You are on page 1of 17

ARAP EDEBİYATINDA MİTOLOJİ KÜLTÜRÜ

Yrd. Doç. Dr. İbrahim USTA


Bingöl Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belagati Anabilim Dalı

Özet
Dilimizde efsane ya da söylence olarak kullanılan Yunanca kökenli “mitoloji” sözcüğü,
kelime anlamı olarak; “rivayet”, “aslı esası olmayan söz” ve “öncekilerin anlatıları”
anlamına gelmektedir. Bir terim olarak mitoloji denilince; gerçekleşmesi mümkün
olmayan, daha çok şair ya da yazarın hayalciliğiyle oluşan hikâye; kutsal serüvenleri,
fizik ötesi varlıkların doğaüstü maceraları, arkaik dönemlerdeki insanlarının hikâyelerini
aktaran efsaneler veya gerçekte vuku bulduğu kesin olarak bilinmeyen ancak tarihî
dayanakları bulunan anlatılar akla gelmektedir.
Müsteşriklerin genelde Arapları, özelde ise Müslümanları rencide etmek için ortaya
attıkları “Araplar, aklı da midesi gibi boş millettir” iddiasının tersine, Arapların da akıl
ve hayal sahibi bir millet olup mitoloji üretebilme kapasitelerinin olduğunu bir takım 2859
folklorik anlatı ve inançlar ortaya koymaktadır.
Bu çalışmada öncelikle Arapların kültür ve akıl kapasitesi hakkında bir takım
değerlendirmeler yapılacaktır. Arap mitolojisinin kaynakları ve bu tür anlatımların nadir
olmasının sebepleri zikredildikten sonra İslam öncesi dönemde elde edilen belge ve
bulgular eşliğinde Satîh ve Zerkâu’l-Yemâme gibi kâhin hikâyeleriyle, ῾Ûc b. ῾Anâk,
Lokmân, Zülkarneyn ve Belkıs gibi gerçek ve mitolojik şahsiyetlere ait anlatıları, Ravâha
bint Seken gibi cin hikâyesi ile tabiatüstü varlıklardan olan gûl, sel῾ût ve nesnâs’a ait
anlatılar örnek olarak sunulacaktır. Ayrıca üzerine büyük değer atfedilen yılan ve karga
gibi hayvan hikâyeleri ile Arap toplumunda kutsal sayılan yıldızlarla ilgili anlatılar
bulunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Arap, Mitoloji, Söylence, Efsane

GİRİŞ
İlke toplumlar, insanlarla diğer varlıklar arasında hiçbir farklılık olmadığını sanıp
çevrelerinde gördükleri her şeyde aynı derecede hayat, akıl, konuşma yeteneği, cinsellik,
iyilik veya kötülük etme gücü bulunduğuna inanmışlardır. Büyücü, sihirbaz, falcı ve
kâhin gibi kendilerinden daha güçlü olduğu fikrine kapıldıkları kişiler aracılığı ile bu tür
doğaüstü varlıklarla doğrudan görüşülebildiklerini sanmışlardır.
İnsanlar, pozitif bilimlerin henüz gelişim göstermediği insanlığın ilk
dönemlerinde; evrendeki sayısız küçük büyük varlığın varoluşlarını, kendi varoluşlarını
ve çevresinde vuku bulan tabiat olaylarını düşünüp kafa yormaktaydılar. İşte ilk
dönemlerde yaşayan insanların kendilerini ve onları çevreleyen evren ve içindeki
varlıkları anlamlandırma çabaları mitoloji denilen edebiyat türünü ortaya çıkarmıştır.
Başka bir ifadeyle insanların doğal olayların nedenini araştırmaya sevk eden içgüdüleri
mitolojinin doğmasına yol açmıştır.
İnsan ırklarının tarihine baktığımızda hepsinin aynı derecede bilgisiz ve ilkel bir
dönemden geçtiklerini görürüz. Mısırlılar, Yunanlılar, Araplar ve herhangi bir Asyalı
veya Avrupalı topluluğun ataları da bir zamanlar doğa olaylarına, günümüzde ilkel kabul
edilen Avustralya, orta Afrika ve Amerika kıtalarında görülen ilkel kavimlerin inanışları
gibi inandıkları hususunda hiç şüphe yoktur. Bu yüzden her toplumda mitolojiye ya da
mitolojik unsurlara rastlamak mümkündür. Kimi zaman bu mitolojik unsurlar, edebi
eserlerin oluşmasına da kaynaklık etmiştir. Mitoloji denildiğinde akla ilk Yunanlılar
gelmektedir. Oysaki diğer milletlerde olduğu gibi, Araplarda da geniş bir mitoloji kültürü
vardır. Bu çalışma bunu ispat için hazırlanmıştır.
Ülkemizde tüm ulusların mitoloji ve folklorlarına ait eserler bulunmasına rağmen
Arap mitolojisi ile alakalı hiçbir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu bildirinin temel amacı,
Araplarda mitolojinin olmadığı anlayışını irdelemek ve Arap kültüründe de diğer milletler
de olduğu gibi mitolojinin varlığını örneklerle açıklamaya çalışmaktır.
Bu çalışma iki temel bölümden oluşmaktadır:
İlk olarak mitolojinin kısa bir değerlendirmesi yapılarak bunun Araplardaki
yansımasına değinilecektir. Daha sonra ise Arap kültürü ve mitoloji yeteneği üzerine bir
takım tartışmalara yer verilecektir.
İkinci bölümde ise Arap mitolojisinin kaynaklarının yanı sıra Arap mitolojisinin
2860
az veya nadir olmasının muhtemel sebepleri üzerinde durulacaktır. Konunun sonunda ise
Arap Mitolojisi Figürlerinden birtakım örnekler verilecektir. Bunlar; Lokmân,
Cezîmetü’l-Ebraş, Seyf b. Zîyezen gibi Arapların ağzından düşmeyen destansı hikayeler,
Satîh ve Zerkâu’l-Yemâme gibi bazı kâhinlere ait hikâyeler, Arap toplumunda büyük
önem arzeden cinler ve bunlarla ilgili ilginç hikayelerle, bazı hayvanlarla ilgili inanışlar,
dilimizde “gulyabani” olarak ta bilinen gûl, selʻût ve nesnâs gibi tabiatüstü varlıklarla
alakalı anlatılardan oluşmaktadır. Son olarak Arapların gezegen ve yıldızlara bakış açıları
kısaca değerlendirilip, bunlarla alakalı birkaç anlatıya yer verilecektir.
I. BÖLÜM
1- Kavram Olarak Mitoloji
Dilimizde efsane ya da söylence olarak kullanılan Yunanca kökenli “mitoloji”
sözcüğü, kelime anlamı olarak; “rivayet”, “aslı esası olmayan söz” ve “öncekilerin
anlatıları” anlamına gelmektedir. Bir terim olarak mitoloji denilince; gerçekleşmesi
mümkün olmayan, daha çok şair ya da yazarın hayalciliğiyle oluşan hikâye; kutsal
serüvenleri, fizik ötesi varlıkların doğaüstü maceraları, arkaik dönem insanlarının
hikâyelerini aktaran efsaneler veya gerçekte vuku bulduğu kesin olarak bilinmeyen ancak
tarihî dayanakları bulunan anlatılar şeklinde tanımlanmaktadır. Ayrıca bir tabiat olayının
meydana gelişini, bilinen bir varlığın oluşumunu veya yaradılışını, tabiat varlıklarında
meydana gelen bir değişikliği, olağanüstü şekilde, akıl dışı ve hayal ürünü açıklamalarla
anlatan hikâyeler de bu tanım içerisinde değerlendirilmektedir.1

1Oğuz, M. Öcal, (2004), Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yay., Ankara, s.119; Tökel, Dursun Ali, (2000) Divan
Şiirinde Mitolojik Unsurlar, Akçağ Yay., Ankara, s. 5.
Bilim adamları mitleri, birtakım sınıflandırmalara tabi tutmuşlardır. Buna göre;
köken mitleri; bir adın, bir nesnenin ya da varlığın nasıl olduğunu ya da ilk kez nasıl
ortaya çıktığını imgesel bir yolla açıklamaktadır. Ritüel mitleri; dinlerde mevcut olan
birtakım ayin ve tapınma törenleri ile bu uygulamaların yapılış veya anlamını açıklayan
mitlerdir. Eskatoloji mitleri ise evrenin sonunu ve kıyamet gününde vuku bulacak
olayları ifade etmektedir. Bunların dışında türeyiş, takvim, totem, prestij, kült ve
kahramanlık mitleri gibi alt sınıflandırmaları da görmek mümkündür.2
2- Arap Kültürü
Arap mitolojisi, Cahiliye Dönemine ait bir olgu olduğundan Arap kültürünün
kapsamı bu dönemle sınırlı tutulacaktır. Cahiliye Dönemi, Arap kültür tarihinin
başlangıcı olarak görülmektedir. Cahiliye Dönemi’nde Arap kültürü denilince; dönemin
coğrafi ve stratejik konumu, komşu medeniyetler arası ticari faaliyetler ve bu faaliyetlerle
beraber örf ve adetlerin belli bir kıvamda harmanlanıp şekillenmesi akla gelmelidir.
Okuma-yazma bilmeyen halk binlerce yıllık geçmişini rivayet yoluyla sözlü olarak
nesilden nesle aktarmıştır. Zaruri bir durum olmadıkça yazıya başvurmayan halkın
kültürü, göçebe hayatın zaruretlerinden doğan tecrübe, âdet ve geleneklerin geliştirdiği
bilgilerden ibaretti. Tüm sözlü kültürlerde olduğu gibi İslâm öncesi Arap kültüründe de
bilginin, ezberlenerek nesilden nesle aktarıldığını biliyoruz. Arapların bu döneme ait şiir,
Eyyâmu’l-ʻArab, Ensâb gibi bilgi kaynakları, Arap kabilelerinin sürdürdükleri göçebe
hayat içerisindeki tabii, dinî ve sosyal şartların tetiklediği ilhamlarla üretiliyordu. Çok
gerekli olmadıkça kullanılmayan yazı, anılan dönemden Abbasî döneminin başlarına
kadar büyük ölçüde sözlü kültüre hizmet etmiş ve onu beslemiştir.3
Cahiliye kültürünün en önemli unsuru olan şiir, mitolojiye ışık tutması açısından 2861
önemlidir. Zira malzemesini aşk, şarap, savaş, zafer, kahramanlık, düşmana duyulan kin,
avcılık, tabiat, kabile değerleri gibi konulardan alan Arap şiiri, anlam bakımından bedevî
hayatın aynası olurken, edebi bakımdan ise birçok millette olmayan bir yeteneğe işaret
etmektedir. Yaşadıkları toplumda büyük saygı uyandıran şiir sanatının ustaları olan
şairler, mensubu oldukları cemiyetin sözcüsü, rehberi, bilgini, hatibi; hatta tarihçisi
sayılırlardı. Onların alelâde bir insanın elde etmesi imkânsız olan tanrısal bir güç
tarafından desteklendikleri düşünülür; özel bir ilimle donatıldıklarına inanılırdı. Arap şiiri
genelde aşk, savaş sonrası ağıtlar, yaşanmış olayların, duygu ve düşüncelerle tasavvur
edildiği, donuk duygulardan sadır olamayacak tutkuların ve tabiatın ortaya koyulduğu
şiirdir. Bu şiirlerden anlaşılıyor ki, Arap’ta da hayâl ve duygu yoğunluğu vardır. İşte bu
yaratıcı fıtrat, mitolojik hikâyeler üretmekte çok fayda sağlamaktadır. Çünkü mitolojinin
edebi yönü ve etkisi, anlatıcının hayal derinliği sayesinde ortaya çıkmaktadır. 4
3- Araplar ve Mitoloji
Mitoloji kelimesi Arapça; “rivayet” ve “aslı esası olmayan söz” anlamında
kullanılan “ustûre-esâtîr” sözcüğünden türemiştir. Ustûre kelimesi sözlükte; “uʻcûbe” ve
“uhdûse” vezninde olup “s-t-r” fiil kökünden gelen ve “önceki ümmetlerin yazdığı
haberler” anlamında kullanılmaktadır. Bu kelimenin aslının Arapça olmayıp, Yunanca,

