You are on page 1of 102

TÜRK SİYASAL YAŞAMINDA CEPHELEŞMELERE BİR ÖRNEK: VATAN CEPHESİ

Dr. Hakkı Uyar

İzmir, 2001

ÖZET

Türk siyasal sisteminin en büyük sorunlarından biri de, zaman zaman demokrasinin tıkanmasıdır. Bunda demokrasinin alt yapısının yeterli olmayışının yani modernleşme sürecinin (sanayileşme, kentleşme ...) tamamlanamayışının da büyük rolü vardır. Ülkenin içinde bulunduğu sorunlara, ekonomik sıkıntılara çözüm bulmanın zorlukları karşısında partiler -özellikle de iktidar partileri-, muhalefeti düşman olarak tanımlamakta ve toplumsal düşmanlıklara ve hatta şiddet eylemlerine yol açmaktadırlar. Demokrasi kültürünün yetersizliğinin de etkisiyle, iktidarı ele geçiren partiler, çoğunluğun temsilcisi oldukları savıyla her türlü otoriter ve baskıcı uygulamalara girişebilmektedir. Türkiye, İkinci Meşrutiyet’ten Cumhuriyete ve Cumhuriyetten günümüze kadar geçen 90 yılı aşkın sürede sürekli cepheleşmelerle karşılaşmış ve bu, demokrasinin, çoğulculuğun önündeki engellerden biri olmuştur. Cepheleşme eylemleri, hem ülkeye hem de demokrasiye büyük zararlar vermiştir. İkinci Meşrutiyet dönemindeki İttihatçı-İtilafçı cepheleşmesi, ülkenin düşman işgaline uğradığı dönemde bile devam etmiş; Milli Mücadele’yi olumsuz yönde etkilemiştir. Cumhuriyet dönemindeki cepheleşmeler (Vatan Cephesi, Milliyetçi Cephe ve Demokrasi/İrtica Cephesi) ise diğer faktörlerin de etkisiyle (sosyal ve ekonomik sorunlar, terör, rejim bunalımı vs.) askeri müdahalelere yol açmıştır. Bu çalışmada, Türkiye’deki siyasal partilerin kökenleri, gelenekselmodern toplum kavramları; İkinci Meşrutiyet’ten günümüze kadar geçen süredeki cepheleşmelerin tarihçesi; DP’nin basın, muhalefet ve özgürlükler konusundaki tavrı; Vatan Cephesi konusu ayrıntılı olarak incelendi. VC’nin kuruluş nedenleri, işleyişi, iktidarın ve muhalefetin buna bakışına değinildi. Türk siyasal yaşamında hâlâ güncelliğini koruyan cepheleşmeler ve dolayısıyla Vatan Cephesi konusunda son yıllarda basın çıkan yazıları değerlendirildi. Güncelliğini koruması ve yakın döneme ilişkin bir konu olmasının da etkisiyle, bu konuda ortaya çıkan farklı bakış açıları ele alındı ve yorumlandı.

SUMMARY

The confusion of state and party had thus continued into the multi-party period. Removing judges whose decisions were not lied by party cadres, and aptpointing them to less desirable psitions; allocating scarce commodities such as ink and paper only to those newspapers who were of friendly disposition to the DP; making hard currency and import quota allocations to business dependent to their making substanial contributions to the party; utilizng the state radio mainly as an organ of party propaganda; and attemping to mobilize a “Patroic Front” as a supportive organization of the party and, coercing civil servants to join it; making government employment available in general only to the sympathizers of the party, were some examples of the partizan use of resources available to governments. These behaviors not only undermined public support for the DP but also served to intensify the determination of the opposition to terminate DP rule, which the latter came increasingly to perceive as being impossible by electoral means.

I

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ

GİRİŞ: Türkiye’nin Toplumsal Yapısı ve Siyasal Partiler ..............................................1 1. Geleneksel Toplum ve Modern Toplum ..............................................1 2. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Modernleşme Sorunu ve Siyasal Partilerin Ortaya Çıkışı ........................................................3 ....................................5

3. Türkiye’deki Siyasal Partilerin Kökenleri

BİRİNCİ BÖLÜM: Türk Siyasal Yaşamında Cepheleşmelerin Tarihçesine Kısa Bir Bakış 1. İttihatçı-İtilafçı Cepheleşmesi 2. Vatan Cephesi 3. Milliyetçi Cephe ......7

........................................................7

............................................................................9 ..........................................................................11 ..................................13

4. Demokrasi Cephesi ya da İrtica Cephesi

İKİNCİ BÖLÜM: Demokrat Parti Döneminde Basın, Muhalefet ve Özgürlükler ........................16

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: DP’nin Vatan Cephesi Örgütlenmesi ......................................................20 ........................20

1. Vatan Cephesi’nin Kurulmasına Giden Süreç

2. Vatan Cephesi’nin Yapısı ve Özellikleri

...............................26
..............27

3. DP’lilere Göre Vatan Cephesi’nin Kurulma Nedenleri 4. Vatan Cephesine Kimler ve Neden Üye Oluyordu?

........................35

II

5. Muhalefetin Vatan Cephesi’ne Bakışı

..................................38

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Vatan Cephesi’nin Güncelliği ..........................................................................55

SONUÇ

........................................................................................................71

KAYNAKÇA

..............................................................................................88

ÖNSÖZ Türk siyasal sisteminin en büyük sorunlarından biri de, zaman zaman demokrasinin tıkanmasıdır. Bunda demokrasinin alt yapısının yeterli olmayışının yani modernleşme sürecinin (sanayileşme, kentleşme ...) tamamlanamayışının da büyük rolü vardır. Ülkenin içinde bulunduğu sorunlara, ekonomik sıkıntılara çözüm bulmanın zorlukları karşısında partiler -özellikle de iktidar partileri-, muhalefeti düşman olarak tanımlamakta ve toplumsal düşmanlıklara ve hatta şiddet eylemlerine yol açmaktadırlar. Demokrasi kültürünün yetersizliğinin de etkisiyle, iktidarı ele geçiren partiler, çoğunluğun temsilcisi oldukları savıyla her türlü otoriter ve baskıcı uygulamalara girişebilmektedir. Türkiye, İkinci Meşrutiyet’ten Cumhuriyete ve Cumhuriyetten günümüze kadar geçen 90 yılı aşkın sürede sürekli cepheleşmelerle karşılaşmış ve bu, demokrasinin, çoğulculuğun önündeki engellerden biri olmuştur. Cepheleşme eylemleri, hem ülkeye hem de demokrasiye büyük zararlar vermiştir. İkinci Meşrutiyet dönemindeki İttihatçı-İtilafçı cepheleşmesi, ülkenin düşman işgaline uğradığı dönemde bile devam etmiş; Milli Mücadele’yi olumsuz yönde etkilemiştir. Cumhuriyet dönemindeki cepheleşmeler (Vatan Cephesi, Milliyetçi Cephe ve Demokrasi/İrtica Cephesi) ise diğer faktörlerin de etkisiyle (sosyal ve ekonomik sorunlar, terör, rejim bunalımı vs.) askeri müdahalelere yol açmıştır. Bu çalışmanın Giriş bölümünde, Türkiye’deki siyasal partilerin kökenleri, geleneksel-modern toplum kavramları üzerinde durdum. Birinci bölümde, İkinci Meşrutiyet’ten günümüze kadar geçen süredeki cepheleşmelerin tarihçesi hakkında kısaca bilgi verdim. İkinci bölümde, DP’nin basın, muhalefet ve özgürlükler konusundaki tavrını ele aldım. Üçüncü bölümde, Vatan Cephesi konusunu ayrıntılı olarak inceledim; kuruluş nedenleri, işleyişi, iktidarın ve muhalefetin buna bakışına değindim. Dördüncü bölümde, Türk siyasal yaşamında hâlâ güncelliğini koruyan cepheleşmeler ve dolayısıyla Vatan Cephesi konusunda son yıllarda basın çıkan yazıları değerlendirdim. Sonuç’ta ise, güncelliğini koruması ve yakın döneme ilişkin bir konu olmasının da etkisiyle, bu konuda ortaya çıkan farklı bakış açılarını ele aldım ve kendi yorumlarımı ekledim. Bu çalışma, Dokuz Eylül Üniversitesi Araştırma Fonu’nun destekleri ile hazırlanmıştır. Kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum. İzmir, Eylül 2001.

1

GİRİŞ Türkiye’nin Toplumsal Yapısı ve Siyasal Partiler

1. Geleneksel Toplum ve Modern Toplum

Toplumlar tarih boyunca çeşitli aşamalardan geçtiler. Bunlardan biri, bundan binlerce yıl önce gerçekleşen göçebelikten yerleşik hayata geçmekti. İkinci dönüşüm ise, bundan iki yüz yıl önce gerçekleşen tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişti. Bunu geleneksel toplum’dan modern toplum’a geçiş olarak da adlandırabiliriz. Günümüz dünyasında ise, modern toplumun içinde bulunduğu sorunlardan yola çıkarak, modernizmin aşılmasından ve post-modern bir durumdan söz edilmektedir1. Bugün Türkiye’nin toplamak mümkündür. içinde bulunduğu sorunları iki temelde geçişin dünyadaki

a. Geleneksel toplumdan Modern topluma tamamlanamayışı ve bunun yarattığı sorunlar b. Modern sorunları toplumun, hem Türkiye’de, hem de

Osmanlı Devleti ile Batı dünyası Ortaçağ boyunca –aralarında bazı farklar bulunmakla beraber- benzer bir geleneksel toplum yapısına sahipti. Bu farkları, Batı’nın feodal yapısına karşın Osmanlı’nın merkezi bir devlet yapısına sahip olması; toplumsal yapının farklığı (Batı’nın sınıfsal zenginliğine karşı, Osmanlı’da sadece yönetenler ve yönetilenler ayrımının bulunması) olarak sayabiliriz. Söz konusu farkların dışında geleneksel toplumun ortak özellikleri şunlardır: a. Tarım ekonomisi b. Dinsel-monarşik devlet yapısı c. Toplumsal yapının dinsel cemaatlere dayanması Batı dünyası; Coğrafi Keşifler, Rönesans, Reform, Hümanizma, Aydınlanma, Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi ve 19. Yüzyıldaki dönüşümle birlikte, sanayi toplumuna, bir başka deyişle modern topluma geçti. Modern toplumun özellikleri şunlardır: a. Sanayileşme/Kapitalistleşme
Alvin Toffler, Üçüncü Dalga, (çev. Ali Seden), Altın Kitaplar yay., İstanbul, 1981; Alvin ve Heidi Toffler, Yeni Bir Uygarlık Yaratmak, Üçüncü Dalganın Politikası, (çev. Zülfü Dicleli), İnkılap Kitabevi yay., İstanbul, 1996.
1

2

b. Ulus-devlet oluş c. Aydınlanma d. Bireyselleşme Modern anlamda, sivil toplumun ortaya çıkışı bu döneme rastlar. Şerif Mardin, sivil toplum kavramının, çoğunlukla yanlış anlaşıldığını belirtirken, bu kavramın karşıtının “askeri” toplum olmadığını söylemekte ve burada “sivil” kelimesinde, vurgunun “şehir adabı”na olduğunu ileri sürmektedir. Bu bağlamda, sivil toplum kavramının karşıtı “gayrımedeni”dir2. Sivil toplum’daki “sivil” kelimesinin kökü, “şehir hayatının beraberinde getirdiği yükümlülükleri ifade eder”3. Batı dünyasında modernleşme, bir başka deyişle demokratikleşme iki ayrı koldan gerçekleşti: a. Anglo-Sakson (İngiliz) ekolü b. Kara Avrupası (Fransız) ekolü Anglo-Sakson ekolü; 16. yüzyıldaki Reform hareketi sonucunda, Protestanlığın kabul edildiği İngiltere gibi ülkelerde ortaya çıktı. Protestanlık, Katolikliğe nazaran göreceli olarak kendiliğinden siyasal yaşamın dışına çıktı. Bu ülkelerde, Aristokrasi ile Burjuvazi arasında ciddi bir siyasal iktidar mücadelesi yaşanmadı; her iki kesim de, sermaye birikimi sürecinde uzlaştı ve İngiliz Aristokrasisi, büyük ölçüde burjuvalaştı. Söz konusu dönüşüm, “evrimci” bir modeldi. Anglo-Sakson modeli, “seküler demokratik” rejimleri doğurdu. Kara Avrupası, ya da bir başka deyişle Fransız ekolünün gelişimi ise, diğerinden oldukça farklıdır. Bu ülkelerde, Reform hareketinin etkisi sonucu Katolik kilisesi kendisini yenilemekle beraber, siyasal yaşamın dışına çıkmaya yanaşmadı. Yine, Aristokrasi de, iktidarı Burjuvazi ile paylaşmak istemedi. Sermaye birikimi sürecinde de uzlaşamayan Aristokrasi ve Burjuvazi arasında çatışma, “devrimci” bir modeli doğurdu. İktidarı burjuvazi ile paylaşmak istemeyen aristokrasi, yanına Katolik kilisesini de alarak, burjuvaziye karşı direndi. Burjuvazi de geniş halk kitlelerinin desteğini sağladı ve bunun sonucunda kanlı ve devrimci süreç yaşandı (1789 Fransız Devrimi). Bu model; “laik cumhuriyet” rejimlerini ortaya çıkardı. Her iki model de, kendi tarihsel koşullarının ürünüdür. Her iki modeldeki ülkelerin ortak noktası dinin kesinlikle siyasal yaşamın dışına çıkmış olması, ve din adına herhangi bir iktidar talebinin olmamasıdır.

Şerif Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Makeleler 1, (der. Mümtaz’er TürköneTuncay Önder) İletişim yay., İstanbul, 1991, s. 9. 3 Mardin, age., s. 9.
2

3

2. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Modernleşme Sorunu ve Siyasal Partilerin Ortaya Çıkışı

Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar geleneksel bir toplum, yani tarım toplumu olarak kaldı. Bazı modernleşme çabalarına rağmen, Osmanlı Devleti bir sanayi toplumuna dönüşemedi. İki büyük devrime, Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi’ne uyum sağlayamadı. Osmanlı devlet adamları, 16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin “ebed müddet”, yani sonsuza dek yaşayacağını düşünmekteydiler. Ancak, 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise, devlet adamları ve aydınlar için temel sorun, devletin nasıl kurtulacağı idi. “Bu devlet nasıl kurtulur?” sorusuna çok çeşitli yanıtlar verildi. Bu sorun karşısında, Osmanlı Devleti’nde ilk kez modern anlamda siyasal muhalefet hareketinin doğduğunu söylemek gerekir (Kuleli Vakası ve Genç Osmanlılar/Jöntürk hareketi). II. Abdülhamit’in istibdat yönetimi altında dağılan Jön Türk hareketinin yerini, 1889 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti aldı. Bu cemiyet de, bir illegal örgüttü. Cemiyet’in amacı, II. Abdülhamit’in istibdat yönetimine son vermek; Kanun-u Esasi’nin (Anayasa) yeniden yürürlüğe girmesini sağlamak ve Meşrutiyet yönetimini tekrar kurmaktı. İttihat ve Terakki, 1902 yılında Paris’te bir kongre topladı. Bu kongrede, II. Abdülhamit yönetimine karşı nasıl bir politika izleneceği ve Meşrutiyet’in yeniden ilanı için neler yapılacağı konuları ele alındı. Ancak, izlenecek politikalar nedeniyle kongrede İttihatçılar ikiye bölündüler. Bu bölünme, Türkiye’de bugünkü merkez sol ve merkez sağ’ın temelini oluşturmaktadır. Ahmet Rıza Bey’in liderliğindeki “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti”, Auguste Comte’un; Osmanlı hanedanı ile anne tarafından akraba olan Prens Sabahattin’in liderliğindeki “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti” ise, Frederic Le Play’in görüşlerinin etkisi altındaydı. Her iki grup arasında, 1902 tarihinde Paris’te yapılan kongrede, “devrim” aşamasında (1908), ordu’nun ve yabancı devletlerin rolünün ne olacağı konusunda anlaşmazlık çıktı. Ahmet Rıza Bey grubu, devrim aşamasında ordunun rol oynamasını gerekli görürken, yabancı devletlerin karışmasını istemiyordu. Prens Sabahattin grubu ise, devrim aşamasında ordunun müdahalesine karşı çıkarken, yabancı ülkelerle işbirliği yapılabileceğini savunuyorlardı. Her iki grubun devrim sonrasındaki yönetim modeli de ayrıydı. İttihatçılar (Ahmet Rıza Bey grubu); aydın, asker-sivil bürokratların önderliğinde merkezi bir yönetim kurmayı amaçlıyordu. Teşebbüs-ü Şahsiciler (Prens Sabahattin grubu) ise; yerli ve yabancı burjuvazinin işbirliğine dayanan, merkezi olmayan ve bireysel girişimleri destekleyici bir yönetim biçimi istemekteydiler. Ahmet Rıza Bey grubu, II. Meşrutiyet’in ilanında rol oynayan ve bu dönemde iktidarda bulunan gruptu. Bunlar, İttihat ve Terakki Fırkası’nı kurdular. İttihat ve Terakki’yi merkez sol çizgisinin ilk partisi olarak kabul edebiliriz. Onun çizgisini Cumhuriyet döneminde CHP devam ettirdi. Prens

4

Sabahattin grubu ise, II. Meşrutiyet döneminde muhalefette idi. Bu grup, II. Meşrutiyet döneminde Ahrar; Osmanlı Demokrat; Ahali; Hürriyet ve İtilaf Fırkaları içinde yer aldılar. Merkez sağ’ı temsil eden bu partilerin Cumhuriyet dönemindeki devamı olarak da, TpCF, SCF, DP, AP, ANAP ve DYP’yi sayabiliriz. Osmanlı hanedanı ile anne tarafından akraba olan ve bu nedenle de “Prens” olarak anılan Prens Sabahattin düşüncelerini 1913 yılında kaleme aldığı “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” adlı kitabında toplamıştır4. Prens Sabahattin’in eylemleri ve bu kitabındaki görüşleri, günümüzdeki liberal toplum söylemleri ile paralellik arz etmektedir. Prens Sabahattin, Paris’e yerleştikten sonra azınlık gruplarıyla (Ermeni, Rum vs.) geniş ilişkiler kurdu. O’nun görüşlerindeki yenilik; “ademi merkeziyet” ve “teşebbüs-ü şahsi” konularındaydı. Kişisel girişimciliğin/liberal ekonomi politikalarının ön plana çıktığı bu görüşlerin bir başka dikkat çekici özelliği de, azınlıkları imparatorluk bünyesinde tutmanın yolu olarak “adem-i merkeziyet”i, yani merkezi olmayan bir yönetim biçimini öngörmesiydi. Prens Sabahattin bu görüşleri nedeniyle azınlıkların bir hayli desteğini de sağlamıştı. Prens Sabahattin’in görüşleri, İttihatçıların Jakoben, seçkinci ve radikal görüşlerinden ayrılmaktaydı. Anglo-Sakson tipi bir modeli benimseyen Prens Sabahattin, liberal ve özel girişimci yetiştiren bir eğitim sistemi sonucunda, burjuvazi yetiştirmek ve ülkeyi böyle kurtarmak niyetindedir. O’na göre, Merkezi hükümetin yarattığı engeller kaldırılmalı ve yerinden yönetimci politikalarla özel sektör desteklenmelidir. Türkiye, Osmanlı Devleti’nin yaşadığı çöküşü gördükten sonra, bu çöküş tehlikesiyle tekrar karşılaşmamak için devrimci bir yoldan kısa bir sürede modernleşme politikasını benimsedi; yani, Cumhuriyet yönetimi, Fransız modelini tercih etti (bu süreç aslında Osmanlı Devleti’nin son döneminden başlamıştı). Çünkü, İngiliz modeli ile, Batı ile aradaki fark kapatılamayacaktı. Prens Sabahattin’in tezleri, liberaldi ve bu politikalarla devlet kurtarılamazdı. Bu politikalar, sivil özellikler taşımakla beraber, modernleşmenin sağlanmadığı bir toplumda ne ölçüde uygulanabilirdi? ve geçirdiği dönüşüme uyum Batı’nın modernleşmesi sağlayamayan ve bu nedenle yıkılan Osmanlı Devleti, erken dönem Cumhuriyet aydınlarını olumsuz yönde etkiledi. Onlar, son dönem Osmanlı aydınlarıyla birlikte, kendi deyimleriyle “koskoca bir imparatorluğun çöküşünü” yaşamışlardı (1878-1918). Onların temel korkusu, devletin yıkılacağı korkusuydu. Bu korku, Osmanlı’nın yıkılışı ile gerçekleşmiş; erken dönem Cumhuriyet aydınları, Osmanlı’nın küllerinden (Zümrüd-ü Anka, Simurg gibi) güçlükle bir devlet çıkarabilmişlerdi (Türkiye Cumhuriyeti).

Prens M. Sabahattin, Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?, (Nezahet Nurettin Ege ve Mehmet Ali Şevki’nin Mukaddimeleriyle), İstanbul Muallimler Birliği Terbiye Encümeni Neşriyatından No. 1, İstanbul, 1950.
4

5

Devletin yıkılacağı korkusu, Osmanlı aydınlarından Cumhuriyet aydınlarına tevarüs etmiş; onlar da bu yıkılışın önüne geçmek için tepeden inmeci/Jakoben modernleştirme politikasını benimsemişlerdi. Böylece, Fransız tipi, devrimci bir model ile, çöküş tehlikesi bir daha yaşanmayacaktı. Ama, bunun için köklü önlemler almak ve her an tetikte bulunmak gerekiyordu. Bu nedenle, Osmanlı’da devlet “din” adına; Cumhuriyet’te ise, “ulus” adına hep kutsallaştırıldı. Kurtuluşçu bir misyonun benimsenmesi dolayısıyla, geçmişten günümüze devletin kutsallığı devam ede gelmektedir. Cumhuriyet’le egemenliğin kaynağı gökten yere, Tanrı’dan Ulus’a indi; ancak, kutsallık sorunu hiç bitmedi ve şekil değiştirerek devam etti. Kurtuluşçu bir misyonun benimsenmesiyle kutsallaştırılan devlet ve “devleti kurtarmak”, “devletin bekası”, “devletin bölünmez bütünlüğü” söylemleri, toplumun ve bireyin hak ve özgürlüklerinin korunup geliştirilmesi taleplerinin her zaman önüne geçti. Devletin mi, yoksa bireyin mi, önce geleceği sorusunun yanıtı, şüphesiz devlet’ti. Herhalde bunun açık ifadesini şu atasözünde bulmak mümkündür: “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe”. Tek parti döneminin önde gelen politikacılarından, Üniversite Reformu’nun mimarı ve Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip CHP’nin modernleşme anlayışını şu şekilde açıklıyordu: “Biz tedrici tekamül kaidesini yolumuzun üstünde çiğneyerek, irfan yolunda tekamülümüzü inkılaplar(la), sürat ve şiddetle yapmak, içtimai kanunlara yeni bir kanun ilave etmek mecburiyetindeyiz”5.

3. Türkiye’deki Siyasal Partilerin Kökenleri

Batı dünyasında kurulan siyasal partilerin, modernleşmenin sonucu olarak ortaya çıktıkları görülmektedir. Bu nedenle, söz konusu partiler sanayileşmenin de etkisiyle oluşan modern toplumsal sınıfların/kesimlerin çıkarlarını temsil etmek durumundadır. Türkiye’deki siyasal partilerin ortaya çıkışında ise, durum tamamen farklıdır. Bu farklılıklar şu noktalarda belirginleşmektedir. 1. Türkiye’deki partiler modernleşmenin sonucu olarak ortaya çıkmamışlardır. 2. Bununla bağlantılı olarak, Türkiye’deki partiler toplumsal kesimlerin çıkarlarını savunmak amacıyla kurulmadılar. 3. Yine bununla bağlantılı olarak onların sorunu “toplumu kurtarmak” değil; “devleti kurtarmak”tı. Amaçlarındaki farklılık, toplumun kurtuluşuna yönelik bakış açılarında değil; devletin kurtuluşuna yönelik bakış açılarındadır. Mücadele konusu toplum değil; devlet’tir. Çökmekte olan bir imparatorluğu kurtarmaya yönelik politikaların başarısızlıkla sonuçlanması; elde kalan son toprak parçasının da kaybedilme
Ali Süreyya, “Ankara Mektupları: Beklediğimiz Türkiye İnkılabı”, Cumhuriyet, 4.10.1932, s. 3.
5

6

tehlikesi ve Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar devam ede gelen rejim tartışmaları Türk siyasal partileri sistemini olumsuz yönde etkiledi. Partilerin gündemini sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal vb. konular oluşturmaktan uzaktı ve hâlâ büyük ölçüde uzaktır. Partilerin temel konusu; iç ve dış tehditler ile rejim tartışmalarıdır. Bu konularda yaşanan sorunların çözülememesi; partilerin bu konuların dışına çıkmasını zorlaştırmaktadır. Sözünü ettiğimiz konularda yaşanan tıkanma ve ülkenin sosyo-ekonomik yapısı, var olan siyasal partilerin ideolojik kimliklerinde, yapılarında ve örgütlenmelerinde benzerlikler yaratmakta; bu partiler giderek “aynılaşmaktadır”. Bu nedenle de, partilerin tabanlarında ve seçmen kitlelerinde büyük kaymalar görülmektedir.

7

BİRİNCİ BÖLÜM: Türk Siyasal Yaşamında Cepheleşmelerin Tarihçesine Kısa Bir Bakış

Türkiye’de siyasal partilerin ortaya çıktığı İkinci Meşrutiyet’ten (1908) bu yana, partiler arasındaki çekişmeler sık sık cepheleşmeye/kamplaşmaya dönüşmektedir. Bu cepheleşme sonucunda zarar gören demokratik hayat olmaktadır; hatta bunun da ötesinde, ülke de önemli tehlikelerle karşı karşıya kalabilmektedir. İkinci Meşrutiyet’ten günümüze kadar geçen süreçte Türkiye’de görülen cepheleşmeleri şu şekilde sıralayabiliriz: İttihatçı-İtilafçı Cepheleşmesi, Vatan Cephesi (DP-CHP), Milliyetçi Cephe ve Demokrasi Cephesi.

1. İttihatçı-İtilafçı Cepheleşmesi

1908 seçimlerinden sonra İttihat ve Terakki Fırkası’nın karşısındaki muhalefetin güçlenmesiyle (Hürriyet ve İtilaf Fırkası) birlikte, seçimler “siyasal yarışma” olmaktan çıktı ve “sokak terörü”ne dönüştü1. Nitekim 1912 yılında yapılan seçimler, “sopalı seçim” ve “dayaklı ve sopalı seçim” olarak tarihe geçti2. İttihatçılar 1912 seçimlerini büyük çoğunlukla kazanmalarına rağmen, Meclis-i Mebusan yaklaşık üç ay sonra feshedildi ve İttihatçıların parlamentodaki üstünlüğüne son verildi (Ağustos 1912). Balkan Savaşları nedeniyle yapılması geciken seçimler, ancak 1914 yılında yapılabildi. 1913 yılında Babıali baskını ile iktidara gelen İttihat ve Terakki Fırkası, 1914 seçimlerine rakipsiz olarak girdi ve kazandı. Bu dönemde, Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girdi. 1918 yılı sonbaharında savaşta uğranılan yenilgi sonucunda İttihatçılar hükümetten çekilince, Padişah Vahdettin de “zorunlu politik nedenler” gerekçesini ileri sürerek İttihatçılar oluşan Meclis-i Mebusan’ı feshetti3.
1 Seçim, Seçim Sistemleri ve Türkiye’deki Uygulamalar, TBMM Kütüphane ve Dökümantasyon Müdürlüğü yay., Ankara, 1982, s. 79.; Hakkı Uyar, “Tek Parti Döneminde Seçimler”, Toplumsal Tarih, sayı 64, Nisan 1999, (ss. 21-31), s. 21; Ali Birinci, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, II. Meşrutiyet Devrinde İttihat ve Terakki’ye Karşı Çıkanlar, Dergah yay., İstanbul, 1990. 2 Seçim, Seçim Sistemleri ve Türkiye’deki Uygulamalar, s. 79; Birinci, age., s. 122 vd.; Servet Armağan, “Türkiye’de Parlamento Seçimleri”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, c. XXXIII, S. 3-4, 1968, (ss. 45-100), s. 61; Tarık Z. Tunaya, Hürriyetin İlanı, İkinci Meşrutiyetin Siyasi Hayatına Bakışlar, İstanbul, 1959, s. 24; Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, c. III, İttihat ve Terakki, Bir Çağın, Bir Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, Hürriyet Vakfı yay., İstanbul, 1989, ss. 164-165. 3 Seçim, Seçim Sistemleri ve Türkiye’deki Uygulamalar, s. 79-81; Uyar, agm., ss. 21-22.

8

Osmanlı Devleti döneminde yapılan altıncı ve son seçimler olan 1919 seçimleri, ülkenin büyük bölümünün işgal altında olması nedeniyle olağanüstü koşullar altında yapıldı. 1919 yılında yapılan seçimlere Museviler dışındaki azınlıklar (Ermeniler ve Rumlar) katılmadı. 1920 yılının Ocak ayında toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi, ancak iki ay kadar faaliyet gösterebildi. İngilizlerin Meclis’i basmaları (Mart 1920) sonrasında, Padişah Vahdettin dağılmış durumda olan Meclis’i feshetti (Nisan 1920). Bu Meclis’in en büyük işlevi, Milli Mücadele hareketinin ulusal sınırlarını çizen Misak-ı Milli’yi kabul etmekti4. İkinci Meşrutiyet döneminin siyasal ortamındaki parti kavgaları (İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası) ülkeyi olumsuz yönde etkiledi. Sokak terörü, sopalı seçimler ve sürgünler, iki parti arasında büyük bir nefret yarattı. Bu nefret, Milli Mücadele’yi de olumsuz yönde etkiledi. Hürriyet ve İtilafçılar, Milli Mücadele’yi İttihatçı bir hareket olarak gördükleri için desteklemediler. Tek parti dönemi boyunca CHP, İkinci Meşrutiyet dönemindeki parti kavgalarını “yıkıcı” olarak tanımladı ve bunun propagandasını yaparak, kendi tek parti iktidarını pekiştirmede kullandı5. Tarık Zafer Tunaya, İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası arasındaki çatışmanın halka nasıl yansıdığı konusunda şu bilgiyi vermektedir: “Yabancı işgali altında bulunan güney Ege’nin bir kasabasında iki devlet memuru bir mezarlığın yanından geçmektedirler. Birisi orada yatan dindaşlara fatiha okumayı öneriyor. Okuyorlar. Fakat öteki şunu ekliyor: ‘Ben duamı İttihatçıların ruhuna ithaf etmiyorum’. Meşrutiyeti kasıp kavuran fırkacılık bu olay ile tanımlanabilir. Siyasi parti taraftarlığını bir tür din sayan, karşı parti üyesine ancak intikam ve kinle bakan insanlar ülkesinin tanıkları, bugün artık olağan bir kurum haline gelmiş olan fırkadan (siyasal partiden) söz edildiğinde daima ürkmüşlerdir” 6. Tunaya, 1950 seçimlerinden kısa bir süre önce yazdığı ve particiliği “yakın tarihin kabusu” olarak tanımladığı bu yazısında; parti yöneticileri, üyeleri ve sempatizanları arasındaki düşmanlığın ve cepheleşmenin artık gerilerde kaldığı gibi, iyimser bir değerlendirme yapmaktadır. Ancak, ne yazık ki, Tunaya’nın daha sonraki yazılarında da belirttiği gibi, “siyasi hayatın motoru” olan “kin” sonraki yıllarda da devam etmiştir. Fırkacılık, “Karşıt parti mensubu ancak kin ve intikamla bakmak demektir. Bu tür bir anlayışa dayanan çok partili rejim memleketi bir
4 Seçim, Seçim Sistemleri ve Türkiye’deki Uygulamalar, s. 71; Armağan, agm., ss. 64-66; Uyar, agm., s. 22; Reşat Ekrem Koçu, “Bizde Seçimlerin Tarihi 6, 1919 Seçimi”, Cumhuriyet, 29 Eylül 1961. 5 Bu konuda örneğin bkz. Uyar, agm., 22; Hakkı Uyar, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, Boyut Kitapları, İstanbul, 1998; Hakkı Uyar, “Sol Milliyetçi” Bir Türk Aydını: Mahmut Esat Bozkurt (1892-1943), Büke yay., İstanbul, 2000. 6 Tarık Zafer Tunaya, “Yakın Tarihin Kabusu: Fırkacılık”, Vatan, 3.3.1950. Tunaya’nın bu yazısı şurada yer almaktadır: Tarık Zafer Tunaya, İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa, Arba yay., İstanbul, 1988, ss. 171-176.

9

cehenneme çevirir. Muhalefet iktidar ilişkileri bir ölüm kalım savaşı olur. Karşılıklı düşman cephelerin kuruluşu demektir. Meşrutiyet, soysuzlaştırılmış bir partiler rejimiyle, kolayca bir cehenneme çevrilebilmişti. Siyasal hayat ta bir savaş meydanına. Fırkacılığın varmış olduğu en feci sonuç, memleketin ikiye bölünmüş olmasıydı. İttihatçılarla (İttihat ve Terakki yanlıları) İtilafçılar (Hürriyet ve İtilaf partisi yanlıları) Orta Çağ’ın din savaşlarına egemen zihniyetin temsilcileriydiler. Birbirlerini öldürmelerini, idam sehpasında birbirlerine küfretmelerini mümkün kılan bu tutum, Türkiye’nin siyasal hayatında, çeşitli sosyal nedenlerin yaratığı olarak, Meşrutiyetle başlamıştır. Bugün bile süregelmektedir” 7. T. Z. Tunaya’nın bu son değerlendirmesi 1963 yılına aittir. DP’nin 27 Mayıs ile iktidardan düşürüldüğü, Vatan Cephesi uygulamalarının yaşandığı ve Tunaya’nın da DP karşıtı safta yer aldığı düşünülecek olursa; 1950’deki iyimserliğinin DP iktidarı döneminde ortadan kalktığı anlaşılmaktadır. İttihatçı-İtilafçı cepheleşmesi ile, DP-CHP cepheleşmesi arasında bazı benzerlikler bulmak mümkündür. Bunlardan en önemlisi, muhalefetin iktidara karşı birleşmesi ya da güç birliğine gitmesi, iktidarın da buna sert, anti-demokratik tepki göstermesi sonucunu doğurdu. Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İttihat ve Terakki Fırkası’nın karşısındaki küçük muhalif partilerin birleşmesiyle ortaya çıktı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katılan partiler şunlardı: Osmanlı Demokrat Fırkası, Ahali Fırkası ve Mutedil Hürriyetperveran Fırkası8. İttihat ve Terakki, iktidarını tehdit eden muhalefete karşı her türlü yıldırma politikasını izledi; muhalefet de, aynı şekilde yanıt verdi. Demokrat Parti de, 1957 seçimlerinde kendisine karşı güç birliği oluşturmak isteyen muhalefetin (CHP ve Hürriyet Partisi) seçim ittifakını yasal yollardan engelledi. DP, CHP-HP seçim ittifakını engelledi ama, daha sonra iki parti birleşti. Muhalefetin kendisine karşı birleşmesi üzerine DP, Vatan Cephesi uygulamasına girişti.

2. Vatan Cephesi

DP, 1957 seçimlerinden zaferle çıkmasına rağmen, aldığı oylar bakımından tüm muhalefet partilerinin aldığı oylardan daha az oy aldı ve yine ilk kez –1950’den bu yana-, % 50’nin altına düştü. Seçimler sona erdikten sonra, muhalefet partileri iktidarın azınlığa düştüğü ve iktidardan ayrılması gerektiği şeklinde propaganda yapmaya başladılar. Muhalefet
Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, Arba yay., İstanbul, 1994, 3. Baskı, ss. 21-22. Tunaya’nın bu kitabının ilk baskısı 1964 yılında yapılmış ve kitabın Önsöz’ü Kasım-Aralık 1963 tarihinde yazılmıştır. 8 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Birinci, age., s. 51 vd.
7

10

partilerinin iktidara karşı güç birliği oluşturma girişimleri sonucunda, Ekim 1958’de Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) ile Türkiye Köylü Partisi (TKP) birleşerek, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ni (CKMP) oluşturdular. 1957 seçimlerinde pek başarılı olamayan Hürriyet Partisi (HP) ise, Kasım 1958’de CHP ile birleşti. Muhalefetin bu birleşme girişimine DP, Vatan Cephesi’ni kurarak yanıt verdi. DP’nin amacı, partiye katılımları arttırmak ve partiyi güçlendirmekti. Başbakan Adnan Menderes Vatan Cephesi’nden ilk kez muhalefetin birleşme girişimlerinin sırasında-, 12 Ekim 1958 tarihinde DP Manisa İl Kongresi’nde yaptığı konuşmada söz etti9. Bu konuşmada Menderes, “... politika ve ihtirastan vareste vatandaşların kin ve husumet cephesine karşı bir vatan cephesi kurmalarını” istedi10. Böylece Menderes kendi taraftarlarını “Vatan Cephesi”nde toplanmaya çağırırken, muhalifleri de “kin ve husumet cephesi” olarak tanımlıyordu. Bu, muhalefete karşı nasıl duygular içerisinde bulunulduğunu açıkça gösteriyordu. Muhalefetin DP’ye karşı kin ve husumet cephesi oluşturduğunu ve buna karşı Vatan Cephesi’nin kurulmasının zorunlu olduğunu belirten Menderes’in konuşmasından sonra Hükümet, DP’nin il, ilçe, bucak ve ocak örgütlerini Vatan Cephesi’ne katılmaya çağırdı. Vatan Cephesi’nin diğer bir işlevi de, herhangi bir partiye bağlı olmayan ve muhalefet partilerine üye olan vatandaşları DP’ye çekmeyi amaçlıyordu. 31 Aralık 1958 tarihinde yapılan bir yasa değişikliği ile, iktisadi devlet kuruluşlarında çalışanların da Vatan Cephesi’ne katılmaları olanağı tanındı. “Hukuksal bir niteliği olmayan Vatan Cephesi’ne katılanların listesi her gün düzenli olarak devlet radyosundan ilan edildi. Haber saatinde okunan bu uzun isim listeleri halk üzerinde kötü etki yaratarak tepki topladı. CHP ve öteki muhalefet partileri yayımlanan bu listelerde yer alan isimlerin çoğunun asılsız olduğunu, ölü ve bebeklerin de Vatan Cephesi'ne üye yapıldıklarını öne sürdüler. Muhalefete göre, Vatan Cephesi’ne gerçekten katılan vatandaşlara da baskı yapılmış ve temelsiz vaatlerde bulunulmuştu”. Muhalefet partilerinin güç birliği oluşturmasına karşı, iktidarın da Vatan Cephesi’ni kurması, ülkedeki siyasal gerginliği daha da arttırdı. Bu olumsuz duruma rağmen Başbakan A. Menderes, Vatan Cephesi uygulamasının başlatılmasından birkaç ay sonra (12 Ocak 1959) DP il başkanlıklarına gönderdiği bir genelgede memnuniyetini şöyle dile getiriyordu: “Vatan Cephesi’ne iltihak hususunda partimizin 946 ruhu ve büyük bir heyecan ile gayretler sarf etmesi sayesinde şayan-ı şükran neticeler elde edilmektedir. Kısa bir müddet içinde bana gönderilen telgraflardaki iltihakların sayısı iki yüz bine yaklaşmaktadır”. Aralık 1959’da, yani Vatan Cephesi’nin kuruluşundan yaklaşık bir yıl kadar sonra, DP il yönetimlerinin parti genel merkezine gönderdikleri
“Siyasal Cepheleşmede Yeni Adım: Vatan Cephesi”, Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 2, 19541978, Yapı Kredi yay., İstanbul, 1998, s. 433. 10 Feroz Ahmad-Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi yay., Ankara, 1976, s. 185.
9

11

rakamlara göre, Vatan Cephesi’ne üye olanların sayısı 973.000’e ulaşmıştı. Ancak, muhalefet partileri Vatan Cephesi’ne katılımların radyodan okunmasının yarattığı olumsuz havadan yararlanarak yaptığı propaganda ile, halkı bu cepheye katılımların çoğunun gerçek dışı olduğu yönünde inandırmıştı. Bir buçuk yıl kadar devam eden ve üye sayısı bir milyona ulaşan Vatan Cephesi uygulaması, 27 Mayıs 1960 tarihine kadar devam etti11.

