ile
görüşmek için müracaatta bulundukları, fakat paşanın bunlara aldırış etmediği haberine yer vermiştir. Her iki
gazetenin de o günlerde yaptığı yayınlarla, askerleri, subaylarına karşı tahrik ederek ayaklandırmaya çalıştığı
anlaşılmaktadır…
İstanbul’da isyan eden ve çoğunluğu askerler ile yobaz softalardan oluşan 3000 kişilik çapulcuya karşılık Mahmut
Muhtar Paşa komutasındaki 30.000 kişilik Hassa Ordusu harekete geçirilemediği gibi bu kuvvetlerin de bir kısmının
asilere katılmaları önlenememiştir. Hatta asilerin baskısı ile Mahmut Muhtar Paşa istifa etmiş, konağı asiler
tarafından abluka altına alınmıştır. Mahmut Muhtar Paşa, bu kritik durumda komşusu olan bir İngiliz’in evine
kaçmış, oradan da İngiliz sefaretine (elçilik) sığınmıştır… Hâlbuki bu isyanı bastırma görevi Hassa Ordusu Komutanı
bulunan Mahmut Muhtar Paşaya düşüyordu. Gerçi Mahmut Muhtar Paşa yayımladığı bir emirde, askerlerin
kesinlikle İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti ve benzeri cemiyetlerle ilgilerini kesmelerini emretmiş, Alay ve Tabur
imamlarına da askerlere nasihatte bulunmalarını tavsiye etmişti. İşte bu yüzden asiler tarafından Mahmut Muhtar
Paşa da hedef seçilmişti…

Bu gelişmeler karşısında büsbütün şımaran ve cesaret alan asiler, zapt edilmez bir çılgınlık içerisinde birçok gazete
idaresi ile matbaayı tahrip etmişler, ellerindeki listeye göre kelle aramaya çıkmışlardır. Bu zemini kendisi için fırsat
bulan Derviş Vahdeti de gazetesinde yazdığı yazılarla isyanı durmadan körüklediği gibi bir yandan da basın yolu ile
yobaz kesimin desteğini sağlamaya çalışmıştır. [76]

HAREKET ORDUSUNUN GÖREVLENDİRİLMESİ

Harekât Ordusu Selanik’ten İstanbul’a hareket ediyor

31 Mart İsyanı haberi 13 Nisan 1909 günü Selanik’te bulunan İttihat-ı Terakki Cemiyeti merkezine ulaşırken, bir gün
sonra da başka bir telgrafla Selanik’teki III. Ordu Merkezine ulaştı. Başkentteki (İstanbul) isyan haberini alan III. Ordu
Komutanı bulunan Mahmut Şevket Paşa [77] başkanlığında Selanik Askeri Kulübesinde (ordu evi) yapılan toplantıda
ordu tarafından gerekli tedbirlerin alınması konusunda görüş birliğine varıldı. İstanbul üzerine sevk edilmesi
düşünülen ordunun başına Selanik 11. Redif Fırkası (yedek Tümen) Komutanı bulunan Ferik (Korgeneral)) Hüseyin
Hüsnü Paşa (1852–1918) Hareket Ordusunun [78] ilk komutanı olarak görevlendirildi. Ayrıca bu Ordunun Kurmay
Başkanlığına da Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal’in getirilmesi kararlaştırıldı.[79]
Ayaklanmayı bastırmak üzere Mahmut Şevket Paşa komutasında oluşturulan ve komutanlığını Hüseyin Hüsnü Paşa,
Kurmay Başkanlığını ise Kolağası (Yüzbaşı) Mustafa Kemal (Atatürk)’in yaptığı Hareket Ordusu, 14 Nisan 1909
tarihinde Selanik’ten İstanbul’a doğru hareket etmişti. Çatalca da toplanan Harekât Ordusunun 18 Nisan 1909 tarihi
itibariyle toplam mevcudu 15.000 civarında idi. III. Ordu Selanik 17nci Alayına mensup tahminen 1200 kişilik tabur
18 Nisan 1909 günü Çatalca’dan Hadımköy’e (Boyalık) geldi. (Kroki-1) Kurmay Binbaşı Muhtar Bey komutasında olan
bu birlikler, Hadımköyü’ne geldiklerinde ordu öncüsü olarak görevlendirilerek Isparta kule mıntıkasını tuttular. II.
Ordudan 12. Alaya mensup Tabur da Yüzbaşı Kazım Karabekir komutasında Hadımköy’e gelmişti. Harekât
Ordusunun keşif kolunu teşkil eden Jandarma müfrezesi,19 Nisan 1909 günü Küçük Çekmece’den hareketle bu
günkü Yeşilköy istasyonunu işgal etmişti. Hemen akabinde Hareket Ordusu da Yeşilköy’e gelmişti. [80]

Harekât ordusu birliklerinin İstanbul’a giderken takip ettikleri güzergâh (Kroki-1)


Arnavut mebusu İsmail Kemal İngiltere’nin müdahalesini istiyor

Asilerin lideri, eski Trablusgarp Valisi, Arnavut asıllı İngiliz dostu Arnavut Mebusu olan İsmail Kemal; Hareket
Ordusunun İstanbul’a girmesini önlemek amacıyla büyük devletlerin elçilikleri ile yapmış olduğu temas ile ilgili
olarak özetle (19 Nisan 1909);

“…Oturmakta olduğum otele gelerek kendileri ile konuştuğum Alman temsilci Melferrich ile diğer devlet
temsilcilerinden durum hakkında görüşlerini öğrendim. Bunlar, işlerin bu kerteye gelmesini Padişahın akılsızca
hareket etmiş olmasına bağlıyorlar. Ve karşılaşmakta bulunduğumuz güçlüklerden bir çeşit memnunluk
duyuyorlardı. Rus elçisi Zinoviçev de harekete geçmek taraflısı değildi. Padişahın ve Nazırlarının kendilerini
bunalmaktan kurtarmanın bir çaresini aramaları gerektiğini söyledi. Bundan sonra Sir Gerald Lowthen’i (İngiliz)
görmeye gittim. Ve kendisi ile konuştum. İngiliz Hükümetinin müdahalesi konusunda ki teklifimi kesin olarak red
etmedi, fakat böyle bir teklifi kimin yapacağını sordu. Padişahın yapması için çalışacağımı söyledim. Bunun yeteri
kadar etkili olmayacağını söyledi. Bu takdirde teklifin Sadrazam tarafından yapılmasını temin edeceğimi söyledim.
Elçi böyle bir durumda ne yapılabileceğini düşüneceğini ifade etti.” Demiştir…

İsmail Kemal, bundan sonra Sadrazam Tevfik Paşayı görmüş, İngiltere’nin müdahalesini istemesi için ikna etmeye
çalışmış fakat muvaffak olamamıştır. Tevfik Paşa, Selanik’ten İstanbul Polis Müdürüne kendisinin tutuklanması için
bir telgraf gelmiş olduğunu haber vermiş ve vakit varken başının çaresine bakmasını öğütlemiştir. Bunun üzerine
İsmail Kemal, İngiliz Elçiliği’ne sığınarak korunmasını istemiştir. İngiliz Elçisi de bu sadık kulunu, İngiliz bayrağı
taşıyan bir vapurla Yunanistan’a kaçırmıştır. 31 Mart Ayaklanmasının başlıca kışkırtıcılarının İstanbul’dan kaçması,
mevcudu 40.000 kadar olan isyancı askerleri gerçek liderlerinden yoksun etmiştir. [81]

Harekât Ordusunun genç kurmayları

Ayaklanmayı bastırmak üzere Selanik ve Edirne’den gelen Hareket Ordusunun sevk ve idaresini üstlenen meşrutiyet
ve özgürlük yanlısı kurmay subayların rolleri son derece önemli idi. Selanik’teki III. Ordu bölgesinden gelen
askerlerin sevkiyatında; Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk), Kurmay Binbaşı Ali Fethi (Okyar), Kurmay Binbaşı
(Hafız) İsmail Hakkı Bey ile Kurmay Binbaşı Enver (Paşa), Kurmay Yarbay Cemal (Paşa), Kolağası Resneli Niyazi,
Kurmay Binbaşı Muhtar Bey gibi komutanlar görev almıştı. Ayrıca Edirne’de bulunan II. Ordu sevkiyatında ise
Kurmay Yüzbaşı Kazım Karabekir, Kurmay Yüzbaşı Ali Fuat (Cebesoy), Kurmay Yüzbaşı İsmet (İnönü), Kurmay Yüzbaşı
Refet (Bele), Kurmay Yüzbaşı Hüseyin Rauf (Orbay), Kurmay Yarbay Fevzi Çakmak (Paşa), Albay Vehip (Kaçi), Kurmay
Yüzbaşı Ali İhsan (Sabis) Beyler gibi ilerde önemli görevler alacak olan subaylar bulunuyordu.[82]
İrtica hareketine karışmış olan askerler, Osmanlı Ordusunu utanca düşürmüştür

19 Nisan 1909 günü Hareket Ordusu adına Hüseyin Hüsnü Paşa tarafından İstanbul’da Erkânı Harbiye-i Umumiye
Reisi (Genelkurmay Başkanı) İzzet Paşaya ve İstanbul halkına hitaben bir telgraf çekildi. Bu telgrafta özetle;

“İstanbul’daki irtica hareketine karışmış olan askerlerin 600 yıldan beri lekesiz bir itaat ve namusu taşımakta olan
Osmanlı Ordusunu pek büyük utanca düşürdüğünü ve bu lekenin derhal silinmesi için II. ve III. Ordudan tertip
edilmiş olan birliklerin Küçük Çekmece ve Yeşilköy’e gelmiş olduklarını… Kendilerini aldatıp ‘Şeriat İsteriz!’ diye
isyana sevk edenlerin cezalandırılması için alınacak tedbirlere hiçbir şekilde karışmayarak, Hareket Ordusu
mensuplarını öz kardeşleri gibi bilmelerini, aralarına karışıp kendilerini isyana sevk etmiş olanları ise subaylarına
haber vermeleri ” Belirtilmiştir…

Ayrıca aynı gün Hareket Ordusu Komutanı Hüseyin Hüsnü Paşa, Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal tarafından kaleme
alınmış olan bir beyanname neşredilmiştir. Bu beyannamede özetle;

“ … Millet; yıllardan beri zulmeden istibdat kuvvetini parçalayarak meşru Meşrutiyet Hükümetini kurdu.
Anayasamızın ayaklar altına alınmak istenildiğini gördü. Bu alçakça hareketlere sebep olanları cezalandırmak üzere
İstanbul’a yürümeye karar verdi. İlk icra kuvveti olmak üzere işte bizi, İstanbul surları karşısında gördünüz, bu
Hareket Ordusunu buraya gönderdi… Fazilet heyeti olan ulema iftiharımız, baş tacımızdır. Fakat hainlikle adi ve
şahsi menfaat elde etmek maksadıyla yalandan ilmiye kisvesine bürünerek ve şerefli İslâm dinini küçümseyip alay
konusu haline getirmekten çekinmeyerek fesat yaymaya kalkışan birtakım hafiyeler ve menfaatperestler, elbette
kanun ve şeriat hükümlerine göre muamele görmekten kurtulamayacaklardır.” [83] Şeklinde ifade edilmiştir.

Yukarıda belirtilen bu beyannamenin, gazetelerde bazı komutanlar tarafından Hareket Ordusuna mukavemet
edilmesine dair padişaha teklifte bulunulmuş ancak, Padişah Sultan II. Abdülhamit, bu teklif üzerine, “Paşalar! Ben
Halife-i İslam’ım; Müslüman’ı Müslüman’a kırdıramam!” [84] Diyerek bu teklifi kabul etmemiş, hadiseyi tarafsız bir
seyirci gözüyle takip etmiştir.

İstanbul’da sıkıyönetim ilan ediliyor


21 Nisan 1909 günü 1nci Mürettep Fırka (Tümen) Kurmay Başkanı Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal’in imzasıyla 1
Numaralı Ordu Emri yayımlandı… Bu emrin önemli olan birinci maddesi ; “Hareket Ordusu, görevini sadece askeri
yönden yapacaktır. Politik konular ve bu konuda İstanbul ile görüşme yapmak şimdilik görev dışıdır. Hiçbir rütbe
sahibi, hiçbir kimse ile bu konuda konuşmaya ve Hareket Ordusunun kuruluşu dışında herhangi bir şahsın bu göreve
katılmasına müsaade edemez.” [85] Şeklindedir.