2 Segal, Robert A.(2012), Mit, (terc.: Nursu Örge), Dost Kitabevi, Ankara, s.10-13; Lévi Straus, Claude, (2013) Mit ve
Anlam, (terc.: G. Yavuz Demir), İthaki Yay., İstanbul, s.50; Hançerlioğlu, Orhan, (2000), Dünya İnançları Sözlüğü,
Remzi Kitabevi, İstanbul, s.336.
3el-Hâc Hasan, Hüseyin, (1988), el-Ustûra inde’l-ʻArab fi’l-Câhiliye, el-Muessesetu’l câmiʻiyye li’d- dirasât, Beyrut,

s.18-19; Berro, Tevfik,( 1996), Târihu’l-ʽArabi’l-kadîm, Dâru’l-fikr, Dimaşk, s.271.


4el-Alûsî, Muhammed Şükrî,(2009), Bulûğu’l-ereb fî marifeti ahvâli’lʽArab, Dâru’l-kutubi’l-ʽilmiyye, Beyrut, III/78;

Takkûş, Muhammed Süheyl,(2009) Târîhu’l-ʽArab kable’l-İslâm, Dâru’n-nefâis, Beyrut, s.221.


Ârâmice veya Süryânîce “destan, hikâye, araştırma, haberdar olma, yorum ve tarih”
anlamlarındaki “ustuvar veya historia” kelimesinden Arapçaya girmiş olma olasılığı da
tartışılmaktadır.5
Kur’an-ı Kerîm’de dokuz defa geçen “Esâtîru’l-Evvelîn”6 tabiri; önceki
milletlerin masal ve hurafeleri anlamına geldiği gibi, “önceki milletlere ait doğru ve yanlış
tüm tarihî rivayetler veya bilgiler” anlamına da gelmektedir. 7 Kaynaklar Esâtîru’l-Evvelîn
tabirinin ilk defa Nadr b. Hâris tarafından kullanıldığını kaydetmektedir. Rivayete göre
Ebû Süfyân, Velîd b. Muğîre, Ebû Cehîl, ʻUtbe b. Rebîʻa ve Nadr b. Hâris’ten oluşan bir
grup müşrik, Kur’an okumakta olan Hz. Peygamber’i gizlice dinlemeye gitmişler. Eski
milletlerin inançları konusunda en bilgilisi kabul edilen Nadr’a Hz. Peygamber’in ne
okuduğu sorulmuş, o da, "Ne dediğini anlayamıyorum, fakat galiba benim size anlattığım
gibi geçmiş milletlerin efsanelerinden bahsediyor" cevabını vermiştir. 8 Bu yüzden
"İnsanlar içinde, bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak ve alaya almak için
boş sözleri satın alanlar vardır"9 ayetinin Nadr b. Hâris hakkında nazil olduğu
aktarılmaktadır. Bu ayet ve onun nüzul sebebi olarak aktarılan söz konusu rivayet, onun
bir takım mitolojik bilgilerden haberdar olduğunu teyit etmektedir. Bu durum,
Oryantalistlerden bazılarının iddia ettikleri “Câhiliye Dönemi Arapları, mitolojinin
teşekkülüne uygun bir kültür ve tabiat ortamından mahrum oldukları ve ayrıca günümüze
ulaşmış mitolojilerinin bulunmadıkları” iddiasını10 nakzetmektedir. Aynı şekilde Nadr b.
Hâris gibi şehirlerde yaşayıp ticarî amaçlı seyahatler sebebiyle başka milletlerle
münasebet kuran kişilerin Yunan, Mısır, Farslıların mitolojik anlatıları hakkında bilgi
sahibi olduklarına dair rivayetlerin ve Araplara ait olduğu kabul edilen ʻAbûr, Ğumeysâ,
Süheyl ve Zühre yıldızlarıyla ilgili mitolojik anlatıların mevcudiyeti, onların Arapların
mitoloji üretebilme kapasitesinden yoksun olma savlarını çürütmektedir.11 2862
4- Arap Aklı
Gerçeğin dışında söylenegelen rivayet ve düşünceler özellikle de bilinmeyen yeni
bir manzara için iki çeşit hayalden söz edilebilir. Birincisi, şekle benzeterek tasvir etme
ki; buna descriptive dream denilmektedir. Türkçeye tasviri-betimsel hayal veya tasavvur
olarak tercüme edebiliriz. İkinci kısım hayal olan İmaginative dream ise; ibdâî - yaratıcı
hayal veya kurgu şeklinde dilimize çevrilebilir.
Câhiliye Dönemi’ndeki Arap, daha çok birinci kısım olan; benzeterek tasvir
etmeyi (tasviri hayal) tercih etmiştir. Çünkü Arap, görünen ve hissedilen şeylerden bilgi
edinir ve üzerine yeni olmayan şeyleri giydirir. Yeni tecrübeleri olmadığından
kendisinden bir şey izafe etmez. Sonradan göreceğiz ki; kartal, köpek, eşek, aslan ve deve
üzerine şiir yazanların yaptıkları benzetmeler de yine bu hayvanlarla ilgilidir. Arap
aklında kartal uzun ömrü, köpek emanet ve vefayı, eşek sabır ve korkuyu, aslan kuvvet

5el-Mustafavî, Hasan,(1385 H.) et-Tahkîk fî kelimâti’l-Kur’âni’l- Kerîm, Merkez neşri âsâr Allâme el-Mustafavî,
Tahran, V/148-152; Acîne, Muhammed,(1994), Mevsûʽatu esâtiri’l-ʽArab ani’l-câhiliyye ve delâletihâ, Dâru’l-fârâbî,
Beyrut, I/17.
6Kur’an-ı Kerîm 6/25, 8/31, 16/24, 23/83, 25/5, 27/68, 46/17, 68/15, 83/13.
7ez-Zemahşerî, Ebû'l-Kâsım Mahmud b. Ömer,(1995), el-Keşşâf an hakaiki't-tenzîl,Dâru’l-kutubi’l-ʽilmiyye, Beyrut,

II/13 ve 577; Hamdi Yazır, Muhammed,(1998), Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayın Dağıtım, İstanbul, III/407-410.
8et-Taberî, İbn Cerîr, Ebû Cafer Muhammed,(2002, Câmiʽu’l-beyân, Dâr-u İbn Hazm, Beyrut, V/216-217; el-Kurtubî,

Muhammed b. Ahmed,(1985), el-Câmîʽ li ahkâmi’l- Kur’ân, Dâru ihyâi’t- turâsi’l-ʽArabî, 2. Baskı, Beyrut, X/95-96.
9Kur’an-ı Kerîm 31/6.
10Soury, Jules, Karşılaştırmalı Dinler Işığında İsrail Dini, (terc.:Harun Güngör ve İbrahim Açmaz),(2008), IQ Kültür

Sanat Yayıncılık, İstanbul, s.11.


11Ali, Cevad,(1993), el-Mufassal fî târihi’l-ʽArab,Neşru câmi῾ati Bağdâd, 2.Baskı, Beyrut, VIII/377; Acîne, Mevsûʽatu

esâtiri’l-ʽArab, I/22-23.
ve cesareti, deve ise hayatın tamamını temsil etmektedir. Çünkü deve; susuzluğa olan
dayanıklılığı sebebiyle sabrıyla çöl gemisi olup sahiplerini ve eşyalarını taşımakta ve aynı
şekilde eti, sütü ve derisi sebebiyle hayatın olmazsa olmazıdır.12
Yunanlılar ise aklı daha çok kurgu denilen maddi gerçekliklerden uzak bir takım
figürlerle süslemişlerdir. Mesela; Onlar savaşı; cesaret, güzellik vb. mücerret şeylerle
tasvir etmiştir. Bununla birlikte başka bir benzerini diğer milletlerde göremediğimiz
şekilde savaşı, insana benzetirler. Bundan dolayı İlyada ve Odysseia gibi büyük olay ve
büyük savaşları anlatan eserler vücuda getirebilmişlerdir. Bu durumu Fransız gezgini
Alphonse de Lamartine (1790-1869) şu sözleriyle özetlemektedir: “Yunanlılar; cana
yakın dehasının yarattığı güzel rüyalara ve onların gerçek dolu birer gölgesi olan esrarlı
yalanlarına tapar. İnsan kalbinde ne kadar korku, ne kadar istek olursa Yunanlıların
bereketli soluğu da o kadar tanrı doğurur. Onun, tapınılan kişilere âşık dehası, her
sembol için bir tanrı yaratır ve her iniltiye, her çığlığa bir ruh verir” 13