3. Milliyetçi Cephe

Milliyetçi Cephe dönemi, Eylül 1974 tarihinde CHP-MSP koalisyonunun dağılması sonucu ortaya çıkan hükümet bunalımının aylar sürmesinden sonra kurulan “Milliyetçi Cephe Hükümeti”nin 12 Nisan 1975 tarihinde güvenoyu alması ile başladı. Hükümet, AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’in başbakanlığında ve AP-MSP-CGP-MHP’den oluşan bir koalisyon hükümetiydi12. I. MC olarak tanımlanan bu hükümetin kuruluşu şöyle gerçekleşti: “Demirel, yükselen sol harekete ve CHP’ye karşı, sağ kanatta yer alan bütün partileri bir araya getirmek için büyük çaba harcadı”. Demirel’in girişimleri sonucunda AP, MSP, MHP ve CGP bir koalisyon hükümeti kurma konusunda anlaştı. Aslında bu partiler, daha önce Sadi Irmak Hükümeti’nin güvenoyu alamaması üzerine Aralık 1974’te ortak bir bildiri yayınlayarak, bir “milliyetçi cephe” oluşturduklarını ve “belli görüşler ve hedefler etrafında toplanarak beraberce çalışmaya karar verdiklerini” açıklamışlardı. Bu tarihten sonra da söz konusu dört parti mecliste birlikte hareket etmeye başlamışlardı. AP-MSP-MHP ve CGP’nin meclisteki oylarının toplamı kuracakları hükümetin güvenoyu almasına yetmiyordu. Güvenoyu için Demokratik Parti’nin desteği gerekiyordu. Ancak, DP yönetimi Demirel’in başkanlığında kurulacak bir hükümete karşı çıkmaktaydı. DP yönetiminin koalisyona karşı çıkması, partiden önemli bir kopmaya yol açtı. Sadettin Bilgiç’in öncülüğünde 9 milletvekili DP’den istifa ettiler (28 Mart 1975). İstifa dilekçelerinde, “ülkenin komünizmin çok yönlü tehdidi altında olduğunu” belirttiler ve “CHP dışında ve seçilmiş partili bir parlamento üyesinin başkanlığında kurulacak hükümeti oylarıyla destekleyeceklerini” açıkladılar. Böylece, Demirel kuracağı hükümete bağımsız milletvekillerinden gerekli desteği sağlamış oluyordu. Demirel, 31 Mart’ta dört partiden oluşan
Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 2, 1954-1978, s. 433. “’Milliyetçi Cephe’ Dönemi”, Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 2, 1954-1978, Yapı Kredi yay., İstanbul, 1998, s. 700. 12 Nisan’da güvenoyu alan Hükümet, 31 Mart tarihinde kurulmuştu ve 5 Haziran 1977 genel seçimlerinden sonra 21 Haziran 1977 tarihine kadar devam etti. Hükümet üyeleri için bkz. Türker Sanal, Türkiye Cumhuriyeti ve 50 Hükümeti, Ankara, 1995, ss. 199-200.
11 12

12

hükümetini açıkladı; Cumhurbaşkanı da, 1 Nisan’da hükümeti onayladı. TBMM’de 3 milletvekili olan MHP, 2 bakanlık alarak en kârlı parti oldu. Millet Meclisi’nden 12 Nisan’da güvenoyu alan hükümetle birlikte, aylardır süren hükümet bunalımı da sona ermiş oldu13. Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti ile, “cephe” adını “açıkça” alan bir hükümet ilk kez kurulmuş oluyordu14. İki yılı aşkın bir süre iktidarda kalan bu hükümet döneminde, Türkiye’deki şiddet olayları giderek tırmandı. TRT’de yaşanan genel müdür krizinden başka, Süleyman Demirel yumruklu bir saldırıya uğradı ve MC yandaşları CHP mitinglerine (Gerede, Elazığ, Bayburt, Eynesil ...) saldırdı. Ayrıca, toplumsal olaylar, sağ-sol çatışması ve terör olayları giderek arttı15. MC iktidarının ilk altı ayında 21 genç öldürüldü; Başbakan S. Demirel’in “Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” dediği bu dönemde, 37 kişinin öldürüldü 1 Mayıs 1977 katliamı ve Çiğli Havaalanı’nda Bülent Ecevit’e yönelik suikast girişimi yaşandı16. 5 Haziran 1977 genel seçimlerinden CHP tarihinin en yüksek oyunu almasına rağmen (% 42), 450 milletvekilinden ancak 213’ünü kazanabildi. Ecevit’in kurduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamadı; Demirel de Ecevit’in koalisyon önerisini reddetti ve MSP ve MHP ile İkinci MC Hükümeti’ni kurdu. 31 Aralık 1977 tarihinde gensoru ile düşürülen bu hükümet17 döneminde, siyasal gerilim giderek tırmandı ve siyasal cinayetler arttı. II. MC Hükümeti’nin düşürülmesi ile CHP, AP’den transfer edilen 11
Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 2, 1954-1978, s. 700. Tevfik Çavdar, “Adalet Partisi”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cilt 8, İletişim yay., (ss. 2089-2101), s. 2096. Birinci MC Hükümeti için ayrıca bkz. Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi (1950-1995), İmge yay., Ankara, 1996, ss. 243-248; Hanife Kuru, Türk Siyasal Yaşamında Adalet Partisi, DEÜ AİİTE yayınlanmamış Doktora tezi, İzmir, 1996, ss. 186-201. 15 Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 2, 1954-1978, s. 700; “TRT’de genel müdür krizi”, Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 2, 1954-1978, Yapı Kredi yay., İstanbul, 1998, s. 701. İsmail Cem’in TRT genel müdürlüğü görevinden alınması, Cem’in Danıştay’a dava açması ve Nevzat Yalçıntaş’ın TRT genel müdürlüğüne atanması olayları sırasında, TRT Haber ve Yayın Danışmanlığı görevinde bulunan Mehmet Barlas da MC’nin baskıları sonucunda görevinden istifa etmek zorunda kaldı. Barlas, bundan 23 yıl sonra 1998 yılının Ağustos ayında, yeni bir sağ cephenin kuruluşuna öncülük edecektir. Bkz. “... Sağ cephe demokrasiye karşı”, Cumhuriyet, 15 Ağustos 1998. Bu dönemde yaşanan diğer olaylarla ilgili olarak bkz. Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 2, 19541978, ss. 701-706; Çavdar, age., ss. 243-248. 16 CHP İstanbul Senatörü Besim Üstünel, 1976 yılında yazdığı bir kitapta, kalkınan Türkiye’nin önündeki en büyük engel olarak “cephe çıkmazı”nı görmektedir. Türkiye’nin daha önce yakalandığı “Demirel çıkmazı”ndan kurtulup, “MC çıkmazı”na yakalandığını belirten Üstünel, “Sokaktaki kavga ile ‘hayali ihracat’ yaparak devlet hazinesi soyma tertiplerinin birbirine bağlı bulunduğu işçilerin, kamu görevlilerinin ve emeklilerin haklarını almalarını engelleyen tertiplerle, üniversitelerde yaratılan ‘kanlı olayların’ aynı oyunun parçaları olduğu ortadadır. Bu oyunu açığa çıkarmak, Cepheciler’in yaratmaya çalıştıkları bazı başarı efsanelerini yıkmak, balonlarını söndürmek ve her alanda gerçekleri halkımıza anlatmak bence, her Türk aydını’nın ve tüm CHP’lilerin başta gelen görevleridir” demektedir. Bkz. Besim Üstünel, Kalkınan Türkiye’nin Cephe Çıkmazı, Siyasal Bir Değerlendirme, Ankara, 1976, ss. 1-3. 17 Bu hükümet, Cumhuriyet döneminde gensoru ile düşürülen ilk hükümettir.
13 14

13

milletvekilinin desteği ile hükümet kurdu. Ancak, bu hükümet döneminde de, ekonomik, toplumsal sorunlar ve siyasal cinayetler önlemedi. Ecevit Hükümeti, Ekim 1978 tarihinde yapılan Cumhuriyet Senatosu seçimlerini kaybedince istifa etti. Bunun üzerine Demirel, MSP ve MHP’nin dışarıdan desteklediği bir azınlık hükümeti18 kurdu ve 12 Eylül 1980’e kadar da iktidarda kaldı19.

4. Demokrasi Cephesi ya da İrtica Cephesi

1990’lı Türkiye siyasal hayatında koalisyonların yeniden gündeme geldiği yıllar oldu. 1991-1995 yılları arasındaki koalisyonlardan sonra yapılan 1995 genel seçimlerinden en büyük parti olarak Refah Partisi’nin (RP) çıkması üzerine, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a verdi. Erbakan’ın koalisyon hükümeti kurma çalışmaları sonuçsuz kalınca, ANAP-DYP (Anayol) hükümeti kuruldu. Bu hükümetin TBMM’deki güvenoyu sırasında, aldığı evet oyları hayır oylarından çok olmakla beraber, Anayasa Mahkemesi’nin güvenoylamasını geçersiz kılması üzerine, Mesut Yılmaz hükümeti Cumhurbaşkanı’na istifasını sundu. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı hükümeti kurma görevini yeniden N. Erbakan’a verdi (7 Haziran 1996). 28 Haziran 1996 tarihinde Erbakan’ın başbakanlığında RP-DYP (Refahyol) koalisyon hükümeti kuruldu. Hükümet, 8 Temmuz’da DYP’nin fire vermesine rağmen güvenoyu aldı. 278 oyla güvenoyu alan hükümet, salt çoğunluğu (276) sadece 2 oyla geçmişti; bu, hükümetin ileride yaşayacağı sorunlarda ayakta kalmasını zorlaştıran faktörlerden biriydi. Refah Partisi’nin benimsediği İslamcı politikayı hükümeti döneminde uygulamaya girişmesi toplumsal gerginliği ve kutuplaşmayı arttırdı. RP’nin İran, Libya ve D-8 konularında izlediği tartışmalı dış politika, Susurluk kazası, çeteler, tartışmalı Ramazan mesaisi, tarikat liderlerine başbakanlıkta iftar yemeği verilmesi, Sincan’da RP’li belediyenin düzenlediği “Kudüs Gecesi” laik kesimlerle ve özellikle laiklik konusunda duyarlı olan Türk Silahlı Kuvvetleri ile Hükümeti karşı karşıya getirdi. Sincan’da bir kadın muhabirin şeriatçılarca dövülmesi, Taksim’e cami yapılması tasarıları ve türban tartışmaları da buna eklenince, 4 Şubat’ta TSK Sincan’dan tankları geçirerek -dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Çevik Bir’in deyimiyle “balans ayarı” yaparak-, Hükümeti uyardı. İkinci ve daha geniş kapsamlı uyarı ve laiklik karşıtı akımlara yönelik önlemleri içeren 28 Şubat kararları, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından alındı. Tarihinin en uzun süreli toplantısını (8.5 saat) 28 Şubat 1997 tarihinde yapan MGK, bu kararları “muhtıra” niteliği taşıyordu. Kimilerince, “post-modern darbe” olarak tanımlanan 28 Şubat kararları ile, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin uzun
Cumhuriyet gazetesi, MSP ve MHP’nin dışarıdan desteklemesi dolayısıyla bu hükümete, III. MC Hükümeti demektedir. Bkz. Cumhuriyet, 15 Ağustos 1998. 19 Cumhuriyet, 15 Ağustos 1998; Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 2, 1954-1978, ss. 733-737; Çavdar, age., ss. 248-254.
18

14

yıllardan beri öncelikli tehdit olarak gördüğü “komünizm” tehdidinin yerini, bu dönemde “Şeriat/irtica” aldı. 18 maddelik MGK kararları, dinci vakıflar, RP’li belediyeler, köktendinci akımlar arasında yaygınlaşan silahlanma, tarikatlar, kılık kıyafet kanununa aykırı giyimler, 8 yıllık eğitim, Kur’an kursları ve imam-hatip okulları gibi konuları kapsıyordu. Başbakan Erbakan birkaç gün kararları imzalamamak için direndiyse de, sonunda imzalamak zorunda kaldı. Bu dönemde Genelkurmay başkanlığı bünyesinde kurulan ve radikal İslamcı akımları ve İslamcı sermayeyi izlemeyi amaç edinen Batı Çalışma Grubu (BÇG) çalışmalarını sürdürdü. Kamuoyunda, özellikle laik kesimde Genelkurmaya yönelik destek arttı. DİSK, Türk-İş ve Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu gibi etkin kuruluşlar da MGK kararlarına tam destek verdi. RP’nin izlediği politikalar laiklik taraftarlarıyla laiklik karşıtlarının cepheleşmesini doğurdu. Toplumun % 80’inin, % 20 oy alan RP’yi istemediği dile getirildi. Ülkedeki gerginliği ve üzerindeki baskıyı azaltmak için başbakanlığı hükümet ortağı Tansu Çiller’e devretmek amacıyla Erbakan’ın istifa etmesi, Refahyol hükümetinin sonu oldu. RP-DYP-BBP liderleri yeni hükümeti kurmak için anlaştıklarını açıkladılar. Çiller hükümeti kurma görevinin kendisine verilmesini bekliyordu. Ancak, Cumhurbaşkanı Demirel, hükümeti kurma görevini Çiller’e değil, Mesut Yılmaz’a verdi (18 Haziran 1997). Üç parti bunu “Çankaya darbesi” olarak tanımladılar; fakat, sonuç değişmedi. DYP’den istifa eden milletvekillerinin de desteği ile, ANAP-DSPDTP hükümeti 12 Temmuz’da güvenoyu aldı. Böylece, uzun süreden beri devam eden ülkedeki gerginlik büyük ölçüde ortadan kalktı. Yeni Hükümetin ilk yaptığı şeylerden biri, 8 yıllık eğitim yasasını Meclis’ten geçirmek oldu. Bu yasa ile, İmam-Hatip okullarının orta kısmının kapatılması gündeme geldiğinden partiler arasında cepheleşme yeniden canlandı. RP, DYP ve BBP buna karşı çıkarken; ANAP, DSP, DTP ve CHP yasanın Meclis’ten geçmesini sağladılar. RP, DYP, BBP ve YDP bu süreçte Genelkurmay’a ve BÇG’ye yönelik sert eleştiriler yaptılar. 1997 yılının son aylarında RP’nin laiklik karşıtı eylemleri dolayısıyla kapatılması konusu Anayasa Mahkemesi’nde görüşülmeye başlandı. 16 Ocak 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi RP’yi kapattı; RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve 6 RP’li yöneticiye 5 yıl siyaset yasağı koydu. Bu süreçte RP’nin devamı olarak Fazilet Partisi (FP) kuruldu ve partinin başına Recai Kutan geçti. 1998 yılının yaz aylarında MGK’nın 28 Şubat kararlarına, BÇG’ye ve mevcut hükümete karşı olan muhafazakar ve merkez sağ partiler, bazı gazetecilerin de öncülüğünde bir cephe oluşturmaya giriştiler. Kendilerini “Demokrasi Cephesi” olarak tanımlayan bu partiler şunlardı: FP, DYP, BBP, YDP ve LDP. Kamuoyunda büyük tepki gören ve bazı yazarlarca “İrtica Cephesi” olarak tanımlanan bu cepheleşme girişimi uzun ömürlü olmadı.

15

Söz konusu partiler arasında 18 Nisan seçimleri (1999) oluşturulmak istenen seçim ittifakı da gerçekleşmedi20.

Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 3, 1979-1997, Yapı Kredi yay., İstanbul, 1998, ss. 1098-1107, 1122-1126; Emre Kongar, 28 Şubat ve Demokrasi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000; Ergun Aksoy, 28 Şubat’tan Balgat’a Mücahit!.., Ümit Yay., Ankara, 2000; Doğu Perinçek, 28 Şubat ve Ordu, Kaynak Yay., İstanbul, 2000; İnönü Alpat, Hamamböcekleri, Ateştopu ve Askerler: 28 Şubat Sürecinde Türkiye, Mayıs Yay., İstanbul, 1999; Nazlı Ilıcak, 28 Şubat Sürecinde Din, Siyaset ve Laiklik, Birey Yay., İstanbul, 1999; Yavuz Donat, Öncesi ve Sonrasıyla 28 Şubat, Bilgi Yay., Ankara, 1999; Hulki Cevizoğlu, 28 Şubat Bir Hükümet Nasıl Devrildi?, Beyaz Yay., İstanbul, 1998.
20

16

İKİNCİ BÖLÜM: Demokrat Parti Döneminde Basın, Muhalefet ve Özgürlükler

İkinci Dünya Savaşı’nı “demokrasi cephesi”nin kazanması sonrasında, Türkiye iç ve dış şartların zorlaması ile çok partili rejim denemesine girişti. Bu çerçevede 1946 yılı başında Demokrat Parti kuruldu. Partiyi kuranlar, dönemin tek partisi olan CHP’den kopanlardı (Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, M. Fuat Köprülü ...). Muhalif partinin hızlı bir şekilde büyümesi ve iktidar partisine yönelik eleştirileri, CHP’yi rahatsız etti. İpleri elinden bırakmak istemeyen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, CHP’nin otoriter kanadının temsilcisi durumunda olan Recep Peker’i başbakanlığa getirerek, her iki parti arasında hakem rolü oynamak istedi. CHP’nin kontrolü elinden bırakmakta ağır davranması, hatta ayak sürümesi DP’nin muhalefetini arttırmasına yol açtı. Genel seçimleri bir yıl önceye alan CHP, DP’yi daha da güçlenmeden yenilgiye uğratmak istiyordu. Seçimlerin öne alınmasına ve seçimleri CHP’nin kazanmasına rağmen, DP’nin kısa sürede güçlendiği ortaya çıktı. Seçimleri CHP’nin tartışmalı bir şekilde kazanması da ayrı bir sorundu. Çok partili yaşama geçiş sürecinde (1946-1950) Türkiye, uzun süren bir tek parti döneminden sonra, -İkinci Meşrutiyet dönemindeki kadar olmasa bile- tekrar çok sesli bir döneme girdi. Bu dönemde bir çok siyasal partinin kurulduğu (belli sınırlar çerçevesinde, özellikle sola kapalı), sendikal örgütlenmelerin başladığı ve farklı ideolojik eğilimlerde pek çok gazete ve derginin çıktığı görülmektedir. Geniş toplumsal kitlelerin yanı sıra aydınlar da, tek parti yönetimin yarattığı bıkkınlık, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ekonomik sıkıntılar –ki bunun sorumlusu olarak CHP görülmekteydi- ve diğer bazı faktörlerin de etkisiyle muhalif partiyi desteklemeye yöneldiler. 1950 seçimleri öncesinde CHP’nin kabul ettiği seçim kanunu çoğunluk sistemine dayanıyordu. Bununla CHP, seçimleri kazanacağından emin olarak DP’yi TBMM’de güçsüz bırakmayı amaçlamaktaydı. Ancak, seçimleri kazanan DP oldu ve CHP aldığı % 41 civarında oya rağmen –seçim kanununun bir sonucu olarak- sadece 69 milletvekili çıkarabildi. Bunun sonucunda CHP, TBMM’de son derece zayıf kaldı. Ancak, aldığı % 41 oy küçümsenecek bir oy değildi. Şaşırtıcı olan CHP’nin yenilmesi değil, bu kadar oy alabilmesiydi1. 1950 yılında başlayan ve 1960 yılında 27 Mayıs askeri harekatı ile sona eren DP dönemini üç aşamada incelemek mümkündür: 1. DP’nin

1

Hakkı Uyar, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, Boyut Kitapları, İstanbul, 1998; Cemil Koçak, “CHP Üzerine Yeni Bir Araştırma”, Toplum ve Bilim, sayı 82, Güz 1999, ss. 198-210.

17

yükselme dönemi ya da DP’nin altın yılları (1950-1954) 2. DP’nin duraklama yılları (1954-1957) 3. DP’nin çöküş dönemi (1957-1960) 2. DP’nin 1950 yılında seçimleri kazanarak iktidara gelmesinde basının desteğinin de büyük rolü oldu. DP iktidarının altın yılları olarak tanımlanan 1950-54 yılları arasında iktidar-basın ve iktidar-muhalefet ilişkileri genelde iyi idi. Bunun birkaç istisnası ise, 1945 yılında sadeleştirilen Anayasa dilinin tekrar eski haline çevrilmesi, CHP’nin bazı mallarının kamulaştırılması ve Arapça ezan okunması olanağının tekrar tanınması gibi konulardı. 1954 yılı DP’nin yükselişinin durduğu ve toplumsal muhalefetle karşılaşmaya başladığı yıldı. Bu konuda önemli bir dönüm noktası da, 1954 yılının son ayında ünlü gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın’ın hapse girmesiydi. 1950’lerin ikince yarısında iktidar ve muhalefet ilişkilerinin giderek gerginleştiği görüldü. İktidarın muhalefete karşı sert önlemler alabileceğini ima etmeye başladığı sırada; muhalefetin basın ve üniversiteyi yayına alarak giriştiği eleştirilere, iktidar “istesek bugün çanlarına ot tıkayabiliriz” diyerek yanıt verdi. Bu, DP’nin muhalefete yönelik bu gözdağı idi. 1957 sonunda DP TBMM’den geçirdiği yasa ile (27 Aralık 1957), Meclis başkanının yetkilerini arttırdı; başkana milletvekillerinin konuşmalarında yayınlanması istenmeyen bölümlerin TBMM tutanaklarından çıkarabilmesi yetkisi tanındı. Bununla Meclis’te muhalefet etkisiz hale getirilmek istendiği gibi, Meclis’teki istenmeyen gelişmelerden kamuoyunun haberinin olmaması isteniyordu. Başbakan Menderes 9 Şubat 1958 tarihinde Bursa’da yaptığı konuşmada muhalefete yönelik baskı politikalarının gerekçesini şöyle açıklıyordu: “Muhalefet zorlaya zorlaya bizi bazı tedbirler almaya mecbur etti. Tedbirler demokrasiye uygun neticeler değildir. Eğer onlar zorlamasalardı, bugün beğenmedikleri birçok kanunun çıkarılmasına gerek kalmazdı. Sizin üstünüze yürünürse elbette müdafaa tedbirlerini alırsınız. Fakat daha şiddetli kanunların çıkması için ne derece zorlarlarsa zorlasınlar DP sınırı aşmak, ölçüyü kaçırmak gafletini gösteremeyecektir”3. Menderes bunları söylemekle beraber, muhalefet karşısındaki tepkisini giderek arttırdı ve muhalefeti darbe yapmaya çalışmakla suçladı. Menderes’e göre, muhalefet Irak’taki hükümet darbesini örnek alarak hükümeti devirmek amacındaydı. Basın ve üniversitenin muhalefet yanlısı tutumuna, muhalif partilerin iktidara karşı güç birliği politikasına yönelmesi de eklenince Menderes, muhalefetin iktidarı ihtilal/darbe yoluyla devirmeyi
2 Bu konuda örneğin bkz. Cem Eroğul, Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi, İmge Kitabevi, Ankara, 1990; Metin Toker, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları 1944-1973, DP’nin Altın Yılları 1950-1954, Bilgi yay., Ankara, 1990; Metin Toker, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları 1944-1973, DP Yokuş Aşağı 1954-1957, Bilgi yay., Ankara, 1991; Metin Toker, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları 1944-1973, Demokrasiden Darbeye 19571960, Bilgi yay., Ankara, 1991; Şule Sevinç Kişi, Demokrat Parti Dönemi Ekonomi Politikası (1950-1960), DEÜ AİİTE, yayınlanmamış Doktora tezi, İzmir, 1999. 3 Halil Cin, “Türk Demokrasi ve Kalkınma Tarihinde 14 Mayıs 1950 ve 27 Mayıs 1960 Dönemeçleri Sempozyumu Açış Konuşması”, Ata Dergisi, (Selçuk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi), sayı 3, yıl 1992, (ss. 1-22), ss. 1415; Feroz Ahmad-Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi yay., Ankara, 1976, ss. 131-133, 176.

18

amaçladığına ilişkin suçlamalarını sürdürdü. DP lideri, Irak’taki darbenin benzerinin Türkiye’de olabileceği endişesindeydi. Muhalefetin seçim işbirliği (1957) iktidar tarafından engellenince, 1958 yılında CHP, HP, CMP ve TKP arasında işbirliği çalışmaları başlamıştı. Bundan iyice rahatsız olan Menderes, 12 Ekim 1958 tarihinde DP Manisa il kongresinde yaptığı konuşmada muhalefeti ihtilal komplosuyla suçlamanın yanı sıra “kin ve husumet cephesi” olarak tanımladı ve tüm sağduyulu vatandaşları DP saflarında kurulacak olan “Vatan Cephesi” katılmaya çağırdı. Siyasal ortamı oldukça gerginleştiren bu gelişmeler, Menderes’in 17 Şubat 1959 tarihinde geçirdiği uçak kazası sonucunda yumuşadıysa da, bu geçici bir durumdu4. 1 Mayıs 1959 tarihinde CHP Genel Başkanı İsmet İnönü ve yanındaki CHP’liler, Uşak’ta sayıları bini bulan DP’li bir kalabalığın saldırısına uğradı. Bundan birkaç gün sonra ise (4 Mayıs) İnönü bu kez Topkapı’da saldırıya uğradı. Bunları diğer saldırı, baskı ve yıldırma girişimleri izledi5. DP’lilerin saldırgan tutumları muhalefeti yıldıramayınca, bu kez DP’liler TBMM’de “Tahkikat Komisyonu”nu kurdular. Komisyon, DP Bursa milletvekili Baha Akşit’in önerisiyle 18 Nisan 1960 tarihinde CHP’nin yıkıcı, gayri meşru ve kanun dışı eylemlerini araştırmak için kuruldu. Bu, iktidar ve muhalefet arasında bardağı taşıran son damla oldu; ipler koptu. İnönü Meclis'te komisyonun kurulması tartışılırken iktidara bir uyarı niteliğinde şunları söylemişti: “Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır, bu yolda devam ederseniz... ben de sizi kurtaramam”6. Yargı’ya ait olması gereken yetkilerin Tahkikat Komisyonu’na verilmesi, muhalefetin ve aydınların tepkisini çekti. Komisyonu eleştiren ve kararlarına karşı çıkanlara Meclis oturumlarına katılmama cezası verildi: Fethi Çelikbaş 12, Osman Bölükbaşı 6 ve İsmet İnönü 12 oturum TBMM’den uzaklaştırıldı. Tarık Zafer Tunaya başta olmak üzere bir çok akademisyen komisyonu Anayasa’ya ve hukuka aykırı buluyordu. Komisyona yönelik tepkiler devam ederken, 28 Nisan 1960 tarihinde İstanbul ve Ankara’da öğrenciler hükümeti protesto etmek için yürüdüler. Bunun üzerine hükümet her iki ilde de sıkıyönetim ilan etti ve muhalif yayın yapan gazeteleri çeşitli sürelerle kapattı7. 5 Mayıs 1960 tarihinde Ankara Kızılay’da yapılan

Cin, agm., s. 15; Eroğul, age., ss. 146-147. Metin Toker, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları 1944-1973, Demokrasiden Darbeye 1957-1960. 6 Şevket Süreyya Aydemir, Menderes’in Dramı (1899-1960), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989, ss. 357-360; Muhsin Batur, Anılar ve Görüşler, “Üç Dönemin Perde Arkası”, Milliyet yay., İstanbul, 1975, ss. 73-74; 7 Basına yönelik baskı politikaları, 1950’lerin ikinci yarısından sonra artarak devam etti. Hüseyin Cahit Yalçın ve Ahmet Emin Yalman gibi Türk basınının duayenleri çok ilerlemiş yaşlarına rağmen, DP karşıtı yayınları dolayısıyla hapse girdiler. Yine hapse girenler arasında Akis dergisi sahibi ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker de vardı. Hapse giren gazetecilerin yanı sıra, DP’lilerin saldırıları sonucu Sadun Tanju ve Orhan Birgit gibi dayak yiyen muhalif gazeteciler de bulunmaktaydı. Özellikle 1957 seçimlerinden sonra hükümet, basını kontrol altına alabilmek için resmi ilan ve kağıt temini silahlarını da kullandı. Ayrıca, hükümet basını knotrol altına almak için yasal kısıtlamalar da getirdi. Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Hıfzı Topuz, 100 Soruda Türk Basın Tarihi, Gerçek yay., İstanbul, 1973, ss. 177-205.
4 5

19

hükümeti protesto mitingini (555-K), 21 Mayıs’taki Harp Okulu öğrencilerinin hükümeti sessiz bir yürüyüşle protesto etmeleri izledi. Tüm bu gelişmeler, 27 Mayıs askeri müdahalesi ile sonuçlandı8.

Fuat Süreyya Oral, DP döneminde hükümetin ekonomik olanaklar sağlayarak desteklediği bir “Besleme basın”ın oluştuğundan söz etmektedir. Bkz. Fuat Süreyya Oral, Türk Basın Tarihi 1918-1965, Cumhuriyet Dönemi, İkinci Kitap, Ankara, 1970. 8 Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi (1950-1995), İmge Kitabevi, 1996.

20

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: DP’nin Vatan Cephesi Örgütlenmesi

1. Vatan Cephesi’nin Kurulmasına Giden Süreç

Muhalif partilerin 1957 seçimlerinde DP’yi iktidardan düşürecek kadar güçlenmeleri ve güç birliğine yönelmeleri –ki DP onların seçim ittifakını zorlukla önleyebilmişti-; Orta Doğu’daki gelişmeler (Irak darbesi ve sosyalist hareketler) ve Sovyet tehdidi DP’de iktidarı kaybedebileceği düşüncesini doğurdu. Ekonominin 1950’li yılların ilk yarısına nazaran kötüye gitmesi (enflasyon ve dış borç arayışları) toplumsal hoşnutsuzluğu arttırdığı gibi, muhalefetin de iktidara yönelik eleştirilerini arttırmasına yol açtı. DP, bu gelişmeler karşısında muhalefeti ve kendisine karşı ortaya çıkan tepkileri baskı politikasıyla sindirmeye yöneldi. Bu, iktidar ve muhalefet ilişkilerini sertleştirdi; siyasal ve toplumsal cepheleşmeyi meydana getirdi. DP’ye göre, “yıkıcı” ve “bozguncu” olan muhalefete karşı, halk DP saflarında toplanmalıydı. Cepheleşme süreci, 14 Temmuz 1958 tarihinde Irak’taki ihtilal hız kazandı. DP Meclis Grubu, 11 Ağustos’ta yayınladığı bildiride, “CHP’yi Meclis’in itibarını düşürmeye yönelik kışkırtıcı tutum ve davranışlarla ve memurlara tehditler savurarak, hükümeti devirmeye çalışmakla suçladı”. CHP’nin bu hareketleri Irak İhtilali’nden sonra daha da artmıştı 1. Başbakan Adnan Menderes ve DP’li bakanlar, 1958 yılının EylülEkim aylarında yurt gezisine çıktılar 2. Menderes 6 Eylül’de Balıkesir’de (DP Balıkesir İl Kongresi’nde) yaptığı konuşmada, muhalefet için şunları söylemektedir: “Komşu bir memlekette öldürülenlerin cesetlerini haftalarca gazetelerinde neşretmek, ve Irak ihtilalinden imalı bir şekilde bahiste ısrar etmek suretiyle, yurdumuzda da bir serdengeçtinin harekete geçmesini
1 Feroz Ahmad-Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi yay., Ankara, 1976, s. 181, 183. 2 Menderes’in halkı Vatan Cephesi’ne katılmaya çağırdığı bu yurt gezisi hakkında DP’lilerin yorumu şöyleydi: “Hüseyin Cahit Yalçın 3 aralık 1945 tarihli Tanin gazetesinde bir vatan cephesi kurulmasını istemişti. Menderes ve bakanları, 1946’ların ruhunu tekrar canlandırmak için Türkiye gezisine çıktılar. Bu gezi 26 Ekime kadar sürdü”. Bkz. Mehmet Arif Demirer, Demokrat Parti İktidarının 1950-1960 Günlüğü, 27 Mayıs ve Sonrası, Demokrat Parti yay., Ankara, 1995, s. 32. DP’lilerin kurduğu bu paralellik gerçekten ilginçtir. H. C. Yalçın’ın çağrısı Tan olayı ile sonuçlandı (4 Aralık 1945). Otoriter bir yönetimden demokratik bir yönetime geçişte, demokrasinin büyük bir yara almasına yol açan bu olayın, 1958 yılındaki Vatan Cephesi ile ilişkilendirilmesi son derece anlamlıdır. Bu kez, Vatan Cephesi ile DP, demokratik bir yönetimden otoriter bir yönetime geçişe doğru ilerlemektedir.

21

kışkırtmak istemektedirler. Bu iktidarın da, her çareye başvurup yere vurulması icabettiğini telkine çalışmaktadır. Adeta, ‘Bunları da öldürecek bir serseri çıkmayacak mı?’ demektedirler. Allahtan dilerim: bunun en küçük bir tezahürü bir yerde belirmesin ve o zaman bu yaptıklarının pahasını ödemek mecburiyetinde kalmasınlar” 3. Muhalefeti “melun ve meşum gayeler” peşinde olmakla suçlayan Menderes, 7 Eylül’de Akhisar’da yaptığı konuşmada da, “Demagoji üzerine kurulmuş politika yapmak ayıptır... Memleketi ihtilallere, kardeş kavgalarına sürüklememek için kati azim sahibiyiz. Böyle bir hareketi katiyetle ve azami surette kahretmeye hazırız” diyordu 4. Menderes, 8 Eylül tarihinde verdiği demeçte, muhalefeti “ihtilal tahrikçiliği” ile suçlarken, İnönü’nün “insan hakları dışında iktidar sürmek sevdasına düşen siyaset serserileri ihtilali zorla meydana getirirler” sözünü eleştirmektedir. O’na göre, bu söz “tek parti-tek Şef düsturunun tatbikçisi ve meşhur mümessili olarak tarihe intikal etmiş beyanat sahibinin elbette aleyhindedir. Çünkü o, insan hakları dışında iktidar sürmek sevdasına düşerek bu düsturu milletin iradesi karşısında korkup eğilmeye mecbur olduğu güne kadar tatbik etmiştir. Bu düsturun ve tatbikatının ise, elbette ileri sürmek istediği insan hakları ile hiçbir alakası yoktur” 5. Bu konuşmada da görüldüğü üzere, Menderes ve DP’liler, bu dönemde İnönü’yü tek parti dönemi ve Milli Şef uygulamaları dolayısıyla sık sık eleştirmekteydiler 6. CHP Meclis Grubu da, bu gelişmeler karşısında bir bildiri yayınlayarak (16 Eylül), “iktidar partisi idarecileri, iç politikada yeni bir şiddet ve baskı devri açmak hevesine kapılmış görünüyorlar” dedi. Yine aynı bildiride, ülkenin ekonomik durumuna dikkat çekilerek, “halkın dikkatini hakiki dert ve davalardan uzaklaştırmak için muhalefete ihtilalcilik isnat ediliyor” denilmekteydi 7. DP yanlısı Zafer gazetesine göre, İzmir’de 200.000 Egeli’ye hitapeden Menderes, “Siyasi mücadeleyi bir kördöğüşü haline getirmiş olan
Menderes konuşmasını şöyle sürdürmektedir: “Bugün sekiz senelik vazifeden sonra ilk günlerdeki gibi heyecan ve çalışma azmi içindeyiz. Şimdiye kadar ki seçimleri kazandık, bundan sonrakileri de kazanacağız. Kendimizde dağları devirmeye kadir kuvvet hissediyoruz. Bizi yoruldu, nefesi kesildi sananlar hüsrana uğrayacaklardır”. Bkz. “DP Balıkesir İl Kongresinde Başvekilimizin Muhalefeti Soysuzlaştıranlara Kat’i İhtarı: Memlekette Onların Melun ve Meşum Gayeleri Asla Tahakkuk Edemiyecektir”. Zafer, 7 Eylül 1958, s. 1, 4. Bu tarih, Menderes’in muhalefeti halkı ihtilale kışkırtmakla ilk kez suçladığı tarihti. Bkz., Ahmad, age., 184; Demirer, age., s. 32. 4 Ahmad, age., s. 184; Demirer, age., s. 32; Zafer, 8 Eylül 1958, s. 1, 4. 5 “Başvekilimiz, İnönü’nün Tenakuz ve İftiralarla Dolu Beyanatına Cevab Verdi: İnönü, İhtilal Tahrikçiliğini Bugünkü Politikasına Mesned Yaptığını Son Beyanatiyle Teyid Etmiştir”, Zafer, 9 Eylül 1958, s. 1, 4. 6 Bu eleştirilere başka bir örnek de Tevfik İleri’nin bir konuşmasıdır: “Biz 1950’de yolsuz, mektepsiz, susuz perişan bir halde teslim aldığımız bu memlekette bugün asırlara intikal edecek abideler kurmuş bulunuyoruz. Karadeniz bu hakikatin yakın şahididir”. Bkz. “Tevfik İleri Trabzon’da ‘Bu Vatan Bizimdir’ Dedi”, Zafer, 11 Eylül 1958, s. 1, 4. 7 Ahmad, age., ss. 184-185. Birleşmiş Milletler İstatistik Bülteni’ne göre (9 Eylül) Türkiye, hayat pahalılığında Brezilya’dan sonra ikinci sıradaydı. Ahmad, s. 184.
3

22

muhalefetin bu meşum mücadele tarzına son vermek lazımdır” dedi 8. 21 Eylül tarihinde DP İzmir il kongresinde konuşan Menderes, muhalefeti/CHP’yi “meşum ve melun zorbalıklar” yapmakla ve İnönü’yü “vatan sathında nifak tohumları saçmak için ... mezbuhane gayretlere” girişmekle suçladı ve “İnönü bilsin ve emin olsun ki, Halk Partisinin, demokratik müesseseleri ve hürriyetleri suiistimal ederek soysuzlaştırmak isteyen zorba idarecilerine karşı, muvafık ve muhalif bütün fertleriyle, Türk milletinin sahip olduğu hakları ve hürriyetleri korumak vazifemizdir” dedi. İnönü’nün basın toplantısına ve CHP İdare Heyeti’nin tebliğine ilişkin de –tek parti dönemine göndermeler yaparak- şunları söyledi: “Millet kimin zalim ve kimin mazlum, yine kimin gaddar ve kimin mağdur olduğunu çoktan anlamıştır. Millet, onları muayyen bir zihniyetin artık devrini tamamlamış mümessilleri olarak tanımakta ve bilmektedir” 9. Menderes’in İzmir’deki konuşmalarına İstanbul’dan yanıt veren İnönü, “Demokrasiye paydos demeğe DP Genel Başkanının gücü yetmeyecektir” dedi (22 Eylül) ve DP bürokrasisini tehdit ederek şunları söyledi (24 Eylül): “Kanun dışında hareket eden idare amirleri, hususiyle adalet mensupları, elbette hesap vereceklerdir. Doğru yoldan ayrılmış olanları kimse kurtaramaz” 10. İnönü’nün 22 Eylül tarihli demecine yanıt veren Menderes, “Demokrasiye son verip yıkmak değil, fitneyi yok etmek azmindeyiz” dedi. Muhalefeti fitnecilikle suçlayan Menderes ayrıca şunları da söylüyordu: “Ben demokrasiye paydos demedim; Partimiz demokrasiyi yıkmak için değil, bilakis demokrasiye hizmet için kurulmuştur... Yıkmak isteyenlerin savletlerinden onu korumak için iktidarımızın kudreti namütenahidir... Dış tehlikelere maruz bulunduğumuz bir sırada, memleketi kardeş kavgasına götürmek istidadında olan kötü maksatları ve samimiyetsizlikleri ortaya koyarak vatandaşları ikna etmek ve o Partinin teşkilatındaki kardeşlerimizi basirete davet etmek için her yerde bu gayretlerime devam edeceğim”. Halk Partisinin iktidardan düşmesinden hemen sonra İnönü’nün memlekette “nifak yaratmak için” türlü usullere başvurduğunu, şikayetlerde bulunduğunu, bugün de aynı şeyleri tekrarlamakta olduğunu ileri süren Menderes, “Bu gidişe vatanperver bir parti olarak mani olmaya mecburuz” dedi 11.