Hareket Ordusunu öteden beri Selanik’ten idare etmeye çalışan III. Ordu Komutanı Mahmut Şevket Paşa, komutayı
devralmak üzere 21 Nisan 1909 günü Selanik’ten İstanbul’a hareket etti. Mahmut Şevket Paşa, İstanbul’dan
hareketinden önce şimdi bir Yunan kenti olan Serez’den, Osmanlı Meclisi Vükelâya (vekiller) bir telgraf çekerek,
memleketi bu sıkıntılardan kurtarmak amacıyla II. ve III. Orduların müşterek olarak harekete geçtiklerini bildirdi.
Telgrafta özetle;

“İstanbul’da askerlerin hemen hepsi isyana katılmış olduğundan bu askerlerin İstanbul’da kalması halinde şehrin
asayişinin bozulacağından, Padişahı koruyacak bir miktar asker bırakıp geri kalanının terhisini, III. Ordudan bir
Fıkranın (Tümen) Davut paşa ve Rami kışlalarında ikametini… İstanbul’un asayiş ve inzibati için yalnız polis ve
jandarmanın istihdamını, İstanbul’da sıkıyönetimin ilan edilmesini, ileri sürülen şartların kabul edilmemesi halinde
müdahalede bulunabileceğini…” [86] Belirterek bütün liva (Tugay) merkezlerine bildirdi.

İsmet İnönü’nün hatıraları

İsmet İnönü’nün Harekât Ordusunun teşkili ile ilgili olarak hatıralarında;

“…3.Ordudan (Selanik) 2.Orduya (Edirne) gelen haberler, süratle bir askeri kuvvetin İstanbul’a sevkini teklif
ediyordu. Teşebbüsü eline almış olan Selanik’teki 3ncü Ordu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa ile Edirne’deki 2nci
Ordu Kumandanı Salih Paşa, “Harekât Ordusu” namı altında bir büyük kuvvetin tertip ve sevkinde mutabık kaldılar.
Selanik’ten Hüseyin Hüsnü Paşa (Ferik-Korgeneral) kumandasındaki tümen ve gönüllülerden mürekkep kuvvete,
Edirne’den Şevket Turgut Paşa (Mirliva-Tuğgeneral) kumandasında bir tümen eklenmişti. Teşkil edilen Orduya
Mahmut Şevket Paşa kumanda edecekti. Bu kuvvetler, süratle hazırlanarak trenle İstanbul civarına sevk edildiler…

Mahmut Şevket Paşa’nın erkânıharbiyesinde Mustafa Kemal Bey ve Şevket Turgut Paşa’nın erkânıharbiyesinde de
Kazım Karabekir Bey vardı. Üç dört gün içinde Hareket Ordusu İstanbul’a girdi. Hareket Ordusu kıtaatı, Beyoğlu’nda
Taksim Kışlası’na ve Taşkışla’ya barınmış olan asi askerlerle çok şiddetli ve kanlı bir suretle çarpışmışlardır. İki
taraftan masum pek çok kurban verilmiştir. Kışlalar işgal edildikten sonra Harekât Ordusu kıtaları, İstanbul’un
mühim yerlerini temizlemişler ve Yıldız Saray’ının etrafını emniyete almışlardır. Ben bu sırada Edirne’den gelerek
Şevket Turgut Paşa’nın mahiyetine katıldım. O esnada Mebusan ve Ayan, Yeşilköy civarında toplanarak II.
Abdülhamit indirilmesine ve yerine Reşat Efendi’nin, Mehmet V. Olarak geçirilmesine karar vermişlerdi.” [87]
Demiştir.
Kazım Karabekir’in hatıraları

Kâzım Karabekir’in Hatıralarında 31 Mart Ayaklanması İle ilgili olarak;

“…İstanbul’un meşrutiyet aleyhtarlarının, gerek sarayın gerekse dış düşmanlarımızın teşviki ile bir irtica yaparak
meşrutiyet taraftarlarını boğmak isteyeceklerini hiçbir zaman düşüncemden uzak tutmadım. Edirne’de (II. Ordu)
toplu bulunan üçüncü Fırka (Tümen) erkânı harpliğine (Kurmay Başkanlığı) geldim. İlk iş olarak İstanbul’dan gelmiş
olan alaylı zabitler komutasındaki taburları mektepli ellere verdim…

Edirne’ye irtica haberi geldiği zaman (İstanbul’dan) her tarafta büyük bir şaşkınlık başladı. Çünkü haftalardan beri
alınan haberler irtica’ın Trakya’da da çıkacağını gösteriyordu. İttihat ve Terakki merkezinde bulunan arkadaşlar ki bir
kısmı zabitti (subay), etrafıma toplanarak vaziyetin vahimliğini ve bunun karşısında benden medet beklediklerini
söylediler… Bizim evde toplanmıştık. Burada İsmet (İnönü), Jandarma Yüzbaşı Rafet, Topçu Yüzbaşı Sabri, sivillerden
Faik Beyler de vardı. Topçu Yüzbaşı Sabri Bey’le Faik Bey’in İstanbul’a kıyafet değiştirerek gönderilmesine karar
verdik. Birkaç da açık şifre (kod) verdik…

Ertesi gün bu arkadaşlar “annem hastadır” yani “irtica müthiştir, hareket lazım”dır şifresini verdiler. Derhal
kuvvetleri ve kıtaları hazırladık. Fırka’nın (Tümen) kumandanı Tevfik Paşa İstanbul’da izinli idi. Liva (Tugay)
kumandanı Şevket Turgut Paşa’ya kumandayı almasını teklif ettim. Memnuniyetle kabul ettiler. Ordu kumandanı (II.
Ordu) Salih Paşa vaziyetten pek endişeli idi. Evvelâ kendisinin hapsedilmesini sonra hareket edilmesini söyledi.
Kendisine;

-Paşam bu hareketi yapacağız, askeri mertebe silsilesini bozmak istemiyoruz. Fakat mecbur kalırsak bunu da
yapacağız. Çünkü mahvolacak yalnız meşrutiyet değil, bütün mektepli zabitler, sonra da bütün millet ve vatandır.
Değil hareketimiz için taraftar olmamak, ordunun başına geçmek sizin için büyük bir vazife ve bir şereftir. Kıtalar
trene binmek üzeredir- dedim… Selanik’te üçüncü ordu erkânı harbiye’ sine fırkamızın (Tümen) hareket etmekte
olduğunu (İstanbul) bildirdik…
3 Nisan 1325 (1909) günü ilk trene on ikinci alayın iki taburu ile ben de binerek Çatalca’da indik. 4 Nisan sabah 6’da
orada bulunan üçüncü ordunun (Selanik) ilk treni ile gelen Erkânı Harp (kurmay) Muhtar Bey’le (Şehit Muhtar Bey)
iki ordunun cephesini taksim ettik. İstanbul cephesini üçüncü ordu kıtaatı ile kendisi, Beyoğlu ve Yıldız cephesini de
sol cenahı alarak ikinci ordu kıtaatı ile ben temine karar verdik…

Askerlerimiz arasında İstanbul’dan gelen sarıklı, kisveli insanların ve gazetelerin zehir saçtığını görünce bu kabil
insanları tevkif, gazetelerini de yaktırdım. Yapılan propagandanın en zehirlisi İstanbul’da öldürülen zabitlerin
sünnetsiz olduğunu yaymaya çalışmalarıdır…

Beyoğlu ve Yıldız’a karşı emrimizdeki mürettep (teşkil edilmiş) ikinci fırka (Tümen) gönderildi. 10 Nisan da fırkamız
Silahtar ağa civarında toplandı. Ve asilerin toplu bulunduğu Taşkışla ve Taksim kışlalarına karşı hareket ve Yıldız’ı
tarassut (gözetme) etmek üzere vaziyet aldı.11 Nisan’da her iki kışla da şiddetli müdafaaya başladı. Bunun uzun
sürmesi Yıldız askerini ve Abdülhamit’i cesaretlendirebilirdi.[88] Demiştir…

Kazım Karabekir, hatıralarının devamında ise;

“… Teşvikiye camiinin önüne geldik. Fırka (Tümen) flamasını da diktik. Vaziyeti tetkik ederken üçüncü orduya
mensup bir batarya kumandanı telaşla yanıma gelerek bana; – Bataryamın vaziyeti fecidir. Yıldız askerleri silahlı
olarak geldiler, topların üzerine oturdular, ‘ateş ettiğiniz din kardeşlerinizdir, ne yapıyorsunuz’ diye bağrışmalar ve
tekbir getirmeleri bizim askeri şaşırttı… Batarya elimizden çıkmıştır. Askerlerimiz de Yıldız askeri ile anlaşarak asiler
tarafına geçmelerinden korkarak şaşkın bir halde geldim – dedi…

Fırka Kumandanı Şevket Turgut Paşa’dan müsaade alarak batarya komutanı ile birlikte batarya’nın yanına yürüdüm.
Batarya, Taşkışla karşısında yer almıştı. Yıldız askerlerinden bir kısmı etrafımızı sararak; - Günah değil mi? Din
kardeşlerini birbirine vurduruyorsunuz. Taşkışla’dakiler de İslam değil mi? – dediklerinde bende; Ey din kardeşlerim.
Sebep olanlar Allah’ın gazabına uğrasınlar. Biz hudutları boşalttık da buralara geldik… Bizim zabitlerimiz de
askerlerimiz de elhamdülillah hepimiz İslâm’ız. – Biz de İslâm’ız elhamdülillah – diye bağrışmalar başladı. Bu arada
Arap kısrağına binmiş bir çavuş da peyda oldu. Tüfeği yok, belinde kasaturası var. Elebaşı Hamdi Çavuş imiş… Ben
kendilerine bölük emini Ahmet vasıtasıyla şunları söyledim;

…İstanbul askerlerinin arasına bazı Ermeniler sarık sararak asker elbisesi giyerek karışmışlar. Ordumuzu fesada
vererek memleketimizi mahvetmek için zabitlerimizden birçoklarını da öldürmüşler. İşte Taşkışla’daki avcı
taburlarının arasında bunlardan birçokları var. Bunları bize avcı neferleri gelip haber verdi. Biz Taşkışla’daki
Ermenilerle müsademe ediyoruz dedim. Bunun üzerine bölük emir’i Ahmet de; (asilerin temsilcisi) – Efendim, ah…
Bilseniz padişahımız (II. Abdülhamit) ne iyi insandır. Bu sabah Yıldız’a gittik, vallahi kendi eliyle bize kulüp sigaraları
dağıttı, hepimize evlatlarım diye iltifat etti. İstersen sen de gel gidelim, padişahımızla konuş, bak ne mübarek bir
zattır - dedi. Bende buna karşılık;

… Gördünüz mü böyle bir padişah Taşkışla’da ki askerlere, gelen arkadaşlarınıza ateş edin der mi? Bizim vazifemizin
ne olduğunu padişahımız da bilir. Çünkü bize o emretti de koşup geldik. İçinizdeki sünnetsizleri (Ermenileri)
ayıracağız. Aranıza asker kıyafetli bir düşman girdiğini siz ne biliyorsunuz? Hani sizin zabitleriniz. Düşmanlar hep
zabitleri öldürüyor da sizin hala bir şeyden haberiniz yok. Benim kumandanım bir paşadır, şurada, caminin önünde.
Mademki zabitleriniz yok, çavuş, onbaşı da o demektir. Kimlere itimadınız varsa seçin beraber gidelim onunla (paşa
ile) konuşsunlar. Sonra birlikte padişahımıza da gidip işi anlatsınlar. Biz gelinceye kadar siz burada topların yanında
durun, Topçu zabitine de emir veriyorum biz gelmeden ateş etmesin…
Bu teklife razı oldular. Hamdi Çavuş, Bölük emini Ahmet ve diğer iki çavuş (asilerden) daha seçtiler. Bunlarla ben
fırka (Tümen) karargâhına geldim. ‘Paşam Yıldız askerlerini idare eden çavuşlar bunlardır. Bağlayın bunları’ diye
zabitlere ve neferlere haykırdım. Müthiş bir hücumla bunların ellerinden silahlarını aldık. Ellerini arkalarına bağladık.
Hemen Harbiye mektebindeki karargâha hapsedilmek üzere zabit kumandasında bir müfreze ile sevk ettik…