II. BÖLÜM
1- Arap Mitolojisinin Kaynakları
Mutlak anlamda Arap mitolojisi, Arap yarımadasındakilerle sınırlı olmayıp 2863
yarımada haricinde bölgenin kuzeyi ve güneyinde bulunan İbrani, Fenike, Mısır, Babil ve
Sümer gibi diğer ulus mitolojileri ile birleşmiş ve tüm mitolojilerde olduğu gibi sözlü
kültüre dayanmakta ve nadiren de olsa yazılı kaynaklarda bulunmaktadır. Arap efsane ve
folklorunun temel kaynakları ve aynı zamanda Arap kültür hazinesinin koruyucuları
olarak telakki edilen eserler ve yazarlarına bakıldığında; bunların başında hiç şüphesiz
Osman b. el-Câhız ve iki değerli eseri el-Beyân ve’t-tebyîn ve Kitâbu’l-hayevân
gelmektedir. Vehb b. Münebbih’in Kitâbu’t-tîcân fî mulûk-i Himyer, Hemedânî’nin
Kitâbu’l-iklîl, Demîrî’nin Hayâtu’l-hayevâni’l-kubrâ, Mesʻûdî’nin Ahbâru’z-zemân,
Süheylî’nin Ravdu’l-enf, Ebû Ubeyde Maʻmer b. el-Müsennâ’nın Kitâb-u eyyâmi’l-
῾Arab kable’l-İslâm, el-Hemedânî’nin, Sıfat-u cezîrati’l-ʻArab ve Âsâru’l- bilâd ve
ahbâru’l-ibâd gibi eserleri ile el-Kazvînî’nin, ʻAcâibu’l-mahlûkât ve ğarâibu’l-mevcûdât
gibi eserleri klasik temel kaynaklar arasında zikretmek mümkündür. Modern kaynaklara
bakmak gerekirse bunların başında hiç şüphesiz ki; Alûsî‘nin Bulûğu’l-ereb isimli
hacimli eseri gelmektedir. En az onun kadar değerli bir eser de, Iraklı tarihçi Cevad
Ali’nin el-Mufassal fî târihi’l-ʽArab isimli kapsamlı eseridir. Bunun yanında Şevkî
Abdulhakîm’in, Mevsûʻatu’l-folklor ve’l-esâtîri’l-ʻArabiyye, Muhammed Acîne’nin,
Mevsûʻat-u esâtiri’l-ʻArabʻani’l-câhiliye ve delâletihâ, Kusay Şeyh Asker’in, el-
Esâtîru’l-ʻarabiyye kable’l-İslâm ve ʻalâkatuhâ bi’d-diyânâti-l- kadîme, Hâlid Abdullah
el-Keremî’nin, Câmiʻun-nevâdir ve’l- esâtîr ve emsâli’l-ʻArab, Anastas Marî el-
12Abdulmuîd Han, Muhammed,(1937), el-Esâtîru’l- arabiyye kable’l-İslâm, Matbaʻatu lecneti’t-telif ve’t-terceme,
Kahire, s. 31 ve 45; et-Tunusî, Muhammed Hıdır Hüseyin,( ts.), el-Hayâlu fi’ş-şiʽri’l-ʽArabî, el-Mektebetu’l-ʽArabiyye,
Dimaşk, .13-14; eş-Şâʽbî, Ebu’l-Kâsım,(2013), el-Hayâlu’ş-şiʽrî inde’l-ʽArab, KelimâtʽArabiyyeli’t-terceme ve’n-
neşr, Kahire, s.12.
13 Granger, Ernest, Mitoloji, (trc: Nurullah Ataç), (1983),Cem Yayınevi, İstanbul, s.37-38.
Kermelî’nin, Edyânu’l-ʻArab ve hurâfâtuhum, Abdulmuîd Han’ın, el-Esâtîru’l-ʽArabiyye
kable’l-İslâm ve Ahmed Zekî’nin, el-Esâtîr gibi eserlerini zikretmek mümkündür.
2- Arap Mitolojisinin Yaygınlaşmasını Engelleyen Faktörler
Arapların mitoloji kültürünün -diğer milletlerin aksine- nadir olmasının bir takım
sebepleri bulunmaktadır. Bu sebepleri şu şekilde sıralamak mümkündür.
Öncelikle Arabistan’da tarihî veya arkeolojik keşiflerin yolu ilk olarak miladi 18.
asrın ortalarında Almanlar tarafından açılmıştır. Bu asrın başından itibaren Mısır ve
Kızıldeniz yoluyla Hindistan’a seyahat eden Avrupalılar, Yemen ve Hadramevt
sahillerinden geçerken o bölgede yaşayan yerli halktan; memleketlerinde kumlar altında
gömülü birçok bina, tarihi eser ve bu eserler üzerinde Yahudi ve Araplar tarafından da
okunamayan birtakım kitabelerin bulunduğunu öğrenmiş; bu gizemli bilgiyi batıya
ulaştırmaya başlamışlardır. 14 Bu durum bize Araplarla ilgili bilgilerimizin henüz az ve
onların mitoloji kültüründen yoksun oldukları hükmünü verebilmek için vaktin gelmediği
sonucuna ulaştırmaktadır. Belki ileri bir tarihte bulunacak bilgi ve belgeler ışığında
Araların da diğer milletler kadar mitoloji miraslarının çok olduğu bilgisine ulaşılacaktır.
İkinci olarak; İslam’ın gelişiyle yeni bir kültürle tanışan Araplar, atalarından miras
olarak aldıkları bir takım inanç veya mitolojik hikâyeleri, inandıkları dine zıt şeyler
olduğu için terk etmek zorunda kalmışlardır. Rivayetler bize İslam’ın ilk yıllarında
Müslümanlara eski milletlere ait birtakım hikâye ve hurafeler anlatan el-Haris b. en-
Nadr’ın anlatılarının tevhide aykırı olması sebebiyle önce tevbeye davet edildiği, bir
müddet sonra aynı anlatılara devam ettiği için de öldürüldüğünü aktarmaktadır. 15
Üçüncü olarak; İslam Âlimlerinden büyük bir çoğunluğuna göre içerisinde şirk ve
küfür barındıran bilgileri öğrenmek ve öğretmek çok zararlı ve yasaktır. Çünkü İslam, 2864
yıllarca tevhide aykırı olan şeylerle savaşmış ve şirke ait ne varsa hepsini silmiş, tekrar
canlanmaması için büyük gayretler sarf etmiştir. Mesela İbn-i Haldun’a göre mitoloji
denilen bu ilimle uğraşmak bid‘attır ve abesle iştigal olup rivayet edilecek kadar değerli,
ciddiye alınacak kadar bir ilim dalı değildir.16 Bu ve benzeri tutumlar Araplara ait
mitolojik bilgilerin zamanla kaybolmasına sebebiyet vermiştir. Nitekim Arap
kaynaklarında mitolojiye nadiren rastlanması da bunun apaçık göstergesidir.
Dördüncü olarak; Araplara ait eserlerin toplanması ve tasnif edilmesi anlamına
gelen tedvin sürecinde ortaya çıkan ve “büyük fitne” şeklinde isimlendirilen Hz. Ali ve
Muaviye’nin kavgası sebebiyle hilafet merkezinin önce Medine’den Kufe’ye ve daha
sonra ise Şam ve Bağdat’a taşınması beraberinde bir takım mezhepsel ve kabilesel
soğuk/sıcak savaşları gündeme getirmiştir. Kabile savaşlarının en önemlisi olan kuzeyli
Kays ve güneydeki Yemenli kabilelerin savaşları, taassup neticesinde birbirlerini
karalama şeklinde gelişmiştir. Bunun yanında bu kabilelere ait olan birtakım rivayetler
kabile taassubu sebebiyle değiştirilmiş veya yok edilmiştir. Bunların içerisinde mitolojik
verilerinde bulunuyor olması kuvvetle muhtemel bir husustur.
Beşinci olarak; Arap mitolojisinin az ve nadir olması bunun Arap aklının mitoloji
üretme kapasitesinden yoksun olduğu anlamına gelmemektedir. Zira Arap toplumunun
yazıya geç bir dönemde geçmiş olması ve atalarının haberlerini kayıt altına almamaları

14 Günaltay, M. Şemsettin,(2013), İslâm Öncesi Arap Tarihi, Ankara Okulu Yay., Ankara, s. 110; Abdulmuîd Han, el-
Esâtîru’l-ʽArabiyye kable’l-İslâm, s.5.
15
Şeyh Asker, Kusay,(2007), el-Esâtîru’l-ʽArabiyye kable’l-İslâm ve ʽalâkatuhâ bi’d-diyânâti-l-kadîme, Dâru maʽd,
Dimaşk, s.235.
16 Acîne, Muhammed, Mevsû’atu Esâtiri’l Arab, s.26.
neticesinde; “Araplarda mitoloji kabiliyeti yoktur” gibi bir anlayışı ortaya çıkarmaktadır.
Bu durum ise objektif bir bakış açıyla bakıldığında çok yanlış bir durumdur.
Altıncı olarak; eski Arap hayatını tasvir eden eserlerin gerekli ihtimam
gösterilmemesi neticesinde bazılarının yok olmasına; bazılarının ise ismi bilinmesine
rağmen bulunamamasına neden olmuştur. Bunun en bariz örneği ise Muhammed Hasan
b. Davûd el-Hemedânî’nin el-İklîl isimli eseridir. Bu eserin en temel özelliği eski Yemen
hakkında müellifin seyahatinde gördüklerinin yanı sıra onların sosyal hayatı ve
inançlarını konu edinmesidir. On ciltten oluştuğu bilinen bu kitabın- ne yazık ki- sadece
üç cildi bulunabilmiştir. Elimizde olan nüshaya göre onuncu ciltte el-Hemedânî, milattan
önce üç bin yıllarında yaşamış ve tüm dünyanın bu zamandan beri borçlu olduğu, Yemen
kabilelerinden Sebe’ ve Himyer krallıklarından bahsetmektedir. Henüz bulunamayan
yedinci ciltte ise eski Yemen’e ait efsaneler ve hurafeler kısmı yer almaktadır.
Yedinci olarak; Arapların çölde yaşamaları ve denizden uzak olmaları
gösterilebilir. Çölde yaşam sebebiyle Arapların içine kapanık olmaları doğal bir
durumdur. Pek tabii kapalı bir toplumun diğer uluslarla kaynaşması zor ve nadirattandır.
Bu durum kültürlerin birbirlerine ait olan hikâyelerin el değiştirmemesine, dolayısıyla -
varsa bile- zamanla unutulmasına sebebiyet vermiş olabilir. Ayrıca deniz yani su ve su
kaynakları medeniyetin oluşmasındaki en büyük etkendir. Arapların suya yani denize
uzak bir yaşam seçmeleri, onların başka medeniyetlerle kuracakları iletişimin önüne
geçen bir perde görevi görmüştür.
Yukarıda sıralamaya çalıştığımız sebepler bize Arapların mitoloji bakımından
kısır bir toplum olmasının bir takım sebepleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Tüm bu
varsayımlarla birlikte elimizde bulunan bilgiler, Arapların da en az diğer milletler 2865
oranında mitolojik anlatılara sahip olduğunu apaçık bir şekilde göstermektedir. Araplarla
ilgili bilgilerin (kazı- yazıt-kitabe) birçoğunun müsteşrikler tarafından ortaya çıkarıldığını
daha önce belirtmiştik. Müsteşriklerin İslam’a olan düşmanlıkları onları Araplara karşı
önyargılı davranmaya iterek Arap kültür hazinesini yok saymaya kadar gitmiştir. Bunun
en bariz örneğini Fransız müsteşrik Jules Soury’den alıntıladığımız şu ifadelerinde
bulmak mümkündür: “Sâmi ırkının ilk dinleri çok tanrıcılıktır. Âramlılar, Asûrlular,
Fenikeliler, Kenanlılar ve Yahudiler önce güneşe, aya, gezegenlere, yıldızlara, ışığa,
ateşe, topraktan doğan devlere, tabiata, ormana ve hayvanlara taparlardı. Sâmiler
Halep’ten Arap denizine, Mısırdan Basra körfezine kadar olan bölgede hemen hemen
kızgın bulutsuz gökyüzü ile geniş kum ovası çölü geceleri de gökyüzüne kraliçelik eden
ayı tanıdılar. Sâmi ırkının izafi fakirliği bu yüzdendir. Asya’nın bu bölgesinde kurak
çölden başka bir şey yoktur. Böyle toprağın böyle insanı olur. Bu kayalık ve kumluk
ovalarda insanoğlu küçük, zayıf, kuru, öylesine kanatlardır ki; kafası da midesi kadar
boştur. Bu tip ırk yani göçebe Bedevi Arap, hiç düşünmez ve hiçbir şey bilmez, hayali de
çöl kadar ıssızdır.”17