Menderes konuşmasında ayrıca şunları da söyledi: “Artık iğneden ipliğe, buzdolabından dikiş makinesine, yarın lokomotife kadar bütün ihtiyaçlarımızın yüzde yüzünü memlekette yapmak mümkün olacaktır. Bir de bize istikrardan bahsediyorlar!.. Nede istikrar? Çarık, kağnı, kara sapan medeniyetine çakılıp kalmakta mı istikrar. Bizim iktidarımız böylesine bir istikrar anlayışına karşı bir kıyamdır...” Bkz. “Adnan Menderes’e İzmirlilerin Muhabbetli ve Hararetli Hüsnü Kabulü, Başvekilimiz Dün İzmir’de 200.000 Egeli’ye Hitap Etti”, Zafer, 21 Eylül 1958, s. 1, 4. 9 “DP İzmir İl Kongresinde Konuşan Adnan Menderes’in CHP Liderine İhtarı: Meşum ve Melun Zorbalıklarla Kıyasıya Mücadele Azmindeyiz”, Zafer, 22 Eylül 1958, s. 1, 4. 10 Ahmad, age., s. 185. 11 “Başvekil Adnan Menderes’in İnönü’ye Verdiği Cevap: Demokrasiye Son Verip, Onu Yıkmak Değil, Fitneyi Yok Etmek Azmindeyiz!”, Zafer, 24 Eylül 1958, s. 1, 4. Menderes, Nazilli’de yaptığı bir konuşmada da, “Fitne İsmet Paşa iktidardan düştüğü gün başlamış ve öylece devam etmiştir” ve “Onlar işi lafazanlığa dökmüş, tezvir yoluyla fikirleri zehirlemek için bütün zekalarını kullanarak memleketin mesut günlerini kara gösteremeye,
8

23

Menderes’in konuşmalarında muhalefete yönelik ağır eleştiriler ilerleyen günlerde daha da arttı ve buna tüm DP’liler de katıldı. Eleştirilerde esas hedef başta CHP olmak üzere tüm muhalif partilerin üst yönetimiydi. Alt düzeydeki parti üyeleri ve sempatizanları, DP saflarına çağrılıyordu. Bu çağrı, parti üyesi olmayan kitleler için de geçerliydi. Halkın Vatan Cephesi’ne katılması çağrıları yapılmadan önce de, muhalif partilerin üyelerinin partilerinden kitleler halinde istifa ettiği ve DP’ye geçtiği haberleri, DP’li gazetelerde yer alıyordu 12. Muhalif partiler de bunu yalanlıyorlardı 13. DP’nin artan baskılarına karşı, muhalif partiler (CHP, HP, CMP ve TKP) arasında güç birliğine yönelik görüşmeler yeniden başladı. 1957 seçimleri öncesinde –DP’nin engellemesiyle- gerçekleşmeyen birlik, bu kez gerçekleşecekti. Görüşmeler 7 Ekim 1958 tarihinde başladı. İnönü, 10 Ekim 1958 tarihinde başlayan CHP İstanbul il kongresinde de, muhalefet partileri arasında işbirliği kurulmasını savundu 14. Sözü edilen gelişmeler karşısında Menderes, bir adım daha atarak, muhalefet partilerine karşı bir cephe hareketi başlattı. 12 Ekim 1958 tarihinde Manisa’da yaptığı iki konuşmada halkı Vatan Cephesi’ne katılmaya çağırdı. Önce halka yönelik yaptığı konuşmayı, sonra DP Manisa il kongresinde de tekrarladı. Zafer gazetesi bu konuşmayı şu manşetle duyurdu: “Başvekil Adnan Menderes’in Manisa’da Yaptığı Konuşma: Nifak Cephesine Karşı, Vatan Cephesinin Teşkili Zaruridir!...” 15 Menderes halka yönelik yaptığı konuşmasında ülke sorunlarına ve DP’nin başarılarına değindikten sonra, Vatan Cephesi ile ilgili olarak şunları söyledi: “Sevgili Manisalılar, Burada muhterem Demokrat Partili vatandaşlarımla karşı karşıya bulunduğum gibi, muhalefete mensup aziz vatandaşlarımın da karşısında bulunmaktayım. Onların, iktidarımızın ilk zamanlarında icraatımız hakkında tereddüt göstermeleri, ne oluyor demeleri, tabii görülebilir. Alaca karanlıkta,
sevinçli hadiseleri karartmaya azmetmişlerdir” dedi. Bkz. “Başvekilimizin Onbinlerce Nazilli’linin Tezahüratı Arasında Yaptığı Mühim Konuşma”, Zafer, 26 Eylül 1958, s. 1, 4. 12 Örneğin bkz. “Erzincan ve Elazığ’da DP’ye Yeni İltihaklar”, Zafer, 4 Eylül 1958, s. 1, 4; “DP’ye Kitleler Halinde İltihaklar”, Zafer, 12 Eylül 1958, s. 1, 4; “Pazarcık CHP İlçe Teşkilatı Dağıldı”, Zafer, 16 Eylül 1958, s. 1; “Muhalif Partiler Yurdun Her Tarafında Tam Bir Çöküntü Halinde. Vatandaşlar Akın Akın DP Saflarına Giriyor. Başvekile Telgraflar”, Zafer, 28 Eylül 1958, s. 1, 4. Bu tarihten 27 Mayıs’a kadar, DP’li basında muhalif partilerin dağıldığı, çöktüğü, çöküntü halinde olduğu ve çözüldüğüne ilişkin haberler artarak devam etti. Bu haberlerin bazıları gerçeği yansıtmakla beraber, çoğu abartılı bir nitelik taşımakta olup; muhalif partilerde ve taraftarlarında moral bozukluğu yaratmaya yönelik olduğu söylenebilir. Söz konusu haberler muhalif partiler için ne kadar moral bozucu idiyse, DP’liler için de moral kaynağı idi. 13 Örneğin bir tekzip haberi için bkz. “Erzincan’da CHP’den İstifalar Olduğu Yalandır”, Zafer, 14 Eylül 1958, s. 1, 4. 14 Ahmad, age., s. 185. Aynı günlerde (8 Ekim), Irak’tan sonra bu kez Pakistan’da askeri darbe oldu. General Eyüp Han yönetime el koydu; sıkıyönetim ilan etti ve partileri dağıttı. Ahmad, s. 185. Bu, Menderes’i ve diğer DP’lileri daha da endişelendirmiş olmalıdır. 15 Zafer, 13 Ekim 1958, s. 1, 4.

24

tutulan yolun istikametini, yapılan işleri sarahatle tayin edememiş olabilirler. Yanlış propagandalarla aldatılmış, yanlış yola saptırılmış bulunabilirler. Aradan sekiz sene geçtikten ve eserler gereği gibi meydana çıktıktan sonra, ‘Bugün batıyoruz. Yarın batıyoruz’ propagandasının susmamış olmasına rağmen, yurdun bugünkü manzarasının vatandaşlarımızı uyandırmış bulunması lazım gelir. Politika ihtirastan vareste vatandaşlarımızın karşımızda kurulmuş olan kin ve husumet cephesine karşı vatanperverane gayretlerini birleştirip eserlerinin müdafaasına azmetmiş bir vatan cephesinin kurulması zarureti kendisini göstermiştir. Böyle bir vatan cephesiyle bu güzel ve muazzam eserlerin Türk milletince müdafaası lazımdır. Çünkü muarızlarımız menfi propagandalarla hakikatleri yere sermek davası peşindedirler. Bir fabrika mı yapılmıştır. Onlarca bu fabrika mutlaka iyi değildir. Bir baraj mı kurulmuştur. Yarın yıkılacaktır. Elektrik mi getirilmiştir. Bu ancak sefaletler pahasına olmuştur. Onlar bütün ümran ve terakki eserlerine adeta hasım gözüyle bakmaktadırlar. Bu güzel ve masum eserleri, ihtirastan azade vatandaşların vatan ve terakki cephesinde birleşmek suretiyle, kin ve nifak yaratıcı, bozguncu, iptidaa, geri ve tahripkar propagandalara karşı aslanlar gibi müdafaa etmeleri gerekiyor. Muhalefetteki arkadaşlarımızın vatanperverliğine bugün bir defa daha huzurunuzda müracaat ederek rica ediyorum: Kin ve ihtirası desteklemekte devam etmesinler. Vatana hizmetin hangi istikamette olduğunu düşünerek muhalefetin kötü gidişine paydos desinler. Anarşiye ve nifaka paydos dedikten sonradır ki, hakiki demokrasinin ve hürriyetin güneşi bütün parlaklığı ile ortaya çıkacak, milletimizin terakki ve tealisine giden yolu daha da aydınlatacaktır. Aziz vatandaşlarım, Vatan Cephesinde birleşerek eserlerimizi hep birlikte muhafaza edeceğiz. Dünyada siyasi, iktisadi ve içtimai istikrarı örnek telakki olunabilecek bir mükemmeliyette olarak Türk milletinin bütün gayretlerini bu istikamet üzerinde tevcih edilmiş görmek bize nasip olacaktır. Şu heybetli manzaranızla da apaçık gösteriyorsunuz ki Türk Milleti, tezvir ve nifakın peşinde değildir. Vatanperver duyguların manevi seferberliğini yapmış bir halde bulunmaktadır. Daha mamur vatan, daha müreffeh bir millet olma yolundaki çalışmada Allah hepimizi muvaffak etsin, sevgili vatandaşlarım”. Menderes aynı gün DP Manisa İl Kongresi’nde yaptığı konuşmada ise, Vatan Cephesi ile olarak şunları söylüyordu: “Vatan Cephesi memleketin huzur ve emniyetini bozmak, iktisadi kalkınmasını ve her iki teşebbüsü kötülemek isteyenlerin karşısında, ancak bu

25

suretle kurulacak ve bu cephe milletin hizmetinde hiçbir şeyden yılmadan çalışmaların karargahı olacaktır” 16. Aynı gün 1946 ruhunu yeniden canlandırmak, kitlelerin desteğini yeniden sağlamak amacıyla Menderes ve bakanları yurt gezisine çıktı17. Muhalefetin “kin ve husumet cephesi”, “şer cephesi” olarak tanımlanmaya başladığı bu dönemde, muhalefete en ağır suçlamalar yapılıyor, kitleler tahrik ediliyor ve neredeyse muhalefet ihanetle suçlanıyordu. Menderes ve bakanlarının yurt gezisine çıktığı bu tarihlerde, muhalefet partisi CHP lideri İnönü de yurt gezisine çıkmıştı. DP yanlısı yerel yöneticiler, CHP toplantılarına engel olmaya çalışıyor (Zile) ve CHP’nin halkı kışkırttığını ileri sürüyorlardı (Çankırı). Menderes’in Vatan Cephesi çağrısından dört gün sonra (16 Ekim), Cumhuriyetçi Millet Partisi ile Köylü Partisi birleşti ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adını aldı. Diğer iki parti arasında (Hürriyet Partisi ve CHP) işbirliği görüşmeleri 21 Ekim’de başladı. HP, 24 Kasım’da toplanan olağanüstü kongresinde CHP’ye katılma kararı aldı. Polis, HP kongresini engellemeye çalıştı. Muhalefetin birleşme çabaları ve DP’nin baskı politikalarının yoğunlaştığı bu günlerde, DP içinde de sorunlar vardı. Parti içinde “Yaylacılar” adı verilen grup, DP Meclis Grubu’nda Meclis Başkanlığı için Refik Koraltan’ın karşısına Şemi Ergin’i çıkardılar ve az bir farkla seçimleri kaybettiler. İlerleyen günlerde Yaylacılar’ın muhalefeti devam ettiği gibi, bakanlıktan (Samet Ağaoğlu) ve DP’den istifa eden milletvekilleri (Mustafa Saraç, Avni Yardaborak ve Necati Dikmen) oldu 18. Vatan Cephesi örgütlenmesinin başladığı Ekim 1958’den Mayıs 1960 tarihine kadar geçen bir buçuk yılı aşan süre boyunca, iktidar ve muhalefet arasındaki ilişkiler giderek gerginleşti ve düşmanlık boyutlarına ulaştı. Siyasal ortamın gerginleşmesi, sosyo-ekonomik koşulların kötülüğü ve demokrasi kültürünün yetersizliği gibi nedenler sonucunda ortaya çıkan Vatan Cephesi örgütlenmesi, demokrasinin gelişmesi önünde önemli bir engel oluşturdu ve söz konusu örgütlenme ve bunun getirdiği partizanlık 27 Mayıs’a giden sürecin başlangıcıdır, denilebilir.

16 17 18

Zafer, 13 Ekim 1958, s. 1, 4. Ahmad, age., s. 185. Söz konusu üç milletvekili daha sonra CHP’ye katıldı. Bkz. Ahmad, age., ss. 185-187.

26

2. Vatan Cephesi’nin Yapısı ve Özellikleri

Vatan Cephesi, DP bünyesinde kurulan yan bir örgüt olarak tanımlanabilir. DP üyeleri dışındaki kişilerin partinin yan örgütü olarak kurulan Vatan Cephesi’ne katılması isteniyordu. Muhalif partilerin üyelerinin yanı sıra, partisiz vatandaşların da bu cepheye katılmaları sağlanmaya çalışılıyordu. Böylece DP, kendi üyeleri dışında da kitlelerin desteğini elde etmeyi amaçlıyordu. Gazete ve dergilerde, radyoda Vatan Cephesi’nin yoğun bir şekilde propagandası yapılıyordu. Muhalefet partileri radyoyu, “partizan radyo” olarak tanımlıyorlardı. Radyonun DP propagandası yapması dolayısıyla, “Ajans Haberlerini Dinlemeyenler Derneği” kurulmuştu. İstanbul valisi Ethem Yetkiner, 2 Aralık 1958 tarihinde bu derneği kapattı 19. Vatan Cephesi’nin propagandasını DP’li gazeteler de yapıyordu. 1958 yılı sonunda ve 1959 yılı başlarında “Vatan Cephesi” adını taşıyan gazeteler de çıktı 20. Hem Vatan Cephesi adını taşıyan gazetelerde, hem de DP yanlısı gazetelerde Vatan Cephesi’ne geçenlerin isimleri her gün uzun listeler halinde yer alıyordu. Ayrıca, Vatan Cephesi’ne katılanların isimleri radyodan da yayınlanıyordu. Vatan Cephesi kurulduğu sıralarda Konya’da bulunan CHP’li Erdoğan Bakkalbaşı, bu konuda şu bilgileri veriyor: “Her bültenin önünde ve sonunda 15 dakika haber niteliğinde Vatan Cephesi’ne geçenlerin isimleri okunurdu. İsimler tekrar tekrar okunurdu; yalan ve ölü isimler de okunurdu. Halkta kötü intiba yarattı. İhtilal olmasa DP giderdi. Büyük şehirlerde kahve, çay yoktu. Mazot, lastik, traktör yedek parçası yoktu. Halk bunları değiştirecekti. 1961’de biz gelirdik. Her iki parti arasında gerginlik olmakla beraber, Konya’da Vatan Cephesi pek etkin değildi. Özellikle köylerde camiler, kahveler ayrıldı; kız alıp vermediler. Milli Birlik Kurulu bunu bahane ederek, ocak ve bucak örgütlerini kapatma hatasını işledi” 21. Vatan Cephesi hakkında Mehmet Emin İlhan şu değerlendirmeyi yapıyor: “1958 yılında başladı. Muhalefetin şiddetli baskısı karşısında, iktidar kendini savunabilmek ve güçlü hissedebilmek için Vatan Cephesi’ni kurdu. Her gün radyoya ilanlar verildi. 13 Haberleri sonunda Vatan Cephesine geçenler okundu. 1960 başında muhalefetin ifadesine göre, Vatan Cephesi’ne geçenler o kadar çoğaldı ki, ölüleri bile Vatan Cephesi’ne geçirdiler. Vatan Cephesi’ne geçmek moda oldu. Radyoda ismini duymak için geçenler olduğu gibi, kendi haberi olmadan ismi okunanlar da vardı. Memurlar siyasetle
Ahmad, age., s. 188. Vatan Cephesi adını taşıyan gazeteler İzmir, Manisa ve Afyon gibi DP’nin güçlü olduğu Ege bölgesinde yayınlandı. İzmir’de yayınlanan “Vatan Cephesi Sizindir” adını taşıyan gazetenin İzmir Milli Kütüphane’de Aralık 1958-Ağustos 1959 tarihleri arasındaki sayıları bulunmaktadır (yer no. 102/129 ve 102/130). Ankara Milli Kütüphane’de ise, sözü edilen üç ilde çıkan Vatan Cephesi gazeteleri bulunmaktadır: 1959 SC 73 (Afyon), 1959 SÇ 41 (Manisa) ve 1959 SÇ 19 (İzmir). Ankara Milli Kütüphane’deki nüshalar 1959 yılına aittir. 21 Erdoğan Bakkalbaşı ile 10 Ekim 2000 tarihinde yapılan görüşmeden.
19 20

27

uğraşamayacakları halde ismi geçen memurlar da vardı. Bunlar da iktidara yaranmak hevesindeydiler. Ziraat Bankası, Sümerbank gibi yarı resmi kuruluşlarda çalışanlar partiye üye olabiliyor, yönetici olabiliyordu. 27 Mayıs olunca, Vatan Cephesi’ne geçenler arasında ismi okunanlar, benim haberim yoktu, demeye başladılar. İlköğretim müfettişi olarak bulunduğum Kırşehir’de, Vatan Cephesi’ne geçenler arasında ismi okunan öğretmenler de telaşa kapılmışlardı” 22. Hükümet, 31 Aralık 1958 tarihinde yayınladığı bildiride, “İktisadi Devlet Teşekküllerinde çalışanlar partilere girebilecekler” dedi. Bu, Vatan Cephesi kampanyasının bir parçasıydı 23. İDT’lerde çalışanların partilere girebileceklerinin belirtilmesi demek, onların Vatan Cephesi’ne girmelerini sağlamaya yönelikti. Böylece, İDT çalışanları iktidar partisinin baskısını üzerlerinde hissedecek; Vatan Cephesi’ne insan kaynağı sağlanacak ve İDT’ler de partizan bir yapıya büründürülecekti. Vatan Cephesi’ne üye olanların sayısı kurulmasından bir yıl sonra 973.000’e ulaşmıştı. İstanbul’da Vatan Cephesi’ne üye olanların Mart 1960 tarihindeki sayısı 76.040 idi; Vatan Cephesi ocağı sayısı ise, 134’tü 24. Dönemin DP’li gazeteleri incelendiğinde Vatan Cephesi’ne üye olanların çoğunun köylerden olduğu görülmektedir. Bunun nedeni de köylere yatırım vaadi olsa gerektir 25. DP, muhalif partilerin kendisi karşısında işbirliği yapması ve yükselen kentli-aydın muhalefetine karşı kırsal kesimden destek arıyordu. Desteğin sağlanmasında kullanılan faktörler arasında din ve antikomünizm de vardı.

3. DP’lilere Göre Vatan Cephesi’nin Kurulma Nedenleri

1958-1960 yılları arasında yayınlanan bazı DP yayın organlarına dayanarak, Vatan Cephesi’nin kuruluş nedenlerini aktaracağız. İzmir’de yayınlanan Vatan Cephesi Sizindir gazetesinin 2. sayısında (29 Aralık 1958) Ali Bardük, Vatan Cephesi’nin kuruluşu hakkında şunları söylemektedir:

Mehmet Emin İlhan ile 4 Ekim 2000 tarihinde yapılan görüşmeden. Ahmad, age., s. 189. 24 “İstanbul’da Vatan Cephesine İltihak Edenlerin Yekunu”, DP Bülteni, İstanbul, Haftanın Haberleri, sayı 11, 17 Mart 1960, s. 15. Nisan 1960 tarihinde İstanbul’daki Vatan Cephesi ocağı sayısı, 143’e ulaşmıştı. “İstanbulda Vatan Cephesi Ocakları 143’e Yükseldi”, DP Bülteni, İstanbul, Haftanın Haberleri, sayı 14, 7 Nisan 1960, s. 3. 25 Feroz Ahmad, bu konuda şu tespiti yapıyor: “Bir Vatan Cephesi ekibi Sivas’ın köylerini ciple gezerek, ocak açmaları şartıyla köylere, ‘köyünüze yol yapacağız, kredi vereceğiz, cami yaptıracağız’ diye vaatlerde bulunuyorlardı. Bu ekip daha çok DP’ye oy vermemiş olan yerlere gidiyordu. Eğer bir köy CHP’yi desteklemekte devam ederse elektriği kesilebilirdi”. Ahmad, age., s. 191.
22 23

28

“Muhterem Başvekilimiz, bizi milletçe vatan cephesi etrafında toplanmağa davetle tesanüt halinde olmamızı bütün kudret ve samimiyetiyle istemiştir. Adnan Menderes, bir Başvekil olarak, hangi sebepler tahtında böyle bir daveti yapmak lüzum ve ihtiyacını duymuştur, hiç düşündük mü? Dünya çapında bir insan ve zamanımızın değerli ve muvaffak Başvekili, bir Anadolu gezisinde bütün milleti vatan cephesi adını verdiği bir tevhit mihrakı etrafında halkalanmasını istemişti. Bu açık ve samimi davetin, muhalefetin ifrat ve ihtiras rüzgarlarının şiddetine maruz bırakılmak istendiğini esefle ve acı duyarak müşahede etmemek, mümkün değildir. Allaha şükürler olsun ki, Menderes’i ve tevhid’in mana ve şümulünü anlıyanlar ve durumun nezaketini hassasiyetle takip ve tahlil eden idealistler çoğunluğu teşkil etmekte ve bu mukaddes cepheye saldırmakta, fayda mülahaza eden tahrik tezvir makinesinin menfi stratejisini sükunet ve metanetle akim bırakmağa muvaffak olma yolunda buluşmaktadırlar. Sekiz senedir, milletin huzurunu ihlal ede gelen manasız bir yaygara ile içten saldırmakta ve tevhit çemberine mutlaka bir gedik açmak istendiği kimsenin gözünden kaçmamaktadır. Halbuki dünyanın her zamankinden çok bugünkü nazik ve kritik durumu karşısında dıştan gelecek belli belirsiz her türlü tecavüze karşı müttehit bulunmamız icap ettiğini hiç kimse inkar edemez. Maksat ve gayeleri memleketin menfaati ve selameti yolunda birleşen herkes, vatan cephesini zorlamak değil, halkalarını menfi hiçbir faktörün tesir etmiyeceği şekilde perçinlemeğe hizmet etmekle mükelleftir. Başvekilin samimi daveti de bundan ibarettir. Ehemmiyetine binaen, ciddiyet ve sükunetle icabet vazifemizdir sanırız. Kendilerini kontrol edemiyenlere, biz de naçiz kürsümüzden ikaz ve ihtar etmek lüzum ve mecburiyeti hissetmekteyiz. 14 mayıstan bu yana tevali ede gelen fitne ve fesattan vazgeçmeyen bu efendilerin acaba kazancı ne olmuştur? Milletin ve memleketin menfaati ne olmuştur? Hiç. Bu şuursuz ve menfi olduğu gayri kabili inkar olan hengame karşısında, milli vicdanın verdiği mükerrer dersten hâlâ ders alamadılar mı? Yazık ki almadılar, almağa da niyetleri yok gibi görünmektedirler. Vatan Cephesi, kanaatimizce bugünkü dünya şartları muvacehesinde kasde makrun iç faaliyetlerle hudutlarımızı ihata eyleyen müteaddit tehlikelerin telkin eylediği bir noktai nazardır. Bunu dahili ve harici cepheleriyle izah edebilmek için hudutlarımıza beraberce bir göz gezdirelim. Bir taraftan ezeli ve ebedi düşmanımız kızıl emperyalizmi bütün şiddet ve melanetiyle Karadeniz sahillerimizi ihata ve tehdit eylemektedir. İkinci Cihan harbine kadar bu tehlikeye karşı tampon vazifesi gören devletlerde maalesef aynı düşmanın tesir ve çizmeleri altında inlemektedir. Adalar denizinde hiçbir zaman ve hiçbir surette güvenemeyeceğimiz Yunan dostlarımız: Muhakkak ki, bu iki tehlike yekdiğerinden farksız, hatta yekdiğerini tamamlar durumdadır. Cenup hudutlarımızdaki tehlike bundan az değildir. Aynı menbadan ilham alan aktörlerin sahneye vaz eylediği Kürd ve Arap dramı bizi çok daha fazla düşünmeğe sevk etmektedir. Kıbrıs davasını ortaya atan ve dolayısıyla Bizans hülyasını körükleyen gayeler aynı melanet silsilesinin bir devamı olduğuna şüphemiz olmamalıdır. Netice itibariyle, dünyayı yutmak emelini gizlemiyen mücehhez ve mülevves bir düşmana karşı silah elde nöbet mevkiinde ve mecburiyetindeyiz. Amerikan dostlarımız bizi üç bin mil uzaktan

29

yarım yamalak yardım ellerini uzatmağa çalışmaktadırlar. Mali ve askeri yardımları günün icaplarına ve ihtiyaçlarına kifayetsizliği gayet sarih ve barizdir. Dahili vaziyetimize gelince, muhalif kütleleri peşine takanların faaliyeti maalesef müspet ve yapıcı olmaktan ziyade şahsi ve her fırsattan istifade ederek iktidara çelme takmak ve bilhassa Menderes’i yıpratmak ve yıkmak gibi çok kötü bir gaye etrafında toplanmaktadır. Dahili ve harici siyasetimizde hatta Kıbrıs davasında dahi mücerret ve sathi iddialardan başka açık, memleketin selametine ve menafiine matuf samimi bir istikametleri görülmemiştir. Bu gidiş, her şeyden evvel, milli iradenin arzu ve tecelliyatı hilafına geliştiği gözümüzden kaçmamaktadır. Seçim kampanyası haricinde, partiler arası münasebetlerde öteden beri sürüklenip giden bu hareket tarzına başka bir mana vermek mümkün değildir. Asırların sürüklediği ihmal ataletin önümüze serdiği iktisadi gerilikle mücadele mecburiyeti, bir taraftan bu mücadelenin tabii neticesi olarak zuhur eden çeşitli buhranlara karşı halkın halet-i ruhiyesinde beliren haklı reaksiyon afetleri ve, diğer taraftan belirsiz bir gidişin açtığı insafsız istismar kampanyası memleket efkarını ayrıca düşündürecek vehamettedir. Görülüyor ki, memleketin menfaatlerinde, partiler umumiyetle tevhide değil, maateessüf tezada ve ifrada doğru yol almaktadır. Denebilir ki, muhalefet partilerinde görülen birleşme yapıcı ruhundan tamamiyle tecerrüt ederek iktidarı sarsmak ve yıkmak yolunda birleşen bir manevradan başka bir gaye taşımamaktadır. Halbuki, vatanımızın muhat bulunduğu ateş çemberine karşı milli vahdet ve tesanüdün halkaladığı bir tevhid çemberi, mutlaka vücut bulmak ihtiyaç ve zaruretini, aklı selim beyan ve ihtar etmektedir. Memleketin selameti ve yaşama şartı budur”
26.

Ali Bardük’ün yazısında ülkenin içinde bulunduğu dış (Sovyetler Birliği/Komünizm tehdidi, Yunanistan ile olan sorunlar ve Ortadoğu’daki gelişmeler) ve iç sorunlar üzerinde durulurken, muhalefetin zararlarına dikkat çekilmektedir. Muhalefete yönelik suçlamalar, tek parti dönemini çağrıştırmaktadır. Tek parti dönemi aydınları da, II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e muhalefetin hep yıkıcı/bozguncu ve rejim düşmanı olduğunu ileri sürmekte ve bu görüşleriyle tek parti yönetimini meşrulaştırmaya çalışmaktaydılar 27. Muhalefeti “Şer Cephesi” olarak gören Ali Bardük, “Biz istiyoruz ki, ikilik tohumları ekmeğe çalışan ve böyle bir bozgunculuğu iş edinenleri aramızdan atmağa çalışalım. Küfür, sövmek ve yıkma edebiyatı ile millete
Ali Bardük, “Tevhid Çemberi”, Vatan Cephesi Sizindir, 29 Aralık 1958, s. 1, 2. Örneğin bkz. Hakkı Uyar, “Sol Milliyetçi” Bir Türk Aydını: Mahmut Esat Bozkurt (1892-1943), Büke yay., İstanbul, 2000, ss. 110-115.
26 27

30

tasallut eden şer cephesini mutlaka milli tesanüt mefkuresinde mağlup ve perişan etmeliyiz. Millet arasında ayrılık ve ikilik yaratmağa çalışanları ne bahasına olursa olsun teşhis ve teşhir etmek vazifemiz olacaktır” demektedir28. “İki Yüzlü Siyaset” adlı yazısında Ali Bardük şunları söylemektedir: “Sandalye milletin malıdır, kime isterse ona tevdi eder. Seçim haricindeki zorlamalar gayri meşru ve gayri samimi, merdut ve menfur olduğuna şüphe yoktur. İktidara iki yüzlü siyasetle menfi zorlamalarla değil halkın dava ve arzularına hürmet ve intibakla varmak, kanaatimizce en salim yoldur” 29. Mehmet Yorgancıoğlu, muhalifleri “gafiller” olarak tanımladığı yazısında, “Barajlarda ancak ineklerin su içebileceğini, asfalt yollarda baldırı çıplakların dolaşacağını iddia eden gafiller biraz da sabırlı olmasını öğrensinler. Huzursuzluk yaratmamak ve sonunda mahcup olmamak için onların en iyi yolu, susmak olacaktır” diyordu30. “Vatan Cephesi, Güç Birliği Neyi Temsil Ediyor?” sorusunu soran Berkay Kaynak, bu konuda şu görüşleri ileri sürmektedir: Bu soruya doğru cevap verebilmek için DP’nin doğuş ve iktidara geliş nedenlerini bilmek gerekir. “İki büyük cihan harbinin bütün izlerini, sefaletini, ıstırabını taşıyan son Türk nesli, kurtuluş ümidini 1946 yılında ilk defa seçimlere giren DP’ye bağladı. Onun bayrağı altında toplandı, onun saflarında mücadele etti. Milyonları aşan kitlelerin müştereken söyledikleri bir tek cümle vardı: ‘Yeter Söz Milletindir!’ (...) Doğuşundan itibaren bir kitle partisi vasfını haiz olan bugün de yine bir takım sebebler dolayısıyla bu vasfını muhafaza eden DP vatan cephesi namı altında imanını tazelemiştir”.

Ali Bardük, “Şer Cephesi”, Vatan Cephesi Sizindir, 21 Ocak 1959, s. 1, 4. Ali Bardük, “İki Yüzlü Siyaset”, Vatan Cephesi Sizindir, 22 Ocak 1959, s. 1, 3. Ali Bardük, diğer bir yazısında da muhalefete yönelik ağır eleştirilerde bulunmaktadır. Örneğin bkz. Ali Bardük, “Tasallut İptilası”, Vatan Cephesi Sizindir, 5 Mayıs 1959, s. 1. “Memlekette huzursuzluğun ve şiddetin hareket noktasını teşkil eden bu şer cephesini milli ahlak ve fazilet muvacehesinde sadede davet ederiz. Zira tasallut iptilası ile malul bulunan kof kafaların faaliyeti hizmet değil zillet ve sefaleti davet eden bir kötülükler silsilesinden başka türlü tecelli edemez”. Ali Bardük, “İlgilendikleri Tek Mesele”, Vatan Cephesi Sizindir, 15 Mayıs 1959, s. 1. İnsanlık emperyalist menfaat ve ideolojilerin (Komünizm) tehdidi altında iken ve Türkiye tehdit altındayken muhalefetin ilgilendiği memleket meseleleri değil, sadece iktidara gelmektir. Ali Bardük, “Ahlak Cephesi”, Vatan Cephesi Sizindir, 2 Haziran 1959, s. 1. Şer Cephesi’ne karşı Ahlak Cephesi kurulmalıdır. Ali Bardük, “İktidar Hırsı”, Vatan Cephesi Sizindir, 6 Haziran 1959, s. 1. “... CHP’nin dokuz senelik muhalefet hayatında müsbet ve yapıcı hiçbir faaliyetine şahit olamadık”. CHP’nin “milli iradeye dayanan” TBMM’ye karşı gelmesi “kazan kaldırmaktan farksızdır”. 30 Mehmet Yorgancıoğlu, “Pazardan Pazara: Muhalefetin Derdi; Yollar ve Barajlar”, Vatan Cephesi Sizindir, 29 Mart 1959, s. 5.
28 29

31

Millet Partisi, 1950 seçimlerinden önce DP’den koparak doğdu. Muhafazakar sağı temsil etme iddiasındaydı; bugün, bu iddiasından uzaklaştı. Köylü Partisi ve Hürriyet Partisi de DP’den koptu. “Birer prensip partisi olarak siyasi sahada rol oynamak istedikleri halde her ikisi de 1954 ve 1957’de teşrii kabiliyet ve aktivitelerini kaybettiler. Her üç parti de CMP, KP ve HP içtimai muhitte siyasi fonksiyonlarını ifa edemiyecek kadar mefluç haldedir”. HP’yi CHP bünyesine aldı. CMP, KP ile birleşti, ancak “müşterek bir fikre” sahip değillerdir. “Ve hangi tarafı destekleyeceklerine bir türlü karar veremediler”. CHP, iyi ya da kötü yanlarıyla ülkemizde DP’den sonra en güçlü partidir. DP ile “taban tabana zıt güçbirlikçileri”n amacı, “Nasıl olursa olsun hangi vasıtalarla olursa olsun DP’yi devirmeye gayret etmektedirler. (...) Senelerdir tahakkümleri altında inlettikleri sefalet ve ıstıraplarıyla alay ettikleri, Türk milletini cicili bicili hürriyet, adalet, üniversite muhtariyeti, sosyal adalet fikirleriyle avlamak isteyenlere karşı; en ufak bir tehlikeye saha bırakmak istemiyen büyük Türk milleti Vatan Cephesi saflarında toplanmaktadır”. CHP hiç değişmemişti. Hatta daha da “haşinleşmişti”. Hükmetmek istiyordu. Bunu gerçekleştirmek için her türlü yolu “mübah” görüyordu. DP’yi “devirmek için her çareye baş vuruyordu”. Türk milleti “Eskisi gibi DP saflarında tek vücut olmak, zalim ve melunlara karşı cephe olarak Türk milletinin saadet ve refahı için mücadele etmek zaruri idi” 31. Vatan Cephesi Sizindir gazetesi, Hürriyet Partisi’nin kendisini feshederek CHP’ye katılmasından sonra, -bunu benimsemeyerekDP’ye/Vatan Cephesi’ne geçen HP’lilerle röportaj yapmaya karar vermişti. Röportaj yaptığı kişilerden biri de İkiçeşmelik Vatan Cephesi Ocağı’nı eski HP’li Şeref Balkanlı idi. Balkanlı’ya, HP ileri gelenlerinden Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu demiş ki: “Bir bahar havası çıktı. Bölükbaşı, ben, İsmet Paşa oturduk. Adnan Menderes ‘vatan tehlikeye düştü, gelin konuşalım diye bizi davet etse, kendisine vereceğimiz cevap, sizinle bir masada değil, cephede buluşuruz’ kararını vermiştik”. Balkanlı’ya göre; HP, CKMP ve CHP birbirini hiç sevmezdi. Birleşmelerinin nedeni “Adnan Menderes’i yıkmaktan ibaret”tir. HP’yi kuranların amacı, “sırf bu memleket uğruna çalışan” Menderes’i “devirmek”ti 32. Vatan Cephesi ocaklarının açılışı ve buralarda muhalefet partilerine yönelik ağır ve sert eleştirilerin yapılması 1960 yılının ilk aylarında da artarak devam etti. İstanbul bir Vatan Cephesi ocağı açılışında
Berkay Kaynak, “Vatan Cephesi, Güç Birliği Neyi Temsil Ediyor?”, Vatan Cephesi Sizindir, 7 Nisan 1959, s. 2. 32 “Şeref Balkanlı, Neden Vatan Cephesine Geçti?”, Vatan Cephesi Sizindir, 6 Mart 1959, s. 1, 2.
31

32

konuşan İstanbul eski valisi Mümtaz Tarhan yaptığı konuşmada, CHP’ye “Pes dedirteceğiz” demekte ve DP’nin başarılarını anlattıktan sonra şunları söylemekteydi: “Yalnız bir tek noktada aczimizi itiraf edelim: Muhalefetin insafını törpüleyemedik. Gözü görmeyene rengi, kulağı duymayana ahengi duyurmak çok zordur. Yıllardan beri ne yok dedilerse, hepsi bugün var oldu. Artık pes demek mertlik ifadesi olduğu halde bunun zerresini müşahede edemiyoruz. Fakat onlara pes dedirtinceye kadar azimle çalışacağız” 33. İstanbul’daki Vatan Cephesi ocak açılışlarında konuşan İstanbul milletvekili Enver Kaya’ya göre, Adnan Menderes’in “Ege seyahatindeki davetinden bu yana, Vatan Cephesi muhalefetin tir tir titrediği bir cephe haline gelmiştir”. İstanbul milletvekili Haluk Nihat Pepeyi ise şunları ileri sürüyordu: “Vatan Cephesi ocakları muhalefeti çileden çıkarıyor. Vatan Cephesi hak yolunu bulanların, huzur, sükun ve barış ocağıdır” 34. Pangaltı Vatan Cephesi Ocağı’nın açılışında konuşan İstanbul Belediye Başkanı ve DP İl Başkanı Kemal Aygün konuşmasında muhalefeti “iftiracı” ve “Nifak Cephesi” olarak tanımlarken, “Biz seçim için değil, memlekete hizmet için çalışıyoruz” diyordu 35. Kemal Aygün bir başka konuşmasında ise şu görüşleri savunuyordu: “Vatan Cepheleri karşı tarafı sinirlendiriyor. İnsan hiç olmazsa bu kelimeye sinirlenmez. Herşeyden evvel burada Demokrat Parti cephesi, memleket ve millete hizmet cephesi vardır” 36. DP İstanbul Bülteni, Türkiye’deki muhalefeti “kinciler ve nifakçılar kervanı” olarak tanımlamakta 37 ve Türkiye ile Batı’daki muhalefeti karşılaştırmaktadır: Batıda, muhalefetler daha ölçülü, daha insaflıdır. Batıda gazeteler daha tarafsızdır. Bizdeki gibi, iktidarları bu derece tek taraflı bu derece kıyasıya tenkit etmezler. Batıda muhalefetler, kendinden olmayan vatandaşlara düşman gözüyle bakmazlar. Demokrasi çoğunluk rejimidir ve bu çoğunluk halka dayandıkça iktidarda kalmaya devam eder. DP de bunu yapmaktadır 38. Adnan Menderes, Şubat 1960 tarihinde İskenderun’daki konuşmasında Vatan Cephesi’nin kuruluşunu, muhalefetin yaptıklarını ve DP’nin başarılarını anlatmaktadır: “Türkiyemizi endişeye sevk edecek, kaygulandıracak bir meselenin mevcut olmadığını söylemek benim gibi mesul bir Başvekil için büyük bir bahtiyarlık teşkil etmektedir. İşlerimiz yolunda, iktisadi kalkınma hamlemiz devam etmekte ve gittikçe hızını arttırarak daha da genişlemesi için her türlü
“İstanbulda Vatan Cephesi, Geçen Pazar 4 Ocak Daha Açıldı”, DP Bülteni, İstanbul, Haftanın Haberleri, sayı 7, 3 Mart 1960, ss. 6-7. 34 “İstanbulda Vatan Cephesi, Eyüpte Ocak Açıldı”, DP Bülteni, İstanbul, Haftanın Haberleri, sayı 10, 10 Mart 1960, ss. 5-6. 35 “Nifak Cephesine Vatan Cephesinden Cevap: Biz Seçim İçin Değil, Memlekete Hizmet İçin Çalışıyoruz”, DP Bülteni, İstanbul, Haftanın Haberleri, sayı 12, 24 Mart 1960, s. 13 36 “Belediye ve DP İl Başkanı Kemal Aygün’ün Konuşması”, DP Bülteni, İstanbul, Haftanın Haberleri, sayı 6, 23 Şubat 1960, ss. 11-14. 37 “Haftanın İçinden”, DP Bülteni, İstanbul, Haftanın Haberleri, sayı 6, 23 Şubat 1960, s. 2. 38 “Biz’de ve Batı’da Muhalefet”, DP Bülteni, İstanbul, Haftanın Haberleri, sayı 6, 23 Şubat 1960, s. 3.
33

33

sebep mevcut bulunmaktadır. Türk milleti özlediği bir hayata kısa zamanda ulaşma imkanını bulacaktır. (...) 1957 seçimlerini vaktinden evvel yaptık, çünkü o sıralarda Halk Partisi ile diğer partililer bazı hallerden de ümitlenerek işi son derece azıtmış ve memleket idaresinde tehlikeli durumlar yaratmak yoluna girmişlerdir. Onları ümitlendiren sebeplerden biri 1955’de bir takım suiistimal gürültüleriyle hükümet azalarından birkaçı hakkında Meclis tahkikatı açılmış olmasıydı. Bu Meclis tahkikatı etrafında bir takım gazetelerle el ele vererek dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş (nasıl diyeyim) bir şantaj devresi yaratıldı. Bir yıla yakın iktidarımızı kötülemek için bu Meclis tahkikatı etrafında kopartılmadık gürültü kalmadı. Ondan sonra ve bunun bir neticesi olarak iktidarımızın bünyesinde, kanaması bir yıl devam edecek bir yara açılmıştı sanki. Yine bu arada ve bu hadiselerin tesiriyle bir parti kuruldu ve 40-50 mebus içimizden ayrılarak muhalefete geçti. Bu iki hadise bir kısım gazeteler tarafından garazkârane ve maksatlı olarak yıllardır devam ettirilen kampanyayı, tahmin edeceğiniz gibi, son şiddete vardırmış oldu. Buna bir de iktisadi kalkınma ve yatırım gayretlerimizin, doğurması tabii olan bazı sıkıntıların bu devreye rastlamasını ilave etmek icap eder. Hemen kaydedeyim ki, muhalefet bu tabii ve muvakkat sıkıntıları istismar için her türlü gayreti sarfederken, bir kısım gazeteler de, aynı sıkıntıları kendi maksat ve menfaatlerine göre ele geçmez bir fırsat gibi mütemadiyen işlemekte idiler. (...) Devlet nizamı, hükümet otoritesi, şahsi haysiyet ve şerefler ve yüksek memleket menfaatleri, bunların hepsi bir tarafa atılarak adeta kazanılmış bir meydan muharebesinden sonra, son imha çarpışmalarının yapılmakta olduğu zannı ile hareket eden bu muhalif ve yıkıcı kuvvetler, mütemadi saldırılariyle memleketin siyasi ve idari bünyesini sarstıkça sarsıyorlardı. Şartların müsait olmamasına rağmen ve daha bir buçuk senelik müddet varken seçimi öne almak zaruretini bir vatan ve memleket meselesi olarak kabul ve ihtiyar ettik. (...) Zannediyorduk ki, seçimlerden sonra, şeriatın kestiği parmak acımaz diyen atalar sözünün hükmünce seçim neticesine göre, millet iradesi hakim olacak ve o zamana kadar bu kör döğüşü haline getirilmiş bulunan siyaset boğuşmaları millet iradesiyle hal ve fasledilmiş olacak. Nifak ortadan kalkacak, kardeş kavgasına götüren meşum yol, meşum gidiş önlenecek ve iktidar da memleketin son derece muhtaç bulunduğu huzur ve imkan içinde bir çok zor ve karışık memleket ve hizmet meselelerini halletmek yoluna girebilecek. Halbuki, beklenen olmadı... En müsait zannettiği şartlara ve iktidara geleceğine inanmış olmasına rağmen, seçimleri kaybeden üç muhalefet partisi

34

ve bunların teşkil ettiği birlik, seçimlerden sonra denilebilir ki, çılgına dönmüştü. Seçimlerden sonra sükunet avdet edecek yerde, hatta daha şiddetli hücumlara geçtiler. Seçim yolu ile elde edemedikleri iktidarı her gün yapılan ağır hücumlarla yaratılacağını hesapladıkları anarşi havasının getireceği münasip fırsatlardan faydalanmak ümidine bağladılar. İktidara fırsatlar yolundan geçivermeyi tasarladılar ve bunu mümkün gördüler. İşi bu derece azıtmışlardı. Fazla iyimser olanları seçimlerden sonra, üç ay içinde, ihtiyatlı olanları da, nihayet altı ay zarfında iktidarın muhalefetin eline geçmesini bir emri muhakkak sayıyorlardı. Bu ümidin teşvikiyle ve yalan haber verip aleyhte heyecanlı neşriyat yapan bazı gazetelerin de yardımı ile muhalefette iş, adeta son kerteye getirilmişti. Memlekette artık iktidarı değiştirecek hareket her an bekleniyor, herhangi bir fırsatla, herhangi bir istikametten bu hareketin başlaması gözetleniyor gibi bir hal ve havanın hakim kılınmasına çalışılıyordu. Anarşinin, ihtilalin, hükümet darbeleri ve suikastlerin iklimi, artık yaratılmıştı. İş, fiili hareketin başlamasına kalmış gibi idi. Irak’ta kopan ihtilal, rejimin iskatı ve orada devlet ve hükümet adamlarının bir hamlede öldürülmesi ve iktidarın bu suretle değiştirilmesi bizimkilerin hayallerini ve ihtiraslarını besliyor, büsbütün azdırıyordu. Gazetelerde ve muhalefet erkanının her söyledikleri nutukta, her verdikleri beyanatta adeta (hani ya, Irak’taki hadiseler bizde ne zaman yapılacak?) ve gaipten beklenenlere hitaben (neredesiniz? Ne duruyorsunuz? İşte size müsait olan zemini ve vasatı tamamiyle hazırlamış bulunuyoruz... Bir küçücük hareket... Hele bir başlayınız. Ondan sonra kolay) demek manasına gelen telkin ve teşviklerle dolu idi. Matbuat da her gün sıra sıra resimlerle Irak’taki hükümet darbesine ve kaatillere ait resimler basmak, türlü tafsilat vermek hatta ihtilal rüesası ile mülakatlara koşmak yolundan, hadiseyi memleketimizde canlı ve ayakta tutmak gayreti içinde idi. Bu gafil fikir ve hamiyet fukaraları ihtiraslarının humması ile rüyalar görmekte idiler. Gafilleri bu tehlikeli rüyalarından uyandıracak hakikatin şamarı artık inmeli idi. Bu şamar Türk milletinin elile indirilecektir. Bu milletin iradesini bir defa daha ve son derece tehlikeli bir şekilde yine hiçe saymak için teşebbüse geçmiş olanlara bir defa daha (yeter, söz milletindir) demesi lazımdır. Seçimlerden bir sene sonraydı. Balıkesiri ziyaretle, orada bir konuşma yaptım. O konuşmamda şu arzettiğim hadiseleri ortaya koyarak memleketi nasıl bir uçuruma sürüklemek istediklerini anlattım. Nifaka ve kardeş kavgasına götüren kışkırtma ve tahriklere son verilmesi lüzumunu belirttim. Bilhassa muhalefet saflarında bulunan iyi niyetli vatanperver yurttaşlarımıza hitap ederek nifak cephesini terkedip ‘Vatan Cephesi’ne gelmelerinin bu saydığım şartlar içinde memleket vazifesi olduğunu ifade ettim.