Ben tekrar Yıldız askerlerinin (bataryanın bulunduğu yer) yanına koştum ve onlara; ‘Çavuşlarınıza paşa da sigara
ikram etti. Müzakere etmek üzere birlikte Yıldıza yola çıktılar. Haydi, sizde kışlalarınıza dönünüz, yolda onları
bulacaksınız, çabuk koşun’ dedim. Başsız kalan askerler, bir koyun sürüsü gibi topları bırakarak Yıldız yoluna
koyuldular. Zavallılar bana yalvarıyorlardı. – Beyim arkamızdan top attırma – Gözlerim yaşardı. Bu melek kadar saf
olan Mehmetçikleri fesada verenlere lanet ettim ve haykırdım; ‘Siz bizim evladımızsınız, korkmayın selametle gidin,
kışlalarınızda rahatınıza bakın’ dedim.[89]

AYAKLANMANIN BASTIRILMASI ve ABDÜLHAMİT’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ

En kanlı olaylar, Taşkışla ve Taksim Topçu Kışlasında meydana geliyor

Mahmut Şevket Paşa, II. Ordu Komutanı Salih Paşa ile birlikte 22 Nisan 1909 günü Yeşilköy’e gelmiş ve komutayı
üzerine almıştı. Bu sırada Hareket Ordusunun ilk komutanı olan Hüseyin Hüsnü Paşa da Mahmut Şevket Paşanın
emrine girmişti. Bu arada Osmanlı Donanmasında görevli olan subaylarda Hareket Ordusunun emrinde olduklarını
belirtmişlerdi. Aynı tarihte Osmanlı Mebusan ve Ayan Meclisi üyelerinden oluşan Milli Meclis, Osmanlı Padişahı II.
Abdülhamit’in tahttan indirilmesine ayrıca olaylara sebebiyet verenlerin cezalandırılması konusunda Hareket
Ordusu Komutanlığının yayınladığı bildirinin aynen kabul edilmesini kararlaştırdı. Böylece Osmanlı Meclisi’nin de
onayı alındıktan sonra Hareket Ordusunun faaliyetleri meşruluk kazanmış oluyordu.[90] …

23 Nisan 1909’da Hareket Ordusu, Sirkeci, Aksaray, Edirnekapı ve Beyoğlu olmak üzere dört kol halinde İstanbul’a
girdi. Harekâtta öncü kumandanları olarak Binbaşı Fethi Bey (Okyar), Binbaşı Enver Bey (Paşa), Binbaşı Ali Hikmet
Bey (Ayırdan) ve Binbaşı Muhtar Bey (Şehit) kolbaşı olarak görev almışlardı. Ayrıca Hafız Hakkı Bey, 2nci Orduda
görevli İsmet (İnönü), Kazım Bey (Karabekir) de Harekât Ordusunda birliklere kumanda ediyorlardı. Hareket
Ordusunun İstanbul’u işgali sırasında en kanlı olaylar, gerek Taşkışla, gerekse Taksim Kışlasında başıbozuk eratın
cahil komutanlarına uyarak mukavemete kalkmaları üzerine meydana gelmiştir…

Taşkışla, Binbaşı Enver Bey (Paşa) tarafından Harbiye bahçesine yerleştirilen bataryalarla topa tutulmuş, ayrıca
yarma harekâtı yapmak isteyen avcı taburuna ait askerler ise makineli tüfeklerle ateş altına alınmıştır. Taksim’deki
topçu kışlasındaki ayaklanmada ise Kurmay Binbaşı Muhtar Bey şehit olmuş, ancak kışla top ateşine tutulmak ve
yıkılmak suretiyle teslim alınabilmiştir. Binbaşı Muhtar Beyin vurulduğu yer bugünkü Şehit Muhtar Caddesidir. [91]
Sonuçta, İsyancıların merkezi haline gelen Taşkışla, Taksim Topçu Kışlası [92] ile Selimiye ve Yıldız kışlalarındaki
asiler etkisiz hale getirilmiş ve böylece halkın ve devletin bekasını ilgilendiren önemli bir ayaklanma olayı
bastırılmıştır.
İstanbul’da, yukarıda belirtilen kışla ve civarlarında ayaklanan askerlere karşı yapılan operasyonda sırasında 1 Mayıs
1909 tarihi itibariyle Harekât ordusundan 97 şehit verilmiş 160 askerde yaralanmıştır. Ayaklanan asi askerlerden ise
297’si ölmüş, 585 ise yaralanmıştır. Ölen subay sayısı da 25 civarındadır.[93]

Sultan II. Abdülhamit Tahttan indirilip yerine V. Mehmet (Reşat) getiriliyor

Harekât Ordusu Komutanı Mahmut Şevket Paşa, 26 Nisan 1909 tarihinde yayınladığı bildiride (özetle ve
sadeleştirilmiş olarak);

“…Vatan evlatlarını birbirine düşman eden büyük ve küçük fesatçı ve bozgunculara fırsat ve meydan
verilmeyeceğini…” [94] İfade etmiştir.

Asilerin lideri eski Trablusgarp Valisi Arnavut asıllı İngiliz dostu Arnavut Mebusu İsmail Kemal, ayaklanma
bastırılmadan önce İstanbul’daki İngiliz elçiliğine sığınmış, İngiliz bayrağı taşıyan bir vapurla Yunanistan’a
kaçmıştı.[95]
31 Mart Olayı meydana gelmesinde önemli rolü olan volkan gazetesi sahibi aynı zamanda İttihadı Muhammedi ye
Cemiyeti kurucusu olan Derviş Vahdeti, Şehzade Vahdettin’inin sarayına sığınmak istemiş ancak red cevabını alınca
kıyafet değiştirerek İstanbul’dan Gebze’ye kaçmış oradan İzmir’e gelmiş ancak bir ihbar üzerine yakalanarak
Aleksandros vapuru ile İstanbul’a getirilmişti. [96]

Osmanlı Padişahı Sultan II inci Abdülhamit, bu olaylardan sonra Millet Meclisince tahttan indirilmiş, yerine 27 Nisan
1909 tarihinde Sultan V inci Mehmet (Reşat) getirilmiştir.[97] II Abdülhamit taht değişikliğini bildiren topları işitince,
artık her şeyin bittiğini anlamıştı. Kendisini tahtan indirildiğine dair tebligat yapacak olan Esat Paşa ve heyeti,
Padişahı selamladıktan sonra ; “Biz Mebuslar Meclisi tarafından geliyoruz. Fetva var. Millet sizi tahttan indirdi.
Amma hayatınız emindir.” Dedi. Abdülhamit metanetini koruyarak;

“…Bu işi ben yapmadım. Sebep olanları Millet arasın bulsun. Ben Milletimin iyiliği için çok çalıştım. Hepsi mahvoldu.
Hepsinin üzerine sünger çekildi. Kaderim böyle imiş. Sebep olanları varsın Millet bulsun. Yalnız bir ricam var o da
hayatımın Çırağın Sarayında muhafaza edilmesidir… Zaten ben yorulmuş idim. Hiçbir şey istemem. Hiçbir şeye
karışmam. Milletten bunu rica ederim.” Demişti…

Gece yarısından sonra, Hüseyin Hüsnü Paşa (Hareket Ordusu Komutanı), Fethi Bey (Okyar) ve Galip Bey (Paşa)
gelerek Abdülhamit’e Selanik’e götürüleceğini bildirdiler ve hazırlanmasını istediler. Abdülhamit, öldürüleceğinden
kuşkulanarak Selanik’e gitmeyeceğini söyledi… Düşük Padişahın yanında bulunan Şehzade Abdurrahim Efendi de
ağlıyordu. Başkâtip Cevat Bey’in aklı başından gitmişti. Trajik olaylar oluyordu. Harem kapısından askerlerin yukarıya
çıkmaya başlaması bu şaşkınlığı büsbütün arttırdı. Bu arada Galip Bey’in gür sesi işitildi…

“… Koskoca şanlı Ordu sizin hayatınızı temin ediyor. Bu konudaki karar kesindir… Fakat bu teminatı İstanbul’da
kalırsanız veremeyiz, sorumluluk kabul etmeyiz.” Diyordu. Abdülhamit başka çıkar yol olmadığını anlayınca, küçük
Şehzade Abdurrahim Efendi ile eşlerinden ve hizmetkârlarından bazılarını da yanına alarak saraydan ayrılıp Sirkeciye
götürüldü. Orada da özel bir trene bindirilerek Selanik’e götürüldü. Bu olay ile de Osmanlı onun adını taşıyan bir
devir kapanmış oldu.[98]

31 Mart faciası, Osmanlı tarihinin en büyük irtica hareketlerinden biridir


Hareket Ordusu İstanbul’da denetim ve kontrolü kurmaya çalışırken yapılan çatışmalarda 49 şehit, 82 yaralı vermiş,
asilerden ise 400 civarında kişi ölürken 700 küsur kişi de yaralanmıştır.[99]

31 Mart faciası, Osmanlı tarihinin en büyük irtica hareketlerinden biridir. Emsali gibi din ve şeriat namına ve siyasi,
askeri ıslahat aleyhine yapılmıştır. 1.Ordu (İstanbul) Kumandanı Mahmut Muhtar Paşa’nın karargâhında askeri
müzeden getirilen eski Osmanlı miğferleri, yani zırhlı başlıklar, şapka diye halka ve askerlere karşı zehirli propaganda
konularından biri olarak kullanılmıştır. Volkan ismindeki irtica gazetesi, iman ehlini dinsizlere karşı çılgın bir surette
körüklemiştir…31 Mart isyanının askeri ve siyasi hayatımızda tahripleri derindir. Yakın ve en büyük zarar ordu
bünyesinde olmuştur…

Bu facia, yeni kurulan, büyük ümitlerle dolu Meşrutiyet rejimini, hemen sekiz ay sonra aksi istikamete yönetmeye
sebep olmuştur. İç idaremize bir vehim ve emniyetsizlik havası girmiş, bu havayı tasfiye etmek bir daha mümkün
olmamıştır. Kurulan örfi idare ve Divanıharplar sonuna kadar baki kalmıştır… Orduyu da mutlaka siyasetten
kurtarmak lazımdı. 31 Marttan sonra ilk yapılacak iş buydu. [100]

30 Nisan 1909 (1325/13 Mayıs 1909) tarihinden itibaren Hareket Ordusu Birlikleri, Selanik’e geri dönmeye
başlamıştır. Tümenin kurmay heyetiyle birlikte muhtemelen Mayıs 1909 ayı sonunda Selanik’e dönen Kurmay
Yüzbaşı Mustafa Kemal, yine eski görevi (17. Redif Fırkası Kurmay Başkanı) ile birlikte Selanik- Üsküp demir yolu
müfettişliği görevine devam etmiştir. [101]

İsyancıların liderlerinin önemli bir kısmının Arnavut olması ve İngiliz ajanlarınca desteklenmesi işlerini
kolaylaştırmıştır

31Mart Ayaklanması, yerinde ve doğru tedbirlerle kolay ve çabuk bastırılmıştır. Özellikle kan dökülmemesi için
büyük özen gösterilmiştir. Ülkenin yüce çıkarlarının korunmasına önem verilmiştir. Bunda; Harekât Ordusunun
bütün mensuplarının disiplinli ve askeri kurallara uygun hareket etmesinin etkisi büyük olmuştur. Hareket
Ordusu’nun planlı disiplinli ve bilgili yönetilmesi, muhtemel bir felaketi önlemiştir. [102]

31 Mart ayaklanmasını hazırlayan ve ellerinden geldiği kadar çalışanlar arasında İsmail Kemal [103] Prens
Sabahattin, Kıbrıslı Derviş Vahdeti ve İngiliz ajanları vardır. Farklı siyaset meselelerine bağlı bulunmakla beraber
bunlar İttihat ve Terakki Partisi’nin amansız düşmanı olup onu devirmek konusunda birleşmekte idiler…