3- Arap Kültüründe Mitolojik Ögeler


Arap kültüründe cinlerin ayrı bir yeri vardır. Bazılarına göre cinler, fırtına ve
yağmur gibi bazı tabiat olaylarında tasarruf sahibi; bazılarına göre ise yılan ve köpek gibi
hayvanların şekline girebilen doğaüstü yaratıklardır. Bazıları kendilerini cinlerden gelen
bir sülaleye dayandırırken bir başkası cinlerle evlendiğini; anne, baba veya çocuklarının

17Soury, Karşılaştırmalı Dinler Işığında İsrail Dini, s.11.


cinlerle olan evlilik sonucu meydana geldiğini iddia eder. Diğer bir grup ise cinlerin
Allah’ın kızları olduğuna inanmaktadır. Cinlerle ilgili ilginç durum ise İmriu’l-Kays,
A῾şâ, ῾Ubeyd b. el-Ebras, Kümeyt ve Hassân b. Sâbit gibi meşhur şairlerin cinlerden bir
hocası veya dostu olduğu; onlar olmadan bu şairlerin şiir irad etmeye muktedir
olamayacakları inancıdır. Bu ve benzeri inanç örnekleri Arap toplumunda sayısız cin
hikâyelerinin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.
Câhiliye Dönemi Arapları içinde yaşadıkları çevrenin bir parçası olmaları
hasebiyle hayvanlara farklı bir gözle bakmaktadırlar. Bu tarzın; onların, hayvanlardan
bazılarını mukaddes sayarak onlara ibadet etmeye yönelttiğine şahit olmaktayız. Bu
bağlamda karga, yılan ve deve gibi birtakım hayvanlara uğur-uğursuzluk atfedilmiş bazı
anlamlar yüklenmiş; bazen onlar hakkında cin, şeytan veya meleklerden bir taife olarak
ta bahsedilmiştir.
Tabiatüstü yaratıkların varlığına olan inancın, eski çağlardan beri insan hayalini
meşgul ettiği bilinmektedir. Câhiliye dönemi Arap toplumunda temelini hayvan imajının
oluşturduğu çokça inanç ve bu inançlara ait efsaneler bulunmaktadır. Bunların başında
hiç şüphesiz gûl, sel῾ût ve nesnâs vb. mitolojik yaratıklara ait anlatılar gelmektedir.
Şimdi yukarıda sıralanan öğelerden bir kaçıyla ilgili anlatımlara yer verelim:
1. İnsan Mitleri
1.1. Kâhinler
Arapça k-h-n kökünden gelen kehanet tabiri sezgi veya bir tür ilhamla yahut bazı
işaretlerin yorumuyla ileride meydana gelecek olayları haber verme, gizli bilgiyi ortaya
çıkarma anlamına geldiği gibi yıldızlara bakma, kuş uçurma, fal okları çekme, efsun
2866
yapma bazı tılsımlardan faydalanma anlamlarına da gelmektedir.18 Arap kültüründe kâhin
önemli bir yere sahiptir. Verilecek örneklerden anlaşılacağı üzere onlar toplumun hem
hocası, hem bilgesi hem de en kutsal varlıklarının başında gelmektedir.
Satîh el-Gassânî
Nûşirevân zamanında yaşamış dönemin en eski kâhinlerinden olan Satîh, Zi’b
kabilesinden olup, Seylu’l-Arîm yılında doğduğu rivayet edilmektedir. Bir rivayete göre;
Satîh; kemiksiz, âdeta azasız bir vücud, yüzü göğsü içinde bir yaratılış garibesi ve çok da
yaşamış bir kâhindir. Gaipten verdiği doğru haberler, o dönemde yaşayanların arasında
şöhret bulmuştur. Hatta Fars Kisrâsı Mubizân gördüğü acayip rüyayı; sarayın on dört
sütununun düşmesinin sırrını Satîh’ten sormak için Muyzan denilen âlim bir elçisini
göndermiş. Satîh şöyle demiş: "O Zat sizlere de hâkim olacak, sonra saltanatınız
mahvolacaktır. Hem birisi gelecek, bir din izhar edecek. İşte o, sizin din ve devletinizi
kaldıracak. İbn Hişâm’ın rivayetine göre kâhin Satîh, normal insan gibi vücut organları
bulunmayıp âdeta bir et torbası gibiymiş. Yüzü göğsünde bulunup, öfkelendiğinde şişer
ve tekrar sönermiş. Diğer bir kâhin olan Şıkk ise yarım insanmış ve bu ikisi aynı günde,
yani kâhine Tarîfe el-Himyerî’nin öldüğü günde doğmuşlardır. Tarife, ikisinin de ağzına
tükürerek kâhinliği onlara miras bırakmış.19

18el-İsfahânî,Râgib, (2002), el-Müfredât fî elfâzı’l-Kur’ân, Dâru’l-kalem, 3. Baskı, Dimaşk, s.728; el-Alûsî, Bulûğu’l-
ereb, III/269; Ali, el-Mufassal fî târihi’l-ʽArab, VI/757; Harman, Ömer Faruk,(1994-2014),”Kâhin”, DİA, XXIV/170.
19
İbn Hişâm, Muhammed,(1990), es-Sîyretu’n-nebeviyye, Dâru’l-kitâbi’l-ʻarabî, Beyrut, I/31-35; el-Mesʻûdî, Ebû’l
Hasan Ali b. Hüseyin,(1996), Ahbâru’z-zemân, Dâru’l-Endelus, Beyrut, II/183; en-Nuveyrî, Şihabuddin Ahmed,
(2004), Nihâyetu’l-ereb fî funûni’l-edeb, Dâru’l-kutubi’l-ʽilmiyye, Beyrut, III/122.
Zerkâu’l-Yemâme
Câhiliye Dönemi Araplarda meşhur ve mitolojik bir şahsiyet olan Kâhine
Yemâmeli Zerkâ’, Necid’li bir kadın olup, Cüdeys kolunun Yemâme halkındandır İbn
Abdirabbih, ʻIkdü’l-ferîd isimli eserinde Zerkâ’nın Yemâme’de oturan bir kadın olup
sütteki beyaz kılı görebilme yeteneğine sahip olduğunu, üç günlük mesafedeki süvarileri
görüp dışarıdan gelebilecek askeri bir baskına karşı onları uyardığını, böylece düşman
onlara ulaşmadan kendilerini hazırladıklarını rivayet etmektedir. Rivayete göre bir gün
Zerkâ’nın kavmine baskın yapmak isteyenler; arkadaşlarına ağaç dallarını kesip onlarla
örtünerek bir nevi kamuflajlı bir şekilde ilerlemelerini istediler. Bu plan uygulanmaya
koyulmasına karşın Zerkâ onları fark ederek kendi kavim sakinlerine hitaben; size doğru
gelen ağaçları görüyorum dedi. Kavmi bu iddialarına karşılık onu yalanlayıp azarlayarak
aklını yitirdiğini söylediler. Bir sabah uyandıklarında onlara hücum eden süvarilerle baş
başa kaldılar. Beklenmedik baskın sonucu kavmi hezimete uğradı ve Zerkâ öldürüldü.
Rivayete göre Zerkâ’nın gözünü oyarak görme gücünün sebebini bulmaya çalışanlar,
çokça sürme sürdüğünden dolayı göz damarlarında dahi sürmenin izine rastlamışlardır.20
1.2. Diğerleri
ʻÛc b. ʻAnâk
Rivayetlere göre Nûh ile Musa peygamber devirleri arasında 3600 yıl yaşamış
zalim bir mitolojik şahsiyettir. İsmi ʻÛc b. el-Aʻnak, ʻAnâk veya ʻÛk şeklindedir.
Mesʻûdî’nin rivayetine göre onun annesi erkek kardeşi olmaksızın doğmuş bir bayandır
ve yeryüzünden zinayı ilk yayan kadındır. Vücudu çirkin görünümlü ve iki başlı bir
yapıya sahipti. Her iki elinde on parmak, her parmağında ise ikişer tırnak bulunmaktaydı.
Tufandan önce yaşamış olan bu dev adam, Nûh’un gemisine tutunarak, onu batırmak 2867
istemiş. Nûh Peygamber, bunun sebebini sorduğunda; “gemiyi batırmak gibi kötü bir
niyetim yoktu. Sular içinde yürürken dağlar ayağıma dolanmasın diye sadece ona
tutunmak istemiştim.” diye cevaplamıştır. Boyunun çok uzun olması sebebiyle tufan vakti
her tarafı kaplayan su onun ancak dizlerine ulaşmış, gökyüzündeki bulutları elleriyle
kavrayıp onların suyunu çıkararak susuzluğunu gidermiş, denizden elleriyle yakaladığı
balina büyüklüğündeki balıkları gökyüzüne fırlatarak güneşte pişirmişti. Zalim bir kral
olan ʻÛc b. ʻAnâk, bir şehre kızdığında oraya idrarını yapar ve şehir halkı onun idrarında
boğulurmuş. Günümüz Fas topraklarında bulunan Yeznâs kabilesinin bulunduğu
Foughâl(Fevgal) Dağı’nda ikamet eden bu zalim kral, susadığında dere suyunun
tamamını içermiş. Boyu o kadar uzunmuş ki; ölüm döşeğinde yatarken ayaklarını ısırarak
parçalamaya çalışan aç kurtları sinek zannederek, sinekleri ayaklarımın ucundan kovun
diye bağırırmış.21
Lokmân b. ʻÂd
İslâm’dan önce Araplar arasında uzun ömrü, bilgeliği ve darbı meselleriyle ortaya
çıkan Lokmân, Câhiliye Dönemi şiirlerinde Hz. Hûd’un kavmine adını veren ʻÂd’a
nispetle Lokmân b. ʻÂd olarak geçmekte; ancak İslâmî kaynaklarda bu zatın Kuran’da