35

Bu sözlerimin bütün memlekette bıraktığı derin akis ve yarattığı neticeler hakikatı tamamiyle teyid etmiş oluyordu. (...) Her şey iktidara gelmek için değil, her şey vatan için. İktidara gelmek için bir usul, bir yol olarak kullanılan nifakı ezmek lazım. Nifak Cephesinden Vatan Cephesine yan yana. İşte o günden bu güne Vatan Cephesine katılan vatandaşlarımızın, aziz ve sevgili kardeşlerimizin sayısı bir milyonu çoktan geçmiş bulunuyor. Filhakika nifak cephesinden de Vatan Cephesine kitleler halindeki bu geçiş milletçe işlere el konulmuş olmak vakıası olarak anlaşılmak icap eder. Türk milleti hakiki manasında sağlam ve sıhhatli bir demokrasinin hasretini duyuyor ve onu istiyordu. Türk Milleti insanlık şeref ve haysiyetine en uygun bir idare olarak hakiki demokrasinin hürriyet nizamını gerçekleştirme yolundadır. İçten ve dıştan memleket aleyhine işleyen tahrikler maalesef henüz sona ermemiştir. Büyük milletimizin o büyük deha ve sezişi ile hürriyet davasında muvaffak ve muzaffer olacağına şüphe yoktur. Millet bu zaferi temin, içinde bulunduğumuz şartlar dolayısiyle Vatan Cephesine katılmak ve nifak cephesini her gün biraz mümkündür. Ancak bu suretle daha zafa uğratmak suretiyle nifaktan medet umanlara her şey vatan için, sözünde ifadesini bulan bu hamiyetli ve vatanperver hareketle müstahak oldukları ders verilmiş olacaktır. İyi niyetli aziz vatandaşlarımızın nifakı bir defa daha ezip kahretmeleri ve Vatan Cephesini kuvvetlendirmeleri milletçe yolunda bulunduğumuz hürriyet nizamının, hakiki demokrasinin teminatı olacaktır. Yeter; artık söz milletindir”
39.

4. Vatan Cephesine Kimler ve Neden Üye Oluyordu?

Vatan Cephesi’ne üye olanların çoğu köylerdendi. Gazetelerde her gün yüzlerce kişinin ismi yayınlanır, ya da falan kişi ve bilmem kaç arkadaşı denirdi. Vatan Cephesi geçenler arasında partisiz vatandaşlar olduğu gibi, HP, CMP ve CHP’den istifa edip geçenler de vardı. Gazetenin genellikle ilk
“Başvekilin Muhalefete İhtarı: Yeter, Söz Milletindir”, DP Bülteni, İstanbul, Haftanın Haberleri, sayı 5, 18 Şubat 1960, s. 2-3.
39

36

sayfasında “Vatan Cephesine İltihaklar” ya da “Vatan Cephesine Kitleler Halinde İltihaklar” başlığını taşıyan haberler yer alır ve iç sayfalarda devam ederdi. Haber başlığının altında “Güçbirliğini tasvip etmeyip muhalefetten istifa edenlerin Başvekile çektikleri telgraflar” şeklindeki girişten sonra, onlarca telgraf ve yüzlerce isim, Vatan Cephesi’ne giriş nedenlerini belirtirlerdi. Bunlardan bazı örnekleri aşağıya alıyoruz: “İktidarın sekiz seneden beri yapmış olduğu büyük eserleri ve demokrasiye olan hizmetlerini takdir etmiş olduğumuzdan...” “Son cereyan eden güç birliği tutumlarını tasvip etmediğimizden...” “Dağlara yol, viranelere eser yapıldığı inkar edilmez bir hakikat olduğu için...” “DP’nin inkar kabul etmeyecek çalışmaları ve nahiyemizin kazalık kararı alınması karşısında ...” 730 seçmenle birlikte ... “Bütün ısrarlara rağmen hiçbir partiye intisap etmemiştim. Şimdi başarılı eserleriniz karşısında bu safta yer almak kararını verdim”. “... hakikati iktidarınızda görerek mensubu olduğum CHP’den” 70 arkadaşımla ... “Memleket hizmetinizdeki gayret ve icraatınızı takdir ederek ...” “Memleketin benimsiyerek ...” 40 selameti için açmış olduğunuz Vatan Cephesini

“Siz yeni baştan mamur bir vatan yaratmak için gece gündüz çalışırken mensubu bulunduğumuz CHP zimamdarları bu terakkiyi hazmedememektedirler. Onların bu günahına daha fazla alet olamayacağımdan ...” 41 “... Vatan sathındaki muazzam hizmetlerine şahit olduğumuz Demokrat Parti saflarına geçtiğimizi ...” “Türkiyemizi cennete çevirecek olan eserlerinizin hayranı olarak 360 arkadaşımla ...” DP’nin “memleket hizmetindeki hayırlı çalışmalarından dolayı köyümüzden 45 kişi CHP’den istifa ederek ...” CHP’den “istifa edip memleket gördüğümüz DP’ye iltihak ettiğimizi ...” sathında büyük hizmetlerini CHP

“DP’nin yapmış olduğu muazzam hizmetleri karşısında saflarında daha fazla kalmanın vatan hayrına olmadığına inanarak ...”
“Vatan Cephesine İltihaklar”, Vatan Cephesi Sizindir, 26 Ocak 1959, s. 1, 3. “Vatan Cephesine İltihaklar”, Vatan Cephesi Sizindir, 30 Ocak 1959, s. 1, 4.

40 41

37

“DP’nin nurlu yolunda elimizden geldiği kadar çalışmayı borç bilerek ...” DP’nin “büyük eserlerini ve muazzam çalışmalarını görerek ...”
42

DP iktidarının “memleket sathındaki emsalsiz kalkınma hamleleri ve muazzam eserleri karşısında ...” “Demokrat Partinin inkar edilmeyecek derecede göz kamaştırıcı aydın faaliyetine hayran olduğumuzdan ...” “Feragatli çalışmalarınız bizleri hayan bıraktığından ...” “Memleketin karanlık günlerinde Vatan kurtarmaya koşan Hatay mücahitleri bugün Halk Partisinden ayrılarak 300 arkadaşımızla Vatan Cephesine iltihak ettik” 43 “... hükümetin müspet icraatı karşısında muhalefet partisinin takdir hissinden uzak yersiz ve yapıcı olmaktan ziyade yıkıcı tenkitlerinden üzüntü ve hicap” duyarak ... 44 “Kendimi bildim bileli CHP’liyim, fakat başta Başvekilimizin ve dolayısı ile DP’nin memleket çapında gösterdiği büyük fedakarlıkları göz göre göre inkar edemiyecek duruma geldim, maaile kaydımın DP’ye yapılmasını rica ediyorum”. “... Başvekilimiz Adnan Menderesin ve Demokrat Partinin büyük icraatları karşısında ve son olarak Kıbrısımız için sarfolunan büyük fedakarlık karşısında bütün kalbimizle bu icraatı destekleyerek DP’ye kaydımızın yapılmasını rica ederiz” 45. “Yurdumuz sathında DP’nin yapmış olduğu muazzam eserleri görerek göğsümüz kabardığından ...” 46 “İktidarınızın geceli gündüzlü karşısında CHP’sinden istifa ederek ...” yorulmak bilmez çalışmaları

“CHP’sinin tutumunu beğenmediğimizden ...” “DP iktidarının çalışmaları karşısında CHP’sinden istifa ederek ...”
47

“Yurdumuzu medeni memleketler seviyesine yükselten iktidarınıza hayranız, bu sevgiyi ancak saflarınıza girmekle ispat edebiliriz. (...)”
“Vatan Cephesine İltihaklar Devam Ediyor, Çekilen Telgrafları Neşrediyoruz”, Vatan Cephesi Sizindir, 7 Şubat 1959, s. 1, 4. 43 “Vatan Cephesine İltihaklar”, Vatan Cephesi Sizindir, 9 Şubat 1959, s. 1, 2. 44 “CHP’den Top Yekun İstifa ile DP’ye Giriş: Gültepeli 150 Vatandaş Vatan Cephesine İltihak Ettiler”, Vatan Cephesi Sizindir, 1 Mart 1959, s. 1. 45 “CHP’den İstifa Ederek DP’ye Girenler”, Vatan Cephesi Sizindir, 23 Mart 1959, s. 2. 46 “Vatan Cephesine Yeni İltihaklar”, Vatan Cephesi Sizindir, 30 Nisan 1959, s. 2. 47 “Vatan Cephesine Yeni İltihaklar”, Vatan Cephesi Sizindir, 1 Mayıs 1959, s. 2.
42

38

“DP iktidarının yükselen abidelerini bizzat gördükçe bir vatan evladı olarak iftihar duyduğumuzdan ...” “Köyümüze okul yapıldı, çocuklarımız okuyor, içme suyu köyün ortasında akıyor, Kırçayı üzerinde köprü yapılmış ve bu yüzden münakalatımızda zorluk kalmamıştır. İktidarınıza müteşekkiriz. (...)” “DP iktidarının yaptığı müspet işleri kötülemek istediğini gördüğümüz için CHP’de kalmağa gönlümüz daha fazla razı olmadığından ...”
48

Başbakan Adnan Menderes’e her gün gönderilen ve DP’li gazetelerde yayınlanan telgrafların içeriği genelde bu şekildedir. Muhalefetin iktidarın başarılarını görmezden geldiği, kıskandığı ve yıkıcı/bozguncu muhalefet yaptığı ve bu nedenle partilerinin tutumlarını beğenmeyen vatandaşların DP’nin başarılarını görerek/takdir ederek Vatan Cephesi’ne geçtikleri belirtilmektedir.

5. Muhalefetin Vatan Cephesi’ne Bakışı

CHP başta olmak üzere muhalif partilerin ve muhalif basının Vatan Cephesi’ne olumsuz yaklaştıkları görülmektedir. Bunlara göre, Vatan Cephesi vatandaşları bölmeye yöneliktir; Vatan Cephesi’ne insanlar zorla ve baskı yoluyla, vaatlerle geçirilmekte ve üye sayıları abartılmaktadır. A. Menderes’in Vatan Cephesi çağrısından kısa bir süre Nadir Nadi, Cumhuriyet gazetesinde yazdığı bir makalede, bu konuda şu tespitleri yapmaktadır: “Bir süredir yurt gezisine çıkan Sayın Menderes, uğradığı yerlerde sık sık bir ‘Vatan Cephesi’ kurulması lüzumu üzerinde duruyor. Yazık ki, bunun nasıl bir cephe olabileceğini yeter açıklıkla kavramakta biz güçlük çekiyoruz. Sayın Başbakana göre, yurdumuzda milleti aldatmağa çalışan bir avuç muhteris ve münafık vardır. İktidar koltuğunu bir an önce ele geçirmek için çırpınan bu adamlara millet kanmamalıdır. Eski rejimle yenisi arasındaki farkı gözönüne getirdiğimizde, bir zamanlar jandarma copu altında inliyen halkın bugün korkudan uzak yaşadığını, bir zamanlar tarlası yok pahasına vergi borcuna giden köylünün bugün refah içinde olduğunu, bir zamanlar telefon emri ile süresiz kapatılan gazetelerin bugün hükümete istedikleri çattıklarını, hatta hakaret bile ettiklerini görmemezlik edebilir mi imişiz? Bu kıyaslamalardan bizim anladığımız, ‘Vatan Cephesi’ derken Sayın Menderes’in kastı, milleti, kendi Başbakanlığı altında, bugünü yüzde yüz öven, dünü ise yüzde yüz yeren bir kütle halinde toplamak olmalıdır.

48

“Vatan Cephesine Yeni İltihaklar”, Vatan Cephesi Sizindir, 6 Mayıs 1959, s. 2.

39

Böyle bir düşünce, ileri sürülen gerekçeler realiteye tam uysa bile, bizce gerçekleşme imkanından yoksundur. Çünkü Sayın Hükümet Başkanının özlediği şekilde insanları bir arada toplıyabilmek ilkin yaratılış kanunlarına aykırıdır. (...) Millet meseleleri üzerinde vatandaşların fikir ve oy sahibi olmaları hususu bir defa kabul edildikten sonra, Sayın Menderesin anladığı manada bir ‘Vatan Cephesi’ kurulmasına imkan yoktur. (...) Eskiden şöyle idi, eskiden böyle idi. Kısmen doğru olan bu sözler sekiz yıldır kuvvetlerinden çok şey kaybetmişlerdir. Dünya sekiz yıldır dönüyor ve millet artık düne değil, bugüne bakıyor. Bir zaman halkın sırtına inen coplar bugün gene ortaya çıkmamış mıdır? Eski iktidar devrinde hiç kullanılmıyan göz yaşartıcı bombalar bugün hükümetin hoşuna gitmeyen kalabalıklara fırlatılmamakta mıdır? Bir zaman yok pahasına tarlasını elden çıkaran halk, bugün hayat pahalılığının katmerli acısı altında ezilmemekte midir? Dün idareden şikayet edilemezdi, bugün edilebiliyor mu? (...) Bir zamanlar gazeteler telefonla kapatılırdı, bugün aynı gazeteler Demokles’in kılıcı altında, yarın başlarına ne felaketler gelebileceğini düşünerek korku içinde inlemiyorlar mı? Tek parti rejiminde iktidarın sesinden başka sese tahammül edilmiyordu. Türk milletinin ve Türk vatandaşının bu rejime layık olmadığı düşünüldüğü içindir ki, çok partili rejime geçtik. Bu hususu ilk kavrıyanların başında eski tek parti idaresinin Değişmez Başkanı bulunduğu gerçeğini Sayın Menderes açıkça değilse bile, kendi vicdanında itiraf etmek centilmenliğini her halde gösteriyordur. Millet o zaman çoğunlukla Demokrat Parti saflarını tuttu ise, bunun başlıca sebebi, yeni gelenlerin insan haklarını yurdumuzda eski idareden daha içten, daha kuvvetli bir inançla yürüteceği ümidi idi. Yoksa tek parti iktidarınkinden başka sese tahammül edilmemesini doğru bulmıyanların, çok partili başladıktan on üç yıl sonra, bugün iktidarda bulunurlarken eski rejimi özliyeceklerini, o devre hasret çekeceklerini elbette havsalalar kabul edemezdi. Sayın Menderes yürürlükteki antidemokratik kanunları kaldırsın, hak eşitliği prensibini hükümetinin başlıca dayanağı olarak ilan etsin, memleketi özlediği huzura kısa zamanda kavuşturduğunu görecektir” 49. Demokrat Parti iktidarına yönelik eleştirilerini sürdüren Nadir Nadi, 27 Mayıs’tan iki ay önce yazdığı bir yazıda DP’ye “Zorla Güzellik Olmaz” diyor ve şöyle devam ediyordu: “(...) Birer birer hakları kaldırdılar, hürriyetleri kıstılar. Aydınlardan tepki görmedikçe daha da ileri gitmekten çekinmediler. Bugün rejimin adını değiştirmeksizin kaldırılacak bir hak, yahut kısılacak bir hürriyet kalmamış olsa gerektir. Şimdi:
Nadir Nadi, “Bu Bir Tılsım Değil”, Cumhuriyet, 24 Ekim 1958, aktaran Nadir Nadi, Atatürk İlkeleri Işığında Uyarmalar, Bir İflasın Kronolojisi 1950-1960, Cumhuriyet yay., İstanbul, 1961, ss. 224-226. Demokrat Parti kurulduğunda sağladığı kitlesel desteğin yanı sıra aydınların da desteğini de elde etmişti. Bunlardan biri de Nadir Nadi idi. Bu konuda ayrıntılı bilgi ayrıca için bkz. Nadir Nadi, Perde Aralığından, Çağdaş yay., İstanbul, 1991.
49

40

-Buyurun Vatan Cephesine, buyurun DP’ye! Diyorlar. Ve sıkıştırılanların büyük bir kısmı kuzu gibi, tıpış tıpış çağrılan yere gidiyor. Aydınlarımızın bu püf tarafını keşfetmiş olmakla Demokrat Parti idarecileri, ne kadar övünseler yeridir. (...) Kuzular gibi iktidarın çağrısına koşanlar yanında bugün her şeye rağmen yerinden kıpırdamayan aydınlar da görüyoruz. Bir Cihat İren çıkıyor, ‘partinize girmektense istifa ediyorum’ diyor. Bir MTTB Genel Başkanı Yaşar Özdemir kalkıyor, gençliğe politika yapmayınız diyenlerin gençliği VC saflarında toplamak için nasıl gayret harcadıklarını anlatıveriyor. Sayıca az da olsa, bu medeni cesaret örneklerinin değeri muazzamdır. Millet, şu veya bu sebeple DP’ye, VC’ye yazılanlara değil, bunlara bakar. Birincilerine belki güler, belki acır. Fakat ikincileri bağrına basar, onlarla övünür. Onun için, sayın iktidarcılara yürekten tavsiye ederiz: Aydınların zayıf tarafına fazla bel bağlamayınız. Radyo Gazetesinde okutulan VC listelerinin halk üzerinde beklediğiniz etkiyi uyandırması bir hayaldir. En iyisi, sırası bütün bütün geçmemiş iken, yurdumuzda hak eşitliği rejimini bir an önce kurmaya bakınız. Halkın oyu ile yükseldiğiniz iktidar koltuğunda halka rağmen oturamıyacağınızı lütfen vatandaşa şimdiden açıkça gösteriniz. Böyle davranırsanız, seçimleri kaybetseniz bile, yarın millet sizi yine hayırla anacaktır. Yoksa, isterseniz Vatan Cephesine yirmi sekiz milyon vatandaşı teker teker kaydediniz, halkın sevgisi sizinle olmıyacaktır” 50. Demokrat Parti’ye eleştiriler getiren bir yayın organı da CHP yanlısı “Altı Ok” dergisidir. Dergi; hem tek parti döneminin ve CHP’nin savunusunu yapmakta, hem de DP iktidarının yoğun bir şekilde eleştirisini yapmaktadır. DP’nin 27 yıllık CHP yönetimine yönelik eleştirilerine Kemal Aşkar, şöyle yanıt vermektedir: “Dayandığınız 27 seneyi altınızdan çekersek olduğunuz yerde duramaz, düşersiniz” 51. “Yarışa aynı noktadan başlanır. Türk milleti, 1950 senesinde, 27 senelik ilerlemeden sonra 1920 senesindeki seviyesine dönmüş değildir ki, iki devir arasında bir mukayese yapılabilsin” 52.

Nadir Nadi, “Zorla Güzellik Olmaz”, Cumhuriyet, 27 Mart 1960, aktaran Nadir Nadi, Atatürk İlkeleri Işığında Uyarmalar, ss. 303-304. 51 Kemal Aşkar, “Âtıl ve Bâtıl Geçen 27 Sene I”, 6 Ok (On Beş Günde Bir Çıkar Siyasi Mecmua), yıl 5, sayı 1, 1 Mayıs 1958, ss. 2-3. 52 Kemal Aşkar, “Âtıl ve Bâtıl Geçen 27 Sene II”, 6 Ok, yıl 5, sayı 2, 1 Haziran 1958, s. 2, 12.
50

41

“... CHP imkansızlıklarla mücadele etmiş, inanılmıyacak imkanlar ve eserler yaratmış, böylece Türk milletinin imkan ve fırsatlarını iyi kullanmıştır” 53. CHP, 260 milyon altın Osmanlı borcu ödedi. DP ise, 280 milyon altın dış yardım gördü ve yine DP’ye CHP 137 ton altın bıraktı. “Bu kadar geniş imkanlara konduktan sonra, yardıma muhtaç olmıyacak iktisadi ve mali bir durum yaratılamaz mı idi? Öyle bir kalkınma yapılsa idi de yardım istemeseydik daha iyi olmaz mı idi?” 54 Kemal Aşkar, Menderes’in muhalefeti ihtilal kışkırtıcılığı ile suçlaması üzerine yazdığı makalede, “Bu memlekette asla ve asla ihtilal olamaz” demekte ve şu soruyu sormaktadır: “Demokraside hudutsuz hürriyet yoktur da, hudutsuz salahiyet var mıdır?”. Aşkar, “Hudutsuz salahiyet, tenkidsiz demokrasi istiyenlere şunu tavsiye ederim: En samimi hislerle memleket işlerine devam ediniz, tenkidler karşısında asabileşmeyiniz, bundan faydalanma çarelerini arayınız. Memleket işlerinde yüzde yüz muvaffak olsanız dahi, bir gün ve mesela 1961’de iktidardan uzaklaşacağınızı kabul ediniz. Ruhunuzu buna alıştırınız. İşte ancak o zaman rahata kavuşacak, ve ancak o zaman huzur içinde başarılı memleket vazifeleri görebileceksiniz” görüşündedir. DP iktidarı, muhalefeti ihtilal kışkırtıcılığı ile suçlayarak, ülkede “dehşet ve terör havası” yaratmaya çalışmaktadır 55. Kemal Aşkar, Mart 1959 tarihindeki “Vatan Cephesi ve Siyasi Ahlakımız” adlı yazısında şu görüşleri ileri sürmektedir: DP, iktidarını koruyabilmek amacıyla, muhalefette iken öncülüğünü yaptığı özgürlük ve demokrasiye karşı cephe alarak, antidemokratik kanunları kaldırmak bir yana, onlara yenilerini eklemektedir. Özellikle seçim emniyeti kanun ve uygulama açısından ortadan kalktı. Muhalefet bu durum karşısında, CHP çatısı altında birleşme gereğini duydu. DP’den ayrılarak Hürriyet Partisi’ni kurmuş olan idealistlerin partilerini feshederek CHP saflarında yer almaları ve Millet Partisi üyelerinin bir çoğunun iktidarının davranışları karşısında CHP safların katılmaktan başka çare görmeyerek güç birliği içerisinde yer almaları, DP iktidarını büyük bir endişeye düşürdü. DP, güç birliği hareketini “ehli salip hareketine” benzeterek, bu birliğe karşı olan “kin ve hıncını” açıkça ortaya koydu. Bu “bayağı ve küçük politika” dini siyasete alet etmekten daha kötüdür. Çünkü, bu tanımlama ile muhalefet, doğrudan doğruya “dinsiz bir düşman” ilan edildi. Böylece, Türk milletinin yarısından çoğu da “dinsiz” ilan edilmiş oluyordu. Bu çok “çirkin” bir saldırıdır. Halkın yarısından çoğuna böyle bir suçlamada bulunanların vatanperverliğinden şüphe etme küçüklüğünü göstermeyeceğiz, bunun tuhaflığını ele alacağız. Çünkü bu ülkenin çocuklarının yarısından fazlasının
Kemal Aşkar, “Âtıl ve Bâtıl Geçen 27 Sene III”, 6 Ok, yıl 5, sayı 3, 26 Haziran 1958, s. 2, 12. 54 Kemal Aşkar, “Âtıl ve Bâtıl Geçen 27 Sene IV”, 6 Ok, yıl 5, sayı 5, 2 Eylül 1958, s. 2, 13. 55 Kemal Aşkar, “İhtilal İsnadı mı?!”, Altıok, yıl 5, sayı 6, 10 Ekim 1958, s. 4, 13, 16.
53

42

dinsizliğini ilan etmek, vatandaşlar arasında büyük bir “düşmanlık ve kin” yaratacağından ve ülkede birliği bozacağından şüphe yoktur. “Kendisini bu kadar derin gaflete kaptırmış olan DP; bu hareket karşısında, vatandaşları, çeşitli tazyiklerle, CHP’sinden istifa ettirerek kendi saflarına almak için elindeki bütün baskı vasıtalarını kullanmaktan çekinmemektedir. Bir köye su mu gelecektir, yol mu yapılacaktır. Bunun yapılması, o köy halkının kadın erkek, çoluk çocuk Halk Partisinden istifa etmesine ve bu istifasını radyoda yayınlamasına bağlıdır. Bir şahsın halledilecek idari bir işi mi vardır, aynı şekilde bir istifaname imzalaması ve formüle edilmiş telgraflardan birisinin Genel Başkana çekilmek üzere imza edilmesi lazımdır. Bu istifa listelerinde ölen kimseler, öteden beri DP saflarında olanlar da dahildir. Bu suretle ilan edilenlerin yekununu yapan meraklılar; bunların sayısının Türk milletinin umumi nüfusunun üstüne çıktığını tesbit etmiş bulunmaktadırlar. (...) Yalanın kaynağı; korkudur. Baskı ve tazyik korku yaratır, korku da insanı yalancılığa ve riyakarlığa sevkeder. Bu da; bir cemiyet için korkunç bir tehlikedir. (...) Yazımıza son verirken, bütün partilere hitap etmek istiyoruz. Türk milletinin siyasi ahlakını koruyunuz. Baskılar; imanları değiştiremez. Baskı ile safınızda yer alanların, siyasi mücadelelerinize iştirak edeceğine ihtimal vermeyiniz. Yalnız menfaatleri için saflarınıza gelenler; siyasi kudret ve mevkiinizi kaybettiğiniz zaman, ilk saflarınızdan ayrılacak olanlardır. Bir partinin kuvvet ve kudreti, sadece ve sadece imanlı mensuplarının kuvvet ve kudretinden ibarettir. Milletimizin ahlak dayanıklılığı, en kuvvetli güvenimizdir” 56. Şakir Sungar, “Biz gidenlerden değiliz” diyen Menderes’e; “Gidersiniz Paşam, gidersiniz!” demekte ve Menderes’in sözünün “Biz ömürlerimiz boyunca iktidarda kalacağız” anlamına geldiğini belirtmektedir. “Başbakanımız neye dayanarak bu şekilde konuşuyor? Yoksa zorla iktidarda kalmaya çalışmak kararında mıdır?” 1957 seçimlerinde seçim sonuçlarının saat 17’den sonra açıklanmaya başlanması gerekirken saat 13’ten itibaren ve muhalefetin moralini bozacak şekilde açıklanmaya başlanması, çeşitli yerlerde oy sandıklarının kaçırılması ve halkın moralini bozan olayların çıkarılması DP’nin gidişinin habercileri olduğu kadar, DP’nin ne şekilde iktidarda kalmaya çalışacağının belirtileridir. Eğer muhalefet işbirliği yapabilseydi çoğunluk sistemine göre DP küçük bir azınlık partisi olurdu. Nisbi temsil sistemi uygulansaydı, % 48 oy alan DP yine muhalefette kalırdı. DP’nin hâlâ iktidarda kalmaktan bahsetmesi gülünçtür, DP gidecektir 57.

Nihat Kemal Aşkar, “Vatan Cephesi ve Siyasi Ahlakımız”, Altıok, yıl 5, sayı 9, 16 Mart 1959, s. 2, 16. 57 Şakir Sungar, “Gidersiniz Paşam, Gidersiniz!”, 6 Ok, yıl 5, sayı 1, 1 Mayıs 1958, ss. 4-5.
56

43

1958 yılı yaz aylarında Irak’ta meydana gelen ihtilalin DP’de ve DP yanlısı basında “müthiş bir telaş ve heyecana” yol açtığına dikkat çeken Şakir Sungar; “Korkmayınız beyler!” demekte ve DP’li basın hakkında şunları söylemektedir: “Eskiden beri muhalefetin en ciddi ve samimi tenkitlerini bile bozgunculuk, münafıklık ve hatta kıskançlık olarak vasıflandırmak suretile efendilerine yaranmaya çalışanların, şimdi de muhalefeti ihtilalci ve tenkitlerini ihtilale teşvik mahiyetinde göstermeye çalıştıklarını görüyoruz”. Türkiye ve Irak’ın iktidar, muhalefet ve halk bakımından birbirinden farklı olduğuna dikkat çeken Sungar, Türkiye’de iktidarın ihtilalle değil, seçimle değişeceğini ileri sürmektedir: “... iktidarı onların korktuğu gibi, ihtilalle değil seçimle ellerinden alarak milleti bugünkü ıztıraptan kurtaracağız” 58. Şakir Sungar, Kasım 1958 tarihinde yazdığı bir yazıda “DP mağlubiyeti şimdiden kabul etmiştir” demekte ve DP’nin tek parti yönetimi eğilimleri taşıdığını belirtmektedir. Sungar’a göre; “bir defa hürriyetin tadını almış; tenkidsiz, murakabasız idarelerin memleketi felakete sürükliyeceklerini kavramış olan millet, yeniden tek parti sistemine gidişi asla kabul etmiyecektir. Bunun için kendi aralarında kurulacak oyuncak partilerle onun aldatılabileceğini düşünmek de beyhudedir. Hülasa DP Genel Başkanı ve arkadaşları huzur istiyorlarsa ... muhalefetin meşru haklarını tanımaları ve hiç olmazsa son iktidar yıllarında olsun mensup bulundukları teşekkülün adına layık olmaya çalışmaları lazımdır” 59. DP’nin basın üzerinde uyguladığı baskı politikası hakkında Şakir Sungar tepkisini şöyle dile getirmektedir: “Zindanlar ve ağır para cezaları; vazife aşkıyla çalışanların ve bunun yapılmasından doğacak manevi mesuliyetin ehemmiyetini idrak edenlerin kıllarını bile kıpırdatmıyacaktır. İçimizde öyle idealistler vardır ki; zindanlara güle güle gidecek, hatta icapederse celladın ilmiğine boynunu yine güle güle uzatacak... Fakat zararlı bulduğu ve tenkid edilmesi gereken hareketleri methetmek zilletini asla kabul etmiyecektir” 60. Şakir Sungar, Ekim 1958’de yazdığı bir makalede, Menderes’in İzmir’de yaptığı şu konuşmaya yer veriyor: “... bir daha valiye, savcıya şöyle yapacağız, böyle edeceğiz derlerse tedbiri alınacaktır. O zaman demokrasiye paydos” 61. Sungar’a göre; “Bir rejim ki, var veya yok oluşu bir adamın arzusuna ve isteğine bağlıdır, buna demokrasi demeye imkan yoktur”. Menderes’in bu sözüne en güzel cevabını İnönü vermiştir: “Demokrasiye paydos demeye DP genel başkanının gücü yetmeyecektir” 62.

Şakir Sungar, “Korkmayınız Beyler!”, 6 Ok, yıl 5, sayı 5, 2 Eylül 1958, s. 4, 13. Şakir Sungar, “DP Mağlubiyeti Şimdiden Kabul Etmiştir”, Altıok, yıl 5, sayı 7, 28 Kasım 1958, s. 3, 15. 60 Şakir Sungar, “DP ve Basın”, Altıok, yıl 5, sayı 8, 5 Ocak 1959, s. 5. 61 İnönü, 24 Eylül 1958’de şöyle demişti: “Kanun dışında hareket eden idare amirleri, hususiyle adalet mensupları, elbette hesap vereceklerdir. Doğru yoldan ayrılmış olanları kimse kurtaramaz”. Ahmad, age., s. 185. 62 Şakir Sungar, “DP Genel Başkanının Endişesi”, Altıok, yıl 5, sayı 6, 10 Ekim 1958, s. 7.
58 59

44

Vecihi Gözübüyük, “Bu Rejimin Adı Nedir?” sorusuna şu yanıtı vermektedir: “Bir memlekette hakim teminatı, isbat hakkı, basın, söz ve toplantı hürriyeti, memur garantisi, ilim ve fikir hürriyeti yoksa o memlekette Demokrasinin (D) harfi bile yok demektir” 63. Bülent Erbil, “Partizan Radyo” adlı yazısında, “Faaliyet programları Basın, Yayın ve Turizm Bakanlığınca hazırlanan radyolarımızın durumu devamlı bir şikayet konusu halindedir. Halbuki demokratik idarelerde radyolardan, iktidar partisi kadar muhalefet partilerinin de faydalanmaları bu rejimin en belli, başlı icaplarından sayılmaktadır. Çünkü radyo hiç kimsenin babasının malı değildir. Mademki, o halktan alınan paralarla mevcudiyetini idame ettiren bir müessesedir. Şu halde iktidar partisinin değil, doğrudan doğruya milletin malıdır. Böyle olduğu halde radyolarımızın iktidar partisinin öz malı imiş gibi neşriyat yapmaları ve onların basit birer propaganda organları haline getirilmelerinin daima ve çok haklı şikayet mevzuu olmakta devam edeceği şüphesizdir” demektedir. Radyo yalnız iç değil, dış politikaya da alet edilmektedir. Örneğin Irak ihtilalinin başarılı bir şekilde sona erdiği bütün dünya radyolarınca duyurulurken, Türkiye radyosu sanki orada öldürülenler bizim yakınlarımızmış ve halkı üzüntüye düşürmek istemiyorlarmış gibi, olayları üç gün gizledi. Lübnan’a indirilen Amerikan kuvvetleri “şatafatlı” bir şekilde uzun uzun anlatıldığı halde, kendi topraklarımıza inen Amerikan kuvvetleri kendi halkımızdan gizli tutuldu. Radyo, DP’nin radyosudur. DP, millete ait olan radyoyu kendi tekelinde görmektedir 64. DP muhalifi bir dergi olan Kim dergisinden Sadun Tanju’ya, Vatan Cephesi ve çeşitli konularda görüşlerini açıklayan İsmet İnönü’ye göre, Vatan Cephesi DP’nin “her şeye rağmen iktidarda kalmak” istemesi ve “kazanılması garantilenmiş bir seçime hazırlık” politikasının bir sonucu olarak kuruldu. Tüm bu hazırlıkların amacı, “milletin seçim hakkını tahrip” etmeye yönelikti 65. Kim dergisi Vatan Cephesi ile ilgili usulsüzlüklere, yalan haberlere de yer vermektedir. Dergiye göre; Vatan Cephesi’ne geçmeleri için insanlara para vaat edilmektedir. Bunu örnekleriyle anlatan dergi, Radyo ve Anadolu Ajansı aracılığı ile Vatan Cephesi’ne geçtiği belirtilen vatandaşların tekziplerine de değinmektedir: Vatan Cephesi oyununda başlıca rol Anadolu Ajansı ve radyolarındı. Aylardır, Anadolu Ajansı ve radyolar muhalefet partilerinden istifaların ardı arkasını getiremiyor ve böylece 1958 yılından beri Türk mizah tarihine geçiyordu: “Geçen hafta, radyoda ‘nurlu icraat dayanamayıp, Vatan Cephesi’ne katıldıkları’ yolunda bir telgrafın altında imzaları olduğunu duyan Akyazı’lı iki vatandaş, dört yıldan beri bu partinin içinde olduklarını bilen eş, dost’un yanında ne hale düştüklerini görüyor, DP’li iken, tekrar DP’li olmaktan vazgeçip, DP’den istifa ediyorlardı. Bu vatandaşların adı, Aziziye köyü muhtarı Reşit ile, Belediye Meclisi üyesi Fevzi
Vecihi Gözübüyük, “Bu Rejimin Adı Nedir?”, 6 Ok, yıl 5, sayı 2, 1 Haziran 1958, s. 6, 15. Bülent Erbil, “Partizan Radyo”, 6 Ok, yıl 5, sayı 5, 2 Eylül 1958, s. 12. 65 Sadun Tanju, “İnönü ile Konuşma”, Kim (Haftalık Haber dergisi), yıl 1, sayı 37, 6 Şubat 1959, ss. 8-9.
63 64

45

Sezgindi ve Vatan Cephesine iltihak ettiklerine dair telgraf baştan aşağı yalan olduğu için, ilan edildiği şekilde ‘76 arkadaş’tan da haberleri yoktu”. Yine dergide, yüzlerce arkadaşı ile Vatan Cephesi’ne geçtiği ilan edilen bir çok kişinin Anadolu Ajansı bültenlerinde bu yalan haberlerin tekzip edilmesini istediği belirtilmektedir 66. Vatan Cephesi üye sayılarını arttırmak için yoğun çaba sarf eden DP, Devlet Tiyatrosu çalışanlarını, TCDD çalışanlarını, Sağlık Bakanlığı bünyesinde çalışan doktorları Vatan Cephesi’ne sokmak için baskı uyguluyordu. Girmek istemeyenler tayin ve sürgün tehdidi ile karşı karşıya kalıyorlardı. DP’nin Vatan Cephesi’ne girmesini istediği kişilerden biri de Türkiye Odalar Birliği Genel Sekreteri Cihad İren’di. Öneriyi kabul etmeyen İren, görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı: “Bir siyasi partiye iltihakımı istediniz. Odalar Birliği Katipliği vazifesi uhdemde bulunduğu müddetçe siyasi partilere intisabı şahsen ve Birliğimiz bakımından uygun görmediğim cihetle istifa ediyorum. Kabulünü rica ediyorum” 67. Muhalefetin en çok eleştirdiği şeylerden biri de radyonun DP tarafından partizanca kullanılmasıdır. Muhalefetin, Basın-Yayın ve Turizm Bakan Server Somuncuoğlu’na bağlı olan radyoya “Somuncuoğlu radyosu” adını taktığı bu dönemde, CHP milletvekili Turhan Feyzioğlu radyo ile ilgili şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Somuncuoğlu Radyosunun kullanılış tarzı, DP için yüz karasıdır. Bu hal medeni ve büyük bir milletin radyosuna yakışmaz. Milletçe radyo davasını mutlaka halledeceğiz. Radyonun partizanca istismarından, milletin büyük çoğunluğu şikayetçidir. Türk milleti, kendi radyosunun, kendi haysiyet ve şerefini kırmak için kullanılmasına müsaade etmeyecektir. Türk Radyosu, DP partizanlarının tasallutundan kurtarılacaktır. Radyoyu seçimde, seçim sonunda ve bugün suç vasıtası olarak kullananlardan bunun hesabı sorulacaktır”. Feyzioğlu’nun bu görüşünü aktaran Özcan Ergüder şu uyarıyı yapmaktadır: “Somuncuoğlu Radyosu’nu değiştirmeyi düşünürken, yerine nasıl bir radyo kurulacağını da şimdiden düşünmez, bunu şimdiden programlaştırmaz, sistemleştirmezsek, seneler sonra bir gece, 11’i çeyrek geçe ‘Ahmedoğlu’ veya ‘Mehmedoğlu’ radyosunu dinlemek zorunda kalırız. Hep böyle olmamış mıdır?” 68 Tahkikat Komisyonu’nun kurulduğu Nisan 1960 tarihinde Kim dergisinde Özcan Ergüder, “Diktatör” adlı bir makale yazdı. Makalede diktatörlüklerin ortaya çıkışı ve dünyadaki diktatörlükler hakkında bilgi veren Ergüder, “Temennimiz, diktatörlerin kendilerine kendi rızalarıyla ‘Sabık
“Vatan Cephesi”, Kim, yıl 1, sayı 37, 6 Şubat 1959, ss. 9-12. “Her Yere Aynı Marka: DP”, Kim, cilt 7, sayı 91, 16 Mart 1960, s. 17, 20, 22. 68 Özcan Ergüder, “Devlet Radyosu ve İşin Esası”, Kim, yıl 1, sayı 21, 17 Ekim 1958, s. 7. Özcan Ergüder, bir başka yazısında hükümeti seçim yapmaya çağırmaktadır. Ergüder’e göre, DP’nin yapacağı her türlü haksızlığa rağmen seçimleri muhalefet kazanacaktır. DP’nin Vatan Cephesi’nin karşısında “Milli Muhalefet Cephesi” vardır. Bkz. Özcan Ergüder, “Buyurun Seçime”, Kim, cilt 7, sayı 92, 23 Mart 1960, s. 7.
66 67