Kamil Paşa’nın Sadrazamlıktan düşürülmesinden sonra İsmail Kemal, kendisi gibi Arnavut asıllı Müfit, Dukakinzade
Sabri ile anlaşarak İttihatçıların kontrolü altında bulunan Avcı Taburlarını kazanmak için işlek (yoğun) bir
propagandaya girişmiştir. Bu taburlardaki askerlerin çoğunun Arnavut olması işlerini kolaylaştırmıştır. İsyancıların
başı olarak ortaya çıkan Hamdi Çavuş’un Arnavut olması da dikkat çekicidir. 31 Mart ayaklanmasının başarıya
ulaşmasından sonra, isyancıların Kâmil Paşa’yı veya İsmail Kemal’i Sadrazamlığa getirmeyi istemiş olmaları da şöyle
tesadüf cinsinden bir olay gibi elbette kabul edilemez…

Ayrıca İsmail Kemal’in, Harekât Ordusu’nun İstanbul’a girmesini önlemek üzere İngiltere’nin bir müdahalesini
sağlayacağı sırada dikkat darlığı sebebiyle, İngiliz Elçiliğine sığınarak ve İngiliz bandıralı bir vapurla İstanbul’dan
kaçması da İngilizlerin kimlerden yana olduğunu gösteren ayrı bir delilidir…
Kıbrıslı Derviş Vahdet, 31 Mart Ayaklanması’nı hazırlamak için elinden gelen kuvveti harcamış, muhalefet partileri ve
basını İttihat ve Terakki Partisine karşı birleştirmeye muvaffak olmuştu. Çalışmalarında Kıbrıslı Kâmil Paşa
(Sadrazam) ile İngiliz ajanları tarafından desteklenmişti. Vahdeti’nin Avcı Taburları arasında kışkırtıcı faaliyetlerde
bulunduğu bazı İngiliz kaynaklarında da açığa vurulmuştur.[104]

ASİLERİN YARGILANMASI

Harp Divanı kuruluyor

31 Mart sanıklarını yargılamak üzere 26 Nisan 1909 tarihinde kurulan Harp Divanının başkanlığına Topçu Feriki
(Kolordu) Hurşit Paşa, üyeliklerine ise Hareket Ordusu 1. Fırka (Tümen) Komutanı Ferik Hüseyin Paşa… 3.Topçu
Fırkası Komutanı Mirliva (Tuğgeneral) Hasan Rıza Paşa, Kurmay Mirliva Nazif Paşa, Kurmay Kaymakam Cemal Bey,
Deniz Kaymakamı Vasıf Bey, Deniz Kolağası (Yüzbaşı) Rauf Beyler getirilmişti. [105]

Derviş Vahdeti, içki ve şarkıcılıkla serseri bir hayat geçirmiştir

Derviş Vahdet hakkında Sıkıyönetim Mahkemesince verilen kararda özetle;

“…Volkan Gazetesi İmtiyaz sahibi olup fesat çıkaran yayınlarıyla geçen Mart’ın 31nci salı günü meydana gelen irticai
ve askeri ihtilalı hazırlamaktan sanık olan… Ve 1.Sıkıyönetim Mahkemesinin derin soruşturma ve yargılanması
sonunda hiçbir ilmî ve içtimaî terbiye görmeyerek, şimdiye kadar içki ve şarkıcılıkta serseri bir hayat geçirmiş olduğu
sorgu sırasında kendi itirafı ile meydana çıkan… Mehmet oğlu Kıbrıslı Derviş Vahdeti adındaki şahıs, Volkan Gazetesi
yayınlamaya başladıktan sonra, firarından dolayı hakkında kanuni takibat açılan Emir’i zade Ömer Lütfi ile birleşerek
İttihadı Muhammedi adı altında bir cemiyet kurmuş, gazetesini de bu cemiyetin yayın organı haline getirmiştir…

Derviş Vahdet, din ve şeriat perdesi altında mütemadiyen yayınladığı tahrik edici ve fesat çıkarıcı makaleleriyle
halkın üzerinde özel bir etki yaptığı gibi, Kışlalara sokulan Volkan Gazetesindeki Mehdîyane yazılarıyla askeri etkisi
altına almış ve bunları Hükümetle Millet Meclisi Başkan ve üyelerinden bazılarının aleyhine sevk etmiştir. İnkârına
rağmen Vahdeti’nin 31 Mart günü Millet Meclisi önündeki askerler arasında bulunduğu ortaya çıkmıştır…” [106]
Şeklinde ifade edilmiştir.

Padişah II. Abdülhamit’in, Kabûli Bey’in şehit edilmesine seyirci kalması

1.Sıkıyönetim Mahkemesinin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’in yargılanması için ileri sürdüğü gerekçede ise özetle;

“… Mabeyn (saray sözcüsü) tütün kıyıcısı Mustafa Ağa, Saraydan Başmühasip Cevher Ağa, tüfekçilerden Albay Halil’i
kötülük vasıtası (ispiyoncu) olarak seçmesi… Bunları, meşhur hafiyelerden eski teftiş heyeti üyesi Nadiri Fevzi
(Protesto Gazetesi yazarı), eski Gümrük Dairesi İstatistik (Rüsumat) Kalemi Müdür Yardımcısı Tevfik Beylerle
temasta bulundurması. (bunların hepsi idam edilmiştir)… Ayrıca bunların hepsine paralar vermesi, Volkan
Gazetesine Başmühasip Cevher Ağa eliyle para göndermesi, Serbesti Gazetesi sahibi Mevlâna zade Rıfat Beyi
öldürmesi için Albay Halil’i memur etmesi, ancak Rıfat Bey yerine Serbesti Gazetesi Başyazarı Hasan Fehmi’nin
öldürülmesi ayrıca…

Ayaklanan askerler, Tabur halinde Yıldız Sarayına geldikçe Sultan Abdülhamit’in, isyancılara iltifat etmesi, hatta
Binbaşı Ali Kabûli Bey’i, getirenlerden ikisini yanına çağırması, onlarla konuşması ve sonunda Kabûli Bey’in kendi
gözleri önünde öldürülüp cesedinin ağaca asılmasına engel olmayışı, ayrıca Abdülhamit’in, asi askerlerin elindeki
sancağa, Mecidî nişanı takması…” gibi hususlar yer almıştır. Yukarıdaki gerekçelere rağmen kabinede ne
Şeyhülislam, ne de Adliye Nazırı (Adalet Bakanı) Necmettin Mola, 33 yıl iktidarda kalan Padişah Sultan
Abdülhamit’tin tahttan indirildikten sonra yargılanmasına razı olmadılar. Ayrıca Hareket Ordusu Komutanı Mahmut
Şevket Paşa’nın ise İstanbul’a girerken Padişahın kılına dokunulamayacağını ifade etmesi, bunun yanında Sultan
Abdülhamit’in Hareket Ordusuna mukavemet etmemesi de Abdülhamit’in yargılanmamasını sağlamıştır.” [107]

II. Abdülhamit’e göre bu işlerde (ayaklanmada) en çok faaliyet gösterenler İsmail Kemal (Mebus) ve Kamil Paşa’nın
(Sadrazam) oğlu Sait Paşa idi. Para karşılığında Hamdi Çavuş’u (ayaklanmanın elebaşı) taburunu ayaklandırmaya
memur eden Sait Paşa’ydı. Böylece Meclis önünde askeri bir gövde gösterisi ile İttihat ve Terakki sindirilerek kabine
düşecek ve Kamil ve Nazım Paşa’lar işbaşına getirilecekti.[108]

Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, aynı müsamahayı II. Abdülhamit’in yerine geçecek olan
Vahdettin içinde gösterecektir. Duruşmalar sırasında Vahdettin’in İttihadı Muhammedi’ye Cemiyetine girmesi bu
Cemiyete yardım iddiaları üzerine hemen hiç gidilmemiş, isyanı bastıran ordu, sarayı ve hanedanı suçlamaktan
kaçınmıştır. [109]

Derviş Vahdetti ile birlikte asilerden ve bunlara destek verenlerden toplam 49 kişinin idam edilmesi

31 Mart hadisesine iştirak eden askerler, alaylı zabitler (subaylar), saray mensupları, İttihadı Muhammedi Cemiyeti
azaları hocalar yakalanarak muhakeme edilip muhtelif şekillerde cezalandırılmışlardır.[110]

Ayrıca, Osmanlı Harp Divanı; 31 Mart ayaklanmasında suçlu gördüğü 49 kişiyi asmak suretiyle idam etmiştir. 37 kişi
süresiz hapis ve kalebentlik, 390 kişi hapis, 139 kişide sürgün cezalarına çarptırılmıştır. İdam edilenlerin içinde
ayaklanmanın elebaşlarından olan ve irticaî yayın yaparak halkı isyana teşvik eden Volkan Gazetesi sahibi Derviş
Vahdeti de bulunuyordu. Vahdeti, Hareket Ordusu Komutanlığına bir dilekçe ile başvurarak akıldan zoru olduğunu
iddia ederek ölümden kurtulmak istemiş ise de bunun bir faydası görülmemiştir.[111]

Yargılanma safhasında ilk hamlede İttihat ve Terakkinin muhalifleri hakkında takibat başladı. Muhaliflerden çoğu,
Harekât Ordusu şehre girmeden (İstanbul) yabancı memleketlere veya Anadolu’ya kaçmışlardı. Bunlar arasında
Kâmil Paşa, Kâmil Paşa zade Sait Paşa, Ali Kemal, Mevlânzade Rıfat, Yeni Gazete sahibi Zühtü, Berat Mebusu İsmail
Kemal, Ergiri Mebusu Müftit, Ahrar Fırkası kâtibi umumisi Nurettin Ferruh, Derviş Vahdeti gibi şahıslar
bulunmaktaydı.[112]

31 Mart olaylarına sebebiyet verenler, üç ayrı sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. İlk karar 3 Mayıs 1909
tarihinde çıkmış ve 13 kişi asılmıştı. Bunlar askerin başına geçip kumandayı ele alan çavuşlardı. Bu olaylarda
yukarıda belirtilen Adliye Nazırı (Adalet Bakanı) Nazım Paşa ile Lâskîye Mebusu Şekip Aslan Bey’i öldüren 5 kişi
Ayasofya’da, yine askeri teşvik eden 5 çavuş ve onbaşı Beyazıt’ta, Mülâzım (Teğmen) İlyas’ı köprübaşında şehit eden
üç er aynı köprüde idam edilmişlerdir…

Asar-ı Şevket Zırhlısı Kaptanı Deniz Binbaşısı Ali Kabuli Bey’i şehit eden 16 deniz askerlerinin 8’i, Kasımpaşa, diğerleri
ise Beşiktaş ve Beyazıt’ta asıldılar. (12 Mayıs 1909). Ayrıca Saraydan Başmühasip Cevher Ağa, tütün kıyıcısı Mustafa
Ağa, Tüfekçi Albay Halil, Danıştay üyelerinden Tayyar, Protesto Gazetesi yazarı Nadiri Fevzi, Rüsumat Kalemi Müdür
Yardımcısı Tevfik ve Derviş Vahdeti’nin arkadaşlarından Lütfü… Son partide ise Derviş Vahdeti ile birlikte, yaver ve
hafiye Kabasakal Mehmet Paşa, Erzurum’da isyancıları destekleyen Tümen Kumandanı Yusuf Paşa, İttihadı
Muhammedi Cemiyetinden Yüzbaşı Hakkı ile Yüzbaşı İspat arî’yi şehit eden İzmirli Saim de idam edilenler
arasındaydı.[113]

31 Mart hadisesinde taassupları kabartılarak ve para ile kandırılarak irtica bayrağını açmış olan tabur (avcı) efradı,
yollarda çalıştırılmak üzere Rumeli’ye sevk edilmişlerdir. Divan’ı Harpçilerin (Sıkıyönetim Mahkemesi) İttihatçılardan
hiç kimseyi muhakeme etmemesi ve cezalandırmaması, birçok dedikodulara sebep olmuştur. Siyasetle uğraşarak
ordunun zehirlenmesinin farkında olmayan zabitlerin (subayların), isyanı, önceden sezemeyen ve hadise esnasında
büyük bir acz eseri gösteren Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa ile Harbiye Nazırı Ali Rıza Paşa gibi zevatında
(şahıslarında) sorguya çekilmesi isteniyordu. Ancak bunlar yapılmamıştır.[114]
GEÇMİŞTE MEYDANA GELEN ÖNEMLİ BAZI GERİCİ ve BÖLÜCÜ AYAKLANMALAR

Patrona Halil İsyanı (29 Eylül-11 Ekim 1730)

İrtica anlamındaki ilk ayaklanma olaylarından biri Osmanlı döneminde Sultan III. Ahmet zamanında, 29 Eylül –11
Ekim 1730 tarihleri arasında meydana gelen Patrona Halil İsyanıdır. Halkın ekonomik sıkıntı içinde olmasına rağmen
Padişah III. Ahmet ile Sadrazam Damat İbrahim Paşa ve etrafının (Bu dönem “Lale devri” olarak anılmaktadır); lüks
içinde zevk ve sefa yaşamalarını ve İran üzerine yapılan seferin başarısızlığını bahane eden Arnavut asıllı ve yeniçeri
olan Patrona Halil ve adamları; 29 Eylül 1730 tarihinde İstanbul’da Sultan Beyazıt Camii’nin önünde ellerinde yalın
kılıç olduğu halde bayrak açıp; “…Şer ile davamız vardır, Ümmet-i Muhammet’ten olanlar dükkânlarını kapatıp
bayrak altına gelsin…” [115] Diye bağırarak halkı ayaklandırmışlar ve askeri kışlaları da basarak silahlarına el
koymuşlardır.