20Vehb b. Münebbih,(1347 H.), Kitâbu’t-tîcân fî mulûki Himyer, Merkezu’d-dirâsâtve’l-ebhâsi’l-Yemeniyye, Sana, s.


310-311; el-Câhız, Ömer b. Bahr,(1998), el-Beyân ve’t-tebyîn, Mektebetu’l-hancî, Kahire, I/313; es-Süheylî,
Abdurrahmân b. Abdullah Ebû’l-Kâsım,(ts.), er-Ravdu’l-unf fî şerhi’s-sîreti’n-nebeviyye li’bni Hişâm, Dârû’l-
kutûbi’l-ʻilmiyye, Beyrut, I/151.
21el-Kisâî, Muhammed b. Abdillah,(1933), Kısasu’l-enbiyâ, Brill Matbaası, Leiden, s.233; es- es-Seʽâlibî, Abdulmelik

b. Muhammed b. İsmail,(ts.), el-ʻArâisu’l-mecâlis, Mektebetu’l-cumhûriyyeti’l-ʻArabiyye, Kahire, s.234.


zikredilen Lokmân olmadığı belirtilmektedir.22
Rivayete göre ʻÂd kavmi günahkârlıkları ve peygamberlerini dinlememeleri
yüzünden kuraklıkla cezalandırılınca, bu felâketten sadece Hûd ve ona inananlarla
yağmur duası için Mekke’ye giden; aralarında Lokmân’ın da bulunduğu bir heyet
kurtulmuştur. Lokmân’ın ne kadar yaşadığı konusunda farklı rivayetler vardır. Bu
rivayetlere göre Lokmân Allah’tan uzun ömür dilemiş, tercih kendisine bırakılınca
Araplarda uzun ömrün simgesi olan kartaldan hareketle yedi kartal ömrü kadar yaşamayı
istemiştir. Lokmân’ın beş yüz altmış, bin, üç bin, üç bin beş yüz veya dört bin yıl yaşadığı
nakledilmektedir. Bu sebeple kendisine "Lokmânu’n-nusûr" (kartallar kadar uzun
yaşayan Lokmân) denildiği gibi "el-Muʻammer" (uzun ömürlü) diye de anılmıştır. Eski
Arap kıssalarında Lokmân, ʻÂd kavmine mensup bir kişi olarak takdim edildiği gibi
İslâmî kaynaklarda İsrâiloğullarından biri olarak da gösterilmektedir. Buna göre Lokmân;
Hz. Eyyûb’un kız kardeşinin veya teyzesinin oğludur. Hz. Davud zamanına yetişip ondan
ilim öğrenmiş; Davud peygamber oluncaya kadar fetva vermiş, sonra da onun yardımcısı
olmuştur.23
Zülkarneyn
Zülkarneyn’in tarih açısından kim olduğu ve tarihin hangi meşhur şahsiyetine
tekabül ettiği konusunda müfessirler ve tarihçiler arasında görüş ayrılıkları ve tartışmalar
vardır. Bir rivayete göre Zülkarneyn, Himyerli Ebû Kerbî veya Mısır asıllı Merzubân b.
Merzûbe isimli şahıstır. İskender b. Philip b. Patrius b. Hürmüs veya Tübba῾ b. el-Akran
olması da muhtemeldir.24 Burada ihtilaf konusu olan sadece kimliği olmayıp, yaşadığı
yer, fetihleri ve sıfatları da ayrıca başka konularda bulunmaktadır. Zülkarneyn ve
İskender bağlantısıyla ile alakalı olarak İskender Pala şöyle demektedir: ” İskender’in 2868
Zülkarneyn’in olma olasılığı çok düşüktür. Zira Kur’ân-ı Kerîm içki içen, adam
öldürmekten zevk alan, adalet tanımaz, ırk ayrımı güden, Mısır’a bir tanrı olarak giren,
çok tanrılı Grek dinine uyan bir pagan ve hatta eşcinsel bir kişiyi övmez”.25
Belkıs
Belkıs, babası büyük hükümdarlardan olan Seyrah; diğer adıyla Hedhâd‘ın kızı
olup, tahta geçtikten sonra İsfahânî’nin rivayetine göre yirmi yıl, Yakûbi’nin rivayetine
göre yüz yirmi yıl süreyle ülkesini yönetmiş, Süleyman Peygamberle evlendikten sonra
ise üç yüz yirmi yıl daha hükümranlığı sürmüştür. Belkıs isminin kökeni olarak yemen
Araplarının tapındıkları bir tanrıça olan Beltîs isimli bir tanrıçadan ötürü bu ismi
kullandıkları bildirilmektedir. Seʻâlibî ile diğerlerinin anlattıklarına göre; Sebe halkı,
hükümdarları olan Şurahbil b. Hedhâd’ın ölümünden sonra onun vasiyetini yerine
getirerek Yâsir Yenʻum el-Yaʻferî isimli kişiyi hükümdar tayin ettiler. Fakat bu hükümdar
zamanında düzen bozuldu. Belkıs haber salarak bu yeni hükümdarla evlenmek istediğini
bildirdi. Hükümdar da Belkıs’la evlendi. Gerdeğe girdiklerinde Belkıs ona bir içki içirdi.
Sarhoş olduktan sonra hükümdarın başını keserek, kellesini kapıya dikti. Bunun üzerine

22 el-Câhız, el-Beyân ve’t-tebyîn, I/184; İbn Kesîr, Ebû’l-Fidâ İsmail, (2010),el-Bidâye ve’n-nihâye, Dâr İbn Kesîr, 2.
Baskı, Dimaşk, II/339; Ali, el-Mufassal fî târihi’l-ʽArab, I/314-315.
23Ubeyd b. Şeriyye, AhbârʽUbeyd b. Şeriyye,(1347H.), (Kitâbu’t-tîcân fî mulûki Himyer’le beraber), Merkezu’d-

dirâsâtve’l-ebhâsi’l-Yemeniyye, Sana, s.23; es-Seʽâlibî, el-ʽArâisu’l-mecâlis, s. 388; el-Mesʽûdî, Ebu'l Hasan Ali b.
Hüseyin, Ahbâru’z-zemân, s.105-106; Acîne, Mevsûʽatu esâtiri’l-ʽArab, I/324.
24
Ubeyd b. Şeriyye, AhbârʽUbeyd b. Şeriyye, s.446; el-Himyerî, Neşvân b. Saʻîd, (1975),Mulûk Himyer ve ikyâlu’l-
Yemen, el-Mektebetu’s-selefiyye, Kahire, s.104; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, II/307.
25 Pala, İskender, (1995), Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Akçağ Yay., Ankara, s. 260.
halk, Belkıs’a yönelerek onu başlarına hükümdar olarak geçirdiler.26 Rivayete göre cinler,
Belkıs‘ın, Süleyman nazarındaki görünümünü çirkinleştirmek istemişlerdi. Kıllı
bacaklarını açtığında kral Süleyman’ın ondan nefret edeceğini düşünmüşlerdi. Onunla
Süleyman’ın evlenmesinden korkmuşlardı. Çünkü anası cinlerden olduğu için Süleyman,
kendilerine musallat olmuş ve emri altında kendilerini çalıştırmakta idi. Bazı rivayetlere
göre Belkıs’ın tırnakları, hayvan tırnakları gibi ve çok kıllıydı. Ancak Süleyman,
Belkıs’la evlenmek istediğinde onun bacaklarındaki kılları nasıl gidereceğini düşündü.
Bunu cinlere sordu. Cinler de ona ustura kullanmasını teklif ettiler. Fakat Belkıs, ustura
kullanmaya yanaşmadı. Bunun üzerine cinler kendisine hamamotu yaptılar ve otu
hamama bıraktılar. O da hamama girdi. Böylece hamama ilk giren o oldu. Hamamotunu
görüp elini attığında eli yanıp of dedi. Onu kullanıp faydalanamadan önce acı çekmeye
ve inlemeye başladı.27
3- Cin Mitleri
Sözlükte “örtmek, gizli kalmak” anlamındaki “cenn” kökünden türeyen “cinnî”
kelimesi “örtülü ve gizli şey” manasındadır. Terim olarak “duyularla idrak edilemeyen,
insanlar gibi şuur ve iradeye sahip bulunan, ilahi emirlere uymakla yükümlü tutulan ve
mümin ile kâfir gruplarından oluşan varlık türü” anlamına gelir.28
Câhiliye Arapları cinlerin de kabile ve gruplar hâlinde yaşadıklarına, birbirleriyle
savaştıklarına, fırtına gibi bazı tabii olayların cinlerin işi olduğuna inanıyorlardı. İnsanları
öldürdüklerini, kaçırdıklarını, bazı cinlerin ise insanlara yardım ettiklerini, cinlerle
evlenen insanların olduğunu kabul ediyorlardı. Cinlerin başta yılan olmak üzere çeşitli
hayvanların suretine girdiklerine, genellikle tenha, kuytu ve karanlık yerlerde
yaşadıklarına, insanlar gibi yiyip içtiklerine, hastalıkların onların getirdiğine, delilerin 2869
cinlerin istilâsına uğramış kişiler olduğuna inanılıyordu. Özellikle ʻAbkar Vadisi olarak
isimlendirdikleri bölge, cinlerin yoğun olarak yaşadığına inanılan bir yerdi. Bu dönemde
insanlar, cinleri Allah’ın kızları olarak kabul edip ve cin hayır ve şer işleri yapabilme
gücüne sahip sayarlardı. Her kabilenin veya birkaç kabilenin oluşturduğu topluluğun özel
bir cini, bir kayası, bir ağacı veya bir putu bulunur, bunların yanında o topluluk toplanır
ve onlara taparlardı.29 Cinlerle ilgili aşağıda sunacağımız Ravâha bint Seken kıssası
cinlerle ilgili ilginç hikâyelerin başında gelmektedir.
Kraliçe Belkıs'ın, cinlerden olduğu iddia edilen annesinin adıdır. Sekr, Seken,
Mesken bint Ravâha veya Reyhâne isimleriyle bilinmektedir. 30 Da῾bul el-Huzâ῾î’ye ait
olan Vasâyâ’l-mulûk isimli eserde, Belkıs’ın annesi olan Ravâha bint Seken'in, kral
Hedhâd’ın cinlerden olan eşi olduğu aktarılmaktadır. Kral Şurahbil b. Hedhâd’ın onunla
evlenme sebebi ise çok ilginçtir.
Rivayete göre kral bir gün asker ve hizmetçilerinden oluşan bir toplulukla ava çıkar.
O sırada kurdun kovalamakta olduğu bir ceylana rastlar. Bu kurt ceylanı kovalayıp en
sonunda da bir kenarda kıskaca alır. Kaldığı bu durumdan kurtulmaya çalışan ceylan ne
26el-Yaʽkûbî, Ebû Yaʻkûb b. Caʻfer, (2010), Târîhu’l- Yaʻkûbî, Şirketu’l-aʻlemî li’l-matbûʻât, Beyrut, I/241; el-
Mesʽûdî, Murûcu’z-zeheb, II/61; el-Kisâî, Kısasu’l-enbiyâ, s.288.
27Vehb b. Münebbih, Kitâbu’t-tîcân, s.171.
28el-İsfahânî, el-Müfredât, s.203; İbn Manzûr, Ebû’l-Fazl İbn Mukerrem,(1968), Lisânu’l-Arab, Dâr-u Sâdr, Beyrut,