46

Diktatör’ dedirtmeleridir. Hem kendi rızaları ile ‘sabık’ olan diktatörler aslında sabık da olmazlar. Onlar saygıya değer insanlar, hatta politikacılar, hatta liderler olarak yaşamaya devam ederler” demektedir 69. Menderes’e “diktatör” imasının yapıldığı bu yazının yayınlandığı günlerde, Tahkikat Komisyonu kurulmuş (18 Nisan) ve aynı gün yayınladığı üç tebliğ ile CHP’nin ve “bir kısım basının” (muhalif basının) faaliyetlerini incelemek amacının güdüldüğü belirtilerek, şu yasaklamalar getirilmiştir: “Tahkikatın selameti cereyanını temin maksadı ile bütün siyasi partilerin ve bunlara bağlı teşekkül ve kolların her türlü kongreleri ve kademelerin bünyeleri içinde veya kademeler arasında tertiplenecek müşterek toplantılarla, alelumum siyasi mahiyetteki toplantılar ve partilerce yeni kademeler ve teşkilat kurulması, tahkikat neticesine kadar durdurulmuştur” (2 Numaralı Tebliğ). “Tahkikatın selametle cereyanını temin maksadı ile tahkikata mevzu teşkil eden maddelerle Tahkikat Encümeninin vazife selahiyetlerini ve bilumum karar, tedbir ve faaliyetlerine müteallik her türlü haber, havadis, beyan, tebliğ, mütalaa, vesika, resim ve yazıların ve (Türkiye Büyük millet Meclisi zabıt cerideleri hariç) bu takrirle alakalı Türkiye Büyük Millet Meclisi müzakerelerinin her türlü vasıtalarla neşri yasak edilmiştir” (3 Numaralı Tebliğ). Tahkikat Komisyonu, 19 Nisan günü yayınladığı 4 Numaralı Tebliğ’de komisyonunun kuruluş gerekçelerini anlatmakta ve Türkiye’nin “Dünyanın en muhataralı bölgelerinden birinde” bulunduğu belirtilerek, İnönü’nün komisyonu “baskı rejiminin kanun dışı bir parçası” olarak tanımladığı ve “Şartlar tam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır” dediğini ve bununla ihtilal ve ayaklanma kışkırtıcılığı yaptığını ifade etmektedir 70. 26 Ocak 1960 tarihli Kim dergisi, Menderes ve İnönü’nün çeşitli konularda karşılıklı konuşmalarına yer veriyordu. Menderes, İhtilal konusunda şunları söylüyor (21 Ocak): “İnönü’nün türlü vesileler bularak Irak hadiselerinden bahis açması ve merhum Irak Başvekilini Nuri es-Said diye ağlandıra ağlandıra dile dolaması boşuna mı idi? Irak hadiselerinden bahis açması örnek vererek, ötekine, berikine yol göstermeye çalışıyordu. Irak ihtilalini istismar edilecek bir fırsat, bir hadise zannetmişti ... o günlerde ... el birlik olup, memlekette adeta bir ihtilal havası estirilmeye çalışılıyordu”. Ertesi günü İnönü Menderes’i şöyle yanıtlıyordu (22 Ocak): “İhtilalle iktidara gelmek ihtimalini bize isnat etmek Başbakanın ilk günden beri adetidir. Bu hâl, baskı idaresi kurmak hevesinin mantıki neticesidir. Baskı idaresi kurmak isteyenler, tabii olarak kendilerini daima ihtilal tehlikesi karşısında görürler... Biz, ihtilal ihtimallerini bertaraf eden bir rejim olduğu içindir ki, demokratik rejimin davacısı ve takipçisiyiz”. Menderes, dalkavukluk konusunda şunları söylüyordu: “Meclis konuşmaları hep sadece Milli Şefin methüsenasını teşkil eder... Bir tahakküm ve baskı idaresinin esas unsurlarından biri olan
Özcan Ergüder, “Diktatör”, Kim, yıl 2, sayı 96, 20 Nisan 1960, s. 7. Derginin bu sayısında diktatörlüklerle ilgili başka yazılar da yer almaktadır. Başka ülkelerdeki diktatörlüklerden söz edilirken, Menderes’e diktatör imasında bulunulmaktadır. Bu yazılardan biri Fransız İhtilali’nin ortaya çıkış nedenleri ve devrim sürecindeki gelişmelere ilişkindir (bkz. “Tarih: Şöhret, Kuvvet, Nefret!”, Kim, sayı 96, 20 Nisan 1960, ss. 6-10); diğeri ise, Küba’daki diktatörlük yönetimi sonucu iktidara Castro’nun gelişi ile ilgilidir (Bkz. Suphi Uzunca, “Fidel Castro Vakıasının Düşündürdükleri: Zulumda Sorumsuzluk”, Kim, sayı 96, 20 Nisan 1960, s. 19). 70 “BMM Tahkikat Komisyonu”, Kim, yıl 2, sayı 96, 20 Nisan 1960, ss. 4-5.
69

47

dalkavukluk devrini bu derece kesif olarak yaşamış bir zat, dalkavukluktan bahsederken sırça köşkte oturduğunu hatırlamaz? Dalkavukluk o zaman vardı”. İnönü: “Dalkavuklukta başbakanın bize heves isnat etmesi unutkanlıkların en tehlikelisidir. Çok partili hayata girme kararı verdiğimiz ana kadar, kendisinin ve arkadaşlarının ‘her zaman isabetli kararlarımızdan’, ‘büyük başarılarımızdan’ ... ‘dahiyane irşatlarımızdan’ bahsettiklerini çok işittim, itirazlarına hiç şahit olmadım”. Menderes, seçimler konusunda şu görüşleri ileri sürüyordu: “Bunların bir oyun, bir tertip ve iktidara gelebilmek için imal olunmuş bir dolap olduğu hakikati, artık bütün açıklığı ile meydandadır”. İnönü ise; “Dürüst seçim teminatını verirseniz rahat edeceksiniz. Vermezseniz gene gideceksiniz. Hem fena gideceksiniz” 71. Behçet Kemal Çağlar, Kim dergisinin 3 Şubat 1960 tarihli sayısında hem iktidarı, hem de muhalefeti eleştirmekte ve her iki tarafın da birbirini dinlemediğini belirterek, tarihten örnekler vermekte; DP’nin izlediği politikanın İttihat ve Terakki’nin muhalefete karşı izlediği baskı ve sindirme politikasına benzediğini ileri sürmektedir: “Artık öyle bir duruma düştük ki: Muhalefet ne söylese iktidardakiler, ‘Şöyle bir soğukkanlı bir dinleyelim; doğruyu konuştuğu, faydalanıp ibret alınacak şeyler söylediği olabilir’ demeyi unuttular. Vicdanları bu niyete meyletmeye kalmadan binbir kuru gürültüyle onu susturmanın kolayını buldular. İktidardakiler ne söylese muhalifler onu tevillerle dolu bir nefis müdafaası veya başarısızlığı örtme palavrası saymaya başladılar. ‘Burası da doğru yahu! Adamları büsbütün çileden çıkarmayalım. Bu başarılarını da kabul edelim, takdirlerimizi esirgeyelim!’ diyeni pek kalmadı” 72. Emil Galip Sandalcı, muhalif gazetecilerin (Sadun Tanju, Yeni Sabah gazetesi sahibi Safa Kılıçoğlu) DP’liler tarafından dövüldüğünü belirterek, basın hürriyetinin olmadığından şikayet etmektedir: “Geçen hafta Türk basını yine çeşitli yönlerden ağır hücum ve ithamlara maruz kaldı. Zafer ve Havadis’in başyazılarında, Radyo Gazetesi’nde, Basın-Yayın Vekaleti Vekili Haluk Şaman’ın ağzında şeref ve haysiyet düşmanı, sahte mücahitler, beynelmilel jurnalcılar, yalancılar ilh ... şeklinde bir kere daha Türk halkına takdim edildiler. Bu arada 53 yıllık gazeteci Ahmet Emin Yalman, iktidar organlarınca, türlü milletlerarası teşekkülleri Türkiye aleyhine tahrik eden dünya basın aleminin bir nevi ‘Mata Hari’si olarak sahneye çıkarıldı. Yeni Sabah gazetesinin sahibi Safa Kılıçoğlu gece yarısı evinin önünde meçhul şahısların tecavüzüne uğradı. Dövüldü. Öte yandan, Bakan Haluk Şaman ‘Türkiye’de Basın Hürriyeti kemaliyle mevcuttur’ diyor ve İstanbulun Başbakana minnet telgrafı çekmekte usta Valisi, meşhur ‘irtica yoktur’ sözünün sahibi Ethem Yetkiner, Kılıçoğluna yapılan tecavüzün milyonluk bir şehirde vukuu pek tabii alelade bir olay olduğunu, basının bu basit tecavüze maksatlı bir şekilde ilgil gösterdiğini ileri sürüyordu. Nedense polis bu alelade tecavüzün kahramanlarını henüz yakalıyamamıştı.
“Menderes Konuştu, İnönü Cevap Verdi”, Kim, cilt 7, sayı 84, 26 Ocak 1960, s. 10. Behçet Kemal Çağlar, “Dinlemeden Edemiyeceğimiz Tek Hatip”, Kim, cilt 7, sayı 85, 3 Şubat 1960, s. 12.
71 72

48

Nitekim geçen ilkbaharda Sadun Tanju’ya yapılan tecavüzün faili de polisçe meçhul kalmıştı. Anlaşılan bu memlekette DP iktidarını tutmayan, desteklemiyen herkesin, her söylediği, yazdığı, yaptığı yalan, iftira ve kötülüktü. Ama bir kere de DP iktidarının saflarında yer aldınız mı denizdeki balıkları güldürecek safsataları yazar, ya da iddiaları ileri sürebilirdiniz. Sonra da Türkiye’de demokrasi rejimi vardı. ‘Var’ demek küçüklüğünü gösterir ve ‘Sahibinin Sesi’ olmak yolunu tutarsanız iktidarın nimetleri üstünüze yağardı. Fakat ‘yok’ demek medeni cesaretini gösterirseniz sizin nasıl bir ahlaksız, yalancı, şeref düşmanı olduğunuzu radyolarla gazetelerle ilan ederlerdi. Üstelik kafası kızan meçhul şahıslar kapınızın önünde kafanızı gözünüzü yarardı” 73. Emil Galip Sandalcı, DP iktidarının son günlerini yaşadığını belirtmekte ve bunu “Pompei’nin son günleri”ne benzetmektedir: “Bu millet; bu toprakların insanları; dün onların vaadlerine aldananlar; bugün ne yolda olduklarını anlayıp kavrayanlar: Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olanlar; haklarını, hürriyetlerini gün gün biraz daha elden kaçıranlar; insanlık şeref ve haysiyetiyle oynayanlar, VC karşısında ‘Ehlisalip’ sayılanlar; karınca gibi ezilecekleri müjdelenenler; haksız yere hapis yatanlar, dövülenler; ekmeği ile uğraşılanlar Demirkırata ‘DUR!’ demesini bilecektir. Duracaklar. Tersyüzü dönecekler ve geldikleri gibi gideceklerdir. Gitmesini, mızıklanmadan kaybetmesini, ‘sabık’ olmasını, mağlubiyeti kabul etmesini kabul etmesini, istenmediklerini, sevilmediklerini öğreneceklerdir. Pompei’nin son günleri gelmiştir. İstesinler, istemesinler akibetlerine boyun eğeceklerdir. Çünkü, tok sesi ile milli irade konuşacaktır”
74.

Kim dergisi, Safa Kılıçoğlu’nun uğradığı saldırıda polisin saldırıya seyirci kaldığına dikkat çekerken 75; Orhan Birgit de, DP’nin güdümündeki şiddet olaylarını “beklenilen hadiseler” görmekteydi. Çünkü Birgit’e göre, daha önce de İnönü ve muhalefet yöneticileri çeşitli saldırılara (Uşak, Topkapı, Geyikli, Çanakkale) uğramış ve DP yöneticileri bunlara göz yummuşlardı. Hükümet, “ihtilal tahrikçilerinin değil, yolların bekçisi” idi. DP vatandaşları bizden olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırmaktadır. Birincilere kol kanat germekte ve ikincilere de her türlü muamelenin yapılmasına göz yummaktadır. Safa Kılıçoğlu’nun son zamanlara kadar DP liderlerinin dostu olduğunu belirten Birgit, sıranın kimlere geleceğini sormaktadır. “Vurdurun.

Emil Galip Sandalcı, “Buyurun Beyler ... Bekliyoruz”, Kim, cilt 7, sayı 85, 3 Şubat 1960, s. 16. Safa Kılıçoğlu, Menderes’in eski bir dostuydu; daha sonra araları açılmıştı. 74 Emil Galip Sandalcı, “Pompei’nin Son Günleri”, Kim, cilt 7, sayı 92, 23 Mart 1960, s. 17. 75 “Polis tecavüzlere Seyirci”, Kim, cilt 7, sayı 85, 3 Şubat 1960, ss. 19-21.
73

49

Ama dinleyin. Dinlemezseniz, milli iradenin yumruğu da sizi yere serecektir” 76. Orhan Birgit, “Hocaların hocası” olarak tanınan İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar’a, DP milletvekili Bahadır Dülger’in “Gecekondu profesörü” demesini eleştirmekte ve şunları söylemektedir: “ ‘Vatan Cephesine girdik ama, insan içine çıkacak yüzümüz yok’ diyen tanınmış iş adamı ile, polislerin arasında mağrur ve dik başlarıyla ellerinde kitapları karakola yürüyen genç üniversitelinin, Menderes’in ziyafetinde başı öne eğik duran armatörle, İnönü’nün evinden yüzünde canlı tebessümle ayrılan şöhretli ilim adamının arasındaki fark elbette Bay Dülger’in hırslanmasına yol açar. Ama, nasıl olur da hasbelkader bir hukuk diplomasına sahip olmuş olan bir politikacı-gazeteci, kalkar o sıraların önünde ders vermiş insanlara ‘gecekondu profesörü’ diyebilir. İnsanın aklının almadığı budur. (...) Kuzum Bay Dülger, haydi Sıddık Sami Onar ‘Gecekondu profesörü’, İnönü ‘Dilediğiniz zaman hudut dışı edilebilecek’ bir insan, Halk Partisinin kapılarına kilit vurulması sizin dudaklarınızın kıpırdamasına bağlı, pekiy sizler nesiniz, neyin nesiniz?” 77 DP’ye muhalefet eden yayın organlarından biri de Akis dergisi dedi. Derginin sahibi İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker’di. Akis’in 21 Mart 1959 tarihli sayısında, “Vatan Cephesi için Telgraf Örnekleri” veriliyor ve Menderes’e gönderilen telgraflarla alay ediliyordu. Derginin verdiği örnekler şunlardı: “Bizim havalinin en sözü geçer şahsiyeti olan Mercan Karagözün de Vatan Cephesine katıldığını radyo ve gazetelerden öğrendikten sonra biz de onun yolunda gitmeye karar verdik. 120 arkadaşımla birlikte Vatan Cephesine girdiğimizi arzeder, ellerinizi yalarız. Damüstü Mahallesi sakinleri adına Samur Camgöz

Burslara yapılan son 25 liralık zam, içimizden yükselen muhalefet arzusunu mum gibi erittiğinden Vatan Cephesine girmeye karar verdim. Keyfiyetin ve bilhassa adımın radyoda okutturulmasına emir ve müsaade buyrulmasını rica ederim. Guguk Fakültesi kıdemli talebelerinden Salih Başıdönmezer

76 77

Orhan Birgit, “Beklenen Hadiseler”, Kim, cilt 7, sayı 85, 3 Şubat 1960, s. 19. Orhan Birgit, “Bay Dülger ve ...”, Kim, cilt 7, sayı 92, 23 Mart 1960, s. 9.

50

Bütün yurdu kaplıyan nur sayesinde hakikati gördük. Tek şef sistemine karşı duyduğumuz nefret yüzünden CHP’den ayrılarak Vatan Cephesine katıldık. CHP’nin inhisarcılığı adından belli: Cumhuriyetin Halkın imtiyazı sanki onlarda... Artık 7’den 70’e hepimiz Vatan Cephesinin emrindeyiz. Hürmetlerimizle. Osman Sevin ve vatandaşları

Tarihi camimizi restore ettirerek ecdad ve ahfadımızın ruhlarını şadedenleri takibi boynumuza borç bildiğimizden sülalece Vatan Cephesine kaydolmak kararını verdik. Bayramdan önce her türlü muameleyi tamamlayacağımızı arzeder, şükranla her iki ellerinizden öperiz. Sami Eyüpligil ve akrabaları

Kıbrıstaki ırkdaş ve dindaşlarımızın haklarını korumakta gösterilen muvaffakiyet karşısında biz vatandaşların da geleceklerini en iyi şekilde temin edeceklerine duyduğum iman ve vecd içinde Vatan Cephesine girdim. Dualarımın daima sizinle olduğunu arzeder, tanrının size yeni zaferler ihsan eylemesini dilerim. Recai Sofuoğlu”
78

Akis dergisi, 1959 yılının Nisan ayının son günlerinde İnönü’nün çıktığı yurt gezisi ile ilgili olarak, “Time” dergisinde çıkan bir habere yer vermektedir: “(...) Büyük Millet Meclisindeki 21 açık üyelik için seçim yaptırılacağına dair dolaşan devamlı söylentiler üzerine İnönü bir Ege gezisine çıkmayı kararlaştırmıştı. Menderes hükümetinin davranışı başlangıçta belli oldu: Ankaradan hareketinde, polis İnönü taraftarlarının tren istasyonuna girmesini yasak etti. 125.000 nüfuslu Eskişehirde Cumhuriyetçilere hitap etmek isteyince lokomotifler düdük çalmaya başladılar ve İnönünün treniyle kalabalığın arasındaki ana hatta bir yük katarı soktular. 1922 zaferini kazandığı Uşaka vardığında, İnönü polisin karşılayıcı kalabalığını gaz bombalariyle dağıtmakta olduğunu gördü. Kalacağı eve güçlükle gelebildi. Ev derhal jandarmalar tarafından sarıldı ve gece esrarlı bir yangın başladı. Bunu Uşak itfaiyesi önledi. Ertesi gün, evden kim çıkarsa üstüne ateş edilmesi için valinin vermiş olduğu emri dinlemeyi reddettiğinden mahalli polis müdürünün vazifesinden alındığı bildirildi. Sabahleyin Uşak, komşu kasabalardan kamyonlarla şehre akan demokrat zorbalarla doldu. Bunlar, gazetecileri döverek, fotoğraf makinelerini kırarak caddelerde gürültüler çıkarmaya başladılar. İstasyona giderken İnönü caddenin Demokrat
“Vatan Cephesi İçin Telgraf Örnekleri”, Akis (Haftalık Aktüalite Mecmuası), sayı 246, 21 Mart 1959, s. 11.
78

51

kalabalığı ile bir duvar gibi kapanmış olduğunu gördü. Aralarından geçmekte ısrar etti ve onlara yaklaşan Türkiyenin yaşlı kahramanı haykırdı: ‘Utanmıyor musunuz?’ Cevabı bir taş yağmuru oldu. Başından yaralanan İnönü yere düştü fakat başından kan akarken, çabalayıp ayağa kalktı ve hasım kalabalık arasından istasyona doğru yürüyüşüne korkusuzca devam etti. Olay 250 jandarma tarafından pasif bir şekilde seyrediliyordu. Türkiye Emniyet Genel Müdürü Cemal Göktan da bu eğlenceyi görmeğe gelmişti. İnönünün treni İzmire hareket ederken taşa tutuldu ve oradaki iki muhabir yaralandı. İzmir Valisi İnönü şerefine verilecek baloya izin vermedi ve Cumhuriyet Halk Partililer tarafından toplantı için tutulan iki tiyatro binası tehlikeli durumda olduğu ileri sürülerek kapatıldı. İnönünün olanlardan hâlâ bir şey anlamamış olması ihtimalini düşünen Türkiye İçişleri Bakanı hafta sonunda radyoda bir konuşma yaparak, eski asker gezisine devam ederse ‘karışıklıkların eksilmiyeceği’ ihtarında bulunmuştur” 79. Uşak ve İzmir olayları ile ilgili olarak DP iktidarı ve DP yanlısı basın, CHP ve İnönü’yü suçlamaktadır. Vatan Cephesi Sizindir gazetesinde Uşak olayları şu manşetle yer aldı: “İnönü’nün Uşak’ı Ziyareti Hadiselere Sebep Oldu”. CHP’liler kanunlara aykırı olarak yürüyüş yaptı ve DP il binasını taşladılar 80. İçişleri Bakanı Namık Gedik, Uşak olaylarını dolayısıyla, 2 Mayıs’ta Anadolu Ajansı’na şu açıklamayı yaptı: “Halk Partisinin başta reisleri olduğu halde kırk küsur mebus ve bazı gazetecilerle Ege taarruzu namı altında ve şerefli milli mücadele tarihimizi istismar ederek, kendi partilerinden olmayan vatandaşları, idareyi ve hükümeti adeta müstevli düşman olarak ilan ve kabul edip bunlara karşı fiili harekete geçmek kararı ile girişmiş oldukları son derece ağır tahrik hareketleri şu anda bütün vehametiyle devam etmektedir” 81. Gedik, 3 Mayıs’taki demecinde ise, “CHP’nin kongre nam altında teşebbüs olunan hareketlerini, memleketi anarşiye götürmek” gayretinde olmakla suçladı 82. Akis dergisinde, 9 Aralık 1959 tarihinde yayınlanan bir makalede DP iktidarının giderek daha da otoriterleştiğine dikkat çekilmekte ve şu görüşlere yer verilmektedir: “Rejim bahsinde son derece ciddi bir noktaya gelmiş olduğumuz anlaşılıyor. Gerçi totaliter sistemlerin bütün karanlığı henüz memleketi kaplamamıştır. Gerçi Muhalefet, önüne her gün yeni yeni maniler dikilmekle beraber, henüz ortadan kaldırılmamıştır. Basın, bir takım şahısların ve bir takım fırsatların sayesinde sesini duyurabilme imkanı muhafaza
79 “Türkiyeye Söz Getirmemek”, Akis, sayı 254, 14 Mayıs 1959, s. 11. Uşak olayları ile ilgili olarak Akis’te çıkan bir başka yazı: Kemali Beyazıt, “Bir Uşak Şahidi Uşak Hadiselerini Anlatıyor”, Akis, sayı 279, 2 Aralık 1959, ss. 10-11. 80 Vatan Cephesi Sizindir, 1 Mayıs 1959, s. 1, 4. Aynı gazete, İnönü’nün 2 Mayıs’ta İzmir’e gelişini de benzer bir başlıkla duyuruyordu: “İ. İnönü’nün İzmir’e Gelişi Dün Bazı Hadiselere Sebebiyet Verdi”, Vatan Cephesi Sizindir, 3 Mayıs 1959, s. 1, 4. 81 “Dahiliye Vekili Namık Gedik Son Günlerde CHP’nin Yaratmaya Çalıştığı Gergin Havanın Mahiyeti Hakkında Dün Anadolu Ajansına Beyanat Verdi”, Vatan Cephesi Sizindir, 3 Mayıs 1959, s. 1. 82 “CHP Kanunları Hiçe Saymaktadır”, Vatan Cephesi Sizindir, 4 Mayıs 1959, s. 1, 4.

52

etmektedir. Cemiyetin temel taşları olan müesseseler tamamile tesirsiz hale getirilmemiştir. Fakat o neviden sistemlerin fikri temeli süratle geliştirilmektedir ve tekamülde başlıca rolü Sayın Başbakan oynamaktadır. Rakipler, gittikçe hızlanan bir şekilde, vatan haini gözüyle görülmekte, Türkiyenin ilerlemesine, Türkiyenin kalkınmasına, Türk milletinin daha iyi şartlar altında yaşamasına engel olan kimseler halinde teşhir edilmektedir. Sayın Başbakanın bu yolda Demokrasinin frenleriyle durdurulması geciktiği takdirde neticenin vahim olması kuvvetle muhtemeldir. Zira gidişin tabii istikameti, vatana ihanet edenlerin, milletin saadetine engel olanların bu ‘meş’um gayretler’inden zor kullanılması suretiyle alakonulmalarıdır. (...) ... Sayın Başbakanın ve onun sözcülerinin nazarında ihanet hareketi bir müddetten beri resmi propagandanın gözler önüne serdiği Türkiye manzarasına inanmamaktan başlıyor. Bazı fazla gayretli kimselerin işi, ‘Menderes-Hazreti İbrahim’ yakıştırmasını ciddiye almamayı bile suç saymaya kadar götürdükleri doğrudur. (...)” İki Türkiye vardır. Biri, Menderes’in sözünü ve rakamlarla sık sık açıkladığı “Kalkınan Türkiye”dir. Diğeri ise, “Partizan idare”nin baskısına uğrayan, temel hak ve özgürlükleri çiğnenen Türkiye’dir. “Sayın Menderes kendi Türkiyesine inanmayanlar için ‘Eğer hayatta iseler yüzleri kızaracak, ölmüşlerse ensal mahcup olacaktır’ demektedir. Halbuki, öteki Türkiye, bizim Türkiyemiz gerçekleştiğinde vatandaş Menderes her vatansever insan gibi, o Türkiyede yaşamaktan dolayı sadece derin bir huzur, sadece derin bir saadet hissedecektir” 83. Akis’in 6 Ocak 1960 tarihli sayısında, 10 yıllık DP iktidarı “Muhteşem Fiyasko” olarak tanımlanmaktadır. Dergiye göre, Atatürk devrimlerinin sonuncusu demokrasidir. DP’nin 1946 sonrasında taşıdığı hürriyet ve demokrasi bayrağını bugün muhalefet taşımaktadır. Türkiye bugün, DP’nin izlediği politikalar nedeniyle demokrasi konusunda –1946 yılının olmamakla beraber-, 1950 yılının gerisine düşmüştür 84. 13 Ocak 1960 tarihli Akis dergisi Menderes’in bir “Put” haline getirilmesinden şikayet etmekte ve bunu Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerin putlaştırması ile karşılaştırmaktadır: “Her şey gösteriyor ki DP bir put yaratmanın peşindedir. (...) Fütursuz İktidar, devletin bütün vasıtalarını o istikamette seferber etmiş, başka mevzularda hiç adeti olmayan planlı, programlı ve tertipli bir gayreti son haddine çıkarmıştır. Şehirlere resmi makamların zoruyla kurdurulan takla ve sokaklara astırılan bantlara yazılmış dövizleri okumak, mikrofonların başına yerleştirilen spikerlere söyletilen cümleleri dinlemek hadisenin mahiyetini anlamaya yetmelidir. Bir hakikat hiçbir şüphe kaldırmayacak şekilde ortadadır. Yalnız demokratik rejimimizin değil, Cumhuriyetimizin de dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz. (...) Hareketlere sathi olarak bakıldığında, bir puta sahip olmanın DP için artık tek kurtuluş çaresini teşkil ettiği zehabına kapılınabilir. 1950’den beri ilk
83 84

“Haftanın İçinden: İki Türkiye”, Akis, sayı 280, 9 Aralık 1959, s. 5. Haftanın İçinden: Muhteşem Fiyasko”, Akis, sayı 284, 6 Ocak 1960, s. 5.

53

defadır ki DP seçmen önünde verilecek imtihana elinde en ufak şansı kalmamış halde girmektedir ve 1960’ın büyük hadisesi budur. On senelik bir iktidar devresinin sonunda DP’nin bilançosu sadece ‘Görülmemiş Hezimet’ kaydetmekte ve bu devre boyunca ele geçirilmiş inanılmaz imkanların –maddi, manevi- heba edilmesi karşısında yüreklerde ezadan başka şey bulunmamaktadır. (...) Milletimizi seviyorsak, memleketimizi seviyorsak, hatta put yapılmak istenilen kimseyi seviyorsak –zira her put, sonra mutlaka kırılır- bu gidişe mutlaka dur demeliyiz. Dur deme kudretimiz bugün vardır. Yarın kalmayabilir”
85.

20 Ocak 1960 tarihli Akis dergisinde “Kendini Yenileme Sanatı” adını taşıyan ilginç bir yazı yer almaktadır. 1931 tarihli İsmet Paşa’nın 1960 tarihli İnönü tarafından aşıldığına dikkat çekilmekte ve İnönü’nün kendini yenilediği ileri sürülmektedir. Menderes’in ise, 1931’deki İsmet Paşa’ya özendiği belirtilmektedir. “İki sayın liderin konuşmaları okunduğunda, yaşları müsait olanlar veya memleketin siyaset hayatını iyi bilenler İktidar adına söylenilen sözlerdeki mantığı, edayı, hatta kelimeleri mutlaka tanıyacaklardır. Bu, 1931 İsmet Paşasının mantığıdır, 1931 İsmet Paşasının edasıdır. 1931 İsmet Paşasının kelimeleridir. Sayın Menderes için ideal devlet adamının 1931 İsmet Paşası olduğu şimdiye kadar bir çok defalar ortaya çıkmıştır. (...) Öyle anlaşılıyor ki İktidarın sayın başı bütün ömrünce 1931 İsmet Paşasını varmak istediği gaye olarak bilmiş, eline kudret geçtiğinde idealini o sahada tahakkuk ettirmiştir. Hata ve bugünkü yenilginin sebebi budur. 1931 İsmet Paşasının meziyetleri, kıymeti elbette ki inkar olunamaz. Fakat 1931 İsmet Paşası, devrini geçirmiştir. Tarihin sayfaları dönmüştür. 1931 İsmet Paşasının 1960 İnönüsü karşısında tek bir saniye tutunabileceği nasıl düşünülebilir? Yalnız devir değil, şartlar başkadır, cemiyet başkadır, dünya başkadır. Bütün telakkiler değişmişken 1931 İsmet Paşasının mantığıyla 1960 İnönüsü yenilebilir mi? Bırakınız ki haklı davaları savunurken sayın Menderesin çok kuvvetli görünen polemik kabiliyeti bugün pek cılız gelmektedir, ama böyle dahi olmasa ve sayın Menderes bir kelime sihirbazı sayılsa, siyasi rakibinin günün şartlarına doğru teşhis koymasının sağladığı avantajı hiç yenebilir mi? (...) İnönünün yeni mücadele tarzının ilk anda böylesine bir hayranlık uyandırmış olması kitlelerin, hatta aydın sınıfın önüne geçmiş olduğunun en parlak delilidir” 86. Gerçekten de, 1950’de DP’yi iktidara taşıyan faktörlerden biri olan aydın desteğini –baskıcı ve otoriter uygulamalarının bir sonucu olarak- DP, 1950’lerin sonlarında yitirdi; temel hak ve özgürlüklerin savunuculuğunu CHP başarılı bir şekilde üstelendi ve aydın desteğini kendisine çevirmesini bildi. Akis dergisinin 3 Şubat 1960 tarihli sayısında ülkenin içinde bulunduğu “Manzara” üzerinde durulmakta ve Menderes’in partisini “Seçim
85 86

“Haftanın İçinden: Put”, Akis, sayı 285, 13 Ocak 1960, s. 5. “Haftanın İçinden: Kendini Yenileme Sanatı”, Akis, sayı 286, 20 Ocak 1960, s. 5.

54

Maçı”na hazırladığı; 1961 seçimlerinin 1960 yılına alınabileceği ihtimalinden söz edilmektedir. Dergiye göre, Menderes seçimleri öne alsa bile başarılı olamaz; seçimler DP’nin yenilgisi ile sonuçlanacaktır 87. Akis dergisinden yer alan yazılardan biri de, bir devlet kurumu olan Radyo’nun iktidar tarafından tek taraflı olarak kullanılmasına ilişkindir. Radyonun iktidar tarafından giderek daha partizanca kullanılışı ve İnönü’nün radyonun kullanılış şekline ilişkin eleştirileri, radyonun etkisini sıfıra indirdi ve halk radyoyu dinlememeye başladı. “Radyo ne söylerse millet inanır” sözü yanlıştır. İktidarın radyoyu tek taraflı bir propaganda aracı olarak kullanmak istemesi, Nazi Almanyası’nda Goebels’in radyoyu kullanmasına benzemektedir. Son zamanlarda, İnönü ile Menderes arasında geçen söz düellosunda İnönü’nün üstünlüğü herkes tarafından kabul edilmektedir. Ancak, radyonun bunları aktarışı ise, tam tersi yöndedir: “Vatandaşlar sayın Menderesin konuşmaları karşısında hayran kalmışlar, sayın İnönünün cevaplarını takbih ediyorlarmış, Başbakana binlerce telgraf geliyormuş. Sonra okunan tek bir telgraf: Bilmem ne bucağından bilmem kim diyor ki ‘Ben sana hayranım, İnönü herşeyi mahvetti, ben Vatan Cephesine giriyorum’. Böyle propaganda olur mu? Buna çocuklar bile güler. Nitekim gülüyorlar da... Şimdi, vaziyet bu olduğu halde Muhalefet feryat üstüne feryat koparmakta şüphesiz devam edecektir. Radyo gibi en tesirli vasıtayı –iyi kullanıldığı takdirde en kuvvetli vasıta- bu şekilde tesirsiz kılmak onun için büyük zaferdir. Hatta, itiraf etmek lazımdır, aslında Radyo İktidarın aleyhine çalışıyor, İktidara karşı hiddeti arttırıyor. Radyoda seksen dakika nutukları nutuk okunur mu? Radyoda bir saat ‘Vatan cephesi listesi’ kıraat olunur mu? Radyosundan değişiklik bekleyen, eğlence isteyen, yayınlarda cazibe arayan dinleyici ne hale gelir? Bu suallerin cevabını öğrenmek için Goebels’in ruhunu çağırmaya lüzum yoktur. Kırk paralık radyoculuk bilgisi bulunan birine sorunuz, size hadiseyi anlatıverecektir. Bütün dünya radyolarında havadisleri, hatta çift spikerle okutmaları, bunların metinlerini komprime haline getirmeleri, haberi ta başta, surata su püskürtür gibi vermeleri hep boşuna zannediliyorsa, eh, Allah bizimkilere akıl ihsan eylesin” 88.

87 88

“Haftanın İçinden: Manzara”, Akis, sayı 288, 3 Şubat 1960, s. 5. “Haftanın İçinden: Radyo”, Akis, sayı 287, 27 Ocak 1960, s. 5.

55

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Vatan Cephesi’nin Güncelliği

Genelde Türk siyasal yaşamında cepheleşmeler, özelde de Vatan Cephesi, kamuoyunun sık sık üzerinde durduğu bir konudur. Akademik yayınlar ve anıların yanı sıra gazetelerde köşe yazarları da bu konuya değinmektedirler. Türk basınında son 2-3 yıl içinde bir çok köşe yazarı, Türk siyasal yaşamındaki cepheleşmelere dikkat çekti; Vatan Cephesi (1958), Milliyetçi Cephe (1975) ve Demokrasi Cephesi (1997)’nin zararlarına değindiler. Konu; 28 Şubat kararlarının alındığı dönemde, RP-DYP’nin oluşturmaya çalıştığı Demokrasi Cephesi’nin gündemde olduğu tarihlerde basında ağırlıklı olarak yer aldı. Köşe yazarları çoğunlukla bu cepheleşmenin toplumda yaratacağı gerginliğe, kamplaşmaya dikkat çektiler ve cepheleşmenin demokrasiye zarar vereceğini belirttiler. 1997-2000 yılları arasındaki yaklaşık 4 yıllık dönemde; Milliyet, Hürriyet, Sabah ve Cumhuriyet gazetelerinde ve Aktüel dergisinde konuyla ilgili 30 civarında haberin ve köşe yazısının yer aldığı görülmektedir. Konuyu ilk gündeme getiren Milliyet gazetesi yazarlarından Metin Toker’dir. Toker; 28 Şubat kararlarının alınmasından 25 gün önce, 3 Şubat 1997 tarihindeki “İslam’da laik devlet taviz kaldırmaz” adlı yazısıyla, RP-DYP koalisyonunun uygulamalarını eleştirmekte ve RP’nin % 20 oy aldığını, ama; toplumunun % 80’inin RP’ye karşı olduğunu belirterek şunları söylemektedir: “Bayrama kadar "devlet dairelerinde ve üniversitelerde türban, Taksim ve Çankaya'ya cami, kurban derilerinin THK'undan alınması, karayolundan haç" taviz yelpazesiyle Cumhuriyetin karşısına çıkmış Refah'lılar bir noktada son derece haklıdırlar. Diyorlar ki: Biz tabanımıza, iktidara gelirsek bunları derhal gerçekleştireceğimiz vaadinde bulunduk. İşte, geldik. Bu, bizim görevimiz. Ama RP, acaba iktidara geldi mi? Onun bir ortağı var. RP'nin vaadleri, onun vaadleri değil. - Hatta, teoride tam tersi! - DYP, rehine vermiş olduğu kadını illa kurtarma pahasına, ağzına kaşık kaşık bal da çalınarak buna razı edilebilir mi? Bunu temin etmek için Erbakan ve arkadaşlarının medyada, vaktiyle Demokratların kurmuş oldukları gibi bir "Vatan Cephesi"ni harekete geçirdikleri gözleniyor. Hatta Başbakan bazı silahşörlerin adlarını bile açıkladı: Güneri Cıvaoğlu, M. Ali Birand ve Mehmet Barlas. - Eminim bunların bazıları, ötekilerle aynı troykaya koşulduklarından dolayı kendilerini hakarete uğramış saymaktadır! - Yeni Vatan Cephesine göre her şey iyiye gidiyor, ekonomi öyle, Avrupa ile ilişkiler öyle; Türkiye nihayet "ideal koalisyon"unu bulmuş halde. O halde her şeyi bozmak niye? İki cami yapılsa, kıyamet mi kopar? Kurban derisi iş midir? İsteyen türban takar,

56

istemeyen takmaz; bir zorlama mı var; demokrasi zaten bu değil mi? Ama gözü dönmüş bir politikacı takımı ile çıkarcı, sapık medya elele, tekere çomak peşinde.. Dinlemeyin, onları Kimi dinleyin? Bizimle, şimdi çark etmiş - ne de bol - kanalları! Bunların hepsini biz vaktiyle, Vatan Cephesinden duymuştuk. Üstelik laik cumhuriyetin de değil, çok partili parlamenter rejimin hasmıydı. Yıkıldı gitti; çünkü memleketin asıl sağlıklı güçleri ona karşıydılar. Bugünkü gibi.. TÜSİAD, raporu üzerinde düşünmeye başladığında bu hususları her halde görmezden gelmeyecektir. Her şeye deforme edilmiş bir demokrasi sözümona demokrasi gözlüğüyle bakılmayacağını farkedecektir”1. Toker, 9 Şubat tarihli yazısında ise; Sincan’da tankların yürümesine dikkat çekmekte ve RP’nin % 20 ile, % 80 üzerinde tahakküm kurmaya çalıştığını, kendilerine gösterilen tepkileri de önemsemediğini söylemektedir. Toker’e göre RP; Taksim ve Çankaya camileri, türban, hac, kurban derileri vb. konuları kullanarak yeni bir “Vatan Cephesi” yaratmanın peşindedir2. Toker, 16 Şubat tarihindeki yazısında; 12 Eylül 1980 öncesindeki Fatsa olayları ile Sincan olayları arasında benzerlik kurmaktadır. Devrimci Yol’un bağımsız adayı olarak 1980 öncesinde Fatsa’da Belediye Başkanı seçilen Terzi Fikri (Sönmez) ile RP’li Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, demokratik laik cumhuriyete karşıdırlar; bölücüdürler. Fatsa olaylarına 12 Eylül yönetimi dur dediğini belirten Toker, ülkedeki tek bölücünün PKK olmadığı düşüncesindedir: “Refahyolun, eski DP iktidarının "Vatan Cephesi"nden ilham alarak medyada düzenlemekte olduğu bir goygoycular kalabalığı, RP'nin DYP'yi uyutarak atmaya çalıştığı bir takım adımları karşı direnişçileri sanki bölücüymüşler gibi göstermektedir. Efendim, bir "laik - müslüman" cepheleşmesi oluşuyormuş. "Karanlıkçılar - Aydınlıkçılar" da ne oluyormuş? "Laik putseverler" türüyormuş; onlardır ki iyi niyetli müslümanları şeriatçı militanların safına itiyormuş. Bu değirmene iyi niyetle su taşıyanlar görülmektedir. İyi niyet, safdilliği mazur gösterebilir mi? İşte, dünkü Fatsa; işte bugünkü Sincan.