Sonuçta, asiler tarafından kendilerine teslimi istenen Vezir-i Azam (Sadrazam) Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ile
damatları Kaptan-ı Derya Mustafa ve Sadaret Kethüdası Mehmet Paşalar boğdurulmuş, Sultan III. Ahmet ise tahttan
indirilmiş ve yerine yeğeni I. Murat getirilmiştir. Ancak Patrona Halil, 25 Kasım 1730 tarihinde adamları ile birlikte
bir baskınla öldürülmüştür.[116]

Lale Devri (1718-1730); Osmanlı Devletinde zevk ve sefanın öne çıktığı bir devir gibi değerlendirilse de gerçekten bu
devir, Osmanlı Devlet ve toplumunun geleneksel yapısından batıdaki değişimler çerçevesinde reform mahiyetinde
olumlu değişimlerin gerçekleştiği bir dönem olmuştur. Bu dönemde 1727’de matbaa getirilmiş, bir itfaiye teşkilatı
kurulmuş, ilk çiçek aşısı uygulanmış, kâğıt, kumaş ve çini imalathanesi kurulmuş, doğu klasikleri devrin Türk’çesine
çevrilmiştir. Bu değişim süreci, yukarda belirtilen irticai nitelikteki Patrona Hali isyanıyla büyük bir darbe almıştır.

Kabakçı Mustafa Ayaklanması (28 Mayıs 1807)”

Osmanlı Sultanı III. Selim zamanında (1789-1807);

A. “Nizam-ı Cedit” adı altında bilhassa ordunun, teşkilat, eğitim, kılık ve kıyafetleri ile birlikte batı’ya uygun askeri,
mülki, idari, içtimai ve siyasi alanlarda bir dizi yenilik ve ıslahat hareketlerine karşı, Sadaret Kaymakamı Köse Musa
Paşa ve Şeyhülislam Ataullah Efendinin ve ulemanın çoğunun karşı çıkması… Bu ıslahat hareketlerini “kâfir” icadı
olarak görmesi,

B. Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya gibi yüzyıllarca din ve devlet düşmanı olarak bir komşu ile ittifak anlaşması
yapması,

C. Arap yarımadasında Vehhabîlik hareketleri, Akdeniz’de Rum ve Balkanlarda Sırp başkaldırma olayları, Vidin’de,
Rusçuk’ta ve Edirne’de devlete karşı ayaklanma hareketleri, Osmanlı Devletini aciz ve tedbir alamaz duruma
getirmiştir. Bu durumlardan da istifade eden Kabakçı Mustafa ve adamları devlete karşı ayaklanmışlardır…

İçteki bu yıkıcı faaliyetlerin yanında İngilizler, Fransa ile uzlaşmak temayülünü gösteren Osmanlı devlet adamlarını
devirmek için;

“… Padişah, İngiliz ve Rus hükümetleri ile yeniçerileri ortadan kaldırmak için anlaştı. İngiliz donanması padişahın
müsaadesiyle İstanbul’a geldi. Rus donanması da yakında gelecektir. O vakit yeniçeri kaldırılacak ve yerine Nizam-ı
Cedit geçecektir.” Şeklinde yıkıcı propaganda yapmışlardır…

Islahata düşman vezirler arasında bulunan Tayyar Paşa; “… Nizam-ı Cedit ile İslam dinine mensup olan askerlerimize
kâfir elbisesi giydirilmektedir. İslam olanlar devletten dışlanmaktadır. Askerlerimiz başı şapkalı Fransız (kâfir)
olmuştur.” [117] Demek suretiyle halkı ve yeniçerileri Nizam-ı Cedit’e karşı ayaklandırmaya çalışmıştır…

Ulema camilerde; “… Askere setre (dar) pantolon giydirip imanına helal getiren, önlerine öğretmen diye Frenkleri
(Fransız) düşüren padişaha elbette Allah yardımını çok görür.” şeklinde batıya uygun asker kıyafetlerine karşı vaiz
vermişlerdir.

Nizam-ı Cedit’e düşman olan asilerin lideri çavuş Kabakçı Mustafa ise;

“…Ey ahali, meramımız Nizam-ı Cedit belasını kaldırmaktır. Başka niyetimiz yoktur. Müslüman olanlar, kendilerini
ocaklı bilenler bizimle beraber olsun.” Diyerek ayaklanmayı başlatmıştır. Ulemanın (din âlimleri) ileri gelenleri başta
Şeyhülislam Ataullah Efendi olmak üzere, asilerin programlarını tasvip ettiler. Sonuçta Sultan III. Selim asilerin
isteğini kabul ederek Nizam-ı Cedit’in kaldırıldığını ilan etmiştir. Ayrıca Sultan III. Selim de tahttan indirilmiş yerine
IV. Mustafa getirilmiştir. Ancak din ağırlıklı bu ayaklanmalarla Osmanlı Devleti dünyanın gözünde itibarı
sarsılmıştır.[118] Fakat Rumeli’de III. Selime bağlı olan Alemdar Mustafa Paşa, kısa bir süre içinde İstanbul’a gelerek
Kabakçı Mustafa ve adamlarını ile Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa’yı ortadan kaldırmıştır. İrtica devri bu suretle
sona ermiştir.[119]

Osmanlı Padişahı III. Selim zamanında; Avrupa’dan getirilen subaylar, İstanbul’da levent Çiftliğinde askerlerimize
eğitim vermeye başlamıştı. Baruthaneler yenileştirilerek üretim arttırıldı. O güne kadar devlet, harplerde ihtiyaç
duyduğu barutu, İngiltere ve Hollanda’dan satın almak zorundaydı. Fransa’dan ve İsveç’ten getirilen mühendisler
vasıtasıyla tersaneler elden geçirildi. Mühendis hane-i Berri-i Hümayun’u (Topçu Okulu) kurdu. (1794) Ordu ve
Donanmanın işine yarayacak önemli kitapların Türkçeye çevrilmesine ve basımına önem verdi. Türk dilinin bir ilim
dili durumuna gelmesini sağlamıştır. Nizam-ı Cedit devrine gelinceye kadar Osmanlı bilginleri arasında Türkçenin
büsbütün bırakılarak yerine Arapçanın bilim dili ve aynı zamanda halk dili olarak alınmasını isteyen vardı. Osmanlı
İdarecileri, İslam anlayışına uymamasına rağmen, Hıristiyan devletleri ile karşılıklı esaslara dayanan anlaşma
yapmaya başladılar. Bu yepyeni bir siyasi düşünceydi. Viyana, Paris ve Londra’da ilk daimi elçilikler açıldı. Siyaset ve
diplomasi alanında yapılan bu yenilikler, Osmanlı İmparatorluğunda batı etkisinin oluşmasını kolaylaştırmıştı.[120]

Şeyh Sait İsyanı (13 Şubat - 31 Mayıs 1925)

13 Şubat – 31 Mayıs 1925 tarihleri arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da meydana gelen Şeyh Sait İsyanı ise Din
kisvesi altında İslami-Kürt devleti kurma amacını gütmüş, Kürt Teali Cemiyetinin kurucularından eski milletvekili
Yusuf Ziya ile Emekli Albay Cibranlı Halid, Nisan 1924 tarihinde;

“…Türklerle bir arada yaşamaların sebebinin ‘Din’ olduğunu, onunda elden gittikten sonra birlikte yaşamalarının
gereğinin kalmadığını, hele Türk ırkçılığını resmi politika olarak benimseyen bir rejimi Kürtler olarak
kabullenmelerinin mümkün olamayacağını.” [121] İfade etmek suretiyle Türk – Kürt ayrımcılığını yapmışlardır.

Şeyh Sait’in üzerinde ele geçen ve bölgedeki ağa, şeyh ve beylere hitaben yazdığı mektupta özetle;

“… 1300 küsur seneden beri İslam dinine tabiiyiz. Hz. Muhammed bu dinin elçisidir. Şimdi bu Kur’an ve İslam’ı
yıkmaya başladılar. Eğer biz iman sahibi ve Allah’ın birliğine inananlar İslam’da birlik olamazsak, cümlemiz behemal
mahvı ve yok olacağız. Tüfeklerle beraber kurtuluş yolunu bulunuz.” [122] Demek suretiyle halkı din maskesi altında
silahlı ayaklanmaya teşvik ve tahrik etmiştir.

Şeyh Sait’in, asi liderlerine yazdığı diğer bir mektupta ise özetle; “… Hükümetin dinsizliği, dine ait vakıfların,
medreselerin, şeyhliğin kaldırılması, fuhuş ve zinanın artması, kadınların ecnebilerle dans etmesi…” [123] Gibi
ifadelerle propaganda yaparak yöre halkına henüz yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyet Hükümetine karşı kin ve
nefret duygularını aşılamak istemiştir.

Zamanın Gnkur. Bşk.lığının birliklere yazdığı 28 Şubat 1925 tarihli yazısında da; “...Ayaklanmanın gaye ve hedefi
olarak; din ve şeriat talebi, hilafet ve saltanatın iadesi perdesi altında bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının
amaçlandığı,” [124] belirtilmektedir.

Menemen (Kubilay) Olayı (23 Aralık 1930)


Giritli Mehdi Derviş Mehmet ve gerici grubu, 23 Aralık 1930 günü sabahı Menemen’de Müftü mescidinde ki yeşil
bayrağı alarak Belediye meydanına gelmiş ve burada bulunan halka; “… Din elden gidiyor, kâfirler bizi dinimizden
ayırmaya çalışıyor, şapka giymeye zorluyorlar…” Diyerek esnafı dükkânlarını kapatmaya ve kendilerine katılmaya
çağırmışlardır.[125]

Ayaklanan bu mürteci gruba müdahale eden Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ı Mehdi Derviş Mehmet, Şamdan
Mehmet ile birlikte Kazez Camii bahçesinde başı gövdesinden ayrılmak suretiyle şehit edilmiştir. Böylece
Cumhuriyet Ordusunun bir genç subayı canavarca bir hisle cehalet ve taassubun kurbanı olmuştur. Gericilerin niyet
ve maksadı; Atatürk ilke ve inkılâplarını kaldırmak, genç Türkiye Cumhuriyetini yıkarak yerine şeriat devletini
kurmak, saltanat ve halifeliği yeniden geri getirmektir.

SONUÇ ve DEĞERLENDİRMELER

Kurucuları arasında Said-i Kürdi (Nursi) ile Volkan Gazetesi sahibi Kıbrıslı Derviş Vahdetin ile cahil ve gerici hocaların
bulunduğu İttihadı Muhammedi Cemiyetinin, ilmiye (medrese) sınıfına mensup sarıklı softaların; halk ve asker
arasında din ve şeriat (koyu bir din devletine dönüş, gericilik) propagandası yapması... İkinci Meşrutiyetle gelen
özgürlük, ıslahat ve yeniliklere karşı gelmesi… Batı ve modern düşüncedeki subaylar ile yenilikçi İttihat ve Terakki
Cemiyetine karşı tutumları, 31 Mart Olayının meydana gelmesinde önemli bir faktör olmuştur. 31 Mart faciası,
Osmanlı tarihinin en büyük irtica hareketlerinden birisidir.