XIII/92; el-Fîrûzâbâdî, Ebû’t-Tâhir Mecduddîn Muhammed b. Yaʻkûb,(2003), Kâmûsu’l-muhît, Muessesetu’r-risâle,


Beyrut, s.1197.
29 el-Câhız, Ömer b. Bahr,(2011), Kitâbu’l-hayevân, Dâru’l-kutubi’l-ʽilmiyye, Beyrut, VI/164 ve 265; el-Alûsî,

Bulûğu’l-ereb, II/225-226 ve 341; Ali, el-Mufassal fî târihi’l-ʽArab, VI/707-710; Abdulmuîd Han, el-Esâtîru’l-
ʽArabiyye kable’l-İslâm, s.73.
30el-Câhız, Kitâbu’l-hayevân, I/123; el-Himyerî, Mulûk Himyer, s.74.
yaparsa yapsın kurttan kurtulamaz. Şurahbil b. Hedhâd da ceylanın bu durumunu görür
ve onu bu durumdan kurtarmak için kurdu bir hamlede yakalayıp sırtına biner. Kurdun
bu şekilde etkisiz hale geldiğini gören ceylan hızlıca oradan uzaklaşmak için kaçmaya
başlar. Şurahbil, onun kurttan yeteri kadar uzaklaştığı ve ondan zarar görmeyeceği bir
yere kadar kaçabildiği mesafeyi geçene kadar da kurdun hareket etmemesi için sırtından
inmez ve ona hareket imkânı tanımaz. Hâl böyle iken Hedhâd da kurdu serbest bırakır ve
ceylanın izini sürmeye başlar. Sonunda ceylanı yakalar fakat ceylanın aslında cin
krallarından Arîm’li Sa῾b b. el-Yeleb’in kızı olduğu ortaya çıkar. Kral Şurahbil b. Hedhâd
bu kızla evlenir ve ondan bir kızı olur. Rivayete göre bu kadın Kraliçe Belkıs'ın, cinlerden
olduğu iddia edilen annesinin adıdır.31

4- Tabiatüstü Varlık Mitleri


Tabiatüstü yaratıkların varlığına olan inancın, eski çağlardan beri insan hayalini
meşgul ettiği bilinmektedir. Câhiliye Arap toplumunda temelini hayvan imajının
oluşturduğu çokça inanç ve bu inançlara ait efsaneler bulunmaktadır. Bunların başında
hiç şüphesiz Gûl ve Selʻût gibi mitolojik tiplemeler gelmektedir.
Gûl
Farsçadan Arapçaya girmiş olan gûl/gîylân kelimesi lügatte; dev, ifrit, şeytan, cin,
kötü ruh, iblis, kötü adam, gulyabani denilen hayalî hayvan, canavar, yılan, insanların
önüne gelip çeşitli şekillere giren cin, cadı, ölüm, afet, felaket, helak sebebi olan şey, kısa
boylu kız çocuğu, cüce anlamlarına gelmektedir. Ayrıca çölde oturan, değişken şekilli, en
çok da sırtlan şeklinde görülen bir şeytan şeklinde olup dikkatsiz gezginleri çölde öldürüp
2870
yediğine inanılan bir mahlûktur. İnanca göre yiyeceklerin artıklarını ve ölüleri yiyerek
kanlarını içer, mezarları soyar ve çocukları avlardı. Vücudu tüyle kaplı, kocaman, pis
kokulu bu acayip varlığın ayakları terstir. Gündüzleri mezara girer. Geceleri ise hortlayıp
çıkar. At binmeyi ve atkuyruğu örmeyi ve çocukları çok sever. Bir oyundan çıkarak onları
güldürmeye çalışır. O aynı anda çöllerin ve harabelerin sahibi olup, yolcuları yollarından
döndürüp korkutan bir yaratıktır. Aynı zamanda insan yediği düşünülen kocaman, uzun
sakallı ve asası olan bir dev olarak tasavvur olunmuştur. Bütün vücudu sarı ve kırmızı
tüylerle kaplı bu insanımsı çirkin varlık, dağ yamaçlarında ve kimsenin olmadığı çöllerde
akşamüstü ortaya çıkar. Avcılara yaklaşıp onlarla insan gibi konuşarak önce onlardan bir
şeyler ister sonra kendisiyle güreş yapmayı önerir. Avcı kazanırsa "gûl" sessizce çekip
gider; ama o kazanır ise avcı, uzun zaman hasta yatacak demektir. Çöl ve harabe bir yerde
yalnız başına yatan birinin ayağının altını yalaya yalaya kan çıkacak kadar inceltip
kurbanının kanını içerek öldürür.32
Selʻût
Arapçada ninelerin çocukları korkutmak için halk hikâyelerinde kullandıkları,
kadına benzeyen, erkekleri kandırıp kendilerine âşık eden efsanevi dişi şeytana verilen
isimdir. Bu efsane yaratık özellikle Irak, Arap Körfezi halk hikâyelerinde günümüzde
dahi hâlâ kullanılmaya devam etmektedir. Demîrî bu yaratık için, “cinlerin veya
şeytanların en çirkini, sesi huysuz bir kadının çığlığı gibi” ifadelerini kullanmıştır. Selʻût

31 Vehb b. Münebbih, Kitâbu’t-tîcân, s.145-147; el-Huzâʽî, Vasâyâ’l mulûk, s.32-33 ve 84-87; el-Himyerî, Mulûk
Himyer, s.75-77.
32el-Fîrûzâbâdî, Kâmûsu'l-muhît, s.1053; Mesud, Mihail,( 1994), Esâtîr ve’l mu’tekadâtu’l-ʻArabiyye kable’l İslâm,

Dâru’l-ʻilmi li’l-melâyîn, Beyrut. s.90.