Milliyet, 3 Şubat 1997. Tansu Çiller ise, “Erbakan ile görüşmüştü: ‘Sıram geldiğinde Erbakan Başbakanlığı vallahi - billahi bana verecek. Bana söz verdi. 2000 yılında bu ülkenin Başbakanı ben olacağım. Hatta Erbakan bana seçim ittifakı bile öneriyor. 2000'den sonra da bu iktidar koalisyonu sürecek.’” demektedir. Bkz. Metin Toker, “’Politik gelişmeler’e 10 gün paydos!”, Milliyet, 9 Şubat 1997.
1 2

57

Vur birini, al ötekini. Dün Ankara'da yürüyen kadınlar bunu ispatladılar”3. M. Toker, 20 Şubat tarihli yazısında, basında bazı köşe yazarlarının Tansu Çiller ve RP-DYP koalisyonunu övmek için fırsat arayanların olduğunu ve bu onların bu övgüleri karşılığı “bahşiş” beklediğini söylemekte ve bunları "yeni Vatan Cephesi goygoycuları" olarak tanımlamaktadır4. Toker, 28 Şubat kararlarından 3 gün önce, 25 Şubat tarihindeki “Altın değerinde bir tavsiye” adlı yazısında, DP’nin Vatan Cephesi ile, RP-DYP koalisyonunun Yeni Vatan Cephesi arasında paralellikler bulmakta ve alaycı bir dille şunları söylemektedir: “VAKTİYLE, bundan 37 - 38 yıl kadar önce "gidici bir iktidar" Vatan Cephesini keşfetmişti. Halk memnun değildi. Basın eleştirilerle dolmaya başlamıştı. Sivil toplum örgütleri - o zamanlar, ne kadarı varsa - harekete geçmişlerdi. Siyasi muhalefet Mecliste şiddetli hücumlar yapıyordu. Pahalılık can yakıyordu. Partizanlık ve yolsuzluklar dizboyuydu. Memlekette "bu iktidar"ın değişmesini isteyen bir hava esiyordu. İktidarda bulunanlar ise harikalar yarattıkları kanısındaydılar. "Görülmemiş bir kalkınma"yı gerçekleştirmekteydiler. Biraz diş sıkılsa, yakında "Küçük Amerika" olunacaktı. "Her mahallede milyoner"ler artık fışkırmaktaydı ve tuzu kurular hayat düzeylerini gittikçe yükseltmekteydiler. Neydi bu, koparılan curcuna? İktidara geçmek arzusuyla yanan muhteris bir muhalafet "bir kısım basın" ile elele vermiş, memleketi bu en büyük nimetten mahrum bırakmaya çalışıyordu. Halkın büyük çoğunluğu ise başarılardan habersizdi. Yok "ispat hakkı", yok "İsmail Hakkı" yok "memur teminatı", yok "Vita bulamıyoruz, Sana mı koyalım?"; yok "Bay yüzde 10", yok "Kromit rezaleti".. Memleketin iktidar tarafından el atılmış bunca "büyük meselesi" varken o habis muhalefet ve dişi söküldüğü için kızgın "bir kısım basın" hiç kimseye rahat vermiyordu. "İncir çekirdeği"ni doldurmayan işlerle gündemi dolduruyordu. Bu durumu önlemek, vatandaşın gerçekte iktidarı ne kadar desteklediğini, ona nasıl bağlı bulunduğunu, ne hayırlı işler yapıldığını göstermek maksadıyla bir Vatan Cephesi kuruldu. Parti farkı gözetilmeksizin "bütün iyi niyetli insanlar" bu cephede toplatılacaktı. Onların gönderdikleri - daha doğrusu, gönderdikleri iddia edilen - destek mesajları, telgrafları, muhalefete ve "bir kısım basın"a yağdırdıkları lanetler hükümetin tahsis ettiği devlet radyosu ve para kuvvetiyle kurulan bir "besleme basın" eliyle bütün memlekete duyurulacaktı. "Vatan Cepheliler" isterlerse ocaklar, dernekler bile kuracaklardı, mahalle mahalle propaganda yapacaklardı. İktidar onlara "bütün parasal desteği" sağlayacaktı. Kampanyanın başını çekmek için ismi bilinen, bazısının kalemi kuvvetli, ama karakteri zayıf ve dünya nimetlerine karşı
3 4

Metin Toker, “Düşman kardeşler: Fatsa ve Sincan”, Milliyet, 16 Şubat 1997. Metin Toker, “Batı Klübünde ne şiş yanar, ne kebap”, Milliyet, 20 Şubat 1997.

58

düşkünlüğü fazla yazarlar, gazeteciler, radyo borazanları da bulundu. Her birinin meşrebine göre "mükafat listeleri" hazırlandı. Bazılarının devlette takip ettikleri işler, arzuladıkları gibi sonuçlandırılıyordu. Bazılarına hizmetleri "mor"larla - o zamanın en yüksek banknotu 1000 liraydı ve bunların rengi mordu - nakden ödeniyordu. Öyleleri de vardı ki kudret sahibi onları" onore etmek" için gezilerinde yanına alıyor, onlarla görünüyor, evlerine pek gitmezdi - özel yemekler veriyordu. Tahmin edileceği gibi Vatan Cephesi çabucak gülünç oldu. Bazıları telgraflarının altına kedilerinin imzasını atmaya koyuldular. Herkes alay etmeye başladı. Devlet radyosu, itibarını büsbütün kaybetti. Her şey de, olacağına vardı. *** Şimdi, kurulan "Yeni Vatan Cephesi"nin "animatörleri"ne benim altın değerinde tavsiyem var. Çalışma tarzları aynı, Gene "benzeyenler buluşurlar" deyimine uygun şekilde birbirleriyle paslaşarak, bazısı bunu pek aptalca, bazısı, kendine göre hince, "çaktırmadan", suret - i haktan görünerek işi götürüyorlar. Ama, faturayı kim ödüyorsa ona, bugünün bir özelliğini hatırlatmalı ve fiyatları ayarlatmalıdırlar. Dün televizyon yoktu. Radyoda sesinizi, gazetede kaleminizi kiralıyordunuz. O zamanlar köşe yazılarına fotoğraf da konulmazdı. Nihayet, bir ölçüde, çarşıda pazarda, lokantada - davette, kalabalık içinde kimliğiniz gizli kalabiliyordu. Hiç kimse sizi uzaktan "Bu, işte o!" diye kahredici bir küçümsemeyle işaret edemiyordu. Hayır, artık ekran da var ve siz orada "yüz"ünüzü de göstermek mecburiyetindesiniz. Fiyatınızı ona göre ödettiriniz ve hakkınızı 5 yedirtmeyiniz!” Rauf Tamer, Sabah gazetesinde 1 Nisan 1997 tarihinde yazdığı bir yazıda; emekli subayların gruplar halinde RP ve CHP’ye girmelerinin sakıncalarından söz etmektedir. Tamer’e göre, RP’nin başlattığı bu süreçle birlikte, din ile Atatürk, dindarlık ile Atatürkçülük karşı karşıya getirilmeye çalışılmaktadır. Bu son derece yanlış ve tehlikeli bir durumdur. Bizimkileröbürküler ayrımı her yerde var olmakla beraber, bu kesimde olması daha sakıncalıdır. Diğer partilerde de emekle subaylar olmakla beraber, gruplar halinde girme olayı RP’de başladı; CHP ile de devam etti. Belki RP’de başlamasaydı; CHP’de devam etmezdi. Emekli askerlerin politikaya girmesi elbette ki yasak değil. “Ama guruplar halindeki bu girişler, eski vatan cephesi'ni andıran kötü çağrışımlar getiriyor. İsmet Paşa, bütün silah arkadaşlarını partiye doldurup Celal Bayar'a nispet yapmadı. Turgut Sunalp Paşa'yla Ali Fethi Esener'in hasım partilerde bulunuşu bile, bizi hiçbir zaman tedirgin etmedi.
5

Milliyet, 25 Şubat 1997.

59

Bugünkü hava öyle mi? Din'le Atatürk'ü karşı karşıya getirmek isteyenler var. Onlara âlet olmak niye? (...) Laikliğin bekçiliği, elbet her Türk'ün görevidir ama, Refah'a nispet yapmak, yahut zıtlaşmak, bence o'na verilmiş büyük bir pâye. 5 kişi oraya, 5 kişi buraya demek, sanki denk kuvvetlerin mücadelesini anımsatır ki, o zaman Türkiye'deki ezici laik çoğunluk tuhaf duygulara kapılıyor. Oysa, Hatt-ı müdafaa sapasağlam. Sath-ı müdafaa gereksiz” 6. Refah Partisi’nin yarattığı kutuplaşma politikasına alet olunmaması gerektiğine dikkat çeken Tamer, laik rejim sarsılmasının mümkün olmadığını ileri sürmekte; cepheleşmeyi yararsız ve tehlikeli bulmaktadır. O’na göre; RP’nin bu politikasına diğer kesimler alet olmamalıdır. Derya Sazak, 28 Şubat kararları ve sonrasında TBMM’de gelişen olaylar sonucu RP-DYP koalisyonunun düşürülmesi, yeni bir hükümet kurulması ile; DP ve DYP’nin bir “Demokrasi Cephesi” yaratmaya giriştiklerini, ama bunun inandırıcı ve samimi olmadığı fikrindedir. Sazak, 20 Eylül 1997 tarihli yazısında şunları söylemektedir: “CEPHE kurmayı milletçe severiz. Vatan Cephesi... Milliyetçi Cephe (MC) derken, nihayet "Demokrasi Cephesi" de kuruldu. Farkında olmalısınız... Bir seferberliktir gidiyor. Son bağımsız Türk Devleti'nin "seçimle gelen" son hükümeti Refahyol'un eski ortakları, "derin devlet"çilere karşı amansız bir mücadele başlattılar”. Hükümette olduğu zaman T. Çiller’in Susurluk’a, çetelere ve faili meçhul cinayetlere sahip çıktığına dikkat çeken Sazak; “İktidarda askerin borazanını çalıp, muhalefette sivil cephenin süvarisi olmak marifet sayılmasa gerek.

6

Rauf Tamer, “O görüntü...”, Sabah, 1 Nisan 1997.

60

Erbakan istifa ettikten sonra, başbakanlık Yılmaz'a değil de, Çiller'e verilseydi, aynı tepki gösterilecek miydi? 28 Şubat kararları ertesinde, başta 8 yıl olmak üzere kararları Erbakan'a imzalatmak için her yolu deneyen DYP lideri değil miydi? Kendisi göreve gelseydi, kuracağı hükümet Erbakan'a yönelik "dayatma"nın ürünü olmayacak mıydı? Bu sorunları çoğaltmakta yarar görmüyoruz. Türkiye gibi, toplumsal hafızası zayıf toplumlarda, bu tür söylemlere daima yer vardır. Hatta bu çıkışların "prim" yapması bile mümkündür. Önemli olan, bu tartışmaların gerçek demokrasi platformuna oturması ve "cepheleşme" kaygısından uzak yapılmasıdır. Refah Partisi de, üzerindeki kapatılma baskısının sıkıntısı içerisinde, eski yanlışlarını sürdürüyor. Onlar da, bu cepheleşmeyi körüklüyorlar. 8 yıl eylemleri gerilimi artırmaktadır. Refah, iktidara ortak olarak elde ettiği büyük avantajı, siyasal İslamı herkesin uyması gereken bir yaşam biçimine dönüştürmeye çalışmakla, kaybetti. Asıl, dayatmacılığı Erbakan ve kadrosu yaptığı için, Refah iktidarda tutunamadı. Unutmayalım ki, Refahyol Erbakan'ın başbakanken istifası sonucu işbaşından uzaklaşmıştır. İktidardaki gerilimi muhalefette sürdürüp, demokrasi şemsiyesi altında "intikam" duygusunun ağır bastığı yeni cepheler kurmaya çalışmak büyük hata olur. Türkiye'nin bugün "ara rejim"den geçtiğini savunan kadroların, gerilimi daha fazla tırmandırmak yerine, "uzlaşmaya" dayalı bir demokrasi mücadelesine yönelmeleri gerekmiyor mu?” demektedir7. Hasan Pulur, RP-DYP Hükümeti’nin yıkıldığı günlerde, 4 Haziran 1997 tarihinde şu değerlendirmeyi yapıyor: “‘DUYDUN mu, Erbakan ile Çiller seçim ittifakı kuruyorlarmış...’ ‘- Kursunlar, VC'den, MC'ye, şimdi de HBC'ye! Yani, Vatan Cephesi'nden, Milliyetçi Cephe'ye, şimdi de Hacı - Bacı Cephesi'ne!’” 8 Bu tarihten bir yıl kadar sonra (17 Ağustos 1998) H. Pulur bir yazısında, 1981 yılında bazı CHP’lilerin (Muhsin Batur, Turan Güneş,
Derya Sazak, “Demokrasi Cephesi”, Milliyet, 20 Eylül 1997. Sazak, üniversitelerde rektör seçimleri ve atamaları tartışmalarının yaşandığı bir ortamda, 4 Ağustos 2000 tarihinde yazdığı bir yazıda da, “Şu anda üniversitelerin çoğunda DP döneminin "Vatan Cephesi"ni andıran bölünmeler yaşandığı” tespitini yapmaktadır. Bkz. Derya Sazak, “Çankaya’ya vuran dalga”, Milliyet, 4 Ağustos 2000. 8 Hasan Pulur, "Vatandaş böle diyo!", Milliyet, 4 Haziran 1997.
7

61

Tarhan Erdem, Necdet Uğur, Ali Topuz, Aytekin Kotil ve Süleyman Genç ...) Otağtepe’de Mehmet Barlas’ın evinde toplanarak, CHP’nin toparlanması için girişimlerde bulunduklarından söz ediyor ve M. Barlas’ın bugün ise, Hasan Celal Güzel ile başlayıp Korkut Özal ile devam eden “cephe” oluşturma girişiminde olduğunu belirterek, şu saptamayı yapıyor: “YALNIZ bazıları "demokrasi cephesi" filan deyip işi çığırından çıkarmaya yelteniyorlar. Gelin şu cephe lafından vazgeçin... Cephe cepheyi doğurur. 1960 öncesi "Vatan Cephesi", 1980 öncesi "Milliyetçi Cephe", başımıza neler geldi, biliyorsunuz. Cephe eken, cephe biçer” 9. 27 Mayıs’ın 38. Yıldönümünde Cumhuriyet gazetesinde bir yazı yazan Alev Coşkun, DP’nin vatandaşları Vatan Cephesi’ne katılanlar ve katılmayanlar diye ikiye ayırdığını bunun sakıncalarına dikkat çekiyor10. 1998 yılı, cepheleşmelerle ilgili basında yazıların arttığı bir yıldır. RP, DYP ve bazı küçük partilerin girişimi ile oluşturulmaya çalışılan “Demokrasi Cephesi” bu artışın nedenidir. Ali Sirmen, “Yeni cephe, yeni dert” başlığını taşıyan 17 Ağustos 1998 tarihli yazısında, bazı gazetecilerin (Fehmi Koru, Mehmet Barlas) ve LDP (Liberal Demokrasi Partisi) Genel Başkanı Besim Tibuk’un da katıldığı yeni cepheleşme hareketinin sonuçlarının olumsuz olacağını ve Türk siyasi tarihinde bunun örneklerinin olduğunu anlatmaktadır: “Anti cumhuriyetçi, yaşamında ilk deney değil. anti laik cephe Türkiye'nin "demokrasi!"

1957 seçimlerinden sonra, hızla başaşağı gitmekte olan Adnan Menderes 50'li yılların son döneminde Vatan Cephesi'ni kurmuştu. Bu traji komik hikaye, Bayar - Menderes ikilisinin siyasal paranoyalarının daha da artması ile Tahkikat Encümeni'nin de kurulması üzerine 27 Mayıs hareketi ile noktalandı. Onlardan doğan boşluğu dolduran ve o cephede at koşturan Süleyman Demirel ise, bir kez askeri darbe, bir kez de seçim yenilgisiyle iktidarı yitirdikten sonra, büyük bir yanlışın içine düşerek, doğrusu bugünkü cephe ile kimi benzerlikler taşıyan 1. Milliyetçi Cephe'yi, ardından da, iktidarı ikinci kez yitirdikten sonra, bir ara seçimle gelen kısmi zaferin sonrasında da 2. MC'yi kurdu.

9

10

Hasan Pulur, “Cephe eken, cephe biçer”, Milliyet, 17 Ağustos 1998. Alev Coşkun, “Alkışlanan Devrim: 27 Mayıs”, Cumhuriyet, 27 Mayıs 1998.

62

Dikkat buyrulursa, cepheler hep kurucularının başını derde sokup onları iktidardan uzaklaştıracak gelişmelerle noktalandı. Cepheleşme, demokrasiyi toplumsal çekişmenin nizanın sınırlarında dolaştıran, daha doğrusu, anayasal çerçevede toplumsal uzlaşmayı, toplumsal çekişmeye, yani demokrasiyi anarşiye çeviren girişimlerdir hep. Dikkat ediniz, dünyanın neresinde olursa olsun, cepheleşme girişimlerinin sonuçları hep birbirlerine benzemiş, sistem rayından çıkmıştır. Cepheleşmedeki ince oy aritmetiği hesapları, ince satranç taktikleri hep boşa çıkmıştır. budur. Bugün başlayan girişimin, yakın gelecekte doğuracağı sonuç da

Ama gözünü hırs bürüyenler, bunu görememektedirler. 50'li yıllarda bir gün İsmet Paşa, Menderes için şöyle demişti: Adnan Bey çok hata yapıyor.

Sormuşlardı kendisine, Peki Paşam sizin hiç hatanız olmadı mı?

Paşa'nın yanıtı ibret vericiydi: Olmaz olur mu? Çoook, yalnız ben hiçbir zaman aynı hatayı iki kez yapmadım.

Anlaşılan, Türkiye'nin siyasetçileri, Menderes'ten bu yana hiç gelişmemişler” 11. Yalçın Doğan, Milliyet gazetesinde yer alan 15 Ağustos 1998 tarihli yazısında, DYP’nin cepheleşme politikasının hem ülkeye ve hem de partiye zararlı olduğu uyarısında bulunmaktadır: “İKİ özelliği var Tansu Çiller'in. "Cehalet ve yalancılık." Yaşamı, bu iki özelliğin toplamı. Bunlar kendi bileceği iş. Ama, bir noktadan sonra, "kendi partisine ve ülkeye zarar verir hale geliyorsa", bu duruma yine "önce kendi partisi el atmak" zorunda. FP ve bazı küçük sağ partilerle DYP'nin "cephe" kurmaya yeltenmesi, Çiller'in tarih cehaletine örnek. RP ile ortaklık deneyine rağmen, hala benzer girişimde bulunması ise, "olaylardan ders almadığının" kanıtı. Türkiye "cephelerle" 1950'lerin sonunda DP iktidarının ne yaptığını bilemediği son aylarında tanışıyor. "Vatan Cephesi" ile DP, halkı "ikiye bölüyor." DP'nin kurduğu "Vatan Cephesi'nin" faturasını, ne yazık ki, "demokrasi ödüyor" 27 Mayıs ile!..

11

Milliyet, 17 Ağustos 1998.

63

İkinci deneme 1975'e rastlıyor. O tarihte AP, MSP, MHP "Milliyetçi Cephe'yi" kuruyor. Milliyetçi Cephe'nin yarattığı bölünmenin ve terörün faturasını, Ecevit başkanlığındaki CHP iktidarı bile önleyemiyor. Faturayı, "yine demokrasi ödüyor" 12 Eylül ile!.. Yirmi yıl sonra, günümüzde "DYP ile FP yeniden bir cephede" buluşmaya karar veriyor. Ne garip, 70'lerin AP'si yerine ve AP'nin devamı olmak üzere DYP, MSP'nin yerine ve MSP'nin devamı olmak üzere FP!.. Çiller'in o cahil haliyle bunu bilmesi mümkün değil. Ya DYP içinde deneyden geçmiş koca koca adamlar?.. O kadar mı kör onlar?.. Hele de "savaş naraları" atacak kadar kendinden geçenlere ne diyor bu koca koca adamlar?..” 12 Toktamış Ateş ise, 26 Mayıs 1998 tarihindeki yazısında, 27 Mayıs öncesinde DP’nin iki hata yaptığını; bunlardan birincisinin Vatan Cephesi’ni, ikincisinin de Tahkikat Komisyonu’nu kurmak olduğunu yazmaktadır: “DP devrilmeden önce, çok ciddi iki hata yaptı. Bunlardan biri, toplumu ''cepheleştirme'' yoluna gitmesidir. Gerçekten ''Vatan Cephesi'' diye sözde bir cephe oluşturarak, her gece radyoları saatlerce, ''sözde katılanların'' isimlerinin sayılmasıyla işgal etmeye başladılar. (Elbette bunun bir de karşı cephesi vardı...)” 13. T. Ateş, 15 Ağustos 1998 tarihindeki yazısında, Mehmet Barlas’ın öncülük ettiği “Demokrasi Cephesi” ile ilgili olarak şunları söylüyor: M. Barlas, öğrencilik yıllarında İstanbul Üniversitesi’nde “gerici avı”na çıkıyordu; 1974’lerde ise, dönemin “sosyal demokrat” lideri olan Ecevit’in TRT’deki “neferi” idi. Babası Cemil Sait Barlas’ın kemikleri herhalde sızlıyordur. M. Barlas’ın Otağtepe’de verdiği yemeğe FP Genel Başkanı Recai Kutan, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, YDP Genel Başkanı Hasın Celal Güzel, DP Genel Başkanı Korkut Özal ve LDP Genel Başkanı Besim Tibuk katılmışlar. Laik cumhuriyetimize karşı oluşturulan bu “şer cephesi”ne MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun ve HADEP’li bir yöneticinin neden çağrılmadığını alaycı bir dille soran Ateş, toplantıya katılan gazetecilerin belirttiğine göre toplantıda Adnan
Ahmet Kardam-Sezgin Tüzün tarafından yapılan "Türkiye'de Siyasi Kutuplaşmalar ve Seçmen Davranışları" adlı araştırmaya atıfta bulunan Y. Doğan, "sağda ve solda oy kaymaları”nın incelendiği bu çalışmaya göre; DYP tabanının % 14.9’unun Türkiye’nin Şeriat ile yönetilmesine taraftar, buna karşılık % 85.1 gibi büyük bir çoğunluğun buna karşı olduğunu belirterek, 1973’ten 1995’e kadar MSP-RP çizgisinin diğer sağ partilerden % 17 oy aldığı bilgisini vermektedir. Bkz. Yalçın Doğan, “DYP ile seçmeni karşı karşıya!”, Milliyet, 15 Ağustos 1998. 13 Toktamış Ateş, “Arayış: 27 Mayıs Devrimi”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 1998. İzmir’deki yerel televizyonlardan biri olan Kanal Ege’de “Ege’nin Sesi” programını sunan Süha Baykal, Radyoda Vatan Cephesi’ne geçenlerin isimlerinin uzun uzun sayılmasına nazire olarak, yaklaşan yerel seçimler nedeniyle aday adaylarının isimlerini saymak isteyen telefondaki muhabire, “Vatan Cephesi listesine benzemesin” diyor; kısa kesmesini istiyordu. Bkz. “Ege’nin Sesi”, Kanal Ege, 17 Ağustos 1998 (Sabah programı).
12

64

Menderes’ten de söz edilmiş. Bundan yola çıkarak T. Ateş, Türkiye’yi 27 Mayıs’a “antidemokratik” uygulamaların ve “Vatan Cephesi” diye “uydurma bir cephe” yaratılarak, toplumdaki “cepheleşme” eğilimlerinin “tahrik” edildiği görüşündedir14. Şükran Soner, 28 Mayıs 1998 tarihli yazısında DP’yi şöyle eleştirmektedir: “Halkın oyu ile Meclis çoğunluğunu ele geçirip parlamenter diktatör olmanın sayısız örneklerini veren, gerçek demokrasiyi katleden onlar değiller miydi? Basını susturan, halkı biçimsel demokrasi içinde ''Vatan Cephesi, Türk Ocakları'' teröründe yaşatan yönetim, demokrasi simgesi olabilir mi?” 15 Emre Kongar, 22 Haziran 1998 tarihli, “DP’nin Mirası: Çoğunluk Diktatörlüğü Sapması” adlı yazısında; DP’nin emekleme döneminde olan demokratik rejimi geliştirme yerine, çoğunluk diktatörlüğüne yöneldiğini belirtmekte ve şunları söylemektedir: “Bu on yıllık bir süreçti: Basın özgürlüğünün daha da kısıtlandığı, gazetecilerin sudan nedenlerle, sırf ''muhalif'' oldukları için hapse atıldığı, Radyo'nun, iktidarın ''Vatan Cephesi'' adı altında kurduğu ''Sanal bir Cephe''nin borazanı haline getirildiği, Üniversite hocalarının ''görülen lüzum'' üzerine iktidar tarafından emekli edildiği, basındaki iddiaların ''ispat hakkı'' yoluyla savunulabilmesine ilişkin isteklere, ''İsmail Hakkı mı?'' diye alay edilerek karşılık verildiği, işçi haklarının geliştirilmek yerine dondurulduğu ve ülkeyi 1946-1950 arasındaki ortamdan daha da geriye götüren tam bir ''diktatörlüğe kayış'' dönemi. Demokrasiyi bütünüyle askıya alan ünlü ''Tahkikat Komisyonu''nun kurulması, bu on yıllık süreç içinde sadece ''bardağı taşıran'' son damla idi, ama sadece bir ''damla'' idi. On yıllık bir ''demokrasiyi rafa kaldırma sürecine son noktayı koyan'' bir damla. Ayrıca, ben Menderes'in 1961 yılında genel seçimlere de gideceği kanısındayım: Bir ara, yönetimi (tabii kendi denetiminde olmak kaydı ile) Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun'a devretmeyi bile düşünen Menderes'in, ''Tahkikat Komisyonu'' aracılığı ile CHP'yi kapattıktan sonra, seçimlere gideceği açıktı” 16. İlhan Selçuk, 13 Ağustos 1998 tarihindeki yazısında; FP, DYP, YDP, DP ve LDP’nin oluşturmaya giriştikleri cephenin “Demokrasi Cephesi” değil, “İrtica Cephesi” olduğunu ileri sürmektedir: açıyor. “'Cephe'sözcüğü siyasal geçmişimizde olumsuz çağrışımlara yol 'Cephe' bir savaş terimidir.

Toktamış Ateş, “Arayış: Bir Türlü Anlamıyorlar...”, Cumhuriyet, 15 Ağustos 1998. Şükran Soner, “İşçinin Evreninden: Biçimle Öz”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 1998. 16 Emre Kongar, “Aydınlanma: DP’nin Mirası: Çoğunluk Diktatörlüğü Sapması”, Cumhuriyet, 22 Haziran 1998.
14 15

65

‘Cephe’nin kurulması için karşıda bir 'düşman' olması gerekmez mi?.. 2000'e 1.5 kala, Türkiye'deki gelişmeler pek tatlı değil... Demokrat Parti döneminde kurulan ''Vatan Cephesi''nin serüveni çok acıklı bir sonla noktalanmıştı; halkı cephelere bölmek, hele dincilerle laikler arasında cepheleşmenin tohumlarını ekmek, akıllı kişilerin yapacakları bir yatırım değildir”. İ. Selçuk, “İrtica Cephesi”nin oluşumundan önce, 28 Şubat’ta Genelkurmayın Türkiye için en büyük tehlike olarak irticaı görmesini doğru bulmaktadır17. Oktay Akbal ise, 18 Ağustos 1998 tarihinde Milliyet gazetesindeki yazısında, “Demokrasi Cephesi”nin oluşumuna öncülük eden Mehmet Barlas’ı eleştirmekte ve şunları söylemektedir: “...bu kişi, bu eski kapı yoldaşı, hemen bütün gazetelerden uzaklaştırılan bu gazeteci, bir zamanların başyazarı, 12 Mart'ta Madanoğlu olayının içinde yer almış "devrimci", nasıl oldu da beş - on yıl içinde şatolar kurmayı, kendi çevresinde "demokrasi" adı altında bir irtica cephesinin öncüsü olmayı başardı? Günün birinde biri çıkıp, bu nerden gelip nereye gitmişliği inceler elbet!.. Otağtepe toplantısı için en doğru teşhisi DTP lideri Cindoruk koymuş: "Yalılarda toplantı yapıyorlar. Buna çıkın ittifakı derler. Dolarlar çıkmış yerine Fazilet girmiş." Vatan Cephesi 1960, Milliyetçi Cephe 1975, şimdi de irtica cephesi 1998!..”
18

Aktüel dergisinin kendisiyle yaptığı bir röportajda tiyatro oyuncusu Salih Kalyon, DP ve Vatan Cephesi hakkında şu yorumu yapıyor (8 Ekim 1998): “1950'den bu yana bu ülkede senaryolar hep aynı. Menderes zamanında radyodan her gün Vatan Cephesi'ne geçenlerin ismi sayılırdı, sanki geçmeyenler vatan hainiymiş gibi. Hiçbir zaman Uğur Mumcu'dan, Bahriye Üçok'tan, Abdi İpekçi'den akıl almayan adamlar ülkeyi kurtarmaya çalışırsa böyle olur işte” 19. Emin Çölaşan 31 Aralık 1999 tarihindeki yazısında, yüz yıllık Türkiye tarihinin önemli dönüm noktalarını ve olaylarını değerlendirirken, Vatan Cephesi’ne ve Milliyetçi Cephe’ye de yer vermektedir:
İlhan Selçuk, “Pencere: İrtica Cephesi”, Cumhuriyet, 13 Ağustos 1998. Oktay, Akbal, “Otağtepe'den Akyaka'ya...”, Milliyet, 18 Ağustos 1998. 19 Ayça Şen, “Salih Kalyon: ‘Yazlıkçılar’ın Kenan Evren'i Bilgisiz İlgililere Çok Kızgın. Herhangi bir emekli general”, Aktüel, sayı 376, 8-14 Ekim 1998.
17 18

66

“1950'li yıllarda Demokrat Parti iktidarında önce özgürlükler geliyor, liberal ekonomiye geçiş başlıyor. Fakat bir süre sonra iktidar-muhalefet kavgası doruğa çıkıyor. Türkiye iki kampa ayrılıyor. Demokrat Parti, Vatan Cephesi'ni kuruyor. 1950'li yılların sonuna doğru ekonomi darboğaza giriyor. Özgürlükler kısıtlanıyor. Meclis'te kurulan Soruşturma Komisyonu'na tutuklama ve yargılama yetkisi veriliyor. Muhalefet sindirilmek isteniyor. Huzursuzluk yayılıyor. Hükümet aleyhine gösteriler başlıyor. (...) Yıl 1975: Bütün sağ partilerin katılımıyla Milliyetçi Cephe hükümeti kuruluyor. Türkiye'de sağ-sol, devrimci-ülkücü kavgası başlıyor. Anarşi ve terör yayılıyor. Mahalleler, okullar, sokaklar, öğrenci yurtları, kamu kuruluşları, polis bile bölünüyor. Ülkenin çeşitli yerlerinde sıkıyönetim ilan ediliyor. Her gün kardeş kavgası, her gün cinayetler, baskınlar, ölümler” 20. Orhan Koloğlu, 28 Mayıs 2000 tarihindeki yazısında; 1950’lerde demokrasiyi sadece DP’nin değil, tüm toplumun hazmetmediğini; demokrasiyi hazmedemeyen politikacıların “uzun süreli ve uzlaşmacı çözümlere” yanaşmadıklarını ve “ipleri gere gere” 27 Mayıs’ı hazırladıklarını belirtmektedir. Koloğlu, Türk demokrasisinde Ordu’nun “hakemlik süreci”nin politikacılar tarafından başlatıldığı düşüncesindedir. DP’nin bu dönemdeki baskıcı politikalarını şöyle değerlendirmek mümkündür: “DP'nin 'Vatan Cephesi' kurup kendisinden olmayanları hain ilan ettiği, bir 'Tahkikat Komisyonu'na Meclis'in yetkilerinden üstün yetkiler tanıyıp İnönü'ye bile 12 oturuma katılmama cezası verdirdiği dönemdi. Meclis'te konuşulanların yayını Sıkı Yönetimce yasaklanabiliyordu. 1950'de tam özgürlükler sloganıyla iktidara gelen bir parti, on yıl sonra en katı kısıtlamalara yöneliyordu. Başta CHP her muhalifi komünistlikle suçlama adeti giderek yaygınlaşıyordu” 21. A.M.C. Şengör, 19 Haziran 1999 tarihindeki yazısında, DP’nin cepheleşme politikasını “Vatan Cephesi rezaleti” olarak tanımlamaktadır22. 1950’li yıllarda öğrenci olan Erendiz Atasü, DP iktidarı döneminde anne ve babası için duyduğu endişeleri şöyle anlatmaktadır: “Zaten radyoda sabahtan akşama kadar Vatan Cephesi'ne geçen insanlar sayılıyor. Çoğunluğu devlet memuru. Çocuk aklında ürküntüler: ''Ya annem ile babama da Vatan Cephesi'ne geç derlerse? Bizimkiler kesinlikle geçmez. Ne olacak? Bir boşluk var orada. Örtük bir endişe” 23. 1957-1959 yılları arasında muhalif Vatan gazetesinde “Politika ve Ötesi” köşesinde, DP iktidarına yönelik eleştiri yazıları yazan Sadun Tanju,
Emin Çölaşan, “Yüzyılda Anadolu (2)”, Hürriyet, 31 Aralık 1999. Orhan Koloğlu, “Fetvacı: Ordunun hakemliğine ilk başvuru 27 Mayıs 1960”, Milliyet, 28 Mayıs 2000. 22 A.M.C. Şengör, “Zümrüt’ten Akisler: Bir Kuvayı Milliyecinin mirası...”, Cumhuriyet Bilim Teknik, (Türkiye’nin Haftalık Bilim, Teknoloji ve Araştırma Haberleri Dergisi), 19 Haziran 1999. 23 Işık Kansu, “Sözcüklerin eczacısı...”, Cumhuriyet Dergi (Pazar Eki), 13 Haziran 1999.
20 21

67

bu yazıları nedeniyle, sokakta saldırıya uğrar, başına sert bir cisimle vurulur. Olay, polise intikal eder. Birkaç hafta sonra Malul Gaziler Cemiyeti’nin Başkanı Yüzbaşı Hakkı Bey, Sadun Tanju’yu ziyaret eder ve polisin suçluların bulmayacağı/bulamayacağını belirterek, işi kendisine bırakmasını ister. Hakkı Bey ve Sadun Tanju arasındaki diyalogu ve sonrasını Âzer Bortaçina şöyle anlatıyor: “Sıkı Halk - Polisi boşver, ben Gazeteci şaşırır. Partili olan Hakkı Bey inatçı mı inatçı. sana o adamı elimle koymuş gibi bulacağım.

Hakkı Bey nasıl yapacaksın bu işi?

- Sen karışma benim adamım var. Battal Ağa onu bulur. Battal Ağa da yeraltı dünyasının kabadayılarından, ama sıkı İsmet Paşacı. Yasa dışı iş yapan ona selam durmazsa çıra gibi yanar vallahi. Sadun Tanju bir hafta sonra Battal Ağa’nın nalbur dükkanına çağırılır. Gazeteci dükkandan adımını atar atmaz, Yüzbaşı Hakkı ve bir köşedeki insan gölgesiyle karşılaşınca irkilir. Battal Ağa gürler. Bre kafir, olayların tümünü Sadun Bey’e anlat.

Parmakkapı Vatan Cephesi Ocağı’nda ufak tefek işler yaparak “nasiplenen" Akbulut Karaoğlu sesi titreyerek, Doğu şivesiyle konuşmaya başlar: - Emri, Demokrat Parti’nin yüksek adamları verdi. Bir fotoğraf, bir de adres tutuşturdular elime. Zaten öldürmek için vurmadım gazeteci abiyi. Hem yalnız da değildim. Tevfik Yümlü (Arap Tevfik), kardeşleri Mecit ve Halil de işin içinde. Mecit zaten erketelik yaptı. Bu iş için de Veliefendi koşu yerinin boya işini bana verdiler. Battal Ağa çıldırır. Boyacı mısın sen lan.

Adam süklüm püklüm. Ne iş olsa yaparım ağam.

Gazeteci 1960 ihtilalinden sonra iki mektup alır. İkisi de Akbulut Karaoğlu ile Mecit Yümlü’yü aynı gün yakalayıp, karakola teslim eden, ama bu “başarılarından" ötürü DP’li İstanbul Belediye Başkanı Kemal Aydar tarafından hakarete uğrayan polis memurlarındandır. Kemal Güçnar Yozgat’a, Necdet Koçak da Kastamonu Taşköprü’ye sürgün edilmişlerdir. Mektuba göre her şeyden haberi olan Birinci Şube Müdürü Vedat Sokullu, “Kemal Aydar"ın emriyle saldırganları serbest bırakmış, Sadun Tanju’ya da aynı kişilerin bıyıksız hallerini göstermiştir!..

68

Aradan 20 yıl geçer. 1979 yılının 1 Nisan günü pazar keyfi yapan gazeteci Milliyet’te Erhan Akyıldız ve Savaş Ay imzalı haberi okuyunca gözleri yuvalarından oynar. - Ünlü kabadayı Oflu İsmail, Semiramis Gazinosu’nun sahibi Akbulut Karaoğlu’nu öldürdü. Sadun Tanju gazeteyi kapatır. 20 yıl önce yaşadığı olaylar bir film şeridi gibi geçer gözünün önünden. - Öldürülen Akbulut, bizim Akbulut. Yani benim katil namzedim. Battal Ağa ile Yüzbaşı Hakkı’nın sorguya çektikleri Veliefendi boyacısı... Suikastçi devlet katında! Olayın peşini bırakmayan araştırmacı - gazeteci yazar yedi yıl sonra, 12 Ekim 1986’da gazetede bir teşekkür ilanı gözüne ilişince yine irkilir. Tevfik Yümlü, yani 27 yıl önce Parmakkapı Vatan Cephesi kabadayılarından, kendine suikast tertipleyenlerin içinde olan Arap Tevfik ölmüş. Kardeşi ise acılarını paylaşan İstanbul Valiliği’ne, İl Özel İdare Müdürlüğü ve İl Genel Meclisi üyelerine, belediye başkanlarına, İstanbul emniyet mensuplarına yürekten teşekkür eder. İmza ise İl Genel Meclisi üyesi Mecit Yümlü’dür! Gazeteci dalar gider. Akbulut, iskemle ayağını kafasına indirirken etrafı kollayan ama devlet katında büyük itibar gören erkete Mecit Yümlü değil mi?” 24 Cüneyt Akalın 27 Mayıs’ın 38. Yıldönümünde, 27 Mayıs askeri hareketinin önde gelen isimlerinden Kadri Kaplan ile bir röportaj yapmıştır. Bu röportajda K. Kaplan; DP’nin Kemalist devrimleri tutanlar-tutmayanlar diye ayırdığını, kamu çalışanlarına karşı son derece partizanca davrandığını, İsmet Paşa’ya saldırılar düzenlettiğini, muhalefetin mal varlığına el konulduğunu, Halkevleri ve Köy Enstitülerinin kapatıldığını, Vatan Cephesi ve Tahkikat Komisyonu kurduğunu ve DP’nin “zorba”ca davrandığını belirterek, Vatan Cephesi hakkında şunları söylemektedir: “Radyolarda yayımlanan, muhalefete gözdağı vermeye yönelik ''Vatan Cephesi'' edebiyatı ise karşıt duyguları iyice tahrik etmekteydi.
24 Âzer Bortaçina, “Tutkulu Kalemşorlar: Basın Feylesofu”, Milliyet, 8 Ağustos 2000; Sadun Tanju’nun uğradığı saldırı ve Vatan Cephesi konusunda ayrıca bkz. “Sadun Tanju’nun anılarındaki çete”, Cumhuriyet, 12 Temmuz 1998. Cumhuriyet gazetesindeki bilgiler, Sadun Tanju’nun Yalçın yayınlarından çıkan “Bazı Anılar” adlı kitabından aktarılmış. Söz konusu haberde, iktidara muhalif yazar Sadun Tanju'yu dövmesi karşılığında Akbulut Karaoğlu’na “Veliefendi koşu yerinin tribünlerini boyama işini vermişler, 50 bin lira almış” denilmektedir. Sadun Tanju bu yıllarda DP muhalifi Kim dergisinin yazı kurulu üyesiydi. S. Tanju’nun benzeri bir saldırıya, yine Kim dergisi yazarlarından –ve Ulus gazetesi muhabiri- Orhan Birgit de uğradı. Sopalı bir saldırgan sokakta sert bir cisimle O. Birgit’in kafasına vurarak kaçtı. Saldırgan kaçarken “Başvekilin aleyhinde yaz da göreyim” diye tehdit etmiştir. Bkz. Ulus, 12 Şubat 1960, aktaran Şule Sevinç Kişi, Demokrat Parti Ekonomi Politikası (19501960), DEÜ AİİTE yayınlanmamış Doktora tezi, İzmir, 1999, s. 595.