İngiliz dostu ve Arnavut asıllı mebus İsmail Kemal ile İngiliz yanlısı Sadrazam Kamil Paşa ile oğlu Sait Paşa ve
etrafındaki bazı Arnavut, Arap kökenli mebuslar ile gerici hocalarında 31 Mart Ayaklanmasının gerçekleşmesinde
yardımları olmuş, ayrıca İngiliz ajanları, İngiliz basını ve İngiliz elçisi tarafından da desteklenmiştir. Avcı
Taburlarındaki askerlerin önemli bir bölümü ile isyancıların başı olarak ortaya çıkan Hamdi Çavuş’un Arnavut olması,
isyancıların işlerini kolaylaştırmıştır. Ayrıca ayaklanan bu asilere destek verenlerin diğer bir amaçlarının da
Arnavutluğu Osmanlı topraklarından ayırmak olduğu anlaşılmaktadır.

Sonuçta, İstanbul’da Harbiye’de Taşkışla ile Taksim’de bulunan Topçu Kışlasında ki Avcı Taburlarındaki askerlerin
gerici yayın ve yobazların tahriki ile ayaklanmaları sonunda 31 Mart Olayı gerçekleşmiştir. Ayaklanma sırasında bir
kısım Mebus (Milletvekili) ve Osmanlı Nazırları (Bakan) ile mektepli (Harp Okulu mezunu) subaylar öldürülmüş,
Ancak Kurmay Başkanlığını Yüzbaşı Mustafa Kemal’in yaptığı Selanikten gelen Hareket Ordusu tarafından devletin
bekasını ilgilendiren bu önemli irticai ayaklanma bastırılmıştır. Hareket Ordusunun planlı, disiplinli ve bilgili
yönetilmesi, muhtemel bir felaketi önlemiştir.

Ayaklanmanın bastırılmasında gelecekte Türklerin kaderini değiştirecek komutan ve devlet adamı olacak olan
Mustafa Kemal (Atatürk), İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Enver Paşa ve Fevzi Çakmak gibi genç kurmay subayların
önemli katkıları olmuştur. Yerinde ve doğru kararlarla kolay ve çabuk bastırılmıştır. Özellikle kan dökülmemesi için
büyük özen gösterilmiştir.

Harekât Ordusu ayaklanmayı bastırmak üzere İstanbul’a gelmeden önce, Sadrazam Kamil Paşa, Ali Kemal, Derviş
Vahdeti gibi şahıslar, yabancı memleketlere ve Anadolu’ya kaçmışlardır. Asilerin liderliğini yapan Arnavut asıllı
Mebus İsmail Kemal ise İngiliz bayrağı taşıyan bir Yunan vapuru ile Yunanistan’a iltica etmiştir.
31 Mart isyanının askeri ve siyasi hayatımızda tahripleri büyük olmuştur. Büyük ümitlerle kurulan Meşrutiyet
rejiminin sonucu alınmadan nihayet bulmuştur. Dönemin Padişahı II. Abdülhamit ile Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa,
ayaklanmaya karşı yeterli önlem alamamış olayı bir nevi kendi akışına bırakmıştır. II. Abdülhamit tahttan indirilip
yerine V. Mehmet Reşat getirilmiştir.

Ayaklanma sırasında 49 şehit, 82 yaralı verilmiş, asilerden ise 400 civarında kişi ölmüş, 700 civarında yaralanmıştır.
Osmanlı Harp Divanı; 31 Mart ayaklanmasın da suçlu gördüğü 49 kişiyi asmak suretiyle idam kararı vermiştir. İdam
edilenlerin içinde ayaklanmanın elebaşlarından Volkan Gazetesi sahibi Derviş Vahdet’te bulunmaktaydı.

Geçmişte meydana gelen, devletin ve milletin geleceğine kast eden devlet ve rejim düşmanı bu gibi irticai ve
ayrılıkçı ayaklanmaları yapanlar, teşvik ve tahrik edenler en ağır şekilde cezalandırılmasına rağmen günümüzde bu
kanlı olaylardan yeteri kadar ders alınmadığı düşünülmektedir.

Mürteciler ile din ve şeriat perdesi altında bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını isteyen ayrılıkçı Kürtlerin, yukarda
ki ayaklamaları; Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde, Avrupa’ya yönelmeği engellemek, devleti çağ dışı bırakmak,
ordu ve kamu kuruluşlarında ıslahat ve yeniliklerin yapılmasına mani olmak… İlim ve teknikte ilerlemelerin önüne
geçmek, İslami bir Kürt devleti kurmak ve menfaatlerini kaybetmemek amacıyla yurt dışından da destek almak
suretiyle yaptıkları değerlendirilmektedir.

31 Mart Ayaklanmasına neden olan gericiler; halkın ve askerin dini duygularını tahrik etmiş, kanlı bir ihtilalın
körükleyicisi ve destekleyicisi olmuşlardır. Avcı Taburlarındaki eratın isyana katılmalarında, komutanlarının ihmal ve
gafletleri de sebep olmuştur. 31 Mart Vaka’sı, tarihimizin kanlı sayfalarından birisidir. Dini hislerin ve mukaddesatın,
hasis menfaatler uğruna insafsızca ve haince sömürülmesi sonucunda meydana gelmiştir. Bu olay, cehalet ve
taassubun; çağdaşlığa, ilme, gelişmeye, hürriyet ve aydınlığa karşı baş kaldırışıdır.

31 Mart Olayı, tipik bir gericilik ve irtica olayıdır. Ordu tarafından bastırılmış, ancak kökü kazılmış değildir.15 Şubat
1925 tarihinde meydana gelen Şeyh Sait Olayı ile 23 Aralık 1930 tarihinde vuku bulan Menemen (Kubilay) hadisesi,
31 Mart ayaklanmasının devamı niteliğinde olduğu değerlendirilmektedir.

Saygılarımla…
KAYNAKÇA

Celâl Bayar; Ben de Yazdım, c.I, İstanbul, 1965.

Cihat Akçakayalıoğlu; Atatürk, Komutan, İnkılâpçı ve Devlet Adamı Yönleriyle, Gnkur. ATASE Bşk.lığı Yayınları,
Ankara, 1988.

Doğan Avcıoğlu; 31 Mart Yabancı Parmağı, Ankara, 1969.

Prof. Dr. Enver Ziya Karal; Osmanlı Tarihi, IX. Cilt, (1908-1918), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1996.

Prof. Dr. Enver Ziya Karal; Osmanlı Tarihi, V.Cilt, 6ncı Baskı, Nizam-ı Cedit ve Tanzimat Devirleri (1789-1856), Türk
Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1994.

Ergun Poyraz; Tarikat, Siyaset, Ticaret ve Cinayet, Haziran 2007, İstanbul.

Ecvet Güresin; 31Mart İsyanı, Habora Kitapevi Yayınları:59, İstanbul 1969.

Prof. Dr. Fahir H. Armaoğlu; Siyasi Tarih (1789-1960), İkinci Baskı, Ankara 1973.

Hikmet Çetinkaya; Kubilay Olayı ve Tarikat Kampları, Çağdaş Yayınları, İstanbul Mart 1995.

Hilmi Kamil Bayur; Sadrazam Kamil Paşa, Ankara 1954.

Hasan Amca; Doğmayan Hürriyet, İstanbul, 1958.

İsmet İnönü; İnönü’nün Hatıraları, Genç Subaylık Yıllarım, 1884-1918, Yay: Sabahattin Selek, İstanbul, 1969.

İsmail Hami Danişment; 31 Mart Vak’ası, İstanbul, 1974.

Ordinaryüs Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı; Büyük Osmanlı Tarihi, V.Cilt, 6ncı Baskı, 1975.

İzzettin Çopur (E. Alb.): Şeyh Sait İsyanı’nın (13 Şubat-31 Mayıs 1925) İrtica ile İç ve Dış Etkenler açısından
Değerlendirilmesi. Gnkur. ATASE Bşk.lığı Yayınları, Stratejik Araştırma ve Etütler Bülteni, Sayı:1, Eylül 2001, Yıl:1.
Ankara-2001

İzzettin Çopur (E. Alb); Menemen (Kubilay) Olayı ve Bu Olayda Güvenlik Güçlerinin Hareket Tarzları, Gnkur. ATASE
Bşk.lığı Yayınları, Stratejik Etütler Bülteni, Sayı: 94, Eylül 2000, Yıl: 34, Ankara-2000.

Kemal Atatürk Nutuk (1919-1927); Atatürk Araştırma Merkezi, Bugünkü Dille Yayına Hazırlayan Prof. Dr. Zeynep
Korkmaz, Ankara 2000.

Kazım Karabekir; İttihat ve Terakki Cemiyeti (1896-1909) Neden Kuruldu Nasıl Kuruldu Nasıl İdare Olundu, Yazılış
Tarihi: 1945-İstanbul, Yayımlayan Prof. Faruk Özerengin -Emel Özerengin, İstanbul 1982.

Mustafa Baydar; 31 Mart Vak’ası, İstanbul 1955.

Mustafa İslamoğlu; Şeyh Sait Ayaklanması, Denge Yayınları 97, İstanbul Şubat 1998,

Sadi Borak; “31 Mart Vaka’sının Çıkış Nedenleri Üzerine Çeşitli Yorumlar ve Atatürk ve Hareket Ordusu Üzerine
Orgeneral İzzettin Çalışların Bir Makalesi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. VIII/23, Ankara, 1992.
Samiha Ayverdi; Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, c. III, 2.Baskı, İstanbul, 1981.

Prof. Dr. Sina Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, İmge Kitapevi Yayınları, 3. Baskı, Kasım 1994 Ankara.

Doç. Dr. Sina Akşin; 100 Soruda Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1980.

Vural Savaş; Dip Dalgası, Bilgi Yayınları, Şubat 2006, Ankara.

Dr. Zekeriya Türkmen; Harekât Ordusu ve Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, Gnkur. ATASE Bşk.lığı, Ankara Gnkur.
Basımevi 1999.

Gnkur. ATASE Bşk.lığı Arşivi; Klasör No: 35, Dosya No: 2, Fihrist: 2-1.

Gnkur. ATASE Bşk.lığı Arşivi; Klasör No: 35, Dosya No: 2, Fihrist: 11-2.

Hürriyet Gazetesi; 7 Eylül 2008 Tarihli Nüshası, “MAHYA” Başlıklı Belgesel Yazı.

www.izzettin çopur.com.tr.

Tr. wiki.pedia.org/wiki/Patrona Halil İsyanı.

http: // tr.wikipedia.org /wiki/ ile http: www.degisti.com

[1] Doç. Dr. Sina Akşin; 100 Soruda Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1980, s. 250

[2] Prof. Dr. Fahir H. Armaoğlu; Siyasi Tarih (1789-1960), İkinci Baskı, Ankara 1973, s. 305- 310

[3] Celal Bayar; Bende Yazdım, C.1, İstanbul 1965, s. 167- 168

[4] Dr. Zekeriya Türkmen; Hareket Ordusu ve Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, Gnkur. ATASE Bşk.lığı Ankara Gnkur.
Basımevi, 1999, Sunuş.