şekil olarak garip ve ürkütücü, vücudu maymun gibi tüylerle kaplı; fakat istediğinde uzun
boylu, iyi ve güzel, kılık kıyafeti düzgün bir bayan suretine girebilen, erkekleri kendine
hayran bırakıp âşık eden ve sonra da onları öldüren bir yaratıktır. Bu efsanevi yaratık,
bazı araştırmacılara göre Gılgamış destanındaki Leyleys’in vasıflarıyla uygunluk
göstermektedir. Leyleys kelimesi; Bâbil ve Âsur dilinde kötü huylu dişi cin olup, çorak
arazilerde bulunur. Uyuyan erkelere görünüp onları baştan çıkararak onların kanını emip
etlerini yer ve onları bu şekilde öldürür.33
Nesnâs
Sözlükte “Nesnâs” yarım bir insan, yarı insan yarı iblis, dağ adamı, bir nevi
maymun, şebek maymunu, kuyruklu maymun, uzun kuyruklu bir nevi maymun, bir eli ve
bir ayağı olup sekerek yürüyen hayvan anlamlarına gelmektedir. Rivayetlerde insan devi
olarak geçmekte ve yarı insan görünümünde bir yaratık olarak betimlenmektedir. İnsana
çok benzediği için insandan sonra yeryüzünde bütün varlıklar içinde ikinci derecede
değerli varlık olarak kabul edilmektedir. Bir eli, bir ayağı, bir kulağı, bir gözü bulunan bu
yaratık, tek ayak üzerinde sıçrayarak gezer ve Arapça konuşur. Yemen’de yaratıldığına
inanılan bu mahlûk, Aden ve Umman arasındaki bölgede yaşadığı rivayet edilmektedir.
Bazı rivayetlerde Allah; ʻÂd kavminden bir grubu, isyanları neticesinde Nesnâs şekline
sokmuştur.34
5- Hayvan Mitleri
Câhiliye Dönemi Arapları, içinde yaşadıkları çevrenin bir parçası olmaları
hasebiyle hayvanlara farklı bir gözle bakmaktadırlar. Bu tarzın; onların, hayvanlardan
bazılarını mukaddes sayarak onlara ibadet etmeye yönelttiğine şahit olmaktayız. Bunun
en bariz örneği Câhiliye Arabının en meşhur putlarından olan Vedd putunun aslan 2871
suretinde, Yeʻûk putunun ise at suretinde olması gösterilebilir. Kara deveye ibadet eden
şair olan Zeydu’l-Hayl’ın kabilesi, hayvanlara ibadet eden Câhiliye Dönemi
Araplarındandır. Yine hayvanlara verdikleri önemin ve onları kutsal saymalarının bir
başka göstergesi ise bazı kabilelerin Benî Kelb, Benî Küleyb, Benî Nemr, Benî Zi’b, Benî
Arkam ve Benî Hanş gibi hayvan isimleriyle adlandırılmasıdır.35 Cahiliye Araplarının
hayvanlara bu denli değer vermeleri, hayvan figürlerinin mitolojik anlatılarında yer
almalarına yol açmıştır. Örnek teşkil etmesi için bu anlatıların en meşhurlarından iki
tanesine yer verilecektir.
Yılan
Yılan, gerek cisminin iriliğinden gerekse çok hızlı hareket etmesinden hem çok
korkulan hem de saygı duyulması gereken bir hayvan olarak Câhiliye Dönemi Arabının
hayatında ve hayallerinde önemli bir yere sahiptir.
Bu durum yılan hakkında efsanevi rivayetlerin çoğalmasına sebebiyet vermiştir.
Bunların başında Belkıs’la ilgili olan hikâye gelmektedir. Rivayete göre Belkıs’ın babası
Kral Şurahbil bir gün hazırlanarak ava gider ve o sırada kavga eden siyah ve beyaz iki
yılan görür. Siyah renkli yılanı öldüren kral, beyaz yılanı sarayına getirir. Siyah yılanla
yaptığı savaş neticesinde baygın düşen bu yılan kralın ona ayılıncaya kadar üzerine su
33ed-Demîrî, Muhammed b. Musa b. İsâ,(2010), Hayâtu’l-hayevâni’l-kubrâ, Dâru’l-kutubi’l-ʻilmiyye, Beyrut, II/29;
Maʻlûf, Emîn, (1985), Muʻcemu’l-hayevân, Dâru’r-râidi’l-ʻArabî, Beyrut, s.15 ve 175; Ali, el-Mufassal fî târihi’l-
ʽArab, VI/729.
34
el-Câhız, Kitâbu’l-hayevân, VII/106 ve 123; el-Fîrûzâbâdî, Kâmûsu'l-muhît, s.601; el-Mesʽûdî, Murûcu’z-zeheb,
I/152; ed-Demîrî, Hayâtu'l-hayevâni’l-kubrâ, II/479; Maʽlûf, Muʽcemu’l-hayevân, s.16 ve 57.
35Abdulmuîd Han, el-Esâtîru’l-ʽArabiyye kable’l-İslâm, s.66; Takkûş, Târîhu’l-ʽArab kable’l-İslâm, s.222.
dökmesi sonucu kendisine gelir. Kralın kurtardığı bu beyaz yılan daha sonra cinlerden bir
genç olarak kendisine görünür. Kral Şurahbil bu cin genci, kızı Belkıs ile evlendirerek
ödüllendirir.36
Yine cahiliye inancına göre herhangi bir şahıs uzun süreli bir hastalığa
yakalandığında, bu durum yılan öldürdüğü için cinler tarafından saldırıya uğraması
şeklinde yorumlanırdı. Eğer hastalığı boyunca cin ona bir şekilde dokunursa, bu hastanın
çabucak iyileşeceğini zannederlerdi. Bunun için önce çamurdan bir deve heykeli yaparak
üzerine çuval geçirilir ve bu çuvalı buğday, arpa ve hurma ile doldururlardı. Çamurdan
yaptıkları bu heykeli kuruması için güneş batarken hastanın yattığı odanın batı tarafındaki
kapısına bırakırlardı. Gece bitip sabah olduğunda çamurdan yapılmış olan deveye
bakarlardı. O heykel eğer bıraktıkları gibi bozulmamış hâlde bulunursa öldürülen yılanın
diyeti kabul edilmemiştir ve diyet miktarının artırılması gereklidir şeklinde bir yorum
yaparlardı. Eğer çamur heykel dağılıp bozulmuşsa, diyetin kabul edildiği ve bu sayede
amansız hastalığa yakalanan bu hastanın en kısa bir zamanda iyileşeceği yorumunu
yaparlar ve bunu kutlamak için davul çalarlardı.37
Karga
Câhiliye dönemi inancında genel olarak kuşların ve özellikle de karganın derin
bir etkisi olmuştur. Konumuzla ilgili Kisâî’nin, Ka῾b el-Ahbâr’dan yaptığı rivayete göre
Salih peygamber zamanında karganın da içerisinde olduğu mitolojik kıssa şu şekildedir:
Hikâyede Raum, Kanût’un karısıdır ve kocasını kaybettiği için çok ağlamaktadır. Yine
bir gece çok ağladığı sırada evinin ortasına bir şey düşer ve kadın onun ne olduğuna
bakmak için dışarı çıktığında, kafası beyaz, sırtı yeşil, karnı siyah, iki ayağı ve gagası
kırmızı renkte karga şeklindeki bir kuş görür. Ayrıca onun boynunda altından bir inci 2872
kolye de vardır. Kadın der ki: "Senin yaratılışın ne güzel! Sen galiba sahibinden
kaçmışsın." Buna karşılık karga der ki: "Ben sahibimden kaçmadım; fakat ben kardeşi
Hâbil’i öldürdüğü zaman Kâbil’e gönderilen kargayım. Kardeşinin örtünmesi gereken
yerleri nasıl örteceğini ona gösterdim. Kafamın beyazlığına gelince Kâbil’in, Hâbil’i
öldürdüğünü görünce böyle oldum. Gagamın ve iki ayağımın kızıllığına gelince; ben
ayaklarımı ve kafamı şehit düşen Hâbil’in kanına daldırdım. Sırtımın yeşilliğine gelince
meleklerin ve hurilerin dokunmasındandır ve ben cennet kuşlarındanım. Bu arada eğer
Kocan Kanût’a gitmek istersen sana göstermemi ister misin? Ben onun yerini biliyorum."
Kadın der ki: "Kim bunu benim için yapar? Yüz senedir kocamı kaybetmişim." O der ki:
"Bunu yadırgama. Şüphesiz ki Yüce Allah’ın gücü her şeye yeter." Kadın kocasının
kılıcını kuşanıp atına binerek kargayı takip etmeye başlar. Allah uzak olan yolu onlar için
kısalttı ve kocası uykudayken ona ulaşır. Sonra kuş: "Ey Kanût b. ῾Abîd! Kemikleri
dirilten Allah’ın kuvvetiyle kalk." diyerek seslenir. Kanût doğrularak oturur ve hanımını
görünce ona selam vererek boynuna sarılır. Eşiyle birlikte olan Raum bu şekilde Salih
Peygambere hamile kalır. Sonra Allah, Azrail’i göndererek onun ruhunu tekrar alır. Sonra
kadın kuşu takip ederek Semûd ülkesine gelir. Ayları dolan Raum, Aşure Günü olan cuma
gecesi Salih peygamberi doğurur. Salih peygamber de daha beşiğinde iken Allah’ı tesbih
ve takdis etmeye devam ederek büyür. 38

36Vehb b. Münebbih, Kitâbu’t-tîcân, s.145-147; el-Huzâʻî, Daʻbul,(1997), Vasâyâ’l mulûk ve ebnâi’l-mulûk, Dâru’l-
beşâir, Beyrut, s.84-87.
37
el-Alûsî, Bulûğu’l-ereb,II/359; Ali, el-Mufassal fî târihi’l-ʽArab, VI/812; Maʻlûf, Şefik,(1936), ʻAbkar, Matbaʻatu
mecelleti’ş-şark, Beyrut, s. 10.
38el-Kisâî, Kasasu’l-enbiyâ, s.112-113; Acîne, Mevsûʽatu esâtiri’l-ʽArab, I/326.
6- Kutsal Yıldız ve Gezegen Mitleri
Ebû Kebşe ile başlayan gezegenlere tapınma hadisesi, zamanla çok farklı
gezegenlere tapınma olarak devam etmiştir. Numan el-Cârim, Edyânu’l-Arab fi’l-
Câhiliyye isimli eserinde Arapların gezegenlere tapınma ihtiyacını üç temel sebebe
dayandırmaktadır: Birincisi; gezegenlerin kendiliğinden var olup hiçbir yaratıcıya ihtiyaç
hissetmemeleri inancı, ikincisi; gezegenlerden her birinin ilah olup her birinin dünya
üzerinde birtakım görevleri olduğu inancı, üçüncüsü ise gezegenlerin her birinin ayrı bir
tapınak ve sunağa sahip olduğu ve bu tapınaklarda yapılan ibadetler neticesinde
gezegenlerin vazifeli oldukları tasarrufu yaptıkları inancıdır.39
Câhiliye Dönemi Araplarından Kinane kabilesi ile Himyer Araplarından Hunyar
kabilesi güneş ve aya; Temim, Teym ve Meysem kabilesinin Deberân/Alpha Tauri ve
Süreyyâ/Ülker yıldızlarına; Lahm ve Cüzam kabilelerinin Müşterî/Jüpiter gezegenine;
Tayy kabilesinin devenin onu görür görmez öldüğü iddia ettikleri Süheyl/Puppis
yıldızına; Kelb, Kays ve Rebîʻa kabilelerinin Şiʻrâ/Sirius yıldızına; Esed kabilesinin
ʻUtarid/Merkür yıldızına; Gatafan ve Kureyş kabilesinin Zühre/Venüs gezegenine
tapıyorlardı. Bunun dışında Zühal/Çoban Yıldızı, Cevzâ/Avcı yıldız kümesi ve
Cebbâr/Süreyyâ yıldızına tapan Arap kabilelerinin olduğu da bilinmektedir.40
Konumuza ışık tutması açısından Zühre/Venüs/Çobanyıldızı ile ilgili şu rivayet
önemlidir. Anlatıya göre Zühre yıldızı, insanları Hz. Âdem’den sonra dalalete düşüren ve
melekleri yoldan çıkaran kadının ismidir. Se῾âlebî’nin rivayetine göre; Melekler
insanların amellerini eleştirmeye başlayınca Yüce Allah imtihan amacıyla Hârut, Mârût
ve Azraîl isimli üç meleğe insanî şehvetleri yükleyip, onları yeryüzüne indirmiştir. Zühre
kendini onlara güzel bir kadın şeklinde arz edip daha sonra onlardan göğe yükselmeyi 2873
sağlayan sözü ona öğretmelerini istemiştir. Hârut ve Mârût, Zühre/Venüs’ün güzelliğine
dayanamayıp onunla birlikte olarak günah işlemişler. Azraîl ise son anda kendisini
koruyarak Allah’tan yardım dilemiş ve günaha bulaşmadan göğe çekilmiştir. Venüs, İsm-
i Âzâm denilen o sözü öğrenip göğe yükseldikten sonra Yüce Allah onu gecenin sonunda
çıkan ve “Necmetu’s-Subh” diye isimlendirilen güzel bir yıldız yapmıştır. 41