69

Karşıda sanki bir düşman cephesi varmış gibi... Biliyor musunuz bu tutumların sonucu nereye vardı? Yüz yüze bakmamaya, kahvelerin, camilerin bile ayrılmasına vardı...” 25 Milliyet gazetesinden Naki Özkan 6 Kasım 1998 tarihinde, Emniyet İstihbarat Dairesi'ni kuran emekli Siyasi Şube Müdürü Ergun Gökdeniz ile Emniyet’in siyasallaşması konusunda yaptığı röportajda; E. Gökdeniz, Emniyet’teki siyasallaşmanın 1950’li yıllara kadar gittiğini söylemekte ve Vatan Cephesi konusunda bir başka açıdan şu bilgiyi vermektedir: “Türkiye'de Emniyet'in siyasallaşması 1950'den sonra başlar. 1950'den sonra bazı kimseler durumlarını iktidar nezdinde koruyabilmek için büyük uğraşlar verdi. Hiç unutmam, rahmetli Refik Koraltan Meclis başkanıyken Nişantaşı'nda oturduğu için, o karakoldaki memurları değiştirebilmek imkanına sahip değildik. Müthiş bir dayatma vardı. Bu dayatmalar zaman içinde il başkanına, ilçe başkanına, ocak bucak başkanına, hatta Vatan Cephesi'ne kadar düştü. Bu durum, İsmet İnönü'nün muhalefet yaptığı dönemde başına taş atılması, Emniyet'in bir parti örgütü gibi çalışması noktasına kadar geldi. 1960'da darbe olunca, bu defa ihtilalciler Emniyet'e karşı cephe aldılar. Bunların hepsini değiştirmek istediler. Sonuçta Emniyet büyük baskı altında kaldı” 26. Demokrasi Cephesi’nin kurulması tartışmalarının yapıldığı tarihlerde, 15 Ağustos 1998’de Cumhuriyet gazetesinde yer alan bir haberde, Türk siyasal yaşamındaki cepheleşmelerin tarihçesine yer verilmektedir. “Türkiye siyasal tarihi, sağ ittifakların sicilinde baskı rejimlerini gösteriyor: Sağ cephe demokrasiye karşı” başlığını taşıyan haber, “Sağ cephelerin ''icraat''larını not eden siyasal tarih, sadece özgürlüklerin kısıtlanmasından, baskı rejiminden, demokratik muhalefetin cinayet dahil türlü saldırılarla sindirilmesinden, ırkçı-gerici-şeriatçı kadrolaşma ve uygulamalardan söz ediyor” değerlendirmesini yaparak, Vatan Cephesi ve Milliyetçi Cephe hükümetleri hakkında ayrıntılı bilgi veriyor: Türkiye’yi “siyasal gerginliklere ve darbelere sürükleyen” Vatan Cephesi ve Milliyetçi Cephe’yi kuran Türk sağı, yeni bir cepheleşme girişimi başlattı. Şeriat tehlikesine karşı Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) 28 Şubat 1997 tarihinde aldığı kararlardan sonra, sağ partiler demokrasi sözcüğünü daha sık kullanmaya başladılar. DYP, “İkinci demokrasi paketi” projesini hazırladı. Geçenlerde gazeteci Mahmet Barlas’ın villasında “demokrasi adına” toplandıklarını açıklayan FP, DYP, BBP, YDP, DP ve LDP liderleri yeni bir sağ cephenin kurulması konusunu görüştüler. “Ne var ki, Türk siyasal tarihinde bugüne dek kurulan sağ cepheler hep demokrasiye karşı kuruldu” yorumunu yapan gazete, Vatan Cephesi hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

25 Cüneyt Akalın, “1960 askeri hareketinin öndegelen isimlerinden Kadri Kaplan 38. Yıldönümünde 27 Mayıs’ı değerlendirdi: ‘Darbeyse ulusun darbesiydi’”, Cumhuriyet, 27 Mayıs 1998. 26 Naki Özkan, “Emniyet İstihbarat Dairesi'ni kuran emekli Siyasi Şube Müdürü Ergun Gökdeniz: Emniyet Siyasallaştı”, Milliyet, 6 Kasım 1998.

70

“Çok partili sisteme geçilmesinden 4 yıl sonra 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti (DP), 1957 seçimlerinde ilk kez seçmen çoğunluğunu yitirdi. CHP ve sivil muhalefet çevreleri DP'nin istifa etmesi gerektiğini savundu. Üniversite öğrencileri, öğretim üyeleri ve aydınlar DP'nin demokratik hak ve özgürlüklere yönelik saldırısını kitlesel gösterilerle protesto etmeye başladı. Muhalefet hareketi geliştikçe baskılarını arttıran DP yönetimi, halk çoğunluğunun yanında olduğu izlenimini vermek için Vatan Cephesi'ni kurdu. Devletin radyosundan her gün vatan cephesine katıldığı iddia edilen isim listeleri yayımlandı. Vatan Cephesi'yle doruğa ulaşan kutuplaşma, ülkeyi 27 Mayıs 1960 devrimine götürdü” 27. Milliyet gazetesinde Perihan Çakıroğlu’nun imzasını taşıyan bir haberde (15 Temmuz 1997), Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Genel Sekreteri Orhan Silier’e dayanılarak verilen bilgiye göre; Türkiye’deki sivil toplum örgütlerinin kökeninin 1850’lere kadar gittiği; 1925 sonrasında, 1935’e kadar geçen süreçte bunların ya kapatıldığı ya da devletleştirildiği; devletin/Tek Parti Yönetimi’nin “en tipik ve başarılı” sivil örgütlenmesinin Halkevleri olduğu ileri sürülmektedir. Halkevleri’nin okul dışınadki kitleleri eğitmek ve Atatürk ilkelerini hayata geçirmek amacı güttüğünü belirten O. Silier; tek parti dönemine damgasını vuran bu kuruluşun 1951’de kapatıldığını ve DP’nin “bu kez devlet eliyle, Vatan Cephesi'ne kadar uzanan kendi sivil örgütlerini oluşturmaya başladı”ğını söylemektedir. “O dönemde politize olma ve iki parti arasındaki mücadeleler sivil toplum örgütleri açısından ön plana çıktı. CHP, Halkevleri kanalıyla mücadele ediyor. DP, kendi paralelinde kuruluşlar çıkarıyordu. Örneğin komünizmle mücadele dernekleri o yıllarda kuruluyor”. Söz konusu haberde, sivil toplum örgütlerinin geçmişte devlet eliyle kurulduğu; bugün ise, devletten bağımsızlaştıkları görüşünü yer verilmektedir28. Milliyet gazetesinde yer alan habere ilişkin şu eklemeyi yapmak mümkün: Tek parti döneminin devlet eliyle kurulan ya da yönlendirilen sivil toplum örgütleri (Halkevleri gibi), modernleşme hareketinin bir parçası olarak görülebilir. Kemalist hareketi, eğer bir modernleşme hareketi olarak tanımlarsak –ki öyledir-, devletin ve toplumun modernleştirilmesinin bir parçası olarak, Halkevleri de toplumun modernleştirilmesinde önemli işlevleri olmuştur. Halkevleri ile, Vatan Cephesi örgütlenmesini benzer bir yapıda değerlendirmek mümkün değildir. Aralarındaki tek benzerlik, iktidar partileri tarafından kurulmalarıdır. Vatan Cephesi’nin toplumun modernleştirilmesi gibi bir amacı ve işlevi olmamıştır. Aralarındaki bir başka ayrılık ta, birisinin tek partili bir ortamda, diğerinin çok partili dönemde kurulmuş olmasıdır.

Cumhuriyet, 15 Ağustos 1998. Gazetenin Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri ile bilgileri, Türk Siyasal Yaşamında Cepheleşmelerin Tarihçesinde vereceğimizden burada tekrar etmiyoruz. 28 Perihan Çakıroğlu, “60 bin örgüt devleti yönetmeye talip”, Milliyet, 15 Temmuz 1997.
27

71

SONUÇ

DP’nin 1950-1960 yılları arasındaki on yıllık iktidarı boyunca iktidarmuhalefet ilişkileri sürekli olarak sorunluydu. İktidar-muhalefet gerginliği ve çatışması, 1957 seçimlerinin tartışmalı bir şekilde –1946 seçimlerini hatırlatırcasına- DP tarafından kazanılmasıyla giderek arttı. 27 Ekim 1957 tarihinde yapılan seçimlerden sonra ortaya çıkan gerginliklerin, baskıların ve toplumsal çatışmaların kronolojisine (Ekim 1957-Mayıs 1960) kısaca değinmek istiyoruz1: 28 Ekim 1957: İnönü, seçimlere fesat karıştırıldığını ileri sürdü. 29 Ekim: Seçimlerden sonra çeşitli illerde olaylar çıktı ve Kayseri’de 16 kişi yaralandı. 16 Ocak 1958: Darbe yapacakları gerekçesiyle, dokuz subayın 26 Aralık 1957 tarihinde İstanbul’da tutuklandıkları açıklandı. Yapılan yargılama sonucunda, sekiz subay beraat etti; muhbir Samet Kuşçu 2 yıl hapis ve ordudan çıkarılma cezası aldı (25 Kasım). 1 Şubat: Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı, gazetelere verdiği bir demeçte siyaset yaptığı gerekçesiyle bakanlık emrine alındı. Kubalı, 9 Nisan’da görevine döndü. İstanbul Üniversitesi Senatosu, 10 Nisan’da gazetelere siyasi içerikli demeç verdiği gerekçesiyle Kubalı’yı 12 Nisan’da 1 ay üniversiteden uzaklaştırdı. 11 Ağustos: DP Meclis Grubu bir bildiri yayınladı ve “CHP Anayasa hudutları dahilinde çalışmazsa hükümet vatan emniyetinin gerektirdiği her türlü tedbiri alacaktır” diyerek CHP’yi uyardı. 16 Ağustos: CHP Meclis Grubu yayınladığı bildiride DP Meclis Grubu’nun bildirisini yanıtladı: “CHP, ihtilali önleyen ve lüzumsuz kılan bir rejim olduğu içindir ki demokrasinin bütün icaplarıyla yerleşmesine çalışmaktadır”. 6 Eylül: Menderes, Balıkesir’de muhalefeti ağır bir şekilde eleştirdi: “İdam sehpalarında can verenlerden ders alsalar ya”.

Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 2, 1954-1978, Yapı Kredi yay., İstanbul, 1998, ss. 430-470. Bu konuda ayrıca bkz. Feroz Ahmad-Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi yay., Ankara, 1976; Mehmet Arif Demirer, Demokrat Parti İktidarının 1950-1960 Günlüğü, 27 Mayıs ve Sonrası, Demokrat Parti yay., Ankara, 1995; Alpay Kabacalı, Başlangıçtan Günümüze Türkiye’de Basın Sansürü, Gazeteciler Cemiyeti yay., İstanbul, 1990; Korkmaz Alemdar, “Demokrat Parti ve Basın”, Tarih ve Toplum, sayı 53, Mayıs 1988, ss. 19-23.
1

72

7 Eylül: İnönü, Menderes’in konuşmasına yanıt verdi: “Sehpalar kurulursa nasıl işleyeceğini kimse bilemez”. 21 Eylül: Menderes, İzmir’de yaptığı konuşmada CHP’nin bir parti olmadığını ve İnönü’nün politikayı bırakması gerektiğini belirterek, basının istediğini yazamayacağını ileri sürdü: “Bize yumruk atan İsmet Paşa’yı alır alır layık olduğu muameleyi yaparız”. 22 Eylül: İnönü, Menderes’i yanıtladı: “Demokrasiye paydos demeye DP genel başkanının gücü yetmeyecektir”. 12 Ekim: Menderes, Manisa’da yaptığı konuşmada vatandaşların bir “Vatan Cephesi” kurmalarını istedi. 16 Ekim: CMP ve TKP birleşerek, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adını aldı. 17 Ekim: Zile’de İnönü’yü karşılayan CHP’lilerin üstüne su sıkıldı ve gaz bombası atıldı. 40 kişi tutuklandı. 24 Kasım: Hürriyet Partisi kendisi feshederek CHP’ye katılma kararı aldı. 15 Aralık: Adalet Bakanı Esat Budakoğlu, son 4 yılda basın suçundan 238 gazetecinin mahkum olduğu açıkladı. Ceza alan Ulus ve Vatan gazeteleri ile Akis dergisi gibi muhalif basının yönetici ve yazarlarıydı. En son 30 Kasım’da Akis dergisi başyazarı Metin Toker, 1 yıllık hapis cezasını çekmek için hapse girmişti2. Bu dönemde gazete ve dergiler kısa süreli kapatma cezaları da alıyordu (Örneğin 28 Mayıs 1958’de Akis 3 ay, 21 Ocak 1959’da Ulus 1 ay, 22 Ocak 1959’da Demokrat İzmir 1 ay, 13 Şubat 1959’da Yeni Gün 1 ay kapatılmıştı3). 23 Aralık: Cumhurbaşkanı Bayar’ın “DP bastonu” ile dolaşması, Bütçe Komisyonu görüşmelerinde eleştirildi.
Hapse giren gazeteciler Toker’le sınırlı değildi. Örneğin: 13 Şubat 1959’da Yeni Gün gazetesinden Cihat Baban ve Mehmet Ali Kışlalı 1 yıl; 12 Mart’ta Ulus’tan Ülkü Arman 16 ay, Akis dergisinden Yusuf Ziya Ademhan 1 yıl, 25 Nisan 1959’da Ulus’tan Beyhan Cenkçi 10 ay, Ülkü Arman 27 Mayıs 1959’da 10 ay, 30 Mayıs’ta Vatan gazetesinden Ahmet Emin Yalman, Tunç Yalman ve Selami Akpınar 16 ay, 3 Haziran 1959’da Demokrat İzmir’den Adnan Düvenci ve Şeref Bakşık 16 ay, 8 Temmuz 1959’da Ulus’tan Oktay Verel ve Beyhan Cenkçi 18 ay, 15 Temmuz 1959’da Kim dergisinden Şahap Balcıoğlu 16 ay, 29 Temmuz 1959’da Ahmet Emin Yalman 15 ay, 11 Kasım 1959’da Akis dergisinden Kurtul Altuğ ve Doğan Avcıoğlu 3.5 ay, hapis cezası aldı. 3 Bunlara ek olarak şu kapatma cezalarını da örnek olarak verebiliriz: 12 Mart 1959’da Ulus 1 ay, 25 Nisan 1959’da Ulus bir ay, 27 Mayıs 1959’da Ulus 1 ay, 3 Haziran 1959’da Demokrat İzmir 1 ay, 8 Temmuz 1959’da Ulus 1 ay, 15 Temmuz 1959’da Kim dergisi 1 ay, 25 Kasım 1959’da Vatan 1 ay, 2 Aralık 1959’da Demokrat İzmir 1 ay, 6 Nisan 1960’da Ulus 1 ay, kapatıldı.
2

73

26 Aralık: Kasım Gülek başkanlığında Bolu’ya gelen CHP heyetini karşılayan partililer, polis copu ve jandarma dipçiği ile dağıtıldı. 16 Ocak 1959: İstanbul Belediye Başkanı Kemal Aygün Vatan Cephesi’ne katıldı. 28 Mart: CHP Meclis Grubu bir bildiri yayınlayarak, başarısızlıklarını örtmek için dini istismar ettiğini ileri sürdü. DP’nin

29 Nisan: İnönü, Ege illerini kapsayan bir yurt gezisine çıktı. Ankara garında ve Eskişehir istasyonunda halkın muhalefet partisi lideri ile görüşmesi ve gösteri yapması polis tarafından engellendi. 30 Nisan: İnönü’nün Uşak gezisinde olaylar çıktı. Polis halkı dağıtmak için göz yaşartıcı bomba kullandı4. 1 Mayıs: İnönü ve yanındakiler Uşak istasyonunda saldırıya uğradı. İnönü, atılan bir taşla başından yaralandı. İnönü’nün Manisa’da verdiği demece yayın yasağı kondu. 2 Mayıs: İzmir’de İnönü’yü karşılamaya gelenler jandarma tarafından dağıtıldı; 10 kişi yaralandı; olaya yayın yasağı kondu. İnönü olaylarla ilgili olarak İçişleri Bakanı Namık Gedik’i suçladı. Gedik’e göre ise, suçlu CHP idi5.
1959 yılı siyasal ortamın son derece gerginleştiği ve DP-CHP üyeleri ve sempatizanları arasında şiddet eylemlerinin görülmeye başladığı bir dönemdir. DP’nin İzmir’de çıkardığı Vatan Cephesi Sizindir gazetesine göre, 13 Nisan1959’da Torbalı’da DP Pancar köyü ocak başkanı, CHP’lilerin teşviki ile iki jandarma tarafından beş saat dövülmüştü. Bunun sonucunda, ocak başkanı 20 günlük doktor raporu almıştı. Bkz. “Torbalı’da dün DP’li bir ocak başkanı dövüldü”, Vatan Cephesi Sizindir, 14 Nisan 1959, s. 1. Yine aynı gün, Torbalı’nın Çaybaşı köyünde CHP’liler bir DP kahvesine baskın düzenlemişti. 30 kadar CHP’li bıçak ve sandalyelerle 6 DP’liyi yaralamıştı. Bkz. “Torbalıda CHP’liler bir DP kahvesine baskın yaptı”, Vatan Cephesi Sizindir, 14 Nisan 1959, s. 1. 5 DP’liler olaylarla ilgili olarak CHP’yi ve İnönü’yü suçlamaktadır. Ali Bardük, “Vatan Cephesi ve Büyük Taarruz” adlı yazısında şunları yazmaktadır: “Bazı muhalif arkadaşlar bizden soruyorlar, Vatan Cephesi nedir ve kime karşıdır? Vatan, bir kül halinde mütalea edildiğine ve her türlü –iç dış- tehlike ve taarruzlara karşı bir bütün olarak müdafaası gayri kabil-i içtinap vazife ve vecibe olduğuna göre izafi olarak sembolleştirdiğimiz bu cephenin mana ve şümulü, milli şuur ve aklıselimin, tesanüt ve hizmet mefkuresinin mihrakini teşkil etmesinden başka bir şey değildir. Bizim anladığımız manada Vatan Cephesinin mana ve hedefi budur. Bu fikri benimsemeyecek bir fert tasavvur etmiyoruz. Vatan cephesinin teessüsüne takaddüm eden günlerde CHP stratejisinin ortaya attığı Güç birliği ittifakının bu cephenin vücut bulmasına amil olan sebep ve zaruretlerin başında geldiğini de zikr etmeliyiz. Şimdi biz de soralım, Güç birliğinin manası nedir, kime karşıdır? Komünist faaliyet sahasının genişlediği bir zamanda Ege’ye tevcih edilen taarruzun hedefi nedir? Anarşist ve mürettep hadiselerin çerçevelediği bu sokak politikasının bir Sulh taarruzunu tazammün edemiyeceğine göre böyle menfi bir hareketi hüsnü niyet ile telifine imkan var mı? İşte Vatan Cephesi, memleketin menafiine ve selametine aykırı gayri meşru ve gayri şuuri böyle maceraların hareket noktasını teşkil eden ittifak ve bu ittifakın sürüklediği hareketlerin iltizam eylediği bir hattı müdafaa sadedinde de kabul ve mütalea edebiliriz.
4

74

DP il binası ve muhalif Demokrat İzmir gazetesi saldırıya uğradı. Demokrat İzmir gazetesi kapatıldı. 3 Mayıs: CHP İzmir il kongresi vali tarafından yasaklandı. 4 Mayıs: İnönü ve yayındakiler İstanbul Topkapı’da bir grup DP’linin saldırısına uğradı. Olaya yayın yasağı kondu. 7 Mayıs: İnönü’nün Ankara’ya varışında olaylar çıktı. Toplanan kalabalık polis tarafından dağıtıldı. CHP milletvekilleriyle polis arasında tartışmalar çıktı. 15 Mayıs: CHP milletvekili Edip İmer’in dağıttığı bildiri nedeniyle TBMM’de olaylar çıktı; üç milletvekili yaralandı. 20 Mayıs: Vatan gazetesi yazarlarından Sadun Tanju saldırıya uğradı6.
Bundan başka, memlekette partiler mücadelesi haricinde çarpışan etiketsiz bir ceryanın sinsi faaliyetini müşahade etmemek mümkün değildir. Milli tarihimize, dilimize, an’anemize, ahlak prensiplerimize, milli ve manevi değerlerimizin çerçevelediği benliğimize, varlığımıza ve hakiki ilerlememize saldıran, İspanya ve Irak ihtilallerinde dahi metod benzerliğini gördüğümüz bir faaliyet manzumesi var ki biz bunun adına ‘Şer Cephesi’ demekte hata etmiş olmalıyız. Vatan Cephesinin şümulünü bu Şer cephesinin karşısında mücadeleye ve galebeye azm etmiş olarak da izah edebiliriz. Fakat esefle itiraf etmeliyiz ki, sokak politikasının aktörleri ve şer cephesinin erkanı harbiyesini teşkil edenlerin meddahları her türlü neşir imkan ve vasıtalara sahip olduğu halde biz bundan mahrum bulunmaktayız. Bununla beraber biz böyle mahrumiyetlerden korkmuyoruz. Çünkü iman ve şuurlanmış bir mefkure ile mücehhez bulunmaktayız. Berikiler ise bundan mahrum, mücerret, köksüz midecilerdir ve midelerinden gayrı dayanacakları hiçbir nokta yoktur. Tesanüt fikri, her Müslüman Türkün mefkuresi olmalıdır. Kardeş kavgasına giden ceryanları tıkamak hepimizin vazifesi olmalıdır”. Bkz. Ali Bardük, “Vatan Cephesi ve Büyük Taarruz”, Vatan Cephesi Sizindir, 28 Mayıs 1959, s. 1. 6 Sadun Tanju, İnönü ile Ege gezisine çıkan muhalif gazetecilerden biri idi. İnönü’nün gezisinden sonra ve S. Tanju’nun saldırıya uğramasından kısa bir süre önce (9 Mayıs) A. Kenan Adalı, “Büyük Taarruz ve Düşündürdükleri” adlı makalede, geziye “Büyük Taarruz” adının verilmesini ve karşısındakilerin düşman olduğu imasında bulunulmasını eleştirmekte ve şunları yazmaktadır: Sadun Tanju, Bedii Faik, Oktay Akbal, Emil Galip Sandalcı, Orhan Rahmi Gökçe, A. N. Kırmacı ve diğer bazı yazarların üyesi bulunduğu “güya bitaraf ve muhalif basın” hükümete çatmaktadır. Bu yazarlar şunları yazıyor: “İnönü DP’ye iktidarı eliyle teslim eden adamdır”. Halbuki bu iktidar onun elinden ne büyük zorluklarla alındı. “Bu milletin düşman tecavüzünden malını, canını, ırzını, namusunu kurtaran o adamdır” diye Paşa’ya yaranmaya çalışanlar Atatürk’e ve Türk milletine hakaret etmektedir. “Trikopis’i esir alan büyük kahraman” “Muzaffer Garp Cephesi kumandanı” “Büyük devlet adamı” Bunları yazan genç gazeteciler, milletin: “Ölülerini kefensiz gömdüklerini, bir lokma çavdar ekmeği için kafa göz yardıklarını, bir paket sigarayı beş kişinin bir araya gelip almak mecburiyetinde kaldıklarını, en küçük bir tenkidle derhal komünistlikle damgalandıklarını, çocukların mum ve yağ kandilinde ders çalıştıklarını, yoksulluk yüzünden binlerce gencin tahsil yapamadığını, Üniversite gençliğinin tabutluklara

75

27 Haziran: Yurt gezisine çıkan CHP’lilerin otobüsü Denizli’de taşlandı. 15 Temmuz: Polis, Türkiye Milli Talebe Federasyonu İstanbul Kongresi’ni dağıttı. 20 Temmuz: DP, Meclis’te aldığı bir kararla yerel ve ara seçimleri bir yıl erteledi. 11 Eylül: CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek ve yanındaki CHP’lilere Çanakkale’nin Geyikli ilçesinde taşlı saldırıda bulunuldu. 18 Eylül: CHP’nin Geyikli olaylarını soruşturmak için görevlendirdiği heyet güvenlik güçlerince yolda durduruldu ve Geyikli’ye gitmeleri önlendi. 24 Eylül: Geyikli olaylarını soruşturmak için Çanakkale’ye giderken yolda durdurulan CHP heyetinin İstanbul’a dönüşü sırasında Galata’da olaylar çıktı. Gazeteciler dövüldü, fotoğraf makineleri kırıldı ve heyeti karşılamaya gelenlerden bazıları tutuklandı (Tutuklanan 11 kişi arasında Vatan’dan Hilmi Yavuz ve Cumhuriyet’ten Egemen Bostancı da bulunmaktaydı). 28 Eylül: CHP bir bildiri yayınlayarak, iktidara gelirse hesap sormayacaklarını açıkladı. 14 Ekim: CHP, yaptığı bir konuşmada CHP’yi dinsizlik ve ahlaksızlıkla suçlayan DP İzmir milletvekili Rauf Onursal’ı mahkemeye verdi. 7 Kasım: CKMP Genel Başkanı Osman Bölükbaşı, TBMM’nin manevi şahsiyetine hakaretten bir yıl hapse mahkum oldu.

sürüklendiklerini, bir lokma ekmek fiatına köle gibi çalışıldığını, 6 lira yol parası için hapis yatıldığını, Türk köylüsünün mahvına sebeb olan Öşür usulünü, yolsuzluktan bir kasabadan bir kasabaya en az üç beş günlük araba yolculuğu yapıldığını, eski vapurlarda hayvanlarla bir arada yolculuk yaptıklarını, askere alınan gençlerin hayvan vapurları ile kıt’aya sevk edildiğini, hiç kimseye dert yanıp şikayette bulunamadığını, kısacası medeni alemden, insanlıktan çok uzak olarak yaşadığını nereden bilecekler. ... Türk milleti artık kendi kendini idare etmenin kısaca Demokrasinin tadını almış olup medeni alemden ayrı yaşamak istemiyor. Yolsuz, fabrikasız, barajsız, limansız geri bir memleket olarak kalmak istemiyor. Mum ışığında oturup, kağnıda yolculuk yapıp, okulsuz, susuz kalmak istemiyor. Karşısında dişleri ve yumrukları sıkılmış, gözleri dönmüş, kin ve garez dolu, inkarcı safsatacı, mugalatacı, nümayişçi, adı halkçı olup, halkla alakası olmayan bir muhalefet istemiyor. Her an huzursuz, her an tedirgin olmak istemiyor. Seçim zamanı gelmeden memleket menfaatlerine zarar veren böyle kötü isimler altında ‘güya’ geziler tertiplenmesini istemiyor. Kötü emellerine nail olabilmek için her tahrik vasıtasını mubah görüp kardeşin kardeşe düşman olmasını istemiyor”. “Büyük Taarruz” adlı “nümayiş gezisi” Ege’de “hadiseli” ve “üzücü” geçti; “fiyasko” ile sonuçlandı; “bu kalabalık heyet” Ege’de istenmedi. Bkz. A. Kenan Adal, “Büyük Taarruz ve Düşündürdükleri”, Vatan Cephesi Sizindir, 9 Mayıs 1959, s. 1, 3.

76

5 Ocak 1960: Adana’da CHP eski Genel Sekreteri Kasım Gülek lehine tezahürat yapan CHP’lileri polis copla dağıttı. 7 Şubat: Konya’da İnönü’yü karşılayan halk polis tarafından dağıtıldı. 25 Mart: Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde CHP’lilerle DP’liler arasında çatışma çıktı. 4 CHP milletvekilinden oluşan bir araştırma heyeti olay yerine gitti. 28 Mart’ta olayla ilgili yayın yasağı kondu. 31 Mart: Adana’da DP’lilerle CHP’liler arasında kavga çıktı. 10 kişi yaralandı. Ertesini 5 CHP’li tutuklandı. 2 Nisan: İnönü’nün Kayseri’ye girişi resmi makamlar tarafından engellenmeye çalışıldı. 3 Nisan: İnönü’nün Yeşilhisar’a girişine izin verilmedi. 5 Nisan: CHP Meclis Grubu yayınladığı bildiride, ülkenin selameti açısından seçimlerin bir an önce yapılmasını istedi. 18 Nisan: CHP’nin yasadışı faaliyetlerini ve bir kısım basını soruşturmak üzere TBMM Tahkikat Komisyonu kuruldu. Komisyon parti kongrelerini ve siyasi toplantıları yasakladı. Ayrıca komisyonun çalışmalarına ilişkin yayın yasağı getirildi. 19 Nisan: Ankara’da Kızılay Meydanı’nda 150-200 kişilik bir grup hükümet aleyhine gösteri yaptı. 26 kişi tutuklandı. 20 Nisan: Fethi Çelikbaş’ın 12, Osman Bölükbaşı’nın 6 oturum TBMM’den uzaklaştırılması üzerine CHP’li milletvekilleri oturumu terk etti. 24 Nisan: CHP’nin yaptığı bir toplantıyı polis dağıttı. 27 Nisan: Tahkikat Komisyonu’na çok geniş yetkiler tanıyan Tahkikat Encümeni Selahiyet Kanunu TBMM’de kabul edildi. 28 Nisan: İstanbul Beyazıt’ta üniversite öğrencileri hükümet aleyhine gösteri yaptı. Olaylar sırasında Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz öldü. Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildi. 29 Nisan: Ankara ve İstanbul’da üniversiteler bir ay kapatıldı. 30 Nisan: İstanbul’da bir gün sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Cumhuriyet gazetesi 10 gün kapatıldı. 1 Mayıs: Sıkıyönetim Komutanlığı en küçük topluluklara bile ateş açılabileceğini belirtti. Basın toplantılarının bazıları yasaklandı.

77

2 Mayıs: İstanbul’da iki protesto gösterisi yapıldı. Sıkıyönetim, son beş günde İstanbul’da 2 ölü ve 37 yaralı olduğunu açıkladı. 4 Mayıs: Yeni Sabah gazetesi 10 gün kapatıldı. 5 Mayıs: Ankara Kızılay’da 555K diye adlandırılan gösteriler oldu. 6 Mayıs: Gösterilerin fotoğraflarını ve haberlerini yayınlayan Zafer gazetesi 1 hafta kapatıldı. 8 Mayıs: Sıkıyönetim kararlarına uymadığı gerekçesiyle Milliyet gazetesi 15 gün süreyle kapatıldı. 9 Mayıs: Hür Adam gazetesi 10 hafta süreyle kapatıldı. 15 Mayıs: Menderes İzmir’de muhalefeti ülkenin barış ve güvenliğini tehlikeye sokacak tertiplere girmekle suçladı. 16 Mayıs: Milli Eğitim Bakanlığı 19 Mayıs gösterilerini yasakladı. 18 Mayıs: Akşam gerekçesiyle 20 gün kapatıldı. gazetesi Sıkıyönetim bildirilerine uymadığı

21 Mayıs: Ankara’da Harp Okulu öğrencileri iktidara karşı sesiz bir gösteri yürüyüşü yaptı. 22 Mayıs: Ankara’da mektup ve telgrafa sansür kondu. Beş kişinin bir araya gelerek dolaşması yasaklandı. 25 Mayıs: Menderes Eskişehir’de yaptığı konuşmada, Tahkikat Komisyonu’nun çalışmalarını tamamladığını ve raporunu TBMM’ye vereceğini açıkladı. TBMM, 20 gün süreyle tatile girdi. 27 Mayıs: Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Ülkede toplumsal ve siyasal dönemde, DP’nin Vatan Cephesi karşısındakilerin, yani muhalefetin kin olarak tanımlanması ve düşman olarak gerginleştirdi ve şiddetlendirdi. ortamın son derece gerginleştiği bu örgütlenmesine gitmesi; iktidarın ve husumet cephesi, şer cephesi vs. görülmesi siyasal mücadeleyi daha da

DP’li Rıfkı Salim Burçak’ın hatıralarında, 1959 yılının Ocak ayı ortalarında Menderes’e gönderilen telgraf sayısının 20.000’e ve Vatan Cephesi’ne katılanların 200.000’e yaklaştığını belirtmektedir. Burçak’ın belirttiğine göre Aralık 1959’da Vatan Cephesi’ne üye olanların sayısı 973.170’e ulaşmıştı. Bu üyelerin illere göre dağılımı ise şöyleydi:

78

Adana Adıyaman Afyon Ağrı Amasya Ankara Antalya Artvin Aydın Balıkesir Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Diyarbakır Denizli Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Isparta İçel İstanbul

18.000 9.000 12.373 2.918 4.600 22.946 8.039 8.525 15.985 17.583 4.030 2.586 4.050 13.262 12.121 17.814 4.325 6.443 14.198 19.203 14.175 9.297 15.888 7.787 10.052 11.547 17.355 11.300 18.174 2.000 8.666 5.000 12.356 82.182

İzmir Kars Kastamonu Kayseri Kırklareli Kırşehir Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Maraş Mardin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Urfa Uşak Van Yozgat Zonguldak Umumi Yekün

38.667 29.803 3.500 13.751 1.240 13.254 6.847 60.975 9.325 27.288 20.480 10.722 8.906 12.885 3.500 6.636 27.297 6.500 4.486 15.780 7.782 6.468 8.737 53.000 15.968 18.447 11.184 27.823 18.275 10.786 14.981 6.697 7.300 973.170
7

R. Salim Burçak’ın verdiği liste, DP il yönetim kurullarının bildirdiği listelerden alınmıştır. Ancak bu listelerin çok sağlıklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Örneğin Aralık 1959’da İstanbul’daki Vatan Cephesi üyelerinin sayısı 82.182 olarak verilirken, DP İstanbul Bülteni’nde Mart 1960 tarihindeki üye sayısı 76.040 olarak verilmektedir8. Her geçen gün üye sayının
Rıfkı Salim Burçak, On Yılın Anıları (1950-1960), Ankara, 1998, ss. 602-606. “İstanbulda Vatan Cephesine İltihak Edenlerin Yekunu”, DP Bülteni, İstanbul, Haftanın Haberleri, sayı 11, 17 Mart 1960, s. 15. Burçak’ın belirttiğine göre; DP İstanbul İl Başkanı ve İstanbul belediye başkanı Kemal Aygün, 25 mayıs 1959’da parti genel kuruluna gönderdiği yazıda İstanbul’daki Vatan Cephesi üye sayısının 100.000’i çoktan aştığını söylemektedir. Bkz. Burçak, age. s. 640. Halbuki bu tarihten bir yıl sonra bile üye sayısı 100.000’e ulaşmamıştı. Bu, il örgütlerinin genel merkezin gözüne girmek için rakamları abartmış olabileceğini düşündürmektedir.
7 8

79

arttığı düşünülecek olursa aradan 3 geçtikten sonra üye sayısının 6.000 kadar azalacağının düşünülmesi anlamsızdır. Her iki kaynağın DP’nin kendi kaynakları olduğu göz önüne alınacak olursa, muhalefetin rakamların abartma olduğuna ilişkin iddialarının haksız sayılamayacağı ortaya çıkmaktadır. Olayın bir başka ilginç yanı da, bu farklı rakamların İstanbul gibi Türkiye’nin en büyük şehrinde ortaya çıkmasıdır. Anadolu şehirlerindeki rakamların daha sağlıksız olması muhtemeldir. Aralık 1959 tarihinde Vatan Cephesi üyelerinin sayısının 973.000 olduğu doğru kabul edilirse, Ekim 1958-Aralık 1959 tarihleri arasında 14 aylık sürede üye sayısı ayda 70.000 civarında artmış olmaktadır. Mayıs 1960 tarihindeki üye sayısı elimizde yoktur. Aylık artış üzerinden bir değerlendirme yapılacak olursa, üye sayısı 1.300.000 civarında olmalıdır. Tabii ki, bu rakam Aralık 1959 tarihindeki rakamın doğruluğundan hareketle bulunmaktadır. 27 Mayıs sonrasındaki Yassıada yargılamaları sırasında Vatan Cephesi konusu da gündeme geldi. Menderes de dahil olmak üzere 22 DP’li bu nedenle yargılandı9. Yargılamalar sonunda Adnan Menderes, Medeni Berk, Atıf Benderlioğlu, Tevfik İleri ve Refik Koraltan gibi DP’nin önde gelen isimleri Anayasa’yı ihlalden suçlu bulunmuşlardı: “961/7 numarada kayıtlı Vatan Cephesi Yolsuzluğu Anayasayı ihlal suçunun maddi vakıasını teşkil etmiştir” 10. Yassıada davaları arasında yer alan “Esas 1961/7: Vatan Cephesi Davası Kararı Gerekçesi” şu idi: “Muhalefeti bir düşman topluluğu ve ehlisalip camiası ilan etmek, kurduğu dikta rejimini savunmak üzere ‘Vatan Cephesi’ kurmak ve yönetmek, onu örtülü ödenekten beslemek. TCK 141/3, 6, 8. 12.9.1958’de Menderes’in Manisa konuşması ile cephenin kuruluşu ilan edilmişti. Örneğin baskıyla Vehbi Koç CHP’den istifa ettirilmiş, para dağıtılarak Vatan Cepheleri kurdurulmuş, kesif bir radyo ajitasyonuna girişilmişti (Karar 34 sahifedir)” 11.

“Yassıada Vatan Cephesi”, Düşünen Adam, yıl 1, sayı 18, 3 Mayıs 1961, ss. 21-24. Samet Ağaoğlu duruşma sırasında, VC’nin Güçbirliği ocaklarına karşı kurulduğunu, Güçbirliği ocaklarının suç olarak kabul edilmediğini, o halde VC’nin suç teşkil etmeyeceğini savundu. Ayrıca bu konuda bkz. Samet Ağaoğlu, Marmara’da Bir Ada, İstanbul, 1972. 10 Yassıada Muhakemeleri Sonunda Yüksek Adalet Divanının Kararları (Sonuç ve Uygulama), 15 Eylül 1961, Hayat Mecmuası’nın parasız ilavesi; Tekin Erer, Yassıada ve Sonrası, İstanbul, 1965; Walter F. Weiker, 1960 Türk İhtilali, (çev. Mete Ergin), Cem yay., İstanbul, 1967, s. 46. Weiker, 27 Nisan-21 Haziran 1961 tarihleri arasında görülen Vatan Cephesi davasından 19 kişinin mahkum olduğunu, 3 kişinin beraat ettiğini belirtmektedir. 11 Rasih Nuri İleri, 27 Mayıs, Menderes’in Dramı, Yalçın yay., İstanbul, 1986, s. 17. Menderes’in Manisa’da yaptığı konuşmanın tarihi yanlış olarak verilmiş. Söz konusu konuşma 12 Eylül’de değil, 12 Ekim’de yapılmıştır. Vatan Cephesi ile ilgili Yassıada yargılamaları ve kamu kaynaklarının VC için nasıl kullanıldığı konusunda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Haydar Tunçkanat, 27 Mayıs 1960 Devrimi (Diktadan Demokrasiye), Çağdaş yay., İstanbul, 1996, ss. 140-164. Yassıada davaları arasında Radyo konusu da yer alıyordu: “Esas 1960/20: Radyo Davası Kararı Gerekçesi: Radyonun iktidar yararına ve muhalefetin aleyhine kullanılması ve örneğin 27.10.1957 günü seçimler bitmeden kısmi sonuçların yayınlanması, radyonun DP organı haline getirilmesi davası.
9

80

Türk siyasal yaşamındaki cepheleşmeler içerisinde önemli bir yeri olan Vatan Cephesi hakkında çok değişik değerlendirmeler yapılmaktadır. DP’li Rıfkı Salim Burçak, Vatan Cephesi ile ilgili olarak şu görüşleri ileri sürmektedir: “1957 seçimlerinin politik hayatımız üzerinde geniş tesirleri oldu. Muhalefet partileri bütün çabalarına rağmen DP’yi iktidardan düşürememiş, ama bir sonraki seçim için de büyük ümitlere kapılmışlardı. Seçimde halktan oy alamayan Hürriyet Partisi, tek başına bir başarı elde edemeyeceğini anlayınca CHP ile birleşme konusunu gündeme getirmişti. Bu ortamda partiler arası ilişkiler gittikçe artan bir gerginliğin içine giriyordu. Demokrat Partiyi her çareye başvurarak iktidardan düşürmek için muhalefet bundan böyle dolu dizgin bir şiddet politikası izleyecekti. Bu şartlar altında başbakan Adnan Menderes de iktidar partisini güçlendirmek için yeni yollar denedi. Vatana bunca hizmet yapmış olan bir partiyi bir kör ihtiras uğruna iktidardan düşürmeye çalışmanın ve memlekete yapılan her çeşit hizmeti kötülemenin vatanımız menfaatlerine aykırı düşeceğini, muhalefet partilerinin bu yıkıcı çabalarına önlemek için Demokrat Partiyi yeni iltihaklarla güçlendirmek gereğini düşündü ve vatan cephesi ocaklarını kurdu. Cumhuriyet tarihinin en başarılı iktidarını, ne pahasına olursa olsun yıkma çabasının karşısına, halkla güçlendirilmiş bir parti ile çıkmak istedi ve vatanın menfaatlerini Demokrat Partinin iktidarda kalmasında gören kimseleri de vatan cephesine davet etti. Vatan Cephesi sözünün, sonradan iddia edildiği gibi, muhalefet partilerinde olanları düşman telakki eden bir anlamı yoktu. Pek ustaca bir propaganda ile gerçek mahiyeti, insanı şaşırtacak kadar tahrif edilen politik meselelerimizden biri de bu vatan cephesi olmuştur. İktidara karşı yöneltilen ‘Bahar Taarruzları’, ‘Ege Taarruzları’ vatandaşları ‘düşmanlar, düşman olmayanlar’ diye ikiye bölmek anlamına gelmiyor da, vatan cephesi sözü nedense çok tehlikeli sayılıyordu. (...) Vatan cephesinin sakat tarafı, eleştirilecek tarafı, DP’ye iltihakların devlet radyosundan verilmesiydi. (...)”. Burçak, Menderes’in Vatan Cephesi konusunda DP gönderdiği genelgelerden yola çıkarak şu tespitleri yapmaktadır: örgütüne

a. Vatan Cephesi ile, DP’ye yeni katılımların olması amaçlanmıştır. b. Bunda yıkıcı ve kötü bir amaç aramak boşunadır. VC aracılığı ile ülkeye “husumet tohumları” ekildiği iddiaları gerçek dışıdır.
TCK 64 ve 142/2. (oysa 1947-1949 yıllarında Bayar ve Menderes tam tersi görüşü savunuyorlardı.) (Karar 20 sahifedir)”. Bkz. İleri, age., s. 17.