[5] Ecvet Güresin; 31Mart İsyanı, Habora Kitapevi, Yayınları: 59, İstanbul 1969, s. 30, Ayrıca Hürriyet (Toplum)
Gazetesinin 7 Eylül 2008 Tarihli Nüshasındaki Burak Artuner’in hazırladığı “MAHYA” Başlıklı Belgesel Yazı ile Mustafa
Baydar; 31 Mart Vak’ası, Milli Tesanüt Birliği Yayını No: 8, İstanbul 1955, s. 8

[6] Hürriyet (Toplum) Gazetesinin 7 Eylül 2008 Tarihli Nüshasındaki Burak Artuner’in hazırladığı “MAHYA” Başlıklı
Belgesel Yazı ile Doç. Dr. Sina Akşin; 100 Soruda Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1980, s.
91-92

[7] Osmanlı Devleti döneminde Taşkışla olarak anılan yer, bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesine bağlı bulunan ve
Mimarlık Fakültesi olarak kullanılan Osmanlı Kışlasıdır. Taksim’de Taşkışla Caddesi üzerinde bulunan büyük bir
binadır. Taşkışla Osmanlı döneminde 1846-1852 yılları arasında Askeri Tıbbiye için hastane olarak yapılmıştır. 1860
yılından itibaren Dolmabahçe Sarayını korumak amacıyla askeri kışla olarak kullanılmaya başlanmıştır. (http: //
tr.wikipedia.org /wiki/ ), (http. www. Değişti.com)

[8] Dr. Zekeriya Türkmen; Hareket Ordusu ve Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, Gnkur. ATASE Bşk.lığı, Ankara Gnkur.
Basımevi 1999, s.8
[9] Alaylı tabiri özellikle Tanzimat sonrası dönemde sıkça kullanılan bir ifade olmuştur. Osmanlı Ordusunun subay
ihtiyacı askeri okullardan karşılanamadığından, orduda liyakat gösterenlerde subay olarak istihdam edilirdi. Şöyle ki,
er olarak orduya katılan ama gösterdiği başarı ve liyakat sonunda küçük zabit olan ve sıra ile rütbeleri aşarak paşalık
rütbesine ulaşan kişiler vardı. Bunların büyük bir kısmı okuma yazma dahi bilmezlerdi. İşte bu kesim subaylar “alaylı
subay ” tabir edilirdi. Askeri okullar yeterli olmadığından dolayı alaylıların sayısı İkinci Meşrutiyet dönemine kadar
oldukça kalabalık bir yekûn tutmuştur.

[10] Mektepli subay ifadesi de İkinci Meşrutiyet döneminde sıkça kullanılan ve Harp Okulu mezunu olan subayları
tanımlayan bir söyleşi tarzı idi.

[11] Hilmi Kamil Bayur; Sadrazam Kamil Paşa, Ankara, 1954, s. 253-254, Ayrıca Bk. Mustafa Baydar; 31 Mart Vak’ası,
İstanbul, 1955, s. 8-9 ile Doç. Dr. Akşin; 100 Soruda Jön Türkler, s. 120

[12] Prof. Dr. Sina Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, İmge Kitapevi Yayınları, 3. Baskı, Kasım 1994 Ankara,
s. 37

[13] Akşin; 100 Soruda Jön Türkler, s. 16-17

[14] Ecvet Güresin; 31 Mart İsyanı, Habora Kitapevi Yayınları: 59, İstanbul 1969 s. 31–32

[15] Derviş Vahdeti; 1870 yılında Kıbrıs’ta doğmuştur. Kıbrıslı bir hafızdı. Asıl adı derviştir. Derviş Vahdeti, Padişah
Abdülhamit’e yazdığı bir mektup’ta hayatını şöyle anlatmaktadır. “Padişahım ben nasıl doğdum büyüdüm? Pederim
pabuççu esnafından Kıbrıslı Mahmut ağa idi. dört yaşında mektebe girdim, beş yaşında Kur’anı hatmettim. On dört
yaşında hafız oldum. Bir miktar Arapça dil bilgisi, biraz İslam hukuku öğrendim. Nakşibendî tarikatına girdim. Yaşım
yirmiyi buldu. Biraz İngilizce öğrendim. Kıyafet değiştirip hükümet memuru oldum. İngiliz Kraliçesi adına verilen
balolarda redingotlu, eldivenli bir adam olarak göründüm. Yirmi beş sene hoca mesleğinde, hoca itikadında, hoca
kıyafetinde medrese köşelerinde bir Müslüman, şimdi medeni…” Derviş Vahdeti, İstanbul’a gelir. Amacı Saraya
kapılanmaktır. O sırada Dâhiliye Nazırı (İç İşleri Bakanı) Memduh Paşa vasıtasıyla göçmen komisyonuna atanır. Aynı
zamanda Paşanın yalısında imamlık yapar. Daha sonra Memduh Paşayı da Padişaha jurnaller. Dâhiliye Nazırı jurnali
Padişahtan öğrenir. Ve Derviş Vahdeti, Diyarbakır’a sürülür. Vahdeti, Diyarbakır’da bir yandan İstanbul’a af dilekçesi
yazarken öte yandan rakı sofralarında ud çalmakta, yanık sesiyle şarkılar söylemektedir. Gözü ilerde olan Derviş, bu
hayata da tahammül edemez. Bir gün Kıbrıs’a gitmek üzere Diyarbakır’dan kaçar. Fakat Bektaşi babası kılığında Urfa
/Birecik’te yakalanır. Meşrutiyetin ilanından sonra salıverilen Vahdeti, İstanbul’a gelmiştir. 10 Kasım 1908’de Volkan
Gazetesini çıkarmaya başlamış, 6 Şubat 1909’da “İttihadı-ı Muhammedi” Cemiyetini kurmuştur. Derviş Vahdeti,
kendi sözleriyle de belli edildiğine göre, fakir bir ailedendi ve mal edinecek bir kariyere de sahip değildi. Dolaysıyla
Kıbrıslı Vahdeti’nin Volkan Gazetesini nasıl çıkardığı ve sözü edilen cemiyeti nasıl kurmuş olduğu hala karanlığını
sürdüren bir soru olarak ortada durmaktadır. Şurası bir gerçektir ki Derviş Vahdeti Kıbrıslı Kâmil Paşa’dan
(Sadrazam) yana idi. Gazetesinde Kamil Paşa’nın Anayasa kurallarına aykırı olarak düşürüldüğünü yazdıktan başka
“Kamil’in namusu ikmal edilecektir; ikmal” diye yazması da bunu göstermektedir. Ecvet Güresin; 31 Mart İsyanı,
Habora Kitapevi Yayınları: 59, İstanbul, 1969 s. 28–29, Mustafa Baydar; 31 Mart Vak’ası, İstanbul 1955, s.11-13.
Ordinaryüs Prof. Enver Ziya Karal; Osmanlı Tarihi, IX. Cilt (1908-1918), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1996, s.
75-76, Bayar; s.170 ile Mustafa Baydar; 31 Mart Vakası, İstanbul 1955, s. 12-14 ve Prof. Dr. Sina Akşin; Şeriatçı Bir
Ayaklanma 31 Mart Olayı, İmge Kitapevi Yayınları, 3. Baskı, Kasım 1994 Ankara, s. 32-33.

[16] Ordinaryüs Prof. Enver Ziya Karal; Osmanlı Tarihi, IX. Cilt (1908-1918), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara,
1996, s. 75-80 ile Mustafa Baydar; 31 Mart Vak’ası, İstanbul 1955, s. 16

[17] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 81

[18] Güresin; s. 33–35

[19] Türkmen; s. 7
[20] Güresin; s. 98

[21] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 45

[22] Güresin; s. 36–38

[23] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 78

[24] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 241

[25] Nurculuk tarikatını kuran Bediuzzeman Said-i Kürdî (Nursi); 1873 yılında Bitlis ilinin Hizan kazasına bağlı Nurs
köyünde doğmuştur. Doğduğu köyün ismine izafeten Nursi soyadını almıştır. Taraftarları ve talebeleri tarafından
“zamanın âlimi, zamanın harikası” anlamına gelen “Bediuzzeman” ismi verilmiştir. Nurculuk, başlangıçta bir tarikat
olarak doğmamış, Said-i Nursi tarafından yazılan “Nur Risaliyesi” nin okunup yayınlanmasına dayanan ve bunları
okuyanların meydana getirdiği dini bir cemaat olarak oluşmuştur. Said-i Nursi, 1925 tarihinde Tunceli bölgesindeki
Şeyh Sait İsyanı esnasında, genel asayişin temini amacıyla önce Burdur’a, daha sonra da Isparta’nın Barla
nahiyesinde mecburi ikamete tutulmuştur. Nurculuk faaliyetlerinin etrafında odaklandığı “Risale-i Nur Külliyatı” nı
ilk olarak Barla nahiyesinde yazmıştır. “Risale-i Nur Külliyatı” adı verilen ve “Sözler, Mektubat Lem’alar ve Şualar”
gibi ana başlıklar altında toplanan 130 parçadan ibaret eserlerden dolayı zaman zaman hakkında davalar açılmıştır.
Bu davalar süresince uzunca bir zaman cezaevinde kalmış ve hayatını mecburi ikamete tabi tutulduğu çeşitli illerde
geçirmiştir. 23 Mart 1960 tarihinde Ş.Urfa’da ölen Said-i Nursi’ nin cenazesi, Ş.Urfa’da Halil-ür Rahman Camii’ne
defnedilmiş, ancak, cenazesinin Ş. Urfa’dan alındıktan sonra gömüldüğü yer bilinmemektedir. Bk. Ergun Poyraz;
Tarikat, Siyaset, Ticaret ve Cinayet, Haziran 2007, 3. Basım, İstanbul, s. 291- 293 (24 Mayıs 2002 tarihinde Genel
Kurmay İstihbarat Başkanlığının “ İrticai Örgütlerin Tehdit Değerlendirmesi ” konulu dokümanı)

[26] Güresin; s. 38-39

[27] Vural Savaş; Dip Dalgası, Bilgi Yayınları, Şubat 2006, Ankara, s.44–45 (Dönemin Genelkurmay Başkanı Cemal
Tural’ın, 15 Nisan 1966 tarihinde bir ön emirle, tüm Silahlı Kuvvetler birimlerinde okunmasını emrettiği, Nurculuğu
suç sayan Yargıtay Ceza Genel Kurulu Kararı’ndan alınan ibareler)

[28] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 40

[29] Güresin; s. 82

[30] Güresin; s. 35–36

[31] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 40

[32] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 108-109

[33] İsmet İnönü; İsmet İnönü’nün Hatıraları, Yayına Hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara, Ağustos
2006, s. 55-56

[34] Sadi Borak; 31 Mart Vakasının Çıkış Nedenleri Üzerine Çeşitli Yorumlar ve Atatürk ve Harekât Ordusu üzerine
Orgeneral İzzettin Çalışların Bir Makalesi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: VIII, Sayı: 23 (Mart 1992)’den ayrı
basım, s. 358

[35] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 231

[36] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 85


[37] Osmanlı Devletinde geleneksel uygulamalara göre ulema sınıfı, askerlikten muaf tutulmuştur. İttihat ve Terakki
Cemiyeti, bu durumu ortadan kaldırmak için meclise bir kanun teklifi yapmış, ancak bütün medreseliler tarafından
tepkiyle karşılanmıştır.

[38] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 240-241

[39] Kimileri Derviş Vahdeti ve onun sahip olduğu misyonu ifade ederken, şu açıklamalarda bulunur. “Derviş Vahdeti
adındaki cahil, atak ve yarım akıllı bir adam, bu ayaklanmanın hareket noktası sayılmakta ise de, kendisi de,
neşrettiği Volkan isimli gazetede, kitleleri yerinden oynatacak manivela değildi. Kaldı ki Avcı Taburları gibi teşkilatlı
ve İttihat ve Terakki Cemiyetinin güvendiği askerleri ayaklandırabilsin.” Bk. Samiha Ayverdi; Türk Tarihinde Osmanlı
Asırları, c.III, İstanbul, 1981, s. 99

[40] Bayar; s. 207

[41] Güresin; s.25

[42] Mustafa Baydar; 31 Mart Vak’ası, Milli Tesanüt Birliği Yayını No: 8, Anıl Matbaası, İstanbul 1955, s. 10

[43] Doğan Avcıoğlu’na göre, Fitz Maurice, 31 Mart olayının tertip ve teşvikçilerine para yardımında bulunarak
isyanın çıkmasını körüklemişti. Bk. Doğan Avcıoğlu; 31 Martta yabancı parmağı, Ankara, 1969, s. 16, 63-64

[44] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 267

[45] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 88-89

[46] Borak; s. 358

[47] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 239-240

[48] Güresin; s. 85

[49] Hasan Amca; Doğmayan Hürriyet, İstanbul, 1958, s.67–71 ile Türkmen; s. 12

[50] Celâl Bayar; s.204- 205

[51] Bayar; s. 164–169

[52] Samiha Ayverdi; Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, 3.Cilt, 2. Baskı, İstanbul 1981, s. 104

[53] Cihat Akçakayalıoğlu; Atatürk Komutan, İnkılâpçı ve Devlet Adamı yönleriyle, Gnkur. ATASE Bşk.lığı Yayınları,
Ankara 1988, s. 7 ile Bayar; s. 141 ve Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 43