SONUÇ

Her toplumda mitolojiye ya da mitolojik unsurlara rastlamak mümkündür. Kimi


zaman bu mitolojik unsurlar, edebi eserlerin oluşmasına da kaynaklık etmiştir. Mitoloji
denildiğinde akla ilk Yunanlılar gelmektedir. Oysaki diğer milletlerde olduğu gibi,
Araplarda da geniş bir mitoloji kültürü vardır. Bu bağlamda bu çalışma, Araplarda
mitolojinin olmadığı anlayışını irdelemek amacını da taşımaktadır. Ayrıca, ülkemizde
tüm ulusların mitoloji ve folklorlarına ait eserler bulunmasına rağmen Arap mitolojisi ile
alakalı hiçbir kaynağa rastlanmamıştır. Bu mütevazı çalışmanın ana hedeflerinden birisi

39el-Cârim, Muhammed Numan,(1923), Edyânu’l-Arab fi’l-Câhiliyye, Matbaʿatu’s-saʿâde, Kahire, s.187-188.


40
el-Alûsî, Bulûğu’l-ereb, II/232; Ali, el-Mufassal fî târihi’l-ʽArab, VI/316-317; Mesud, Esâtîr ve’l-mu’tekadâtu’l-
ʽArabiyye kable’l İslâm, s.111.
41 Asker, el-Esâtîru’l-ʽArabiyye kable’l-İslâm, s.192-193; Acîne, Mevsûʽatu esâtiri’l-ʽArab, I/212.
de bu boşluğu doldurma gayretidir. Böylece, Arap mitolojisine ilgi duyan okuyucular da
bu çalışma vasıtasıyla Arap mitolojisi ile buluşma fırsatı yakalar diye umulmaktadır.

Kaynakça

Abdulmuîd Han, Muhammed,(1937), el-Esâtîru’l- arabiyye kable’l-İslâm, Matbaʻatu


lecneti’t-telif ve’t-terceme, Kahire.
Acîne, Muhammed,(1994), Mevsûʽatu esâtiri’l-ʽArab ani’l-câhiliyye ve delâletihâ,
Dâru’l-fârâbî, Beyrut.
Ali, Cevad,(1993), el-Mufassal fî târihi’l-ʽArab,Neşru câmi῾ati Bağdâd, 2.Baskı, Beyrut.
el-Alûsî, Muhammed Şükrî,(2009), Bulûğu’l-ereb fî marifeti ahvâli’lʽArab, Dâru’l-
kutubi’l-ʽilmiyye, Beyrut.
Berro, Tevfik,( 1996), Târihu’l-ʽArabi’l-kadîm, Dâru’l-fikr, Dimaşk.
el-Câhız, Ömer b. Bahr,(1998), el-Beyân ve’t-tebyîn, Mektebetu’l-hancî, Kahire.
el-Câhız, Ömer b. Bahr,(2011), Kitâbu’l-hayevân, Dâru’l-kutubi’l-ʽilmiyye, Beyrut.
el-Cârim, Muhammed Numan,(1923), Edyânu’l-Arab fi’l-Câhiliyye, Matbaʿatu’s-saʿâde,
Kahire.
ed-Demîrî, Muhammed b. Musa b. İsâ,(2010), Hayâtu’l-hayevâni’l-kubrâ, Dâru’l-
kutubi’l-ʻilmiyye, Beyrut.
el-Fîrûzâbâdî, Ebû’t-Tâhir Mecduddîn Muhammed b. Yaʻkûb,(2003), Kâmûsu’l-muhît,
Muessesetu’r-risâle, Beyrut. 2874
Granger, Ernest, Mitoloji, (trc: Nurullah Ataç), (1983),Cem Yayınevi, İstanbul.
Günaltay, M. Şemsettin,( 2013), İslâm Öncesi Arap Tarihi, Ankara Okulu Yay., Ankara.
el-Hâc Hasan, Hüseyin, (1988), el-Ustûra inde’l-ʻArab fi’l-Câhiliye, el-Muessesetu’l
câmiʻiyye li’d- dirasât, Beyrut.
Hamdi Yazır, Muhammed,(1998), Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayın Dağıtım, İstanbul.
Hançerlioğlu, Orhan, (2000), Dünya İnançları Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul.
Harman, Ömer Faruk,(1994-2014) TDV. İslam Ansiklopedisi, İstanbul.
el-Himyerî, Neşvân b. Saʻîd, (1975),Mulûk Himyer ve ikyâlu’l-Yemen, el-Mektebetu’s-
selefiyye, Kahire.
el-Huzâʻî, Daʻbul,(1997), Vasâyâ’l mulûk ve ebnâi’l-mulûk, Dâru’l-beşâir, Beyrut.
İbn Hişâm, Muhammed,(1990), es-Sîyretu’n-nebeviyye, Dâru’l-kitâbi’l-ʻarabî, Beyrut.
İbn Kesîr, Ebû’l-Fidâ İsmail, (2010),el-Bidâye ve’n-nihâye, Dâr İbn Kesîr, 2. Baskı,
Dimaşk.
İbn Manzûr, Ebû’l-Fazl İbn Mukerrem,(1968), Lisânu’l-Arab, Dâr-u Sâdr, Beyrut.
el-İsfahânî, Râgib, (2002), el-Müfredât fî elfâzı’l-Kur’ân, Dâru’l-kalem, 3. Baskı,
Dimaşk.
el-Kisâî, Muhammed b. Abdillah,(1933), Kısasu’l-enbiyâ, Brill Matbaası, Leiden.
el-Kurtubî, Muhammed b. Ahmed,( 1985), el-Câmîʽ li ahkâmi’l- Kur’ân, Dâru ihyâi’t-
turâsi’l-ʽArabî, 2. Baskı, Beyrut.
Lévi Straus, Claude, (2013) Mit ve Anlam, (terc.: G. Yavuz Demir), İthaki Yay., İstanbul.
Maʻlûf, Emîn, (1985), Muʻcemu’l-hayevân, Dâru’r-râidi’l-ʻArabî, Beyrut.
Maʻlûf, Şefik,(1936), ʻAbkar, Matbaʻatu mecelleti’ş-şark, Beyrut.
Mesud, Mihail,(1994), Esâtîr ve’l mu’tekadâtu’l-ʻArabiyye kable’l İslâm, Dâru’l-ʻilmi
li’l-melâyîn, Beyrut.
el-Mesʻûdî, Ebû’l Hasan Ali b. Hüseyin,(1996), Ahbâru’z-zemân, Dâru’l-Endelus,
Beyrut.
el-Mustafavî, Hasan,(1385) et-Tahkîk fî kelimâti’l-Kur’âni’l- Kerîm, Merkez neşri âsâr
Allâme el-Mustafavî, Tahran.
en-Nuveyrî, Şihabuddin Ahmed,(2004), Nihâyetu’l-ereb fî funûni’l-edeb, Dâru’l-
kutubi’l-ʽilmiyye, Beyrut.
Oğuz, M. Öcal, (2004), Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yay., Ankara.
Pala, İskender, (1995), Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü, Akçağ Yay., Ankara.
es-Seʽâlibî, Abdulmelik b. Muhammed b. İsmail,(ts.), el-ʻArâisu’l-mecâlis, Mektebetu’l-
cumhûriyyeti’l-ʻArabiyye, Kahire.
Segal, Robert A.(2012), Mit, (terc.: Nursu Örge), Dost Kitabevi, Ankara.
Soury, Jules, Karşılaştırmalı Dinler Işığında İsrail Dini, (terc.:Harun Güngör ve İbrahim
Açmaz),( 2008), IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul.
es-Süheylî, Abdurrahmân b. Abdullah Ebû’l-Kâsım,(ts.), er-Ravdu’l-unf fî şerhi’s-
sîreti’n-nebeviyye li’bni Hişâm, Dârû’l- kutûbi’l-ʻilmiyye, Beyrut.
eş-Şâʽbî, Ebu’l-Kâsım,(2013), el-Hayâlu’ş-şiʽrî inde’l-ʽArab, KelimâtʽArabiyyeli’t-
terceme ve’n-neşr, Kahire.
2875
Şeyh Asker, Kusay,( 2007), el-Esâtîru’l-ʽArabiyye kable’l-İslâm ve ʽalâkatuhâ bi’d-
diyânâti-l-kadîme, Dâru maʽd, Dimaşk.
et-Taberî, İbn Cerîr, Ebû Cafer Muhammed,(2002, Câmiʽu’l-beyân, Dâr-u İbn Hazm,
Beyrut.
Takkûş, Muhammed Süheyl,(2009) Târîhu’l-ʽArab kable’l-İslâm, Dâru’n-nefâis, Beyrut.
Tökel, Dursun Ali, (2000) Divan Şiirinde Mitolojik Unsurlar, Akçağ Yay., Ankara.
et-Tunusî, Muhammed Hıdır Hüseyin,(ts.), el-Hayâlu fi’ş-şiʽri’l-ʽArabî, el-Mektebetu’l-
ʽArabiyye, Dimaşk.
Ubeyd b. Şeriyye, AhbârʽUbeyd b. Şeriyye,(1347 H.), (Kitâbu’t-tîcân fî mulûki Himyer’le
beraber), Merkezu’d-dirâsâtve’l-ebhâsi’l-Yemeniyye, Sana.
Vehb b. Münebbih,(1347 H.), Kitâbu’t-tîcân fî mulûki Himyer, Merkezu’d-dirâsâtve’l-
ebhâsi’l-Yemeniyye, Sana.
el-Yaʽkûbî, Ebû Yaʻkûb b. Caʻfer, (2010), Târîhu’l- Yaʻkûbî, Şirketu’l-aʻlemî li’l-
matbûʻât, Beyrut.
ez-Zemahşerî, Ebû'l-Kâsım Mahmud b. Ömer,(1995), el-Keşşâf an hakaiki't-tenzîl,
Dâru’l-kutubi’l-ʽilmiyye, Beyrut.