81

c. VC, DP’yi yeni katılımlarla güçlendirme girişiminden başka bir şey değildir. d. Bazı DP il yönetim kurulları eskiden beri kendileriyle mücadele etmiş oldukları muhalefet partileri üyelerini şimdi DP’ye kaydetmeye pek sıcak bakmamaları dolayısıyla, yeni katılımlara karşı onların gösterdikleri direniş Menderes’in genelgeleri ile önlenmeye çalışılmıştır. VC’nin yadırganacak ve eleştirilecek yanı, onun adı değil; DP’nin VC adındaki ocaklarına yapılan katılımların devlet radyosundan verilmesi, radyonun DP tarafından bu amaçlarla kullanılması ve söz konusu yayınların herkesi bıktırıp usandıracak bir boyuta gelmesiydi. Radyo, ülkenin çeşitli yerlerinden DP’ye katılmış kimselerin Başbakan Menderes’e çektikleri telgrafları genel olarak saat 19 haberlerinden sonra okuyor; bu telgraflarda DP’nin eşsiz hizmetleri övülüyor ve muhalefet eleştiriliyordu. Radyoda tek ya da toplu olarak çekilen bu telgrafların her gün 8-10 tanesi okunuyordu. Aralık 1958’de başlayan bu uygulama, muhalefetin güç birliğine karşı başbakanın aldığı “sözde” bir önlemdi. Halbuki, radyo yayınları umulan sonuçları vermekten uzaktı; aksine olarak bu yayınlar DP aleyhine bir hava yaratıyordu. Halk üzerinde kötü etki yapan bu yayınlar başladığı zaman bir çok evlerde radyolar kapatılıyordu12. Tekin Erer, Vatan Cephesi’nin muhalefetin oluşturduğu Güçbirliği Cephesi’ne karşı kurulduğunu belirterek, CHP’nin 1959 yılı bahar aylarında iktidar partisi DP’ye karşı Ege bölgesinde “Bahar Taarruzu”, “Büyük Ege Taarruzu” başlattığı görüşünü savunmaktadır: İstanbul’da 20 Ocak 1959 tarihinden itibaren iki yıldan beri CHP ve diğer muhalif partiler tarafından oluşturulan Güçbirliği hareketine karşı DP de Vatan Cephesi ocaklarını açmaya başlamıştı. DP’nin VC ocakları “bir çığ gibi” ülkenin her tarafında kuruluyordu. Muhalefetin bir ayda açılan Güçbirliği ocakları kadar VC ocağı bir günde açılıyordu. Güçbirliği ocağı açıldığında ya da biri/birileri buraya geçtiğinde basın bundan övgüyle söz ederken, VC’den hiç söz etmemekte ya da söz ettiğinde de alay etmekteydi. Gazetelerin VC karşıtı tavrı nedeniyle, VC hareketi radyodan verilmeye başlandı. Basında yer almayan VC’nin radyo aracılığı ile halka duyurulması muhalefeti kızdırıyor, yayınlanan isimlerin sahte ve yalan olduğu ileri sürülüyor, vatandaşların radyo dinlememeleri ve bu haberlere ciddiye almamaları isteniyordu. Hatta bazı CHP’liler VC’ye geçenlerin isimleri radyodan ilan edilmeye başlanınca “Radyo Dinlemeyenler Cemiyeti” kurmak istemişlerdi13. Ali Fuat Başgil, 27 Mayıs’ın nedenlerine ilişkin kitabında, 27 Mayıs öncesindeki olaylarla ilgili olarak muhalefeti suçlamakta ve muhalefetin çok
Burçak, age., ss. 596-602. Tekin Erer, On Yılın Mücadelesi (Türkiye’de Parti Kavgalarının 2. ci Cildi), İstanbul, 1963, ss. 357-365.
12 13

82

sert ve hırçın bir politika izlediğine dikkat çekmekte ve Vatan Cephesi konusuna hiç değinmemektedir. Başgil’in ilginç bir tespiti de şudur: Başgil, siyasi ortamın gerginliği nedeniyle Menderes’e istifa etmesini ve milli koalisyon hükümeti kurulmasını önermiş; Bayar ise, buna karşı çıkarak muhalefete karşı sertlik yanlısı bir politika izlenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Sonuçta, Başgil’in isteği olmamış, Bayar’ın isteği olmuştur14. Enver Ziya Karal, 27 Mayıs’ın hemen sonrasında hazırladığı bir broşürde DP yönetimi “Tek Parti Hükümeti Tahakkümü” olarak tanımlamakta ve şunları söylemektedir: DP, 1957 seçimlerinden 1960 tarihine kadar iktidarı kaybetmemek için faaliyetlerini şu noktalarda topladı: “Partizan zihniyetle Vatan Cephesi kurulması, İnönü’nün bertaraf edilmesi, siyasi partiler faaliyetlerinin önlenmesi, basının susturulması. Vatan Cephesi; muhalefet taraftarlarını ve tarafsız vatandaşları tehdit, saf halkın din duygularını istismar veya menfaat temini suretiyle kendi saflarına kazanmak maksat ve amaciyle kurulmuştur. Radyo her gün Vatan Cephesine geçenlerin adlarını okumakta idi. İnönü’yü bertaraf etmek düşüncesi, onun şahsında muhalefetin de yok edileceği gibi temelsiz, bir esasa dayanmakta idi. Bu hususta yapılan birkaç teşebbüs, hamiyetli ve vazifeli kimseler tarafından, güçlükle önlenebildi. Siyasi partiler faaliyetlerinin Meclis içinde ve dışında önlenmesi hususunda da İç Tüzükte konuşmaların sınırlandırılması için tedbirler alandı. Ayrıca, muhalif milletvekillerinin, memleket içinde seyahat hürriyetleri de güçleştirilmişti. Basına gelince susturulması için gazetelerin, en ufak bahanelerle mahkemeye, oradan da hapisaneye gönderilmesi usulleri icadedilmiş, mahkemelerde açıklanan hakikatlerden halkın haberdar olmaması için neşir yasakları konmuştur. Fakat bütün bu tedbirlere rağmen muhalefet ve basın yıldırılamadı” 15. 27 Mayıs sonrasında yayınlanan bir başka kitapta Ferit Öngören Vatan Cephesi ile ilgili olarak şu yorumu yapmaktadır: “(...) Aydın zümreye karşı takınılan tavır bu faşist karakterin kaçınılmaz bir sonucu sayılmalıdır. DP tarihe, memleketin zaaflarını teşkilatlandırmakla, istismar etmekle geçecektir. Kurduğu Vatan Cepheleri Mussolini idaresinin –kara gömleklilerine- tıpatıp benziyordu. Bu faşist düzen içinde elbette aydın bir suçlu duruma getirilecekti.
Ali Fuat Başgil, 27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri, (çev. M. Ali Sebük-İ. Hakkı Akın), İstanbul, 1966. Başgil, DP ve CHP’nin hatalarını değerlendirdiği kitabında suçun büyük bölümünü CHP’ye çıkarmaktadır. Ayrıca CHP’nin gençliği ve orduyu kışkırttığı ileri sürmektedir. “Ege Taarruzu”ndan söz eden Başgil’in VC’den hiç söz etmemesi son derece ilginçtir. Menderes’e istifa etmesi önerisinde bulunan bir tek Başgil değildir. DP’nin önde gelen isimlerinden biri olan Sıtkı Yırcalı da aynı öneride bulunmuş ve derhal seçimlere gidilmesini istemişti. Bayar, buna da karşı çıkmış ve “Dere geçilirken at değiştirilir mi?” demişti. Bkz. Cüneyt Arcayürek, Bir İktidar, Bir İhtilal, 1955-1960, Bilgi yay., Ankara, 1984, ss. 285-287. 15 Enver Ziya Karal, 27 Mayıs ve İnkılabının Sebepleri ve Oluşu, Milli Eğitim Bakanlığı yay., İstanbul, 1960, ss. 10-11. Bu konuda bir broşür hazırlayan bir başka kişi olan Selahattin Tansel, DP’nin demokratik hakları ve özgürlükleri kısıtladığına ve ortadan kaldırmaya çalıştığına dikkat çekmektedir. Bkz. Selahattin Tansel, 27 Mayıs İnkılabını Hazırlayan Sebepler, Milli Eğitim Bakanlığı yay., İstanbul, 1960.
14

83

İktidar, bir padişaha tanınan ulvi, hesapsız bir genişlik kazanıyordu; baştakilerin biricik isteği bunu gerçekleştirmekti; muhalefete, aydına karşı hazımsızlık, dökülen kanlar bunun bir sonucu idi” 16. Piraye Bigat Cerrahoğlu, anılarında KİT çalışanlarının zorla Vatan Cephesi’ne sokulduğu belirtirken, VC’nin muhalefetin yanı sıra DP içindeki muhalefete karşı da kurulduğunu ileri sürmektedir: “Neydi Vatan Cephesi? Dernek desen değil. Siyaset yapıyor. Parti desen değil. Ne kurucuları belli, ne tüzüğü, ne de programı. Ocaklar açılıp duruyor. Güya katılanların isimleri radyoda sayılıp dökülüyor. Tabii kimi zorla, kimi de istekle bu cepheye katılanlar var ama radyoda okunan isimlerin çoğu uydurma, veya küçük çocuklar ve bebekler. Nedendi bütün bunlar? Üç seçimde arka arkaya iktidarı kazanmayı başarmış bir partinin başkanı, en önemlisi, kurucusu, nesini beğenmiyordu bu partinin veya ne eksikliğini görüyordu da kendini destekleyecek başka bir topluluğa ihtiyaç hissediyordu?” 17 Cerrahoğlu’nun sorduğu soruyu Şevket Süreyya Aydemir de sormaktadır: “Vatan Cephesi ne demekti? Bu bir parti miydi? Bir cemiyet miydi? Yoksa köylerde, kasabalarda, niçin ve ne zaman harekete getirileceği belli olmayan, ama vakti gelince kendisinden bir şeyler beklenen sorumsuz bir kaba kuvvet miydi? O günlerde ve bu cephede, 700.000 kişi toplayacağız, deniliyordu. Bunlar, bu sorumsuz kalabalık toplanırsa ne olacaktı? (...) ” 18 Erik Jan Zürcher, Vatan Cephesi hakkında şunları söylemektedir: “... Menderes, büyük bir tantanayla Vatan Cephesini, DP’nin tabanını genişletme ve halk kitlesini seferber etme girişimini başlattı. Bu kampanyanın ana unsuru, cepheye katılan insanların sonu gelmez bir listelerinin her gün devlet denetimindeki radyodan okunmasıydı. Listeye geçirilenler arasında bebekler, ölmüş kimseler ve hatta uyduruk isimler bulunuyordu ve bir buçuk yıl süren bu kampanya birçok kimseyi o kadar tiksindirmişti ki birçok kentte Radyoyu Dinlemeyenler Cemiyetleri kurulmuştu” 19. Zürcher gibi bir başka yabancı araştırmacı olan Feroz Ahmad da, VC ve Menderes hakkında şu tespiti yapıyor: “... 1950’den beri Türkiye’de işlediği şekliyle demokrasiden umduğunu bulamayan Menderes, muhalefet partilerinin kapatılmasını gerektirecek ‘yeni bir tarz demokrasi’ dayatma tehdidinde bulundu. Hemen bunun akabinde, milli birliği sağlamak ve ‘yıkıcı faaliyetler’e karşı durmak için, bir ‘Vatan Cephesi’ kurma önerisinde bulundu. Bütün
Ferit Öngören, CHP Ne Olacak, Martı yay., İstanbul, 1960, ss. 30-31. Piraye Bigat Cerrahoğlu, Demokrat Parti Masalı, Milliyet yay., İstanbul, 1996, ss. 100-101. 18 Şevket Süreyya Aydemir, Menderes’in Dramı (1899-1960), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989, ss. 264-265. 19 Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim yay., İstanbul, 1995, ss. 348349.
16 17

84

işaretler, çok partili politik yaşamdan tekrar tek parti yönetimine dönüş yönündeydi. (...) Hükümet, Vatan Cephesi kampanyasında, cepheye katılmayı dini ve milli bir görev gibi göstererek bu eğilimden büyük ölçüde yararlandı. İnönü, bu tehlikeli uygulamaların milleti böldüğü, fakat reform düşmanlığının asla başarılı olamayacağını belirtti” 20. Tevfik Çavdar’a göre, 1960’a doğru gelindiğinde ülkedeki toplumsal muhalefetin temsilcisi durumuna gelen CHP’nin sert muhalefeti ve demokratik talepleri DP’yi kızdırdı. DP, muhalefete karşı Vatan Cephesi ve tahkikat Komisyonu önlemlerini aldı. Her iki önlem de “akıllıca” değildi ve DP bununla “aydın kamuoyunu” karşısına almış oluyordu: “İl merkezlerinden köylere kadar DP’lilerin önderliğinde, iktidarı desteklemek, onun aldığı kararların doğru olduğunu kamuoyuna açıklamak amacıyla bu adı taşıyan örgütler kuruluyor ve bunların kuruluşu, hükümete çektikleri destekleme mesajları radyolarda saatlerce okunuyordu. Bu, 1957 seçimlerinden itibaren umut kesilen büyük kentlerdeki aydınlar arasında olumsuz etki yapmaktaysa da, kırsal alanda yığınların desteğine sahip bir iktidarın gücünü gösteren bir araç olarak kullanılıyordu. ‘Vatan Cephesi’ olayı, Türk siyasal yaşamında bu güne değin tüm boyutları ile incelenip değerlendirilmemiş bir olaydır. Bunu yapay, uydurma isimlerle şişirilmiş, içi boş bir örgütlenme olarak düşünmek hatalıdır. Aksine, olayı, dayanacağı tabanı iyi bilen bir iktidarın bu tabanla ne oranda bütünleştiğini yansıtmayı amaçlayan bir güç gösterisi şeklinde yorumlamak daha doğru olacaktır” 21. İlkay Sunar, DP’nin kurduğu Vatan Cephesi’nin kuruluş nedenlerini ve dayanaklarını şöyle açıklamaktadır: “1950-54 döneminde, daha önceden biriken kaynaklar ve geniş dış borçlanma kullanılarak uygulanan patronaj sistemi, DP popülizminin temelini oluşturmuştu. Ama 1954 sonrasında ekonomik durum hızla bozuldu, bu sistemi sürdürecek kaynak kalmadı. Toplumsal desteğin eridiğini gördükçe, DP popülizmi de ılımlılıktan otoriterliğe dönüştü. İlk kez oy oranının % 50’nin altına düştüğü 1958 seçimlerinden * az önce ** DP, din milliyetçilik motiflerini öne çıkararak, ‘Vatan Cephesi’ kurulması çağrısında bulundu” 22.

Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye, 1945-1980, (çev. Ahmet Fethi), Hil yay., İstanbul, 1994, s. 123, 449. 21 Tevfik Çavdar, “Demokrat Parti”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cilt 8, İletişim yay., (ss. 2060-2075) ss. 2069-2070. Bu konuda ayrıca bkz. Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi (1950-1995), İmge yay., Ankara, 1996. * 1957 seçimleri (H. U.) ** az sonra (H. U.) 22 İlkay Sunar, “Demokrat Parti ve Popülizm”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cilt 8, İletişim yay., (ss. 2076-2086) s. 2083. DP’nin ekonomik politikası hakkında bkz. Serdar Turgut, Demokrat Parti Döneminde Türkiye Ekonomisi, Ekonomik Kalkınma Süreçleri Üzerine Bir Deneme, Ankara, 1991; Şule Sevinç
20

85

27 Mayıs’ın nedenleri üzerinde duran Ümit Özdağ şu yargıya varmaktadır: “Yukarıda ele alınan nedenleri hiçbirinin ülkede bir ihtilal veya askeri darbeye neden olmayacağına dikkat çekmiştik. Ancak bütün bunların bir araya gelmesi ortaya zaten tek parti döneminde hazırlanmış ve demokratik bir düzen için ideal olduğunu söyleyemeyeceğimiz bir anayasa ile demokrasinin alt yapısını tahrip edici etkiler yapmıştır. Üstelik DP’nin demokrasiyi sadece bir iktidara gelme biçimi şeklinde algılaması, Milli İrade efsanesi ile azınlığın haklarını gözardı etmesi Türk demokrasisi için büyük bir şanssızlıktır. Ancak, demokrasinin gerçekten çıkmaza girişi Nisan 1960’da başlar. On sene süren mücadelenin son bir yılı DP’nin de CHP’nin de bir varlık mücadelesi olarak ortaya koydukları bir dönemdir. Nisan 1959’da CHP’nin ‘Büyük Taarruzu’ ile başlayan olaylar, Topkapı, Çanakkale, Konya, Kayseri olayları, Tahkikat Komisyonu, Nisan 1960 öğrenci gösterileri bir birikimin neticeleridir. Bu sert mücadelenin ortaya çıkardığı ortam bir avuç ihtilalci subayın müdahale ederek iktidarı ele geçirmesini sağlamıştır” 23. Türk siyasal yaşamında girişilen hemen her çok partili rejim denemesi bir cepheleşme hareketi ile sonuçlandı. Bu, demokrasinin tıkanmasının nedenlerinden birini oluşturdu. Cumhuriyet dönemindeki her cepheleşme hareketi bir askeri müdahaleyi doğurdu: 27 Mayıs (Vatan Cephesi), 12 Eylül (Milliyetçi Cephe) ve 28 Şubat (Demokrasi Cephesi/İrtica Cephesi). Elbette ki, cepheleşme, demokrasinin önündeki tek engel değildir; ama, engellerden biridir. Cepheleşme hareketinin nedenleri üzerinde duracak olursak; bunlar arasında modernleşme sürecinin (sanayileşme/kapitalistleşme, ulus-devlet oluş, bireyselleşme ve aydınlanma) tamamlanamayışı; buna paralel olarak kentleşmenin tam olarak gerçekleşmeyişini sayabiliriz. Bir başka deyişle söyleyecek olursak; ekonomik refah seviyesinin düşüklüğü, eğitim/kültür seviyesinin düşüklüğü ve toplumsal örgütlenmişliğin (sendika, dernek, vakıf, yurttaş girişimi vs.) yetersizliği demokrasinin önündeki engellerdendir. Demokrasi her şeyden önce bir alt yapı sorunudur; yani sanayileşme, kentleşme olmadan, ekonomik refah seviyesi ve eğitim/kültür seviyesi yükseltilmeden demokrasi olmaz. Demokrasi, modernleşmenin bir sonucudur. Cepheleşmelere yol açan faktörlerden biri de, demokrasi kültürünün yetersizliğidir. İktidar ve muhalefetin birbirlerine tahammülsüzlüğüdür. DP ve
Kişi, Demokrat Parti Dönemi Ekonomi Politikası (1950-1960), DEÜ AİİTE, yayınlanmamış Doktora tezi, İzmir, 1999. 23 Ümit Özdağ, Menderes Döneminde Ordu-Siyaset İlişkileri ve 27 Mayıs İhtilali, Boyut yay., İstanbul, 1997, s. 63.

86

CHP arasındaki mücadelenin çok sert ve yıpratıcı geçmesinin nedenlerinden biri de budur. DP, çoğunluk yönetiminin her şeyi yapabileceği düşüncesine kapılmış ve iktidarı kaybetmemek için elinden geleni yapmıştır. Menderes, kendini bir türlü muhalefete beğendirememiş24; kendini kabul ettirmek için basın ve radyo ile birlikte her türlü baskı aracını kullanmıştır. Bu dönemde muhalefetin iktidara karşı yürüttüğü mücadele –CHP’nin 1959 tarihli İlk Hedefler Beyannamesi’nin bazı bölümleri bir kenara bırakılacak olursa-, sosyal ve ekonomik alanları kapsamaktan uzak olup; soyut bir hürriyet mücadelesi niteliği taşımaktadır. İktidarın muhalefete karşı kendini savunma refleksinin ve ne olursa olsun iktidarda kalma düşüncesinin bir ürünü olarak ortaya çıkan Vatan Cephesi, din ve milliyetçilik duygularının (İlkay Sunar’ın belirttiği) yanı sıra anti-komünizm düşüncesine de dayanmaktadır. Bu üç dayanak ile desteklenen Vatan Cephesi’nde DP iktidarının başarıları övülmekte ve muhalefet kin ve husumet cephesi, şer cephesi olarak tanımlanmaktadır. Muhalefet partileriaydınlar-ordu üçlüsünün karşısında özellikle kırsal kesimin, -zorla da olsakamu çalışanlarının ve sermaye kesiminin desteğini sağlamaya yönelik bir yönü de olan Vatan Cephesi’nin yarattığı toplumsal ve siyasal cepheleşme sonunda, partilerin ocak ve bucak örgütleri 27 Mayıs sonrasında kapatılmış ve 1965 tarihli Siyasal Partiler Kanunu’nda parti örgütlerinin en alt birimi olarak, ilçe örgütü belirlenmiştir. DP-CHP çatışmasına bir tepki olarak ortaya çıkan bu tavır ile, partilerin kitlelerle ilişkilerini sağlayan iki ayaktan biri kesilmiştir. Bunun eksiği 1960-1980 arasında sendika, kooperatif ve derneklerin siyasal yaşamın içerisinde olmasıyla kısmen de olsa giderilebilmiştir. Ancak, 12 Eylül yönetiminin bunlara yönelik siyaset yasağı getirmesi diğer ayağın da kesilmesine yol açmıştır. Demokrasinin kılcal damarlarının yok edilmesi olarak tanımlayabileceğimiz bu iki uygulama, siyasal partilerin kitlelerden kopmaları sonucu da doğurmuştur 25. Siyasal yaşamdaki cepheleşmeler, toplum içerisinde büyük düşmanlıklara ve nefretlere yol açmaktadır. Tarık Zafer Tunaya’dan naklen çalışmamızın tarihçe bölümünde aktardığımız, İttihatçı-İtilafçı düşmanlığı ve birbirlerinin ölülerine bile Fatiha okumamalarının örneğini daha sonra da görmekteyiz. DP-CHP çatışmasının ve DP düşmanlığının yansıması olarak, 27 Mayıs sonrasında yayınlanan bir kitapta Konya Zaman Gazetesi’nde Ali Rıdvan tarafından yazılan şu yazı yer almaktadır:
Menderes’in bu durumu bir fıkrayı hatırlatmaktadır: Ülkenin birinde başbakan bir türlü basına yaranamamaktadır. Ne yaparsa yapsın gazeteciler eleştirecek bir şeyler bulmakta, bu da başbakanı çileden çıkarmaktadır. Başbakan bir gün gazetecileri çağırır ve kendisinin deniz üzerinde yürüyeceğini söyler. Gerçekten bu yapar. Başbakan ertesi günü gazetelerin ne yazacağını merakla beklemeye başlar. Ertesi günkü gazetelerden birinin manşeti şudur: “Başbakan yüzme bilmiyor!” 25 Hakkı Uyar, 1923’ten Günümüze CHP Tüzükleri Üzerine Genel Bir Değerlendirme, TÜSES yay., İstanbul, 2000. Türkiye’de parti örgütlenmeleri hakkında ayrıca bkz. Mehmet Kabasakal, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi (1908-1960), Tekin yay., İstanbul, 1991.
24

87

“Fıkra: D. Partinin Mezar Taşı: Burada katiller yatar! Burada yalancılar yatar! Burada dolandırıcılar yatar! Burada anayasanın ırzına geçenler yatar! Burada gençliğe ateş açanlar yatar! Burada devrim düşmanları yatar! Burada din simsarları yatar! Burada vatanı satanlar yatar! Burada gazete kapatanlar yatar! Burada İnönü’yü öldürecek ölüler yatar! Burada zır deliler yatar! Burada Demokrat Parti yatar! Burada demokrasi illeti yatar! Fatiha okumayınız!” 26

Türkiye’nin demokrasinin alt yapısını güçlendirememesi ve rejim ile ilgili sorunlarını çözememesi durumunda, ilk ve son olmayan Vatan Cephesi gibi cepheleşmelerle karşılaşması kaçınılmazdır. Söz konusu sorunların çözümü ve demokrasi kültürünün gelişimi ile birlikte, demokrasinin kökleşmesi ve sağlıklı bir hale gelmesi mümkün olabilecektir.

26

Cemal Özbey, Demokrat Partiyi Nasıl Kapattırdım, Ankara, 1961, ss. 12-13.

88

KAYNAKÇA

Kitaplar Samet Ağaoğlu, Marmara’da Bir Ada, İstanbul, 1972. Feroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye, 1945-1980, (çev. Ahmet Fethi), Hil yay., İstanbul, 1994. Feroz Ahmad-Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi yay., Ankara, 1976. Ergun Aksoy, 28 Şubat’tan Balgat’a Mücahit!.., Ümit Yay., Ankara, 2000. İnönü Alpat, Hamamböcekleri, Ateştopu ve Askerler: 28 Şubat Sürecinde Türkiye, Mayıs Yay., İstanbul, 1999. Cüneyt Arcayürek, Bir İktidar, Bir İhtilal, 1955-1960, Bilgi yay., Ankara, 1984. Şevket Süreyya Aydemir, Menderes’in Dramı (1899-1960), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989. Ali Fuat Başgil, 27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri, (çev. M. Ali Sebük-İ. Hakkı Akın), İstanbul, 1966. Muhsin Batur, Anılar ve Görüşler, “Üç Dönemin Perde Arkası”, Milliyet yay., İstanbul, 1975. Ali Birinci, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, II. Meşrutiyet Devrinde İttihat ve Terakki’ye Karşı Çıkanlar, Dergah yay., İstanbul, 1990. Rıfkı Salim Burçak, On Yılın Anıları (1950-1960), Ankara, 1998. Piraye Bigat Cerrahoğlu, Demokrat Parti Masalı, Milliyet yay., İstanbul, 1996. Hulki Cevizoğlu, 28 Şubat Bir Hükümet Nasıl Devrildi?, Beyaz Yay., İstanbul, 1998. Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 2, 1954-1978, Yapı Kredi yay., İstanbul, 1998. Cumhuriyetin 75 Yılı, Cilt 3, 1979-1997, Yapı Kredi yay., İstanbul, 1998. Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi (1950-1995), İmge yay., Ankara, 1996. Mehmet Arif Demirer, Demokrat Parti İktidarının 1950-1960 Günlüğü, 27 Mayıs ve Sonrası, Demokrat Parti yay., Ankara, 1995. Yavuz Donat, Öncesi ve Sonrasıyla 28 Şubat, Bilgi Yay., Ankara, 1999. Tekin Erer, On Yılın Mücadelesi (Türkiye’de Parti Kavgalarının 2. ci Cildi), İstanbul, 1963.

89

Tekin Erer, Yassıada ve Sonrası, İstanbul, 1965. Cem Eroğul, Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi, İmge Kitabevi, Ankara, 1990. Nazlı Ilıcak, 28 Şubat Sürecinde Din, Siyaset ve Laiklik, Birey Yay., İstanbul, 1999. Rasih Nuri İleri, 27 Mayıs, Menderes’in Dramı, Yalçın yay., İstanbul, 1986. Alpay Kabacalı, Başlangıçtan Günümüze Türkiye’de Basın Sansürü, Gazeteciler Cemiyeti yay., İstanbul, 1990. Mehmet Kabasakal, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi (1908-1960), Tekin yay., İstanbul, 1991. Enver Ziya Karal, 27 Mayıs ve İnkılabının Sebepleri ve Oluşu, Milli Eğitim Bakanlığı yay., İstanbul, 1960. Emre Kongar, 28 Şubat ve Demokrasi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000. Nadir Nadi, Atatürk İlkeleri Işığında Uyarmalar, Bir İflasın Kronolojisi 19501960, Cumhuriyet yay., İstanbul, 1961. Nadir Nadi, Perde Aralığından, Çağdaş yay., İstanbul, 1991. Fuat Süreyya Oral, Türk Basın Tarihi 1918-1965, Cumhuriyet Dönemi, İkinci Kitap, Ankara, 1970. Ferit Öngören, CHP Ne Olacak, Martı yay., İstanbul, 1960. Cemal Özbey, Demokrat Partiyi Nasıl Kapattırdım, Ankara, 1961. Ümit Özdağ, Menderes Döneminde Ordu-Siyaset İlişkileri ve 27 Mayıs İhtilali, Boyut yay., İstanbul, 1997. Doğu Perinçek, 28 Şubat ve Ordu, Kaynak Yay., İstanbul, 2000. Türker Sanal, Türkiye Cumhuriyeti ve 50 Hükümeti, Ankara, 1995. Seçim, Seçim Sistemleri ve Türkiye’deki Uygulamalar, TBMM Kütüphane ve Dökümantasyon Müdürlüğü yay., Ankara, 1982. Selahattin Tansel, 27 Mayıs İnkılabını Hazırlayan Sebepler, Milli Eğitim Bakanlığı yay., İstanbul, 1960. Metin Toker, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları 1944-1973, DP’nin Altın Yılları 1950-1954, Bilgi yay., Ankara, 1990. Metin Toker, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları 1944-1973, DP Yokuş Aşağı 1954-1957, Bilgi yay., Ankara, 1991. Metin Toker, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları 1944-1973, Demokrasiden Darbeye 1957-1960, Bilgi yay., Ankara, 1991.

90

Tarık Z. Tunaya, Hürriyetin İlanı, İkinci Meşrutiyetin Siyasi Hayatına Bakışlar, İstanbul, 1959. Tarık Zafer Tunaya, İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa, Arba yay., İstanbul, 1988. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, c. III, İttihat ve Terakki, Bir Çağın, Bir Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, Hürriyet Vakfı yay., İstanbul, 1989. Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, Arba yay., İstanbul, 1994, 3. Baskı. Haydar Tunçkanat, 27 Mayıs 1960 Devrimi (Diktadan Demokrasiye), Çağdaş yay., İstanbul, 1996. Serdar Turgut, Demokrat Parti Döneminde Türkiye Ekonomisi, Ekonomik Kalkınma Süreçleri Üzerine Bir Deneme, Ankara, 1991. Hakkı Uyar, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, Boyut Kitapları, İstanbul, 1998. Hakkı Uyar, 1923’ten Günümüze CHP Tüzükleri Değerlendirme, TÜSES yay., İstanbul, 2000. Üzerine Genel Bir

Hakkı Uyar, “Sol Milliyetçi” Bir Türk Aydını: Mahmut Esat Bozkurt (18921943), Büke yay., İstanbul, 2000. Besim Üstünel, Kalkınan Türkiye’nin Değerlendirme, Ankara, 1976. Cephe Çıkmazı, Siyasal Bir

Walter F. Weiker, 1960 Türk İhtilali, (çev. Mete Ergin), Cem yay., İstanbul, 1967. Yassıada Muhakemeleri Sonunda Yüksek Adalet Divanının Kararları (Sonuç ve Uygulama), 15 Eylül 1961, Hayat Mecmuası’nın parasız ilavesi. Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim yay., İstanbul, 1995.

Makaleler A. Kenan Adal, “Büyük Taarruz ve Düşündürdükleri”, Vatan Cephesi Sizindir, 9 Mayıs 1959, s. 1, 3. Cüneyt Akalın, “1960 askeri hareketinin öndegelen isimlerinden Kadri Kaplan 38. Yıldönümünde 27 Mayıs’ı değerlendirdi: ‘Darbeyse ulusun darbesiydi’”, Cumhuriyet, 27 Mayıs 1998. Oktay, Akbal, “Otağtepe'den Akyaka'ya...”, Milliyet, 18 Ağustos 1998. Korkmaz Alemdar, “Demokrat Parti ve Basın”, Tarih ve Toplum, sayı 53, Mayıs 1988, ss. 19-23. Servet Armağan, “Türkiye’de Parlamento Seçimleri”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, c. XXXIII, S. 3-4, 1968, ss. 45-100.

91

Kemal Aşkar, “Âtıl ve Bâtıl Geçen 27 Sene I”, 6 Ok, yıl 5, sayı 1, 1 Mayıs 1958, ss. 2-3. Kemal Aşkar, “Âtıl ve Bâtıl Geçen 27 Sene II”, 6 Ok, yıl 5, sayı 2, 1 Haziran 1958, s. 2, 12. Kemal Aşkar, “Âtıl ve Bâtıl Geçen 27 Sene III”, 6 Ok, yıl 5, sayı 3, 26 Haziran 1958, s. 2, 12. Kemal Aşkar, “Âtıl ve Bâtıl Geçen 27 Sene IV”, 6 Ok, yıl 5, sayı 5, 2 Eylül 1958, s. 2, 13. Kemal Aşkar, “İhtilal İsnadı mı?!”, Altıok, yıl 5, sayı 6, 10 Ekim 1958, s. 4, 13, 16. Nihat Kemal Aşkar, “Vatan Cephesi ve Siyasi Ahlakımız”, Altıok, yıl 5, sayı 9, 16 Mart 1959, s. 2, 16. Toktamış Ateş, “Arayış: 27 Mayıs Devrimi”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 1998. Toktamış Ateş, “Arayış: Bir Türlü Anlamıyorlar...”, Cumhuriyet, 15 Ağustos 1998. Ali Bardük, “Tevhid Çemberi”, Vatan Cephesi Sizindir, 29 Aralık 1958, s. 1, 2. Ali Bardük, “Şer Cephesi”, Vatan Cephesi Sizindir, 21 Ocak 1959, s. 1, 4. Ali Bardük, “İki Yüzlü Siyaset”, Vatan Cephesi Sizindir, 22 Ocak 1959, s. 1, 3. Ali Bardük, “Tasallut İptilası”, Vatan Cephesi Sizindir, 5 Mayıs 1959, s. 1. Ali Bardük, “İlgilendikleri Tek Mesele”, Vatan Cephesi Sizindir, 15 Mayıs 1959, s. 1. Ali Bardük, “Vatan Cephesi ve Büyük Taarruz”, Vatan Cephesi Sizindir, 28 Mayıs 1959, s. 1. Ali Bardük, “Ahlak Cephesi”, Vatan Cephesi Sizindir, 2 Haziran 1959, s. 1. Ali Bardük, “İktidar Hırsı”, Vatan Cephesi Sizindir, 6 Haziran 1959, s. 1. Kemali Beyazıt, “Bir Uşak Şahidi Uşak Hadiselerini Anlatıyor”, Akis, sayı 279, 2 Aralık 1959, ss. 10-11. Orhan Birgit, “Beklenen Hadiseler”, Kim, cilt 7, sayı 85, 3 Şubat 1960, s. 19. Orhan Birgit, “Bay Dülger ve ...”, Kim, cilt 7, sayı 92, 23 Mart 1960, s. 9. Âzer Bortaçina, “Tutkulu Kalemşorlar: Basın Feylesofu”, Milliyet, 8 Ağustos 2000. Halil Cin, “Türk Demokrasi ve Kalkınma Tarihinde 14 Mayıs 1950 ve 27 Mayıs 1960 Dönemeçleri Sempozyumu Açış Konuşması”, Ata Dergisi, sayı 3, yıl 1992, ss. 1-22. Alev Coşkun, “Alkışlanan Devrim: 27 Mayıs”, Cumhuriyet, 27 Mayıs 1998.

92

Behçet Kemal Çağlar, “Dinlemeden Edemiyeceğimiz Tek Hatip”, Kim, cilt 7, sayı 85, 3 Şubat 1960, s. 12. Perihan Çakıroğlu, “60 bin örgüt devleti yönetmeye talip”, Milliyet, 15 Temmuz 1997. Tevfik Çavdar, “Adalet Partisi”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cilt 8, İletişim yay., ss. 2089-2101. Tevfik Çavdar, “Demokrat Parti”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cilt 8, İletişim yay., ss. 2060-2075. Emin Çölaşan, “Yüzyılda Anadolu (2)”, Hürriyet, 31 Aralık 1999. Yalçın Doğan, “DYP ile seçmeni karşı karşıya!”, Milliyet, 15 Ağustos 1998. Bülent Erbil, “Partizan Radyo”, 6 Ok, yıl 5, sayı 5, 2 Eylül 1958, s. 12. Özcan Ergüder, “Devlet Radyosu ve İşin Esası”, Kim, yıl 1, sayı 21, 17 Ekim 1958, s. 7. Özcan Ergüder, “Buyurun Seçime”, Kim, cilt 7, sayı 92, 23 Mart 1960, s. 7. Özcan Ergüder, “Diktatör”, Kim, yıl 2, sayı 96, 20 Nisan 1960, s. 7. Vecihi Gözübüyük, “Bu Rejimin Adı Nedir?”, 6 Ok, yıl 5, sayı 2, 1 Haziran 1958, s. 6, 15. Işık Kansu, “Sözcüklerin eczacısı...”, Cumhuriyet Dergi, 13 Haziran 1999. Berkay Kaynak, “Vatan Cephesi, Güç Birliği Neyi Temsil Ediyor?”, Vatan Cephesi Sizindir, 7 Nisan 1959, s. 2. Cemil Koçak, “CHP Üzerine Yeni Bir Araştırma”, Toplum ve Bilim, sayı 82, Güz 1999, ss. 198-210. Reşat Ekrem Koçu, “Bizde Seçimlerin Tarihi 6, 1919 Seçimi”, Cumhuriyet, 29 Eylül 1961. Orhan Koloğlu, “Fetvacı: Ordunun hakemliğine ilk başvuru 27 Mayıs 1960”, Milliyet, 28 Mayıs 2000. Emre Kongar, “Aydınlanma: DP’nin Mirası: Çoğunluk Diktatörlüğü Sapması”, Cumhuriyet, 22 Haziran 1998. Naki Özkan, “Emniyet İstihbarat Dairesi'ni kuran emekli Siyasi Şube Müdürü Ergun Gökdeniz: Emniyet Siyasallaştı”, Milliyet, 6 Kasım 1998. Hasan Pulur, "Vatandaş böle diyo!", Milliyet, 4 Haziran 1997. Hasan Pulur, “Cephe eken, cephe biçer”, Milliyet, 17 Ağustos 1997. Emil Galip Sandalcı, “Buyurun Beyler ... Bekliyoruz”, Kim, cilt 7, sayı 85, 3 Şubat 1960, s. 16.

93

Emil Galip Sandalcı, “Pompei’nin Son Günleri”, Kim, cilt 7, sayı 92, 23 Mart 1960, s. 17. Derya Sazak, “Demokrasi Cephesi”, Milliyet, 20 Eylül 1997. Derya Sazak, “Çankaya’ya vuran dalga”, Milliyet, 4 Ağustos 2000. İlhan Selçuk, “Pencere: İrtica Cephesi”, Cumhuriyet, 13 Ağustos 1998. Ayça Şen, “Salih Kalyon: ‘Yazlıkçılar’ın Kenan Evren’i Bilgisiz İlgililere Çok Kızgın. Herhangi bir emekli general”, Aktüel, sayı 376, 8-14 Ekim 1998. Ali Sirmen, “Yeni cephe, yeni dert” , Milliyet, 17 Ağustos 1998. Şükran Soner, “İşçinin Evreninden: Biçimle Öz”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 1998. İlkay Sunar, “Demokrat Parti ve Popülizm”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, cilt 8, İletişim yay., ss. 2076-2086. Şakir Sungar, “Gidersiniz Paşam, Gidersiniz!”, 6 Ok, yıl 5, sayı 1, 1 Mayıs 1958, ss. 4-5. Şakir Sungar, “Korkmayınız Beyler!”, 6 Ok, yıl 5, sayı 5, 2 Eylül 1958, s. 4, 13. Şakir Sungar, “DP Mağlubiyeti Şimdiden Kabul Etmiştir”, Altıok, yıl 5, sayı 7, 28 Kasım 1958, s. 3, 15. Şakir Sungar, “DP ve Basın”, Altıok, yıl 5, sayı 8, 5 Ocak 1959, s. 5. Şakir Sungar, “DP Genel Başkanının Endişesi”, Altıok, yıl 5, sayı 6, 10 Ekim 1958, s. 7. A.M.C. Şengör, “Zümrüt’ten Akisler: Bir Kuvayı Milliyecinin mirası...”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 19 Haziran 1999. Rauf Tamer, “O görüntü...”, Sabah, 1 Nisan 1997. Sadun Tanju, “İnönü ile Konuşma”, Kim, yıl 1, sayı 37, 6 Şubat 1959, ss. 8-9. Metin Toker, “İslam’da laik devlet taviz kaldırmaz”, Milliyet, 3 Şubat 1997. Metin Toker, “’Politik gelişmeler’e 10 gün paydos!”, Milliyet, 9 Şubat 1997 Metin Toker, “Düşman kardeşler: Fatsa ve Sincan”, Milliyet, 16 Şubat 1997. Metin Toker, “Batı Klübünde ne şiş yanar, ne kebap”, Milliyet, 20 Şubat 1997. Metin Toker, “Altın değerinde bir tavsiye”, Milliyet, 25 Şubat 1997. Hakkı Uyar, “Tek Parti Döneminde Seçimler”, Toplumsal Tarih, sayı 64, Nisan 1999, ss. 21-31. Suphi Uzunca, “Fidel Castro Vakıasının Düşündürdükleri: Zulumda Sorumsuzluk”, Kim, sayı 96, 20 Nisan 1960, s. 19.

94

Mehmet Yorgancıoğlu, “Pazardan Pazara: Muhalefetin Derdi; Yollar ve Barajlar”, Vatan Cephesi Sizindir, 29 Mart 1959, s. 5.

Tezler Şule Sevinç Kişi, Demokrat Parti Dönemi Ekonomi Politikası (1950-1960), DEÜ AİİTE, yayınlanmamış Doktora tezi, İzmir, 1999. Hanife Kuru, Türk Siyasal Yaşamında Adalet Partisi, DEÜ AİİTE yayınlanmamış Doktora tezi, İzmir, 1996.

Süreli Yayınlar a. Gazeteler Cumhuriyet Hürriyet Milliyet Sabah Vatan Cephesi Sizindir Zafer

b. Dergiler Akis Aktüel Altıok Ata Dergisi Cumhuriyet Dergi Cumhuriyet Bilim Teknik DP Bülteni İstanbul Haftanın Haberleri Düşünen Adam İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası Kim Toplum ve Bilim

95

Toplumsal Tarih