[54] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 46-47

[55] Türkmen; s.12–13 ile Bayar; s. 141 ve Baydar; s. 24

[56] 31 Mart Olayı hakkında bir eser yazan Ecvet Güresinin deyimiyle “ Volkancıların ardında dış ülkelerin gizli
teşekküllerinin parmağı olduğunda şüphe yoktu. Nitekim bu şüphe, isyan sonrası duruşmalar sırasında
kuvvetlenmiş, fakat İttihatçılar ve Mahmut Şevket Paşa, büyük devletlerle arayı bozmamak için soruşturmaya izin
vermemiştir. Bk. Ecvet Güresin; 31 Mart İsyanı, İstanbul, 1969, s.85
[57] Güresin; s. 43–45 ile Baydar; s. 23

[58] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 85 -86 ve Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 43-44

[59] Güresin; s. 44–45 ile Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 54

[60] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 87

[61] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 17

[62] Medreselerde eğitimle ve öğrencilere nezaretle görevli resmi devlet memuru

[63] Türkmen; s. 14

[64] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 88 ile Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 59

[65] Baydar; s. 26

[66] Güresin; s. 49–50

[67] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 89

[68] Güresin; s. 45–46

[69] Türkmen; s.15 ile Bayar; s. 158 ve Baydar; s. 26 ile Akşin; 100 Soruda Jön Türkler, s. 127

[70] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 90-91

[71] Güresin; s. 51–53 ile Baydar; s. 28-29 ve Bayar; s. 142-144 ile Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 98-
99

[72] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 74

[73] Güresin; s. 54–56 ile Bayar; s. 159-161

[74] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 92

[75] Güresin; s. 47–49 ile Bayar; s. 147

[76] Türkmen; s.15-16 ile Borak; s. 360

[77] Mahmut Şevket Paşa; Aslen Bağdatlıdır. 1273 (1857) Tarihinde Bağdat’ta doğdu. Küçük yaşta babası ile birlikte
İstanbul’a gelip Üsküdar’da yerleşti. Üsküdar Askeri Rüştiyesinden Kuleliye oradan Harbiye’ye geçmiş ve 1298’de
(1882) Erkânı Harp (Kurmay) Yüzbaşısı olarak okulu bitirmiştir. Erkânı harp Yüzbaşısı olarak Harp Okuluna “hendesei
hallye” ( geometri) hocalığına tayin edilir. Ordumuzda ve askeri okullarda ıslahat yapmak üzere gelen Alman
Generali Von der Goldsch ile birlikte çalışır. Kurmay Yüzbaşı Mahmut Şevket, 19 sene sonra paşa olmuş 19ncu
senesinde birinci ferikliğe (Tuğgeneral) yükselmişti. Mahmut Şevket Paşa üç seneye yakın bir zaman Harekât Ordusu
Kumandanı ve Harbiye Nazırı görevlerini yapmıştır. Daha sonra 1nci, 2nci, 3ncü Orduların Müfettişliğinde
bulunmuştur. Alman İmparatorluğunun daveti üzerine manevralara katılmak üzere 25 Ağustos 325’de (1909) büyük
bir kalabalık tarafından Sirkeciden uğurlanarak Almanya’ya gitmiştir. Almanya’dan sonra Fransa’ya gitti. (Hasan
Amca; s. 77-81)
[78] Harekât Ordusu; Mustafa Kemal, Cumhurbaşkanlığı sırasında Harekât Ordusu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada;
“Harekât Ordusu adını ben buldum. Bazı arkadaşlar Hürriyet Ordusu dediler. Hâlbuki bütün ordu Hürriyet Ordusu
durumundaydı. Harekât halinde bulunan kuvvetlerin durumunu göstermek için, Hürriyet Ordusu’nun Operasyon
Kuvvetleri denildi. Ben, bu operasyon kelimesinin Türkçeye çevrilmesini uygun görerek, Harekât Ordusu ifadesini
kullandım.” Demiştir. (Akçakayalıoğlu; s. 8) ile Bayar; s. 214

[79] Akçakayalıoğlu; s. 8-9 ile Türkmen; s. 18–19 ve Karal; s. 98

[80] Türkmen; s. 33

[81] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 100–101 ile Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 152-153

[82] Türkmen; s. 25

[83] Cihat Akçakayalıoğlu; Atatürk Komutan, İnkılâpçı ve Devlet Adamı Yönleriyle, 2. Baskı, Gnkur. ATASE Bşk.lığı
Yayınları, Ankara 1988, s. 10-11 ile Türkmen; s.38–39 ve Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 158-159

[84] İsmail Hami Danişmend; 31 Mart Vak’ası, İstanbul, 1974 s.116-117

[85] Akçakayalıoğlu; s. 9

[86] Türkmen; s. 44

[87] İsmet İnönü; İsmet İnönü’nün Hatıraları, Yayıma Hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi Ankara, Ağustos
2006, s. 56-57

[88] Kazım Karabekir; İttihat ve Terakki Cemiyeti (1896-1909) Neden Kuruldu Nasıl Kuruldu Nasıl İdare Olundu.
İstanbul Yazılış Tarihi: 1945, Yayınlayan Prof. Faruk Özerengin - Emel Özerengin, İstanbul 1982, s. 444-450

[89] Karabekir; s. 450-456

[90] Türkmen; s. 45–50

[91] Güresin; s. 64–66

[92] Topçu Kışlası; Taksim Kışlası ya da Halil Paşa Topçu Kışlası, 1. Abdülhamit zamanında 1780 yılında yapılmaya
başlanmış ve III. Selim döneminde 1806 tarihinde hizmete açılmıştır. İstanbul Taksim Meydanında günümüzde
Taksim Gezi Parkı’nın bulunduğu yerde bulunan büyük yapı idi. Osmanlı, Rus ve Hint mimarisi tarzında yapılmıştır.
Askeri birliklerin yanı sıra at yarışları ve futbol yarışmaları ile Rum hacıların konaklama amaçlarıyla da kullanılmıştır.
1940 yılında İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı sıfatı ile Lütfi Kırdar’ın isteği ile yıkılmıştır. Yerine Taksim gezi parkı
yapılmıştır. (http: tr. wikipedia.org/ wiki/Taksim)

[93] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 203

[94] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 215

[95] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 100–101

[96] Güresin; s. 71-72

[97] Yeni Padişah V. Mehmet Reşat; 1844’de doğmuştu. Sultan Abdülmecit’in oğludur. Annesi Gül cemal’dir. 64
yaşında padişah olmuştur. 1918’e kadar 9 yıl padişahlık yapmıştır. Düzenli bir eğitim görmemişti. II. Abdülhamit
devrinde sıkı bir gözetleme altında bulundurulmuştu. Özel hayatı saray çevresinde kadınlar ve haremağaları
arasında geçmişti. Kaynaklar, onun nazik, hatırşinas, derviş meşrepli, saray geleneklerine bağlı, Farsçayı merak
etmiş, İran edebiyatı ile uğraşmıştı. Abdülhamit’in Kadiriye Tarikatı’na bağlı olmasına karşılık o Mevlevi Tarikatı’na
bağlı idi. Karal; s.108-109 ve Akşin; 100 Soruda Jön Türkler, s. 134

[98] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 102–108 ile Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 226

[99] Türkmen; s. 50

[100] İsmet İnönü; İsmet İnönü’nün Hatıraları, Yayıma Hazırlayan: Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi Ankara, Ağustos
2006, s. 57-58

[101] Türkmen; s. 51 ile Baydar; s. 35-36

[102] Akçakayalıoğlu; s. 14

[103] İsmail Kemal; 31 Mart ayaklanmasının hazırlanmasında ve yönetilmesinde başlıca rolü oynayan İsmail Kemal
Arnavut asıllı idi. Kendi deyimine göre 1844’te Valona’da doğmuştu. Ve Kanuni Sultan Süleyman’ın
sadrazamlarından Sinan Paşa ailesinden gelmekte idi. Selanik’te ilkokula devam ederek Türkçe öğrenmiş daha sonra
Rumca ve yabancı dil de öğrenmiş, Sadrazam Mitat Paşa’nın kâtipliğinde bulunmuş, bir aralık Trablusgarp Valiliği
yapmıştır. Abdülhamit’le bozuşması üzerine Avrupa’ya geçip Genç Türkler arasına katılmıştır. İsmail Kemal’in ülküsü
Arnavutluk’un bağımsızlığını sağlamaktı. Bu konuda İngiltere’ye güvenebileceğini sandığı için İngiliz dostu idi. İngiliz
ve Yunan devlet adamları arasında dostları vardı. Yunan Hükümetince Osmanlı Mebus seçimlerinde çalışmak üzere
vazifelendirilmişti. Meşrutiyet’in duyurulmasından sonra İstanbul’daki İngiliz Elçisi ile de kuvvetli bir dostluk
kurmuştu. Kendisine Kıbrıslı Kâmil Paşa’ya bağlayan da bu dostluk idi. İsmail Kemal, İttihat ve Terakki Partisine o
kadar düşmandı ki, Sadrazam Kâmil Paşa’yı bu partiyi kapatmadığı için suçlu tutmuş ve bu işi gerçekleştirmek üzere
bir komplo hazırlamış ise de Kâmil Paşa Kabilesinin devrilmesi ile bu iş yarıda kalmıştı. Karal; IX. Cilt, s.117 ile Bayar;
s. 146

[104] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 117-119

[105] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 216

[106] Güresin; s. 71–74

[107] Güresin; s. 74–76

[108] Akşin; Şeriatçı Bir Ayaklanma 31 Mart Olayı, s. 236-237, (Abdülhamit’in Hatıra Defteri, s. 136-7)

[109] Güresin; s. 94

[110] Baydar; s. 35

[111] Karal; IX. Cilt, Ankara 1996, s. 120.

[112] Baydar; s. 34

[113] Güresin; s. 69- 71

[114] Baydar; s. 37-38

[115] Ordinaryüs Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı; Büyük Osmanlı Tarihi, V.Cilt, 6ncı Baskı, 1975, s. 204-210.
[116] Tr. wiki.pedia.org/wiki/Patrona Halil İsyanı

[117] Prof. Dr. Enver Ziya Karal; Osmanlı Tarihi, V. Cilt, 6. Baskı, Nizam-ı Cedit ve Tanzimat Devirleri (1789-1856),
Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2011, s. 77-79.

[118] Karal; V. Cilt, Ankara 2011, s. 82-83.

[119] Karal; V. Cilt, Ankara 1988, s. 88-89.

[120] Karal; V. Cilt, Ankara 1994, s. 61-73.

[121] Mustafa İslamoğlu; Şeyh Sait Ayaklanması, Denge Yayınları 97, İstanbul Şubat 1998, s. 81

[122] Gnkur. ATASE Bşk.lığı Arşivi; Klasör No: 35, Dosya No: 2, Fihrist: 2-1.

[123] Gnkur. ATASE Bşk.lığı Arşivi; Klasör No: 35, Dosya No: 2, Fihrist: 11-2.

[124] Gnkur. ATASE Bşk.lığı Arşivi; Klasör No: 45, Dosya No: 1, Fihrist: 9,9-1. İle İzzettin Çopur ( E.Alb.); Şeyh Sait
İsyanı’nın (13 Şubat-31 Mayıs 1925) İrtica ile İç ve Dış Etkenler açısından Değerlendirilmesi. Gnkur. ATASE Bşk.lığı
Yayınları. Stratejik Araştırma ve Etüt Bülteni, Sayı:1, Ankara Eylül 2001 Yıl: 1, s.137. Ayrıca www.izzettin
çopur.com.tr.’de bulunmaktadır.

[125] Hikmet Çetinkaya; Kubilay Olayı ve Tarikat Kampları, Çağdaş Yayınları, İstanbul Mart 1995, s. 18-20 ve İzzettin
Çopur (E. Alb.); Menemen (Kubilay) Olayı ve Bu Olayda Güvenlik Güçlerinin Hareket Tarzları, Gnkur. ATASE Bşk.lığı
Yayınları, Stratejik Etütler Bülteni, Sayı: 94, Eylül 2000, Yıl: 34, s. 108. ayrıca www.İzzettin copur.com.tr.

Joomla Templates & WordPress Themes - GavickPro

You might also like